04 Ekim 2026

,

Lise Öğrencileri Harekete Geçiyor


Bugünkü tüm bu eylemleri birleştiren ortak nokta, eğitimdeki kaynak yetersizliği ve personel eksikliğidir (ortalama sınıf mevcudu 2010’da 27 öğrenciden bugün 30’a çıktı; bu rakam, neredeyse 40 yıldır sabit kalmıştı, ayrıca, 2024-2025 eğitim-öğretim yılında ülke genelinde ders saatlerinin yüzde 10’u karşılanmadı). Buna rağmen, 2026’da hükümet harcamaları 10 milyar avrodan fazla arttı, ancak Maliye Kanunu’nda (PLF) belirtildiği gibi, “Savunma harcamaları hariç, bakanlık ödenekleri nominal olarak genel anlamda azalmaktadır.” Başka bir deyişle: kamu hizmetleri ve gençlik programları için daha az para, ordu için daha fazla para. Bu nakaratı çok sık duymaya başladık.

Ancak, eğitime tahsis edilmiş kaynakların orduya yönlendirilmesinin iki boyutu mevcut. Bir yandan, okulların kaynakları kesiliyor, öğrenciler öğretmenlerden, öğretmenlerse iyi çalışma koşullarından mahrum bırakılıyor, ilgili herkes, yeterli sınıf binalarından, etkinlikler ve okul gezileri için gerekli fonlardan ve farklı sınıflarda okuyan öğrenciler arasındaki eşitsizlikleri azaltmak için kullanılacak sosyal yardımdan yoksun kalıyor. Cumhuriyetin okul sisteminin üzerine çektiği ideolojik sis perdesi dağılıyor. Fırsat eşitliğine dair sosyal-demokrat hayaller ve burjuva devriminden bu yana liberal ideolojinin dayandığı, liyakat temelli konsensüs, artık pek kimsenin hayalini süslemiyor. Zaten mevcut piyasa ekonomisi günümüzde buna artık izin vermiyor: Patronlar örgütü MEDEF’in (Fransa Teşebbüsler Konfederasyonu) düzenli olarak hatırlattığı gibi, bugün ülkenin artık aydınlara ve küçük burjuvaziye ihtiyacı yok, bunun yerine, endüstrideki egemenliğini güvence altına almasını sağlayacak işçilere ihtiyacı var. İşverenlerin büyük bir hevesle aldıkları son kararlar, üretim güçlerinde bir dönüşümü zorunlu kılıyor, devletin kararlarını bu model yönlendiriyor, zira devlet ne tarafsızdır, ne de kitlelerin hizmetindedir, hatta vatandaşların paylaştığı “değerler”in garantörü bile değildir. O, sadece burjuvazinin çıkarlarının uygulayıcısıdır. Bütün bunlar, insanla alay edercesine sergilenen bir açıklık ve şeffaflıkla gerçeğe dökülüyor.

Bugün kim okulun çocuklarımızı “meslek sahibi kılmaktan”tan ziyade onların gelişmesini sağlaması gerektiğini savunuyor? Toplumsal yükselme mekanizması bozuldu. Bu hafta, kendi özgürleşmelerinin tek anahtarı olduğu iddia edilen, kutsal okullarını, bilginin tapınaklarını işgal eden nesil, bir önceki nesilden daha düşük bir yaşam standardına sahip olacağını çok iyi biliyor.

Öte yandan, okulun, Prusyalılara ve Paris Komünü'ne karşı alınan yenilgiden sonra, Birinci Dünya Savaşı’ndan sadece otuz-kırk yıl evvel zorunlu hale gelmesinden bu yana değişmeden kalan temel görevlerinden birini yerine getirmesi gerekiyor. Bu, nüfusun üçte birinin günlük olarak Fransızca bile konuşmadığı, ancak ortaya çıkan tekelci şirketlerin dünyadaki paylarını güvence altına alıp böylece yeni pazar paylarını ele geçirmeleri gerektiği bir dönemdi. Bu görev, ulusu birleştirmek, yani toplumu kurumsallaştırmak, sınıflar arası işbirliğini savunmak ve toplumun tüm kesimlerinin burjuvazinin dünya görüşünü ve ideolojisini benimsemesini sağlamakla ilgiliydi.

28 Mart 1882 tarihinde sömürgeci Jules Ferry, öğretmenlere hitaben yazdığı mektubun başında şöyle diyordu:

“Size yüklenen çeşitli yükümlülükler arasında, şüphesiz ki en çok önem verdiğiniz, size en fazla ek iş yükü ve endişeye yol açan görev, öğrencilerinize ahlaki eğitim verme, onlara yurttaşlık bilinci aşılama görevidir.”

Günümüzde, gelecekteki öğretmenleri yetiştiren INSPE’nin (Öğretmen Yetiştirme Koleji’nin) eğitim programlarında ve CAPES (lise öğretmeni olmak için girilmesi gereken sınav) ile CRPE’deki (ilkokul öğretmeni olmak için girilmesi gereken sınav) aralıksız reformlar arasında, “Cumhuriyet değerleri”ne ilişkin derslere giderek daha fazla önem verilirken, bilimsel ve disiplinlere özgü derslere verilen önem giderek azalmaktadır. Okullarda bu durum, otoritenin, daha doğrusu gerici otoritenin yoğunlaşması anlamına geliyor; yani bireyin topluma boyun eğmesi değil, toplumun, mülk sahibi azınlığı temsil eden birkaç bireye boyun eğmesi anlamına geliyor.

2023’te abaya yasağının, 2026 okul yılının başında telefon yasağının, okulların açık alanlarında başörtüsü yasağının (yani: 40°C'de şapka yasak, fırtınada kapüşon yasak), Crocs ve şort/Bermuda şort yasağının, özellikle işçi sınıfı mahallelerindeki okullarda uzatılmış okul günlerinin ardındaki mantık budur…  Bu önlemler ister haklı ister keyfi olarak değerlendirilsin, çocukların yararı gözetilerek değil, körü körüne disiplini pekiştirmek amacıyla düşünülmüştür. Bu durum, liselerde baskı uygulamak veya propaganda yapmak amacıyla ordunun ve polisin giderek artan müdahalesiyle, kariyer rehberliği forumlarındaki faaliyetleriyle ve ulusal gönüllü askerlik hizmeti (SNV) ile ulusal genel hizmet (SNU) gibi önlemlerin geliştirilmesiyle uyumludur. Proleter gençler, geleceklerini (tehlikeli, yıpratıcı ve değersiz beden emeğini kabul ederek, orduya katılarak) krizlerle yıpranmış, kanıksanmış ve karşılığında onlara düzgün bir eğitim bile sunamayan bir sistem için nasıl feda edebilirlerdi ki?

İşte bu noktada bilhassa son günlerde genç işçileri terörize etmek, sindirmek için kullanılan polis şiddeti devreye giriyor (büyük çaplı göz yaşartıcı gaz kullanımı, Bordo’da herkesin başına indirilen coplar, Grenoble’da çevik kuvvet polisinin indirdiği darbeler, Saint-Denis’deki Suger Lisesi’nde tutuklanan bir lise öğrencisine atılan tokat, Île-de-France bölgesinin tamamında insanların yere yatırılması vs.). Saint-Denis’deki Paul Eluard Lisesi’nde bir kız öğrenci öfkesini şu şekilde dile getiriyor: “Sanki burası bir sınıf değil de hayvan çiftliğiymiş gibi muamele görüyoruz!” Bir başka öğrenci şunu söylüyor: “Biz çocuğuz, bize kimse saldırmamalı.” Ancak her yerde yaşanan sindirme girişimlerine rağmen, gençler, artık tartışma vaktinin geçtiği, mücadele ve güç dengesini oluşturma vaktinin geldiği, müzakerelerin çok uzun zamandır hiçbir sonuca varmadığı konusunda hemfikir. Köhne devlet tir tir titriyor, elindeki sopayı sallayıp duruyor, çünkü artık kimseye sunabileceği tek bir havuç bile kalmadı.


Seine-Saint-Denis’de, özellikle ENNA Lisesi’nde, az ya da çok başarılı olan ilk protesto girişimlerinden itibaren otorite meselesi, merkezi bir öneme sahip oldu. Bu, öğrencilerin kendileri tarafından dile getirilen ilk talepti. 2014’ten beri abluka altına alınmayan bu Saint-Denis meslek lisesinde, bir haftadır Snapchat’te eylem çağrıları dolaşıyordu. Başta polisle yüzleşmek, adaletsiz olduğu düşünülen bir öğrenci yaşam koordinatörü ve ırkçı öğretmenlere güç göstermek ve kıyafet kısıtlamalarına karşı çıkmak için eyleme geçilecekti. Daha sonra, son günlerde çağrıların merkezine, akademik alanlarda daha fazla cinsiyet çeşitliliği (okul, sunulan endüstriyel eğitim programları nedeniyle ağırlıklı olarak erkek öğrencilerden oluşuyor), daha fazla personel (özellikle bir sosyal hizmet uzmanı ve bir hemşireye), uygulamalı çalışmalar için daha fazla ekipman ve daha büyük bir bütçe ilgili talepler oturdu. Ablukanın ilk gününde öğrenciler, yönetime ve ulusal sendika liderliğine dönük bir pankart açtılar: “Biz köpek değiliz!”

ENNA’da, Bartholdi’de, Suger’de ve 93 ile 95 sayılı bölgelerindeki eyleme katılan çoğu lisede, öğrenciler, sadece kapıları kilitlemekle yetinmiyor bir plan hazırlıyorlar: burada amaç, okul yönetimi yanında polise güçlerini ve kararlılıklarını göstermek. Bunu da esas olarak havan topu atışları ve diğer isyan taktikleri yoluyla gerçekleştiriyorlar.

Bu seferberlik düzeyi, Fransa genelinde şehir merkezlerindeki diğer eyleme geçmiş liselerinkinden daha yüksek. Bu okullarda giderek ritüel halini almış olan abluka taktiği, polis ve diğer devlet temsilcilerine karşı saldırıya geçme iradesini her zaman yansıtmıyor fakat bu taktik, öğrencileri baskı ve aşırı güç kullanımına karşı korumuyor. Ancak REP (Geliştirilmiş Öncelikli Eğitim Ağı), REP+, meslek liseleri ve banliyö liselerindeki mücadele ruhu, lise öğrencilerinin devletin gerçek yüzünü ortaya çıkarma konusunda daha büyük bir kapasiteye sahip olduklarını ortaya koyuyor, neticede bu durum, otoritenin daha da güçlü, imkânların daha da kısıtlı ve gençlere vaat edilen geleceğin daha da kasvetli olduğu bu liselerin koşullarından kaynaklanıyor.

Eylül ayının ilk on günü boyunca, büyük çoğunluğu Île-de-France bölgesindeki liselerden gelen, üniversiteye kabul edilemeyen yaklaşık 2.000 öğrenci, Seine-Saint-Denis'nin (93. bölge) ana üniversitesi olan Paris 8 Üniversitesi’ne başvuru yaptı. Bu durum, özellikle Paris banliyölerindeki eski lise öğrencilerini çok ağır bir şekilde etkileyen Parcoursup sisteminin yol açtığı tahribatı ortaya koyuyor. Gençler, alenen bir toplumsal seleksiyon politikasına tanıklık ediyorlar. Stains’teki Utrillo Lisesi’nden bir lise öğrencisi, yazı işleri ekibimize gönderdiği “Adalet!” başlıklı şiirinde, “Ülkemizde lise öğrencilerinin, bulundukları yere göre yüzleştikleri eşitsizliği giderek kötüleşiyor” diyordu.

Utrillo’da, Eylül ayının ilk günlerinde, öğrencileri ve cesur meslektaşları tarafından yaklaşık 15 yıldır hakkında hiçbir disiplin veya yasal işlem yapılmamış, pedofil ve ırkçı bir öğretmenin okuldan atılması talebini merkez alan bir halk hareketi başladı. Okul yönetimi, Stains veya Pierrefitte’te oturan öğrenciler ve velilerinin yanında yer almamaya kararlı; bu suçlu, istese de istemese de, gerici çıkarları mükemmel bir şekilde temsil ediyor. Her halükârda, bir öğretmenin pedofil olduğu ortaya çıktığında Milli Eğitim Bakanlığı ne yapar? Çoğu zaman, onu işten çıkarmak yerine kenara çekmeyi tercih eder, çünkü işten çıkarmak, öğrencilere çok kolay inanmak, otoritesini ve keyfi kararlar almaya dair anlayışını baltalamak anlamına gelir.

Öğrencileri ve velilerini küçük düşüren bu “kimse ortalığı karıştırmasın” politikası, okullardaki güç meselesini örtbas etmeyi, böylece nüfusun, özellikle de işçi sınıfının, çocukların hayatlarında olup bitenlere dâhil olma talebinde bulunmasını engellemeyi amaçlıyor. Zaten ulusal eğitim sisteminin Créteil şehrindeki eğitim bölgesinden gayrı hangi geri kalmış noktası var ki? Neticede, bakanlık için bir öğretmenin şehir merkezlerindeki çocuklardan ziyade gecekondu mahallelerindeki çocuklara saldırması her zaman daha tercih edilebilir bir durum. Babanın avukat, annenin gazeteci olma olasılığı, çok daha düşük.

İki gün önce, Saint-Ouen-l’Aumone’da (95), öncelikli eğitim bölgesinde (REP) bulunan Château l’Epluche Meslek Lisesi’nin önünde, 14 yaşındaki bir lise öğrencisinin dişleri ve çenesi, bir çevik kuvvet polisinin yüzüne çok yakın mesafeden attığı bir el bombası nedeniyle parçalandı; oysa Paris’in üçüncü bölgesindeki şık ve havalı Simone Weil Lisesi’nin önünde kurulmuş polis barikatında görevli polisler, öğrencilerle birlikte neşeli bir ortamda şınav yarışması yapıyordu. Her iki durumda da öğrencilerin harekete geçmekte haklı oldukları ve taleplerinin adil olduğu açık olsa da, bu hareketin aldığı biçimin farklı olduğu ve devleti aynı şekilde etkilemediği göze çarpıyor.

Geçen Perşembe günü, Bernard Arnaud’un Parisien olarak da bilinen paçavrasında okuduğumuz gibi, Saint-Ouen’da öncelikli eğitim bölgesi okullarından Auguste Blanqui Lisesi’nin önündeki barikatta “kendimizi Bağdat’taymış gibi hissediyoruz” yazılı. Bunun nedeni, banliyölerde harekete geçen genç proleterlerin, okul kapısının önüne çöp kutularını yığmakla yetinmemeleri. Doğrudan polisle çatışmaya giriyorlar, onları geri püskürtüyorlar, dağıtıyorlar, hedef gözetiyorlar, havan topuyla ateş ediyorlar ve tereddüt etmeden düşman olarak belirledikleri kesimi zayıflatmak için risk alıyorlar. Her iki durumda da öğrencilerin harekete geçme hakları ve talepleri meşru olsa da, harekete geçme biçimi farklı ve bu biçimler devleti aynı şekilde etkilemiyor.

Bazıları buna “aşırılık” diyecek: Bizim yazı işleri ekibi ise daha çok şu anda yaşananların özünü görüyor, yani olan biteni olağan, çok meşru ama aynı zamanda daha medeni ekonomik taleplerin ötesine geçen, derinden politik bir halk hoşnutsuzluğunun ifadesi olarak değerlendiriyor. Gelecekten mahrum bırakılmış ve yakında cepheye gönderilecek olan proleter gençlik, vites yükseltiyor, devletle hesaplaşmak istiyor.

Öncelikli eğitim bölgelerinde (REP) lise öğrencilerinin maruz kaldıkları kötü muameleler bariz ve dayanılmaz olsa da, çok geçmeden, mevcut düzenin bekçileri, genç proleterlerin yaşam koşulları, sınıf mücadelesi veya çağın ruhu hakkında hiçbir şey anlamayan, lise hareketinin en oportünist ve en çekingen “destekçileri”nin içine sızacak. Tıpkı Nahel için gerçekleştirilen büyük ayaklanmalarda ya da devlete karşı isyan eden genç proleterlerin medya kütüphanelerini ateşe verme hevesine kapıldıkları zamanlarda olduğu gibi, bir yanda polislerin öncülüğünde şınav çeken “iyi barikatçılar”, diğer yanda ise “kötü” olanlar arasında ayrım yapılacak.

Havan topu ateşleyenler, kapının girişinde dişlerini ya da şapkalarını bırakanlar, öğretmen eksikliğinden ziyade hayatlarının dizginlerini elinde bulundurmamak denilen talihsizlikten bahsetmeyi tercih edenler, geleceğin işçileri, banliyölerdeki siyahlar ve Araplar, Parcoursup sisteminin dışladıkları ve o Cumhuriyet’e layık görülmeyenler; bunların ardına bakıldığında, yüzeyin altına inildiğinde sonuçta her zaman komünistler, devrimciler ve artık eskisi gibi yönetilmeyi artık kabul etmeyenler bulunur.

Eğitim Bakanı, geçen Pazartesi günü BFM TV’de, "Dışarıdan gelen küçük grupların gençleri şiddet kullanarak manipüle ettiğine tanıklık ediyoruz” demişti; ardından bakanlığı, istihbarat servislerinin bir dizi siyasi eylemciyi hareketin kışkırtıcıları olarak tespit ettiğini açıkladı. Ne yazık ki, Sayın Geffray, geçen hafta Île-de-France bölgesinde olduğu gibi, gerçekleştirdikleri eylemler sebebiyle düzinelerce genç komünisti tutuklamaya alışmak zorunda kalacak. Hareketin en başından beri, bu birleşik gençlik, eylemlerin planlanmasında ve uygulanmasında aktif rol aldı. Saint-Denis’de, ilk tutuklamalarda hedef alınanlar onlardı, 23 Eylül gibi erken bir tarihte üç eylemci, polis karakoluna götürüldü. Devrimcilerle kurulmuş olan bu bağ, özellikle bu olayda görüldüğü gibi, son günlerde Seine-Saint-Denis’de (93. bölge) gerçekleştirilen çeşitli abluka eylemlerinin başarısının doğrudan kaynağı. Fransa’da, çağın gerekliliklerine uygun bir devrimci hareket var ve yeni nesil, kendini bu hareketin içinde buluyor.

Tabii bu gençlerin peşine her zaman olduğu gibi bir yığın oportünistin takıldığını görmek gerekiyor. Dün, Boyun Eğmeyen Fransa isimli partinin vekilleri, “dayanışmalarını göstermek” veya 2027 için birkaç oy toplamak amacıyla liselerin önünde yürüyüş yaptılar. Oysa, devleti en iyi temsil edenler tam da bu vekiller; bir çocuğun başına el bombası atan polisin eline askeri helikopteri teslim eden de aynı devlet. Sosyal demokrasi, doğası gereği burjuva olan bu devletin başına geçse bile, devrimcileri yatıştırma, sindirme rolünden başka hangi rolü üstlenebilir ki? Elbette, bugün üstlendikleri sınıfları barıştırma ve aralarında arabuluculuk yapma rolünü bir dönem, kısa bir süreliğine yerine getirip ülkedeki kapitalist-emperyalist uzlaşmayı istikrara kavuşturabilirler. Misal, haklı öğrenci isyanlarının o büyük dalgasını Macron dönemine göre daha “nazikçe” kırabilirler. Ancak nihayetinde, en azından geçici olarak devrimci şiddeti savuşturduğunu iddia edenler için gerici şiddet gayrı bir seçenek yok. Bu, temel bir yasadır, bu iki yön birbirinden ayrılamaz.

Mélenchon, partisinin hazırladığı “Ortak Gelecek” programında, polisle halkın ilişkisini sağlamlaştırma amacıyla kurulmuş olan mahalle polisleri uygulamasının 40.000 üniformalı kadın ve erkek üzerinden yürütülmesini istediğini, “zorunlu yurttaşlık hizmetinin isteğe bağlı bir bileşeni olarak askerlik hizmeti”ni uygulamaya koymayı arzu ettiğini dile getiriyor. Yaşadığımız küresel emperyalizm krizinde, bu Boyun Eğmeyen Fransa partisinin vaatleri, burjuvazinin diğer herhangi bir kesiminin vaatlerinden temelde farklı değil, yani her şeyden önce ulusal tekellerin çıkarlarını savunuyor.

Fakat bu hareketin ele geçirilmesine yönelik girişimler her halükârda risk almadan ortaya konuluyorlar. Şu an lise öğrencileri hareketi iyice ivme kazanmış, kararlı bir hal almıştır; genç proleterlerse genellikle kendilerine sunulan müzakere çerçevesinden kurtulma konusunda kararlılar. Devrimci şiddet uygulamak, kitleleri nasıl seferber edeceğini öğrenmek ve gerici şiddete göğüs germek, isyancı öğrenciler için bir eritme ocağı işlevi görüyor. Bu ocak, sağlam ilkelerin savunulması durumunda, onları geleceğin komünistlerine dönüştürebilir.

Dahası, tüm samimi devrimciler, oportünist yanılsamaları ortadan kaldırmak ve mücadeleci eylem yoluyla sınıf bilincini yükseltmek için bu ocaktan geçmelidir. Bugün, giderek yoğunlaşacak ve günümüzde yaşadığımız dengesiz bir şekilde gelişen devrimci durumu pekiştirecek yeni bir mücadele döngüsünün dönüm noktasında bulunuyoruz. Gençliğe karşı acımasızca davranmaktan çekinmeyen bir devlet, bir yandan kontrol edilemez bir pervasızlığın kanıtı olmakla birlikte, diğer yandan da devrimcilerin mutlaka yararlanması gereken sınıf düşmanının stratejik boşluğunu da ortaya koymaktadır.

Derin değişimlerin, ateş ve demirin, emperyalist barbarlığa karşı amansız mücadelenin yaşandığı muazzam bir dönemin eşiğindeyiz. Bu yeni çağda, bugün liselerini işgal eden ve devletin barbarca şiddetine karşı direnen gençlik, Devrimin öncü birliklerini oluşturacaktır. Bu nedenle, ülkenin dört bir yanına yayılan mücadeleci lise öğrencileri hareketiyle tam, eksiksiz ve etkili bir dayanışma gösterilmesi çağrısında bulunuyoruz. Mücadeleci üniversite öğrencilerini, lise öğrencilerinin mücadelesine destek olmak üzere Fransa’nın her yerinde kampüslerini işgal etmeye çağırıyoruz. Son olarak, tüm devrimcileri liselerde ve proleter gençlik içinde eylemlerini sürdürmeye ve yoğunlaştırmaya çağırıyoruz, zira hiç şüphe yok ki bu proleter gençlik, dünyanın geleceğidir!

Halkın Davası
1 Ekim 2026
Kaynak

, ,

İran’da Komünist Hareket: Reform ve Devrim


Bu makale, İran’da 1900’lerin başlarındaki komünist hareketi, 1930’lardaki Tude (Kitle) Partisi’nin oluşumunu ve her iki partinin de 1900’lerin başlarından 1980’lere kadar Sovyet Komünist Partisi ile olan ilişkisini ele almaktadır. Rusya’nın İran ile geniş coğrafi sınırı ve Rus komünizminin İranlı göçmen işçiler üzerindeki etkisi, Sovyetler’in İran’a yönelik politikasına özel bir önem kazandırmıştır. İran’ın komünist hareketinin tarihini incelemek, Sovyetler Birliği’nin “Doğu”daki rolüne dair bir fikir vermektedir. Bu makale, Sovyetler’in İran Komünist Partisi’nin kurulmasını, ardından kurulacak geniş cephe (Tude veya Kitle Partisi) lehine dağıtılmasını nasıl teşvik ettiğini inceleyecektir. Ayrıca makale, Sovyetler Birliği’nin Musaddık’a yönelik eleştirisini ve Tude Partisi’nin 1953’teki CIA darbesinde oynadığı rolü ele alacaktır. Makale, bir yandan da komünist öğrencilerin ve aydınların, özellikle Fedailerin, Tude Partisi’ne karşı isyanını, nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanan çabalarındaki eksiklikleri de tartışmaktadır.

1. Komünist Hareketin Ortaya Çıkışı

On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın ilk kısmında İngiliz emperyalizmi ve Çarlık Rusyası, İran’daki politik ve ekonomik hayatın tüm yönlerine hâkimdi. Her ne kadar ülke, Britanya İmparatorluğu’nun sömürgesi değilse de bir İngiliz şirketi olan İngiliz-İran Petrol Şirketi, İran’ın ana gelir kaynaklarından biri olan, ülkenin güneybatısındaki petrol yataklarını kontrol ediyordu. 1898’de Tebriz’de Ali Mansur gibi isimlerin kurduğu politik örgüt gibi kimi hareketler ve aydınlar, çıkar ilişkileri üzerine kurulu otokratik Kaçar hanedanına karşı itirazlarını dile getiriyorlardı.

Bakû gibi Rus şehirlerindeki petrol sahalarında çalışan İranlı göçmen işçiler, sosyal demokrat akımın etkisi altına girdiler. Bu işçiler içerisinde çalışma yürüten isimler arasında en fazla öne çıkan kişi ise Haydar Emmioğlu idi. Haydar sonrasında, 1905 yılında Anayasa Devrimi’nin liderlerinden biri hâline geldi.

Bakû’deki İranlı işçiler, 1904’te İran’da Himmet adına ilk devrimci sosyal demokrat örgütü kurdular. Aynı yıl Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (Bolşeviklerin) bildirileri Bakû, Tiflis ve Tebriz’de dağıtıldı. Ali Mansur’un Azerbaycan’da ve İran’ın diğer bölgelerinde dağıttığı bu bildiriler, aynı zamanda Arapçaya tercüme edilerek Irak’ın Bağdat ve Kazımiye gibi şehirlerinde de dağıtıldı.

1901-1902 arası dönemde Bolşevik partinin merkezî yayın organı olan Iskra, Berlin’den Tebriz’e, oradan da Bakû’ye gönderilmekteydi. Bu süreci bizzat Lenin organize etmişti.

1908’de İran’ın güneybatısındaki Huzistan eyaletinde büyük petrol yatakları bulundu. Bu keşif üzerine İngiliz-İran Petrol Şirketi kuruldu. Yalnızca 1912-1933 arası dönemde şirket, 200 milyon sterlin kâr elde etti. Bu kârın sadece 16 milyonu İran hükümetine ödenmekteydi.

İngiltere’nin müdahalesine yönelik öfke, İranlı işçiler ve aydınlar arasında Rusya kaynaklı sosyal demokrasinin destek bulduğu süreci besledi. 1912’de Ahmed Sultanzade olarak da bilinen İranlı Ermeni Avetis Mikailyan tarafından sosyalist Adalet Partisi kuruldu. Sultanzade, 1912’de Bolşevik Parti’ye katıldı. St. Petersburg’da eğitim gördü.

Altı bin civarında üyesi bulunan Adalet Partisi, bölgede belirli bir dinî azınlığa mensup komünistlerin öncülük ettiği tek partiydi. Sonrasında bu parti, 1920 yılında İran Komünist Partisi ismini aldı.

2. Cengeli Hareketi ve Gilan Sovyet Cumhuriyeti

İran’daki Cengeli hareketi konusunda yoğun bir ihtilaf söz konusu. Bir bakış açısına göre hareketin lideri olan Mirza Küçük Han, sosyalist değil, milliyetçi ve demokrattı. Yirminci yüzyılın başlarında Küçük Han’ın panislamik eğilimleri bulunan Osmanlı aydın ve subaylarla bağlantısı olduğu doğruydu. Ama solculaştıktan sonra bu bağlar koptu.

Adalet Partisi, Cengeli hareketiyle ittifak kurdu. Bu ittifakın çalışmaları sonucu Gilan Sovyet Cumhuriyeti teşkil edildi. Cumhuriyet, Haziran 1920-Eylül 1921 arası dönemde ayakta kaldı. İranlı sosyalistlere göre Ekim Devrimi sonrası İran’da devrim olacaktı, dolayısıyla, Sovyet cumhuriyetinin kurulması bu planın bir parçasıydı.

Cumhuriyet içerisinde yaşanan önemli anlaşmazlıklar, yenilgiye sebep oldu. Küçük Han, Lenin’e mektup yazarak, Rusların sürece dâhil olmasını istedi, ama uluslararası siyaset zaman içerisinde değişti. 1921’de Sovyetler Birliği ile İngiltere anlaşma imzaladı. Bu anlaşma sonucu Rusya’nın Gilan Cumhuriyeti’ne yönelik desteği sona erdi. İran’ın yeni hükümdarı Rıza Han, yeni cumhuriyete bağlı güçleri ezdi.

1920’de Komintern’in ikinci kongresine delege olarak katılan İran komünist partisi lideri Avetis Sultanzade, burada Doğu’da faaliyet yürütecek Propaganda ve Eylem Konseyi’ne seçildi.[1] Sultanzade, milliyetçi liderlerle kurulacak işbirliğine karşı çıkan, beynelmilel komünist hareketin sol kanadının sözcülüğünü üstlenen bir isimdi.[2]

Süreç içerisinde Sultanzade, 1923 tarihli kongrede Adalet Partisi genel sekreterliği görevinden uzaklaştırıldı ve Sovyetler’de bir banka memuru olarak çalışmaya başladı. Ocak 1938’de tutuklandı, beş ay hapis yattı, yargılama sonucu, casus suçlamasıyla idam edildi.

İran Komünist Partisi, 1925’te Petrol İşçileri Sendikası’nın kurulması sürecine katkıda bulundu. Polisin baskıları sonucu sendika yeraltına çekildi.

Ayrıca, İranlı komünistlerin faaliyetleri üzerinden gençlik ve kadın örgütleri de kuruldu. 1923’te Kadınların Saadetinin Habercisi ismine bir yayın çıkartılmaya başlandı. 1926’da ise Uyanışımız adını taşıyan kadın örgütü kuruldu.

Bu hareketlerin büyümesine mani olmak adına Rıza Şah, baskılarını yoğunlaştırdı. 1929’da İran meclisinde ülkede tüm komünist faaliyetleri yasaklayan bir kanun çıkartıldı. Bu dönemde ayrıca İran Komünist Partisi içinde Dr. Taki Arani lider olarak öne çıktı.

Bu süreçte safları sıklaştırmak için çaba sarf eden parti, 1932 başlarında Dünya adında teorik bir yayın çıkartmaya başladı. Bir yıl sonra merkez komitenin kararıyla Dünya, İran Komünist Partisi’nin resmi yayın organı oldu.

3. Otuzlarda Tude Partisi

Elimizde Sovyetler Birliği’ndeki tasfiyeler sırasında parti üyelerinin ve aktivistlerin durumuna dair çok az bilgi bulunmaktadır, ancak Hüsrev Şakiri’nin araştırması bu insanların durumlarına dair kimi bilgiler sunmaktadır. Şakiri, Komintern Kadrolar Seksiyonu’nun İranlı solcu yazar Nuşin’e yazdığı bir mektuptan şu alıntıyı yapmaktadır:

“İranlı komünistlerin çoğu tasfiye sürecinde öldü. Komünist şair Lahuti gibi birkaç kişi, şüphesiz Halkın İçişleri Bakanlığı (NKVD) elinden zulüm gören yurttaşlarına karşı Sovyet gizli polisiyle işbirliği yapmaları nedeniyle Moskova’da veya Asya cumhuriyetlerinde olağanüstü bir rahatlık içinde yaşıyordu” (Chaqueri, 1999: 1).

3.1 İran’da Faşizmin Doğuşu ve Birleşik Cephe Planları

1936’da Reich Kabinesi, iki ulusun ortak Aryan kökenini savunarak, İranlıları Nürnberg Irk Yasaları’nın kısıtlamalarından muaf tutan özel bir kararname yayınladı. Bu adım, onların “safkan Aryanlar” oldukları gerekçesiyle atıldı.[1] Çeşitli Nazi yanlısı yayınlarda, konferanslarda, konuşmalarda ve törenlerde İran Şahı ile Hitler arasında paralellikler kuruldu, führerprinzip’in [“lider ilkesi”] karizması ve erdemi büyük övgülerle karşılandı.[2] 1941 yılına gelindiğinde, Rıza Şah, Nazi Almanyası ile ittifaka girdi, neticede 25 Ağustos 1941’de Müttefik Kuvvetler İran topraklarına girdi. İran’ın kuzeyi Sovyetler Birliği, güneyi ise İngiliz ve Amerikan kuvvetleri tarafından işgal edildi. Rıza Şah zorla sürgüne gönderildi, İngilizler oğlu Muhammed Rıza Şah’ı tahta oturttular.

Saltanatının ilk yıllarında, iktidarı zayıf olan Şah, çok sayıda politik tutsağı serbest bıraktı. Bunlar arasında, sosyalist ideolojiye bağlı olan, ancak Rusya’daki yoldaşlarının durumundan habersiz görünen Dr. Arani’nin (“53’ler Grubu” olarak da bilinen) örgütündeki komünistler de vardı.

İran Tude Partisi’nin kuruluşunun temelleri Sovyetler’in teşvikiyle atıldı. 29 Eylül 1941’de, Süleyman Muhsin İskenderi başkanlığında Tahran’da partinin kurucu konferansı düzenlendi. Sovyetler Birliği’nin Tude Partisi’nin oluşumundaki rolü konusunda çelişkili görüşler bulunmaktadır. Tarihçi Hüsrev Şakiri, bu tartışmaları “Sovyetler, Tude’nin Kuruluşunda Rol Oynadı mı?” başlıklı makalesinde özetlemiştir (Chaqueri, 1999). Şakiri, Kızıl Ordu İstihbarat Bölümü’nden Albay Seliukov’un Tugay Komiseri İliçev tarafından hazırlanan bir rapordan alıntı yaparak, 29 Eylül 1941’de Solyan Mirza İskenderi ile yaptığı görüşmeyi anlatıyor. Görüşmede, “İran halkı için demokratik özgürlükler ve daha kolay bir yaşam elde etmek” amacıyla bir "ulusal-demokratik parti” kurulması fikri ele alınıyor.[3] Seliukov’un Sovyetler Birliği’ne gönderdiği diğer raporlardan, yeni partinin programının ayrıntıları, İskenderi’nin önceki politik faaliyetleri ve Sovyetler Birliği’nden gelen mali yardım teklifinin sonraki görüşmelerde ele alındığı açıkça anlaşılıyor. Şakiri’nin araştırmasına göre, Kızıl Ordu istihbarat subayının, 10 Ekim 1941’deki bir görüşmede İskenderi’ye yeni partinin programının “bizim” görüşümüzle uyumlu olduğunu söylediği, ancak partinin yasallaştırılması talebi konusunda (muhtemelen o zamanki İngiliz-Sovyet ilişkileri nedeniyle) tereddüt ettiği görülüyor.

İskenderi ve Seliukov, aktivistlerin yeni parti için hazırlıklarının her yönünün tartışıldığı aylık toplantılar düzenliyordu. “Birleşik cephe” fikrine karşı çıkanlar, burjuva-demokratik, anti-faşist partiye itiraz edenler de destek bulmak adına, Moskova ile temasa geçiyorlardı. Yazar Nuşin, İran Komünist Partisi’nin yeniden kurulması konusunda Moskova’ya yazarken, yakın zamanda hapisten çıkan Avanessain ve Rousta, daha çok komünist girişimden yanaydı. Tarihsel arşivler, Dimitrov’un Stalin ve ortaklarını (Beria, Molotov ve Malenkov) bilgilendirdiğini açıkça ortaya koyuyor. Bu isimler, Tude’nin İran’daki birleşik cephe girişimine onay verdiler. Avanessain ile Rousta’nın komünist girişimine ise karşı çıktılar. İranlı komünistlere, “Süleyman Mirza’nın Halk Partisi’nde çalışmaları, mevcut aşamada sosyalist ve Sovyetik sloganları dile dökmemeleri, demokratik platformun genel çerçevesinden ayrılmamaları talimatı verildi.”[4]

Aynı zamanda, Komünist Enternasyonal, sadece İran’da (Tude Partisi’nin böyle bir cephe olarak kurulduğu yerde) değil, komşu ülkelerde de “birleşik, anti-faşist cepheler” kurma planını devreye soktu. İran’daki planın uygulanması için, Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu tarafından İran’a gitmek üzere kadrolar görevlendirildi. Görevlerden biri, (1) Arap ülkelerindeki (Suriye, Filistin, Mısır ve Irak) ve (2) Hindistan’daki komünist partilerle aşağıda belirtilen yerler üzerinden temas hatları kurmaktı: Basra veya Irak toprakları; Basra Körfezi’ndeki İran limanları; Afganistan; veya İngilizlerin elinde olan Belucistan (şimdiki Pakistan). Ayrıca İran ile doğrudan ilişkiler tesis etmek ve kendi radyo vericilerini kurmak, aynı zamanda İranlı komünistlere kitle örgütlerinin oluşturulmasında, nihayetinde İran Komünist Partisi’nin yeniden kurulmasında yardımcı olmak zorundaydılar.

1942’de Tude, Komintern’den resmi kabul belgesini aldı. Ardından Siyaset adlı gazetesini çıkarmaya başladı. Kötüleşen ekonomik durum, partinin kısa sürede aktivist toplamasına yardımcı oldu. Birçok ildeki sanayi merkezlerinde parti hücreleri ve sendika örgütleri kuruldu. Azerbaycan, İsfahan, Gilan, Mazenderan ve Horasan’da ilçe örgütleri kuruldu. Şakiri, Tude’nin Sovyetler Birliği’nin bir ürünü olduğu, öncelikle Moskova’nın İran’daki çıkarlarına uygun olarak kurulduğu sonucuna varıyor. Şakiri’nin sunduğu belgeler bu sonucu destekliyor. Ancak bu noktada, İran’da hapisten kurtulan ve Stalinist tasfiyelerden sonra hayatta kalan İranlı komünistlerin bu özel “birleşik cephe”nin kuruluşuna destek verdikleri gerçeğini akıldan çıkarmamak gerekiyor.

4. Azerbaycan ve Kürdistan’da Demokratik Cumhuriyetler

26 Kasım 1945’te, İran’ın kuzeybatı illerini işgal eden Sovyet birlikleri, İran ordusunun Sovyet destekli grupların kontrolü ele geçirdiği ve bağımsızlık ilan ettiği Kürdistan ve Azerbaycan’a ulaşmasını engelledi. Kürdistan ve Azerbaycan’da sol milliyetçilerin (Gazi ve Pişevari) önderliğinde iki bağımsız cumhuriyetin ilan edilmesi, Tude üyelerini şaşırttı. Ancak Kızıl Ordu istihbaratına yakın olan liderlik kadrosunun üyelerinin yaklaşan bağımsızlık konusunda önceden bir uyarı aldıkları varsayılabilir. İran’ın sunduğu şikâyete cevap olarak, Sovyetler Birliği'nin Birleşmiş Milletler temsilcisi Andrei Vişinski, Güvenlik Konseyi’nden devam eden ikili görüşmelere müdahale etmemesini istedi (burada, 1907’deki İngiliz-Rus ittifakının İran’ı iki nüfuz alanı arasında böldüğü ve petrol zengini bölgelere kukla rejimler kurduğu Sovyetler Birliği ve İngiltere’ye atıfta bulunuluyordu). Sovyetler’in önerisi, İran tarafından Azerbaycan’ın bağımsız devletinin tanınmasını, kuzeydeki petrolle ilgili imtiyazların alınmasını ve İran’ın kuzeyindeki beş büyük eyaletten oluşan bir tampon bölgede Sovyet askerinin konuşlandırılmasını içeriyordu.

1945 başlarında Tude, tahmini 2.200 üyesiyle, öğrenci ve kadın örgütlerinde on binlerce sempatizanıyla önemli bir destek toplamıştı. Parti, bağlı sendikalarda 100.000 sempatizanı olduğunu iddia ediyordu. Ana gazetesi Rehber, devletin yarı resmi gazetesi İttilaat’tan üç kat daha fazla, 100.000’in üzerinde gazete satmakla övünüyordu. İngiliz büyükelçisi Reader Bullard, partiyi ülkedeki tek tutarlı politik güç olarak nitelendirirken, New York Times, müttefiklerinin adil bir seçimde oyların yüzde 40’ına kadarını kazanabileceğini tahmin ediyordu. Ancak, kuruluşundan bu yana Tude, kendisini yabancı emperyalizme ve şahlığın tesis ettiği diktatörlüğün tehdidine karşı vatanseverliğin ve anayasal özgürlüklerin savunucusu olarak hareket etmişti. Kuzey İran’ın bölünmesi fikrini ve Sovyetler Birliği’ne petrol imtiyazlarının verilmesi kararını desteklemek zorunda kaldı. Tahmin edilebileceği gibi, birçok üye bu süreçte istifa etti.

Azerbaycan ve Kürdistan’da Tude Partisi şubeleri dağıtıldı, muhtemelen Sovyetler Birliği, ya sol milliyetçi örgütler Azerbaycan Demokrat Partisi’ne ya da Kürdistan Demokrat Partisi’ne katılmaları talimatı verdi. Pişevari, kırkların başlarında Tude’ye katılmış olsa da, Moskova ile partiden gayrı bağlantılara sahipti. Bu nedenle parti disiplinine uymuyordu. Nisan 1946’da Başbakan Kavam’ın İran hükümeti Sovyetler Birliği ile bir petrol anlaşması imzaladı, Sovyet birliklerinin İran’ın kuzey illerinden çekilmesi sözü karşılığında hükümete Tude bakanları atamayı kabul etti (politikasını değiştiren Moskova bu sefer yeniden Tude’yi tercih ediyordu). Kısmen ABD ve İngiltere’nin baskısı sonucu Sovyet birlikleri, İran topraklarından çekildi. Kavam, kabinesine üç Tude üyesi aldı. Ancak aynı yılın ilerleyen aylarında, güneydeki bir aşiret isyanını bahane ederek, Tudeli kabine üyelerini görevden alarak, Sovyetler Birliği’ne verdiği tavizleri hükümsüz kılmayı bildi.

Aralık 1946da Kavam ve Şah’ın birlikleri Azerbaycan’a vardığında, Sovyet desteğinden yoksun kalan Demokrat Parti hükümeti çöktü, Pişevari de Sovyetler Birliği’ne kaçtı. Stalin’in Pişevari’ye yazdığı mektup, aralarındaki anlaşmazlıkların bazı yönlerine ışık tutuyor:

“8 Mayıs 1946

Yoldaş Pişevari’ye,

Bana öyle geliyor ki, hem İran içindeki hem de uluslararası alandaki mevcut durumu yanlış değerlendiriyorsunuz.

Öncelikle siz, Azerbaycan’ın tüm devrimci taleplerini hemen karşılamak istediniz. Ancak mevcut durum, bu programın gerçekleştirilmesine mani oluyor. [...] İran’da derin bir devrimci kriz yok. İran’da az sayıda işçi var, bunların da örgütlenme düzeyleri düşük. İran köylüleri, henüz ciddi bir eylemlilik ortaya koymuyorlar. İran, ülkedeki devrimci çevreleri askeri bir başarısızlıkla zayıflatabilecek harici bir düşmanla savaş halinde değil. Sonuç olarak, İran’da Lenin’in 1905 ve 1917’deki taktiklerini destekleyebilecek bir durum yok.

İkincisi, Sovyet birlikleri İran’da kalmaya devam etseydi, Azerbaycan halkının devrimci talepleri için verilen mücadelede başarıya ulaşılacağını güvenle dile getirebilirdiniz. Ancak o askerleri İran’da tutamazdık, çünkü Sovyet birliklerinin İran’daki varlığı, Avrupa ve Asya’daki kurtuluşçu politikalarımızın temelini zayıflatıyordu. İngilizler ve Amerikalılar bize, Sovyet birlikleri İran’da kalabiliyorsa, İngiliz birliklerinin Mısır, Suriye, Endonezya, Yunanistan’da ve Amerikan birliklerinin de Çin, İzlanda, Danimarka’da neden kalamadığını sordular. Üçüncüsü [...] Şimdi İran’da ne var? Kavam hükümeti ile İran’daki en gerici unsurları temsil eden İngiliz yanlısı çevreler arasında bir çatışma söz konusu. Kavam, geçmişte ne kadar gerici olsa da, şimdi kendini ve hükümetini savunmak adına bazı demokratik reformlar yapmak, İran’daki demokratik unsurların desteğini almak zorunda. Peki bu koşullarda taktiklerimiz ne olmalı? Bence bu çatışmayı Kavam’dan taviz koparmak, ona destek sunmak, İngiliz yandaşlarını tecrit etmek, böylece İran’ın daha fazla demokratikleşmesi için bir temel oluşturmak için kullanmalıyız. [...]

Dördüncüsü, öğrendiğim kadarıyla, önce sizi göklere çıkardığımızı, sonra da uçurumun dibine yolladığımızı, sizi rezil ettiğimizi söylüyorsunuz. Eğer doğruysa bu söylediğinize şaşırdığımı belirtmeliyim. [...] Eğer çok ileri gitmeseydiniz, İran’daki mevcut durumda Kavam hükümetinin şimdi vermek zorunda olduğu bu ‘tavizler’i elde etme şansınız olamazdı. Devrimci hareketin kanunu budur. Sizin için herhangi bir rezaletten söz bile edilemezdi. Sizi rezil bir şekilde yere serdiğimizi düşünmeniz çok garip. Aksine, eğer makul davranır, manevi desteğimizle Azerbaycan’ın mevcut fiili durumunu esasen yasallaştıracak taleplerin gerçekleşmesi için uğraşırsanız, hem Azeriler hem de İran tarafından Ortadoğu’daki ilerici demokratik hareketin öncüsü payesine kavuşursunuz.”

İran'da Komünist Parti’nin dağıtılıp Tude’nin kurulması, ardından Stalinist rejimin Azerbaycan ve Kürdistan’daki maceraları, daha sonra milliyetçi ayrılıkçı hareketin desteklenmesi, İran’daki Tude, iki Demokrat Parti, komünist ve sosyalistler arasında kafa karışıklığı, öfke ve hayal kırıklığına yol açtı. Azerbaycan’da Demokrat Parti, toprak reformu ve memurlar arasındaki yolsuzlukla mücadele konusunda bazı ilerlemeler kaydetti, ancak iktidarı kısa sürdü, Şah’ın ordusu, bu politikaların hızla tersine çevrilmesini sağladı. Pişevari ve hükümetine yerel desteğin düzeyi hakkında çelişkili raporlar mevcut, ancak askeri işgalin, özellikle Urumiye çevresinde, bölgede sağcı şah yanlısı daha sonra köktenci eğilimlerin büyümesini teşvik ettiğine hiç şüphe yok. 1948’de, Azerbaycan krizinden merkez komiteyi sorumlu tutan Halil Maliki liderliğindeki büyük bir grup Tude’den koptu.

5. Tude ve 1953 CIA Darbesi

Musaddık’ın başbakanlığı döneminde partinin bir dizi konuda sergilediği kararsızlık ve 1953’te gerçekleşen CIA darbesi, İran ve sol için felâket sonuçlar doğurdu. Musaddık 1951’de iktidara geldiğinde, ilk önerisi İran petrol endüstrisindeki İngiliz mülkiyetini sona erdirmek için Petrol Millileştirme Yasası’nın uygulanmasıydı. İngilizler karara, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Lahey Uluslararası Mahkemesi’nde İran aleyhine dava açarak karşılık verdi. Lahey Mahkemesi İran lehine karar verdi. İngiliz-İran Petrol Şirketi feshedildi, Rıza Şah’ın İran hükümeti ile İngilizler arasında 1933 yılında imzalanan petrol anlaşması geçersiz ilan edildi. Ortadoğu’nun ilk ulusal petrol şirketi olan Ulusal İran Petrol Şirketi, 19 Mart 1951’de kuruldu.

Bu dönem boyunca Tude’nin Musaddık’a yönelik politikası iki uç arasında salınıp durdu: önce onu “Amerikan emperyalizminin ajanı” olarak değerlendirip eleştirdi, ardından Temmuz 1952 ayaklanması sırasında ve sonrasında ona destek verdi. Tude, İngiliz-İran Petrol Şirketi’ne ait petrol sahalarının veya “sadece güneydeki petrol sahalarının” millileştirilmesi fikrini desteklerken, Sovyetler Birliği’ne ait olan, işletilen kuzeydeki petrol sahalarının millileştirilmesine karşı çıktı. 15 Ağustos 1953’te, Musaddık’a karşı düzenlenen bir darbe girişimi, kısmen Tude’nin askeri ağınca ortaya çıkarılan bilgiler sayesinde engellendi. Bazıları, Tude’nin iki gün sonra Musaddık’a İran’ı demokratik bir cumhuriyet ilan etmesi için baskı yapmak amacıyla düzenlediği gösterilerin, istemeden de olsa milliyetçi hükümeti istikrarsızlaştırmaya yardımcı olduğuna inanıyor. Musaddık, bu protestolara, göstericileri bastırmak için askerleri görevlendirerek karşılık verdi. İşin tuhaf yanı, parti, ertesi günün geç saatlerinde, CIA darbesi gerçekleşirken kılını kıpırdatmadı.

19 Ağustos’ta, İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın demokratik seçimler yoluyla iş başı yapmış hükümeti, İngiltere ve ABD istihbarat teşkilatlarınca gerçekleştirilen bir darbeyle devrildi. Kod adı Ajax Operasyonu idi. Fazlullah Zahidi liderliğindeki Şah yanlısı askeri subaylarla birlikte çalışan CIA ajanları, Musaddık’a karşı yürütülen propaganda kampanyasına katılmaları için haydutlara, din adamlarına ve politikacılara rüşvet verdiler. Şah yanlısı kalabalık, başbakanın ofisine yürüdü. CIA’in gizliliği kaldırılmış belgelerine göre, Tahran’ın en korkulan mafya üyelerinden bazılarına Zahidi ve CIA eliyle Şah yanlısı isyanlar gerçekleştirmeleri için para verildi. Bazı insanlarsa otobüs ve kamyonlarla Tahran’a getirildiler. Bu kitle, şehrin sokaklarını ele geçirdi (Zulaika, 2009). Musaddık, Şah’ın askeri mahkemesince tutuklandı, yargılandı ve vatana ihanetten mahkûm edildi. 21 Aralık’ta üç yıl hapis cezasına çarptırıldı, ardından ömrünün geri kalanını ev hapsinde geçirmesine karar verildi (Abrahamian, 1982: 280). Zahidi, Musaddık’ı görevden alan bir kraliyet kararnamesinin ardından askeri hükümetin başbakanı oldu (Gasiorowski, 1991: 237–9, 243). Musaddık’ın destekçileri toplandı, hapsedildi, işkence gördü veya idam edildi. Darbeden sonra Pehlevi, 1979’da devrilene dek sonraki 26 yıl boyunca otoriter bir monark olarak hüküm sürdü.

Milliyetçi hükümetin sonunu getiren darbe, bir yandan da o zamana dek Ortadoğu’daki en büyük “sosyalist” parti olan Tude’yi de yok etti. Ağları parçalandı, kadrolarının çoğu tutuklandı veya Sovyetler Birliği’ne kaçmaya zorlandı. Darbenin gerekçelerinden biri tabii ki Tude kaynaklı tehdit algısı ve İran’ın Sovyetler Birliği ile yakınlaşma olasılığıydı. Ervand Abrahamyan, İki Devrim Arasında İran adlı kitabında, 1953 darbesinden önce ve darbe sırasında Tude’nin davranışlarını analiz ederek, parti ile Ulusal Cephe arasındaki tarihi politik farklılıklara dikkat çekiyor. Ayrıca, partinin büyüklüğünü ve Tude’nin elindeki askeri subay kadrosunun olayların seyrini değiştirebilecek konumda olup olmadığını da sorguluyor. CIA raporlarına göre, darbenin arifesinde Tude’nin yaklaşık 20.000 kişilik bir çekirdek üye kitlesi ve Sazman Nizami Hizb tarafından organize edilen İran silahlı kuvvetleri içindeki bir subay ağı mevcuttu. Üç günlük gazete çıkartan, İran Barış Cemiyeti (Cemiyet İrani Havadar-e Sulh) bayrağı altında destekçiler örgütleyen parti, yarı yasal bir siyasi güç olarak hareket ediyordu.

Tude’nin askeri örgütlenmesinin tarihine ilişkin olarak Maziyar Behruz, askeri örgütlenme içindeki subayların parti liderliğinden bağımsız hareket ettiklerine dikkat çekiyor:[5]

“İranlı Marksistler, 1953 darbesi sırasında Tude’yi ve askeri örgütünü eyleme geçmediği için sorumlu tuttular. Birçoğu, partililer gibi, yenilgi kaçınılmaz olsa bile, Tude mensubu subayların ve partinin darbeye direnirken yenilgiye uğramasının daha hayırlı olacağını düşünüyordu. Her iki grubun da gösterdiği pasifliği ağır bir dille eleştirdiler.”

[Behrooz, 2001: 367]

Öte yandan, subay kadrosundaki bazı kişiler, Tude’ye bağlı askeri örgütün herhangi bir fark yaratamayacak kadar zayıf olduğu iddiasına karşı çıkıyorlardı. Yüksek rütbeli bir subay olan Feridun Azernur, Tude müttefiklerinin darbe sırasında önemli askeri mevzileri işgal ettiğine inanıyor, ayrıca, 491 Tude mensubu askeri personelin partiye darbeyi püskürtme konusunda yardımcı olabilecek yeteneğe sahip olduğunu düşünüyor.[6] Ervand Abrahamyan, darbenin savuşturulmasında kullanılabilecek “Tahran çevresindeki kritik tank birliklerinde” Tude mensubu tek bir subayın bile bulunmadığını, Şah’ın bu subayları büyük bir dikkatle denetlediğini söylüyor: “İşin tuhaf yanı şu ki Şah’ın kişisel güvenliğinden, ayrıca İran’ı ziyaret eden ABD Başkan Yardımcısı Richard Nixon’ın güvenliğinden sorumlu kişi Tude mensubu bir albaydı. Tude’nin Şah’ı ve ABD Başkan Yardımcısı’nı suikastle öldürme fırsatı vardı, ancak darbenin fitilini ateşleme imkânına sahip değildi.” Subay ekibinin diğer bir görevi de partiyi korumaktı. 1954’te bu ekibin ortadan kaldırılmasıyla birlikte parti tüm koruma kalkanından mahrum kaldı.

Partinin güçlü ve zayıf yönlerine ilişkin tartışmaların ötesinde, Tude’nin (dolayısıyla Sovyetler Birliği’nin) bu dönemden iyi bir şekilde çıkmadığı açık. Ellilerin başlarında, parti liderleri, milliyetçi hükümete karşı tutumları konusunda kafa karışıklığı içindeydiler. Tude’nin Musaddık’ı “CIA ajanı” olarak yaftalaması ve kuzeydeki petrol sahalarının millileştirilmesine karşı çıkması, ayrıca darbeye karşı sergilediği pasif tavır, partinin “hain” olarak nitelendirilmesine yol açtı. Parti, o dönemde genellikle “Hizb Hain Tude” olarak anılıyordu.

Darbeden sonra parti, kitlesel tutuklamalar ve yaklaşık 40-50 liderin idamıyla ciddi bir baskıyla karşı karşıya kaldı: “1953-1957 arası dönemde güvenlik güçleri, Tude’nin tüm yeraltı örgütünü ve parti üyelerinin yarısından fazlasını gözetim altına aldı” (Abrahamian, 2008: 122). Çin-Sovyet ayrılığının ardından, altmışların başlarında Maoist bir grup Tude’den koptu. 1965’te daha küçük bir fraksiyon daha ayrıldı. 1966’da, merkez komiteden Ali Havari ile Perviz Hikmetçi’nin yanı sıra Asef Rezmdide ile Sabir Muhammadzade gibi birçok parti üyesi tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Bunun üzerine, kardeş partiler, uluslararası düzlemde tepki geliştirdiler ve hükümeti cezaları ömür boyu hapis cezasına dönüştürmeye zorladılar. Altmışlar boyunca Tude, “barış içinde bir arada yaşama” ile ilgili Sovyet dogmasını yineleyen, hatta Şah’ın bazı politikalarında “kapitalist olmayan kalkınma yolu” ile uyumlu ilerici yönleri “tespit eden” anayasacı, reformist bir parti olarak varlığını sürdürdü.

6. Tude’nin Yol Açtığı Hayal Kırıklığı ve Fedailerin Doğuşu

Fedailer örgütü, İran solunda Tude’ye karşı olan iki grubun birleşmesiyle kuruldu. Bu grupların birinin başında Mesud Ahmedzade bulunuyordu. Siyaseti, Maoizm ve gerilla savaşı savunusunun terkibinden oluşuyordu. En yakın müttefiklerinden biri, 1968’de Avrupa’da tanık olunan olaylardan ve silahlı mücadeleden etkilenen Emir Perviz Puyan’dı. Ahmedzade’nin “Hem Strateji Hem Taktik Olarak Silâhlı Mücadele adlı kitabı uzun yıllar Fedailer’in kutsal kitabı olarak iş gördü. Emir Perviz Puyan, ayrıca Hayatta Kalma Teorisine Karşı Silahlı Mücadelenin Gerekliliği adında başka bir kitap daha kaleme aldı. “Hayatta kalma teorisi”, Fedailer’in başkaldırdığı Tude’nin pasif çizgisini ifade ediyordu. 1953’ten beri, tutuklanma ve hapis cezasından kaçınmak için saldırgan eylemlerden kaçınan Tude, hayatta kalma politikasını savunuyordu. Puyan, bunun yenilgiyi kabul etmekle eşdeğer olduğu düşüncesindeydi:

“[...] ‘Hayatta kalmak için saldırıya geçmeyelim’ diyen teorinin aslında ‘polisin bizi rüşeym halindeyken en ufak bir direniş göstermeden yok etmesine izin vereceğiz’ demekten başka bir anlamı olmadığını göstermeliyiz.”[7]

Ahmedzade, ayrıca kılıcını ulusal burjuvazinin devrimci veya ilerici bir role sahip olabileceği vehmine salladı:

“Emperyalist egemenliğe karşı mücadele, yani dünya kapitalizmine karşı mücadele, kapitalizmle mücadelenin bazı unsurlarını içerir, bu nedenle, sosyalist devrimin bazı unsurları bu mücadelede doğar.”

Proletaryanın rolü konusunda ise şunları söylüyordu: “İran’da proletarya, sayısal olarak zayıftır, ancak örgütlenme konusundaki özel nitelikleri ve yetenekleri diğer tüm sınıflardan daha güçlüdür.”[8]

Bican Cezeni de önde gelen isimlerden biriydi. Farklı bir eğilimden (Tude’nin gençlik örgütünden) gelen Cezeni, Tude’ye karşı gelmiş, küçük güçlerini yeni örgüte katmayı kabul etmişti.

Bu dönemde Fedaileri etkileyen siyaseti özetlemek gerekirse, kendine has bir gerillacılık anlayışının hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Sovyetler Birliği’ne karşı tutumu epey basit ve yavandı. Yaptıkları “revizyonizm” eleştirisi, “barış içinde bir arada yaşama” anlayışının eleştirisinin ötesine geçmiyordu. Fedailerin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 22. Kongresi’nin getirdiği değişikliklere karşı olan kurucu isimleri, hem Rusya’dan hem de Çin’den bağımsız olduklarını iddia eden bir çizgiyi benimsediler. Ancak gerçekte, Stalinizmden büyük ölçüde etkilenmişlerdi.

Orta yolcu bir öğrenci örgütü olan Komünist Birlik ile yapılan tartışmalarda, Fedailer, Sovyetler Birliği konusundaki duruşları konusunda çok netti. Onların görüşüne göre, 1962’ye dek Sovyetler Birliği yüzde 65 iyi, yüzde 35 kötüydü. Bu, özünde Maoizme ait bir görüştü. Ancak Çin, sosyal emperyalizm teorisini, daha sonra “üç dünya” teorisini benimsediğinde, Fedailer ve diğer İran solcu gruplar, Maoizmden uzaklaştılar, neticede Sovyetler Birliği’ne karşı yumuşak bir tutum sergilediler.

1971’deki Siyahkel ayaklanmasında hayatını kaybedenler, İran’daki gençlik ve öğrenci hareketini önemli ölçüde etkilediler. Ancak bu, Ahmedzade’nin tahmin ettiği gibi olmadı. Küçük motor büyük motoru harekete geçirmedi, tüm ülke isyan etmedi, ancak öğrenci hareketi bu yeni, ortaya çıkan sol akıma fazlasıyla sempati duydu, birçok genç işçi gibi ondan büyük ölçüde etkilendi.

1971-1979 yılları, İran devriminde Fedailerin başında olan isimlerin politik fikriyatını biçimlendirdi. Bu açıdan, önemli bir dönemdir. Örgüt olarak esasen yeraltında faaliyet yürüten Fedailer, silahlı mücadeleye hazırlandılar, ara sıra banka soygunları gerçekleştirdiler. Faaliyetleri düzensizdi ancak özellikle silahlı bir örgüt olarak Fedailer örgütünün üyelerinin sokaklarda kolayca öldürülebileceği gerçeği üzerinden örgüt, kadrolarını yitirdi. Bu durum, örgütün kitle tabanı oluşturmasına mani oldu. Üniversite öğrencileri gibi onları destekleyen herkesi tehlikeye attı. Destekçiler, kurulan bağlantılar üzerinden silahlı hareketin bir parçası olarak kabul ediliyorlardı. Bu dönemde yaklaşık 370 solcu idam edildi, bunların yüzde 60’ı Fedai üyesiydi.

Fedailer örgütü üyeleri, hapishanede birleşik cephe, işçi sınıfı mücadelelerine müdahale, silahlı mücadelenin avantajları ve dezavantajları gibi konuları tartıştılar. Cezeni, ilk başta aldığı konumların bazılarından uzaklaştı. Diktatörlüğe Karşı Birleşik Cephe adlı kitabında Cezeni, Ahmedzade ve Puyan’ın daha önceki konumlarını açıktan redde tabi tuttu (bazıları, Cezeni’nin Tude’nin savunduğu görüşlere geri döndüğünü söyler). Diğer bir kitabı, İran’da Kapitalizm ve Devrim’de Cezeni, Şah rejimine dair kıymetli bir analiz sunuyordu.

Cezeni, 1975’te Evin Hapishanesi’nde öldürüldü. Bu nedenle, kendisine atfedilen bazı yazı ve fikirlerin gerçekten kendi görüşleri olup olmadığını değerlendirmek zor. Çevresindeki insanlar, hapisten çıktıktan sonra Fedailerin başına geçtiler. 1979’da İran’da kitlesel bir devrimci hareket mevcuttu, Fedailerin birçok üyesi, Şubat ayaklanması sırasında, insanların hapishanelerin kapılarını kırdığı dönemde hapisten çıktı. Bu dönemde Fedailer, öğrenciler ve gençler arasında gerçek bir güç haline gelmiş, geçmiş eylemleri sonucunda (bazıları aslında popülist birer efsane olsa da) popülerlik kazanmıştı. Ancak örgüt, artık fazlasıyla bölük pörçüktü. Cezeni’nin destekçileri bir politik çizgiyi, Ahmedzade’nin destekçileri ise başka bir çizgiyi izliyolardı.

Örgüt içinde silahlı mücadele konusunda iki ayrı tartışma sürüyordu. Cezeni’nin destekçileri, silahlı mücadele çizgisinin hem strateji hem de taktik olarak yanlış olduğunu savundular. Bu konuda haklıydılar, çünkü bu pratik, Fedaileri potansiyel kitle tabanından koparmıştı. Öte yandan, Cezeni’nin kimi destekçileri, Sovyet dış politikasını artık mazur görüyor, hatta ulusal burjuvazinin olumlu bir rolü olduğunu düşünüyorlardı.

Bu dönem boyunca teorik çalışmalar açısından çok az şey yapıldı. Herkesin okuduğu, Fedai örgütünün önemli isimlerinden birine göre onlara “her şeyi” öğreten kitap, Lenin’in Ne Yapmalı? isimli eseriydi. Fedailer, sekterlik, ekonomizm, sendikalizm ve anarşizme karşı duruşlarını bu kitap sayesinde edinmişlerdi. Tüm analizleri bu kitaba dayanıyordu. Ancak, özellikle Rus Bilimler Akademisi’nin sorunlu Farsça çevirisi nedeniyle, bunu tam olarak anlamadıkları da kesindi, zira bu çeviri, demokrasi yerine merkeziyetçiliğe vurgu yapıyordu.

Ayrıca, Fedailer, işçi sınıfında veya genel olarak İran toplumunda herhangi bir mevzi elde edememişti. Ancak, devrim sırasında açıkça görüldüğü üzere, üniversitelerde büyük bir kitleye sahip oldular. Aydınlar ve özellikle şairler (ki bunların bazıları ünlü isimlerdi) arasında Fedailere övgüler düzüyorlardı. Ama şurası açıktı: Devrimci durum ortaya çıktığında ne yapacaklarına dair hiçbir stratejiye sahip değillerdi. Şubat 1979’daki asıl mesele buydu.

Mollalar, ekonomik kriz dönemini (1974-1979) kitle tabanlarını oluşturmak, propaganda faaliyeti yürütmek, halkı harekete geçirmek için kullanırken, hapisteki Fedailer, diktatörlüğe karşı birleşik cephe gibi konuları çok soyut terimlerle tartıştılar. Ayrıca Şah, kitle örgütlenmesi çok daha zor olan sol kesime kıyasla dini gruplara daha fazla hoşgörü gösterdi. Fabrikalara gitmeye çalıştılar, ancak yapabildikleri tek şey, bildiri dağıtmak ve sonra ortadan kaybolmaktı.

Dolayısıyla, kimse, Şubat Devrimi’ni onların elinden çalmış değil. Asıl mesele, solun devrime hazırlanmamış olmasıydı. Bir bakıma solun iktidara gelmemesi hayırlı olmuştu, zira solun hiçbir planı, politikası, stratejisi, ne yapacağına dair hiçbir teorisi yoktu.

Petrol işçileri, Şubat Devrimi’nde çok önemli bir yerde duruyorlardı. Şah rejiminin belini petrol işçilerinin gerçekleştirdikleri grevler kırdı. Fedailerin bu işçiler içindeki nüfuzu sınırlıydı. Fedailerin elini kolunu esas olarak sınıf içinde çalışma konusundaki deneyimsizlikleri bağladı. Grevle ne yapılacağına veya nasıl ilerletileceğine dair bir plana sahip değillerdi. Bununla birlikte, Şah’ın devrilmesinden sonra Tahran’da Fedailer tarafından düzenlenen ilk mitinge 500.000 kişi katıldı. Çekincelere rağmen, bir tür kurucu meclis olan seçimlere katılan örgüt, birkaç milyon oy aldı.

7. Ayrışmalar

1979 sonrası dönemde Fedailer ile nispeten daha küçük olan Troçkist grupları da içerecek biçimde tüm İran solunun tanık olduğu ayrışmalar, genellikle Sovyetler Birliği ile ilgili görüşlere dair anlaşmazlıklardan kaynaklandı.

1979-1980’de, merkez komitenin çoğunluğu, dönemin temel çelişkisinin, ABD’nin temsil ettiği emperyalizmle Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği sosyalizm arasında olduğu görüşünü savunuyordu! İran rejimine ilişkin olarak, hükümetin İslami olmasına rağmen, nesnel olarak İran’ı “sosyalist kamp”a doğru götürdüğünü, bu nedenle desteklenmesi gerektiğini söylediler. Sadece merkez komitede çoğunluğu oluşturdukları için Fedai Çoğunluk olarak adlandırıldılar, ancak kısa süre sonra ülkede çoğunluğun desteğine sahip olmadıkları görüldü.

1979 baharından sonra işler çok daha gerginleşti. İslami hükümet güçlendi, muhalif güçlere baskı uygulamaya başladı. Bu nedenle, ABD büyükelçiliğinin ele geçirilmesi türünden bir dizi olay meydana geldi. Bu büyükelçilik işgali, Sovyet yanlısı gruplar Fedai Çoğunluk ile Tude’nin yanı sıra İran dışındaki solun çoğu tarafından anti-emperyalist bir eylem olarak selamlandı. İran’daki radikal sol ise, işgal eylemini İslami rejime karşı yürütülen politik grevlerin ve sergilenen muhalefetin önünü kesmek için, kasten tasarlandığını, dikkatleri başka bir yöne çekmek amacıyla örgütlendiğini söyledi.

Büyükelçilik olayı, hükümetin kendisini desteklemeyen herkesin “karşı-devrimci” veya “CIA ajanı” olduğunu ilan etmesi açısından da önemliydi. Karşı-devrimciler tutuklanabilir, hatta idam edilebilirlerdi: Hükümetin emperyalizme karşı bir savaş olarak nitelendirdiği İran-Irak savaşı başlayınca bu durum daha da kötüleşti.

Hem Fedailer Çoğunluk hem de Tude Partisi, solun geri kalanını bastırması konusunda hükümete destek sundu. Bu sırada Sovyet çizgisini takip eden Çoğunluk, Tude’ye yakındı. İşçilere verdikleri mesaj şuydu: “Daha fazla üretin. Bu yaşadığımız, anti-emperyalist bir savaştır. Savaş ekonomisi uygulanıyor. İran, sosyalist kampa doğru ilerliyor.” Fedailer Azınlık örgütü ise işçilere, emperyalizme karşı savaşırken aynı zamanda İslami hükümete karşı da savaşmaları gerektiğini söylüyordu. İranlı Troçkist grupların da çok benzer çizgilerde bölündüğüne dikkat çekmek gerek.

8. İslam Cumhuriyeti’nde İran Solu

1979 Şubat’ında gerçekleşen ayaklanmayı müteakip İran İslam Cumhuriyeti’nde ardı ardına gelen hükümetlerin uyguladıkları baskılar sebebiyle İran solu, ciddi şekilde zayıfladı. İlk olarak İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesini savunan gruplar baskıyla yüzleştiler: Fedailer, Peykâr, Rahe Kârgâr ve Komala. Üyeleri ve destekçileri seksenlerin başlarında tutuklandı veya idam edildi.

1985’te Tude ile Fedailer Çoğunluk baskıya maruz kaldığında, onları savunacak kimse kalmamıştı. Çoğunluk’un ve Tude’nin önde gelen birçok üyesi tutuklandı. Bu, İran içindeki bu iki örgüt için sonun başlangıcıydı. Bugün iki örgütten geriye kalanlar sürgünde yaşıyorlar.

1982’ye gelindiğinde, hükümetin devrimci mi yoksa karşı devrimci mi olduğu tartışmaları sırasında Çoğunluk veya Tude ile birlikte hareket eden önde gelen petrol işçileri, her iki örgütü de terk etmişti.

Fedailer Azınlık’a gelince, önde gelen üyelerinin çoğunu Kürdistan’a taşımak zorunda kaldılar. Örgütün zorluklara dayanabilmesi için büyük bir güce ihtiyacı vardı. Kışlar korkunç derecede soğuk, yazlar ise çok kuraktı. Daha sonra, hükümet saldırısını artırdıkça, Fedailer Azınlık, köylerdeki üslerinden, insanların çok daha aşiretçi olduğu ve köylerin bulunmadığı daha dağlık bölgelere taşınmak zorunda kaldı.

Ayrıca, Kürdistan’da Fedailer Azınlık ile diğer solcu gruplar, zaten emperyalist fonlarla kirlenmiş Iraklı Kürt gruplarının yozlaştırıcı etkisine girdiler. Celâl Talibani’nin Kürdistan’daki grubu (Talibani daha sonra işgal sonrası Irak’ın cumhurbaşkanı oldu), sadece İran Kürdistan’ını değil, aynı zamanda Türk Kürdistan’ındaki komşu bölgeleri ve Irak Kürdistan’ının bir kısmını da kontrol eden gruplardan biriydi.

İran solunun tarihinden çıkarabileceğimiz başlıca dersler nelerdir? İlk olarak, geriye dönüp bakıldığında, tüm bu hususları eleştirmenin kolay olduğunu görmek gerekiyor. Aynı şekilde, Şah’ın ve İslam Cumhuriyeti’nin baskısını hafife almanın da kolay bir yaklaşım olduğu görülmeli. Fedailerin, yeni solun doğuşunda ve İran Devrimi’nde tarihsel bir etkiye sahip olduğu açık. Örgüt, çok ağır bedeller ödemiş olsa da ortadan kaldırılamamıştır. Ancak birçok hata yapmıştır: Tude ve Çoğunluk, reformizm yolundan ilerlemiş, gerici sınıfla işbirliği yapmış, İran ve Ortadoğu solunun geleceği konusunda ihanetle tanımlı politikaların anlamını ve sonuçlarını dikkate almadan Moskova’nın yolundan ilerlemiştir.

Fedailer Azınlık veya radikal sola mensupn diğer küçük gruplar ise Stalinizme yüzünü dönmek, merkeziyetçilik, kahraman gerilla ve profesyonel devrimci kültürü gibi hatalara imza atmışlardır. Şubat 1971’in tüm kahramanlığına rağmen, Tude’nin Stalinist gölgesi, Tude’ye karşı mücadeleyi üstlenmiş olan örgütü rahatsız etti. Bugün, İran içinde yeni bir devrimci hareketin tekrar canlanma ihtimalinin oluştuğu bir dönemde, bazı solcuların “ne kadar kötü olursa olsun, reel sosyalizmin yokluğuna ağıtlar yakması üzücü.

Tude ve Fedailer Çoğunluk, İran dışında faaliyet yürüttü. Ülke içindeki kimi destekçileriyle bağlarını kopartmadı. Tude’nin mevcut çizgisi, rejim içre iki fraksiyona (ılımlı ve muhafazakâr İslamcı fraksiyona) karşı olsa da, geçmişe dair ciddi bir analiz ortaya koymuyor. Bugüne dek Tude, Musaddık’ı eleştirmeksizin ona destek sunan yaklaşımdan ona karşı çıkan, onu Batı’nın istihbarat teşkilâtlarıyla çalışmakla suçlayan yaklaşıma geçmesine, seksenlerin başlarında Humeyni’yi ve İslam Cumhuriyeti’ni anti-emperyalizmin somutlaşmış hali olarak desteklerken, onun devrilmesini isteyen bir muhalif örgüte dönüşmesine dair herhangi bir açıklama sunmuş değil.

Yasemin Mater

[Kaynak: Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.: Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 45-59.]

Dipnotlar:
[1] Lenczowski, 1949: 160. Aktaran: WNR.

[2] Rezun, 1982: 29. Quoted at http://world-news-research.com/ngerm.html (accessed 5 October 2011).

[3] Transcriptions of conversations with Solayman Mirza, 8 Kasım 1941, Rossiiskii Tsentr Khraneniia. Izucheniia Dokumentov Noveishi 495/74/192.

[4] Letter by Dimitriov, 15 December 1941 to Artashes, Avanessian, RtsKhIDNI 495/ 74/192.

[5] “1944–1946 yılları arasında Askeri Örgüt, kendi feshine ve Tude Partisi’nin kendisiyle ilişkilerini kesmesine yol açan iki olaya karışmıştır. İlk olayda, Ağustos 1944’te ordunun Horasan Tümeni’nde görevli yaklaşık yirmi askeri personel başkaldırmış, merkezi hükümete karşı savaş başlatmak amacıyla Batı Horasan ile Doğu Mazenderan’daki Türkmen bölgelerine ulaşmaya çalışmıştır. İsyan, Binbaşı iskendani ile Albay Azer tarafından yönetildi. İskendani de dâhil olmak üzere bu teşebbüsün parçası olan personelin çoğu, hedeflerine ulaşamadan öldürüldü. Azer gibi isimlerse Sovyetler Birliği’ne kaçtılar. İkinci olayd, Askeri Örgüt, Azerbaycan eyaleti, merkezi hükümete karşı isyan halindeyken buraya yardım ve subaylar gönderdi. Azerbaycan hareketinin yenilgisi, parti liderliğini Askeri Örgüt’ü feshetmeye ve her halükarda onunla tüm bağları koparmaya yöneltti. Askeri Örgüt, partinin istediği gibi feshedilmedi. Ruzbih gibi subaylar, Askeri Örgüt’ü ayakta tutmak için parti üyeliklerinden istifa ettiler. Parti, Sovyetler’in aktif baskısı sonucunda 1948’de Örgüt’ü tekrar saflarına davet etti, yeniden birleşme süreci ertesi yıl tamamlandı (Behrooz, 2001: 367).

[6] Feridun Azernur’un Hamid Ahmedi ile sohbeti, Youtube.

[7] Pouyan, 1980.

[8] Ahmadzadeh ve Mossalahaneh, 1970.

Kaynakça:
Abrahamian, Ervand (1982) Iran between Two Revolutions, Princeton, NJ, Princeton University Press.

Abrahamian, Ervand (2008) A History of Modern Iran, Cambridge, Cambridge University Press.

Ahmadzadeh, Massoud ve Mossalahaneh, Mobarezeh (1970) ‘Armed Struggle: Both a Strategy and a Tactic, Ham Strategy Ham Tactic’, Fedayeen Publications.

Behrooz, Maziar (2001) ‘Tudeh Factionalism and the 1953 Coup in Iran’. International Journal of Middle East Studies, 33, 3.

Chaqueri, Cosroe (1984) ‘Sultanzade: The Forgotten Revolutionary Theoretician of Iran: A Biographical Sketch’. Iranian Studies, 17, 2–3. Türkçesi: İştiraki.

Chaqueri, Cosroe (1999) ‘Did the Soviets Play a Role in Founding the Tudeh Party in Iran?’ Cahiers du monde russe, 40, 3.

Gasiorowski, Mark J. (1991) US Foreign Policy and the Shah: Building a Client State in Iran, Ithaca, NY, Cornell University Press.

Lenczowski, George (1949) Russia and the West in Iran, 1918–1948, Ithaca, NY, Cornell University Press.

Pouyan, Amir-Parviz (1980) ‘Against the Theory of Survival’, Fedayeen Publications.

Rezun, Miron (1982) The Iranian Crisis of 1941: The Actors, Britain, Germany, and the Soviet Union, Wien, Böhlau.

Riddell, J. (Yh.) (1993) To See the Dawn: Baku, 1920–First Congress of the Peoples of the East, New York, Pathfinder. Türkçesi: İştiraki.

Zulaika, Joseba (2009) Terrorism: The Self-Fulfilling Prophecy, Şikago, IL, University of Chicago Press.

03 Ekim 2026

,

YKP’nin “Piramit Teorisi”



Yunanistan Komünist Partisi (YKP), eski genel sekreteri Aleksandra Papariga önderliğinde, Mart 2013’te emperyalizmin “piramit teorisi” olarak ünlenen bir teori ortaya attı. Bu teori, Meksika Komünist Partisi’nin ideolojik dergisi Machete’te yayımlanan “Emperyalizm Üzerine: Emperyalist Piramit” başlıklı bir makalede detaylandırıldı.

“Piramit Teorisi” Bir Fildişi Kule Teorisidir

“Piramit teorisi”, revizyonist bir teoridir.

Piramit teorisine göre, Uganda ve Kenya gibi Afrika ülkeleri, hatta Kongo, Güney Sudan ve Somali gibi harap olmuş ülkeler bile, emperyalist emellere sahip olabilirler. Ekonomik verilere bakıldığında, bu ülkelerin, örneğin Hindistan veya Türkiye’nin aksine, (ister Amerikan, ister Çin, ister Hint şirketleri olsun) yabancı sermayenin egemenliği altında, tekelci şirketler büyüklüğünde kendi ulusal burjuvazilerini oluşturma şansları bulunmamaktadır.

Söz konusu makalede öne sürülen gerekçe şu şekildedir:

“Afrika, Avrasya ve Ortadoğu’daki durum, tüm kapitalist ülkelerin, kendi yayılmacı politik çizgilerini uygulama yeteneklerine sahip olup olmadıklarına bakılmaksızın, uluslararası emperyalist sisteme dâhil olduklarını ortaya koymaktadır.” [1]

Elbette, Uganda gibi Afrika’daki bir sömürge ülke, kendi ulusal burjuvazisinin elinde, kendi yerel ekonomisini kontrol edebilecek ve yurt dışına yayılabilecek tekelci şirketler kuracak kadar sermayeye sahip olsaydı, o da kendi “yayılmacı politik çizgisi” uyarınca hareket edebilirdi. Ancak YKP’nin yanlış, revizyonist teorileri için bir bahane yaratma girişimi, “piramit teorisi”ni bir bütün olarak çürütüyor: Eğer kapitalist bir ülke, böyle bir yolu izleyebiliyorsa, şurası açık ki o, emperyalist bir ülke olmak için gerekli koşullara sahiptir.

Büyük Britanya Komünist Partisi-Marksist-Leninist Başkan Yardımcısı Joti Brar, 2023’te yazdığı bir makalede, bu görüşü polemik yazısında ele almıştı:

“Bize söylendiğine göre bu teori, Burkina Faso kapitalistleri için de ABD kapitalistleri kadar geçerli. Görünüşe göre, sermayeyi büyütme arzusu, emperyalist olma arzusunu ortaya koyuyor, ki tek önemli arzu da bu.”[2]

Bu eleştiri yerinde ve doğrudur, çünkü YKP’nin ülkelerin potansiyel hırslarına odaklanan yaklaşımı bu “piramit teorisi”ni salt fildişi kuleden çıkma bir teoriye dönüştürmüştür.

Oysa Lenin, meramını açık bir dille ortaya koyuyordu: “Kapitalizmin gelişimi farklı ülkelerde son derece eşitsiz bir şekilde ilerler. Meta üretimi koşullarında başka türlüsü mümkün olamaz.”[3]

Emperyalizmi mümkün kılan da bu gerçek. Eşit derecede gelişmiş ülkeler birbirlerine neredeyse hiç hükmedemezlerdi. Papariga makalesinde, Lenin’in bu teorisini resmiyette kabul ediyormuş gibi görünüyor, ama pratik sonuçlarında bu teoriyi tümüyle göz ardı ediyor.

Eğer YKP’nin “Marksist-Leninist emperyalizm analizi” olarak anladığı şey buysa, partinin Marksizm-Leninizmi temel alıp almadığı son derece tartışmalı bir meseledir. “Piramit teorisi”, Lenin’in emperyalizm teorisini yanlış anlayan ya da yanlış yorumlayan bir yaklaşım değil, alenen revizyonist tahrifidir.

Yeni Ortaya Çıkan Emperyalist Ülkeleri Açıklamak İçin Farklı Bir Yaklaşım

Emperyalizm sahasında yeni yeni arz-ı endam edenlerin oluşum sürecini açıklamak için çok daha mantıklı duran, başka bir yaklaşıma bakmak gerek. Almanya Marksist-Leninist Partisi’nden (AMLP) Stefan Engel, çeşitli konularda yanlış varsayımları temel alan, fazlasıyla dogmatik bir çizgide duran bir isim olmasına rağmen, 2017’de YKP’ye kıyasla daha iyi bir yaklaşım sundu.

Bazı yarı-sömürge ülkeler, alttaki ekonomik temeller sayesinde emperyalist bir rejime dönüşebilmişlerdir:

“Birçok yeni-sömürgeciliğe bağımlı ülkede tekellerin gelişmesinin temel ön koşulu, kapitalist büyük mülklerin sanayi, banka ve tüccar sermayesiyle birleşmesiydi. Bu, her şeyden önce, sosyoekonomik koşulları nedeniyle uluslararası tekelci sermayenin sermaye ihracatı için özel ilgisini çeken ülkeleri kapsıyordu. Bunların çoğu, nispeten gelişmiş kapitalist üretim ilişkileriyle karakterize edilen, büyük, kaynak bakımından zengin, nüfuslu ülkelerdi; nispeten iyi gelişmiş bir altyapıya, büyük bir işgücü potansiyeline veya büyüyen bir pazar için gerekli ön koşullara sahiplerdi.”[4]

Stefan Engel, Hindistan[5] ve Türkiye’yi[6] geleceğin emperyalist ülkelerine örnek olarak tanımlamıştır. Pencaplı Yoldaş Aulah, 2024 yılında Hindistan emperyalizmi üzerine sağlam bir analiz kaleme almıştır. Bu analizin okunmasını tavsiye ediyoruz.[7]

Türkiye ve Hindistan, yeni emperyalist ülkelerin en belirgin örnekleridir. Her iki ülke de Nehru ve Atatürk’ün yanı sıra bazı halefleri döneminde millileştirilmiş bir sanayi kurmuş, bu nedenle, kapitalist ülkeler gibi emperyalist etkiden tamamen bağımsız olmayan, ancak ulusal tekellerin yaratılmasını başaran bir ulusal kalkınma sürecini. Bu tür ulusal burjuvazi rejimleri, (Nasır sonrası Mısır’da görüldüğü üzere) her zaman yarı-sömürgeye, hatta tekrar sömürge ülkeye dönüşme tehdidi altındadır.[8]

Bahsedilen koşullar, herhangi bir “Üçüncü Dünya” ülkesinin değil de çok özel ülkelerin neden emperyalist hale geldiğini açıklıyor. Stefan Engel, konuyla ilgili doğru bir tespitte bulunuyor: “Yeni sömürge ülkelerin çoğu mahvoldu. Bu yıkım süreci, bağımsız sanayi temellerinin yok edilmesine ve çok sayıda ulusal devletin parçalanmasına kadar vardı.”[9] Uganda’nın Ulusal Direniş Hareketi idaresi altında Çin ve Hindistan kolonisi haline gelişi de bu sürecin parçası.

En büyük eleştirim, Stefan Engel’in “Yeni Emperyalizm” terimini kalıplaşmış bir terim olarak kullanmasıyla ilgili. Almanca orijinalinde de “neuer Imperialismus” yerine “Neuimperialismus” kullanmıştır ki bu son ifade farklı bir şeyi çağrıştırıyor. “Yeni Emperyalizm” terimi, emperyalizmde yeni bir nitelik varmış gibi çınlıyor, oysa yok; sadece yeni bir nicelik söz konusu: Yeni ortaya çıkan emperyalist ülkeler var.

Ayrıca bu iddiaya yönelik özel bir eleştiri de şu: “Rusya, bir süreliğine emperyalist karakterini yitirdi.”[10] AMLP, genellikle Rusya’nın emperyalist niteliğine gereğinden fazla vurgu yapan bir parti, oysa doksanlı yıllarda böyle olmadığını düşünüyordu. O dönemde Rusya, ekonomik açıdan kötü durumdaydı, ancak gene de Orta Asya genelinde kurulmuş olan sovyet cumhuriyetleri üzerinde etkiliydi; bu nüfuz, 1996’da Şanghay Beşlisi’nin (Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan) kuruluşuyla somut bir ifadeye kavuştu. Bu ülkeler, daha sonra 2001’de Şanghay İşbirliği Örgütü'nü meydana getirdiler. Bu nedenle şöyle söylenebilir: Rus emperyalizmi, SSCB’de kapitalizmin yeniden kurulmasından sonra çok zayıf bir konumda yeniden kuruldu, ancak bir süreliğine tamamen ortadan kalkmadı.

Sonuç

YKP’nin piramit teorisini, Atina’daki bürolarından hiç ayrılmamış, dünyadaki gerçek koşulları yerinde incelemeye gitmemiş revizyonistlerin uydurduğu, gülünç bir anlayış olarak görmeliyiz.

“Piramit teorisi”, aslında sadece tek bir maddeye dayanmasına rağmen, uluslararası komünist harekette, destekçileri ve eleştirmenleri nezdinde, çok meşhur oldu. Bu kadar önemli bir ideolojik bileşenin bu kadar zayıf bir temele dayanması, destekçileri tarafından kutsal bir metin gibi eleştirilmeden kabul edilmesine yol açtı. Destekçilerin çoğu, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, emperyalist ülkelere mensup. Bu gelişme, burjuva ideolojisinin her yerde mevcut etkisi altında emperyalist ülkelerdeki işçi hareketinin sosyal demokratikleşme sürecinin ve komünist parti liderlerinin işçi kitlelerinden teorik düzeyde kopmasının bir sonucu. Bu aydınlar, bilhassa emperyalist güçlerin egemen olduğu ülkelerde yaşayanlar, kapitalist sömürünün en kötü etkilerini hissetmiyorlar. Aslında hiçbir şeyi umursamıyorlar.

Yunan revizyonistleri, Almanya da dâhil olmak üzere, Batı’nın her yerindeki oportünist ve revizyonist örgüt ve partiler üzerinde belirli bir etkiye sahipler. Tarihte toz yığını olarak kalacaklar ve isimleri çalışan halka ihanet edenler listesine kaydedilecek.

Kitab-ı Mukaddes şöyle der: “Onları kendi hallerine bırakın. Onlar körlerin kör önderleridir. Kör körleri yönetirse, ikisi de çukura düşer.”[11]

Bu solcu bağnazlarla mücadeleye gerek yok, zaman kaybı. Kendi kendilerine düşecekler. Bizim yapmamız gereken tek şey, gerçek yoldaşların zihinlerinin bu revizyonist görüşlerle bulanmasına mani olmak.

Vu Bu
3 Temmuz 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] A. Papariga, “On Imperialism-The Imperialist Pyramid”, 21 Mart 2013, YKP.

[2] “Statement of the Anti-Imperialist Platform: How the KKE uses Marxist terminology to cover its retreat from Marxism”, Eylül-Ekim 2023, Lalkar.

[3] V. I. Lenin, “The Military Programme of the Proletarian Revolution: I”, A Caricature of Marxism and Imperialist Economism içinde, Ağustos-Ekim 1916, MIA.

[4] Stefan Engel “On the Emergence of the New-Imperialist Countries”, Verlag Neuer Weg, Essen 2017, s. 13.

[5] A.g.e., s. 42.

[6] A.g.e., s. 46.

[7] Sahij Singh Aulakh, “India and Imperialism, a Modern Perspective”, Wordpress.

[8] Mao Tse-tung, “On New Democracy”, Ocak 1940, MIA.

[9] Stefan Engel “On the Emergence of the New-Imperialist Countries”, Verlag Neuer Weg, Essen 2017, s. 17

[10] A.g.e., s. 38.

[11] Matthew 15:14.