16 Mayıs 2026

,

Hantavirüs, Yapay Zekâ, El Niño, Anarşizm ve Gelecek


Eskiden bir anarşisti takip ederdim. Substack hesabına abone olmuştum. Yazılarımın kendi çalışmalarına ilham kaynağı olduğunu söylüyordu. Ardından, birkaç ay önce “karamsarlar” derneğine katıldı. Yapay zekâyı benimsemeye başladı. Maduro’nun kaçırılmasını ve Venezuela’nın bir imparatorluğun uydu devleti haline dönüştürülmesini alkışladı. Bütün diktatörlerin devrilmesi gerektiğini, Maduro’dan sonra sıranın İran’a gelmesini umduğunu söyledi.

Ancak bir yandan da bu anarşist, neoliberal kapitalizm koşullarında sabah dokuz akşam beş çalışmanın ruhu ezen, hayatı tüketen monotonluğunu da eleştirirdi. Kendini şirketlere ait sermayenin inşa ettiği bir kafesin içinde hapsolmuş hissediyordu, ancak belki de farkında olmadan, aynı kafesin başkalarına da dayatılmasını destekliyor gibiydi.

Onun işlerin daha iyiye gitmesini ne kadar çok istediğini görebiliyordum. Ancak nihayetinde bu çaresizlik, üzüntüsünün ağırlığı ve tutarsız görünen ideolojik felsefesiyle birleşince, bahsi geçen anarşist, Sam Altman ve Pete Hegseth’i desteklemeye yöneldi.

Bu adamın hikâyesini neden şimdi anlatıyorum?

Çünkü bu adamın yalnız olmadığını düşünüyorum. Durum kötüleştikçe, insanların kendi çıkarlarına aykırı hareketleri, liderleri, ideolojileri ve ortaya çıkan durumları benimseyeceğinden korkuyorum.

Korkarım ki her şey üst üste geldiğinde, tünel daraldığında ve ışık söndüğünde, insanlar, umutsuzlukta umut, ahlaksızlıkta kurtuluş, sahtekarlıkta zekâ, ölümde yaşam bulacaklar.

Korkarım, asıl mesele bu.

Sahte dinsel görüşlere veya komplo teorilerine dalmadan söylemek gerekirse, acı, ıstırap, belirsizlik ve korku dolu bir dünyanın, karanlık güçler için bir nimet olduğunu, hatta belki de kasıtlı olarak onlar tarafından inşa edildiğini düşünüyorum.

Bu, korkulacak hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine.

Önemli olan, nasıl tepki verdiğimizdir.

Gerçek şu ki, çoğu insan öngörülebilecek tepkiler verecek. Çoğu insan, hayatta kalmak için her şeyi yapacak.

Ama daha da önemlisi, insanlar, alıştıkları yaşam biçimini sürdürmek için gereken her şeyi yapacaklar.

Dolayısıyla, ekonominin içi boşaltılıp yapay zekâ şirketlerine, büyük teknoloji devlerine ve savaş ekonomisinin yan kuruluşlarına indirgendiğinde, korkulan şey, insanların emeklerini distopik koşulları pekiştirecek kişi ve kuruluşlara teslim etmekten başka seçeneklerinin kalmadığı hissine kapılacak olmalarıdır.

Korkarım, panoptikonu bizzat biz gerçeğe dönüştüreceğiz. Orta sınıfın lüks dünyasını sürdürmek için, insanlar, özgürlük kisvesi altında, insanlığımızı ve onurumuzu elimizden alan gözetim ve kontrol mimarileri inşa etmekten mutluluk duyacaklar.

Korkarım, tüketimle alakalı ayrıcalıklarını korumak için insanlar, kendilerini toplumsal ve teknolojik olarak hapse tıkacaklarından, kapitalist-hapishane kültürünü tasarlamaya, inşa etmeye ve alkışlamaya ikna edilecekler.

Korkumuz daha çok, bu kültürün kendi iç ayrıcalıklarını korumak adına, kendisini sürdürmek için gerekli kaynakları güvence altına almak amacıyla binlerce kilometre uzaktaki insanlara yönelik toplu katliam sayısını ve öldürülen insan sayısını ikiye katlayacak olmasıyla ilgili.

Nadir toprak elementleri için. Petrol için. Madenler için. Yarı iletkenler için öldürülecekler.

Korkarım, tutarlı bir ideolojik çerçeve olmadan, yaşamlarımızı destekleyen ve yöneten toplumsal, politik ve ekonomik koşulları anlamadan, bu durum, insanların ana tercihi haline gelecek.

Cani ve berbat bir dünyada berbat seçimlerle karşı karşıyayız.

Sanırım, insanların nihayetinde kendi son derece dar çıkarlarından başka hiçbir şeyi umursamamaya karar vereceklerinden korkuyorum.

Eminim, bazılarınız zaten o noktaya ulaştığımızı düşünüyor. Bunu düşünmek için elde geçerli bir argüman mevcut.

Bunları şimdi yazıyorum, çünkü önümüzdeki on iki ayın neler getireceğinden korkuyorum. Maddi ve psikolojik bir uçurumun yaklaştığından ve insanların dengelerini tümüyle bozabileceğinden korkuyorum.

Öncelikle ve dar çıkarları gösteren bir örnek olarak, elimizde hantavirüsümüz var.

Eğer bir virüs salgınını kontrol altına almak için ideal bir yer varsa, o da insanlığın geri kalanından çok uzakta, sadece 175 kişinin yaşadığı, kendi kendine yeten, esasen kapalı bir ortamdır.

Yani garip olan şu ki sağlık yetkilileri, bu insanların dünyanın dört bir yanına uçmasına izin verdiler. Gerçekten akıl almaz bir durum.

Peki neden? Çünkü yüzlerce ya da binlerce insanı kurtarmak için 175 kişiyi 45 gün karantinaya almak, muhtemelen insan haklarına aykırı bulundu ya da buna benzer bir şey düşünmüşlerdi.

Çünkü neoliberalleşmiş dünyamızda, sözde özgürlüğün arkadaşlarınız, komşularınız, topluluğunuz, hatta insanlığın geri kalanı üzerindeki etkisine bakılmaksızın, tüketim özgürlüğünün var olduğu varsayımıyla yaşıyoruz.

Hepi topu 175 kişi. 45 gün boyunca limana bağlı bir gemide kalmak eğlenceli olur mu acaba? Hayır.

Salgını tamamen ve kesin olarak kontrol altına almak için en mantıklı seçenek bu muydu? Öyle görünüyor.

Ama bu insanlar zengin, beyaz ve ayrıcalıklıydı. Dolayısıyla, farklı kurallar geçerliydi.

Şimdi ise, yeme içme, seyahat etme ve yemek yeme özgürlükleri küresel halk sağlığından daha önemli olduğu için, izleme, tespit ve test yapma konusunda çılgın bir telaş yaşanıyor.

Eğer olası etkisi konusunda ısrarcı olsaydım, bu virüsün çok ölümcül olduğunu ve bir pandemiye dönüşecek kadar bulaşıcı olmadığını söylerdim (ilk günlerden beri benimle birlikte olanlar, virüslerle ilgili konularda oldukça bilgili olduğumu bilirler).

Bir virüsün gerçekten yayılabilmesi için çok sayıda asemptomatik veya hafif hasta konakçıya ihtiyacı vardır. Hantavirüs hakkında bildiklerimizden yola çıkarak, vakaların çoğunun semptomatik olduğunu, genellikle ciddi bir hastalığa evrildiğini söyleyebiliriz.

Hanta, bana pandemikmiş gibi görünmüyor. Ama bu demek değil ki, ben iyi haber veriyorum. Hanta, halk sağlığı yetkilileri için mükemmel bir hazırlık yürütme imkânı sundu. Âdeta “lütfen bana kontrol altına alınabilir bir virüs salgınının ideal başlangıcını örnek gösterin” der gibiydiler ve bu işi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

Küreselleşmiş bir dünyada insanlar, tüketim özgürlüklerini kullanarak boşluğu dolduracak (misal, dünyanın en ucundaki bir çöp yığınında kuş gözlemi yapmak gibi) deneyimler aradıkça, virüs kaynaklı olayların yayılma riski de giderek artacaktır.

Pandemiye yol açacak bir virüs yayıldığında, onu kontrol altına alma şansı çok azdır.

Hanta, yolcuların hakları ve sağlık yetkililerinin başarısızlığıyla, bize bunun bir örneğini gösterdi.

Kovid nedeniyle radikalleşen ve halk sağlığına karşı sertleşen insanların, başka bir salgını önlemek için davranışlarını yeniden değiştirmeleri istendiğinde neler olacağından korkuyorum.

Ama önce El Niño’ya değinmek gerek.

Bu durumun ne kadar kötü olabileceğine dair bazı tahminler, kelimenin tam anlamıyla akıl almaz düzeyde. Küresel çapta +4°C’lik bir anormallikten söz ediliyor. Kitlesel ısınma kaynaklı ölümler, ölçülemez düzeyde. Açlığa yol açacak kadar büyük bir felaket bu. Neden mi? Kirlilik. Sera gazları. Her El Niño, atmosfere 66 milyon yıldır görülmemiş oranlarda ısıyı hapseden kirleticilerin eklenmesiyle oluşan yüksek bir temel seviyeden güç alıyor.

Bugünkü hafif seyreden El Niño bile güçlü. Bugünkü güçlü seyreden El Niño ise tam bir canavar.

Bu olayları hızlandıran kirleticiler, ekonomilerimizin ve toplumlarımızın işleyişinde önemli olmaya devam ediyor. Yapay zekâ veri merkezi patlaması sisteme bir ivme daha kazandırdı.

Bu patlama, tüketilecek enerjinin yanı sıra, süreç içinde tarım arazilerini, vahşi doğayı ve yerleşim yerlerini de yok edecek.

Topluluklara karikatürize edilmiş derecede kötü projeler dayatan bir ekonomik patlama.

Utah'ta önerilen Stratos veri merkezi projesi, 100 kilometrekare büyüklüğünde. Bu, Miami veya Pittsburgh gibi şehirlerin tamamından daha büyük bir alan. 7/24 elektriğe, bunun yanında, suya, çeliğe, betona ve yarı iletkenlere ihtiyaç duyacak.

Şu anda dünya çapında Stratos gibi yaklaşık 700 adet “hiper ölçekli proje” planlanmış durumda ve bunların hepsi bir sonraki El Niño’yu tetikleyecek.

Bu canavar gibi bir yaratık olacaksa, bir sonraki dünyayı yiyip bitirecek bir yaratık olacak.

Bu El Niño, bir petrol kriziyle, bir gübre kriziyle ve küresel olarak durgun bir ekim sezonuyla aynı zamana denk gelecek. El Niño’nun tetiklediği kuraklık ve seller nedeniyle dünya genelinde mahsullerin azalması, zengin dünyadaki bizler için acı verici olsa da, yoksullar için tam bir felâket anlamına gelir. Dünyanın neresinde olursanız olun, ister Kanada’da isterse Kamerun’da, ne kadar yoksulsanız, bu afetten o kadar ağır etkilenirsiniz.

Ben, asıl fırtınanın insanların zihinlerine ve davranışlarına ne yapacağından korkuyorum.

Korkarım, nispeten sakin koşullar altında bile anarşist bir anti-kapitalist, emperyalizmi benimsiyorsa, ciddi kriz koşulları, emperyalist oligarklarca kurulmuş, şaşırtıcı ve adaletsiz bir sistemin ağırlığı altında ezilen hepimizi kimbilirnasıl etkileyecek?

Seçeneklerimizin daraldığı, gerici siyaset ve davranışların, faşizmin tek çıkış yolu olarak görüldüğü bir durumda neler olacağından korkuyorum.

Sahte peygamberlerin baştan çıkarıcı cazibesinden korkuyorum. Umarım, yeterince insan buna karşı koyabilir.

Nate Bear
13 Mayıs 2026
Kaynak

, ,

“Solcu” Arap Milliyetçiliği Hareketi


Necati Sıtkı (Mustafa Sadi), 1925-1928 yılları arasında Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) genç bir Filistinli olarak üç yıl eğitim gördü. Filistin’e döndükten sonra, o zamanlar büyük ölçüde Yahudi olan Filistin Komünist Partisi’nde Arapların önde gelen sesi oldu. Bu makale, Manda yönetimi yetkilileri tarafından tutuklanmasından hemen önce yazılmıştır. Yazı sebebiyle iki yıl hapis yatan Sıtkı, 1934’te Paris’e taşındı. Burada Komintern’in Arapça olarak yayınladığı The Arab East [“Arap Doğu”] dergisinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Tutuklanıp sınır dışı edildikten sonra Özbekistan’a gitti. Burada önde gelen komünistlerle ilişki kurdu. Bu komünistler, Zinovyev Muhalefeti’nden arta kalan çevreye yakın isimlerdi. Necati Sıtkı, İspanya İç Savaşı’nda savaşan dört Filistinli Arap’tan biriydi. Ağustos 1936’da Fas’a giden Sıtkı, Franco karşıtı propaganda faaliyetlerine katkı sundu. Sonrasında Cezayir’de anti-faşist bir radyo istasyonu işletti. Anti-faşizmi, 1939’da Alman-Sovyet Paktı’nın imzalanmasıyla partiden ayrılmasına yol açtı. Savaştan sonra yazar ve gazeteci oldu. İslam’ın faşizmle bağdaşmazlığı konusunda bir çalışma kaleme aldı.

Aşağıda Communist International [“Komünist Enternasyonal”] dergisinin 7. cildinin 13. sayısında yayınlanan, milliyetçi hareket içerisinde yaşanan ayrışmayı ve bu gelişme konusunda partinin alması gereken tavrı ele alan makalesine yer veriliyor.

* * *

 

Filistin Arapları içerisinde oluşan sol milliyetçilik (Hamdi Hüseyni grubu) hem örgütlenme hem de ideoloji açısından sürekli bir gelişim ve değişim süreci içindedir. Bu sürece özel önem verilmesi ve Filistinli sol milliyetçiler arasında bu ayrışmaya yol açan nedenlerin incelenmesi gerekmektedir. Filistin Komünist Partisi, bu sayede Hamdi grubuna karşı izlemesi gereken politika ve taktikleri belirleme imkânına kavuşacaktır.

Hamdi grubu, Filistin siyasi hayatına, 1928’de Arap Milliyetçilerinin Altıncı Kongresi’nde bağımsız bir siyasi grup olarak dâhil oldu. Bu grup, bir yandan genç Arap sanayi burjuvazisinin çıkarlarını, diğer yandan ise Arap aydınlarının bir kesiminin ve memnuniyetsiz küçük burjuva kitlelerinin çıkarlarını temsil ediyordu. Arap Milliyetçilerinin Altıncı Kongresi’nin sol kanadı olarak teşekkül eden örgüt, ticaret burjuvazisinin ve toprak sahiplerinin çıkarlarını temsil eden Kongre’nin sağ kanadına karşı aktif bir mücadele yürüttü.

Altıncı Arap Milliyetçileri Kongresi, Filistin Arap Milliyetçi hareketinin sağ kanadının birlik kongresiydi. Bu birleşme, “Yüksek Müslüman Konseyi” destekçileri ile bu konseyin muhalifleri, yani Kongre öncesinde İngiliz emperyalizmine karşı “işbirliği yapmama” politikası izleyen Arap Yürütme Komitesi arasındaki bölünmenin giderilmesi üzerinden gerçekleşti. Söz konusu kongrede ezici çoğunluk, anti-emperyalist tutumunu değiştirdi ve aşağıdaki kararı kabul etti:

“On yıllık ‘işbirliği yapmama’ politikası, milliyetçi hareket açısından işe yaramaz olduğunu kanıtladı. Siyonistler, mevcut durumumuzu istismar ediyor ve giderek daha çok manda yönetimine yaklaşıyorlar. Bu nedenle, ‘emperyalizmle işbirliği yapmama’ politikasını İngilizlerle işbirliği yönünde değiştirmek ve işbirliği yapmama faaliyetini Siyonizmle mücadeleyle sınırlamak gerekmektedir.”

Bu karar oylamaya sunulduğunda, Hamdi ve destekçileri, şiddetli bir protesto gösterisi düzenlediler ve “Moskova ajanları” olarak görüldükleri için kongre salonundan atılmanın eşiğine geldiler. Kongrenin sona ermesi ardından Hamdi, milli reformizme karşı mücadeleye girişti. “Belsiratü’l-Müstakim” (“Doğru Yol”) gazetesini çıkarmaya başladı ve giderek gidişattan hoşnut olmayan daha fazla sayıda anti-emperyalist aydını etrafına topladı. Bu, Arap burjuvazisinin ihanetinden ve hareketin anti-emperyalist mücadeleden Balfour Deklarasyonu karşıtı mücadeleye geçmesinden sonra Araplar içerisinde gelişen sol milliyetçi hareketin tarihindeki ilk aşamaydı. Bu aşama, 1930’a kadar sürdü. İlgili aşamanın ana niteliğini, sol milliyetçilerin manda yönetimine ve milli reformize karşı kesintisiz bir biçimde verdikleri mücadele tayin etti.

Bu dönemde sol milliyetçiler, Arap ülkelerinin milli kurtuluş hareketine gerçek bir özveri ve bağlılık gösterdiler. Filistin ayaklanması sırasında oldukça önemli bir rol oynadılar. Arap kitlelerini öncelikle İngiliz emperyalizmine karşı mücadele etmeye ve Arap burjuvazisinin veya Siyonist sömürgecilerin dini ve milli provokasyonlarına kapılmamaya açıktan çağıran ilk kişiler oldular. Bu nedenle hapse atıldılar ve liderleri Hamdi, bir yıl süreyle Nasıra şehrine sürgün edildi.

Sol milliyetçilerin hareketi, onu tek kurtarıcıları olarak gören emekçi halk kitlelerinin gözünde Hamdi’nin itibarını yükseltti. Başta aydınlar olmak üzere, kitleler, onunla konuşmak ve tavsiyesini almak için Arap coğrafyasının her yerinden sürekli olarak sürgün edildiği yere akın etti. İngiliz emperyalistleri, Hamdi’yi “serbest bırakmak” ve onu memleketi Gazze’ye göndermek zorunda kaldılar. Bu “serbest bırakma” kararında asıl amaç, onu Suriye, Irak ve Ürdün yolunda bulunan Nasıra şehrinden uzaklaştırmak ve onu daha da uzak, çölle çevrili Güney Filistin’in ücra bölgelerindeki Gazze şehrine sürgün etmekti. Böylece sola meyilli milliyetçi Arapların onunla istişare etmesini daha da zorlaştırmak amaçlanmıştı. Hamdi grubunun Arap ülkelerinin bağımsızlığı ve birliği için verdiği bu iki yıllık mücadele, daha önce de belirtildiği gibi, sol Arap milliyetçilerinin hareketinin ilk aşamasını ifad eder. Örgütlülükten uzak olan bu mücadele, tekil gösterilerle ilerledi ve esas olarak partiden, programdan ve kitlelerden mahrumdu.

Hamdi grubunun hareketinin ikinci aşaması, aslında bu grubun kaderini belirleyecek bir aşamaydı. Hamdi ve destekçileri bir yol ayrımındaydı, hangi tarafı seçeceklerini bilmiyorlardı: işçilerin ve fellah Bedevi kitlelerinin tarafını mı, yoksa hain milli burjuvazinin tarafını mı? Hangi sloganları öne süreceklerini de bilmiyorlardı, çünkü milli reformistler de artık çok ucuz hale gelmiş olan “İsteklâltan” (“Tam Bağımsızlık”) ve “Hurriye” (“Özgürlük”) sloganlarını kullanıyorlardı. Hamdi ve grubu, milliyetçi hainler kampından farklı olduklarını göstermeye çalışmak zorundaydı. Bu yöndeki çabaları, Arap işçilerinin ve köylülerinin çıkarlarının “savunulması”, emperyalizmin ve Arap aristokrasisinin boyunduruğundan “kurtuluşları” için verdikleri mücadelede somut bir ifadeye kavuştu. Hamdi, Miratü’ş-Şark (“Doğunun Aynası”) gazetesinin muhabiriyle yaptığı röportajda şunları söyledi:

“Emperyalistler, milli kurtuluş hareketine karşı savaşmak için bahane bulmak amacıyla bizi sürekli komünizmle suçluyorlar. Arap işçilerinin ve köylülerinin çıkarlarını savunduğumuz için bizi komünizmle suçluyorlar. İşçilerin ve köylülerin kendilerinin halkı oluşturduğunu, bizim halkın kurtuluşu için, emperyalizme karşı, geçmişte Türk iktidarının elinde bir silah olan, şimdi ise manda yönetiminin eline geçen Arap aristokrasisine karşı mücadele ettiğimizi anlamıyorlar.”

Birinci Arap Konferansı’nın toplanması sırasında Hamdi, birden “proleter” oluverdi ve konferansa Arap işçilerine seslendiği bir telgraf gönderdi:

“Yabancı unsurların işlerinize karışmasına izin vermeyin. Sınıf çıkarlarınızı kendiniz savunmalısınız. Ülkemizin bağımsızlığının temeli yalnızca sizsiniz.”

Bu sözler neyi ifade ediyor? Bu sözler, onun kendi çizgisini Arap milliyetçi hainlerinin çizgisinden ayırma arzusunu, kitleler için, Arap işçi ve köylülerinin, Arap nüfusunun küçük burjuva kesiminin hareketinin hegemonyası için, Filistin Komünist Partisi’nin etkisini ve liderliğini ortadan kaldırmak için mücadeleye başladığını ifade ediyor.

Burjuva ideolojisiyle yoğrulmuş, aristokrat bir çevreden gelen ve toprak sahiplerinin toprak üzerindeki mülkiyetini savunan bir adam olarak Hamdi, bu konuşmayı yaparken, tarım devrimi sloganına katılmadı. Bu sloganın “erken” olduğunu, şu anda Arap köylülerinden alınan vergilerin kaldırılması gibi reform vaatleriyle yetinmenin yeterli olduğunu düşündü. Bu konuda uzun süre tereddüt etti. Filistin’deki siyasi olayların tüm seyrini belirleyen, sürekli çatışmalara yol açan ve bu yıl içinde Filistin’deki Arapların ayaklanmasına neden olan en ciddi konularda tamamen belirsiz bir tutum sergiledi.

Şu anda Hamdi ve grubunun devrim ve karşı devrim kampları arasındaki tereddütleri sona ermiştir. Solcu Arap milliyetçilerinin yaşam ve faaliyetlerinde üçüncü aşama, bölünme ve farklılaşma aşaması başlamıştır. Sol milliyetçiler, sağ ve sol olarak bölünmüştür. Hamdi, artık sol milliyetçilerin sağ kanadının başındadır. “Halkın dostu” olmaktan çıkmış, polisin ve Arap kompradorlarının dostu, İngiliz emperyalizminin uşağı haline gelmiştir. Artık Arap diyarında Antiemperyalist Birlik’in sekreteri olma görevini elinin tersiyle itmektedir. Filistin Komünist Partisi’ne karşı “güvensiz” bir tavır takınmakta, partinin faaliyetlerinin kendi kontrolüne girmesini talep etmektedir. Komünizmden her geçen gün daha da uzaklaşmakta, komünizmin aslında bir tehlike oluşturduğunu söylemektedir. Evinde arama yapmak için gelen polis ve casusları çay ve bisküviyle ağırlamaya başlamıştır.

Peki sol milliyetçiler arasında neden bir bölünme yaşandı? Bir kesim, neden işçilere ve köylülere, diğer kesim ise milli reformistlere bağlı kaldı? Şüphesiz ki bu bölünmenin, özellikle tarım sorununun ve çözüm için mücadele yöntemlerinin temel prensiplerine dayanan, derin kökleri olan nedenleri vardır. Filistin’deki büyüyen tarım krizi, köylü kitlelerinin sürekli yoksullaşması, Siyonistlerin Arap köylülerinin topraklarına el koyması ve Arap toprak sahiplerinin acımasız vergilendirme ve sömürü politikası koşullarında, Hamdi ve destekçilerinin tarafsız kalması beklenemezdi. Kendileri için iki yoldan birini seçmek zorundalar: ya toprağı işleyen köylülerden ya da toprak sahiplerinden yana saf tutacaklar. Hamdi grubu tam da bu temelde ayrışma yaşadı.

Hamdi grubunun sol kanadı, “toprak köylülere” sloganıyla hemfikirdir. Emperyalizm ve Arap toprak sahipleriyle aktif bir mücadele yürütmektedir. Bu nedenle, Hamdi’den ayrılmış ve milli reformizmden tümüyle kopmuştur. Amaçlarına ancak işçi ve köylü kitleleriyle birleşerek, Filistin’de işçi sınıfı ve köylülüğün diktatörlüğü için mücadele ederek ulaşabileceğini anlamıştır.

Hamdi grubunun sol kesiminin ideolojik konumunu tanımlamak için, Hamdi’nin eski sağ kolu olan kişinin Filistin Komünist Partisi’nin merkezi yayın organı olan İlelemam (“İleri”) yayımlanan makalesinden şu alıntıya yer vermek yerinde olacaktır: Filistinli fellahların konumunu analiz eden yazar, şöyle diyor:

“Bizzat tanıdığım bir tüccar, tek bir köye beş yıl süreyle 500 sterlin borç vermişti. Belirlenen sürenin sonunda bu meblağ, 41.800 sterline çıktı. Aşırı yüksek faiz nedeniyle köy halkı, tüm ürünlerini satmak zorunda kaldı, hatta bazıları tüm mallarını sattı, ancak gene de borcu ödeyemediler. Köylülerimiz kıtlıktan kırılıyor, emperyalistler kanlarını emiyor, Arap feodal beyleri halkın çıkarlarına ihanet ediyorlar. Bu durumu ancak devrim değiştirebilir.”

Bu durum, Hamdi Hüseyin grubunun sağ ve sol kanatları arasında tarım sorunu konusunda ne kadar büyük bir zıtlık olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Filistin Komünist Partisi, her iki kanada karşı doğru bir tutum benimseyebilmek için ilkeler ve taktikler konusunda gerekli sonuçları çıkarmalıdır. Filistin Komünist Partisi, şimdi Hamdi’yi ve tüm sağcı unsurları, emperyalizm ve milli reformizm karşısında teslim olanlar, Arap nüfusunun ezici çoğunluğunun, yani köylü kitlelerinin temel çıkarlarına ihanet edenler olarak ifşa etmeye başlamalıdır.

Öncelikle, Arap emekçi kitlelerini, teslimiyetçilerin kullanmaya devam edeceği sol söylemlere karşı uyarmalı, aynı zamanda Hamdi grubunun sol kanadına karşı esnek taktikler benimsemeli, onları özellikle Antiemperyalist Birlik’in çalışmalarına dâhil etmeli, köylü ve Bedevi kitleleri arasında çalışmalarında mümkün olan en geniş ölçüde kullanmalı, geniş kitlesel anti-emperyalist örgütler kurmalarına yardımcı olmalı ve faaliyetlerini sıkı bir şekilde kontrol etmelidir. Filistin Komünist Partisi, İngiliz emperyalizmine, Siyonizme, Arap feodal ve komprador unsurlara karşı kararlı mücadele için Arap kitleleri arasında konumunu güçlendirmek amacıyla bu devrimci güçleri ancak bu şekilde kontrol altında tutabilir.

Necati Sıtkı
1 Aralık 1930
Kaynak

15 Mayıs 2026

,

1948 Nekbe

 

Nekbe’ye dair yeni ortaya çıkartılan belgeler, Siyonistlerin sivilleri ve köyleri “yok etme” konusunda aldıkları emrin boyutunu gözler önüne seriyor.

Haaretz gazetesi, Golani piyade tugayının bir üyesi ve 12. Tabur komando birliğinin kurucularından Rafi Kotzer’e ait belgelere, bunların Kudüs’teki çöp kutularının yakınında bulunmasının ardından ulaştı.

Belgeler arasında, İsrailli yetkililerin Filistinli sivilleri, kadınları ve çocukları da dâhil olmak üzere öldürme emri verdiği 1948 tarihli kayıt defterleri, notlar ve özetler yer alıyordu.

Askeri sansür kurulu tarafından onaylanan belgelerin bazıları, 1948 savaşında Arapları öldürmekten hüküm giyen tek İsrailli komutan olan Şmuel Lahis’in davasıyla ilgili.

Duruşmada verilen ifadeler arasında, 7. Tugay’da tabur komutanı olan Yisrael Carmi’nin, Ekim 1948’de Siyonistlerin Beerşeba’yı ele geçirmesini anlatan ifadesi de yer aldı. Carmi, duruşmada şunları söylüyor:

“Şehri ele geçirdim. O bölgeyi temizlerken, askerlere sokakta görünen herkesi, dirensinler ya da direnmesinler, yok etme emri verdim. Her şeyi yok etme emri verildi.

Polis karakolunun ele geçirilmesinden sonra, insanların teslim olmaları ardından, cinayetler durdu. O zamana kadar herkes, kadın çoluk çocuk herkes, öldürüldü. Sonra halka Hebron’a gitmeleri emri verildi. Gitmeyen herkes ortadan kaldırıldı.”

Lübnan’da İsrail ordusunun Karmeli Tugayı tarafından 89 kişinin öldürüldüğü Hula katliamından sorumlu tutulan Lahis, hapis cezası almadı, daha sonra İsrail Yahudi Ajansı’nın başına geçti.

Bir diğer belge ise Golani’nin 12. Taburu’nun komutanı İzak Broşi tarafından yazılmış olup, Temmuz 1948’de bölük komutanlarına gönderdiği “Halkın bulunduğu, ele geçirilmiş köylerdeki davranış kuralları” başlıklı bir emri içeriyor.

Emirlerde, Filistin köyü ele geçirildikten sonra sakinlerine kimlik belgesi verilmesi gerektiği belirtiliyordu. Bir köylü belgesini başka birine devrettiğinde, her ikisi de vurulacaktı. Askeri denetim için zamanında gelmeyenler ise vurulacak, evleri yıkılacaktı.

Broşi, bir köyde “dışarıdan gelen bir Arap” bulunursa derhal vurulması gerektiğini de sözlerine ekledi. Genel bir kural olarak, ele geçirilen bir köyde yabancıların bulunması durumunda “her 10. Adamın” vurulması gerektiğini yazdı.

Emirde, Aşağı Celile’deki Zabah Bedevi topluluğuna atıfta bulunularak, “Zabahlılara mensup her Arap öldürülecek” denildi.

Broşi’nin bir diğer emri ise, Turan Dağı’nın ele geçirilmesinin ardından Aşağı Celile bölgesinde saklanmış olabilecek Filistinlilerin aranması yönündeydi.

“Saklanan herkesi öldürün” diye yazıyordu emirde.

Yeni belgeler, Siyonist milislerin 1948’de Filistin’de yerli nüfusu ortadan kaldırmak amacıyla kasıtlı bir katliam ve sürgün harekâtı yürüttüğüne dair daha fazla kanıt sağladı.

700.000’den fazla Filistinli, o dönemde Arap ordularının veya komşu devletlerin kontrolündeki topraklara sürüldü. İsrail devletinin ilanından sonra kalanlar ise 1966 yılına kadar askeri yönetim altında tutuldu.

İsrail uzun zamandır, Filistinlilerin onlarca yıldır verdikleri, iddialarını yalanlayan ifadelere rağmen, Filistinli mültecilerin evlerini Arap yetkililerin emriyle terk ettiklerini savunmuştu.

Broşi’nin bir başka emrinde ise "Ele geçirilen köylerde az sayıda Arap dolaşıyor” ifadesi yer alıyordu.

“Bölge Araplardan temizlenecek. Karşılaşılan her Arap yok edilecek.”

Alex MacDonald
27 Şubat 2026
Kaynak

, ,

İngiliz Emperyalizmine ve Siyonizme Karşı Mücadele

1949’da Beytüllahim'de yapılan seçimler sırasında Filistin Komünist Partisi üyeleri. 


Rıdvan Hilu (1909–1975), 1934 ile 1943 yılları arasında Filistin Komünist Partisi’nin genel sekreterliğini yaptı. Hilu, 1909 yılında Osmanlı'ya bağlı Filistin’in Yafa şehrinde, yoksul, işçi sınıfına mensup Hristiyan Ortodoks ailenin bir evladı olarak dünyaya geldi. Bulus Farah ile birlikte KUTV’da eğitim gördü.

1934 yılında Hilu, Komintern tarafından partinin genel sekreteri olarak atandı. Bu atama, üyelerinin çoğunluğu Yahudi olan partide Araplaştırma çabalarının bir neticesiydi. İç çatışmalar nedeniyle partiden istifa ettiği Kasım 1943’e dek bu görevi sürdürdü. 1975 yılında Eriha’da öldü.

Aşağıda Rıdvan Hilu’nun Komintern’in 1935’te gerçekleştirdiği yedinci kongrede yaptığı konuşma yer alıyor:

* * *

Filistin Komünist Partisi hakkında konuşmadan önce, Suriye, Filistin, Irak ve Mısır'dan gelen Arap ülkelerinin yoldaş delegeleri adına bir açıklama yapmalıyım. Biz, Ferdi yoldaşın konuşmasında dile getirdiği birçok hususa katılmıyoruz. Bilhassa şu iki hususa itiraz ediyoruz:

1. Arap ülkeleri de dâhil olmak üzere, sömürge ve bağımlı ülkeler, Ferdi yoldaşın analizinde yapıldığı gibi, emperyalist zulmün değişen biçimleri değil, Stalin yoldaşın 1925’te Doğu Emekçileri Üniversitesi’nde (KUTV) yaptığı tarihi konuşmada belirttiği gibi, proletaryalarının gelişmişlik düzeyine göre tasnif edilmelidir.

2. Ferdi yoldaşın, komünistlerin milli reformistleri ifşa ederek kitleleri emperyalizme karşı mücadeleye çağırabileceği yönündeki tek taraflı yaklaşımı, Arap ülkelerindeki komünist partilerin son zamanlarda ulusal kurtuluş hareketinde birleşik cephe taktiklerini geniş ölçüde benimseme yönündeki çizgisiyle çelişmektedir. Bu tek taraflılık, önceki birkaç yılda Arap ülkelerindeki komünist partilerde önemli ölçüde sekterliğe yol açmıştır.

Ferdi yoldaşın konuşmasında, Arap yoldaşların gündemin birinci veya ikinci maddelerinde ele alacakları konuşmalarında değinecekleri başka hatalara da rastlanmaktadır.

Yoldaşlar, bilindiği üzere Filistin, İngiliz emperyalizmi için politik, askeri-stratejik ve ekonomik açıdan büyük öneme sahiptir. İngiliz emperyalizmi, Filistin’e, Kızıldeniz’e giden yolları kapatmak, Arap Yarımadası’na, bilhassa Mezopotamya’ya giden yolları kesmek, son olarak, Filistin’in avantajlı coğrafi konumunu, özellikle de Hayfa limanını kullanarak Akdeniz’de önemli bir askeri üs kurmak ve Süveyş Kanalı üzerinde İngiliz emperyalizmi için kontrol sağlamak için ihtiyaç duymaktadır.

Filistin'in İngiliz emperyalizmi için önemi, Musul-Hayfa petrol boru hattının döşenmesinden sonra daha da artmıştır. Bu boru hattı, sömürge ülkelere ait petrolü mümkün olan en kısa sürede elde etmelerini sağlamaktadır. Bu şekilde Filistin, İngiliz emperyalizminin en önemli ileri karakolu haline gelmiştir. Filistin’deki siyasi durumun özelliği, ülkedeki İngiliz emperyalizminin, sömürge aygıtı ve feodal sınıftan aldığı toplumsal desteğin yanı sıra, esas olarak, emperyalist politikasının çıkarları doğrultusunda Yahudi ulusal azınlığını kullanan Siyonist burjuvaziye dayanmasından kaynaklanmaktadır.

Filistin’deki Yahudi azınlığı, özünde İngiliz emperyalizminin desteğini arkasına almış, sömürgeci ve muktedir bir ulustur. 1921'den beri, İngiliz ve Siyonistlerin finans kapitali Filistin’deki saldırısını artırmaya başladığından beri, Arap işçilerinin ulusal kurtuluş mücadelesine karşı kitlesel bir zemin inşa etmek ve sömürgeci politikalarına destek olmak amacıyla Filistin’e 250.000 Yahudi göçmen göndermeyi başardı. Bu yıllar boyunca Siyonistler, en verimli ve bereketli Arap topraklarının 2 milyondan fazla dönümünü ele geçirdiler. İngiliz süngülerinin yardımıyla Siyonist çeteler, sadece son üç yılda 22.000 Arap fellahını topraklarından sürdüler. Bu fellah kitleleri, asırlardır kendilerine ait olan topraklarını ve yuvalarını kaybettiler, mahrumiyetin ve sefaletin çilesini çektiler. Ülkenin ekonomik hayatı, hızla Siyonist sömürgeciler tarafından ele geçirildi. Siyonist sermaye, eşitsiz bir rekabet içinde, Arap sermayesini giderek daha fazla yurttan kovuyor, küçük burjuvaziyi yok ediyor. Siyonistlerin bankalardaki paraları her geçen gün hızla artıyor. Bugün, hükümetin resmi hesaplarına göre, Filistin’deki banka mevduatlarının yüzde 80’i Siyonistlere ait. Merkez şehirlerdeki arsaların yüzde 70’ini, ülkedeki ekili alanların yüzde 70’ini, dış ticaretin yüzce 80'ini ve iç ticaretin büyük bir bölümünü, tüm ekilebilir arazilerin yüzde 30’unu ve ülkenin tüm sanayisinin yüzde 80’ini ele geçirmiş durumdalar. Buna karşılık, Yahudi ulusal azınlığı, tüm ülke nüfusunun sadece yüzde 25'ini teşkil ediyor. Bu şekilde, Siyonist sermaye, sadece Arap işçi kitlelerini doğrudan ezmekle kalmıyor, aynı zamanda küçük burjuvaziyi acımasızca yok ediyor, Arap ticari ve sanayi burjuvazisinin orta, hatta en üst tabakalarını büyük ölçüde dışlıyor.

Şehirlerde, Arap işçilerin Yahudi işçilerden iki üç kat daha az ücret aldığı, buna karşılık, Arap işçilerinin çalışma günlerinin önemli ölçüde daha uzun olduğu bir durum ortaya çıkmıştır. Arap işçileri, 10-13 saat çalışırken, Yahudi işçilerin çalışma saatleri kıyaslanamayacak kadar azdır. Siyonistler, Arap işçileri Yahudi işletmelerinden ve plantasyonlarından zorla çıkarıp yerlerine Yahudi göçmenleri yerleştiriyorlar.

Siyonistlerin şiddeti, sadece bu önlemlerle sınırlı değil. Arap işçilerine karşı en alçak ve aşağılık yöntemlere başvuruyorlar. Arap işçilerine sürekli dayak atılıyor; ulusal duygularıyla alay etmek, ülkede normal bir durum haline gelmiş durumda.

Arap nüfusunun büyük çoğunluğu, özellikle de işçi-köylü kitleleri, meslek örgütlerine, basına, toplanma özgürlüğüne sahip olmamaları gibi temel medeni özgürlüklerden yoksunken; işçiler de dahil olmak üzere Yahudi kitleleri, geniş ayrıcalıklara sahiptir; meslek örgütleri ve basın kuruluşlarına, ayrıca seçim hakkına sahipler. Bu durum, ekonomik faktörlere ek olarak, Arap ve Yahudi kitleleri arasında keskin bir ayrıma yol açmaktadır.

Yahudi sermayesinin partisi olan Siyonistler ve Siyon İşçileri (Poale Zion) mensubu Siyonistler, emperyalizmin sömürgeci politikasının bir silahıdırlar. Bu politikalarını Yahudi işçileri aldatarak yürürlüğe koyuyorlar. Tüm dünya proleterlerinin, özellikle de dürüst Yahudi işçilerinin bu gerçekleri bilmesini ve Filistin’deki Siyonist göçmenlerin maceracı ve mücrim politikasına son vermelerini istiyoruz.

Öte yandan, Siyonist kampta her şeyin yolunda gittiğini söylemek mümkün değil. Yahudi işçiler arasında artan işsizlikle bağlantılı olarak oluşan hoşnutsuzluğun belirtileri şimdiden görülmeye başlandı. Bugün itibarıyla 5.000’den fazla işçi, işsiz. Bu işsizlik, artan göç akışı, yeni inşaat hacminin sınırlı olması, özellikle Arap kitlelerinin topraklarının ve emeklerinin Yahudilerce gasp edilmesine karşı sergiledikleri direnişin artması sonucu ortaya çıkıyor. Şüphesiz ki İngiliz emperyalizmi, Yahudi işçileri Siyonizmin hapishanesine itmek için Arap kitleleri üzerindeki baskısını, sömürüsünü ve alaycı tutumunu yoğunlaştırıyor.

İngiliz emperyalizminin tüm bu politikaları ve ekonomik kriz nedeniyle, Arap işçi kitlelerinin durumu hızla kötüleşiyor. İşsiz Arap sayısı, her geçen gün artıyor. Hiçbir yardım almayan işsizler, yoksulluğun pençesinde kıvranıyorlar, açlıktan ölmeye mahkûm oluyorlar. Ödenmesi imkânsız vergilerin, tarım ürünlerinin en düşük fiyatlarının ve bankalar ile tefecilerin yağmalamasının ağırlığı altında ezilen tarım ekonomisi, sürekli bir düşüş yaşıyor. Arap köylüsü, kendi yoğun emeğiyle ailesinin geçimini sağlayacak asgari geliri bile sağlayamıyor.

İngiliz emperyalizminin ajanlarından biri olan John Crosby’nin komisyonundan elde edilen rakamlara değinebilirim. Filistin’deki tarım ekonomisinin durumunu araştıran Crosby, 100 dönümlük bir araziye sahip bir çiftliğin gelirini 51 Filistin lirası olarak belirlemiştir. Bu miktardan 22 Filistin lirası, üretim maliyetleri olarak düşülmelidir. Kira ödemesi nakit gelirin yüzde 30’unu oluşturmaktadır. Fellahın elinde 24 Filistin lirası kalır; bunun içinden din adamlarına olan borçlarını vb. ödemek zorundadır. Böylece, tüm kalan masraflar düşüldükten sonra, köylünün elinde en fazla 16 Filistin lirası kalır. Buna karşın, Bay Crosby, “kendi işini yapan bir sömürgecinin ailesinin ortalama yıllık giderinin 162 Filistin lirası olduğunu” belirtiyor. Gördüğünüz gibi, 16 ile 162 Filistin lirası arasındaki fark, 10 kattan biraz fazla. Gerçekten de Crosby, 100 dönüm arazisi olan bir köylüyü ele alıyor, oysa bu tür köylüler bizde çok azdır: oranları sadece yüzde 18 ila 20 civarındadır. Köylülerin geri kalan kısmı daha küçük arazilere sahiptir veya tamamen topraksızdırlar. Sömürgeci ajan, bu kategori hakkında laf etmeyi “unutmuş”. Gene de Bay Crosby’nin materyallerinden bile Arap fellahının nasıl yaşadığını görmek zor değil. Bunun yanı sıra, Crosby’nin verdiği rakamların 1931 yılına ait olduğunu, bilindiği üzere, o yıldan sonra Arap köylülerinin durumunun önemli ölçüde kötüleştiğini de belirtmek gerekir.

Emperyalizmin ve Siyonist ajanlarının Filistin’in emekçi kitleleri üzerindeki artan baskısı ve acımasız sömürüsü, Arap kitlelerinin direnişinin artmasına yol açmıştır. Filistin’in sömürgeleştirilmesinin ilk anından itibaren ülkede anti-emperyalist hareket büyümüştür. 1920, 1921, 1922 yıllarında olduğu gibi 1929, 1931, 1933 yıllarında da Arap kitlelerinin güçlü gösterileri gerçekleşmiştir. 1929’daki anti-emperyalist mücadele, tüm halkın ayaklanmasının sömürgecilere somut darbeler indirdiği, özellikle güçlü bir mücadele olarak öne çıkmaktadır. Başlangıçta İngiliz emperyalizminin ajanları aracılığıyla bu güçlü ulusal kurtuluş hareketine Arap-Yahudi katliamı niteliği kazandırılmak istenmiştir, ancak bu girişim, başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

1929’daki halk ayaklanması, güçlü bir anti-emperyalist harekete dönüşmüştür. Bu durum, sadece Filistin ile sınırlı kalmadı, diğer Arap ülkelerinin de dikkatini çekti. Diğer sömürgelerden getirilen İngiliz emperyalizmine ait büyük askeri güç, devrimci Arap kitlelerini acımasızca cezalandırdı. İngiliz emperyalizminin ve Siyonist silahlı birliklerinin korkunç misillemeleri, milli reformistlerin gerici kesimlerinin oynadığı hain role rağmen, devrimci hareketi kanla bastıran girişim sonrasında bile, 1929 ayaklanması ardından devrimci Arap kitleleri susturulamadı.

Bu süreçte Arap işçilerinin sendikalar kurma arzusunun açığa çıkması dikkat çekici bir gelişmedir. İşçilerin faaliyetleri üzerinden grev mücadelesi büyümeye başladı. Siyonist çeteler ve polisle sokak çatışmaları sık sık yaşanır oldu. Arap köylerinde ise huzursuzluk durmadı. Vergi ödemeyi reddetme, polise karşı direniş, gerilla birliklerinin büyümesi, 1931’de Nablus’taki gösteri, köylülerin (Vadi Havares, Şatta, Zübeydat gibi yerlerde) Siyonist gaspçılara karşı toprak için verdikleri kesintisiz mücadele ve 1933’ün o büyük olayları, Arap kitlelerinin devrimci kurtuluş hareketinin ne kadar etkili ve güçlü olduğunu açıkça göstermektedir. Özellikle 1935’te Hayfa’da bir petrol şirketine karşı yapılan grev, büyük önem taşımaktadır. Yoğun kriz ve işsizlikle tanımlı o bir yıllık süreçte 650 işçinin katıldığı bu grev, 16 gün sürmüş, işçilerin zaferiyle sonuçlanmıştır. İşçiler, ekonomik taleplerinin yanı sıra, şirketten sendikalarının tanınmasını da sağlamışlardır. Bu grev, Filistin Arap işçi hareketinin ve Filistin Komünist Partisi’nin tarihinde, partinin güçlü desteği ve hegemonyası altında gerçekleştirilen ilk güçlü Arap işçi grevi olması nedeniyle, daha da dikkat çekicidir. Bu başarı, partinin Araplaştırma politikası sayesinde kitlesel çalışma yoluna girdiğinin bir işaretidir. Grev, Filistinli Arap işçilerinin diğer sektörlerinde de anında etkili oldu. Limanda 130 işçinin grevi patlak verdi. Hayfa’da şoförlerin grevi, demiryolu ve belediye sektöründeki işçiler arasında huzursuzluk yaşandı. Bu eş zamanlı gerçekleştirilen grevler, Filistin’deki Arap işçileri arasında muazzam bir coşku ve sınıf mücadelesi dürtüsü uyandırdı, kentli işçi kitlelerinin geniş kesimlerinin sempatisini kazandı.

Filistin’deki devrimci hareketin yeni bir aşaması, Hayfa’daki son grev döneminde hareketin komşu köylere yayılmasından da anlaşılabilir. Harsile’de köylüler ve jandarma arasında altı saat süren çatışmada birçok köylü yaralandı, bir kişi öldü. Bu şekilde Filistin’deki işçi-köylü hareketinin birliği ve işçi sınıfının hegemonyasının oluşma ihtimali doğdu. Bugün kent yoksulluğunun önemli bileşenleri olan zanaatkârların ve küçük burjuvazinin de devrimci hareketin dışında kalmadığını görüyoruz. Tüm bunlar, Filistin’de sahip olduğumuz proletarya partisinin devrimci faaliyeti için sınırsız bir alan olduğunu göstermektedir. 

Filistin Komünist Partisi’ne, geçmiş yıllarda bu koşullarda neler yapabildiğini sorma hakkınız var. Filistin Komünist Partisi, Arap dünyasındaki Komünist Enternasyonal faaliyetine mensup en eski partilerinden biridir. Ancak partimizin son yıllara kadarki çalışmalarının açıkça yetersiz olduğu kabul edilmelidir.

Partimizin ülkede gelişmekte olan kitle hareketi üzerindeki etkisi, önemsiz düzeydeydi. Neden? Çünkü partinin liderliği, Filistin’in ulusal sorununu, devrimci hareketin ulusal kurtuluş ve tarımsal karakterini anlamamıştı. Komintern’in talimatlarına göre, Filistin'deki ulusal kurtuluş mücadelesinin ve köylü devriminin temel itici güçleri olan Arap kitlelerinin devrimci potansiyeline inanmıyordu. Parti, dar bir Yahudi işçi çevresinde izole olmuş, Arap işçiler arasında çalışmayı ve Arap kitlelerinin kurtuluş hareketini reddetmişti. Parti, uzun yıllar boyunca Yahudi milliyetçiliğinden muzdaripti.

Parti liderliğinin başında, temelde Siyonist partilerden gelen, Siyonist ideolojiden hiçbir şekilde arınmamış, partinin kuruluşundan bugüne, Filistin’deki parti çalışmalarından uzaklaştırılmalarına dek, eskiden gizlice, bugün açıktan, Komintern çizgisine karşı savaşan, partinin siyasi ve örgütsel gelişimini sekteye uğratan, dolayısıyla, Arap kitlelerinin devrimci-özgürlük hareketine köstek olan yoldaşlar vardı. 1929 ayaklanması gibi önemli olaylar, o zamanki parti liderliği tarafından bir “Yahudi pogromu” olarak görüldü, dolayısıyla bu liderler, ayaklanmaya karşı çıktılar.

Parti liderliği, Araplara gösterilere ve protestolara katılmamaları çağrısında bulundu, çünkü parti liderliği, hareketin milli reformistlerin önderliğinde gerçekleştiğini, İngilizler tarafından kışkırtıldığını ve bir pogrom hareketi olduğunu savunuyordu. Ayrıca, kitleler, Siyonist göçüne karşı çıktıklarında, parti liderliği, bu Siyonist göçünü “İngiliz emperyalizmine karşı kızıl tehlikeyi güçlendiren bir faktör” olarak gören, göç yanlısı broşürler yayınladı. Bu hataların ardında, oportünist Siyonist eğilimin varlığı tüm çıplaklığıyla görülüyor. Bu yapılan hatalar asla tesadüfi değildi. Devrimci kriz günlerinde bu tür hatalar, devrimci kitleleri yıllarca partiden uzaklaştırdı, kitleler, “Yahudi partisi” olarak gördükleri FKP’ye karşı güvensizlik duymaya başladılar. Oysa doğru bir politikayla partimiz, devrimci durumun dalgasına binerek, Lenin ve Stalin yoldaşların bize öğrettiği gibi, kitlelere doğru liderlik etmek suretiyle, etkisini muazzam bir şekilde artırabilirdi.

Parti liderliği, “Araplaştırma artı Bolşevikleştirme" sloganı altında, Filistin Komünist Partisi’nin Araplaştırılması sürecini mümkün olan tüm araçlarla sabote etti. 1930’daki yedinci kongrenin Araplaştırma yönünde bir adım atılmasıyla ilgili kararına rağmen, parti, bu kararı uygulamadı, mahkûm edilmiş olan eski siyasi ve örgütsel çizgiyi sürdürdü. Partideki Arap yoldaşların oranında bir miktar artış olmasına rağmen, parti, Filistinli işçilerin kitlesel partisine dönüşmedi, Filistin proletaryası arasında kitlesel bir taban kazanmak için bile çaba göstermedi. Zaten 1933’te İbranice bir genelge yayınlandı ve bu genelgede Yahudi yoldaşlara, Arap yoldaşları partiye çekme konusunda ihtiyatlı olmaları önerildi.

Ancak partinin faaliyetleri sonucunda, sonraki yıllarda en zorlu durumlarda tecrübe kazanacak, partide, sendikalarda ve ulusal harekette lider olabilecek birçok Arap yoldaş kadronun oluşturulması mümkün oldu. Daha önce belirtilen birçok eksikliğin yanı sıra, partimiz gene de bazı başarılar elde edebildi. Parti, örneğin Arapça ve İbranice dillerinde düzenli olarak parti gazetesini yayınladı, broşürler basıp dağıttı, ayrıca birkaç greve öncülük etti.

Filistin Komünist Partisi lider kadrosu içindeki oportünistlerin yüzleştiği yenilginin ardından, yani 1935 yılının başlarında, parti, önemli ölçüde daha fazla başarıya ulaşabildi. Araplaştırmayı kararlılıkla uygulayan parti, geniş Arap kitleleriyle bağ kurma yönünde ciddi adımlar attı ve onların emperyalizme karşı mücadelesine öncülük etti. Parti, daha önce kurulan sokak hücrelerinin yerine, temel işletmelerdeki üretim yerlerinde hücreler kurdu. Parti, birçok büyük sendikaya nüfuz etti ve daha önce tamamen terk edilmiş olan Arap işçileri arasında sendikal çalışmaları yeniden canlandırdı.

Filistin Komünist Partisi, ancak Arap işçilerinin geniş kitleleri arasında çalışmalar yürütmek suretiyle sağlam bir temele oturabilir, Filistin proletaryasının gerçek bir kitle partisine dönüşebilir. Çalışmalarımızın önemsiz olması, ülkedeki devrimci hareketin gelişiminin gerisinde kalması nedeniyle çalışmalarımızı tatmin edici olarak değerlendiremeyiz. Önümüzde, en önemli görevimiz, partinin Araplaştırılmasıdır. Peki bu ne anlama geliyor?

Bazıları, gerçekte Filistin’deki oportünistlerin iddia ettiği gibi, Araplaştırmanın yalnızca Araplardan oluşan bir komünist parti kurmak anlamına geldiğini düşünüyor. Bu, doğru değil. Proletaryanın beynelmilel devrimci partisinin niteliği, soruyu bu şekilde koymamamız gerektiğini söylüyor. Araplaştırma, partinin geniş kitlelerle bağ kurmasını, onları örgütlemesini, seferber etmesini, ulusal kurtuluş mücadelesinde proletaryanın hegemon rolünü kazanmasını sağlayacak bir politik ve örgütsel çizgiyi gerektirir. Araplaştırmanın temel ve en önemli noktası budur. Ancak Filistin’de emekçi halk kitlelerinin Araplardan oluştuğu biliniyor. Ulusal kurtuluş hareketinde belirleyici öneme sahipler. Önde gelen Arapları, işçileri ve emekçileri parti saflarına çekerek, Arap parti üyelerini partinin önde gelen işlerine kolayca terfi ettirerek, Arap işçi kitlelerinin büyük çoğunluğunu kendi tarafımıza çekecek süreci hızlandırıyor, bu süreç için gerekli zemini oluşturuyoruz.

Arap kitleleri için verdiğimiz bu mücadelede bizim için en önemli husus, emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadele için milli devrimci ve milli reformist gruplar ve örgütlerle birleşik bir cephe oluşturmaktır. Partide, kim oldukları ve ne için savaştıkları araştırılmadan, genel olarak tüm milli reformist örgütlerle ilişkileri küçümseme eğilimi mevcut. Parti, kendi kızıl sendikalarını kurmaya çalıştı, ancak yoldaşlarımız, reformist sendikalara yalnızca onları yok etmek amacıyla girdiler. Devrimci düşünceye sahip aydınlara gelince, şimdiye dek onların faaliyetlerine ve politik çizgilerine yönelik eleştiriler dile getirmekle yetindik. İngiliz emperyalizmi ve Siyonist ajanlarına karşı ortak bir bildiri konusunda onlarla anlaşmaya varmak için bile hiçbir girişimde bulunulmadı.

Partimiz, temelde tüm çalışmalarını yeniden yapılandırmalıdır. Filistin Komünist Partisi’nin Araplaştırılması kararı lafta kalmamalı, fiiliyatta kararlılıkla hayata geçirilmelidir. Partinin politik ve örgütsel liderliğini, geniş Arap kitleleriyle en yakın bağları kuracak, onları İngiliz emperyalizmi ile mücadele için seferber edip örgütleyecek şekilde yeniden yapılandırmalıyız. Dolayısıyla görevimiz, reformist birlikleri görmezden gelmek değil, onlara katılmak, kitleleri partinin safına çekmek için titiz ve ısrarlı bir çalışma yürütmektir.

Görevimiz, milli-devrimci ve milli-reformist unsurları görmezden gelmek değil, onlara gitmek, onlarla birlikte Filistin’in bağımsızlığı için İngiliz emperyalizmi ile kararlı bir mücadele temelinde birleşik bir cephe oluşturmaktır. Sadece milli-devrimci unsurları kullanmakla kalmamalı, bu mücadeleye İngiliz emperyalizmiyle savaşabilecek tüm olası güçleri de çekmeliyiz.

Parti, aynı zamanda geniş köylü ve bedevi kitlelerine de yönelmelidir. Köylü birliklerini, gündelik işçi komitelerini örgütleyerek, köylülerin ve bedevilerin ihtiyaçlarına giderek daha fazla yaklaşarak, İngiliz emperyalizmine, Siyonistlere ve feodallere yönelik her türlü hoşnutsuzluğu geniş çapta kullanarak, onlara kurtuluşun tek yolunun İngiliz emperyalizmine, onun başlıca desteği olan Siyonizme karşı devrimci mücadele olduğunu gösterip kanıtlamak için her türlü hoşnutsuzluğu açığa çıkartmalı, gelecek aşamalarda köylü mücadelesini feodalizm karşıtı bir mücadeleye dönüştürmelidir.

İngiliz emperyalizminin baş düşmanımız, Siyonizmin ise onun temel destekçisi olduğunu vurgulayan politikamızı uygulamaya koyarken, milli reformistleri bir an bile unutmamalıyız. Filistin’deki milli reformizmin liderleri büyük toprak sahipleridir. Kitlelerin devrimci tezahürlerine defalarca ihanet ettiler. Ülkede emperyalizmin ve Siyonizmin güçlenmesine katkıda bulundular. Onlar, bir bakıma, Siyonist göçle ilgileniyorlar, toprakları yüksek fiyatlarla satıyorlar, köylü kitlelerimizin çaresiz durumundan faydalanarak, aldıkları kiraları artırıyorlar. Milli reformistler, emperyalizmin egemenliğine katkıda bulunuyorlar. Siyonizmle savaşmak istemiyorlar, zaten pratikte bunu yapabilecek durumda değiller, çünkü bu mücadele, illaki emperyalizm ve feodalizm karşıtı bir mücadeleye dönüşecektir. Oysa milli reformistler, Arap emekçi kitlelerinin sınıf mücadelesini milliyetler arası düşmanlık raylarına oturtmaya çalışıyorlar. Filistin’de milli reformizmin etkisi çok büyük ve partimiz, milli reformizmle mücadelede kendi kadrolarını ve kitleleri emperyalizmle uzlaşmazlık ve enternasyonalizm ruhuyla eğitmelidir.

Artık büyük bir ülkemiz var: dünya proletaryasının ve ezilen halkların vatanı SSCB. Sovyetler Birliği işçilerinin zaferinin sunduğu örneklikle, Çin sovyetlerinin kahramanca mücadelesinin sunduğu örneklikle, kitleleri zalimlere karşı kararlılıkla yürütülecek mücadeleye örgütlemeliyiz.

Bizim görevimiz, Filistin’deki gençleri devrimci bir ruhla eğitmek, onlarda İngiliz emperyalizmine ve Siyonizme karşı amansız bir nefret uyandırmak, aynı zamanda onları enternasyonalizm ruhu ve SSCB sevgisiyle eğitmektir.

Filistin Komünist Partisi’nin Araplaştırılması, işçi ve köylü Yahudiler arasında yapılan çalışmaların savsaklanacağı anlamına gelmez. Hayır. Örgütsel-politik liderliğimizi yeniden yapılandırırken, Siyonizme karşı mücadele ve Yahudi kitlelerini onun etkisinden kurtarma çabasının partimizin en önemli görevlerinden biri olduğunu, olmaya devam ettiğini özellikle vurgulamalı ve bu görevi büyük bir coşkuyla dile getirmeliyiz

Partimiz, kısa süre önce doğru Bolşeviklerin belirlediği konumları benimsedi. Önümüzde devasa öneme sahip görevler var. İngiliz emperyalizminin ve onun baş temsilcisi Siyonizmin gücünü, aynı anda parti içinde düşmanlarımızın çıkarlarını yansıtan eğilimlerle mücadele etmeden, başarıyla kırmak mümkün müdür? Mümkün değil! Dolayısıyla görevlerimiz, büyük güce sahip Siyonist eğilime ve yereldeki Arap şovenizmine karşı amansız mücadele vermektir. Bu eğilimlere karşı hem teoride hem de pratikte amansız bir mücadele içinde partimiz, daha da güçlenecek, savaşa hazır hale gelecektir.

Rıdvan Hilu
31 Temmuz 1935
Kaynak

14 Mayıs 2026

,

Siyonizm Hakkında



İsviçre’nin Basel kentinde düzenlenen son kongrede Siyonistler, tüm Yahudi sosyalistlerin peşine düşülmesi yönünde bir karar aldılar, ayrıca, Rus hükümetine, o ülkedeki Yahudiler arasında sosyalist hareketi bastırma konusunda ellerinden gelen her türlü yardımı yapacaklarına söz verdiler.

Rus Yahudilerinin merkezi yayın organlarından aldığımız mektuplardan, Siyonist hareketin önderi Dr. Herzl’in, Doğu’nun Kanlı Yahudi Katili olarak bilinen Rus İçişleri Bakanı Kont Von Plehve ile görüşmesinin engellendiğini öğreniyoruz. Oysa aslında Dr. Herzl, Siyonist hareketin başı olarak, Siyonist kongresinde Yahudiler arasında sosyalizmin yayılmasını engellemek için elinden gelen her şeyi yapacağına dair söz verse, bu görüşme illaki gerçekleşirdi. Sonrasında yaşanan olaylar, bu sözünü sadakatle yerine getirdiğini ortaya koymaktadır.

Rus hükümetinin, bakanları ve casusları aracılığıyla, özgürlük ve daha iyi bir yaşam özlemlerimizi ezmek için elinden gelen her şeyi yapacağına inanıyoruz ve bunun için sonuna kadar savaşmaya hazırız.

Fakat, kendilerini “Yahudi halkının liderleri” ilan eden, fedakâr hayırseverler olarak uluslararası üne kavuşmak suretiyle, zulüm gören kardeşlerinin büyük bir kısmının güvenini kazanan bu tür insanlar, Kişinev katliamını kışkırtan bu eli kanlı canilerle işbirliği yapmayı kabul ettiklerinde, bu tür insanları ve eylemlerini gerektiği gibi, güçlü bir dille kınama konusunda çaresiz kalıyoruz.

Başlangıcından bugüne dek bu Siyonist hareket, bütünüyle kapitalizm kokuyor. Hareket, yüzlerindeki maskeler düştüğünde, kendilerini yücelten ikiyüzlülerden başka bir şey olmadıkları anlaşılacak olan birkaç sözde kurtarıcının kişisel hırslarının ürünü.

Ey Yahudi kardeşim, bu Siyonist harekete samimi duygularla yönelen sana şunu sormak isterim: Rusya’daki Yahudi, isyan etmesin de ne yapsın, Kişinev zulmünü kışkırtıp uygulayabilen hükümetin insanlık dışı muamelesine karşı her türden tepkiyi göstermesin de ne yapsın? Siyonist hareketin liderleri, bu hükümeti desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda kararları ve ahlaki destekleriyle de ona yardımcı oluyorlar.

Bu nedenle, dünyanın dört bir yanındaki her zeki ve özgürlüğe sevdalı Yahudiye düşen, Rus hükümetiyle işbirliği içinde olduğundan zerre şüphe duymadığımız bu gerici harekete karşı ciddi bir şekilde sesini yükseltmektir.

Oscar Borenstein
Chicago Socialist
3 Ekim 1903
Kaynak

Bazen günlük bazen de haftalık olarak yayınlanan Chicago Socialist [“Sosyalist Şikago”] 1902’den 1912’ye dek Şikago Sosyalist Partisi’nin gazetesi olarak yayımlandı. Gazetenin kökenleri, 1899’dan itibaren Sosyalist İşçi Partisi yayını olarak çıkan, Temmuz 1901’de De Leon’dan ayrıldıktan sonra Springfield Sosyal Demokrat Partisi’nin sesi haline gelen Workers Call [“İşçilerin Çağrısı”] gazetesine uzanıyor. SDP’nin katılımıyla Şikago Sosyalist Partisi’nin gazetesi haline gelen Workers Call, Mart 1902’de adını Chicago Socialist olarak değiştirdi. 1906’da günlük çıkmaya başladı. 1912'ye dek Sosyalist Parti’nin Cook County yerel şubesi tarafından yayınlandı, yayın yönetmenliğini International Socialist Review’den A. M. Simons üstlendi. Sayfalarında Şikago’daki işçi hareketleri konusunda zengin bir tarihsel bilgi birikimi sunuyor.

13 Mayıs 2026

,

Gazze’yi Düşünmek


Gazze pusuladır. Detroit’te düzenlenen 2025 Filistin Halkı Konferansı’nda büyük pankartlara yazılan ve Filistin Gençlik Hareketi’ndeki yoldaşlarca konuşmalarda ve mitinglerde sık sık dile getirilen bu sözler, dünyanın büyük bir bölümünün henüz yüzleşmediği, ancak ayrımsız herkesi harekete geçirecek bir gerçeği dile getiriyor.

Başka bir ifadeyle Gazze, eylemlerimizi, düşüncelerimizi ve yaşamlarımızı yönlendirirken bakmamız gereken yer ve olaydır. Şu anda dünyanın en önemli yeridir, çünkü Gazze’nin en acımasız odak noktası olduğu, tarihi Filistin’in tamamında yaşanan soykırım, mevcut dünya düzeninin mimarisinin üzerine kurulduğu şiddet ve tahakkümün temelini, onu yıkmak için gerekli olacak korkunç mücadeleyi ortaya koymaktadır.

Bu nedenle, 2023’ten beri birçok yazarın dikkatini Gazze’ye çevirmesi anlaşılabilir bir durumdur. Aslında, bu dikkat, tam da bizden beklenen şeydir. Gazze’yi düşünmemek, hiç düşünmemek demektir: Mevcut durumdaki insanlık dışılığın izini taşımayan her düşünce, zaten katillerin safını tutmuştur. Gazze’yi düşünmek, aynı zamanda bir sorumluluk da gerektirir: Filistin halkı ve mücadeleleri hakkında yazılmış önemli miktardaki kötü ve alaycı yazılara katkıda bulunmamak için konuyu gerekli ciddiyet ve dikkatle ele almak; kendi sınırlılıklarımızı anlarken, aynı zamanda bunların ötesine geçmeye çalışmak; dehşeti özümsemek, evet, ama aynı zamanda onun ötesinde özgürlüğe de tefekkür etmek.

Tahmin edilebileceği üzere, Birçok Batılı düşünür, bu sorumluluğun altında ezildi. “Ezilmek” pek doğru bir ifade değil aslında, bir miktar iyimser bir düşünce, zira, ne yazık ki bu sorumluluğu üstlenmeyenler, halen daha yazmaya devam ediyorlar.

Ben Shapiro veya Bernard-Henri Lévy gibi sağcı düşünürlerden, (döktüğü timsah gözyaşlarıyla[1] İsrail'in kimi taktiklerini eleştirirken, her savaşına destek olan “haklı savaş teorisyeni”) Michael Walzer gibi liberal Siyonist düşünürlerden ırkçı hakaretler, yanlış tarih anlatımları ve güdülenmiş akıl yürütmeler beklenir. Rainer Forst ve yakın zamanda vefat eden Jürgen Habermas gibi görünüşte solcu Alman düşünürlerden de aynı şey beklenir; Habermas, soykırımın üzerinden bir ay geçtikten sonra Frankfurt Goethe Üniversitesi’nce yayınlanan bir açık mektupta[2] İsrail’le sarsılması mümkün olmayan bir dayanışma ilişkisi içinde olduğunu cümle âleme ilan etmişti. Oysa bu, tam da bilhassa Almanlara has bir psikozdur, dolayısıyla insan, bu tür bir virüsün bulaştığı bölgenin dışından yazan solculardan daha iyisini bekliyor.

Etrafımıza baktığımızda, ardı ardına gelen fiyaskolara şahit oluyoruz: ABD-Avrupa solunda yeterince gelişmemiş bir anti-emperyalizmin, uzun süredir uykuda olan bir enternasyonalizm ve gizli (ya da o kadar da gizli olmayan) bir ırkçılıkla meydana getirdiği bir terkiple karşı karşıyayız. Bu düşünürler, soykırım ve gerici İsrail rejimi konusunda acı çekiyor olabilirler, fakat bunların, özgürlük mücadelesinin korkunç sesleri yerine sessizliği tercih ettikleri açık.

Örneğin, Project Syndicate [“Sendika Projesi”] adlı internet sitesinde felsefeci Slavoj Zizek, İsrail’i Filistinlileri katlettiği, Hamas’ı bu katliama direndiği için kınadığı bir dizi makale yayınladı. Adil olmak adına, “Hamas ve İsrail’deki sertlik yanlıları, aynı madalyonun iki yüzüdür”[3] dedi; sanki tavizsiz bir imha ısrarı ile tavizsiz bir hayatta kalma ısrarı arasında bir denklik olabilirmiş gibi.

Başka bir yazısında[4] Zizek, İsrail hükümeti ile Hamas arasında hayali bir telefon görüşmesi kurguluyor; hükümet, herkesin dikkatini Batı Şeria’nın yavaş yavaş ilhak edildiği süreçten başka yöne çekmek amacıyla Hamas’tan saldırı düzenlemesini talep ediyor, Hamas da karşılığında şu talebini aktarıyor: “Gazze’deki sivilleri bombalamanız lazım, binlerce insanı, özellikle çocukları öldürmelisiniz. Bu, dünyanın dört bir yanında Yahudi karşıtlığını körükleyecektir ki bu da bizim gerçek amacımızdır!” Felsefeci Zizek, bu telefon görüşmesinin “gerçekliğin bir parçası olmadığını" kabul ediyor, ancak gene de “gerçek” olduğunu dile getiriyor.

Bazı solcularsa soykırımı kınarken, “düşmanın şu veya bu devlet, şu veya bu ordu olmadığını”, aksine, kapitalizmin kendisi olduğunu, Filistinlilerin “her kampı ve her bayrağı” reddedip sadece sınıf mücadelesi adına silah taşıyarak daha iyi durumda olacaklarını söyleyip duruyorlar. Bu solcuların tipik örneklerinden biri, Internationalist Perspective [“Uluslararası Perspektif”].[5] Derginin yazarları bu gerçeği ister görsünler isterse görmesinler, kendisini insanlığın düşmanı ilan eden “şu veya bu ordu”nun öldürdüğü birinin zaten kapitalizmle mücadele etmeye dair bir umudu olamaz.

Ne var ki bu giderek artan fiyaskolar içinde belki de en sinir bozucu olanı, bugün yetmişli yaşlarında olan İtalyan felsefeci Franco “Bifo” Berardi’nin yeni kitabı Thinking Gaza: An Essay on Ferocity [“Gazze’yi Düşünmek: Vahşet Üzerine Bir Deneme”dir. Berardi, uzun zamandır Avrupa solunda önde gelen bir düşünürdür. İtalyan Autonomia Operaia [“İşçi Otonomu”] hareketinin eski üyelerinden olan Berardi’nin, Marksist ve Froydcu düşünceden beslenen eklektik çalışmaları arasında okul saldırganları, yapay zekâ ve finans kapital gibi konular yer almaktadır. Dikkatini Gazze soykırımına çevirmesi, hiç de şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olan, Gazze’yi Düşünmek adlı yaklaşık 200 sayfalık kitapta Berardi’nin konuyla pek ilgisinin olmadığının net bir biçimde görülmesidir. Tekrarlanıp duran, özlü ve yüzeysel ifadelerden oluşan kitap, bunun yerine, Filistin’in tarihi, halkı, siyasi manzarası ve mevcut momentin ahlaki önemi konusunda derin ve zaman zaman ırkçı bir cehaleti ortaya koymaktadır. Gerçekten de, kitabın önemli bir kısmında tümüyle göz ardı edilen Gazze; yapay zekâ, küresel doğum oranlarındaki düşüşler, Donald Trump ve şaşırtıcı bir şekilde Kongre Üyesi Jamie Raskin’in anıları üzerine yapılan bir dizi bayat saptamalarla gözler önünden çekilip alınıyor. Yazar, Gazze ve onun dünya için sahip olduğu anlamla sürdürülebilir bir ilişki kurmak yerine, dağınık ve yüzeysel bir umutsuzluğun çığlığını atıyor. Berardi’nin Gazze üzerine düşünce üretemediği görülüyor.

Kitabın başlığının da ima ettiği gibi, Gazze, burada Berardi’nin “kendini koruma içgüdüsüne kayıtlı hayvansal refleks” olarak tanımladığı “vahşet” kavramı üzerine düşünmek için bir fırsat sunuyor. Berardi’nin ifadesiyle vahşet, insanın akıl öncesinden acıya karşı verdiği bedensel tepkidir. Acımasızlıkla (acı çektirmek denilen “sapkın arzu”yla) birlikte var olabileceğini kabul eden yazar, ancak acımasızlığın aksine vahşetin zihinsel değil, fiziksel bir olgu olduğunu söylüyor. Zira vahşet, akıl öncesine ait olduğundan, dili önceliyor. Bu anlamda Berardi, vahşetin uygarlık öncesine ait veya uygarlık karşıtı olduğunu düşünüyor. Kendi ifadesiyle uygarlık, “vahşeti siyasete, içgüdüyü iradeye tabi kılma” girişiminden başka bir şey değil. Tüm bunlarla birlikte uygarlık, kaosun dile tabi kılınması olarak özetlenebilir. Vahşetin hüküm sürdüğü yerde, “tarih boyutu geride kalır, tamamen doğa alanına yeniden gireriz.”

Peki bu şiddet, gerçekten de bu kadar kör mü? “Kendini koruma” kavramı, ne masum ne de doğaldır: Korunması gereken “benlik”, toplumsal süreçlerce şekillendirilir. Olumsuz uyaranlara tesadüf eden basit bir et yığını değil, zaman ve mekâna göre değişen, o “benliğin” oluştuğu toplumun ekonomik ve politik örgütlenmesine karşılık gelen bir dizi arzu, dürtü ve ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Kendini yeniden üretmesi, yani kendini koruma olarak adlandıracağımız koruma pratiğiyle kendini koruması gereken şeyler bağlamdan bağlama farklılık arz eder. Bu nedenle “vahşet”, her yerde temelde farklı türdeki saldırılar tarafından tetiklenir. Şiddet, otomatik bir fiziksel tepki olarak teorize edilirse, siyasete tabi tutulamaz; böyle bir teslimiyet ki bu, zamanla yaşama isteğinin inkârı gibi görünmeye başlar, “uygarlıklar”ın" inşasına da elverişli olmaz. Bifo’nun vahşeti uygarlığın veya dilin karşısına yerleştiren anlayışı, daha fazlasını içermelidir.

O halde, kendini koruma, daha iyi veya daha dürüst bir şekilde “öz çıkar” olarak ifade edilebilir. Berardi, kendisinden hiç alıntı yapmaz, ancak burada Sigmund Freud’un Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları isimli eserindeki en temel görüşlerden birini özetlemektedir: insanların kolektif olarak yaşayabilmeleri için, haz ilkesinin gerçekliğe boyun eğmesi, diğerinin özerkliğine ve toplumsal yapının ortaya çıkmasını sağlayan toplumsal otoriteye saygıdan dolayı, belirli dürtü ve isteklerin tatmin edilmemesi gerekir.

Siyasi bir anlam kazanabilmeleri için bu vahşet ve ihtiyaçların uzlaştırılması gerektiği gerçeği, zorunlu olarak, devlet düzeyinde de geçerliliğini korur, zira devlet için kendini koruma, zorlama bir metafor haricinde, tümüyle içgüdüsel veya bedensel olarak düşünülemez. Devlet düzeyinde kendini koruma, siyasi bir sistemi korumak, dünya sisteminde sahip olunan ayrıcalıklı konumu korumak, değerli kaynaklara erişim imkânını korumak gibi anlamlar kazanır. Batı devletlerinden bahsederken, kendini koruma, genellikle haksız kazançların veya egemen olma hakkının korunması gibi görünür. Batı uygarlığının yükselişini belirleyen egemenlik, boyun eğdirme, köleleştirme ve yok etme, gerici bir “vahşet”in değil, “ilerlemenin” bizatihi kendisinin sonuçlarıdır. İnsanlığın doğaya hükmetmesini ve modern dünyayı inşa etmesini sağlayan araçsal akıl, sonunda insanları doğaya dönüştürür. İnsanlar, birer girdi, kullanılacak ve atılacak malzeme haline gelirler.

Berardi’nin vahşeti başta beden üzerinden tanımlayan yaklaşımıyla terimin gerçek sınırları arasındaki mesafe, kavramı yazarının cesaret edebileceğinden daha ciddi bir şekilde düşündüğümüzde, daha da genişlemektedir. Eğer Berardi, Gazze’yi Düşünmek adlı eserinde “vahşet” kavramını birey değil, tam da devlet veya uygarlık düzeyinde incelemeye çalışsaydı, bu, belki de daha az önemli bir kusur olurdu.

Berardi, İsrail’in Aksa Tufanı’na verdiği cevabın hem vahşet hem de acımasızlığın bir ürünü olduğunu söylüyor. Ülke, Hamas ve diğer silahlı örgütlerin saldırısına uğradı, kendini koruma içgüdüsüyle, acı çektirmek denilen o sapkın arzuyla karşılık verdi. Sonuçta, Berardi’nin ifadesiyle, “Hamas tıpkı Myanmar’daki Rohingya nüfusuna karşı yapılan pogromlar, IŞİD İslamcılarının Ezidi halkına karşı yaptığı pogromlar ve İsrail yerleşimcilerinin Batı Şeria’nın işgal altındaki topraklarında gerçekleştirdiği pogromlar gibi bir pogrom gerçekleştirmişti.” Bu nedenle, “Yahudilerin antisemitizmin yeniden ortaya çıkma tehlikesini hissetmeleri tamamen anlaşılabilir bir durumdu. Holokost travması, yeniden suyun yüzüne çıktı, anlaşılabilir, hatta paylaşılabilir bir öz savunma tepkisine yol açtı.”

İsrail’in Filistinliler üzerinde on yıllardır süren egemenliği ile Filistinlilerin devrimci şiddeti arasında bu türden iğrenç bir denklik kurulması, kitap boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkıyor; aynı şekilde, Siyonistlerin Holokost travmasını hem İsrail’in suçları için önceden hem de sonradan bir gerekçe olarak ısrarla vurgulaması da aynı şekilde iğrenç. Berardi, bir yerde daha berbat bir ifadeyi dile getiriyor: “Terör koşullarında yaşayan Filistinlilerin zihinlerinde canavarca bir şey var. İsraillilerin zihinlerinde de aynı derecede canavarca bir şey var.” Ona göre hem Filistinliler hem de İsrailliler vahşetle motive oluyorlar, her iki şiddet eylemi de şiddetin kural olduğu bir dünyanın habercisi.

Şiddet ve şiddet uygulama arzusu, burada bir tür siyaset öncesi aşamaya ait, her şeye ve herkese zarar veren bir şeye işaret ediyor. Oysa düşünmek denilen eylem, daha fazlasına ihtiyaç duyuyor. Berardi’nin terimleriyle ifade etmek gerekirse, Filistinlilerin vahşeti, kelimenin tam anlamıyla, bedensel açıdan kendini korumaya yöneliktir: İsrailliler, Gazze’deki Filistinlileri kuşatma, açlık, bombalar ve kurşunlarla yok etmeyi amaçlıyor. Daha geniş anlamda, bu, aynı zamanda tahakkümden kurtulma ihtimalini, kurtuluş ufkunu, onurlu bir şekilde yaşayabilecek bir “benlik” ihtimalini korumayı da hedefliyor. İsrail’in vahşeti, bu tahakküm ve yok etme pratiği üzerine kurulu rejimin sürdürülmesine hizmet ediyor. Bu da bir anlamda “kendini koruma”dır, çünkü Siyonizm, gerçekleştirdiği cinayetlerle eşanlamlıdır: Başlangıcından beri Siyonist proje, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç’in yalın bir ifadeyle “azami toprak, asgari Arap nüfusu”[6] olarak tanımladığı veya Filistinli akademisyen Fayiz Sayig’in 1965'te dile getirdiği gibi, “toprakta ırksal saflık ve ırksal dışlama” hedeflerini ancak sürgün veya imha yoluyla gerçekleştirebilmiştir. İsrail şahsında kendini koruma pratiği, ancak soykırım veya etnik temizlik biçimini alabilir, zira o “kendi”, ancak (büyük) İsrail toprakları yalnızca Yahudi siyasi ve demografik kontrolü altında olduğunda gerçekten manada somutlaşır.

Berardi’nin kitabı boyunca Siyonizmin önermelerini kabul etmesine rağmen, kendisinin bir Siyonist olduğu imasında bulunuyor değilim. Gazze’yi Düşünmek adlı kitabından da anlaşılacağı üzere, Berardi, İsrail’in ve onu doğuran Siyonizmin devam etmesine izin verilemeyeceğinin farkında. Kitabın ortalarında açıkça belirttiği gibi: “Kötü niyetle hareket etmeyen herkes, barışın ancak İsrail Devleti haritadan silindiğinde bölgeye geri dönebileceğini kabul etmelidir.” Ya da sadece birkaç sayfa sonra şunu söylemektedir: “İsrail devleti, başından beri sadece baskı ve şiddetle sürdürülebilen, yapay bir yapıydı.” Ne var ki İsrail’in niteliğini bu şekilde gören birinin, Filistin ve Filistinlileri gerçek manada tefekkür etmemesi insanı hayal kırıklığına sürüklüyor.

Berardi’nin doğru tespitiyle, İsrailliler, insanlar arası dayanışmanın ve birlikte yaşamanın reddini temsil ediyor, ama yazar İsraillilerin şiddetini Filistinlilerin İsrail’e karşı uyguladığı şiddetten ayırmaması, onu gerçekten affedilemez yollara sürüklüyor. Misal, şu pasajı ele alalım:

“Etik, herhangi bir eylemin başkasının iyiliğini kendinin bir uzantısı olarak gören bakış açısından değerlendirilmesidir [...] Etik öldü, dindarlık öldü. Gazze hapishanesinde büyüyen gençlerin davranışlarında hiç etik yok, çünkü zihinleri, başkasını (her yol ayrımında silahı çekili halde onları bekleyen İsrail askerini) bir gardiyan, işkenceci, ölümcül düşman dışında bir şey olarak algılayamıyor.”

Gazze’nin gençleri, İsrailliyi bir gardiyan, işkenceci ve ölümcül düşman olarak görüyorlar, çünkü onlar için o gerçekten de bir gardiyan, işkenceci ve ölümcül düşman. Tahakküm ilişkileri öylesine sağlam ki, Gazzeli bir çocuk, Tel Aviv sahillerinde iyi niyetli İsrailli işkencecilerinin arasına katılmak için şehri terk edemez, sivil kıyafetleriyle kafede mutlu bir şekilde espresso içen askeri göremez, çünkü İsrailli askerin amacı, bu manzarayı imkânsız kılacak şekilde ırksal hiyerarşiyi şiddetle uygulamaktır.

Tel Aviv sahillerindeki iyi niyetli İsrailli işkencecinin mutluluğu, tam da Filistinlinin yokluğuna bağlıdır, bu nedenle, çağrıldığı vakit o İsrailli, ertesi gün de tatmin olmak adına, bir gün gardiyan, bir gün işkenceci bir gün de ölümcül düşman rolünü üstlenir.

Tabii bu demek değildir ki “Gazze hapishanesinde büyüyen gençlerin davranışlarında hiç etik yok.” Bu cümle, Benjamin Netanyahu veya İsrailli soykırımcıların herhangi biri tarafından da rahatlıkla dile dökülebilirdi. Yıkık dökük çadır kamplarında toplumsal dayanışma bağlarının devam etmesi, sıradan insanların onların iradesini kırmak için tasarlanmış koşullarda olağanüstü bir kahramanlık ve zekâ ortaya koyması, taklit edilmeye değer bir etik anlayışıdır.

Eğer Filistinlilerin Gazze’yi Düşünmek adlı kitapta söz sahibi olmalarına izin verilseydi, eğer Berardi, onların politik özlemleriyle, yazılarıyla veya insanlıklarıyla ilgilenseydi, yukarıdaki gibi pasajlardan uzak durabilirdi. Ancak kitap boyunca Filistinliler, yalnızca tali bir rol oynuyorlar: hem başkasının hikâyesinin kurbanı hem de o hikâyelerin arka planı. Bu yaklaşım kısmen, Berardi’nin hem Holokost tarafından motive edildiğini hem de haklı çıkarıldığını öne sürdüğü, Filistin’in Siyonistlerce yurt edinilmesine dair hatalı tarihsel anlayışının sonucu. Sabri Jiryis’in kısa süre önce yeniden yayımlanan The Foundations of Zionism [“Siyonizmin Temelleri”] adlı eserinin her yönüyle ortaya koyduğu gerçek bize, Siyonizmin Filistin’i yurt edinme projelerinin Holokost’tan çok önce hazırlandığını, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Avrupa’yı saran ırkçı ve milliyetçi ideolojiler kadar Yahudi karşıtı zulümden de kaynaklandığını söylüyor.

Berardi’nin anlatımına göre ise Siyonist proje, Holokost’un inkârı değil, devamıdır. Bir anlamda bu doğrudur: Siyonizm, gerçekten de Nazilerin Avrupa genelinde uyguladıkları aynı ırkçı düşünce, araçsal rasyonalite, zulüm saplantısı ve sömürgeci şiddetin bir tekrarıdır. Ancak Berardi, bunu bu anlamda söylemiyor. Filistin “Yahudiler için dünyanın en tehlikeli yeri” olduğu için, Filistin’in Yahudilerce yurt edinilmesini “Nazizmin Avrupa Yahudileri için kurduğu ölüm makinesinin devamı” olarak görüyor. Hatta yanlış bir şekilde, “Filistin’e dönmek isteyenler, Yahudiler değildi. Onları ayrılmaya itenler (sadece Alman değil) Avrupalı Nazilerdi” iddiasında bulunuyor. Berardi’nin anlatımına göre, Siyonistlerin en büyük kurbanları, Filistinliler değil, Yahudiler olmuştur. Yazar Siyonizmin, Avrupa’da zulüm gören Yahudiler için bir “tuzak” olduğunu, Filistinlilerin ise sadece onları karalamak ve manevi yıkımlarına yol açmak için sürgün edilip katledilmeyi beklediklerini söylüyor.

Berardi, Siyonizme direnenlerden bahsettiğinde bile, Filistinliler, büyük ölçüde Yahudi aktörlerin gölgesinde kalıyorlar: “Gazze, küresel boyutta bir etik isyanın merkezi haline geldi” diyor, ardından, İsrail ile Beyaz Dünya’nın “Küresel Güney’in artan nefreti ve gençlerin isyanı, özellikle de Amerikalı Yahudi öğrencilerin isyanınca kuşatıldığını” dile getiriyor. Burada Filistinliler gene Yahudi ve Batılı bir hikâyenin sadece basit birer figürü. Bu bağlamda, Berardi, birçok beyaz Avrupalı solcunun ideolojik kaderini bizatihi yaşıyor: vasat bir liberal Şarkiyatçılık. Arap bir kurban, acınacak bir nesne olabilir, oysa eylem, sadece Batı’ya aittir. Arap, ulusal kurtuluş için savaştığında, Berardi, onları “faşist” olarak nitelendiriyor, tıpkı 2024 yılında Critical Inquiry [“Eleştirel Sorgu”] blogunda verdiği bir röportajda yaptığı gibi.[7] Tarihin kahramanları vardır; eğer Berardi’nin hor gördüğünü iddia ettiği beyaz dünyada bu kahramanlar bulunamıyorsa, o zaman tarih sona ermiş demektir.

Berardi’nin teşhisi tam olarak bu yöndedir: İsraillilerin yol açtığı manevi yıkım, aynı zamanda dünyanın onarılamaz manevi yıkımıdır. Berardi, Holokost’un Yahudi kurbanlarının kendi soykırımlarını kendileri gerçekleştirmiş olmaları durumunda, bunun “ırkçılığın ve savaşın büyük bir tantanayla geri döndüğünü [...] şimdi Gazze’de tüm umudun söndüğünü [...] ve artık devam etmenin bir anlamı olmadığını gösterdiğini" yazıyor. “İnsanlığın asla insan olamayacağına dair hiçbir umut yok” diyor. Bu, “son yüzyıl. [...] Bugün ‘Gazze’yi düşünmek’; gelecek, umut, evrensellik ve insanlık diye bir şey kaldığını görmek demek.” Bundan sonra tek düzen var, o da Berardi’nin ifadesiyle, “ya güç ya da vahşet” üzerine kurulu düzendir: Dünyanın politik ve ekonomik açıdan fazlalık olan nüfusunun, her bir devletin nefret ettiği Öteki’nin soykırım yoluyla yok edilmesi sıradan hale gelecektir. Gazze’deki soykırımın ötesinde buna inanmak için geçerli nedenler var:

ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı, ABD’nin Karayipler’deki cinayetleri, ABD’nin Küba’ya uyguladığı abluka, ICE (Gümrük Muhafaza) ve Frontex, Sudan’daki soykırım, Hindistan genelinde devlet destekli Müslüman karşıtı şiddet. Berardi’nin gözden kaçırdığı şey, bir krizin son değil, bir başlangıç olduğudur. Güce giderek artan bağımlılık, dünya sisteminde ve onun hegemonu olan ABD imparatorluğunda yozlaşmaya dair işarettir. İşler kötüye gidiyor, ancak bu kalıcı bir durum değil.

Evet, krizin özündeki çelişkileri diğer tüm felâketlerden daha çok ifşa eden Gazze soykırımı, bu dünyanın sonudur, ama bu demek değil ki onun yerine başka bir dünya gelmeyecek, başka bir geleceğimiz olmayacak. O dünyanın daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağı ise bize kalmış.

Filistinliler, Siyonist saldırganlığa boyun eğmeyi kararlılıkla reddederek, dünyaya cehennemden çıkmanın bir yolunu gösterdiler. Berardi ise farklı, cehennemin zaten zafer kazandığı bir vizyon sunuyor. “Gelecek yok” diyen yazar bu gerçeği kabullenmemiz gerektiğini, sonun geldiğini anlamamızın şart olduğunu söylüyor. Ardından da “Anlama cesaretine sahip olanlar, insan ırkının yeniden üretilmesine katkıda bulunmayacaklar, çünkü insan deneyi başarısız oldu ve bu kez başarısızlığın geri dönüşü yok [...] İnsanlığın asla insan olabileceğine dair bir umut yok” diyor. Geriye tek bir seçenek kalıyor: üremeyi reddetmek, küresel politika olarak doğum karşıtlığı, beklemeyi tercih etmeyenler için toplu intihar.

Berardi’nin Gazze’yi Düşünmek adlı eserinde savunduğu teslimiyet ve kabulleniş üzerine kurulu anlayış, muhtemelen Filistinlileri hiçbir zaman birer insan olarak görememesinin bir sonucu. Bifo, Siyonist özgüllüğün sahip olduğu, kendini ırklara göre ayrıştırma ve giderek daha geniş toprak parçalarında Öteki’yi inkâr gibi özellikleri genele teşmiş ediyor ve bunları tarihsel bağlamından kopartıyor, böylece dünyayı Siyonist kurgunun yol açtığı soykırımcı döngüye kilitlenmiş bir yapı olarak tahayyül ediyor. Burada, sertmiş gibi görünen eleştirisinde bile, Siyonistlerin en sevdiği, varsayım üzerine kurulu gerekçelerden (tarih boyunca egemen rejimlerin en sevdiği fantezilerden) birini zımnen yineliyor: Filistinliler, özgürlüklerini kazandıkları takdirde İsrailliler gibi davranacaklardır, dolayısıyla, bu ihtimale mani olmak için giderek daha acımasız önlemler alınması gerekecektir.

Dünya, şu anda giderek daha yıkıcı bir şiddet döngüsüne hapsolmuş halde, çünkü kapitalist modernliğin birçok soykırımına yol açan koşullar varlığını sürdürüyor. Siyonizm, bu koşulların günümüze ait bir temsilcisidir, bu anlamda bir tür anakronizmdir. Liberal uluslararası düzenin kamuoyu önünde ama yanlış bir şekilde reddettiği tüm kötülükleri (sömürgecilik, ırkçılık, etnik şovenizm, ırk ayrımcılığı ve soykırım) yüksek sesle göklere çıkartıyor. Bastırılmış olanın geri dönüşünden ziyade, her zaman bir parmağını tetikte tutan, birilerinin sözüne inanmasından korkan bir dünya düzeninin kötü vicdanı o.

Gazze’yi Düşünmek, Theodor W. Adorno nun Negative Dialectics [“Negatif Diyalektik”] adlı eserinden alınan şu alıntıyla başlıyor:

“Auschwitz, kültürün başarısız olduğunu tartışmasız bir şekilde gösterdi. [...] Ona dair alelacele dile getirilen eleştiri de dâhil olmak üzere, Auschwitz sonrası tüm kültür, çöptür.”

Bu doğru, ancak Berardi, pasajı kısa kesiyor, diyalektik tespiti dışarıda bırakıyor. Adorno, şöyle devam ediyor:

“Radikal olarak suçlu ve sefil bir kültürün korunması için yalvaran herkes, onun suç ortağı olur; kültürü tümüyle reddedenlerse kültürün ifşa ettiği barbarlığı hemen teşvik eder.”

Berardi, Batı’ya has tekbenciliğinde yenilgiye teslim oluyor, bunu yaparak, kurtuluş ışığını bir şekilde hâlâ görebilenler yerine, mutlak dehşet ve onu yaratan katillerle aynı safta yer alıyor.

Ben, Gazze’yi Düşünmek adlı kitabı okurken, Gazze’de yaşayan iki Filistinli yazar, Ömer Hamid ve İbrahim Masri, o devasa fiziki ve ahlaki yıkımın orta yerinde, Gazze şehrinin enkazında bir kütüphane inşa etmeyi başardılar.[8] Berardi’nin davranışlarında “etik” görmediği bu genç Gazzeliler, eğer dünya onlara baksa, insanlıklarıyla dünyayı hayrete düşürebilirlerdi.

Ömer beni tanımaz, ben de onu tanımıyorum, ama soykırım başladığından beri onu internetten takip ediyorum. Batı’daki hiçbirimizin anlayamayacağı kadar büyük acılar çekti. Yazıları ıstırap, öfke ve kızgınlıkla dolu olsa da, asla teslim olmadı. Ölmeyi reddetti; yenilgiyi reddetti.

Şimdi bir kütüphane kurdu. Şimdi dinlemek isteyen herkese gelecekten haber veriyor.

Jake Romm
8 Mayıs 2026
Kaynak