Başlangıç denilen sorun,
hem bir kavram hem de bir eylem olarak, her zaman kafa karıştırıcı ve endişe vericidir. Zorluğu, insanı en zor
soruyla karşı karşıya bırakmasıdır:
Nereden başlanır? Her başlangıç, bir varsayıma
ihtiyaç duyar, ancak başlangıç fikri, bir varsayım içermez,
herhangi bir varsayımı
öncelemez. İnsan, “Nereden ve nasıl başlamalı?” diye sormalıdır. Bu soru, her zaman başlangıç sorunuyla
boğuşan bir felsefeci olan Louis Althusser’e yöneltildiğinde, daha da karmaşık, içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu sorunla sürekli olarak yüzleşen
Althusser için belirli bir durumda başlangıç, çalışmalarında ciddi bir engel
teşkil eder. Her zaman ya başlangıçtan ne kastettiğini açıklamak ya da
çalışmalarındaki yeni başlangıçları gerekçelendirmek için büyük çaba harcar.
Çalışmamızın
bu bölümü, Louis Althusser’in toplam asarında karşımıza çıkan yeni başlangıçlar
sorununu ve bunlara dair anlayışını çıkış noktası olarak almaktadır.
Bu
çalışmada yer alan hem temel felsefi referanslar hem de incelediğimiz konu, yani
Althusser’in düşüncesi ve Pasolini’nin çalışmalarıyla ilişkisi, günümüz
koşullarıyla alakasız, eski ve pratiğe dökülemez şeyler olarak görülmüştür.
Daha doğrusu, Althusser ve Pasolini’nin çalışmalarında Hristiyanlıkta temsil
olunan radikal özgürleştirici güç, liberal-demokratik (veya ideolojiyi aştığını
iddia eden) çağımız için eskimiş kabul edilmiştir.
Dolayısıyla,
Althusser’e yüzümüzü çevirdiğimiz teorik çalışmamızda gerçek bir başlangıç yapmak
istiyorsak, işe Althusser’i ölü bir köpek ya da canavar (veya zalim) bir aydın,
yani bir Stalinist olarak ele alan yönelimi reddetmekle başlamalıyız.
Bu
bölümde Altuzerci proje ve felsefi çerçevesi sadakatle savunulmaktadır.[1] Bu
bölümün Althusser’e yönelik sadakatinin onun adını anarak özne olmakla bir
alakası yoktur. Somut bir ifadeyle, buradaki sadakat, salt müritliğe indirgenemeyecek
bir sadakattir. Bu bağı kuran ilgili bölüm, Altuzerci bir sorunsalı, yani, felsefecinin
tüm felsefi projesi boyunca meşgul olduğu, günümüz için de geçerli ve güncel
kalan bir dizi soru ve problemi ortaya koymaya çalışır.
Althusser'in
Marksist felsefeye en önemli katkısının, ideoloji eleştirisi teorisi olduğuna
hiç şüphe yok. Bu, sinema teorisi alanında da açıkça görülen bir husus. Onun “Marx’a
dönmek” denilen anlayışı temel alan felsefi pratiği, yirminci yüzyılın ikinci
yarısında Marksizm alanındaki en önemli, en iddialı ve en etkili felsefi
projelerden birini üretmiştir. Neticede Althusser, “Marx’ın fikriyatının felsefi
ve politik potansiyelini yeniden düşünmeye” çalışmıştır.[2] Bunu Hegelci
terimlerle ifade etmek gerekirse, Althusser’in altmışlarda ortaya koyduğu çalışmalar
çağın ruhunu yakalamış eserlerdir.
İkinci
Dünya Savaşı’nın ardından, Fransa’daki felsefe sahasında ortaya çıkan iki
felsefi veya teorik yönelim, temel olarak on dokuzuncu yüzyılın sonlarında veya
yirminci yüzyılın başlarında başlatılan teorik projelere, yani Marx ve Freud’unkilere
geri dönüşü esas almıştır. Althusser’in “Marx’a dönüş” projesi ile Lacan’ın “Freud’a
dönüş” projesi, belki de yirminci yüzyılın en önemli felsefi ve teorik
girişimleridir.[3]
Tezimi
Alain Badiou’den ödünç alacağım terimle ifade edecek olursam: Eğer Marx ve
Freud’un çalışmaları, teoride meydana gelmiş birer “olay” ise (ilkinde
kapitalizmin mantığı, ikincisinde bilinçaltının keşfi), o zaman Althusser ve
Lacan, bu olaylara en büyük sadakatin somut ifadeleridirler. Althusser’in
başlattığı felsefi olay şu şekilde kavranmalıdır: Marx’ın çalışmalarını yeniden
düşünme ve komünizm fikrini yeniden icat etme çabalarının her biri, Althusser
tarafından ortaya konan konumları adım atarak ilerlemek zorundadır. Bu anlamda
Althusser, asla göz ardı edilebilecek bir isim değildir. Altuzerci deneyimle ilişki
kurmak gerekir.
Gelgelelim,
Althusser’in Marx’a karşı sergilediği sadakat, tezleri yinelemek, tefsir
özetleri sunmak veya ustanın görüşlerine dogmatik bir şekilde bağlı kalmak
anlamına gelmez. Bu nedenle, Althusser’e dönülecekse tam da bu şekilde
dönülmelidir: Althusser, kendisinin Marx’a davrandığı gibi ele alınması
anlamına gelen materyalist okumaya tabi tutulmalıdır. Althusser’e bu şekilde
dönüldüğünde, belirli bir tarihsel bağlama indirgenmiş aynı felsefi sloganın
yinelenmesi değil, onun düşüncesinin felsefi ve politik potansiyelinin yeniden teşkil
edilmesi olarak anlaşılmalıdır. Yani, Althusser, kendisine ait sorunsal
anlayışı içinde ele alınamaz. Burada, Althusser’in tarihselciliği felsefi bir
sapma olarak görüp reddeden yaklaşımı uyarınca hareket ediyoruz: tarihselcilik denilen
edim, teorik bir söylemi tarihsel bağlamına indirger.
Althusser’e
dönme meselesinin nasıl ele alınacağı sorusuna bir de Hegelci somut evrensellik
anlayışı üzerinden yaklaşılabilir. Yani, biz aslında burada Althusser’in asarına
geri dönmek suretiyle, “Althusser’in felsefesinde neyin canlı neyin ölü olduğu”
hususunda tarihselciliğe has indirgemeci bir yaklaşım geliştirmiyoruz.[4]
Hegelci yaklaşım bunun tam tersini yapar: Hangi tezin bugündeki gelişmeler için
halen daha geçerli olduğunu veya Althusser'in projesinin ve tezinin dünyamıza
ne ölçüde karşılık geldiğini sormak yerine, ideoloji eleştirisi teorisine Altuzerci
bir bakış açısıyla yaklaşmalıyız. Özetle, Althusser’in fikriyatına dönüş,
mekanik bir tekrar biçiminde değil, bir yeniden teşkil etme, tamamlanmamış bir
projeye dönüş olarak, onu kendi araçlarıyla yeniden kurma girişimi olarak
yapılmalıdır. Bunu, Hegelci terimlerle, “olumsuzlayarak yineleme” (Aufhebung)
olarak adlandırabiliriz. Althusser’in felsefesiyle ilgili herhangi bir felsefi
girişimde asıl ilgi çekici olan, verdiği cevaplardan ziyade, ortaya koyduğu
sorular ve yol açtığı sorunlardır.
Althusser’in
felsefi projesini en iyi Marksizm ve felsefe arasındaki içsel ve gergin ilişki
üzerinden özetleyebiliriz. Nitekim, Marx’ın kendisinin de felsefeyle ilişkisi
muğlaktı: İlk yazılarında “tarihe hizmet eden” bir şey olarak gördüğü felsefeyi
sonrasında “proletaryanın manevi silahı” olarak konumlandırmış, Alman
İdeolojisi ve Feuerbach Üzerine Tezler gibi metinlerde felsefeyi
reddetmiştir. Bu momenti Althusser, Marx’ın asarındaki “epistemolojik kopuş” olarak
nitelendirir. Althusser, bu kopuşu Marx’ın felsefeden uzaklaştığını iddia
ettiği nokta üzerinden tanımlasa da, Marx’ın asarını felsefi açıdan okumaya
çalışır. Althusser’in yirminci yüzyılda üretilen Marksist eserler alanına
yaptığı en önemli katkı işte tam bu noktada karşımıza çıkar. Étienne Balibar’ın
belirttiği gibi, Althusser, yalnızca Marksist olmayan veya Marksizm karşıtı felsefecileri
ve aydınları değil, Marksist aydınları bile kendi tartışmalarında Marx’ı ve
Marksizmi ciddiye almaya zorlayan bir felsefeciydi.
Söz
konusu potansiyelin asıl kaynağı, Althusser’in Marksizmi değil, Marx’ı yeniden
canlandırmasıydı. Marksizmi sadece geçmişe ait bir anıt veya sadece ilginç bir
fikirler bütünü olmaktan çıkarmak suretiyle Althusser, felsefi, ekonomik ve
politik pratiklerin başvurdukları genel söyleme yönelik ciddi itirazı dile
dökebilen bir Marksizm meydana getirdi.[5] İnsan, ancak bu anlamda felsefe
alanında Altuzerci olabilir.
En
önemli denemelerinden biri olan “Felsefede Marksist Olmak Kolay mı?” (başka bir
deneme olan “Felsefenin Dönüşümü”nde de belirtildiği gibi) “Felsefede Altuzerci
Olmak Hâlâ Mümkün mü?” şeklinde değiştirilmelidir. Kapital’i Okumak adlı
eserinde kendisine yoldaşlık eden iki öğrencisi Étienne Balibar ve Pierre
Macherey, “Althusser’in Altuzerci değil Marksist olduğunu” söylüyor.[6] Aynı
doğrultuda, Balibar, “az çok birleşik bir doktrine, araştırma programına veya
kurumsal çerçeveye sahip bir Altuzerci ‘okul’ diye bir şey yoktu” diyor. İşte tam
da bu bağlamda Altuzerciliğin (başlangıçtaki) sınırları görünür hale geliyor.
Althusser'in
yaşam projesini, tezler ve konumlar ortaya koyma ve daha sonra bunları reddetme
pratiği olarak tarif etmek mümkün. Bu projede Althusser’in felsefesinde çok
önemli bir rol oynayan reddiye ve düzelti pratikleri öne çıkıyor. Althusser’in
dile döktüğü her yeni tez, eski tezi düzeltir. Geç dönem yazıları yayımlanmış
olsa da, araştırmaları temelde hâlâ eksiktir. Lacan’ın aksine, Althusser, kendi
okulunu kurmayı veya felsefesini biçimsel bir sistemde birleştirmeyi düşünmedi.
François Matheron’un, “Altuzercilik çalışmaları diye bir alan henüz oluşturabilmiş
değil” demesinin nedeni bu.[7] Felsefi bir sistem geliştirmeye karşı Althusser,
başka bir yol seçti: belirli politik, ideolojik ve felsefi konjonktürlere
felsefi olarak müdahale etme yoluna yöneldi. Buradan, Althusser ile Slavoj
Žižek arasında çelişkiyle malul bir benzerlik kurulabilir: bu iki felsefecinin kendi
dönemlerinden sağ çıkmalarının, yani felsefelerinin sonuçlarının kaybolmasına
direnmelerinin tek yolu, o sonuçları felsefi bir sisteme dönüştürmektir. Ancak
Althusser de Žižek de belirli bir biçime hapsolmaya direnir.
Bazı
yorumcuların belirttiği gibi, Althusser, konjonktürlerin felsefecisidir.
Althusser nasıl ele alınırsa alınsın, o nasıl okunursa okunsun, yeryüzünde Altuzercilik
olarak adlandırılabilecek, tutarlı bir felsefi sistem asla olmayacak.
Alain
Badiou’nün terimini kullanarak, şu soruyu sorabiliriz: “Althusser, hangi
problemin adıdır?” Bununla birlikte, Althusser’in üstlendiği “Marx’a dönme” işinin
çok özel bir tarihsel ve politik bağlamda ifa edildiğini vurgulamak gerekmektedir.
Projesinin fitilini, tuhaf bir biçimde, daha sonra “Marksizmin krizi” olarak
adlandıracağı şeye yol açacak olan Fransız Komünist Partisi’ndeki (FKP) kriz ve
Çin-Sovyet ayrışması gibi çok özel bir konjonktürde “ateşledi”. O dönemde Althusser,
“Yirminci Kongre ve Hruşçov’un Stalinizm eleştirisi, ardından gelen
liberalleşme olmasaydı, asla tek kelime yazmazdım” diyordu.[8] Dolayısıyla
şurası açık ki, Althusser, Marx için bir felsefe kaleme alarak Marksizmi
yeniden inşa etmeye çalıştı. Daha somut bir ifadeyle, Althusser, Marx’ın Kapital’de
yazdıklarına mümkün olduğunca yakın bir felsefi tez ortaya koymak için uğraştı.
Althusser’in
felsefe anlayışı, belirli bir ideolojik ve politik konjonktürde teorik müdahale
gerçekleştirme üzerine kuruluydu. École normale supérieure’deki
seminerlerinden birinde bizzat dile getirdiği biçimiyle:
“Size hitap eden kişi,
hepimiz gibi, bu konjonktürün belirli bir yapısal sonucudur ve bu sonuç, her
birimiz gibi, özel bir isimdir. Bize hükmeden teorik konjonktür, Althusser diye
bir sonuç üretmiştir.”[9]
Bu
anlamda, önceki yüzyılda Marksizmdeki en önemli felsefi projelerden birini, belirli
bir politik ve ideolojik yapıdır. O yapı, aynı zamanda kendi ürettiği “sonucun”
kendisine müdahale etmesini mümkün kılmıştır.
Althusser,
Kapital’i Okumak’ın başında, “masum okuma diye bir şey yoktur” der.
Farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse, aynı metinde Althusser, kendisinin ve
arkadaşlarının “Marx’ın gerçekleştirdiği okumayı semptomatik olarak, belirtilere
göre okumaya” çalıştıklarını söyler. Buradaki “semptomatik” kelimesinin psikanalitik
anlamı açıktır: bastırılmış olanın geri dönüşünü ifade eder. Buradan
spekülasyon yaptığımızda ilginç bir sonuca varırız: Althusser’in çalışmaları[10]
boyunca bilinçli olarak bastırmaya çalıştığı şey, “Hegel’in hayaleti”dir.
Bilindiği
üzere Althusser, Marx’ı ve materyalizmi idealizmin zehirli kalıntılarından
kurtarma serüveninde baş düşman olarak gördüğü Hegel ile eleştirel bir ilişki
içindeydi.[11] Marx’ın fikriyatını özgürleştirme girişimi, Hegelci teleolojik
eğilimler olarak algıladığı şeylerden arındırılmış bir Marksist felsefe
yazmaktan ibaretti. Özetle, Marx için Hegelci olmayan bir diyalektiğe dayalı,
yani hiçbir garantiye sırtını yaslamayan bir felsefe kaleme almaya çalıştı.
Bununla birlikte, bu “hayalet”, Althusser’in çalışmaları boyunca dolaşır, inat
eder, (bazen şiddetli bir şekilde) geri döner.
Sonraki
bölümlerde savunacağım oldukça şematik bir tezi öne sürmek gerekirse: Althusser,
Hegel’in felsefesini (veya tarihselciliğini) reddettiği (karanlık) momentlerde
tam olarak Hegelciydi.[12] Onun verdiği ders üzerinden söylersek, bir felsefeci
için “önemli olan, niyetler değil, felsefelerinin gerçek sonuçlarıdır.”[13]
Felsefede
Altuzerci olmak (birkaç istisna haricinde) Spinoza’ya hayranlık duymakla
eşdeğerdir. Slavoj Žižek’in de belirttiği gibi, bugün akademide Spinoza’yı
sevmemek imkânsızdır.[14] Özetle, Althusser’in takipçileri ve savunucuları,
Althusser ile Spinoza arasında, kısmen Althusser’in Marx’ı Hegel’siz okuma
çabasıyla bağlantılı bir anlaşma tesis etmişlerdir. Spinoza, Batı felsefesi
tarihindeki en önemli figürlerden biri olmaya devam etse de, Spinozacı Altuzerciler
arasındaki bu tartışmaya, Hegel figürü aracılığıyla belirli bir dozda düşmanca
bir kama sokulması gerekmektedir.
Peki,
bu tür skolastik bir argüman, bu türden bir giriş bölümünde neden önemlidir?
Bu, sadece özel isimleri tartışmak kadar basit değil, bu isimlerle birlikte
gelen tezleri de tartışmak anlamına geliyor. Belki de Fransa’da İkinci Dünya
Savaşı sonrası üretilen tüm felsefe, ancak bu “isimler” aracılığıyla idrak
edilebilir. Bu iki ismin belirlediği bir felsefe alanından söz etmek mümkündür.
Althusser’in
Hegel’e olan gizli bağlılığına dair bu okumayı bir kenara bırakırsak, önemli
soru halen daha cevapsız: Neden Althusser? Althusser’i felsefede önemli bir
figür kılan nedir?
Althusser,
“olasılıksal materyalist” denemelerinin keşfedilip yayınlanmasına dek felsefe
ve eleştirel teoride gerçekten de “ölü köpek” muamelesi görüyordu. Gerçekten
de, yapısalcılık dönemi sona ermişti, bununla birlikte, Althusser’in Marksizm
dönemi veya Altuzercilik olarak adlandırdığımız dönem de kapanmıştı.
Althusser’in felsefesine olan ilginin son zamanlarda tazelenmesi, çoğunlukla
Antonio Negri’nin modernizm ve postmodernizm arasında konumlanan dönem olarak
adlandırdığı “olasılıksal materyalist” döneme odaklanmıştır. Negri’ye göre
Althusser, felsefedeki iki tarihsel eğilim arasında “kaybolan arabulucu”dur.
Althusser’in diyalektik materyalizmi “felsefi bir canavarlık” olarak görüp reddetmesi,
bugünün akademisinde Altuzerciliğin yenilenmesinin yolunu açmış gibi görünüyor.
Bu önemli reddiyeyle ilgili olarak G. M. Goşgaryan, “olasılıkçı” eğilimlerin
Althusser’in çalışmalarındaki “son kopuş”tan” önce de mevcut olduğunu söylüyor.[15]
Goşgaryan, Althusser’in Mart 1976’da “Felsefenin Dönüşümü” başlıklı bir
konferansta olasılıksal materyalizmi gündeme getirdiğinden bahsediyor.[16] Bu
iddia temelinde Goşgaryan, Engels’i takip ederek, Althusser’in “olasılıksal materyalizm”i “felsefe dışı” olarak adlandırdığını söylüyor.[17] Böylece Goşgaryan,
Althusser’in “olasılıksal materyalizmi proletarya diktatörlüğünün felsefesi
dışı olarak takdim ettiğini” dile getiriyor.
Pierre
Macherey’nin[18] çalışmaları üzerinden Warren Montag, Spinoza’nın Hegel’i Hegel’den
evvel eleştirdiğini söylüyor ve Althusser’i Spinoza’nın halefi olarak
konumlandırıyor. Montag, “Hegel’in Spinoza’yı anlama konusunda bu denli
yetersiz kalmasının nedeni, Spinoza’nın felsefesinin Hegel’de zaten gerçek
öteki olarak gerçekleşmiş olmasıdır” diyor.[19] Montag’ın Althusser’in
Spinozacı olduğu iddiası, Étienne Balibar’ın Spinoza ve Politika adlı
eserine yazdığı önsözde bulunabilir. Burada Montag, Althusser ile birlikte
Balibar ve Macherey gibi öğrencilerinin de Spinozacı olduğunu, kendilerinin Althusser
tarafından Spinoza okumaya teşvik edildiklerini, “onu Marx’ı okuma projelerinde
ayrıcalıklı bir nokta olarak gördüklerini” söylemektedir.[20]
Étienne
Balibar, “epistemolojik kopuş”un Althusser’in Marx’ın fikriyatını okumasında
kullandığı en önemli kavramlardan biri olmasına rağmen, Althusser’in kendisinde
başka herhangi bir yerden daha fazla mevcut olduğu iddiasındadır.[21] Buradan
ben, Althusser’in geç dönem yazılarının, “eski felsefi vicdanıyla hesaplaşma”
girişimi olduğunu, yani erken dönem (Marx İçin ve Kapital Okumak’tan
itibaren kaleme alınmış olan) yazıları ve (Öz Eleştiri Üzerine Denemeler
eserinde özetlenen) öz eleştiri dönemi ile hesaplaşma girişimi olduğunu söylüyorum.
Bu
açıdan bakıldığında, ortada sözünü edebileceğimiz, tutarlı bir Altuzerci
“sistem” diye bir şey yok. Althusser, Fernanda Navarro ile yaptığı bir
röportajda şöyle diyor: “Bu [olasılıksal] materyalizm, ‘felsefe’ adını hak
etmek için, bir sistem haline geliştirilmesi gereken bir felsefe değildir.”[22]
Althusser’e göre, “Marksizmde asıl belirleyici olan şey, onun felsefede bir konumu
temsil etmesi”[23] ya da kendisinin Kant’tan ödünç aldığı terimle, felsefi bir Kampfplatz’da
(Savaş Alanında) olmasıdır.
Marx
İçin
adlı eserinin giriş bölümünde, “epistemolojik kopuş” kavramını geliştirirken,
Althusser, Marx’ın çalışmalarını şu şekilde dönemlere ayırıyordu “Bu
‘epistemolojik kopuş’, Marx’ın fikriyatını iki uzun temel döneme böler: 1856’daki
kopuştan önceki ‘ideolojik’ dönem, sonrasındaki bilimsel dönem.”[24] Kaba bir
dönemlere ayırma çabası dâhilinde Althusser’in fikriyatı da dört ana döneme
ayrılabilir:
1.
Hristiyan-Marksist dönemi,
2.
Marx İçin ve Kapital’i Okumak’ın yazıldığı erken dönem,
3.
Öz-eleştiri dönemi (Öz-Eleştiri Denemeleri),
4)
Olasılıksallık aşaması, yani Karşılaşmanın Materyalizminin Yeraltı Akıntısı ve Kendi
Sınırlarında Dolaşan Marx.
Bu
dönemlerin her birinde (en az) bir konum öne çıkar. Althusser’in
Hristiyan-Marksist dönemine, her iki geleneğin de özgürleştirici potansiyelini
proletaryanın evrensel kurtuluşuna hizmet edecek şekilde açığa çıkarmak adına,
Hristiyanlığı Marksizmle cem etme girişimi damga vurur. Ancak bu girişim,
Althusser’in kırkların sonlarında yoldan sapmasıyla birlikte başarısız olur.
Marx
İçin ve Kapital'i Okumak’ın yazıldığı erken dönemde
Althusser, epistemolojiyle, daha doğrusu, Marx’ın asarına dönük epistemolojik okumasıyla
ilgilenir. Neticede Althusser, felsefeyi teorik pratiğin teorisi olarak
tanımlar.
“Öz
eleştiri dönemi” olarak bilinen sonraki dönemde Althusser, felsefenin
epistemolojik tanımını terk eder ve Marx’a dair ontolojik anlayışın temellerine
doğru ilerler.
Son
dönemi olan “olasılıksal materyalizm” döneminde ise Althusser, diyalektik
materyalizmi terk eder ve Marx’ın Kapital’ini gerçek manada anlamak için
ontolojik ve materyalist bir çerçeve sunmaya çalışır.
Bu
dönemlendirmenin en önemli yönü, Althusser’in kendisi tarafından daha da
geliştirilen ve yeniden işlenen (Gaston Bachelar’a atfen) Başelarcı
“epistemolojik kopuş” kavramının, sadece bu kopuşlarda değil, bu dönemlerin
içinde de her yerde mevcut ve fazlasıyla aktif olmasıdır. Dolayısıyla, son
tahlilde Althusser’in “epistemolojik kopuş” kavramına, Marx’ın asarını yeniden
işleme girişiminden çok kendi düşüncesi için ihtiyaç duyduğunu iddia etmek
abartı olmaz.
Althusser’in
önceki tezlerine geri dönme, onları düzeltme, yeniden işleme ve farklı yönler
ve içeriklerle daha da geliştirme konusundaki ısrarı, bazen de (tıpkı “diyalektik
materyalizm”de olduğu gibi) onları terk etmesi, projesindeki çatlakları,
kırılmaları ve tutarsızlıkları somutlaştırıyor. Bununla birlikte, Althusser’in
dört aşaması, “bütünlük” içinde okunmalıdır.
Althusser’in
Hegelcilik koktuğu için sevmediği “Bütünlük” kelimesi, tam da Hegelci manada anlaşılmalıdır:
semptomları da içeren bir bütün olarak bütünlük; yani bütünlük, kendi fazlalığını
kurucu parçası olarak içerir.[26] Dolayısıyla madem Althusser, “masum bir okuma
diye bir şey yok” diyor, ben de onun eserini Hegelcilik üzerindne okumaya
çalıştığım için suçluyum. Bu açıdan, Althusser’in projesini iç tutarlılığı
olmayan bir felsefi proje olarak okumak gerek. Bütün bunları hesaba katarsak,
Althusser’e “dönüş”ün tek yolu, (Balibar’ın bu konudaki pozisyonunun aksine),
onu çağdaşımız olarak ele almak ve (tutarsız olsa da) asarını bütün olarak
okunduğu ölçüde okunmaya değer olduğu fikrinde ısrar etmektir.[27]
İşte
tam da bu noktada Hegel, Althusser’in “sessiz ortağı” olarak çıkar karşımıza:
Hegelci bakış açısıyla okunan Althusser’in Marksizmi, Alman idealizminin
Marksizmle en yüce uzlaşmasını sunar (ikincisi, birincisinin “doğal”,
dolayısıyla mantıksal bir sonucudur). Althusser’in diyalektik materyalizmi
reddetmesi, başka bir ek değil, diyalektik materyalizmi yeniden yapılandırma
girişimine ihtiyaç duyar. Bu bağlamda, Althusser’in asarı, yalnızca Hegelci
felsefe çerçevesinde okunmalıdır.
Bazıları,
Althusser’in Marx için canavarca bir felsefe inşa etmeye çalışan, ama sonunda
postmodern bir Marksizme dönüşen, onu inkâr eden bir yapısalcı olduğunu
yazacaktır. Yani Althusser, hiçbir zaman gerçek manada bu eve ait olmamış,
savunduğu konumla her daim uyumsuz hareket etmiştir.
École
normale supérieure’de derslerine en fazla gösteren öğrencisi ve
halefi Alain Badiou, François Balmès ile birlikte yazdığı De L’idéologie
[“İdeoloji”] adlı kitabında eski hocasına karşı acımasız bir eleştiride
bulunur. Badiou’ye göre Althusser, “kibirli, idealist, sorumsuz, ikiyüzlü ve
metafiziktir.”[28] Ayrıca, “Altuzerci ideoloji doktrini, ideolojiyi yanılsama
mekanizmasına indirgeyen, her ideolojik oluşumun çelişkili ifadesi olan sınıf
mücadelesinin içeriğini hesaba katmayan bir doktrindir.”[29]
De
L’idéologie’nin yayınlanmasından sadece iki yıl önce,
Althusser’in bir diğer eski öğrencisi Jacques Rancière, Althusser’in Dersi
başlıklı önemli bir metin kaleme aldı.[30] Bu metinde Rancière, sadece
Althusser’in çalışmalarından değil, aynı zamanda Marksizmin kendisinden de
uzaklaşarak, 1968 Mayıs olaylarından sonra Marksizmin artık belirli bir durumda
kendi önermelerini doğrulayabilecek özgürleştirici siyaset için tutarlı bir
söylem olmadığını savundu. Rancière’ye göre, akademik bir söylem olarak
Marksizm, iktidarın kendisini eleştiremez. Kendisi meramını şu şekilde ifade ediyordu:
“Althusser okulunda
öğrendiğimiz Marksizm, her ilkesi bizi burjuva düzenini sarsan isyan
hareketinden ayıran bir düzen felsefesiydi.”[31]
Çok
daha sonra Balibar da felsefeci arkadaşlarına katılarak, “Tais-Toi Encore,
Althusser!” [“Bir Kez Daha Sus Althusser!”] adlı makalesini kaleme aldı.[32] Balibar,
yürüttüğü çalışmanın son aşamasında Althusser’in, tabiri caizse, bilinçli
olarak, kendini yok eden bir duruma doğru gittiğini ve bu durumdan geçtiğini söyledi.
Fransız
aydınları haricinde Althusser İngilizler tarafından da eleştirildi.[33] Bu o
kadar da önemli olmayan ama belirli bir anlama sahip eleştirilerden birini 1978
yılında ünlü Marksist tarihçi E.P. Thompson kaleme aldı. Thompson, İngiltere’de
Altuzerci geleneğin toprağa gömülmesine neden olan Teorinin Sefaleti
adlı kitabını yayımladı.[34] Thompson’a göre, “Altuzercilik, Stalinizmin Teori
ile ilgili paradigmaya indirgenmiş halidir. Nihayetinde o ideolojik açıdan teorileştirilmiş
Stalinizmdir.”[35] Yani, Althusser, “Stalinizm eleştirisinin ilerlemelerine
karşı “ideolojik planda polislik yapmıştır.”[36]
Elliott,
haklı olarak, Thompson’ın Althusser’e yönelik sert eleştirisinin “muhtemelen
öncelikle sosyologlar Barry Hindess ve Paul Hirst ile ilişkilendirilen kendine has
İngiliz Altuzerciliğince tahrik edildiğini” söylüyor.[37] Hindess ve Hirst’ün ilk
çalışmaları, özellikle bilim konusundaki ısrarı olmak üzere, Althusser’in
düşüncesini yüceltme girişimiydi. Dergilerinin Theoretical Practice (“Teorik
Pratik”, 1971–1973) ve Economy and Society (“Ekonomi ve Toplum”, 1972–1974)
olarak adlandırılması şaşırtıcı değil. Bu isimler, Altuzerciliğin gündeme
getirdiği sorunsalları İngiliz akademisine taşımaya devam ediyorlar.
Ama
sıkça yaşandığı biçimiyle, Hindess ve Hirst, Elliott’ın “aşırı Altuzercilik”
dediği şeyden anti-Altuzerciliğe evrildiler. Thompson’ın kitabına yönelik
dikkatli bir okuma, Althusser’i Hindess ve Hirst’ün Althusser’in asarına dair
okumaları üzerinden okuduğunu ortaya koyuyor.
1985’te
Luc Ferry ve Alain Renaut, Altuzerciliğin “çok eski bir modaymış gibi
göründüğünü, Beatles’ın müziği veya Godard’ın ilk filmleri gibi, kaçınılmaz
olarak yakın ama kaybolmuş bir geçmişi çağrıştırdığını” söyledi.[38] Fransız
akademisindeki gerici sapma ve (André Glucksmann, Bernard-Henri Lévy[39] gibi) yeni
felsefecilerin ortaya çıkışı, Marksizm karşıtlığının somut tezahürüydü.
Althusser,
daha sonraki yazılarının yayınlanmasına kadar dönemin felsefi tartışmalarından
önemli ölçüde uzak kaldı. Akıl hastalığından karısı Hélène’nin öldürülmesine
kadar yaşadığı trajik olaylar, Althusser’in kariyerinin sonlanmasında önemli
bir rol oynadılar. Bu olaylar, bazı yorumcuların onun komünizmini terörle ve
karısının öldürülmesini ideolojik inançlarının “doğal” bir sonucu olarak
görmelerine neden oldu.
André
Glucksmann, onu “fikren bir zalim” olarak adlandırırken, diğer akademisyenler,
onu “mücrim felsefeci” şeklinde anıyordu. “Althusser’e geri dönmek” için, “kolluk
kuvvetlerini toplumsal düzenin şövalyeleri, avamın savunucusu” olarak gören
yazar G. K. Chesterton’ın görüşünü temel alan “mücrim felsefeci” görüşüne
teslim olmamak, Althusser’i, görevi “insanları sonunda teorik bağnazlığa ve düşünsel
suça sürükleyen o korkunç düşüncelerin kökenini izlemek” olan “felsefe polisleri”nden
biri olarak görmek gerekmektedir.[40]
Chesterton’la
tekrar devam edecek olursak, Althusser, Fransız akademisine yeni bir felsefi pratik
kazandırmak, polemikçi bir üslupla, (tarihsel indirgemecilik, ekonomik
determinizm, hümanist tahrifat gibi) “günahkâr Marx okumalarının işledikleri “düşünce
suçları”na karşı Marx’ın felsefesini takdim etmekle görevli olan “felsefeci polisler
birliğine” aitti. Dahası, Althusser’in asıl felsefi suçu Marksizmi
yenilemesiydi.
Ona
yönelik, mantıksal safsatalara dayalı suçlamaları basitçe reddetmemize gerek
bile yok. Bunun yerine, Chesterton’ın Bay Perşembe adlı eserindeki “felsefi
polis” fikrine geri dönebiliriz. Balibar’ın belirttiği gibi, “bugün Marksizmin
modası geçmiş olduğunu iddia edenlerin çoğu, bu iddiayı ancak Althusser’in
ortaya attığı soruları görmezden geliyormuş gibi davranarak dillendirebiliyorlar.
Bu sorular, kendi yöntemleriyle Marksizmi geleneksel ‘kitabilik’ ve ‘revizyonizm
yollarının ötesine taşımıştır.”[41]
Agon Hamza
[Kaynak:
Althusser and Pasolini: Philosophy, Marxism, and Film, Palgrave
Macmillan, 2016, s. 13-24.]
Dipnotlar:
[1] Althusser çalışan akademisyenler, bu terim tarihsel planda Hirst ve Hindess
gibi isimlerle olumsuz bağlantılara sahip olduğu için ondan uzak dururlar.
[2]
Katja Diefenbach vd. 2013, s. xiii.
[3]
Bu tespit bilhassa altmışlar Fransa’sı için doğru. Tespitin Cahiers pour
l’analyse’de çıkan makaleler için özel olarak geçerli olduğunu söylemek
mümkün. Bkz.: Hallward ve Peden 2012.
[4]
Callinicos 1993, s. 39–50.
[5]
Balibar 1993, s. 1.
[6]
Kavanagh ve Lewis 1982, s. 46.
[7]
Matheron 2008, s. 503.
[8]
Althusser 1975.
[9]
Althusser 2003, s. 17.
[10]
Ancak bu noktada Althusser’in Hegel’e yönelik yaklaşımının yazılarının son
aşamasında olumlu bir boyut kazandığını söylememiz gerekiyor.
[11]
Knox Peden, “Altuzerciliğin rezil yanı, Hegelci metafizikten ve onun hümanist
versiyonlarından kopuk bir Marksizm üretmiş olmasıdır” (Peden 2012, s. 12)
derken kısmen haklı. Gerçekten de Althusser’in fikriyatındaki asıl zayıf yan,
Marx’taki Hegelciliği reddetmesi, Marx’ı Hegelci eğilimlerden mahrum kılmasıdır.
Ama bir yandan da Althusser’in “Marksizm içindeki teorik sapmaların bir parçası”
olarak gördüğü hümanizme karşı yürüttüğü mücadele de yeniden ele alınmayı hak etmektedir.
[12]
Althusser’in Hegelcilik karşıtlığına yönelik ilginç bir eleştiri için bkz.: Žižek,
1993.
[13]
Louis Althusser, On Ideology (Londra: Verso, 2008), s. 94.
[14]
Slavoj Žižek, “Philosophy: Spinoza, Kant, Hegel and… Badiou!” Lacan.
[15]
Goshgarian 2005, s. xvi.
[16]
Althusser 1997, s. 241–267.
[17]
Goshgarian, Introduction, s. xvi.
[18]
Macherey 2011.
[19]
Montag (manuscript). Montag, Althusser ve arkadaşlarının Spinoza konusunda
sistemli veya kesintisiz bir çalışma ortaya koymadığını söylerken haklıdır.
[20]
Montag 1998, s. xi.
[21]
Balibar 1993, s. 53.
[22]
Althusser 2006, s. 256.
[23]
A.g.e.
[24]
Althusser 2005, s. 34.
[25]
Balibar’ın tespiti yerindedir: “Bana göre gerçekte bu, Althusser’in 1960 ile
1965 yılları arasında ortaya koyduğu özgün bir kavramdır; bu kavramın Bachelard’a
‘bir şeyler’ borçlu olduğu, gerçekten de bazı ortak felsefi varsayımlara
dayandığı doğrudur, ancak aslında tamamen farklı bir amacı vardır ve tamamen
farklı bir araştırma alanı açmaktadır.” (Balibar 1978, s. 208).
[26]
Burada Slavoj Žižek’in Hegel okuması üzerinden ilerliyorum.
[27]
Bu konuda daha fazla bilgi için bkz.: Pfeifer 2015. Özellikle ikinci bölüm.
[28]
Badiou & Balmès 1976, s. 11.
[29]
A.g.e, s. 17.
[30]
Rancière 2011.
[31]
A.g.e, s. xix.
[32]
Balibar 1991.
[33]
Kitabın bu bölümünde John Lewis’in kaleme aldığı The Case of Althusser [“Althusser
Vakası”] isimli kitap üzerinde durmayacağım.
[34]
Elliott 2006, s. xvi.
[35]
Thompson 1978, s. 374.
[36]
A.g.e, s. 233.
[37]
Elliott 2006, s. xvi. Ancak ilginç olan şu ki Althusser, Thompson’s kitabını “ilginç”
bulmuş ama 1979’da New Left Review dergisinin davetini geri çevirmiştir.
[38]
Ferry & Renaut 1985, s. 200.
[39]
İşin tuhaf yanı, Althusser’in Lettres à Héléne [“Héléne’e Mektuplar”]
isimli kitabın takdim yazısını Bernard-Henri Lévy kaleme almıştır.
[40]
Her ne kadar bu cümle Slavoj Žižek tarafından sık sık kullanılsa da ben burada
farklı bir anlamda kullanıyorum.
[41] Balibar 1996, s. 109.






