30 Temmuz 2026

,

Düşmanı Ülkeye Davet Etmek


İran Diasporasının Yeni Aidiyet Politikası


Eylül 1980’de, şehzadelik makamından sadece bir yıl önce azledilmiş olan Rıza Pehlevi, artık var olmayan bir hanedanın kraliyet antetli kâğıdını kullanarak bir mektup yazdı. Mektup, destekçilerine veya herhangi bir yabancı hükümete değil, anavatanı İslam Cumhuriyeti’nin yeni hükümetine hitaben kaleme alınmıştı. Mektupta Pehlevi, vatanseverliğini “kanını dökerek” göstereceğine söz veriyor, “sınırların ve vatanın kutsallığına olan bağlılığını” ifade etme fırsatının kendisine verilmesini istiyordu. Mektubunda Pehlevi, sadece Saddam Hüseyin ve Irak Cumhuriyeti güçlerinin ülkesini birkaç gün önce işgal etmesinden dolayı öfkeli ve kızgın bir İranlı değil, potansiyel bir stratejik varlık olarak da konuşuyordu. Pehlevi, devrim onu başka yerlere gitmeye zorlamadan önce, İran Hava Kuvvetleri’nde subay adayı olarak Teksas’ta pilot eğitimi alıyordu.

Mesajında, “bir subay olarak, ulusal ve vatansever görevlerini yerine getireceğini ve her İranlı asker gibi buna göre hareket edeceğini” söyledi. Babası İran’da iktidarda olanlarca devrilmiş olsa da, Pehlevi, ülkeyi savunmayı her şeye rağmen bir zorunluluk olarak görüyordu.

“Umarım, bir İranlı ve vatanına derin bir sevgiyle dolu, İran’ın büyüklüğü, ilerlemesi ve onurundan başka bir amacı olmayan genç bir pilot olarak, silah arkadaşlarımla birlikte İran’ın karasularını ve topraklarını savunmak için hayatımı feda ederim.”

Mektubuna cevap verilmedi.

Mart 2026’da Pehlevi, Teksas eyaletinin Grapevine kentindeki Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nda (CPAC) sahneye çıktı. Ülkesi neredeyse bir aydır savaş halindeydi. Savaşın ilk gününde Minab ve Lamerd’deki saldırılarda yaklaşık 124 çocuk katledilmişti. Amerikan ve İsrail hava saldırılarında yaklaşık bin beş yüz sivil öldürülmüştü.

Konferans bittikten sonra yüzlerce kişi daha öldürüldü. Hastaneler, apartmanlar, stadyumlar, kütüphaneler, nükleer reaktörler, üniversiteler, müzeler, İran toplumunun dokusuna dair her şey, yıllar önce İran’ın kültürel alanlarını intikam amacıyla yok etmekle tehdit eden ve Pehlevi’nin konuşmasından sadece birkaç gün sonra İran medeniyetini yok etmekle tehdit eden bir düşman tarafından hedef alınmıştı.

Pehlevi, İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan sivil kayıpları veya İran topraklarını işgal etme ve binlerce İranlının yaşadığı Hark Adası gibi yerleri ele geçirme tehditlerini konuşmasının hiçbir yerinde dile getirmedi. Bunun yerine, “milyonlarca İranlı adına” gösterdiği “kararlılık” sebebiyle, Başkan Trump’a ve “sergiledikleri cesaret sebebiyle, Amerikan askerlerine” teşekkür etti.

2023’te Gazze savaşının başlarında Amerikalı siyasetçilerin Gazze’ye atfen yaptıkları açıklamaları rahatsız edici bir şekilde yankılayan ifadesinde Pehlevi, “işi bitirme” çağrısında bulundu. Bu çağrısında Pehlevi, İranlı protestocularla Amerikan askerlerini birbirine bağladı.

Seksenlerin Rıza Pehlevi’si, Irak işgaline karşı savaşmak için İslam Cumhuriyeti Hava Kuvvetleri’ne hizmetlerini sunan, yirmili yaşlarında Amerikan eğitimli savaş pilotu, artık mevta ve medfun. 2020’lerin Rıza Pehlevi’si ise herkesi ülkeye davet etmeye hazır. “Başkan Trump, Amerika’yı yeniden büyük yapıyor. Ben de İran’ı yeniden büyük yapmayı amaçlıyorum.”

Bu hikâye, sadece Rıza Pehlevi ile ilgili değil. CPAC’nin düzenlediği konferansta Pehlevi, yalnız değildi. Beyaz Saray’a yakın olan ve dikkatlerini çekmek için can attığı kişilerin gözüne girmek için uğraşan Pehlevi, kongre merkezinin içinde kendi dalkavuklarından oluşan bir grup tarafından coşkuyla ve sürekli alkışlandı. Bu kişiler, sürekli olarak adını haykırarak, “Yaşasın Şah” ve “Kral Rıza Pehlevi” diye bağırdılar. Hem Pehlevi hem de adını haykıran kalabalık, hepsinin üstünde olan adama, Donald Trump’a bağlılıklarını ortaya koydu. Bir noktada, bazıları, kraliyet amblemli tişörtler giymiş, diğerleri kraliyetçi bayraklarla sarılmış katılımcılar, hep bir ağızdan “Teşekkürler, Trump” diye bağırdılar.

Örneğin, Gazze’ye karşı savaş sırasında, Filistinli gruplar, İsrail bayrakları sallamamış, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin daha ileri gitmesini talep eden eylemler gerçekleştirmemişlerdi. İran örneğinde ise, Amerika ve Avrupa şehirlerinde ABD, İsrail ve kraliyetçi İran bayraklarını birlikte sallayan, bazı durumlarda İsrail Savunma Kuvvetleri ile Şah’ın gizli polis teşkilâtı Savak’ın bayraklarını bile sallayan sayısız göstericiye tanıklık edildi.

İran diasporasının güçlü, sesi çok çıkan, alabildiğine savaş yanlısı kesimi, İran’a karşı savaşa şiddetle karşı çıkan birçok kişiyi derin bir şaşkınlık içinde bıraktı.


Savaş uzadıkça İran kökenli Amerikalı nüfus içinde savaşa verilen destek düştü, ancak Mart sonlarında yapılan bir anket, savaşın başındaki yaklaşık yarı yarıya olan oranın yüzde 32,7’ye gerilediğini ortaya koydu. En azından soyut olarak, aslen İranlı olan Amerikalı nüfusun neredeyse yarısı, kültürel ve ailevi bağlara sahip oldukları vatanlarına yönelik savaşa destek sundu. Çatışmanın başlarında, Beyaz Saray, sosyal medya sayfasında yayınladığı ve bazılarında Trump’ın çok sevdiği Village People grubuna ait “YMCA” isimli şarkının eşlik ettiği, İran diasporası üyelerine ait kutlama videolarıyla savaşı haklı çıkarmaya çalıştı.

Amerika ve İsrail’in yurtdışında yürüttüğü savaşlara karşı muhalefet, genellikle saldırıya uğrayan insanların, yani bu ülkelerin korkunç durumlarından dehşete düşen diaspora üyelerinin desteğine sırtını yaslardı. İranlıların Trump'a ve İsrail Savunma Kuvvetleri’ne (IDF) çalışmalarından dolayı teşekkür eden pankartlar taşıdığı, savaşa karşı protesto edenlere hakaret ettiği ve gazetecilere Minab’daki katliamların hükümeti devirmek için “değerli” olduğunu söylediği sahneler, savaş karşıtı solun nirengi noktası belirlerken güçlük yaşamasına neden oldu. Keyvan Gulsorhi, Nisan ortasında Nation dergisine yazdığı yazıda, İran’a karşı savaşın artık diasporanın büyük bir kısmı tarafından “felâket” olarak görülmediğini dile getiriyordu.

“Gelgelelim dış müdahale, özgürlüğün gerekli ön koşullarından biri olarak görülüyor. Bu yaklaşım, şiddeti haklı çıkarmaktan öte, onun anlamını yeniden tanımlıyor. Dış müdahale ile demokratik seferberlik arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor, dış gücü bir kurtuluş aracı olarak yeniden şekillendiriyor. Bu çerçeve dâhilinde, savaş, karşı konulması gereken bir trajedi değil, kucaklanması gereken bir durum olarak görülüyor.”

Gulsorhi’nin de belirttiği gibi, durum, her zaman böyle değildi, ancak bunun tohumları çok uzun zaman önce ekilmişti.

Sonrasında inşa edilen sistemi kabul edenlerce “İslam Devrimi” olarak da bilinen İran Devrimi, oldukça kısa bir sürede yeni bir yönetim biçimi ortaya çıkardı. Ana protesto dalgası, 1978’in sonlarında başladı, Şah, Ocak 1979’da ülkeden ayrıldı. İslam Cumhuriyeti’ni kurmak için gerekli görülen adım olarak referandum, aynı yılın Mart ayında yapıldı. Seküler, liberal ve sesi en çok çıkan üst sınıf için, halkın büyük bir kısmı tarafından desteklenen İslami değerlerin kamusal hayata aniden dâhil edilmesi, onları şaşkına çevirdi, kaygılandırdı. Sanki ulusal bir travma yaşamış gibi hisseden bu kesim, doğup büyüdükleri ülkeyi tanıyamadılar ve ulusun yakında izleyeceği yolu öngöremediler.

Devrimi destekleyenlerden bazıları, özellikle solcu kadrolardan, feminist örgütlerden ve diğer seküler gruplardan olanlar, pişman oldular. Devrimden önce hâkim olan ve görevinden alınan Şirin Ebadi, 2020 yılında Washington Post’ta devrime katıldığı için pişman olduğunu söyledi, “keşke şahı (anayasal monarşiyi) destekleseydim” dedi:

“Geriye dönüp baktığımızda, çoğumuz, 1979’un devrim için doğru zaman olmadığı konusunda hemfikiriz. En çok ihtiyacımız olan şey, sistemin tamamen yıkılması değil, reformdu.”

2026’da Ebadi, Pehlevi’nin İran’da iktidara gelmesi durumunda İslam Cumhuriyeti yetkililerini yargılayacak bir adalet sistemi kurma sözü verdi. Bu hamle, Mart ayında üç yüzden fazla İranlı akademisyen ve sivil toplum üyesi tarafından bir mektupta eleştirildi. Bu yılın başlarında, İsrail’in 2024’te Tahran’da Hamas siyasi büro lideri İsmail Heniyye’yi öldürmesini örnek gösteren Nobel Barış Ödülü sahibi Ebadi, İslam Cumhuriyeti yetkililerinin öldürülmesini savundu. Minab’daki ilkokula yönelik Amerikan bombardımanında en az 150 öğrencinin ölümünden ardından Ebadi, İslam Cumhuriyeti’nin bir askeri üsse bu kadar yakın bir okul inşa etmesini eleştirdi ve öldürülen kızların çocuk askerlere benzer şekilde kullanıldığı imasında bulundu.

Batı’da birçok kişi, edebiyattaki diaspora kaynaklı anlatıların devrim ve sonrasına dair algılarını etkilediğini düşünüyor. Belki de bu örneklerin en önemlisi Tahran'da Lolita Okumak isimli kitap. Azer Nefisi’nin yazdığı kitap, 2003’te yayımlandı.

Nefisi’nin babası altmışların başlarında Tahran belediye başkanı, annesi ise şah yanlısı bir milletvekiliydi. Nefisi, devrim ve sonrasında yaşadığı deneyimi ve çevresindekilerin deneyimlerini “vatanlarında yabancı gibi hissetmek” olarak tanımlıyor: Hem yeni hem de eski olan, ortaya çıkan garip gelenekleri anlayamıyor, liderlerini kendi halkından ve ülkesinden farklı bir halkın ve ülkenin temsilcileri olarak görüyor. Kendisi ve Allame Tabatabai Üniversitesi’ndeki öğrencileri, yetmişler ve seksenler boyunca kendi durumlarını anlamalarına katkıda bulunan Batılı yazarların ve düşünürlerin kitaplarında teselli buluyorlar.

2006 yılında İranlı akademisyen Hamid Dabaşi, Tahran’da Lolita Okumak adlı eseri Amerika’nın “işbirlikçi aydınlarının” sembolü olarak nitelendirmiş, , “ABD’nin emperyalist emellerini, bu ulusları kendi kötülüklerinden kurtarmak olarak gösterip meşrulaştıran Nefisi’nin kamuoyunun tahayyülünde İran’la gelecekte yapılacak savaşın zemininin hazırlanmasına katkıda bulunduğunu iddia etmiştir.

İsrailli yönetmen Eran Riklis’in yönettiği Tahran’da Lolita Okumak’ın film uyarlaması 2024 yılında gösterime girdi. Nefisi ise savaşın sivilleri öldürmesi ve kritik altyapıyı bombalaması nedeniyle savaşa karşı çıktı, ancak Mart ayı sonlarında Guardian gazetesine yazdığı yazıda “çatışmanın halkı özgürleştireceğini” umduğunu, İslam Cumhuriyeti’nin “İran kültürünü” yok edememiş olmasının övgüye değer bulduğunu, bu kültürün savaş bittikten ve rejim ortadan kalktıktan sonra da var olacağını söyledi.

Son on yılda İranlı şah yanlısı muhalefet arasında yaygın bir kanaat ortaya çıktı. Bu kanaat, Batı müdahalesinin ve savaşın gerekli olduğuna, İran’ın sadece özgürlükleri ezmeye ve insan haklarını kısıtlamaya çalışan İslamcılar tarafından yönetilmediğine, aynı zamanda İranlı olmayanların işgali altında olduğuna, toplumunun, geleneklerinin, hatta dilinin yabancılar tarafından istila edilip ele geçirildiğine, İslam Cumhuriyeti’nin kökleşmesiyle birlikte tek çözümün, eski İran medeniyetinin gelenek ve inançlarıyla çok daha uyumlu başka bir yabancı gücün bu hükümeti ulusun yüzünden silmesi olduğuna dair militan bir görüşü temel alıyordu.

Rıza Pehlevi, İran ve Batı kültürleri arasında resmi bağlantılar kurmaya çalışıyordu. İran ve Yahudi halkının Büyük Kuros’a kadar uzanan bin yıllık bir ittifakın parçası olduğu, Yahudi halkının devleti ve bu tarihin doğal varisi olan İsrail’in, finansmanı ve teknolojisiyle İran’ın büyük bir güç haline gelmesine yardımcı olabileceği gerekçesiyle İsrail’e ziyaretler gerçekleştirdi. Onun önderliğinde gelecekte İran, İbrahim Anlaşmaları’nın İranlılara has versiyonu olan ve ilişkilerinin önemini ortaya koyan “Kuros Anlaşmaları”nı imzalayacaktı.

Son Şah Muhammed Rıza Pehlevi, saltanatı sırasında “Aryanların Işığı” anlamına gelen Aryamehr unvanını aldı. Bu unvan, diğer geleneksel unvanlarla birlikte, Şah ve oğlunun destekçilerince hâlâ kullanılmaktadır. Ölen Şah’ı düzenli olarak “Aryamehr” diye çağıran önemli isimlerden biri de, savaş sırasında İsrail ordusu adına Tahran’daki mahalleler için tahliye emirleri veren ateşli bir monarşist olan İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Farsça sözcüsü Kemal Penhasi’dir.

İran bağlamında Aryan olmak, Nazilerin daha sonraki kullanımından farklı bir anlama sahipti. Terim, İslam öncesi dönemde İranlıların kendilerinin nasıl tanımlandığını ifade ediyordu, ancak gerçek ulusçuluk ve daha kaba bir ifadeyle, ırksal saflık çağrışımları varlığını hâlâ hissettirmektedir. Diasporanın eylemlerinde, İranlıların Arap olmadığını ısrarla savunan sloganlar atıldı. Berlin’deki bir etkinlikte göstericilerin “Biz Aryanız, Araplara tapmıyoruz” diye slogan attığı görüldü. Monarşist sosyal medyada zaman zaman yeniden dolaşan ve Pahlavi yanlısı hashtag’lerle birlikte kullanılan bir slogan, 2016’daki bir protestodan kaynaklanıyor: “Kötü olan her şeyin kaynağı Araplar.”

İran’ın Filistinli ve Lübnanlı silahlı grupları silahlandırmasından ve Suriye İç Savaşı’na yönelik askeri müdahalesinden vazgeçmesini savunanlar, “Ne Gazze ne Lübnan, hayatım İran için” gibi genel olarak milliyetçi sloganlar etrafında birleştiler, ancak bu duygunun monarşistler arasında sonraki yıllarda nasıl tezahür ettiği çok daha açık bir şekilde ortaya çıktı. İsrail Savunma Kuvvetleri’ne bağlı olarak görev yapan monarşist haber ağı Iran International’ın İsrail muhabiri Babek İshaki, Ekim 2024’te Gazze Şeridi’ndeki Netzarim Koridoru’ndan yaptığı haberde, muhtemelen İran hazinesinden gelen “milyarlarca dolar”ın bile Gazze’yi İsrail’in 7 Ekim sonrası yaptığı saldırılarla harap etmeye başlamasından önceki haline geri getiremeyeceğini söyledi. Görev başındayken İshaki, Gazze’nin etnik temizliğe uğramış bir bölgesinde, yıkılmış halde bulunan bir evin duvarına yaklaştı ve enkazın üzerine bir kalemle “Kadın, Yaşam, Özgürlük” yazdı. Bu, Kürt bir kadın olan Jina (Mehsa) Emini’nin başörtüsünü düzgün takmadığı için dövüldükten sonra İran polisinin gözetiminde ölmesinin ardından ortaya çıkan İran protesto hareketinin sloganıydı. İshaki, bu ifadeyi yazdıktan sonra, “Bence bu, İran ulusundan alınabilecek en iyi yadigâr” dedi.

Monarşizm, İran diasporası, özellikle İran muhalefeti içinde nispeten marjinal bir hareketti. Doksanlar ve iki binler boyunca, hatta 2010’ların ortalarına kadar, birçok kişi, reformizme meyyal ve meftundu. Ancak bu kesim, Muhammed Hatemi’nin başkanlığı, 2009’daki Yeşil Hareket’in uğradığı başarısızlık ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile birlikte yükselen ılımlı siyasetin tavizleriyle birlikte, sayısız kez hayal kırıklığına uğradı. Hem reformist hem de muhafazakâr yönetimlerde yaygın olan ekonomik özelleştirme politikaları, her yönetim altında huzursuzluğa ve sağcı milliyetçiliğe yol açtı. Batı kaynaklı yaptırımların ülkeyi boğması ve kemer sıkmayı birkaç uygulanabilir seçenekten biri haline getirmesi, milyonlarca insanın herhangi bir geçim kaynağına sahip olmaya dair özlemine ölümcül bir darbe vurdu. Ülke içinde siyasi manevra alanının çok az olduğu hissiyle ve dayatılan ekonomik savaşın muazzam ağırlığıyla, içeriden ve dışarıdan durumu değiştirme umudu, tutarlı bir yapıya sahip olan az sayıdaki hareketten biri tarafından ele geçirildi.

Eski Şah döneminde liberal muhalefet hareketlerinin sistematik olarak tasfiye edilmesine, Humeyni döneminde solcu muhalefetin tasfiyesi eşlik edince, Rıza Pehlevi’nin ülke içinde ve dışında çok az örgütlü rakibi kaldı, böylece Pehlevi’nin manevra alanı genişledi. Suudi parası, başta Iran International ve Manoto olmak üzere uydudan yayın yapan televizyon kanalları olmak üzere, büyüyen monarşist medya kuruluşlarına aktı. İran nükleer anlaşmasının sonuçsuz kalması ve ekonominin yurtdışı müdahalesiyle felâkete sürüklenmesiyle birlikte, yönetime düşman bir medya oluştu ve kendini İran halkına dayattı.

Pehlevi’yi destekleyenler, kendi polis devletini temel alan görüşlerini ortaya koymaya başladılar. Bu kesim, sürekli, halkın içinde faaliyet yürüten rejim yanlısı ajanlardan (ki bunların çoğu İslam Cumhuriyeti karşıtıydı) bahsediyor, İslam Cumhuriyeti ile her türlü ilişkiyi eleştiriyor, hükümeti sürekli takip ediyor, her fırsatta Pehlevi’ye bağlılık talep ediyordu.

2023’te, yurtdışında bir muhalefet koalisyonu kurma girişimi başarısız olduktan sonra, eşi ve kızı İran Devrim Muhafızları’nın yanlışlıkla attığı bir füze saldırısı sonucu uçak kazasında ölen eski müttefikleri Hamid İsmailyon, Londra’da destekçilerinden oluşan bir kalabalığa yaptığı konuşmada “İmparatorluğa ait kanın şehzadesi sizin efendinizdir” dediğinde Pehlevi destekçileri onu azarladılar. Avrupa sokaklarında duyulan bazı sloganlar, İranlı olmanın kendisini monarşinin yeniden kurulmasını istemekle ilişkilendiriyordu: “Liderimiz Pehlevi’dir. Bunu söylemeyen gâvurdur.”

Nefisi’nin ifade ettiği gibi, “vatanlarında yabancı olma” duygusu, tüm bu söylemin üzerinde bir sarkaç gibi asılı duruyor. İran’a “kemoterapi” uygulanmasını savunanlar gibi dışarıdan savaş isteyenlerde bile, İran şehirlerine ait manzaralara, İran müziğine, İran tarihine, İran dinlerine ve İran kültürüne yönelik sevgi dil buluyor. Bunlarda, Ernst Bloch’un “tarih öncesi” olarak tanımladığı şeye, yani “dünyanın adil ve gerçek yaratılışından önceki aşamaya” geri dönebileceklerine dair derin bir inanç söz konusu. Bloch, gerçek bir vatana kavuşmanın tek yolunun, mevcut hale dair radikal, işçi sınıfına ait anlayıştan, yani onun “tarihin gerçek kökeni” olarak gördüğü şeyden geçtiğine inanıyordu.

Yetmişlerin İran işçi sınıfını başka bir gezegenden gelen işgalciler olarak görenler için bu anlayış neredeyse imkânsız. Bu vatanın ve tarihin gerçek doğasıyla bağlantı kurmak, diğer sistemlerin etkileriyle, azınlıklarıyla, İslam’ın ve Arap tarihinin diline ve geleneklerine bıraktığı silinmez izlerle yüzleşmek demek.

İran medeniyetini yok etme tehdidini gerçek bir tehlike olarak görmeyen, bunun yerine, Tahran sokaklarına “Arap savaşçıların salındığına” dair asılsız söylentileri büyük bir ilgiyle takip edenler için böylesi bir seçenek yok. Önlerindeki tek yol, umutsuzca arzuladıkları vatana saldırmak, onu uzlaşma süreciyle değil, tahakküm süreciyle birleştirmek, yaşayan, sürekli değişen vatanı kendi arzularının statik bir görüntüsüne dönüştürmek ve dolayısıyla, vatana sahip olma ihtimalini ortadan kaldırmaktır.

Aktivistler, bu savaş uzadıkça rejimin çökmesi ihtimali karşılığında ellerindeki her şeyi efendilerine sunmaya başladılar. Televizyon ve sosyal medyada birçok kişi, Trump’ın kendilerine hasret duydukları, nihai kaderlerinin anahtarı olduğuna inandıkları şeyi vermesi koşuluyla, İran’ın petrolünden vazgeçmeye, camilerin bombalanarak yerle bir edilmesine ve türbelerin Trump için kişisel mülk haline getirilmesine, İran’ın doğal kaynaklarına veya kültürel mirasına ait her şeyden vazgeçmeye razı olduklarını söylüyorlar.

BBC’ye konuşan Tahranlı bir İranlının verdiği cevap, okurların şok edici tepkileri üzerine, yayınlandıktan sonra alelacele sansürlendi:

“Enerji altyapısına saldırmaları, atom bombası kullanmaları veya İran’ı yerle bir etmeleri konusunda sorulan soruya gerçek samimi cevap şudur: bunların hepsine razıyım. Akıllarında başka ne varsa hepsi başım gözüm üstüne.”

Bu görüşlerin sadece İran diasporasında mevcut olmadığı gerçeğini göz ardı etmemek gerek. Uzun süre sadece Los Angeles veya Londra gibi İran haricindeki yerlerde dile getirilen görüşler olarak bu görüşler, internet ve uydudan yayın yapan televizyon kanalları sayesinde İran içindeki muhalefetle de etkileşime girerek, nükleer anlaşmasının başarısızlığına ve siyasi ufuklardaki daralmaya tanıklık eden, artık yetişkin olan birçok genç İranlıya hitap etmeye başladı. Ocak ayındaki son protesto dalgasında, monarşistler, 1979’dan beri ilk kez birçok farklı şehirde büyük sayılarda harekete geçtiler. Birçoğu açıkça Şah’ın geri dönmesini istedi ve Rıza Pehlevi ile annesi eski İmparatoriçe Farah Şahbanu’nun portrelerini taşıdı. Bunun ardından, hükümetin kendi asgari rakamlarına göre bile, İslam Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül baskısına tanıklık edildi. Binlerce protestocu ve yüzlerce polis memuru öldürüldü. Protestocular, sadece bankaları, radyo istasyonlarını ve pazar yerlerini değil, protestolar sırasında nadiren hedef alınan camileri de birkaç gece boyunca ağır saldırılara maruz bıraktılar.

Akademik dönem başlarken, savaşın İran kıyılarına ulaşmasından birkaç gün önce, öğrenci eylemciler, monarşist bayraklarla kampüslere akın ederek, daha önce sadece Avrupa başkentlerinin sokaklarında duyulan sağcı sloganları attılar. Daha önce hem “Şah hem de Yüksek Lider”e karşı protestoların yaşandığı üniversitelerde, artık “Üç Yoza Ölüm: Molla, Solcu ve Mücahit” sloganları yankılanıyor. Mücahitler, Arnavutluk’ta bulunan İslamcı-Marksist siyasi tarikat Halkın Mücahitleri’ne atıfta bulunuyor.

Bir yandan da Trump’ın Nobel Barış Ödülü’nü alması isteniyordu. Monarşist öğrenciler arasında, üniversitelerinin devrimden önceki isimlerine geri döndürüldüğü bir gelecek için varsayımsal logolar dolaşıyordu. Örneğin Şerif Üniversitesi’nin Aryamehr Üniversitesi olarak adlandırılması talep ediliyordu.

6 Nisan'da Şerif Üniversitesi, ABD-İsrail’e ait güçlerin gerçekleştirdiği hava saldırısının doğrudan hedefi oldu. Bu okul da Şehid Beheşti Üniversitesi, İsfahan Teknoloji Üniversitesi ve Amirkabir Teknoloji Üniversitesi gibi protestoların ardından hava saldırılarına maruz kalan diğer üniversiteler arasına katıldı.

Bu savaş devam ederken, başlarda kutlama yapanların çoğu, İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesinin umdukları kadar hızlı veya temiz bir şekilde gerçekleşmemesi karşısında duydukları şoku ve hayal kırıklığını dile getirdi. Financial Times gazetesinin Tahran’da yaptığı bir röportajda bir kadın, Mart başlarında şaşkınlığını şu sözlerle dile getiriyordu:

“Bizim ülkemiz bombalanmamalıydı. Şehrimiz, ülkemiz, bu hale gelmemeliydi. Venezuela’da temiz, kansız bir rejim değişikliği yaşanırken, burada neden yaşanmadı?”

CNN yorumcusu Mesih Alinejad gibi askeri müdahalenin önde gelen destekçileri bile Trump yönetiminden İran medeniyetini yok etmemesini, bunun yerine, sadece hükümete saldırmasını rica etmeye başladı:

“Onların yaptığı işi bir gecede yapmayın. İslam Cumhuriyeti kırk yedi yıldır İran medeniyetini yok etmeye çalıştı ve başarısız oldu. [...] İran’ı Taş Devri’ne döndürmeyin. Taş Devri zihniyetini hedef alın.”

Geçici ateşkesin başlangıcında, Rıza Pehlevi bile, Fransız televizyon kanalı LCI’ye verdiği demeçte, “ülkemizde asla askeri müdahale istemedik” dedi. İran’ın bu savaşta İsrailliler ve Amerikalılar tarafından saldırıya uğramasının tek nedeninin rejim olduğunu söyleyen Pehlevi, kendisinin de katkıda bulunduğu durumla arasına mesafe koymaya çalıştı.

Batı’nın gözünde Aryan olmaya, Arap ve Müslüman ordularına karşı bir medeniyet kalesi olarak görülmeye yönelik tüm girişimlere rağmen, Trump yönetimindeki ve İsrail devletindeki kişilerin İranlıları tıpkı Gazze’de olduğu gibi “Amalik” (Kitab-ı Mukaddes’te İsrail’in düşmanı olan halk) olarak adlandırmaları, bu tür arayışları neredeyse imkânsız kıldı.

Neticede İranlılar, bombaları atan veya en azından uçaklara yüklenmesine yardım eden ülkelerdeki kişilerin cüzdanlarında sonuçlarını hissetmeye başlayana dek, bombalama, katliam ve şehirlerin yıkımına karşı savunmasız kalacaklar. İranlılar, neye inanırlarsa inansınlar, hâlâ yeryüzünün lanetlileri arasında yer alıyorlar. Asıl idrak edilmesi gereken gerçekse şudur: bu yeryüzünün lanetlileri yaftasının onursuz hiçbir yanı yoktur.

Séamus Malekafzali
27 Temmuz 2026
Kaynak

, ,

Baş ve Son


Birinci Bölüm

Baş ve Son

 

Biçime önem veren geleneklere aykırı gibi görünse de, hikâyeye sondan başlayacağım. Bunu yapmamın sebebi, ilgili yöntemin okura daha ilgi çekici gelecek olması değil, sonun gerçek başlangıç, zirve olması hasebiyle, pratiğin teorinin sınandığı gerçek arena olmasıdır. Dahası, Marcuse’nin felsefesi gibi kendisi de bir hikâyedir. O vakit neden felsefesi de bir hikâye olmasın? Ona bağlı olgu ve olaylardan söz edemez miyiz? Adına yürüyüşler düzenlenmedi mi, gösteriler yapılmadı mı, barikatlar kurulmadı mı, sloganlar atılmadı mı, çatışmalar yaşanmadı mı, şehitler toprağa düşmedi mi, 1968 yazında dünyanın vicdanı sarsılmadı mı?

Hikâyenin sona erdiği yer de başladığı yer de onunla tanıştığımız öğrenci ve gençlik devrimidir. Bu devrimden önce, Herbert Marcuse adı, belirli üniversite çevreleri haricinde pek fazla öneme sahip değildi.

Bu devrimle birlikte, bilhassa devrim, 1968 yazında zirveye ulaştığı vakit, Herbert Marcuse’nin adı da parlamaya başladı. Felsefesi; basın, çeviriler, kitaplar, yorumlar ve seminerlerle beslenen bir düşünce akımı haline geldi. Öğrenci ve gençlik ayaklanmalarının (Cohn-Bendit gibi) kimi liderleri, bu akıma katıldılar, onun adına konuştular.

Ancak, Marcuse’nin adı ve felsefesi bu şiddetli başlangıçla birlikte, gerçekte, en azından Avrupa ve Amerika’da, trajik bir sona doğru uzanan yolculuğuna çıkmıştı. Ne yazık ki, Arap dünyasında bu trajik son için yanlış, kahramanca bir başlangıç belirlemeye çalışanlar hâlâ var.

Marcuse, 1932’den beri, hatta bazı erken dönem makalelerini dikkate alırsak, 1928’den beri yazıyordu. Ancak yazıları, öğrenci ve gençlik devrimlerinin yükselişiyle aynı zamana denk gelen 1968 yazına kadar yaygın bir popülerliğe ulaşmadı. Gerçekte görüşleri, bilinçli kimi çabalar sayesinde, bu hareketlerin kapsamlı düşünsel-teorik ifadesi haline geldi. Gerçek şu ki, Marcuse’nin kendisi de o dönemde Avrupa ve Amerika’daki onlarca şehir ve üniversitede patlak veren bu devrimi şaşkınlıkla karşılamıştı. Bu devrimin ilk emareleri, daha önce 1964’te Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kampüsü’nde açığa çıkan öğrenci hareketiyle ortaya çıkmıştı.

Marcuse’nin şaşkınlığı psikolojik değil, düşünseldi. Önceki yazılarının hiçbiri böyle bir devrimi öngörmemiş veya tahmin etmemişti. Yani, böylesi bir devrim ihtimaline hep karşı çıkmıştı.

Önceki yazılarında, tümüyle farklı toplumsal sınıflardan, dışlanmışlar, siyahiler, işsizler, getto ve gecekondu sakinlerinden kaynaklanacak bir devrimi öngörmüştü.

Marcuse, 1964’te yayımlanan Tek Boyutlu İnsan adlı kitabının sonunda Walter Benjamin’in şu sözünü aktarıyor: “Bize umut ancak umutsuz olanların yüzü suyu hürmetine bahşedilir.”

Ben, Marcuse’nin öğrencileri ve gençleri, umutsuz olanlar veya işsizler, getto ve gecekondu sakinleri gibi marjinal toplumsal sınıflar arasına dâhil ettiği kanaatinde değilim. Avrupa ve Amerika’daki, genelde kapitalist ülkelerdeki öğrenciler, çoğunlukla orta ve alt sınıflara mensuptur, çoğu ebeveynlerinin gelirleriyle geçinir. Örneğin Fransa’da, işçi sınıfı ailelerinden gelen öğrenciler, toplam öğrenci nüfusunun yüzde 10’undan fazlasını bile temsil etmemektedir. Her halükârda Marcuse, daha sonra göreceğimiz gibi, gelişmiş sanayi ülkelerinde kapitalist sisteme özümsenip entegre olduğunu iddia ederek, işçi sınıfını yeni devrimci güçler kategorisinde saymaz. Dolayısıyla, Marcuse, devrimci kurtuluş için umutlarını bağladığı veya en azından onun yolunu açmak için kullandığı grupları sıralayıp tanımlarken, gençler ve öğrenciler onun planının bir parçası değildi. Daha sonraki kitaplarında tanımladığı gibi bu kesim “umudun mayası” da değildi.

Amerika’da öğrenci hareketinin başladığı 1964 yılında Marcuse’den veya felsefesinden zerre bahsedilmiyordu. Bu hareketin yol açtığı dalga, 1968 yazında Fransa’da yükseldiği vakit öğrenci kitleleri yarattıkları hareketlerin o ilk aşamasında Marcuse veya felsefesi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Tek Boyutlu İnsan adlı kitap, bu hareketin ikinci aşamasında Fransızca çevrildi ve yayımlandı. Ancak dağıtılan kopya sayısı 2.500’ü aşmıyordu. Gelgelelim, kitaptaki kavram ve görüşler, medya ve sağcı yayınevlerince hızla benimsendi. Bahsettiğimiz gibi, bu hareketin kimi liderleri yanında, bu kavramları hareketin düşünsel-teorik ifadesi olarak yayma ve tanıtma işini başka isimler de üstlendi.

Basit bir ifadeyle, 1968’deki öğrenci ve gençlik hareketinin açığa çıkması ile birlikte, Amerika, İngiltere, İtalya, Japonya gibi kapitalist ülkeler kapsamlı işçi grevleri ile çalkalanıyordu. Ancak kapitalist medya, bu grevleri neredeyse tamamen görmezden geldi, dikkatini daha çok öğrenci ve gençlik hareketine yoğunlaştırdı. Sadece bu da değil. Bahsettiğimiz gibi, Marcuse’nin kavramlarıyla ortak köprüler kurmaya çalıştı, böylece Marcuse’nin kavramları bu hareketin itici gücü ve yorumlayıcı göstergesi haline geldi.

Marcuse, kısa süre sonra bu oyuna kendisi de katılmaya başladı. Öğrenci ve gençlik hareketinin şiddetlendiği ülkelerin başkentleri ve üniversiteleri ziyaret ederek, kapsamlı insani devrimin müjdecisi, beklenen peygamberi olarak konferanslar verdi, seminerler düzenledi. Hatta daha sonraki yazılarında öğrenci ve gençlik kategorisini de eklemeye başladı ve onları devrimci eylem için hazırlık niteliğinde bir öncü ve umut kaynağı olarak ele aldı. Burada amaç, öğrenci ve gençlik hareketinin dalgasını yakalamaya, anlamını çarpıtmaya, teorik ve pratik olarak onu çarpıtmaya, nihayetinde onu gerçek amaçlarından farklı amaçlar için kullanmaya çalışmaktı.

Marcuse’nin önceki yazılarında öğrenci ve gençlik hareketini öngörmediği, ancak gene de mücadele deneyimiyle ortaya çıkan felsefesinin bir ifadesi olduğu ileri sürülebilir. Bunu özellikle öngörmüş olması veya felsefi kavramlarının bunu tamamen kapsaması gerekmez.

Öğrenci ve gençlik hareketi, kitleler tarafından tamamen veya kısmen özümsenmiş olsa da, kendi kimliklerinin kendiliğinden bir ifadesi olarak kalmakta, geçerliliğini ve bütünlüğünü teyit etmektedir.

Bu hareket, özünde, baskıcı kapitalist sisteme, bürokrasiye ve tüketim toplumuna, israf, sömürü ve savaşla tanımlı topluma, ideolojik telkinin hâkim olduğu topluma, yabancılaşma ve gerçek farkındalığın, öznelliğin ve özgür yaratıcılığın kaybına karşı bir isyandı. Öyleyse, bu isyanı, ilgili toplumu kınayan ama öğrenci ve gençlik hareketini baskı güçleri arasında saymayan Marcuse’nin felsefesinin bir ifadesi olarak görebiliriz. Bu, gerçekten de ikna edici bir argümandır. Kapitalist medya, şiddetli muhalefetiyle, Marcuse’nin felsefesini öğrenci ve gençlik hareketiyle ilişkilendirmek için bu argümanı kullanmıştır. Öğrenci ve gençlik hareketinin içinde ve dışında, yazarlar ve düşünürler de dâhil olmak üzere, birçok saygın kişi, bu kurulan bağın halesine kapılmıştır.

Oysa derinlemesine ele alındığında gerçeklik oldukça farklıdır. Esasında öğrenci ve gençlik hareketi, bu kitapta daha sonra bahsedeceğimiz diğer toplumsal hareketler, Marcuse’nin düşüncelerini çürütür, bilhassa 1968’deki öğrenci ve gençlik hareketinin patlak vermesinden önce dile getirdiği kavramları geçersiz kılar.

Bu noktada bizim Marcuse’nin felsefesini genel bir giriş dâhilinde, kısaca sunmamız gerekiyor.

Marcuse, hem sosyalist hem de kapitalist gelişmiş sanayi toplumlarının, teknolojik rasyonellikleri sayesinde, üretim ve tüketimin yönünü, hatta insan bilincinin ve iradesinin yönünü bile tamamen kontrol altına almayı başardıklarını söylüyor. Bu başarıyı, bilim ve teknolojiyle elde edilen üretim bolluğuna, medyanın ve kültürel rehberliğin kamuoyunu şekillendirme, hatta insanların ihtiyaçlarını, duygularını ve zevklerini şekillendirme imkânlarına bağlıdır. Bu gerçeği dayatanın, mülk sahibi azınlık olmadığını söylüyor.

Egemen sınıfın iradesi ve çıkarları, sadece üretim ve tüketim alanlarında değil, insanlığın düşünsel ve psikolojik oluşumunda da belirleyicidir. Neticede işçi sınıfı da dâhil olmak üzere tüm toplumsal sınıfları kendi sistemine entegre etmiştir. Bunu acımasız dış baskıyla değil, daha ziyade, incelikli, içsel baskıyla başarmıştır. Atasözünde denildiği gibi, sopa yerine havuç kullanır, egemen, mülk sahibi azınlığın üretip şekillendirdiği ihtiyaçları karşılar.

Eğer durum böyleyse, bu duruma nasıl isyan edilebilir, o nasıl reddedilebilir, yıkılabilir ve değiştirilebilir? Mevcut üretim ve tüketim sistemine entegre olmuş marjinal sınıflarda umut yoktur. Umut yalnızca, doğaları gereği bu sistemin dışında olanlardadır. Bunlar, daha önce de belirttiğimiz gibi, işsizler, marjinal kesimler, siyahiler, getto ve gecekondu sakinleridir. Marcuse’nin de belirttiği gibi, umut, toplumda sistemden ne fayda gören ne de üretim ve tüketim döngüsüne entegre olan marjinal ve asalak grupların sistemi ancak dışarıdan gelenler aracılığıyla bozmasındadır. Bunlar, demokratik sürecin dışındadırlar (ve sisteme dışarıdan darbeler indirirler).

Öğrenci ve gençlik hareketine dönecek olursak, şunu soruyu sormak zorundayız: Öğrenciler ve gençler, sistemin dışında, marjinal, asalak bir toplumsal sınıf mıdır? Hayır, elbette değil. Daha önce de belirttiğimiz gibi, orta ve alt sınıflara mensupturlar. Dışlanmış, yoksun bırakılmış veya ezilmiş gruplar değillerdir, bilâkis, üretim ve tüketim döngüsüne bağlı toplumsal sınıflardan gelen ailelerinin gelirleriyle geçinirler. Marcuse’nin analizine göre, zengin topluma entegre olmuş, özümsenmiş ve içinde yer almaktadırlar. Peki, Marcuse’nin felsefesini kullanarak, bu sisteme karşı gerçekleştirdikleri isyanları ve devrimleri nasıl açıklayabiliriz? Burada başka gruplardan bahsetmiyoruz.

Marcuse’nin felsefesinin, öğrenci ve gençleri kapsama, özümseme ve bütünleştirme iddialarına rağmen, bu hareket, topluma karşı isyan ve ayaklanma içindedir. Şimdilik şu çıkarımla yetineceğiz: Gelişmiş sanayi toplumu, Marcuse’nin iddia ettiğinin aksine, öğrenci ve genç nüfusu kendi çerçevesine özümsemeyi başaramamıştır.

Araştırmacılar, öğrenci ve gençlik hareketinin nedenlerini, onu Marcuse’nin felsefesiyle ilişkilendiren nedenlerin ötesinde aramalıdırlar. Bu nedenleri, özellikle kapitalist topluma ilişkin Marcuse’nin eleştirel analizlerinde bulabilirler, ancak bunları felsefesinin genel çerçevesinde bulamazlar. Dahası, gençlik ve öğrenci hareketlerinin doğası, her toplumun özel koşullarına bağlı olarak bir toplumdan diğerine değişir, dinamikleri, her toplumun toplumsal ve politik koşullarına göre çeşitlilik arz eder. Örneğin, Amerika’daki öğrenci ve gençlik hareketi, Fransa’daki öğrenci ve gençlik hareketinden doğası gereği farklıdır. Marcuse’nin Amerikan toplumunda analiz ettiği toplumsal koşullar, Fransız toplumunda mevcut olanlarla aynı değildir. Aynı durum, kapitalist sistemler altındaki diğer toplumlar için de geçerlidir. Bu kapitalist sistemlerdeki öğrenci ve gençlik hareketleri ile özellikle Yugoslavya, Çekoslovakya ve Polonya gibi kimi sosyalist ülkelerdeki hareketler arasındaki fark daha da belirgindir. Bu fark, kapitalist sistemlerdeki ve bazı sosyalist sistemlerdeki öğrenci ve gençlik hareketleri ile gelişmekte olan ülkelerdeki veya Üçüncü Dünya ülkeleri olarak adlandırılan ülkelerdeki hareketler arasındaki fark daha da artmaktadır. Gerçekten de, bu ülkelerdeki hareketler, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki hareketlerden tarihsel olarak daha derin köklere sahiptir.

Öğrenciler ve gençler, yüzyılın başından beri Üçüncü Dünya ülkelerindeki ulusal hareketlerin ön saflarında yer alıyorlar. Hareketleri, Avrupa ve Amerika’daki öğrenci ve gençlik hareketlerinde olduğu gibi 1964 veya 1968’de başlamadı. Öğrenci hareketini öğrenci hareketi ve gençlik hareketini de öğrenci ve diğer toplumsal grupları da içeren gençlik hareketi olarak ayırt etmek suretiyle, konuya bir katman daha eklemek istemiyorum.

Genç işçiler gibi diğerleri de bir başka örnektir. Gerçekten de, öğrenci ve gençlik hareketleri arasında bir bağ mevcuttur, hatta günümüzde, öğrencilerin ve gençlerin öncü rol oynadığı kapsamlı bir hareketten söz edebiliriz. Ancak asıl mesele, bu kapsamlı hareketi yönlendiren nesnel faktörleri ve bu çeşitli hareketleri, genel bir olgu olarak ele alınmalarına rağmen, birbirinden ayıran nesnel farklılıkları belirlememiz gerektiğidir. Tüm bunlardan çıkan açık sonuç, bu kapsamlı öğrenci ve gençlik hareketinin Marcuse’nin felsefesine meydan okuduğudur. Aslında, en azından gelişmiş sanayi toplumlarında, tüm toplumsal sınıfların ve grupların özümsendiğini, bu toplumlara karşı devrim için, egemen toplumsal düzenin dışında kalan marjinalleşmiş, asalak ve dışlanmış gruplar haricinde hiçbir yol kalmadığını iddia eden bu felsefeyi çürütmektedir.

Peki, öğrenci ve gençlik hareketinin bilimsel açıklaması nedir? Bazı yorumcuların tercih ettiği gibi, bunu bir devrim veya baba figürüne karşı isyanın simgesi olarak mı yorumlamalıyız? Devlet ve baskıcı sistemi, devlet başkanından kurum ve üniversite yöneticilerine kadar hiyerarşik olarak uzanan büyük toplumsal baba figürünün sembolik bir ifadesidir. Bu nedenle, ona karşı isyan etmek, çekirdek aile içinde insanlığa karşı bir tür isyandır. Ancak bu, aslında sınırlı bir psikolojik açıklamadır, çünkü kapitalist toplumda ve genel olarak çağdaş toplumda ailenin doğası, eski feodal toplumdaki doğasından farklıdır. Baba ve oğullar arasındaki eski otoriter ilişki azalmış, hatta bazen, özellikle Avrupa ve Amerika toplumlarında, tamamen ortadan kalkmıştır. Dahası, bu Froydcu psikolojik açıklama, hareketin kimi kısmi unsurlarını ortaya koysa da bilhassa Vietnam Savaşı’na, ırk ayrımcılığına, genel olarak kapitalist sisteme, bürokrasiye karşı muhalefet ve çağdaş bilim ve teknoloji devriminin talepleriyle uyumlu hale getirmek için üniversite sistemlerinin reformdan geçirilip modernize edilmesine dönük çağrı türünden genel politik ve toplumsal hedefleri açıklamada yetersiz kalmaktadır.

Bu, sadece duygusal, dürtüsel bir devrim değil. Birçok açıdan, sadece kör bir isyan veya salt bir reddetme de değil. Bilâkis, sınırları ne olursa olsun, bu bilinç, toplumsal ve insani bir bilinçle bağlantılıdır.

Bunu, bazı yorumcuların tercih ettiği gibi, eski ve yeni kuşaklar arasındaki bir çatışma olarak mı açıklamalıyız? Bu açıklama da yetersizdir. Şüphesiz ki, eski ve yeni arasında bir çatışma vardır, ancak özünde bu, toplumsal nitelikte bir çatışmadır. Mesele, yaş değil, çıkarlar, fikirler ve toplumsal koşullardır.

Gerçekten de, gençler genel olarak, özel doğaları gereği, mücadele ve yenilenmenin öncüleri arasında yer alarak, ona canlılık ve coşku katmaktadırlar. Ancak, gençler homojen bir grup değildir, işçiler, köylüler ve burjuvazi de dâhil olmak üzere, farklı toplumsal sınıflara mensupturlar. Şüphesiz ki, sınıf aidiyetleri tek başına toplumsal konumlarını belirlemez. Daha ziyade, onları belirleyen, düşünsel bağlılıklarıdır, bu da onları asıl sınıflarından kopmaya ve çoğu zaman diğer sınıfların ilgi alanlarını ve felsefelerini ifade etmeye yönlendirir.

Bu fikri ve toplumsal öz, kuşaklar arası çatışmanın tezahürlerini yüzeysel ve marjinal kılan şeydir. Kaç genç insan, gerici fikirleri benimsiyor, kaç orta yaşlı ve yaşlı insan, ilerici fikirleri benimsiyor? Gerçekten de, yaş farkı fikri esnekliğe ve canlılığa katkıda bulunur, ancak fikri anlaşmazlıkların doğasını ve sınırlarını belirlemede temel bir faktör değildir.

Marcuse, daha sonra kaleme aldığı bazı eserlerinde, dönemin en iğrenç suçlarından birinin binlerce Endonezyalı komünistin toplu katliamı olduğunu kendisi de kabul eder. Ama o katliamlara öğrenciler de katıldılar. Gerçekten de, gençler, çoğu zaman birçok faşist ve Nazi hareketinin ve rejiminin temelini oluşturmuştur.

Bu arada, öğrenciler ve gençler, genel olarak sömürgeleştirilmiş, yarı sömürgeleştirilmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, işçi sınıfının bilinç, sayı ve etkinlik açısından henüz olgunlaşmadığı birçok ulusal kurtuluş hareketinin ön saflarında yer almaktadır. Dolayısıyla mesele, kuşaklar arası bir çatışma değil, daha ziyade, toplumsal bilinç, sınıf aidiyeti ve toplumların çeşitliliğine göre değişen ve farklılık gösteren koşullar meselesidir.

Tekrar şu soruya dönüyoruz: Öğrenci ve gençlik hareketini nasıl açıklayabiliriz? Bazılarının tercih ettiği gibi, özellikle gelişmiş sanayi ülkelerinde artan öğrenci sayısıyla mı açıklayabiliriz? Gerçek şu ki, öğrenci sayısı, bu yüzyılda, özellikle son yıllarda, ekonomik büyüme ve bilimsel-teknolojik gelişmenin ihtiyaçlarına cevap olarak eğitime yapılan yatırımların artması sonucu, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir artış göstermiştir. 1966’da ABD’de 20-24 yaş arası nüfusa oranla üniversite öğrencisi sayısı yüzde 42’ye, Sovyetler Birliği’nde yüzde 24’e ve Fransa’da yüzde 16’ya ulaştı. 1900 yılında ABD’de 24.000 profesör, 238.000 öğrenci vardı. 1969’a gelindiğinde bu sayı, 480.000 profesöre, 6,7 milyon öğrenciye çıktı.

Bu ve diğer istatistiklerin bazı eksikliklerine rağmen doğru olduğuna şüphe yok. Dolayısıyla, bunların analizine girmeyi amaçlamıyoruz. Ancak, inkâr edilemez gerçek şu ki, eğitime sürekli artan ve katlanarak büyüyen yatırım yapılmaktadır. Öğrenci sayısındaki artış, bilimsel-teknolojik gelişmenin taleplerine ve sanayileşme çağımızın genel ihtiyaçlarına bir cevap niteliğindedir.

Ancak, bu niceliksel artış, tek başına öğrenci hareketinin olgusunu nesnel olarak açıklayamaz, özellikle de bu niceliksel artışı üniversitelerde yarattığı büyük öğrenci kitlesiyle ilişkilendirirsek, kitlesel seferberlik için verimli bir zemin sağladığı için, şüphesiz ki itici güçlerinden biri olarak görürürüz.

Olayı daha derinlemesine incelersek, özellikle Avrupa ve Amerika’daki öğrenci hareketine ilişkin olarak, bunun birden fazla nesnel faktörden kaynaklandığını göreceğiz.

Öğrencinin içinde bulunduğu hali doğrudan etkileyen faktörler arasında, üniversite çalışmalarının ve müfredatlarının temel çağdaş sorunları ele almada genel başarısızlığı, özellikle Amerika’da tekellerin akademik programlar ve bilimsel araştırma yönleri üzerindeki kontrolü, yeterli öğrenci konutunun olmaması, yüksek öğrenim ücretleri, profesör eksikliği, kusurlu bir sınav sistemi ve mezunların yaşadığı işsizlik yer almaktadır. Alternatif olarak, mezunlar, genellikle ekonomik ve sosyal planlamada olumlu bir rolleri olmayan, sadece uygulamacı veya ofis çalışanı oldukları işlere yerleştiriliyorlar, üstelik bunların ücretleri düşüyor, gelir düzeyi, işlerinin niteliği ve sosyal statüleri açısından işçi sınıfına giderek daha çok yaklaşıyorlar. Birçok öğrenci, aynı anda hem okuyor hem de çalışıyor. Mühendisler, teknisyenler, muhasebeciler ve memurlar da dâhil olmak üzere, sanayide ve genel olarak ekonomide çalışan “beyaz yakalı” işçilerin sayısı artarken, aynı zamanda “mavi yakalı” işçilere de daha çok yaklaşıyorlar. Bilimsel-teknolojik devrim, bazılarının iddia ettiği gibi, işçi sınıfını “burjuvalaştırmadı”, yani onları burjuva sınıflarına dönüştürmedi, daha çok burjuva sınıflarını “öğrencileri” dönüştürdü. Özellikle mezuniyetten sonra, bir nevi işçi, hatta gerçek işçi haline geliyorlar.

Öğrenci hareketlerinin çoğu, bilimsel-teknolojik devrimin gerekliliklerinden kaynaklanan toplumsal değişimde üniversitelerin rolünü, üniversite sistemlerinde ve müfredatlarında radikal değişiklikleri savunarak başladı. Bu nedenle, birçok öğrenci hareketinin genel olarak sosyal ve beşeri bilimler alanındaki profesörler ve öğrenciler arasında ortaya çıkması şaşırtıcı değildi.

Ancak, öğrenci hareketindeki bu doğrudan faktörler, harekete daha derin siyasi ve toplumsal boyutlar kazandıran diğer faktörlerle kısa sürede birleşti.

Artık mesele, sadece üniversite sistemlerinde ve müfredatlarında radikal bir değişiklik değil, sömürücü ve ırkçı eğilimleri, saldırgan militarist eğilimleri ve sosyal emeğin meyvelerinin asalakların israfına, bilimsel-teknolojik devrimin sonuçlarının ilerleme ve barışa zarar verecek şekilde boşa harcanmasına yol açan kötü planlamayla birlikte, tüm toplumsal sistemin kapsamlı bir eleştirisinin yapılmasıydı. Böylece öğrenci hareketi, Amerikan emperyalizminin Vietnam halkına karşı yürüttüğü kirli savaşa, oradaki egemen sınıfların uyguladığı ve teşvik ettiği ırk ayrımcılığına, çıkarları yalnızca üretim ve tüketimi kâr için yönlendiren ekonomik oligarşiyle iç içe geçmiş askeri oligarşiye ve insanlık dışı değerleri dayatan ve insan bilincini yaratıcı özünden arındıran ideolojik telkinlere karşı mücadele bayraklarını yükseltti. Kısacası hareket, kapitalist sistemin özüne karşı, sömürüden, ırkçılıktan, saldırganlıktan ve baskıdan arınmış yeni bir toplum için kapsamlı bir isyana dönüştü.

Gerçekten de bu hareket, çeşitli ve bazen çelişkili biçimler aldı. Beatles ve hippiler şüphesiz bu biçimlerden bazılarıdır. Bunlar birer ifadedir.

Bu, egemen toplumsal düzene karşı bir isyan, onu reddetmenin bir biçimidir. Uzun süreli kendini şımartma ve yıkanmayı reddetme, sokak hayatı, haşhaş ve esrar kullanımı, grup seksin yaygınlaşması, şiddet uygulaması veya kırsala ve el emeğine dönüş, bu reddetme ve isyanın çeşitli tezahürlerinden bazılarıdır, bu tezahürler, romantik veya anarşik bir karakter kazanır.

Bu, bireyleri yabancılaşmaya, öz farkındalık kaybına, fikri ve duygusal teslimiyete sürükleyen baskıcı sistemleri reddederek insan onurunu geri kazanma girişimidir. Beatles ve Hippiler gibi birçok grup, cinsel özgürlük çağrısını savaşları sona erdirme çağrısıyla birleştiren açık politik ve toplumsal sloganlarla ilişkilendirilir: “Savaşma seviş.”

Gelgelelim, sloganları ağırlıklı olarak politik ve toplumsal olan, ancak tanımlanmış bir devrimci örgütlenme ve program eksikliği nedeniyle romantik ve anarşik karakterden tümüyle kurtulamayan başka hareketler de mevcuttur. Tüm bu hareketlerin ardında, bazıları Marx’a, bazıları Troçki’ye, bazıları Freud’a, bazıları Çin Kültür Devrimi’ne, bazıları Guevara, Debray ve Law’a, bazıları ise bunların hepsinin bir karışımına atfedilen ve Marcuse’ye bağlanmaya çalışılan çeşitli fikri sonuçlara rastlıyoruz. Ancak bu bağlantıların çoğu, bu öğrenci ve gençlik ayaklanmalarının doğasını gerçekten açıklamakta başarısız oluyor. Belki de bu ayaklanmalar aracılığıyla bu hareketler için teorik bir tanım bulmaya çalışıyorlar. Ama gerçekte, farklı şekillerde, toplumlarında yaygın olan kapitalist sisteme karşı, tam olarak bilinçli olmasa da veya nesnel yolun farkında olmadan, bir reddiyeyi ifade ediyorlar.

Peki ya Çekoslovakya, Yugoslavya ve Polonya gibi bazı sosyalist ülkelerdeki öğrenci ve gençlik hareketleri? Daha önce de belirttiğim gibi, durum, toplumdan topluma, sistemden sisteme değişiyor.

Çekoslovakya’da sosyalist sistem içindeki bürokratik hatalar, emperyalist ve Siyonist propaganda ve unsurlarla desteklenen anti-sosyalist liberal eğilimler etkili oldu. Yugoslavya’da ise üniversite eğitim sistemlerindeki ve parti yöntemlerindeki bürokratik hatalar etkili oldu. Polonya’da ise açıkça anti-sosyalist Siyonist eğilimler etkili oldu. Gelişmekte olan ülkelerde dinamikler, ulusal ve toplumsal koşullarına ve iktidar dinamiklerinin niteliğine göre değişiklik gösterir.

Bu öğrenci ve gençlik hareketleri arasında toplumsal doğaları, sınıf bağlantıları ve sloganları açısından farklılıklar olmasına rağmen, öğrencilerin ve gençlerin ulusal ve toplumsal devrimde bir güç olduğuna hiç şüphe yok. Hareketleri, her sistemdeki krizin farklı doğasına rağmen, toplumlarındaki sistemlerin krizinin sağlıklı, nesnel ve ciddi bir ifadesidir.

Ancak, öğrenciler ve gençler, ulusal ve toplumsal devrimin, genel olarak ilerleme güçlerinin bir parçası olsalar da, hatta belirli toplumsal koşullarda, özellikle genç işçiler, devrimci bir öncü bile olabilseler de, onlar hakkında mutlak bir genelleme yapamayız. Öğrenciler ve gençler, bazı çağdaş burjuva sosyologlarının iddia ettiği gibi homojen bir toplumsal sınıf değildir. Aksine, çoğunlukla orta ve alt sınıflara mensupturlar, işçi sınıfıyla yakın bir bağ ve ittifak kurmadan, devrimci bir teori ve örgütlenmeye bağlı kalmadan, toplumdaki devrimci değişim sorununu tek başlarına çözemezler.

Çağdaş tarihin dersleri bunu ortaya koymuştur, koymaya devam etmektedir. 1968 öğrenci ve gençlik hareketi de bunu ortaya koymuştur. Bu, o hareketi veya ondan önce veya sonra gelen ya da çağdaş tarihimizin seyrinde öngörebileceğimiz diğer hareketleri kınamak değil, kapsamını tanımlamaktır. Hareket neyi başardı? Asıl, neyi başarmak içindi? Şüphesiz ki, kapitalist toplumlardaki, bilhassa Amerika’daki yolsuzluğun ve sömürünün özünü ortaya çıkardı. Saldırgan askeri planları kınamaya ve savaş maceralarına karşı mücadele etmeye halen daha devam ediyor. Ancak, işçi sınıfıyla olan bağı, devrimci teorisi ve öncü örgütlenmesi olmadan, toplumdaki radikal değişim yasasını ve sömürücü ve saldırgan sistemi kontrol altına alamayacaktır.

Bu tartışmayla Marcuse’nin felsefesinden çok mu uzaklaştık?

Hayır... Aslında ona daha da yaklaştık, daha fazla aşina olduk. Öğrenci ve gençlik hareketi, daha önce de belirttiğimiz, o zamandan beri gördüğümüz gibi, Marcuse’nin felsefesinin teorik ve pratik bir reddini oluşturuyor. Marcuse’nin gelişmiş sanayi toplumlarının sistemlerine emildiğini ve entegre edildiğini iddia ettiği toplumsal grupların aslında bu sistemlere karşı isyan ettiğini ve ayaklandığını doğruluyor.

Ancak, daha da tehlikeli bir şey var. Bilhassa 1968’de öğrenci ve gençlik hareketleri patlak verdiğinde, sağcı medya ve yayınevleri Marcuse’nin felsefesini bu hareketlerin fikri bir ifadesi olarak tanıtmaya başladığında ve liderlerinden bazıları, Marcuse’nin kitaplarından alıntılar yapmaya ve sloganlarını benimsemeye başladığında, bunun ardında açık ve belirli bir amaç vardı: öğrenci ve gençlik hareketini gerçek devrimci gelişiminden, doğal müttefiklerinden (işçi sınıfından ve onun soyundan gelen komünizmden), anarşik eylemlerden ve romantik sloganlardan, yapılandırılmış bir çerçeve içinde örgütlenmekten ve nesnel, devrimci nitelikteki bir eylem programına ve teorik kavramlara göre hareket etmekten alıkoymaya çalışmak.

Marcuse’nin felsefesi, öğrencilere ve gençlere ne sundu? Marcuse, sonraki kitaplarında onların hareketini kucaklayıp onları öncü güçlere ekledikten sonra, siz onlara bugün ne sunuyorsunuz?

Reddetme ve isyan. Cohen, Bandit ve Pechke gibi takipçileri aracılığıyla, tüm otoriteye, akılcılığa, sisteme, örgütlenmeye, teoriye ve ideolojiye karşı isyan sloganları yükseltildi. Akıl, baskıcı gücün aracıdır. Bu nedenle, aklı reddedelim, hayal gücünü iktidara taşıyalım. Ayrıca, erotik aşk tanrısı Eros’u da bu baskıcı gücün zulmünden kurtaralım, egemenliği ona verelim.

Kapitalist sisteme karşıyız, ama aynı zamanda Sovyetler Birliği’nde kendini sosyalist olarak adlandıran bu sisteme de karşıyız!

Solculuk, komünizm hastalığının ve kapitalizm hastalığının da ilâcıdır. Bu solculuk, büyük bir reddi, kapsamlı, temel, toplumsal ve cinsel devrimi, örgütlenmeden, ideolojiden bağımsız olarak, her ne olursa olsun, tüm egemen güçle şiddetli, silahlı bir çatışmayı içerir. Bu, baskıdan kurtuluşa, yabancılaşmadan kurtuluşa, insanlığın kurtuluşuna giden yoldur.

Ancak gerçekte bu, insanlığın kurtuluşuna giden bir yol değil, bilâkis, öğrenci ve gençlik hareketini hem teorik hem de pratik olarak ortadan kaldırmaya ve yok etmeye giden bir yoldur. Marcuse’nin felsefesinin oynadığı ve oynamaya devam ettiği gerçek rol budur.

Hareketin kaderi ne oldu? Yenilgi ve gerileme. Gene de de bu, hareketin kapitalist toplumun yapısındaki çelişkileri ne kadar derinden ortaya koyduğu, ne kadar farkındalık ve canlılık kattığı göz önüne alındığında, o hareketi kınamak anlamına gelmez. Yenilgisi ve gerilemesi, devrimci tarihsel süreçte geçici bir olaydır. Önemli olan, Marcuse’nin felsefesinin bu hareketin dalgasına binmek, kendiliğinden ve anarşik karakterini derinleştirmek için yapılan olumlu girişimlerden biri olmasıdır. Kendiliğindenlik, başlangıçların bir özelliğidir.

Birçok devrimci hareket için ilk adım. Ancak asıl önemli olan, bu kendiliğindenliği, nesnel farkındalık ve sağlam örgütlenme yoluyla, etkili, sürekli ve olumlu devrimci eyleme dönüştürmektir.

Fransa’da, bilhassa 1968’de, öğrenci ve gençlik hareketi, yetkililere karşı silahlı bir isyana dönüştü. Barikatlar kurdu, arabaları yaktı ve kurumları ele geçirdi. Ancak, Fransız komünistlerinin gazetesi L'Humanité’nin belirttiği gibi, her barikat ve yakılan her araba, Dögol’ün partisine on binlerce oy kazandırdı. Bu, gerici yetkililere ve rejimlere karşı şiddete ve silahlı isyana karşı olduğumuz anlamına gelmez. Hayır, bu yetkililer ve rejimler ne kadar şiddet yanlısı olursa, onlarla yüzleşmek, direnmek ve isyan etmek için şiddet o kadar gerekli olur. Ancak mesele, şiddet veya silahlı isyanın kendisi değil, devrimin devamlılığını ve hedeflerine ulaşılmasını sağlayan nesnel farkındalık ve sağlam örgütlenmedir.

Oysa Marcuse’nin felsefesi de takipçileri de bu bilinçten ve örgütlenme pratiğinden kaçıyorlar. Devrimci teori veya örgütlenme olmaksızın reddetme fikrini ve isyanı savunuyorlar. İşçi sınıfının devrimci rolünü sorguluyorlar, bu fikri kendilerince çürütüyorlar. Dolayısıyla, kapitalist sistem içinde asimilasyon ve entegrasyonu reddetmeyi savunan bu felsefe, öğrenci devrimci hareketinin başarısız olmasına katkıda bulunmuştur.

Gençlik, çeşitli sağcı medya organları ve gerici baskı ve zorlama yöntemleriyle, bu hareketi kapitalist sistemin çerçevesine dâhil etmek, onunla bütünleştirmek için nesnel gerekçelerle donatıldı, ancak bu, sadece geçici bir yöntemdi.

1968’deki öğrenci ve gençlik hareketinin başarısızlığı, bu hareket için nihai bir başarısızlık değildi. İşçi sınıfı hareketi ve öncü partisiyle ittifak kurup örgütsel ve teorik bağlar oluşturduğu ölçüde canlılığını ve etkinliğini yeniden kazanacaktır. Öğrenci ve gençlik kitleleri bunu anladı, birçoğu, örgütlü devrimci mücadelenin saflarına katılmaya başladı.

Eğer Marcuse’nin felsefesi, 1968’deki öğrenci ve gençlik hareketiyle yayılmaya ve popülerlik kazanmaya başladıysa, bu bölümün başında belirttiğim gibi, bunu zaten yaşanmış devrimci deneyim alanında yanlış doğası ortaya çıktıktan sonra başarabildi. Oysa bu yanlış doğanın teorik boyutlarında da ortaya çıkacağı açıktı.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynakماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 19-36.]

29 Temmuz 2026

, ,

Herbert Marcuse: Açmazın Felsefesi

Giriş: Çağdaş Arap Düşüncesi Krizde

Burada genel manada düşünceden değil, özellikle politik ve toplumsal düşünceden bahsediyorum.

Kriz içindeki düşüncemiz, gerçekliğimizin dokusunu değiştiren bir tezahür. Ancak aynı zamanda bu gerçekliği daha da kötüleştiren olumlu ve olumsuz bir unsurdur.

Çağdaş Arap düşüncesi, net bilimsel teoriden ve giderek artan pratik bilimsel deneyimden yoksun. Düşünsel parçalanma, teorik karışıklık, eklektizm, geçişkenlik ve yüzeysellik, çağdaş Arap düşüncesinin kimi özellikleridir.

Burada sadece üniversite çalışmalarımızda, kamusal eğitimimizde veya yayınlanmış makale ve kitaplarda yaygın olan eğilimlerden değil, aynı zamanda yerel, ulusal ve küresel olarak özel ve kamusal yaşamımızın metodolojisini de etkileyen ve yönlendiren eğilimlerden bahsediyorum. Kamusal eğitimimiz, hem içerik hem de metodoloji açısından, Arap gerçekliğimizin gerçekleri ve ihtiyaçlarıyla, çağımızın gerçekleri ve talepleriyle uyuşmamaktadır. Üniversitelerimiz halen daha, bilhassa politik, toplumsal ve tarihsel çalışmalar olmak üzere, beşeri bilimler çalışmalarına odaklanmaktadır.

Ekonomik, hukuki, edebi ve felsefi yaklaşımlar genellikle çelişkili olsa da, ortak noktaları pozitivizm veya idealizmdir. Pozitivizm, yaşamın gerçekleri karşısında tarafsızlık iddiasında bulunur, ancak gerçekte, onları parçalı, ampirik, betimleyici ve yüzeysel bir metodolojiyle dondurmayı amaçlar. İdealizm ise, yaşamın nesnel yasalarını ve gerçeklerini kavramayı reddeder, nihayetinde pozitivizmin amacına ulaşmak adına, soyut ve aşkın bir yaklaşıma başvurur. Yazılarımız da aynı şekilde, ya bu parçalı, basitleştirilmiş ve yanlışa sevk edilmiş bakış açısı ya da bu soyut, genelleştirici ve yanlış dinamik bakış açısının hâkimiyeti altındadır.

Pratiğe dair yaklaşımlarımızsa yaşanmış gerçeklikten kopuk, münferit ayrıntılar ile onunla ilgisiz genellemeler arasında bocalayıp durmaktadır.

Bu parçalanma ve sis arasında, yaşamlarımızın hareketi parçalanır veya yabancılaşır ve her iki durumda da olumludan çok olumsuz sonuca yol açar. Bu durum, hareketin yasalarına dair farkındalığı derinleştirmek, gelişimine ve ilerlemesine katılımı teşvik etmekten ziyade, onu dondurmakta ya da kısa aralıklarla, yitip gitmenin gerilimi üzerinden kısa aralıklarla yol almasına sebep olmaktadır. Aşırı düşünmenin lüksüne, her daim fikri yoksulluk eşlik eder. En hoş kültürel lezzetlerin kırıntılarından başka bir şey düşmez bize! Bize dağınık ve gösterişli sofralar, milyonlarca cahil insanla dolu meydanlar kalır.

İşte bu yüzden, çağdaş Arap düşüncemizin krizde olması gayet doğal bir durum, hatta trajik bir şekilde, kendini özgürleştirmek için yeterli öz bilinçten yoksun bir kriz hali bu. Kendimizle... çağımızla... mirasımızla ilişkimiz ne durumdadır? Sunulanların çoğu, ayrıntılarda duran veya duyguları okşamaya veya önyargıları kışkırtmaya çalışan, hepsi ticari kazanç elde etmeyi amaçlayan canlandırma girişimlerinden müteşekkil. Gerçekliğimiz... boş, kopuk düşünceler denizinde yüzen, alelacele yargıda bulunup değerlendirme çabası içine giren, gerçeklere ve olgulara eğilmeyen soyut genellemelerle tanımlıdır. Onlara uzağız.

Bugünümüz, fikri kırıntılardan, zengin kültürel yemeklerden artakalan kırıntılardan oluşan bir şölene tanık. Biz ise eleştirel analiz, anlayış veya yaratıcılıktan yoksun, sadece boş bilgi beyanları ve abartılı sloganları yineleyip duruyoruz.

Çağı sadece ışıltılı kıyafetleriyle kucaklıyor, düşüncedeki son akımlarla ve ithal kültürel ürünlerle kendimizi süslemekle yetiniyoruz, oysa çağın özüyle, yenilikçi mücadeleleriyle veya katkılarının temeliyle bir alakamız yok.

Bizim için çağ, düşünce alanında faal aristokrasimizin üzerine geçirdiği, yenilenmiş bağlılıklarımızla ve pozisyonlarımızın popülerliğiyle övünmemizi ve yabancılaşmış benliğimizi gerçekliğe sahte bir bağlantıyla yatıştırmamızı sağlayan bir elbise koleksiyonundan ibaret.

Hangi gerçeklik? Kendi gerçekliğimiz! O, bize yakın, ama aynı zamanda bizim tarafımızdan da ihmal ediliyor. Dilimizin ve kalemlerimizin ucunda, sadece bir kelime, daha fazlası değil. Bize sahte kimlikler kazandıran, ancak gerçek bir kimlik meydana getirmeyen, sadece bir alıntı. Bilim ve teknolojiden çokça bahsediyoruz, ancak bizim için bilim ve teknoloji, özgürlük ve ilerlemenin değil, baskı ve aldatmanın araçları. İdeolojiden çok bahsediyoruz, ama onu durgunluğun ve baskının maskesi ya da kayıplarımızın kılıfı haline getiriyoruz.

Bilim ve teknoloji adına gerçeğin kalbine sapladığımız hançerlerimizle amma çok övünüyoruz. Dağılmış ve yayılmış bir teknoloji ile belirsiz, yarım kalmış veya reddedilmiş bir ideoloji arasında sıkışıp kalmış durumdayız.

Teknoloji adına bazılarımız, ideolojiyi reddediyor, reddedilmiş ideolojiyse, teknolojinin yönünü ve etkinliğini yok ediyor. Açık bir toplumdan çok bahsediyoruz, ancak bu yanıltıcı açıklık yoluyla yaşamı örgütleme, planlama ve ilerleme ihtimalini ortadan kaldırıyoruz. Bu kapanma da, liberalizm, sömürü, gerilik ve gericilik güçlerinin daha da büyümesine yol açıyor.

Durmadan inançtan bahsediyoruz, böylece bilimsel düşünce yoluyla ateizme ulaşıyor, inancın özünü yok ederek insanlığı yoksullaştırıyor, derinliklerini ve ufuklarını boğuyoruz.

Sürekli yenilenme adına, herhangi bir teoriye bağlılığı reddediyoruz, teorik bağlılık adına, pratikteki yenilenmenin kendisini reddediyoruz.

Yenilenme adına, tüm yönleri kucaklıyoruz, tüm yönleri kucaklama adına, gerçek, özgün ve yeni olanı boğuyoruz.

Özgürlük adına, özgürlük teorisi de dâhil olmak üzere, herhangi bir düşünce veya teoriye bağlı kalmayı reddediyoruz.

Çağın ruhu adına, özgünlüğün ruhunu kaybediyoruz, çağın ruhunu öngörme adına, özgünlük durgunlaşıyor.

Çelişkilerle yaşıyoruz, ancak gerilim olmadan ve gerilimi çelişkiler arasında bir mücadele değil, bir kayıp olarak deneyimliyoruz.

İşgal altındaki Arap topraklarımızı özgürleştirmek için verilen acil mücadele adına, geri kalmış toplumsal gerçekliğimizin özgürleştirilmesi için verilen tüm acil mücadeleleri göz ardı ediyoruz. Geri kalmış toplumsal gerçekliğimizden kurtuluş için verilen acil mücadeleler adına, işgal altındaki Arap topraklarımızın özgürleştirilmesi ve kapsamlı ulusal birliğimiz için verdiğimiz acil mücadeleyi geri plana atıyoruz. Bu trajik, neredeyse varoluşsal gerilim, “olmak ya da olmamak” sorusu, yaşanmış deneyimimizde daha derin bir trajediye dönüşüyor: aynı anda hem olmak hem de olmamak. Çağda yaşıyoruz ama aslında yaşamıyoruz; özgürleşmeyi deneyimliyoruz ama ona bir yandan mani oluyoruz; toplumsal gelişme görevini üstleniyoruz ama onu sulandırıyoruz; ulusal birlik görevini ifa ediyoruz ama ulusun parçalama sürecini daha da derinleştiriyoruz. Kısacası, başarısız bir devrimin deneyimini yaşıyoruz. Gerçek özgürleşmeden çok uzak, ağır ve sıkıcı sloganlar altında özgürleşme güçlerini deneyimliyoruz.

Devrimci sözler, devrimci düşünceyi bastırmak, devrim güçlerini parçalamak veya onları sınırlamak ve sulandırmak için kullanılan coplardır.

Büyük, umut vadeden kavramlar ile cüce, tereddütlü gerçeklikler arasında hayatlarımız genişliyor ve durgunlaşıyor. Psikolojik, fikri, toplumsal ve ulusal özelliklerimiz aşınıyor.

Hayal ile gerçeklik, vaat ile hakikat arasında, hayal kırıklığı ve kayıp duygularıyla birlikte ikiyüzlülük ve yalan köprüleri uzanıyor.

İçimizdeki en soylular, henüz özelliklerini ayırt edemedikleri bir yarını haber veren, acı çeken, reddeden ve muştulayan yazarlar ve sanatçılardır.

İçimizdeki en soylular, ihanet veya mücadele arenasında karşı koyan, protesto eden, direnen ve şehit olan gençlerdir.

Aramızdaki en soylular, endişeleri fabrikalarda ve tarlalarda zorlu, kanayan emekle meşgul olan gerçek halk sınıflarıdır. Krizin en zorlu zamanlarında, hakikat ve ilerleme uğruna yaratıcı bir kararlılıkla güçlerini artırmayı bilmişlerdir. Gene de kahramanlıkları ve fedakârlıkları ne sıklıkla hakikat ve ilerlemenin düşmanları için kâr ve kazançlara dönüştürülmüştür!

İşte tam da bu yüzden çağdaş Arap düşüncemiz krizdedir.

Peki tüm bunlar ile Herbert Marcuse’nin felsefesi ile ilgili yazılmış bir kitabın giriş bölümü arasında ne tür bir bağ vardır? Aslında ikisi de gayet alakalıdır.

Fikri berraklık, ulusal ve toplumsal özgürleşme ve ulusal birlik arayışımızda, zaman zaman yüksek perdeden, kurtuluş kehanetlerini dillendirdiğini iddia eden sesler yükseldi. Oysa bunlar acımızı... krizimizi daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramadı. Bir yanlış kehanet biter bitmez bir diğeri arz-ı endam ediyordu. Ben burada bir tarih yazmıyorum, sadece önemli örneklere işaret ediyorum.

Bergson... onun vitalist felsefesi bir aşamada, devrimci milliyetçi kehanetin örtüsü altında, mistik ve irrasyonel bir ideoloji, birlik, özgürlük ve sosyalizm bayraklarını yükseltiyor. Rahipvari örtüsünün altında, nesiller boyu süren farkındalık ve aktivizm dağılıyor, boş yere kan döküyor.

Sartre ve varoluşçuluk, teorik ve pratik yönelimdeki bozukluğun başka bir aşamasını, başka bir kehanet örtüsünü temsil ediyor. Özgürlüğe dair susuzluğu gideren bir göze. Öznelliğe, mutlak bireyciliğe, özgür seçime ve her türlü tarihsel, toplumsal veya ahlaki kısıtlamadan mutlak özgürlüğe kapı aralıyor. Yeni nesil, varoluşçu bayraklarla yola koyuluyor, kendi benliğinin özgürlüğü, varoluşunun özgürlüğü, yaşamın özgürlüğü ve özgürlüğün yaşamı için çabalıyor.

Sonra kısa sürede anlaşılıyor ki, kendi özgürlüğünü elde edememiş, çünkü çevresindeki yaşamda özgürlüğün yasalarını ayırt edememiş.

Mantıksal pozitivizm ve pragmatizm, belki de çoğunlukla Mısır’a ait olan ve hâlâ da ait olan bu yeni neslin fikri bayraklarıdır. Peki bunlar bize ne katıyor? Tüm genellemelerden ve soyutlamalardan kurtuluş ve somut, kısmi, elle tutulur gerçekliğe bağlı kalma çağrısı. Bu görüşe göre bilim, gerçekliğin yasalarının nesnel bilgisi değil, sadece bir araç, tanımlayıcı bir gösterge veya faydacı bir araçtır. Ondan doğan nesil, insana dair kapsamlı bir görüş edinemez, bilâkis, cansız parçalar arasında pasifleşip kaybolur.

Son ve en önemli örnek Herbert Marcuse’nin felsefesi olarak Markuzecilik, bugünlerde ortaya çıkmış ve yeni bir özgürlük kehaneti sunmuştur: bireyin tüm baskıcı güçlerin istibdadından kurtuluşuna, insanlık için toplumsal ve biyolojik özgürlüğüne işaret eder. Aydınlarımız bu felsefeyi hızla benimsemiş, tercüme etmiş, yorumlamış, içselleştirmiş, onun içinde yeni ve nihai bir kurtuluş vizyonu bulmaya çalışmıştır.

Oysa Marcuse’nin felsefesi, önceki öğretilerden farklı olarak, insanlık için radikal ve kapsamlı bir özgürleştirici devrim adına neredeyse tüm konuları kapsar.

Çağımız, insanlığın mücadelesinin ve özgürlük ile mutluluk arayışının nihai ifadesiymiş gibi, sınırsız bir kibirle her soruya cevap veriyor. Bu nedenle, yüzeysel parlaklığına ve görünürdeki mantıksal tutarlılığına rağmen, bu felsefe neredeyse tamamen çağımızın temel sorunlarına yanlış cevaplar sunuyor.

Marcuse’nin felsefesi, Arap düşüncemizin, hatta genel olarak toplumsal ve politik hayatımızın, gerileme ve krizden muzdarip olduğu bu aşamada ortaya çıkıyor. Gerileme ve krizin diğer unsurlarıyla birlikte, hayatımızın gerçeklerini ve çağımızın olgularını doğru bir şekilde anlamayı engellemeye çalışıyor, düşüncemizi ve mücadelemizi, bence açmaza sürüklüyor. Marcuse’nin yazdığı her şeyin yanlış olduğunu söylemiyorum, ancak tehlike tam da burada yatıyor. Görünüşte geçerli olan birkaç ayrıntı, onları destekleyen ve benimsenmelerini gerekli kılan genel vizyonun yanlışlığını gizliyor. Belki de kimi aydınlarımızı bu özelliği yanıltıyor. Bu aydınlar, Marcuse’nin felsefesinin şu veya bu kısmını analize tabi tutuyorlar ama genel önemini gözden kaçırıyorlar. Bu anlamda söz konusu aydınlar, Arap ülkeleri ve insanlık için arzuladıkları en değerli hedeflere ve değerlere ihanet ederek suç işliyorlar.

Marcuse, çağdaş Amerikan sanayi toplumunu ağır bir dille eleştiriyor, ancak bu eleştiri her ne kadar nesnel yargı için gerekli bilimsel temellerden yoksun olsa da büyük ölçüde doğru. Ama gene de bu eleştiri, bizi neredeyse bu toplumun istikrarına, sömürücü ve baskıcı doğasına karşı mücadele etmenin imkânsız olduğu sonucuna götürüyor. Aynı düzeyde, Sovyet toplumundaki sosyalist deneyi hem pratikte hem de teoride eleştiren Marcuse, sadece Stalinist dönemde meydana gelen hataları eleştirmekle kalmıyor, sistemin temellerini eleştirerek kapsamlı bir yargıya ulaşıyor.

Marcuse, zımnen, kapitalist sistemin Sovyet sistemine üstün olduğunu söylüyor.

Peki kurtuluş yolu nedir? Hem sosyalist hem de kapitalist sistemlerde teknoloji, insanlığı öldüren bir gerçekliği dayatıyor. Her iki sistemde de devrimci değişimin öncüsü olan işçi sınıfı, devrimci ruhunu yitirmiştir, baskıcı gücün çıkarlarına teslim olmuştur, kısıtlanmıştır. Kurtuluş yolu nedir? Dışlanmışlar, siyahiler, işsizler, gecekondu sakinleri, gençler ve öğrenciler geleceği müjdeleyen öncü güçlerdir. Onlar büyük itirazın, reddiyenin güçleridir. Devrimci kitle tabanları Üçüncü Dünya halklarıdır. Peki nasıl? İsyan yoluyla, kalın, aşılmaz duvarda yer yer gedikler açılıyor, toplumsal, cinsel, politik ve biyolojik düzeylerde insanda gerçekleşecek devrime uzanan yol açılıyor.

Marcuse, Marx ve Freud’un görüşlerini harmanlıyor, bunları kendince değiştiriyor, neticede ortaya, ne Marksist ne de Froydcu olan, ikisinin ve diğer görüşlerin harmanından ibaret, uydurma bir teori çıkıyor. Bu teori, insanlığı bir açmazın, hatta neredeyse bir medeniyete dair bir felâketin eşiğine getirip bırakıyor. Bu gerçeği Marcuse’nin kendisi de kabul ediyor. Gene de, “Bu gerileme geçici, istenen radikal değişimi elde etmek için gerekli bir gerileme!” demek zorunda kalıyor. Oysa aslında Marcuse’nin felsefesi yeni değil, anarşist retorik denilen bataklığa batmış sayısız teorinin somutlaşmış hali. Devrimlerde zafere götürmeyen, bilâkis soğrulup yok edilen türden bir retorik bu. Ne yazık ki kimi aydınlarımız, özgürleşme ve kurtuluş adına bu son modaya pratikte destek oluyorlar. Peki bunun bir fikri komplo olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır, aslında bu, hayatımızdaki fikri krizin bir ifadesi. Felsefi bir teoryi benimsemek, tıpkı bir teori yaratmak gibi, yaşayan bir gerçekliğin ifadesidir.

Bergsonculuk, varoluşçuluk, mantıksal pozitivizm ve diğerleri ortaya çıktıklar. Felsefi teoriler yaşayan bir gerçekliğin ifadesi, bu gerçekliğin fikri faaliyetlerimize yansımasıydı. Özgürlüğün yokluğundan muzdarip bir gerçeklikte özgürlük için yanan bir susuzlukta kavruluyorduk. Gerilik ve durgunlukla boğulan bir gerçeklikte yenilenmeye hasrettik. Bunlar, kendi sınıfına ait olan küçük burjuvaziye mensup aydınların zihinlerinde ifade buldular, orada tezahürlerine kavuştular. Onlar için özgürlük, ya tamamen bireysel ya da tamamen macerayla ilgiliydi, her iki durumda da, halklarının hayatına ait gerçeklerine dair nesnel anlayıştan, gerçek özgürlük için gerçek mücadelenin sorumluluklarını taşımaktan çok uzaklardı.

Bu felsefeler, en yenisi Marcuse olmak üzere, maddi devrimci eylemin idealize edilmiş bir ikamesiydi, hâlâ da öyledir. Bunlar; iktidarsızlık, kibir, reddetme veya gerilemenin duygusal ve fikri bir telafisiydi.

Devrim, özgürlük ve değişime dair eylemler yerine, devrim, özgürlük ve değişim kelimeleri kullanılıyordu. Oysa gerçekte, bunlar, devrim, özgürlük ve değişim için dile dökülmüş kelimeler değildi. Elimizde devrim, özgürlük ve değişim için birçok etkili kelime var. Aslında bu sözler, devrim, özgürlük ve değişime giden yolu tıkayan soyut, spekülatif beyanlar bütünüydü. Bahsettiğim gibi, bu yaklaşım, küçük burjuvaziye mensup ve bu sınıfa yönelik aidiyetine sıkı sıkıya bağlı aydınların zihinlerinde bir olgunun ifadesi ve gerçekliğin bir yansımasıydı.

Peki Marksizm nerede duruyor? Bu görüşlere ne kadar uyuyor? Neden bu teorilerden bahsederken ona değinmedim? Sahneye hiç mi çıkmadı?

Marksizm, Arap sahnesinde en başından beri mevcuttu. Ondan geç bahsettim çünkü gerçekte, fikri geçiş süreçlerindeki basit bir aşamayı ifade etmiyordu. Yükselen bir fikri süreklilikti ve hâlâ da öyledir. Tüm bu teorilerle sürekli bir çatışma halindeydi, onları takip ediyor, onlara meydan okuyordu.

Hem teori hem de pratik düzeyinde, bu teorilerin hepsi, belki de Marksizmle yüzleşme ve ona meydan okuma girişimleriydi. Bazen reddetme, bazen değiştirip düzeltme, bazen de tamamlama ve ekleme yapma gömleğini geçirdiler üzerlerine. Oysa hepsi de farklı isimler alsalar da, bilinçli veya bilinçsiz olarak, Marksizmin teorik saflığını bozma girişimleriydi. Marksizmin nihai amacı olan bireysel özgürlük adına bu girişimlerin amacı, Marksizmi tahrif etmekti!

Marksizmin partiyi bireyin, toplumu bireyin üstüne koyduğunu, bireyi kolektif iyiliğin lehine göz ardı ettiğini, bireysel yaratıcılığı kolektif üretimin lehine bastırdığını, soyut evrenseli yaşayan özel olana dayattığını iddia ediyorlar.

Peki ne yapılmalı? Bazıları Marksizmi, özgünlüğü ve bireyi savunmak adına reddederken, diğerleri, daha hoşgörülü veya müsamahakâr davranarak, bazen Sartre’dan, bazen Freud’dan, nihayetinde Marcuse’den gelen değişiklikler, tamamlamalar ve eklemelerle yetiniyorlar. Marcuse, onlara tek seferde Sartrcı-Froydcu bir unsur ekleme imkânı sunuyor. Bu şekilde, Marksizmin hümanist yönünün tamamlandığını, bireysel öznelliğin onun içinde parladığını iddia ediyorlar. Bu giriş bölümünde, meselem, Marksist gerçeğin göz ardı edilmesini bir yandan da çarpıtılmasını tartışmak değil. Bu tartışma tüm kitaba teşmil edildi.

Marksizmin, ister Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerdeki katı Stalinist uygulamasıyla, ister Arap ülkelerimizdeki soyut uygulamasıyla olsun, bu revizyonist teorilerin başarısı için verimli bir zemin sağladığını ben de kabul ediyorum.

Marksizmin, uzun yıllar boyunca Arap ülkelerindeki uygulamasında sayısız hataya karıştığını inkâr etmiyorum. Belki de bu hataların temel kaynağı, onun katı, hazır bir çerçeve olarak kullanılması, pratik deneyimlerinin bir kısmının mekanik olarak aktarılmasıdır. Bu da onu gerçekliğin somut olarak incelenmesine yönelik bir metodoloji olma özelliğinden uzaklaştırıyor.

Bu çalışmanın özgün ve somut yaklaşımı, kitle mücadelesinden ilham alınması, burada geliştirilen fikirlerin gerçekte sınanıp geliştirilmesi gerektiği tespitini esas almaktadır.

İşin tuhaf yanı, Marksizmin modern Arap tarihimizdeki uzun yolculuğuna rağmen, ekonomik, toplumsal, politik veya kültürel gerçekliğimizin kapsamlı, derinlikli bir Marksist incelemesine neredeyse hiç rastlamıyoruz. Detaylı, kesin ve kapsamlı bilimsel analiz desteği olmadan, ileri görüşlü stratejik bir yaklaşım benimseyen aşamalı analizlerse sürüsüne bereket! Birçok Marksist analizde, kesin, somut çalışmadan ziyade, soyut fikirden gayrısı konuşmuyor!

Gerçekten de Marksizmin belirli metinlerinden veya bölümlerinden ilham alarak bunları maceracı veya kaotik davranışlar için bir dayanak olarak kullananların sayısı epey çok! Burada bilhassa Filistinli direniş örgütlerinin kimi liderlerine, düşünür ve yazarlarına atıfta bulunuyorum. Bu, Arap Marksistlerinin çeşitli mücadelelerinde katkıda bulundukları tüm düşünceleri veya her uygulamayı eleştirmek anlamına gelmez, çünkü Arap Marksist hareketi, Arap mücadelesinin tarihindeki birçok dönüm noktasında çok sayıda başarı elde etmiştir. Marksist fikriyat, hem teorik hem de pratik olarak, ulusal, toplumsal ve kültürel hayatımızdaki birçok olaya doğrudan ve dolaylı olarak çok fazla katkıda bulunmuştur.

Marksizm, bize yabancı bir ideoloji değildir. O ayrıca salt basit bir fikri gösteriş veya devrimci şovmenlik için benimsenen ithal bir moda akımı olarak da görülemez. Aslında, Arap-İslam mirasımızdaki en soylu bilimsel değerlerin yaratıcı bir uzantısıdır. İlk fikri öncülleri İbn Haldun, İbn Hayzem, Cabir ibn Hayyan, İbn Rüşd ve daha onlarca yazarın eserlerinde, ilk militan öncülleri ise birçok harekette bulunabilir.

İlerici kitleler, Arap ulusumuzun tarihinin temel taşlarından biridir. Marksizm de, insanlığın özgürlük, refah ve mutluluk mücadelesinin fikri zirvesidir. Kesin, hazır bir formül değil, kitlelerin kamusal ve özel hayatlarındaki, toplumsal ve doğal gerçekliklerindeki hareketleriyle iç içe geçmiş, yaratıcı, gelişen diyalektik bir yöntemdir. Toplumun ve bireyin tam özgürlüğüne ulaşmak için bunların ötesine geçmenin toplumsal ve doğal gerekliliğine dair bilinçtir. Tüm çağımızın öz farkındalığı ve insanlık için sömürüden, baskıdan, yoksulluktan, cehaletten ve sefaletten arınmış yeni bir tarih yaratma mücadelesindeki silahıdır. Arap devrimimizde, bu devrimin gerçeklerini ve kaçınılmaz zaferine giden yola dair bilimsel anlayıştır.

Bu nedenle, genel olarak küresel ölçekte ve özellikle Arap coğrafyasında Marksizmi tahrif etmek için sürekli girişimlerde bulunulmuştur. Kimi Marksist deney ve çalışmalardaki uygulama hataları, bu girişimlere geçici bir malzeme sunabilir, ancak gerçekte Marksizmin bilimsel bir teori ve yaratıcı bir metodoloji olarak varlığını ortadan kaldırmazlar, Marksizmin çağımızda elde ettiği zaferlerin parlaklığını da azaltmazlar. Hatta Marksist fikriyatın büyümesine, gelişmesine ve olgunlaşmasına katkıda bulunan tarihsel kaynaklar bile olabilirler. Marksizm katı bir dogma değil, devrimci eylemini gerçekleştirirken her zaman kendini dile döken, bilimsel farkındalık ve bilinçli eylem yoluyla yenilenen ve tazelenen yaratıcı bir eleştiridir.

Tüm bu nedenlerden dolayı, bu kitap, Marcuse’nin felsefesi hakkındadır. Sadece bu felsefeyle değil, günümüzle de eleştirel bir muhabbete girmektedir. Çünkü bahsettiğim gibi, Marcuse’nin felsefesi, neredeyse tüm çağımızın temel sorunlarını gündeme getiriyor. Ancak bu, sadece çağla kurulan bir muhabbet değil, aynı zamanda onunla iç içe geçmiş olan Arap devrimi meselesine dair bir muhabbettir.

Teorik ve pratik açıdan bu muhabbet, Arap devrimimizin, aslında çağımızdaki genel olarak devrimlerin özüdür.

Neticede bu kitap, Arap devrimimizin zaferi, işgal altındaki Arap topraklarımızın Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinden kurtuluşu, tüm Arap topraklarımızın sömürgeci ve emperyalist egemenliğin kalıntılarından arınması, Arap milletimizin geri kalmışlıktan, sömürüden ve baskıdan kurtuluşu, sosyalist inşa ve kapsamlı demokratik ulusal birlik, devrimci mücadelemizi keskinleştirecek fikri açıklık ve bilimsel farkındalık için yazılmıştır. Umarım bu kitap, bu asil ve kıymetli hedeflere ulaşma yolunda mütevazı bir katkı olacaktır.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynak: ماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 5-17.]