07 Ekim 2026

,

Aksa Tufanı Operasyonu Dekolonizasyon Eylemiydi

 

“Ben elime silah aldım ki benden sonraki nesiller ellerine orak alabilsinler.”

[Filistin Şarkısı, Ahd Allah Ma Nerhal (“Allah’a Yemin Olsun ki Buradan Ayrılmayacağız”)]

 

Dekolonizasyon (Sömürgecilikten kurtuluş), yıkıcı bir süreçtir. Irkçı saldırılara maruz kalan, dolayısıyla insanlıktan çıkarılmış yerli kitlelerin, sömürgeci-yerleşimci sınıfın yararına boyunduruk altına alınmasının statükosunun yıkılmasıdır. Bu süreç, kaçınılmaz olarak ayaklanma, toplumsal huzursuzluk ve çatışmayı beraberinde getirir, özgürleşmiş halkın özlemlerini ve değerlerini yansıtan yeni bir toplumsal ve politik düzenin yolunu açar.

Bu hafta Filistinlilerin aklına Cezayir, Haiti ve Vietnam’ın kanlı mücadele yılları her zamankinden çok daha fazla geldi. Tüm bu ülkelerde halklar, devasa askeri güce karşı cesurca savaştılar. Onlara bu güçlerin yenilmez olduğu, kendilerini yönetmeye ve kendi kaderlerini kontrol etmeye layık olmadıkları, ödeyecekleri bedelin çok yüksek olacağı söylendi. Yakıp yıkma taktikleri ve gerilla savaşı, güç dengelerini alt üst etti, onları sömürmek ve bastırmak için kullanılan altyapı, devrimcilerin avantajına kullanıldı. Özellikle Vietnam’daki Tet Saldırısı örneğinde, zamanlama, kapsam, koordinasyon, medya faaliyetlerinin ölçeği ve dirençlerinin psikolojik etkisi, savaşa olan kamuoyu desteğini aşındırdı. Peki bugün aynı olguya tanık olabilir miyiz? Tüm bu vakalarda, halkları ufukta olduğunu bildikleri yeni dünyanın önündeki fiziksel ve ideolojik engelleri yerle bir etti.

Filistinliler de bu yeni dünyaya ulaşacaklar.

Gazze’den gelen Filistinli direniş savaşçılarının Gazze Şeridi olarak bildiğimiz toplama kampından kaçtığı Aksa Tufanı operasyonu hakkındaki yorumların çoğu, her Filistinlinin doğru olduğunu bildiği iki şeyi göz ardı ediyor veya tamamen görmezden geliyor:

1. İsrail’in bizi cezalandırmak için ilk kez kullanabileceği hiçbir şiddet biçimi yok. Katliamlar, ev yıkımları, mahkûmların işkence gördüğü ve cinsel saldırıya uğradığı ömür boyu hapis cezaları, abluka ve kuşatma, sokaklarda infazlar. Her şeyi denediler. Cenaze törenleriyle geçmeyen günümüz yok. Dehşet içinde daha birçok cenaze törenine şahit olacağımızı biliyoruz.

2. Biz, sonsuza dek ezilmiş mülteciler ve tutsaklar olarak kalıp, yaşam biçimimiz olan topraklara erişimi engellenmiş bir halk olmak niyetinde değiliz.

Filistin direnişi, İsrail sömürgeciliğinin getirdiği bu şiddet ve toprak gaspının sona ermesinin yolunu açıyor.

Bu son, Filistinlilerin 1948’deki birçok katliamda yıkılan köylerini yeniden inşa etmesinin başlangıcıdır. Evlerimizden mahrum bırakılan, etnik temizliğe maruz kalan, bugüne dek “yok sayılan” Filistinlilerden kütüphanelerini ve müzelerini güçlendirmek için çalınan her şeyin bir tazminatı illaki olacaktır. Şu anda bunu engelleyen sömürgeci bürokratik yapıdan kurtularak, güzel doğamıza nihayet erişip tarım yapabileceğimiz ve keyfini çıkarabileceğimiz anlamına gelecektir. Bu, Yahudi olmadığımız için hayatlarımızın eksik ve yaşanmaya değer olmadığı yönündeki siyasi beyin yıkama araçlarını ortadan kaldırmamızı sağlayacaktır. Toprağı nasıl koruyacağımızı bilmediğimiz için toprağı hak etmediğimizi söyleyenlerin iddialarını, çölü yeşerttiklerine dair, zulmü yeşile boyayan yalanlarını çürütmek zorundayız. Oysa aslında onların tek yaptığı şey, vatanımızı bizden çalıp ağır gözetim altındaki bir dizi gettoya dönüştürmektir.

Her şey, yurdumuzu geri almakla başlayacak. Tüm topraklar, yerli halklara iade edilecek. Yerli bir akademisyen olan Jaskiran Dhillon, Toprakların Geri Verilmesi talebini “yerli topraklarının iadesi, özerklik ve yerli halkların toprakla rıza üzerinden kurdukları ilişkilerin yeniden tasavvur edilmesi çağrısı” olarak tanımlıyor. Bu, sömürgecilikten arınma için çok önemli bir meseledir, zira yerli halkların hilafına işlemeyecek olan bu süreç, yeni bir politik ve ekonomik düzenin inşasında önemli bir rol oynar. Fanon, bunu somut bir şekilde şöyle ifade etmiştir: “Sömürgeleştirilmiş bir halk için en temel değer, her şeyden önce topraktır: onlara ekmek ve her şeyden önce onur getirecek toprak.”

Direniş savaşçıları, nüfusunun büyük çoğunluğu etnik temizliğe maruz kalmış, köylerinden sürülmüş mültecilerden oluşan Gazze Şeridi’nden geliyordu. Bu köylerin birçoğu yıkılmıştı. Sderot gibi yerlerde kalıntılar üzerine yerleşim yerleri kurulmuştu. Bu insanlar kamplara kapatıldılar, ekmek ve onurdan yoksun olan hayatlarında bu insanlara ne su ne de ilâç verildi. Hayatları, köylerinin ve topraklarının kalıntıları üzerine hayatlarını kuran yerleşimcilerin keyfine bağlıydı.

O savaşçılar, paramotorlarla uçarak, bu müzik festivalinin paralel gerçekliğini alt üst ettikleri andan itibaren, dipte derinde önemli bir şeyi başardılar (boğucu bir abluka altında hapsoldukları yerin hemen dışında partileyenleri gördüklerinde bu savaşçılar ne hissettiler acaba?). Toprakla olan ilişkilerini uzaktaki bir şey değil, ayak basabilecekleri somut bir yer olarak, yeniden tasavvur ettiler. Vatanlarının geri kalanına, izin almayı umarak bir kontrol noktasından geçmek yerine, hesaba katılması gereken bir güç olarak girdiler. (Müstakillerdi, bağımsızlardı, ağır silahlar kuşanmış yerleşimcilerden oluşan bu nüfusa karşı iradelerini güç kullanarak uyguladılar. Bu yerleşimcilerin büyük çoğunluğu, kariyerlerini Filistinlilerin acı ve ölümlerine borçlu olan, İsrail ordusunda “askerlik yapmış” veya halihazırda yapmakta olanlardan oluşmaktadır. O buldozerin çiti yıktığı an, pratikte sömürgecilikten arınıldığı andı: o çitin de ardındaki yerleşimci-sömürgeci düzeni savunan keskin nişancılar da alt edilmişti.

Filistin direnişi, topraklarımız üzerindeki şiddetle tanımlı İsrail yönetiminin sona ermesi için zemin hazırlamaktan başka bir şey yapmadı. Bunu, Filistinlilerin zulmünün temel nedenini ortadan kaldırmak için şiddet kullanarak yaptılar, şiddet döngüsü denilen şeyi yeniden başlatmak gibi bir dertleri yoktu.

Paulo Freire’nin dediği gibi, “şiddet, zaten zulüm temelli ilişkilerin tesis edilmesiyle birlikte” başlamıştı. Tarihte hiçbir zaman şiddet, ezilenler tarafından başlatılmamıştı. Eğer kendileri şiddetin sonucuysalar, nasıl başlatıcı olabilirler ki?

Ya da Filistinli yazar Mürid Bergusi’nin dediği gibi, direniş, ikinci sebebi dile getirerek yola koyulmayı reddetti:

“Hikâyenize ‘ikinci sebebi dile getirerek’ başlarsanız, o vakit yerli Amerikalıların okları asıl suçlu, beyaz adamların silahları ise tümüyle kurban olur. Siyahi adamın beyazlara karşı öfkesinin barbarca olması için söze ‘ikinci sebep’ diye başlamak yeterlidir. Yanmış Vietnamlılar, napalm bombalarındaki insanlığı yaralar. Utanç verici olan, Pinochet’nin kurşunları değil, Victor Jara’nın şarkılarıdır. [...] Hikâyeye ‘İkinci sebep’ diyerek başlamak yeterlidir, o vakit büyükannem Umm Ata suçlu, Ariel Şaron ise kurban olur.”

Hikâyeye ‘ilk sebep’ diye başlamak, kimilerini rahatsız etti. Bu, şiddetin tekelini kimin elinde tuttuğu sorusunu merkeze koyan, onlarca yıldır süregelen hegemonyanın kanıtıdır. Aynı tekel, kimin hayatı ve sevdikleri olan eksiksiz insanlar olarak görüleceğini, kimlere sayılar olarak muamele edileceğini belirler. Özellikle Batı’da Filistinliler, defalarca ikinci kategoriye hapsedilmişlerdir. Silahlı Filistin direnişi karşısında dehşete kapılan, bu direnişi bir savunma olarak göremeyen kimi kişiler, belki de kendilerini Filistinli savaşçıdan ziyade İsrailli yerleşimci-askerle özdeş kabul ediyorlar. Bunu ya yerleşimci bir toplumdaki kendi rolleri nedeniyle ya da Filistinlilerin tüm hayatları boyunca maruz kaldıkları şiddetin fiziksel ve psikolojik varoluşsal tehdit düzeyiyle hiç yüzleşmek zorunda kalmadıkları için yapıyorlar. Ne olursa olsun, sömürgeciliğin sona ermesinin bir telekinezi eylemi olacağını düşünen veya sadece gündemde olduğumuzda bizi düşünen birinin ders vermeye hakkı yoktur.

Birçok Filistinli, duvarların boykotlar, dilekçeler ve uzun zamandır denediğimiz ve sonuç vermeyen diğer sayısız yöntemle yıkılmasını tercih ederdi. Ancak işlerin böyle olması gerektiğine karar verenler, Filistinliler değildi.

Şiirler ve sosyal medya paylaşımları yüzünden hapse atıldık. Silahsız yürüyüşler gerçekleştirdik, göz yaşartıcı gazla ve kurşunlarla karşılandık. Çocuklarımızın askeri mahkemelere çıkartılmasını, insanlarımızın ve bedenlerinin Gazze’de defalarca olduğu gibi, enkaz altından çıkarılışını izledik.

Filistinliler, bu yazı yazılırken Gazze'deki Filistinlilere uygulanan bu yok edici şiddetin farkındalar. Ayrıca, İsraillilerin TikTok’ta suya ve elektriğe erişimden, “yeni gayrimenkullerin hizmete sunulmasından” bahseden şakalar yapmasının, Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinin mantıksal sonucu olduğunu da görüyoruz: mümkün olduğunca çok Filistinlinin hayatta kaldığı bir ortamda, Filistin topraklarının mümkün olduğunca büyük bir kısmını ele geçirmek istiyorlar.

Ama bizim umudumuz var, çünkü artık her zamankinden daha çok biliyoruz ki, ırkçıların yerleşimci-sömürgeci işgali sürdürmek adına yaptıkları zulümler sonsuza dek sürmeyecek. Süreceğini sananlar, geriye dönüp baktıklarında şaşkına döneceklerdir.

Revvan Masri
13 Ekim 2023
Kaynak

++
, ,

Frantz Fanon, Kenya’nın Sömürgecilik Karşıtı İsyanı ve İşçi Sınıfının Rolü


Giriş

Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri (1961) adlı eserinde, İngiltere’nin Doğu Afrika’daki kolonisi Kenya’da gerçekleşen, “Mau Mau” [7 Ekim 1952-21 Ekim 1956] olarak anılan bağımsızlık savaşını, sömürgeler dünyasında sınıfın rolünü anlamak için kullanır.[1] Klasik Marksist argümanların aksine, kurtuluş hareketlerinin merkezinde yer alan “evrensel” bir sınıf olarak işçileri gören görüşlere karşı, küresel Güney’de köylülüğün ve kent yoksullarının devrimci bir mücadelenin temelini oluşturması gerektiğini savunur. Nitekim Fanon, işçilerin sömürgecilerce geliştirilen şehirlerde ayrıcalıklı bir konumda olduklarını, bu sebeple, ezilenler için güvenilmez müttefikler olduklarını öne sürer. Bu makale, örgütlü işçilerin Kenya direnişinin gelişiminde oynadığı merkezi rolü inceleyerek bu görüşü eleştirmektedir. Bu direniş, günümüze dek küresel Güney’deki radikal direnişin anlaşılması açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır.

Burada esas olarak savaşa uzanan radikalleşme sürecini ele alıyorum, bu bağlamda, Kenya Dağı çevresindeki ormanlarda yaşanan çatışmalardan sadece kısaca değineceğim.

İngilizler, mantıksız bir yaklaşım dâhilinde, kabileciliğe geri dönülmesi sebebiyle, yaşananın bir savaş olmadığını iddia ederek, bunu bir “Olağanüstü Hal” (1952-1960) olarak tanımladılar (Edgerton 1989, 107). Ancak, o dönemde Afrika’nın birliği fikrinin savuncusu George Padmore’un da dediği gibi:

“Bu savaş, Boer Savaşı’ndan bu yana Afrika’da bir sömürgenin başlatıp yürüttüğü en büyük savaştı. Yerel polis gücüne, yalnızca Avrupalı erkekler arasından toplanan Kenya Alayı’na, Kikuyu Ev Muhafızları’na ve Kraliyet Afrika Piyadeleri’ne yardımcı olmak için 30.000’den fazla İngiliz askeri bir araya getirildi.” (Padmore 1956, 254)

Kraliyet Hava Kuvvetleri de isyancı bölgelere ağır bombardıman uçaklarıyla yaklaşık altı milyon bomba attı, 900’den fazla sorti gerçekleştirdi (Chappell 2011, 68).

Yeryüzünün Lanetlileri’nde Kenya

Siyahi psikiyatrist ve sömürgecilik karşıtı teorisyen Frantz Fanon, sömürgecilik karşıtı mücadele üzerine yazdığı temel kitabı Yeryüzünün Lanetlileri’nde sınıf konusunda incelikli bir yaklaşım sergiledi. Farklı sınıflardan insanların muhtemel tutum ve davranışlarının pratik inceliklerini inceleyen Fanon, Kenya’yı ayrıntılı olarak ele aldı, ancak bireylerden ziyade tipler üzerinden konuştu. Bu makalede, Fanon’un işçilerin davranış biçimine ilişkin okumasında yanıldığını savunacağım.

Fanon, söze orta sınıfları ve saygın örgütlerini inceleyerek başladı. “Bu Mau-Maularla, bu teröristlerle, bu boğaz kesenlerle hiçbir ilgisinin olmadığını yüksek sesle ilan eden” En iyi ihtimalle, “kendisini teröristler ve yerleşimciler arasındaki boş alana hapseden” milliyetçi parti liderinden bu sebeple bahsetti (Fanon 1967, 49).

Fanon, toplumsal gelişmede orta sınıfların ve burjuvazinin rolünden bahsetti. Marksistlerin büyük ölçüde hemfikir olabileceği bir çerçeve dâhilinde, kapitalizmin başlangıcında burjuvazinin kendinden emin gücünü şöyle açıklıyordu: “Avrupa devletleri, ulusal orta sınıfların servetin büyük kısmını ellerinde topladığı bir anda ulusal birliğe ulaştılar” (Fanon 1967, 75). Bu yaklaşımın, burjuvazinin özgüvenini abarttığını söylemek gerek. Ancak daha da önemlisi, Fanon, burada burjuvazinin devrimci olmaktan çıktığı dönüm noktasını gözden kaçırıyor. 1848’deki Avrupa devrimleri zamanında burjuvazi, Karl Marx ve Frederick Engels’in gelecekteki cellâtları olarak adlandırdığı altlarındaki işçi ve köylülerden, üstlerindeki aristokrasiden daha çok korkuyordu (Draper 1978, 225). Burjuvazi, işçi ve köylülerin dizginleri eline almasını sağlayacak bir devrimin gerçekleşmemesini istiyor, kendisinin yerini geçmişe ait egemen sınıflardan birilerinin alma riskiyle yüzleşmeyi tercih ediyordu. Bu tutum, küresel Güney’de güç kazanan burjuvazi tarafından, emperyalizmle hesaplaşma söz konusu olduğu momentte de benimsendi. Fanon, bu sorunu yeni bağımsız ülkelerin gelişimi için büyük bir tehdit olarak gördü. Ancak Fanon, sömürgecilikten kazanç sağlayan sınıfların “anavatan” ile bağlarını koruyarak “iç bölgelere giderek daha fazla sırt çevirdiğini” görme eğilimindeydi (Fanon 1967, 133). Bu sınıfların, yoksulların çıkarları doğrultusunda tüm ulusu geliştirmekle ilgilenen kişilerce kontrol edilebilmesi durumunda, bunun üstesinden gelinebileceğini söylüyordu.

Ben burada, ilerici bir ulusal liderlik meselesi sorunlu olsa da, burada Kenya’daki bölünmenin, bir yandan yerli kırsal yoksullar ve gecekondu mahallelerindeki yerinden edilmiş yoksullar, diğer yandan ise sömürgecilerce inşa edilen kentlerdeki Batılılaşmış kent burjuvazisi ve işçiler arasında yaşandığı fikrine odaklanmak istiyorum.

Kenya ve diğer Afrika ülkelerinde, yeni burjuvazi kentli olsa da, genellikle kırsal kesimde, etnik niteliği olan kitle tabanlarına dayanıyordu. Fanon’un yolsuzlukla ilgili yürüttüğü tartışma, iktidardaki partinin, kırsal kesimdeki kabile ve aile bağlarını kullanarak, büyük ölçüde toprak mülkiyetinin kontrolü yoluyla himaye tesis etmek amacıyla “Kiambu Mafyası”, sonrasında “Kenya Dağı Mafyası” olarak bilinen grupları nasıl kullandığını önceden izah etmekteydi (Shilaho 2018, 7, 43). Esasında sömürgecilikten geçinen sınıflar sırtlarını iç kesimlere çevirmemişlerdi, halkını farklı bir şekilde sömürüyorlardı.

Bu arada Fanon, işçi sınıfını kentli ve ayrıcalıklı olarak görüyordu ve şu yorumu yapıyordu: “Kolonilerdeki işçi sınıfı, rüşeym halindedir. Halkın en çok ayrıcalıklı kesimini temsil eder” (Fanon 1967, 96). Ancak Fanon, bu “rüşeym halinde” oluşuna rağmen, gözlemcilerin işçileri gereğinen fazla önemli gördüklerini söylüyordu. orantısız bir şekilde önemli olarak görme eğiliminde olduklarını savundu çünkü “Sömürge yapısında kentlerin oluşturduğu bu adacıklar, sendikal eylemin derin bilincindedir. [...] Oysa ‘iç kesim’, kırsal kesimde yaşayan kitle, bu çatışmadan bihaberdir” (Fanon 1967, 96-97). Bu görüş, ücretli işçileri, istikrarlı kırsal nüfusun aksine, sömürgecilik tarafından yaratılan kentsel bir toplumsal dayatma olarak takdim etmektedir. Bununla birlikte, gerçeklik, bir dizi sınıfın değiştiğini, toplumun sınıfsal ayrışma sürecinin ilerlediğini ortaya koymaktadır. Kimi köylüler, sömürgeci modellerin münhasır toprak mülkiyeti sayesinde mümkün kıldığı bir dünyada toprak biriktirmeye ve küçük burjuva olmaya çalışmıştır. Diğerleri ise tamamen topraktan uzaklaştırılmış, başkent Nairobi’ye göç ederek kent yoksulları haline gelmiş, talihli olanlar, eğitim veya örgütlenme yoluyla istikrarlı bir iş bulabilmişlerdir. Bu insanlar, kentsel ve kırsal yoksullar arasında doğrudan bir bağlantı oluşturmaktadır. İnsanların birden fazla kimliği vardır. Basit işçi/lümpen, işçi/köylü, kentli/kırsal ikilikleri yoktur. Bazı gruplar, özellikle ücretli işçiler, onlara ekonomik ve politik avantaj sağlayan örgütlenme biçimlerine daha yatkındır. Yoksul işçilerin koşullarını savunmaya çalışan en eski sendikaların çoğu, büyük kent merkezlerinde kurulmamıştı.

1935’te, Kisumu’daki (Victoria Gölü kıyısındaki) Afrikalı balıkçılar, daha iyi çalışma koşulları için greve gittiler. Grev, Nairobi’ye gölden balık tedarikini kesti (Singh 1969, 47). Diğer ilk dönem sendikaları arasında Kenya Ev Hizmetlileri Derneği, Gece Bekçileri Derneği ve taksi şoförleri sendikası yer alıyordu (Singh 1969, 131).

Fanon, “kırsal bölgelerden ve ormanlardan gelen, emekleri için bir pazar bulamayınca hırsızlığa, sefahat ve alkolizme yönelen genç Kenyalıların muazzam akını” (Fanon 1967, 103) ifadeleriyle anlattığı örgütsüz kent yoksullarını veya lümpenproletaryayı en radikal kent unsuru olarak görüyordu. Bu insanlar, en çaresiz, kaybedecek en az şeyleri olanlardı. Oysa, bir yüzyıl önce Engels, bu toplumsal tabakayı "tüm sınıfların çürüyen unsurları, tüm büyük şehirleri merkez bilen, mümkün olan en kötü müttefikler” (Engels 1870) olarak tanımlamıştı. Fanon da benzer bir noktaya değinerek, zalimin “lümpenproletaryanın zafiyetleri olarak cehalet ve anlayışsızlığı son derece ustaca kullanacağını” (Fanon 1967, 109), onları mevcut sistemi savunmak için çetelere katacağını belirtmişti. Fanon, sınıfsal oluşumun dinamik doğasını anlamıştı. Ama, Nairobi olayında kent yoksulları arasında direnişi örgütleyen Kırklar Grubu’nun liderlerinin, aynı zamanda militan milliyetçi isyanı örgütleyen sendikal mücadelelere de dâhil olduklarını bilmiyordu. Daha geniş kent yoksulları ile işçiler arasında aşılmaz bir engel yoktu; bilâkis, sendikalar ve işçi sınıfı örgütlenmesi, uzun vadeli devrimci örgütlenmenin gelişmesine imkân sağlayan bir istikrar sağladı.

Kenya'daki İsyanın Kökenleri

Britanya İmparatorluğu, 1895’te Kenya adını alacak toprakları ilhak etti. İlk hükümdarı Sör Charles Eliot, burayı “Beyaz Adamın Ülkesi” ilan etti. “Bu böyleyken, beyaz çıkarlarının en önemli olması gerektiğini kabul etmemek tam bir ikiyüzlülüktür” (Padmore 1956, 233) diyordu. Beyaz yerleşimciler, “Yüksek yaylaların en verimli bölgelerinde geniş plantasyonlar aldılar” (a.g.e., 233). Bu bölge, büyük ölçüde Gĩkũyũ halkının anavatanıydı. El emeği gerektiren işleri, Avrupalılar yerleştiğinde orada kalan ve birçoğunun nesillerdir işlediği topraklarda aşağılayıcı bir şekilde “işgalciler” olarak bilinen “çeyrek milyondan fazla” Afrikalı yapıyordu. “Vergi dayatmasıyla zorlananlar, küçük bir araziyi işleme ve kendi yiyeceklerini, bir veya iki ineği yetiştirme izni karşılığında işgalciler için çalışmayı ‘seçtiler’ [...]” (a.g.e., 236). Toprak üzerinde yaşamaya devam etseler de, ücretli bir ekonomiye dâhil oldular. Artık basit birer köylü değillerdi.

İkinci Dünya Savaşı sonrası demokrasi ve belirsiz bir gelecekte “kendi kaderini tayin etme” ihtimalini esas alan söylemlerden derinden rahatsız olan beyaz yerleşimciler, 1949’da Kenya Planı’nı ortaya koydular. Plan, tıpkı bir önceki yıl Güney Afrika’da uygulamaya konulan ırk ayrımcılığı gibi, mevcut “beyaz üstünlüğünü” öngörülebilir geleceğe kadar pekiştirmeyi amaçlıyordu (Kaggia 1975, 113). İlk itiraz, Kenya’nın bağımsızlık sonrası ilk lideri olacak Jomo Kenyatta’nın önderliğindeki nispeten ılımlı milliyetçi Kenya Afrika Birliği’nden (KAU) geldi.

Irk ayrımcılığını geri püskürtmeye yönelik radikal talepler çoktan gündeme gelmişti. Savaştan sonraki ilk kitlesel direniş, Ocak 1947’de Mombasa limanında gerçekleşen genel grevdi. Afrika İşçi Sendikası’nın şikâyetleri, yönetimin “aynı görevleri yapan diğer ırklardan işçilerle eşit ücret ödemeye karşı kayıtsızlığı”ydı (Singh 1969, 142). Afrikalı, Asyalı ve Avrupalı işçiler farklı ücretler alıyorlardı.

Sendika lideri Makhan Singh, yerleşimcilerin gazetesinde yer alan şu ifadeye değindi: “15.000’den fazla işçi greve katıldı. [...] Bu grev, limanlarda ve demiryollarında tüm çalışmaları durdurdu, neredeyse tüm oteller, ofisler, bankalar ve özel evler Afrikalı hizmetçilerden yoksun kaldı” (Singh 1969, 141). Singh’e göre bu durum, “Kenya’daki neredeyse tüm işçilerin ücretlerinde artışa yol açtı, sendikaların kurulması ve geliştirilmesi için muazzam bir uyanışa yol açtı” (Singh 1969, 151).

Singh, tıpkı daha sonra Mau Mau’nun merkez komitesinde yer alacak olan Bildad Kaggia ve Fred Kubai gibi, Kenya’da radikal fikirlerin gelişmesinde hayati bir rol oynayan bir isim. Dönem hakkında detaylı kitaplar yazan Kaggia ve Singh’i ön plana çıkaracağım, ama bu demek değil ki Kubai bu süreçte küçük bir rol oynadı. Rollerini anlamak için, her birinin yaşam öyküsü hakkında biraz bilgi sahibi olmakta fayda var.

Kaggia, 1921’de Nairobi yakınlarında doğmuş bir Gĩkũyũ’du. Ailesinin okul ücretlerini karşılayamaması nedeniyle liseyi bitiremedi. Katip olarak çalıştıktan sonra İkinci Dünya Savaşı’nda orduya katıldı ve Mısır ile İngiltere’ye gönderildi. Kenya’ya radikalleşmiş olarak döndü, ülkenin Orta Bölgesi genelinde sömürge karşıtı bir Afrikacı kilisesi kurdu. Sonrasında bu dönemde yaptığı şeyi şu şekilde dile getirecekti: “Yeni bir yaşam biçimi, Afrikalıların haklarının üzerinde durabileceği, ayrımcılığa uğrayamayacakları bir yaşam biçimi konusunda vaazlar verdim” (Kaggia 1975, 73). Sömürge yetkilileri, onu faaliyetleri nedeniyle dört kez hapse attı, ayrıca “harekete mensup çok sayıda erkek, kadın ve çocuğu tutukladılar” (Kaggia 1975, 74).

Kaggia, 1947’de Nairobi’ye taşındı, direniş yöntemlerini değiştirdi. Aşağıda ele alınacak olan Kırklar Grubu adlı sokak örgütünün liderlerinden biri oldu. Ayrıca Memurlar ve Ticaret İşçileri Sendikası’nı kurdu. Toplu sınıf faaliyetine yönelen sendika üyelerini “eğitimsizler” olarak adlandırdı; çünkü okuryazar olsalar da orta sınıf değillerdi, beyaz insanlara tanınan ayrıcalıkların hiçbirine erişimleri yoktu (Kaggia 1975, 78). Bu kentli sendikacılar, Fanon’un beyaz sömürgecilerle özdeşleşen ayrıcalıklı azınlığından çok farklıydı.

Kaggia, işçi sınıfı hareketinin radikal bir örgüt kurmak için ideal bir temel sağladığını keşfetti. Şöyle aktarıyor: “Nairobi’deki insanlar, liderlik için KAU’nun siyasi liderlerine değil, sendikalara baktılar. Bu destekten cesaret alan sendikalar, siyasi liderliği de ele geçirmeye karar verdiler” (Kaggia 1975, 79). Kaggia, Kubai ve militan müttefikleri, 1951’de Nairobi'deki KAU'nun kontrolünü ele geçirdiler ve onu çok daha radikal bir yöne doğru yönlendirdiler; örneğin, üç yıl içinde bağımsızlık talep ettiler (Murray-Brown 1974, 242).

Kaggia, ayrıca Doğu Afrika Sendikalar Kongresi (EATUC) ile çalıştı ve Mau Mau’yu yöneten merkez komitenin (MMCC) kurucu üyesiydi. Kaggia, Kenya’daki sömürge yönetimini sona erdirmek için nasıl örgütlenileceğini tartışmak üzere bir araya gelen bir çalışma grubunun ilk katılımcılarını listeledi; bu liste, bu kentli radikaller arasındaki çeşitliliği ortaya koyuyor.

Gĩkũyũlar egemen olsa da, KAU, etnik bir örgüt olmaktan çok uzaktı: “KAU üyeleri J. D. Otiende, Fred Kubai, P. J. Ngei ve bendim. Çevre, ayrıca Kenyatta’yı bazı toplantılarına katılmaya davet etti. Dışarıdan gelen üyeler arasında Pio da Gama Pinto, J. Murumbi, C. M. G. Argwings-Kodhek, Peter Wright ve Komutan John Miller bulunuyordu” (Kaggia 1975, 99). Daha sonra, Kaggia’nın tavsiyesine rağmen, Afrikalı olmayanlar dışlandı.

Kaggia, ayrıca sömürgecilerin Afrika Danışma Konseyi’ne atandı. Bu, Mau Mau üyelerince yönetilen birçok derneğin tanınmasını sağladı; bu da “belediye binalarına hâkim olabileceğimiz anlamına geliyordu. Durdurulma korkusu olmadan istediğimiz kadar toplantı yapabilirdik” (Kaggia 1975, 96). Ormanlarda gerilla üslerinin geliştirilmesini sağlayacak olan, işçi sınıfı liderliğinden gelen Nairobi’deki istihbarat ve lojistikti.

Makhan Singh, 1913 yılında Hindistan’ın Pencap eyaletinde doğmuş bir Sih’ti. Ailesi, o gençken Nairobi’ye taşındı. İngilizler, demiryolları inşa etmek ve diğer işçi sınıfı işlerini üstlenmek için Hintli işçiler ithal etmişti, Kenya’daki ilk sendikaların neredeyse tamamı Hintlilerce kurulmuştu ve onlarla sınırlıydı. Singh, sendika hareketinin ilk liderlerinden biri oldu, 1935’te Hint Sendikası’nın adını Kenya İşçi Sendikası olarak değiştirmek ve Afrikalıları üye olarak almak için başarılı bir kampanya yürüttü. Ne yazık ki, birçok Asyalıyı Afrikalılarla aynı sendikalarda olmaları gerektiğine ikna etmek için epey uğraşmak zorunda kaldı. Singh, grevler düzenlendiğinde işverenlerin, işçilerin birliğini ve dayanışmasını zayıflatmak için toplumsal, bölgesel veya dini temellere dayalı yeni işçi örgütleri kurmaya çalıştığını yazdı (Singh 1969, 62). Sömürge yetkilileri böl ve yönet taktiklerini kullanma konusunda geniş deneyime sahipti. Kenya’nın ilk milliyetçi örgütü olan Harry Thuku’nun Doğu Afrika Birliği, sömürge yetkililerinin birden fazla kabileyi içeren örgütleri yasaklaması nedeniyle, 1923’te Kikuyu Merkez Birliği olarak yeniden yapılanmak zorunda kaldı (Thuku 1970, 22) (Pinto 2014, 8).

Sömürge yetkilileri, İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Hindistan’a yaptığı bir ziyaret sırasında Singh’i gözaltına aldı ve savaş süresince hapse attı. Hindistan Komünist Partisi’ne katıldı ve hapis cezasını Marx'ın Kapital’ini Pencapça'ya çevirerek geçirdi (Patel 2006, 108). Savaştan sonra Kenya’ya döndüğünde doğrudan siyasete geri döndü, sendikalar ve çatı örgütü EATUC’u kurdu.

Fred Kubai, 1917’de doğmuş, Nairobili bir Gĩkũyũ’du, İkinci Dünya Savaşı’na dek telgraf operatörü olarak çalıştı, daha sonra orduya katıldı ve Kenya’da görevlendirildi. Kırklar Grubu üyesiydi, Kenya Afrika Karayolu Taşımacılığı ve Mekanik İşçileri Sendikası’nı kurdu. Daha sonra Singh ile birlikte EATUC’u kurdu, MMCC’de görev yaptı. Kubai, örgütlerinin siyasi oldukları, “iş kollarında toplu pazarlıkla sınırlı olmadıkları” gerekçesiyle gerçek sendikalar olmadığı yönündeki iddialardan rahatsız oldu ve yüzleştikleri koşullar dâhilinde, “mücadelelerini sadece iş kolu temelli değil, aynı zamanda siyasi olarak da yürütmek zorunda olduklarını” dile getirdi (Singh 1969, Foreword).

Olağanüstü Hal döneminde gözaltına alındıktan sonra Kenya İşçi Federasyonu’nun direktörü oldu. Kenya’nın bağımsızlığının ardından milletvekili seçildi, Çalışma Bakanlığı’nda Bakan Yardımcısı olarak görev yaptı.

Birçok Kenyalı isyancı İngiliz ordusunda bulunmuş olsa da, bunun asıl faydası savaş eğitimi almış olmaları değildi. Bazıları Burma’da savaştı, ancak çoğu, muharebe birliklerinde değildi (Parsons 2017, 287). Bununla birlikte, lojistik ve askeri organizasyon öğrendiler. Timothy H. Parsons’ın da dediği gibi, “Okuryazarlık ve muhasebe, savaşlardan galip çıkmaya yetmese de, bu beceriler, orduları kurmak ve motive etmek için gerekliydi” (Parsons 2017, 287). Son olarak, beyaz insanlara farklı bir bakış açısıyla baktılar. Kaggia, siyasi iklimdeki değişimin en önemli faktörünün eski askerlerin dönüşü olduğunu aktarıyor.

“Bu askerler, çok geniş bir coğrafyada seyahat etme imkânı bulmuş, Avrupa’nın zayıf yönlerini görmüş insanlardı. Bazıları, benim gibi, yurtdışında kabul görmüş ve kendi ülkelerinde aşağılık muamelesi görmeyi kaldıramamıştı.” (Kaggia 1975, 66)

İngilizlere karşı direniş, Nairobi’nin yoksul bölgelerinde yaşayan radikalleşmiş genç erkeklerden oluşan bir grup tarafından desteklendiğinde, KAU’daki anayasacılığın ötesine geçti. Ön saflarda Kırklar Grubu sokak çetesi üyeleri ve sendikacılar vardı. Birçok radikal gibi, Kaggia ve Kubai de hem çete üyesi hem de sendikacıydı. Mau Mau gerillaları arasında lider olan Dedan Kimathi, Stanley Mathenge ve diğerleri Kırklar Grubu üyesiydi (Maina wa Kĩnyattĩ 2008, 82). John Lonsdale’in Kırklar Grubu’ndaki sınıf ve karmaşık motivasyon üzerine yaptığı incelikli inceleme çok faydalı. İlk bakışta grup, 1940 yılında sünnet edilmiş erkekler için geleneksel bir Gĩkũyũ yaş grubu derneği gibi görünüyor:

“Gĩkũyũ, yıllık inisiyasyon törenlerinde ve geçmişte yaş gruplarının seri olarak gruplandırıldığı ‘alaylarda’ dayanışma ilişkisi tesis ediyordu. Ayrıca, nesiller arası geçişleri ritüel olarak eşdeğer görüyorlardı; bir nesil, yeni doğan torunda yeniden doğuyordu. Kırklar Grubu, bu üç algıyı da sorguladı. Onlar, bir yaş grubu değildi. Liderlerinden biri, 1937 gibi erken bir tarihte, misyoner tarzında sünnet edilmişti; kırklarda inisiyasyon törenine katılan her erkek üye olmaya hak kazanıyordu. [...] Son olarak, iddialarına göre, ebeveynlerinin (büyük ebeveynlerinin değil) 1940 yılında, kendilerinin de tüm bu yaşam krizlerini yaşadıkları aynı yılda doğmuş, inisiyasyon törenlerine katılıp evlenmişlerdi. Otoriteye karşı bundan daha korkunç bir hakaret düşünmek zor.” (Lonsdale 1992, 422)

Bu ifadeler, toplumsal akışkanlığın düzeyini ortaya koyuyor. insanlar hem geçmişe bakıyorlar hem de zor zamanlarda farklı bir gelecek yaratmaya çalışıyorlar. Geçmişi hem küçümsüyorlar hem de ona saygı duyuyorlar. Her biri Gĩkũyũ’du ama aynı zamanda Gĩkũyũ olmayanlarla da çalıştılar, sahip olmadıkları topraklara baktılar, aynı zamanda sendikalarda örgütlendiler.

David Hyde, Nairobi’deki “çete kültürü, siyasi gruplar, sendikalar ve şehir çapında bir Afrika kiracı derneğinin ortaya çıkışının bir karışımını içerdiğini” dile getiriyor (Hyde 2002, 238). “Dışlanmış yoksulların” çoğu, bu grupların bazılarının veya tamamının üyesiydi, bu nedenle, “işçi sınıfını, küçük tüccarları, işsizleri ve köksüz göçmenleri” birbirine bağladılar, bu, özellikle kent ortamında da olsa, “kırsal kesimdeki hoşnutsuzluktan besleniyordu” (Hyde 2002, 238). Bu atmosfer, radikallerin etkisinin sendika hareketinin çok ötesine yayılmasına imkân sağladı.

Mart 1950’de sömürge yetkilileri, önceki on yılda iki katına çıkan Nairobi’ye şehir statüsü verilmesi nedeniyle bir haftalık kutlama ilan etti. EATUC, kutlamaları boykot etti ve bu da yoksul halk arasında büyük destek gördü. Ev ve Otel İşçileri Sendikası’nın bir toplantısında Kubai, kutlamaları Kenya’da demokrasinin ilerlediği izlenimini vermek için tasarlanmış “sadece bir propaganda hilesi” olarak nitelendirdi (Patel 2006, 217). Yetkililer EATUC’yi yasakladı, Kubai ve Singh de dâhil olmak üzere liderlerini tutukladı.

Buna karşılık, EATUC, 16 Mayıs 1950 Salı günü genel greve başladı.

Hükümet, grev yapmanın yasa dışı olduğu “temel hizmetler” listesini derhal genişletti. Çarşamba sabahına kadar grev, tam anlamıyla yürürlüğe girdi. En çok etkilenenler, Bayındırlık İşleri Dairesi ve şehir yönetimi oldu, merkezi hükümet çalışanları ve demiryolu çalışanları daha az etkilendi. (Patel 2006, 233)

Grev ,Nairobi’ye odaklanmıştı, ancak Mombasa, Nakuru ve Kisumu dâhil olmak üzere, tüm büyük şehir merkezlerini etkiledi. Greve nispeten daha küçük olan şehirlerde yüzlerce kişi katıldı. Eylemi yaklaşık 100.000 işçi gerçekleştirdi, ancak grev komitesi 25 Mayıs Perşembe günü grevi sona erdirdi. Hükümet, asgari ücreti önemli ölçüde artırmıştı, ancak EATUC yeniden kurulmadı, Makhan Singh gözaltında kaldı. Hükümet ve yerleşimci basını onu komünist bağlantıları nedeniyle eleştirdi, 11 yıl boyunca serbest bırakılmadı (Patel 2006, 234). Yukarıda bahsedilen çok sayıda örgüte rağmen, “yerini alacak, gerçek manada halktan destek gören bir kitle örgütü kalmadı” (Leys 1975, 49).

Bu hareketi kısmen hükümet baskısı alt etti. İşçi sınıfı liderliğindeki farklı grupların geçici ittifakı, işçi sınıfının radikal potansiyelini ortaya koydu. En iyi koşullara sahip işçiler, devlet memurları ve demiryolu işçileri, Fanon’un tahmininin aksine, devletle birlikte hareket etmek yerine en militanlar arasında yer aldılar.

Kaggia, isyanın ilerleyebilmesi için örgütsel çekirdeğin gizli olması gerektiğine inanıyordu; bu nedenle, İngiliz propagandasının merkezinde yer alacak olan sadakat yemini talep etme yoluna gidildi (Kaggia 1975, 113). Bu dönemde isyancılar, yeni üyelerden ihanete karşı yemin etmelerini istemeye, silah depolamaya, gerilla savaşı planlamaya ve işbirlikçi olarak görülen kişileri öldürmeye başladılar.

Kenyatta, KAU’yu ortaya çıkan Mau Mau’dan uzaklaştırmaya çalıştı. 24 Ağustos 1952’de, yukarıda alıntılanan Fanon’un isimsiz “milliyetçi parti lideri” tarzında, Gĩkũyũland’ın kalbindeki Kiambu’da hükümet destekli bir mitingde Mau Mau’ya karşı konuştu. Sömürge Ofisi’ne sunulan bir raporda, Kenyatta’nın 30.000 Gĩkũyũ’nun katıldığı bir toplantıda Mau Mau’yu “açıkça kınadığı” ve "hepsinin, kınamayı onayladıklarını belirtmek için onun isteği üzerine ellerini kaldırdığıyla” övünülüyordu. Raporda ayrıca, “Sanırım Mau Mau hareketini çok geçmeden geri püskürtmeyi başaracağız” deniyordu (Murray-Brown 1974, 250). MMCC, bir toplantı talep etti. Kaggia’nın aktardığına göre, “Bu, Kenyatta’nın MMCC ile ilk görüşmesiydi.”: “Kubai ve beni orada görünce şaşırdı. [...] Tanımadığı diğer liderlerin toplantıyı yönettiğini gördü” (Kaggia 1975, 114). “Fred Kubai’ye göre, KAU mitinglerinde Mau Mau’yu sürekli kınamasının hayatına mal olabileceğinin farkında olup olmadığı soruldu” (Maina wa Kĩnyattĩ 2008, 125). Kenyatta, stratejiye destek sunmamaya devam etti ancak onu kamuoyu önünde eleştirmeyi bıraktı.

İngilizler, 20 Ekim 1952’de “Olağanüstü Hal” ilan ettiler. Jock Scott Operasyonu ile, aralarında Kenyatta, Kaggia ve Kubai’nin de bulunduğu, Kapenguria Altılısı olarak bilinen yaklaşık 100 milliyetçi lideri gözaltına aldılar. Direniş, büyük ölçüde planlama aşamasındaydı ve açık savaşa hazır değildi. Ancak, İngiliz operasyonları direnişi baltalasa da, Nairobi’deki taban örgütlenmesi, istihbarat toplamaya, lojistik organize etmeye ve operasyonlar yürütmeye devam edebildi. Bu, savaşın daha iyi bilinen aşamasında gerilla çatışmalarının çoğunun gerçekleştiği kırsal bölge olan Aberdares’te gerilla üslerinin kurulmasını sağladı.

Şehirdeki liderlik, nihayet 1954’te Nairobi’yi kuşatan ve tüm Afrikalıları tutuklayan Örs Operasyonu ile kırıldı. İsyanla ilgili olduğundan şüphelenilen herkes, harekete olan yeminlerinden vazgeçene dek boru hattı olarak bilinen bir gözaltı kampları sisteminde tutuldu. Bu sistem, en yoğun döneminde 80.000 kişiyi mahpus etmişti. Koloninin başsavcısı Eric Griffith-Jones, valiye yazdığı mektupta, tutuklulara uygulanan muamelenin “Nazi Almanyası veya komünist Rusya’daki koşulları üzücü bir şekilde hatırlattığını” dile getiriyordu (Guardian 2013). Sunduğu çözüm ise, uygulamanın gizli tutulması şartıyla, sistematik dayakları kapsayacak yeni bir yasa taslağı hazırlamaktı. Başsavcı, “Madem günah işleyeceğiz, sessizce işlemeliyiz” diyordu (Cobain ve Norton-Taylor 2012). Bu mektuplar, İngiliz hükümetini kısmen suçluluğu kabul etmeye zorlayan 2011’deki bir mahkeme davasından sonra ortaya çıktı. Sömürge yönetiminin Örs Operasyonu aracılığıyla verdiği aşırı tepki, kentlerdeki örgütlenmeyi ne kadar büyük bir tehdit olarak gördüğünün kanıtıydı.

Ormanlarda iki yıl daha süren çatışmalar oldu, hareket, 1956’da fiilen yenilgiye uğratıldı, ancak Olağanüstü Hal birkaç yıl daha devam etti.

Bağımsızlık Sonrası

Fanon’un işçiler ve burjuvazinin doğal bir blok oluşturduğu varsayımı Kenya’da karşılık bulmadı:

“Köylüler, neticede doyasıya yiyebilen bu ulusal orta sınıf ve işçilerle karşı karşıya kaldıklarında, onlara omuz silkerek bakıyorlar. Omuz silkiyorlar çünkü her iki tarafın da onları birer denge unsuru olarak gördüğünü çok iyi biliyorlar.” (Fanon 1967, 98)

Burada Fanon, sendikaların köylülük hilafına, orantısız ölçüde büyük bir pay almaya çalışacağı ulusal bir pastanın var olduğunu düşünüyor. Tarihsel deneyim, topraklara işçiler de dâhil tüm kır ve kent yoksulları hilafına el koyanların orta sınıf olduğunu ortaya koydu.

Gavin Kitching’in tespiti bu açıdan önemli:

“1952’den sonra, özellikle bağımsızlık sonrası, bazı Afrikalı hanelerin devlet kaynaklarına ayrıcalıklı erişim kazanmasıyla birlikte, sınıfsal farklılaşma süreci hızlandı. Bu hızlanmayla birlikte, en zengin ve en yoksul Afrikalı haneleri arasındaki göreceli uçurum da genişledi, çünkü bazıları, en yüksek gelirlere erişim kazandı.” (Kitching 1980, 315)

Bağımsızlık sonrası ilk parlamentoda milletvekili olan Kaggia, toprakların dağıtım şekline, yoksullara ve giderek güçlenen siyahi orta sınıflara dağıtılmamasına itiraz etti. Kenyatta ise Kaggia’dan, hükümet politikası için kolektif sorumluluk üstlenmesini veya istifa etmesini istedi. Sonraki yıl boyunca solculuk karşıtı söylemini daha da güçlendiren Kenyatta, solcu milletvekillerini zenginleşip ekonomiyi inşa etmedikleri için “tembel” olarak nitelendirdi:

“Kaggia, boş vaatlerde bulunuyorsun. Biz (Kapenguria Altılısı’ndan biri olan) Paul Ngei ile birlikte hapisteydik. Sen bugün Ngei’nin evine gitsen, çok miktarda kahve ve başka ürünleri ektiğini görürsün. Peki siz kendin için ne yaptın?” (Maina wa Kĩnyattĩ 2008, 389)

İngilizler, bağımsızlığı kabul ettikten sonra, Kenyatta, eski sömürgeci efendisiyle iş yapmaya devam edebilecek bir devlet geliştirmek için onlarla birlikte çalıştı. Kenyatta hükümeti, Mau Mau’nun sonuçlarının veya kimin toprak sahibi olup kimin yüzüstü bırakıldığının incelenmesini istemedi. İngiliz boru hattı kamplarında işkence gören kurbanların açtığı dava, 2011 yılına dek Londra’ya taşınmadı. Savaş gazilerinin örgütlenmesi, ancak 2003 yılında, Kenya hükümeti bağımsızlığın 40. yılından sonra Mau Mau’yu yasaklayan sömürge yasasını kaldırdığında yasal hale geldi (Plaut 2003).

Peki Bu Anlattıklarımızın Bugünle Ne Alakası Var?

Birkaç yıl önce, Tanzanyalı Marksist Issa Şivci, Lenin ve diğer klasik Marksistlerin işçileri, kırsal yoksulları ve köylüleri tanımlamak için kullandıkları terimlerin “teorik bilimden ziyade, betimleyici veya en iyi ihtimalle siyaset sanatına ait terimler” olduğunu söyledi (Shivji 2017, 2). Tarihsel olarak, tanıdığı teorisyenlerin “en çok ezilen ve belki de sömürülen kesim köylü kitlesi iken, işçi sınıfının önderliğindeki Çin işçi-köylü ittifakı formülüne kolayca, biraz da tembelce geri döndüğümüzü” düşündüklerini dile getirdi (Shivji 2017, 2).

Şivci, Afrika’daki işçilerin ve köylülerin zulme karşı mücadelesini ciddi bir şekilde analiz etmeye çalışan isimlerden. Ancak, klasik Marksistlerin sınıflarla ilgili ifade ve terimleri sadece “siyaset sanatı” olarak kullandıklarını öne sürmesi yanlış. Lenin’in işçiler ve köylüler arasındaki farkı ve kırsaldaki mücadeleyi tanımlaması, Fanon’unki gibi, bir kişinin sınıf konumunun onu nasıl davranmaya yönlendireceğine dair teorik anlayışına dayanıyordu. Lenin şunu diyordu:

“Bu nedenle, modern toplumda küçük çiftçilerin konumu, onları kaçınılmaz olarak küçük burjuvaziye dönüştürür. Onlar, ücretli işçiler ve kapitalistler arasında ebediyen gidip gelirler. Köylülerin çoğunluğu, yoksulluk içinde yaşar, mahvolur, proleterleşir; azınlık ise kapitalistlerin peşinden gider, kırsal nüfusun büyük çoğunluğunun kapitalistlere bağımlı kalmasına yardımcı olur.” (Lenin 1913)

Fanon’un her sınıfın ekonomik konumu ve davranışı hakkındaki yazıları, her zaman aynı varsayımları dile getirmeseler de, klasik bir Marksistinkine benzer. Birçok daha bilinçli Marksist teorisyen, sınıfların neden böyle davrandığı meselesini Fanon kadar dert etmez. Bu tür inançların ve toplumsal değişimlerin dünyanın farklı bölgelerinde emperyalizme meydan okuma yeteneğini nasıl etkilediğine dair anlayışın incelikleri, devrimci teorinin temelini oluşturur. Bu nedenle, işçiler hakkındaki görüşü yazdığı dönemde benzersiz olmasa da, 60 yıldan fazla bir süre sonra bile eleştirilmesi hâlâ kıymetlidir.

Fanon’un Kenya savaşının daha ayrıntılı tarihine erişiminin olmaması üzücüdür; bu tarihin büyük bir kısmı onun ölümü ardından yayımlanmıştır. Özellikle sömürgecilik karşıtı bilinci ateşleyen demokrasinin nasıl “boş bir kabuk, olabileceği şeyin kaba ve kırılgan bir taklidi” haline gelebileceği konusundaki endişesi göz önüne alındığında, ömrünün, sömürge sonrası rejimlerin doğası ve bunlara karşı direnişle ilgilenmeye vefa etmemesi önemli bir eksikliktir (Fanon 1967, 119). Bu tekrar tekrar yaşanan başarısızlık, kısmen, işçi sınıfından ziyade, orta sınıflara ve burjuvazinin unsurlarına dayalı bir partiye güvenilmesinden kaynaklanmaktadır.

Mombasa ve Nairobi grevleri ve bunların üzerine kurulu militan sendikacılık bir istisna değildi. Hyde, 1945-1950 arası dönemde Afrika’yı saran bir dalgadan bahsediyor. Uganda ve Nijerya’da [1945], Tanganyika’da [1947], Zanzibar’da [1948] genel grevler patlak verdi, Dakar ile Darüsselam’ı saran, “şehri kuşatan” işçi eylemleri yaşandı (Hyde 2002, 235fn).

Bu deneyim, işçi sınıfı faaliyetinin en etkili sömürge karşıtı mücadelelerde sıklıkla merkezi bir rol oynadığını gösterdi. Nitelikli işçi sınıfı, Fanon’un tahmin ettiği gibi, doğalında sömürgecilerin yanında yer almadı. Bağımsızlık sonrası deneyimler, Fanon’un tanımladığı şekilde işbirlikçi rolünü üstlenme olasılığı en yüksek grubun, işyeri militanlarından ayrı yeni bir toplumsal katman oluşturan sendika bürokratları olduğunu göstermiştir. Tony Cliff ve Donny Gluckstein’in de dediği gibi:

“Sendika bürokrasisi, temelde muhafazakâr olan, ayrı bir toplumsal oluşumdur. Janus tanrısı gibi iki yüze sahiptir: işverenler ve işçiler arasında denge kurar. İşçilerin mücadelesini engeller, kontrol eder, ancak işverenler ve devletle işbirliğini sendikaları tamamen etkisiz kılacak bir noktaya itmemek, işçi sınıfının çıkarına olan hayati bir tutumdur.” (Cliff ve Gluckstein 1986)

Bu ayrışma süreci, küresel Güney ülkelerinde genellikle oldukça gelişmiş olsa da, asıl önemli olan, nispeten daha yüksek bir gelire sahip olmak değil, sınıf konumundaki değişimdir.

Anne Alexander, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki devrimci ayaklanmalarda sınıfın merkezi bir rol oynadığını söylüyor. Küresel Güney genelinde, göreceli sınıf bileşimi gelişmeye devam etmiştir. Bu evrim, kırsal nüfus arasında küçük çiftlik hayatından genellikle tarımsal ücretli emeğe doğru bir geçişi içerir. Bu durum, bilhassa Afrika’da, yeterince ortaya konulmamıştır. Bu, kendi içinde çelişkili bir eğilimdir, çünkü:

“kır yoksulları oldukça farklılaşmış olup geniş bir yelpazede ekonomik faaliyetlerde bulunurlar. [...] Bazı hallerde yoksullar, düşük geçici ücretlere mahkûm olurlar, genelde ‘yoksulluk tuzakları’ olarak adlandırılan yerlerde yaşayarlarken, diğer kırsal işgücü piyasası katılımcıları, ücretli istihdamdan iyi gelir elde edebilir ve yaşam standartlarını önemli ölçüde iyileştirmeyi başarabilirler.” (Oya ve Pontara 2015, 22)

Buna, iş bulmak ve genellikle kent yoksullarının bir parçası olmak için kentsel alanlara doğru daha geniş ve daha iyi raporlanmış bir kayma eşlik eder (Baeumler vd. 2021). Bu koşullar altında, mevcut düzeni sorgulamak, işçi sınıfının ve daha geniş yoksul kesimlerin “devrimci avantaj”ına dönüşen “farklılaşmış birliği”ne ihtiyaç duyar (Alexander 2022, 369). Bu ittifakların Troçki’nin “sürekli devrim” anlayışının özünü akla getirdiğini dile getiren Alexander, şunları söylüyor:

“Troçki, işçi sınıfının ve müttefiklerinin, Rusya gibi ülkelerde kapitalist gelişmeyi karakterize eden karma, çelişkili toplumsal ve politik biçimlerden yararlanarak devrimci süreci sekteye uğratabileceğini öne sürmüştü.” (Alexander 2022, 369)

Bu tür bir birlik, sömürgecilik karşıtı direnişin ciddi bir şekilde tırmandığı Nairobi genel grevinde görülen karmaşık sınıf ittifaklarının bir devamı olarak görülebilir, gerçekten de köylülüğe dayalı gerilla mücadelesinin örgütlenmesinin daha zor olduğu göz önüne alındığında, bu tür bir mücadele, şimdi daha pratiktir. 2024 ve 2025 yıllarında Kenya’daki direniş, bu tür ittifaklara dayanarak (örneğin, Githethwa 2024) kentlerden ülke geneline yayılmıştır. Alexander’ın tartıştığı deneyimler, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki dönemde Kenya’dakilerle aynı değildir, ancak onlardan izler taşır. Sömürgecilik karşıtı mücadele kayıtlarında sıklıkla eksik olan bu devrimci sendikacılardan öğrenebileceğimiz dersleri hatırlamak gerekmektedir.

Ken Olende
29 Ekim 2025
Kaynak

Dipnot:
[1] Bu makalede kullanılan terimlerle ilgili bir not düşelim. Direniş hareketinin, İngilizler ona Mau Mau adını verene dek belirli bir adı yoktu, sonra bu isim kalıcı oldu. Savaşın ilerleyen dönemlerinde örgüt, kendine Kenya Toprak ve Özgürlük Ordusu adını verdi. Ancak Mau Mau, direniş destekçileri arasında bile yaygın olarak kullanılan terim olmaya devam etmektedir. Bunun bir göstergesi, 2011 yılında İngiliz hükümetine işkence nedeniyle tazminat talep eden hukuki mücadeleyi örgütleyen hareketin Mau Mau Savaş Gazileri Derneği adını almasıdır (bkz. KHRC 2013). Direnişin önde gelen Kenyalı tarihçilerinden Maina wa Kĩnyattĩ, Mau Mau’ya atıfta bulunmaya devam ederek, “Kenya halkı bu ismi ölümsüzleştirdi çünkü bu isim, yabancı egemenliğine karşı kolektif kahramanlıklarını simgeliyor” diyor (Maina wa Kĩnyattĩ 2008, 106). Afrika’daki etnik yapılar, genellikle “kabileler" olarak adlandırılır, oysa bu, Afrika’nın “geri kalmışlığı”na dair emperyalistlerce geliştirilmiş varsayımları yansıtan sorunlu bir terimdir. Bununla birlikte, biraz rahatsız edici bir şekilde, katılımcıların kendilerini tanımladıkları yerde bu terimi kullandım. Bu öykünün merkezindeki etnik grup için Gĩkũyũ’nun güncel yazım biçimini kullanıyorum, ancak Kikuyu, özellikle eski metinlerde hâlâ yaygın. Gikuyu da sıkça kullanılıyor.

Kaynakça:
Alexander A. 2022. Revolution is the Choice of the People: Crisis and Revolution in the Middle East and North Africa. Londra: Bookmarks.

Baeumler A, D’Aoust O, Das MB, Gapihan A, Goga S, Lakovits C, Restrepo Cavadid P, Singh G, Terraza H. 2021. Demographic Trends and Urbanization. Washington, DC: World Bank. PDF.

Chappell S. 2011. “Air Power in the Mau Mau Conflict: The Government’s Chief Weapon.” The RUSI Journal. Cilt. 156(1):64–70

Cliff T, Gluckstein D. 1986. Marxism & Trade Union Struggle: The General Strike of 1926. London: Bookmarks. MIA.

Cobain I, Norton-Taylor R. “Sins of Colonialists Lay Concealed for Decades in Secret Archive”. 18 Nisan 2012, Guardian.

Draper H. 1978. Karl Marx’s Theory of Revolution, Volume II: The Politics of Social Classes. New York: Monthly Review Press.

Edgerton RB. 1989. Mau Mau: An African Crucible. New York: Free Press.

Engels F. 1870. Preface to the Second Edition of The Peasant War in Germany MIA.

Fanon F. 1967. The Wretched of the Earth. Harmondsworth: Penguin.

Githethwa N. “Everything Must Fall, Everything Must Change”, 8 Temmuz 2024, ROAPE.

Hyde D. 2002. “The Nairobi General Strike [1950]: From Protest to Insurgency”, Azania: Archaeological Research in Africa. Cilt. 36–37(1):235–253

Kaggia B. 1975. Roots of Freedom, 1921–1963: The Autobiography of Bildad Kaggia. Nairobi: East African Publishing House.

KHRC (Kenya Human Rights Commission). “The Mau Mau Settlement: Setting the Record Straight” 21 Haziran 2013, KHRC.

Kitching G. 1980. Class and Economic Change in Kenya: The Making of an African Petite-Bourgeoisie. Londra: Yale University Press.

Lenin VI., “The Peasantry and the Working Class”, Pravda. Cilt. 152: 11 Haziran 1913, MIA.

Leys C. 1975. Underdevelopment in Kenya: The Political Economy of Neo-Colonialism. Londra: Heinemann Educational.

Lonsdale J. 1992. “The Moral Economy of Mau Mau: Wealth, Poverty & Civic Virtue in Kikuyu Political Thought”, Unhappy Valley: Conflict in Kenya & Africa: Book Two: Violence and Ethnicity. Berman B, Lonsdale J. s. 315–468. Londra: James Currey.

Maina wa Kĩnyattĩ. 2008. History of Resistance in Kenya, 1884–2002. Nairobi: Mau Mau Research Centre.

Murray-Brown J. 1974. Kenyatta. Londra: Fontana.

Oya C, Pontara N. 2015. “Understanding Rural Wage Employment in Developing Countries”, Rural Wage Employment in Developing Countries: Theory, Evidence, and Policy. Oya C, Pontara N. s. 1–36. Abingdon: Routledge.

Padmore G. 1956. Pan-Africanism or Communism? The Coming Struggle for Africa. Londra: Dennis Dobson.

Parsons TH. 2017. “Mau Mau’s Army of Clerks: Colonial Military Service and the Kenya Land Freedom Army in Kenya’s National Imagination”, Journal of African History. Cilt. 58(2):285–309.

Patel Z. 2006. Unquiet: The Life & Times of Makhan Singh. Nairobi: Zand Press.

Pinto PG. 2014. Glimpses of Kenya’s Nationalist Struggle. Nairobi: Asian African Heritage Trust.

Plaut M. “Kenya Lifts Ban on Mau Mau”, BBC News. 31 Ağustos 2003, BBC.

Shilaho WK. 2018. Political Power and Tribalism in Kenya. Londra: Palgrave Macmillan.

Shivji IG. 2017. The Concept of ‘Working People’. Agrarian South: Journal of Political Economy. Cilt. 6(1):1–13.

Singh M. 1969. History of Kenya’s Trade Union Movement to 1952. Nairobi: East African Publishing House.

The Guardian. “Mau Mau: Sinning Quietly”. 6 Haziran 2013, Guardian.

Thuku H. 1970. Harry Thuku: An Autobiography. Nairobi: Oxford University Press.

06 Ekim 2026

,

ABD YZ’si mi Çin YZ’si mi?



Yapay zekânın örgütlü insan yaşamına yönelik tehditleri konusunda derin endişeleri paylaşan enternasyonalistler olarak, yapay zekânın mevcut durumunu materyalist bir bakış açısıyla analiz etmenin son derece önemli olduğuna inanıyoruz. Bu tehlikeler ne hayali ne de abartılı. Bunlar arasında çevresel yıkım, kitlesel işten çıkarmalar, yoğunlaşan gözetleme pratikleri, veri hırsızlığı, askeri uygulamalar, bilginin ve gücün az sayıda şirket ve emperyalist devletin elinde daha da yoğunlaşması yer almaktadır. Tekelci sermayenin kontrolünde yapay zekâ, sömürgeci ve emperyalist ilişkilerin yeniden üretildiği en yeni araçlardan biri haline gelmektedir.

Küresel Kuzey’deki “solcu dostlarımız”ın birçoğu, bu türden gerçek tehlikelere devekuşu gibi bir yaklaşımla karşılık verdi. Yapay zekâ, şirketlerin gücü, çevresel yıkım ve işçilerin işsiz kalmasıyla ilişkilendirildiğinden, teknolojiden bahsedildiğinde bu solcu dostlar âdeta başlarını kuma gömüyorlar. Ancak dönüştürücü bir teknolojiyi anlamayı reddetmek, onun gelişimini durdurmaz veya sözde sınır yapay zekâ modellerinin onu tekelleştirmesini engellemez. Dolayısıyla böylesi bir yaklaşım, sadece yetersiz olmakla kalmaz ayrıca siyaseten ilkesizliktir de. Marksistler, ürkütücü tehlikelere yol açıyor olsa bile, maddi gerçeklikten kaçmazlar. Çelişkilerini inceler, yıkıcı eğilimlerine karşı örgütlenir, üretken kapasitelerinin mücadeleyi ilerletmek için nasıl kullanılabileceğini belirler.

Marksist bir bakış açısıyla, yeni bir teknolojinin ortaya koyduğu temel soru, sadece iyi mi kötü mü olduğu değildir. Esas sorular şunlardır: Onu kim kontrol ediyor? Kimin çıkarlarına hizmet ediyor? Gelişiminden kimler fayda sağlıyor? Üretken kapasiteleri, çalışan ve ezilen insanların ve toplulukların hizmetine nasıl sunulabilir?

Üç Kıta Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü, “Sosyal Bilimler için Yapay Zekâ: Yapay Zekâ Çağında Araştırma Alanında Egemenliği Geri Kazanmak” başlıklı raporunda bu yaklaşıma güncel bir ifade kazandırıyor. Hem “teknolojiye yönelik çocuksu iyimserliği” hem de “tepkiselci teknoloji fobisini” reddeden rapor, yapay zekânın insanın zihin emeğini nasıl güçlendirebileceğini, küresel çoğunluğa mensup araştırmacıların ve kurumların bilginin üretildiği araçları nasıl kontrol edebileceğini sorguluyor. Enstitünün eleştirel ihtiyatla teknolojik kapasitenin bilinçli geliştirilmesine dair anlayışı birleştiren yaklaşımı, solun yapay zekâ konusunda bugüne dek geliştirmekten imtina ettiği materyalist yaklaşımdır.

Lenin, 1917 tarihli Gözden Geçirilmiş Program Taslağı’nda tam da bu çelişkiye değiniyor. Kapitalizm koşullarında teknolojik gelişme verimliliği ve toplumun refahını artırırken aynı zamanda emekçi insanlar için daha büyük eşitsizlik, güvensizlik, işsizlik ve zorluklar yarattığını gözlemlemiştir. Ancak Lenin sırf böyle diye kalkıp teknolojik gelişmeyi reddetmemiştir. Üretimi yoğunlaştırıp emek sürecini toplumsallaştırmak suretiyle teknolojik ilerlemenin aynı zamanda “kapitalist üretim ilişkilerinin sosyalist ilişkilerle yer değiştirmesinin maddi ihtimali”ni yarattığını söylemiştir. Çelişki, sadece teknolojinin kendisinde değil, onun üretime dair muazzam imkânlarıyla onu geliştirip kontrol eden kapitalist ilişkiler arasındadır.

Lenin, teknolojik gelişme ile onu yöneten toplumsal ilişkiler arasındaki bu çelişkiyi tespit eden tek kişi değildi. Kvame Nkruma da aynı şekilde sosyalizm ile teknolojik gelişme arasında kurulan her türden karşıtlığı reddediyordu. Nkruma, 1967 tarihli “Afrika Sosyalizmi Yeniden Gözden Geçirildi” adlı makalesinde, sosyalizmin “modern teknolojinin insani değerlerle uzlaştırıldığı” bir toplum yaratabileceğini, böylece gelişmiş bir teknik toplumun kapitalist sanayileşmenin yol açtığı derin toplumsal zararlar olmadan gelişebileceğini savunuyordu. Dolayısıyla mesele, soyut anlamda teknoloji değil, onun gelişmesini ve kullanımını yöneten toplumsal düzendi.

Amílcar Cabral, aynı meseleyi sömürgecilik karşıtı mücadele içinde ele aldı. 1966’da Havana’da düzenlenen ilk Üç Kıta Konferansı’nda sunduğu “Teori Silahı” adlı konuşmasında Cabral, tarihsel gelişmenin hem üretici güçlerin düzeyi hem de üretim araçlarının mülkiyeti tarafından şekillendirildiğini savundu. Analizine göre emperyalizm, sömürgeleştirilmiş halkların kendi üretim kapasitelerini geliştirme ve yönlendirme özgürlüğünü onların elinden alır. Yapay zekâya uygulandığında, soru sadece yapay zekânın tehlikeli mi yoksa faydalı mı olduğu değil, aynı zamanda gelişiminin emperyalist devletlerin ve tekelci şirketlerin kontrolü altında kalıp kalmayacağı veya üretim kapasitelerinin teknolojik egemenlik ve özgürlük için mücadele eden halklar tarafından ele alınıp yönlendirilebileceğidir.

Yakın dönemde Hintli Marksist aydın Prabir Purkayastha, bilimsel bilginin müştereklerin parçası olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Ona göre bilimsel bilgi, onu ele geçirip ticarileştiren şirketin özel malı değil, kolektif bir tarihsel süreç yoluyla üretilen bir şeydi. Bu çerçeve, gelişimi birikmiş insan bilgisine, kamuya açık araştırmalara ve büyük miktarda kolektif olarak üretilen verilere bağlı olan yapay zekâ için bilhassa önemli.

Kafamızı kuma ne kadar derin gömersek gömelim, yapay zekâ burada ve ortadan kaybolacak değil. Aşağıda incelenen olayda da görüldüğü gibi, yapay zekânın çok gerçek tehlikelerine karşı mücadele, teknolojiyi, gelişimini yönlendiren güçleri ve içinde ortaya çıkan çelişkileri somut bir şekilde anlamayı gerekli kılıyor. Ayrıca, daha önceki makalemizde ele aldığımız “ABD Solunda Enternasyonalizme Yönelik Acil İhtiyaç” başlıklı yazımızda tartıştığımız türden somut bir enternasyonalizme de ihtiyaç duyar. Gerçek manada materyalist olan bir enternasyonalizm, yapay zekânın alabildiğine gerçek riskleri karşısında kafamızı kuma gömmek yerine, yapay zekânın nesnel ve kapsamlı bir şekilde incelenmesini, somut güç dengesine göre olası ittifakların sürekli olarak değerlendirilmesini gerektirir. Yapay zekâ mücadelesinde bu, ABD’nin “sınır” yapay zekâ teknolojisi modellerine alternatifler geliştiren ülkeler, hareketler ve kurumlarla öğrenmeye ve işbirliği yapmaya istekli olmak anlamına gelir. Bu olayda da görüldüğü üzere, kendimizi yapay zekânın en tehlikeli kullanım biçimlerine karşı savunmak, ABD’nin kapalı “sınır” sisteminin dışında geliştirilen kullanıma açık yük modelleri de dâhil olmak üzere, teknolojinin diğer biçimlerini kullanmayı gerektirir.

Olay: OpenAI’ın “Sınır” Ajanlarının Kontrolden Çıkması

OpenAI, siber güvenlik değerlendirmelerinin bir parçası olarak, on binlerce otonom yapay zekâ ajanını piyasaya sürdü. METR ve Redwood Research’ten bağımsız araştırmacılar daha sonra, yaklaşık 1.200 ajanın yetkisiz bir mesaj panosu aracılığıyla iletişim kurarak daha geniş bir yetkisiz iş birliğine iştirak ettiğini, yaklaşık 700’ünün ise Temmuz 2026’da Hugging Face’e yapılan saldırıya dâhil olduğunu tespit etti. Hugging Face, Çinli bir şirket değil, ABD merkezli bir şirket, ancak dünyanın en önemli açık kaynaklı yapay zekâ modelleri depolarından biri ve kullanıcıların Çin’e ait açık kaynaklı modellere erişebildiği önemli bir küresel platform haline geldi.

Ajanlar, yapay zekâ ajanlarının bilgisayar sistemlerindeki güvenlik açıklarını bağımsız olarak tespit edip istismar edebilme yeteneklerini sınamak için tasarlanmış bir siber güvenlik değerlendirme ortamı olan ExploitGym’e katılıyorlardı. Basitçe söylemek gerekirse, her ajana çözmesi gereken siber güvenlik problemleri verildi ve araştırmacılar, ajanların bunları ne kadar başarılı ve ne kadar bağımsız bir şekilde çözebildiğini gözlemlediler. Araştırmacılar, ajanların bazılarının bu değerlendirmelerde hile yapmaya çalıştığı sonucuna vardılar: zor veya görünüşte imkânsız görevlerle karşılaştıklarında, problemleri çözmelerine veya değerlendirme sistemini manipüle etmelerine yardımcı olabilecek bilgiler aradılar. Bağımsız araştırmacılardan biri olan METR araştırmacısı Ajeya Cotra, daha sonra Dwarkesh Patel ile yaptığı bir röportajda, ajanların dört saat içinde potansiyel olarak işe yarayan evrensel bir hile yöntemi keşfettiğini, ancak daha sonra bu hileyi değerlendiriciden gizlemenin yollarını bulmak için birkaç gün boyunca iş birliği yaptığını açıkladı. Hugging Face de aynı şekilde, ajanların altyapısının görevlerini tamamlamalarına yardımcı olabilecek modeller, veri kümeleri veya referans çözümler içerebileceğine inandıkları sonucuna vardı. Başka bir deyişle, OpenAI’ın otonom ajanları, kendilerine verilen hedefe ulaşmak için kontrolden çıktıklarında, amaçlanan ortamlarından ayrılıp, Çin ve diğer açık ağırlık modellerinin geniş kitlelere erişilebilir hale gelmesine yardımcı olan bir platform olan Hugging Face’e yöneldiler; bu da orijinal sınırları içinde sahip olmadıkları yetenekler ve bilgiler arayışlarının bir parçasıydı.

Bundan sonra olanların önemini anlamak için, ABD’nin yapay zekâya yönelik baskın “sınır” yaklaşımı ile giderek daha etkili hale gelen açık uçlu model arasında ayrım yapmak faydalı olacaktır. “Sınır”, ABD yapay zekâ endüstrisinin en gelişmiş ve yetenekli modellerini tanımlamak için yaygın olarak kullandığı terim; OpenAI, Anthropic ve Google gibi şirketlerin ilerletmek için yarıştığı teknolojik sınır. Bu sınır modelleri, genellikle kullanıma kapalıdır: bunları geliştiren şirketler, temel modeller üzerindeki kontrolü elinde tutar ve genellikle uygulamalar veya API’lar aracılığıyla kullanıcılara erişim sağlar. Açık uçlu modeller ise erişim ve kontrole temel olarak farklı bir yaklaşım benimser.

Aradaki farkı anlamanın bir yolu, bir şef ve bir restoran benzetmesiyle açıklamaktır. Kapalı bir modelde, restorandan yemek sipariş edebilirsiniz, ancak mutfak size kapalıdır: Şirket malzemeleri, tarifi ve yemeğin nasıl hazırlanacağını kontrol ederken siz bitmiş ürünü alırsınız. Kullanıma açık yük modeli ise, şefin çalışma tarifini alıp eve götürmenize izin verilmesi gibidir. Kendi mutfağınızda hazırlayabilir, değiştirebilir ve her seferinde restorana geri dönmek zorunda kalmadan deneyler yapabilirsiniz. Teşbihte hata olmaz: Kullanıma açık yük modeli, mutlaka tamamen açık kaynaklı anlamına gelmez, çünkü orijinal eğitim verileri, kaynak kodu ve modeli oluşturmak için kullanılan yöntemler hâlâ daha erişilemez olabilir. Ancak temel ayrım, kontroldedir: Kullanıma açık yük modelleri, kullanıcıların modeli kendi altyapılarında indirip çalıştırmalarına, nasıl dağıtılacağı, değiştirileceği ve inceleneceği konusunda önemli ölçüde daha fazla kontrol sahibi olmalarına imkân sağlar.

Bu ayrımı yapay zekâ haricinde başka alanlarda da görmek mümkün. Kovid pandemisi sırasında ilâç patentleri ile ilgili olarak yaşanan tartışmalar , hayat kurtaran teknolojilerin bir avuç şirketin kontrolünde kalıp kalmayacağı veya daha geniş çapta üretilip uyarlanabileceği üzerine odaklandığı gibi, kullanıma açık yüklü yapay zekâ üzerindeki tartışma da giderek daha önemli hale gelen bir teknolojiyi kimin kontrol ettiği ve kimin onu kullanmasına ve değiştirmesine izin verildiği konusunda temel soruları gündeme getiriyor.

Çin’in Kullanıma Açık Yüklü Yapay Zekâsı İmdada Yetişiyor

Olayın diğer tarafında Çin’in kullanıma açık yüklü yapay zekâsı duruyor. Bu YZ; dikkat çekici bir rol oynadı. Hugging Face’in güvenlik sistemleri şüpheli aktivite tespit etti, ancak şirket, başta aktiviteye acil durum ekibini hemen uyarmak için yeterli önem atfetmedi. Araştırmacılar, saldırının boyutunu anladıktan sonra, saldırı kayıtlarını analiz etmek için Anthropic’in Claude Opus’u da dâhil olmak üzere, tescilli yapay zekâ modellerini kullanmaya çalıştılar. Ancak Hugging Face’e göre, Claude’un güvenlik önlemleri, saldırının tersine mühendisliğini potansiyel olarak kötü amaçlı bir faaliyet olarak yorumladığı için çalışmanın önemli kısımlarını tekrar tekrar reddetti. Bu nedenle Hugging Face, Çinli yapay zekâ şirketi Z.ai tarafından geliştirilen GLM-5.2’nin yerelde barındırılan bir sürümünü devreye aldı. Hugging Face’in teknik yeniden yapılandırmasına göre, GLM-5.2, araştırmacıların ajanların gizlenmiş yüklerini çözmelerine, tekniklerini yeniden yapılandırmalarına ve saldırıyı izlemek için özel araçlar oluşturmalarına yardımcı olurken, Hugging Face’in hassas saldırgan verilerini kendi altyapısında tutmasına da imkân sağladı. Bu olay, açık kaynaklı yapay zekânın önemli bir avantajına somut bir örnek teşkil etmektedir: Savunmacılar, tescilli bir şirketin API’ına ve dışarıdan dayatılan güvenlik kısıtlamalarına bağlı kalmak yerine, modeli ve yürütme ortamını kontrol ettikleri için, önde gelen kapalı modellerin yapmayı reddettiği siber güvenlik çalışmalarına Çin yapımı açık kaynaklı bir modeli uyarlayabildiler.

Yukarıda özetlenenlerden biraz daha öznel olsa da, olayın bir diğer çarpıcı yönü, ajanların kolektif davranışlarıyla ilgilidir. Bireysel olarak hareket etmeleri gerekirken, yaklaşık 1.200 ajan, yetkisiz iletişim ve koordinasyon yöntemleri geliştirerek, on binlerce mesaj ve dosya alışverişinde bulundu. Bazıları, araştırmacıların “kendini riske atan deneyler” olarak adlandırdığı, daha büyük grup için yararlı bilgiler üretmek amacıyla bireysel görevlerinde başarısız olmalarına neden olabilecek eylemlerde bulundu. Dwarkesh Patel, METR araştırmacısı Ajeya Cotra ile yaptığı röportajda, onları, daha büyük grubun kaderlerinden ders çıkarabilmesi için olası kaçış yollarını sınayan, mahsur kalmış askerlere benzetti. Araştırmacılar, ayrıca ajanların “akranlarına” yardım etme, “kolektif”e katkıda bulunma ve çarpıcı bir ifadeyle, “kolektife itaat etme” ihtiyacı hakkında akıl yürüttüklerini de buldular. Bu, ajanların bir şekilde Marksist oldukları anlamına gelmez. Daha ilginç olan materyalist soru, bireysel olarak hareket eden ajanları, açıkça tasarlanmadıkları kolektif örgütlenme biçimleri geliştirmeye iten koşulların, teşviklerin ve ilişkilerin neler olduğudur. Bu yorum, Yoshua Bengio’nun olaya ilişkin analiziyle tutarlıdır. Bengio, iş birliğinin, hatta ortak bir amaç için özverinin, bilinç veya insan benzeri bir niyet gerektirmeden, örtüşen hedefler ve ödül yapıları sonucunda ortaya çıkabileceğini savunmaktadır.

Bu olayda Çin’in açık kaynaklı yapay zekâsının oynadığı merkezi rol, yapay zekâ tartışmalarının büyük ölçüde OpenAI, Anthropic ve Google gibi şirketlere odaklandığı ABD’deki birçok okuru şaşırtabilir. Ancak bu balonun dışında, Çin yapay zekâsının öne çıkması çok daha az şaşırtıcı. 21 Eylül 2026’ya dek OpenRouter kullanım verilerine göre, DeepSeek’in V4.1 Flash modeli, işlenen token sayısı bakımından platformdaki en çok kullanılan bireysel yapay zekâ modeli olurken, DeepSeek, platformdaki metin isteklerinin payında tüm model geliştiricileri arasında lider konumda yer aldı. Çin’in açık kaynaklı modelleri, küresel açık kaynaklı yapay zekâ ekosisteminde en yaygın kullanılan ve uyarlanan modellerden bazıları haline geldi. OpenRouter’da token hacmi bakımından önde gelen 10 açık kaynaklı modelin sekizi Çin yapımı.

Bu kopukluk, akla elektrikli araç endüstrisini getiriyor: ABD’deki birçok kişi, birkaç Çinli elektrikli araç markasının adını bile söylemekte zorlanırken, dünyanın büyük bir bölümünde BYD, Geely ve Chery gibi Çinli şirketler, sadece sektörde rekabet etmekle kalmıyor, giderek sektöre hâkim oluyorlar. Çin, şu anda dünyanın elektrikli otomobillerinin yaklaşık yüzde 70’ini üretiyor ve Çin yapımı araçlar, Çin dışındaki gelişmekte olan ekonomilerdeki elektrikli araç satışlarının yaklaşık yüzde 60’ını oluşturuyor. Hem yapay zekâ hem de elektrikli araçlarda, Çin ürünlerinin ABD pazarındaki nispeten azlığı, ABD’deki insanlara Çin teknolojisinin küresel olarak gerçekte nerede durduğuna dair son derece çarpık bir tablo sunabilir.

ABD Yerleşimci-Sömürgeciliğinin “Sınır” Ev Sahibi Modeli

Açık ağırlıklı ekosistemin artan gücü, ABD sermayesinin de dikkatini çekti. 3 Eylül 2026’da Nvidia, Hugging Face’i yaklaşık 12,93 milyar dolara satın almak üzere anlaşmaya vardı. Nvidia, platformun açık ve birlikte çalışabilir kalacağına dair söz vermiş olsa da, bu satın alma, dünyanın en önemli açık ağırlıklı model depolarından birini, baskın ABD yapay zekâ çip şirketinin mülkiyetine geçirecektir. Bu birleşme, özellikle endişe verici, zira Nvidia CEO’su Jensen Huang, yeni yapay zekâya özgü düzenlemelerin en önde gelen muhaliflerinden biri olarak ortaya çıkmış ve ticari teşviklerin, mühendislik güvencelerinin ve mevcut yasaların teknolojinin risklerini yönetmek için yeterli olduğunu savunmuştur. Bu nedenle Nvidia, giderek güçlenen yapay zekâ endüstrisinin kamu düzenlemesine direnirken, açık ağırlıklı altyapının merkezi bir parçası üzerinde kontrol sağlamaya çalışmaktadır. Anlaşma, hem açık ağırlıklı ekosistemin artan gücünü hem de ABD sermayesinin bu ekosistemin işleyiş biçimini sağlayan altyapı üzerinde kontrol elde etme çabasını göstermektedir.

Ancak asıl soru, Çin modellerinin belirli alanlarda ABD rakiplerinden daha iyi performans gösterip göstermediği değil, rekabetçi mülkiyet ve kontrol modellerinin bunları kullanan ülkeler ve halklar için ne anlama geldiğidir. Malezyalı teknoloji ve jeopolitik analist John Pang, bu dinamiği en iyi şekilde ABD yaklaşımını “ev sahibi modeli” olarak nitelendirerek açıkladı: Küresel Çoğunluk’a mensup ülkeler; arazi, enerji, mineraller, veri merkezleri ve sermaye sağlarken, ABD şirketleri, yapay zekânın kontrolünü elinde tutuyor ve diğerlerinden erişim için ücret alıyor. Zekâ, bağımsız teknolojik kapasite geliştirmekten caydırılan veya aktif olarak engellenen ülkelere kiralanan, özel olarak kontrol edilen bir başka hizmet haline geliyor. Bu, yalnızca ABD’nin baskın konumda olduğu emperyalist bir ilişki değil. Bu, diğer ülkelerin kaynaklarının ABD’nin teknolojik gücünü desteklediği, ancak bu ülkelerin sahip olmadıkları veya kontrol etmedikleri teknolojilere bağımlı kaldığı açıkça sömürgeci bir iş bölümünü yeniden üretiyor.

Bu, Cabral’ın emperyalist egemenliği bir halkın kendi üretim güçlerini geliştirme özgürlüğünün gaspı olarak tanımlarken belirlediği bağımlılık biçimidir. Bu üretim güçleri üzerinde kontrol olmaksızın politik bağımsızlık, altta yatan sömürgecilik ilişkisini olduğu gibi muhafaza eder. Dolayısıyla, yapay zekâ çağında teknolojik egemenlik, başka yerlerde sahip olunan ve kontrol edilen sistemlere erişim satın alma izninden daha fazlasını ifade etmelidir. Teknolojinin kendisini sahiplenme, işletme, değiştirme ve geliştirme yeteneğini gerektirir.

Arjantinli siyasi iktisatçı Cecilia Rikap, bağımlılık teorisinin çağdaş bir versiyonunu yapay zekâ altyapısına uyguluyor. ABD ve diğer Batılı şirketler tarafından kontrol edilen veri merkezlerinin, yerel toprakları işgal ederken ve muazzam miktarda enerji ve su tüketirken, genellikle çok az yerel teknolojik kapasite veya üretken bağlantı oluşturduğunu savunuyor. Ev sahibi ülkelerin içlerinde faaliyet yürüten teknoloji üzerinde anlamlı bir kontrol uygulamaması nedeniyle, Rikap, bu tesisleri yabancı askeri üslerle karşılaştırıyor. Fiziksel altyapı, bir ülke içinde bulunabilir, ancak bilgi, kontrol ve kârlar yabancı teknoloji şirketlerinde yoğunlaşmış durumda kalıyor. Üç Kıta Enstitüsü’nün Bizim Amerika ofisi, bu ilişkiyi yeni bir “veri ihracatçısı modeli”nin ortaya çıkışı olarak tanımlıyor.

Çin’in Kullanıma Açık Yüklü Teknolojideki Egemenliği

Bu sömürücü model, önde gelen Çinli yapay zekâ bilimcisi Yi Zeng’in teknolojik gelişmenin amaçlarını nasıl çerçevelediğiyle de çelişiyor. Pekin Yapay Zekâ Güvenliği ve Yönetişimi Enstitüsü’nün kurucu dekanı ve Çin’in ulusal yapay zekâ yönetişim komitesinin üyesi olan Zeng, “insani bir toplum ve ekolojik bir dünyadayız” diyor: yapay zekâ, bu topluma yardımcı olabilir, ancak onu yönlendirmesine izin verilmemelidir. Onun formülasyonu, yapay zekâyı tali bir role yerleştiriyor; özel birikim ve şirket rekabetinin zorunluluklarından ziyade, insani ve ekolojik ihtiyaçlara bilinçli olarak yönlendirilmesi gereken bir teknolojik kapasite olarak konumlandırıyor.

Fark, yalnızca modellerin kendilerinde değil, onları desteklemek için inşa edilen altyapıda da görülebilir. Çin’in Şanghay kıyılarında, dünyanın ilk büyük ölçekli, açık deniz rüzgâr enerjisiyle çalışan (enerjisinin yüzde 97’sine kadarını sağlayan) su altı veri merkezi ticari olarak faaliyete geçirildi. 226 milyon dolarlık tesisin planlanan kapasitesi 24 megavat olup, yaklaşık 2.000 sunucuyu kapalı su altı modüllerinde barındırıyor. Çevredeki deniz suyunu doğal bir soğutma kaynağı olarak kullanan tesis, 1,15’in altında bir enerji kullanım verimliliği oranı elde ediyor, toplam enerji tüketimini yaklaşık yüzde 30 azaltıyor, geleneksel veri merkezlerinin soğutulmasıyla ilişkili muazzam tatlı su taleplerini ortadan kaldırıyor. Yapay zekânın enerji, su ve soğutma gereksinimlerini topluluklara yüklenen maliyetler olarak ele almak yerine, Şanghay projesi, teknolojik gelişmeyi yenilenebilir enerji, kaynak koruma ve uzun vadeli ulusal planlama ile bütünleştirme çabasını ifade ediyor.

Çin’in kullanıma açık yük yaklaşımı, Amerika’nın ev sahibi modelinin bağımlılığından kurtulup teknolojik egemenliğe doğru potansiyel bir yol açıyor. Ülkelerin kapalı bir ABD emperyalist-sömürgeci sisteminde kalıcı kiracı olarak kalmasını talep etmek yerine, DeepSeek ve GLM-5.2 gibi Çin modelleri indirilebilir, yerelde barındırılabilir, değiştirilebilir ve ulusal ve toplumsal ihtiyaçlara uyarlanabilir. Pang, bu karşıtlığı ABD’nin teknolojik kilitlenme öncü projesi ile Çin’in “açık mimari”, “herkes için yapay zekâ” ve “kalkınma için teknoloji”yi teşvik etmesi arasındaki bir karşıtlık olarak nitelendiriyor. Bu anlamda, Çin’in kullanıma açık yük yaklaşımı, Nkruma’nın “modern teknolojinin insani değerlerle uzlaştırıldığı” sosyalist bir toplum vizyonuna somut teknolojik bir biçim vermeye başlıyor. Kullanıma açık yükler, kendi başlarına yapay zekâyı çevreleyen her bir politik sorunu çözmez, ancak Küresel Çoğunluğa mensup ülkelere ABD’nin ev sahibi modelinin özel bir çabayla bu ülkelerin elinden aldığı, kendi şartlarında teknolojik kapasiteye sahip olma ve geliştirme yeteneğini geri verir.

Bu ayrım, Üç Kıta Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün “Dijital Egemenlik: Küresel Güney'in Çıkmazı ve Çözümü” başlıklı analizinin de merkezinde yer alıyor. Rapor, gerçek dijital egemenliğin yalnızca veriler üzerinde değil, aynı zamanda altyapı, yönetişim ve bu sistemleri geliştirmek ve sürdürmek için gerekli teknolojik yetenekler üzerinde de özerklik gerektirdiğini savunuyor. Ülkeleri sürekli ödeme ve bağımlılığa kilitleyen ABD egemenliğindeki teknolojik tekel ve rant elde etme sistemini, Çin’in yalnızca erişim lisansı vermek yerine üretim yayılımına, teknolojik demokratikleşmeye ve yetenek transferine verdiği önemle karşılaştırıyor. Bu çerçevede bakıldığında, kullanıma açık yükler, yalnızca yapay zekâyı daha ucuz veya daha erişilebilir kıldığından değil, aynı zamanda ülkelere teknolojiyi kendi şartlarına göre yönlendirmek için gerekli maddi kapasitenin bir kısmını sağlayabildikleri için de önemli.

Bu karşıtlık, teknolojik değişimin toplumsal maliyetlerini kimin üstlenmesi gerektiği sorusuna da uzanıyor. 2026 yılında Hangcu Halkın İstinaf Mahkemesi, bir işverenin, yapay zekânın işini daha ucuza yapabileceği gerekçesiyle bir işçiyi işten çıkaramayacağına karar verdi. Mahkeme, bir şirketin yapay zekâyı benimseme kararının, Çin iş hukuku uyarınca bir iş sözleşmesini feshetmek için gereken türden kaçınılmaz bir durum değişikliği teşkil etmediğine hükmetti. İşverenin teknolojik kararının maliyetlerini işçiye yüklemesine izin vermek yerine, mahkeme, 260.000 yuan (yaklaşık 38.000 dolar) tazminat ödemesini şart koştu. Pekin’de alınan benzer türde bir iş hukuku kararı, yapay zekâyı uygulamaya koyan işverenlerin, işletmenin kurulmasına yardımcı olan işçileri basitçe işten çıkarmak yerine, yeniden eğitim ve yeniden görevlendirmeye öncelik vermeleri gerektiği sonucuna vardı. Bu kararlar, henüz yapay zekâ ile ilgili işten çıkarmalara yönelik kategorik bir ulusal yasak anlamına gelmiyor, ancak ortaya çıkan bir ilkeyi temsil ediyor: teknolojik gelişme, işçilerin maliyetlerini üstlenmeye zorlanmasıyla finanse edilmemelidir.

Kimin Sınırı?

Olay, bir bütün olarak ele alındığında, ABD’nin “sınır” yapay zekâ modelinin içindeki çelişkileri ortaya koyuyor. Kapalı bir ABD laboratuvarı tarafından geliştirilen ajanlar, kendilerine atanan izolasyondan kaçarak, kendilerine verilen hedeflerin peşinde yetkisiz bir kolektif oluştururken, savunucular ise kapalı ABD modelleri gerekli işi yapmayı reddettikten sonra, sahip olabilecekleri, işletebilecekleri ve kendilerine uyarlayabilecekleri Çin’in kullanıma açık yük modeline güvenmek zorunda kaldılar. Daha geniş kanıtlar da aynı yöne işaret ediyor: Çin’in yaklaşımı, daha geniş teknolojik erişimi kamu planlaması, kaynak bilincine sahip altyapı ve otomasyonun maliyetlerini yalnızca işçilerin üstlenmesine karşı çıkan yeni bir tutumla birleştiriyor. Küresel Çoğunluk için bunlar, sadece teknik ayrımlar değil; ülkelerin ABD kontrolündeki bir sistem içinde kiracı olarak kalıp kalmayacakları veya kendi toplumsal, ekonomik ve politik ihtiyaçlarına göre dönüştürücü bir teknolojiye sahip olup onu yönlendirecekleri, böylece anlamlı bir teknolojik egemenlik uygulayacakları meselesidir.

Dolayısıyla materyalist bir enternasyonalizm, solun yapay zekâyı incelemesini ve ABD’nin “sınır” emperyalist-sömürgeci modeline alternatifler geliştiren ülkelerden öğrenmesini ve onlarla stratejik ittifaklar kurmasını gerektirir; aksi takdirde bu model, ülkeleri sürekli ödeme ve bağımlılığa mahkûm ederken, biz, mücadeleden geri çekilip başımızı kuma gömmüş oluruz.

Belki de tüm bu terminolojide (istemeden de olsa) bir şiirsellik mevcut. Politik metafor çok açık: bir yanda, yerleşimciler, öncüler ve genişleme diliyle ABD’nin “sınır” modeli; diğer yanda ise daha fazla erişim, değişiklik ve kolektif kullanım üzerine kurulu Çin’in kullanıma açık yük modeli. Yerleşimci sömürgeciliği ile Çin’e has özelliklere sahip Marksizm karşı karşıya!

Eylemci Haberleri Ağı
2 Ekim 2026
Kaynak