29 Mayıs 2026

,

Kılıç ve Boyun’a Önsöz


Bu kitap, Filistin’le dayanışmanın soyut düzlemde neye benzediğini sorgulamıyor, bunun yerine, Filistin’in kurtuluş mücadelesinin somut eylemlerine dayalı, kendi koşulları ve faaliyet alanı içinde dayanışmanın tamamen yeniden düşünülmesi gerektiğini söylüyor.

Kitap, çağımızda eleştirel teori ve Marksist düşünce için bir çağrı niteliğindedir. Katılımcı ve pratik bir felsefe biçimine kavuşmakla ilgili olan bu yeni vizyona ulaşmak için Yanis İkbal, 7 Ekim’in ardından ve İsrail devletinin Gazze’de uyguladığı acımasız soykırımcı savaşın ardından çağdaş burjuva felsefesinin krizini ele alıyor. İkbal, günümüz solunun önde gelen isimlerindeki idealizmi teşhis ediyor. Aramızdan ayrılmış olan Edward Said’in mültecilere has pasif kayıtsızlığından Slavoj Zižek’in ontolojik karamsarlığına, Étienne Balibar'ın sivil itaatsizliği nispileştiren yaklaşımına dek bir dizi yönelimi değerlendirmeye tabi tutuyor.

Felsefe, sadece 7 Ekim’in bir neslin hareketini tayin edici niteliğini ve İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırımın sonuçlarını ortaya koyan tarihler ve gerçeklerden dem vurmamalı. Felsefeciler, bu felsefi idealizmin sınırlayıcı çerçevelerinden sıyrılma cesaretini gösterebilmeli. Bu, felsefeyi efendinin yetersiz araçları olarak terk etme çağrısı değil. Bu araçları ele geçirip, onları Filistin’in özgürlüğü ve kurtuluşu davasının emrine verme çağrısıdır.

Bu kitabın ilk dersi, benimsediğimiz teorik çerçevelerin, burjuva düşüncesinin sınıfsal zorunluluklarınca, öznel idealizme ve apolitik agnostisizme yönelik eğilimlerince nasıl şekillendirildiğini ortaya çıkarmak için içsel olarak yapıbozuma uğratılması gerektiği ile ilgilidir.

Büyük Marksist felsefeci Georg Lukács, Aklın Yıkımı’nda, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında emperyalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, öznel idealizmin burjuva felsefesini ele geçirdiğini söyler. Burjuva felsefesi, Hegelci diyalektik düşünceyi oluş ve varoluş veya özgürlük ve zorunluluk gibi toplumsal gerçekliklere uygulayamaz hale geldi. Yalnızca karşılıklı ilişkilerini çözümsüz bir antagonizm veya eklektik bir karışım olarak ifade edebildi.[1] Radikal felsefe olarak bilinenler de dâhil, günümüz felsefesini 7 Ekim sonrası oluşan durum, aynı idealizmle felce uğratmıştır. Düşüncenin pratikten kopukluğu en somut haline, kurtuluşa yönelik pratik anlayışı ile “eğitimsel bilince”, ayrıca “sembollerin ve fikirlerin hegemonik rolü”nün önemine vurgu yapan Edward Said’de kavuşmuştur.

İkbal, bize aktardığı Marksist ders dâhilinde, Said’in sürgündeki kozmopolitliğinin, devlet kurma çabası dâhilinde diplomatik yolları açıyormuş gibi görünen Oslo Anlaşmaları öncesi bir dünyada şekillendiğini söylemektedir.

Edward Said, Filistin davasının büyük elçilerinden ve aydınlarından biriydi. Oslo Anlaşmaları’nın özgür Filistin mücadelesinin tarihsel temelinde neleri değiştirdiğinin ciddiyetine vakıftı. Oslo’yu “Filistin’in Versay’ı”[] olarak adlandıran Said, Oslo’yu normalleşmeyi esas alan paradigmaya karşı önceki direniş biçiminin çöküşü ve FKÖ’nün Filistinlilerin lideri olma vasfından uzaklaşması olarak gördü. Hamas, doksanların sonları ve iki binlerin başlarında, Oslo eleştirisi temelinde öne çıktı. Politik ekonomist Adam Hanieh’nin de belirttiği gibi:

“Hamas, FKÖ’nün kabul ettiği, tarihi Filistin’in özgürleştirilmesi hedefi de dâhil olmak üzere tüm temel talepleri yeniden gündeme getirerek, Filistin milliyetçiliğini Oslo öncesi döneme geri götürmeye çalışıyordu. Oslo Anlaşmaları, Filistinlilerin arzuladıkları hedeflere ulaşamamış, bunun yerine, İsrail’in işgalinin Filistinliler için önemli bir bedelle devam etmesinin önünü açmıştı. Hamas’ın Oslo’nun oluşturduğu politik yapıları ortadan kaldırma çabaları, İsrail ve Filistin topraklarının sömürgeleştirilmesi için sürdürülebilir, hatta faydalı hale getirilmiş bir statükoyu sorguluyordu.”[3]

Oslo Anlaşmaları ve doksanlarda Filistin Ulusal Yönetimi’nin kurulmasının ardından, diaspora sermayesi, Batı Şeria ve Gazze’deki yeni Filistin ekonomisinin gelişiminde ayrılmaz bir unsur haline geldi. Hanieh’nin de belirttiği gibi, bu iktidar odağındaki değişiklik, doğrudan sermaye yatırımları ve İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda yan kuruluşların kurulmasının yanı sıra, diaspora sınıfını devlet sermayesi ve yerel elitlere bağlayan bir holding şirketleri ağının oluşturulması yoluyla gerçekleşti.[4]

Filistin ve Sömürgeci Üretim Biçimi

Marksist felsefenin bir eseri olarak İkbal’in kitabı, 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonu ardından İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nın konjonktürel bir analizini sunmaktadır. Bu olay, İsrail’in 1948’deki Nekbe’de Filistinlileri tarihsel olarak mülksüzleştirmesinden bu yana sürekli olarak uyguladığı acımasız imha, yerinden etme ve silme politikalarını dünyaya görünür kılmıştır. İkbal’in konjonktürel analizini tamamlamak ve geliştirmek amacıyla burada ben, merhum Lübnanlı Marksist Mehdi Amil’in çalışmalarından yararlanarak, İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nın politik ekonomisine ilişkin ek bir analiz sunmak istiyorum.

Öncelikle belirtilmesi gereken husus şu: İşgal Altındaki Filistin Toprakları, hem geniş manada bölgesel politik ekonomiye dâhil olmuştur hem de İsrail devletinin yerleşimci-sömürgeci egemenlik biçimlerine maruz kalmıştır. İsrail, halkın topraklarını, sularını ve hareket özgürlüğünü doğrudan kontrol etmektedir. Filistinlilerdeki fazla iş gücü İsrail’e aktarılmakta, bu iş gücünün yerelde yeniden yatırıma dönüştürülmesine izin verilmemektedir. UNRWA’in 2022 verilerine göre, Gazze’deki bireylerin yüzde 80’inden fazlası (ki bunların yüzde 71’ini Filistin’in başka yerlerinden gelen mülteciler oluşturuyor) ulusal yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır ve bunların yarısından fazlası gıda güvensizliğinden muzdaripti.[5]

Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinliler ile 1948’de işgal edilen bölgelerde yaşayanlar, Domenico Losurdo’nun “eski Atina modelinde, temelinde barbarların ve altmışlara dek ABD’nin güneyinin köleleştirilmesi sürecinin (yurttaş hakları eylemlerinin gerçekleştirildiği dönemin) durduğu kast demokrasisi” olarak adlandırdığı durumla karşı karşıyadır. Losurdo, “İsrail’in sunduğu tablo açık: İsrail Araplarının azınlığı oy kullanıyor ancak birçok başka konuda ikinci sınıf vatandaş konumundalar” diye yazıyor.[6] Losurdo, işgal altındaki Batı Şeria’da İsrail’in yönettiği Arapların oy kullanamadığı, bunların neredeyse hiçbir hakka sahip olmadıkları gerçeğini hatırlatıyor. (Gazze ve Batı Şeria, yerleşimci-sömürgecilik üzerine kurulu tahakküm biçimine tabi olsalar da, bu iki şehir, devlet-sivil toplum ilişkilerinin genel bölgeden ayrı ve farklı olduğu, kendi içinde kapalı toplumsal oluşumlar değiller.[7]

Mehdi Amil, “sömürgeci üretim biçimi” diye önemli bir kavram geliştirir. Bu, Filistinlileri bölgesel kapitalist düzene entegre eden ve onları daha derin ve daha arkaik bir boyun eğdirme biçimini uygulayan, üst üste binen üretim biçimlerinin melez bir biçimidir. (Bu, Amil’in de belirttiği üzere, Lenin’in emperyalizm üzerine yazılarından kaynaklanan bir teorik yaklaşımdır:

“Onun [Lenin’in] analizine göre, bir kapitalist sistem feodalist bir çerçeve içinde, bir feodalist çerçeve de kapitalist bir sistem içinde mevcuttur. (Bu tür bir birliktelik insanlık tarihinde yeni bir gelişmedir. Tarihsel gelişimlerinin bir noktasında sömürge yönetimine maruz kalan ülkelerde ortaya çıkmıştır.”[8]

Sömürgeci toplumsal yapıda, birden fazla üretim sisteminin bir arada varlığı söz konusudur ve sömürgeleştirilmiş ülkelerde sosyalist devrimin koşulları mevcuttur. Ülkeler, kendine özgü bir sömürgeci üretim biçiminin içsel çelişkilerinin gelişmesinden doğar. Sömürge ülkelerinde sosyalist devrim ihtimali, sömürgeci olmayan kapitalist toplumlardan farklıdır. Bu nedenle, sömürge bağlamının özel politik çelişkisine karşı bir devrim, sömürge varoluşuna karşı özgürleştirici bir devrimde aşılması gereken zaruri bir engel olarak ortaya çıkar.[9]

Bahsedildiği gibi, Mehdi Amil, sömürgeci üretim biçiminin özerk veya kendi kendine yeten olmadığını, genel kapitalist üretim biçimi içinde birlikte var olduğunu savunmaktadır. Yetmişlerde Amil, sömürgeci üretim biçiminden kurtuluş için gerçek bir devrimin ardından sosyalist bir devrimin gelmesi gerektiğini, bunun, belirli bir üretim biçiminden diğerine, yani sömürgecilikten sosyalizme şiddetli bir geçişi gerektireceğini savunuyordu.[10] Gazze ve Filistin ile ilgili olarak, bu devrim, 1948’de Filistinlilerin mülksüzleştirilmesinin ve Nekbe denilen kurucu momentle tarihsel bir yüzleşme anlamında, kaçınılmaz olarak şiddeti içerecektir.

Amil’in çalışmalarının Filistin özgürlük mücadelesi için sunduğu en önemli görüşlerden biri de sömürgeci üretim biçiminin dayatılması nedeniyle, kendine has sömürgeci toplumsal dinamiklere dayalı sınıfsal dayanışma biçimlerinin parçalanma eğilimi içine girdiğiyle ilgili fikridir. Sömürgeleştirilmiş nüfus, sömürgeci gücün (bu durumda İsrail işgali ve her gün çeşitli araçlarla işlettiği egemenliğinin) yol açtığı ağır politik siyasi çelişkisi aracılığıyla birlik meydana getirmektedir. (Bu, Filistin halkının mücadelesinin odağının, Filistin’in toplumsal yapısının yerleşik bir özelliği olan bu özel tahakküm ilişkisinin üstesinden gelmeyi gerektirdiği anlamına gelir. Bu ilişkinin üstesinden, ancak sömürgeci üretim biçiminin ortadan kaldırılmasıyla gelinebilir.[11]

Amil’in sömürgeci üretim biçimiyle ilgili analizi, sömürgecilik karşıtı şiddetin kendi başına bir amaç değil, birleştirici bir güç ve taktik olarak nasıl ortaya çıktığını görmemizi sağlar. Sömürgeci üretim biçiminin melez temeli, sınıfsal tahakkümü tümüyle yerleşimci-sömürgeci tahakkümün dayatılmasına indirgenemez. Bu nedenle, Hamas da dâhil olmak üzere, liderlik için mücadele eden Filistinli örgütlerin sınıfsal analizi titizlikle incelenmeli, hatta eleştirilmelidir.

7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’in imha kampanyasının önem kazanmasıyla birlikte, Filistin halkının imha karşısında hayatta kalmaya öncelik vermesine neden olsa da, tek devlet de dâhil olmak üzere, herhangi bir alternatif devlet oluşumu modeli, kaçınılmaz olarak Filistin elitlerinin çelişkili gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Küresel kapitalist piyasalara ve birikime olan halen daha bağlı olan Filistinli elitler, politik ekonomi açısından mevcut devlet-sınıf ilişkilerinin sürdürmek zorundadırlar.[12]

Sömürgecilik Karşıtı Şiddet: Tanınma ve Sınıf Mücadelesi

7 Ekim’in ardından en sinsi hasbara (Siyonist propaganda) araçlarından biri de bu olayın tarihten soyutlanması, yalnızca anlık olarak değerlendirilmesi gerektiği ve makul aktörlerin 7 Ekim’i iğrenç bir şiddet eylemi olarak kesin bir şekilde kınaması gerektiği iddiasıdır. 7 Ekim, onu özel bir ana indirgeyen ve bağlamdan kopartan konum üzerinden analiz edildiğinde, herkes, bu şiddet eyleminin ahlaksız olduğunu kolaylıkla kabul edecektir. Ancak bu olayı, Filistinlilerin uzun süredir karşılaştıkları mülksüzleştirme, aşağılama, yoksunluk ve tahakküm gibi somut tarihsel deneyimlerden ayrı ele almak mümkün değildir. Bu kasıtlı tarihsel cehalet talebi, toplumsal gerçekliğe karşı zalimdir. 7 Ekim’i tarihi görmeyen bir bakış açısıyla değerlendirenler, onu yalnızca bağlamından koparmak suretiyle, 7 Ekim’i soykırım savaşı için gerekçe olarak gösteren, her türden vahşet yöntemine başvuran İsrail’e ait savaş propagandasına hizmet ederler.

Şunu belirtmek gerekir ki, 7 Ekim’den sadece üç yıl önce, Trump destekli 2020 İbrahim Anlaşmaları, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in İsrail ile ilişkilerini resmen normalleştirmesini sağlamıştı ve birçok jeopolitika analisti, Suudi Arabistan’ın da aynı imzayı atmanın eşiğinde olduğu öngörüsünde bulunuyordu.[13] Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkilerini normalleştirseydi, bu, Geri Dönüş Hakkı ile ilgili politik talepleri zayıflatacak, Filistinlilerin hakları konusunda Arapların gerçekleştireceği diplomatik baskının zemini kalmayacaktı.[14]

Filistin’in normalleşmeye karşı direnişi, Gazze’deki yaşamın sürdürülemez ölçüde medeniyetten kopartılması işlemiyle birleşince, 7 Ekim arifesinde kaynama noktasına ulaşmıştı.

7 Ekim’i tarihsel olmayan bir boşlukta değerlendirmekten kesinlikle kaçınmak zorundayız, zira eylemin ortaya koyduğu şiddetin acilliği, Filistin’e uygulanan sürekli ve artan yapısal şiddete yönelik tepkiden kaynaklanmaktadır. Dahası, bu tür bir acillik, Filistin dayanışma hareketindeki dayanışmanın anlamını ve uzun süredir uyguladığı, devlet dışı eylemlerden, silahlı şiddetten, grevlerden, protestolardan ve gösterilerden oluşan muhtelif pratikleri redde tabi tutar. 1948’de doruğa ulaşan ilk mülksüzleştirme eylemlerinden günümüze dek bu taktikler, işgal ve onun yerleşimci-sömürgeci dinamikleriyle normalleşme ve bütünleşme yolundan kaçınmayı amaçlamıştır.

Bu çabalar, boykot, tecrit ve yaptırımlar hareketi (BDS) gibi girişimlerin yanı sıra diplomatik ve hukuki yollar aracılığıyla uluslararası dayanışmanın geliştirilmesini de önemli ölçüde içermiştir.[15] Ancak Filistinliler, 2018-2019’da Gazze-İsrail sınırında gerçekleştirilen “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü" gibi yasal, diplomatik ve şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemlerini gerçekleştirdiklerinde bile, ezici bir şiddetle karşılaşmıştır. İsrail’in Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü’ne yönelik cevabı, 195 Filistinlinin ölümüne, 28.000’den fazla kişinin yaralanmasına sebep olmuştur. Bu gerçek, 7 Ekim’i yalnızca barbarlık olarak takdim edip onu bağlamından koparma çağrısının tarihsel gerçekliği daha da belirsiz kıldığının bir delilidir.[16]

7 Ekim’de başlayan Aksa Tufanı operasyonunun hemen ardından, Yahudi aydın ve Filistin savunucusu Norman Finkelstein, ahlak felsefecilerini bu tarihi olay hakkında görüş bildirmeye çağırdı. Finkelstein, blogunun okurlarını İsrail’in önde gelen insan hakları örgütü B’Tselem’e yönlendirdi ve örgüt, 7 Ekim’de yaşananların İsrail içinde bir köle isyanı olduğunu dile getirdi. Finkelstein, B’Tselem ile kesinlikle aynı fikirdeydi: 7 Ekim’i “köle ayaklanması” olarak gören kapsamlı bir teori ortaya koydu.[17] 7 Ekim ile 1831’de Nat Turner önderliğinde gerçekleşen köle ayaklanması arasında tarihsel analoji kuran bu teori, iki çelişkili tarihsel toplumsal oluşumu bir araya getirdiği için anakronizm riskini taşımak suretiyle Gazze’deki isyan ve direnişin önemini gizemli kılsa da, “dünyanın en büyük açık hava hapishanesi’nde mahpus olan Gazzelilerin çektikleri acılara ışık tutma erdemine sahip.[18]

Nat Turner önderliğinde gerçekleşen köle ayaklanması, yaklaşık yüz beyazın ölümüne yol açmış, güneydeki köleci sınıfın köleleştirilmiş nüfus üzerindeki egemenlik ve kontrol amaçı pratiklerinde büyük bir değişime neden olmuştur. Köleleştirilmiş nüfus arasında Hristiyanlık pratikleri kısıtlanmıştı. Ayaklanma, bir dizi yeni köle ayaklanmasını tetikledi.[19]

Finkelstein’ın argümanı, Gramşici tarihçi Eugene Genovese’in tartışmalara yol açan 1974 tarihli eseri Roll, Jordan, Roll’da [“Yuvarla Jordan Yuvarla”] geliştirdiği köleliğe ilişkin perspektifi akla getiriyor. Sömürgecilik döneminin ve sömürgecilik sonrası dönemin öznesinin aksine, kölelik koşullarında İç Savaş öncesi Güney’deki köle siyahi nüfusunun öznelliği, Genovese’in “vesayetçilik” olarak adlandırdığı bir ideolojinin hükmü altındaydı. Genovese’in görüşüne göre, bu vesayetçilik ideolojisi büyük ölçüde başarılı oldu, zira köleliğe bir üretim biçimi olarak itaati sürdürürken, aynı zamanda köleleştirilmiş kişilere, genel zulüm sistemine meydan okuyacak bir kültür geliştirmeleri için yeterli alan sağlayan karşılıklı bağımlılık düzeyinin gelişmesine izin veriyordu. Bu, Genovese’in argümanının Gramşçici özüne, yani vesayetçiliğin köleliğe karşı direniş biçimlerinin kültürel gelişimine imkân sağladığına işaret ediyor. Ancak Genovese’e göre, çoğu vakit bu vesayetçilik, insanları politik militanlık ve direnişten caydıran bir unsurdu. Vesayetçilik güçlüyse demek ki bu politik militanlık ve direniş “kolaylıkla etkili bir kurtuluş silahına dönüşemezdi.”  Siyahi liderler, özellikle vaizler, sadakat ve saygı kazandılar, halklarını savunmak için kahramanca savaştılar. Ancak iradelerine ve önemli yeteneklerine rağmen, halklarını vesayetçi ideolojiye saldırmaları konusunda teşvik etmediler.[20] Vesayetçilik, İmam Emir Bereket’in de dediği gibi, köleliğin özünde yer alan, iktidarın başvurduğu dehşet verici bir ideolojiydi.[21]

Marksist bir bakış açısından, vesayetçilik, etkili bir yönetim sistemiydi, zira köleleştirilmiş nüfusun birbirleriyle bir sınıf olarak özdeşleşme kapasitesini azaltıyordu. 7 Ekim ile Nat Turner’ın ayaklanması arasındaki analoji özünde anakroniktir, bu anlamda net bir şey söylemez. Daha önce de belirttiğim gibi, Mehdi Amil’in sömürgeci üretim biçimi teorisi, İsrail’in sömürgeci işgalinde arkaik, kapitalizm öncesi bir tahakküm biçimine ait bir unsurun bulunduğunu söylüyor ama bu tahakküm biçiminin kölelikteki gibi vesayetçi olduğunu iddia etmiyor.

Aşağıda Frantz Fanon ile ilgili yürüttüğüm tartışmada da dile getirdiğim üzere, Vietnam’dan Cezayir’e kadar yirminci yüzyılda tanık olduğumuz sömürgecilik karşıtı direniş hareketleriyle kurulan analojiler, Filistinlilerin karşı karşıya kaldıkları güncel duruma çok daha uygundur. Bu anlamda, 7 Ekim’i Turner’ın köle ayaklanmasıyla özdeş gören yaklaşım, Mehdi Amil’in sömürgeci üretim biçiminde dile getirildiği biçimiyle, Gazze’de bir arada var olan ve örtüşen üretim biçimlerine dair derinlikli bir materyalist analizi yanlış yorumlamaktadır.

Bu tarihsel analojinin yol açtığı kafa karışıklıklarına rağmen, Finkelstein’ın Filistinlilerin mülksüzleştirilme tarihine ışık tutma konusundaki yorulmak bilmeyen çabaları ve hasbara ile Siyonist medyanın ajandalarının ve soykırım savunuculuğunun yanlışlarını doğrudan ele alma cesareti, gene de takdire şayandır.

Sloven felsefeci Slavoj Zižek’in 7 Ekim'e verdiği cevapsa Finkelstein’ın Filistinlilerle düşmanla uzlaşmazlık üzerine kurulu dayanışmasından çok farklı bir tablo sunmaktadır. Zižek, olayı tamamen tarihten soyutlanmış olarak analiz etti. 7 Ekim’i bir “barbarlık” eylemi olarak eleştiren Zižek, mevcut demokratik yargılama mekanizmalarının ve Avrupa değerlerine yönelik başvurunun, Filistinliler ve İsraillilerin barış içinde bir arada yaşamaları için en uygun yol olduğunu savundu.[22]

Zižek, Filistin’le dayanışma hareketinin uzun süredir devam eden normalleşmeye karşı direniş taleplerini redde tabi tuttu. Bu hareketin mevcut demokratik mekanizmaların Filistinliler için gerçek özgürlüğün sağlanması için yetersiz olduğunu söyledi. Zižek’in aksine, Oslo ve İbrahim Anlaşmaları sonrası ortamda, her iki tarafın da “karşılıklı eksikliklerinin bilgisine dayanarak konuşması” mümkün değildir.[23]

Zižek, analizini 7 Ekim’in yol açtığı şiddetin acilliğine indirgiyor, bu da onu 7 Ekim’deki şiddetin şiddeti nihilist bir fikrriyat üzerinden, pasif bir şekilde yücelten yaklaşımdan değil de onu tümüyle vahim bir politik durum karşısında stratejik bir karar almayı şart koşan topyekûn ümitsizlik hali üzerinden gerçekleşen bir eylemden neler öğrenebileceği üzerine kafa yormaktan alıkoyuyor.

Oysa Zižek’in Marksist öğrencileri, onun kavramlarının radikal yönünü sabırlı ve dikkatli bir analizle koruyabilirlerdi. Lakancı psikanalize dayanan bir teori olan politik eylem kavramını ele alalım. Bu teoriyle Zižek, gerçek politik dönüşümün ideolojik açmazları kırmak ve durumun bastırılmış "gerçeğini" ortaya çıkarmak için radikal bir "görüş değişikliği”ne ihtiyaç olduğunu söylüyor. Zižek, 2001 yılında yayımlanan Did Somebody Say Totalitarianism, [“Biri Totalitarizm mi Dedi?”] adlı kitabında, radikal eylemin, siyasetin liberal demokrasinin ve onun birilerinin güdümündeki tercihlerinin ötesinde bir “gerçek” bir demokrasi için alan açtığı momentlerden söz ediyor. Daha önceki bir çalışmasında ise Zižek, eylemi “sadece varoluş alanına bir müdahale değil, olasılık alanının kendisine bir müdahale” olarak tanımlamıştı: “Eylemden sonra, mümkün olanın alanı artık aynı değildir.”[24]

Zižek’in Gazze’deki 7 Ekim sonrası duruma ilişkin yorumunda eksik olan şey, bir zamanlar “sistematik şiddet” olarak adlandırdığı, 7 Ekim’e yol açan, yani Gazze’deki Filistinlilerin katlanmak zorunda kaldıkları aşağılama, tahakküm ve mülksüzleştirmenin birikmiş ve sistematik kalıplarının gerçek bir anlatımıdır. Zižek, On Violence [“Şiddet Üzerine”] adlı eserinde “Sistematik şiddet” için şöyle diyor:

“Fizikteki meşhur ‘karanlık madde’ gibi, fazlasıyla görünür öznel şiddetin karşılığıdır. Görünmez olabilir, ancak aksi takdirde ‘akıl dışı’ görünen öznel şiddet patlamalarını anlamlandırmak için dikkate alınması gerekir.”[25]

Zižek’in 7 Ekim karşısındaki idealizmi talihsizdir. Zaten sınıf mücadelesinin dinamikleri, felsefecileri burjuvazinin uyguladıkları zulümlerle ve zorunluluklarıyla uyumlu kılar. Domenico Losurdo, Kant üzerine yazdığı Autocensura e compromesso nel pensiero politico di Kant [“Kant’ın Politik Düşüncesinde Öz Sansür ve Uzlaşma”] adlı kitabında, Immanuel Kant’ın evrenselcilik anlayışını başlangıçta Fransız Devrimi’nde Robespierre ve Jakobenleri doğrudan desteklemek amacıyla nasıl geliştirdiğini, ancak zamanla egemen sınıf baskısının Kant’ı evrenselcilik anlayışlarını kendi kendine sansürlemeye zorladığını, bu pratik bağlılığın politik mücadeleyle somut bağını yitirdiğini, giderek soyutlamalarla yer değiştirdiğini ortaya koymaktadır.[26] Bu kitabın muhtemelen en güçlü bölümü olan Üçüncü Bölüm’de, “Soyut Olumsuzluğun Siyaseti: Slavoj Zižek Eleştirisi”nde, İkbal, Zižek’in idealizminin, politik süreçlerden öğrenmek yerine, onlara reçeteler dayatan değişmez bir soyut olumsuzluk üzerine kurulu felsefi sistemine dayandığını savunuyor. İşte ben bu noktada, felsefeyi radikal bir şekilde yeniden sahiplenme görevi olarak adlandırabileceğimiz zorluğu ortaya koymak istiyorum. Bu amaçla, Zižek’in anlayışlarının, sınıf mücadelesinin maddi gerçekliklerinden kopuk olmayacak şekilde uygulanmaları koşuluyla, özgürleştirici düşünce için hayati önem taşıyıp taşımayacağını sormalıyız.

Felsefeyi özgürleşme davası için nasıl sahipleneceğimizle ilgili bilmece, bizi İkbal’in kitabının gündeme getirdiği ana güçlüğe götürüyor: Felsefi anlayış ve yaklaşımlar, uygun bir materyalist analiz çerçevesine nasıl uyum sağlayabilir? İkbal’e göre idealizm bir sorundur, çünkü gerçekliği bilmenin epistemik yapılarına dayanır ve bu yapılar belirli temel niteliklerin temsili tasvirlerine indirgenir. Başka bir deyişle, idealizm, bir sorundur, çünkü öznelliği belirleyen, altta yatan toplumsal oluşumlarla gerekli bağı kurmaz. İdealist felsefe, belirli bir mücadelenin tarihini, bunun mevcut politik şiddetin ve olasılığın hatlarını nasıl şekillendirdiğini hesaba katmayı reddeder. Güç dinamiklerini bireysel yargı ve kavrayış kategorilerine indirger. Bu, psikanalizin, Lacan’ın hatta Zižek’in eserinin kaynak aldığı Froydcu Marksizm geleneğinin materyalist okumalarının uygunsuz bir şekilde materyalist olarak terk edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Bu, felsefenin ancak Filistinlilere karşı yürütülen soykırım ve imha kampanyasını, bu duruma yol açan altta yatan güç ve eşitsizlik dinamiklerine kayıtsız kalmadan doğrudan ele alabiliyorsa değerli olduğu anlamına gelir.

Marksizm Postkolonyalizme Karşı

Marksist düşünce tarihinde, Jean-Paul Sartre’ın Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserine yazdığı önsöz, sömürge durumlarına değinen Avrupalı ​​felsefecilerin idealize edici eğilimlerine büyük bir istisna teşkil etmektedir. Sartre, Fanon’un kapsamlı teşhis ve reçetesinde, sömürgeci ve sömürge altındakilerin yeniden insanlaştırılması için sömürgecilik karşıtı şiddetin gerekli olduğu konusunda kesin bir dille haklı olduğunu söyler. Bilhassa Sartre, ulusal mücadelenin köylülük ve lümpenproletarya ile somut bir sınıf ittifakına ihtiyaç duyduğuna dair Fanoncu görüşü desteklemiştir[27], oysa önemli olan, Sartre’ın sömürge karşıtı süreçte yeni bir üretim biçiminin kurulması gerektiği yönündeki sosyalist görüşü benimsememesidir. Sartre, Fanon’un sömürge karşıtı şiddet konusundaki görüşünü, gerekli bir güç olarak ifade ederek, “çaresizlik zamanında, cinayetlere yol açan saldırılar sömürgeleştirilenlerin kolektif bilinçaltını teşkil eder” demektedir.[28] Burada söz konusu olan, burjuva felsefesinin radikal bir şekilde yeniden sahiplenilmesine dönük bir başka eylemdir, yani, sömürgecilik karşıtı şiddetin temel dinamiği olarak, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nde geliştirdiği tanınma mücadelesi fikridir: “Biz ancak başkalarının bize yaptıklarını kökten reddetmek suretiyle neysek o oluruz.”[29]    Zaten statükonun içine yerleşmiş olan mitik şiddet, ancak bir “sömürgesizleştirme” eylemiyle ortadan kaldırılabilir. Ancak Sartre’ın sömürgecilik karşıtı şiddet konusundaki görüşü de kısıtlardan mahrum değildir.

Domenico Losurdo’nun da dile getirdiği gibi, Sartre’ın desteği Fanon’unkiyle tam olarak örtüşmez. (Bunun nedeni, Sartre’ın yalnızca sömürgecilik karşıtı şiddetin ilk hareketini ele alması, ancak Fanon’un kendisinin ısrar ettiği ikinci aşamayı içeren bir diyalektikle bunu ilişkilendirememesidir; yani sömürgecilik karşıtı şiddet, ekonomik altyapının geliştirilmesine ve üretim kapasitelerinin kullanılmasına dayanmaktadır. Bu, Sartre’ın Fanon okumasındaki eksik materyalist özdür ve sömürgecilik karşıtı pratiğin anlayışını tek taraflı bir gelişmeyle sınırlandırır. Fanon, sömürgecilik karşıtı mücadelenin askeri aşamadan ekonomik aşamaya doğru çift yönlü bir hareketten meydana gelmesi gerektiği fikrini savunmuştur. Losurdo’nun da dediği gibi, Sartre, “tersten idealizm” uygulamış, “tutkulu ve takdire şayan, ancak popülist ve idealist kalan bir sömürgecilik karşıtlığını savunmuştur. Onunki, yeni bir düzenin inşasını içeren devrimin aşamalarını anlayamayan bir sömürgecilik karşıtlığıdır.”[30]

Sömürgecilik karşıtı şiddet sonrası oluşacak üretim tarzı dâhilinde sınıf mücadelesine ve zaruri olan devrimci harekete yönelik vurguyu silen birçok sömürgecilik sonrası pratik biçiminin aksine, Fanon, sömürgecilik karşıtı yolun ya sosyalizme ya da barbarlığa götüreceğini savunmuştur. Basitçe söylemek gerekirse, Fanon, sömürgecilik karşıtı bir Marksist olarak savunulmalıdır. zaten İkbal de Marksizme benzer şekilde yaklaşmaktadır. Fanon’un sosyalizmi, İkbal’in 7 Ekim sonrası dünyaya uyguladığı Marksizm türüyle büyük ölçüde örtüşmektedir. İkbal’in teorik yaklaşımında Marksizm, ideolojik veya programatik bir yafta değil, “çelişkilerin haritasını çıkarmaya” imkân sağlayan yaratıcı bir yöntemdir, bu da kararlı bir pratik çizginin izlenmesiyle sürdürülen “politik-teorik bir açıklığa” yol açar.

Bu açıdan postkolonyalizm, Marksizme çok uzaktır, çünkü muhalif söylemin nisyanla malul yüceltiminden keyif alma eğilimindedir. Homi Baba’nın kısa süre önce Yeryüzünün Lanetlileri için yazdığı önsözde dile getirdiği üzere, “sömürge denilen özne, sosyalizm ya da kapitalizm arasında bir tercihte bulunmaz. O, sömürgecinin yol açtığı zor durum üzerinden oluşan parçalanmışlığı ortadan kaldırmak zorundadır.”[31] Bu noktada şu soruyla baş başa kalırız: Hangi Fanon?

Sömürgecilik karşıtı şiddetin ardından üretim güçlerinin geliştirilmesine ve kontrol altına alınmasına bağlı kalan, sömürgecilik karşıtı pratiğin ve sömürgecilik karşıtı direnişin sosyalist yöntemine bağlı Fanon’u savunmak, şiddeti destekleyebilecek ancak toplumu dönüştürmenin yollarını yalnızca belirsiz bir şekilde işaret eden, politik ekonomi ve sınıf meselelerini bir kenara bırakan postkolonyalist Fanon’dan kaçınmak, acil teorik önceliğimiz olmalıdır.

Fanon’un devrimci fikriyatı, yirminci yüzyıla kapatılmamalıdır. Aslında Fanon, bugün Filistin’in kurtuluş mücadelesine de hitap eden bir isimdir. Fanon ile Filistin arasında bu aktif ilişkiyi kurmak için, Filistin’deki sınıf ilişkilerini ve sınıf mücadelesini belirleyen üretim biçiminin politik ekonomisini analiz etmemiz faydalı olacaktır, böylece Filistinliler arasında sınıf bilincinin oluşma ihtimalini daha iyi kavrayacağız.

Müteveffa sosyolog Michael Burawoy, Fanon ve Fransız sosyolog Pierre Bourdieu arasında Cezayir’deki sömürgecilik karşıtı mücadele konusunda yaşanan ilginç tartışmadan bahseder. Bugün bu tartışmanın parametreleri, bir referans noktası olarak iş görebilir. Bu durum bizi, Filistin mücadelesinin bugün karşı karşıya olduğu sınıf dinamiklerine dair benzer bir analize yönlendiriyor.

Bourdieu ve Fanon, esas olarak Cezayir’deki devrimci hareketin sınıfsal temsili konusunda anlaşmazlık içindeydiler. Bourdieu, devrimi Cezayir işçi sınıfının temsil ettiğini, köylülerin ve lümpenproletaryanın aksine, yalnızca Cezayir işçi sınıfının “gelecekteki alternatifler konusunda makul ve hayal gücü temelli düşünme becerisine sahip olduğunu, bu pratiği ancak onun istikrarlı bir şekilde ortaya koyabileceğini, köylülüğün ise ebedi bir şimdiki zamana”, kendisinin “geleneksel gelenekçilik” dediği şeye saplanıp kaldığını söylüyordu.[32] (Bourdieu’nün görüşüne göre, yerinden yurdundan edilmiş ve işsiz olanlar devrim için bir güçtür, ancak devrimci bir güç değildirler.)

Fanon ise, işçi sınıfının göreceli istikrarı onlara daha büyük bir devrimci potansiyel kazandırmadığını, sömürgecilik bağlamında onları reformizme daha yatkın kıldığını düşünüyordu.[33] Bu nedenle Fanon, işçi sınıfı yerine aydınlar ve köylülük arasında tesis edilecek ittifak fikrini savunuyordu.

Bu tartışmayı Filistin’e uyguladığımızda, Amil’in görüşleri ve yukarıda özetlenen “sömürgeci üretim biçimi” teorisi önem kazanır, zira Amil, sömürgeci üretim biçiminin “sınıfsal ayrışmanın oluşmadığı sınıfsal yapı”yı meydana  getirdiğini savunmuştur. Bu yapıda:

“Sömürge ülkelerdeki her işçi sınıfı (örneğin işçiler, köylüler ve küçük burjuva grupları) kendi mücadelesini diğerlerinden bağımsız ve izole bir şekilde yürütmüştür. Sanki her biri ayrı bir toplumsal yapıya aitmiş gibi, sınıf düşmanları aynı kişi ve gruptur. Bu sınıfsal bağımsızlık, tek bir sömürge ülke içinde bir arada var olan farklı, bağımsız toplumsal yapıların sonucu gibi görünüyordu.”[34]

Sömürgeci üretim biçiminde, sömürge ülkenin toplumsal yapısındaki birliğin nesnel temeli haline gelen birleştirici bir politik düşman, yani sömürgecilik ortaya çıkar. Sömürgeci üretim biçiminde, sömürge toplum içindeki sınıflar topluluğu, Amil’in yapısal olduğunu savunduğu bir birlik sürecini tecrübe eder, ancak bu birlik, esaret altında olan devletteki emekçi sınıfların sınıf bilinci düzeyinde açığa çıkmaz. Sadece belirli sömürgeci tahakküm biçiminin üstesinden gelme mücadelesinde gerçekleştirilebilir bir birliktir bu.

Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde, İkbal’in günümüzde üstesinden gelmeye çalıştığı burjuva felsefesinin sorununu teşhis ederler. “Toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda onun egemen düşünsel gücüdür”[35] uyarısında bulunan Marx ve Engels, bu radikal görüş üzerinden, felsefecileri eleştirel sınıf analizini gerçekleştirmeye veya fikirlerinin statükoya dâhil olma riskini göze almaya çağırırlar.

Basitçe ifade etmek gerekirse, eleştirel bir sınıf analizi olmadan, felsefeciler, anlayış ve fikirlerinin egemen fikirlerce ele geçirilmesi riskini taşırlar. Felsefecilere yöneltilen itiraz, düşüncelerini sınıfsal iktidar sistemleriyle olan işbirliğinden arındırma gerekliliğiyle ilgilidir. Marx ve Engels, bu arındırma işleminin felsefeyi sınıf mücadelesinin hizmetine sunarak başarılacağını düşünür. Felsefe, mevcut koşulların dönüşümüne hizmet eden aktif ve eleştirel bir araç haline gelmelidir. O, bir özgürleşme pratiği haline gelmelidir.

Felsefeciler, İsrail devletinin Gazze’ye karşı yürüttüğü imha amaçlı harekâtı proleter mücadelenin ve özgürleşme sürecinin işlediği bir saha olarak ele almalıdırlar.

Marx ve Engels’in felsefe eleştirisinden yola çıkan Lukács, bir keresinde şöyle demişti:

“Proletarya, tarihte ezenlerin felsefesine kendisine ait, bağımsız ve yüksek bir dünya görüşüyle ​​karşı koyabilen ilk ezilen sınıftır.”[36]

İkbal’in Sword and the Neck [“Kılıç ve Boyun”] isimli kitabı; tarih, toprak, hafıza ve mücadele gibi kategorileri, sürgün, melankoli veya umutsuzluk değil, aktif ve katılımcı bir bakış açısı üzerinden yeniden düşünmeye yönelik militan bir çağrıdır. İkbal bize, Gazze’de imha harekâtına karşı sergilenen direnişine dair bakış açısının, yeni bilgi sistemlerinin ortaya çıktığı yer olduğunu hatırlatır. Bu, çağımız için yeni bir derstir, ancak eski bir düşünce geleneğine, özgürlüğün olgunluğa göre bahşedilemeyeceğini, verilemeyeceğini veya sağlanamayacağını öğreten bir geleneğe dayanmaktadır. Özgürlük, ancak mücadeleyle elde edilebilecek bir şeydir. Bu, devrimci geleneğin öğrettiği temel bir gerçektir.

Daniel Tutt

[Kaynak: Yanis Iqbal, The Sword and the Neck: Reading the al-Aqsa Flood, Iskra Books, 2025, s. iii-xviii.]

Dipnotlar:
[1] Lukács, Georg, The Destruction of Reason, Çeviri: Peter Palmer (Verso Books: 2022), s. 379.

[2] Said, Edward, “The Morning After”, London Review of Books. 21 Ekim 1993. LRB.

[3] Hanieh, Adam “Rethinking Statehood in Palestine”, Rethinking Statehood in Palestine: Self-Determination and Decolonization Beyond Partition içinde, Yayına Hz.: Leila H. Farsakh (Luminos Press, University of California Press 2021), s. 61.

[4] A.g.e., s. 43.

[5] United Nations Relief and Works Agency (UNRWA), “15 Years of Blockade” 2022. UNRWA.

[6] “Zionism and the Tragedy of the Palestinian People”, Çeviri: Roderic Day (2001) Red Sails.

[7] Hanieh, Adam “Rethinking Statehood in Palestine”, Rethinking Statehood in Palestine: Self-Determination and Decolonization Beyond Partition, Yayına Hz.: Leila H. Farsakh (University of California Press: 2021) s. 29.

[8] Amel, Mahdi, Arab Marxism and National Liberation: Selected Writings of Mahdi Amel, Yayına Hz.: Hicham Safieddine, Çeviri: Angela Giordano. Şikago: Haymarket, 2021, s. 48.

[9] A.g.e., s. 51.

[10] A.g.e.

[11] A.g.e., s. 50.

[12] Hanieh, Adam, A.g.e., s. 47.

[13] Al-Jazeera, “What’s happening with normalising ties between Saudi Arabia and Israel?” (21 Eylül 2023). Jazeera.

[14] Arab Center Washington DC, “Saudi-Israeli Normalization Persists Amid Gaza War”, AC.

[15] Adam Hanieh, Robert Knox ve Rafeef Ziadah, Resisting Erasure: Capital, Imperialism, and Race in Palestine (Verso Books: 2025), s. 72.

[16] “Approaching the first anniversary of the ‘Great March of Return’ protests in Gaza”, The-Monthly Humanitarian Bulletin (Mart 2019), United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs, UN.

[17] Finkelstein, Norman “The Slave Revolt in Gaza, and Bernie Sanders,” 12 Ekim 2023. NF.

[18] 2010’da o dönemin İngiliz başbakanı David Cameron “Gazze’nin açık hava hapishanesi” olduğunu söylemişti. Bkz.: Ilana Feldman “Gaza as an Open-Air Prison” (Yaz 2015), Middle East Research and Information Project. MERIP.

[19] Bkz.: Genovese, Eugene, Roll, Jordan, Roll: The World the Slaves Made (Vintage Books: 1974). Genvese şunu söylüyor: “Gabriel’in isyanından Vesey’nin isyanına oradan Nat Turner’ın isyanına dek tüm isyanlar, baskılarla karşılandı. Özellikle 1831 sonrası kanunlar azad edilmiş zencilerin kölelere vaaz vermelerini veya onları kontrol altına almalarını yasakladı. Siyahi biri, vaaz verdiği vakit yanında beyazların bulunması şart koşuldu. Gelgelelim, ister azad edilmiş olsun isterse köle, tüm vaizler, işlerini yapmaya devam ettiler.” (s. 256).

[20] A.g.e., s. 61.

[21] Bu fikri şu çalışmadan aldım: Eugene Genovese, Roll, Jordan, Roll: The World the Slaves Made. LeRoi Jones (Emir Bereket), Blues People: Negro Music in White America (New York, 1063), s. 54, 39.

[22] Slavoj. Žižek, “The Real Dividing Line Between Israel and Palestine,” The Japan Times, 16 Ekim 2023. JT.

[23] Slavoj Žižek, “Israel-Palestine Conflict: Who Is to Blame?,” New Statesman, 19 Ekim 2023. NS.

[24] Žižek, Slavoj, The Ticklish Subject (Verso: 1999) s. 375.

[25] Žižek, Slavoj, Violence (Verso Books, 2006) s. 3.

[26] Losurdo, Domenico, Autocensura e compromesso nel pensiero politico di Kant (Bibliopolis: 2007).

[27] Sartre’ın Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri eserine yazdığı önsöz, Çeviri: Richard Philcox (Grove Press: 2004), s. xlix.

[28] A.g.e., s. li.

[29] A.g.e., s. li.

[30] Losurdo, Domenico, Western Marxism, Yayına Hz.: Gabriel Rockhill, (Monthly Review Press: 2024) s. 137. Sartre’ın sömürgecilik karşıtı görüşleri tutarsızlıkla maluldür. Öyle ki Fanon’un dul eşi Josie Fanon, sonrasında Sartre Siyonizme destek verdiği için Yeryüzünün Lanetlileri için yazdığı takdim yazısının kitaptan çıkartılmasını istemiştir. Bkz.: “Josie Fanon and her fidelity to Palestinian liberation”, Verso.

[31] Fanon, Frantz, The Wretched of the Earth, Çeviri: Richard Philcox. Önsöz: Homi Baba (Grove Press: 2004), s. vx.

[32] Burawoy, Michael, Symbolic Violence: Conversations with Bourdieu (Duke University Press: 2019), s. 87.

[33] A.g.e., s. 89.

[34] Amel, Mahdi, Arab Marxism and National Liberation: Selected Writings of Mahdi Amel, Yayına Hz.: Hicham Sa:eddine, Çeviri: Angela Giordano (Haymarket: 2021), s. 50.

[35] Marx, Karl ve Engels, Frederick, The German Ideology, Yayına Hz.: C.J. Arthur (Lawrence & Wishart: 1974), s. 64.

[36] Lukács, Georg, The Destruction of Reason, Çeviri: Peter Palmer (Verso Books: 2022), s. 379.

28 Mayıs 2026

,

Paris Komünü’nün Yıkılışı


Elli bir yıl önce, 29 Mayıs 1871 Pazartesi öğleden sonra, düzenli birliklerden bir müfreze, Paris’in doğu kapılarından birinden ayrıldı. Çatılarında kızıl bayrakların dalgalandığı büyük Vincennes kalesi ile arasındaki o kısa mesafeyi hızla kat etti. Ana kapılara ulaştıklarında kısa süre pazarlık yapıldı. Ardından kapılar ardına kadar açıldı ve mavi üniformalı askerler içeri girdiler. Birkaç dakika sonra kızıl bayrak indi ve direkten aşağı doğru çekildi. Yerine, yavaşça ve ani hareketlerle, kırmızı, beyaz ve mavi renkli üç renkli bayrak direğe tırmandı. Daha sonra, akşam çökerken, daha küçük bir grup kaleden ayrıldı ve hendeğe girdi. Aralarında yakalarında kırmızı rozetler veya kurdeleler olan bazı adamlar vardı. Bunları duvara yasladılar: kurşun yağmurunun sesi işildi. Vuranlar, insanları ölmüş veya can çekişen halleriyle bırakıp gittiler.

Bu, destansı bir hikâyenin sonuydu: trajedinin son perdesi, galipler tarafından bir başka cinayetle kutlanması da oldukça yerindeydi. Düşen kale, Paris Komünü’nün son kalesiydi: öldürülen dokuz subay, Komünar Ordusu’nun son kalıntılarıydı. Savaş, Paris’te günler önce sona ermişti: Vincennes’de indirilen bayrak, elli yıl boyunca bir daha dalgalanmayacaktı. Burjuvazi ile işçiler arasındaki ilk mücadele sona ermiş ve işçiler için yenilgiyle sonuçlanmıştı.

Komün’ün kökenleri, III. Napolyon İmparatorluğu’nun son günlerine dek uzanır. Eğer 1870 yılında Paris’te olsaydık, ilk bakışta cumhuriyetçi milletvekilleri ve geleneksel cumhuriyetçi gruplar dışında hiçbir muhalefet gözlemlemezdik. Büyük finansörler ve “modern sanayii”nin birkaç temsilcisi, Bonapartları destekleme konusunda köylülerle aynı saftaydı. Cumhuriyet bayrağı altında onlara karşı çıkanlar ise küçük burjuvazi ve işçilerdi. Bunlar, görünüşte birleşik bir kitleydiler. Ancak daha detaylı incelendiğinde, gerçekte bazı derin ayrılıkların olduğu, bu ayrışmayı ifade eden sekter grupların işçi sınıfına dayandığı görülmekteydi. Ortada iki grup vardı: ilki, resmi cumhuriyetçilere güvenmeyen ve imparatorluğu devirip yerine bir cumhuriyet kurmak için silahlı bir ayaklanmaya hazırlanan, L. A. Blanqui liderliğindeki gizli silahlı bir örgüt olan Blankistlerdi. Bunların cumhuriyet ülküsü, 1917’deki Sovyetler gibi, sosyalizmi kurmaktan ziyade toplumun gelişimini o yöne çevirmek üzerine kuruluydu. İkinci grup, merkezi Londra’da bulunan ve önderi Karl Marx olan Enternasyonal’di. Bu, resmiyette bir örgüt değildi. Fransa’daki bu örgüt esasında devasa bir sendikaydı ve en aktif şubeleri yerel sendikalardı. Gene de bazı siyasi idealleri vardı: Sosyalistti, burjuva cumhuriyetçilerine güvenmiyordu ve bir işçi cumhuriyeti kurulması beklentisi içindeydi.

Sedan’ın çöküşünden sonra resmi cumhuriyetçiler iktidara geldiklerinde, bu muhalif oluşumlar önem kazandılar. Fransa-Prusya Savaşı ve Paris kuşatmasının tarihini kısaca anlatmaya gerek yok. Yeni cumhuriyetçilerin, eski emperyalistler kadar büyük bir beceriksizlik ve devrimci işçilere karşı daha da büyük bir şüphe gösterdikleri herkesin malumudur. İşçiler tarafından iki başarısız isyan girişimi yapıldı, ancak sonunda cumhuriyetçiler, 27 Ocak 1871 günü Almanlara fiilen teslim oldular.

Yeni bir meclis seçildi. Paris devrimcileri veya yarı devrimcileri seçerken, eyaletler monarşistleri seçti. Yeni hükümet, monarşistler tarafından seçildi ve başına Thiers getirildi. Çok geçmeden bu meclis ve Paris arasında çatışma çıktı. En ciddi sorun ise, Paris’in demokratik olarak örgütlenmiş savunmasının, yani Ulusal Muhafızlar’ın komutanlığına atanan yeni Bonapartist generalin Parisli işçiler tarafından kabul edilmemesiydi.

Anın yaklaştığını hisseden Thiers, büyük hamlesi için hazırlıklara başladı. Tek cumhuriyetçi silahlı kuvvet olan Paris Ulusal Muhafızları, Montmartre tepelerinde büyük bir topçu birliğine sahipti. Toplar Paris’e aitti ve hükümet, ateşkes kapsamında teslim edilmelerine izin vermek üzereyken, Muhafızlar’ın uyanıklığı sayesinde bu toplar Prusyalılardan kurtarılmıştı.

Thiers, bu topları ele geçirmeyi önerdi. Onlar olmadan, askerleri tepeleri ele geçirdiğinde, Ulusal Muhafızlar, askeri açıdan sadece bir polis gücü değerinde olacaktı. Ancak bu durum, Ulusal Muhafızlar’ı yeterince öfkelendirip bir karışıklığa yol açmalarını sağlayacak ve ardından Thiers, elindeki tüm kozlarla Paris’in cumhuriyetçi güçlerini darmadağın edebilecekti.

Bu nedenle, 17 ve 18 Mart gecesi, Bonapartist kalıntısı General Vinoy, Paris’e düzenlenecek askeri seferin başına getirildi. Kendisi, ordunun büyük bir bölümüyle birlikte Paris’in batı yakasını işgal edecekti. General Lecomte ise Montmartre tepelerini işgal edip, Ulusal Muhafızlar tarafından gece gündüz korunan topçu birliklerini ele geçirecekti. Bu amaçla kendisine 88. Piyade Alayı ve bazı yardımcı birlikler verildi.

18 Mart

Montmartre tepeleri, Paris’e hâkimdi. General Lecomte’un emrindeki 88. Piyade Alayı, 18 Mart sabahının erken saatlerinde büyük bir çaba ile tepelere tırmandı. Az sayıdaki ve şüphelenmeyen Ulusal Muhafızlar’a saldırdılar ve hem üst hem de alt platoyu süngü ucuyla ele geçirdiler. Neredeyse hiç direniş olmadı, saat altıya kadar tepelerin tamamı Lecomte’un elindeydi. O ünlü toplar ele geçirildi. Bu soğuk, güzel Mart sabahında ortalıkta neredeyse kimsecikler yoktu, darbenin başarılı olacağı ve topların sessizliğe gömülmüş sokaklardan Vinoy’nun karargâhına taşınacağı düşünülüyordu.

Fakat toplar çok ağırdı ve atlar ile top arabaları taşınmalarına kâfi gelmiyordu. Topların tepelerin eteğine taşınması süreci çok yavaş ilerliyordu. Güneş doğuyordu ve sokaklarda birkaç kişi dolaşmaya başlamıştıb ile. Bunların arasında, sürpriz saldırı sırasında kaçmayı başaran bazı Ulusal Muhafızlar da vardı. Saat yedi buçukta sessizlik, kilise çanlarının deli gibi çalmasıyla aniden bozuldu. Kısa süre sonra tüm kule çanları çalmaya başladı. Tepenin eteğinde, Ulusal Muhafızlar’ı bir araya toplamak için çalınan davulların boğuk mırıltısı yankılanıyor, bölgenin her yerinde borazanlar işitiliyordu. Tepelerin etrafındaki meydanlarda ve sokaklarda, Ulusal Muhafızlar aceleyle koşuyor, teçhizatlarını giyiyor ve saf tutuyorlardı. Lecomte’a bağlı birliklerin etrafında, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan, giderek büyüyen bir kalabalık toplanıyordu.

Kalabalık, yavaş yavaş yaklaştı. Onlarla birlikte Ulusal Muhafızlar da geldi. Lecomte, adamlarını hücuma hazırlanıyormuş gibi dizerek, onları iki kez geri püskürtmeyi başardı. Ama geri döndüler. Sonunda, kalabalık tarafından safların bir kısmı dağıtıldı. Korkmuş olan general, bu kez ciddi bir şekilde hücum emri verdi. Bir anlık endişeli bir tereddüt yaşandı. Kalabalığın kadınları askerlere yalvardı: “Bizi, kocalarımızı, çocuklarımızı vuracak mısınız?” Subaylar, onları tehdit ettiler. Aniden bir çavuşun sesi duyuldu: “Silahlarınızı kaldırın!” İşte bu ses işe yaradı. Askerler silahlarını kaldırdı, kalabalık hücuma geçti, Ulusal Muhafızlar kitleyle kardeşleşti. Bir anda, kara bir dalga gibi Devrim, Montmartre’ı ele geçirmişti. Saat dokuzdu.

Lecomte, öfkeli bir asker ve sivil kalabalığı tarafından kuşatılmıştı. Oradan kurutlan Lecomte, Chateau Rouge’a götürüldü. Bu sırada, tepelerin aşağısındaki 88. Alay’ın geri kalanı teslim olmuştu. Askerlerin büyük çoğunluğunun komutanı Vinoy, sinirlerine hâkim olamayıp, Seine Nehri’nin diğer tarafına, Paris’in en güneybatısındaki Champs de Mars’a hep birlikte geri çekilme emri verdi.

Montmartre Gözetim Komitesi tarafından Lecomte ve subaylarının Montmartre, Rue des Rosiers 18 numaradaki nöbet odasına nakledilmesi emri imzalanmıştı. Mahkûmlar, artık işçi sınıfından değil, fahişelerden ve aylaklardan oluşan, Paris’in en kötü ve en acımasız tortularını içeren, büyük ve gürültülü bir kalabalık eşliğinde oraya götürüldüler. Yaklaşık yüz yıl önce benzer bir kalabalık, kralın kanını istemiş, Jirondinlerin, Hebert’in, Danton’un ve Robespierre’in ölümünden zevk almıştı. Şimdi Lecomte’un ölümünü isteyen aynı kalabalık, iki ay sonra Komünarların kanını istiyordu. Ulusal Muhafız subayları Lecomte’u kurtarmakta giderek daha fazla zorlanıyordu. Talihsizlik, onlara 1848 Haziran isyanının bastırılmasına yardım eden, şüphe üzerine tutuklanmış olan yaşlı Clement Thomas’ı yakaladı. Saatlerce süren kargaşanın ardından, öğleden sonra aralarında 88. Alay’dan birçok askerin de bulunduğu kalabalık içeri girerek Lecomte ve Thomas’ı öldürdü. Kendi vahşetinden korkmuş gibi görünen kalabalık, daha sonra dağıldı ve alt rütbeli subaylara zarar vermedi.

Vinoy’nun geri çekilmesi ve Montmartre saldırısının başarısızlığı hükümeti paniğe sürüklemişti. Akşam karanlığı çöktüğünde, bir kişi hariç hükümetin tüm üyeleri, Paris’ten kaçmış, yetkililere her departmanı dağıtmaları ve Versay’a kadar takip etmeleri talimatını vermişti. Geriye kalan tek üye, Jules Ferry, Belediye Binası’nda (Hotel de Ville) kaldı ve ilçe belediye başkanlarının yardımıyla bir günlüğüne karşı devrim merkezi kurmayı başardı.

Ancak yardım gelmeyince, kaçan hükümet, bolca tavsiye iletip, bildiri gönderdi. Ulusal Muhafızlar’ın yeni komutanı olarak Saisset’yi atadı ve Paris halkını onun etrafında toplanmaya çağırdı. Fakat bu ve diğer eylemler, yalnızca kendi yetersizliğine dikkat çekti; gerçek anlamda devrimci olmayan tek güç, Ferry’nin ertesi gün kendi hallerine bıraktığı belediye başkanları grubundaydı.

Ancak hükümet, kendi gölgesinden korktu. Gerçekte karşı taraf korkulacak bir merkezi yönlendirme becerisine sahip değildi. Vinoy’nun yaşadığı yenilgi, Lecomte’un ölümü ve hükümetin bozguna uğraması, Ulusal Muhafız Merkez Komitesi’nin işi değildi. Ulusal Muhafızlar’ın sıradan üyeleri kendiliğinden bir araya gelmişti. Komite, kendi başkomutanı Lullier’ye sadece en genel emirleri vermiş ve bunların uygulanmasını sağlamamıştı. Bu nedenle, kapıları kapatmayı, az sayıdaki karşı devrimci grubu dağıtmayı veya Paris’in batı tarafına hâkim olan ve hükümet birlikleri tarafından yeniden işgal edilen Mont Valerien Kalesi’ni ele geçirmeyi başaramadı. Komite, 20 veya 21’ine kadar Paris’in tek yöneticisi olduğunu fark etmedi. Kendi beceriksizliği ve anayasal yetki eksikliğinden o kadar bunalmıştı ki, hükümet için zaman kazanan belediye başkanları tarafından kandırılmasına izin verdi. Paris belediye meclisinin seçimi için onlarla görüşmelere girdi. Onların onayına o kadar önem verdiler ki, bu seçimi 26 Mart’a kadar erteleyebildiler.

O tarihe kadar komite hiçbir şey yapmadı. Bu arada Thiers, dikkatlice bir ordu topluyordu. Güvenilmez birliklerini Satory’deki büyük bir kampa topladı ve sivilleri oradan uzaklaştırdı. Sıradan bir insanın oraya yaklaşması neredeyse imkânsızdı. İçeride askerler iyi besleniyor, iyi muamele görüyor, dikkatli bir propaganda faaliyetine tabi tutuluyordu. Dahası, hâlâ Kuzey Fransa’yı Paris surlarına kadar işgal eden Bismarck’a gitti ve Paris’e yapılacak saldırıyı desteklemek için Napolyon’un ordusundan esir birlikleri temin etti.

26 Mart’ta Paris belediyesi seçildi. Ezici bir devrimci çoğunlukla seçilen belediye, “Komün” adını aldı.

Komün Neydi?

Komün ne anlama geliyordu? Bu ismin içerdiği güçlük zorluk neydi?

Bugün ilan edilen sovyetin aksine, egemen sınıfa karşı kesin ve net bir meydan okuma değildi. “Sovyet” kelimesinin ima ettiği gibi açık, ayrıntılı ve kapsamlı bir isyanı da içermiyordu. Hâlâ belirsizdi. “Komün”, Fransız burjuvazisine ait saygın bir kelimeydi ki hâlâ öyle. Kent veya kır bölge konseyi anlamına geliyor, dolayısıyla, Fransız devlet mekanizmasının bir parçası. Bu nedenle, yasal olarak, “Komün” ilanı, Paris’in daha önce reddedilmiş olan sıradan belediye özerkliğini üstlenmesi anlamına geliyordu. Sonradan kimi anarşistler, bu özerklik talebinin, çerçevesi sonradan çizilen kapsamlı ademi merkeziyetçilik planı üzerinden, Komün’ün gerçek özünü meydana getirdiğini iddia ettiler. Oysa bu tür bir argüman tümüyle yanıltıcıdır. Yerel yönetimin ayrıntıları hakkındaki bir anlaşmazlık, bir devrimin temelini teşkil etmez. Bu terimlerle yazan ve düşünen tarihçiler, mesleklerine ihanet etmişlerdir.

Her şeyden evvel, hem işçiler hem de ona destek veren küçük orta sınıf için Komün, 1792 ve 1793’ün büyük komünü anlamına geliyordu. Paris’in tüm yoksul sınıflarının güçlü devrimci organı, kralı devirip cumhuriyeti kurmuş, Konvansiyon’u Jirondenlerden arındırmış ve kritik yıllar boyunca devrimi yönetmiş ve gerçekleştirmişti. Tekrar tekrar, gerici gücü ve zengin sınıfları devirmiş ve yıkmıştı. Paris’in yeniden dirilttiği bu organ, tahtta oturan gerici güce, Thiers Hükümeti tarafından temsil edilen para gücüne karşı dönecek ve onu kırılgan bir sopa gibi kıracaktı, tıpkı eski Komün’ün 10 Ağustos 1792’de Fransız monarşisini sonsuza dek yıktığı gibi.

Bu fikir, tüm sınıflar arasında yaygınlaşmıştı. Oysa komünarların çoğunluğunun zihninde yeni bir fikir vardı ve gelecek, bu fikrin Komün’ün özü olduğunu, içindeki hayati ve tehlikeli olan ne varsa bu fikirden kaynaklandığını ortaya koydu. Geri kalanı ise cumhuriyetçi ve merkeziyetçilikten uzak duygusallık, sadece tarihsel bir hayaldi. Yeni fikir, Komün’ün işçi cumhuriyeti olduğunu söylüyorydu. Paris’in tüm işçi sınıfı ve hâlâ proletarya ortamında bulunan küçük esnaf ve işverenler, işçilerin kaderlerini kendi ellerine aldığını hissettiler. En başlarda, 20 Mart'ta, Resmi Gazete’de şunlar söylendi:

“Başkent proletaryası, yönetici sınıfların başarısızlığı ve ihaneti karşısında, kamu işlerinin yönetimini ele geçirerek, durumu kurtarma vaktinin geldiğini fark etmiştir. [...] Proletarya, kendi haklarına yönelik sürekli savrulan tehditler, meşru özlemlerinin mutlak reddi, ülkenin ve tüm umutlarının yıkımı karşısında, kaderini kendi ellerine almanın ve iktidarı ele geçirerek zaferi sağlamanın zorunlu görevi ve mutlak hakkı olduğunu anlamıştır.”

Komün işte buydu: işçilerin iktidarı ele geçirmesiydi. Onu muktedir sınıf için büyük ve tehlikeli kılan şey tam da buydu. İşte bu yüzden bugün hâlâ yaşıyor, tarih boyunca hatırlanıyor.

Dolayısıyla, 26 Mart’ta Komün ilan edildiğinde, Paris’i büyük bir mutluluk ve rahatlama dalgası sardı. O gün Belediye Binası meydanında görülen sahneler, nadiren görülmüştür. Bu çılgın coşku burjuvaziyi bile kuşattı. İşçi ve işveren, birlikte sevindiler. 1748’i görmüş yaşlılar, sessizce ağlıyorlardı. Genç erkekler, kadınlar ve çocukların gözleri ışıl ışıldı. Saçılan çiçekler, dalgalanan kırmızı bayraklar, şarkı söyleyen kalabalıklar, “Marsilya Marşı”nın o çılgın ritmi, tüm bunlar, büyük bir özgürlük, yeni bir yaşam hissi veriyordu. Casuslar, Versay’a Paris’in “Komün ile deliye döndüğünü” bildirdiler. Bu doğruydu. Paris, eski zalim istibdatı ayakta tutan sütunların çatladığını hissediyordu. Devrimci bir anın o nadir sevincini hissetti. Eski ve kötü ağırlığın bir kenara atıldığı, geçmiş ve gelecek acıları telafi eden ve şarap gibi sarhoş eden bir gelecek vizyonu veya duygusunun olduğu o an, her şeyin mümkün olduğu bir an gelip çatmıştı. Böyle bir an az kişiye nasip olur. Nadiren yaşanır. Paris bunu daha önce de yaşamıştı: 10 Ağustos 1792 gecesi Tuileries Sarayı’na baskın düzenlenip kral kurşuna dizildiğinde ya da 25 Şubat 1848’de son Bourbon hanedanı üyesi kaçtığında da aynı duygu açığa çıkmıştı. Bu ruh, günümüzde, Çar’ın iktidarının yıkıldığı 1917 Mart’ında Petrograd’da, Sovyet Cumhuriyeti’nin ilk günlerinde Budapeşte’de dolaşmış, hatta dört yıl önce bir Kasım günü Berlin’e kısa da olsa uğramıştı.

Paris Komünü’nün ilk günlerinde bunlar yaşandı. Günümüzde bunu hatırlayan çok az insan var, ancak Valles’nin “büyük günler”, “Komün günleri” dediği o günlerin anısını her zaman yaşattılar ve o günlerin coşkusundan bir parça bize de kaldı.

Savaş Başladı

Fakat bu sevincin sonsuza dek sürmesi imkânsızdı. Thiers, ordusunu hazırladı. Hazırlıklar 2 Nisan günü tamamlandı. Ordu, o gün toplarını Paris’e çevirdi. O gün, Ulusal Muhafızlar olarak adlandırılan Federaller ile Thiers’in birlikleri olarak adlandırılan Versaylılar arasında ilk savaş cereyan etti. Ertesi gün Komün, büyük bir saldırıyla karşılık verdi, ancak bu saldırı, sıradan askerlerin değil, generallerin tam beceriksizliği nedeniyle felâket ve yenilgiyle sonuçlandı. 3 Nisan’dan itibaren Paris ve Versay, yıpratıcı ve kanlı bir siper savaşına girdi. Paris’in tüm batı surları boyunca savaş, günlerce tüm sertliğiyle sürdü ve Komünarlar her geçen gün sayıca daha da azaldı.

Fransız hükümeti tarafından Bois de Boulogne'daki tahkimatın önünde komünarların idam edilmesi, 29 Mayıs 1871. James Tissot, 1871.

3 Nisan fiyaskosunun ardından Cluseret, tüm Muhafız Birliği’nin komutanlığına atandı. Söylenene göre Amerikan İç Savaşı’nda da savaşmıştı. Komün’ü Cluseret yok etti. Görevlerini yerine getirmedi: sahadaki alaylara destek olamadı, mühimmat temin edemedi, yüklenicileri denetlemedi ve savunmayı organize edemedi. Hiçbir şey yapmadı ve yapabileceği az şey de, kendisine danışmadan emir verme yetkisini elinden alan, yeni seçilmiş Merkez Komite’nin müdahalesiyle engellendi.

Yirmi yedi gün içerisinde Komün ordusunun neredeyse tamamı yok oldu. 30 Nisan’da Cluseret tutuklandı, yerine Rossel adında genç bir subay geçti. Örgütleme işinin ilk adımları bu sayede atılabildi. Cephe, üç yetenekli generalin emrine verildi: mühimmat organize edildi. Ancak 9 Mayıs’ta Issy kalesi düştü: Rossel, Komün’e karşı bir darbe girişiminde bulundu, başarısız oldu ve kaçtı. Blanqui’nin eski bir düşmanı, ancak fikir olarak Blankist olan Delescluze, yönetimi devraldı, ardından Savaş Bakanlığı’nı düzene sokmak için beyhude bir teşebbüs içine girdi.

Komün’ün İçinde

26 Mart’ın üzerinden iki ay geçmişti. Dolayısıyla, genel bir politika belirlemek, beceriksizce ve tereddütle de olsa bir işçi devleti kurma işine soyunmak için vakit vardı.

Komün içinde bir çoğunluk bir de azınlık vardı. Kabaca söylemek gerekirse, bunlar sırasıyla Blankistler, romantik cumhuriyetçiler ve Enternasyonal’den oluşuyordu. Enternasyonal üyeleri, azınlığın geri kalanıyla birlikte, sosyalist ilkeler konusunda çoğunluğa karşı değillerdi. Tamamen çoğunluğun politikasına veya politika eksikliğine karşıydılar. Bu çoğunluğun içinde, Blankistler, liderleri Blanqui’nin Thiers hükümetinin eline geçmesi üzerine, rehberlik ve politika üretme imkânından mahrum kalmışlardı. Blanqui’nin politikası her daim, proletarya diktatörlüğünün kurulmasına ve burjuvaziye karşı savaşın başarılı bir şekilde yürütülmesine odaklıydı. Bu nedenle, genel sosyalist politika tartışmalarından kasıtlı olarak kaçınmış ve takipçilerini teorik ilkelerinden ziyade cesaretleri ve itaatkarlıkları nedeniyle seçmişti. Böylece militan devrimcilerden oluşan yakın bir grup oluşturmuştu, ancak şimdi, kendisi Thiers tarafından taşrada yakalanıp hapse atıldığında, takipçileri lidersiz kalmıştı. Örgütünün ciddi kusurları hemen ortaya çıktı. Hiç kimse, Blanqui’nin yerini dolduramıyordu ve düzenli bir politika izleyemeyen Blankistler amaçsızca savruluyordu. Küçük çaplı darbeler gerçekleştiriyorlar, kimi zaman güçlü bir duruş sergiliyorlardı, ancak genel bir politika izleyemiyorlardı. Generali olmayan teğmenler gibiydiler. En önemli dertleri, Blanqui’yi kurtarmaktı. Thiers’e Komün’ün elindeki tüm rehineleri Blanqui karşılığında takas etmeyi teklif ettiler, ancak Thiers, akıllı bir hamleyle bu teklifi reddetti.

Blankistlerdeki kararsızlık ve tereddütlü hal, 1748’in eski liderlerinden rehberlik beklemeye alışmış olan Komün üyelerinin kitlesi şahsında daha da derinleşti. Komün, esasen işçi sınıfı temsilcilerinin rastgele bir araya gelmesinden oluşuyordu. Bugün, eleme veya örgütlenme şansı olmadan aceleyle seçilmiş, gelişigüzel bir işçi delegeleri meclisi alsaydık, şüphesiz ki karşımızda “karışık bir grup” bulurduk. Muhtemelen bir veya iki düzenbaz, birkaç yabancı, ikinci sınıf yeteneklere sahip birkaç istikrarlı ve dürüst işçi, orantısız sayıda sadece laf kalabalığı yapan kişi, yetenekleri ve cesaretleriyle meclis üzerinde tesir yaratmayı bilen birkaç kişi olurdu. Komün, tam olarak böyleydi. İçinde karakterleri şüpheli olmayan bir veya iki kişi vardı. Eski bir sahtekar olan Blanchet, ihraç edildi ve diğer ikisininse polis casusu olduğundan şüpheleniliyordu. Birkaç yabancı da vardı. Komün üyelerinin büyük çoğunluğu, sağlam gelirli işçilerden oluşuyordu, bunlar da Felix Pyat’nın gibi, sadece laf kalabalığı yapanların etkisi altındaydılar. Bu adamların politikası değilse de temel alışkanlığı 1793’ün hatırası üzerine bina edilmişti. Tek meseleleri o günleri taklit etmekti.

Önemli bir kısmı azınlık grubuna mensup olan Enternasyonal üyeleri, hayalperest olarak adlandırılmalarına rağmen, bazı yönlerden diğerlerinden daha “gerçekçi”ydiler. 1870’te güçlü bir sendika federasyonu olan Enternasyonal, kuşatma sırasında sendikaların ortadan kaybolduğunu gördü. Sonuç olarak, Paris’te 1871’e kadar güçlü veya Enternasyonal’in tipik bir örneği haline gelmemiş olan siyasi “hiziplere” güvenmek zorunda kaldı. Enternasyonal’in programı, kapitalist sanayinin sendikalardan doğan özerk işçi birliklerine devredilmesiydi (bu, İngiltere’de Lonca Sosyalizmi başlığı altında yeniden keşfedilmiştir), siyasi devlet ise merkeziyetsiz bir cumhuriyet olacaktı. Enternasyonal, ideal devletiyle o kadar meşguldü ki, Savaş Bakanlığı’nın taleplerinin üstünlüğünü fark edemedi.

Komün üyeleri arasında Delescluze veya Varlin gibi görevleri konusunda ehil bir iki kişi de vardı. Ancak bu birkaç kahraman adam, Komün üyelerini kendi seviyelerine yükseltmeyi başaramadı. Komün’ün yetersizliği ve kararsızlığı, Ulusal Muhafızlar’ın sıradan üyelerinin kahramanlığı ve özverisiyle çarpıcı bir tezat teşkil ediyordu.

Bu nedenle, Komün’ün genel politikası hakkında kaydedilecek çok az şey bulunması şaşırtıcı değildir. Eyaletlere gönderilen iki bildiri, duygusal çağrılardan başka bir şey içermiyordu. Komün’ün kabul ettiği “program”, kendisini kesinlikle yukarıda bahsedilen merkeziyetçilikten uzaklaşma teorileriyle sınırlıyordu.

Komün, doğal olarak, meclisin kira ve faturalarla ilgili yıkıcı kararını yürürlükten kaldırdı. İşçilerin tüm kiralarını bu karardan muaf tutan Komün, Ulusal Muhafızlar’ın maaş ve ödeneklerini ödemeye devam ederek onların geçimlerini sağladı. Rehin dükkânlarında bulunan, yoksul sınıflara ait tüm mobilya ve malları iade etti. Kilise ve devleti birbirinden ayırdı, kilise mallarına el koydu ve eğitimi laikleştirdi. I. Napolyon’un zaferlerinin Paris’teki en ünlü anıtı olan Vendôme sütununu yıktı. Komün yetkilileri için yıllık azami maaşı 240 sterlin olarak belirledi. Bir dizi komün karşıtı dergiyi yasakladı.

Ama hepsi bu kadardı. Doğru ya da yanlış, Komün, o anki askeri ihtiyaçlarla o kadar meşguldü ki, yeni bir toplumun temellerini belirlemekle ilgilenecek vakti yoktu.

Komün Yönetimi

Komün’ün yönetimini ele aldığımızda kaydedilecek daha çok şey var.

Komün’ün başlangıcında seçilen Yürütme Komisyonu, kadrosu itibarıyla tamamen işe yaramaz ve pasifti. Onun yerini, eğer bir rol üstlendiyse, çeşitli kamu hizmetlerine atanan delegelerin toplantıları ve daha sonra iki Kamu Güvenliği Komitesi aldı.

Bu heyetler arasında belki de en verimli yönetileni, her ikisi de Azınlık üyesi olan ve Varlin’in de Enternasyonal üyesi olduğu Jourde ve Varlin’in elindeki Maliye heyetiydi. Jourde küçük orta sınıftan gelen bir isimdi, Varlin ise emekçi bir mücellitti. Çoğunlukla Paris belediyesine ait gelirlerden günde 675.000 frank sağlamak zorundaydılar. Bu, ancak en sıkı tasarruf ve en dikkatli muhasebe ile mümkün oldu. Jourde ve Varlin’in yönetimi, özen ve titizliğin bir modeli olarak iş gördü.

Bu bölümde dikkat edilmesi gereken en büyük hata, Jourde ve Varlin’den ziyade Komün’e atfedilmelidir. Fransa Bankası, Paris’e 9.400.000 frank borçluydu, zorla da olsa, 7.290.000 frank daha ödemeye ikna edildi. Sonuç olarak, Jourde’un kaynaklarının kısıtlılığı, tüm Komün yönetimini neredeyse açlığa mahkûm etti. Buna rağmen, Komün, Fransa Bankası’na el koymayı sürekli olarak reddetti. Bankada nakit ve çeşitli kâğıt paralar şeklinde, tüm hükümeti satın almaya, Fransa ve Versay’ı bir sürü Komün ajanıyla doldurmaya, her Versay yetkilisine rüşvet vermeye yetecek kadar para vardı. Bankadaki para tamı tamına 2.980.000.000 franktı yani yaklaşık yüz elli milyon sterlin. Elli yıl önce böyle bir parayla her şey yapılabilirdi. Ancak Komün’e katılmış, son derece saygıdeğer yaşlı bir beyefendi olan Beslay’nin etkisi, böyle bir el koymayı engelledi. Onun iyi niyeti ve Prudoncu kredi teorisini ısrarla savunması, Komün’ü hareketsizliğe sürükledi. Neticede fikir etrafında oluşan birlik, Komün’ü gerçek manada ürküttü.

Büyük ölçüde Maliye Bakanlığı’na bağlı olan bir dizi küçük daire, yetenek ve dürüstlükle yürütülüyordu. Gümüşçü Theisz, posta ve telgraf işlerinin başına geçti. Thiers’in yetkililerinin Postane’yi neredeyse yağmaladığını, pulları bile alıp geriye sadece boş bir bina bıraktığını keşfetti. Paris posta hizmetlerini çok hızlı bir şekilde yeniden kurdu ve çalışma koşullarını iyileştirdi. Doğal olarak, Thiers tarafından kesilen taşraya giden telgraf hatlarını yeniden kuramadı, ancak geceleri hatların arasından sızarak düşmanın elindeki kasabaların posta kutularına Paris mektuplarını bırakan başarılı bir gizli ajan servisini yönetmeyi bildi. Darphane, bronz işçisi Camelinat tarafından yönetiliyordu. Onun yönetiminde öyle teknik iyileştirmeler yapıldı ki, Komün’ün yıkılışı sonrası Versay Hükümeti, kendi darphane ustasına mükemmelleştirdiği iyileştirmeleri öğretmesi için onu güvenli geçişle geri çağırdı.

Maliye Bakanlığı’na bağlı bir diğer alt kuruluş olan Kamusal Yardımlar Dairesi, 1848 devrimcilerinden yaşlı bir isim olan Treilhard tarafından takdire şayan bir şekilde yönetiliyordu. İdarenin tüm ruhunu alt üst etmeyi başardı: onu her türlü hayırseverlik duygusundan arındırdı ve yardıma haklılık görünümü kazandırdı. Özellikle, konumlarının yoksulları ezme hakkı verdiğini düşünen “merhametli rahibeler” ve doktorlara karşı çok sertti. Treilhard’ın hizmeti tamamen yeniden organize etmesine bir tek zaman darlığı mani olabilirdi.

Daha küçük daireler içerisinde anılmayı hak eden biri varsa o da Gıda Komisyonu’dur. Paris’in düzenli tedariki ve fiyatlardaki düşüş, en azından isim olarak, onun eseriydi. Aslında asıl övgüyü, Tarım Bakanı olup Mayıs ayından sonra komisyonun hizmetlerinden tamamen vazgeçen, bunun da herhangi bir olumsuz sonuç doğurmadığı Viard hak ediyor.

Adalet Bakanlığı’nda (Eugene Protot, temsilci) ve Eğitim Bakanlığı’nda (Edouard Vaillant, temsilci) kaydedilecek pek bir şey yok; özellikle de uzun zamandır ilerici burjuva reformcuları tarafından talep edilen eğitimin laikleştirilmesi gibi kimi küçük reformların duyurulması dışında.

Dışişleri Bakanlığı heyetine çok kötü hizmet verildi. Temsilci Grousset’nin para sıkıntısı çektiği doğru, ancak kendisine para sağlanması konusunda ısrar etmek de onun göreviydi. Bankada, her Fransız eyaletinde devrimci gazeteleri finanse etmek ve hizmetlerini boşuna sunan sorumlu temsilciler aracılığıyla, büyük Fransız şehirlerindeki sönmekte olan Komünar hareketlerini canlandırmak için yeterli para vardı. Hareket, Thiers’in Paris’e karşı yürüttüğü büyük askeri yığılmayı imkânsız kılacak kadar kolayca canlandırılabilirdi. Bunun yerine, Grousset, birkaç çok iyi seçilmemiş manifesto yazmakla yetindi ve bunların dağıtımını şansa ve iyi talihe bıraktı.

Yukarıda adı geçen heyetlerin hiçbiri, Kamu Güvenliği heyeti de dâhil olmak üzere, kapitalist rejimin gizli belgelerini inceleyip ifşa etme fırsatını, yapmaları gerektiği gibi, değerlendirmediler. Şüphesiz ki, Napolyon’un saltanatının yolsuzluk dolu entrikalarına dair, günümüzde gizli antlaşmaların yayınlanması kadar büyük bir sansasyon yaratacak kadar çok kayıt vardı.

İşçi sınıfına yönelik somut adımları yalnızca İşçi Partisi heyeti attı. Avusturyalı bir işçi olan Leo Frankel delegeydi. O da, Enternasyonal’in diğer tüm üyeleri gibi, Enternasyonal’in Paris Federal Konseyi ile düzenli iletişim halindeydi ve onun politikasını uyguluyordu (Marx, Genel Konsey’de bir ara Enternasyonal’in Londra’daki politikasını yönetmeyi ummuştu, ancak iletişim konusundaki güçlük gibi muhtelif nedenlerden dolayı bu mümkün olamadı).

Bu nedenle Frankel, sahip olduğu süre dâhilinde Enternasyonal’in programını, yani kapitalist sistemi işçilerin üretim dernekleri sistemine dönüştürme programını mümkün olduğunca uygulamaya çalıştı. Meslektaşlarının çoğunun aksine, planlarını işçiler için değil de işçiler tarafından uygulama hatasına düşmedi veya kâğıt üzerindeki kararları gerçekleşmiş gerçekler olarak kabul etmedi. Sendikaların tamamen ortadan kalkması ve geniş çaplı ekonomik ayaklanmayı yasaklayan Savaş Bakanlığı’nın acil ihtiyaçları karşısında ihtiyatlı davrandı. Acil görevlerinin sendika hareketini yeniden yaratmak, işçilerin lehine çözülmemiş anlaşmazlıkları halletmek, çeşitli sanayi ve hizmetlerin yönetimini, sendikalar yeterince güçlenip aktif hale geldikçe onlara devretmek olduğunu fark etti.

Ulusal Muhafızlar’daki hizmet çağrıları bunu çok zorlaştırdı. Ancak ilk görevi çok yetenekli bir şekilde yerine getirildi. Komün’ün yıkıldığı günlerde, 34 sendika merkezi komitesi (yani tek bir mesleği kapsayan sendikaların merkezi komiteleri), 43 üretim derneği ve 11 çeşitli işçi derneği aktif olarak faaliyet gösteriyordu. Yani ortada iyi örgütlenmiş 34 meslek grubu vardı ve bu sendikaların çoğu en azından 1870’ten beri en azından tabela düzeyinde var olsalar da, Mart ayında fiilen yok oldu, oysa elimizde bunların Komün boyunca canlı ve militan olduklarına dair kanıtlar bulunuyor.

İşverenlere karşı alınacak acil önlemler arasında, Komünar sözleşmeleri için “adil ücret” maddesinin uygulanması, gece fırıncılığının yasaklanması ve işverenler tarafından uygulanan her türlü para cezası veya ücret kesintisinin yasaklanması sayılabilir. Frankel, sekiz saatlik iş günü önerisini hayata geçiremedi.

Aleni bir dizi nedene bağlı olarak, sanayinin işçi birliklerine devredilmesi konusunda ancak çok ufak bir adım atılabildi. Komün, tüm sözleşmelerde işçi birliklerine öncelik veren bir kararname yayınladı, bunun sonucunda, sonlara doğru Ulusal Muhafızlar’ın neredeyse tüm ihtiyaçları bu şekilde karşılandı. Paris’teki terk edilmiş veya kapanmış atölye ve fabrikaların (ki bunların sayısı oldukça fazlaydı) ilgili işçiler tarafından devralınmasını sağlamak için sendikaların tüm şubelerinin temsilcilerinden oluşan bir Soruşturma Komisyonu topladı. Bu Komisyon, 10 ve 18 Mayıs’ta iki kez toplandı, ancak ne yazık ki, görüşmelerinin ve kararlarının tüm kayıtları kayboldu.

Polis teşkilâtı, “Genel Güvenlik” Blankistlerin elindeydi. 25 yaşında genç bir adam olan Raoul Rigault, önce Kamu Güvenliği Delegesi (yani Polis Şefi), ardından da Savcı (yani Başsavcı) oldu. İşlerin genel yönetimi her zaman onun elindeydi. Blankistlerden Cournet, Kamu Güvenliği Delegesi olarak onun yerini aldı ve daha sonra yerini Theophile Ferre’ye bıraktı. Hem Ferre hem de Rigault, Komün’ün en “korkunç” üyeleri olarak ün kazandılar.

Rigault’a yönetimindeki “hafiflik” nedeniyle şiddetli saldırılar yapıldı, ancak genel olarak bu saldırılar haksızdı. Hizmetinin tam olarak imparatorluğun polis sistemine dayandığı, açık ve ciddi kusurları olduğu doğrudur. Bununla birlikte, birkaç gün içinde yoktan bir şey yaratmak zorundaydı ve doğal olarak bunu en kolay yolla, seleflerinin izinden giderek yaptı. En azından Paris sokaklarının sakin ve düzenli olmasını, şiddet suçlarının bilinmemesini ve Versay komplocularından hiçbirinin ortaya çıkmaya cesaret edememesini sağlamış olmak önemli bir şeydi. Ferre ve Rigault, ayrıca eski Polis Müdürlüğü arşivlerini inceleyerek, hâlâ Komünar saflarında bulunan bir dizi casus ve haini de ortaya çıkardı.

Versaylıların esirleri öldürmesini durdurmak için Komün, öldürülen her esir için Paris’te kalan Komün karşıtı üç rehinenin vurulması gerektiğine dair bir kararname çıkardı. Bunun sonucunda Rigault, çoğunluğu gerici güçlerin küçük çaplı temsilcilerinden oluşan, ancak Paris Başpiskoposu, Yüksek Mahkeme Başkanı ve en değerli ödül olarak, Napolyon’un Meksika Savaşı’na ilham veren kapitalist Jecker’i de içeren bir dizi rehine topladı. Bununla birlikte, kararname uygulanmadı; çünkü Versaylılar, bir süre sonra esirleri vurma uygulamasına yeniden başlasalar da, 2 Nisan’dan 23 Mayıs’a kadar süren kuşatma boyunca Komünarlar tarafından hiçbir esir veya silahsız insan öldürülmedi.

Komün’ün Yıkılışı

Rossel’in kaçışının ardından bir Kamu Güvenliği Komitesi atanmıştı. Komitenin adı güzeldi, ama tek başına isimlerin Pyat gibilerin karakterlerini değiştirmesi mümkün değildi. Kendi beceriksizliği nedeniyle görevden alındı ve savunma, Delescluze’ye bırakıldı. Ancak çabaları hiçbir sonuç vermedi. Adamları 10’a 1 oranındaydı ve sayıca azdı. Issy’den sonra Vanves Kalesi de düşmüştü ve Komün’ün sonu sadece zaman meselesiydi.

Komün, her zamanki gibi romantik bir yaklaşımla, 15 Mayıs’ta yeni bir Kamu Güvenliği Komitesi atayarak durumu ele almaya çalıştı. Ciddi bir durumla karşı karşıya olduklarını düşünen azınlık, rahatsızlıkları ile birlikte Komün’den ayrıldı ve ilçelere (bölgelere) çekildi, zira Komün üyeleri, görevleri gereği kendi bölgelerinin ilçe meclisiydi. Uluslararası Federal Konseyi, bu aşamada geri çekilmenin skandal yaratacağına onları ikna etti ve bu isimler geri döndüler.

22 Mayıs’ta bir casus, Versay ordusuna Paris’in en güneybatı ucunun (Auteuil) savunmasız olduğuna dair mesaj gönderdi. Mesaj üzerine hükümet birlikleri, öğleden sonra gizlice içeri girdiler. O akşam ve ertesi sabah tüm batı kapılarından içeri akın ettiler.

23 Mayıs’ta Komün hazırlıksız yakalandı. Delescluze, Dombrowski, Rigault ve birkaç kişi daha savunmayı organize etmeye çalıştı. Komün üyelerinden bazıları, özellikle birkaç gün önce kızıl fularlarını cesurca taşıyanlar, utanç verici bir şekilde saklandılar. Ulusal Muhafızlar, halk güçlerinin doğal içgüdülerine uyarak, kendi karargâhlarını savunmak için geri çekildiler. Dombrowski ve daha sonra Rigault, savaşırken öldürüldü. La Cecilia, Wroblewski, Varlin, Frankel ve diğerleri, kendi karargâhlarında direnişi organize etmeye çalıştılar, ancak Komün içindeki firarlar nedeniyle ki ilk kaçan kişi tabii ki Felix Pyat’tı, organize bir direniş yaşanmadı.

Versaylılar, direnişin düzensizliğinden faydalanarak, 23 ve 24'ünde neredeyse tüm barikatları kuşatarak ele geçirmeyi başardılar. Savaşta kayıplar çok azdı. Eğer General Clinchant’ın istediği gibi ilerlemeye devam etselerdi, Paris hemen düşerdi. Ancak bu, onların planı değildi, M. Thiers’in emirleri de bu yönde değildi.

Versay birlikleri, Paris’e girer girmez bir katliam düzenlediler. Askerlere, ellerinde silahla teslim olan herkesi derhal öldürme emri verilmişti ve bu emir yerine getirildi. Dahası, şüphe uyandıran veya çıkar çatışması nedeniyle ihbar edilen herkesi de öldürdüler. Boşta dolaşan kalabalıklar bir araya toplandı, arandı ve ellerini göstermeleri emredildi. Avuç içindeki barut lekesi olarak algılanabilecek herhangi bir siyah iz, idam için yeterli kanıt olarak kabul edildi. Ulusal Muhafız kıyafetinin herhangi bir parçasını elinde tutan her erkek vuruldu. (Bu noktada 1919’da, ordu kıyafetinin herhangi bir parçasını elinde tutan her Londralının vurulduğunu hayal edin.)

Polis, 399.823 ihbar mektubu aldı ve bunların sadece yirmide biri imzalıydı. Bu türden bir mektup yazmak, eğer bulunabilirse, ihbar edilen kişinin hayatının tehlikeye atılması için yeterliydi. Hükümet binalarına benzin sıktığı söylenen kadın benzin atıcıları efsanesi, bu katliama kadınların da dâhil edilmesine yol açtı. İtfaiyeciler, neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı, çünkü kötü niyetli bir kişi, onların hortumlarını benzinle doldurdukları yönünde bir söylenti yaymıştı.

Şans eseri ölümden kurtulan siviller, sayısız askeri mahkemeden birinde yargılanmak üzere götürüldü. “Yargılama”, hiçbir zaman birkaç dakikadan fazla sürmüyor, davaların yarısında ölüm cezası veriliyordu. Cesetler, Paris sokaklarında bırakıldı veya aceleyle yarıya kadar gömüldü.

Mahkeme kararıyla kurşuna dizilmeyenler, yeniden yargılanmak üzere Versay’a gönderildiler. La Muette kapısından geçmeden önce, kibirli ve tiyatral General Marquis de Gallifet tarafından durduruldular. General, aralarından birkaçını oracıkta kurşuna dizmek üzere seçti. Bir gün beyaz saçlıları, başka bir gün komşularından daha uzun veya daha çirkin olanları öldürdü. Korkunç hayal gücünü eğlendiren her türlü fantastik sebepten faydalandı.

Ardından, zavallı, baygın haldeki konvoylar, kavurucu yaz güneşinin altında, üzerlerinde hiçbir şey olmadan Versay’a doğru yürüdüler. Çoğu zaman su içmeye veya dinlenmeye izin verilmedi, hatta bazen esir alanlarına rahatsızlık verdikleri gerekçesiyle topluca vuruldular. Versay’a vardıklarında ise yeni işkencelere maruz kaldılar. İktidara yaltaklanan kalabalıkların dayağını yediler, tükürüklerine maruz kaldılar, sonra leş kokan yeraltı zindanlarına tıkıldılar.

Bu tür saldırılara daha önce dünyanın ücra köşelerinde, sömürge savaşlarında siyahiler de maruz kalmışlardı, ancak Avrupa’nın merkezinde böylesi daha önce hiç yaşanmamıştı.

Bu saldırılara karşı öfkelenen Komünarlar, ellerinde kalan rehinelerin canlarının iadesini talep ettiler. Sorumluluktan kaçmayı reddeden Ferre, emri verdi ve rehineler kurşuna dizildi. Komün’ün az sayıdaki savunucusu, artık Paris’in doğu mahallelerine çekilmek zorunda kaldı. Lüksemburg ve nehrin güney yakası kaybedilmişti, Montmartre gafil avlanmıştı ve Belediye Binası alevler içindeydi. İşçi mahallesi Belleville, Komünarların tek kalesiydi. Güneş, kendini gizledi ve büyük topların getirdiği şiddetli yağmur başladı.

25, 26 ve 27’sinde Versaylılar, nihayet örgütlü bir direnişle karşılaştılar. Sayıca çok fazla olan birlikleri her yerde durduruldu. Ulusal Muhafızlar, kahramanca ve inanılmaz bir direniş sergiledi. O günlerin hikâyesi, asil cesaretin ve sorgusuz sualsiz bağlılığın kaydıdır. Versaylıların yavaş seyreden ilerleyişleri onlara epey pahalıya mal oldu.

Ama o son, illaki gelecekti. Komünarlar, yavaş ama kaçınılmaz bir şekilde geri püskürtülüyordu. Tek başına genel yönlendirmeyi yapan Delesduze, 25’inde her şeyin bittiğini gördü. 1830 ve 1848’i görmüştü: başka bir yenilgiyi daha yaşamak istemiyordu. Yorgun, bitkin ve çok yaşlı görünen Delesduze, arkadaşlarının gözleri önünde, Versay toplarının sadece bir taş yığınına dönüştürdüğü Chateau d'Eau’daki bir barikata doğru sokaklardan yürüdü. Silahsız, elindeki bastonla, yavaşça barikata tırmandı. Bir anlık duraksama oldu, çünkü askerler bu yaşlı adamın hâlâ Komün üyesi olarak kızıl fularını taktığını görünce şaşırmışlardı. Biri ateş etti: adam etrafında biraz döndükten sonra yere yığıldı ve öldü.

Ama o öldü diye savaş sona ermedi. Versaylılar, yavaş yavaş ilerlemeye devam ettiler. 26’sında Bastille Meydanı’nı ve eski Saint Antoine Mahallesi’ni ele geçirdiler. 27’sinde kuzeyden inerek, Pere Lachaise mezarlığını aldılar. Pazar sabahının erken saatlerinde Belleville tepelerindeki kalan Komünar barikatlarını ele geçirdiler. Ertesi gün Vincennes’in dış kalesi teslim oldu, son kızıl bayrak indirildi.

Son birkaç gündür Thiers, Gallifet’yi bizzat şehre salmıştı. Yaptıkları tarif edilemez. Şunu söylemek yeterli: Belleville, aylarca ölüler şehri görünümünden kurtulamadı. Şehirden geçen yolcu, terk edilmiş evlerde hiçbir ışık veya yaşam belirtisi görmüyordu. Sokaklar boş ve ıssızdı, sanki bir salgın, tüm sakinlerini alıp götürmüş gibiydi. Gallifet, işçi mahallelerini, Timur ya da başka bir gözü dönmüş Doğulu hükümdar gibi boşaltmıştı. Talihsiz kurbanlar, çoğunlukla Pere Lachaise mezarlığına götürüldü ve burada -et ve kan bozulduğu için infazlar makineli tüfeklerle gerçekleştirildi. Bugün bile, birçok Komünar’ın öldürüldüğü duvar, “le mur des federes (Ulusal Muhafızlar Duvarı) olarak bilinir ve dünyanın dört bir yanındaki sosyalistler için kutsal bir hac yeridir.

Direniş sona ermiş olsa da, katliam bitmemişti. 2 veya 3 Haziran’a kadar neşeyle devam etti ve insani nedenlerden ziyade, sağlık gerekçeleriyle durduruldu. Ardından “düzenli” yargılamalar başladı. Hastalık ve delilik yüzünden ölenlere çeşitli bahanelerle gardiyanlarca öldürülenler eşlik etti. Şimdi daha fazlası idam cezasına, bazıları ise uzun hapis cezalarına çarptırıldı. Askeri adaletin bile Komün’de hiçbir payı olmadığını kabul ettiği diğerleri ise serbest bırakıldı. Ancak Komün üyelerinin büyük çoğunluğu topluca Güney Denizi’ndeki Yeni Kaledonya adasına sürüldü.

Ulusal Meclis, Thiers’e oybirliğiyle teşekkür etti ve ordunun komutanı Mareşal MacMahon’u cumhurbaşkanı olarak atadı.

Yıllar sonra galipler tarafından bir af ilan edildi, yapılanların ve yaşananların unutulması ve bağışlanması teklif edildi. Ama bugün de unutmayanlar ve bağışlamayanlar var. 1848 gazisi yaşlı Komünarın yargıçların huzurunda söylediği şu sözleri hep birlikte hatırlıyorlar: “Bizi iki kez yendiniz. Ama üçüncüsünde biz yeneceğiz.”

Raymond W. Postgate
29 Nisan-20 Mayıs 1922
Kaynak