Giriş
Frantz
Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri (1961) adlı eserinde, İngiltere’nin Doğu
Afrika’daki kolonisi Kenya’da gerçekleşen, “Mau Mau” [7 Ekim 1952-21 Ekim 1956]
olarak anılan bağımsızlık savaşını, sömürgeler dünyasında sınıfın rolünü
anlamak için kullanır.[1] Klasik Marksist argümanların aksine, kurtuluş
hareketlerinin merkezinde yer alan “evrensel” bir sınıf olarak işçileri gören
görüşlere karşı, küresel Güney’de köylülüğün ve kent yoksullarının devrimci bir
mücadelenin temelini oluşturması gerektiğini savunur. Nitekim Fanon, işçilerin
sömürgecilerce geliştirilen şehirlerde ayrıcalıklı bir konumda olduklarını, bu
sebeple, ezilenler için güvenilmez müttefikler olduklarını öne sürer. Bu
makale, örgütlü işçilerin Kenya direnişinin gelişiminde oynadığı merkezi rolü
inceleyerek bu görüşü eleştirmektedir. Bu direniş, günümüze dek küresel Güney’deki
radikal direnişin anlaşılması açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır.
Burada
esas olarak savaşa uzanan radikalleşme sürecini ele alıyorum, bu bağlamda,
Kenya Dağı çevresindeki ormanlarda yaşanan çatışmalardan sadece kısaca değineceğim.
İngilizler,
mantıksız bir yaklaşım dâhilinde, kabileciliğe geri dönülmesi sebebiyle, yaşananın
bir savaş olmadığını iddia ederek, bunu bir “Olağanüstü Hal” (1952-1960) olarak
tanımladılar (Edgerton 1989, 107). Ancak, o dönemde Afrika’nın birliği fikrinin
savuncusu George Padmore’un da dediği gibi:
“Bu savaş, Boer Savaşı’ndan
bu yana Afrika’da bir sömürgenin başlatıp yürüttüğü en büyük savaştı. Yerel
polis gücüne, yalnızca Avrupalı erkekler arasından
toplanan Kenya Alayı’na,
Kikuyu Ev Muhafızları’na ve Kraliyet Afrika Piyadeleri’ne yardımcı olmak için 30.000’den fazla İngiliz askeri bir araya getirildi.” (Padmore
1956, 254)
Kraliyet
Hava Kuvvetleri de isyancı bölgelere ağır bombardıman uçaklarıyla yaklaşık altı
milyon bomba attı, 900’den fazla sorti gerçekleştirdi (Chappell 2011, 68).
Yeryüzünün
Lanetlileri’nde Kenya
Siyahi
psikiyatrist ve sömürgecilik karşıtı teorisyen Frantz Fanon, sömürgecilik
karşıtı mücadele üzerine yazdığı temel kitabı Yeryüzünün Lanetlileri’nde
sınıf konusunda incelikli bir yaklaşım sergiledi. Farklı sınıflardan insanların
muhtemel tutum ve davranışlarının pratik inceliklerini inceleyen Fanon, Kenya’yı
ayrıntılı olarak ele aldı, ancak bireylerden ziyade tipler üzerinden konuştu.
Bu makalede, Fanon’un işçilerin davranış biçimine ilişkin okumasında
yanıldığını savunacağım.
Fanon,
söze orta sınıfları ve saygın örgütlerini inceleyerek başladı. “Bu Mau-Maularla,
bu teröristlerle, bu boğaz kesenlerle hiçbir ilgisinin olmadığını yüksek sesle
ilan eden” En iyi ihtimalle, “kendisini teröristler ve yerleşimciler arasındaki
boş alana hapseden” milliyetçi parti liderinden bu sebeple bahsetti (Fanon
1967, 49).
Fanon,
toplumsal gelişmede orta sınıfların ve burjuvazinin rolünden bahsetti.
Marksistlerin büyük ölçüde hemfikir olabileceği bir çerçeve dâhilinde,
kapitalizmin başlangıcında burjuvazinin kendinden emin gücünü şöyle açıklıyordu:
“Avrupa devletleri, ulusal orta sınıfların servetin büyük kısmını ellerinde
topladığı bir anda ulusal birliğe ulaştılar” (Fanon 1967, 75). Bu yaklaşımın,
burjuvazinin özgüvenini abarttığını söylemek gerek. Ancak daha da önemlisi,
Fanon, burada burjuvazinin devrimci olmaktan çıktığı dönüm noktasını gözden kaçırıyor.
1848’deki Avrupa devrimleri zamanında burjuvazi, Karl Marx ve Frederick Engels’in
gelecekteki cellâtları olarak adlandırdığı altlarındaki işçi ve köylülerden,
üstlerindeki aristokrasiden daha çok korkuyordu (Draper 1978, 225). Burjuvazi,
işçi ve köylülerin dizginleri eline almasını sağlayacak bir devrimin gerçekleşmemesini
istiyor, kendisinin yerini geçmişe ait egemen sınıflardan birilerinin alma
riskiyle yüzleşmeyi tercih ediyordu. Bu tutum, küresel Güney’de güç kazanan
burjuvazi tarafından, emperyalizmle hesaplaşma söz konusu olduğu momentte de
benimsendi. Fanon, bu sorunu yeni bağımsız ülkelerin gelişimi için büyük bir
tehdit olarak gördü. Ancak Fanon, sömürgecilikten kazanç sağlayan sınıfların “anavatan”
ile bağlarını koruyarak “iç bölgelere giderek daha fazla sırt çevirdiğini”
görme eğilimindeydi (Fanon 1967, 133). Bu sınıfların, yoksulların çıkarları
doğrultusunda tüm ulusu geliştirmekle ilgilenen kişilerce kontrol edilebilmesi
durumunda, bunun üstesinden gelinebileceğini söylüyordu.
Ben
burada, ilerici bir ulusal liderlik meselesi sorunlu olsa da, burada Kenya’daki
bölünmenin, bir yandan yerli kırsal yoksullar ve gecekondu mahallelerindeki
yerinden edilmiş yoksullar, diğer yandan ise sömürgecilerce inşa edilen kentlerdeki
Batılılaşmış kent burjuvazisi ve işçiler arasında yaşandığı fikrine odaklanmak
istiyorum.
Kenya
ve diğer Afrika ülkelerinde, yeni burjuvazi kentli olsa da, genellikle kırsal
kesimde, etnik niteliği olan kitle tabanlarına dayanıyordu. Fanon’un yolsuzlukla
ilgili yürüttüğü tartışma, iktidardaki partinin, kırsal kesimdeki kabile ve
aile bağlarını kullanarak, büyük ölçüde toprak mülkiyetinin kontrolü yoluyla
himaye tesis etmek amacıyla “Kiambu Mafyası”, sonrasında “Kenya Dağı Mafyası”
olarak bilinen grupları nasıl kullandığını önceden izah etmekteydi (Shilaho
2018, 7, 43). Esasında sömürgecilikten geçinen sınıflar sırtlarını iç kesimlere
çevirmemişlerdi, halkını farklı bir şekilde sömürüyorlardı.
Bu
arada Fanon, işçi sınıfını kentli ve ayrıcalıklı olarak görüyordu ve şu yorumu
yapıyordu: “Kolonilerdeki işçi sınıfı, rüşeym halindedir. Halkın en çok
ayrıcalıklı kesimini temsil eder” (Fanon 1967, 96). Ancak Fanon, bu “rüşeym
halinde” oluşuna rağmen, gözlemcilerin işçileri gereğinen fazla önemli gördüklerini
söylüyordu. orantısız bir şekilde önemli olarak görme eğiliminde olduklarını
savundu çünkü “Sömürge yapısında kentlerin oluşturduğu bu adacıklar, sendikal
eylemin derin bilincindedir. [...] Oysa ‘iç kesim’, kırsal kesimde yaşayan
kitle, bu çatışmadan bihaberdir” (Fanon 1967, 96-97). Bu görüş, ücretli
işçileri, istikrarlı kırsal nüfusun aksine, sömürgecilik tarafından yaratılan
kentsel bir toplumsal dayatma olarak takdim etmektedir. Bununla birlikte,
gerçeklik, bir dizi sınıfın değiştiğini, toplumun sınıfsal ayrışma sürecinin
ilerlediğini ortaya koymaktadır. Kimi köylüler, sömürgeci modellerin münhasır
toprak mülkiyeti sayesinde mümkün kıldığı bir dünyada toprak biriktirmeye ve
küçük burjuva olmaya çalışmıştır. Diğerleri ise tamamen topraktan
uzaklaştırılmış, başkent Nairobi’ye göç ederek kent yoksulları haline gelmiş,
talihli olanlar, eğitim veya örgütlenme yoluyla istikrarlı bir iş bulabilmişlerdir.
Bu insanlar, kentsel ve kırsal yoksullar arasında doğrudan bir bağlantı
oluşturmaktadır. İnsanların birden fazla kimliği vardır. Basit işçi/lümpen,
işçi/köylü, kentli/kırsal ikilikleri yoktur. Bazı gruplar, özellikle ücretli
işçiler, onlara ekonomik ve politik avantaj sağlayan örgütlenme biçimlerine
daha yatkındır. Yoksul işçilerin koşullarını savunmaya çalışan en eski
sendikaların çoğu, büyük kent merkezlerinde kurulmamıştı.
1935’te,
Kisumu’daki (Victoria Gölü kıyısındaki) Afrikalı balıkçılar, daha iyi çalışma
koşulları için greve gittiler. Grev, Nairobi’ye gölden balık tedarikini kesti
(Singh 1969, 47). Diğer ilk dönem sendikaları arasında Kenya Ev Hizmetlileri
Derneği, Gece Bekçileri Derneği ve taksi şoförleri sendikası yer alıyordu
(Singh 1969, 131).
Fanon,
“kırsal bölgelerden ve ormanlardan gelen, emekleri için bir pazar bulamayınca
hırsızlığa, sefahat ve alkolizme yönelen genç Kenyalıların muazzam akını”
(Fanon 1967, 103) ifadeleriyle anlattığı örgütsüz kent yoksullarını veya
lümpenproletaryayı en radikal kent unsuru olarak görüyordu. Bu insanlar, en
çaresiz, kaybedecek en az şeyleri olanlardı. Oysa, bir yüzyıl önce Engels, bu toplumsal
tabakayı "tüm sınıfların çürüyen unsurları, tüm büyük şehirleri merkez
bilen, mümkün olan en kötü müttefikler” (Engels 1870) olarak tanımlamıştı.
Fanon da benzer bir noktaya değinerek, zalimin “lümpenproletaryanın zafiyetleri
olarak cehalet ve anlayışsızlığı son derece ustaca kullanacağını” (Fanon 1967,
109), onları mevcut sistemi savunmak için çetelere katacağını belirtmişti.
Fanon, sınıfsal oluşumun dinamik doğasını anlamıştı. Ama, Nairobi olayında kent
yoksulları arasında direnişi örgütleyen Kırklar Grubu’nun liderlerinin, aynı
zamanda militan milliyetçi isyanı örgütleyen sendikal mücadelelere de dâhil
olduklarını bilmiyordu. Daha geniş kent yoksulları ile işçiler arasında aşılmaz
bir engel yoktu; bilâkis, sendikalar ve işçi sınıfı örgütlenmesi, uzun vadeli
devrimci örgütlenmenin gelişmesine imkân sağlayan bir istikrar sağladı.
Kenya'daki
İsyanın Kökenleri
Britanya
İmparatorluğu, 1895’te Kenya adını alacak toprakları ilhak etti. İlk hükümdarı
Sör Charles Eliot, burayı “Beyaz Adamın Ülkesi” ilan etti. “Bu böyleyken, beyaz
çıkarlarının en önemli olması gerektiğini kabul etmemek tam bir ikiyüzlülüktür”
(Padmore 1956, 233) diyordu. Beyaz yerleşimciler, “Yüksek yaylaların en verimli
bölgelerinde geniş plantasyonlar aldılar” (a.g.e., 233). Bu bölge, büyük
ölçüde Gĩkũyũ halkının anavatanıydı. El emeği gerektiren işleri, Avrupalılar
yerleştiğinde orada kalan ve birçoğunun nesillerdir işlediği topraklarda
aşağılayıcı bir şekilde “işgalciler” olarak bilinen “çeyrek milyondan fazla”
Afrikalı yapıyordu. “Vergi dayatmasıyla zorlananlar, küçük bir araziyi işleme
ve kendi yiyeceklerini, bir veya iki ineği yetiştirme izni karşılığında
işgalciler için çalışmayı ‘seçtiler’ [...]” (a.g.e., 236). Toprak
üzerinde yaşamaya devam etseler de, ücretli bir ekonomiye dâhil oldular. Artık
basit birer köylü değillerdi.
İkinci
Dünya Savaşı sonrası demokrasi ve belirsiz bir gelecekte “kendi kaderini tayin
etme” ihtimalini esas alan söylemlerden derinden rahatsız olan beyaz
yerleşimciler, 1949’da Kenya Planı’nı ortaya koydular. Plan, tıpkı bir önceki
yıl Güney Afrika’da uygulamaya konulan ırk ayrımcılığı gibi, mevcut “beyaz
üstünlüğünü” öngörülebilir geleceğe kadar pekiştirmeyi amaçlıyordu (Kaggia
1975, 113). İlk itiraz, Kenya’nın bağımsızlık sonrası ilk lideri olacak Jomo
Kenyatta’nın önderliğindeki nispeten ılımlı milliyetçi Kenya Afrika Birliği’nden
(KAU) geldi.
Irk
ayrımcılığını geri püskürtmeye yönelik radikal talepler çoktan gündeme gelmişti.
Savaştan sonraki ilk kitlesel direniş, Ocak 1947’de Mombasa limanında
gerçekleşen genel grevdi. Afrika İşçi Sendikası’nın şikâyetleri, yönetimin “aynı
görevleri yapan diğer ırklardan işçilerle eşit ücret ödemeye karşı kayıtsızlığı”ydı
(Singh 1969, 142). Afrikalı, Asyalı ve Avrupalı işçiler farklı ücretler
alıyorlardı.
Sendika
lideri Makhan Singh, yerleşimcilerin gazetesinde yer alan şu ifadeye değindi: “15.000’den
fazla işçi greve katıldı. [...] Bu grev, limanlarda ve demiryollarında tüm çalışmaları
durdurdu, neredeyse tüm oteller, ofisler, bankalar ve özel evler Afrikalı
hizmetçilerden yoksun kaldı” (Singh 1969, 141). Singh’e göre bu durum, “Kenya’daki
neredeyse tüm işçilerin ücretlerinde artışa yol açtı, sendikaların kurulması ve
geliştirilmesi için muazzam bir uyanışa yol açtı” (Singh 1969, 151).
Singh,
tıpkı daha sonra Mau Mau’nun merkez komitesinde yer alacak olan Bildad Kaggia
ve Fred Kubai gibi, Kenya’da radikal fikirlerin gelişmesinde hayati bir rol
oynayan bir isim. Dönem hakkında detaylı kitaplar yazan Kaggia ve Singh’i ön
plana çıkaracağım, ama bu demek değil ki Kubai bu süreçte küçük bir rol oynadı.
Rollerini anlamak için, her birinin yaşam öyküsü hakkında biraz bilgi sahibi
olmakta fayda var.
Kaggia,
1921’de Nairobi yakınlarında doğmuş bir Gĩkũyũ’du. Ailesinin okul ücretlerini
karşılayamaması nedeniyle liseyi bitiremedi. Katip olarak çalıştıktan sonra
İkinci Dünya Savaşı’nda orduya katıldı ve Mısır ile İngiltere’ye gönderildi.
Kenya’ya radikalleşmiş olarak döndü, ülkenin Orta Bölgesi genelinde sömürge
karşıtı bir Afrikacı kilisesi kurdu. Sonrasında bu dönemde yaptığı şeyi şu
şekilde dile getirecekti: “Yeni bir yaşam biçimi, Afrikalıların haklarının
üzerinde durabileceği, ayrımcılığa uğrayamayacakları bir yaşam biçimi konusunda
vaazlar verdim” (Kaggia 1975, 73). Sömürge yetkilileri, onu faaliyetleri
nedeniyle dört kez hapse attı, ayrıca “harekete mensup çok sayıda erkek, kadın
ve çocuğu tutukladılar” (Kaggia 1975, 74).
Kaggia,
1947’de Nairobi’ye taşındı, direniş yöntemlerini değiştirdi. Aşağıda ele
alınacak olan Kırklar Grubu adlı sokak örgütünün liderlerinden biri oldu.
Ayrıca Memurlar ve Ticaret İşçileri Sendikası’nı kurdu. Toplu sınıf faaliyetine
yönelen sendika üyelerini “eğitimsizler” olarak adlandırdı; çünkü okuryazar
olsalar da orta sınıf değillerdi, beyaz insanlara tanınan ayrıcalıkların
hiçbirine erişimleri yoktu (Kaggia 1975, 78). Bu kentli sendikacılar, Fanon’un
beyaz sömürgecilerle özdeşleşen ayrıcalıklı azınlığından çok farklıydı.
Kaggia,
işçi sınıfı hareketinin radikal bir örgüt kurmak için ideal bir temel
sağladığını keşfetti. Şöyle aktarıyor: “Nairobi’deki insanlar, liderlik için
KAU’nun siyasi liderlerine değil, sendikalara baktılar. Bu destekten cesaret
alan sendikalar, siyasi liderliği de ele geçirmeye karar verdiler” (Kaggia
1975, 79). Kaggia, Kubai ve militan müttefikleri, 1951’de Nairobi'deki KAU'nun
kontrolünü ele geçirdiler ve onu çok daha radikal bir yöne doğru
yönlendirdiler; örneğin, üç yıl içinde bağımsızlık talep ettiler (Murray-Brown
1974, 242).
Kaggia,
ayrıca Doğu Afrika Sendikalar Kongresi (EATUC) ile çalıştı ve Mau Mau’yu
yöneten merkez komitenin (MMCC) kurucu üyesiydi. Kaggia, Kenya’daki sömürge
yönetimini sona erdirmek için nasıl örgütlenileceğini tartışmak üzere bir araya
gelen bir çalışma grubunun ilk katılımcılarını listeledi; bu liste, bu kentli
radikaller arasındaki çeşitliliği ortaya koyuyor.
Gĩkũyũlar
egemen olsa da, KAU, etnik bir örgüt olmaktan çok uzaktı: “KAU üyeleri J. D.
Otiende, Fred Kubai, P. J. Ngei ve bendim. Çevre, ayrıca Kenyatta’yı bazı
toplantılarına katılmaya davet etti. Dışarıdan gelen üyeler arasında Pio da
Gama Pinto, J. Murumbi, C. M. G. Argwings-Kodhek, Peter Wright ve Komutan John
Miller bulunuyordu” (Kaggia 1975, 99). Daha sonra, Kaggia’nın tavsiyesine
rağmen, Afrikalı olmayanlar dışlandı.
Kaggia,
ayrıca sömürgecilerin Afrika Danışma Konseyi’ne atandı. Bu, Mau Mau üyelerince
yönetilen birçok derneğin tanınmasını sağladı; bu da “belediye binalarına hâkim
olabileceğimiz anlamına geliyordu. Durdurulma korkusu olmadan istediğimiz kadar
toplantı yapabilirdik” (Kaggia 1975, 96). Ormanlarda gerilla üslerinin
geliştirilmesini sağlayacak olan, işçi sınıfı liderliğinden gelen Nairobi’deki
istihbarat ve lojistikti.
Makhan
Singh, 1913 yılında Hindistan’ın Pencap eyaletinde doğmuş bir Sih’ti. Ailesi, o
gençken Nairobi’ye taşındı. İngilizler, demiryolları inşa etmek ve diğer işçi
sınıfı işlerini üstlenmek için Hintli işçiler ithal etmişti, Kenya’daki ilk
sendikaların neredeyse tamamı Hintlilerce kurulmuştu ve onlarla sınırlıydı.
Singh, sendika hareketinin ilk liderlerinden biri oldu, 1935’te Hint Sendikası’nın
adını Kenya İşçi Sendikası olarak değiştirmek ve Afrikalıları üye olarak almak
için başarılı bir kampanya yürüttü. Ne yazık ki, birçok Asyalıyı Afrikalılarla
aynı sendikalarda olmaları gerektiğine ikna etmek için epey uğraşmak zorunda
kaldı. Singh, grevler düzenlendiğinde işverenlerin, işçilerin birliğini ve
dayanışmasını zayıflatmak için toplumsal, bölgesel veya dini temellere dayalı
yeni işçi örgütleri kurmaya çalıştığını yazdı (Singh 1969, 62). Sömürge
yetkilileri böl ve yönet taktiklerini kullanma konusunda geniş deneyime
sahipti. Kenya’nın ilk milliyetçi örgütü olan Harry Thuku’nun Doğu Afrika
Birliği, sömürge yetkililerinin birden fazla kabileyi içeren örgütleri
yasaklaması nedeniyle, 1923’te Kikuyu Merkez Birliği olarak yeniden yapılanmak
zorunda kaldı (Thuku 1970, 22) (Pinto 2014, 8).
Sömürge
yetkilileri, İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Hindistan’a yaptığı bir ziyaret
sırasında Singh’i gözaltına aldı ve savaş süresince hapse attı. Hindistan
Komünist Partisi’ne katıldı ve hapis cezasını Marx'ın Kapital’ini
Pencapça'ya çevirerek geçirdi (Patel 2006, 108). Savaştan sonra Kenya’ya
döndüğünde doğrudan siyasete geri döndü, sendikalar ve çatı örgütü EATUC’u
kurdu.
Fred
Kubai, 1917’de doğmuş, Nairobili bir Gĩkũyũ’du, İkinci Dünya Savaşı’na dek
telgraf operatörü olarak çalıştı, daha sonra orduya katıldı ve Kenya’da
görevlendirildi. Kırklar Grubu üyesiydi, Kenya Afrika Karayolu Taşımacılığı ve
Mekanik İşçileri Sendikası’nı kurdu. Daha sonra Singh ile birlikte EATUC’u
kurdu, MMCC’de görev yaptı. Kubai, örgütlerinin siyasi oldukları, “iş
kollarında toplu pazarlıkla sınırlı olmadıkları” gerekçesiyle gerçek sendikalar
olmadığı yönündeki iddialardan rahatsız oldu ve yüzleştikleri koşullar
dâhilinde, “mücadelelerini sadece iş kolu temelli değil, aynı zamanda siyasi
olarak da yürütmek zorunda olduklarını” dile getirdi (Singh 1969, Foreword).
Olağanüstü
Hal döneminde gözaltına alındıktan sonra Kenya İşçi Federasyonu’nun direktörü
oldu. Kenya’nın bağımsızlığının ardından milletvekili seçildi, Çalışma
Bakanlığı’nda Bakan Yardımcısı olarak görev yaptı.
Birçok
Kenyalı isyancı İngiliz ordusunda bulunmuş olsa da, bunun asıl faydası savaş
eğitimi almış olmaları değildi. Bazıları Burma’da savaştı, ancak çoğu, muharebe
birliklerinde değildi (Parsons 2017, 287). Bununla birlikte, lojistik ve askeri
organizasyon öğrendiler. Timothy H. Parsons’ın da dediği gibi, “Okuryazarlık ve
muhasebe, savaşlardan galip çıkmaya yetmese de, bu beceriler, orduları kurmak
ve motive etmek için gerekliydi” (Parsons 2017, 287). Son olarak, beyaz
insanlara farklı bir bakış açısıyla baktılar. Kaggia, siyasi iklimdeki
değişimin en önemli faktörünün eski askerlerin dönüşü olduğunu aktarıyor.
“Bu askerler, çok geniş
bir coğrafyada seyahat etme imkânı bulmuş, Avrupa’nın zayıf yönlerini görmüş
insanlardı. Bazıları, benim gibi, yurtdışında kabul görmüş ve kendi ülkelerinde
aşağılık muamelesi görmeyi kaldıramamıştı.” (Kaggia 1975, 66)
İngilizlere
karşı direniş, Nairobi’nin yoksul bölgelerinde yaşayan radikalleşmiş genç
erkeklerden oluşan bir grup tarafından desteklendiğinde, KAU’daki
anayasacılığın ötesine geçti. Ön saflarda Kırklar Grubu sokak çetesi üyeleri ve
sendikacılar vardı. Birçok radikal gibi, Kaggia ve Kubai de hem çete üyesi hem
de sendikacıydı. Mau Mau gerillaları arasında lider olan Dedan Kimathi, Stanley
Mathenge ve diğerleri Kırklar Grubu üyesiydi (Maina wa Kĩnyattĩ 2008, 82). John
Lonsdale’in Kırklar Grubu’ndaki sınıf ve karmaşık motivasyon üzerine yaptığı
incelikli inceleme çok faydalı. İlk bakışta grup, 1940 yılında sünnet edilmiş
erkekler için geleneksel bir Gĩkũyũ yaş grubu derneği gibi görünüyor:
“Gĩkũyũ, yıllık
inisiyasyon törenlerinde ve geçmişte yaş gruplarının seri olarak
gruplandırıldığı ‘alaylarda’ dayanışma ilişkisi tesis ediyordu. Ayrıca,
nesiller arası geçişleri ritüel olarak eşdeğer görüyorlardı; bir nesil, yeni
doğan torunda yeniden doğuyordu. Kırklar Grubu, bu üç algıyı da sorguladı.
Onlar, bir yaş grubu değildi. Liderlerinden biri, 1937 gibi erken bir tarihte,
misyoner tarzında sünnet edilmişti; kırklarda inisiyasyon törenine katılan her
erkek üye olmaya hak kazanıyordu. [...] Son olarak, iddialarına göre,
ebeveynlerinin (büyük ebeveynlerinin değil) 1940 yılında, kendilerinin de tüm
bu yaşam krizlerini yaşadıkları aynı yılda doğmuş, inisiyasyon törenlerine
katılıp evlenmişlerdi. Otoriteye karşı bundan daha korkunç bir hakaret düşünmek
zor.” (Lonsdale 1992, 422)
Bu
ifadeler, toplumsal akışkanlığın düzeyini ortaya koyuyor. insanlar hem geçmişe
bakıyorlar hem de zor zamanlarda farklı bir gelecek yaratmaya çalışıyorlar. Geçmişi
hem küçümsüyorlar hem de ona saygı duyuyorlar. Her biri Gĩkũyũ’du ama aynı
zamanda Gĩkũyũ olmayanlarla da çalıştılar, sahip olmadıkları topraklara baktılar,
aynı zamanda sendikalarda örgütlendiler.
David
Hyde, Nairobi’deki “çete kültürü, siyasi gruplar, sendikalar ve şehir çapında
bir Afrika kiracı derneğinin ortaya çıkışının bir karışımını içerdiğini” dile
getiriyor (Hyde 2002, 238). “Dışlanmış yoksulların” çoğu, bu grupların
bazılarının veya tamamının üyesiydi, bu nedenle, “işçi sınıfını, küçük
tüccarları, işsizleri ve köksüz göçmenleri” birbirine bağladılar, bu, özellikle
kent ortamında da olsa, “kırsal kesimdeki hoşnutsuzluktan besleniyordu” (Hyde
2002, 238). Bu atmosfer, radikallerin etkisinin sendika hareketinin çok ötesine
yayılmasına imkân sağladı.
Mart
1950’de sömürge yetkilileri, önceki on yılda iki katına çıkan Nairobi’ye şehir
statüsü verilmesi nedeniyle bir haftalık kutlama ilan etti. EATUC, kutlamaları
boykot etti ve bu da yoksul halk arasında büyük destek gördü. Ev ve Otel
İşçileri Sendikası’nın bir toplantısında Kubai, kutlamaları Kenya’da
demokrasinin ilerlediği izlenimini vermek için tasarlanmış “sadece bir
propaganda hilesi” olarak nitelendirdi (Patel 2006, 217). Yetkililer EATUC’yi
yasakladı, Kubai ve Singh de dâhil olmak üzere liderlerini tutukladı.
Buna
karşılık, EATUC, 16 Mayıs 1950 Salı günü genel greve başladı.
Hükümet,
grev yapmanın yasa dışı olduğu “temel hizmetler” listesini derhal genişletti.
Çarşamba sabahına kadar grev, tam anlamıyla yürürlüğe girdi. En çok
etkilenenler, Bayındırlık İşleri Dairesi ve şehir yönetimi oldu, merkezi
hükümet çalışanları ve demiryolu çalışanları daha az etkilendi. (Patel 2006,
233)
Grev
,Nairobi’ye odaklanmıştı, ancak Mombasa, Nakuru ve Kisumu dâhil olmak üzere,
tüm büyük şehir merkezlerini etkiledi. Greve nispeten daha küçük olan
şehirlerde yüzlerce kişi katıldı. Eylemi yaklaşık 100.000 işçi gerçekleştirdi,
ancak grev komitesi 25 Mayıs Perşembe günü grevi sona erdirdi. Hükümet, asgari
ücreti önemli ölçüde artırmıştı, ancak EATUC yeniden kurulmadı, Makhan Singh
gözaltında kaldı. Hükümet ve yerleşimci basını onu komünist bağlantıları
nedeniyle eleştirdi, 11 yıl boyunca serbest bırakılmadı (Patel 2006, 234).
Yukarıda bahsedilen çok sayıda örgüte rağmen, “yerini alacak, gerçek manada
halktan destek gören bir kitle örgütü kalmadı” (Leys 1975, 49).
Bu
hareketi kısmen hükümet baskısı alt etti. İşçi sınıfı liderliğindeki farklı
grupların geçici ittifakı, işçi sınıfının radikal potansiyelini ortaya koydu.
En iyi koşullara sahip işçiler, devlet memurları ve demiryolu işçileri, Fanon’un
tahmininin aksine, devletle birlikte hareket etmek yerine en militanlar
arasında yer aldılar.
Kaggia,
isyanın ilerleyebilmesi için örgütsel çekirdeğin gizli olması gerektiğine
inanıyordu; bu nedenle, İngiliz propagandasının merkezinde yer alacak olan
sadakat yemini talep etme yoluna gidildi (Kaggia 1975, 113). Bu dönemde
isyancılar, yeni üyelerden ihanete karşı yemin etmelerini istemeye, silah
depolamaya, gerilla savaşı planlamaya ve işbirlikçi olarak görülen kişileri
öldürmeye başladılar.
Kenyatta,
KAU’yu ortaya çıkan Mau Mau’dan uzaklaştırmaya çalıştı. 24 Ağustos 1952’de,
yukarıda alıntılanan Fanon’un isimsiz “milliyetçi parti lideri” tarzında,
Gĩkũyũland’ın kalbindeki Kiambu’da hükümet destekli bir mitingde Mau Mau’ya
karşı konuştu. Sömürge Ofisi’ne sunulan bir raporda, Kenyatta’nın 30.000 Gĩkũyũ’nun
katıldığı bir toplantıda Mau Mau’yu “açıkça kınadığı” ve "hepsinin,
kınamayı onayladıklarını belirtmek için onun isteği üzerine ellerini kaldırdığıyla”
övünülüyordu. Raporda ayrıca, “Sanırım Mau Mau hareketini çok geçmeden geri
püskürtmeyi başaracağız” deniyordu (Murray-Brown 1974, 250). MMCC, bir toplantı
talep etti. Kaggia’nın aktardığına göre, “Bu, Kenyatta’nın MMCC ile ilk
görüşmesiydi.”: “Kubai ve beni orada görünce şaşırdı. [...] Tanımadığı diğer
liderlerin toplantıyı yönettiğini gördü” (Kaggia 1975, 114). “Fred Kubai’ye
göre, KAU mitinglerinde Mau Mau’yu sürekli kınamasının hayatına mal
olabileceğinin farkında olup olmadığı soruldu” (Maina wa Kĩnyattĩ 2008, 125).
Kenyatta, stratejiye destek sunmamaya devam etti ancak onu kamuoyu önünde eleştirmeyi
bıraktı.
İngilizler,
20 Ekim 1952’de “Olağanüstü Hal” ilan ettiler. Jock Scott Operasyonu ile, aralarında
Kenyatta, Kaggia ve Kubai’nin de bulunduğu, Kapenguria Altılısı olarak bilinen
yaklaşık 100 milliyetçi lideri gözaltına aldılar. Direniş, büyük ölçüde
planlama aşamasındaydı ve açık savaşa hazır değildi. Ancak, İngiliz
operasyonları direnişi baltalasa da, Nairobi’deki taban örgütlenmesi,
istihbarat toplamaya, lojistik organize etmeye ve operasyonlar yürütmeye devam
edebildi. Bu, savaşın daha iyi bilinen aşamasında gerilla çatışmalarının
çoğunun gerçekleştiği kırsal bölge olan Aberdares’te gerilla üslerinin
kurulmasını sağladı.
Şehirdeki
liderlik, nihayet 1954’te Nairobi’yi kuşatan ve tüm Afrikalıları tutuklayan Örs
Operasyonu ile kırıldı. İsyanla ilgili olduğundan şüphelenilen herkes, harekete
olan yeminlerinden vazgeçene dek boru hattı olarak bilinen bir gözaltı kampları
sisteminde tutuldu. Bu sistem, en yoğun döneminde 80.000 kişiyi mahpus etmişti.
Koloninin başsavcısı Eric Griffith-Jones, valiye yazdığı mektupta, tutuklulara
uygulanan muamelenin “Nazi Almanyası veya komünist Rusya’daki koşulları üzücü
bir şekilde hatırlattığını” dile getiriyordu (Guardian 2013). Sunduğu çözüm
ise, uygulamanın gizli tutulması şartıyla, sistematik dayakları kapsayacak yeni
bir yasa taslağı hazırlamaktı. Başsavcı, “Madem günah işleyeceğiz, sessizce
işlemeliyiz” diyordu (Cobain ve Norton-Taylor 2012). Bu mektuplar, İngiliz
hükümetini kısmen suçluluğu kabul etmeye zorlayan 2011’deki bir mahkeme
davasından sonra ortaya çıktı. Sömürge yönetiminin Örs Operasyonu aracılığıyla
verdiği aşırı tepki, kentlerdeki örgütlenmeyi ne kadar büyük bir tehdit olarak
gördüğünün kanıtıydı.
Ormanlarda
iki yıl daha süren çatışmalar oldu, hareket, 1956’da fiilen yenilgiye
uğratıldı, ancak Olağanüstü Hal birkaç yıl daha devam etti.
Bağımsızlık
Sonrası
Fanon’un
işçiler ve burjuvazinin doğal bir blok oluşturduğu varsayımı Kenya’da karşılık
bulmadı:
“Köylüler, neticede
doyasıya yiyebilen bu ulusal orta sınıf ve işçilerle karşı karşıya
kaldıklarında, onlara omuz silkerek bakıyorlar. Omuz silkiyorlar çünkü her iki
tarafın da onları birer denge unsuru olarak gördüğünü çok iyi biliyorlar.”
(Fanon 1967, 98)
Burada
Fanon, sendikaların köylülük hilafına, orantısız ölçüde büyük bir pay almaya
çalışacağı ulusal bir pastanın var olduğunu düşünüyor. Tarihsel deneyim, topraklara
işçiler de dâhil tüm kır ve kent yoksulları hilafına el koyanların orta sınıf
olduğunu ortaya koydu.
Gavin
Kitching’in tespiti bu açıdan önemli:
“1952’den sonra, özellikle
bağımsızlık sonrası, bazı Afrikalı hanelerin devlet kaynaklarına ayrıcalıklı
erişim kazanmasıyla birlikte, sınıfsal farklılaşma süreci hızlandı. Bu
hızlanmayla birlikte, en zengin ve en yoksul Afrikalı haneleri arasındaki
göreceli uçurum da genişledi, çünkü bazıları, en yüksek gelirlere erişim
kazandı.” (Kitching 1980, 315)
Bağımsızlık
sonrası ilk parlamentoda milletvekili olan Kaggia, toprakların dağıtım şekline,
yoksullara ve giderek güçlenen siyahi orta sınıflara dağıtılmamasına itiraz
etti. Kenyatta ise Kaggia’dan, hükümet politikası için kolektif sorumluluk
üstlenmesini veya istifa etmesini istedi. Sonraki yıl boyunca solculuk karşıtı söylemini
daha da güçlendiren Kenyatta, solcu milletvekillerini zenginleşip ekonomiyi
inşa etmedikleri için “tembel” olarak nitelendirdi:
“Kaggia, boş vaatlerde
bulunuyorsun. Biz (Kapenguria Altılısı’ndan biri olan) Paul Ngei ile birlikte
hapisteydik. Sen bugün Ngei’nin evine gitsen, çok miktarda kahve ve başka
ürünleri ektiğini görürsün. Peki siz kendin için ne yaptın?” (Maina wa Kĩnyattĩ
2008, 389)
İngilizler,
bağımsızlığı kabul ettikten sonra, Kenyatta, eski sömürgeci efendisiyle iş
yapmaya devam edebilecek bir devlet geliştirmek için onlarla birlikte çalıştı.
Kenyatta hükümeti, Mau Mau’nun sonuçlarının veya kimin toprak sahibi olup kimin
yüzüstü bırakıldığının incelenmesini istemedi. İngiliz boru hattı kamplarında
işkence gören kurbanların açtığı dava, 2011 yılına dek Londra’ya taşınmadı.
Savaş gazilerinin örgütlenmesi, ancak 2003 yılında, Kenya hükümeti
bağımsızlığın 40. yılından sonra Mau Mau’yu yasaklayan sömürge yasasını
kaldırdığında yasal hale geldi (Plaut 2003).
Peki
Bu Anlattıklarımızın Bugünle Ne Alakası Var?
Birkaç
yıl önce, Tanzanyalı Marksist Issa Şivci, Lenin ve diğer klasik Marksistlerin
işçileri, kırsal yoksulları ve köylüleri tanımlamak için kullandıkları
terimlerin “teorik bilimden ziyade, betimleyici veya en iyi ihtimalle siyaset
sanatına ait terimler” olduğunu söyledi (Shivji 2017, 2). Tarihsel olarak,
tanıdığı teorisyenlerin “en çok ezilen ve belki de sömürülen kesim köylü
kitlesi iken, işçi sınıfının önderliğindeki Çin işçi-köylü ittifakı formülüne
kolayca, biraz da tembelce geri döndüğümüzü” düşündüklerini dile getirdi
(Shivji 2017, 2).
Şivci,
Afrika’daki işçilerin ve köylülerin zulme karşı mücadelesini ciddi bir şekilde
analiz etmeye çalışan isimlerden. Ancak, klasik Marksistlerin sınıflarla ilgili
ifade ve terimleri sadece “siyaset sanatı” olarak kullandıklarını öne sürmesi
yanlış. Lenin’in işçiler ve köylüler arasındaki farkı ve kırsaldaki mücadeleyi
tanımlaması, Fanon’unki gibi, bir kişinin sınıf konumunun onu nasıl davranmaya
yönlendireceğine dair teorik anlayışına dayanıyordu. Lenin şunu diyordu:
“Bu nedenle, modern
toplumda küçük çiftçilerin konumu, onları kaçınılmaz olarak küçük burjuvaziye
dönüştürür. Onlar, ücretli işçiler ve kapitalistler arasında ebediyen gidip
gelirler. Köylülerin çoğunluğu, yoksulluk içinde yaşar, mahvolur, proleterleşir;
azınlık ise kapitalistlerin peşinden gider, kırsal nüfusun büyük çoğunluğunun
kapitalistlere bağımlı kalmasına yardımcı olur.” (Lenin 1913)
Fanon’un
her sınıfın ekonomik konumu ve davranışı hakkındaki yazıları, her zaman aynı
varsayımları dile getirmeseler de, klasik bir Marksistinkine benzer. Birçok
daha bilinçli Marksist teorisyen, sınıfların neden böyle davrandığı meselesini
Fanon kadar dert etmez. Bu tür inançların ve toplumsal değişimlerin dünyanın
farklı bölgelerinde emperyalizme meydan okuma yeteneğini nasıl etkilediğine
dair anlayışın incelikleri, devrimci teorinin temelini oluşturur. Bu nedenle,
işçiler hakkındaki görüşü yazdığı dönemde benzersiz olmasa da, 60 yıldan fazla
bir süre sonra bile eleştirilmesi hâlâ kıymetlidir.
Fanon’un
Kenya savaşının daha ayrıntılı tarihine erişiminin olmaması üzücüdür; bu
tarihin büyük bir kısmı onun ölümü ardından yayımlanmıştır. Özellikle
sömürgecilik karşıtı bilinci ateşleyen demokrasinin nasıl “boş bir kabuk,
olabileceği şeyin kaba ve kırılgan bir taklidi” haline gelebileceği konusundaki
endişesi göz önüne alındığında, ömrünün, sömürge sonrası rejimlerin doğası ve
bunlara karşı direnişle ilgilenmeye vefa etmemesi önemli bir eksikliktir (Fanon
1967, 119). Bu tekrar tekrar yaşanan başarısızlık, kısmen, işçi sınıfından
ziyade, orta sınıflara ve burjuvazinin unsurlarına dayalı bir partiye
güvenilmesinden kaynaklanmaktadır.
Mombasa
ve Nairobi grevleri ve bunların üzerine kurulu militan sendikacılık bir istisna
değildi. Hyde, 1945-1950 arası dönemde Afrika’yı saran bir dalgadan bahsediyor.
Uganda ve Nijerya’da [1945], Tanganyika’da [1947], Zanzibar’da [1948] genel
grevler patlak verdi, Dakar ile Darüsselam’ı saran, “şehri kuşatan” işçi
eylemleri yaşandı (Hyde 2002, 235fn).
Bu
deneyim, işçi sınıfı faaliyetinin en etkili sömürge karşıtı mücadelelerde
sıklıkla merkezi bir rol oynadığını gösterdi. Nitelikli işçi sınıfı, Fanon’un
tahmin ettiği gibi, doğalında sömürgecilerin yanında yer almadı. Bağımsızlık
sonrası deneyimler, Fanon’un tanımladığı şekilde işbirlikçi rolünü üstlenme
olasılığı en yüksek grubun, işyeri militanlarından ayrı yeni bir toplumsal
katman oluşturan sendika bürokratları olduğunu göstermiştir. Tony Cliff ve
Donny Gluckstein’in de dediği gibi:
“Sendika bürokrasisi,
temelde muhafazakâr olan, ayrı bir toplumsal oluşumdur. Janus tanrısı gibi iki
yüze sahiptir: işverenler ve işçiler arasında denge kurar. İşçilerin
mücadelesini engeller, kontrol eder, ancak işverenler ve devletle işbirliğini
sendikaları tamamen etkisiz kılacak bir noktaya itmemek, işçi sınıfının
çıkarına olan hayati bir tutumdur.” (Cliff ve Gluckstein 1986)
Bu
ayrışma süreci, küresel Güney ülkelerinde genellikle oldukça gelişmiş olsa da,
asıl önemli olan, nispeten daha yüksek bir gelire sahip olmak değil, sınıf
konumundaki değişimdir.
Anne
Alexander, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki devrimci ayaklanmalarda sınıfın
merkezi bir rol oynadığını söylüyor. Küresel Güney genelinde, göreceli sınıf
bileşimi gelişmeye devam etmiştir. Bu evrim, kırsal nüfus arasında küçük
çiftlik hayatından genellikle tarımsal ücretli emeğe doğru bir geçişi içerir. Bu
durum, bilhassa Afrika’da, yeterince ortaya konulmamıştır. Bu, kendi içinde
çelişkili bir eğilimdir, çünkü:
“kır yoksulları oldukça
farklılaşmış olup geniş bir yelpazede ekonomik faaliyetlerde bulunurlar. [...]
Bazı hallerde yoksullar, düşük geçici ücretlere mahkûm olurlar, genelde ‘yoksulluk
tuzakları’ olarak adlandırılan yerlerde yaşayarlarken, diğer kırsal işgücü
piyasası katılımcıları, ücretli istihdamdan iyi gelir elde edebilir ve yaşam
standartlarını önemli ölçüde iyileştirmeyi başarabilirler.” (Oya ve Pontara
2015, 22)
Buna,
iş bulmak ve genellikle kent yoksullarının bir parçası olmak için kentsel
alanlara doğru daha geniş ve daha iyi raporlanmış bir kayma eşlik eder
(Baeumler vd. 2021). Bu koşullar altında, mevcut düzeni sorgulamak, işçi
sınıfının ve daha geniş yoksul kesimlerin “devrimci avantaj”ına dönüşen “farklılaşmış
birliği”ne ihtiyaç duyar (Alexander 2022, 369). Bu ittifakların Troçki’nin “sürekli
devrim” anlayışının özünü akla getirdiğini dile getiren Alexander, şunları
söylüyor:
“Troçki, işçi sınıfının ve
müttefiklerinin, Rusya gibi ülkelerde kapitalist gelişmeyi karakterize eden
karma, çelişkili toplumsal ve politik biçimlerden yararlanarak devrimci süreci
sekteye uğratabileceğini öne sürmüştü.” (Alexander 2022, 369)
Bu
tür bir birlik, sömürgecilik karşıtı direnişin ciddi bir şekilde tırmandığı
Nairobi genel grevinde görülen karmaşık sınıf ittifaklarının bir devamı olarak
görülebilir, gerçekten de köylülüğe dayalı gerilla mücadelesinin
örgütlenmesinin daha zor olduğu göz önüne alındığında, bu tür bir mücadele,
şimdi daha pratiktir. 2024 ve 2025 yıllarında Kenya’daki direniş, bu tür
ittifaklara dayanarak (örneğin, Githethwa 2024) kentlerden ülke geneline
yayılmıştır. Alexander’ın tartıştığı deneyimler, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen
sonraki dönemde Kenya’dakilerle aynı değildir, ancak onlardan izler taşır.
Sömürgecilik karşıtı mücadele kayıtlarında sıklıkla eksik olan bu devrimci
sendikacılardan öğrenebileceğimiz dersleri hatırlamak gerekmektedir.
Ken Olende
29 Ekim 2025
Kaynak
Dipnot:
[1] Bu makalede kullanılan terimlerle ilgili bir not düşelim. Direniş
hareketinin, İngilizler ona Mau Mau adını verene dek belirli bir adı yoktu,
sonra bu isim kalıcı oldu. Savaşın ilerleyen dönemlerinde örgüt, kendine Kenya
Toprak ve Özgürlük Ordusu adını verdi. Ancak Mau Mau, direniş destekçileri
arasında bile yaygın olarak kullanılan terim olmaya devam etmektedir. Bunun bir
göstergesi, 2011 yılında İngiliz hükümetine işkence nedeniyle tazminat talep
eden hukuki mücadeleyi örgütleyen hareketin Mau Mau Savaş Gazileri Derneği
adını almasıdır (bkz. KHRC 2013). Direnişin önde gelen Kenyalı tarihçilerinden
Maina wa Kĩnyattĩ, Mau Mau’ya atıfta bulunmaya devam ederek, “Kenya halkı bu
ismi ölümsüzleştirdi çünkü bu isim, yabancı egemenliğine karşı kolektif
kahramanlıklarını simgeliyor” diyor (Maina wa Kĩnyattĩ 2008, 106). Afrika’daki
etnik yapılar, genellikle “kabileler" olarak adlandırılır, oysa bu, Afrika’nın
“geri kalmışlığı”na dair emperyalistlerce geliştirilmiş varsayımları yansıtan
sorunlu bir terimdir. Bununla birlikte, biraz rahatsız edici bir şekilde,
katılımcıların kendilerini tanımladıkları yerde bu terimi kullandım. Bu öykünün
merkezindeki etnik grup için Gĩkũyũ’nun güncel yazım biçimini kullanıyorum,
ancak Kikuyu, özellikle eski metinlerde hâlâ yaygın. Gikuyu da sıkça kullanılıyor.
Kaynakça:
Alexander
A. 2022. Revolution is the Choice of the People: Crisis and Revolution in
the Middle East and North Africa. Londra: Bookmarks.
Baeumler
A, D’Aoust O, Das MB, Gapihan A, Goga S, Lakovits C, Restrepo Cavadid P, Singh
G, Terraza H. 2021. Demographic Trends and Urbanization. Washington, DC:
World Bank. PDF.
Chappell
S. 2011. “Air Power in the Mau Mau Conflict: The Government’s Chief Weapon.” The
RUSI Journal. Cilt. 156(1):64–70
Cliff
T, Gluckstein D. 1986. Marxism & Trade Union Struggle: The General
Strike of 1926. London: Bookmarks. MIA.
Cobain
I, Norton-Taylor R. “Sins of Colonialists Lay Concealed for Decades in Secret
Archive”. 18 Nisan 2012, Guardian.
Draper
H. 1978. Karl Marx’s Theory of Revolution, Volume II: The Politics of Social
Classes. New York: Monthly Review Press.
Edgerton
RB. 1989. Mau Mau: An African Crucible. New York: Free Press.
Engels
F. 1870. Preface to the Second Edition of The Peasant War in Germany MIA.
Fanon
F. 1967. The Wretched of the Earth. Harmondsworth: Penguin.
Githethwa
N. “Everything Must Fall, Everything Must Change”, 8 Temmuz 2024, ROAPE.
Hyde
D. 2002. “The Nairobi General Strike [1950]: From Protest to Insurgency”, Azania:
Archaeological Research in Africa. Cilt. 36–37(1):235–253
Kaggia
B. 1975. Roots of Freedom, 1921–1963: The Autobiography of Bildad Kaggia.
Nairobi: East African Publishing House.
KHRC
(Kenya Human Rights Commission). “The Mau Mau Settlement: Setting the Record
Straight” 21 Haziran 2013, KHRC.
Kitching
G. 1980. Class and Economic Change in Kenya: The Making of an African
Petite-Bourgeoisie. Londra: Yale University Press.
Lenin
VI., “The Peasantry and the Working Class”, Pravda. Cilt. 152: 11 Haziran
1913, MIA.
Leys
C. 1975. Underdevelopment in Kenya: The Political Economy of Neo-Colonialism.
Londra: Heinemann Educational.
Lonsdale
J. 1992. “The Moral Economy of Mau Mau: Wealth, Poverty & Civic Virtue in
Kikuyu Political Thought”, Unhappy Valley: Conflict in Kenya & Africa:
Book Two: Violence and Ethnicity. Berman B, Lonsdale J. s. 315–468. Londra:
James Currey.
Maina
wa Kĩnyattĩ. 2008. History of Resistance in Kenya, 1884–2002. Nairobi:
Mau Mau Research Centre.
Murray-Brown
J. 1974. Kenyatta. Londra: Fontana.
Oya
C, Pontara N. 2015. “Understanding Rural Wage Employment in Developing
Countries”, Rural Wage Employment in Developing Countries: Theory, Evidence,
and Policy. Oya C, Pontara N. s. 1–36. Abingdon: Routledge.
Padmore
G. 1956. Pan-Africanism or Communism? The Coming Struggle for Africa.
Londra: Dennis Dobson.
Parsons
TH. 2017. “Mau Mau’s Army of Clerks: Colonial Military Service and the Kenya
Land Freedom Army in Kenya’s National Imagination”, Journal of African
History. Cilt. 58(2):285–309.
Patel
Z. 2006. Unquiet: The Life & Times of Makhan Singh. Nairobi: Zand
Press.
Pinto
PG. 2014. Glimpses of Kenya’s Nationalist Struggle. Nairobi: Asian
African Heritage Trust.
Plaut
M. “Kenya Lifts Ban on Mau Mau”, BBC News. 31 Ağustos 2003, BBC.
Shilaho
WK. 2018. Political Power and Tribalism in Kenya. Londra: Palgrave
Macmillan.
Shivji
IG. 2017. The Concept of ‘Working People’. Agrarian South: Journal of
Political Economy. Cilt. 6(1):1–13.
Singh
M. 1969. History of Kenya’s Trade Union Movement to 1952. Nairobi: East
African Publishing House.
The
Guardian. “Mau Mau: Sinning Quietly”. 6 Haziran 2013, Guardian.
Thuku
H. 1970. Harry Thuku: An Autobiography. Nairobi: Oxford University
Press.