06 Mayıs 2026

TKP Raporu (1924-1928)



Ekonomik Durum

Hiç şüphe yok ki Türkiye, Yakın Doğu’da son birkaç yıl içinde sanayisini en fazla geliştirmiş ülkedir. Genç Türk burjuvazisi, sınai kalkınması dâhilinde, devletin büyük desteğini görmüştür. Mevcuttaki 1.900 fabrikanın yaklaşık 400’ü devlet eliyle sübvanse edilmektedir. Diğer birçok fabrika ise doğrudan devlet tarafından kurulmuştur. Aynı zamanda, Kemal hükümeti, yoğun demiryolu inşaatına girişmiş, şimdiden yaklaşık 500 kilometre demiryolu döşemiştir.

Ne var ki ülke, sanayileşme planını gerçekleştirmek için yeterli kaynağa sahip değildir. Bu nedenle devlet, son birkaç yıldır aşağıdaki önlemlerle yabancı sermaye sağlamaya çalışmıştır:

1. Yabancı imtiyaz sahiplerinin getirilmesi;

2. İstanbul’daki Türk olmayan burjuvaziye bazı imtiyazların verilmesi.

Türkiye’deki kapitalist kalkınma, her yerde olduğu gibi, emekçi kitlelerin zararına olacak şekilde gerçekleşmektedir. Kemalist devrim (sadece köylülerin burjuvaziye verdiği destek sayesinde) başarılı olsa da, köylülerin durumu iyileşmemiştir. Doğu bölgelerinde siyasi ve ekonomik güç, eskiden olduğu gibi, hâlâ feodallerin, beylerin ve şeyhlerin elindedir. 1925 yılında Türkistan’da gerçekleşen, herkesçe bilinen karşı-devrimci isyan bile Kemalist hükümeti bu bölgelerdeki feodal toprak mülkiyetini ortadan kaldırmaya ikna edememiş, Kemalist hükümet, Türkiye’nin geri kalanında olduğu gibi, kendine karşı çıkan kimi feodal unsurları cezalandırmakla yetinmiştir.

Daha az geri kalmış orta bölgelerde ve Güney Anadolu’da (öşür vergisinin kaldırılması ve yerine parayla ödenen verginin getirilmesinden ibaret olan) Kemalist tarım reformu, köylüler arasındaki ekonomik farklılaşma sürecini hızlandırarak, bir yandan zengin çiftçiler sınıfı yaratırken, diğer yandan geniş köylü kitlelerini yoksullaştırıp sefalete sürüklemiştir. Kent burjuvazisi, yoksul köylülerden toprak satın alarak “rasyonel” kapitalist çiftlikler kurmuştur. Örneğin Mustafa Kemal, kendisine “minnettar” olan parlamentodan birkaç bin hektarlık arazi hediye almış, bir “örnek çiftlik” kurmuştur.

Aşağıdaki rakamlar, Türkiye’de yaşanan ekonomik-sınıfsal farklılaşmanın niteliği konusunda bir fikir verecektir: Her biri 5 hektardan az toprağa sahip 837.000 köylü, toplam 1.715.000 hektarlık ekilebilir araziye, yani toplam ekilebilir toprağın sadece yüzde 7,32’sine sahipken, 230.000 zengin çiftçi 7.350.000 hektarlık araziye (toplam arazinin (yüzde 30,62’sine), 33.000 büyük toprak sahibi 8.650.000 hektarlık araziye (toplam arazinin yüzde 36’sına) sahipken, dini yapı ise 6.285.000 hektarlık ekilebilir araziye (%26,12) sahiptir. Topraksız köylüler, en az 450.000 aileden oluşan büyük bir tarım işçisi ordusunu teşkil etmektedirler.

Siyasi Durum

Güçlü bir burjuva devleti kurmayı hedefleyen Kemalistlerin ekonomi politikası, genel iç ve dış politikalarıyla uyumludur. “Halk Partisi”, ülkede sınırsız güce sahiptir. Sağ ve sol tüm diğer muhalefet partileri dağıtılmış veya yasadışı ilan edilmiştir. 1927’deki son parlamento seçimlerinde sadece Halk Partisi adayları için oy kullanılmıştır. Halkın büyük bir kısmı seçimlere katılmamıştır. Dini yapının devletten ayrılması ve dini önyargılarla mücadele konusunda da çok şey yapılmıştır.

Bununla birlikte, dini yapının laikleşmesi süreci hâlâ tamamlanmamıştır. Kadınların özgürleşmesi, (çarşafın kaldırılması, çok eşliliğin yasaklanması gibi) muhtelif reformlarda kendini gösterse de, kadınlar, henüz tam siyasi eşitliğe sahip değillerdir. Ulusal azınlıklar (Ermeniler, Yahudiler, Yunanlar, Araplar) konusunda ise şovenist bir politika izlenmektedir. Siyasi hakları kısıtlanmış olan bu kesimler, zorla Türkleştirilmektedirler. Doğu bölgelerinde yaşayan Kürtler için de durum aynıdır.

Sanayiye yönelik devlet desteği, güçlü bir ordu ve büyük bir devlet aygıtının oluşturulması, kapsamlı kamu işleri (demiryollarının inşası, Ankara’da yeni bir yerleşim bölgesinin kurulması), eski Osmanlı borçlarının ödenmesi, köylüler, işçiler ve küçük burjuvazi üzerindeki vergilerin giderek artmasına yol açmıştır. Bu bağlamda, devlet bütçesine dikkat çekmek gerekmektedir. 1928 yılında devlet bütçesi 260.000.000 sterline ulaşmış olup, bunun 80.000.000 sterlini, yani bütçenin yüzde 34’ü ordu, donanma, jandarma ve polise harcanmıştır. Kamu işlerine 33.000.000 sterlin, faiz ödemelerine 18.000.000 sterlin harcanırken, eğitime sadece 6.500.000 sterlin, tarıma ise sadece 4.000.000 sterlin harcanmıştır. Devletin gelir kaynaklarının dağılımı da oldukça dikkat çekicidir. Dolaylı vergiler 71.500.000 sterlin, doğrudan vergiler 47.800.000 sterlin, devlet tekelleri (tütün, tuz, içki, şeker, petrol, benzin, kibrit, posta, radyo vb.) 52.000.000 sterlin, demiryolları, devlet arazileri ve çeşitli sanayi işletmeleri ise 6.000.000 sterlin gelir sağlamıştır.

Kemalist Türkiye’nin dış politikası, Sovyet Rusya ile dostluk ve son zamanlarda daha fazla kabul gören Batı'ya yönelim arasında manevra yapma politikasıdır. Doğu ülkelerine gelince, Afganistan ve İran ile anlaşmaları vardır ancak bu anlaşmalar, büyük ölçüde 1927’de İngiltere’nin kışkırttığı İran ile sınır çatışmalarına mani olamamıştır. Yunanistan ve Irak ile ilişkiler de gergindir.

İşçi Sınıfının Konumu

Son birkaç yılda kentlerdeki işçilerin sayısı önemli ölçüde artarak 300.000’i aşmıştır (tarım işçilerinin sayısı en az 450.000’dir). Artan yaşam maliyetiyle birlikte reel ücretler azalmıştır. Bazı durumlarda nominal ücretler de düşmüştür. Çalışma günü 12-15 saat sürmektedir. Bilhassa tekstil ve tütün sektörlerinde uzun çalışma saatleri yaygın görülen bir durumdur. Gerçek anlamda sendikalar yoktur. Mevcut işçi örgütleri karşılıklı yardımlaşma derneği niteliğindedir. Bunların çoğu, hem işçilerin hem de işverenlerin üye olduğu, liderlerinin neredeyse tamamının Kemalist parti üyesi olduğu örgütlerdir. Son zamanlarda işçiler, bu örgütlere katılmaya zorlanmaktadır. Tüm işçi örgütleri sıkı hükümet kontrolü altındadır ve işçileri kışkırtmaya yönelik en ufak bir girişimde bile en şiddetli baskıya maruz kalmaktadırlar. Ulusal ölçekte bir örgütlenme yoktur. Komünist Parti’nin etkisi altında olan ve işçi sınıfının en ilerici kesimlerini bünyesinde barındıran “Amele Teali Cemiyeti” adlı sendika, hükümet tarafından zorla kapatılmıştır.

İşçi hareketine yönelik bu zulümlere rağmen, 1925-1927 yılları arasında, bilhassa ulaştırma ve iletişim sektöründeki işçiler (demiryolu işçileri, denizciler, telgraf işçileri, yükleyiciler, şoförler) ve tütün işçilerinin inatla yaşattıkları bir grev hareketine tanık olunmuştur. İşin ilginç yanı, Adana-Nusaybin demiryolu hattı gibi Fransız şirketlerine ait işletmelerdeki işçi eylemleri ve grevler, hükümetin zulmüne rağmen, küçük burjuvazinin sempatisini ve desteğini kazanmıştır. Ancak yerli işletmelerdeki tüm işçi mücadeleleri acımasızca bastırılmıştır.

Komünist Partinin Faaliyetleri

Yasadışı faaliyet yürüten, genç Türkiye Komünist Partisi, şiddetli zulümlere maruz kaldı. Gene de 1924 yılında partinin işçiler üzerindeki etkisi çok büyüktü, grevlerin liderliği onun elindeydi. 1924’teki karşı-devrimci komplo ile bağlantılı olarak, Kemalistler, Komünist Parti’ye de saldırdılar, 1925’te partinin bilinen tüm yetkililerini tutuklayıp yargıladılar. Her türlü legal basın yasaklandı, yayınlara el kondu. On sekiz kişi, toplam 177 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tüm yasal basın yasaklandı, matbaalar kapatıldı. Parti, daha sonra Aydınlık adında (1.500 adet basılan) yasal bir teorik yayın organı; Orak Çekiç adında (3.000 basılan) yasadışı bir yayın organı, beş adet (toplamda 15.000 basılan) yasal broşür ve birkaç yasadışı broşür çıkardı. Parti, Kemalistlerin bahşettikleri hürriyetin kıymetini abartarak, 1924’te tüm aygıtını yasallaştırdı, bu yargılama sonucunda büyük ölçüde zayıfladı ve dağıldı. Mayıs 1926’da, parti, yasadışı bir konferans yaptı; bu konferansta bir eylem programı tespit edildi, terör rejimi koşullarında partinin reorganizasyonu ve çalışma yöntemleri sorunları ele alındı.

Duruşmadan sonra da devam eden zulümler ve acımasız terör, partinin zayıflığıyla birlikte, Merkez Komite üyelerinin bir kısmında Menşevik tasfiyeci sapmalara yol açtı. Bu eğilimin sözcüleri, işçileri siyasal mücadeleye sevk etmek yerine, işçilere verilecek “Marksist eğitim”le yetinmek istiyorlardı; çok çok ekonomik mücadeleyi kabul ediyorlardı. Hatta yönetimde yer alan bu yoldaşlar, ekonomik mücadele konusunda bile alabildiğine pasif davranıyor, bu konuya ilgi göstermiyorlardı. Örneğin tütün işçilerinin grevi gibi en büyük grevlerde parti hiçbir rol oynamadı. İstanbullu kayıkçıların ilgili sahada tekel olan Kemalist anonim şirketine karşı mücadelesinde, polisle silahlı çatışmaya varan bu olayda, parti liderleri, kesinlikle kabul edilemez olan, Kemalistlere destek noktasında durdular ve bu duruşu kayıkçıların proleterleşmekte olan küçük burjuvaziye ihanet ettikleri üzerinden gerekçelendirdiler, partinin görevinin mümkün olan her yoldan, bu proleterleşme sürecini hızlandırmak olduğunu söylediler.

Merkez Komite, Komintern’in talimatlarını ve 1926 konferansının kararlarını sabote etti. Daha da açık bir şekilde oportünist görüşü destekledi, hatta Komintern’den bağımsız olma konusunda ısrar etti. Bu nedenle Komintern, başka önlemler almak zorunda kaldı, bu önlemler neticesinde partideki sağlıklı unsurlar bir araya geldi. Böylece 1927’de parti canlı bir döneme girdi. Tüm sağduyulu unsurlar Komintern’in çizgisini doğru kabul etti ve yeni çizgi için birlikte çalışmaya karar verdi.

Sonuç olarak, 1927’den beri parti faaliyetleri yeniden canlandı. Yasadışı yayınlar yapıldı, daha büyük sendikal faaliyetler yürütüldü, işçiler siyasi mücadeleye (parlamento seçimleri ve seçim kampanyalarına) dâhil edildiler. Ayrıca, Kemalist donanma ve uçak vb. için ödenecek zorunlu katkı paylarına karşı bir kampanya başlatıldı. Bu kampanya oldukça başarılı oldu, yaklaşık 25.000 işçi katkı payı ödemeyi reddetti. Ancak polis, partinin artan etkisinin farkına vardı ve yeni tutuklamalar yapmaya başladı. 1927 sonlarında İstanbul’da ve diğer kentlerde yaklaşık olarak 200 kişi tutuklandı. Bunlardan elli yedisi, cezaevlerinde aylarca süren kötü muamelelerden sonra mahkemeye çıkartıldı ve yirmi altısı 2 ila 18 ay arası hapis cezasına çarptırıldı. Bu mahkemede, kimi MK üyeleri, burjuva adaleti önünde Türkiye’de partinin yasadışı siyasi mücadelesinin kabul edilemez olduğunu, zira iktidarda ulusal demokrasinin bulunduğunu ileri sürdüler. MK’nin eski sekreteri, partinin yasadışı çalışmasına karşı polisin ana aracı olarak iş gördü, baş tanıklık yaptı.

Öte yandan, diğer bazı yoldaşların tutuklanması, partinin işçiler arasındaki etkisini büyük ölçüde artırdı. Adliye binası önünde polis tarafından dağıtılan birkaç işçi gösterisi düzenlendi.

Acımasız hapis cezalarına ve zulümlere rağmen, özgür kalan yoldaşlar, derhal kendi güçleriyle yeni bir yönetici organ meydana getirdiler, çeşitli broşürler yayınladılar ve Komintern ruhuyla çalışmalarına devam ettiler.

1926 konferansından itibaren parti, yeniden örgütlendi.

Özellikle sendikalarda yürütülen çalışmayı öne çıkartmak gerek: 1927 sonlarında sendikal merkezin, Amele Teali Cemiyeti’nin dağıtılmasına rağmen, parti, sendikalarda oldukça güçlü bir nüfuza sahip.

1926 Konferansı’ndan sonra parti, reorganize edildi. Fabrika ve sokak hücreleri oluşturuldu; aynı şekilde, ilçe ve semt komiteleri kuruldu. Hücreler oldukça düzenli bir biçimde çalışıyor. Toplantılarında güncel siyasi sorunları ele alıyor ve propaganda yapıyorlar.

Komünist Enternasyonal
1928
Kaynak

05 Mayıs 2026

,

Boş Bir Tatil Günü: Emek, Hafıza ve Kayıp Pusula

Makedon karikatürist ve tasarımcı Lasko Jurovski’nin bugünkü çizimi şeyi anlatıyor: Bu çarpıcı görsel, 1 Mayıs’ın işçilerin onurunun yüceltilmesinden, neoliberal kemer sıkma politikasının simgesine dönüşümünün trajik halini ortaya koyuyor: Bir zamanlar gurur kaynağı olan, emeğin simgesi kızıl renk, kelimenin tam anlamıyla, bir kemerle sıkıştırılmış durumda; bu da ücret baskısını, toplumsal fedakârlığı ve sürekli ekonomik kısıtlama altında çalışan insanların disipline edilmesini çağrıştırıyor.

 

Sosyalizmden “kurtulduk”, bir devlet olarak “bağımsızlık ve egemenliğimize” kavuştuk ama geriye pusulası olmayan bir halk kaldı. Güya daha parlak bir gelecek adına geçmişten vazgeçmiş, otoriter bir sistemden liberal demokrasiye geçmiştik. Her şey bu kadarla da kalmadı. Balkan komşularımız kısa süre sonra bizden kendimizden, kimliğimizden, dilimizden, kültürümüzden, hatta ismimizden bile vazgeçmemizi talep etmeye başladılar. Bu ikinci “Avrupalılaşma” dönemi, bugün de devam ediyor, ancak şimdi buna değinmeyeceğim.

Bugün 1 Mayıs. Bugün, babamın işçi, annemin ev hanımı olarak var olduğu, işçi sınıfına mensup bir ailede, yani benim evimde bir zamanlar gerçek bir bayram günüydü.

Eski Yugoslavya (ve onun içindeki sosyalist Makedonya) ile bağlantılı birçok şey ya unutuldu ya da tanınmayacak kadar tuhaf bir hal aldı. Örneğin, sık sık “kötü komünizm” koşullarında dinin yasaklandığı, insanların inançlarını gizlice yaşamak zorunda kaldığı türünden saçma iddialar işitiliyor. Bunlar tümüyle saçmalık.

İşte kişisel bir örnek, o dönem için kesinlikle eşsiz değil: Babam ve amcam, Nova Makedonija [“Yeni Makedonya”] gazetesinin matbaasında çalışıyorlardı, ancak çok farklı insanlardı. Babam kitapları ve şiiri severdi ama duvara çivi çakamayacak kadar beceriksizdi. Ağabeyi ise tam tersine, pratik konularda yetenekliydi, resmi bir mesleki eğitim almamış olmasına rağmen, elleriyle neredeyse her şeyi inşa edebiliyordu.

Ailelerimiz aynı sokakta, birbirlerinden sadece elli metre uzakta yaşıyordu. Çok yakındık, özellikle çocuklar ve annelerimiz. Kardeşlerin kendi aralarında konuşma açısından pek ortak noktaları yoktu, ancak birbirlerine karşılıklı saygı duyuyorlardı. Evlerimiz arasındaki en önemli farklardan biri, dindi: Onlar Hristiyan bayramlarını kutlayan inançlı insanlardı, biz ise ateist bir aileydik (hatta “agnostik bile değildik”, diyebilirim).

Ancak her Paskalya’da, sevgili teyzem en güzel boyanmış yumurtaları kardeşime ve bana getirirdi. O gün onların evini ziyaret ederdik. Sonra, bahar takvimine bağlı olarak, 1 Mayıs’ta bizim evimize gelirlerdi.

Aynı durum, sonbahar ve kış aylarında da tekrarlanırdı: Onlar Cumhuriyet Bayramı’nda (1943’te Jajce şehrinde sosyalist Yugoslavya’nın kuruluşunu anma gününde) bize katılırken, biz de Noel’de onları ziyaret ettik. Evet, nostaljik laflar ediyorum, belki bunun yaşla bir ilgisi vardır, zira hafıza genellikle yaşlandıkça daha da güçlenir.

Bağımsız Makedonya, muhtemelen alışkanlıktan dolayı, 1 Mayıs’ı resmi tatil olarak korumuş olsa da, günümüz tatil takvimine bir bakış, dini kutlamaların ezici bir şekilde baskın olduğunu ortaya koymaktadır. Bizimki gibi çok dinli ve yoksul bir toplumda, kurtuluş, giderek “gökyüzünden” beklenirken, dünyevi adalet ihmal edilmektedir.

Eski Yugoslavya’da ise Uluslararası İşçi Bayramı iki tam gün boyunca kutlanırdı. İlk gün törenlere ayrılmıştı: ödüller verilir, geçit törenleri düzenlenir, konuşmalar yapılır, emeğin resmi düzeyde kabul gördüğü faaliyetlere tanıklık edilirdi. İkinci gün ise doğaya ayrılmıştı: piknikler, toplantılar ve toplu eğlenceler. Gelenek, bu açık hava kutlamalarının, proletarya örgütlenmesinin bastırıldığı eski zamanlardan kaynaklandığını, doğaya yapılan gezilerin, yetkililerin gözetiminden uzak, güvenli bir dayanışma fırsatı sağladığını söylüyordu.

Bazen 2 Mayıs, resmi tatilin kendisinden bile daha büyük bir sevinçle beklenirdi.

Ancak ritüellerden daha önemli olan, onların temelini oluşturan değerler sistemiydi. Resmi ideoloji, “proletaryanın yönetimi”nden bahsetmiş olabilir, ancak sloganların ötesinde, emeğin kendisi, onurlu bir şekilde ele alınıyordu. İster düşünsel, ister fiziksel, ister eğitimsel, ister mesleki olsun, çalışma yoluyla toplumu inşa ettiğimize, geçimimizi sağladığımıza ve anlam yarattığımıza inanarak büyüdük.

Çalışmak, bir ceza değil, bir gurur kaynağıydı.

İşçi sınıfına mensup bir ailenin parçası olmaktan kimse utanmazdı. Çaba, saygı görüyordu. Başarı onurluydu. Çoğumuz, neredeyse sıfırdan başladık; miras yoluyla geçen burjuva ayrıcalığı çok azdı. Doğru, zamanla bir kızıl burjuvazi, çocukları başkalarının sahip olmadığı avantajlardan yararlanan ayrıcalıklı siyasi elit topluluğu oluştu. Aynı fırsatları elde etmek için çoğu zaman onlardan iki veya beş kat daha iyi olmamız gerekiyordu. Neyse ki, adalet kusurlu olsa bile, mükemmellik hâlâ mümkündü.

Sosyalizmin birçok çelişkisine rağmen, bir şey değişmeden kalmıştı: emek, toplumsal ve ahlaki bir değere sahipti.

Ancak sosyalizm bozuldukça, yavaş yavaş başka “değerler” yerleşti: bağlantılar, oportünizm, manipülasyon ve ayrıcalık. Başarı, giderek liyakatten koptu. Zeki ve çalışkan gençler, yalnızca özverinin iyi bir gelecek sağlayabileceğine inanmanın neredeyse aptalca olduğunu düşünmeye başladılar.

Öğretmenlik yaptığım nesiller boyunca bu dönüşümü acı verici bir şekilde gözlemledim. Gene de öğrencilerime, özellikle de daha mütevazı toplumsal geçmişe sahip olanlara, kendilerini geliştirmeye çalışmanın hâlâ önemli olduğu inancını aşılamaya her zaman çalıştım. Bu parlak zihinlerin çoğu başarılı oldu.

Ancak ne yazık ki, çoğu, başka alanlarda başarı gösterdi.

Sosyalizmden “kurtulduktan sonra, gerileme, hayatın neredeyse her alanına yayıldı. Suçlu özelleştirme, suçlu elitler yarattı. Bu elitler, siyasi yapılarla bütünleşerek, demokratik kurumları içini boşalttı, emeğin onurunu sistematik olarak ayaklar altına aldı.

Günümüzde sendikalar zar zor ayakta duruyorlar. İşçi sınıfı ise güvencesizliğe, göçe veya umutsuzluğa mahkûm halde. Makedonya, artık Nepal, Filipinler ve Hindistan’dan işçi ithal ediyor; ancak bu işçiler bile çoğu zaman bu yoksul ülkenin sunduğu aşağılayıcı koşulları reddediyorlar.

Böylece 1 Mayıs, anlamsız bir tatil günü haline geldi: tercihen uzun bir hafta sonuna eklenen, sadece bir günlük izin.

2024 yılında Çin’in Jinan şehrini ziyaret ettiğimde, emeğin daha derin anlamını ve bir zamanlar kolektif çalışmaya atfedilen toplumsal gururu hatırladım. Oradaki ilk sabahımda, özel inşaat araçları üreten bir fabrikayı gezdim. Beni en çok etkileyen şey, sadece gelişmiş teknoloji değil, aynı zamanda ortamın kendisinde yerleşik olan saygınlıktı. Lobi, bir müzeyi andırıyordu. İşçilere gözle görülür bir saygı gösteriliyordu. Üretim salonları tertemizdi, çiçeklerle süslenmişti; robotlar, fiziksel olarak yorucu işleri hallederken, genç mühendisler, bilgisayarlarda özgüvenle çalışıyorlardı.

Her şey gerçek ötesine aitmiş gibiydi.

Oysa her şey gerçekti: emek, modernleşme ve ulusal kalkınmanın birbirine bağlı kaldığı bir toplum.

Bu ziyaret bana kaybettiğimiz bir şeyi, emeğin onur, ilerleme ve ortak amaç inşa edebileceğine dair toplumsal inancı anımsattı.

Bu sabah sosyal medyaya şöyle bir göz attığımda, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı gerçek bir inançla kutlayanların dünyanın dört bir yanına dağılmış olduğunu, büyük çoğunluğunun sol görüşlü olduğunu gördüm. Bizim için, emeğin sömürüye, militarizme ve sistemsel adaletsizliğe karşı mücadelesi henüz bitmedi.

Bugün kendi ülkeme baktığımda, indirimli satışa çıkarılmış bir devlet görüyorum. Yabancı güçlerle nadir madenlerin, verimli toprakların, suyun, hatta kültürel mirasın sömürülmesine izin veren stratejik anlaşmalar yabancı güçlerle imzalanıyor. Kamu malları ticarileştiriliyor. Ulusal egemenliğin içi boşaltılıyor.

Büyüdüğüm dünyada işçi sınıfı, sadece ekonomik açıdan kıymetli değildi; aynı zamanda toplumsal olarak görünür, politik açıdan anlamlı ve potansiyeliyle devrimciydi.

Bugün görünmez, korkmuş, atomize olmuş halde.

Öyleyse, geriye gerçek manada kutlanacak ne kaldı?

Belki de sadece bir hatıra: Toplumların yoksulluktan dayanışma, disiplin ve emek yoluyla inşa edildiği bir dönemin hatırası. Bir zamanlar başka bir değer sisteminin var olduğuna dair bir hatıra. Belki de, kalkınmanın, emeğin ve tek bir amaç doğrultusunda yapılan kolektif çalışmanın hâlâ dönüştürücü enerjisini koruduğu Çin ve Küresel Çoğunluğun büyük bir kısmı gibi dünyanın bazı bölgelerine duyulan hayranlık.

Bu toplumların çoğunda, Avrupa’nın çeri çeperindeki ülkelere kıyasla daha fazla har, daha fazla özlem ve sömürüye karşı daha fazla direnç var.

Belki de o eski çağrıyı bu dağınık mücadeleler diriltecek:

“Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!”

Sadece ekonomik sömürüye değil, savaştan, eşitsizlikten ve insanlığın parçalanmasından kâr sağlayan askerileşmiş sistemlere karşı da mücadele etmeliyiz.

Sınıf mücadelesi, barış ve adalet mücadelesinden ayrı düşünülemez.

Yaşasın 1 Mayıs!

Biljana Vankovska
1 Mayıs 2026
Kaynak

, ,

İrlandalı Açlık Grevi Eylemcileri ve İran


1 Mart 1981'de, Kuzey İrlanda’daki Maze (Long Kesh) H-blok hapishanesinde cumhuriyetçi tutsaklar açlık grevine girdiler. Bu grev, tutsakların siyasi tutsak statüsünü ve ona eşlik eden kimi ayrıcalıkları elde etmek için yürütülen kampanyalarının bir parçasıydı. Açlık grevi eylemini Gerard (“Bobby”) Sands başlattı. 3 Ekim’de grev sona erdirilmeden önce on grevci hayatını kaybetti.

Yeni kurulan İran İslam Cumhuriyeti (1 Nisan 1979’da kuruldu), “anti-emperyalist mücadelelerle ve dünyanın dört bir yanındaki ezilen halklarla dayanışma” bayrağı altında, İrlandalı cumhuriyetçi açlık grevcilerini desteklemek için kapsamlı bir propaganda kampanyası yürüttü. Bu kampanya, İran İslam Cumhuriyeti’ne, İrlandalı cumhuriyetçilerin mücadelesini desteklemek ve onu yeni bir çerçeveye oturtmak suretiyle, İngiliz emperyalizmini ve vahşetini kınamak için ek bir fırsat sunuyordu.

İran, uzun süredir İngiltere ve ABD’nin halen devam etmekte olan emperyalist saldırılarının bilincinde olan bir ülkeydi. Her iki güç de o dönemde İran-Irak Savaşı’nda (22 Eylül 1980-20 Ağustos 1988) Saddam Hüseyin’i desteklemişti. İran İslam Cumhuriyeti, “Açlık Grevi” üzerinden yürüttüğü propaganda faaliyetinde, İrlandalı cumhuriyetçilerin mücadelesinin asıl hedefi olan İngiliz devletinin yanına, kendi baş düşmanı ABD’yi yerleştirmeyi ihmal etmedi.

İran İslam Cumhuriyeti, Kuzey İrlanda’daki silahlı cumhuriyetçi harekete İran’dan gelen dayanışma ifadeleri konusunda ilk örnek değildi. 1978-1979’daki İran Devrimi’ne iştirak eden, bugünlerde İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı olan muhtelif İranlı laik (çoğunlukla solcu) ve dini gruplar, Kuzey İrlanda’daki silahlı cumhuriyetçi mücadeleyi zaten destekliyor, İrlandalı açlık grevcilere sempati duyuyorlardı. Bu İranlı muhalif gruplar ve İran İslam Cumhuriyeti, o dönemde Kuzey İrlanda’daki en popüler İrlandalı milliyetçi ve Katolik sivil haklar örgütünü, görmezden geliyor veya tümüyle reddediyordu. Bu örgüt, John Hume’un lideri olduğu Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ydi. Bu parti, en büyük cumhuriyetçi yanlısı örgüttü ve şiddetten uzak duruyordu.


İran’ın silahlı mücadeleye yönelik kapsamlı ilgisi, büyük ölçüde İran’ın kendi devrim öncesi ve sonrası şiddet politikalarının bir alametiydi. İrlandalı cumhuriyetçilerin silahlı mücadelesini destekleyen tüm İranlı gruplar (İran İslam Cumhuriyeti yanlısı veya karşıtı örgütler), Kuzey İrlanda’daki çatışmayı soyut ve mutlak bir olgu olarak takdim ettiler. Bu çaba, bir miktar, Kuzey İrlanda’yı Üçüncü Dünyalılaştırma girişimini de içeriyordu.

Kuzey İrlanda’da “Sorunlar” (1969-1998) olarak bilinen dönemin bu aşırı basitleştirilmiş anlatımında, Ulster (Kuzey İrlanda’yı oluşturan altı ilçe) bir tür hapishane olarak tasvir ediliyor, gerçek İrlandalı nüfus ise, tarihsel, politik veya toplumsal nüanslardan yoksun bir şekilde, bölgenin acımasız İngiliz emperyalist işgaline karşı isyan eden, sadece cumhuriyetçi (çoğu zaman da Katolik) olarak nitelendiriliyordu.


1981 Öncesinde İrlanda ve İran'da Anti-Emperyalist Dayanışma

1981 öncesinde İrlanda-İran arasında kurulan anti-emperyalist ilişkiler ilginç bir tarihsel arka plana sahip. İran ulusunun İrlandalı milliyetçilerle kurduğu en kapsamlı ve en uzun süreli dayanışma ilişkisi, 1906-1911’deki İran Anayasa Devrimi sırasında kuruldu.[1] İranlı anti-emperyalistler, İrlanda’daki 1916 Paskalya Ayaklanması’ndan sonra İrlandalı milliyetçilerin mücadelesini (esas olarak cumhuriyetçilerin mücadelesini) kamuoyu önünde savunmaya başladılar.[2] 1922'de, sonrasında Éire (1937) ve İrlanda Cumhuriyeti (1949) olarak bilinen, Özgür İrlanda Devleti’nin kurulmasının ardından çeşitli İranlı anti-emperyalist örgütler, Kuzey İrlanda’daki cumhuriyetçilerin mücadelesini desteklediler.

1978-1979’deki İran devrimine, yani Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin (1941-1979) baskıcı yönetimine son veren devrime dek, İran’daki gelişmelere İrlanda milliyetçileri nadiren ilgi göstermişlerdi. Örneğin, İngiltere’nin İran petrol endüstrisi üzerindeki kontrolüne karşı 1951-1953 yılları arasında yürütülen İran petrol millileştirme kampanyası sırasında, İrlanda Cumhuriyeti’nde (Dáil Éireann) bağımsız solcu bir milletvekili olan John (Jack) McQuillan, 27 Kasım 1952’de şunları söylemişti: “Bu ülkedeki halkın çoğunluğu İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın millileştirme planının arkasındadır” (ki bu plan, nihayetinde 1953’teki ABD-İngiltere destekli darbeyle yürürlükten kaldırıldı).[3]

İrlanda Cumhuriyeti ve Ulster’deki çeşitli İrlandalı milliyetçi örgütler, 1978-1979’da İran monarşisini deviren kitlesel İran ayaklanmasıyla dayanışma ilişkisi kurdu. Bu örgütler arasında, 1969’da kurulan Geçici İrlanda Cumhuriyet Ordusu (PIRA) ile siyasi kanadı Geçici Sinn Féin (PSF) bulunuyordu (PIRA, Kuzey İrlanda’daki en büyük cumhuriyetçi örgüttür, cumhuriyetçi tutsakların da 1981’deki açlık grevine katılan tutsakların da en büyük kısmını bu örgütün üyeleri oluşturmaktadır). Bunların yanında, 1974’te kurulan İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (INLA) ve siyasi kanadı İrlanda Cumhuriyetçi Sosyalist Partisi’ni (IRSP) (ki bu partinin tutuklu üyeleri de 1981 açlık grevine katılmıştır) ve 1968’de kurulan “şiddetten uzak duran” devrimci cumhuriyetçi sosyalist (sonrasında Troçkist) Halk Demokrasisi gibi örgütleri de anmak gerekiyor.

1981’deki açlık grevi sırasında, İrlanda’daki çeşitli milliyetçi grupların İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı kamuoyuna yansıttıkları tutumlarda belirgin bir ayrılık söz konusuydu. İran İslam Cumhuriyeti açlık grevini coşkuyla destekliyordu. İran İslam Cumhuriyeti’nin propaganda kampanyasından en çok da PIRA/PSF istifade ediyordu. İki örgüt, İslami hükümetin içeride uyguladığı baskıcı politikalar karşısında sessiz kalırken, hem Ulster’da hem de İrlanda Cumhuriyeti’nde diğer cumhuriyetçi grupların çoğu İran İslam Cumhuriyeti’ni şiddetle eleştiriyordu.

1982 yılına gelindiğinde, IRSP/INLA, o dönemde sürgünde olan ve hızla otoriter bir siyasi kişilik kültüne dönüşen (İslamcı) Halkın Mücahidleri örgütünü destekleyecek kadar ileri gitmişti.

İran’ın 1981’deki Açlık Grevi Eylemcileriyle Dayanışması
ve Rakip Örgütlerin Tutumu

1981’deki açlık grevi sırasında, birçok rakip İranlı muhalif örgüt ve bu muhaliflerin karşı çıktığı İran İslam Cumhuriyeti, aynı anda Kuzey İrlanda’daki en büyük cumhuriyetçi fraksiyon olan PIRA ve onun siyasi kanadı PSF ile dayanışma içinde olduklarını açıklıyordu. Bazı İranlı muhalif gruplar da INLA/IRSP ile dayanışma ilişkisi kurdular. Maze hapishanesindeki açlık grevi, İran’ın kendi iç çatışmaları ve devrim sonrası sorunları içinde, rakip İranlı siyasi örgütlerin ideolojik ve varoluşsal yakınlık iddialarının rekabet ettiği bir alan haline geldi.

İran devleti, ulusal televizyon ve radyo istasyonlarından devlet kontrolündeki basına ve diğer mecralara kadar uzanan propaganda faaliyetlerinde üstünlüğe sahipti. Camilerde ülke çapında kılınan Cuma namazları, resmi afişler gibi alanlarda üstünlük devletteydi. Ayrıca İran İslam Cumhuriyeti, Kuzey İrlanda’ya bir dizi heyet göndererek PIRA/PSF’yi kendi safına çekme konusunda diplomatik bir avantaja da sahipti. Bir diğer örnek ise, 5 Mayıs 1981’de 66 günlük açlık grevinden sonra ölen Bobby Sands’in ölümünün ardından, Tahran’daki İngiliz büyükelçiliği yerleşkesinin yanındaki sokağın adının “Bobby Sands Sokağı” olarak değiştirilmesiydi. Elçiliğin resmi yazışmalarında kullandığı adreste artık Churchill’in değil Bobby Sands’in adı geçiyordu. Bu hamleye karşı İngilizler, adreste değişiklik yapmak zorunda kaldılar.

Diğer benzer örnekler arasında, İran İslam Cumhuriyeti yetkilileri, Şehit Mutahari Üniversitesi Dış İlişkiler Bölümü (Tahran) tarafından yayınlanan İran İslam Cumhuriyeti’nin Bakış Açısından İrlanda Halkının Mücadelesi başlıklı bir broşür dağıttı. Broşürde, din adamı Ali Hamaney’in 8 Mayıs 1981’de Tahran’da Sands’in azmi ve ölümü üzerine verdiği Cuma hutbesinden bir bölüme yer verilmişti. Hamaney, o dönemde Tahran’ın Cuma namazı imamı ve açlık grevinin haberleştirilmesinde rejimin önde gelen propaganda organı olan Cumhuriyeyi İslamî gazetesinin sahibiydi. Daha sonra cumhurbaşkanlığı yaptı ve şu anda (1989’dan beri) İran İslam Cumhuriyeti’nin yüksek] lideridir.

Bu broşürün ön yüzünde, İran İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ruhani lideri Ayetullah Humeyni’nin fotoğrafı, Humeyni’nin Batılı ve Komünist süper güçlere karşı kurtuluş mücadelelerini destekleyen (İngilizce, Arapça ve Farsça) açıklaması yer alıyordu. PIRA/PSF, İran İslam Cumhuriyeti’nin dayanışma jestlerini takdir etti ve karşılık verdi; ancak genel olarak İran’ın iç siyasetinde açık taraf tutmaktan kaçınmaya çalıştı.

İran İslam Cumhuriyeti, İranlı muhalif örgütlerin İrlandalı açlık grevi eylemcilerine sempati ve dayanışma açıklamalarına karşı çıktı. Bu amaçla, PSF’den aldığı bildirileri de defalarca kamuoyuna duyurdu. PSF, Haziran 1981’de İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı olan İranlı örgütleri desteklediğini reddetti.

1978-1979 Devrimi’ne katılmış, bugünlerde İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı olan bir dizi İranlı muhalif örgüt, diğer dünya çapındaki grupların yanı sıra PSF ile de temas kurmuştu. Açlık grevi sırasında İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı duruşunda PIRA/PSF ile sürekli dayanışma içinde olduğunu iddia eden İranlı muhalif örgütlerden biri de (o dönemde Marksist etkiler taşıyan) İslamcı grup Halkın Mücahidleri’ydi.

Açlık grevinin başlarında PSF, Halkın Mücahidleri ile temaslarını sürdürürken, açlık grevinin geri kalanında bu temaslar, İran İslam Cumhuriyeti yetkililerini gücendirmemek için PSF tarafından sonlandırıldı. Bununla birlikte, Halkın Mücahidleri, PSF ile karşılıklı dayanışmanın devam ettiğini iddia etti.

İran’ın Açlık Grevi Eylemcilerini “Şehit” İlân Etmesi

İrlanda’daki milliyetçi gelenekte olduğu gibi, İran’daki dini ve laik siyasi söylemlerinde de, İrlandalı açlık grevi eylemcileri “şehit” ilân edildiler. IRA’nın propaganda metinlerinde, açlık grevi eylemcileri, sıklıkla İran-Irak Savaşı’nda savaşan İranlı askerlere benzetiliyordu. İrlandalı açlık grevi eylemcileri, İran İslam Cumhuriyeti’nin resmen “şehit” ilan ettiği ilk gayrimüslim ve İranlı olmayan kişiler oldular.

İran İslam Cumhuriyeti yanlısı basında açlık grevi yapanlara ithaf edilen sayısız şiir arasında, İslam Cumhuriyeti’nin resmi yayın organı Keyhân’da yayımlanan bir şiir, Sands’e ve 30 Ekim 1980’de bir Irak tankının altına kendini patlatan on üç yaşındaki İranlı gönüllü savaşçı (besic) Muhammed Hüseyin Fehmide’ye ithaf edilmişti. Fehmide, Ayetullah Humeyni tarafından kahraman şehit olarak ilân edilip övülmüştü. Tahran’da Fehmide anısına hazırlanmış bir duvar resminde Ayetullah Humeyni'nin şu sözleri yer almaktadır: “Liderimiz o 12 yaşındaki çocuktur. [...] elindeki el bombasıyla düşman tankının altına yatıp tankı imha etti, böylelikle şehadet şerbetini içti.”

Mansur Bunakdaryan
24 Mayıs 2018
Kaynak

Dipnotlar:
[1] M. Bonakdarian, Britain and the Iranian Constitutional Revolution of 1906-1911: Foreign Policy, Imperialism, and Dissent (Siraküza, 2006); M. Bonakdarian, ‘Erin and Iran Resurgent: Ireland and the Iranian Constitutional Revolution of 1906-1911’ Yayına Hz.: H.E. Chehabi ve V. Martin, Iran’s Constitutional Revolution: Politics, Cultural Transformations, and Transnational Connections içinde (Londra, 2010), s. 291-318.

[2] M. Bonakdarian, ‘The Easter Rising as a Milestone in Iranian Nationalist Appraisals of the Irish Question’, American Journal of Irish Studies 14 (2017), s. 60-72.

[3] Dáil Debates, Cilt.135, Sayı.2, 1952, s. 255.

, ,

1871: Komün ve Kabiliye

Fransız sömürgeciliğinin ilk gününden itibaren Cezayir, birçok isyana tanık oldu. Şeyh Mikarani önderliğindeki isyan en önemli isyanlardan biriydi. Bu isyan, onun öldürülmesi öncesinde ülkenin dörtte üçüne yayıldı.

Özgürlük, en bulaşıcı arzulardan biridir. Bir halkın ayaklanması, her daim başka yerlerde isyan ateşini tutuşturur. 

Komün, Cezayir’de Fransız sömürgeciliğini durdurabilecek bir ayaklanmayla aynı döneme denk gelmiştir. Mart 1871’de, Sedan yenilgisinin yol açtığı istikrarsızlık ve Paris’i saran isyancı hava nedeniyle, Akdeniz’in diğer yakasında, Kabiliye bölgesinde, kabile konfederasyonları, işgalciye karşı gerçek bir savaş başlattı.

1830’da başlayan fetih sürecinden bu yana büyüklük ve (trajik) sonuç açısından en önemli ayaklanma olan bu isyan, gerçek adı Muhand Ait Mikarani olan, gizemli ve korkulan bir şef olarak Şeyh Mikarani tarafından yönetildi.

“Büyük Kılıç Ustası”

1815’te doğan ve [orta-kuzey] Medjana’nın geleneksel bir şefinin oğlu olan Mikarani, öncesinde Fransız işgalcilere karşı değildi. Ailesi, 1830’da bile Emir Abdülkadir’in bayrağı altında toplanmayı reddetti. Sömürgeci tarih yazımı, Mikarani’yi “şövalyelik cesareti”ne sahip, “kabilesinin topraklarına komşu tüm toprakların efendisi” olarak kabul edilen bir “büyük kılıç ustası” şeklinde resmeder. Öyle ki Fransa, başlangıçta destek vermese de tarafsız kalmasını istedi. Ancak fatihlerin barbarlığı, sömürge düzeninin keyfiliği ve adaletsizliği, bu sözsüz saldırmazlık anlaşmasını kırılma noktasına kadar zorladı.

1857’de, üst üste gerçekleştirilen on dört askeri seferin ardından, alışılmadık bir vahşetle yıkıma uğrayarak boyun eğdirilmiş olsa da, Kabiliye, aslında hiçbir zaman sömürgeci egemenliğine tam anlamıyla teslim olmadı.

İsyan Yoksulluğun Eseri

Daha önce de aşağılanmaya, toprakların gasp edilmesine, nüfusun yerinden edilmesine, sosyal yapının yıkılmasına, her şeyden önemlisi, özellikle 1857’deki büyük kıtlık olmak üzere, halkın yoksulluğa düşmesine ve bu durumun isyanları körüklemesine tepki olarak sayısız isyan çıkmıştı. Ancak Just-Jean Étienne Roy, 1880 tarihli Histoire de l'Algérie [“Cezayir Tarihi”] adlı eserinde, “Aslında isyan ateşi sönmüştü, onu Prusya’ya karşı yürütülen savaşla birlikte yerliler arasında bağımsızlık fikrinin yeniden canlandığı süreç körükledi” diyordu.

“Dahası, o dönemde ülke, Afrika’da bulunması gereken, saygı kazanmak için gerekli olan orduya sahip değildi. Dolayısıyla, her daim sadece sabırla egemenliğimizi desteklemiş, fırsatını bulunca güç biriktirip ayağa kalkacak olan, boyun eğmeyi bilmeyen halklar bu durumdan istifade ettiler.”

On Bin Kişilik Bir Ordu

Önceki yıl boyunca köy topluluklarında bir isyan çığlığı yükselmişti. Sömürge yetkililerinin resmi yasağına rağmen, köy meclisleri seçimi yapılmıştı. 12 Haziran 1869’da Mareşal MacMahon, Paris’e şu uyarı notunu gönderdi: “Kabiller, bizi ülkelerinden kovma olasılığını görmedikleri sürece sakin kalacaklar!”

15 Mart 1871’de 10.000 kişilik bir ordunun başına geçen Mikarani, isyanın sinyalini verdi. İsyan, ilk olarak 8 Nisan’da Rahmaniyye konfederasyonunun ruhani lideri yaşlı Şeyh Ahiddad’ın ayaklanma çağrısıyla muazzam gücünü gösterdi. Bu çağrıya 250 kabile cevap vererek, on binlerce savaşçıyı bir araya getirdi.

İsyan, ülkenin doğusuna ve güneyine, kıyı boyunca hızla yayılarak Konstantin halkına ulaştı. Batıda ise isyancılar, Cezayir’in kapılarına kadar yaklaştılar, ancak Paris Komünü’nün ezilmesi, Cezayirli isyancıların yenilgisi için gerekli zemini teşkil etti. Paris halkının katledilmesiyle askeri otorite, güçlü bir Afrika ordusunu yeniden kurmak için harekete geçti: Amiral Gueydon, 100.000 asker ve 1857’de Kabiliye’nin boyun eğdirilmesinde kullanılan ordudan bile üstün bir askeri gücü seferber etti.

Öldürüldüler, Sınır Dışı Edildiler, Zorla Askere Alındılar

5 Mayıs’ta Mikarani öldürüldü, onun ölümüyle isyanın direnci kırıldı. Ancak isyan, sonraki dokuz ay boyunca devam etti, ta ki acımasızca bastırılana dek. Tüm nüfus hedef alındı. On binlerce isyancı öldürüldü. Köylerin tamamı yıkıldı, aileler yok edildi veya sağa sola dağıldı. İsyan bastırıldıktan sonra 450.000 hektar araziye el konuldu, bu araziler, Alsace-Lorraine’den gelen yeni yerleşimclere dağıtıldı. 1873’te 200’den fazla isyancı lider Konstantin mahkemesinde yargılandı. Komünarlarla buluşacakları Cayenne veya Yeni Kaledonya ceza kolonilerine sürgüne mahkûm edildi. Louise Michel anılarında şöyle yazıyordu:

“Onları büyük, beyaz Mağrip pelerinleri içinde gelirken gördük. Baskıya karşı ayaklandıkları için sürgüne gönderilen Araplardı bunlar. Bu Doğulular [...] saf ve iyi insanlardı, büyük bir adalet duygusuna sahiplerdi. Onlara karşı nasıl davrandığımızı anlamıyorlardı.”[2]

İsyan hareketine katılan bazı erkekler zorla Madagaskar seferine alındılar. “İsyancı kabilelerin kolektif sorumluluğu” adı altında, Kabiliye için 36 milyon altın franklık bir savaş tazminatı belirlendi. Yaralı ve ezilmiş köy toplulukları korkunç bir trajedi yaşamıştı ve bu trajedinin anısı, edebiyat ve sözlü şiir yoluyla nesilden nesle aktarıldı.

Rosa Moussaoui
31 Mart 2021
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Tafna’da, “Antlaşmanın hükümleri, Fransızların Emir’in topraklarını egemen olarak yorumladığını ve Cezayir devletinin kurulması fikrinin altını çizdiğini ortaya koydu. Ayrıca, Abdülkadir’in silah satın alabileceğini de öngördü. Hızlı müzakere ve Emir ile Fransızların çelişen hırsları göz önüne alındığında, antlaşma, sadece iki yıl yürürlükte kaldı” Naylor, Historical Dictionary of Algeria, 1994.

[2] “Aussi ne comprenaient-ils rien à la façon dont on avait agi avec eux”: Kanaatimizce bu ifadesinde Michel, Paris Komünü’nün Cezayir’deki ayaklanmayla ilişkisinden ya da Fransız devletinin kabile liderleri olarak onlara yönelik muamelesinden değil, sürgündeki insanların arasındaki ilişkilerden bahsediyor.

04 Mayıs 2026

, ,

Lahor Deklarasyonu


Birinci Uluslararası Anti-Emperyalist Konferans’ın katılımcıları olarak biz:

1.

Emperyalist saldırıların arttığı, anti-emperyalist direnişin keskinleştiği, tarihi ve tehlikeli bir momentte bir araya geldiğimiz düşüncesindeyiz. İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan, ABD’nin öncülük ettiği emperyalizm, büyük bir krize girmiş durumda. Bu krizin neticesinde ortaya, önceden belirlenmemiş, otomatik işlemeyen yeni bir dünya düzeni çıkıyor.

2.

Emperyalizme karşı başarılı stratejilerin geliştirilebilmesi için belirleyici ön koşul olarak tarihin nesnel ve bilimsel analizinin sahip olduğu merkezi önemi kabul ediyoruz. Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz.

3.

Halihazırda yaşanan tarihsel değişimleri anlama çabasına bağlıyız, ilgili devrimci anlayışı, ekonomik fazlalıkların onları üreten bölgeler, topraklar ve halklarda kalmasını sağlayacak, egemen kalkınmaya dayalı çok merkezli bir dünya düzeninin kurulması yönünde aktif olarak kullanmaya kararlıyız.

4.

Filistin, İran İslam Cumhuriyeti, Lübnan, Irak, Yemen ve daha geniş kapsamda Batı Asya bölgesindeki halk güçlerinin direnişini selamlıyoruz. Bu güçler, savaşlar yoluyla emperyalizme ve onun yayılmacı ajandasına tarihi bir darbe indirdiler. Bu, uluslararası ölçekte birikimin gerçekleştiği kanallara ve ona aracılık eden teknolojilere doğrudan meydan okuyarak, emperyalist düzenin yapısı ile ilgili olarak yürütülen, emsali bulunmayan, ilk kez gerçekleştirilmiş bir savaştır.

5.

Sıcak savaşın, diplomatik baskı, siyasi tehditler ve ekonomik savaş da dâhil olmak üzere, emperyalizmin ülkelerin kalkınma süreçlerini ortadan kaldırma üzerine kurulu siyasi ajandasının bir uzantısı olarak görüyoruz. Bilhassa yaptırımlar, emperyalist birikimin gerekleri doğrultusunda tüm toplumları ve sınıfsal oluşumları kademeli olarak yeniden yapılandırmak için işleyen, görünmez silahlardır, devletlerin temel gelir kaynaklarını ve halklarının geçim kaynaklarını hedef alarak bağımlılık dayatma aracıdır. Yaptırımlar, hedef alınan devletlerdeki komprador sınıfları ayrıcalıklı kılan neoliberal ajandalara mevzi kazandırmak adına, borç ve yapısal uyum politikalarıyla birlikte işleyen bir süreçtir.

6.

Emperyalizmin hızlanan gerileme süreci ile derinleşen bir kriz içinde olduğunu kabul ediyoruz. Filistin, İran ve başka yerlerde ABD ve Siyonizm eliyle yürütülen savaşlar, derin bir zayıflığın belirtileridir. Devletleri çökertmek, gelirleri ve kaynak değerlerini düşürmek, iş gücünü ucuzlatmak ve insan hayatını telef etmek için yapılan bu savaşlar, bölgesel direniş ve egemen kalkınma çerçevesinin temsil ettiği varoluşsal zorluklar karşısında emperyalizmin askeri ve ekonomik temelini yeniden teşkil etme girişimleridir.

7.

Emperyalizmin Küresel Güney’deki ülkelerde ancak ulusal bir yönetici sınıfın ulusal kaynakların sömürülmesine izin vermesi, halkın ihtiyaçlarını ve ülkenin ulusal kalkınmasını emperyalizmin talimatlarına feda etmesi durumunda yer edinebileceğini, bu nedenle, halkın kalkınmasına hizmet eden bir siyasi yönelimin egemenliğin gerekli bir bileşeni olduğunu kabul ediyoruz.

8.

Devletin emperyalizme karşı bir kalkan olarak sahip olduğu merkezi önemi görüyoruz. Egemenlik mücadelesi, üretken kapasiteleri geliştirmek ve kalkınma sürecine katkı sunabilecek birikim biçimleri oluşturmak için devlet önderliğindeki çabalar olmadan ilerleyemez. Bu, egemen kalkınmanın diğer biçimlerinin garantörü olan askeri üretim alanını da içerir. Bu nedenle, emperyalist müdahalenin temel hedefi, devlet ve devletin kendi içinde yaşayan halkla oluşturduğu birliktir.

9.

Devletlerin kendi içinde sınıfsal, etnik köken, din veya cinsiyetle alakalı çelişkilerle boğuştuğunu, bunların gerçek ve meşru şikâyetlere yol açabileceğini kabul ediyoruz, ancak bu tür şikâyetlerin rejim değişikliği ve istikrarsızlaştırma gibi emperyalizme ait ajandalara hizmet etmesine izin verilmemesi gerektiğini savunuyoruz.

10.

Teorilerimizi keskinleştirme, bölge ve dünya genelindeki güçlerle anti-emperyalist birlik kurma sürecine katkıda bulunacak hareketler inşa etme davasına bağlıyız. Gerilemekte olan bir emperyalizmi yenmek için gerekli küresel cepheyi ancak programlı ve ilkeli bir birlik sayesinde kurabiliriz.

Hukuk-u Halk
3 Mayıs 2026
Kaynak

, ,

Şanslı Çark

İstanbul 1 Mayıs’ı, üç ayrı noktada “kutlandı”. TKP, dört kentte ayrı meydanlarda; DİSK, KESK, TMMOB, TTB, Birleşik KAMU İŞ ve peşlerine takılan EMEP, TÖP, SMF, YDİ Çağrı, DEM, SOL, CHP, DP, EHP ve feministler Kadıköy’de; diğer sol parti ve çevreler Taksim için Mecidiyeköy’de toplandı.

DİSK merkezini Ankara’ya taşısa da Saraçhane’de kitle tarafından yuhalanan Arzu Çerkezoğlu, yine Kadıköy'de boy gösterdi. KESK Eşbaşkanı ise kendi üyelerine geçtiğimiz yıllarda “Seneye Taksim’deyiz” diye gülerek cevap verendir. Valilik, tertip komitesine ve peşine takılanlara teşekkür eden bir açıklama yayınladı, bu açıklamayı Aydınlık da paylaştı. Taksim’siz 1 Mayıs ısrarının mimarlarından biri Perinçek’tir ki onu da Kadıköy’e gidenler dinledi.

Sendika bürokratlarının bilmediği bir gerçek var. Şark kurnazlıklarının duvara tosladığı yer burasıdır: Hiçbir üye, aldatmaya gelmez. Her yıl üyelerinin gözlerinin içine baka baka yalan söyleyenler, bu sendikalardır. Sadece 1 Mayıs konusunda değil, şimdiye kadar üyeye verdikleri sözlerin hiçbirinde durmadılar. Aksi ispatlanamaz. Üye sayılarındaki erimenin temel nedeni; kitle manipülasyonu, popülist taktikler ve yalan üzerine kurdukları siyasettir.

Kadıköy sürecinin mimarlarından biri, EMEP’tir. Kendinden menkul şekilde ürettiği “alan fetişizmi” lafı, çarpıtmadan ibarettir. EMEP, gizli Troçkizmin ve sendikalist fetişizmin ülkemizdeki temsilcisidir. CEO’lara proje üretenlere, emperyalistlerin bölgeden çıkmaması için imza toplayanlara, Zelenski’yi övenlere gazetesinde köşe açan EMEP’in işçilerin birliği söylemi palavradan ibarettir, safsatadır.

Bu ülkede kendi tarihinden bahsetmeyen tek hareket, EMEP'tir. Bu harekete göre 1995 öncesi hiç bahse açılmaz. 1974-75 sürecinde çıkardıkları Yoldaş dergisinde Hüseyin İnan’ın tezlerini “Troçkizm ve maceracılık”la eleştirmişlerdir. Bugün o yazıyı tekrar yayınlamıyorlarsa, halkın gözünün içine baka baka Denizleri sömürmeye devam ettikleri içindir. O yazı yayınlanırsa EMEP’in tüm gelenek ve değer sömürüsü gün yüzüne çıkacaktır.

Aynı şekilde, kendi tarihini bedel ödeyerek yazan insanlarını da anmayan tek hareket EMEP’tir. Onlar için halk işçiyse değerlidir çünkü partilerine verecek aidata sahiptir, sendikalist fetişizmin kaynağı burada aranmalıdır, onlar için halk diye bir gerçek yoktur.

Eleştirdikleri maceracılık, onlara 2 milletvekili verendir. “İşçilerin birliği” diye savundukları ve en geri sendikada bile çalışılması yönündeki söylemin gerçekle uzak yakın ilişkisi yoktur. EMEP’in iki vekili işçi mi, işçi sınıfıyla ilgili yaptığı çalışma nedir? Ayrıca sendikaların her dediğini “işçilerin birliği” ve “alan fetişizmi” karşıtlığı söylemine sığınıp uygulamak mı işçi sınıfının partisinin tarihî görevi? Bunu CHP de yapıyor: “Sendikalar nereyi gösterirse biz oraya gideriz, inisiyatif onlarındır” diyor. Bu denkleme göre CHP, EMEP özelinde Kadıköy’e giden çevrelerden daha mı “ileri” oluyor?

Halktan insan kazanmak için emek harcamayanlar, işçilerin aidatının ve marjinallerin imkânlarını kullanmak için Kadıköy’e gidiyor. EMEP’in bugüne kadar halkla ilgili geliştirdiği bir çalışması yoktur. Uyuşturucuyla ilgili göstermelik bir haber yapacaklarsa “Genç bir işçi konuşuyor” diyerek içerik üretirler. Mahallelerin ve halkın yozlaştırılması EMEP’in umurunda değildir, yozlaştırma politikalarına karşı çıkan kitle çalışması yoktur ama bu parti, kendisinin açık kitle partisi olduğunu savunur.

EMEP’in keşfettiği akıllı solculuk yolunda ilerleyenlerin başında DY oportünizmi ve tasfiyeci ÖDP gelir. Birgün gazetesinin geçmişin söylemiyle kitleleri sömürmesi “fındıkta, çayda, madende sömürüye son” gibi sloganlar üzerinden yürüyor. Koç grubunu İlim Yaymacılarla bir araya geldiği için eleştiriyor. Onun savunduğu laiklik, sermayenin sekülerleştirilmesi ve kaynağın kendilerine verilmesi üzerinedir. Koç’un şirketinde çalışan işçinin patrondan daha çok vergi ödediği yönünde haber yapmalarının hiçbir önemi yoktur.

Geçtiğimiz hafta Koç’un reklâmını tam sayfa basan, Birgün’dür. Doğuş Çay’ın, pizza şirketlerinin reklâmını yayınlayan, Birgün’dür. 2006-2008 sürecinde gazete kapanmasın diye Kavala’dan para aldıklarını söyleyen, ÖDP bürokratlarıdır. TMMOB’a belirli sayıda gazete bırakıp oradan beslenen, Birgün’dür.

SOL Parti’nin Kadıköy'e gitmesinin nedeni, tasfiyecilik ve sınıf işbirlikçiliğidir. Ancak bu şekilde egemenlerden teşekkür, Koç’tan ilan alabilir. EMEP’in işçiciliğiyle SOL Parti’nin laiklik savunuculuğunun hiçbir geçerliliği yoktur. Tek hedefleri, burjuvazinin sofrasından kendilerine yer ayrılmasıdır.

DY, tasfiyecidir, bugün o tasfiyecilik, translara hormon hakkını savunan Halkevleri ve SOL Parti üzerinden ilerlemektedir. TİP gibi Halkevleri’nin de Mecidiyeköy’e gelmesi ideolojik olarak öze dönmenin değil, politik olarak kartların yeniden dağıtılma sürecinde belirli yerlere ve ittifaklara mesaj vermek içindir. Ankara 1 Mayıs’ını haber yapan Sendika sitesi “Halkevleri ve TİP’ten kitlesel kortej” diye başlık atıyor. Bu, pazarlık için el yükseltmenin, kitle sermayesini dayatmanın en açık göstergelerinden biridir. Her ikisinin de manevrası politiktir ve geçicidir.

2026’nın 1 Mayıs’ı sendikaların işçi-emekçi nezdinde hükümsüz kılındığını net şekilde göstermiştir. Mecidiyeköy’de yaşlı bir Anadolu insanı o yağmur altında saatlerce bekliyor. En sonunda niye beklediği anlaşılıyor, amacı kitleyi izlemek değil; kitle dağıtılırken yol gösteriyor: “Gençler, bu taraftan bu taraftan” diyerek. Reformistlerin, marjinallere siyaset örenlerin, üyesine her yıl yalan söylemekten utanmayan sendika değnekçilerinin, oportünistlerin, kitle kuyrukçularının anlayamadığı gerçek bu: Halka güvenmek, kitlelere açık olmak gerek. Doğru ideolojik-politik hat, dediğini yapmak, yaptığını savunmakla mümkündür. Ne sendikalar ne de bu sol, dediğini yapar, yaptığını savunur.

* * *

Bu çevrelerin doktoru da öğretmeni de sömürgeci anlayışa sahiptir. Özel hastane ve okullarda çalıştıklarında en güleryüzlü olanlar, muayenehane ve okullarda halkla karşılaştığında azarı basıp onları insan yerine koymayandır. Doktorları halkı yük olarak görür, öğretmenleri yoksulların çocuklarına çocuk muamelesi yapmaz. Kendisine verilen “eğitim” ne kadar geriyse aynısını öğrencisine uygular. Sabahtan akşama kadar disiplin memuru gibi davranan solcu öğretmen, çocuğun bütün itiraz kapasitesini törpüleyecek araçları devreye koyar. Sonra da “Bu halk niye hiçbir şeye ses çıkarmıyor” der. O halkı eğip büken, tüm dinamiklerini yerle bir eden, kendi solcu anlayışıdır.

Aşırı özgürlükle aşırı despotluk arasında salınan öğretmen arasında fark yoktur. Her ikisi de disiplini yanlış anlar, uygular. Bu anlayışla törpülenen çocuk, yetişkinlik sürecinde kamu hastanesinde doktora gittiğinde itiraz dahi edemez. Hekim de öğretmen de halkın içinde ama ona yabancı ve sömürgeci bir role bürünür.

Bugün bu sol, ne Fakir Baykurt ne de Ceyhun Atuf Kansu yetiştirebilir. Hiçbir zaman halk çocuklarının yeteneğine inanmaz. Bir münazara yarışmasında akademik olarak başarısız öğrencilerin okuduğu bir okulun en başarılı ve popüler bir okulu münazara yarışmasında mağlup etmesine “O okulun çocukları hazırlanmamıştır, bizimkiler yoksa kazanamazdı” diyen solcu öğretmenlerdir.

Elinde ıslak mendille öğrencilerinin yüzlerindeki en küçük makyajı silmek için okul kapısında bekleyenler, o solcu sendikalara üye öğretmen kadınlardır. En özgürlükçü yaşam biçimini savunanlar ve buna uygun yoz yaşam sürenlerin aydınlığı ve ileriliği okulda sona erer çünkü sömürgeci anlayışın temel motivasyonu güç dengesi üzerinden insanları sınıflandırmaktır. Kendi halkına oryantalist yaklaşır, yetki kullanmakta sınırsızlık ister. Esasında faşist anlayış, en çok da bu sola yetki verildiğinde palazlanır.

Bir kez daha hatırlatmak gerekirse, Sendika sitesinin filtresi, sadece anti emperyalizm ve anti-sınıfsal duruş için geçerlidir. 168 kız çocuğunu katleden emperyalistleri aklayan yazıların yayınlanmasında bir beis yoktur, marjinalizm, siyasetten meslek icrasına kadar bataklıktır.

Asıl verimli toprak halktır, o toprağa ter dökülünce tohum filize, filiz meyveye, meyve tekrar tohuma döner. O toprak Kadıköy’de yoktur. O toprağı yeşertecek tek güç proleterleşen soldur. Ağzı alkol, dili yoz, düşüncesi tasfiyecilik kokmayan.

Sınıf siyasetinin en temel değerlerine ihanet edilmesine izin vermeyeceğiz. Solun, tüm değerleri kirletmesine ve sınıfı tasfiye etmesine müsaade edersek, bizden geriye kırıntı almaz.

Sinan Akdeniz
4 Mayıs 2026