06 Nisan 2026

,

“Her Şeye Varım Ama Sınıf Olmaz”: Sınıftan Kaçmak


“Sınıf”, hem ana akım yazarlar hem de solcuların birçoğunun kaçındığı bir kavramdır. Kamusal söylemden belirli kelimeler çıkarıldığında, belirli düşünceler de ortadan kalkar. Muhalif fikirlerin dile dökülmesi, onları ifade edecek kelimeler olmadığında daha da güçleşir. “Sınıf” genellikle, çağdaş toplumla hiçbir ilgisi olmayan, eskimiş bir Marksist kavram olarak görülüp reddedilir. Beş harfli kelime, illaki üç harfi kelimenin yanına iliştirilir.

“Sınıf” kelimesi ortadan kalktıktan sonra, sınıfsal ayrıcalık, sınıfın gücü, sınıf sömürüsü, sınıfsal çıkar ve sınıf mücadelesi gibi siyasi olarak kabul edilemez görülen diğer kavramlardan da kurtulmak da kolaylaşıyor. Bu terimler de geçersiz ve gerçeklikle alakası olmayan kavramlar olarak görülüyor, ancak birbirinden farklı grup ve örgütlerin akışkan ve çoğulcu ilişkilerinden oluştuğu söylenen bir toplumda karşılığı olan şeylermiş gibi değerlendiriliyor.

Sınıfın Sınıfsal İnkârı

Zenginliğin ve iktidarın üst mertebelerinde yer alanlar, kendi çıkarlarının son derece farkındadırlar. Bazen belirli konularda kendi aralarında ciddi farklılıklar gösterse de, şirketlerin iktidarı, mülkiyet, ayrıcalık ve kârın üzerine kurulu mevcut sınıfsal sistemi koruma konusunda hemen bir araya geliyorlar.

Aynı zamanda, sahip oldukları sınıfsal iktidarın kamuoyunda bilinirliğini engellemeye özen gösteriyorlar. Özellikle kendilerine atıfta bulunurken "mülk sahibi sınıf", "üst sınıf" veya “paralı sınıf” gibi büyük S ile “Sınıf” kelimesinden kaçınıyorlar. Mülk sahibi sınıfın politik açıdan faal unsurlarına “yönetici sınıf” denmesinden pek hoşlanmıyorlar.

Bu ülkedeki yönetici sınıf, var olmadığı, hemen hemen her şeyin aslan payını almadığı, ulusun işleri üzerinde orantısız derecede büyük bir etkiye sahip olmadığı izlenimini bırakmak için uzun zamandır çalışıyor. Bu tür önlemler bizatihi, onların sınıfsal çıkarlarının net bir biçimde farkında olduklarını ortaya koyuyor.

Oysa yönetici sınıf üyeleri görünmez olmaktan çok uzaktır. Şirketler âleminin komuta merkezinde sahip olduğu konum, uluslararası finans ve endüstri üzerindeki kontrolleri, büyük medyanın sahibi oluşları ve devlet iktidarıyla siyasi süreç üzerindeki etkilerine halk, sınırlı ölçüde vakıf.[1] Şirketler âleminin en yüksek kademelerinde makam mevki sahibi olanları “Sınıf”üzerinden ele aldığınızda bile egemen sınıf ideolojisi, bu tür bir uygulamayı “komplo teorisi”ne teslim olmak olarak görüp reddediyor.

“Sınıf” teriminin düşük ücretlerle toplumun işini yapan milyonlarca kişiye tatbik edilmesi bile yasak. Zaten “işçi sınıfı” terimi, Marksist bulunduğu için çöpe atılıyor. “Sömüren ve sömürülen sınıflar”a yönelik atıflar yasaklanıyor. Çünkü bu sınıflara atıfta bulunduğunuzda, kapitalist sistemin özünden, emeğin pahasına şirket servetinin birikiminden bahsetmiş oluyorsunuz.

“Orta sınıf” terimi, sakinleştirici bir ifade olarak “orta” sıfatıyla birlikte kullanıldığında kabul görüyor. Her politikacı, yayıncı ve yorumcu, yürekten ilgilendikleri orta sınıf hakkında coşkuyla kelam ediyor. Çok beğenilen ve çok acınan orta sınıfın, toplumun alt kademelerinde yaşayanların varsayılan savurganlığından uzak, erdemli ve kendi kendine yeten insanlardan oluştuğu düşünülüyor. Neredeyse herkesi kapsayan “orta sınıf”, toplumsal ilişkilerde sömürüyü ve eşitsizliği maskeleyen, uygun bir şekilde belirsiz bir kavram olarak iş görüyor. Sınıfsal iktidarın gerçekliğini inkâr eden bir sınıfsal etiket olarak kullanılıyor.

“Orta sınıf” tabiri, toplumun en alt kademesinde yaşayan, her şeyden en azını alan ve düzenli olarak kendi mağduriyetlerinden sorumlu tutulan çaresiz bir grup olarak “alt sınıf”a işaret edecek şekilde de kullanılıyor. Alt sınıfa mensup kişilerin varsayılan eksikliklerine yapılan atıflar, mevcut toplumsal hiyerarşiyi güçlendirdiği ve toplumun en savunmasız unsurlarına uygulanan adaletsiz muameleyi haklı çıkardığı için kabul görüyor.

Sınıfsal gerçeklik, ilkeleri şu şekilde özetlenebilecek ve çürütülebilecek bir ideoloji tarafından gizleniyor:

İnanç: Bu toplumda gerçek sınıf ayrımı yoktur. Bazı zengin ve fakirler dışında, neredeyse hepimiz orta sınıfız.

Cevap: Bu ülkede servet, nispeten az sayıda kişinin elinde muazzam bir şekilde yoğunlaşmışken, on milyonlarca insan, iş bulunduğunda bile yoksulluk seviyesinde ücretlerle çalışmaktadır. Zengin ve fakir arasındaki uçurum, her zaman büyük olmuştur, yetmişlerin sonlarından beri büyümektedir. Orta sınıftakiler de artan ekonomik adaletsizlik ve güvensizliğe katlanmaktadır.

İnanç: Sosyal kurumlarımız ve kültürümüz, çoğulcu bir toplumda, büyük ölçüde servet ve sınıfsal iktidarın etkilerinden arınmış özerk varlıklardır. Aksini düşünmek, komplo teorilerini benimsemektir.

Cevap: Servetin büyük miktarlarda belirli ellerde yoğunlaşması, yaşamın tüm yönlerinde kimi sonuçlar doğurmaktadır. Bu yoğunlaşma sürece galebe çalmaktadır. Sosyal ve kültürel kurumlarımız, büyük ölçüde birbirine bağlı, seçim dışı yollardan muktedir olan, kendi kendini göreve atayan şirket yanlısı elitlerden oluşan yönetim kurulları (veya mütevelli heyetleri veya yöneticiler) tarafından yönetilmektedir. Onlar ve sadık kiralık adamları, yürütmenin ve diğer siyaset kurumlarındaki komuta pozisyonlarının çoğunu işgal eder, iç ve dış politikaları şekillendirir, sınıfsal çıkarlarının bilincinde olarak hareket ederler. Bu, uluslar içindeki demokratik egemenliğin her ne kadar varsa onu aşmak için tasarlanmış olan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) gibi politikaları da içerir.[2]

İnanç: Zengin ve fakir arasındaki farklar doğal bir veridir, nedensellik açısından birbiriyle bağlantılı değildir. İnsan performansını ve yaşam şansını belirleyen, sınıf değil, bireysel insan davranışıdır. Mevcut toplumsal düzenlemeler, büyük ölçüde doğuştan gelen eğilimlerin doğal bir yansımasıdır.

Cevap: Tüm muhafazakâr ideolojiler, mevcut eşitsizlikleri şeylerin doğal düzeni, insan doğasının kaçınılmaz sonuçları olarak meşrulaştırır. Eğer çok zenginler, doğal olarak bizden çok daha yetenekliyse, neden onlara yasa dâhilinde bu kadar çok yapay ayrıcalığın, bu kadar çok kurtarma paketinin, sübvansiyonun ve diğer özel ayrıcalıkların, üstelik bizim hilafımıza olacak şekilde sağlanması gerekiyor? Onların “doğal olarak sahip oldukları üstün yetenekler” arasında fiyat sabitleme, hisse senedi manipülasyonu, içeriden bilgiye dayalı işlem, dolandırıcılık, vergi kaçırma, haksız rekabetin yasal olarak uygulanması, ekolojik tahribat, zararlı ürünler ve güvensiz çalışma koşulları gibi ilkesiz ve yasadışı hileler de yer alıyor. Doğal olarak üstün insanların bu kadar açgözlü ve ahlaksızca davranmaması beklenebilir. Bireyler arasında var olabilecek yetenek ve kapasite farklılıkları, kurumsal iş sistemine özgü suçları ve adaletsizlikleri mazur göstermez.

“Her Şeye Varım Ama Sınıf Olmaz” Diyen Teorisyenler

Normalde ilerici olarak tanımlanan kişiler içinde bile, kapitalist sınıfsal iktidarın gerçekliğiyle yüzleşme konusunda bir isteksizlik görülmektedir. Bazen “kapitalist” kelimesi tümden redde tabi tutulur. 1986’da New York’ta bir toplantıda sosyolog Stanley Aronowitz’den şu yorumu işitmiştim: “Sınıf kelimesini ne zaman duysam esniyorum.” Aronowitz için sınıf, her seferind “ortodoks Marksistler” olarak adlandırdığı kişilerce kullanılan, önemi giderek azalan bir kavramdı.[3]

Başka bir solcu akademisyen Ronald Aronson, After Marxism [“Marksizmden Sonra”] adlı kitabında, son dönemdeki tüm kanıtlara rağmen, kapitalist toplumdaki sınıfların “daha az kutuplaştığını”, işçi sendikalarının “üyelerini korumak ve sosyal politikayı etkilemek amacıyla güç kazanmaları sebebiyle” sınıf sömürüsünün günümüzde acil bir sorun olmadığını iddia ediyor. Üstelik bu lafı, birçok sendikanın yok edildiği, işçilerin sözleşmeli işçi statüsüne düşürüldüğü ve gelirler arası mesafenin on yıllardır olduğundan daha geniş olduğu bir dönemde sarf ediyor.

Sol görüşlü olduğunu iddia edenlerin çoğu, dünyada olup bitenleri açıklamak için sınıfsal iktidardan başka akla gelebilecek her türlü fikre sarılacak kadar aşırı Marksizm karşıtıdır. Bunlar, çoğu siyasi konuda muhafazakârlarla ittifak halinde olmasalar da, sınıf bilincini köreltme konusunda rol oynayan “Her şeye varım ama sınıf olmaz” diyen teorisyenleridir.[4]

Bu “solcu” teorisyenler, sınıfa çok fazla önem verdiğimizi söylüyorlar. Peki bunu tam olarak kim yapıyor? Ana akım akademik yayınları, radikal dergileri ve sosyalist akademisyenlerin konferanslarını incelediğimizde, herhangi bir sınıf analizine rastlayamıyoruz. Sınıfsal iktidara çok fazla önem vermek bir yana, çoğu ABD'li yazar ve yorumcu, henüz bu konuyu keşfetmemiş durumda. Oldukça küçük bir Marksist solu hedef alırken, bu sınıf karşıtı teorisyenler, bize bu ülkedeki düşünsel-teorik söyleme hâkim olan Marksist ordularına karşı cesur bir mücadele verdiklerini düşündürmeye çalışıyorlar. Aslında bu, muhafazakârlarla paylaştıkları bir başka yanılsama.[5]

“Her şeye varım ama sınıf olmaz” diyen solcu teorisyenler, Marksizmin sınıf analizini hükümsüz kılma çabası dâhilinde belirli bir kavramsal şema arayış içerisinde. Yıllardır bu teorisyenler ilk dönem Marx (kültürelci, hümanist, iyi) ile geç dönem Marx (dogmatik, ekonomist, kötü) arasında yanlış bir ikilik teşkil ederek gevezelik ediyorlar.[6] Marksist bilim insanı Bertell Ollman’ın belirttiği gibi, bu yapay karşıtlık, Marx’ın çalışmalarındaki nispeten küçük bir gelişmeyi, ortak noktaları az olan iki düşünce biçimi arasında bir uçuruma dönüştürüyor.[7]

Bazı “sınıf olmaz”cı teorisyenler, Marksist sınıf analizine karşı koymak için kültürel teori kaynağı olarak merhum İtalyan Komünist Parti lideri Antonio Gramsci’nin yazılarını tanıtmak için çok çalıştılar. (Örneğin, Paul Piccone’nin yetmişler ve seksenlerin başlarındaki Telos gibi yayınlarına bakılabilir.) Gramsci’nin, Marx ve Lenin’in “ekonomist” görüşlerini reddettiğini ve sınıf çatışmasını merkezi bir kavram olarak ele almadığını, bunun yerine, kültürel hegemonyaya dayalı daha “incelikli bir analiz” geliştirmeyi tercih ettiğini söylediler. Böylece Gramsci, tarihçi T. J. Jackson’ın dediği gibi, “anneye güvenle tanıştırılabilecek Marksist” haline getirildi. Christopher Phelps’in tespitiyle:

“Gramsci güvenli, uysal, doğasından kopuk biri olarak takdim edilip, devrimci benliğinin bir zerresine indirgendi. Son derece soyut teorilere ricat edişlerini haklı çıkarmaya çalışan akademisyenler, ‘hegemonya karşıtı’ faaliyetleri hakkında hayali yanılsamalar yarattılar. Asla sahip olmadığı görüşlere sahip, efsanevi bir Gramsci yarattılar; bu görüşler arasında, Lenin üzerinden, Gramsci’nin vazgeçilmez kabul ettiği devrimci sosyalist örgütlenmeye karşı çıkan görüş de yer alıyor” (Monthly Review, Kasım 1995).

Gramsci yaşasa, “sınıf olmaz”cı teorisyenlerin kendisiyle ilgili tespitlerini alabildiğine yersiz bulurdu. Kültür ve sınıfı asla birbirini dışlayan terimler olarak görmeyen Gramsci, kültürel hegemonyayı egemen sınıfın hayati bir aracı olarak değerlendiriyordu. Dahası, İtalyan Komünist Partisi’nde önemli bir sorumluluk pozisyonunda bulunan Gramsci, kendisini Marksist-Leninist kampın içinde tüm sarsılmazlığıyla konumlandırmış bir isimdi.

Sınıfa akademik sosyal bilimlerde, popüler sosyolojide ve medya yorumlarında herhangi bir dikkat gösteriliyorsa, bu, bir tür demografik özellik veya mesleki statü olarak ele alınır. Bu nedenle sosyologlar, “üst orta sınıf”, “alt orta sınıf” gibi sınıflardan bahsederler. Demografik bir özelliğe indirgendiğinde, kişinin sınıfsal aidiyetinin siyasi önemi nispeten düşük gibi görünür. Toplumun kendisi, statü gruplarının çoğulcu bir yapılanmasından biraz daha fazlası haline gelir. Sınıf, kapitalizmin sömürücü birikim sürecinden ayrı bir olgu olarak ele alınır.

Hem ana akım sosyal bilimciler hem de “sınıf olmaz” diyen solcu teorisyenler, sınıflara önem kazandıran dinamik karşılıklı ilişkiyi dikkate almazlar. Buna karşılık, Marksistler sınıfı, kapitalizm (feodalizm veya kölelik) olarak bilinen, üretim araçlarının (fabrikalar, madenler, petrol kuyuları, tarım işletmeleri, medya holdingleri vb.) mülkiyeti ve mülkiyete sahip olmayanların emeğini işverene son derece elverişli koşullarda satma ihtiyacını merkez alan toplumsal düzenle ilgili temel bir kavram olarak ele alırlar.

Sınıf, artı değerin elde edilmesi süreci üzerinden önem kazanır. İşçi ve mülk sahibi arasındaki ilişki, esasen sömürücü bir ilişkidir ve sürekli olarak emek verenlerden (ama mülk sahibi olmayanlardan) mülk sahibi olanlara (ama emek vermeyenlere) servet aktarımını içerir. Bu, bazı insanların çalışmadan veya onları zenginleştiren işin sadece küçük bir kısmını yaparak zenginleşmesinin, diğerlerinin ise tüm yaşamları boyunca çok çalışıp sonunda az veya hiçbir şeye sahip olmamalarının nedenidir.

Hem ortodoks sosyal bilimciler hem de “sınıf olmaz” diyen solcu teorisyenler, kapitalist olmayan sınıf içindeki çeşitli toplumsal grupları kendi başlarına birer sınıf olarak ele alırlar; bu nedenle “mavi yakalı sınıf”, “profesyonel sınıf”tan bahsederler. Bunu yaparak, “indirgemeci”, Marksist ikili sınıf modelinin ötesine geçtiklerini iddia ederler. Ancak ekonomik gücün temel dinamiklerini ve sermaye ile emek arasındaki çatışmayı görmezden gelmekten daha indirgemeci ne olabilir? Meslek gruplarını özerk sınıflar olarak ele almaktan, kapitalist toplumdaki her toplumsal gruba, kapitalist sınıfı gözetmeden, her toplumsal çatışmaya, sınıf çatışmasına bakmadan, dikkat kesilmekten daha yanıltıcı ne olabilir?

Hem geleneksel hem de “sınıf olmaz”cı sol teorisyenler, yönetimsel veya teknokratik bir toplumsal formasyonun yaratılmasının, kapitalizmin mülkiyet ilişkilerinde temel bir değişiklik, yeni sınıflar yaratma anlamına gelmediğini anlamakta zorlanırlar. Profesyoneller ve yöneticiler, kendi başlarına özerk bir sınıf değildir. Aksine, çoğu çalışandan çok daha iyi yaşayan, ancak gene de şirket sahipleri adına birikim sürecine hizmet eden zihinsel işçilerdir.

Gündelik Sınıf Mücadelesi

“Sınıf olmaz”cı teorisyenler, (Marksist anlamda) sınıfın geçerliliğini yitirdiğini desteklemek için, yakın gelecekte ABD’de bir işçi devrimi olmayacağını defalarca iddia ederler. (Bu düşünceyi, Nisan 1987’de Amherst, Massachusetts’te düzenlenen bir “Gramsci konferansı”nda üç farklı panelde duydum.) Bu kehanetle hemfikir olsak bile, bunun sınıf analizini reddetmek ve sermaye tarafından emeğin sömürülmesinin ve geçimini sağlamak için çalışan insanların muhalefetinin olmadığı sonucuna varmak için nasıl bir gerekçe oluşturduğunu merak ediyoruz.

Ataerkil toplumumuzun tamamını dönüştürecek olan feminist devrim bugüne dek gerçekleşmedi, ancak hiçbir ilerici insan, bunu cinsiyetçiliğin bir hayal ürünü olduğu veya cinsiyetle ilgili mücadelelerin hiçbir öneminin bulunmadığını iddia edemez. ABD’deki işçilerin barikatlar kurmaması, sınıf mücadelesinin bir efsane olduğu anlamına gelmez. Günümüz toplumunda, bu tür bir mücadele, neredeyse tüm işyeri faaliyetlerine nüfuz etmektedir. İşverenler, işçileri acımasızca sömürüyor, işçiler de sürekli olarak işverenlere karşı mücadele ediyor.

Sermayenin sınıf savaşı, mahkeme kararları, işçi karşıtı yasalar, polis baskısı, sendika karşıtı faaliyetler, sözleşme ihlalleri, ucuz iş gücüyle çalışan atölyeler, hileli zaman kaydı, güvenlik ihlalleri, direnen işçilerin taciz edilmesi ve işten çıkarılması, ücret ve sosyal haklarda kesintiler, emeklilik fonlarına el koyma, işten çıkarmalar ve fabrika kapanışlarıyla yürütülmektedir. İşçi sınıfı ise sendika örgütlenmesi, grevler, yavaşlamalar, boykotlar, kamu gösterileri, iş bırakma eylemleri, koordineli devamsızlık ve işyeri sabotajı ile karşılık veriyor.

Sınıfın, anlık görünürlüğünün ötesine geçen bir dinamiği vardır. Farkında olsak da olmasak da, sınıfsal gerçekler toplumumuza nüfuz eder ve kendi çıkarlarımız üzerinden mevzi elde etme becerimizi büyük ölçüde belirler. Sınıfsal iktidar, siyasi gündemi belirlemede, liderleri seçmede, haberleri vermede, bilim ve eğitimi finanse etmede, sağlık hizmetlerini dağıtmada, çevreyi kötü muamele etmede, ücretleri düşürmede, ırk ve cinsiyet eşitliğine direnmede, eğlence ve sanatları pazarlamada, dini mesajları yaymada, muhalefeti bastırmada ve toplumsal gerçekliğin kendisini tanımlamada önemli bir faktördür.

“Sınıf olmaz”cı teorisyenler, işçi sınıfını sadece devrime kadir olmayan değil, aynı zamanda yok olmaya doğru giden, toplumsal formasyon olarak önemini yitiren bir sınıf olarak görürler.[8] Sınıfın birincil öneme sahip olduğunu düşünen herkes, “ekonomizm” ve “indirgemecilik”le suçlanan, “post-Marksist”, “post-yapısalcı”, “post-endüstriyelci”, “post-kapitalist”, “post-modernist” ve “post-yapıbozumcu” zamanlara ayak uyduramayan koyu bir Marksist olarak yaftalanır.

Bazı solcu aydınlar, sınıfsal iktidarın giderek daha şeffaf hale geldiği, şirket yoğunlaşmasının ve kâr birikiminin her zamankinden daha açgözlü olduğu, vergi sisteminin daha gerici ve baskıcı hale geldiği, gelir ve servetin yukarı doğru transferinin hızlandığı, kamu sektörü varlıklarının özelleştirildiği, şirket parasının siyasi süreç üzerinde giderek artan bir kontrol uyguladığı, yurt içinde ve yurt dışında insanların daha az kazanmak için daha çok çalıştığı ve dünya genelinde yoksulluğun genel nüfustan daha hızlı bir oranda arttığı bir dönemde, sınıf mücadelesini büyük ölçüde önemsiz görmeleri gerçekten tuhaftır.

Neo-muhafazakârlar ve ana akıma mensup orta yolcular, “sınıf olmaz”cı solcu teorisyenlere kıyasla sınıf mücadelesi konusunda daha fazla bilince sahiptirler.. Örneğin, New York Times’ın eski genel yayın yönetmeni A. M. Rosenthal, Cumhuriyetçi Parti’nin sosyal programlara karşı “kes ve yak” saldırısını “sadece sınıf mücadelesi için bir reçete değil, aynı zamanda onun gerçekliğinin başlangıcı” olarak görüyor (New York Times, 21 Mart 1995). Rosenthal, Wall Street finansçısı Felix Rohatyn’den alıntı yaparak, “ekonomimizin büyümesinden en fazla finansal varlık sahipleri istifade etti” diyor, bunun “düşük vasıflı orta sınıf Amerikalı işçilerden sermaye varlık sahiplerine ve yeni teknolojik aristokrasiye büyük bir servet transferi” anlamına geldiğini belirtiyor. Giderek artan bir şekilde, “çalışan insanlar kendilerini sadece kâr marjını korumak ve ‘hissedar değeri’ yaratmak için işe alınacak veya işten çıkarılacak geçici varlıklar olarak görüyorlar.”

Rosenthal ve Rohatyn gibi müesses nizama bağlı insanların bile gerisine düşmeleri bu “sınıf olmaz” diyen solcu teorisyenleri zerre ilgilendirmiyor.

Günümüzde ABD'li solcular, sınıf meselesini bir kenara bırakarak, etnik köken, cinsiyet, kültür ve yaşam tarzı konuları etrafında şekillenen bir dizi kimlik grubu oluşturdular. Bu gruplar, kendi şikâyetlerini sınıf mücadelesinden ayrı bir şey olarak ele alıyor ve hepimize karşı işlenen, giderek daha sertleşen siyasi-ekonomik ve sınıfsal adaletsizlikler hakkında neredeyse hiçbir şey söylemiyorlar. Kimlik grupları, birbirlerinden farklılıklarını ve ayrılıklarını vurgulama eğilimindedir, böylece protesto hareketini parçalara ayırırlar. Elbette, özellikle kendileri için önemli olan ve başkaları tarafından sıklıkla göz ardı edilen konular etrafında önemli katkıları vardır. Ancak ortak çıkarlarını küçümsememeli ve karşı karşıya oldukları ortak sınıf düşmanını göz ardı etmemelidirler. Sınıfsal adaletsizliği ve ekonomik sömürüyü dayatan güçler, ırkçılığı, cinsiyetçiliği, militarizmi, ekolojik yıkımı, homofobiyi, yabancı düşmanlığını ve benzerlerini yayan güçlerle aynıdır.

İnsanlar, sınıf bilinci geliştirmeyebilirler, ancak gene de servet ve ihtiyaç dağılımıyla ilgili güç, ayrıcalıklar ve dezavantajlardan etkilenirler. Bu gerçekler ırk, cinsiyet veya kültür tarafından ortadan kaldırılmaz. Bu faktörler, genel bir sınıf toplumu içinde işler. Sınıfsal iktidarın ve sömürünün gereklilikleri, hepimizin içinde yaşadığı toplumsal gerçekliği şekillendirir. Irkçılık ve cinsiyetçilik, aşırı sömürülen işçi kategorileri (azınlıklar ve kadınlar) yaratmaya yardımcı olur ve kapitalist bir sistem için son derece işlevsel olan eşitsizlik kavramlarını güçlendirir.

Sınıf analizini benimsemek, kimlik sorunlarının önemini inkâr etmek değil, bunların hem birbirleriyle hem de genel siyasi-ekonomik güç yapısıyla nasıl bağlantılı olduğunu görmektir. Sınıf ilişkilerinin farkında olmak, kültür, ırk, cinsiyet ve benzeri şeyleri daha iyi anlamamızı sağlar.

Servet ve Güç

Seçkin birkaç kişinin büyük bir zenginlik içinde yaşayabilmesi için milyonlarca insan ömür boyu çok çalışır, asla finansal güvensizlikten kurtulamaz ve yaşam kalitelerine büyük bir bedel öderler. Şikâyet, çok zenginlerin herkesten çok daha fazlasına sahip olması değil, onların aşırı bolluk ve sonsuz birikimlerinin, topluluklarımız ve çevremiz de dâhil olmak üzere, herkesin ve her şeyin pahasına gelmesidir.

Büyük servet yoğunlaşmaları, mülk sahibi sınıfa sadece milyonlarca insanın geçim kaynakları üzerinde değil, bizzat sivil yaşam üzerinde de kontrol sağlar. Para, zenginlere muazzam siyasi nüfuz, kitle iletişim araçlarının tekel sahipliği, yetenekli lobicilere ve yüksek kamu görevlerine erişim sağlayan gerekli bir unsurdur. Paraya sahip olanlar için büyük servet, vakıfların, üniversitelerin, müzelerin, araştırma kurumlarının ve meslek okullarının yönetim kurullarında üyelik de dâhil olmak üzere, sosyal prestij ve kültürel egemenlik de getirir.

Aynı şekilde, paranın yokluğu, yoksulları ve az şeye sahip olanları nispeten güçsüz kılar, onları ulusal medyaya erişimden mahrum bırakır ve siyasi karar vericiler üzerindeki etkilerini ciddi şekilde sınırlar. Kurumsal zenginler ile aramızdaki uçurum büyüdükçe, halkın iktidarıyla ilgili fırsatlar azalır.

"Özgürlüğü güvenlikle nasıl dengeleyeceğimiz” konusu çok fazla tartışılıyor. Tarih, ulusal güvenlik adına, insanların nesiller boyu süren mücadelelerden sonra kazanmış olabileceği az sayıdaki özgürlüğü ortadan kaldırmaya hazır olan liderler konusunda sayısız örnek sunuyor. Ayrıcalıklı toplumsal düzene yönelik itirazlar, tüm toplumsal düzene yönelik saldırılar, kaos ve anarşiye sürüklenme olarak değerlendiriliyor. “Baskıcı önlemler, insanları teröristlerin, yıkıcıların, Kızılların ve hem yabancı hem de yerli diğer sözde düşmanların tehlikelerinden korumak için gerekli” deniliyor.

Tekrar tekrar özgürlük ve güvenlik arasında seçim yapmamız isteniyor, oysa gerçekte özgürlük olmadan güvenlik olmaz. Hem diktatörlüklerde hem de demokrasilerde, gizlice ve hesap vermeden hareket eden “ulusal güvenlik” kurumları, bilinen her türlü baskı, yolsuzluk ve aldatma biçimini uygulayarak hem özgürlüğümüzü hem de güvenliğimizi düzenli olarak ihlal etmişlerdir.

Devletin kontrolünü ele geçirdikten sonra, plütokratik çıkarlar, elit egemenliği için gerekli olan baskı kurumlarının masraflarını halka ödetmek için geriye dönük bir vergilendirme sistemi kullanabilirler. Gene de, demokratik yönetim sorunlu olabilir, her türlü halk talebini kışkırtabilir ve büyük işletmelerin serbest piyasanın keyfini çıkarmasına kısıtlamalar getirebilir. Bu nedenle, kapitalizmin kaptanları ve muhafazakâr halkla ilişkiler sorumluları, her türlü müdahaleci güce sahip güçlü bir devleti ve kurumsal suistimali durduramayan veya sıradan halkın ihtiyaçlarını karşılayamayan zayıf bir hükümeti desteklemektedirler.

Kapitalizmin sonsuza dek birikmesine neden olan sistemik zorunlulukların yanı sıra, sınıf açgözlülüğünün itici gücünü de hesaba katmalıyız. Servet, bir bağımlılıktır. Bir insanın biriktirmek isteyebileceği para miktarının sonu yoktur. Zengin olmanın en iyi güvencesi, daha da zenginleşmek, mal üstüne mal yığmak, kendini kutsal şöhrete, lanetli altın açgözlülüğüne, binlerce ömürde sınırsız zevkle tüketilemeyecek kadar çok para arzusuna teslim etmek, sadece daha fazla ve daha fazla para istemektir.

Servet, hayattaki her türlü konforu ve ayrıcalığı, servetin şöhretini, sahibini en yüksek toplumsal tabakaya yükseltmeyi, kendini yücelten benliğin bir ifadesini, egonun sınırlarının genişlemesini, varoluşun mezarın ötesine uzanmasını sağlar ve insanı zamana ve ölümlülüğe karşı neredeyse savunmasız hissettirir.

Servet, ahlaki kısıtlama olmaksızın, uğruna mücadele edilen şeydir. Çok zenginler, sonsuz, kalpsiz, ilkesiz birikimlerine direnen herkesi ezmeye çalışırlar. Her bağımlılık gibi, para da saplantılı, ahlaksız, tek yönlü bir şekilde takip edilir; doğru veya yanlış, adil veya adaletsiz olana tamamen kayıtsız kalınır, diğer hususlara ve diğer insanların çıkarlarına, hatta bağımlılığı beslemenin ötesine geçen kendi çıkarlarına bile kayıtsızlık gösterilir.[9]

Kapitalizm, rasyonel bir sistemdir, gücün ve kârın iyi hesaplanmış sistematik maksimizasyonudur, maddi saplantıya dayalı bir birikim sürecidir ve nihayetinde sistemin kendisini ve onunla birlikte her şeyi yutma gibi irrasyonel bir sonucu vardır.

Ekolojik Kıyamet Sınıfın Eylemlerinin Bir Sonucu

1876’da Marx’ın yoldaşı Frederich Engels, kehanet niteliğinde bir uyarıda bulundu:

“Doğa üzerindeki insanî fetihlerimizden dolayı kendimizi fazla övmeyelim. Çünkü böylesi her fetih bizden intikam alır. [...] Her adımda, bir halkı hükmü altına alan fatih gibi doğayı fethettiğimiz her seferde doğa bize kendisinin dışında duran biri değil de, et, kan ve beyinle doğaya ait olduğumuzu ve onun bağrında var olduğumuzu hatırlatır.”

Sürekli sömürü ve genişlemeye vurgu yapan ve çevresel maliyetlere kayıtsız kalan kapitalizm, doğanın dışında durmaya kararlı görünüyor. Kapitalizmin özü, varoluş nedeni, doğayı metaya ve metaları sermayeye dönüştürmek, yaşayan dünyayı cansız bir servete çevirmektir. Bu sermaye birikim süreci, küresel ekolojik sisteme büyük zarar veriyor. Gezegenin yaşamı sürdüren kaynaklarını (ekilebilir arazi, yer altı suyu, sulak alanlar, ormanlar, balıkçılık, okyanus tabanları, nehirler, hava kalitesi) sınırsız miktarda bulunan, istenildiği zaman tüketilebilecek veya zehirlenebilecek, kolayca gözden çıkarılabilen malzemeler olarak ele alıyor. Sonuç olarak, tüm ekosferi destekleyen sistemler, gezegenin incecik temiz hava, su ve toprak tabakasının küresel ısınma, büyük çaplı erozyon ve ozon tabakasının incelmesi türünden tehditlerle baş başa kalıyor.

Küresel ısınma, tropikal ormanların yok edilmesi, motorlu araç egzozları ve diğer fosil yakıt emisyonlarının neden olduğu ve ısıyı yeryüzüne yakın bir yerde hapseden bir “sera etkisi”nden kaynaklanmaktadır. Bu biriken ısı, gezegen genelinde atmosfer kimyasını ve iklim modellerini değiştirerek rekor kuraklıklara, sellere, gelgit dalgalarına, kar fırtınalarına, kasırgalara, sıcak hava dalgalarına ve toprak neminde büyük kayıplara neden olmaktadır. Artık gezegenin enerji tüketiminden kaynaklanan ısıyı emme konusunda sınırsız bir yeteneğe sahip olmadığını biliyoruz.

Bir diğer potansiyel felaket ise bizi güneşin en ölümcül ışınlarından koruyan ozon tabakasının incelmesidir. Her yıl 2,5 milyar sterlinden fazla ozon tabakasını incelten kimyasal madde Dünya atmosferine salııyor, bu da cilt kanseri ve diğer hastalıkların endişe verici bir şekilde artmasına neden olan aşırı ultraviyole radyasyona yol açıyor. Artan radyasyon ağaçlara, ekinlere ve mercan resiflerine zarar veriyor, gezegenin oksijeninin yaklaşık yarısının kaynağı olan okyanusun fitoplanktonunu yok ediyor. Okyanuslar ölürse, biz de ölürüz.

Aynı zamanda, kirlilik ve nüfus artışı bize asit yağmurları, toprak erozyonu, su yollarının çamurlanması, otlakların küçülmesi, su kaynaklarının ve sulak alanların kaybolması ve binlerce türün yok olması, yüzlercesinin de tehlike altındaki türler listesinde yer alması gibi sorunlar yaşattı.[10]

1970 yılında, “Çevre Günü” olarak adlandırılan günde, Başkan Richard Nixon şöyle demişti: “İnsan ne garip bir yaratık ki kendi yuvasını kirletiyor.” Bu sözleriyle Nixon, karşı karşıya olduğumuz ekolojik krizin toplumsal bir boyuttan ziyade irrasyonel bireysel davranış meselesi olduğu efsanesini yaymaya yardımcı oluyordu. Gerçekte sorun bireysel seçim değil, bireylere kendini dayatan ve seçimlerini önceden belirleyen sistemdir. Ekolojik krizin ardında sınıf çıkarları ve gücün gerçeği yatmaktadır.

Sürekli genişleyen bir kapitalizm ve kırılgan, sınırlı bir ekoloji felaket bir çarpışma rotasında ilerliyor. Egemen siyasi-ekonomik çıkarların bunu inkâr halinde olduğu doğru değildir. İnkâr etmekten çok daha kötüsü, gezegenin şirket kârlarından daha önemli olduğunu düşünenlere karşı tam bir düşmanlık içindeler. Bu yüzden çevrecileri “eko-teröristler”, “ABD Çevre Koruma Kurumu (EPA) gestaposu”, “Dünya Günü alarmcıları”, “ağaç severler” ve “yeşil histeri” ve “liberal saçmalık” yayıcıları olarak karalıyorlar.

Bu ülkedeki bazı çevreci aktivistler, kolluk kuvvetlerinin zımni hoşgörüsüyle, bilinmeyen saldırganlar tarafından gerçekleştirilen terörist saldırıların hedefi oldular.[11] Nijerya gibi ülkelerdeki otokratlar, kirletici petrol şirketleriyle iş birliği içinde, çevrecilere karşı acımasız bir savaş başlattılar ve popüler lider Ken Saro Viva’yı asmaya kadar gittiler.

Son yıllarda, Kongre içindeki ve dışındaki muhafazakârlar, şirket lobicilerinin de desteğiyle, aşağıda sıralanan sorunlar konusunda Çevre Koruma Kurumu’nun adımlarına mani olacak tedbirler aldılar:

1. Zehirli dolgu malzemelerini göllerden ve limanlardan uzak tutulması;

2. Rezerv olarak ayrılması planlanan sulak alanların korunması;

3. Ozon tabakasını incelten kloroflorokarbonların üretiminin yasaklanması;

4. Temiz su ve temiz hava standartlarının belirlenmesi;

5. Alaska’daki bozulmamış Arktik vahşi yaşam sığınağının petrol ve doğal gaz sondajına açılmasına mani olunması;

6. Kanalizasyonun nehirlerden ve plajlardan uzak tutulması ile ilgili fonların temini;

7. Milli parkların özelleştirilmesine mani olunması;

8. Kalan birkaç eski ormanın sınırsız ağaç kesimine teslim edilmemesi;

9. Nesli Tükenmekte Olan Türler Yasası’nı yürürlükten kaldıracak önlemlere mani olunması.

Özetle, açıktan beyan ettikleri niyetleri şu: ne kadar yetersiz olursa olsun, tüm çevresel korumalarımızı yok etmek.

Muhafazakârlar, çevresel bir krizin olmadığını savunuyorlar. Teknolojik ilerlemeler, giderek daha fazla insanın hayatını iyileştirmeye devam edecek.[12] Zenginlerin ve muktedirlerin intihardan gayrı bir anlamı olmayan bu çevre karşıtı yolu yürüdüklerini merak edenleriniz olabilir. Zenginler ve muktedirler, sosyal yardımları, kamu konutlarını, kamusal eğitimi, kamusal ulaşımı, sosyal güvenliği, herkese ücretsiz sağlık hizmeti programını ve yoksullara sağlık yardımını ortadan kaldırabilirler, çünkü kendileri ve çocukları bundan mahrum kalmayacaklar; kendileri için özel hizmetler temin etmek için fazlasıyla yeterli imkânlara sahipler. Ancak çevre farklı bir hikâye. Varlıklı muhafazakârlar ve şirket lobicileri, herkes gibi aynı kirlenmiş gezegende yaşıyor, aynı kimyasallaştırılmış yiyecekleri yiyor ve aynı zehirli havayı soluyorlar.

Aslında, herkes gibi yaşamıyorlar. Düşük ve orta gelirli bölgelere göre havanın biraz daha iyi olduğu yerlerde ikamet ederek farklı bir sınıf gerçekliği yaşıyorlar. Organik olarak yetiştirilen ve özel hazırlanan yiyeceklere erişebiliyorlar. Ülkenin zehirli çöplükleri ve otoyolları genellikle onların gösterişli mahallelerinde veya yakınlarında bulunmuyor. Böcek ilaçları ağaçlarına ve bahçelerine dökülmüyor. Ormanların tamamen kesilmesi onların çiftliklerini, arazilerini ve tatil yerlerini ıssız kılmıyor. Kendileri veya çocukları kanser gibi korkunç bir hastalığa yenik düştüğünde bile, trajediyi çevresel faktörlerle ilişkilendirmiyorlar; oysa bilim insanları, artık çoğu kanserin insan kaynaklı nedenlere bağlı olduğunu düşünüyorlar. Daha büyük bir sorun olduğunu inkâr ediyorlar, çünkü bu sorunu kendileri yaratıyorlar, üstelik servetlerinin büyük bir kısmını buna borçludurlar.

Peki, ozon tabakasının incelmesi, küresel ısınma, kaybolan toprak ve ölen okyanusların getirdiği ekolojik bir kıyamet tehdidini nasıl inkâr edebilirler? Egemen elitler, kendi yaşamları da dâhil olmak üzere, yeryüzündeki yaşamın yok olmasını mı istiyorlar? Uzun vadede, herkes gibi onlar da kendi politikalarının kurbanı olacaklardır. Ancak, hepimiz gibi, uzun vadede değil, burada ve şimdi yaşıyorlar. Egemen çıkarlar için, küresel ekolojiden daha acil ve daha büyük bir endişe kaynağı söz konusudur: Küresel sermaye birikimi. Biyosferin kaderi, kişinin kendi yatırımlarının kaderiyle karşılaştırıldığında soyut bir kavramdır.

Dahası, kirlilik kazandırırken, ekoloji maliyetlidir. Bir şirketin çevre korumalarına harcaması gereken her dolar, kazançtan bir dolar eksik demektir. Çevreyi bir lağım çukuru gibi ele almak, her yıl atmosfere binlerce yeni zararlı kimyasal salmak, ham endüstriyel atıkları nehre veya körfeze boşaltmak, su yollarını açık kanalizasyonlara dönüştürmek daha kârlı. Bir topluluğun yanından geçen bir nehri (ki zaten orada şirket kirleticileri yaşamıyor) korumanın uzun vadeli faydası, ekolojik olarak maliyetli üretim biçimlerinden gelen anlık kazanç kadar ağır basmıyor.

Güneş, rüzgâr ve gelgit enerjisi sistemleri ekolojik felaketi önlemeye yardımcı olabilir, ancak zengin petrol kartelleri için felaket getirecektir. Dünyanın en büyük on sanayi şirketinden altısı, öncelikle petrol, benzin ve motorlu araç üretimiyle uğraşıyor. Fosil yakıt kirliliği milyarlarca dolarlık kâr anlamına geliyor. Ekolojik olarak sürdürülebilir üretim biçimleri bu tam da kârları tehdit ediyor.

Kendisi için muazzam ve yakın bir kazanç, genel halk tarafından paylaşılan yaygın bir kayıptan çok daha cazip bir husustur. Bir ormanı çorak bir araziye dönüştürmenin maliyeti, kereste hasadından gelen karlara kıyasla çok az önem taşır.

Bir yandan anlık özel kazanç, diğer yandan uzak kamu yararı arasındaki bu çatışma, bireysel tüketici düzeyinde bile işliyor. Dolayısıyla, uzun vadede motorlu taşıt kullanmamak kişinin çıkarınadır; çünkü motorlu taşıt, diğer herhangi bir tüketim maddesinden daha fazla çevresel yıkıma katkıda bulunur. Ancak işe gitmek veya yapılması gereken başka şeyleri yapmak için acil bir ulaşım ihtiyacımız var, bu yüzden çoğumuzun otomobil sahibi olmak ve kullanmaktan başka seçeneği yok.

“Araba kültürü”, ekolojik krizin öncelikle insanın kendi yuvasını kirletmesiyle ilgili bireysel bir mesele olmadığını gösteriyor. Çoğu durumda, araba kullanma “seçimi” aslında bir seçim değildir. Ekolojik olarak verimli ve daha az maliyetli elektrikli araba toplu taşıması, otuzlardan beri otomotiv, petrol ve lastik endüstrileri tarafından ülke çapında yürütülen kampanyalarla kasıtlı olarak yok edilmiştir. Ulaşım sektöründe yer alan şirketler, kamu için tüketim maliyetlerini ve kendileri için karları en üst düzeye çıkarmak için “Amerika'yı tekerlekler üzerinde” hareket ettirdiler ve çevreyi veya başka herhangi bir şeyi umursamadılar.

Dev çokuluslu şirketlerin muazzam çıkarları, ekolojik kriz hakkındaki felaket tellallarının tahminlerinin önüne geçiyor. Sağduyulu iş adamları, çevreyle ilgili “histeriye” kapılmayı reddediyor ve sessizce servetlerini artırmayı tercih ediyorlar. Ayrıca, her zaman tüm kanıtlara karşı çıkacak ve henüz kesin bir sonuca varılmadığını, alarmcıları destekleyecek kesin bir kanıt olmadığını söyleyecek birkaç uzman bulunabilir. Bu durumda kesin kanıt, ancak geri dönüşü olmayan noktaya ulaştığımızda ortaya çıkacaktır.

Ekoloji, kapitalizmi derinden altüst eder. Açgözlü ve denetimsiz üretim yerine planlı, çevresel olarak sürdürülebilir üretime ihtiyaç duyar. Yapay olarak teşvik edilen, sürekli genişleyen tüketimcilik yerine ekonomik tüketimi gerektirir. Kârlı, yüksek maliyetli ve kirletici enerji sistemleri yerine doğal, düşük maliyetli enerji sistemlerini savunur. Ekolojinin kapitalizm üzerindeki etkileri, kapitalistin düşünebileceğinden çok daha korkunçtur.

Bir zamanlar sınıfsal çıkarlarının tehdit edildiği korkusuyla demokrasiyi yok etmek için Kara Gömleklileri işe alanlar, “eko-teröristlere” karşı da aynı şeyi yapmaktan çekinmiyorlar. Kızıllara karşı acımasızca savaş açanlar, Yeşillere karşı savaş açmaktan da çekinmiyorlar. Bize yoksulluk ücretleri, sömürü, işsizlik, evsizlik, kentsel çürüme ve diğer baskıcı ekonomik koşulları getirenler, bize ekolojik kriz getirmekten de pek endişe duymuyorlar. Zenginler, yaşadıkları Dünya’dan çok servetlerine bağlıdırlar; gezegenin kaderinden çok servetlerinin kaderiyle ilgilenirler.[13]

Çevreci mücadele, sınıf mücadelesinin bir parçasıdır; bu gerçek, birçok çevrecinin gözünden kaçmış gibi görünüyor. Yaklaşan ekolojik kıyamet, sınıfsal bir eylemdir. Azınlığın yararına ve çoğunluğun hilafına yaratılmıştır. Sorun şu ki, bu sefer sınıf eylemi hepimizi sonsuza dek yok edebilir.

Servet ve iktidar arasındaki ilişkide, tehlikede olan sadece ekonomik adalet değil, demokrasinin kendisi ve biyosferin hayatta kalmasıdır. Ne yazık ki, demokrasi ve ekolojik sağduyu mücadelesi, sınıfı modası geçmiş bir kavram olarak ele alan ve kapitalist gücün gerçeklerinden başka her şeyi düşünmeye hazır görünen modaya uygun hareket, özel bir jargona sahip, “sınıf olmaz”cı teorisyenlerce ilerletilemez. Bu konuda, karşı çıktıklarını iddia ettikleri baskın ideolojiden pek farklı değillerdir. Bu gezegene geri dönmesi gerekenler onlardır.

Olayları nihayetinde daha iyi bir yöne çevirebilecek tek karşıt güç, bilinçli ve seferber olmuş bir yurttaş kitlesidir. Eksiklikleri ne olursa olsun, halk en büyük umudumuzdur. Aslında, biz de onlarız. İktidar çevrelerinin hâlâ siyah gömlek giyip giymemesi ve rakiplerinin Kızıllar olup olmaması önemli değil, mücadele, tüm tarih boyunca devam ettiği gibi bugün de devam ediyor, tüm yoğunluğu ve şiddetiyle yarına uzanıyor.

Michael Parenti

[Kaynak: Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 141-160.]

Dipnotlar:
[1] Yönetici sınıfın elindeki kaynaklar ve sahip olduğu nüfuz meselesini detaylı ele alan bir çalışma için bkz.: Michael Parenti, Democracy for the Few, 6. Baskı (New York: St. Martin’s Press, 1995).

[2] GATT ile ilgili bir tartışma için bkz.: Michael Parenti, Against Empire (San Fransisko: City Lights Books, 1995).

[3] Aronowitz ve diğer bazı "sol" akademisyenler, "kültürel çalışmalar" adı verilen bir alanda aşırı kuramsallaştırılmış açıklamalar üreterek Marksizme karşı mücadele ediyorlar. Sıklıkla anlaşılması güç olan yazılarının gerçek dünyayla nadiren bağlantı kurduğu, 1996 yılında kendisi de solcu olan fizikçi Alan Sokal tarafından gösterildi. Sokal, kültürel çalışmalar parodisi niteliğinde bir yazıyı Aronowitz’in, abartılı sözcük kullanımı, ukala iddialar ve akademik üstünlük kurma konusunda uzmanlaşmış makalelere adanmış dergisi Social Text’e gönderdi. Sokal’ın yazısı, anlaşılması güç ama moda olan jargonla, Jacques Derrida ve Aronowitz’in kendisi gibi isimlere dipnotlu atıflarla doluydu. Yazı, “kuantum kütleçekimindeki son gelişmeler", “uzay-zaman çokluğu” ve “önceki bilimin temel kavramsal kategorileri”nin “gelecekteki postmodern ve özgürleştirici bir bilimin içeriği için derin sonuçlar doğuran” “sorunlu ve göreceli hale gelmiş” bir epistemik açıklaması” olduğunu iddia ediyordu. Social Text dergisinin yayın yönetmenleri, yazıyı okuyup ciddi bir katkı olarak kabul ettiler. Yayınlandıktan sonra Sokal, yazının “kanıt veya mantık standartlarına uymak zorunda olmayan” uydurma bir saçmalıktan ibaret olduğunu ortaya koydu. Aslında, derginin yayın yönetmenlerinin kendilerinin de iddialı ve abartılı söylemlere o kadar derinden dalmış olduklarını, gerçek bir düşünsel-teorik çaba ile aptalca bir parodi arasında ayrım yapamadıklarını gösterdi. Aronowitz ise Sokal’ı “okumamış ve yarı eğitimli” olarak nitelendirerek, karşılık verdi (New York Times, 18 Mayıs 1996). Bu noktada akla Robert McChesney’nin şu yorumu geliyor: “Bazı üniversitelerde ‘kültür çalışmaları’ terimi, sürekli espri konusu haline geldi. Yarım yamalak araştırmayı, kendini övmeyi ve gülünç bir iddiayı ifade ediyor. En kötü ihtimalle, bu yeni moda kültür çalışmalarının savunucuları, çalışmalarını savunamıyorlar, bu yüzden artık denemiyorlar ve eleştirmenlerinin kanıt, mantık, bilim ve rasyonellik gibi modası geçmiş kavramlara takılıp kaldığını iddia ediyorlar” (Monthly Review, Mart 1996). Bana göre, kültürel çalışmaların başlıca etkilerinden biri, Aronowitz ve arkadaşlarının esnemesine neden olan “modası geçmiş” şeyler olan sınıf iktidarının hayati gerçeklerinden dikkati uzaklaştırmaktır.

[4] En iyi örnekler için, bu ülkedeki meslektaşları tarafından saygıyla karşılanan Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe gibi solcu anti-komünist teorisyenlerin şişirilmiş, iddialı yazılarına bir bakın. Son zamanlarda “her şeye varım ama sınıf olmaz” diyen solcu aydınlar nezdinde moda haline gelmiş olan “postmodernizm”, modern zamanların rasyonellik ve kanıt ilkelerinin artık geçerli olmadığını; uzun süredir var olan ideolojilerin, politik ekonomi ve tarihin büyük bir kısmı gibi, önemini yitirdiğini; sınıfsal ve şirketlere ait güçlere yönelik güvenilir bir eleştiri geliştirmenin mümkün olmadığını savunuyor. Yeni “anlamlar” arayışında olduğunu iddia eden postmodernizm, hem sağ hem de soldaki eski sınıf karşıtı teorilere benziyor. Tartışma ve eleştiri için bakınız: Yayına Hz.: Ellen Meiksins Wood ve John Bellamy Foster, In Defense of History (New York: Monthly Review Press, 1977).

[5] Dissent, New Republic, New Politics, Telos, In These Times ve Democratic Left gibi solcu olduğunu iddia eden bazı yayınlar, çoğu zaman anti-komünizm, anti-Marksizm ve elbette anti-Sovyetizm konusunda herhangi bir muhafazakâr paçavra kadar uzlaşmaz olabiliyor.

[6] Solcu olduğunu iddia edenlerden biri de John Judis’tir; Marksizm konusundaki etkileyici cehaleti, onu “hümanist” Marksistler ile “basit fikirli ekonomik deterministler” olan Marksistler arasında ayrım yapmaktan alıkoymaz (In These Times, 23 Eylül 1981). Judis’e göre, ikincisi, kültürel koşullara ve siyasi yapılara herhangi bir önem yükleyememektedir. Bu tanıma uyan hiçbir Marksist tanımıyorum. Ben, şahsen çeşitli kitaplarımda kültürel ve siyasi kurumları ayrıntılı olarak ele alıyorum, ancak kültürü genel manada şirketlere ait bir mülkiyet ve kontrol sistemine bağlı olarak ele alıyorum; bkz.: Michael Parenti Power and the Powerless (New York: St. Martin’s Press, 1978); Make-Believe Media: The Politics of Entertainment (New York: St. Martin’s Press, 1992); Inventing Reality: The Politics of News Media, 2. Baskı (New York: St. Martin’s Press, 1993); Land of Idols: Political Mythology in America (New York: St. Martin’s Press, 1994 ve Dirty Truths (San Fransisko: City Lights Books, 1996).

[7] Ollman, Marx’ın analitik çerçevesinin kafasından tamamen ortaya çıkmadığını belirtiyor. Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları ve Alman İdeolojisi gibi daha önceki eserlerinde Marx, Marksist olma sürecindedir ve kapitalizmin tarihsel anlayışını, felsefi eğitimine ve neo-Hegelcilere yönelik eleştirilerine daha fazla dayanarak bir araya getirmektedir. Daha önceki yazılarında daha yaygın olsa da, yabancılaşma ve diyalektik dili gibi kavramlar, Kapital de dâhil olmak üzere tüm eserlerinde yer almaktadır; bkz.: Bertell Ollman’ın yakında yayınlanacak makalesi: “The Myth of the Two Marxs”; ayrıca David McLellan, The Young Hegelians and Karl Marx (Londra: McMillan: 1969).

[8] “Her şeye varım ama sınıf olmaz” diyen çoğu teorisyenin gerçek emekçilerle gündelik ilişkileri ve mesaileri epey sınırlıdır. Bu da muhtemelen onlarda işçi sınıfının önemsiz olduğuna dair izlenimin oluşmasına katkıda bulunmaktadır.

[9] Bu nedenle, çevreyi, işçilerin yaşamlarını ve tüketici sağlığını koruyacak yasalara sahip olmak gerekli ve arzu edilirdir, çünkü büyük işletmeler, bu tür şeylere tümüyle kayıtsızdır ve kârlarını azalttıkları ölçüde, kamu yararı adına düzenlemelere karşı açık bir düşmanlık beslerler. Bazen şirketlerin gücünün ne kadar ahlaksız olduğunu unutuyoruz.

[10] Nüfus patlamasına son vermek, kendi başına ekosferi kurtarmaz, ancak son vermemek, gezegenin karşı karşıya olduğu tehlikeleri büyük ölçüde artıracaktır. Çevre, ancak belirli sayıda insan için kaliteli bir yaşamı sürdürebilir.

[11] Bir örnek vermek gerekirse: FBI, 1990 yılında çevreciler Judi Bari ve Darryl Cherney’nin bir araba bombasıyla ciddi şekilde yaralanmasının ardından tutuklamaları hızla gerçekleştirdi. Bari ve Cherney’yi “radikal aktivistler” olarak adlandırarak tutukladı ve bombanın onlara ait olması gerektiğini iddia etti. İkisi de uzun zamandır sivil itaatsizlik eylemlerini açıktan savunan insanlardı. Suçlamalar sonunda delil yetersizliğinden dolayı dava düştü. (Bomba, sürücü koltuğunun altına yerleştirilmişti.) FBI, başka şüpheli ismi vermedi ve saldırıyla ilgili gerçek bir soruşturma yapmadı.

[12] Forbes'ta (14 Ağusos 1995) yayınlanan bir kapak yazısı, “sağlık korkusu endüstrisini” alaya alıyor ve okuyuculara yüksek oranda kimyasallaştırılmış ve yağ dolu abur cuburların sağlık için tamamen güvenli olduğunu garanti ediyor. Derginin sahipleri ve kurumsal reklamverenler, insanların kurumsal sistem tarafından sunulan ürünleri sorgulamaya başlarsa, sistemin kendisini de sorgulamaya başlayabileceklerinin farkındalar. Forbes’un kendisini “kapitalist bir araç” olarak tanımlaması boşuna değil

[13] Haziran 1996’da İstanbul'da düzenlenen bir BM konferansında konuşan Fidel Castro şunları kaydetti: “Gezegeni neredeyse yok eden ve havayı, denizleri, nehirleri ve toprağı zehirleyenler, insanlığı kurtarmakla en az ilgilenenlerdir.”

Rezistansı Bulmak



Yalçın Hoca’nın “Sabetayizm” çalışmalarının bu döneme oturtularak incelenmesi açıklayıcı olabilir.

İki hapisliği arasında, 2000’lerin başları İzmir’e bir konferans için gelmişti. Bornova-Ulusoy terminalinden Ankara’ya yolcu etmek üzere çay içip beklerken dayanamayıp biraz tepkisel bir biçimde birden, “Nereden çıktı bu Sabetayizm be Hocam, sınıfsal bakışın altı biraz oyulmuyor mu?” deyivermiştim.

Bilimsel ve politik bir gücün, uğraştığı nesnesine en coşkulu halinde bile mesafe koyabilme yeteneğinden çıktığını gösteren cevabı çok ilginçti. Çok sakince bardağından bir yudum almış, uzaklara bakar gibi gözü sabitlenmiş ve normalde pek işitmediğimiz halde bir hapishane anısını anlatmaya başlamıştı:

“Eylül darbesinden sonra Sultanahmet’te koşullar çok kötüydü, bölük bölük solcu koğuşlarımıza getirilip boca ediliyordu. Bir yandan cezaevinde tek tip giysi atıp duruyorlar önümüze; bunun için biz de iç çamaşırlarıyla direniyoruz; üstümüzdekileri alıyorlar ama verdiklerini biz giymiyoruz; üşüyoruz, kış, ama direnişi kimse bozmuyor. Sonra kalabalık koğuşun içinde biri kalktı, o atlet donlu haliyle duvarları yoklamaya başladı. Aklını yitirmiş biri ya da performatif bir gösteri yapan dansçı gibi duvarları okşuyor, tıklıyor, dinliyordu. Yanımdakine ‘Ne yapıyor?’ der gibi bakınca, ‘Hocam, daha önce yatanlardan haber geldi, burada bir zula varmış, onu bulmaya çalışıyor.’ dedi. Nefesimizi tutmuş, onu izliyorduk. Bir-iki saat sonra birisinin omzuna çıkıp yukarı yerleri okşarken birden ‘Buldum’ diye gürledi. Gerçekten tıkladığı yerin arkası boş gibiydi, tok bir ses geliyordu. Neyse, dikkatle ve tekrar kapatınca belli olmayacak şekilde duvara cerrahi bir işlem uyguladılar. Oyuğun içinden kablonun ucuna bağlanmış metal bir iletken çıktı. Yanımdaki yoldaş, hemen bunun bir rezistans olduğunu söyledi. Sonra bununla su ısıtıldı, buharlı bir sistem kuruldu, bir zafer çorbası yapıldı, hastalar iyileşip ayağa kalktı, direnişe büyük bir güç geldi.

Hasip, bütün sendikaları düşürdüler, partileri dağıttılar, yasaları ilga ettiler, öğretmenleri bayağılaştırdılar, Üniversiteleri boşalttılar, işçi sınıfını her şeye razı hale getirdiler; ne yapayım? Ya direnişi bırakacağım, ya boş boş direniyormuş gibi yaparak klasik lafları çiğneyeceğim ya da Sultanahmet’te gördüğüm deli direnişçi gibi kör duvarlarda bir rezistans bulacağım.

Ölene kadar teslim olmayacaksak, egemenleri rahatsız edecek, onların başına fırlatacak, yoksullarda yeniden bir araya gelme fikri oluşturacak yeni bir şey bulmak zorundayız.”

Egemenlerin hepsinin birbiriyle akrabalığını ortaya koyuyoruz. Sınıfsallığı oymak değil de dürtmek diyebilirsin” dedi. Sonra bize sarılıp otobüsüne bindi.

Hasip Akgül
7 Mart 2021
Kaynak

, ,

Aliye

Bugün çıkıp “NATO, emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin terör örgütüdür” [EMEP Başkanı] demelerine, “NATO’ya hayır” diye bağırmalarına bakmayın. Üç gün sonra yeniden Utku Çakırözer’in[1] ve Ziya Pir’in[2] emrine girecekler. Herkes, yeniden CHP’de hizalanacak, emperyalizmden medet umacak. “Kürtlerin, Beluçların ve diğer halkların bu savaşı devrimci fırsat olarak değerlendirerek özgürlük alanları yaratmaları haktır”[3] diyen kişinin tek teorisi ve tek siyaseti, emperyalizme uşaklıktır. Çeviri ücretini bile emperyalizmden alan sitenin NATO karşıtlığı, yalandır.

Bu örgütler, daha dün “Tayyip Amerika’ya giremez” diyorlardı. Amerika’dan konuşuyorlardı, onun safında olduklarını ima ediyorlardı. Amerika’dan ve NATO’dan yardım dileniyorlardı. BM’ye, AB’ye ve NATO’ya “bizi Tayyip’ten kurtarın” diye mektup yazıyorlardı. TV kanallarında, sosyal medyada ve gazetelerinde “AKP, ülkemizin Batı’yla ilişkilerini bozuyor” diye serzenişte bulunuyorlardı.

Bugün NATO protestolarının birinci sebebi, Tayyip’in Amerikan çizgisiyle al-verli ilişki içine girmesi. Düne kadar “AKP, Batılılaşmanın önünde engel” diyenler, yalandan çark ettiler. Yarın AKP eleştirel konum alsın, “Batı da Batı” diye feveran etmeye başlarlar.

İkinci sebep, Trump’ın NATO’ya yönelik çıkışları. AB içi gerilimler, Avrupa’nın Rusya ile üleşilmesi ihtimali. Üçüncü sebep, küçük burjuvanın, bütçeden NATO’ya daha fazla pay ayrılması talebine yönelik “malımı bölüşmem” diyen liberal tepkisi. Küçük burjuva, yeni koruyucu zırhlar arayışı içinde. Halka, işçi sınıfına ve ezilenlere güvenemez. O zemini yok etmek için çaba harcamaya mecbur.

Bu solcuların hamisi ve efendisi Almanya, her şey askerileştiriyor. Ülke dışına çıkan bile ordudan izin almak zorunda kalacak. Yeşiller Partisi liderleri askeri eğitim alıyorlar. Amerikan üslerini söküp atma talebini dillendirmekse sağcı partilere kaldı. Solcular, “İsrail’i savunma”nın derdinde. TİP, o liberal solculara kadro devşiriyor. Hep birlikte Filistin hareketiyle mücadele ediyor. Bu koşullarda siyasetlerini ve ülkeden çıkacakları günleri Alman ordusuna bildirmek zorunda olanların NATO karşıtlığı, yalan. Buranın gerçek halk mücadelelerinin içinde yetişmiş altmış ve yetmişli kadroların yapıp ettiklerinin arkasına saklanmalarının bir anlamı kalmadı.

Halk türkülerini aşağılayan, halkın dinine küfreden, Avrupa’nın klasik müziğini göklere çıkartan Yaşar Ayaşlı’nın küçük burjuva solculuğunun da bir anlamı kalmadı. “Biz de Mahirler gibi direniriz, ne var ki”[4] diye bugünde reklâm yapmanın bir anlamı yok. Mahir’i ölümü göze alıp öznel iradeye hapsedenler kör, köreltici. Ayaşlı’nın hapishanede gösterilen direşkenliği kendi yoldaşları bile artık “gericilik” kabul ediyor.

Filistin 36 filminin bir sahnesinde İngiliz sömürge valisi, “bu Araplar bireyden fazla topluma önem veriyorlar” diyor. O toplum algısını ve pratiğini parçalamak için Siyonistlere silah dağıtılıyor. Birey, burjuvayı, tekelleri ve sermayeyi ifade ediyor. Onun için yollar açılıyor.

Bugün sol, AKP’nin karşısına o İngiliz valisinin bireyini çıkartıyor. Ona karşı siyaseti ve mevzii bu bireycilik üzerinden inşa ediyor. İngilizcilik, bu damardan ilerliyor. Her şey, Mahir denilen bireye kapatılıyor. Mahir’i Elrom’u kaçırmaya iten nesnel gerçeklik, çöpe atılıyor. Çünkü bugünkü İran’a yönelik savaşta Mahirce bir eylemliliğin önü alınmak zorunda. Mahir, bu nedenle kuşatılıyor. Kızıldere’deki Mossad birimi, kendi solunu imal ediyor.

2004’te Bilgi Üniversitesi’nde TKP’liler, düzen kendi işini görecek komünist partiyi imal etsin diye Mustafa Suphi’lerin Dönüşü isminde sempozyum düzenliyorlardı. O düzen, o nedenle Barış Yıldırım gibi liberallere Mahir’i akademik çalışmanın konusu haline getirme emrini veriyor. “Suni denge” kavramının altını, sağını solunu boşaltmak için türlü taklalar atılıyor.

Mahir, Kızıldere’den sonra bir kez daha kuşatma altında.

Çevreleniyor, çerçeveleniyor, çitleniyor, belirli bir kalıba dökülüyor. Bir taraf, AKP’yle görüşmelerin, bir taraf CHP taşeronluğunun sınırlarına hapsetmeye çalışıyor. Bugünün nesnel gerçekliğinde herkes birilerinin bireyine yol açmaya, onun yolunu temizlemeye, o yola bekçilik etmeye çalışıyor. Buna, “sosyalizm”, “solculuk”, “devrimcilik” diyorlar. Bunlar, halktan, ezilenden ve işçi sınıfından kopartılıyor.

Abdülhamit tartışması, bu düzlemde gündeme getiriliyor. Otuz yıl önce Perinçek’in yaptığını yapıyorlar. Üretim güçlerinin gelişiminde burjuvaziye veya devlete halel gelmesin diye uğraşıyorlar. Herkes, ekonomist, “herkes üretim güçleri gelişsin de yolumuz açılsın”cı. Sadece hangi bireyi öne çıkartacakları konusunda anlaşamıyorlar. Devletin imal ettiği bireyle sermayenin imal ettiği birey arasındaki it dalaşının bir anlamı bulunmuyor.

Rockhill’in “emperyal Marksizm” veya “entelektüel emperyalizm”[5] dediği şeyin Türkiye mümessilliğini Birikim, Dipnot, Ayrıntı hattında aramak gerekiyor. Kaypakkayacılık alanına Dev-Yol müdahalesiyle uzatılan kol ise Teori vs. Politika. Bugün Küçükömer’i eleştiren Ayaşlı, kitabını bu derginin çakma Ayrıntı olma çabası içindeki hırsız yayınevinden çıkartmış, yazılarını bu dergiye vermiştir. Yeni yönelimde Ayaşlı, Kur’an’a ve Müslüman’a küfretmeye mecburdur. O Filistin toprağına çıkartma yapmış işgalci birey sürüsüne çoban olmanın derdindedir. Herkes, emperyalizmin ve Siyonizmin ilerleyişine asker edilmiştir. Mahir tabii ki tasfiye edilmelidir.

Vaktiyle Güney Afrikalı devrimci Steve Biko’nun kitabını sansürleyerek yayımlayan Dipnot yayınları, namlusunu Mahir’e çevirmiştir. Eleştirilere verdiği cevapta Çayan’a dair farklı yorumların zenginlik olduğunu söylüyor. Bu tüketimci kapitalist anlayış, akla İsmet Özel’in “İnsan için önüne çıkan bütün yollar ‘yürünebilir’ yollar ise, o insan artık kaybolmuştur” sözü geliyor. Mahirleri sulandırma çabası, bugünün savaş ve kriz gerçekliğinde idrak edilmeli. Onları bireysel hezeyana, yoruma, yola indirgeme çabası, kolektif ve nesnel niteliklerini silme amacını güdüyor.

Bu zeminde, sol, yirmi yıldır AKP’nin karşısına bireyi çıkartabiliyor. Onu burjuvazi ve devlet adına Müslümanı dövmek için fırsat ve bahane olarak kullanıyor. Mahirler, bu düzlemde istismar ediliyor, reklâm ve pazarlama materyaline dönüştürülüyor. Gerçeğinden ve özünden kopartılmış Mahir’in bugünde dolaşmasına ve dövüşmesine izin verilmiyor. Birey ve liberalizm adına bir yerlere sözler vermiş solcular, Mahirleri öldürmeye mecbur.

Tayyip, yıllar önce efendilerine “kişisel olan benim için kutsal, ona asla dokunmayacağım” diye söz vermiş, “ben muhafazakâr demokratım” demiş. Hâlâ solcular, laiklik ninnisi mırıldanıyorlar. Sol, o laiklik vurgusuyla bölgeden, Arap’tan, Fars’tan, Doğu’dan, Filistin’den kopacağını sanıyor. Koptuğuna dair bir yerlere sözler veriyor. Koptukça İran’ın direnişi karşısında içten içe İsrail ve ABD’nin zaferi için dua ediyor. Hepsi de “solun İslamcılarla kurduğu şeytani ittifaka son vermeliyiz” emri uyarınca siyaset yürütüyor. Yazdıkları Filistin kitabında bile “bizim bu namaz kılan, geri kalmış insanların yaşadığı yerde ne işimiz var” deniliyor. Denizler, o kirden arındırıldıktan sonra, buranın çıkarları için kullanılıyor.

Şimdi CHP kucağına koşmayanı dövdükleri için Ayaşlı da dümenini bu hatta kırmış görünüyor. Yeni politik birliktelikleri, “iki emperyalist kamp”tan azade bireyleri çağırıyor. İşçi sınıfına ve bölge halklarına ABD emperyalizmi ve Siyonizm gölgesine sığınmaya davet ediyor.

Ayaşlı, Küçükömer’i Kaypakkaya ile sentezleyen dergide yazdı, kitabını onlara bastırdı. “Bizim gelenek” dediği, “iki blok var, bizim kendi bayrağımız var” diyen Köz’le dolaşıyor.[6] Dünün yalancı Stalinisti, kripto-Troçkistiyle geziyor. Teorik ölçü nedense Birinci Dünya Savaşı üzerinden çekiliyor. İkinci Savaş süresince Sovyetler'i yıkmak için uğraşanların yanına hizalanılıyor. İran, bu kripto ve aleni Troçkistlere göre değerlendiriliyor.

İki emperyalist blok arası kavgadan söz eden, sinsi Natocu, utangaç Pentagoncudur. Emperyalizmi, asıl hedefi flulaştıranlar, “herkes emperyalist canım”cılar, doğrudan emperyalizme hizmet ediyorlar.

Devlette ve burjuvazide cisimleşmiş birey, Kutsal ve Vaat Edilmiş topraklara çıksın diye uğraşan solcular, NATO’cu, Pentagoncu, CIA-Mossadcı olmaya mecbur. Onları gizli yoldaşları olarak görüyorlar. Bu solculuk, devletin bireyini kirletti diye kapitalizme lafta eleştirmekten, burjuvanın bireyini kirletti diye emperyalizmi eleştiriyormuş gibi yapmaktan ibaret. Dönüp dolaşıp kendi bireyliklerini kuran güce ve iradeye hizmet ediyorlar.

O nedenle, EMEP, burjuvaziden ve devletten ari kılınmış bir gulyabani gibi resmediyor Trump’ı. böylelikle, ABD’deki Demokrat Parti ile İngiltere’deki İşçi Partisi çizgisine bağlanıyor. Oralardan çok fon geleceğini düşünüyor. Vekiline “Doğu Avrupalı gazeteci” denilerek bu yüzden Sorosçular ödül veriyorlar.[7]

Kimse sorgulamıyor: Ertuğrul Kürkçü, Paris Komünü’nü çevrelemeye, çerçevelemeye, burjuvazinin kalıbına dökmeye mecbur.[8] Onu küçülmecilik üzerinden okuyan Kürkçü, “İran’ı taş devrine döndüreceğim” diyen Trump’a bağlı. Emperyalizmin “haydut devlet” dediği yapılara yönelik, kalkınma sürecini baltama, ortadan kaldırma amaçlı saldırıları için ideolojik kılıf örüyor. “Zaten küçülmeliyiz, dümdüz edin İran’ı” diyor.

Sol, emperyalizm eti yasaklayacaksa veganlaşıyor. İşsizlik artıyorsa “çalışmak kölelik” diyor. Bir 28 Şubatçı olarak Erhan Nalçacı, emperyalistlerin emirlerini Kovid döneminde bilfiil yerine getiriyor. Üstelik komünist düzende halka böcek yedirmeyi vaad ediyor.[9] Bugün asıl NATO’culuğu buralarda aramak gerekiyor.

Deniz Gezmişler, 6. Filo’ya karşı miting düzenliyorlar. Ekibin bir tarafında Harun Karadeniz ve TİP’liler var. Denizler, Dolmabahçe’ye inip gemiye saldırmayı öneriyorlar. Bu öneri reddediliyor, “sadece Taksim’de bağırıp dağılalım” deniliyor. Mitingde Denizler, Gümüşsuyu’ndan aşağı inmek için toparlanıyorlar. Önlerine ilk barikatı polis değil, TİP’liler kuruyor. “Bugün Ulaş Bardakçı’nın olduğu yerde olmak bizi gururlandırıyor” diyen Erkan Baş yalan söylüyor. Ömrü, siyasi ömrü, Bardakçı ve yoldaşlarını ezmek ve susturmakla geçti. O, Mahirler devrimci şiddet eylemi gerçekleştirince partiye yönelik suçlamalara verdiği cevapta açıktan Mahirleri polise ihbar eden Behice Boranlar’ın soyundan geliyor. Bu kuşatmanın ve ablukanın aşılması, tayin edilen çerçevelerin kırılması gerekiyor.

Eren Balkır
5 Nisan 2026

Dipnotlar:
[1] “Natocu Sol”, 15 Ekim 2025, İştiraki.

[2] “Görevim Gereği Yurt Dışına Çıkmalıyım Ama”, 21 Kasım 2016, Evrensel. Evrensel, emperyalizmin ajanı Kavala için ağıt yakarken bir başka ajanın NATO toplantısına katılamamasını dert ediniyor.

[3] Deniz Bakır, “Bizim Kendi Bayrağımız Var”, 1 Nisan 2026, Sendika.

[4] Yaşar Ayaşlı, “Post-Mahir Dönem Tartışmalarına Bir Katkı”, 2 Nisan 2026, Sendika.

[5] Marxlenin Pérez Valdés, “Gabriel Rockhill Söyleşisi”, 23 Mart 2026, İştiraki.

[6] “Savaştan Devrime Giden Yolu Açmak İçin”, 19 Mart 2026, Köz.

[7] Eren Balkır, “Emir Erleri”, 25 Temmuz 2024, İştiraki.

[8] Ertuğrul Kürkçü, “Komün Dersleriyle Geri Geliyor, 20 Mart 2026, Yeniyaşam.

[9] Kutay Sırıklı ve Özgür Selvi, “Beslenmede Önemli Hayvansal Proteinlerin Kaynakları”, 19 Nisan 2021, BA.

05 Nisan 2026

,

Zarfta Filistin’e Dost, Mazrufta Siyonizm Yanlısı

Alexandria Ocasio-Cortez’in (AOC) direnişe karşı çıkan, Filistin yanlısıymış gibi görünen politik konumu, Siyonizme işgali sürdürmek için fırsat sunuyor.

AOC’nin “demokratik sosyalizm”ine bir alternatif bulabilmek için, bu politikaların Filistin’e ve halk mücadelesinin diğer tüm alanlarına tam olarak neden zararlı olduğunu açığa çıkartmamız gerekiyor. Böylesi bir alternatifi ortaya koymak, sosyal demokratlara yönelik eleştirinin önemli bir parçasıdır, aksi takdirde, inandırıcı bir çözüm sunmadan aşırı solcu kalıplara teslim oluruz.

Bir Marksist olarak sosyal demokrat politikacıları eleştiriyorum fakat bir yandan da söz konusu isimlere destek sunanların genelde maruz kaldıkları tek “sosyalizm” versiyonun bu olduğunun da farkındayım.

İşçi sınıfına mensup Amerikalıları sosyal demokrasiden uzaklaştırmak, bugünün acil görevidir. Bu görevi ifa edebilmek için sosyal demokratların kendilerini hangi halk devrimi güçlerine karşı konumlandırdıklarına açıklık getirmek zorundayız.

Küresel anlamda bu güçler, ABD’nin emperyalist saldırganlığına karşı direniş savaşları yürüten kitle hareketleridir ve Filistin direnişi, AOC gibi liderlerin karşı çıktığı en önemli mücadeledir. Bu mücadeleye karşı olduklarını biliyoruz, çünkü bu “ilerici” liderlerin her biri, Filistin’in özgürlük mücadelesiyle aynı safta yer alma fırsatı bulduklarında, tam da işgalcinin tercih ettiği şeyi yaptılar. Bu politikacılar, Siyonizmin eşi benzeri görülmemiş bir varoluşsal tehlike içinde olduğu, ondan her zamankinden daha çok nefret eden bir dünya tarafından kuşatıldığı, onun yüzüne sevimli bir maske geçirebilecek sözcülere ihtiyaç duyduğu bir anda, Siyonizmi “ilericilik zemininde” aklama aracı olarak iş gördüler.

Z kuşağının büyük çoğunluğu, Siyonizmin iflah olmaz bir maraz olduğunu anladığı için, bu politikacılar, Filistin davasına her ihanet ettiklerinde kendilerini asıl tabanlarından daha da uzaklaştırıyorlar. Bernie Sanders ve AOC, Siyonist işgalcinin “savunma” amaçlı askeri teçhizatına para akıtılmasına devam edilsin diye alınan kararlara oylarıyla destek sudular. Belediye başkanları Zohran, işgalcinin var olma hakkı olduğunu söyledi. Böylelikle Siyonizm yanlısı bir konum aldı.[1]

Bugünlerde AOC, “ABD’nin, dış yardım politikası ile ilgili attığı tvitte, “İsrail hükümetinin masum sivilleri roket saldırılarından ve bombalardan korumak için kritik öneme sahip olduğu kanıtlanmış Demir Kubbe sistemini finanse edebileceğine inanıyorum” diyerek[2], işgale yapılan yardımlarla mücadeleye katkı sunmadığını, bundan sonra da sunmayacağını ortaya koymuş oldu.

AOC, Demir Kubbe’ye yapılacak yardımlar lehine oy kullanmayacağı vaadini dillendirirken, bir yandan da Gazze’deki direniş koalisyonuna karşı konum almayı ihmal etmiyor. AOC’nin dili, bu seçimin işgalcinin sömürgeci savaşını onun yardımı olmadan yürütebileceğine olan güveninden kaynaklandığını açıkça söylüyor. Bu durum değiştiğinde, yani kubbe kimseyi korumayacak hale geldiğinde AOC, diğer tüm “ılımlı” Siyonist liderlerle birlikte, işgalcilerin arkasında yer alacak.

AOC’deki oportünizmin ne kadar aleni olduğu göz önüne alındığında, AOC’nin “Filistin yanlısı” imajını muhafaza edebilmesi, Zohran’ın konumundaki birine göre daha zor. Ancak bu isimler, Filistin’le ilgili olarak her zaman bir kapı bekçisi rolü oynayacaklar. Bunun bir göstergesi de Zohran’ın, New York şehrinin BDS’yi uygulamaya koyması yönündeki seçim vaadini hâlâ yerine getirmiyor olmasıdır.

Bunun yerine Zohran, orta yolu seçti ve daha önce alınan BDS karşıtı bir önlemi geri çekti, geri adım attı. Bu yanlışa dikkat çekmemiz gerekiyor, zira, bu isimlerin Filistin konusunda gerçekten ilkeli hareket etmeleri durumunda ne kadar büyük bir etki yaratacaklarını ortaya koyuyor. New York’un BDS’yi benimsemesi, diğer şehirleri de aynısını yapmaya teşvik eden devasa bir domino etkisi yaratacaktır. Zohran’ın bu kadar büyük bir taban kazanmasını sağlayan da bu gibi heyecan verici beklentilerdi. Ancak bu beklentiler karşılanmıyor. Bu, Marksistlerin pek de memnun olduğu bir şey değil. Ülkedeki en büyük “sosyalist” fraksiyonun Gazze soykırımına karşı mücadeleyi engellediği gerçeğiyle yüzleşmek istemiyoruz. Biz, bu liderlere kuyrukçuluk yapmak değil, gerçek manada halk kitlelerinin kontrolünde olan bir mücadele biçimi ortaya koymak için varız.

Sadece kendi komünist partim olan Amerika Komünist Partisi’nden bahsetmiyorum. Bir parti, mücadelenin temel itici gücü olan kitlelerin çıkarlarını ilerletmek için bir araçtır. Filistin’in kurtuluş mücadelesinde, hesaba katmamız gereken asıl kitle, Filistin halkının kendisidir. Bu, Filistin toplumu içerisinde reformizm ve teslimiyetçiliği eleştirenlerin vurguladıkları bir husustur. Bunun bir örneği, Ahbar gazetesinin altında çok sayıda Filistinli ve Arap düşünürün imzasının bulunduğunu söylediği 10 Mart tarihli açıklamadır. Açıklamada şunlar söyleniyor:

“Kurtuluşa ve ulusal projeye dair anlayışlar, mülteci kampı, köy, hapishane hücresi, siper ve tünel gibi direnişin sürdüğü mahallerin gerçek maddi koşullarından yola çıkarak formüle edilmelidirler. İthal liberal çerçeveleri ve işbirlikçi güçlerin ve sömürgeci merkezin tercihlerine ve çıkarlarına göre tasarlanmış hazır formülleri reddediyoruz. Bu modeller, Arap toplumsal ve politik güçlerini gerçek mücadeleden kopartmak ve etkisiz hale getirmek için toplumsal mühendislik araçları olarak kullanılırken, düşman acımasızca hedeflerine ulaşmaya devam etmektedir. Gerçek kurtuluş, tam kurtuluşun ön koşulu olarak, bilişsel sömürgeciliğin ortadan kaldırılmasıyla başlar. [...]

Bu bildirge, ulusal karar alma yetkisini aracı ve temsilci olarak hareket etmeye alışmış elitlerden alıp, direnişi sürdüren ve fedakârlıklarıyla tarihi şekillendiren kitlelere ve toplumsal ortamlara iade etmeyi amaçlamaktadır. Bu, dilencilik siyasetinin ötesine geçerek, sömürgeci yapıların yıkılmasına yönelik bir çağrıdır.”[3]

Filistin direnişinin benimsediği tavır budur. Bizim hareketlerimizin de başarılı olabilmesi için bu tavrın bir benzerini benimsemesi gerekir. Filistin’in kurtuluş hareketinden ve Küresel Güney’deki diğer mücadelelerden örnek alarak, sermaye ile işbirliği yapan sahte müttefikleri redde tabi tutmalıyız.

1967’de Siyonistlerin toprakları gasp etmeleri sonrası Filistinli komünistler, Filistin’deki farklı ekonomik sınıflar içerisinde davalarına destek sunacak temel müttefiklerin kimler olduğunu belirlemeleri gerektiği sonucuna vardılar ve köleleştirilmiş proleterler ile mahpus kitleleri başa yazmaya karar verdiler. Bu sınıf sorununu ele almaya yönelik çalışma, mücadelenin o zamandan beri çok daha ileriye gitmesini sağladı. Amerikan halkının mücadelesi örneğinde bu uygulamayı hayata geçirmemiz, Filistin’de ve diğer tüm ülkelerde bu tür işçi sınıfına mensup güçlerle aynı safta yer almamız, aynı zamanda ülke içinde en önemli sınıf müttefiklerimizin kimler olduğunu belirlememizi sağlayacaktır.

Profesyonel-yönetici sınıfıyla uyum sağlamayı amaçlayan ve bu emperyalizm yanlısı “ilericilerin” en çok hizmet etmeyi hedefledikleri unsur olan sol politikaları reddetmeliyiz. Yönetici sınıfımızın, emperyalist süper kârlarla ABD işçisine daha fazla rüşvet vererek, profesyonel-yönetici sınıfını genişletmek ve böylece imparatorluğun ileride yapacağı savaşlar için daha büyük bir toplumsal taban oluşturmak üzere yakında harekete geçeceğini gösteren birçok işaret var elimizde. Fakat işçi sınıfını sosyal demokratlara terk etmezsek, düşmanlarımız ele geçirmeden önce işçileri proleter mücadeleye dâhil etmezsek, bu strateji başarısız olacaktır. Ayrıca, emperyalizmin sunduğu faydalardan istifade edemeyecek toplum kesimlerine de ulaşmalıyız. Bu görevi üstlenirken, bilhassa kıra bakmalıyız, çünkü yönetici sınıfımız, işçi aristokrasisini yeniden inşa edebilse de, liberalizm, kaçınılmaz olarak metropol ile kırsal kesim arasındaki çelişkiyi daha da derinleştirir.

Filistin direnişinin ve tekelci finansal yönetimi devirme çabamızın en fazla güven duyacağı müttefiklerini, kitlelerin bu kesimlerinde bulacağız. Sosyal demokratlar, yakında sayılarını artırabilecekleri burjuvalaşmış Amerikalı işçilerle Siyonizmi ilerleme söylemi kılıfı ardında koruyan komprador elitler arasında bir ittifak kurmaya çalışıyorlar. Biz, emperyalist düzenin yıkımında ortak çıkarı olanlar arasında bir ittifak tesis etmek suretiyle, sosyal demokratlara tabanda galebe çalacağız, onlara nefes aldırmayacağız.

Rainer Shea
4 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Michael Schirtzer, “Zohran Mamdani is a Zionist”, 28 Haziran 2025, Substack.

[2] AOC, “Iron Dome”, 1 Nisan 2026, X.

[3] Akhbar, “Toward a Revolutionary Charter for Comprehensive Liberation”, 10 Mart 2026, Ahbar. Türkçesi: İştiraki.