Bir
iki istisna haricinde, Batı dışı dünyada faaliyet yürüten Marksist
teorisyenler, düşünsel-teorik açıdan pek dikkate alınmazlar. İdeolojik
tartışmaların radarına girdiklerinde dahi, bu tartışmalar, onların
çalışmalarını, Marksizmin kendisini dönüştürmenin bir aracı değil, Marksizmin
evrenselliğinin kanıtı olarak sunarlar.
Bu
durum, 18 Mayıs 1987’de suikasta kurban giden Arap Marksist Mehdi Amel için de
büyük ölçüde geçerliydi.[1] 1936 doğumlu Hasan Hamdan, daha sonra Mehdi Amil müstear
adını benimsedi. Lübnan Komünist Partisi üyesiydi. Öldürüldüğü sırada partinin lider
kadrosuna dâhil olmuştu.
Mehdi Amil’in
mirası, on yıl önce patlak veren Arap ayaklanmaları sırasında yeniden gündeme
geldi. Büyük bir ilgiye mazhar oldu. Yazılarından oluşan bir kitabın 2021’de
İngilizceye çevrilmesinin ardından çalışmaları daha da ilgi gördü. Ancak
Marksizmin felsefesine ve bu felsefenin sömürgeciliği kapitalizmle ilişkili
olarak ele alış tarzımızda yol açtığı sonuçlara yönelik ilgi, halen daha ilkel
düzeydedir.
Amil’i
tarihsel materyalizm üzerinden okuyanlar, onun teorik katkısını ve pratiğini
yirminci yüzyıl Marksizminin ideolojik külliyatıyla bütünleştirmenin bir yolunu
illaki bulacaklardır. Bu çaba, felsefesinin varsayımlarının, argümanlarının ve
sonuçlarının, Avrupa Marksizmiyle ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya
çıkan bağımlılık teorisi ve ırkçı kapitalizm gibi heterodoks veya radikal
Marksizm okullarıyla karşılaştırılması ve zıtlıklarının incelenmesini
gerektiren sürekli ve eleştirel bir analize ihtiyaç duyar.
Bu
yönde mütevazı bir adım atmak adına, burada, onun metodolojisine, bu
metodolojinin İkinci Dünya Savaşı sonrası ulusal kurtuluşun temel temalarına,
özellikle de özgür bir Filistin için süregelen mücadeleye uygulanmasına dair kısa
bir inceleme sunmaya çalışacağız.
Marksizm,
Sömürgecilik ve Metodoloji
Amil,
sömürgeciliğin tarihsel gerçekliğini anlamak ve aşmak için Marksist felsefede
bir “metodolojik devrim” yapılması çağrısında bulundu. Önceden oluşturulmuş
Marksist düşüncenin sömürgeci toplumsal yapıya uygulanmasına karşı çıktı, ancak
bunu “özgün” olduğu söylenen bir kapitalizm öncesi düşünce adına yapmadı. Aynı
şekilde, tarihsel materyalist düşünceyi Avrupamerkezci yaklaşımıyla birlikte
bir kenara atan postkolonyal analiz biçimlerini de reddetti.[2] Bunun yerine,
Amil, sömürgeci toplumsal gerçeklikten doğan, onun sosyalist kurtuluşu için
kullanılan bir Marksizm teorisi inşa etmek için diyalektik bir çalışma yürüttü.
Bu teorinin aynı zamanda tüm insanlığın kurtuluşu olduğunu savundu.
Amil,
metodolojisinin mantığını önce kısaca, daha sonra da ayrıntılı olarak, bir dizi
deneme ve kitap uzunluğundaki incelemede ortaya koydu. Ardından bunu
mezhepçilik, İslam, eğitim ve devrimci kültür de dâhil olmak üzere, çok çeşitli
tarihsel olgulara ve güçlere uyguladı. Bu yazılar, kendi çağında ortaya çıkan
ve günümüz için de geçerliliğini koruyan ideolojik tartışmalarla doğrudan bir
diyalog içindeydi.
Amil’in
metinleri, yoğun ve zaman zaman kendini tekrarlasa da, mantığı basitti. Karl
Marx’ın sömürgecilikle ilgili tartışması, kapitalizmin genel analizinde
tesadüfi bir unsurdu. Marx’ın kapitalist bir Avrupa’daki kendi tarihsel bağlamı
ve sömürgeleştirilmiş ülkelerin sosyo-ekonomik koşullarından habersiz olması
nedeniyle, sömürgeciliği tam olarak değerlendirip kapitalizm teorisine dâhil
etmesi mümkün değildi.
Sömürgeleştirilmiş
halkların tarihsel gerçekliği, Marx’ın deneyimlediği gerçekliğin tam tersiydi.
Onların kapitalizmle karşılaşmaları, sömürgecilik aracılığıyla tesadüfen veya
dolaylı olarak gerçekleşmişti. Amil’in sözleriyle, sömürgeleştirme, halkların tarihlerindeki
“süreklilik ipliğini koparmış”, onları “şiddetli sarsıntılar”a maruz bırakmıştı.
Amil’e
göre bu sarsıntılar, üretim ilişkilerinin en alt katmanlarına kadar ulaşıyordu,
zira kapitalizm öncesi üretimin maddi temeli yok edilirken, sanayileşmenin
maddi temeli de redde tabi tutuluyordu. Başka bir deyişle, kapitalist ve
sömürgeci toplumsal formasyonlar arasındaki fark, sadece üretim düzeyi veya
ölçeğiyle değil, üretimin tüm yapısıyla ilgiliydi.
Amil,
bu noktadan hareketle, salt ekonomik olmaktan ziyade, her şeyi kapsayan sömürgeci
ilişkinin, sömürgeleştirilmiş toplumlardaki temel çelişki olduğu ve
sömürgeciliğin “sömürgeleştirilmiş ülkenin toplumsal yapısının nesnel temeli”
olduğu sonucuna ulaşıyordu. Dolayısıyla, sömürgecilik, askeri işgalin sona
ermesiyle veya siyasi bağımsızlığın kazanılmasıyla değil, sosyalizme doğru
şiddetli ve devrimci bir geçiş sürecinde bu ilişkinin tamamen kopmasıyla sona
erecekti.
Amil’in
bu doğrultuda yürüttüğü araştırma süreci, “tarihsel oluşumunda ve çağdaş
gelişiminde emperyalizme yapısal olarak bağımlı kapitalizm biçimi” olarak
tanımladığı sömürgeci üretim tarzı (SÜT) kavramını ortaya çıkardı. Marx’ın
sömürgecilik üzerine yaptığı, gerçeklikten damıttığı gözlemler, Amil’e modelini
geliştirmek için sağlam bir teorik zemin sağladı. Amil, her adımda, Marx’ın
ilgili yorumlarından istifade etti, temel ilkeleri belirledi.
Misal
Amil, sömürgeci üretim biçimini, sömürgeci fetih başlığı altında, kapitalist ve
kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin birleşmesi, dolayısıyla, her ikisinden de
farklı olarak tanımlamak için Marx’ın üretim biçimlerinin “kaynaşması”
ifadesine dönük referansına ve Vladimir Lenin’in tek bir toplumsal alanda bir
arada var olan farklı üretim biçimlerine ilişkin açıklamasına sırtını yasladı.
Bu metodoloji, sınıfların oluşumu, sınıf mücadelesi, sermayeleşme ve sınıf
bilinci gibi Marksist mantığı ve kavramları koruyor, ancak bunların sömürgeci
bir ortamdaki özgün tarihsel biçimini açıklamaya çalışıyordu.
Sömürgecilik
ve Sınıf Mücadelesi
Amil’in
teorizasyonu, Sömürgeci Üretim Tarzı altında sınıfların oluşum sürecinin sınıf
farklılaşmasının yokluğuyla karakterize edildiği sonucuna varmasına yol açtı.
Büyük ölçekli sanayiinin yapısal olarak engellenmesi sebebiyle, sömürge
burjuvazisi, zorunlu olarak sanayi değil, ticaret burjuvazisiydi.
Bu
bağlamda küçük ölçekli üreticiler, üyeleri zaman zaman benzer ölçekte finans
işleriyle de uğraşan küçük burjuvazinin bir kesimini oluşturuyordu. Ekonomik
faaliyetlerdeki bu görünür çeşitlilik, bu toplumsal sınıfın “aşırı enerji”sinden
değil, bilâkis, üretimin yoğunlaştırılmasına getirilen sınırlamalardan
kaynaklanıyordu.
Bu
kısıtlı ekonomik üretim ilişkilerinin siyasi sonuçları vardı. Kendi sınıfsal
varoluşu gereği sömürgeci veya kapitalist muadiline bağlı olan sömürge
burjuvazisi, Avrupa’daki burjuvazi gibi bir politik devrim gerçekleştiremez,
liberal bir demokrasi kuramaz. Bu nedenle, sömürgeleştirilmiş ülkelerdeki
yönetimsel istikrarsızlık, şarkiyatçıların üzerinde durduğu, “askeri yönetim
veya diktatörlük eğilimleri”nin bir yansıması değil, sömürgedeki toplumsal yapının
istikrarının bir sonucudur.
Sınıfsal
farklılaşmanın yokluğunun uç bir örneği, dış ticarete bağlı kentli tüccarlar
ile tarımsal üretimlerini sömürge ticaretine yönlendiren toprak sahipleri olmak
üzere iki toplumsal fraksiyonun kaynaşmasıdır. Bu kaynaşma, genellikle
sanayicilerle ilişkilendirilen ulusal burjuvazinin veya sömürge ittifakıyla
ilişkilendirilen feodal sınıfın varlığını ortadan kaldırır.
Benzer
şekilde, sömürgedeki emekçi kitlelerin, özellikle köylülerin proleterleşme
süreci, ekonomik veya toplumsal düzeyde asla tamama eremez. Sömürgedeki
tarımsal üretimde, özellikle nakit ürünler ve sömürücü emek etrafında
yoğunlaşan toprakların merkezi önemi göz önüne alındığında, köylüler SÜT
koşullarında en fazla sömürülen sınıftır.
Amil’e
göre, köylüler, iş bulmak için kent merkezlerine göç ettiklerinde, sınıfsal
varoluşu ve bilinç düzeyleri açısından nadiren radikal bir dönüşüm yaşarlar.
Küçük ölçekli tüketim endüstrisini içeren yeni bir sınıfsal konuma sahip
olsalar da, önceki sınıfsal bağlarını muhafaza ederler, geçmişten gelen sınıfsal
bilinçlerinin çoğunu muhafaza ederek iki konum arasında kolaylıkla geçiş
yaparlar.
Amil’in
anlatımıyla, Lübnan’daki durum şu şekildedir:
“İşçi, tatillerde,
izinlerde ve cenazelerde her fırsatta köyüne döner. Bu şekilde köyü, onun
ağırlık merkezi haline gelir, şehirden daha güçlü bir çekim merkezidir. Sonuç
olarak, geride bıraktığı topraklara özlem duyar, atalarının yurdu olan köyüne
gömülmeyi talep eder.”
Amil,
sınıfsal farklılaşmanın olmamasının, milliyetçi güçlerin iddia ettiği gibi,
sömürge ortamında sınıf mücadelesinin yokluğu anlamına gelmediğini dile
getiriyordu. Aynı şekilde Amil, bazı anti-emperyalist veya enternasyonalist
Marksistlerin iddia ettiği gibi, ulusal sorunun önemsiz olduğunu söyleyen biri
değildi. Sömürgeciliğin kurduğu ilişkiler üzerinden yönetilen, sömürgeci üretim
tarzının hüküm sürdüğü bir ülkede, dolaylı sömürü ilişkisi göz önüne
alındığında, sınıf mücadelesi, başka bir toplumsal sınıfa değil, bir bağımlılık
ve tahakküm yapısına yöneliktir. Bu da sömürgeleştirilmiş toplumlardaki
sosyalist devrimin ulusal kurtuluşla eş anlamlı olduğu anlamına gelir:
“Ulusal kurtuluş
mücadelesi, sömürge dönemindeki sınıf mücadelesini ayıran tek tarihsel
biçimdir. Modern tarihimizin hareketindeki bu temel noktayı kaçıran ve sınıf
mücadelesini ‘milliyetçi mücadele’ ile ikâme etmeye çalışan veya ulusal
mücadeleyi yalnızca ekonomik bir mücadeleye indirgeyen herkes, tarihsel
gerçekliğimizi anlama, dolayısıyla, onun dönüşümünü kontrol etme yeteneğini
kaybeder.”
Amil,
sınıf mücadelesini teorileştirirken, yapısal analizini tarihsel bir perspektife
yerleştirerek, felsefesinin determinizme veya ekonomizme kaymasına mani oldu.
Amil,
sınıfın oluşumunun ve direnişinin tarihsel gücü olarak sınıf bilincine vurgu
yaptı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, emekçi kitlelerin birbirinden bağımsız
farklı fraksiyonlarının sektörel ve ekonomik mücadele biçimlerinin, onların bir
sınıf olarak oluşumunu engellediğini savundu. 1945 sonrasında ise bu
mücadeleler, sömürgecilikten kurtuluş için daha geniş bir siyasi mücadelede
birleşti.
O
anda, sömürgeci ilişki, sömürgeleştiren ve sömürgeleştirilen toplumlar için
karşılıklı olarak kurucu bir nitelik kazandı. Hem kapitalist hem de sömürgeci
toplumsal yapıları aşmak ve böylece yok etmek için bu ilişkiyi koparmak gerekmekteydi.
Yetmişlerde
neoliberalizmin tüm dünyada güç kazanmasıyla birlikte, Arap bölgesinde
muhafazakâr ve kültürcü bir dönüşüm yaşandı. Amil’in teorik çalışmaları, kültür
ve dinin, özellikle de İslam’ın, siyasetteki artan rolüyle ilgili önemli
sorulara odaklandı.
Sadık
Celâl Azmi ve Adonis gibi Arap solcuları veya laiklerinin aksine, Amil’in fikriyatı
şarkiyatçı kalıplara teslim olmadı. 1967’de İsrail ile yapılan savaşta
Arapların yenilgisini askeri değil, kültürel faktörlere bağlayan yenilgi
ideolojisine karşı çıktı, Arap burjuvazisini, kendi siyasi başarısızlıklarını
Arap medeniyetinin ve kültürel mirasının genel başarısızlıkları olarak
göstermeleri nedeniyle eleştirdi.
Amel
için turaz, yani kültürel miras, sömürge öncesi bir sorun
olmaktan ziyade, sömürgeci bugünün geçmişi yorumlamasıyla ilgili bir sorundu ve
çağdaş dünyada da varlığını sürdürüyordu. Aynı zamanda Amil, İslam’ı doğası
gereği gerici olarak gören laik veya komünist polemiklerde görülen mutlakçı
bakış açılarından kaçınıyordu.
İslam
ve Devrimci Düşünce
Seksenlere
gelindiğinde, kültürcü sapma, Amil’in “gündelik düşünce” olarak adlandırdığı
şeyin ortaya çıkmasına yol açtı. Amil, jeopolitiğin, tarihin yapısal güçlerinin
ve sınıf çıkarlarının mezhepsel veya bölgesel çatışmalarda motivasyon konusunda
oynadığı rolü göz ardı ederek toplumsal mücadeleyi siyasetten arındıran bu yeni
söyleme karşı uyarıda bulundu.
Amil,
bu yeni eğilimin farklı tezahürlerine yönelik eleştiriler geliştirdi. Bunlardan
bazılarını nihilist, gerici veya İslamlaşmış burjuva akımları olarak
sınıflandırdı. Sonuncu akımı kınaması, onu İslam’ı tarihin her aşamasında
ontolojik düzeyde gerici bir güç olarak reddetmeye yöneltmedi. İslam’daki veya
herhangi bir başka dindeki temel çelişkiyi inanç ve ateizm veya dinsel ve
rasyonel düşünce arasında gören birçok İslam düşünce tarihi uzmanının aksine,
Amil, iktidara boyun eğenler ile ona meydan okuyanlar arasında bir ayrım
çizgisi belirledi.
Kapitalizm
öncesi İslam âlimlerinin geleneksel sınıflandırması, buna bir örnektir.
Geleneksel akademik yaklaşım, ilerici düşünceyi İbn Rüşd örneğinde olduğu gibi
akılla ilişkilendirirken, muhafazakârlığı ise Gazali örneğinde olduğu gibi din
veya inancı aklın önüne koyan felsefelere atfetmiştir. Amil, bu tür bir
sınıflandırmanın basitleştirici olduğunu, aklın tekdüze bir şey olduğu
varsayımına dayandığını savunmuştur.
İbn
Haldun gibi tek bir âlimin hem bilimsel muhakemeye hem de Selefilere ait hukuki
muhakemeye başvurduğu gerçeğine dikkat çekti. Bu çelişkili muhakeme etme
biçimleri, dini bir mantık veya paradigma içinde kaldığı için hiçbir zaman
tamamen birbirine karşıt değildi. Sonuç olarak, aydınlanmacı tasavvufi İslam’da
ifade edilen yıkıcı düşünce, aklı tamamen reddetme biçimini aldı.
Amil’e
göre, temel çelişki, din ile dünyevi yaşam değil, dinin iki kavramı
arasındaydı: manevi (Sufi) ve dünyevi (fıkhi). Ancak manevi İslam, metafiziksel
anlamda zamansız değildi. İslam, tarihsel oluşumun gücüyle, dünyevi ve
dolayısıyla politikti. Tasavvuf ve onun kimi kolları, İslam’ı otoriter bir
aygıta dönüştüren kurumsallaşmayı reddediyordu.
Amil’e
göre, İslam’ın farklı tezahürleri, İslam’ın hiçbir zaman tekil bir güç
olmadığını ortaya koyuyordu. İslam’ın gerici veya devrimci karakterini tayin
eden şey, uhrevi değil, hep maddi varlığı olagelmişti. Amil’in
değerlendirmesine göre, İslam, çoğunlukla egemen sınıfların çıkarlarına hizmet
etmiş olsa bile, bu türden bir özelliğe sahipti.
Amil,
kapitalizm öncesi İslam toplumlarında bu kuralın dikkate değer istisnalarını
belirledi. Bunlar arasında Hz. Muhammed’in ölümünden sonraki dönemde üçüncü raşit
halife Osman İbn Affan’a karşı ayaklanma ve Arabistan’daki Karmati yönetiminin
belirli bir dönemi yer almaktadır. Amil’in ulusal kurtuluş çağında İslam’ın
devrimci bir mücadelenin parçası olduğuna dair verdiği modern örnekler arasında
Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve İsrail’e karşı sürdürülen silahlı direniş yer
almaktadır.
Devrim,
Kurtuluş ve Filistin Davası
Amil’in
Cezayir devrimi ve İsrail’e karşı direnişle ilgili incelemesi, sömürgecilik koşullarında
yaşanan sınıf mücadelesinin özgünlüklerine ışık tutar. Bu özgünlükler arasında
ırkçılık ve kültürel kimlik gibi ekonomik olmayan faktörlerin rolü üzerinde de
durulur. Cezayir örneğinde Amil, Avrupalı yerleşimcilerin
büyük çoğunluğunun, ister zanaatkâr, ister çiftçi, ister burjuva, ister işçi olsunlar, ulusal kurtuluş devrimine karşı çıktığını dile getirmiştir.
Siyasallaşmış
işçi sınıfı da istisna değildi. Cezayir’in işçi sınıfının yaşadığı Babü’l-Vadi
semti, Cezayir Komünist Partisi’nin halkta taban bulduğu yer olması nedeniyle “kızıl
mahalle” olarak anılıyordu. Ancak bağımsızlık savaşının patlak vermesinden
sonra “Avrupa ırkçılığının sığınağı” ve “karşı-devrimci faşist Avrupa
terörizminin merkezi” haline geldi.
Aynı
sömürgecilik karşıtı mantık, Filistin’deki sınıf mücadelesine ilişkin
teorilerde de geçerlidir. “İşçi Siyonizmi”, Filistinli işçilerin ve köylülerin
yüzleştiği baskı zulme suç ortağı yapmış ırkçı bir ideolojiydi, dolayısıyla,
bunun sosyalist olarak nitelendirmemesi gerekir. Buna karşılık Amil, Filistin’in
sömürgecilikten kurtuluş mücadelesini devrimci sınıf mücadelesine ait bir güç
olarak gördü.
Arap
komünist partilerinin bu ayrımı tanımamaları ve Moskova’nın direktiflerine körü
körüne uymaları, bu partilerin liderliğini 1948’de Filistin’in taksimine destek
sunmaya yöneltti. Bu kararı, çatışmayı hem Arap hem de Yahudi işçiler ile hem
Arap hem de Yahudi tüccar ve toprak sahibi burjuvazi arasındaki bir mücadele
olarak basitleştirilmiş bir şekilde tasvir ederek gerekçelendirdiler. Bu durum,
komünist hareketin Arap toplumlarında halk desteğini kaybetmesine neden oldu.
Lübnan
örneğinde, Komünist Parti’nin altmışların sonlarında taksim yanlısı tutumunu
gözden geçirmesi ve Filistin kurtuluş hareketiyle ittifak kurması, Lübnan’daki
sınıf mücadelesini etkileyen radikalleştirici bir hamle olarak iş gördü. 1982’deki
İsrail işgalinin ardından Amil, sağcı Falanjist hegemonyası döneminde merkezi
Lübnan devletini güçlendirmeye odaklanma adına İsrail işgaline karşı başarılı
silahlı direnişin önemini küçümseyen solcu yorumcuları alaya aldı.
İsrail’in
Lübnan ve Filistin’deki siyasi gruplara yönelik tutumu, nihayetinde bu
hareketlerin ideolojilerinin laik veya dini olmasına bakılmaksızın, silahlı
direniş de dâhil olmak üzere, ulusal kurtuluş stratejilerini benimseme veya
reddetme kararları uyarınca belirlenmişti. Bugün de bu durum halen daha geçerli.
Amil’e
göre, silahlı direnişin İsrail ve müttefikleri için önemi, sömürge bağlamında
yürütülen sınıf mücadelesinin niteliğini belirlemede sömürgeci ilişkinin nesnel
planda oynadığı merkezi rolden kaynaklanmaktadır.
Döneminin
birçok solcusunun aksine Amil, İslamcı direniş güçlerini bu yapısal çelişkiyle
ilişkilendirerek değerlendirirken, bu mücadeleyi sosyalist veya ilerici bir
ufka doğru yönlendirmede siyasi (ve dolayısıyla öznel) bilincin rolünü de göz
ardı etmedi. 1984’te, mezhepçi İslamcı güçler, Beyrut’ta İsrail yanlısı
mezhepçi Hristiyan güçlere karşı ayaklandıklarında Amil, askeri zaferin nesnel
devrimci önemini belirlerken, bu zaferin mezhepçiliğin sonuna mu yoksa yeniden
üretildiğine mi delalet edeceği sorusunun cevabının net olmadığını söyledi:
“Ya ideolojik
bilinçlerinin gerici mezhepçi biçimine karşı çıkarlar, yani egemen burjuvazinin
mezhepçi siyasi yönetim sistemini kökten değiştirme yönünde ilerlerler ya da
aynı gerici mezhepçi bilinçle (ancak emekçi gruplarının sınıf çıkarlarına
aykırı olarak) aynı çizgide yer alırlar ve bu sistemin mezhepçi reformuna
yönelirler. İkinci durumda, sistem, krizini yenileyecek, ardından iç savaş
koşullarını yaratacak bir hareketle nefes alacaktır.”
Filistin’de
Lübnan'dakine benzer bir mezhep krizi yok. Ancak bugün Filistin’de ve bölge
genelinde önde gelen silahlı direniş güçleri, ideolojik olarak İslamcıdır. Amil’in
başka bir yerde gösterdiği gibi, bu direnişi sömürgeci ilişkiyi merkeze almadan
analiz edenler, ulusal kurtuluş savaşının son aşaması olarak oynadığı devrimci
rolünü belirlerken yanlış bir yönteme başvurmaktadırlar.
Yirminci
yüzyılın küresel ulusal kurtuluş konjonktürü, dünyanın diğer bölgelerine göre
geçmiş olabilir. Ancak Filistinlilerin sömürgeci toplumsal gerçekliği ve her
türlü yolla direnmeye yönelik hakları değişmeden kalmıştır. Bu temel çelişkiyi
göz ardı eden bir Marksist analiz, erken dönem Arap komünistlerinin hatasını
tekrarlamaya mahkûmdur. Bu durumda, Marksist geleneğe aykırı olarak, ikinci
versiyonun sonu da birincisinin sonu kadar trajik olacaktır.
Hişam Safiyüddin
18
Mayıs 2024
Kaynak
[1]
Vijay Prashad, “Arap Gramsci”, 5 Mart 2014, Frontline. Türkçesi: İştiraki.
[2] Mahdi Amel, “Marx in Said’s Orientalism”, 1985, Catalyst.



