02 Temmuz 2026

, ,

Türk-Yunan Çatışması



Topraklarını genişletme amacı güden Yunanistan’ın 1922’de doğan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yürüttüğü savaşı kaybetmesinin ardından, Yunan sağı, Anadolu’daki toprakları geri alma sloganına sarıldı, Kemalizmse Rum karşıtı şovenizmi temel ilke olarak benimsedi. Aşağıda, Balkan Komünist Federasyonu’nun çatışmayla ilgili bildirisine yer veriliyor.

* * *

 

Diğer halkların emperyalist savaşta beş yıl boyunca kanlarını dökmeleri ardından silahlarını bıraktığı koşullarda, Yunan burjuvazisi, savaşı daha da ileri götürdü ve çılgın hayallerini gerçekleştirmek için halk kitlelerini Küçük Asya’daki kan banyosunun içine sürükledi. Yunan halkı, bu maceranın bedelini çok ağır ödedi. Halk, sefalete sürüklendi, bilhassa Küçük Asya’daki Rum nüfusu en korkunç sefaletle yüzleşti. Bugün Yunanistan’da açlık çeken bir milyonu aşkın mülteci, Yunan burjuvazisinin bizzat sebep olduğu acıları hafifletme konusunda bir şeyler yapacak diye boş yere bekliyor.

Anadolu ve Trakya topraklarında dökülen kan henüz kurumamışken, Yunan ve Türk burjuvazisi arasında yeni bir çatışma alevleniyor. Bu çatışma, iki devlet arasındaki ilişkilerde ve genel olarak Balkanlar’da çok ciddi gelişmelere yol açabilir ve yeni bir savaşa neden olabilir.

Türk hükümeti, Rum Patriği’ni İstanbul’dan kovarken, Yunan hükümeti de kendi adına “ulusal onur”unu savunmaya, yeni bir savaşa yol açsa bile, Rum Patriği’ni İstanbul’da yeniden göreve getirmeye hazır olduğunu ilan etti.

İki hükümet, her ne kadar sırf gösteriş olsun diye bu adımları atıyor olsa da Balkanlar’daki mevcut koşullar göz önüne alındığında, yeni bir savaş tehlikesini kesinlikle dışlamamak gerekiyor. Bunun yanı sıra ortada, olası savaşın salt Yunanistan ve Türkiye ile sınırlı kalmasından emin olmaları halinde, bu savaştan çıkar sağlamayı uman dış güçler de mevcut.

Öncelikle, bugüne dek Yunanistan’a karşı düşmanca bir tutum sergileyen Yugoslavya, birdenbire Yunanistan’a dostane el uzatmayı, Türkiye’ye karşı savaşması durumunda onu desteklemeyi gerekli görüyor. Görünen o ki Yugoslavya, Yunanistan’ı bir savaş macerasına sürüklemek istiyor. Bunun sonucunda Yunanistan’ın zor durumda kalacağını, kendisinin de bundan istifade ederek, Ege Denizi’nin en önemli limanı olan Selanik’i ele geçirebileceğini hesaplıyor.

Başında Aleksandr Zankov’un bulunduğu Bulgaristan ise Yunanistan’ı Türkiye ile çatışmaya sokmayı arzuluyor, zira Yunan halkı savaşa sürüklendikten sonra, Yugoslavya ile birlikte Yunanistan’ı sırtından bıçaklayıp Trakya’yı ve Ege kıyılarını ele geçirebileceği düşüncesi karşısında ellerini ovuşturup, tüm o kötü niyetiyle sevinç duyuyor.

Oysa Türk-Yunan savaşı denilen ateşe benzin dökmekle esas olarak büyük emperyalist yağmacılar, İtalya, Fransa ve İngiltere ilgileniyor.

İtalya, halihazırda birkaç Yunan adasını ele geçirmiş olmasına rağmen, daha fazla yağma yapmayı planlıyor. Bilhassa faşist rejim karşısında hayal kırıklığına uğramış kitlelerin gözünü boyamak adına, İtalyan hükümeti, yurtdışında başarılar elde etmeye ihtiyaç duyuyor.

Her zaman Türkiye’ye bedel ödeterek kendi çıkarlarını kollamaya çalışan İngiltere, şimdi de Türkiye’yi kendi emperyalist arzularına boyun eğdirmek için Yunan halkını kullanmak istiyor. Chamberlain, Yunanistan’ı “haklı dava”sında destekliyor. Yunanistan Eğitim Bakanı’nın okullara gönderdiği, “İngiltere, tamamen ve eksiksiz olarak Yunanistan’ın arkasındadır” diyen genelge bu desteğin ispatı.

Fransa, mevcut Türk-Yunan çatışmasının şiddetlenmesini, İngiltere’ye karşı Türkiye üzerindeki etkisini güçlendirmenin ve Yunanistan’ı kontrol altında tutmanın bir yolu olarak görüyor.

Elbette, küçüklü büyüklü tüm bu haramiler, niyetlerini barış arzusunun ikiyüzlü ifadeleri ardına gizliyorlar. Ama perde gerisinde Türk-Yunan çatışmasını körükleyen bu güçler, perde önünde arabuluculuktan bahsediyorlar. Sonuçta, Türk-Yunan çatışmasının alevlenmesinden, onun Yunanistan ile Türkiye’deki emekçi kitlelerin fedakârlıkları ve kanı pahasına bir savaşa dönüşmesinden yalnızca büyük ve küçük haramiler kâr elde edeceklerdir.

Yunan burjuvazisi, Yunan kitleleri içinde Türklere yönelik körüklenen şovenist nefretten faydalanarak, işçilerin, köylülerin ve Anadolu’dan gelen büyük mülteci kitlelerinin dikkatini kendi taleplerinden uzaklaştırıp, Yunanistan dışındaki büyük sorunlara yönlendirmeye çalışıyor; ancak her şeyden önce, onların öncü güçlerini, komünist partiyi, işçi konfederasyonunu, gaziler örgütünü ve Genç Komünist Birliği’ni ezmeyi hedefliyor.

İşçi sınıfının tahammül edilemez halinden neşet eden büyük işçi grevleri, Tesalya’daki büyük manastırların ve büyük toprak sahiplerinin mülklerini ele geçirmeye çalışan köylülerin çaresizliği (ki hükümetin tüm vaatlerine rağmen bu mülkler henüz onlara verilmedi), bir milyondan fazla mültecinin sefaleti... Yunan burjuvazisi, tüm bunları oldukça açık bir şekilde görüyor. Ancak işçi kitlelerinin acil ihtiyaçlarını kısmen bile olsa karşılamaya kararlı olmadığından, her zamanki manevrasına başvurmaya devam ederek, milliyetçiliği körüklüyor, bu arada faşizmi örgütleyerek, işçilerin, köylülerin ve mültecilerin her türlü ulusal devrimci hareketini ateş ve kılıçla yok etmeye hazırlanıyor. Ayrıca komünistlere, İşçi Konfederasyonu üyelerine, gazilerin ve Tesalyalı köylülerin liderlerine karşı kitlesel zulümler ve tutuklamalar gerçekleştiriyor.

Eğer mevcut Türk-Yunan çatışması sırasında emekçi kitleler, Yunanistan’daki milliyetçi tahriklerin kurbanı olursa, demek ki ekmek yerine faşist kurşunlarla, toprak yerine faşist hançerlerle, iş yerine faşist şiddet eylemleriyle karşılaşacaklardır.

Türkiye’deki burjuvazi ise, tarım reformunun gerçekleştirilmesinden ve genel olarak işçi kitlelerinin çıkarlarının karşılanmasından kaçınmak amacıyla, Türk işçileri ve köylüleri arasında Yunan halkına karşı şovenizm ve milliyetçilik körüklemektedir.

Sovyetler Birliği’ne karşı izlediği ondan kopma, nihayetinde ona karşı düşmanlık sergileme üzerine kurulu politikası neticesinde Türk burjuvazisi, Türkiye’nin bütünüyle büyük emperyalist güçlerin kölesi olmasına yol açacak adımlar atmaktadır.

Şu anda, Yunanistan ve Türkiye burjuvazileri birbirleriyle sert ve tehlikeli bir çekişme içindeyken, Yunanistan ve Türkiye’deki işçi kitlelerinin barışı savunmak için somut önlemler alması en acil görevdir. Kendi burjuvazilerine karşı mücadele etmek, taleplerinin karşılanmasını sağlamak, özgürlüklerini faşizmin saldırılarından korumak, yeni bir çatışmanın ve kan dökülme ihtimalinin önüne geçmek için birbirlerine dayanışma elini uzatmalıdırlar.

Ancak, her şeye rağmen, Yunan ve Türk yöneticileri arasında açık bir savaş çıkarsa, işçi kitleleri iç savaşa hazırlıklı olmalıdır.

Savaşa hayır, Yunan ve Türk halkları kendi aralarında kardeşlik temelinde anlaşsın!

Mültecilere ekmek, toprak, tarım aletleri ve krediler verilsin! Tarım sorunu, emekçi köylülerin çıkarları doğrultusunda çözülsün.

İşçi sınıfının hayati ihtiyaçları karşılansın! Faşist örgütler dağıtılsın!

Ezilen milletler boyunduruktan kurtulsun! İşçi ve köylü kitlelerinin örgütlenme ve mücadele özgürlüğü tam olarak sağlansın!

Balkanlar’da emperyalizme hayır! Balkan Federasyonu’nda kardeşçe bir araya gelen Balkan halklarına hürriyet ve bağımsızlık!

Bunun için Yunanistan ve Türkiye’deki işçi kitleleri, komünist partilerin ve Balkan Komünist Federasyonu’nun önderliğinde kararlı bir şekilde mücadele etmelidir.

Bunun yanı sıra, Balkan ülkelerinin işçileri ile İtalya, Fransa ve İngiltere’deki proletarya da kendi hükümetlerinin Türk-Yunan çatışmasını körükleme niyetlerini ifşa etmelidir. İşçi kitleleri, Balkanlar’ın bir ucunda tutuşturulan ateşin hızla tüm Balkanlar’a yayılabileceğini ve yeni bir emperyalist savaşı başlatabileceğini akıllarından çıkartmamalıdırlar.

Balkan Komünist Federasyonu Başkanlığı adına
Georgi Dimitrov
Moskova
18 Şubat 1925
Kaynak

01 Temmuz 2026

, ,

Küba ve Venezuela’da Reformlar


Emperyalizmin merkezinde, özgürlükçü kimlik siyasetinden derinlemesine etkilenmiş ama bir yandan da kendini Marksist-Leninist ilan eden çok sayıda insana rastlıyoruz.

İran’ın imzaladığı Mutabakat Anlaşması’na ya da Küba ile Venezuela’nın son dönemde kabul ettiği liberalleşme politikalarına yönelik, kitaba bağlı kalan her türden materyalist analiz, bu kişilerin burjuva ahlaki hassasiyetlerini incitiyor. Bu insanlar, ne Marksist ne de Marksist-Leninist. Onlar, eleştirel düşünceyi bulanıklaştırmak ve susturmak amacıyla Marksist kılığına bürünmüş liberaller.

Diyalektik materyalizm olarak algıladıkları şeye dair son derece tahrif edilmiş bir anlayışın ardına sığınan, boş bir retorikle ikiyüzlülüğün bir arada olduğu örneklere nadiren karşılaşıyoruz. Bu kişilerin çoğunun söz konusu politikaları okumak için en ufak bir çaba bile göstermediği, kapitalizmin nasıl işlediğine dair ciddi bir kavrayışa sahip olmadıkları net bir biçimde görülüyor.

Bu insanların foyaları, en çok da Küba ve Venezuela üzerinden Dengizme atıfta bulunduklarında açığa çıkıyor. Söz konusu kişiler, ne Dengizmin ekonomik modelini ne de onu Küba gibi ülkelerde şu anda yürütülen reformlarla arasındaki farkı idrak edebiliyorlar.

Küba’nın aldığı liberalleşme önlemlerini Çin’in reform dönemiyle eşdeğer görmek, ikisi arasındaki temel farkları gölgeliyor. Çin’in 1978 sonrası reformları; piyasaları, yabancı yatırımlarını ve özel teşebbüsü gündeme getirmişti, fakat Komünist Parti, finansın dizginlerini hiç bırakmadı, ekonominin önemli sektörleri üzerindeki hâkimiyetinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Büyük bankalar devlet mülkiyetinde kaldı, stratejik iş kolları çoğunlukla devletçe işletildi, özelleştirme, büyük ölçüde küçük işletmelerle sınırlı tutuldu, devlet, en büyük firmaları sürekli kontrol etti.

Şu anda basında aktarılan, Küba’nın yaptığı reformları gerçek manada inceleyen herkes, bu önlemlerin çok daha ileriye gittiğini görüyor. Bu tedbirler arasında özel bankaların yasallaştırılması, eskiden devlete ait işletmelerde devletin çoğunluk hissesi bulundurma zorunluluğunun kaldırılması, üretime ait varlıklarda özel mülkiyetin ve yabancı mülkiyetinin alanının genişletilmesi, ayrıca, devletin doğrudan sahipliğinin önemli ölçüde azaltılması gibi adımlar yer alıyor.

Bu politikalar, tüm önemli sektörlerde, özellikle de finans sektöründe devlet mülkiyetini muhafaza eden Çin modeliyle doğrudan çelişiyor. Açıklanan şekilde uygulanmaları durumunda bu tedbirlerin Deng Şiaoping’in reformlarının Küba’ya uyarlanmış hali olmadıklarını görmek gerekiyor.

Küba hükümeti, bu önlemlerin sosyalizmi korumak için gerekli olduğunu söylese de bu reformlar, Çin’in piyasa ekonomisine geçiş sürecinde mülkiyet yapıları ve finans kurumları alanında attığı liberalleşme adımından çok daha köklü bir liberalleşmeye tanık olacağımızın delili.

Sonuç olarak, Çin’inkinden çok daha küçük ve çok daha az avantaja sahip olan Küba ekonomisi, Çin’in tarihsel olarak yaptığı gibi, yabancı sermayeyi devletin kalkınma hedeflerine tabi kılmayacak. Bu iki modelin temelini oluşturan iktisadi mantık, temelde farklı.

Bu gerçeği kabul etmeyen, ona ilişkin tespiti oturduğu yerden atıp tutan “beyaz Batılı komünistlerin” retoriği olarak görüp bir kenara atan tavır, başlı başına bir Batı liberal ahlakçılığı biçimidir. Bu tutum, analizi derinleştirmeye değil, burjuvaziye karşı mücadelesinde işçi sınıfı hareketini güçlendirmek için gerekli olan eleştirinin susturulmasına yarar.

Bu nedenle, bir kez daha belirtmek gerek: söz konusu davranış, ne Marksist ne de Marksist-Leninisttir. Aslında, ciddi hiçbir Marksist gelenekle benzeşmemektedir. Aksine, bu davranış, kişinin varsayımları sorgulandığında, ırkı ve kimliği bir silah olarak kullanma eğilimini yansıtmakta, böylelikle gerçek bir materyalist analizin ihtiyaç duyduğu derinlikli tartışmaya mani olmaktadır.

Bir tespitle sözlerimi sonlandırayım.

Küba ve Venezuela halkları, kapitalist güçlerce dayatılan emperyalist ekonomik savaş altında büyük acılar çekmiştir. Bu harekâtta maksat, her zaman ülkeleri ekonomik sıkıntılar yoluyla teslim olmaya zorlamak olmuştur ve bu maksat, önemli ölçüde hasıl olmuştur. Mücadelemize doğru bir şekilde destek olabilmek için bu gerçeği kabul etmek zorundayız.

Venezuela ve Küba, emperyalist egemenliğe karşı mücadelelerine başlamadan önce, onlarca yıl boyunca bol miktarda yabancı sermaye akışına sahne olmuştu. Peki bu gelişme, halklara kapsamlı bir refahtan istifade etme imkânı sundu mu? Hayır.

Yoksulluk, bağımlılık ve azgelişmişlik, her iki ülkenin de ana özelliği olmaya devam etti. Bu ülkelere yabancı sermayenin çıkarlarına tabi, kaynak ihraç eden bölgeler ile vergi cenneti olarak görülen ülkeler arasındaki mesafe çok dardı.

Şu anda her iki ülkede yürütülen reformlar, sermaye akışları üzerindeki devlet kontrolünün zayıflaması ve mülkiyetin özel sermaye çıkarları doğrultusunda merkezsizleşmesi gerçeği dikkate alındığında, iki ülke, tehlikeli bir aşamaya doğru sürükleniyor.

Sermayeyi toplumsal kalkınma hedeflerine tabi kılmaya yönelik etkili mekanizmalar olmadan, bu sermaye üzerindeki kontrol, giderek zorlaşıyor.

Dolayısıyla tehlike, soyut anlamda sadece ekonomik liberalleşmede değil, tarihsel olarak büyük ölçekli sömürüyü mümkün kılan yapısal koşulların yeniden ortaya çıkmasında. Bu koşullarda, sıradan Kübalıların ve Venezuelalıların yaşam kalitesinin önemli ölçüde iyileşmesi pek mümkün değil. Bilâkis, bu halklar, sömürü karşısında daha da savunmasız hale gelme riskiyle karşı karşıya. Bu da burjuvaziye artı değer elde etmek ve kendi sermaye birikimini sürdürmek için yeni fırsatlar sunacak.

Bu bir ahlak, duygu ya da siyasi imaj meselesi değil. Bu, ekonomik mantık ve kapitalizmin kendisinin maddi işleyişiyle ilgili bir mesele.

Ne yazık ki, Batı’da birçok sözde Marksist-Leninist, tam da bu gerçeği görmezden gelmeye kararlı görünmektedir, zira bu insanlar, geleneksel anlamda gerçek birer Marksist-Leninist, hatta Marksist bile değil.

Elina Zenofontos
30 Haziran 2026
Kaynak

Sol Kendi Liberalizminden Kurtulmalı


Solun gerilemesinin çok basit ama derin bir sebebi var: sol liberalleşti. Sırtını kolektif güce yaslamak yerine bireysel hakları savunuyor, politik anlaşmazlıklarda halkın egemenliği yerine anayasa mahkemelerine başvuruyor, hukuki süreçlere yöneliyor.

Siyasi yelpazenin diğer tarafında duran liberalizm de saldırı altında: Kendilerini “Post-liberaller” olarak adlandırılanlar, liberalizmin sınırlarını aşan bir siyaset anlayışı geliştirmeye çalışıyorlar. Peki ya post-liberallerden öğrenilecek bir şeyler varsa? Solun liberalizmle olan ittifakından kopması ne anlama gelir? Belki de “post-liberal bir sol” belirgin bir potansiyele sahiptir.

Karlsruhe, 24 Mart 2021. O gün Federal Anayasa Mahkemesi önemli bir karar verdi: Mahkeme, devletin doğayı koruma önlemleri almayarak gelecek nesillerin özgürlüğünü kısıtlayamayacağını söyledi. Karar, çevre bilincine sahip sol tarafından coşkuyla karşılandı. Sol Parti, bu kararı “iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi. Radikal sol gruplar da Anayasa Mahkemesi’nin devleti harekete geçmeye zorlamasından dolayı kararı sevinçle karşıladı.

Bu karar, politik alanda geniş kapsamlı sonuçlar doğurdu. Ama siyaseten mümkün olanın kapsamını daralttı. O dönemde iş başında olan hükümet, sadece iklimle ilgili mevzuatına ağır hükümlerin eklenmesini sağlamakla kalmadı, ayrıca ileride kurulacak, hedeflerin gerisinde kalan her türden hükümetin Karlsruhe’deki hâkimlerle sorun yaşama ihtimalini artırdı. Sol, o dönemde tam da politik imkânların azalmış olmasına alkış tuttu.

Şu göz ardı edilemeyecek bir gerçek: Her hareket, neticede elindeki imkânları kullanır. Başarı şansını parlamentodan ziyade mahkemede gören politik yapı, mahkemelerden istifade etmek zorundadır. Oysa politik solun çoğunluğu görmeyen, onu kenara iten yaklaşımlara bu kadar kolay tevessül etmesi, önemli bir meseledir. İklimle ilgili karar, birçok örnekten sadece biri: Son yıllarda para politikasından ticaret politikasına, göç politikasından sağlık politikasına varana dek tüm temel konular, demokratik sürecin dışına çıkartılıp, mahkemelerin, merkez bankalarının ve Avrupa kurumlarının eline terk edildiler.

Ilımlı sosyal demokrasiden radikal solun en uç noktalarına, özellikle de iklim hareketine varana kadar tüm solun bu gerçeği sadece kabul etmekle kalmayıp onu çoğu vakit memnuniyetle karşılaması, hiç de tesadüf değil. Bu, temel bir değişimle alakalı: Solun önemli bir kısmı liberalleşti. Solcular, yüzyıllardır liberaller ne yapıyorlarsa onu yapıyorlar: halktan korkuyorlar.

Liberalizmle kurulan bu ittifak, sol için giderek derinleşen bir sorun haline geliyor. Liberalizmin hâkim olduğu 25 yıllık dönem sona eriyor. Bu noktada felsefeci Raymond Geuss gibi şu soruyu sormamız gerekiyor: “Liberal gibi düşünmemek ne demektir?” Liberalizmin başarılarının gerisine düşmeyen, aksine, onları aşan bir post-liberal siyaset ne tür sonuçlar doğururdu?

Bu soruları cevaplamak için öncelikle liberalizmin ne olduğunu anlamak gerekiyor. Siyaset felsefesi, tam da “Liberalizm” teriminin kapsamına giren kavramların çeşitliliğine bağlı olarak, neredeyse 300 yıldır bu soruyla boğuşuyor. Burada asgari bir tanım yeterli olacaktır: Özünde liberal, bireysel özgürlüğü artırma projesini savunur. Başlangıçta liberaller, bireysel özgürlüğü, sıradan vatandaşların feodal yönetime karşı siyasi katılımı için mücadele ederek artırmayı bildiler. Bazı ülkelerde yaklaşık 100 yıl önce serbest ve genel oy hakkının tesis edilmesinden bu yana, bireysel özgürlüğün en üst düzeye çıkarıldığı iki alandan söz edilebilir: ekonomi ve kültür.

Ekonomi alanında özerklik arayışı en başından beri piyasayı “izin verilmesi mümkün olmayan” tüm kısıtlamalardan kurtarmakla ilgili bir meseleydi. Ekonomik liberalizmin tüm biçimleri, ekonomi sahasındaki aktörlerin özerkliğini artırmak denilen amaçta ortaklaşıyorlardı. “İki kişi bir sözleşme yapmaya karar verirse, bu sözleşme ne kadar adaletsiz görünürse görünsün, gerçekleşmek zorundadır” diye düşünülüyordu.

Liberal projenin diğer yüzü, sosyo-politik düzeyde ortaya çıkar: Herkes, dilediği gibi yaşayabilmelidir. Devlet, farklı yaşam tarzlarına karşı mümkün olduğunca tarafsız kalmalıdır. İnsanların kurallara tabi tutuldukları, onlardan taleplerde bulunulduğu veya belirli bir yaşam biçimine zorlandıkları her yerde, liberaller, yeni bir özgürleştirici proje keşfetmişlerdir: önce din özgürlüğü, daha sonra düşünce ve basın özgürlüğü, nihayet yirminci yüzyılda cinsel özgürlük ve kalıpların etkisi. Şimdi, ikili cinsiyet düzenlerinin varlığı, bireysel özerkliği kısıtladığı için eleştirel bir şekilde değerlendirilmektedir.

Sol liberaller her daim, liberalizmin iki biçiminin birbiriyle hiçbir ilgisinin olmadığını, sosyo-politik liberalleşme için mücadele ederken aynı anda ekonomik liberalizme karşı çıkılabileceğini söylemişlerdir. Peki ama bu iki proje, gerçekte bu kadar kolay birbirinden ayrılabilir mi?

Fransız felsefeci Jean-Claude Michéa, bu konuda en ikna edici argümanı ortaya koymuştur: sosyo-politik liberalleşme projesi ile ekonomik liberalleşme projesi, somut topluluklara mahkûm olmayan soyut bireylerden yola çıkar. Bu bireylerin birbirinden kopuk istek ve çıkarları, mümkün olan en açık hukuki çerçeveyle, diğer insanların talepleri karşısında korunmalıdır.

Elbette, bir birey, aynı anda hem kürtaj haklarını hem de enerji şirketlerinin millileştirilmesini savunabilir. Ancak Michéa, liberalizmin yaygın arka plan gürültüsünden kaynaklanan kültürel bir dinamiği tanımlıyor. Herkesin diğer insanların taleplerinden korunması gerektiği fikri bir toplumun yol gösterici ilkesi haline geldiğinde, yeniden dağıtım politikaları veya işbirliğine dayalı bir toplum için gerekli olan dayanışma bağları er ya da geç aşınacaktır. Toplumun bireye yönelik her türden talebini bir dayatma olarak görenler, toplumsal zenginlikten adil bir pay alma hakkının neden bir istisna olması gerektiğini açıklamakta zorlanacaklardır.

Michéa’nın radikal teşhisini tüm yönleriyle paylaşmak zorunda değiliz, ancak “iyi” kültürel liberalizmi “kötü” ekonomik liberalizmden ayrıştırmanın, solun büyük kesimlerinin uzun zamandır inandığından çok daha güç olduğunu kabul etmek zorundayız. Her iki proje de birey, toplum ve devlet anlayışını paylaşmaktadır: Toplumun kolektif bir yapı olarak uğruna mücadele edeceği yüksek bir iyilik diye bir şey olmadığından, liberal için sadece talepleri çatışan izole, birbirinden kopuk bireyler vardır. Bu atomize olmuş toplumda var olan gerilimi çözmek için, liberal devletin kendisi tarafsız olmalıdır.

Ancak bu fikir, bir paradoks içeriyor: Liberalizm, işlere karışmayan bir devlet vaat ediyor. Oysa insanlara yön veren geleneksel bağları (aile, dini topluluk, sendikalar, yerel dayanışma yapıları) çözmek suretiyle liberalizm, devlet düzenlemesine giderek daha fazla bağımlı hale gelen atomize bir toplum meydana getiriyor. Mahalleler, loncalar veya topluluklar, eskiden çatışmaları çözebilirken, şimdi yasalara ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla, başarılı liberalizmin nihai sonucu, yalın bir devlet değil, hayatın giderek daha fazla alanını düzenleyen bir devlettir.

Bu gerçekler göz önüne alındığında, özellikle solun bu projeye katılması şaşırtıcı. Tarihsel olarak, sınıf mücadelesinin amacı, hiçbir zaman devleti olabildiğince tarafsız kılmak olmadı. Bilâkis, sınıf mücadelesi, her daim devleti ele geçirmeyi amaçladı. Devlet ve ekonomi üzerinde kolektif iktidar tesis edilmeden bireyin kendini gerçekleştirmesi mümkün değildi.

Ancak yirminci yüzyıl boyunca stratejik yönelim değişti. İradi müdahalelerin sonucu olmayan bu değişim, yapısal altüst oluşların baskısıyla gerçekleşti. O zamandan beri kapitalizmi neoliberalizm üzerinden yeniden yapılandırma çabası, Batı merkezlerinde sanayi işçi sınıfının öneminin azalmasıyla birlikte küreselleşme, nihayet reel sosyalizmin çöküşü, eski solun toplumsal tabanını ve siyasi perspektifini ortadan kaldırdı.

Bu durumda, toplumsal kısıtlamalardan kurtulma arayışı içinde olan, kendi bireysel çıkarlarını savunmayı hedefleyen çevre hareketi, eşcinsel hakları hareketi, yeniden canlanan kadın hareketi, insan hakları grupları ve ev işgalcileri türünden hareketler, giderek daha fazla zemin kazandılar. Bu grupların amacı, genel manada ele alınan bir sınıf üzerinden devleti ele geçirmek değil, bireyin kendini gerçekleştirme hakkını savunmaktı. Niyetleri bu olsun ya da olmasın, liberal düzeni aşmak yerine onunla bütünleştiler.

Bu yolu sadece radikal sol yürümedi. Sosyal demokrasi de bu süreçte millileştirme, ekonomik planlama veya topluma karşı bağlayıcı yükümlülükler türünden kolektif hedefler adına bireyin özgürlük alanını bilerek ve kasten kısıtlayan politik müdahalelere sırtını döndü. Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), 1959 gibi bir erken tarihte hazırladığı Godesberg Programı’nda demokratik sosyalizmin “nihai gerçekleri ilan etmeyi” amaçlamadığını, zira insanların dini inançlarını belirlemenin ne bir partinin ne de devletin görevi olduğunu söylüyordu. O zamandan beri SPD, kapitalizmin karşısına, sisteme dayalı bir seçenek sunma işinden uzak duruyor. Oysa Gerhard Schröder, liberalizmin bu tarafsız halinin sadece bir vaat değil, aynı zamanda bir tehdit de olabileceğini söylüyordu. 2010 Ajandası’nın hazırlandığı günden beri parti, işsiz kalanlara “her şeyden önce sadece kendinizden sorumlusunuz” diyor.

Felsefeci Nancy Fraser, bir zamanlar bu değişimlerin sonucunu “ilerici neoliberalizm” olarak adlandırmıştı: Sol, kendi yaşamlarını büyük ölçüde özerk bir şekilde şekillendirebildikleri sürece kapitalizmle uzlaşmış gibi görünüyordu. Oysa bu proje, özünde “iyi” ilerici değerlerle “kötü” ekonomik neoliberalizmin tutarsız bir birleşiminden ibaret değildi. Fakat bugün her iki alanda da liberalleşmiş bir sol kesime tanık oluyoruz.

Neticede kolektif politik iktidardan fikren ve siyaseten uzaklaşan sol, devlet fonlarının, anayasa mahkemelerinin ve Avrupa mahkemelerinin gölgesine sığındı. Genelde sol projelerin başarısı, artık çoğunluğu, geniş halk kitlelerini dışlayan yollar üzerinden hedeflere ulaşabilme becerisine bağlı. Çoğunluğu temelde farklı olan bir politik projeye ikna etme ihtimali ortadan kalktı.

Tüm politik hareketlerin hikâyesinin bu şekilde gelişmediğini söylemek gerek. Sağda, çoğunluğun temelde farklı bir devleti desteklemeye ikna edilebileceği inancı aynı dönemde güçlendi. Patrick Deneen, Adrian Vermeule ve Sohrab Ahmari gibi post-liberal düşünürler ise liberalizme karşı doğrudan bir saldırı başlattılar. Sol, liberalizmle arasındaki bağları daha da güçlendirirken, sağın en azından belirli bir kesimi ondan uzaklaştı.

Bu sağcı düşünürlerin temel teşhisi, liberalizmin insanları üreten ve sürdüren toplumsal yapıları yok ettiği yönündedir. Bu açıdan, teşhis, diğer muhafazakâr düşünürlerinkinden pek farklı değildir. Ancak post-liberal düşünürleri geleneksel anti-liberallerden ayıran şey, bakış açısında yaşanan önemli değişimdir: post-liberal düşünürler, liberalizmin olumsuz etkilerini başarısızlığının değil, zaferinin bir ifadesi olarak görmektedirler.

Bu, liberalizmin düşmanları için geçerli bir durum değil: Örneğin, Muhafazakâr Devrimciler, vatandaşlardaki politik kayıtsızlığı, kitleleri uyuşturan parlamentarizmle zayıf liberalizmin bir kusuru olarak görüyorlardı. Post-liberaller de aynı kayıtsızlığı görüyor, ancak bunu tersten yorumluyorlar: Liberalizm, büyük meseleleri demokratik tartışmanın konusu olmaktan çıkartmayı amaçlıyordu. Dolayısıyla, insanların siyasetten uzaklaşması, başarısızlığının bir işareti değil, aksine, başarısının bir sonucuydu.

Siyaset bilimciler Veith Selk ve Julian Nicolai Hofmann, bunu yerinde bir ifadeyle, “liberalizmin zaferiyle yüzleşilen kriz” olarak nitelendirdiler. Bu krizin sadece post-liberallerce teşhis edilmediğini, aynı zamanda demokrasinin aşınması ve modern toplumların yapısal dönüşümü üzerine yapılan çok sayıda sosyal bilim yayınında da ortaya konulduğunu tespit ettiler. Peki, bu post-liberaller, sadece uzun zamandır apaçık ortada olan yapısal kırılmalara mı tepki geliştiriyorlar?

Önemli olan nokta şu: post-liberaller, liberalizmi iki yönü olan [kültürel liberalizm ve ekonomik liberalizm] kapsamlı bir proje olarak anlıyorlar. Her ikisini de reddediyorlar. Post-liberal proje, alışılagelmiş, sol ve sağdan oluşan siyasi yelpazede bir araya gelmesi zor olan konumları birleştiriyor: sendika yanlısı ekonomik politikalar savunan kültürel muhafazakârlığa büyük şirketleri eleştiren bir yandan da geleneksel aile yapılarını savunan anlayış eşlik ediyor.

Dolayısıyla, geleneksel olarak özel mülkiyeti korumaya odaklanan sağ da, bireysel özerklik adına mevcut normları ortadan kaldırmayı amaçlayan sol da onların gözünde iyi bir konumda değil. Post-liberal bir isim olarak Adrian Pabst’ın da belirttiği gibi, liberalizm, toplumu değerlerin istibdadından kurtaracağını iddia etti. Ancak gerçekte, tüm karşılıklı yükümlülüklerden azade olmayı esas alan, yeni bir istibdat rejimi kurdu.

Post-liberaller, bu teşhis konusunda hemfikir olsalar da, somut çözüm önerileri ile ilgili farklı görüşler dile getiriyorlar. Bazıları devleti dernekleri, sendikaları ve kooperatifleri güçlendirmek için kullanmak istiyor. Bunlar, genellikle klasik sosyal demokrat fikirlere yöneliyorlar. Öte yandan, doğal hukuka dayalı bir devlet doktrinini savunan Adrian Vermeule gibi bütüncülere veya muhafazakârlığın erdemlerini yeniden cari ve diri kılmak için yereldeki toplulukları ve zorunlu hizmeti savunan Patrick Deneen gibi isimlere de raslanıyor.

Dolayısıyla, çözümler farklı yönlere işaret ediyor. Post-liberaller eleştirilerinde üç hususta ortaklaşıyorlar:

1. Liberalizmi tam da her alanı kapsayan zaferi sebebiyle eleştiriyorlar.

2. Medya, kamu idaresi, STK’lar ve üniversitelerdeki eğitimli hizmet sektörünü liberal projenin toplumsal omurgası olarak tanımlıyorlar.

3. Liberalizmin belirlediği asgari düzeyin ötesine geçen, kamu yararına yönelik bir politikayı savunuyorlar.

Bu eleştirel tutumları, post-liberallere sol karşısında önemli bir avantaj sağlıyor. Zira bugün sola, şu anda liberal sisteme yönelik temelde liberal olan bir eleştiri hâkim: sol, liberalizmi en fazla, henüz yeterince kapsamlı bir şekilde uygulanmamış olması sebebiyle eleştirebiliyor. Marksist gelenek, her zaman biçimsel özgürlükle gerçek özgürlük arasında ayrım yapmış olsa da, bu ayrım, son on yılların politik pratiğinde büyük ölçüde silinmiştir.

Öte yandan, postliberaller, liberalizmin tam olarak uygulandığı yerde başarısızlığa mahkûm olduğunu görmüşlerdir. Azami özgürlük projesi, en nihayetinde kendini baltalar çünkü insanlar, bağlar olmadan yaşayamazlar. Oysa hiçbir liberal, insanların bağlar olmadan yaşayabileceğini iddia etmese de liberalizm politik pratiğinde bunu zımnen varsayar. Bunu söylemese bile, her türlü esareti bireysel seçim özgürlüğünün önceliği altında değerlendirir. Liberalizm, insanları tarihsel amacını yitirmiş bağlardan kurtardığı yerde elbette anlamlı bir işleve sahiptir. Ancak gerçek özgürleşmeyi ancak alternatif bağları aynı anda kurduğu vakit mümkün kılabilir. Bağları ortadan kaldırınca hem zafere ulaşır hem de mağlup olur: liberalizm, bu bağları koparma becerisiyle galebe çalar ama sonuçta ortaya o vaat ettiği özgürlük değil, yalnızlaşma ve yön kaybı gibi marazlar çıkar.

Post-liberal teşhis aydınlatıcı olsa da, tartışılması gereken başka bir mesele daha var. Post-liberallerin elitlere yönelik eleştirileri, genellikle “farklı ve daha iyi elit” talebine yol açar. Patrick Deneen, ideal siyasetini “aristopopülizm” olarak adlandırır: Antik Yunan’da kullanılan, hem kusursuz olan hem de halkın çıkarları doğrultusunda hareket eden elitleri anlatan “áristo” kelimesine atıfta bulunur. Diğer post-liberal düşünürlerin çoğu da benzer bir duruş sergiler: Hepsi, insanların bir elitin liderliği olmadan kendilerini yönetebilme ihtimallerini akla hayale sığmayacak bir şey olarak görür.

Neticede bu anlayış, sıradan insanlara yönelik küçümsemeden kaynaklanır. Bu küçümseme, hem post-liberaller hem de liberal teknokratlarca paylaşılmaktadır. Sol, aslında her ikisine de karşı çıkmak zorundadır: liberalizm eleştirisini demokrasiye olan koşulsuz bağlılığıyla birleştirebilmelidir. Ama bir yandan da bugün “liberal demokrasi”yi geçmişte liberalizmi eleştirdiğinden daha fazla eleştirebilmelidir.

Daha yakından incelendiğinde, bu, çelişkili bir projedir: Özgürlüğün anlamı, kime sorduğunuza bağlıdır. Liberallere göre özgürlük, öncelikle kararlarında ve eylemlerinde başkaları tarafından kısıtlanmamak demektir. Onların özgürlük anlayışı, bağlayıcı her şeyi dayatma olarak algılayan olumsuz bir özgürlük anlayışıdır. Oysa demokrasi, diğer tüm yönetim biçimleri gibi, tam da bu türden bir kısıtlamadır: Her yasa, birileri için eylem alanını daraltır. Yasalar bu alanı genişletse bile, bunu her zaman başkalarının pahasına yaparlar: İşsizlik ödeneği hakkı, işsizlerin cebine daha fazla para koyar, ancak sosyal güvenlik katkı payı ödeyenlerin, yani işçilerin ve işverenlerin seçeneklerini kısıtlar.

Demokraside, yurttaşlarımıza hayatlarımıza müdahale etme hakkı veririz. Özgürlüğümüzü kısıtlayan yasaları kabul ediyorum, bir dahakine başkalarının özgürlüğünü bizzat kısıtlayacağımı biliyorum. Demokrasi, sınırlı bir süre için geçerli bir yönetimdir. Gene de, yönetim olarak varlığını sürdürür. Liberallerin her daim canını sıkan da bu özelliğidir. Bu nedenle, liberalizm fikri ile demokrasi fikri arasında en başından beri bir gerilim olmuştur. Liberal demokrasimizi asıl tanımlayan şey, devletin demokratik yollardan meşrulaştırılmış, vatandaşlarının hayatlarına müdahale etme hakkını sınırlayan tedbirlerdir. Siyaset bilimci Philip Manow’un da belirttiği gibi, liberalizm demokrasiyi “gözetim altına” almaya çalışır.

Bu amaç doğrultusunda demokratik devlet, mümkün olduğu ölçüde tarafsız kalmalıdır. Vatandaşlarının hayatına çok fazla müdahale ettiğinde, mahkemeler onu dizginlemelidir. Dahası, hukuk siyaset karşısında koruma altına alınmıştır: yargının siyasi süreçlerden mümkün olduğunca bağımsız olarak çalışması beklenir. Bu durum, nihayetinde bireysel hakların kolektif olarak alınan kararların önüne geçmesine yol açmıştır. Her üç mekanizma da nihayetinde halka duyulan güvensizliği temel almaktadır. Bu liberalizme has “çoğunluğun istibdadı”na yönelik korku, birçok liberal düşünürde gözlemlenebilen bir olgudur: Tocqueville, John Stuart Mill, Isaiah Berlin ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa düzenini kuran isimler aynı korkuyla maluldürler.

Neticede bugün politik süreç, büyük ölçüde kilitlenmiş halde. Elbette, politik tartışmaya açık konular hâlâ mevcut: Devlet kurumlarının cinsiyet eşitliğini gözeten bir dil kullanmasına izin verilmeli mi? İşsizlik sigortasına vatandaş geliri mi yoksa temel gelir desteği mi denmeli? Ancak bir toplumun nasıl işlediğini belirleyen temel ilkeler artık tartışmaya açık değil: Para politikası, bağımsız teknokratlarca belirleniyor; göç sorunları Avrupa mahkemelerine havale ediliyor; ulusal meclislerin ticaret politikası üzerinde hiçbir etkisi yok. Bu başlıkların hepsi de büyük ölçüde veya tamamen demokratik karar alma süreçlerinin dışına atılmış durumda. Bazılarının demokratik bir eksiklik olarak gördüğü şey, liberaller için temelde mantıksal bir sonuçtur: Devleti mümkün olduğunca tarafsız kılmak için ekonomik ve toplumsal düzeni ilgilendiren temel meseleler demokratik tartışmanın dışında tutulmalıdır.

Demokratik çoğunluğun elinin kolunun teknokrasi eliyle bağlanması, alanının aynı teknokratlarca daraltılması, iki kusura yol açmaktadır.

1. Tarafsız ama demokratik bir devletin mümkün olduğu varsayımı, vehimden ibarettir. Aile politikası örneğini ele alalım. Bir zamanlar aileleri destekleyen yerel yapılar, liberal özerklik vaadinin baskısı altında, yavaş yavaş parçalanıyorlar. Bu nedenle devlet, ebeveyn izni hakları, kreş yerleri ve personel-çocuk oranlarıyla müdahil olmak zorunda kalıyor. Güya müdahale etmemesi gereken yerlerde düzenlemelere imza atıyor. Ancak bu düzenleme, politik bir karar değil, teknik bir idari görev olarak ele alınıyor. Lobiciler ve çıkar grupları, düzenlemeleri belirli yönlere çekmeye çalışıyorlar. Ancak nasıl bir toplum olmak istediğimiz sorusu, böylece ayarlama için yapılan, uzmanların kararlaştırdıkları binlerce küçük müdahaleyle hükmünü yitiriyor.

2. Demokratik çoğunluğun alanını daraltmaya yönelik teknokratik müdahalenin ikinci kusuru, elitlere duyduğu güvenle ilgilidir. Son otuz-kırk yıllık döneme baktığımızda, çoğunluğun istibdadından korkmak için neredeyse hiçbir neden yok. Son yıllardaki kötü kararların sorumlusu, esasen elitlerdir: 2008 mali krizi, felâket niteliğindeki pandemi politikaları, başarısız enerji dönüşümü ve kademeli sanayisizleşme. Çoğunluğun politikasına yön verdiği hiçbir mevzuya denk gelinmemiştir.

Alınan bu yanlış kararlar, birçok insanın yaşam koşullarını kötüleştirirken, ekonomik elitler, tam da bu sistemden kâr elde ettiler. Almanya’daki milyarder sayısı, finansal krizden bu yana dört katına çıktı. Enflasyona göre ayarlanmış toplam servetleri yalnızca 2025 yılında yüzde 30 arttı. Buna karşılık, reel ücretler 2019’daki seviyesinde kaldı. Nüfusun beşte biri yoksulluk içinde yaşıyor. Bu topluma tehdit oluşturan çoğunluk değil, çoğunluğun yaşam tarzlarından ve ihtiyaçlarından kopmuş olan tepedeki azınlıktır.

Küçük bir elitin yönetimine dayalı her türden sistem, bu elitler kontrolü kaybettiklerinde, dizginlerini ellerinden kaçırdıklarında istikrarsızlaşır. Öte yandan, politik süreci ciddiye alan bir demokrasi avantajlıdır: Sadece farklı bir grubun iktidara gelmesiyle istikrar tesis edilir. Ancak bunun gerçekleşmesi için, sistem içindeki her şeyin mümkün olduğunca tartışmaya açık olması gerekir. Son yıllarda ise bunun tam tersi geçerlidir.

Klasik liberal demokrasi teorilerinde hep aynı itiraz dillendirilmiştir: Sınırsız, dizginsiz bir demokrasi, çoğunluğun istibdadına yol açar. Başta bu argüman, öncelikle mülk sahibi sınıflarca dillendirilmiştir: Mülkiyet sistemi demokratik kontrolün dışında bırakılmalıydı, aksi takdirde, insanlar, malların eşitsiz dağılımının takdir-i ilahi değil, insan yapımı olduğunu anlayabilirlerdi. Bugün bu korkular, mülksüz solcular arasında da en az mülk sahipleri kadar yaygındır: “Eğer her şeye gerçekten demokratik olarak karar verirsek, göçmenler, evsizler ve korunmaya muhtaç olanlar, onlara dilediği gibi muamele edecek sağcı çoğunluğun insafına terk edilecekler.”

Bu argümanın karşısına biri tarihsel diğeri ampirik, iki ayrı argüman çıkartmak mümkün. Tarihsel açıdan bakıldığında çoğunluğun istibdadı tehlikesi abartılan bir konudur. Almanya’da bu tehlikeden söz edenler genellikle, 1945’ten sonra demokratik çoğunluklara karşı derin bir güvensizlik yaratan, Nazilerin “Gleichschaltung” [tüm kurumların Nazileştirilip aynı hizaya sokulması) deneyimine atıfta bulunurlar. Oysa bu örnek, ilgili tarihsel durum konusunda geliştirilmiş yanlış bir anlayışı temel almaktadır. Neticede Weimar Cumhuriyeti’nin sonu, demokrasinin kontrolden çıkmış olmasıyla izah edilemez. Parlamenter sistem üzerindeki hem sağdan hem de soldan gelen baskı muazzam olsa da, sonuçta sistemi muhafazakâr elitler çökertmişlerdir.

Nasyonal Sosyalistlerin icra ettikleri şey, çoğunluğun istibdadı değil, devletin kontrolünü ele geçiren bir azınlık eliyle demokrasiyi yok etme pratiğiydi. Tarihsel açıdan, diğer istibdat rejimlerinin çoğu da demokratik olmayan yollardan iktidarı gasp edenlerin elinden çıkmıştır. Gerçek tehlike, çok fazla demokraside değil, çok az demokrasidedir: Vatandaşlara önemli konularda seslerinin hiçbir önemi olmadığını söyleyen bir sistem, aslında önleyeceğini iddia ettiği hayal kırıklığına ve radikalleşmeye yol açar.

Aslında, demokratik sürece daha fazla alan tanınsaydı, merkez solun birçok alanda politik hedeflerine ulaşma şansı daha fazla olurdu. Almanların büyük çoğunluğu servet vergisini destekliyor, ancak Federal Anayasa Mahkemesi’nin 1995 tarihli kararı sonrasında bu vergi uygulanmadı. Berlin’de halkın çoğunluğu, büyük inşaat şirketlerinin kamulaştırılması yönünde oy verdi, ancak sonuç görmezden gelindi ve mesele, bir uzmanlar heyetine havale edildi. Her yerde aynı yol yürünmektedir: çoğunluk solcuysa ya onlara danışılmaz ya da sebep oldukları sonuçlar etkisizleştirilir.

Dolayısıyla sol için asıl mesele, halkın fazla sağcı olması değil, liberal düzenin tam da çoğunluğu kazanabileceği demokratik yolları tıkamasıdır. Elbette, bazı alanlarda ortaya solun umduğu gibi bir sonuç çıkmayacaktır. Bu da zaten politikayı tümüyle canlandırmanın somut bedelidir. Bu bedel, halka karşı duygularını köreltmiş bir sistem karşısında, ödenmesi gereken, küçük bir bedeldir.

Bu demek değil ki usulsüzlükleri önleyecek tedbirlerin kaldırılması gerekmektedir. Bu tedbirler çoğunluğu görmeyen bir yaklaşım üzerinden uygulanmamalıdır. Şu anda bu tespite aykırı bir işleyiş söz konusu. Çoğunluğu esas almayan kurumların demokrasi adına demokrasiyi baltalamasının sonuçları, Aralık 2024’te Romanya'da açık biçimde görüldü: Planlanan ikinci tur seçimlerinden üç gün önce, Anayasa Mahkemesi, cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunu iptal etti. Gerekçe olarak Rusya’nın seçime müdahale ettiği iddiası gösterildi. Bugüne dek hiçbir güvenilir kanıt sunulmadı. Yenilenen seçimde, önceki seçimden zaferle çıkan aşırı sağcı Călin Georgescu’nun adaylığına mani olundu. Diğer AB üyesi devletler, bu müdahaleyi yorum yapmadan kabul etti, hatta memnuniyetle karşıladı.

Görünüşe göre “liberal demokrasiler” daha da gayrı-liberal hale geliyor. Bu otoriterleşme karşısında solun mücadele etmesi gereken şey, demokratik sürecin yüzleştiği hukuki ve idari kısıtlamalardır. Şu anda tam tersi oluyor: Bu kısıtlamalar, demokrasinin kurtuluşu olarak kutsanıyor. Eğer ülkemizde çoğunluk, otoriter politikalar talep ediyorsa, bizi bu durumdan hiçbir mahkeme kurtaramaz. Bu nedenle, demokratik sürecin büyük kısıtlamalar olmadan ilerleyebilmesini ve bu sürecin önemini korumasını sağlamak gerekiyor.

Somutta burada neyi kastediyorum? Post-liberal solun, mevcut liberal ana akımdan farklı bir şekilde konumlanması gerektiği birkaç alan halihazırda oluştu. Ekonomi politikasında sol, üretim ve dağıtım meselesini piyasalara ve teknokratlara devretmek yerine, bunları gerçek manada politik bir mesele olarak ele almalı. İklim politikasında, doğanın korunması meselesini anayasal bir gereklilik uyarınca demokratik tartışmadan azade kılmak yerine, çoğunluğun devreye girmesine ihtiyaç duyan politik bir proje olarak anlamalıdır. Göç politikasında, kimin hangi koşullar altında gelmesine izin verildiği sorusunu, demokratik olarak karar verilmesi gereken en önemli politik sorulardan biri olarak ele almalıdır. Aile politikasında, bir toplumun üyelerinin birlikte nasıl yaşadığı ve birbirlerine nasıl baktığı konusunda meşru bir çıkarı olduğunu açıkça kabul etmelidir. Dış politikada, savaş ve barış konularına demokratik olarak karar vermeli, bu tür soruların ittifak taahhütlerinde kaybolmasına izin vermemelidir. Hukukun üstünlüğü konusunda, siyasetin yargıya tabi olmasına karşı çıkmalı, parlamentoların bir kez daha insanların yaşamlarını belirleyen şeylere karar vermesini sağlamalıdır.

Bu konumların hiçbiri risksiz değil. Demokratik süreci güçlendirenler, hoşlarına gitmeyebilecek sonuçları kabul etmek zorunda. Neticede doğası gereği demokrasi, kendini yok etmeden kendini düzeltebilen tek yönetim biçimidir. Liberal kesimin demokrasiye getirdiği kısıtlamalar, tam da bu kendini düzeltme ihtimalini giderek daha fazla ortadan kaldırmıştır. Sonuçta liberallerin vaat ettiği istikrar oluşmamış, sistemi bir bütün olarak reddedenlerin önünü açan istikrarsızlaşma süreci devreye girmiştir.

Bugün Almanya’da solcular, bir kararın eşiğindeler: Liberalizmi mi yoksa demokrasiyi mi savunacaklar? Post-liberal sağ, liberal sistemin zayıflıklarını daha önce nadir görülen bir yoğunlukla analiz ediyor, ancak bu analiz üzerinden otoriter bir cevaba ulaşıyor. Post-liberal sol, eğer korkusunu aşarsa, liberal sistemdeki çatlaklara demokratik bir cevap sunabilir. Bunu yapmak için şu soruyu cevaplamak zorunda: İnsanların kendilerini kolektif olarak yönetme pratiklerine güveniyor muyuz? Bu soruya net bir “evet” cevabı verirse işte o vakit hem liberal ana akımdan hem de otoriter post-liberallerden kendini ayırır. Yürüyüşüne buradan başlamalıdır.

Nils Schniederjann
7 Haziran 2026
Kaynak

30 Haziran 2026

,

Hareketimizde Görülen Avakyancı Örgütlenme Anlayışı

Ülkemizdeki devrimciler, kitle hareketinde etkili ve istikrarlı örgütler kurmak veya yönetmek için onlarca yıldır mücadele ederken defalarca kez çıkmaz sokaklara sürüklenmişlerdir. Bu başarısızlıklarla tanımlı tarihe, gerçek bir kitle karakterine sahip ve emperyalizme etkili bir şekilde karşı koyabilen, kalıcı ve tutarlı örgütlerdeki eksiklik damgasını vurmuştur. Bu örgütlenmeyle alakalıymış gibi görünen sorun, temelde ideolojik ve politik bir kökene sahiptir. İlgili başarısızlığın büyük bir kısmı, ABD’de yaygın olan modern revizyonizm biçimi olarak Avakyancılıktan kaynaklanmaktadır.

Avakyancılığın hedefi, kitle hareketi içinde “ara örgütler” oluşturmaktır. Avakyancılığın etkisi, anlaşılması güç teorik bir sorunmuş gibi görünüyor olabilir. Oysa gerçekte Avakyancılığın kitle hareketi içindeki etkisi ve mirası, ABD’deki her kitle eylemcisinin, farkında olmasalar bile, çalışmalarında karşılaştığı önemli bir meseledir.

Avakyancılık, adını baş mimarı, ABD Devrimci Komünist Partisi’nin (RKP-ABD) lideri Bob Avakian’dan almaktadır. RKP-ABD, ABD’de altmışlar ve yetmişlerde açığa çıkmış olan Yeni Komünist Hareket’ten neşet etmiş, günümüze dek varlığını korumayı bilmiş en büyük örgütlerden biridir. Hareket, dünya genelinde de Marksist örgütler nezdinde belirgin bir nüfuza sahiptir.

Avakyancılık, altmışlar ve yetmişlerde açığa çıkmış olan radikal öğrenci hareketinden ve Troçkist hareketten kimi yanlış pratikleri ödünç alıp bunları kendi özgün “Maoizm” versiyonuyla cem etmek suretiyle, özellikle ABD içinde, faal olan uluslararası devrimci hareket bünyesinde, yeni ve önemli bir revizyonist akım meydana getirmiştir. ABD’deki Yeni Komünist Hareket’ten doğan, sonrasında gelişme kaydedip etkili olmayı bilen ideolojik bir sapma olarak Avakyancılıktan etkilenen birçok örgüt, farkında olsun ya da olmasın, bu harekete ait fikirleri, ouşturduğu geleneği, savunduğu yöntemleri benimsemiş, uygulamaya koymuştur.

Avakyancılık, Marksizmin temel felsefi ve politik-ekonomik içeriklerini sistematik olarak revize ettiği iddiasındadır. Biz bu makalede, belirlenen amaçlar doğrultusunda, Avakyancılığın kitle hareketi içinde hâkim kılmaya çalıştığı tehlikeli örgütlenme anlayışını analiz edeceğiz. İlgili anlayışın, devrimci inşa ilkesini başaşağı çevirmek suretiyle devrimcileri kitlelerden ve onların mücadelelerinden koparttığını görmek gerekmektedir.

Avakyancı örgütlenme anlayışının, hareketimiz içinde tezahür ettiği yollardan biri şudur: Amatör ama devrimci zihniyetli bir grup öğrenci, yerelliklerde “parti kurma” ve “kadro geliştirme”ye odaklanan kendi “kolektiflerini” oluştururlar. Genellikle kendilerine açıktan “parti” demezler, ama kendilerini basit bir günlük taleplere dayalı kitle mücadelesi örgütüne göre daha yücede duran bir şey olarak görürler. Bazıları, çalışma ve propagandanın yeterli politik çalışma olduğunu savunurken, bazıları da çalışmalarının ikincil bir bileşeni olarak, genellikle reformizm ve amatörlüğün damgasını vurduğu, gelişigüzel işleyen kitle çalışmalarına girişirler. Her ne olursa olsun, bu tür pratikler, Avakyancılığın ilk aşamasından büyük ölçüde etkilenmiştir.[1] Bu devrimci zihniyetli bireyler, Marksizme dair belirledikleri dar ölçüt konusunda birleşirlerken bir yandan da “kitlelere” karşı geniş kitle örgütleri haline gelmeye çalışırlar.

Bu türden bir çember gelişmeye devam ettikçe ve sınırlılıkları pratikte ortaya çıkmaya başladıkça, genellikle ilk bakışta gerçek bir devrimci partiye benzeyen, ancak altta yatan mantığı değiştirmeyen farklı bir modele geçilir. Bu durumda, kendini “komünist” ilan eden küçük grup, kitleleri örgütlemek ister, ancak bu grup, kitle örgütünü örgütsel ilkeler veya örnek teşkil etme yoluyla gerçekten yönetmek için gerekli beceri veya deneyime sahip değildir. Buna karşılık, uzun vadede politik liderliği sürdürebilecekleri konusunda kendilerine güvenmezler, bu nedenle, kitleleri politik anlayışlarına ikna edebileceklerine veya onları politik teori konusunda eğitebileceklerine inanmazlar.

ABD’deki politik koşullar ve kendi amatörlükleri nedeniyle, liderlik görevini üstlenmek için parti veya yeraltı örgütlerine de güvenemezler. Bunun yerine kestirme bir yol izlerler. İlk olarak, iki kitle örgütü kurarlar: biri (kendi ifadelerine göre) daha “kızıl”, daha gelişmiş ve teoriye odaklı iken, diğeri, daha düşük seviyededir ve pratik odaklıdır. İkinci olarak, daha “kızıl” olan kitle örgütünü “düşük seviyedeki” kitle örgütlerinin lideri, koordinatörü veya kurucusu olarak adlandırırlar. Her iki örgüt de halka açıktır, hatta genelde sosyal medya hesaplarına bile sahiptir. Ancak buna rağmen “daha yüksek seviyedeki” kitle örgütü, yerel halka daha “seçici” ve “gizli” olduğunu söyler.

Yukarıda özetlenen tarz ve yöntem, ABD’deki devrimci hareketin tamamında kitle örgütlerinin örgütlenme pratiğinde başvurulan Avakyancı yöntem ve uygulamaların bir özelliğidir. Lakin bu özellik, Maoizme yabancıdır, temelde Troçkizmden ithal edilmiştir. Burada karşımızda aslında, “ara örgütlenme” modeli olarak adlandırılan örgütlenme tarzının dolaysız bir örneği durmaktadır.[2]

Sorunun kökenini tam olarak anlamak için öncelikle “devrimin üç aracı” denilen anlayışı ele almalıyız. Rus devriminin, Çin devriminin ve dünyanın dört bir yanında gerçekleşmiş diğer devrimlerin zengin deneyimi uyarınca, devrimci bir harekete mensup muhtelif örgütler ve organlar, devrimin komünist parti olarak bilinen örgütlü komünistler birliğinin önderliğinde işleyen büyüme süreci bağlamında, üç genel kategoriye veya araca ayrılabilir. Başkan Mao, 1949’da üç aracın önemini şu şekilde özetlemiştir:

“Marksizm-Leninizmin teorisini kuşanmış, öz eleştiri yöntemini kullanan ve halk kitleleriyle bağlantılı, iyi disiplinli bir Parti; böyle bir Partinin önderliğinde harekete eden bir Ordu; böyle bir Partinin önderliğinde tüm devrimci sınıfların ve tüm devrimci grupların Birleşik Cephesi, biz, düşmanı işte bu üç ana silahla yendik.”[3]

En genel düzeyde konuşacak olursak, burada her bir aracın devrim sürecinde belirli bir soruya cevap olduğunu, her birinin (üçüncüden birinciye doğru) birlik temelinde giderek daha kısıtlayıcı hale gelirken, aynı zamanda politik olarak daha da gelişmiş olduğunu görebiliriz.

Parti, sınıf mücadelesinin potasında ortaya çıkan, kendini kanıtlamış, “sınıfın en iyi evlatlarından”, en iyi “savaşçılardan ve yöneticilerden” oluşur. O, yeni bir toplumun yaratılmasına öncülük eden öncü birliktir.

Ordu, devrimin ana aracıdır, çünkü o, eski üretim ilişkilerini yıkıp yeni bir tane kurabilecek en yüksek ve en temel sınıf mücadelesi biçimiyle görevlendirilmiştir. Son olarak, Birleşik Cephe, hem işçi sınıfı içinde hem de diğer sınıflarda, talepleri ve yeni bir toplum için mücadele eden komünistler ve kitleler arasında teşkil edilmiş bir ittifaktır.

Bu araçlar, bir devrimde birbirleriyle nasıl ilişki kurarlar? Üçüncü araç olan Birleşik Cephe, sosyalizm koşullarında yeni devleti kurmanın temelini meydana getirir. En geniş manada kitlelerden ve örgütlerinden oluşur. Özellikle, kitle örgütlerinin görevi, kitleleri günlük yaşamlarının farklı cephelerinde politikleştirmek, seferber etmek ve örgütlemektir. Kitlelerle en yakın bağı kurmak suretiyle, günlük mücadelelerini temel sorunlarını çözen, dolayısıyla, çıkarlarıyla örtüşen devrime bağlar, devrim mertebesine taşır.

İkinci araç, “örgütlenmenin ana biçimi” olarak, devrimci ordudur. Üçüncü araçtan daha yüksek bir birlik temeline sahiptir. Bu araç, eski toplumsal ve üretimsel ilişkileri yıkmak ve parçalamak için mücadele eden, gizli ve silahlı devrimci savaşçılar olarak eğitilmiş kitlelerden oluşur, kitle hareketine önderlik eder, ona en fazla güveneceği savunmayı sağlar. Bu nedenle, gizli olmaları gerekir.

Son olarak, devrimin ideolojik-politik lideri olan parti, ilerleme yolunu belirler ve diğer iki araca iki güçlü silahı olarak yön verir. Bu çerçevede, “kitle örgütleri” olarak bilinen geniş tabanlı ittifak tipi örgütler, kitleler arasında yürüttükleri çalışmalar nedeniyle parti tarafından yönetildikleri için birleşik cephenin bir parçasıdır.

Peru Komünist Partisi ve Peru Devrimi lideri Başkan Gonzalo, bu inşa yöntemini şu formülle özetlemiştir: “Partiyi her şeyin ekseni olarak alın, orduyu onun etrafında kurun ve bu araçlarla, Halk Savaşı’ndaki kitlelerle birlikte, yeni devleti ikisinin etrafında inşa edin.”[4]

Bu yöntem, proletarya ideolojisinde de “üç aracın eş merkezli inşası” olarak adlandırılır, çünkü Parti merkezdedir, Ordu da Birleşik Cephe de Parti etrafında teşkil edilir.

Ara örgütler ve Avakyancılık meselesi konusunda şu gerçeği vurgulamak gerekmektedir: Brezilya Komünist Partisi, Avakyancılığı bu doğru yapılanma biçimini reddeden, özellikle ikinci araç olan yeraltı örgütlerinin ve ordunun rolüne saldıran, itiraz eden bir akım olarak tanımlamaktadır.[5]

“Yeni revizyonizm, partinin merkezi meselesi olarak neyi görüyor? Avakian, Praçanda-Bataray ve Peru’daki Af ve Temel Haklar Hareketi (Movadef) saldırılarını nereye yoğunlaştırıyor? Bunlar, askerileştirilmiş partinin teori ile pratiğine ve devrim araçlarının eşmerkezli inşasına karşı çıkıyorlar. Politikada Avakian, askeri çizginin genel politik çizginin merkezini teşkil ettiği fikrine karşı çıkıyor, iki çizgiyi birbirinden ayırıyor. Muhtemelen Avakian, yakında partinin her şeyin ekseni olduğu, devrimci ordu ile kendisinin ‘alabildiğine esnek olan sağlam çekirdeği’ karşısına koyduğu yeni devletin parti ölçütü uyarınca inşa edileceği fikrini de çöpe atacak. Hain ve dönek Praçanda’nın ‘füzyon teorisi’, ‘çok partili rekabet’ ve ‘yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi’ gibi görüşleri de çok farklı bir yerde durmuyor.”

Avakyancılığın temel hatasının, ikinci araç olan gizli Devrimci Ordu’nun tasfiye edilmesi, yerine, yerellikte faal küçük sektlerin liderlerinin o an için en iyisi olduğunu düşündükleri şekilde, üç aracın da yönlerini aynı anda harmanlayan bir dizi “ara” örgüt oluşturulması olduğu açıktır. Bu yaklaşım genelde, kendilerini “kolektif”, “kadro örgütü”, “parti öncesi örgüt”, “kuluçka merkezi”, “devrimci kitle örgütü” vb. olarak adlandırarak, bir parti tarzı örgütün görevlerini, liderlik biçimlerini veya birliğini üstlenmeye çalışan sözde kitle örgütleriyle sonuçlanır. Bu, karmaşık bir soruna, doğru örgütsel yapıların ve bunları oluşturacak güçlerin eksikliğine sunulmuş basit bir çözümdür: ilkelerden ödün veren bir çözümdür.

Neticede gerçekten bir parti veya devrimci ordu kurabilmek, birçok eylemcinin alışkın olduğu küçük burjuva yaşam tarzından vazgeçmeyi gerektirir. Gerçek bir parti örgütünün “her şeyin ölçütü” olan parti haline gelebilmesi için pratikte kendilerini ispatlamış komünistlerin birleşip o en ciddi görev (burjuvazinin ve eski devletinin şiddet yoluyla devrilmesi ve sosyalizmin kurulması görevi) için en üst düzeyde liderlik edebilmelidir. Bu görevi yıllarca süren sert sınıf mücadelesinde ve iki çizgi mücadelesinde sınanmamış insanlar üstlenemezler. Bu iş, telefon üzerinden ya da açık kitle örgütleri aracılığıyla yapılacak bir iş değildir. Açık çalışma, devletin kendisini baskı yapmaya odaklamaya karar vermesi durumunda baskıyla yüzleşecektir. Kendi kendini korumak için kuduz bir köpek gibi dünyanın işçilerine ve halklarına saldıran, genel bir çözülme süreci içindeki emperyalizmin merkezinde, iyi niyetten bile kaynaklansa, her türden amatörce hata, halkın gereksiz yere fedakârlıklarda bulunmasına yol açacaktır.

Pratikte her türden ara örgütlenme, genel olarak kitle örgütlerinde demokratik merkeziyetçiliğin temelini ortadan kaldırır, zira bu türden bir örgütlenme, kendini sınıfın liderliğinin en yüksek biçimi olarak görür. Bu nedenle, gerçek geniş kitle örgütlerini kendilerine eşit olarak görmek yerine, onları bir parti üyesiymiş gibi girilecek örgütler olarak görürler. Oysa öyle değildirler: bu türden bir ara örgüte üyelik pratiği, çoğu vakit, sınıf mücadelesinin ateşinde sınanan ve sınıf düşmanına karşı somut zaferlerle kanıtlanan herhangi bir gerçek sınıf kriterinden ziyade, bir kişinin belirli bir devrimci ideolojiye ne kadar aşina olduğunu temel almaktadır.[6] Bunun anlamı, bir ara örgütün üyelerinin, gerçek bir kitle örgütü içinde, belki de kendi günlük mücadelelerinde daha fazla deneyime sahip olsalar da, bu ara örgüt üyeleri gibi kendilerini Marksist olarak tanımlamayan “aydınlanmamış kitlelere” karşı, ilkesiz bir fraksiyon oluşturarak, parazitik veya paralel bir demokratik merkeziyetçilik biçimini uygulamalarıdır. En önemli nokta vurgulanmalıdır: bu ara örgütler, öznel kriterlere dayandığı için, işçi sınıfından ve onun mücadelesinden kategorik olarak kopmuşlardır. Sadece devrimciler ve komünistler yetiştirmekte başarısız olmakla kalmayacaklar, aynı zamanda bir şekilde kazandıkları az sayıdaki ilerici işçi kitlesini de hızla kaybedecekler, kitlelerden kopuk bir şekilde, var olan “aktivist sahnesi”nin bir parçası olacaklardır.

Bu mesele, çok soyut veya anlaşılmazmış gibi görünse de, aramızdaki en yeni aktivistlerin bile kendi başlarına veya daha geniş yerel veya bölgesel devrimci hareketi gözlemleyerek fark etmiş olacağı bir husustur. Ara örgütler, ülke genelinde yaygın görülen bir olgudur. Onlar, son elli yılda kitlesel hareketin inşasındaki başarısızlığın başlıca ürünlerinden biridir. Ortalıkta bu çizgiyi her gün uygulamaya koyan ve kitleleri örgütlerine çekmekte başarısız olmakla kalmayıp, kitleleri onlardan uzaklaştıran çok sayıda küçük burjuva aktivisti vardır. Güya daha gelişmiş olmalarına rağmen, bu “Marksist” klikler ve liderleri, her zaman yerellikleri yanlışa sevk edenlerin, cinsel tacizcilerin ve güvenilmez ama kendini beğenmiş sözde liderlerin ana kaynağı olmaya devam eder, bu da çalışmalarımız ve örgütlerimiz için bitmek bilmeyen krizlere, bölünmelere ve sorunlara neden olur. Bu modelde, onlara sınıfsal kriterleri uygulayacak sağlam bir parti örgütü, onları test edecek yeraltı örgütleri yoktur, bunun sonucunda da proletaryanın liderliği, işlevsel olarak tasfiye edilir, neticede küçük burjuva aydınlarının dizginsizce hareket etmesine izin verilir. Bu tür eğilimler veya yöntemler, Avakyancılığın inşasından evvel Troçkizme has olgulardı. Avakian’ın RKP-ABD’si ve onu doğuran Yeni Komünist Hareket, bu olguları resmi ideolojik eğilim mertebesine yükseltti, onların etki alanını alabildiğine genişletti.

Ayrıca bu yöntemler, kitle örgütlerinin doğru birlik temelinin ortadan kaldırılmasına yol açmaktadır. Bir partinin teşkil ettiği birlik çatısı altında faaliyet yürütüyormuş gibi yaparak, bir kitle örgütünün farklı kesimlerinden oluşan, sınıf mücadelesine dayalı birliğini geri plana atıp, genel ideolojik-politik temeli esas alan yüksek düzeyde birlik anlayışını ve pratiğini ön plana çıkartırlar. Dolayısıyla, orta düzey bir örgüte katılmak için genellikle belirli bir sektörde ilkeli sınıf mücadelesine girmek için birleşmek gerekmez, bunun yerine somut uygulamadan kopuk, bayat bir ideolojik çizgiyle birleşmek gerekir. Böyle bir örgüt düşük bir gelişim seviyesindedir ve politik mücadeleden kaçınır. Yalnızca fikirler üzerinden birleşmek ve ara örgütlerin defalarca yaptığı gibi, öznel kriterlere göre faaliyet yürütmek, Avakyancı örgüt kurma anlayışının en büyük hatasıdır. Bu anlayışı uygulayanlar, toplumsal pratiğe her seferinde sırtlarını dönecek, soyut çalışmayı asli kabul edecek, kendilerini güvenle ve öznelci bir üslupla “komünist” olarak niteleyen örgütler kuracaklardır.

Düşünmek bir şey, hareket etmek başka bir şeydir. Marksist ilkeleri pratikte nesnel ve kapsamlı bir odakla birlikte doğru biçimde uygulamaksa bambaşka bir şeydir. Ara örgütler, bunu pratikte asla yapamazlar.

Uygulamada ara örgütlerin yakın tarihli bir örneği, (şimdi yerini Worker (“İşçi”) dergisinin kurduğu komitelere bırakan) Tribune of the People (“Halkın Kürsüsü”) dergisine bağlı destek komiteleridir. Bu örnekte tüm kitleyle temaslar ve kitle içinde faal olan eylemciler, sektörler içindeki kitle çalışmasından da sınıf mücadelesine yönelik doğrudan pratik müdahaleden de men edilmişlerdir. Sınıf mücadelesini örgütlemek yerine, gazetelerini kasıtlı olarak uygulamadan kopartılmış dar çalışma, ideolojik birlik ve teorik üretimin zeminine dönüştürmüşlerdir. Bu pratik, RKP-ABD’nin bizzat öncülük ettiği, gazete odaklı bir ara örgütlenme biçiminin devamıydı. Kendilerini şu şekilde tarif ediyorlardı:

“Partinin çalışmalarının merkezine gazetenin yerleştirmek, basit bir evrak işi ya da amaçsız bir eğitim faaliyeti değil, saldırı için politik, ideolojik ve örgütsel düzeylerde devrimci gücü biriktirmek oluşturulmuş en somut ve en pratik plandır.”[7]

Her iki durumda da bu, aslında Troçkizmin örgütlenme anlayışının sahte bir “Maoizm” bayrağı altında hareketimize sokulması ve kızıl bayrağa karşı kızıl bayrak sallanmasıdır. Gazetelerine çok büyük değer atfediyorlardı ve onu Lenin’in Ne Yapılmalı? adlı eserinde tanımladığı gibi, kolektif bir örgütleyici olarak görüyorlardı. Oysa bu arkadaşlar, Lenin’in açık bir şekilde ortaya koyduğu, bahsini ettiğimiz üç aracı inşa etmenin ana yolunun esas olarak açık bir yayın çalışması yürütmek olduğunu söyleyen görüşünü yanlış uyguluyorlardı. Gerçekte, Rus devriminin tarihsel gerçeklerinden bile açıkça anlaşılıyor ki, “tüm Rusya’yı kuşatan bir gazete”, zafere uzanan yolda başvurulan ana yöntem değildi.[8] Dolayısıyla, bu özel ara örgütlenme biçiminin, yani gazeteyi öncelikli gören yöntemin, Marksist ilkeleri açıktan revize eden bir yaklaşımın ürünü olduğunu görmek gerekmektedir. Bir gazete, ideolojik lider olarak iş görür, harekete rehberlik eder, fakat kitle çalışması, öncelikle kitle örgütlerince yapılır, pratik önceliklidir. Bu tür bir gazeteyi destekleyen okurlar ve insanlar, zaten sınıf içinde çalışma yürütmektedirler, ondan gayrı bir çalışmaları yoktur.

Öznel kriterleri uygulamaya koyan ve pratikten ziyade ideolojiyi öne çıkaran Devrimci Çalışma Grupları ve Devrimci Maoist Koalisyon gibi ara örgütler de kısa süre öncesine dek aynı sorundan muzdaripti. Daha önce, yalnızca fikirler temelinde birleşmeyi esas alan ara örgütlenme türü bir pratiği savunan bu yapılar, bir gazeteyi esas unsur olarak benimseme tuzağına düşmediler. Bu gruplar, bugün kendilerini düzelttiler, dolayısıyla, artık kendilerini kitle örgütlerinin doğru ilkelerini savunmaya ve çeşitli mücadele alanlarında kitle hareketini inşa etmeye çalışıyorlar.[9] Bugün görüldüğü gibi yarın da şu gerçek bir biçimde idrak edilecek: muhtelif Avakyancı ara örgütlenme yöntemlerini savunmaya ve uygulamaya devam edenler, kitleleri harekete geçiremeyecek, kitle hareketinde örgütler kuramayacak, en nihayetinde defalarca başarısız olacaklardır.

Bu noktada okurlar, ara örgütlenme yönteminin ne kadar zararlı olduğunu kesinlikle görebilirler: ara örgütleri savunanlar, partiye ve yeniden yapılanma sürecine de, ikinci araca (devrimci orduya) ve gizlilik ilkesine de kitle hareketinde etkili mücadele örgütleri, gerçek kitle karakterine sahip ve sınıfın bir parçası olarak ona derinlemesine kök salmış örgütler kurma becerimize de saldırıyorlar. Sonuç olarak, öznel kriterleri (kendi ölçütlerini) uyguluyorlar, kendi kendilerini “gelişkin” ilân ediyorlar, politik mücadelede pratikten ziyade fikirleri savunuyorlar. Doğru demokratik merkeziyetçiliği ve liderliği redde tabi tutan bu örgütler, kitlelerin gerçek örgütlerinin asalakları haline geliyorlar. Doğru örgütsel inşa sürecini kesintiye uğrattıkları için baskıya karşı koyamama riskine yol açıyorlar.

Bu, kararlılıkla mücadele edilmesi gereken bir anlayıştır, zira revizyonizme karşı mücadele kesinlikle şarttır. Bugün bile, özellikle ara örgütler aracılığıyla uygulanan Avakian revizyonizminin, özellikle de inşa anlayışının yol açtığı sorunlarla karşı karşıya kalmaya devam ettiğimiz son derece açıktır. Oluşum halindeki devrimciler, Troçkizmden de altmışların-yetmişlerin öğrenci hareketinden kaynaklanan hatalı yöntemlerden de kopmalı, bunlara karşı iki yönlü mücadeleyi derinleştirip genişletmeli, örgütlerini, sınıf mücadelesinin çeşitli sektörlerinde ve cephelerinde kitlelerle yakından bağlantılı hale getirmek üzere düzeltebilmelidirler. Bu, doğru ilkelere dayalı güçlü bir kitle hareketi inşa etmenin zorlu ama gerekli çalışmasına başlamanın, küçük burjuva çalışma ve yaşam tarzından sıyrılıp, kitlelerle birlikte yaşama, birlikte çalışma, birlikte mücadele etme denilen “üç birliktelik ilkesi”ni devrimciler olarak gelişimimizin ve tüm çalışmalarımızın temeli olarak uygulamanın tek yoludur.

Revizyonizmle heba ettiğimiz her gün, sınıf düşmanımızın hanesine yazılmaktadır. Dolayısıyla, kendimizi ve örgütümüzü düzeltmeden geçirdiğimiz her gün, oluşum halindeki devrimciler olarak israf ettiğimiz bir gündür. Kendimizi devrimci toplumsal pratiğe adamalı, kendimizi yeniden şekillendirmeli, sınıf mücadelesi yoluyla dünyayı dönüştürmeli, bunları ABD devrimci hareketi içinde yeni bir dönemin başlamasını sağlamak için yapabilmeliyiz!

Partisan
6 Temmuz 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Avakyancılığın ilk döneminin geride bıraktığı mirastan söz ederken akla ilk olarak Devrimci Birlik ile bu örgütün Kızıl Belgeler serisi gelmelidir.

[2] “Ara örgüt”, ABD Devrimci Komünist Partisi’nin 1975 tarihli kuruluş programı ve tüzüğünde zikredilen bir terimdir. Esas olarak 1975 tarihli ABD Devrimci Komünist Partisi Programı ve Tüzüğü’nün 109. sayfasında bulunan “ara işçi örgütleri” (AİÖ’leri) geliştirme kampanyalarını tanımlarken kullanılır:

“Bu işçi örgütleri, Parti ile sendikalar (ve diğer benzeri kitlesel işçi örgütleri) arasında ara konumdadır. Parti veya sendikaların yerini tutmazlar. Bu örgütlerin inşası, Parti’nin inşasıyla çelişmez, bilâkis, Parti’nin inşasına ve sendika yetkililerinin ihanetini yenmek için taban üyelerinin mücadelesinin inşasına katkıda bulunur.

Bu örgütler, Parti’yi bir bütün olarak sınıfla bağlayan taşıma bantları görevi görür. Bunlar, komünistlerin ilerici işçilerle birleşerek, proletarya önderliğinde emperyalizme karşı birleşik bir cephe oluşturabileceği ve kesintisiz mücadeleye katılan ilerici işçileri komünistlere dönüştürebileceği önemli örgütlenme biçimlerinden biridir.”

[3] Mao Zedong, “On the People’s Democratic Dictatorship”, Mao Zedong Selected Works Cilt. 4 (1961), s. 411.

[4] Communist Party of Peru, “Line of Building the Three Instruments of the Revolution,” General Political Line içinde (Germinal Publications, 2022), s. 92–93.

[5] Communist Party of Brazil – Red Fraction, “Lenin and the Militarized Communist Party”, Maoísta #2 (Ekim 2018): s. 74.

[6] Burada önemli olan, kişilerin ne kadar Marksist ideolojik içeriği okuduğu veya internette izlediği, kendini belirli bir konuda ne ölçüde uzman kabul ettiğidir.

[7] Revolutionary Communist Party, New Programme and New Constitution of the Revolutionary Communist Party, ABD, 1 Mayıs 1981, s. 42–44.

[8] Lenin and the Militarized Communist Party, s. 67–68.

[9] People’s Defense Committee, “Statement on the Formation of the People’s Defense Committee,” Partisan, 1 Mayıs 2025.