Ekonomik
Durum
Hiç
şüphe yok ki Türkiye, Yakın Doğu’da son birkaç yıl içinde sanayisini en fazla
geliştirmiş ülkedir. Genç Türk burjuvazisi, sınai kalkınması dâhilinde, devletin
büyük desteğini görmüştür. Mevcuttaki 1.900 fabrikanın yaklaşık 400’ü devlet
eliyle sübvanse edilmektedir. Diğer birçok fabrika ise doğrudan devlet
tarafından kurulmuştur. Aynı zamanda, Kemal hükümeti, yoğun demiryolu inşaatına
girişmiş, şimdiden yaklaşık 500 kilometre demiryolu döşemiştir.
Ne
var ki ülke, sanayileşme planını gerçekleştirmek için yeterli kaynağa sahip
değildir. Bu nedenle devlet, son birkaç yıldır aşağıdaki önlemlerle yabancı
sermaye sağlamaya çalışmıştır:
1.
Yabancı imtiyaz sahiplerinin getirilmesi;
2.
İstanbul’daki Türk olmayan burjuvaziye bazı imtiyazların verilmesi.
Türkiye’deki
kapitalist kalkınma, her yerde olduğu gibi, emekçi kitlelerin zararına olacak
şekilde gerçekleşmektedir. Kemalist devrim (sadece köylülerin burjuvaziye
verdiği destek sayesinde) başarılı olsa da, köylülerin durumu iyileşmemiştir.
Doğu bölgelerinde siyasi ve ekonomik güç, eskiden olduğu gibi, hâlâ
feodallerin, beylerin ve şeyhlerin elindedir. 1925 yılında Türkistan’da
gerçekleşen, herkesçe bilinen karşı-devrimci isyan bile Kemalist hükümeti bu
bölgelerdeki feodal toprak mülkiyetini ortadan kaldırmaya ikna edememiş, Kemalist
hükümet, Türkiye’nin geri kalanında olduğu gibi, kendine karşı çıkan kimi
feodal unsurları cezalandırmakla yetinmiştir.
Daha
az geri kalmış orta bölgelerde ve Güney Anadolu’da (öşür vergisinin
kaldırılması ve yerine parayla ödenen verginin getirilmesinden ibaret olan) Kemalist
tarım reformu, köylüler arasındaki ekonomik farklılaşma sürecini hızlandırarak,
bir yandan zengin çiftçiler sınıfı yaratırken, diğer yandan geniş köylü
kitlelerini yoksullaştırıp sefalete sürüklemiştir. Kent burjuvazisi, yoksul
köylülerden toprak satın alarak “rasyonel” kapitalist çiftlikler kurmuştur.
Örneğin Mustafa Kemal, kendisine “minnettar” olan parlamentodan birkaç bin
hektarlık arazi hediye almış, bir “örnek çiftlik” kurmuştur.
Aşağıdaki
rakamlar, Türkiye’de yaşanan ekonomik-sınıfsal farklılaşmanın niteliği
konusunda bir fikir verecektir: Her biri 5 hektardan az toprağa sahip 837.000
köylü, toplam 1.715.000 hektarlık ekilebilir araziye, yani toplam ekilebilir
toprağın sadece yüzde 7,32’sine sahipken, 230.000 zengin çiftçi 7.350.000
hektarlık araziye (toplam arazinin (yüzde 30,62’sine), 33.000 büyük toprak
sahibi 8.650.000 hektarlık araziye (toplam arazinin yüzde 36’sına) sahipken, dini
yapı ise 6.285.000 hektarlık ekilebilir araziye (%26,12) sahiptir. Topraksız
köylüler, en az 450.000 aileden oluşan büyük bir tarım işçisi ordusunu teşkil
etmektedirler.
Siyasi
Durum
Güçlü
bir burjuva devleti kurmayı hedefleyen Kemalistlerin ekonomi politikası, genel
iç ve dış politikalarıyla uyumludur. “Halk Partisi”, ülkede sınırsız güce
sahiptir. Sağ ve sol tüm diğer muhalefet partileri dağıtılmış veya yasadışı
ilan edilmiştir. 1927’deki son parlamento seçimlerinde sadece Halk Partisi
adayları için oy kullanılmıştır. Halkın büyük bir kısmı seçimlere
katılmamıştır. Dini yapının devletten ayrılması ve dini önyargılarla mücadele
konusunda da çok şey yapılmıştır.
Bununla
birlikte, dini yapının laikleşmesi süreci hâlâ tamamlanmamıştır. Kadınların
özgürleşmesi, (çarşafın kaldırılması, çok eşliliğin yasaklanması gibi) muhtelif
reformlarda kendini gösterse de, kadınlar, henüz tam siyasi eşitliğe sahip
değillerdir. Ulusal azınlıklar (Ermeniler, Yahudiler, Yunanlar, Araplar) konusunda
ise şovenist bir politika izlenmektedir. Siyasi hakları kısıtlanmış olan bu
kesimler, zorla Türkleştirilmektedirler. Doğu bölgelerinde yaşayan Kürtler için
de durum aynıdır.
Sanayiye
yönelik devlet desteği, güçlü bir ordu ve büyük bir devlet aygıtının
oluşturulması, kapsamlı kamu işleri (demiryollarının inşası, Ankara’da yeni bir
yerleşim bölgesinin kurulması), eski Osmanlı borçlarının ödenmesi, köylüler,
işçiler ve küçük burjuvazi üzerindeki vergilerin giderek artmasına yol
açmıştır. Bu bağlamda, devlet bütçesine dikkat çekmek gerekmektedir. 1928
yılında devlet bütçesi 260.000.000 sterline ulaşmış olup, bunun 80.000.000
sterlini, yani bütçenin yüzde 34’ü ordu, donanma, jandarma ve polise harcanmıştır.
Kamu işlerine 33.000.000 sterlin, faiz ödemelerine 18.000.000 sterlin
harcanırken, eğitime sadece 6.500.000 sterlin, tarıma ise sadece 4.000.000
sterlin harcanmıştır. Devletin gelir kaynaklarının dağılımı da oldukça dikkat
çekicidir. Dolaylı vergiler 71.500.000 sterlin, doğrudan vergiler 47.800.000
sterlin, devlet tekelleri (tütün, tuz, içki, şeker, petrol, benzin, kibrit,
posta, radyo vb.) 52.000.000 sterlin, demiryolları, devlet arazileri ve çeşitli
sanayi işletmeleri ise 6.000.000 sterlin gelir sağlamıştır.
Kemalist
Türkiye’nin dış politikası, Sovyet Rusya ile dostluk ve son zamanlarda daha
fazla kabul gören Batı'ya yönelim arasında manevra yapma politikasıdır. Doğu
ülkelerine gelince, Afganistan ve İran ile anlaşmaları vardır ancak bu
anlaşmalar, büyük ölçüde 1927’de İngiltere’nin kışkırttığı İran ile sınır
çatışmalarına mani olamamıştır. Yunanistan ve Irak ile ilişkiler de gergindir.
İşçi
Sınıfının Konumu
Son
birkaç yılda kentlerdeki işçilerin sayısı önemli ölçüde artarak 300.000’i
aşmıştır (tarım işçilerinin sayısı en az 450.000’dir). Artan yaşam maliyetiyle
birlikte reel ücretler azalmıştır. Bazı durumlarda nominal ücretler de
düşmüştür. Çalışma günü 12-15 saat sürmektedir. Bilhassa tekstil ve tütün
sektörlerinde uzun çalışma saatleri yaygın görülen bir durumdur. Gerçek anlamda
sendikalar yoktur. Mevcut işçi örgütleri karşılıklı yardımlaşma derneği niteliğindedir.
Bunların çoğu, hem işçilerin hem de işverenlerin üye olduğu, liderlerinin
neredeyse tamamının Kemalist parti üyesi olduğu örgütlerdir. Son zamanlarda
işçiler, bu örgütlere katılmaya zorlanmaktadır. Tüm işçi örgütleri sıkı hükümet
kontrolü altındadır ve işçileri kışkırtmaya yönelik en ufak bir girişimde bile
en şiddetli baskıya maruz kalmaktadırlar. Ulusal ölçekte bir örgütlenme yoktur.
Komünist Parti’nin etkisi altında olan ve işçi sınıfının en ilerici kesimlerini
bünyesinde barındıran “Amele Teali Cemiyeti” adlı sendika, hükümet tarafından zorla
kapatılmıştır.
İşçi
hareketine yönelik bu zulümlere rağmen, 1925-1927 yılları arasında, bilhassa
ulaştırma ve iletişim sektöründeki işçiler (demiryolu işçileri, denizciler,
telgraf işçileri, yükleyiciler, şoförler) ve tütün işçilerinin inatla yaşattıkları
bir grev hareketine tanık olunmuştur. İşin ilginç yanı, Adana-Nusaybin
demiryolu hattı gibi Fransız şirketlerine ait işletmelerdeki işçi eylemleri ve
grevler, hükümetin zulmüne rağmen, küçük burjuvazinin sempatisini ve desteğini
kazanmıştır. Ancak yerli işletmelerdeki tüm işçi mücadeleleri acımasızca
bastırılmıştır.
Komünist
Partinin Faaliyetleri
Yasadışı
faaliyet yürüten, genç Türkiye Komünist Partisi, şiddetli zulümlere maruz
kaldı. Gene de 1924 yılında partinin işçiler üzerindeki etkisi çok büyüktü,
grevlerin liderliği onun elindeydi. 1924’teki karşı-devrimci komplo ile
bağlantılı olarak, Kemalistler, Komünist Parti’ye de saldırdılar, 1925’te partinin
bilinen tüm yetkililerini tutuklayıp yargıladılar. Her türlü legal basın yasaklandı, yayınlara
el kondu. On sekiz kişi, toplam 177 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tüm yasal
basın yasaklandı, matbaalar kapatıldı. Parti, daha sonra Aydınlık adında
(1.500 adet basılan) yasal bir teorik yayın organı; Orak Çekiç adında
(3.000 basılan) yasadışı bir yayın organı, beş adet (toplamda 15.000 basılan) yasal
broşür ve birkaç yasadışı broşür çıkardı. Parti, Kemalistlerin bahşettikleri
hürriyetin kıymetini abartarak, 1924’te tüm aygıtını yasallaştırdı, bu
yargılama sonucunda büyük ölçüde zayıfladı ve dağıldı. Mayıs 1926’da, parti, yasadışı
bir konferans yaptı; bu konferansta bir eylem programı tespit edildi, terör
rejimi koşullarında partinin reorganizasyonu ve çalışma yöntemleri sorunları
ele alındı.
Duruşmadan
sonra da devam eden zulümler ve acımasız terör, partinin zayıflığıyla birlikte,
Merkez Komite üyelerinin bir kısmında Menşevik tasfiyeci sapmalara yol açtı. Bu
eğilimin sözcüleri, işçileri siyasal mücadeleye sevk etmek yerine, işçilere
verilecek “Marksist eğitim”le yetinmek istiyorlardı; çok çok ekonomik
mücadeleyi kabul ediyorlardı. Hatta yönetimde yer alan bu yoldaşlar, ekonomik
mücadele konusunda bile alabildiğine pasif davranıyor, bu konuya ilgi
göstermiyorlardı. Örneğin tütün işçilerinin grevi gibi en büyük grevlerde parti
hiçbir rol oynamadı. İstanbullu kayıkçıların ilgili sahada tekel olan Kemalist
anonim şirketine karşı mücadelesinde, polisle silahlı çatışmaya varan bu
olayda, parti liderleri, kesinlikle kabul edilemez olan, Kemalistlere destek
noktasında durdular ve bu duruşu kayıkçıların proleterleşmekte olan küçük
burjuvaziye ihanet ettikleri üzerinden gerekçelendirdiler, partinin görevinin mümkün
olan her yoldan, bu proleterleşme sürecini hızlandırmak olduğunu söylediler.
Merkez
Komite, Komintern’in talimatlarını ve 1926 konferansının kararlarını sabote
etti. Daha da açık bir şekilde oportünist görüşü destekledi, hatta Komintern’den
bağımsız olma konusunda ısrar etti. Bu nedenle Komintern, başka önlemler almak
zorunda kaldı, bu önlemler neticesinde partideki sağlıklı unsurlar bir araya
geldi. Böylece 1927’de parti canlı bir döneme girdi. Tüm sağduyulu unsurlar
Komintern’in çizgisini doğru kabul etti ve yeni çizgi için birlikte çalışmaya
karar verdi.
Sonuç
olarak, 1927’den beri parti faaliyetleri yeniden canlandı. Yasadışı yayınlar
yapıldı, daha büyük sendikal faaliyetler yürütüldü, işçiler siyasi mücadeleye
(parlamento seçimleri ve seçim kampanyalarına) dâhil edildiler. Ayrıca,
Kemalist donanma ve uçak vb. için ödenecek zorunlu katkı paylarına karşı bir
kampanya başlatıldı. Bu kampanya oldukça başarılı oldu, yaklaşık 25.000 işçi
katkı payı ödemeyi reddetti. Ancak polis, partinin artan etkisinin farkına
vardı ve yeni tutuklamalar yapmaya başladı. 1927 sonlarında İstanbul’da ve
diğer kentlerde yaklaşık olarak 200 kişi tutuklandı. Bunlardan elli yedisi,
cezaevlerinde aylarca süren kötü muamelelerden sonra mahkemeye çıkartıldı ve
yirmi altısı 2 ila 18 ay arası hapis cezasına çarptırıldı. Bu mahkemede, kimi
MK üyeleri, burjuva adaleti önünde Türkiye’de partinin yasadışı siyasi
mücadelesinin kabul edilemez olduğunu, zira iktidarda ulusal demokrasinin
bulunduğunu ileri sürdüler. MK’nin eski sekreteri, partinin yasadışı
çalışmasına karşı polisin ana aracı olarak iş gördü, baş tanıklık yaptı.
Öte
yandan, diğer bazı yoldaşların tutuklanması, partinin işçiler arasındaki
etkisini büyük ölçüde artırdı. Adliye binası önünde polis tarafından dağıtılan
birkaç işçi gösterisi düzenlendi.
Acımasız
hapis cezalarına ve zulümlere rağmen, özgür kalan yoldaşlar, derhal kendi
güçleriyle yeni bir yönetici organ meydana getirdiler, çeşitli broşürler
yayınladılar ve Komintern ruhuyla çalışmalarına devam ettiler.
1926
konferansından itibaren parti, yeniden örgütlendi.
Özellikle
sendikalarda yürütülen çalışmayı öne çıkartmak gerek: 1927 sonlarında sendikal
merkezin, Amele Teali Cemiyeti’nin dağıtılmasına rağmen, parti, sendikalarda
oldukça güçlü bir nüfuza sahip.
1926
Konferansı’ndan sonra parti, reorganize edildi. Fabrika ve sokak hücreleri oluşturuldu;
aynı şekilde, ilçe ve semt komiteleri kuruldu. Hücreler oldukça düzenli bir
biçimde çalışıyor. Toplantılarında güncel siyasi sorunları ele alıyor ve
propaganda yapıyorlar.
Komünist Enternasyonal
1928
Kaynak










.png)
