23 Mart 2026

, ,

Genç Politik İşçilere


Aşağıdaki metin, Bagat Sing’in 23 Mart 1931’de idam edilmesi sonrası eksik haliyle yayınlandı. Metinden Sovyetler’e, Marx’a, Lenin’e, ve komünist partiye yönelik tüm atıflar çıkartıldı. Sonrasında Hindistan Hükümeti, makaleye 1936’da hazırladığı gizli raporların birinde yer verdi. Raporun fotokopisi, Lucknow’daki Şehitlerin Hatırası ve Özgürlük Mücadelesi Araştırma Merkezi’nin kütüphanesinde muhafaza edilmektedir.

* * *

 

Sevgili yoldaşlar,

Hareketimiz, şu anda çok önemli bir aşamadan geçiyor.

Bir yıllık şiddetli mücadelenin ardından, Yuvarlak Masa Konferansı anayasa reformları konusunda kimi öneriler formüle edildi ve Kongre liderleri [metin eksik] sunmaya davet edildi. Mevcut koşullarda hareketlerine son vermelerinin arzu edilir olduğu kanaatindeyim.

Kararlarının olumlu ya da olumsuz olması bizim için çok da önemli değil. Mevcut hareket, bir tür uzlaşma ile sonuçlanmaya mecbur. Uzlaşma, er ya da geç gerçekleşecek. Uzlaşma, genellikle düşündüğümüz kadar alçakça ve içler acısı bir şey değil. Bilâkis, siyasi stratejide vazgeçilmez bir faktördür. Zalimlere karşı ayaklanan her ulus, başlangıçta başarısızlığa mahkûmdur, mücadelesinin ortalarında uzlaşmalar yoluyla kısmi reformlar elde eder. Ancak son aşamaya gelindiğinde ulusun tüm güçlerini ve kaynaklarını tam olarak örgütlemesinin ardından, hükümdara bağlı hükümeti yıkacak son darbe indirilir. Ancak bu darbe bile başarısız olabilir, bu da bir tür uzlaşmayı kaçınılmaz kılar. Bunun en güzel örneği Rusya’dır.

1905 yılında Rusya’da devrimci bir hareket patlak verdi. Tüm liderler çok umutluydu. Lenin, sığındığı yabancı ülkelerden geri dönmüştü. Mücadeleyi o yönetiyordu. İnsanlar, ona bir düzine toprak ağasının öldürüldüğünü ve bir sürü malikanelerinin yakıldığını söylemeye geldiler. Lenin, onlara geri dönüp, bin iki yüz toprak ağasını öldürmelerini ve aynı sayıda malikanelerini yakmalarını söyledi. Ona göre bu, devrim başarısız olursa bir anlam ifade edecekti. Duma kuruldu. Aynı Lenin, Duma’ya, meclise katılma fikrini savunuyordu. 1907’de olan buydu.

1906’da, hakları kısıtlanmış olan ikinci meclisten daha fazla çalışma alanı sunan ilk meclise katılmaya karşı çıkmıştı. Bunun nedeni, değişen koşullardı. Gericilik, üstünlüğü ele geçiriyordu. Lenin, meclisteki kürsüyü sosyalist fikirleri tartışmak için bir platform olarak kullanmak istiyordu.

Aynı şekilde, 1917 devriminden sonra, Bolşevikler, Brest Litovsk Antlaşması’nı imzalamak zorunda klaınca Lenin haricinde herkes bu fikre karşı çıktı. Ancak Lenin şöyle dedi: “Barış. “Barış ve ille de barış: ne pahasına olursa olsun barış, hatta birçok Rus şehrinin Alman savaş ağalarına teslim edilmesi pahasına bile.”

Bazı anti-Bolşevik kişiler, Lenin’i bu antlaşma nedeniyle kınayınca Lenin, Bolşeviklerin Alman saldırısına karşı koyacak durumda olmadıklarını ve Bolşevik hükümetinin tamamen yok edilmesindense antlaşmayı tercih ettiklerini açıkça ilan etti.

Vurgulamak istediğim şey şu: uzlaşma, mücadelenin gelişimi sırasında zaman zaman kullanılması gereken önemli bir silahtır. Ancak her zaman göz önünde bulundurmamız gereken şey, hareketin fikridir.

Mücadele ettiğimiz hedefe ilişkin o net fikri her daim muhafaza etmeliyiz. Bu, hareketlerimizin başarılarını ve başarısızlıklarını doğrulamamıza yardımcı olur ve gelecekteki programı kolayca formüle edebiliriz.

Özyönetimi savunan Hint milliyetçisi Bal Gangadar Tilak’ın politikası, idealden, yani stratejisinden tamamen ayrı olarak, en iyisiydi. Düşmanınızdan birkaç kuruş kopartmak için mücadele ediyorsunuz, ancak sadece tek kuruş geçiyor elinize. Onu cebinize koyun ve geri kalanı için mücadeleye devam edin. Ilımlılarda dikkatimizi çeken şey, onların idealleridir. Bir kuruş için çabalarlar ama onu da elde edemezler.

Devrimciler, tam bir devrim için, iktidarı tümüyle ele geçirmek için mücadele ettiklerini her zaman akıllarında tutmalıdırlar. Uzlaşmalar korkutucudur, çünkü muhafazakârlar, uzlaşma sonrasında devrimci güçleri dağıtmaya çalışırlar. Ancak yetenekli ve cesur devrimci liderler, hareketi bu tür tuzaklardan kurtarabilirler.

Bu türden dönüm noktalarında, gerçek meselelerin, özellikle de hedefin karıştırılmaması için çok dikkatli olmalıyız. İngiliz İşçi Partisi liderleri, gerçek mücadelelerine ihanet ettiler ve sadece ikiyüzlü emperyalistlere dönüştüler. Bana göre, katı muhafazakârlar, bu cilalı emperyalist İşçi Partisi liderlerinden daha iyidirler.

Taktik ve strateji konusunda Lenin’in yaşamını ve eserlerini incelemek gerekir. Uzlaşma meselesiyle ilgili nihai görüşleri Sol Komünizm adlı eserinde bulunabilir.

Mevcut hareketin, yani mevcut mücadelenin, bir tür uzlaşma ya da tam bir başarısızlıkla sonuçlanacağına inandığımı söylemiştim. Bunu söyledim, çünkü benim görüşüme göre, bu sefer gerçek devrimci güçler arenaya davet edilmediler. Bu mücadele, orta sınıf esnaflara ve birkaç kapitaliste bağlı bir mücadele. Her ikisi de, özellikle de ikincisi, hiçbir mücadelede mülklerini veya sahip olduklarını riske atmaya cesaret edemez.

Gerçek devrimci ordular, köylerde ve fabrikalarda, köylüler ve işçilerin iradesinde. Ama burjuva liderlerimiz, onlarla buluşmaya cesaret edemiyorlar, edemezler de. Uykusundan uyanan aslan, liderlerimizin hedeflediği başarıya ulaştıktan sonra bile karşı konulmaz hale gelecektir.

Mahatma Gandi, 1920’de Ahmedabad işçileriyle kurduğu ilk temas sonrası şunu söylemişti: “İşçilere dokunmamalıyız. Fabrika proletaryasını siyasi amaçlarla kullanmak tehlikelidir” (The Times, Mayıs 1921). O günden beri, onlara yaklaşmaya cesaret edemediler. Geriye köylüler kalıyor. 1922’de Bardoli’de sömürgeci hükümetin köylülerden daha fazla vergi alma kararına karşı gelişen hareket üzerine yapılan hamle, liderlerin, yabancı bir ulusun egemenliğinden değil, aynı zamanda toprak sahiplerinin boyunduruğundan da kurtulmak için ayaklanan devasa köylü sınıfını gördüklerinde hissettikleri dehşeti açıkça tanımlıyor.

Liderlerimiz, köylülere teslim olmaktansa İngilizlere teslim olmayı tercih ediyorlar. Pandit Cevahirlal Nehru’yu bir kenara bırakın. Köylüleri veya işçileri örgütlemek için herhangi bir çaba gösteren bir lider gösterebilir misiniz? Hayır, onlar bu riski almayacaklar. Bu konuda yetersizler. Bu yüzden, onların asla tam bir devrim istemediğini söylüyorum. Ekonomik ve idari baskı yoluyla, Hintli kapitalistler için birkaç reform daha, birkaç taviz daha elde etmeyi umuyorlardı. Bu yüzden bu hareketin, bir tür uzlaşma sonrasında ya da uzlaşma olmadan da olsa, yok olmaya mahkûm olduğunu söylüyorum.

Tüm samimiyetiyle “Yaşasın Devrim” diye haykıran genç işçiler, hareketi kendileri sürdürecek örgütlülük düzeyine ve güce sahip değiller. Aslında, belki Cevahirlal’in babası Motilal Nehru hariç, büyük liderlerimiz bile sorumluluk almaya cesaret edemiyorlar, bu yüzden ara sıra Gandi’ye koşulsuz olarak teslim oluyorlar. Aralarındaki farklılıklara rağmen, ona asla ciddi bir şekilde karşı çıkmıyorlar ve kararlar, Mahatma için alınmak zorunda kalıyor.

Bu koşullarda, devrimi ciddiye alan samimi genç işçilere, daha zor zamanların geleceğini hatırlatmak isterim. Kafaları karışmasın ve cesaretleri kırılmasın.

Büyük Gandi’nin iki mücadelesinden edindiğimiz deneyimlerin ardından, şu anki durumumuzu ve gelecekteki programımızı daha net bir şekilde görebiliyoruz.

Şimdi durumu en basit şekilde açıklamama izin verin. “Yaşasın Devrim” diye bağırıyorsunuz. Bunun gerçekten ciddi olduğunuzu varsayalım. Meclisi Bombalama Davası’ndaki açıklamamızda belirttiğimiz tanımımıza göre, devrim, mevcut toplumsal düzenin tümüyle yıkılıp, yerine sosyalist düzenin getirilmesini ifade eder. Bu amaçla, acil hedefimiz iktidarı ele geçirmektir. Aslında devlet, hükümet mekanizması, egemen sınıfın çıkarlarını savunmak ve o çıkarlara uygun mevziler oluşturulması için kullandığı bir silahtır. Biz bu silahı ele geçirip, idealimizi, yani yeni, Marksist temellere dayanan toplumsal yeniden yapılanmayı gerçekleştirmek için kullanmak istiyoruz. Bu amaçla hükümet mekanizmasını ele geçirmek için mücadele ediyoruz. Başından beri kitleleri eğitmek ve sosyal programımız için elverişli bir ortam yaratmak zorundayız. Mücadelelerimizde onları en iyi şekilde eğitebilir ve yetiştirebiliriz.

Bu hususlar, yani acil ve nihai hedeflerimiz net bir şekilde ortaya konduktan sonra, şimdi mevcut durumu incelemeye geçebiliriz. Herhangi bir durumu analiz ederken, her zaman çok samimi ve iş odaklı olmalıyız.

Hintlilerin katılımı ve Hint hükümetinin sorumluluğu konusunda büyük bir tepki gösterilmesinden sonra, Minto-Morley Reformları getirildi ve bu reformlarla sadece danışma hakkına sahip olan Genel Vali Konseyi oluşturuldu. Büyük Savaş sırasında, Hintlilerin yardımına en çok ihtiyaç duyulduğu dönemde, özyönetimle ilgili vaatlerde bulunuldu ve mevcut reformlar gündeme getirildi. Meclise sınırlı yasama yetkileri bahşedildi, ancak bunlar, Genel Vali’nin iyi niyetine bağlı kılındı. Şimdi ise üçüncü aşamadayız.

Şu anda reformlar tartışılıyor, yakın gelecekte de uygulamaya konulacaklar. Gençlerimiz, bunları nasıl değerlendirecek? Bu soru önemli. Kongre liderlerinin bunları hangi kriterlere göre değerlendireceklerini bilmiyorum. Ancak biz devrimciler için şu kriterler geçerli:

1. Hintlilerin omuzlarına yüklenen sorumluluğun boyutu.

2. Uygulanacak hükümet kurumlarının şekli ve kitlelere tanınan katılım hakkının kapsamı.

3. Gelecekteki beklentiler ve güvenceler.

Bunlar, biraz daha açıklığa kavuşturulması gereken hususlar. Öncelikle, temsilcilerimizin yürütme organı üzerinde sahip olacakları kontrol sayesinde halkımıza verilen sorumluluğun boyutunu kolayca değerlendirebiliriz. Şimdiye dek, yürütme organı hiçbir zaman Yasama Meclisi’ne karşı sorumlu kılınmamıştı. Genel Vali veto hakkına sahipti, bu da seçilmiş üyelerin tüm çabalarını boşa çıkarmaktaydı. Swaraj (Bağımsızlık) Partisi’nin çabaları sayesinde, Genel Vali, zaman zaman bu olağanüstü yetkileri kullanarak, ulusal temsilcilerin ciddi kararlarını utanmadan ayaklar altına alma imkânı buldu. Bu konu zaten çok iyi bilindiği için daha fazla tartışmaya gerek yok.

Şimdi öncelikle yürütme organının oluşum yöntemini incelemeliyiz: Yürütme organı, halk meclisi üyeleri tarafından mı seçilecek, yoksa eskisi gibi yukarıdan mı dayatılacak? Ayrıca, yürütme organı meclise karşı sorumlu mu olacak, yoksa geçmişte olduğu gibi meclisi tümüyle hiçe mi sayacak?

İkinci maddeye gelince, bunu oy hakkı kapsamında değerlendirebiliriz. Bir kişinin oy kullanma hakkını belirleyen mülkiyetle ilgili şartlar tümüyle kaldırılmalı ve bunun yerine, genel oy hakkı getirilmelidir. Her yetişkin, erkek ya da kadın, oy kullanma hakkına sahip olmalıdır. Şu anda oy hakkının kapsamının ne kadar genişletildiğini net biçimde görebiliyoruz.

Biçim olarak, iki meclisli bir hükümetimiz var. Bana göre üst meclis, burjuva batıl inancı ya da tuzağıdır. Bence tek meclisli hükümet, bekleyebileceğimiz en iyi sistemdir.

Burada eyaletlerin özerkliğinden bahsedebilirim. Ancak duyduğum kadarıyla, yukarıdan atanan, yasama organının üzerinde olağanüstü yetkilerle donatılmış valinin, bir despot olmaktan başka bir şey olmayacağını söyleyebilirim. Buna “özerklik” yerine “eyalet istibdadı” dememiz daha doğru olur. Bu, devlet kurumlarının tuhaf bir demokratikleşme biçimidir.

Üçüncü madde oldukça açık. Son iki yıldır İngiliz siyasetçiler, İngiliz Hazinesi tükenene kadar her on yılda bir başka bir reform paketi vaat eden, Dışişleri Bakanlığı Hindistan sorumlusu Edwin Montagu’nun vaadini hükümsüz kılmaya çalışıyorlar.

Gelecekle ilgili neye karar verdiklerini görebiliyoruz.

Şunu açıkça belirtmek isterim ki, bu konuları başarılarımızı kutlamak için değil, durumumuz hakkında net bir fikir edinmek, böylece kitleleri aydınlatmak ve onları daha ileri mücadelelere hazırlamak için analiz ediyoruz. Bizim için uzlaşma, asla teslim olmak anlamına gelmez, sadece bir adım ileri gitmek ve biraz dinlenmek anlamına gelir. Hepsi bu, başka bir şey değil.

* * *

Mevcut durumu tartıştıktan sonra, gelecekteki program ve benimsememiz gereken eylem çizgisini tartışmaya geçelim.

Daha önce de belirttiğim gibi, herhangi bir devrimci parti için kesin bir program çok önemlidir. Çünkü devrimin eylem anlamına geldiğini bilmelisiniz. Devrim, ani ve örgütsüz veya kendiliğinden meydana gelen bir değişim veya çöküşün aksine, örgütlü ve sistemli bir çalışma ile bilinçle gerçekleştirilen bir değişimi ifade eder. Bir programın oluşturulması için, mutlaka şunu incelemek gerekir:

1. Gaye.

2. Yola koyulurken belirleyeceğimiz, mevcut koşullar türünden temel öncüller.

3. Eylem süreci yani eylemin araçları ve yöntemleri.

Bu üç faktöre dair net bir görüşümüz yoksa program tartışması yürütemeyiz.

Mevcut durumu bir ölçüde tartıştık. Gayemize de kısaca değindik. Biz, sosyalist bir devrim istiyoruz ve bunun vazgeçilmez ön koşulu, siyasi devrimdir. İstediğimiz budur. Siyasi devrim, devletin (veya daha açık bir ifadeyle, iktidarın) İngilizlerin elinden Hintlilerin eline geçmesi anlamına gelmez, nihai gaye konusunda bizimle aynı fikirde olan Hintlilerin eline geçmesi, daha doğrusu, halkın desteği ile devrimci partiye devredilecek iktidar anlamına gelir. Bundan sonra, ciddiyetle ilerlemek, tüm toplumun sosyalist temeller üzerinde yeniden inşa edileceği süreci örgütlemek demektir. Eğer kastınız böylesi bir devrim değilse, lütfen insaf edin de “Yaşasın Devrim” diye bağırmayı bırakın. Devrim terimi, en azından bizim için, hafife alınamayacak veya kötüye kullanılamayacak kutsal bir terimdir.

Fakat ulusal devrimden yana olduğunuzu ve mücadelenizin amacının ABD tarzı bir Hint cumhuriyeti olduğunu söylüyorsanız, o zaman lütfen bana bu devrimi gerçekleştirmek için hangi güçlere bel bağladığınızı söyleyin. Ulusal ya da sosyalist olsun, herhangi bir devrimi gerçekleştirmek için güvenebileceğiniz tek güç, köylüler ve işçilerdir. Ne var ki kongre liderleri, bu güçleri örgütlemeye cesaret edemiyorlar. Bunu bu harekette gördünüz. Bu güçler olmadan tümüyle biçare kalacaklarını herkesten daha iyi biliyorlar. Tam bağımsızlık kararını aldıklarında ki bu, aslında bir devrim anlamına geliyordu, bunu içtenlikle istemiyorlardı. Gençlerin baskısı altında bunu yapmak zorunda kaldılar ve sonra da bunu, kalplerinden geçen arzuyu gerçekleştirmek için bir tehdit olarak kullanmak istediler: Müstemleke Statüsü.

Kongrenin son üç oturumunun kararlarını inceleyerek bunu kolayca anlayabilirsiniz. Madras, Kalküta ve Lahor’u kastediyorum. Kalküta’da, on iki ay içinde Müstemleke Statüsü talep eden bir karar aldılar, aksi takdirde, tam bağımsızlığı hedef olarak benimsemek zorunda kalacaklardı ve tüm ciddi halleriyle, 31 Aralık 1929’dan sonra gece yarısına kadar böyle bir hediye beklediler. Sonra kendilerini Bağımsızlık kararını benimsemek denilen o “onurlu bir yükümlülüğü” omuzlamış halde buldular, oysa dertleri bu değildi. Ancak o zaman bile Mahatmaji, (uzlaşma için) kapının açık olduğunu gizlemedi. Gerçek ruh buydu. En başından beri, hareketlerinin bir uzlaşmayla sonuçlanmaktan başka çaresi olmadığını biliyorlardı.

Bizim nefret ettiğimiz şey, mücadelenin belirli bir aşamasında uzlaşma değil, bu üstünkörü tavırdır. Her neyse, devrim için güvenebileceğiniz güçleri tartışıyorduk.

Köylülerin ve işçilerin aktif desteğini almak için onlara yaklaşacağınızı söylüyorsanız, şunu bilin ki onlar, duygusal konuşmalarla kandırılmayacaklardır. Size açıktan şunu soruyorlar: Onlardan fedakârlık talep ettiğiniz devriminizden ne kazanacaklar, Lord Reading’in Hindistan hükümetinin başkanı olmasıyla Sör Purshotamdas Thakordas’ın olması arasında onlar için ne fark var? Sör Tej Bahadır Sapru, Lord Irwin’in yerini alsa köylü için ne fark eder? Köylünün ulusal duygularına hitap etmenin bir anlamı yok. Onu amacınız için “kullanamazsınız”; ciddi olmalısınız ve onun devrimin köylü için ve onun hayrına olacağını anlamasını sağlamalısınız. Proletaryanın devrimi ve proletarya için devrimden geriye düşülemez.

Hedefleriniz ve gayelerinize dair net bir fikir oluşturduktan sonra, böyle bir eylem için güçlerinizi örgütlemeye ciddiyetle devam edebilirsiniz. Şimdi geçmeniz gereken iki farklı aşama var. Birincisi hazırlık, ikincisi eylem.

Mevcut hareket sona erdikten sonra, samimi devrimci işçiler arasında tiksinti ve bir miktar hayal kırıklığına tanık olacaksınız. Ancak endişelenmenize gerek yok. Duygusallığı bir kenara bırakın. Gerçeklerle yüzleşmeye hazır olun. Devrim, çok zor bir iştir. Devrim yapmak, hiçbir insanın gücüyle mümkün değildir. Devrim, belirli bir tarihte de gerçekleştirilemez. Bu, özel toplumsal ve ekonomik koşullar tarafından ortaya çıkar. Örgütlü bir partinin işlevi, bu koşulların sunduğu her türlü fırsatı değerlendirmektir. Kitleleri hazırlamak ve devrim için güçleri örgütlemek, çok zor bir görevdir. Bu da devrimci işçilerden çok büyük fedakârlıklara ihtiyaç duyar. Şunu açıkça belirtmek isterim ki, eğer bir işadamıysanız, dünyevi bir hayat sürüyorsanız veya aile babasıysanız, lütfen ateşle oynamayın. Bir lider olarak partiye hiçbir faydanız olmaz. Zaten ortada akşam saatlerini konuşma yapmak için ayıran çok sayıda liderimiz var!

Onlar işe yaramazlar. Lenin’in çok sevdiği terimi kullanmak gerekirse, “profesyonel devrimciler”e ihtiyacımız var. Devrim dışında başka hiçbir hırsı veya hayat gailesi olmayan tam zamanlı işçiler lazım. Böyle işçilerden oluşan bir parti ne kadar büyük olursa, başarı şansınız da o kadar artar.

Sistematik bir şekilde ilerlemek için en çok ihtiyacınız olan şey, yukarıda bahsedilen türden, net fikirleri, keskin algıları, inisiyatif alma ve hızlı karar verme yeteneği olan işçilerden oluşan bir partidir. Parti, demir gibi bir disipline sahip olmalı. Bu ille de yeraltı partisi olmak zorunda değil. Hatta bazen açık parti çalışması yürütülmeli. Ancak gönüllü olarak hapse girme politikası, tümüyle terk edilmelidir. Bu, neticede yeraltı hayatı yaşamaya zorlanan bir dizi işçi meydana getirecektir. Onlar da aynı şevkle çalışmalarına devam etmelidir. O gerçek devrim imkânına layık liderleri işte bu işçi grubu yetiştirecektir.

Parti, yalnızca gençlik hareketi aracılığıyla örgütlenecek işçilere ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle, gençlik hareketini programımızın başlangıç noktası olarak görüyoruz. Gençlik hareketi, çalışma grupları, eğitim çalışmaları ve broşür, kitapçık, kitap ve süreli yayınların basımını organize etmelidir. Bu, politik işçiler için en iyi örgütleme ve eğitim sahasıdır.

Fikirleri olgunlaşmış ve kendilerini bu davaya adamaya hazır hisseden gençler, partiye devşirilebilirler. Parti emekçileri, gençlik hareketinin çalışmalarını da her daim yönlendirmeli, kontrol etmelidirler. Parti, kitle propagandası çalışmalarına başlamalıdır. Bu, çok önemlidir. Yurt dışında yaşayan Hintlilerin kurduğu Gadar (İsyan) Partisi’nin (1914-1915) ortaya koyduğu çabaların sonuçsuz kalmasının temel nedenlerinden biri, kitlelerdeki cehalet, kayıtsızlık, belli ölçüde de aktif muhalefetiydi. Bunun dışında, köylülerin ve işçilerin sempatisini kazanmak ve onları örgütlemek de çok önemlidir. Partinin adı üzerinde de durulmalı: [metin eksik], komünist partisi. Sıkı bir disiplinle birbirine bağlı üyelerin meydana getirdiği bu türden bir politik işçi partisi, diğer tüm hareketleri yönetmelidir. Köylü ve işçi partilerini, sendikaları örgütlemeli, hatta Kongre ve benzeri siyasi organları ele geçirme girişiminde bulunmalıdır. Sadece ulusal siyasetin değil, sınıf siyasetinin de siyasi bilincini yaratmak için, parti büyük bir yayın kampanyası yürütmelidir. Sosyalist teoriyi kitlelere taşıyan [metin eksik] çalışmalar yürütülmeli. Kitleler bilgiye kolayca ulaşılabilmeli, materyaller yaygın şekilde dağıtılmalıdır. Yazılar basit ve açık olmalıdır.

İşçi hareketinde, siyasi özgürlükleri olmayan köylülerin ve işçilerin ekonomik özgürlüğüyle ilgili kimi saçma fikirleri savunan insanlara rastlıyoruz. Bunlar demagoglar ya da kafası karışık insanlardır. Bu tür saçma fikirlerin gerçekte karşılığı yok.

Biz, kitlelerin ekonomik özgürlüğünü kastediyoruz ve tam da bu amaçla siyasi iktidarı ele geçirmek için mücadele ediyoruz. Şüphesiz başlangıçta, bu sınıfların küçük ekonomik talepleri ve ayrıcalıkları için mücadele etmek zorunda kalacağız. Ancak bu mücadeleler, onları siyasi iktidarı ele geçirmeyi amaç edinmiş nihai mücadeleye hazırlamak için birer araçtan ibarettir.

Bunların yanı sıra, mutlaka bir askeri departman da kurulmalıdır. Bu, çok önemlidir. Bazen bunun gerekliliği yakıcı bir hal almaktadır. Ancak mevcut durumda, etkili bir şekilde hareket edebilecek, önemli imkânlara sahip bu türden bir örgütü kurup yapılandırmak imkânsız. Dikkatlice izah edilmesi gereken bir mesele bu. Bu konuda yanlış anlaşılma ihtimalim çok yüksek. Bana terörist yaftası yapıştırılmış durumda. Oysa ben terörist değilim. Ben, burada tartışılan uzun vadeli program konusunda kesin fikirleri olan bir devrimciyim. Silah arkadaşlarım, Ram Prasad Bismil gibi, idam hücresinde belirli bir tür tepkiye maruz kaldığım için beni suçlayabilirler, ama bu doğru değil. Dışarıdayken sahip olduğum fikirlerin, inançların, coşkunun ve ruhun aynısına sahibim, belki de daha iyisine. Bu nedenle, okurlarımı, yazdıklarımı okurken dikkatli olmaları konusunda uyarıyorum. Satır aralarını okumaya çalışmamalılar. Tüm gücümle şunu belirtmek isterim ki, ben terörist değilim ve devrimci kariyerimin başlangıç aşaması hariç, hiçbir dönem terörist olmadım. Bu türden yöntemlerle hiçbir şey kazanamayacağımıza inanıyorum. Hindistan Sosyalist Cumhuriyetçi Derneği’nin tarihinden bunu kolayca anlayabilirsiniz. Tüm faaliyetlerimiz tek bir amaca yönelikti, yani kendimizi bu büyük hareketin askeri kanadı olarak tanımlamak. Beni yanlış anlayan varsa, fikirlerini düzeltsin. Bomba ve tabancaların yararsız olduğunu söylemiyorum, bilâkis yararlılar. Ancak, sadece bomba atmanın yararsız değil, bazen zararlı olduğunu da söylemek istiyorum. Partinin askeri kanadı, her türlü acil durum için kullanabileceği tüm savaş malzemelerini her zaman hazır bulundurmalıdır. Partinin siyasi çalışmalarını desteklemelidir. Bağımsız çalışamaz, çalışmamalıdır.

Parti çalışmalarını, yukarıda belirtilen hususların işaret ettiği doğrultuda sürdürmelidir. Periyodik toplantılar ve konferanslar aracılığıyla, işçileri tüm konularda eğitmeye ve aydınlatmaya devam etmelidir.

Bu doğrultuda çalışmak, çok fazla sağduyulu olmayı gerekli kılıyor. Programın gerçekleştirilmesi en az yirmi yıl sürer. Gandi’nin Birinci Yılında Svaraj adlı kitabında dile getirdiği ütopik vaatlerin ardından, on yıl içinde devrim yapma hayallerini bir kenara bırakın. Devrim ne duygulara ne de ölüme muhtaç, onun ihtiyacı olan şey kesintisiz mücadele, çile ve fedakârlıktır.

Önce bireyselliğinizi ayaklar altına alın. Kişisel rahatlık hayallerinden kurtulun. Sonra çalışmaya başlayın. Santim santim ilerlemeniz gerekecek. Cesaret, azim ve çok güçlü bir kararlılığa ihtiyaç var. Hiçbir zorluk ve sıkıntı, sizi cesaretinizden vazgeçirmemelidir. Hiçbir başarısızlık ve ihanet, sizi yıldırmamalıdır. Size dayatılan hiçbir sıkıntı, içinizdeki devrimci iradeyi söndürmemelidir. Çile ve fedakârlıklarla yüklü bu çetin sınavı zaferle taçlandıracaksınız. Tek tek her bir zafer, devrimin değerli varlıkları haline gelecektir.

Yaşasın devrim!

Bagat Sing
2 Şubat 1931

[Kaynak: Bhagat Singh: The Jail Notebook And Other Writings, Derleyen ve Takdim Yazısını Yazan: Chaman Lal, Mart 2017]

,

Nato Sağcısı-Nato Solcusu


Geçmişte İran Devrimi’nin etkisini kırmak için sola da sağa da kıvam ve ayar verilmişti. Bugünkü savaş gerçekliğinde aynı kıvamın ve ayarın bir kez daha verildiğine şahit oluyoruz. Bu sefer, “Müslüman Natosu” için veriliyor.

Nato solu ve Nato sağı, aynı madalyonun iki yüzü. Ebubekir Sefil ile Cihan Tuğal[1] yan yana. Bir taraf, “Sünniler İran'da namaz kılamıyor”un, diğer taraf “İran’da eşcinseller sevişemiyor”un derdinde. “O kız çocukları neden toprağa gömüldü” diye soran yok. Sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı direnişi kimse görmüyor. Herkes, saçlarını Trump’a sallayıp onun parfümüne belenmenin, bir iki şey verip bir iki kırıntı kopartmanın, onursuz yaşamanın, zillete teslimiyetin derdinde.

Kendisinden başka bir şeyi gören, gösteren yok. Kapitalizm ve emperyalizm eleştirisi, birey ölçeğinde ve birey merkezli icra ediliyor. Esasında tersten, kapitalizm ve emperyalizm, savunma hattı boyunca kitleleri ve sınıfsal gücü kırmak için bireyi öne çıkartıyor. Ağzına yavan, yüzeysel eleştiriyi bırakıyor, onu tüm gerçekten kopartıyor. Kapitalizm ve emperyalizm, bireyi teslim alıyor. Teslim alınan bireyler, kapitalizmle ve emperyalizmle ilişkilerini teorik kılıfa sarıyorlar.

Bu kılıf üzerinden solcu da sağcı da emperyalizmi ve kapitalizmi birey ölçü ve ölçeğinde eleştirebiliyor. En fazla, emperyalizm ve kapitalizm, özdeki saflıktan ve yücelikten uzaklaşma olarak değerlendiriliyor. Özün saflaşması veya yücelmesi için yapılan emperyalizm ve kapitalizm eleştirileri, onlara hizmet ediyor.

Burjuvaziye sahip çıkıp, onun kapitalizmle kirlendiğini, alçaldığını düşünen solcuyla; devlete sahip çıkıp, onun emperyalizmle kirlendiğini, alçaldığını düşünen sağcı, yan yana duruyor.

Engels, “ütopik” sosyalistleri eleştirirken, onların toplumu şekillendiren maddi koşullar ve sınıf ilişkileri yerine soyut ideallere ve ahlaki çağrılara odaklanma hatasına düştüğünü söylüyor. Madde ve sınıf, tam da saflık ve yücelik arayışında hükmünü yitiriyor.

Solun saflık arayışında madde ve sınıf, burjuvaziye bağlılık karşısında siliniyor. Burjuvazinin yüceliğine iman ediliyor. Sağın yücelik arayışında madde ve sınıf, devlete bağlılık karşısında siliniyor. Devletin saflığına iman ediliyor. Sağ ve sol, Fransız kralı karşısında iç içe geçiyor. Kralın kellesini alan kirli ve alçak irade, eziliyor. Proleter devrimcilik, yok ediliyor.

Devletin saflığı ve yüceliği bağlamında İran’a yönelik savaş, Ebubekir Sefil ve Abdulqader Shen şahsında, doğalında, sahadaki yoksullar, ezilenler, proleterler ve mustazaflara göre değerlendirilmiyor. Sefil ve Shen, devlet ajanı olarak, görevini ifa ediyor. Sefil, “Ülkemizi ve insanımızı bu etkiden koruma noktasında tedbirimiz nedir?” diyerek efendilerinden görev dileniyor. “Bana iş verin” diye birilerine yalvarıyor. Bunu Müslümanlık zannediyor. Bu Müslümanlık değil, uşaklık!

Sefil’in beslendiği hat, Bizans’ı Şam’da kuran Emevi ile Bizans’ı İstanbul’da kuran Osmanlı arasındaki bağ. Babek’i, Zenc’i, Karmatileri, Celâlileri, Bedreddinileri görmüyor. Sefil’in Romanesk İslam’ı, Allah’tan, Peygamber’den ve Kitap’tan azade. Zaten Onların sorumluluğunu üstlenmeyen bir ideoloji içinde yaşayıp varoluyor. Sefil, Onların emirlerine karşı duran bir liberal. Liberal olduğu için profesör maaşına kul edilmiştir. Aynı maaş, Tuğal’a da veriliyor. Hep birlikte, bugünün Roma’sına hizmet ediyorlar.

Dolayısıyla, “İran, kendi alanını genişletiyor. Mezhep ihraç ediyor” diye ağlarken, Sefil, esasında ABD emperyalizminin ve Siyonizmin yanında saf tutuyor. Alnını onların secdesine değdiriyor. Onların önünde eğiliyor. Sefil’in uşaklık ettiği Amerikalı savunma bakanı, “Müslümanlara karşı haçlı seferi yürütülmesini” savunuyor. “Peygamber’in yanlış fikirlerine inanan rejimler yıkılmalı” diyor. “Orduyu Hristiyan bir silaha dönüştürmek”ten söz ediyor.[2]

Nato sağcısı ile Nato solcusu, bir. “Nato İslamı” diyerek ünlenen, akademide köşe kapan, Gramsci’nin pasif devrimiyle AKP arasında bağ kuran Cihan Tuğal’ın solculuğu da Nato solculuğu. Sadece “onu alma beni al” diye efendisine yalvarıyor. “İran’ın etkisini kırmalıyız” diyor. Bunu liberalizm için istiyor.

Kendisi gibi profesör yapılmış olan Ebubekir Sefil, Seyyid Kutub’un Kur’an tefsirini Farsçaya çeviren Hameney’e NATO’daki efendileri adına küfrediyor. Görevinin, o profesörlük unvanının devletin İran’la mücadelesi dâhilinde verildiği anlaşılıyor. Cübbeli, zaten itiraf ediyor, kendisine İran’la mücadele dâhilinde ekmek verildiğini.

Bir Ukraynalı, “ben Natocu liberalim, bugün LGBT haklarını kılıçla yayıyoruz” diyor. Tek derdiğimiz, emperyalizmin ve kapitalizmin insanı ve bedeni işgal girişimine solcu kılıflar bulmak.

İran kadın futbol takımı, emperyalizmin feminizmini toprağa gömüyor. Tuğal gibi solcuların, emperyalizmin kulu kölesi olduğu gerçeğini ifşa ediyor. TİP’in Almanya’daki vekil adayı da Birgün gazetesi de “İsrail’in varolma hakkı”nı savunuyor. Bu yüzden öfkeliler İran’a.

Dün İran’ın devrimi bugün İran’ın vatan savunması, kitlelerde karşılık bulmasın diye Natocu sağcılar da Natocu solcular da teyakkuza geçmiş durumda. Hepsi, emperyalizmin kucağında sırtını sıvazladığı birey adına İran’a saldırıyor.

O birey, kâh devletle kâh sermayeyle özdeşlik kuruyor. Onun borazanlığını yapıyor. Nato solcusu, sermayenin özgürlüğünden; Nato sağcısı, devletin özgürlüğünden başka bir şey söylemiyor.

Feministlerin görmediği, solcuların bilmediği bir kadın, o meydanda “ölüme razıyız, yeter ki vatan kurtulsun” diyor. Futbol takımının hocası, “vatan ailemizdir. Terk edemeyiz” diyor. Burada aileyi emperyalizm ve kapitalizmle birlikte öldürmeye yemin etmiş feminizm, şimdilik susup laptop tuşlarının altına saklanıyor.

Burada kapitalizmin ve emperyalizmin nimetleri peşinde koşanlar ama bunları birey ölçüsünde eleştiriyormuş gibi yapanlar, bu kolektif direnişi ve kavgayı zerre anlamıyorlar. İran’ın verdiği derslerle, bireysel hezeyanlara, hayallere, kelimelere, nimetlere değil, o kolektife, direnişe ve kavgaya örgütlenmek gerekiyor.

Amerika’nın siyahi devrimcisi Assata Şakir, “Hayat zorlaşınca, paralar suyunu çekince liberaller, yüzlerindeki o liberal maskesini çekip çıkartıyorlar ve işte o an karşınızda bir Adolf Hitler buluveriyorsunuz. Bu liberaller, hiçbir imkânı ve imtiyazı olmayanlara kendi imkân ve imtiyazlarını muhafaza ettikleri sürece acıyabiliyorlar”[3] diyor.

Nato solcusu ve Nato sağcısı, biraz paraları azaldı veya azalacak diye, bugünün Hitler’lerinin safında hizalanıyor. Stalingrad savunmasına küfrediyor. “Bir iki bir şey verselerdi, bir şeycik olmazdı” diyor. İran’a akıl veriyor. Ona kendileri gibi uşak olmalarını telkin ediyor. İran ise Şeriati-Fanon hattı üzerinden, Ortadoğu’yu sömürgelik halinden ve sömürgecilerden kurtarıyor. İran, devrimi ve devrimini güncelliyor. Yeni yılı zaferle taçlansın.

Eren Balkır
21 Mart 2026

Dipnotlar:
[1] Cihan Tuğal, “İran Rejimi ve Antiemperyalizm”, 14 Mart 2026, Evrensel. Evrensel gazetesi, Siyonistleri, emperyalizme akıl hocalığı yapan isimleri konferanslarına çıkartıyor. “Suriye Devrimi” adına emperyalizmin operasyonlarına destek sunan bu örgüt “antiemperyalizm”i ağzına alamaz. CIA operasyonlarına destek olmuş bir örgüt bari bugün sussun!

[2] Jasper Craven, “Pete Hegseth’s Crusade to Turn the Military into a Christian Weapon”, 12 Haziran 2024, Politico.

[3] Assata Şakir, “Liberal”, İştiraki.

22 Mart 2026

, ,

Halk Savaşına Dair İki Söz



Bu kıymetli metin, akademisyen Hadi Alevi’ye ait. Yazı 1963’te Irak’ta yayınlanan Muzakkaf [“Entelektüel”] dergisinde yayınlandı. Alevi, yazısına İmam Ali ve Mao Zedong’a ait sözlerle başlıyor. Halk savaşının felsefesini düşmanla yaşanan çatışmaların kirlenmeden arınmaya, imhadan bekaya doğru işleyen diyalektik süreci bağlamında ele alıyor. Yazıyı, halkımızın öncüsünün İsrail’in inşa ettiği kafes dışına çıkmak için verdiği en şiddetli muharebelerin yaşandığı bir dönemde yayınlıyoruz.

* * *

 

Kılıcın bakiyesi daha çoktur, daha çok sonuca yol açar
[İmam Ali]

“Devrimci savaş, yalnızca bizi düşmanlarımızın zehrinden kurtaran bir panzehir değildir, o aynı zamanda bizi kendi kirimizden de arındırır.

[Mao Zedong]

 

Bu makalenin konusu, ilki İmam Ali’ye, ikincisi Mao Zedong’a ait iki sözdür. İki söz, içerik açısından birbirine benzer.

Kılıcın Bakiyesi

Bu ifade, bir mecaz olarak, Nehcü'l-Belaga’nın üçüncü bölümünde, İmam Ali’den nakledilen bilgelik ve özdeyişler bölümünde yer almaktadır. İfade, tam metni şu şekilde olan kısa bir cümlenin bağlamında geçmektedir.

Kılıcın bakiyesi daha çoktur, daha çok sonuca yol açar.

Muhammed Abduh, “kılıcın bakiyesi” ifadesini şu şekilde yorumlar:

“Onlar, şereflerini korumak ve zulme karşı koymak uğruna öldürülenlerin bakiyesidir. Zillete değil, ölüme razı olmuşlardır. Bu yüzden, geriye kalanlar, şerefli ve cesurdur, sayıları artar ve nesilleri çoğalır. Zelil olanların aksine, onların kaderi yok olmak ve ortadan kalkmaktır.”

İbn Ebü’l-Hadîd ise, hocası Ebu Osman’a Ali’nin sözleri hakkında şu ifadeyi nakletmiştir:

“Keşke hükmü açıklarken sebebini de belirtmiş olsaydı.”

Dolayısıyla, bu ifade karşısında şaşkınlığını dile getirir: “Kılıcın bakiyesini daha çok yapan nedir?” sorusunu sorar.

“Ardından hükmün doğruluğunu teyit eder: “Onun ifadesinin doğruluğunu kendi çocuklarında, Zübeyr’in çocuklarında, Beni Muhalleb’de ve aralarında katliamın hızlı gerçekleştiği diğerleri gibi kişilerde bulduk.”

Burada kastettiği, bu ailelerin sunduğu çok sayıda kurbanın tam tersi bir etki yarattığı; soylarını sonlandırmadığı, bilâkis, sayılarını artırdığı yönündedir.

İbn Ebü’l Hadîd, Ziyad’ın huzuruna getirilen Haricilerden bir kadının şu sözünü aktarır:

“Ziyad, ona şöyle demiş: ‘Allah’a yemin olsun ki, seni biçip yok edeceğim.’ Kadın ise şöyle cevap vermiş: ‘Hayır... öldürmek bizi tohum yapıp toprağa eker!”

Bu ifade, tuhaf bir imaya sahip. Grupların toplu olarak katledilmesinin soykırım olasılığını beraberinde getirdiği genel olarak kabul edilmektedir. Nitekim, eski dünyanın bazı halkları bu şekilde yok edildi, çünkü fetih, uluslararası ilişkilerde yaygın görülen bir uygulamaydı.

Fetih, çoğu zaman fethedilen halkın yok edilmesiyle sonuçlanır. Bu, öldürülme ve kalan nüfusun fetheden nüfusa asimile edilmesi veya topraklarından sürülmesiyle gerçekleşir. Ali, öldürmenin bolluk getirdiğini iddia ederek bu normdan sapmıştır. Bu durum, İbn Ebü’l Hadîd’in hocası Ebu Osman’ın şaşkınlığını ve İmam’ın hükmü belirttikten sonra sebebini de açıklamasına dair isteğini açıklar.

Böyle bir kararın altında yatan nedeni araştırmak, tabiri caizse, uzmanlık gerektiren bir iştir. Bir kişi, ister sosyal, ister bilimsel, ister siyasi olsun, belirli bir konuya aşina değilse, en basit sonuçlarını bile kavramakta zorlanabilir.

Bunun bir örneği, Şeyh Ebu Osman’ın sorduğu sorudur. Bu adam, öğrencisi İbn Ebü’l Hadîd gibi, sadece teorik araştırma alanında faal olan bir düşünürdü. Bu tür düşünme pratiği, konunun niteliğine bağlı olarak, değerli görüşler sunabilir veya sonuçsuz kalabilir. Genellikle toplumsal veya politik gerçeklikle doğrudan ilgili konuların boyutlarını kavramakta başarısız olur.

Burada şunu hatırlamak gerek: İmam Ali, rivayet edildiği gibi, soyut bir zihne dayalı görüş ve yargılarda bulunmamıştır, çünkü bu dönemin ölçütlerine göre, İmam Ali, bir bilim ve araştırma insanı olmadan evvel bir politikacı ve toplumsal eylemciydi.

Onun fikirleri pratiğin ürünüdür. Bilhassa barışçıl ve silahlı yönleriyle politika sahnesindeki pratik faaliyetleri bu fikirler üzerinden somutlaştırır. Bu konularda Nehcü’l Belaga’da kayıtlı, derinlikli görüşler mevcut. Kanaatimce bu görüşlerin çoğunun doğru.

Aktardığımız söz, İmam’ın kişiliğinin şiddete dair yönünün yansımasıdır. Gerek asker gerekse komutan olarak katıldığı tüm savaşlarda elde ettiği zaferlerle kanıtlandığı üzere, o, savaş stratejisi bilgisine sahip, özel bir savaşçıydı.

Ancak bu insan, şövalyelik duygusu veya salt macera arzusundan dolayı savaşmadı. Onun için savaş, barışçıl yollarla çözülemeyen sorunları gidermek için başvurulan son çareydi. Bu gerçek, Cemel, Siffin ve Nahrevan savaşları sırasındaki eylemlerinde ortaya çıkmaktadır.

İmam Ali’nin, adalet sevgisinden, yoksullara olan ilgisinden, halifeliği zalimin açgözlülüğünü ve mazlumun açlığını ortadan kaldırmanın bir aracı haline getirme çabasından kaynaklanan, konuşmaları ve mektuplarıyla açıklığa kavuşturduğu kimi toplumsal ve politik hedefleri vardı.

Tüm bu hedefler, yaşadığı tarihsel dönemin bağlamında dile getirildi. Bu anlamda, onu, kendi tarihinin ve ait olduğu nesnel koşulların taşıyabileceğinden daha fazla yük altına sokmaya hakkımız yoktur. Burada, “kılıcın bakiyesi” kavramının, tarih boyunca yaygın olduğu üzere, kendilerini savunacak durumda olmayan, varoluşa dair duygulardan, özgür ve onurlu yaşama hakkından kaynak alan dürtülerle hareket eden, toplu katliamlara maruz kalan halklara yönelik olarak geçerli olmadığını açıklığa kavuşturmak zorundayız.

Ali’nin bahsettiği bakiye, toplumun varlığı, yaşam hakkı veya onuru ile ilgili meşru bir amaç uğruna verilen mücadelenin sonucu olmalıdır. Aynı zamanda, gasp ve saldırganlıkla meşgul bir savaşçı grubun bakiyesinden söz edilemez.

Çünkü bu yönde dile getirilmiş bir görüşün, tarihsel dönemin koşullarından bağımsız olarak, İmam Ali’nin kişiliğinin dayandığı temel eğilimle bağdaşmayacağını belirtmek zorundayız.

Burada önemli olan, bakiye kavramı. Cevahiri’nin dediği gibi, bir halk, kendi davasını savunmak adına mücadeleye giriştiğinde çokça kurban verir, birçok kıymetli şeyini feda eder.

Böylelikle halk, sayısal varlığına ait, bakiye teriminin ima ettiği anlamda, sayıca az olabilecek, ancak mücadele alanlarında bilinçli ve dürüst bir şekilde savaşarak, hayatta kalma nedenlerini ve yok olmaya karşı isyanını içinde taşıyan bir insan kategorisine dönüştüren şeyi yitirir.

Silahlı mücadeleden zaferle çıkmasa da, onurlu bir savaşçının zaferle sonuçlanan bir savaştan sonra sahip olduğu o genç ruh ortaya çıkar. Böylece, bakiyesi güç ve verimlilikle dolu yeni bir tohum haline gelir. Sayıca çoğalır, daha çok çocuk doğurur, mütevazı atalarından daha büyük bir hayatta kalma kapasitesine sahip olur.

Panzehir

Şimdi de Mao Zedong’a atfedilen sözün İngilizceden çevrilmiş metnini sunuyorum:

“Devrimci savaş, yalnızca bizi düşmanlarımızın zehrinden kurtaran bir panzehir değildir, o aynı zamanda bizi kendi kirimizden de arındırır.”

Burada Mao, bir halkın damarlarında kir dolaştığı sürece, silahlanmadan önce tamamen temiz olamayacağını söylüyor. Bu kirin kaynağını aradığımızda, onu halkın yaşadığı sınıf yapısında buluyoruz.

Sınıflı toplumda yaşayan insanlar, ekonomik sömürünün kurbanıdırlar. Bu durum, onları hayatın en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakır. Sömürü, sömürülen kişinin insanlığından mahrum bırakılması, yani çarpıtılmasıyla birlikte gelir.

İslam dönemi filozoflarından bazıları ve on sekizinci yüzyıl Fransız felsefecileri, insanlığın özünde iyi olduğunu, kötülük ve yozlaşmanın ise sonradan edinildiğini gözlemlemişlerdir. Hatta bazıları, kamusal ahlakı siyasi sistemle ilişkilendirmişlerdir.

Mâverdî (Hicri 450, Miladi 1058) ünlü eseri Edebü’l-Dünya ve’d-Din’de şöyle der: “Adaletsizlik vicdanları bozar.”

Mâverdî’nin bu ifadesi, adaletsiz bir siyasi sistemin toplumsal yozlaşmanın kaynağı olduğu yönünde son derece önemli bir görüş içermektedir. Modern bilimsel felsefe, bu görüşü destekler. Bu görüş üzerinden şunu söyleyebiliriz: doğası ne olursa olsun, sömürü ve kölelik koşulları altında yaşayan bir halk, umduğumuz gibi, asil bir halk olamaz.

Bu tür koşullar, insan (dehası) tarafından yaratılan ve sınıf veya ırksal köleliğe dayalı toplumların mirasına girmiş olan ihanet, kumar, fuhuş, dolandırıcılık, hırsızlık gibi marazların oluşması için uygun ortamı yaratır.

İdealist düşünürler ve reformcular, bu sorunları kendi düşünce biçimlerine göre ele almaya çalıştılar, ancak sorunun kaynağını belirleyemedikleri için onları çözüme kavuşturamadılar. Günümüzün bilimsel düşünürleri, insanlığın ancak koşulları değişirse değişeceğini biliyorlar.

Çağdaş bilimsel düşüncede, insanı oluşturan unsurlar, ister manevi ister maddi olsun, arasında net sınırlar yoktur. İnsanî faaliyet alanları, tevhidî yapısını muhafaza eder ama bir yandan da birbirleri karşısında nispeten bağımsızdırlar.

Dolayısıyla, örneğin, ahlaki siyasi sistemle, insan davranışı ve fikirleri de maddi koşullarla bağlantılıdır. Buna göre, olaylar birbirleriyle ilişkili olarak ele alınır. Bu durum, idealist düşünceye biraz garip gelebilir...

Bu tür reçetelerden biri, çağımızın en parlak düşünürlerinden biri olan Mao Zedong tarafından formüle edilmiştir. Bu büyük düşünür için halk savaşı, emperyalist zulmün boyunduruğundan kurtuluşun başlıca yoludur.

Ancak olay burada bitmiyor. Mao, halk, zalimlere karşı silahlandığı vakit, onun geçmişteki koşullarından, geri kalmışlık ve açlık dönemlerinden tevarüs etmiş kirden kurtulmaya başladığını iddia ediyor.

Savaş, halkın kendisini sınıf düşmanlarından kurtarması için bir araç olduğu kadar, kendini arındırması için de bir araçtır. Bu derin gözleme göre, arınmış bir halk, silahlı bir halktır. Bu reçete, daha sonra Mao’yu izleyen devrimcilerin, örneğin şehit Fanon ve Guevara’nın ve sevgili Fidel’in sloganı haline geldi.

Mao, tıpkı İmam Ali gibi, sebebini belirtmese de, devrimci halkların deneyimleri bu görüşün doğruluğunu kanıtlamıştır. Bu yüzyılın ilk on yıllarından itibaren, geri kalmışlık ve kirlilikle tanımlı dönemlerin yıkıntıları üzerinde sömürüden arınmış, gelişmiş sanayi toplumları kurmayı başaran halklar tarih sahnesine çıkmıştır.

Onlar, bu statüye silahlı mücadele yoluyla ulaştılar. Bu tür deneyimlerin önde gelen örnekleri arasında Sovyetler Birliği, Çin, Kore, Vietnam ve Küba halkları yer almaktadır. Hepsi de halk savaşlarının ürünüdür.

Bu halklar, çağdaş tarihin zirvesinde yer alarak, az gelişmiş ve köleleştirilmiş uluslar için özgürlüğe ve kurtuluşa giden bir yol çizmişlerdir. Tüm bu halkların, aralarında derin bir uçurum bulunan, tarihlerinin iki farklı evresinden geçtiklerini belirtmekte fayda var.

Resmi politikadan kamusal ahlaka kadar hayatın her alanını kapsayan bir gerileme dönemindeyiz! Bunu, insanların kendilerinin bilincine vardığı anda başlayan derin bir dönüşüm takip eder. Ardından, kendilerini gerçekliklerinden kurtarmak için silahlanırlar.

Halk, savaşın önceki dönemin etkilerinden arındırdığı, zorlu mücadele ve fedakârlıklarla daha da geliştirdiği yenilenmiş bir ruhla zafer dönemini karşılıyor. Bu canlanmış ve saf ruhla halk, bir sonraki aşamada ulusu inşa etme görevine hazırlanıyor.

Şimdi Ali ve Mao’nun sözleri arasındaki bağlantıyı inceleyelim. Ali’ye göre toplum, savaştan güçlü ve verimli, hayatta kalma ve çoğalma yeteneğine sahip olarak çıkarken, Mao’ya göre toplum, savaştan kirlerinden arınmış olarak çıkar.

Dolayısıyla, ikisi aynı durumun, haklı bir dava için savaşan halk gerçeğinin iki yüzünü dile döker. Her iki önder de gerekliliği ve meşruiyeti kabul eder. Halk, şiddeti ve vahşetiyle bir savaş neticesinde kazandıklarından daha fazlasını kaybetmez.

İmam Ali de “çok sonuç” derken bunu kasteder. Ali’nin kılıcın bakiyesi sözü güçle alakalıdır. O dönemin reformcularının anladığı biçimiyle bu güç sosyal adaletle bağlantılıdır.

Mao Zedong’daki arınma kavramının, sömürücü ilişkilerden sosyalist ilişkilere geçişle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu anladığımızda, sosyalizmin şüphesiz sosyal adaletin en yüksek aşamasını temsil ettiğini görürüz.

Dolayısıyla, iki unsur bir araya gelebilir: kılıcın ürettiği çokça sonuç ve arınma, adalet ruhu ve bunun sonucunda ortaya çıkması gereken asil siyasi ahlak anlayışı cem olur. Ancak bu birleşme göreceli bir mesele olmaya devam etmektedir, çünkü adalet kavramı bu çağda geçmiş çağlardakinden farklı bir şekilde evrim geçirmiştir.

Arap Modeli

Filistin halkı, kehanetin doğru olduğunu kanıtlıyor...

Hadi Alevi
1963
Kaynak

,

Enternasyonal’in Eski Muhafızları



Rosa Luxemburg ve Leo Jogiches’in yoldaşı Julian Marçlevski (Karski 17 Mayıs 1866-22 Mart 1925), 1893’te Zürih’teki sürgünleri sırasında kurdukları Polonya ve Litvanya Krallığı Sosyal Demokrat Partisi’nden ve bu partinin, 1898’de Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin kurulmasından, hatta 1903’te Bolşeviklerden önce bile benimsediği solcu ve enternasyonalist tutumlardan bahsetmektedir.

* * *

 

Polonya Komünist Partisi, Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşunda Bolşevikler, Spartakistler ve İtalyanlarla işbirliği yapmış olsa da, bugüne dek kongremize Polonya, doğrudan herhangi bir delege göndermemiştir. Parti, her zaman yasadışı olarak faaliyet yürütmek zorunda kalmış, kelimenin tam anlamıyla dış dünyadan tamamen izole edilmiştir. Bugün de tümüyle yasadışıdır ve mevcut kongreye delege göndermeyi başarıp başaramayacağı kesin değildir.

Bununla birlikte, bu parti, yabancı yoldaşlarının ilgisini hak etmektedir. Çarlık döneminde ve daha sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali döneminde olduğu gibi, Polonya Komünist Partisi de son iki buçuk yıldır, yani kapitalist Polonya Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, Çarlık rejiminde kullanılanlardan çok daha sert önlemlerle sistematik olarak zulme uğramış, faaliyetleri engellenmiştir. (Polonyalı sosyalistler jandarmada, poliste vb. görev yapmaktadır ve vatanseverler, şahsen tanıdıkları yoldaşlarımıza ihanet etmektedir.)

Gene de, parti üyelerinin yarısının sıklıkla hapiste olmasına, partinin savaş ve tarifsiz ekonomik yıkımla dağılmış ve güçsüzleşmiş bir proletarya ile çalışmak zorunda kalmasına rağmen, dağılmamış, aksine kendini kurmuş ve güçlendirmiş, Polonya proletaryasının saflarında büyük bir etki yaratmış, işçiler arasında giderek daha fazla otorite tesis etmiştir.

Bu durum, proletaryanın partisine olan inancından ve onu denenmiş bir lider gibi benimsemesinden kaynaklanmaktadır. İşçiler, partinin kuruluşundan (1893) bu yana geçen 28 yıl içinde şekillenen program ve politikalarının, ihtiyaç duydukları anda onları yarı yolda bırakmayacağını biliyorlar. Polonya proletaryasının pahasına bile olsa, ilkelerine sarsılmaz bağlılığı, 1893’ten beri var olan eski Polonya ve Litvanya Krallığı Sosyal Demokrat Partisi (SDKPIL) ile 1906’da kurulan, nispeten daha genç olan, Polonya Sosyalist Partisi’nin (PPS) sol kanadını bir araya getiriyor.

SDKPIL, 1893 yılında, aynı yıl kurulan ve “Polonya’nın Bağımsızlığı” gibi milliyetçi, küçük burjuva sloganı ortaya atan Sosyalist Vatansever PPS’nin (Polonya Sosyal Demokrat Partisi) bölünmesi sonucu ortaya çıktı. Lenin’in birkaç yıl sonra Menşevikler konusunda dile getirdiği “İki Parti” sloganı, SDKPIL sayesinde Polonya’daki hareketin başından itibaren uyduğu bir kural haline geldi. Bu parti, kendisini Polonya Nasyonal Sosyalist Partisi’nden ayırmak ve belirli bir bölgede, yani Polonya Kongresi’nde (1815) faaliyet gösteren bir parti olduğunu açıkça belirtmek için “Polonya Sosyal Demokrat Partisi” adını aldı. Rosa Luxemburg, Varski, Marçlevski ve Tizka tarafından kurulan bu parti, sadece sosyal vatanseverliğe değil, aynı zamanda sosyal reformizme, revizyonizme ve Rus topraklarındaki Menşevizme de karşı mücadele etti. Rusya’daki sosyal demokrat hareket ortaya çıkmadan önce bile Rus devrimci hareketinin çizgisi uyarınca kaleme alınmış bildiriler yayınladı. Rusya Sosyal Demokrat Partisi kurulduğunda, onunla ittifak kurdu. Ayrıca, İkinci Enternasyonal’in ulusal bağımsız partiler temelinde kurulmasına karşı çıktı, ulusal partilerin Enternasyonal ile daha fazla merkezileşmesini ve organik bağlantı kurmasını talep etti. Partinin en büyük zaferi, sosyal-vatanseverlerin bağımsızlık anlayışının iflas ettiği, savunucusu PPS’nin ikiye bölündüğü 1905 Devrimi oldu.

O zamandan beri PPS’nin “Sol Kanat”ı, SDKPIL’inkine benzer bir politika izlemeye başladı. Çoğunluğu elde etti ve 1906’da “Sağ Kanat”ı partiden ihraç etti.

Sol Kanat, böylece sosyal-vatanseverlikten kurtulduktan sonra, kendi saflarındaki Rus Menşevizmine meyilli olanların kararsızlıklarına ve kendi merkezci unsurlarına karşı mücadele eden SDKPIL’in bakış açısına sürekli olarak yaklaştı. Savaşın başından beri Sol Kanat, toplumsal devrim ve diktatörlüğün partisi olarak SDKPIL ile aynı safta yer aldı ve kapitalist Polonya devletinin kurulmasında kullanılan sosyal-vatansever aldatmacalara karşı mücadele etti. SDKPIL ile birlikte Zimmerwald ve Kienthal konferanslarına katıldı. 1918 Birleşme Kongresi’nde Polonya Komünist Partisi, İkinci Enternasyonal’in yıkıntıları üzerine Üçüncü Enternasyonal’in kurulmasının gerekli olduğunu görüşünü kabul etti.

Partinin kurucu ilkeleri, “ayrışma” politikası, “Sağ”a ait unsurlardan net bir şekilde ayrılma, “Kutsal Birlik”e ve “vatan savunması” anlayışına karşı tutarlı mücadeleden oluşuyordu. Bu son bahsi edilen mücadele, Polonya’nın üç Büyük Güç tarafından maruz kaldığı korkunç ulusal baskının bir sonucuydu. Dahası, sadece 25 yıllık gelenekler değil, diğer son derece elverişli koşullar da Polonya’da birleşik bir komünist partinin kurulmasına katkıda bulundu. Menşevizm ve Merkezcilik, Polonya burjuvazisinin tamamen gerici karakteri ve burjuva “liberalizminin” tamamen yokluğu nedeniyle, Polonya’da uzun vadede imkânsızdı. “Sol Kanat”, Almanya’dan bağımsızlığı savunan kesimin sol kanadıyla da kıyaslanamaz, çünkü ilki savaşın hayal kırıklıklarıyla değil, çok daha önce, 1906’da “Sağ Kanat”tan radikal bir kopuşla komünist olmuştur.

1918’den beri parti içinde ciddi bir çatışma yaşanmadı. Geçen yıl Varşova’ya yapılan saldırı sırasında parti, Sovyet Rusya’nın yanında tutarlı bir tavır sergileyerek, “hain parti” olarak kendini askeri mahkemelerin, infazların ve Beyaz Terör’ün korkunç intikamına açık hale getirdi. O dönemde saflarımızda oluşan boşluklar, neyse ki şimdi dolduruldu.

Parlamenter eylemi boykot etme yönünde gelişen, pek önemsenmemesi gereken eğilim, Şubat 1921’deki Ulusal Konferans’ta fazla zorluk çekmeden aşıldı. Bu parlamento karşıtı hareket, Almanya’dakinden farklı gerekçelerle ortaya çıkmıştı. Polonya’da parlamentarizmin baştan beri önemsiz olduğunu söylüyor, bu iddiasını da Alman meclisinin sadece burjuvazinin diktatörlüğünü gizlemeye yarayan bir kurgu olduğu düşüncene dayandırıyordu. Aynı konferans, sorunsuz kabul ettiği 21 maddeyle ilgili olarak, partinin bu maddeler hazırlanmadan çok önce bunların içeriğine tamamen uygun olarak çalıştığını belirtti.

Birlik ve deneyim açısından Polonya Komünist Partisi, yalnızca Rus partisiyle kıyaslanabilir. Ancak, ondan on yıl daha eskidir. Partinin kaderi, Alman Komünist Partisi’nin kaderiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Enternasyonal’in bu iki çok önemli bölümü arasındaki bağlar, mümkün olduğunca güçlendirilmelidir ki Polonya partisi, Berlin’de komünizmin zafere ulaşacağı anda tarihi görevini yerine getirebilsin, sosyalist Almanya ile Sovyet Rusya arasında bir köprü kurabilsin ve Batı emperyalizmi Kızıl Almanya’yı boğmaya kalkışırsa, devrilmiş Polonya burjuvazisinin Alman proletaryasını sırtından bıçaklamasını engelleyebilsin. Dilerim, İngiltere ve Fransa’da proletarya, o zamana dek komünizm bayrağı altında birleşip kendilerini örgütleyerek, burjuvazilerinin çabalarını boşa çıkarabilecek duruma gelir.

Julian Marçlevski
Moscow Sayı 12.
7 Haziran 1921
Kaynak

[Moscow, Komintern’in 1921 yılında Moskova’da düzenlediği üçüncü Kongrenin İngilizce yayın yapan gazetesiydi. T. L. Akselrod’un yayın yönetmenliğini üstlendiği gazete, yayın hayatına kongreden bir ay önce, 25 Mayıs’ta başladı, 12 Temmuz günü kapandı.]