06 Ağustos 2026

, ,

Devrim: Nasıl? Nereye?


Marcuse’nin hem sosyalist hem de kapitalist sistemlerde öngördüğü gibi, günümüz uygarlığındaki krizin özellikleri şunlardır: rasyonel teknolojik ilerleme ve insan bilincinde gerileme; üretimci ve tüketimci refah ve düşünsel, psikolojik ve biyolojik baskı; bürokratik kontrol teknolojisi insanlığı boğar ve nesneleştirir, insanlığı düz, tek boyutlu bir varlığa, kendi benliğinin, gerçeğinin ve bilincinin işkence ettiği bir varlığa indirger. Bürokratik kontrolün rasyonelliği, insan yaşamının irrasyonelliğini gizler ve protesto, isyan ve devrim güçlerini emer.

Ne yapmalı?... Tek yol, topyekûn bir devrim, kapsamlı bir devrim, aynı anda toplumsal ve biyolojik bir devrimdir.

Nasıl ve nereye?

Gerçek şu ki, Marcuse, bize belirli bir devrimci strateji sunmuyor, bunun yerine, devrim yoluna dair vizyonunu kışkırtıcı broşürler formunda sunuyor.

Bu, bir çalışma programı şeklinde takdim edilmiştir. Buna rağmen, devrime giden yol ve metodolojisine ilişkin vizyonu çeşitli yönler ve pozisyonlar arasında salınmaktadır. Zaman zaman, eleştirel teorinin (Horkheimer, Adorno ve Marcuse’nin teorilerinin) günümüz toplumunda özgürleştirici eğilimlerin varlığını kanıtlayamayacağını belirtmiştir. Ayrıca, eleştirel teorinin mevcut durum ile gelecek arasındaki boşluğu kapatmaya imkân sağlayan kavramlardan yoksun olduğunu ve keyfi vaatlerde bulunmadığını ifade etmiştir. Yıllar sonra Perrault’nun kitabına cevap olarak yazdığı bir mektupta bu ifadesini tekrarlamıştır:

“Reçete yazmayı görevim olarak görseydim, megaloman olurdum. İnsanlar, kendi tarihlerini kendileri yazarlar. Bu tarih, olaylarla, tesadüflerle ve öngörülemeyenlerle doludur.”

Bunu, bir ölçüde bir eylem programı içeren Kurtuluşa Doğru adlı kitabını yayımladıktan sonra, Eylül 1969’da yazmıştır. Ancak, Sovyet Marksizmi, Tek Boyutlu İnsan veya Kurtuluşa Doğru gibi eserlerinin diğer bölümlerinde, mevcut uygarlığımızın krizinden çıkış yolunun neredeyse tamamen doğal gelişmenin tamamlanmasında yattığını belirtir. Teknolojik rasyonelliğin kendisi için de bunu söyler. Şöyle der:

“Toplam mekanizasyonun bu noktasında, bilimsel rasyonellik, mevcut yapısı ve yönüyle amacına ulaşmış ve sınırına erişmiş olacaktır. Bu noktanın ötesindeki herhangi bir ilerleme, nicelik alanının nitelik alanına dönüşümünü pekiştiren bir kopuş olacaktır. [...] Teknolojik gerçekliği aşmanın gerekli ön koşulu, bu gerçekliğin farkına varılması ve oluşumunun tamamlanmasıdır.”

Ayrıca şöyle der: “Sanayide parazit sektörün büyümesi sanayileşmiş ülkelerde bu, yaşam standardında bir yükselişe yol açar ve bu yükseliş de sermaye için geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşana kadar ücret artışı taleplerine yol açar. Ayrıca, “Teknoloji mükemmelliğe ulaşırsa, ideoloji gerçeğe dönüşür” der.

Bu ne anlama geliyor? Teknolojik rasyonellik, (belirli bir anlamından bağımsız olarak) tamama erdiğinde, Marcuse’nin öngördüğü devrimci değişime kaçınılmaz olarak yol açacaktır. Aristo’yu akla getiren bu belirsiz metafizik anlamdan bağımsız olarak, geçiş, tümüyle nesnel koşulların bir sonucu olarak, öznel insan faktörünün hiçbir rolü olmadan doğalında gerçekleşecektir. Bu yaklaşım, Marcuse’nin felsefesinin diğer tüm yönleriyle, hatta insanlığın biyolojik yapısının özgürleşmesi olan kendi özgürleşme hedefiyle bile çelişmektedir. Ayrıca, özgürleşmenin aracı olan, bunun için mücadele edenler için özgürlüğün gerçekleşmesi ve bunun elde edilmesinin ön koşuluyla da çelişmektedir.

Ancak Marcuse’nin teknolojik rasyonelliğin tamamlanmasıyla otomatik geçiş hakkında söyledikleri aslında daha derin bir anlam içeriyor ve bu anlam, Marcuse’nin amaçladığı şeyin özüdür.

O, ister sosyalist bir toplumda (ya da Marcuse'ye göre sosyalist olduğunu iddia eden bir toplumda) ister kapitalist bir toplumda olsun, devrimci dönüşümün ancak teknolojinin tam haliyle gerçekleşeceğini savunuyor. Başka bir deyişle, ideolojik bir temele dayanmaksızın, teknoloji tek başına, tam haliyle, istenen devrimci dönüşümü sağlayacaktır. Belki de Marcuse tarafından dile getirilen bu kavram, her iki toplumdaki mevcut teknolojik sistemin karamsar tasvirine ters düşüyor gibi görünüyor.

Sosyalist ve kapitalist ideolojiler, istikrarlı yapılarını ve tüm reddedişlerini, protestolarını ve devrimci değişim güçlerini absorbe etme yeteneklerini devreye sokacak ölçüde mevzi kazanırlar. Ancak bu, aslında statükonun bir tür istikrarını ima eder. Eğer bir şey değişirse, bu içeriden, teknolojik rasyonelliğin tam olarak gerçekleşmesi yoluyla olur. Bu konumda Marcuse, neredeyse Comte’un pozitivist felsefesine daha yakındır. Akıl ve Devrim adlı kitabında tüm düşünsel enerjisini bu felsefeyi betimleyici, statik ve sadece haklılaştırmakla suçlayarak çürütmüştür. Marcuse’nin kendisinin de gözlemlediği gibi, pozitivist felsefe, mevcut sistemin dönüşüm olasılığını inkar etmez, istikrarına destek olur, ancak devrimciye karşı çıkar ve dönüşümün sistemin kendi yapısı içinden gerçekleşmesi gerektiğini söyler.

Marcuse, Akıl ve Devrim kitabında bu pozitivist anlayışı çürütür, hatta onu gerici olmakla, baskıcı sistemi yatıştırmak ve istikrara kavuşturmakla suçlar. Comte’un ilerleme fikri, mevcut koşulları alt üst edecek devrimi ve topyekûn değişimi dışlar. Comte’a göre tarihsel büyüme, sabit doğal yasalar altında toplumsal sistemin uyumlu bir gelişiminden başka bir şey değildir. Dolayısıyla, Comte’un projesi, yeni bir toplumsal düzen kurmayı amaçlayan devrimci çabalara yer bırakmaz. Marcuse bu statik, reformist, evrimci anlayışı eleştirir, ancak daha sonraki kitaplarında yer alan pasajlarda gördüğümüz gibi, onu hızla benimser.

Marcuse’nin biyolojik evrimin tamamlanmasına dayanan değişim anlayışı, Comte’un savunduğu doğal, pozitivist evrimden temelde farklı değildir. Ancak, bunu sadece kabul etmez; aksine, aynı kitaplarında, özellikle Tek Boyutlu İnsan adlı kitabında gördüğümüz gibi, devrimci değişimin her türlü olasılığını reddederek ve mutlak kötümserliğe kapılarak veya bu mutlak kötümserlikten sıyrılarak ve değişimin mümkün olduğunu savunarak buna karşı çıkar.

Özellikle 1968 öğrenci ve gençlik hareketi karşısında duyduğu şaşkınlığın ardından, kurtuluş ve devrim yoluna dair tanımı dikkat çekicidir. Kurtuluşa Doğru ve Ütopyanın Sonu adlı kitapları, belki de bu yolu en kesin biçimde ortaya koyan eserleridir. Bununla birlikte, yeni kavramlarını, 1969 yılında Uluslararası Toplumsal Araştırmalar Konseyi tarafından yayımlanan Marx ve Çağdaş Bilimsel Düşünce kitabında yer verdiği “Devrim Anlayışını Yeniden Değerlendirmek” başlıklı makalesinde geliştirir. Marcuse, bir dipnotta, bu makaleyi Fransa’daki Mayıs ve Haziran 1968 olaylarından önce yazdığını, ancak bu olayların tarihsel önemini açıklamak için birkaç satır eklediğini belirtiyor. Tarihsel olayların bizatihi devrim anlayışını zaten aştığı tespiti üzerinden bu makale, esasında Marksist devrim anlayışını aşma girişimidir. Bu nedenle Marcuse, makalesine Marksist devrim anlayışının kısa bir özetini sunarak başlıyor:

A. Kapitalist sistemi deviren ve üretim araçlarının kolektif mülkiyetini kuran, doğrudan üreticiler tarafından kontrol edilen bir sosyalist devrimdir.

Devrim, mevcut devlet aygıtını zayıflatan bir ekonomik kriz bağlamında gerçekleştirilir.

B. Bu, işçi sınıfının geniş, örgütlü bir hareketiyle, geçiş aşaması olarak proletarya diktatörlüğünün kurulmasına yol açarak gerçekleştirilir.

Ayrıca, Marksist devrim anlayışı şu varsayımları içerir:

A. Devrim, çoğunluğun üstleneceği bir görevdir.

B. Demokrasi, örgütlenme ve sınıf bilincinin geliştirilmesi için en uygun koşulları sağlar. Devrimde öznel faktörün önemi bu koşullar içinde yatmaktadır. Sömürünün gerçeklerinin, ortadan kaldırılmasına ilişkin yolun, dayanılmaz koşullara dair deneyimin ve değişimin hayati öneminin farkında olmak, devrim için ön koşullardır. Bununla birlikte, Marksist devrim anlayışı, devrimin devam ettirilmesi fikrini de içerir: kapitalist sistemde var olan üretici güçler geliştirilmeli, yeni üreticiler, teknoloji ve teknik aygıtı temellük etmelidir.

Marcuse daha sonra, bu varsayımların güncel gelişmelerle çürütüldüğünü ve devrim anlayışının bir bütün olarak yeniden incelenmesini gerektirdiğini söyler. Bu da, aşağıdaki özellikler ışığında, kapitalizm ve sosyalizm arasındaki yapısal ilişkiye dair Marksist kavramın yeniden incelenmesini gerektirir:

1. Sosyalizmde geçiş sorunu: Kapitalist sistemle birlikte yaşama yoluyla mı sağlanır, yoksa ona “sonra” mı gelir?

2. Sosyalizmi genel küresel gelişmelere uygun olarak yeniden tanımlamak, yani sosyalizmin kapitalizmin bir reddi olarak niteliksel farklılıklarını belirlemek. Marcuse daha sonra, mevcut durumda kapitalizm anlayışının Marksist kapitalizm anlayışından, dolayısıyla sosyalizm anlayışından farklı olduğunu belirtir. Kapitalizmin gelişimi sosyalizmin seyrini değiştirmiş, sosyalizm de kapitalizmin seyrini değiştirmiştir. Burada Marcuse, yeni anlayışını ortaya koyar. İlk olarak, günümüz dünyasında teorik ve pratik çerçevenin artık yerel değil, uluslararası hale geldiğini belirtir. Ancak zaten Marksizm, hem teorik hem de örgütsel düzeyde hep beynelmilel olmadı mı? Marcuse, bu itiraza şu cevabı verir: “Bu doğru, ama, enternasyonalizm, bir zamanlar endüstriyel kapitalist sistem içinde devrimci bir güç olarak endüstriyel işçi sınıfına yönelmişti, ancak bugün bu sınıf, artık devrimci bir güç değil.” Aynı durum, sömürgeleştirilmiş ve az gelişmiş ülkelerin halkları için de geçerlidir. Bir zamanlar devrimdeki birincil tarihsel gücün sadece yedek müttefiki olarak görülüyorlardı. Ancak bugün Marcuse’nin savunduğu gibi, tek devrimci güç olmasa bile, önemli bir güç haline geldiler!

Marcuse’ye göre, endüstriyel işçi sınıfının devrimci olmayan bir güce dönüşmesi ve gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin halklarının devrimci bir güç haline gelmesi, Marksist devrim anlayışını hem teorik hem de örgütsel düzeyde değiştirmiştir. Nasıl? Burada Marcuse, devrimci eylemin güçlerini belirlemeye devam ediyor. Muhalefet, artık işçi sınıfı değil, gettoların sakinleri ve orta sınıf aydınlar, özellikle öğrencilerce temsil ediliyor. Marcuse için bu gruplar arasındaki sınıf farklılıkları önemsizdir. Önemli olan, ortak özelliklerini ifade eden reddetme iradesinin ve isyanın derinliğidir:

1. Herhangi bir isim altında devam eden tahakkümü ve sömürüyü kırma konusundaki ısrar.

2. Kendi başına bir ideoloji haline gelmiş olan tüm ideolojilere duyulan güvensizlik. Buna, kapitalist tahakkümü destekleyen sahte demokratik süreci reddeden sosyalizm de dâhildir.

Bu karşıt ve isyankâr güçler, Marx’ın tanımladığı toplumsal güçlerden tamamen farklıdır. Nüfusun çoğunluğunu oluşturmazlar; aksine, Marcuse’nin de dediği gibi, kapitalist üretimin temelini ve artı gücün kaynağını oluşturan örgütlü işçiler onları karşı yakaya atarlar. Dahası, bu karşıt güçler, ne ulusal ne de uluslararası düzeyde örgütlüdürler.

Bu nedenle, Marcuse, bu muhalefetin, artık mahpus olmayan bir işçi sınıfı tarafından desteklenmedikçe devrimci bir değişim aracı olamayacağını tekrar tekrar vurgular. İşçi sınıfı, mevcut sisteme uyum sağlar ve ona entegre olur. Marcuse, işçi sınıfının uyum ve entegrasyonun tutsağı haline geldiğine inandığı için, devrimci bir dürtü ona neredeyse imkânsız görünüyordu. Bununla birlikte, Marksist devrim anlayışından farklı olan yeni devrim anlayışını dile getirmeye devam etti. 

Marcuse’ye göre, sömürülen kitlelerin çoğunluğu tarafından gerçekleştirilen ve iktidarın ele geçirilmesi ve sosyalist değişimi başlatan bir proletarya diktatörlüğünün kurulmasıyla sonuçlanan Marksist devrim anlayışı, tarihsel gelişme kapsamında geri plana atılmıştır. Mevcut yüksek kapitalist verimlilik aşamasını, yıkıcı verimliliğini ve mevcut otoritelerin elinde korkunç bir şekilde yoğunlaşan yok etme araçlarını, ideolojik ve doktrinsel şartlandırma araçlarını öngöremez. Marcuse, daha sonra geri adım atarak, bu Marksist devrim anlayışının geçerliliğinin, proletaryanın ulusal kurtuluş hareketlerine halk desteği sağladığı Üçüncü Dünya’nın gelişmiş tarım bölgelerinde kesin olarak kaldığını belirtir. O, bu cepheleri veya genel olarak Üçüncü Dünya devrimlerini, kapitalist sistemin kendi içindeki çelişkilerin bir ifadesi olarak görür. Bu nedenle, ilgili devrimler, sistem içindeki muhalefet ve inkâr güçleriyle uyumlu olmalıdır. Kapitalist toplumdaki iç çelişkiler yoğunlaşacaktır: toplumsal zenginliğin sürekli büyümesiyle müsrif ve yıkıcı kullanımı arasındaki çelişki; özgürlük potansiyeli ile baskı denilen gerçeklik arasındaki çelişki; yabancılaşmış emeğin ortadan kaldırılması ile kapitalistlerin onu güçlendirme ihtiyacı arasındaki çelişki. Bu çelişkiler, toplumsal emeğin kademeli olarak sona ermesine yol açacaktır.

Fransa’da yaşanan Mayıs ve Haziran olayları, mevcut toplumdaki bu gerilimlerin uyum ve bütünleşmenin etkisini ne ölçüde zayıflatabileceğini ve işçi sınıfı grupları ile militan aydınlar arasında bir ittifakı nasıl teşvik edebileceğini göstermiştir.

Devrim, sistemin sürekli artan bolluğundaki krizidir. Bu krizden devrimci değişimin tarihsel faktörü ortaya çıkacaktır. Bu, diğer geleneksel hiçbir faktöre benzemeyecektir. Onu ayıran şey, mevcut düzenin kesin ve özgün bir şekilde reddedilmesi ve bağımsız ihtiyaç ve çıkarların etkisinden arınmış olmasıdır. Bu şekilde, egemen olanlardan temelde farklı insani değerleri ifade eder. Tahakkümün sürekliliğiyle kesin bir kopuş ve ayrışma yaşanır. Sadece üretici güçlerin rasyonel bir gelişimi değil, yeni bir tarz ve yeni bir yaşam biçimi olarak sosyalizmin niteliksel farklılığı açığa çıkar.

Bu, sadece yoksulluğu ve zorlukları ortadan kaldırmak değil, varoluş mücadelesini sona erdirmek için, ilerleme sürecinde girilen yeni bir yoldur. Bu, toplumsal ve doğal çevrenin barışçıl, sakin ve güzel bir evren olarak yeniden inşasıdır. Bu, değerlerin tamamen yeniden değerlendirilmesi, ihtiyaçların ve hedeflerin dönüşümüdür. Bu, devrim anlayışında başka bir değişikliği de beraberinde getirir: üretimde kullanılan teknik aygıtın sürekliliğinde kopuş yaşanır, zira bu süreklilik, kapitalizm ve sosyalizm arasında kader tayin edici bir bağ işlevi görmektedir. İlgili aygıt, yapısı ve kapsamı itibarıyla, bir kontrol ve tahakküm aracı haline gelmiştir. Ancak bu bağı koparmak, teknik ilerlemeyi terk etmek anlamına gelmez. Bilâkis, bu aygıtı özgür insanların ihtiyaçlarına ve özgür hallerine uygun olarak yeniden inşa etmek anlamına gelir. Bu özgürlük, küçük bir tabana dayalı, merkezi olmayan bir zihinsel kontrol sistemini gerektirir.

Küçük bir tabandır, çünkü artık sömürü, saldırgan genişleme ve rekabetin ihtiyaçlarıyla şişirilmiş değildir, dayanışma ve işbirliğine dayanmaktadır. Bu cihette, muhalefet ve devrim güçlerinin aydınlardan, bilhassa öğrencilerden ve işçi sınıfı içindeki politik açıdan aktif gruplardan, ayrıca getto ve gecekondu sakinlerinden, siyahilerden ve işsizlerden oluşması doğaldır. Bu güçler:

1. “Doğrudan üreticiler” de dâhil olmak üzere, çoğunluğa karşıdır.

2. Ne devrimci bir durumda ne de devrim öncesi bir durumda olan verimli, başarılı ve müreffeh bir topluma karşıdır. Muhalefetin görevi, tam olarak hazırlık niteliğindedir. Bu görev, teori yoluyla aydınlanmayla tanımlıdır.

Pratik içinde, kapitalizmin kapsamlı inşasına karşı mücadele için, kadrolar ve hücreler geliştirilir.

Marcuse’nin devrime dair yeni anlayışı, yolu yordamı bu şekildedir. Marcuse’nin de itiraf ettiği biçimiyle, Marksist devrim anlayışından kopuk bir anlayış geliştirmiştir. Bu anlayışın içerdiği teorik unsurları şu şekilde özetleyebiliriz:

1. Devrim, genel manada mevcut teknolojik sistemi tümüyle reddeder.

2. Devrim, bireylerin toplumsal ve psikolojik yapısında tümüyle yeni bir uygarlık inşa eder.

3. Geleneksel devrimci sınıflara (işçi sınıfı) değil, Üçüncü Dünya’daki devrimci hareketlerle dayanışma içinde olan marjinal gruplara sırtını yaslar.

Ancak, bu unsurların her birinin gerçek doğasını ortaya çıkarmak için daha fazla eleştirel analize ihtiyacı vardır. Bu nedenle, Marcuse’nin diğer kitaplarında, özellikle Kurtuluşa Doğru adlı kitabında yazdıklarından faydalanabiliriz.

1. Büyük Reddiye

Büyük Reddiye veya topyekûn reddetme, Marcuse’nin felsefesinin temel sloganı ve özgürleştirici çağrısının başlangıç noktasıdır. Bu, ister sosyalist ister kapitalist toplumda olsun, mevcut teknolojik rasyonelliğin topyekûn reddedilmesini ifade eder. İster üretim alanında ister kültürel alanda olsun, “kültürden sanatsal onurun alınması Marcuse’nin savunduğu gibi, ne kadar kaotik, kaba ve gülünç olursa olsun politik gücün temel bir unsurudur.”

Yeni olan: bu geçiş aşamasında yıkıcı güçler. Bu nedenle, mutlak bir kopuş, var olan her şeyin tamamen reddedilmesi çağrısıdır. Marcuse, müjdelediği yeni biçimlere dair somut bir vizyon sunmaz. Ona göre, mutlak reddetme ve inkâr, yeni antitezi yaratmanın bir aracıdır. Şüphesiz ki, kapitalist sistem reddedilmelidir. Bu, özgürleşme ve ilerleme için tarihsel bir zorunluluktur. Ancak reddiye, yıkım ve kopuş anlamına gelmez; mutlak reddetmeyi ifade etmez. Çünkü kapitalist sistemin kendi içinde, özgürleşme ve ilerleme adına geliştirilebilecek ve sürdürülebilecek yönler vardır. Reddetme, sistemi bir kontrol, sömürü, yabancılaşmış emek, israf ve saldırganlık biçimi olarak reddetmektir, ancak insanlığın bu sisteme ve onun bilimsel, ekonomik, kültürel ve örgütsel kazanımları ve zaferleri açısından elde ettiği kazanımları kaybetmeden.

Devrim, mutlak ve topyekûn bir reddetme değil, insan gelişiminin yaratıcı bir devamıdır. Geri kalmışlığın reddi ve inkârı, ilerlemeye ulaşmak için onu aşmak ve geride kalmış yapının içindeki tüm umut vadeden enerjilerin bilinçli bir şekilde geliştirilmesidir. Örneğin, kapitalist sistemdeki işçi sınıfı, sistemin sahte demokrasisine rağmen, kendisi için birçok kazanım elde etmeyi başarmıştır. İşçi sınıfının, bu kazanımlar kapitalist sistemin sınırlarıyla sınırlı olsa bile, kazanımlarından, çalışma alanlarından ve özgürlüklerinden vazgeçmesi devrimci değildir. Aksine, doğal mücadelelerle bağlantılı bilinçli bir mücadele yoluyla (mutlak reddetme yoluyla değil), bilincini geliştirmeli, kazanımlarını artırmalı, bağımsız ekonomik ve siyasi örgütlenmesini güçlendirmeli ve toplumsal yapıda devrimci bir değişim sağlamak ve yeni sosyalist toplumu kurmak için toplumsal ittifaklarını derinleştirmelidir.

Kapitalist toplumda çeşitli düzeylerde bilimsel, teknolojik ve kültürel ilerleme kaydedilmiştir; bu ilerleme, tarihsel bir insanlık mirasının uzantısıdır. Bu ilerlemeyi reddetmek ve bu mirası inkar etmek devrimci değildir; aksine, en iyi yönlerini korumak, geliştirmek ve onları hizmet etmeye yönlendirmeye çalışmak devrimcidir.

Kurtuluş ve İlerleme

Marcuse’nin Büyük Reddiye anlayışı, insanlığın kazanımlarının yıkımından ve insanlığın tarihsel yürüyüşünden kopuştan başka bir şey değildir. Bu nedenle Marcuse, felsefesindeki kurtuluş ve devrim güçlerini “yıkıcı güçler” olarak adlandırır. Gerçekten de, sabotaj eylemleri, isyan ve itaatsizlik eylemleri devrimci eylemin bazı ön veya kısmi yönleri olabilir, ancak özellikle nispeten istikrarlı toplumsal sistemler içinde, genel planını ve kapsamlı stratejisini oluşturmazlar.

Marcuse’nin bahsettiği Büyük Reddiye, devrimin gücüne olan inançtan değil, devrime ilişkin umutsuzluktan; devrimi gerçekleştirmek için araç olarak tanımladığı marjinal güçlerin zayıf doğasından kaynaklanır. Gerçekte, bu Büyük Reddiye, metodolojisinde kapitalist sistemin pratik ve uygulamalı bir reddi değil, daha ziyade örgütlü toplumsal mücadeleden, toplumun dokusu içindeki sınıf çatışmasından vazgeçme biçimidir. Gerçeklikle bir kopuş, toplumsal süreçle bir kopma, çoğunluktan ve mevcut yapılardan bir izolasyondur. Aslında bu, ilgili yapıların nesnel yapısal değişimine ve yeni bir toplumsal düzenin kurulmasına katılma konusunda kifayetsiz olmanın bir sonucudur. Bu reddediş, gerçekte, sistemi değiştirmek veya devrimcileştirmek yerine mevcut sistemi desteklemeye yol açar.

Marcuse, Büyük Reddiye anlayışının odağına kapitalist sistemi koysa da genel teorisi çerçevesinde, daha önce belirttiğimiz gibi, iki sistem arasındaki temel farkı yüzeysel ve biçimsel olarak kabul etmesine rağmen, mevcut sosyalist sistem için de “Büyük Reddiye” anlayışını savunmaktadır. Onun Büyük Reddiye anlayışı, her iki sistemde de somutlaşan genel olarak teknolojik rasyonelliğin reddidir. Dolayısıyla, uygulamadaki eksikliklerine ilişkin herhangi bir çekince veya eleştiriyle gerekçelendirilemeyen, insana ait devrimci başarıların mutlak bir reddidir.

Marcuse’nin çağımızın en büyük olgusu olan, kapitalizmin temel karşıtını oluşturan sosyalist sistemi reddetmesi, onu bu devrimci başarıları destekleyen, onları geliştirmeye, ilerletmeye, nihayetinde zafere ulaştırmaya çalışan yapıcı eleştiri alanından uzaklaştırır. Bunun yerine, Marcuse’yi, kapitalizmi benzer şekilde reddederek, bu düşmanlığı ne kadar maskelese de, açık bir düşmanlık konumuna iter.

Marcuse için bu mutlak reddediş, devrimci bir eylem çağrısı değil, özünde onu terk etme çağrısıdır. Kapitalist toplumdaki yoksulluğu, sefaleti, sömürüyü ve baskıyı reddetmek değil, Marcuse’nin içinde var olduğunu iddia ettiği bolluğu reddetmektir. Bilimsel ve teknolojik başarılarını reddetmektir. Aynı zamanda, eksikliklerini ne kadar kabul edersek edelim, küresel sosyalist devrimin başarılarını reddetmektir. En azından objektif olarak, devrimin kendisini reddetmektir, hatta devrim adına ona karşı bir düşmanlık eylemidir. Böylece, aşırı Hegelci yaklaşımıyla Marcuse, Prusya devleti konusunda Hegel’in savunduğu aynı pozisyona ulaşır. Hegel’in bu devlete desteği, nesnel olarak Marcuse’nin çağdaş teknolojik devleti reddetmesiyle aynıdır. Aynı soyut madalyonun iki zıt yüzüdür. Mutlak soyut kabul, tıpkı mutlak soyut reddetme gibi, devrimci vizyondan sapmadır.

Ancak Marcuse’nin mutlak soyut reddiyesi, kurmaya çalıştığı yeni dünyaya, üzerinde düşünmeye değer olan dünyaya dair bir bakış açısı sunar.

2. Estetik ve Erotik Bir Devrim İçin

Bu büyük reddiyede amaç, insanlığı baskın teknolojik rasyonellikten, bağımsızlık, baskı ve kanlı çatışma toplumundan kurtarmak ve barışçıl, sakin ve güzel bir dünya kurmaktır. Bu dünyada Eros, Logos’un istibdatından kurtulur, algı, bilgi, dil ve estetik duyarlılık açısından tamamen yeni bir insan inşa edilir. Yeni bir dünya, güzellikler dünyası, toplumsal yapıda olduğu kadar iç yapıda da radikal bir dönüşüme yol açan, toplumsal olarak üretken bir güçtür.

Kitleler çağının sonunu ve özgür bireylerin yükselişini; rasyonel egemenliğin sonunu ve hayal gücünün gelişmesini işaret eder. Bu dünyada insanlık, üreme, tek eşlilik ve yerelleşmiş cinsellikten kurtulur, erotik yoğunluğunu yeniden kazanır ve bedeninde tam bir uyum sağlar. Hayatı amaçsızca amaçlı, kanunsuzca yasal hale gelir; saf özgürlük ve saf mutluluk, sadece özgür oyun ve çiçekler olur. Belki de Marcuse, kitaplarının bazı bölümlerinde aklı tamamen reddetmediğini, yeni bir rasyonellik çağrısında bulunduğunu iddia eder. Ya da başka zamanlarda, Perroux’ya verdiği cevapta, Eros’un akla hizmet etmesi yerine, aklı Eros’un hizmetine sunduğunu iddia eder. 

Gerçekte, Marcuse, aklın en üstün değer olmadığı hümanist bir vizyon tasavvur eder. İnsanlığın önceki yaşamının bilişsel, dilsel, estetik ve biyolojik, tüm yapılarından kurtulup “yeni bir duyarlılık” ve “yeni bir tarihsel benlik” elde ettiği hümanist bir vizyon. Gerçekten de, Marcuse’nin bu yeni duyarlılığın ve bu yeni benliğin özelliklerine olan ilgisi, yeni sosyotarihsel gerçekliğin özelliklerine olan ilgisinden daha büyüktür. Mevcut toplumsal gerçekliği “derinlemesine” reddeder. Bu reddedişten, estetik ve erotik bir doğaya sahip, huzurlu ve sakin bir dünyada yeni benlikler ve duyarlılıklar ortaya çıkar.

Şüphesiz ki, insanlığın barış, zevk, güzellik ve özgürlük dolu bir yaşam elde etmesi güzel bir ütopyadır. Bu, insanlığın çok değer verdiği bir hedeftir. Ancak, bu, insan doğasını neredeyse tek bir boyuta, estetik ve erotik boyuta hapseden tamamen idealist bir imgedir. Marcuse’ye, Perroux’nun ona verdiği cevabı vermiyoruz, “İnsan dünyası, asla o kadar mutlak barış ve huzur dolu bir alan olmayacak” demiyoruz. İnsan hayatı, tüm politik ve sınıfi çatışmalar ortadan kalktıktan, küresel ve toplumsal barış sağlandıktan sonra bile, her zaman gerilimlerle ve verimli çelişkilerle dolu kalacaktır. Tüm bedeni kapsayan kapsamlı bir cinsel duyarlılık çağrısının bir tür “beden sevgisi” ve pedofiliye doğru bir eğilim olup olmadığını sormayacağız.

Bunun yerine, insan özgürleşmesinin ve insan devriminin amacının Logos’un Eros’a veya Eros’un Logos’a karşı zaferi olmadığını, estetik açıdan hoş, erotik bir benliğin peşinde koşmak veya toplumsal veya ahlaki bağlarla bağlı olmayan izole bireysel adalar kurmak olmadığını belirteceğiz. Bu, tam potansiyeli ve yetenekleri, gelişimlerine hizmet etmek, mutluluklarını, özgürlüklerini ve ortak insanlıklarını derinleştirmek için onlara rehberlik eden bir toplumdan izole bir şekilde değil, insan bireyinin tam olarak ortaya çıkmasıdır. İşin kendisi ortadan kalkmayacak, ancak zorlukları ve yabancılaşması ortadan kalkacaktır. Toplumun bilimsel örgütlenmesi ortadan kalkmayacak, ancak sömürü ve merkezileşmiş, baskıcı gücü ortadan kalkacaktır. Bolluk sağlanacak, barış hâkim olacak, özgürlük ve mutluluk bollaşacaktır. İnsanlığın yaşam ve doğa üzerindeki daha büyük kontrol, daha büyük özgürlük ve mutluluk için mücadelesi ve gerilimleri sona ermeyecektir. İnsanlık tarihsel ve kültürel mirasından kopmayacak, aksine, en iyi yönlerinin yaratıcı bir devamı olacaktır. Son olarak, insan, toplumsal yaşamının nesnel yasaları Marcuse’nin iddia ettiği gibi ortadan kalkmayacak, ancak bireysel insanın tam gelişimi için bunlar üzerinde tam kontrol sağlanacaktır.

Marcuse’nin dünyası, gerçekten özgürleşmiş, gerçekten mutlu bir insanın dünyası değil, daha ziyade tek boyutlu bir insanın dünyası, hatta kaos ve kayıp dünyasıdır.

Bu, baskıcı ve çirkin bir toplumda yoksun bırakılmış küçük burjuvazinin uyanıkken gördüğü bir rüyadır.

Ancak bu özgürleşmiş yarının dünyasına dair ütopik vizyon ne kadar ütopik olursa olsun, Marcuse, devrimci programını ve onu gerçekleştirmek için mücadele eden güçlerin doğasını sorgulama işine geri döner.

Devrimin Güçleri ve Programı

Gördüğümüz gibi, Marcuse, genel olarak işçi sınıfını devrimci bir güç olarak görmez. Gerçekten de, özellikle Amerikan işçi sınıfına odaklanır, bazen Avrupa işçi sınıfını dışlar, hâlâ devrimci potansiyelini koruduğunu belirtir. Bununla birlikte, çağdaş teknolojik toplum anlayışı, yargısını Avrupa işçi sınıfına da genelleştirmesine yol açar. Öyleyse, devrimin temel gücünü işçi sınıfından başka kim oluşturur? Daha önce gördüğümüz gibi, bunlar toplumdaki marjinalleştirilmiş güçlerdir: getto ve gecekondu sakinleri, siyahiler, dışlanmışlar, işçi sınıfı, nihayetinde gençler ve öğrenciler, işçi sınıfı içindeki bazı aktif gruplar.

Tek Boyutlu İnsan adlı kitabında bu güçlerin hepsini devrimci olarak değerlendirmemişti, çünkü gençlik ve öğrenci hareketleri henüz onun teorik hesaplamalarına girmemişti. Belki de bu konuda kendi teorik analiziyle tutarlıydı.

Devrimci güçler, toplumsal düzenin çerçevesinin dışında kalan toplumsal güçlerdir. Diğer tüm toplumsal güçler bu düzene emilir ve entegre edilir; bu nedenle, ona karşı devrim umudu, dışındaki güçlerden başka bir yerden gelmez: marjinalleştirilmişler, işsizler, renkli insanlar, getto ve gecekondu sakinleri (umutsuzlar), sistemin ne emdiği ne de üretim ve tüketim süreçlerine entegre ettiği kişiler. Bunlar, Marcuse’nin dediği gibi, oyunun kurallarını çiğneyen ilkel güçlerdir. Ancak gençlik ve öğrenci hareketi ortaya çıkar çıkmaz, Marcuse, neyin içinde olduğunu açıklığa kavuşturmadan, gençleri ve öğrencileri devrimci güçler listesine ekledi.

Bu hareket, kapitalist toplum, özellikle de gençler ve öğrenciler hakkındaki teorik analizine ve toplumsal sürece katılan tüm toplumsal güçleri bütünleştirme ve birleştirme iddiasına ters düşmektedir. Bu, daha önce ele aldığımız için şu anki konumuz değil. Önemli olan, ona göre devrimci güçlerin toplumsal olarak heterojen olduğunu açıklığa kavuşturmaktır. Tek bir sınıf temeliyle değil, onun deyimiyle, derin bir reddediş ve köklü bir muhalefetle birleşmişlerdir. Onun sözleriyle, “geleneksel bir sınıf temeli üzerine şekillenmemişlerdir ve eş zamanlı bir politik, içgüdüsel ve ahlaki isyan olarak ortaya çıkarlar.”

Alman gençlik hareketinin lideri ve Marcuse’nin felsefesinin savunucularından Dutschke’nin dediği gibi, bir sınıfın temsilcisi olarak değil, türün yok oluşunu tehdit eden bir sisteme karşı kapsamlı bir şekilde karşı çıkılmalıdır. Sınıf özgüllüğünün bu eksikliğine rağmen, Marcuse’nin devrimci olarak tanımladığı güçlerin çoğunun burjuvazinin alt tabakalarından ve işçi sınıfının alt sınıflarından geldiğini gözlemliyoruz. Toplumsal çoğunluğu temsil etmiyorlar, ancak özümsenmiş ve absorbe edilmiş çoğunluğa karşı isyan etmek zorundalar. Gerçekte devrimci güçler değiller, daha ziyade devrime zemin hazırlayan güçlerdir.

Marcuse’nin gençlik ve öğrenci hareketi üzerine yorumunda söylediği gibi, görevleri yanlış bilinçte bir gedik açmaktır. Bu gedik, belirli bir yerde referans noktası olarak kullanılır, ancak dünyayı dönüştürme olasılığı, bu yerlerin ne kadar küçük olursa olsun çoğalmasına bağlıdır. Eğer Marksizmde devrim, sömürülen işçi çoğunluğunun sömürücü mülk sahibi azınlığa karşı devrimi ise, Marcuse için devrim azınlığın devrimidir.

Sınıf aidiyetlerinden bağımsız olarak, hepsi de ister mülk sahibi ister mülk sahibi olmayan, ister sömüren ister sömürücü olsun, nüfusun ezici çoğunluğuna karşıdır. Bu nedenle, Lucien Goldmann, Marcuse’nin, istemeden de olsa, devrimin “eğitimsel bir elit” veya eğitimsel bir diktatörlük aracılığıyla gerçekleştirildiğini kabul ettiğini söylemekte haklıdır. Bu görüş, Platon’dan Rousseau’ya kadar birçok isim tarafından benimsenmiştir.

Goldmann, bunun tek dürüst cevap olduğunu, ancak artık geçersiz olduğunu savunur, “çünkü herkese insani bir varoluş sağlamanın yeni yollarına dair bilgi artık ayrıcalıklı bir elitin tekelinde değildir. Tüm gerçekler kolayca erişilebilir ve insan bilinci bunlara sorgusuz sualsiz ulaşabilir.” Ancak Goldmann’ın gözlemlediği gibi, Marcuse, örtük olarak bir diktatörlüğü veya eğitimsel bir eliti savunur ve gerçeklerin farkındalığının, toplumdaki baskıcı güçler tarafından tam asimilasyon ve bütünleşme dayatılması yoluyla bastırıldığını söyler. Bu nedenle, geriye yalnızca bu asimilasyon ve bütünleşmeden kurtulabilecek ve gerçeklerin farkındalığına ulaşabilecek filozofların bir diktatörlüğü kalmıştır. Devrimci değişimi gerçekleştiren veya en azından isyan ve reddiyeleriyle ona zemin hazırlayan bilinçli bir azınlıktır. Bu, dolayısıyla, eğitim diktatörlüğü teorisine bir geri dönüş anlamına gelir.

Marcuse, bu marjinal güçleri, gençleri ve öğrencileri devrimci veya öncü güçler olarak tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda bunların örgütlenmemiş güçler olduğunu, özellikle Leninist parti örgütlenmesini reddetmeleri gerektiğini vurgular. Bunlar, “oyunun kurallarını çiğneyen ilkel bir güçtür” ve mücadele etmemelidirler.

Burjuva sistemi gibi bir örgütlenme biçimine karşı başka bir örgütlenme biçimiyle değil, bir örgütlenme biçimine karşı başka bir örgütlenme biçimiyle mücadele etmeliyiz. Marcuse’nin savunduğu diğer örgütlenme modeli ise şiddet, saf şiddet ve reddetme, saf reddiyedir. Bunlar, (esas olarak orta sınıfların eğitimli gençleri ve yoksul mahalle sakinlerinden oluşan) aktif azınlıklarca gerçekleştirilen ayaklanmalardır. Kurtuluş böylece, herhangi bir strateji veya politik örgütlenmeden bağımsız olarak, biyolojik bir zorunluluk haline gelir. Bu ayaklanmalar, önemli bir kendiliğindenlik, hatta anarşi unsuru içerir.

Marcuse, Ütopyanın Sonu adlı kitabında baskıcı devlet aygıtını devirmenin ve ezenleri ezmenin gerekliliğini savunsa da, bunun örgütlenme aracı olmadan nasıl başarılabileceğini belirtmez.

Öte yandan Marcuse, kendisini kapitalist toplumlardaki bu marjinal gruplarla, öğrenciler ve gençlerle ve onların örgütlenmemiş ayaklanmalarıyla sınırlamaz. Üçüncü Dünya’nın ulusal kurtuluş cephelerini de bu toplumlardaki devrimci güçler arasına dâhil eder. Ona göre, şu anda devrimci mücadele içinde olan yalnızca ulusal kurtuluş cepheleridir. Hatta öğrenci ayaklanmasının bir devrim değil, dünyayı değiştiren bir faktör olduğunu, “bir gün devrimci bir güce dönüşeceğini" iddia edecek kadar ileri gider. Dahası, “öğrenciler, devrimci bir güç veya öncü birlik değildir” der. Dolayısıyla, öğrenci muhalefeti, Üçüncü Dünya’yı ve devrimci pratiğini kendi kitle tabanı haline getirmeyi başarmalıdır.

Dikkat çekici olan, Ütopyanın Sonu adlı kitabında yer alan bu sözlerinde, bu kitaptan önce yayımlanan Kurtuluşa Doğru adlı kitabında yer alan görüşlerinden bir sapma göstermesidir. Gerçekten de Marcuse, Üçüncü Dünya’daki kurtuluş hareketlerinin bu devrimci değerini nispeten geç bir dönemde fark etmiştir.

Ancak Perrault’nun gözlemlediği gibi, Marcuse’nin Üçüncü Dünya ve devrim anlayışı belirsiz bir slogandan ibarettir. Üçüncü Dünya, doğası, ekonomik ve toplumsal gelişme düzeyi ve güç ilişkileri bakımından farklılık gösteren ülkeleri kapsar. Marcuse, mutlakiyetçi ve soyut yaklaşımını izleyerek, Üçüncü Dünya’yı ayrım gözetmeyen homojen, her şeyi kapsayan bir kitle olarak ele alır, onu dünyadaki tek devrimci hareket ve gelişmiş sanayi ülkelerindeki reddetme ve isyan hareketinin devrimci temeli haline getirir. Her iki hareketin de başarısı için gerekli olan dayanışma ağını kurar. Aynı zamanda, hem sosyalist hem de kapitalist gelişmiş sanayi ülkelerinde elde edilen teknolojik modeli izleyerek, Üçüncü Dünya ülkelerinde gelişmeye karşı uyarıda bulunur. O, Üçüncü Dünya ülkelerinin, her iki sistemin de bürokratik teknolojisinden uzak, farklı ve yeni bir yol geliştirmelerinin gerekliliğini görüyor. Burada, aslında Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinden bahsediyorum.

Peki, Marcuse ile birlikte kendimize şu soruyu soruyoruz: Bu nasıl başarılabilir? Üçüncü Dünya ülkeleri, hem sosyalist hem de kapitalist sistemlerin bürokratik teknolojisinden arınmış, benzersiz bir yolda nasıl gelişebilir? Marcuse’nin cevabı, son derece karamsar ve katı.

Üçüncü Dünya ülkelerinde, maddi ve teorik sömürüyü ortadan kaldırarak gerçekleşecek devrimin, yeni bir tür gelişme için koşullar yaratması gerektiğini ve bu devrimin ancak büyük bir zorlukla kendiliğinden bir olay olarak düşünülebileceğini söylüyor. Daha sonra, ülkenin doğasıyla uyumlu hiçbir ilerleme biçiminin bu süreç dışında var olamayacağını ekliyor.

"Bugün, dilediğiniz şekilde, dünyayı şekillendiren iki büyük sanayi bloğunun politikalarında bir değişiklik olsa ki bu değişiklikten kastım, her türlü neokolonyalizmin terk edilmesidir, şu anda böyle bir değişikliği öngörmemize imkân sağlayacak hiçbir umut ışığı yok."

Bu ne anlama geliyor, Bay Marcuse? Basitçe şu anlama geliyor: Üçüncü Dünya ülkelerinde ilerleme umudu yok, hatta hiç ilerleme umudu yok, çünkü bu ilerleme sosyalist ve kapitalist blokların politikalarına bağlı, ancak bu politikalar çeşitli biçimleriyle neokolonyalizmle karakterize ediliyor. Şu anda bu politikaları değiştirme umudu yok.

Eğer Marcuse, Üçüncü Dünya ülkelerindeki devrimci hareketi gelişmiş sanayi ülkelerindeki muhalefet hareketinin temeli olarak gösterdiyse, bu, muhalefet hareketinde de umut olmadığı anlamına gelir. Aslında, genel olarak devrim için umut yok. Bu bir çıkmaz sokak. Açmaz.

Dolayısıyla, Marksist devrim kavramının yeniden ele alınması, bu kavramın bir modifikasyonu, gelişimi veya yaratıcı yenilenmesi değil, devrimin kendisinin yeniden ele alınmasıydı. Marcuse’ye göre kapitalizm, sosyalist sistemleri yalnızca her ikisinde de baskıcı bürokratik teknolojik örgütlenmenin hâkimiyeti açısından kapitalizmle eşitlemekle kalmaz, aynı zamanda çağdaş dünyadaki tarihsel rollerini de eşitleyerek, her ikisini de farklı kılıklarda olsa da neokolonyalizm biçimleri haline getirir. Böylece, onları ekonomik ve toplumsal örgütlenmelerinde tanımlamaktan, küresel ölçekte ekonomik ve toplumsal işlevlerinde eşitlemeye geçmiştir. Peki, iki sistem arasında gördüğü temel fark nerede? Bunu yaparken, sosyalist sistemin devrimci rolüne şüphe düşürmektedir.

Yazar, Sovyetler Birliği’nin öncülüğünde yürütülen, emperyalizme ve onun küresel ölçekteki sömürü ve saldırganlığına karşı küresel mücadeleyi sorguluyor. Ayrıca, genel olarak sosyalist sistemin, özellikle Sovyetler Birliği’nin ulusal kurtuluş hareketlerine, politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel açıdan sunduğu devrimci desteğin derinliğini de sorguluyor.

Bunu yaparken, dünya çapındaki sosyalist, kurtuluşçu ve demokratik güçler arasındaki uluslararası dayanışma stratejisini baltalıyor. Devrim üzerine yazdığı makalesinde iddia ettiği gibi, Marksist mücadelenin enternasyonalizmi, yalnızca işçi sınıfları arasındaki bir enternasyonalizm değil, sömürgeciliğe, kapitalizme ve saldırganlığa karşı çıkan tüm ulusal ve toplumsal güçler arasındaki bir mücadelenin enternasyonalizmidir.

Bu makalesinde iddia ettiği üzere, ulusal kurtuluş hareketleri artık dünya devriminin ana gücü veya tek devrimci güç değil, aynı zamanda küresel kapitalizme karşı günümüz dünyasındaki temel çelişkiyi de temsil etmiyor. Bunun yerine, küresel kapitalizme karşı temel çelişkiyi temsil eden dünya sosyalist devriminin güçleriyle birleşmişlerdir. Ulusal kurtuluş hareketleri, artık sadece sosyalist güçlerin yedek müttefiki olmaktan çıkmış, küresel sosyalist devrimci cephelerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Ulusal kurtuluş hareketleri, günümüz dünyasında, sosyalizme doğru toplumsal ilerlemeyle zorunlu olarak bağlantılıdır, çünkü Lenin’in öngördüğü gibi, ulusal bağımsızlık mücadeleleri özünde küresel kapitalizme karşı bir mücadele haline gelmiştir.

Marcuse’nin Marksist devrim anlayışını yeniden inceleme çabasının nesnel sonucu, günümüz dünyasında devrimci güçler arasındaki uluslararası dayanışmanın ortadan kalkmasıdır. Bu dayanışma, onların zaferinin tek kesin garantisidir. Dahası, “Devrim Anlayışını Yeniden Gözden Geçirmek” adlı makalesinde kapitalist sistem içindeki devrim unsurlarına odaklanmış olsa da, sosyalist sisteme karşı devrimi de dâhil etmiştir, çünkü bu, her ikisinde de aynı olan genel olarak baskıcı teknolojik sisteme karşı bir devrimdir. Kurtuluşa Doğru adlı eserinde, hareket hakkındaki yorumunda da aynı şeyi dile getirmektedir.

68 Fransa’sında Gençler ve Öğrenciler

“Yeni duyarlılık, sosyalistler ve kapitalistler arasındaki sınırları aşan politik bir güç haline geldi.”

Marcuse, Marksist devrim anlayışını yeniden değerlendirmeye mi tabi tutuyor kendince bir bir seçimde mi bulunuyor? Daha önce de belirttiğim gibi, aslında devrimi yeniden değerlendirmeye tabi tutarak onu engellemeye çalışıyor. Bu gerçeği anlamak için Marcuse’nin öngördüğü devrim haritasını inceleyelim.

Gelişmiş sanayi ülkelerindeki kapitalist sistem, nüfusunun büyük çoğunluğunu içine alan ve teknolojik rasyonelliğiyle ve bolluk, medya ve hakim ideolojik koşullandırma yoluyla dayattığı ihtiyaçlarını karşılayarak onları kontrol eden, tutarlı ve istikrarlı bir sistemdir.

Genel olarak sosyalist sistem, bilhassa Sovyet sistemi, kapitalist sistemde de hâkim olan aynı baskıcı teknolojik rasyonelliğe sahiptir. Barışçıl bir arada yaşama kisvesi altında, insan özgürlüğü ve mutluluğu pahasına kapitalist ülkelerde ilerlemeyi hedefler.

Sosyalist ve kapitalist sistemler, günümüz dünyasına kendi iradelerini dayatmaya çalışan yeni sömürgeciliğin farklı biçimleridir.

Genel olarak kapitalist ülkelerde, bilhassa Amerika’da işçi sınıfı, egemen kapitalist sisteme entegre olmuş, onun tarafından özümsenmiştir. Bu nedenle, işçi sınıfı artık devrimci bir sınıf değil, karşı-devrimci bir sınıftır.

Genel olarak sosyalist ülkelerde, bilhassa Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfı, baskıcı bürokrasinin kontrolünü sürdürmek ve korumak için dayattığı fikir ve değerler nedeniyle, egemen toplumsal sisteme katılmamakta ve onu doğru sosyalist yönde değiştirmede olumlu bir rol oynamamaktadır.

Dışlanmışlar, siyahiler, işsizler, getto ve gecekondu sakinleri, öğrenciler, gençler ve politik açıdan aktif işçi sınıfı gruplarının yanı sıra, gelişmiş sanayi toplumlarında da reddetme güçleri mevcuttur. Ancak bunlar, devrimci güçler değil, devrimin öncülleridir. Devrimci yolları belirli bir stratejiye veya örgütlenmeye tabi olmamalıdır.

Gelişmiş sanayi ülkelerinde mevcut düzeni redde tabi tutan güçlerin devrimci temeli, Üçüncü Dünya ülkelerindeki devrimci hareketlerdir.

Ancak, Üçüncü Dünya ülkelerindeki bu devrimci hareketlerin başarısı, iki büyük bloğun onlara karşı tutumuna bağlıdır. Bu tutum, şu anda hiçbir umut sunmamaktadır, çünkü her iki blok da farklı neokolonyalizm biçimleri uygulamaktadır.

Bu, Marcuse’nin bakış açısından çağdaş dünyanın devrimci haritasıdır; büyük bir reddetme çağrısı ve yeni, estetik açıdan hoş ve erotik bir dünyanın ütopik hayali dışında hiçbir ışık parıltısı olmayan kapkara bir haritadır.

Bu nedenle, Marcuse’nin Biroix'ya verdiği cevapta, “Umarım, farklı konumlardan ve farklı silahlarla donanmış olarak canavarla savaşmaya devam ederiz” derken ben, Marcuse’nin bizi hangi canavarla savaşmaya çağırdığını ciddi olarak merak ediyorum. Sömürgecilik, sömürü, geri kalmışlık, yoksulluk, savaş ve saldırganlıktan mı yoksa kurtuluş, ilerleme, sosyalizm ve barış için devrimci uluslararası dayanışmadan mı yana duruyor?

Belki de Marcuse’nin felsefesi hakkındaki yargımda çok sert davrandım, affedin. Ama bu felsefi unsurların en nihayetinde hem yerel hem de küresel düzeyde sınıf mücadelesini gizlemekten gayrı bir anlama sahip olmadığını görüyorum.

Sosyalist ve kapitalist sistemleri eşdeğer gören, denkleştiren Marcuse, çağımızdaki çatışmanın özünü gizliyor, dünyadaki kurtuluş, sosyalizm ve barış güçleri arasındaki uluslararası dayanışmanın birliğini sorguluyor. Gelişmiş sanayi kapitalist ülkelerinde işçi sınıfının devrimci enerjisini ve tarihsel rolünü tartışılır kılıyor. Genelde ulusal kurtuluş devrimlerinin tarihsel ve doğal müttefiki olan küresel sosyalist sistemi, özelde Sovyetler Birliği’ni tartışıyor. İdeolojiyi toplumsal ilerlemenin temeli olarak görmezden geliyor, bu ilerlemenin tek yolunun teknoloji olduğunu düşünüyor, onu gerek sosyalist gerekse kapitalist sistemde, hatta rasyonel doğasında bile, doğası gereği baskıcı olarak gösteriyor. Devrim olasılığını toplumsal süreçteki marjinal veya önemsiz güçlerle sınırlı tutuyor. Örgütlenmenin devrimci değerini önemsizleştiriyor. Devrimci eylemi kendiliğinden ve anarşik isyan eylemlerine indirgiyor. Aklın azaldığı, fantezi ve cinselliğin hâkim olduğu idealize edilmiş bir ütopyanın gerçekleştirilmesini savunuyor, hatta bunun gerçekleşmesinin devrimci bir öncül olarak uygulanmasını istiyor.

Devrimden doğabilecek hedefler, devrimden önce insan ruhuna ve davranışına yön verebilmelidir.

İster yerel ister küresel düzeyde olsun, devrimin nesnel yasalarını belirsizleştirmek ve bu nesnel yasalar üzerinde bilgi veya kontrol sahibi olmadan yalnızca öznel faktörlere öncelik vermek, devrimin sonuçlarını etkiler.

En nihayetinde bunlar, Marcuse’nin felsefesinin genel unsurları değil mi? Daha önce de belirttiğim gibi, Marcuse’nin söylediklerinin bazılarının ayrıntılı ve kısmen doğru olduğunu inkâr etmiyorum. Ancak, felsefesinin genel çıkarımı, bilimsel düşünceden tamamen uzaklaşmak ve insanın yalnızca tek bir boyuta, doğal, biyolojik ve cinsel boyuta sahip olduğu görüşüne ek olarak, düşünsel karışıklığa, hatta mutlak kaosa açık bir çağrıdır.

Tüm bunlar ışığında, Marcuse’nin felsefesiyle ilgili hangi yargıyı kabul etmemiz gerektiğini bilmiyorum. Perrault ile birlikte, bunun kaygılı küçük burjuvazinin felsefesi olduğunu söylemekle yetinmeli miyiz, yoksa özellikle kitaplarından birinin doğrudan Amerika’ya ait düşünsel silah cephaneliğinden geldiğini, hayatının bir dönemini Amerikan istihbaratına hizmet etmeye adadığını hatırlarsak, bunun yanı sıra ilgili felsefenin büyük ölçüde kötü niyet ve önceden planlanmış işbirliği içerdiğini söyleyebilir miyiz?

Marcuse’nin felsefesinde, kendisinin Comte’un pozitivist felsefesinde gördüğü aynı işlevi görmüyor muyuz? Çünkü, dediği gibi, pozitivizm, saf devrimci ilkelerin anarşik güçleriyle mücadele edebilecek tek silahtır ve yalnızca o popüler devrimci teoriyi özümseyebilir. Bu, Marcuse’nin kendi sözleriyle, felsefesinin tam işlevi değil midir?

Her ne olursa olsun, Marcuse’nin felsefesi, çağdaş insan devrimini açmaza sürüklüyor. Kabul edildiği takdirde, her türlü ilerlemenin ve zihnin özgürleşme sürecinin önünde engel haline gelecektir.

Marcuse’nin kitaplarının çoğu Arapçaya çevrildi. Fikirleri gençlerimiz ve aydınlarımız arasında yayılmaya başladı, hatta Marcuse onları benimseyen hayranlar bile buldu. Tam da bu sebeple o hayranlar, Arap devrimimizden bu kadar uzak duruyorlar. Dolayısıyla bu meseleyi üzerinde durulmayı hak ediyor.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynakماركيوزأو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 148-174]

05 Ağustos 2026

, ,

Cinsellik ve Özgürlük

 

İnsanlık tarihi, toplumsal, düşünsel ve cinsel baskının tarihidir.

Marcuse’nin sunduğu şekliyle bu çağ, söz konusu baskının en uç biçimini sunmaktadır. Birey, yalnızca toplumsal konumunu değil, zihninin dokusunu ve içgüdüsel cinsel aktivitesinin sınırlarını da dayatan üretken ve tüketimci bir rasyonellik sistemine dâhil edilir. Bugün yüzleşilen baskı, bireyin bu baskı yoluyla toplumsal, düşünsel ve cinsel özgürlük eksikliğine dair bilinci yitirmesine neden olmak gibi bir tehlikeye yol açmaktadır. Bu açıdan, Marcuse’nin de dediği gibi, sosyalist bir toplumda birey, kapitalist bir toplumdaki bireye denktir.

Kapitalist toplum tüketimci, sosyalist toplumda ise üretimci mantık dayatılmaktadır. Her ikisi de, bireyin kendini gerçekleştirme iradesine ve cinsel tatmin iradesine karşı duran baskıcı teknolojik gücün mantığını ifade etmektedir.

Kapitalist toplumda, görünürdeki açıklığına, hatta dizginsiz doğasına rağmen, seks, mevcut sistemin istikrarını korumak için kullanılan tanımlanmış, yönlendirilmiş ve kontrol edilen bir ticari değer haline gelmiştir.

Sosyalist toplumda cinsellik, hızlandırılmış üretim temposunca emilir ve dayatılan çalışma ahlakının rasyonelliğiyle uyum sağlar, böylece toplumun genel hedeflerine hizmet eder. Dolayısıyla, cinsellik, her iki sistemde de toplumsal uyumun bir aracı haline gelir.

Peki ama kapitalist sistemdeki cinsel baskı, o sistemin doğasıyla tutarlı, mantıklı bir ifadeyse, bu, insan, hatta bireysel özgürleşmeyi temel hedef olarak belirleyen sosyalist sistemdeki Marksist düşüncenin özüyle çelişmez mi?

Marcuse, Marx’ın yazılarının bireyin psikolojik yönünü ihmal etttiği iddiasında bulunur. Ekonomik ve toplumsal özgürleşmeye, genel olarak insan özgürlüğüne ulaşmanın maddi ve nesnel koşullarını tanımlamaya odaklanmış olan bu yazılar, psikolojik özgürleşmeyi ele almamışlardır. Belki de Marx'ın ilk dönemine ait el yazmalarında bu psikolojik özgürleşmenin izlerini bulabiliriz, ancak elimizde “Marksist psikoloji” diye bir şey bulunmamaktadır.

Marcuse, bu psikolojinin Marksizme eklenmesi gerektiği iddiasındadır. Psikoloji ile toplumsal ve politik felsefe arasındaki sınırlar silinmiştir. Psikolojik kategoriler politik kategoriler haline gelmiştir.

Marksizmi zenginleştirmek için yüzünü Freud’a çeviren Marcuse, Marksizmin içinde psikolojik boyutun eksik olduğunu söyler, toplumsal ve zihinsel baskının özelliklerini tanımladıktan sonra içgüdüsel baskının özelliklerini ortaya koyar. Eros ve Uygarlık veya “Aşk ve Uygarlık” adlı kitabının özündeki fikir budur.

Ancak Marcuse, Freud’a da Marx’a yaptığını yaptı. Marcuse’nin felsefesinde Marx’tan sadece teorik masasından çarpıtılmış kırıntılar bulduğumuz gibi, bu felsefede de Freud’dan sadece genel düşüncelerinden bazılarını buluyoruz. Marcuse bunları kendi vizyonuna uyacak şekilde, kendi tarzında yeniden formüle ediyor.

Öncelikle, Freud'un psikanalitik teorisinin temel unsurlarını basit ve özlü bir şekilde sunalım. Freud, kendi zamanında doğa bilimleri alanında uygulanan şeyi, yani psikolojik olguları fizyolojik neden-sonuç ilişkileriyle değil, öncelikle tamamen psikolojik nedensonuç ilişkileriyle açıklamayı, psikoloji alanına uygulamaya çalıştı. Freud, ruhun derinliklerine inerek, hareket ve gelişimin içsel yasalarını ortaya çıkardı. Klinik çalışmalarından (özellikle histeri ve nevroz üzerine yürüttüğü çalışmalardan), yaptığı gözlemlerin ve pratik deneyimlerin toplamından yola çıkarak, Freud, psikolojik yapının hatlarını tanımlayan ve bunu, bir çocuğun doğumundan itibaren ve yaşamın ilk beş veya altı yılı boyunca çevreyle etkileşime giren ve mücadele eden içgüdüsel psikolojik sabitlere kadar izleyen bir teori geliştirdi.

Bireyin nihai psikolojik özellikleri genellikle bu yıllarda belirlenir. Bu özellikler üç seviyeden oluşur: Birinci seviye, bilinçaltı veya bilinçdışıdır; bu, bireyin genel olarak arzularının, tutkularının ve doğal içgüdülerinin, özellikle de toplumun ifade etmesini ve yerine getirmesini engellediği cinsel içgüdülerinin alanıdır. Bu nedenle, bu bölge, bastırmaların ve tabuların bir deposu haline gelir. Ancak, sadece bir depo değil, gizlenmesine rağmen, bireyin dışa dönük davranışları için itici, motive edici ve yönlendirici bir güçtür. Bu bilinçdışı bölge “ilahi” olarak nitelenir (toplum, ilahinin bileşenlerinden ve bastırmalarından tek başına sorumlu değildir; Freud'un teorisi başka, çoklu faktörler öne sürer).

İkinci seviye, bastırılmış arzuların toplumsal taleplerle dengelendiği ve bireyin dışa dönük davranış özelliklerinin buna göre belirlendiği kişiliğin mantığı olan egodur.

Üçüncü seviye ise, genel olarak ahlaki ve toplumsal vicdan olarak adlandırabileceğimiz süperegodur. Psikolojik yapının merkezinde yer alan toplumsal değerler ve standartlar alanıdır.

İlahi olanın iç işleyişi üzerinde bir baskı gücü ve egonun davranışları üzerinde bir kontrol gücü vardır. Bireyin dışa vurumu bir yandan bilinçaltının iç işleyişi tarafından yönlendirilirken, diğer yandan çevresinin yükümlülükleri ve taahhütleri tarafından kısıtlanır ve kontrol edilir. Bu kısıtlama, uygarlığın temelidir. İnsan uygarlığı, (Freud’un dediği gibi) bastırma veya (Marcuse’nin dediği gibi) baskılama üzerine kuruludur. Bu nedenle, Freud’un gördüğü şekliyle mutluluk, uygarlıkla ilgili bir olgu değildir. Mutluluk, her türlü kısıtlama, yükümlülük veya taahhütten arınmış erotik psikolojik ifade anlamına gelir. Uygarlık ise, bu mutluluğa her zaman dayatılan, gerçekleşmesini ve yerine getirilmesini sınırlayan bir dizi kısıtlamadır. Dolayısıyla, insan bireyi, psikolojik yapısının özünde iki ilke arasında yer alır: bilinçaltının iç işleyişinden kaynaklanan haz ilkesi ve çevresinden, hatta içinden gelen gerçeklik ilkesi.

Freud, haz ilkesi ile gerçeklik ilkesini uzlaştırmanın hiçbir yolu olmadığına ve bu nedenle haz ilkesinin ancak uygarlığın yıkımı ve çöküşüyle elde edilebileceğine inanır. Dolayısıyla, uygar insanın davranışı, cinsel içgüdüsünün bastırılması ve gizlenmesinin bir ifadesi olarak kalacak, toplumsal özgürlüğünün bedelini kendi kişisel mutluluğuyla ödemeye devam edecektir. Bir yandan mutluluk, diğer yandan özgürlük, cinsel özgürleşme ve uygarlık arasındaki çelişki devam edecektir.

Freud’a göre, özgürlük uygarlıkla bağlantılıdır, çünkü uygarlık, bizi çocuksu içgüdüsel arzulardan kurtarır. Bu, hem bir bastırma hem de bir özgürleşmedir. Dolayısıyla, mutluluğun ve cinsel özgürleşmenin zıt kutbudur. Freud’un doğal kabul ettiği bu durumu, toplumsal sistemlerin doğası ne olursa olsun değiştirmenin hiçbir yolu yoktur. Bu nedenle Freud, sosyalizmi ve komünizmi toplumsal özgürlük ve kişisel mutluluğa ulaşmanın başlangıç noktaları olarak sık sık alaya alır. İnsanın yapısında hiçbir şey değişmeyecek; aksine, aynı baskı, bastırma, suçluluk ve günah yapıları tekrarlanacaktır. Bu yapılar tekrarlanacak, ancak değişmeyecekler.

Bir insanın hayatında ne tür toplumsal ve ekonomik değişiklikler olursa olsun, bireyin psikolojik yapısını kökten değiştirmek ya da onu yeniden şekillendirmek mümkün değildir. Bir gün bir anne, Freud'a çocuğunu nasıl yetiştireceğini sordu. Freud, kesin bir dille şöyle cevap verdi: "İstediğinizi yapın. Hangi yöntemi seçerseniz seçin, kötü olacaktır." Bu nedenle, psikolojik yapıyı değiştirmek veya yeniden şekillendirmek mümkün değildir, çünkü doğası gereği sabittir ve değişmezdir. İnsan, ya normaldir, gerçeklik ilkesine uyum sağlayabilir ya da hastadır, uyum sağlayamaz. Dolayısıyla, gerçeklik ilkesinden sapan herkes hastadır; ister gerçekten hasta olsun, ister isyancı, devrimci veya toplumsal değişim savunucusu olsun.

Ancak, normal olarak kabul ettiğimiz bu birey, ancak bastırılmış arzularını kontrol altında tutarak, bunların patlamasını ve serbest kalmasını engelleyerek normaldir. Freud’a göre bu kısıtlamadan ve baskıdan kurtulmanın tek sağlıklı yolu yüceltmedir; yani bastırılmış cinsel arzuları genel olarak edebi ve sanatsal yaratımda kültürel alternatiflere veya çalışma ve üretimde veya savaşlarda medeni alternatiflere dönüştürmektir; bunlar, cinsel içgüdünün bir boyutu olan yıkıcı veya ölüm içgüdüsünün (Tenedos) yüceltilmesidir. Freud için yüceltme medeniyettir. İnsanlık, gerçeklik ilkesinin otoritesine karşı isyan etmeye çalışmıştır.

Çocuklar, bu ilkenin ve bu otoritenin sembolü olan babaya karşı isyan edip onu öldürdüler. Baba, özellikle kadınlar olmak üzere, yasak olan her şeyi tekeline almıştı. Çocukları onu öldürüp iktidarı ele geçirdiğinde, asli günah doğdu. İnsan hayatı, bu asli günahtan kurtulmak için sürekli bir girişimden başka bir şey değildir, ancak bu sürekli tekrarlanır. Tüm kadınlar... İsyan, babayı öldürmeye yönelik yeni bir girişimdir.

Nietzsche’nin de belirttiği gibi, insan hayatındaki bu ilk suçun ebedi bir tekrarı vardır: “Toplum ve İnsan-Birey. Her çocuk, annesine sahip olmak için rüyalarında babasını öldürür. Oedipus, her çocuğun (veya Ödip kompleksinin diğer tarafı olan Elektra kompleksine göre her kızın) temsil ettiği ve işlediği ilk günahtır.” Freud, Ödip kompleksinin daha sonra çocuğun hayatında süt dişlerinin dökülmesi gibi kendiliğinden ortadan kalktığına ki bu, psikolojik denge durumudur, inanmasına rağmen, babayı öldürme ve annenin peşinden koşma (veya tam tersi) ile ilgili günah duygusunun kalıcılığı, zihinsel hastalığın ikincil bir kaynağı olarak iş görür.

Öte yandan, ruh sağlığı, babanın öldürülmesinden sonra kurulan yeni gerçekliğe uyum sağlamaktır. Bu ilk günah işlendikten sonra, katil kardeşler miras konusunda anlaşmazlığa düştüler ve çatışma, ilk toplumsal örgütlenmeyi, yani içgüdülerin ilk teslimiyetini ve görevlerin kabulünü temsil eden bir tür toplumsal sözleşmeyle sonuçlandı; bu sözleşme, saygı duyulması, uyulması ve yüceltilmesi gereken sosyal ve ahlaki kurumlar kurdu. Bu sağlıklı psikolojik gelişim düzeyi, cinsel aktivitenin olgunlaşmasıyla birlikte gelişir. Oralden anal, sonra fallik ve nihayet sağlıklı aşk aşamasına doğru ilerler. Bu olgunlaşma ve özellikleri, bireyin psikolojik yapısında yaşamın ilk beş veya altı yılında belirgin hale gelir. Bireyin bu yıllar boyunca elde ettiği uyum ve adaptasyon derecesi, kısaca ve çok basitleştirilmiş bir şekilde, Freud'un ruhsal dinamiklerin genel haritasını verir.

Şüphesiz, daha önce de belirttiğimiz gibi, Freud, psikolojinin gelişiminde olumlu bir rol oynamış, onu on dokuzuncu yüzyılın mekanik sınırlamalarından, klinik gözlem ve psikososyal kavramlara dayalı bilimsel bir yaklaşıma dayalı daha geniş ve derin hümanist ufuklara taşımıştır. Ancak, görünüşte dinamik olmasına rağmen, Freud’un teorisi, idealist olmasına rağmen, önceki psikoloji okullarının katı, mekanik sınırlarını aşarak daha da katı, biyolojikcinsel determinizme düşmüştür.

Freud'un kendi takipçilerinin klinik gözlemleri, onun ruhsal yapıda öne sürdüğü içgüdüsel sabitleri sıklıkla çürütmüştür. Dahası, Freud’un teorisi, psikolojik yapının toplumsal ve tarihsel boyutlarını göz ardı etmektedir. Bireysel davranışı bilinçaltındaki gizemli, yıkıcı bir güce indirgeyerek, onu temelde irrasyonel hale getirir.

Freud’un teorisi, bu irrasyonel psikolojik determinizmle sınırlı kalmaz; aynı zamanda baskıyı ebedi bir zorunluluk haline getiren, değişim veya özgürleşme olasılığını ortadan kaldıran genel bir uygarlık determinizmine de yol açar. Freud, toplum tarihindeki çelişkili güçleri ve bireysel ruhsal yapıdaki yaratıcı güçleri göz ardı etmiştir. Bu nedenle, devrimi hastalıkla, devrimciyi ise mevcut düzene karşı çıkmaları bakımından hastayla eşleştirir.

Ancak, Freud'un teorisindeki bu mutlak karamsarlık ve katılık, bazı Froydcu psikologları, teorisini geliştirmeye, hatta bazen temel ilkelerinden neredeyse sapmaya kadar varmaya yöneltmiştir. Marcuse’nin girişimi, bu çabaların bir uzantısıdır, hatta muhtemelen kendi girişimini bu girişimlerin eleştirisi üzerine kurmuştur.

Marcuse öncesi bu girişimlerin en öne çıkanı, tamamen klinik gerekçelerle Freud’un cinsel içgüdü ile ölüm içgüdüsü (genel olarak yıkıcı içgüdü) arasında yakın bir bağlantı olduğu iddiasını reddeden Wilhelm Reich’tır. Cinsel aktivitenin mutlak özgürleştirilmesini ve onu engelleyen tüm kısıtlamaların ve tabuların ortadan kaldırılmasını savunmuş, bunu genel olarak tüm insan özgürleşmesinin gerekli temeli olarak görmüştür. Diğer önemli girişimler arasında Erich Fromm ve Karen Horney’nin girişimleri yer almaktadır.

Harry Stack Sullivan ve meslektaşları, Froydculukta kültürel yaklaşım olarak adlandırılan yeni bir akımı temsil ederler. Bu yaklaşım, klinik gerekçelerle de olsa, cinsel dürtü, ölüm dürtüsü, çocukluktaki cinsel evreler ve Ödip kompleksi gibi birçok biyolojik sabiti dışlar. Genel olarak içgüdülerin psikolojik olguların oluşumundaki ve açıklanmasındaki rolünü inkar etmeseler de, Freud’dan farklı olarak, onlara sınırlı bir rol atfederler. Ruhun oluşumunda ve gelişiminde daha büyük rolü eğitime ve kültüre bağlarlar. Onlara göre, insanın kişiliği, bir çocuğun hayatının ilk beş veya altı yılında tamamen biyolojik olarak belirlenmez, bilâkis, toplumsal etkileşim ve başkalarıyla ilişki yoluyla şekillenir ve gelişir. Dahası, sevgi, insanın kişiliğinin gelişiminde ve verimli toplumsal ilişkilerin kurulmasında önemli bir rol oynar.

Erich Fromm, Freud’un teorisini kapitalist sistemin toplumsal bağlamının ideolojik bir yansıması, merkeziyetçi, sömürücü, ataerkil bir toplumun yansıması olmakla suçladı. Fromm, Freud’un teorisi ile bu kapitalist sistem içindeki hâkim ekonomik ilişkiler arasında bir paralellik bile kurdu. Freud’un psikolojik çerçevesine göre, insan ilişkileri, izole bireyciliğin ve temel biyolojik ihtiyaçların değiş tokuşunun hâkimiyetiyle karakterize edilen kapitalist piyasa ilişkilerine benzer. Fromm, Freud’un insanlığı Robinson Crusoe olarak tasvir etmesini reddetti ve insanlarda doğuştan gelen antisosyal içgüdülerin varlığını inkâr etti. Freud’un birey ve toplum arasında kurduğu çelişkinin, öz sevgi ile ve başkalarına duyulan sevgi arasındaki çelişkiyle ilişkili olduğunu söyledi.

Sabit bir insan doğası yoktur. İnsanlık, sinir sisteminin esnekliği sayesinde kendi doğasını yaratır. Tarih, farklı tarihsel dönemlerde açığa çıkan, kişiliklerde görülen çeşitlilikle buna tanıklık eder. Erich Fromm’un dediği gibi, Freud, sadece insanlığın zalim babasını öldürmesini değil, aynı zamanda gelecekteki tarihini ve uygarlığını da öldürmesini sağlamıştır. Kısacası, bu yeni Froydcu akım, Freud’un teorisini statik, katı karakterinden, tamamen biyolojik ve irrasyonel doğasından ve karamsar karakterinden kurtarmaya çalışmıştır.

Bu nedenle, daha önce de belirttiğimiz gibi, Marcuse’nin girişimi, hepsinden farklı olup, onları Freud’dan bir sapma olarak görse de, bu girişimlerin sadece bir uzantısıydı. Wilhelm Reich örneğinde sol sapmaya, Fromm, Horney ve Sullivan örneklerinde ise sağ sapmaya tanıklık edildi. Marcuse’nin dediği gibi, Reich, cinsel özgürleşmeyi tüm bireysel ve toplumsal kötülükleri iyileştiren panzehir olarak görüyordu.

Ona göre ilerleme, sadece “milliyetin özgürleşmesi”dir. Marcuse’ye göre Fromm, Horney ve Sullivan ise idealist ve dinsel ahlaka başvururlar ve mevcut toplumsal düzene uyum sağlamaya çalışırlar. Bireyin “bütünsel kişiliğini” erken çocukluk ve biyolojik yapının ya da onun psikosomatik durumunun yerine koyarlar. Dolayısıyla, Marcuse’nin dediği gibi, Freud’dan tamamen bir kopuş, ideoloji ve gerçeklik arasındaki çizgilerin bulanıklaşması söz konusudur. Peki Marcuse, Freud’a göre nerede duruyor? Gerçek şu ki, önceki girişimlerden farklı olarak, Freud’dan pek farklı değil veya kendi ifadesiyle, bir kopuş değil, ancak bu girişimlerin aksine, klinik gözlemlere dayanıyor ama kesinlikle Freud’un klinik gözlemlerini temel almıyor.

Freud’un teorisi üç seviyeden oluşur:

Birinci seviye, temel psikolojik kavramlarını içerir.

İkinci seviye, klinik gözlemlerinden türettiği teorileri içerir.

Üçüncü seviye, Freud’un genel deneyimlerinden vardığı felsefi sonuçları ifade eder; örneğin, uygarlık, savaş, din, sosyalizm vb. hakkındaki görüşleri, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları adlı kitabında yer alır.

Dikkat çekici olan, ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, Marcuse’nin Freud’un kavramlarından, farklı yorumlarla da olsa, yararlanmış olmasıdır. Freud’un klinik gözlemlerini göz ardı etti, hatta önemli yönlerini bile görmezden geldi. Bunun yerine, genel felsefi sonuçlarına odaklandı, ancak o da bunları farklı, hatta çelişkili bir şekilde yorumladı. Belki de Marcuse, çalışmasının psikoloji alanına girmediğini iddia ederek bunu haklı çıkarmaya çalıştı.

Analitik yön, analitik yönün kendisinde değil, analitik psikoloji felsefesinde veya metaanalitik psikolojide yatmaktadır.

Marcuse’nin başlangıç noktası, Freud’un uygarlığın insan içgüdülerinin sürekli olarak bastırılmasına dayandığı iddiasıdır. İçgüdüsel ihtiyaçların tatmini, uygar toplumla bağdaşmaz, bu nedenle ilerlemenin büyümesi, artan bastırmayla bağlantılıdır. Buradan Marcuse, temel bir sonuç çıkarır: Froydcu teori, özünde, yalnızca biyoloji temelli bir teori değil, toplumu esas alan bir teoridir. Freud için uygarlık, yalnızca biyolojik varoluşa değil, aynı zamanda toplumsal varoluşa da baskı ve cebir uygular. İnsanın hem toplumsal hem de içgüdüsel yapısını sınırlar. İnsanlık tarihi, bastırmanın tarihidir. Bu tarih boyunca haz ilkesi, her zaman gerçeklik ilkesine tabidir.

Gerçeklik ilkesinin kontrolü altında, insan, akıl yürütme işlevini geliştirir. Böylece insan, dışarıdan kendisine dayatılan bir rasyonelliğe yönelmiş, bilinçli, düşünen bir özne haline gelir. Marcuse, Freud’daki haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki çatışmanın sonsuza dek karşıt oldukları için ebedi bir çatışma olduğunu kabul eder. Dolayısıyla, baskı olmadan bir medeniyetin ortaya çıkması mümkün değildir.

Burada Marcus,e şunu soruyor: Haz ilkesi ile gerçeklik ilkesini, radikal olarak farklı toplumsal ilişkiler kurarak uzlaştıramaz mıyız ya da başka bir deyişle: Baskıcı olmayan bir medeniyetin kurulması imkânsız mıdır? Marcuse, Freud’un teorisinin bazı unsurlarının böyle bir medeniyetin olasılığına izin verdiğini, ancak teorinin bazı eklemelere ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Burada Marcuse, teori içinde bir medeniyetin kurulmasına imkân sağlayan bu eklemeleri sunma görevini üstleniyor.

Froydculuk, haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki çatışmanın ortadan kalktığı, baskıcı olmayan bir uygarlığın mümkün olduğunu söyler. Marcuse, iki yeni kavram ortaya koyar: “ek baskı” ve “geri dönüş ilkesi”.

İlk kavramla ilgili olarak Marcuse, “temel baskı” ve “ek baskı” olarak adlandırdığı iki kavram arasında ayrım yapar. Temel baskı, insan ırkının devamı için içgüdülerin gerekli sınırıdır. İnsanlar arasındaki cinsel ilişkileri düzenleyen doğal temeldir; yaşamın kendisinin korunması ve devamı için gerekli, doğal sınırlardır. Öte yandan ek baskı, tarih boyunca toplumsal kontrolün biçimleri, sistemleri ve çıkarları tarafından dayatılan, bu gerekli, doğal sınırlara eklenen toplumsal kısıtlamalardan oluşur. Temel baskı, soybilimsel ve biyolojik açıdan gerekli olandır, ek baskı ise farklı toplumsal ve tarihsel koşullar tarafından dayatılandır.

Marcuse’nin eklediği ikinci kavram ise geri dönüş ilkesidir. Marcuse’nin belirttiği gibi, bu “gerçeklik ilkesinin çağdaş toplumda aldığı özel biçimdir.” Bu, kıtlık ya da bolluk zamanlarında doğası gereği baskıcı olan, baskıcı emek ve üretim yoluyla ihtiyaçları karşılamaya dayalı bir toplumsal örgütlenmedir. Kıtlığın rasyonel, yönlendirilmiş emek yoluyla dağıtımını garanti eder, aynı zamanda egemen sistem için kâr elde edilmesini de garanti eder. Geri dönüş ilkesi, cinsel arzuların bastırılmasını zorunlu kılar ve bunları mevcut üretken örgütlenmeye hizmet edecek emek gücüne yönlendirir. Eros’u (aşk tanrısı) bastırır.

Logos’un çıkarı ve Prometheus’un çıkarı. Prometheus, geri dönüş ilkesinin arketipik kahramanı, emeğin ve üretkenliğin, baskı yoluyla ilerlemenin uygarlık sembolüdür. Eros ise kurtuluş ve özgürleşmenin şairidir. Marcuse’nin Freud’un gerçeklik ilkesini geri dönüş ilkesine dönüştürdüğü temelin, “ek baskı” olarak adlandırdığı yeni kavramını formüle ettiği temelle aynı olduğunu belirtmekte fayda var. Geri dönüş ilkesinin egemenliği, Marcuse’nin “ek baskı” olarak adlandırdığı kontrol kurumlarını dayatır. Bu iki ilke veya kavramdan, üreme ve tek eşlilik gibi cinsel içgüdülerin her türlü baskısı doğar ve erotik yön azalır. Çalışmaya ve üretime yönlendirilir, egemen toplumsal düzene boyun eğdirilir. Marcuse, bu iki ilke veya kavramla Freud’un teorisini katılığı ve karamsarlığından kurtarmayı ve insanlık için özgürleştirici bir mesajın temeli haline getirmeyi amaçlar. Freud’un dediği gibi, uygarlık baskıyı gerektirir ve bu doğrudur. Ancak Marcuse’nin söylediği gibi, bu durum, getiri veya fayda ilkesine göre işleyen kurumlar tarafından dayatılan ek baskıyı gerektirmez. Dolayısıyla, baskıcı rasyonalite kurumlarının otoritesinden kurtulmak, yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda içgüdüsel olarak da özgürleşmeyi sağlar. Eğer birincil baskıdan kurtulmak, yaşamın devamı için gerekli ve doğal ilişkileri düzenlediği için imkansızsa, o zaman ikincil baskıdan kurtulmak mümkündür.

Haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki çelişkiyi ortadan kaldıran, böylece içgüdülerin derin bir şekilde tatminini ve gerçek insan mutluluğunu sağlayan bir açıklık. Bu şekilde Froydculuk o katılığından ve karamsarlığından sıyrılır, özgürleştirici bir mesaj haline gelir.

Marcuse’nin söylediği gibi, teknolojik rasyonelliğin devamı yalnızca baskının devamıdır. Özgürleşmeyi sürekli yükselen bir yaşam standardıyla eşitleyen argüman, yalnızca baskının devamını haklı çıkarmaya hizmet eder. Marcuse’nin iddia ettiği gibi, özgürleşmenin ve ilerlemenin tek ölçütü, geri dönüş veya teslimiyet ilkesi, baskıcı rasyonellik ilkesi dışında kriterlerde yatmaktadır. Bu kriterler, “temel ihtiyaçların karşılanması ve hem içsel hem de dışsal, içgüdüsel ve düşünsel açıdan suçluluk ve korku kompleksinden kurtuluştur. Çünkü Baudelaire’in dediği gibi, gerçek uygarlık gazda, buharda veya yuvarlak masalarda değil, asli günahın etkilerini en aza indirmekte yatar.” Buna giden yol, Logos’ta değil, Eros’tadır.

Biyolojik baskı, uygarlığın başlangıcından beri var olmuştur, ancak günümüzde yeni bir biçim almaktadır. Geçmişte, tatmin, protesto ve yüceltmeye, yani yeni değerlerin kaynaklarına yol açmıştır. Ancak modern teknolojik toplumda bu protesto bastırılır ve özümsenir, bu da içgüdülerin duyarsızlaşmasına yol açar. Cinsel aktivite serbest bırakılır, ancak yalnızca yönlendirme, kontrol ve öz çıkar çerçevesinde.

Cinsel aktivite özgürlüğü, cinsel içerikli gazete, dergi, film ve oyunların yaygınlaşması, teşhirci cinsel uygulamalar ve şiddet gösterileri, mevcut düzenin istikrarına hizmet etmek için cinselliğin manipüle edilmesinin tüm biçimleridir. Cinsellik bu şekilde özgürleşmez, aksine özümsenir. Önceki baskıcı toplumlarda var olan cinsel yüceltme sona ermiş ve modern teknolojik toplumda yerini yüceltme eksikliğine bırakmıştır.

Baskıcı bir yücelik dayatılıyor. Cinsellik, meşru bir tüketim malı haline gelerek toplumsal köleliği daha da kötüleştiriyor ve sistemin bütünlüğünü güçlendiriyor. Böylece modern dünyanın erotik alanı, son derece sınırlı hale geliyor. Egemenlik artık Logos ve Prometheus’a aitken, Eros hapsedilmiş durumda. İnsani varoluşun özü Logos değil, Eros’tur. Logos, tek başına dünyayı değiştirmek veya özgürleştirmek için artık yeterli değil. Prometheus’un şiirin kahramanlarına, Eros’a, Orfeus’a ve Narkissos’a boyun eğme zamanı geldi. Aşka, doyuma ve özgürlüğe boyun eğme zamanı. Orfeus ve Narkissos, yeni ve farklı bir gerçekliği simgeliyor.

“Onların imgesi neşe ve tam bir doyum imgesidir ve sesleri emretmez, şarkı söyler.” Orfeus, kurtarıcı ve yaratıcı olarak şairin arketipidir. Baskıdan arınmış bir dünya düzeni kurar. Onda tüm sanat, özgürlük ve kültür sonsuza dek birleşir. O, kurtuluşun şairi, insanlığı ve doğayı zorla değil, şarkıyla uzlaştırarak barış ve huzur getiren tanrıdır. Narkissos, Orfeus gibi, üreme temelli cinselliğin baskıcı sistemine karşı çıkar. Narkissos’un hayatı hayal gücüyle dolu bir hayattır ve varoluşu tefekkürdür. Eros, Orfeus ve Narkissos, dilimizin şarkıya, işimizin oyuna dönüştüğü yeni bir hayatın sembolleridir. Eğer Logos (akıl) dünyayı değiştirmek ve özgürleştirmek için artık yeterli değilse, bu amaca ulaşmak için gnostik aracımız, hayal gücüdür. Tek düşünsel-teorik değer budur.

Marcuse’nin dediği gibi, bu özgürlük, büyük ölçüde gerçeklik ilkesine göre özgür kalır. Bu nedenle, reddetme özgürlüğünü de içerir. Devrimci hayal gücünün hedeflediği şey, baskıcı, otoriter babanın ölümüdür. Dolayısıyla, hayal gücü, özgürlük için epistemolojik aracımız ve yeni bir güzellik ve özgürleşmiş erotizm düzeni kurma aracımızdır.

Hayal gücü tarafından yaratılan bu düzeni tanımlayan iki temel kategori "sonu olmayan teleoloji” ve “yasa dışı meşruiyet”tir. Bu iki kategori, gerçekten baskıcı olmayan bir sistemin özünü gösterir. Birincisi güzelliğin yapısını, ikincisi ise özgürlüğün yapısını tanımlar. Ortak özellikleri, hem insanlıkta hem de doğada özgürleşmiş olasılıkların serbest oyunundan elde edilen tatmindir. Bu noktada Marcuse, aklın fiziksel, duyarlılığın ise düşünsel olduğu baskıcı olmayan bir uygarlığın özelliklerini tanımlamak için Kant’ın Yargı Yetisinin Eleştirisi’ndeki estetik teorisinden yararlanır. Bu kavram, Friedrich Schiller’in İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar adlı eserinde gelişmeye devam eder. Schiller, burada özgürlüğü aklın değil, duyuların özgürleşmesi yoluyla arar. Schiller’e göre, özgürlüğe güzellik yoluyla ulaşırız. O halde hayal gücü, baskıdan arınmış, cinsel içgüdülerin tam gücünü yeniden kazandığı ve tam tatmin sağladığı bir güzellik ve özgürlük sistemine giden epistemolojik yolumuzdur. Üremenin egemenliği ortadan kalkar ve tüm beden, cinsel zevkin nesnesi haline gelir, sadece lokal bir zevk değil, tüm bedenin zevkidir bu.

Marcuse, “içgüdüsel özgürleşme ilkesi de dâhil olmak üzere yeni bir gerçeklik ilkesinin ortaya çıkmasının, edinilmiş medeni akılcılığın seviyesinin altına bir gerilemeye yol açacağını” kabul eder. Bu gerileme, hem maddi hem de toplumsal olacaktır, ancak artan bilinç ışığında ve yeni bir akılcılık tarafından yönlendirilen bir gerilemedir. Bu öncüllerden, baskıcı olmayan bir uygarlık, huzur ve barışla karakterize edilen yeni bir insan yaşamı olasılığı ortaya çıkar.” Bu, cinsel anarşi midir? Marcuse şöyle diyor:

“Hayır… baskının temel ilkesi, ek olanı değil, içgüdünün kendisi tarafından tanımlanan ve kabul edilen sınırlar ve kısıtlamalarda somutlaşarak kalacaktır. Haz, kendi kendini belirleyen bir faktöre sahiptir.”

Bu, kısaca ve basitleştirilmiş bir şekilde, Marcuse’nin Froydcu metafizik olarak adlandırdığı şeye dayalı olarak sunduğu insan özgürlüğü tablosudur. Soruya geri dönelim: Marcuse, Freud ile ilişkisinde nerede duruyor? Gerçekte, Marcuse’nin felsefesinde Freud’dan geriye, spekülatif felsefesinin bazı genel özellikleri dışında neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. Buradaki amacımız, Freud’un düşüncesini savunmak değil, Marcuse’nin Froydcu teoriyi yorumladığı ve geliştirdiği iddiasını tartışmaktır.

Gerçekte Marcuse, Froydcu terimleri ve kavramları alt üst ederek onlara farklı, hatta çelişkili anlamlar yüklemiştir. Bazı akademisyenlerin savunduğu gibi, Marcuse, bunu yapma hakkına sahipti, ancak bunları Froydcu terimler ve kavramlar olarak sahiplenmeden ve Freud ile herhangi bir bağlantı kurmadan. Nitekim, Froydcu gelişiminde Marcuse, bilinçaltı gibi bazı temel Froydcu kavramlardan kaçınarak, bunların yerine başka bir kavram koymuştur.

Eros, yani aşk. Bazı akademisyenler bunu şaşırtıcı buluyor. Ancak şaşırtıcı bir durum yok, çünkü Marcuse, bilinçaltı kavramını kullansaydı, teorisinin tamamen irrasyonel doğasını ortaya koymuş olurdu. Freud için bilinçaltı, irrasyonel, yıkıcı arzuların deposudur. Bu nedenle Marcuse, bu kavramı kullanmaktan kaçındı ve yerine Eros kavramını koydu. Gene de, Marcuse’nin terminolojisindeki Eros, buna rağmen, Freud’un terminolojisindeki Eros’tan tamamen farklıdır. Marcuse için, uygarlığın bastırmaya ve engellemeye çalıştığı cinsel enerjinin bir sembolüdür. Freud için ise tam tersidir. Uygarlık güçlerinin (veya uygarlığa doğru itici gücün) yanındadır. Bu, cinsellik karşıtı bir güç içerdiği anlamına gelir. Aslında, Lefebvre’nin dediği gibi, Marcuse’nin Eros’u Freud’dan çok Nietzsche’ye aittir.

Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te şöyle der: “Ey ruhum! Sana şunu söylemeyi öğrettim: Bugün seni iffetten ve sefil erdemlerden arındırdım, güneşin gözleri altında çıplak durmayı öğrettim.” Gerçekten de, belki de Freud'un Eros’undan çok Platon’un Eros’una daha yakındır.

Dahası, daha önce de gördüğümüz gibi, Freud’un mutluluk ve özgürlük, cinsellik ve uygarlık arasında kurduğu çelişki, Marcuse tarafından ortadan kaldırılır. Freud için özgürlük, bastırılmış, çocuksu içgüdüsel arzulardan kurtuluştur, bu nedenle mutluluğun zıttıdır. Ancak Marcuse için özgürlük, bu bastırılmış arzuların kurtuluşudur. Dolayısıyla, bunlar ile mutluluk arasındaki ilişki yakın ve samimidir. Aynı şey, Freud’un cinsellik ve uygarlık arasında kurduğu çelişki için de geçerlidir.

Marcuse, Freud’un gerçeklik ilkesine alternatif olarak kullandığı iki yeni kavram olan “ek baskı” ve “geri dönüş ilkesi”ni kullanarak bunu ortadan kaldırdı. Aslında, Freud’un gerçeklik ilkesi o kadar özel bir öneme sahiptir ki, son derece soyut bir anlam dışında geri dönüş ilkesi olarak uygulanamaz. Sadece saf dış gerçekliğe değil, aynı zamanda ruhun içsel yapısındaki yapısal faktörlere de aittir. Aynı şey, temel anlamıyla bile baskı kavramı için de geçerlidir. Baskı kavramından biraz farklıdır. Freud, baskıyı nadiren kullanır, belki de sadece Uygarlığın Huzursuzluğu adlı kitabında. Öte yandan, baskı da ruhun yapısındaki içsel mekanizmalarla ilgilidir. Dahası, Marcuse’nin ek baskı kavramını eklemesi Freud’un teorisiyle bağlantısızdır, neredeyse tamamen mantıksal tutarlılıktan yoksundur. İnsanın toplumsal tarihinin hareketinin insanın cinsel tarihinin hareketiyle aynı olduğu doğru olsaydı, birincil ve ek baskı arasında ayrım yapmanın hiçbir gerekçesi olmazdı. Her uygarlık evresinde, toplumsal zenginliği düzenlemek için baskı kurumları vardır. Bu kurumlar, hâkim sisteme göre değişir ve cinsel içgüdünün özünü etkiler. Freud’u cinsellik ve uygarlık arasındaki çelişkiyi öne sürmeye, mutluluğun uygarlıkla ilgili bir olgu olmadığını savunmaya ve mutlak kötümserliğine iten de budur. Marcuse, birincil ve ikincil baskı arasında bir ayrım yaratarak Freudyen determinizmden ve onun kötümser karakterinden kaçmaya çalışır. Ama ne amaçla? Kendi ifadesiyle, geçici de olsa bir uygarlık gerilemesine. Bu, istemeden de olsa Freud’un cinsel tatmin ve uygarlık, mutluluk ve uygarlık arasında dile getirdiği çelişkiyi koruduğu anlamına gelmez mi? Uygarlık yeni bir şekilde yoluna devam ettikten sonra bile, cinsel ilişkilerdeki doğal biyolojik düzenleme yalnızca asli baskı mı olacak, yoksa mutlaka uygarlıkla mı bağlantılı olacak?

Yeni toplumsal örgütlenme, sadece yeni bir baskı biçimi midir? Birincil ve ikincil baskı arasındaki ayrım, Froydcu olmamasının yanı sıra, Marcuse’nin cinsel özgürleşme vizyonunu, herhangi bir toplumsal veya ahlaki boyuttan yoksun, tamamen biyolojik bir özgürleşme olarak ortaya koymasına rağmen, kırılgandır. Bizim amacımız Freud ve Marcuse arasındaki farkın sınırlarını tanımlamak değil, bu farkı vurgulamaktır. Marcuse’nin Freud’u geliştirmediğini, bilâkis, ona karşı çıktığını ve onun üzerine herhangi bir şey inşa etmediğini, bilâkis, genel düşüncelerinden bazılarını seçmeci bir üslupla kullandığını göstermektir. Buna rağmen, Marcuse’nin vardığı nihai sonuç, insanlığın cinsel geleceğine ilişkin görünüşte özgürleştirici ve iyimser düşüncesine rağmen, Freud’unkinden temelde farklı değildir.

Freud, uygarlığı cinsel özgürleşmenin antitezi olarak ortaya koyarken, Marcuse de cinsel özgürleşmenin sağlanabileceği bir uygarlığı müjdeler. Her iki isim de gerçekte insanlığı öncelikle biyolojik ve cinsel bir varlık olarak tasvir etmiştir. Freud, uygarlığın bir gerekliliği olarak cinsel içgüdüden ziyade aklı önceliklendirirken, Marcuse ise özgürleştirici bir gereklilik olarak cinsel içgüdüyü aklın önüne koymuştur. Bununla birlikte, her ikisi de mutluluğu temelde biyolojik ve cinsel özgürleşmeyle ilişkilendirmiştir. Dahası, Marcuse’nin cinsel aktivitenin çağdaş teknolojik topluma entegre edildiği, özellikle kapitalist piyasa içinde ticari bir güce dönüştürüldüğü ve sonuç olarak baskıcı yüceltme karşıtlığı tarafından domine edildiği sonucu, Marcuse’nin anarşik cinsel isyanı savunarak üstesinden gelmeye çalışmasına rağmen, Froydcu kötümserliğe bir başka boyun eğme biçimini temsil etmektedir.

Dolayısıyla, Marcuse, Freud gibi, insanlığı yorumlamada ve özgürlüğe giden yolu tanımlamada tek boyutlu bir yaklaşıma dayanan idealist bir düşünür olarak karşımıza çıkar; bu yaklaşım doğalcı, biyolojik ve içgüdüsel bir yaklaşımdır. Gerçekten de, Marcuse için, özgürleşme vizyonunda insanlık tek boyutludur  kendi sözleriyle, biyolojik ve cinsel boyut.

Ona göre, logos (akıl) artık insan özgürleşmesinin bir aracı değildir, insan özünü de oluşturmaz. Öte yandan, eros (aşk) ve hayal gücü, insanlığın özü ve özgürleşme yoludur. Marcuse, kitaplarındaki bazı pasajların düşündürebileceği gibi, aklı tamamen reddetmez, aksine onu eros ve hayal gücüne kıyasla ikincil bir güç haline getirir veya daha doğru bir ifadeyle, yeni bir zihniyetin habercisi olur. Bununla birlikte, insan özgürleşmesini irrasyonellik temeli üzerine kurar ve cinsel özgürleşme ile toplumsal özgürleşme arasındaki bağlantıya rağmen, cinsel özgürleşme genel olarak insan özgürleşmesinin neredeyse özüdür. Bu açıdan bakıldığında, Marcuse’nin Wilhelm Reich’a yönelttiği sert ve şiddetli eleştirilere rağmen, Marcuse ile Reich arasında pek bir fark bulamıyoruz.

Hiç şüphe yok ki Eros, insan özgürleşmesinin bir boyutudur, ancak insanlığın tek boyutu olamaz. Perrault’un dediği gibi, Eros hem güzel hem de çirkin eylemler üreten karmaşık ve istikrarsız güçlerin gizemli bir dalgalanmasıdır. Barışçıl ve estetik değerlerin tek ilham kaynağı olamaz. Lefebvre’ye göre, insanlığın en iyi çağları Logos ve Eros’un uyum içinde olduğu çağlardır; tıpkı ayrılıklarının çarpıklık ve çirkinlik çağlarını oluşturduğu gibi. Marcuse’nin bir yandan Eros ve hayal gücü, diğer yandan akıl arasında kurduğu çelişki önemlidir.

Başka bir yol, insan özgürlüğüne değil, aksine kaosa ve medeniyet gerilemesine, hatta belki de insanlık dışı bir cinsel baskı biçimine yol açacaktır. Bu, Marcuse’nin öğretilerine dayanan Batı Almanya’nın Birinci Komünü’nün acı verici deneyiminin sonucu değil miydi?

Komün, üyelerini tek eşli cinsel ilişkilerin baskıcı doğasından kurtardı, ancak kısa sürede grup cinsel ilişkilerinin de bir başka baskı biçimi olduğunu keşfetti. Bu nedenle, Komün’de iki insan arasında gerçek aşk filizlenir filizlenmez, bu dayatılmış cinsel özgürlükten kurtulmak için aceleyle ayrıldılar! Bu deneyimi “Cinsellik ve Sınıf Mücadelesi” adlı kitabında ayrıntılı olarak ele alan Wilhelm Reich, bu deneyin temel hata kaynağının eleştirel okulun, Frankfurt Okulu’nun ve özellikle Herbert Marcuse’nin düşüncelerine dayanması olduğunu kabul ediyor. Ayrıca, benzer bazı deneylerin, özgürleştirici cinsel deneyimlerine karşı bir tepki olarak dini ve mistik hareketlere dönüşmesine de işaret edebiliriz! Marcuse’nin kendi çağrısına göre özgürlük ancak onu gerçekten uygulayanlar aracılığıyla elde edilebilir. Bu deneyler, Marcuse’nin düşüncesini uygulamaya yönelik öncü girişimlerden başka bir şey değildi!

Ancak, kısmi bir deneyin başarısızlığına veya kapitalist ülkelerdeki mevcut sistem çerçevesinde meydana gelen bazı çağdaş olaylara dayanarak Marcuse’nin genel felsefesini yargılayamayız. Marcuse, kapitalist sistemdeki cinsel gerçekliğin tasvirinde şüphesiz haklıdır. Seks, kapitalist pazarın bir unsuru, bu pazar içinde tanıtım, uyarılma ve ticaret aracı haline gelmiştir.

Hiç şüphe yok ki kapitalist sistem, istikrarını güçlendirmek için cinsel ifadeyi özümsemeye ve yönlendirmeye çalışır. Ancak, bazı cinsel ifade biçimlerinin bu sisteme karşı bir protesto ve isyan biçimi olduğu kadar, istikrarsızlığının ve uyumsuzluğunun da bir tezahürü olduğunu inkar edemeyiz.

Marcuse’nin dediği gibi, kapitalist toplumda cinsel yüceltme döneminin sona erdiğini ve baskıcı yüceltmeme halinin hâkim olduğunu söyleyemeyiz. Aslında, sanatsal ve edebi ifadedeki çoğu yüceltme biçimi, bu toplumda bir protesto biçimi ve istikrarsızlığın ve uyumsuzluğun bir tezahürüdür.

Cinsel isyan, tek başına kapitalist toplumu değiştirmenin bir yoludur ve hatta çöküşüne bile yol açabilir. Bunu Marcuse'nin kendisi de kabul etmektedir. Buna karşılık, farklı toplumsal yapıları ve ulusal geleneklerinden kaynaklanan farklılıklarına rağmen, sosyalist toplumlarda cinsellikte dil bulan tepkilere rastlıyoruz. Bu toplumlardaki cinsel özgürleşme, genel toplumsal gelişmeyle bağlantılıdır.

Kadınlar özgürleşmiş ve erkeklerle eşit hale gelmiş, ekonomik ve toplumsal kısıtlamalar artık aşka engel teşkil etmemektedir. Aile ve cinsel ilişkiler, artık ticari işlemlerin, ürün tanıtımının veya pratik gerekliliklerin bir parçası değildir. Bu sistemlerde fuhşun toplumsal bir olgu olarak ortadan kalkması bunun bir ifadesi olabilir. Ancak bu, bireysel özgürlüğün tam olarak gerçekleşmesi anlamına gelmez, çünkü bu, önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, toplumsal ve ekonomik özgürleşmenin tamamlanmasına ve komünizmin inşasının ikinci aşamasında gereklilik alanından özgürlük alanına geçişe bağlıdır. Bu nedenle, Marcuse, her ikisinin de aynı baskıcı teknolojik rasyonaliteye tabi olduğu öncülüne dayanarak, sosyalist ve kapitalist sistemlerdeki cinsel özgürlük konusundaki duruşu eşitlediğinde, aralarındaki derin ideolojik ve pratik farklılıkları göz ardı ederek oldukça yanılıyor. Gerçekten de, sosyalist ülkelerdeki cinsel ilişkiler, kapitalist ülkelerdeki bu ilişkileri karakterize eden rastgelelikten ziyade kısıtlamaya daha yakın olabilir.

Bunu, bir tür toplumsal baskıya, bu ilişkilerin ihtiyaç baskısından kurtuluşuna ve sevgiyle olan bağlantısına, ayrıca sosyalist toplumun ve insan mücadelelerinin genel özgürleştirici ve ilerici hedefleriyle olan bağlantıları nedeniyle aşkınlığa yönelme eğilimlerine bağlayabiliriz.

Ancak cinsel özgürlük çağrısı, Marx için yeni bir şey değildir. Özgürlük anlayışı ve pratiğe dökülmesine ilişkin çağrı Marcuse’de merkezi hususlardır. Psikolojik boyut, Marksizmin müjdelediği yeni gerçekliğin temel bir yönüdür.

Önemli sosyalist sistemler bu yeni gerçekliği inşa etmeye çalışırlar. Ancak Marksist bakış açısında, cinsel özgürlük insanlığın tek boyutunu oluşturmaz, aksine insan kişiliğinin diğer boyutlarını tamamlar. Toplum, akıl, zihin veya yaratıcı hayal gücüyle çelişmez, aksine onlarla birlikte birleşik, bütünleşik ve sürekli gelişen bir insan boyutu oluşturur.

Bu nedenle, Marcuse ve diğer yazarların iddia ettiği şey yanlıştır: Marksizmin bireyin psikolojik yönünü ihmal ettiği, yalnızca genel insan özgürlüğüne ulaşmak için maddi ve ekonomik koşullara odaklandığı iddiası temelsizdir. Aslında Marksizmin başından itibaren Marksist bir psikoloji kurmak gibi bir derdi yoktur, ancak böyle bir bilimin unsurlarını içermiştir. Bilhassa Stalin döneminde, psikoloji çalışmalarında fizyolojik temellere öncelik verme eğilimi abartılı bir şekilde mevcuttu. Ancak bu, Marksist geleneğin veya metodolojinin bir devamı değil, ondan kopulmasıydı. Bugün psikoloji çalışmaları, Sovyetler Birliği’nde, genel olarak sosyalist ülkelerde, özellikle Marksist yazarlar nezdinde önemli bir ilgiye mazhar olmaktadır.

Marx ve Engels’in yazılarında, bireye ve insan öznelliğine yönelik yoğun ve derin bir ilgiye rastlanmaktadır.

Bu, yalnızca Marx’ın erken dönem el yazmalarında değil, diğer yazılarında da mevcuttur. Marx ve Engels, insanlığı yalnızca üretim ilişkilerine, genel, soyut bir öze indirgemedi. Aksine, İkinci Bölüm’de belirttiğimiz gibi, Marx, özellikle Feuerbach olmak üzere Genç Hegelcileri, soyut insanlık kavramını kullandıkları için eleştirdi ve “halk” terimini kullanmakta ısrar etti. Dahası, Marksizmin nihai amacı, soyut bir kavram değil, ayrı ve özgün bir gerçeklik olarak bireysel insanın özgürleştirilmesidir. Komünizmin nihai amacı, özgürleşmiş, yaratıcı bireydir. Marx’ın dediği gibi, insanların toplumsal tarihi, bireysel gelişimlerinin tarihinden başka bir şey değildir. “Yalnızca onun görüşüne göre, bireylerin sahici ve özgür gelişiminin boş sözden ibaret olmadığı toplum komünist toplumdur.”

Engels bilhassa Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabında, insanlığın cinsel gelişiminin toplumsal gelişimiyle ilişkisine dair özel bir inceleme buluyoruz. Bu kitabın İkinci Bölüm’ünde, farklı toplumsal sistemlerde aile sisteminin ve cinsel değerlerin gelişimini izler, insanlar arasındaki cinsel ilişkilerin olgunlaşmasını, sömürücü ekonomik ve toplumsal ilişkilerin ortadan kalkmasına bağlı kılar. Bu çalışmadan, toplumda aile sisteminden kurtulmanın kaçınılmaz olduğu sonucuna varmamıştır.

Sınıfsız yaklaşım, daha ziyade, yeni toplumsal düzenin değişen hümanist içeriğinden kaynaklanan ve insan kişiliğinin eşitlik, özgürlük ve gerçek sevgi temeli üzerinde gelişmesini öngören bir içerik değişikliğini ortaya koymaktadır. Bu konuda son dönem Marksist çalışmaların belki de en olgunu Lucien Sève’in Marksizm ve Kişilik Teorisi adlı kitabıdır. Bu kitap, insan bireyinin gelişiminin ebedi Froydcu üçlüsüyle sınırlı olmadığı, belirsiz ve kötü niyetli bir bilinçaltı tarafından esir alınmadığı veya yönlendirilmediği bir Marksist psikoloji kurma yönünde ciddi bir girişimdir. Bunun yerine, insan kişiliği gerçekleşir, yaratıcı potansiyeli gelişir, bireysel yetenekleri bilinçli ve özgür bir şekilde toplumsal eylemle etkileşim içinde parlar.

Önemli olan, Marksizmin bir dönem psikolojik çalışmaları ihmal etmiş olması, bunun temel teorik çerçevesi veya nihai hedeflerinden değil, pratik uygulaması sırasında karşılaşılan nesnel koşullardan kaynaklanmış olmasıdır. Bununla birlikte, bu çalışma, teorik temellerinin yaratıcı bir şekilde genişletilmesi ve sosyalist uygulamanın yaşanmış deneyimiyle bağlantısı sayesinde bugün yeniden önem kazanmaktadır. Marksizmin amacı bireyin tam özgürleşmesidir, ancak bu amaca ancak tam ekonomik ve toplumsal özgürleşme ile ulaşılabilir. Aralarındaki ilişki diyalektiktir; birey, ekonomik ve toplumsal özgürlük tamamlanana dek özgürlüğünü beklemeyecektir. Ekonomik ve toplumsal özgürlük de bireysel özgürlük olmadan elde edilemez. Bireysel özgürlük, ekonomik ve toplumsal özgürlüğün itici gücüdür ve bunun tersi de geçerlidir. Bireyin sosyalist bir toplumu inşa etmede bilinçli ve özgür katılımı olmadan, gerçek ve yaratıcı toplumsal ilerleme sağlanamaz, bu toplumsal ilerleme olmadan, birey için gerçek, yaratıcı özgürlük var olamaz.

Ancak, sosyalist bireyin özgürlüğü, tüm düşünsel, ruhsal, psikolojik, fiziksel ve biyolojik kapasitelerinin tam olarak gelişmesidir. Sadece cinsel gelişim değildir.

Bu, yalnızca düşünsel açıklık değil, aksine, bireysel insani kişiliğin durgunluk veya duraksama olmaksızın, oluşumuna ve ilerlemesine sınırsız ölçüde katıldığı ve buna karşılık kendi sınırsız ilerlemesine ve özgürlüğüne katılan insan toplumuyla çelişmeden açığa çıkmasıdır. Marx’ın sözleriyle, bu, tam insan varlığının inşasıdır.

Bireysel özgürlük anlayışı bu şekildedir. Bu, hem teorik hem de pratik olarak Marksizm tarafından sunulan yoldur. Ancak Marcuse’nin sunduğu şey, insanlığı tamamen biyolojik ve içgüdüsel bir duruma indirgemektir. Bireyin gerçek bir devrimci özgürleşmesini sağlayamayacak, anarşist bir çağrıdır.

Ancak bu yargı, ayrı bir bölümün konusu olmayı hak etmektedir.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynakماركيوزأو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 121-147]