Elli
bir yıl önce, 29 Mayıs 1871 Pazartesi öğleden sonra, düzenli birliklerden bir
müfreze, Paris’in doğu kapılarından birinden ayrıldı. Çatılarında kızıl bayrakların
dalgalandığı büyük Vincennes kalesi ile arasındaki o kısa mesafeyi hızla kat
etti. Ana kapılara ulaştıklarında kısa süre pazarlık yapıldı. Ardından kapılar
ardına kadar açıldı ve mavi üniformalı askerler içeri girdiler. Birkaç dakika
sonra kızıl bayrak indi ve direkten aşağı doğru çekildi. Yerine, yavaşça ve ani
hareketlerle, kırmızı, beyaz ve mavi renkli üç renkli bayrak direğe tırmandı.
Daha sonra, akşam çökerken, daha küçük bir grup kaleden ayrıldı ve hendeğe
girdi. Aralarında yakalarında kırmızı rozetler veya kurdeleler olan bazı
adamlar vardı. Bunları duvara yasladılar: kurşun yağmurunun sesi işildi. Vuranlar,
insanları ölmüş veya can çekişen halleriyle bırakıp gittiler.
Bu,
destansı bir hikâyenin sonuydu: trajedinin son perdesi, galipler tarafından bir
başka cinayetle kutlanması da oldukça yerindeydi. Düşen kale, Paris Komünü’nün
son kalesiydi: öldürülen dokuz subay, Komünar Ordusu’nun son kalıntılarıydı.
Savaş, Paris’te günler önce sona ermişti: Vincennes’de indirilen bayrak, elli
yıl boyunca bir daha dalgalanmayacaktı. Burjuvazi ile işçiler arasındaki ilk
mücadele sona ermiş ve işçiler için yenilgiyle sonuçlanmıştı.
Komün’ün
kökenleri, III. Napolyon İmparatorluğu’nun son günlerine dek uzanır. Eğer 1870
yılında Paris’te olsaydık, ilk bakışta cumhuriyetçi milletvekilleri ve
geleneksel cumhuriyetçi gruplar dışında hiçbir muhalefet gözlemlemezdik. Büyük
finansörler ve “modern sanayii”nin birkaç temsilcisi, Bonapartları destekleme
konusunda köylülerle aynı saftaydı. Cumhuriyet bayrağı altında onlara karşı
çıkanlar ise küçük burjuvazi ve işçilerdi. Bunlar, görünüşte birleşik bir
kitleydiler. Ancak daha detaylı incelendiğinde, gerçekte bazı derin ayrılıkların
olduğu, bu ayrışmayı ifade eden sekter grupların işçi sınıfına dayandığı
görülmekteydi. Ortada iki grup vardı: ilki, resmi cumhuriyetçilere güvenmeyen
ve imparatorluğu devirip yerine bir cumhuriyet kurmak için silahlı bir
ayaklanmaya hazırlanan, L. A. Blanqui liderliğindeki gizli silahlı bir örgüt
olan Blankistlerdi. Bunların cumhuriyet ülküsü, 1917’deki Sovyetler gibi, sosyalizmi
kurmaktan ziyade toplumun gelişimini o yöne çevirmek üzerine kuruluydu. İkinci
grup, merkezi Londra’da bulunan ve önderi Karl Marx olan Enternasyonal’di. Bu,
resmiyette bir örgüt değildi. Fransa’daki bu örgüt esasında devasa bir
sendikaydı ve en aktif şubeleri yerel sendikalardı. Gene de bazı siyasi
idealleri vardı: Sosyalistti, burjuva cumhuriyetçilerine güvenmiyordu ve bir
işçi cumhuriyeti kurulması beklentisi içindeydi.
Sedan’ın
çöküşünden sonra resmi cumhuriyetçiler iktidara geldiklerinde, bu muhalif
oluşumlar önem kazandılar. Fransa-Prusya Savaşı ve Paris kuşatmasının tarihini
kısaca anlatmaya gerek yok. Yeni cumhuriyetçilerin, eski emperyalistler kadar
büyük bir beceriksizlik ve devrimci işçilere karşı daha da büyük bir şüphe
gösterdikleri herkesin malumudur. İşçiler tarafından iki başarısız isyan
girişimi yapıldı, ancak sonunda cumhuriyetçiler, 27 Ocak 1871 günü Almanlara
fiilen teslim oldular.
Yeni
bir meclis seçildi. Paris devrimcileri veya yarı devrimcileri seçerken,
eyaletler monarşistleri seçti. Yeni hükümet, monarşistler tarafından seçildi ve
başına Thiers getirildi. Çok geçmeden bu meclis ve Paris arasında çatışma
çıktı. En ciddi sorun ise, Paris’in demokratik olarak örgütlenmiş savunmasının,
yani Ulusal Muhafızlar’ın komutanlığına atanan yeni Bonapartist generalin
Parisli işçiler tarafından kabul edilmemesiydi.
Anın
yaklaştığını hisseden Thiers, büyük hamlesi için hazırlıklara başladı. Tek cumhuriyetçi
silahlı kuvvet olan Paris Ulusal Muhafızları, Montmartre tepelerinde büyük bir
topçu birliğine sahipti. Toplar Paris’e aitti ve hükümet, ateşkes kapsamında
teslim edilmelerine izin vermek üzereyken, Muhafızlar’ın uyanıklığı sayesinde bu
toplar Prusyalılardan kurtarılmıştı.
Thiers,
bu topları ele geçirmeyi önerdi. Onlar olmadan, askerleri tepeleri ele
geçirdiğinde, Ulusal Muhafızlar, askeri açıdan sadece bir polis gücü değerinde
olacaktı. Ancak bu durum, Ulusal Muhafızlar’ı yeterince öfkelendirip bir
karışıklığa yol açmalarını sağlayacak ve ardından Thiers, elindeki tüm kozlarla
Paris’in cumhuriyetçi güçlerini darmadağın edebilecekti.
Bu
nedenle, 17 ve 18 Mart gecesi, Bonapartist kalıntısı General Vinoy, Paris’e düzenlenecek
askeri seferin başına getirildi. Kendisi, ordunun büyük bir bölümüyle birlikte
Paris’in batı yakasını işgal edecekti. General Lecomte ise Montmartre
tepelerini işgal edip, Ulusal Muhafızlar tarafından gece gündüz korunan topçu
birliklerini ele geçirecekti. Bu amaçla kendisine 88. Piyade Alayı ve bazı
yardımcı birlikler verildi.
18
Mart
Montmartre
tepeleri, Paris’e hâkimdi. General Lecomte’un emrindeki 88. Piyade Alayı, 18
Mart sabahının erken saatlerinde büyük bir çaba ile tepelere tırmandı. Az
sayıdaki ve şüphelenmeyen Ulusal Muhafızlar’a saldırdılar ve hem üst hem de alt
platoyu süngü ucuyla ele geçirdiler. Neredeyse hiç direniş olmadı, saat altıya
kadar tepelerin tamamı Lecomte’un elindeydi. O ünlü toplar ele geçirildi. Bu
soğuk, güzel Mart sabahında ortalıkta neredeyse kimsecikler yoktu, darbenin
başarılı olacağı ve topların sessizliğe gömülmüş sokaklardan Vinoy’nun karargâhına
taşınacağı düşünülüyordu.
Fakat
toplar çok ağırdı ve atlar ile top arabaları taşınmalarına kâfi gelmiyordu.
Topların tepelerin eteğine taşınması süreci çok yavaş ilerliyordu. Güneş
doğuyordu ve sokaklarda birkaç kişi dolaşmaya başlamıştıb ile. Bunların
arasında, sürpriz saldırı sırasında kaçmayı başaran bazı Ulusal Muhafızlar da
vardı. Saat yedi buçukta sessizlik, kilise çanlarının deli gibi çalmasıyla
aniden bozuldu. Kısa süre sonra tüm kule çanları çalmaya başladı. Tepenin
eteğinde, Ulusal Muhafızlar’ı bir araya toplamak için çalınan davulların boğuk
mırıltısı yankılanıyor, bölgenin her yerinde borazanlar işitiliyordu. Tepelerin
etrafındaki meydanlarda ve sokaklarda, Ulusal Muhafızlar aceleyle koşuyor,
teçhizatlarını giyiyor ve saf tutuyorlardı. Lecomte’a bağlı birliklerin
etrafında, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan, giderek büyüyen bir kalabalık
toplanıyordu.
Kalabalık,
yavaş yavaş yaklaştı. Onlarla birlikte Ulusal Muhafızlar da geldi. Lecomte,
adamlarını hücuma hazırlanıyormuş gibi dizerek, onları iki kez geri püskürtmeyi
başardı. Ama geri döndüler. Sonunda, kalabalık tarafından safların bir kısmı
dağıtıldı. Korkmuş olan general, bu kez ciddi bir şekilde hücum emri verdi. Bir
anlık endişeli bir tereddüt yaşandı. Kalabalığın kadınları askerlere yalvardı:
“Bizi, kocalarımızı, çocuklarımızı vuracak mısınız?” Subaylar, onları tehdit
ettiler. Aniden bir çavuşun sesi duyuldu: “Silahlarınızı kaldırın!” İşte bu ses
işe yaradı. Askerler silahlarını kaldırdı, kalabalık hücuma geçti, Ulusal
Muhafızlar kitleyle kardeşleşti. Bir anda, kara bir dalga gibi Devrim,
Montmartre’ı ele geçirmişti. Saat dokuzdu.
Lecomte,
öfkeli bir asker ve sivil kalabalığı tarafından kuşatılmıştı. Oradan kurutlan Lecomte,
Chateau Rouge’a götürüldü. Bu sırada, tepelerin aşağısındaki 88. Alay’ın geri
kalanı teslim olmuştu. Askerlerin büyük çoğunluğunun komutanı Vinoy,
sinirlerine hâkim olamayıp, Seine Nehri’nin diğer tarafına, Paris’in en
güneybatısındaki Champs de Mars’a hep birlikte geri çekilme emri verdi.
Montmartre
Gözetim Komitesi tarafından Lecomte ve subaylarının Montmartre, Rue des Rosiers
18 numaradaki nöbet odasına nakledilmesi emri imzalanmıştı. Mahkûmlar, artık
işçi sınıfından değil, fahişelerden ve aylaklardan oluşan, Paris’in en kötü ve
en acımasız tortularını içeren, büyük ve gürültülü bir kalabalık eşliğinde
oraya götürüldüler. Yaklaşık yüz yıl önce benzer bir kalabalık, kralın kanını
istemiş, Jirondinlerin, Hebert’in, Danton’un ve Robespierre’in ölümünden zevk
almıştı. Şimdi Lecomte’un ölümünü isteyen aynı kalabalık, iki ay sonra
Komünarların kanını istiyordu. Ulusal Muhafız subayları Lecomte’u kurtarmakta
giderek daha fazla zorlanıyordu. Talihsizlik, onlara 1848 Haziran isyanının
bastırılmasına yardım eden, şüphe üzerine tutuklanmış olan yaşlı Clement Thomas’ı
yakaladı. Saatlerce süren kargaşanın ardından, öğleden sonra aralarında 88.
Alay’dan birçok askerin de bulunduğu kalabalık içeri girerek Lecomte ve Thomas’ı
öldürdü. Kendi vahşetinden korkmuş gibi görünen kalabalık, daha sonra dağıldı
ve alt rütbeli subaylara zarar vermedi.
Vinoy’nun
geri çekilmesi ve Montmartre saldırısının başarısızlığı hükümeti paniğe
sürüklemişti. Akşam karanlığı çöktüğünde, bir kişi hariç hükümetin tüm üyeleri,
Paris’ten kaçmış, yetkililere her departmanı dağıtmaları ve Versay’a kadar
takip etmeleri talimatını vermişti. Geriye kalan tek üye, Jules Ferry, Belediye
Binası’nda (Hotel de Ville) kaldı ve ilçe belediye başkanlarının yardımıyla bir
günlüğüne karşı devrim merkezi kurmayı başardı.
Ancak
yardım gelmeyince, kaçan hükümet, bolca tavsiye iletip, bildiri gönderdi.
Ulusal Muhafızlar’ın yeni komutanı olarak Saisset’yi atadı ve Paris halkını
onun etrafında toplanmaya çağırdı. Fakat bu ve diğer eylemler, yalnızca kendi
yetersizliğine dikkat çekti; gerçek anlamda devrimci olmayan tek güç, Ferry’nin
ertesi gün kendi hallerine bıraktığı belediye başkanları grubundaydı.
Ancak
hükümet, kendi gölgesinden korktu. Gerçekte karşı taraf korkulacak bir merkezi yönlendirme
becerisine sahip değildi. Vinoy’nun yaşadığı yenilgi, Lecomte’un ölümü ve hükümetin
bozguna uğraması, Ulusal Muhafız Merkez Komitesi’nin işi değildi. Ulusal
Muhafızlar’ın sıradan üyeleri kendiliğinden bir araya gelmişti. Komite, kendi başkomutanı
Lullier’ye sadece en genel emirleri vermiş ve bunların uygulanmasını
sağlamamıştı. Bu nedenle, kapıları kapatmayı, az sayıdaki karşı devrimci grubu
dağıtmayı veya Paris’in batı tarafına hâkim olan ve hükümet birlikleri
tarafından yeniden işgal edilen Mont Valerien Kalesi’ni ele geçirmeyi
başaramadı. Komite, 20 veya 21’ine kadar Paris’in tek yöneticisi olduğunu fark
etmedi. Kendi beceriksizliği ve anayasal yetki eksikliğinden o kadar bunalmıştı
ki, hükümet için zaman kazanan belediye başkanları tarafından kandırılmasına
izin verdi. Paris belediye meclisinin seçimi için onlarla görüşmelere girdi.
Onların onayına o kadar önem verdiler ki, bu seçimi 26 Mart’a kadar
erteleyebildiler.
O
tarihe kadar komite hiçbir şey yapmadı. Bu arada Thiers, dikkatlice bir ordu
topluyordu. Güvenilmez birliklerini Satory’deki büyük bir kampa topladı ve
sivilleri oradan uzaklaştırdı. Sıradan bir insanın oraya yaklaşması neredeyse
imkânsızdı. İçeride askerler iyi besleniyor, iyi muamele görüyor, dikkatli bir
propaganda faaliyetine tabi tutuluyordu. Dahası, hâlâ Kuzey Fransa’yı Paris
surlarına kadar işgal eden Bismarck’a gitti ve Paris’e yapılacak saldırıyı
desteklemek için Napolyon’un ordusundan esir birlikleri temin etti.
26
Mart’ta Paris belediyesi seçildi. Ezici bir devrimci çoğunlukla seçilen
belediye, “Komün” adını aldı.
Komün
Neydi?
Komün
ne anlama geliyordu? Bu ismin içerdiği güçlük zorluk neydi?
Bugün
ilan edilen sovyetin aksine, egemen sınıfa karşı kesin ve net bir meydan okuma
değildi. “Sovyet” kelimesinin ima ettiği gibi açık, ayrıntılı ve kapsamlı bir
isyanı da içermiyordu. Hâlâ belirsizdi. “Komün”, Fransız burjuvazisine ait
saygın bir kelimeydi ki hâlâ öyle. Kent veya kır bölge konseyi anlamına geliyor,
dolayısıyla, Fransız devlet mekanizmasının bir parçası. Bu nedenle, yasal
olarak, “Komün” ilanı, Paris’in daha önce reddedilmiş olan sıradan belediye
özerkliğini üstlenmesi anlamına geliyordu. Sonradan kimi anarşistler, bu özerklik
talebinin, çerçevesi sonradan çizilen kapsamlı ademi merkeziyetçilik planı
üzerinden, Komün’ün gerçek özünü meydana getirdiğini iddia ettiler. Oysa bu tür
bir argüman tümüyle yanıltıcıdır. Yerel yönetimin ayrıntıları hakkındaki bir
anlaşmazlık, bir devrimin temelini teşkil etmez. Bu terimlerle yazan ve düşünen
tarihçiler, mesleklerine ihanet etmişlerdir.
Her
şeyden evvel, hem işçiler hem de ona destek veren küçük orta sınıf için Komün,
1792 ve 1793’ün büyük komünü anlamına geliyordu. Paris’in tüm yoksul
sınıflarının güçlü devrimci organı, kralı devirip cumhuriyeti kurmuş,
Konvansiyon’u Jirondenlerden arındırmış ve kritik yıllar boyunca devrimi
yönetmiş ve gerçekleştirmişti. Tekrar tekrar, gerici gücü ve zengin sınıfları
devirmiş ve yıkmıştı. Paris’in yeniden dirilttiği bu organ, tahtta oturan
gerici güce, Thiers Hükümeti tarafından temsil edilen para gücüne karşı dönecek
ve onu kırılgan bir sopa gibi kıracaktı, tıpkı eski Komün’ün 10 Ağustos 1792’de
Fransız monarşisini sonsuza dek yıktığı gibi.
Bu
fikir, tüm sınıflar arasında yaygınlaşmıştı. Oysa komünarların çoğunluğunun
zihninde yeni bir fikir vardı ve gelecek, bu fikrin Komün’ün özü olduğunu,
içindeki hayati ve tehlikeli olan ne varsa bu fikirden kaynaklandığını ortaya
koydu. Geri kalanı ise cumhuriyetçi ve merkeziyetçilikten uzak duygusallık,
sadece tarihsel bir hayaldi. Yeni fikir, Komün’ün işçi cumhuriyeti olduğunu
söylüyorydu. Paris’in tüm işçi sınıfı ve hâlâ proletarya ortamında bulunan
küçük esnaf ve işverenler, işçilerin kaderlerini kendi ellerine aldığını
hissettiler. En başlarda, 20 Mart'ta, Resmi Gazete’de şunlar söylendi:
“Başkent proletaryası,
yönetici sınıfların başarısızlığı ve ihaneti karşısında, kamu işlerinin
yönetimini ele geçirerek, durumu kurtarma vaktinin geldiğini fark etmiştir. [...]
Proletarya, kendi haklarına yönelik sürekli savrulan tehditler, meşru
özlemlerinin mutlak reddi, ülkenin ve tüm umutlarının yıkımı karşısında,
kaderini kendi ellerine almanın ve iktidarı ele geçirerek zaferi sağlamanın
zorunlu görevi ve mutlak hakkı olduğunu anlamıştır.”
Komün
işte buydu: işçilerin iktidarı ele geçirmesiydi. Onu muktedir sınıf için büyük
ve tehlikeli kılan şey tam da buydu. İşte bu yüzden bugün hâlâ yaşıyor, tarih
boyunca hatırlanıyor.
Dolayısıyla,
26 Mart’ta Komün ilan edildiğinde, Paris’i büyük bir mutluluk ve rahatlama
dalgası sardı. O gün Belediye Binası meydanında görülen sahneler, nadiren
görülmüştür. Bu çılgın coşku burjuvaziyi bile kuşattı. İşçi ve işveren,
birlikte sevindiler. 1748’i görmüş yaşlılar, sessizce ağlıyorlardı. Genç
erkekler, kadınlar ve çocukların gözleri ışıl ışıldı. Saçılan çiçekler,
dalgalanan kırmızı bayraklar, şarkı söyleyen kalabalıklar, “Marsilya Marşı”nın o
çılgın ritmi, tüm bunlar, büyük bir özgürlük, yeni bir yaşam hissi veriyordu.
Casuslar, Versay’a Paris’in “Komün ile deliye döndüğünü” bildirdiler. Bu
doğruydu. Paris, eski zalim istibdatı ayakta tutan sütunların çatladığını
hissediyordu. Devrimci bir anın o nadir sevincini hissetti. Eski ve kötü
ağırlığın bir kenara atıldığı, geçmiş ve gelecek acıları telafi eden ve şarap
gibi sarhoş eden bir gelecek vizyonu veya duygusunun olduğu o an, her şeyin
mümkün olduğu bir an gelip çatmıştı. Böyle bir an az kişiye nasip olur. Nadiren
yaşanır. Paris bunu daha önce de yaşamıştı: 10 Ağustos 1792 gecesi Tuileries
Sarayı’na baskın düzenlenip kral kurşuna dizildiğinde ya da 25 Şubat 1848’de
son Bourbon hanedanı üyesi kaçtığında da aynı duygu açığa çıkmıştı. Bu ruh,
günümüzde, Çar’ın iktidarının yıkıldığı 1917 Mart’ında Petrograd’da, Sovyet
Cumhuriyeti’nin ilk günlerinde Budapeşte’de dolaşmış, hatta dört yıl önce bir
Kasım günü Berlin’e kısa da olsa uğramıştı.
Paris
Komünü’nün ilk günlerinde bunlar yaşandı. Günümüzde bunu hatırlayan çok az
insan var, ancak Valles’nin “büyük günler”, “Komün günleri” dediği o günlerin
anısını her zaman yaşattılar ve o günlerin coşkusundan bir parça bize de kaldı.
Savaş
Başladı
Fakat
bu sevincin sonsuza dek sürmesi imkânsızdı. Thiers, ordusunu hazırladı. Hazırlıklar
2 Nisan günü tamamlandı. Ordu, o gün toplarını Paris’e çevirdi. O gün, Ulusal
Muhafızlar olarak adlandırılan Federaller ile Thiers’in birlikleri olarak
adlandırılan Versaylılar arasında ilk savaş cereyan etti. Ertesi gün Komün,
büyük bir saldırıyla karşılık verdi, ancak bu saldırı, sıradan askerlerin
değil, generallerin tam beceriksizliği nedeniyle felâket ve yenilgiyle
sonuçlandı. 3 Nisan’dan itibaren Paris ve Versay, yıpratıcı ve kanlı bir siper
savaşına girdi. Paris’in tüm batı surları boyunca savaş, günlerce tüm sertliğiyle
sürdü ve Komünarlar her geçen gün sayıca daha da azaldı.
Fransız
hükümeti tarafından Bois de Boulogne'daki tahkimatın önünde komünarların idam
edilmesi, 29 Mayıs 1871. James Tissot, 1871.
3
Nisan fiyaskosunun ardından Cluseret, tüm Muhafız Birliği’nin komutanlığına
atandı. Söylenene göre Amerikan İç Savaşı’nda da savaşmıştı. Komün’ü Cluseret
yok etti. Görevlerini yerine getirmedi: sahadaki alaylara destek olamadı,
mühimmat temin edemedi, yüklenicileri denetlemedi ve savunmayı organize edemedi.
Hiçbir şey yapmadı ve yapabileceği az şey de, kendisine danışmadan emir verme
yetkisini elinden alan, yeni seçilmiş Merkez Komite’nin müdahalesiyle
engellendi.
Yirmi
yedi gün içerisinde Komün ordusunun neredeyse tamamı yok oldu. 30 Nisan’da
Cluseret tutuklandı, yerine Rossel adında genç bir subay geçti. Örgütleme
işinin ilk adımları bu sayede atılabildi. Cephe, üç yetenekli generalin emrine
verildi: mühimmat organize edildi. Ancak 9 Mayıs’ta Issy kalesi düştü: Rossel,
Komün’e karşı bir darbe girişiminde bulundu, başarısız oldu ve kaçtı. Blanqui’nin
eski bir düşmanı, ancak fikir olarak Blankist olan Delescluze, yönetimi
devraldı, ardından Savaş Bakanlığı’nı düzene sokmak için beyhude bir teşebbüs
içine girdi.
Komün’ün
İçinde
26
Mart’ın üzerinden iki ay geçmişti. Dolayısıyla, genel bir politika belirlemek,
beceriksizce ve tereddütle de olsa bir işçi devleti kurma işine soyunmak için vakit
vardı.
Komün
içinde bir çoğunluk bir de azınlık vardı. Kabaca söylemek gerekirse, bunlar
sırasıyla Blankistler, romantik cumhuriyetçiler ve Enternasyonal’den
oluşuyordu. Enternasyonal üyeleri, azınlığın geri kalanıyla birlikte, sosyalist
ilkeler konusunda çoğunluğa karşı değillerdi. Tamamen çoğunluğun politikasına
veya politika eksikliğine karşıydılar. Bu çoğunluğun içinde, Blankistler,
liderleri Blanqui’nin Thiers hükümetinin eline geçmesi üzerine, rehberlik ve
politika üretme imkânından mahrum kalmışlardı. Blanqui’nin politikası her daim,
proletarya diktatörlüğünün kurulmasına ve burjuvaziye karşı savaşın başarılı
bir şekilde yürütülmesine odaklıydı. Bu nedenle, genel sosyalist politika
tartışmalarından kasıtlı olarak kaçınmış ve takipçilerini teorik ilkelerinden
ziyade cesaretleri ve itaatkarlıkları nedeniyle seçmişti. Böylece militan
devrimcilerden oluşan yakın bir grup oluşturmuştu, ancak şimdi, kendisi Thiers
tarafından taşrada yakalanıp hapse atıldığında, takipçileri lidersiz kalmıştı.
Örgütünün ciddi kusurları hemen ortaya çıktı. Hiç kimse, Blanqui’nin yerini
dolduramıyordu ve düzenli bir politika izleyemeyen Blankistler amaçsızca
savruluyordu. Küçük çaplı darbeler gerçekleştiriyorlar, kimi zaman güçlü bir
duruş sergiliyorlardı, ancak genel bir politika izleyemiyorlardı. Generali
olmayan teğmenler gibiydiler. En önemli dertleri, Blanqui’yi kurtarmaktı.
Thiers’e Komün’ün elindeki tüm rehineleri Blanqui karşılığında takas etmeyi
teklif ettiler, ancak Thiers, akıllı bir hamleyle bu teklifi reddetti.
Blankistlerdeki
kararsızlık ve tereddütlü hal, 1748’in eski liderlerinden rehberlik beklemeye
alışmış olan Komün üyelerinin kitlesi şahsında daha da derinleşti. Komün,
esasen işçi sınıfı temsilcilerinin rastgele bir araya gelmesinden oluşuyordu.
Bugün, eleme veya örgütlenme şansı olmadan aceleyle seçilmiş, gelişigüzel bir
işçi delegeleri meclisi alsaydık, şüphesiz ki karşımızda “karışık bir grup”
bulurduk. Muhtemelen bir veya iki düzenbaz, birkaç yabancı, ikinci sınıf
yeteneklere sahip birkaç istikrarlı ve dürüst işçi, orantısız sayıda sadece laf
kalabalığı yapan kişi, yetenekleri ve cesaretleriyle meclis üzerinde tesir
yaratmayı bilen birkaç kişi olurdu. Komün, tam olarak böyleydi. İçinde
karakterleri şüpheli olmayan bir veya iki kişi vardı. Eski bir sahtekar olan
Blanchet, ihraç edildi ve diğer ikisininse polis casusu olduğundan
şüpheleniliyordu. Birkaç yabancı da vardı. Komün üyelerinin büyük çoğunluğu,
sağlam gelirli işçilerden oluşuyordu, bunlar da Felix Pyat’nın gibi, sadece laf
kalabalığı yapanların etkisi altındaydılar. Bu adamların politikası değilse de
temel alışkanlığı 1793’ün hatırası üzerine bina edilmişti. Tek meseleleri o
günleri taklit etmekti.
Önemli
bir kısmı azınlık grubuna mensup olan Enternasyonal üyeleri, hayalperest olarak
adlandırılmalarına rağmen, bazı yönlerden diğerlerinden daha “gerçekçi”ydiler.
1870’te güçlü bir sendika federasyonu olan Enternasyonal, kuşatma sırasında
sendikaların ortadan kaybolduğunu gördü. Sonuç olarak, Paris’te 1871’e kadar
güçlü veya Enternasyonal’in tipik bir örneği haline gelmemiş olan siyasi “hiziplere”
güvenmek zorunda kaldı. Enternasyonal’in programı, kapitalist sanayinin
sendikalardan doğan özerk işçi birliklerine devredilmesiydi (bu, İngiltere’de
Lonca Sosyalizmi başlığı altında yeniden keşfedilmiştir), siyasi devlet ise
merkeziyetsiz bir cumhuriyet olacaktı. Enternasyonal, ideal devletiyle o kadar
meşguldü ki, Savaş Bakanlığı’nın taleplerinin üstünlüğünü fark edemedi.
Komün
üyeleri arasında Delescluze veya Varlin gibi görevleri konusunda ehil bir iki
kişi de vardı. Ancak bu birkaç kahraman adam, Komün üyelerini kendi
seviyelerine yükseltmeyi başaramadı. Komün’ün yetersizliği ve kararsızlığı,
Ulusal Muhafızlar’ın sıradan üyelerinin kahramanlığı ve özverisiyle çarpıcı bir
tezat teşkil ediyordu.
Bu
nedenle, Komün’ün genel politikası hakkında kaydedilecek çok az şey bulunması
şaşırtıcı değildir. Eyaletlere gönderilen iki bildiri, duygusal çağrılardan
başka bir şey içermiyordu. Komün’ün kabul ettiği “program”, kendisini
kesinlikle yukarıda bahsedilen merkeziyetçilikten uzaklaşma teorileriyle sınırlıyordu.
Komün,
doğal olarak, meclisin kira ve faturalarla ilgili yıkıcı kararını yürürlükten
kaldırdı. İşçilerin tüm kiralarını bu karardan muaf tutan Komün, Ulusal
Muhafızlar’ın maaş ve ödeneklerini ödemeye devam ederek onların geçimlerini
sağladı. Rehin dükkânlarında bulunan, yoksul sınıflara ait tüm mobilya ve
malları iade etti. Kilise ve devleti birbirinden ayırdı, kilise mallarına el
koydu ve eğitimi laikleştirdi. I. Napolyon’un zaferlerinin Paris’teki en ünlü
anıtı olan Vendôme sütununu yıktı. Komün yetkilileri için yıllık azami maaşı
240 sterlin olarak belirledi. Bir dizi komün karşıtı dergiyi yasakladı.
Ama
hepsi bu kadardı. Doğru ya da yanlış, Komün, o anki askeri ihtiyaçlarla o kadar
meşguldü ki, yeni bir toplumun temellerini belirlemekle ilgilenecek vakti
yoktu.
Komün
Yönetimi
Komün’ün
yönetimini ele aldığımızda kaydedilecek daha çok şey var.
Komün’ün
başlangıcında seçilen Yürütme Komisyonu, kadrosu itibarıyla tamamen işe yaramaz
ve pasifti. Onun yerini, eğer bir rol üstlendiyse, çeşitli kamu hizmetlerine
atanan delegelerin toplantıları ve daha sonra iki Kamu Güvenliği Komitesi aldı.
Bu
heyetler arasında belki de en verimli yönetileni, her ikisi de Azınlık üyesi
olan ve Varlin’in de Enternasyonal üyesi olduğu Jourde ve Varlin’in elindeki
Maliye heyetiydi. Jourde küçük orta sınıftan gelen bir isimdi, Varlin ise emekçi
bir mücellitti. Çoğunlukla Paris belediyesine ait gelirlerden günde 675.000
frank sağlamak zorundaydılar. Bu, ancak en sıkı tasarruf ve en dikkatli
muhasebe ile mümkün oldu. Jourde ve Varlin’in yönetimi, özen ve titizliğin bir
modeli olarak iş gördü.
Bu
bölümde dikkat edilmesi gereken en büyük hata, Jourde ve Varlin’den ziyade
Komün’e atfedilmelidir. Fransa Bankası, Paris’e 9.400.000 frank borçluydu, zorla
da olsa, 7.290.000 frank daha ödemeye ikna edildi. Sonuç olarak, Jourde’un
kaynaklarının kısıtlılığı, tüm Komün yönetimini neredeyse açlığa mahkûm etti.
Buna rağmen, Komün, Fransa Bankası’na el koymayı sürekli olarak reddetti.
Bankada nakit ve çeşitli kâğıt paralar şeklinde, tüm hükümeti satın almaya,
Fransa ve Versay’ı bir sürü Komün ajanıyla doldurmaya, her Versay yetkilisine
rüşvet vermeye yetecek kadar para vardı. Bankadaki para tamı tamına 2.980.000.000
franktı yani yaklaşık yüz elli milyon sterlin. Elli yıl önce böyle bir parayla
her şey yapılabilirdi. Ancak Komün’e katılmış, son derece saygıdeğer yaşlı bir
beyefendi olan Beslay’nin etkisi, böyle bir el koymayı engelledi. Onun iyi
niyeti ve Prudoncu kredi teorisini ısrarla savunması, Komün’ü hareketsizliğe
sürükledi. Neticede fikir etrafında oluşan birlik, Komün’ü gerçek manada
ürküttü.
Büyük
ölçüde Maliye Bakanlığı’na bağlı olan bir dizi küçük daire, yetenek ve
dürüstlükle yürütülüyordu. Gümüşçü Theisz, posta ve telgraf işlerinin başına
geçti. Thiers’in yetkililerinin Postane’yi neredeyse yağmaladığını, pulları
bile alıp geriye sadece boş bir bina bıraktığını keşfetti. Paris posta
hizmetlerini çok hızlı bir şekilde yeniden kurdu ve çalışma koşullarını
iyileştirdi. Doğal olarak, Thiers tarafından kesilen taşraya giden telgraf hatlarını
yeniden kuramadı, ancak geceleri hatların arasından sızarak düşmanın elindeki
kasabaların posta kutularına Paris mektuplarını bırakan başarılı bir gizli ajan
servisini yönetmeyi bildi. Darphane, bronz işçisi Camelinat tarafından
yönetiliyordu. Onun yönetiminde öyle teknik iyileştirmeler yapıldı ki, Komün’ün
yıkılışı sonrası Versay Hükümeti, kendi darphane ustasına mükemmelleştirdiği
iyileştirmeleri öğretmesi için onu güvenli geçişle geri çağırdı.
Maliye
Bakanlığı’na bağlı bir diğer alt kuruluş olan Kamusal Yardımlar Dairesi, 1848
devrimcilerinden yaşlı bir isim olan Treilhard tarafından takdire şayan bir
şekilde yönetiliyordu. İdarenin tüm ruhunu alt üst etmeyi başardı: onu her
türlü hayırseverlik duygusundan arındırdı ve yardıma haklılık görünümü kazandırdı.
Özellikle, konumlarının yoksulları ezme hakkı verdiğini düşünen “merhametli
rahibeler” ve doktorlara karşı çok sertti. Treilhard’ın hizmeti tamamen yeniden
organize etmesine bir tek zaman darlığı mani olabilirdi.
Daha
küçük daireler içerisinde anılmayı hak eden biri varsa o da Gıda Komisyonu’dur.
Paris’in düzenli tedariki ve fiyatlardaki düşüş, en azından isim olarak, onun
eseriydi. Aslında asıl övgüyü, Tarım Bakanı olup Mayıs ayından sonra komisyonun
hizmetlerinden tamamen vazgeçen, bunun da herhangi bir olumsuz sonuç
doğurmadığı Viard hak ediyor.
Adalet
Bakanlığı’nda (Eugene Protot, temsilci) ve Eğitim Bakanlığı’nda (Edouard
Vaillant, temsilci) kaydedilecek pek bir şey yok; özellikle de uzun zamandır
ilerici burjuva reformcuları tarafından talep edilen eğitimin laikleştirilmesi
gibi kimi küçük reformların duyurulması dışında.
Dışişleri
Bakanlığı heyetine çok kötü hizmet verildi. Temsilci Grousset’nin para
sıkıntısı çektiği doğru, ancak kendisine para sağlanması konusunda ısrar etmek de
onun göreviydi. Bankada, her Fransız eyaletinde devrimci gazeteleri finanse
etmek ve hizmetlerini boşuna sunan sorumlu temsilciler aracılığıyla, büyük
Fransız şehirlerindeki sönmekte olan Komünar hareketlerini canlandırmak için
yeterli para vardı. Hareket, Thiers’in Paris’e karşı yürüttüğü büyük askeri
yığılmayı imkânsız kılacak kadar kolayca canlandırılabilirdi. Bunun yerine,
Grousset, birkaç çok iyi seçilmemiş manifesto yazmakla yetindi ve bunların
dağıtımını şansa ve iyi talihe bıraktı.
Yukarıda
adı geçen heyetlerin hiçbiri, Kamu Güvenliği heyeti de dâhil olmak üzere,
kapitalist rejimin gizli belgelerini inceleyip ifşa etme fırsatını, yapmaları
gerektiği gibi, değerlendirmediler. Şüphesiz ki, Napolyon’un saltanatının
yolsuzluk dolu entrikalarına dair, günümüzde gizli antlaşmaların yayınlanması
kadar büyük bir sansasyon yaratacak kadar çok kayıt vardı.
İşçi
sınıfına yönelik somut adımları yalnızca İşçi Partisi heyeti attı. Avusturyalı
bir işçi olan Leo Frankel delegeydi. O da, Enternasyonal’in diğer tüm üyeleri
gibi, Enternasyonal’in Paris Federal Konseyi ile düzenli iletişim halindeydi ve
onun politikasını uyguluyordu (Marx, Genel Konsey’de bir ara Enternasyonal’in
Londra’daki politikasını yönetmeyi ummuştu, ancak iletişim konusundaki güçlük
gibi muhtelif nedenlerden dolayı bu mümkün olamadı).
Bu
nedenle Frankel, sahip olduğu süre dâhilinde Enternasyonal’in programını, yani
kapitalist sistemi işçilerin üretim dernekleri sistemine dönüştürme programını
mümkün olduğunca uygulamaya çalıştı. Meslektaşlarının çoğunun aksine,
planlarını işçiler için değil de işçiler tarafından uygulama hatasına düşmedi
veya kâğıt üzerindeki kararları gerçekleşmiş gerçekler olarak kabul etmedi.
Sendikaların tamamen ortadan kalkması ve geniş çaplı ekonomik ayaklanmayı
yasaklayan Savaş Bakanlığı’nın acil ihtiyaçları karşısında ihtiyatlı davrandı.
Acil görevlerinin sendika hareketini yeniden yaratmak, işçilerin lehine
çözülmemiş anlaşmazlıkları halletmek, çeşitli sanayi ve hizmetlerin yönetimini,
sendikalar yeterince güçlenip aktif hale geldikçe onlara devretmek olduğunu
fark etti.
Ulusal
Muhafızlar’daki hizmet çağrıları bunu çok zorlaştırdı. Ancak ilk görevi çok
yetenekli bir şekilde yerine getirildi. Komün’ün yıkıldığı günlerde, 34 sendika
merkezi komitesi (yani tek bir mesleği kapsayan sendikaların merkezi
komiteleri), 43 üretim derneği ve 11 çeşitli işçi derneği aktif olarak faaliyet
gösteriyordu. Yani ortada iyi örgütlenmiş 34 meslek grubu vardı ve bu
sendikaların çoğu en azından 1870’ten beri en azından tabela düzeyinde var olsalar
da, Mart ayında fiilen yok oldu, oysa elimizde bunların Komün boyunca canlı ve
militan olduklarına dair kanıtlar bulunuyor.
İşverenlere
karşı alınacak acil önlemler arasında, Komünar sözleşmeleri için “adil ücret”
maddesinin uygulanması, gece fırıncılığının yasaklanması ve işverenler
tarafından uygulanan her türlü para cezası veya ücret kesintisinin yasaklanması
sayılabilir. Frankel, sekiz saatlik iş günü önerisini hayata geçiremedi.
Aleni
bir dizi nedene bağlı olarak, sanayinin işçi birliklerine devredilmesi
konusunda ancak çok ufak bir adım atılabildi. Komün, tüm sözleşmelerde işçi
birliklerine öncelik veren bir kararname
yayınladı, bunun sonucunda, sonlara doğru Ulusal
Muhafızlar’ın
neredeyse tüm ihtiyaçları bu şekilde karşılandı. Paris’teki terk edilmiş veya kapanmış atölye ve fabrikaların (ki bunların sayısı oldukça fazlaydı) ilgili
işçiler tarafından
devralınmasını sağlamak için sendikaların tüm şubelerinin
temsilcilerinden oluşan bir
Soruşturma Komisyonu topladı. Bu Komisyon, 10 ve
18 Mayıs’ta iki kez toplandı, ancak ne yazık ki, görüşmelerinin ve kararlarının
tüm kayıtları kayboldu.
Polis
teşkilâtı, “Genel Güvenlik” Blankistlerin elindeydi. 25 yaşında genç bir adam
olan Raoul Rigault, önce Kamu Güvenliği Delegesi (yani Polis Şefi), ardından da
Savcı (yani Başsavcı) oldu. İşlerin genel yönetimi her zaman onun elindeydi.
Blankistlerden Cournet, Kamu Güvenliği Delegesi olarak onun yerini aldı ve daha
sonra yerini Theophile Ferre’ye bıraktı. Hem Ferre hem de Rigault, Komün’ün en “korkunç”
üyeleri olarak ün kazandılar.
Rigault’a
yönetimindeki “hafiflik” nedeniyle şiddetli saldırılar yapıldı, ancak genel
olarak bu saldırılar haksızdı. Hizmetinin tam olarak imparatorluğun polis
sistemine dayandığı, açık ve ciddi kusurları olduğu doğrudur. Bununla birlikte,
birkaç gün içinde yoktan bir şey yaratmak zorundaydı ve doğal olarak bunu en
kolay yolla, seleflerinin izinden giderek yaptı. En azından Paris sokaklarının
sakin ve düzenli olmasını, şiddet suçlarının bilinmemesini ve Versay
komplocularından hiçbirinin ortaya çıkmaya cesaret edememesini sağlamış olmak önemli
bir şeydi. Ferre ve Rigault, ayrıca eski Polis Müdürlüğü arşivlerini
inceleyerek, hâlâ Komünar saflarında bulunan bir dizi casus ve haini de ortaya
çıkardı.
Versaylıların
esirleri öldürmesini durdurmak için Komün, öldürülen her esir için Paris’te
kalan Komün karşıtı üç rehinenin vurulması gerektiğine dair bir kararname
çıkardı. Bunun sonucunda Rigault, çoğunluğu gerici güçlerin küçük çaplı
temsilcilerinden oluşan, ancak Paris Başpiskoposu, Yüksek Mahkeme Başkanı ve en
değerli ödül olarak, Napolyon’un Meksika Savaşı’na ilham veren kapitalist
Jecker’i de içeren bir dizi rehine topladı. Bununla birlikte, kararname
uygulanmadı; çünkü Versaylılar, bir süre sonra esirleri vurma uygulamasına
yeniden başlasalar da, 2 Nisan’dan 23 Mayıs’a kadar süren kuşatma boyunca Komünarlar
tarafından hiçbir esir veya silahsız insan öldürülmedi.
Komün’ün
Yıkılışı
Rossel’in
kaçışının ardından bir Kamu Güvenliği Komitesi atanmıştı. Komitenin adı güzeldi,
ama tek başına isimlerin Pyat gibilerin karakterlerini değiştirmesi mümkün
değildi. Kendi beceriksizliği nedeniyle görevden alındı ve savunma, Delescluze’ye
bırakıldı. Ancak çabaları hiçbir sonuç vermedi. Adamları 10’a 1 oranındaydı ve
sayıca azdı. Issy’den
sonra Vanves Kalesi de düşmüştü ve Komün’ün
sonu sadece zaman meselesiydi.
Komün,
her zamanki gibi romantik bir yaklaşımla, 15 Mayıs’ta yeni bir Kamu Güvenliği
Komitesi atayarak durumu ele almaya çalıştı. Ciddi bir durumla karşı karşıya olduklarını
düşünen azınlık, rahatsızlıkları ile birlikte Komün’den ayrıldı ve ilçelere
(bölgelere) çekildi, zira Komün üyeleri, görevleri gereği kendi bölgelerinin
ilçe meclisiydi. Uluslararası Federal Konseyi, bu aşamada geri çekilmenin
skandal yaratacağına onları ikna etti ve bu isimler geri döndüler.
22
Mayıs’ta bir casus, Versay ordusuna Paris’in en güneybatı ucunun (Auteuil)
savunmasız olduğuna dair mesaj gönderdi. Mesaj üzerine hükümet birlikleri,
öğleden sonra gizlice içeri girdiler. O akşam ve ertesi sabah tüm batı
kapılarından içeri akın ettiler.
23
Mayıs’ta Komün hazırlıksız yakalandı. Delescluze, Dombrowski, Rigault ve birkaç
kişi daha savunmayı organize etmeye çalıştı. Komün üyelerinden bazıları,
özellikle birkaç gün önce kızıl fularlarını cesurca taşıyanlar, utanç verici
bir şekilde saklandılar. Ulusal Muhafızlar, halk güçlerinin doğal içgüdülerine
uyarak, kendi karargâhlarını savunmak için geri çekildiler. Dombrowski ve daha
sonra Rigault, savaşırken öldürüldü. La Cecilia, Wroblewski, Varlin, Frankel ve
diğerleri, kendi karargâhlarında direnişi organize etmeye çalıştılar, ancak
Komün içindeki firarlar nedeniyle ki ilk kaçan kişi tabii ki Felix Pyat’tı,
organize bir direniş yaşanmadı.
Versaylılar,
direnişin düzensizliğinden faydalanarak, 23 ve 24'ünde neredeyse tüm
barikatları kuşatarak ele geçirmeyi başardılar. Savaşta kayıplar çok azdı. Eğer
General Clinchant’ın istediği gibi ilerlemeye devam etselerdi, Paris hemen
düşerdi. Ancak bu, onların planı değildi, M. Thiers’in emirleri de bu yönde
değildi.
Versay
birlikleri, Paris’e girer girmez bir katliam düzenlediler. Askerlere, ellerinde
silahla teslim olan herkesi derhal öldürme emri verilmişti ve bu emir yerine
getirildi. Dahası, şüphe uyandıran veya çıkar çatışması nedeniyle ihbar edilen
herkesi de öldürdüler. Boşta dolaşan kalabalıklar bir araya toplandı, arandı ve
ellerini göstermeleri emredildi. Avuç içindeki barut lekesi olarak
algılanabilecek herhangi bir siyah iz, idam için yeterli kanıt olarak kabul
edildi. Ulusal Muhafız kıyafetinin herhangi bir parçasını elinde tutan her
erkek vuruldu. (Bu noktada 1919’da, ordu kıyafetinin herhangi bir parçasını
elinde tutan her Londralının vurulduğunu hayal edin.)
Polis,
399.823 ihbar mektubu aldı ve bunların sadece yirmide biri imzalıydı. Bu türden
bir mektup yazmak, eğer bulunabilirse, ihbar edilen kişinin hayatının tehlikeye
atılması için yeterliydi. Hükümet binalarına benzin sıktığı söylenen kadın
benzin atıcıları efsanesi, bu katliama kadınların da dâhil edilmesine yol açtı.
İtfaiyeciler, neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı, çünkü kötü
niyetli bir kişi, onların hortumlarını benzinle doldurdukları yönünde bir
söylenti yaymıştı.
Şans
eseri ölümden kurtulan siviller, sayısız askeri mahkemeden birinde yargılanmak
üzere götürüldü. “Yargılama”, hiçbir zaman birkaç dakikadan fazla sürmüyor,
davaların yarısında ölüm cezası veriliyordu. Cesetler, Paris sokaklarında
bırakıldı veya aceleyle yarıya kadar gömüldü.
Mahkeme
kararıyla kurşuna dizilmeyenler, yeniden yargılanmak üzere Versay’a gönderildiler.
La Muette kapısından geçmeden önce, kibirli ve tiyatral General Marquis de
Gallifet tarafından durduruldular. General, aralarından birkaçını oracıkta
kurşuna dizmek üzere seçti. Bir gün beyaz saçlıları, başka bir gün
komşularından daha uzun veya daha çirkin olanları öldürdü. Korkunç hayal gücünü
eğlendiren her türlü fantastik sebepten faydalandı.
Ardından,
zavallı, baygın haldeki konvoylar, kavurucu yaz güneşinin altında, üzerlerinde
hiçbir şey olmadan Versay’a doğru yürüdüler. Çoğu zaman su içmeye veya
dinlenmeye izin verilmedi, hatta bazen esir alanlarına rahatsızlık verdikleri
gerekçesiyle topluca vuruldular. Versay’a vardıklarında ise yeni işkencelere
maruz kaldılar. İktidara yaltaklanan kalabalıkların dayağını yediler, tükürüklerine
maruz kaldılar, sonra leş kokan yeraltı zindanlarına tıkıldılar.
Bu
tür saldırılara daha önce dünyanın ücra köşelerinde, sömürge savaşlarında
siyahiler de maruz kalmışlardı, ancak Avrupa’nın merkezinde böylesi daha önce
hiç yaşanmamıştı.
Bu
saldırılara karşı öfkelenen Komünarlar, ellerinde kalan rehinelerin canlarının
iadesini talep ettiler. Sorumluluktan kaçmayı reddeden Ferre, emri verdi ve
rehineler kurşuna dizildi. Komün’ün az sayıdaki savunucusu, artık Paris’in doğu
mahallelerine çekilmek zorunda kaldı. Lüksemburg ve nehrin güney yakası
kaybedilmişti, Montmartre gafil avlanmıştı ve Belediye Binası alevler
içindeydi. İşçi mahallesi Belleville, Komünarların tek kalesiydi. Güneş,
kendini gizledi ve büyük topların getirdiği şiddetli yağmur başladı.
25,
26 ve 27’sinde Versaylılar, nihayet örgütlü bir direnişle karşılaştılar. Sayıca
çok fazla olan birlikleri her yerde durduruldu. Ulusal Muhafızlar, kahramanca
ve inanılmaz bir direniş sergiledi. O günlerin hikâyesi, asil cesaretin ve
sorgusuz sualsiz bağlılığın kaydıdır. Versaylıların yavaş seyreden ilerleyişleri
onlara epey pahalıya mal oldu.
Ama
o son, illaki gelecekti. Komünarlar, yavaş ama kaçınılmaz bir şekilde geri
püskürtülüyordu. Tek başına genel yönlendirmeyi yapan Delesduze, 25’inde her
şeyin bittiğini gördü. 1830 ve 1848’i görmüştü: başka bir yenilgiyi daha
yaşamak istemiyordu. Yorgun, bitkin ve çok yaşlı görünen Delesduze,
arkadaşlarının gözleri önünde, Versay toplarının sadece bir taş yığınına
dönüştürdüğü Chateau d'Eau’daki bir barikata doğru sokaklardan yürüdü.
Silahsız, elindeki bastonla, yavaşça barikata tırmandı. Bir anlık duraksama
oldu, çünkü askerler bu yaşlı adamın hâlâ Komün üyesi olarak kızıl fularını
taktığını görünce şaşırmışlardı. Biri ateş etti: adam etrafında biraz döndükten
sonra yere yığıldı ve öldü.
Ama
o öldü diye savaş sona ermedi. Versaylılar, yavaş yavaş ilerlemeye devam
ettiler. 26’sında Bastille Meydanı’nı ve eski Saint Antoine Mahallesi’ni ele
geçirdiler. 27’sinde kuzeyden inerek, Pere Lachaise mezarlığını aldılar. Pazar
sabahının erken saatlerinde Belleville tepelerindeki kalan Komünar
barikatlarını ele geçirdiler. Ertesi gün Vincennes’in dış kalesi teslim oldu,
son kızıl bayrak indirildi.
Son
birkaç gündür Thiers, Gallifet’yi bizzat şehre salmıştı. Yaptıkları tarif
edilemez. Şunu söylemek yeterli: Belleville, aylarca ölüler şehri görünümünden kurtulamadı.
Şehirden geçen yolcu, terk edilmiş evlerde hiçbir ışık veya yaşam belirtisi
görmüyordu. Sokaklar boş ve ıssızdı, sanki bir salgın, tüm sakinlerini alıp
götürmüş gibiydi. Gallifet, işçi mahallelerini, Timur ya da başka bir gözü
dönmüş Doğulu hükümdar gibi boşaltmıştı. Talihsiz kurbanlar, çoğunlukla Pere
Lachaise mezarlığına götürüldü ve burada -et ve kan bozulduğu için infazlar makineli
tüfeklerle gerçekleştirildi. Bugün bile, birçok Komünar’ın öldürüldüğü duvar, “le
mur des federes (Ulusal Muhafızlar Duvarı) olarak bilinir ve dünyanın dört
bir yanındaki sosyalistler için kutsal bir hac yeridir.
Direniş
sona ermiş olsa da, katliam bitmemişti. 2 veya 3 Haziran’a kadar neşeyle devam
etti ve insani nedenlerden ziyade, sağlık gerekçeleriyle durduruldu. Ardından “düzenli”
yargılamalar başladı. Hastalık ve delilik yüzünden ölenlere çeşitli bahanelerle
gardiyanlarca öldürülenler eşlik etti. Şimdi daha fazlası idam cezasına,
bazıları ise uzun hapis cezalarına çarptırıldı. Askeri adaletin bile Komün’de
hiçbir payı olmadığını kabul ettiği diğerleri ise serbest bırakıldı. Ancak
Komün üyelerinin büyük çoğunluğu topluca Güney Denizi’ndeki Yeni Kaledonya
adasına sürüldü.
Ulusal
Meclis, Thiers’e oybirliğiyle teşekkür etti ve ordunun komutanı Mareşal
MacMahon’u cumhurbaşkanı olarak atadı.
Yıllar
sonra galipler tarafından bir af ilan edildi, yapılanların ve yaşananların unutulması
ve bağışlanması teklif edildi. Ama bugün de unutmayanlar ve bağışlamayanlar var.
1848 gazisi yaşlı Komünarın yargıçların huzurunda söylediği şu sözleri hep
birlikte hatırlıyorlar: “Bizi iki kez yendiniz. Ama üçüncüsünde biz yeneceğiz.”
Raymond W. Postgate
29
Nisan-20 Mayıs 1922
Kaynak





