01 Mayıs 2026

TKP’nin 1 Mayıs 1933 Tarihli Bildirisi


Türkiye’nin İşçi, Köylü ve Fakir Halk Kitlelerine

 

Yoldaşlar,

Bir Mayıs, amelelerin beynelmilel mücadele günüdür. Bugün bütün dünya ameleleri, köy ve şehirlerin emekçi kitleleri, kendi sınıfi istekleri uğrunda, burjuvaların, zenginlerin soyguncu hâkimiyetlerine karşı nümayişler yaparlar, müşterek inkılapçı mücadeleyi arttırırlar.

İktisadi buhran, dört seneden beri tekmil kapitalist memleketlerde bütün şiddetiyle hüküm sürüyor. İşsizlik mütemadiyen artıyor, fabrikalar kapanıyor, istihsal (üretim) azaltılıyor.

Kemalist burjuvazi, Türkiye emekçilerinin kanını daha iyi emmek için memleketin siyasi istiklâlini de emperyalistlere peşkeş çekmek yolunda ilerliyor.

Sözde halkçı, hakikatte halk düşmanı olan kemalist hükümeti, buhranın bütün ağırlığını emeğiyle geçinen amelelerin, fakir köylülerin, küçük memurun, hizmetlilerin ve esnafın sırtına yüklüyor. Bir taraftan Türkiye’de sınıflar ve sınıf mücadelesi olmadığını iddia eden Kemalistler, diğer taraftan emekçi kitlelerinin yevmiye ve maaşlarını indiriyorlar, iş gününü uzatıyorlar. Yüz binlerce emekçi köylünün varını yoğunu vergilerle, ziraat borsaları ile murabaha ve faizciler eliyle yağma ediyorlar. Buhran, kazanç, muvazene vergileri namı altında, dolambaçlı yollarla da memleketin amele ve emekçi köylülerini soyarak, fabrikacılara, tüccarlara prim namı altında bahşişler veriyorlar.

Patronlar, çeşit çeşit teşkilâtlarıyla Türkiye’nin emekçilerini soymak için çalışıyorlar. Amelelerin ise kendi sınıf teşkilatlarını kurmak, haklarını müdafaa etmek için teşkilatlanmasına meydan vermiyorlar. Amele sınıfının şuurunun artmasına mani olmak, inkılâpçı mücadelesini kırmak için şuurlu inkılâpçı ameleleri, komünistleri zindanlara atıyorlar. Bin bir türlü işkence yapıyorlar. Sudan bahanelerle haklarını müdafaa eden yüzlerce ameleyi tevkif ediyorlar, dövüyorlar. Burjuva hafiyeliğini ve ispiyonculuğunu en küçük fabrikalara kadar sokuyorlar. “Halkçı hükümet” halka en basit haklarını bile vermiyor.

Cihan sermayedarlığı, mezarına yaklaştı. Yalnız cihan proletaryasının öz vatanında, Sovyetler İttihadı’nda ameleler buhran, işsizlik açlık nedir bilmiyorlar. Dev adımlarıyla Sosyalizmi kuruyorlar.

Türkiye amele ve köylüleri için hakiki kurtuluş, kemalist burjuva hâkimiyetinin yerine Amele-Köylü hükümeti kurulduğu vakit mümkün olacaktır.

Yoldaşlar,

Amele sınıfının burjuvaziye karşı bu beynelmilel mücadele gününde Türkiye Komünist Fırkası, sizleri kemalist burjuvaziye karşı mücadeleye çağırıyor. Bir Mayıs’ta fabrikalarınızı terkederek, sokaklarda, meydanlarda nümayişler yapınız. Burjuvazinin bütün mukavemetine ve terörüne rağmen bir Mayıs komiteleri kurunuz. Polislerin ameleleri tevkif etmesine müsaade etmeyiniz, tevkif ederlerse yerlerine aranızdan başkalarını seçiniz.

Türkiye amele sınıfının ve emekçi halk kütlelerinin bugünkü günlük ve siyasî istekleri için mücadele ediniz. Bu mücadele, ekmek hayat ve kurtuluş mücadelesidir.

Bir Mayıs’ta İsteklerimiz:

1. Yevmiyelerin insanca yaşamağa yetecek dereceye çıkarılması, küçük memurların, müstahdeminin maaşlarının çoğaltılması.

2. Buhran, kazanç, muvazene ve diger vergilerin yalnız fabrikacı, zengin toprak sahibi ve tüccarlardan alınması.

3. Kadın, erkek, genç, ihtiyar farkı gözetilmeden, müsavi (eşit) işe müsavi ücret verilmesi.

4. Sekiz saatlik iş gününü kabul eden iş kanununun derhal çıkarılması, çocuk işinin yasaklanması, gençlerin ağır işlerde çalıştırılmaması.

5. İşsizlere devlet kasasından yardım, Osmanlı borçları diye emperyalistlere verilen paraların işsiz amelelere tahsis edilmesi.

6. Bütün dünyada amelelerin en tabii hakkı olan grev hakkının bizde de tanınması.

7. Gündelikler kesilmemek şartıyle patronlar ve devlet hesabına hastalık, ihtiyarlık, kazalara karşı içtimai sigorta teşkili.

8. Fakir, orta halli köylülerin murabahacılara, ağalara, bankalara olan bütün borçlarının yok edilmesi.

9. Devlet, evkaf, büyük çiftlik sahibi derebeyi arazisinin, topraksız köylülere parasız olarak verilmesi.

10. Vergi ve borç yüzünden köylülerin hapsedilmemesi, mallarının satılmaması, emekçi köylülere parasız tohum, alet, hayvan verilmesi.

11. Amele ve köylüler için serbest neşriyat, serbest içtima, serbest cemiyet teşkili hakkı.

12. Soyulan emekçi kitlelerinin hakkını müdafaa ettikleri için kemalist zindanlarına atılan yüzlerce inkılâpçı amele ve komünistin derhal serbest bırakılması.

Yaşasın amele-köylü hükümeti,

Yaşasın Türkiye Komünist Fırkası,

Yaşasın cihan inkılâbının erkânı harbiyesi Komintern,

Yaşasın yaklaşan cihan inkılabı,

Kahrolsun kemalist burjuva diktatörlüğü.

* Amele yoldaş, okuduktan sonra atma, yırtma. Başkasına ver.

Türkiye Komünist Fırkası Merkezi Komitesi
1 Mayıs 1933

30 Nisan 2026

Sol ve Sınıf Arasındaki İlişki

“[...] Yeni Sol’a mensup bazı yazarların, gelişmiş kapitalist toplumlarda ‘işçi sınıfına’ tarihsel bir aktör, hatta en önemli aktör olarak bu denli sıkı sıkıya sarılıyor olmalarını anlamıyorum. Oysa eldeki tarihsel deliller, bunun böyle olmadığını ortaya koyuyor.”

[C. Wright Mills, “Yeni Sola Mektup”]

 

Bu makalede, “Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?” sorusuna Marksist bir cevap sunmaya çalışacağım. Bunu yapmak için, soruyu üç bölümde ele alacağım.

1. Sınıf nedir?

2. Sol nedir?

3. Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?

Bekleneceği üzere, vardığım sonuç ve savunacağım cevap şu şekilde olacak: Altmışlarda büyük ölçüde işçi sınıfından oluşan Eski Sol’un yerini Yeni Sol’un almasıyla birlikte “sol”, kendini işçi sınıfının üretken olmayan, profesyonel-yönetici kesiminin, yani sözde “orta sınıfın” politik olarak etkinleşmiş bir kesimine dönüştürmüştür. Bugün “sol”, genel olarak toplumu neoliberal, finansallaşmış kapitalizmin çağdaş yapılandırmasının ötesine taşıyacak herhangi bir politik-ekonomik gelişmeyi savunmak yerine, üretken olmayan işçilerin aciliyet arz eden çıkarlarını savunmaktan başka bir şey yapmamaktadır.

1. Sınıf Nedir?

İçinde bulunduğumuz siyasal-toplumsal-ekonomik durumu (neoliberal, finansallaşmış kapitalizm) açıklayabilmemize yardımcı olacak ve bu konuda bir şeyler yapabilmemizi sağlayacak bir sınıf tanımı sunmak için sınıfı, benzediği düşünülen ama çok farklı olan başka bir kategoriden, yakıştırılan (ascriptive) kimlikten ayıracağım.

Yakıştırılan kimlik, bireylerin farklı türdeki, nispeten değişmez özelliklerini adlandıran ve ardından bu özelliklere göre gruplandıran bir kategoridir. Yakıştırılan kimlik, bireylerin kendilerini tanımladıkları özelliklerle veya başkalarının onları tanımladığı özelliklerle ilgilidir. Yani bu kimlik, bireylerin bilinçli olarak ne olduklarını düşündükleri veya başkalarının ne olduklarını düşündükleri ile alakalıdır. Cinsiyet, ırk, etnik köken, yetenek vb. ile ilgilidir. Dahası, yakıştırılan kimlik, öncelikle söylemseldir. Bu anlamda, “kimlik siyaseti” denilen şeyin temelini oluşturur.

Günümüzde birçok solcu, sınıfı kimliklerden bir kimlikmiş gibi ele alıyor. Sınıf siyasetini kimlik siyasetinin bir alt kümesiymiş gibi görüyor. Örneğin, bir kimlik olarak anlaşılan “işçi sınıfı”, rock müzik dinleyen, hafif bira tercih eden beyaz, heteroseksüel erkek, kot pantolon giymiş işçileri tanımlayabilir. Elbette bu, bir karikatür. Ancak bu karikatür, sınıfın bir kimlikmiş gibi anlaşıldığında nasıl tanınmayacak şekilde çarpıtıldığını ortaya koyuyor.

Marksist sınıf kavramı, bireylerin özellikleriyle de ne olduklarıyla da başkalarının onlar hakkında düşündükleriyle de ilgilenmez. Daha çok bireyleri “yaptıklarına” veya modern kapitalizm gibi bir sosyo-ekonomik sistemde yerine getirdikleri işlevlere göre sınıflandırır.[1] Bununla birlikte, Marksizm ile ilişkilendirilen ve birbirinden ayırt edilmesi gereken kabaca iki farklı sınıf kavramı mevcuttur.

1. Marksizm ile ilişkilendirilen ilk sınıf anlayışı, “önce siyaset” diyen sınıf anlayışıdır. Bu, Marx’ın 1848 öncesi kaleme aldığı yazılarda, yani Britanya Kütüphanesi’nde politik ekonomiyi ciddiyetle incelemesinden önceki (1850’lerden 60’lara dek uzanan) dönemde gördüğümüz, esasen siyasal bir sınıf anlayışıdır. Örneğin bu anlayış, Komünist Manifesto’da mevcuttur. Lenin, Troçki, Mao gibi isimlerde gördüğümüz politik Marksizm bu anlayışa sahiptir. “Önce siyaset” diyen sınıf anlayışı konusunda dört tespitte bulunmak gerekmektedir:

a. Bu anlayış, tarihi genel olarak birey grupları arasında, bu grupların muhtelif çıkarları üzerinden, sınırlı kaynaklara ulaşmak için yürütülen bir iktidar mücadelesi olarak görür. Yani, insanlık tarihini, modern kapitalist ekonomilere özgü olmayan bir şekilde, insan grupları arasındaki güç ve kaynaklar mücadelesinin tarihi olarak değerlendirir.[2] Üstelik, bu görüşü benimsemek için Marksist olmanıza da gerek yoktur (bkz. Nietzsche, Bismarck, Weber vb.).

b. Önce siyaset diyen görüşe göre, modern kapitalizmin içinde özel olarak var olan sınıflar şunlardır: “proletarya” (yani işçi sınıfı), “küçük burjuvazi” (yani serbest çalışan zanaatkârlar, tüccarlar veya profesyoneller) ve “burjuvazi” (yani kapitalistler).[3] Bazen “lümpen proletarya” (yani işsiz veya vasıfsız alt sınıf) da anılır, ancak politik olarak bu kesim, sıklıkla göz ardı edilir. Genelde geleneksel Marksistler, bugünün toplumunu bu üç sınıf üzerinden yorumlamaya çalışırlar[4] ancak ben, bunun bir hata olduğunu, çünkü mevcut ekonomik durumu ifade etmediğini savunuyorum. Ayrıca bu “önce siyaset” diyen görüş, Marx’ın nihai görüşü değildir, mevcut sosyo-ekonomik durumun ayrıntılarını kavramak için fazla kabadır.

c. Sınıflara ilişkin siyaset odaklı görüş, sınıfları nispeten homojen olarak ele alır. Yani, bahsettiği üç sınıfın, sınıflar içinde alt sınıflara veya kesimlere ayrıştığını düşünmez. Dolayısıyla, işçi sınıfı veya kapitalist sınıf içindeki içsel çeşitliliği kavrayabilen somut bir görüşten ziyade soyut bir sınıf görüşü sunar. Dahası, genellikle küçük burjuvaziyi politik ve ekonomik olarak önemsiz, proletaryaya duhul eden, tarihsel olarak yok olan bir sınıf olarak görür. Dolayısıyla, siyaset odaklı görüş, nihayetinde politik mücadele içinde sabit iki sınıfın, işçi sınıfı ile burjuvazinin kapıştığı, soyut ve düalist bir yaklaşıma varır.[5] Oysa, günümüzde durum çok daha karmaşıktır.

d. Siyaset odaklı görüş, propagandayla alakalı amaçlara hizmet eden, pratik bir sınıf tanımı sunduğu için avantajlıdır. Hiçbir şeyi açıklamaz, çünkü açıklayacağı şeyi (yani sonucu) belirleyecek açıklayıcı bir terim (yani neden) sunmaz. Yani, sınıf odaklı görüş, Marx’ın olgun döneminde geliştirdiği görüşte görüldüğü üzere[6], siyasi dinamikleri ekonomik gelişmeler açısından açıklamaz; bunun yerine, pratik eyleme bir rehber olarak sınıfları “çıkarlarla” ilişkilendirir.

2. Marksizm ile ilişkilendirilen ancak siyasi Marksistler tarafından nadiren öne sürülen ikinci sınıf kavramı, benim “ekonomi odaklı” görüş olarak adlandıracağım görüştür. Bu görüş, Marx’ın Kapital ve Artı Değer Teorileri’nde bulunur. Ekonomi odaklı görüşe göre sınıflar, insan gruplarının bir ekonomik üretim sisteminde yerine getirdiği çeşitli işlevleri veya insanların ekonomik anlamda “yaptıkları” şeyleri ifade eder. Mevcut durumumuzda, söz konusu ekonomik sistem, toplam kârın (yani artı değerin) üretimi ve dağıtımının makroekonomik bir sistemi olarak gelişmiş kapitalizme denk düşer. Dolayısıyla, söz konusu işlevler, kârın üretimi, tahsisi ve dağıtımı ile alakalıdır. Marx’ın tanımladığı üç ana sınıf, işçi sınıfı (yani ücretli/maaşlı kol ve kafa emekçileri), kapitalist sınıf (yani endüstriyel, ticari ve finansal kapitalistler) ve toprak sahipleridir (yani rantiyeler).

Ekonomi odaklı görüşte sınıflar, kapitalistler işçileri istihdam ettiğinde (yani sömürdüğünde) işçiler tarafından üretilen ve kapitalistlerin ekonomik sistem genelinde, örneğin toprak sahiplerine dağıttığı toplam kâr (artı değer) ile ilişkili olarak tanımlanır. İnsanların bu toplam kâr (yani artı değer) ile ilişkisi, üretim sürecinde, işçilerin ürettiği ve gerçekleştirdiği toplam değerden kesintileri ifade eden belirli bir gelir veya kazanç karşılığında, bu kârla ilişkili olarak yerine getirdikleri işlevle ilgilidir. Dahası, üç ana sınıf alt sınıflara ayrılır; bunlar nispeten homojen olmaktan ziyade, içsel olarak farklılaşmış veya heterojendir. Marx’ın daha zengin, ekonomik sınıf anlayışı şu şekilde resmedilebilir:

İşçi sınıfı (mavi) şunlardan oluşur:

1. Meta üretim sürecinde artı değer üreten ve Marx’ın “üretken emek” adını verdiği sanayi işçileri (kırmızı)[7];

2. Marx’ın “gerekli” ve “yararlı” ancak “üretim dışı” emek olarak adlandırdığı, piyasadaki malların dolaşımı veya değişimi sürecinde artı değeri kapitalistler için realize eden ticaret işçileri (turuncu) ve finans işçileri (sarı);

3. Yönetici işçiler (yeşil), kapitalist mülk sahiplerinin ve kârdan pay alanların ihtiyaçları uyarınca işçi sınıfının geri kalanını “denetleyen” ve “disiplin altına alan” kişiler.[8]

Not: Ticaret ve finans işçileri ile yönetim çalışanları “üretim dışı emek”tir (açık mavi). Üretim süreci ve toplam kârın (artı değer, net değer) gerçekleştirilmesi için “yararlı” ve “gerekli” olabilirler, ancak söz konusu değeri veya onu oluşturan emtiayı üretmezler; işçilerin ürettiği ve gerçekleştirdiği toplam değerden (brüt değer) düşülen bir “üretim genel gideri”dirler.

Kapitalist sınıf (kırmızı) şunlardan oluşur:

1. Endüstri kapitalistleri (kırmızı), toplam kârı (artı değer, net katma değer) oluşturan malları üretmek için üretken endüstri işçilerini istihdam ederler;

2. Ticaret kapitalistleri (turuncu), piyasada kapitalist sınıf için toplam kârları (artı değeri) gerçekleştirmek amacıyla üretken olmayan ticari işçileri istihdam edenler;

3. Üretim ve mal değişiminin işleyişini finanse etmek ve kolaylaştırmak, dolayısıyla kârı toplamak amacıyla sanayi ve ticaret kapitalistlerine kredi veren finans kapitalistleri (sarı).

Ev sahipleri (mor), kazanılmamış gelirin üretken olmayan alıcılarından oluşan ayrı bir sınıftır. Sahip oldukları bir gayrimenkulün kullanımı karşılığında, başkalarının gelirlerinden pay alma hakkına yasal olarak sahiptirler. Burada güncel bir örnek vermek gerekirse, finansal sermayenin sahiplerinden veya rantiye sınıfından bahsedilebilir.

Kapitalistler ve işçiler, bunların alt sınıfları, toplam kâr üretimini esas alan ekonomi sisteminde yerine getirdikleri işlevlere göre birbirlerine karşılık gelirler ve ilgili gelirlerini veya kazançlarını elde ettikleri biçimlere göre ayırt edilebilirler: işçiler, ücret veya maaş alırlar; endüstri ve ticaret kapitalistleri kâr, finans kapitalistleri faiz, toprak sahipleri kira alırlar. Ancak, bu çeşitli gelir veya kazanç biçimlerinin, endüstri işçilerinin ürettiği ve ticaret işçilerinin piyasada gerçekleştirdiği toplam değerin yalnızca farklı biçimleri olduğunu belirtmek gerekmektedir.[9] Gerçekten üretken olan tek sektör, kapitalist toplumun dayandığı toplam kârı (artı değeri) gerçekleştirmek için ticarete ihtiyaç duymasına rağmen, endüstridir. Çeşitli gelir biçimlerinin hepsi, endüstri işçileri sömürüldüğünde ve ticaret işçileri, bu değeri piyasada gerçekleştirdiğinde üretilen toplam katma değer havuzundan yapılan basit kesintilerdir.[10]

Bu süreci şu şekilde resmetmek mümkün:

Finans kapitalistleri, toplam kârın bir kısmı (yani faiz) karşılığında, üretim amacıyla sanayi kapitalistlerine kredi parası (M) ödünç verirler. Sanayi kapitalistleri, daha sonra bu para sermayesini (M), üretim araçları ve emek gücü gibi emtia (C) satın alarak yatırırlar ve böylece daha fazla emtia (C’) üretme sürecini (…P…) kolaylaştırırlar; satıldıklarında, üretim maliyetlerinden (M−C) daha büyük bir değerle (M′) değiştirilirler. Son ürünün değeri (C’−M’, brüt değer) ile üretim araçlarının orijinal değeri (M−C) arasındaki değer farkı (ΔM) artı değerdir (net katma değer). Yatırım, üretim veya sömürü, satış veya değerin gerçekleşmesi ve yeniden yatırım döngüsü sürekli olarak tekrarlanır.[11]

Birikim, kapitalist ekonominin nabzıdır. Bu, tüm sınıfların ve alt sınıfların gelir veya kazancının düşüldüğü toplam değerin kaynağıdır: endüstri ve ticaret kapitalistleri kâr, finans kapitalistleri faiz, toprak sahipleri herkesin gelir veya kazancından kira olarak bir pay alırken, işçiler ücret veya maaş alır. Dolayısıyla, tüm üretken olmayan işçilerin ücretleri veya maaşları, ticaret kapitalistlerinin kârları, finans kapitalistlerinin faizi ve toprak sahiplerinin kirası, hepsi de endüstri tarafından üretilen toplam veya brüt değerden düşülen “üretim genel giderleri”dir.

Burada son olarak, ekonomi odaklı sınıf görüşünün, sınıfın içsel olarak farklılaşmış veya görece heterojen olan somut bir görünümünü sunduğuna dikkat çekilmelidir. Bu görüş, yalnızca sınıflar arası ilişkileri ve potansiyel çatışmaları değil, aynı zamanda sınıf içi ilişkileri ve potansiyel çatışmalara da vurgu yapar. Geleneksel Marksizmde bulunan siyaset odaklı görüşten çok daha doğru bir şekilde, kendimizi içinde bulduğumuz mevcut karmaşık sosyo-politik-ekonomik durumu kavrar. Örneğin, endüstri ve finans kapitalistleri arasındaki, üretken ve üretken olmayan/yönetici işçiler arasındaki veya ikincisi ile kapitalist sınıf veya toprak sahipleri (yani rantiyeler) arasındaki çatışmaları anlar. Buna karşılık, siyaset odaklı görüş, sınıfların tüm karmaşıklığını tek boyutlu soyutlamalara ve kaba ikiliklere indirger.

II. Sol Nedir?

Şimdi “Sol nedir?” sorusu üzerinde duralım. Bu soruya genel olarak verilebilecek üç cevap vardır.

İlk cevap, tarihsel bir cevaptır. Tarihsel olarak “sol”, modern cumhuriyetler çağını tanımlayan büyük devrimlerde feodal toprak ağaları ve monarşistler sınıfına karşı siyasi olarak hareket eden burjuvazinin veya yükselen kapitalist sınıfın devrimci veya ilerici kanadıydı. “Sağ” ise, burjuvazinin muhafazakâr veya gerici kesimiydi ve eski rejimin eski kurumlarının ve ayrıcalıklarının bir kısmını korumak istiyordu. Dolayısıyla, “sol” ve “sağ”, kamusal (politik) ve özel (ekonomik) alanlar, vatandaşlık ve medeni haklar ve görevler hakkındaki kaygılarla karakterize edilen burjuva cumhuriyetçiliği hareketinin içinde yer alan boyutlardır.

İkinci cevap, idealist bir cevaptır. Bir fikir veya ideal olarak ele alındığında, “sol”, kişinin herhangi bir anda ilerletmek isteyebileceği herhangi bir “iyi” veya “ilerici” politikadır; bu da “ilerlemeyi” engellemeye veya tersine çevirmeye yönelik muhafazakâr veya gerici çabaların zıttını ifade eder. Bu bakış açısı, yurttaş haklarıyla ilgilidir ve siyasi, ekonomik veya maddi olmaktan ziyade ahlakidir. Bu anlamda, hızla sofizme, “gerçek bir İskoç yoktur” yanılgısına kapılır. Örneğin, Sovyetler Birliği veya Çin’in “sahici” veya “gerçek” sosyalizm olup olmadığını dile getirmek mümkündür. Zira bu iki ülke, kişinin fikrine uyuyordur ya da uymuyordur Benzer şekilde, günümüzde, gerçekte var olan solun “sahici” veya “gerçek sol” olmadığını, çünkü onu sahici” veya “gerçek sol” yapacak şeye odaklanmadığını söyleyebiliriz. Bu noktada dilerseniz “sol” yerine sınıf, emek, cinsiyet ve zamirleri ekleyebilirsiniz.

Üçüncü cevap, savunacağım ve yukarıda sunduğum ekonomi odaklı görüşten beslenen cevaptır. Bu görüşe göre “sol”, kendilerine “solcu” diyen, ampirik olarak var olan insan grubudur; “solculuk” ise bu “solcuyum” diyenlerin yaptığı şeydir. Kendilerine “sol” diyenler ise, yukarıda sunulan sınıflar ve alt sınıflar çerçevesine yerleştirilebilirler. Ekonomi odaklı bir bakış açısıyla bakıldığında, “sol” kendi başına tutarlı bir varlık değildir; tıpkı her insanın bir sol ve bir sağ eli olması gibi, her siyasi grubun da nispeten bir sol ve sağ kanadı vardır. Soldan birleşik, tutarlı bir varlık olarak bahsetmek, “tüm sol ellerden” sanki tek bir vücut oluşturuyormuş gibi bahsetmek kadar anlamsızdır.[12]

“Sol”, siyaset dünyasını anlamak için kullanılabilecek kavramsal bir çerçevenin, bir “sol ve sağ” ikileminin yalnızca yarısıdır. Bu, nihayetinde sınıflara ve alt sınıflara dayanan modern, cumhuriyetçi, burjuva, liberal hareketlerin muhtelif içsel eğilimlerini adlandırır. Günümüzün siyasi manzarasını üçlü bir anlayışla, yani muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizmle anlasaydık, çok daha iyi durumda olurduk; bunların hepsi bazı açılardan örtüşürken, diğer açılardan önemli ölçüde farklılık gösterir.[13]

Bu açıdan bakıldığında “sol” kavramı, meselelere yönelik kafa karıştırıcı bir bakış açısını ifade eder, en kötü ihtimalle ise kapitalist toplumun neden olduğu ideolojik bir yanılsamadan ibarettir. “Eski Sol”a özlem duymak, doğum günü dileklerinde bulunmakla eşdeğerdir. Dolayısıyla, sosyalizmi (“Eski Sol”) liberalizmden (“Yeni Sol”dan) ayırmak ve ikincisine karşı birincisi için mücadele etmek daha hayırlı olacaktır.

III. Sınıf ve Sol Arasındaki İlişki

Şimdi son olarak, "Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?" sorusuna, daha önce aktardıklarımızdan yola çıkarak cevap vermeye çalışacağım.

Bu soruya gerçekçi ve materyalist bir cevap vereceksek, bana öyle geliyor ki “sol”un, işçi sınıfının üretken olmayan ve profesyonel-yönetici kesiminin politik olarak etkin bir bölüğüne denk düştüğünü söylememiz gerekiyor. Bu iddianın kanıtları, 2016-2020 yılları arasındaki siyasi gelişmelere ve Amerikalı Demokratik Sosyalistler örgütüne bakılarak bulunabilir. Solun kimin düdüğünü öttürdüğünü, memurların veya zengin profesyonellerin sınıf bakışının ona nasıl nüfuz ettiğini anlamak istiyorsak, hangi sınıfa ait olduğuna, öncelikli gördüğü “sürdürülebilirlik” ya da “eşitlik” gibi hususlara bakmak gerekir.

“Sol”, kendine özgü, çok özel alt sınıf çıkarlarını savunur: yani, polisin finansmanını kesmeyi, öğretmenler için daha fazla iş yaratılmasını, çeşitlilik ve örtük önyargı seminerleri için daha fazla insan kaynakları pozisyonu oluşturulmasını, ilerici rantiyeciler için tekelci rantlar temin edecek yeşil enerjinin yaratılmasını ister.

Solun kendisine has karakteri bugünlerde “snop” olarak tanımlanıyor. Bu koalisyon, hem işsizlerden hem de aşırı zengin, eğitimli, ahlaki ilericilerden ve insan hakları savunucularından oluşuyor. Bu koalisyonun karşısında küçük burjuva Trump destekçilerinden oluşan “tüccar sağ” duruyor.[14]

Ben, bu solun “radikal liberalizm” olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Üstelik bu solun reforma tabi tutulamayacağını, dönüştürülemeyeceğini iddia ediyorum. Onunla siyasi açıdan uygun bir ilişki kurabilmek için, onun olduğu gibi kabul edilmesi gerekiyor.

Sonuç olarak, Marksist olmak zorunda olmadığınızı belirtmek isterim. Marksist olmak, yalnızca Marx’ın sunduğu kapitalizm açıklamasının doğru olduğunu düşünmektir. Marx’la aynı fikirde olmayabilirsiniz. Ancak eğer kişi, kendisini Marksist olarak tanımlıyorsa, o zaman hangi görüşe katıldığını açıkça belirtmek zorundadır.

Marx, kendi özgül siyasi-ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket eden bir profesyonel-yönetici sınıfın ortaya çıkmasının, modern kapitalizmin finansallaşmasının bir sonucu olduğu konusunda nettir. Bu bağlamda, sizi yakından değerlendirilmeyi hak eden birkaç ifadeyle baş başa bırakacağım.

Marx, Kapital’in üçüncü cildinde, anonim şirketlerin modern gelişiminin, “fiilen işleyen kapitalistin, diğer insanların sermayesinden sorumlu bir yöneticiye dönüşmesine ve sermaye sahibinin, yalnızca bir para kapitalistine [yani hissedar veya gıyabi sahibe] dönüşmesine” ihtiyaç duyduğunu söylüyor.

Artı Değer Teorileri’nde benzer bir tespitte bulunuyor:

“[Ricardo’nun] vurgulamayı unuttuğu şey, bir yanda işçi, diğer yanda kapitalist ve toprak sahibi arasında kalan orta sınıfların sayısının sürekli artmasıdır. Orta sınıflar, geçimlerini doğrudan gelirle [yani üretimin parçası olan genel bir giderle] giderek artan bir oranda sağlarlar; çalışan kesimin üzerinde ağır bir yük oluştururlar ve üstteki on bin kişinin sosyal güvenliğini ve gücünü artırırlar. […]

[...] net ürünün büyümesi sebebiyle, üretken emekçinin ürettiği ürün üzerinden geçinen, kendinin sömürüldüğü süreçte doğrudan sömürücü sınıfların çıkarlarıyla çıkarları az çok örtüşen üretim dışı işçiler için daha fazla alan açılır.”

Benzer şekilde, Ehrenreich’lar da “profesyonel-yönetici sınıfı” şu şekilde tanımlıyorlar:

“Profesyonel-Yönetici Sınıfı, üretim araçlarına sahip olmayan ve toplumsal işbölümündeki temel işlevi, genel olarak kapitalist kültürün ve kapitalist sınıf ilişkilerinin yeniden üretimi olarak tanımlanabilecek maaşlı kafa işçilerinden oluşan bir sınıf olarak tanımlıyoruz.”[15]

PYS’de sınıf bilinci, seçkincilik ve anti-kapitalist militanlığın muğlak bir karışımından ibarettir. [...] Bu bilincin somut ifadelerini, ‘sisteme’ meydan okuyan, ancak çoğunlukla işçi sınıfına karşı ahlaki bir küçümsemeyle hareket eden ‘Yeni Sol’da ve savaş karşıtı harekette bulmak mümkündür. […] Üniversite, PYS’nin tarihsel yeniden üretim aygıtı ve yeni bilgi, disiplin, teknik, sapkınlık vb. üretiminin tarihsel merkezidir: her ikisi de sermayeden bir tür özerklik kazanmış örgütsel birimlerdir. […] ‘Yeni Sol’ derken, başlangıçta üniversitelerde yuvalanmış ancak nihayetinde kampüslerin sınırlarını aşmış, bilinçli olarak ırkçılık karşıtı ve anti-emperyalist (ve daha sonra anti-kapitalist) beyaz hareketi kastedilmektedir.”[16]

Kendilerini Marksist ve sosyalist olarak görenler, çağdaş solun bu tanımını ciddiye almalıdırlar. C. Wright Mills’in öğrencilerin, genç profesyonellerin, entelektüellerin ve yazarların siyasi değişimin temsilcileri olarak görülmesi gerektiğini, işçi sınıfının siyasi açıdan pek de önemli olmadığını öne sürdüğü dönemden bu yana solun izlediği yol felaketle sonuçlandı. Oysa çıkmaz sokak bizi bir yere götürmez.

Sınıfın Birliği
11 Haziran 2022
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bkz. David Harvey, The Enigma of Capital (2010): “…çokkültürlülük, çoğu sosyal grupla eşitlik ülküsünü uzlaştırır, ama asıl mesele, onun kalıcı ayrışmaya sebep olmasıdır. Bunun nedeni, sınıfın, kapitalizmin yeniden üretimi için gerekli olan temel eşitsizlik biçimi olmasıdır. […] Şurası açık ki sınıf kimlikleri, ırksal kimlikler gibi, çokludur ve örtüşür. Bir işçi olarak çalışıyorum ama borsaya yatırım yapan bir emeklilik fonum var, alın teriyle geliştirdiğim, spekülatif kazanç için satmayı planladığım bir eve sahibim. Bu, sınıf kavramını tutarsız mı kılar? Sınıf, kişilere iliştirilen bir etiket değil, bir roldür” (s. 231-2).

[2] Bkz. Marx, Manifesto: “Bugüne kadar var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir.”

[3] Bkz. Marx, Manifesto.

[4] Bkz. Leila Mechoui & Alexander McKay, “It’s the Petite Bourgeoisie, Stupid”.

[5] Bkz. Marx, Manifesto: “Ancak, çağımız, burjuvazinin çağı, şu belirgin özelliğe sahiptir: sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiştir. Toplumun tamamı, giderek daha fazla iki büyük düşman kampa, doğrudan karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa bölünmektedir: Burjuvazi ve Proletarya.”

[6] Marx, Contribution to the Critique of Political Economy: “Varoluşlarının toplumsal üretiminde, insanlar, kaçınılmaz olarak iradelerinden bağımsız belirli ilişkilere, yani maddi üretim güçlerinin belirli bir gelişme aşamasına uygun üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin bütünü, toplumun ekonomik yapısını, üzerinde hukuki ve siyasi bir üstyapının yükseldiği ve belirli toplumsal bilinç biçimlerine karşılık gelen gerçek temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, toplumsal, siyasi ve entelektüel yaşamın genel sürecini koşullandırır. İnsanların varoluşunu belirleyen bilinçleri değil, toplumsal varoluşlarıdır. Gelişimin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, mevcut üretim ilişkileriyle çatışmaya girer. Aynı şeyi hukuk terimleriyle ifade edersek, maddi üretici güçler, içinde hareket ettikleri mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya girer. Üretici güçlerin gelişme biçimleri olan bu ilişkiler, onların prangalarına dönüşür. Ardından bir toplumsal devrim dönemi başlar. Ekonomik temeldeki değişimler, er ya da geç tüm muazzam üstyapının dönüşümüne yol açar.

Bu tür dönüşümleri incelerken, doğa biliminin kesinliğiyle belirlenebilen ekonomik üretim koşullarının maddi dönüşümü ile hukuki, siyasi, dini, sanatsal veya felsefi, kısacası insanların bu çatışmanın bilincine varıp onu çözmek için mücadele ettikleri ideolojik biçimler arasında ayrım yapmak her zaman gereklidir. Tıpkı bir birey kendisi hakkındaki düşüncelerine göre yargılanamayacağı gibi, böyle bir dönüşüm dönemi de bilincine göre yargılanamaz; tam tersine, bu bilinç, maddi yaşamın çelişkileriyle, toplumsal üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasında var olan çatışmayla açıklanmalıdır. Hiçbir toplumsal düzen, yeterli olduğu tüm üretici güçler gelişmeden yıkılmaz ve yeni, üstün üretim ilişkileri, varoluşlarının maddi koşulları eski toplumun çerçevesi içinde olgunlaşmadan asla eskilerinin yerini almaz.”

[7] Karl Marx, Capital Cilt I. Penguin, s. 644, bkz. s. 1044.

[8] Bkz. A.g.e., s. 450, 549-60, 986; cilt III, 509-10.

[9] Bkz. Karl Marx, Capital Cilt III, Penguin, bölüm 48.

[10] Karl Marx, Value, Price and Profit, XI. Bölüm: “Kira, faiz ve endüstriyel kâr, metaın artı değerinin veya içinde yer alan ödenmemiş emeğin farklı kısımları için verilmiş farklı adlardan başka bir şey değildir, bunlar, bu kaynaktan türer, sadece oradan kaynaklanırlar. Bunlar, topraktan veya sermayeden türetilmezler; toprak ve sermaye, sahiplerinin, çalıştıran kapitalistin işçiden elde ettiği artı değerden kendi paylarını almalarını sağlar. İşçi için, bu artı değerin, yani artı emeğinin veya ödenmemiş emeğin sonucunun, çalıştıran kapitalist tarafından tamamen cebe indirilmesi mi, yoksa çalıştıran kapitalistin bunun bir kısmını rant ve faiz adı altında üçüncü kişilere ödemek zorunda kalması mı sorusu ikincil öneme sahiptir. Çalıştıran kapitalistin yalnızca kendi sermayesini kullandığını ve kendi toprak sahibi olduğunu varsayalım; o zaman tüm artı değer onun cebine girecektir.

Bu artı değeri, işçinin nihayetinde kendine ayırabileceği kısmı kadarını, doğrudan doğruya işçiden alan, istihdam eden kapitalisttir. Dolayısıyla, tüm ücret sistemi ve mevcut üretim sistemi, istihdam eden kapitalist ile ücretli işçi arasındaki bu ilişkiye dayanır.

[11] Bkz. Capital, I. Cilt VII. Kısım: Bir miktar paranın [M] üretim araçlarına ve emek gücüne [M] dönüştürülmesi, sermaye işlevi görecek olan değer niceliğinin attığı ilk adımdır. Bu dönüşüm, piyasada, dolaşım alanı [M-M] içinde gerçekleşir. İkinci adım, üretim süreci […P…], üretim araçları, değerleri kendilerini oluşturan parçaların değerini aşan ve dolayısıyla, başlangıçta yatırılan sermayeyi artı bir artı değer [M’] içeren metalara [M’] dönüştürüldüğü anda tamamlanır. Bu metalar daha sonra dolaşıma sokulmalıdır. Satılmalı, değerleri para [M’−M’] olarak gerçekleşmeli, bu para yeniden sermayeye çevrilmeli, bu böyle tekrar tekrar yapılmalıdır. Aynı aşamaların sürekli, ardışık olarak yaşandığı bu dairesel hareket, sermayenin dolaşımını oluşturur. […] Artı-değer üreten kapitalist, yani işçilerden doğrudan ödenmemiş emeği çekip metalara sabitleyen kişi, aslında bu artı-değerin ilk sahiplenicisidir, ancak hiçbir şekilde nihai sahibi değildir. Bunu, toplumsal üretim kompleksinde başka işlevleri yerine getiren kapitalistlerle, toprak sahipleriyle vb. paylaşmak zorundadır. Bu nedenle, artı-değer çeşitli parçalara ayrılır. Parçaları çeşitli kişi kategorilerine ayrılır ve kâr, faiz, tüccar kârı, rant vb. gibi birbirinden bağımsız çeşitli biçimler alır. Artı-değerin bu değiştirilmiş biçimlerini ancak III. Kitap’ta ele alabiliriz.” Bkz. Kapital’in II . cildinin 1. bölümü (P-C…P…C′-M′). Bkz. Kapital’in I. cildinin 4. bölümü: “Orijinal değerin üzerindeki bu artışa veya fazlalığa ben ‘artı değer’ diyorum. Başlangıçta öne sürülen değer, bu nedenle, dolaşımdayken bozulmadan kalmakla kalmaz, aynı zamanda kendine bir artı değer ekler veya kendini genişletir. Onu sermayeye dönüştüren de bu harekettir. […] [Değer], kaybolmadan, sürekli olarak bir biçimden diğerine dönüşür ve böylece otomatik olarak etkin bir karakter kazanır. Şimdi, kendi kendini genişleten değerin yaşamı boyunca art arda aldığı iki farklı biçimin her birini sırayla ele alırsak, şu iki önermeye ulaşırız: Sermaye paradır: Sermaye metadır. Ancak gerçekte, değer burada, sürekli olarak para ve meta biçimini alırken aynı zamanda büyüklük olarak değiştiği, artı değeri kendisinden atarak kendini farklılaştırdığı süreçteki etkin faktördür; başka bir deyişle, başlangıçtaki değer kendiliğinden genişler. […] Dolayısıyla, değer artık süreç içindeki değer, süreç içindeki para ve dolayısıyla sermaye haline gelir. Dolaşımdan çıkar, tekrar dolaşıma girer, kendi devresi içinde kendini korur ve çoğaltır, genişlemiş bir kütleyle dolaşımdan geri döner ve başlar Aynı tur her zaman yeniden başlar. M−M’, paranın doğurduğu para, Sermaye’nin ilk yorumcuları olan Merkantilistlerin ağzından bu şekilde tanımlanmıştır”.

[12] Bkz. L. Kolakowski, “The Concept of the Left”.

[13] Bkz. F. A. Hayek, “Why I am not a Conservative”: “Üç partinin göreceli konumlarına dair genel olarak çizilen tablo, gerçek ilişkilerini aydınlatmaktan çok, belirsizleştirmeye yarıyor. Genellikle bir çizgi üzerinde farklı konumlar olarak temsil ediliyorlar; sosyalistler solda, muhafazakârlar sağda ve liberaller ortada bir yerde. Bundan daha yanıltıcı bir şey olamaz. Bir diyagram oluşturmak isteseydik, muhafazakârların bir köşede, sosyalistlerin ikinci köşede, liberallerin ise üçüncü köşede yer aldığı bir üçgen oluşturmak daha uygun olurdu. Ancak sosyalistler, uzun süredir daha etkili olduklarından, muhafazakârlar liberallerden ziyade sosyalistleri takip etme eğilimindedir, uygun zaman aralıklarında radikal propagandayla saygın hale getirilen fikirleri benimsemişlerdir. Sosyalizmle uzlaşıp onun gücünü çalanlar, genellikle muhafazakârlar olmuştur. Kendi hedefleri olmayan Orta Yol savunucuları olarak muhafazakârlar, gerçeğin uçlar arasında bir yerde olması gerektiği inancıyla yönlendirilmişlerdir; bunun sonucunda da görüşlerini değiştirmişlerdir. Her iki kanatta da daha aşırı bir hareket ortaya çıktığında pozisyon değiştirilmelidir”. Cato.

[14] Bkz. Thomas Piketty, “Brahmin Left versus Merchant Right”, 2021. Wid.

[15] Barbara ve John Ehrenreich, “The Professional-Managerial Class”, Radical America, Cilt 11, sayı 2, s. 13. “PYS’nin kapitalist kültür ve sınıf ilişkilerinin yeniden üretimiyle ilgilenen bir sınıf olduğunu söyleyen tanım, onu ayrı bir sosyolojik varlık olarak ele almaya mani olmaktadır. Bir anlamda o, türev bir sınıftır; varlığı şunları öngerektirir: (1) toplumsal artığın, PYS özünde üretken olmadığı için, burjuvazinin yanı sıra PYS’yi de geçindirmeye yetecek bir noktaya kadar gelişmiş olması; ve (2) burjuvazi ile proletarya arasındaki ilişkinin, kapitalist sınıf ilişkilerinin yeniden üretiminde uzmanlaşan bir sınıfın kapitalist sınıf için bir zorunluluk haline geldiği noktaya kadar gelişmiş olması. Yani, düzenin sürdürülmesi, artık ara sıra başvurulan polis şiddetine terk edilemez” (A.g.e., s. 15). “İşçi sınıfı ile PYS arasındaki birbirine bağımlı ancak bir o kadar da antagonistik ilişki, PYS’nin küçük burjuvaziden (zanaatkârlar, esnaf, serbest meslek sahipleri ve bağımsız çiftçilerden oluşan ‘eski orta sınıf’) tamamen ayrı bir sınıf olduğu konusunda ısrar etmemize de yol açar. Klasik küçük burjuvazi, emek ve sermaye kutuplaşmasının dışında yer alır. Ne sermaye tarafından istihdam edilen ne de kendileri önemli ölçüde emek işvereni olan insanlardan oluşur. PYS ise aksine, sermaye tarafından istihdam edilir ve emeği yönetir, kontrol eder, (işçileri doğrudan istihdam etmese de) işçilerin üzerinde otoriteye sahiptir. Klasik küçük burjuvazi, sermaye birikimi süreciyle ve kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretim süreciyle alakası bulunmayan bir sınıftır. PYS ise her ikisi için de elzemdir.” (A.g.e., s. 18)

[16] A.g.e. “The New Left: A Case Study in Professional Managerial Class Radicalism”, Radical America, Cilt 11, sayı 3, s. 10.

29 Nisan 2026

,

Medeniyete Ölüm, Yaşasın Barbarlar

Ünlü Yunanlı şair Konstantinos Kavafis, yirminci yüzyılın başlarında “Barbarları Beklerken” adlı şiirini yayınladığında, tüm derin ve incelikli şiirler gibi, bir yığın anlam analiziyle ve keşif çabasıyla karşılanmıştı. 

Şiiri gençken okuduğumda ondan çok etkilenmiştim, ancak anlamını ancak yüzeysel bir düzeyde kavrayabilmiş, şiirin gerçek özünü, şüphesiz gençliğin sabırsızlığı ve dar görüşlülüğünden dolayı, kavrayamamıştım.

Yaşlılığımda, dünyamız, medeniyet ve barbarlık hakkında gevezelik eden gürültücü seslerin kakofonisinde boğulurken, gençliğimde kaçırdığım şeyleri onda bulmayı umarak, Kavafis’in dizelerine geri döndüm. Konuya hakkını vermek için önce şiiri kısaca özetleyelim.

“Barbarları Beklerken”, tiyatral bir dille, meydanda bir tarafın soru sorduğu, diğer tarafın da cevap verdiği insanları tasvir ediyor.

“Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.

Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.

Neden böyle erken kalkmış imparatorumuz,
Şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
Başında tacı, törene hazır?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
Ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.

İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
Görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
Gümüş kakmalı asalar var?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.

Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
Neden her zamanki gibi söylev çekmiyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.

Son dizeler gizemli bir hava katıyor şiire:

Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
Neden herkes dalgın dönüyor evine?

Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
Ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
Barbarlar diye kimseler yokmuş artık.”

Şiir şöyle bitiyor:

“Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.

Bugün, bu “medeniyet” ve “barbarlık” çağında, bu şiirden ne çıkarabiliriz?”

İlk bakışta, imparatora yapılan gönderme, okurları en temel varoluş nedenlerinden biri olan Barbarların yokluğuyla zayıflamış ve kafası karışmış geçmiş imparatorlukları hatırlamaya davet ediyor gibi görünüyor. Onlar olmadan imparatorluk da olamaz. Hem bir korku kaynağı hem de hoş karşılanması gereken, kişinin kendi kimliğini tanımlaması için bir zorunluluktur. “Biz” ve “Onlar”. En azından, şiiri ilk okuduğumda anladığım buydu.

Bugün Arap dünyasına iki imparatorluk hükmediyor: Bir Amerikan imparatorluğu, diğeri İsrail imparatorluğu. Onları şık kıyafetleriyle, ellerinde parıldayan silahlarıyla görebiliyoruz. Tarih boyunca tüm imparatorluklar, tebaalarını bu şekilde büyülemiş ve korkutmuştur. Ancak bu ikisi, bizim, tebaalarının modası geçmiş olarak gördüğü fikirleri benimsemeleriyle ayrılıyor: Yaratıcı’nın, muhaliflerin ne söylediğine bakmaksızın, tüm insanlık arasından onları kendi iradesini yerine getirmeleri için seçtiği fikri. Böylece, ışığın karanlığa, insanlığın vahşete, iyiliğin kötülüğe ve medeniyetin barbarlığa karşı durduğu Maniheist bir dünyaya geri dönüyoruz. Bu fikirler, bu iki imparatorluğun politikalarına yön veren siyasi anlayışlar değil; her iki toplumda da yaygın olarak benimsenen inançlardır.

Bugün Amerika’da barbarlar, İmparator Trump’ın deyimiyle, “bok çukuru” ülkelerden gelen göçmenler ve Amerikan medeniyetine boyun eğmeyi reddeden herkestir. İsrail’de ise barbarlar Filistinliler, Araplar ve daha genel olarak Müslümanlardır. Her iki imparatorlukta da, üstünlük ve egemenlik hayalleriyle sarhoş olmuş, insanlık merdiveninde altlarındaki herkesi ezmeye kararlı, kendilerine arka çıkan ve iktidara getiren toplumların desteğini arkasına almış liderler görüyoruz.

Bugün olayların seyrini gözlemleyen herkes, tarihin mucizevi ve büyüleyici bir şekilde zamanı geriye sarmasına tanıklık etmek için eşsiz bir fırsata sahip. Ben ve neslimin çoğu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in kurulmasının, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, faşizme ve Nazizme karşı kazanılan zaferin, “liberal demokratik” düşüncenin dünya çapında yayılmasının, Hitler ve Mussolini’nin söylemlerini ve Lord Cromer, Winston Churchill, General Lyautey, Theodore Roosevelt ve onların “güçlü çağdaşları” türünden şahsiyetlerin yüce söylemlerini sonsuza dek sildiği konusunda safça bir kanıya kapılmıştık.

Tarihçiler olarak, her zaman olayların başını ve sonunu belirlememiz gerekir, ancak bu saatin ne zaman geriye doğru işlemeye başladığını söyleyemem. Belki de liberal iklimin ve beraberinde getirdiği siyasi, sosyal ve ekonomik dönüşümlerin çöküşü, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, “barbarların” imparatorluğunun ve onunla birlikte hem Doğu’nun hem de Batı’nın “barbarlarının” yıkılmasıyla ve “medeniyetin” ezici bir zafer kazanmasıyla belirginleşti.

Netanyahu ve Trump’ın iktidarıyla birlikte “medeniyet” söylemi, birincisinin ABD Kongresi’ne hitabında, ikincisinin ise günlük saçmalıklarında ve Knesset’teki açıklamalarında görüldüğü gibi, doruk noktasına ulaştı. Ne yazık ki barbarlar bu belagatten pek etkilenmediler. Bu yüzden yandaşları, bize medeniyetlerini ve barbarlığımızı hatırlatmak için topraklarımıza geldiler. Bu elçilerden biri, o sürüngen, Lübnanlı gazetecilerden oluşan bir kalabalığı “hayvansı” davranışları nedeniyle azarladı; bir diğeri, eski Miami güzellik kraliçesi Bayan Portakal Çiçeği, bir politikacıya uyuşturucu kullanımının tehlikeleri hakkında nutuk çekti. Bu arada, bir İsrailli bakan, Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdi ve meslektaşı Suudileri “develere bindikleri güne” geri döndürmekle tehdit etti. Bunlar, bize her gün soluttukları medeniyetin mis kokulu buketlerinden sadece birkaçı.

Bugün Körfez ülkelerindeki bazı rejimlerin, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak veya en azından, bu düşünceyle flört ederek medeniyet saflarına katılmaya çalıştıklarını görüyoruz. Ancak ne yazık ki, medeniyete ne kadar para akıtırlarsa akıtsınlar, kendilerini ne kadar süslerlerse süslesinler ve binalarını ne kadar yüksek inşa ederlerse etsinler (Hz. Muhammed’den aktarılan rivayete göre, yüksek binaların üretimi konusunda girişilen rekabet, Kıyamet Günü’nün alametlerinden biridir), barbarlıklarından asla kurtulamazlar. Medeniyetin medeniyet misyonunu yerine getirmesi için ihtiyaç duyduğu şeyleri sağlayan zengin ve barbar rejimlerden başka bir şey değiller.

Kavafis’in şiirinin güncelliğine dönersek, iki muzaffer imparatorluğun coşkusu arasında bir miktar kafa karışıklığı ve huzursuzluk sezebiliriz. Medeniyetlerimiz barbarlığa karşı gerçekten zafer kazandı mı, diye soruyorlar. Pençelerini sonsuza dek kestik mi? Yaratıcı’nın bize emrettiği her şeyi başardık mı? Barbarlar bize işkence etmek için geri dönecekler mi? Kendimizin üstün, onların aşağılık oldukları gerçeğini söz ve eylemle sürekli olarak teyit etmezsek, varlığımızı, medeniyet kimliğimizi nasıl haklı çıkarabiliriz?

“Medeniyet” ve “barbarlık” sloganlarını papağan gibi tekrarlayan sarhoşların ve onların yoldaşları olan “antisemitizm”, “terörizm” ve “kutsal değerlerin savunulması” ile medeni ve barbar tasvirlerini dile getirenlerin olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Barbar olarak sınıflandırıldığım için, medeniyet insanları arasında huzursuzluk yaratan gruba ait olduğum hissiyle avunuyorum. Öyleyse gelin barbarlar, hep birlikte haykıralım:

“Medeniyete ölüm! Yaşasın barbarlar!”

Tarif Halidi
1 Kasım 2025
Kaynak

28 Nisan 2026

,

Üçüncü Enternasyonal


Anton Pannekoek'in aşağıdaki makalesi, Vorbote dergisinden alınmıştır. Avrupa’daki sol sosyalistlerin ve Zimmerwald konferansının görüşlerini yansıtmaktadır. Pannekoek, uzun zamandır hareketin en açık fikirli düşünürlerinden biri olarak zamandır kabul edilmektedir.

 

* * *

 

Şu anda, işçi sınıfı hareketinin tarihinde hiç yaşamadığı kadar büyük bir felâketin ortasındayız. Dünya savaşı nedeniyle Enternasyonal’in çöküşü, sadece yoğunlaşmış milliyetçiliğin gücü karşısında Enternasyonal duygusunun teslim olması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda, son yirmi-otuz yıllık dönemde sosyal demokraside ve işçi sınıfı hareketi içinde kökleşmiş olan taktiklerin, mücadele yöntemlerinin ve tüm sistemin çöküşüne tanıklık ediyoruz.

Kapitalizmin ilk yükseliş döneminde proletaryaya büyük fayda sağlayan bilgi ve taktikler, yeni emperyalist gelişme karşısında başarısız oldu. Bu durum, dışarıdan bakıldığında, parlamentonun ve sendika hareketinin teorik açıdan giderek artan acizliğinde, gelenek ve nutukların açık kavrayış ve militan taktiklerin yerini almasında, taktiklerin ve örgütlenme biçimlerinin körelmesinde, Marksizmin devrimci teorisinin pasif beklenti doktrinine dönüşmesinde kendini gösterdi.

Emperyalist Gelişim

Kapitalizmin emperyalizme dönüştüğü, kendine yeni hedefler koyduğu ve dünya egemenliği mücadelesi için enerjik bir şekilde silahlandığı dönemde, sosyal demokrasinin büyük bir kısmında yaşanan bu gelişme gözlerden kaçtı. Acil sosyal reformlar hayaline kapılan sosyal demokrasi, proletaryanın emperyalizme karşı mücadele gücünü artırmak için hiçbir şey yapmadı.

Dolayısıyla, mevcut felâket, yalnızca proletaryanın savaşın patlak vermesini önleyemeyecek kadar zayıf olduğu anlamına gelmez. Bu, İkinci Enternasyonal döneminin yöntemlerinin, egemen sınıfların gücünü kırmak için gerekli ölçüde proletaryanın teorik ve maddi gücünü artırmaya yetmediği anlamına gelir. Bu nedenle dünya savaşı, işçi sınıfı hareketinin tarihinde bir dönüm noktası olarak görülmelidir.

Dünya Savaşı ile birlikte kapitalizmin yeni bir dönemine girdik. Bu döneme, kapitalizmin tüm yeryüzüne zorla yoğun bir şekilde yayılmış olması, uluslararasında acımasız mücadelelerin yaşanması ve sermaye ile insan gücünün büyük ölçüde yok edilmesi damgasını vurmuştur. Dolayısıyla bu dönem, işçi sınıfı için en ağır baskı ve acıların yaşandığı bir dönemdir. Ancak kitleler, bu durumdan dolayı özlem duymaya itilirler. Bu anlamda kitleler, tümüyle yok olmak istemiyorlarsa ayağa kalkmalıdırlar.

Proletarya Zaferi

Önceki mücadelelerin ve yöntemlerin yanında çocuk oyuncağı kaldığı büyük kitle mücadelelerinde kitleler, emperyalizmle boğuşmak zorundadırlar. Gericiliğe ve işveren sınıfının baskısına, savaşa ve yoksulluğa karşı vazgeçilmesi mümkün olmayan haklar ve özgürlükler, en acil reformlar, çoğu zaman sadece yaşamın kendisi için verilen bu mücadele, ancak emperyalizmin alt edilmesiyle ve proletaryanın burjuvazi karşısında ulaşacağı zaferle sona erebilir. Bu, aynı zamanda sosyalizm için, proletaryanın kurtuluşu için bir mücadele olacaktır. Bu nedenle, mevcut dünya savaşıyla birlikte sosyalizm için de yeni bir dönem başlamaktadır.

Yeni mücadele için yönümüzü yeniden belirlemeliyiz. Savaş başladığında proletaryanın zayıflığının başlıca nedenlerinden biri, net bir sosyalist anlayıştan yoksun olmasıydı. Proletarya, ne emperyalizmi ne de kendi taktiklerini biliyordu. Bu en yeni ve en güçlü kapitalizm biçimi olan emperyalizme karşı mücadele, proletaryanın en yüksek maddi, ahlaki ve örgütsel niteliklerine ihtiyaç duyuyordu. O, aptalca, aciz bir umutsuzluğa teslim olamazdı, ancak dayanılmaz baskıya karşı kendiliğinden eylemlere girişmesi de kâfi gelmezdi. Eğer bu eylemler, bir yere varacak ve iktidara tırmanışta yeni mevziler kazanacaksa, onların amaçları, imkânları ve anlamı konusunda ulaşılmış netlikten beslenmeleri gerekir. Teori, pratikle el ele gitmelidir. Bu teori, körlemesine yapılan eylemleri bilinçli eylemlere dönüştürmeli, yola ışık tutmalıdır.

Yeni Çözüm

“Maddi güç ancak maddi güçle kırılabilir. Gelgelelim, teori bile ancak kitleler üzerinde etkili olduğu vakit maddi bir güç haline gelir.” (Marx)

Bu teorinin, bu yeni silahın tohumları, emperyalizmin ve kitlesel eylemin eski pratiğinin yenilgisinde zaten mevcuttu. Şimdi dünya savaşı, birçok yeni görüşler kazanmamızı sağladı, zihinleri geleneğin uykusundan uyandırdı. Şimdi, yeni fikirlerin, yeni çözümlerin, yeni önerilerin tümünü bir araya getirme, inceleme, kanıtlama, tartışma yoluyla açıklığa kavuşturma, böylece yeni mücadelede hizmete sunma zamanıdır.

Önümüzde çok sayıda yeni soru var. Her şeyden önce emperyalizm sorunu, ekonomik kökenleri, sermaye ihracatı ve hammadde teminiyle bağlantısı, siyaset, hükümet ve bürokrasi üzerindeki etkisi, burjuvazi üzerindeki gücü ele alınmalıdır. Ardından proletarya ile ilgili sorular, zayıflıklarının nedenleri, psikolojileri ve sosyal emperyalizm ile sosyal vatanseverlik olguları tartışılmalıdır. Bunlara ek olarak, proleter taktikler, parlamentarizmin, kitle eylemlerinin, sendika taktiklerinin, reformların ve acil taleplerin önemi ve sunduğu imkânlar, örgütlenmenin önemi ve gelecekteki rolü üzerinde durulmalı, ayrıca milliyetçilik, militarizm ve sömürge politikaları gibi meseleler de değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

Eski sosyalizmin bu soruların çoğuna ilişkin, formüllere dönüşmüş, kesin cevapları mevcuttu, ancak İkinci Enternasyonal’in çöküşüyle birlikte bu formüller bile geçerliliğini yitirdiler. Emperyalizm öncesi dönemin eski kuralları ve fikirleri yeni koşullarda proletaryaya eylem konusunda tek bir rehber bile sunmuyor. Sosyal demokrat partiler de ona sağlam bir dayanak noktası sağlayamıyor. Büyük çoğunluğu emperyalizme teslim olmuş durumda. Parti ve sendika temsilcilerinin bilinçli, aktif veya pasif olarak savaş politikalarına verdiği destek, eski savaş öncesi bakış açısına basit bir dönüşü mümkün kılmayacak kadar derine işlemiş halde.

Emperyalizmin en önemli ve hayati aşamalarına verilen bu destek, eski sosyalist çözümlere ne kadar güçlü bir şekilde bağlı olsalar ve emperyalizmin en derin etkileriyle ne kadar mücadele etseler de, bu işçi sınıfı örgütlerinin ortak özelliğidir. Çünkü bu şekilde proletaryanın zorunlu devrimci amaçlarıyla çatışmaya girerler ve kendileri de zorlu bir krizin içine düşerler. Sosyal demokrasiyi emperyalizmin bir aracı haline getirmek isteyenlerle, onu devrimin bir silahı olarak görmek isteyenler arasında artık hiçbir birlik mümkün değildir.

Bu sorunları aydınlatma, çözümler sunma, yeni mücadele için doğru yönü belirleme görevi, savaş koşullarının kendilerini yanıltmasına izin vermeyen ve enternasyonalizme ve sınıf mücadelesine sıkıca bağlı kalanlara düşüyor. Bu konuda onların silahı Marksizm olacak. Sosyalizmin teorisyenleri tarafından geçmişi ve bugünü açıklama yöntemi olarak görülen ve ellerinde giderek mekanik bir kaderciliğin kuru bir doktrinine indirgenen Marksizm, devrimci eylemlerin teorisi olarak yeniden hak ettiği yere geliyor. “Filozoflar dünyayı birçok farklı şekilde yorumladılar aslolan, onu değiştirmektir.” Canlı bir devrimci yöntem olarak bu tür bir Marksizm, sosyalizmin en sağlam ilkesi, en keskin teorik silahı haline geliyor.

Yeni sorunların aydınlatılmasından daha acil bir görev yoktur. Çünkü bu, proletaryanın, dolayısıyla, tüm insanlığın gelişimi için hayati bir meseledir. proletarya, yeni zirvelere çıkmadan evvel yolunu açık ve net bir şekilde görmesi gerekir. Geleceğe dair hiçbir sorunun çözümü, bu sorunlar tekrar barış ve huzur içinde tartışılacak diye ertelenemez. Ertelenmeleri mümkün değildir. Bunlar, savaş sırasında ve sonrasında bile, tüm ulusların işçi sınıfı için en önemli ve acil hayati meselelerdir.

İşçilerin Baş Düşmanı

Her yerde mücadelenin özünü teşkil eden “proletarya oluşacak mı oluşmayacak mı, oluşacaksa nasıl oluşacak?” sorusu, o önemli soru bile, tek başına, savaşın sonunu hızlandırıp barış şartlarını bir biçimde etkilemiştir. Savaşın sonunda, genel tükenmişlik, sermaye eksikliği ve işsizlik koşullarında, sanayinin yeniden örgütlenmesi gerektiğinde, tüm ulusların korkunç borçları, devasa vergilere ve devlet sosyalizmine, tarımsal faaliyetlerin militarizasyonuna, mali zorluklardan tek çıkış yolu olarak ihtiyaç duyduğu vakit dünyanın yüzleştiği devasa ekonomik yıkım, tüm boyutlarıyla hissedilecektir. O zaman sorun, teoriyle veya teorisiz ele alınmalıdır. Ancak teorik anlayış eksikliği, en büyük felâketlere zemin hazırlayacak hatalara yol açacaktır.

Derginin en büyük görevi, işte burada yatmaktadır: Bu soruları tartışarak ve açıklayarak, proletaryanın emperyalizme karşı maddi mücadelesini destek olacaktır. Bir tartışma ve açıklama organı olarak dergi, aynı zamanda bir mücadele organıdır. Yayıncı da dergiye katkı sunanlar da, mücadele etme konusunda ortak bir iradeye ve bu dönemde benimsenmesi gereken uygulamaya ilişkin aynı bakış açısına sahiptirler.

Öncelikle, proletaryanın baş düşmanı olan emperyalizme karşı mücadele edilmelidir. Ancak bu mücadele, proletaryayı emperyalizmin arabasına bağlayacak olan eski sosyal demokrasinin tüm unsurlarına karşı eş zamanlı ve amansız bir mücadeleyle mümkün olabilir. Ayrıca, burjuvazinin basit bir aracı haline gelen açık emperyalizme ve tartışılmaz karşıtlıkları örtbas edecek, proletaryayı emperyalizme karşı mücadelesinde en keskin silahlarından mahrum bırakacak her türlü sosyal vatanseverliğe karşı da mücadele edilmelidir. Üçüncü Enternasyonal’in yeniden inşası, ancak sosyal vatanseverlikle mutlak bir kopuşla mümkün olacaktır.

Bu bilgi ışığında, biz, Zimmerwald Konferansı’nın sol kanadıyla aynı zeminde duruyoruz. Bu beynelmilel sosyalist grubun amaç olarak ortaya koyduğu ilkeleri, dergimiz teorik çalışmalarla, sosyal vatanseverliğe karşı yürüttüğü yoğun mücadeleyle, eski revizyonizmin ve radikal sosyalizmin hatalarının acımasızca analiziyle destekleyerek yeni Enternasyonal’in yolunu açacaktır. Eğer proletarya, şu anda pratik olarak çöküşünü yaşadığı eski bakış açılarının zayıflıklarını ve hatalarını fark ederse, yeni mücadele ve yeni sosyalizm konusunda basirete ve ferasete kavuşacaktır.

Anton Pannekoek
Şubat 1917
Kaynak