08 Mayıs 2026

Soldan Kopmak Gerek



Çoğu solcu, kendisini anti-kapitalist olarak tanımlar. Kapitalist sistemin özüne karşı olduklarına yürekten inanırlar ve birçoğu, bunun onları liberallerden ayıran şey olduğunu iddia eder. Oysa, tutkulu söylemlerine ve samimi niyetlerine rağmen, solun ideolojisi, her zaman burjuva çıkarlarına bağlıdır. Bu çelişki, solcuları kapitalizmin temel sorunundan uzaklaştırır, bu sorunu asla gerçekten ele alamayacaklarını güvence altına alır.

Tarihsel olarak sol, feodalizme karşı devrimci bir güç olarak ortaya çıkmış, değişim ve ilerlemeyi savunmuştur. Ancak, kapitalist bir toplum bağlamında, solun rolü değişmiştir. Savundukları idealler veya kınadıkları adaletsizlikler ne olursa olsun, solun temel ideolojisi, kapitalist sistemi özünü sorgulama sürecinin odağından uzaklaştırmaya yazgılıdır.

Günümüzdeki haliyle solun, karşı çıktığını iddia ettiği yapıları bizzat daimi kıldığı gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Bugün, yakında yayınlanacak olan “At Nalı Teorisi Doğru, Ama Sizin Düşündüğünüz Gibi Değil” adlı belgeselimden yola çıkarak bunun nedenlerini tartışmak istiyorum.

Solun Burjuva Temelleri

Sol/sağ ayrımının kökleri, Fransız Devrimi’ne kadar uzanır. Burjuvazi ve aristokrasi temsilcileri, Ulusal Meclis’te fiziksel olarak karşıt taraflarda oturuyorlardı. Burjuvaziyi destekleyenler solda, monarşiyi ve eski aristokratik düzeni korumak isteyenler ise sağda yer alıyordu. Bu bölünme, sadece sembolik değil, farklı sınıfların maddi çıkarlarını derinden yansıtıyordu.

Devrimci dönemde sol, “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik”i savunan bir değişim gücü olarak görülüyordu. Bu idealler, eski feodal yapıları devirmeyi ve kendi egemenliklerini kurmayı amaçlayan yeni ortaya çıkan burjuvazide makes buldu. Bu bağlamda sol, burjuva sınıfının çıkarlarını savunma konusunda çok önemli bir rol oynadı.

Karl Marx'ın Louis Bonapart’ın On Sekizinci Brumaire’i adlı eserindeki analizi, bu dinamik hakkında daha fazla bilgi sunmaktadır. Marx, burjuvazinin başlangıçta iktidarı ele geçirmek için devrimci idealleri savunduktan sonra, sınıf çıkarları güvence altına alınmasıyla birlikte bu ilkelerden nasıl hızla vazgeçtiğini anlatmaktadır.

“Anayasa, Ulusal Meclis, hanedan partileri, mavi ve kırmızı cumhuriyetçiler… platformdan yükselen gürlemeler, günlük basının şimşekleri, tüm edebiyat, siyasi isimler ve entelektüel itibarlar, medeni hukuk ve ceza kanunu, ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ […] hepsi yok oldu.

[Karl Marx, Louis Bonapart’ın On Sekizinci Brumaire’i -1852]

Marx, On Sekizinci Brumaire’de burjuvazinin, iktidarını pekiştirmek için siyasi hareketleri ve ideolojileri nasıl manipüle ettiğini, onları öne çıkaran ideallere nasıl ihanet ettiğini ayrıntılarıyla anlatır. Bu ihanet, solun tarihinde tekrar eden bir temadır. Burjuvazi, egemenliğe kavuştuktan sonra, devrimci söylemleri yerini yeni edindikleri statüyü, solun doğduğu sınıfın maddi çıkarlarını korumaya bıraktı. Burjuvazinin rolü, radikal bir değişim gücünden kapitalist sistemi sürdürme mekanizmasına dönüştü.

Solcular, çeşitli kafa karıştırma yöntemleriyle mevcut yapılara karşı olduklarını iddia edebilirler, ancak eylemleri genellikle farklı bir hikâye ortaya koyar. Gerçekte var olan sosyalist ülkelerin temsilcilerinden ziyade, Dışişleri Bakanlığı tarafından yayılan anlatılara inanmaya fazlasıyla meyillidirler. Toplumsal değişimin temel itici gücü olarak davranışa vurgu yaparlar, bu da sınıfsal çelişkilere odaklanmak veya burjuvaziyi doğrudan ve özel olarak eleştirmek yerine, iç çekişmelere ve birbirlerine yönelik saldırılara yol açar.

Ama solcular, burjuvaziden nefret ettiklerini iddia ediyorlar! Gene de, tekelcilik ve finans kapital hakkında tartışmalar ortaya çıktığında, Yahudi halkına hiçbir atıfta bulunulmamış olsa bile (sınıftan bahsederken etnik köken önemsizdir), bu tür konuşmaları hemen antisemitik olarak etiketliyorlar. Bu yanıltma, karşı çıktıklarını iddia ettikleri sınıf çıkarlarını korumaya hizmet ediyor ve sol ideolojinin içindeki derin köklü çelişkileri ve etkisizlikleri gösteriyor.

Burjuva ideolojisine dayanan sol, kapitalizmin temel çelişkilerini ele almasını engeller. Bu da onu en iyi ihtimalle belirtilen hedeflerine ulaşmada etkisiz, en kötü ihtimalle ise egemen düzenin karşılaştığı her türlü eleştiri veya muhalefeti engellemenin bir aracı haline getirir.

Solun Kapitalist Yapıların Muhafaza Edilip Sürdürülmesinde Oynadığı Rol

Günümüzde sol, burjuva ideolojisinin sınırları içinde coşkuyla faaliyet yürütmeye devam ediyor. Bu durum, kapitalizmin tanımlayıcı çelişkisinden (üretimin toplumsallaştırılması ancak bireysel mülkiyetin korunması) dikkati dağıtan kimlik politikalarına ve kültürel konulara odaklanmasında açıkça görülmektedir. Sol, iktidarın kaynaklandığı yere göre çizilmiş olmayan çizgileri vurgulayarak, burjuvaziyi birleşik bir sınıfsal itiraza karşı koruyor.

Cinsiyet, ırk ve cinsel yönelim gibi birbirinden kopuk konulara odaklanmak ve bunları sınıf mücadelesinin daha geniş bağlamıyla ilişkilendirmemek, dikkatleri her türlü baskıyı sürdüren maddi koşullardan uzaklaştırır. Bu konular önemli olmakla birlikte, ekonomik sömürüyle bağlantılıdır. Birbirinden kopuk bir şekilde ele alınıp çözüme kavuşturulamazlar. Bunları temel ekonomik çelişkiden ayrı ele alarak, solcu çabaları sulandırır ve bu sorunların sistemdeki kökenlerinin sorgulanmadan kalmasına imkân sağlar.

Bu bölümlendirme, sol çevrelerde erdem gösterisi ve ahlaki üstünlük olarak görülüp yüceltiliyor. Odak noktası, iktidar yapılarını ele almak yerine, belirli gruplar veya dil kullanımı hakkındaki görüşleri değiştirmeye kayıyor. Bu vurgu, potansiyel müttefikler arasında bölünmelere yol açıyor, gerçek değişimi destekleyebilecek olanları birbirine yabancılaştırıyor. Bu tür bir parçalanma, kapitalist düzene meydan okuyabilecek tutarlı bir stratejinin geliştirilmesini engelliyor. Solun erdemli davranış sergilemeye olan düşkünlüğü, sistemik sorunlarla mücadele etmenin önüne geçerek, etkinliğini önemli ölçüde baltalıyor.

Dahası, solun kolektif eylem ve maddi çıkarlar karşısında bireyciliğe verdiği önem, burjuva değerleriyle olan uyumunu ortaya koyuyor. İşin tuhaf yanı şu ki sol genelde kolektivizmle ilişkilendiriliyor, ama bu ilişkinin pratikte bir karşılığı yok (ayrıca, hiçbir hareket yalnızca bireyi veya kolektifi vurgulamamalıdır; her ikisi de farklı bağlamlarda önemlidir). Sol ile estetik açıdan bağlantılı mücadelede bile cinsel ve toplumsal cinsiyet azınlıklarının özgürleşmesi (ki bu, değerli bir çaba!) mücadelesinde dahi asıl amaç, tek bir bayrak altında birleşmek yerine sürekli olarak demografik grupları (“2SLGBTQIA+”) parçalamaktır. Bu parçalanma, sürekli olarak yeni semboller ve desenler eklenerek evrim geçiren bayrakla sembolize edilir. Bu bayrak başlangıçta tüm spektrumu temsil ediyordu. Bu yaklaşım, çoğu zaman verimsizdir, hatta kendi kendini yok eden eylemlere yol açar.

Friedrich Engels, bunu 1880’de yazdığı Ütopik Sosyalizm Bilimsel Sosyalizm adlı eserinde ayrıntılı olarak ele almıştı, dolayısıyla burada yeni bir şey söylenmiyor. Engels’in “ütopik” sosyalistler olarak adlandırdığı kişiler, toplumu şekillendiren maddi koşullar ve sınıf ilişkileri yerine soyut ideallere ve ahlaki çağrılara odaklanma hatasına düşmüşlerdi. Engels, gerçek sosyalizmin idealist olmaktan ziyade, maddi koşulların ve sınıf mücadelesinin analizine dayanması gerektiğini vurgulamıştı.

Engels’in eleştirdiği ütopik sosyalistlerin çoğu, aslında kapitalistti. Bu, ahlaki bir yargı değil, çünkü paralarını ilginç ve iyi niyetli deneyleri finanse etmek için kullandılar; ancak bu deneyler, altta yatan çelişkileri ortaya çıkarıp ele alamadıkları için sonuçta başarılı olamadılar. Her ne olursa olsun, bu durum, solun burjuva çıkarlarıyla olan uyumunu örneklemektedir. Sol, dün olduğu gibi bugün de karşı çıktığını iddia ettiği iktidar yapılarını korumaya hizmet etmektedir.

Sınıf Bilincini Yeniden Kazanmak

Çağdaş sol ideolojinin sınırlarının ötesine geçmek için, “solcu”, “ilerici”, hatta “sınıf bilinçli” türünden etiketlerde belirli bir şeyle özdeşleşmeye dayalı hareketin yol açtığı tuzakları anlamak gerekiyor.

Etiketlerle güçlü bir özdeşleşme üzerine kurulu hareketler, genellikle bu kimlikleri korumaya öncelik verir ve zamanla bir hayran kitlesi veya kulüp haline gelir. Bu odaklanma, farklı grupların ideolojik saflık ve tanınma için rekabet etmesiyle parçalanmaya ve iç çatışmalara yol açabilir. Ortak bir amaç altında birleşmek yerine, bireyler ve gruplar, belirli etiketlere bağlılıklarıyla bölünür, bu da genel hareketi zayıflatır ve dikkati sistemsel değişim denilen o büyük hedeften uzaklaştırır.

Ancak etiketleri reddetmek kâfi değil. Gerçek bir sınıf bilinci geliştirmeliyiz! Sınıf bilinci, sadece sahip olduğumuzu iddia edebileceğimiz bir şey ya da benimseyebileceğimiz bir etiket değildir. Sınıf bilinçli olarak tanımlanmak, anlamsız ve gereksizdir. Sınıf bilinci, ancak hayatımızı şekillendiren maddi koşulları ve güç dinamiklerini anlamak ve bunlara göre hareket etmekle ilgilidir. Bu, işçi sınıfının ortak çıkarlarını tanımayı ve bu çıkarları ele almak için kolektif olarak örgütlenmeyi içerir.

Sınıf bilincini yeniden kazanmak, şu anda solcu (aslında her türden) aktivizme hâkim olan parçalı, kimlik temelli yaklaşımdan uzaklaşmayı gerektirir. Evet, birleşik, sınıf bilincine sahip bir hareket inşa etmek için, işçi sınıfı içindeki çeşitli gruplar arasında dayanışmayı geliştirmek şarttır. Bu, farklı grupların benzersiz olan güçlüklerini tanımak ve ele almak anlamına gelir, ancak benzerlik ve ortak çıkarlara verilen önemi feda etmeden.

Sınıf bilincine sahip bir hareket, ister düşünsel ister sezgisel olarak, toplumun ve onun iktidarla ilişkilerinin maddi bir analizine dayanır.

Pratikte bu, işçi hakları, geçimini sağlayacak ücretler, uygun fiyatlı konut ve sağlık hizmetlerine erişim gibi doğrudan işçi sınıfını etkileyen konular etrafında örgütlenmeyi içerebilir. Bu, işçilerin maddi çıkarlarına dayanan sendikalar, işçi kooperatifleri ve diğer örgütlerle ittifaklar kurmak anlamına gelir. Ayrıca, sınıf sorunları konusunda farkındalık yaratmak ve kapitalist sisteme meydan okuyabilecek geniş tabanlı bir hareket inşa etmek için eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarını kullanmayı da içerir.

Ancak bu, seçimde bir taraf seçmek ve onları “sola itmek”ten ibaret değildir.

Sonuç

Solcular, öfkelerini ve hayal kırıklıklarını içtenlikle dile getirdiklerinde yargılamamaya çalışıyorum. Ancak öğrenmeyi sürekli reddettiklerinde, bunun nedeninin, tanımlanabilir ideolojiler tarafından gerçek sınıf bilincine karşı aşılanmış olmaları olduğuna inanıyorum.

Bu, insanlara günümüzün parçalanmış dünyasında cazip gelen bir kimlik ve topluluk duygusu kazandırıyor.

Ancak kapitalizmin kusurlarını gerçekten ele almak ve toplumu daha yüksek bir aşamaya taşımak için, solcu dünya görüşünün özünde kusurlu olduğunu kabul etmeliyiz. Kimlik politikalarına, erdem gösterilerine ve parçalanmaya odaklanmak, kapitalizmin kalbindeki temel ekonomik çelişkilerden dikkati dağıtarak, yıkmayı amaçladığı yapıları sürdürmeye devam eder.

Engels’in ütopik sosyalizm eleştirisi, bugün de geçerliliğini koruyor. Bize gerçek sosyalizmin, maddi koşulların ve sınıf mücadelesinin bilimsel bir analizine dayanması gerektiğini hatırlatıyor.

Sınıf bilincini yeniden kazanmak, işçi sınıfının ortak maddi çıkarlarını tanımayı ve bu çıkarları ele almak için kolektif olarak örgütlenmeyi içerir. Bu, farklı gruplar arasında dayanışma inşa etmek ve iktidar yapılarına meydan okuyan somut eylemlere odaklanmak anlamına gelir. Etiketleri bir kenara bırakıp birleşik, sınıf bilincine sahip bir yaklaşımı benimseyerek, bir gün kapitalizmin asıl nedenleriyle yüzleşebilecek ve kalıcı bir değişim sağlayabilecek bir şey inşa edebiliriz.

Peter Coffin
28 Haziran 2024
Kaynak

07 Mayıs 2026

,

Yeni Vietnam: İran


COINTELPRO’nun Yeni Hedefi İranlı Öğrenciler Derneği

“İÖD: COINTELPRO’nun Yeni Hedefi” derken amacımız, İranlı Öğrenciler Birliği’nin (İÖD) FBI tarafından, özellikle altmışların sonu ve yetmişlerin başlarında Üçüncü Dünya Hareketlerini ve Siyahi Hareketini hedef alan, günümüzde de devam eden COINTELPRO Programı kapsamında saldırıya uğradığını belirtmek değil; ABD Hükümeti’nin, COINTELPRO Programı’nda olduğu gibi, Üçüncü Dünya’daki bir hedefi her türlü yolla “yok etmeyi, itibarsızlaştırmayı ve etkisiz hale getirmeyi” amaçladığını göstermektir. CIA, Göçmenlik Servisi ve yerel polis, planlı uygulanan bu merkezî stratejide iş birliği yapmaktadır. CIA’in eğitip donattığı İran Gizli Polisi SAVAK’ın da katılımı, ABD Hükümeti’nin İran’daki kurtuluş mücadelesiyle dayanışma içinde olan bir hareketi ezme girişiminin bir parçasıdır. Bu mücadele büyüdükçe, ABD’deki İÖD’e yönelik saldırıların yoğunluğu da artmıştır.

Ortadoğu, ABD emperyalizmi için çeşitli nedenlerden dolayı son derece önemli bir bölgedir; bunların en önemlisi, petrol bolluğudur. Ortadoğu’dan gelen petrol, dünya petrolünün yaklaşık yüzde 80’ini karşılıyor, ABD tarafından çalınan petrol gelirleri, Ortadoğu halklarının hilafına olacak şekilde, muazzam miktarda aşırı kâr sağlıyor. Dünyanın bu bölgesi, Afrika ve Asya’ya kara ve su bağlantısı olması nedeniyle ABD için siyasi ve stratejik olarak da hayati önem taşıyor. Ortadoğu’nun kontrolü ve egemenliği, ABD’nin Afrika ve Asya’yı aşırı sömürme yeteneğinin devamı için hayati öneme sahiptir. İran, Eritre, Zufar, Filistin ve Umman’daki ulusal kurtuluş hareketleri, toprakları, kaynakları ve emekleri üzerinde kontrol arayışında olup, ABD’nin Ortadoğu’daki egemenliğinin devamına büyük bir tehdit teşkil etmektedir. Emperyalizm perspektifinden bakıldığında, bu hareketler, her ne pahasına olursa olsun ezilmelidir. ABD emperyalizminin İran’da oynadığı rolü ve bu ülkedeki çıkarlarını söz konusu bağlam dâhilinde kavramamız gerekmektedir.

1953’te CIA’nın İran’da Ulusal Cephe ve Dr. Musaddık’ın ilerici hükümetini devirerek Şah’ı iktidara getirdiğini itiraf ettiği bir darbe düzenlendi. Bu, İran’ın yarı feodal, yarı sömürge bir ülkeden ABD emperyalizminin yeni bir sömürgesine dönüşümünün başlangıcını işaret etti. 1963’teki Beyaz Devrim (ABD ve Şah’ın sahte toprak “reformu” programı) kırsal kesimdeki kapitalist üretim ilişkilerini daha da pekiştirdi. ABD emperyalizminin egemenliği altında İran, Şah’ın ve komprador burjuvazinin mutlak yönetimi altında bağımlı bir kapitalist devlet haline geldi.

1953’ten beri İran, ABD tarafından Ortadoğu’da jandarma rolünü oynaması için bilinçli olarak geliştirildi. İran Gizli Polis Gücü SAVAK, CIA ve İsrail tarafından eğitilip donatıldı. Yöntemleri ve taktikleri arasında, ABD emperyalizminin kuklaları olarak hizmet eden faşist diktatörlüklere karşı tüm iç muhalefeti acımasızca bastırmakla görevli, üçüncü dünya ülkelerindeki tüm ABD’den eğitimli gizli polisler gibi işkence, terör ve cinayet yer almaktadır. Şah rejiminin Azanya (Suudi Arabistan), Zimbabve (Rodezya), Pakistan, Fas dâhil tüm Ortadoğu’da faal olduğuna dair elde raporlar mevcuttur. İran ordusu, donanması ve özel askeri kuvvetlerinin tamamı ABD tarafından donatılıp eğitilmiştir. Şu anda İran’da 40.000 ABD askeri “danışman”ı bulunmaktadır. Şah rejimi, ABD askeri eğitimi ve ekipmanının en büyük alıcısıdır, gerektiğinde İsrail, Azanya ve Zimbabve’ye ABD silahlarının satışları için bir kanal görevi görmektedir. Sadece son üç yıl içinde İran’a 15 milyar dolardan fazla silah tedarik edilmiştir.

1971 yılında Halkın Fedai Gerillaları Örgütü (HFGÖ), İran’ın kuzeybatısındaki Siyahkel’de bir askeri kışlaya saldırarak, Şah rejimine karşı silahlı mücadele başlattı. Şah’ın gerillaları yok etmek için elindeki tüm gücü ve zulüm araçlarına kullanmasına rağmen, silahlı mücadele temelli hareket istikrarlı bir şekilde büyüdü, ancak kurucularının ve liderlerinin çoğu şehit oldu. Şah rejiminin yenilmezliği efsanesi tarihe karıştı. Bugün HFGÖ ve silahlı mücadele hareketi kendisini inşa etmeyi bilmiştir, giderek daha fazla insanı seferber edebilmektedir.

İran’da son dönemde, Şah’ın askerlerinin bir gösteri sırasında 15.000 silahsız vatanseveri katlettiği 1963 yılından bu yana en büyük kitlesel ayaklanmalara şahit olundu. İran halkının yoksulluğa, sömürüye ve zulme karşı militan direnişi kesinlikle yükselişte. Tahran, Tebriz, Kum, Şiraz gibi birçok şehirde düzenli olarak kitlesel gösteriler düzenleniyor. Bu ayaklanmaların hedefleri arasında Polis Genel Merkezi, Şah’ın Yeniden Diriliş Partisi’nin (ülkede izin verilen tek partinin) büroları ve baskıcı rejimin diğer sembollerinin yanı sıra ABD kontrolündeki bankalar ve şirket ofisleri de yer alıyor.

“Şah’a ölüm”, “Ya özgürlük ya ölüm” ve “ABD emperyalizmine son” gibi sloganlar, halkın taleplerini dile getiriyor, bu taleplere tanklar, askerler ve modern ABD silahlarıyla karşılık veriliyor. Hint Okyanusu’ndaki ABD filosu, son altı ay içinde en az bir kez alarma geçirildi. Militan kitlesel mücadelenin artması ve silahlı örgütlerin artan rolü, İran halkının ABD’ye, emperyalizme ve Şah rejimine duyduğu nefretin kanıtıdır. Ayrıca, halkın gerici, baskıcı ve sömürücü güçleri yok etme kararlılığını da temsil etmektedir.

İran’daki mücadele yoğunlaştıkça, İÖD’e karşı baskı da artmaktadır. İran’daki devrimci hareket ve kitlesel mücadeleyle militan dayanışma kurma taahhüdümüz de güçleniyor. İran Devrimci Hareketiyle Dayanışma Komitesi, temel amacı olarak eğitim yoluyla, halkı seferber ederek, somut destek örgütleyerek ve ABD ile İran’daki düşmanlarına karşı çıkarak İran’daki silahlı mücadele ve ezilen kitlelerle dayanışma kurmayı görüyor. Dünyanın dört bir yanındaki ilerici insanları şu taleplerde bulunmaya çağırıyoruz:

Kahrolsun Şah!

Kahrolsun ABD Emperyalizmi!

Zafer silahlı mücadelenin olsun.

İranlı halk kitleleri, silahlı örgütler ve İranlı Öğrenciler Derneği ile dayanışma.

FBI, CIA, Polis ve Göçmenlik Bürosu’nun SAVAK’la kurduğu işbirliğine son verilsin.

* * *

ABD hükümeti, ABD’de İran’ın Kurtuluş Mücadelesi’ne verilen desteği neden ve nasıl ezmeye çalışıyor? “Neden?” sorusunun en iyi cevabı, İran’daki kurtuluş mücadelesinin giderek güçlenmesi ve İranlı Öğrenciler Derneği (İÖD) önderliğinde İran dışında bu harekete verilen desteğin artmasıdır. Şah’ı iktidarda tutmak için giderek daha fazla ABD kaynağına ihtiyaç duyulurken, ABD içinde İranlılar tarafından yönetilen güçlü ve iyi organize edilmiş bir destek hareketinin varlığı, emperyalizmin boğazına takılan büyük bir diken haline geliyor.

İÖD, Şah yönetiminde İran halkına uygulanan zulmü ifşa ediyor, İran’da giderek güçlenen ve halk desteği bulan bir kurtuluş hareketinin olduğunu ortaya koyuyor. Bu hareket, Şah ve ABD hükümetinin her türlü çabasına rağmen yok edilemez.

İran’daki mücadeleye verdikleri örnek teşkil eden destek çalışmalarıyla İÖD, İran halkının tüm anti-emperyalist mücadelesi için bir toplanma noktasıdır; emperyalizmin krizde olduğunu ve yenileceğini; İran’daki hareketin yok edilemeyeceğini, ABD hükümetinin de onu destekleyen öğrenci hareketini yok edemeyeceğini göstermektedir. Emperyalizm, bu gerçeğin bu kadar geniş çapta ortaya çıkmasına tahammül edemez, bu nedenle onu ezmek zorunda.

Vietnam’da olduğu gibi, ABD hükümeti iki cephede savaşmaya mecbur. Gene Vietnam’da olduğu gibi, ABD içindeki ve dışındaki tüm Üçüncü Dünya kurtuluş mücadeleleri, ortak düşmanları olan ABD emperyalizminin zayıflaması ve faaliyet alanını daha da genişletmesiyle güçlenir.

İÖD’e Saldırılar

ABD’nin ülke içindeki İÖD’e nasıl tepki verdiğini en iyi şekilde, Şah ve Jimmy Carter’ın geçen Kasım ayında Washington’daki buluşmalarında binlerce İÖD göstericisinin varlığından dolayı yerin dibine geçtikleri olaydan bu yana yaşanan kimi örnekleri inceleyerek görebiliriz.

Oklahoma: Öğrencilere aniden Şah karşıtı materyal dağıtamayacakları söyleniyor, ısrar etmeleri üzerine topluca tutuklanıyorlar. Onlara karşı isyana teşvik suçlamasıyla dava açılıyor, Bölge Savcısı ve Vali, İranlıları “hırsız ve ayaklanmacı” olarak nitelendiren bir açıklama yayınlıyor. İranlılar adına ön duruşmada ifade veren bir Southwestern Üniversitesi profesörü derhal işten çıkarılıyor.

Teksas: Teksas’ın Bee City şehrindeki (birçok İranlı öğrencinin kayıtlı olduğu) küçük bir üniversitenin rektörü, İÖD’ü KGB (Rus Gizli Polisi) paravanı olarak nitelendiriyor ve İranlılarla birlikte yaşayan kasaba halkı öğrencileri eşyalarını sokağa atıyor. Başkan, daha sonra açıklamayı kimin yaptığını bilmediğini söylüyor ancak kamuoyu önünde geri çekmeyi reddediyor.

Kalamazoo, Michigan: SAVAK provokatörü, İÖD üyelerine saldırıyor, okulun çıkarttığı gazetenin yayın yönetmeni, gazetede İÖD’e saldırmaya başlıyor.

Dekalb, Illinois: Kuzey Illinois Üniversitesi’nde yabancı öğrenciler dekanı, İran konsolosluğu için İranlı öğrencilerin faaliyetlerini izlediği ortaya çıkıyor.

Şikago, Illinois: Central YMCA Koleji’nde, SAVAK ajanları, Farşid Muham ve Corç Yusufi, okul içinde İÖD destekçilerine ve üyelerine saldıran bir çeteye liderlik ediyor. Polis eşliğinde İÖD üyelerini tahrik eden bu ajanların kışkırtması sonrası İÖD üyelerinin bazıları okuldan atılıyor. Dekan Cuellar, İÖD’ün kolejdeki faaliyetlerini yasaklıyor, derslerini tamamlayamayan Farşid Muham’ın okula geri dönmesini bizzat kendisi sağlıyor. Polis, FBI ve Göçmenlik Bürosu, Orta Y bölgesindeki İranlı öğrencilerin tacizine açıkça katılıyor.

Şikago, Illinois Üniversitesi’ndeki Yuvarlak Kampüs’te SAVAK ajanları Muham ve Yusufi, 3 kişiyle (Corç Karbasi, Abbas Gacar ve Duruş Ali Muhammed Haui) birlikte çalışarak, İÖD üyelerine ve destekçilerine Şah yanlısı yayınlar dayatmaya çalışıyorlar. Bu provokatörler öğrenci olmamalarına rağmen, daha önce uygulanan üniversite kurallarına göre kampüsten atılmıyorlar. Bunun ardından, tüm İranlı öğrencilere Yabancı Öğrenciler Direktörü tarafından, SAVAK provokatörlerine karşı hoşgörülü davranmamaları durumunda (a) okul disiplini, (b) cezai suçlamalar, (c) “Göçmenlik Bürosu ile Konsolosluğa” bildirilme ve (d) “Okulun yabancı öğrencilerle ilgili kabul politikasının gözden geçirilmesi” ile tehdit eden bir mektup gönderiliyor.

Şikago’da ve ABD genelinde polis, FBI, Göçmenlik Bürosu ve savcıların SAVAK ile işbirliği yaptığı açıkça görülmektedir. ABD hükümetine bağlı kurumlar ve polis, SAVAK’ı İÖD’ü terörize etmek için kullanmaktadır.

SAVAK’ın İÖD’ü terörize etmesinin birkaç nedeni var. Bunlardan biri, SAVAK’ın Şah’ın muhaliflerine karşı her türlü taktiği kullanmaya açıkça istekli olmasıdır. Gözdağı vermek ve terörize etmek en etkili yollardır. Bir diğer neden ise, SAVAK’ın “Uluslararası İranlı Yurtsever Öğrenciler Örgütü” adı altında yayınladığı literatürün, İran Öğrenci Hareketi’ne karşı histerik bir tepki yaratma girişimi olmasıdır; zira onlar, İÖD’ü “terörist” ve “yabancı komünist güçlerin ajanları” olarak nitelendiriyorlar. SAVAK’ın bu öncü gruplarının taleplerinden biri de “Bu büyük ülkeyi zehirleriyle kirletmeden önce tüm İÖD üyelerini sınır dışı edin” şeklindedir. Ek bir neden ise, hükümet ve polis teşkilatlarının, SAVAK’ın eylemleri ifşa edildiğinde sorumluluktan kaçınabilmesidir. Son olarak, medya, yaşananları İranlılar arasında bir iç savaş olarak açıklamak için manipüle edilmektedir. Tıpkı Vietnam’da ABD hükümetinin ABD emperyalizmine karşı mücadeleyi Vietnamlılar arasındaki bir savaş olarak göstermeye çalışmasında olduğu gibi, İran’ın Kurtuluşu Mücadelesini de İranlılar arasındaki bir mücadele olarak göstermeye çalışıyor.

ABD’nin Üçüncü Dünya Hareketlerine Yönelik Saldırıları

ABD hükümetinin üçüncü dünya hareketini yok etmeye yönelik merkezi ve hesaplı bir planı için diğer polis teşkilatlarını ve gerici örgütleri ön cephe olarak kullanması, FBI’ın çalışma biçiminin bir özelliğidir. Elliler, altmışlar ve yetmişlerde FBI’ın gizli programlarının bir kısmı, ordunun “karşı istihbarat” teriminden esinlenerek, COINTELPRO olarak adlandırılıyordu. COINTELPRO’yu ayırt edici kılan şey, altmışlarda, kendi kibirlerinden, ABD içinde ve dışında yükselen üçüncü dünya mücadelelerinden dolayı, FBI’ın kendi notlarında üçüncü dünya hareketlerini ve destekçilerini etkisiz hale getirme planları ve bunu başarmak için izledikleri yasadışı yöntemleri açıktan dile getirmesiydi.

“Porto Riko bağımsızlık hareketindeki liderliğin kalitesini, özellikle de faaliyetlerini sekteye uğratma ve etkinliklerini tehlikeye atma çabalarımızla ilgili olarak değerlendirebilmek için, etkili liderleri bireysel olarak ayrıntılı ve yakından tanımamız gerekmektedir. [...] Biz, onların hayatlarının yüzeyde görünmeyen kısmına derinlemesine inmeliyiz; örneğin, başkalarını etkileme yeteneklerini, gerçek liderlik yeteneklerini, Porto Riko’nun bağımsızlığına duydukları yoğun arzunun nedenini, bağımsızlıktan ne elde etmeyi beklediklerini, diğer liderlerden ve sıradan üyelerden aldıkları desteği belirlemeliyiz. Zayıf yönleri, ahlakları, sabıka kayıtları, eşleri, çocukları, aile hayatları, eğitim nitelikleri ve bağımsızlık faaliyetleri dışındaki kişisel faaliyetleri hakkında bilgi sahibi olmalıyız.”

FBI başkanı Edgar Hoover, 1967’de tüm FBI bürolarına benzer bir not göndererek, teşkilâtın Siyahilere yönelik politikasını özetlemişti. Notta şu ifadeler yer alıyor:

“Bu yeni karşı istihbarat girişiminin amacı, siyahi milliyetçi, nefret içerikli örgütlerin ve grupların, liderlerinin, sözcülerinin, üyelerinin ve destekçilerinin faaliyetlerini ifşa etmek, bozmak, yanlış yönlendirmek, itibarsızlaştırmak veya başka bir şekilde etkisiz hale getirmektir. [...] Faaliyetler, sürekli olarak takip edilmelidir, böylece karşı istihbarat için tüm fırsatlardan derhal yararlanabilecek ve koşulların gerektirdiği durumlarda harekete geçmeye ilham verebilecek bir konumda olacağız. [...] (Herhangi bir bağımsız siyahi örgütü veya hareketi ‘siyah milliyetçi nefret grubu’ olarak etiketlendi.)”

Mart 1968’in başlarında Hoover, tüm saha bürolarına gönderilen başka bir notta amacını daha da net bir biçimde ortaya koyuyordu. “Hedefler” başlığı altında şunları yazılıydı:

“Bu uzun vadeli hedefler, karşı istihbarat programının azami ölçüde etkili olabilmesi ve boşa harcanan çabaların önlenmesi için paylaşılmaktadır.

1. Militan siyahi milliyetçisi grupların koalisyonuna mani olun. Birlik güçtür; tüm klişeliğine rağmen geçerliliğini koruyan bir gerçektir. Siyahi milliyetçisi grupların kuracağı etkili bir koalisyon, Amerika’da “Mau Mau” benzeri bir siyahi devrimini tetikler.

2. Militan siyahi milliyetçisi hareketi birleştirebilecek ve canlandırabilecek bir ‘mesih’in ortaya çıkmasını önlemek. Malcolm X, böyle bir ‘mesih’ olabilirdi. X, bugünkü hareketin şehididir. Martin Luther King, Stokely Carmichael ve İlyas Muhammed’in hepsi bu konuma talip.

3. Siyahi milliyetçisi grupların şiddet eylemlerini önlemek gerek. Bu, son derece önemlidir, soruşturma faaliyetlerimizin bir hedefi de budur. İlgili hareketi önlemek, aynı zamanda karşı istihbarat programının da bir hedefi olmalıdır. Karşı istihbarat yoluyla potansiyel sorun çıkarıcıları tespit etmek ve şiddet potansiyellerini kullanmadan önce etkisiz hale getirme imkânına kavuşulmalıdır.

4. Militan siyahi milliyetçisi grupların ve liderlerinin toplumun farklı kesimleri nezdinde saygınlık kazanmasını engellemek için onları itibarsızlaştırmak gerekmektedir. Siyahi milliyetçilerini itibarsızlaştırma hedefi, üç şekilde taktiksel olarak ele alınmalıdır. İlk olarak, sorumlu toplum ve sadece siyah oldukları için militan siyahi milliyetçilerine sempati duyan ‘liberaller’ nezdinde gruplarını ve bireylerini itibarsızlaştırmalısınız. Üçüncüsü, bu gruplar, hareketin takipçileri olan siyah radikallerin gözünde itibarsızlaştırılmalıdır. Bu son alan, ilk ikisinden tamamen farklı taktikler gerektirir. Şiddet eğilimleri ve radikal açıklamalar hakkındaki kamuoyu duyuruları, siyahi milliyetçilerini son gruba daha da yakınlaştırır; onlara farklı bir şekilde ‘saygınlık’ kazandırır.

5. Son bir hedef, özellikle gençler arasında militan siyahi milliyetçisi örgütlerin uzun vadeli büyümesini engellemek olmalıdır. Bu grupların gençleri kendi saflarına çekmesini önlemek için özel taktikler geliştirilmelidir.

Karşı istihbarat operasyonları Büro tarafından onayını almalıdır. Bu programın doğası gereği, her operasyon, Büro’nun çıkarlarını koruyacak şekilde tasarlanmalı, Büro’nun herhangi bir şekilde zor durumda kalmasına neden olmamalıdır (yani, bu programı gizli tutun. -yn). Bunun ötesinde, Büro, önerilerinizi her türlü şekilde değerlendirecektir.”

Üçüncü dünya hareketlerinin her veçhesine yönelik gerçekleştirilen topyekûn saldırılara ek olarak, üçüncü dünyadaki kurtuluş mücadelelerini destekleyen beyaz ve çok uluslu örgütler de hedef alındı, onlara karşı yıkıcı eylemler gerçekleştirildi. Aynı şekilde, üniversiteler de onları susturmak veya uzaklaştırmak için kullanıldı. Bu durum, özellikle ABD’deki savaş aygıtına doğrudan saldıran gruplar ve bireyler için geçerliydi.

FBI ve SAVAK’ın Ortak Stratejisi

Karşı İstihbarat Programı’nın ABD kamuoyuna ifşası, 1972’de Vietnam savaşı protestocularının FBI bürolarını işgal etmesiyle gerçekleşti. Aynı şekilde, SAVAK’ın İÖD’e ilişkin planları da Cenevre’deki SAVAK Avrupa Karargâhı’nın işgal edilmesi sonucu ifşa edildi. (1971’de Şah’ın İÖD üyeliğini 3 ila 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılacak bir suç haline getiren bir yasa çıkardığını bu noktada belirtmek gerek.)

İÖD, SAVAK’ın kendi belgelerine ve SAVAK’ın eylemlerinin gözlemlenmesine dayanarak, SAVAK’ın yöntemlerini şu şekilde analiz etmiştir:

Birincisi, öğrencilerin eğitim finansmanlarını keserek, pasaportlarını uzatmayı reddederek, öğrencileri ve ailelerini korkutarak baskı uygulamak. SAVAK’ın bu yöntemi, az önce okuduğumuz Porto Riko Hareketi ile ilgili FBI notunda ifade edilen yönteme benziyor. Artık çoğumuz, FBI’ın Martin Luther King gibi liderleri sindirme ve şantaj yapma yönünde ortaya koyduğu çabalara aşinayız.

SAVAK’ın ikinci bir yöntemi ise İÖD’e karşı çıkmak için gerici gruplar oluşturmaktır. Şikagor’da SAVAK ajanları, Corç Yusufi ve Farşid Muham, İran Uluslararası Vatansever Öğrenciler Örgütü’nü kurdular. Bu, İÖD karşıtı propaganda ve İÖD üyelerine yönelik saldırılar için bir kılıf görevi görüyor.

Şikago’daki FBI, solcu grupların ofislerini soyan, kayıtları polise teslim eden ve üçüncü dünyaya mensup insanları terörize eden Adalet Lejyonu ile doğrudan çalıştı. Dahası, FBI’ın en sevdiği taktiklerden biri de üçüncü dünya grupları ve insanları arasında şiddet olaylarını kışkırtmaktır. FBI, iki siyahi siyasi örgüt arasında düşmanlığı körükleyerek kurguladığı cinayetlerin sorumluluğunu üstlendikten sonra, artık ünlü olan 1968 tarihli San Diego notunda şunları söylüyor:

“Güneydoğu San Diego’nun getto bölgesinde silahlı çatışmalar, dayaklar ve yüksek derecede huzursuzluk devam ediyor.” Bu genel duruma katkıda bulunan belirli bir karşı istihbarat eylemi olmasa da, huzursuzluğun önemli bir kısmının doğrudan bu programa bağlanabileceği üzerinde durulmaktadır.

Üçüncü bir SAVAK yöntemi ise yayınları kullanmak ve İÖD konfederasyonuna karşı propaganda çalışmaları yürütmektir. Farşid ve Yusufi’nin grubu bu yöntemi mümkün olan her yerde denedi; kampüslerdeki ilan panolarına İÖD’e yönelik iftira niteliğinde saldırılar ve Şah yanlısı materyaller astılar. Medyanın ve kamuoyunun bilinçli manipülasyonu, COINTELPRO’nun önemli bir yönüydü. (Şikago gazetelerinin baş sayfalarında İÖD faaliyetleri ve hedefleri hakkında sık sık yer alan yanlış ve iftira niteliğindeki açıklamalar göz ardı edilemez.) Kamusal figürlerin FBI pozisyonlarını dile getirmesinden, dost basın mensuplarına uygun sızıntılara kadar, FBI üçüncü dünya liderlerini itibarsızlaştırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Örneğin, Mississippi eyaletinin Jackson şehrinde FBI, Yeni Afrika Cumhuriyeti örgütünün (RNA) konferansından hemen önce eyaletin en büyük gazetesine RNA hakkında son derece aşağılayıcı materyaller sızdırdı. FBI, daha sonra şunları söyledi:

“Kaynaklar, bu makalelerin 31 Temmuz 1970 ile 02 Ağustos 1970 tarihleri arasında Jackson’da düzenlenen bölgesel RNA konferansını sekteye uğrattığını bildirdi. Bu makaleler, Jackson sakinlerinin desteğini neredeyse tamamen ortadan kaldırdı. [...] Bu son derece başarılı bir karşı istihbarat operasyonu olduğundan, sorumlu özel ajanın yürüttüğü bu önemli ve değerli çalışmanın tanınmasını sağlaması gerektiğine inanılıyor.”

SAVAK’ın dördüncü yöntemi, İÖD’ün faaliyetlerini zorla bastırmak için diğer ülkelerin polisleriyle işbirliği yapmaktır. Bu, Şikago’daki son olaylarda açıkça görülmüştür. Yerel polisin bu bilinçli kullanımı ve manipülasyonu muhtemelen FBI’ın COINTELPRO Programı’nın temel taşıydı. Philadelphia’da Büro, militan bir siyahi örgüt olan Devrimci Eylem Hareketi (RAM) üyelerini, kefalet ödeyemeyecekleri noktaya kadar her türlü uydurma suçlamayla tutuklatmakla övünüyordu. FBI, 1968’in başlarında tüm FBI bürolarına gönderdiği bildirimlerde, Philadelphia’daki programlarının etkinliğini tüm şehirler için bir model olarak kullandı.

Son olarak, gerektiğinde veya uygun olduğunda, hem SAVAK hem de FBI, hedeflerini etkisiz hale getirmek için doğrudan harekete geçer. Şikago’da Farşid ve Yusufi’nin İÖD üyelerine fiziki saldırılar düzenlediklerini görüyoruz. Daha önce SAVAK ajanları, Batı Almanya’da İran, Yeni Emperyalizm Eylemde adlı kitabın yazarı Dr. B. Niroumand’a yönelik suikast girişimi gibi suikastlar için görevlendirilmiş ve bu suikastları gerçekleştirmişlerdir; ayrıca Londra’daki İran büyükelçisi Muhammed Rıza Emirteymur’a karşı da başarılı bir suikast düzenlemişlerdir.

Şikago’da FBI, yerel polise Fred Hampton’ın dairesinin kat planını, hatta uyuyacağı yatağın yerini bile gösterdikten sonra onu öldürmeleri için kışkırtmıştır. Pine Ridge’de Amerikan Yerlileri Hareketi (AIM) lideri Anna Mae Aquash, FBI’dan tehditler aldıktan sonra öldürülmüştür. Mississippi’de FBI, RNA Karargâhı’na silahlı bir saldırı düzenlemiş; New Jersey Turnpike’ta ise polisi Assata Şakir ve Sundiata Acoli’ye ateş açmaları için kışkırtmıştır.

Şikago’da önde gelen bir yargıç tarafından görülen ve hâlâ gizli tutulan bir FBI belgesinde, FBI’ın kent polisi ile Kara Panter üyeleri arasında silahlı çatışmalar düzenlediğinden bahsedilmiştir. Notta, muhtemelen meydana gelecek polis ölümlerinin, Kara Panter Partisi’ne (KPP) karşı duyguları daha da artırmak için kullanılabileceği belirtilmektedir.

Emperyalizmin kendi varlığını hem yurt içinde hem de yurt dışında daimi kılmak için yoğun bir çaba içinde olduğu görülüyor. Şikago sokaklarında İÖD üyelerine ve destekçilerine yönelik saldırılarda SAVAK elemanları kullanılıyor. Bu, SAVAK’ın İran halkına her gün uyguladığı zulmün küçük bir örneği. CIA’in eğittiği, ABD’nin finanse ettiği İran gizli polisi, ABD’deki akıl hocalarının dizlerinin dibine oturuyor. FBI’ın ABD’deki üçüncü dünya halklarına karşı kullandığı taktiklerin benzerleri kullanılıyor. Pine Ridge Rezervasyonu’nda FBI, bölgeyi işgal etti ve yerli Amerikan topluluğunu açıkça terörize etti. ABD genelinde, üçüncü dünya halkları, giderek artan sayılarda yakalanıp hapse atılıyor. Üçüncü dünya gençliğini kontrol etme ve yok etme girişimi, hükümetin üçüncü dünya halklarını kontrol etme planının bir parçasıdır. Üçüncü dünya ülkelerinde kullanılan taktikler, ABD’deki üçüncü dünyadan gelmiş topluluklara karşı uygulanıyor, aynı şekilde yereldeki programlar, ABD destekli yurtdışındaki gizli polis için model haline geliyor.

Ya İşbirliği Ya da Dayanışma

COINTELPRO gibi üçüncü dünya hareketlerine ve topluluklarına karşı yürütülen operasyonlar, beyazların desteği ve kabulü olmadan yürütülemezdi. FBI, beyaz topluluğunun farklı kesimlerini farklı yöntemlerle kullanabilmekte veya etkisiz hale getirebilmektedir.

Sağcı, yani gerici ve açıkça ırkçı olan beyaz insanlar, hükümet tarafından üçüncü dünya hareketlerine ve halklarına karşı doğrudan veya dolaylı olarak kullanılabilmekte veya manipüle edilebilmektedir. Vietnam gazileri, İran’da eğitim almak üzere işe alınıyor ve sıklıkla oradan Zimbabve’de beyaz paralı asker olarak savaşsınlar diye görevlendiriliyorlar. ABD içinde sağ, hükümetin dolaylı olarak yapmayı tercih ettiği şeyi doğrudan yapıyor, ABD hükümeti, sorumluluğu üstlenmiyor, insan haklarına saygı duyduğuna dair imajını muhafaza ediyor.

Şu anda Şikago’da SAVAK ajanlarıyla ilişki de bu düzlemde kurulmaktadır. Polis, FBI ve Savcı her şeyden habersizmiş gibi davranıyor. Bu, polis, cezaevi yetkilileri ve politikacıların, Klan'ı, Nazileri veya diğer beyaz üstünlükçüsü örgütleri üçüncü dünya insanlarını terörize etmeye teşvik etme ve böylece kontrol sağlama amacıyla kullandıkları klasik bir taktiktir. Polis, bu konuda hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranırken, politikacılar da bu gruplara karşı çıkıyormuş gibi yaparak, kendileri daha da sağa kayıyorlar. Vali Thompson, ölüm cezasını destekliyor, bunun Illinois’a “medeniyet”i geri getirdiğini söylüyor, ancak Nazilere karşı kararlı bir duruş sergiliyormuş gibi davranıyor.

Beyaz baskıcı ulusun diğer kesimleri, üçüncü dünya halklarına destek vermiyorlar. Hükümetin onlara karşı şiddetini hoş görüyorlar. Üçüncü dünya halklarının hedefleri, şiddet yanlısı, ahlaksız, deli veya hükümetin kurbanlarını nesneleştirmek ve izole etmek için kullanabileceği diğer her türden aşağılayıcı sıfatla tasvir ediliyor. Bu çabaların, KPP’ye, Pine Ridge’deki AIM liderlerine, Mississippi’deki RNA’e ve Denver’daki Meksikalı-Çikano örgütüne Adalet Mücadelesi üyelerine yönelik saldırıları ve katliamları haklı çıkarmak için sistematik olarak kullanıldığını görüyoruz.

Hükümetin mahkûmların rehinelerinin boğazlarını kestiği, Şikago’da hepimizin duyduğu gibi Fred Hampton’ın dairesine giren polislere saldırdığı yalanlarını, kurbanları itibarsızlaştırma ve kendi eylemlerini haklı çıkarma çabaları takip eder. Ancak bu yalanlar faş olduğunda, hükümet, nihayetinde beyaz insanları, üçüncü dünya halklarına karşı yasadışı eylemler gerçekleştirmenin hem kendi çıkarlarına hem de gerekli olduğuna ikna etmeye çalışır. Şu anda New York ve Şikago’da ABD hükümeti, Porto Riko’nun bağımsızlığı için dövüşen Ulusal Kurtuluşun Silahlı Kuvvetleri (FALN) eliyle gerçekleştirilen bombalı saldırıları ve hapishaneleri incelemek amacıyla yürütülen soruşturma kapsamında Porto Riko ve Meksika-Şikano halkının bağımsızlık hareketlerinin liderlerini birbirine düşürme ve itibarsızlaştırma yönünde çalışma yürütmektedir. Mahkemeye çağrılanların kararlı direnişi ve sergiledikleri birlik, bu son “COINTELPRO” hamlesini ortaya çıkardı. Üçüncü dünya hareketlerinin kendi kaderini tayin hakkını desteklemek, ABD solunun COINTELPRO’ya yönelik itirazının temelidir. Bu dayanışmanın içeriği şu başlıklardan oluşmaktadır:

a. Somut destek;

b. Potansiyel dost güçlerin eğitimi ve seferber edilmesi;

c. Üçüncü Dünya hareketlerini yok etmeye çalışan sağa ve ABD hükümetine ait kurumlarına karşı mücadele.

Bu başlıklar, ABD'deki ilerici beyaz insanların ve örgütlerin sorumluluğundadır.

ABD hükümetinin gizli polisinin (FBI ve CIA’in) gerçekleştirdiği suikastlar, terörizm ve manipülasyon girişimleri tümüyle ifşa olmuş olmasına karşın, bu suçların faillerini hapse atmak için ciddi bir çaba ortaya konulmamıştır. Evet, eski CIA direktörü ve İran Büyükelçisi Richard Helms, Şili darbesinde ABD’nin oynadığı rol konusunda yalan söylediği için küçük bir para cezası ödemek zorunda kaldı. New York’ta FBI ajanı John Kearney, beyaz radikallere yönelik hırsızlıklar nedeniyle yargılanıyor. Her iki olayda da hükümetin ve ulusal güvenliğin savunulması gerektiğinden söz edildi. Savunmaları, ABD gizli polisinin ülkenin çıkarları doğrultusunda gördüğü her türlü yasadışı eylemde haklı olduğu görüşünü destekleyenlerin yüreğine su serpti.

Bu nedenle, birkaç hafta önce Şikago Emniyet Müdürlüğü’ne gidip polisle SAVAK arasındaki işbirliğine son verilmesini talep ettiğimizde, başkanın altmışların sonlarında COINTELPRO’yu yöneten FBI’ın Şikago şubesinin eski müdürü Marlin Johnson olduğunu görmemiz şaşırtıcı değil. Aynı Marlin Johnson, FBI’ın Dick Gregory’yi Mafya’nın suikast listesine alma girişimini onaylayan kişiydi. Aynı Marlin Johnson, Blackstone Rangers’ın başı Jeff Fort’a, Kara Panterler’in onu öldürmeyi planladığını söyleyen isimsiz bir FBI mektubunu onaylayan kişiydi. Aynı Marlin Johnson, Fred Hampton’ı öldürme, ardından FBI’ın suikasttaki rolünü örtbas etme girişimini yöneten kişiydi. Aynı Marlin Johnson, Fort’a gönderilen isimsiz FBI mektubundaki imzasıyla yüzleştirildiğinde, “suikast”ın şiddet içermeyen bir saldırı olduğunu söyleyen kişiydi.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Marlin Johnson, Şikago Emniyet Müdürlüğü’nün SAVAK ile ilgili politikasının kamuoyunda tartışılamayacak bir güvenlik meselesi olduğunu söyledi. Kendisine Şikago polisi-SAVAK-FBI işbirliğinin ayrıntılarına ilişkin dört sayfalık bir belge sunmamıza rağmen, suçlamalarımızda yeterince net ifadeler kullanmadığımızı dile getirdi.

SAVAK, FBI, Şikago Emniyeti ve Savcılık arasındaki işbirliğini ortaya çıkarmak için çabalarken, Yusufi, Farşid ve İran hükümeti henüz bu adamların Şah’tan emir aldığını kabul etmedikleri için zor ve garip bir konumdalar. FBI, Şikago Emniyeti ve Savcılık da İran gizli polisini desteklediklerini kabul etmiyor. Ancak Farşid ve Yusufi ne kadar korunursa, bu durum o kadar belirgin hale geliyor. Şah, Jimmy Carter ve Dışişleri Bakanlığı’nın emrettiği şeylerle, SAVAK teröristlerini açıkça destekledikleri için kamuoyunun baskısına boyun eğmeye hazır olan yerel kurumlar arasında çelişkiler açığa çıkabilir.

Bu nedenle, yerel polis ve savcılara ya işbirliğini tamamen ortaya çıkarmaları ya da SAVAK’ı desteklemeyi bırakmaları için baskı yapmalıyız.

Ulusal Kurtuluşu Destekleyin

Neden “İran Yeni Vietnam” diyoruz?

* İran’ı ABD hükümetinin başa kukla bir lider getirdiği, iktidarda tuttuğu bir üçüncü dünya ülkesi olarak görüyoruz.

* İran’da halkların kurtuluş hareketinin ve ABD’de İÖD önderliğindeki destek hareketinin güç kazandığını görüyoruz.

* ABD emperyalizmi ile üçüncü dünya halklarının kurtuluş özlemleri arasındaki çelişkileri tespit ediyoruz; bu çelişkiler, yurtdışında ve ABD içinde artan baskıyla kendini gösteriyor.

* ABD hükümetinin aynı savaşı iki cephede, hatta birçok cephede yürütmek için mücadele ettiğini görüyoruz.

ABD’deki beyaz insanlar, bir kez daha iki seçenekle karşı karşıya: ya faşizmi destekleyecekler ya da onunla mücadele edecekler. Ya üçüncü dünya halklarına karşı gizli polis yöntemleri kullanılarak yurtdışında ve yurt içinde yürütülen faşizmi aktif veya pasif olarak destekleyecekler ya da üçüncü dünyadaki kurtuluş mücadelelerini destekleyerek faşizme karşı çıkacaklar.

ABD’deki insanlar, ya İran halkına destek vermek konusunda kritik bir rol oynayacaklar ya da ABD hükümetinin faşist taktiklerini destekleyerek onunla uzlaşma yoluna gidecekler. Ortada sadece iki seçenek var!

İran halkının özgürlük mücadelesi başarılı olacaktır. Bu mücadele, şu anda Şah’ın taktikleriyle yenilemeyecek olan Halkın Fedaileri liderliğinde ilerliyor. Aynı şekilde, İÖD’ün SAVAK, ABD ve yerel polisin birlikte gerçekleştirdiği saldırılardan da sağ çıkacak.

Tarih, özgürlükleri için savaşan insanların yanındadır. Bu mücadeleleri desteklemeyi seçmeliyiz.

Kahrolsun Şah!

Kahrolsun SAVAK!

İran halklarının mücadelelerini destekleyin.

İranlı Öğrenciler Derneği’ni destekleyin.

Gizli Siyasi Polis’i ABD’de durdurun.

İranlı Öğrenciler Derneği
1978
Kaynak

,

Çağla



Gezi günlerinde popüler olan Kapitalizmle Mücadele Derneği (Anti-Kapitalist Müslümanlar), o ilgiyle birlikte, geniş katılımlı bir toplantı düzenledi. Gezi kalkışmasının o sıcak günlerinde yapılan toplantıda birbirini tanımayan 40-50 kişi, bir araya geldi. Sonra bu “birbirini tanımayan insanlar”ın aslında arkadaş oldukları, gizli bir çalışma dâhilinde hareket ettikleri görüldü.

Dernek şubesinin tepesine kurulan bu kişiler, Fethullahçıydı. Onların koltuğu altına sığınan, Halkevleri ve Sol Parti gibi örgütlerin üyeleri ile birlikte bu ekip, derneğin siyasetine yön verdi. İstemedikleri kişileri tasfiye ettiler. Kendilerine özel bir arkadaş kulübü kurdular. Dernek çalışmasını başka kanallara akıttılar.

Sonra bir gün içkili gecelerde gelip kalsınlar diye, bu arkadaşlar, Ankara’da “faal” olan bir anarşist gruba dernek bürosunun anahtarlarını verdiler. Nedenini açıklamadılar, hesap vermediler. Aradan zaman geçti. O anarşist gruba üye olan, ömründe bir işte çalışmamış gencin röportajı, Evrensel gazetesinde yayınlandı. KHK’larla işten atılmaların yaşandığı günlerdi. Bu genç de hayatta giremeyeceği bir devlet kurumundan Fethullahçılık gerekçesiyle atılmıştı. Röportajda o genç, “Ben anarşistim, benim Fethullahçılıkla ne alakam olabilir!” diye sızlanıyordu. Oysa onu o işe aldıran, Fethullahçı arkadaşlarıydı.

Veli Saçılık’ın durumu böyle midir, Nüfus Müdürlüğü’nden Fethullahçıların kurduğu Aile Bakanlığı’na onlar sayesinde mi geçti, onların desteğiyle mi bankamatik memuru oldu, bu soruya kendisi cevap verecek ama birçok solcunun, o dönemde Fethullahçılarla ilişkisi sayesinde girdiği işlerden atıldığını biliyoruz.

Kimse, o KHK zulmüne karşı kitlesel bir eylemliliği örgütleme gereği duymadı. Her şey bireyselleştirildi, tekilleştirildi, münferitleştirildi. Genel gentirifikasyon süreciyle birlikte “mutena” olduğunu düşünenler, başka diyarlara göçtüler.

Candan Badem de bu kervana katıldı. “Ben ateistim, Fethullahçılarla ne alakam olabilir. Odamda Fethullah’ın kitabı var diye beni okuldan attılar” mesajı internette kayıtlı. İlişki, sadece Zekeriya Beyaz’ın “sosyolojik araştırma” gereği kaldığı otelde porno seyretmesi ya da çiçekleri sulayan Kamer Genç’in gece kaçamağı kadar basit değildi. Sonrasında dine ve Müslümana küfrederek kendini aklamaya çalışma gereği duyan Badem, Rusçası ve “Ermeni altınları” merakı sayesinde liberal çevrelerle, Abant kliğiyle ve Fethullahçılarla bağlantı kurmuş bir isimdi. Okula bu şekilde hoca olabilmişti. Zaten okulu açan da Fethullahçılardı. Tunceli Üniversitesi’nde hoca, belediyesinde meclis üyesi olması, bu liberallikle alakalıydı. “Ermeni altınları” da altın yumurtlayan tavuk olarak görülen Ermenilerle ilişkili liberal çevreyle rabıtasına dair bir ifade.

Yalçın Küçük öldi, geriye arsız Acun kaldi. Hintli Marksist Eycaz Ahmed’in ardından yazılanlarla Küçük’ün ardından yazılanları kıyaslasak, bu ülkedeki Marksizmin çoraklığının düzeyini anlayabiliriz. Herkes, Küçük’ten sonra ancak kişisel-özel anılarını anlatabildi. Teorik çentiğine, müdahalesine, katkısına dair kimse kalem oynatamadı.

Bugünlerde deniliyor ki savaş sırasında İran, Dubai’deki bulut tohumlama merkezlerini bombalamış, bu sebeple, Pakistan’dan Irak’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada kar ve yağmur yağışına tanık olunmuş. Bu ülkede Marksizm ve sosyalizmin iliğini de liberalizm sömürüyor!

Herkes, Küçük’ün demans olarak ölmesine üzülüyor ama “iyi ki” demek gerek. İyi ki demans olmuş da öğrencisi Badem’in emperyalizmin ve Siyonizmin uşağı olduğunu görmeden, bilmeden öldü.

“ABD emperyalizmi İran’a saldırırsa ABD’nin yanında yer alırım” diyen, Filistinlilere “İsrail’e teslim olsunlar, ne gerek var savaşmaya. İsrail vatandaşı olsunlar” tavsiyesinde bulunan Badem, öğreniyoruz ki Küçük’ün öğrencisiymiş. Üstelik Rusçası, Küçük’ün Rusçasından iyiymiş.

Geride bir tek Rusça denilen altın bilezik kalmıştı. O cehaletin üzerindeki örtü de yapay zekâ sayesinde yırtılıp atıldı. Badem, o nedenle, emperyalizme ve Siyonizme uşaklığı öneriyor. Ortadoğu’da Palantir’in askeri olarak dolaşıyor. Yurtsever gazetesi de bu algoritmanın ürünü uşağa destek veriyor. Devlet ve sermayenin iç içe geçtiği koşullarda Badem’in yoldaşları, yapay zekâ videolarında Karl Marx’a dans ettiriyorlar. Bir diğer yoldaşları, Lenin’i kafa yapıcı mantara benzetiyor.

Artık Dersim ile Tunceli ayrı şeyler. Devlet dedi ki “Dün Ermenileri kovun, kovalayın diye size tüfek verdim, onları bana geri verin”. Dersim halkı vermedi, Tuncelili bireyler, “biz size tüfek oluruz” dediler. Kıyım yaşandı. Candan Badem, o kırım ve işgal politikasının uzantısı olarak, o şehre hoca ve belediye meclisi üyesi yapıldı. “Emperyalizme ve Siyonizme teslim olun, ben öyle yapıyorum” mesajı, bir yanıyla Dersimlilere yönelikti. Bir Tuncelili olarak Hüseyin Aygün, o nedenle Küçük hocasını Candan Badem’in mesajıyla anma gereği duydu. Aygün, seçim döneminde Badem’in yazı yazdığı yayının sahibi örgütün de desteklediği bağımsız adaydı. O günlerde “Avrupa Birliği’nden para alalım” dediği için tartışma yaşanmıştı. Aygün, alınan parayı savunuyor, ona kılıf örüyordu. 

Şimdilerde Aygün, utanmadan, emperyalizmden bahseden yazılar yazıyor. Tabandaki insanları bu şekilde kandırabileceğini düşünüyor.

Bugün Gülistan Doku üzerinden, Dersim’in dokusu ile ilgili, kuytu köşelerde bir tartışma sürüyor. Bu dokunun dönüşümüne onay ve cevaz veren, soldu. Jin de jiyan da azadi de dokudaki dönüşümdü. Feminizm, kadına fuhuştan gayrısını öneremezdi. 

Sol, kendisinin bu dönüşümle birlikte nefes alacağını düşündü. Almanya, İsviçre ve Hollanda’nın gölgesine sığınarak ilerleyebileceğini gördü. Ağalara ve paşalara yanaşan bireyler, solun da parçası olduğu yozlaşmanın ürünüydü.

Bugün o Almanya’nın daha da silahlandırılması gerektiğini söyleyen liberaller güdüyor sosyalist hareketi. Onlar, devrimci bozgunculuğu İran için dillendirirken, nedense aynı teorinin izlerini İsrail ve ABD için sürmüyorlar. Oralarda işçi örgütü veya sol örgüt peşine düşmüyorlar.

Oysa bugün “gerici feodal ağa” dedikleri dedeler, basit bir kavgada devletin mahkemesine gidilmesine karşı bir set görevi görürlerdi. Bir sorun yaşandığında, dedenin yanına gidilir, dede, bir kâğıda alınan kararı yazar, altına da bir çizgi çekerdi. O çizgi kutsaldı ve aşılmaması gerekeni gösterirdi. Bugün sermaye ve orduları ilerlesin, mevzi kazansın diye, o çizgi silindi. Dede de cem de yok edildi.

Dolayısıyla, artık bireyler, rahatlıkla, egemen güçlerle ilişki kurabiliyorlar. Masalarına oturabiliyorlar. Yükselme, zengin olma, günü kurtarma adına, zengin devlet görevlilerinin yanına sığınabiliyorlar. Kızlarını, kız kardeşlerini onlarla aynı masaya oturtabiliyorlar. Aleviliği yeniden, bu sefer, cinsellik ve alkole göre tanımlıyorlar. Sonra da AKP’yi işaret ediyorlar. O cinsellik ve alkol kapısından valiyle bağlantılı isimler giriyor. Ağlarına düşürdükleri kızları birilerine peşkeş çekiyorlar. Bu ahlaksızlık, “ilericilik” ve “modernlik” adına alkışlanıyor. Sesini çıkartanın kafasına “gerici misin?” sopası indiriliyor.

Dersim, toprağındaki bakırı Nazilere satmak isteyenlerin kurduğu Tunceli’ye dönüşüyor. O bakırın eski ve yeni sahipleri arasındaki rant kavgasına ezilen-sömürülen halk kitleleri, figüran kılınıyor. O gün küçük kız çocukları subaylara hizmetçi ve metres yapılırken, bugün de Tunceli’nin kızları, sömürü çarklarına kurban veriliyor. Birileri, kadın cinayetleri ile ilgili olarak Avrupa Birliği’nden ve başka yerlerden gelen fonları ellerini ovuşturarak bekliyorlar.

İşte Candan Badem, bu düzene onay verdiği için hoca ve belediye meclis üyesi yapılıyor. Liberal zokalarla teslim alınan solcular, düzenin namlularına sürülüyorlar. Aydınlanmacılık ve modernizm adına solcular, sosyalizmi, burjuvazinin devletine veya devletin burjuvazisine uşaklık etmek olarak tarif ediyorlar. O solculuğun tohumlama merkezleri, bombalanmayı bekliyor. Fiili dekolonizasyon sürecine bu işlem de dâhil edilmeli.

Eren Balkır
25 Nisan 2026

06 Mayıs 2026

,

Türkiye’de İşçi Hareketi



Komintern’in “Yakındoğu Dairesi”nin önde gelen isimlerinden biri olan yazar, Osmanlı’nın son döneminden Kemalist kapitalizmin ilk yıllarına, Komünist Parti’nin ilk döneminde yürüttüğü örgütlenme faaliyetlerine ve Türkiye’de modern işçi sınıfının ortaya çıkışına dair değerli tarihsel bilgiler aktarıyor.

* * *

 

Türkiye’de ilk buhar motoru, 1860 yılında ortaya çıktı. Gelgelelim, bu “sanayi devrimi”nin sonuçları, ancak 1880’li yıllarda kendini göstermeye başladı. Çıraklık ve hiyerarşisi ile birlikte el sanatları sektörü, ancak 1880’lerin sonlarına doğru ciddi anlamda gelişme imkânı buldu. Eski el sanatları şirketleri dağılmaya başladı. İşçi sınıfı sahneye çıktı. 1893 yılında, “Tufan” isimli silah fabrikasında çalışan işçilerin sendikal örgütlenme girişimlerinin ilk örneklerine rastlıyoruz. Bu fabrikanın işçileri “Osmanlı Makinistler Birliği”ni kurdular.

Ancak bu örgüt, gelişme fırsatı bulamadan yok oldu. Abdülhamid, genel olarak bağımsız örgütlere, özellikle de işçilere tahammül etmezdi. Bu tür sendikaların liderlerini ve örgütleyicilerine sistematik olarak zulmeder, onları sürgüne gönderirdi. Kızıl Sultan’ın amansız rejimi, işçi örgütlerinin genç hareketlerini acımasızca bastırdı. Türkiye’deki sanayi işçileri örgütsüz halleriyle, kısmen cehalet ve durgunluk içinde yaşadılar.

Ancak 1908’deki Jöntürk darbesi, işçi örgütlerinin gelişmesine güçlü bir ivme kazandırdı. Türkiye’de anayasanın ilan edilmesi, Türk toplumunu sarstı, tüm ülkede sayısız örgütün kurulmasını sağladı. Bu örgütlenme sürecinin yaktığı ateş, o dönemde fabrikalarda, demiryollarında vb. çalışan 100.000 işçiden oluşan Türk işçi sınıfını da etkiledi.

Türk işçilerinin bu hareketini, “İttihat ve Terakki Komitesi”nin tüm öfkesi ve devlet iktidarıyla saldırdığı Bulgar, Ermeni, Yahudi ve diğer sosyalistler örgütlediler. Örgütlenen ilk kişiler, Doğu Demiryolu işçileri ve İstanbul tramvay deposunun işçileri ve çalışanlarıydı. 1909’da Türkiye, demiryolu ve tramvay işçilerinin ilk grevine tanıklık etti.

Jöntürk hükümeti, işçi hareketinin bu kızıl hayaletinden korkarak, günümüze kadar yürürlükte kalan sert bir grev kanunu çıkarttı. Bu kanuna göre işçiler, ancak Hükümet Komiseri’nin işçilerin taleplerini dikkate değer bulması ve hükümet yetkilisinin iki tarafı uzlaştıramaması durumunda grev ilan etme hakkına sahip olacaklardı. İşçiler, ihtilaflı konuların incelenmesinden iki ay sonra grev ilan etme hakkına kavuşuyorlardı. Bu cezai hükümler içeren kanun, pratikte grev hareketinin tamamen yasaklanması anlamına geliyordu.

İşçi birlikleri meselesine gelince, Jöntürkler, bu tür örgütleri düzenleyen özel bir kanun çıkarmadılar. Bunun yerine işçiler, daha sonra “Dernek” adını alan şirketlerini kurmak için örgütlenmeyle alakalı genel kanundan istifade ettiler.

Jöntürk rejimi döneminde yürürlükte olan dernekler kanunu, illerde de şube kurulmasına izin veriyordu, ancak sendika federasyonu kurulmasını kesinlikle yasaklıyordu. Bu da pratikte işçileri kanunen birleşme imkânından mahrum bırakıyordu.

Emperyalist savaş sırasında “İttihat ve Terakki Partisi”, ulusal bir sanayi kurarak, limited şirketler ve bankalar oluşturarak, ulusal bir burjuvazinin oluşum sürecine yardımcı olurken, o dönemde iktidarda olan aynı parti, küçük burjuvaziyi ve liman işçilerini örgütledi. İttihat ve Terakki Komitesi; tekstil işçilerini, fırıncıları, ayakkabıcıları (hem vasıflı hem de yarı vasıflı esnafı) ve diğer kesimleri üretken kooperatifler (arteller) halinde örgütledi. Bu arteller hükümetten emirler alıyor, ve ayrıca hükümetin Almanya’dan aldığı kredi ve makineleri de kullanıyordu. Bu üretken kooperatiflerdeki işçiler, “savunma için” çalıştıklarından, askerlik görevinden muaf tutuluyorlardı. Aynı zamanda hükümet, büyük tekelci limited şirketlerin depolarından mal tedarik edilen geniş bir tüketici kooperatifleri ağı kurdu.

Bu şekilde Jöntürkler, hükümet yetkililerinin çifte vesayeti altında kalan yeni kurulan tüm örgütleri ele geçirdiler.

1918’deki Jöntürk rejiminin tam anlamıyla bozguna uğramasını ifade eden Mondros Ateşkesi’nden sonra İstanbul işçileri birbirleriyle rekabet eden İngiliz ve Fransız işgalcilerinin etkisi altına girdi. İşçileri İngilizlere veya Fransızlara satmak amacıyla işçi örgütleri kurmaya çalışan çeşitli maceracılar ortaya çıktı. Bu tür maceracılardan biri de İngilizlerin yozlaştırdığı, işçilerin safında iken onları satan, ele avuca sığmayan bir isim olarak Hilmi Bey’di. 1921’de İstanbul’da 7.000 işçiyi etrafında toplamayı başaran Hilmi Bey, tramvay işçilerinin grevini başarıyla sonuçlandırdı. (İstanbul tramvayları bir Fransız-Belçika şirketine aitti.) Ancak Şubat 1922’de Fransızlar, İngilizleri alt etti ve Türk yetkililerinin yardımıyla, yalnızca Müslüman işçilerden oluşan bir “İşçilerin Müdafaası Derneği” kurmayı başardılar. Hilmi sahneden çekildi, İstanbul işçi örgütünün başına bir başka dolandırıcı olan Şakir Rasim geçti. 1922’de Uluslararası Sendikalar Federasyonu’nun Amsterdam’da gerçekleştirdiği konferansta İstanbul işçilerini temsil etti.

Ancak bu maceracı, “yaptığı işten sıyrılamadı”. 1922’deki tramvay işçilerinin grevi başarısızlıkla sonuçlandı. “İşçilerin Müdafaası Derneği” dağıldı, geride yozlaşmış lider Şakir Rasim’in tüm enerjisiyle beslediği milliyetçi önyargıların kirli izleri kaldı. Burad sadece Müslüman işçilerin “Derneğe” kabul edildiğini, bu “Derneğin” üyelerinin çeşitli festivallerde koç kurban etmek gibi dini ritüeller gerçekleştirdiğini, bunun da böyle bir “işçi” örgütünün açık bir simgesi haline geldiğini belirtmekle yetinelim.

Bu dönemde Anadolu’daki işçi hareketi, tümüyle Kemalistlerin etkisi altındaydı. Anadolu işçi sınıfının en önemli grupları demiryolu işçileri, mühimmat fabrikası işçileri ve madencilerdi. Devlet işletmelerinde çalışan işçilerin sendika kurma hakkı olmamasına rağmen, Kemalist hükümet, karşılıklı yardımlaşma derneklerinin kurulmasını ve işçilerin bu derneklerle bağlantılı olarak örgütlenmesini engellemedi. Ayrıca, hükümet, söz konusu işletmelerin olağan işleyişiyle ilgilenerek, özellikle demiryolu işçilerine ve mühimmat fabrikası işçilerine yüksek ücretler (günde üç Türk lirası) ödedi; bu da işçilerin grev ve ayaklanmaların önünü almasını sağladı. Madenciler için iniş ve çıkış sürelerini de içeren sekiz saatlik iş günü uygulamaya konuldu. Milli İktisat Bakanlığı’nın başında bulunan küçük burjuva sosyalist Mahmud Esad, işçi sigortası, ücretsiz sağlık hizmeti ve işçi çocuklarının ücretsiz eğitimi gibi konularda kanun tasarısı hazırladı.

Kemalistler, işçilerin karşılıklı yardım fonları kurmasına izin verdiler, ancak sahip oldukları liberalizm anlayışı, işçilerin özgürce güç birliği oluşturma ve toplu sözleşme yapma hakkını tanımalarına imkân vermedi.

Milli Devrimin Zaferinden Sonra Türkiye’de İşçi Hareketi

Türkiye’de toplamda yaklaşık 200.000 kent işçisi bulunmaktadır. Bunlar, üretim sektörlerine göre aşağıdaki şekilde dağılmıştır:

Demiryolu işçileri: 8.200 (yaklaşık 5.000’i sendikalarda örgütlü).
Madenciler: 25.000 (8.000’i örgütlü).
Fabrika işçileri: 40.000 (12.000’i örgütlü).
İnşaat işçileri: 12.000 (4.000’i örgütlü).
Tramvay işçileri: 3.000 (1.500’ü örgütlü).
Gemiciler: 5.000 (2.000’i örgütlü).
Liman işçileri: 7.000 (hepsi meslek sendikalarında örgütlü).
Şoförler ve taksi şoförleri: 10.000 (5.000’i meslek sendikalarında).
Tütün işçileri: 25.000 (7.000’i örgütlü).
Mevsimlik işçiler: 15.000 (tamamen örgütsüz).
Matbaacılar: 1.500 (1.000’i örgütlü).
Mavnacılar: 20.000 (10.000’i örgütlü).

Savaş zamanına ilişkin Türkiye’de herhangi bir istatistik bulunmadığı göz önüne alındığında, bu rakamların kesin olarak doğru olmadığı açık. Bu nedenle, Milli İktisat Bakanlığı bültenlerinde, L'Economiste d'Orient [“Doğu Ekonomisi”] dergisinde veya Türk komünistlerinin raporlarında vb. verilen istatistiklere inanmak gerekir.

Ancak bunlar, mağaza çalışanları (yalnızca İstanbul’da on binlerce kişi) ile devlet ve belediye çalışanları (yaklaşık 20.000) hariç, kent çalışanlarının sayısal bileşimine ilişkin kaba rakamlardır.

Şimdi de Türk işçi sınıfına mensup muhtelif grupların özelliklerini kısaca aktaralım.

İstanbul işçileri, özellikle demiryolu işçileri, Türk proletaryasının ileri kesimini oluşturmaktadır. Bu proletarya tabakası, küçük burjuvaziden gelmektedir. Çoğunlukla mağaza çalışanlarının, ufak tefek işlerde çalışan işçilerin, esnafın ve yoksul zanaatkarların çocuklarıdır. Demiryolu işçileri arasında Türk standartlarına göre tam eğitimli olanların oranı oldukça yüksektir, hatta bazılarının ortaöğretim diploması bile bulunmaktadır.

Liman işçileri, mavnacılar, hamallar ve mağaza sahipleri, Ortaçağ’dan kalma zanaat birliklerinde kendi içlerine kapalı bir hayat sürmektedirler. Bunlar, çoğunlukla Kürtler ve Lazların çoğunlukta olduğu köylü kesime mensuptur. İstanbul’a birkaç yıl para kazanmak için gelirler, sonra köylerine dönerler. Vergi baskısı, onları köyden eski Osmanlı başkentine iter, burada kayıkçı, mavnacı, hamal vb. olarak iş bulurlar. Örgütlenme düzeyleri üzerinden epey yüksek ücretler alabiliyorlar. Abdülhamid’den Kemal Paşa’ya kadar iktidarda olan tüm hükümetler, İstanbul hamallarının örgütlenmesini ciddi bir güç olarak görmek zorunda kalmıştır. Kemalistler, 1923’te İstanbul’u ele geçirdiklerinde, hamalların özgür iradelerini kırmak amacıyla müdahale etmeye çalıştılar. Mesele, zamanla hamallar ile polis arasında yaşanan çatışmaya evrildi, çatışmada birkaç yüz hamal yaralandı. Burada, hamallar arasında çoğunlukta olan Kürtlerin bölgeciliği önemli bir rol oynadı. Örgütlerin liderleri olarak kahyalar, hapse mahkûm edildiler. İstanbul’daki gericiler, hoşnutsuz Kürtler arasında karşı-devrimci ajitasyon faaliyeti yürüttüler, hatta Kürtlerin yardımıyla Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulundular, ancak zamanında alınan önlemler sayesinde polis, tüm provokatörleri tutuklayarak, bu girişimi engellemeyi bildi (Ekim 1923).

Zonguldak madencilerinin tamamı, üç ila altı aylık sürelerle kömür madenlerinde çalışmaya gelen köylülerden oluşmaktadır. Madenlerdeki çalışma koşulları kesinlikle tahammül edilemeyecek düzeydedir, uzun süre orada kalmak fiziken imkânsızdır. Köylüler, genellikle doğrudan maden sahiplerince değil, maden sahibinin anlaşma yaptığı bir taşeron eliyle işe alınır. Bu taşeron veya bir şirketin kıdemli üyesi, umutsuz köylüleri acımasızca sömürür, ihtiyaçları onları madenlerde yorucu çalışmaya mecbur eder.

1923 yılında, Almanya’ya gönderilerek mesleki eğitim almış birkaç deneyimli işçi, Zonguldak madencilerini örgütlemeyi başardı, bu da daha sonra değineceğimiz ilk grev eylemine yol açtı.

İttihat ve Terakki Komitesi, emperyalist savaş sırasında 1.500 genç işçiyi çeşitli sanayi dallarında uzmanlaşmaları için Almanya ve Avusturya-Macaristan’a göndermişti. Bu işçiler, Almanya’daki Kasım Devrimi’ni ve Macaristan’daki Sovyet Devrimi’ni yaşadılar, bazıları bu devrimlere aktif olarak katıldı. Bu yetenekli Türk işçileri, Türkiye’ye döndüklerinde Türk işçi sınıfının örgütlenmesinde önemli bir rol oynadılar. Birçoğu, devrimci işçi hareketinin öncüleri olarak hareket ederek, Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasında aktif rol aldı.

Genel olarak Türk işçi sınıfı, hâlâ bölgeciliğin, zanaat kısıtlamalarının ve küçük burjuva psikolojisinin izlerini taşımaktadır. Bununla birlikte, Kemalist Hükümet’in Yeni Türkiye’yi kurma amacıyla, tüm enerjisiyle yürüttüğü sanayileşme süreci, Türk proletaryasını radikalleştirecek ve onu kelimenin modern anlamıyla bir sınıf haline getirecektir.

İzmir İktisat Kongresi

1923 yılının başlarında İsmet Paşa hükümeti, ülkenin ekonomik sorunlarına ve iş gücünün verimliliğini artırma görevlerine adanmış özel bir kongreyi İzmir’de topladı. Yetkililer, bu kongrede işçi sınıfının temsiline izin verdi, ancak işçi delegelerini yereldeki yetkililer tayin etti. İstanbul işçileri, Komünist grup Aydınlık’ın girişimi sayesinde örgütlenmeyi ve aralarında Türkiye’deki komünist hareketin öncülerinden, genel sekreter ve parti lideri Dr. Şefik Hüsnü’nün de bulunduğu üç delege seçmeyi başardı. (Bu yoldaş, 1 Mayıs'ta yayımladığı bir broşür nedeniyle Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce kısa süre önce 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.)

Yoldaş Şefik Hüsnü, İzmir Kongresi’nde işçi heyetini etrafında toplamayı başardı. Konfederasyonun işçi sorunuyla ilgili programındaki maddelerin büyük çoğunluğu yoldaş Şefik Hüsnü’nün katılımıyla hazırlandı. İşçi heyetinin grup toplantılarında, işçilerin korunması, sekiz saatlik iş günü, güç birliği yapma ve toplu sözleşme hakkı ile ilgili olarak hazırlanan maddeler kabul edildi. Hükümet, bu talepleri yerine getirme sözü vermiş olsa da, İzmir’de iş hayatı ile ilgili kanunları ele alan program tümüyle kenara atıldı. Meclis, işçi sorununa ilişkin kanun tekliflerinin incelenmesini bir oturumdan diğerine erteledi, bu konuyla ilgilenmeye hiç vakit bulamadı.

İzmir Kongresi, Türk işçi hareketine ivme kazandırdı, bu harekette iki kanat belirginleşti: ılımlı “vatansever” kanat ve komünistler. İstanbullu mürettipler, tramvay işçilerinin bir bölümü ve işçi kesimleri Aydınlık adlı komünist örgütün etkisi altındaydı. Geri kalanlar ise bu yazının ilk bölümünde bahsettiğimiz dolandırıcı Şakir Rasim’in tuzağına düşmüşlerdi.

1923 1 Mayıs’ı, İsmet Paşa hükümeti tarafından İstanbul’da gelişmeye başlayan komünist hareketi bastırmak için kullanıldı. Başlarında yoldaş Şefik Hüsnü’nün bulunduğu Aydınlık grubunun liderleri hapse atıldı, haklarında vatana ihanet suçlamasıyla siyasi bir dava açıldı. İstanbul’daki yetkililer, bu tutuklamalarla ajanları Şakir Rasim ve arkadaşlarına el uzatmak istemişlerdi.

Ancak İstanbul işçileri, devletin kendilerini bir zamanlar seçtikleri yoldan kopartmalarına izin vermediler, sendikal hareket, daha da büyük ilerlemeler kaydetmeye başladı. Temmuz 1923’ün ortalarında, birkaç ay boyunca aralıklı olarak devam eden bir grev hareketi başladı. Ekonomik durumlarını iyileştirmek ve birlik olmak için mücadele etme kararlılığıyla dolu işçi kitlelerinin baskısına boyun eğen hükümet, tüm derneklerin (sendikaların) İstanbul’da bir tür İşçi Federasyonu olan genel bir “işçi sendikası” (“Birlik”) altında “illegal zemin”de birleştirilmesine göz yummak zorunda kaldı.

İşçi Sendikası

26 Kasım 1923’te İstanbul’da 250 delegenin katılımıyla bir İşçi Konferansı düzenlendi. Bu konferansa hem Zonguldak madencilerinin hem de Balıkesir’deki Balya-Karaaydın maden bölgesinin temsilcileri katıldı. Böylece konferans, tüm Türkiye’yi kapsayan bir nitelik kazandı. Bu konferansta, kapitalist ülkelerde var olan işçi konfederasyonuna benzer bir “Tüm Türkiye İşçi Sendikası”nın (Birlik) kurulmasına karar verildi. Bu işçi konfederasyonu, İstanbul’dan 19.000 örgütlü işçiyi (toplam 32 sendika), 15.000 Zonguldak madencisini ve 10.000 Balya-Karaaydın işçisini kapsıyordu.

Daha önce de bahsettiğimiz Şakir Rasim, bu konfederasyonun başına geçti. Birliğin faaliyetlerini İstanbul siyasi polisinin önceden belirlediği yollar doğrultusunda yönlendirmek için her türlü çabayı gösterdi. Polisin ısrarı üzerine birlik, tüm komünistleri sendikalardan dışladı. Devletin kıymet verdiği gizli polis ajanı Şakir Rasim, basın temsilcileriyle yaptığı bir röportajda şu açıklamayı yaptı: “Birlik, yalnızca ekonomik amaçlar peşindedir ve kelimenin tam anlamıyla ulusal bir örgüttür. Birliğin sosyalizmle veya komünizmle hiçbir ortak noktası bulunmamaktadır. Aşırı uca savrulmuş kişilerle mücadele etmeyi görev edinmiştir.”

Şakir Rasim, burjuva Kemalist hükümete olan bağlılığını vurgulamak amacıyla, Kemalist Halk Partisi İstanbul teşkilatı sekreteri Refik İsmail Bey’i Birlik Yürütme Kurulu başkan yardımcılığı adayı olarak önerdi. Böylece örgütlü Türk işçi sınıfı üzerindeki Kemalist vesayet tesis edilmiş oldu.

Birlik Yürütme Kurulu’nun iktidardaki mülk sahibi sınıf hükümetine olan kölece bağlılığı her türlü sınırı aşmıştı. Şakir Rasim, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı olduğuna dair telgraflar göndermek, eğilip bükülmek, yetkililere el avuç açmak, “milli” çıkarlara olan bağlılığı yüksek sesle ilan etmek, çeşitli paşalar onuruna ziyafetler vermek gibi yöntemlere yaygın olarak başvurdu. “Gazi” Mustafa Kemal Paşa, Birliğin kendisine bağlı olduğuna dair açıklaması üzerine, sendikalar ve grevler hakkında bir kanun taslağı hazırlanması fikrine destek sunacağına söz verdi. Ancak bu kanun, henüz gün yüzüne çıkmış değil.

Birlik, örgütlü İstanbul işçilerinin tamamını kucaklayamadı. Birliğin etkisi dışında kalanlar, öncelikle demiryolu işçileri, ikincisi ise Birliğe karşı çıkan matbaa işçileriydi. Komünistler, İstanbullu mürettipler arasında büyük bir etkiye sahipti. Aynı şekilde, liman işçileri de Birliğe katılmayı reddetmişlerdi.

Birlik, işçilerin gözünde kısa sürede tüm otoritesini yitirdi. Bu durum, yalnızca Nisan 1924’te üye sayısının 7.000’e düşmesinden bile anlaşılabilir. Oysa başta sadece İstanbul’da 19.000 üye işçisi vardı. Birliğin devlet karşısında el pençe divan durma üzerine kurulu taktikleri, yetkililere boyun eğmesi, işçileri kendisinden uzaklaştırdı. İşçiler, gizli polisin ve burjuva hükümetinin işçi sınıfının çıkarlarının umut vadeden savunucuları olmadığını anlayacak kadar olgunlaşmışlardı.

Hükümet, genel niteliği uyarınca, sadece vaatlerle Birliğin sırtını sıvazlamakla yetindi, gerçekte ise özgürce güç birliği oluşturma hakkı konusunda tek bir adım bile atmadı. Hükümet, kendisine sadık olan Birlik gibi bir vatansever bir kırma köpeğe bile şüpheyle baktı. Birlik de zaten kısa süre içinde kendi kendini tasfiye etti.[1]

Saldırı Dalgası

Daha önce de belirttiğimiz gibi, 1923 yazında Türkiye’deki işçi sınıfının hayatına ciddi olaylar damgasını vurdu. Ülkenin neredeyse tüm büyük işçi merkezlerinde bir grev dalgasına tanık olundu. Bu dalga, Türk işçi hareketi için eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, 32.000’e varan grevci sayısıyla muazzam bir alanı kapladı. Genel olarak, bu grevler açıktan saldırgan bir niteliğe sahipti. Ekonomik taleplerin yanı sıra, güç birliği kurma hakkı, sosyal kanunların çıkartılması gibi bir dizi siyasi talep de dile getirildi. Grevlerin komünistlerce yönetildiği her yerde (İstanbullu matbaacılar, Doğu Demiryolu vb.), SSCB ile en yakın temas talebi de dile getirildi.

Tüm grevlerin yüzde ellisi, işçilerin zaferiyle sonuçlandı. Grevler, aşağıdaki işletmelerde gerçekleşti:


Bu grevler, Türk işçi hareketinin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Hükümet, işçi sınıfını kuşatmak ve işçi hareketini kendi vesayeti altına almak için ne kadar uğraşsa da, başlangıçta on binlerce işçiyi etkileyen grev hareketinin gelişimini durdurma konusunda aciz kaldı.

1924 yazında, biri posta ve telgraf çalışanlarınca, diğeri tramvay işçilerince olmak üzere iki grev gerçekleşti. Tramvay işçilerinin grevinde işçiler jandarma ile çatıştılar, bu çatışmada bazı grevciler yaralandı, 27 kişi tutuklandı. Bu grev, İstanbul işçilerinin “ulusal” otoritelerden koptuklarını, onlara karşı muhalefete geçtiklerini gösterdi. İstanbul işçileri, pratikte devletin “ulusal” iktidarının, proletaryaya vurmaktan çekinmeyen, yalnızca Türk burjuvazisinin ve yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket eden burjuvazinin iktidarı olduğuna ikna oldular.

Ekim 1924’te (İstanbul-Edirne hattında çalışan) Doğu Demiryolu’nda işçiler greve gittiler. Bu grevin nedeni, işçilerin karşılıklı yardım fonlarındaki parayı kendi aralarında bölüşme kararıydı. Fransız bir firmaya ait olan demiryolu şirketi, bu olaya müdahale ederek, en çok faal olan iki işçiyi işten çıkardı. İşçiler, işten çıkarılanların tekrar işe alınmasını talep ederek greve gittiler. Doğu Demiryolu idaresi, 1922’den beri karşılıklı yardım fonlarını usulsüz bir şekilde elden çıkarmış, bu fonlara kendisi de belirli bir pay ödemişti. Yetkililer greve müdahale ederek, grevi zorla bastırdılar.

1924 yılı boyunca sık sık grevler yaşandı, önce bir bölgede başlayan grevi başka bir bölgede patlak veren grev takip ediyordu. Bu koşullarda devlet yetkilileri, her zaman mülk sahiplerinin (çoğu durumda yabancıların) tarafını tuttular. Örneğin, İstanbul’daki büyük fabrikalarda ve (devlete ait) tekstil fabrikalarında Ekim 1924’te yaşanan grevi hepimiz biliyoruz; bu greve kadın işçiler de katılmıştı. Dikkat çekici bir grev ise Ağustos 1925’te Şirket-i Hayriye (vapur hizmetleri) şirketine bağlı gemicilerin greviydi. Bu şirket, Türklerin elindedir ve muazzam kârlar elde etmektedir. Ancak gemiciler sefil ücretler almaktadır.

Neticede polis, hissedarların safında yer alıp greve müdahale ederek en aktif grevcileri tutukladı. Grevdeki gemicilerden onlarcası işten çıkarıldı, yerlerine grev kırıcılar alındı.

Polisin yardımıyla dağıtılan bu grevle bağlantılı olarak, İstanbul’da çıkan Kemalist gazete Cumhuriyet, 21 Ağustos tarihli başyazısında, Türkiye’deki işçi sorunu hakkında şu değerlendirmelerde bulundu:

“Şirkete mensup işçilerin bir bölümü grev örgütlemeye çalıştı, ancak bu girişim, başarısız oldu. [...] Türk işçisi, Avrupa işçileriyle aynı niteliklere ve aynı maddi kaynaklara sahip değil. Türkiye’nin işçi sınıfı, hâlâ emekleme aşamasında, bu açıdan, işçi örgütleri üyelerini greve teşvik ederek hata yapıyorlar. [...] Naif Türk işçilerini tehlikeli sınıf mücadelesi yoluna kışkırtanlar, yalnızca kötü niyetli unsurlardır. Türkiye’de büyük kapitalistler yok. Ekonomik hayatımızın gelişmişlik düzeyi halen daha yetersiz, bu nedenle, bir işçi sorununa mahal yok. Bizde mülk sahipleri, yani girişimciler, maddi yaşam koşulları açısından işçilerden çok farklı değiller (!) [...] Buna rağmen, işçilerimiz arasında aşırı bir heyecan ve hoşnutsuzluk olduğunu, bu heyecanın işçiler ve mülk sahipleri arasındaki çelişkiyi derinleştirme eğiliminde olduğunu, işçilerin bu heyecanlı ruh halini göz ardı etmememiz gerektiğini kaydetmeliyiz. Bu durum, ulusal ve ekonomik kalkınmamız için bir tehdit kaynağı olabilir. Bu tehditten kaçınmak için acil önlemler alınmalı, [...] işçi sınıfını yönetecek, onları medenileştirecek ve mükemmelleştirecek organlar oluşturulmalıdır.”

Özetle, bu nutkun anlamı şudur: “Ülkedeki konsoloslara cesaret verelim!”, iktidarda olanlar, Türk işçi sınıfını baskı altında tutsun, onları kendi vesayetleri altına alsın. Görünen o ki bizim Zubatov, Boğaz kıyılarında yaşıyor![2]

Türk basınının tamamı, “fakir” Türk gemi sahiplerinin ceplerine dokunmaya cüret eden grevcilere karşı ayaklandı. Ulusal Türk burjuvazisi, işçi sınıfına duyduğu öfkeyi dışa vurdu ve tüm devlet aygıtının tüm mekanizmasını harekete geçirdi.

Cumhuriyetçi Türkiye’de işçi sınıfı temel siyasi haklarından mahrum bırakılmıştır. Türk işçisi, sekiz saatlik çalışma gününün ne olduğunu bilmemektedir. Türkiye'de 14-15 saatlik çalışma günü, olağan bir durumdur. İşçilerin modern sendikalarda örgütlenmeleri yasaktır. Grev yapmaları yasaktır, hastalık, yaşlılık veya kaza durumunda kendilerine bakabilecek örgütler kurmalarına izin verilmemektedir. Kadın ve çocuk emeği, en utanmaz biçimler altında sömürülmektedir. Ulusal burjuva devriminden doğan burjuva devleti, kendi sınıfının çıkarlarını iki kat korurken, aynı zamanda proletaryayı polis gözetimi denilen mengenede ezmeye çalışmaktadır.

Amele Teali Cemiyeti

1924 sonbaharında Türk komünistleri, İstanbul’daki birkaç sendikayı bir araya getirerek, tasfiye edilmiş olan Birliğin yerine yeni bir işçi konfederasyonu kurmayı bildiler. Komünistler, bazı sendikaların merkez organlarında işçi hareketine öncülük edecek bir çekirde kadroya sahipler. Harekete sempati duyan işçilerle birlikte parti, örgütlenme çalışmalarını sürdürüyor.

Amele Teali Cemiyeti denilen sendikalar konseyinin başında, başkan hariç neredeyse tamamı komünistlerden oluşan bir başkanlık kurulu var. Başkan ise bir Kemalist. Bu kişi, Birliğin başkanlık kurulunda da yer alan Refik İsmail Bey. Bu başkan, zaman zaman komünist partinin talimatlarını yerine getirmek zorunda kalsa da, hükümetle ilişkileri bizzat yürütüyor.

Teali örgütü, bu yılın Mayıs ayına (1925) kadar varlığını sürdürdü, aralarında aydınlar ve işçilerin de bulunduğu toplam 15 komünist liderin tutuklanmasının ardından hükümet tarafından kapatıldı.

1 Mayıs 1925’te İstanbul komünistleri, proletarya bayramına adanmış bir broşür yayınladılar.

Türk Komünistleri, son tutuklamalara kadar geçen yıl boyunca kapsamlı çalışmalar yürüttüler. Teorik dergi Aydınlık, daha sık yayınlanmaya başladı. Trakya ve Anadolu'dan çok sayıda işçi muhabirinin katkıda bulunduğu Orak Çekiç adında bir gazete çıkartıldı. Ayrıca Leninizm, Marksizm, işçi hareketi vb. konularda yaklaşık 15 farklı broşür yayımlandı.

Hükümet, komünistlerin Türk işçileri arasında artan etkisinden korkarak, komünistleri işçilerden tecrit etmeye karar verdi. Sorumlu birkaç parti üyesini tutuklayıp Ankara’ya gönderdi ve İstiklâl Mahkemesi’ne teslim etti. Mahkeme, bu komünistleri toplam 159 yıl hapis cezasına çarptırdı. Sadece dört yoldaş, burjuva adaletinin elinden kurtulmayı başardı. On üç yoldaş, Ankara hapishanesindeki gardiyanların insafına terk edildi. Hükümet, Bursa’da ortaya çıkan Aydınlık, Orak-Çekiç ve Yoldaş gazetelerini kapattı. Amele Teali Cemiyeti Yürütme Kurulu feshedildi, ülkede şiddet ve keyfi yönetim tesis edildi.

Son zamanlarda, özellikle Şirket-i Hayriye nakliye şirketinde patlak veren grev olmak üzere, son birkaç aydır tanık olunan grev hareketleri nedeniyle hükümet, işçi hareketini tamamen kendi eline almaya karar verdi. İşçilerin dağınık ve izole bir durumda bırakılması halinde hareketin çok tehlikeli bir hal alabileceği anlaşılıyor.

Cumhuriyet gazetesinin tespitiyle, İsmet Paşa hükümeti, işçileri “siyasetle hiçbir ilgisi olmayan, yalnızca ekonomik amaçlar güden” bir örgütte toplamayı gerekli gördü. Hükümet, böylece işçilerin hoşnutsuzluğunu gidermeyi ve dikkatlerini siyasi meselelerden uzaklaştırmayı umuyordu.

Bu yılın Ağustos ayında, polisin izniyle İstanbul’da “İstanbul İşçi Karşılıklı Yardımlaşma Birliği”nin bir toplantısı yapıldı. Eski Amele Teali Cemiyeti Yürütme Kurulu’nun yerine yeni bir Yürütme Kurulu seçildi, İstanbul’daki Kemalist örgütün ünlü sekreteri Dr. Refik İsmail Bey “oybirliğiyle” başkan olarak atandı. Bu toplantıda, şu cümlelere yer veren bir açıklamanın yapılması kararlaştırıldı: “İşçilerin siyasi meselelerle hiçbir ilgisi yoktur. Siyaset, onların işi değildir.”

Kemalist hükümetin işçi hareketini bastırmaya yönelik ilk girişimi bu değil. Komünistleri yeraltına iten hükümet, işçi hareketini liderlerinden mahrum kıldı, gazetelerini kapattı ve bir kez daha işçilerin gözüne toz atmaya çalıştı.

Ama bu çabalar beyhude! Kemalist hükümetin tüm gücüyle desteklediği kapitalist ilerleyiş, işçileri “siyasetten” ayıran tüm dikenli telleri acımasızca yıkacak, gizli polisin atadığı resmi vasilerce inşa edilen tüm kâğıttan evler yerle bir edilecektir. İşçiler gene de “siyaset”e karışacaklardır; çünkü tabiatı kapı dışarı etseniz de o bir şekilde pencereden içeri girecektir! Türkiye’nin işçi hareketi, Kemalist Zubatovların pençelerinden kurtulacak, sınıfsal gelişme yoluna girecektir. Kemalistler, tarihin çarkını durduramayacak, kaçınılmaz olanı engelleyemeyeceklerdir.

Türkiye’nin sanayileşme süreci, kitlesel bir işçi hareketi geliştirme görevinin oluşmasını sağlamıştır. Bu kitlesel işçi hareketi, işçiler üzerinde vesayet tesis eden Kemalistler işçi hareketini kendi mengenesinde ezmeye çalıştıkça, daha da devrimcileşecektir.

P. Kataygorodski
17 Ekim 1925
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bu noktada kimileri, devrimci sendika örgütü “Türkiye Beynelmilel İşçi İttihadı”dan bahsedebilirler. Ancak bu kendi gazetesi bulunan örgüt, bünyesind esadece Türk olmayan işçileri barındırıyordu. Türk işçileri arasında hiçbir etki yaratamadı. Bu örgüt üç yıl varlığını sürdürdü.

[2] Zubatov, Çar’a “sadık” sendikalar örgütleyen bir Çarlık ajanı ve provokatörüydü.