22 Ekim 2026

,

Reinhard Gehlen’in Hikâyesi


Ekim ayı, İkinci Dünya Savaşı’nın veya birçok ülkede bilindiği gibi Dünya Anti-faşist Savaşı’nın tarihinde özel bir öneme sahip. Seksen yıl önce Nürnberg Mahkemeleri’nde Nazi savaş suçluları aleyhindeki kararlar bu ay içinde verildi. Ayrıca, aylarca süren bir savaşı başlatan ve Üçüncü Reich orduları için felaket bir yenilgiyle neticelenen Almanların Moskova’ya yönelik taarruzu olan Tayfun Operasyonu’nun başlatılmasının da 85. yıl dönümü.

Bu büyüklükteki savaşlar tesadüfen olmaz. Mümkün olduğunca fazla yıkıma yol açmak için titizlikle planlanırlar. Propaganda, insanların savaşa rıza göstermesini sağlar. Böylece o insanlar kurbanlarını insanlık dışı varlıklar olarak gösterip onlardan nefret etme imkânı bulurlar. İkinci Dünya Savaşı’nda kurbanlar, Avrupa’daki Yahudi toplulukları, komünistler, anti-faşistler, başta Sovyetler Birliği ve Çin olmak üzere, Avrupa ve Asya genelindeki etnik azınlıklardı.

SSCB’nin Mayıs 1945’te Berlin’de Hitler güçlerini yenmesinin ardından birçok Nazi, dünyanın dört bir yanına dağıldı. Bazıları, ABD istihbaratının gizli bir girişimi olan ve 1.600’den fazla Alman bilim insanı, mühendis ve teknisyeni işe alan Ataş Operasyonu gibi programlar aracılığıyla kasıtlı olarak ABD’ye getirildi. Bunlar arasında, daha sonra NASA’nın Apollo ay programının uygulanma sürecinde katkında bulunan eski SS subayı Wernher von Braun da vardı.

Ancak belki de en şok edici örnek, Hitler’in Doğu Cephesi’ndeki en üst düzey istihbarat şefi Reinhard Gehlen’in durumuydu. ABD hükümeti, onun geçmişine sadece göz yummakla kalmadı. Gehlen’in liderliğini yaptığı, eski SS ve Gestapo subaylarıyla kadrosunu oluşturduğu, Münih yakınlarında karargâhı bulunan, Batı Almanya’nın istihbarat servisinin omurgasını oluşturan bir istihbarat teşkilâtını finanse etti.

İmha Savaşı

22 Haziran 1941’e gelindiğinde, savaş, Avrupa ve Asya’da tüm şiddetiyle devam etmekteydi. O gün, Üçüncü Reich, Sovyetler Birliği’ni işgal ederek, Hitler için tüm savaşın temel amacı olan SSCB’yi felç edip ortadan kaldırma planını yürürlüğe koydu.

Nazi Almanyası, faşist İtalya, Finlandiya, Romanya, Macaristan, Slovakya ve Hırvatistan’dan gelen birliklerden oluşan işgalci gücün tek bir amacı vardı: Sovyet devletini yok etmek. Barbarossa Harekâtı ile birlikte bir terör ve soykırım süreci başladı. Tahminlere göre, savaşın sonunda Sovyetler Birliği yaklaşık 27 milyon insanını kaybetti.

Bu ölçekte bir imha savaşı, hassas planlama ve muazzam kaynaklar gerektiriyordu, bu desteğin bir kısmı Amerikan sanayisinden geldi. Ford Motor Şirketi’nden Henry Ford, IBM’den Thomas J. Watson ve General Motors’tan James D. Mooney, Reich’a yardım ettiler, üçü de Nazi Almanyası’nın yabancılara verdiği en yüksek onur olan Alman Kartalı Nişanı’nı aldılar. Onların ve daha birçoklarının katkıları, Holokost’u ve Barbarossa Operasyonu’nu sadece mümkün kılmakla kalmadı, aynı zamanda bu kadar ölüme yol açmasını sağladı.

Hitler’in Casus Şefi

Gehlen, Barbarossa Harekâtı’nın planlama ve hazırlık aşamalarında önemli bir rol oynadı. Ordunun başkomutanı Mareşal Walther von Brauchitsch’in irtibat subayı olarak görev yaptıktan sonra, Genelkurmay Başkanı General Franz Halder’in kadrosuna katıldı. Temmuz 1941’e gelindiğinde, yarbay rütbesiyle Doğu Cephesi’nde görev yapan Gehlen, Almanya’nın savunulması sürecinin planlanmasına katkıda bulundu.

Barbarossa Harekâtı, başta epey yıkıma yol açtı, ancak o sonbaharda Moskova’ya ulaştığında, taarruz duraklamaya başlamış, hedeflerine ulaşamamıştı. Gehlen’in üstleri, sorunun askeri güç eksikliği değil, Sovyet yetenekleri ve direnişi söz konusu olduğunda yetersiz istihbarat olduğu sonucuna vardılar.

Doğu Cephesi’ndeki Alman ordusunun istihbarat birimi olan Fremde Heere Ost’un (Doğu Yabancı Ordular Birimi -FHO) başında Albay Eberhard Kinzel bulunuyordu. Halder ve diğer üst düzey subaylar, Gehlen’i FHO’nun başına geçmesi ve istihbarat toplama faaliyetlerini daha titiz hale getirmesi için yetiştirdiler. Barbarossa Harekâtı’nın sona erdiği 1942 baharında komutayı devraldı.

Hitler’in Doğu Cephesi’ndeki askeri istihbarat şefi olarak Gehlen, sonraki üç yılını FHO’yu yeniden yapılandırmakla ve Führer ile giderek daha sık çatışmakla geçirdi. Raporları zafer yolunu göstermeyince, Hitler, onu Nisan 1945’te, savaşın bitmesinden sadece birkaç gün önce, “bozguncu” olduğu gerekçesiyle görevden aldı.

Washington’yla Anlaşma

Kaçınılmaz görevden alınmasından önce Gehlen, artısını eksisini hesap ettiği bir karar aldı: Personeline, FHO’nun Sovyetler Birliği hakkındaki istihbarat arşivinin tüm içeriğini kopyalamalarını emretti. İstihbarat dünyasından birinin ona Batı ile Sovyetler Birliği arasında yaklaşan bir çatışma hakkında bilgi verip vermediği veya bunu kendisinin tahmin edip etmediği belirsizdir.

Bilinen şu ki, materyaller titizlikle kopyalandı, 50 ağır çelik sandığa yerleştirildi, Gehlen’in personelinin seçilmiş üyeleri tarafından dağlara götürüldü ve ücra yerlere gömüldü.

Görevden alındıktan sonra Gehlen, aynı dağlarda saklandı, Almanya’nın teslim olmasını bekledi. 22 Mayıs 1945’te kendisi ve ekibi ortaya çıktı. ABD Kara Kuvvetleri Karşı İstihbarat Birliği’ne teslim oldu. Sovyet istihbaratına ait 50 dosyanın tamamını teslim etti. Bu takas, kendisine ve seçtiği ekibine özgürlüklerinden çok daha fazlasını kazandırdı.

Aylar süren sorgu sürecinin ardından, ABD’de geçirdiği bir dönem de dâhil olmak üzere, Gehlen 1946’da Almanya’ya döndü, ABD Kara Kuvvetleri Komutanlığı için yeni bir casus ağı kurdu. 1949’da ise bu ağ, Merkezi İstihbarat Teşkilâtı (CIA) tarafından devralındı.

Amerikan parası ve desteğiyle Gehlen Örgütü, Münih yakınlarındaki Pullach’ta karargâh kurdu. Safları, çoğu Üçüncü Reich’ın soykırım suçlarına katılmış olan Wehrmacht (Nazi Almanyası silahlı kuvvetleri), SS ve Gestapo gazileriyle doldu.

Batı Almanya’nın Casuslarını Yönetmek

Gehlen Örgütü, Batı Almanya’nın Federal İstihbarat Servisi olan Bundesnachrichtendienst’in (BND) çekirdeğini oluşturdu. Gehlen, 1956’dan 1968’de emekliliğe zorlanana kadar kuruluşun kurucu başkanı olarak görev yaptı.

1957 yılında Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde bir kamu bilgilendirme panosu, Batı Almanya’nın politik ve askeri kurumlarında önemli pozisyonlarda bulunan eski Nazileri ifşa ediyor. Başlıkta “Faşist katiller yeniden iş başında” yazıyor. Listede Gehlen, sekizinci sırada gösteriliyor. | Manfred Niermann / CC BY-SA 4.0

Görev süresi tartışmalarla geçti. En utanç verici olay, 1961’de Heinz Felfe’nin KGB ajanı olarak ifşa edilmesiyle yaşandı. 1951’de Gehlen Örgütü'ne katılmış olan eski SS subayı Felfe, Sovyetler Birliği ve Doğu Almanya’ya karşı BND’nin karşı-istihbarat operasyonlarının başına geçmişti. Orada geçirdiği on yıl boyunca Felfe, Moskova’ya 15.000’den fazla gizli belge teslim etmiş, yaklaşık 100 Batı Alman istihbarat subayının kimliğini ifşa etmişti.

Aynı yıl, Alman Demokratik Cumhuriyeti Berlin Duvarı’nı inşa ettiğinde BND tamamen hazırlıksız yakalandı.

Rahat Bir Emeklilik

Zorunlu emekliliğinin ardından, daha sonra ABD tarafından finanse edilen Nazi terörünün mimarlarından biri olan Gehlen, hayatının geri kalanını Bavyera’da rahat içinde geçirdi. Gehlen, kazançlı yayıncılık anlaşmalarının ve devletten aldığı cömert bir emekli maaşının keyfini sürdü. Ayrıca, CIA’deki hizmetleri karşılığında ek bir emekli maaşı aldığına dair uzun zamandır söylentiler vardı. 1979’da 77 yaşında öldü.

Ekim 1946’da Nürnberg’deki yargıçlar, 12 Nazi liderini ölüm cezasına çarptırdı. Bundan sadece iki ay sonra, Washington, Hitler’in casus şeflerinden birini tekrar göreve getirdi.

ABD’deki anti-komünizm, salt bir görüş ayrılığı meselesi değil. Ülkemizin yönetici elitleri tarafından satın alınmış ve finanse edilmiş, doğrudan Üçüncü Reich’tan gelen istihbarat ve propaganda ile desteklenmiştir.

R. L. Richards
14 Ekim 2026
Kaynak

,

İmparatorluğun Sözlükçesi


Batı’nın Afrika ile ilgili olarak kullandığı yüz terim ve bu terimlere diplomatik dilde yüklenen, aslında tarihsel gerçekte sahip olduğu anlamlar.

İstikrarlı: Siyasetle ilgili olan bu terim, “barışçıl, yönetilmeye açık, düzenli” gibi anlamlarda kullanılıyor. Ama aslında kaynakların kesintisiz bir şekilde Batı’nın çıkar dünyasına aktığı, sözleşmelere uyulduğu, petrolün ihraç edilebildiği, borçların ödendiği bir düzeni anlatıyor. Terimin halkın karnının doymasıyla, güvenliğiyle ya da hürriyetiyle bir alakası yok.

Demokrasi: Siyasetle ilgili olan bu terim, “serbest seçimler, hukukun üstünlüğü, sivil özgürlükler”i ifade ediyor. Ama aslında Batı sermayesiyle uyumlu düzeni anlatıyor. Doğru aday kazandığında göklere çıkartılıyor. Yanlış aday kazandığında ise görmezden geliniyor ya da alaşağı ediliyor. Örnekler: Gazze 2006, Cezayir 1991, Zimbabve 2008.

Diktatör: Siyasi bir kavram olarak, “halkını ezen otoriter yönetici”yi ifade ediyor. Aslında Batı’nın çıkarlarıyla iş birliğini kesmiş liderler için kullanılıyor. Dünün ortağı, bugünün tiranı bu terimle karşılanıyor. Seçmeci bir üslupla kullanılan terim, dost olan otokratlar için asla kullanılmıyor.

Başarısız Devlet: Siyasi bir terim olarak, “temel hizmetleri sağlayamayan bir hükümet”i ifade ediyor. Ama aslında hükümeti artık Batılı ticari çıkarları koruyamayan veya maden çıkarma anlaşmalarına uyamayan ülkeyi anlatıyor. IMF şartlarını reddettikten sonraki Somali de Kaddafi’nin devrilmesinden sonraki Libya da bu terimle tanımlanıyor.

İnsani Kriz: Siyasi bir terim olarak  “Acil müdahale gerektiren kitlesel acı”yı ifade ediyor. Kaynak tedarik zincirinde askeri müdahaleyi veya STK müdahalesini haklı çıkaracak, ciddiyet arz eden aksamayı anlatıyor. Nadiren kaynak fakiri kriz bölgelerinde aynı aciliyetle başvuruluyor.

Rejim Değişikliği: Siyasi bir terim olarak, “halkın demokratik iradesinin üstün gelmesi”ni ifade ediyor. Aslında Batı’nın yönettiği, daha uyumlu bir hükümetin kurulmasını amaçlayan iktidar değişikliğini anlatıyor. Değişiklik, bazen seçimlerle, bazen darbeyle, bazen de yaptırımların tetiklediği çöküşle gerçekleşiyor.

Reform: Ekonomiye dair bir terim olarak “modernleşmeyi, yönetişimi ve verimliliği” anlatıyor. Aslında devlet varlıklarının özelleştirilmesini, sübvansiyonların kaldırılmasını, piyasaların yabancı sermayeye açılmasını ve kamu harcamalarından ziyade borçların geri ödenmesine öncelik verilmesini anlatıyor. Her daim reçete edilen reformlar, aslında hiç tercih edilen bir şey değil.

İyi Yönetişim: Siyasi bir terim olarak “şeffaflık, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü”nü anlatıyor. Yabancı şirketlerin serbestçe faaliyet göstermesini, sözleşmelerin Batı mahkemelerine tabi oluşunu, kârların sorunsuz bir şekilde ülkeye geri gönderilmesine imkân sağlayan yönetim sistemini ifade ediyor.

Kontrolsüz Uzam: Askeri bir terim olarak “devlet kontrolü dışındaki bölge, güvenlik boşluğu”nu anlatıyor. Batı’nın kaynak çıkarma altyapısının savunulamayacağı bölgeyi ifade ediyor. “Yönetim açığı”, yalnızca erişim sorunu olduğu için bir sorundur.

Sivil Toplum: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “vatandaşları temsil eden kitle örgütleri”ni ifade ediyor. Burada aslında Batı’nın finanse ettiği STK’lardan oluşan ve vatandaşlardan ziyade bağışçılara karşı sorumlu olan paralel bir yönetim katmanı oluşturan ağdan bahsediliyor. Batı emperyalizmiyle uyumsuz olan hükümetler üzerinde baskı uygulamak için kullanılıyor.

Kalkınma Yardımı: Bir ekonomi terimi olarak “İnsanları yoksulluktan kurtarmak için yapılan cömert yardım”ı ifade ediyor. Aslında piyasaları açan, bağışçı ülkelerden danışmanları finanse eden ve borç bağımlılığı yaratan şartlı fonlama pratiğine denk düşüyor. Genellikle bağışçı ülkelere sağladığından daha fazla para kazandırıyor.

Gelişmekte Olan Piyasa: Bir ekonomi terimi olarak “fırsatlarla dolu, hızla büyüyen ekonomi”yi ifade ediyor. Aslında orta sınıfı satış yapılabilecek kadar büyük, iş gücü sömürülebilecek kadar ucuz ve düzenlemeleri direnişsiz bir şekilde faydalanılabilecek kadar gevşek bir ülkeyi anlatıyor.

Güvenlik Ortaklığı: Askeri bir terim olarak “müttefikler arasında karşılıklı savunma işbirliği”ni ifade ediyor. Aslında piplomatik koruma karşılığında askeri üs kurma hakları ve istihbarat erişimine denk düşüyor. Ev sahibi ülke bölgeyi temin ediyor, ortak ülke, kaynakları çıkarıyor, siyaset sınıfı süreci yönetiyor.

Barışı Koruma: Askeri bir terim olarak “Tarafsız güçler ateşkesi sürdürdüğü, sivilleri koruduğu gerçekliği” ifade ediyor. Batılı güçlerinin çatışma bölgesindeki silahlı varlığı, genellikle taraf seçerek, önemli altyapıyı koruyarak ve belirli bir grubun kontrolünü sağlayarak çatışmayı uzatıyor.

Yaptırımlar: Siyasi bir terim olarak “Hükümetin davranışını değiştirmeye yönelik, belirli bir hedefe yönelik baskı”yı ifade ediyor. Ama aslında Batı’nın taleplerini reddeden liderleri cezalandırmak için halklara karşı yürütülen ekonomik kuşatma savaşına denk düşüyor. Liderler genellikle hayatta kalıyorlar ama olan halka oluyor.

Serbest Ticaret Anlaşması: Bir ekonomi terimi olarak “birbirlerinin pazarlarına erişim imkânı”nı anlatıyor. Aslında Afrika’daki endüstrilerinin karşılaştırılabilir sermaye, altyapı veya sübvansiyonlardan yoksun olarak, Batılı şirketlerle doğrudan rekabet ettiği ve kaybettiği asimetrik pazar açılımını ifade ediyor.

Yatırım Ortamı: Bir ekonomi terimi olarak “işletmenin büyümesi ve girişimcilik için gerekli koşullar”ı anlatıyor. Oysa aslında yabancı sermayenin bir ülkeye ne kadar kolay girebildiği, faaliyet gösterebildiği ve çıkabildiğiyle ilgili bir terim. “Kötü yatırım ortamı”, genellikle hükümetin kendi kaynaklarının daha fazlasını elinde tutmaya çalıştığı anlamına geliyor.

Yolsuzluk: Siyasi bir terim olarak “kamu görevini özel kazanç için kötüye kullanma”yı anlatıyor. Fakat Batı’nın çıkarları uyarınca sağladığı fonları kendi ceplerine indiren Afrikalı liderlere hiçbir şey yapılmıyor. Aynı fonları aklayan Batı bankalarına veya rüşvet ödeyen şirketlere nadiren ceza kesiliyor.

Şeffaflık: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “şeffaf yönetim, vatandaşlara karşı hesap verebilirlik” gibi hususları anlatıyor. Afrika devletlerinin Batılı alacaklılara, bağışçılara ve derecelendirme kuruluşlarına hesaplarını açmaları zorunluluğu getirilirken, Afrika elitlerinin servetini elinde bulunduran Batılı vergi cennetleri, şeffaf olmaktan uzak.

Hesap Verebilirlik: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “Yanlış davranışın sonuçlarıyla yüzleşme”yi anlatıyor. Afrikalı liderler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor ama hukuka aykırı savaşları, darbeleri ve kaynak çıkarımını organize eden Batılı liderlerse Facebook üzerinden anlaşmalar yapıyorlar.

Hukukun Üstünlüğü: Siyasi bir terim olarak “hukukun tüm vatandaşlara eşit uygulanması”nı ifade ediyor. Pratikte ise yabancıların mülkiyet haklarını ve yatırımlarını koruyan, sözleşmeleri Batı yanlısı mahkemelerde uygulayan ve sermaye akışını tehdit eden her şeyi suç sayan bir yasal çerçeve uygulanıyor.

Uluslararası Toplum: Siyasi bir terim olarak “dünya uluslarının ortak sesi”ni ifade ediyor. Ama aslında ABD, AB ve en yakın müttefiklerine denk düşüyor. Batı’nın tercihlerini evrensel bir yetkiye dönüştüren retorik bir araç bu. Afrika, Asya ve Latin Amerika’ya nadiren danışılıyor.

Kapasite Geliştirme: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “yerel kurumları kendi kendilerini daha iyi yönetmeleri için eğitme”yi ifade ediyor. Fakat gerçekte herkes, Batı’nın teknik yardımına, danışmanlarına ve eğitim programlarına bağımlı kılınıyor, uzmanlığın ve karar alma gücünün dışarıya bağlı kalması sağlanıyor.

Kırılgan Durum: Siyasi bir terim olarak “çökme riskiyle karşı karşıya olan hükümet”i ifade ediyor. Aslında Batı’nın nüfuzunun azaldığı, Batı’nın çıkarlarına dostça yaklaşmayan alternatif bir düzenin mümkün olduğu ülke için kullanılıyor.

Aşırıcılık: Siyasi bir terim olarak “barışı tehdit eden, şiddete başvuran ideolojik hareketler”i ifade ediyor. Aslında Batı destekli hükümetlere veya kaynak çıkarımına karşı silahlı direnişi anlatıyor. Batı’nın çıkarlarını hedef alanlar “terörist”; yalnızca yerel halka zarar verenlerse “istikrarsızlık yaratan unsur” olarak yaftalanıyorlar.

Terörle Mücadele: Askeri bir terim olarak “şiddet içeren devlet dışı aktörlerle mücadele”yi anlatıyor. Aslında Batı destekli rejimlere ve kaynak koridorlarına yönelik tehditleri ortadan kaldıran askeri operasyonları ifade ediyor. Genellikle hedef aldığı hareketlerin daha da büyümesini sağlıyor.

Ulus İnşası: Siyasi bir terim olarak “çatışma sonrası bir ülkenin kurumlarını yeniden inşa etmesine yardımcı olma”yı anlatıyor. Genellikle Batı’nın desteğiyle önceki yönetim yapısının yıkılmasının ardından, ülkenin yönetim mimarisinin Batı çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını ifade ediyor.

Modernizasyon: Kültürel bir terim olarak “Gelişmiş dünya standartlarına doğru ilerleme”yi anlatıyor. Aslında gerçekte Batı’nın kültürel, ekonomik ve kurumsal yaklaşımlarının benimsenmesini ifade ediyor. “Geleneksel yönetim sistemleri, ortak toprak mülkiyeti ve yerli ekonomiler ‘modern öncesi’dir, değiştirilmelidir” deniliyor.

İnsan Hakları: Siyasi bir terim olarak “tüm insanları koruyacak evrensel kurallar”ı ifade ediyor. Fakat bu haklar belirli kişilere bahşediliyor. Bağlantısız hükümetlere karşı yüksek sesle dile getiriliyor. Suudi Arabistan, İsrail, Mısır ve diğer stratejik ortaklar için ise sessizce bir kenara bırakılıyor.

Medeni: Kültürel bir terim olarak “evrensel ahlak standartlarına bağlı olma”yı anlatıyor. Pratikte Batı’nın normlarıyla uyumlu, Batı kurumlarına saygılı ve meşruiyet karşılığında egemenliğinden vazgeçmeye istekli olanları ifade ediyor. Bunu reddedenler, medeniyetsiz addediliyor.

Gelişmekte Olan Dünya: Kültürel bir kavram olarak “refah yolunda ilerleyen kalkınma sürecindeki uluslar”ı ifade ediyor. Ülkeler, sanayileşmiş ekonomiler için sürekli kaynak temin edecek düzeyde tutuluyorlar. Kalkınma, sürekli olarak ulaşılamayan bir hedef olarak kalıyor.

Borç Azaltma: Bir ekonomi terimi olarak “Ödenemez borçların merhamet nedeniyle iptali”ni ifade ediyor. Aslında stratejik olarak yapılan ve yeni koşullar getiren, yeni borçlar ve yeni bağımlılıklar yaratan alacak silme işlemlerine denk düşüyor. Ülke, varlıklarının mülkiyetinden olurken, alacaklı, stratejik bir avantaj elde ediyor.

Yapısal Düzenleme: Bir ekonomi terimi olarak “makroekonomik dengesizliklerin düzeltilmesi”ni ifade ediyor. Aslında IMF’in emriyle gıda sübvansiyonlarının, sağlık harcamalarının ve ithalat engellerinin kaldırılması, ardından da kredilerin yeniden yapılandırılması karşılığında para birimi devalüasyonu ve kemer sıkma politikaları uygulanmasını anlatıyor.

Özel Sektör Gelişimi: Bir ekonomi terimi olarak “girişimciliği ve ekonomik büyümeyi teşvik etme”yi anlatıyor. Afrika ekonomilerinin, yerel işletmelerin kendi başlarına gelişemeyeceği varsayımıyla yabancı şirketlere açılmasını ifade ediyor. Genelde özel sektör geliştirilirken yabancı şirketler zengin ediliyor.

Nötr: Siyasi bir terim olarak “tarafsız, taraf tutmayan”ı anlatıyor. Aslında Batı’nın çıkarlarıyla uyumlu olanları ifade ediyor. Tarafsız bir gözlemci, tarafsız bir arabulucu veya tarafsız bir kurum, Batı'nın bir çatışmaya ilişkin çerçevesini ve tercih ettiği çözümü kabul eden kurumdur.

Meşru: Siyasi bir terim olarak “geçerli yetkiye sahip olan”ı ifade ediyor. Aslında Batı başkentlerince tanınanlar için kullanılıyor. Seçimleri kazanan ancak Batı’nın dayattığı şartları reddeden hükümetler “gayrimeşru” kabul ediliyor. Darbeyle iktidara gelen ancak Batı’nın çıkarlarına dostça yaklaşa hükümetlerse “geçiş yönetimi” olarak adlandırılıyor.

Haydut Devlet: Siyasi bir terim olarak “uluslararası normları ihlal eden devlet”i anlatıyor. Batı egemenliğini reddeden, kaynaklarını dolar harici para birimleriyle fiyatlandıran veya Çin, Rusya ya da diğer rakip güçlerle ilişkiler kuran devleti ifade ediyor.

Propaganda: Kültürel bir terim olarak “bilginin kasıtlı manipülasyonu”nu ifade ediyor. Afrika hükümetlerinden veya Batı dışı kaynaklardan gelen, Batı’nın olaylara ilişkin yaklaşımıyla çelişen her türlü anlatıya denk düşüyor. Batı’nın dezenformasyon kampanyaları “stratejik iletişim” kapsamında yürütülüyor.

Çatışma Sonrası Yeniden Yapılanma: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “savaş sonrası yeniden yapılanma çabası”nı anlatıyor. Yıkıma uğramış bir ülkenin dışarıdan yeniden şekillendirildiği, anayasasının, mahkemelerinin ve ekonomi politikasının Batılı danışmanlarca yazıldığı, egemenliğin törenle iade edildiği dönemi ifade ediyor.

Toprak Reformu: Bir ekonomi terimi olarak “arazinin adil yeniden dağıtımı”nı ifade ediyor. Afrika hükümetleri tarafından önerildiğinde, yabancı mülkiyet haklarına yönelik bir tehdit olarak yaptırımlara ve izolasyona başvuruluyor. Sömürgeciler tarafından dayatıldığında ise, geri döndürülemez bir tarihsel gerçek kabul ediliyor.

Stratejik İlgi: Siyasi bir terim olarak “ulusal güvenlik açısından önemli konular”ı ifade ediyor. Aslında kaynakların bulunduğu yer için kullanılıyor. “Stratejik” sıfatı, kaynak çıkarımını politikaya, müdahaleyi ise zorunluluğa dönüştürüyor.

Yumuşak Güç: Kültürel bir terim olarak “Kültür, diplomasi ve değerler yoluyla etki”yi anlatıyor. Batı medyası, Batı’nın eğitim sistemleri, Batılı STK’lar ve kültür ihracı pratikleri, Afrika elitlerinin düşüncelerine, arzularına ve yönetmek için başvurdukları çerçevelere şekil veriyor.

Barış İnşası: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “sürdürülebilir barışa yönelik uzun vadeli çalışmalar”ı anlatıyor. Batı’nın uzun süreli varlığı, çatışmalardan etkilenen toplumları kaynaklara erişimi, borç geri ödemesini ve stratejik üs düzenlemelerini koruyacak şekilde yeniden yapılandırıyor.

Evrensel Değerler: Kültürel bir terim olarak Tüm insanlığın paylaştığı değerler”i ifade ediyor. Pratikte Batı’nın liberal değerleri, tüm insan toplumlarının evrim sürecinin son aşaması olarak takdim ediliyor. Bu değerlerden sapanlar, medeniyetin başarısızlığı olarak nitelendiriliyor.

Çok Taraflılık: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “uluslararası kurumlar aracılığıyla küresel işbirliği”ni ifade ediyor. Aslında Batılı oy bloklarının, Batı merkezli kurumların ve Batı tarafından atanan liderlerin hâkim olduğu çerçeveyi anlatıyor. Bu çerçeve aracılığıyla Batı’nın tercihleri uluslararası hukuk haline geliyor.

Şartlılık: Bir ekonomi terimi olarak “yardımın etkin bir şekilde kullanılmasını sağlama”yı anlatıyor. Her kredi ve yardım paketinde yer alan ve karar alma yetkisini alıcı hükümetten alacaklıya devreden madde. Egemenlik tali unsurdur.

Teknik Destek: Kurumsal bir terim olarak “Yerel kapasiteyi geliştirmek için uzman desteği”ni ifade ediyor. Batılı danışmanlar, uzmanlar ve ülkede yerleşik personel, politikanın yol açacağı sonuçları, yerel öncelikler yerine bağışçı ülkenin önceliklerinin şekillendirmesini sağlıyor. Uzmanlık, kontrol mekanizması olarak kullanılıyor.

İç Çatışma: Siyasi bir terim olarak “Gruplar arası iç şiddet”i ifade ediyor. Çoğu zaman Batı’nın silah satışları, muhalif güçlere dolaylı destek ve halkı radikalleştiren ekonomik baskı gibi dış etkenlerle körükleniyor. Ardından “etnik gerilimler” veya “kabileciliğe” bağlanıyor.

Kabilecilik: Kültürel bir terim olarak “ulusal birliği engelleyen ilkel etnik bağlılığı” ifade ediyor. Bu aslında, Batı’nın Afrika'daki siyasi şiddete ilişkin tercih ettiği açıklama, sömürgeci sınır çizimlerini, kaynak rekabetini ve onlarca yıldır süren böl-yönet politikalarını analizden dışlayan bir açıklama yöntemi.

Aşırı Nüfus: Kültürel bir terim olarak “Mevcut kaynaklara kıyasla çok fazla insan olduğunu söyleyen fikri ifade ediyor. Afrika’daki yoksulluğun günahını da sorumluluğunu da kaynak çıkarımına, borç yapılarına ve ticaret rejimlerine değil, Afrika halkının sırtına yükleyen bir yaklaşım. Sorun nüfus; kaynak tüketimi değil.

Beyin Göçü: Kültürel bir terim olarak “Nitelikli profesyonellerin daha zengin ülkelere göçü”nü ifade ediyor. Aslında Batı ülkelerinin doğrudan fayda sağladığı bir kaynak çıkarma sürecini anlatıyor: Afrika devletlerinin eğitim masraflarını karşıladığı eğitimli doktorlar, mühendisler ve bilim insanları ithal ediliyor. Eğitim desteği tek yönlü işliyor.

Yabancı Doğrudan Yatırım: Bir ekonomi terimi olarak “büyümeyi ve istihdamı artıran sermaye girişleri” ifade ediyor. Afrika’daki pazarlara giren şirketlerin ham maddeleri sömürmesi, kârlarını yurt dışına aktarması, vasıflı işlerde yerel işgücünü asgari düzeyde kullanması ve çoğu zaman çevreyi tahrip etmesini anlatıyor.

Para Birimindeki İstikrarlılık: Bir ekonomi terimi olarak “enflasyonu düşürmeyi ve parasal güveni artırmayı” ifade ediyor. Burada aslında Afrika para birimlerini dolara veya avroya sabitlemek veya para politikasını dış denetime bırakmaktan; Döviz kurlarının Batılı ithalatçıları ve yatırımcıları desteklemesini sağlamaktan bahsediliyor.

Piyasanın Serbestleşmesi: Bir ekonomi terimi olarak “piyasaları devlet müdahalesinden kurtarma”yı ifade ediyor. Afrika sanayilerine yönelik koruma önlemleri kaldırılarak, daha iyi sermayeye sahip Batılı şirketlerin pazara girip hakimiyet kurması sağlanıyor. Afrikalı çiftçiler, sübvansiyonlarını kaybederken, Batılı tarım ihracatçıları desteklerini koruyorlar.

İkili Yardım: Bir ekonomi terimi olarak “doğrudan hükümetler arası yardım”ı anlatıyor. Aslında politik koşullar, bağışçı ülkenin tedarik şartları ve yerine getirilmesi yardımın değerinden daha fazla maliyetli olan raporlama yükümlülükleri içeren transferleri ifade ediyor.

Uluslararası Hukuk: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “Devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kurallar”ı ifade ediyor. Aslında Batılı güçlerin egemenlik dönemlerinde yazdığı kurallara denk düşüyor. Afrika devletlerine titizlikle, Batılı devletlere seçmeci bir tarzda, Afrika’da faaliyet yürüten Batılı şirketlere ise neredeyse hiç tatbik edilmiyor.

Egemenlik: Siyasi bir terim olarak “Devletlerin kendi kendilerini yönetme hakkı”nı ifade ediyor. Söz konusu ülke müttefik olduğunda saygı duyuluyor. Müttefik olmadığında ise gizli operasyonlar, vekalet savaşları, ekonomik baskı ve borç yoluyla saldırıya uğruyor, saldırılar, geriye dönük olarak, “koruma sorumluluğu” terimiyle gerekçelendiriliyor.

Kaynak Laneti: Bir ekonomi terimi olarak “Kaynak bakımından zengin ülkelerin yoksul kalması paradoksu”nu anlatıyor. Afrika kaynaklarının çalınmasını normalleştiren, siyasetten arındırılmış bir çerçeveyi ifade ediyor. “Lanet” kaynaklar değil; kaynakların sömürülmesi, borç ve bunların etrafında kurulan itaatkâr elit kesim sistemidir.

Yönetim Açığı: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “zayıf kurumların vatandaşları hayal kırıklığına uğratması”nı ifade ediyor. Aslında bu, sorunu Afrika’nın içinde konumlandıran ancak dış aktörlerin Afrika’daki kurumların altını sistematik olarak nasıl oyduğunu, yetenekli liderleri nasıl suikastle öldürdüğünü, yetenek yerine itaati nasıl ödüllendirdiğini asla incelemeyen bir teşhis.

Diasporanın Katılımı: Kültürel bir terim olarak “göçmenleri kendi ülkelerine bağlama”yı ifade ediyor. Batılı hükümetlerin diasporadaki toplulukları, havalelerinin gücü ve yurtdışında yetiştirilen çifte vatandaşlığa sahip siyasi figürler aracılığıyla Afrika iç siyasetini etkilediği kanalla ilgili bir terim bu.

Jeopolitik İstikrarsızlık: Siyasi bir terim olarak “bir bölgenin siyasi düzeninde oluşan tehlikeli belirsizliği” ifade ediyor. Bir ülke, Çin, Rusya veya başka bir rakip güçle ilişki kurmayı düşünüyor. Washington’a yapılan telefon aramalarına cevap verilmemesiyle birlikte istikrarsızlık baş gösteriyor.

Soykırımın Önlenmesi: Askeri bir terim olarak “sivil nüfusu kitlesel vahşetten koruma”yı anlatıyor. Seçmeci bir biçimde başvurulan bir yöntem. Müdahale, stratejik çıkarlara hizmet ettiğinde kullanılıyor. Hizmet etmediğinde ise kullanılmıyor, örneğin 1994 Ruanda’sında, Biafra’da veya Batı Sahra’da olduğu gibi.

Fikri Mülkiyet: Bir ekonomi terimi olarak “yenilik ve yaratıcılığı koruma”yı anlatıyor. Batı tasarımı olan bu sistem, ilaç, tarım ve teknoloji şirketlerinin, kısmen Afrika kaynakları ve emeğiyle oluşturulan bilgiye erişim karşılığında, Afrika ülkelerinden ücret talep etmelerine imkân sağlıyor.

İklim Finansmanı: Bir ekonomi terimi olarak “Yoksul ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlamasına destek olma”yı anlatıyor. Küresel emisyonlara en az katkıda bulunan ülkelere hibe değil, kredi verildi. Kirleticiler, kirletilen ülkelerin adaptasyonundan faiz topluyor.

Nüfus Kontrolü: Kültürel bir terim olarak “aile planlaması ve üreme sağlığı hizmetleri”ni ifade ediyor. Genellikle Batı tarafından finanse edilen bu program, Afrika’daki tüketim açıklarını veya servet sömürüsünü değil, Afrika’daki doğum oranlarını hedef alıyor. “Sorun, sistemde değil, bedenlerde” deniliyor.

Vekalet Savaşı: Askeri bir terim olarak “Yerel grupları destekleyen dış aktörlerin dâhil olduğu çatışma”yı anlatıyor. Batılı veya rakip güçlerin çıkarları adına Afrikalı örgütler arasında yaşanan savaşı ifade ediyor. Kayıplar kıtanın geneline yayılırken, stratejik kazanımlar ise destekçilerine kalıyor.

Silah Satışları: Askeri bir terim olarak “müttefik devletlere askeri teçhizatın yasal ticareti”ni ifade ediyor. Bu, Batı savunma sanayilerinin Afrika’daki çatışmalardan kâr sağlamak için kullandığı mekanizma. On yıl boyunca belirli bir tarafa satılan silahlar, bir sonraki on yıl boyunca Batı destekli güçlere karşı kullanılacak.

Havaleler: Bir ekonomi terimi olarak “Göçmenlerin ailelerini geçindirmek için evlerine gönderdikleri para”yı anlatıyor. Batı’nın yardım ve yatırım politikalarının başarısızlığını sübvanse eden özel sermaye akışlarına denk düşüyor. Uluslararası transfer şirketleri ise dünyanın mali açıdan en savunmasız kesiminden yüzde 8-12 oranında komisyon alıyor.

Vergi Matrahındaki Aşınma: Bir ekonomi terimi olarak “Kötü vergi sistemleri nedeniyle hükümetlerin uğradığı gelir kaybı”nı ifade ediyor. Çokuluslu şirketler, genellikle Batılı danışmanlarca tasarlanan transfer fiyatlandırması, düşük sermayelendirme ve anlaşma ağlarını kullanarak, Afrika ekonomilerini vergilendirilebilir gelirlerden mahrum bıraktığında yaşanıyor.

Kontrgerilla Faaliyeti: Askeri bir terim olarak “silahlı isyancı grupları yenmek için geliştirilen askeri strateji”yi ifade ediyor. Batı destekli hükümetlere karşı silahlı direnişin bastırılması, genellikle insan hakları ihlalleri diplomatik olarak göz ardı edilen devlet güçlerinin eğitilmesi ve teçhizatlandırılması yoluyla gerçekleştiriliyor. Bu durum istikrar karşılığında sağlanıyor.

Toplumun Radikallikten Arındırılması: Kültürel bir terim olarak “şiddet yanlısı aşırılıkçıları rehabilite etmeye yönelik programlar”ı ifade ediyor. Kontrgerilla mücadelesinin ideolojik bileşeni. Kaynak gaspı, işgal, elitlerin yolsuzlukları gibi şikâyetleri, düzeltilmesi gereken siyasi sorunlar yerine, tedavi gerektiren psikolojik bozukluklar olarak yeniden çerçevelemeyi amaçlıyor.

Stratejik Ortaklık: Siyasi bir terim olarak “Devletler arasında karşılıklı yarar sağlayan ilişki”yi ifade ediyor. Afrika devletlerinin, diplomatik koruma, askeri eğitim ve rejim güvenliği garantileri karşılığında üs kurma hakları, kaynaklara erişim veya istihbarat sağlaması şeklinde resmi bir düzenlemeyi anlatıyor.

Denizaşırı Finans: Bir ekonomi terimi olarak “uluslararası finansal hizmetler ve bankacılık”la ilgili. Büyük ölçüde Batı tarafından işletilen bu sistem, Afrikalı elitlerin çalıntı servetlerini Londra, Cenevre ve Paris'te saklamalarına ve şirketlerin kârlarını Afrika dışına vergisiz olarak aktarmalarına imkân sağlıyor.

Gelişimsel Devlet: Siyasi bir terim olarak “ekonomik büyümeyi aktif olarak yönlendiren hükümet”i ifade ediyor. Güney Kore veya Singapur yaptığında kabul edilebilir görülüyor. Bir Afrika hükümeti, aynı sanayi politikasını denediğinde ise “devlet müdahalesi” veya “sosyalizm” olarak adlandırılıyor.

Basın Özgürlüğü: Siyasi bir terim olarak “gazetecilerin müdahale olmadan haber yapma hakkı”nı ifade ediyor. Afrika hükümetleri, Batı’ya ait veya Batı tarafından finanse edilen medyayı kısıtladığında gündeme getiriliyor. Batı hükümetleri, Julian Assange’ı hapse attığında veya Afrika devletlerine Çin medyasını yasaklamaları için baskı yaptığında basın özgürlüğünden hiç söz edilmiyor.

Demokratik Gerileme: Siyasi bir terim olarak “hükümetler tarafından demokratik normların aşındırılması”nı ifade ediyor. Batı yanlısı yönetimden uzaklaşan ülkeyi anlatıyor. Seçimlerin hiç yapılmadığı veya göstermelik olduğu Suudi Arabistan, Ruanda veya diğer müttefik ülkeler için bu terim hiç kullanılmıyor.

Seçim İzleme: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “özgür ve adil seçimlerin sağlanması için bağımsız gözlem”i ifade ediyor. Batılı kuruluşların kontrol ettiği bir meşruiyet sürecini anlatıyor. Olumlu sonuçlar adil olarak görülüp onaylanıyor. Olumsuz sonuçlar ise “endişeler”e ve yeniden sayım çağrılarına veya rejim değişikliğine yol açıyor.

Kapsayıcı Büyüme: Bir ekonomi terimi olarak “herkesin yararına olan ekonomik genişleme”yi anlatıyor. Açık piyasalar, özelleştirme ve borç ödeme üzerine kurulu) temel politikayı değiştirmeden yapısal uyum söylemine eşitlik terimini ekleyen, retoriksel bir ifade.

Afrika’nın Birliği: Kültürel bir terim olarak “Afrika birliği ve dayanışması hareketi”ni ifade ediyor. Zararsız olduğunda idealist bir söylem olarak ele alınırken, Afrika’nın Batı’nın finans sistemlerine olan bağımlılığını azaltabilecek gerçek kurumlar, para birimleri veya ticaret blokları ürettiğinde ise bir güvenlik tehdidi olarak değerlendiriliyor.

Kurumsal Zayıflık: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “gelişmemiş devlet kurumları ve mahkemeler”i ifade ediyor. Genellikle sömürgeci yönetim planlarının, yapısal uyum kesintilerinin ve yetenekli bağımsız liderlerin kasıtlı olarak ortadan kaldırılmasının bir ürünü olan bu durum, Afrika’ya özgü bir eksiklik olarak tanımlanıyor.

Yasadışı Madencilik: Bir ekonomi terimi olarak “ulusal yasaları ihlal eden izinsiz maden çıkarma işlemi”ni anlatıyor. Bu durum, Afrika’daki kayıt dışı madenciler için geçerli. Benzer koşullarda madencilik yapan ve çevre yönelik maliyetleri başkalarının sırtına yükleyen, devlet sözleşmeleri bulunan Batılı madencilik şirketleri ise “yasal olara” faaliyet yürütüyor.

Çevresel Sürdürülebilirlik: Kültürel bir terim olarak “Ekosistemleri gelecek nesiller için koruma”yı ifade ediyor. Afrika hükümetlerinden, kaynak çıkarımına direndiklerinde talep edilen ancak Batılı şirketler bunu yaptıklarında göz ardı edilen karbon kredileri, zengin ülkelerin kirliliğe devam ederken Afrika ülkelerine kalkınmamaları için para ödemelerini sağlayacak şekilde tasarlanmıştır.

Kültürel Miras: Kültürel bir terim olarak “halkların tarihi ve sanatsal mirasını koruma”yı ifade ediyor. Çoğu fetih, ticari dayatmalar, cebir veya düpedüz hırsızlık yoluyla elde edilmiş, Avrupa müzelerinde bulunan Afrika sanatına ait ürünlerle ilgili olarak tartışılırken, iade talepleri, yavaş ve asgari düzeyde karşılanıyor.

Diaspora Yatırımı: Bir ekonomi terimi olarak “Yurtdışındaki Afrikalılardan gelen, ülkenin kalkınmasına katkı sunan havaleleri ve sermayeyi” ifade ediyor. Giderek artan bir şekilde, artık ulaşmayan kalkınma yardımlarının yerine kullanılan bu yöntem, Afrika’nın kalkınmasının yükünü Batı politikalarının başarısızlıklarından kaynaklanan sorunlardan bireysel Afrikalı göçmenlerin sırtına aktarıyor.

Borç Sürdürülebilirliği: Bir ekonomi terimi olarak “bir ülkenin borcunu zaman içinde ödeyebilmesini sağlama”yı ifade ediyor. IMF ve Dünya Bankası tarafından yönetilen ve bir ülkenin ne kadar borç alabileceğini, hangi şartlarda alabileceğini belirleyen çerçeveyi anlatıyor. Sürdürülebilirlik, alacaklı tarafından, alacaklı için değerlendiriliyor.

Özgür ve Adil Seçimler: Siyasi bir terim olarak “Gözdağı veya hile olmaksızın gerçekleştirilen seçimler”i ifade ediyor. Batılı hükümetler için sonuçları kabul edilebilir olan seçimlere denk düşüyor. Sonuçlar kabul edilemez olduğunda ise, seçimlerde geriye dönük olarak “ciddi usulsüzlükler” olduğu tespit ediliyor.

Nüfusun Yer Değiştirmesi: Kültürel bir terim olarak “çatışma veya afet nedeniyle evlerinden zorla çıkarılan insanlar”ı ifade ediyor. Genellikle yapısal uyum politikalarının, kaynak çatışmalarının veya Batı destekli askeri operasyonların öngörülebilir bir sonucudur. Sorumluluk gerektiren siyasi bir ürün olmaktan ziyade, yardım gerektiren bir doğal afet olarak ele alınır.

Askeri Müdahale: Askeri bir terim olarak “sivilleri korumak veya düzeni sağlamak için güç kullanımı”nı ifade ediyor. Rejim değişikliğinin sert ucu. Ekonomik ve politik baskıların itaatsiz bir hükümeti devirmekte başarısız olduğu durumlarda uygulanıyor. Sonradan insani yardım diliyle allanıp pullanıyor.

Gıda Güvenliği: Bir ekonomi terimi olarak “nüfusun güvenilir beslenmeye erişimini sağlama”yı ifade ediyor. Sürekli tartışılıyor; ancak yapısal değişikliklerle asla ele alınmıyor. Afrika gıda sistemleri, sömürgecilik mirası olan nakit mahsullere bağımlılık ve sübvansiyonlu Batı tarım ithalatı nedeniyle güvensiz hale geliyor.

Yoksulluğun Azaltılması: Bir ekonomi terimi olarak “insanları yoksulluktan kurtarmaya yönelik programlar”ı ifade ediyor. Batı’nın Afrika için tasarladığı hemen ekonomi programının belirtilen amacı budur. Yoksulluktaki düşüş oranı, yapısal uyum programlarına en çok maruz kalan ülkelerde asgari, Batı’nın reçetelerini görmezden gelen ülkelerde ise azami düzeydedir.

Doğal Kaynaklar: Bir ekonomi terimi olarak “bir ülkenin sahip olduğu ham maddeler”i ifade ediyor. Batı’nın Afrika’ya yönelik politikalarının asli meselesi konusu budur. Bir belgede “doğal kaynaklar” ibaresi geçiyorsa, bilin ki şu sorular soruluyordur: neye ihtiyacımız var, nerede bulunuyor, ona erişim imkânımızı nasıl sürekli kılarız?

Jeopolitik Rekabet: Siyasi bir terim olarak “büyük güçler arasındaki nüfuz mücadelesi”ni ifade ediyor. Afrika’nın merkezi rolü konusunda geliştirilen yeni çerçeve bu. Çin’in altyapı yatırımları “borç tuzağı diplomasisi”; yüzyıllardır süregelen Batı’nın kaynak çıkarma düzenlemeleri ise “ortaklıklar” ve “tarihsel bağlar” olarak nitelendiriliyor.

Millileştirme: Bir ekonomi terimi olarak “stratejik sektörlerin devlet mülkiyetine geçmesi”ni ifade ediyor. Batı’nın düşmanlığını tetikleyen en güvenilir unsur. Bir Afrika hükümeti, kendi petrol, maden veya topraklarının mülkiyetini ele geçirdiğinde, hemen “haydut devlet” haline geliyor.

Darbe: Siyasi bir terim olarak “hükümet gücünün yasadışı bir şekilde ele geçirilmesi”ni ifade ediyor. Batı yanlısı bir hükümet devrildiğinde eleştiriliyor. Batı, bir hükümet kurduğunda ise “geçiş dönemi” olarak nitelendiriliyor veya diplomatik sessizlikle geçiştiriliyor. Hukukilik, yanlılığa göre ikinci planda kalıyor.

Afrika Sorunlarına Afrikalı Çözümler: Kültürel bir terim olarak “Afrika’daki çatışmaların çözümünde Afrika’nın kendi inisiyatifine saygı duyma”yı ifade ediyor. Genellikle Batılı güçler, kaynak ayırmak istemediklerinde devreye sokuluyor. İlgili sorun pahalı, karmaşık veya stratejik açıdan önemsiz olduğunda Afrika’nın özerkliğine saygı duyuluyor.

Koruma Sorumluluğu: Askeri bir terim olarak “kitlesel vahşetleri önlemeye yönelik uluslararası yükümlülüğü” ifade ediyor. Egemenliği bir kalkan olmaktan çıkarıp koşullu bir lütfa dönüştüren bir doktrin bu. Batı’nın tanımına göre, vatandaşlarını “koruyamayan” Afrika devletleri, Batı’nın müdahalesine direnme hakkını da kaybediyorlar.

Dış Politika Bağımsızlığı: Siyasi bir terim olarak “bir ulusun kendi diplomatik yolunu çizme hakkı”nı ifade ediyor. İlkesel düzeyde hoşgörüyle karşılanıyor. Ancak pratikte, bu bağımsızlığa sahip Afrika devletleri, bağlantısızlar hareketine katıldıklarında, Çin’le ilişki kurduğunda veya Yetkili Finansal Analist (CFA) Frank Bölgesi’nden ayrıldığında diplomatik ve ekonomik sonuçlarla karşılaşıyor.

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “2030’a kadar eşitlikçi kalkınma sürci için geliştirilmiş küresel anlayış”ı ifade ediyor. Afrika hükümetleri için raporlama yükümlülükleri doğuran, ancak başarısızlık koşullarını şekillendiren Batılı devletler ve şirketler üzerinde bağlayıcı bir yükümlülük getirmeyen bir dizi iddialı hedefi içeriyor.

Afrika Rönesansı: Kültürel bir terim olarak “Afrika’nın kültürel, politik ve ekonomik canlanması”nı ifade ediyor. Afrobeats müziği, moda ve teknolojik yenilik söz konusu olduğunda söylemsel düzeyde memnuniyetle karşılanıyor. Ama Afrika’nın parasal egemenliği, sanayileşme politikası veya borç bağımlılığının azaltılması söz konusu olduğunda ise bu talep ve irade, somut bir direnişle yüzleşiyor.

Ortaklık: Siyasi bir terim olarak “karşılıklı fayda ve ortak hedeflere dayalı bir ilişki”yi ifade ediyor. Kelime, “Kaynak çıkarma” ifadesi açık yüreklilikle dillendirildiği vakit kullanılıyor. Bir tarafın kaynaklara, diğer tarafın sermayeye ve sözleşmelere sahip olduğu, hiçbir tarafın şartların eşit olduğunu iddia etmediği ortaklığı anlatıyor.

Kaynak

21 Ekim 2026

,

KUTV’da Okuyan Türk Öğrenciler Hakkında Bir Rapor

Giriş

Birinci Dünya Savaşı ve takip eden yıllar yüzyıllar sürmüş imparatorlukların yıkıldığı, yerlerine yeni devletlerin kurulduğu bir dönemdir. Osmanlı ve Rusya imparatorlukları da bu dönemde yıkılarak, yerlerine Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği (SSCB)  kurulmuştur. Her iki devletin bu dönemde mücadele verdikleri ortak düşmanları (İngiltere), benzer ekonomik, sosyal ve siyasi problemleri vardır. Bu ortaklık ve benzerlikler iki devleti kuruluşlarının ilk yıllarında birbirlerine yakınlaştırsa da, bu devletlerden birinin, SSCB’nin diğerinden çok bariz bir farkı vardır; sahip olduğu ideolojiyi en başta yakın çevresindeki ülkeler olmak üzere tüm dünya ülkelerine yaymak.

SSCB tarafından benimsenen sosyalist ideoloji, devletin bu ideolojiyi diğer devletlere de yaymasını öngörmektedir. Bunun için yapılması gereken diğer ülkelerdeki sosyalistlerle işbirliği yaparak, bu ülkelerde sosyalist kadroların yetişmesini sağlamak ve desteklemekti. Bu amaçla, Sovyet yönetim 1921-1938 yılları arasında Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV)[1] kurulmuş, bu üniversiteye sadece SSCB’ye yeni katılan ülkelerden değil, bütün dünya ülkelerinden öğrenci toplayarak, devrimci kadroların yetiştirilmesi misyonu yüklenmiştir. ABD ve Meksika’dan Çin’e kadar pek çok ülkeden öğrenci bu üniversitede eğitim almıştır. Türkiye’den de pek çok kişi Moskova’ya giderek bu üniversitede okumuş, ülkeye döndüklerinde ise bir kısmı TKP içinde sol ideolojiye hizmet etmeye devam ederken bir kısmı da pişmanlık duyarak sol hareketi terk etmiştir.

Makalede, Moskova’da kurulmuş olan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) ve bu üniversitenin misyonu hakkında bilgi verilecektir. Ayrıca, bu üniversitede okumuş Türk öğrencilerinin hatıralarından faydalanılarak KUTV bünyesinde Türk öğrencilerin okuması için kurulmuş olan Türkiye Sektörü ve Türk öğrenciler hakkında bilgiler derlenmeye çalışılacaktır.

Bu öğrencilerin Türk solu üzerindeki etkisine ise kısaca değinilecektir. Makalenin sonunda ise Türkiye sektöründeki eğitim hakkında yazılmış arşiv belgesi niteliğindeki bir rapor incelenecektir.

KUTV’un Kuruluşu

Yeni kurulmuş olan Bolşevik Rusya’da 1917-1920 yılları arası oldukça çalkantılı ve kanlı geçti. Devrimle başlayan iç savaş 1922’ye kadar devam etti. Devrime karşı koyanların acımasızca öldürüldüğü bu dönem, bir gerçeği daha ortaya koymuştu: Rusya’da ve Rusya’ya katılmakta olan diğer ülkelerde yaşayan halkların çoğu yeni ideolojiyi, yani komünizmi bilmemektedir. Bundan dolayı, Birliğe bağlı Orta Asya, Sibirya ve Kafkasya bölgelerinde yeni yönetimi temsil eden idareciler kendilerinden beklenen görevleri beklendiği ölçüde yerine getirememekteydiler.

Bolşeviklerce ele geçirilen yeni ülkelerde komünist bir entelektüel ve idareci sınıfının olmaması, halka yeni ideolojinin anlatılmasını zorlaştırıyordu. Öte yandan, yeni idare tarafından atanan komünist yöneticiler ise ne yöneticiliği, ne de komünizmi biliyorlardı. Ele geçirilen ülkelerde örneğin bir denizci, eski bir asker ya da üniversiteyi bitirememiş bir öğrenci dahi idareci olabiliyordu. Yetişmiş kadroların olmaması en temel eksiklikti. Halka komünizmi anlatacak eğiticilerin yetiştirilmesi ve bu halkların da bir an önce “komünistleştirilmesi”, buralardaki geleneksel toplumsal yapının yıkılıp “Sovyet” toplumunun inşa edilmesi gerekmekteydi.

Bolşevik rejim, yeni ele geçirilen yerlerde toplum yapısını temellerini ortadan kaldırıp, yeni bir insan tipi (buna sonraki yıllarda “Sovyet insanı”[2] denecektir) ve yeni bir toplum (Sovyet toplumu) inşa etmek istiyordu. İlerleyen yıllarda, belki de tarihte görülmüş en büyük toplum mühendisliği SSCB’de uygulanacaktı. Bunda büyük ölçüde başarılı olunacak ve değerleri ve yapısı ile Çarlık döneminden çok farklı yeni bir Sovyet toplumu inşa edilecektir.[3]

Öte yandan, Sovyet yönetiminin en büyük amaçlarından biri, devrimi diğer doğu ülkelerine yaymaktı. Ancak, bunun için kadrolar eksik ve yetersizdi. Bu noktada, hem yeni katılan halklara komünist rejimi anlatacak, hem de devrimi özellikle henüz komünist rejimin hakim olmadığı doğu ülkelerinde yayacak kadroları yetiştirmek gerekiyordu. 3. Komünist Enternasyonal (Komintern) tarafından 10-16 Eylül 1920’de Bakü’de düzenlenen Doğu Halkları Kongresi’nde Aksiyon ve Propaganda Konseyi oluşturulmuştu. Devrimin doğu ülkelerinde yayılmasını sağlamak amacıyla Komisyon bazı tavsiyeler hazırlamıştı. Bunlardan biri de Asya ülkelerinde komünist düşünceyi yaymak için liderler yetiştirmek amacıyla bir üniversitenin kurulması idi. (Türkeş 1999: 75)

Bu amaçla, 21 Nisan 1921 tarihinde Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi, ya da Rusçadaki kısa adıyla KUTV kuruldu. Önce Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde kurulan KUTV, taşıdığı öneme binaen daha sonra Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin kontrolüne verildi. Misyonu ise “Leninizm hakkında gerçekleri doğu halklarına anlatacak ve devrimi bütün dünyaya yayacak kadroların yetiştirilmesi” olarak belirlenmişti. (Pravda: 6 Mayıs 1921) Bir başka ifade ile KUTV’un amacı “‘Doğudaki anlaşmalı ve otonom cumhuriyetlerden, otonom eyaletlerden, komünlerden ve milli azınlıklardan gelecek öğrencilerden «siyasi işçilerin» hazırlanmasını organize etmek” idi. (Kuznetsova vd. 1970: 18)

KUTV’un kurulduğu dönemde devrimin getirdiği coşku, kazanılan başarılar, Orta Asya devletlerinin Birliğe katılması, devrimin yakında tüm doğu devletlerinde ve dünyada da gerçekleşeceği inancını doğurmuştu. Bu sebeple, KUTV’da sadece Sovyetler Birliği’ne bağlı doğu ülkelerinin değil, diğer Asya ülkelerinin de ekonomisi, tarihi, kültürü ve hatta devrimci hareketleri de incelenmeye başlandı.

KUTV’un en aktif bölümlerinden biri de Çinli öğrencilerin okuduğu Çin Sektörü idi. Bu sektör, 1925 yılında üniversiteden ayrılarak ayrı bir üniversite haline getirilir. Üniversiteye ise aynı yıl ölen ve Çin Cumhuriyetinin ilk kurucularından ve ilk Cumhurbaşkanı olan Sun Yat-sen’in adı verilerek, Sun Yat-sen Çin Emekçileri Komünist Üniversitesi haline gelir. (Panin 2012: 154) Ancak bu üniversite 1930 yılına kadar eğitime devam eder. Devrimin Çin’de yayılması SSCB için hiçbir zaman ihmal edilecek bir konu olmamıştır. Bu yüzden, Çinli devrimcilerin yetiştirilmesi amacıyla 1934 yılında KUTVA’ya bünyesinde tekrar Çin sektörü açılır. Bu sektör 1936 yılında KUTV’dan ayrılarak Milli ve Kolonial Problemler Bilimsel Araştırma Enstitüsü adı ile ayrı bir yapı haline getirilir. (Pantsov 2001: 230)

Bazı Türkçe kaynaklarda KUTV’u ilk yıllarda yöneticiliğini Komünist Partisi Merkez Bürosu (SBKP) üyesi Karl Radek’in üstlendiği belirtilse de (Özbek 2005: 240), bu bilgi doğru değildir. Radek 1925-1927 yılları arasında Sun Yatsen Çin Emekçileri Komünist Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütmüş, asla KUTV’da çalışmamıştır. (Artyomov 2000: 8). Aynı şekilde Sultan Galiyev’in Lenin’in talimatıyla rektörlüğe getirildiği bilgisi de doğru değildir. Rus kaynakları Sultan Galiyev’in KUTV’da 1921 Ekiminden itibaren sadece ders verdiğini belirtmektedir (Landa 1999: 53).

KUTV’da sadece doğu ülkelerinden öğrencilerin okuduğunu söylemek yanlış olur. ABD’den gelen öğrenciler olduğunu, hatta bunların bir kısmının zenci olduğunu kendisi de bir Afrikalı-Amerikalı komünist olan Harry Haywood’dan öğreniyoruz. Haywood, yazdığı Siyah Bolşevik: Bir Afro-Amerikalı Komünistin Otobiyografisi adlı eserinde KUTV’daki öğrencilik yıllarını anlatmaktadır. Harry Haywood kardeşi Otto Haywood ile beraber 1925’de KUTV’da okumaya gelmişti. Bir Rusla evlenen Haywood Hall, Komintern bünyesindeki Zenci Komitesi’nin Başkan Yardımcılığı’na seçilmişti. Haywood kardeşler 1930’da ABD’ye dönerek komünist faaliyetlere orada devam ettiler. Haywood bize KUTVA’nın ilk yıllarında öğrencilerin büyük kısmının Stalin’den ziyade Troçki taraftarı olduğunu da aktarmaktadır.[4]

Bir başka Afrikalı-Amerikalı olan Lovett Fort-Whiteman, 1924 yılında Moskova’da toplanan 3. Enternasyonel’in 5. Kongresi’ne katıldı. Kongrede “Zencilerin Amerika’daki en devrimci sınıf olmalarının mukadder olduğunu” söylüyordu. Fort-Whiteman Moskova’da KUTV’a yazıldı ve burada 8 ay eğitim aldı. Daha sonra Şikago’ya dönerek American Negro Labor Congress’i (Amerikan Zenci Emek Kongresi) kurdu ve buradan KUTV’a öğrenci göndermeye başladı. Time dergisi, onu “siyahların en kızılı” olarak nitelendirdi. Amerikan Komünist Partisi içinde on yıl kadar süren başarısız bir mücadeleden sonra SSCB’ye kaçtı. Burada evlendi ve üniversitede çalıştı. 3 yıl sonra ABD’ye dönme talebi Sovyet otoriteleri tarafından reddedildi. Irk ve sınıf konusunda resmi görüşle örtüşmeyen fikirleri yüzünden Sibirya’daki bir Gulag’a gönderildi. Burada 1939 yılında öldü. (Arsenault 2008: 3)

1925 ve 1938 yılları arasında Afrika ve Orta Amerikalı pek çok zenci (sayılarının 60 ile 90 arasında olduğu tahmin edilmekte) KUTV’da eğitim gördü. Bu öğrencilere uygulanan 14 aylık eğitim programında Marksist-Leninist teori, ispiyonaj (istihbarat), gerilla savaşı, gizli kodlar ve yeraltı siyasi çalışma teknikleri gibi konular vardı. Amerikalı, İngiliz ve Kanadalı beyazlar ve zenciler arasında ırk yüzünden ciddi tartışmalar çıkıyordu. Bir defasında, böyle bir tartışmadan sonra yapılan soruşturmada iki beyaz ve bir zenci KUTV’dan atılmıştı.[5]

KUTV’da Yetişen Ünlü Devrimciler

KUTV’da yetişen devrimcilerin meşhurlarından bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz: “Çin’de Liu Şab Şi, Peru’da Jose Carlos Mariategui, İran’da İran Komünist Partisi liderlerinden Mikailyan Sultanzade, Irak’ta Irak Komünist Partisi kurucularından Yusuf Selman Yusuf, Lübnan’da Arap Komünist Partisi’nin kurucusu ve teorisyeni Musa Rıdvan Hilmi bunlardan bazılarıdır.

KUTV, devrimci yetiştirme görevini sadece Moskova’da yapmamış, mezun olan öğrencilerini çeşitli ülkelere göndererek geleneğin devam etmesini sağlamıştır. Manabendra Nath Roy (Manubendru Nath Ray) ve Philips Allen gibi KUTV’lular Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerine giderek örgütlenme içerisinde olmuşlardır. Üçüncü Dünyacı devrim dalgası kısa bir sürede Meksika ve Küba’da kendini göstermiştir (Özbek 2005: 241).

Japonya’dan Sen Katayama, Endonezyalı Tan Malaka, Vietnamlı Ho Chi Minh gibi isimler de KUTV’dan mezun olup, ülkelerinde önemli konumlara gelmişlerdi (Türkeş 1999: 74).

KUTVA’ya ülke içinden ve ülke dışından az sayıda fakat çok farklı ülkelerden öğrenciler alındı. Bu ülkeler arasında İran, Çin, Vietnam, Kore, Japonya, Filipinler, Orta Asya Türkî Cumhuriyetleri ve Türkiye sayılabilir.

KUTV’un öğrenci sayısı 1921’de 713 (Tekeli vd 2003: 538.), 1923’te 933 kişiydi. Bunlardan 147’si kadındı. (Timofeyeva 1988: 26-28) Kendisine önemli misyonlar yüklenmiş bu üniversitenin zengin sayılabilecek bir de öğretim üyesi kadrosu vardı. 1924’te 170 öğretim üyesi ders vermekteydi. (Timofeyeva 1988: 52) 1927 yılı kayıtlarına göre KUTV’da 74 farklı milletten öğrencilerin okuduğu 10 farklı sektör (milliyetlere ayrılmış eğitim grupları) vardı (Tsiperoviç 1999: 96).

KUTV, dışarıya kapalı özel bir eğitim kurumuydu. Eğitim Moskova’da, Putinski Sokağı’ndaki görkemli bir binada yapılıyordu. Kursiyerler için tahsis edilmiş bir de yurdu vardı. Kurum, başarısını kısa sürede kanıtladı. Bölgelerde Moskova’ya bağlı şubeler açıldı. Bakü, İrkustk ve Taşkent’de açılan bu şubelerde, civar ülkelerden öğrenciler eğitim aldılar. Moskova’da ise çeşitli bölgelerden gelen “yoldaşların” katılımı ile “Dünya Devriminin Problemleri” konulu bir tartışma kulübü de kuruldu. (Syezdov 1970: 493) KUTV bünyesinde kurulan “Milli ve Koloniyal Problemler Akademik Araştırma Derneği (NIANKP) bünyesinde oluşturulan bir grup Afrika çalışmalarına yoğunlaştı. (Tiyambe 2007: 218)

1927’de üniversitenin görevleri arasına bir yenisi daha eklenir. Buna göre üniversite organları, diplomatik ve askerî birimler için gerekli bilgileri toplayıp analiz ederek, ilgili birimlere rapor halinde sunacaktır (Zakanov 1927: 583).

1924’te Lenin’in ölmesi ile SSCB’nin başına geçen J. Stalin de bu üniversiteye büyük önem vermiştir. Daha 1923 yılında, Lenin ölmeden kısa süre önce, üniversitenin adı “Stalin Adına Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi” olarak değiştirilmiştir. (Darya 2010: 10) Stalin’in zaman zaman KUTV’un dergisi olan Lenin’in Bayrağı Altında’da yazı yazdığını; ya da mezuniyet törenine mesaj gönderdiğini; hatta kimi zaman KUTV öğrencilerini kabul ettiğini görüyoruz (Stalin 1952: 133).

KUTV, 1938 yılına kadar eğitimine devam etti. Daha sonraki yıllarda, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası ülke dışından gelen öğrencilerin eğitimi misyonu SSCB’deki diğer üniversitelere aktarılarak KUTV’un misyonu sürdürüldü (Timofeyeva 1988: 179).

KUTV’da Türkiye Sektörü

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde komünizme karşı yeterince ilgi oluşmuştu. 1909 yılında Selanik’te Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu kurulmuştu. Bunu takiben, 1910 yılında İstanbul’da Hüseyin Hilmi’nin girişimleri ile Osmanlı Sosyalist Fırkası kurulmuş ve bu fırka İştirak gazetesini de çıkartmıştı. Bu partinin kuruluş ve yönetiminde ayrıca Baha Tevfik, Sosyalist gazetesi sahibi Namık Hasan, Hamit Suphi ve İnsaniyet gazetesi sahibi İbnüttahir İsmail Faik de görev aldı. (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 1988: 1841). Dolayısıyla, Türk toplumu daha Osmanlı döneminde sosyalist fikirler ile tanışmıştı.

Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalist güçlere karşı bir mücadelenin verildiği Türkiye’de, başarılı bir “anti-emperyalist devrim” gerçekleştirmiş olan Sovyetler Birliği’ne karşı ilgi hiç de az değildi. Buna bağlı olarak, önceden belli ölçüde var olan komünizme karşı ilginin, devrim sonrası hayranlığa da dönüşerek arttığını görüyoruz.

Ancak, komünist olmak Türkiye’de yeni rejim tarafından tehdit olarak algılanmaya sebep oluyor ve bu sebeple çoğu zaman Türk komünistler ülke dışına kaçıyorlardı. Sovyetler’in ilk yıllarından itibaren Moskova, Türk komünistler için bir cazibe merkeziydi. Türkiye’den kaçan komünistler 1918 yılının Temmuz ayında Moskova Türk Sol Sosyalistler Kurultayı’nı kurdular. Mustafa Suphi bu kurultayda yöneticiydi. Suphi, Müslüman Halklar Komiserliği’ne katıldı ve Yeni Dünya adlı bir gazete çıkardı. Takip eden yıllarda ise, Moskova’ya gizlice gelenlerden bir kısmı hemen KUTV’a kaydolarak burada eğitim almaya başladılar (Akar 1989: 13).

KUTV’da Türk öğrenciler için “Türkiye Sektörü” adı verilen özel bir bölüm oluşturuldu ve burada Türkçe-Rusça eğitim verilmeye başlandı. Türkiye’den KUTV’da eğitim almış ünlü kursiyerler arasında Nâzım Hikmet, Nâzım Hikmet’in ilk eşi Nezhat Hanım, Vâlâ Nureddin, TKP kurucularından Zehra Kosova, Şevket Süreyya Aydemir, Dr. Şefik Hüsnü Deymer, Mehmet Bozışık, İsmail Bilen gibi dönemin meşhur solcuları sayılabilir.

KUTV’da okumuş Türk komünistlerle ilgili pek fazla yazılı bilgi mevcut değildir. Bazı “eski tüfek sosyalistler”in hatıralarında geçen tek tük bilgiler dışında bilgi bulmak oldukça zordur. KUTV’da okumuş Türklerin hatıralarından derleyebildiğimiz kadarıyla KUTV’da eğitim hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

KUTVA’da Eğitim

Kurulduğu ilk yıl olan 1921’den itibaren KUTV’da Türk öğrencilerin okuduğunu görmekteyiz. Türk öğrenciler, KUTV’da daha çok sosyal konularla ilgilidirler. Vâlâ Nurettin’in aktardığına göre, Rusya tarihi ve 1905-1917 arası Rus devrim tarihi gibi konular okutulmaktaydı. Öğrenciler ayrıca, Orta Doğu ve Asya’daki siyasi konuları bolca aktaran Novi Vostok (Yeni Doğu) gibi yayın organlarını da takip ederek, devrimin bu ülkelere nasıl yayılabileceğini konuşuyorlardı. Derslerde bir taraftan Lenin, Marks, Buharin, Hobson ve Sombort gibi komünist düşünür ve devrimcilerin yazdıkları okutulurken, bir taraftan da, tarihsel materyalizm, sermaye ve artı değer gibi teorik kavramlar öğretiliyordu (Türkeş 1999: 80).

Bu müfredat öğrencilere sadece Rus kökenli hocalar tarafından değil, Sultan Galiyev, Turar Rıskulov, Neriman Nerimanov ve Ahmet Baytursun gibi Müslüman ve Türk kökenli isimler tarafından da öğretiliyordu. (Türkeş 1999: 80) Müslüman ve Türk kökenli bu rehberler, Türk öğrencilerinin kendilerine verilmek istenen öğretiyi daha içten benimsemelerine yol açıyordu. Örneğin, Şevket Süreyya Aydemir’in üzerinde Sultan Galiyev etkisinin Kadro hareketi yıllarında, hatta ömür boyu devam ettiğini söylemek abartı olmaz (Demirci 2006: 37).[6]

1922-23 öğretim yılında KUTVA’da görülen dersler şunlardı:

Hazırlık Dersleri: Coğrafya, Matematik, Fizik ve Kimya, Biyoloji, Sosyal Gelişmeler Tarihi, Siyasi İktisat, Rusça.

İlk Dönem Dersleri: İktisadi Coğrafya, Siyasi İktisat, Fizik ve Kimya, Biyoloji, Fiziki Coğrafya, Matematik, Rusça Dilbilgisi.

İkinci Dönem Dersleri: Siyasi İktisat, İktisadi Coğrafya, Avrupa Tarihi, Biyoloji, Matematik, Fizik ve Kimya.

Üçüncü Dönem Dersleri:

1-Ana Grup: İktisadi Yapıların Gelişme Tarihi, Tarihsel Materyalizm, İktisadi Coğrafya, Biyoloji.

2-İktisat Grubu: Siyasi İktisat, Tarihi Materyalizm, İktisadi Yapıların Gelişme Tarihi.

3-Tarih Grubu: Rusya Tarihi, Avrupa Tarihi.

4-Fen Bilimleri Grubu: Matematik, Geometri, Trigonometri, Fizik, Kimya, Biyoloji, Coğrafya, Rusça (Türkeş 1999: 79).

KUTV’da Türk Öğrenciler

Gizli yollardan Moskova’ya giderek KUTV’da okuyan pek çok Türk olduğu bilinmekle beraber, bunların sayıları hakkında kesin bir bilgimiz yoktur. KUTV’da toplamda kaç Türk öğrenci okumuştu? Hiçbir kaynakta net bir sayı belirtilmemekle birlikte, KUTV’a gönderilen öğrenci sayısı Hasan Kaşarcı’ya göre 400 kişi civarında. Ama Kaşarcı, bu gidenlerin birçoğundan davaya yarar gelmediğine inanıyor (Akar 1989: 44). Eldeki az sayıda kaynaktan bazı meşhur KUTV mezunları hakkında derlediğimiz bilgiler ise oldukça sınırlıdır. Şimdi bu isimlerden ve KUTV maceralarından kısaca bahsetmeye çalışacağız.

Bahsedeceğimiz KUTV mezunlarından ilki Nâzım Hikmet’tir. Nâzım Hikmet, KUTV’un ilk öğrencileri arasında yer alır. Kendi ifadesine göre “Hakikatı aramak için” 30 Eylül 1921’de 19 yaşındayken İstanbul’dan Rus mültecisi götürmekte olan bir gemi ile gizlice Batum’a geçer. Bir süre Batum’da kaldıktan sonra Tiflis üzerinden, yanlarında kara yoluyla Batum’a gelmiş olan Şevket Süreyya Aydemir ve karısı Leman, Vâlâ Nureddin ve Ahmet Cevat Emre ile buluşur. Ahmet Cevat Emre Batum’da Yeni Dünya adlı Marksist bir gazete çıkarmaktadır. Bakü’ye ticaret için gelmiş bir tüccar iken, Mustafa Suphi ile tanışıp TKP’ye girmişti. Önceden tanıdığı bir Rus profesörün teklifi üzerine Moskova’da bir üniversitede ders vermeyi kabul eder. Ancak, bir şartı vardır. Yanındaki gençleri de Moskova’ya götürecektir. Gürcü lider Arjenikidze’nin bu şartı kabul etmesiyle hemen bir yol tezkeresi düzenlenir ve Nâzım Hikmet, Ş. Süreyya Aydemir, Aydemir’in karısı Leman ve Vâlâ Nureddin ile beraber Moskova’ya gelirler (Nureddin 1965: 286). Bundan da anlaşıldığına göre, bu isimlerin hiçbiri başlangıçta KUTV’da okumak amacıyla Türkiye’den ayrılmış değillerdir. Ama kader hepsini bu okulda birleştirir.

Ahmet Cevat 1924’te yurda döner ve sol hareketten uzaklaşır. Daha sonra da Çanakkale’den milletvekili olur. Nâzım, Ahmet Cevat’ı şöyle anlatır:

“Ellisinde var herhalde. Türkiye’deyken kooperatifçilik ve Türk grameri üstüne kitaplar yazmış. Abdülhamit devrinde jöntürklük edip Fizan’a sürülmüş. [...] Çarlık yıkıldıktan sonra Bakü’ye gelmiş ticaret için, sonra Suphi’yle tanışıp partiye girmiş. [...] Fransızca bilir, Rusça bilir, Rumca bilir. Marksizmin kimi teorilerini, mesela ‘artı, değer’ teorisini, ondan öğrendim. [...] Moskova’ya beraber geldik. Üniversitede hoca oldu.” (Hikmet 1969: 424-425).

Kaderin bir başka cilvesi de Nâzım KUTV’da okurken, öz dayısı Ali Fuat Cebesoy’un Moskova Büyükelçisi olmasıdır. Hatta Nâzım, ailesine yazdığı bazı mektupları dayısı vasıtası ile gönderir (Aydemir 1986: 106).

Nâzım ve Va-Nu (Vâlâ Nureddin) Moskova yıllarında birbirlerinden hiç ayrılmazlar. KUTV’da da beraberdirler. Moskova’ya KUTV’un tatilde olduğu bir dönemde varırlar. Öğrenciler, Moskova dışında Udelnaya bölgesinde yaz kampındadırlar. Kendilerine kısa süre sonra Ankara’dan gelmiş olan Sadrettin Celal, Vedat Nedim Tör ve İstanbul’dan gelen Sakallı Celal de katılır (Sülker 1975: 147-148).

Nâzım’ın yakın dostu Radi Fiş[7], Nâzım’ın KUTV dönemini şöyle anlatır:

“Nâzım, Moskova’da KUTV’a kayıt olur. Bu yıllarda Asya’nın pek çok ülkesinden devrimci gençlerle birlikte okur. Genç Türk şair, daha dördüncü yılında dünyada görülmemiş bir toplum oluşturan devrim Rusyası’nın kahramanca atmosferine kendini kaptırır. [...] KUTV’un diğer öğrencileriyle birlikte Nâzım subbotniklerde[8] çalışır. İşçi gruplarıyla beraber Moskova dışındaki ilk tarım komünlerinden ekmek toplar. KUTV öğrencilerinin fabrika kulüplerinde yaptıkları tiyatro ve pandomim gösterilerine katılır (Fiş 1960: 34-35).

Moskova’ya geldiğinde henüz 19 yaşında olan Nâzım, KUTV’da düzenlenen bir edebiyat gecesinde devrimin büyük şairi Mayakovski ile karşılaşır. Mayakovski’nin gerek şiiri, gerekse şiir okuma tarzı Nâzım’ın üzerinde çok tesirli olur (Fiş 1960: 37). Nâzım’ın basamaklı şiir yazma tekniğini Mayakovski’den aldığı söylenir.

Nâzım, KUTV’un Türk öğrencilerinin okuduğu Türkiye Sektörü’nden başka, Fransız Sektörü’nde hazırlık bölümüne yazılır. Bunda amacı Fransızcasını ilerletmektir (Sülker 1975: 168).

KUTV öğrencilerinden İhsan Taşdelen, 1975 yılında Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanan hatıratında, Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nurettin’in Moskova’da Komünist Gençlik Teşkilatı içindeki Türk Politbüro’nun yedek üyeleri olduğunu belirtir (Sülker 1975: 179).

Lenin öldüğünde, naaşının başında beşer dakikalık saygı nöbeti tutulmuştur. Türklerden Nâzım ve bir başka öğrenci bu nöbeti tutmak için seçilmişlerdir (Sülker 1975: 176).

Nâzım’ın ilerleyen yıllarda kıdeminden dolayı KUTV’daki Türk öğrencilere ders verdiğini, yaz aylarında Udelnaya’da kurulan kampta Türk öğrencilerinden sorumlu kişi olduğunu da görüyoruz. Öğrencileri her sabah toplayıp Pravda gazetesinde yayınlanan makaleleri öğrencilere yorumlayan Nâzım, kimi zaman da öğrencilere ateşli nutuklar atardı. Şevket Süreyya Aydemir’e göre, kitap ve teori ile arası pek iyi olmayan Nâzım’ın bu eksiğini Vâlâ Nurettin kapatırdı. Kamplardaki tartışmalarda heyecanlı konuşmalar yerini teorik tartışmalara bırakınca devreye hemen Vâlâ Nurettin girerdi (Sülker 1976: 179-180).

Arkadaşları, Nâzım’ın teoriyle arasının çok fazla iyi olmadığını, işin daha çok şiir, sanat ve duygu yönüyle ilgilendiğini belirtirler. Nâzım ve arkadaşları, KUTV’da bir de “6 Ağustos 1921 Hücresi” kurmuşlardır. Hücrenin aldığı bir karar bu duygusallığı açığa vurmaktadır. Hücrenin üç üyesi, bir gece toplanarak, ideolojiye zarar verecek her engeli yok etme kararı alırlar. Bu kapsama giren Şevket Süreyya’nın 15 yaşındaki eşi Leman’ın Nâzım tarafından öldürülmesi kararı alınır. Ertesi gün Nâzım, Leman’ı suda boğmak üzere gezme bahanesi ile nehir kenarına götürür. O sırada eve erken dönen Şevket Süreyya, karısını evde bulamayınca nehir kenarına gider ve onları nehir kenarında bulur. Bu şekilde Nâzım planını gerçekleştiremez. Yıllar sonra, 1950 yılında hapisten çıkan Nâzım, bir gün Aydemir’in evine konuk olur. Bir zamanlar öldürmeyi planladığı Leman hanımın olgunlaştığını ve “mükemmel bir ev hanımı” haline geldiğini görür ve onu öldürmeyi tasarladığından dolayı pişman olur (Göktürk 1977: 88-89).

Nâzım Hikmet, 1924 ortalarında ülkeye döner. Vâlâ Nurettin ise Moskova’da bir Ermeni kadınla evlenir ve Nâzım’dan bir yıl sonra, 1925 ortalarında yurda döner (Tunçay 2002: 20).

Şevket Süreyya Aydemir de, KUTV’a Nâzım’la birlikte giden ilk öğrencilerdendir. Aydemir’in 1921’de Batum ve Tiflis üzerinden Nâzım Hikmet’le beraber Moskova’ya geldiğinden yukarıda bahsedilmişti. Kısa süre Moskova’da kendileri için gösterilen lüks bir otelde kalan grup, daha sonra KUTV öğrencilerinin bulunduğu Udelnaya’daki kampa giderler. Nâzım, önce gitmek istemez ama Aydemir ve Vâlâ Nurettin tarafından ikna edilir. Kamp hayatı renkli geçmektedir. Yeni arkadaşlarla tanışırlar, birbirlerini eleştirdikleri ve özeleştiri yaptıkları “karakteristika” seanslarına katılırlar. Kampta işleri nöbetleşe öğrenciler yapmaktadır (Tekeli vd 2003: 61).

Yaz sonunda Moskova’ya dönen öğrenciler KUTV’daki normal eğitimlerine başlarlar. Esnek bir eğitim verilen KUTV’da İngilizce, Almanca, Fransızca, Farsça, Arapça, Japonca ve Çince eğitim verilmektedir. Yeni gelen Türk öğrencilerin bir grup oluşturması ile Türkçe dersler de verilmeye başlanır. 84 ülkeden öğrencileri olan okulda, ayrıca Sovyet Cumhuriyetleri’nden olup da, savaş sebebiyle eğitimleri yarıda kalmış olanlar da vardır. Politika, İktisat ve İşçi Sınıfı Tarihi adlı üç fakülte mevcuttur. Eğitim üç yıl olarak planlanmıştır, ancak parti ihtiyaç duyarsa bu süre bitmeden de öğrenciler ülkelerine geri dönebilmektedirler. Şevket Süreyya’nın da iki yıl sonra ülkeye geri döndüğünü görüyoruz. Daha sonraki yıllarda yazdığı hatıralarında bu yıllara eleştiri ile yaklaşacak olan Şevket Süreyya, KUTV’da verilen eğitimi şöyle tasvir etmektedir:

“Biz kolektif bir kadrolaşmanın standart formülleri içinde yetiştirilmiştik. O havanın içinde ben değil bizler vardık. Hatta bizler bile değildik. O sıralandığımız saflarda biz ruh ve fikir yapımıza damgasını vurmakla kalmayan etkinin, kolektif bir akımın, standart bir dünya görüşünün, sadece sıradan askerleri, hatta robotlarıydık. Bu saflarda yoğruluşun acayip ama hiç yadırgamadığımız çarkları içinde bir hammaddeydik. Bu çarkların düğmeleri, manivelaları kim bilir hangi ellerle, hangi kafa ve merkezlerden harekete getiriliyorlardı. Ama biz bu oluşuma kendimizi bütünümüzle vererek, her nefes alışımızda vardığımız aşamadan kayıtsız şartsız memnun, yoğrulup duruyorduk”.

Bu yoğruluşların düzenlendiği garip imalathane bizim üniversitemizdi ve bu üniversite başka bir üniversite idi. Bir takım yarınki savaşlar için, başka türlü savaşçılar, öncüler hazırlayan, hem dünyasal, hem mistik bir arena. Dünyanın yedi iklim dört bucağından gelen yüzlerce genç insan, bu çatının altında hem kendi kendilerini geleceğin bilinmeyen serüvenleri için hazırlıyorlardı, hem de o göze görünmez, ama hesaplı, karışık tertipler içinde yarınki misyonlarına hazırlanıyorlardı. Gerçi üniversitede ilk bakışta hiçbir olağanüstü hal göze çarpmazdı, ama bir de o sakin gibi görünen fırtınalı akışlarını görebilmeliydi.” (Aydemir 1979: 61-62).

Üniversitedeki atmosferi kendine has edebi üslubuyla böyle tasvir etmektedir Şevket Süreyya. Üniversite öğrencilerinin toplantı yapabilmesi için Chate Noir adlı sinema salonu tahsis edilmiştir. Ama bazen başka yerlerdeki toplantılara da katılmaktadırlar. “Zaman zaman Moskova çevresindeki eski fabrikaların, Mahorka (bir nevi değersiz yaprak tütünü) kokan yarı atölye toplantı yerlerine de giderdik. Nitekim Stalin’i ilk defa böyle bir yerde dinledim.” (Aydemir 1979: 65). Tabi her zaman dinleyici değil bazen konuşmacı oldukları durumlar da oluyordu. 1922 sonunda Türkiye’de TKP üyeleri tutuklandığında, Şevket Süreyya Türk büyükelçiliği önünde bir protesto tertiplemiş, bir kamyonun üzerine çıkarak ateşli bir konuşma yapmıştır. “Benim böyle bir hava içinde Türkiye Büyükelçiliği önünde, gene bir kamyondan sanki bütün dünya ufuklarını yumruklayarak çınlayan haykırışlarımı, o zaman elçilikte askeri görevli Saffet Bey (Arıkan, eski bakan ve CHP Genel Sekreteri) diğer görevlilerle birlikte balkondan dinlemişlerdi (Aydemir 1979: 65).

Okulun bir müdürü olmasına rağmen, öğrenci komiteleri idarede çok etkindirler. Sabah eğitime İsveç jimnastiği ile başlanır. Öğrencilere zaman zaman silah talimi de yaptırılır. Yemekhanede bazı işler ortak yapılmakta ve öğrencilere haftada bir sıra gelmektedir. Türk öğrenciler okulda başarılıdırlar. Kısa süre sonra Şevket Süreyya askerî komitenin, Nazım Hikmet de sanat komitesinin başı seçilir (Nurettin 1965: 325).

Atilla İlhan, Aydemir’in Sultan Galiyev’in fikirlerinden etkilendiğini yazmaktadır (2000). Galiyev’in bir süre sonra sistem dışına itildiği ve Stalin’in görüşlerinin hakim olduğu bir ortamda, Şevket Süreyya Galiyevciliğini çok ortaya koyamamış gibi görünmektedir. Şevket Süreyya’nın daha sonraki yıllarda Kadro dergisinde savunacağı ulusal kurtuluş hareketi ile ilgili düşüncelerinin şekillenmesinde Sultan Galiyev’den etkilendiği aşikârdır. (Yanardağ 1988: 179-181). İsmail Hüsrev Tökin’in kendisiyle yapılan bir röportajda söylediğine göre, Galiyev’le ne Şevket Süreyya, ne de kendisi de bir KUTV öğrencisi olan İsmail Hüsrev Tökin tanışmamıştır (Ertan 1994: 296–297). Oysa Şevket Süreyya KUTV’a 1921’de girmişti ve Sultan Galiyev KUTVA’nın kurulduğu 1921 Ekiminden itibaren KUTVA’da ders vermeye başlamıştı (Landa 1999: 53). Türk öğrencilerinin derslerine girmemiş olsa bile, her ikisi de aynı dönemde KUTV’daydılar.

Şevket Süreyya, KUTV’daki eğitimini tamamlayamadan, 1923 sonlarında ülkeye geri döndü (Göktürk 1977: 114). Aydemir, Türkiye’ye döndükten sonra sol faaliyetlere devam etti. 1925 yılında tutuklandı ve 10 yıl hapse mahkûm edildi. 1927 yılında çıkan genel aftan yararlanarak özgür kaldı. Bu tarihten itibaren ise Kemalist bir çizgiye kaydı. İlerleyen yıllarda, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını ve fikirlerini anlattığı üç ciltlik Tek Adam isimli kitabını yayımladı. 1932-35 yılları arasında Atatürk’ün talebiyle çıkarılan Kadro dergisinde yer aldı. Fikirleri ve faaliyetleri Sovyetler tarafından yakından takip edildi. 1937 yılında SSCB’nin resmî istihbarat örgütü olan NKVD tarafından yazılan bir raporda kendisinin “Kemal’in tarafına geçtiği” ve “kendi komünist faaliyetlerini fikirsel komünizmin bir parçası saydığı” ifade edilmektedir (Akbulut 2010: 61).

Aydemir’in Ankara’da, Moskova’dan hocası olan Ahmet Cevat’ın sayesinde Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek ve Teknik Öğretim Genel Müdür Yardımcılığı’na, daha sonra da Ticaret Lisesi Müdürlüğüne getirilmiştir. Şevket Süreyya’nın bu görevlere getirilmesi, onun artık Kemalist iktidar tarafından bağışlandığını ve aklandığını göstermesi bakımından önemlidir (Demirci 2006: 39).

Nâzım Hikmet ve Şevket Süreyya ile aynı dönemde KUTV’da okuyan bir başka isim de Vedat Nedim Tör’dür. 1925–1927 yılları arasında TKP’nin genel sekreteri Sefik Hüsnü’nün yurtdışında bulunması nedeniyle Vedat Nedim Tör, bu görevi (genel sekreterlik görevini) yürütmüştür. 1934’te yapılan TKP Merkez Komitesi’nin Dış Büro toplantısında kabul edilen bir raporda Vedat Nedim Tör’in açıkça baştan beri polis ajanı olduğu, SSCB’ye gelen Türk öğrencileri grubunu dağıtmakla görevli olduğu, hedefinin partiyi yok etmek olduğu, yazmaktadır (Akbulut 2010: 49). Bu kanaatin oluşmasında Tör’ün 1927 tevkifatında polise bildiklerini anlatması etkili olmuştur.

KUTV ile ilgili olarak zikredeceğimiz bir başka ünlü Türk komünist de Dr. Şefik Hüsnü Deymer’dir. 1887’de Selanik’te doğan Deymer, Paris Sorbon Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden emraz-ı asabiyye ve kalb mütehassısı olarak mezun oldu. Şefik Hüsnü Deymer işgal altındaki İstanbul’da arkadaşları ressam Namık Kemal Bey, Hilmioğlu Hakkı Bey, Ethem Nejat beylerle beraber Türkiye’nin ilk legal Marksist partisi olan Türkiye İşçi-Çiftçi Sosyalist Partisi’nin kurucularından ve ilk genel sekreteri idi. Deymer, Aydınlık isimli legal bir Marksist dergi de çıkarmıştı. Yazılarında ve KUTV’da bulunduğu dönemde “B. Ferdi” takma adını kullanıyordu (Akbulut 2010: 31-33).

Daha önce muhtelif defalar Moskova’ya gelmiş olan Şefik Hüsnü, 1933 yılında tekrar Moskova’ya gelerek, Komintern’in Doğu Sekreterliği’nde çalışmaya başladı. Aynı zamanda KUTV’da Türk öğrencilerinden oluşan bir gruba da öğretmenlik yapmaya başladı. (Akbulut 2010: 53). Şefik Hüsnü 1919 tarihinde Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın kurucularından ve Türkiye Komünist Partisi’nin yayın organı Aydınlık’ı çıkaran kişi olmasına rağmen, Komintern ve NKVD’nin 1937’de kendisi hakkında hazırladıkları belgelerde “kötü bir teşkilatçı”, “liberal yönleri olan” ve “yönetme becerisi olmayan” bir kişi olarak bahsetmeleri de ilginçtir (Akbulut 2010: 60-61).

Dönemin önde gelen komünistlerinden Laz İsmail lakaplı İsmail Bilen de 1925-27 arasında KUTV’da okudu. Üç yıllık üniversitenin birinci yılında Bilen hem Rusça öğrenir, hem de tercüman vasıtasıyla dersleri dinler. KUTV’daki Türk seksiyonu Parti Komitesi’ne sekreter ve üniversite parti komitesine üye seçilir. Bilen yurda döndükten bir süre sonra tutuklandı. 1934’de SSCB’ye gitti ve ölene kadar orada kaldı. SSCB’de bulunduğu dönemde Komintern’de çalıştı (Tüstav Yay. 2004: 30-33).

KUTV’da okuyan bir diğer ünlü isim de İsmail Hüsrev Tökin’dir. 1922-1925 yılları arasında KUTVA’da okumuş, hatta bir süre de okutmanlık yapmıştır. İsmail Hüsrev, 1922 sonunda KUTV’da eğitime başlamış ve burada çok iyi bir performans göstermiştir. Hocasıyla beraber pek çok seminer düzenler. 1925 sonunda KUTV’dan ayrılırken kendisine “lektör”, yani öğretim üyesi ünvanı verilir[9] ve Kızıl Profesör Üniversitesi’nde okuyarak profesör olması teklif edilirse de, o Türkiye’ye dönmeyi tercih eder. 1926 başında ülkeye, gidişinde olduğu gibi pasaportsuz olarak bir Rus şilebiyle döner (Tekeli vd 2003:109-110).

Bu tarz pasaportsuz giriş çıkışlar KUTV öğrencileri için sıkça izlenen bir yoldur. Ülkeye pasaportsuz giriş yapmaktan tutuklanıp kısa bir süre hapis yatan İsmail Hüsrev, takip eden dönemde koğuşturmalardan yılarak Vâlâ Nurettin ile beraber TKP’den ayrılır. İsmail Hüsrev’in hareketten ayrılmasında başka faktörler de vardır. Hüsrev, Sovyetler’in diğer “milli kurtuluş hareketlerini komünizmin bir yedek gücü, daha doğrusu uydusu olarak” görmüştür. Buna göre, komünizm ile kapitalizm arasında bir fark kalmamaktadır. Ayrıca İsmail Hüsrev’in TKP’den ayrılmasının bir diğer sebebi, babasına Rusya’ya tıp eğitimi için gittiğini söylemesine rağmen bunu yapmaması üzerine, milli mücadelede cepheye sürekli cephane taşımasından dolayı Milli Mücadele önderlerinden sürekli takdir almış babasında oluşan hayal kırıklığıdır. Hüsrev, yabancı bir hareketin içinde yer almış olmanın anlamsızlığını görür (Tekeli vd 2003:111).

1956-1973 yılları arasında TKP’nin Genel Sekreteri olan Zeki Baştımar da bir KUTV öğrencisiydi. Trabzon Öğretmen Okulu’nda iken sosyalist harekete katılan Baştımar, okulu bitirince 1926 yılında KUTV’a gönderilir. Burada üç yıl eğitim alır. Yurda döndüğünde Nazım Hikmet, Hamdi Şamilof[10] ve Sarı Mustafa’nın başı çektiği TKP içindeki muhalefet hareketinde yer aldı. 1932’de tutuklanarak 1 yıl hapis cezası aldı. 1934’te tekrar KUTV’a gitti. “Petrov” takma adını kullandığı bu dönemde KUTV’da hem öğrencilik, hem de öğretmenlik yaptı. 1937’de ülkeye dönüşünden sonra bir akrabası vasıtasıyla Başvekâlet Kütüphanesi’nde tercüman olarak çalıştı. Baştımar, Tolstoy’un Harp ve Sulh ve Mujikler adlı romanlarını ve Puşkin’in Erzurum Yolculuğu adlı kitabını Türkçeye çeviren kişidir (Akbulut 2010: 9).

KUTVA’da okumuş bir başka isim de Nail. V. Çakırhan’dır. Çakırhan 1946 seçimleri öncesinde kısa süreli Bayar-Menderes ittifakı ile TKP arasındaki yakınlaşmanın mimarlarındandır. 1934-37 arasında üç yıl KUTV’da okumuştur. 1934’te hapisten çıktıktan hemen sonra Hopa üzerinden tek başına Gürcistan’a, oradan da Moskova’ya geçmiş. Çakırhan KUTV’da bulunan diğer Türk öğrencilerle birlikte ekonomi-politik, materyalist felsefe ve dünya sınıf mücadelesi gibi dersler almıştır. “Böylelikle politik ve teorik bilinçlenmemizin ufku genişliyor ve daha yetkin kadrolar haline geliyorduk” diyor Çakırhan. Diğer bazı KUTV’lularda görüldüğü gibi Çakırhan Moskova’da bir de evlilik yapmış ve bir çocuğu olmuştur. “Halen görüşür, gelir gideriz. O dönemin bir hatırasıdır bana oğlum” diye ekliyor kendisi ile yapılan bir röportajda (Akar 1989: 99).

Türkiye Komünist Partisi adına 1934-37 yılları arasında KUTV’da eğitim görmüş Zehra Kosova ise anılarında KUTVA’daki eğitimi şöyle anlatır:

“6 Eylül 1934’te derslere başladık. Ders gördüğümüz okul çok büyüktü. [...] Her gün saat 7’de kalkılır, önce bir salonda jimnastik hocasının nezaretinde idman yapılırdı. İdmana başlamak için doktor kontrolünden geçmek şarttı. Ardından duşumuzu alır ve kahvaltıya otururduk. Saat dokuzda başlayan derse, onda ara verilir, teneffüse çıkılır, sonra tekrar derse girilir ve on ikide yemek paydosu verilirdi. Öğleden sonra derslere devam ederdik. Gördüğümüz dersler arasında tarih, iktisat, inkılâplar tarihi, sosyalizmin temel kuralları, parti tarihi, Türkçe, matematik, coğrafya önemli yer tutuyordu.” (Kosova 1996: 102)

Kosova’nın anlatımlarından 1936’da KUTV’daki Türkiye sektörünün şefliğini Baytar Salih lakabıyla bilinen Salih Hacıoğlu’nun, 1937 yılında Ferdi takma adını kullanan Şefik Hüsnü’nün (Deymer) yaptığını öğreniyoruz. Baytar Salih daha sonra Stalin tarafından sürgüne gönderilir ve orada da ölür (Kosova 1996: 106).

Zehra Kosova’nın aktardığına göre, KUTV’da birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar vardır. Her ülkenin vatandaşları kendi gruplarında ana dillerinde ve kendi milletlerinden hocalardan ders almaktadırlar. Bu hocaların bazıları Rusça da bilmektedir. Herkes kendi ülkesinin komünist partisi adına eğitim almaktadır ve Türk öğrenciler de TKP adına buraya gelmişlerdir. “Enternasyonal bir yapısı olan okulda Çinli, Hintli, Japon, Fransız, İngiliz velhasıl her milletten öğrenci vardı. Bunların tümü kendi ülkelerindeki komünist partilerin üyesi idiler. Biz de oraya Türkiye Komünist Partisi adına gelmiştik.” (Kosova 1996: 103)

Türkiye’de KUTV Ekolü

Türkiye’deki komünistler arasında ilk belirgin ayrılık 1929 yılında baş gösterir. Türkiye Komünist Partisinden olup, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde eğitim almış Şefik Hüsnü, Hasan Ali Ediz, Baytar Ali Cevdet olmak üzere Aydınlık ağırlıklı kadro ile, Nâzım Hikmet, Mustafa Börklüce, Hamdi Şamilof gibi kadrolar Muvafakat ve Muhalefet adı altında ikiye bölünürler. Ancak Muhalefet grubunun kadroları eğitimli ve daha popüler olmaları sebebiyle Muvafakat’a karşı üstünlük sağlar (Babalık 2005: 54).

1927’ye kadar legal olarak devam eden faaliyetler, bu tarihten itibaren illegal olmaya başlar. 1927 ile 1932 yılları arasında illegal olarak çıkarılan dergiler içerikleriyle de legaliteden çok illegaliteye kaymıştır. 1931 yılında yayın hayatına başlayan Kızıl İstanbul dağıtmış olduğu gizli bildirilerde hükümete, yönetim ve seçim sistemine karşı eleştirileri ağır bir dille halka aktarmıştır. Ancak, 1932’ye gelindiğinde TKP’nin gizli çalışmaları hızla artarken çoğu Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nden eğitimli beyin takımı dört büyük tutuklama ile ağır kayıplar vermiştir. Nâzım Hikmet, Mart 1933’ten Ağustos 1934’e kadar Bursa Cezaevi’nde tutuklu kalmıştır. Mayıs 1933 tutuklamaları sırasında Hamdi Şamilof ve Musolini Ahmet gibi Muhalefet liderlerinin sorgulanması haberleri, TKP’nin en güçlü kanadı olan Muhalefet’in komünist çevreler tarafından itibarını yitirmesine sebep olmuştur.

Şevket Süreyya, Vedat Nedim ve İsmail Hüsrev (Tökin) gibi KUTV’lular, 1932 yılında Kadro dergisini çıkarmıştır. Aslında derginin kurulması Atatürk tarafından istenmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Burhan Asaf Belge de derginin kurucularındandır. Dergiye yüklenen misyon Kemalizmin teorisini oluşturmaktır. Dergiyi çıkaran ve isimlerini yukarıda zikrettiğimiz KUTV’lular, burada aldıkları eğitim sırasında çok sağlam bir teorik altyapıya sahip olmuşlardır. Ancak, dergi ilerleyen sayılarda rejimi eleştirmeye başlar. Çoğu KUTV kökenli olan Kadro yazarlarına Marksizme kaydıkları eleştirisi yapılır. 36 sayı yayınlanan Kadro dergisi 1935 yılında kapanır (Demirci 2006: 50).

KUTVA Hakkında Bir Rapor

Aşağıda okuyacağınız belge, bu üniversitenin Türk öğrencilerinin okuduğu Türkiye Sektörü (bölümü) ile ilgili hazırlanmış bir rapordur. Raporun kimin tarafından ve hangi tarihte yazıldığı belli değildir. Ancak Latin harfleriyle yazılmış olması 1928 yılından sonra yazıldığını gösteriyor. Ayrıca metinde geçen “kollektif ’ (Rusça: ekip, çalışma arkadaşları) ve “seka” (Rusça: Tsentralniy Komitet, “Merkezi Komite” ifadesinin kısaltılmış hali) gibi ifadeler, raporu yazan kişinin çok iyi Rusça bildiğini ve uzun süredir Rusya’da kaldığını göstermektedir. Raporda dikkati çeken bir başka nokta ise: şahıs isimlerinin sadece baş harflerinin kullanılmasıdır. Bundan da anlaşıldığı üzere raporu yazan kişi tedbire ve gizliliğe azami özen göstermektedir. Metin Türkçe olarak ve daktilo ile yazılmıştır. Rusya Devlet Sosyal ve Politik Tarih Arşivi’nde bulunan raporun tam metnini hiçbir değişiklik yapmadan dikkatlerinize sunuyoruz.

“30 ikinci teşrin[11] günü toplanan harici büro, mektebe ait görüşülen işleri aşağıdaki karara bağlar:

Mektep, fırkaya genç, sağlam savaşçılar yetiştirmek için kurulmuş ve bunun için çalışan bir terbiye ocağıdır. Bu bakımdan mektep, bir taraftan, talebe yoldaşlara bir fırka savaşçısına lazım olan bilgiyi verir, diğer taraftan da onları tam bir fırkalı olarak, fırka disiplinini benimsemiş, çalışkan ve girişken yetiştirmek ve ondan bu sahadaki eksiklerini gidermek, küçük burjuva artıklarını en aza düşürmek için çalışır.

Talebe arkadaşlar memlekete döndükleri zaman yetişkinliklerine göre yerler tutacakları için, kendi başlarına fırka sekasinin emir ve isteklerini hayata geçirebilecek gibi yetiştirilmelidir. Hem derslerde, hem de paylarına düşen içtimai işlerde talebenin idarecilik kabiliyetleri ve inisiyatifleri yükseltilmelidir. Onun için mektep idaresi ve öğreticiler talebe yoldaşlarla çok sıkı bağlı bulunmalıdır. Ayrı içtimai işleri üzerine alan yoldaşlara ve onların kolektiflerine işleri ve çalışmaları hakkında yol gösterilmelidir. Bu, talebe yoldaşlara kolektif işlerinin nasıl iyi ve tamam yapılacağını gösterir. Fakat bu, hiçbir zaman, talebe arkadaşlara her vakit, her hangi bir işi yapmak veya bir şeyi anlamak için başlarında bir yetişkin yol göstericiyi aratacak gibi olmamalıdır. Bunun için mektep idaresi ve öğreticiler yardım ve yol göstermek için beraber bulundukları kolektiflerde arkadaşların kendi kafalarını işletmelerini, kendilerini bu gibi işlere alıştırmalarını temin eden bir yoldan yürümelidirler.

Talebe yoldaşların iyi taraflarını daha çok açmak, kötü ve eksik taraflarını da azaltmak için, mektep idaresi ve öğreticiler talebeyle candan bağlı olmalı, onları yakın görmelidir. Onlara kendilerini ve isteklerini iyice açmak imkânlarını vermelidirler. Bu, müdür ve öğreticilerin, talebenin istek ve zorlarını daha iyi anlamalarını kolaylaştırır. Buna göre de müdür ve öğreticiler onlara yol gösterebilirler, onları yetiştirebilirler. Bu da talebe yanında müdür ve öğreticilerinin otoritesini yükseltir. O zaman bu otorite formal değil içten gelen, sevgi ve saygıya dayanan bir otorite olacaktır. İstenilen ve beklenilen otorite de budur. Böyle olursa talebeyle mektep idaresi arasında ayrılık hissedilmez, müdür ve öğreticiler talebenin yükselmesi için çırpınan, her vakit yalnız onların iyiliğini isteyen, onlara her zaman doğruyu gösteren ve böyle olduğu için de sevilen, sözü dinlenen, bilgisinden ve görgüsünden faydalanmak istenilen daha yetişkin, daha yüksek arkadaşlar olarak kafalarda yer tutacaktır. Talebeyle müdür ve öğreticiler arasında bir küçük büyük ayrılığı duyulmamalıdır.

Talebe yoldaşlar, birbirinden hesap sormaya ve birbirine hesap vermeye birbirinin yanlışlarını iyi bir niyetle tenkit etmeye alıştırılmalıdır. Onlar hem iyi tenkit yapmasını hem de iyi tenkide dayanmasını öğrenmelidirler. Onların birbirlerinde göremedikleri yanlışları ve eksiklikleri müdür ve öğreticiler tenkit etmelidir. Müdür ve öğreticiler her ufak şey için kendileri tenkit yapmamalıdır, talebeyi bu gibi tenkitleri muhakkak yapmak lazım geldiğine inandırmalıdır. Talebe kendisi bu tenkidi yapmadıkça müdür ve öğreticiler bunu yapmalıdır, hiç bir yanlış başıboş bırakılmamalıdır.

Mektepte kitap ve öğretici eksikliğini gidermeye çalışmalıdır. Türkçeye çevirmeleri makineyle yazmak, derslerde ve içtimalarda öğreticilerin anlattıkları faydalı şeyleri stenografiyle tutmak için, memleketten, hiç olmazsa orta mektebi bitirmiş bir kadın yollamayı, fırka sekası iş edinir. Siyasî şubelerde yapılan değişikliklerden faydalanarak oralarda öğreticiliğe yarar yoldaşları işe çekmeye mümessil ve mektep müdürü yoldaşlar uğraşır. Mektebin kalabalığı göz önünde tutularak müdüre bir yardımcı bulmak geri bırakılmaz bir iş sayılır.

Harici Büro mektep işleri hakkındaki görüşmelerini aşağıdaki kararlara bağlar: Talebemizin ayrı bir seksiyon halinde toplanması, programların memleketleştirilmesi, derslerin artan bir nispette memleketle bağlı yürütülmesi ve ana dilde yapılması, memleket meselelerine, fırka kuruluşu işlerine ve pratiğe hususi bir ehemmiyet verilmesi, muallimlerin terbiye işlerine faal bir tarzda iştirakleri, talebenin maddi vaziyeti ve terbiyesi işlerinde geçmişe nazaran kayda değer iyilik ve belli başlı edebiyatın ana dile çevrilmesinde ve kısmen basılmasında atılan adımlar son senelerin belli başlı muvaffakiyetleridir.

Gerek yukarıda kaydedilen ve gerekse Fırka, K.[12] gençliği ve diğer içtimai işlerin yoluna konulması sahasında göze alınmağa değer muvaffakiyetlere rağmen, yapılması lazım noksanlıklar vardır. Kurslarını bitiren yoldaşlar nazariyeyi ameliye ile kâfi derecede canlı olarak bağlayamıyorlar. İşletmelerde kütle mesaisini beceremiyorlar ve dönüşlerinde buralarda yerleşmeğe can atacak yerde cihaza[13] kapılanmağa koyuluyorlar, konspirasyon işlerinde noksanlıkları görülüyor. Yoldaşlarda bu ve bunun gibi eksiklikleri azaltmakta mektep yapabileceğinin hepsini yapmış değildir. Mektep, fırka aktifinin nazari-ameli bilgisini yükselten, fırkalılığını sağlamlaştıran, kuvvetlendiren bir terbiye ocağıdır. O, talebeyi yükseltirken bilhassa memlekette inkılapçı ameliyeye faydalı olmağı göz önünde tutar. Diğer taraftan da onları, fırka disiplinini, konspirasyona riayeti iyice benimsemiş, girişkenliği az çok açılmış, küçük burjuvalık artıklarını en aza indirmiş ve fırka emirlerini tastamam yerine getirir birer fırkalı haline getirmeğe, talebede davamıza bağlılık ve fedakârlık hissinin kuvvetlendirilmesine çalışır. O, talebenin dönüşte bulundukları yerlerde ve işlerde umumi talimatlara göre iş görebilmek kabiliyetlerini yükseltir. Bu sahada derslerden gayrı, ayrı ayrı fırka, içtimai işler ve pratikten istifade edilir ve kendilerine yol gösterilmek suretiyle yardım edilir. Ancak bu yardım, onlarda inisiyatifi açıp yükseltmeği, kafalarını işletmeği gözden uzak tutmaz. Terbiye yoldaşlarda kolektif çalışmağa ve iş bölümüne alıştırmağı elde etmeği gözde bulundurur. Gerek Fırka ve içtimai işler, gerekse dersler sahasında birbirlerinin noksanlarını görüp giderilmesini iş edinmeğe alıştırmak, onlara verilmiş işlerden hesap vermek ve istenmek suretiyle talebe yoldaşlar iyi niyetle tenkit yapmağa ve tenkide dayanmağa alıştırılır ve bu işte bilhassa talebelerin aktifliği göz önünde tutulur. Mühim hiçbir yanlış başıboş bırakılmaz.

Talebelerle mektep idaresi ve muallimler arasındaki bağlılığın canlılığı ve sıkılığı derecesinde talebenin iyi ve noksan taraflarını anlamak ve bu sayede de karşılaştıkları zorlukları gidermek hususunda onlara yol göstermek ve yardım etmek mümkün olur, karşılıklı sevgi derinleşir.

Mektepte okuyacak fırkalıların istenildiği derecede iyi yetişmeleri ve istenilen meziyetleri alabilmeleri, sıkıdan sıkıya gönderilirlerken seçimlerinde gösterilecek dikkat ve itinaya bağlıdır. İş başında az çok pişmemiş, kabiliyet ve sadakati kâfi derecede anlaşılmamış yoldaşların gönderilmesinin önü alınmalıdır. Şimdiye kadar ki görgü, seçkilerinde itina edilmeyenlerden çok kere zarar geldiğini göstermektedir. Çok dikkatli seçkinin işe elverişli kadrolara sahip olmak hususunda katî rolü vardır. Fırkada bir rolü olmamış kadınları gönderilen talebenin zevcesidir diye göndermeği, yaşı küçük çocukluları yollamağı bırakmalıdır.

Mektebin kitab ve muallim eksikliğini gidermeğe çalışmalıdır. Türkçeye çevrilmiş edebiyatı makinayla yazmak, ders takrirlerini v.s. stenografiyle yazmak üzere memleketten hiç olmazsa orta mektebini bitirmiş bir kadın yollamağı, kitap ve diğer vasıtaları göndermeği M. K. İş edinir.

Siyasi şubelerde yapılan değişikliklerden faydalanarak oralardan muallimliğe yarar yoldaşlar getirtmeğe mümessil yoldaş uğraşır. Mektebin kalabalığı göz önünde tutularak müdüre bir muavin bulunması geri bırakılmaz bir iş sayılır. B. L. M.’nin bu seneki alımında fırkamıza ayrılan yerlerden faydalanmak ve kendilerinden fazla işler beklenen ve çok sıkı tecrübeden geçmiş yoldaşlardan mürekkep bir grup göndermeğe, M.K. çalışır.”[14]

Raporun başında bu raporun Harici Büro, yani TKP’nin SSCB’de bulunan kadrolarının oluşturduğu kolu, tarafından kaleme alındığı ifade edilmektedir. Raporun muhtevası bize KUTV’un sorunları ve yapılan eğitim hakkında çok değerli bilgiler vermektedir. Rapor bize KUTV’un nasıl bir endoktrinasyon eğitimi verdiğini de göstermektedir.

Rapor KUTV’un kuruluş amacını net bir şekilde ifade etmektedir: “Mektep, fırkaya genç, sağlam savaşçılar yetiştirmek için kurulmuş ve bunun için çalışan bir terbiye ocağıdır.” Burada “savaşçı kelimesini “mücadeleci” olarak anlayabileceğimiz gibi, KUTV’da ispiyonaj ve silahlı eğitim de veriliyor olmasından dolayı “militan” olarak da anlayabiliriz. Talebenin disiplinli, burjuva davranış ve düşüncesinin etkisinden kurtulmuş bir parti mensubu olması istenmektedir. Talebelerin idarecilik kabiliyetleri arttırılarak, ülkeye döndüklerinde kendi başlarına parti emirlerini yerine getirme kapasitesine sahip olmaları beklenmektedir. Raporda eğiticiler ile talebeler arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiği üzerinde de durulmaktadır. İdareciler ve öğreticilerin talebeyle samimi bir ilişki kurması gerektiği, bunun talebenin verilen eğitimi daha candan kabul etmesini sağlayacağı ifade edilmektedir. Talebenin eğitimindeki bir unsurun da tenkit etme ve tenkide dayanabilme, kendi kusurunu görebilme özelliğinin kazandırılması olduğu raporda ifade edilmektedir. Rapordan anlaşıldığı kadarıyla kitap ve eğitici eksikliği söz konusudur. Bunun için Türkiye’den eğitici olabilecek kişilerin bulunup getirtilmesi ve ders notlarını daktilo etmek için bir kadın sekreterin Türkiye’den getirilmesi istenmektedir.

Rapordan anlaşıldığı kadarıyla, müfredatın Türkiye’deki güncel konuları içerir hale getirilmesi, öğrencilerin maddi şartlarının iyileştirilmesi ve muallimlerin öğrencilerin terbiyesinde daha aktif olmaları gibi konularda önceki dönemlere başarılar elde edilmiştir. Mektepte verilen eğitimin eksikleri de raporda yer almaktadır. Öncelikle mektebi bitiren talebeler teori ve pratiği bir araya getirmekte zorlanmaktadırlar. Yani öğrendiklerini hayata aktarmakta güçlük çekmektedirler. Ülkeye döndüklerinde işçilerin toplu çalıştıkları bir işletmeye girerek parti fikirlerini yaymak yerine, devlet memuriyetini tercih etmektedirler.

Raporda yer alan bir başka dikkat çekici husus da talebelerin seçilmesinde dikkat edilmesi gerekenlerdir. Türkiye’de iken komünist partisi içinde biraz da olsa olgunlaşmamış kişilerin gönderilmemesi istenmekte, aynı şekilde gönderilen kişilerin parti mensubu olmayan eşlerinin ve küçük çocuklarının da gönderilmesinin eğitimi olumsuz etkilediği ifade edilmektedir.

Sonuç

Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi, 1921-1939 yılları arasında Türkiye’den pek çok TKP üyesi ve sol görüşlü kişinin giderek eğitim gördükleri bir kurum olarak Türk solunun gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Bu okulda okuyan Türk öğrencileri 1920-1930 arası dönemde Türk solunun belkemiğini teşkil etmişlerdir. KUTV’da aldıkları yoğun teorik eğitim sayesinde Türk solunun düşünce ve teori yönünü kuvvetlendirmişlerdir. KUTV’daki eğitimlerinden dönen Vâlâ Nurettin, Şevket Süreyya Aydemir, İsmail Hüsrev Tökin ve Vedat Nedim Tör gibi bazı isimlerin ise kısa süre sonra hareketten uzaklaştıklarını, hatta “rejimin emrine girdiklerini” ve birikimlerini resmi ideolojiyi desteklemek için kullandıklarını görmekteyiz. Kadro dergisi ile yaşanan tecrübe bunun en temel örneğidir. Elimizdeki bilgiler Türkiye’deki sol hareketin yurtdışı bağlantılarını anlama ve SSCB’den ne ölçüde yönlendirildiğini görebilme konusunda önemli ipuçları vermektedir. Bu ise Türk solunun tarihi incelenirken göz önünde tutulması gereken hususlardandır.

İhsan Çomak

[Kaynak: Bilig, Kış 2016, Sayı. 76.]

Dipnotlar:
1. KUTV: Üniversitenin Rusça adının (Komunistiçeski Universitet Trudiyaşihsa Vostoka) kısa yazılışı.

2. “Гомо советикус/Homo Sovieticus”. Rus bilim adamı ve yazar Aleksandr Zinovyev tarafından “Sovyet İnsanı” adıyla 1982 yılında basılan kitabın başlığıdır. Kitapta Sovyet rejimi ciddi şekilde eleştirilmektedir.

3. Çarlık ve Sovyet dönemlerindeki toplum yapıları ve bunların karşılaştırılması ile ilgili bir analiz için bkz. “Interrelations Between Bolshevik Ideology and The Structure of Soviet Society.” Dinko TOMASİC, American Sociological Review; Nisan 1951, Cilt. 16, Sayı. 2, s. 137-148.

4. Haywood’un anıları için bkz: Harry Haywood, Black Bolshevik: Autobiography of an Afro-American Communist, Liberator Press, Şikago, 1978.

5. KUTV’da okumuş Afrikalı-Amerikalılar için önemli bir çalışma: Woodford McClellan “Africans and Black Americans in the Comintern Schools, 1925-1934”, The International Journal of African Historical Studies, Cilt. 26, Sayı. 2, 1993, s. 371-390.

6. Süreyya Aydemir, Kadro ile Sultangaliyev arasında bir bağ yok aslında. Bunu Kadro hareketinden önemli bir isim de söylemiştir. Sultangaliyev’in KUTV’da yalnızca öğretim üyesi olarak görev yaptığı da yanlış bir bilgidir. 4 Mayıs 1923’te tutuklanıncaya kadar üniversitenin yönetim üçlüsünde yer alıyor. Kendisi, aynı zamanda bu yükseköğretim kurumunun kurulmasını başlatanlardan, örgütleyicilerinden. Doğu Halkları Komünist Örgütleri 2. Kongresi’nde doğuda çalışacak nitelikli parti, sovyet ve askeri kadroların yetiştirilmesine yönelik öneriler sunuyor. 1921 yılında Narkomnats’a bağlı Doğu kurslarının açılması kararlaştırılıyor, bu, sonrasında Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne dönüştürülüyor. “Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi rektörlüğünün raporunda, Sultangaliyev’in “Devrim ve Sömürgeler” başlıklı dersini dinlemek isteyenlerin sayısının çok fazla olduğu, öğrencilerin, bu dersler başka derslerle çakıştığında, diğer derslere katılmadıkları belirtiliyor.” -İştirakî’nin notu.  

7. Nâzım’ın 1950’de Moskova’ya üçüncü gelişinden itibaren sürekli yanında olan Radi Fiş, 1998 yılında Moskova’da yaptığımız görüşmede, “Nâzım ile nasıl tanıştınız?” şeklindeki sorumuza, “Ben o sırada bir iş için havaalanındaydım. Nâzım’la orda tanıştım” şeklinde cevap vermiştir. Bu kaçamak cevaptan o dönemde çok iyi Türkçe bilen Fiş’in KGB tarafından Nâzım’ın havaalanına geldiği ilk günden itibaren onu takiple görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Bu yakın birliktelik, Nâzım’ın ölümüne dek devam etmiştir. Bu birlikteliğin bir ürünü olarak Nâzım Hikmet’i anlatan Nazım Hikmet: Sanatı ve Hayatından Parçalar adlı kitabını 1960 yılında yayınlayacaktır.

8. Anadolu kültüründeki imeceye benzeyen ve Cumartesi günleri toplumsal alanlarda yapılan gönüllü çalışma.

9. İsmail Hüsrev’e ait KUTV diplomasının Şevket Süreyya Aydemir tarafından yapılan noter tasdikli tercümesi Mete Tunçay tarafından yayınlanmıştır. Bkz:  Türkiye’de Sol Akımlar (1908-1925), BDS Yay., İstanbul, 2002, s. 622.

10. Asıl adı Hamdi Alev’dir. Trabzon’un Of ilçesinden olan Hamdi, askerlik yaparken, künyesini “Hamdi Şamil Of ” diye okuduğundan lakabı “Şamilof” olarak kalmıştır.

11. Eski takvime göre Ekim ve Kasım ayları.

12. Muhtemelen “komünist” kelimesinin kısaltması.

13. Devlet kurumlarına.

14. Rossiiski Gosudarstvenniy Arhiv Sotsialnoi Politiçeskoi İstorii (RGASPİ), f. 532, op. 8, d. 4, l. 13.

Kaynaklar:
“Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi” (1988). Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi. C. 6. İstanbul: İletişim Yay.

Akar, Atilla (1989). Eski Tüfek Sosyalistler. İstanbul: İletişim Yay. Akbulut, Erden (2010). Şefik Hüsnü Deymer. İstanbul: Sosyal Tarih Yay.

Arsenault, Raymond (2008). “Forgotten Revolutionaries”. The Washington Post. 13 Ocak. 3.

Artyomov, V. A. (2000). Karl Radek, İdeya i Sudba. Moskova: TsÇKİ Yay.

Aydemir Şevket Süreyya (1967). Suyu Arıyan Adam. Ankara: Remzi Kitabevi.

Aydemir, Aydın (1986). Nâzım. İstanbul: Broy Yay.

Aydemir, Şevket Süreyya (1979). Kırmızı Mektuplar ve Son Yazıları. İstanbul: Çağdaş Yay.

Babalık, Naciye (2005). TKP’nin Sönümlenmesi. İstanbul: İmge Yay.

Demirci, Fatih (2006). “Kadro Hareketi ve Kadrocular”. Dumlupınar Ün. Sosyal Bilimler Dergisi 15: 35-54.

Dinko, Tomasic (1951). “Interrelations Between Bolshevik Ideology and The Structure of Soviet Society”. American Sociological Review 16 (2): 137-148.

Ertan, Temuçin Faik (1994). Kadroculuk ve Kadro Hareketi (Görüsler, Yorumlar, Değerlendirmeler). Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

Fiş, Radi (1960). Nazım Hikmet, Oçerk jizni i tvorçeskba. Moskova: Sovyetski Pisatel.

Göktürk, Halil İbrahim (1977). Bilinmeyen Yönleriyle Şevket Süreyya Aydemir. İstanbul: An Matbaası.

Haywood, Hary (1978). Black Bolshevik: Autobiography of an Afro-American Communist. Şikago: Liberator Press.

Hikmet, Nâzım (1969). Nazım Hikmet: Bütün Eserleri. C. 7. Sofya: Narodna Prosveta.

İlhan, Attila (2000). “Şüpheli KUTV Yolcusu”. Cumhuriyet. 5 Temmuz.

Kosova, Zehra (1996). Ben İşçiyim. İstanbul: İletişim Yay.

Kuznetsova, N. A. ve L. M. Kalugina (1970). İz istorii Sovyetskova Vostokovedeniya. Moskova: Nauka.

Landa, R. G. (1999) “Mirsaid Sultan Galiyev”. Boprosı İstorii 8: 53-70.

McClellan, Woodford (1993). “Africans and Black Americans in the Comintern Schools”. The International Journal of African History 26 (2): 371-390.

Nurettin, Vala (1965). Bu Dünyadan Nâzım Geçti. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Özbek, Gökhan (2005) “Üçünçü Dünyada Devrim ve Kutv”. İleri 25: 229-238.

Panin E. V. and T. İ. Harlamova (2012). “Komunistiçeskiy Universiteti Dilya Natsionalnıh Menşinstv vı Covyetskoi Rossii”. İstoriçeskie, Filosfskie, Politiçeskie i Yüridiçeskie Nauki Kulturologie i İstkustvovedenie. Vopprosı Teorii i Praktiki 7: 153-156.

Pantsov A. V. (2001). “Taynaya İstoriya Sovyetko-Kitayskih Otnoşenii: Bolşeviki i Kitayskaya Revolutsiya (1919-1927)”. Moskova: İzd. Dom Muravey Gayd. 456.

Pravda Gazetesi. “O zadaçah KUTVA”. 6 Mayıs 1921.

Spiçak, Darya Aleksandrovna (2010). İstoriya Podgotovka Kadrov Kitaya İ Gomindana B Moskovskih Uçebnih Tsentrov Kominterna (1921-1939). Aftoreferat. Moskova.

Stalin İ. V. (1952). Soçineniya. Tom 7. Moskova: Gos. İz. Politiçeskoi Literaturı.

Sülker, Kemal (1976). Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı-1 1901-1928. İstanbul: May Yay.

Tekeli İlhan ve Selim İlkin (2003). Kadrocular ve Kadroyu Anlamak. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yay.

Timofeyova N. N (1988). Komunistiçeski Universitet Trudiyaşihsa Vostoka Kutv-Tsenter İdeinnei Podgotofki Komnistiçeskih İ Revolutsionnih Kadrov Vostoka. Dissertatsiya na saiskaniye üçeonnoi stepeni na kandidata istoriçeskih nauk. İnstitut Bostokovedeniye, Moskova. Tiyambe, Zeleza (2007). The Study of Africa: Global and Transnational Engagements. Dakar: Codesria Pub.

Tsiperoviç, İ. (1999). “Unikalnaya Kitayskaya Kollektsiya Vı Biblioteke İnstitüta Vostokovedeniye (St. Peterburgskiy Filial)”. Materialı Nauçnoi Konferentsii Posveşenniyu 50-Letiyu Obrazobaniye Kitayskoi Narodnoi Respubliki. St. Peterburg. 95-101.

Tunçay, Mete (2002). Türkiye’de Sol Akımlar I (1908-1925). İstanbul: BDS Yay.

Türkeş, Mustafa (1999). Ulusçu Sol Bir Akım: Kadro Hareketi (1932-1934). Ankara: İmge Yay.

Yanardağ, Merdan (1998). Türk Siyasal Yaşamında Kadro Hareketi. İstanbul: Yalçın Yay.