04 Mayıs 2026

, ,

Şanslı Çark

İstanbul 1 Mayıs’ı, üç ayrı noktada “kutlandı”. TKP, dört kentte ayrı meydanlarda; DİSK, KESK, TMMOB, TTB, Birleşik KAMU İŞ ve peşlerine takılan EMEP, TÖP, SMF, YDİ Çağrı, DEM, SOL, CHP, DP, EHP ve feministler Kadıköy’de; diğer sol parti ve çevreler Taksim için Mecidiyeköy’de toplandı.

DİSK merkezini Ankara’ya taşısa da Saraçhane’de kitle tarafından yuhalanan Arzu Çerkezoğlu, yine Kadıköy'de boy gösterdi. KESK Eşbaşkanı ise kendi üyelerine geçtiğimiz yıllarda “Seneye Taksim’deyiz” diye gülerek cevap verendir. Valilik, tertip komitesine ve peşine takılanlara teşekkür eden bir açıklama yayınladı, bu açıklamayı Aydınlık da paylaştı. Taksim’siz 1 Mayıs ısrarının mimarlarından biri Perinçek’tir ki onu da Kadıköy’e gidenler dinledi.

Sendika bürokratlarının bilmediği bir gerçek var. Şark kurnazlıklarının duvara tosladığı yer burasıdır: Hiçbir üye, aldatmaya gelmez. Her yıl üyelerinin gözlerinin içine baka baka yalan söyleyenler, bu sendikalardır. Sadece 1 Mayıs konusunda değil, şimdiye kadar üyeye verdikleri sözlerin hiçbirinde durmadılar. Aksi ispatlanamaz. Üye sayılarındaki erimenin temel nedeni; kitle manipülasyonu, popülist taktikler ve yalan üzerine kurdukları siyasettir.

Kadıköy sürecinin mimarlarından biri, EMEP’tir. Kendinden menkul şekilde ürettiği “alan fetişizmi” lafı, çarpıtmadan ibarettir. EMEP, gizli Troçkizmin ve sendikalist fetişizmin ülkemizdeki temsilcisidir. CEO’lara proje üretenlere, emperyalistlerin bölgeden çıkmaması için imza toplayanlara, Zelenski’yi övenlere gazetesinde köşe açan EMEP’in işçilerin birliği söylemi palavradan ibarettir, safsatadır.

Bu ülkede kendi tarihinden bahsetmeyen tek hareket, EMEP'tir. Bu harekete göre 1995 öncesi hiç bahse açılmaz. 1974-75 sürecinde çıkardıkları Yoldaş dergisinde Hüseyin İnan’ın tezlerini “Troçkizm ve maceracılık”la eleştirmişlerdir. Bugün o yazıyı tekrar yayınlamıyorlarsa, halkın gözünün içine baka baka Denizleri sömürmeye devam ettikleri içindir. O yazı yayınlanırsa EMEP’in tüm gelenek ve değer sömürüsü gün yüzüne çıkacaktır.

Aynı şekilde, kendi tarihini bedel ödeyerek yazan insanlarını da anmayan tek hareket EMEP’tir. Onlar için halk işçiyse değerlidir çünkü partilerine verecek aidata sahiptir, sendikalist fetişizmin kaynağı burada aranmalıdır, onlar için halk diye bir gerçek yoktur.

Eleştirdikleri maceracılık, onlara 2 milletvekili verendir. “İşçilerin birliği” diye savundukları ve en geri sendikada bile çalışılması yönündeki söylemin gerçekle uzak yakın ilişkisi yoktur. EMEP’in iki vekili işçi mi, işçi sınıfıyla ilgili yaptığı çalışma nedir? Ayrıca sendikaların her dediğini “işçilerin birliği” ve “alan fetişizmi” karşıtlığı söylemine sığınıp uygulamak mı işçi sınıfının partisinin tarihî görevi? Bunu CHP de yapıyor: “Sendikalar nereyi gösterirse biz oraya gideriz, inisiyatif onlarındır” diyor. Bu denkleme göre CHP, EMEP özelinde Kadıköy’e giden çevrelerden daha mı “ileri” oluyor?

Halktan insan kazanmak için emek harcamayanlar, işçilerin aidatının ve marjinallerin imkânlarını kullanmak için Kadıköy’e gidiyor. EMEP’in bugüne kadar halkla ilgili geliştirdiği bir çalışması yoktur. Uyuşturucuyla ilgili göstermelik bir haber yapacaklarsa “Genç bir işçi konuşuyor” diyerek içerik üretirler. Mahallelerin ve halkın yozlaştırılması EMEP’in umurunda değildir, yozlaştırma politikalarına karşı çıkan kitle çalışması yoktur ama bu parti, kendisinin açık kitle partisi olduğunu savunur.

EMEP’in keşfettiği akıllı solculuk yolunda ilerleyenlerin başında DY oportünizmi ve tasfiyeci ÖDP gelir. Birgün gazetesinin geçmişin söylemiyle kitleleri sömürmesi “fındıkta, çayda, madende sömürüye son” gibi sloganlar üzerinden yürüyor. Koç grubunu İlim Yaymacılarla bir araya geldiği için eleştiriyor. Onun savunduğu laiklik, sermayenin sekülerleştirilmesi ve kaynağın kendilerine verilmesi üzerinedir. Koç’un şirketinde çalışan işçinin patrondan daha çok vergi ödediği yönünde haber yapmalarının hiçbir önemi yoktur.

Geçtiğimiz hafta Koç’un reklâmını tam sayfa basan, Birgün’dür. Doğuş Çay’ın, pizza şirketlerinin reklâmını yayınlayan, Birgün’dür. 2006-2008 sürecinde gazete kapanmasın diye Kavala’dan para aldıklarını söyleyen, ÖDP bürokratlarıdır. TMMOB’a belirli sayıda gazete bırakıp oradan beslenen, Birgün’dür.

SOL Parti’nin Kadıköy'e gitmesinin nedeni, tasfiyecilik ve sınıf işbirlikçiliğidir. Ancak bu şekilde egemenlerden teşekkür, Koç’tan ilan alabilir. EMEP’in işçiciliğiyle SOL Parti’nin laiklik savunuculuğunun hiçbir geçerliliği yoktur. Tek hedefleri, burjuvazinin sofrasından kendilerine yer ayrılmasıdır.

DY, tasfiyecidir, bugün o tasfiyecilik, translara hormon hakkını savunan Halkevleri ve SOL Parti üzerinden ilerlemektedir. TİP gibi Halkevleri’nin de Mecidiyeköy’e gelmesi ideolojik olarak öze dönmenin değil, politik olarak kartların yeniden dağıtılma sürecinde belirli yerlere ve ittifaklara mesaj vermek içindir. Ankara 1 Mayıs’ını haber yapan Sendika sitesi “Halkevleri ve TİP’ten kitlesel kortej” diye başlık atıyor. Bu, pazarlık için el yükseltmenin, kitle sermayesini dayatmanın en açık göstergelerinden biridir. Her ikisinin de manevrası politiktir ve geçicidir.

2026’nın 1 Mayıs’ı sendikaların işçi-emekçi nezdinde hükümsüz kılındığını net şekilde göstermiştir. Mecidiyeköy’de yaşlı bir Anadolu insanı o yağmur altında saatlerce bekliyor. En sonunda niye beklediği anlaşılıyor, amacı kitleyi izlemek değil; kitle dağıtılırken yol gösteriyor: “Gençler, bu taraftan bu taraftan” diyerek. Reformistlerin, marjinallere siyaset örenlerin, üyesine her yıl yalan söylemekten utanmayan sendika değnekçilerinin, oportünistlerin, kitle kuyrukçularının anlayamadığı gerçek bu: Halka güvenmek, kitlelere açık olmak gerek. Doğru ideolojik-politik hat, dediğini yapmak, yaptığını savunmakla mümkündür. Ne sendikalar ne de bu sol, dediğini yapar, yaptığını savunur.

* * *

Bu çevrelerin doktoru da öğretmeni de sömürgeci anlayışa sahiptir. Özel hastane ve okullarda çalıştıklarında en güleryüzlü olanlar, muayenehane ve okullarda halkla karşılaştığında azarı basıp onları insan yerine koymayandır. Doktorları halkı yük olarak görür, öğretmenleri yoksulların çocuklarına çocuk muamelesi yapmaz. Kendisine verilen “eğitim” ne kadar geriyse aynısını öğrencisine uygular. Sabahtan akşama kadar disiplin memuru gibi davranan solcu öğretmen, çocuğun bütün itiraz kapasitesini törpüleyecek araçları devreye koyar. Sonra da “Bu halk niye hiçbir şeye ses çıkarmıyor” der. O halkı eğip büken, tüm dinamiklerini yerle bir eden, kendi solcu anlayışıdır.

Aşırı özgürlükle aşırı despotluk arasında salınan öğretmen arasında fark yoktur. Her ikisi de disiplini yanlış anlar, uygular. Bu anlayışla törpülenen çocuk, yetişkinlik sürecinde kamu hastanesinde doktora gittiğinde itiraz dahi edemez. Hekim de öğretmen de halkın içinde ama ona yabancı ve sömürgeci bir role bürünür.

Bugün bu sol, ne Fakir Baykurt ne de Ceyhun Atuf Kansu yetiştirebilir. Hiçbir zaman halk çocuklarının yeteneğine inanmaz. Bir münazara yarışmasında akademik olarak başarısız öğrencilerin okuduğu bir okulun en başarılı ve popüler bir okulu münazara yarışmasında mağlup etmesine “O okulun çocukları hazırlanmamıştır, bizimkiler yoksa kazanamazdı” diyen solcu öğretmenlerdir.

Elinde ıslak mendille öğrencilerinin yüzlerindeki en küçük makyajı silmek için okul kapısında bekleyenler, o solcu sendikalara üye öğretmen kadınlardır. En özgürlükçü yaşam biçimini savunanlar ve buna uygun yoz yaşam sürenlerin aydınlığı ve ileriliği okulda sona erer çünkü sömürgeci anlayışın temel motivasyonu güç dengesi üzerinden insanları sınıflandırmaktır. Kendi halkına oryantalist yaklaşır, yetki kullanmakta sınırsızlık ister. Esasında faşist anlayış, en çok da bu sola yetki verildiğinde palazlanır.

Bir kez daha hatırlatmak gerekirse, Sendika sitesinin filtresi, sadece anti emperyalizm ve anti-sınıfsal duruş için geçerlidir. 168 kız çocuğunu katleden emperyalistleri aklayan yazıların yayınlanmasında bir beis yoktur, marjinalizm, siyasetten meslek icrasına kadar bataklıktır.

Asıl verimli toprak halktır, o toprağa ter dökülünce tohum filize, filiz meyveye, meyve tekrar tohuma döner. O toprak Kadıköy’de yoktur. O toprağı yeşertecek tek güç proleterleşen soldur. Ağzı alkol, dili yoz, düşüncesi tasfiyecilik kokmayan.

Sınıf siyasetinin en temel değerlerine ihanet edilmesine izin vermeyeceğiz. Solun, tüm değerleri kirletmesine ve sınıfı tasfiye etmesine müsaade edersek, bizden geriye kırıntı almaz.

Sinan Akdeniz
4 Mayıs 2026

03 Mayıs 2026

,

Uzun Devrim: İran’ın Mücadelesi Neden 1979’da Sona Ermedi?

Devrimci dönüşümün uzaması ve emperyalistlerin İslam Cumhuriyeti’ne yönelik saldırısı üzerine

Burjuva eğitim sistemi, bizi devrimi tek, görkemli bir olay olarak algılamaya, onu takvimde bir tarih, sokakta bir barikat, sarayından kaçan bir hükümdar üzerinden anlamaya sevk ediyor. İngiliz Devrimi, 1642 ve 1688’e; Fransız Devrimi, 1789'a ve Bastille’in düşüşüne; Amerikan Devrimi, 1776’ya, ardından gelen, İngilizlere karşı bağımsızlık savaşına; Rus Devrimi, Ekim 1917’ye indirgeniyor. Sistem bunu yaparak, sadece tarihi basitleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda devrimlerin anlık olaylar değil, süreçler olduğunu, çelişkileri çözülmeden önce sıklıkla nesiller boyu süren uzun dönüşümler neticesinde gerçekleştiğini gerçeğini gizliyor.

İran Devrimi’ni de bu gerçek üzerinden anlamalıyız. Anti-emperyalist mücadeleye sempati duyanlar da dâhil olmak üzere birçok gözlemci, İran Devrimi’ni tamamlanmış bir olay olarak ele alıyor: Şah, Ocak 1979’da ülkeden ayrılıyor, Humeyni sürgünden dönüyor, İslam Cumhuriyeti ilan ediliyor, mesele kapanıyor. Bu, tarihsel bir saçmalık.

İran Devrimi, 1979’da sona ermedi, yeni bir aşamaya girdi. Bugün tanık olduğumuz, İslam Cumhuriyeti’ne karşı sürdürülen emperyalist savaş, yerleşik bir düzenin dışarıdan kesintiye uğraması değil, yarım asırdır devam eden devrimci sürecin son aşamasıdır.

Bunun neden böyle olduğunu anlamak için, sadece yönetici sınıfın bir fraksiyonunu diğeriyle değiştirmekle kalmayıp, toplumsal düzeni gerçekten dönüştüren devrimlerin tarihsel kayıtlarını incelemeliyiz.

Devrimler Yüzyılı: İngiltere, 1603–1714

Kapitalist iktidarın ilk kez belirli bir toprağa kavuştuğu, ona temel teşkil eden İngiliz Devrimi, 1642’de Nottingham’da kraliyet sancağının dikilmesiyle başlamadı. Kökleri, Stuart döneminin başlarında yaşanan mali-askeri krize, bilhassa I. Charles’ın 1630’ların sonlarında İskoç Presbiteryenleriyle yaptığı felâketle neticelenen savaşlara dayanmaktadır. Parlamento onayı olmadan ordularını idame ettirecek yeterli geliri toplayamayan Kral, on bir yıl önce feshettiği ve kalıcı hale getirmek için umutsuzca çabaladığı bir parlamentoyu toplamak zorunda kaldı.

Temelde feodal devletin genişleyen ticari sermaye çağında fazla gelir elde etme kapasitesinin krizi olan bu anayasal kriz, 1640’lar boyunca tek bir iç savaş değil, iki iç savaşa yol açtı, Ocak 1649’da Whitehall’daki Ziyafet Evi önünde I. Charles’ın idamıyla sonuçlandı. Ancak devrim, hükümdarın kesik başıyla sona ermedi. Oliver Cromwell ve Ordu Konseyi’nin devrimci burjuva diktatörlüğü, Stuart monarşisinin yeniden kurulduğu 1660 yılına kadar hüküm sürdü. Ancak yeniden kuruluş istikrarsız işleyen bir süreçti: Ekonomik egemenliğini pekiştiren İngiliz burjuvazisi, monarşinin kaldırılmasını değil, onun boyun eğdirilmesini istiyordu. 1688’deki “Şanlı Devrim”, Orange’lı William ve Mary Stuart’ı anayasal semboller olarak tahta çıkardı ve açıktan parlamenter otoriteye tabi kıldı. II. James, taç giyme töreninin kendisine yönetimsel anlamda gerçek bir güç bahşettiğine inanma hatasına düşmüştü. Gerçekte, İngiliz burjuvazisinin açıkça belirttiği gibi, o, sadece süslü şapkası olan bir aristokrattı. Rolünü oynadığı sürece büyük bir saygıyla karşılanacaktı, ancak babasının ve büyükbabasının kralların “haklarına dair fikirlerini koruduğunu açıkça belirttiği anda hızla görevden alındı, yerine daha itaatkâr bir kişi bulundu.

Devrimci süreç gene de devam etti. Stuart, karşı devrimi İrlanda ve İskoçya’da şiddet kullanarak sürdürdü, nihai ifadesine 1715 ve 1745’teki Jakobcu isyanlarda kavuştu. İngiliz burjuva devrimi, ancak 1745 isyanının yenilgisi ve Hanover yönetiminin pekişmesiyle kesin bir sonuca ulaştı. Marksist tarihçi Christopher Hill’in Century of Revolution [“Devrim Yüzyılı”] adlı eserinde ortaya koyduğu gibi, İngiltere’nin mutlakiyetçi monarşiden kapitalist devlete dönüşümü yıllara değil, on yıllara, hatta. bir asırdan fazla süren, çatışma, uzlaşma, geri dönüş ve yeniden atılımla tanımlı bir sürece ihtiyaç vardı.

Fransa’nın Uzun Soluklu Dönüşümü: 1789-1871

Fransız Devrimi de benzer bir dizgeyi takip ediyor. 1789’da eski rejimin çöküşü , XVI. Louis ve Marie Antoinette’in idamı, Jakobenlerin iktidara gelişi, sadece ilk perdeyi oluşturur. Napolyon Bonaparte’ın devrimci burjuva diktatörlüğü, 1815’e dek Avrupa’yı sarsan devrimci savaşlar ve Napolyon Savaşları, Bourbon monarşisinin yeniden kurulması ve 1830’da hızla çöküşü, Temmuz Monarşisi, 1848 devrimi, İkinci Cumhuriyet, (Marx’ın Louis Bonaparte'ın On Sekizinci Brumaire’i adlı ünlü eserinde incelediği) Louis Bonaparte’ın İkinci İmparatorluğu, Fransa-Prusya Savaşı ve nihayet 1871 Paris Komünü, tek ve uzun soluklu devrimci süreci teşkil etmektedir.

Marx, Fransa’da İç Savaş adlı eserinde, Komünarlar arasında Jakoben burjuva radikallerinin varlığına dikkat çekmiş, ancak Komün’ün bu radikal geleneğin “sona erdiğini” vurgulamıştır. Komün’ün yenilgisi, Üçüncü Cumhuriyet’in yolunu açmıştır; bu cumhuriyet, seleflerinin devrimci coşkusunu terk ettiği için istikrarlı bir burjuva yönetim biçimi olmuştur. 1789’dan 1871’e kadar: Fransız burjuvazisinin sınıf diktatörlüğüne uygun bir devlet biçimi elde etmesinden önce seksen iki yıl süren devrimci ayaklanma, restorasyon ve yeniden devrimci ilerleme dönemi yaşanmıştır.

Amerika’nın Benzer Devrimi: 1776-1865

Sıklıkla burjuva dönüşümlerinin en temiz ve en hızlısı olarak görülen, bu anlamda yanlış değerlendirilen Amerikan Devrimi, aslında tamama ermek için neredeyse bir yüzyıla ihtiyaç duymuştu. Bağımsızlık Bildirgesi ve Paris Antlaşması, İngiliz sömürge yönetiminden siyasi ayrılığı sağladı, ancak Kuzey’deki kapitalist üretim biçimi ile Güney’deki kölelik biçimi arasındaki temel çelişkiyi çözmedi. Kuzeyli sanayiciler, Amerikan pazarını İngiliz ithalatından korumak için güçlü korumacı gümrük vergilerine ihtiyaç duyarken, Güney’deki köle sahipleri de İngiliz tekstil pazarlarına sınırsız erişime bağımlıydı. Bu durum, 1820’lerden itibaren şiddetlenen, ülkeyi 1832-1833’teki hükümsüzleştirme krizinde neredeyse iç savaş durumuna getiren gümrük politikası savaşlarına yol açtı. Bunu, John Brown’ın Harpers Ferry’deki devrimci eylemlerinin ardından patlak veren, kölelik konusunda on yıllarca süren siyasi uzlaşmalar ve başarısız girişimler izledi.

Marx’ın kapitalist birikimin temeli olarak ücretli emek ve kölelik arasındaki uzlaşmaz çatışma diye tanımladığı bu çelişki, ancak 1861-1865 arası dönemde cereyan eden İç Savaş ile çözülebilirdi. Konfederasyonun yenilgisi ve köleliğin kaldırılması, Amerikan burjuva devriminin başlangıcı değil, tamamlanması anlamına geliyordu. 1776’dan 1865’e dek, Amerikan burjuva devriminin çelişkilerinin ortaya çıkması ve daha istikrarlı bir burjuva yönetim biçiminin kurulması, seksen dokuz yıl sürdü. Bu, güneydeki toprak sahibi sınıfın yenilgisi ve boyun eğdirilmesi yoluyla gerçekleşti, ancak İngiltere’deki aristokrasi gibi, bu, onların sonu değildi. Boyun eğdirilmiş bir rolü kabul etmeye zorlandılar, ancak Amerikan burjuvazisi, siyahi tarım işçileri üzerinde terörle kurulan saltanatı memnuniyetle yeniden tesis etti. Bu durumun çözülmesine başlanması bile seksen yıl daha sürdü ve altmışlarda zirveye ulaşan yurttaş hakları hareketiyle sonuçlandı.

İran’ın Devrimci Süreci: 1979-Günümüz

Bu tarihsel arka plan ışığında, İran Devrimi’nin süresi daha anlaşılır hale geliyor. 1979’da Pehlevi monarşisinin çöküşü, devrimin sonu değil, başlangıcıydı. İslam Cumhuriyeti, İran’ın devrimci dönüşümünde yeni bir aşamayı temsil ediyordu. Bu aşama, emperyalist hegemonyaya ve bağımlı bir kapitalist ekonominin çelişkileriyle başa çıkabilen, sömürgeciliği aşmış bir devlet kurma girişimiyle karakterize ediliyordu.

ABD önderliğindeki emperyalist güçler, tehlikenin boyutunu hemen anladılar. İran Devrimi, Batı’nın enerji sömürüsü ve stratejik kontrolü için belirlenmiş bir bölgede bağımsız kalkınma modelinin kurulmasını tehdit ediyordu. ABD emperyalistlerinin cevabı sistematik ve uzun süreli oldu:

Emperyalist Vekalet Savaşı (1980-1988): ABD, bölgesel kozlarından Saddam Hüseyin aracılığıyla, devrimi beşiğinde boğmak için tasarlanmış sekiz yıllık bir saldırganlık savaşı başlattı. Batı sermayesince silahlandırılan ve finanse edilen Irak işgali, İslam Cumhuriyeti’ne felâket ölçüsünde insani ve maddi kayıplar yaşattı. Devrim, kitlesel seferberlik ve savunmaya yönelik fedakârlıklar sayesinde hayatta kaldı.

Yaptırım Rejimi (1990’lar-Günümüz): Doğrudan askeri saldırının başarısızlığının ardından, ABD, İran’ın ekonomik kalkınmasını sekteye uğratmak, küresel pazarlara entegrasyonunu engellemek ve devrimci hükümete karşı iç baskı oluşturmak üzere tasarlanmış ayrıntılı bir yaptırım mimarisi inşa etti. Bu ekonomik savaş, otuz yıl boyunca yoğunlaşarak, İran halkına karşı uygulanan yapısal şiddetin ana biçimi haline geldi.

Suikast ve Terörizm: Emperyalist güçler, özellikle 2020’de General Kasım Süleymani’nin öldürülmesi gibi hedef gözeterek gerçekleştirilen suikastlar, ABD ve İsrail istihbaratının düzenlediği operasyonlar için vekil güç olarak iş gören Halkın Mücahidleri gibi tarikat benzeri terör örgütlerinin desteğinden istifade etti.

Doğrudan Askeri Saldırı (2025-Günümüz): İslam Cumhuriyeti’ne karşı yürütülen mevcut açık savaş, İran Devrimi’ni ortadan kaldırmak için başvurulan en son ve en umutsuz emperyalist girişimdir. Bu saldırının acil hedeflerine ulaşamaması ve İran ulusunun birleşik bir savunma için seferber olması, devrimin devam eden canlılığını göstermektedir.

Geçmişin Alışkanlıkları ve Mücadelenin Süresi

Lenin, burjuva zihniyetinin kavramayı reddettiği şeyi anlamıştı: “Geçmişin alışkanlıklarından kopmak yıllar değil, nesiller gerektirir. Eski düzenin toplumsal ilişkileri, ideolojik oluşumları ve kurumsal yapıları bir rejimin yıkılmasıyla ortadan kalkmaz. Bunlar varlığını sürdürür, değişime uğrar ve yeniden kurulmayı hedefler. Devrimin düşmanları olarak eski düzene bağlı sınıflar ve emperyalist güçler, yenilgiyi kabul etmezler. Yeniden örgütlenir, uyum sağlar ve saldırılarını yenilerler. Sovyet revizyonistlerinin anlamakta başarısız olduğu, nihayetinde Sovyetler Birliği’nin yıkımına yol açan da buydu.

Gerçek devrimci dönüşümün uzun sürmesine bu türden maddi gerçekler neden olmuştur. İngiliz Devrimi bir yüzyıl sürdü; Fransız Devrimi neredeyse aynı sürede gerçekleşti; Amerikan Devrimi ise bir yüzyılın büyük bir bölümünü kapladı. Ellinci yılına yaklaşan İran Devrimi, süresi bakımından istisna değil, emperyalist egemenlikten ve onun sürdürdüğü toplumsal ilişkilerden temel bir kopuşu pekiştirmek için gereken sürenin olağan bir örneğidir.

Bugün tanık olduğumuz şey, liberal basının iddia ettiği gibi, İran ile ABD arasında yaşanan bir “çatışma değil. Bu, İran Devrimi’nin başka yollarla devam etmesidir; uzun süredir devam eden anti-emperyalist yapılanma ve emperyalist saldırı sürecinin son aşamasıdır. Egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmak için tek vücut olarak ayağa kalkan İran milleti, bir kez uyanan devrimci bilincin kalıcı olarak bastırılamayacağını ortaya koymaktadır.

Mesele, İran sınırlarının ötesine uzanıyor. Kapitalist sistemin krizde olduğu, ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı, emperyalist savaşların arttığı, ekonomik çöküşün hızlandığı bir dönemde, çevre devletlerin bağımsız kalkınma için başvurdukları yolları sürdürme becerisi, küresel güç dengesinde belirleyici bir faktörü ifade ediyor. İran, kendine yönelik mevcut emperyalist saldırının püskürtmesi durumunda, yalnızca belirli bir hükümetin ve devletin hayatta kaldığını ortaya koymakla kalmayacak, ayrıca anti-emperyalist devrimin, ne kadar uzun ve acı verici olursa olsun, en yoğun askeri ve ekonomik baskıya karşı bile dayanabileceğinin mümkün olduğunu da gösterecek.

İran Devrimi devam ediyor. Düşmanları geri adım atmadı, onu savunanlar da. Geçmişten bugüne uzanan köklerden kopuş süreci her daim bu şekilde işliyor.

Liberation News Network
24 Mart 2026
Kaynak

,

Kurtuluş, Merak ve “Dünyanın Büyüsü”



Besil Arac’ın Cevaplarımı Buldum Kitabı

 

Besil, bizden direniş savaşçısı olmamızı istemedi. Devrimci olmamızı da istemedi. Besil bize sadece ‘dürüst olun’ dedi, hepsi bu. Dürüst olursanız, zaten devrimci ve direniş savaşçısı olursunuz.”[1]

[Halid Udatallah, 8 Mart 2017’de Velace’de
Besil Arac için yaptığı anma konuşmasından]

 

Beytüllahim'deki bir mülteci hakları örgütündeki görevime başlamamın üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti. İş gününün sonunda bir arkadaşım ve meslektaşım bana, “Senin gibi siyasi konularla ilgilenen bir kuzenim var. Onunla tanışmalısın... gel, bizi bekliyor” dedi. Arabasına bindik, Beyt Cela’dan tepeye doğru, İsrail askeri üssü ve “Bölge Koordinasyon Büroları” olarak bilinen kontrol noktasını geçerek Velace köyüne gittik. Bir konut gibi görünen yere doğru ilerledik, ancak içeri girdiğimizde, buranın bir gençlik merkezine dönüştürüldüğünü fark ettim. Giriş odasının ortasındaki bir masanın arkasında, kalın gözlüklü, yirmili yaşlarının ortalarında zayıf bir adam duruyordu. Adı Besil Arac’dı.

İlk kez karşılaşan insanlar arasındaki temasların aksine, bu karşılaşmada nezaket gösterisine neredeyse hiç yer yoktu. Bir şekilde, Besil de ben de, bu tarz gösterişli hareketleri es geçip sohbete başlamayı tercih ettik. Dakikalar içinde, ziyaretim için hazırladığı çeşitli haritaları ve belgeleri bana anlatmaya başladı. Etkileyici bir hikâye anlatıcısıydı; iletişimde usta olan ama dili bir yük gibi taşıyan insanlardandı. Paylaşacak çok fazla bilgi, çok fazla hikâyesi vardı ama her seferinde sadece tek kelime edebiliyordunuz. Buna rağmen, zamanın nasıl aktığını hissetmeden, bana her hususu belgeleriyle aktaran Besil, Velace köyünün Filistin mücadelesinin sürdüğü bir mikrokozmos olduğunu gösterdi.

Nekbe’nin arifesinde, Velace’de yaklaşık 2.000 Filistinli, vadinin her iki tarafındaki tepelerde taze kaynaklarla dolu, 20.000 dönümden fazla verimli arazide yaşıyordu. Köyün kendisi, Eski Ahit’te Devler Vadisi olarak geçen vadinin batısındaki tepede yer alıyordu. 1890’larda Yafa-Kudüs demiryolu burada inşa edilmişti. Ekim 1948’de Siyonist güçler köyün tüm sakinlerini kovdu, köyün 12.000 dönümden fazla arazisinin kontrolünü ele geçirdi. Yerinden edilen köylülerin çoğu, 1949’daki ateşkes anlaşmalarından sonra Ürdün’ün kontrolüne geçen köyün doğudaki tepesine, vadinin diğer tarafına geçti; vadinin kendisi de Batı Şeria ile yeni Siyonist devlet arasındaki ateşkesle belirlenen hattın (veya “Yeşil Hat”tın) bir parçası haline geldi.

Konuşmamızın ortasında güneş batmaya başlamıştı. Besil, beni dışarı çıkardı ve batıyı işaret etti. Renkler muhteşemdi, ama bana göstermek istediği tek şey bu değildi. Göz kamaştırıcı o kırmızı ve turuncuların hemen altında bir Siyonist yerleşimin silueti uzanıyordu. Gölgelerin arasında, 1948’den önce inşa edilmiş, Filistin binaları olduğunu bir çırpıda anladığımız, eski taştan yapılmış bazı yapılar bulunuyordu. Onca yıldır, Velace halkı, kendi topraklarında mülteci olarak yaşıyor, gün batımını kendi köylerinin kalıntılarına bakmadan izleyemiyorlardı. Köy, bugünlerde (tuhaf bir biçimde “cömert halk” anlamına gelen) “Aminadav adı verilmiş İsrail yerleşimine dönüşmüş. Köyün pınarları şimdilerde yerini İsrailliler ve turistlerce kullanılan bir yürüyüş parkuru ağı boyunca su birikintilerine bırakmış.

1967’de İsrail, Nekbe’den beri fiilen bir mülteci kampı olan yeni Velace bölgesini işgal etti. Kısa süre sonra, İsrail’in yasadışı yerleşimci kolonileri Gilo, Har Gilo ve bunlara hizmet eden yollar, Velace’den geriye kalan 2.000 dönümlük arazi üzerine inşa edildi. 1980’de İsrail meclisi, Kudüs’ü resmen ilhak ederek, yeni köyün bazı kısımlarını da içine alacak şekilde belediye sınırlarını genişletti, ancak sakinlerin hiçbirine Kudüs’te ikamet hakkı tanımadı. O zamandan beri, İsrail polisi, köyün bu kısımlarındaki Velacelileri taciz etti, bazı durumlarda onları Kudüs’te izinsiz bulundukları gerekçesiyle, kendi evlerindeyken tutukladı.

Oslo anlaşmalarından sonra işler daha da kötüleşti. Köydeki tarım arazilerinin geri kalanı fiilen İsrail’e verildi. Kısa süre sonra Kudüs Büyük Hayvanat Bahçesi Velace’deki arazinin bir bölümüne taşındı. Bugünlerde köydeki yerleşim yerleri, duvarlar ve sadece yerleşimciler için ayrılmış yollarla çevrili. Köye giriş ve çıkış için tek bir yol bulunan bir enklava dönüşmüş köyün etrafını saran ırk ayrımcısı ilhak duvarının inşaatına başlandı.

Kendisiyle tanışmadan evvel, Besil ve diğer köylüler, onları Beytüllahim’e bağlayan yolları asfaltlamaya çalışmak için bir araya gelmişler. İsrail ordusu, bu yolları defalarca tahrip edip, Velace’nin açık hava hapishanesine dönüştürülmesine karşı çıkan köylüleri tutuklamış. Bundan sonra her ay veya iki ayda bir köyü ziyaret ettim, bazen Besil’le de görüştüm, ama çoğunlukla onu göremedim. Her ziyaretimde ufak bir değişiklik fark ederdim: eskiden asfalt olan yol artık tahrip olmuştu, Har Gilo yerleşiminin etrafındaki çit, yola birkaç metre daha yaklaşmıştı, eskiden ayakta duran bir ev, artık yıkılmıştı.

Besil sayesinde, topluluğun birçok lideriyle, 1930’lardaki devrimci yılları ve 1948’deki sürgünü hatırlayan yaşlı nesilden birçok kişiyle tanıştım. Velace, Nekbe’nin halen daha sürdüğünün kanıtıydı. Bu sürecin hikâyesini aktarmak amacıyla, radyo ve televizyon[2] için sözlü tarih çalışması yürütüyor, röportajlar gerçekleştiriyordum. Besil, o insanların her birini yakından tanıyordu, ancak kendisi röportaj vermek istemedi. 2008’den sonra Besil ile iletişimimiz koptu. Kudüs’teki Şufat mülteci kampına taşındı. Eczacı oldu. Böylelikle ilk gerçek işine başlamıştı (İkinci İntifada’nın en yoğun yıllarında Mısır’da eczacılık okumuştu).

Yıllar geçtikçe Besil, şehitlerin cenaze törenlerine ve siyasi konferanslara düzenli olarak katılarak, direniş hareketine daha fazla iştirak etti. Engin bilgisini yazıya dökmeye başladı. 2014 civarında Filistin direniş tarihine dair dersler vermek ve katılımcıları direnişin geçmişte yürüttüğü operasyonların ayrıntıları konusunda bilgilendireceği yürüyüş turları düzenlemek amacıyla Halk Üniversitesi’nin öğretim görevlisi kadrosuna dâhil oldu. Tarih araştırmalarının ve siyasi analizlerin paylaşılacağı, bilgi üretiminin kurtuluş mücadelesiyle ilişkisini yeniden kuracak Babü’l-Vadi internet dergisinin kuruluşuna katkıda bulundu.

Nisan 2016 başlarında, Filistin Yönetimi polisi, Besil ve iki arkadaşını Ramallah dışında tutukladı ve gözaltının gençleri İsrail tarafından tutuklanmaktan “korumak” amacıyla yapıldığını belirtti. Daha sonra bu gruba üç kişi daha eklendi. Gençler işkence gördüler. Besil, sorgunun ilk birkaç haftasında sık sık tıbbi tedavi görmek zorunda kaldı. Dört ay sonra, hiçbir suçlama yöneltilmedi ve altı adam, serbest bırakılmalarını talep etmek için açlık grevine başladı. Bu da Filistin Yönetimi’nin onları serbest bırakması için kamuoyunda bir kampanya başlatılmasına yol açtı, nihayetinde Eylül başında serbest bırakıldılar. Filistin Yönetimi’nin, bilgi almak için Filistinlilere işkence yapma, ardından onları serbest bırakma, bulduklarını İsraillilere teslim etme ve daha sonra İsrailliler tarafından yeniden tutuklanmalarını kolaylaştırma gibi İsrail’in kirli işlerini yapması rutin hale gelmişti. Bu nedenle, İsrail askerlerinin serbest bırakıldıktan sonra altı adamın peşine düşmesi gayet doğal bir gelişmeydi. Hepsi, bu şekilde avlandı, ancak Besil, altı ay boyunca yakalanmadı.

6 Mart 2017 Pazartesi günü Filistinliler o kötü haberle uyandı. Şafak vakti, İsrail Sınır Polisi’ne bağlı özel bir taktik birimi, Besil’in saklandığı Bire’deki eve baskın düzenlemeye çalışmıştı. İki saat süren çatışmanın ardından, birim, daireye iki roket ateşleyerek, Besil Arac’ı katletti.

Sömürgeciliğin Tarihi, Direnişin Tarihi

İsrailliler, Besil’in cesedini on bir gün boyunca tuttuktan sonra, defnedilmek üzere ailesine teslim ettiler. Savaştan sonra saklandığı yere girenler, yayımlanmamış yazılarından oluşan bir tomar kâğıt buldular. Şehit edilişinden bir yıl sonra, (Beyrut’un Hamra semtini ziyaret eden kitap severler tarafından iyi bilinen) Bissan kitabevi, bu metinlerin yanı sıra daha önce yayımlanmış bazı eserlerini, yüz sayfayı aşkın sosyal medya paylaşımını ve onu anmak için yazılmış on iki ölüm ilanını ve diğer metinleri bir araya getirerek, Cevaplarımı Buldum: Böyle Buyurdu Besil Arac ismiyle yayımladı.

“Nekbe’nin Yaralı Hatırası”[3] başlıklı açılış yazısı, soyut bir hafıza tartışmasıyla başlar, ancak hızla Nekbe’nin yeniden anlatımına dönüşür. Mevcut Nekbe tarihlerine ampirik olarak pek bir şey katmaz, ancak kitlesel travmanın boyutuna, katliamların ve tecavüzlerin kullanımına; biyolojik savaşa, ölüm yürüyüşlerine ve silahsız topluluklara yapılan saldırılara; köylüleri duvarlara dizip, akrabalarını bugün hâlâ içinde yattıkları toplu, işaretsiz mezarları kazmaya zorlamadan önce onları vurmaya, tüm bunların Filistinlileri terörize etme araçları olarak kullanılmasına vurgu yaparak ele alır. Diğer yazılarının çoğunda olduğu gibi, Besil, sonuç çıkarmayı seven biri değildir. Her yazı, okurun tartışmayı yazının ayrıntılarıyla ilişkilendirmesine imkân sağlar. Nekbe tarihine ilişkin yazısında, diğer tüm yazılarından farklı olarak, Besil, Filistinlilerin kahramanlığı ve direniş kültürüne vurgu yapmaz. Bu, acı dolu bir hikâye ve 1947-1949 yıllarındaki zorunlu sürgünlerin yol açtığı suçların vahimliğini anlatır. Kitabı okurken, akademik tarih çalışmalarına yapılan bolca atıfta bulunan dipnotlara rağmen, Besil’in köy büyüklerinden duyduğu hikâyeleri, eski evlerinin her gün batımında siluetini görmenin verdiği duyguyu düşünmeden edemiyorum. Bu, Nekbe’nin sadece hukuki bir suç veya telafi aradığımız siyasi bir olay değil, yaşayan ve merhum büyüklerimizce birebir yaşanmış olan bir dehşet olduğunu hatırlatıyor. Yazı, düşünmeye davetin ötesinde, hissetmeye yönelik bir çağrı.

Nekbe üzerine yazılmış diğer eserler arasında, Velace’nin merkezde olduğu tek makale de bu. Ancak “Garba: Doğduğum ve Ölmeyeceğim Yer”[4] adlı bu yazısını diğerlerinden ayıran şey, denemeler içindeki tek tarihsel kurgu eser olması. Burada Besil, 1937’de Arac ailesi içine doğmuş birinin bakış açısıyla yazıyor. Ailesi ve büyükleriyle yaptığı birçok görüşmenin ürünü olan bu yazı, Velace’nin Nekbe sürecinde işgal edilişini, nüfusunun azalmasını ve yıkımını anlatıyor. Hemen her paragraf, sınıf, kabile ve cinsiyet eşitsizliklerinin ve bunların Filistinlilerin Filistin’den zorla çıkarılmasının arka planını nasıl oluşturduğunun derinlemesine analizini içeriyor. Standart Arapçayı kullanan, ustalıkla kullandığı nesir türünü köy lehçesiyle, hatta dile karışmış, gündelik kullanımda bir biçimde değiştirilmiş İngilizce kelimelerle harmanlayan, sanatsal bir eser var karşımızda.

Örneğin, Besil’in betimlemelerindeki inceliğe dair akılda kalıcı bir örnek vermek gerekirse, komşu Arap devletlerinin Siyonistlerin askeri saldırısı karşısında Filistinlilere en ufak bir koruma sağlamadıklarına değindiği bölüm üzerinde durulabilir:

“İki hafta sonra, Mısırlı askerler, köyün savunmasına yardım etmek için köye girdiler. Çoğu düzenli askerdi, bazıları gönüllüydü. Gönüllüler tüm öfkeleriyle savaştı, düzenli askerlerse köydeki tüm tavukları yedi.”[5]

Sonunda “biz mülteci olduk, ülke elimizden kayıp gitti” diyen kısa hikâye, köy yaşamının zengin hayal gücünün yansımasıdır.[6]

Derlemenin ilerleyen bölümlerinde yer alan “1936 Devriminde Silahlı Mücadele” başlıklı makalesi de ampiriktir, ancak Besil’in diğer yazılarının çoğunda gördüğümüz tona sahiptir. Yani bu yazı da Filistin’in direniş tarihinin muazzam ve kahramanca başarılarla dolu olduğuna, gelecekteki mücadeleler için dersler içerdiğine vurgu yapar. Ayaklanmanın büyüklüğüne, binlerce operasyona, Ağustos 1936’dan sonra ulaşılan koordinasyon ve örgütlenme düzeyine, merkeziyetçilikten uzaklaşmasına rağmen ve belki de bu yüzden değinir, muazzam güç eşitsizliği durumunda gerilla savaşı stratejisinin etkinliğini sistematik olarak öne çıkartır. Bize, “büyük ölçüde savunma stratejisi olmasına rağmen, taktiklerinin bir saldırı savaşının taktikleri olduğunu” hatırlatır; bu da devrimcilerin sadece İngiliz işgalinin iletişim altyapısını sabote etmekle kalmayıp, 1938’de Nablus, Birü’s-Sabai (Berşeva) ve Kudüs şehirleri de dâhil olmak üzere, ülkenin geniş bölgelerini aylarca özgürleştirmelerini ve ellerinde tutmalarını sağlamıştır.[8]

Diğer makaleler, Filistin direnişiyle ilgili değerli tarihsel müdahaleler içermektedir. 1914’te Avusturya veliaht prensini öldüren Sırp grubunun adını popülerleştirdiği Kara El grubu (“Kafü’l-Esved”) hakkındaki bir makalede[9] Besil söze, bu gizli örgüt hakkında az sayıda iyi yazı bulabildiğini, bulduklarının da genellikle çelişkilerle malul olduğunu belirterek başlar. Kendi başına bir derleme yaparak, ana Kara El grubunun 1930’larda gizlice çalışan, çoğunlukla İngiliz işgaliyle işbirliği yapan Filistinlileri, casusları ve Siyonist örgütlere toprak satışını kolaylaştıranları takip edip ortadan kaldırmaya odaklanan bir direniş örgütü olduğunu tespit eder. Grup, hiçbir üyenin üç veya dört kişiden fazlasını tanımasına imkan vermeyecek şekilde yapılandırılmış yatay bir örgütsel yapıya sahiptir.[10] Kadınlar, özellikle silah saklama, ültimatom ve taleplerin iletilmesi de dâhil olmak üzere, güvenli iletişim kurma konusunda önemli ölçüde aktiftirler. Besil, daha sonra Filistin’de (ayrıca Mısır, Libya ve Suriye’de) Kara El’den bahsedilen diğer çalışmaları inceler ve bunun 1920’lerden 1950’lerin ortalarına kadar birçok farklı ve birbiriyle ilgisiz grup tarafından kullanılan bir isim olduğunu söyler. Bu müdahalesiyle Besil, Manda dönemi boyunca Filistin direnişinin tarihine ilişkin tarihsel karışıklığın belirli bir kaynağını etkili bir şekilde açıklığa kavuşturur.

Besil’in direniş tarihine yönelik bakış açısı, onu yalnızca silahlı mücadele, meydan savaşları ve yeraltı gerilla hücreleri ışığında ele almıyor. “Filistin’de Sanat” başlıklı makalesi, öncelikle şiir, şarkı ve tiyatroya odaklanan, diğer güzel sanatlara da kısaca değinen, manda döneminde Filistin’de kültürel üretimin büyük ölçüde unutulmuş bir tarihini yeniden canlandırıyor. Tam kapsamlı olmasa da, makale, daha geniş bölgeyle ve özellikle de birçok müzisyenin ve tiyatro topluluğunun Filistin’i ziyaret ettiği, birçok ressam ve heykeltıraşın o zamanlar yeni kurulan sanat akademilerinde eğitim gördüğü Mısır ile yakından bağlantılı kültürel canlanmaya etkili bir şekilde işaret ediyor.

Besil’in şiir ve şarkı üzerine yürüttüğü tartışma, daha az tanınmış birçok şair ve popüler şarkıcı hakkında derinlemesine incelemeler sunuyor. Makale, bu figürlerin İngiliz işgaline ve Siyonist sömürgeleştirmeye karşı mücadeleyle ilgili tarihi olayları işaretlemede oynadıkları role odaklanıyor. Bu anlamda, kitle seferberliğinin bir parçası olarak “şiirler, militan bildiriler, askeri bilgi ve kültürü yaymanın bir aracı, liderlerin stratejilerini ve emirlerini halka duyurmanın yüksek sesli bir yolu” olarak kullanılıyor.[12] Özellikle akılda kalıcı bir pasajda Besil, kadınların hapishanelerin dışında ve Filistinli komandoların saklandıkları tepelerde şifreli dille iletişim kurmak için söyledikleri şarkılar ve direnişçilere İngiliz işgal birlikleri tarafından insan kalkanı olarak kullanıldıklarını ve konumlarını bildirdiklerini işaret eden popüler dal’ona’nın[13] bir versiyonu türünden şarkıların taktiksel kullanımını ele alıyor.[14]

Devrimci Biyografi

Besil’in “Filistin’de Sanat” adlı makalesinde de görüldüğü üzere, devrimci biyografiye olan ilgisi, diğer iki denemesinde de ön plana çıkıyor: Abdülkadir Hüseyni ile ilgili “Abdülkadir Halen Daha Kudüs’e Dönüş Yolunda”[15] ve “Fevzi Kutub: Barut Sevdası İçin”[16]. Bu denemelerde Besil, tanınmış tarihi şahsiyetleri (ki Hüseyni, Filistin liderleri ve şehitleri panteonunda iyi bilinen bir isimdir) yeniden anlatma projesini derinleştiriyor, yukarıda bahsedilen Kara El grubu, unutulmuş direniş şarkıcıları ve şairlerinde olduğu gibi, hikâyeleri hem öğretici hem de bu panteona üye olmayı hak eden unutulmuş anlara ve figürlere ışık tutuyor.[17]

Besil, “Hukukun Dışında ve Devrime Doğru” başlıklı makalesinde, devrimci biyografi türüne özel bir önem veriyor. Bu makaleye, istisnai devrimci figürlerin genellikle ya haydut ya da kahraman olarak tasvir edildiğini hatırlatarak başlıyor. Arap Yarımadası’ndaki ünlü İslam öncesi haydutları, Frantz Fanon, İzzeddin Kassam ve Eric Hobsbawm’ı bir araya getiren haydut-devrimcilerle ilgili literatüre göz attıktan sonra Besil, hukuku “otoritenin elinde normalleştirilmiş bir hegemonya aracı” olarak analiz ediyor. Devlet, bu aracı doğru ve yanlışı belirleme tekelini kendisine vermek için kullanıyor. Bunu yaparak, hem gizli devrimci örgütleri hem de “suçluların” yeraltı dünyasını aynı “kanun kaçağı” statüsüne yerleştiriyor, bu örgütleri, iktidara meydan okumak ve yakalanmaktan kaçınmak için aynı strateji ve taktik havuzuna dalmaya teşvik ediyor.

Bu girişin ardından Besil, Osmanlı folklorundan, hikâyesi (Besil’in de belirttiği gibi) Robin Hood, William Wallace ve Henry Martini’ninkine neredeyse özdeş olan feodalizm karşıtı haydut İbrahim Hekimoğlu’ndan başlayarak, Irak’ın devrimci kahramanı, Muzaffer Nuvvab’ın şiirlerinde ölümsüzleştirdiği Suheyb Fellah’ı ve (birçok halk türküsünün odağında duran) Mısırlı Azam Şarkavi’yi ele alıyor. Besil, tüm bu örneklerde, bu sembollerin devlet anlatıları tarafından nasıl ele geçirildiğine ve bu ele geçirme yoluyla devlet iktidarı için nasıl meşruiyet elde edilmeye çalışıldığına dikkat çekiyor. Makale, her ikisi de haydutluk kariyerlerine hırsız olarak başlayan ve yirminci yüzyılın ortalarında Siyahların kurtuluş mücadelesinde ve Cezayir kurtuluş mücadelesinde liderlik düzleminde tarihi roller üstlenmek için becerilerini geliştiren Malcolm X ve Ali La Pointe’ye dair uzun bir tartışmayla sona eriyor.

Kültürel Müdahale

Besil’in devrimci araştırmalarına yaklaşımının temel bir noktası burada açıkça ortaya konuyor: Bu, akademik bir talim veya literatürdeki bir boşluğu doldurmak için yapılan tarihsel bir analiz değil. Örgütsel düzeyde öğretici olsa da, gerçek değeri, etrafımızdaki dünyaya bakışımızı ve yorumlama biçimimizi dönüştürme potansiyelindedir. İster geçmişi yeniden yorumlayarak, ister kendi yaşamlarımızı biyografik anlatılardakilerle yan yana getirerek olsun, Besil, bizi otoriteyle, izin verilebilir ve mümkün olan gibi şeylerle aramızdaki ilişkiyi yeniden düşünmeye itiyor. “Avna”[19] tarihi, kültürel dönüşüm projesini açıkça ortaya koyuyor. “Avna” (İmece), esas olarak kırsal Filistin’e özgü, karşılıklı yardıma benzer bir kavram. 1994’ten itibaren Batı destekli STK'lar kendi kavramlarına benzer kavramlar bulmak için çalışırken Arapçada kullanılmaya başlanmış, “gönüllülük” kavramının karşılığı olarak bu kavramda karar kılmışlar.

Neoliberal türevinde STK’lar “avna”yı gönüllülüğün yüceltilmiş bir versiyonuna, STK’ların bir şekilde “yerel kültürün” bir parçası olduğunu savunarak ücretsiz emek elde etme yöntemine dönüştürdüler. Besil, bundaki tehlikeyi gördü. Gönüllülüğün merkezinde yer alan yüce fedakârlık anlayışından kopartarak, açgözlü toprak sahipleri ve vergi tahsildarlarının yol açtığı kıtlık karşısında bir araya gelen kırsal toplulukların siyasi ve ekonomik bağlamlarından ortaya çıkan (“faz’a”[20] gibi) bir dizi kavramın parçası olduğunu göstererek, “avna”nın gerçek tarihini ortaya koyarak mücadele etmeye çalıştı. Cinsiyet eşitliğinin ve hiyerarşi karşıtı örgütlenmenin bu kavramın merkezinde yer aldığını, özünde yüce insancıllıktan ziyade, hayatta kalma ile ilgili olduğunu gösterdi. Argümanlarını etimolojik metinlerden, popüler atasözlerinden, şarkılardan ve sözlü tarihlerden oluşan çarpıcı bir kaynak yelpazesiyle destekledi.

“Filistin’deki Kanepe Fraksiyonu” üzerine yazdığı, kapsamlı bir denemede[21], Filistin’de 2011’deki Mısır ayaklanmasına dair alaycı açıklamaları sert bir dille eleştiriyor ve bunu, hızlanan yerleşimci-sömürgeci hırsızlık ve şiddet karşısında Filistinlilerin artan eylemsizliğiyle ilişkilendiriyor. Bu durumu doğrudan Filistin Yönetimi’nin artan nüfuzu, Filistin ekonomisindeki neoliberal dönüşüm ve İsrail’in ırk ayrımcısı altyapısının bir sonucu olarak toplumun atomize olmasıyla ve kendi çıkarlarına hizmet eden ekonomik birimlere bölünmesiyle ilişkilendiriyor.

Geçmişten Dersler, Geleceğin Yakıtı

Besil, “İntifada’da Ekonomi” adlı yazısında, direnişi üç bölümden oluşan bir olgu olarak tanımlar: doğrudan eylem (protesto, sabotaj vb.), halkın seferberliği ve örgütlenmesi ile ekonomik öz yeterlilik ve kalkınma. Yazı, başlığından da anlaşılacağı gibi, Birinci İntifada bağlamında üçüncü sütuna odaklanır, ancak üç sütunun her birinin diğerlerinin ve genel hareketin başarısı için iç içe geçmiş ve gerekli olduğunu vurgular. Avna ve Kara El üzerine yazdığı yazılarında olduğu gibi, Besil, hiyerarşik olmayan, hatta hiyerarşi karşıtı örgütlenmenin erdemlerine dikkat eder, merkezsizleşmenin ve hiyerarşisizliğin örgütlenmenin yokluğunu gerektirmediğini söyler.

Besil, merkezsiz örgütlenmenin bu değerini, birinci intifada tartışmasında taktiksel düzeye kadar genişletiyor. Okurlara, büyük ölçüde silahsız Filistinliler ile son derece silahlı İsrail askerleri arasındaki sokak çatışmalarının belirli bir merkezden koordine edilmediğini, ancak hiçbir şekilde kendiliğinden, düzensiz veya net bir amacı olmayan çatışmalar olmadığını hatırlatıyor. Aksine, Cebeliye, Balata, Zeyşi ve Nusayrat mülteci kamplarındaki ve diğer yerlerdeki savaşçılar, temel silahları edinmiş, bunları İsrail ordusuyla olan çatışmalarında kullanmışlardır. Militanlar, işgal güçlerini belirli sokak ve mahallelerde kuşatmayı başararak, her yönden saldırabilmişlerdir. Çoğu zaman, işgal askerleri taş atanlar tarafından yönlendirildikten sonra mülteci kampı sokaklarında yalnız kalmışlardır. Filistinli vurucu güçler ise stratejik olarak çatılara yerleşerek, ya işgalci birliklere karşı belirli bir savunma saldırısını desteklemiş ya da bu birliklerin belirli bir Filistinli militan grubuna yönelik kuşatmasını kırmışlardır. İsrail askeri raporları, işgal güçlerinin, bir bölgeyi “güvenli” ilan ettikleri anda, taş ve molotof kokteyli atanlar tarafından “sokaktan sokağa kovalandığını”, yoğun ve koordineli saldırılar altında kaldıklarını gösteriyor.[23] Bu son derece merkezi olmayan taktik örgütlenme düzeyi, İsrail’in inkar edilemez askeri üstünlüğünü alaya alıyordu.

Besil, “örgütlü kendiliğindenlik” olarak nitelendirdiği şeyin tarihsel arka planını sunuyor. Yetmişler boyunca, Balfour Deklarasyonu veya Nekbe’nin yıldönümleri gibi yıllık anma törenlerinin ve şehitler için düzenlenen cenaze alaylarının büyük mitingler için vesile haline geldiğini ortaya koyuyor. Zamanla, direniş taktikleri, daha çevik ve cesur gençlerin İsrail askeri devriyelerini ve baskınlarını engellemek için taktikler geliştirdiği özel operasyonları (“ameliyat neviyye”) da içerecek şekilde genişledi. Zamanla, bu militanlar, her okul gününün sonunda lastik yakarak, askerlerin görünürlüğünü engellemek için okul çocuklarının desteğinden yararlanıyorlardı. Bu arada, halk, büyük miting taktiğini şehir ve ülke çapında sektörel grevlere ve genel grevlere dönüştürdü, bu da ilk intifadanın kilit silahlarından biri olan o unutulmaz vergi ödememe eylemleri, işe gitmeme eylemleri, kira ödememe eylemleri, ticari grevler ve para cezalarını ödemeyi reddetme eylemleriyle sonuçlandı. İşgal ile ilgili her şeyin boykot edilmesini vurgulayan, (Güney Afrika kurtuluş mücadelesindeki yönetilemezlik stratejisine benzeyen) bu işbirliği yapmama politikasının sonucu olarak, evde gıda ürünü yetiştirme ve hayvan besleme şeklinde yerel ekonomiye ve perakende, el sanatları, tarım, toplum hijyeni, halk sağlığı ve eğitim kooperatiflerinin yaygınlaşmasına önem verildi.

Kapsamlı okuma ve bilgi birikimiyle Besil’in yazılarının çarpıcı yönlerinden biri de erişilebilirliğidir. Daha tuhaf denemelerinden birinde, kirpi ve pirelerle ilgili bilimsel literatürü, köylülerin bu yaratıklarla etkileşimlerine dair hikâyeler ve anılarla iç içe geçirir. Mao Zedong ile Friedrich Engels'ten alıntılar yaparak, sanki bir masaldan çıkmış gibi ahlaki bir ders verir: "Kirpi gibi yaşa, pire gibi savaş”.[24] En uzmanlaşmış bilimsel yazıları günlük dile taşımayı başarmış, bunu her zaman anlamlı bir şey söylemek amacıyla yapmıştır. “Ezilenleri Kimse Sevmiyor”[25] başlıklı bir başka yazısında ise hiçbir yazıya atıfta bulunmaz, ancak eski bir sevgilisinden öğrendiği dersler üzerine düşünerek, yerleşimci-sömürgeci baskının Filistin erkekliğini nasıl bir narsisizme dönüştürdüğünü, kadınları “ya fahişe ya da küçük kölelerin üremesi için birer araç” haline getirdiğini kendi anlayışıyla ortaya koyar.[26] (Derlemedeki toplumsal cinsiyete dayalı güç ilişkileri üzerine başka bir denemede, “Filistinli Kadınlara Karşı İşgalin Yanında Yer Almayın”[27] yazısında Besil, Filistinli erkeklerin kendi hadım edilmelerinin yarattığı hayal kırıklıklarını, karşı koyan Filistinli kadınlar üzerine boca ettikleri fikrini savunurken psikanalizden yararlanır, ancak bunu “geniş manada toplum”dan kopmadan nasıl ele alacağı konusunda zorlanır).

Kitapta yer alan diğer denemeler ve sosyal medya paylaşımları, Vietnam ve ABD’deki Siyahilerin özgürlük hareketi gibi diğer özgürlük mücadelelerinden dersler çıkartıyor. 2010’ların başlarında Filistin Yönetimi’ni hedef alan protesto hareketlerine müdahale ediyor ve Filistin’deki direniş operasyonlarının ayrıntılı tarihçelerini sunuyor. Diğer yazılar, çocuk evliliklerinden ve unutulmuş kahramanlardan, İsrail’in etkili biber gazı kullanımına kadar çeşitli konulara yorumlar getiriyor. Uzunluk ve üslup bakımından değişkenlik gösterse de, her birinin öğreteceği bir ders var. Her biri özenle düşünülmüş ve sunulmuş olduğu kadar ilgi çekici de. Çoğu, “Nasıl özgürleşiriz?”, “Dünyanın en güçlü ordularından birinin, tam bir dokunulmazlığa sahip olan, alt edilemezmiş gibi görünen gücünün üstesinden nasıl geliriz?” ve “Başka bir sömürgecilik sonrası otoriter ataerkil toplum tuzağına düşmeden nasıl özgür insanlar oluruz?” sorularını ciddiye alan zihniyle okurları kendisine hayran bırakıyor. Besil, bilginin, eleştirel analizin ve eylemin cevapları bulmak için olmazsa olmaz olduğunu savunuyor. Yazıları, kendisinin bu göreve kattığı derinliğin ve bağlılığın yansımaları.

Dünyanın Yeniden Büyülenmesine Doğru

Besil’in son günlerinde yazdığı, İsrail askerlerine karşı savaştığı Bire’deki dairesinde diğer yazılarıyla birlikte bulunan eserlerden ikisi, özellikle dikkat çekici. Bunlardan biri, “Neden Savaşıyoruz?” başlıklı yazıydı.[28] Filistin’de ve neredeyse her yerde sömürgeciliğin suçları hakkında çoğu kişiden daha fazla bilgi sahibi olan birinden bu soruya verdiği cevap şaşırtıcı. Cevabı: romansiyye, yani romantizm. Savaşın romantizminin en cazip romantizm olduğunu savunuyor. Cevabını Hollywood ve Bollywood filmlerinden, dünyanın dört bir yanındaki büyük mücadele anlatılarına kadar örneklerle destekliyor. “Diğer tüm izah çabaları cevap değil cevaptan kaçınma girişimleridir, romantizasyonun rasyonelleştirilmesidir.”[29]

Besil, etrafını militan aydınlarla çevrelemişti. Bu, her şeyi Akla dayandıracak, kahramanlığın, şehitliğin ve zaferin romantize edilmesinin en iyi ihtimalle çocukça bir güdü olduğunu, Filistinlilerin mücadelesine yakışmayan bir şey olduğunu savunanlara söylediği son sözüydü. Besil o son sözünde şunları söylüyordu:

“Siz, akademiye meyilli olanlar, her şeyi tanımlayarak ve açıklayarak büyüsünü bozmayı hedefliyorsunuz, bunun sizi gerçeğe götüreceğini sanıyorsunuz. Bu kasvetli günlerde size, yağmur için hiçbir açıklayıcı çerçeveye ihtiyacım yok diyorum. İster Thor’un çekici olsun, ister Allah’ın merhameti, ister meteorologların fikir birliği. Hiçbirini istemiyorum. İstediğim şey, yağmur yağdığında hiç sönmeyen merakım ve o yüzümdeki aptalca gülümseme. Her seferinde, sanki ilk defa yağıyormuş gibi, büyülenen bir çocuk ve dünyanın büyüsü.”

İkinci sözü, Besil kendisini avlayan İsraillilerin onu öldüreceğinden emin olduğu bir anda son vasiyeti olarak yazdığı mektuptur. Kitaba adını veren cümle, bu vasiyetin son bölümünden alınmıştır. Bu bölüm, sorularla dolu romantik arayışında nereye vardığını söyler bize.[30]

“Selam olsun Arapların birliğine, vatana ve kurtuluşa,

Bu satırları okuyorsanız demek ki ben ölmüşüm, ruhum onu Yaradan’ın yanına yükselmiş. İnşallah, Allah’ın huzuruna arı duru, masum bir kalple, zerre tereddüt yaşamadan, gönül rahatlığıyla, samimiyetle, riyadan arınmış bir şekilde çıkarım.

İnsanın kendi vasiyetini yazması öyle zor ki. Yıllarca şehitlerin yazdıkları vasiyetleri düşünüp durdum ve o vasiyetler her zaman beni şaşkına çevirmişti. Bu vasiyetler kısaydı, alelacele yazılmış gibiydi, pek fazla belagate sahip değildi. Ama hiçbiri de şehadet konusunda gerekli cevapları bulma ile ilgili susuzluğumuzu dindirmiyordu.

Şimdi bana gerekli cevapları veren, alnıma yazılmış kendi ölümüme doğru yürüyorum. Ne kadar da aptalmışım! Bir şehidin eyleminden daha belagatli ve daha duru bir şey var mı?

Bu mektubu birkaç ay evvel yazmalıymışım. Beni bundan alıkoyansa siz yaşayan insanlar için yukarıda dillendirdiğim soruyu sizin adınıza benim cevaplamamın gerekli olup olmadığı sorusuydu. Sizler cevapları kendiniz arayın, mezarlarda yatanlar olarak bizlerin tek ihtiyacı, Allah’ın merhameti.”

Hazım Cemcum
5 Nisan 2021
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Basel al-Araj, I Have Found My Answers, (Bisan, 2018), s. 388.

[2] Besil’in katkılarıyla yapılan radyo yayınlarından biri şu linkteki kayıtta 15:37’den itibaren başlıyor.

[3] al-Araj, s. 17-34.

[4] al-Araj, s. 151-165.

[5] A.g.e., s. 159.

[6] A.g.e., s. 165.

[7] A.g.e., s. 77-84.

[8] A.g.e., s. 81.

[9] A.g.e., s. 47-52.

[10] A.g.e., s. 47.

[11] A.g.e., s. 85-101.

[12] A.g.e., s. 90.

[13] Dal’ona: Köyde komşunun damını aktarmak için toplanan köylülerin okuduğu bir tür.

[14] A.g.e., s. 91.

[15] A.g.e., s. 102-118.

[16] A.g.e., s. 127-136.

[17] Fevzi Kutub, Şamlı bir patlayıcı uzmanı. 1936 devrimine iştirak eden Kutub eğitim için sonrasında Almanya’ya gönderildi. Naziler orduya almak istediler ama Kutub “bu benim savaşım değil” dedi  (al-Araj, s. 131). Sonrasında Wroclaw toplama kampına gönderildi. Orada yaptığı dövmeyi ölümüne kadar vücudunda taşıdı. Kamptakiler kurtarılınca ABD askerlerinin eline geçti. Hapse atıldı. Serbest kaldıktan sonra Filistin’e döndü ve 1948’deki Nekbe sürecinde direnişe iştirak etti.

[18] A.g.e., s. 137-143.

[19] A.g.e., s. 35-46.

[20] Besil’in yorumuyla “Faz’a”, yardıma muhtaç olana sunulan yardımı anlatıyor. Nekbe döneminde Siyonistlerin saldırılarına ve köy boşaltma eylemlerine maruz kalan topluluklara ve insanlara gelen insanların yaygın olarak kullandığı bir terimdi. 1948 sonrası Nekbe’nin gerçekleştiği süreci anlamaya çalışan yazarlar. faz’a’daki kendiliğindenliği ve Siyonistlerin saldırılarına karşı halkı savunamama konusunda oynadığı rolü eleştirdiler, böylelikle terim olumsuz bir anlama kavuştu. Örgütsüzlükle ilişkilendirilen terim eski ve uygunsuz kabul edildi. Besil analizinde fedakâr gönüllü faaliyetleri esas alan yerel geleneği oluşturma çabalarında STK’ların faz’a yerine avna terimini kullanmalarının sebebini sorguluyor.

[21] A.g.e., s. 176-185.

[22] A.g.e., s. 53-76.

[23] A.g.e., s. 57.

[24] A.g.e., s. 166-169.

[25] A.g.e., s. 170-172.

[26] A.g.e., s. 172.

[27] A.g.e., s. 191-196.

[28] A.g.e., s. 326-335.

[29] A.g.e., s. 329.

[30] A.g.e., s. 345.

02 Mayıs 2026

, ,

Gazze Soykırımında “Ezilenlerin Pedagojisi”ni Okumak


1964’te ABD’nin askeri diktatörlüğün kurulmasına bizzat yardım ettiği Brezilya darbesi nedeniyle sürgünde bulunan Brezilyalı eğitimci Paulo Freire, eğitimin politik niteliği ve zulme karşı özgürleştirici pedagojinin nasıl kullanılacağı üzerine bir kitap kaleme aldı. 1968 yılında yazılan kitap, ırk ayrımcısı rejimin yürürlükte olduğu Güney Afrika’da ve birçok Latin Amerika ülkesinde yasaklandı.

Ancak kitap, yeraltı ağları, fotokopiler ve gayri resmi çeviriler yoluyla, özgürleşme için radikal bir rehber kitap olarak hedef kitlesine ulaştı. Kitabı yasaklayanlar, Ezilenlerin Pedagojisi adlı bu kitabın radikal potansiyelini biliyorlardı.

Paulo Freire’nin çığır açan kitabında insanı derinden etkileyen bir cümle var: “İnsan olarak var olmak, dünyayı teşhis etmek, onu değiştirmektir.”

“İnsanlaşma”, insanların gerçek görevidir. Zulüm, hem ezilenin hem de ezenin, farklı şekillerde de olsa, insanlıktan uzaklaşmasına yol açar. İnsan olmak, pasif bir varoluşla değil, gerçekliği şekillendirme sürecine aktif katılımla mümkündür.

Freire’nin Fikirlerini Çözümlemek

Freire’ye göre, “dünyayı teşhis etmek” boş bir “lafazanlık” değildir. İnsanlar dünyalarını teşhis ettiklerinde, kontrol edemedikleri güçlerin etkisi altında kalan nesneler olmaktan, bu güçler hakkında eleştirel düşünebilen ve adaletsizliği, eşitsizliği ve gücü tanıyabilen özneler haline gelirler.

Freire, bu teşhis koyma pratiğinin dönüşüm olmadan eksik kalacağını savunur. İşte burada Marksist yazarın pratikle ilgili fikri devreye girer: eylemle birleştirilmiş düşünme.

O, insanlaştırma ve insanlıktan uzaklaştırma arasında bir sınır çizer. İnsanlar, dünyalarını teşhis etme yeteneğinden sansür, baskı veya “bankacılık” üzerine kurulu eğitim modeli gibi sistemler aracılığıyla mahrum bırakıldıklarında, sessizliğe itilirler. Nesnelere indirgenirler, kendi gerçekliklerini tanımlayamaz, insan olarak var olamazlar.

Ezilenlerin Pedagojisi, “Zulüm sistemleri tarafından şiddetle kesintiye uğratıldığında, tam anlamıyla insan olmak ne demektir? sorusuyla başlar. Eğer “insanlaşma” veya daha tam anlamıyla, insan olmak, her insanın temel görevi ise, o zaman “insanlıktan çıkarma”, sadece adaletsizlikle ilgili bir mesele değildir. Bu, varoluşun kendisine kazınmış, ontolojik bir şeyin ihlalidir.

İnsanlıktan Çıkarma Tek Yönlü İşlemez

İnsanlıktan çıkarma, aynı zamanda zalimin en önemli aracıdır. Zamanla ezilenler, zalimin kendileriyle ilgili (tembel, cahil, beceriksiz, insanlık mertebesinden aşağı olduğuna dair) imajı içselleştirmeye başlarlar. “İnsan olmak ne anlama gelir” sorusu, bu imaj üzerinden cevaplanır, öyle ki kurtuluş, zulmü ortadan kaldırmak yerine, zalimin kendisi olmakta bulunur. Bu nedenle Freire, ezilenleri bu döngüyü kırmak için yapısal, devrimci bir dönüşümü gerçekleştirme görevini üstlenmeye çağırır.

Freire’nin aydınlattığı en ilginç noktalardan biri, insanlıktan uzaklaşma sürecinin tek yönlü bir yol olmadığıdır. Ona göre insanlıktan uzaklaşma, “ezilenlerde şiddete yol açan ve bu şiddetin de ezilenleri insanlıktan uzaklaştırdığı adaletsiz bir düzenin sonucudur.”

Freire’nin düşünmeye teşvik ettiği asli konu şudur: Zulüm, hem ezilenin hem de ezenin etkilendiği, ancak asla eşit veya benzer şekilde etkilenmediği, hasar görmüş bir dünya yaratır. Ezilenlerin insanlığı doğrudan inkâr edilirken, ezen, tahakküm eyleminin ta kendisinde kendi insanlığını tahrif eder.

Peki bu tahrif, kendisini nasıl ortaya koyar?

“Dünyanın ve insanların doğrudan, somut, maddi mülkiyeti olmasaydı, zalim bilinç kendini anlayamazdı, hatta o var bile olamazdı.”

Freire’nin Teorisini İsrail’in Filistin'deki Soykırımına Uygulamak

İsrail’in Filistin’i sömürgeleştirdiği süreçte Filistinliler, soyut kategoriler olarak ele alındılar: güvenlik tehditleri, demografik sorunlar, ikincil zararlar olarak görüldüler. Bu, Freire’nin tanımladığı, önce kişiliği ortadan kaldırarak şiddete imkân sağlayan nesneleştirme türüdür.

Örneğin, Filistinlilere Siyonistler tarafından soykırım niyetiyle “haşarat” denildiğinde veya altı yaşındaki bir Filistinli kız çocuğu ailesi ve yardıma gelen sağlık görevlileriyle birlikte İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından öldürüldüğünde, failler, hedef aldıkları kişileri insanlıktan çıkararak insanlıklarını yitirmiyorlar mı? [Şunu da belirtmekte fayda var: “insanlıktan çıkarma”, aynı zamanda soykırımın on aşaması içerisinde dördüncü aşamaya denk düşmektedir.]

İnsanlıktan uzaklaştırma, kişinin kendi dünyasını, kendi gerçekliğini teşhis etme gücünün, dolayısıyla, söz konusu gerçekliği değiştirme gücünün onun elinden alınmasıyla birlikte gündeme gelir. Teşhis işlemi politiktir, çünkü tartışmalara yol açar. Freire şöyle yazıyor:

“Dünyayı teşhis etmek isteyenlerle bu teşhisin yapılmasını istemeyenler arasında diyalog kurulamaz. [...] Sözlerini söyleme denilen temel haklarından mahrum bırakılanlar, öncelikle bu hakkı geri almalı, bu insanlıktan uzaklaştırıcı saldırganlığın devam etmesine mani olmalıdırlar.”

Edward Said ile Bağlantılar

Edward Said’i Freire ile birlikte okumak, teşhisi/anlatıyı bir savaş alanı olarak görmektir. Said, Filistinlilerin yalnızca maddi olarak değil, anlatısal olarak da mülksüzleştirildiğini, gerçekliklerinin yeniden yazıldığını savunur. Derdini çektiklerini anlatma imkânından da ve kendi anlatılarına sahip olma özgürlüğünden de mahrum bırakılmışlardır. Bir halk, kendi durumunu anlatamadığında, silinir.

Said, 1984 tarihli “Anlatma İzni” adlı denemesinde şöyle diyor:

“Gerçekler asla kendi başlarına konuşmazlar, bilâkis, onları özümsemek, sürdürmek ve dolaşıma sokmak için toplumsal olarak kabul edilebilir bir anlatıya ihtiyaç duyarlar.”

Filistinlilerin seslerinin sistematik olarak bastırılması ve yok sayılması, Said’in makalesini yazdığı zamana kıyasla bugün çok daha yaygın bir şekilde belgelenmiştir. Ancak işgal ve şiddet gibi temel sorunlar giderek büyüdüğü için bu konu hâlâ önemini korumaktadır.

Gazze’de Filistinliler öldürüldüklerinde, Batı’nın liberal duyarlılıklarına yaslanan büyük medya kuruluşları, katilin adını, İsrail’in adını anmayı reddediyor.

Zohran Mamdani gibi “ilerici” bir politikacı, Filistinli-Amerikalı yazar Susan Ebulhavva’yı “kınanmaya değer biri” olarak nitelendiriyor. Elde mebzul miktarda tarihi kayıt olmasına rağmen, Filistin’in işgale karşı direnişi, ister anlatı yoluyla, ister siyasi örgütlenme yoluyla, ister silahla olsun, kolayca kötüleniyor, karalanıyor. Öte yandan, İsrail’in eylemleri ve Siyonizmin soykırımcı emelleri ahlaki bir zırhla korunmaya devam ediyor.

Muhammed Kürd ve Kusursuz Kurbanlar

Günümüzde dijital dünya, daha fazla Filistinlinin dünyaya seslenmesine ve kendi soykırımlarını canlı yayınlamasına imkân sağlarken, artık ihtiyaç duydukları şey izin değil, performanstır.

Muhammed Kurd, Perfect Victims: And the Politics of Appeal [“Kusursuz Kurbanlar: Rica Siyaseti -2025] adlı kitabında, Filistinlilerin derdini çilesini anlatırken, bunu iktidarın belirlediği koşullar altında yapmak zorunda kaldıklarını söylüyor.

Filistinliler, birileri kendileriyle empati kursun, anlattıklarına güvensin diye adalete layık olmak adına tehdit oluşturmayan bir mağduriyet rolü oynamak zorunda kalıyorlar. Bu talep, başlı başına bir kontrol mekanizmasıdır. Yirmi birinci yüzyılda gücün dünyası, insanları ve halkları doğrudan susturmadan onları koşullu dinlemeye doğru geçiş yapmıştır.

Edward Said ve Muhammed Kürd’ü bu metne dâhil etmek bizi yolumuzdan saptırmaz. Bu isimler, Frantz Fanon’un çalışmaları gibi Freire’nin kitabının da dünyayı dönüştürmek isteyenlerde nasıl makes bulmaya devam ettiğinin kanıtıdır. Bu çalışmalar, zulümle tanımlı hallerin yeni yollar bulmayı sürdürdüğü, ağırlaştığı, kapsamını genişlettiği koşullarda güncelliğini halen daha koruyorlar.

Freire’nin kitabı ayrıca, öğrencilerin ve öğretmenlerin bilginin, dolayısıyla dünyanın işbirliği içinde yeniden yaratıcıları olduğu yeni eğitim anlayışları öneriyor.

Ezilenlerin Pedagojisi, onca baskı ve zulme rağmen ayakta kalmayı bildi. Sınırları, dilleri ve çağları aştı çünkü temel bir konuya değiniyordu: Düşünme, konuşma ve gerçekliği şekillendirme hakkına kimler sahiptir?

Polis Project
1 Nisan 2026
Kaynak