“Marx’a
Özgürlük, Bize Özgürlük”, dünya komünizmi bakış açısını temel alan, özgürlükle
ilgili altı ayrı değerlendirmeden ilkidir. Ağustos 2025’te Avrupa Lisansüstü
Okulu’nda sunulan, bu vesileyle ilk kez kamuoyuna açıklanan bu
değerlendirmeler, devrimci teori ve mücadeleye dayanan bir bakış açısı olarak
dünya komünizmini hayata geçirmeyi amaçlamaktadır. Komünizmi belirli dönemlere
ve yerlere hapsetmek yerine, tarihsel materyalizm, ezilen insanların dünyayı
değiştirebileceği inancı ve kurtuluşun doğası itibarıyla birbirine bağlı bileşenlerden
oluştuğuna dair bilinçle mücadele yürüten hareketlerin heterojen birliğine
vurgu yapıyorum.
* * *
Bugün
“özgürlük”, her zamankinden daha çok çelişkili bir kavram. Bu, Gassân Kenefâni’nin
“kör dil” dediği, yalnızca özel şahsa ait anlayışı yansıttığı için anlamdan
yoksun bir dili örnekler.[1] Kelimeler, neye isabet
edecekleri dikkate alınmadan fırlatılan duygu füzeleri gibi, her yöne
savruluyorlar. Post-yapısalcılık bizi, “boş göstergeler” açısından düşünmeye
teşvik ediyor ama bunun bir bedeli var: Anlamsız kelimelere yüklenen duygusal
yükü kabul etmiyoruz. Özgürlükteki duygusal yükün bir kısmı, “özgür”
kelimesinin özgürsüzlüğe işaret etme biçiminden kaynaklanıyor: serbest
piyasalar, demir kanunlara göre işler. Serbest seçimler, yeni otoriter
rejimleri meşrulaştırır. İfade özgürlüğü, yalanların dolaşımıyla ilgilidir.
Filistin
mücadelesi bize, işgal altındaki ve ezilen bir halkın özgürlüğe kavuşma hakkı
olan kendi kaderini tayin hakkının, temel bir özgürlük olarak nasıl anlaşılmaz
hale getirildiğini, İsrail’in uyguladığı devlet terörünün soykırım, etnik
temizlik, zorla yerinden etme, ilhak ve görünüşte egemen uluslara yönelik ayrım
gözetmeyen bombardımanlar gerçekleştirme özgürlüğüne sahip olmasına rağmen, bu
hakkın savunulmasının “terörizm” olarak şeytanlaştırıldığını ortaya koymuştur.
Dünyanın
dört bir yanında sağcılar, özgürlüğün kaybını simgeleyen bu anlamdan
yararlanarak, karşı çıktıkları her şeyi özgürlüğe tehdit olarak yaftalıyorlar.
Ardından solcular da bizi temel özgürlüklerimizden mahrum bırakacak veya bu
yönde tehditler savuracak bir konum alıyorlar. Sağcıların hegemonyasında
özgürlük, kişinin istediğini yapma gücüne dönüşüyor. “Özgür” olmak, utanmaz,
kanunlar, normlar veya ahlak kurallarıyla kısıtlanmamış olmak anlamına geliyor.
Özgür olmak, hâkim olmak olarak görülüyor.
Kimi
zaman komünistlerin özgürlüğü burjuva ideolojisi olarak görüp reddettikleri
düşünülür. Kapital’in birinci cildindeki ünlü satırlar, bunu
destekler niteliktedir. Marx, piyasayı “İnsanın doğuştan gelen haklarının
cenneti” olarak tanımlar, onun “Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham”
tarafından yönetildiğini söyler. Özgürlük, üretimin ve işçinin sömürülmesinin
gizli yuvasının üzerini örten ideolojik bir perdedir. Lenin, Ne Yapmalı?
adlı eserinde eleştirinin kapsamını genişletir:
“Özgürlük”, büyük bir
kelimedir, ancak üzerinde ‘sanayinin faaliyetlerine özgürlük’ yazan bayrak altında
en yağmacı savaşlar yapıldı, ‘emeğin özgürlüğü’ bayrağı altında çalışan
insanlar soyuldu.”[2]
Özgürlük,
yalnızca sömürü değil, aynı zamanda emperyalizm için de ideolojik bir örtüdür. Komünistlerin
burjuva özgürlüğünün en sert eleştirmenleri olduğuna hiç şüphe yok.
Ancak
komünist özgürlük anlayışını, burjuva ideolojisine yönelik eleştirisine
indirgememek gerek. Çünkü, (komünist projenin özgürleştirici özü göz önüne
alındığında) yanlış olmasından ziyade, komünistlerin özgürlüğe değer vermediği
suçlaması karşısında yapılan savunmaların her türlü çarpıtmaya yol açabilmesi
sebebiyle böyle. Özgürlüğü savunurken komünistler, liberal ve cumhuriyetçi
öncüllere boyun eğerler, yanlış zeminde tartışırlar ve bireysel hakları, özel
mülkiyeti ve vatandaşlığı öncelikli gören özgürlük anlayışlarına onay verirler.
Bu noktada, determinizm ve gönüllülük, yapı ve eylemlilik, özgürlük ve
zorunluluk arasındaki ilişki türünden konuların tartışılması gerekiyor.
Elli
yılı aşkın bir süredir, Soğuk Savaş’ın şiddetli anti-komünizmi bu zemini
mayınlayıp güçlendirdi, komünistleri özgürlüğün karşıtları olarak gösterip
hedef tahtasına yerleştirdi, böylece emperyalizmin ideolojik temelini
pekiştirdi. Avrupa, İngiltere ve ABD, özgürlüğün medeni garantörleri,
yaratıcıları, teorisyenleri ve savunucuları olarak takdim ediliyorlar. Özgürlük
mücadeleleri, özellikle onu garanti ettiğini iddia edenlere, emperyalizme,
sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı verilen mücadeleler, tarihsel düzlemde
önemsiz, gerici, önceden belirlenmiş bir gidişatın yan ürünü olarak yitip
gidiyor.
Tarihin
bilmecesi, temel hakların anayasal güvenceleriyle çözüldü. En önemli hak ise
özel mülkiyet hakkıydı. Diğer her şey, sadece ufak tefek değişikliklerden
ibaret. Batı, özgürlük ve demokrasi getiriyor, dolayısıyla, eğer Batı
getirmiyorsa, o zaman bu ne özgürlük ne de demokrasidir.
Bize
Tahakkümsüzlükten Fazlası Lazım
Belki
de bu yüzyılın süregelen emperyalist şiddeti bu yalanı açığa çıkarttığından,
belki de kendi kaderini tayin hakkı mücadelesi verenleri savunmak zorunda
olduğumuzdan ve belki de sermayenin yeni feodal bir yapıya bürünmesiyle
eşitsizlik yoğunlaştığından, Marksizme ve daha da özelde Marx’ın özgürlükle
ilgili düşüncelerine yeniden ilgi duyulmaya başlandı. Burada en önemlisi, Marx’a
dair çalışmalara cumhuriyetçi bir renk çalınmasıydı.
Son
dönemde kaleme aldıkları kitaplarında William Clare Roberts ve Bruno Leipold,
Marx’ı siyasi düşüncenin cumhuriyetçi geleneği içine yerleştiriyor, bu anlamda,
Lenin’in İngiliz politik ekonomisi, Alman felsefesi ve Fransız sosyalizmini
Marksizmin üç temel kaynağı ve bileşeni olarak ele alan yaklaşımını redde tabi
tutuyor. Roberts ve Leipold, başlangıç noktası olarak on
dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının tanık
olduğu işçi mücadelelerinde
cumhuriyetçi fikirlerin elde ettiği popülariteye vurgu yapıyor. Cumhuriyetçi
hareketin demokrasiyi ve halk egemenliğini desteklediğini, özgürlüğü keyfi
gücün yokluğu, yani tahakkümsüzlük olarak nasıl kavradığını söylüyor.
Vatandaşların, tabi oldukları yasaları kolektif olarak kontrol etmeleri
gerektiği üzerinde duruyor.
Roberts,
Marx’s Inferno [“Marx’ın Cehennemi”] isimli kitabında Kapital’i modern
toplumsal ilişkileri tahakküm ilişkileri olarak eleştiren bir siyaset teorisi
çalışması olarak okuyor. Marx’ın eleştirisinin ahlaki olduğunu söylüyor: “Kapitalizm,
özgürlüğe yönelik bir tehdittir.” Fabrikada işçiler insanlık dışı despotizme
maruz kalırlar. Geniş anlamda kapitalist sistemde, kapitalistler de işçiler de
ekonomik yasaların kişisel olmayan tahakkümüne esirdirler.
Roberts,
Marx’ın özgürlüğü insanın kendisini kolektif olarak gerçekleştirmesi veya denetlemesi
olarak gördüğü fikrini reddediyor. Ona göre Marx, aslında özgürlüğü
tahakkümsüzlük olarak görmek suretiyle dönemin cumhuriyetçi akımlarını takip ediyor.
Roberts, iddiasını şu şekilde dile getiriyor:
“Marx’a göre, sosyalizmin
ilkesel taahhütleri, eşitlik ve müştereklik değil, tahakkümsüzlük olarak anlaşılan
özgürlükle ve bu özgürlüğü güvence altına alıp ifade eden birliktelikle ilgilidir.”[3]
Sosyalizm,
temelde cumhuriyetçi özgürlük fikrini genele teşmil edip radikalleştirir.
Leipold’un
Citizen Marx [“Yurttaş Marx”] isimli çalışması da aynı şekilde Marx’ın
cumhuriyetçi geleneğe yönelik borcuna vurgu yapar. Herkes, Marx’ın erken dönem
yazılarının açıkça cumhuriyetçi olduğu, “despotik rejimlerin keyfi gücünü,
halkın aktif ve egemen olduğu demokratik bir cumhuriyet aracılığıyla aşmaya
adanmış” olduğu konusunda hemfikirdir.[4] Bu, tartışma götürmez bir gerçek.
Ama
Leipold, daha da ileri gidiyor. Özgürlüğün, Marx’ın hayatı boyunca temel değeri
olduğunu, özgürlük fikrinin, tahakkümsüzlük ilkesini temel cumhuriyetçi bir
fikir olarak muhafaza edildiğini savunuyor. Yazarın iddiasına göre, Marx’ın
siyasi mücadeleye ve siyasi kurumlara olan bağlılığı, hukuk ve özgürlüğün
cumhuriyetçi birlikteliğini temel alıyordu. Cumhuriyetçiliğe yönelik daha
sonraki eleştirileri bile cumhuriyetçi fikirler içeriyordu.
Roberts
ve Leipold, cumhuriyetçi Marx anlayışlarını komünist gelenekle kıyaslıyor. Bu
geleneği bir mücadele geleneği olarak ele almıyor. Yirminci yüzyıl, henüz
gelmemiş olanın gölgesinde, özgürleştirici bir vaatten ziyade gizli bir
otoriterliğin gölgesinde kalıyor. Marx’ı kendi zamanının mücadeleleri
bağlamında yorumlarken, daha sonraki Marksistlere yönelik yaklaşımları
çoğunlukla akademik yorumlarla veya Lenin ve "ortodoks" Marksizmin
reddiyle sınırlı kalıyor. Cumhuriyetçilikleri, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sındaki
tartışmalara ve muhtemelen komünizmden kopmanın Marx’ı günümüz toplumsal
hareketleri için daha iyi bir kaynak haline getirebileceği umuduna odaklanıyor.
Bu nedenle yazarlar, cumhuriyetçi özgürlüğün özü olarak gördükleri tahakkümden
uzaklık, keyfi iktidar karşısında özgürlük gibi hususları, insanın kendisini
gerçekleştirmesi özgürlüğünün karşısına çıkartıyorlar. Bu kendini
gerçekleştirme özgürlüğünü siyaset dışı buluyorlar (siyaset dışı değilse bile
haddini bilmeden hayata fazla karışan siyasete müdahil olan bir şey olarak
görüyorlar. Aslında yazarların reddettikleri özgürlük anlayışının örneği Alman
İdeolojisi’nde mevcut: “Komünistler için özgür faaliyet, bütün insanın tüm
yeteneklerinin özgür gelişiminden doğan yaşamın yaratıcı tezahürüdür.”[5]
Roberts
ve Leipold’un Marx’ın cumhuriyetçiliğine yaptığı vurgu, Althusser gibi
isimlerin yorumlarıyla çelişiyor. Bilindiği üzere Althusser, ilk dönem Marx ile
geç dönem Marx arasında net bir kopuş yaşandığını tespit ediyor. Geç dönem Marx’ı
“teorik anti-hümanizm”, yani burjuva felsefesinin kategorilerini reddetmesi ve “toplumsal
formasyon, üretim güçleri, üretim ilişkileri, üst yapı, ideolojiler, ekonominin
son kertede belirleyiciliği, diğer düzeylerin özel belirlenimi gibi yeni
kavramları takdim ediyor oluşu üzerinden okuyor.[6]
Marx,
geç dönem çalışmalarında, önceki hümanizminin ampirizmi ve idealizmiyle kopan
bir sorunsal benimsemiştir. “Yeni ilkeleri ve yeni bir yöntemi” vardır.
Althusser, tarihsel materyalizmin teorik bir devrim, epistemolojik bir kopuş
olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.
Burjuva
özgürlüğünü ele alalım. Althusser onu, egemen sınıfın ideolojisi olarak sahip
olduğu işlev bağlamında değerlendiriyor. Şöyle diyor:
“İdeolojisi, özgürlük
kelimesine taklalar attırmaktan ibarettir. Oysa özgürlük, burjuvazinin
sömürdüğü kişilerin (‘özgür insanlar’!) aklını karıştırma arzusunun delilidir.
Burjuvazi sömürdüğü insanları boyunduruk altında tutmak adına, onların
tepesinde özgürlük sopası sallar. Çünkü burjuvazi kendi sınıfsal egemenliğini
de sömürdüğü kişilerin özgürlüğünü de daimi kılma ihtiyacı duyar. Başka
bir halkı sömüren bir halk, özgür olamayacağı gibi, bir ideolojiyi kullanan
bir sınıf da onun esiridir.”[7]
Özgürlük,
burjuvazinin kapitalist liberal hukukla gerçek ilişkisine ve sömürdüğü işçiler
de dâhil olmak üzere, tüm insanların özgür olduğunu söyleyen hayali ilişkisine
işaret eder. Özgürlük ideolojisi, iki şekilde işler: sömürülenlerin kafasını
karıştırır, sömürenleri meşrulaştırır. Bir anlamda, burjuvazinin sözüne iman
eder. Sömürdüğü kişilerin özgür olduğuna, işçilerin çalışmayı seçtiğine inanmak
zorundadır. Bu, burjuvazinin dünyadaki konumunu kendine haklı çıkarmasını
sağlar. Herkes, özgür seçimler yaptığı için yönetmeyi hak eder. Tüm sistem,
özgürce seçilmiş bir sistemdir. Özgürlük, burjuvazinin taleplerine, konumuna,
amaçlarına ve yasalarına evrensellik kazandırdığı kavramlardan biridir.
Marx
ve Engels, Alman İdeolojisi’nde bunu açıkça dile getirir. Feodal
aristokrasi sadakate ve onura, burjuvazi, özgürlük ve eşitsizliğe vurgu yapar.
“Kendinden önce muktedir
olan sınıfın yerini alan her yeni sınıf, amacına ulaşmak adına, kendi çıkarını
toplumun tüm üyelerinin ortak çıkarı, yani ideal biçimde ifade edilmiş çıkar olarak
sunmak zorundadır: fikirlerine evrensellik kazandırmak ve onları tek makul, her
yerde geçerli olan fikirler olarak takdim etmeye mecburdur.”[8]
Her
yeni sınıf, amaçlarını gerçekleştirmek için fikirlerine evrensellik imajı kazandırmalıdır.
Hepimiz için doğru olan, bazılarımızın yönetmesidir.
Burada,
yeni bir sınıfın kendi çıkarlarını ortak çıkar olarak sunmak için kullandığı
fikirler eleştirilmiyor. Burada bu fikirler tarihsel zemine oturtuluyor, belli
bir bağlamda ele alınıyor, ortaya çıkış koşullarına odaklanılıyor. Bu eleştiri,
fikirlerin nasıl kullanılabileceğini söylemez. Fikirler, egemen sınıfa karşı da
kullanılabilirler. James Martel, bu noktayı vurgulamak için yanlış yorumlama
kavramını geliştirmişti.[9] Özgürlük ve eşitlik gibi bir amacı olmayan
insanlar, her selam edenin yanına koşup bayraklarını havaya kaldırırlar.
Martel, C. L. R. James’in The Black Jacobins [“Siyahi Jakobenler”]
kitabındaki Haiti Devrimi anlatımını örnek olarak kullanır. Köleler, özgürlüğü
ve eşitliği, insan haklarını ciddiye alarak kendileri için talep ettiler.
Burjuva özgürlük fikirlerinin evrenselliği, bunların egemen sınıfın çıkarlarına
aykırı şekillerde kullanılmasını mümkün kılar.
Peki
ama ezilenler, ezenin dilini konuştuklarında, kaybetmiş mi sayılırlar? Ezilen
sınıfın kategorileri ve dünya görüşü, onların dünya görüşünü şekillendirdiğinde
ne olacak? Ezilen, düşmanın dilini konuştuğunda ona karşı yürüttüğü savaşı yarı
yarıya kaybeder. Marx’ın cumhuriyetçi olarak yorumlanmasında söz konusu olan
meselelerden biri de budur: hâkim ideoloji, egemenliğini sürdürmektedir. Marx,
yeni bir yaklaşım sunmaz. Eski yaklaşımın evrenselliğini teyit eder.
Komünist
Özgürlük: Hareketin Gerçekliği
Cumhuriyetçi
okuma, Marx’ı canına can kattığı partilerden ve mücadelelerden koparmaya
çalışır. Bu cumhuriyetçi metinleri yazanlar, “Marx’ın cumhuriyetçi olması
durumunda yeni anti-komünist saldırı karşısında elini güçlendireceğini, bugün
izlememiz gereken siyaset konusunda bize bir şeyler söyleyebileceğini “düşünmektedirler.
Bu noktada daha güçlü bir yönelimi açığa çıkartmaksa, dünya komünizmi
içerisindeki devrimci mücadeleye düşer.
Tek
bir yazarın yazıları ve bağlamına, özgürlük konusunda neler düşündüğüne
odaklanmak yerine, ben, daha çok komünist gelenek içerisindeki devrimcilerin
yazılarında görünen özgürlük fikriyle ilişkili sürekliliklerle ve birikimlerle
ilgileniyorum. Ben, esas olarak “Komünist özgürlük nasıl gelişir?” veya “Özgürlük
mücadelesi neye ihtiyaç duyar?” türü soruların cevabını arıyorum.
Dünya
komünizminin bakış açısını benimseyerek, bölgesel ve zamansal özgünlüğe yöneltilen
emirleri elimin tersiyle itiyorum. Yerel ve tarihsel açıdan eş zamanlı olanlar,
özgürlüğün ve kimliğin münhasır mekânları olarak ele alınmamalıdır. Bunların
böyle olduğu varsayımı, dünya tarihi, dünya pazarı, emperyalizm ve karşılıklı
olarak birbirini güçlendiren pratikler ve mücadele mirasları gerçeğiyle
çelişmektedir.
Ayrıca,
yalnızca reddiyeci dil içinde ortaya konan, ancak tam olarak neyin reddettiği
belirtilmeyen (Kautsky’ye mi? Komintern’e mi yoksa Stalin’e mi karşı belli
olmayan) “ortodoks” Marksizmle ilgili değerlendirmeleri de reddediyorum. Bunun
yerine, devrimci teori ve pratikte ortaya çıkan komünist geleneğe bakıyorum. Bu,
heterojen ve capcanlı bir gelenek.[10]
Üreticiler
ve ezilenlerle ilgili kaygılar, burjuvazi ve proletarya arasındaki karşıtlığın
ötesine uzanır. Üretim, yeniden üretim ve koşullarıyla birlikte ele alınır.
Sınıf mücadeleleri köylüleri, küçük burjuvaziyi ve lümpenleri içerir. Bunlar,
yerli halkların, sömürgeleştirilmiş halkların ve yeni sömürgeleştirilmiş
halkların mücadeleleridir. Pazarlar, uluslar, halklar ve topraklar, her zaman
bir şekilde Avrupa olarak hayal edilen bir devlet ve toplulukla
sınırlandırılmak yerine, dünyanın her yerinde mevcuttur.
Komünistler
bile çoğu zaman geleneğimizi bölünmeler ve ayrılıklarla sınırlandırıyor, sanki
en belirgin özelliğimiz, anlaşmazlıkmış gibi: Bolşevik veya Menşevik, Stalin
veya Troçki, Doğu veya Batı Marksizmi, parti çizgilerindeki en belirsiz
ayrımlara kadar uzanan soy ağaçları.
Solun
kendi parçalanmışlığına olan bağlılığı, parodik ve bunaltıcı bir hal alıyor.
Kimsenin bizim peşimize düşmemesine şaşmamalı. Biz bile kendimizi takip
etmiyoruz. Bu melankolik acizliğin aksine, tarihsel materyalist yöntemdeki
gelişmeleri, varyasyonları ve uygulamaları, dünya komünizminin üretken
yaratıcılığı, komünist hareketin gerçekliği olarak görüyorum. Kopmaları ve
revizyonları izlemek yerine, dünyada özgürlüğün gerçekleşmesi mücadelesinde
özgürlüğe yönelik bir yaklaşım ve vizyon ortaya koyuyorum. Burada tekdüze
değil, birleşik bir yaklaşım söz konusudur. Mücadeleler aracılığıyla ve
mücadelelerden elde edilen bilginin birikimidir; geçici ve değişen, bu kabulle
inşa edilen bir bilgidir.
Başka
komünist devrimcileri de tercih edebilirdim. Bu değerlendirmelerde ele aldığım
kişiler, düşünce ve eylemin ayrılmazlığı konusunda ısrar eden bir geleneğin
örnekleri, düzeltilmesi ve zenginleştirilmesi gereken bir temeldir.
Amilcar
Cabral’ın sözleriyle, bu gelenek, düşünmeden hareket etmeyi ve eylem olmadan
düşünmeyi reddeder.[11] Dünya’daki komünist gelenek, Marx’ın Feuerbach üzerine
on birinci tezini uygulamaya koyar: amaç dünyayı değiştirmektir. Bu, kendileri
de zorunlu olarak değişen bağlamlarda, bu değişimi gerçekleştirecek gücü inşa
etme dürtüsünü somutlaştırır.
Bu
geleneği yeniden bir araya getirmemiz, kapitalizme, sömürgeciliğe ve
emperyalizme karşı mücadelelerin heterojen birliğini, ezilen halkların
(kadınlar, ulusal azınlıklar, yeni sömürgeler) kendi kaderini tayin etme
hakkını öncelikli gören analizleri ve ezilenlerin ittifaklarını kurmanın
taktiksel gerekliliğini hatırlamamız gerekiyor.
Parçalanmanın
doğal kabul edildiği, hatta teşvik edildiği ve eleştirinin pratik eylemden
kopuk olduğu, bu anlamda, pratik eylem için ilişkilerin ve biçimlerin
kendilerinin parçalanıp silindiği yeni feodal kapitalizm ortamında, komünist
devrimcilerle birlikte düşünmek, bugün mücadele için gerekli örgütleri ve
uygulamaları inşa etmemize yardımcı olabilir. En azından, eleştirinin bölme,
kesme ve izole etme ile eş anlamlı hale gelmesi ve birleştirme, inşa etme,
bütünleştirme, genelleştirme ve bütünleştirmenin sıklıkla şüpheli olarak ele
alınması konusunda bize yeniden düşünme fırsatı sunabilir.
Dünya
komünizmini esas alan bakış açısının bir avantajı da, Avrupa merkezli
olmamasıdır. Marx’ı ayrıcalıklı kılmaz, bunun yerine, Marx’tan ilham alan
devrimcilerin konuşmalarını ve yazılarını dikkate alır. Bunlardan çok azı,
düşüncesinin her inceliğini anlamaya çalışarak, her ifadesini didik didik
incelemiştir. Çok azı, fikirlerinin gelişimini izlemeyi birincil amaç
edinmiştir. Onlar Marx’ı, kurtuluş mücadelesinde düşünce ve eylem için kritik
bir rehber olarak ele almışlardır.
Marx’ın
cumhuriyetçi ideallerden etkilenip etkilenmemesi, komünist devrimcilerin ne
için savaştıklarına dair anlayışları ve bu anlayışı eyleme nasıl dökmeye
çalıştıkları hususunda bize bir şey söylemez.
Macaristan,
Peru, Bolivya, Filistin, Burkina Faso, SSCB gibi ülkelerde kaleme alınmış
yazıları kültür ve döneme göre tasnif edip özel bir konuma hapsetmek yerine, tek
başına bir araya getirmenin eklektik bir yaklaşım olduğunu düşünebilirsiniz.
Daha özgül kıyaslamalar talep edilebilir, yazıları bir araya getirmek yerine,
onları ulusal ve tarihi koşulları açısından karşılaştırmak daha uygun olabilir.
Bunlar, alternatif yöntemlere işaret eden geçerli endişelerdir. Benim tahminim,
bu harmanlamanın bize, komünist partinin zaman içinde ve mücadeleyle nasıl
şekillendiğine dair bir bakış açısı kazandıracağıdır. Ben, sadece dünya
komünizminin bakış açısını benimsemiyorum; onu inşa ediyorum.
Dünya
Komünizmi
Sömürülen,
ezilen ve sömürgeleştirilen halkların mücadelelerinden doğan, dünya çapında
geçerli bir komünist özgürlük fikri mevcut mudur? Buna “hayır yok, özgürlük
neticede burjuva bir kavramdır, burjuva ideolojisiyle iç içe geçmiş ve onu
oluşturan bir unsurdur” cevabı verilebilir. Şu cevap da dillendirilebilir: “Genel
manada komünist özgürlük diye bir şey yoktur; yalnızca kültürel olarak özgün
özgürlükler, zamanlarına ve yerlerine bağlı özgürlük vizyonları vardır.
Evrensellik iddiası, burjuva ideolojisinin bir yanılsamasıdır.” Bu cevapların
her ikisi de reddedilmelidir.
Özgürlüğü
burjuva ideolojisine indirgemek, Haiti devriminin, Siyahilerin özgürlük
mücadelesinin, sömürgecilik karşıtı devrimlerin ve Üçüncü Dünya’daki kurtuluş
hareketini canlandıran özgürlük vizyonunun üzerini örter. C. L. R. James’in (Siyahi
Jakobenler) ve W. E. B. Du Bois’un (Black Reconstruction in America -Amerika’da
Siyahi Yeniden Yapılanma) yazıları, gücünü ve önemini yitirir. Evrensel
idealleri savunan ve bu ideallere dayanarak insanları işgale, sömürüye ve
baskıya karşı ayaklanmaya seferber eden kurtuluş mücadeleleri, özgürlük
çağrıları, yanlış yönlendirilmiş ve sahte, mücadele edenlerin dünya ile
ilişkilerinde bir şekilde gizemli bir anlayışa sahip oldukları şeklinde
küçümsenir, etkisiz hale getirilir ve yanlış bir kanala hapsedilir. Aynı
şekilde, özgürlük hareketlerini kendi ait oldukları bağlamlara indirgemek,
onları kendi kaderlerini tayin hakkı mücadelesinde dayandıkları tarihlerden ve
dayanışmalardan mahrum bırakır.
Komünist
devrimciler, mücadelelerini dünya tarihi bağlamında, zaman ve mekân boyunca
derinlemesine birbirine bağlı olarak görseler de, hareketleri kendi
bağlamlarına, özellikle de bölgesel çatışmalara bağlıdır.
Walter
Rodney, Marksizmi bir yöntem ve bir ideoloji olarak tanımlayan haliyle önemli
bir isim. Marksizm, insanın maddi dünya ile ilişkisinden, üretim ve yeniden
üretim süreçleri ve ilişkilerinden yola çıkan bir yöntemdir. Rodney, elbette
Marx ve Engels’ten yola çıkıyor. Alman İdeolojisi’nde şunlar söyleniyor:
“Toplumsal yapı ve devlet,
belirli bireylerin yaşam süreçlerinin ürünü olarak sürekli gelişir; ancak bu
bireyler, kendi veya başkalarının tahayyülünde göründükleri gibi değil,
gerçekte oldukları gibi, yani, iradelerinden bağımsız olarak, belirli maddi
sınırlar, ön varsayımlar ve koşullar altında faaliyet yürüttükleri, maddi
olarak ürettikleri dolayısıyla, çalıştıkları gibi değişip gelişirler.”[12]
Amilcar
Cabral’ı yeniden yorumlayacak olursak: Gerçekliği kafanızdaki düşüncelerle
karıştırmayın. Olan ile hayal ettiğimiz şey arasında bir fark vardır (hayal
ettiğimiz şey de olanın bir parçası olsa bile).
Altmışlarda
ve yetmişlerde Guyana, Tanzanya ve Jamaika’da konuşmalar yapan ve yazılar yazan
(1968’de orada ders vermesi yasaklanan, bu yasak neticesinde uğruna isyanların
ve eylemlerin örgütlendiği bir isim olan) Rodney, Batı’nın teknolojilerini
kullanan ancak “Batı”nın fikirlerine karşı çıkan Afrika’nın birliği savunucusu
çevreleri, doğal ve kültürel arasında yaptıkları yanlış ayrımı temel aldıkları
için eleştirir. Materyalist yöntemin, herhangi bir araç veya teknoloji gibi,
her yerde uygulanabileceğini tespit eder. Marksizm, Üçüncü Dünya’ya dayatılan “yabancı”
bir sistem değildir. Üçüncü Dünya’ya dayatılan kapitalist ve emperyalist
sistemle yüzleşmek için bir analiz yöntemidir.
Marksizm,
aynı zamanda bir ideolojidir, bir sınıfın çıkarlarına hitap eden bir politikaya
sahip bir fikirler bütünüdür. Rodney, bunun sömürülen ve ezilenlere hitap eden,
onları sömüren ve ezen sistemi parçalamayı amaçlayan bir ideoloji olduğunu
vurgular. Ona göre bu, Marksizmin Üçüncü Dünya ideolojisi olduğunu gösterir.
Sömürgeci güçlerin Marksizmi Üçüncü Dünya’dan uzak tutmak istemelerinin
şaşırtıcı olmadığını söyler. Sömürgeci kurumların “Marksizme düşman, kapitalist
sistemi doğal kabul eden idealistler”den başka bir şey olmayan akademisyenler
yetiştirmesinin olağan bir sonuç olduğunu dile getirir.[13] Bu idealistler,
emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden yeni sömürgeci koşulların sürdürülmesine katkıda
bulundular. Buna karşılık, Marksizm, bu sistemi eleştirmek ve dönüştürmek için gerekli
çerçeveyi sundu. Çin, Vietnam, Küba ve Afrika kıtasındaki mücadeleler ve
devrimler bunun açık ispatıydı.
Düşüncelerim,
komünist hareket içinde ortaya çıkan özgürlük fikrini inceliyor.
"Maddilikler” tabirini maddi koşulları analiz etmek ve bu analizi devrimci
siyasi pratiğe rehber kılmak için kullanıyorum. Bunun için tarihsel materyalist
yönteme ihtiyaç var.
Mücadele
halindeki komünistler için maddi koşullar, sadece ekonomiyi değil, aynı zamanda
siyaseti ve toplumu, teknolojik ve kültürel gelişmenin sunduğu imkânları,
küresel güçleri ve ortaya çıkan mücadele mantığını da kapsar. Temel amacım,
yirminci yüzyılın siyasi mücadeleleriyle birlikte Marksist gelenekte ortaya
çıkan, özgürlüğe özgü komünist yaklaşımı açığa çıkarmaktır. Önemli olan, Marx’ın
ne düşündüğü veya söylediği değil, komünistlerin kurtuluş mücadelesinde ne
söyledikleri ve yaptıklarıdır.
Materyalist
analiz, üretimde yaşanan ve özgürlüğün alanını genişleten gelişmelerin, yani
doğayı düzenleme konusunda edinilen kolektif yeteneğin, yeni kontrol
biçimleriyle (iş bölümü, dünya pazarının büyümesi, devletin gelişmesi) nasıl
birlikte geliştiğini ortaya koyar. Kapitalizmin gelişmesiyle bağlantılı
endüstriler, hayatta kalmak için iş güçlerini satmaya zorlanan proleterlere
bağlıdır. Dünya tarihi, bu gelişmenin tarihidir: üretim ve değişim, insanları
eşitsizlik ve bağımlılık ilişkilerine bağlar. Bu ilişkiler, yiyecek (kahve,
şeker, buğday), giyim, yakıt vb. sayısız günlük maddi yolla yerel ve ulusal
engelleri aşarak, dünya ekonomisinin aynı anda üretken, sömürücü ve yıkıcı
boyutlarına tanıklık eder. Ticaret, sömürgecilik, Amerika’da çıkarılan ve
Avrupa’ya taşınan gümüş ve altın, Afrika’dan getirilen ve köleliğe zorlanan
insanlar, savaş... bunların hepsi, küresel iş bölümünün ve dünya pazarının
evrensel rekabetinin ayrılmaz veçheleridir. Marx ve Engels’in bize söylediğine
göre, bu rekabet, “tüm uygar ulusları ve her bir üyesini ihtiyaçlarının
karşılanması için tüm dünyaya bağımlı hale getirerek, ayrı ulusların önceki
doğal özel varlıklarını yok ederek, ilk kez dünya tarihini ortaya çıkarmıştır.”[14]
Özgürlüğün
egemenlikten uzaklık olarak tanımlandığı açık ve özlü cumhuriyetçi anlayışın
aksine, dünya komünizminin özgürlük fikri çok daha karmaşıktır. Dört özelliği içerir.
1.
Komünist hareketteki özgürlük fikri, burjuva anlayışları da dâhil olmak üzere,
ancak bunlarla sınırlı kalmamak kaydıyla, özgürlük ideolojilerinin
eleştirisidir. Marx, 1843’te Yahudi Sorunu Üzerine adlı eserinde, bu
eleştirinin ilk versiyonunu sunmuştur. Burada siyasi özgürleşmenin sınırlarına
vurgu yapan Marx, insanın özgürleşmesi denilen ülküye atıfta bulunur.
2.
Komünistlerin özgürlük fikri, zorunlulukla ilişki kurar, yani özgürlüğün küçültülmesi
mümkün olmayan maddi boyutunu takdir eder. Biz, “maddeyle yüklüyüz”, maddi bir
dünyada, sürekli değişen bir doğa ve kendi yarattığımız bir dünyada yaşayan maddi
varlıklarız. Ayrıca başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler de ortadan kaldırılamaz. Başkalarına
bir şekilde bağlıyız. Bilinç, özellikle belirli bir zaman noktasında “saf”
teori, felsefe ve din biçiminde “dünyadan özgürleşse” bile, Marx ve Engels’in Alman
İdeolojisi’nde ortaya koyduğu gibi, toplumsaldır. Özgürlük, maddi ve
kolektif koşullarıyla bilinçli bir ilişkiyi, üstesinden gelinmesiyle ilgili bir
dizi metafizik yanılsamadan ziyade zorunluluğun anlaşılmasını içerir. Haklar
veya özgür irade gibi kavramlar yerine, komünist özgürlük, bağlı olduğu
tarihsel koşullara dair anlayıştan yola çıkar. Engels şöyle der: “Özgürlük,
kendimiz ve dış doğa üzerindeki kontrolden oluşur; bu kontrol, doğal zorunluluğun
bilgisine dayanır; bu nedenle zorunlu olarak tarihsel gelişmenin bir ürünüdür.”[15]
Kapital’in üçüncü
cildinde Marx, özgürlüğü sürekli genişleyen bir zorunluluk alanına dayanan bir
alan olarak sunar.[16] “Tüm toplumsal oluşumlarda ve
olası üretim biçimlerinde” insanın zorunlulukla mücadele etmek zorunda olduğunu
yazar. Bu zorunluluk alanı, istek ve ihtiyaçlarımız arttıkça ve “bu istekleri
karşılayan üretim güçleri” arttıkça genişler. Marx, bu genişleyen zorunluluk
alanının özgürlüğe izin verdiğini, ortak üreticilerin ortak kontrolü altına
girdiği, çalışma koşullarının iyileştiği ve çalışma gününün kısaldığı ölçüde
daha özgür hale gelebileceğini öne sürer. Ancak ilgili alan, ortadan
kaldırılamaz.
Komünist
özgürlük anlayışı, özgürlüğü maddi ve kolektif düzeyde mümkün kılan koşullarla
uyumludur. Bu nedenle:
3.
Komünistler, fikirleri pratiğe dökmekle ilgilenirler. Yeni kurumlar, yeni
uygulamalar ve alışkanlıklarla, faaliyetlerin koordinasyonu için yeni
biçimlerin yaratılmasıyla açıkça ilgilenirler. Koordinasyon, özgür bir
koordinasyon için açıklama ve eğitim gereklidir. Komünistler, insanları
oldukları gibi, baskı koşulları altında sınıflı toplumda gelişmiş, doğru bilgi
verildiğinde değişebilecek ve değişecek insanlar olarak kabul ederler. Komünist
devrimciler, böylece teoriyi kitlelere bağlamayı, mücadelenin neden belirli bir
yöne gitmesi gerektiğini ve bu yönün neyi gerektirdiğini onlara açıklamayı
amaçlarlar. İnsanlara emir vermekle ilgilenmez: İdrak, insanların elindeki
maddi bir güçtür.
4.
Dünya komünizmi, özgürlüğe bir süreç, zorluklar ve çelişkilerle yüklü bir tarih
ve bağlamda inşa edilen bir şey olarak yaklaşır. Özgürlük projesi farklı
biçimler alır: üretim ve yeniden üretimi organize etme biçimleri (endüstriler
ve teknolojiler), mücadele biçimleri (silahlı, politik, toplumsal ve kültürel),
birlik olma, planlama ve yönetim biçimleri (komün, devlet, proletarya
diktatörlüğü, Devrimi Savunma Komiteleri).
Dünya
komünist geleneğinde özgürlüğün en özlü tanımını elde etmek istiyorsak, bunu,
mücadelelerin birleşmiş ve eşitsiz tarihleri içinde geniş bir maddiyat anlayışını kabul
ederek, kolektif öz
belirlemenin kurumsallaştırılmasının maddi
pratiği olarak görmekten
daha kötü bir yol
izleyemeyiz.
Özgürlük
Öncüller Olmadan Olmaz
Ben
bu ilk değerlendirmeyi, Alman İdeolojisi’ne geri dönerek sonlandırıyorum.
Bunu, Marx ve Engels’in her birinin ve herkesin sadakatini ölçecek doktrini
ortaya koyduklarından değil, dünya komünistlerinin düşünce ve sözünü
şekillendiren söylemsel alanı ana hatlarıyla belirlemeye başlamak için
yapıyorum. Bu, zengin bir alan. Bu nedenle, başlangıçta kimi yol işaretlerini, paylaşılan bazı öncülleri, mücadele yönelimlerini
belirlememiz gerekiyor.
Bu
eksik ve ölümünden sonra yayımlanan toplam külliyatta baştan beri karşımıza,
cumhuriyetçi tahakkümsüzlüğe indirgenemeyecek, birbiriyle ilişkili olan, zengin
ve farklı özgürlük anlayışları çıkar. Toplam külliyatta benim kesinlikle eksik olan
sayımıma göre, en az on altı farklı formülasyon mevcuttur. Bunlardan bazıları
şunlardır:
▪
Doğal faaliyetin aksine gönüllü faaliyet;
▪
Belirli bir iş bölümüyle belirlenen ve kişinin ne yaptığıyla kim olduğunu
belirleyen eylemlerin aksine, kişinin kendi eylemleri üzerinde kontrol sahibi
olması;
▪
Komünist devrimden kaynaklanan genel üretimin toplumsal düzenlenmesi;
▪
Azınlığın ayrıcalığı;
▪
Doğa üzerinde kurulan tahakküm;
▪
Dünya pazarı üzerinde bilinçli olarak tesis edilen hâkimiyet;
▪
“Özgürlük burjuva ideolojisidir”;
▪
Muhayyel toplumda bir pranga oluşturan “kişisel özgürlüğün” karşısına
çıkartılan, gerçek toplumda mümkün olan “kişisel özgürlük”;
▪
İnsandaki tüm beceri ve yeteneklerin özgürce geliştirilmesi;
▪
Emeğin, iş bölümünün ve/veya özel mülkiyetin kaldırılması;
▪
Kısıtlanmamış öz faaliyet;
▪
Üretim güçlerinin bütününün temellük edilmesi, kapasitelerin bütününün
geliştirilmesi.
Bu
formüllerden herhangi biri için “komünist özgürlük anlayışı budur” denilenilir,
denilmiştir de. Bunlar, aynı zamanda komünist özgürlüğün bileşenleri olarak da
birbirine bağlanabilir. Örneğin, bireysel özgürlük, ancak özel mülkiyet ve iş
bölümünün kaldırılması ve üretimin komünist bir şekilde örgütlenmesi durumunda
mümkündür.
Özgürlüğün
bu türden versiyonlarından daha önemli bir şey varsa o da fikirlerin hareketi
ve aralarındaki ilişkilerdir. Bu alternatifler, bir süpermarketteki seçenekler
gibi değildir. Aksine, bunlar, maddi koşullar üzerindeki kolektif gücün açılımı
ve genişlemesi, doğanın ve şansın verdiği şeylerden yaratılan, seçilen ve
işbirliğine dayalı kontrol altına alınan şeylere doğru hareket içinde birbirine
bağlıdır. Komünist özgürlüğü cumhuriyetçi tahakkümsüzlüğe, hâkimiyet dışı kalma
iradesine indirgemek, analiz yöntemini gözden kaçırır: özgürlüğü, yeni
çelişkiler ve zorluklar ortaya çıkarırken bile mümkün kılan, değişmekte olan
bağlamlara yerleştiren materyalizm de üretimin gelişmesindeki ve koşullarındaki
değişikliklerle olan özel bağlar da üretim güçleri ve ilişkileri arasındaki
çelişkiler, yani insanların maddi çevresini kontrol etme çabaları ile bu
çabalardan doğan toplumsal ilişkiler arasındaki çelişkiler de görünmez olur.
Marx ve Engels’in analizi, “saf düşünce”, idealizm eleştirisinden, "gerçek
yaşayan insanlara", yani bedenlenmiş, doğayla ve dünyayla ve birbirleriyle
ilişkili olan insanlara; maddi yaşamlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini
üreten insanlara yönelik bir ısrara doğru ilerler.
“Yaşamı
bilinç değil, bilinci yaşam belirler.”[17] Kurtuluş,
yalnızca zihinsel bir eylem, bir bilinç meselesi, felsefenin veya hukukun bir
başarısı olamaz. Maddi, tarihsel koşullara, sanayi, tarım, ticaret ve
iletişimdeki gelişmelere bağlıdır. Yiyecek, barınma ve giyeceğe ihtiyaç duyar.
Soyut birey üzerinden düşünülemez çünkü birey, her zaman kendi üretim ve
yeniden üretim koşullarıyla belirli bir zaman ve mekânda konumlanmıştır.
Örneğin, bireysel serfin yüzleştiği belirleyici unsurlar kümesiyle bireysel
proleterin veya bireysel burjuvanın yüzleştiği farklıdır. Özgürlüğün önüne
“yerel ve ulusal düzeyde kimi engeller” çıkar.
İnsanların
doğal dünya ile ilişkisinin gelişimi, iş bölümünde gördüğümüz gibi, toplumsal
ilişkilerin de gelişimidir. Doğada yaşanan beklenmedik olaylara yol açan
yönlerinden kurtulunca, iş bölümü doğal, verili bir şey, irade dışıymış gibi
görünür ama neticede yeni belirleyici unsurlar ve dizginler açığa çıkar.
İnsanların üretimde doğayla etkileşim kurarken gerçekleştirdikleri kolektif
faaliyetin kendisi, onları kontrol eder. Bu kontrolün kapsamı, kontrolümüz
dışında bir güç olan ve “her yönden bağımlılık” yaratan dünya pazarına doğru genişler.
Doğa üzerindeki kontrolün artmasıyla birlikte gelen özgürlük, yeni türde
kontrol, özgürsüzlük ve bağımlılık biçimleri üretir.
Son
olarak, özgürlüğü tahakkümden uzak bir eylem olarak gören görüşün aksine, dünya
komünistleri, özgürlüğün kapitalist ve emperyalist koşullar altında nasıl
ortaya çıktığı meselesini dikkate alır. Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde
bu ortaya çıkış sürecini ve yol açtığı etkileri ele alır.
“Kişisel ve sınıfsal birey
arasındaki ayrım, birey için yaşam koşullarının tesadüfi niteliği, ancak
burjuvazinin bir ürünü olan sınıfın ortaya çıkmasıyla görünür. Bu tesadüfi
nitelik, ancak bireylerin kendi aralarındaki rekabet ve mücadelesiyle ortaya
çıkar ve gelişir. Bu nedenle, hayal gücünde, bireyler, burjuvazinin egemenliğinin
tesis edildiği koşullarda daha önceye göre daha özgür görünürler, çünkü yaşam
koşulları tesadüfiymiş gibi görünür; oysa gerçekte daha az özgürdürler, çünkü eşyanın
şiddetine daha fazla maruz kalırlar.”[18]
Yaşam
koşullarının tesadüfi niteliği, tarihsel olarak burjuvaziyle ortaya çıkar.
Bundan önce, yiyecek, barınma ve iş, bir topluluk içindeki varoluştan ayrılamaz
şekilde verilirdi; bireylerin bunları aramak zorunda kalmaları gerekmezdi.
İnsanların topraktan ayrılmasıyla birlikte, bu koşullar, artık verili olmaktan
çıkar. Bireyler daha özgür görünürler, oysa gerçekte rastlantısallığa,
keyfiliğe ve şiddete daha fazla maruz kalırlar. Topraktan kopuş sürecinin
yoğunlaşması ile birlikte belirlenim denilen gerçeği görmek zorlaşır. İnsana sanki
her seçimi ve tercihi kendim yapıyormuş gibi gelir ama aslında iş bulmak, başını
sokacak bir dam bulmak, evlenmek, arkadaş edinmek, sigorta yaptırmak, telefon
faturası ödemek, ulaşım sağlamak, bir dereceye kadar sağlığı korumak gibi yaşamı
güvence altına alacak sonsuz sayıda zorunlu işlemi gerçekleştirmek zorundayım,
üstelik bunların hiçbiri, her zaman benim güvende olmamı sağlayacak bir sonuç
doğurmaz. Özgürlük, özgürlük harici dünyanın yansımasıdır.
Jodi Dean
15
Eylül 2025
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Ghassan Kanafani, “Thoughts on Change and the ‘Blind Language,’” çeviri:
Barbara Harlow ve Nejd Yaziji, Alif: Journal of Comparative Poetics, Sayı.
10 (1990): s. 137-157.
[2] Vladimir
Ilyich Lenin, What Is To Be Done?, 1902, MIA.
[3]
William Clare Roberts, Marx’s Inferno: The Political Theory of Capital,
Princeton University Press, 2017: s. 241.
[4]
Bruno Leipold, Citizen Marx: Republicanism and the Formation of Karl Marx’s
Political Thought, Princeton University Press, 2024: s. 8.
[5]
Karl Marx ve Frederick Engels, A Critique of the German Ideology, MIA.
[6] Louis
Althusser, “Marxism and Humanism”, 1964, MIA.
[7]
A.g.e.
[8]
Karl Marx ve Frederick Engels, The German Ideology, Birinci Kısım:
Feuerbach, MIA.
[9]
James Martel, The Misinterpellated Subject, Duke University Press, 2020.
[10]
Katherine Gordy’nin “Strategic Deployments: The universal/local nexus in the
work of Jose Carlos Mariategui” isimli aydınlatıcı makalesine bakılabilir: Comparative
Political Theory in Time and Place içinde, yayına hz.: Daniel J. Kapust ve
Helen M. Kinsella, Palgrave Macmillan, 2016: s. 131–153.
[11]
Amilcar Cabral, Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amilcar Cabral,
çeviri: Michael Wolfers, Monthly Review Press, 1979: s. 80.
[12]
Karl Marx ve Frederick Engels, The German Ideology, Birinci Kısım:
Feuerbach, MIA.
[13]
Walter Rodney, Decolonial Marxism: Essays from the Pan-African Revolution,
Verso, 2022: s. 56.
[14]
Karl Marx ve Frederick Engels, The German Ideology, Birinci Kısım:
Feuerbach, MIA.
[15] Frederick
Engels, Anti-Dühring, Birinci Bölüm: Felsefe, 1877, MIA.
[16] Karl
Marx, Capital Cilt. III, Yedinci Bölüm: “Revenues and their Sources”, MIA.
[17]
Karl Marx ve Frederick Engels, The German Ideology, Birinci Kısım:
Feuerbach, MIA.
[18]
A.g.e.




