10 Ekim 2026

,

7 Ekim Operasyonunun Meşruiyeti



7 Ekim 2023 tarihli operasyonun askeri, politik, ilkesel, stratejik ve geleceğe yönelik olmak üzere çok sayıda ve istisnai boyutu bulunmaktadır. Bu boyutların ilki, operasyonun meşruiyeti ve adaletiyle ilgilidir. Söz konusu boyut, savaşların adaletini belirlemede uluslararası alanda kabul gören bir kriter olan uluslararası hukuka göre, bu operasyonun gayrimeşru bir saldırı olarak değerlendirilmesine izin vermez. Bu durum, Birleşmiş Milletler Şartı’nda da ifade edilmiştir.

Elbette, çatışmalarda ve savaşlarda esas alınan başka kriterler ve ilkeler de vardır. Ancak bunların hepsi, uluslararası düzeyde üzerinde uzlaşma sağlanmamış olup, Uluslararası Adalet Divanı nezdinde dayanak olarak kabul edilmez.

Bu nedenle, bu vesileyle uluslararası hukuka odaklanmak, uluslararası alanda ikna edici, küresel kamuoyunda yankı bulan, Siyonist teşekkül ve müttefikleri veya “Aksa Tufanı” operasyonuna eleştirel bir tavır takınanlar (Filistin topluluğunun bir parçası, dış aktörler veya aradaki kişiler) için utanç verici olan en iyi referans noktasıdır.

Uluslararası hukuk, Filistin örneğinde olduğu gibi, sömürgeleştirilmiş ülkeler için kendi kaderini tayin hakkını, sömürgeleştirmeden önce bu topraklarda yaşayan halka özgü bir hak olarak kabul eder. Sömürgeci güç tarafından söz konusu ülkeye dayatılan her türlü hukuki, coğrafi veya demografik önlemi, Filistin örneğinde olduğu gibi, gayrimeşru sayar. Bu, Siyonistlerin Filistin’e göçünden Siyonist bir teşekkülün oluşturulmasına kadar sonraki tüm eylemlerin gayrimeşru olduğu anlamına gelir.

Bu nedenle, Filistin’i bölen ve orada bir Yahudi devleti kurma “hakkı” tanıyan 1947 tarihli BM Genel Kurulu’nun 181 sayılı kararı, gayrimeşru, uluslararası hukuka ve BM Şartı’na aykırı kabul edilir.

Sonuç olarak, uluslararası hukuk, Filistin halkına işgale ve Siyonist teşekküle karşı her türlü direniş biçimini kullanma hakkı tanır. 1967’den sonra Birleşmiş Milletler, Filistin halkının işgale karşı silahlı direniş hakkını teyit eden çeşitli kararlar yayınlamıştır.

Bu nedenle, “Aksa Tufanı Operasyonu”, tartışmasız bir şekilde, Filistin halkının işgale karşı direnme hakkı kapsamındadır. Bu, meşru direniş hakkı çerçevesinde ve Filistin davasının adaleti ve Filistin halkının son yıllardaki küresel gösterilerde ifade edildiği gibi, vatanlarını “nehirden denize” kadar özgürleştirme hakkı çerçevesinde gerçekleştirilmiş bir direniş eylemidir.

Kısacası, kim olursa olsun, hiç kimsenin “Aksa Tufanı Operasyonu”nu uluslararası hukuka göre meşru bir direniş eylemi olarak görmeme hakkı yoktur, özellikle de bu meşruiyeti uluslararası hukuktan bile daha güçlü bir şekilde doğrulayan tarihi ve dini kriterler mevcutken.

Bu operasyonun ayrıntılarına gelince: en önemli husus, işgal ordusunun en önemli askeri birliği olan Gazze Tümeni’ne yönelik bir saldırı olmasıdır. İzzeddin Kassam Tugayları ile Gazze Tümeni arasında tam teşekküllü bir askeri çatışma yaşandı. Gazze Tümeni, Kassam Tugayları’nın hızla gerçekleştirdikleri saldırı neticesinde elde ettikleri kesin zafer karşısında yenilgiye uğradı. Bu felâket, işgalci ordunun ve onun zaaflarının yanı sıra, hazırlıklarında Allah’ın zaferine güvenen saldırganların sergilediği hassasiyet, cesaret ve becerinin de bir sonucu.

Özetle, “Aksa Tufanı Operasyonu”, üstün bir askeri güce karşı yürütülen bir askeri operasyondu. Siyonist ordusunun yenilgisinden kaynaklanan, yüzlerce yerleşimci ve askerin esir alınmasını da içeren olaylar ikincil öneme sahipti. “Çocukların yakılması”, “kadınlara ve tutsaklara kötü muamele edilmesi” gibi haksız suçlamalar, hızla ortadan kalktı. Burada, Netenyahu’nun yürüttüğü yasadışı ve suç teşkil eden imha savaşı ve kara savaşı, dengeleri değiştirmede, “Aksa Tufanı Operasyonu”nun küresel öneminin artmasına katkıda bulunmada rol oynadı.

Dolayısıyla, Siyonistlerin “Aksa Tufanı Operasyonu’na verdiği, kara savaşı ve imha savaşı biçimini alan cevaplar, kara savaşında oluşan askeri denge ve halk direnişi, operasyonun direnişin eşi benzeri görülmemiş bir askeri, politik ve stratejik başarısına dönüşmesini sağladı.

Münir Şefik
10 Ekim 2026
Kaynak

,

Almanya’daki Olaylardan Çıkarılan Dersler


Almanya’da derinleşen politik ve ekonomik kriz karşısında 10 Ekim 1923’te bir devrimci kalkışma planı yürürlüğe konuldu. Başarısızlıkla sonuçlanan devrim girişiminin ardından yaşanan dönüm noktasında, bölünmüş olan Komünist Parti’nin temsilcileri, Moskova’da Komintern liderleriyle görüşmelerde bulunmuş, görüşmeler neticesinde aşağıdaki metin kaleme alınmıştır. Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun kaleme aldığı metin, hem Komintern’in hem de Alman seksiyonunun tarihi için önemli bir belgedir.

* * *

 

Giriş

Tüm Komintern için son derece önemli olan bu belge, KEYK’in kısa süre önce Alman Komünist Partisi Merkez Komitesi temsilcileriyle yaptığı bir konferansta hazırlanmıştır.

Yakın dönemde tanık olduğumuz politik krizin neticesi olarak Alman Komünist Partisi Merkez Komitesi içindeki politik güçler, yeni bir yapıya kavuştular.

Bu gruplar, şu şekilde şekillendi: Merkez Komite’de önemsiz sayılabilecek miktarda oy alan (27’ye karşı 2 oy) sağcı grup (Brandler); şu anda partinin ana gövdesini temsil eden kompakt grup (Merkez Komite’de 17 oy aldı); son olarak eski sol (Berlin ve Hamburg).

KEYK’in görüşüne göre, şu anda sağın oportünist hatalarına karşı merkez grup ile sol grubun tam anlamıyla birleşmesinin sağlanması gerekmektedir. Bu birleşme sürecinin fitilini, KEYK’in yardımıyla Alman Komünist Partisi’nin yüzde 99’unu temsil eden bu iki eğilimin bir araya geldiği bu belge ateşlemiştir.

Polonyalı komünistler dâhil, Komintern’in Moskova’da bulunan tüm temsilcileri, karar tasarısına oy verdiler.

Son anda, yoldaş Brandler’in takipçileri bile özel bir bildiri yayınlayarak, prensipte karara imza attılar.

KEYK, merkezi ana gövdenin sol kanatla birleşmesinin, sağ kanadın oportünist hatalarına karşı Alman Komünist Partisi’nin şu anda karşı karşıya olduğu büyük görevleri doğru bir şekilde yerine getirmesine yardımcı olacağına inanmaktadır. KEYK, hangi taraftan gelirse gelsin, hizipçiliğin her türlü tezahürüne karşı en sert önlemleri alacaktır.

G. Z.

* * *

1923 yılının Mayıs-Kasım ayları arasında Almanya, Polonya ve Bulgaristan’da yaşanan olaylar, uluslararası hareketin tarihinde yeni bir dönemin başladığının deliliydi.

Almanya’da, Ruhr bölgesindeki krizin gelişmesiyle birlikte, proleter sınıf savaşı, devrimci güçlerin kademeli olarak birikmesi aşamasından, iktidar mücadelesiyle ilgili yeni bir aşamaya geçti.

Alman devrimci hareketinin büyük önemi göz önüne alındığında, Ağustos ve Eylül aylarında gerçekleşen tarihî değişim ve sonbahardaki olaylar, Komünist Enternasyonal için büyük önem taşımaktadır. Bir bütün olarak Komünist Enternasyonal, bu deneyimlerden çıkarılacak dersleri ve sonuçları en ince ayrıntısına kadar değerlendirmelidir.

Bu olayların taktiksel değerlendirmesinin neredeyse tamamen Komünist Enternasyonal’in temel ilkelerine dayanması gerektiğinden, Yürütme Kurulu, mevcut dönemde hem teorik hem de pratik olarak son derece önemli olan, Komünist Enternasyonal’in taktiksel yöntemi Birleşik Cephe taktiğine dair eksiksiz ve somut bir izahatı bir kez daha sunmak istemektedir.

1. Birleşik Cephe Taktikleri

Komünist Enternasyonal’in Üçüncü Dünya Kongresi’nde, Mart ayındaki yenilgiden kaynaklanan, Alman Komünist Partisi’nce üstlenilmesi gereken görevler en ayrıntılı şekilde tartışıldı ve bu görevler “Kitlelere!” sloganıyla özetlendi. Aynı yılın Aralık ayında, kitlelerin nasıl kazanılacağına dair yöntem, Yürütme Kurulu’nun birleşik cephe taktikleri hakkındaki kararında somutlaştırıldı.

Almanya’da Komünist Parti, birleşik cephe taktiklerini büyük bir ciddiyetle uygulamaya derhal başladı. Almanya’da bu taktikleri destekleyecek bir durum mevcuttu. Partinin çalışmaları sonucunda büyük başarılar elde edildi. Kitlelerin giderek artan sempatisini kazandı ve sosyal demokratların saflarında karışıklığa neden oldu.

Seksiyonlarımızın çoğu, birçok direnişi ve birçok hatayı aştıktan sonra, birleşik cephe taktiklerini ancak yavaş yavaş uygulamaya koyabildi. Fransa’da 1922 yılında partinin önemli bir bölümü, birleşik cephe taktiklerini anlamakta başarısız oldu ve bu taktiklerin sosyal demokratlara verilecek ideolojik tavizler olarak yorumlanmasından ciddi şekilde korktu. İngiltere’de yoldaşların bir bölümü, birleşik cephe taktiklerini yanlış bir şekilde, komünistlerin mecliste oportünist İşçi Partisi’ni eleştirmemesi gerektiği şeklinde yorumladı. Finlandiya’da da benzer yanlış sonuçlara varıldı. Romanya’da yoldaşların bir bölümü, birleşik cephe taktiklerinin sosyal demokratlarla mecliste işbirliği tesis etmek anlamına geldiğine içtenlikle inandı. İtalya’da, uzun süre tam zıt yönde ilerleyen Komünist Parti, komünist hareketin teori ve programının saflığının tehlikeye atılabileceği korkusuyla birleşik cephe taktiklerini geniş çapta uygulamaktan kaçındı. Diğer bazı partiler, bu taktikleri fazla mekanik bir anlayışla yorumladılar ve ayda bir kez sosyal demokratlara klişeleşmiş bir açık mektup yazıp, sonra da her şeyi unutmanın yeterli olduğunu düşündüler. Gerçek bir politik mücadele yürütürken birleşik cephe taktiklerinden istifade edemediler.

Birleşik cephe taktikleri, özellikle başlangıçta, bazı ülkelerde yanlış uygulandı diye, “bu taktikler yanlıştı” denilemez. Bu, meclisteki gruplar, birçok hatadan sonra parlamentarizmi kullanmayı öğrenebildiler diye parlamentarizmi devrimci manada kullanmayı reddetmek kadar yanlış bir çıkarımdır. Birleşik cephe taktikleri, onlarla bağlantılı tesadüfi hatalara rağmen, kendi başlarına doğruydu ve hâlâ da doğrudur.

Birleşik cephe taktiklerinin güçlü yönleri olduğu gibi tehlikeleri de mevcuttur. Ekim 1923’te Alman proletaryasında güvenli ve kesin bir çoğunluğa sahip olmasak da, o dönemde genç Komünist Parti’nin iktidarı ele geçirmek için güvenilir bir çoğunluğa sahip olup olmadığını ciddi olarak sorgulayabilmesi, birleşik cephe taktiklerinin iktidarı ele geçirmek için en temel ön koşulu, yani proletaryanın çoğunluğunu proleter devrime kazandırmayı başarabileceğini kanıtlamaktadır. Komünist partiler, sosyal demokratların etkisi altında olan geri kalmış kitlelerin psikolojisini ve ruh halini tabii ki dikkate almalıdır, ama böyle diye bu taktiklere yanlış denilemez. İlgili tespiti yapmakla, sadece taktiklerin uygulanmasında bir tehlikenin mevcut olduğuna işaret etmiş oluruz.

Aralık 1921’de Yürütme Kurulu’nun ilk tezlerinde, birleşik cephe taktikleriyle bağlantılı tehlikeler açıkça dile getirilmişti:

“Tüm komünist partiler, yeterince güçlenmiş ve birleşmiş değil, hepsi de nihayetinde orta yolcu ve yarı-orta yolcu ideolojilerden vazgeçmiş değil. Diğer uca savrulmalar yaşanacak, bazı komünist partiler ve örgütler şekilsiz birleşik bir blok kurup dağılma eğilimi içine gireceklerdir. Planlanan taktiklerin komünizm davası için başarıyla uygulanabilmesi adına, bu taktikleri uygulayan komünist partilerin güçlü ve kararlı bir şekilde birleşmiş olması, lider kadrolarının düşünsel netliğikle hareket etmesi gerekmektedir.”

Dördüncü Dünya Kongresi, birleşik cephenin tüm taktiklerinde ve İşçi Hükümeti’nin özel sloganında gizli olan tehlikelere de dikkat çekti. Kongre, şu açıklamayı yaptı:

“Bu tehlikelerden kaçınmak ve ‘demokratik koalisyon’ aşamasının kaçınılmaz olduğu yanılgısına karşı derhal mücadeleye girişebilmek için, komünist partiler, her burjuva hükümetinin aynı zamanda kapitalist bir hükümet olduğunu, ancak her işçi hükümetinin gerçekte proleter sosyalist hükümet olmadığını akıllarından çıkartmamalıdır!”

Komünist Enternasyonal’in bu uyarıları, özellikle Almanya’daki son olaylar göz önüne alındığında, akılda tutulmalıdır; zira Rusya Seksiyonu’ndan sonra Enternasyonal’deki en olgun parti olan Alman Komünist Partisi, birleşik cephe taktiklerinin uygulanmasında ciddi hatalar yapmıştır.

Tüm ülkelerdeki komünistlerin, birleşik cephenin taktiklerinin ne olduğunu ve ne olmadığını dikkatlice düşünmeleri şarttır. Bunlar evrimin değil, devrimin taktikleridir. İşçi (ve Köylü) Hükümeti, bizim için belirgin bir demokratik geçiş aşaması olamayacağı gibi, birleşik cephenin taktikleri de demokratik bir koalisyon veya sosyal demokratlarla bir ittifak değildir. Bunlar, tümüyle devrimci bir ajitasyon ve seferberlik yöntemidir. Diğer tüm yorumları oportünist olarak niteleyip reddediyoruz.

Bu gerçeği aklımızda tutmalıyız, çünkü ancak o zaman birleşik cephe taktikleri Komünist Enternasyonal için bir anlam ifade edebilir, proletaryanın büyük çoğunluğunu devrimci iktidar mücadelesine kazanma gayesine katkıda bulunabilir.

Doğal olarak, geniş işçi kitleleri arasında bir ajitasyon yöntemi olarak birleşik cephe taktikleri, belirli bir döneme, yani işçi sınıfı hareketi için belirleyici öneme sahip hemen her ülkede komünistlerin hâlâ azınlıkta olduğu döneme uygundur. Somut koşullar değiştikçe, birleşik cephe taktiklerinin uygulanması da değiştirilmek zorunda kalacaktır. Bugün bile taktiklerin uygulanması farklı ülkelerde farklılık arz etmektedir. Mücadele, daha da sertleşip süreci tayin edecek bir mücadele niteliği kazandıkça, çeşitli ülkelerde birleşik cephe taktiklerinin uygulama biçimini birden fazla kez değiştirmek zorunda kalacağız. Bütünlüğünü koruyan, hâlâ güçlü olan sosyal demokrat partilerin çökeceği veya ihanetlerinde ısrar ederlerse sabun köpüğü gibi dağılacağı, sosyal demokrat işçilerin bütün olarak bize katılacağı vakit gelecektir. Birleşik cephe taktikleri, bu süreci daha da hızlandırır ve destekler.

2. Almanya’daki Devrimci Kriz

Fransız ordusunun Ruhr bölgesini işgalinden kısa bir süre sonra, Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, tüm seksiyonların dikkatini yaklaşan devrimci krize çekti. Essen ve Frankfurt’taki Uluslararası Konferanslar da bu konuya tahsis edilmişti.

Almanya’daki devrimci dalga, Ruhr’daki büyük grevler, Mayıs ve Haziran aylarındaki mücadeleler, Yukarı Silezya’daki grev, Berlin’deki metal işçileri grevi, Erzgebirge ve Vogtland’daki çatışmalar ve Cuno hükümetinin düşüşüne yol açan Ağustos 1923’teki siyasi kitlesel grevle birlikte yükseldi.

Durum, iyice ciddileşti: fiyatlar arttı, para birimi değer kaybetti, enflasyon yükseldi, ağır vergiler getirildi, meclis zayıfladı, kapitalistlerin saldırıları proletaryanın zayıf saldırısının ardından arttı, gıda kıtlığı yaşandı, ücretler düştü, işçi sınıfı toplumsal kazanımlarını bir bir yitirmeye başladı, ayrılıkçı ve yerelci hareketler büyüdü, eski ve yeni orta sınıflar giderek yoksullaştı ve orta sınıfa hitap eden demokratik partilerin etkisi azaldı.

Ruhr’daki savaşın tüm yükü, sürekli olarak proleterleşen orta sınıfların ve proleterlerin omuzlarına bindi. Sınıf çatışmalarının şiddetlenmesi, iktidardan kopan Alman kapitalist ekonomisinin hızlı gerilemesiyle adım adım ilerledi.

Birçok eyalette, açlıktan kırılan kitleler silahlanarak, eksik olan gıda maddelerini ele geçirmek için kırsal bölgelere doğru yürüyüşe geçtiler. Orta sınıfın büyük bir bölümü umutsuzluğa düştü, içinde bulundukları zor durumdan çıkış yolu olarak gördükleri iki kutup, komünist ve faşist gruplar arasında salınıp durdu. Büyük şehirlerde yağma vakaları, açlık-yoksulluk karşıtı gösterileri ve isyanlar sıklıkla görülmeye başlandı.

1923 kışına kadar geçen aylarda, Almanya’da sınıflar arası güç dengesi istikrarlı bir şekilde proleter devrim lehine değişti. Ruhr’daki hareket başlamadan önce, on sekiz ila yirmi milyon Alman proleteri, her türlü bir milliyetçi düşünce yapısından çok uzaktı. Şehirlerdeki altı ilâ yedi milyon küçük burjuva ve dört ila beş milyon küçük köylü ile kiracı çiftçi arasında derin bir huzursuzluk gözlemleniyordu.

Demokratik koalisyon politikası, alenen iflas etmişti. Demokratik burjuva partileriyle iktidarı paylaşan sosyal demokratlar, ağır sanayi ve gerici militarizmin temsilcileriyle sıkı bir blok oluşturup oluşturmamaya karar vermek zorunda kaldılar, nihayetinde bu bloğu kurdular.

Alman Komünist Partisi’nin görevi, bugün olduğu gibi o gün de, Ruhr krizinden kaynaklanan uluslararası karışıklık döneminden, Alman kapitalizminin içsel ve son derece zorlu krizinden ve Ruhr krizinin tasfiyesinden yararlanarak burjuvaziyi devirmek ve proletarya diktatörlüğünü kurmaktı.

Bu amaçla parti, hem Alman ağır sanayiine hem de Fransız emperyalizmine karşı mücadele için sanayi proletaryasını seferber etmeli, aynı zamanda en azından şehir ve kırsal kesimdeki orta sınıfları tarafsızlaştırmalı, mümkünse onları kendi liderliği altına almalıydı.

Birinci görev, ancak partinin, proletaryanın çoğunluğunu her türlü sosyal demokratın etkisinden kurtarmayı ve onları kapitalist mevzilere karşı saldırıya hazır hale getirecek şekilde örgütlemeyi başarması durumunda yerine getirilebilir.

Bu görev, layıkıyla ifa edilememiştir. Bunun nedenleri aşağıda incelenecektir.

İkinci görevse özünde faşist etkiyi yok etmek ve milliyetçi zihniyeti, Almanya’nın büyük kapitalistlerine ve Fransız emperyalizmine karşı proletarya ile ittifak halinde mücadele etme iradesine dönüştürmekti. Bu görev, Alman Komünist Partisi tarafından başarıyla ele alındı. Bunun en iyi kanıtı, 29 Temmuz 1923 tarihli Faşizmle Mücadele Günü’dür. Küçük burjuvazinin büyük bir bölümü, zaten Alman Komünist Partisi’ne sempati duyuyordu. Parti, bu kesimlere faşistlerin “topluma yönelik propaganda”sının ikiyüzlülüğünü ve büyük burjuvazinin yaverleri ve yardakçıları olarak ulusa, proletarya ve küçük burjuvazinin ortak çıkarlarına ihanet eden nesnel rollerini oldukça yüksek bir oranda göstermeyi başarmıştı.

Burjuvazi safları, her geçen hafta çözülüyordu. Aynı zamanda Alman Komünist Partisi’ne olan güven de artıyordu. Bu güveni örgütlemek ve son darbe için tüm mevcut güçleri hazırlamak gerekiyordu.

Eylül ayında, Alman Komünist Partisi ve Komintern Yürütme Kurulu, en büyük beş partinin temsilcileriyle istişare ederek, Almanya’daki devrimci durumun olgunlaştığı ve geleceği tayin edecek mücadelenin sadece birkaç haftalık bir mesele olduğu sonucuna vardı.

O andan itibaren parti, elindeki tüm güçleri seferber etti ve nihai mücadele için her türlü aracı kuşandı. Parti, her üyesini aktif bir savaşçı, mücadele için silahlanmış bir birey haline getirmek için hummalı bir çalışma yürüttü. Tüm proletaryayı devrimci mücadele cephesine dâhil etmek için parti, her yerde yerel eylem konseyleri kurdu ve destekledi. Demiryolu işçileri, elektrik işçileri, devlet ve belediye çalışanları içinde yoğun bir ajitasyon çalışması yürütüldü.

Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, Enternasyonal’in tamamını, özellikle Almanya’ya komşu ülkeler ile Sovyet Rusya’daki seksiyonları, yaklaşmakta olan Alman devrimine odakladı ve tek tek bölümlerin görevlerini belirledi.

3. Ekim Ayındaki Ricat ve Sebepleri

Ekim ayında Alman Komünist Partisi, zayıflıklarına rağmen, iktidar için devrimci mücadeleye hazırdı. Devrimci duruma ve Komünist Enternasyonal ile Alman Komünist Partisi’nin çabalarına rağmen, ne devrimci bir nihai mücadele ne de politik kitle mücadeleleri konusunda bir sonuca varılabildi. Bunun nedeni, bir dizi hata ve eksiklik, kısmen de oportünist sapmalardı.

Devrimci Olayların Seyrine Dair Öngörüdeki Kusurlar

Parti, Almanya’daki devrimci durumun olgunlaştığını çok geç fark etti. Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu da yaklaşan krize yeterince zinde bir şekilde dikkat çekemedi, bunun neticesinde mücadeleye dair gerekli önlemler vakitlice alınamadı. Zaten (Cuno Hükümeti ve Ruhr’un işgaliyle tanımlı) bir önceki dönemin sona ermesiyle birlikte iktidar sorunu gündeme getirilmeli, teknik hazırlıklar yapılmalıydı. Parti, Ruhr ve Yukarı Silezya’daki kitlesel mücadelelerin, artan iktidar bilincinin ve niceliksel açıdan büyüyen politik faaliyetin bir delili olarak önemini zamanında kavrayamadı, gerekli tutum değişikliği, ancak Cuno’ya karşı başlatılan grevden sonra yapılabildi.

Taktiksel Hatalar

Temmuz ve Eylül ayları arasında gerçekleşen çok sayıda münferit eylemi yoğunlaştırma, genişletme ve politik sloganlar içeren eylemlere dönüştürme görevi yerine getirilmedi.

Cuno grevinden sonra, belirleyici mücadele gerçekleşene dek temel hareketleri erteleme hatasına düşüldü. En ciddi hatalardan biri de kitlelerin içgüdüsel isyanına gerekli politik amaçlar kazandırılarak, onun bilinçli bir devrimci mücadele iradesine dönüştürülmemesiydi.

Parti, politik işçi konseylerinin görevleri için enerjik ve güçlü bir mücadele yürütme, geçiş dönemi talepleri ile kısmi mücadeleleri proletarya diktatörlüğünün nihai hedefiyle bağ kurma konusunda başarısız oldu. Fabrika konseyleri hareketinin ihmal edilmesi, onlara geçici olarak işçi konseylerinin işlevlerini yüklemeyi de imkânsız hale getirdi; böylece o belirleyici an geldiğinde, Sosyal Demokrat Parti’nin etkisinden uzaklaşan kararsız işçilerin etrafında toplanabileceği yetkili bir merkez teşkil edilemedi.

Eylem konseyleri, kontrol komisyonları, mücadele komiteleri gibi diğer birleşik cephe organları da mücadeleye politik düzlemde hazırlanmak amacıyla sistematik olarak kullanılamadığından, mücadele, neredeyse tamamen bir parti meselesi şeklinde yorumlandı, tüm proletaryanın birleşik mücadelesi olarak görülmedi.

Politik-Örgütsel Zayıflıklar ve Eksiklikler

Parti, proletaryanın kitle örgütlerinde giderek artan etkisini örgütsel olarak pekiştirme konusunda gerekli yeteneği sergileyemedi. Güçlerini tek bir mücadele amacına teksif edemedi.

Teknik hazırlık, iktidar mücadelesi için örgütün yeniden düzenlenmesi, silahlanma ve yüzyıllar süren iç konsolidasyon asgari düzeydeydi. Çok kısa ve hummalı teknik hazırlıklar pratikte hiçbir sonuç vermedi; evet, parti, üyelerini teknik olarak harekete hazırladı ama geniş proleter kitleleri kucaklayamadı.

Kuvvetler Arasındaki İlişkinin Öngörülmesi Konusunda Yapılan Hatalar

Kritik haftadaki teknik hazırlıkların hummalı temposu, mücadelenin yalnızca bir parti mücadelesi olduğu görüşü, ön hazırlık niteliğindeki kısmi mücadeleler ve kitle hareketleri olmaksızın “nihai darbe”ye odaklanılması, güç dengesinin gerçek durumunu incelemeyi ve doğru tarihleri belirlemeyi imkânsızlaştırdı. Bu nedenle, işçi sınıfının çoğunluğunun kritik noktalarda Alman Komünist Partisi’nin önderliğini takip edip etmeyeceği konusundaki ifade, tamamen gerçek dışı ve güvenilmez bir hesaplama haline geldi. Aslında, iddia edilebilecek tek şey, partinin henüz onların liderliğini ele geçirmeden çoğunluğu kazanmaya doğru ilerlediğiydi.

Karşı-devrim güçlerinin hafife alınması, partinin proletarya içindeki ketleyici bir güç olarak sosyal demokratların gücünü küçümsemesinden kaynaklanıyordu. Ayrıca sol sosyal demokrat liderlerin doğasını ve rolünü yanlış anlayan parti, kendi saflarında gerekli kitlesel baskıyı uygulayarak, bu liderleri mücadeleye katılmaya zorlayabileceğimiz yanılsamasının beslenmesine imkân verdi.

Saksonya Konusunda Hatalı Politik-Stratejik Yönelim

Orta Almanya’daki mevzilerin savunmasından yola çıkarak belirleyici mücadeleye geçme yönündeki katı ve tek taraflı politika, hatalıydı. Bu politika, diğer sanayi ve savaş bölgelerinin ihmal edilmesine, Saksonya mevzilerinin savaşsız teslim edilmesinden sonra ciddi bir yön kaybına yol açtı. Partinin elindeki tüm kozlarını Saksonya’ya oynaması, böylece başarısızlık durumunda ricat ve savunma hattı ile yedek bir saldırı hattı oluşturamaması, ölümcül bir hataydı.

Partinin tüm bu hataları ve eksiklikleri ile işçi sınıfının zayıflığı neticesinde, son anda iktidar için verilecek nihai mücadeleden geri adım atıldı. Partinin daha önce silahlı mücadelelere girişmediği Bulgaristan’da yaşanan yenilgi, gelecekteki zaferler için gerekli temeli teşkil edebilecekken, Almanya’da 1919 ve Mart 1921 yenilgilerinden sonra komünistler, kitleleri zafere nasıl götüreceklerini anlamak zorunda oldukları bir konumda bulunuyorlar.

Her halükârda partinin cephesini derhal değiştirmemesi, hemen kısmi mücadelelere girişmemesi, ayrıca bazı kısmi hazırlıklar yapılmış olmasına rağmen, imparatorluk ordusunun (Reichswehr) girişi, Almanya genelinde sıkıyönetim ilan edilmesi ve partinin ezilmesi üzerine derhal savaşmadan geri çekilmesi, büyük bir hataydı.

4. Saksonya Deneyi ve Hamburg’daki Mücadeleler

Almanya’da sınıf çatışmalarının şiddetlenmesi, ekonomik krizin daha da derinleşmesi ve partinin nihai mücadeleye odaklanması, Komünist Enternasyonal ve Alman Komünist Partisi Yürütme Kurulu’nu, komünistlerin Saksonya Hükümeti’ne girmesine izin vermeye itti.

Yürütme organının görüşüne göre, Saksonya Hükümeti’ne katılım fikri, aşağıdaki talimatnamede tanımlanan özel bir askeri ve politik görevdi:

“Mevcut durumu değerlendirdiğimizde, belirleyici anın en geç dört, beş veya altı hafta içinde gerçekleşeceğini düşündüğümüz için, doğrudan faydalı olabilecek her mevzinin derhal işgal edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Mevcut durum göz önüne alındığında, Saksonya Hükümeti’ne girme meselesi, pratik bir mesele olarak ele alınmalıdır. Zeigner ve adamlarının Saksonya’yı Bavyera ve faşistlere karşı savunmaya samimi bir şekilde hazır olmaları koşuluyla, hükümete girmeli, derhal elli ilâ altmış bin kişiyi etkili bir şekilde silahlandırmalı, General Müller’i görmezden gelmeliyiz. Aynı durum, Thüringen için de geçerlidir.”

Bu başlangıçtaki varsayımlar doğrultusunda, hükümete katılma adımı, Dördüncü Kongre kararlarına uygundu. Devrimci mücadelelerin teşvik edilmesi, işçi kitlelerinin birleştirilmesi Sakson hükümetine girişin ön koşulları olmalıydı: bu giriş, kitle hareketlerini temel almalıydı. Devrimci sürecin yavaşlaması nedeniyle doğrudan askeri görev ertelenmek zorunda kalsa da, komünistler, gerçek bir devrimci faaliyet yürütebilir, yürütmelidirler de. Ancak bu konuda beklentilerin çok altında kaldıklarını belirtmek gerekiyor.

Öncelikle işçilerin silahlandırılması meselesini düşmana aman vermeden ilerletmek onların göreviydi. İşçi Hükümeti’ne katıldıkları ilk andan itibaren komünistlerin proletaryanın silahlandırılmasından başka temel bir ilkeyi tanımıyor olmaları gerekiyordu.

Ayrıca, ülkeyi kurtarmak için proleter programlarını kitlelere açıklamak ve politik işçi konseyleri için enerjik bir propaganda yürütmek, böylece sol sosyalist bakanların sabotajlarına karşı koymak da görevleri arasındaydı. Üretimi sabote eden imalat işletmelerinin kamulaştırılması ve evsiz işçiler ile çocukları için zengin ailelerin evlerinin kamulaştırılması gibi devrimci önlemlerin derhal alınması için parlamentoda ve fabrika konseylerinde çalışmak da görevleri arasındaydı.

Hükümete katıldıkları ilk andan itibaren, Zeigner’in ikiyüzlü politikasını, askeri diktatörlerle yaptığı gizli müzakereleri ve sol sosyal demokrat liderlerin tüm karşı devrimci rolünü kitlelerin gözünde değersizleştirmek de komünistlerin görevleriydi. Bu ihmal ve partinin kitleleri harekete geçirememesi nedeniyle, Saksonya deneyi, mücadelede ileriye doğru bir adım atamadı: Devrimci strateji yerine, “sol” sosyal demokratlarla devrimci olmayan bir parlamenter işbirliğine tanık olduk. Komünist bakanların yalnızca eyalet meclisine ve anayasaya karşı sorumlu olduklarına dair özel iddiaları, demokrasiye dair vehimleri yok etmeye pek de uygun değildi.

Chemnitz Konferansı, ancak tüm parti organları tarafından yeterli devrimci çalışma yürütülmüş olsaydı, parti için bir başarı addedilebilirdi. Parti, herkesin öngördüğü düşmanın, yani Reichsexecutive’in (Reich'ın bireysel devletlerinden birine karşı gönderdiği seferi kuvvetin) saldırısına hazırlıksız yakalandı. Bu nedenle, genel grev önerilecek olmasına rağmen, konferansın açılışından itibaren yalnızca Reichsexecutive’e karşı savunma meselesine odaklanmaya çalışılmaması daha büyük bir hataydı. Bunlar, şüphesiz sol sosyal demokrat liderlerin haince giriştikleri oyundan sonuç almalarını sağlayan hatalardı.

Saksonya’nın tam tersi bir örnek ise Hamburg’daki ayaklanmaydı. Burada, kararlı savaşçıların cesur bir sürpriz saldırısının düşmanı askeri olarak ezebileceği kanıtlandı. Ancak aynı zamanda, Hamburg’da olduğu gibi halkın sempatiyle karşıladığı, kitlesel bir hareket tarafından desteklenen bu türden bir silahlı mücadelenin, münferit kalması, bir işçi konseyi hareketince desteklenmemesi halinde başarısızlığa mahkûm olduğunu da gösterdi. Hamburg’da bu eksikliğin fazlasıyla hissedildiği görüldü.

Almanya genelinde süren mücadele, merkezden gelen çelişkili emirler nedeniyle sekteye uğradı, fiilen gerçekleşen grevler, Almanya’daki mücadele hakkında genel olarak yeterli haberin gelmemesi, Chemnitz Konferansı’nın sonucu hakkında alınan haberlerin yetersizliğinden etkilendi.

Bununla birlikte, Hamburg’daki çatışmayı örnek teşkil edecek bir disiplinle sona erdirmek mümkün oldu. Bundan çıkarılacak dersler, parti ve Enternasyonal için değerlidir. Özellikle, isyancılara karşı askeri harekâtı destekleyen Hamburglu sosyal demokrat liderlerin alçakça davranışları dikkat çekicidir. Onların davranışı, madalyonun sadece bir yüzüdür, madalyonun diğer yüzü ise Zeigner ve Saksonya’daki “solcu”larının davranışıdır.

Saksonya deneyi, “sol” sosyal demokratları ciddi şekilde itibarsızlaştırdı. Onların gerçekte karşı devrimin uşakları olduklarını gösterdi. Hamburg ayaklanması, Alman proletaryasının iktidar bilincini önemli ölçüde artırdı, aynı zamanda sosyal demokratlara ağır bir darbe indirdi.

Komünist Parti, Saksonya deneyi sırasında ve Hamburg’daki mücadeleyle bağlantılı olarak yapılan hataları bilince çıkartmalıdır. Bunu yapmadan Parti, gelecekte doğru taktikler uygulayamaz.

5. Sosyal Demokratların Rolü ve
Almanya’daki Birleşik Cephe Taktiklerindeki Değişim

Alman sosyal demokratlarının önde gelen kesimi, şu anda yüzüne sosyalist maskesi takmış, Alman faşizminin bir fraksiyonundan başka bir şey değil. Kapitalizmi proleter devrimden kurtarmak için devlet iktidarını kapitalist diktatörlüğün temsilcilerine teslim ettiler. İçişleri Bakanı Sollmann, sıkıyönetim ilan etti. Adalet Bakanı Radbruch, “demokratik” adaleti devrimci proletaryaya karşı olağanüstü hal adaletine dönüştürdü. Cumhurbaşkanı Ebert de hükümet gücünü resmen Seeckt’e devretti. Meclis’teki sosyal demokrat fraksiyon, bu eylemleri göz önünde bulundurdu ve anayasayı bir kenara bırakıp iktidarı Beyaz generallere devreden Özel Yetkiler Yasası’na oy verdi.

Uluslararası sosyal demokrasinin tamamı, yavaş yavaş kapitalist diktatörlüğün resmi silah taşıyıcısı haline geliyor. İtalya’da Turati ve Modigliani, Bulgaristan’da Sakasov, Polonya’da Pilsudski, Almanya’da Severing'in izinden giden sosyal demokrat liderler, kapitalist diktatörlüğün iktidarında doğrudan yer alıyorlar.

Beş yıldır her kesimden Alman sosyal demokratlar, yavaş yavaş karşı-devrim kampına geçiyordu. Bu süreç artık tamamlanmak üzere. Scheidemann ve Haase’nin “devrimci” hükümetinin meşru varisi, faşist General Seeckt’tir.

Kapitalist diktatörlüğün saflarında bile farklılıklar olduğu doğrudur, bu farklılıkların sınıf mücadelemiz için kullanılabilecek kadar önem arz etmesi ihtimali mevcuttur. Ebert, Seeckt ve Ludendorff arasında da kimi farklılıklar açığa çıkmaktadır. Ancak, Alman komünistleri, düşman kamptaki bu farklılıklar haricinde, asıl önemli olanın, işçi sınıfına tüm meselenin özünü, yani emekle sermaye arasındaki mücadelede Almanya Sosyal Demokrat Partisi liderlerinin Beyaz generallerle geri dönülmez bir şekilde birleşmiş oldukları gerçeğini anlatmak olduğunu unutmamalıdır.

Alman sosyal demokratları, kapitalizmin safına şimdi geçmiş değil. Onlar özünde, her daim proletaryanın sınıf düşmanları olmuşlardır. Ancak kapitalist demokrasiden kapitalist diktatörlüğe geçtikten sonra bu durum, kitleler için son derece açık hale gelmiştir.

Bu gerçek, Almanya’ya karşı uygulanan birleşik cephe taktiklerinde bazı değişiklikler yapmamıza neden oluyor.

Beyaz diktatörlüğün paralı askerleriyle müzakereye yer yok! Almanya’daki her komünistin bunu açıkça anlaması, tüm Alman proletaryasına yüksek sesle ve kesin bir dille ilan etmesi gerekiyor.

Sosyal Demokrat Parti liderlerinin sağ kanadından daha tehlikeli bir şey varsa o da solcu liderleridir. Onlar, aldatılan işçilerin son yanılsaması, Severing, Noske ve Ebert’in karşı-devrimci politikasını örten son incir yapraklarıdır.

Almanya Komünist Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi Merkez Komitesi ile olduğu kadar, Alman Sosyal Demokrat Partisi Merkez Komitesi’ni teşkil eden karşı-devrimci çeteyle aralarındaki bağı açıktan koparacak cesareti göstermedikleri sürece “sol” liderlerle de her türlü müzakereyi reddeder.

Almanya’da uygulanacak birleşik cephe taktiği artık şu şekildedir: “Aşağıdan birlik.”

Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun Aralık 1921 tarihli ilk tezlerinde şu tespitlere yer veriliyordu:

“Menşevik liderlerin diplomatik oyununa karşı bir denge unsuru olarak, Rus Bolşevikleri, şu sloganı ortaya attılar: ‘Aşağıdan Birlik!’ Yani, işçi kitlelerinin, işçilerin devrimci talepleri için kapitalizme karşı pratik mücadelede birleşmesi. Pratik, bunun tek doğru cevap olduğunu kanıtladı. Zaman ve mekâna dair koşullara göre değiştirilen bu taktiğin sonucu olarak, en iyi Menşevik işçilerin büyük bir bölümü yavaş yavaş Komünizme kazandırıldı!”

Almanya Komünist Partisi, aşağıdan yukarıya doğru birleşik cephe sloganını nasıl hayata geçireceğini öğrenmelidir.

Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne hâlâ mensup olan işçiler arasında daha önce hiç görülmemiş bir hareketlilik yaşanıyor. Liderlerinin politikalarının iflas ettiklerini bizatihi görüyorlar ve yeni yollar arıyorlar. Bu nedenle, devrime bağlılıklarını kanıtlamaya hazır dürüst proleterlerle karşılaştığımız her yerde, Alman SDP işçileriyle yerelliklerde müzakereleri ve anlaşmaları reddetmemiz için hiçbir neden yok.

Birleşik cephenin organları, fabrika konseyleri, denetim komisyonları ve eylem komiteleri, nihayetinde proletaryanın iktidar mücadelesinin merkezi olarak yönetilen aygıtı haline gelecek kadar yakından iç içe geçmelidir.

6. Partinin Acil Görevleri

Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun Eylül ayında Almanya’daki durum hakkında yaptığı temel değerlendirme, esasen değişmeden kalmıştır. Başlayan mücadele aşamasının niteliği ve Komünist Parti’nin temel görevleri değiştirilmemiştir. Alman Komünist Partisi, ayaklanma ve iktidarı ele geçirme meselesini gündeminden çıkarmamalıdır. Bu mesele, her zamanki gibi acil ve önemli bir şekilde karşımızda durmalıdır. Almanya’da karşı-devrimin elde ettiği kısmi zaferler ne kadar büyük olursa olsun, kapitalist Almanya’nın kriz koşullarında yüzleştiği sorunların hiçbirini çözemez.

Dolayısıyla, son birkaç ayda edindiği deneyimler ışığında, Alman Komünist Partisi bir dizi acil görevle karşı karşıyadır.

Parti, sekiz saatlik iş gününün ve işçi haklarının kaldırılmasına karşı proletaryanın mücadelelerini örgütlemelidir. Parti, işsizler hareketini örgütsel ve politik olarak çalışan işçiler hareketiyle birleştirmeli, böylece işçi sınıfının açlıktan ölen işsizler ve hâlâ bir parça ekmekle geçinen çalışanlar olarak bölünmesi tehlikesine mani olmalıdır. Parti, yaklaşan ekonomik mücadeleleri önceden, sadece ücret indirimine yönelik olmayacak, aynı zamanda “İşsizler için iş!” sloganında ifade edildiği gibi, politik bir amacı da olacak şekilde hazırlarsa, bu görevi layıkıyla yerine getirebilir.

Parti propagandası, en geniş kitleleri yalnızca proletarya diktatörlüğünün onları kurtarabileceği konusunda bilinçlendirmeye yönelik olmalıdır. Bu görev, Sosyal Demokrat Parti’yi siyaseten yok etme hedefiyle bağlantılı olmalıdır. Bu, birleşik cephe örgütlerinin kurulmasını ve her kısmi mücadelenin kesin bir amaca sahip olmasını gerektirir.

Parti, sanayi proletaryasının yanı sıra kırsal proletaryayı, memurları ve görevlileri, küçük köylüleri ve proleterleşmiş orta sınıfları da kazanmaya, onları devrimci işçilerin hegemonyası altında işçi sınıfının müttefikleri haline getirmeye çalışmalıdır. Bu, açık ve kesin bir dille yürütülecek ajitasyon faaliyetiyle, Alman Komünist Partisi’nin ekonomik programı lehine propaganda yaparak, Batı’da hâlâ var olan barışçı yönelime ait kalıntılara karşı mücadele ederek, Alman devriminin ulusal rolünü ve Alman Sovyet Cumhuriyeti ile Sovyet Rusya arasındaki ittifakın önemini vurgulayarak, devrimci hareketin kontrol komisyonları ve benzeri organlarının örgütlenmesi konusunda kararlı ve yorulmak nedir bilmeden yürütülecek çalışmalarla yapılabilir.

Parti içinde ve dışında örgütlenme çalışmaları, ajitasyon ve propaganda ile birlikte yürütülmelidir. Alman Komünist Partisi, sadece iyi bir propaganda partisi değil, aynı zamanda iyi bir mücadele partisi de olmalıdır. İşçilerin silahlandırılması ve belirleyici mücadeleye teknik olarak hazırlanmasına dönük çalışmalar azimle sürdürülmelidir. Proleter “yüzyıllar”, sadece kâğıt üzerinde değil, fiilen örgütlenmeli, geniş işçi kitlelerinin sempatisiyle desteklenmelidir. Bu da ancak Alman Komünist Partisi’nin proletaryanın tüm mücadele ve eylemlerinde aktif liderliğiyle kazanılabilir. İşçi kitleleri, gösterilerinde, grevlerinde ve girdiği tüm kavgalarda “yüzyıllar”ın sunduğu korumaya güvenebildikleri ölçüde, yüzyıllar da kitlelerin silahlanma, eğitim ve düşman güçleri hakkında bilgi edinme konusunda gönülden desteğini alacaktır.

Bütün bunların ön koşulu, partinin tüm deneyimlerinden tam anlamıyla yararlanmasıdır. Demokrasiye ve parti içinde gelişmiş, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin veya ideolojik ve örgütsel olarak etkisi altındaki bu parti örgütlerinin devrimci mücadelelere önderlik edebileceğine dair vehmin her türden kalıntısı kökünden sökülüp atılmalıdır. Proleter devrimin zaferinden önce Alman Komünist Partisi’nin ayaklanmanın partisi olduğu, kapitalist sistemi bir tek onun yıkacağı, tüm kısmi mücadelelerinde, ancak burjuvazinin devlet aygıtını yıkmayı hedefliyorsa, sürekli olarak proletarya diktatörlüğünü kurma amacını göz önünde bulunduruyorsa devrimci olabileceği gerçeğini her bir üyenin zihnine kazınmalıdır.

Komünist Parti, tek devrimci partidir. O, proleter kitlelerin diğer tüm partilere karşı zaferini hazırlayacak ve gerçekleştirecek kadar güçlüdür. Bu, her bir parti üyesinin kesin inancı olmalıdır.

Parti içinde bu yönelimi sağlamak için, AKP’nin edindiği deneyimleri tüm üyeleriyle açıkça tartışması gerekir. Parti, tartışmaları eylem gücünü zayıflatmadan nasıl gerçekleştireceğini öğrenmelidir. Tüm güçlüklere ve yasadışı konumuna rağmen, eylem gücünün tamamını pekiştirmek için, tüm farklılıklarını giderme ve bir Parti Kongresi’nde tartışmalara son verme görevini savsaklamamalıdır.

Komünist Enternasyonal, parti birliğinin korunmasını kesinlikle talep etmektedir. Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, Alman Komünist Partisi’nin tüm üyelerini, hizipler arası çatışmaları sona erdirmek ve tam bir eylem gücü elde etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya, Parti Kongresi’nde tüm partinin birlikte bu kavgalara son vermesine çağırmaktadır.

Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, Alman Komünist Partisi’nin her üyesinin ve Komünist Enternasyonal’in diğer tüm seksiyonlarının dikkatini, mevcut devrimci krizin dayattığı devasa görevlere çekmektedir. Yürütme Kurulu, son birkaç ayda elde edilen deneyimlerin boşuna olmadığına, bunların dikkatle incelenip kullanılması halinde proletaryanın zaferini daha da yakınlaştıracağına kesin olarak inanmaktadır.

Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu
Moskova
21 Ocak 1924
Kaynak

,

Barkod

    

Dost Kitabevi’nin sahibi, belgeselinde yalan söylüyor.[1] Örgütün emri doğrultusunda açılan “yayınevini ve kitabevini anasının tarla parasıyla kurduğunu” iddia ediyor. Her şeyin şahsileştirildiği, kişisel gelişim hikâyesine indirgendiği belgeselde, bir gün solcuların kitabevine girip yığınla kitabı çaldıklarına, bunun sebebine hiç değinilmiyor. Hapishanelere yardım etmediği için kitabevi, cezalandırıyor. Bir gece vakti devrimciler, pencereyi kırıp içeri giriyorlar. Sonra sırf seyahat etmeyi seviyor diye gezi kitapları basan kitabevi patronu, belgeselde, “bu ülkeye barkodu ben getirdim” diye övünüyor. “Kitap çalanlara bir şey yapmazdık” diye yalan söylüyor. Muhtemelen yakalanıp alt katta dayak yiyen, tartaklanan, azarlanan Ankaralılar, o sahneyi küfürle izliyorlar.

Kitabevi sahibinin yoldaşları; madencilik, inşaat, barcılık işleriyle zengin oluyorlar. Teori de pratik de bu zenginliğin önünde diz çöküyor. Kıvama getiriliyor. Kitap alacak parası olmayanlara bir tür solculuk imal edip satıyorlar. O solculuğun barkodu nasılsa ellerinde. Herkese kapitalizmin ve/veya emperyalizmin iyi ve hayırlı olduğunu öğretiyorlar. Aslında feodalizmden kapitalizme geçişle ilgili kitap, o yüzden basılıyor.

Dost belgeseli boyunca ne kadar iyi bir kapitalist olduğuyla övünen, kapitalizmin gelişimiyle birlikte dijitalleşen dünyada gerici ve arkaik bir yapıya dönüşmesi karşısında ağlayıp duran birini görüyoruz. Bugün tüm bu solcular, kapitalizmin gelişimi ve emperyalizmin mevzileri için çocuk ve insan yetiştiriyorlar. O kadar ilerlemeci olanlar, yalandan yapılan yola, açılan maden ocağına, dikilen inşaata karşı çıkıyorlarmış gibi yapıyorlar. Aslında ranttan pay istiyorlar.

Bu 78’ler kuşağına mensup olan, sağda solda görünen kişilerin, Marksizmi ve sosyalizmi kendi varlıkları önünde diz çöktürmenin, onları kendi teslim olmuş ruhlarına göre eğip bükmenin ekmeğini yediğini görmek gerekiyor. Tek meziyetleri ve maharetleri bu. Bu yüzden, bu sayede sağ çıktılar. Onlara bu yüzden ekmek veriliyor. Kültür-ideoloji alanında devlet de sermaye de onlara ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyaçla hayatta kaldıklarını, var olduklarını iyi biliyorlar. Bunu matah bir şey sanıyorlar. Her şeyi kültüre-ideolojiye, yani kendi özneliklerine büküyorlar. Dolayısıyla, bu ihtiyaç dışında hiçbir şeyin tartışılmamasını, hiçbir şeyin yapılmamasını istiyorlar.

Dost Kitabevi gibi pratikler, darbeden önceden haberdar olan, “Nasılsa Kemalistler darbe yapacak. Bize bir şey yapmazlar. Hatta bize yardım ederler” diye düşünen, darbe sonrası yaşanan açılımda kendilerine kültür-ideoloji alanı teslim edilen Devrimci Yolculara ait. İlgili bölgede bulunan binalar, ticarethaneye dönüşüyor. Bunlardan biri, bir sinema. Sinemanın sahibi, yere düşmüş kuruşu cebe indiren ama makinistine, yer göstericisine para vermeyen biri. Bugün bina yıkıldı, yerine illaki bir ticarethane açılacak.


Bunların öngörüleri de Cemil Tugay’la ilgili söyledikleri kadar. 12 Eylül’den de Tugay’dan da memnunlar. İkisinin ekmeğini yiyorlar.

Teori ve Politika dergisi denilen küçük ticarethanenin sahibi de örgütsel geleneğin içine sızmış bir “Devrimci Yolcu”. Bu kişi, bugün adının zikredilmesinden bile korktuğu örgütünü Devrimci Yolcu kıvama kavuşturmak isterken, kapı önüne konmuş.

Bugün 78 kuşağı, dava nasıl satılır, mücadele nasıl tasfiye edilir, nasıl ben olunur, nasıl köşe dönülür, onu öğretiyor. Solculuğu meslek bilenlerle mesleğini solculuk bilenler, aynı kavşakta buluşuyorlar. 68 trajedisi, 78 farsını üretiyor. Ama bu fars, kimsenin yüzünü güldürmüyor.

Kısa süre solculuk yapmış bir 78’li olarak Metin Kayaoğlu, Odak dergisinden isimlerle yaptığı programda[2], onlarca yılın Soğuk Savaş yalanından gayrı bir şey söylemiyor: “Sosyalizm, insanlığa açlıktan yokluktan başka bir şey vaat edemez.” Bu anti-komünist yalana iman eden Kayaoğlu, “Örgüt olduk, birey olamadık” diyen eski yoldaşlarının yanına oturuyor. Hep birlikte, el ele, “insan doğası bencildir” düsturuna bağlanıyorlar. Bugün “neoliberalizmin yoldaşı kılınan Batılı insan hakları anlayışı”nın[3] elemanlarından biriyle sohbet ediyorlar.

Program boyunca Kayaoğlu, “Çin’de sosyalizmin halkı aç bıraktığını, kapitalizme kapılar açılınca insanların karnının doyduğunu” söylüyor. Bugün sosyalistlere tıpkı ağabeyi Birikim dergisi gibi, “Boş yere emperyalizme ve kapitalizme karşı çıkmayın, yolunuza bakın” diyor.

“Üretici güçler gelişsin” deyip duran Kayaoğlu Çinciyken, bu fikri eleştiren Abimael Guzmán Maoist.[4] İkincisi, yer bulmasın diye Çincilik reklâm ediliyor. Ben merkezciliğin, bireyciliğin ve liberalizmin yerli mecazı olarak Çincilik, pazarlanıyor. Eskiden “Elektrikleşmek istiyorum” denilirdi, bugün hakikatle ve insanlıkla bağını kesmişlere “Robotlaşmak istiyorum” dedirtiliyor. Kayaoğlu, o robotlara solculuk etiketi pazarlıyor. Dost’un barkodu, artık herkesin ense köküne iliştiriliyor.

Kayaoğlu, ne diyorsa kendisi için, kendisine göre, kendisi adına diyor. Marksizmi ve sosyalizmi kendine göre eğip büküyor. “Üretim güçleri gelişsin” derken, hasbelkader Devrimci Yol sayesinde üç beş yıl çalıştıktan sonra, birilerinin şirketine çökmekten, o şirket sayesinde çok zengin olmaktan bahsediyor aslında. Asıl mesele şu: o zenginliğe, profesyonelleşmeye rağmen, tek işi teori olan bu kişi, 25 yılda hiçbir şey üretmiyor, dişe dokunur hiçbir şey ortaya koymuyor.

Kemal Okuyan da Metin Kayaoğlu da birer 78’li olarak, “Dünya Komünist Partisi yanlıştı. Ben kimseden emir almam arkadaş!” diyor. Orada belirlenmiş ölçülerin, ilkelerin, politikaların hepsini teoride ve pratikte siliyor. Bunu emperyalizm emrediyor olmalı.

Kayaoğlu, “Bağımsız olunmalı” buyuruyor. Burada konuşan, komünist ya da devrimci değil, liberalizmdir. “Bana kimse emir veremez. Ben Marksizmi, sosyalizmi benim nefsim ve çıkarlarım önünde diz çöktürüyorum” diyen Kayaoğlu gibi 78’liler, mücadeleyi kendi çıkarları doğrultusunda tasfiye edip herkesi İmamoğlu ve Özgür Özel’e mahkûm etmeye çalışıyorlar.

“Bağımsız olunmalı” buyuran, Komintern’e küfreden Kayaoğlu, Çin’in enternasyonalizmi bir kenara bıraktığını, kendi çıkarına, ekmeğine baktığını söylüyor. Aslında Çin derken kendisinden bahsediyor, kendisini anlatıyor. Sözlerinden, Çin ile neden ve nasıl ilişki kurduğunu anlıyoruz. Hiçbir sorumluluk üstlenmeden, hiçbir taşın altına elini koymadan, hiçbir iş yapmadan, ter dökmeden çürümeyi öğütlüyor. Ama “madem Çin, enternasyonalizmi çöpe attı, o vakit Ankara’da Çin elçisine sosyalist örgüt şeflerini niye pazarladınız? O toplantıyı niye düzenlediniz? Bunda muradınız neydi?” sorularına cevap vermiyor. Soruların cevabı, hür ve müstakil olmayı, liberalizmi ve burjuva siyaseti pazarlamakta aranmalı. Sovyetler’de milliyetçilik bulan Kadro’nun yeni versiyonu, Çin’de liberalizm bulanlar.[4]

Röportaj yaptığı örgütün sahibi, birkaç sene önce İspanya’da tutuklandı. “Ben Uluslararası Af Örgütü çalışanıyım” deyip “sıyrılmaya” çalıştı. Oysa bu af örgütü, emperyalizmin aparatıydı. Aynı örgüt şefi, ifadesinde “Odak dediğiniz, basit bir kültür derneği” dedi. “Biz gazeteciyiz” diyen Devrimci Yolcu ağabeylerinin yolundan gitti. Bugün röportajda hazır Çin elemanı bulmuşken, “bu Çin bize niye para vermiyor?”dan gayrı bir şey söylemiyor. Yalandan Çin’in karşısına Küba’yı çıkartıyor. Oysa Küba ile de bir alakası yok bunların. O Küba ki Che’ye doktorlar karşısında “Doktorluğunuz halk ve mücadele önünde diz çökmeli”[5] dedirtendir.

Sosyal medya ile ilişkiler, bu ben merkezcilik, nefs putçuluğu üzerinden şekilleniyor. Kemal Okuyan, Veli Saçılık, Kansu Yıldırım gibi isimler, twitter’daki görünürlüklerine put gibi tapıyorlar. Kişisel olanla politik olan, birbirine karışıyor. Sular bulanıyor. TKP, hiçbir süreçten, kuruldan geçirmeden, Okuyan’ın şahsi tvitlerini saniyesinde bildiri diye yayımlıyor. 

Mao-Lenin kırması olarak yola çıkıp İmamoğlu müridi olarak hayatını sonlandıran Kayaoğlu, matah bir şeymiş gibi, tvitlerini kolektif emeğin ürünü olması gereken dergisinde yayımlıyor. Bu dükkâncılar, esnaf-zanaatkâr solcuları, tasfiye olmadığı için komünist hareket ve devrimci hareket bu halde.

O Devrimci Yolcuların sinemasında, eleştirileri sussun diye müdür yapılan devrimci abi, doğru söylüyordu. Doksanlarda kendisi de kırkın üstünde olan bu kişi, “Bugün kırkın üstündeki tüm Devrimci Yolcular kurşuna dizilmeli!” diyordu. Ölmesi gerekenler, vaktiyle ölmediği için bu haldeyiz. Ölmeyenler, öldürüyorlar...

Eren Balkır
10 Ekim 2026

Dipnotlar:
[1] Nazlı Berivan Ak, “Dost: 49 Yılın Hikâyesi”, 2026, Youtube.

[2] Düzgün TV, “Sosyalist Sol ile Söyleşiler: Çin Devrimi ve Bugünü”, 6 Ekim 2026, Youtube.

[3] Jessica Whyte, The Morals of the Market: Human Rights and the Rise of Neoliberalism, Verso 2019

[4] Abimael Guzmán, “Mariátegui’yi Anlamak”, İştiraki.

[5] Che Guevara, “Devrimci Tıp Üzerine”, 19 Ağustos 1960, İştiraki.

[6] Eren Balkır, “TC-Çin İlişkilerinin Kadro’su”, 4 Ağustos 2024, İştiraki.

09 Ekim 2026

, ,

Che Gazze’de: Filistin Uluslararası Bir Dava Haline Geliyor


Che Guevara’nın 1959’da Gazze’ye yaptığı ziyaret, Filistin’deki Siyonist yerleşim sürecinin bölgesel bir çatışmadan sömürgeciliğe karşı küresel bir mücadeleye dönüşmesinin ilk işaretiydi. Bu süreci tetikleyen unsur, 1955’teki Bandung Konferansı ve bunun sonucunda kurulan, üyeleri henüz kısa süre önce yabancı egemenliğinin boyunduruğundan kurtulmuş olan Bağlantısızlar Hareketi idi. Emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı mücadelede bir dünya lideri olarak Nasır’ın sahip olduğu saygın konum, dünya liderlerini, Gazze’deki mülteci kamplarında açıkça görülen Filistin’deki etnik temizliğin yıkıcı sonuçlarını bizzat görmeye yöneltti.

Gazze Şeridi, Filistin’in simgesi haline geldi. Filistin topraklarının sadece yüzde 1,3’ünü oluşturan bu küçük toprak parçası, Filistin bayrağını dalgalandıran tek yer olarak kaldı. Güney Filistin’deki evlerinden sürülen 247 köyün sakinleri için geçici bir sığınak haline geldiğinde, bölge Nekbe’nin (Büyük Felaket) yükünün önemli bir kısmını sırtlanmıştı. Güneydeki köyler, Ekim 1948’de İsrail’in “Yoav” (veya diğer adıyla “On Belâ”) adlı askeri operasyonuyla etnik temizliğe maruz bırakılmıştı. Geriye tek bir Filistin köyü bile kalmamıştı. Bu topyekûn etnik temizlik hareketi; Al Davayime, Beyt Daras, İsdud ve Burayr gibi yerlerde gerçekleştirilen çeşitli katliamlarla hayata geçirilmişti.

Gazze’ye sıkıştırılmış olan mülteciler, yurtlarından sürüldükten sonra bile İsrail saldırılarından kurtulamadılar. Kasım 1948’de, antik Aşkelon’un bulunduğu alanda yer alan ve gelecekteki pek çok Hamas liderinin çıkacağı Cura köyü gibi, Mecdal Hastanesi de bombalandı. Ocak 1949’da İsrailliler, Deyrü’l-Balah ve Han Yunus’taki gıda dağıtım merkezlerini en yoğun saatlerde bombalayarak, hava saldırıları sonucunda 200’den fazla kişinin parçalanarak can vermesine yol açtı. Bu saldırılar, normalde temkinli bir tutum sergileyen Kızılhaç’ın durumu “bir dehşet manzarası” olarak nitelendirmesine neden oldu.

Filistin topraklarının işgali ve halkının sürgün edilmesi, o dönemde “fedailer” olarak bilinen bir direniş hareketinin doğmasına yol açtı. Bu direnişçiler, topraklarını işgal edenlere saldırmak amacıyla ateşkes hattını geçiyorlardı.

İsrail, fedailerin bu sızma girişimlerini durdurmak ve direniş fikrini ortadan kaldırmak amacıyla Gazze’deki mülteci kamplarına sürekli saldırılar düzenledi. Ağustos 1953’te, Ariel Şaron komutasındaki 101. Birlik, Bureyc mülteci kampına saldırarak 43 kişiyi yataklarında öldürdü. Ağustos 1955’te ise İsrail, yine Ariel Şaron liderliğinde Han Yunus polis merkezini havaya uçurdu ve 74 polisin ölümüne neden oldu. Aynı yıl İsrailliler, Gazze tren istasyonunda 37 Mısırlı askeri ve onlara yardıma giden 28 askeri daha öldürdü. Bu son saldırı, bölgedeki tarihin akışını değiştirdi.

Temmuz 1952’de Mısır’da iktidara gelen Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdünnasır, İngilizlerin kendisine vermeyi reddettiği silahları temin etmek üzere Sovyet Bloku ile ilk silah anlaşmasını imzaladı. Ayrıca, Albay Mustafa Hafız komutası altında resmen örgütleyerek fedai direnişine de onay verdi.

29 Ekim 1956’da İsrail; İngiltere ve Fransa ile işbirliği içinde, Sina’yı işgal etti. Saldırıya geçen İsrail askerleri, 3 Kasım 1956’da Han Yunus’a girdiler. 15 ila 50 yaş arasındaki tüm erkekleri evlerinden toplayıp kapı önlerinde ya da kasabanın ana meydanındaki bir duvarın dibinde soğukkanlılıkla kurşuna dizdiler. Öldürülen 520 kişinin isimleri kayıtlarda mevcut.

Ertesi hafta Refah’ta mültecilere yönelik bir başka katliam daha yaşandı. Yetenekli karikatürist Joe Sacco, bu olayları Footnotes in Gaza [“Gazze’den Dipnotlar”] adlı kitabında ölümsüzleştirene dek, Batı dünyasında bu katliamlara dair sağır edici bir sessizlik hâkimdi. Bu trajik olaylar, Nasır’ın 1955’teki Bandung Konferansı ile birlikte Bağlantısızlar Hareketi’nin önde gelen liderlerinden biri haline gelmesiyle dünya kamuoyunun dikkatini çekti. Gazze ve Filistin, sömürgecilik ve etnik temizliğin en güncel örnekleri olarak, küresel ölçekte gündeme geldi.

Bu politik gelişmenin neticesinde Latin Amerikalı devrimci Che Guevara, Nasır’ın daveti üzerine, Gazze’yi ziyarete geldi.

Guevara’nın ziyareti, büyük önem taşıyordu. Bu, ünlü bir devrimcinin Nekbe’nin yol açtığı yıkımı bizzat görmek üzere gerçekleştirdiği ilk ziyaretti. Kendisi; fedailerin lideri (yukarıdaki resimde, en sağda, geleneksel Arap kıyafetleri içinde görülen, 1936 Arap İsyanı’ndaki güney cephesi komutanı) Abdullah Ebu Sitte ile fedailerin ve faaliyetlerinin kayıtlarını tutan Han Yunus Belediyesi Genel Sekreteri (sağdan üçüncü) Kasım Farra gibi direniş liderlerince, büyük bir coşkuyla karşılandı. Her iki isim de Filistin Yasama Konseyi üyesiydi.

Söz konusu ziyarete dair o dönemde orada bulunanlardan edindiğim bilgilere göre Guevara, Filistinli mültecilere topraklarını özgürleştirme mücadelesini sürdürmeleri gerektiğini söyledi. İşgale karşı direnmekten başka bir yol olmadığını ifade etti. Yeni Yahudi yerleşimcilerin evlerini işgal etmiş olması nedeniyle durumlarının “karmaşık” olduğunu kabul eden Guevara, ancak “Bu hak er ya da geç iade edilmelidir” dedi. Silah ve eğitim desteği teklifinde bulundu, fakat Castro, bu yardımın Nasır aracılığıyla koordine edilmesini istedi.

Guevara’yı kampı gezdiren Bureyc kampının lideri Mustafa Ebu Middeyn, ona yoksulluğun çilesini çeken, güçlüklerle boğuşan halkın mevcut halini gösterdi. Guevara, buna sert bir karşılık vererek, “Bizde çok daha ağır yoksulluk örnekleri var. Bana ülkenizi özgürleştirmek için neler yaptığınızı göstermelisiniz. Eğitim kampları nerede? Silah üretecek fabrikalar nerede? Halkı seferber etme merkezleri nerede?” dedi.

Guevara’ya, gerilla savaşı konusunda uzman olan General Caprera eşlik ediyordu. Caprera (alttaki resimde sakallı olan), direniş yöntemleri konusunda tavsiyelerde bulunmak üzere toplum liderleriyle bir araya geldi. Guevara, Filistin direnişinin ve özgürlük mücadelesinin simgesi haline geldi.


Nasır, Guevara’nın ziyaretine büyük ilgi gösterdi. Onunla makamında görüştü, kendisini halka açık etkinliklere ve resmi törenlere götürdü, toplum liderleriyle tanıştırdı, kendisine madalyalar takdim etti. Bu ziyaret, devrimci Latin Amerika ile Nasır ve Filistinliler arasında günümüze dek süren çok yakın bir ilişkinin başlangıcını teşkil etti.

Bu ziyaretin ardından Küba, Filistinli öğrencilere burslar verdi, ülkede mahsur kalan Filistinlilere vatandaşlık hakkı tanıdı ve Filistin’e destek amacıyla pek çok konferans düzenledi.

İsrail’in 2014 yazında Gazze’ye yönelik savaşı sırasında Küba, Gazze’ye tonlarca insani yardım gönderdi ve yaralıları kabul etti. Söz konusu destek, çoğu Latin Amerika ülkesine yayıldı. El Salvador, Şili, Ekvador, Peru ve Brezilya, protesto amacıyla İsrail’deki büyükelçilerini geri çağırdı. Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, İsrail’i “terör devleti” olarak nitelendirdi ve İsraillilerin ülkeye girişine kısıtlama getirdi. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, “yasa dışı İsrail devletinin kahraman Filistin halkına yönelik eylemlerini sert bir dille kınadı.” Nikaragua Filistin Dayanışma Kampanyası, hem resmi hem de halk nezdinde sesini güçlü bir şekilde duyurdu. Uruguay, Brezilya, Arjantin ve Venezuela devlet başkanları; şiddetin durdurulması ve İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukanın sona erdirilmesi çağrısında bulunan ortak bir bildiri yayımladı.

Ellilerde özgür bir Filistin’de Filistinlilerin haklarını savunan, Bağlantısızlar Hareketi’nin tek tanınmış ismi Guevara değildi. Hindistan Başbakanı Cevahirlal Nehru da aynı dönemde Gazze’yi ziyaret etmişti. Bu ziyaret, Hindistan ve diğer Asya ülkelerinin Filistin’e yönelik güçlü desteğinin başlangıcı oldu.

Günümüzde Filistin, son ve en uzun süreli sömürgecilik projesine karşı yürütülen kurtuluş mücadelesinin simgesidir. İşte bu nedenle, dünya ülkelerinin dörtte üçünden fazlası Birleşmiş Milletler’de Filistin’i desteklemektedir. Desteklemeyen az sayıdaki ülke ise, Filistin’deki sömürgecilik projesini bizzat başlatmış olan eski Batılı sömürgeci devletlerin kalıntılarıdır.

Selman Ebu Sitte
Ağustos 2015
Kaynak