25 Ağustos 2026

, ,

Yalan Yanlış Denklik Kurma Çabasındaki Tehlike



“Sizin yanınızdayız ve emperyalizm ile içi boş anti-emperyalizm arasında kurulan yanlış ikiliği reddediyoruz.”

ABD’nin İran’a karşı savaşı ve İranlı protestocular ile onların deneyimleri konusunda alanında en önemli akademisyen ve yazarlardan bazılarının kaleme aldığı, Guardian gazetesinde yayınlanan mektubu okurken en çok dikkatimi çeken satırlar bunlar oldu.

Bu satırlar, birkaç nedenden dolayı dikkatimi çekmişti:

1. Bu satırlar, yazarların anti-emperyalist politikalara yönelik eleştirilerinde genel olarak daha yumuşak bir tona sahip olan yazının geneline göre biraz fazla sert görünüyordu (yazı  fazla “hüküm” içeren bir yazı değildi).

2. Bu satırlar, benim ve başkalarının da bazen hissettiği gibi, ABD’li solcu-liberal yorumların küresel politikaya ilişkin kimi yönlerinin zayıflığını özetliyordu.

Guardian’da çıkan yazı önemli çünkü bu İranlı politik tutsaklara destek amacı güden açık mektubun/köşe yazısının altında, Angela Davis, Ruth Wilson Gilmore (köleliğin kaldırılması konusundaki çalışmaları önemli), Robin D. G. Kelley (Hammer and Hoe kitabı herkesin okuması gereken bir klasik) ve son olarak, bu mektuba en şok edici katkıyı yapan ikonik ve efsanevi ABD’li gazeteci, düşünür ve politik tutsak Mumya Ebu Cemal’in de aralarında bulunduğu birçok önemli ismin imzası var.

Herkesin okumasını rica ettiğim bu çok kısa mektup, İran’daki muhaliflere ve İran hükümetinin politik tutsaklarına hitaben kaleme alınmış. Mektubun büyük bir kısmı, ABD-İsrail’in İran'a karşı yürüttüğü savaşa, verdiği zarara ve acımasızlığına odaklanmaktadır.

Mektup bir yerinde, “23 Haziran 2025’te İsrail’in Evin Hapishanesi’ne saldırarak hastane koğuşunu, trans bireyler bölümünü ve ziyaretçi merkezini yerle bir ettiği dehşeti hatırlıyoruz” diyor.

Ancak, yazarlar Amerika'nın İran halkına karşı yürüttüğü ve yıkıcı sonuçlar doğuran savaşı kınasalar da, mektupta İranlıların kendi hükümetlerinden gördüğü siyasi baskıya da önemli ölçüde yer veriliyor. İran’daki devrimci İslam Cumhuriyeti, ne Marksistlerin ne de komünistlerin idaresi altında. Şahsen ben de, her yerde olduğu gibi İran’da da dini kurumsal etkilerden arınmış bir devlet isterim. Ama aynı zamanda mektup, “baskıcı” (bu kelimeyi bilhassa tırnak içinde kullandım) gördüğü İran hükümetinin yol açtığı sorunlarla ABD-İsrail’in uyguladığı baskı politikalarının (bu kelimeyi bilhassa tırnak içine almadım) İran halkını karşı karşıya bıraktığı sorunlarla bir tutuyor.

Örneğin, Evin Hapishanesi’ne yapılan saldırıları kınadıktan hemen sonra mektup, İranlı mahkûmların durumunu “makasın iki bıçağı arasında sıkışmış” olarak tanımlıyor. Mektubun başka bir bölümünde ise, İran içinde İranlıların tutuklanması ve gözaltına alınmasının, “İsrail’in Filistinli politik tutsakları yıllarca suçlama olmaksızın ‘idari gözaltı’ yoluyla tutmasının mantığıyla aynı” olduğu dile getiriliyor.

Son olarak mektup, siyaseti tüm çıplaklığıyla ortada olan aynı “otoriterlik” anlayışının parçası olarak gören geleneksel sol-liberal eleştiriye bağlı kalıyor. Bu yaklaşım, ABD solundaki bazı kişilerin otoriterlik çuvalının içine her şeyi atmalarının bir sonucu. Servet vergisi kaçıranları da ABD’de cinayet işleyen, halka baskı uygulayan polisleri de aynı çuvala atıyorlar. Oysa bir tutulmamalılar.

İran da kendi iç sorunlarıyla uğraşan bir ülke. Oradaki cezaevi sistemini İsrail’deki sistemle bir tutmamak gerek. Filistinli bir mahkûma cinsel istismarda bulunurken kameraya yakalanan bir İsrailli gardiyan, sonrasında televizyonda bir programa çıkarıldı. Bazı programların tanıtım filmlerinde boy gösterdi.

Filistinlilere karşı hayvanlar kullanıldı.

Aylar süren araştırmalar sonucunda Cezire televizyonunun belgesel ekibi, eski Filistinli tutuklulardan, köpeklerin sadece korkutma aracı olarak değil, aynı zamanda cinsel aşağılama ritüelinin bir parçası olarak kullanıldığını anlatan ifadeler derledi: Mahkûmlar soyuldu, gözleri bağlandı, elleri kelepçelendi, yüzüstü yatırılmaya zorlandı, dövüldü, tehdit edildi, filme alındı ve saldırıya uğradı.

Tüm bu hapis cezalarının temelinde gerçek bir soykırım pratiği yatıyor olmasına karşın, söz konusu mektup, İran’ın bazı bölgelerinin yüzleştiği etnik “baskıyı” ele almaya çalışıyor. Tabii her yerde ayrımcılığın farklı biçimlerine rastlanıyor olabilir. Ancak, İsrail’in Filistinlilere yönelik muamelesini tartışan aynı mektupta Belucilerin, Arapların veya Kürtlerin durumları, Filistinlilerin durumlarıyla bir tutuluyor. Bu anlayış, Küba gibi bir yerde bile yaşanan kişiler arası ayrımcılığı, Haiti halkının Dominik Cumhuriyeti’nde maruz kaldığı gerçek soykırımla bir tutuyordur. Birini diğeriyle aynı şey olarak nitelendirmek, her iki olayın mağdurlarına da haksızlık etmekle kalmaz, aynı zamanda baskı ve soykırım düzeylerine ilişkin anlayış konusunda daha fazla kafa karışıklığına yol açar.

Evet, Fars olmayan bazı İranlılar, belki de yasalardan farklı şekillerde etkileniyorlardır. Ancak bu ayrımcılık biçimlerinin İsrail’in Filistinliler için nihai çözüm girişimleriyle aynı olduğunu öne sürmek, yanıltıcı ve yanlış bir yaklaşımdır, zira böylesi bir yaklaşım, yok edilme riski altında olmayan Belucilere ve İran içindeki Araplara kıyasla daha ciddi bir durumla uğraşan Filistinlilerin mevcut halini örtbas edecektir.

Bu utanç verici bir kıyaslamadır. Ortada İran hükümeti veya müttefiklerince katledilen 680.000 Beluç veya Arap yok. Şimdiye dek İsrailliler tarafından öldürülen Filistinlilerin sayısı bu düzeyde ve bu sayı giderek artıyor. Bugün İsrailliler, esasen (her ikisi de İsrail’in Filistin kaderi üzerinde söz sahibi olmasını, 1948’de çalınan toprakların geri verilmemesini isteyen) faşist liberal ile faşist muhafazakârı karşı karşıya getiren bu son seçimde kimin kazanacağına bakılmaksızın, Netenyahu’nun bizzat dediği gibi, Filistin nüfusunun “gönüllü olarak göç etmeye” zorlanmasından başka bir şey istemiyorlar.

İran’daki etnik azınlıkların hiçbirinde böyle bir şey yaşanmıyor. İran, binlerce yıldır kesintisiz olarak varlığını sürdürüyor. İsrail ise hem soyut hem de ölümcül bir dogmatizme dayanıyor. Onun arkasında gerçek bir tarih yok.

Bu da bizi şu satıra geri getiriyor:

“Sizin yanınızdayız ve emperyalizm ile içi boş anti-emperyalizm arasındaki yanlış ikiliği reddediyoruz.”

İşin tuhaf yanı şu ki söz konusu mektubun özü, “içi boş anti-emperyalizm”le ilgili tespit. Mektuptaki anti-emperyalizm, taraf tutulması gerektiğinde taraf tutmayı reddeden bir anti-emperyalizm biçimi. Böylesi bir kafa, İkinci Dünya Savaşı sırasında muhtemelen “Naziler kötü ama Sovyetler Birliği’nin hapishanelerinde de mahkûmlar var” derdi. Şimdi asıl tartışmamıza gereken konu bu mu peki? Bugün derdimiz, İran’da tespit edilen baskıyla ABD’nin desteklediği, İsrail’in kanlı eylemlerine dair, inatla ve tüm çıplaklığıyla ortaya konulmuş kanıtlar arasında denklik kurmak mıdır?

Bu mektubun amacı ne? İnsanların birbirleriyle dayanışma içinde olmaları gerektiğini öne sürmek haricinde başka bir gerçek maddi amacı var mı? Bu dayanışma tam olarak ne anlama geliyor? İran, zaten yaptırımlarla karşı karşıya. İran, zaten ABD tarafından bombalanıyor.

Neticede İran’daki bir kız okulunu bombalamak suretiyle yüzden fazla çocuğu, toplamda 168 kişiyi katledenler İranlılar değil, ABD ve İsrail’di.

On bir yaşındaki Reyhande Mehdi Kah, bu utanç verici ve korkakça saldırıda birinci sınıfa giden kız kardeşini kaybetmişti. Buna rağmen, ABD’dekilerle dayanışma içinde olduğunu ifade eden Reyhande, Amerikalıların da bu tür saldırıları dehşet verici bulduğuna inanıyor.

“Zalim ve kirli olan sadece hükümet. Amerika’daki insanların çoğu iyi. Bunun doğru olmadığını biliyorlar.”

Gelgelelim mektup sayesinde, bu çocuk, ABD solundan bazı kişilerin, ABD ve İsrail’in ülkesine yönelik saldırılarıyla, kendi hükümetinin yaptıklarını bir tuttuğunu öğrenecek. İran hükümeti, sanki ABD’deki okulları ve yolları füzelerle vuruyormuş gibi tepki geliştirdiklerini görecek.

İran, Amerika’nın vekil gücü olarak İsrail’e saldırırken, okullar ve hastaneleri değil, askeri hedefleri vuruyor. Siyonistlerin Filistin’in okul ve hastanelerini vurduğuna kimse bakmıyor.

Şüphesiz, mektupla ilgili, incelenmesi ve soruşturulması gereken çok daha fazla konu var. Ancak zaman kazanmak adına şunu belirtmek istiyorum:

Bu imza listesindeki neredeyse herkese son derece saygı duyuyorum (Judith Butler’ı ise pek sevmem). Doğruya doğru. Onlar (Angela Davis, Ruth Wilson Gilmore, Mumya Ebu Cemal, Robin D. G. Kelley, en sevdiğim yazarlardan biri olan Sinan Antun) olmasaydı şimdi olduğu gibi bir akademisyen olamazdım. Ama gene de şunu söylemeliyim: bu mektup, ABD solunun dönem dönem sergilediği davranış biçiminin tipik bir örneği. Somut bir gerçekliğin kesin bir yoruma ihtiyaç duyduğu bir ortamda, idealist ifadelerden oluşan bir derleme.

Şu gerçeği yeniden düşünmek gerek: ABD’nin dünya genelinde 830’dan fazla askeri üssü var. İran’ın ise hiç yok. ABD, askeri harcamalarına sonraki dokuz ila on ülkenin toplamından daha fazla para harcıyor. İran, bu ilk 10’da bile değil. ABD’nin seçim kurulu sistemi var ve bu sistem sayesinde Donald Trump iki kez başkan oldu. İran’da ise başkanlık seçimleri doğrudan oylama ile yapılıyor.

Son olarak, ABD, doğrudan ya da İsrail gibi vekil güçleri aracılığıyla 300 milyon insanın ölümden sorumlu.

Lenin’in bir vakitler dile getirdiği gibi, aydınlar olarak kendi ordularımıza ve imparatorluklarımıza karşı durmak bizim görevimizdir. Hükümetimizin İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı soykırıma sunduğu desteğe tanıklık ettiğimiz gerçeklikte, ABD hegemonyasına karşı dimdik durmak, bizim sorumluluğumuzdur. Bugün sadece ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaştan vazgeçmesini, ABD hükümetinin İran halkına verdiği zararlar için tazminat ödemesini talep eden mektuplar yazmalıyız.

Bunun dışındaki her şey dikkat dağıtıcıdır.

Sudip Battaçarya
23 Ağustos 2026
Kaynak

, ,

Yapay Zekâ, Transhümanizm ve Teknobilimin Gücü


Urbino Üniversitesi’nde felsefe profesörü ve İnsan Bilimleri Bölümü’nde araştırmacı olan Paolo Ercolani, Melangolo [“Melankolik”] dergisinin yayınladığı, kapsamlı ve düşünmeye sevk eden denemesi “Hiperborealı Nietzsche”de okuru, teknolojinin gücünü savunanların önemli bir kısmının beslediği, her dönemin hayali olan ölümsüzlüğü ulaşılabilir bir hedef olarak gören tehlikeli bakış açısına karşı uyarıda bulunuyor.

Hemen bir yanlış anlamayı düzeltelim: Ercolani, hiç de “kıyametçi” bir isim değil. Dijital teknolojiyi iyi biliyor, onu günlük derslerinde kullanıyor, öğretim sürecini daha kapsamlı ve etkili kılmak için bu teknolojiye başvuruyor, sosyal medyada meslektaşları, öğrencileri ve okurlarıyla canlı bir diyalog kuruyor.

Peki o zaman sorun nerede?

Sorun, bilişim teknolojisi ve sinir ağlarının olağanüstü uygulamalarıyla gösterildiği gibi, fırsatlarla dolu bir çağda yaşadığımız için ortaya çıkıyor: bunlar, yaşam süresinin uzamasını, teşhis yeteneklerinin geliştirilmesini, hatta trafiğin düzenlenmesini, bizi bu modernite “hapishanesinden” kurtarmayı vaat ediyor, ancak her şey, insanlık durumunda gerçek bir ilerlemeye denk düşmüyor.

Fizik ve bilişim alanındaki risklerde yaşanan artışa, nesilleri etkileyen genel rahatsızlığa, çağımızın yeni hastalığı olarak teknolojik tekbenciliğe, Vittorino Andreoli’nin ünlü makalesinde gayet iyi özetlendiği gibi, dokunulmaz görünen sapiens türünün karşıtı olarak homo aptalus’un ortaya çıkışına tanık olduğumuza göre, bir şeyler ters gidiyor. Bu ışık ve gölge oyununda, yapay zekânın ve en gelişmiş teknik araçların gelişimiyle birlikte, birden güncel hale gelen post-insan beklentisi denilen perdeye Nietzsche’nin gölgesi düşüyor.

Tanrı’nın Ölümü

Ölümsüz insanın üretileceği laboratuvarın kurdelesi kesildi. Metaverse, klasik metafiziğin vaatlerini yeniden dillendiriyor.

“Sonuçlar çok ciddi olabilir. Yapay zekânın ardındaki felsefi akım olarak transhümanizmin teorisyenleri, Nietzsche’den ve onun Tanrı’nın ‘öldüğünü’ ilan edişinden çıkış alıyorlar. Özünde bu teorisyenler, insana aşkın olana atıfta bulunan her şeyin son bulduğunu söylüyorlar. Özetle, tüm spekülatif muhakeme, temel bir teze odaklanmayı amaçlıyor: ‘Üst-insan’, tüm kısıtları ve sefil yanlarıyla birlikte, şimdiye kadar bildiğimiz insanlığı aşarak bu hayatta somutlandırılmak zorunda. Bu, insanların makinelerle birleşmeye, siborg olmaya, en eski ve en çok arzulanan rüyanın, ölümsüzlüğün herkese garanti edileceği Metaverse âlemine geçmeye istekli olmaları koşuluyla ulaşılabilir bir hedeftir. Hiç şüphe yok ki Hristiyanlığın krizinden de istifade eden, bu fırsatı kullanarak herkese umut veren yeni bir dinle karşı karşıyayız. Madem ki sema bomboş, ‘dünyaya sadık’ kalmalı, burada süper insanlığı inşa etmenin bir yolunu aramalıyız. ‘Evrimleş ya da öl’, transhümanistlerin sloganı budur.”

Kaleminden Kan Damlayan Yazar

Ercolani, Nietzsche’nin divitini kana daldırdığını, yazılarını kanla yazdığını, deliliğin eşiğinde duran yazarın hastalıkla malul olduğunu söylüyor. Çağımızın en karmaşık düşünürlerinden biri olan Nietzsche konusunda Ercolani, şu tespiti yapıyor:

“Nietzsche okumak, beynin saf oksijenle nefes alması, ruhun adrenalin iğnesi yemesidir. Kendi ifadesiyle geliştirdiği fikriyat, bir ‘dinamit’tir. Bu dinamit ki çok tehlikeli olabilir, bu sebeple tefekkür etmeli, eşyayı analize tabi tutmayı öğrenmeliyiz. Nasıl ki yirminci yüzyılda Naziler onun düşüncesinden ilham aldılarsa yirmi birinci yüzyılda da transhümanistler de ondan ilham alıyorlar. Bu, Nietzsche’nin büyüklüğünü ve önemini teyit eden bir gerçek. Ancak öte yandan bu gerçek, müşterek varoluşsal koşullar düzleminde mümkün olduğunca özgür, eşit ve kardeş olan bireylerden oluşan insanlık ailesi yerine Ari ırk mensupları ile siborglardan oluşan bir insanlığı tercih edenleri teyakkuza geçirmeli.”

Üst-İnsan

Makalede ele alınan sonuçlar silsilesi geniş kapsamlı olup, şirketlerde çalışan ve siber güvenlik gibi zorlu bir mesleği üstlenenler için bile belirleyici pratik sonuçlar doğurur.

Paolo Ercolani’nin akıl hocası Domenico Losurdo’nun öğretilerine uygun olarak, Hegel, Marx ve Gramsci’den öğrendiğimiz dersi hatırlamak zorundayız: “Teori, pratik yoksa kısırdır, ancak pratik de teori yoksa kördür.”

Bugün gerçekten de teori kurma becerisine ve vizyona ihtiyaç var: içinde yaşadığımız yüzeyselleşmiş dünyada nadir bulunan özellikler bunlar.

Perspektiften yoksun bir görecelikçilik tuzağına düşmekten kaçınmak gerek. Bu görecelikçiliğin yön kaybına ve gerçekliğin yitip gitmesine yol açtığı bilinmeli. Çarkları arasında insanları ezen küresel piyasa, yurttaşların gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak. Kamu yararını yok ediyor. Oysa kamu yararı, tüm çabalarımızın yönünü tayin etmesi gereken kutup yıldızı.

Nietzsche, yanılsamaların sebep olduğu kuzey ışıklarına aldanmıyor. Ötesine bakıyor. O, kör bir iktidar hırsının esiri olarak, uçuruma doğru çeviriyor gözlerini.

Biz de toparlanmalı, sahtekârlıkların kafesinden kurtulmalı, bugünü eleştirel bir şekilde okuma yeteneğimize tekrar kavuşmalıyız.

Nietzsche ve Transhümanizm: “Felsefe Güçtür”

Transhümanist hareketin ön plana çıkardığı bir diğer yeni yön ise, güçle el ele giden felsefedir. Ercolani, “Bunu bir ittifak olarak adlandırmadığını” söylüyor.

“Transhümanizm, gücün ta kendisidir. Musk, Zuckerberg ve Page gibi isimler, kendilerini transhümanist olarak adlandırıyor. Bu figürlerin dünya kamuoyu üzerinde muazzam bir etkiye sahip olduklarına hiç şüphe yok. Silikon Vadisi’nin en büyük yedi şirketinin gelirleri, birçok orta ve büyük ölçekli devletin GSYİH’sini fazlasıyla aşmış durumda. Günümüzde güç denilen şey, politik hükümetlere ajandalarını dikte edebilen teknolojik ve finansal bir güçtür. Bu gücün demokrasilerimiz açısından yol açtığı sonuçlar apaçık ortada: İnsanların eleştirme yeteneklerini azaltmayı bilen, aynı zamanda bu insanların seçtikleri hükümetlerin politik ajandasını belirleyen bir sistem, kendisini eşi benzeri görülmemiş yeteneklere sahip bir güç türü olarak ortaya koyuyor.”

Düşünürün kınadığı şey, kendini dayatmak için sansüre bile ihtiyaç duymayan bir totalitarizmdir. “Hepimiz, renkli ekranların hipnotize ettiği, bu ‘güçlere’ tıpkı ‘yeni’ Pinokyolar gibi büyük bir coşkuyla teslim olmuş varlıklarız.” Kısacası, “bağnazlık uykumuzdan” uyanmanın vakti geldi: Ercolani’nin metninden okurlar olarak aldığımız mesaj bu. Zaten neticede filozoflar, her daim tam da bu sebeple var olmuşlardır, öyle olmasa adlarını niye analım ki?

Massimiliano Cannata
5 Kasım 2024
Kaynak

24 Ağustos 2026

, ,

İranlı Politik Tutsaklara (Alternatif) Açık Mektup



Savaş karşıtı olan, geçmişte idam cezasına çarptırılan, vaktiyle üç yılını Evin Hapishanesi’nde geçirmiş olan Profesör Behruz Gamari Tebrizi’nin Guardian’daki mektuba cevaben kaleme aldığı mektup. Yazı, solun savaş süresince İran halkıyla nasıl dayanışma içinde olduğunu beyan edeceğine dair önemli bir örnek.

* * *

Bu mektubu, cesaretinize duyduğumuz o büyük hayranlıkla, vatanınız İran’da sosyal adalet ve insanlık onuru için verdiğiniz mücadeleye yönelik dayanışma duygularımızla yazıyoruz.

Biliyoruz ki mücadeleniz, İran tarihindeki uzun bir geleneğin, bilhassa Şah rejimini deviren İran devrimi ile doruğa ulaşan dönemin uzantısıdır. Adalet mücadelesinin, bir rejimin çöküşünden ve başka bir rejimin kurulmasından sonra bile her zaman devam ettiğini biliyoruz. Amacı özgürleştirmek olan siyasete olan bağlılığınızın sunduğu örneklik, hepimizin özlemle bakması gereken bir örnekliktir.

Bu mektubu, mücadelenizi katbekat daha karmaşık hale getiren bir yerden yazıyoruz. 

İran’da 1979’da gerçekleşen devrim, bölgedeki Amerikan emperyalizminin etkisini sarsmıştır. Siyonistlerin yayılmacı emellerini boşa çıkarmış, Ortadoğu’nun siyasi haritasını yeniden çizmiştir.

Biz, peşi sıra kurulan hükümetlerin çeşitli yollarla ülkenizin istikrarını bozmaya ve egemenliğini zayıflatmaya çalıştığı bir ülkede yaşıyoruz. Onlarca yıldır süren acımasız yaptırımlar, ablukalar, suikastlar, en nihayetinde devletinize ve halkınıza karşı yürütülen topyekûn savaş, adaletsizliğe ve zulme karşı direnişinizi son derece karmaşık ve çok daha tehlikeli kılmıştır.

Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığının, seksenlerin başındaki İran-Irak savaşından bu yana eşi benzeri görülmemiş zorluklara yol açtığını hep birlikte görüyoruz. Bu zorluklar, bilhassa cezaevlerinde hissediliyor. Savaş zamanının dayandığı mantık, şeffaflığın daha da azalması, idamların artması ve halihazırda ne kadar sorunlu ve zayıf olsalar da hukuki usullerin bastırılması üzerine kurulu.

Geçen yıl İsrailliler Evin Hapishanesi’ne saldırdıklarında, siz hayranlık uyandıran bir haysiyet ve insanlık örneği sergilediniz. Onlar, mahkûmların yıkımdan yararlanarak kendilerini kurtaracaklarını sanmışlardı. Oysa siz, yaralıları ve enkaz altındakileri, gardiyanları, revirdeki hemşireleri ve doktorları, ziyaretçileri, sosyal hizmet görevlilerini gördünüz ve kaçmak yerine onları kurtarmak için orada kaldınız. Binlerce kilometre uzakta bu haberleri okuyunca o derin kökleri olan ahlak anlayışınıza ve özverili tavrınıza hayranlık duyduk.

Ülkenizin, devletinizin ve halkınızın emperyalist egemenliğe ve Siyonist yayılmacılığa karşı gösterdiği direniş, İran Devrimi’nin en değerli kazanımlarından biridir. Bu direnişin bir parçası olarak siz, bu mücadelenin kapsamının, devrimin (insanlık onuruna saygı, sosyal adalet ve özgürlük gibi) yerine getirilmemiş vaatlerinin hayata geçirilmesini içerecek şekilde genişletilmesini talep ettiğiniz için bedel ödüyorsunuz.

Emperyalistlerin ve Siyonistlerin, bu devrimin anti-emperyalist ruhunu sahip olduğu meşruiyetten mahrum bırakmak amacıyla, haklı davanızı bir araç olarak kullanmalarına izin vermeyin. Amerikan hükümetinin İran’da insan haklarının fiili durumu konusunda endişe duyduğunu ya da İsraillilerin ülkenize özgürlük getirmek istediğine dair laflar işitebilirsiniz. Birçoğunuzun halihazırda kamuoyuna açıkladığı gibi, onlar, kendi egemenliklerini ilerletmek için mücadelenizi araç olarak kullanmak istiyorlar.

Biz, kendi özgürleştirici politikalarınızı nasıl organize edip ilerleteceğinizi bildiğinize inanıyoruz. Bu mektup, sizi gördüğümüzü ve sosyal adalet konusundaki adanmışlığınıza derin saygı duyduğumuzu hatırlatmak için yazılmış bir nottur.

Sizin cesaretinizden bir ders almalı, kendi hükümetimizin bizim adımıza işlediği zulümleri durdurmak için elimizden geleni yapmalıyız. Dünya çapında milyonlarca cana mal olan ve şu anda ülkenizi harap eden, kendi toplumunuzdaki mücadelelerinizi engelleyen hükümetimizin emperyalist vahşetini durdurmanın bizim sorumluluğumuz olduğunu dünyaya ve size göstermeliyiz. Bunu ve diğer tüm emperyalist savaşları sona erdirmek adına kendi hükümetimize karşı güçlerimizi harekete geçirmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Bu savaşı durdurmanın, kendi hükümetinizi kendi vatandaşlarına karşı sergilediği muameleden sorumlu tutabilmeniz için sizi daha iyi bir konuma getireceğini ummaktan başka çaremiz yok.

Dayanışmayla!

Behram Gamari Tebrizi
23 Ağustos 2026
Kaynak

,

İslam, Devrim ve Safiye Buhari


Safiye Buhari (Allah ona cennetini nasip etsin), hayatını siyahların özgürlüğü ve tüm politik tutsakların özgürlüğü için mücadele ederek geçiren, Yeni Afrika devrimci hareketinin öncülerinden, Müslüman ve eski bir politik tutsaktır. Her Müslüman ve devrimci, onun sunduğu örnekliği incelemeli, ondan ilham almalı, Safiye Buhari’nin mücadele içinde ulaştığı mertebeye ulaşmak için uğraşmalıdır.

Aşağıda Safiye Buhari’nin, Kara Panter Partisi’ne (KPP) katıldığı zamandan politik tutsak olduğu döneme dek İslam’ı ve devrimi benimsemesine dair özet bir bakışa ve deneyimlerinden içselleştirmemiz gereken bazı derslere dair kısa bir değerlendirmeye yer verilmektedir.

Bu döneme ve diğer dönemlere dair ayrıntılı anlatımı ve devrimci mücadelenin farklı yönlerine ilişkin analizleri, The War Before [“Önceki Savaş”] adlı kitabında bulunabilir. Buradaki tüm bilgiler o kitaptan alınmıştır.

Devrime Bağlanma

Buhari, 1969’da KPP’nin New York şubesiyle çalışmaya başladı. Ücretsiz Kahvaltı Programı'na yardım etti. Çok geçmeden, 1970’te, polisin yalanlarını, vahşetini ve baskıcı uygulamalarını bizzat deneyimledikten sonra, tam zamanlı parti üyesi olmaya karar verdi. Halkımızın özgürlüğü için mücadele etmek üzere üniversiteden ayrıldı.

1971’de KPP’de yaşanan ayrışmanın ardından, devletin Panterlere karşı yürüttüğü savaşın yoğunlaşmasıyla birlikte, Buhari’nin Siyahilerin Kurtuluş Ordusu (SKO) için yeraltı irtibat görevlisi olarak üstlendiği rol ve devam eden Panter çalışmaları, onu polis için hedef haline getirdi. Kararlılığı, etkinliği ve New York’taki siyahi cemaatlerine olan derin bağı, onu devletin gözünde etkisiz kılınması gereken bir tehdit haline getirdi. Öte yandan, aynı özellikler, onu New York polisinden de korudu.

Ancak 1975 yılının başlarında, asılsız suçlamalarla Virginia’da yakalanıp hapse atıldı. 40 yıl hapis cezası aldı. Bir süre de idam cezasıyla karşı karşıya kaldı. Tutuklanmasının ardından FBI, onu “ünlü, tehlikeli [...] ve ülke çapındaki kolluk kuvvetlerinin tanıdığı biri” olarak rapor etti. Buhari, bu noktada 4 yıldır Müslümandı.

İslam’a Giriş

Buhari, “New York Üçlüsü”nün haklarını savunurken İslam’la tanıştı. Savunduğu üç politik tutsaktan biri olan Nuh Kayyam (Allah ona cennetini nasip etsin), birçok yoldaşının İslam ve devrimin bir arada olmasına karşı çıktığı bir dönemde, kendisine Allah ve İslam hakkında farklı bir bakış açısı kazandırdı.”

Kilisede büyümüş olan Buhari, “kurtarılmış” kişilerin ikiyüzlülüğüne şahit olunca hayal kırıklığına uğramış, “bu insanlar cennete giderken diğerleri gitmiyorsa, Tanrı olamaz” diye düşünmüştü. Nuh onu, din hakkındaki birçok sorusuna, özellikle de “inançlı” olduğunu iddia edenlerin ikiyüzlülüğüne dair sorularına cevap veren bir metne yönlendirdi. Kur’an’ı bir başına okuduktan sonra, “İslami yaşam tarzını” ciddi olarak incelemeye karar verdi.

Buhari, konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Kur’an’ı ve İslam’ı incelerken, Müslümanları Allah’ın yarattığını, insanın yaratmadığını öğrendim. Buradan, sadece Allah’tan başka ibadete layık hiçbir şey yoktur’ demekle Müslüman olunamayacağı sonucuna ulaştım. Sizi Müslüman yapan, kalbinizdeki niyet ve Allah yolunda mücadele etme azminizdir.”

Bu, Bakara suresinin 190-193. ayetlerinde açıklığa kavuşturulmuş bir husustur:

“Allah yolunda size zulmedenlere ve size karşı savaşanlara karşı savaşın, fakat sınırları aşmayın. [...] Zulüm kalmayıncaya kadar savaşın. [...] Çünkü zulüm, katliamdan daha kötüdür.”

Nuh ve diğer birçok siyahi devrimci gibi, o da devrime bağlılıkla İslam’ın çelişmediğini düşünüyordu. Aslında, Müslüman için zulme karşı mücadele etmek, bu bağlılıkla uyumlu olarak, farz kılınmıştır. Buhari, bu bilgi ışığında, “1971 yılında Şahadet getirdim, ‘doğru yolda’ kalıp mücadele etmeye karar verdim” diyor.

Hapishanedeki deneyimleri ve çalışmaları (1975-1983), dinini sınayacak, imanını güçlendirecek ve her cephede devrimci mücadeleye olan bağlılığını derinleştirecektir.

Esaret Altında Cihad

Şahadetini bildirdiği gün, İmam, cihat üzerine bir hutbe vermişti. Buhari, bu hutbeden, harici cihadın, kişinin çevresindeki haksızlık ve yalanlarla mücadele etmesini gerekli kılan cihat biçimi olduğunu, dâhili (büyük) cihadınsa kişinin içindeki haksızlıkları ve yalanları gidermek için mücadele ettiği cihat biçimi olduğunu öğrendi.

Buhari, hapishanede dini hoşgörünün eksikliğinden, hapishanenin neredeyse ölümcül tıbbi ihmaline kadar uzanan ve kurum tarafından uygulanan diğer hedef gözeterek gerçekleştirilen (tecrit etme gibi) saldırılara ve suiistimallere tanık oldu. Bu saldırı ve suiistimallerle bizzat yüzleşti.

İlkine karşı nispeten hızlı bir başarıyla mücadele etti. Hapishanede geçirdiği ilk Ramazan ayında, gün batımından gün doğana dek (iftar ve sahur yapmadan) hücresinde oruç tuttu. Orada kendilerini “Müslüman sayan” başka kadınlar olsa da, bu kişiler Ramazan’ı tutmuyor veya diğer ibadetleri yerine getirmiyorlardı. Bu da kurumun oruç konusunda bir uygulamasının olmadığını gösteriyordu. Buhari, meseleyi şu şekilde açıklıyor: “İhtiyaç duyduğum şeyleri kantinden almaya başladım. Kurumdaki kadınlar benim ibadetimi görünce, bana bir şeyler temin etmeye başladılar.”

Ertesi yıl, Safiye (ve muhtemelen oruç tutan diğerleri) Ramazan ayı boyunca hapiste tutuldu. Karşılaştığı tıbbi ihmal, daha uzun süreli bir mücadeleyi gerekli kılmaktaydı.

Tıbbi Bakım İçin Mücadele

Hapishanede sağlık konusunda korkunç bir muameleyle karşılaştı. Birkaç mahkûmun yaşadıklarını anlatan Safiye, bu konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Hayatları, altı aydır hapiste olan bir kadını muayene edip altı haftalık hamile olduğunu ve hiçbir sorunu olmadığını söyleyen bir ‘doktorun’ ellerine teslim edildi. Kadın, daha sonra bebeğinin öldüğünü, bebeğin karnında çürüdüğünü öğreniyor. Ya da doktor size hamile olmadığınızı söylüyor, üç ay sonra yedi kiloluk bir erkek bebek dünyaya getiriyorsunuz.”

Buhari, cezaevine geldiğinden beri sağlık sorunlarıyla boğuşuyordu. İlk değerlendirmesinde, kendisine “portakal büyüklüğünde iki tümör” olduğu söylendi, ancak hastaneye kaldırılma ve ardından kaçma riskini göze alamayan yönetim, cezaevi içinde tedavi görmesine mani oldu. “Hayatını riske atmayı tercih ettiler.”

Bu ihmal, dışarıda tedavi görme talebinin reddedilmesine itiraz ettiğinde doruk noktasına ulaştı. Kurum yetkilileri, konuyla ilgili görüş ayrılıklarının olduğunu söylediler.

Hapishaneden kaçmaya karar verdi. Kaçak haldeyken muayene edildi. Durumunun, o an ameliyat olmazsa hayatının geri kalanında acı çekeceği bir noktaya geldiği kendisine bildirildi. Bu anda, Allah’ın Müslümanlara olan şu emrini hatırladı: “Zulüm ve baskıya nerede rastlanırsa rastlansın, ona karşı mücadele edin.”

Kendisi de dâhil olmak üzere oradaki kadınların gördüğü korkunç tıbbi muamele, mücadele edilmesi gereken bir meseleydi. Bunu fark eden ve sonunda yeniden yakalanacağını bilen Buhari, durumunu ve devam eden tıbbi bakım eksikliğini, kurumun tıbbi tesisinin yetersizliğini ve ihmalini ortaya çıkarmak, onlara uygun bakım sağlanması konusunda baskı yapmak amacıyla tüm yaşananları hapishaneden kaçmasıyla ilgili davada savunma yapmak için kullanmaya karar verdi.

Buhari, firar davasında yargılanırken, mahkemede kendini savunmayı seçti. Davaya hazırlanırken geniş çaplı destek almıştı, ancak “en beklenmedik ve son derece takdir edilen desteği, jüride yer alan Virginia eyaletinin Goochland şehrinde yaşayan halktan gördü.”

Dava süresince, hapishanenin ve sağlık tesisinin adaletsizliklerini ortaya çıkardı. Karşılaştığı ihmali tüm çıplaklığıyla anlattı. Tanıklarla birlikte, kurumda birçok kadının maruz kaldığı, bazen ölümcül olan, muamelelerin gerekçelerini ortaya koydu.

Sonunda Buhari, jüri tarafından bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu cezanın tek sebebi ise hâkimin, “suçlu” olduğuna dair karar vermemeleri durumunda jüri üyelerini mahkemeye itaatsizlikle suçlayacağı konusunda savurduğu tehditti. Duruşmanın ardından yaşananları şu şekilde aktarıyor: “Jüri üyeleri, ben hapishaneye geri götürülene dek mahkeme salonunun dışında beklediler. Orada bana bir yıl hapis cezası verdikleri için özür dilediler.”

Çabalarıyla hapishanenin kadınlara karşı uyguladığı adaletsizlikler konusunda farkındalık yaratmayı bildi. Kuruma baskı yapma girişimi de sonuç verdi. Tutsaklara, doktor seçme hakkı da dâhil olmak üzere, dışarıdan tıbbi bakım alma hakkı verildi. Ancak Buhari nihayet yeterli tedaviyi aldığında, yumurtalıklarından biri hariç tümünün alınması gerektiğini öğrendi. Bu dönemi şöyle anlatıyor:

“Yeniden yakalandığımda [...] hapse atılmamın sebeplerinden birinin Allah’ın hayatım için bir planı olduğunu anladım. Görüyorsunuz, Allah izin vermezse hiçbir şey olmaz.”

Şirkle Mücadele

Bir Müslüman için en yanlış şey, Allah’tan daha çok ibadete veya korkuya layık bir şey olduğuna inanmaktır. Şirkten daha büyük bir günah yoktur. Buhari’nin aktardığına göre, Müslüman olduğu günden itibaren bu cümleyi tüm yönleriyle idrak etmek için uğraşmıştı. Fakat hapishanede geçirdiği süre boyunca içinde bir çelişki açığa çıktı:

“Allah’tan başka ilah olmadığını biliyordum. Sorun şu ki, aynı zamanda bende kendine esir eden, kontrol edilemez ve mantıksız bir korku vardı. Bu korku, Allah’a olan inancımı bile gölgede bırakmıştı. ‘Bu ne olabilir?’ diye sorabilirsiniz. Yılanlardan akıl almaz derecede korkuyordum.”

Durumun ciddiyetini daha ayrıntılı bir şekilde açıklayan Safiye, şunları söylüyor:

“30 gün boyunca idam cezasıyla karşı karşıyaydım. Bu beni endişelendirmiyordu. Bana düşman olanların yurdunda yapayalnızdım. Bu da beni endişeye sevk etmiyordu. Benim tek endişem, polis veya FBI, yoldaşlarım ya da KPP ve SKO’daki faaliyetlerim hakkında bilgi edinmek için casusluk yapmaya kalkışırlarsa bu meseleyle nasıl başa çıkacağımdı. Bu tür bir sorgulamaya nasıl dayanacağımı bilmiyordum.”

Yılan korkusunun ne kadar gerçek ve yoğun olduğunu bilmesine rağmen, Buhari, bunu hiçbir zaman şirk olarak düşünmemişti. Tesadüfen bir yılanla karşı karşıya gelmesi, ondaki bu düşünceyi değiştirdi.

Buhari yeniden yakalanıp hapse atıldığında, en yüksek güvenlikli koğuşa götürüldü ve 3 yıl 7 ay boyunca tecrit altında tutuldu. Bir gün binanın alt katına götürüldü. Kapı arkasından kapandıktan kısa bir süre sonra bir yılan fark etti ve kontrolünü yitirdi:

“Bağırmaya ve kapıya doğru koşmaya başladım... kilitliydi. Çıkmanın hiçbir yolu yoktu, bu yüzden duvara yaslandım, cenin pozisyonu aldım ve bağırmaya devam ettim. Sanki bedenimin dışındaydım. [...] Kendimi durduramıyordum. [...] Kendimi korumak için zihnimin en karanlık köşelerine çekilmiştim. Yılan korkum, Allah’a olan inancım ve sevgimden çok daha büyüktü.”

Hücresine geri götürüldükten ve durumu bir süre düşündükten sonra, Buhari, yılanlara karşı duyduğu korkunun, “Allah’tan daha çok ibadete ve korkuya layık hiçbir şey olmadığı” şeklindeki inanç beyanını yalanladığını anladı. Tepkisini “yılanı ilahlaştırmak” olarak tanımladı ve zımnen yılanın Allah’tan daha fazla güce sahip olduğunu düşündüğünü gördü. Bu nedenle, sonraki ay boyunca Buhari, bu çelişkiyi gidermek ve şirk sorununu çözmek için çalışmaya başladı.

Huey Newton’ın “devrimci intihar” dediği fikri nasıl benimsediğini, devrimci bağlılıklarına sıkıca tutunarak ölüm ihtimaliyle nasıl yüzleştiğini, ABD hükümetinin korkulacak bir şey olmadığı konusundaki netliğini düşündü. Başka bir yılanla karşılaşmanın, yani ısırılıp ölmenin sonuçlarını tefekkür etti. Bunları, “Allah’ın izni olmadan hiçbir şey olmaz” bilgisiyle ve eğer ölürse, önünde sadece Allah’ın hükmünün kalacağı gerçeğiyle çarpıştırdı.

Bu sayede Buhari, korkusunun yersiz olduğunu içsel olarak idrak etti ve kendini düzeltti. 1983’te hapisten çıktıktan sonra inancını sınadı:

“İlk fırsatta Bronx Hayvanat Bahçesi’ne gittim. [...] Sürüngenler bölümüne girdim ve tüm yılanlara baktım, sürüngenler bölümünün her yerini iyice inceledim ve her şeyi gözlemledim. Oradan inançlarımın verdiği cesaretle çıktım. [...] Allah’tan başka ibadete ve korkuya layık hiçbir şey yoktur.”

Neden Ben?

Çevremizdeki dünyayı düşünürken ve ona göre hareket ederken, genellikle mevcut koşullarımızı merkeze alırız. Elbette, planlama yaparken ve kendimizi yönlendirirken koşulları göz önünde bulundurmanın yanlış bir yanı yok. Ancak koşullar, düşünme ve eylemlerimizin merkezine yerleştiğinde, (ilkesel) mücadelenin önceliği kaybolur.

Mücadeleyi, olumsuz ya da olumlu koşullara tabi kılarak, “Bundan çıkış yolu nedir? Bundan nasıl faydalanabiliriz?” diye sorarız. Mevcut durumumuzda nasıl ilerlediğimize veya neden bu şekilde ilerlediğimize bakmayız. Burada, “en az direniş sergileyeceğimiz, statükoyu korumak için akıntıya kendimizi bırakacağımız yol, yürüdüğümüz asli yolumuz haline geliyor.” Buhari’nin hayatı, İslam’ı ve devrimi benimsemesi, bize bu dürtüyü nasıl ortadan kaldıracağımızı, direnişi ve akıntıya karşı yüzmeyi öğretiyor.

Hapisten çıkmasının üzerinden on yıldan fazla bir süre geçtikten sonra şöyle düşünüyor:

“Son on yıl içinde tüm bunların ne anlama geldiğini sık sık sorgulamaya başladım. [...] Yoldaşlarımın ve arkadaşlarımın hayatlarını feda etmelerinin boşuna olup olmadığını ve bu kadar çok politik tutsağın ve savaş esirinin hapsedilmeye devam etmesinin hiçbir işe yaramadığını düşündüm. Siyasallaşmamın başlangıcına, o yıllara geri döndüğümde, doğru kararı verip vermediğimi merak ediyorum.”

Daha sonra düşüncelerini paylaşan Buhari, “direniş yolunu” seçmenin hayatını nasıl şekillendirdiğini aktarıyor.

Üniversitedeyken, New York’ta yoksulluk içinde yaşayan, her gün aç karnına okula giden siyahi çocukları öğrendiğinde, bunu görmezden gelebilirdi, ama yapmadı. New York’taki Panterler ile çalışmaya ve onlardan öğrenmeye başladı. Koşulları, ona gene de “Amerika’da o zamanki haliyle neler başarabileceğine dair bir hayali” gerçekleştirme fırsatı sundu.

Buhari, bir Panter üyesini polise karşı savunduğunda ve bu yüzden tutuklanıp polis memurlarından hakaret gördüğünde, karşılık vermeyi umursamıyormuş gibi davranabilirdi. Bunun anlamsız olduğuna kendini inandırabilir, üniversitenin sunduğu fırsatlardan yararlanabilirdi. Ama başta isteksiz de olsa, Kara Panter Partisi’ne katıldı ve mücadeleye olan bağlılığını derinleştirdi. Direniş yolunu seçti. Bu yol, öfkesini bağlılığa, şüphesini imana ve korkusunu kararlılığa dönüştürecekti.

Robert Webb’den disiplini, Beşir Saunders’dan ise “halkın” işin merkezinde olduğunu öğrendi. Afeni Şakir’den ise kim olduğunu ve kendine koyduğu ilkeleri tanımlamanın önemini öğrendi. Afeni, Buhari’nin annesi ve büyükannesinin ona her zaman söylediği şeyi örnekliyordu: “Eğer bunu yapacak kadar kadınsan, bunun hakkında doğruyu söyleyecek kadar da kadın ol.” Cetewayo Tabor, Buhari’ye “kişilikle değil ilkeyle ilgilenmeyi” öğretti. Baskı altında bu kuralı uyguladığında bu öğretinin doğruluğunu teyit etti. Nuh Kayyam ise onu “İslam'a yönlendirdi, sonra da İslam’ın gerçek öğretilerini anlamasına yardımcı oldu”, ki bu öğretileri esaret altında içselleştirdi.

Politik tutuklu olarak hapiste kaldığı sırada Buhari, sık sık “Neden ben?” sorusunu soruyordu. Serbest bırakıldıktan sonra verdiği cevap ve çıkardığı sonuç ise epey öğretici:

“Sorunun cevabı, içimde Allah’ın iradesine teslim olmamı engelleyen şeyleri öldürme sürecinde ve aynı zamanda Che Guevara’nın daha başlarda bildiği ‘gerçek bir devrimciyi harekete geçiren, sevgiden neşet eden büyük duygulardır’ sözünde saklı. [...] Şimdi hayatımı iki şeye göre yaşıyorum. Vicdanımın emirlerine uyuyorum ve her şeyde Allah’ı hatırlıyorum.”

Buhari, devrimi “değişimin, karakteri devrimci bir karaktere dönüştürmekle başladığı ve bunun temel bileşeninin sevgi olduğu” bir süreç olarak gördü. Yani kendini sevmek ve insanları sevmek gerekiyordu. İslam’ı ise, Allah yolunda (haklı ve adil olan) harici ve dâhili cihat için manevi bir dayanak ve etik bir zorunluluk olarak benimsedi. İslam, onun bu süreçte nasıl ve neden bu şekilde ilerlediğini açıklayan temel unsurdu.

Safiya Buhari'nin direniş yolunu seçmesi, onu İslam’a ve devrime götürdü. Her ikisinin de özünde ilkeli mücadele yatmaktadır.

Emon Azmi
19 Mart 2026
Kaynak

23 Ağustos 2026

Paris, Sacco ve Vanzetti'nin Ölümünü Protesto Ediyor


Sol tarihinin muhteşem bir örneği. Sacco ve Vanzetti’nin özgürlüğü için yürütülen kampanya yıllarca sürdü. Kampanya, beynelmilel bir niteliğe kavuştu. Bilhassa Fransız işçi sınıfı, iki devrimciyle gösterdiği dayanışmada epey kararlıydı. Humanite gazetesinin dış haberler editörü, daha sonra Fransız Komünist Partisi vekili olan, Nazi işgalinin kurbanı Peri, bizi Ağustos 1927’de Sacco ve Vanzetti’nin öldürülmesi haberinin işitilmesi sonrası isyanlarla ve gösterilerle hareketlenen Paris sokaklarına götürüyor.

Gabriel Peri’nin Daily Worker dergisinde yayınlanan “Paris, Sacco ve Vanzetti'nin Ölümünü Protesto Ediyor” başlıklı makalesi. Cilt 4, Sayı 235, 15 Ekim 1927.

* * *

 

Paris, işlenen suçu 23 Ağustos sabahı şafak vakti öğrendi.

Son birkaç saat içinde umutlar zaten azalmıştı.

Saat beşi birkaç dakika geçtikten sonra artık şüphe duymak mümkün değildi.

İş tamamlanmıştı.

Saat 6:30’a gelindiğinde, korkunç haberin hızla yayılan etkisi Paris’i ve banliyölerini sarmıştı.

Elektrik çarpması gibi bir şey yaşandı! Bu korkunç kelime, işçilerin yüzlerini buruşturdu. Yüzler kireç gibi oldu. Duygularına yenik düştüler. Tereddüt ettiler. Sonra birden o öfke patlak verdi:

“Necis hayvan sürüsü! Necis hayvan sürüsü!”

Bir an için, büyük ve şaşkın işçi kalabalığında bir hareketlenme yaşandı. Sonra gözlerindeki öfke ışıl ışıl parladı.

Gri ve kasvetli güne proleterlerden oluşan seli boşaltan metro istasyonlarında aynı sahneler tekrarlandı. Şüphe, tereddüt, şaşkınlık. Binlerce kez tekrarlanan şu mahkûm edici çığlık:

“Necis hayvan sürüsü! Necis hayvan sürüsü!”

İdam haberi ağızdan ağza, evden eve, sokaktan sokağa yayıldı. Hızla bir söylenti dolaştı. Halk içinde eyleme geçelim sözleri işitilmeye başlandı.

1921’den beri Fransız işçi sınıfı, iki şehidin davasını kendi davası olarak benimsemişti.

Bundan böyle Sacco ve Vanzetti için yürütülen kampanya, Fransa’daki işçi mücadelesinin en önemli kesitlerinden biri olarak anılacaktır.

Önümüzdeki günlerde, en açgözlü ve en saldırgan kapitalizme karşı verilen bu devasa beynelmilel mücadelenin derslerini çözümlemek gerekecek. Şimdilik, Amerikan işçileri için bu mücadelede tanık olunan son olayları yeniden gözden geçirmekle yetinelim.

3 Ağustos’ta, sosyal demokrat gazeteler, entelektüel ve siyasi çevrelerin protestolarını bir araya getirirken, Fransız Komünist Partisi, doğrudan dükkânlara, ofislere, fabrikalara seslenmeye karar verdi. Partinin sloganı şuydu:

“Sacco-Vanzetti’ye karşı işlenen suçu protesto etmek için her yerde, kapanış saatlerinde gösteriler düzenlensin, yüz binlerce kişi, bu suça karşı oy kullansın.”

O gece, devasa bir savaş cephesinde toplanan Lyon proletaryası, Sacco ve Vanzetti'nin mücadelesine gerçek sınıfsal anlamını kazandırdı. Bay Herriot’nun baş yargıç rolünü üstlendiği bu şehirde bile, her görüşten işçi, iki muhteşem miting düzenledi. Rhone valisinin emirlerine uyan polis, eşi benzeri görülmemiş bir provokasyona başvurdu ve göstericilere silahla saldırdı. Ancak Lyon toplantısı, Fransa’nın tamamında yankı buldu.

O trajik gecenin ertesi günü, Massachusetts valisinin kararının haberi Paris’e ulaştı. Fuller, suçun işlenmesi emrini vermişti. Aynı akşam, Paris bölgesindeki sendika örgütlerinin düzenlediği bir toplantıda Parisli işçilere bu durum bildirildi. Genel Birleşik İşçi Konfederasyonu sekreteri Racamoni, “Bu işlenen suçu ancak muazzam bir güç gösterisi önleyebilir” diyerek, yankılanan alkışlar eşliğinde, konfederasyonun genel grev çağrısında bulunan bildirisini okudu. Bu karar coşkuyla onaylandı.

Gösterinin sonunda, tutukluların affedilmesini ve serbest bırakılmasını talep eden işçi kitlesi dağılırken, polis, işçilerin üzerine saldırdı, Paris’in FKP’li vekili Jacques Duclos’ya vahşice saldırdı. Duclos, hastaneye kaldırılmak zorunda kaldı.

Grev, Pazartesi günü yapılacaktı. Pazar günü yeni bir gösteri, 100.000 işçiyi kızıl bayraklar etrafında bir araya getirdi. Parisli işçiler, büyük şehrin sokaklarında safları sıklaştırmış halde yürüdüler. Dev pankartlarda şunlar yazıyordu:

“Halkın dostu ve Amerikan kapitalistlerinin düşmanı oldukları için elektrikli sandalyede idam cezasına çarptırılan Sacco ve Vanzetti için adalet”

“Sempatizanlar, görüşüne bakılmaksızın, işlenecek suça müdahale etmelisiniz.”

“Amerika’da adaletin makamı elektrikli sandalyedir.”

“Sacco ve Vanzetti’yi kurtarmak için genel grev!”

“1887-1927! Amerikan adaletini örnekleyen tarihler!”

“Şanghay trajedisi tekrarlanmamalı! Sacco ve Vanzetti’ye elveda!”

Amerikan bayrağı taşıyan, içi tıka basa dolu otomobiller, defalarca “Af! Af!” nidalarıyla karşılandı.

Bunun üzerine yeni dünyadan gelen turistler, varlıklarını belli ederek şöyle cevap verdiler: “Yaşasın Sacco ve Vanzetti!”

Aynı sabah Paris’e gelen Luigia Vanzetti, bitmek bilmeyen bir alkış tufanına maruz kaldı. Yirmi toplantı salonundan yankılanan çığlıklar, sanki proleter kalabalığın en derinliklerinden yükseliyormuş gibiydi: “Kahrolsun Fuller! Af! Af!”

Aynı gün tüm Fransa, Paris’teki gösterilere karşılık verdi. Roubaix’de birleşik cephe toplantısı yapıldı, Havre, Dieppe, Sotteville, Tours, Toulouse ve Oran’da gösteriler düzenlendi.

Nihayet 8 Ağustos Pazartesi günü genel grev başladı. Böylece konfederasyon sloganlarını gerçekleştirmiş oldu:

“Eğer, herkesin kınamasına rağmen, Amerikalı zenginler, o korkunç suçu işlerlerse, onlara her türlü yolla müdahale etmek gerekecektir: Bu nedenle, eğer bu korkunç hüküm her şeye rağmen yürürlüğe konulursa, Genel İşçi Konfederasyonu, yirmi dört saatlik grev eyleminin şu şekilde uzatılması gerektiğini duyurur:

1. Amerika’dan ithal edilen tüm ürünlerin, malların, ticari eşyaların ve Amerikan fabrikalarında üretilen ürünlerin Fransa’da tüketiciler tarafından boykot edilmesi;

2. Denizciler, liman işçileri ve demiryolu işçileri örgütlerinin bu ürünlerin taşınmasını reddetmesi;

3. Aynı şekilde, Yanki zenginlerinin temsilcilerine ve özellikle Amerikan Lejyonu üyelerine boykot uygulanmalıdır;

4. Amerikan menşeli her türlü sergi, oyun veya etkinliğin boykot edilmesi.”

Greve çağrı, her yerde takdire şayan bir disiplinle yerine getirildi. Lyon, St. Etienne, Cette, Alais, Le Boucau, Avignon, Beziers, Dunkerque, Cyonnax, Marsilya, Montpellier, Douai, Havre gibi merkezler, kendilerini tümüyle greve adadılar. İşçiler ayaklandılar ve emperyalistlerin yürürlüğe koyduğu vahşi baskıyı simgeleyen iki şehidi katillerden söküp alma iradesini ortaya koydular.

Paris bölgesinde, hareket, kenar mahallelerdeki emekçi kitlelerin kınayıcı eylemlilik sürecine katıldıklarına tanıklık etti.

Sabah saatlerinde sayısız toplantı, öğleden sonra coşkulu buluşmalar ve etkileyici gösteriler, akşam ise Paris’in Latin mahallesinde bulunan kilise binası Pantheon’da devasa bir tören. İşte bu büyük gün bunları kaydetti.

12 Ağustos Perşembe günü, L’Humanite gazetesi, Paris işçilerine kurtuluş haberini duyurdu. “Hâlâ Hayattalar!” Komünist gazetenin dev manşeti, bir zafer çığlığı gibi herkesin gözleri titretti. Bulvarlardaki kalabalığın, tüm mahallelerdeki salonların ve Paris işçilerinin kapıştığı binlerce L’Humanite gazetesini taşıyan gazete satıcılarının bağırışları da aynı şekilde yankılandı.

Fakat kitlelerin sevincine tarifsiz bir ıstırap karışmıştı. Büyük isyan devam etse de, acımasız girişim yeniden başlayacaktı. Onları hâlâ öldürebilirlerdi. Cezayı erteleyen mahkeme, korkunç bir farstan başka bir şey değildi.

12 Ağustos sabahının şafağından itibaren bu önsezi, işçilerin ruhuna musallat oldu ve o günden işçiler itibaren teyakkuzda kaldılar.

Ne yazık ki, şimdi onların önsezilerinin ne kadar haklı olduğunu biliyoruz. Sekiz gün sonra, Massachusetts mahkemeleri kararlarını onayladı. Bunu işçilerden gelen büyük bir öfke patlaması izledi. 21 Ağustos Cumartesi günü, Paris’te elli toplantı düzenlendi. Taşrada da başka gösteriler yapıldı, ertesi Pazar, sağanak yağmur altında, Pre-Saint-Gervais yakınlarındaki Butte du Chapeau Rouge’da 20.000’den fazla işçi toplandı.

Sırılsıklam kıyafetlerle, saatlerce yağmurda ayaklarını yere vurarak, yüzleri yağmur damlalarıyla ıslanmış işçiler, hâlâ bir şans varken, son kez Paris’te misafir olan Amerikan Lejyonu liderlerine ve Atlantik ötesindeki, adaleti ayaklar altına alan, savaş borçlarını kontrol eden Amerikalı kapitalistlere çevirdiler yüzlerini.

Fakat saatler geçti. Boston’dan gelen haberler, saat gibi işleyerek, en kötüsünün gerçekleşmek üzere olduğu şüphelerini doğruladı. Konfederasyon, hiç vakit kaybetmeden Genel İşçi Konfederasyonu’na ortak eylem önerisi sundu. Komünist Parti de benzer bir öneriyi Sosyalist Parti’ye iletti. Amaç, Paris’in kalbinde devasa bir gösteri düzenlemekti.

Sonra, sabah saat beşte. Elektrik çarptı herkesi! İki saat sonra, Montmartre Caddesi’nde, L'Humanite gazetesinin vitrinlerinin altında nefes nefese bekleyen işçi kalabalığı varken, partinin gazetesi işçilere şu çağrıyı yaptı:

“Artık o korkunç sınıfsal hüküm infaz edildiğine göre, nihai hesaplaşmayı bekleyen her sınıf bilincine sahip işçinin görevi, katillerden adil bir şekilde intikam almaktır.

Ancak, Komünist Enternasyonal’e uygun olarak, imzası bulunan örgütlerin gerekli misillemelerden bahsederken, hiçbir şekilde bireysel terör eylemlerini kastetmedikleri, aksine, bu eylemleri her zaman proletarya için devrimci bir eylem aracı olarak görmeyi reddettikleri aşikârdır.

Yapmanız gereken şey, uluslararası işçi sınıfının, bu suçtan hep birlikte sorumlu olan ABD kapitalizmine karşı kolektif misillemeleri organize etmek, hazırlamak ve harekete geçirmektir.

1. Amerikalı faşistlerinin Komün’ün Oğulları şehrinde küstahça geçit töreni yapmasını engelleyerek Amerikan Lejyonu’na karşı koyun. Sacco ve Vanzetti cinayetinin suç ortakları, hak ettikleri gibi karşılanacak, proletaryaya karşı gelmenin cezasız kalmayacağını öğrenecekler.

2. Yanki Kapitalizmini Boykot Edin: Pratik ve etkili boykot önlemleri derhal alınacaktır.

3. Bu gece saat 8’de gösteri yapın: Başka bir şey beklemeden, bu gece saat 8’de eski devrimci banliyölerden ve kızıl mahallelerden gelen muazzam işçi kalabalığı bulvarlara insin ve orada hep bir ağızdan eleştirilerini dile getirsin.

Her türlü provokasyon karşısında soğukkanlılıklarını koruyacaklar ve gelecekteki adaletin yolunu açacak bu gösteriye, uluslararası işçi sınıfını karakterize eden o büyük ve sakin niteliği kazandıracaklar.”

O gece, saat 9’da, işçiler bulvarlarda yürüyüşe geçecekti! Yas içinde ama öfkeyle kaynayan her kızıl mahallede, slogan âdeta yanmış bir fitil gibi yankılanıyordu!

Kabine, alelacele toplantıya çağrıldı. Polis müdürlüğünde bir konferans düzenlendi. Polis müdürü Chiappe, gösteriyi yasakladı.

Ama işçi kitlelerinin öfkelerini haykırmalarını engellemeye çalışanların vay haline!

Saat 8’den itibaren, Rue Montmartre’den Porte-Saint-Martin’e kadar uzanan kaldırımlar ve bulvarlar öfkeli bir kalabalıkla doldu. Sokaklarda, hem protestocu işçilerin hareketleri hem de polisin sürekli artırdığı güvenlik hatları nedeniyle sık sık trafik sıkışıklığı yaşandı.

Atlı muhafızlar, yaya polisler ve sıradan polisler, küçük gruplar halinde hareket ediyorlardı. Amaçları, işçilerin “hareket halinde kalmasını” sağlamak ve bulvarlardan geçen yoldaşları sokaklarda durdurmaktı. Polisin başındaki yüzbaşı rütbeli amirler emri altındaki polisleri gaza getirdi. “Haydi! Şuradaki trafiği açın! Hepsini dağıtın!” diye bağırdı içlerinden biri.

Polis düdüğü tiz bir sesle çaldı, polisler itaatkâr bir şekilde insan avına başladılar.

Saat 9’dan itibaren çatışmalar başladı. Rue Montmartre’nin köşesinde polis ilk çatışma yaşandı, ancak yoldaşlarımızın bir kısmı oradaki bulvarın bir tarafını oluşturan kafe-bara sığındı, diğer yüzlercesi ise Rue Montmartre boyunca kaçtı. L’Humanite’nin önüne vardıklarında şöyle bağırdılar:

“Yaşasın Sacco! Yaşasın Vanzetti! Kahrolsun Fuller!”

Aniden, hâlâ bulvarın aynı tarafında duran, Rue Cadet’ten gelen geniş bir gösterici kolu Montmartre mahallesine dağıldı. Cumhuriyetçi muhafızlar, tarifsiz bir vahşetle üzerlerine saldırdı. Polis coplarını salladı. Yaralılar yere düştü. Kafenin terası işgal edildi.

Place de la Republique’te bir, Rue de Lanery’de bir, Boulevard Sebastopol’da bir, Rue Montmartre’da bir, Gymnase’de bir, Gare de L'Est’te bir olmak üzere toplam dört olay yaşandı!

Kadınlar, çocuklar, erkekler, tarifsiz bir vahşetle yere seriliyor, dövülüyor, çiğneniyordu. Tutuklamalar, ardından dayaklar... sonra kurşunlar vızıldı, kan aktı.

Kafeler kapandı. Teraslar, barlar kapandı, bulvarlar boşaldı.

Polis, arabaların, taksilerin ve otobüslerin oluşturduğu karmaşanın ortasında saldırıya geçti. Barikatlar oluşturuldu. İşçi kitlesi tepki gösterdi, karşı saldırıya geçti. Yakındaki sokaklara geri püskürtülen kalabalık yeniden toplandı, öfkesini haykırdı, Amerikan kapitalizmine yuh çekti.

Ve aniden kitlelerin ilham meleği, kendiliğinden iniverdi yere: “Montmartre’ye! Montmartre’ye! Milyoner zevk düşkünlerinin başkentine!”

Göstericilerin oluşturduğu kafileler, Clichy Meydanı’na, Blanche Meydanı’na ve Pigalle Meydanı’na doğru ilerledi.

Yukarıda, zevk dolu bir gece yaşanıyordu. Her gece yaşanan ve doruk noktasına ulaşan zevk gecesi: caz, Charleston dansı, şişesi yüz frank olan şampanya ve paranın sel olup aktığı kumar masaları.

Keyifleri yerinde kimi isyancılar, [birkaç kelime eksik] açılan pencerelerin arkasında sahte bir gülümseme takındılar. “Amerikan Lejyonu”nun karargâhı olarak kullandığı Moulin Rouge kabaresi binası, binlerce ampulü altında tüm ışıklarıyla gülümsüyor, parlıyordu.

Camlar kırıldı. “Sacco! Vanzetti! Affedilsin!” bağırışları...

Kitlelerin öfkesi konuşmaya devam ederken, kabarenin derinliklerine gömülmüş bu enternasyonalistler, çılgın partiler düzenleyerek, son barikatlarının kurulduğu yerde, gerçek Paris’le, Komünün Oğulları’nın Paris’iyle tanıştılar.

Çatışma sırasında 124 polis memuru yaralandı. 211 kişi gözaltına alındı. Sanıklar ertesi gün mahkemeye çıkarıldı ve ağır cezalar aldı.

Aynı gün, hükümet yasağına rağmen Lyon, Rouen, Marsilya ve Nîmes'te büyük gösteriler düzenlendi. Her yerde boykot sloganı yankılandı. İşçi sendikalarının yönettiği belediyeler, Amerikan Lejyonu’nun kabulü için gerekli ödenekleri onaylamayı reddetti.

Kitlelerin haklı öfkesi, yoğun bir gerici saldırının işaretiydi. Kırk sekiz saat sonra Seine valisi, polis gücünü artırma niyetini açıkladı.

Oysa Perşembe günü yaşanan karışıklıkların tamamen polis vahşetinin sonucu olduğu açık. Partinin ve Genel Birleşik İşçi Konfederasyonu’nun bu gösteriye kazandırmak istediği niteliği belirlemek için yukarıda yeniden yayınladığımız çağrıyı okumak yeterli. Hatta kitlelerin baskısı altında kalan birçok sosyal demokrat gazete bile polis vahşetini kabul etmek zorunda kaldı.

Ancak gerici basın serbest bırakıldı. Vaillant-Couturier’nin derhal tutuklanmasını talep etti.

Perşembe gecesi Paris halkı, kaldırımların hâkimiydi. Katillerin suç ortakları olan Amerikan lejyonerlerinin, Sacco ve Vanzetti ile derin bir dayanışma içinde olan işçilere hakaret etmesine izin vermeyeceklerdi.

İşte Santé hapishanesinde tutuklu bulunan Komünist Parti vekilleri Cachin, Doriot ve Marty’nin Temsilciler Meclisi başkanına yazdığı mektubun metni:

“Sayın Başkan: 19 Eylül’de Amerikan Lejyonu kongresi vesilesiyle yapılması planlanan ulusal şenliğin gerçekleştirilememesi nedeniyle hükümete soruşturma teklifinde bulunma niyetinde olduğumuzu size bildirmekten onur duyuyoruz.

Talihsiz ve masum işçiler Sacco ve Vanzetti’nin idam edilmesiyle kitlelerde uyanan duygu o kadar derindir ki, yas döneminde böyle bir kutlamanın düzenlenmesi, haklı olarak, bu ülkenin işçilerine hakaret olarak değerlendirilebilir.

Komünist dileklerimizle,

M. Cachin, A. Marty, J. Doriot, Santé’de tutuklu bulunan milletvekilleri.”

Fransız işçileri, dolara köle olmuş, her şeye kadir dolara bağlı Fransız Cumhuriyeti temsilcilerinin Wall Street bankacılarından hak ettikleri muameleyi gördüklerini biliyorlardı. Ancak 21 Ağustos’taki gösteriden sonra, 19 Eylül’de, ulusal bayram ve Amerikan Lejyonu Kongresi gününde, Paris’in Sacco ve Vanzetti’nin cesetleri üzerinde dans etmeyeceği açıkça ortaya çıktı.

Gabriel Peri
15 Ekim 1927
Kaynak

* * *

Daily Worker gazetesinin Cumartesi eki, daha sonra Pazar eki olarak değiştirildi ve tartışmalar, uluslararası konular, edebiyat ve sunulan belgeler içeren daha uzun makalelere yer verdi. Daily Worker, 1924 yılında ABD Komünist Partisi ve öncül örgütleri tarafından New York’ta yayınlanmaya başladı. ABD tarihindeki en uzun ömürlü ve önemli sol yayınlardan biri olan gazete, zirvede olduğu dönemde 35.000 tiraja ulaştı. Daily Worker, 1917’den Kasım 1919’a kadar Cleveland’da solun hâkim olduğu Ohio Sosyalist Partisi tarafından yayınlanan Ohio Socialist’in içinden çıktı, daha sonra Komünist İşçi Partisi’nin gazetesi olan Toiler ismini aldı. Aralık 1921’de, resmi olarak faaliyet gösteren Amerika İşçi Partisi, Toiler’ı İşçi Konseyi gazetesiyle birleştirerek, Worker gazetesini kurdu ve bu gazete, 13 Ocak 1924’ten itibaren Daily Worker olarak yayınlanmaya başladı.