25 Mart 2026

, , ,

Batı Asya’da ABD Hegemonyasının Çöküşü


İran’a yönelik savaş, bölgesel bir çatışma değil, küresel bir hesaplaşmanın ön cephesidir. ABD ve İsrail’in İran şehirlerini bombalamasıyla birlikte, “kurallara dayalı uluslararası düzen” denilen şey gözlerimizin önünde çöktü. Hürmüz Boğazı’ndan parçalanan NATO ittifakına kadar, soru, artık ABD hegemonyasının devam edip edemeyeceği değil, onun yerine neyin alacağıyla ilgilidir.

Ancak olup biteni anlamak için füze yörüngelerini veya petrol vadeli işlemlerini takip etmek yeterli değil. İşin içinde olan daha derin güçleri kavramak gerekiyor: bir ulusun direnme kapasitesini şekillendiren on yıllarca süren yaptırımlar, sabotajlar ve kuşatmalar. Bugün Batı İmparatorluğu’nun temellerine açıktan meydan okuyan anti-emperyalist eksen. Bu anı anlamlandırmak için hukuk tarihçisi Dr. Nina Ferniya ile bir araya geldik.

Ferniya, Bu savaşın “ABD ve İsrail’in gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yürüttüğü, imparatorluğun gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmesi için yaptığı bir savaş olduğunu” söylüyor.

Albany Hukuk Fakültesi’nde hukuk profesörü ve Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi üyesi olan Ferniya, kariyerini ABD’nin emperyalist gücünün hem iç hukuku hem de küresel politikayı nasıl şekillendirdiğini ortaya koymaya adamış. Şikago’da topluluk örgütlerinde çalışmış olan Ferniya kısa süre sonra yayımlanacak olan Imperialism and Resistance [“Emperyalizm ve Direniş” -Stanford Üniversitesi Yayınları] isimli kitabında incelediği güçleri hem akademik titizlikle ele alıyor hem de yaşanmışlıklarla bağları üzerinden değerlendiriyor.

Bu röportajda, kurallara dayalı düzenin çöküşünü, İran’ın kuşatma altında edindiği, kendi kendine yeterli ülke olma becerisini, “Direniş Ekseni”nin gerçeklerini ve ABD’nin petrol için yaptığı fetihlerden çok daha fazlasını ifade eden mevcut savaşı ele alıyor.

Aminta Zea
24 Mart 2026

Şu anda Aksa Tufanı sonrası dünya sahnesinde ikinci perde açıldı. İran’a yönelik savaş, “kurallara dayalı uluslararası düzen” denilen yapının çöktüğü gerçeğini nasıl koyuyor?

Öncelikle, Filistin direnişinin Aksa Tufanı’nı başlatmasından hemen sonra, Aksa Tufanı’nın kurtuluş savaşındaki son cenk olmadığını, bölgede kurtuluş savaşının zeminini hazırlayacağını, Filistin meselesini uluslararası ve anti-emperyalist solun merkezine yeniden taşıyacağını, Körfez ülkeleriyle İsrail arasında devam eden normalleşme sürecini sekteye uğratacağını söylediklerini hatırlamak gerekiyor.

Aksa Tufanı, tüm bunları başardı. Artık İran ve Lübnan’daki güçlerin Hizbullah, Irak, Yemen ve Filistinliler gibi bölgedeki diğer güçlerle birlikte yürüttükleri şeyin bir kurtuluş savaşı olduğunu her geçen gün daha iyi idrak ediyoruz.

Kurallara dayalı düzen, insanlığın sermaye ve imparatorluğun pençelerinden kurtuluşunu sağlamak için oluşturulmuş bir şey değildi. Dünya savaşlarının yol açtıkları yıkımın ardından bir statükoyu, bir dengeyi sağlamak için kuruldu. Bu nedenle, Franklin D. Roosevelt (FDR) ve birçok Amerikalı liderin de parçası olduğu muktedir sınıfın bir kesimi, bu birikim savaşlarının imparatorluk için faydalı olsa da uzun vadede sürdürülebilir olmadığına, “algılanan barış zamanı” ile “savaş zamanı” arasında bir denge olması gerektiğine inanıyordu.

Dolayısıyla, kurallara dayalı düzen, her zaman kapitalist emperyalizmin çıkarlarını destekleyecek bir statüko ve dengeyi koruyan hukuki ve siyasi bir mimari yarattı. Bu mimari bazen savaşa meyletti. Bazen de yumuşak güç gibi diğer güç ve tahakküm araçlarına meyletti. Bu, uluslararası hukuk sistemi, uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler mekanizması vb. içeren kurallara dayalı düzendi.

Birçok insan, Filistinlilere yönelik gerçekleştirilen, canlı yayınlanan soykırımın, kurallara dayalı düzenin gerçek yüzünü ortaya çıkardığını söylüyor. Gerçek şu ki, kurallara dayalı düzen, çok uzun zaman önce faş olmuştu. Filistin soykırımı tabii ki korkunçtu çünkü canlı yayınlanmıştı ve biz onu durduramadık. Ancak kurallara dayalı düzen, zaten insanların söylediği gibi bir şey değildi.

Yani şu anda, Ukrayna’da Rusya-NATO savaşı patlak verdikten, ardından Aksa Tufanı’ndan, şimdi de bu savaştan sonra, birçok ülke “Bakın, ‘uluslararası barış normlarına’ karşı değiliz, ancak adalet olmadan barış olmaz” diyor. Dolayısıyla, dünyada “Halklarımız için adaleti ve barışı sağlamak için tüm kudretimizi ve kuvvetimizi kullanacağız” diyen halklar ve uluslar var. İran da bunu söylüyor.

İran, “Barış istiyoruz, ancak ABD’nin sokaklarımızda şehir savaşları çıkardığı, bizi periyodik olarak bombaladığı, bilim insanlarımızı öldürdüğü, yaptırımlar nedeniyle hayati öneme sahip ilaçlara, altyapıya ve gıdaya erişimi engellediği bir barış istemiyoruz. Bu, bizim için barış değil. Gerçek, dürüst bir barış istiyoruz. Bu da ancak adalet yoluyla mümkün olur.” diyor.

Dolayısıyla dünya, çelişkilerin arttığı, kurallara dayalı düzenin gerçek manada itirazlarla yüzleştiği, son derece tehlikeli ama ilginç bir dönemden geçiyor.

Bazı analistler, bunun bir petrol veya petrol çıkarma savaşı olduğu yönünde bir söylem dile getiriyorlar. Bu, gerçekten bir petrol savaşı mı, yoksa daha büyük bir şey mi söz konusu?

Öncelikle, evet, petrol bir faktör; Batı Asya'nın birden fazla kıta ve su yolunun, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kesişme noktasındaki coğrafi konumu da önemli bir faktör. Ancak İran, yalnızca ABD emperyalizminin yörüngesinden bağımsız hareket etmeye istekli bağımsız bir ulus olduğunu değil, aynı zamanda halkını desteklemek ve egemenliğine yönelik girişimlere karşı koymak için askeri yeteneklere ve özgüvene sahip olduğunu da kanıtladı. Ayrıca Filistin direnişini destekliyor, ulusal bütçesinde, siyasi gruplardan bağımsız olarak, Filistin direnişine destek verilmesini zorunlu kılan bir madde bulunuyor.

Yani bu savaş, sadece petrol için yapılan bir savaştan çok daha büyük bir savaş. Bu, gezegenin egemenliği için yapılan bir savaş. Çin meselesi de bunun bir parçası. Çünkü Çin, ABD tarafından giderek daha fazla kuşatılıyor. Pasifik Komutanlığı’nın Çin sularındaki faaliyetlerini, Ukrayna Savaşı’nı, sonrasında İsrail’in ABD desteğiyle gerçekleştirdiği soykırım, şimdi de İran’daki savaş ve Sudan’daki savaş, bu kuşatma faaliyeti üzerinden okunmalı. Bence burada nihai hedef, Çin. Dolayısıyla mevcut savaş, petrol için yapılan bir savaşı aşan bir savaş. Bu, gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yapılan bir savaş. İmparatorluğun gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yürüttüğü bir savaş.

İran ulusal kimliği, on yıllarca süren yaptırımlar, hibrit savaş ve askeri müdahalelere rağmen, neden bu kadar dirençli kaldı?

İran, onlarca yıl boyunca dolaylı sömürgeciliğe ve egemenliğine yönelik saldırılara maruz kaldı. İran halkı da birçok kez devrim, zafer ve tam özgürleşme girişimlerinde bulundu.

İranlılar arasında kültürün tarihiyle ilgili büyük bir gurur da var. İran’ın bin yıllık medeniyet tarihiyle büyük bir gurur duyuluyor. İranlılar, İran’ın dünyanın en eski, hatta belki de en eski kesintisiz uluslarından biri olduğu gerçeğinden bahsetmeyi severler. Bir de bu kimliğin İslami boyutu ve İslami boyutun medeniyet boyutuyla birleşmesiyle ilgili de bir gurur söz konusu. Şu anda gerçekten de bu gururun ortaya çıktığını görüyoruz.

Ulusal kimliğin tarihsel ve politik bir derinliği söz konusu. Bu kimliği tahrif etmek zor, özellikle de hâlâ canlı yayınlanan bir soykırımın yaşandığı ve açıkçası oldukça genç bir toplum nezdinde. Yani, bir yerleşimci imparatorluğu olarak ABD, İran ve Çin yanında epey toy kalıyor.

Dolayısıyla İranlılar, tüm sağlıklı toplumlarda olduğu gibi, kendi ülkelerinde olup bitenler konusunda siyasi görüş ayrılıkları yaşayabileceklerinin gayet net farkındalar. Eğer siyasi görüş ayrılıkları yoksa, o zaman sağlıksız bir toplumla karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız. Ancak bu görüş ayrılıkları, siyasi görüş ayrılıklarıdır ve genel olarak İranlılar İslam Cumhuriyeti’ne karşı değillerdir.

Şu anda her gece sokaklarda gördüğümüz gösterilerde, bombalar yağarken ve hava savunma sistemleri çalışırken bile sokakları koruyorlar, çünkü kent savaşı temelli harekâtın yeniden gündeme gelmesini istemiyorlar. İşte buna “halkın beşiği” diyoruz. Devleti savunmak için bir araya gelen bir ulus var karşımızda. Kanaatimce, ABD İmparatorluğu kesin çöküş sürecinde daha da saldırganlaştıkça, bunun daha da fazlasına şahit olacağız.

İran ve direniş ekseni, Küresel Güney’de ve hâlâ aktif sömürge yönetimi altında olan Filistin’de kendi kaderini tayin mücadelesinin geleceği hakkında bize ne anlatıyor?

Bence en büyük ders şu ki, 50 yaşından küçük bir devlet (İslam Cumhuriyeti), önce ABD destekli Irak’ın İran’ı işgaliyle (ki bu, yıkıcı bir savaştı), ardından çok ciddi yaptırımlar ve ablukalarla (varlıklarının çalınması, bilim insanlarının öldürülmesi vb.) karşı karşıya kalmışken, tüm bunların ortasında kendi kendine yeterli olma becerisini gösterebilmiştir.

Halkta okuryazarlık oranı arttı. Halkı öyle bir noktaya getirdi ki, şu anda hem kadınlar hem de genel olarak nüfusun yüzde 90’ından fazlası okuryazar. Neredeyse gıda bağımsızlığına ulaştı. Sanırım yüzde 80 oranında gıda bağımsızlığına sahip. Bu, devrim öncesindeki bağımlılıkları göz önüne alındığında, olağanüstü bir rakam.

İran-Irak Savaşı ve o savaş esnasında işleyen tecrit süreci sayesinde, kendini savunabilmesi gerektiğini, zor durumda kaldığında diğer aktörlere veya büyük güçlere güvenemeyeceğini öğrendi. Bu yüzden, eğitim sistemine bu kadar yatırım yaptı.

Dolayısıyla, bence buradaki en büyük ders, sadece kişinin kendi kendine yetmesi gerektiği değil ki bu da önemli bir ders, aynı zamanda Küresel Güney’de kuşatma altında olan bir ülkenin hem ulusu hem de devleti birlikte seferber ederek, kendi kendine yetebilir hale gelmesinin gerçekten mümkün olduğudur.

Suriye’deki savaş ve Hizbullah’a karşı devam eden saldırılar, direniş ekseninin askeri kapasitesini nasıl etkiledi?

Hizbullah’ın şu anki faaliyetlerinden de anlaşılacağı üzere, Hizbullah yenilmedi veya ortadan kaldırılmadı. Hatta İsrailliler muhtemelen kendi haber programlarında bile Hizbullah’ın bazı yönlerden eskisinden daha güçlü çıktığını söylüyorlar. Bu da, daha önce herkesin kaybolduğunu düşündüğü tedarik yollarının tamamen kaybolmamış olabileceği anlamına geliyor.

Hatta İranlı arkadaşlarım, Suriye rejiminin şu an ne kadar berbat olsa da, Suriye’deki insanlara rüşvet verilebildiğini söylüyorlar. Dolayısıyla, tedarik hatlarını korumak, işleyişi sürdürmek halen daha epey kolay. Bu, Suriye için, Suriye’nin egemenliği ve Arap ulusal projesi için korkunç bir durum.

Ancak Direniş Ekseni, bölgedeki ABD emperyalizmini yenmeyi başarırsa, Suriye sorunu da çözülecektir. Dolayısıyla, Suriye’nin Kaide ve bu alçak güçlerden kurtarılmasıyla gerçekten ilgilenen herkes, temelde anti-emperyalist bir pozisyon almalıdır.

Dünya petrolünün yüzde 20’sinin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiği göz önüne alındığında, İran’ın gerçekleştirdiği deniz ablukası, küresel güç dengesindeki değişim konusunda bize ne söylüyor?

Sanırım bugün Financial Times’da bunun tarihteki en büyük petrol krizi olduğuna dair bir haber çıktı. Bence şahit olduğumuz şey, gerçekten ciddi ve ABD ile emperyalist güçler bu meseleyi ciddiye almak zorunda.

Bir yandan, daha önce bahsettiğim, İran’ın kendi kendine yeterli olduğu gerçeği var. Diğer yandan, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından oluşan tek kutuplu düzenden uzaklaşarak, daha dengeli bir düzene doğru ilerleyen bir dünya söz konusu. Çin’in yükselişiyle birlikte, özellikle Doğu Yarımküre’de, kaynakların millileştirilmesi ve toprakların ve su yollarının kontrolünün geri alınması için fırsatlar ve alanlar açılıyor.

Sahel Devletleri İttifakı, bunun mükemmel bir örneği. Afrika’daki Sahel Devletleri İttifakı, Rusya, Çin ve İran ile kurduğu ittifaklar sayesinde, topraklarının ve kaynaklarının kontrolünü yeniden ele geçirme konusunda sadece birkaç ay içinde çok şey başardı.

Dolayısıyla, güç dengesi oldukça çarpıcı bir şekilde değişiyor. Bu değişim, ekonomik yapı, bir askeri yapı ve bir siyasi veya ideolojik yapı üzerinden gerçekleşiyor. Bu, özellikle Doğu Yarımküre için olağanüstü bir durum.

Devrim Muhafızları, ABD ve İsrail büyükelçilerini sınır dışı eden herhangi bir ülkenin boğazdan serbestçe geçebileceğini söyledi. İspanya da İsrail büyükelçisini geri çekti. Bunun Batı hegemonyası için sonuçları nelerdir?

Unutulmaması gereken önemli bir husus şu ki, ulus devletler, bilhassa kapitalist emperyalizm ve burjuva demokrasisinin yörüngesinde olan ulus devletler, oportünisttir. Eğer sürekliliklerinin veya statülerinin tehdit altında olduğundan endişe duyarlarsa, yeni planlar yapabilirler.

Avrupa içindeki ve temelde Kuzey Atlantik ittifakı (Kanada, Avrupa ve ABD) arasındaki kırılmalar, bu oportünizmin yansımasıdır. Tabii aynı Avrupalılar, birdenbire aydınlanıp 500 ila 1000 yıl boyunca harap ettikleri ve sömürgeleştirdikleri tüm halkların özgürleşmesini isteyecek değiller. Bence gene de bu, önemli bir faktör.

Hiçbir şeyin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun birkaç hafta önce Münih’te yaptığı konuşmadan daha net bir şekilde ortaya koymadığı diğer önemli faktör de Kuzey Atlantik projesinin ideolojik temelini oluşturan beyaz üstünlüğüne dayalı medeniyet ittifakıdır. Marco Rubio, Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi’nin açılış konuşmacısı olmasına rağmen, salondaki herkese asıl gösterinin kendisi olduğunu hatırlatmaya çalıştı, çünkü dünyayı Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki beyaz dayanışması kurtarmıştı, kurtarmaya da devam edecekti. Bu, düpedüz beyazları üstün görenlerin söylemidir. Bunu kendisi bizzat dile getirdi. Kübalı olmasına rağmen, kendisini İspanya üzerinden beyaz bir adam olarak konumlandırdı.

Şu anda dünyada buna benzer birçok değişim yaşanacak. Elitler arasında, Körfez ülkeleri ile ABD ve emperyalist güçler arasında kırılmalar açığa çıkacak. Bence anti-emperyalist güçler, muhtemelen bu kırılmalardan faydalanmaya veya bunları istismar etmeye çalışacaklar. Bu istismar süreci, kapitalizmi ilerletmek değil, daha iyi bir dünya yaratmak, dünyayı sömürgecilikten arındırmak veya emperyalizmi gezegenden söküp atmak amacıyla işletilecek.

İsrail’i ABD'nin vekili değil, ABD’nin askeri üssü olarak tanımlıyorsunuz. Siyonizm, İran’da ve Batı Asya’da etnik çatışmayı ve devletlerin yıkıldığı süreci nasıl körüklüyor?

Yazılarımda ve röportajlarımda, İsrail’i tarihsel olarak ABD emperyalizminin bir vekili olarak nitelendirdim. Öyle de. Yani, İsrail, ABD’yi kontrol etmiyor. İsrail, önce Avrupa’nın, şimdi de ABD emperyalizminin bir vekil gücü.

Ancak, vekil devlet olabilmek için bir istikrar veya özgüven boyutuna sahip olmak gerek. Ama aynı zamanda tıpkı Nikaragua’ya karşı yürütülen Kontra Savaşı’nda Honduras’ın sahip olduğu konumdan farklı konumu olan İsrail, bir ulus devlet meşruiyetine sahip değil. İsrail’in siyasi-ekonomik analizini yaparsanız, tüm kaynaklarını, desteğini ve fonlarını ABD ve Avrupa’dan aldığını göreceksiniz. Eğer Avrupa-Amerika emperyalizmi ve Kuzey Atlantik projesi olmasaydı, bu proje var olamazdı.

Özetle, bölgemizde inanılmaz derecede şiddet yanlısı ve ırkçı bir grup yerleşimcinin yaşadığı bir yerleşim kolonisi var. Bu yerleşimciler, şiddet ve ırkçılıklarını özellikle Filistinlilere ve Lübnanlılara, ayrıca şu anda sığınaklara alınmayan Etiyopyalılara karşı her gün uyguluyorlar.

İsrail, ekonomisinin temeli olan askeri mimarisi aracılığıyla, temelde tüm bölgeyi yok edip yeniden sömürgeleştirmeye ve ele geçirmeye çalışıyor. Hatta Nikaragua devrimine karşı yürütülen Kontra Savaşı gibi dünyanın diğer bölgelerindeki sömürgeci ve emperyalist projelere de yardımcı oluyor. Bu yüzden, İsrail söz konusu olduğunda, “vekalet savaşı” teriminin sorunlu olduğunu düşünüyorum.

“Suriyeleşme” meselesine gelince, İran’da işletilmek istenen sürecin bu olabileceğini düşünüyorum. Ama aynı zamanda İran’ın, gezegenden silinmiş olan Yugoslavya’ya dönüşebileceğini de düşünüyorum. Emperyalistler istediklerini yaparlarsa, İran’ı tümüyle yok ederler. Yugoslavya’nın yok edilmesi ve ortadan kaldırılması, her zaman hatırda tutmamız gereken bir seçenek. Emperyalistler için uzak bir ihtimal olsa bile, bunu yapabilecek kapasitede olduklarını asla unutmamalıyız. Yüzlerce yıl önce veya binlerce yıl önce değil, yarım yüzyıldan daha kısa bir süre önce bir ulus devleti gezegenden silme kapasitesine sahiplerdi.

Bu süreç bir tür “Suriyeleşme” süreci olarak işliyor olabilir. “Suriyeleşme” terimini pek sevmem, zira Suriye böylesi bir durumla yüzleşen ilk ülke değil. İran da gayriresmi planda bölünebilir. Balkanlaşma tehlikesiyle de yüzleşebilir ya da çok daha uç bir durumla karşı karşıya kalabilir. Ortaya ne tür bir sonuç çıkacak, bilmiyoruz.

Kaynak

, ,

Küba’nın Sosyalizmi


Giriş

Yarım yüzyılı aşkın bir süredir bu kıtada Küba, bir ütopyanın gerçekleşme ihtimalini temsil eder. Küba, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunun en açık ve en somut örneğidir. Hâlâ abluka altında ve sürekli saldırıya uğrayan, yoksul ve az gelişmiş, yetersizliklerine ve hatalarına rağmen, gerçek sosyalizmi inşa etmesinin üzerinden epey yol katetmiş olan bu küçük Karayip adası, bir ulusun kaderini kendi ellerine almaya karar verdiği vakit neler yapabileceğinin delilidir. 65 yaşında olan ve halen daha ABD emperyalizmine karşı duran devrim, Latin Amerika ülkeleri ve dünya için ilham verici bir örnek teşkil ediyor.

Küba isyanının iradesini, ne düşmanlık, ne saldırganlık, ne ekonomik savaş, ne de terörist eylemler kırabildi. On yıldan fazla bir süredir biz Kübalılar, devrimin tarihsel sürekliliğini güvence altına almak için gerekli her şeyi dönüştürmek amacıyla bir tartışma ve müzakere sürecinden geçtik. 2008 yılında Raúl Castro’nun Devlet Konseyi başkanı seçilmesiyle, ekonomimizde ve toplumumuzda esaslı bir reform programını başlattık. Bu programın çıkış noktası, 2011 yılında Küba Komünist Partisi’nin VI. Kongresi’nde onaylanmadan önce halkımız tarafından geniş çapta tartışılan “Parti ve Devrimin Ekonomik ve Sosyal Politika Rehberi” idi. Bundan böyle, Küba ekonomik metabolizmasına piyasa unsurlarını dâhil etmek için burada özetlenen yol haritası, “Küba’da Sosyalist Kalkınma Temelli Ekonomik ve Toplumsal Modelini Kavramsallaştırılması” ve “2030’a Kadar Ekonomik ve Toplumsal Kalkınma Planı” gibi yeni önlemler ve programatik belgelerle teyit edilip genişletildi; bu belgeler, 2016 yılında Küba Komünist Partisi’nin VII. Kongresi tarafından analiz edilip kabul edildi. İlki, Küba’da sosyalizmi inşa etme sürecine rehberlik eden ilkeleri ve teorik temelleri özetlerken, ikincisi, uzun vadeli sürdürülebilir refahın artırılacağı süreci başlatmaya yönelik hedefleri belirledi. Bu süreç, 2019’da, devrim kuşağına mensup olmayan ilk Kübalı devlet başkanı Miguel Díaz Canel’in liderliğinde yeni bir Magna Carta’nın onaylanmasıyla anayasal bir statü kazandı.

Genel anlamda, alınan ve ileride alınacak önlemler, Küba ekonomisini dinamize etme, verimliliğini ve etkinliğini artırma, ulusal para birimini ve işçi ücretlerini yeniden değerlendirme ve ithalatı ikame etme ihtiyacına cevap vermektedir. Sonuçta bu, az gelişmişlik, ana pazarlarının ve tedarik kaynaklarının kaybı, ABD emperyalizminin uyguladığı soykırımcı ve her şeyi kapsayan ekonomik abluka ve kendi iç bürokratik engellerimizden muzdarip bir ekonomiyi yeniden canlandırma meselesidir. Dahası, tüm bunlar, devrimi yok etmeye yönelik kesintisiz taciz ve komploların sona ermediği, alabildiğine zor koşullar altında denenmektedir.

Mevcut hükümetin lider kadrosu, devrimi sürekli kılma olarak belirlediği temel hedefe ulaşmayı bilmiştir. En olumsuz koşullar altında bu kudretli güçlere etkili bir şekilde direnmek, başlı başına bir zaferdir. Devrimin kalıcılığını güvence altına alan kaynaklar, bir yandan toplumsal sistemimizden, işleyiş ve örgütlenme biçimimizden, halk desteğinden, adalet ve haysiyet duygusundan, altmış yıl boyunca biriktirdiğimiz ve hala sürdürülen tüm bu birikimden neşet etmektedir. Öte yandan, ekonomimizin büyük bölümünün devlet mülkiyetinde ve planlı yapısından, ekonomik faaliyetlerimizin çoğunda merkezi bir komuta sahip olmamızı sağlayan unsurlar da önemli kaynaklardır.[1]

Bizi etkileyen zayıflıklar ise, öncelikle abluka, onu yoğunlaştıran önlemler, dünya ekonomik krizi, pandeminin uluslararası düzeyde bıraktığı etkiler ve ikinci olarak da kendi hatalarımızdan, özellikle de ekonomimizi ve politikamızı yönetme biçimimizdeki bürokratik yaklaşımdan, verimsizliklerden ve on yıllardır sırtımızda taşıdığımız diğer birçok yükten kaynaklanmaktadır. Fidel’in karizmatik liderliği etrafında işleyen bir politik sistemi yeterli bir kolektif iktidar yapısıyla ikame edemedik. Yaygın kıtlıklar ve enflasyon ile endişe verici bir şekilde artan toplumsal eşitsizlikler yanında ekonomik performansımız da başlıca zaafımız olmaya devam etmektedir.

Sanki kendiliğinden olmuş gibi, ekonomik ve pragmatik çözümler bulmaya daha çok odaklanan bir hükümet ve toplum anlayışı, sistematik olarak politikaya ve kaynak seferberliğine dayanan bir sistemin yerini yavaş yavaş almıştır. Küba’da şu anda yaşanan her şeyin merkezinde, bir yandan “Yönergeler”den veya belki de daha öncesinden gelen, krizin üstesinden gelmenin aracı olarak piyasa ekonomisi mekanizmalarına öncelik veren ve bunları kademeli olarak uygulamaya koymayı amaçlayan bir toplum modeli ile diğer yandan bu çizginin uygulanmasının doğurduğu son derece maliyetli politik, ideolojik ve toplumsal sonuçlar arasında temel bir çelişki mevcuttur. Sadece ekonomik araçlara güvenme, kârı, kâr elde etmeyi ve bireysel maddi çıkarları önceliklendirme ve piyasanın arz ve talep yoluyla kendini düzenlemesine izin verme taahhüdü devam etmektedir; bu taahhüt, toplumsal-sınıfsal farklılaşmaya yol açmış, ancak maddi üretim alanında beklenen sonuçları elde edememiştir. Üstelik, risk ve tehlikelerle dolu bu politikayı benimseyen aynı hükümet ekibi, uygulamasının Küba Devrimi’nin adalet ve toplumsal eşitlik modeline olan etkisine, bir şekilde fren koyarak ve etkilerini hafifletmeye çalışarak tepki veriyor.

Kapitalizm, eksiksiz bir paket olarak gelir; belirli koşullar altında verimlilikte göreceli bir artış sağlayabilir, ancak her zaman eşitsizlik, sömürü ve yoksullukta artışa yol açar. Devrimci liderlik, bu sonuçlara karşı idari önlemlerle, yoksul mahallelere ve nüfusun savunmasız kesimlerine daha fazla dikkat ederek, topluluk çözümlerini teşvik ederek, yoksul kesimlerin büyümesine yönelik yatıştırıcı önlemler arayarak ve halk iktidarı organlarını güçlendirerek karşı koymayı amaçlıyor. Tüm bu girişimler olumlu, ancak son tahlilde aşılmaz bir çelişkiyle karşı karşıyalar: ekonomiyi kapitalist yöntemlerle geliştirirken olumsuz etkilerini toplumsal ve idari politikalarla yönetmeye çalışıyorlar.

Küba Devrimi’ni, tarihsel evriminin farklı noktalarında çöküşünü öngören, tamamlanmış bir olgu, sembolik düzeyde kendini üretebilmiş bir olgu olarak anlama çabasına birçok kez şahit olduk. Bu akademik değilse bile ideolojik olan operasyona karşı durmak gerekiyor.

Düşmanlarının onu boğarken içlerinde kabaran öfke, bugüne dek hâlâ canlı ve sürekli bir süreç olduğunun, ancak yenilgisiyle veya nihai hedeflerinin gerçekleşmesiyle sona erebileceğinin ispatı. Küba Devrimi, kendine özgü kurumsal biçimleri, erdemleri ve kusurlarının ötesinde hâlâ yaşıyor, çünkü 65 yıllık tarihinde hiçbir iç politik karşı-devrim zafer kazanmadı ve devrim sonrasında ülkeye hiçbir rejim dayatılmadı.

Küba'nın sosyalist liderliğinin halk desteğini ve meşruiyetini sorgulamak, “ekonomik ve toplumsal modeli güncelleme” ajandasını kamuoyu istişaresine ve tartışmasına sunmuş olmalarına rağmen, iktidardaki kalıcılığını Sovyet tarzı bir toplumsal kontrol modeline bağlamak, kötü bir şakadan da öte, Küba halkının "gerçek" talepleriyle bağlantılı olduklarını iddia edenlerin tehlikeli bir hayalperestliğidir. Domuzlar Körfezi çıkarmasında paralı askerlerin başındaki bela da bu hayalperestlikti. Karaya çıktıklarında devrime karşı halk ayaklanması başlatacakları yanılsamasıyla kandırılmışlardı. Sonra olanlar oldu.

Neden Sosyalizm?

Küba için sosyalizm, ulusal bağımsızlığı, gerçek adalet ve özgürlüğe dayalı daha yüksek, daha insancıl bir toplumsal düzeni garanti altına alacak tek seçenektir. Komünizme geçiş sürecindeki bir toplum olarak anlaşılan sosyalizm, bu durumun doğasında var olan tüm çelişkilerle birlikte, insanların kaderlerini kendi ellerine almalarına ve bilinçli bir şekilde inşa etmelerine, gerçekliğin dönüşümü ve bireylerin kendilerini dönüştürmeleri sürecinde giderek daha yüksek özgürleşme hedefleri belirlemelerine imkân sağlar. Üretim araçlarının kolektif mülkiyeti, işçiler tarafından demokratik olarak planlanan bir ekonomi ve halk çoğunluğunun kontrolünde ve doğrudan onlar tarafından yönetilen politik iktidar, kapitalizmin sağlayabileceğinden çok daha büyük ölçekte herkese maddi ve manevi refah sağlamakla kalmaz, aynı zamanda insanları her türlü baskıcı zincirden, ayrımcılıktan ve adaletsizlikten kurtarmanın yanı sıra, doğayla uyumlu, ona saygılı bir birliktelik içinde bilimsel, teknolojik ve kültürel gelişimlerini güçlendirmenin temellerini de atar. Sosyalizm, dayanışma ve işbirliğine dayalı toplumsal ilişkilerin hâkim olduğu ve tahakkümden arınmış bir yaşamın garanti altına alındığı bir dünya inşa etmenin yegâne olasılığıdır. Küba’da kapitalizm, modernlik, ilerleme ve maddi refah kılığında gelse bile, gerçekte utanç dolu bir geçmişe geri dönüşü ifade eder. Her şeyden önce, bağımsız bir ulus olarak varlığımızın sonunu getirir, çünkü Küba’da kapitalist bir hükümet, ancak ABD emperyalizminin himayesi altında ve onun çıkarlarına tabi olarak sürdürülebilir. Özgürlükler ve haklar üzerine kurulu cumhuriyeti reklâm etse de kapitalizm, hem Küba Devrimi’nin tarihsel toplumsal kazanımlarının yitip gitmesini, hem halkın mülksüzleştirilmesini hem de ulusal ve uluslararası elitler tarafından servetlerinin yağmalanmasını ifade eder. Kâr güdüsü ve dar bireysel çıkarlar tarafından yönlendirilen özel mülkiyete dayalı bir ekonomi, ulusun gelişimini veya halkın ihtiyaçlarının karşılanmasını hedeflemez. Bunun yerine, dünya kapitalist pazarında bağımlı ve çevre ülke rolü oynayan yerel burjuvazinin zenginleşmesine hizmet eder. Böylesi bir durum, ancak azınlığa fayda sağlar, Kübalıların çoğunu yoksulluğa ve dışlanmaya mahkûm eder. Ücretli kölelik ve sömürü rejiminin yeniden kurulması, bazılarının safça inandığı gibi, herkese bol miktarda maddi malın sunulmasına değil, eşitsizlik, yolsuzluk ve dışlanmada katlanarak artışa yol açar.

Öte yandan, “sosyalizmin en iyi yönleriyle kapitalizmin en iyi yönlerini harmanlayan” bir karma formül de Küba’da uygulanabilecek bir seçenek sunmaz. Küba’da bugün çözülmeye çalışılan ikilem şudur: ülke sosyalizm yolunda derinleşerek ilerleyecek ya da kapitalizmin gayya kuyusuna yuvarlanacaktır. Orta yol yoktur. Üretimin kapitalist, dağıtımın sosyalist olduğu istikrarlı bir sistemin gerçekleştirilebileceği iddiası, ancak ütopyacıların harcıdır. Bu kapitalizmin hasarlı silahlarının kullanılmasını öngören seçenek, emperyalizm tarafından taciz edilen ve uluslararası pazarlarda olumsuz koşullar altında yer almak zorunda kalan izole bir sosyalist rejimin ekonomik krizden çıkmasına “yardımcı olabilecek”, geri bir adımdır. Ancak piyasa mekanizmalarının mekânsal ve zamansal genişlemesi, hiçbir durumda sosyalist geçişin komünizme doğrudan yardımcı olmayacak ve nihayetinde kapitalist restorasyona yol açacaktır.

Fidel, Küba’nın devrimci projesinin hayatta kalmasını garanti altına almak için doksanlarda ekonomiye piyasa unsurları eklemek zorunda kaldığında, bu unsurlar, eşitsizliği yeniden üretti, onu derinleştirdi. Fidel, bu unsurları her daim stratejik hedeflerimize aykırı, geçici önlemler olarak gördü. Eşitsizlik, sosyalizm için ölümcül bir kanserdir. Bizi zayıflatır, direnişimizin temellerini ve kaynaklarını sürekli olarak baltalar.

Piyasa ve özel mülkiyet, belirli bir sosyalizm türünün inşasında kontrol edilebilen ve uygun şekilde kullanılabilen steril araçlar değil, kapitalizmin kendini yeniden üretme silahlarıdır. Sadece birkaç kişinin refahını ve sömürünün sürdürülebilirliğini ve genişlemesini güvence altına alırlar.

Elimizde Ne Tür Bir Sosyalizm Var?

Sahip olduğumuz sosyalizm, istediğimiz sosyalizmden çok, yapabildiğimiz sosyalizmdir. Bir dizi sürekliliğin ve kopuşun neticesidir. Hem idealimizin temel yönleri hem de ilerlemeyi engelleyen, devrimin hayatta kalmasını tehdit eden yapısal deformasyonlar, kalıcılaşmıştır. Sosyal adalet ve yeni bir kültürün, yeni bir yaşam biçiminin ve insanlar arasındaki ilişkilerin inşasına yönelik sürekli bir çağrının yanı sıra, yolsuzluk, otoriterlik ve dikeycilikten ekonominin ve politikanın bürokratik yönetimine kadar olumsuz uygulamalar ve özellikler varlığını sürdürmektedir. Bu uygulamaların ve özelliklerin çoğu, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın bürokratikleştirilmiş modelinin mekanik kopyasından kaynaklanmaktadır. İzole edilmiş, az gelişmiş bir çevre ülkede sosyalizme geçiş sürecini işletme yönünde denemede bulunmanın zorlukları ve acımasız emperyalist baskı altında yaşananlar, toplumumuzda “sosyalizm harici” bölgelerin oluşmasına yol açmıştır. Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takip eden derin ekonomik kriz, bununla başa çıkmak ve hayatta kalmak için alınan önlemlerle birlikte, eşitlik ve koruma politikaları zarar görmüş, halk nezdinde devrim etrafında oluşmuş olan konsensüs aşınmıştır. O zamandan beri, Küba’da kapitalizm ve sosyalizm arasındaki kültürel çekişme, esas olarak insanların günlük yaşamlarında ve toplumsal ilişkilerinde değerler ve temsiller düzeyinde karşılık bulmuş, bu süreçte kapitalist yaşam, davranış ve dünya görüşü son yıllarda kayda değer ilerlemeler kaydetmiş, aramızda meşru, normal, hatta arzu edilen unsurlar olarak kabul görmüştür. Toplumsal eşitsizlik, başkalarının emeğinin sömürülmesi, rekabet ve kâr arayışı, verimliliğin artırılmasının temel güdüleri; para, mal ve hizmetlere erişimin başlıca aracı olarak görülmektedir. Sosyalist karşı hegemonya, savaşını ricat ederek sürdürüyor. O, kimi zaman devletin yeniden dağıtım düzleminde oynadığı role ve geçmişteki toplumsal kazanımların yönetimine ve saklanmasına indirgeniyor. Küba sosyalizmi, içinde bulunduğu zor koşullarda, burjuva “sağduyu”sunun yayılmasına ve bunlara karşıt ekonomik, politik ve toplumsal uygulamaların ve eğilimlerin normalleşmesine karşı amansız bir mücadele yürütmelidir.

Küba halkı, otuz yılı aşkın süredir devam eden çok derin bir krizden sonra, maddi yaşamlarında acil iyileştirmelere ihtiyaç duyuyor. Bu, ertelenemez bir gerekliliktir, ancak esas olarak maddi kaynaklara ve bireysel ilerlemeye başvurmak, bambaşka bir şeydir. Direnişimizin motivasyonları, temelde ilerleme ve bireysel maddi refah umuduna dayanamaz, çünkü bu, emperyalizme karşı her zaman dezavantajlı olacağımız bir savaş alanıdır. Bu alanda her zaman bizden daha fazlasını sunacaklardır. Kaynaklarımız esasen politik olmalı, herkes için ve herkes arasında refahı inşa eden kolektif ve dayanışmaya dayalı çözümlere vurgu yapmalıdır.

Ne Tür Bir Sosyalizme İhtiyacımız Var?

İstediğimiz ve ihtiyaç duyduğumuz sosyalizm, iktidarın ve üretim araçlarının giderek toplumsallaştırıldığı, işçilerin ve halkın doğrudan yönetimine verildiği, halkın devlet, ekonomi ve toplumsal yaşamın gidişatı ile ilgili temel kararları aldığı bir sosyalizmdir. “Kapitalizme karşı küresel devrim”i projesinin hayati özü olarak anlayan, bir ülkenin ulusal sınırlarıyla sınırlı kalamayan, hayatta kalması ve ilerlemesi için uluslararası düzeydeki diğer özgürleştirici süreçlerle eş zamanlılık ve bütünleşmeye ihtiyaç duyan bir sosyalizmdir. Bir varış noktası veya belirli bir toplumsal model değil, bir yol, komünist ufka doğru sürekli bir değişim ve derinleşme hali, tüm dışlamaları ve hiyerarşileri ortadan kaldıran yeni bir kültürün inşası olarak kabul edilen bir sosyalizmdir. Kısacası, sadece dar ekonomik kriterlere göre mümkün görünenler değil, herkesin adalete kavuşması için amansızca mücadele eden bir sosyalizmdir.

Sosyalizmin Ne Tür Bir Demokrasiye İhtiyacı Var?

Küba’nın içinde bulunduğu devrim ve karşı devrim arasındaki mücadeleyi bulanıklaştırmaya çalışan ve sosyalizm ile kapitalizm arasındaki temel mücadeleyi, toplumun üstünde yükselen, herkesi temsil eden ve toplumsal çatışmaları adaletle çözen, hukuka bağlılıktan başka bir yükümlülüğü olmayan bir devlet ideali soyutlamasıyla ikame etmeye çalışan yaklaşımlar, devlet aygıtının her zaman sınıf egemenliğinin bir aracı olduğunu, bir sınıfın çıkarlarına aynı anda değil, yalnızca birinin çıkarlarına hizmet ettiğini rahatlıkla unutabilmektedirler. Sınıf içeriğini ortaya çıkarmadan soyut olarak demokratik bir cumhuriyete, haklara ve özgürlüklere yapılan her çağrı, gerçekte burjuva demokrasisine atıfta bulunur. Küba’da devlet iktidarı, devrimcilerin elinde kalmalı, çoğunluğun çıkarları doğrultusunda kullanılmalıdır, ancak işçilerin ve örgütlü halkın demokratik kontrolü altında giderek daha fazla toplumsallaştırılmalıdır. Gerçek demokrasiyi, özgürlüğü, eşitliği ve kapsayıcılığı sadece sosyalizm sağlayabilir.

Küba için soyut olarak, sınıf içeriğini dikkate almadan demokrasi talep eden herkes, aslında burjuva demokrasisine çağrı yapmaktadır. Ne kadar karmaşık, açık ve gelişmiş olursa olsun, her burjuva demokrasisi, gerçekte tüm önemli kararlarda hâkim unsur burjuvazinin diktatörlüğüdür. Dizginler sadece onun elindedir.

Lenin’in uyarısında dile getirdiği biçimiyle: “Bir liberalin genel manada ‘demokrasi’den dem vurması mantıklıdır. Bir Marksist ise şu soruyu sormayı asla unutmaz: ‘Hangi sınıf için demokrasi?’[...]”. Soyut vizyonlar değil, demokrasimizin inşasının özgüllükleri hakkında tartışmamız, “ne” konusunda uzlaşmaya varmamız ve her şeyden önce “nasıl”ı bulmamız gerekiyor. Sosyalist demokrasi nasıl uygulanır, nasıl derinleştirilir? Basit bir formüle indirgenmiş haliyle sosyalizmin, zenginliğin ve iktidarın giderek toplumsallaşması olduğunu düşünürsek, demokratik uygulamalarımız üzerine düşünmenin Küba için her zaman ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Ancak bu karmaşık ve zor günler, bu hususun daha da aciliyet ve önem kazanmasına neden olmuştur.

Tartışma için bizi her şeyden önce ilgilendirmesi gereken şey, geçiş döneminin demokrasisinin özellikleri, işleyişi ve içeriği, amaçlarına etkili bir şekilde hizmet edecek özel biçim ve prosedürlerdir. Bu, insanlık tarihinde şimdiye kadar bilinen sınıf egemenliklerinin en demokratik olanı olmalıdır. Bir yandan çoğunlukların çıkarlarını ifade etmeli ve iktidarını savunmalı, diğer yandan da ilk günden itibaren kendi kendini yok etmeye (Lenin’in bahsettiği yarı devlete) doğru ilerlemelidir. Sosyalist devlet, tarihte geniş toplumsal çoğunluklar tarafından kullanılan ilk iktidardır ve nihai amacı kendini sürdürmek değil, insanlığın tam özgürleşmesine yer açmak için ortadan kaybolmak ve yalnızca gerekli olduğu sürece var olmaktır.

Sosyalist geçiş aşamalarının işleyişini ve yeniden üretilmesini büyük ölçüde etkileyen, son altmış yıldır Küba, Küba’nın bugünü ve geleceği için hayati önem taşıyan başka bir değişken daha mevcuttur. Bu değişken, sosyalist devrimler izole kaldığı sürece, dünya çapında sosyalizmin zaferiyle sonuçlanmadığı sürece, harici ve dahili gerici güçlerin sürekli tacizi ve düşmanlığı altında var olmaya mahkûmdurlar. Küba örneğinde bu durum, mümkün olan en zorlu mücadeleyi zorunlu kılmıştır, çünkü Küba Devrimi, son derece asimetrik koşullar altında tarihin en güçlü emperyalist gücüne meydan okumak zorunda kalmıştır. Bu mücadele, ciddi bir analizde eksik olmaması gereken bir unsurdur. Emperyalist saldırganlığın altmış beş yılda, ana aracı abluka olmak üzere, tüm saldırı yöntemleri üzerinden bize verdiği zararı hesaba katarken, doğrudan veya dolaylı olarak demokratik eksikliklerimiz ve yetersizliklerimiz üzerindeki olumsuz etkisini de hesaba katmak zorundayız. Çünkü, meclisi siperde kurma güçlüğüyle karşı karşıya kaldığımızda, çoğu zaman bizi meclis pahasına siperlere öncelik vermeye zorlamış, bürokratik kesimlerin dar çıkarlarını ve ayrıcalıklarını korumaları için bir kılıf sağlamıştır.

Ablukanın ve emperyalist tacizin kınanması, politik doğruculuk meselesi değil, ilke meselesidir. Emperyalizmin ve ablukanın, sadece temel ekonomik kalkınmaya değil, aynı zamanda sosyalizmin daha geniş özgürleştirici imkânlarına da engeller çıkarttığını, onlara zarar verdiğini görmek gerekmektedir. Ama gene de emperyalizmin düşmanlığı ve bizi yenmek için elindeki tüm kaynakları kullanmaya devam edecek güçlü bir düşmana karşı kendimizi savunma ihtiyacı bile, sosyalizmimizin demokratik derinleşmesinden vazgeçmemize neden olmamalıdır, çünkü etkili bir direnişi ve daha fazla özgürleştirici ilerlemeyi ancak demokratik derinleşme güvence altına alabilir. Yeni gerçeklikle karşı karşıya kalan Küba, demokratik yapılarını kusursuzlaştırmalı, mevcut yapıları derinleştirmeli, ihtiyaç duyduğu yeni yapıları bünyesine katmalıdır ki işçiler ve halk giderek daha fazla söz sahibi olabilsin. Düşmanlarımızın bize dayattığı burjuva demokrasisine ait yapılar asla işimize yaramayacak, çünkü bunlar, sadece kapitalizme dönüşü meşrulaştıracaktır.

Biz reformist değil, devrimciyiz. Her iyi niyetli sosyal demokratın hayali olan, kapitalizmi daha iyi çalışır hale getirmek ve yol açtığı felâketleri azaltmak için kozmetik değişiklikler yapmak istemiyoruz. Bunun yerine, onu yok etmeyi ve kalıntıları üzerine yeni bir dünya inşa etmeyi amaçlıyoruz. Küba özelinde, burada ve şimdi, devrimde reformlar yapmak istemiyoruz; bu, evrim ve gerçekliğe uyum olarak gizlenmiş, kapitalizme yavaşça dönüleceği yolun açılmasına neden olacaktır. Onu savunmak ve sosyalist bir yönde ilerletmek, komünist ütopyaya yönelimini korumak ve bunun peşinde halkın yaratıcı potansiyellerini harekete geçirmek istiyoruz. Kısacası, devrimci karakterini derinleştirmek ve böylece ileriye doğru itilmek istiyoruz. Bizi geriye götürecek “modernleştirme girişimleri”ni istemiyoruz.

Bu noktada üç temel idealden bahsetmek gerekiyor.

1. Demokrasi, sosyalizmin özünde mündemiçtir. Bir süs veya önemsiz bir parça değildir, sahip olup olmamayı göze alabileceğimiz bir şey değildir. Bilâkis demokrasi, sosyalizmin organik ve içsel bir parçasıdır; sadece politik ve manevi bir ihtiyaç değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur. Sosyalizmin verimli bir şekilde üretim yapabilmesi için işçiler, üretim araçlarının gerçek ve etkili sahipleri olmalıdırlar. Ülke genelindeki çiftliklerde, fabrikalarda ve iş yerlerinde ne yapılacağına karar vermeli, seçim yapmalı ve kontrolü ellerinde tutmalıdırlar.

2. Sosyalizmin demokrasisi, burjuva demokrasisinden farklı olmalıdır. Demokrasi, haklar, özgürlükler gibi soyut kavramlardan, bunların özgün sınıf içeriğini ortaya çıkarmadan bahsettiğimizde, aslında burjuva demokrasisinden bahsediyoruz. Sosyalizm, elbette ki daha önceki tarihte ortaya çıkan liberalizm ve halk demokrasisinin araçlarını toptan bir kenara bırakamayacak yeni demokrasi biçimleri kazanmalıdır. Ancak, bunları çoğunluğun sınıf egemenliğine uygun hale getirmek için dönüştürmelidir.

Sosyalist demokrasimizin varoluş nedenini derinleştirmek için, tarihsel deneyimden, kendi Küba Devrimi’mizden ve diğer devrimci süreçlerden ders çıkarmalıyız. Örneğin, Rus Devrimi örneğinde, Che’nin devrimciler için “cep İncili” olarak gördüğü, ancak yeterince incelemediğimiz Lenin’in Devlet ve Devrim adlı eserinin faydasını düşünebiliriz; bu eser, Marksist geleneğin en radikal demokratik bakış açılarından birini sunmaktadır. Lenin’in sosyalist geçiş döneminde demokrasinin gelişimini garanti altına almak için ortaya koyduğu bir dizi temel noktadan ikisi özellikle önemlidir. İlki, idari kamu görevlerinin uygunluğu ve geri alınabilirliği; ikincisi ise bu kamu görevlerinin rotasyonudur. Lenin, herkes sırayla bürokrat olduğunda, kimsenin bürokrat olmadığını söylemiştir.[2] Tüm devlet kurumlarını halkın ve işçilerin kontrolüne bırakmak sosyalizm için elzemdir.

3. Bugüne dek tüm sosyalist deneyimler, Fernando Martínez Heredia'nın sosyalist geçiş sürecindeki temel çelişki olarak adlandırdığı bir gerilimle, yani iktidar ve proje arasındaki gerilimle, sürekli tacizden korunmak için güçlü olmak zorunda olan bir iktidar ile demokratik önerileri ve sosyal adaletiyle son derece radikal bir kurtuluş projesi arasındaki gerilimle kuşatılmıştır.[3] Bu, aynı zamanda birlik ihtiyacı ile eleştiri ve demokratik katılım ihtiyacı arasındaki gerilime de yansır. Bir yandan eleştiri, tartışma ve demokratik katılım, diğer yandan devrimin birliği birbirini dışlayamaz. Bilâkis, birbirlerini tamamlamalı, güçlendirmelidirler.

Ne Tür Bir Birlik?

Soldan gelen eleştiri, en azından adına yakışır nitelikteyse, Devrim için tehlikeli değildir, ancak bürokrasi için ölümcül olabilir.[4] Che’nin sosyalist yapılanmanın üzerinde beliren tehlikeler ve SSCB’de kapitalizme dönüş olasılıkları konusunda uyarıda bulunduğu zaman yaptığı eleştiri, sol eleştiriydi. Fidel’in liderlik dönemi boyunca sürekli olarak dile getirdiği, örneğin 17 Kasım 2005’te yolsuzluğa ve yeni zenginler sınıfının ortaya çıkışına karşı sert bir şekilde yaptığı eleştiri de sol eleştiriydi. (Castro, 2005.) Bugün bu eleştiri, Küba’da kapitalist bir restorasyonu önlemek için her zamankinden daha gereklidir.

Devrimin, 65 yıl önce ele geçirdiği iktidarı savunmak için elindeki tüm araçları kullanması ve buna aykırı her türden projeye yer veya temsil hakkı tanımaması, tümüyle meşrudur. Bununla birlikte, devrimin kendi içinde muhtelif projelere ve yollara tanık olunmaktadır. Bunların eşit koşullar altında alan, özgürlük ve ifade imkânına sahip olmaları gerekir. Bu projelerin ve yolların birliği zayıflatacağı ve düşmanın eline koz vereceği iddia edilebilir. Özgür ve açık bir tartışmanın ardından farklı devrimci pozisyonların yakınlaşmasıyla ortaya çıkan bilinçli bir birlik, itaat ve sözde oy birliğiyle elde edilen rızadan her zaman daha sağlam olacaktır.

Devrimcilerin birliği, devrimi emperyalist ve sağcı saldırılardan korumak ve derinleştirmek için vazgeçilmez bir koşuldur. Ancak birliği bürokrasi kullandığında, bu durum en nihayetinde devrimi tehlikeye atacak, yenilgisine ve teslimiyetine zemin hazırlayacak sahte ve grup çıkarlarının savunulmasına hizmet eder.

Tarihin verdiği dersler unutulmamalıdır. Eski Sovyetler Birliği’nde, yozlaşmış bir bürokrasinin, yani iktidarı gasp edenlerin radikal devrimcilere yönelttikleri, oların birliği bozdukları, düşmanın eline koz verdikleri, gerici hedeflerini paylaştıkları ile ilgili suçlamaları, binlerce komünistin öldürülmesine ve sürgüne gönderilmesine yol açmıştır.

Bu tür kampanyalar, bir nesil Bolşevik’i, Lenin’in yoldaşlarını yok eden ve sonunda tam kapitalist restorasyona yol açan bürokratik bir karşı devrimi gerçekleştirmiştir. Devrimcileri halkın birliğini baltalamakla suçlayan aynı bürokrasi, kendisini yeni bir kapitalist sınıf olarak yeniden konumlandırmıştır, oysa büyük bir komünist kitle, birliği koruma bahanesiyle üst kademelerin talimatlarına onları eleştirmeden itaat etmeye alışmış olmasına rağmen, bu tarihi felâketi önleyememiştir.

Yirminci yüzyılın sosyalist deneyimlerinin gösterdiği gibi, devrimi savunmak için birlik şarttır, ancak tek başına devrimi derinleştirmek için yeterli olmayacaktır. Bu da devrimin yenilgisini önlemenin tek yoludur. Birliğe, bürokrasi üzerinde halk kontrolü, yani halk gücünün etkin bir şekilde kullanılması ve solun aktif, proaktif ve kararlı eleştirel düşüncesi eşlik etmelidir. Gücü, dile getirdiğimiz kurtuluş hedeflerine etkin bir şekilde hizmet etmelidir, bu da ancak, diğer hususların yanı sıra, tüm devrimci pozisyonların birliğimiz içinde yer bulması durumunda mümkün olabilir.

Devrimciler arasında sayısız bakış açısı, vizyon, tartışma, hatta izlenecek yol ve alınacak önlemler konusunda çatışmaların ortaya çıkması mantıklı, normal ve hatta arzu edilir bir durumdur. Bu doğaldır, çünkü devrimci olmanın özünde dünyayı eleştirel bir şekilde anlamak, kendi sonuçlarına varmak ve onu dönüştürmek için tutkulu bir mücadele yatmaktadır. Devrim gibi, çok sayıda isyancı ve uyumsuzun bir araya geldiği bir süreçte, çelişkiler kaçınılmazdır. Devrim için, bu farklılıkların her zaman açık ve mantıklı bir tartışma ortamında dile getirilmesi sağlıklıdır. Bu şekilde inşa edilen bir birlik, devrimciler arasındaki tartışmaları ve çatışmaları zararlı veya tehlikeli, durdurulması, kaçınılması veya engellenmesi, sessizlik perdesi altında örtülmesi gereken, tarihsel düzlemde unutulmaya mahkûm bir şey olarak görmez. Bunun yerine, böylesi bir birlik, bir devrimin canlılığının bir ifadesi, doğal varoluş hali olarak kabul edilmelidir.

Devrime ve projesine kısa veya uzun vadede zarar verecek olan şey, düşmana alan açmamak bahanesiyle, eleştirel olmayan itaate, oy birliğine ve ordu kışlası disiplinine dayalı, daha yüksek yapılardan dikte edilen hükümleri sorgulamayan, farklılıkları cezalandıran, tartışmayı önemsizleştiren veya onu sonsuz bir arınma ya da görüşler topluluğuna dönüştüren, sosyalizmin farklı anlayışlarının varlığını ve iktidar yapıları bunları doğru bulmasa bile örgütlü bir şekilde kendilerini ifade etme haklarını tanımayan dikey bir birliktir. Bu şekilde elde edilen birliğin boğucu ikliminde, çifte standartlar, oportünizm ve kariyercilik teşvik edilir. Bir devrimcinin en iyi eğitimi, sürekli ideolojik tartışma ve mücadeledir. Samimi tartışma, devrime ve sosyalizme en sıkı bağlı kesimlerin bağlılığını ve birliğini ancak güçlendirebilir.

Tartışma ve Katılım İhtiyacı

Altmışlar Küba’sının en belirgin özelliklerinden biri, her şeyi dönüştürmeyi amaçlayan veya dönüştüren bir devrim tarafından yönlendirilen, kültür, ideoloji, ekonomi ve elbette politikanın çeşitli yönleri üzerine çok yoğun bir tartışmanın varlığıydı. Bu, ekonominin en genel yönlerinden okul öncesi eğitimin içeriğine ve yöntemlerine, tüm toplumsal ilişkilere ve günlük hayata kadar her şeyi kapsıyordu. Tüm bunlar, devrim henüz yeni başlamışken, her şeyin henüz yapım aşamasında olduğu, zayıf addedildiği, baskıların saldırgan bir nitelik arz ettiği bir dönemde yapıldı.

Bir devrimin yıkılmamasının tek yolu, ilerlemek, durmamak, “normalleşmemek”, sağduyu tarafından ele geçirilmemek, “mümkün olanın” sınırlarına mahkûm olmamaktır. Sosyalizm, getirdiği ekonomik dönüşümlerle birlikte, kapitalizmden farklı ve ona karşıt yeni bir kültür, yeni değerler, yeni toplumsal ilişkiler yaratmalıdır. Sosyalist geçiş, ancak planlama, politik irade, halkın aşkın özlemlerinin ve duygularının muazzam bir seferberliği sonucunda ilerleyebilir. Sosyalist geçişte düzen, aydınlanmış ve uzman bir öncünün gökten inen lütfu değil, yeni bir toplumun kolektif inşasını hedeflediği için, katılım ve müzakere, süslemeler, sadece biçimsel veya prosedürel meseleler veya aşırılıkları düzeltmek, egemenlik sistemine istikrar, meşruiyet ve uzlaşma sağlamak veya toplumsal çatışmayı tekrarını garanti altına alacak şekilde azaltmak veya yönetmek için kullanılan araçlar değildir. Bunun yerine, sosyalist geçişin, varoluş biçiminin temel ve gerekli bir bileşenidir. Sosyalizmde, politik iktidarın kullanımı, halk adına azınlığın değil, çoğunluğun mirası olmalıdır.

Devrime ve sosyalizme, var olma haklarına karşı hiçbir hak tanınamaz. Bu, anayasal bir ilke olarak da kabul edilen nihai sınırdır. Başka bir tartışma konusu ise bu sınırın kim ve nasıl uygulanacağıdır, bu da zaman içinde değişebilir, çünkü bir anda tehlikeli veya devrimin varlığını tehdit eden şey, başka bir anda öyle olmayabilir. Sınırın kim ve nasıl belirlendiği sorusunun cevabı da önemlidir, böylece bu sınır, demokratik olarak haklarını kullanan halk iktidarının aksine, iktidar gruplarının ve bürokratik ayrıcalıkların sahte çıkarlarının savunulmasına hizmet etmez. Bu nedenle, Kübalıların egemen bir şekilde kendimiz için yapılandırdığı toplumsal ve politik düzeni tehdit etmeden ve bu mekanizmaların emperyalizmin yıkıcı ajandasınca ele geçirilmesine mani olarak, insanların belirli taleplerine, adaletsizliklere, keyfi uygulamalara, hükümetin kötü uygulamalarına, iktidar suiistimallerine vb. karşı desteklerini göstermeleri için mekanizmalara düzen getirmek, yoksa bunları kurmak hayati önem taşıyan hususlardır. Mikro ve küçük işletmelerimiz olduğu için, burada örneğin, işçilerin daha iyi çalışma koşulları, daha yüksek ücret vb. konusunda özel işverenlerine karşı yürütebilecekleri mücadele ve baskı biçimlerine değinilebilir.

Devrim, Küba halkının ezici çoğunluğuyla sürekli diyalog halinde, onların taleplerine kulak vererek ve özlemlerine cevap vererek, onurlu ve dolu bir yaşam elde etme olasılığını güvence altına alarak var olma ve kendini savunma hakkına sahiptir. Bu nedenle, Küba’da mümkün olan tek diyalog, devrimciler arasında ve devrimi devirmeye niyetli olmayanlar arasında olabilir. Küba’da devrimci kamp, tekdüze olamayacak kadar geniş, çeşitli ve çoğulcudur. İçinde, sosyalizm üzerine birçok farklı vizyon ve öneri mevcuttur. Birbirlerine saygılı, birliği koruyan tartışmaları, devrim için ancak faydalı olabilir. Küba’da sosyalist hegemonyanın yeniden üretilmesi, sosyalist projemizin yenilenmesi, tabandan gelen devrimci politik girişimlerin kendiliğinden ortaya çıkmasının tesadüfi veya münferit olaylar olarak kalmaması, Küba Devrimi’nin kalıcı ve sistematik bir uygulaması haline gelmesini gerektirir.

Radikal solcu bir bakış açısından, devrim içinde bürokrasiye, yolsuzluğa, yukarıdan aşağıya ve otoriter uygulamalara ve kapitalizmi yeniden kurmayı tehdit eden güçlere karşı verilecek daha çok mücadele var. Ancak, devrimin hiçbir talebi, kapitalist karşı devrime onun hukuki zeminde hareket edebileceği meşru bir alan açamaz.

Kimi eksikliklerine rağmen, kesin olan bir şey varsa o da, Küba’da izlenecek bir yol ve sosyalizmimizin özellikleri konusunda bir tartışma mevcuttur. Solcular ve özellikle sosyalistler için kabul edilemez olan şey, Küba’da kapitalizmin yeniden kurulmasını ve bunun sonucunda ulusal egemenliğin kaybını destekleyen gerici fikirleri, anlatıları ve uygulamaları gizlice içeri sokmaktır. Bu nedenle, devrimci Marksizm perspektifinden, günümüz Küba’sında radikal solcu bir pozisyonun ne olarak anlaşılması gerektiğine dair bazı kavramları paylaşmak gerekli hale geliyor.

Bugün Küba’da solcu olmak, her şeyden önce, devrimin içinde olmak, ona katılmak, onun bir parçası olmak, ona karşı veya dışında olmamak anlamına gelir. Onu düşmanlarından korumak, derinleşmesine ve ilerlemesine katkıda bulunmak, üzerinde beliren tehlikelere karşı uyarıda bulunmak ve nereden gelirse gelsin, bunların önlenmesine yardımcı olmaktır. Başka bir deyişle Küba’da solcu olmak, devrime militanca bağlılık pozisyonunu sürdürmek, hatalarını ve yetersizliklerini eleştirmek, böylece kolektif çalışmamızın iyileştirilmesine katkıda bulunmaktır.

Küba solunun ayırt edici özelliği, Fidel ve Che’nin düşüncesinde, altmışların Küba Bolşevizmi anlayışında, Pensamiento Crítico dergisi etrafında toplanan aydın grubunda en önemli teorik ifadelerinden birini bulan radikal anti-kapitalizm olmalıdır.

Radikal anti-kapitalizm, Küba Devrimi’nin ana düşmanının ABD emperyalizmi ve onun teşvik edip desteklediği kapitalist karşı-devrim olduğunu anlamak, buna göre hareket etmek demektir. Bu anlayışa göre Küba’da tercih hâlâ ya devrim ya da karşı devrim, ya sosyalizm ya da kapitalizm arasında yapılması gerekmektedir.

İlgili anlayış, tarihin en güçlü emperyalisti olan ABD’nin taciz ve düşmanlığının, Küba’daki devrimci sürecin gelişmek zorunda kaldığı olumsuz gerçekliğin bir parçası olduğunu, uygulamalarını ve kararlarını etkilediğini anlamayı gerekli kılar. Haklarını ve kazanımlarını savunmak için fazlasıyla mücadele etmiş olan direnişçi bir halk, mümkün olan en büyük katılımı gösterip projeyi savunurken, kurumsal ve demokratik biçimlerini bu sürekli saldırganlık iklimine uyarlamak zorunda kalmıştır. O zamandan beri kat ettiğimiz yolda hatalar yaptık ve eksiklikler biriktirdik, ancak devrimin hayatta kalmasını garanti altına alma konusunda epey sonuç aldık. Küba devrimci demokrasisini ve kurumlarını değerlendiren herkes, bu faktörü, düşmanlarından kendini savunma ve onlara açık boşluklar bırakmama ihtiyacını dikkate almak zorundadır.

Küba’da bugün yaşayan genç nesiller, neredeyse sadece Özel Dönem’i, onun getirdiği kıtlıkları ve eşitsizlikleri gördüler. Bu dönem, Küba toplumunun özünde keskin ekonomik, politik ve toplumsal çelişkiler yarattı, altmış yıldır uyguladığımız sosyalist değerlerde, maneviyatta ve yaşam biçiminde sürekli bir aşınmaya yol açtı. Onlar için, devrimin adalet ve refah söylemi, günlük gerçekliğimizde sık sık karşılık bulmuyor, hatta daha da kötüsü, eskimiş sloganlar ve basmakalıp planlar kullanıldığında durum daha da vahimleşiyor. Yeni nesilleri, çok fazla zarar veren taklit, çifte standart, oportünizm, sahte oy birliği gibi şeylerle değil, eleştirel ve kararlı düşünme, yanlışlığa, adaletsizliğe ve toplumsal projemizin eşitlikçi ve özgürlükçü özüne aykırı her şeye karşı isyankâr bir tutumla eğitmek gibi büyük bir sorumluluğumuz var. Emperyalist düşmanlarımız, gençlerin hareketsizleştirilmesine yatırım yapan, aralarında ilgisizliği, kayıtsızlığı teşvik eden, politikaya karşı reddi veya küçümsemeyi körükleyen, konuşmalarını ve endişelerini moda müzik, giyim veya diğer moda tüketim mallarıyla sınırlandıran küresel bir kültürel boyunduruk stratejisi geliştirdiler. Sermaye, toplumsal gücünü bu kayıtsızlıktan besliyor. Küba’da, doksanlarda yaşadığımız büyük krizin birçok talihsiz sonucundan biri olan, etkili biçimlere kavuşan bu olgu, devrimci projemizin hayatta kalması için bilhassa tehlike arz ediyor. Buna ancak politik hayatımızdaki biçimcilik ve içeriksizleşmeyle mücadele ederek karşı konulabilir.

Başkan Salvador Allende, genç olup devrimci olmamanın biyolojik bir çelişki olduğunu söylerdi. Ancak Küba’da bu ifadenin ruhu, itaat, disiplin, yukarıdan aşağıya yönlendirilen şeylere uyum değil, isyan ve bağlılık olarak yorumlanmalıdır. Ebeveynlerimizin bize miras bıraktığı sosyal adalet çabasına bağlılık, korumamız ve geliştirmemiz gereken bir çaba. Ancak, eğer mesele, sadece bir geleneği savunmak olsaydı, belki de buna değmezdi, çünkü her insan çabası gibi onun da sınırlamaları ve kusurları olmuştur; çoğu zaman sürekli tepki ve saldırganlık karşısında istediğini değil, yapabileceğini yapmıştır. Daha iyi bir toplum inşa etmek, içinde yaşayabileceğimiz ve çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakabileceğimiz bir toplum yaratmak, bizim sorumluluğumuzdadır. Bu ise ancak başkalarının kararlarına pasif itaati bırakıp, sosyalizme yönelik eleştirel, aktif, proaktif ve düşünce temelli bağlılığımız doğrultusunda hareket edersek mümkün olabilir

Sonuçlar

Devrimin tarihi liderliğinin, halkın desteğiyle ve onların adına, en olumsuz koşullarda kendimizi ayakta tutmamızı sağlayan meşru iktidarı, öncelikle kendi çıkarlarını gözeten ve Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi bir krizde karşı devrimci bir rol oynayabilecek bir bürokrasiye devredilemez. Bu iktidar, ülkenin temel kararlarını almalarına imkân sağlayan işlevsel yapılar içinde örgütlenmiş Küba halkının elinde olmalı, onun tarafından kullanılmalıdır.

Özgürleşmeye yazgılı hedeflerimize gerçekten ulaşmak istiyorsak, kapitalizmin eski yöntemlerini yeniden kullanamayacağımız için, verimliliğimizi ve etkinliğimizi artırmanın, sosyalist araçlarla ekonomik büyüme yaratmanın tek yolu, bilinç, eğitim, yeni insanın yetiştirilmesi ve bu insanların aralarında yeni toplumsal üretim ilişkilerinin kurulmasıdır. Bu anlamda, işçilerin politik hayatımız ve ekonomik faaliyetlerimiz üzerindeki gerçek kontrolü, geçişin hayati bir gerekliliği, varoluş biçimi ve ulusumuza ait üretim güçlerini sosyalist anlamda geliştirmenin doğru yoludur.

Bir devrim, ancak sürekli olarak kendini yeniden düşünme, gözden geçirme ve yenileme yeteneğine sahipse var olabilir, kendini ancak bu şekilde sürekli olarak devrimleştirebilir. O, tekrar tekrar altüst edilmelidir. Eğer iktidar bir kurtuluş aracı olmaktan çıkıp kendi başına bir amaç haline gelirse, sosyalizm yolundan sapmış oluruz. Herkes için adalet, demokrasi ve özgürlüğü elde etme çabalarımızdan vazgeçmemeliyiz. Her türlü tahakkümü geri püskürtmek ve özgürlük davasını ilerletmek için bir devrimci, daha azıyla yetinemez.

Frank Josué Solar Cabrales

[Kaynak: Science & Society, Cilt 88, Sayı 1, 2024, ss. 8–26.]

Dipnotlar:
[1] Örneğin, Küba’nın pandemi karşısında gösterdiği olağanüstü başarı, sosyalist bir devrimi gerçekleştirmesi, ulusallaştırılmış ve planlı bir ekonomiye sahip olması sayesinde mümkün olmuştur. Küba’nın o dönemde yaptıkları, sosyalizmin üstünlüğünün bir başka kanıtıdır. Küba gibi ekonomik olarak geri kalmış, boğulmuş bir ekonomiye sahip bir ülkenin koronavirüse karşı aşıları hızla geliştirebilmesi, gerçekten dikkat çekici bir husustur. Bunu mümkün kılan tüm bilimsel potansiyel ve üretim altyapısı, Fidel’in liderliğinde, özel dönemin en kötü anlarında Küba’nın bilim ve biyoteknolojiye yaptığı yatırımlar sayesinde gerçekleşti. Bu yatırımlar, acil önceliklerin ve dar ekonomik, piyasa odaklı kriterlerin baskısı altında yapılamazdı. Planlı bir ekonomi, politik olarak belirlediğimiz yerlerde kaynakların tahsis edilmesini mümkün kılar, bu da yaşamın korunması ve insan olarak daha tam gelişimimiz için daha fazla kazanç sağlar.

[2] “İşçiler, politik iktidarı ele geçirdikten sonra, eski bürokratik aygıtı yıkacak, temellerine kadar yerle bir edecek, hiçbir taşı yerinde bırakmayacak, yerine işçilerin ve çalışanların kendilerinden oluşan yeni bir aygıt kuracaklar. Marx ve Engels’in ayrıntılı olarak incelediği önlemler, bu çalışanların bürokratlara dönüşmesine karşı gecikmeden alınacaktır: 1) Sadece uygunluk değil, her an geri alınabilirlik; 2) Maaşın bir işçinin ücretinden yüksek olmaması; 3) Herkesin kontrol ve denetim işlevlerini yerine getireceği ve herkesin bir süreliğine ‘bürokrat’ olacağı bir sistemin derhal uygulamaya konulması, böylece kimsenin ‘bürokrat’ olamaması.” Lenin (1997), s. 132.

[3] “Toplumların ve insanların sürekli değişimine katkıda bulunmayı iddia edenlerin, yani sosyalist kurtuluşa giden yol, iktidar ile proje arasında süreklilik arz eden gerilimle yüzleşir. Bu muhtemelen sosyalizmin en dramatik sorunudur.” Martínez Heredia (2018), s. 1246. “İktidar ve proje, tahakküm ve özgürlük, birlik ve çeşitlilik, ekonomik ilişkiler ve eşit fırsatlar, otorite ve katılım arasındaki ilişkiler, gerilimler ve çelişkiler, diğerlerinin yanı sıra, Küba sosyalizminin ana konu başlıklarıdır.” A.g.e., s. 874.

[4] “Tezimiz, Yeni Ekonomik Politika (NEP) sonucunda ortaya çıkan değişikliklerin SSCB’nin yaşamına o kadar derinden nüfuz ettiği ve mevcut aşamanın tamamını kendi damgasıyla işaretlediğidir. Ortaya çıkarttığı sonuçlar cesaret kırıcıdır: kapitalist üst yapı, üretim ilişkilerini giderek daha belirgin bir şekilde etkiliyordu, NEP’in amaçladığı melezleşmenin kışkırttığı çatışmalar, bugün üst yapının lehine çözülüyor. Bu, kapitalizme dönüş anlamına geliyor.” Guevara (2006), s. 7.

Kaynakça:
Castro, Fidel. 2005. “Speech delivered at the 60th anniversary of Fidel’s admission to the University of Havana.” 17 Kasım. Havana, Cuba. Cuba.

Guevara, Ernesto Che. 2006. Apuntes críticos a la Economía Política, Havana, Cuba: Ocean Sur-Centro de Estudios.

Lenin, Vladimir I. 1997. El Estado y la revolución. Madrid, Spain: Fundación Federico Engels. Martínez Heredia, Francisco. 2018. “Cuba y el pensamiento crítico por Néstor Kohan.” In Pensar en tiempo de revolución: Antología esencial. Buenos Aires, Argentina: CLACSO.

----------------. 2018. “Visión cubana del socialismo y la liberación.” In Pensar en tiempo de revolución: Antología esencial. Buenos Aires, Argentina: CLACSO.

, ,

Gölge Vezir


Arap dünyasının siyasi mitolojisinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir sima var: tahtın altında oturan ve üzerindeki her şeyi kontrol eden vezir. Bu vezir, taca talip değil. Kimin tahtı alacağını, kimin kaybedeceğini ve hangi bedelle alacağını o belirliyor. Masalın sonunda bu kişi, bir biçimde ifşa oluyor. Gerçek dünyada ise, masalın sonunu bizatihi kendisi yazıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri Başkanı Muhammed bin Zeyd Nahyan (MBZ), kendi kuşağının en etkili Arap hükümdarı ve en az incelenen ismidir. Suudi Arabistan ilgi odağı olurken ve İran bombalara maruz kalırken, MBZ, yirmi yıldır üç araç üzerine kurulu bir dış politika imparatorluğu kurdu: siyasi kontrol işlevi gören mali bağımlılık tesis etti; ismi dahi anılmadan işleyen bir askeri altyapı meydana getirdi; İsrail ve Washington ile derin ve kalıcı bir stratejik ittifak kurdu, öyle ki, bir soykırımı, iki bölgesel savaşı ve artan Arap öfkesini atlatmayı bildi. O, İsrail-ABD’nin birlikte yürüttüğü Ortadoğu projesinde pasif bir ortak değil, bu projenin Arap mimarı. 2020’den bu yana bölgedeki her büyük kırılma, İbrahim Anlaşmaları, Gazze’nin yıkımı, bağımsız Müslüman dünyası seslerinin etkisiz hale getirilmesi, İran’a karşı savaş, Afrika kıyı şeridinin parçalanması gibi gelişmelerin ardında hep Abu Dabi var.

Vezir, bu hikâyedeki basit bir karakter değil. O, bir dış politikanın delilli ispatlı uygulayıcısıdır. Deliller de ispatlar da aşağıda sunulmaktadır.

İbrahim Anlaşmaları: Gerçekte Ne Satın Alındı?

Eylül 2020’de MBZ, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak, bir nesilden beri İsrail ile ilişkileri resmen normalleştiren ilk Arap lider oldu. Basında yer alan çerçeve, tamamen barış üzerineydi: yeni bir Ortadoğu kurulacak, Arap-İsrail işbirliği tesis edilecek, Filistin meselesi sessizce bir kenara bırakılacaktı. Aslında her iki taraf da apaçık ortada olan bir şeyi satın almıştı.

İsrail, Arap ülkelerinin desteğine mazhar oldu. İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu hükümetine, İsrail tarihinin en sağcı yönetimini pekiştirdiği ve Gazze’ye yönelik topyekûn askeri saldırının koşullarını hazırladığı momentte, bölgesel meşruiyet iddiasında bulunma imkânı sundu. MBZ, Arap dışişleri bakanlarıyla yaptığı bir toplantıda, Filistin Yönetimi liderliğini “Ali Baba ve kırk haramiler” olarak nitelendirdi. Bu lafı gizli kapaklı etmemişti. Bunu yetkililerle dolu bir salonda, herkesin gözü önünde söyledi. Bu laf, sonrasında haberlere konu oldu. Birleşik Arap Emirlikleri, anlaşmanın imzalanmasını takip eden yıllarda, Gazze harekâtı boyunca Tel Aviv’e Emirati havayollarıyla uçuşlar düzenledi. BAE’nin havayolu şirketi, uçuşları askıya almayan tek Arap havayolu şirketiydi. İki ülke arasındaki ticaret hacmi, katliamın her ayında, bir önceki yıla göre yüzde 11 artarak, 2024 yılında 3,2 milyar dolara ulaştı.

MBZ, bu sayede Washington ile ilişki kurma imkânı buldu. Anlaşmalar, Abu Dabi’ye Amerika’daki politik müesses nizama, Pentagon’a, bilhassa Trump yönetimine, tek başına hiçbir yatırımın sağlayamayacağı bir erişim imkânı sundu. ABD Savunma Bakanlığı, Ocak 2021’de İsrail’i Avrupa Komutanlığı’ndan CENTCOM’a devrederek, İsrail’in hava savunmasıyla Körfez’in hava savunmasını tek bir operasyonel mimaride bütünleştirdi. Birleşik Arap Emirlikleri’nin öncülüğünde Arap devletleri, 2022’de İsrail’in 12,5 milyar dolarlık savunma ihracatının yüzde 24’ünü gerçekleştiriyordu. İsrail, BAE’ye SPYDER hava savunma sistemleri verdi. BAE ise İsrail’e İbrahim Anlaşmaları üzerinden bölgesel meşruiyet kazandırdı. Bu, esasen bir normalleşme değildi. Barış diliyle sarılmış bir savunma anlaşmasıydı ve anlaşma metnini kaleme alan MBZ’ydi.

Altta yatan stratejik mantık, aynı anda hem İran karşıtı hem de İslam karşıtıydı. MBZ, 2011’deki Arap Baharı’nın bu soruyu gündeme getirmesinden bu yana, siyasi İslam’ı her biçimiyle otoriter modernleşme modeline yönelik varoluşsal bir tehdit olarak ele aldı. Müslüman Kardeşler, Hamas, Erdoğan’ın AKP'si, Katar’ın dış politikası, siyasi İslam’ın harekete geçirici bir güç olarak her tezahürü, Abu Dabi’nin stratejik doktrininde düşman unsurlardı. İran, bu tehdidin askeri-teolojik versiyonuydu. Anlaşmalar, her iki sorunu da tek bir hamlede çözdü: BAE’yi İran’ı hedef alan İsrail-Amerikan güvenlik mimarisine entegre ederken, Washington’a İslam âlemi içinden projeyi zora sokabilecek her türden sesi ortadan kaldırmak için gerekli politik sermaye sağladı.

Pakistan: Engeller Bir Bir Kaldırılıyor

İmran Han’ın Nisan 2022’de iktidardan uzaklaştırılması, esas olarak iki düzlem üzerinden hatırlanır: parlamentonun güvensizlik oylamasıyla ilgili anayasa düzlemi ile ABD’nin Şubat ayındaki Moskova ziyaretine ilişkin gönderdiği diplomatik mesaj anlamında Washington düzlemi. Her iki düzlem de kendi sınırları dâhilinde doğrudur. Ancak hiçbiri, operasyonun gerçekleştirilebilir olmasını sağlayan mekanizma olarak, Körfez denilen düzlemi hesaba katmaz.

2022 yılının başlarında Pakistan, mali açıdan tükenmiş durumdaydı. Döviz rezervleri kritik seviyelere düşmüştü. Enflasyon, yüzde 13’ün üzerinde seyrediyordu. IMF programı tıkanmıştı. Cari açık, normal finansman koşulları altında kapanmanın bir yolunu bulamıyordu. Ülke, BAE’ye borçluydu. 2018’de uzatılan ve Pakistan’ın geri ödeyemediği için her yıl yenilenen borç tutarı, iki milyar doları bulmuştu. Şehbaz Şerif, göreve geldikten birkaç gün sonra Abu Dabi’deydi. MBZ, üç milyar dolar taahhüt etti: mevcut iki milyar dolarlık mevduat yenilendi ve üzerine bir milyar dolar daha eklendi. Yeni hükümeti ayakta tutan mali can simidi, hükümetin kurulmasından birkaç hafta sonra dağıtıldı.

Tartışmanın özü zamanlamada yatıyor. Abu Dabi, bu bağımlılık ilişkisini İmran Han iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra kurmadı. Bu bağımlılık ilişkisi, oylamadan önce de mevcuttu ve ilgili mevkilerdeki herkes, ilişkinin boyutlarını tam olarak biliyordu. Güvensizlik önergesinin geçerli olup olmayacağı sorusu, yalnızca parlamenter aritmetiği ile ilgili bir mesele değildi. Burada aslında “Yeni hükümet finanse edilecek mi edilmeyecek mi? sorusu soruluyordu. BAE, Ulusal Meclis toplanmadan önce bu soruyu cevapladı.

İmran Han, neden gitmek zorunda kaldı? Sorunun iki cevabı var ve bu cevaplar birbirine bağlı.

1. Filistin.

Filistin’in hakları konusundaki sicili ve bağlantısız dış politika duruşuyla Han yönetimindeki Pakistan, tam da Müslüman dünyasının ya itaatkâr ya da sessiz kalması gerektiği anda İsrail-ABD-BAE projesi için aktif bir yük haline geldi. Dünyanın en kalabalık ikinci Müslüman devleti olarak, nükleer silahı olan Pakistan, liderliği isterse alternatif bir bloğun temelini oluşturabilecek kapasiteye sahip. Han, sessiz kalmayı seçmedi. Bu da onu bir sorun haline getirdi. BAE’nin önderliğindeki Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, Gazze yanarken ve İran savaşı planlanırken, ahlaki veya diplomatik gürültü çıkarmayacak bir İslamabad’a ihtiyaç duyuyordu.

2. İran’a yönelik savaş.

Savaş süreci, kendiliğinden işlemedi. Önce bölge temizlendi. Müslüman dünyasında itaatkâr hükümetlere ihtiyaç vardı: İbrahim Anlaşmaları’nın genel çerçevesine halel getirmeyecek, halklarını ABD-İsrail askeri harekâtına karşı seferber etmeyecek, varlıklarını Körfez ülkelerinin mali desteğine borçlu, bu borcun farkında olan hükümetlere gerek vardı. Şerif yönetimindeki Pakistan, bu türden bir hükümetti. Han yönetimindeki Pakistan ise değildi.

2026 yılının başlarında BAE, aynı iki milyar dolarlık dilimi aylık uzatmalarla yeniliyor ve Pakistan’ın yüzde 3 faiz ve iki yıllık vade talebine karşılık yüzde 6,5 faiz uyguluyordu. Pakistan Maliye Bakanı, basına “sorun yok” derken, kararın henüz resmen bildirilmediğini de kabul ediyordu. Abu Dabi, Pakistan’daki finans basınının “daha sert bir tavır” olarak tanımladığı bir tutum benimsemişti. Bu ifadenin pratikteki anlamı şuydu: 240 milyonluk nüfusa ve nükleer silaha sahip bir devlet, her ay Abu Dabi’nin rezervlerini korumasına izin verip vermeyeceğini öğrenmek için bekliyordu. Bu, iki taraflı işleyen bir finansal ilişki değil, bir tasmaydı.

İran: İleride Ortak Olmak İstenen Ülke

2023 sonlarından 2025 başlarına kadar BAE, Tahran ile diplomatik bir yakınlaşma süreci içine girdi: ikili görüşmeler, İran donanmasının Şarcah limanına yaptığı ziyaretler, dışişleri bakanları istişareleri. Analistler, Abu Dabi’nin İran’ı yeniden tecrit etme konusunda “pek istekli” olmadığı sonucuna vardılar. Altı ay sonra, Amerika’nın ve İsrail’in İran nükleer tesislerine yönelik saldırıları başladı. BAE, İsrail’den daha fazla İran misilleme füzesi ve insansız hava aracı saldırısına maruz kaldı. Bir BAE devlet bakanı Euronews’e giderek, Abu Dabi modeline karşı çıkan herkesin “İran’ın ve tüm uluslararası sisteme nihilizm ihraç etmeye çalışan haydut devlet aktörlerinin safında” olduğunu söyledi.

Bu yakınlaşma, bir politika değil, bir hazırlıktı. MBZ, Tahran için faydalı kalmasını sağlayan kanalları korurken, savaş için Washington ve Tel Aviv için vazgeçilmez kılan hizalanmayı da sürdürüyordu. Operasyon başlayana kadar ilişkinin her iki tarafını da yönetti, sonra da tarafını belli etti.

İran karşıtı tutum, sadece stratejik bir tercih değil. Bu, BAE’nin tüm dış politika yapısının taşıyıcı duvarı. İbrahim Anlaşmaları, bölgeye İran karşıtı bir ittifak olarak sunuldu. İsrail ve Körfez hava savunmasının CENTCOM’a entegrasyonu, İran’ı hedef alıyor. Afrika Boynuzu’ndaki üs ağı, Aden Körfezi’ndeki İran gemilerinin denizdeki hareketlerini izliyor. MBZ’nin inşa ettiği her bileşenin aleni düşmanı İran. Bu da savaş ne sonuç verirse versin, MBZ’nin Riyad’dan önce İslam Cumhuriyeti sonrası düzeni oluşturacak şekilde konumlanması gerektiği anlamına geliyor.

Suud kralı MBS ile aradaki fark yapısal. Suudi Arabistan, Müslüman çoğunluğa sahip bir devlete karşı Amerikan-İsrail askeri operasyonuyla açıkça aynı safta yer alamaz. Krallığın meşruiyet zemini olarak Mekke ve Medine’den kopamaz. Riyad, İran’a dair yaptığı her hesabı, bu sınırlar çerçevesinde yapar. MBZ’nin sırtında bu türden bir küfe yok. BAE nüfusunun yüzde doksanı yabancı uyruklu. Yönetilmesi gereken yerel bir dini kitle, absorbe edilmesi gereken bir Arap sokağı yok. Washington’ın Körfez’deki görünür öncü ortağı olmasının sunduğu serbestiyet, MBS’nin bedelsiz kullanamayacağı bu özgür hareket etme imkânı, BAE’nin Amerikalılara sunduğu teklifin ve MBZ’nin MBS üzerindeki nüfuzunun özünü teşkil ediyor. Suudi veliaht prensinin yapılmasını istediği ancak yaparken görülmesini istemediği şeyleri o yapabiliyor.

Afrika: Her Şeyi Açıklayan Gemi

Tüm kameralar Körfez’e ve İran’a çevrilmişken, MBZ, sömürgecilik döneminden bu yana Afrika kıtasında en geniş askeri ve ticari alanı inşa ediyor. Bu genişleme faaliyeti devam ediyor, tüm kanıtlarıyla, doğrudan aynı eksene bağlanıyor.

Bu ağ, Yemen’in Socotra takımadalarından Somali kıyısındaki Puntland ve Somaliland’a kadar uzanıyor. Ağ, şu üç şeyi kontrol etmek üzere tasarlandı: küresel ticaretin yüzde 12’sinin geçtiği Aden Körfezi nakliye koridoru, Sudan’daki BAE destekli Hızlı Destek Kuvvetleri’ne malzeme sağlayan lojistik zinciri ve egemenliği tartışmalı olan bölgelerin siyasi gelecekleri. Bu bölgeler, işleyen hiçbir devletin asla vermeyeceği türden bir düzenlemeye açık hale gelmişti.

BAE, Puntland’ın ana limanı olan Bosaso’da bulunan sivil bir havaalanını gizli bir askeri üsse dönüştürdü. 2024 yılı boyunca uydu görüntüleri, güçlendirilmiş hangarların, radar kulelerinin, insansız hava aracı pistlerinin ve mühimmat depolarının inşa edildiğini ortaya koyuyor. BAE bağlantılı taşıyıcılar tarafından işletilen IL-76 ağır nakliye uçakları, transponderleri (aktarıcıları) kapalı halde doğrudan BAE askeri üslerinden Bosaso’ya uçarak Darfur, Çad veya Libya’daki Nyala’ya doğru ilerliyor. Kırgızistan’da kayıtlı ancak Ekim 2024'ten beri BAE başkanının öz kardeşi Hamdan bin Zeyd ile bağlantılı, BAE’ye ait bir holdinge ait olan Gewan Airways, bu tedarik zincirindeki iki merkezi taşıyıcıdan biridir. Nisan 2025’te, İsrail yapımı bir ELM-2084 radar sisteminin Bosaso tesisinde olduğu doğrulandı. 256 deniz mili menzili, tüm Aden Körfezi’ni kapsıyordu. Savaş Çalışmaları Enstitüsü, tesisin haritasını çıkardı ve menzilini yayınladı.

Somaliland’ın liman kenti Berbera’da, 2017’de ticari liman geliştirme projesi olarak duyurulan 442 milyon dolarlık DP World yatırımı, birinci sınıf bir askeri tesise dönüştü: derin su deniz üssü, C-130 Hercules nakliye uçaklarını alabilecek kapasitede bir pist, güçlendirilmiş hangarlar ve insansız hava aracı altyapısı. Ticari imtiyaz, askeri üsle birlikte otuz yıl boyunca devam edecek. Bunlar, ayrı operasyonlar değil.

Mayıs 2025’te ABD Kongresi’nde Sudan kriziyle ilgili yapılan bir oturumda, eski diplomat Cameron Hudson, Sudan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) Port Sudan’a yönelik koordineli insansız hava aracı saldırılarının (altı gün boyunca sivil altyapıyı hedef alan saldırıların) “başta BAE olmak üzere, yabancı devletlerden sürekli lojistik, mali ve teknik destek olmadan imkânsız olacağını” ifade etti. Sudan hükümeti, BAE’nin RSF vahşetine ortak olduğu iddiasıyla Uluslararası Adalet Divanı’na dava açtı. Divan, yetki eksikliği nedeniyle davayı kabul etmedi. Abu Dabi tüm iddiaları reddetti. Uçuşlar devam etti.

Şimdi de Rusya bağlantısına gelelim. Daha sonra doğrudan Rusya Savunma Bakanlığı kontrolü altında Afrika Kolordusu olarak adlandırılan Wagner Grubu, başlangıçta Sudan iç savaşının ilk aşamalarında Libya ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nden gelen aynı sınır ötesi güzergâhları kullanarak RSF’yi desteklemişti. Wagner’in Afrika’daki lojistik ağı, uzun zamandır BAE’nin finansal altyapısına dayanıyordu: Darfur’da RSF kontrolündeki topraklardan çıkarılan altın, Güney Sudan üzerinden Juba’ya taşınıyor, özel jetlere aktarılıyor, BAE’ye götürülüyordu. Uluslararası Organize Suçlara Karşı Küresel Girişim’e göre, Mart 2024’te belgelenmiş tek bir sevkiyatta RSF kontrolündeki madenlerden birkaç yüz kilogram altın, bu kanal üzerinden taşındı. BAE, savaşın finansmanını sağlayan altının son durağıdır ve BAE, aynı zamanda savaşa doğrudan silah ve lojistik desteği de sağlamaktadır. Moskova ve Abu Dabi, resmi anlamda herhangi bir koordinasyon içinde değiller. Her biri kendi amaçları doğrultusunda, çıkarlarının kesiştiği bir coğrafyada uyumlu altyapılar işletiyorlar: Sudan parçalanmış durumda, Sahel istikrarsızlaşmış, Afrika kıyılarına erişim ise herhangi bir hesap verebilir çerçeve olmadan kontrol altında tutuluyor.

Rusya, sonunda desteğini Sudan Silahlı Kuvvetleri’ne kaydırarak Port Sudan yakınlarında bir deniz üssü kurmayı hedefledi. RSF’nin tedarik zinciri ise Birleşik Arap Emirlikleri’nde kaldı. İki dış güç, aynı iç savaşta karşıt tarafları desteklerken, her ikisini de ayakta tutan lojistik coğrafyasını paylaştılar. Bu, çıkarlarının çeliştiği anlamına gelmiyor. Bu, birden fazla aktörün bir çatışmayı canlı tutmak için nedenleri olduğunda, yönetilen istikrarsızlığın nasıl işlediğini açıklıyor.

Siyasi mühendislik, askeri operasyonlarla paralel ilerledi. Birleşik Arap Emirlikleri, Somaliland’ın bağımsızlık hareketini, kendi kaderini tayin hakkıyla dayanışma içinde olduğundan değil, tanınmış bir Somaliland’ın Abu Dabi’ye Aden Körfezi'nde kalıcı, antlaşmaya bağlı bir askeri varlık sağlaması nedeniyle destekledi. Bu durum, hiçbir federal Somali hükümetinin vermeyeceği şartlar altında gerçekleşti. Ocak 2024’te imzalanan ve Addis Ababa’ya potansiyel tanınma karşılığında kıyı erişimi sağlayan Etiyopya-Somaliland mutabakatı, geniş çapta BAE’nin kolaylaştırdığı bir süreç olarak değerlendirildi: Etiyopya, Ağustos 2023’te Abu Dabi ile ikili bir denizcilik anlaşması imzalamıştı. Aralık 2025’te İsrail, Somaliland’ı tanıyan ilk BM üyesi devlet oldu. İbrahim Anlaşmaları’nın imzacısı olan BAE, kamuoyuna hiçbir şey söylemedi. Analist Cameron Hudson, BBC’ye verdiği demeçte, Emirlikler’in Somaliland konusunda “İsrail çıkarlarıyla çok uyumlu” göründüğünü, Kızıldeniz koridorunun tamamında BAE ve İsrail hedeflerinin daha da yakınlaşacağını öngördüğünü söyledi. Suudi Arabistan, bu tanıma girişimini kınadı. BAE’nin sessizliği ise aslında bir cevaptı.

Akıl Hocasının Hesabı

2015-2019 yılları arasında MBZ ve MBS, birleşik bir Körfez ekseni olarak algılandı: kıdemli stratejist ve reformcu veliaht prens, Yemen koalisyonu, Katar ablukası, İran karşıtı ve Müslüman Kardeşler karşıtı ittifakın ortak sorumlusu olarak görüldü. MBZ, MBS için Washington’ın kapılarını açtı, onu dış politika çevreleriyle tanıştırdı, Suudi Hanedanı içindeki rakipleri üzerindeki gücünü pekiştirmesine destek sundu. Bir Carnegie araştırmacısı, asimetriyi açıkça şöyle ifade ediyordu: MBS’nin deneyimsizliği, MBZ’nin Suudi politikasını Emirlik çıkarlarıyla uyumlu biçimde oluşturmasına imkân sağladı.

Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğuyla gerçekleşen Suudi Arabistan-İran normalleşmesi, MBS’nin alışılmış senaryodan saptığı andı. Riyad, gerilimi azaltmayı, istikrarı ve bölgesel barışın 2030 Vizyonu için sağlayacağı ekonomik hareket alanını seçti. MBZ, yıllarca tüm bölgesel düzeni İran karşıtı bir uzlaşma etrafında konumlandırmıştı. Çin’in arabuluculuğuyla yapılan anlaşma, bu uzlaşmayı içeriden dağıtacak bir tehditti. Ardından gelen vekalet savaşları, Yemen ve Sudan meselesi, İsrail’in Somaliland’ı tanıması, Suudi Arabistan’ın bu girişimi kınaması ama BAE’nin kınamaması, salt ekonomik rekabet veya kişisel sürtüşmeyle ilgili meseleler değil. Bunlar, Suudi dış politikasının genel gidişatını sekteye uğratacak, bizzat MBZ eliyle yürütülmüş işler.

2030 Vizyonu, kişisel ittifakı bozdu. Suudi Arabistan’ın çeşitlendirme programı, Dubai’nin otuz yılı aşkın süredir inşa ettiği ticari merkez modelinin yerini almayı gerektiriyordu. Riyad, krallıkta genel merkezi bulunmayan şirketlere devlet ihaleleri vermeyi durdurdu. Rakip ekonomik bölgeler kurdu. Birleşik Arap Emirlikleri merkezli çokuluslu şirketlerin peşine düştü. MBS, Kasım 2025’teki Washington ziyareti sırasında Trump’tan Sudan konusunda Abu Dabi’ye doğrudan baskı yapmasını istedi. MBZ ise kamuoyuna hiçbir şey söylemedi.

İran savaşı, MBS’yi MBZ’nin on yıldan fazla bir süredir kurguladığı konuma taşıdı. MBS, nükleer silaha sahip bir İran’ın savaş sonrası oluşacak zemine kıyasla daha acil bir tehdit teşkil etmesi sebebiyle saldırılara onay verdi. Ancak savaş sonrası geometri şimdi Suudi dış politikasının temel sorunu. Yüzünü Washington ve Tel Aviv’e çevirmiş, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli ticari ve güvenlik düzenine entegre olmuş bir Tahran, Riyad’ı yeni mimarinin dışında tutar. Böylece, bölgenin en büyük ekonomisi olarak Suud, kuşatılır. Suudi stratejistler, BAE’yi “Arap pelerini giymiş bir İsrail projesi” olarak adlandırmaya başladılar. Ocak 2026’da İsrail basınında yer alan bu ifade, öylesine söylenmiş bir söz değil, bir teşhisti.

Mimari ve Maliyeti

MBZ’nin inşa ettiği her bileşen, diğerlerini güçlendiriyor, birlikte bir proje meydana getiriyor. Bu projeden istifade edecekler arasında Arap halkı, Müslüman dünyası, hatta nihayetinde uzun vadeli çıkarları bakımından, BAE bulunmuyor. Bundan esas olarak, operasyonel öncelik sırasına göre, İsrail ve ABD istifade edecek.

İbrahim Anlaşmaları, Washington’a İran’a yönelik savaşı Arap coğrafyasında Müslüman dünyasının birleşik bir tepkisini tetiklemeksizin yürütmesi için gereken desteği sundu. İsrail’e, Körfez ile ticari ve güvenlik düzeyinde kurduğu bağları korurken Gazze harekâtını yürütmesi için gereken bölgesel meşruiyeti verdi. MBZ’ye, Washington’la ilişki için zemin sundu. Böylelikle ufak bir ülke olarak BAE, küresel bir ağırlığa kavuştu. Anlaşma, üç tarafın da işine yaradı. Filistinlilere çok şeye mal oldu. Bölgeye bir nesil boyunca mal olmaya devam edecek.

Pakistan üzerindeki finansal mimari, nükleer güce sahip egemen bir devleti, Abu Dabi’nin kredi yenileme kararlarını aylık olarak bekleyen bir müşteriye dönüştürdü. Afrika Boynuzu’ndaki askeri mimari, Washington ve İsrail’e, görünür Amerikan veya İsrail kara birliklerine ihtiyaç duymadan Aden Körfezi’nde operasyonlar yürütme imkânı sundu. Sudan’da ve Sahel genelinde, Rus lojistik zincirleriyle paralel olarak işletilen ve kısmen BAE’ye ait finans sistemleri üzerinden akan Darfur altınıyla finanse edilen vekalet savaşı altyapısı, Afrika’nın kıyı coğrafyasını parçalı ve erişilebilir kılıyor. Parçalı devletler, bu model için bir başarısızlık koşulu değil, modelin işleyeceği ortamı sunuyorlar.

MBZ’nin inşa ettiği şey, uzun vadede bölgenin en derin istikrarsızlığının da kaynağıdır. Irak, doğrudan müdahaleyle yıkıldı. Libya, NATO destekli müdahaleyle yıkıldı. Suriye, vekalet savaşı müdahalesiyle yıkıldı. Gazze, gözümüzün önünde yıkılıyor. İran yanıyor. Bölgede İsrail-ABD-BAE imzası taşıyan her müdahale, enkaz, yerinden edilme ve bir sonraki müdahale için koşullar yarattı. Bu durum, mimarların beceriksiz olmasından kaynaklanmıyor. İstikrarsızlık, stratejinin istenmeyen bir sonucu değil, amaçlanan çıktısı olduğu için mevcut. İstikrarlı, kendi kaderini tayin eden bir Müslüman dünyasının Abu Dabi’nin mali garantilerine, Washington’ın güvenlik şemsiyesine ve İsrail askeri teknolojisine ihtiyacı olmazdı. Bağımlılık asli üründür. Kaos, bağımlılığı koruyan şeydir.

Bölge için tek geçerli yol, zıt yönde ilerliyor: Suudi Arabistan-İran arasındaki ilişkiler kopmamalı, normalleşmeli; Pakistan, mali egemenliğini yeniden kazanmalı; Türkiye, İran ve Arap devletlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları İsrail-ABD-BAE’nin sonuçları belirlemesine gerek kalmadan çözmeli. Bu üçlü yapı, her müdahale ettiğinde, sonuçları kendi lehine belirliyor, neticede bedeli bölge ödüyor.

Eski hikâyede, vezir, sonunda kahraman, genellikle kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ve gerçeğe tesadüfen rastlayan genç bir adam tarafından, ifşa edilir. Hikâyenin çağdaş versiyonu, böyle bir karakter ortaya çıkmayacak şekilde planlanmıştır. Planlayan, vezirin ta kendisidir. Zira, böylesi bir karakteri ortaya çıkarabilecek hükümetler vezire borçludur, onu ifşa etmeyi deneyenlerse hapistedir.

Frame The Globe
Ren Way

23 Mart 2026
Kaynak