12 Mart 2026

Beyaz Feminizm

Beyaz feminist, beyazlığın ve buna bağlı ırksal ayrıcalığın, beyaz feminist kaygılarını, gündemlerini ve inançlarını tüm feministlerin ve feminizmin görüşleri olarak genele teşmil etmede oynadığı rolü dikkate almayı reddeden kişidir.

Beyaz feminist olmak için beyaz olmanız gerekmez. Ayrıca, beyaz ve feminist olup beyaz feminist olmayabilirsiniz de.

Bu terim, öznesinin ırksal kimliğini tanımlamaktan çok, Batı’ya bir şekilde hâkim olan feminizm anlayışında kökleşmiş varsayımlar ve davranışlar setini tanımlar. Çoğu beyaz feminist, gerçekten de beyazdır; beyaz feminizmin merkezini beyazlık teşkil eder.

Bir beyaz feminist, samimiyetle “kesişimsellik” ilkelerini benimseyen, yani feminizmin ırk, inanç, sınıf, engellilik gibi çizgilerle ayrıştırılmış yapısal eşitsizlikleri dikkate alması gerektiğini düşünen bir kadın olabilir. Ama bu kadın, nedense feminist hareketin görmezden geldiği, silip attığı veya dışladığı beyaz olmayan kadınlara alan açamaz.

Beyaz feministler insan hakları için gerçekleştirilen yürüyüşlere katılabilir, Siyahi, Asyalı ve Melez arkadaşlara sahip olabilir, bazı durumlarda kendileri de Siyahi, Asyalı veya Melez olabilir, ama bir biçimde Siyahi, Asyalı ve Melez kadınların deneyimlerini, dolayısıyla ihtiyaç ve önceliklerini yok sayan örgütsel yapılara veya bilgi sistemlerine bağlanırlar.

Genel manada beyaz feminist olmak, basitçe, “tüm” kadınlarla dayanışma içinde olduklarını ve cinsiyet eşitliğini desteklediklerini iddia ederken, beyaz olmayan insanlar hilafına beyazların üstünlüğü görüşüne sunulmuş faydaları bir biçimde kabul eden kişi olmak demektir.

Against White Feminism: Notes On Disruption [“Beyaz Feminizme Karşı: Yol Açtığı Parçalanma Süreci Üzerine Notlar”] isimli kitap, feminizm içerisindeki beyazlığa yönelik bir eleştiridir. Amacı, yerine yenisi, daha iyisi gelebilsin diye nelerin çıkarılması ve nelerin yıkılması gerektiğini göstermektir.

Kitap, mevcut yapılara Siyahi, Asyalı veya Melez kadınların eklenmesinin tek başına neden işe yaramadığını açıklar. Bir eleştiri olduğundan, Siyahi, Asyalı ve Melez kadınlar arasında ve içerisinde ortaya çıkmış görüşlere yer verememiştir.

Bu işi başkaları üstlendi. Burada ortaya konulan çabanın hakkının verilebilmesi için, sorunun üzerindeki örtünün kaldırılması gerekiyor.

Bu kitap, “beyazlık” denilen olgunun feminist hareket içerisinde ne yaptığını ele alıyor; benzer bir çalışma, beyazlığın lezbiyen, gey, trans ve queer hareketleri içinde nasıl işlediği konusunda da yapılabilir, yapılmalıdır.

Burada amaç, beyaz kadınları feminizmin dışına atmak değil, tüm ayrıcalık ve üstünlük varsayımlarıyla birlikte, beyazlığı kesip atmak, böylece tüm kadınların özgürleşme ve güçlenme sürecine destek olmaktır.

Rafiya Zekeriya

[Kaynak: Against White Feminism: Notes on Disruption, W. W. Norton & Company, 2021.]

, ,

İran Müslüman Kadınları Özgürleştiriyor


Kadınların ezildiği argümanı, 1979’daki İslam Devrimi’nden bu yana CIA’in İran’a karşı yürüttüğü propagandatif saldırıların merkezinde duruyor. CIA’in beslediği medya kuruluşları, düşünce kuruluşları, STK’lar, partiler ve şahsiyetler, İran’ı kadınlara baskı uygulamakla suçluyor. Bu demagojik kampanya, ABD hükümetinin başarısız bir renkli devrim yoluyla darbe girişiminde bulunmaya karar vermesi ve şimdi de İran ulusunu aralıksız olarak bombalamasıyla endişe verici boyutlara ulaştı.

Ancak günlük olaylar, bu demagojiyi her zaman yerle bir ediyor, ikiyüzlülüğünü acımasızca ortaya çıkarıyor.

Bu suni feminist hareket, destekçileri eliyle, Trump’taki cinsiyetçiliği veya Netanyahu’daki şiddeti eleştirmek için öne çıkartılıyor, oysa bu eleştirilerin emperyalizmin genel politikasını etkileyecek bir gücü yok, söz konusu hükümetlerle ciddi bir çatışmaya girmiyor.

Neticede Demokratlar ve liberaller, yalnızca seçimlerde avantaj elde etmek için aşırı sağın gücünü zayıflatmak istediklerinde bu eleştiriler gündeme geliyor. Ne olursa olsun bu suni hareket, emperyalizmin bir piyonundan başka bir şey değil.

Kadınların ezildiğini söyleyen sloganlar, bilhassa Avrupalı ve Amerikalı büyük bankacıların ve kapitalistlerin senaryosuna harfiyen uyuyor. Aynı durum, siyahilerin, eşcinsellerin, yerli halkların, göçmenlerin ve çeşitli “azınlıkların” ezilmesiyle ilgili demagoji için de geçerli.

Trump’ın cinsiyetçiliğine karşı gösteri düzenleyen propaganda aygıtının, ABD başkanının önderliğindeki emperyalist saldırıları tümden desteklediğini görmek gerekiyor. CNN, BBC, DW ve Rede Globo’nun Venezuela cumhurbaşkanının eşi ve milletvekili Cilia Flores’in Nicolás Maduro ile birlikte kaçırılmasını kınadığını gören, duyan oldu mu?

İran’ın güneyindeki Minab'da, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki bir üsten fırlatılan ABD füzesi ile en az 150 kız çocuğunun katledilmesinden daha büyük bir kadın zulmü var mı?

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında öldürülen 1300’den fazla insanın kaçı kadındı?

İran’a yönelik emperyalist saldırganlık, ABD’de üretilen feminist demagoji endüstrisi tarafından destekleniyor. Bunun bir kısmı, Gazze’deki İsrail soykırımını bile eleştirdi, ancak bunu sadece küçük burjuvazinin çoğunluğunun körlüğü sayesinde hâlâ koruyabildiği azıcık itibarını kaybetmemek için yaptı. Oysa yaklaşık 15.000 Filistinli kadının yok edilmesinden sorumlu rejim, terörist İsrail rejimi, ABD ile birlikte İran’a saldırdığı andan itibaren, Jeffrey Epstein’in arkadaşları, birdenbire İranlı kadınların kurtarıcılarına dönüştüler.



Elbette, sahte haberlere karşı bu kusursuz savaşçıların hiçbiri, İran’ın Ortadoğu’nun en ilerici ülkelerinden biri olduğunu, kadınların komşu ülkelerin çoğunda sahip olmadıkları haklara kavuştuğunu, yüksek öğrenime, iş piyasasına, boş zamana ve Körfez’in başka hiçbir ülkesinde bulunmayan şekillerde giyinme özgürlüğüne geniş erişime sahip olduklarını söylemeyecekler. Bu haklar 1979 Devrimi ile kazanılmıştır.

Emperyalistlerin asla kabul etmediği şey, İran’ın, kendilerini kadınların kurtarıcıları olarak gösteren aynı güçler tarafından dünyanın ezici çoğunluğuna dayatılan kölelikten kurtaran bir devrim gerçekleştirmiş olmasıdır. Bu köle sahiplerinin sürekli saldırıları karşısında, bu devrim daha da güçlendi, öyle ki, şu anda on yıllar boyunca maruz kaldığı tüm provokasyonların, tehditlerin ve saldırıların bedelini fazlasıyla ödetmektedir.

Devrim Muhafızları’nın eylemlerinin modern tarihte eşi benzeri yok. ABD ve NATO askeri üslerini, elçiliklerini ve diğer tesislerini yok ederek veya onlara ağır hasar vererek, bu üslerin en büyüğünü (Filistin’den çalınan ve “İsrail” olarak adlandırılan toprakları) bombalayarak İran, Ortadoğu’daki emperyalist varlığa muazzam bir darbe indiriyor.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Seyyid Hatibzade, “Amerikan varlığının Körfez’de sona erdirilmesinden başka seçeneğimiz yok” dedi. Bu sözler, İran’ın savaşının sadece saldırgan güçlere karşı kesin bir bağımsızlık savaşı olmadığına dair inancı dile döküyorlar. ki bağımsızlık ülküsü bile tek başına savaşın meşru bir gerekçesiydi. Bu, daha da kutsal bir savaş: tüm bölgeyi ABD ve diğer emperyalist güçlerin sömürgeci egemenliğinden kurtarmak için yürütülüyor. Bu güçler, sadece bölgenin petrolünü ve doğal kaynaklarını yağmalamak, küresel kapitalist sistemin damarlarından birini kontrol etmek için oradalar.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren, bu halkların yağmalanmasını garanti altına almak için emperyalist güçler, ABD ve Avrupa emperyalizminden gelen tam siyasi, diplomatik ve ekonomik destek, eğitim ve silah yardımıyla halkları kontrol altına alacak kukla diktatörlükler kurdular. Hatta bu ülkelerin birçoğunu yapay olarak yarattılar.

Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, Umman, Yemen, Ürdün, Lübnan, Suriye, Filistin Yönetimi ve elbette İsrail rejimleri, yalnızca ABD ve NATO’nun güçlü askeri varlığı sayesinde iktidarda kalmaktadır. Bu varlık olmasaydı, asla var olamazlardı. Bu ülkelerin çoğunun hükümetleri, siyasi hakların ve demokratik özgürlüklerin bulunmadığı, kadınların en derin karanlıkta yaşadığı monarşiler veya askeri diktatörlüklerdir. Bu aşamada, elbette, “ilerici” demagoji, tek kelime etmeyecektir, ancak İranlı kadınların Suudi kadınlardan daha fazla ezildiğine inanmak zordur.

İran, bu ülkelerdeki emperyalist tesisleri hedef alarak, halkları üzerindeki sömürgeci egemenliğin temellerini sarsıyor. Bu, yalnızca ABD’nin askeri varlığını değil, aynı zamanda zenginliklerini daha rahat sömürmek için yaratılan kukla rejimleri de zayıflatıyor. İran, emperyalizmi kovdukça, bu yapay ve baskıcı rejimler, giderek daha kırılgan hale geliyorlar.

Bu rejimlerin zayıflaması, halkları üzerindeki sömürünün zayıflaması anlamına geliyor. İran’ın emperyalizmi kovması, bu baskı sisteminin tamamının, özellikle de rejimlerin kendilerinin çöküşünün yolunu açıyor.

Yakında tüm Ortadoğu halkları, İran İslam Cumhuriyeti’ne selam duracak. İranlı kadınların örneğini takip ederek kadınlar, her zamankinden daha özgür olacaklar.

Eduardo Vasco
9 Mart 2026
Kaynak

,

İsrail’in Cinleri Tepesinde


Alın size ikilem. Dünyanın dört bir yanındaki borsalar, İran’a yönelik saldırıya endişeyle tepki verirken, Tel Aviv Borsası patlama yaşıyor. Bir ikilem daha: Bölgedeki milyonlarca insan, ABD-İsrail’in yürüttüğü askeri operasyondan ve sonuçlarından korkarken, İsrail toplumu sevinç içinde. Son anketlere göre, Yahudi nüfusunun yüzde 93’ü savaşı destekliyor. Yedioth Ahronoth gazetesinde bir gazeteci, bu coşkulu havayı şu şekilde aktarıyor:

“Biz, o korkunç İran ahtapotundan kurtulurken, ben sokakta yürüyorum, dükkânlar açık, Wolt kuryeleri, İsrail vatandaşlarına suşi, şavurma ve aşırı pahalı çikolatalı kekler teslim etmek için koşturuyor, insanlar parkta koşuyorlar, evimde elektrik, sıcak su ve internet var. Pilates stüdyosu açık ve İsrail borsası rekorlar kırıyor. Tam şu anda, tepemde, ovalarda, Hava Kuvvetleri’ne bağlı savaş uçakları başka bir sorti için havalanıyor. [...] Devrim Muhafızları’nda orta rütbeli bir subayın evini inanılmaz bir hassasiyetle imha ediyorlar.

Devletin kuruluşundan bu yana yaşanan en kritik savaş bu muymuş? Tam da bu, çünkü İsrail Devleti, açıklanamayan bir mucize.”

Yazar devamında, İsrail’in başarısını Netenyahu’nun büyük liderliğine, halkının olağanüstü niteliklerine ve ilahi yardıma borçlu olduğunu öne sürüyor. Israel Hayom gazetesinin önde gelen gazetecilerinden biri de İsrail Başbakanı’na yönelik bir başka şovenist övgüyü dile getiriyor. Netenyahu’nun eleştirmenleri bile, düşmanı sürekli olarak yok etmesinde, Hamas’a, ardından Hizbullah’a, şimdi de İran’a karşı yürüttüğü topyekûn savaşta, ayrıca, Trump’ın mollalarla müzakere etme ve Gazze için bir barış planı geliştirme yönündeki aptalca girişimlerini engellemesinde “sabır, kurnazlık, kararlılık ve sarsılmaz bir odaklanma becerisi”ne sahip olduğunu kabul etmek zorunda kalıyorlar.

Strateji, kesinlikle birbiri ardına gelen şok ve dehşet yaratma amaçlı harekâtlardan oluşuyor gibi görünüyor. Şu anda hedefte İran var, ancak mesaj, tüm Ortadoğu devletlerine veriliyor: “İsrail’in bölgesel hegemonyaya veya Filistin’de etnik temizliğe yönelik girişimine karşı çıkma cüretinde bulunmayın.” Hegemonya tesis edilirse İsrail, ihtiyaç duyduğu dokunulmazlığa zaten kavuşacak: tarihçi Benny Morris, 1948’de Ben Gurion’u tüm Filistinlileri sınır dışı etmediği için eleştiren açıklamasında dile getirilen hata düzeltiliyor. Bezalel Smotriç’in 2021’de İsrail meclisindeki Filistinli üyelere dediği gibi, “buradasınız, çünkü Ben Gurion işini bitirmedi.” Hükümetin ve genel olarak siyasi elitin gözünde, işi bitirmenin vakti gelmiş gibi görünüyor.

Bu, devlet öncesi Siyonist stratejiden, ardından gizli operasyonlar ve kripto-diplomasi üzerine kurulu bölge politikasından bir kopuşu işaret ediyor. Bana sık sık mevcut savaşın Yinon Planı olarak bilinen şeyi uygulamayı amaçlayıp amaçlamadığı soruluyor. Oded Yinon, Şaron’un danışmanıydı. 1982’de Arap dünyasında böl ve yönet stratejisini özetleyen bir makalenin yazarlarından biriydi. Mezhepçiliğin İsrail’in ekmeğine yağ sürdüğünü, onun teşvik edilmesi gerektiğini söylüyordu. Bu, Şaron’un Gazze’deki İslamcı güçleri cesaretlendirmek de dâhil olmak üzere, Filistin direnişinin saflarında bölünme yaratmaya çalıştığı dönemde gündeme gelmiş bir fikirdi. Bu girişim başarısız olunca, Şaron, Lübnan’daki Filistin Kurtuluş Örgütü’ne doğrudan saldırdı. Bu saldırı, İsrail’de stratejik bir hata olarak görülüp genel anlamda eleştirildi.

İran’a yönelik hava bombardımanını desteklemek amacıyla, Irak’tan Kürtlerin ülkeyi karadan işgal etme girişimine katkı sunulacağına dair haberler, bu taktiklerin halen daha yürürlükte olduğunu teyit ediyormuş gibi görünebilir. Ancak durum böyle değil. Eski strateji, bugünkü kadar aleni değildi: diğer devletlerin iç siyasetine yönelik gizli müdahale, övünülecek bir politika değildi, ama bu politikanın, bölgeyi savaşa sürüklemek gibi bir amacı yoktu.

Görünüşe göre, bu bahsini ettiğimiz tarz, artık İsrail devletinin çalışma biçimi değil. İşin tuhaf yanı, burada İsrail’in tam da şarkiyatçıların İslam Cumhuriyeti’ne yönelik, doğru olmayan yaklaşımı üzerinden eleştirilmesi gerekiyor. İsrail, “Batılı” rasyonel ve hümanist bir siyaset yaklaşımına göre değil, bağnaz bir ideolojiye göre hareket eden bir güçtür.

Mevcut İsrail stratejisini belirleyenler, bunun kökenlerinin mesihçi Siyonizm öğretisine dayandığını, mevcut savaşı bu öğretinin ilahi müdahaleyle gerçekleşmesi olarak gördüklerini açıkça dile getiriyorlar. Netenyahu, müttefiklerinden daha az ideolojik olabilir, asıl derdi, dar bir yaklaşım üzerinden, kendi siyasi bekası olabilir, ancak kendisinin stratejik bir deha ve Tanrı’nın elçisi olarak yüceltilmesine dönük sözlere onay verdiğine hiç şüphe yok.

Bu kampa göre, İsrail toplumunun kendisinin çok daha teokratik hale gelmesi gerekiyor. Smotriç, henüz “İsrail’in henüz kohenlerin, din adamları sınıfının devleti olmadığını, ancak gene de kutsap kitap tefsirine göre uygulanan Halakha kanununa doğru ilerlediğini” üzülerek dile getiriyor: “İsrail Devleti, Yahudi halkının ülkesi, Tanrı’nın izniyle, Kral Davut ve Kral Süleyman zamanlarındaki gibi işleyecektir” diyor. Hükümetin ülke içine yönelik uyguladığı kanunların büyük bir kısmı, bu amaca hizmet edecek şekilde hazırlanmıştır. Ayrıca bu düzlemin oluşabilmesi için Filistin sorununun çözülmesi gerekiyor. Gazze, bu noktada model teşkil ediyor. Smotriç, şunları söylüyor: “Yarım yamalak önlemlerin vakti geçti. Refah, Deyrü’l-Belah, Nusira tümüyle yok edilmeli. ‘Amalek’in semanın altında kalan tüm hatırasını sileceksiniz. Şu semanın altında onlara yer yok.”

Ekim 2024’te aynı Smotriç, “her nesil, tarihi yeni bir yola sokma, dünyadaki güç dengesini değiştirme ve geleceği yeniden şekillendirme fırsatını yakalar. Yakında yeni ve daha iyi bir Ortadoğu’ya yol açacak, kader tayin edici kararlar almak zorunda kalacağız” diyordu. Çoğu Batılı siyasi yorumcu, İslamcılar tarafından yapılmadığı sürece, mesihçi açıklamaları siyasetle ilişkilendirmezler. Oysa bunlar, boş sözler değil. İşittiğimiz şey, hem siyasi hem de askeri kurumlara hâkim olan, medyadaki mevcut coşkunun ve koşulsuz desteğin temelini teşkil eden bir dünya görüşüdür.

İran’a karşı savaş, Mossad ve akademi çevrelerinde olduğu gibi, siyasete daha seküler ve iddia edildiğine göre daha rasyonel bir yaklaşım sergileyenler, ayrıca Ekim seçimlerinde Netenyahu’yu potansiyel olarak yenebilecek yegâne politikacılar olarak Avigdor Liberman ve Neftali Bennet tarafından da destekleniyor. Gerekçe olarak, bu insanlar, İsrail’in varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kaldığı için harekete geçmek zorunda kaldığını öne sürüyorlar. Bu iddia, Colin Powell’ın Irak işgalini BM'ye gerekçelendirmesi kadar inandırıcı. Daha da saçma olanı ise, Filistinlilerin haklarını sistematik olarak ihlal eden bir devletin insan hakları adına savaştığı argümanıdır.

Ekonomik açıdan bakıldığında, İsrail borsasındaki coşkuya rağmen, İsrail devletinin izlediği yol alabildiğine tartışmalı. Doğrudan harcamalar günde iki milyar şekel, dolaylı harcamalar ise beş ila altı milyar şekel civarında olup, ülke, büyük miktarda Amerikan mali yardımına muhtaç. Hükümetin mantığı, bunun ekonomik getirilerle dengeleneceği tespiti üzerine kurulu: İsrail’in ürettiği son teknoloji ürünü silahların savaş alanında sergilenmesiyle birlikte, silah satışlarından elde edilen ve hızla artan kârlara bel bağlanıyor. Ayrıca, İran’a ait petrol rezervleriyle, İsrail’in korumasına ihtiyaç duyduklarını anlayan Körfez ülkelerindeki rezervlere erişim imkânı üzerinde de duruluyor. Gelgelelim, bunun mali yükü telafi edeceğinin garantisi yok. Aynı durum, sağlık hizmetleri ve diğer sosyal öncelikler yerine yerleşim yerlerine ve Mesihçi Yahudiliğin teşvikine harcanan paralar için de geçerli.

İsrail’in uzun vadede stratejisini sürdürmekte zorlanmasının başka nedenleri de var. Geçmişte bu tür harekâtlar, zorluklarla karşılaştıkları anda terk edilmişti. Amerika’nın verdiği can kayıpları, bölgedeki diğer ülkelerden gelen baskı, ABD’deki kamuoyu, İran rejiminin potansiyel direnci ve Filistinlilerin devam eden direnişi, dengeleri değiştirebilir.

Geçmişteki girişimlere bakıldığında, Lübnan işgalinin kimseye faydası olmayacak. Ülke, bugün bizzat yürüttüğü savaşlarda elini güçlendiren, silah endüstrisi, çokuluslu şirketler, güçlü devletlerin megaloman liderleri, Hristiyan ve Yahudi Siyonist lobileri, küresel kuzeydeki çekingen hükümetler ve Ortadoğu’daki yozlaşmış Arap rejimlerinden oluşan küresel koalisyona fazlasıyla bağımlı halde. Kesin olan şu ki, bu fiyasko sona ermeden önce İsrail, İranlılara, Lübnanlılara ve Filistinlilere büyük acılar çektirecek.

Ilan Pappé
10 Mart 2026
Kaynak

11 Mart 2026

,

Emperyalizm İlerici Değildir


İmparatorluk, ölüm döşeğinde. Her hafta muktedir sınıfın yol açtığı, yeni felâketlere sebep olacak olaylara tanık olunuyor. Savaşın tozu dumanı her yanı sararken, bir şey giderek daha da netleşiyor: devlet kurumlarımızın her biri yozlaşmış durumda.

Bir zamanlar cumhuriyetçi ile demokratı ayıran yanılsamalar, ortadan kalktı. Müesses nizama bağlı isimler, o anlamsız sağ-sol ayrımını terk ettiler, giderek daha çok birlik içinde, imparatorluğun ölmekte olan canavarı için yalvarıyorlar.

Petrol için, diktatör için, demokrasi için, ABD’nin çıkarları için Venezuela’da savaş istiyorlar.

İnsan hakları için, özgürlük için, ABD’nin çıkarları için İran'da savaş istiyorlar.

Hegemonya için, statüko için, ABD’nin çıkarları için Küresel Ekonomik Savaş istiyorlar.

Ne yazık ki, bu ülkenin canına can katan ve adını taşıyan biz emekçi insanlarız, ama buna rağmen, ABD’nin çıkarları henüz bizim çıkarlarımızı dikkate almıyor. Şimdilik bu çıkarlar, tümüyle özel kişilere, finans kuruluşlarına ve uluslararası kurumlara ait.

Bu özel çıkarlar, şehirlerde, kırsal kesimde ve medyada, mavi vaizler ve kırmızı vaizler aracılığıyla savunuldu. Tüm bu vaizler, işçinin dikkatini dağıtmak ve kendi maddi çıkarlarından başka her şeyle aynı hizaya getirmek için dramatik bir kukla gösterisinde tilkiler ve kurtlar gibi davrandılar.

Ülkemizde, ABD vatandaşlarına tanınan tüm haklar, gündüz gözü elimizden alınıyor. Bu sırada, Demokratların çoğunlukta oldukları şehirlerdeki seçilmiş yetkililer, kendilerine bir ödül verilene dek hırsızı boş yere kınayan, can sıkmaktan gayrı bir işe yaramayan, havlayıp duran birer köpekten farksızlar.

Bu yetkililer, yabancı ülkelerin halklarının özgürlükleri adına konuşuyorlar, ancak ekonomilerine yaptırım uyguluyorlar, halklarını yoksullaştırıyorlar, liderlerini kaçırıp öldürüyorlar.

Bu yetkililer, şu anda direniş yanlısı. İran’da Mossad’ın yardımıyla isyanları kışkırtıyor, polisleri öldürüyor, camileri yakıyorlar, ancak Filistin halkına yönelik aktif soykırıma karşı direnişi eleştiriyorlar. Kendi ülkelerinin egemenliğini cesurca savunanların seslerini susturdular, bunun yerine, ABD’deki muktedir sınıfın söylemlerini, imgelerini ve resmi anlatısını güçlendiriyorlar.

Bu yetkililer, Trump yönetiminin kaba davranışlarını ve doğru kanallar aracılığıyla yönetme yeteneğini yüzeysel olarak eleştiriyorlar, ancak ABD’ye ait emperyalist sistemin amaç ve eylemlerine açıkça karşı çıkmıyorlar. “Adil yargılama”, “kongre denetimi” ve “reform” gibi kutsal tabirleri sadakatle anıyorlar, ancak görünüşe göre bunların hiçbir faydası olmuyor.

Desantis, Küba’yı yıkacak faaliyetlere; Rubio, Venezuela’yı yıkacak faaliyetlere, Eskamani, İran’ı yıkacak faaliyetlere destek veriyor. Maxwell ise kolluk kuvvetlerinin gücünü ve dünya çapındaki çatışmaları savunuyor. Ve hepsi de İsrail’i destekliyor.

Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, milyarderlerden oluşan uluslararası bir pedofil çetesinin üyesi.

Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, yabancı bir terörist devlet tarafından finanse ediliyor ve onun tehditleriyle dize getiriliyor.

Demokrat ve Cumhuriyetçi düzenin halk nezdinde bir kıymeti yok. Muktedir sınıfın iki tarafı arasında yaşanan bu karşılıklı atışma, ABD halkının sistemdeki içsel çelişkilere yönelik dikkatini başka yönlere yönlendirmeye yetmiyor.

Bu gebermekte olan canavarı acılarından kurtarmalıyız.

Şirket yanlısı müesses nizam, kâr amacı gütmeyen kuruluşların teşkil ettiği karmaşık ağ aracılığıyla yüzüne güvenilirlik maskesi takıyor. Rockefeller ve Ford’un nüfuzu, kırmızı veya maviye boyanmış, milyonlarca fon, proje ve kampanya aracılığıyla yayılmıştır. Milyarderlerin hayırseverliği, muktedir sınıfın döngüsel ekonomisi olarak işlev görür. CEO’lar, yönetim kurulu başkanları ve politikacılardan oluşan bir zemin bu. Bu STK’lar hadlerini aşmazlar, yoldan şaşmazlar, halkın en acil ihtiyaçlarını gidermek için yetersiz hizmetler sunarlar. Düşünce kuruluşları ve aktivist grupları, seçim kampanyaları, uyumlu kontrollü muhalefete fon sağlama ve “Krallara Hayır” eylemleri gibi usulüne uygun olarak izin verilen gösteriler aracılığıyla hoşnutsuzluğu ve devrimci enerjiyi sisteme geri aktarır. Bu gayri resmi “hükümet dışı” kurumlar, iki partili oligarşik yapının hizmetkârları gibi hareket ederler. Daha fazla zaman ve yetenek, bu cazibenin anlamsızlığına harcanmadan önce, bu değişim zokasından uzak durmalıyız. Artık bahanelere, kayıplara tahammülümüz yok. Boynumuza basacak asker botlarına karşı koymak için gerçek güce yatırım yapmalıyız.

O botlar şehrinize geliyor. Zaten oradalar. Bu yetkililer, halkın hoşnutsuzluğu kendilerinin başa çıkamayacağı düzeye çıkmasın diye milyonlarca dolarlık belediye fonunu devreye soktular. İster gizli olsunlar ister olmasınlar, kolluk kuvvetleri, belediye yatırımlarının büyük çoğunluğundan faydalanmaya devam edecek. Şehir idaresine, eyalet yönetimine ve merkezi devlete bağlı kolluk kuvvetleri, her daim müesses nizama bağlı görevlilerle işbirliği içinde hareket edecek. Bu nedenle, ICE’ı veya devlet şiddetini ve gözetimini kınayıp eleştirseler de, bu statükoyu korumak ve kurulu düzeni iktidarda tutmak konusunda birleşmişlerdir. Müesses nizam, zaman kolluk kuvvetlerini her zaman destekleyecektir.

Demokratlar, George Floyd’un linç edilmesine yönelik haklı öfkeyi, artırılmış polis bütçeleri ve vücut kameralarının kabulüne dönüştürmeyi başardılar. Şimdi hepimizin elinde geriye, bu dehşet verici olaylara dair kişisel bir bakış açısı kaldı. Klasik faşist şok ve dehşet taktiğidir bu. Yıllarca süren ve her gün avcunuzun içine kadar ulaşan o korkunç Filistin soykırımının iki parti tarafından da desteklenmesinin ardından, bu sisteme sadık kalmanızı bekliyorlar. Şimdi, bu hasta, insanlık dışı sistemden kabul etmemiz beklenen iğrenç kötülüğün sınırının olmadığını görüyoruz. Savaş suçlularını eyaletimize, şehirlerimize kabul edecekler. Onları, güçlerini bize karşı kullanmak üzere, soykırım taktikleri konusunda eğitecekler.

Halk, bu zulmü daha fazla kabul etmeyecek. ABD yönetiminin ve küresel nüfuzunun her damarında ve organında açıkça görülen ahlaksızlığın derinliğini hep birlikte gördük. Bu hasta pedofil elitler, ABD halkını avladılar, ülkemizi aşağılayıcı bir duruma sürüklediler. Bunu kabul edemeyiz.

O liberal maske faşizmin yüzünden düştükçe, bu durum, her geçen gün daha da belirginleşiyor. Müesses nizam; reform, savaşsızlık ve ekonomik refah vaat ediyor, ancak devletin haydutları, sokaklarda infazlara devam ediyor, her siyasetçi, savaş çağrısında bulunuyor ve halk, kendilerinden ne kadar çok şeyin çalındığını anlamaya başlıyor.

Emperyalizm, ev sahibi ülke de dâhil olmak üzere, ulusları yutar. Epstein rejimi, milyarder elitler, şirket yanlısı, iki partili oligarşik yapı, müesses nizam... bunların hepsi, sermaye, nüfuz ve kendi çıkarlarının belirgin bir farkındalığıyla birleşmiş bir sınıfı ifade etmektedir.

Bir ülkenin ekonomisine ve politikasına sızarlar, kendi pozisyonlarını pazarlamak ve söylemi yönlendirmek için politikacıları ve medya markalarını satın alırlar. BBC / Breitbart / New York Times / FOX / CNN / MSNBC / Guardian / Washington Post... hepsi aynı şeydir ve muktedir sınıfın iç içe geçmiş anlatılarını yönetirler. Bu sınıf, nihayetinde ulusötesi bir sınıftır. Uygun bayraklar kullanabilirler, ancak sadakatleri, milliyetleri, halkları yoktur. Güney Afrika’da, Arjantin’de, İsrail’de veya ABD’de doğmuş olmaları fark etmez. Bir gün savaş suçlusu veya televizyon yıldızı olabilirler, ertesi gün CEO veya başkan olabilirler.

Onların ortak çabası, kendi sınıf bilincimizin gelişimini baltalama amacını güder. Tarih, bu çabanın şiddet içerdiğini ancak sonuçsuz kaldığını kanıtlamıştır.

Şimdi ayrım, artık aleni. Bir halk var, bir de milyarderlerin egemenliği. Bu hasta sistemin çıkarları, asla halkın çıkarlarıyla örtüşemez. Demokratlar veya Cumhuriyetçiler, Sol veya Sağ, bunlar birer yanılsama. Bu yozlaşmış sistemle herhangi bir ittifak, geniş işçi kitlelerinin çıkarlarına ihanettir.

Bugün Trump’ı destekleyen herkes, ancak akıl sağlığını yitirmiş, yaklaşan savaş ve ekonomik çöküş gerçekleri karşısında şaşkına dönmüş olabilir. Demokratları destekleyen herkes, ne kadar ilerici görünürlerse görünsünler, düşman, aldatıcı, gerici olarak nitelendirilir. Başka türlü nasıl olabilir ki? Kanıtlar bu kadar açık, bu kadar gerçek olamazdı. Yönetimler arasındaki emperyalist süreklilik ve bu ülkedeki uyumlu muhalefetin mutlak beceriksizliği, hiç bu kadar açık olmamıştı.

Gelecek bize, emekçi halka aittir. Halkın iradesi, tarihin akışı gibi amansızdır ve bu imparatorluk da ezici ağırlığı altında yıkılacaktır. Çıkarlarımız, bu çökmüş, kötü, hilekâr, müesses nizamın canavarların çıkarlarıyla asla yan yana düşmeyecek. Onlara kayıtsız şartsız karşıyız. Pedofillerle hiçbir uzlaşma yapılamaz; bu çürüyen sistem düzeltilemez. Mevcut iktidar yapısını değiştirmek için ona bel bağlamaya devam edemeyiz. Halkımıza güvenmeliyiz. Bize öğretilen yanıltıcı farklılıklara rağmen birbirimize güvenmeliyiz. Ülkemizi işgal eden ve özgürlüklerimizi çalan bu manipülatif, soykırımcı, pedofil seçkinlere karşı bir ulus olarak birleşmeliyiz. Birbirimizi desteklemek, kendimizi korumak ve ihtiyaçlarımızı karşılayacak kapasiteyi oluşturmak için birleşmeliyiz ki, üzerimize dayatılan bu kargaşa döneminden sağ çıkabilelim.

Hep birlikte, onların şedit pençelerini kıracağız.

Devrimci Eğitim ve Eylem Birliği
18 Şubat 2026
Kaynak

,

Yaşamak Direnmektir



“Direniş, toplumsal bir varlık olarak insanın kendisini yeniden üretme sürecinin temelidir.”

Bu söz, bilim insanı Ali Kadri’ye ait, ancak bu, sadece akademik bir fikir değil, imparatorluğun şiddetine ve zulmüne maruz kalan herkes için somut bir gerçekliktir.

Devrimci siyasi tutsak George Jackson’ın dediği gibi: “Hayat devrimdir, eğer onun gereklerini okuyup uygulamaya koymazsak, dünya ölüp gidecek.”

Direniş de devrim de hayatın ta kendisidir: Bu, dünya genelinde süren anti-emperyalist mücadelenin maddi ve manevi gerçekliğidir.

İmam Hüseyin’in Kerbela’da Yezid’e karşı savaşırken şehit olmasına dayanan Şii direniş anlayışı, materyalist anlayışın bir adım ötesine geçer:

“Günümüzde yaşayan en önemli Şii âlimlerden biri olan Şeyh Muhammed Ali Şimali, en yüce insan hakkının yaşam değil, onur olduğunu söylüyor. Devamında şu soruyu soruyor: ‘Eğer hayattasınız ama aşağılanıyorsanız, küçük düşürülüyorsanız, insanlık dışı muamele görüyorsanız, o hayatın değeri nedir?’

Bu görüşünü Hadîd suresi 25. ayet üzerinden temellendiriyor. Her peygamberin görevi, adaletti. Onur, doğrudan adalet mündemiçtir. Âdil olmak, insanlara onura layıklarmış gibi davranmaktır. Önce hayat değil, onur.

Şimali, Kerbela’yı bu şekilde yorumluyor. İmam Hüseyin, Yezid’e boyun eğdiği takdirde yaşayabileceğini biliyordu. Huzur içinde ibadet edebilirdi. Ancak ibadetle geçecek onursuz bir hayatın, zalim birine teslim olmanın hiçbir değeri yoktu.

Hüseyin, bunu şu şekilde ifade etmişti: ‘Ölüm, şerefini kaybetmekten evladır. Şerefini kaybetmekse cehenneme gitmekten evladır.’

İran... Bir ülke, medeniyet, bir fikir. Bugün insanlık onuru için savaşıyor. İmam Humeyni’nin vizyonu buydu. Devrim, o onur içindi. Bu yüzden İran, her Batılı analist teslim olması gerektiğini söylerken, teslim olmuyor. İran, topraklarına bombalar düştüğünde, İslam Cumhuriyeti, ‘Nasıl hayatta kalacağız?’ değil, ‘Bu zilleti nasıl reddedeceğiz?’ sorusunu soruyor. Bunlar farklı sorular. Farklı şekilde cevaplanıyorlar.”[1]

Filistinli, Lübnanlı, İranlı anneler, oğullarını ölüm sevdikleri için savaşa göndermezler. Hayır, onlar hayatı severler. Direnişin yaşam için bir ön koşul olduğunu, direnişi bıraktığımızda hepimizi bekleyen kaderin, şehitlik bile olsa, direnişin sonuçlarından çok daha kötü olduğunu anlarlar.

Direniş, sadece tüfek veya füze ateşleme eylemi olarak anlaşılamaz. Direniş savaşçılarını besleyen ve çoğaltan, takip edildiklerinde onları saklayan, topraklarını terk etmeyen, düşmanla işbirliğini reddeden, direnişin devamlılığı için toplumsal temeli oluşturan topluluktur.

Ekim 2022’de, Batı Şeria’daki bir mülteci kampında yüzlerce gencin, kel olan Filistinli savaşçı Uday Tamimi’yi takip eden İsrail işgal güçlerini şaşırtmak için saçlarını kazımıştı.

Perşembe günü aşiretlerin yakalanması için ödül teklif etmesinin ardından, yüzlerce Iraklı çocuk ve aile, düşürüldüğü iddia edilen bir ABD pilotunu aramaya çıktı. Cumartesi sabahı erken saatlerde Lübnan’ın doğusundaki Bekaa’da, kadınlar da dâhil olmak üzere, tüm köyler, paraşütçüleriyle pusu kurmaya çalışan İsrail işgal güçlerine bağlı askerlere karşı silahlandı. Bugünün sabahında, erken saatlerinde bir başka pusu girişimini daha engelledi.

Her gece, bombalar yağmasına rağmen milyonlarca İranlı, sokaklarda gösteri yapıyor.

Bu halk direnişin beşiği, direnişin halktan ayrı bir varlık olarak asla görülememesinin sebebi.

Mao’nun dediği gibi, “Gerilla, halkın içinde denizde yüzen balık gibi hareket eder.”

Düşmanın savaş alanında topyekûn soykırım yapmasının nedeni de budur. Zira düşman, gerillaları askeri olarak yenemediğinde, direnişin halk denilen beşiğini tümüyle yok etmeye çalışırlar. Ancak yaptıkları, bugüne dek daha fazla özgürlük savaşçısının doğmasına neden olmaktan başka bir işe yaramadı.

Bu halk beşiği sayesinde, emperyalist güçler yeryüzünü yakıp kavururken, gökyüzünü alev alev yakarken, bulutlardan ölüm yağdırırken bile, direniş, Gazze tünellerinde, Lübnan dağlarında, Yemen denizinde, Irak çöllerinde ve İran şehirlerinde yenilmeden yoluna devam ediyor.

Calla Walsh
9 Mart 2026
Kaynak

Dipnot:
[1] Iran’s Amazing, “Dignity”, 5 Mart 2026, X.

10 Mart 2026

,

Kapsamlı Kurtuluş İçin Devrimci Bildirgeye Doğru



Batı’dan alınacak onayı öncelikli görmeye, uzlaşmacı çerçeveleri desteklemeye ve direniş stratejisini eskimiş olarak görmeye son vermenin vakti geldi. Bunun yerine, kitlelerin özgürlük için verdikleri sebatkâr mücadelede onlarla birlikte olmalıyız.

Gassân Ebu Sitte, Suphi Suphi, Vissam Fakavi, Salah Hammuri gibi isimler de dâhil olmak üzere Filistinli ve Arap düşünce liderlerinin açıklaması.

* * *

 

Küresel Güney’deki kurtuluş hareketleri, sömürgeleştirilmiş halkların bakış açısını yansıtan yeni siyaset dillerini oluşturuyorlar.

Amílcar Cabral, aydınların ve eğitimli elitin oynadığı rolü halk devrimlerinin kalbindeki kritik bir zaaf olarak tanımlayan liderlerden biriydi.

Cabral’ın uyarısı, Filistin ve Arap bağlamında, acımasız ve benzeri görülmemiş bir soykırımın halktan yaygın bir sessizlik ve ihanetle karşılanmasının, birçok Arap ve Müslüman rejimin suç ortaklığıyla sonuçlanmasının ardından, hızla gündeme geliyor. “İşlevsel” aydınlar arasında, direnişin siperlerini terk edip liberalizm ve neoliberalizmin salonlarıyla doluşmak, kitlelerin organik mücadelesinden geri çekilip sömürgeci merkez içindeki akademik taklitçiliği tercih etmek yönüde bir eğilim açığa çıkmıştır.

Arap aydınları, bilhassa Filistinli aydınlar, tarihten kök alan ulusal rollerini ancak gerçek direnişin birincil kaynağı ve nihai hedefi olan kitlelerle organik bir uyum içinde olmak suretiyle yerine getirebilirler. Aydınlar, son gerçekleşen imha savaşları sırasında gösterdikleri sebat ve fedakârlık örnekleri, çağdaş tarihte nadiren eşine rastlanan kitlelerin muazzam potansiyel enerjisini ve ahlaki şartlara bağlılığını örgütlemeye ve yönlendirmeye çaba harcamalıdırlar.

Bazı aydınlar, uzlaşmacı ve yenilgici çerçeveleri normalleştirirken, Batı yanlısı yaklaşımları teşvik etmeye çalışmışlardır. Silahlı mücadeleyi özgürleştirici niteliğinden arındırmak ve onu usul veya güvenlik meselesi olarak yeniden tanımlamak için, doğru terim olan “silahsızlanma” yerine “silah düzenlemesi” gibi terimler kullanmışlardır.

Bu durum, emperyalist veya Siyonist kontrol dışında tutulan her türlü silahı tehdit olarak nitelendiren Oslo Yönetimi’nin “güvenlik kaosu” söylemini yankılıyor. Silahlar, halk direnişinin alanından uluslararası yükümlülüklerle bağlı bürokratik kurumların kucağına devredildi. Bu, silahları fiilen evcilleştiriyor, direnişteki rollerini etkisiz hale getiriyor; bu da bize daha önce teslimiyet koşullarında yaşananları anımsatıyor.

Bu tür hamleler, daha geniş bir stratejinin parçası olarak gündeme geliyorlar. “Silah düzenlemesi”ni destekleyenler, direniş için kapsamlı bir stratejik çerçeve oluşturmakta her zaman başarısız oluyorlar. Küresel dayanışma, sahadaki mücadeleye alternatif olarak öne sürülüyor. Direnişin öldüğü ilan ediliyor ve Filistin halkı, on yıllardır vaat edilen ancak asla gerçekleşmeyen o küresel uyanışı bekleyen pasif kurbanlar olarak görülüyor. Bu adımlar, gerçekliğin tersine çevrilmesini ifade ediyor: Sahadaki direniş, asli güçtür, dayanışma onun ardından gelir. Direnişi dayanışmayla ikame etmek, halkın eylemliliğini baltalar, sayısız fedakârlıkta dökülen kanı hiçe sayar.

Özünde, bu eğilim, Filistin ve Arap direnişini Batı ve Siyonist teşekkül tarafından kabul edilebilir görülen biçimlerle sınırlandırmayı amaçlayan bağımlılık sistemleriyle ve liberal çerçevelerle örtüşmektedir. Mücadeleyi müzakere yoluyla çözülmesi gereken bir insan hakları sorunu olarak yeniden çerçevelendirir, silahsızlanmayı ve teslimiyeti “silah düzenlemesi” kisvesi altında düşünsel-teorik pozisyonlar olarak yeniden tanımlar. Bu tür anlatılar, insani krizleri istismar ederken, siyasi tasfiyeyi teşvik eder, kültürel elitleri sömürgeci baskının yapısal doğasıyla yüzleşmekten muaf tutar.

On yıllardır bazı Arap rejimleri, Filistin direnişini “terörizm” olarak damgaladılar. Bugün bazı aydınlar da bu görüşü tekrarlayarak, Gazze’nin çektiği acılardan istifade edip tarihi çatışmanın sona erdiğini, Filistinlilerin yenilgiyi kabul etmesi gerektiğini söylüyorlar. Dökülen kana saygı, ulusal projeye sadık kalmamızı ve halkın sebatını pekiştirmek için elimizden gelen her şeyi yapmamızı talep ediyor, onu yüzüstü bırakmamızı değil. Siyonizmin yerleşimci sömürgeciliği, direnişi ve kitlelerin desteğini tüketmeye bel bağlayarak, nihai çözüm stratejisini sürdürmeye devam ediyor. Bu tür yenilgici tezlerin savunulması, en çok da siyasi ve kültürel sebata ihtiyaç duyduğumuz anda bu stratejiyi ideolojik olarak güçlendiriyor.

Son dönemdeki çıkartılan yayınlar, düzenlenen konferanslar ve kaleme alınan çalışmalar, Siyonist teşekkülün soykırımcı ve yerleşimci-sömürgeci doğasını, Arap rejimleriyle olan bağlantılarını kavrayamamıştır. Anahtar terimler yanlış kullanılarak, yüzeysel ve yanıltıcı bir söylem üretilmiştir. Bu sesler, ulusal özlemleri egemen güçlerin hizmetinde yeniden şekillendirmek için tasarlanmış, dayatılmış bir ideolojik yapı olan “yeni bir çağdayız” söylemini teorize ederek, kültürel gerileme ile siyasi başarısızlık arasındaki yakın bağlantıyı vurgulamaktadır.

Bu “Ertesi Gün" düşüncesi, derin varoluşsal öneme sahip kavramların çarpıtılmasına dayanır ve onları yapay, sığ bağlamlara kapatır. Siyasi çöküş, kaçınılmaz olarak düşünsel ve kültürel gerilemeye yol açar; bu, Küresel Güney’deki kurtuluş hareketlerinde aşina olduğumuz bilindik bir kalıptır. Sömürgecilik ve soykırım ile ilgili karşılaştırmalı çalışmalar, direnişe düşman gündemlere hizmet edecek şekilde tahrif edilir, bu da teorik netliği elzem kılar.

Bu yazılar, kültürel bir gerilemeden daha fazlasını ortaya koyuyorlar. Siyonizmin, Amerika’nın ve itaatkâr Arap yönetimlerinin dikte ettikleri geleceğe yönelik düzenlemeleri haklı çıkarmak için direniş hareketlerinin ölüm ilanını yazmaya çalışmak, aslında Arap aydınlarının ve savundukları kültürel akımların ölüm çanlarını çalmak anlamına geliyor. Karşı karşıya olduğumuz şey, kapsamlı bir teslimiyet ve parçalama pratiğidir.

Filistinli aydınların ve siyasetçilerin sıklıkla kullandıkları “ırk ayrımcılığı” terimi, en iyi ihtimalle, yüzeysel bir anlayışla ele alınıyor. Bu, yeni bir şey değil, hatta eski bir ABD başkanı bile bu terimi kullandı. Teşhis olarak yararlı olsa da, bu tanım, sınırlı, kısmi ve potansiyel olarak yanıltıcıdır. Yeryüzünde tanık olduğumuz birçok yerleşimci-sömürgeci rejim, ayrımcılık uygulamıştır. Ancak birçok uzmanın da hemfikir olduğu üzere, Siyonist projeyi tanımlayan kitlesel imha mantığına bu rejimlerde rastlanmamaktadır.

Siyonist yerleşimci-sömürgeciliğinin yarattığı varoluşsal tehdit, yalnızca ayrımcılık uygulamasıyla değil, temelde soykırımcı yapısıyla ilgilidir. Karşımızda duran, Güney Afrika’daki ırk ayırmcısı rejiminin bir kopyası değildir, bu anlamda, Güney Afrika'yı model olarak göstermek yanıltıcıdır. Ayrımcı sistemler, Kuzey Amerika’dan Avustralya’ya kadar birçok yerde görülmüştür. Siyonizmi ayıran şey, ondaki yapısal yok etme mekanizmalarıdır. Çatışmayı bir tür ırk ayrımcısı rejime indirgediğimizde, bu gerçeği göz ardı eder, alakasız tarihsel bağlamlara dayalı çözümlerin öne sürülmesi riskiyle karşı karşıya kalırız.

Siyonizme ırk ayrımcılığı penceresinden baktığımızda, elimizdeki sonucu gerçeklikten ve tarihten kopartır, Güney Afrika’daki üç yüzyıllık sömürgeciliği devre dışı bırakırız. Uzun süreli sömürgeci egemenliği normalleştirir, uluslararası dayanışmayı, hukuki işlemleri ve boykotları tek “çözüm” olarak sunarız. Bu basitleştirme, Siyonizmdeki yerleşimci sömürgeciliğin soykırımcı doğasını gizler, eski dayanışma hareketlerini yanlış anlar, direnişi bir suç haline getirir.

Buna karşılık, Cezayir modeli, analitik olarak Filistin’e daha yakındır. Dostlar alışverişte görsün diye feryat figan etmek yerine, dava, açıktan silahlı devrimi savundu, yapısal sömürgeciliği sorunun nedeni olarak tanımladı, kurtuluşa giden yol olarak bu sorunun ortadan kaldırılması gerektiğini ısrarla dile getirdi. Cezayir örneği, dayatılan sınırlar içinde müzakere yürütmek yerine, özgürlüğe ulaşmanın yolu olarak direnişi vurgulamak suretiyle egemen söyleme meydan okuyor.

Irk ayrımcılığını tekrar tekrar gündeme getirmek, Batılı izleyicilere bireysel suçlulara veya aşırılıkçı yerleşimcilere odaklanan, ancak yerleşimci-sömürgeci devletin kendisini göz ardı eden basitleştirilmiş bir bakış açısı sunuyor. Bu durum aynı zamanda, temel sorunla yüzleşme cesaretine sahip olmayan Filistinlilerin ve Arapların da ekmeğine yağ sürüyor. Eleştiriyi ırk ayrımcılığı ile sınırlamak, uluslararası insan hakları çerçevelerinin hukukçu zihniyetini yeniden üretiyor, bu da istemeden de olsa, sistemi meşrulaştırırken, bir yandan da sömürgeci egemenliğe zerre dokunmuyor.

Kitlelere Dönüş: Devrimci Aydın, Kitlelerden Yana Saf Tutmalı

Afrika Gine ve Yeşil Burun Adaları’nın Bağımsızlığı İçin Afrika Partisi’nin kurucusu Amílcar Cabral, kurtuluşun köklerini halkın yaşadığı gerçeklikte bulun çağrısı dâhilinde “kaynağa dönme” anlayışını gündeme getirdi. Bu, nostaljik bir tavır değil, stratejik bir zorunluluktu: Cabral için halk kitleleri, onların özgün kültürü ve fedakârlıkta bulunma konusunda ortaya koydukları muhteşem irade, direnişin ilk ve en temel hattını oluşturuyordu.

Cabral’ın vizyonunun merkezinde aydın elitlere yönelik bir itiraz vardı. Sömürgeleştirilmiş toplumlarda, küçük burjuvazi, kırılgan bir konumdadır: toplumu yönetmek için bilgi ve araçlara sahip olmakla birlikte, toplumsal ve kültürel olarak sömürgeci sistemin aracıları olarak hizmet edecek şekilde eğitilmişlerdir. Cabral, onlara net bir seçim sundu: “ya devrime ihanet edeceksiniz ya da radikal bir aydın haline gelerek sınıftan yana saf tutup kitlelerin mücadelelerine iştirak edeceksiniz.”

Filistin bağlamında bu ikilem, herkes için apaçık ortadadır. Birçok aydın, halkla yeniden bağlantı kurmak yerine, ulusal projeyi dış çıkarlara uygun hale getirmek için komprador rejimler ve emperyalist merkezlerle aynı safta yer almıştır. “Kapsamlı Devrimci Kurtuluş Bildirgesi” önerimiz, Filistinli ve Arap aydınları (akademisyenleri, STK çalışanlarını, araştırmacıları, siyasi ve askeri bürokratları) bu tarihi anla cesaretle ve ahlaka bağlılıkla yüzleşmeye çağırıyor. Çağrı açık: Kaynağa, direnişi destekleyen ortamlara, sıradan insanların Gazze, Lübnan ve Yemen’de görüldüğü üzere, olağanüstü fedakârlıklarda bulundukları yerlere geri dönün. Bu çağrının, kendi halklarının pahasına kişisel kazanç için yarışıp duran aydınlarla keskin bir tezat teşkil ettiği açıktır.

Küresel Güney’in aydınları, egemen “sömürgeci aydınlanma”nın esiridir. Birçoğu direnişi, sınıfsal ve kişisel önceliklerle şekillenen Batılı bir bakış açısıyla yorumlarken, kitlelerin devrimci potansiyelinden korkar, hatta ona karşı çıkar. Onlar için kurtuluş, sömürgeci yapıların yıkılması yerine önemsiz tavizler istemek anlamına gelir. Köklere; mülteci kamplarına, köylere, şehirlere, geleneksel sosyal ağlara ve yerel direniş pratiklerine dönmek bir yük, sömürgeci modernliğin ve bireysel ilerlemenin sahte vaadi uğruna terk edilmesi gereken bir şey olarak görülür.

Uyumlu aydınların oynadıkları zararlı rol, direnişi sömürgeci hassasiyetlere uygun hale getirmek için “modernleştirme” ve “medenileştirme” girişimlerinde ortaya çıkar. Kurtuluş hareketlerini mücadele odaklı içeriklerinden arındırıp, liberal kurumsal çerçevelere yeniden yerleştirirler. Birçoğu, kasıtlı olarak, yerellikte kökleşmenin sahip olduğu devrimci potansiyeli görmezden gelir veya alaya alır, gerçekte soykırım, etnik temizlik ve sistematik yıkım yaşanırken, kurbanları ve işgalcileri “eşit yurttaşlar” olarak ele almak gibi liberal fantezileri ithal etmeyi tercih eder.

Bu aydınlar, “tüm yurttaşlar için devlet”, kurumsal reform, liberal demokrasi veya ulusal birlik gibi fikirleri bu çerçeveler içinde savunduklarında, mücadeleyi sürdüren halk kitlelerini dışlıyorlar. On yıllarca süren başarısız uzlaşmalardan sonra, bu tür öneriler, özgürleşmeden ziyade, diplomatik çözümlere uzanan yollardır. Kültürel otorite, yerleşimci-sömürgeci ve emperyalist projenin yapısal vahşetini maskelemek için silah haline getirilerek, direniş yerine müzakere aracı haline getiriliyor.

Söylemleri kasıtlı olarak dolambaçlı, dolaylı ve bağışçı dostudur; bu da onları nihai bedeli ödeyen ön saflardaki aktörlerden ayıran bir bilgi uçurumuna yol açar. Bu, itaatkâr elitler, müttefik Arap rejimleri ve sömürgeci merkez arasındaki bağları gizleyen sınıfsal bir maske işlevi görevi görürler. Neticede kitleler, kendi kurtuluş mücadelelerinin itici gücü olmaktan çıkarılırlar ve varoluşsal çatışmalar akademik talimlere indirgenir.

Herhangi bir ulusal proje, tarihsel aktörleri ve sahadaki aktörleri, özellikle de silahlı direniş savaşçılarını görmezden gelirse ve yalnızca elit otoritenin bir aracı kılınırsa, devrimci özünü kaybeder. Gerçek ideoloji ise, kitlelerin, suç ortağı kültürel yöneticiler tarafından dayatılan sömürü katmanlarını çözmelerini sağlayan pratik bir güçtür. Sorun, sadece akademik soyutlama değil, temelde karşıt bir sınıf ve siyasi pozisyondur. Kurtuluş hareketlerini halkın yarattığı ivmeden mahrum bırakır, onları sömürgeci ve işbirlikçi devletleri destekleyen düşünsel-teorik talimlere indirger.

Filistin için başarı, bağımlı devlet aygıtlarının ve sömürge sistemlerinin yapısal olarak reddedilmesini gerektirir. Her devrimci, her savaşçı ve her aydın, halkın kendi iradesini yeniden tesis etmek ve gerçek özgürlüğe ulaşmak için, sömürgeci merkezden müttefik bürokrat rejimlerine kadar, işbirliği araçlarıyla olan düşünsel, siyasi ve kültürel bağlarını koparmalıdır.

Kapsamlı Kurtuluş Bildirgesi

Filistin’deki Arap halkının ve daha geniş Arap ulusunun üyeleri olarak, aynı zamanda düşünsel ve kültürel alanlarda çalışan akademisyenler, araştırmacılar ve işçiler olarak, soykırımcı yerleşimci-sömürgeci sistem altında sınıfsal yapıların, işlevsel konumların ve kültürel geçmişlerin yol açtıkları derin varoluşsal açmazın farkındayız.

Bu nedenle, halk kitlelerinin tercihine, tarihi mücadelelerine ve tüm alanlardaki kapsamlı direnişlerine tam ve sarsılmaz bir şekilde bağlı olduğumuzu ilan ediyoruz. Bu duruşun doğurabileceği her türlü bedeli, ne kadar büyük olursa olsun, tereddüt etmeden üstlenmeye hazır olduğumuzu teyit ediyoruz.

Bu bildirge, Arap aydınlarını, aracı aydın ve görevli ajanın sonunun geldiğini duyurmaya, aydını bilgi ile kültürü bir lüks veya meslek olarak değil, halkımızın ve milletimizin kapsamlı kurtuluş ve birlik mücadelesinde merkezi bir silah olarak gören, dirençli, organik ve katılımcı aydınların doğuşunu ilan etme konusunda bizimle birlikte olmaya çağırmaktadır.

Bu çağrı ışığında şunları söylüyoruz:

1. Kurtuluşa ve ulusal projeye dair anlayışlar, mülteci kampı, köy, hapishane hücresi, siper ve tünel gibi direnişin sürdüğü mahallerin gerçek maddi koşullarından yola çıkarak formüle edilmelidirler. İthal liberal çerçeveleri ve işbirlikçi güçlerin ve sömürgeci merkezin tercihlerine ve çıkarlarına göre tasarlanmış hazır formülleri reddediyoruz. Bu modeller, Arap toplumsal ve politik güçlerini gerçek mücadeleden kopartmak ve etkisiz hale getirmek için toplumsal mühendislik araçları olarak kullanılırken, düşman acımasızca hedeflerine ulaşmaya devam etmektedir. Gerçek kurtuluş, tam kurtuluşun ön koşulu olarak, bilişsel sömürgeciliğin ortadan kaldırılmasıyla başlar.

2. Kaynağı ne olursa olsun, arkasında kompradorların olduğu her türden finansmanı reddediyoruz. Bu tür finansman, siyasi koşullara bağlıdır. Filistin ve Arap bilincini farklı etiketler altında evcilleştirmeyi amaçlar. Ulusal projeye dair gerçek ve devrimci bir anlayışa ulaşmak istiyorsak, aracıların otoritesini ortadan kaldırmak, bağışçılara ve finansörlere bağlı Arap aydınlarının ve bürokrasilerinin rant arayışına yönelik yapılarını reddetmek şarttır. Ulusla ve direnişle alakalı çalışmaları, emperyalist güçler veya komprador rejimlerce finanse edilen STK’lar, hükümet organları veya araştırma merkezlerinde bir tür istihdam aracına dönüştürenler, kaçınılmaz olarak, ulusal projeyi oldukça tehlikeli bir biçimde ihlal etmektedirler. Bu ihlalin yenilgiye ve yıkıma yol açacağını görmemektedirler.

Bu nedenle, tam bir devrimci şeffaflık ve her türlü dış finansmanın reddedilmesini talep ediyoruz. Herhangi bir faaliyet veya programın tek ölçütü, fon sağlayıcılar veya bağışçılar tarafından dayatılan koşullar değil, direnişe olan katkısı olmalıdır. Bu bildirge, ayrıca Arap aydınlarının tarafsızlık iddiasını da reddeder. Aydın, ne arabulucu ne de tarafsız bir seyircidir. Ya çatışma ve direniş siperlerinde halkın yanında yer alır ya da kendini düşmanın safında bulur. Soykırımı ve kapsamlı direnişin gerekliliğini görmezden gelip reformist bir dil kullanan her türlü söylem, suç ortaklığıdır.

3. Sahadaki aktörler, tek ve nihai referans noktası olarak yeniden konumlandırılmalıdırlar. Ulusal proje, uzaktan, emperyalizmin başkentlerinden veya komprador rejimlerinin başkentlerinden yönetilemez. Meşru siyasi otorite, elinde silah olanlara ve sömürgeci mekanizmayla sahada durmaksızın doğrudan mücadele eden destekleyici çevrelere aittir. Onların her bir günü fedakârlıkla tanımlıdır. Kanlarını takdim ettikleri mücadelede sahip oldukları o hakiki yerel kültürleri, ulusal projenin ahlaki ve varoluşsal kalkanını teşkil eder.

4. Komprador burjuvazinin dayattığı kültürel kimlik, ortadan kaldırılmalıdır. Aydınlar, uluslararası kurumların ve alt kademe görevlilerin onayına bağlı akademik prestij veya kariyer basamaklarını tırmanma çabasından bilinçli olarak vazgeçmelidir. Bilgi ve bilgi üretimi, mülteci kampları, köyler ve halk direniş toplulukları gibi direnişçi toplumsal yapılara hizmet etmelidir.

5. Sınıftan yana hizalanmayı esas alan bir strateji geliştirilmeli, bilgi, maddi güce dönüştürülmelidir. Her Arap akademisyenini ve aydınını, sömürgeci merkez ve işbirlikçi rejimlerin verdiği ayrıcalıklara boyun eğmeyi bırakmaya çağırıyoruz. Araştırma araçları ve teknik bilgileri, direnişin elinde cephane haline gelmelidir. Siperlerde ve savaş alanlarında anlaşılmayan ve kullanılmayan bilgi, kısır ve tarihsel olarak ulusal projeye düşmandır. Halkının kurtuluşuna kendini adamış gerçek bir aydın, gözlemden katılıma geçmeli, tüm alanlardaki teknik ve düşünsel-teorik uzmanlığını koşulsuz olarak direnişin halk tabanının hizmetine sunmalıdır.

6. Sömürgeci merkezin ve onun araçsallaştırdığı işbirlikçi Arapların işlevsel ajanları olarak faaliyet yürütmeye devam eden aydınlar ve akademisyenler, ifşa ve boykot edilmelidir. Bu, kişisel bir intikam meselesi değildir. Bu, bireyden daha büyük olan ulusal bir projede, kurtuluş yolunun işbirlikçiliğin kirlerinden arındırılması için gerekli bir yapısal temizliktir.

Halkımızın yüz binlerce şehit ve yaralı verdiği son imha savaşlarından, Gazze’nin tamamen yıkılmasından ve Batı Şeria, Filistin, Lübnan ve Arap bölgesinde devam eden saldırılardan sonra tanık olduğumuz sessizlik, bu dökülen kana ihanettir.

Aracı ve temsilci rollerinden vazgeçmeyi reddeden herkesin düşünce ve siyaset düzleminde ifşa edilmelerini istiyoruz. Kendini davaya adamış aydınlar, sömürgecinin dilini benimseyen her türlü söylemi gözetlemeli, belgelemeli, bunu kültürel ihanet örneği olarak kamuoyuna duyurmalıdır. Ayrıca, Arap toplumlarına, özellikle de Filistin toplumuna normalleşme veya barış sağlama gündemlerini dayatan kuruluşlar ve araştırma merkezleri tarafından alınan koşullu fonların ifşa edilmesini de talep ediyoruz.

Ayrıca, sömürgeci merkez ve komprador rejimlerle aynı safta yer alan elitlerin tecrit ve boykot edilmesini, ulusal projeyi herhangi bir platformda temsil etmelerinin reddedilmesini talep ediyoruz. Belirlenmesi ve uyulması gereken ilke açıktır: direniş olmadan temsiliyet olmaz, ferman sadece devrimci meşruiyete aittir. Bu meşruiyetin tek kaynağı ise direnişi besleyen toplumsal coğrafya, siperler, tüneller ve hapishane hücreleridir.

Bu temelde, ulusal projeye ve onun gereklerine kendini adamış, ilgili ve katılımcı aydınlardan oluşan bağımsız bir halk kuruluşu olarak Kurtuluş Kültürü Gözlemevi’nin kurulmasını talep ediyoruz. Görevi, kültürel ve siyasi kurumların performansını, Kapsamlı Kurtuluş Bildirgesi’ne bağlılıklarına veya ondan uzaklaşmalarına göre değerlendirmek olacaktır.

Direnişe Ait Kültürel Alternatif

Bu bildirgenin amacı, eleştiriyle sınırlı değildir. Aynı zamanda ahlaki, ulusal ve tarihsel bir sorumluluk olarak varoluşsal ve düşünsel-teorik bir alternatif önermeyi de amaçlamaktadır. Bu perspektiften hareketle, bilişsel tahakkümün çökmesiyle birlikte direnişe ait kültürel bir alternatif oluşturmayı taahhüt ediyoruz. Bu, direnişin epistemolojisini, halk direnişinin ve kolektif mücadelenin yaşandığı ortamda kök salmış, katılımcı bir bilgi alanı olarak benimsemeyi gerektirir.

Bu doğrultuda, aşağıdaki ilkeleri dile getiriyoruz:

1. Bilgiyi yaşanmış gerçeklikten kök almalı.

Bilgiyi yerelleştirmek, halk direnişinin sürdüğü ortamlardaki yaşam alanını ve maddi koşulları düşünsel-teorik çalışma ve bilgi üretiminin birincil laboratuvarı olarak tanımak demektir. Kendisini ulusun ve Arapların kurtuluşuna adamış organik aydın, tarafsız bir gözlemci olarak kalamaz veya kendisini akademideki odasına kapatıp tecrit edemez. Bunun yerine, metodolojik araçlar, direnişin tarihsel kaynakları olarak savaşçıya, çiftçiye, işçiye ve mülteciye hizmet eden pratik araçlar haline gelmelidir. Akademisyenlerin ve aydınların merkezi rolü, direniş projesinin dayanıklılığını ve etkinliğini artıracak şekilde uzmanlaşmış bilgi alanındaki boşlukları kapatmaktır.

2. Düşünsel-teorik egemenlik tesis edilmeli, sömürgecinin terminolojisi ortadan kaldırılmalı

Sömürgeciliğin sözlüğünden kesin bir şekilde kopulması, direniş için birleşik kavramsal araçlar geliştirmek suretiyle gerçek düşünsel bağımsızlığa ulaşılması çağrısında bulunuyoruz. Dilimizi emperyalist merkezler içinde şekillenen ve onların çıkarlarıyla uyumlu terimlerden ve çerçevelerden arındırmak, varoluşsal bir zorunluluktur. “Silahsızlanma”, “terörizm”, “yönetişim” ve “neoliberal reform” gibi kavramlar, ulusal yapıları parçalamak ve mücadeleyi sulandırmak için sıklıkla kullanılmaktadır. Bununla mücadele etmek, Arap akademisindeki Batılılaşmış dilsel çerçeveleri ortadan kaldırmayı ve bunların yerine, direnişin halk diline dayanan bir kelime dağarcığını yerleştirmeyi gerektirir.

Herhangi bir akademik tezin veya düşünsel-teorik görüşün değeri, siperde, mülteci kampında, tünelde ve hapishane hücresinde anlaşılabilir ve kullanılabilir olup olmadığına göre ölçülmelidir.

Direnişe kendini adamış aydının görevi, kitleler için stratejik bir pusula sağlamaya yardımcı olmaktır, siyasi yabancılaşmayı pekiştiren soyut bilgi üretmek değil. Ayrıca, özellikle halkımızın ve direnişlerinin tarihsel anlatısını ve değer sistemini kaleme alırken, Batı’nın merkeziliğini tek gerçek referans kaynağı olarak gören yaklaşımı reddediyoruz.

3: Bilgi demokratikleştirilmeli, ideoloji somut bir güce dönüştürülmeli.

Devrimci ideoloji, sloganlar bütünü değildir. O, mücadelenin jeopolitik boyutlarını açıklığa kavuşturan ve Arap toplumundaki belirli kesimleri emperyalist güçlerle ve Siyonizmin yerleşimci projesiyle birbirine bağlayan ortak çıkarlar da dâhil olmak üzere, yapısal sömürüyü ortaya koyan bir çerçevedir. Aynı zamanda, direnişin sürdüğü mahaller, aydınlara teorinin liberal söylemin soyutlamalarına kaymasını engelleyen yaşanmış deneyim, pratik bilgi ve somut gerçekler sunar.

Savaşçının ve aydının ortak kaderi, bilgiyi düşünsel-teorik bir lüks olmaktan çıkarıp, maddi silahlarla yan yana işleyen sembolik silahlara dönüştürür. Bu bağlantı, direniş eylemine tarihsel anlamını, varoluşsal ufkunu ve ahlaki meşruiyetini kazandırır.

Bu bildirge, ulusal karar alma yetkisini aracı ve temsilci olarak hareket etmeye alışmış elitlerden alıp, direnişi sürdüren ve fedakârlıklarıyla tarihi şekillendiren kitlelere ve toplumsal ortamlara iade etmeyi amaçlamaktadır. Bu, dilencilik siyasetinin ötesine geçerek, sömürgeci yapıların yıkılmasına yönelik bir çağrıdır.

Kitlelerin yaptığı muazzam fedakârlıklar ışığında, Arap aydınının asgari ahlaki sorumluluğu, elit olma ayrıcalıklarından ve dar kişisel çıkarlarından vazgeçerek direniş eylemine tam olarak katılmayı gerektirir. Dirençli Filistin halkına, Arap ulusal kimliğimize ve Küresel Güney’deki düşünsel-teorik köklerimize ait olmaktan gurur duyduğumuzu bir kez daha dile getiriyoruz. İnsani ve uluslararası bakış açımızı bu temeller üzerinden oluşturuyor, sömürgeciliğin silmeye çalıştığı tarihi geri kazanmayı amaçlıyoruz.

Batı merkezli hiyerarşileri ve kusurlu modernite modelini takip etme yanılsamasını reddediyoruz. Batı’ya boyun eğen taklitçilik rolünü reddediyoruz. Sömürgeciyi topraklarımızdan uzaklaştırmakla kalmayıp, onun etkisini bilincimizden de silip atacak özgür bir Arap insanının ortaya çıkmasına sadece direnişe ait bilgi katkıda bulunabilir.

Güç dengesine bakılmaksızın, mevcut düzeni korumak yerine, onun temellerini yıkmayı tercih ediyoruz.

Zafere ulaşana dek bilgiye vurulmuş zincirleri kıralım.

Yaşasın Arap Filistin’i!

Ahbar
10 Mart 2026
Kaynak