Bu
bölüm, Hazar kıyı şeridinin sosyoekonomik koşullarını ve hem Tahran’da hem de
kıyı bölgesinde bulunan politik elitleri kısaca incelemektedir. (İSSC’ye
doğrudan veya dolaylı olarak dâhil olan önde gelen kişilerin biyografileri Ek’te
paylaşılmıştır.)
Bu
kısa inceleme, İran’daki siyasetin şahıs merkezli ve oportünist niteliğine ve
toprak mülkiyetinin giderek artan baskıcı doğasına ışık tutacaktır. Bu
faktörler, yoksul köylülerin Cengelilere yönelik muazzam desteğini açıklamaya
yardımcı olmaktadır.
Coğrafi
Koşullar
Gilan
ve Mazenderan eyaletlerini kapsayan Hazar kıyı şeridi bölgesi, güneyde bulunan Kazvin
ve Horasan’a ait topraklarla, doğuda Horasan ve batıda Azerbaycan ile
sınırlıdır. Hazar Denizi ile Elbruz sıradağları arasında dar bir kara şeridini
kaplayan bu bölge, İran’ın diğer bölgelerinden farklı olarak, bol yağış
almaktadır. Çevredeki dağlardan çok sayıda nehir akmaktadır, ancak hiçbiri,
gemiyle geçilemez. Bataklıklarla kaplı kıyı şeridinin güneyinde yoğun bir
çalılık alan uzanır; daha güneyde ise yoğun ormanlarla kaplı Elbruz
sıradağlarının alt yamaçları yükselir. Daha yüksek rakımlardaki meralar hayvan otlatmaya
imkân sağlar; dağınık haldeki araziler, tarım ve yerleşim için elverişli hale
getirilmiştir.[1]
Gilan
ve Mazenderan, İran’ın Arap-İslam egemenliğine giren son eyaletleriydi. Mazenderan
(Taberistan) yalnızca Abbasi halifesi Mansur döneminde teslim olurken, Gilan,
Abbasilerce hiçbir zaman fethedilemedi. Gilan’da (Daylem) İslam’ın yayılması,
İran’daki Arap karşıtı kurtuluş hareketi sırasında Maziar’ın isyanıyla
bağlantılı olarak gerçekleşti.[2] Gilanlılar, Araplar tarafından fethedilen son
ve onlara karşı ayaklanan ilk eyalet olmaktan hep gurur duyarlar.
1723’te
Gilan, Büyük Petro tarafından ele geçirildi. O yıl imzalanan bir anlaşmaya
göre, Afgan istilasının ardından yaşanan kaotik ortamda İran, Mazenderan ve
Astarabad’ı (Gorgan) da Rusya’ya verdi. Ancak bu bölgelerin hiçbiri tamamen
işgal edilmedi. On yıl içinde Rus ordusu, Hazar kıyılarını boşalttı. Gilan,
1780’de II. Katerina tarafından geri alındı, ancak 1793’te Kaçar Şahı Ağa Muhammed
Han tarafından İran’a iade edildi.[3]
Nüfus
Birinci
Dünya Savaşı’nın patlak vermesine dek Gilan nüfusu, pirinç ve ipekböceği
yetiştiren yerleşik ova halkı ile dağların, vadilerin ve dağ eteklerindeki
köylerin sakinleri arasında bölünmüştü; bu insanlar, sürüleriyle birlikte alçak
ve yüksek otlaklar arasında göç ediyorlardı. Göç süreçleri farklı işliyordu: Pirinç
yetiştirenler, ekimden sonra yazın daha yüksek ve soğuk meralara taşınıyor,
bazı aile üyelerini geride bırakıyorlardı; tamamen göç edenler ise geleneksel
aşiret usulüyle yaylaya taşınıyorlardı.[4]
Hazar
eyaletlerinin kısmen aşiret yapısına sahip olduğu pek bilinen bir olgu değildir.
Her aşiretin kendi yaylası vardı, çünkü köyleri ve meraları daha alçak
rakımlarda karışıklık olmadan bulunuyordu. Ancak her aşiret içinde aileler,
uygun gördükleri şekilde ekim yapmak ve çadır kurmakta özgürdüler.[5]
Hazar
Bölgesinde Aşiret Örgütlenmesi
1920
tarihli bir İngiliz askeri raporu, Gilan’da iki büyük aşiret tanımlıyordu: “Ammarlı
Kürtleri ve Talişîler. Kürtçenin Kırmançi lehçesini, ayrıca Gilaki dilini
konuşan “yarı göçebe” Ammarlı Kürtlerinin, Mencil ve Piranku arasında yaklaşık
elli köyde 1.600 haneye sahip olduğu tahmin ediliyordu. Bu köylülerin yaklaşık
üçte biri yerleşik “yerli” reaya (köylüler) idi. Kabile halkı, çoğunlukla
hayvancılıkla uğraşıyor, büyük koyun sürüleri ve bazı sığırları vardı.[6]
Gilan’da
beş bölgede yaşayan yaklaşık 45.000 Talişî, rivayete göre Türk kökenliydi.
Kısmen Sünni ve kısmen Şii olan, aralarında herhangi bir mezhepsel düşmanlığa
rastlanmayan bu kişiler, Gilan’ın kuzeybatı kesiminde göçebe bir yaşam sürüyorlardı.
Genellikle Cengelilerden uzak durmalarına rağmen, görüleceği üzere, hanlarından
biri olan Serdar Muktedir, bazen Küçük Han’a karşı geldi bazen de gönülsüzce
onunla ittifak kurdu.
Mazenderan
kabileleri de İranlı yöneticilerce diğer bölgelerden getirilmişti. Bölgeye
yabancı kabilelerin hâlâ göçebe bir yaşam sürdüğü Gilan’ın aksine, Mazenderan’da
Abdülmeliki (Türk-Kürt karışımı) ve Hacivend kabileleri yerleşik hayata geçmiş,
yerli Mazenderanlılarla az çok bütünleşmiş, kendi dillerinin yanı sıra yerel
lehçeleri de konuşmaktaydılar. Mazenderan’da ayrıca 'Umranlılar, Talişîler,
Afganlar, Laricaniler, Cihanbeyli Kürtleri, Beluçlar ve Kelicililer gibi diğer
bölgelerden bazı azınlıklar da yaşamaktaydı.[7]
Aslen
Kaşkay kökenli olan Abdülmelik kabilesi, ilk Kaçar kralı tarafından bölgeye
yerleştirilmişti. Bir zamanlar yaklaşık 4.000 haneden oluşuyorlardı; ancak
iklimsel zorluklar nedeniyle dört ana köyde aile sayısı 600’e düştü. Pirinç,
pamuk ve biraz buğday yetiştiriyorlardı, 1920’de yaklaşık 8.000 büyükbaş hayvan
ve ata sahiptiler. Buna karşılık, Mazenderan’ın Türk-Kürt kabilelerinin Sari’nin
kuzeyindeki yirmi köyde yaklaşık 2.000 hanesi vardı. Farklı kökenlerle bağı
olan bu kabileler de Kaçar Şahı Ağa Muhammed Han tarafından Mazenderan’a
yerleştirilmişti. Başlıca geçim kaynakları pamuk ve pirinç, bunun yanında büyükbaş
hayvan ve at yetiştiriciliğiydi. İngilizlerin bildirdiğine göre kendi
aralarındaki birlik çok zayıftı.
Afşar
devleti hükümdarı Nadir Şah tarafından Kalardeşt, Pul ve Kojur’a yerleştirilmiş
olan Kürt kökenli Hacivendler, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 4.000
aileden oluşuyorlardı. Çoğunluğu Aliyullahîlik denilen, Şiilikle eski dinleri
harmanlayan senkretik dine mensuptu. Elbruz sıradağlarının en verimli
bölgelerinden birinde, önemli miktarda koyun ve sığır sürüsüne sahiplerdi ve
çevredeki ülkeyi besleyecek kadar çok buğday, arpa ve darı yetiştiriyorlardı.[8]
Savaş
geleneğine sahip bu kabileler, düzenli olarak şahın ordusuna belirli sayıda
süvari temin ediyorlardı. Bölgede çıkan askeri veya politik kavgalara sık sık
katılıyorlardı. Kabile reislerinin yanında genellikle düşmanlarının düşmanı
olanların safında yer alıyorlardı. Örneğin, 1908-1909 yıllarında anayasa
konusunda yaşanan iç savaşta Hacivendler, Muhammed Ali Şah’ın tarafını
tutmuşlardı; çünkü topraklarını ele geçiren Kuzey’in güçlü adamı Sipehsâlâr, meşruti
hükümete duyduğu sevgiyle hareket etmese de, anayasacıların yanında yer alıp
şaha karşı çıkmayı tercih etmişti.
Gilanlıların
Özellikleri
Gilanlılar
(Gilaklar, Galeşler ve Talişler) olağanüstü bir halk olarak tanımlanmıştır.
Gilan’da görev yapan İngiliz konsolosu Rabino, köylülerin cesaret bakımından “korkak”
olan şehir halkından “üstün” olduğunu tespit etmiştir. Safevi tarihçileri,
Gilakları “orta zekâlı” ve “isyana meyilli” olarak tasvir etmektedirler. 1628’de
Şah Safi tarafından silahsızlandırılmışlardır.[9]
Gilanlı
kadınlar; güzel, diğer İranlı kadınlardan daha beyaz tenli, (en azından
görünüşte) daha az çekingen, çarşaf giyen nadiren de rubende (peçe) takan,
bu sebeple yüzlerinin büyük bir kısmı açıkta olan kadınlar şeklinde
tanımlanıyordu. Erkeklerinden fiziksel olarak daha güçlü olan Gilanlı kadınlar,
pirinç tarlalarında çalışıyorlardı. Rabino, Gilan köylüsünü, çoğu İranlı köylü
gibi, sırf “sürekli baskı” görüyorlar diye "yalana başvuran, dürüst
olmayan, köle ruhlu kişiler olarak nitelendiriyordu.[10]
Gilan
halkı çeşitli dinlere vakıftı. Gilaklar, neredeyse tamamen Şiiydi; Talişliler
yarı Şii yarı Sünniydi; kabile nüfusunun her ikisine de kesin bir bağlılığı
yoktu. Bazıları Aliyullahî idi. Reşt’te yaklaşık elli Yahudi ailesi ve diğer
yerlerde daha az sayıda Yahudi ailesi yaşıyordu. Enzeli’de ve Reşt’te bir
miktar Ermeni de bulunuyordu.[11]
1915
yılında Gilan’ın nüfusu yaklaşık 340.000 olarak tahmin ediliyordu; bunların
yaklaşık 50.000’i Lahican, Enzeli ve Reşt’te, geri kalanı ise küçük
kasabalarda, köylerde ve aşiretlere ait mahallelerde yaşıyordu.[12] Rabino’ya
göre Gilan halkı, diğer Persler gibi, batıl inançlıydı, bazı hastalıkları
iyileştirebileceğine inanılan “ağaç kültü”ne inanıyordu.[13]
Birinci
Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen önce Gilan şunları üretiyordu: pirinç
(180.000 ton), ipek (1.814,5 ton boyalı koza), tütün (820 ton), çay (1904’te
ekilmeye başlandı, dolayısıyla üretimi önemli düzeyde değil), şeker kamışı
(1870’te ekilmeye başlandı, üretimi hâlâ önemsiz düzeyde), pamuk (başarılı,
ancak yerel halkın takdirini pek görmedi), zeytin, sebze, tahıl ve
turunçgiller.[14]
Toprak
Sahipliği ve Köylülüğün Yıkımı
Gilan’ın
zengin ve bereketli toprakları, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında giderek
özel mülkiyete geçti. İranlı tarihçi İstahri’den aktaran Barthold, dokuzuncu
yüzyılda Tahirilerin ortak kullanımda olan ve belirli bir sahibi bulunmayan
toprakları ele geçirmeye çalıştığını ve bunun bir ayaklanmaya neden olduğunu dile
getiriyor.[15] İran’ın çoğu yerinde görüldüğü üzere, toprak mülkiyeti, mülkiyet
haklarına değil, yetkililere veya kralın keyfine göre belirlenmişti. Gilan’da hazine
arazileri (toyul-i zabti) de bunlardan biriydi; bunlar Hacı Mirza Akasi (eski başbakan), Emir Arsalan Han Mecid Devlet, Mutemed
Devlet gibi isimlerin elinden alınmıştı. 1885 yılına dek bu şaha ait topraklar, vali tarafından
kontrol ediliyordu, ancak yerelliklerdeki yöneticiler,
bunları değerlerinin
beşte biri veya altıda biri fiyatına [cerib
(hektar) başına 45 krana
(tomanın onda birine)] satarak devleti dolandırdılar.[16]
J.
B. Fraser, 1826’da Batı Gilan’daki Taliş topraklarının, Ruslarla işbirliği
yapan güçlü aşiret reisi Mustafa Han’dan gasp edildiğini, bu toprakların İran’da
kalan başlıca aşiret aileleri arasında paylaştırıldığını kaydetmiştir. Şah
ayrıca, Mustafa Han’ın ailesinin yağmacı saldırılarını bastırmak için
önemlerini artırarak ve onlara bir gerekçe vererek yeni şefler atamıştı.”[17]
Gerçekten de, İran’ın geleneksel toprak mülkiyeti sistemi ile feodal Avrupa’nınki
arasında yapılan karşılaştırmalara rağmen, İran’da özel toprak mülkiyetinin
varlığını kanıtlayan ciddi bir çalışma bulunmamaktadır. Ann Lambton, Landlord
and Peasant in Persia [“Pers’te Toprak Sahibi ve Köylü”] adlı eserinde
bunun tam tersi bir tez öne sürmektedir: özel mülkiyet (bireysel veya toplumsal
mülkiyetin aksine), on dokuzuncu yüzyılın ortalarından önce İran’daki toprak
mülkiyetinin yalnızca küçük bir kısmına denk düşüyordu.[18]
Aslında,
Batı’nın yol açtığı etki, Hazar kıyılarındaki köylüler de dâhil olmak üzere,
İranlı köylülerin yaşam standartlarında kademeli bir dönüşüme yol açtı. Fraser,
1834’te bölgeyi tanımlarken, köylülerin baskı altında olmalarına rağmen, iyi
bir yaşam standardına sahip olduklarını belirtmektedir.
“Daha önce de açıklandığı
gibi, toprağı işleyenler, yöneticilerinin zulmünden en çok etkilenenlerdir. Gene
de evleri rahat ve düzenlidir, nadiren iyi buğdaylı kekler, yoğurt veya ekşi
süt ve peynir tüketilir, sık sık meyve de bulunur, bazen çorba veya pilavda et
yemeği yapılır. Eşleri ve çocukları da kendileri gibi yeterli kıyafete sahiptir
ama bu kıyafetler kaba sabadır. [...] Aslında yüksek ücret oranı, tarımın
kârının yüksek olduğunun kanıtıdır, gıda ucuzdur, ve hanların ve devlet
memurlarının işkence uygulamalarına yol açan açgözlülüklerine rağmen, tahılın
önemli bir kısmını çiftçi istifler.[...] Tüm cesaret kırıcı koşullara rağmen,
köylüler aktif ve zekidir; En kaba olanlar bile misafirperverdir.”[19]
Sör
John Malcolm ayrıca, on dokuzuncu yüzyılın başlarında toprak mülkiyeti
şartlarının Helese (hazine arazisi) işleyen çiftçileri desteklediğini de
belirtiyor.[20]
Bilgiler
kısıtlı olsa da, bu dönemde Mazenderan’da da devlet mülkiyetinde toprak olduğu
anlaşılıyor. 1848’de İngiliz konsolosu Abbott, “Mazenderan’daki köylerin
çoğunun arazilerinin helese, yani hazine arazisi olduğunu”, eyaletteki aşiret
reislerinin hükümetten toprak hibeleri aldığını bildirmiştir.[21]
Köyler
devlet ve saray tarafından eski sivil ve askeri valilere ve tüccarlara giderek
daha fazla satıldıkça, tiranlık arttı ve köylülerin sömürülmesi tahammül
edilemez hale geldi. J. T. Bent, İran köylülüğünün korkunç durumunu şu şekilde
anlatıyor:
“Persya’da her şey, bir
köyün hükümetle doğrudan ilişkiye girip girmemesine bağlı. Açgözlü hanların
nüfuz etmekleri daha ıssız köylerde verimlilik ve memnuniyet hâkim, ancak eğer
Şah veya bir eyaletin valisi, alt kademedeki memurlara maaş ödeyemez, onlara
bir veya birkaç köy verir ve bu köyler en kötü muameleye maruz kalırlarsa
verilen köyün vay haline, orada kimse, hiçbir şeye ‘benim malım’ diyemez.”[22]
On
dokuzuncu yüzyılda birçok gözlemci, Hazar bölgesindeki köylülerin İran’ın diğer
bölgelerine göre belirgin şekilde daha iyi durumda olduğunu belirtmiştir. Ancak
orada bile, mülk nadiren de olsa “köylüye ait” olduğunda, bölge valisi köylüden
neredeyse istediğini alırdı, çünkü köylünün hiçbir çaresi yoktu.[23] Çarlık
ordusunda yarbay olan Tigranov, 1895’te şunları kaydetmiştir:
“İran’da
yaşamın en karakteristik özelliği, yağma ve zulümdür. Bunlar, devletteki
düzensizliğin olağan sonucudur; ancak son otuz-kırk yıllık kesitte tümüyle
dışsal [ülke dışı] nedenlerle bu yağma ve zulüm daha da yoğunlaşmıştır. Bu yeni
faktörler, merkezi hükümet ile zayıf düşürülmüş, zulüm görmüş ve yağmalanmış
yoksul halk arasındaki iç gerilimlere yeni bir ivme kazandırmış ve
yoğunlaştırmıştır. Öte yandan mülk sahipleri, din adamları, yüksek mevkideki
memurlar ve tüccarlar güç kazandılar. Son elli yılda oluşan yeni koşullara çok
iyi uyum sağlayan bu kesimler, hem maddi hem de politik açıdan yeni duruma hâkim
oldular, böylece toplumsal güç ilişkilerinde yeni bir durum meydana getirdiler.”[24]
Tigranov’a
göre köylülüğün maruz kaldığı yıkım süreci, on dokuzuncu yüzyılın ikinci
yarısında yeni bir toprak sahibi türü olan mülkdarın ortaya çıkmasından
kaynaklanıyordu. Yeni mülkdar sınıfı, ya eski bir dinî vakıf yöneticisi (mütevelli)
ya da daha önceki bir sivil veya askeri toprak bağışını fiilen özel mülkiyete
dönüştürmüş biriydi, hatta kırsal kesime yeni gelmiş biri bile olabilirdi. “Toprak
mülküne sahip olanların hakların artarken, köylülerin hakları azaldı, bu süreç köylüleri
köleliğe sürükledi.”[25]
Tigranov’un
değerlendirmesine göre, yeni toprak sahibi türü, bilinçli olarak köylülerin
haklarını yok etmeye çalıştı.[26] Böylece, yüzyılın sonuna doğru toprak mülkdarların
elinde yoğunlaşma eğilimi gösterdi, mülkdarlar, köylüleri tüm haklarından ve
mülklerinden mahrum bıraktı. Örneğin, Tigranov, “Angarya süresi uzadı çünkü mülkdar,
tarım işçisine dönüştürülen köylü-proleterin aynı topraktaki köylü toprak sahibinden
her zaman daha ucuz olduğunu fark etti.”[27] diye belirtiyor. Bu durum,
yüzyılın son otuz-kırk yıllık kesitinde tarım işçilerinin sayısında artışa yol
açtı.[28]
Dahası,
harap olan köylüler, mülkdar veya toprak bağışçısının payı olarak kendilerinden
alınanlara ek olarak, bir dizi vergi ödemek, birçok ürün ve hizmeti temin etmek
zorunda kaldılar. Bunlar arasında aile üyelerine uygulanan kelle vergileri;
hayvancılık, meyve bahçeleri ve bağlara (bostanlara) uygulanan vergiler; dini
vergiler; zekât ve hums cezaları yer alıyordu. Bir de rüşvet miktarı da
artmıştı.[29] Tigranov, ortalama bir köylünün geçimini sağlamak ve yeniden
yatırım yapmak için üretiminin yüzde 40’ından daha azını aldığını tahmin
ediyor.[30] Mülkdarlar, bir miktar bağımsızlığa sahip varlıklı köylüden
korkuyorlardı, bu nedenle (para ile satın aldıkları) din adamlarıyla işbirliği
içinde köylüleri yoksulluk içinde tutmaya çalıştılar.[31]
Ancak
devletin toprak sahibi olarak ortadan kalkması, köylülerin durumu üzerindeki
olumsuz etkisini azaltmadı. Devlet baskısı, vergiler ve ülkenin ekonomisinin
genel olarak kötüleşmesi şeklinde devam etti, bunun en büyük yükü üreticilere,
köylülere ve zanaatkarlara düştü. Tigranov, Azerbaycan’ın komşu Erdebil
bölgesindeki Kuzzatlı kabilesinin dayanılmaz vergilendirme sonucu tamamen
mahvolmasını örnek gösteriyor. Bütün kabile, Çarlık Rusyası’na taşındı.[32]
Rabino ayrıca, 1884’teki kadastro faaliyetleri ardından Gilan’daki bazı
gelişmiş mülklerin aşırı vergilendirme nedeniyle köylülerce terk edildiğini,
böylece harabeye dönüştüğünü belirtiyor.[33]
Gilan’daki
tarım sorununu inceleyen Reşt’teki Rus konsolos yardımcısı Nikitin, yirminci
yüzyılın başlarında toprak sahiplerinin köylüler üzerinde iki tür otorite tesis
ettiğini söylüyor. Bir yandan devlet vergilerini toplamaya devam ediyorlardı;
diğer yandan da “açgözlülük”lerinin düzeyine göre kira alıyorlardı. Kendini baskı
altında hisseden bir köylünün bir toprak sahibinden ayrılıp başka bir toprak
sahibi için çalışabileceği “haram zamanlar” (21 Mart Fars yeni yılından önceki
kırk gün) geleneğine rağmen, birçok köylü mutlak sefaletten kaçmak için köyünü
veya bölgesini terk etti. Bu nedenle giderek artan sayıda köy terk edildi ve
harabeye dönüştü.[34]
Şah
ve Mülkiyet Hakları
Pers
hükümdarının gücü, özel mülkiyetin güvenliğiyle ilgiliydi. İranlılar, uzun
zamandır kutsal saydıkları, Zillullah (Allah’ın gölgesi) olarak gördükleri ve
tüm mülklerin nihayetinde ona ait olduğunu düşündükleri bir hükümdara boyun
eğmeye zorlanmışlardı.[35] Hükümdarın Yüce Allah tarafından bahşedilen gücü
teorik olarak mutlaktı. Fraser’a göre, despotik, küstah ve hain bir hükümetin
hizmetkârları da kendisine benziyordu:
“Zalim bir hükümdarın
keyfine tamamen boyun eğmiş olan soylular ve sarayın üst düzey memurları,
muhalefete ve hayal kırıklığına tahammül edemeyen bu hükümdara boyun eğmeye ve
itaatle bağlı kalmaya devam etseler de, sırayla astlarına karşı zalim, kibirli
ve buyurgan olurlar; bunlar, güçlerine maruz kalanlara aynı küçük zorbalığı
uygulama imkânı buldukça sevinirler. İran’daki en büyük soylu bile, şahsı veya
malı konusunda hiçbir zaman güvende değildir. Dolayısıyla, hükümetin yapısı, bilhassa
İran’ın son iki hükümdarının [Ağa Muhammed Şah ve Fethi Ali Şah’ın] karakteri,
halkın ahlakı üzerinde olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Mülkiyete dair giderek
artan güvensizlik ve bunun sonucunda ortaya çıkan kıskançlık, dürüstlük ve
genel ahlak açısından ölümcül sonuçlar doğurmuştur. Her bireyin amacı her türlü
yolla, bilhassa zavallı haliyle kendi gücüne tabi olan herkesi yağmalayarak
para biriktirmek olduğundan, bu bölgelerde hiçbir iyileşme gerçekleşemez.”[36]
Fraser
buradan şu sonuca varıyor:
“Persya’da iyileşme ve
refahın önünde duran en önemli ve en dolaysız engel, hükümetin doğasından ve bu
hükümetin maruz kaldığı devrimlerden [istikrarsızlıktan] kaynaklanan can, uzuv
ve mala dair güvensizliktir. Bu güvensizlik, her zaman sanayinin ortaya koyduğu
çabaları hükümsüz kılar, zira hiçbir insan, bir sonraki saatte elinden
alınabilecek bir şeyi üretmek için çalışmayacaktır.”[37]
Fraser’ın
Kaçar kralları hakkında söyledikleri, İran’daki tüm toprak sahipleri için de geçerlidir;
çünkü Persya’daki despotik sistemde onlar da güvenlikten yoksunlardı. Şah, “İran’ı
sevmesi, koruması ve geliştirmesi gereken, kendi ülkesi değil, süresi belirsiz
bir kira sözleşmesine sahip olduğu, iktidardayken en fazla kazancı elde etmesi
gereken bir mülk olarak görüyor. Taht, fetih yoluyla ailesinin eline
geçtiğinden, belki de Mazenderan’daki kendi kabilesinin merkezi hariç, tüm
ülkeyi fethedilmiş bir ulus gibi görüyor, dolayısıyla sadece onlardan en fazla
parayı nasıl gasp edeceği meselesini dert ediniyor.”[38]
Fraser’ın
şahın “mutlak” gücü hakkında söyledikleri Kaçar şahları için daha doğru olsa
da, köyden saraya kadar her seviyede iktidarı kontrol altında tutma amacıyla belirli
mekanizmalara başvuruluyordu, bu imkân neticede çoğu vakit iktidardaki sertliğin
düzeyinin düşmesini sağlıyordu.
On
dokuzuncu yüzyılda toprak mülkiyetindeki kademeli değişim sürecini incelemek
için, Cengeli Hareketi’nin yükselişine tanık olunan dönemde merkezi ve/veya
taşra yönetiminde yüksek mevkilerde bulunan Hazar bölgesindeki kimi toprak
sahiplerini (mülkdarları) tanımlayacağım. (Ayrıntılar için Ek Bölüm’e bakınız.)
Çoğunlukla İngiliz askeri raporlarından alınan bu kısa açıklamalar, Cengeli
Hareketi’ni tahrik eden ve bu kadar hızlı yayılmasına neden olan sömürü ve
zulüm türünü ortaya koyacak.
Hazar
Bölgesi’nin Yönetici Elitleri
Ann
Lambton, İran’da iki nedenden dolayı, topraklarını nesilden nesile bütünüyle
aktaran istikrarlı bir toprak sahibi aristokrasinin asla ortaya çıkmadığını tespit
ediyor.
1.
“Toplumun doğası ve İslami miras hukuku buna karşı çıkıyor. Birkaç nesil içinde
kaçınılmaz olarak alt bölümler oluşuyor.”
2.
“Tekrarlanan anarşik olaylar ve hanedan katında yaşanan değişiklikleri de
istikrarlı bir toprak sahibi aristokrasinin ortaya çıkmasına mani oldu.”[39]
Benzer
açıklamalar, Çar yanlısı Tigranov ve İran sahnesini gözlemleyen İngilizlerce de
yapılıyor.
Tigranov,
toprak mülkiyetinin genellikle miras yoluyla yeni bir sahibine geçtiğini, ancak
sürekli iç karışıklık içinde olan bir ülkenin fetih hakkını da tanımak zorunda
olduğunu belirtiyor. Bu hak, toprak mülkiyetine ilişkin kalıtsal hakkı kolayca
sarsabilir ve büyük mülklerin mülkiyetinde değişiklik olasılığını da
destekleyebilir.[40] James Fraser da bu İran’a özgü toplumsal olguya işaret
ediyor:
“Persya’daki hükümet
sisteminin moral bozucu etkisini, tüm sınıflar arasında yarattığı utanca karşı
duyarsızlıktan daha çarpıcı bir şekilde gösteren hiçbir şey yoktur; bu
duyarsızlık, bilhassa saray mensupları arasında dikkat çekicidir. Bir bakan
veya vali, şahı gücendirir veya haklı ya da haksız yere suçlamanın hedefi
haline getirilir. Belki de duyulmamış bir şekilde mahkûm edilir, mülküne el
konulur, köleleri başkalarına verilir, ailesi ve eşleri aşağılanır, belki de
seyislerin ve uşakların vahşetine teslim edilir, kendisine bağlı isimler dayaak
yer veya cellâdın bıçağıyla sakat bırakılır.”[41]
Öte
yandan, Fars sisteminde “İslami eşitlikçilik”[42] olarak adlandırılabilecek
karşıt bir unsur, yabancıların dikkatinden kaçmamıştır:
“Fars valilerinin,
soylularının ve toprak sahibi kişilerin büyük ölçüde hâlâ sahip oldukları
otokratik güce rağmen, yaygın kanaatin aksine ülkede demokrasiye yönelik dürtü
epey güçlüdür. Bu kısmen, mütevazı ailevi köklere sahip insanların devletin en
yüksek makamlarına yükselme sıklığından, kısmen de eski rejimde şahın en üstün
konumda olmasından, tebaasının onun hizmetkârları ve mallarından biraz daha
fazlası olmasından kaynaklanmaktadır; ancak daha da önemlisi, İslam
kardeşliğinin, köle zenciye bile ABD’deki azat edilmiş zencinin beyaz
yurttaşlarına göre sahip olduğundan çok daha yüksek bir eşitlik derecesi
bahşetmesinden kaynaklanmaktadır.”[43]
Güçlü
Fars toprak sahiplerinin biyografilerini inceleyen biri, çeşitli yabancı
ziyaretçilerin İran’da sınıf atlama imkânı meselesiyle ilgili yorumlarının
doğru olduğunu görecektir. Biyografilerini incelediğim yirmi iki kişiden onu,
ya “sıradan halktan” ya da köylüydü veya küçük toprak sahibi ailelerden
geliyordu. Geri kalanlar, önemsiz aşiretlere mensuplardı. Aslında, yirmi iki
kişi arasında en güçlü ve en zengin olanlar, doğrudan köylü bir geçmişten o
konuma yükselmişti. Bu, İran’ın neredeyse sürekli yüzleştiği politik
istikrarsızlık ve ekonomik güvensizlikle tanımlı İslami tarihinin bir özelliği
gibi görünüyor. Kaotik politik durum ve oportünizm ile sosyal sorumluluk
eksikliğini bir araya getiren hâkim değerler, İran siyasetinin satranç
tahtasında birçok piyonun hızla yükselmesine hizmet etti.
İkinci
önemli husus ise, incelenen kişilerin yarısının muazzam servetlerini olağanüstü
hatta tamamen gayrimeşru yollarla elde etmesi, diğer yarısının ise servetlerini
kısa bir süre içinde aşağı yukarı aynı yollarla artırmasıdır. İngiliz sömürgeciliğine
bağlı subaylar, bu isimlerden on beşini “aşırı zalim” olarak nitelemiş. Bu tespit,
ilgili kişilerin servetlerini nasıl elde ettiklerini ve artırdıklarını açıklıyor.
Üçüncüsü,
on ikisinin sistematik olarak dürüst olmadığı düşünülüyordu; bu, İngilizlerin
Fars yönetici elitinin “temel özelliği” olarak adlandırdığı bir durumdu.
Araştırılanlar arasında sadece ikisi (Müşir ve Mustafi) bu kusurdan ariydi.
Vatanseverliklerine gelince, az önce bahsedilen ikisi hariç, diğerlerinin hepsi,
hem politik hem de mali açıdan servetlerini artırmak için İran’daki yabancı
güçlerle ilişki kurmuştu.
Dördüncüsü,
İran halkı arasında görülen yaygın inanışın aksine, bu toprak sahipleri,
(genellikle savaş ağaları) dar kişisel çıkarlarına göre sık sık bir güçten
diğerine bağlanıyorlardı. Aynı durum yabancılar için de geçerliydi. Cengeli
Hareketi’ne dâhil olan politik elitlere dair bu kısa inceleme, İran siyasetinin
karakteristik özelliği olan “değişip duran kum tepeleri”ne benzeyen
ittifakların içeriğini ortaya koymaktadır. Vekil güçlerle kurulan ilişki, İran’daki
toplumsal koşullar kadar “hareketli”ydi.
Özetle,
Cengelilerin ortaya çıkmasına yol açan sosyopolitik koşullar, köylü üreticinin
geçimini veya mülkün gelecekteki verimliliğini hiç önemsemeyen açgözlü ve
yağmacı toprak sahipleri; kişisel zenginleşme için kamu görevini kötüye
kullanma, kamu görevlilerinin sosyal sorumluluktan tamamen yoksun olması,
politikacılar arasında dar görüşlü kişisel çıkarlar ve amaçlarına ulaşmak için
entrika ve ikiyüzlülük gibi unsurlarla tanımlıydı. Bu unsurlar, iktidardaki
elitlerin politik kültürünü teşkil etmiştir.
Hüsrev Şakiri
[Kaynak:
Birth of the Travma: The Soviet Socialist Republic of Iran, 1920-1921,
University of Pittsburgh Press, 1995, s. 12-21.]
Dipnotlar:
[1] W. Barthold, An Historical Geography of Iran (Princeton, 1984), s.
230. Ayrıca Gilan konusunda bkz.: A. Foumeni, Tarikh-i Gilan, yayına
hz.: A. Taddayyon (Tahran, 1974).
[2]
Barthold, An Historical Geography of Iran, s. 230-31.
[3]
A.g.e., s. 236; J. M. Kinneir, A Geographical Memoir of the Persian
Empire (Londra, 1813), s. 160.
[4]
H. L. Rabino, “Les Provinces Caspiennes de la Perse,” RMM 32 (1915-1916):
s. 32; ayrıca bkz.: J. B. Fraser, Travels and Adventures in the Persian
Provinces on the Southern Banks of the Caspian Sea (Londra, 1826), s. 143.
[5]
Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 24.
[6]
British Army General Staff (Mesopotamia), Military Report on Teheran and
Adjacent Provinces of Northeastern Persia, including the Caspian Littoral (BAGS/MR)
(Kalküta, 1920), s. 318-20.
[7]
Nüfusları önemsiz düzeydeydi. Bkz.: O. S. Melkonov ve ‘Azzad-Doleh, Sefamame-yi
İran ve Rusiye, yayına hz.:. M. Golbon ve F. Talebi (Tahran [?], 1984), s.
167-68.
[8]
BAGS/MR, s. 313-18.
[9]
Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 27.
[10]
A.g.e.
[11]
A.g.e., s. 34-36.
[12]
A.g.e., s. 59. Ayrıca bkz.: Barthold, An Historical Geography of
Iran, s. 237. Ardı ardına yaşanan salgınlar sebebiyle Gilan’ın nüfusu yüzyıl
içerisinde artmadı. On dokuzuncu yüzyıl ortalarında aktarıldığına göre nüfusu 280.000
civarındaydı. Bkz.: Melkonov, Sefamame-yi İran ve Rusiye, s. 198.
[13]
A.g.e., s. 37.
[14]
Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 49-52; Barthold, An Historical
Geography of Iran, s. 237. On dokuzuncu yüzyılda Gilan’da yaklaşık 1.250
köyün ödediği vergilerle ilgili, nadir bulunan bir rapora için bkz.: Melkonov, Sefamame-yi
İran ve Rusiye, s. 198.
[15]
Barthold, An Historical Geography of Iran, s. 234.
[16]
Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 61-62.
[17]
Fraser, Travels and Adventures, s. 145.
[18]
Ann Lambton, Landlord and Peasant in Persia (Londra, 1954).
[19]
J. B. Fraser, An Historical and Descriptive Account of Persia (Edinburgh,
1834), s. 355.
[20]
Aktaran:, Landlord and Peasant, s. 148.
[21]
Yayına Hz.: A. Amanat, Cities and Trade, Consul Abbott on the Economy and
Society of Iran, 1847-1866 (Londra, 1983), s. 14-15.
[22]
“Village Life in Persia,” New Review, 1891, s. 366.
[23]
C. Issawi, The Economic History of Iran, 1800-1914 (Şikago, 1971), s.
224.
[24]
A. V. Tigranov, Iz Obshchestvenno-Ekonomicheskikh Otnoshenii Persii. (Socio-Economic
Relations in Persia, Resume of Materials [Collected] on Voyage and Observations
on Landed Property, the Maliyat and the Administrative System) (Tiflis, 1895), s.
ix.
[25]
A.g.e., s. 21.
[26]
A.g.e., s. 22.
[27]
A.g.e., s. 24.
[28]
A.g.e., s. 25.
[29]
A.g.e., s. 42-45.
[30]
A.g.e., s. 53.
[31]
A.g.e., s. 55.
[32]
A.g.e., s. 5. Birkaç yıl sonra Erdebil’in yeni valisi, vergileri düşürünce
kabileler eski doğal ortamlarına geri döndüler.
[33]
Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 61.
[34]
Basil Nikitin, Irani keh Man Shenakhteh Am (Persian translation of
Nikitin’s “Souvenirs,” unpublished MS deposited at INALCO Library, Paris (Tahran,
1950), s. 162-64.
[35]
James Morier’den akt.: Lambton, Landlord and Peasant, s. 136; ayrıca bkz.:
Tigranov (Iz Obshchestvenno-Ekonomicheskikh, s. 1), yazar burada şeriat
uyarınca tüm İran topraklarının, arazilerinin ve sularının Allah’ın gölgesi şehinşaha
ait olduğunu söylüyor.
[36]
Fraser’dan akt.: Lambton, Landlord and Peasant, s. 136.
[37]
A.g.e.; ayrıca bkz.: Fraser, An Historical Account, s. 342-43.
[38]
Akt.: Lambton, Landlord and Peasant, s. 135.
[39]
A.g.e., s. 259.
[40]
Tigranov, Iz Obshchestvenno-Ekonomicheskikh, s. 5.
[41]
Fraser, An Historical Account, s. 346.
[42]
“İran İslamı’nda eşitlikçilik” ve İran’da İslam’ın doğuşundan itibaren oluşan
toplumsal hareketlerle ilgili olarak bkz.: Cosroe Chaqueri, Beginning
Politics: The Reproductive Cycle of Children's Tales and Games in Iran, An
Historical Inquiry (Lewiston, N.Y.), bilhassa Yedinci Bölüm.
[43] Persia, Confidential Handbook,hazırlayan: Dışişleri Bakanlığı Tarih Departmanı, Londra, 1919 Haziran, s. 65. On dokuzuncu yüzyılda İran’ı ziyaret eden birçok yabancı, bu önemli hususu bir biçimde gözlemlemiştir.




