29 Nisan 2026

,

Medeniyete Ölüm, Yaşasın Barbarlar

Ünlü Yunanlı şair Konstantinos Kavafis, yirminci yüzyılın başlarında “Barbarları Beklerken” adlı şiirini yayınladığında, tüm derin ve incelikli şiirler gibi, bir yığın anlam analiziyle ve keşif çabasıyla karşılanmıştı. 

Şiiri gençken okuduğumda ondan çok etkilenmiştim, ancak anlamını ancak yüzeysel bir düzeyde kavrayabilmiş, şiirin gerçek özünü, şüphesiz gençliğin sabırsızlığı ve dar görüşlülüğünden dolayı, kavrayamamıştım.

Yaşlılığımda, dünyamız, medeniyet ve barbarlık hakkında gevezelik eden gürültücü seslerin kakofonisinde boğulurken, gençliğimde kaçırdığım şeyleri onda bulmayı umarak, Kavafis’in dizelerine geri döndüm. Konuya hakkını vermek için önce şiiri kısaca özetleyelim.

“Barbarları Beklerken”, tiyatral bir dille, meydanda bir tarafın soru sorduğu, diğer tarafın da cevap verdiği insanları tasvir ediyor.

“Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.

Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.

Neden böyle erken kalkmış imparatorumuz,
Şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
Başında tacı, törene hazır?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
Ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.

İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
Görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
Gümüş kakmalı asalar var?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.

Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
Neden her zamanki gibi söylev çekmiyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.

Son dizeler gizemli bir hava katıyor şiire:

Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
Neden herkes dalgın dönüyor evine?

Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
Ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
Barbarlar diye kimseler yokmuş artık.”

Şiir şöyle bitiyor:

“Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.

Bugün, bu “medeniyet” ve “barbarlık” çağında, bu şiirden ne çıkarabiliriz?”

İlk bakışta, imparatora yapılan gönderme, okurları en temel varoluş nedenlerinden biri olan Barbarların yokluğuyla zayıflamış ve kafası karışmış geçmiş imparatorlukları hatırlamaya davet ediyor gibi görünüyor. Onlar olmadan imparatorluk da olamaz. Hem bir korku kaynağı hem de hoş karşılanması gereken, kişinin kendi kimliğini tanımlaması için bir zorunluluktur. “Biz” ve “Onlar”. En azından, şiiri ilk okuduğumda anladığım buydu.

Bugün Arap dünyasına iki imparatorluk hükmediyor: Bir Amerikan imparatorluğu, diğeri İsrail imparatorluğu. Onları şık kıyafetleriyle, ellerinde parıldayan silahlarıyla görebiliyoruz. Tarih boyunca tüm imparatorluklar, tebaalarını bu şekilde büyülemiş ve korkutmuştur. Ancak bu ikisi, bizim, tebaalarının modası geçmiş olarak gördüğü fikirleri benimsemeleriyle ayrılıyor: Yaratıcı’nın, muhaliflerin ne söylediğine bakmaksızın, tüm insanlık arasından onları kendi iradesini yerine getirmeleri için seçtiği fikri. Böylece, ışığın karanlığa, insanlığın vahşete, iyiliğin kötülüğe ve medeniyetin barbarlığa karşı durduğu Maniheist bir dünyaya geri dönüyoruz. Bu fikirler, bu iki imparatorluğun politikalarına yön veren siyasi anlayışlar değil; her iki toplumda da yaygın olarak benimsenen inançlardır.

Bugün Amerika’da barbarlar, İmparator Trump’ın deyimiyle, “bok çukuru” ülkelerden gelen göçmenler ve Amerikan medeniyetine boyun eğmeyi reddeden herkestir. İsrail’de ise barbarlar Filistinliler, Araplar ve daha genel olarak Müslümanlardır. Her iki imparatorlukta da, üstünlük ve egemenlik hayalleriyle sarhoş olmuş, insanlık merdiveninde altlarındaki herkesi ezmeye kararlı, kendilerine arka çıkan ve iktidara getiren toplumların desteğini arkasına almış liderler görüyoruz.

Bugün olayların seyrini gözlemleyen herkes, tarihin mucizevi ve büyüleyici bir şekilde zamanı geriye sarmasına tanıklık etmek için eşsiz bir fırsata sahip. Ben ve neslimin çoğu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in kurulmasının, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, faşizme ve Nazizme karşı kazanılan zaferin, “liberal demokratik” düşüncenin dünya çapında yayılmasının, Hitler ve Mussolini’nin söylemlerini ve Lord Cromer, Winston Churchill, General Lyautey, Theodore Roosevelt ve onların “güçlü çağdaşları” türünden şahsiyetlerin yüce söylemlerini sonsuza dek sildiği konusunda safça bir kanıya kapılmıştık.

Tarihçiler olarak, her zaman olayların başını ve sonunu belirlememiz gerekir, ancak bu saatin ne zaman geriye doğru işlemeye başladığını söyleyemem. Belki de liberal iklimin ve beraberinde getirdiği siyasi, sosyal ve ekonomik dönüşümlerin çöküşü, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, “barbarların” imparatorluğunun ve onunla birlikte hem Doğu’nun hem de Batı’nın “barbarlarının” yıkılmasıyla ve “medeniyetin” ezici bir zafer kazanmasıyla belirginleşti.

Netanyahu ve Trump’ın iktidarıyla birlikte “medeniyet” söylemi, birincisinin ABD Kongresi’ne hitabında, ikincisinin ise günlük saçmalıklarında ve Knesset’teki açıklamalarında görüldüğü gibi, doruk noktasına ulaştı. Ne yazık ki barbarlar bu belagatten pek etkilenmediler. Bu yüzden yandaşları, bize medeniyetlerini ve barbarlığımızı hatırlatmak için topraklarımıza geldiler. Bu elçilerden biri, o sürüngen, Lübnanlı gazetecilerden oluşan bir kalabalığı “hayvansı” davranışları nedeniyle azarladı; bir diğeri, eski Miami güzellik kraliçesi Bayan Portakal Çiçeği, bir politikacıya uyuşturucu kullanımının tehlikeleri hakkında nutuk çekti. Bu arada, bir İsrailli bakan, Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdi ve meslektaşı Suudileri “develere bindikleri güne” geri döndürmekle tehdit etti. Bunlar, bize her gün soluttukları medeniyetin mis kokulu buketlerinden sadece birkaçı.

Bugün Körfez ülkelerindeki bazı rejimlerin, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak veya en azından, bu düşünceyle flört ederek medeniyet saflarına katılmaya çalıştıklarını görüyoruz. Ancak ne yazık ki, medeniyete ne kadar para akıtırlarsa akıtsınlar, kendilerini ne kadar süslerlerse süslesinler ve binalarını ne kadar yüksek inşa ederlerse etsinler (Hz. Muhammed’den aktarılan rivayete göre, yüksek binaların üretimi konusunda girişilen rekabet, Kıyamet Günü’nün alametlerinden biridir), barbarlıklarından asla kurtulamazlar. Medeniyetin medeniyet misyonunu yerine getirmesi için ihtiyaç duyduğu şeyleri sağlayan zengin ve barbar rejimlerden başka bir şey değiller.

Kavafis’in şiirinin güncelliğine dönersek, iki muzaffer imparatorluğun coşkusu arasında bir miktar kafa karışıklığı ve huzursuzluk sezebiliriz. Medeniyetlerimiz barbarlığa karşı gerçekten zafer kazandı mı, diye soruyorlar. Pençelerini sonsuza dek kestik mi? Yaratıcı’nın bize emrettiği her şeyi başardık mı? Barbarlar bize işkence etmek için geri dönecekler mi? Kendimizin üstün, onların aşağılık oldukları gerçeğini söz ve eylemle sürekli olarak teyit etmezsek, varlığımızı, medeniyet kimliğimizi nasıl haklı çıkarabiliriz?

“Medeniyet” ve “barbarlık” sloganlarını papağan gibi tekrarlayan sarhoşların ve onların yoldaşları olan “antisemitizm”, “terörizm” ve “kutsal değerlerin savunulması” ile medeni ve barbar tasvirlerini dile getirenlerin olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Barbar olarak sınıflandırıldığım için, medeniyet insanları arasında huzursuzluk yaratan gruba ait olduğum hissiyle avunuyorum. Öyleyse gelin barbarlar, hep birlikte haykıralım:

“Medeniyete ölüm! Yaşasın barbarlar!”

Tarif Halidi
1 Kasım 2025
Kaynak

28 Nisan 2026

,

Üçüncü Enternasyonal


Anton Pannekoek'in aşağıdaki makalesi, Vorbote dergisinden alınmıştır. Avrupa’daki sol sosyalistlerin ve Zimmerwald konferansının görüşlerini yansıtmaktadır. Pannekoek, uzun zamandır hareketin en açık fikirli düşünürlerinden biri olarak zamandır kabul edilmektedir.

 

* * *

 

Şu anda, işçi sınıfı hareketinin tarihinde hiç yaşamadığı kadar büyük bir felâketin ortasındayız. Dünya savaşı nedeniyle Enternasyonal’in çöküşü, sadece yoğunlaşmış milliyetçiliğin gücü karşısında Enternasyonal duygusunun teslim olması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda, son yirmi-otuz yıllık dönemde sosyal demokraside ve işçi sınıfı hareketi içinde kökleşmiş olan taktiklerin, mücadele yöntemlerinin ve tüm sistemin çöküşüne tanıklık ediyoruz.

Kapitalizmin ilk yükseliş döneminde proletaryaya büyük fayda sağlayan bilgi ve taktikler, yeni emperyalist gelişme karşısında başarısız oldu. Bu durum, dışarıdan bakıldığında, parlamentonun ve sendika hareketinin teorik açıdan giderek artan acizliğinde, gelenek ve nutukların açık kavrayış ve militan taktiklerin yerini almasında, taktiklerin ve örgütlenme biçimlerinin körelmesinde, Marksizmin devrimci teorisinin pasif beklenti doktrinine dönüşmesinde kendini gösterdi.

Emperyalist Gelişim

Kapitalizmin emperyalizme dönüştüğü, kendine yeni hedefler koyduğu ve dünya egemenliği mücadelesi için enerjik bir şekilde silahlandığı dönemde, sosyal demokrasinin büyük bir kısmında yaşanan bu gelişme gözlerden kaçtı. Acil sosyal reformlar hayaline kapılan sosyal demokrasi, proletaryanın emperyalizme karşı mücadele gücünü artırmak için hiçbir şey yapmadı.

Dolayısıyla, mevcut felâket, yalnızca proletaryanın savaşın patlak vermesini önleyemeyecek kadar zayıf olduğu anlamına gelmez. Bu, İkinci Enternasyonal döneminin yöntemlerinin, egemen sınıfların gücünü kırmak için gerekli ölçüde proletaryanın teorik ve maddi gücünü artırmaya yetmediği anlamına gelir. Bu nedenle dünya savaşı, işçi sınıfı hareketinin tarihinde bir dönüm noktası olarak görülmelidir.

Dünya Savaşı ile birlikte kapitalizmin yeni bir dönemine girdik. Bu döneme, kapitalizmin tüm yeryüzüne zorla yoğun bir şekilde yayılmış olması, uluslararasında acımasız mücadelelerin yaşanması ve sermaye ile insan gücünün büyük ölçüde yok edilmesi damgasını vurmuştur. Dolayısıyla bu dönem, işçi sınıfı için en ağır baskı ve acıların yaşandığı bir dönemdir. Ancak kitleler, bu durumdan dolayı özlem duymaya itilirler. Bu anlamda kitleler, tümüyle yok olmak istemiyorlarsa ayağa kalkmalıdırlar.

Proletarya Zaferi

Önceki mücadelelerin ve yöntemlerin yanında çocuk oyuncağı kaldığı büyük kitle mücadelelerinde kitleler, emperyalizmle boğuşmak zorundadırlar. Gericiliğe ve işveren sınıfının baskısına, savaşa ve yoksulluğa karşı vazgeçilmesi mümkün olmayan haklar ve özgürlükler, en acil reformlar, çoğu zaman sadece yaşamın kendisi için verilen bu mücadele, ancak emperyalizmin alt edilmesiyle ve proletaryanın burjuvazi karşısında ulaşacağı zaferle sona erebilir. Bu, aynı zamanda sosyalizm için, proletaryanın kurtuluşu için bir mücadele olacaktır. Bu nedenle, mevcut dünya savaşıyla birlikte sosyalizm için de yeni bir dönem başlamaktadır.

Yeni mücadele için yönümüzü yeniden belirlemeliyiz. Savaş başladığında proletaryanın zayıflığının başlıca nedenlerinden biri, net bir sosyalist anlayıştan yoksun olmasıydı. Proletarya, ne emperyalizmi ne de kendi taktiklerini biliyordu. Bu en yeni ve en güçlü kapitalizm biçimi olan emperyalizme karşı mücadele, proletaryanın en yüksek maddi, ahlaki ve örgütsel niteliklerine ihtiyaç duyuyordu. O, aptalca, aciz bir umutsuzluğa teslim olamazdı, ancak dayanılmaz baskıya karşı kendiliğinden eylemlere girişmesi de kâfi gelmezdi. Eğer bu eylemler, bir yere varacak ve iktidara tırmanışta yeni mevziler kazanacaksa, onların amaçları, imkânları ve anlamı konusunda ulaşılmış netlikten beslenmeleri gerekir. Teori, pratikle el ele gitmelidir. Bu teori, körlemesine yapılan eylemleri bilinçli eylemlere dönüştürmeli, yola ışık tutmalıdır.

Yeni Çözüm

“Maddi güç ancak maddi güçle kırılabilir. Gelgelelim, teori bile ancak kitleler üzerinde etkili olduğu vakit maddi bir güç haline gelir.” (Marx)

Bu teorinin, bu yeni silahın tohumları, emperyalizmin ve kitlesel eylemin eski pratiğinin yenilgisinde zaten mevcuttu. Şimdi dünya savaşı, birçok yeni görüşler kazanmamızı sağladı, zihinleri geleneğin uykusundan uyandırdı. Şimdi, yeni fikirlerin, yeni çözümlerin, yeni önerilerin tümünü bir araya getirme, inceleme, kanıtlama, tartışma yoluyla açıklığa kavuşturma, böylece yeni mücadelede hizmete sunma zamanıdır.

Önümüzde çok sayıda yeni soru var. Her şeyden önce emperyalizm sorunu, ekonomik kökenleri, sermaye ihracatı ve hammadde teminiyle bağlantısı, siyaset, hükümet ve bürokrasi üzerindeki etkisi, burjuvazi üzerindeki gücü ele alınmalıdır. Ardından proletarya ile ilgili sorular, zayıflıklarının nedenleri, psikolojileri ve sosyal emperyalizm ile sosyal vatanseverlik olguları tartışılmalıdır. Bunlara ek olarak, proleter taktikler, parlamentarizmin, kitle eylemlerinin, sendika taktiklerinin, reformların ve acil taleplerin önemi ve sunduğu imkânlar, örgütlenmenin önemi ve gelecekteki rolü üzerinde durulmalı, ayrıca milliyetçilik, militarizm ve sömürge politikaları gibi meseleler de değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

Eski sosyalizmin bu soruların çoğuna ilişkin, formüllere dönüşmüş, kesin cevapları mevcuttu, ancak İkinci Enternasyonal’in çöküşüyle birlikte bu formüller bile geçerliliğini yitirdiler. Emperyalizm öncesi dönemin eski kuralları ve fikirleri yeni koşullarda proletaryaya eylem konusunda tek bir rehber bile sunmuyor. Sosyal demokrat partiler de ona sağlam bir dayanak noktası sağlayamıyor. Büyük çoğunluğu emperyalizme teslim olmuş durumda. Parti ve sendika temsilcilerinin bilinçli, aktif veya pasif olarak savaş politikalarına verdiği destek, eski savaş öncesi bakış açısına basit bir dönüşü mümkün kılmayacak kadar derine işlemiş halde.

Emperyalizmin en önemli ve hayati aşamalarına verilen bu destek, eski sosyalist çözümlere ne kadar güçlü bir şekilde bağlı olsalar ve emperyalizmin en derin etkileriyle ne kadar mücadele etseler de, bu işçi sınıfı örgütlerinin ortak özelliğidir. Çünkü bu şekilde proletaryanın zorunlu devrimci amaçlarıyla çatışmaya girerler ve kendileri de zorlu bir krizin içine düşerler. Sosyal demokrasiyi emperyalizmin bir aracı haline getirmek isteyenlerle, onu devrimin bir silahı olarak görmek isteyenler arasında artık hiçbir birlik mümkün değildir.

Bu sorunları aydınlatma, çözümler sunma, yeni mücadele için doğru yönü belirleme görevi, savaş koşullarının kendilerini yanıltmasına izin vermeyen ve enternasyonalizme ve sınıf mücadelesine sıkıca bağlı kalanlara düşüyor. Bu konuda onların silahı Marksizm olacak. Sosyalizmin teorisyenleri tarafından geçmişi ve bugünü açıklama yöntemi olarak görülen ve ellerinde giderek mekanik bir kaderciliğin kuru bir doktrinine indirgenen Marksizm, devrimci eylemlerin teorisi olarak yeniden hak ettiği yere geliyor. “Filozoflar dünyayı birçok farklı şekilde yorumladılar aslolan, onu değiştirmektir.” Canlı bir devrimci yöntem olarak bu tür bir Marksizm, sosyalizmin en sağlam ilkesi, en keskin teorik silahı haline geliyor.

Yeni sorunların aydınlatılmasından daha acil bir görev yoktur. Çünkü bu, proletaryanın, dolayısıyla, tüm insanlığın gelişimi için hayati bir meseledir. proletarya, yeni zirvelere çıkmadan evvel yolunu açık ve net bir şekilde görmesi gerekir. Geleceğe dair hiçbir sorunun çözümü, bu sorunlar tekrar barış ve huzur içinde tartışılacak diye ertelenemez. Ertelenmeleri mümkün değildir. Bunlar, savaş sırasında ve sonrasında bile, tüm ulusların işçi sınıfı için en önemli ve acil hayati meselelerdir.

İşçilerin Baş Düşmanı

Her yerde mücadelenin özünü teşkil eden “proletarya oluşacak mı oluşmayacak mı, oluşacaksa nasıl oluşacak?” sorusu, o önemli soru bile, tek başına, savaşın sonunu hızlandırıp barış şartlarını bir biçimde etkilemiştir. Savaşın sonunda, genel tükenmişlik, sermaye eksikliği ve işsizlik koşullarında, sanayinin yeniden örgütlenmesi gerektiğinde, tüm ulusların korkunç borçları, devasa vergilere ve devlet sosyalizmine, tarımsal faaliyetlerin militarizasyonuna, mali zorluklardan tek çıkış yolu olarak ihtiyaç duyduğu vakit dünyanın yüzleştiği devasa ekonomik yıkım, tüm boyutlarıyla hissedilecektir. O zaman sorun, teoriyle veya teorisiz ele alınmalıdır. Ancak teorik anlayış eksikliği, en büyük felâketlere zemin hazırlayacak hatalara yol açacaktır.

Derginin en büyük görevi, işte burada yatmaktadır: Bu soruları tartışarak ve açıklayarak, proletaryanın emperyalizme karşı maddi mücadelesini destek olacaktır. Bir tartışma ve açıklama organı olarak dergi, aynı zamanda bir mücadele organıdır. Yayıncı da dergiye katkı sunanlar da, mücadele etme konusunda ortak bir iradeye ve bu dönemde benimsenmesi gereken uygulamaya ilişkin aynı bakış açısına sahiptirler.

Öncelikle, proletaryanın baş düşmanı olan emperyalizme karşı mücadele edilmelidir. Ancak bu mücadele, proletaryayı emperyalizmin arabasına bağlayacak olan eski sosyal demokrasinin tüm unsurlarına karşı eş zamanlı ve amansız bir mücadeleyle mümkün olabilir. Ayrıca, burjuvazinin basit bir aracı haline gelen açık emperyalizme ve tartışılmaz karşıtlıkları örtbas edecek, proletaryayı emperyalizme karşı mücadelesinde en keskin silahlarından mahrum bırakacak her türlü sosyal vatanseverliğe karşı da mücadele edilmelidir. Üçüncü Enternasyonal’in yeniden inşası, ancak sosyal vatanseverlikle mutlak bir kopuşla mümkün olacaktır.

Bu bilgi ışığında, biz, Zimmerwald Konferansı’nın sol kanadıyla aynı zeminde duruyoruz. Bu beynelmilel sosyalist grubun amaç olarak ortaya koyduğu ilkeleri, dergimiz teorik çalışmalarla, sosyal vatanseverliğe karşı yürüttüğü yoğun mücadeleyle, eski revizyonizmin ve radikal sosyalizmin hatalarının acımasızca analiziyle destekleyerek yeni Enternasyonal’in yolunu açacaktır. Eğer proletarya, şu anda pratik olarak çöküşünü yaşadığı eski bakış açılarının zayıflıklarını ve hatalarını fark ederse, yeni mücadele ve yeni sosyalizm konusunda basirete ve ferasete kavuşacaktır.

Anton Pannekoek
Şubat 1917
Kaynak

, ,

Vichy Beyrut’ta



1940 sonbaharında Fransız Ulusal Meclisi, Üçüncü Cumhuriyet’i feshedip, Verdun kahramanı ve ulusal bir simge olan Mareşal Philippe Pétain’e Fransız devleti üzerinde tam yetki verme kararı aldı. Kaplıca kenti Vichy’de karargâh kuran yeni rejim, Fransızların vicdanını bugün bile rahatsız eden bir şey yaptı: Polis, mahkemeler ve bürokrasi dâhil tüm devlet mekanizmasını kullanarak, Alman işgaline direnmeye cüret edenler de dâhil olmak üzere kendi vatandaşlarını avladı, hapse attı, idam etti. Vichy hükümeti, direnenleri terörist olarak nitelendirdi. Tarih, o direnenleri Fransız Direnişi olarak biliyor.

Bugün Lübnan, kendi Vichy momentiyle karşı karşıya.

İsrail güçleri, Güney Lübnan’ın bazı bölgelerinde kontrolü iyice tesis edip, güvenlik amaçlı tampon bölgeler oluştururken, mezarların bile dümdüz edildiği, enkaz yığınına dönüşmüş olan kendi köyüm Hanin gibi birçok köyü yerle bir ederken ve Lübnan topraklarının iç kesimlerine yönelik askeri saldırılar düzenlerken, Lübnan hükümeti, olağanüstü bir baskıyla yüzleşti. Bu baskının kaynağı, sadece işgalci güç değildi. ABD, Avrupa Birliği, hatta birçok Arap devleti, Lübnan devletini işgalci güce karşı aktif olarak direnen tek örgütlü güç olan Hizbullah’ı dağıtmaya ve yasaklamaya çağırıyor. Hükümet, gerçekten de direnişi yasaklayan bir karar almıştı (yasaklanması düşünülen, parlamentoda ve hükümette hâlihazırda bulunan siyasi parti Hizbullah değil, silahlı direniş kanadı). Bu, önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Kendi vatandaşlarının yabancı işgaline direnme hakkını suç sayan bir hükümet, bu vatandaşları temsil etme konusunda meşru bir iddiaya sahip olabilir mi?

Vazgeçilemeyecek Hak

Ortada işgale direnme hakkının, parlamento çoğunluğunca verilen siyasi bir ayrıcalık veya yasama organının basit bir oylamasıyla geri alınabilecek bir taviz olduğuna ilişkin tehlikeli bir yanlış anlama var. Bu anlayış, egemenliğin ve insan haklarının doğasını anlamada temel bir hataya tekabül ediyor. Yabancı egemenliğine direnme hakkı, iktidar koridorlarında alınıp satılan bir toplu pazarlık kozu değil. Bu hak, mezhebi, parti üyeliği veya siyasi eğilimi ne olursa olsun, her vatandaşa ait, doğuştan gelen, bireysel bir hak. Bu hak, devletten de anayasadan da önce var olan bir hak. Ondan çoğunluk da azınlık da vazgeçemez. Lübnan’daki her vatandaş, yarın silahsızlanma ve işgale boyun eğme yönünde oy kullansa bile, bu oy, hukuken geçersiz olur, çünkü hiçbir halk, öz savunma hakkından ve kendi kaderini tayin hakkından vazgeçemez.

1945’ten sonra, yeni hukuk düzenini tasarlayanlar, sadece işlenmiş suçları cezalandırmaya çalışmıyorlardı. Belki de biraz umutsuzca, bu suçların başka bir biçimde tekrarını önlemeye çalışıyorlardı. Korku, artık sadece yabancı işgalciden değil, aynı zamanda boyun eğen, uyum sağlayan ve işbirliği yapan Lübnan devletinden de kaynaklanıyordu.

Dolayısıyla, savaş sonrası hukuk mimarisi, tehlikeli bir soru etrafında şekillenmeye başladı: Devlet, bir kalkan olmaktan çıkıp boyun eğmenin ilk aracı haline geldiğinde ne olur? İşte bu yüzden, daha sonraki uluslararası hukuk, özellikle sömürgecilik karşıtı hareketlerin baskısı altında, direnişi suç haline getirmek yerine korumaya yöneldi.

1973’te, yeni bağımsızlığını kazanmış ülkeler, Birleşmiş Milletler’de bir araya gelerek, Vichy rejiminin istismar ettiği kuralları yeniden kaleme aldılar. 3103 sayılı Karar, “sömürgeci ve yabancı egemenliğine” karşı mücadelenin “meşru ve uluslararası hukuk ilkelerine tamamen uygun” olduğunu söylüyordu. Bu, işbirliği mantığına doğrudan bir eleştiriydi: işgalciye karşı savaşanların yargılanacak suçlular değil, Cenevre Sözleşmeleri’nin korumasına hak kazanan savaşçılar olduğu dile getiriliyordu.

Dört yıl sonra dünya, bu kararı bağlayıcı hale getirdi. I. Ek Protokol (1977), hukuki savaşı sadece devletlerin yürütebilecekleri yönündeki sömürgeciliğe ait varsayımı paramparça etti. Madde 1(4), silahlı çatışmayı “yabancı işgali”ne karşı savaşları da içerecek şekilde yeniden tanımlarken, Madde 96(3), ulusal kurtuluş hareketlerini uluslararası hukukun tam korumasını talep etme hakkını bahşetti. Bu hükümler, bilhassa Filistin Kurtuluş Örgütü, Afrika Ulusal Kongresi ve Cezayir Kurtuluş Ordusu gibi hareketler yanında, o dönem mücadele yürüten Lübnanlı direniş hareketleri için de kaleme alınmıştı. 37/43 (1982) sayılı Karar’daki “mevcut tüm araçlarla” ifadesi tesadüf değildi. Madde, tam olarak ne anlama geldiğini anlayan eski sömürgeci güçlerin şiddetli itirazlarına rağmen eklenmişti.

Lübnan tarafından onaylanan Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Uluslararası Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin birlikte içerdiği 1. Madde’de “tüm halkların kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olduğunu”, “bu hak sayesinde siyasi statülerini özgürce belirleyebileceklerini ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimlerini özgürce sürdürebileceklerini” söyler. Kendi kaderini tayin etme hakkı, devletler tarafından verilen bir ayrıcalık değil, uluslararası hukukun emrettiği, hiçbir sapmaya izin verilmeyen bir buyruk kuraldır.

Lübnan topraklarında İsrail güçlerine karşı silahlanan Hizbullah savaşçıları, en yalın ve hukuki anlamıyla, uluslararası hukukun temel, devredilemez ve ihlal edilemez olarak tanıdığı bir hakkı kullanan Lübnan vatandaşlarıydılar. Şii Müslüman kimlikleri, İran İslam Cumhuriyeti ile ideolojik yakınlıkları, Lübnan içindeki siyasi emelleri gibi örgütün hayat hikâyesine ait ayrıntıların hiçbiri hukuki ve ahlaki gerçeği ortadan kaldırmaz: Onlar, işgalci bir güce karşı direnen işgal altındaki bir halktır, uluslararası hukuk onların yanındadır, onları susturmak isteyen hükümetin değil.

İşbirliğinin Anatomisi

Vichy rejimi, idamlarla ve toplu sürgünlerle başlamadı. Mareşal Pétain ve bakanları, Fransız devletini korumak için Almanya ile ateşkes imzalanması gerektiğini, işbirliğinin tek rasyonel yol olduğunu, Direniş’in masum sivillere karşı Alman misillemesini kışkırtan tehlikeli bir marjinal unsur olduğunu ısrarla söylediler. Vichy basını, direnişçi Makileri “terörist” olarak adlandırdı. Vichy mahkemeleri, onları ölüm cezasına çarptırdı. Vichy polisi, direnişçileri Gestapo’ya teslim etti.

Cezbediciliği pragmatikliğinden kaynaklanan mantık, özünde şunu söylüyordu: “Almanya’yı yenemeyiz, bu yüzden direniş, sadece daha fazla acı getirir. Düzen korunmalı. Devlet varlığını sürdürmeli.”

Ancak kendi halkının öz savunma hakkını ortadan kaldırarak varlığını sürdüren devlet, aslında hiç de varlığını sürdürmemiştir. İçi boşaltılmıştır. Sadece isim olarak varlığını sürdürmekte, işgalci güç için idari bir kolaylık sağlamaktadır. Savaş sonrasında Fransız cumhuriyeti de aynı kavrayıştaydı. Cumhuriyet, Vichy’nin eylemlerini kurtuluş anından itibaren değil, geriye dönük olarak, en başından itibaren geçersiz ilan etti. Vichy’nin meşruiyetinin hukuki kurgusu, tam da bir kurgu olarak ortaya konmuştu.

Şimdi de Lübnan hükümetini ele alalım. Ülkenin güneyinde yabancı birliklerin kontrolünde olan topraklar var. Ordu, bu işgale karşı çıkmıyor, muhtemelen çıkamıyor. Şimdi hükümetten, İsrail'in askeri baskısı, Amerikan diplomatik nüfuzu ve Avrupa'nın mali teşviklerinin birleşimiyle, bu işgali sona erdirmek için gerçekten savaşan tek gücü yasadışı ilan etmesi isteniyor.

Eğer bu şartlara uyarsa, meşruiyetinden geriye ne kalır?

“Terörist” Kelimesinin Sömürgeci Soykütüğü

“Terörist” kelimesinin direnişi gayrimeşrulaştırmak için bir silah olarak kullanılması ne yeni ne de tesadüfidir. Aslında bu uğraş, sömürgeci gücün en eski ve en etkili araçlarından biridir. Sömürgecilik koşullarında bireyin teslimiyete yönelik reddiyesini ve itirazını politik bir eylemden ziyade bir hastalığa, maraza dönüştürmek için geliştirilmiş dilbilimsel bir tekniktir. Bu teknik, emperyalizme aittir.

İngilizler, Kenya’daki Mau Mau isyancılarını, yüz binlerce Kikuyu’yu toplama kamplarına toplayıp, medeniyet adına işkenceden geçirdikleri ve hadım ettikleri için “terörist" olarak adlandırdılar. Fransızlar, Cezayir köylerini yerle bir edip mahkûmları Seine nehrinde boğan Cezayir Kurtuluş Ordusu’nu (FLN) “terörist” olarak nitelendirdiler. Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı rejim, geçiş yasaları, zorla yerinden etmeler ve devlet destekli cinayetler yoluyla ırkçı zulmü uygulayan Afrika Ulusal Kongresi’ni (ANC) “terörist” olarak adlandırdı. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda tüm savaşan tarafların toplamından daha fazla tonajda bombayı Güneydoğu Asya’ya atan Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni “terörist” olarak yaftaladı. İsrailliler, bugün tartışma konusu olan Batı Şeria, Gazze ve Güney Lübnan’ı işgal eden FKÖ’ye “terörist” dediler.

Her bir örnekte tarih, hükmü tersine çevirdi. Mau Mau hareketi, özgürlük savaşçıları olarak tanındı. FLN, bir ulus kurdu. ANC, bağrından Nobel Barış Ödülü alan bir başkan çıkardı. Vietnamlılar ülkelerini özgürleştirdiler. FKÖ, Birleşmiş Milletler’deki yerini aldı. “Terörist” etiketi, kalıcı bir damga değil, muktedirlerin rahatsız edici bulduklarına uyguladıkları, güç dengesi değiştiğinde geçici süre işe yarayan bir kolaycılık.

Bu örneklerin ait olduğu dizge, gayet tutarlı ve öğretici: “terörist” tanımlaması hukuki bir tasnif değil, siyasi bir eylemdir. Sömürgecinin, sömürgeleştirilenlere siyasi bir muhalif olma onurunu reddetmek için kullandığı dildir. Bir direniş savaşçısına “terörist” demek, “hakları olan bir savaşçı değil, hakları olmayan bir suçlusun. Vatanını savunmuyorsun, medeniyetin kendisine saldırıyorsun” demektir. Bu, hukuk değildir. Bu, propagandadır, Cezayir’den Soweto'ya, Hue’den Tyre’ye kadar her yerde ve her vakit propaganda denilen tabancanın namlusuna sürülmüş bir mermidir.

ABD, Avrupa Birliği ve İsrail, Hizbullah’ı terör örgütü olarak tanımladığında, hukuki bir belirlemede bulunmamakta, aslında jeopolitik bir açıklama yapmaktadır. Uluslararası insani yardım hukuku uyarınca, işgalci bir askeri güce karşı düşmanca eylemlerde bulunan savaşçılar terörist değildir. Savaş hukukunun korumasına hak kazanan savaşçılardır. I. Ek Protokol, bunu söylüyor. BM Genel Kurulu’nun 3103 Sayılı Kararı bunu söylüyor. Sömürgecilik sonrası uluslararası hukukun tüm yapısı da bunu söylüyor. Direnişin terörizmle kasıtlı olarak eşleştirilmesi, belirli bir amaca hizmet ediyor: işgal altındaki halklara uluslararası hukukun sağladığı hukuki ve ahlaki kalkanı ortadan kaldırarak, gerekli her türlü yolla, uygun müdahaleyle, kendi hükümetleri de dâhil olmak üzere o halkların ezilmelerinin yolunu açıyor.

Lübnan hükümeti, bu tanımı benimseyip iç hukukuna dâhil ederse, sadece uluslararası uzlaşmayı takip etmekle kalmayacak. Batı başkentlerinde üretilmiş bir sömürgeci silahı ithal edip, kendi vatandaşlarına doğrultacak. Oysa bu vatandaşlar, uluslararası hukukun dürüst bir yorumuna göre, tanınmış ve korunan bir hakkı kullanıyorlar. Bu, içselleştirilmiş sömürgeciliğin en uç noktasını fiiliyata dökmektir: Efendinin dilini kullanan, ayaklanmaya cüret eden köleyi kınıyor.

O Tekel Hiç Senin Olmadı

En yaygın dillendirilen itiraz şunu söylüyor: "Devlet, meşru güç kullanımında tekel sahibi olmalıdır. Hizbullah’ın bağımsız askeri kapasitesi, Lübnan egemenliğinin ihlalidir. Onu silahsızlandırmak, işbirliği değil, devletin yeniden kurulmasıdır."

Bu argüman, yakışıklı ve zarifmiş gibi görünse de temelden yoksundur. Egemenliğin alabildiğine tarih dışı bir yorumuna dayanmaktadır. Devleti halkın iradesinin bir aracı değil, kendi başına bir amaç olarak ele alan bir yorumdur. Güç tekeli, ilahi bir hak değildir. Devletin onları koruma yeteneğine ve isteğine bağlı olarak, halktan devlete verilen şartlı bir yetkidir. Devlet, ulusun topraklarını savunmada başarısız olduğunda, yabancı askerlerin topraklarında tampon bölgeler oluşturmasını engelleyemediğinde, şehirlerine yapılan hava saldırılarını durduramadığında, kendi sınırlarını güvence altına alamadığında, tekel, halka geri döner. Toplumsal sözleşme, bir intihar anlaşması değildir. Halk, yönetilmeyi kabul etti diye öz savunma hakkından vazgeçmedi. Devletin onları korumak için kullanacağı şartıyla, bu hakkı devlete emanet etti. Bu şart bugün ihlal edilmiştir.

Lübnan devleti, iddia ettiği tekel konumunu hak etmemiştir. Güney Lübnan’ı savunmamıştır. İşgali püskürtmemiştir. Yerinden edilmiş insanları korumamıştır. Devlet korumasının yokluğunda, vatandaşlar kendilerini örgütlemişlerdir. Kaynak bulmuşlar, kapasite geliştirmişler ve silahlanmışlardır. Şimdi dönüp de bu vatandaşları, Lübnanlı kardeşlerine zarar verdiklerinden değil, sırf yabancı bir orduya direndiler diye “kanun kaçağı” ilan etmek, egemenliğin mantığını tamamen tersine çevirmektir.

Hükümet, bugün “devletin şiddet üzerindeki tekel hakkı, halkın işgalden uzak özgür yaşama hakkından daha kutsaldır” demektedir.

Bu, Vichy hükümetinin mantığının özüdür. Bu, özünde sömürgeci bir mantıktır. Devlet denilen kurum onu yüzüstü bırakmış olsa bile, yerli halkın her zaman o kuruma boyun eğmesi gerektiğini, hukukun yönetilenleri disipline etmek için var olduğunu, asla güçlendirmek için olmadığını, en yüce değerin özgürlük değil, düzen ya da adalet değil, itaat olduğunu söyleyen bir mantıktır.

Nereye Bağlı Olduğunun Konuyla Bir Alakası Yok

Bu argümana yönelik en ısrarlı itiraz, İran’la ilgili. Bize söylenene göre Hizbullah, gerçek bir direniş değil, İran’ın vekili olup, İsrail’e karşı Lübnan’ın değil, Tahran’ın iyiliği için savaşıyor. Bu nedenle, onu silahsızlandırmak, direnişi bastırmak değil, Lübnan’ı aynı anda iki yabancı güçten kurtarmak anlamına geliyor. Esasında bu, en ufak bir inceleme karşısında çökecek bir argüman.

1. Argüman sahipleri, motivasyonu eylemle karıştırıyorlar. İsrail güçlerini köyünden çıkarmak için silahlanan bir Lübnan vatandaşı, onu buna neyin teşvik ettiğine bakmaksızın, bir direniş eylemi gerçekleştiriyor. Direnme hakkı, ideolojik bir saflık testiyle birlikte gelmez. Fransız Direnişi, Moskova’dan emir alan komünistleri de içeriyordu. Hiçbir ciddi tarihçi, bunun Gestapo’ya karşı savaşma haklarını geçersiz kıldığını söylemez. Sovyet işgaline karşı savaşan Afgan mücahitleri, CIA ve Pakistan istihbaratından fon, eğitim ve talimat almalarına rağmen, Washington’da özgürlük savaşçıları olarak göklere çıkartıldılar. Yabancı gücün desteği, direniş hakkını ortadan kaldırmadı, bilâkis, bu hakkın kullanıldığı mekanizmaydı. Viet Kong, askeri kapasitesinin tamamını Sovyetler Birliği ve Çin’den aldı. Hiç kimse, hatta onları bombalayan Amerikalılar bile, bunun ulusal kurtuluş savaşını gayrimeşru bir şeye dönüştürdüğünü söylemedi. Direnme hakkı, direnişçinin biyografisine değil, işgal gerçeğine bağlıdır.

2. Argüman, var olmayan bir simetriyi varsayıyor. İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzu gerçek ve önemli. Ancak İran, Lübnan topraklarını işgal etmiyor. Lübnan köylerini bombalayan, İran değil. İran, Lübnan topraklarında askeri tampon bölgeler kurmuyor. Hizbullah’ın Tahran ile ilişkisi ne olursa olsun, Güney Lübnan’da havada uçan kurşunlar İran’a değil, İsrail’e ait. Sahadaki askerler, İsrail’e ait. İnşa edilen duvarlar, İsrail'e ait.

Direnme hakkı, direnişçilerin jeopolitika alanındaki beğenileri ve sevdaları değil, sahadaki gerçeklerle ilgilidir. İran’ın siyasi nüfuzunu İsrail’in askeri işgaliyle eşitlemek, ahlaken rezilliktir. Bir diplomatın fısıltısını bir askerin botuyla aynı kefeye koyar, bunları egemenliği aynı ölçüde ihlal eden unsurlar olarak takdim eder. İki kefedekiler asla aynı değil.

Yasaklama Kararını Mümkün Kılan Uluslararası Güçler

Hiçbir hükümet, kendi direnişini yasaklama kararını bir boşlukta almaz. Lübnan üzerindeki baskı gizli değil. Bu baskıyı; yardım, yeniden yapılanma ve uluslararası meşruiyet dili örtbas ediyor. Washington ve Brüksel’den gelen mesaj açık: “Hizbullah’ı silahsızlandırın, işte o zaman fonlar akacak. Reddederseniz, parasız pulsuz, harap olmuş halde yaşamaya devam edeceksiniz.”

Bu diplomasi değil, şantaj. Sallanan parmak ve sopa, uluslararası düzenin derinlerine işlemiş, yapısal bir gerçeği, eski sömürgecilerin Bandung’dan beri anladığı bir gerçeği ortaya koyuyor.

Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını talep etmek için uluslararası hukuku öne süren aynı Batılı hükümetler, Hizbullah’ın varlığını zorunlu kılan işgal konusunda dikkat çekici bir şekilde sessiz kalıyorlar. Halkların yabancı egemenliğine direnme hakkını savunan aynı Birleşmiş Milletler, bu hakkı kullananların silahsızlandırılmasını talep eden kararlar alıyor. Hizbullah’ı “terör örgütü” olarak tanımlayan aynı Avrupa Birliği, kuruluş belgelerinde kendi kaderini tayin hakkını ve zorla toprak edinmenin gayrimeşruluğunu tanıyor. İsrail’i alabildiğine silahlandıran aynı ABD, Lübnan’a silahlı devlet harici aktörlerin tehlikeleri konusunda dersler veriyor.

Bu yoruma göre, uluslararası toplum tarafsız bir hakem değil, Vichy dinamiğinin destekleyicisi. Bir hükümetin kendi halkının direnişini, onlara ihanet ediyormuş gibi görünmeden bastırmasına imkân sağlayan diplomatik örtüyü, mali teşvikleri ve yasal çerçeveleri temin ediyor.

Uyumluluğun Maliyeti

Şimdi, Lübnan hükümetinin bu talebe uyması durumunda gerçekte neler olacağını bir an için düşünelim. Silahsızlanma mantığını sonuna kadar takip edelim. Diplomatların konferans salonlarında hayal ettikleri gibi değil, güneydeki köylerde ve vadilerde nasıl gelişeceğini ele alalım.

Diyelim, Hizbullah, kanun dışı ilan edildi. Siyasi kanadı yasaklandı. Devletin terk ettiği yüz binlerce Lübnan vatandaşını destekleyen hastaneler, okullar, altyapı ağları gibi sosyal hizmetleri ortadan kaldırıldı veya el konuldu. Savaşçılarına silahlarını teslim etmeleri veya tutuklanmaları emredildi.

Peki, itaat ederler mi? Bazıları edebilir. Çoğu etmeyecektir. Güneydeki savaşçılar, bir siyasi parti onlara emrettiği için silahlanmadılar. Evleri bombalandığı ve tarlaları işgal edildiği için silahlandılar. Devlet yokken ve bombalar varken silahlandılar. Örgütü yasaklamak, şikâyeti ortadan kaldırmaz. Onu yeraltına iter ve yeraltında şikâyetler yitip gitmez. Her yana yayılır. Zihinleri ele geçirir.

Ortaya herkesin öngörebileceği bir sonuç çıkar: Parçalanmış, lidersiz ve yerini aldığı örgütlü direnişten çok daha tehlikeli yeni bir isyan hareketi. Güneyde düzeni sağlayabilecek tek örgütlü gücü suçlu ilan eden devlet, dolduramayacağı bir güvenlik boşluğu devralıyor. Örgütlü direnişin kısıtlamalarından kurtulan İsrail işgali alanını genişletiyor. Yerinden edilmişler, yerinden edilmiş olarak kalıyorlar. Ölenler, dirilmiyorlar. Şiddet döngüsü, şimdi içteki ihanetin de eklenmesiyle yoğunlaşıyor.

Bu, her sömürgeci gücün acı bir şekilde öğrendiği derstir: Bir halkın özgür olma iradesini yasalarla ortadan kaldıramazsınız. İngilizler, Kenya’da bunu yapamadı. Fransızlar, Cezayir’de o iradeyi yok edemedi. Amerikalılar, Vietnam’da yok edemedi. İsrailliler, Gazze’de yok edemedi. Lübnan hükümeti de güneyde yok edemeyecek. Bunun nedeni, Hizbullah’ın herkesten daha dirençli olması değil, işgale direnme dürtüsünün evrensel, bastırılamaz ve herhangi bir devletten daha eski olmasıdır.

Beyrut hükümeti, halkının direniş hakkını uluslararası arenada yer almak karşılığında takas ettikten sonra, masanın başkasının ziyafeti için kurulduğunu öğreniyor.

Meşruiyetin Anlamı

Meşruiyet, Birleşmiş Milletler’in sağa sola dağıttığı bir sertifika değil. Genel Kurul’da bir koltuk veya diplomatik bir binanın önündeki bayrak da değil. Meşruiyet, bir hükümet ile halkı arasındaki bağdır; bu bağ şöyle der: “Sizi koruyacağız ve karşılığında siz de yasalarımıza uyacaksınız.”

Bir hükümet bu bağı kopardığında, koruma görevini yerine getirmediğinde, ardından, kendini koruyanları suçlu ilan ettiğinde, sadece meşruiyetini yitirmez. Gayrimeşru olmaktan da öte bir şeye dönüşür. Suç ortağı olur. İşgalin daha ucuz, daha kolay ve daha kalıcı hale gelmesinin aracı haline gelir. Çünkü işgalci bir gücün en kıymetli varlığı, kendi adına direnişi denetlemeye istekli yerel bir hükümet değilse nedir?

Vichy tam da bu işlevi yerine getirdi. Fransa’yla aynı muharebe sahalarında dövüşmek yerine, savaşın parçası olmak isteyen Fransızları ezdi. Almanları kovmak yerine, başkalarının onları kovmasına mani oldu. Vichy devleti, nihayetinde Alman ordusu için iş gücünden tasarruf sağlayan bir araçtı, Alman ordusu da bu verimlilikten memnundu.

Eğer Lübnan hükümeti Hizbullah’ı yasaklarsa ve İsrail güçleri Lübnan topraklarında kalmaya devam ederlerse, aynı görevi üstlenmiş olacak. Bunu ideolojisi üzerinden yapmayacak, neticede Lübnan’daki devlet, faşist bir devlet değil. Bu devletin tercihi de değil, nihayetinde bugün hiçbir Lübnanlı yetkili, işgali istemiyor. Hükmü tarih verecek. İşbirliğine giden yol, her zaman inançla döşenmez. Bazen yorgunlukla, korkuyla, dış baskının ağırlığı altında ilkelerin yavaş yavaş aşınmasıyla döşenir. Ama varış noktası hep aynıdır.

Yarının Vereceği Hüküm

1944’te Müttefik Kuvvetler ve Fransız Direnişi Paris’i kurtardığında, geçici hükümetin ilk icraatı, Vichy rejimini geçersiz ilan etmek oldu, bu karar, kurtuluş tarihinden değil, başlangıcından itibaren geçerli kılındı. Mesaj açıktı: halkının işgale direnme hakkını ortadan kaldıran bir hükümet asla meşru olamaz. Bu hükümet, ilk günden itibaren hukuki bir kurguydu.

Tarih, toprakları işgal altındayken direnişi yasaklayan her hükümet hakkında aynı hükmü verecektir. İsimler, bayraklar ve anayasaya yönelik atıflar farklı olabilir. Ancak ilke değişmeyecektir.

Tarih, o hakkın ortadan kaldırılmasını mümkün kılanlar, zulmü uygulayan diplomatlar, onu örtbas eden kurumlar, işgali silahlandırırken teslimiyeti finanse eden hükümetler konusunda daha sert bir hüküm verecek.

Halkını koruyamayan bir devletin, halkının kendini korumasını yasaklama hakkı yoktur. Bu, radikal bir önerme değil. Meşruiyetin asgari koşuludur. Cezayir’den Hanoi’ye, Soweto’dan Bint Jibil’e kadar modern tarihteki her kurtuluş hareketinin dayandığı ilkedir. Bunun dışındaki her şey, diplomatik tanıma girişimleri, BM üyelikleri, anayasal süreçler, temeli çoktan çökmüş bir yapının üzerindeki süslerden ibarettir.

Lübnan hükümeti, şu anda bir uçurumun eşiğinde. Ya halkının yanında durup, topraklarını savunma konusundaki vazgeçilmez haklarına hürmet edecek ya da kendisini halk ile bu hak arasına yerleştirecek. İkisini birden yapamaz. Vichy rejimi hakkında zaten hükmünü vermiş olan tarih, bu momenti de aynı acımasız netlikle yargılamaktan çekinmeyecektir.

Diyab Ebu Cehcah
26 Nisan 2026
Kaynak

, ,

Hormonlu Sol



Doruk Madencilik işçileri aylardır alamadıkları maaşları, insanca çalışma koşulları ve diğer hakları için açlık grevi yapıyor. Açlık grevlerini “maceracılık” sayan sol, günlerdir işçilerin direnişiyle kendilerini var etmeye çalışıyor. Üstelik işçiler, icazete yaslanmadan, en doğal haklarını savunmak için kendilerine gösterilen değil, kendi belirledikleri alanda toplanıyorlar. İşçilerin eylemliliğini savunduğunu iddia eden sol ise sözde işçi-emekçi sendikalarını söz ve yetki sahibi kabul edip 1 Mayıs’ın alanının oradan oraya taşınmasına ortaklık ediyor çünkü işçi-emekçilerin mücadelesinin sorumluluğunu alamayacak kadar küçük burjuvadırlar.

Daha on yıl önce aynı Ankara’da aşı ve emeği için açlık grevleri yapanları yalnız bırakanlar bu soldu. Esasında Doğu Perinçek, aynı yıllarda Taksim’e gidilmemesini, başıbozuklarla birlik olunmamasını, Kadıköy’e gidilmesini söylemişti. 1977’de ihbarcı Aydınlık, Taksim’e gidilmemesi gerektiğini çünkü burada bir provokasyon olabileceğini duyuruyordu. 2014 sonrası bu kez Perinçek’in “başıbozuk” ifadesine, EMEP’in “maceracı, sınıftan kopuk” nitelemesi eklendi. Sol, artık Perinçek’i dinliyor. O yüzden, bugün Doruk Madencilik’in işçilerinin yanında dizilmeleri işçinin hak arama bilincini bulandırmak içindir. Ayrıca tarihin şaşmaz pusulası işçilere reformizmi ve sendikal bürokrasiyi değil, açlık grevini göstermiştir. Solun tüm eleştiri, sapma tezleri ve hak arama diye sunduğu eylem anlayışı bir bir çöküyor.

DİSK, Taksim konusunda alamadığı sorumluluğun yanlış olduğunu, tüm inkâr söylemine rağmen, biliyordu, CHP’lileşme ve AB’ciliğe karşın tarihin tekerinin geriye dönmeyeceği ilkesine aykırı davranarak genel merkezini Ankara’ya taşıması DİSK’i kurtaramadı. Ankara 1 Mayıs’ı, işçilerin direnişiyle karşılanıyor. Fonculuk ve AB sendikacılığında KESK ve DİSK, Ankara’da buluştu. Ankara-İstanbul ve Taksim bağlamının tarihsel kökenine inmek gerekiyor.

İlke TV yayınına geçtiğimiz aylarda katılan DY’li Bülent Forta, geçmişte en çok üzüldüğü durumun İstanbul grubunun kendilerinden kopması olduğunu söyleyip, 12 Eylül’e karşı birleşik mücadele örülmediğini, darbe öncesi kendiliğindenci hareketleri yönlendirmede DY’nin önemli rol oynadığını söylüyor. Konuşmasının örtük iletisi şudur: İstanbul grubunun ayrılması, darbeyi geriletmemenin mazaretidir. Son 25 yıllık süreci de tıpkı Oğuzhan’ın söylemindeki gibi neredeyse hiç yanlış yapmadıkları üzerine kuruyor. Mazruftan ne işçi emekçi ne Taksim çıkıyor. Bu anlayış, Ankara’yı yaşam alanı olarak gören solun yolculuğuna denk düşüyor. Öyle ki Ankara’da gazetecilerin tutuklanmadığı saflığına kapılıp ikamet adresini taşıyan solun gazetecileri bile var çünkü Kavala’dan aldığı parayla gazetelerini ayakta tutanlar, bugün işçi-emekçi adına konuşuyorlar.

Taksim’e çağrı yapan Halkevleri, yine sola 1 Mayıs konulu dosya açtı. Yine yazıp çizmeye başladılar. Böyle olmak zorunda, Halkevleri’nin görevi bu. Sendika sitesinde bir uyarı vardır: Irkçı, ayrımcı, homofobik, şiddet içeren, nefret söylemi vs. tarzı yazıları yayınlamayacakları. Demek ki Halkevleri’nin filtresi var, bu filtre, İran için işgali orta yolculukla meşrulaştıran yazılara işleyip alan açıyor. Transların hormon hakkını savunan açıklamalara yer veriyor. Halk, ilaç alacak parayı ve muayene sırasını bulamazken hormon savunuculuğu yapan Halkevleri adını değiştirmelidir. Sitede bir arama yapıldığında Epstein’ci çürümeye dair tek bir yazının bile yazılmadığı görülecektir. Buradan ne işçi emekçi ne de 1 Mayıs için irade çıkar. Biri halkın gündemine hormonu, öteki böcek yedirmeyi, bir diğeri Sex Education’ı ve trans dansöz oynatmayı dayatıyor. Hepsi de DY’nin açtığı yolda Yolculuk edip TKP’nin çarkları arasında halkı öğütüyor.

TKP’nin sermayedarlığına giden yolu döşeyen NHKM pratiğine eleştiri, özünde ona karşı geliştirilen hasetle malûldür. Hemen her siyasetin masalarıyla kaldırımları işgal eden barı ve meyhanesi var, NHKM yanında küçük işletmedir, amaç KOBİ’nin açılımında yer alan aşamaları tırmanmaktır. Dayanışma geceleri ve etkinlikler için kendi partililerinin işletmesinden alkol alırlar. O etkinliklerde aileye rastlanmaz. Ailesiz, köksüz ve kendini tarihten kovan bir sol, Taksim’e hangi ter, emek ve ruhla çıkabilir?

Artık Gorki’nin Ana’sı, bu sol için “eril tahakküm” altında “dişiliğini” kaybeden bir figürden ibarettir. Emek ve adalet mücadelesini sınıfsal temelden ayrıştıran sol, evlatları için direnenleri de yalnız bırakmak zorundadır, bırakıyor da.

Hak, sınıf ve adalet mücadelesi halktan ayrı yolda yürütülemez, marjinalizm bir bataklıktır. O bataklıkta çiçek yetişmez. 364 gün bar müşteriliği yapan sendikacı ve solculardan 1 Mayıs kararı çıkmaz. Afişlerinde “Alanlara!” yazarlar ama tarihin tescillediği alandan kaçarlar.

Tarihsiz, geleneksiz, belleksiz, takvimsiz mücadele, olsa olsa anarşizmdir. Hakla halkla bütünleşmeyenler, bir gün Ekrem’in, öbür gün veganların, başka bir gün hormon talep edenlerin peşinden gider, günü kurtarmakla tarihi ıskalar, Sumudlardan umut bekler.

Sarı Zarflar filminin de gösterdiği gibi solun bu film aracılığıyla Avrupa’ya mesajı açıktır: “Biz, sizin gibi olacaktık ama bu ‘yobazlar’ izin vermedi.” Filmde, Ankara’da açığa alınan akademisyenler bir evde toplanıyor, masada alkol var. Akademisyenin tiyatrocu eşinin elinden bira hiç eksik olmuyor. Gittikleri tiyatro oyunu Kürtçe, oyunun Kürtçe olması değil asıl sorun, belirli yerlere mesaj vermek. Üniversite bahçesinde gösteri yapan öğrencilerin ellerinde LGBT bayrağı var. Açığa alınan akademisyen ve tiyatrocu çift, çocuğunu özel okula göndermek için sürekli parayı denkleştirmeye çalışıyor. Güya akademisyenler direnmiş de filmde sokak akademisi yapan hocalar, ailevi şartlarından dolayı kendilerine katılmayan arkadaşlarıyla sert şekilde tartışıyor. İşin ilginç olmayan yanı ise başroldeki akademisyen, kampüsteki gösteriye öğrencilerini yönlendiriyor ama derste çekilen video mahkemede karşısına getirildiğinde eyleminin sorumluluğunu alamayıp sessiz kalıyor.

Filmde mütemadiyen halkın inanç ve gelenekleriyle dalga geçiliyor, zaten film, Almanya’da çekiliyor. Asıl sorulması gereken, bu akademisyenleri bildiri imzalamaya ve greve gönderen sendikaları, bu sürecin sonunda gelen OHAL’in filmde neden hiç geçmediği? Geçemez, çünkü bütün sahtekârlıkları bir kez daha tarihe geçer. Avrupacı ve sınıf işbirlikçisi solun Ankara’daki işçilerin yanında ve İstanbul’da Taksim’in uzağında olmasının tüm izahı bu kimlikçi filmde mevcuttur.

Filmin adı ancak Gökkuşağı Zarflar olabilir. Filmde emeğe dair tek görüntü, işinden edilen akademisyenin taksi şoförlüğü yapması ki bu da kurgunun gerçeği ters yüz etmesinden başka bir şey değil. Böyle olmak zorunda, böyle olmadığında sömürü düzeninin ve solun rengi açığa çıkarılamaz.

Ankara’da direnen işçilerin yanında sol varsa bilinmelidir ki oraya palazlanmak için gitmişlerdir. Sömürü düzenine “holdingçilik” diyenlerin sınıflara dair çözümlemelerine itibar edilmemelidir, isyan pazarlanıp görüntüye ram olunuyordur.

Bugün işçiler açlık grevi yapıyorsa, solun hiçbir hükmü kalmamıştır, hayat akması gereken yatakta ilerliyor demektir. Halkın bilincine, belleğine, kültürüne dokunan mücadele kazanacaktır. İşçilerin hak arama eylemliliğinde sürdürdüğü yöntem, Nâzımlardan beri geliştirilen direnme geleneğinin eseridir.

Halk; Tokatköy’de, Ankara’da, işporta ve mısır tezgâhları başında, kayısı ve narenciye kamyonetleri üstünde direndi, direniyor, direnecek. Bu kadar deneyime rağmen sınıflar mücadelesi bir adım ileri taşınamıyorsa bu solun harmanda izi, hasatta yüzü, hayatta sözü kalmamıştır.

77 Taksim’inden TEKEL işçilerinin direnişine kurulan tarihsel köprü, bugün Doruk Maden işçilerinin direnişiyle sınıflar mücadelesine yeni bir kanal açmıştır. Çözümün ana halkanın kavranmasından geçtiği gerçeğini saptıranlar, çürüme siyasetinde kıvranmaya mahkûmdur ve bizim bu solu eleştirmemiz, değil onları kazanmak, olsa olsa yüceltmek olur ki aşağıda olan aşağıdadır.

Sinan Akdeniz
28 Nisan 2026

27 Nisan 2026

,

Anarşizm Karşıtı Argümanlar

Şu anda Uganda’da kendisini anarşist olarak tanımlayan bir grup yok. Muhtemelen bunun sebebi, anarşizmin burjuva kentli aydınların bireyci fikri olmasıdır. Uganda’da kentleşme oranı (henüz) çok yüksek değil, kırsal kesimdeki köylü toplumu ise alabildiğine kolektivist. Bu nedenle, Uganda’da anarşizmin gelişmesi için fazla zemin bulunmuyor. Bu demek değil ki, anarşizm meselesi Uganda’yı kapsam dışında bırakacak. Anarşist görüşler gelecekte ortaya çıkabilir.

Aciliyet arz etmediğinden, bu ideoloji hakkında gereğinden fazla söz sarf etmeyeceğim, bunun yerine, temel noktalarına değineceğim.

Anarşizm Marksizme Karşıdır

Bazı yoldaşlar, Marksizm ve anarşizmin ortak hedeflere sahip olduğunu, sadece farklı yollar izlediğini düşünebilir. Batı’daki birçok yoldaş bile bu ciddi hataya düşüyor. Aslında anarşistler Marksizme hasımdır.

Bu noktada Stalin’in yerinde tespitini hatırlamakta fayda var:

“Bazı insanlar, Marksizm ve anarşizmin aynı ilkeleri temel aldığına, aralarındaki anlaşmazlıkların yalnızca taktiklerle ilgili olduğuna, dolayısıyla bu iki akım arasında bir ayrım yapılamayacağını inanıyorlar. Bu, büyük bir yanılgıdır.

Biz, anarşistlerin Marksizmin gerçek düşmanları olduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla, gerçek düşmanlara karşı gerçek bir mücadele verilmesi gerektiğine de inanıyoruz.”[1]

Rus anarşist Bakunin, Marx’tan nefret etmesiyle biliniyordu. Bakunin, sağlam argümanlar yerine Marx’a karşı ırkçı hakaretlere sarılan biriydi. 1872’de Alman ve Yahudi karşıtı bir konuşmasında şunu söylüyordu: “[Marx] bir Alman ve bir Yahudi olarak, baştan ayağa otoriterdir.”[2] Bakunin, Naziler gibi Avrupalı faşistlerin bakış açısından çok da farklı olmayan ırksal bir bakış açısıyla, Yahudilerden açıktan nefret ediyordu.[3]

Bakunin’in Marx'a duyduğu nefretin asıl sebebi, Paris Komünü’nden sonra Birinci Enternasyonal’de Marksistler/anarşistler arasında yaşanan ayrışmaydı: Anarşistler, Paris Komünü'nün “fazla otoriter” olduğunu iddia ederken, Marx ve Engels, bu özelliklerini Fransız burjuva devletine karşı mücadelelerinde önemsiz buldular. Engels, 1872’de yazdığı “Otorite Üzerine” adlı eserinde şunları söyledi:

“Kesin olan şu ki bir devrim en otoriter şeydir; devrim, halkın bir kesiminin iradesini diğer bir kesime tüfeklerle, süngülerle ve toplarla dayattığı bir eylemdir ve bu irade, her daim otoriter bir biçimde dayatılır. Eğer zafer kazanan taraf boş yere dövüşmüş olmak istemiyorsa, gericilere karşı elindeki silâhlarla, terör aracına dayanarak, mevcut egemenliğini muhafaza etmek zorundadır. Paris Komünü, burjuvaziye karşı silâhlı halkın otoritesine başvurmamış olsaydı, onun bir gün bile ayakta kalması mümkün olabilir miydi? Yoksa bizim bu otoriteyi özgürce ve yeterli ölçüde kullanmadığı için Paris Komünü’nü eleştirmemiz mi gerekiyor?”[4]

Bu açıklama, anarşistlerin neden biz Marksistlerin aksine tarihte hiçbir şey başaramadıklarını ortaya koyuyor. Anarşistler, bizi istedikleri kadar eleştirebilirler, bundan hiçbir sonuç çıkmaz. Biz, eleştirel bir şekilde öğrenebileceğimiz pratik örnekler ortaya koyduk. Anarşistler ise hiçbir başarı sunamayan, en iğrenç sözlerle koltukta oturup başkalarını eleştiren kişilerdir.

Anarşizm Elitisttir

Anarşizm, kendisini “aydın” olarak nitelendiren kentli elitlerin fikridir.

Rusya doğumlu ünlü Amerikalı anarşist teorisyen Emma Goldman, şunu söylüyordu:

“Başka bir ifadeyle, toplumsal ve ekonomik refahın canlı, hayati gerçeği, ancak akıllı azınlıkların gayreti, cesareti ve uzlaşmaz kararlılığı sayesinde gerçekleşecektir, kitleler aracılığıyla değil.”[5]

Elitizm, emekçi halka karşıdır, işçileri-emekçileri “cahil” görür, gerçek toplumsal-ekonomik pratikten kopuk, fildişi kulelerinde yaşayan kentli “aydınlar”ı ise “kurtarıcı” kabul eder. Elbette, kitleler gerici fikirlere sahip olabilir, ancak bu fikirlerin kaynağı onlar değildir. Bu fikirler, egemen burjuvazi tarafından kapitalist devletin okul sistemi, kiliselerdeki gerici rahipler ve medya aracılığıyla zihinlerine zerk edilirler.

Emma Goldman, gerici burjuva elitist halk karşıtı duruşunda hiçbir perspektif sunmaz:

“Çoğunluğa olan inançsızlığım, bireyin potansiyeline olan inancımdan kaynaklanıyor.”[6]

Kitlelere eğitim vermek için yapılacak çok şey var. Emma Goldman, bu görevi üstlenmek istemedi ve aslında burjuvazinin safında yer aldı, ancak bunu asla itiraf etmek istemedi. Kitleler, çoğunluk olmadan hiçbir şey başarılamaz. Birey, kolektife bağlı değilse mahkûmdur. Bu, aynı zamanda anarşist örgütlerin kendi içinde bir oksimoron olmasının da nedenidir.

Anarşist Örgütler: Kendi İçinde Bir Çelişki

Daha önce de görüldüğü gibi, anarşizm bireyciliğe dayanır. Anarşist bir örgüt ya da anarşist bir parti kurma pratiği çelişkiyle maluldür.

Otoriteyi reddeden anarşistler nasıl örgütlenmelidir? Her örgüt, ister parti ister devlet olsun, bir merkezi otoriteye dayanır.

Bakunin, siyaset yapmayı reddeden biri hiç olmadı. Bu, apaçık ortada. Anarşistler, örgütlenme söz konusu olduğunda bu politika dışı kalma fikrini birkaç kez kenara ittiler, fiiliyatta kendi ilkelerini hiçe saydılar: 1936-1939 İspanya İç Savaşı’nda CNT bunun bir örneğiydi. Hatta devlet adını vermek istemeseler bile bir devlet kurdular. Anarşizm, adından da anlaşılacağı gibi, devleti reddeder veya en azından kendi ilkelerine göre reddetmelidir.

Anarşizm ve Devlet

Anarşistler, sınıf mücadelesinin varlığını kabul ediyor olabilirler, ancak burjuva diktatörlüğünü yıkıp proletarya diktatörlüğünü kurmanın gerekli olduğunu görmezler.

Anarşistler, devleti tümüyle reddederler. Hangi sınıfın iktidarda olduğu arasında bir fark gözetmezler.

Rus anarşist Kropotkin şunları söyler:

“Ya devlet, sonsuza dek bireysel ve yerel yaşamı ezerek, insan faaliyetinin tüm alanlarını ele geçirecek, beraberinde savaşlarını ve iktidar mücadelelerini, bir despotu diğeriyle değiştiren saray devrimlerini getirerek hüküm sürecek ve kaçınılmaz olarak bu gelişmenin sonunda... ölüm gelecek! Ya da devletlerin yıkılması, bireyin ve grupların canlı girişiminin ve özgür uzlaşmanın ilkelerine dayalı olarak binlerce merkezde yeni bir hayatın yeniden başlaması sağlanacak.”[8]

Bu, devletin ortadan kaldırılmasının tüm sorunları çözeceği varsayımına dayanan idealist bir yaklaşımdır. Gerçek şu ki devlet, ancak sınıflar ortadan kaldırıldığında yok olabilir, bu da ancak sosyalist devleti, yani proletarya diktatörlüğünü kullanarak, sömürücü sınıfları mülksüzleştirmek ve çalışan halkı hem siyasi hem de ekonomik olarak örgütlemekle başarılabilir.

Lenin, anarşistleri şu şekilde eleştiriyordu:

“Marksizm, her zaman sınıfların ortadan kalkmasıyla devletin de ortadan kalkacağını öğretmiştir. Anti-Dühring’deki devletin ortadan kalkmasıyla ilgili o çok iyi bilinen pasaj, anarşistleri sadece devletin ortadan kaldırılmasını savunmakla kalmayıp, devletin ‘bir gecede’ ortadan kaldırılabileceğini vaaz etmekle suçlar.”[9]

Sosyalizm tek bir ülkede gerçekleştirilebilir, ancak komünizm ancak dünya ölçeğinde ulaşılabilecek bir hedeftir.

Stalin:

“Eğer bir ülkenin dört bir yanı kapitalizmle kuşatılmışsa, müdahale ve yeniden yapılanma tehlikesine karşı tam olarak güvence altına alınmamışsa, sosyalizmin o ülkedeki zaferi nihai olarak kabul edilebilir mi?

Elbette ki bu mümkün değil. Tek ülkede sosyalizmin zaferi meselesine ilişkin konumumuz budur.”[20]

Anarşistler bunu anlamıyorlar. Ekonomiye dair de bir fikirleri yok.

Anarşist Ekonomi

“Anarşist ekonomi”, “anarşist örgüt” gibi bir oksimorondur: Ekonomi örgütlenmeye ihtiyaç duyar, aksi takdirde dağılır, bireyci bir geçim ekonomisine dönüşür. Bu, üretim araçlarının mevcut durumu göz önüne alındığında, büyük bir geri adım ve aynı zamanda bir anakronizm teşkil eder.

Rus İç Savaşı sırasında fiili bir rejim kuran Ukraynalı anarşist Makhno, ekonomi alanındaki merkezileşme ve tekelleşme sebebiyle Sovyetler Birliği’nden ilk günden itibaren nefret etmiş bir isimdi.[11] Makhno, “Toprakların, ormanların, atölyelerin, fabrikaların, demiryollarının ve deniz taşımacılığının vb.” ele geçirilmesini savunuyordu. İşte bu noktada Makhno, ilkesel açıdan Marksistlerden farklı bir yerde durmuyordu. Farklılık, planlı ekonomiyi reddetmesi ve bunun yerine ekonomiyi kontrol etmek için belirsiz “birlikler” önermesiyle baş gösterdi. Bu, aslında küçük ölçekli üretim temelinde çalışmak anlamına geliyordu.

Lenin, Makhno’nun Ukrayna’nın bazı bölgelerinde iktidara gelmesinden yıllar önce, 1905’te anarşistlere yönelik şu türden eleştiriler yapmıştı:

“Anarşistlerin felsefesi, burjuva felsefesinin tersyüz edilmiş halidir. Bireyci teorileri ve bireyci idealleri, sosyalizmin tam zıttıdır. Görüşleri dâhilinde, karşı konulamaz bir güçle emeğin toplumsallaştırılmasına doğru ilerleyen burjuva toplumunun geleceğinden değil, bu toplumun bugününü ve hatta geçmişinden, dağınık ve birbirinden kopuk küçük üreticinin boyun eğdiği kör talihin egemenliğinden bahsederler.”[12]

Anarşistlerin izlediği şekilde ekonomi yönetmek, kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine daha önceki bir aşamaya geri döndürmek anlamına gelir. Bu nedenle anarşizm, kapitalizmi aşmak değil, bunu kabul etmek istemese de burjuva toplumunun bir biçimine saplanıp kalmaktır.

Sonuç

Anarşizm, işçileri-emekçileri sömürü ve baskıdan kurtarmanın yolu değildir. Ciddi bir siyasi veya ekonomik örgütlenmeyi teşkil edemeyecek kadar kısır ve verimsiz oluşu, kapitalizmi aşma konusunda somut ve sağlam bir çözüm sunamaması, anarşizmi hükümsüz kılan ana kusurlardır. Sosyalizme ve komünizme bizi yalnızca Marksizm-Leninizm götürebilir, Uganda’da, Afrika’da ve dünyada zincirlerimizi sadece o kırabilir.

Rote Front
Kaynak

Dipnotlar:
[1] J. V. Stalin, “Anarchism or Socialism ?”, Aralık 1906-Ocak 1907, MIA.

[2] “Bakunin Vs. Marx”, Libcom.

[3] “Translation of The Antisemitic Section of Bakunin’s ‘Letter to Comrades of the Jura Federation”, 1872, Libcom.

[4] Frederick Engels, “On Authority”, 1872, MIA. Türkçesi: İştiraki.

[5] Emma Goldman, “Minorities versus Majorities”, 1917, MIA.

[6] Emma Goldman, “Preface to Anarchism and Other Essays”, 1910, MIA.

[7] Mikhail Bakunin, “To the Brothers of the Alliance in Spain”, 1872, MIA.

[8] Peter Kropotkin, “The State: Its Historic Role”, 1896, MIA.

[9] V. I. Lenin, The State and Revolution, Ağustos-Eylül 1917, MIA.

[10] J. V. Stalin, “On the Final Victory of Socialism in the U.S.S.R.”, 18 Ocak 1938 - 12 Şubat 1938, MIA.

[11] Nestor, Makhno, “The ABC of The Revolutionary Anarchist”, Ocak 1932, Makhno.

[12] V. I. Lenin, “Socialism and Anarchism”,1905, MIA.