24 Ekim 2026

, ,

Suriye Komünist Partisi: Patrimonyalizm ve Çatlaklar


Suriye Komünist Partisi (SKP), kendisinden ayrılana dek Suriye-Lübnan’daki politik örgütle bağlantılı bir yapıydı. Şimali’nin Suriye-Lübnan Komünist Partisi (SLKP) genel sekreterliği görevi, Suriyeli Halid Bektaş’ın örgütün mutlak kontrolünü ele geçirmesiyle (1932) sona erdi. Aynı zamanda Bektaş, partinin odağına o dönemin hâkim Stalinist ilkelerini yerleştirmek için uğraştı.[1] Bu, özellikle daha yumuşak bir çizgi izlemeye ve Moskova'dan daha fazla uzaklaşmaya meyilli Lübnanlı liderlerin yönetim ve ideoloji zemininde açıklanması zor olan tutarsızlıklarla malul olmalarına neden oldu. Bununla birlikte, birlikte oldukları süre boyunca, Suriye-Lübnan komünistleri, politik, toplumsal ve yazınsal faaliyet alanında oldukça aktiflerdi. Bu noktada komünistlerin özellikle, diğer politik örgütlerin desteklediği fakat kuruluşunda ve yönetiminde partinin bizzat sorumluluk üstlendiği Antifaşist Birlik’in (1943) oluşumunda oynadığı role değinmek gerek.

Levant komünizminin birliği 1944’te sona erdi. Kopuş sürecinde benimsenen “İki ülke, iki parti” sloganı, her iki hareket tarafından da kabul edildi.[2] Ancak, SKP’nin genel sekreteri olarak Bektaş, bölgedeki komünizmin önde gelen figürü haline geldi. 1954’te Şam’daki mecliste bir koltuk kazandı. Güçlü kişiliği ve (kendi ifadesiyle) ihtiyaç anlarında sergilediği çok yönlülük, partiyi yeniden canlandırmasını ve geleceğe dair beklentileri olan bir topluma etkisini aktarmasını sağladı. Ancak, komünist lider başlangıçta, tarihi Filistin’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla ilgili yürütülen tartışmalarda Sovyetler Birliği’ne sorgusuz sualsiz verdiği destek nedeniyle kazandığı kötü şöhretin üstesinden gelmek için uğraşmak zorunda kaldı.

1. Bağımsız Suriye’de SKP

Suriye, 1946’da Fransa’dan bağımsızlığını kazandı, ancak diğer dış aktörlerin müdahalelerinin yol açtığı etkilerden kurtulamadı. Özellikle de ertesi yıl ülke, İsrail’in bölgeyi işlevsiz kılacak yeni bir “sömürgeci” sorun olarak ortaya çıkması ve bu yapının başlangıcından itibaren eski Avrupa güçleri, ABD ve SSCB tarafından desteklenmesi gibi bir tehditle karşılaştığında yüzleştiği sorun daha da derinleşti. Bu tehdidi Suriye topraklarına ve çıkarlarına yönelik doğrudan gerçekleştirilmiş bir saldırı olarak gören Şam bu adımı, gelecekte Arapların birleşmesiyle kurulacak büyük devlete mani olacak “yeni bir emperyalist genişleme çabası” olarak nitelendirdi. Böylece, “Suriye için mücadele”, tüm Soğuk Savaş boyunca sürdü. Bu uzun dönemde Washington ve Moskova, modern “devlet sistemi” aracılığıyla hegemonyalarını yeniden teyit etmek için bölge genelinde rekabet ettiler (Quilliam, 1997; Sapag, 2017).

Milletler Cemiyeti’nin himayesinden kurtulan bu Levant ülkesi, Fransız hâkimiyetindeyken “toplumsal sorun”un ulusu ilgilendiren bağımsızlık[3] sorununa tabi olduğu bir yer iken, zamanla bir ulusal demokratik devrime ihtiyaç duyan, ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma ve büyük toprak sahiplerine[4] dayalı olan bir ülkeye dönüştü (Schad, 2005). Kurtuluşun bu şekilde öncelikli kılındığı koşullarda ülke, ulusal dayanışma pratiği tüm güçleri birleştirmeyi bilse de kontrolleri altındaki kırsal bölgelerde her türlü toplumsal protestoyu veya isyanı bastırmak için elinden geleni ortaya koyan kudretli isimler ve toprak sahiplerince yönetiliyordu. Bununla birlikte Suriye, önceleri (1920’lerde), Batı dünyasında görülen sendikalardan ziyade geleneksel lonca sistemine daha yakın bir tür dernekçiliğin başarıyla geliştirildiğine tanıklık etmişti (Schad, 2005). Bu sistem, iyi ücretler, iş yerinde iyi sağlık koşulları ve grev hakkı talep eden ilk başta ekonomi sahasının elitlerinde görülen burjuva ideolojisinin koşulladığı küçük zanaatkâr ve işçi gruplarından oluşuyordu. Sonrasında açığa çıkan toplumsal hareketlerdeki ve işçi hareketlerindeki artış Paris’i hareketi kontrol altına almaya çalışmaya yöneltti. Böylece 1935 yılında iş sahiplerini işçilerle bir araya getiren meslek birliklerinin oluşumunu düzenlemeyi amaçlayan bir kararname çıkartıldı.[5] Bu noktadan itibaren, Fransa’nın çıkarttığı her yöne çekiştirilebilecek yasanın hükümleri uyarınca, yeni işçiler, resmi olarak kurulmuş örgütlere katılmaya başladılar, ancak aynı zamanda yasadışı ilan edilmiş, Marksist-Leninist bir ideolojiyi benimseyen sendikalara da katıldılar.

İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, büyük toprak sahiplerini temel alan tarımsal faaliyetlerle, pamuk, cam, fosfat ve sabun üretimiyle bağlantılı küçük bir sanayi ortaya çıktı. Bunun doğrudan bir sonucu olarak, özellikle Şam ve Halep’te (Seale, 1988) henüz yeni yeni gelişmekte olan işçi sınıfı toplulukları, işçi hakları için protesto eden bağımsız sendikalarda bir araya geldiklerinde görünürlük kazanmaya başladılar, bu da SKP’nin kendisini işçi protestoları için bir toplanma noktası haline getirerek ajitasyon-propaganda faaliyetlerinin yürütüldüğü alanı genişletmesine yol açtı (Gallissot, 1978).

2. SKP ve SSCB ile Bağları

Öncelikle, Rusya’nın Suriye'deki stratejik çıkarlarının çok eski zamanlara dayandığını belirtmek gerek. Bu çıkarlar, esas olarak dokuzuncu yüzyılda Ortodoks Hristiyanlığın kültürel-dini faaliyet alanını genişletmesiyle birlikte oluştular (Laqueur, 1957; Pichon, 2013, 2014; Sapag, 2017), Osmanlı döneminde ise Çarlık rejimi, Büyük Suriye üzerinden Ortadoğu’ya yayılmaya dair eski emeline ulaşmak için çalışma yürüttü ama bu konuda aşarılı olamadı. 1917 Devrimi’nden sonra yeni SSCB, bölgede ancak ortaya çıkmaya başlayan ve Rusya'nın kendi himayesi altında tutmaya çalıştığı bir dizi zayıf komünist parti aracılığıyla yer edinmeye çalıştı. Ancak Stalin’in ölümünden sonra[6] ön plana çıkan Sovyet diplomasisi, Arapların bağımsızlığı fikrinden yana olan hareketlerle açıkça rekabet etmeye ve onları etkilemeye başladı. Bu çalışma, bölgede yaygın olan burjuva milliyetçiliğini/pan-Arabizmi de içeriyordu. İlgili akımın savunucuları, Moskova’ya karşı faydacı bir yaklaşım sergilemekten çekinmediler ve sürekli cümleyi dile getirdiler: “Silahlarınızı istiyoruz, ancak fikirlerinizi reddediyoruz” (Pichon, 2013).

SKP lideri Halid Bektaş ise 1953 yılında son bulan Stalin döneminde ya inançtan ya da disiplinden dolayı SSCB’nin Ortadoğu’ya yönelik (şüpheli) planlarına rıza gösterdi. Bunun sonucunda, Stalinist vizyon çerçevesinde, Yahudi-Rus liderleriyle var olan bağlar aracılığıyla Moskova’nın çıkarlarına hizmet edecek şekilde, İsrail Devleti’nin kurulmasına Moskova’nın dâhil olması fikrini tereddütsüz kabul etti.[7] Ancak, İsrail’in ABD ile hızla kurduğu bağ, Stalin’in politikasının başarısız olduğunu kısa sürede ortaya koydu (Ulianova, 2005), aynı zamanda Arap komünist partilerini, özellikle de bölgedeki önde gelen temsilcileri olan “belâgatli Kürt” Bektaş’ı (Seale, 1988) zayıf ve itibarsız bir konuma sürükledi. Hruşçov’un tepeye çıkmasıyla birlikte oluşan, Kremlin’in “burjuva devletleriyle” eşit şartlarda ilişki kurma, özellikle Ortadoğu’daki faaliyetlerinde yeni SSCB’nin uluslararası etkisini güçlendirme karar sonrasında (kendi ifadesiyle) “ilginç bir güçlükle yüzleşildi”. Oysa karar, “sömürgeci efendilerin halkın boynuna geçirdiği kölelik boyunduruğundan kurtulması” için alındığı söylenmişti (Kruşçev, 1970: 438). Bununla birlikte, hiç şüphe yok ki SSCB ile Suriye arasındaki bağlar, Stalinistlerin kendisini uzaklaştırma ve tarihi Filistin’de İsrail'in kurulmasına yardımcı olmak için müdahale etme kararına rağmen, zaman içinde yeniden teyit edilen çıkar temelli ittifaklar üzerinden kurulmuştu (Pichon, 2014).

Suriyeli komünistler, 1954’te isyancı askerler ve Baas Partisi ile birlikte, muhafazakâr albay ve cumhurbaşkanı Edib Çiçekli’nin devrilmesinde aktif olarak işbirliği yaptılar. Bu durum, hapsedilen veya sürgüne zorlanan SKP liderlerinin ve aktivistlerinin siyasi faaliyete geri dönmelerine ve darbenin diğer failleriyle birleşerek milliyetçi eğilimlere sahip, Batı’nın her türlü müdahalesini reddeden bir Ulusal Cephe oluşturmalarına yol açtı. Moskovalı diplomatlar, Levant ülkesinde Soğuk Savaş rüzgârınının kendi lehlerine dönebileceğini fark ederek yeni duruma hemen müdahale ettiler. Bu arada Washington, ülkedeki ilerici Sovyet yanlısı duygular ve Halid Bektaş önderliğindeki komünist hareketin kazandığı mevzi karşısında endişeye kapıldı.[8]

Nitekim, 1955 yılına gelindiğinde SSCB, Suriye’de ciddi kazanımlar elde etti. Önde gelen temsilcisi Bektaş, bir önceki yıl Suriye meclisinde 11.000 oy farkla bir sandalye kazandıktan sonra bölgenin ilk komünist milletvekili oldu (Heikal, 1978: 48). Bu sonuç, liderin tıpkı ideolojisi gibi, halk nezdinde sahip olduğu prestijin deliliydi. Şunu da eklemek gerek: Suriye Komünist Partisi'nin etkili stratejisi, geleceğe yönelik olarak, Batı’yı reddeden ortak bir anti-emperyalist güç oluşturmak amacıyla milliyetçi partilerle ihtiyatlı bir şekilde ittifak kurmaktan ibaretti; ancak parti, Marksist-Leninist ilkelerinden vazgeçmeden bunu başardı. Bektaş’ın taktiksel Makyavelizmi son derece zekice ve ustalıkla kullandığını söylemek mümkün. Kendini diyaloga açık bir devlet adamı olarak takdim eden Bektaş bir yandan bilimsel Marksizmin önemine (uluslararası hedefine) dair fikrini geri plana çekiyor bir yandan da ortak bir zemin bulmak ve yalnızca Suriye’nin çıkarları doğrultusunda iş birliği yapmak için “tüm gerçek milliyetçiler”le güçlerini (ulusal hedef doğrultusunda) birleştirmeyi biliyordu. Bu arada SSCB, Suriyeli komünist liderle aynı sıklıkta, bölgedeki ekonomik ve askeri projelerin uygulanmasını teşvik etmek amacıyla Marksist görüşlerin yayılmasına karşı ılımlı bir tutum sergiliyordu. Böylece SSCB, o dönemdeki dış politikasının toprak kazanmak ve düşman Batı güçlerini zayıflatmakla ilgili temel amacına hizmet eden fırsattan yararlanmayı bildi (Buss, 1970; Ismael & Ismael, 1998; Kruschef, 1970; Pichon, 2014).

Bektaş’ın her ülkenin kendine has özelliklerine vurgu yapan milliyetçi önerileri, o dönemdeki konuşmalarından birinde şu şekilde dile dökülüyordu:

“Programımız (büyük hedeflerimiz) [...] bağımsızlık ve egemenliğin temellerini güçlendirme, [...] dünya barışının güçlendirilmesine katkı sunma ve emperyalist komplolara meydan okuma, [...] demokrasiyi yaygınlaştırıp güçlendirme; ekonomimizi özgürleştirmek ve iyileştirmek için çalışma; tarımımızı reforme etme; işçilerin, köylülerin ve tüm emekçilerin yaşam standardını yükseltme amacını güder. Ulusal demokratik kurtuluşun sağlanmasının ardından, bilimsel sosyalizmin daha yüksek bir aşamasına kapıyı aralıyoruz. [...] Programımız, her ulusun sosyalizm yolunun, her ulusun özellikleriyle, tarihsel evrimiyle, ekonomik koşullarıyla ve toplumun diğer ulusal özgünlükleriyle tutarlı olması gerektiğini kabul etmektedir.”

[Bektaş, 1955’te Şam’daki Mecliste Yaptığı Konuşma; Ismael & Ismael, 1998]

ABD tarafından aceleyle yürürlüğe konulan Bağdat Paktı’nın kapsamı yanında, Hruşçov’un “Nasır hükümetine ve Arap halkına yardım etmek” (Kruşçev, 1970) için gerçekleştirildiğini söylediği[9], SSCB’nin Mısır’a yönelik müdahalesi, SKP’nin belirsiz konumunu sürdürmesine yol açtı. Hem Arap sosyalizminin hem de Arap milliyetçiliğinin devrimci potansiyel içerebileceğini iddia eden parti, aynı zamanda ulusal burjuvazinin egemen emperyalizmden uzaklaştığı fikrini de memnuniyetle karşılıyordu (Agwani, 1968). Bu hususu göz önünde bulunduran Suriyeli komünistler, 1958’de (silahlı kuvvetlerin desteğini arkasına alan) Suriye Baas Partisi ile Mısır Cumhurbaşkanı Abdünnasır, karşılıklı çıkarlara dayalı (bölgesel/anti-komünist) ittifakın kurulması, Mısır ile Suriye arasında Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) adıyla bir birliğin oluşturulması konusunda anlaştıklarında, tuzağa düştüklerini gördüler, bir yandan da Nasır rejiminin Mısırlı yoldaşlarını baskı altına aldığının da farkına vardılar. Neticede Suriyeli komünistler, sadece Nasır’ın ekmeğine yağ sürecek, asla gerçekleşmemesi gerektiğine inandıkları bu eşitsiz birliğe (artık yeraltından faaliyet yürütmek suretiyle) sert bir muhalefet sergilemek zorunda olduklarını düşündüler.

Bu gelişmeden önce de Bektaş, Süveyş krizinden bu yana Nasır’ın etrafını kuşatmış olan zafer havasına rağmen, kendisine zaten pek güvenen biri değildi. Bektaş, Nasır’ı “ABD ajanı ve Mısır’daki büyük sermayenin piyonu” olarak yaftalamaktan, politik sistemini “firavun emperyalizmi”[10] olarak tanımlamaktan çekinmedi (Abdel-Malek, 1966). Bir yandan da Bektaş, “küçük burjuva insanlardan oluşan” burjuva Arap hareketi ile radikal kurtuluş hareketi veya SSCB’nin “bilimsel” komünizm modeli arasında var olan kutuplaşmaya vurgu yaptı (Buss, 1970 (Agwani, 1968)). Kaçınılmaz olarak, SKP lideri sürgüne gitmek zorunda kaldı. Baas Partisi’nin radikal kanadının iktidara geldiği 1966 yılına dek sürgünde kaldı.

3. SKP ve Baasçılıkla Bağları

SKP’nin burjuva partilerine (Bektaş’ın iddia ettiği gibi, “öznel idealizm”den muzdarip olan partilere (Buss, 1970)) karşı belli bir saygı gösterdiği dönem, partinin ve liderlerinin yüzleştikleri zulmün ağırlaşmaya başlamasıyla aynı döneme denk geldi. Ancak aynı zamanda, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kuruluşu ardından, Nasır’ın demir yumruğunun bir sonucu olarak (Agwani, 1968; Seale, 1988), Baas Partisi, ana liderleri ve kurucu ortakları Salah Bitar ve Mişel Eflak’ın da onayıyla etkisiz hale getirildi. Bununla birlikte, kısa süre sonra Nasır’ı herhangi bir güç paylaşımına razı olmayacak hırslı bir mutlakiyetçi olarak görmeye başladılar. Nasır ise Suriye’yi Mısır yönetimi altındaki küçük bir ada olarak görüyordu. Böylece 1959’da, gerilim ve artan hoşnutsuzluk ortamında, Suriye ordusunun bazı kesimleri, sonuçsuz ve etkisiz bir ayaklanma gerçekleştirdiler. Bunun sonucunda Birleşik Arap Cumhuriyeti, yalnızca Nasır’ın kararlılığı sayesinde, iki yıl daha varlığını sürdürebildi. Bu durum, (Baasçılar ve Suriye Komünist Partisi de dâhil olmak üzere) tüm politik partilerin destekledikleri başarılı bir darbeyle Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin dağılmasına, bununla birlikte, “milyonlarca Arap’ın” birliği hayalinin kesin olarak sona ermesine kadar sürdü (Corm, 2016).

Suriye’de ise herkes, birlik projesinin başarısızlığından beceriksiz siyasi elitleri suçladı ama kimse “büyük Nasır’a dokunmadı. Buna rağmen, iki yıl sonra Mısır, Suriye ve Irak arasında geçici bir güç birliği tesis etmek için adım atıldı. O noktadan itibaren, “büyük milliyetçiler” (küresel birleşik bir Arap planını savundukları için bu şekilde adlandırılıyorlardı) kaçınılmaz olarak iktidarı daha pragmatik bölgeselcilere veya Suriye ulusunun bağımsız bir varlık olduğunu, tek başına hareket ettiğini savunan Hafız Esad gii isimlere devrettiler.

Şunu da eklemek gerek: SKP ve Halid Bektaş için Arap birliği, hiçbir zaman öncelikli bir hedef olmadı, ancak parti ve lideri, kimi vakit büyük burjuva milliyetçiliklerine dair görüşünü dile getirdi. Aynı zamanda, SSCB ve diğer sosyalist ülkelerle işbirliği yapma konusundaki isteksizlikleri nedeniyle onları her zaman şovenist ve vasat olarak değerlendirdi (Nehmé, 1984). Bu arada, Hruşçov yönetimindeki SSCB (1955-1964), küçük burjuva-milliyetçi hareketler aracılığıyla iktidara gelen Arap hükümetlerine silah desteği sağlamaktan çekinmedi (Buss, 1970). Bu hükümetler, iktidara geldikten sonra güçlerini ulusal komünist partileri ezmek için kullandılar.

Hruşçov, Arap ülkelerinin silah açısından güçlendirilmesinin “sömürgecilerin zayıflaması ve SSCB’nin bölgedeki nüfuz alanının genişlemesi” anlamına geldiği göz önüne alındığında, bu çelişkiyi önemli görmedi (Kruschef, 1970).

Ancak şüphesiz Suriyeli komünistlerin en parlak günleri, genel sekreterlerinin 1954-1958 yılları arasında parlamentoda yerini aldığı zamandı. Bektaş’ın etkili Albay Afif Bizri ve Başbakan Halid Azmi’nin desteğinden yararlandığı eşsiz bir momentti bu. Söz konusu yardımı, Nasır’ın İsrail ve Batı emperyalizminin Suriye toplumu için oluşturduğu gerçek tehdidi ortaya koyması neticesinde alabilmişti. Bilhassa Süveyş krizi (1956) sonrasında oluşan politik sol eğilimden sonra bu tehdit daha da belirginleşti. Baasçılarla olan yakın ilişkisinden de faydalanan SKP’nin ülkedeki destek kitlesi büyüdü, itibarı arttı (Isaac, 2009). Ancak, SKP’nin popülaritesindeki bu beklenmedik artış, Suriye Baas Partisi’nin komünistlere karşı güvensizlik duymasına ve savunma pozisyonuna geçmesine yol açtı. Bu anti-komünist hareketi önlemeyi esas alan bu yaklaşım, Nasır ile komünistlerin kaydettiği ilerlemenin farkında olan Suriye milliyetçiliğinin liderleri arasında geçici bir ittifak kurulmasına yardımcı oldu.

Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) yıkılması (1961) ardından SKP, yalnızca birkaç yüz üyeye sahipti. Zorunlu sürgünde olan liderleriyle parti gayet zayıf bir haldeydi. 1963 darbesinden sonra kurulan ve Baasçılar ile geçmişe özlem duyan Nasırcıların oluşturduğu “hileli” koalisyon neticesinde kurulan yeni hükümet (Seale, 1988), SKP’nin üzerindeki baskıyı artırdı. Parti, yeraltından faaliyet yürütmek zorunda kaldı.

Halid Bektaş, ancak üç yıl sonra, iktidardaki Baasçılara karşı çıkan bir Baasçı kesimin desteğiyle gerçekleşen yeni bir radikal askeri ayaklanmanın ardından Şam’a dönebildi (Buss, 1970). Fakat dönüşü şarta bağlıydı: Moskova’nın Baasçı liderler üzerindeki doğrudan baskısı sayesinde ülkeye dönen Bektaş, siyasi faaliyet yürütmeyecekti[11] (Ramet, 1990; Seale, 1988). Komünist lider, Sovyetler’in belirlediği tüm kurallara sadık kalması nedeniyle bunu itirazsız kabul etmek zorunda kaldı. Her şeyden önemlisi, SSCB’nin Suriye’de kesin ilerleme kaydettiği gerçeğini göz önünde bulundurursak, Sovyetler’in Baasçılığı ekonomik ve askeri olarak tereddütsüz destekleyeceği, hatta bu desteğin sadece soğuk pragmatizmden kaynaklansa bile, ülkenin çeşitli güç mekanizmaları üzerinde kontrol sağlamak için olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. Dahası, zaman içinde, Şam, Suriyeli komünistlere güvenmemeye devam etse de, Moskova, özellikle Mısır’ın (Sedat yönetiminde) bölgedeki Washington politikalarına yönelmesinden sonra, artan ekonomik ve askeri ortaklıklar senaryosunda Baasçılara sorgusuz sualsiz destek verdi (Sapag, 2017: 132). Bu, Baasçılığın, “Arap sosyalizmi”ni (Bektaş’a göre “ütopyacı topluluğunu”) Sovyet liderlerinin söylemsel olarak ilan ettiği “bilimsel sosyalizm”le ilişkilendirme biçimindeki belirsizlikler ve çelişkiler ortaya konulmuş olmasına rağmen gerçekleşti (Buss, 1970). Böylece SSCB, Batı güçleriyle olan rekabetini göz önünde bulundurarak hareket etmeye devam etti; bu da Suriye’nin stratejik konumunun, Akdeniz’in doğu kıyısında yer alması ve üç kıtanın birleştiği bir noktayı temsil etmesi nedeniyle kilit önem taşıdığı anlamına geliyordu (Quilliam, 1997; Laqueur, 2016). Şüphesiz ki SSCB, bölgesel güç stratejisinin, Moskova’ya her zaman sadık olan kardeş partisine karşı bir miktar küçümseme veya ilgisizlik içerebileceği olasılığını asla dikkate almadı.

Şam’a dönme izni aldıktan sonra (1966), Halid Bektaş, partisinin iktidardaki Baasçı liderlerle kurduğu yakın ilişkinin (al-Baker, 2011) yanı sıra, Baasçıların burjuvazinin ve yenilmiş Baasçı eski tüfeklerin gücünü ortadan kaldırmayı amaçlayan kimi sosyalist pratiklerle uyum sağlama girişimlerinin ortaya konulduğunu gördü. Böylece komünist lider, SKP üyeleri ile radikal Baasçılar arasında düzenli gerçekleştirilen toplantılara destek sundu. Amacı, Baasçıların görüşlerine uygun olarak, yerleşik burjuva güçlerini alt edebilecek tek bir öncü parti olabilmekti. Hatta tarım ve savunma alanlarında Sovyet politikalarının uygulanmasını bile talep etti.

Neredeyse aynı zamanda, SBKP’nin 13. Kongresi’nde (Mart-Nisan 1966) komünistlerin burjuva milliyetçileriyle nasıl etkileşim kurması gerektiği konusunda yürütülen tartışmalarda Bektaş, “muğlak” Arap hükümetleriyle işbirliğini her ne pahasına olursa olsun savunan ve küçük burjuva unsurlarının bilimsel sosyalizme giden yolu açabileceğini iddia eden Sovyet “iyimserleri” veya “revizyonistleri”ne duyduğu güvensizliği ve onlara yönelik reddiyesini açıktan dile getirdi (Buss, 1970). Hiç şüphe yok ki, bu dönemde her daim kendini kitaba bağlı Leninist olarak takdim eden Bektaş, hiçbir tereddüdünün olmadığını, konuyla ilgili olarak hiçbir tavizde bulunmayacağını ortaya koydu. Aynı zamanda, Moskova’nın yüzünü iktidardaki burjuvaziye çevirmesinin komünistleri sadece gözlemci konumuna düşürdüğünü söyleyen Bektaş, aktif bir cevap verme imkân ve becerilerinin kalmadığı konusunda uyarıda bulundu.

Suriye lideri, “ulusal burjuvaziyle ittifak”[12] sloganını kesin olarak bir kenara bıraktıktan sonra, bu ittifaktan vazgeçmeyi veya küçük burjuva-milliyetçi rejimlere aşırı desteği yürürlükten kaldırmayı, bunun yerine, Arap komünist partilerini, bölgede kendi ayrıcalıklı Moskova ortakları tarafından sıklıkla bastırılan tartışılmaz öncü güç olarak öne çıkarmayı savundu.[13] Bununla birlikte, fikirlerini yazılı olarak ifade ederken Bektaş, her zaman SSCB’ye ve ilgili üst düzey liderlerine karşı gereken soğukkanlı yaklaşımı ve saygıyı muhafaza etti.[14] Sonuç olarak, Arap milliyetçilerinin desteklenmesi gerektiğini, ancak bu desteğin yalnızca eleştirel bir yaklaşımla ve uyanıklıkla verilmesinin şart olduğunu açıkça dile getirdi:

“Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkeler, Asya ve Afrika’da yeni özgür olmuş ülkelerin bazılarıyla ittifak politikası izlemiş olsalar da, bu, komünist partilerin, genel olarak demokratik güçlerin her koşulda hükümetlerini desteklemeleri ve demokratik özgürlükler için mücadeleden vazgeçmeleri gerektiği anlamına gelmez. [...] Bu tür ittifakları, işçi sınıfının rolünü reddeden sahte teorilerle haklı çıkarmaya yönelik girişimlere karşı tetikte olmalıyız.”

(Metin, Aralık 1965’te Problems of Peace and Socialism [“Barış ve Sosyalizm Sorunları”] dergisinde yayınlandı; Heikal, 1978; Laqueur, 2016)

4. Suriye’deki İktidar Değişikliklerinde
Suriyeli Komünistlerin Geçirdikleri Evrim

1966’dan 1970’e dek uzana süreçte iktidardaki Baasçı liderlerin “sosyalist dönüşüm programı”nı (Picard, 1996; Trentin, 2013) uygulamaya koymaları sonucunda, Suriye Komünist Partisi ilgili dönemde hükümetin somut adımlar atması konusunda beklenti içine girdi. Suriye komünistleri, Moskova ile tam bir uyum içinde, Baasçı hükümetin Suriye devletini egemen burjuva aktörlerinin çıkarlarının üstüne çıkarmaya yönelik yeni siyasi pratiğine iştirak ettiler fakat gene de, toplumsal sınıfları, muğlak bir Suriye toplumu şeklinde bütünleme fikri, Halid Bektaş’ın hükümete yönelik endişelerini diri tuttu. Sevtü’l-Arab gazetesinin yasallaştırılmasının ardından partiye yazılı siyasi propaganda yapma izni verilse de Bektaş ilgili yaklaşımını bir biçimde muhafaza etti.

Bu arada sanki yeni Baasçı rejim, devlet ekonomisinin tümüyle Rusların sundukları hizmetlere bağımlı olmasını dert etmiyor gibiydi, bu nedenle, rejimin “sosyalist ekonomik sistemimizin temeli” olarak adlandırdığı devasa Sovyet yardım planı, sanki farklı alanlarda ve eşit statüdeki iki hükümet arasında bir işbirliği anlaşmasıymış gibi takdim edildi (Karsh, 1991). Ancak SSCB’ye olan bu bağımlılık hali, paradoksal bir şekilde, Sovyetler’in egemen veya “devrimci” Baasçılıkla olan bağlarının sanıldığı kadar kalıcı olmayacağını kabul ettiği bir dönemde, ülkede kısa sürede endişelere yol açtı. Aynı şekilde, Rus ideologlar, bölgedeki Baasçı partilerin alenen anti-komünist olan görüşleri yanında sosyalist nitelikteki radikal ekonomik programlarına dair aşırıya kaçan fikirlerin peşi sıra başa geçen liderlerin dayattıkları “iç çelişkiler”in tezahürü olduğunu gördüler.

1966’da gerçekleşen askeri darbeden sonra bile, galipler içinde en radikal unsur olan Baasçılar, Sovyet hamilerine karşı (kimi hallerde) meydan okuma ve kendi farkını ortaya koyma ile tanımlı bir tavır sergilediler (Buss, 1970; Karsh, 1991).[15] Bu arada, gördüğümüz gibi Halid Bektaş’a darbeden sadece 15 gün sonra[16] Şam’a dönme izni verilirken, ardından, yoldaşlarından biri (A. Kuvvetli) Ulusal Cephe hükümeti içinde ulaştırma bakanı olarak atanırken, SKP eski çizgiyi koruyan bir politika izlemek zorunda kaldı. Dahası, bu, Soğuk Savaş’ın işlediği bağlam dâhilinde, jeostratejik çıkarlarını öncelikli kılmaya devam eden ve Suriye devrimci hükümeti içindeki kırılgan dengeyi aşındırabilecek her türden kavgadan kaçınan Moskova’nın açık rızasıyla gerçekleşti.[17]

Şüphesiz ki, SKP’nin şanlı günleri olarak kabul edilen dönem, Bektaş’ın mecliste olduğu, (“Kızıl Başbakan” olarak anılan) Halid Azmi’nin desteğinden istifade edildiği ellilerin ortalarıydı. Fakat parti, hiçbir zaman Sovyetler’le özdeşleştiği ya da Suriye içinde Moskova’dan aldığı söylenen destek neticesinde belirli bir konuma gelmiş değildi (Picard, 1996).

1966'da Bektaş, Baas rejimiyle, “devletin yüzü sosyalizme dönük ilerici yönelimini geliştirip pekiştirmek”[18] amacıyla işbirliği yapma niyetini ortaya koyunca, ordu içindeki kimi kesimler, Savunma Bakanı Hafız Esad’ı hükümet içindeki aşırı komünist etki ve devletin ekonomi ve askeri alanda SSCB’ye aşırı bağımlılığı konusunda uyarmasına yol açtı. Bu uyarı karşısında, meslektaşlarının yüreklerine su serpen Hafız Esad, genel anlamda “Düzeltme Hareketi” başlığı altında kendi değişimini uygulamaya koymaya hazırlanıyordu (Karsh, 1991).

1967’de Bektaş, İsrail karşısında aldıkları aşağılayıcı yenilgiden sonra Arap ordularına yönelik eleştiri sürecine aktif olarak katıldı. Komünist partinin başı olarak Bektaş, ülkesinin silahlı kuvvetlerinin de yenilenler arasında olduğunu varsayarak, Suriye’nin İsrail ile kaçınılmaz çatışmasında bir uçuruma doğru sürüklendiğini söyledi, aynı zamanda dolaylı olarak hükümeti boş açıklamalar yapmakla suçladı (Mann, 2013). Aynı şekilde, Suriye topraklarını işgal eden İsrail’in emperyalist saldırganlığına karşı Filistin davasının kararlı bir savunucu olarak konuştu. Ancak 1967’deki büyük yenilginin Suriyeli komünistler için de dolaysız sonuçları oldu: Ülke içinde açığa çıkan genel bunalım ve oluşan çatışma ortamı dâhilinde SKP’ye mensup kimi kesimler, Sovyetler’le ilişkilerini sorgulamaya başladılar, böylece o zamana kadar “Bektaş’ın Partisi” olarak kabul edilen parti bölündü, neticede zayıfladı ve eylemlilik açısından neredeyse önemsiz hale geldi.

5. Halid Bektaş’ın SKP’sinde Uzun Zamandır Beklenen Ayrışma

1966-1970 arası iş başında olan Baas hükümeti ve SKP, birlikte yaşama ve işbirliği anlayışı üzerine kurulu ilişkilerini sürdürürken, revizyonistlerin önderliğinde parti içinde özeleştiri hareketi açığa çıktı. Aynı dönemde bir de 1967 felâketinden sonra İsrail’e karşı seferber olan gençleri bir araya getiren, kendiliğinden devrimci koalisyonlar kuruldu. Bu tartışma ve ajitasyon ortamında, Suriye, 1969-1970 arası dönemde Kral Hüseyin’in ordusuyla yaşadığı çatışmalarda Ürdün’deki Filistin hareketini desteklediğinde, her türden komünist, ordularının Fedaileri desteklemek için müdahale etmesi fikrini sorgusuz sualsiz destekledi. Bununla birlikte, savunma bakanı ve ordunun en güçlü adamı olan Hafız Esad, sonucu belirsiz bir oyun oynayarak, askeri güçleri müdahale etmeme politikası uyarınca kışlada tuttu, hatta yüzlerce Arap gönüllünün Filistin Kurtuluş Örgütü’nün direniş milislerine katılmasına mani olsun diye askere sınırda bir bariyer görevi görmesini emretti.

Bu arada, SSCB Haziran 1967 savaşında ABD ile doğrudan çatışmaya girmekten kaçınmıştı, ancak çatışma bittikten sonra Moskova, Şam’a “Sovyetler Birliği’ni gereksiz uluslararası çatışmalara sürükleyen bağımsız politikalara artık razı gelmeyeceklerini” söyledi (Mann, 2013). Bu, Suriye’nin komünist müttefikine ve silah tedarikçisine olan güvensizliğinin artmasına yol açtı. Ancak Moskova, o dönemde için için kaynayan devrimci hareketleri kendi etkisi altında kalmalarını sağlamak, her şeyden önce Riyad Türk liderliğindeki revizyonistlerin dizginlerini sıkı tutmak için uğraştı. Bu sayede SKP’nin bölünmesini önlemeyi amaçladı, ancak bunu başaramadı. Gene de SSCB, ideolojik çatışmaları ve iktidar mücadelelerini SKP içinde Moskova’nın sıkı kontrolü altında tutmak amacıyla, çeşitli Suriyeli komünist kadroları Moskova’ya çağırarak iç anlaşmazlıklarını Sovyetler’in huzurunda çözmelerini istedi.

SKP’nin Üçüncü Kongre’sinde (1969) isyancı kesimler, hem Bektaş’la ilgili oluşturulan kişilik kültünü hem de partinin Sovyetler’le ilişkilerinin düzeyini tartıştılar (Picard, 1996).

İçteki ideolojik ayrışma, SKP Politbürosu’nun beş üyesinin yazdığı metne de yansımıştı. Bu üyeler, resmi bir bildiriyle, İsrail’e karşı radikal bir politika uygulamak için birlikte çalışabilmeleri amacıyla Arap milliyetçi örgütleriyle açıktan bağ kurulmasını talep ediyorlardı. Aynı zamanda, partinin Ortadoğu konusunda Moskova’nın direktiflerinden daha fazla uzaklaşması gerektiği de dile getirildi. Buna karşılık, Bektaş ve takipçileri, statükoyu koruma fikrini kararlılıkla savundular. Bu alınan konum, Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarafından da aktif olarak desteklendi. Ancak muhalifler üzerinde uygulanan muazzam baskıya rağmen, Sovyetler, Suriye komünizminin yaralarını sarmayı başaramadı. Bildirinin baş kahramanı Riyad Türk’ün açıklamalarına göre, bunun nedeni, Sovyetler’in Suriye hakkında ulaştığı sonuçlarla sunduğu taahhütlerin ”yanlış ve hatalı” olmasıydı.[19] Ayrıca, SKP’nin katıldığı Ulusal İlerici Cephe’yi[20] “aşırı bürokratik” olarak değerlendirdi ve bu durumun komünistlerin öncü bir “halk hareketi” olmasını engellediğini düşündü (Baron, 2013). Neticede Bektaş’ın güçlü kişiliği ve ütopik olarak gördüğü her türlü popülist girişimi reddetmesi, ayrıca komünizmin yalnızca SSCB tarafından temsil edilen Marksist-Leninist ilkelerle yönlendirilmesi gerektiğine dair kesin inancı, 1973’te gerçekleşen ayrışmaya yol açtı. Ortaya aynı kısaltmalarla ifade edilen, biri Bektaş’ın diğeri Türk’ün liderliğinde iki komünist parti çıktı. (İkinci SKP adına bir de “Siyasi Büro” ibaresin eklemişti).

Bu arada, 1967’den sonra başlayan Baas Partisi içindeki mücadeleler sertleşti. Ancak, burjuva toplumunun dönüştürücüsü olarak gördüğü hükümete olan bağlılığını ve desteğini sürdüren SKP, Sovyet veya Çin etkisine sahip gerçek bir sosyalizme yönelim konusunda sık sık ideolojik tartışmalar yürüttü. Bununla birlikte, bu tartışmalarda Marksist radikalizme karşı çıkan güçlü Hafız Esad, genel olarak Arap komünist partilerine duyduğu küçümseme ve hor görmeye rağmen, sürgünden döndükten sonra tutkulu Bektaş’ı ve onun kişilik kültünü yatıştırmayı başardı (Picard, 1996). Askeri bir lider olan Esad, her zaman dengeyi koruyabildi ve istediği hedeflere ulaşmak için gerekli stratejileri uygulayabildi. Özellikle, İsrail ile olan savaştan yara almadan çıkmayı başardı; yenilgiye ilişkin eleştirileri, Şubat 1966’daki radikal darbeyi yöneten ve 1969-1970 yıllarında (hükümetinin emirlerine uyarak) Ürdün Kralı Hüseyin tarafından köşeye sıkıştırılan ve katledilen Filistin hareketine yardım etmeye çalışan general ve Baasçı güçlü adam Selahaddin’e yönlendirdi. Ancak orduda zaten bazı güçlü müttefikleri olan Esad, bu girişimi desteklemekle kalmayıp kontrol altına almakla da yetinmedi. Filistin örgütlerinin başarısızlığından sonra, yenilgiden Salah Cedid’i sorumlu tuttu, sonrasında bu yenilgiyi onu devirmek için bir fırsat olarak kullandı.

Böylece, tahmin edilebileceği gibi, tüm Baasçıların gücü savunma bakanının eline geçti. Bu da onun yeni darbesinin kansız ve toplumsal bir tepkiye yol açmadan gerçekleştiği anlamına geliyordu. Dahası, ayaklanma gerçekleştiğinde Ürdün ile olan çatışmada Filistinlilere karşı stratejik olarak mesafeli tavrı, ona bölgesel ve uluslararası bir onay kazandırdı. Gene de Esad, kendi ülkesinde çok daha ileri gidecek, tek başına temsil ettiği Baasçılık, Suriyeli nesiller için bir yaşam biçimi haline gelecekti (el-Baker, 2011; Karsh, 1991).

Hafız Esad’ın uzun askeri-siyasi kariyeri boyunca neredeyse mükemmel bir şekilde yapmayı bildiği bir şey varsa, o da kendi çıkarlarına uygun müzakereler yürütmekti. Özellikle Mart 1969’da Esad, hükümette var olan “komünist tipte rejim”in ülkeyi ekonomik felâkete sürüklediğini, bölgesel düzeyde izole ettiğini kamuoyuna açıkladı. Bu açıklamaları yaparken, kontrol ettiği askeri polis, ordudaki komünist eylemcileri ve tehlikeli olduğu iddia edilen Sovyet yanlısı kişileri tutukluyordu. Bununla birlikte, Moskova ile temasını sürdüren Esad, SSCB ile Suriye arasındaki ilişkileri güçlendirme ihtiyacına vurgu yaptı (Karsh, 1991: 64-5). Esad ile Sovyetler arasındaki ilişki hemen sonuç verdi. Dahası, Esad’ın hayatının geri kalan kısmında sorunsuz bir şekilde sürdürüldü.

SSCB’nin (bu Suriyeli subayın ısrarı üzerine) yapmayı kabul ettiği ilk şey, Suriyeli komünist lideri etkisiz hale getirmekti. Daha önce iktidardaki parti içinde süren güç mücadelelerinin oluşturduğu tehlike konusunda uyarıda bulunmuş olan Halid Bektaş, Moskova’ya çağrıldı ve burada SKP’nin Baasçıların yaşadığı iç çatışmalar ve ardından yaşanacak olaylar konusunda ihtiyatlı tavır göstermesi gerektiği hususunda kendisine talimat verildi. Karsh’a göre, Bektaş, dayatılan kararı kabul ettikten sonra, “Esad bu Sovyet jestine cömertçe karşılık verdi. Bazı rakiplerini görevlerinde tutmayı, Şam’da bulunan, başta SKP olmak üzere, Sovyet yanlısı unsurlar üzerindeki baskıyı hafifletmeyi kabul ettiğini dile getirdi.” (Karsh, 1991).

Hafız Esad ve onun Düzeltme Hareketi (Kasım 1970) önderliğindeki yeni Baasçıların iktidara gelmesinden sonra, tüm ülke, yeniden kesintisiz işleyecek bir sürece girdi. Bu süreçte Bektaş’ın SKP’si, iktidara hiçbir zaman meydan okumadı, ancak belirli zamanlarda Esad’ın merkezileşmiş iktidarına direnen parti üyelerinden bazıları hapsedildiler veya zorla sürgüne gönderildiler.[21]

1971’de SKP Merkez Komitesi, Filistin halkını savunmayı amaçlayan bir dizi ilkeyi tartıştı ve İsrail ile ilgili olarak siyasi milis hareketinin pratiğini ve toprakların kurtuluşu meselesini ele aldı. Zaten fiilen ikiye bölünmüş olan parti aleniyet kazanan anlaşmazlıklarla boğuşuyordu. Bektaş’ın katı tutumu bir kez daha Sovyet ilkelerini tekrarlamakla yetindi, neticede Bektaş, Filistinli milislerin mücadelesinin, 1967 savaşında İsrail tarafından işgal edilen tüm toprakların kurtarılması ve evlerinden sürülenlerin geri dönmesiyle sonuçlanması gerektiğini söyledi. Bu arada, Riyad Türk önderliğinde hareket eden ve parti liderliğine başkaldıran unsurlar, taleplerinde çok daha ileri gittiler: Birleşmiş Milletler tarafından bir Yahudi devletine verilen ve SSCB’nin de lehte oy kullandığı topraklar da dâhil olmak üzere, “tüm Filistin kurtarılana dek Siyonist düşmana karşı aralıksız mücadele çağrısı”nda bulundular.

Bektaş, rakiplerinin “Siyonist kurumların veya ona benzeyen şeylerin tasfiye edilmesi” ile ilgili sloganlarıyla, Siyonistler konusunda alabildiğine basitleştirilmiş bir hedef belirlediklerini söylemeye devam etti (Flores, 1980). Halid Bektaş, parti aygıtını kontrolü altında tutarak Politbüro üyelerinin çoğunu kendi tarafında tutmayı bildi. Ancak, Lübnan Komünist Partisi’nin desteğini alan (ve Bektaş’dan uzaklaşan) Türk liderliğindeki muhalif grup, genel sekreterin Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin ideolojik-maddi desteğine sahip olması nedeniyle, bu konuda yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı (Flores, 1980).

Kısa süre sonra, Moskova’dan gelen direktifler doğrultusunda, hâlâ SKP lideri olan Bektaş muhaliflere proletarya enternasyonalizmine gözlerini kapatmakla suçlayarak bir uyarıda bulundu. Bektaş, Filistinlilerin siyasi-askeri hareketiyle yakınlaşma ve işbirliği sürecinin ilgili momentinde Türk’ün Sovyet komünizmi ile koşulsuz ittifakını ilan etmesini talep etti. Ancak her şeyden önce, Hafız Esad’a göre Moskova, Suriye’nin “en sadık ve en aktif dostu” haline gelmişti. Bu anlamda Esad, stratejik açıdan Moskova’nın ülkenin iç işlerine ve ulusal medyasına her türden çıkar ilişkisi içinde müdahale etmediği düşüncesindeydi (Karsh, 1991: 69).

Daha önce de gördüğümüz üzere, anlaşmazlıkların ardından parti ikiye bölündü: Partinin adını elinde tutan Halid Bektaş kanadının karşısında “Siyasi Büro” ibaresini parti adına ekleyen ama gene Suriye Komünist Partisi olarak bilinen, Riyad Türk’e bağlı parti duruyordu. Bu uzlaşma zeminine imkân vermeyen ayrışma süreci, aradaki kavganın yanında iki lider arasındaki kişilik farklılıklarından da kaynaklanmıştı. Bektaş grubu, Esad’ın Baasçıları tarafından yönetilen Ulusal İlerici Cephe içinde sonraki birkaç yıl boyunca varlığını sürdürdü. Ancak Türk, 1980’de Başkan Esad ile doğrudan çatıştığı ve onu diktatör ilan ettiği için muhalif unsur olarak kabul edildi.

Neticede Riyad Türk, yıllarca hapis yattı (1980-1998). 2005 yılında Türk, genel sekreterlik görevinden ayrıldı, Kıyas Yun Suvd liderliğindeki partisi sosyal demokrat bir yola girdi, nihayetinde Suriye Demokratik Halk Partisi ismini aldı. Aynı zamanda, pek önem arz etmeyen, dolayısıyla, iktidardaki Baas Partisi’nin üzerinde durma gereği duymadığı başka komünist örgütler de ortaya çıktı.

Bektaş’ın SKP’si Moskova çizgisini savundu, eski şahıs merkezli siyasetini muhafaza etti. Öyle ki Bektaş’ın ölümünden sonra dul eşi ve ardından oğlu örgütün liderliğini ve gücünü ele geçirdi. Bilhassa bu şahıs merkezli siyaseti esas alan yaklaşım üzerinden partinin ele geçirilmesi neticesinde, 1986 yılında Mihail Garbaçov'un glasnost politikasının himayesi altında SKP bir başka bölünme yaşadı. Yusuf Faysal partiden ayrılıp SKP (Birleşik) isminde yeni bir komünist örgüt kurmaya karar verdi. Buna karşın, Ulusal İlerici Cephe içindeki faaliyetlerini sürdürdü.

6. Esad ve Baasçıların İktidarda Olduğu Dönemde SKP

Kasım 1970’te Esad, iki komünisti de içeren bir ulusal birlik hükümeti kurdu (Quilliam, 1997). Ertesi yıl Mart 1971’de Suriye cumhurbaşkanı Ulusal İlerici Cephe’yi kurdu. SKP, gene iki üyesiyle birlikte cepheye katılmayı kabul etti. Aslında Bektaş’ın yaptığı şey, Esad’ın temsil ettiği Baasçı rejime övgüler yağdıran Moskova çizgisini izlemekten ibaretti: “Suriye halkı, ekonomik bağımsızlık ve toplumsalilerleme yolunda kararlılıkla ilerliyor[22. [...] Suriye toplumunun köklü toplumsal ve ekonomik dönüşümü gerçekleşiyor.”[23] (Karsh, 1991).

Nitekim, Karsh’ın da belirttiği gibi, Brejnev bile Suriye’yi o dönemde Üçüncü Dünya’da SSCB’nin önde gelen müttefiki olan Mısır ile karşılaştırarak Esad’ı savundu (Karsh, 1991). Ancak kısa bir süre sonra, İsrail ile yaşanan Ekim Savaşı’ndan (1973) ve Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın siyaseten başka bir yola sapmasından sonra, Rus askeri yardımı, 1970 yılında en radikal veya sosyalist Baasçıların yürüttükleri ekonomik toplumsallaştırma politikasının en coşkulu aşaması kesin olarak sona erse de, Suriye ordusunun yeniden inşası için belirleyici sonuçlar doğurdu (Quintana & Garza, 1980).

Bizim görüşümüze göre, hem cemaat hem de mezhep temelinde oluşan parti içi farklılıkların üzerinde durmayı bilen Cumhurbaşkanı Hafız Esad’ın pragmatik ve esnek yaklaşımı (Quintana & Garza, 1980), ülke içinde bir destek ve sükunet ortamı, Ulusal İlerici Cephe içinde ise ideolojik bir uzlaşma ortamı meydana getirdi. Bu arada Bektaş yönetimindeki SKP de aynı derecede rahat hissediyordu, çünkü parti, politik faaliyetlerinin Baasçı iktidarın bu yeni aşamasına hoşgörüyle karşılanacağını ve süreçte güçleneceğini, devlet sektörünün egemenlik tesis etmesinin (karma işletmelerin ve büyük altyapıların millileştirilmesinin) neticede Esad’ın iş yapma biçimine özgü bir sistem olsa bile, bir “sosyalist” sisteme yol açacağını düşünüyordu.[25] Ayrıca Bektaş, cumhurbaşkanının genel olarak komünistlere ve ideolojilerine duyduğu doğal güvensizliğin de farkındaydı.

Esad’ın mutlak iktidarında Bektaş yönetimindeki SKP, neredeyse önemsiz hale geldi[26], hatta ülkenin cumhurbaşkanı için harcanabilir bir müttefiğe dönüştü, ancak Bektaş’ın Moskova ile bitmek bilmeyen ilişkisi, onu kimi zaman Sovyetler’e sadakatle bağlı kimi zamanda ona yönelik muğlâk eleştiriler dile getiren bir güç olarak iktidarın koltuk altında tuttu. Misal bu çelişkiler, 1976’da Cumhurbaşkanı Süleyman Faranciye’nin çağrısı üzerine Suriye ordusunun Hristiyan sağcı fraksiyonu desteklemek, dolayısıyla SKP’nin doğal ve ideolojik müttefiklerine karşı Lübnan’a girmesiyle aleniyet kazandı. Ayrıca, Suriye’nin ulusal çıkar gerekçesiyle Henry Kissinger’ın Filistin örgütlerine karşı bazı manevralarını kabul ettiği, aynı zamanda bölgeye yönelik kapsamlı bir strateji uyarınca hareket ettiği döneme bir de “komünist” herhangi bir söylemin eksikliği damga vurdu.[27] Filistin’in bölünmesine (1947-1948) verdikleri desteği kendilerince eleştiren LKP liderlerinin aksine, SKP aldığı konuları hiçbir vakit düzeltmedi. Söylemi en yaygın retoriğe doğru kaymış olsa da, temel amacı, “ABD sömürgeciliğinin desteklediği İsrail saldırganlığının sonuçlarını ortadan kaldırmak, ardından kaçınılmaz olarak Filistinlilerin geri dönme ve kendi kaderini tayin etme hakkını kabul etmek” olarak belirledi. Bekleneceği üzere parti her daim resmi Moskova çizgisini savundu:

“Peki, içimizden herhangi biri, SSCB’nin Filistin’in bölünmesi önerisine yönelik tutumunu eleştirebilir mi? İçimizden herhangi biri, SSCB’nin Filistin sorununun çözümüne ilişkin mevcut tutumunu eleştirebilir mi? [...] İzin verirseniz, tamamen kardeşçe duygularla, şunu söylemek istiyorum: SSCB’nin dostu olduğumuz ancak stratejik hedef konusunda ondan farklı olduğumuz yönündeki tüm söylemler komünist değildir. [...] Filistin’in kurtuluşu veya gasp edilmiş vatanlarının kurtuluşu sloganı altında veya Siyonist kurumların tasfiyesi veya benzeri bir slogan altında İsrail’in bir devlet olarak ortadan kaldırılmasından söz edenler, yalnızca hedeflerin ortaklaştırılmasını savunan Komünist Enternasyonal’in Yedinci Kongresi’nin kararlarıyla çelişmekle kalmıyorlar, aynı zamanda proletarya enternasyonalizmiyle de çelişiyorlar. Bu durum, sınıfsal tavırla, dolayısıyla Arap halkının çıkarlarıyla ve bir parti olarak bizim çıkarlarımızla çelişmektedir.”[28]

SSCB’nin gözünde ve Soğuk Savaş bağlamında bakıldığında, Hafız Esad’ın Suriye'siyle olan ilişkileri, Camp David Anlaşmaları’nın ardından ABD’nin Mısır ile olan yakın bağlarını bir ölçüde dengelemiştir. Şam’a SSCB’den gelen destekse ülkenin İsrail ile stratejik-askeri dengeye ulaşmasını, dolayısıyla, bölgesel müzakerelerde vazgeçilmez hale gelmesini sağlamıştır (Pichon, 2013). Yurtiçindeki komünist partilerse, Baasçıların tartışılmaz hegemonyasını, onların içe yönelik politikalarıyla bölgeyle alakalı politikalarını kabul edip etmemelerine bağlı olarak, yasal sınırlar içinde var olma imkânı bulacaklardı.

Mihail Garbaçov’un 1985’te iktidara gelmesinden sonra, Sovyetler Birliği’nin Suriye’ye silah yardımında bir değişiklik olacağı açıkça ortaya çıktı. O dönemde dağılmakta olan SSCB, etkili ve rekabetçi askeri desteği sürdürmek için gerekli kaynaklardan yoksundu. Bunu göz önünde bulunduran pragmatik Esad, stratejisini yeniden yönlendirmeyi ve diplomasisini bölgedeki büyük arabuluculuk gücüne sahip ABD’ye odaklamayı seçti. Bu, aynı zamanda Baasçıların düşmanı Irak’ın kontrol altına alınmasına ve/veya yok edilmesine de katkıda bulunacaktı. Böylece doksanlarda Şam, Washington’a, Avrupa güçlerine ve Suudi Arabistan ile Katar’daki monarşilere giderek daha da yaklaştı (Pichon, 2013), ancak bu geçici ittifak, ABD’nin Suriye’yi “şer ekseni”ne dâhil etmesiyle sona erdi. Son olarak, 2003-2004'te SSCB'nin mirası doğal olarak Vladimir Putin’in Rusya Federasyonu’na uyum sağladı. Şimdi ABD’ye yönelik yeni karşılıklı suçlamaların yaşandığı bölge bağlamında, Suriye Devlet Başkanı, Suriye’nin izolasyonunu kırmak ve ülkenin silahlı kuvvetleri için malzeme tedarikini yenilemek ihtiyacından açıkça kaynaklanarak, ülkesinin Rusya ile geleneksel dostluğunu yenilemeyi karlı buldu.

Tüm bu yıllar boyunca, Suriye komünist partileri bölünmüş halde varlığını sürdürdüler, önemli bir güç haline gelemediler. Ancak 2000 yılında Bektaş’ın Suriye Komünist Partisi, gene kişisel rekabetler ve örgütün kontrolü için verilen mücadeleler nedeniyle bir başka bölünme yaşadı. Örgüt, artık eski genel sekreterin dul eşinin elindeydi. Şimdi Kadri Cemil liderliğindeki muhalefet, “ideolojik olarak katılaşmış ve parçalanmış bir liderlik olarak algılanan şeye karşı aşağıdan değişim sağlayarak partiyi gençleştirmeyi ve birleştirmeyi” hedeflediğini açıkladı. Ancak Cemil, sonunda yeni bir komünist parti kurdu: Suriye Komünistlerinin Birliği (Hinnebusch & Imady, 2018).

Son olarak şunu ekleyelim: 2011 yılında komünist partiler, Beşar Esad hükümetini destekleyen tutumlar benimsemeye başladılar. Başlangıçta Suriye Solu, meşru bir devrimin gerçekleştiğini, Esad’ın ülkeyi hızla ekonomik neoliberalizme doğru götürdüğünü, ancak ülkenin siyasi dünyasını en ufak bir şekilde bile özgürleştirmediğini düşünenler[29] ile, radikal terörist İslamcılığın, bölgesel komploların ve emperyalist yabancıların müdahalesinin tehlikeleri konusunda uyarılar gönderirken aynı zamanda sistemi ve ordusunu desteklemeye devam eden resmi komünist örgütler[30] arasında bölündü.

Bu bölümün sonunda, 2011’den beri Suriye’yi kasıp kavuran savaşla ilgili olarak komünist partilerden birkaç resmi açıklamayı eklemek isterim.

Haziran 2011’de SKP (Birleşik), ülkede meydana gelen “ciddi olaylar ışığında” bir bildiri yayınladı:

“Protestolar ve gösteriler, sömürgeciliğe ve Suriye meselelerine yönelik her türlü dış müdahaleye karşı duran kitlelerce gerçekleştiriliyor. Partimiz, şiddetin sona erdirilmesini talep etti. [...] Ayrıca, bazı komplocuların halk protestolarını etnik çatışmaları alevlendirmek ve Suriye halkının ulusal birliğini yok etmek için kullanmaya çalışabileceği, Suriye ulusal politikalarına karşı olan dış çevrelerce körüklenen kaosu yaymaya çalışabileceği konusunda da uyarıda bulunmak istiyoruz. [...] Bu krizde Suriye’ye tam destek veren Rusya ve Çin’in kararlı ve olumlu tutumlarını takdir ettiğimizi belirtmek gerek.”[31]

Birkaç ay sonra, 12 Aralık 2016’da yeni bir bildiri yayınlandı:

“Uluslararası hukuk, hiçbir ülkenin başka bir ülkenin iç işlerine müdahale etmesine izin vermez. Teröristler ve destekçileri, Suriye’de Başkan Esad’ın istifa etmesini talep ediyorlar, oysa bu, sadece Suriye halkının karar vereceği bir meseledir.”[32]

Ammar Bektaş, 2013 yılında Roma’da şunları söyledi:

“Suriye, ABD ile İsrail’in Ortadoğu’ya yönelik dayatmalarını reddeder, Irak ve Lübnan Lübnan direnişini, Filistin halkının ulusal haklarını destekler. Biz komünistler 1966’dan bu yana kesintisiz olarak hükümetle birlikte çalışıyoruz. Suriye, sadece silahlı kuvvetlerin desteğiyle direnemezdi. Suriye, halkın desteğine sahip olduğu için direndi. Dahası, Suriye, İran, Çin, Rusya ile olan ittifakının desteğine de sahipti. [...] Suriye katliamını sona erdirmenin en etkili yolu, öncelikle gerici, emperyalist ülkelerden silahlı muhalefete yapılan dış yardımı ve desteği durdurmaktır. Bu dış yardım durdurulduktan sonra, Suriye hükümetininkiler de dâhil olmak üzere tüm askeri operasyonları sona erdirebiliriz. Ardından, meclis seçimleri ve siyasi reformlarla demokratik bir süreci yeniden başlatabiliriz. Açık ki bu, silahlı çatışmanın mevcut aşamasında mümkün değildir.”[33]

Bir de iktidarla çatışan, bugünlerde sosyal demokrat bir bakış açısını benimseyen, Esad hükümetine karşı çıkan karmaşık bir koalisyona liderlik eden Suriye Demokratik Halk Partisi var (2005 yılında bu adı alan parti,  daha önceleri Riyad Türk’ün liderliğiyle kurulan SKP-Siyasi Büro idi). Partiyi Marksizm-Leninizmden uzaklaştıran, iktidardaki Baasçılığa karşı eleştirel duruşunu muhafaza eden Riyad Türk, aynı zamanda Şam Deklarasyonu’nun (2005) oluşturulması sürecinde de yer aldı. Suriye Ulusal Konseyi’nin (Ekim 2011) kurulmasından bu yana, Türk ve partisi, hem Esad’ın istifasını hem de “demokratik muhalefet” olarak adlandırdıkları kesime silah sağlasınlar diye yabancı güçlerin askeri müdahalesine destek sundu.

Rosa Velasco Muñoz

[Kaynak: Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.: Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 109-128.]

Dipnotlar:
1. O dönemde Bektaş’ın SSCB’nin koşulsuz bir destekçisi olduğuna inanıyoruz, dolayısıyla, Stalinist çizgiye boyun eğmesi bu ışık altında anlaşılmalıdır.

2. İki partinin altmışlara dek bir ölçüde bağlarını koruduğunu, daha sonra ise bağlarının koptuğunu belirtmek gerek (Kardahji, 2015: 137).

3. Seale’ye göre, Suriye’nin coğrafi alanı Osmanlı döneminde 300.000 km2’den 1946’da 185.190 km2’ye kadar küçüldü (Seale, 1988).

4. “Suriye, ağırlıklı olarak tarım ülkesiydi. O zamanki yaklaşık 3,5 milyonluk nüfusunun iki milyonu köylülerden oluşuyordu. Bu köylüler çoğunlukla kerpiçten yapılmış, suyu, kanalizasyon sistemi, elektriği, asfalt yolları vs. bulunmayan, yaklaşık 5.500 köyde yaşıyorlardı.” (Seale, 1988)

5. Schad’e göre, burada terminolojide bir sorun var, bu da bu örgütlerin “melez doğası”nın somut tezahürü (Schad, 2005). Fransızca metin, onları “dernekler” olarak tanımlarken, Arapça metinse (cemaat yerine) “nikabat’ veya birlik terimini kullanıyor.

6. 1950’de SSCB, kapitalist ülkelerdeki politik örgütlere ve ulusal kurtuluş partilerine/hareketlerine her yıl fon gönderebilen “Uluslararası Yardım Fonu”nu kurdu, ancak 1955’e dek Fon, Arap komünistlerine tek kuruş ayırmadı. Hâlâ birleşik olan SLKP 40.000 dolar aldı, ancak Filistin Komünist Partisi, SLKP’nin Suriyeli Halid Bektaş aracılığıyla bölgede daha iyi bir muhatap olmasına rağmen 10.000 dolar daha fazla aldı (Ulianova, 2005).

7. 1948’den önce Rusya’da kurulan çeşitli Yahudi dernekleri, daha sonra İsrail Devleti’nde kamu kuruluşları haline geldi (Ulianova, 2005).

8. ABD, Suriye’deki bu politik değişimi daha fazla kabul etmeye hazır değildi. Sonuç olarak, 1946 ile 1957 yılları arasında CIA, ülkede bir dizi darbe girişiminde bulundu. Mart 1957’de CIA direktörü Allen Dulles, Suriye’deki durum hakkında bir rapor yayınladı ve bu raporda “kesinlikle solcu, Sovyet yanlısı hükümete yönelik eğilimin güçlendiğine” vurgu yaptı (Blum, 2005).

9. 1956’da Hruşçov, iki ülke arasındaki “alaycı ilişkiler”den dem vururken de aynı derecede açık sözlüydü: Nasır’ın “komünistleri bile hapse attığı” gerçeğine rağmen SSCB’nin Nasır”ı desteklediğini söylüyordu (Ginat, 2013).

10. Achcar’ın “Nasırcı askeri-bürokratik diktatörlük” tanımı, bizim görüşümüze göre, doğru bir tanımdır (Achcar, 2013: 149). Bu arada Agvani, Nasır’ın tüm çabalarını yeni cumhuriyeti (BAC) kendi gücüne ve nüfuzuna tabi kılmak üzerinde yoğunlaştırarak Suriye Baas Partisi’nin beklentilerini kısa sürede boşa çıkardığını belirtiyor (Agwani, 1968).

11. Ramet’e göre Bektaş, Moskova’nın aracılık ettiği anlaşma sayesinde Suriye’ye dönmeyi başardı: Fırat Nehri barajının inşası karşılığında geri dönme imkânı bulmuştu (Ramet, 1990).

12. Éric Rouleau, “Le parti communiste syrien est décidé à aider le régime de Damas à développer et consolider son orientation progressiste DÉCLARE AU ‘MONDE’ M. KHALED BAGDACHE”, Monde, 13 Temmuz 1966.

13. Şüphesiz ki Bektaş’ın aklında, Nasır’ın komünizme karşı açık düşmanlığı vardı. Özellikle, SSCB’ye yaptığı dostane bir ziyaretin (1955) ardından Mısır cumhurbaşkanı şunları söylemişti: “Bu gezi, anti-komünist ilkelerimize gölge düşürmeyecek.” Böylece Nasır, komünistleri tutuklamaya ve yargılamaya devam etme niyetini açıktan dile getiriyordu (Ginat, 2013).

14. Hruşçov, Ekim 1964’te SBKP Merkez Komitesi tarafından görevden alındı. İktidarda olduğu dönemde, Jukov gibi SBKP içindeki kimi eleştirmenler ve “karamsar isimler” olarak bilinenler, komünist liderin milliyetçi Arap rejimlerine karşı gösterdiği küçümsemenin abartılı olduğunu, örneğin BAC’ın açık başarısızlığını göstererek savundular (Buss, 1970).

15. Baasçı hükümet, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Moskova’nın Arap-İsrail çatışmasına “adil bir çözüm” olarak yalnızca 242 Sayılı Karar’ın kullanılmasını destekleyen oylamasına karşı radikal muhalefetini SSCB’ye iletti.

16. Bektaş, Suriye’ye birkaç kez dönmeye çalıştı, ancak farklı hükümetlerle yaptığı görüşmelerdeki başarısızlığı nedeniyle bunu yapamadı. 1966 darbesinin liderlerinden dönüş izni aldığında, bu karar, Arap ve Batı hükümetleri tarafından şiddetle eleştirildi; ancak bu vesileyle, Fırat Barajı karşılığında Moskova’dan gelen baskı, Bektaş’ın dönüş izni almasında etkili oldu.

17. Heikal, Bektaş’a, Marksistlerin sol bloğu desteklemesi ancak onlara karşı konuşmaması gerektiği fikrine dayalı açık bir sınırlama mesajı gönderildiğini belirtiyor (Heikal, 1978).

18. Halid Bektaş ile yapılan bir röportajdan (Éric Rouleau, ‘Éric Rouleau, ‘Le parti communiste syrien est décidé”, Monde, 13 Temmuz 1966).

19. Örneğin, Sovyetler, Suriyeli komünistlere “Filistin sorunu” konusunda sloganlarının kesinlikle İsrail Devleti2nin yıkılmasını savunmaması gerektiğini söyledi: “Ne Sovyetler Birliği ne de Arapların herhangi bir dostu bu tür bir slogana destek sunacaktır”. New Times, 30 Haziran 1972.

20. Ulusal İlerici Cephe, 1972’de kurulan Baas kontrolündeki partilerin bir koalisyonuydu.

21. Bu noktada, 1980’de tutuklanıp hapse atılan komünist yazar Yasin Hacı Salih’ten bahsetmek gerek. 16 yıl hapiste kaldı, kişisel deneyimlerini Bilhalas Ya Şabab adlı kitabında yayınladı. Hacı’ya göre, Müslüman Kardeşler veya Irak Baasçıları mensubu tutsaklara uygulanan işkence yöntemleri, kendisi gibi komünistlere uygulananlardan çok daha gelişmiş ve acımasızdı.

22. Pravda (22 Mayıs 1971).

23. TASS (Mayıs 1971).

24. Brejnev’in SBKP 14. Kongresi’ne sunduğu rapor (30 Mart 1971).

25. 1973’ten itibaren, SSCB’den yaklaşık 2.500 danışman Suriye ordusunda görev yapıyordu; bu durum, SKP lideri için Başkan Esad’ın doğru yönde ilerlediğini gösteriyordu. Ancak aynı zamanda Bektaş, rejimle bağlantılı burjuvazi aracılığıyla “küçük burjuva sosyalizminin” kurulduğunun farkında değil gibi görünüyordu.

26. Komünist nüfuz, en yoksul kırsal işçilerden oluşan küçük gruplara indirgenmişti.

27. 1974’te, Birleşmiş Milletler arabuluculuğuyla, İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği Golan Tepeleri’nde İsrail ve Suriye arasında Golan Anlaşması imzalandı (Güvenlik Konseyi Kararı Sayı 350, 31 Mayıs 1974). Bu arada, Nixon, Mayıs 1974’te Şam’ı ziyaret etti.

28. Halid Bektaş’ın konuşması (Kasım 1971), Journal of Palestine Studies, 2, 1 (Sonbahar, 1972).

29. “Suriye ve Yurtdışında Demokratik Değişim İçin Ulusal Koordinasyon Komitesi” hem bağımsız politikacılar hem de var olan birçok farklı sol partiden, Abdülaziz Hayr’ın Komünist İşçi Partisi ve Demokratik Halk Partisi de dâhil olmak üzere tanınmış muhalif figürlerden oluşmaktadır.

30. Çatışmanın başında kimi bölgelereki ilerici kesimler, resmi komünist partileri Esad hükümetinin yanında yer alıyorlar diye eleştirdiler. Ancak, ülkedeki çatışmaların yol açtığı yıkıcı etkiler nedeniyle, bu eleştiriler azaldı, terörist İslamcı güçleri yenme ihtiyacına vurgu yapıldı. Lübnan milis gücü Hizbullah’ın savaşa bir savaşçı güç olarak girmesinden sonra bile, bu ülkeden solcu olarak kabul edilen bazı şahsiyetler ve medya, Esad’ı destekleme noktasına geldi. Temmuz 2011’de, Kadri Cemil’e bağlı komünistler, Ali Haydar'ın Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi (İntifada) ve herhangi bir siyasi örgüte mensup olmayan birkaç başka isimden oluşan “Halkın Değişim ve Kurtuluş Cephesi” kuruldu. Ülkeyi korumak ve özellikle kırsal kesimlerde dengeli bir ilerleme sağlayacak, iş imkânları sunacak ve altyapıda sürdürülebilir kalkınma sağlayacak bir kalkınma planıyla değişime doğru ilerlemek için geniş bir cephe oluşturmayı önerdiler (al-Bunni, 2013). Her iki lider de Esad hükümetinin bir parçası oldu (Haydar 2018’de ulusal uzlaşma işlerinden sorumlu devlet bakanı olarak görevine devam etti).

31. Bildirinin tamamına şuradan ulaşmak mümkün: Wordpress.

32. Tüm metin internette mevcut: Solidnet.

33. Ammar Bektaş’ın Grand Soir gazetesiyle gerçekleştirdiği röportaj, 28 Ağustos 2013: Legrandsoir.

Kaynakça:
Abdel-Malek, Anouar (1966) “Problématique du Socialisme dans le monde arabe”. L’Homme et la Société, 2.

Achcar, Gilbert (2013) The People Want: A Radical Exploration of the Arab Uprising, Berkeley, CA, University of California Press.

Agwani, M. S. (1968) “El conflicto ideológico en el Oriente árabe”. Foro Internacional, 8, 4, 32.

al-Baker, Basheer (2011) “Uncovering Syria (II): We Are All Baathists”. Ahbar, 2 Eylül.

al-Bunni, Akram (2013) “An Analysis of the Syrian Left Realities’. Rosa Luxemburg Foundation, RLS.

Baron, Xavier (2013) Aux origines du drame syrien: 1918–2013, Paris, Tallandier.

Blum, William (2005) Asesinando la esperanza, Santiago de Cuba, Editorial Oriente.

Buss, Robin (1970) “Wary Partners: The Soviet Union and Arab Socialism”. Adelphi Paper, 73.

Corm, Georges (2016) Pensée et politique dans le monde arabe: contextes historiques et problématiques, XIXe–XXIe siècle, Paris, La Découverte.

Flores, Alexander (1980) “The Arab CPs and the Palestinian Problem”. Hamsin, 7.

Gallissot, R. (Yh.) (1978) Mouvement ouvrier, communisme et nationalismes dans le monde arabe, Paris, Les Editions ouvrières.

Ginat, Rami (2013) Egypt’s Incomplete Revolution: Lutfi al-Khuli and Nasser’s Socialism in the 1960s, Londra, Routledge.

Heikal, Mohammed (1978) The Sphinx and the Commissar, New York, Harper & Row.

Hinnebusch, Raymond & Imady, Omar (2018) The Syrian Uprising: Domestic Origins and Early Trajectory, Londra, Routledge.

Isaac, Steven (2009) “The Ba‘th of Syria and Iraq”. Ness, I. (Yh.) The International Encyclopedia of Revolution and Protest içine, Malden, MA, Wiley-Blackwell.

Ismael, Tareq Y. & Ismael, Jacqueline S. (1998) The Communist Movement in Syria and Lebanon, Gainesville, FL, University Press of Florida.

Kardahji, Nick Chafic (2015) A Deal with the Devil: The Political Economy of Lebanon, 1943–75, Berkeley, CA, University of California.

Karsh, Efraim (1991) Soviet Policy towards Syria since 1970, New York, Palgrave.

Kruschef, Nikita (1970) Kruschef recuerda, Madrid, Prensa Española y Santillana.

Laqueur, Walter (1957) Comunismo y nacionalismo en el Cercano Oriente, Méjico, Costa-Amic.

Laqueur, Walter (2016) The Struggle for the Middle East: The Soviet Union and the Middle East, 1958–68, London, Routledge.

Mann, Joseph (2013) “Syria, Precipitator of the Six Day War”. Middle Eastern Studies, 49, 4.

Nehmé, Majed (1984) “Le Parti communiste syrien: de la stratégie internationaliste à la contestation nationaliste”. L’Afrique et l’Asie modernes, 144.

Picard, Élizabeth (1996) “Fin de partis en Syrie”. Revue du monde musulman et de la Méditerranée, 81, 1.

Pichon, Frédéric (2013) “La Syrie, quel enjeu pour la Russie?”. Politique Etrangère, 1.

Pichon, Frédéric (2014) Syrie: Pourquoi l’Occident s’ est trompé, Monaco, Editions du Rocher.

Quilliam, Neil Mason (1997) Syria: Adjusting to the New World Order, Durham University, Doktora Tezi.

Quintana, Santiago & Garza, Humberto (1980) “La economía política de Siria”. Estudios de Asia y Africa, 15, 4, 46.

Ramet, Sabrina P. (1990) The Soviet–Syrian Relationship since 1955: A Troubled Alliance, Boulder, CO, Westview Press.

Sapag, Pablo (2017) Siria en perspectiva. De una crisis internacionalmente mediatizada al histórico dilema interno, Madrid, Ediciones Complutense.

Schad, Geoffrey D. (2005) “Colonial Corporatism in the French Mandated States: Labor, Capital, the Mandatory Power, and the 1935 Syrian Law of Associations”. Revue des mondes musulmans et de la Méditerranée, 105–106.

Seale, Patrick (1988) Assad of Syria: The Struggle for the Middle East, Londra, IB Tauris.

Trentin, Massimiliano (2013) “La République démocratique allemande et la Syrie du parti Baas”. Les cahiers Irice, 1, 10.

Ulianova, Olga (2005) “Medio Oriente en la política soviética durante la guerra fría”. Revista de Estudios Árabes, 1.

23 Ekim 2026

Bir Safsata: “Devrim Kendi Evlatlarını Yer”

“Devrim kendi evlatlarını yer” sözünü ilk dillendiren Pierre Vergniaud:

“Suç yerini affa, af yerini suça bırakıyor. Birçok vatandaş, isyan hâlindeki halk kitlelerinin ayaklanmalarını özgürlük için gerçekleştirilecek o büyük ayaklanmayla karıştırmaya, soyguncuların heyecanını enerjik zihinlerin patlaması, soygunu ise genel bir güvenlik önlemi olarak görmeye başladı. Şu türden bir lafın sarf edildiği tuhaf özgürlük sisteminin gelişimine tanıklık ettik: ‘Özgürsünüz; ama bizi düşünerek hareket edin, yoksa sizi halkın intikamına teslim edeceğiz; özgürsünüz, ama taptığımız putun önünde eğilin, yoksa sizi halkın intikamına teslim edeceğiz; özgürsünüz, ama dürüstlüğü ve zekâsı karşısında tir tir titrediğimiz insanları öldürdüğümüz şu avda bize eşlik edin, yoksa sizi halkın intikamına teslim edeceğiz.’ Yurttaşlar, devrimin, Roma’nın tanrısı Satürn misali, tüm çocuklarını sırayla yutacağından, yalnızca despotizmi ve onunla birlikte gelen felaketleri doğuracağından korkmak için elimizde birçok neden var.” [F. A. M. Mignet, History of the French Revolution From 1789 to 1814]

Şunu sormak zorundayız: Kimin despotizmi, kimin özgürlüğü? Mülk sahiplerinin mi, yoksa mülksüzlerin mi? Burjuvazinin mi, yoksa proletarya ve lümpenlerin mi? Bunlar elbette sınıflı sistemde doğal olaylar: sınıfların sınıf diktatörlüğüne karşı mücadelesi doğal bir sonuç.

Joseph Maistre de aynı görüşü paylaşıyordu:

“Halkı dini inançlarından kurtarmak için çalışan herkes, mülkiyet yasalarına metafizik safsatalarla karşı çıkan herkes, ‘Bir şey kazandığımız sürece grev yapalım’ diyen herkes, krala karşı şiddet yöntemlerinin kullanılmasını tavsiye eden, onaylayan veya destekleyen herkes, vs., Cem-i cümlesi devrimi arzuladı. Devrim isteyen herkes, sınırlı anlayışımıza göre bile, haklı olarak onun kurbanı oldu.” [Considerations on France]

Troçkist Doug Greene, yöntemini “Satürn diyalektiği” olarak nitelendiriyor:

“Bu ifade hem Jacques Mallet du Pan gibi karşı-devrimci ideologlar hem de Jakobenlerin giyotinle idam ettiği Georges Danton gibi devrimcilerce dile getirildi. Umut verici ve eşitlikçi başlangıcına rağmen, Fransız Devrimi, terör dönemiyle, devrimcilerin Robespierre ve Napolyon gibi yeni zalimlere dönüşmesiyle sona erdi. Rus Devrimi’ni sonradan eleştirenler, onun da benzer bir ‘Satürn diyalektiği’ne tabi olduğunu gördüler: Stalinizmin yükselişiyle birlikte devrim kendi evlatlarını yiyordu.” [Left Voice]

Bu devrime ilişkin geliştirilmiş Satürn teorisinin asli öcüsü Stalin. Elimizde, Stalin’i Rus devriminin kaçınılmazlığı ve büyük trajedisi olarak takdim etmeye çalışan çok sayıda kitap ve makale mevcut. Bu noktada, ana teorik öncüle de ulaştığı çıkarıma da katılmadığımı belirtmeliyim. Fakat bu makale, antikomünist propaganda değil, “devrimlerin kendi evlatlarını yemesi” iddiasının sınıfsal temeliyle ilgili.

Neden birçok radikal kendini, daha önce destekledikleri devrimin karşısında buluyor? Neden muhafazakârlar, liberaller, sosyal demokratlar, anarşistler ve “komünistler”, bu gerici ifadeyi kullanıyorlar? Cevap sınıfsal çizgide: proletaryanın mı yoksa mülk sahiplerinin safında mısınız, asıl mesele bu.

Devrimler ilerledikçe, mülksüz kitleler, politik iktidarı ele geçirip vergilendirme ve sübvansiyon, millileştirme ve kolektivizasyon yoluyla serveti yeniden dağıtmak için kullanma yoluna giderler. Monarşi, teokrasi, toprak sahibi aristokrasi, burjuvazi ve işçi aristokrasisi, bu yöntemlere karşı çıkarlar, çünkü bunlar, sınıfsal çizgilerini, ayrıcalıklarını ve mülkiyet haklarını zayıflatır, onlarla çelişir. Anarşistler, komünistlerin önderliğinde gerçekleşen devrimlere karşı çıkarlar çünkü bu devrimler, devleti hemen ortadan kaldırmazlar.

Bu durum, örneğin Haiti, Amerikan ve Fransız devrimleri gibi yoksulların devrimci ayaklanmalarının tarihiyle örtüşmektedir. Bu ülkelerin her birinde mülk sahipleri, mülksüz kölelere [Haiti’de], sömürgelerdeki yerleşimci köylülere [ki bunlar genellikle yerel toprak sahiplerine ve tefecilere borçluydular, ancak yerli halka karşı davranışlarında gericiydiler], Fransız köylülüğüne ve işçi sınıfına en küçük özgürlüklerin bile tanınmasına şiddetle karşı çıktılar.

Eskiden sınıflı sistem, mülk sahibi olan ve kendilerine hizmet eden, vergi, kâr, kira ve faiz için onların sırtından geçinen mülksüz alt sınıfı yaratan mülk sahipleri değil, Tanrı veya doğa üzerinden izah edilirdi. Doğayla açıklayan yaklaşım, Tanrı’nın yarattığı hiyerarşinin sekülerleşmiş bir varyasyonu olarak gelişti. Bu aristokratik “doğal hukuk”, ırksal ve ataerkil ilişkileri de kapsadı.

Aydınlanma Karşıtlığı

Aydınlanma, genellikle dinin ve teokrasinin tahrip edilmesi olarak görülüp yüceltilir, oysa burjuvazi, yoksulların demokratik yollardan iktidarı ele geçirmesi ve egemen sınıfların servetini hukuken yeniden dağıtması gibi daha radikal önerilerin önünü almak adına pratikte gericilerle ittifak kurmuştur. Bu nedenle, Aydınlanma ideolojisi, burjuvazinin gerçekleştirdiği sömürüyü özgürlük ve eşitlik söylemiyle gizlemiştir. Burjuvazi için özgürlük, sınıf sömürüsünü koruyordu [aslında kastedilen, toprak sahipleri ve kapitalistler için özgürlüktü], dolayısıyla, bu özgürlüklere alt sınıflar tarafından karşı çıkılmamalıydı.

Aydınlanma karşıtlığı ise madalyonun diğer yüzü: sınıf sömürüsünün, monarşinin haraç sisteminin, teokrasinin ve aristokrat toprak sahiplerinin somut ifadesiydi. Burjuva demokrasisine ve her türlü sekülerleşmeye, daha doğrusu, taht ve kilise karşıtı olarak gördükleri her şeye karşıydılar. İdeolojileri, Fransız Devrimi sırasında yaşanan karşı-devrimin düşünsel karşılığıydı.

Joseph Maistre, Aydınlanma karşıtı önemli bir sima.

“Herkesin bildiği üzere Maistre, ‘bilmememiz gereken şey, bilmemiz gereken şeyden daha önemlidir’ demiştir. Akılcı sorgulamanın gücüne yönelik aşırı güven, düzen ve otoritenin temellerini aşındıracaktır. Sonunda, tüm toplumsal yapı çökecektir. Bu noktada Fransız Devrimi’nin ardından yaşanan kaosa bakın. Politik egemenlik, bırakalım bir toplum sözleşmesinin konusu kılınmayı, asla akılla gerekçelendirilemez. O daha çok düşüncesizce itaat etme meselesiydi.” [[Richard Wolin, Seduction of Unreason]

Maistre’a göre, kitleler için cehalet, faziletti.

Burjuva karşıtı demokrasi ile ilgili yaklaşımı konusunda şunu söylemek mümkün:

“Maistre’ın egemenlik teorisi, günümüze ait politik diktatörlük anlayışıyla önemli benzerlikler taşımaktadır. [...] Egemenliğin en nihayetinde bir ‘karar’ meselesi olduğunu öne süren Maistre, kararın yoktan var edilen, diktatörlükle alakalı, mutlak bir karar olduğu iddiasındaydı.”

Maistre’ın ırksal farklılaşmaya odaklanan yaklaşımını şu şekilde özetlemek mümkün:

“[...] ‘Dünyada insan diye bir şey yoktur’ diyen Maistre, ‘Hayatımda Fransızlar, İtalyanlar, Ruslar vs. gördüm. Montesquieu sayesinde Fars olmanın da mümkün olduğunu biliyorum. Ama insana gelince, onunla hiç karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Varsa da ben bilmiyorum.”

Maistre’ın pleblere veya alt sınıflara dair düşünceleri şu şekilde:

“Cumhuriyetçi kurumlarınızın kökleri olmadığını, seleflerinin aksine, toprağınızda öylece yapay bir şekilde durduklarını görmüyor musunuz? Öncekileri baltayla yıkıldılar. Diğer kurumlarsa mum ışığı misali bir nefesle yok olup gidecek ve geride hiçbir iz bırakmayacak. Bir meclis başkanının babasından tevarüs eden, artık mülkü haline gelmiş olan rütbesini elinden almakla, rütbesiz bir geçici yargıcı görevden almak, aynı şey değil elbette. Devrim çok fazla acıya neden oldu, çünkü çok şeyi yok etti, her türlü ahlakı, önyargıyı ve geleneği aniden ve sert bir şekilde ayaklar altına aldı. Çünkü pleblerin her türden istibdatı, doğası gereği aceleci, aşağılayıcı ve acımasızdır. Fransız Devrimi’ni gerçekleştirenler, bu özellikleri ifrada vardırmak zorunda kaldılar. Dünya, daha aşağılık veya daha mutlak bir istibdat görmedi.” [Considerations on France]

Maistre’ın bu sözleri yüzlerce yıl sürmüş olan Fransız sömürgeciliği ve köleleştirme döneminin ardından sarf ettiğini unutmamak gerek.

Mülkiyet hakları konusunda Maistre, şöyle diyor:

“Doğrulukla hareket eden, zenginlere hasetle yaklaşan yoksullar, mülk sahiplerini ya bir şekilde içeriği değiştirilmiş yeni satışlarla ya da genel fiyat artışına dönük taleplerle veya olağanüstü vergilerle eziyet edecektir. Başka bir deyişle, mülk sahipleri, tek bir günlerini huzur içinde geçiremeyecekler.”

Maistre, ayrıca devrimci ideolojiye karşı koymayı, kitlelere kendisinin “ulusal akıl” dediği şeyi zerk etmeyi veya benimsetmeyi amaçlıyordu.

“Tek tek üyelerini kolektif bedene dâhil etmek, ‘bireysel aklı’ dizginlemek ve felsefi sorgulama pratiğini yasaklamak suretiyle, ulusların, düşkün, aşağılık tabiatları her daim topluma ait bağlardan kurtulma çabası içinde olan vatandaşlarının sapkın eğilimlerini kontrol altına alabileceğine inanıyordu.” [Graeme Garrard, Counter Enlightenments]

Günümüzde bunu bilgi savaşları veya kültür üzerinden yürütülen kontrgerilla faaliyetleri olarak nitelendirebiliriz.

Maistre, ulusal akıl konusunda şunları söylüyor:

“Dinsel ve politik dogmalar, bireysel akıldaki sapmaları bastıracak ölçüde güçlü, eksiksiz bir müşterek veya ulusal akıl oluşturmak üzere birleştirilmeli ve kaynaştırılmalıdır, çünkü bireysel akıl, doğası gereği, her türlü birliğin ölümcül düşmanıdır, zira yalnızca farklı görüşler üretir. Bilinen tüm uluslar, bireysel dogmaların yok edilmesi ve ulusal dogmaların, yani yararlı önyargıların mutlak ve genel egemenliğinden başka bir şey olmayan bu ulusal akla çok sadık bir şekilde itaat ettikleri ölçüde mutlu ve güçlü olmuşlardır. Her insan, din konusunda bireysel aklını devreye soksun, o vakit inançlarla ilgili anarşinin oluştuğunu veya dini egemenliğin yok olduğunu hemen göreceksiniz. [...] İnsanın ilk ihtiyacı, yeni doğan aklının çifte boyunduruk altında dizginlenmesi, alçaltılması ve ulusal akılda yitip gitmesidir, böylece bireysel varlığını başka bir müşterek varlığa dönüştürür, tıpkı okyanusa akan bir nehrin her zaman su kütlesinde var olmaya devam etmesi, ancak bir adı ve ayrı bir gerçekliği olmaması gibi. Vatanseverlik nedir? Bahsettiğim şey, bu ulusal akıl, bireysel özveridir.”

Arthur de Gobineau, Aydınlanma karşıtı önemli bir düşünürdü. Irkçı bilimciliği savunuyordu.

“Avrupa medeniyetinin nihai üstünlüğünden şüphesi olmamasına rağmen, Yaşlı Kıta’nın ihtişamlı günlerinin çok uzak bir geçmişte kaldığına inanıyordu. Avrupa’daki gelişimin trajedisi, ırksal üstünlüğünün aşağılık halkların fethini kaçınılmaz kıldığı, ancak bu süreçte ırkların karışmasının kaçınılmaz olduğu, bunun da Avrupa’nın gen havuzunun zorunlu olarak seyreltilmesine yol açtığı gerçeğinden kaynaklanıyordu. Gobineau’nun görüşüne göre, genetik gelişim yasaları kesindi. Hiçbir istisnaya izin vermiyordu. Soylu ırklar aşağılık ırklarla çiftleştiğinde, üstün grup biyolojik olarak tükeniyordu. Denemesinde belirttiği gibi, “Bir halk ve yarattığı medeniyeti, baştaki etnik unsuru yabancı ırkların karışımıyla birlikte alt bölümlere ayrıştığı veya alt etnistelerle karıştığı ölçüde ölüm kaçamaz, nabzı atmaz hale gelir.” [Richard Wolin, Seduction of Unreason]

Wolin ilginç bir noktaya değiniyor:

“Gobineau’nun pozisyonunun en çekici yönlerinden biri, tarihsel determinizmiydi. Onun görüşü, insanlık tarihinin bilinçli iradeyle yönetilebileceği, kontrol edilebileceği ile ilgili ilerlemeci Aydınlanma görüşüne karşı güçlü bir ideolojik silah olarak iş gördü. On dokuzuncu yüzyılda sosyal bilimlerdeki rasyonalizm (misal, Auguste Comte ve takipçileri), batıl inanç ve akıl dışı güçler yenildiğinde insanlığın ümit verici bir geleceğe uzanacağı öngörüsünde bulunuyordu. Gobineau, biyolojik determinizm teorisiyle, yükselen orta sınıfların ütopik hayallerinin esasen gerçekleştirilemez olduğunu göstermeye çalıştı.”

Gobineau’nun sınıflı sisteme dair görüşünü Lukacs Aklın Yıkımı kitabında şu şekilde aktarıyor:

“Her toplumsal düzenin, her biri bir ırksal çeşitliliği temsil eden üç temel sınıf üzerine kurulduğu zaten kanıtlanmış bir olgu: fetheden ırkın az çok doğru bir yansıması olan soylular; ana ırka yakın karışık soydan oluşan burjuvazi; ve kölelik içinde veya en azından çok ezilmiş bir durumda yaşayan halk.”

Sonrasında Gobineau’nun görüşü, sosyal Darvinizm olarak adlandırıldı. Marx, bu görüşü ilk eleştiren isimlerden biriydi. Lukacs’tan dinleyelim:

“F. A. Lange’nin bir kitabını incelerken Marx, sosyal bilimlerde yeni ortaya çıkan bu eğilimi çok sert bir şekilde eleştirdi:

Bay Lange, büyük bir keşif yaptı. Tüm tarih, tek bir büyük doğa yasası altında toplanmalıdır. Bu doğa yasası, ‘yaşam mücadelesi’ denilen klişeye dayanıyor (burada kullanıldığı şekliyle Darvinci terim sadece bir klişe haline geliyor). Teorinin özünü Malthus’un nüfus, daha doğrusu, aşırı nüfus yasası teşkil ediyor. Dolayısıyla, ‘yaşam mücadelesi’ni tarihsel olarak belirli toplum biçimlerinde kendini gösterdiği şekliyle analiz etmek yerine, yapılması gereken tek şey, bu somut mücadeleyi ‘yaşam mücadelesi’ sloganına ve bunu da Malthus’un ‘nüfus fantezisi’ne dönüştürmektir. Kabul etmelisiniz ki bu, kibirli, sözde bilimsel, yüksek perdeden cehalet ve zihinsel tembellik söz konusu olduğunda epey sorgulayıcı bir yöntemdir.”

Biyodeterminizm, gerici karamsarlık, aristokratik ırkçılık ve tekelci sermayeyi bir araya getirdiğinizde, faşizmin temel görüşlerinden bazılarını elde edersiniz. Sonrasında faşistler, “vitalizm” önerisinde bulundula, öjenik, yani ırksal kirliliği reddettiler. Bu yaklaşım, politik eşitliğe, dolayısıyla, her türden demokrasiye yönelik karşıtlıklarının temelini oluşturdu. Tabii komünizmin sınıfları ortadan kaldırmasına da sosyal demokrasinin sınıfsal reformuna/eşitleme gayretine de karşıydılar.

Augustin Barruel, Maistre'nin çağdaşıydı ve dönemin çeşitli gizli topluluklarını, yönetici sınıfları devirmek için büyük bir komplo içinde birleştirdi.

“Barruel’in dört kalın ciltten oluşan Hatırat’ı, Fransız Devrimi’nin felsefeciler, Masonlar ve İlluminati Tarikatı’ndan oluşan, birlikte ‘sürekli bir kurnazlık, sanat ve baştan çıkarma zinciri’ meydana getiren ‘üçlü bir komplo’nun sonucu olduğu yönündeki temel iddiasını destekleyen bir dizi kanıt sunmaktadır. Bu komplo, Avrupa genelinde ‘sunakların yıkılması, tahtın tahrip edilmesi ve tüm sivil toplumun çözülmesi’ni amaçlıyordu.

İlk cilt, Voltaire’in 1728’de İngiltere’den Fransa’ya döndüğünde ‘hayatını Hristiyanlığın yok edilmesine adadığı’ ve bu komployu başlattığı Hristiyan karşıtı komploya odaklanıyor. Bu komplo, Voltaire’in Hristiyanlığa karşı ünlü savaş çığlığını (‘écrasez l'in- fame!’: ‘Şu rezil şeyi ezip geçin!’) slogan olarak benimsedi. Barruel’in ikinci cildi ise, önemli aydınları arasında Rousseau ve Montesquieu’nün bulunduğu, ‘Bağımsızlık ve Özgürlük’ sloganıyla tüm hükümetleri yok etmeyi amaçlayan monarşi karşıtı komploya yoğunlaşıyor. Birinci komplonun Hristiyanlık karşıtı ilkeleri tutkulara (her şeyden önce Hristiyanlığa karşı tutkulu, kör bir nefrete) dayanırken, ikincisinin ilkelerinin temeli akıldı. Barruel’in üçüncü ve dördüncü ciltleri, Bavyeralı radikal Adam Weishaupt (1748-1811) tarafından kurulan ve yönetilen Masonlar ve İlluminati Tarikatı’nın amacı olan toplum karşıtı komployu ele almaktadır. Bu üç grup birlikte, yalnızca Fransa’da iki milyon sempatizanı tarafından desteklenen, 300.000 ‘üye’den oluşan tek bir ‘mezhebi’ meydana getiriyordu. Hepsi de devrim için hevesli ve ilk işaretle ayaklanmaya, halkın diğer tüm sınıflarını harekete geçirmeye hazırdı”.[Graeme Garrard, Counter-Enlightenments]

Felsefecilik ve filozoflar konusunda ise şu söyleniyor:

“Barruel, ‘felsefeciliği’ şöyle tanımlar: ‘Her şeyi kendi aklının ölçütüyle değerlendiren ve dini konularda doğanın ışığından kaynaklanmayan her otoriteyi reddeden her insanın hatasıdır. Aklın sınırlarının ötesindeki herhangi bir gizemin olasılığını inkar eden, aklın, eşitliğin ve özgürlüğün sözde haklarını savunmak için vahyi bir kenara bırakarak Hristiyan dininin tüm yapısını yıkmaya çalışan herkesin hatasıdır.’ Farklılıklarına rağmen, filozoflar, Masonlar ve İlluminati, özgürlük ve eşitliğe yönelik coşkulu bağlılıkta birleşmişlerdir. Özgürlük ve eşitlik, felsefeciliğin merkezinde duran isyanın ve gururun ilkeleridir.

Barruel’e göre Devrim, uzun süredir bastırılmış genel bir iradeyi ifade eden kendiliğinden bir halk ayaklanması değil, ‘ulusun çoğunluğuna karşı birleşmiş bir fraksiyonun’ masum olan ve bu fraksiyondan zerre şüphe etmeyen bir halka kendi iradelerini dayatmak için güç, hile ve terör kullanmasının bir sonucuydu.”

Bu söylem, son iki yüzyıldır her türden karşı devrimci tarafından tekrar tekrar dile getirildi. Burada amaç, devrimi çoğunluğa karşı, hiç sevilmeyen ve oligarşik bir olguymuş gibi göstermekti (sanki Barruel’in temsil ettiği egemen sınıf öyle değilmiş gibi!).

İlluminati Tarikatı, Hür Masonların bir koluydu:

“İlluminati Tarikatı, 1776 yılında Bavyera’daki Ingolstadt Üniversitesi'nde Kilise Hukuku Profesörü olan Hür Mason Adam Weishaupt tarafından kuruldu. Cizvitler tarafından eğitilmiş bir Katolikti; Maistre, Barruel ve Voltaire de onun öğrencileri arasındaydı. [...] Weishaupt, başlangıçta Hür Masonları içeriden kontrol altına almaya çalışmıştı. Bu strateji başarısız olunca, kısmen gizlilikleri, öz disiplinleri ve örgütsel verimlilikleri nedeniyle hayran olduğu Cizvitlerden esinlenerek, kendi gizli örgütünü kurdu. ‘Karanlık bir örtü’ye bürünmüş olan gizemli Weishaupt ve gizli komplocu grubu, daha sonra Avrupa’nın yerleşik politik, dini ve toplumsal düzenini şiddetli bir devrimle devirmek için ‘Ansiklopedi yazarları ve Masonlarla birleşti’. [...]”

Gizli örgütler ve devrimciler elbette gerçekti. Ancak bugün, bu hareketlerin tarihi çarpıtılarak, tahrif edilerek anlatılıyor. Bu hareketler bugün bir dizi başka komplo ile ilişkilendirilen “sinsi bir oligarşi”ye atıfta bulunmak için anılıyorlar. Belki de amaç, monarşinin ve kilisenin istibdatına karşı [burjuva] demokrasiyi destekleyen asıl devrimci düzenleri karalamaktır.

Aydınlanmanın Sınırları

Burjuva aydınlanması, özgürlüklerin kapsamının alt sınıflara doğru genişletilmesine de karşı çıkmıştır.

Amerikan oligarşisinin kurucu babalarından James Madison, bu tür konular hakkında kapsamlı yazılar yazmış, konuşmalar yapmıştır.

“Sıradan veya ‘aşağı’ insanların hükümete etkide bulunması durumunda, yoksulların zenginlere meydan okuma, kamu gücünün özel güce meydan okumak için kullanma ihtimali oluştu. Madison’ın şu sözleri üzerinde durmak gerekiyor:

‘[...] (Bay Pinckney’in de belirttiği gibi) eski hükümetlerde ve modern Avrupa devletlerinde çekişmelerin büyük bir kaynağı olan, babadan oğula geçen rütbeler arasındaki farklılıklara bizim aramızda rastlanmıyordu. [...] Ancak, şu anda bile homojen bir kitle olarak görülemeyiz. [...] Çağlar boyunca sürmesini istediğimiz bir sistemi kurarken, çağların getireceği değişiklikleri gözden kaçırmamalıyız. Nüfus artışı, yaşamın tüm zorlukları altında çalışacak ve nimetlerin daha eşit dağılımı için gizlice iç çekecek olanların oranını zorunlu olarak artıracaktır. Bunlar sayıca, zamanla yoksulluk duygusundan mahrum olanlara galebe çalabilir. Eşit oy hakkı yasalarına göre, iktidar, ilk grubun eline geçecektir.”

James Madison, küçük toprak sahiplerinin demokratik etkisini sınırlama konusunda şunları söylemiştir:

“Şu anda toprak sahiplerinin çıkarları baskındır, ancak zamanla toprak sahiplerinin sayısı nispeten azaldığında, gelecekteki seçimlerde toprak sahiplerinin çıkarları daha ağır basmayacak mıdır? Kimi makul önlemler alınmazsa, hükümetimizin hali ne olacak? İngiltere’de bugün, seçimler tüm sınıflara açık olsa, toprak sahiplerinin mülkiyeti her türlü güvenceden mahrum kalırdı. Toprak yasası yürürlüğe girerdi. Bu gözlemler doğruysa, hükümetimiz, ülkenin kalıcı ve köklü çıkarlarını yeniliklere karşı güvence altına almalıdır. Toprak sahiplerinin, bu paha biçilmez çıkarları desteklemek, diğerlerini dengelemek ve denetlemek için onların hükümette pay sahibi olmaları gerekir. Zengin azınlığı çoğunluğa karşı koruyacak yapıya kavuşmalıdır.” [Gerald John Fresia, Toward and American Revolution, 1999]

Madison, burjuva devletinin sınıf temeli hakkında şunları söylüyor:

“Oysa hizipler, genelde mülkiyetin çeşitli ve eşitsiz dağılımı neticesinde ortaya çıkmıştır. Mülk sahibi olanlar ve mülksüz olanlar, toplumda her zaman farklı çıkarları temsil etmişlerdir. Alacaklılar ve borçlular da benzer türde bir ayrımı ifade eder. Medenileşmiş uluslarda, toprak sahiplerinin çıkarları, imalatçıların çıkarları, tüccarların çıkarları, para sahiplerinin çıkarları ve daha birçok küçük çıkar grubu zorunlu olarak ortaya çıkar, onları farklı duygu ve görüşlerle hareket eden farklı sınıflara böler. Bu çeşitli ve birbirine karışan çıkarların düzenlenmesi, modern yasama organının temel görevini oluşturur, hükümetin gerekli ve olağan işleyişinde parti ve hizip ruhunu içerir.” [a.g.e.]

Bir diğer kurucu isim olarak Alexander Hamilton, demokrasinin sınırlandırılmasının gerekliliği hakkında şunları söylüyor:

“Tüm topluluklar, kendilerini azınlık ve çoğunluk olarak ikiye ayırır. Birinciler zengin ve soylular, diğerleri ise halk kitleleridir. Halkın sesi Tanrı’nın sesi olarak nitelendirilmiştir. Bu özdeyiş, ne kadar yaygın olarak alıntılanmış ve inanılmış olsa da, gerçekte doğru değildir. Halk çalkantılı ve değişkendir; nadiren doğru yargılar veya kararlar verir. Bu nedenle, birinci sınıfa hükümette ayrı, kalıcı bir pay verin. İkinci sınıfın istikrarsızlığını kontrol edeceklerdir. [...] Her yıl halk kitleleri arasında dönen demokratik bir meclisin, kamu yararını istikrarlı bir şekilde takip edeceği varsayılabilir mi? Demokrasinin pervasızlığını ancak kalıcı bir organ kontrol edebilir. [...] Genel kabule göre, demokratik bir plan üzerinde iyi bir yürütme organına sahip olamazsınız.” [a.g.e.]

Kenneth M. Dolbeare ve Linda Medcalf’a göre, Alexander Hamilton, “merkezden yönlendirilen, hem tespit edilmesi hem de ulaşılması ve değiştirilmesi zor bir finans ve kalkınma sistemi” oluşturarak ve “politika yapımının mümkün olduğunca büyük bir kısmını, çok daha az görünür olan, zahirde tarafsız ve mekanik olan mahkemelerin ve avukatların ellerine devrederek” “iktidarın dizginlerini halktan olabildiğince uzaklaştırdı.” Dolbeare ve Medcalf, para politikasını kamu alanından özel bankacıların eline teslim eden Federal Rezerv Yasası’nın kabulü gibi, Kurucuların tasarımını güncellemeye, halk hareketlerini engellemeye ve özel gücü korumaya hizmet eden birkaç başka adımı da tespit ediyor. “Bu sistem Birinci Dünya Savaşı’nda pekiştirildiğinde, halk çoğunluğunun fazla zarar verme olasılığı azaldığı için katılım teşvik edilebiliyordu.”

Liberallerin yere göğe sığdıramadıkları Tocqueville de bir burjuva demokrat olarak “pleb” [proleter] siyasete katılımına karşı çıkıyordu.

“Çoğunluğun ahlaki otoritesi kısmen, bir araya gelmiş çok sayıda insanda tek bir bireyden daha fazla zeka ve bilgelik olduğu, yasama organlarının sayısının niteliğinden daha önemli olduğu düşüncesini temel almaktadır.

Bazıları, cumhuriyetten özgürlük adına uygulanan bir diktatörlüğü kastediyor; cumhuriyetin sadece siyasi kurumları değiştirmekle kalmayıp, toplumun kendisini de yeniden şekillendirmesi gerektiğini düşünüyorlar. [...]Ben, o tür bir cumhuriyetçi değilim.” [Ishay Landa, The Apprentice's Sorcerer: Liberal Tradition and Fascism]

Tocqueville devrime yönelik karşıtlığını şu şekilde dile döküyor:

“Haziran [1848] günlerinde tetiklenen gerici hareket, ulusta ivme kazanmaya devam ediyor. Tüm seçimler bu gerçeği ortaya koyuyor, başka binlerce işaretten de söz edilebilir. Hükümet bile bu hareketi endişeyle karşılarken, bir ölçüde onun etkisi altında kalıyor. Monarşik partiler umutlarını yeniden kazanıyor ve birleşiyor. Öte yandan, şimdiye dek bizimle birlikte olan birçok cumhuriyetçi Dağlıların yanına geçmeye başlıyor. [...] Monarşik partilerin etkisi altında kalmak istemesem de, toplumda düzeni ve disiplini yeniden tesis etmek, devrimci ve sosyalist partiyi ortadan kaldırmak için tasarlanmış tüm önlemlerde onlarla birlikte oy kullanmaktan çekinmiyorum.” [a.g.e.]

Landa şöyle diyor:

“Tocqueville, özünde ne demokrasi yanlısı ne de demokrasi karşıtıydı, ne çoğunluğun yanındaydı ne de karşısındaydı. Onun temel kaygısı, toplumsal karışıklık dönemlerinde mülk sahibi sınıfların kalıcı üstünlüğüydü.”

Misal, Tocqueville şu görüşü savunuyordu:

“Siyasi haklar çemberini yavaş yavaş, orta sınıfın sınırlarını aşacak şekilde genişletmek gerek. Yoksullara, bireysel mülkiyet hakkının varlığı ve buna bağlı koşulların eşitsizliğiyle [l'inégalité des conditions qui en decoulé] bağdaşacak her türlü hukuki eşitliği ve refahı garanti etmek. Çünkü bu konuda dürüstlük ve adalet, artık zorunluluk ve ihtiyata yerini bırakıyor.”

Alexis de Tocqueville, burjuva mülkiyet haklarının burjuva demokrasisinin yerini alması üzerine şunları söylüyor:

“Mülkiyet hakkı, diğer birçok hakkın temeli olduğunda kolayca savunulabiliyordu; daha doğrusu, saldırıya uğramıyordu: diğer hakları öncü savunma mevzileri olan bir toplumun çevreleyen duvarı gibiydi. Kurşunlar ona ulaşmıyordu; ona ulaşma niyeti bile ciddiyet arz etmiyordu. Ama şimdi mülkiyet hakkı, yıkılmış bir aristokratik dünyanın son kalıntısı ve tek başına ayakta duran, eşitlenmiş bir toplumda izole bir ayrıcalık. Artık diğer daha şüpheli ve daha çok nefret edilen hakların örtüsü altında olmadığı için büyük tehlikede. Artık demokratik görüşlerin doğrudan ve sürekli etkisiyle karşı karşıya kalmak zorunda. [...] Yakında politik mücadele, zenginler ve yoksullar arasında cereyan edecek. Mülkiyet, büyük savaş alanı haline gelecek. [...] Peki sizce bu tesadüf mü? Her tarafta mülkiyet hakkını inkar eden garip doktrinlerin neşet ettiğini görüyoruz. Bunun, belki de yakında krize girecek olan, çağımızın eski demokratik hastalığının son belirtisi olduğu gerçeğini kim görmezden gelebilir ki?”[Landa, 2012]

John C. Calhoun iki kez başkan yardımcılığı yapmış, toprak ve köle sahibi olmuş, dönemin özgürlükçü hareketi epey etkilemiş bir isimdi. “Eyalet hakları” olarak bilinen, federal veya merkezi gücün bölgesel oligarşileri sınırlandırma girişimlerine destek sunmuş, ancak aynı zamanda yoksulların ve küçük burjuvazinin demokrasi içinde anlamlı ve kıymetli bir yere sahip olmaması fikrini de savunmuştur. Calhoun, General Hamilton’a gönderdiği, eyaletlere yönelik müdahalelerle ilgili mektubunda şunları söylüyor:

“Gücü mutlak çoğunluğun eline verin ve bunların en güçlüsü, hükümeti kurulma amacından, yani herkesin haklarının eşit korunmasından, toplumun geri kalanının pahasına kendini ilerletme aracına dönüştürecektir.” [Speeches of John C. Calhoun]

Eşitlik konusunda şu tespiti yapıyor:

“Tüm insanların özgürlüğe eşit derecede hak sahibi olduğunu varsaymak, büyük ve tehlikeli bir hatadır. Özgürlük, kazanılması gereken bir ödüldür, herkese aynı şekilde karşılıksız olarak bahşedilecek bir nimet değildir. Zeki, vatansever, erdemli ve hak edenler için ayrılmış bir ödüldür. Onu takdir etme veya ondan zevk alma yeteneğinden yoksun, cahil, yozlaşmış ve ahlaksız bir halka bahşedilecek bir nimet değildir. Burada özgürlük küçük düşürülmemektedir. Bilâkis, en büyük övgüsü, en gurur verici özelliği, her şeyi bilen bir Takdir-i İlahi’nin onu, ahlaki ve düşünsel melekelerimizin gelişmesi için en soylu ve en yüksek ödül olarak tahsis etmiş olmasıdır. Hak edenlere özgürlükten daha uygun bir ödül verilemezdi. Hak etmeyenlere ise kanunsuz ve despotik bir yönetime tabi olmaktan daha adil bir ceza verilemezdi.” [A Disquisition on Government]

Gene her şey ters yüz ediliyor. Eşitlik zulümdür, mülk sahipleri zulüm görmektedir, mülksüzler ise zulmetmektedir. Mülksüzlerle asgari siyasi özgürlükleri paylaşmak, zulüm veya despotizmdir, oysa burjuva diktatörlüğü “özgürlüktür”. Unutmayın ki bu dönemde proletarya, çoğunlukla kölelerden oluşuyordu, Calhoun onlardan bile bahsetmiyordu.

Artan oranlı vergilere yoksullara sunulacak sosyal hizmetlere yönelik muhalefet konusunda şunları söylüyor:

“Hükümetin maliye alanında attığı adımların toplumu zorunlu olarak vergi mükellefleri ve vergi tüketicileri olmak üzere iki büyük sınıfa ayırması gerektiğine inanıyorum. Vergilendirmeyi ve harcamaları birlikte ele alırsak, toplumun bir kısmının hazineye vergi şeklinde, aldığı harcamalardan daha fazla ödeme yapması ve diğer kısmının da ödediğinden daha fazla alması kaçınılmazdır.” [22 Mart 1838 tarihli, Sayın Webster'ın Hazine Alt Yasası hakkındaki konuşmasına cevaben yapılan konuşmadan]

Köleliğe destek şu şekilde destek sunuyor:

“Bu eyaletlerdeki köleliği, ne kadar önemli olursa olsun, yalnızca efendi-köle ilişkisi olarak gören ve bunu Birliğin köle sahibi kesiminin mülkiyeti meselesi olarak değerlendiren kişi, bu kurum hakkında çok eksik bir anlayışa sahiptir. Mülkiyeti ortadan kaldırmanın dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş felaketlere yol açacağını görmemektedir. Doğasını ve önemini tam olarak anlamak için, Güney eyaletlerinde (Güney'in tüm köle sahibi eyaletleri de dâhil olmak üzere) var olan köleliğin, yalnızca efendi-köle ilişkisini değil, aynı zamanda neredeyse eşit iki ırkın toplumsal ve politik ilişkilerini de içerdiğini akılda tutmak gerekir. Dünyanın farklı köşelerinden gelen ve her bir insan ırkını diğerinden ayıran her özellik bakımından en zıt olan bu ırklar arasındaki ilişkileri özgürleştirmek, efendileri mülklerinden mahrum bırakmak ve Güney eyaletlerinin ilk yerleşiminden beri ırklar arasında var olan toplumsal ve politik ilişkiyi alt üst etmek anlamına gelir.” [başkanın posta yoluyla yayılmakta olan kötü niyetli köleliğin kaldırılması dilekçelerinin dolaşımını önlemek için etkili önlemlerin alınmasına ilişkin mesajının bir bölümüne dair rapordan, 4 Şubat 1836.]

Modern liberteryenizm, Virginia okulundan James Buchanan’ın yanı sıra Calhoun’dan da büyük ölçüde etkilenmiştir.

“Yazarların belirttiğine göre, hem Buchanan hem de Calhoun, ‘demokrasinin özgürlüğü koruyamayacağı’ hususunda endişeliydi. Özellikle, Buchanan ve Calhoun, ‘vergi üreticileri ve vergi tüketicileri’ arasında bir tür sınıf çatışması olduğunu iddia ettiler. Her ikisi de siyaseti sömürü ve cebir alanı, ekonomiyi ise serbest alışveriş alanı olarak tasvir ediyordu.

Calhoun ve Buchanan, her ikisi de seçkin bir ekonomik azınlığı yurttaşlarının çoğunluğunun ‘sömürüsüne’ karşı korumak için anayasal mekanizmalar tasarladı, takipçilerinin belirttiği gibi, ‘aynı amaca ve etkiye’ sahip bir azınlık veto yetkisini savundu.

[...] Avusturyalı iktisatçı Murray Rothbard, liberter hareketin Calhoun’a olan borcunu açıkça dile getirmiş, onun vergilendirme konusundaki sınıf analizini liberter hareketin temeli olarak görmüştür. Rothbard’ın tespitiyle, ‘Calhoun’un görüşü, sınıfları ve çatışmayı yaratanın, önceki düşünürlerin inandığı gibi ekonomideki emek ilişkileri değil, devletin müdahalesi olduğu” yönündeydi.

Calhoun ve Rothbard, kimlerin kimlerin üzerinde iktidar sahip oldukları konusunda çoğu insanın geliştirdiği yorumu tersyüz ettiler. Servetini kölelikten kazanan bir adam, devlete bağlı vergi tahsildarlarının kurbanıydı, yoksul seçmenler ise dikkat edilmesi gereken sömürücülerdi. Rothbard, ‘Calhoun, demokrasinin ekonomik özgürlüğe yönelik tehdidinin temel taşı olarak vergilere ve mali politikaya odaklanmakta tamamen haklıydı’ diyordu.

Bölgesinin, siyahi insanlara mülk muamelesi yapılmasına dayanan kendine özgü politik ekonomisini korumak için Calhoun, eyaletlerin başındaki hükümetlerin iğrenç buldukları federal yasalara uymayı reddetme hakkına sahip olduğunu savunmuştu. Davasını, ‘Anayasa tarafından Amerika Birleşik Devletleri’ne devredilmeyen veya eyaletlere yasaklanmayan yetkiler, sırasıyla eyaletlere veya halka aittir’ diyen Anayasa’nın Onuncu Değişikliğine dayandırmıştı. Kuzey ve Batı’da yükselen ulusal kölelik karşıtı çoğunluktan korkan Calhoun, ABD Anayasası’nın yetkisinin Amerikan halkının tamamından değil, Birliğe rıza gösteren eyaletlerden geldiği konusunda ısrar etti. Bu nedenle, eyalet liderlerinin kendi sakinleri ile Washington arasına kendi yetkilerini ‘yerleştirme’ hakkına sahip oldukları sonucuna vardı.” [Nancy Maclean, Democracy in Chains]

Buchanan’ın Virginia okulu, “liberter” yorumu, burjuva demokrasisini kısıtlamayı öngörüyordu.

“Buchanan, anayasanın ‘hükümetin gücüne ciddi kısıtlamalar’ getirmesi gerektiğini söylüyordu. Bu kısıtlamalardan ilkinin, ‘hükümetin aynı zamanda giderleri karşılamak için gerekli vergileri toplamadan harcama yapma özgürlüğüne sahip olmaması’ olduğunu dile getiriyordu. Bu, Harry Byrd’ün kutsal kabul edilen maaştan gelir vergisi alma ilkesiydi. Devlet, dengeli bir bütçeye ihtiyaç duyan bir anayasaya sahip olmalıydı. hiçbir koşulda Keynesçi açıklara mahal verilmemeliydi. Ayrıca, ‘Merkez Bankası’nın bağımsızlığı hususu anayasaya dâhil edilmeli’, hükümete ‘para politikası yapma yetkisi verilmemeliydi, zira bunu yapmak kesinlikle enflasyona yol açacak’tı. Öne sürdüğü son kısıtlama ise, önemli herhangi bir değişiklik için aşırı çoğunluğa ihtiyaç duyulmasıydı. ‘Yasama organının yalnızca büyük bir çoğunluğunun, 2/3 veya 5/6’sının, her yeni harcamayı onaylayabileceği bir sistemin var olması sağlanmalı’ydı.

Yeni anayasanın karmaşık kural değişikliklerinin net etkisi, başkana emsalsiz yetkiler vermek, kongreyi zayıflatmak ve seçilmemiş askeri yetkililerin, kongrenin seçilmiş üyeleri üzerinde bir güç freni görevi görmesini sağlamaktı. Dünyanın hiçbir yerinde kullanılmayan ve açıkça Buchanan’ın tavsiyesinin ürünü olan, kurnazlık üzerine kurulu yeni bir seçim sistemi, ‘elitlerin çıkarlarınca kilitlenmiş bir sistem’ temin etmek için sağcı azınlık partisini kalıcı olarak başta olmasını sağlıyordu. Elitlerin elindeki dizginleri güçlendirmek için anayasa, sendika liderlerinin siyasi partilere üye olmalarına, ‘belirlenmiş amaçları haricinde yapılan işlere ve atılan adımlara müdahale etmelerine’, yani sadece kendi iş yerlerindeki ücret ve çalışma saatleri ile ilgili pazarlık dışında her türlü konuya müdahil olmalarına yasak getirdi. Ayrıca ‘sınıf çatışmasını’ savunmayı veya ‘aileye saldırmayı’ da yasakladı. ‘Aile karşıtı’ veya ‘Marksist’ olarak kabul edilen herkes, itiraz sürecine erişim olmaksızın sürgüne gönderilebilecekti.”

Gördüğümüz gibi, Aydınlanma karşıtlığı ile Aydınlanmayı temsil eden farklı sınıflar, yoksulların ve küçük burjuvazinin demokrasi yoluyla barışçıl bir şekilde iktidarı ele geçirmesini engelleme konusunda aynı eğilimleri paylaşıyorlardı. Bu nedenle, bunun gerçekleşmesini önlemek için demokrasilerini hileli bir şekilde düzene sokuyorlar ya da onu kısıtlıyorlardı.

Özet

Marksistlerin temel önermesi, mülk sahiplerinin (hem ulusal hem de küresel ölçekte) üst yapı ve ekonomik temel konusunda rekabet etmeleri arasındaki iç çelişki ile mülksüzlerin reformist ve devrimci çizgileri arasındaki dış çelişkinin, bu dönemlerin tarihsel hareketini ortaya çıkardığını söyler.

“Devrim kendi evlatlarını yer” sözü, devrimler içinde açığa çıkan şiddetin devrimi önceden destekleyenlere yönelmesine ilişkin tespit, çeşitli grupların belirli sınıfsal çizgilerini göz ardı etmektedir. Aydınlanmanın hem sağ hem de sol kanadı, monarşi yanlısı, teokrasi yanlısı, aristokrasi yanlısı ve burjuva demokratlar, alt sınıflardaki reformculuğa ve devrimci coşkuya karşı çıktılar.

Aynı şey, sosyalist devrimler için de söylenebilir. Çeşitli sosyalist gruplar, devlet iktidarı için rekabet etmiş, bu da iktidardaki grubu zayıflatmak ve itibarsızlaştırmak adına içerinin tahrip edilmesine yol açmış (buna kapitalistlerin dışarıdan yürüttükleri yıkıcı faaliyetleri eşlik etmiş), ardından önemli şiddet pratiklerine yol açmıştır. Doug Greene gibi Troçkistler, bu gerçeği sıklıkla göz ardı etmektedir. Şiddet, paranoyak Stalinist teröre indirgenmekte, ama sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak görülmemektedir.

“Devrim kendi evlatlarını yer” cümlesi asıl, sınıf mücadelesinin ve devrimlerin nasıl yenilgiye uğradığı meselesinin üzerini örtmek için kullanılmaktadır. Bu gerçeğe bakmak yerine, başarısızlığı tümüyle “ütopik” devrimcilerin sırtına yüklemekte, tarihsel momentin karmaşık yönlerini, mülk sahipleri ile mülksüzler arasındaki kavgaları göz ardı etmektedir. Satürn diyalektiğinin muzzafer karamsarlığı, bu zeminde ortaya çıkmaktadır.

Kobasuperfan
21 Ağustos 2026
Kaynak