Üçüncü
Dünyacılık, bugün Küresel Güney olarak adlandırdığımız bölgelerde devrimci,
anti-emperyalist militanlığın, uluslararası dayanışmayla desteklenerek,
yalnızca ezilen halkların ulusal kurtuluşuna değil, aynı zamanda evrensel
kurtuluşa da yol açacağı fikriydi. Bugün böyle bir fikir, hem bugünle
alabildiğine alakalıymış hem de biraz demodeymiş gibi görünebilir.
Uluslararası
dayanışma, dünya çapında kapitalizme, neo-emperyalizme ve ırkçılığa karşı
mücadele eden toplumsal hareketler ve siyasi örgütler için temel bir iddia
olmaya devam ediyor. Batı solu, zaman zaman ezilen halklarla dayanışmayı
öncelikli kılmak ile bu devletler otoriter ve baskıcı olsalar bile, Batı
hegemonyasına karşı savaşan devletleri desteklemek arasında kalmış gibi
görünüyor. Üçüncü Dünyacılığın yankıları, Rusya Devlet Başkanı Putin’in Eylül
2022’de Ukrayna’daki ilhaklarını haklı çıkarmak için Batı emperyalizmine karşı “sömürgecilik
karşıtı mücadele” ilan etmesi gibi, özgürlükçü olmayan devlet söylemlerinde
zaman zaman duyulabiliyor.
Bu
birbirinden farklı örneklerde ortak bir duygu var: Dil, altın çağını yaşadığı yetmişlerde
Üçüncü Dünyacılığın dilini anımsatsa da, günümüzdeki Üçüncü Dünyacılık
ideolojisi, Batı dışı devrimcinin, küresel kurtuluş mücadelesinin öncüsü olarak
görüldüğü, güçlü bir geçmişin yankısından başka bir şey değil. Bu uyumsuzluk
kendi içinde, son yirmi otuz yıl içerisinde doğuya doğru kayan ve Küresel Güney
ile Küresel Kuzey arasındaki önceki ayrımları bulanıklaştıran küresel ekonomik
ve siyasi gücün kademeli değişimi de örtbas ediyor.[1] Ancak Üçüncü Dünyacılık
bugün bir yankı ise, nasıl ve ne zaman baskın bir küresel slogan olmaktan çıktı,
ona bakmak gerekiyor.
Bu
kitabın amacı, Üçüncü Dünyacılığın gücünün aynı anda zirveye ulaştığı, daha
önce değişim için güçlü bir vaadi ifade ettiği bölgelerden birinde dramatik bir
şekilde gerilediği kesiti yeniden ele almaktır. Söz konusu dönem, yetmişlerin sonları
ile seksenlerin başındaki tarihi dönüm noktalarını kapsar. Bölge ise Ortadoğu'dur. Özel olarak bu kitap, Batı Asya'daki iki ulusal kurtuluş ve egemenlik
mücadelesine odaklanmaktadır: Filistin ve İran’daki mücadeleler, sadece daha
geniş bölgedeki siyasi gelişmeler değil, aynı zamanda küresel bir dayanışma
hareketi için de büyük önem taşımaktadır.
İran
ve Filistin’de, muhalefet ve kurtuluş hareketleri, kendileri ve dünyanın dört
bir yanındaki destekçilerince, ellilerin sömürge karşıtı isyanlarıyla yakılan,
altmışlı ve yetmişli yıllarda bir dizi sosyalist ve milliyetçi devrim ve
devrimci devlet, gerilla örgütleri, halk ayaklanmaları, öğrenci isyanları ve
aktivist kampanyaları ile Vietnam’dan Angola’ya, Havana’dan Cezayir’e ve Paris’e
uzanan sanatsal, fikri ve akademik aktivizmle bir meşale gibi taşınan
hareketler olarak görülmüşlerdir. Ancak seksenlerin başında, İran ve Filistin’deki
iki hareket, kahramanları ve destekçilerinin ortaya koydukları ilerici
bağımsızlık ve özgürlük vizyonlarını gerçekleştirme konusunda başarısız
olmuşlardır. Bunun yerine, 1979 İran Devrimi, İran’ın Batı güçlerinden
bağımsızlığını güvence altına alırken, aynı zamanda teokratik temellere sahip
bir İslam Cumhuriyeti de ortaya çıkarmıştı; 1982’ye gelindiğinde, Filistin
devrimi, sadece Lübnan’daki iç savaş, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün devrimci
liderliğinin çöküşü, İsrail saldırganlığı ve Araplar arası kardeş katliamı eliyle
değil, aynı zamanda Suriye, Irak ve Libya’daki otokratik rejimlerle kurduğu
ittifaklar nedeniyle de gölgede kalmıştı.[2]
Dolayısıyla
tarihçiler bize, Üçüncü Dünyacılığın Ortadoğu’da 1979 civarında sona erdiğini
söylüyor. Eğer bu doğruysa, Filistin ve İran’daki Üçüncü Dünyacılık
devrimlerini savunanlar bu sonu nasıl algıladılar? Bu kitap, İran ve Filistin
için iki tarihi dönüm noktası olan 1979 ve 1982’ye kadar olan dönemi yeniden
inceliyor. Özellikle, kitap, İran ve Filistin hareketlerindeki ve bunların
ulusötesi ilişkilerindeki kişisel, toplumsal ve siyasi-ideolojik değişimlerin
mikro tarihlerini, küresel bir olgu olarak Üçüncü Dünyacılığın makro tarihiyle
ilişkilendiriyor. Bu bağlantının, Üçüncü Dünyacılık devrimcileri için uzun
süredir var olan, birbiriyle ilişkili, çözülmemiş ikilemlerin ve zorlukların yetmişlerin
sonlarında ve seksenlerin başlarında nasıl bir krize dönüştüğünü açıklamaya
yardımcı olabileceğini savunuyoruz. Bu krizin içsel boyutları, kapsayıcılık ve
öncelikler, teori ve pratik, olasılıklar ve sınırlar, araçlar ve amaçlar
hakkındaki sorularla ilgiliydi. Bu içsel boyutlar, düşmanın yürüttüğü
kontrgerilla ve istihbarat operasyonları, dezenformasyon ve propaganda, gözetim
ve sızma, yıldırma ve suikastlar gibi zorlu dışsal zorluklarla birleşti veya
bunlarla daha da ağırlaştı. Bu acil zorlukların hemen ötesinde, küresel siyaset
ve ideolojide o kadar derin bir değişim vardı ki, on yıl sonra akademisyenler,
sadece Üçüncü Dünyacılığın sonunu değil, devrimler çağının sonunu, liberalizmin
küresel zaferini hatta “Tarihin Sonu”nu ilan edeceklerdi.[3]
Üçüncü
Dünyacılığı krize sokan faktörlerin o dönemde nasıl anlaşıldığını anlamak için
kitap, kilit aktörlere odaklanıyor: seyyar devrimciler, öğrenci aktivistleri,
gerilla savaşçıları, gönüllü hemşireler, militan aydınlar, propagandacılar, bunun
yanında, vizyonlarını ve taleplerini ilettikleri ve paylaştıkları araçlara,
yani manifestolar ve bildiriler, örgütler ve ağlar, delegasyonlar ve misyonlar,
konferanslar ve festivaller, gazeteler ve dergiler, sloganlar ve ölüm ilanlarına
bakıyor. Bu kitapta, az incelenmiş arşivlerden elde edilen belgeler,
tanıklıklar ve farklı dillerde yapılmış röportajlar aracılığıyla bu insanlar,
ağları ve geride bıraktıkları eserler merkeze alınıyor.
Bu
kitapta savunduğumuz gibi, Üçüncü Dünyacılığın krizini anlamak için bu tür
kaynaklar, tarihsel araştırmaları yetmişlerin sonları ve seksenlerin başlarının
dünya tarihindeki rolüne dair daha dinamik bir bakış açısına doğru itmeye
yardımcı olabilir. Ayrıca Ortadoğu’nun özel koşullarını açıklamamıza da
yardımcı olabilir. Bu nedenle, İran ve Filistin ulusal kurtuluş mücadelelerinin
örneklerini yan yana getirerek ve yeni araştırmalardan elde edilen içgörülerden
yararlanarak, bu kitap, tarihin önemli bir döneminin yeni bir yorumunu
sunmaktadır.
Bu
dönem, sadece Ortadoğu değil, aynı zamanda kendi kaderini tayin etme,
özgürleşme, değişim ve dayanışma ile ilgili evrensel ve çağdaş sorularla ilgili
olarak da tartışılmayacak bir öneme sahiptir. Bununla birlikte, incelenen
dönemin sonuçları ve somutlaştırdığı muazzam değişiklikler, hâlâ yoruma ve
nihai karara açıktır. Biz tam da bu sebeple ısrarla Üçüncü Dünyacılığın
sonundan ziyade kaderinden bahsediyoruz. Üçüncü Dünyacılığın bazı yönleri bugün
de yaşamaya devam ediyor; bunlardan en önemlisi, uluslararası dayanışma
hareketleri ve Batı hegemonyasına karşı direnişi temsil ettiğini iddia eden
rejimler yer alıyor.
Üçüncü
Dünyacılık
Bu
kitapta Üçüncü Dünyacılık, o zamanlar ‘Üçüncü Dünya’ olarak kabul edilen
yerlerdeki ulusal kurtuluş hareketleriyle zaman ve mekân boyunca bağlantılı bir
dizi ilgili fikir ve ideolojiyi kapsayan bir şemsiye terim olarak
kullanılmıştır.[4] Robert Malley’nin sözleriyle, Üçüncü Dünyacılık, “devrimci
hareketler ve anlardan oluşan bir çeşitliliği ham madde olarak alan, bunları az
çok anlaşılabilir bir bütün haline getiren ve bize yalnızca bunları değil,
henüz gelecek olan diğerlerini de yorumlayacak araçları temin eden siyasi, fikri,
hatta sanatsal bir çaba” idi.[5]
Bu
devrimci hareketler ve devletler topluluğu, Batı dışı dünyaya eylemlilik
atfetme konusunda ortak bir bağlılığa sahipti, böylece daha önceki enternasyonalizm
biçimlerini, Avrupamerkezciliğie klasik Marksizm, sosyalizm veya liberalizme
nazaran daha az vurgu yaparak sürdürüyordu. İnsanlığın ve sosyalizmin
geleceğine dair bu türden bir vizyon, Batı solunda birçok kişiye hitap etti.
Nitekim, tiers-mondisme teriminin kökleri Fransa’ya uzanıyordu.[6]
Alışılagelmiş milliyetçi söylemin ötesinde, Üçüncü Dünya ideologlarının ve
militanlarının hayalini kurduğu egemenlik, radikal bir kopuştu: kurtuluş
hareketlerini küresel olarak az çok tutarlı bir projede bir araya getiren “yereli
aşan, sömürge karşıtı bağlar”ı hayal etmenin ve hayata geçirmenin bir yolunu
arıyorlardı.[7]
İkinci
Dünya Savaşı’nı takip eden, genellikle 1955’te Endonezya’da düzenlenen Bandung
Konferansı’ndan sonra “Bandung Dönemi” olarak anılan dönemde Mısır’dan Cemal
Abdünnasır, Hindistan’dan Cevahirlâl Nehru gibi liderler, Soğuk Savaş denilen arka
planda, Çin-Sovyet ve ABD hegemonyaları arasında üçüncü bir yol olduğunu
söylediler. Sömürge sonrası dönemde kendi kaderini tayin etme hakkı
mücadelelerinin ürettiği “Bandung ruhu”na[8] dayanarak, bu liderler,
Kuzey-Güney arasındaki ayrışmanın ve çatışmaların Soğuk Savaş rekabetinin dikte
ettiği Doğu-Batı dinamiklerinden daha önemli olduğu öncülüyle, 1961’de
Bağlantısızlar Hareketi gibi örgütler kurdular. Üç Dünya modelinde, Birinci
Dünya ülkeleri, ABD ile ittifak halinde olan ülkelerdi, İkinci Dünya ise
Sovyetler Birliği’nin etkisi altındaki sanayi sosyalist devletlerini ifade
ediyordu. Üçüncü Dünya ise Afrika, Latin Amerika, Okyanusya veya Asya’da olsun,
bağlantısız kalan diğer tüm ülkeleri tanımlıyordu. Üçüncü Dünyacılık, altmışların
başlarında dünyayı kucaklayan, gelişmekte olan örgütler, hareketler ve fikirlerden
oluşan bir topluluğu ifade ediyordu. Dünya, bazı durumlarda, küresel
kapitalizmle ilişkilerine ve yerlerine bağlı olarak, çekirdek, çevre ve yarı
çevre ülkeler olarak ayrılan dünya ekonomisinin Marksist teorisi üzerinden
taksim edilmekteydi.[9]
Ancak,
Üçüncü Dünyacılar, Soğuk Savaş dünyasında ekonomi-politika ve stratejik yönelim
söz konusu olduğunda önemli ölçüde farklılık gösteriyordu. Bazıları, söylemde
eylemden çok daha radikaldi. Dönemi ele alan tarihçilerin de dile getirdiği
üzere, bu önemli farklılıklar ve çelişkiler, ellilerin başlarında Üçüncü
Dünyacılığın ortaya çıkışının doğasına mündemiçti. Mısır, Endonezya ve Cezayir
gibi gelişmekte olan devletlerdeki siyasi gerçeklik, genellikle “egemen devlet
kontrolü rejimine dayanan ve vatandaşları sermayeye uygun şekillerde harekete
geçirmek üzere tasarlanmış” belirli bir biyopolitikaya veya vatandaşlarının
yönetilme biçimine bağlıydı.[10] Aynı şekilde, “özgürleşme”ye kendini adamış
devletler, bireysel özgürlüğü rutin olarak kısıtlıyorlardı. Gana’nın Nkruma’sı
ve Mısır’ın Nasır’ı tarafından formüle edilen, Çin-Sovyet sosyalizmi ile
Amerika’nın kapitalist hegemonyası arasında kurtuluşa giden üçüncü yol fikri,
oldukça farklı rejimleri birbirine bağlayan asgari bir ideolojik bağ görevi
gördü.
Çok
geçmeden birçok liderin aslında katı bir tarafsızlık ilkesine bağlı kalma
konusunda gerekli maharete veya isteğe sahip olmadıkları ortaya çıktı. Aksine;
Asya, Afrika, Arap veya Latin Amerika sosyalizminin peşinde Sovyetler Birliği’ne
veya Çin Halk Cumhuriyeti’ne yöneldiler veya askeri baskıyla buna zorlandılar.
Örneğin, önemli bir Üçüncü Dünya lideri olarak kabul edilen Mısır Cumhurbaşkanı
Nasır, ülke içinde komünizme karşıydı, ancak Sovyetler’in askeri tavsiyelerine
ve desteğine bel bağlıyordu. Bu tür ideolojik ve stratejik farklılıklar, tarafsızlar
arasında tam bir dayanışmanın tesis edilmesine mani oldu.
Sosyalist
dönüşüme doğru yönelimden, daha az milliyetçi, daha radikal ve devrimci bir
sosyalist vizyonu savunan ikinci bir Üçüncü Dünya yanlısı nesil ortaya çıktı.
İdeolojik olarak, bu nesil, genellikle Maoizme yöneldi. Bandung sonrası kuşak,
Che Guevara figüründe somutlaşmış, 1966’da Küba’nın Havana kentinde düzenlenen
Üç Kıta Konferansı’ndan adını alan Üç Kıtacılık[11] fikriyle ve Afrika-Asya
Halkları Dayanışma Örgütü gibi devletlerarası düzeydeki örgütlerle
ilişkilendiriliyordu. Küba’da enternasyonalist emelleri olan devrimci bir
devletin ortaya çıkışı, altmışlarda gerilla hareketlerince savunulan
protestoların ve militan “doğrudan eylem”in giderek daha akışkan hale gelen
manzarası için yeni bir odak noktası teşkil etti. İkinci kuşak ayrıca, örneğin
öğrenci ağlarında[12] olduğu gibi, daha az kurumsallaşmış ulusötesi radikalizm
ağlarıyla da ilişkilendirildi. Birçoğu, Sovyet liderliğindeki bürokratik
sosyalizme karşı çıktı ve bunun yerine, daha az bürokratik devrimci idealleri
benimsedi. Sömürge karşıtı mücadele ve gençlik isyanının bu yeni enerjilerini
karşılamak için çeşitli yorumlar ve uyarlamalarla birlikte, yeni bir küresel
Maoizm biçimi gelişti.[13]
Üçüncü
Dünyacılığın bu ikinci kolu, Ortadoğu’da, özellikle de Cezayir’de önemli biçimler
aldı. Cezayir, ulusötesi devrimciler ağının düğüm noktası haline geldi.[14]
Mısırlı ekonomist Samir Amin gibi önemli düşünürler, Üçüncü Dünyacılığı, Üçüncü
Dünya’yı dünya ekonomik sisteminin “çevre”sindeki konumu açısından açıklayan
kapsamlı bir analizle donattılar. Üçüncü Dünyacılık ayrıca, Batı dışı dünyada
devrimci mücadeleye giderek daha fazla ideolojik ve duygusal yatırım yapan
Avrupa, ABD ve diğer yerlerdeki “Yeni Sol” siyasi hareketlerle de bağ
kurdu.[15] Maoist ideoloji, Batı dışı kökenleri ve köylülerin yanı sıra
işçileri de merkeze alan aşağıdan yukarıya seferberliğe verdiği önem nedeniyle,
onlara cazip geldi. Başkan Mao’nun aforizmaları ve isyan üzerine gözlemleriyle
dolu Küçük Kızıl Kitabı, Ortadoğu devrimcileri ve orta sınıf Avrupalılar için
bir devrim kılavuzu haline geldi, böylece toplumsal dönüşüm için ortak, farklı
şekilde uyarlanmış olsa da, bir senaryo oluşturdu.[16]
Burada,
Üçüncü Dünyacılığın tarih yazımı, bazı tarihçilerin “uzun altmışlar” olarak
adlandırdıkları döneme ilişkin literatürlerle önemli ölçüde kesişmekte ve
örtüşmektedir. Bu, genellikle altmışlardan daha geniş bir dönemi ifade eder ve
Avrupa örneğinde 1968 öğrenci ayaklanmalarıyla doruğa ulaşan yurttaş hakları,
savaş karşıtı, kadın ve gençlik hareketlerini kapsar. 1968’in küresel bir olgu
olup olmadığı konusunda görüş ayrılığı olsa da[17], dönemi daha geniş bir
coğrafi perspektiften tartışan tarihçiler, kaçınılmaz olarak, “küresel altmışlar”ı
sömürgecilikten arınma, ulusal kurtuluş ve ulusötesi dayanışma bağlamında,
sosyalist hareketler açısından ele alırlar.[18] Dolayısıyla, Avrupa ve ABD’de
birçok kişi feminizmi, ekolojiyi ve cinsel azınlık haklarını benimserken,
otoriter rejimlerin acımasız baskısıyla karşı karşıya kalan Küresel Güney’deki
kurtuluş örgütleri, doğal olarak daha somut ve militan bir bakış açısına
sahipti.
Ortadoğu,
radikal rejimler, devrimci devlet dışı aktörler ve dayanışma hareketleri
arasında, farklı araç ve yöntemlerle de olsa Üçüncü Dünyacı anti-emperyalizme
bağlılık gösteren, son derece hareketli bir etkileşim ve ilişkiye tanıklık eden bir bölge haline
geldi. 1964’te kurulmasından 1969’da Nasır’ın Mısır'ından tam bağımsızlığını
kazanmasına kadar geçen süre içinde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün sahneye çıkışı,
devlet dışı militanlığı savunanlara destek verecek bir hareket sağladı. Öğrenci
örgütleri, özellikle Paris gibi eski imparatorluk başkentlerindeki diaspora
toplulukları, Yeni Sol’u Filistin ve İran’daki mücadeleler gibi mücadelelere
bağlamada önemli bir rol oynadılar.[19] Bu son derece siyasallaşmış öğrenciler
ve militanlar, Marksist-Leninist ve anti-emperyalist bir eğilimi
paylaşıyorlardı, ancak aynı zamanda büyük ölçüde farklılık gösteriyorlardı.
Önemli
olan, burada Üçüncü Dünyacılık şemsiyesi altında bir araya getirilen çok farklı
mücadelelerin, genellikle dayanışma ağlarının ahlaki, ekonomik ve lojistik
desteğiyle birbirine bağlanmasıydı. Çeşitli coğrafyalar arasında bu yeni
bağlantı, muazzam ve kalıcı öneme sahip bir siyasi küreselleşmeyi
kolaylaştırdı. Frantz Fanon, Che Guevara, Gassân Kenefâni ve Mao Zedong gibi
Batı dışı düşünür ve ideologların metinleri, siyasi yönelimi şekillendirdi,
küresel bir muhalefet “dil”ini meydana getirdi. Bu isimler, okurlarını “devrim”
veya “mücadele” olarak adlandırılan ortak bir dünya kurma projesine dâhil
ettiler. Farklı anti-emperyalizm akımları, ifade ve odak noktası, ayrıca,
örgütlenme ve kendilerini ifade etme özgürlüğü düzeyi bakımından farklılık arz
etseler de, ki bu fark da şiddet içeren direnişe yönelik yaklaşım farklılıkları
ile alakalı, sadece gerekli değil, aynı zamanda ulaşılabilir olduğunu bir
biçimde hissettiren küresel bir projeye dâhil olma duygusunda ortaklaşıyorlardı.
1979
ve Ortadoğu
Ortadoğu’da
Üçüncü Dünyacılık, öncelikle Cezayir, Umman ve Filistin’deki kurtuluş
hareketleri aracılığıyla kendini ortaya koydu. Cezayir’deki FLN, tüm dünyanın
desteğini gördü. 1962’deki bağımsızlığın ardından başkent Cezayir; Küba,
Angola, Eritre, Vietnam ve Filistin gibi yerlerden gelen devrimciler ve
kurtuluş hareketleri için bir “Mekke” haline geldi.[20] Neticede Cezayir,
Üçüncü Dünyacılık üzerine çalışan tarihçilerden çok sayıda akademisyenin ilgisine
mazhar oldu. Bu akademisyenler, FLN’nin sömürgeci Fransız efendilerine karşı
kazandığı zaferin ilk coşkusu üzerinde durdular. Bu ilişki, Bandung sonrası
oluşan, nispeten daha radikal olan devrimlere tanıklık eden süreci bir biçimde
hızlandırdı. Aynı akademisyenler bir yandan da Cezayir deneyimini sentezleyen
ve evrenselleştiren küresel bir devrim teorisyeni olarak Fanon’un önemine de vurgu
yaptılar.
Filistin,
özellikle Haziran 1967 savaşından ve Yasir Arafat liderliğindeki gerilla örgütlerinin
Filistin Kurtuluş Hareketi’ni ele geçirmesinden sonra, bu ortaya çıkan
uluslararası koordinatların da merkezine yerleşti. Altmışlar ve yetmişler
boyunca Yemen, Irak, Suriye ve özellikle Libya’daki, Sovyetler’in desteğini arkasına
almış diğer radikal Arap rejimleri, sosyalizm ve Arap milliyetçiliği gibi unsurları
cem etmiş bir Üçüncü Dünyacı söylemi benimsediler.[21] Ancak yetmişler boyunca
Üçüncü Dünyacı söylemin özündeki dayanışma ve birliğin bu devletlerdeki
gerçeklikle örtüşmediği giderek daha açık hale geldi. Dahası, ideolojik
düzeyde, sosyalist bölgeselcilik ve Marksist enternasyonalizm, Lübnan’daki Emel
Hareketi, Mısır ve Suriye’deki Müslüman Kardeşler gibi İslami diriliş
hareketlerince sorgulandı.
1979’da
bu kapsamlı eğilimlerin birçoğu doruk noktasına ulaştı. Arap milliyetçiliğinin
ve devlet destekli sosyalizmin eski lideri Mısır, ekonomisini yabancı
yatırımlara daha da açıp İsrail ile barış yaparken, İran Devrimi, siyasi İslam’a
ait bir devlet projesine dönüştü. Bu devrim, önemli yönlerden, ulusa aşkın, radikal
niteliği haiz solcu bir devrimken, açıktan sosyalizmden ilham alan talepler
dillendirirken[22], hızla Ayetullah Humeyni’nin neredeyse tüm solcu güçleri
şiddetli bir şekilde tasfiye ettiği sürece tanıklık etti. Bunun yerine, İran
Devrimi, ülkede, bölgede ve dünyada devlet iktidarına talip olan, yeniden
canlanan İslamcılar için yeni bir dönemin kapılarını araladı.
Irak’ta
Saddam Hüseyin, Temmuz 1979’da cumhurbaşkanı oldu, bir yıl sonra İran’a savaş
açtı. Bu yıkıcı savaş, 1988’e dek sürdü. Türkiye’de muhafazakâr-milliyetçi
lider Süleyman Demirel, 1980’de askeri darbeye yol açacak siyasi kargaşanın
ortasında başbakanlık görevini yeniden üstlendi. Suudi Arabistan’da, Kasım 1979’daki
Cami Baskını, Sünni dünyasında yeni radikal dini akımların yükselişini işaret
etti; bu eğilim, Aralık 1979’da Sovyetler’in Afganistan’ı işgaline verilen
tepkiyle daha da hız kazandı. Bu işgal, Sovyetler ve Mücahitler arasında
neredeyse on yıl süren askeri çatışmaya yol açtı. Mücahitler arasında Kaide ve
IŞİD gibi cihatçı terör örgütlerinin gelecekteki liderleri de vardı.
Özetle,
yetmişlerde Ortadoğu’daki siyasi muhalefete solcu ve sol eğilimli hareketler hâkimken,
seksenlerin başında İslamcılığın baskın olmasa da güçlü bir siyasi eğilim
haline geldiği açıktı.
Gerçekten
de, geriye dönüp bakıldığında, 1979’u sadece Ortadoğu değil, tüm dünya için bir
dönüm noktası olarak görmek gerekiyor. Aralık 1978’den itibaren Çin’de Deng Şiaoping’in
serbest piyasa politikalarını uygulamaya koyması, ardından 1979’dan itibaren
İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ın, 1981’den itibaren ABD Başkanı Ronald
Reagan’ın sosyo-kültürel olarak muhafazakâr ve ekonomik olarak neoliberal
politikaları ile birlikte tüm bu gelişmeler, her biri kendi yolunda, serbest
piyasa kapitalizmi, serbestleştirme, özelleştirme, işçilerin pazarlık gücünün zayıflatılması
ve refah devleti temelli sosyal demokrasiye, Keynesçi ekonomi politikasına
yönelik saldırılara dayalı yeni bir siyasetin ortaya çıkışını işaret etti.[23]
Avrupa’da refah devleti politikaları, “stagflasyon”, zayıf ekonomik performans
ve yüksek genç işsizliği nedeniyle daha da zor bir yola girdi. 1973’teki petrol
ambargosu, on yıldan fazla süren büyümenin ardından bir dönüm noktasını teşkil
etti. Ünlü tarihçi Tony Judt’un “en moral bozucu on yıl” olarak tarif ettiği yetmişlerde
çoğu Batı toplumuna, sürekli bir kriz duygusu yerleşti.[24] Yetmişlerin garipliğinde
krize süregelen sosyal deneyler ile hızlı ve geniş kapsamlı teknolojik
gelişmeler eşlik etti. Bu durum, birçok insan için gelecek ve değişimin hızına
ayak uydurma yetenekleri konusunda huzursuzluk yarattı.
Avrupa
ve Kuzey Amerika’daki bu gelişmeler, başka yerlerdeki gelişmelerle örtüşerek,
küresel bir paradigma değişimini meydana getirdi. Yetmişlerin başları, “Üçüncü
Dünya” ve “dekolonizasyonun jeopolitik sürecini tamamlayacak ve gerçekten
egemen devletlerden oluşan daha demokratik bir küresel düzen yaratacak”[25]
yeni bir uluslararası ekonomik düzene dair umutlarla yüklüyken, seksenlerin
başlarına, TINA doktrini, yani Thatcher ve Reagan ekonomisinin “alternatifi yok”
fikri galebe çaldı. Bu arada, birçok Afrika, Asya ve Latin Amerika devleti,
başarısız ekonomileri nedeniyle Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası’ndan
kredi almak ve tartışmalı bir şekilde neo-sömürgeci kontrol yöntemlerinin
yeniden icat edilmesini içeren ekonomik liberalleşmeye yönelik yapısal uyumu
ifade eden “Washington Mutabakatı”nı benimsemek zorunda kaldı. Bu durum, bazı
ülkelerde işçi sınıfı ve kır yoksulları için yıkıcı sonuçlar doğurdu. Özetle,
1979 civarındaki siyasi liderliğin değişmesi, bir dönüşümün işareti olmakla
kalmıyor, aynı zamanda yeni siyaset ve ekonominin günlük yaşam, fikirler ve
tarihsel yön duygusu üzerindeki maddi ve kültürel etkileri de bir dönüşüme
işaret ediyordu.[26]
Washington,
küresel sahnede Sovyet etkisine ve Marksist fikirlere karşı uzun vadeli bir
oyun oynarken, Humeyni, sosyalizm, ateizm ve sekülerizme karşı mücadele
ediyordu. Her ikisi de devrimci solun küresel rolü üzerinde etkili oldu. Bu anlamda,
1979’un yeni liderlerinin, seküler sosyalist bir yolu savunan “uzun altmışlar”ın
devrimci isyanlarına karşı koymak ve onları ortadan kaldırmak için ortaya
konulan küresel muhafazakâr teşebbüsün içinde yer aldıklarını söylemek mümkün.[27]
Bu isyancıların devrimlerinde başarılı oldukları yerlerde bile, baskıcı güçler
eski müttefiklerini alt ettiler. Seksenlerin başlarında, devlet sosyalizminin
bir biçimini koruyan devletlerin çoğu, hatta tamamı, otokratik rejimlerce
yönetiliyordu. İran, Irak ve Libya örneğinde, devletler Üçüncü Dünyacılığın
devrimci ruhunu benimseyerek, otoriter rejimleri kurumsallaştırmak için
silahlandırdılar. Zamanla bu rejimler, kendilerini Üçüncü Dünyacılığın
bayraktarı olarak tanımladıkları konumlarını demokratik reformu engellemek için
kullandılar. Üçüncü Dünyacılığın benimsenmesi, böylece kalıcı etkiler yarattı,
bu fikir, bugün de otoriter devletlerin anti-emperyalizm iddiasını
şekillendirmeye devam ediyor.
1979’un
Ötesinde
1979’un
yukarıda tartışılan değişikliklerin çoğunu somutlaştırdığı gerçeği, Ortadoğu’da
Üçüncü Dünyacılığın kaderini açıklamak için pedagojik bir yol olduğunu açıkça
ortaya koymaktadır.[28] Gerçekten de, İran’daki 1979 devrimi, Ortadoğu’ya dair kapsamlı
literatürün çoğunda, laik ve sol eğilimli ideolojilerin hâkim olduğu on yıllar
ile İslamcılığın hâkim olduğu sonraki on yıllar arasındaki kırılma noktası
olarak ele alınmaktadır. Bununla birlikte, 1979’a mecazi anlamda “keskin dönüm
noktası” olarak ele alıp ona çok dar bir çerçeveden odaklanmak, öncülleri
küçümseme riskini de beraberinde getirir. Ayrıca, tarihsel dönemlerin ana
belirleyicisi olarak, sosyal, kültürel veya ekonomik tarihin aksine siyasi
liderliğe odaklanan geleneksel tarih yazımı yaklaşımını öne çıkartır.[29]
Bu
kitapta yer alan yazarların yaptığı gibi, bakışımızı toplumsal hareketlere
çevirdiğimizde, 1979’da kendini ortaya koyan eğilimlerin on yıldan fazla bir
süredir oluşmakta olduğu açıkça görülüyor. Bu eğilimler, ortaya çıkan bir
toplumsal düzeni işaret ediyor ve Üçüncü Dünya’daki anti-emperyalizmin otoriterliğin
eline geçmesini, devrimci gruplar arasındaki bölünmeleri ve iç çatışmaları,
İslami dirilişi ve ekonomik liberalizmin küresel ilerlemesini içeriyor.
Mısırlı
sosyolog Saadettin İbrahim’in 1982’de etkili bir çalışmasında belirttiği gibi, yetmişlerde
Ortadoğu’da ortaya çıkan toplumsal düzen, büyük ölçüde Mısır Cumhurbaşkanı
Nasır’ın bir zamanlar temsil ettiği Arap milliyetçi ve sosyalist
politikalarından Körfez devletlerinin “Petro-İslam”ına geçişin bir
ürünüydü.[30] Yetmişlerde yükselen bu Körfez gücü, açık sosyal, kültürel ve
siyasi sonuçları olan büyük bir servet eşitsizliği yarattı: bölge içi kitlesel
göç, yeni kapitalist değerler ve otoriter devletler tarafından yaygınlaştırılan
güya “kültürel açıdan hakiki” olan kimlik projelerinin yanı sıra
liberalleşmeyle bağlantılı davranış kalıplarına yol açtı. Batı kapitalizmine
çevrilen yüz, bir yandan İslamlaşmaya, diğer yandan devrimci akımların kalıcı
çekiciliğine yol açtı, muhalif hareketleri belirledi. Üçüncü Dünya devrimcileri,
yetmişlerin ortalarında hâlâ mücadele ediyor olsalar da, büyük ölçüde akıntıya
karşı mücadele ediyorlardı.
Bu
eğilimler nedeniyle, tarihsel yönelim duygusu, yetmişlerin sonlarında,
anti-emperyalist solun asli “duygu yapısı” olarak olasılığın yerini ikilemin,
hatta yenilginin almasıyla birlikte değişmeye başladı. Bu ikilemler, kısmen
Soğuk Savaş’ın dinamiklerinden, özellikle Çin-Sovyet çatışmasından, ABD’nin
gizli ve açık karşı-devrimci önlemlerinden, devletlere ve hareketlere giderek
daha kapsamlı yaklaşımlarından kaynaklanıyordu. Bunlar ayrıca, kadınların rolü,
demokratik örgütlenme kültürünün eksikliği, daha genelde, solun benimsemesi
gereken ekonomik, sosyal ve siyasi liberalizm düzeyine dair bazen yıkıcı olan tartışmalar
gibi sol içindeki çelişkilerden de kaynaklanıyordu. Özellikle Ortadoğu’da
hararetli geçen, yetmişlerin ortalarında önemli ayrılıklara yol açan bir diğer
tartışma ise, büyük ölçüde laik muhalefet hareketleri ve örgütlerinde siyasi
İslam’ın rolüyle ilgiliydi.
Üçüncü
Dünyacılığın yapısal değişimi, bölgedeki devletler içinde ve arasında
gerçekleşti, ancak aynı zamanda hareketlerin yerleştiği ulusötesi devrimci
ittifaklar ve ağlarda da yankı buldu. Bu şekilde, otoriterliğe ve İslamcılığa
doğru kayma, Batı dünyasının dünyanın geri kalanına bakış açısını etkiledi.
1979’a gelindiğinde, Üçüncü Dünyacılık döneminde güneydeki siyasi özneyi Avrupa’da
ve başka yerlerdeki kendi devrimci emelleri için ilham kaynağı olarak gören
birçok Batılı solcu, hayal kırıklığına uğradı, bunun yerine, Küresel Güney’i
giderek daha çok gelişmeye ve yardıma ihtiyaç duyan bir nesne olarak görmeye
başladı.[31]
Kısacası,
Üçüncü Dünyacılık hareketlerinin yetmişlerin sonlarında neden zayıfladığı veya
önemli değişikliklere uğradığı konusunda birçok neden üzerinde durulabilir. Bu bağlamda,
bu kitap, 1979’a odaklanmanın, “kırılma noktası”nın farklı bir şekilde
dönemlendirilebileceği ihtimalinin üzerini örttüğünü söylemektedir. İran
Devrimi’nin Filistin’in (henüz gerçekleşmemiş) devrimi üzerinde büyük bir
etkisi olduğu kesin olsa da, 1979’un açıklayıcı gücünün de sınırları vardır.
Aksine, Filistin’e dair tarih yazımı açısından bakıldığında, bir dönemin sonunu
işaret eden yıl olarak 1982 öne çıkmaktadır. 1982 yazında Batı Beyrut’u bombardımana
tabi tutan İsrail’in yürüttüğü askeri harekatın ardından, Arafat ve FKÖ, Lübnan’ı
terk etmek zorunda kaldı, bu da Filistin mücadelesinin devrimci aşamasını sona
erdirdi. Böylelikle, doksanlarda Batı Şeria’da FKÖ’nün devlet benzeri bir
varlığa dönüşmesiyle sonuçlanacak yeni bir aşamayı başlattı.
Yukarıda
belirtildiği gibi, Üçüncü Dünyacılık, başından beri devletçi ve devletçi
olmayan bir projeyi kapsıyordu. İran devrimi, daha önceki sömürge sonrası
kurtuluş ve devlet kurma projeleri üzerine sadece yeni bir dini renk ekleyerek
inşa edilmiş bir yapıyken, 1982’ye dek Filistin kurtuluş hareketi, gerilla
mücadelesinin ruhunun somut haliydi. Bu anlamda 1982, Küba, Cezayir, Vietnam ve
başka yerlerde ilk başarıları getiren yerel askeri seferberliğin daha geniş
kapsamlı çekiciliğinden önemli bir uzaklaşmayı işaret etmektedir. Ama bu, gerilla
faaliyetlerinin sona erdiği anlamına gelmiyordu. Örneğin, o yıl kurulan ve İran
tarafından desteklenen Hizbullah hareketi sona ermediğinin deliliydi. Aksine,
Üçüncü Dünyacılık denilen sorun alanı, ezici bir şekilde, aşağıdan devrim ve ona
eşlik eden ulusötesi ağ biçimleriyle ilgili bir mesele olmaktan, devlet güdümlü
müdahalelerle ilgili bir meseleye evrildi.
Bu
değişimde, Üçüncü Dünyacı ittifaklar için genel ideolojik çerçeve olarak
Marksizm-Leninizmin kademeli olarak gerilemesi ve 1967 savaşı civarında
başlayan on yıllık iç bölünmeler boyunca çeşitli anti-emperyalizmlerin
yükselişi de rol oynadı. Militanlar, taktiklerini ve bağlılıklarını sorgulamaya
başladıkça, baskın siyasi söylem, solcu, Marksist söylemin kalıntılarından
siyasi İslam söylemlerine doğru kaydı. Hüma Katuzyan’ın belirttiği gibi, yetmişlerin
sonlarında emperyalizme karşı direnişin yüzü laik fedailerden dini mücahitlere çevrildi.[32]
İran, bu geçişte önemli bir rol oynadı, ancak aynı zamanda Arap toplumlarında
on yıllarca süren müzakereleri de içeriyordu. Bölgesel gerilimler ve fay
hatları, direnişin artık elliler ve altmışlardaki doğrudan anti-emperyalizmden
daha geniş bir anlam kazandığı anlamına geliyordu.
Yetmişlerde
Üçüncü Dünya projesindeki eski müttefikler arasında bulanıklaşmaya başlayan
çizgiler, seksenlerde ölümcül bir hal aldı. Aslında bugün Ortadoğu siyaseti
ile ilgili çalışmalarda en yaygın görülen konu başlıkları, o on yılın
çatışmalarına geri dönüyor: otoriterliğin pekişmesi, ana muhalif kamp olarak
İslamcılık, Arap milliyetçiliğinin gerilemesi, bölgesel siyasetin Mısır ve
Körfez devletlerinin önderliğinde ilerleyen normalleşmeci kamp ile Suriye ve
İran’ın önderliğindeki reddiyeci kamp arasında ikiye ayrılması, Marksizmin
gerilemesi ve özgürlükçü yaklaşımların bastırılması, Körfez ülkelerinde
merkezlenen otoriter-neoliberal güç ekseninin yükselişi.
Devletler,
farklı pozisyonlar ve ittifaklar benimsedikçe, ulusötesi devrimci aktörler,
genellikle gündemleri arasında sıkışıp kaldılar. Birçok militan, otoriter
rejimlerin resmi pozisyonlarıyla ters düştükleri için devlet baskısının hedefi
oldular. Öte yandan, Ruhullah Humeyni, Saddam Hüseyin, Hafız Esad ve Muammer
Kaddafi gibi liderlerin rejimleri, bu yeni çağda anti-emperyalist mücadeleyi
tekelleştirmeye ve araçsallaştırmaya çalıştılar. İran-Irak Savaşı ve Lübnan iç
savaşı gibi çatışmalar, onları birbirine karşı kışkırttı, aynı zamanda bölge
genelinde devlet baskısını daha da artırdı. Üçüncü Dünyacılık unvanının
hegemonyası ve sahipliği için yapılan rekabet, otoriter devletlerin kültürel
ifade üzerindeki kontrollerini daha sıkı bir şekilde ele geçirmelerine,
muhalifleri dışlamalarına, sürgüne göndermelerine, hapse atmalarına ve
öldürmelerine yol açtı. Seksenlerin ortalarına gelindiğinde, bölgedeki Üçüncü
Dünyacılığın baskın ifadesi, artık toplumsal hareketlerden, muhalif aydınlardan
ve sanatçılardan organik olarak üretilen materyal değil, rejim destekli
propaganda idi.[33]
Sune Haugbolle
Rasmus C. Elling
[Kaynak:
The Fate of Third Worldism in the Мiddle East: Iran, Palestine And Beyond,
Yayına Hz.: Rasmus C. Elling ve Sune Haugbolle, OneWorld Academic, 2024]
Dipnotlar:
[1] Martin Müller, “In Search of the Global East: Thinking between North and
South”, Geopolitics 25 (3) 2020: s. 734-755.
[2]
Alan R. Taylor, “The PLO in Inter-Arab Politics”, Journal of Palestine
Studies 11 (2) 1982: s. 70-81.
[3]
Robert S. Snyder, “The End of Revolution?”, The Review of Politics 61
(1) 1999: s. 5-28; Francis Fukuyama, “The End of History?”, National
Interest (16) 1989: s. 3-18; B.R. Tomlinson, “What was the Third World?”,
Journal of Contemporary History 38 (2) 2003: s. 307-321.
[4]
Peter Berger, “After the Third World? History, destiny and the fate of Third
Worldism”, Third World Quarterly, 25 (1) 2004: s. 9-39; Rajeev Patel ve
Philip McMichael, “Third Worldism and the lineages of global fascism:
the regrouping of the global South in the neoliberal era”, Third World
Quarterly 25 (1) 2004: s. 231-254; Arif Dirlik, “Spectres of the
Third World: global modernity and the end of the three worlds”, Third
World Quarterly 25 (1) 2004: s. 131-148, 94-116; Robert Malley, The Call
from Algeria: Third Worldism, Revolution and the Turn to Islam (Berkeley
and Los Angeles: University of California Press, 1996).
[5]
Robert Malley, “The Third Worldist Moment”, Current History 98 (631)
1999: s. 359.
[6]
Andrew Nash, “Third Worldism”, African Sociological Review 7 (1) 2002: s.
94-123.
[7]
Alina Sajed, “Re-remembering Third Worldism: An Affirmative Critique of
National Liberation in Algeria’, Middle East Critique 28 (3) 2019: s. 243-260.
[8]
Örneğin bkz.: Yayına Hz.: Christopher J. Lee, Making a World After Empire:
The Bandung Moment and its Political Afterlives, 2. Baskı (Atina: Ohio
University Press, 2020); Luis Eslava, Michael Fakhri, Vasuki Nesiah, “The
Spirit of Bandung”, Bandung, Global History, and International Law
içinde (Cambridge: Cambridge University Press, 2017); Antonia Finnane ve Derek
McDougall, Bandung 1955: Little Histories (Clayton, VIC: Monash
University Press, 2010), s. 201; Clifford Geertz, “What was the Third World
Revolution?”, Dissent 52 (1) Kış 2005 (218. sayının tamamı): s. 35-45;
Adom Getachew, Worldmaking After Empire: The Rise and Fall of
Self-Determination (Princeton: Princeton University Press, 2020).
[9]
İlkin Mısırlı iktisatçı Samir Amin tarafından formüle edilen dünya sistemleri
teorisini yetmişlerde Wallerstein popüler kıldı. Bkz.: Yayına Hz.: Immanuel
Wallerstein, The Modern World-System in the Longue Durée (Abingdon, Oxon
and New York: Routledge, 2016).
[10]
Patel ve McMichael, “Third Worldism and the lineages of global fascism…”, s. 234.
[11]
R. Joseph Parrot ve Mark Atwood Lawrence, The Tricontinental Revolution:
Third World Radicalism and the Cold War (Cambridge: Cambridge University
Press, 2022).
[12]
Örneğin bkz.: Sohail Daulatzai, Black Star, Crescent Moon: the Muslim
International and Black Freedom Beyond America (Minneapolis: University of
Minnesota Press, 2012).
[13]
Julia Lovell, Maoism – A Global History (New York: Knopf, 2019).
[14]
Jeffrey James Byrne, Mecca of Revolution: Algeria, Decolonization, and the
Third World Order (Oxford: Oxford University Press, 2016); Malley, The
Third Worldist Moment, 1999; Elaine Mokhtefi, Algiers, Third World
Capital: Freedom Fighters, Revolutionaries, Black Panthers (Londra: Verso,
2020).
[15]
Quinn Slobodian, Foreign Front: Third World Politics in Sixties West Germany
(Chapel Hill: Duke University Press, 2020); Guiseppe Morisini, “The European
Left and the Third World”, Contemporary Marxism 2 1980: s. 67-80.
[16]
Richard Wolin, The Wind from the East: French Intellectuals, the Cultural
Revolution, and the Legacy of the 1960s (Princeton: Princeton University
Press, 2018).
[17]
Claudia Derichs, “1968 and the ‘Long 1960s’: A Transregional Perspective”, Re-Configurations:
Contextualizing Transformation Processes and Lasting Crisis in the Middle East
and North Africa içinde (New York: Springer, 2021), s. 105-115; Yayına
Hz.: Chen Jian ve Martin Klimke, The Routledge Handbook of the Global
Sixties: Between protest and nation-building (Londra: Routledge, 2018);
Yayına Hz.: Samantha Christiansen ve Zachary A. Scarlett, The Third
World in the Global 1960s (New York: Berghahn Books, 2013); Duco
Hellema, The Global 1970s: Radicalism, Reform, and Crisis (Londra:
Routledge, 2019).
[18]
Odd Westad, The Global Cold War: Third World Interventions and the Making of
Our Times (New York: Cambridge University, 2005); Jeremy Varon, Bringing
the War Home: The Weather Underground, The Red Army Faction, and Revolutionary
Violence in the Sixties and Seventies (Berkeley: University of California
Press, 2004); George Katsiaficas, The Imagination of the New Left: A Global Analysis
of 1968 (Londra: South End Press, 1999); Abdel Razzaq Takriti, Monsoon
Revolution: Republicans, Sultans, and Empires in Oman, 1965–1976 (Oxford
and New York: Oxford University Press, 2013).
[19]
Yoav Di-Capua, “Palestine Comes to Paris: The Global Sixties and the Making of
a Universal Cause”, Journal of Palestine Studies 49 (1) 2021; Christoph
Kalter, “From global to local and back: the ‘Third World’ concept and the new
radical left in France”, Journal of Global History 12 (1) 2017: s. 115-136.
[20]
Jeffrey James Burne, Mecca of Revolution: Algeria, Decolonization, and the
Third World Order (Oxford: Oxford University Press, 2016); ayrıca bkz.:
Afshin Matin-asgari, Iranian Student Opposition to the Shah (Costa Mesa:
Mazda, 1999).
[21]
Karma Nabulsi ve Abdel Razzaq Takriti, The Palestinian Revolution, LP, Oxford: Department of Politics and
International Relations, Oxford University (2017).
[22]
Eskandar Sadeghi-Boroujerdi, “The Origins of Communist Unity: Anti-Colonialism
and Revolution in Iran’s Tri-Continental Moment”, British Journal of Middle
Eastern Studies 45 (5) 2018: s. 796-822.
[23]
Christian Caryl, Strange Rebels: 1979 and the Birth of the 21st century (New
York: Basic Books, 2012).
[24]
Aktaran: Duco Hellema, “Introduction”, Yayına Hz.: Hellema, The Global
1970s: Radicalism, Reform, and Crisis içinde (New York: Routledge, 2019).
[25]
Nils Gilman, “The New International Economic Order: A Reintroduction”,
Humanity: An International Journal of Human Rights, Humanitarianism, and
Development 6 (3) Bahar 2015: s. 1-16.
[26]
Dünya tarihinin dönemselleştirilmesi ile ilgili bir tartışma için bkz.: Konrad
Hirschler ve Sarah Bowen Savant, “Introduction – What is in a Period? Arabic
Historiography and Periodization”, Der Islam 91 (1) 2014: s. 6-19.
[27]
Christian Caryl, Strange Rebels: 1979 and the Birth of the 21st century
(New York: Basic Books, 2012).
[28]
D.W. Lesch, 1979: The Year That Shaped the Modern Middle East (New York:
Routledge, 1991); ayrıca bkz.:: Kim Ghattas, Black Wave (New York: Henry
Holt, 2020).
[29]
Hirschler ve Bowen Savant, “Introduction – What is in a Period?”.
[30]
Saad Eddin Ibrahim, The New Arab Social Order: A Study of the Social Impact
of Oil Wealth (Boulder, CO: Westview Press, 1982).
[31]
Peter Berger, “After the Third World?”; J. Garnier ve Ronald S.W. Lew, “From
the Wretched of the Earth to the Defence of the West: An Essay on Left
Disenchantment in France”, Socialist Register 21 1984: n. page.
[32]
Homa Katouzian, “The Iranian Revolution at 30: The Dialectic of State and
Society”, Middle East Critique 19 (1) 2010: s. 35-53.
[33] Örneğin bkz.: Yayına Hz.: Amir Moosavi ve Narges Bajoghli, Debating the Iran-Iraq War in Contemporary Iran (London: Routledge, 2018).


