28 Haziran 2026

, ,

Emperyalizm ve Özgürleşme: Losurdo’ya Giriş


Emperyalist muktedir sınıfın her şeyi harap eden yozlaşma süreci, tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Gazze’de devam eden soykırımdan Küba’ya uygulanan yıkıcı ablukaya, Venezuela başkanının yasadışı müdahaleyle kaçırılmasına, İran’a karşı savaşa ve daha fazlasına kadar, ABD imparatorluğu, liberal emperyalizm anlayışıyla ilişkilendirilen kadife eldivenin yırtık pırtık hali içinden çıkarttığı demir yumruğunu giderek daha fazla gösteriyor. Liderleri artık projelerinin sömürgeci doğasını ve etnonasyonalizm ile dini köktenciliğe dayandığını açıkça ilan ediyor (örneğin, bkz.: Rubio 2026). Bu arada, Çin'in öncü rol oynadığı küresel Güney’in yükseliş süreci devam ediyor, çok kutuplu bir dünya, dayatılan tek kutuplu düzeni giderek daha fazla sorguluyor.

Domenico Losurdo’nun (1941–2018) çalışmaları, tüm bunları net bir şekilde ortaya koyan bir analiz çerçevesi sunmaktadır. Bu nedenle, mevcut durumumuz için son derece önemlidir. Bir bilim insanı, profesör ve ömür boyu mücadele etmiş komünist bir militan olarak Losurdo’nun teorik pratiği, eşi Erdmute Brielmayer (1943–2024) ile yakın işbirliğiyle şekillenmiştir. Genellikle onun yardımıyla, Marksizm, küresel komünist hareket, kapitalizmin ve burjuva düşüncesinin tarihi üzerine onlarca kitap yazmıştır.

Modern emperyalizme dair bütüncül analizinin yanı sıra sömürgecilik karşıtı mücadele ve sosyalist inşanın çelişkilerine ilişkin görüşleri göz önüne alındığında, Losurdo’nun ortaya koyduğu kapsamlı çalışmalar, kapitalist esaretin tarihini ve ondan kurtulma mücadelesini anlamak için vazgeçilmez bir harita sunmaktadır. Özellikle modern emperyalizmin merkez ülkelerin kültürünü nasıl şekillendirdiğine dair zengin bir analiz sunan Losurdo, emperyalizmin sol siyaset ve teori üzerindeki etkisine özel bir önem verir. Bu bağlamda, Batı solunda, kendini Marksist olarak niteleyenler de dâhil olmak üzere, Avrupamerkezci, devlet karşıtı, ütopik ve mesihçi eğilimleri eleştirel bir şekilde ele alır ve tarihsel bir bağlama oturtur. Daha da genelde, Losurdo’nun felsefeyi tarihsel bağlama oturtma çabası, teoriyi tarih zeminine yerleştirdiği ve iddialarını, ezilen sınıfların kurtuluş mücadelelerinden doğan bilgi ve talepleri içeren ahlaki ve siyasi bir ufuk karşısında değerlendirdiği için, Marksist düşünce tarihine önemli bir model sunmaktadır.

International Critical Thought [Uluslararası Eleştirel Düşünce”] dergisinin bu özel sayı, Losurdo’nun geniş araştırma yelpazesini yansıtan, bilhassa emperyalizm ve özgürleşme ile ilgili analiz faaliyetleirne yaptığı katkılara odaklanan, onunla ilgili ve onun eliyle kaleme alınımış bilimsel çalışmaları bir araya getiriyor. Bu sayı, bir yandan da Losurdo’nun köktencilik meselesini ele aldığı bir makalesinin ve 2010 yılında Çin’de yaptığı seyahatleri üzerine düşüncelerini paylaştığı bir röportajın çevirilerini içeriyor. Dünyanın dört bir yanından bilim insanlarınca yazılan diğer makaleler, çalışmalarının bugünün dünyasını anlamak ve en acil sorunlarını ele almak için nasıl önemli kaynaklar sunduğunu ortaya koyuyor. Makaleler, Marksist felsefe ve metodolojiye katkılarını, burjuva teorisinin eleştirel tarihselleştirilmesini, çağdaş Batı teorisi ve solun eleştirilerini, sosyalizmi inşa etme yolundaki tarihsel mücadeleye dair anlatımını ve daha fazlasını inceliyorlar. Bu özel sayı, Losurdo’nun araştırmalarıyla daha geniş ve derin bir ilişki kurulmasını teşvik etmeyi amaçlarken, aynı zamanda Marksist teori ve pratiğin titiz ve yenilikçi geleneğini daha da geliştirmek denilen, acilen yürürlüğe konulması gereken proje için bir ilham kaynağı olarak da ondan yararlanmayı hedefliyor.

Emperyalizm ve Sosyalizmi İnşa Etme Mücadelesi

Marx ve Engels’in ortaya koyduğu kapsamlı sınıf mücadelesi teorisinden yola çıkan Losurdo, emperyalizm geliştikçe, modern çağın en önemli sınıf mücadelelerinin sömürgecilikten, yeni sömürgecilikten ve faşizmden kurtuluş için ulusal mücadeleler biçimini aldığı gerçeğini ortaya koyan isimdir (Losurdo 2024 ve Losurdo 2021).

Emperyalist kapitalizm, değerin çevreden merkeze aktığı eşitsiz gelişme üzerine kurulu dünya sisteminde dünyayı birleştirdiğinden, az gelişmiş ülkelerin önde gelen emperyalist uluslarca dayatılan sistemden kurtulma mücadelesi, gezegendeki insanlık projesini uluslararası bir sömürü, baskı ve ekolojik yıkımla tanımlı sistemden kurtarmak için verilen mücadelenin en üst aşamasıdır. Bu sebeple, ulusal kurtuluş mücadelesi, sadece özgür seçimin bir sonucu değil, ulusun temel birim olduğu eşitsiz bir uluslararası sistemin maddi tarihiyle de yakından ilgilidir.

Uluslararası komünist hareket, dünya genelinde emperyalizme ve faşizme karşı verilen mücadelede önde gelen güçlerden biridir. Sermayenin küresel boyunduruk altına alma yönündeki kontrolsüz dürtüsüyle komünistlerin insanlığın kurtuluşu projesi arasındaki çatışma, sosyalizmin büyük ölçüde tarihsel olarak az gelişmişliğe maruz kalmış ülkelerde gelişmesine sebep olmuştur. Neticede sosyalizmin inşası ve ulusal egemenliğin savunulması, kaçınılmaz biçimde, kalkınma ve modernleşme mücadelesini beraberinde getirmiştir. Losurdo’nun da dediği gibi, sömürgeci, yarı sömürgeci veya yeni sömürgeci hâkimiyetle yüzleşmiş ulus devletler, yalnızca siyasi-askeri bir mücadele aşamasıyla bağımsızlık kazanmakla kalmamalı, aynı zamanda üretim güçlerinin gelişiminin son derece önemli olduğu siyasi-ekonomik bir aşamayla da bağımsızlıklarını korumalıdır (bkz.: Losurdo 2015b, s. 317). Dahası, bu gelişmenin sürekli emperyalist saldırganlığı savuşturacak kadar hızlı ve somut olması gerekir, çünkü emperyalist boyunduruğun zincirlerinden kurtulan uluslar, varoluşsal bir seçimle karşı karşıya kalırlar: onlar ya kalkınacak ya da öleceklerdir!

Bugünün dünyası, Losurdo’nun sosyalizmi inşa etme mücadelesinin, hatta emperyalizmin dayatmalarının ötesinde ulusal kalkınma mücadelesinin kendi kaderini tayin etme arayışında olan ülkeleri yeniden sömürgeleştirme ve geriletme çabalarına karşı sürekli bir mücadele gerektirdiği argümanının doğruluğunu teyit eden bolca kanıt sunmaktadır. Örneğin, ABD’nin Küba’ya uyguladığı abluka veya Venezuela’ya yönelik giderek sertleşen saldırıları, kalkınma mücadelesinin sosyalizmi inşa etme mücadelesinden ayrılamaz olduğunu görmek için yeterlidir. Daha fazla kanıtı, Çin’in emperyalizme karşı kendini savunma pratiğinde ne kadar güçlü bir faktör olduğunu ortaya koyan ekonomik kalkınma sürecinde bulmak mümkündür.

Gerçekten de, Losurdo’nun çalışmaları, Çin’in modernleşmesine dair önemli görüşler sunuyor, bu konuları ele alan Batılı akademik çalışmaların çoğunu gölgede bırakan yanlış bilgileri ve güçbelâ gizlenen ırkçılığı ortadan kaldırıyor. Bu sayıda yer alan “Çin’e Eğitici Bir Gezi: Bir Felsefecinin Düşünceleri” başlığını taşıyan, Losurdo’nun 2010 yılında dört Çin şehrine yaptığı ziyaretini temel alan makale, Çin’in ekonomik kalkınması ve çelişkileri üzerine yaptığı analizi içeriyor. Ayrıca, diğer yazılarında da yer alan, Çin sosyalizminin yanlış anlaşılmasına, özellikle de 1978’de başlatılan Çin’in reform ve dışa açılmasının neoliberal kapitalizm lehine sosyalizmi terk etme kararı anlamına geldiği Batı Marksizmine ait klişeye dair düşüncelerini de içeriyor. Buna karşılık Losurdo, çalışmasında, Çinli liderlerin, sosyalist deneylerin tarihinden öğrendikleri öz eleştiri süreciyle, önceki girişimlerde tespit edilebilen dogmatik eğilimlerin üstesinden gelen yenilikçi bir sosyalist modernleşme yaklaşımı geliştirmeye çalıştıklarını ortaya koyuyor.

Üretim güçlerinin güçlerin geliştirilmesi ihtiyacı ve ileri teknolojilerin kalkınmada niteliksel sıçramalara imkân sağlaması sebebiyle Çin, bu alanda dünyanın önde gelen ülkelerinden, yani emperyalist ülkelerden teknoloji transferini teşvik etmenin yollarını bulmak zorunda kaldı. Çin, neoliberal dönemde dünya üretiminin üretim yeniden yapılandırılması sürecinde, ekonominin üretken temelini geliştirdi, aynı zamanda teknoloji transferindeki fırsatları gördü. Elbette bu, dengesiz kalkınma ve çokuluslu şirketlerin üretim tesislerinin ekolojik etkisi de dâhil olmak üzere önemli fedakârlıklar olmaksızın gerçekleşemezdi. Geriye dönüp bakıldığında, bunların yüksek teknoloji geliştirme denilen stratejik hedefe ulaşmak için taktiksel uzlaşmalar olduğu görülüyor. Çin liderleri ayrıca, belirli piyasa mekanizmalarının doğru şekilde kontrol edildiği takdirde üretimi nasıl teşvik edebileceğini ve modernleşme için nasıl kullanılabileceğini de fark ettiler. Aynı zamanda, kapitalist bir sınıfın ekonominin ve devletin en yüksek noktalarını ele geçirebilecek, böylece kalkınma projesini kendi çıkarlarına tabi kılabilecek bir konuma gelmek istemediler. Kısacası, Çinli liderler, kapitalizmin sosyalizmi yok edecek noktaya gelmesine izin vermek yerine, kapitalist gelişmeyi işçi devletince denetlenen bir sosyalist proje için kullanmanın yollarını aradılar.

Bunun riskli bir girişim olduğunu, Çin’in reform ve dışa açılma süreciyle ilgili bir dizi çelişki ve riskin ortaya çıktığını materyalist görüşe sahip hiç kimse inkâr edemez. Nitekim, Çin liderliğinin görevlerinden biri de bu tür tehlikelerden kaçınmak veya bunların sahip olduğu ağırlığı azaltmaktır. Aynı zamanda, bugün Çin’in sosyalist kalkınmaya doğru yürüdüğü yolun başarılı ve dirençli olduğu net bir biçimde görülmektedir. Şu anda Çin, küresel bir güç ve satın alma gücü paritesi açısından dünyanın önde gelen ekonomisidir. Ayrıca yoksulluğun azaltılması, halk sağlığı, bilim, teknoloji, altyapı, ekolojik sorumluluk esası üzerine kurulu toplu taşıma, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji, ağaçlandırma ve daha birçok alanda uluslararası planda lider ülkedir (bkz.: Cheng 2021; Martinez 2023; Martinez ve Bennett 2025). Dahası Çin, emperyalist dünya düzenine varoluşsal bir tehdit olarak görülen, alternatif uluslararası kalkınma modeli için inşa edilmiş küresel mimarinin parçasıdır (bkz.: Clegg 2009; Woodward 2017; Matar 2024).

Kapitalizmin tarihi, üretim güçlerinin sömürgeci yağma ve üretici sınıfların yoğun sömürüsü yoluyla hızla geliştirilebileceğini göstermişken, sosyalizmi hedefleyen devletler, mümkün olduğunca farklı bir yol izlemeli, ülkelerin işçi sınıflarından gördüğü desteği pekiştirmeli, emperyalizmin yarattığı artı değere bel bağlamamalıdır. Aynı zamanda, emperyalizmin onlara karşı yürüttüğü ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel savaşın maddi bağlamında modernleşmeleri gerekmektedir. Emperyalizmle kalkınma konusunda mücadele ederken bu ülkelerin yoğun emek ve sömürünün tüm biçimlerini (veya devleti) ortadan kaldırabileceklerini varsaymak, anti-materyalist ve akıl dışı bir yaklaşımdır. Losurdo, sosyalist devletlerin gelişiminde yer alan zorluklar ve çelişkiler ile emperyalist güçlerden kaynaklanan gerçek bir boyun eğme tehdidi konusunda gerçekçi olmamız gerektiğine vurgu yapıyor. Sürekli hatırlattığı gibi, sosyalizmin inşası, birçok kişinin tahmin ettiğinden çok daha uzun bir süreçtir. Dolayısıyla, yenisi eskisiyle sömürgeciliğe karşı mücadele henüz bitmemiştir.

Jared Bly, bu sayıdaki makalesinde tam da bu konuyu ele alıyor. Bly, Afrika’daki yeni sömürgeciliğe karşı mücadelelerde karşılaşılan bazı zorluklara ışık tutmak için Losurdo’nun “pratiğin idealizmi”ne dair eleştirisinden istifade ediyor. Bly, pratiğin idealizminin, toplumsal kurumların (devlet, piyasa vb.) maddi nesnelliğini yanlış tanıma veya küçümseme eğilimine denk düştüğünü, devrimci pratiğin dönüştürücü gücünü abarttığını söylüyor. Bly, Afrika’daki yeni sömürgeciliğin tarihinin katkısıyla, pratiği idealize eden yaklaşımın edindiği cazibenin epey güçlü olduğunu iddia ediyor. Pratiğin idealizmini, Thomas Sankara’nın Burkina Faso’daki sendikalarla olan çatışması üzerinden örnekleyen yazae, Sahel Devletleri İttifakı gibi bugüne ait anti-emperyalist hareketler için de dersler çıkarıyor.

Losurdo’nun Marksist Sınıf Mücadeleleri Teorisine İlişkin Açıklaması

Losurdo’nun modern tarih boyunca sömürgeci zulümden kurtuluş mücadelelerine dair yaklaşımına, Marksist sınıf mücadelesi teorisine dair, onu sınıf mücadelelerinin aldığı çeşitli biçimleri açıklayan, çoğu zaman işçiler ve kapitalistler arasında doğrudan bir çatışmaya indirgenemeyen kapsamlı bir toplumsal çatışma teorisi olarak gören anlayışı eşlik ediyor (bkz.: Losurdo 2016, s. 43). Marx ve Engels’in yanı sıra Lenin, Mao Zedong ve diğer devrimcilerin yazılarını ustalıkla inceleyen Losurdo, yaşamı güvence altına alan araç ve kaynakların maddi temeli üzerine gelişen sınıf mücadelelerinin, birden fazla türü içeren bir başlık olarak kavranması gerektiğini söylüyordu. Sömürücü sınıflar (misal, burjuvazi ve aristokrasi veya rakip ulusal burjuvaziler) arasındaki çatışmalara ek olarak, bunlar farklı türde kurtuluş mücadelelerini de (kapitalist metropollerde işçi sınıfının yürüttüğü mücadeleler, sömürgeleştirilmiş veya yarı sömürgeleştirilmiş toplumsal oluşumlardaki insanlarca yürütülen mücadeleler ve Lenin’in “ev içi kölelik” olarak adlandırdığı şeye karşı kadınlar öncülüğünde sürdürülen mücadeleler) içerir (bkz.: Losurdo 2016, s. 44). Dahası, Losurdo'nun vurguladığı gibi, ekoloji aynı zamanda Marksist pratikte sınıf mücadelesinin önemli bir alanı ve dayanağı olarak da anlaşılmaktadır. Doğayı kullanım değerlerinin birincil kaynağı olarak kabul eden bu gelenek, kapitalist üretim ilişkilerinin doğaya, tabii “doğaya ait olan ve onun ortasında var olan” insanlara yönelik ölümcül tehdidini uzun zamandır anlamış ve buna karşı örgütlenmiştir (Engels’ten aktaran: Losurdo 2016, s. 42; ayrıca bkz.: Foster 2024a; Foster, York ve Clark 2010).

Marksist sınıf mücadelesi teorisi, toplumsal çatışmayı maddi tarih zeminine yerleştirdiği için, bu mücadelenin aldığı muhtelif biçimlere açıklama sunabilmektedir. Emperyalizm çağında, emperyal merkezdeki tekelci finans kapitalist oluşumlar, aşırı kâr elde etmek için çevre üzerindeki kontrolü ele geçirmek adına mücadele ederken, sınıf mücadelesinin başlıca alanlarından biri, emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş mücadeleleri olmuştur. Bugün ABD önderliğindeki emperyalizmin sosyoekonomik bütünlüğü yapılandırdığı ve gezegenimizdeki insani gelişim projesini, en önemlisi de az gelişmişlik gerçeğini etkilediği göz önüne alındığında, zincirlerini kırmak için verilen sınıf mücadelesi, en önemli mücadeledir. Bu elbette, ulusal bağlamda işçiler ve mülk sahipleri arasındaki mücadelelerin önemsiz olduğu anlamına gelmez, bilâkis, bunların emperyalizmin toplumsal bütünlüğü içinde maddi olarak konumlandırılması gerektiği anlamına gelir. Sınıf mücadelesinin en yüksek düzeyi, gezegeni sermaye imparatorluğunun ölümcül pençesinden kurtarmak için verilen uluslararası mücadeledir.

Bazı Batılı akademisyenlerin bu konudaki kafa karışıklığına rağmen (bkz.: Brennan 2024), Marksist anlayışa göre, emperyalizmden kurtuluş için verilen ulusal mücadelelerin sınıf mücadeleleri olduğu söylemek, burjuva ve emperyalist ideolojilerin temel taşları olan ulusal şovenizme veya kültüralizme onay vermek değildir. Losurdo’nun da hatırlattığı gibi, Marx ve Engels’in geliştirdiği diyalektik ve materyalist sınıf mücadelesi anlayışı, toplumsal çatışmayı kültürel veya ırksal özellikler ve farklılıklara atıfta bulunarak açıklamaya çalışan düşünce biçimlerinden keskin bir şekilde ayrılır. Marksist sınıf mücadelesi teorisi, eşitlik ve özgürlük arayışını ikili bir şekilde ele alırken, “sınıf mücadelesini indirgemeci ve kaba ekonomist terimlerle yorumlayan” liberal teoriden de farklılaştırılmalıdır (Losurdo 2016, s. 75). Losurdo, Nancy Fraser gibi liberal eğilimli Batılı Marksist düşünürleri, yeniden dağıtım mücadelesi ve tanınma savaşı olarak adlandırılan mücadeleleri, sanki sosyo-ekonomik eşitlik mücadelesi ile tüm öznelerin insan onurunun savunulması arasında seçim yapmak gerekiyormuş gibi göstermeleri nedeniyle, sert bir şekilde eleştiriyordu (bkz.: Losurdo 2016, s. 73-99).

Bazı Batılı teorisyenlerin ideolojik bakış açısına göre, sınıf mücadelesi, ancak mülk sahipleriyle işçiler arasında doğrudan yaşanan bir çatışma olarak görülmelidir. Burjuva ve devrimci milliyetçilikler arasındaki farkları ortadan kaldıran bu teorisyenlere göre, bir ulusu emperyalizmin pençesinden kurtarma girişimleri, diyalektik karşıtı bir şekilde anladıkları milliyetçilikten başka bir şey değildir. Oys kapitalizmin maddi tarihi, hiçbir vakit burjuvazi ve proletarya arasında cereyan basit bir çatışmadan ibaret olmamıştır. Bunun yerine, emperyalist burjuvazi, devletleri boyunduruk altına alarak gezegenin büyük bir bölümünü geri bırakmış, dünyada bir işçi hiyerarşisi kurarak, zulüm sistemleriyle derin bir süreklilik içinde, işçileri aşırı sömüren yapılar dayatmıştır. Bu sisteme karşı mücadelenin gerçek tarihi, teorik bir tercih değil, pratik bir zorunluluk nedeniyle, emperyalizmin sömürü ve zulme hizmet eden zincirlerini kıran ulusal kalkınma projeleri üretmiştir.

Somut tarihin titiz bir analizini ortaya koyan Losurdo, sömürü ve aşırı sömürünün çeşitli zulüm biçimleriyle diyalektik olarak bağlantılı olduğunu göstermiştir. Dünyanın en çok sömürülen işçileri, emperyalizmin kurbanları, aynı anda ırksallaştırılmış ve insanlık dışı ideolojilere maruz bırakılmıştır. Özellikle kadınlar, çok sayıda ücretsiz ve toplumsal olarak değersiz emekle yükümlü tutulurken, aynı zamanda alt sosyoekonomik statülerini normalleştirmeyi amaçlayan baskıcı ideolojilerin de hedefi olmuşlardır. Kapitalizmde sömürünün toplumsal yeniden üretiminin temel birimi olan burjuva çekirdek aile üzerine kurulu rejimin baskın cinsiyet ve cinsel normlarına uymayan insanlar da ayrımcılığa uğramakta, şiddete ve insanlık dışı muameleye maruz kalmaktadır. Genel olarak ele alındığında, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kadın düşmanlığı, homofobi, transfobi vb. gibi baskıcı ideolojiler, küresel işçi sınıfını bölmeye, çeşitli grupları birbirine düşürmeye, böylece egemen sınıfın hâkimiyetinin oluşturulmasına ve mülksüz kitlelerin kolayca sömürülmelerine hizmet eder.

Bu nedenle, zulüm ve insanlık dışı muameleye karşı mücadele, gerçekte yaşandığı şekliyle, sınıf mücadelesinin bir parçasıdır. Sadece liberal veya sınıf mücadelesini çarpıtan diğer nesneleştirici dünya görüşlerine bağlı olanlar, yaşamı güvence altına alan araçlar ve kaynaklar üzerindeki mücadeleler ile ırksal ve cinsiyete dayalı baskıcı tahakküm biçimlerinden kurtuluş mücadeleleri arasında bir uyumsuzluk veya kopukluk olduğunu varsayarlar (bkz.: Losurdo 2016).

Antonio Gramsci’den yola çıkan Losurdo, komünizmin “insan türünün birliğini inşa etme sürecinin tamamlanmasına adanmış bütünsel bir hümanizm projesi” olduğunu güçlü bir şekilde dile getiriyordu (Losurdo 2015c, s. 297; ayrıca bkz.: Losurdo 2015a, s. 112). Ekonomik indirgemeci olmaktan çok uzak olan dünya komünist hareketinin en iyi unsurları, her daim, sömürgecilik karşıtı ve ırkçılık karşıtı özgürleşme ve kadınların özgürleşmesi mücadelelerinin ön saflarında yer almıştır.

Bu sayıda yer alan João Romeiro Hermeto, Jesse Olsavsky, Taylor Genovese ve David Peat’e ait makaleler, bu konu başlıklarının önemli bir kısmını ele alıyor. Losurdo’nun projesinin bütününe dair kapsamlı bir yaklaşım sunan Romeiro Hermeto, onun liberalizmin kölelik ve sömürgecilikteki köklerini ortaya koyan bir karşı tarih, fikirleri somut toplumsal mücadeleler içinde konumlandıran bir karşı felsefe ve Batı solunun teslimiyetini eleştirirken anti-emperyalist sosyalist projeleri uzun süreli kurtuluşun olmazsa olmazı olarak gören bir karşı politikayı birleştirerek, hayati bir teorik çerçeve sunduğunu söylüyor.

Karşı tarihine gelince, Losurdo, dünyanın önde gelen liberal devletlerinde gelişen sözde liberal demokrasinin aslında bir tür Herrenvolk demokrasisi olduğunu, yani beyaz, erkek mülk sahiplerinden oluşan sözde bir efendi ırkın haklarını güvence altına alan bir siyasi sistem olduğunu ortaya koymuştur.

Evrenselcilik iddialarına rağmen, liberalizm, her zaman iki farklı yönetim biçimini daimi kılmıştır: biri üstün ırka hizmet eden yönetim biçimi, diğeri ise ezilenlere hizmet eden yönetim biçimi. İkinci grup, haklara sahip olma hakkından, yani sözde evrensel hakların uygulandığı alana dâhil olma hakkından mahrum bırakılmıştır. Bu durum, en yalın şekilde sömürgeler bağlamında görülse de, kapitalist merkez ülkelerdeki işçilerin, kadınların ve ezilen ulusların boyun eğdirilmesi pratiği de bu konuda önemli örnekler sunmaktadır. ABD, imparatorluk içinde proletaryanın en savunmasız üyeleri olarak düşük ücretli göçmen nüfusuna uyguladığı ırkçı terörizmle somut bir örnek ortaya koymaktadır.

Olsavski’nin gösterdiği gibi, Losurdo’nun on dokuzuncu yüzyılda kölelik karşıtı düşünceyle kurduğu ilişki, liberalizm analizini ve genel olarak tarihsel ve felsefi çalışmalarını derinden etkilemiştir. Olsavski, Losurdo üzerinden, kölelik karşıtı hareketin, Herrenvolk liberalizminin “özgür toplumun mekânsal ve ırksal sınırlarını kaldırma pratiği”ni reddettiğini söylüyor. Kölelik karşıtı hareketin başarısının ardından liberal emperyalistler onu ekmeklerine yağ niyetine sürüyorlar. Buna karşın, Losurdo, kölelik karşıtlığının Herrenvolk liberalizminin önemli bir hasmı olduğunu, bu nedenle sosyalizm için verilen özgürleşme mücadelelerinin önemli bir öncüsü olduğunu ısrarla dile getiriyor (Losurdo 2014).

Genovese ve Peat, birlikte kaleme aldıkları makalede, Losurdo’nu Herrenvolk liberalizmine yönelik eleştirisinden yola çıkarak, Herrenvolk Marksizmine yönelik bir eleştiri ortaya koyuyor. Bu tabir, insanlıktan çıkarılmış alt sınıflar hilafına, ayrıcalıklı bir grubun kurtuluşuna odaklanan Marksizm taklidini ifade etmek için kullanılıyor. Herrenvolk Marksizminin ilk örneğini İkinci Enternasyonal’in revizyonizminde bulmak mümkün. Bu revizyonizm, emperyalist güçlerin ulusal burjuvazilerini desteklemesine, çoğu zaman sömürgeciliği de hoş görmesine veya savunmasına yol açmıştır. Lenin’in de belirttiği üzere, bu tür bir milliyetçi şovenizm, Marksizmin bağlı olduğu, insanın kurtuluşunu öngören evrensel ve beynelmilel projesine mani olmaktadır.

Genovese ve Peat, bugün emperyalist merkezindeki Marksistler arasında görülen milliyetçi şovenist eğilimleri de eleştiriyor, göçmenlerin mücadelelerini, ırkçılığa ve cinsiyet ve cinsel baskıya karşı mücadeleyi görmezden gelen, ancak fiilen öncelikle beyaz, erkek, heteroseksüel bir işçi sınıfı fikrini savunan, kendini komünist ilan edenlerin durumuna vurgu yapıyor. Genovese ve Peat’in de dediği gibi, bu tür indirgemeci bir Herrenvolk Marksizmi, “sınıf mücadelesini indirgemeci ve kaba ekonomik terimlerle yorumlayan” liberal çerçeveyi zımnen benimsiyor. Bu yaklaşım; ulus, ırk, cinsiyet ve cinsellik konularında gerici ve şovenist anlatılar üzerinden düşman sınıfla işbirliğine giren sağcı sapmayı teşkil ediyor.

Marksizmin şovenist versiyonlarının üstlendiği, sözde “tanınma politikası”nın toptan ve diyalektik olmayan bir şekilde reddedilmesi, nihayetinde dayanışma karşıtıdır, küresel işçi sınıfının bölünmesine, dolayısıyla zayıflamasına katkıda bulunur. Sözde sınıfa dönüş denilen duruş, kimlik politikası olarak adlandırılan şeye yol açan sınıf mücadelelerinin tarihini, yani Herrenvolk liberalizminin dışlamalarına karşı verilen mücadeleleri gizler veya basitçe görmezden gelir. Tam da bu mücadelelerin ilerlemeleri sayesinde, Yeni Sol’un bazı kesimlerinin kültürcülüğü ve daha sonra profesyonel yönetici sınıf tabakasının desteklediği çokkültürlülük ve kimlik politikası gibi sınırlamaya yönelik uygulamalar geliştirilmiştir. Bu yaklaşımın toplumsal işlevlerinden biri de, liberal çevre içindeki dışlamaya karşı devrimci mücadeleleri yeniden canlandırmaya çalışarak, onları etkili bir şekilde etkisiz kılmasıdır.

Kimlik politikalarına veya tanınma mücadelelerine yönelik diyalektik ve materyalist bir yaklaşım, kendini bunların sınırlama ve dikkat dağıtmaya ilişkin rolleriyle sınırlayamaz. Çok yönlü doğalarıyla ilgilenmeli, onları sınıf mücadelelerinin maddi tarihi içinde konumlandırmalıdır. Bu, liberal kimlikçiliğe yönelik olarak, onu egemen sınıfın sınıf politikalarını kültür savaşlarıyla değiştirme çabası olarak ele alan, açık görüşlü bir eleştiriye ihtiyaç duyar. Bununla birlikte, (her ne kadar egemen sınıf ilgili sistemi kontrol etmek istese de) liberal kimlik politikalarının kontrollü muhalefetinin, egemen sınıfı, önceki dönemlerin karakteristik özelliği olan ırksal, cinsiyet ve cinsel ayrımcılık sisteminden kopmaya zorlayan sınıf mücadelelerindeki ilerlemelerin sonucu olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. Beyaz milliyetçiliğinin, Avrupamerkezciliğin ve ilgili etnik-milliyetçi ve dini kimlikçilik biçimlerinin, uzun zamandır emperyalist egemen sınıflarca kitleleri bölmek ve karıştırmak, onları sınıf düşmanlarıyla yanlışa sevk edilmiş ittifaklara girmeye teşvik etmek için kullanılan güçlü silahlar olduğunu anlamak da aynı derecede önemlidir. Bu kimlik politikası biçimleri, Lenin’in burjuva milliyetçiliklerinde kınadığı, devrimci ve proleter milliyetçiliklerden ayrı olarak, Marksizmin ilkelerine tamamen aykırı ve sosyalizmi inşa etme mücadelelerine ters düşen gerici özelliklere sahiptir.

İmparatorluğun merkezinde yükselen faşizmle birlikte, beyaz Hristiyan milliyetçiler, “duyarcılık” olarak nitelendirilen her şeye karşı savaş açtılar, bu düzlemde, işçi sınıfının bazı kesimlerini onları bölen bir kültür savaşına dâhil etmeye çalıştılar. Formül son derece basit olmasına rağmen, etkili oldukları görülüyor: “İşçileri kendi aralarında savaştırın, böylece onları boyun eğdirmek daha kolay olur!” Bu, kapitalistlerin sınıf savaşlarını yoğunlaştırmalarına ve işçilerin ayrımcılığa karşı mücadeleler de dâhil olmak üzere elde ettikleri önemli kazanımları geri almalarına imkân sağlayan bir yöntem. Bu nedenle Marksistler, giderek faşistleşen sularda yüzen “duyarcılık” karşıtı geniş çaplı saldırılarla aynı safta yer alamazlar. Bu bağlamda, kimlik politikalarından çok önce, sömürgeleştirilmişler, göçmenler, ırksallaştırılmış gruplar ve kadınlar da dâhil olmak üzere, küresel işçi sınıfının en çok ezilen ve sömürülen üyelerinin kurtuluşu için verilen mücadelenin ön saflarında yer alan en iyi unsurlarıyla bilinen, Marksizmden beslenen sınıf mücadelelerinin uzun tarihini yüceltmek ve savunmak gerekmektedir.

Losurdo, Marksizm ile ilgili felsefi yazılarında ve emperyalizme dair tarih çalışmalarında, dinin modern çağda sınıf mücadelesinin kilit bir alanı olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, Yahudi-Hristiyan mirasının Batı’daki egemen ideoloji üzerindeki etkisini ve Konfüçyüsçülük gibi diğer geleneklerin Doğu üzerindeki etkisini analiz etmiştir. Bu, coğrafi veya kültürel determinizmin mekanik ufukları içinde anlaşılmamalıdır. Bunun yerine, Losurdo, kelimenin tam anlamıyla çevreye işlenmiş, toplumsal dokuya derinlemesine sinmiş, derinden kurumsallaşmış bir maddi tarihin etkilerinin nasıl devam ettiğini incelemiştir. Ayrıca, dinin hem yukarıdan, kitlelerin afyonu olarak, hem de aşağıdan, ezilenlerin kurtuluş çığlığı olarak nasıl bir silah haline getirildiğini açıklamıştır.

Losurdo’nun dine yönelik tarihsel materyalist yaklaşımı, bu sayıda yer alan ve aslen 1999’da Almanca olarak yayımlanan (daha sonra Losurdo’nun El lenguaje del imperio: Léxico de la ideología americana [“İmparatorluğun Dili: Amerikan İdeolojisi Sözlüğü”] kitabına entegre edilmiş daha uzun bir bölüm haline getirilen) köktencilikle ilgili yazdığı makalesinde tüm açıklığıyla sergilenmektedir.]. Köktenciliği atavistik bir dini aşırıcılık biçimi olarak anlamak yerine, tarihsel olarak iki farklı kültürün çarpışmasına modern bir tepki olarak konumlandırır. Bu tepki, kültürlerden birini diğerinin lehine reddederken, her ikisini de doğal olarak görme eğilimindedir. Bu, belirli bir dinle sınırlı değildir. Losurdo, köktenciliği İslam ile ilişkilendiren klişeyi sorgular. Dahası, özellikle İslamcı köktenciliği, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arap dünyasının sömürgeleştirilmesinin maddi süreci içinde, Ekim Devrimi’nin tetiklediği sömürgesizleştirme döneminin başladığı döneme yerleştirir. Potansiyel bir direniş kalesi olarak, bu köktencilik biçimi, genellikle sanıldığından çok daha az akıl dışı ve modern karşıtı biçimler alabilir.

Romeiro Hermeto’nun bu sayıdaki makalesinde dile getirdiği üzere, Losurdo da dini köktenciliği “Batı’nın emperyalist haçlı seferinin temel taşı” olarak tanımlamıştır. Seküler, modern ve rasyonel bir Batı’nın, bağnaz, geri kalmış ve akıl dışı bir “Geri Kalanlar”dan kendini ayırmasının çok ötesinde, dini köktenciliğin ABD siyasi kültürünün ve emperyalist projesinin merkezinde yer aldığını söylemiştir (bu, Samir Amin ve diğerleriyle paylaştığı önemli bir görüştür). Emperyalist egemen sınıfın, imparatorluk kurmayı kutsal bir savaş olarak sunmak için dini köktenciliği etnik-milliyetçilik ve beyaz kimlikçiliğiyle birleştirerek harekete geçirdiği günümüzde bu durum daha da açık hale gelmiştir.

Emperyalist İdeoloji ve Batı Solunun Namevcudiyeti

Losurdo, (Marx, Engels, Lenin, Mao Zedong ve Ho Chi Minh gibi) Marksist devrimcilerin ezilen ve ezen uluslar arasındaki sınıf mücadelesi türünden sınıf mücadelesinin farklı biçimlerini kavrayabildiklerini, ezilen sınıfların somut kurtuluş mücadeleleriyle ilgilendiklerini göstermiştir. Buna karşılık Losurdo, Batı’daki birçok solcunun bu dersleri redde tabi tuttuğunu, tarihin gerçek akışından ziyade, sosyalist devrim fikrinin peşinden koşmayı tercih ettiğini ortaya koymuştur. Sosyalizmi inşa etmeye yönelik gerçek, somut mücadeleler ki bunlar, zorunlu olarak çelişkilerle maluldür, bu bireylerin beklentilerini karşılamadığında, bu çabaları toptan reddetmektedirler. Bu arada, ABD emperyalizmini inkâr veya örtbas eden yaklaşım, emperyalist ülkelerdeki sol söylemin önemli bölümlerinin ayırt edici özelliği haline gelmiştir (bkz. Foster 2024b).

Batılı aydınların, ABD emperyalizminin egemenliği dışına çıkıp kendi kaderini tayin etmeyi amaç edinmiş devletlere yönelik saldırıları, karmaşık gerekçeleri veya öznel niyetleri ne olursa olsun, bu devletlerin egemenliğini ve meşruiyetini baltalamaya yönelik emperyalist ajandaya destek sunmaktadır.

ABD’li siyaset bilimci Adolph Reed Jr., ABD’nin Venezuela’ya yönelik yürüttüğü hibrit savaşa Batı’nın muhalefet etmemesini eleştiren bir makalesinde şunları dile getirmektedir:

“Bazı Batılı solcuların, solcu hükümetlerde gördükleri siyasi yetersizliklere yönelik aşırı yargılayıcı tutumları [...] kendi devletimizin emperyalist ajandalarına katkı sunmakta, hatta onların üzerine güzel bir koku sıkmaktadır. Oysa bu ajandalar, en hafif tabirle, politik ekonomiye ve kapitalist sınıfın iktidarıyla alakasız şeyler değildir” (Reed 2019).

Batı solu, emperyalizm eleştirisini giderek terk ederken, bu eleştiri yerine, genellikle insan hakları temelli politikaların liberal çerçevesini benimsemiştir. Bu çerçeve, emperyalist militarizmi ve rejim değiştirme operasyonlarını insani yardım veya demokrasiyi teşvik etme ve otoriterliğe karşı mücadele olarak görüyorsa kabul eder. ABD’nin Vietnam’da yaşadığı yenilgiden bu yana rejim değişikliği arayışı dâhilinde hibrit savaş biçimlerini kullanma eğilimi, anti-emperyalist militanlığın zayıflamasına katkıda bulunmuştur. Dahası, Losurdo’nun gösterdiği gibi, emperyalizmin yürüttüğü kültür savaşı, ABD liderliğindeki emperyalizmin vahşetini gizleme ve kurbanlarını barbar gösterme konusunda önemli bir rol oynamaktadır.

Losurdo, birçok Batılı solcunun yeni sömürgeciliğe karşı mücadelelerin gerekliliklerini ve sömürgecilik karşıtı mücadelenin uzun süreli seyrinde kalkınmanın rolünü takdir edemediğini söylüyordu. “Devrimci romantizm” duygusuyla sömürgecilik karşıtı mücadelelerin silahlı aşamasını yücelten birçok kişi, siyasi bağımsızlığı korumak için gerekli olan ekonomik ve teknolojik kalkınma doğrultusunda verilen, aslında daha sıradan olan mücadelenin önemini takdir edemiyor (Losurdo 2015b, s. 283). Örneğin, öz savunma ve kalkınmanın insanların kendi kaderlerini tayin etmeleri için bir gereklilik olduğu bağlam dâhilinde birçok Batılı solcunun teorik ve ütopik beklentilerinin aksine, devletin derhal ortadan kaldırılması arzu edilen bir şey değildir.

Losurdo’ya göre, Batı emperyalizmine oportünist bir şekilde uyum sağlama, sol içindeki zayıflığın ve revizyonizmin başlıca kaynağıdır. Losurdo, bu eğilimin ilk kanıtlarını, Lenin’in şiddetle kınadığı Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Avrupalı sosyal demokratların milliyetçi şovenizminde bulmuştur. Bu durum, Lenin’in İkinci Enternasyonal’den ayrılmasına, sömürgecilik karşıtı olan proleter enternasyonalizmine bağlılığıyla Komünist Enternasyonal’i kurmasına yol açmıştır.

Lenin, Avrupa sosyalistlerinin ulusal şovenizminin maddi temelini belirlemek için işçi aristokrasisi teorisine başvurmuştur. Emperyalizmin kutuplaştırıcı etkilerinin, emperyalist ülkelerde, küresel proletaryanın büyük çoğunluğundan çok daha iyi yaşam ve çalışma koşullarına sahip, zengin bir işçi tabakası yarattığını, bu işçilerin kendilerini, sömürgeleştirilmiş ve yeni sömürgeleştirilmiş bölgelerdeki proleterlerin çıkarlarına karşı kendi ulusal burjuvazilerinin çıkarlarıyla tanımlamalarına sebep olduğunu söylemiştir (bkz.: Lenin 1987)

Losurdo’nun Batı soluna yönelik eleştirileri, bugünün dünyasının ideolojik alanını ele almak için Lenin’in görüşlerinden yola çıkıyor. Lenin gibi Losurdo da, Batı solunu tahrif ve tahrip etmeyi sürdüren Avrupamerkezciliğinin ve milliyetçi şovenizmin kökenlerinin nihayetinde emperyalizmin politik ekonomisinde aranması gerektiğini, emperyalizmin Herrenvolk liberalizminin dışlayıcı, çoğu zaman ırkçı üst yapılarında görülebileceği iddiasındaydı. Emperyalizmin merkezinde faal olan soldaki tezahürleri de dâhil olmak üzere, liberal düşünceye yönelik keskin eleştirileri, açıkça ırkçı ve etnisite merkezci söylemlerden oldukça farklı olan, bugüne ait emperyalist ideoloji biçimlerini de açıklığa kavuşturuyor. Nitekim, bu tür söylemler, kendi kendini tanımlamasında ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı çıkmayı, demokrasi ve insan haklarını desteklemeyi önceliklendiren söylemlerde sıklıkla karşımıza çıkıyor.

Losurdo, bugünün emperyalizminin elindeki kültürel aygıtın ve bunun sınıflar arası düzlemde insanların bilincini şekillendirmede oynadığı role dair Marksist analize önemli katkılarda bulunmuş, bu katkı, anti-emperyalist direnişin kaderi açısından büyük sonuçlar doğurmuştur. Son kitaplarından birkaçı bu konuya öncelik vermektedir. Iskra Yayınevi’nin AIM serisi kapsamında yakında çıkacak olan Absent Left [“Namevcut Sol”], emperyalizmin sürdürdüğü kültürel savaşı incelerken, özellikle burjuva medyasının duyguları manipüle ederek bilinci şekillendirmedeki rolüne dikkat çekmektedir.

Western Marxism [“Batı Marksizmi” -2024], emperyalizmin merkezindeki Marksist ve liberal teorisyenlerin emperyalizmin yapılandırıcı gücünü yanlış anlama ve küçümseme eğilimini, buna ek olarak, entelektüel işçi aristokrasisinin üyelerinin sosyalizmi inşa etmeye yönelik somut çabalara karşı sergiledikleri alabildiğine yargılayıcı, çoğu zaman düşmanca olan yaklaşımlarını eleştirmektedir. Bu eğilim, bir yandan tarihsel olarak emperyalizmin tahakkümü altındaki bölgelerde büyük ölçüde gerçekleşen Marksist uygulama ve sosyalist devlet inşası ile diğer yandan, emperyalist merkezde uygulanan ve bu çabaları büyük ölçüde küçümseyen, emperyalizme ve az gelişmişliğe karşı mücadelenin gerekliliklerinden habersiz bir akademik Marksizm biçimi arasında bir ayrışmaya yol açmıştır.

Losurdo, sömürge sorunu konusunda oluşan farklılığın yani emperyalizmin analizi ve ulusal kurtuluş mücadelelerine verilen önemde meydana gelen ayrışmanın, Doğu Marksizmi ile Batı Marksizminin (daha doğru bir ifadeyle, devrimci Marksizm ile onun emperyalizme sapan halinin) sunduğu örnekler arasındaki ayrışmanın özünde yattığını savunmuştur. Emperyalizmin merkezindeki Marksistler, çevredeki Marksistlerin üstlenmekten başka seçeneği olmadığı anti-emperyalist mücadelenin karmaşık yönlerine çoğu zaman pek değer vermemişlerdir.

Derginin bu sayısınde yer verile, Western Marxism kitabının derinlikli eleştirisini içeren makalesinde King Liao, Losurdo’nun argümanlarını özetliyor, bu argümanların önemli disiplinler arası sonuçlarına değiniyor. Yazar, Sovyet ve Çin modernleşmesini sömürgecilik karşıtı mücadelenin temel vakaları olarak ele alan analizinde, yalnızca kalkınma ve sosyalist tarih çalışmaları değil, aynı zamanda modernliğin kültürel özellikleriyle veya farklı modernleşme süreçleri ile modernist kültürel ifade gelenekleri arasındaki ilişkilerle ilgilenen beşeri bilimler alanındaki çalışmalar için de önemli sonuçlar doğurduğunu dile getiriyor.

Losurdo’nun üzerinde durduğu “Batı Marksizmi” kategorisi, yanlış bir yaklaşım üzerinden, sıklıkla kapitalist Batı’daki tüm teorik üretimin deterministik bir değerlendirmesi olarak görülüyor (örneğin Brennan 2024). Western Marxism kitabı için yazdığımız takdim yazısınd dile getirdiğimiz üzere, bu kategori, kültürel kimliğin veya Batı’ya has bir epistemolojinin ifadesi değil, Batı’daki tarihsel gelişmelerin bir sonucu olarak yaygınlaşan bir ideolojik yönelimi tarif eder. Batı’daki tüm Marksist düşünürlerin aynı şekilde düşüneceği mekanik ve bütünleyici bir determinizm yerine, Losurdo, tek tek aydınların eylemini göz ardı etmeden, kültür ve teori üretimindeki eğilimleri tarihsel bir bağlama oturttu. Nitekim, çalışmaları, teoride sınıf mücadelesinin Batı’da da sürdüğünün bir kanıtıdır. Olsavski; W. E. B. Du Bois ve Losurdo’nun, emperyalizmin merkezinde egemen ideolojilere boyun eğmeyen, bilâkis, onlara şiddetle karşı çıkan Marksist aydınlara örnek teşkil ettiklerini dile getirirken bu gerçeğe vurgu yapar.

Matthew Sharpe ve Matthew King’in makalesi, Western Marxism kitabına yöneltilen bir başka eleştiriyi ele alıyor. Bu eleştiri, Losurdo’nun herkesi aynı çuvala attığı, zira eleştirdiği teorisyenlerin sadece Marksistleri içermediği ile ilgilidir. Sharpe ve King, Losurdo’nun çerçevesinin Batı’da “radikal” olarak nitelendirilen teorilerin büyük bir bölümünü doğru bir şekilde karakterize ettiğini söylüyor. Bu bağlamda yazarlar, ilgili çerçevenin, Losurdo’nun Western Marxism’de kısaca değinmekle yetindiği İtalyan felsefeci Giorgio Agamben’in çalışmalarına dönük analiz açısından sahip olduğu faydayı ortaya koyuyorlar. Aynı şekilde, Scott Ritchie, Losurdo’nun Batı’da üretilen radikal teoriye yönelik eleştirisinin, ABD’deki eğitim çalışmaları alanındaki radikal liberal teorinin çelişkilerini ve gerici eğilimlerini nasıl açıklığa kavuşturduğunu ortaya koyuyor, bilhassa Brezilyalı devrimci eğitimci Paulo Freire’nin düşüncelerini ve eserlerini aklamaya dönük çalışmaları eleştiriyor.

Teoride Sınıf Mücadelesi ve Marksist Özeleştiri

Bu sayıdaki birçok yazarın da dile getirdiği üzere, Losurdo’nun asarı, teori üretimini emperyalist kültürel aygıt tarafından üretilen pazarlama söylemleriyle ve özel alanlarla değil, ezilenlerin kurtuluş mücadeleleri de dâhil olmak üzere, küresel sınıf mücadelesinin tarihiyle ilişkilendirerek tarihselleştiren diyalektik materyalist bir düşünce tarihi modeli sunmaktadır. Bunu yapmak, Batı’daki küçük burjuva teori üretiminin büyük bir bölümünde ortak olan, çoğu zaman göz ardı edilen sömürgeci ve elitist varsayımları ortaya çıkararak, emperyalist teori endüstrisince tüm dünyada desteklenmeleri haricinde ortak noktaları bulunmayan gerici, liberal, hatta kendini Marksist olarak niteleyen kimi düşünürler arasındaki benzerlikleri gözler önüne seriyor.

Bu sayıda yer alan Rory Jeffs’e ait makale, Losurdo’nun tarihsel araştırma yöntemine dair, özünde politik olan bir bakış açısı sunuyor. Jeffs, Losurdo’nun yaklaşımının değerinin, Friedrich Nietzsche’nin çalışmaları ve bunların kabulü üzerine yaptığı tarih temelli ve kapsamlı çalışmasında ortaya çıktığını savunuyor. Bu çalışma, Nietzsche’nin Hristiyan ahlakı ve burjuva ideolojisine yönelik eleştirilerinin, aristokratik radikalizmini ifade etmesine rağmen, köleliğin savunulmasını ve sosyalizme yönelik şiddetli saldırıları içeren gerici bir siyasi ajandayı sürdürdüğünü gösteriyor. Jeffs’in de belirttiği gibi, bu durum, Nietzsche’nin fikirlerinin kendilerini “solcu aydınlar” olarak tanımlayan kişilerce benimsenmesinin eleştirel bir şekilde sorgulanmasını gerektiriyor. Özellikle de Nietzsche’nin etkisi, Batı’daki ünlü radikal teorisyenlerce dile getirilen, Marksizmin insan özgürleşmesine ilişkin iddialarına yönelik meta-eleştirel şüphecilikte karşımız çıkıyorsa, o vakit bu tespit daha da önem kazanıyor.

Romeiro Hermeto’nun kapsamlı makalesinde belirttiği gibi, Losurdo, liberalizm üzerine yazdığı kitabının alt başlığından yola çıkarak, teorinin karşıt tarihini yazmıştır. Bu, yalnızca metinlerin içsel analizine ciddi bir bağlılık gerektirmekle kalmaz, aynı zamanda, yazarlarının benimsediği pozisyonların materyalist bir bağlamda ele alınmasını da gerektirir. Bireylerin öznel teorik üretimini küresel sınıf mücadelesinin nesnel dünyası içinde diyalektik olarak konumlandırmak suretiyle, belirli teorik projeler, evrensel tarihin gelişmeleri içinde titizlikle idrak edilebilirler.

Bu, Losurdo’nun düşünce tarihine dair anlayışında indirgemeci veya determinist olduğu anlamına gelmez. Bilâkis, bir diyalektikçi olarak Losurdo, aydınların belirli bir konjonktür içinde özel konumlar alırken sergiledikleri eylemliliğe vurgu yaparken, bir yandan da söz konusu konjonktürde etkili olan ideolojik güçleri de ön plana çıkarmıştır. Losurdo’ya göre tarih, önceden belirlenmiş bir kalıba göre, mekanik olarak ilerlemez. Tarih, bir mücadele alanıdır. Bu mücadele alanının maddi tarihi sonraki gelişmeleri etkiler.

Losurdo’nun çalışmaları, Marksist gelenek içinde özeleştirinin temel önemine vurgu yapar. Dogmatik eğilimlere karşı güçlü bir şekilde direnir. Marksizm, sadece dünyayı yorumlamayı değil, aynı zamanda onu dönüştürmeyi de amaçladığı için, pratik gerçeklik, başarılarının veya başarısızlıklarının nihai ölçütüdür. Bu nedenle, Marksist özeleştiri, yerleşik teorik çerçevelerin sürekli olarak maddi gerçeklikle ilişkili olarak sınandıkları, gerektiğinde, dünyada etkili bir şekilde hareket etme ve özgürleşme, eşitlik ve ekolojik sürdürülebilirlik ajandası dâhilinde mevziler elde etme becerilerini artırmak için dönüştürüldükleri bir süreçtir. Losurdo’nun Çin tarihine dair derinlikli ve keskin analizi buna iyi bir örnektir.

Losurdo’yu incelemek için bundan daha iyi bir zaman olamazdı. Bize sadece Marksizmin, pratiğin önceliğine dayanan, özeleştirel ve yenilikçi bir gelenek olduğunu değil, aynı zamanda bu geleneğin, faşizme meyyal emperyalist dünya düzenine karşı bir kalkan görevi görebilecek sosyalist projelerin geliştirilmesini teşvik ederek, gerçek dünyada ürünler ortaya koyduğunu öğretiyor. Losurdo’nun Gramsci gibi isimlerin çalışmalarında tespit ettiği eleştirel komünizm geleneğini aktaran, birçok cephede kılıç sallayan çalışmalarından öğrenilecek çok şey var. Bize, dünyayı değiştirmek için en tutarlı teorik çerçeveyi geliştirmeye çalışan, hayati önemi haiz, capcanlı bir Marksizm sunuyor.

Bu tespitler bizi tabii ki asarını körü körüne benimsemeye itmemeli. O kitaplar, bizi insanlığın hayatta kalma ve kaderini tayin etme hakkı için dövüşen aynı kolektif geleneğin bir parçası olarak, onun çalışmalarına katılıp onu ileriye taşımaya mecbur etmeli. Bu sayıda yer alan makalelerin bu önemli projeye en azından küçük bir katkı sağlayacağını umuyoruz.

Jennifer S. Ponce de León
Gabriel Rockhill

27 Mart 2026
Kaynak

Kaynakça
Brennan, T. 2024. “‘Western Marxism’ Is Not a Monolith.” 4 Kasım. Jacobin.

Cheng, E. 2021. China’s Economic Dialectic: The Original Aspiration of Reform. New York: International Publishers.

Clegg, J. 2009. China’s Global Strategy: Towards a Multipolar World. Londra: Pluto Press.

Foster, J. B. 2024a. The Dialectics of Ecology. New York: Monthly Review Press.

Foster, J. B. 2024b. “The New Denial of Imperialism on the Left.” Monthly Review 76 (6). MR.

Foster, J. B., R. York ve B. Clark. 2010. The Ecological Rift: Capitalism’s War on the Earth. New York: Monthly Review Press.

Lenin, V. I. 1987. Essential Works of Lenin. Yayına Hz.: H. M. Christman. New York: Dover Publications.

Losurdo, D. 2008. El lenguaje del imperio: Léxico de la ideología americana [“İmparatorluğun Dili: Amerikan İdeolojisi Sözlüğü”]. Çeviri: A. García Mayo. Madrid: Escolar y Mayo Editores.

Losurdo, D. 2014. Liberalism: A Counter-History. Çeviri: G. Elliott. New York: Verso.

Losurdo, D. 2015a. Antonio Gramsci: Del liberalismo al comunismo crítico [“Antonio Gramsci: Liberalizmden Eleştirel Komünizme”]. Çeviri: J. Vivanco. Madrid: Ediciones del oriente y del mediterráneo.

Losurdo, D. 2015b. La izquierda ausente: Crisis, sociedad del espectáculo, guerra [“Namevcut Sol: Kriz, Gösteri Toplumu, Savaş”]. Çeviri: J. Vivanco. Barcelona: El Viejo Topo. AIM ve Iskra Yayınevi yakında İngilizcesini yayımlayacak.

Losurdo, D. 2015c. War and Revolution. Çeviri: G. Elliott. New York: Verso.

Losurdo, D. 2016. Class Struggle: A Political and Philosophical History. Çeviri: G. Elliott. New York: Palgrave Macmillan.

Losurdo, D. 2021. La cuestión communista: Historia y futuro de una idea [“Komünizm Meselesi: Bir Fikrin Tarihi ve Geleceği”]. Çeviri: J. Vivanco. Barselona: El Viejo Topo.

Losurdo, D. 2024. Western Marxism: How It Was Born, How It Died, How it Can Be Reborn. Yayına Hz.: G. Rockhill. Çeviri: S. Colatrella ve G. de Stefano. New York: Monthly Review Press.

Martinez, C. 2023. The East is Still Red: Chinese Socialism in the 21st Century. Glasgow: Praxis Press.

Yayına Hz.: Martinez, C. ve K. Bennett, 2025. People’s China at 75: The Flag Stays Red. Glasgow: Praxis Press.

Matar, L. 2024. “China and the Third World: Arab Region in Perspective.” Middle East Critique. TF.

Reed, A., Jr. 2019. “Vietnam to Venezuela: US Interventionism and the Failure of the Left.” Common Dreams. CD.

Rubio, M. 2026. “Secretary of State Marco Rubio at the Munich Security Conference.” US Department of State. State.

Woodward, J. 2017. The US vs China: Asia’s New Cold War? Manchester: Manchester University Press.

27 Haziran 2026

, ,

Siyonizm ve Filistin Halkının Trajedisi



“Öfkeli Köleler” ve “Karmaşıklık”ın Pazarlanması

Güney Afrika’nın Durban kentinde düzenlenen “Irkçılığa Karşı Dünya Konferansı”nda, dünyanın dört bir yanından üç bin sivil toplum örgütü, Filistinlilere yönelik ulusal baskı ve ırk ayrımcılığı nedeniyle İsrail’i şiddetle kınadı. Acımasızca uyguladığı askeri baskı, “soykırım eylemlerinden” geri kalmadı. Ancak resmi heyetler, daha çekingen davrandı. Avrupa Birliği’nin İsrail ile kesintisiz işbirliği, nihai belgenin gücünün büyük bir kısmını ortadan kaldırdı. Gene de, belki de tarihte ilk kez, kapitalist ve emperyalist Batı, yargılanmak zorunda kaldı. Sürekli silmeye çalıştığı tarihinin sayfalarıyla, Siyahi köle ticaretinden Filistin halkının şehit edilmesine kadar birçok zulümle mecburen yüzleşti. Amerikan ve İsrail heyetlerinin uygunsuz bir tavır sergileyip geri çekilmesi, bugün insanlığa karşı işlenen korkunç suçların failleri ve insan haklarının en büyük düşmanlarının tecritini daha da derinleştirdi.[1]

Bu, olağanüstü öneme sahip bir başarı. Gene de, sol kesimde bile, bu hamleyi onaylamayanların sayısı az değildi.

Filistinlilere ders veren bu öğretmen adayları, İsrail’i eleştirenleri üsluplarını yumuşatmaları konusunda uyarıyor: “Evet, İsrail eleştirisi haklı olabilir, ama neden Siyonizmi gündeme getiriyorsunuz, neden işi onları ırkçılıkla suçlamaya kadar vardırıyorsunuz?”

Vaktiyle Fichte[2], Fransız Devrimi’nin “aşırılıklarını” kınayanların kolaycı tavrıyla alay etmiş, güvenli bir şekilde kenarda durup hayatın tüm konforundan yararlanmaya devam edenlerin, baskılarından kurtulmaya kararlı “öfkeli kölelere” ahlak dersi vermeye kalkışmalarına karşı küçümseyici yaklaşımını dile dökmüştü. Bugün Filistin Halkının Öğretmenleri, ahlak dersi vermekle yetinmeyip, epistemoloji dersi de vermeyi amaçlıyor: Siyonizmi bu şekilde suçlamak, kendi içinde farklı eğilimleri barındıran bu siyasi hareketin “karmaşıklığını”, sağ, sol, hatta sol sosyalist ve devrimci yönelimleri gözden kaçırmak anlamına geliyor.

Aslına bakılırsa, burada önerilen metodoloji tutarlı bir şekilde izlenseydi, sadece Siyonizm hakkında sessiz kalmak zorunda kalmazdık. 1915’te İtalya’nın Birinci Dünya Savaşı’na müdahalesi, kimilerince açıktan “yayılmacı ve emperyalist” olarak nitelendirilirken, kimileri de bunu “demokrasinin zaferi ve dünya barışı davasına bir katkı” olarak değerlendirmişti. Bununla birlikte, en azından komünistler açısından, “demokratik müdahalecilik” fikrini savunan bazı isimlerin iyi niyetleri ve demokratik (hatta devrimci) samimiyetleri, bunun emperyalist bir savaş olduğu gerçeğine şüphe düşürmemelidir.

Başka bir örneğe bakalım. Şüphesiz ki sömürgecilik, bazı durumlarda açıktan yok edici bir niteliğe bürünmüştür (burada bilhassa akla Nazizm, ama daha da öncesinde Avustralya Aborjinlerinin ve diğer etnik grupların ortadan kaldırılması gelsin), ancak diğer zamanlarda soykırım eşiğine bile ulaşmamıştır. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Batı’nın Afrika’ya yönelik sömürgeci müdahaleleri, Siyahi kölelerin özgürleştirilmesi gerekçesiyle savunulurken, yirmi-otuz yıl sonra Hitler, “üstün Aryan ırkı”nın ihtiyaç duyduğu köle kitlesini elde etme hedefiyle Doğu Avrupa’nın sömürgeleştirilmesini teşvik etti. Üçüncü Reich, yayılmacı yürüyüşü sırasında savaşın arındırıcı ve yenileyici erdemlerini överken, tarihinin belirli anlarında (Çin'deki Boxer İsyanı’nı bastırmak için büyük güçlerin kanlı ortak seferi vesilesiyle), sömürgecilik kendisini sürekli barış davasına belirleyici bir katkı olarak kutlamaktan çekinmedi.[3]

Burada incelenen tarihsel olgunun “karmaşıklığını” ve içsel farklılıklarını göz ardı etmek yanlış olurdu, ancak bunlar sömürgecilik hakkında genel bir yargıda bulunmamıza mani olamaz: tezahürleri çok yönlü olsa da, çeşitlilik arz etse de sömürgecilik, yağma ve sömürü ile eş anlamlıdır, sürekli barışın sağlanması ve köleliğin kaldırılması gibi insani niyetlerle hareket ettiğini iddia etse bile, hatta büyük Batı güçlerinin bazı siyasi temsilcileri veya ideologları, bu iyi niyetlere içtenlikle inanmış olsa bile, savaşa, saldırganlığa ve sömürge halklarına büyük ölçekli zorunlu çalışma dayatılmasına yol açmıştır!

Siyonizm ve Sömürgecilik

Sömürgecilik örneğini tesadüfen seçmedim. Hemen şu soru ortaya çıkıyor: Siyonizm ile sömürgecilik arasında bir bağ var mı? Siyonizmin, birçok yönüne rağmen, net bir sloganla karakterize edildiğine şüphe yok: “Ülkesiz halka halksız ülke verilsin!”[4] Burada, fethedilen veya arzu edilen toprakları her zaman sahipsiz toprak olarak gören ve yerli halkı her daim önemsiz bir boyuta indirgemeye meyilli olan sömürgeci geleneğin klasik ideolojisiyle karşı karşıyayız. İdeolojinin ötesinde, Siyonizm, sömürgeci gelenekten ayrımcılık ve baskı uygulamalarını ödünç alıyor. İsrail Devleti’nin kuruluşundan çok önce, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Filistin’e yerleşirken Siyonistler, Arapların sınır dışı edilmesini planladılar. “Bu ülkede her iki halk için de yer olmadığı açık olmalı”; “Bu konuda uzlaşmaya yer yok”; “Arapları komşu ülkelere, hepsini birden nakletmek gerek”. Siyonist hareketin önde gelen isimlerinden birinin 1940 yılının sonunda açıkladığı program kesin ve nettir. Edward Said[5] de bu hususa dikkat çekiyor. Madem bu seçkin Filistinli aydın, kimilerine şüpheli geliyor o vakit Ekim 1945’te Hannah Arendt’in, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ardından, Ekim 1945’te artık fazlasıyla görünür olan “Filistin Araplarını Irak’a nakletme” planlarını şiddetle eleştiren cümlelerini[6] hatırlatalım.

Burada, hoş bir örtmeceyle, sürgünden ziyade “nakletme"den bahsediyor. Ancak üç yıl sonra Arendt, Arap nüfusuna yönlendirilen terörist şiddetin adını tam olarak koyuyor. İşte Deyr Yasin’in başına gelenler:

“Yahudi topraklarıyla çevrili bu izole köy, savaşa katılmamış, hatta köyü üs olarak kullanmak isteyen Arap çetelerinin girişini engellemişti. New York Times’a göre, 9 Nisan 1948’de Siyonist terörist çeteler, savaş sırasında askeri hedef olmayan köye saldırdı ve nüfusunun büyük çoğunluğunu, 240 erkek, kadın ve çocuğu öldürdü. Kudüs’te esir olarak teşhir etmek üzere birkaç kişiyi hayatta bıraktılar.

Yahudi nüfusunun büyük çoğunluğunun öfkesine rağmen, “teröristler, katliamla gurur duydu, onu herkese duyurmaya özen gösterdi, ülkedeki tüm yabancı muhabirleri ceset yığınlarını ve Deyr Yasin’deki genel yıkımı incelemeye davet etti.”[7]

Hiç şüphe yok ki, Siyonist hareketin tüm bileşenleri ve bireysel üyeleri, bu şekilde davranmıyor ve her halükarda, İsrail Devleti’nin kuruluşunu destekleyenler arasında uzun bir sol geçmişine sahip Siyonistler de vardı. Ancak hiçbir komünist veya demokrat, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında ve sırasında Alman Sosyal Demokrasisi’nin davranışını, bu partinin geçmişte yürüttüğü büyük halk mücadelelerini ve bu sayede biriktirdiği uluslararası prestijle gerekçelendirmeyi düşünmezdi. Arendt’in analizine ve tanıklığına dayanarak, Siyonist solu daha yakından inceleyelim. O da “sosyal devrimci Yahudi ulusal hareketi”nden bahsediyor, ancak bunu şu şekilde nitelendiriyor: Bunlar kesinlikle kolektivist deneylerin peşinde koşmaya ve “küçük çevrelerinde sosyal adaletin titizlikle uygulanmasına” kendini adamış çevrelerdi, ancak bunun haricinde “şovenist” hedefleri desteklemeye hazırdılar. Genel olarak, “iç politikada radikal bir yaklaşım ve devrimci sosyal reformlar ile dış politikada, yani Yahudiler ile diğer halklar ve uluslar arasındaki ilişkiler alanında, eski ve tamamen gerici yöntemlerin alabildiğine çelişkili bir birleşimi” ile karşı karşıyayız.[8] Komünist hareket, tarihi boyunca bu “birleşim”i solcu olarak görmeyi her zaman reddetmiş, bunun yerine, onu her daim sosyal şovenizm olarak yaftalamıştır. Sömürge halkları hilafına yayılmacılık ve zorlu bir savaş sürecinden geçen egemen halkı birleştirmek için çağrılan topluluk ruhundan oluşan bu birleşim, o kadar solcu değildir ki, büyük bir Yahudi şahsiyet, bunu Siyonizm ve Nazizm arasındaki benzerliğin nedenlerinden biri olarak görmektedir.[9]

Siyonizm ve Irkçılık

Böylelikle meselenin özüne iniyoruz. Siyonizme yöneltilen ırkçılık suçlamalarından öfkelenen bağnazlara, az önce bahsettiğimiz Viktor Klemperer’in sergilediği laiklik ve düşünsel cesaret örneğini gösterebiliriz. Üçüncü Reich’ın Yahudilere uyguladığı “nihai çözüm”den ve zulümden kaçmak için saklanmak zorunda kaldığı sırada, Herzl’in yazıları ve ideolojisi hakkında “Hitlercilikle kurulmuş olan olağanüstü akrabalık”tan, “Hitlercilikle derin bir ortaklık”tan bahsetmekten çekinmedi.[10] Buradan daha radikal bir sonuca ulaşmak mümkün: “Herzl’in ırkçı doktrini Nazilerin beslendiği kaynaktır. Nazizmi Siyonistler değil, Siyonizmi Naziler kopyalamışlardır.”[11] Nazizm ve Siyonizmin ortak noktası ise “duygusal bağlarla örülü Amerikanizm”dir.[12] Yani sömürgeleştirilecek Vahşi Batı’ya, Üçüncü Reich’ın Doğu Avrupa’da ve Siyonizmin Filistin’de aradığı bakir bölgeye dair efsanedir. Herzl’in kendisi de açıktan Vahşi Batı modeline atıfta bulunmamış mıydı?[13] Tek açıklama, Siyonistlerin doğaçlamaya yer bırakmayan bir “toprağı ele geçirme” niyetinde olduklarıdır.[14]

Hannah Arendt, Klemperer’inkinden çok da uzak olmayan sonuçlara ulaştı. Deyr Yasin katliamı, “aşırı milliyetçilik”, “dini mistisizm” ve “ırksal üstünlük” iddialarının oluşturduğu karışımla tetiklendi.[15] “En radikal milliyetçilerin dilini” benimseyerek, Siyonizm açıktan kendini “pan-Semitizm” olarak tanımlıyor.[16] Peki ama bu pan-Semitizm neden pan-Almanizmden daha iyi olsun ki?

Herzl, Yahudiliğin kültürel ve etnik kimliğini korumaya kafayı takmış bir isimdi: Siyonizmin “müttefiklerini” ve “en sadık dostlarını” ruhlarında ve özlerinde farklı halklar arasında kirlenmeyi önlemek isteyen anti-Semitler arasında araması gerektiğini kendisi de söylemiyor muydu?[17] Buradan Arendt, radikal bir sonuca varıyor: Siyonizm, “Alman esinli milliyetçiliğin eleştirilmeden kabul edilmesinden başka bir şey değildir.” Bu yaklaşım, ulusları “insanüstü biyolojik organizmalar”a benzetir. Ancak Herzl’e göre, “sonsuz yaşamla gizemli bir şekilde donatılmış biyolojik organizmalar olarak görülen, birbirinin aynısı olan insan topluluklarından başka bir şey yoktu”.[18] Dolayısıyla, “biyolojik” motiflerle süslenmiş “Alman esinli milliyetçiliğe” yapılan atıfla, Nazizme veya en azından Üçüncü Reich tarafından daha sonra miras alınan ve radikalleştirilen ideolojiye geri dönüyoruz.

Şimdiye dek Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte anti-komünist ve anti-Marksist yola sapan Arendt’in makalelerini ve konuşmalarından istifade ettim. Ancak, 1963’te bile felsefecinin fikirleri yerinden dibine sokmak için kullandığı gücünden hiçbir şey kaybetmediğini belirtmek gerek. Eichmann davasında “savcı, Yahudiler ve Almanlar arasında karma evlilikleri ve cinsel ilişkileri yasaklayan 1935 tarihli Nürnberg Yasaları’nı eleştirdi.” Oysa bu suçlamanın yapıldığı anda, İsrail’de de benzer bir yasa yürürlükteydi. “İsrail’de bir Yahudi, Yahudi olmayan biriyle evlenemez.” Bu da yetmez. “Haham hukuku” bir dizi etnik ayrımcılığı içerir: “Karma evliliklerden doğan çocuklar, yasa gereği gayrimeşrudur (Yahudi anne-babadan evlilik dışı doğan çocuklar meşru sayılır), eğer birinin Yahudi olmayan bir annesi varsa, evlenemez ve cenaze törenine hakkı yoktur.” Her şeyden önce, Arendt, Nazi suçlusunda Herzl’in Yahudi Devleti adlı kitabında dile getirdiği tezlerin uyandırdığı coşkuya dikkat çekiyor: “Bu ünlü Siyonist klasiği okuduktan sonra, Eichmann, anında ve kalıcı olarak Siyonist fikirlere bağlı kaldı.”[19]

Belki de bu durumda, Klemperer ve Arendt, polemiklere yansıyan öfkelerinin ötesinde, gerçek bir aşırı basitleştirme tuzağına düşüyorlar: Hitler’in ideolojisinde ve siyasi programında merkezi bir rol oynayan küresel egemenlik ve tarihin gidişatının radikal, gerici bir şekilde tersine çevrilmesine dair hırslarını Siyonizme atfedemeyiz. Dahası, ırkçılık ve karşı-ırkçılık (yani gerici ırkçılık) eşdeğerde görülemez, Siyonizmde bunlar ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir.

Yahudi edebiyatının önde gelen isimlerinden tarihçi George L. Mosse ise daha dengeli bir bakış açısına sahip. Siyonizmin “Yahudi ulusu”nu on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren yayılan ve Üçüncü Reich’ın yürüttüğü ideolojik hazırlık sürecinde önemli rol oynayan, muğlak bir nitelik arz eden “yeni Cermen idealleri”nin savunduğu natüralist terimlerle kavradığına dikkat çekiyor.[20]

Bu, daha çok tartışılması gereken bir konu. Ancak Durban Konferansı’nda ortaya atılan “söylenenler tam bir rezalet” çığlığı, tam da bu tartışmayı engellemek için atılmıştı.

Ancak en az bir noktanın yeterince açık olduğunu söylemeliyiz. Siyonizmin somut sonuçları, günümüz İsrail’inde hüküm süren toplumsal ve “ırksal” ilişkiler konusunda, International Herald Tribune gazetesinde yazılarını yayınladıkları göz önüne alındığında[21], hiçbir şekilde aşırılıkçı olmadıklarını belirterek, demokratik yönelimli Yahudilere söz hakkı veriyoruz. Burada, İsrail’in bir demokrasi olsa bile, “barbarların köleliğine dayanan antik Antina modeline veya siyahilere karşı ırk ayrımcılığının yaşandığı yıllarda öne çıkan “ABD’nin Güneyi”ne ait modele göre inşa edilmiş bir kast demokrasisi” olduğunu söyleyebiliriz. İsrail’in sunduğu tablo açık: “İsrail’deki Arap azınlığı oy kullanıyor ancak birçok açıdan ikinci sınıf statüsünde. İşgal altındaki Batı Şeria’da yönettiği Araplar oy kullanmıyor, neredeyse tüm haklarından mahrum bırakılıyor.”[22]. Filistinlilere karşı ayrımcılık uygulaması, onların “insanlıktan çıkarılması” ile el ele gidiyor.[23]

Gerçek şu ki: İsrail’in şu ya da bu şekilde kontrol ettiği topraklarda, toprağa, eğitime, suya, hareket özgürlüğüne ve en temel medeni haklardan yararlanma imkânına erişim tümüyle etnik kökene bağlıdır. Sadece Filistinliyseniz, mülkünüzün yok edilmesi, sınır dışı edilmeniz, (küçük yaşta olsanız bile) işkence görmeniz, ölüm mangalarına teslim edilmeniz riskiyle karşı karşıyasınız. Üstelik tüm bunlar, yargı kararına değil, polis ve askeri yetkililerin keyfi kararlarına, daha doğrusu, her şeye hâkim olan başbakanın belirleyici kararına dayanmaktadır.

Şaron, “otuz yıl önce Gazze’deki Filistinli militanlara karşı yürüttüğü, ağır sonuçlar doğuran, evleri yıkıp protestolara katılan gençlerin ebeveynlerini sınır dışı ettiği harekâttan hâlâ gururla bahsediyor.”[24] Bu nedenle, Amerikan basınının bize bildirdiği gibi, sadece şüphe üzerine değil, aynı zamanda İsrail askerine taş attığından şüphelenilen bir çocuğun aile bağları nedeniyle de sınır dışı edilebilirsiniz.[25] Bu riski sadece Filistinliyseniz alırsınız. Bütün bunlar ırkçılık değil mi?

Öte yandan, Filistinli mültecilerin zorla sürüldükleri topraklara geri dönme taleplerini zulme başvurarak reddeden İsrail, dünyanın dört bir yanından Yahudileri Yahudi devletine yerleşmeye davet ediyor, Filistinlilerin sürülmeye devam ettiği işgal altındaki topraklara yerleşme sürecini teşvik ediyor. Bu etnik temizlik değilse nedir?

Ağaçlar ve Orman

Gerçekliğin sunduğu korkunç kanıtlarla karşı karşıya kalındığında, belirli bir solun Filistin ve Arap halklarına Siyonizm veya İsrail’in ırkçılığı gibi aşırı “karmaşık” sorunlarla uğraşmaktan kaçınmaları, bunun yerine, Şaron’u eleştirmeye veya kınamaya odaklanmaları yönündeki çağrıları ne kadar gerçekçilikten uzak görünüyor! Batı solunun bu kınama açıklamaları mevcut durum için yeterli mi?

1948’in sonunda, Begin’in ABD ziyaretinde, Arendt, Deyr Yasin katliamından sorumlu kişiye karşı eylem yapılması çağrısında bulunmuş, Begin’in liderliğini yaptığı partinin “Ulusal Sosyalist ve Faşist partilerle yakından ilişkili” olduğunu dile getirmişti.[26] Batı solu, neden Sabra ve Şatila katliamından sorumlu kişi hakkında aynı netlikte konuşmaya cesaret edemiyor?

Dahası, Şaron’un kınanması suçlarıyla orantılı olsa bile, konu kapanmış sayılmaz. Belli bir solcunun İsrail’in ırkçılığı ve Siyonizmin rolü meselesini bir kenara bırakmamızı istediği mantıkla şunu sorabiliriz: Neden kapitalizmi suçlamak yerine Berlusconi hükümetini (veya önceki Amato ve D’Alema hükümetlerini) kınamakla yetinmeyelim? Neden emperyalizmi gündeme getirmek yerine, küçük Bush’u (veya Clinton’ı veya Büyük Bush’u) hedef almayalım? Bu, en vasat ve yüzeysel reformistlerin mantığıdır: Şükürler olsun ki, şu veya bu ağaca öylesine göz atmaya razılar, ama bir ormanın varlığından bahsedenlere “yazıklar olsun” diyorlar!

Oysa ormana bakamazsak, Filistin halkının trajedisini çözemeyiz, hatta yeterince analiz edemeyiz bile. Bu trajedi, Şaron’la, Barak’la veya ondan önceki hükümetlerle başlamadı. Arendt, 1946 gibi erken bir tarihte, “Araplara yönelik adaletsizliklerden bahsetmekte, aynı vesileyle, İsrail’in kuruluşunun “anti-Semitistlere verilen cevapla alakasının bulunmadığını” dile getirmektedir.[27] Nitekim, Herzl’e göre temel çelişkinin “ırka sadık Yahudiler”le “asimile olmuş” Yahudiler arasında olduğunu anlamak için onun sözlerine göz ucuyla bakmak bile kâfi gelecektir. Bu Yahudiler, “karışma yoluyla Yahudilerin gerilemesini” ve karma evlilikleri (ki bu evlilikler, din değiştiren Yahudilerle “ırka ve dine sadık” Yahudiler arasındaki evlilikleri de içerir) isteyenlerin ekmeklerine yağ sürmekle suçlanmaktadırlar.[28]

Antisemitizmin (Auschwitz’in dehşetiyle doruğa ulaşan) dehşeti, hiç şüphesiz, Siyonist hareketi güçlü bir şekilde beslemiştir, ancak kurucuları, her zaman Siyonist tercihin antisemitizmden bağımsız olduğunu, “antisemitizm dünyadan tamamen yok olsa bile” geçerli olmaya devam edeceğini açıkça ilan etmişlerdir.[29] Arendt’in sözleriyle, Siyonizm, antisemitizmi “Yahudilerin hayatındaki en sağlıklı faktör”dür. Siyonizm, antisemitizmi, önce Yahudi devletinin kurulması, ardından gelişmesi için “itici bir güç” olarak kullanmaya kararlıdır.[30] Şaron’un Moskova’ya yaptığı son ziyaret, özellikle öğreticidir. Şaron, Rusya’daki Yahudi topluluğunun kültürel ve dini hayatının gelişimini bir tür “altın çağ” olarak değerlendirdi. Demek ki her şey yolunda? Tam tersine, İsrail başbakanı şöyle devam etti: “Bu, beni endişelendiriyor, çünkü bir milyon Rus Yahudisine daha ihtiyacımız var.”[31] Şaron’u endişelendiren şey, antisemitizm tehlikesi değil, tam tersine, asimilasyon tehlikesidir. Ormanın tamamını görmezden gelirken tek tek ağaçlara odaklanmanın felâkete yol açacak sonuçları şimdi açıkça ortaya çıkıyor.

İşgal altındaki topraklardaki yerleşim politikası eleştiriliyor, ancak Rus Yahudilerinin (veya Amerikalıların, Almanların veya dünyanın her yerinden gelen Yahudilerin) İsrail’e toplu göç etmesine dönük davete ses edilmiyor. Sanki ikisi arasında hiçbir bağ yokmuş gibi davranılıyor! Bu bağı kavramak istiyorsak, ormana bakmaya cesaret etmeliyiz. Bu orman, Siyonizm, Siyonist sömürgecilik ve her türlü sömürgeciliğin beraberinde getirdiği ırkçı uygulamalardır.

Siyonizm hakkında bir görüş belirtme konusundaki fikri ve ahlaki yükümlülükten kaçınmak için “karmaşıklığa” sığınmak, tarihsel revizyonizmin tavrına benzer bir tutum benimsemek anlamına gelir ki bu tavır da “karmaşıklığı”, bu kez faşizmin karmaşıklığını vurgulamaktan asla bıkmaz. Bu, sebepsiz değildir, zira kendi zamanında Palmiro Togliatti, aceleci basitleştirmelere karşı uyarıda bulunmuş, faşizmin aslında gerici bir hareket olduğunu, ancak en azından belirli bir süre için, kısmen toplumcu demagojisi sayesinde, kitle tabanına ulaşmayı, hatta daha sonra net bir sol yönelim geliştirecek aydınları cezbetmeyi başardığını dile getirmiştir. Bu, faşizmin analizinin çok ötesine geçen bir yöntem dersidir. Karmaşıklığa atıf, karmaşık bir tarihsel olgunun gelişimi sırasında her zaman ortaya çıkan farklılaşma ve çelişki unsurlarını dikkate alması gereken daha zengin ve somut bir tarihsel yargının ifade edilmesini teşvik ettiğinde meşru ve verimlidir. Ancak bazen de karmaşıklığa yapılan atıf, tarihsel yargıdan kaçış, ifade edilemezliğin gizemine teslim olma anlamına gelir: bu türden atıflar, gizemli bir niyetin, hatta korkaklığın ifadesidir.

Filistinlilerin Anti-Siyonist Davası ve İlerici Yahudilerin Davası

Öncelikle Siyonizmin ve İsrail Devleti’nin kuruluşunun antisemitizme verilmiş bir cevap olduğu tespitini reddedip, Filistinlilerin en başından beri adaletsizliğe maruz kaldığını söylüyorsak, o vakit İsrail Devleti’nin yok edilmesi için savaşmamız gerekmiyor mu? ABD’nin kuruluşu, Yerli Amerikalılara ve Siyahilere karşı işlenmiş bir suçtur. Gene de kimse, beyazları Avrupa’ya, Siyahileri Afrika’ya geri göndermeyi, Yerli Amerikalıları ezeli uykularından uyandırmayı düşünmüyor.

İsrail, en başından beri Filistinlilere kısmen (topraklarından mahrum bırakılmış, bazen de yok edilmiş) Yerli Amerikalılar, kısmen de Siyahiler gibi davranmış, Filistinliler, ayrımcılığa uğramış, işkence görmüş, aşağılanmış ve en iyi ihtimalle işgücü piyasasının en alt kesimlerine itilmiştir. Bu asıl suçu kabul etmek, adalet ve uzlaşma için ilk ön koşuldur. Peki ama İsrail ve Siyonizme yönelik bu denli radikal bir eleştiri, antisemitizmi yeniden canlandırma riskini taşımaz mı?

Hannah Arendt, ebedi, bitmek bilmeyen antisemitizm efsanesiyle alay etmişti. Bu efsanenin kökeni, Siyonizmdir. En azından en radikal savunucuları, ulus hakkındaki natüralist vizyonlarından yola çıkarak, “Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasında” doğal ve ebedi bir karşıtlık kurma eğilimindedirler. Yani, ebedi antisemitizm efsanesi, ırkçı duygularla dolu bir vizyona dayanmaktadır. Her halükârda, bu vizyonun şovenist bileşeni açıktır. Herzl, “bir ulus, ortak bir düşman tarafından bir arada tutulan bir insan grubudur” dememiş miydi? Arendt isimli bu Yahudi kökenli cesur düşünürün tespitiyle, Siyonistler, ebedi antisemitizm efsanesini bu “saçma teoriden”türetmişlerdir.[33]

Bunlar, 1945’e dayanan, ancak bugün her zamankinden daha geçerli olan gözlemlerdir. Komünizm karşıtı ve Marksizm karşıtı yola sapsa da Arendt, 1963’te “Hitler sayesinde antisemitizmin belki sonsuza dek değil, ama en azından şimdilik itibarsızlaştırıldığını” söyledi.[34] Ünlü bir Amerikalı siyaset bilimci ise günümüzde “Batı Avrupa’da Yahudilere yönelik Yahudi karşıtlığının yerini büyük ölçüde Araplara yönelik antisemitizmin aldığını” yazdı.[35] Gerçekte bu durum, sadece Batı Avrupa’nın büyük şehirleri değil, özellikle de Ortadoğu için geçerlidir.

Irkçılıkla mücadeleye olan bağlılığın gerçek olup olmadığının ölçüsünü, geçmişin kurbanlarına, görev bilinciyle de olsa, gösterilen saygı değil, her şeyden önce, bugünün kurbanlarına sunulan destek verir. Eğer bugünkü ırkçılıkla mücadele, Filistin halkının davasını tam olarak kucaklamazsa, o, sadece boş bir sözden ibarettir. Bu nedenle, bir “komünist” gazetede “antisemitizmi ya da ilkesel anti-Siyonizmi ırkçılara bırakın” çağrısını okumak şaşırtıcıdır.[36] Bu ifadenin sahibi, hatta bu cümleyi gazeteye sokan mürettip, Siyonizme yöneltilen sömürgecilik ve ırkçılık suçlamalarını dikkate almayı reddederken, aslında Victor Klemperer ve Hannah Arendt gibi isimleri ırkçılıkla yaftalamaktan çekinmiyor.

1963’te Siyonizme ve İsrail’in davayı Arap karşıtı amaçlar için kullanma girişimine yönelik hakaretler içeren Eichmann Kudüs’te adlı kitabını yayınladığında, Arendt, kendisini antisemitist olarak yaftalayan, nefretle tanımlı uluslararası bir kampanyanın hedefi haline geldi. Fransa’da haftalık çıkan Nouvel Observateur dergisi, kitaptan kötü niyetle seçilmiş alıntılar yayınlayarak, yazara şu soruyu sordu: “Est-elle nazie? [“O bir Nazi mi?”][37]

Bu kampanya, görünüşte daha kolay hedefleri hedef alsa da, sona ermedi. International Herald Tribune gazetesinin sütunlarından, paniğe kapılmış olan Amerikan Yahudi cemaatinin ilerici üyelerin çığlıkları yükseldi: Sadece Filistinliler “insanlıktan çıkarılmıyor”, aynı zamanda İsrail hakkında kapsamlı eleştirel bir görüş ifade eden, bazen Siyonizmin kendisini bile sorgulayan Yahudiler de hedef alınıyor. Bu tutum onlara pahalıya mal olabilir, çünkü hakaretlere ek olarak, tekrar tekrar ölüm tehditleri alıyorlar.[38]

İsrail liderlerinin yaydığı, anti-Siyonizmle antisemitizmle eşitleyen görüşü eleştirmeden kabul eden belirli bir sol kesim, yalnızca Filistin mücadelesine değil, aynı zamanda bazı açılardan en az Filistinlilerin mücadelesi kadar zor ve cesur bir mücadele veren, İsrail’deki ve dünyanın dört bir yanındaki ilerici Yahudilerin mücadelesine de ihanet ediyor.

Domenico Losurdo
1 Temmuz 2001
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Konferansın bitiminden beş gün önce, 3 Eylül 2001 günü ABD ve İsrail heyetleri, oturumlardaki çalışmalara yönelik itirazlarını dile getirerek konferanstan çekildi.

[2] Johann Gottlieb Fichte (1765-1814), Alman felsefenin önemli isimlerinden biridir.

[3] V. I. Lenin, “Critique of Imperialism” (1916), Imperialism: The Highest Stage of Capitalism, Bölüm 11.

[4] Siyonistlerin ünlü sloganı.

[5] Edward W. Said, The Question of Palestine (1995), s. 99-100.

[6] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[7] Hannah Arendt, Albert Einstein vd., “New Palestine Party: Menachem Begin and Aims of Political Movement Discussed” (New York Times’a açık mektup, 2 Aralık 1948).

[8] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[9] Victor Klemperer, I Will Bear Witness, Volume 2: A Diary of the Nazi Years: 1942-1945.

[10] Victor Klemperer, I Will Bear Witness, Volume 2: A Diary of the Nazi Years: 1942-1945.

[11] Victor Klemperer, I Will Bear Witness, Volume 1: A Diary of the Nazi Years: 1933-1941.

[12] Bu bölüm, Klemperer’in günlüklerinin ödül alan İngilizce çevirisinden gizemli bir müdahaleyle çıkartıldı. Almanca özgün baskıya bakınız (italik bana ait): “Zionistische Schriften” Herzls. Mich überwältigte die tiefe Gemeinschaft mit dem Hitlerismus. Derselbe Dreiklang: Überbetonte Tradition -überbetonter Amerikanismus- überbetonte Verbundenheit mit dem Armen.” [Herzl’in “Siyonist Yazılar”ı. Beni en çok da yazılardaki Hitlerizme yakınlık etkiledi. Aynı üç unsura aşırı vurgu yapılıyor: gelenek, Amerikanizm, yoksullarla dayanışma.” Ich will Zeugnis ablegen bis zum letzten, vol. II: Tagebücher 1942-1945, s. 146.

[13] “Yahudi mezrası Vadü’ş Şanin’e [Nes Ziona] yaklaşık yarım saat uzaklıktaydık. […] Neredeyse her yerleşimcinin evini ziyaret etmek zorundaydım. Rehovot kolonisinden bir grup insan hızla dörtnala bize doğru geliyordu. Belirli bir hayalin peşinden koşan yaklaşık yirmi genç coşkuyla İbranice şarkılar söylüyor, arabamızın etrafında dolanıyorlardı. […] Aklıma o an Paris’te gördüğüm filmde karşıma çıkan Amerikan düzlüklerinde dolaşan Vahşi Batı’nın kovboyları geldi.” Theodor Herzl, The Diaries of Theodor Herzl (1978), Jerusalem, 29 Ekim 1898.

[14] Theodor Herzl, The Jewish State (1896).

[15] Hannah Arendt, Albert Einstein vd., “New Palestine Party: Menachem Begin and Aims of Political Movement Discussed”.

[16] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[17] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[18] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[19] Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (1963).

[20] George L. Mosse, The Crisis of German Ideology (1964), s. 182-183.

[21] International Herald Tribune, 1967-2013 tarihleri arasında Fransa’da İngilizce yayınlanan bir günlük gazetedir. Losurdo’nun sık sık atıfta bulunduğu gazete kendi içinde ilginç bir çalışmadır.

[22] Robert A. Levine, “The Jews of the Wide World Didn’t Elect Sharon” (5 Haziran 2001), International Herald Tribune.

[23] Michael Lerner, “A Jew Gets Death Threats for Questioning Israel” (23 Mayıs 2001), International Herald Tribune.

[24] 2001-2006 yılları arasında İsrail’de başbakanlık yapan Şaron, ülkesinde kahraman olarak görülüyor, birçok yerde ise savaş suçlusu kabul ediliyor. Şaron, işlediği suçların hesabını hiçbir zaman vermedi.

[25] Lee Hockstader, “Palestinian Authority described as ‘Terrorist’” (2001), International Herald Tribune.

[26] Hannah Arendt, Albert Einstein vd., “New Palestine Party: Menachem Begin and Aims of Political Movement Discussed”.

[27] Hannah Arendt, “The Jewish State: Fifty Years After” (1946).

[28] Theodor Herzl, The Jewish State (1896).

[29] Max Nordau, “Texts Concerning Zionism: Survey of Zionism” (1905).

[30] Hannah Arendt, “The Jewish State: Fifty Years After” (1946).

[31] In William Safire, “Sharon in Moscow, Sword in Hand” (2001), International Herald Tribune.

[32] 1938-1964 arası dönemde İtalyan Komünist Partisi’nin lideri.

[33] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[34] Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (1963).

[35] Samuel P. Huntington, The Clash of Civilisations and the Remaking of World Order (1996).

[36] Rina Gagliardi, “Discutendo di sionismo e sinistra” (29 Ağustos 2001), Liberazione.

[37] Amos Elon, “The Case of Hannah Arendt” (1997), The New York Review of Books.

[38] Michael Lerner, “A Jew Gets Death Threats for Questioning Israel” (23 Mayıs 2001), International Herald Tribune.