13 Mayıs 2026

,

Gazze’yi Düşünmek


Gazze pusuladır. Detroit’te düzenlenen 2025 Filistin Halkı Konferansı’nda büyük pankartlara yazılan ve Filistin Gençlik Hareketi’ndeki yoldaşlarca konuşmalarda ve mitinglerde sık sık dile getirilen bu sözler, dünyanın büyük bir bölümünün henüz yüzleşmediği, ancak ayrımsız herkesi harekete geçirecek bir gerçeği dile getiriyor.

Başka bir ifadeyle Gazze, eylemlerimizi, düşüncelerimizi ve yaşamlarımızı yönlendirirken bakmamız gereken yer ve olaydır. Şu anda dünyanın en önemli yeridir, çünkü Gazze’nin en acımasız odak noktası olduğu, tarihi Filistin’in tamamında yaşanan soykırım, mevcut dünya düzeninin mimarisinin üzerine kurulduğu şiddet ve tahakkümün temelini, onu yıkmak için gerekli olacak korkunç mücadeleyi ortaya koymaktadır.

Bu nedenle, 2023’ten beri birçok yazarın dikkatini Gazze’ye çevirmesi anlaşılabilir bir durumdur. Aslında, bu dikkat, tam da bizden beklenen şeydir. Gazze’yi düşünmemek, hiç düşünmemek demektir: Mevcut durumdaki insanlık dışılığın izini taşımayan her düşünce, zaten katillerin safını tutmuştur. Gazze’yi düşünmek, aynı zamanda bir sorumluluk da gerektirir: Filistin halkı ve mücadeleleri hakkında yazılmış önemli miktardaki kötü ve alaycı yazılara katkıda bulunmamak için konuyu gerekli ciddiyet ve dikkatle ele almak; kendi sınırlılıklarımızı anlarken, aynı zamanda bunların ötesine geçmeye çalışmak; dehşeti özümsemek, evet, ama aynı zamanda onun ötesinde özgürlüğe de tefekkür etmek.

Tahmin edilebileceği üzere, Birçok Batılı düşünür, bu sorumluluğun altında ezildi. “Ezilmek” pek doğru bir ifade değil aslında, bir miktar iyimser bir düşünce, zira, ne yazık ki bu sorumluluğu üstlenmeyenler, halen daha yazmaya devam ediyorlar.

Ben Shapiro veya Bernard-Henri Lévy gibi sağcı düşünürlerden, (döktüğü timsah gözyaşlarıyla[1] İsrail'in kimi taktiklerini eleştirirken, her savaşına destek olan “haklı savaş teorisyeni”) Michael Walzer gibi liberal Siyonist düşünürlerden ırkçı hakaretler, yanlış tarih anlatımları ve güdülenmiş akıl yürütmeler beklenir. Rainer Forst ve yakın zamanda vefat eden Jürgen Habermas gibi görünüşte solcu Alman düşünürlerden de aynı şey beklenir; Habermas, soykırımın üzerinden bir ay geçtikten sonra Frankfurt Goethe Üniversitesi’nce yayınlanan bir açık mektupta[2] İsrail’le sarsılması mümkün olmayan bir dayanışma ilişkisi içinde olduğunu cümle âleme ilan etmişti. Oysa bu, tam da bilhassa Almanlara has bir psikozdur, dolayısıyla insan, bu tür bir virüsün bulaştığı bölgenin dışından yazan solculardan daha iyisini bekliyor.

Etrafımıza baktığımızda, ardı ardına gelen fiyaskolara şahit oluyoruz: ABD-Avrupa solunda yeterince gelişmemiş bir anti-emperyalizmin, uzun süredir uykuda olan bir enternasyonalizm ve gizli (ya da o kadar da gizli olmayan) bir ırkçılıkla meydana getirdiği bir terkiple karşı karşıyayız. Bu düşünürler, soykırım ve gerici İsrail rejimi konusunda acı çekiyor olabilirler, fakat bunların, özgürlük mücadelesinin korkunç sesleri yerine sessizliği tercih ettikleri açık.

Örneğin, Project Syndicate [“Sendika Projesi”] adlı internet sitesinde felsefeci Slavoj Zizek, İsrail’i Filistinlileri katlettiği, Hamas’ı bu katliama direndiği için kınadığı bir dizi makale yayınladı. Adil olmak adına, “Hamas ve İsrail’deki sertlik yanlıları, aynı madalyonun iki yüzüdür”[3] dedi; sanki tavizsiz bir imha ısrarı ile tavizsiz bir hayatta kalma ısrarı arasında bir denklik olabilirmiş gibi.

Başka bir yazısında[4] Zizek, İsrail hükümeti ile Hamas arasında hayali bir telefon görüşmesi kurguluyor; hükümet, herkesin dikkatini Batı Şeria’nın yavaş yavaş ilhak edildiği süreçten başka yöne çekmek amacıyla Hamas’tan saldırı düzenlemesini talep ediyor, Hamas da karşılığında şu talebini aktarıyor: “Gazze’deki sivilleri bombalamanız lazım, binlerce insanı, özellikle çocukları öldürmelisiniz. Bu, dünyanın dört bir yanında Yahudi karşıtlığını körükleyecektir ki bu da bizim gerçek amacımızdır!” Felsefeci Zizek, bu telefon görüşmesinin “gerçekliğin bir parçası olmadığını" kabul ediyor, ancak gene de “gerçek” olduğunu dile getiriyor.

Bazı solcularsa soykırımı kınarken, “düşmanın şu veya bu devlet, şu veya bu ordu olmadığını”, aksine, kapitalizmin kendisi olduğunu, Filistinlilerin “her kampı ve her bayrağı” reddedip sadece sınıf mücadelesi adına silah taşıyarak daha iyi durumda olacaklarını söyleyip duruyorlar. Bu solcuların tipik örneklerinden biri, Internationalist Perspective [“Uluslararası Perspektif”].[5] Derginin yazarları bu gerçeği ister görsünler isterse görmesinler, kendisini insanlığın düşmanı ilan eden “şu veya bu ordu”nun öldürdüğü birinin zaten kapitalizmle mücadele etmeye dair bir umudu olamaz.

Ne var ki bu giderek artan fiyaskolar içinde belki de en sinir bozucu olanı, bugün yetmişli yaşlarında olan İtalyan felsefeci Franco “Bifo” Berardi’nin yeni kitabı Thinking Gaza: An Essay on Ferocity [“Gazze’yi Düşünmek: Vahşet Üzerine Bir Deneme”dir. Berardi, uzun zamandır Avrupa solunda önde gelen bir düşünürdür. İtalyan Autonomia Operaia [“İşçi Otonomu”] hareketinin eski üyelerinden olan Berardi’nin, Marksist ve Froydcu düşünceden beslenen eklektik çalışmaları arasında okul saldırganları, yapay zekâ ve finans kapital gibi konular yer almaktadır. Dikkatini Gazze soykırımına çevirmesi, hiç de şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olan, Gazze’yi Düşünmek adlı yaklaşık 200 sayfalık kitapta Berardi’nin konuyla pek ilgisinin olmadığının net bir biçimde görülmesidir. Tekrarlanıp duran, özlü ve yüzeysel ifadelerden oluşan kitap, bunun yerine, Filistin’in tarihi, halkı, siyasi manzarası ve mevcut momentin ahlaki önemi konusunda derin ve zaman zaman ırkçı bir cehaleti ortaya koymaktadır. Gerçekten de, kitabın önemli bir kısmında tümüyle göz ardı edilen Gazze; yapay zekâ, küresel doğum oranlarındaki düşüşler, Donald Trump ve şaşırtıcı bir şekilde Kongre Üyesi Jamie Raskin’in anıları üzerine yapılan bir dizi bayat saptamalarla gözler önünden çekilip alınıyor. Yazar, Gazze ve onun dünya için sahip olduğu anlamla sürdürülebilir bir ilişki kurmak yerine, dağınık ve yüzeysel bir umutsuzluğun çığlığını atıyor. Berardi’nin Gazze üzerine düşünce üretemediği görülüyor.

Kitabın başlığının da ima ettiği gibi, Gazze, burada Berardi’nin “kendini koruma içgüdüsüne kayıtlı hayvansal refleks” olarak tanımladığı “vahşet” kavramı üzerine düşünmek için bir fırsat sunuyor. Berardi’nin ifadesiyle vahşet, insanın akıl öncesinden acıya karşı verdiği bedensel tepkidir. Acımasızlıkla (acı çektirmek denilen “sapkın arzu”yla) birlikte var olabileceğini kabul eden yazar, ancak acımasızlığın aksine vahşetin zihinsel değil, fiziksel bir olgu olduğunu söylüyor. Zira vahşet, akıl öncesine ait olduğundan, dili önceliyor. Bu anlamda Berardi, vahşetin uygarlık öncesine ait veya uygarlık karşıtı olduğunu düşünüyor. Kendi ifadesiyle uygarlık, “vahşeti siyasete, içgüdüyü iradeye tabi kılma” girişiminden başka bir şey değil. Tüm bunlarla birlikte uygarlık, kaosun dile tabi kılınması olarak özetlenebilir. Vahşetin hüküm sürdüğü yerde, “tarih boyutu geride kalır, tamamen doğa alanına yeniden gireriz.”

Peki bu şiddet, gerçekten de bu kadar kör mü? “Kendini koruma” kavramı, ne masum ne de doğaldır: Korunması gereken “benlik”, toplumsal süreçlerce şekillendirilir. Olumsuz uyaranlara tesadüf eden basit bir et yığını değil, zaman ve mekâna göre değişen, o “benliğin” oluştuğu toplumun ekonomik ve politik örgütlenmesine karşılık gelen bir dizi arzu, dürtü ve ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Kendini yeniden üretmesi, yani kendini koruma olarak adlandıracağımız koruma pratiğiyle kendini koruması gereken şeyler bağlamdan bağlama farklılık arz eder. Bu nedenle “vahşet”, her yerde temelde farklı türdeki saldırılar tarafından tetiklenir. Şiddet, otomatik bir fiziksel tepki olarak teorize edilirse, siyasete tabi tutulamaz; böyle bir teslimiyet ki bu, zamanla yaşama isteğinin inkârı gibi görünmeye başlar, “uygarlıklar”ın" inşasına da elverişli olmaz. Bifo’nun vahşeti uygarlığın veya dilin karşısına yerleştiren anlayışı, daha fazlasını içermelidir.

O halde, kendini koruma, daha iyi veya daha dürüst bir şekilde “öz çıkar” olarak ifade edilebilir. Berardi, kendisinden hiç alıntı yapmaz, ancak burada Sigmund Freud’un Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları isimli eserindeki en temel görüşlerden birini özetlemektedir: insanların kolektif olarak yaşayabilmeleri için, haz ilkesinin gerçekliğe boyun eğmesi, diğerinin özerkliğine ve toplumsal yapının ortaya çıkmasını sağlayan toplumsal otoriteye saygıdan dolayı, belirli dürtü ve isteklerin tatmin edilmemesi gerekir.

Siyasi bir anlam kazanabilmeleri için bu vahşet ve ihtiyaçların uzlaştırılması gerektiği gerçeği, zorunlu olarak, devlet düzeyinde de geçerliliğini korur, zira devlet için kendini koruma, zorlama bir metafor haricinde, tümüyle içgüdüsel veya bedensel olarak düşünülemez. Devlet düzeyinde kendini koruma, siyasi bir sistemi korumak, dünya sisteminde sahip olunan ayrıcalıklı konumu korumak, değerli kaynaklara erişim imkânını korumak gibi anlamlar kazanır. Batı devletlerinden bahsederken, kendini koruma, genellikle haksız kazançların veya egemen olma hakkının korunması gibi görünür. Batı uygarlığının yükselişini belirleyen egemenlik, boyun eğdirme, köleleştirme ve yok etme, gerici bir “vahşet”in değil, “ilerlemenin” bizatihi kendisinin sonuçlarıdır. İnsanlığın doğaya hükmetmesini ve modern dünyayı inşa etmesini sağlayan araçsal akıl, sonunda insanları doğaya dönüştürür. İnsanlar, birer girdi, kullanılacak ve atılacak malzeme haline gelirler.

Berardi’nin vahşeti başta beden üzerinden tanımlayan yaklaşımıyla terimin gerçek sınırları arasındaki mesafe, kavramı yazarının cesaret edebileceğinden daha ciddi bir şekilde düşündüğümüzde, daha da genişlemektedir. Eğer Berardi, Gazze’yi Düşünmek adlı eserinde “vahşet” kavramını birey değil, tam da devlet veya uygarlık düzeyinde incelemeye çalışsaydı, bu, belki de daha az önemli bir kusur olurdu.

Berardi, İsrail’in Aksa Tufanı’na verdiği cevabın hem vahşet hem de acımasızlığın bir ürünü olduğunu söylüyor. Ülke, Hamas ve diğer silahlı örgütlerin saldırısına uğradı, kendini koruma içgüdüsüyle, acı çektirmek denilen o sapkın arzuyla karşılık verdi. Sonuçta, Berardi’nin ifadesiyle, “Hamas tıpkı Myanmar’daki Rohingya nüfusuna karşı yapılan pogromlar, IŞİD İslamcılarının Ezidi halkına karşı yaptığı pogromlar ve İsrail yerleşimcilerinin Batı Şeria’nın işgal altındaki topraklarında gerçekleştirdiği pogromlar gibi bir pogrom gerçekleştirmişti.” Bu nedenle, “Yahudilerin antisemitizmin yeniden ortaya çıkma tehlikesini hissetmeleri tamamen anlaşılabilir bir durumdu. Holokost travması, yeniden suyun yüzüne çıktı, anlaşılabilir, hatta paylaşılabilir bir öz savunma tepkisine yol açtı.”

İsrail’in Filistinliler üzerinde on yıllardır süren egemenliği ile Filistinlilerin devrimci şiddeti arasında bu türden iğrenç bir denklik kurulması, kitap boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkıyor; aynı şekilde, Siyonistlerin Holokost travmasını hem İsrail’in suçları için önceden hem de sonradan bir gerekçe olarak ısrarla vurgulaması da aynı şekilde iğrenç. Berardi, bir yerde daha berbat bir ifadeyi dile getiriyor: “Terör koşullarında yaşayan Filistinlilerin zihinlerinde canavarca bir şey var. İsraillilerin zihinlerinde de aynı derecede canavarca bir şey var.” Ona göre hem Filistinliler hem de İsrailliler vahşetle motive oluyorlar, her iki şiddet eylemi de şiddetin kural olduğu bir dünyanın habercisi.

Şiddet ve şiddet uygulama arzusu, burada bir tür siyaset öncesi aşamaya ait, her şeye ve herkese zarar veren bir şeye işaret ediyor. Oysa düşünmek denilen eylem, daha fazlasına ihtiyaç duyuyor. Berardi’nin terimleriyle ifade etmek gerekirse, Filistinlilerin vahşeti, kelimenin tam anlamıyla, bedensel açıdan kendini korumaya yöneliktir: İsrailliler, Gazze’deki Filistinlileri kuşatma, açlık, bombalar ve kurşunlarla yok etmeyi amaçlıyor. Daha geniş anlamda, bu, aynı zamanda tahakkümden kurtulma ihtimalini, kurtuluş ufkunu, onurlu bir şekilde yaşayabilecek bir “benlik” ihtimalini korumayı da hedefliyor. İsrail’in vahşeti, bu tahakküm ve yok etme pratiği üzerine kurulu rejimin sürdürülmesine hizmet ediyor. Bu da bir anlamda “kendini koruma”dır, çünkü Siyonizm, gerçekleştirdiği cinayetlerle eşanlamlıdır: Başlangıcından beri Siyonist proje, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç’in yalın bir ifadeyle “azami toprak, asgari Arap nüfusu”[6] olarak tanımladığı veya Filistinli akademisyen Fayiz Sayig’in 1965'te dile getirdiği gibi, “toprakta ırksal saflık ve ırksal dışlama” hedeflerini ancak sürgün veya imha yoluyla gerçekleştirebilmiştir. İsrail şahsında kendini koruma pratiği, ancak soykırım veya etnik temizlik biçimini alabilir, zira o “kendi”, ancak (büyük) İsrail toprakları yalnızca Yahudi siyasi ve demografik kontrolü altında olduğunda gerçekten manada somutlaşır.

Berardi’nin kitabı boyunca Siyonizmin önermelerini kabul etmesine rağmen, kendisinin bir Siyonist olduğu imasında bulunuyor değilim. Gazze’yi Düşünmek adlı kitabından da anlaşılacağı üzere, Berardi, İsrail’in ve onu doğuran Siyonizmin devam etmesine izin verilemeyeceğinin farkında. Kitabın ortalarında açıkça belirttiği gibi: “Kötü niyetle hareket etmeyen herkes, barışın ancak İsrail Devleti haritadan silindiğinde bölgeye geri dönebileceğini kabul etmelidir.” Ya da sadece birkaç sayfa sonra şunu söylemektedir: “İsrail devleti, başından beri sadece baskı ve şiddetle sürdürülebilen, yapay bir yapıydı.” Ne var ki İsrail’in niteliğini bu şekilde gören birinin, Filistin ve Filistinlileri gerçek manada tefekkür etmemesi insanı hayal kırıklığına sürüklüyor.

Berardi’nin doğru tespitiyle, İsrailliler, insanlar arası dayanışmanın ve birlikte yaşamanın reddini temsil ediyor, ama yazar İsraillilerin şiddetini Filistinlilerin İsrail’e karşı uyguladığı şiddetten ayırmaması, onu gerçekten affedilemez yollara sürüklüyor. Misal, şu pasajı ele alalım:

“Etik, herhangi bir eylemin başkasının iyiliğini kendinin bir uzantısı olarak gören bakış açısından değerlendirilmesidir [...] Etik öldü, dindarlık öldü. Gazze hapishanesinde büyüyen gençlerin davranışlarında hiç etik yok, çünkü zihinleri, başkasını (her yol ayrımında silahı çekili halde onları bekleyen İsrail askerini) bir gardiyan, işkenceci, ölümcül düşman dışında bir şey olarak algılayamıyor.”

Gazze’nin gençleri, İsrailliyi bir gardiyan, işkenceci ve ölümcül düşman olarak görüyorlar, çünkü onlar için o gerçekten de bir gardiyan, işkenceci ve ölümcül düşman. Tahakküm ilişkileri öylesine sağlam ki, Gazzeli bir çocuk, Tel Aviv sahillerinde iyi niyetli İsrailli işkencecilerinin arasına katılmak için şehri terk edemez, sivil kıyafetleriyle kafede mutlu bir şekilde espresso içen askeri göremez, çünkü İsrailli askerin amacı, bu manzarayı imkânsız kılacak şekilde ırksal hiyerarşiyi şiddetle uygulamaktır.

Tel Aviv sahillerindeki iyi niyetli İsrailli işkencecinin mutluluğu, tam da Filistinlinin yokluğuna bağlıdır, bu nedenle, çağrıldığı vakit o İsrailli, ertesi gün de tatmin olmak adına, bir gün gardiyan, bir gün işkenceci bir gün de ölümcül düşman rolünü üstlenir.

Tabii bu demek değildir ki “Gazze hapishanesinde büyüyen gençlerin davranışlarında hiç etik yok.” Bu cümle, Benjamin Netanyahu veya İsrailli soykırımcıların herhangi biri tarafından da rahatlıkla dile dökülebilirdi. Yıkık dökük çadır kamplarında toplumsal dayanışma bağlarının devam etmesi, sıradan insanların onların iradesini kırmak için tasarlanmış koşullarda olağanüstü bir kahramanlık ve zekâ ortaya koyması, taklit edilmeye değer bir etik anlayışıdır.

Eğer Filistinlilerin Gazze’yi Düşünmek adlı kitapta söz sahibi olmalarına izin verilseydi, eğer Berardi, onların politik özlemleriyle, yazılarıyla veya insanlıklarıyla ilgilenseydi, yukarıdaki gibi pasajlardan uzak durabilirdi. Ancak kitap boyunca Filistinliler, yalnızca tali bir rol oynuyorlar: hem başkasının hikâyesinin kurbanı hem de o hikâyelerin arka planı. Bu yaklaşım kısmen, Berardi’nin hem Holokost tarafından motive edildiğini hem de haklı çıkarıldığını öne sürdüğü, Filistin’in Siyonistlerce yurt edinilmesine dair hatalı tarihsel anlayışının sonucu. Sabri Jiryis’in kısa süre önce yeniden yayımlanan The Foundations of Zionism [“Siyonizmin Temelleri”] adlı eserinin her yönüyle ortaya koyduğu gerçek bize, Siyonizmin Filistin’i yurt edinme projelerinin Holokost’tan çok önce hazırlandığını, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Avrupa’yı saran ırkçı ve milliyetçi ideolojiler kadar Yahudi karşıtı zulümden de kaynaklandığını söylüyor.

Berardi’nin anlatımına göre ise Siyonist proje, Holokost’un inkârı değil, devamıdır. Bir anlamda bu doğrudur: Siyonizm, gerçekten de Nazilerin Avrupa genelinde uyguladıkları aynı ırkçı düşünce, araçsal rasyonalite, zulüm saplantısı ve sömürgeci şiddetin bir tekrarıdır. Ancak Berardi, bunu bu anlamda söylemiyor. Filistin “Yahudiler için dünyanın en tehlikeli yeri” olduğu için, Filistin’in Yahudilerce yurt edinilmesini “Nazizmin Avrupa Yahudileri için kurduğu ölüm makinesinin devamı” olarak görüyor. Hatta yanlış bir şekilde, “Filistin’e dönmek isteyenler, Yahudiler değildi. Onları ayrılmaya itenler (sadece Alman değil) Avrupalı Nazilerdi” iddiasında bulunuyor. Berardi’nin anlatımına göre, Siyonistlerin en büyük kurbanları, Filistinliler değil, Yahudiler olmuştur. Yazar Siyonizmin, Avrupa’da zulüm gören Yahudiler için bir “tuzak” olduğunu, Filistinlilerin ise sadece onları karalamak ve manevi yıkımlarına yol açmak için sürgün edilip katledilmeyi beklediklerini söylüyor.

Berardi, Siyonizme direnenlerden bahsettiğinde bile, Filistinliler, büyük ölçüde Yahudi aktörlerin gölgesinde kalıyorlar: “Gazze, küresel boyutta bir etik isyanın merkezi haline geldi” diyor, ardından, İsrail ile Beyaz Dünya’nın “Küresel Güney’in artan nefreti ve gençlerin isyanı, özellikle de Amerikalı Yahudi öğrencilerin isyanınca kuşatıldığını” dile getiriyor. Burada Filistinliler gene Yahudi ve Batılı bir hikâyenin sadece basit birer figürü. Bu bağlamda, Berardi, birçok beyaz Avrupalı solcunun ideolojik kaderini bizatihi yaşıyor: vasat bir liberal Şarkiyatçılık. Arap bir kurban, acınacak bir nesne olabilir, oysa eylem, sadece Batı’ya aittir. Arap, ulusal kurtuluş için savaştığında, Berardi, onları “faşist” olarak nitelendiriyor, tıpkı 2024 yılında Critical Inquiry [“Eleştirel Sorgu”] blogunda verdiği bir röportajda yaptığı gibi.[7] Tarihin kahramanları vardır; eğer Berardi’nin hor gördüğünü iddia ettiği beyaz dünyada bu kahramanlar bulunamıyorsa, o zaman tarih sona ermiş demektir.

Berardi’nin teşhisi tam olarak bu yöndedir: İsraillilerin yol açtığı manevi yıkım, aynı zamanda dünyanın onarılamaz manevi yıkımıdır. Berardi, Holokost’un Yahudi kurbanlarının kendi soykırımlarını kendileri gerçekleştirmiş olmaları durumunda, bunun “ırkçılığın ve savaşın büyük bir tantanayla geri döndüğünü [...] şimdi Gazze’de tüm umudun söndüğünü [...] ve artık devam etmenin bir anlamı olmadığını gösterdiğini" yazıyor. “İnsanlığın asla insan olamayacağına dair hiçbir umut yok” diyor. Bu, “son yüzyıl. [...] Bugün ‘Gazze’yi düşünmek’; gelecek, umut, evrensellik ve insanlık diye bir şey kaldığını görmek demek.” Bundan sonra tek düzen var, o da Berardi’nin ifadesiyle, “ya güç ya da vahşet” üzerine kurulu düzendir: Dünyanın politik ve ekonomik açıdan fazlalık olan nüfusunun, her bir devletin nefret ettiği Öteki’nin soykırım yoluyla yok edilmesi sıradan hale gelecektir. Gazze’deki soykırımın ötesinde buna inanmak için geçerli nedenler var:

ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı, ABD’nin Karayipler’deki cinayetleri, ABD’nin Küba’ya uyguladığı abluka, ICE (Gümrük Muhafaza) ve Frontex, Sudan’daki soykırım, Hindistan genelinde devlet destekli Müslüman karşıtı şiddet. Berardi’nin gözden kaçırdığı şey, bir krizin son değil, bir başlangıç olduğudur. Güce giderek artan bağımlılık, dünya sisteminde ve onun hegemonu olan ABD imparatorluğunda yozlaşmaya dair işarettir. İşler kötüye gidiyor, ancak bu kalıcı bir durum değil.

Evet, krizin özündeki çelişkileri diğer tüm felâketlerden daha çok ifşa eden Gazze soykırımı, bu dünyanın sonudur, ama bu demek değil ki onun yerine başka bir dünya gelmeyecek, başka bir geleceğimiz olmayacak. O dünyanın daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağı ise bize kalmış.

Filistinliler, Siyonist saldırganlığa boyun eğmeyi kararlılıkla reddederek, dünyaya cehennemden çıkmanın bir yolunu gösterdiler. Berardi ise farklı, cehennemin zaten zafer kazandığı bir vizyon sunuyor. “Gelecek yok” diyen yazar bu gerçeği kabullenmemiz gerektiğini, sonun geldiğini anlamamızın şart olduğunu söylüyor. Ardından da “Anlama cesaretine sahip olanlar, insan ırkının yeniden üretilmesine katkıda bulunmayacaklar, çünkü insan deneyi başarısız oldu ve bu kez başarısızlığın geri dönüşü yok [...] İnsanlığın asla insan olabileceğine dair bir umut yok” diyor. Geriye tek bir seçenek kalıyor: üremeyi reddetmek, küresel politika olarak doğum karşıtlığı, beklemeyi tercih etmeyenler için toplu intihar.

Berardi’nin Gazze’yi Düşünmek adlı eserinde savunduğu teslimiyet ve kabulleniş üzerine kurulu anlayış, muhtemelen Filistinlileri hiçbir zaman birer insan olarak görememesinin bir sonucu. Bifo, Siyonist özgüllüğün sahip olduğu, kendini ırklara göre ayrıştırma ve giderek daha geniş toprak parçalarında Öteki’yi inkâr gibi özellikleri genele teşmiş ediyor ve bunları tarihsel bağlamından kopartıyor, böylece dünyayı Siyonist kurgunun yol açtığı soykırımcı döngüye kilitlenmiş bir yapı olarak tahayyül ediyor. Burada, sertmiş gibi görünen eleştirisinde bile, Siyonistlerin en sevdiği, varsayım üzerine kurulu gerekçelerden (tarih boyunca egemen rejimlerin en sevdiği fantezilerden) birini zımnen yineliyor: Filistinliler, özgürlüklerini kazandıkları takdirde İsrailliler gibi davranacaklardır, dolayısıyla, bu ihtimale mani olmak için giderek daha acımasız önlemler alınması gerekecektir.

Dünya, şu anda giderek daha yıkıcı bir şiddet döngüsüne hapsolmuş halde, çünkü kapitalist modernliğin birçok soykırımına yol açan koşullar varlığını sürdürüyor. Siyonizm, bu koşulların günümüze ait bir temsilcisidir, bu anlamda bir tür anakronizmdir. Liberal uluslararası düzenin kamuoyu önünde ama yanlış bir şekilde reddettiği tüm kötülükleri (sömürgecilik, ırkçılık, etnik şovenizm, ırk ayrımcılığı ve soykırım) yüksek sesle göklere çıkartıyor. Bastırılmış olanın geri dönüşünden ziyade, her zaman bir parmağını tetikte tutan, birilerinin sözüne inanmasından korkan bir dünya düzeninin kötü vicdanı o.

Gazze’yi Düşünmek, Theodor W. Adorno nun Negative Dialectics [“Negatif Diyalektik”] adlı eserinden alınan şu alıntıyla başlıyor:

“Auschwitz, kültürün başarısız olduğunu tartışmasız bir şekilde gösterdi. [...] Ona dair alelacele dile getirilen eleştiri de dâhil olmak üzere, Auschwitz sonrası tüm kültür, çöptür.”

Bu doğru, ancak Berardi, pasajı kısa kesiyor, diyalektik tespiti dışarıda bırakıyor. Adorno, şöyle devam ediyor:

“Radikal olarak suçlu ve sefil bir kültürün korunması için yalvaran herkes, onun suç ortağı olur; kültürü tümüyle reddedenlerse kültürün ifşa ettiği barbarlığı hemen teşvik eder.”

Berardi, Batı’ya has tekbenciliğinde yenilgiye teslim oluyor, bunu yaparak, kurtuluş ışığını bir şekilde hâlâ görebilenler yerine, mutlak dehşet ve onu yaratan katillerle aynı safta yer alıyor.

Ben, Gazze’yi Düşünmek adlı kitabı okurken, Gazze’de yaşayan iki Filistinli yazar, Ömer Hamid ve İbrahim Masri, o devasa fiziki ve ahlaki yıkımın orta yerinde, Gazze şehrinin enkazında bir kütüphane inşa etmeyi başardılar.[8] Berardi’nin davranışlarında “etik” görmediği bu genç Gazzeliler, eğer dünya onlara baksa, insanlıklarıyla dünyayı hayrete düşürebilirlerdi.

Ömer beni tanımaz, ben de onu tanımıyorum, ama soykırım başladığından beri onu internetten takip ediyorum. Batı’daki hiçbirimizin anlayamayacağı kadar büyük acılar çekti. Yazıları ıstırap, öfke ve kızgınlıkla dolu olsa da, asla teslim olmadı. Ölmeyi reddetti; yenilgiyi reddetti.

Şimdi bir kütüphane kurdu. Şimdi dinlemek isteyen herkese gelecekten haber veriyor.

Jake Romm
8 Mayıs 2026
Kaynak

12 Mayıs 2026

, , ,

Yeni Bir Enternasyonalizm İnşa Etme Mücadelesi


Pakistan’ın Lahor kentinde düzenlenen Uluslararası Anti-Emperyalist Konferans'la ilgili rapor.

 

Tahran halkı, neden milyonlar halinde, bombardıman altında sokaklara dökülüp saldırganlarına meydan okuyor? Gazze halkı, neden soykırım karşısında teslim olmayı reddediyor? Sana halkı, neden şehirlerine yapılan saldırıları yumruklarını kaldırarak karşılıyor? Bunlar, düşünce deneyleri için gündeme getirilmiş veya zihni gıdıklamak ve merak uyandırmak için sorular sorular değil.

Bu nefes kesici direnç, yüzyılımızın anahtarıdır. Bu direncin gözesini bulup, oradan suyun taşmasını sağlayıp onu kendi mücadelelerimizde besleyebilecek miyiz besleyemeyecek miyiz? İnsanlık projesinin başarılı olup olmayacağını veya onu ömrünü tamamlamış bir emperyalizmin yutup yutmayacağı konusunda asıl kararı, bu soruya verilen cevap tayin edecek. Gazze’den sonra, karşı karşıya olduğumuz canavarlığı kimse görmezden gelemez. Eğer önümüze serilen tarihi görevi üstlenmezsek, yıkımımıza giden yolu ardına kadar açmış oluruz. İşte içinde yaşadığımız momentin derslerini özümsemenin önemi buradan kaynaklanıyor.

İran, Filistin veya Yemen halkının bu direnci tesadüfi değil. Bu direnç, politik örgütlenmenin bir ürünü. Başlangıçları mecburen mütevazı ve kırılgan olan tarihsel ve bilinçli bir süreç bu. Birileri, bir yerlerde, ezilenlerin bir örgütünü kurmaya girişti. Örgütün inşasında halkın da yer alması gerektiğini anladılar. Mücadelede müttefiklerini ve düşmanlarını doğru bir şekilde belirlemek için insanların karşılaştıkları çelişkilerin farkında olmaları gerektiğini öğrendiler. Bu birlik ve bilincin kendiliğinden ortaya çıkamayacağını, örgütlenmek, eğitmek ve insanları seferber etmek için kurulan kurumlar aracılığıyla, politik süreçte daha fazla sayıda insanı harekete geçirerek geliştirilmesi gerektiğini öğrendiler. Bunun da, halk sınıflarının öznelliğini içerecek ve onu politika alanında mücadele etmeye yönlendirecek bir araca öncü partiye ihtiyaç duyduğunu öğrendiler. Bu dersleri doğru zamanda, yeni bir düzene yol açacağını bildikleri tarihsel çelişkilerin birleşmesi karşısında güçlerini hazırlayarak öğrendiler.

Bir kez daha yinelemekte fayda var: Bunlar, düşünce deneyleri değil. Günümüzde 100 milyondan fazla üyesi bulunan ve dünyanın en güçlü devletini yöneten Çin Komünist Partisi, yaklaşık bir asır önce, toplam 50 üyeden 13 delegenin katılımıyla Birinci Ulusal Kongresi'ni düzenledi. Tarihin laboratuvarında her yönüyle sınanmış olan ders açıktır: Kurtuluşa giden bir yol vardır ve bu yol, halktan geçer.

Öte yandan, yenilginin hareketlerimizde yarattığı utanç ve umutsuzluğun, dünyanın büyük bir bölümünde zafere dair ufkumuzun üzerini örttüğünü görmek gerekmektedir. Birçoğumuz, mücadelelerini tarihsel düzlemde ele almıyor. Birçoğumuz, kazanmaya kararlı veya kazanmanın mümkün olduğuna inanan örgütler kurmuyor. Birçoğumuz, teorilerini ezilenlerin yaşamlarına dayandırmıyor. Neticede, saçlarını burada ve şimdiye cevap veren, deli deli esen faaliyet rüzgârına kaptırıyorlar. Oysa elimizde kitlesel bir politik proje inşa etmenin kestirme yolları yok. Bu çalışmanın çoğu gözden ırakta yürütülür. Guardian veya New York Times gibi gazetelerin sayfalarında sadece alay edilmek için değinilen çalışma, bu basın-yayın organlarında kendisine hiçbir zaman doğru düzgün ve anlamlı bir yer bulamaz. Ama bu çalışma, gene de gerekli. Emperyalizm kapıya dayandığında ki dayanacak, halkın gücünü inşa etmek denilen yol, tarihin gidişatını yıkımdan ilerlemeye doğru bükebilecek tek yoldur. Hasan Nasrallah’ın 2024'te söylediği gibi, Gazze’deki Siyonist soykırım tüm insanlık için bir ders niteliğindeydi:

“Eğer zayıfsanız, dünya sizi tanımaz, sizi korumaz, sizi savunmaz, sizin için ağlamaz. [...] Sizi koruyan şey, gücünüz, cesaretiniz, yumruklarınız, silahınız, füzeleriniz ve savaş alanındaki varlığınızdır. Güçlüyseniz, dünyanın saygısını kazanırsınız.”

İşte bu yüzden, 3 Mayıs 2026’da Pakistan'ın Lahor kentinde düzenlenen ilk Uluslararası Anti-Emperyalist Konferans (IAIC), uluslararası mücadele tarihinde büyük bir öneme sahip. Solcuları bir araya getiren birçok çalışma, çağımızın gerçek sorularını ele alma denilen önemli sınavda başarısız oluyor. Solun düzenlediği zirveler ve konferanslarla ilgili takvim, örgütlerimizi kurmanın pratik çalışmalarından soyutlanmış oldukları için mücadelelerimizi yönlendirmeye pek katkıda bulunmayan söylemlerle dolu. Bu etkinlikler, uygulama gücü olmadan, ardı ardına politika önerileri sunuyorlar. Tarihin akışından kopuk ve öznelerinden soyutlanmış teoriler ileri sürüyorlar. Solcular bu tür toplantılara hükümetlerin işlerini nasıl yönetmesi gerektiğine dair genel şemalarla geliyorlar. Birçok örnekte solun diline dikkatle yerleştirilmiş emperyalizm yanlısı ajandalar çıkıyor karşımıza: bu toplantılarda, hareketlerimizi karıştıran ve etkisiz hale getiren devlet karşıtı, kalkınma karşıtı, idealist, ahlakçı veya düpedüz kaderci söylemler bombardımanına maruz kalıyoruz.

Bu alanlarda fikirler, “fikirler pazarı” denilen yerde alınıp satılacak fikri tüketim ürünleri olarak ortaya çıkıyorlar. Bu teoriler, halk mücadelelerine dayanmadıklarından, örgütlerimize yeniden entegre edilemiyor, bu nedenle somut bir güce kavuşamıyorlar. Konuşmacılar, kendi yurtlarına gittikleri anda üzerlerindeki yaldızlar bir bir dökülüyor. Bunlar, IAIC’nin açılışında konuşan Gabriel Rockhill’in “emperyalist Marksizm” olarak tanımladığı unsurlar.

Konferans, anti-emperyalist mücadelede önde gelen düşünürleri bir araya getirerek, mevcut durumu kapsamlı bir şekilde analiz etmeyi amaçladı. Emperyalizmin anlamını sorgulayan Teymur Rahman, “rekabet halindeki farklı emperyalizmler”le ilgili iddiaya karşı çıktı.

Ferva Sial, konuşmasında, finans kapitali ve borcu emperyalizm eliyle ortaya konulan kalkınma süreçlerinin ortadan kaldırılmasına ilişkin çabalar dâhilinde başvurular araçları olarak analiz etti. Matteo Capasso, ABD ve Çin’in kalkınma modellerini karşılaştırdı. Hilye Dutagi, yaptırımların İran ekonomisi üzerindeki etkisine baktı. Bikrum Gill, İran’ın “emperyalizm sonrası uluslararası düzen”in yaratılmasındaki rolünü ele aldı. Fediya Nedva Fikri, Malaya’nın sömürgeciliğin elinde olduğu dönemden günümüze dek başvurulan kontrgerilla tekniklerinin direniş hareketlerini nasıl itibarsızlaştırmaya çalıştığını ortaya koydu. Razika Disay, Batı Marksizminin emperyalizmi kapitalizm için yapısal açıdan gerekli bir şey olarak teorize etmeyen bir gelenek ürettiğini söyledi. Gabriel Rockhill, emperyalizmin “uyumlu” bir solun yaratılmasında oynadığı rolü ortaya koydu. Max Ajl, sömürge sonrası devletin öneminden bahsetti. Ali Kadri ise kapitalizmin temel endüstrisinin meta üretimi değil, savaş olduğunu savundu. (Konferansta ben de bir konuşma yaptım ve Sovyetler Birliği’ne yönelik yüzyıl boyunca gerçekleştirilen emperyalist saldırıyı, bu saldırının Ukrayna ve İran’daki savaşlarla olan sürekliliğini ele aldım.)

Gelgelelim IAIC, sadece akademisyenlerin ve örgütleyicilerin bir araya geldiği bir toplantı değildi. Konferans, işçi sınıfının öncü partisinin inşası konusunda yapılmış stratejik bir müdahaleydi. IAIC’nin düzenleyicilerinden Halkın Hakları Partisi (HKP), yıllar önce Lahor şehrindeki bir parkta küçük bir öğrenci çalışma grubu olarak yola koyuldu. O zamandan beri binlerce insanı seferber edebilen, işçiler için tarihi zaferler kazanan ve Pakistanlı halk kitleleri arasında lider kadrolar yetiştiren bir halk örgütlenme aygıtı inşa etti. İşçileri eğitmek ve onları parti içinde liderlik pozisyonlarına yükseltmek için kurumlar meydana getirdi. Ülkenin büyük muhalefet partileriyle birlikte teşkil edilen taktiksel koalisyona dâhil oldu. Bugünse, Gazze’deki soykırımdan İran’ın direniş savaşına kadar bölgede yaşanan ve Pakistan solunda olduğu gibi başka yerlerde de derin çatlaklara yol açan tektonik dönüşümlerle mücadele ediyor. Bu nedenle Konferans, parti içindeki bilinç oluşumu sürecine bir müdahaleydi. İlgili müdahale, emperyalizm, Pakistan’ın dünya ile ilişkisi ve yirmi birinci yüzyılda ilerici güçlerin yönelimi gibi konuların açıklığa ve netliğe kavuşturulmasının gerekli olduğu kritik bir dönemeçte gerçekleşti.

IAIC, İlerici Enternasyonal’ce başlatılan politik eğitim süreci olarak Halk Akademisi ile birlikte düzenlendi. Halk Akademisi bugünlerde, IAIC içinde geliştirilen teorik görüşleri, bir gün ulusun egemenliğini inşa etmek ve savunmak için yükselecek olan uyuyan gücü uyandırmakla görevli ulusal bir kadro oluşturma sürecine dönüştürmek için HKP ile birlikte çalışmaktadır. Halk Akademisi metodolojisinin temel bir öncülü, teorilerin hem politik pratikten türetilmesi hem de bu pratiğe yeniden entegre edilmesi gerektiğini söylemektedir. Üretim güçleri üzerindeki kontrol, fazlalıkların kalkınmaya yeniden yatırılmasını sağladığı gibi, düşünsel üretim üzerindeki kontrol de teorilerin hareket tarafından yeniden özümsenmesini sağlar. Teorik üretimin metabolizması ve düşünsel egemenliğin pratiği bu şekilde işler. Özeleştiriye açık olunmalıdır. Liberal ideolojiyle kirlenmiş düşünce akımlarına düzeltmeler getirme kapasitesine sahip olmalıdır. Ayrıca, alçakgönüllülüğe ihtiyaç duyar. İşçilerin ve ezilenlerin partisi, hizmet ettiği insanların gerçek yaşamlarını temel almalıdır; politikasını idealler ve soyutlamalar üzerine kuramaz.

Politik İslam, üzerinde durulması gereken bir meseledir. Solun büyük bir kısmı, Marksizmle uyumlu ilerici bir güç olarak İslam anlayışını redde tabi tutar. Bu görüş, pratiğini inancı etrafında şekillendiren Batı Asya’daki Direniş Ekseni’ne de çamur atar. Oysa Pakistan toplumunun büyük çoğunluğu Müslümandır. Bu, Filistin, Yemen veya İran’daki direniş güçlerine sarsılmaz desteğinin nedenlerinden biridir. Peki bu destek, ilerici değil midir?

Solun laik geleneği Müslümanlığı reddediyor diye onu terk etmek zorunda mıyız? HKP, bunun böyle olmaması gerektiğini savunuyor. Konferans, bu iddiaya teorik bir güç kazandırdı. Ayrıca konferans, İslam’ın karalanmasının, bizi mücadelemizin öncülerinden koparmak için tasarlanmış stratejilerden biri olduğunu ortaya koydu. Fediya Nedva Fikri konuşmasında, “Müslümanların mücadeleleri İslam’ı temel aldığında aşırılıkçı olarak yaftalanıyorlar” dedi. Devamında şunları söyledi:

“Farklı insanlarla ittifak kurdukları anda ‘terörist ve hain’ diye adlandırılıyorlar. Tüm bu ırkçı söylemler, komünistler ve milliyetçileri birbirlerinden politik düzlemde bölmek, ulusal kurtuluş hareketlerinin birleşik bir cephe oluşturan çeşitli ittifaklardan oluştuğu gerçeğini gizleyerek, daha geniş sömürgecilik karşıtı hareketi gayrimeşru kılmak, genel halk arasında mücadelenin gerçekliğine dair şüpheler uyandırmak ve Müslüman milliyetçileri şiddetin yayıcıları olarak karalamak gibi ideolojik işlevler görüyorlar. Bu söylem, şiddetin zaten sömürgecilerce başlatıldığı gerçeğini gizlediği için gayet kullanışlıdır.”

Halkın Hakları Partisi’nin çıkış noktası halktır. İnançlı insanlar doğuştan gerici değildir. İnanç sistemleri de sınıf mücadelesine tabidir. Bu inançlar, hem zulme hem de özgürleşme pratiğine hizmet edecek şekilde yorumlanabilir. İşçi sınıfına ait inançların ilerici karakterini keşfetmek ve geliştirmek de politik örgütlenmenin işidir. Bu örgütlenme pratiği, partinin kitlelerin görüşlerini yorumlayıp sistemleştirmesini, ardından bunları halka kendi teorileri olarak taşımalarını şart koşar. HKP’nin işçi liderlerinden, mütevazı bir geçmişe sahip dindar ve işçi aktivisti Baba Latif, partiye katılarak mücadele anlayışını yeniden tanımladı ve “cihadı” fabrika zemininde adalet olarak yeniden şekillendirdi. Bu hassas tefsir, sistemleştirme ve yeniden özümseme süreci, Mao Zedong’un geliştirdiği “kitle çizgisi” metodolojisidir. Bu, halk sınıflarına gerçekten kök salmış, dolayısıyla, harici saldırılara karşı dirençli bir parti inşa etmenin tek yoludur. Neticede devlet iktidarını ele geçirmenin bir reçetesi olduğu için, kitle partisinin inşası, aynı zamanda devletin mevcut sınırlarının ötesine geçip uluslararası düzeni dönüştürmenin tek yoludur. Neslimizin tarihsel görevlerinden biri, politik örgütlenme konusunda yerelde atılan adımlarla dünya sistemindeki tektonik değişimleri tetiklemenin yolunu yeniden keşfetmektir. Direniş Ekseni bize bu yolu gösteriyor.

Yeni Bir Uluslararası Düzen Kurmak

Yeni bir dünya düzeninin ortaya çıkışından bahsettiğimizde, somut olarak neyi kastediyoruz? Bu soruyu cevaplamak için, mevcut sistemi tarihsel açıdan, onu sorgulamak için var olan güç dengesini de madde düzleminde düşünmeliyiz. Sistemler, statik veya doğal unsurlar değildir. Tarihseldirler ve diyalektik mücadele süreçlerinin tezahürleridirler. Mevcut dünya düzeni, sömürgecilikle yüzleşme denilen potada şekillenmiştir. Hukuki yapısı, sömürgeci sömürüyü desteklemek ve sömürücüleri eleştiriden veya hesap vermekten korumak için tasarlanmıştır. Bu sistemin çözülmesinden bahsettiğimizde, analizimize yeni bir sistemi kurma ve uygulama yeteneğine sahip güçlerle başlamışız demektir.

Yirminci yüzyılın deneyimleri, uluslararası ölçekte sistemin dönüşme imkân ve ihtimallerinin, devrimci mücadele yoluyla sömürgeciliğin ve emperyalizmin kontrolünden tasallutundan kurtarılmış alanlarda ortaya çıktığını göstermiştir. Bu deneyimler, neticede emperyalist bir uluslararası düzeni kurtarma girişimleri değildi; devrimin kurucuları, bugün birçoklarının yaptığı gibi, asla var olmamış bir “kurallara dayalı uluslararası düzen”e dönüş özlemi çekmiyorlardı. Bunlar, emperyalizm sonrası uluslararası hukuk sistemleri kurma girişimleriydi.

Bikrum Gill, IAIC’deki konuşmasında, “Emperyalizm sonrası uluslararası hukuktan ne kastediyoruz?” sorusunu sorduğu konuşmasında şu cevabı veriyordu:

“Bu hukuk, gerçekte egemen olan güçler arasındaki eşitliğin çok merkezli dünyasını temel alan bir uluslararası hukuktur; bir bölgeden elde edilen fazlalığın o bölgeye geri döndüğü bir dünya düzenidir. Bugün tehlikede olan şey budur, Hürmüz’de sergilenen duruş da bu iradeyle ilgilidir.”

Ne var ki İran, uluslararası sistemde yaşanan dönüşümler hakkındaki tartışmaların çoğunda yer almıyor, hatta o sisteme ait norm ve kanunları ihlal eden güç olarak ele alınıyor. Bu yanlışa, Batı genelinde herkes düşüyor. Fakat Batı’ın politik epistemolojilerini benimsemiş, devlete güvensizlik duyan, dine karşı antipati besleyen ve haklar konusunda STK’ların şekillendirdikleri söylem ve dili temel alan Batı haricindeki sol akımlar da aynı yanlışa düşüyorlar.

Batı’da Francesca Albanese gibi isimlerde dil bulan, uluslararası hukuk sistemine tarafsızlık atfetme denilen, insan hakları söylemi içinde görülen eğilimi analiz eden Gill, bu sistemin aslında egemen güçler arasındaki eşitsizliği sürdürme işlevi gördüğünü söyledi. Bu durumu, günümüzde insan hakları olarak adlandırdığımız alanın ilk döneminde öne çıkmış düşünürlerden, on altıncı yüzyılda yaşamış İspanyol avukat Bartolomé de las Casas’ın adını taşıyan “Las Casas Paradigması” olarak adlandırdı.

Gill’in dediğine göre, Las Casas, “yerlilerin acısı için yas tuttu, yerli kültürünü yüceltti”, ancak “yerli toprakları üzerindeki İspanyol egemenliğinden vazgeçme fikrini asla savunmadı.” Aynı şekilde, Albanese de Filistinlilerin ölümleri karşısında yas tutarken, Filistin’in kurtuluşu davası için mevziler elde eden güçleri eleştirmeyi ihmal etmedi.

ABD’nin Minab’da okul çocuklarını katletmesinden sonraki günlerde, konuşmasına İslam Cumhuriyeti’ni kınayarak başlayan Albanese, bunu yaparak, devrimci devletleriyle emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadelede birleşmiş İran halkını güçsüz olarak tanımladı.

Gill’in dediğine göre, Albanese, yeni sistemi uygulamaya koyabilecek devletin otoritesini redde tabi tutmak suretiyle, emperyalizm sonrası uluslararası hukuk düzeninin ortaya çıkmasına da karşı çıktı. Bunun yerine, insan hakları söyleminin tarihsel değil, doğal ve ebedi olarak ele aldığı zalimlerin hukukuna geri dönülmesini zımnen dile getirdi.

“Hukukun askıya alınması sürecini tetikleyen şey, İran’ın egemenliğini yeniden tesis edebileceği maddi gücü teslim etme fikrine karşı çıkması sebebiyle kendisine atfedilen irrasyonel karakterdir. Albanese, tam da kendi istediği uluslararası hukuku hayata geçirebilecek gücü ortadan kaldırıyor.”

İran’ın dünya düzenini dönüştürme süreci, askeri alanla sınırlı kalmadı. Savaş, politika alanının diyalektik bir uzantısıdır. İran’ın egemen bir devlet olarak varlığı, bölgedeki emperyalist birikim aygıtını aşındırmıştır.

Hilye Dutagi, konferansa İran’dan katıldı. Savaşa bizzat tanık olan Dutagi, egemenliğini savunmak için mücadele eden halkın eylemlerini haberleştirdi. Ülke üzerindeki yaptırımların etkisine değindi. Dutagi, “Yaptırımlar sadece devletleri cezalandırmaz. Yeni bir ekonomik düzen kurarlar, tüm toplumları ve sınıfsal oluşumları küresel kapitalist zorunluluklar doğrultusunda yeniden yapılandırırlar” dedi.

Dutagi, konuşmasında, yaptırımların, devletin gelir akışlarını hedef alarak, kemer sıkma politikalarını pekiştirerek ve neoliberal yeniden yapılanmayı derinleştirerek egemen kalkınmayı nasıl baltaladığını ortaya koydu. Bunu yaparak, hedefe konulan devletlere emperyalist bir ekonomik düzenleme dayattıklarını söyledi.

Bu süreç, İran’ın devrimci kurumlarına derinden zarar vermiş olsa da, aynı zamanda direnişle de karşılanmıştır. İran, tümüyle bağımsız bir üretim zinciri geliştirmiş, kayıtlı öğrencilerin yarısından fazlasının kadın olduğu bir yükseköğretim sistemi kurmuş, varlığıyla ABD’nin ekonomik savaş aygıtını baltalayan bir “direniş ekonomisi” oluşturmuştur. Güçlü hava savunma sistemlerine benzer şekilde, ekonomik egemenlik de bir tür “bölge tutma faaliyeti”dir. Emperyalizmin hareket özgürlüğünü etkili bir şekilde sınırlandırır.

Birçok konuşmacı, savaşın tam da ABD’nin İran’ı politik ve ekonomik alanlarda teslim olmaya zorlayamaması nedeniyle tetiklendiğini, bunun da İran’ın bölge genelinde işçi sınıfını silahlandırmaya devam etmesine imkân sağladığını söyledi.

Pakistan, bu dünya düzeninin yabancısı değil. IMF’in hazırladığı yirmi beşinci kredi paketini alan ülkeye, sadece son üç yıl içinde yetmiş şart dayatıldı. Ferva Sial’in gösterdiği gibi, bu paketler yıkıcı sonuçlar doğurdu. Doğalgaz fiyatları yüzde beş yüz arttı, ekonomi sistematik bir sanayisizleşmeye uğradı ve hükümet, kim iktidarda olursa olsun, bir sonraki değerlendirme döngüsünün ötesini planlayamıyor. Sial’in dediği gibi, borç bir “emperyalist silah” işlevi görüyor. Kalkınma sahasında işleyecek ilerleme sürecini yürürlükten kaldırıyo, bağımlılığı pekiştiriyor,, halktan ziyade alacaklıya hizmet eden komprador sınıflarını güçlendiriyor. Aslında, yaptırımlar ve yapısal uyum, aynı araç setinin parçasıdır. Her ikisi de devletin gelir ve giderlerini harici güçlerin talimatlarına tabi kılıyor, egemen üretim kapasitesinin artmasını engelliyor, maliyeti işçi sınıfının ödemesini sağlıyor. Dolayısıyla, bu bağımlılık durumuna son verebilecek ve yeni bir sistem kurabilecek tek şey, örgütlü işçi sınıfıdır.

Dünyamızın genel işleyişinin ardındaki temel mantık budur. İran, kalkınma alanında işleyecek ilerleme sürecinin şimdiye dek gerçekleştiği tek yolla, yani egemen üretim kapasiteleriyle desteklenen ve halk sınıflarının birliğiyle güçlendirilen stratejik, sabırlı ve kararlı bir direnişle, emperyalist yayılma sürecinin karşısına yeni bir uluslararası ekonomik düzen çıkarttı. Nihayetinde İran’ın emperyalizmin geri çekilmesiyle birlikte oluşan alanda yeni politikaları uygulamaya koymasını sağlayan da budur.

IAIC’nin kapanış bildirisinde vurgulandığı gibi, İran’ın direnişi, önceki mücadelelerden farklıydı. Gill, konuşmasında, bir bölge üzerinde egemenlik tesis etme fikrine karşı çıkan sömürgeciliği, bölgeler arasındaki sermaye akışı üzerinde egemenlik kurma fikrine karşı çıkan emperyalizmden ayırdı. Emperyalizmin tüm bölgesel birikim döngüsüne, petrol gelirlerinin akışına, petrodolar mimarisine, güneydeki fazlalıkların kuzeyin hazinelerine aktarılmasına karşı koyan İran, emperyalizme karşı eşi benzeri görülmemiş bir yapısal itirazı gerçekleştirdi. ABD’nin önleme uçaklarını ve Tomahawk füzelerini tüketti, savaş gemilerini geri çekilmeye zorladı, üslerini ve yeri doldurulması mümkün olmayan stratejik radarlarını imha etti. Böylelikle durum, direnişin mümkün olduğunu, bir bütün olarak insanlık için ilerici sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Pakistan’daki işçiler de dâhil olmak üzere bölgedeki tüm işçilerin İran’ın yanında tereddütsüz bir şekilde yer almalarının sebebi tam da bu irade. İslam Cumhuriyeti, uluslararası mücadelenin öncüsü ve yeni bir dünya düzeninin inşasında en ileri nokta olarak ortaya çıkmıştır.

STK-Sanayi Kompleksi’nde yeniden üretilip beslenen, kendilerini “önemli” şeylermiş gibi kutsayıp yücelten solcuların dili, emperyalizmi yok sayıyor. Emperyalizmin çelişkisinin önceliğini görmezden gelen bu söylemler, emperyalizmin ajandalarına hizmet eden tali veya tümüylemamen aldatıcı olan yaklaşımları yüceltiyorlar. İnsan hakları, demokratik özgürlükler veya cinsiyet sorunları gibi konular, hayali veya meşru olabilecek şikâyetleri (neticede hiçbir devlet projesi kusursuz veya çelişkiden muaf değil) ilerleme ihtimalini ortadan kaldırmak için silah haline getiriliyorlar.

Sol revizyonistlerin elinde, temel çelişki devre dışı bırakılıyor, bu da tali çelişkilerin tek mücadele alanı olarak görülmesine yol açıyor. Bu, politikadan ve halkın iktidarını inşa etmeyle ilgili stratejilerden soyutlanmış oldukları için (iddialı çevre eylemleri, yeni uluslararası finans kurumları veya BM sisteminde reformlar gibi) uygulanma ihtimali bulunmayan, parçalı ve hayal ürünü politika önerileri üretiyor.

Razika Disay’ın konuşmasında vurguladığı gibi, anti-emperyalizm meselesi, sadece Küresel Güney’deki halklar değil, Kuzey’deki işçiler için de kritik öneme sahiptir. Emperyalist egemen sınıfın elindeki kudret, Kuzey’deki işçilere karşı da kullanılmaktadır. Anti-emperyalizme yönelik reddiye, kapitalizme bağımlı bir çevrenin gerekliliğini inkâr eden Batı Marksizmine ait çarpıtmaları temel almaktadır. Bu çarpıtma, aynı zamanda Kuzey’in işçi sınıfının giderek artan radikalizmini ifade edebilecek ve yönlendirebilecek bir politik gücün ortaya çıkmasına da mani olmaktadır.

Anti-emperyalizmi redde tabi tutan çarpıtma, Güney’deki halkın emperyalist şiddetten uzak bir yaşam sürmeyle ilgili temel hakkını da reddetmektedir. Max Ajl sunumunda dediği gibi, “Emperyalizm kadar ilerlemeye karşı olan başka bir gücün bulunmadığını aklımızdan çıkartmamalıyız.”

“Emperyalizm, sürekli şiddet, kıtlık, gelirler üzerindeki baskı, savaşla boyun eğdirme, napalm, beyaz fosfor ve İran’da şu anda gördüğümüz gibi, altyapının ve çelik fabrikalarının yok edilmesi üzerine kurulu bir sistemdir. Emperyalist ve sömürgeci şiddetten kurtulmanın işçi sınıfının çıkarına olduğu, çok sık unutulan bir gerçekliktir.”

Devleti Savunmak

İran halkı, devleti saldırı altındayken onu yıkmayı amaçlamadı. Aksine, canlarını koruyacak ve saldırganlara bedel ödetecek devleti ve ulusal egemenlik araçlarını güçlendirmeyi hedeflediler. Ülkeyi çökertmeye yönelik dış çabalara rağmen istikrarı koruyarak, silahlı kuvvetlerin ve güvenlik kurumlarının arkasında durdular. Bunu yaparak, İran “halkını” devletten ayırmaya çalışan emperyalist propaganda aygıtının temel unsurlarından birine meydan okudular.

Gill konuşmasında, ABD’nin Minab’da gerçekleştirdiği katliamda iki çocuğunu kaybeden İranlı bir anneyle yapılan röportaja atıfta bulundu:

“Anne, kendisine huzur veren şeyin, evlatlarının şehadetinin dünyayı uykusundan uyandıracağını bilmek olduğunu söyledi. Onu çok dikkatli dinleyin: o kadın, sizden gelip kendisini kurtarmanızı istemiyor. Emperyalizmden adalet istemiyor. Adaleti dayatıyor. Adaletin geleceğini söylüyor. Hayatın en kutsal kanunlarını ihlal edenlerin kendilerini tanımalarını bekleyenle, onlara adaleti dayatan arasında büyük bir fark var. Kullandığı güç, İran’daki İslam Devrimi’nin gücüdür. Çocukları için adaleti bu güç aracılığıyla dayatacak. Albanese, işte bu gücü ortadan kaldırmak istiyor.”

Devlet, direniş sürecinde merkezi bir rol oynar. Halk çıkarlarına en temel zararı veren ve kalkınma sürecini sekteye uğratan şey, tam olarak devletin aşınmasıdır; bu süreç, Ajl’ın devletin yokluğunu temsil ettiğini savunduğu sömürgeci düzende doruğa ulaşır.

Sovyetler Birliği yenilgiye uğradığında ve devlet mimarisi sistematik olarak ortadan kaldırıldığında, milyonlarca insan öldü, on milyonlarcası daha sefalete sürüklendi. Irak, Afganistan, Libya ve Suriye gibi sosyalist olmayan devletler için de aynı durum geçerlidir. Hepsi de “sol”de destekçi bulan savaşlarla yok edildi. Hepsinin yerel halk için yıkıcı sonuçları oldu. Emperyalizmin yeni topraklara yayılmasını sağlayarak küresel işçi sınıfına epey zarar verdi.

Güçlü devletler, genel kural olarak, toplumları için en azından bazı ilerici sonuçlar doğururlar. Ajl’ın da tespit ettiği biçimiyle, “Çok az politik hareket, toplumsal yeniden üretim üzerinde bir etki yaratmadan devlet iktidarını ele geçirdi. Kaynak tüketimi durdu. Kıtlıklar çoğu zaman sona erdi. Altyapı gelişti.”

Gerçekten de, zayıf bir devletin yol açtığı sonuçlar Pakistan’da en açık biçimde görülüyor. Ülkede çok az kamu hizmeti var. En iyi hastaneler, okullar veya üniversiteler özel kişilerin elinde, altyapı büyük ölçüde ihmal edilmiş durumda. Zayıf devletin yol açtığı, yaygın sefalet ve korkunç düzeyde eşitsizlik gibi sonuçlar açık biçimde görülüyor.

HKP’nin yapmayı amaçladığı gibi, bu adaletsizliklerle mücadele etmek için, halkın kalkınması üzerinde duran ajandayı uygulama becerileri edinilmeli, bu da ancak devleti bu yöne doğru itecek kadar güçlü bir kitle tabanı meydana getirerek mümkün olabilir.

Devletin, devletle birlikte gündeme gelecek hakların stratejik planda savunulmasıyla birlikte savunulması, partinin oluşum sürecinde kritik öneme sahiptir. Anarşist, Troçkist ve liberal politik eğilimlerden miras kalan, devlete yönelik yaygın güvensizlik, yalnızca ülke içinde politik iktidar arayışına bir sınır koymakla kalmaz, aynı zamanda yurtdışında emperyalist saldırganlıkla karşı karşıya kalan devletlerle dayanışmaya da mani olur. Eğer devletin kendisi, tüm çatışma ve yolsuzluğun kaynağıysa, devlete neden karşı çıkalım veya onu savunalım? Ancak tam da devlet, özellikle de işçi sınıfının partisi tarafından yönetildiğinde, toplum için en güçlü ilerici sonuçların oluşmasını sağlar.

Matteo Capasso, devletin sermayeye hizmet etmek yerine onu yönlendirdiği Çin’de, halk merkezli bir politik projenin geliştirilmesinin, insanlık tarihinde yoksulluk düzeyini en hızlı ve kapsamlı müdahaleyle aşağı çekilmesi de dâhil olmak üzere, halkın yaşamında derin dönüşümlere nasıl imkân sağladığını ortaya koymuştur. Bu tür değişiklikler, güçlü bir devlet olmadan mümkün olmazdı, devlet iktidarına yönelik net bir yönelim olmadan bir kurtuluş projesi inşa etmek imkânsızdır.

Sonuç

Bu makale, Konferans boyunca paylaşılan kimi görüşlerden kesitleri aktarmaktadır. Belki de konferans üzerinden öze değil stratejiye dair önemli çıkarımlara ulaşılacak. IAIC, Pakistan’da gerçek bir sınıf örgütlenmesi ve bilinç oluşumu sürecine müdahale edecek şekilde, dikkatle organize edilmiştir.

Konferansın kapanış bildirisi olan Lahor Bildirgesi de bu bağlamda okunmalıdır. Bu bildirge, dünya solunun meşgul olduğu, tekrar tekrar emperyalist politik düzene geri döndüren reformist dürtülerin ötesine geçmek isteyen bizim açıklığa kavuşturmamız gereken sorulara verilen cevapların bir özetidir.

Emperyalist sistemin çizdiği sınırlarda oyalanmaya devam edersek, onun tarafından yutulacağız. İran ve Filistin, Yemen, Lübnan, Irak ve ötesine uzanan direniş, yeni bir uluslararası düzenin hem risklerini hem de fırsatlarını göstermiş, böyle bir düzenin oluşmasında rol oynayacak mekanizmaları ortaya koymuştur. Dolayısıyla söz konusu direniş, küresel mücadelenin öncülerini meydana getirmektedir. Enternasyonalizmin temel görevi, o güçleri tanımak, onları bir bilgi kaynağı olarak kabul etmek, nihayetinde mücadelelerinde yanlarında yer almaktır.

Bunu başarmanın en önemli yolu, uluslararası sistemin bütünü içinde harekete geçirildiğinde emperyalizme karşı mücadeleye kendi katkılarını sunabilecek güce sahip, derin ve bilinçli bir ulusal mücadele inşa etmektir.

Che Guevara’nın Üç Kıta Konferansı’nda “bir, iki, üç, daha fazla Vietnam” yaratılması çağrısında bulunurken kastettiği de buydu. Pakistan’da inşa edilen proje de tam olarak budur. Halkın Hakları Partisi liderleri; beş, on ve yirmi yıllık süreci kapsayan politik yaklaşımların oluşturulmasından bahsediyorlar. Politik vizyonları, yüzyılın ortasına dek uzanıyor, bu noktada ülkeyi bir bütün olarak harekete geçirebileceklerine inanıyorlar.

Bu politik özgüven, Batı’nın büyük bir bölümüne, aslında mevcut sosyalist ülkeler haricindeki dünyanın büyük bir kısmına yabancı bir kavramdır. Ancak, çağımızın ciddi krizlerini çözme şansımız olması için bu özgüveni yeniden kazanmalıyız. Pakistan’daki yoldaşlarımızdan çok şey öğrenebiliriz. HKP’nin projesi, kazanmaya odaklanmıştır, kendi ülkesinde kazanarak dünyamızı yeniden şekillendirme kapasitesine sahiptir. Bunu başarmak için, ulusal projeye doğru bir yönelim kazandırmak gerekir; bu da tarihsel ve diyalektik materyalizmin bilimsel metodolojisine dayanan anti-emperyalist bir analizdir. Ulusal ve küresel olanın bu şekilde bir araya getirmek, yirmi birinci yüzyılda enternasyonalizmin temel görevidir.

Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinde hatırlattığı gibi, “Uluslararası bilinç, ulusal bilincin kalbinde yaşar ve gelişir. Bilincin bu iki yüzü, nihayetinde tüm kültürün kaynağıdır.”

Pawel Morgan
11 Mayıs 2026
Kaynak

Lahor Deklarasyonu

,

Vatanseverlik ve Emek


İrlanda’daki yoldaşlarımızın İrlanda Sosyalist Cumhuriyetçi Partisi'nin "Vatanseverlik ve Emek" ile ilgili açıklaması üzerine özenle hazırlayıp yayınladıkları, aşağıda paylaşılan belge, bugün öyle özel ve genel bir öneme sahip ki, sadece Amerikalı işçi sınıfına mensup İrlandalılar değil, ülkenin tüm işçi sınıfı da bunu dikkate almalıdır; zira Helen Gould’ların emekçi sınıfı, şimdi “üstün vatanseverlik” gösterileriyle kendilerini şımartmaktadır. İşte belge:

Vatanseverlik nedir? Bazıları buna ülke sevgisi der. Peki “ülke sevgisi” ne anlama geliyor? Bir Fransız yazar şöyle diyor: “Zengin adam, ülkesini, ülkesinin ona karşı bir görevi olduğuna inandığı için sever; oysa fakir adam, ülkesini, kendisinin ona karşı bir görevi olduğuna inandığı için sever.”

Ülkemize yönelik görevimizin farkına varmak, vatansever eylemin gerçek itici gücüdür. “Ülkemiz”, doğru anlaşıldığında, sadece ecdadımızın geldiği yeryüzündeki belirli noktayı değil, aynı zamanda kolektif yaşamları ülkemizin politik varlığını oluşturan tüm erkekleri, kadınları ve çocukları da kapsar. Gerçek vatanseverlik, her bir kişinin refahını herkesin mutluluğunda bulmaktır. Gerçek vatanseverlik, daha az şanslı olan fanilerin malını mülkünü yağmalamakla elde edilen dünyevi zenginliğe yönelik bencil arzuyla asla bağdaşmaz.

Bu tanım ışığında, İrlanda’nın varlıklı sınıfının vatanseverlik iddialarının ardındaki gerçeğe bakabiliriz. Ticaret Kurulu raporuna göre, üç krallığın işçilerinin haftalık 1 sterlin ve altında aldıkları ücretlerin yüzdesi şu şekildedir: İngiltere, yüzde 40; İskoçya, yüzde 50; ve İrlanda, yüzde 78. Başka bir deyişle, İrlanda’daki her dört ücretliden üçü haftada 1 sterlinden az kazanıyor. Bunun suçlusu kim? Ücret oranını ne belirliyor? İşçiler arasındaki iş bulma konusunda yaşanan rekabet. İrlanda’da her zaman büyük bir işsiz işgücü fazlası vardır ve bu gerçek nedeniyle İrlandalı işveren, daha yoksul hemşehrilerinin çaresizliğinden yararlanarak, onları İngiltere’deki meslektaşlarının aynı iş için aldığı ücretten daha azına çalışmaya zorlayabiliyor. İrlanda’daki belediye şirketlerimizin ve diğer kamu kuruluşlarının çalışanları, orta sınıf belediye meclis üyelerimiz, yani “kendi hemşehrileri”nin verdiği 4 ila 8 şilin arasında değişen ücretleri kabul etmek zorunda kalmaktadır. İrlanda’daki demiryolu çalışanları, benzer kamu hizmeti dallarında İngiliz şirketlerinin ödediğinden haftalık olarak daha az kazanıyor. İrlanda’da demiryolları çalışanları, aynı departmanlardaki İngiliz demiryolu çalışanlarından haftalık 5 ila 10 şilin daha az kazanıyor, oysa İrlanda’daki demiryollarının hissedarları, en müreffeh İngiliz hatlarında ödenenlerden daha yüksek temettü alıyor. İrlanda’daki tüm özel sektör istihdamında da aynı durum geçerli. Bu konuda açık olalım. İrlanda'daki işveren sınıfını, işgücü piyasasındaki yoğunluktan istifade etmesine mani olacak, çalışanlarının ücretlerini mevcut açlık seviyesine düşürmeye zorlayabilecek, zorlayan veya zorlamaya çalışan hiçbir kanun yok. Özel Konsey, Başbakan, Lord Teğmen veya Baş Sekreter sahip oldukları sivil ya da askeri hiçbir yetkiyle bu tür bir işi yapamaz. Bu sonuç, toprak sahipliği ve kapitalizmin yarattığı toplumsal koşullar üzerinden faaliyet yürüten, yabancı süngülerle desteklenen zengin sınıfımızın açgözlülüğüyle alakalıdır. Bugün hiçbir protesto, zeki işçileri, onları endüstriyel köleliğe sürükleyen sınıfın aynı anda onları ulusal özgürlüğe doğru ilerletebileceğine ikna edemez.

İşçi sınıfının görevi, vatanseverliğe daha yüksek, daha soylu bir anlam kazandırmaktır. Bu ancak, tek evrensel, her şeyi kapsayan sınıf olan işçi sınıfımız tarafından, ayrı bir politik parti olarak örgütlenerek, Emeği ekonomik yapımızın temel taşı ve politik eylemlerimizin canlandırıcı ilkesi olarak kabul ederek gerçekleştirilebilir. İşte İrlanda Sosyalist Cumhuriyetçi Partisi tam da bu sebeple ortaya çıkmıştır. Ulusal bağımsızlığı endüstriyel özgürleşmenin vazgeçilmez temeli olarak görüyoruz, ancak biz aynı zamanda toplum sözleşmesi zulmün eseri olan bir sınıfın liderliğinden de kurtulma kararlılığındayız.

Politikamız, ülkemizin tarihi ve kendine özgü koşulları üzerine uzun süren tefekkür sürecinin neticesidir. Bağımsız bir ülkede, yasama organına sosyalist temsilcilerin çoğunluğunun seçilmesi, devrimci partinin politik iktidarı ele geçirmesi, dolayısıyla, devletin askeri ve polis güçlerinin kontrolünü ele geçirmesi anlamına gelir. Yani devlet, çoğunluğun düşmanı değil müttefiki olacaktır. Müteakip toplumsal yeniden yapılanma sürecinde, mülk sahibi sınıfların kendi sınıfsal gayeleri için yarattıkları devlet iktidarı, yeni toplumsal düzenin, ayrıcalıklı sınıfların yönetiminin kademeli olarak ortadan kalkmasına direnmeye çalışan taraftarlarına karşı mücadelesinde bir silah olarak hizmet edecektir.

İrlanda bağımsız bir ülke değil, ancak İrlanda halkının tam özgürlüğe doğru ilerlemesi, dünyanın sosyalist partilerinin olgunlaşmış deneyimleriyle kanıtlanmış olan belirtilen çizgilerle aynı doğrultuda ilerlemelidir. Özgürlük, en tam ve tek gerçek anlamıyla, ancak ulusal eylemle elde edilebilir. Burada ve başka yerlerde atılacak adımlar şunlardır:

İlk olarak, devrimci güçlerin çabalarını yoğunlaştırmak ve onların gücünü göstermek amacıyla tüm temsili makamları ele geçirmek; sonrasında, mümkünse barışçıl yollarla, gerekirse zorla, ulusal hükümetin yetkilerini ve maddi kaynaklarını ele geçirmek, böylece bu yetkilere sahip olan işçi sınıfının toplum üzerinde kendi iradesini dayatmasına imkân sağlamak.

Geçmişteki sınıfsal hükümetlerini (kişisel çıkarlarını gözeterek) insanlığın ulusal ve toplumsal özgürlüklerine savaş açmaya iten ekonomik koşullar, işçilerin sınıfsal miraslarına, yani toplumsal devrime genel olarak girmesinden önce ortadan kalkacağından, geleceğin özgür toplumunda bir ulusun diğerine boyun eğmesi, doğalında imkânsız hale gelecektir. Bu nedenle, İrlanda Sosyalist Cumhuriyeti lehine verilen her bir oy, yapıcı niteliğiyle, her ulusun halkının özgür sesinin, ulusal ve uluslararası ilişkilerini etkileyen tüm konularda nihai olarak kabul edileceği ve iradeleri dışında hiçbir birliğe veya ittifaka zorlanmayacakları, ancak bağımsızlıklarının dünyanın sosyalist cumhuriyetlerinin özgür halklarının aydınlanmış öz çıkarlarıyla güvence altına alınacağı bir toplum sistemi için verilen bir oy olacaktır.

Ancak mevcut toplumsal ve politik düzende bile, İrlanda halkının çoğunluğunun sosyalist cumhuriyetçi ilkelere oy vererek destek sunması, son derece önemli bir etkiye sahip olacaktır. İrlanda’nın bugüne dek elde ettiği her türden reform, yöneticilerimizin korkularının eseridir, belirtilen çizgilerde ilerleyen bir parti, daha sağlıklı bir korkuya yol açacak, neticede İngiliz Anayasası’nın (örneğin Özerklik ile ilgili maddesinin) basit manada yeniden düzenlenmesini hedefleyen herhangi bir partiden daha fazla reforma yol açacaktır. Bu nedenle, hem acil faydalar hem de gelecekteki özgürlük için sosyalist cumhuriyetçi politika en hayırlısıdır. Bu politika, işçileri sahte politik özgürlük önlemleriyle boyun eğdirmeye yönelik tüm girişimlere karşı tek olası güvencedir.

İrlanda Sosyalist Cumhuriyetçi Partisi, İngiliz İmparatorluğu’nun en yüksek politik ifadesi olduğu toplumsal sistemde var olan kötülüklere dikkat çekerek, propagandasını İmparatorluk ortadan kalkana dek sürecek olan toplumsal adaletsizliklere duyulan hoşnutsuzluk üzerine kurar, böylece tüm takipçilerine, politik sahtekârlığın akla gelebilecek her türden sistemiyle rahatsız edilmeyecek ve yatıştırılamayacak, ölümsüz ve silinmez bir düşman nefreti aşılar.

Dolayısıyla, İrlanda Sosyalist Cumhuriyeti, vatanseverliğin ve emeğin birliği ve zaferini görmek isteyen tüm yurttaşlarımızın birleştirici sloganı olmalıdır.

James Connolly
15 Mayıs 1898
Kaynak

11 Mayıs 2026

, ,

Mevcut Konjonktürde Savaş ve Emperyalizm


İran Yuvarlak Masası

8 Mayıs 2026

 

28 Şubat 2026’da İran hükümetiyle Umman’ın arabuluculuğunda yürütülen müzakereler sırasında ABD ve İsrail, İran’a karşı “sürpriz” saldırılar düzenledi. İlk saldırılar, Filistin’deki soykırım sırasında tanık olunan senaryo uyarınca gerçekleşti: okullar ve hastaneler de dâhil olmak üzere, İranlı sivillere ait kurumlara ve politik yaşamın sembollerine yönelik saldırılar gerçekleştirildi. Bu saldırıların en önemlisi, Yüksek Lider Ali Hamaney’in katline yol açan saldırıydı.

Emperyalizmin kendisine yaptığı saldırılara karşılık olarak, merhum Hamaney’in bölgesel bir savaş başlatma sözünü yerine getiren İran, “Ramazan Savaşı” veya “Üçüncü Dayatılmış Savaş” olarak adlandırdığı savaşı başlattı.

İran, ABD’nin Körfez İşbirliği Konseyi’nin muhtelif bölgelerinde bulunan askeri üsleri ve varlıklarına yönelik saldırılarıyla, savaşı Körfez monarşilerine taşıdı; bu monarşilerin çoğu, Gazze soykırımının son iki buçuk yılını ABD emperyalizmiyle daha da yakınlaşarak ve İsrail ile iş yapmaya yönelerek geçirmişti. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçişi kontrol altına alarak petrol fiyatlarını hızla yükseltmesi, sonrasında geçiş ücreti uygulamasıyla da savaşı dünyanın geri kalanına taşıdı.

Bu arada, Lübnan’da Hizbullah, isyancı bir direniş gücü olarak yeniden ortaya çıktı . Ancak güneyden gelen Siyonistlerin işgal ve yeniden işgal girişimlerini püskürtürken, birçok farklı cephede yürüttüğü savaşla da karşı karşıya: içeride onu silahsızlandırmaya kararlı bir Vichy rejimi, parçalanmış bir iç uzlaşma ve doğudan işgal etmeye çalışan mezhepçi bir Suriye milis devletinin yaklaşan tehdidi. Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri, ülkeyi işgal eden ABD askeri varlıklarına saldırarak, şaşırtıcı derecede militan bir faktör olduğunu kanıtladı. Sahneye yeniden çıkan Ensarullah, Babülmendep Boğazı’ndaki geçişleri kısıtlama yeteneğini cephaneliğindeki güçlü bir silah olarak tutmaya devam ediyor.

Savaş, şu anda çok kırılgan bir durağanlık içinde olduğundan, özellikle savaşın sisinin ve ABD, İsrail ve Körfez ülkelerinin sansür duvarının ardında birçok şeyin gizli kaldığı bir dönemde, gereksiz yere alelacele yapılan açıklamalara karşı dikkatli olmalıyız. Ancak bu savaş şahsında, dünya tarihini etkileyecek bir olay olmasa bile, çağ değiştiren bir dönüm noktasıyla karşı karşıya olduğumuzu kesin olarak söyleyebiliriz.

İngiltere’de anti-emperyalist sol, tarih yazımının yaşandığı bu dönemde, kendi sorumluluklarıyla yüzleşmek zorunda. Ana akım savaş karşıtı hareket, uzun zamandır İran’la savaş olasılığına karşı çıkmış olsa da, mevcut saldırı öncesinde yönünü şaşırmış, savunma pozisyonunda kalmıştır: emperyalist propagandanın çarpıtmalarına ve İngiltere’deki Pehlevici gericiliğe yönelik “halk” desteğiyle ilgili uydurmaya itiraz edememiştir.

Bu stratejik çıkmazın ortasında, anti-emperyalist sol da iki ideolojik cephede mücadele yürütüyor. Gazze, uluslararası hukuk, insani ilkeler ve haklı mağduriyet gibi bilindik söylemlerin sınırlarını ortaya koydu. Bu arada, 2011’den beri, “kampçılık” ve “kampçılık karşıtlığı” gibi katı bir ikiliğe ve “aptalların anti-emperyalizmi” suçlamalarına kadar birçok klişe, mevcut solun bir kuşağının bilincinde yerleşti, şu anda ihtiyaç duyulan daha militan anti-emperyalist örgütlenme akımlarını teorik açıdan etkisiz hale getirip politik düzlemde hareketsiz kıldı.

Peki bu konjonktürü nasıl anlamlandırabiliriz, tarihsel benzetmelerimizde ne gibi bir değer bulabiliriz ve zamanın gerektirdiği kadar acil bir analizi nasıl geliştirebiliriz?

Momentin önemini, savaşın çeşitli cephelerindeki durumu ve ardından ortaya çıkacak dünyanın olası şeklini netleştirmek amacıyla Prometheus dergisi, günümüzde emperyalizm ve anti-emperyalizm üzerine teoriler geliştiren, önde gelen aydın isimlerle bu tartışma yazısını derledi.

Bu savaşı sol, birbirinden farklı şekillerde nitelendirmiştir. Kimileri bunu, hiçbir tarafın desteklenmeyi hak etmediği basit bir burjuva savaşı olarak tanımlarken, kimileri bunu “emperyalistler arası savaş”, kimileri ise emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı olarak nitelendirmiştir. Siz, bu savaşın doğasını nasıl tanımlarsınız, bu savaşta yer alan güçlere karşı tutumumuz ne olmalıdır?

Hilye Dutagi: Bu savaş, simetrik güçlerin piyasalar veya topraklar konusunda rekabet ettiğini söyleyip meseleyi “emperyalistler arası savaş” veya “burjuva savaşı” bağlamında ele alan bir yaklaşım üzerinden idrak edilemez. Bu tür nitelendirmeler, mevcut dünya sisteminin yapısını örtbas etmektedirler.

ABD, sadece kapitalist güçlerden bir güç değil. ABD; sermaye, enerji ve finans akışının yanı sıra Batı Asya’daki askeri egemenliği de sömürgeci vekili Siyonist teşekkül aracılığıyla sistematik olarak kontrol eden kapitalist emperyalizmin örgütlenme merkezi olarak işlev görüyor. Dolayısıyla, İran’a karşı yürütülen mevcut savaş, bu kontrol ve egemenlik yapısı üzerindeki bir mücadele üzerinden ele alınmalıdır.

Bu bağlamda, savaş, en iyi şekilde bölgesel ölçekte gerçekleşen bir anti-emperyalist kurtuluş savaşı olarak anlaşılabilir. Bu konjonktürü daha önceki sömürgecilikten kurtulma dönemlerinden ayıran şey, meydan okumanın sadece toprak egemenliğiyle sınırlı olmaması, aynı zamanda bağımlılığın yeniden üretildiği, yaptırım rejimleri, denizcilik yolları üzerindeki kontrol ve dolarize edilmiş petrol ekonomisi gibi mekanizmalara uzanmasıdır. İran’ın eylemleri, bilhassa Hürmüz Boğazı gibi stratejik arterler üzerindeki kontrolü ele geçirme çabaları, eskinin devletler arası rekabet düzlemine indirgenemez. Bu eylemler, emperyalizmin küresel hiyerarşiyi dayattığı ekonomik ve askeri ayaklarını doğrudan hedef almaktadır.

Bu savaşın emperyalistler arası bir savaş olduğuyla ilgili argüman, İran’ın başka ülkeleri boyunduruk altına almaya çalışan, saldırgan savaşlar yürüten, diğer ulusların kaynaklarını çalıp yağmalayan bir emperyal merkez olarak faaliyet yürüttüğü varsayımını temel alıyor. Bu argüman, her türden ampirik temelden yoksun. İran, küresel finans devrelerini kontrol etmez, yapısal uyum politikaları uygulamaz, çevre ülkelerden fazlalık elde etmez. Bilâkis, tarihsel olarak ABD’nin emperyalist şiddeti yoluyla yaptırımlara, gizli ve açık sabotajlara, rejim değişikliği operasyonlarına, savaşlara ve darbe girişimlerine maruz kalmıştır.

Dolayısıyla, yönelimimiz, tarafsızlığa veya “iki taraflılık” anlayışına dayalı ahlaki otorite tesis etmeyi öngören bir tavır üzerine inşa edilemez. Anti-emperyalist ilke, özellikle bir tarafın küresel bir sömürü ve egemenlik sistemini korumaya çalışırken diğer tarafın buna karşı çıktığı koşullarda, bu tür konumları uzun zamandır politik açıdan dişleri söken, silahları elden alan bir yaklaşım olarak mahkûm edip redde tabi tutmuştur. Bu, İran devletinin iç çelişkilerine eleştirel olmayan bir tutum üzerinden onay vermeyi gerekli kılmaz. Bilâkis, dünya sistemi düzeyinde, İran’ın ortaya koyduğu direnişin emperyal gücün yeniden üretilmesi sürecini somutta sekteye uğrattığı gerçeğini kabul etmeyi gerektirir.

Böylesi bir momentte tarafsız kalmak, aslında emperyalist şiddetin ve tahakkümün devam eden varlığına boyun eğmek demektir.

Matteo Capasso: Bu savaşı nasıl nitelendireceğimizle ilgili tartışma, soldaki daha derin bir metodolojik sorunun yansıması. Bu sorun, tarihsel konjonktürleri yapılandırılmış bir bütünün ifadeleri olarak değil, izole, birbirinden kopuk parçalar üzerinden analiz etme eğiliminin yansımasıdır. Bu savaşın ne tür bir savaş olduğu sorusuna cevap verebilmemiz için, sorunun cevaplanabilir hale geldiği analitik bakış açısını, yani diyalektik yöntemi yeniden edinmemiz gerekmektedir.

“Burjuvaların savaşı / herhangi bir tarafı tutmaya gerek yok” diyen ve “emperyalistler arası rekabet”ten söz eden yaklaşımlar, müşterek bir hatadan muzdarip. Her ikisi de savaşan tarafları eşdeğer veya simetrik birimler olarak ele almakta, her ikisi de çatışmayı, onu üreten ABD liderliğindeki küresel emperyalizm sisteminden soyutlayarak bu konuma ulaşmaktadır. Yirminci yüzyılın başlarında kabaca eşdeğer kapitalist güçler arasındaki rekabeti analiz etmek için geliştirilen “emperyalistler arası rekabet” yaklaşımı, baskın emperyal güç ile kırk yıldır boyun eğmeye direnen bir çevre devleti arasındaki bir çatışmaya tatbik edilemez. Biri kapsamlı bir ekonomik kuşatma altında, diğeri ise küresel rezerv para birimine, dünyanın en büyük askeri aygıtına ve çıkarlarını uygulamak için kurulmuş bölgesel komprador oluşumlar ağına sahiptir.

İlgili bir diğer itiraz ise, İran’ın egemenliği sorusunu gündeme getirmenin, İslam Cumhuriyeti’nin iç çelişkilerini, sınıfsal karakterini ve herhangi bir sosyalist projeden uzaklığını görmezden gelmek anlamına geldiği yönündedir. Bu itiraz, ciddiye alınmalı, ama ciddiye aldıktan hemen sonra reddedilmelidir. Bu savaşta söz konusu olan, egemenlik ve güvenlik ile ilgili temel sorulardır: bir halkın bombalanmama, devletinin parçalanmaması, ekonomik yaşamının on yıllarca süren yaptırımlarla boğulmaması hakkıdır.

Bunlar, “tercih edilen” toplumsal formasyon gerçekleşene dek ertelenecek tali meseleler değildir. Emperyalist saldırganlığa karşı muhalefetini, saldırıya uğrayan devletin ideolojik saflığına dayandıran bir sol, pratikte kendini felce, dolayısıyla, nesnel olarak saldırgana hizmet eden bir konuma mahkûm etmiştir.

Daha sofistike bir itiraz, yapısal analizin insan eylemini jeopolitik determinizme tabi kıldığını söylemektedir. Oysa aslında bu itiraz, yanlış bir ayrımı temel almaktadır: insan eylemini, onu üreten, kısıtlayan ve şekillendiren yapısal koşullardan ayırmaktadır. Diyalektik yöntem, direniş sergileyen oluşumlar içindeki çelişkileri inkâr etmez; bilâkis, bu çelişkileri bütünün yapısal belirleyiciliğiyle birlikte ele almakta ısrar eder. İran toplumunun içsel çelişkilerini, bu savaşın ne olduğu ve kimin kime karşı savaştığına dair analizimizi hükümsüz kılmasına izin vermeden hesaba katabilir ve katmalıyız da.

Dünya, politik çıkarlara göre bir araya getirilmiş parçalar kümesi değil, bütünleşik bir bütün olarak analiz edilmelidir. Bu bütünlükte, özel olan, ancak bütünle ilişkili olarak anlaşılabilir. Bu bakış açısından, şu nitelendirme ortaya çıkar: Bu, boyun eğmeyi reddeden politikası yapısal açıdan tahammül edilemez hale gelen, egemen bir devlete yönelik, hâkim bir yapı olarak emperyalist bir gücün yürüttüğü bir savaştır. Bizim yönelimimiz, bu saldırganlığa karşı çıkmak ve direniş hakkını desteklemektir. Bu destek, ciddi diyalektik analizin adlandırmak zorunda olduğu çelişkilerle sürekli bir gerilim içindedir.

Max Ajl: Bu savaş, politik egemenliği ve bu egemenliği savunan silahlı kuvvetlerce korunan üretim güçlerini güvence altına almak için, “vatanı savunma” savaşı olarak başladı. İran’ın hedef aldığı unsurların niteliği, İran’ın politik talepleri, bilhassa İran’ın Hürmüz silahını kullanması nedeniyle, sistem açısından daha kapsamlı özellikler kazandı.

Öncelikle, hangi tarafın desteklenmeyi hak ettiğine, yani hangi tarafın kazanmasını istememiz gerektiğine dair şu basit soruyu sormalıyız: İran’daki halk sınıfları, İran’ın politik egemenliğinden, İran devletinin varlığından ve İran’ın üretim güçlerinden fayda görüyorlar mı? Şüphesiz ki, son yıllarda olduğundan çok daha fazla fayda görebilirlerdi. Ancak İranlıların üniversite sistemlerinden, hastanelerinden ve toplu taşıma sistemlerinden fayda gördükleri, gün gibi aşikâr. Ayrıca, yıkılmış evler yerine sağlam evlerden de fayda görüyorlar. Bombardıman altında yaşamak yerine bombardımandan uzak yaşamaktan fayda görüyorlar. Yani, toplumsal yeniden üretimde işçi sınıfının temel bir çıkarı var, hedef alınan devletlerde toplumsal yeniden üretimin çöküşünden kâr sağlayan emperyalist güçleri yenmede de işçi sınıfının temel bir çıkarı var. İşgal amaçlı savaşlara maruz kalmamakta da işçi sınıfının çıkarına. İran’daki halk sınıfları, savaştan kaçınmaktan fayda gördüğü için, bu da kendilerine karşı yapılan savaşları püskürtmek ve yeni bir caydırıcılık denklemi kurmak anlamına gelebilir. Bu nedenle, savaşın diğer yönlerini analitik parantez içinde tutsak bile, ulusal savunma savaşı ilerici bir nitelik taşır.

Aslında, İran’ın savaşta ortaya koyduğu çabaların da hedefi olan Körfez’deki ABD üsleri, emperyalizmin fiziksel ifadesidir. Bu üsler, bölgenin halk sınıflarına fayda sağlamamaktadır. Hürmüz için geçiş ücreti belirleme yoluyla fazla gelirlerin bir kısmının halkın kalkınmasına yönlendirilmesi, uzun vadede kaynakların İran’daki halk sınıfları lehine olacak şekilde yeniden dağıtılması ve yeniden yapılanmaya ivme kazandırılması anlamına gelebilir. ABD, bölgeden çekilmek zorunda kalırsa, Yemen, Suriye ve Libya’yı yok etme gücü muhtemelen azalacak, bu da politik ve ekonomik özgürlüğün alanının daha da genişlemesine yol açacaktır.

Şunu da eklemek gerek: “Burjuvaziler arası savaş” konusunda yürütülen tartışmalar, emperyalistler arası savaşlara nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair eski bir eleştiriyi yanıltıcı bir şekilde aktarmak ve çarpıtmakla kalmaz, aynı zamanda İran ve ABD’deki toplumsal ilişkilere dair idealist bir anlayışı da içerir, meseleye sanki tüm burjuvaziler aynıymış gibi yaklaşır. Bu sorular etrafında dönen eski tartışmalar, genellikle ABD’nin çevre ülkelerde kapitalist kalkınmayı isteyip istemediği veya bu kalkınmaya nasıl tepki vereceği üzerine odaklanıyordu.

Bağımlılık Teorisi’ne karşı geliştirilen argümanlar, ABD’nin kapitalist kalkınmayı kabul etmeye istekli olduğunu, bu nedenle, ulusal burjuvazinin çevre ülkelerdeki işçi sınıflarına karşı olduğunu iddia ediyordu. Bu tartışmalar, içinde bulundukları dönemin ürünüydü, ABD'nin, çevre ülkelerdeki hükümetlerin politik karakterinden bağımsız olarak, özerk gelişmeye karşı savaştığını göremiyordu.

Somuttan başlamamız gerekiyor: Şu anda ABD burjuvazisi; Gazze, Lübnan, Yemen, Suriye ve İran’daki gerileme, kalkınma sürecinin ortadan kalkması, savaş, yaşamın erimesi ve mahvolması üzerinden kâr elde ediyor. ABD, İran Devrim Muhafızları’na fiilen yaptırımlar uyguluyor. Kapitalist veya sosyalist, İran’daki sanayinin özerk veya Asya ile bağlantılı bir yoldan gelişmesini istemiyor. Çelik fabrikalarını bu sebeple bombaladı. Dahası, İran halk sınıfları, ABD-İsrail yıkımından köprüleri ve enerji santrallerini savunmak için “yanlış bilinç”le mi seferber oluyorlar? Altyapılarının, toplumsal emeklerinin somut çıktısının yıkımına, İran’ın komünist olmadığı veya geçiş döneminde olmadığı için omuz silkmeleri doğru mu? Bu retorik sorular, kendi kendilerini cevaplıyorlar.

Bu bağlamda, beklentimiz, ABD ve İsrail’in bölgesel hegemonyasının nihai olarak sonlanması, yenilgiye uğratılması için mücadele eden Devrim Muhafızları ile birlikte tüm güçlerin hedeflerine ulaşması yönünde olmalı.

Patrick Higgins: İran İslam Cumhuriyeti ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu önderliğinde yürütülen ulusal kurtuluş savaşını desteklemenin yollarını bulmalıyız.

İran İslam Cumhuriyeti, kendi kaynaklarının, topraklarının, sularının ve insanlarının emeğinin değerinin nereye gideceğine karar verme hakkı ve yeteneği için mücadele ediyor. Hürmüz Boğazı mücadelesi akla, yirminci yüzyıldaki Arap milliyetçilerinin petrol sahalarını, doğalgaz boru hatlarını ve (Süveyş Kanalı gibi) geçiş noktalarını millileştirme mücadelelerini getiriyor.

Solda, “kampçılık karşıtları”nca savunulan bir görüşe göre, Küresel Güney’deki devrimci hükümetler, karakterleri ve gidişatları tamamen katılaşmış, kesinleşmiş bir meseleymiş gibi ele alınıyorlar. Bu görüşü benimseyen solcular, sanki devrimci hükümet ilan edildiği anda ulusal kurtuluş mücadelesi bitmiş gibi tutum alıyorlar. “Kampçılık karşıtları”, ulusal kurtuluş hareketlerini devlet iktidarını ele geçirmedikleri sürece yüceltilmesi gerektiğini, iktidardayken yerin dibine sokulmaları gerektiğini düşünüyorlar.

Oysa ulusal kurtuluş süreci iki aşamalıdır. Eğer devrimlerin devleti ele geçirdikten sonra her daim “yozlaşmış diktatörlükler”e dönüştükleri doğru olsaydı, devrimin ne anlamı kalırdı ki? O vakit “tarih, Edmund Burke’ün devrimciliğe karşı geliştirdiği klasik muhafazakâr argümanını, yani ‘komplocular’a karşı savunma yaparken devrime bağnazlıkla bağlı olanların zorunluluğu erdeme dönüştürdüklerine, ‘doğru ile yanlışı ayırt etmeyle ilgili doğal duygu’yu yitirdiklerine, böylece yeni bir despotizme yol açtıklarına dair argümanı kanıtlamıştır” diyebilir miyiz?

Soyutta bu “kampçılık karşıtları”, kendilerini devrimci konumun gerçek muştucuları olarak görürler. Pratikte ise, devletin çelişkileri üzerinden devrim yolunu izlemeyi reddederler ve bunun yerine, yeni despotizm olarak gördükleri şeyi ortadan kaldırmayı tercih ederler. Bu kombinasyon, günümüzde tehlikelidir; çünkü en büyük despotizm biçimi olan emperyalizme karşı yürütülen başarılı bir isyan, uluslararası alanda, yani devletleri operasyon üsleri olarak kullanarak sınıf mücadelesinin ilerletilmesini gerektirir. İran İslam Cumhuriyeti, ulusal kurtuluşa bağlı kaldığı sürece ilkesel olarak savunulmalıdır. Hükümetine yönelik eleştiriler, bize devrim inşa etme konusunda bir şeyler öğretmelidir: ahlaki yargılarda bulunmamalı, bilâkis, dünya genelinde eşitsiz işleyen kalkınma sürecinden kaynaklanan yapısal sorunları teşhis etmeye katkıda bulunmalıdır. Buna karşılık, “kampçılık karşıtları”nın ahlaki yaklaşımı, toptan kınamaya yöneliktir; bu tutum, söylemsel düzeyde emperyalizmin topyekû yıkıma dair amacıne destek sunar.

Bazıları için asıl mesele, İslam’ın İran İslam Cumhuriyeti’nin kültürel direnişindeki rolüdür. Kültürel yakınlık nedeniyle, Batı solu, genellikle Orta ve Latin Amerika’daki kurtuluş teolojisinin Katolikliği karşısında kendini çok daha fazla rahat hisseder, ancak orada da inanç ile devrimin pratik talepleri arasındaki ilişki, çoğu vakit karmaşık, zaman zaman verimli ve gergin seyretmiştir. Hem Katolik hem de İslami kurtuluş teolojisi, kitlelerin teoriyi kendi özel bakış açılarıyla, kendi özel koşullarında kavradığını tespit eder. Ele alınan pratik soru, İslam’ın belirli yorumlarının ve uygulamalarının, İran’ın kendisinde ve İran’ın giderek daha önemli bir rol oynadığı Batı Asya bölgesinde emperyalizme karşı yürütülen mücadelede ulusal bütünleşme olasılıklarını nasıl sınırlayabileceği veya ilerletebileceğiyle ilgilidir.

Oysa İslam’ın kendisi, Batı Asya’nın tarihsel gelişimi ve kültürel mirasının vazgeçilmez bir parçasıdır. Yirminci yüzyılın laik Arap milliyetçi projeleri bile İslam kültürünü ve dilini özümsemiş ve kullanmıştır. Bu nedenle, Filistinli organik aydın Nizar Benet, Arapları İran’ı kendi İslami stratejik derinliklerinin bir parçası olarak görmeye davet etmiştir, aynı şekilde, İslam Devrimi de Araplara ait stratejik derinlik için batıya, Suriye, Lübnan ve Filistin’e yönelmiştir.

Son iki ayda yaşananlar ve İran’ın bunlara verdiği cevap, ABD öncülüğündeki emperyalizmin doğası, bölgedeki ve ötesindeki zaafları hakkında neyi ortaya koydu?

Hilye: Sistemik düzeyde karşımızda, kendi egemenlik koşullarını yeniden üretme yeteneğini giderek yitiren bir emperyalist teşekkül durmaktadır. ABD emperyalizmi en iyi, askeri gücü, ekonomik egemenliği ve ideolojik meşruiyeti temel alan bir sistem olarak idrak edilebilir. Görünür hale gelen şey, bu üçünün de eş zamanlı olarak aşınmasıdır.

“Liberal demokrasi”, “insan hakları”, “kurallara dayalı düzen” ve “uluslararası hukuk” gibi emperyalizmin ideolojik söylemleri, giderek itibarsızlaştırılıyor, maskeleri düşürülüyor, meşruiyetini kaybediyor. Soykırımdan çocuk istismarına, savaştan yaptırımlara, darbelere ve kitlesel şiddete desteğe kadar, ilan edilen değerler ile somut pratik arasındaki uçurum, tüm yapısallığa faş olmuştur. Bu durum, ABD’nin emperyal hegemonyasını sürdürme kapasitesini zayıflatmaktadır.

Kriz, emperyalizmin maddi mimarisindeki daha derin bir kısıtı da yansıtıyor: Çin gibi rakip merkezlere kıyasla sanayi kapasitesi azalıyor, askeri lojistiğin sırtına çok fazla yük biniyor, uzun süredir birden fazla bölgede süren çatışmaları sürdürme işi kendi sınırlarına dayanıyor. Aşırı askeri harcamalara rağmen sonuçları kesin olarak dayatamama hali, emperyal sistem içinde silahlı güç kullanımındaki krizin bir delili.

Ama öte yandan mevcut durum, yanlış bir yaklaşım üzerinden, “Amerika çöküyor” şeklinde yorumlanmamalıdır. Gerileyen imparatorluk güçleri, genellikle daha istikrarsız hale gelirler, zayıflayan yapısal kontrolü telafi etmek için cebri ve savaşı tırmandırma girişimlerine başvururlar. Tarihsel düzlemde, bu tür geçişler, düzenli bir gerilemeden ziyade, yoğunlaşmış şiddetle tanımlıdır.

İran’ın direniş güçleriyle birlikte verdiği cevap, bu çelişkileri açığa çıkartıyor: emperyal güç, her şeyi yıkma kudretine sahip olmaya devam ediyor, ancak küresel sermaye akışları ve güvenlikle ilgili istikrarlı bir yönetim kurma konusunda giderek daha da yetersiz hale geliyor. Dolayısıyla, ani bir çöküşe değil, ABD emperyalizminin artık yapısal olarak güvence altına alınmadığı, dünya sisteminin yeniden yapılandığı, uzun süreye yayılacak bir sürece tanıklık edilmektedir.

Matteo: “Büyük Öfke Operasyonu”nun da ortaya koyduğu biçimiyle, ABD emperyalizminin kendi gerileme sürecine has çelişkileri yönetmek için kullandığı stratejik model yapısal açıdan tükenmiştir. Benim “şiddetle tanımlı tek taraflılık” olarak adlandırdığım bu model, çelişkilerin (geçmişte seçmeci bir tarzda uygulanmış) politik ve diplomatik çözümü yerine, terörizme ve soykırıma sistematik olarak başvurmayı içerir, dolayısıyla, tam da önlemeyi amaçladığı sonuçları üretir.

Şiddetle tanımlı tek taraflılığın mantığı, adım adım tatbik edilir: direnişçi yapıları tecrit eder, kurumsal kapasitelerini ortadan kaldırır, direniş başka yerlerde güçlenmeden önce onları emperyalist düzene yeniden entegre olmaya zorlar. İran örneğinde bu mantık uyarınca, yeterli bir güç gösterisiyle İran’ın karar alma süreçleri tıkanacak, politik bütünlüğü parçalanacak, ya teslimiyete ya da çöküşe yol açacaktı. Bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Bunun yerine İran, onlarca yıl süren yaptırımlarla gelişmesine mani olmak istenen sınai ve kalkınmaya dair kapasitesinin derinliğini ortaya koydu: füze cephanelikleri, insansız hava aracı üretimi ile ilgili altyapısı, tarihi ölçekte saldırıları absorbe ederken birçok cephede askeri harekât yürütme kapasitesi ile İran güçlü olduğunu gösterdi. Bunlar, yaptırım rejiminin boğmayı amaçladığı, kalkınma sahasında sahip olunan egemenliğin ürünleri.

ABD emperyalizminin mevcut krizinin merkezinde tam da bu paradoks duruyor: Amerika’nın Direniş’e bağlı yapıların gelişimini engellemek için kullandığı araçlar, zamanla onların özgüvenlerini artırmış, küresel güç dengesindeki değişimi hızlandırmıştır. İran, izole bir örnek değildir. Hegemonyanın uzlaşmacı mimarisi aşındığında ve başka ülkeleri bir şeyler yapmaya zorlamak için kullandığı mekanizma sınırlarına ulaştığında, geriye, hâlâ muazzam yıkıma neden olabilen ancak yıkımı politik sonuçlarına ulaştıramayan bir güç kalmaktadır. İşte tam da böylesi bir konjonktürün içindeyiz. ABD, İran’ı bombalayabilir ama Arap ve İran direnişinin bugüne dek ortadan kaldırmak için onca şey yaptığı bölgesel düzeni geri getiremez. Askeri kapasite ile politik etki düzeyi arasındaki fark, emperyalist gerilemenin en net ölçüsüdür.

Elbette bu durum, Batı’da savaş karşıtı bir hareketi son derece öncelikli hale getiriyor.

Ferva Sial: Şu anda gelişmekte olan savaş üzerinden iki genel sonuca ulaşmak mümkün:

1. ABD imparatorluğu, kendi elitlerinin elinde rehindir. Hükümet içindeki ve ona yakın finans çevrelerindeki bireyler, savaş üzerinden gerçekleştirilen spekülasyonlar, içeriden gelen bilgilere dayalı işlemler ve piyasa manipülasyonu temelinde bahis oynamakta ve kâr elde etmektedirler. Bunlar, kapitalizmi en iyi anlatan, onun en rezil karikatürünün hüküm sürdüğü koşullarda yaşanmaktadır. Bu açıdan, bu savaş, ABD emperyalizminin çürüdüğü gerçeğini öne çıkarması bakımından benzersizdir. Ancak, kapitalizmin bir sapması olarak değil, nihayetinde kendini tüketmek üzere tasarlanmış bir sistemin doğal bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Bu savaş, ABD nüfusunun büyük bir kesiminin çıkarları değil, kısa vadeli kazançları Amerikan iç ekonomisini yenilemek veya emperyal düzeni sürdürmek için tutarlı bir stratejiye alan açmayan dar bir grubun çıkarları doğrultusunda yürütülmektedir.

2. Çok kutupluluğun sürece set çekme çabaları giderek artıyor, bu çabalar, somut kazanımlar elde ediyor. ABD’nin iç politik ekonomisi ise yapısal bir kısıt haline geliyor. Körfez ülkeleri, artık diplomatik itaate tabi değil, açıktan Çin, Rusya ve Avrupa’nın teşkil ettiği güvenlik ortaklıklarına yöneliyorlar. Körfez’de Amerikan sonrası bölgesel düzenin başlangıcı, ABD içinde yüksek enerji fiyatlarına, yakıt enflasyonuna, ekonomik ve seçimsel istikrarsızlığa yol açacaktır. Bu nedenle, ABD emperyalizmi, kendi iç sınıf çelişkilerine karşı giderek daha savunmasız hale geliyor.

Max: Savaş, kaçınılmaz olarak, toplumları (toplumsal oluşumları) birbirine karşı kışkırtan bir silahlanma yarışıdır. Savaşa iyi hazırlanmış devletler veya insanlar bir yandan savaşta yıpranır. Trump’ın bayıldığı “lider öldürme” amaçlı  saldırılar nadiren gerçekleşir. Yahya Sinvar, Muhammed Deyf veya Hasan Nasrallah’ın kaybı gibi lider kadrosunda yaşanan kayıplar, gerçekten de zarar vermiş olsa bile, Direniş Ekseni’nin askeri liderliğinin elindeki rezerv zengin ve derindir.

Gazze’deki savaş, bir soykırımdı ama aynı zamanda bir halk savaşıydı. Hamas’ı, FHKC-FDKC’yi, İslami Cihad'ı ve diğerlerini kısmen yıpratmak için muazzam miktarda güç harcandı. Ama bu örgütler, hâlâ çok sayıda silahlı adama sahipler. Savaşma yeteneği, bir toplumun kapasitelerinin seferber edilmesine bağlıdır, bu nedenle, üretim kapasitesiyle savaşma kapasitesi arasında doğrusal bir ilişki yoktur. Aslında savaş yürütülürken sürece temelde savaşma kapasitesiyle müdahale edilir, sürece o aracılık eder.

ABD ve daha az ölçüde İsrail, nispeten kayıpsız ve sermaye yoğun savaş yöntemlerine yöneldi: “Askeri Meselelerde Devrim”den söz eden güçlerin gerçekleştirdiği bu değişim, ağ teknolojisine ve sermaye yoğun şiddetin kitlesel uygulamasına dayanmaktadır. Askeri açıdan, savaşın insan unsuruna yönelik riski azaltmak, düşmanı vurmanın ve onların karşılık vermesini engellemenin yollarını bulmak anlamına gelir: bu nedenle, bir yandan önleme füzeleri, diğer yandan insansız hava araçları gibi çok tartışılan konular ortaya çıkmıştır. Aslında, ABD’nin kısmi sanayisizleşmesi, ABD’nin ihtiyaçlarına kıyasla bu tür teknolojilere yeterince yatırım yapmadığı anlamına gelmektedir. Ancak ABD emperyalizmine ait askeri teknoloji, kısmen zayıf veya çok daha zayıf düşmanları yok etme deneyimi temelinde tasarlanmıştır. Savaşlar kızışmadığı, ABD ile Hamas gibi rakipleri arasındaki teknolojik eşitsizlik o muazzam haliyle devam ettiği için aradaki bu büyük mesafe üzerinde pek durulmamıştır. İran örneğinde görüldüğü üzere, teknoloji düzleminde varolan mesafe yeterince daraldığında, ABD’nin bir savaş yürütüp kazanması güçleşecektir. Üstelik İran, kendi avantajlarını, yani Hürmüz Boğazı üzerinden tahvil piyasaları üzerindeki baskıyı ve İran askeri duruşundaki insan unsurunun yüksek olması imkânını kullanırsa ABD savaşı hiçbir şekilde kazanamaz.

İran’da ve bölgesel düzeyde tanık olunan teknolojik ilerleme örgütlenme gücüyle birleşirse, Direniş Ekseni, ABD-İsrail’e ait o çok pahalı ve çok çeşitli tesislere zarar verilebilir. Askeri maliyetler açısından düşmanlarından daha ucuza savaşan İran, daha fazla insan kaybeder ama dünya genelinde ekonomik hasara ve AB ile ABD hükümetlerinin kabul etmeye hazır olup olmadığı belirsiz toplumsal sonuçlara yol açar.

Patrick: Marco Rubio, 2023’te Fox News’te yaptığı açıklamada, savaşın ardındaki nedenleri açıkça dile getirmişti:

“Bugün bizim yarımküremizde, Batı yarımkürenin güneydoğusundaki en büyük ülke olan Brezilya, Çin ile bir ticaret anlaşması imzaladı. Bundan böyle kendi para birimleriyle ticaret yapacaklar ve doları kenara itebilecek bir konuma sahip olacaklar. Dünyada ABD’den tümüyle bağımsız bir ikincil ekonomi meydana getiriyorlar. Beş yıl içinde yaptırımlardan bahsetmemize gerek kalmayacak çünkü ortada dolar dışında para birimleriyle işlem yapan çok fazla ülke olacak, böylelikle yaptırım uygulama imkânımız kalmayacak.”

Rubio, Brezilya örneğine atıfta bulunsa da, aslında ABD imparatorluğunun karşı karşıya olduğu küresel bir sorunu teşhis ediyordu: Daha fazla ülke ve hareket, dolar haricinde işlem yaptıkça, enflasyon, ABD üzerinde baskı oluşturur.

ABD’li iktisatçı Kenneth S. Rogoff’un sözüyle enflasyon, esas olarak ABD’nin bitmek bilmeyen askeri harcamalarına bağlı “kısmi bir temerrüt biçimidir, çünkü yatırımcılar, satın alma gücü düşmüş dolarlarla geri ödeme alırlar.” ABD’li planlamacılara göre zaman daralıyor. Sorunu, alternatif ticaret bölgelerini parçalamak için askeri güç kullanarak çözmeye çalışıyorlar; örneğin, Venezuela ve İran arasında 2022’de imza edilen işbirliği anlaşmasını bozmak için Nicolás Maduro’yu kaçırmak veya aracı olarak egemen uluslara başvurmak zorunda kalmadan kaynak çıkarma ve taşıma süreçlerini doğrudan yönetmek için klasik sömürgeciliğe başvuruyorlar.

Demek ki ABD, Vietnam’daki utanç verici yenilgisinden bu yana epey başarılı olmuş, kendilerini ispatlamış yöntemlere giderek daha az güvenmek zorunda kalacak: psikolojik savaş, yaptırımlar üzerinden yürütülen ekonomik savaş ve seksenlerde El Salvador’da gerçekleştirilen operasyondan 2010’larda Suriye’de yürütülen operasyonlar bu tür yöntemlerdir.

Suriye’de görüldüğü üzere, bu yöntemler ABD’nin elini gizlemek, hatta çevirdiği dolapları Batı kamuoyuna “devrim” olarak ambalajlayıp satmak gibi avantajlara sahipti. Ancak Suriye’de kontrgerilla faaliyeti düzleminde istenen sonuçlara ulaşılması on yıldan fazla sürdü. Benzer bir harekât, Ocak 2026’da İran’da denendi ama hızla başarısız oldu. Bugün ABD’nin gölgelerin içinden çıkıp F-35’ler üzerinden semada bağırıp durması, atılan her bombayla nefreti körüklemesi şart.

Stratejisi, İran devletinin çöküşünü gerçekleştirme hedefi üzerine kuruludur. Bu bağlamda, İslam Devrim Mahkemeleri’nin hedef alınması öğreticidir; bu mahkemeler, devletin savaş zamanında isyanla, özellikle de içeriye yerleştirilmiş ajanların silahlı saldırılar düzenledikleri büyük bir ayaklanmanın ardından mücadele etme araçlarından mahrum bırakılmasını amaçlamaktadır. Ancak, askeri teçhizatını fiilen kullanmak zorunda kalan ABD, gücünün sınırlarını ve mimarisinin eskiliğini ortaya koymuştur. Haziran 2024 Savaşı, asimetrik savaşın doğasını geri dönülmez bir şekilde değiştirmiş, Ramazan Savaşı, ABD’nin üslerini ve uçak gemilerini devasa hedefler olarak bir bir ifşa etmiştir.

İran’ın hipersonik füzesi, saldırının kodunu çözdü: Küresel Güney’in savaşta güç dengesini tesis etmesini sağlamış, onu kurtarmıştır. “Füze şehri” ise savunma kodunu çözmüştür: Mao’nun sözleriyle “büyük kıta” olarak Asya’yı kendi topraklarında hiçbir imparatorluk mağlup edemez.

İran’ın askeri stratejisi, Körfez monarşilerinin bölgede emperyalizm için oynadıkları rolü ve suç ortaklıklarının bedelini ödemeleri gerekliliğini gündeme getirdiği koşullarda, Gazze soykırımının bölgesel bir savaşa dönüşmesiyle Körfez monarşileri ne tür risklerle ve ihtimallerle yüzleşecekler?

Matteo: Körfez monarşileri için bu savaşta neyin söz konusu olduğunu anlamak için öncelikle varlıklarının dayandığı yapısal düzenlemeyi kavramak gerekiyor. 1973’teki petrol şokunun ardından Washington ve Riyad arasında yapılan anlaşmalarla pekiştirilen petrodolar sistemi, hem Körfez’in politik ekonomisini hem de ABD’nin küresel hegemonyasını yarım yüzyıldır düzenleyen finansal mimariyi teşkil etti. Körfez ülkeleri, petrollerini ABD doları cinsinden faturalandırıp satıyor, bu da para birimine yönelik kalıcı bir küresel talebi meydana getiriyor, ABD’nin içteki ekonomik performansından bağımsız olarak, doların egemenliğinin sürmesini sağlıyor.

Körfez ülkelerine ait devlet fonlarında biriken fazla gelirler, ABD’ye ait hazine tahvillerine ve Amerika’dan alınan silahlara geri aktarılarak, aynı anda hem ABD borcunu finanse ediyor hem de savunma sanayiini destekliyor. Bu belirli bir döngüyü temel alan düzen, Körfez’in kalkınma sürecini ABD’nin finansal gücünün yeniden üretilmesine tabi kılan, bağımlılık esası üzerine kurulu bir yapıdır. Bu düzenin işleyebilmesi, ona sürekli politik ve askeri düzeyde müdahale edilmesine bağlıdır.

Bu uygulama, birbirini tamamlayan iki mekanizma aracılığıyla işlemiştir.

1. ABD’nin bölgede üsler, konuşlandırılan deniz kuvvetleri ve güvenlik konusunda verilen güvencelerde somutlaşan dolaysız askeri varlığı. Komprador güçlerin teşkil ettiği düzeni dış tehditlerden bu varlık korur.

2. İsrail’in bölgeyi disipline edecek güç olarak gördüğü işlev. Bu güç, düzenden kopmak veya o güce karşı koyacak, kendi egemenliğine sahip haliyle, kendi kapasitesini oluşturmaya çalışacak her türden devlete cezayı keser. Gazze, Lübnan, Suriye ve şimdi de İran, bu disiplin mantığının birbiri peşi sıra ortaya konulan uygulamalarını temsil etmektedir. En somut sonuçlarda uzak duracağına dair vehme teslim olmuş olan Körfez monarşileri, her iki mekanizmadan da istifade etmiştir.

Bu savaş, bu kurguyu geçersiz kıldı. İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi’ne mensup devletleri eş zamanlı olarak hedef alması, sözünü net bir şekilde dile getirmeyi esas alan bir politik iletişim biçimiydi. Lafı eğip bükmeden, “Emperyalist mimariye ortak olmak, ABD güvenlik şemsiyesinin tamamen absorbe edemeyeceği maliyetler doğurur” denildi. Bu tutum, yapısal açıdan önemli, çünkü Körfez’deki muktedir sınıfların tüm politik varlığı, bu şemsiyenin güvenilirliğine dayanıyordu.

Körfez monarşilerinin iç meşruiyeti halkın rızasına değil, petrol gelirlerinin dağıtımına, sistematikleşmiş politik baskıya ve Adil Samara’nın Siyasallaştırılmış Din dediği, özel mülkiyeti kutsallaştıran, yoksulların taleplerini ahirete erteleyen, bir zamanlar Arap halk sınıflarının gerçek özlemlerini temsil eden laik milliyetçi ve sosyalist akımları aktif olarak ezen bir tür politik dinin ideolojik işlevine dayanır. Güvenlikle ilgili güvenceler ortadan kaldırıldığında, komprador güçlerden oluşan düzenin temelleri, iktidardaki ailelerin kontrol edemeyeceği şekillerde çatırdamaya başlar.

Bu savaşın gün yüzüne çıkardığı yapısal soru şudur: “Petrodolar üzerine kurulu yapı, ABD’nin operasyonel sınırlarının uzun vadede görünür hale gelmesiyle yıkılacak mı yıkılmayacak mı?” Bu sorunun cevabı, yalnızca Körfez monarşilerinin geleceğini değil, aynı zamanda ABD hegemonyasının finansal altyapısını ve dünya çapındaki ekolojik yeniden üretim biçimini de tayin edecektir.

Max : Bu sorunun cevabı halen daha belirsiz.

İran’a karşı uygulanan yaptırım rejiminin daha önceki bir aşamasında, hatta 2026’ya dek uzanan dönemde Körfez ülkeleri, bilhassa de şu anda birer kumdan kale olan monarşiler içinde Siyonizme en dost ülkeymiş gibi BAE, İran’ın yaptırımları aşmasına yardımcı oldu. Bu duruma muhtemelen Körfez hükümetleri de göz yumdular.

Dahası, Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan, son dönemde Çin ile çeşitli kalkınma ve ortaklık anlaşmaları imzaladı (bu da Körfez İşbirliği Konseyi’nin ABD’den bağımsızlaşmasına gereğinden fazla odaklanan, biraz yanıltıcı bir akademik literatüre yol açtı). Bir hipoteze göre ABD, bu savaşı kısmen Körfez ülkelerini ele geçirmek, onları hak ettikleri yere ve ABD ile hizaya getirmek için yürütüyor. Aynı literatür, Suudi Arabistan’ın açıktan Siyonizm karşıtı olmayan bir dış politikaya sahip olduğunu, boyun eğmiş bir İran’ı tercih edeceğini söylüyor.

Bu savaş sırasında İran, çoğunlukla ABD askeri altyapısını hedef aldı, yalnızca baskı altında veya caydırıcılık amacıyla ekonomik altyapıya saldırdı. İran’ın ABD varlığını ortadan kaldırmaya çalıştığı açık, ancak bu anti-emperyalist hedefin müzakereler sonucunda gerçekleşip gerçekleşmeyeceği henüz belli değil.

Patrick: Merhum Ali Laricani’nin Müslümanlara yazdığı altı maddelik mektup, İran İslam Cumhuriyeti’nin stratejik zafere dair tanımını ortaya koydu: Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı üzerinde ortak Arap-İran İslam kontrolü. Orada Laricani şu soruyu soruyordu: “Bugünkü savaşın bir tarafında Amerika ve İsrail; diğer tarafında ise Müslüman İran ve direniş güçleri var. Siz hangi taraftasınız?” Bu soru, zaten tarafını seçmiş olan Körfez monarşilerine yöneltilmiş bir soru değildi; onlar, USS Gerald Ford ile birlikte ya batarlar ya da yüzerler. Bu soru, esas olarak Arap Yarımadası halkına yöneltilmişti.

Savaş, ABD’de sıklıkla Şii ve Sünni versiyonlarıymış gibi ele alınan İran İslam Cumhuriyeti ile Körfez Arap monarşilerinin örgütlenme modelleri arasındaki keskin farklılıkları ortaya koymuştur. İran İslam Cumhuriyeti’nin İran içinde ve İran diasporasında hoşnut edemediği kesimler elbette ki mevcut, ancak cumhuriyet, bugüne dek kurumları ve toplumsal tabanları arasındaki organik bağlar sayesinde varlığını sürdürmektedir. İran’ın egemenliği, devrimi savunmak için her gün İran şehirlerinin sokaklarına dökülen kitlelerce korunmaktadır. İslam Danışma Meclisi’nin 2008 yılında “Hükümeti Ezilen Filistin Halkına Kapsamlı Destek Sunmayı Yükümlülük Haline Getiren Kanun”u kabul etmesi de bu insanların gözetiminde gerçekleşmiştir.

Körfez Araplarının kalbindeki Filistin yanlısı duyguları ihraç edilebilir bir politikaya dönüştürmek için benzer bir halk seferberliğine ihtiyaç duyulacaktır. Ayrıca, ABD ve İsrail’in yürüttüğü savaşın amaçlarından birinin, İran’ın bölgesel anti-Siyonist milislere verdiği desteği ortadan kaldırmak olduğu göz önüne alındığında, Körfez içindeki ABD varlığıyla da yüzleşmek gerekecektir.

ABD’nin savaş açmasının nihai nedeni budur: halk hareketlerini ve örgütlü ifadelerini, yani kurumlarını yok etmek. ABD, devrimci cumhuriyetler mezarlığını genişletmeye çalışıyor.

Ferva: Körfez monarşileri, uzun zamandır Amerikan kapitalizminin çelişkilerinin en uç noktası olarak durmaktadır; burada mutlak, teokratik rejimler, sadece hoşgörüyle karşılanmakla kalmayıp, ABD’nin Ortadoğu’daki nüfuz alanında politik açıdan kabul edilebilir tek düzen olarak aktif bir şekilde sürdürülmektedir.

“Liberal” düzenin ayrılmaz ancak görünmez bir bileşeni olarak, petrol gelirleri ve düşük ücretli işgücü modeliyle, göçmenlikle desteklenen bir kalkınma modeli izlemeye teşvik edildiler. Bu düzenleme, monarşik yönetim yapılarının ulus devletleri taklit etmesine imkân sağlarken, üretken yatırıma duyulan ihtiyaçtan muaf kalmalarını da mümkün kıldı.

Varlıklarının ABD için bile sahte bir vaat olduğu ortaya çıktı; zira kapitalizmin altın çağını yeniden canlandırmayı başaramadı, bunun yerine, finansallaşmış ve teknoloji odaklı rant elde etme modellerinin ötesine pek geçemedi.

Daha önce ABD imparatorluğuna bağlı olan Körfez ülkelerinin geleceği, artık İran ve Çin ile ittifaklar kurma, Hindistan ve Pakistan gibi Güney Asya güçleriyle ilişkilerini yeniden yönlendirme becerilerine bağlı. Bu bağımlı devletlerin ötesinde üçüncü bir aktör tarafından ABD üslerinin yok edilmesi, onlara iç ekonomik modellerini yeniden yapılandırmak ve mevcut ortaklarıyla ticaret koşullarını yeniden tanımlamak için yeni bir fırsat sunuyor.

Petrol üretiminin zirveye ulaşması, onları kırılganlıklarını kabul etmeye zorladı: askeri koruma eksikliği, gıda bağımlılığı, gayrimenkul ve vergi cennetlerine dayalı finansallaşmış büyüme. Elitlerinin İran saldırıları karşısında ilk kaçanlar olması ve aynı zamanda iç karışıklıklarla karşı karşıya kalmaları, onlara çok az uygulanabilir seçenek bırakıyor. Körfez monarşileri, bağımlılıkları açısından homojen olmasa da, nihayetinde ekonomik ve politik modellerinin bölgesel olarak uyumlu bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor.

Bikrum: Körfez monarşilerinin ilk elden yüzleştikleri risk, ekonomilerini ve daha geniş petrodolar düzenini sürdürme yeteneklerinin temel direği olan, ABD’nin güvenlikle ilgili sunduğu güvenceleri yitirmiş olmalarıdır. Bu gerçek, aslında bir süredir ortadaydı. En önemlisi, Suudi Arabistan, Yemen’e sekiz yıl (2015-2023) boyunca saldırıp bombaladıktan sonra bile stratejik hedeflerine ulaşamadı; ABD silahları, askeri üsleri ve istihbarat desteğinin pek bir değeri olmadığı ortaya çıktı.

Çin’in arabuluculuğuyla İran’la kurulan ve Yemen savaşını fiilen sona erdiren yumuşama, Suudi Arabistan’ın İran'ı bölgeye yeniden entegre ederek güvenlik sağlamaya yönelik yeniden yönelimine alan açtı. Ancak Suudi Arabistan ve daha da genelde Körfez monarşileri, güvenlik sağlama konusundaki bariz kısıtlarına rağmen, ABD liderliğindeki düzenden ayrılmak konusunda oldukça yetersiz ve isteksiz olduklarını kanıtladılar. Bu durum muhtemelen, bölgede varlığını ABD himayesi altında sürdüren rejimlerin derinliğinin ve yönetici elitlerinin ABD’ye ait sermaye devrelerine entegrasyonunun somut tezahürü.

Körfez monarşileri, bu nedenle, topraklarının ABD tarafından İran’a karşı askeri, istihbarat ve gözetleme faaliyetleri için kullanılmasına izin vermeye devam ettiler. Artık bunun hem güvenlik hem de ekonomik açıdan maliyetinin çok yüksek olduğu açıkça görülüyor; bu nedenle Körfez monarşileri, ABD liderliğindeki bir düzende geleceklerini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilirler. Bölgedeki güç dengesi, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemen gücünü göstermesi üzerinden biçimlenecektir.

Emperyalizme ve bölgeye, özellikle Körfez ülkelerine ilişkin bütüncül bir anlayışı nasıl geliştirebiliriz, emperyalizmin orada faaliyet yürüttüğü muhtelif yol ve cepheleri parça parça, birbirinden kopuk bölümler olarak ele alan girişime nasıl karşı koyabiliriz?

Matteo: Emperyalizm analizinin parçalara odaklanması, emperyalist düzenin kendisinin politik bir başarısıdır. Filistin’i Yemen’den, Körfez ülkelerini İran’dan ayrı, finansal mimariyi askeri mimariden ayrı incelememiz, böylelikle, her bir unsuru yönetilebilir kılan ve hiçbirini bir sistem olarak anlaşılır kılmayan emperyalist iş bölümünü ve bilgi paylaşımını kabul etmemiz isteniyor. Bütünleşik bir anlayışın ilk görevi, bu tasnifi reddetmek ve sermayeyi bir bütün olarak ele almakta ısrar etmektir.

Ancak entegrasyon, yalnızca yapısal düzeyde gerçekleşmez. Aynı zamanda tarihsel ve diyalektik olmalıdır; bu da mevcut konjonktürün emperyalist modelin kendi çelişkileri tarafından nasıl üretildiğini hesaba katmak anlamına gelir. Küresel Güney’in yükselişi, Çin’in kendi egemen yapısı üzerinden modernleşmesi, Batı Asya’da bölgesel entegrasyonun derinleşmesi, Afrika ve Latin Amerika’da kalkınma konusunda ülkenin egemenliğinin giderek daha fazla savunulması, ABD emperyalizmine rağmen değil, onun yarattığı çelişkiler aracılığıyla gerçekleşti. Bağımlılığı dayatmak için kullanılan mekanizmaların kendisi, zamanla onun aşılması için gerekli koşulları üretti. Çin’in endüstriyel yükselişi, onu boyunduruk altına almak için tasarlanmış aynı neoliberal entegrasyon sayesinde mümkün olabildi. İran’ın askeri-endüstriyel kapasitesi, onu engellemek için tasarlanmış yaptırımlar tarafından güçlendirildi. Sistemin çelişkileri sistemin içindedir ve bunların çözümü, bu savaşın ve hızlandırdığı daha geniş küresel yeniden yapılanma sürecinin mevcut zemininde gerçek zamanlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Bölgedeki emperyalizme dair bütüncül bir anlayış, emperyal şiddetin sistematik olarak yok ettiği şeyi, yani Arap dünyasında halkın egemenliğine vurgu yapan düşünce geleneklerini geri kazanmamıza ihtiyaç duyar. Libya, Suriye ve Irak’a yönelik yürütülen savaşlar, esasen bağımsız politik düşünce, kalkınma planlaması ve hegemonya karşıtı örgütlenme gelenekleri üretmiş toplumları hedef aldı. Düşünürler, kurumlar, arşivler, üniversiteler, hepsi, bu savaşların kurbanları arasındaydı. Bu nedenle, endüstriyel ve bilimsel üretim kapasitelerinin gelişmesini takiben, bölge içinden ve daha geniş anlamda Küresel Güney’den bu bölge hakkında özerk bir bilgi üretimi yeniden inşa etmek, politik ve düşünsel bir zorunluluktur.

Bu, Ebb Yayınevi, Middle East Critique ve diğer birçok yayın organının, bölgeyi egemenlik mücadelesini içeriden ele alan bakış açılarından, emperyalizmin en çok marjinalleştirmeye çalıştığı bu geleneklere dayalı ve mevcut konjonktürün gerektirdiği bütünleşik, diyalektik analiz türüne yönelik olarak analiz eden bir alan yaratarak ilerletmeye çalıştığı projedir. Savaş, bu çalışmayı hem daha acil hem de daha mümkün kılmıştır, çünkü gerçekliğin dayattığı politik vuzuh, parçalanmayı aşan vuzuhtur.

Ferva: Amerikan ekonomisini canlandırmak veya ABD önderliğindeki emperyalist düzeni sürdürmek için tutarlı bir stratejiden yoksun, dizginsiz şiddete başvurmak, mevcut emperyalist dönemin belirleyici özelliği haline geldi. Avrupa ve diğer Batı ülkeleri daha avantajlı alternatifler arayışı dâhilinde, ABD’den uzaklaştıkça, Körfez ülkelerinin himayeciliği de kaçınılmaz olarak zayıflayacaktır.

Bu kayırmacılığı, Amerika’nın Doğu Asya’daki müttefikleri Japonya ve Güney Kore’nin kayırmacılığıyla karşılaştırmak, her zaman öğreticidir. Körfez monarşilerinin ABD liderliğindeki düzene olan güç ve bağımlılığı, tamamen petrol, askeri ticaret ve verimsiz finansal rantlara dayanırken, ABD, Japonya ve Güney Kore ile ilişkilerini belirgin şekilde farklı çizgilere çekmiştir.

Japonya’nın ABD müdahalesiyle askerden arındırılması, 1947 anayasasının uluslararası anlaşmazlıkların çözümü için silahlı kuvvetlerin bulundurulmasını yasaklamasını sağladı; bu önlem, ABD’nin Japon şehirlerine atom bombası atmasından sadece iki yıl sonra yürürlüğe girdi. 2015’ten bu yana Japonya, ordusunun rolü ve savunma stratejisinde çeşitli değişiklikler yaptı, ancak bunlar, Japonya ve müttefikleri merkezli kolektif öz savunma düşüncelerine dayanıyordu, özellikle de Çin kaynaklı tehdide odaklanıyordu. Japonya’nın ABD’ye siyaseten teslim olması, 1985’te ABD tarafından tasarlanan Plaza Anlaşmaları yoluyla ülkenin ekonomik olarak boyun eğdirilmesiyle pekiştirildi ve Japonya’nın G7'nin sağlam bir üyesi olarak kalmasını sağladı.

Vietnam Savaşı sırasında tamamen ABD ve Japon sermayesine bağımlı olan Güney Kore’deki kalkınma süreci, Güney Kore'’de nadir görülen bir durum olan üretken yatırıma dayalı bir temele sahip olma imkânına kavuştu. Ana akım literatürde, Kore’nin ikiye ayrılması, Güney Kore’nin kapitalist refahının yükselişini analiz etmek için hiçbir zaman başlangıç noktası olarak kullanılmaz. Kırk yıl gibi kısa bir süre içinde gelişmiş ülkeler kulübüne giren “tek gelişmekte olan ülke” olarak adlandırılan Güney Kore’nin kapitalist kalkınması, nihayetinde Kuzey Kore’nin komünist modeline karşı koymak ve ona zorla tecrit uygulamak için geliştirilmiş bir savunma taktiğiydi.

Görüldüğü üzere, Körfez ülkelerindeki himayecilik çok farklı bir biçimde işliyor. Özünde, Güney Kore ve Japonya’ya yarı özerk kalkınma modelleri izleme konusunda farklı imkânlar sunulurken, Körfez monarşileri, biçare bağımlı ülkeler olarak yetiştirilmiştir. Bu nedenle, emperyalizme dair bütüncül bir anlayış, ABD himayesindeki farklı devletlerin geleceğe dair beklentilerini kıyaslamaya, ABD artık merkezi güç olmadığında gelecekteki gidişatlarını tahayyül etmeye bağlıdır.

Max: Tarihsel düzlemde ABD, Körfez ülkelerini, kendisine ait deniz ve hava filoları için askeri üsler, hava savunma tesisleri, ABD’nin taşeron olarak görevlendirdiği askeri kuvvet çarpanları (Yemen, Suriye, Libya) ve ABD silahlarının alıcıları olarak tarihsel emperyalist sisteme entegre etmiştir.

Ekonomik cephede ise, ABD malları ve yüklenicileri için pazar, ABD’nin petrol ve yapay zekâ geliştirme faaliyetleri (Blackrock), devlet fonları ve İngiltere merkezli “gizli” alımlar yoluyla ABD’ye ait hazine bonoları alıcısı, ABD hazine tahvillerinde kontrol sahibi olmayan yatırımcı ve petrol fiyatlarını dolar cinsinden belirleme yoluyla entegre olmuşlardır.

Politik-ideolojik entegrasyonları ise ya en sessiz ya da sağcı İslam’ı finanse ederek (örneğin Katar Yardım Kuruluşu ve Katar Vakfı, Suudi destekli Yemen’in Dammaj şehrindeki Darü’l-Hadis Enstitüsü); ya da Kuveyt’in Selefileri finanse etmesiyle (bildirildiğine göre Mozambik’e kadar uzanan bir alanda); medya temelli mezhepçilik veya kapsamlı bir anti-emperyalizmden kopuk bir anti-Siyonizmle (Cezire Arapça ve Cezire İngilizce); ve nihayetinde, Direniş Ekseni’nden genel olarak kopuk, akademik yönelimli bir Arap milliyetçiliği veya anti-Siyonizm biçiminin gelişmesiyle birlikte gerçekleşmiştir.

Bu, Körfez ülkelerinin içsel birikim ihtiyaçlarına ve ABD ile ilişkilerine dayanan, ideolojik düşünce parçalanması ve muhalefet üzerine kurulu bütüncül bir projedir. Amacı,üretken ilişkilerin yanı sıra cinayet ve kalkınma sürecini ortadan kaldırma yoluyla da değer yaratılmasını ve değer akışının öncelikle ABD’ye, Körfez ve İsrail ile olan organik bağları aracılığıyla yönelmesini sağlamaktır.

Ancak değer, kendiliğinden akmaz. Siyaset, kontrolü sağlar, bu nedenle, temel oluşturma, politik yapılanma ve ideoloji, merkezi bir öneme sahiptir. Bir de savaş tabii. Arap Soğuk Savaşı’nın en yoğun döneminde, hatta bazen sıcak bir savaşta, Körfez devletlerinin bütüncül ve ileriye dönük rolü, Mısır’ın Yemen’e asker göndermesi gibi Arap milliyetçi güçleriyle çatışma anlamına geliyordu. Daha yakın zamanlarda ise, Yemen ve Suriye’de olduğu gibi, ABD-Körfez İşbirliği Konseyi vekilleri veya hava kuvvetleri, doğrudan Arap devletlerinin ordularıyla savaştı.

Ancak bu devletlerin (Körfez monarşileri, ABD ve İsrail’in) çıkarlarıyla onların anladıkları şekliyle, sınıfların çıkarları az çok örtüşüyor. Bunu daha iyi anlamanın bir yolu, ilişkilerini bütünsel ve karşılıklı olarak kavramaktır: Körfez’deki üst sınıfların refahı, onların bakış açısına göre, ABD’nin ve İsrail’in refahıdır. Bu bağlantının belki de en iyi örneği, Suudi Arabistan, Katar ve BAE tarafından finanse edilen ve İsrail şirketlerine yatırım yapan Jared Kushner’e ait Affinity Partners isimli özel sermaye şirketi.

Peki neyden korkuyorlar? Emir Muhsin’in dediği gibi: “bu rejimleri gerçekten dehşete düşüren şey, Filistin’i özgürleştirme fikridir”. Bu korkuya bir de yaptırımlardan kurtulmuş, hâlâ bölgesel güçleri silahlandırma ve İsrail ile normalleşmeyi reddetme fikirleriyle hareket eden İran’a yönelik korkuyu da ekleyebiliriz. Körfez ülkeleri, ABD’nin desteğinin çekilmesinden sonra hayatta kalırlarsa, bu, tümüyle farklı bir dünya ticaret sistemi yaratarak mümkün olacaktır.

Bikrum: Boyunduruk altına alınmış bölgelerin ve toprakların parçalanması, Balkanlaştırılması, kapitalist dünya sisteminin emperyalist yapısının temel koşuludur. Direniş Ekseni, emperyalistlerin savaş için kaynakların nasıl seferber edildiği ve savaş maliyetlerinin nasıl dağıtıldığına dair tercih ettikleri formülü alt üst edebilecek bir “cephesel birliği” bölge genelinde giderek daha fazla harekete geçirerek, emperyalizmin bu öncülüne meydan okumuştur. Mevcut saldırganlığın açık bir amacı, bu “cephesel birliği” parçalamak, bilhassa İran’ı, Filistin, Lübnan, Yemen ve Irak’taki ABD-Siyonist soykırım projesine karşı silahlı direniş yürütenlere verdiği desteği sonlandırmaya zorlamaktır. Emperyalist-Siyonist blok, özellikle Lübnan ve Filistin’deki direnişin, İran İslam Cumhuriyeti yenilgiye uğratılmadan olmadan silahsızlandırılamayacağına inanmaktadır.

Eğer emperyalizmin amacı, cepheleri parçalamak ve bölmek ise, bölgede anti-emperyalizmi desteklediğini iddia edenlerin, Lübnan veya Filistin’in yanında durma konusunda İran’a güvenilemeyeceğini veya bu desteğin yetersiz olduğunu vurgulamak suretiyle parçalama-bölme amacı güden ilgili mantığı yeniden üretmelerinin akılsızca olduğunu görmek gerekmektedir. İran İslam Cumhuriyeti, Filistin ve Lübnan direnişini maddi olarak desteklemeseydi, bugün saldırılara maruz kalmazdı. Cephelerin birliği, direnişi sömürgeci karşıtı ölçekten emperyalizm karşıtı ölçeğe taşımak için vazgeçilmez bir temeldir. ABD-Siyonist emperyalist projesini ancak bu şekilde alt edebilir, Filistin'deki soykırımı sona erdirebiliriz.

Şahit olduğumuz olaylar, emperyalizmin bugüne dek cepheleri parçalamayla ilgili stratejik amacında başarısız olmakla kalmayıp, burada da stratejik bir geri adım attığını teyit ediyor. Hizbullah, öncelikle Siyonizmin 2024’ten beri Lübnan’a yönelik, neticesinde hiçbir cezayla yüzleşmediği saldırılarına son verme motivasyonuyla hareket ederken, aynı zamanda İran ile eylem alanında somut bir uyum içinde hareket ederek, Direniş Ekseni’nin yeteneklerinde niteliksel bir ilerleme kaydetti. Savaşı sona erdirmeye odaklanan diplomatik müzakerelerde cepheleri ayırmayı reddeden İran, Hürmüz ile ilgili avantajını ABD-Siyonist bloğunun bölge genelinde yürüttüğü tüm savaşlara karşı kullanıyor.

ABD’nin İran’dan taviz koparmak için deniz ablukası uygulamaya çalışmasıyla birlikte, emperyalist dünya Babülmendep Boğazı’na endişeyle bakarken, “cephelerin birliği”nin sahip olduğu somut güç, kendini bir kez daha ortaya koyuyor.

Patrick: Örgütlü anti-emperyalist solun iki sorumluluğu var.

Sorumluluklardan biri, emperyalist pratiği şu anda canlandıran derin yapısal çelişkileri açıklamak, yani emperyalizmin nesnel koşullarının zayıflıklarını ortaya koymaktır. Bu analizden, ulusal kurtuluşun özü ve sosyalist inşanın gerekli bir koşulu olan Küresel Güney’de egemenliğin başarılı bir şekilde savunulmasına yönelik rasyonel bir iyimserlik doğar.

Bir diğer sorumluluk da emperyalizmin yetenekleri ve niyetleri hakkında gerçekçi bir değerlendirme sunmaktır. Gazze Soykırımı, hem süre hem de ölçek açısından önceki kampanyaları önemli ölçüde aşarak, 2006, 2009, 2012 veya 2014’te gördüğümüzden farklı bir ABD ve İsrail ile karşı karşıya olduğumuzu bize gösterdi. Neticede bu farklılık, özlerinde değil, tarihsel konjonktürlerinde ve tehditlere karşı stratejik tepkilerinde kendini gösteriyor. Trump Yönetimi 1,5 trilyon dolarlık bir savaş bütçesi talep etmesinin bir sebebi var. ABD’nin İslamabad’daki görüşmelerden çekilmesinin de ortaya koyduğu bir gerçek de şu: ABD askeri gücünün sınırları konusunda oluşan şok dalgası, Batı Asya bölgesinden derhal çekilmeyi zorunlu kılacak düzeye ulaşmadı. Yani bu dalga, Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalımcı (MAGA’cı) kitle içinde imparatorluk dâhilinde ve geniş manada ABD halkı nezdinde) henüz yeterince yayılmadı.

Körfez monarşilerine gelince, bunlar, sadece emperyalizm için vazgeçilmez unsurlar olarak görülemezler, bu ülkeler bizatihi emperyalizmin kendisi. Seksenlerde derin devlet operasyonları için kara para aklayan Uluslararası Kredi ve Ticaret Bankası (BCCI), Bank of America ve Abu Dabi arasında kurulan bir ortak girişim olarak yola koyulmuştu. Bu banka, Suudi Arabistan’ın 2024’te Suriye’yi ele geçiren mezhepçi mükeffirlerin öncüllerini finanse etmesi için önemli bir kanal sağladı. Körfez monarşilerinin gerici ideolojisi, ikincisinin tarihi Levant’ın kalbinde Arapların Birliği fikrini esas alan milliyetçiliğin önüne geçti. İkinci proje, tarihsel olarak Suriye’nin dini çeşitliliğini dini saygı çerçevesinde korurken, birinci proje, mezhepsel farklılıkları Siyonizmi yansıtan ve ona fayda sağlayan yok edici şiddeti körüklemek için kullanıyor.

Bu durum, Siyonist teşekkülle ön cephede savaşılan çatışma bölgelerinde bir krizi temsil etmektedir; bu kriz, Hizbullah’ın köşeye sıkıştırılma girişiminde ve Suriye hava sahasının Direniş Ekseni’ne saldırmak için serbestçe kullanılmasında açıkça görülmektedir. Arap monarşist medyası, örneğin Cezire, Middle East Eye, artık baskın konumdadır; çünkü bir zamanlar mezhepçilik karşıtı netlik ve monarşiye cumhuriyetçi alternatifler sunan sayısız devrimci Arap milliyetçilerin basın-yayın alanındaki imkânları, karşı-devrimci savaşlar nedeniyle yok olmuştur. Mevcut ve büyüyen araştırma ağlarımızdan kendi medyamızı oluştururken, geriye kalan direniş medyasını da güçlendirmek zorundayız.

Kaynak