17 Şubat 2026

, ,

ABD Emperyalizminin Açmazı: İran ve Yeni Sömürgeci Savaşın Krizi


Tavizlerin Beyhudeliği

ABD emperyalizmi, tüm geleneksel diplomasiyi geçersiz ve hükümsüz kılan bir mantığa göre işliyor. Hedef alınan ülkeler, bu ister İran olsun isterse asalak Trump rejiminin saldırılarına maruz kalan bir başka devlet olsun, ne tür tavizlerde bulunursa bulunsunlar bu tavizlerin hiçbiri, vampir Washington’un taleplerini karşılayamaz. Temel gerçek şu ki, emperyalistler, tam teslimiyetten gayrısını kâfi görmezler.

Lenin’in tespitiyle:

“Kapitalizm, bir avuç ‘gelişmiş’ ülkenin dünya nüfusunun büyük bir bölümüne yönelik sömürgeci zulme ve halkları mali açıdan boğan bir dünya sistemine dönüştü. Bu ‘ganimet’, tepeden tırnağa silahlanmış, dünyayı yağmalayan iki üç kudretli devlet arasında üleşiliyor. [...] Bu yağmacılar, ganimetlerinin paylaşımı için tüm dünyayı bizzat başlatıp yürüttükleri savaşların içine çekiyorlar.”

ABD emperyalizmi ile İran hükümeti temsilcileri arasındaki müzakerelerle ilgili son haberler, bu dinamiği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. İran’ın petrol ve doğal gaz sahalarına erişim konusunda vereceği tavizler ve ABD’den sivil yolcu uçakları satın alma teklifleri, boş beklentiler içerisinde olunduğunun kanıtı. ABD emperyalizmi, bu türden tavizlerle ilgilenmiyor, çünkü tabi olduğu yapısal zorunluluk, uzlaşmayı değil, İran’ın egemen bir varlık olarak ortadan kaldırılmasını emrediyor.

Son petrol yöneticileri toplantısında bir araya gelen sermaye temsilcileri, girişimin gerçek doğasını ortaya koydular: emperyalist güçlerin ulusa ait tüm ekonomik varlıkları yağmalamalarına izin veren tam teslimiyet haricinde hiçbir taviz, emperyalizmi tatmin edemez.

Mao Zedong’un emperyalist psikolojiye dair değerlendirmesi, bu görünürdeki mantıksızlığı açığa vuruyor:

“Onlara sorun çıkart, sonra başarısız ol, tekrar sorun çıkart, tekrar başarısız ol... ta ki onlar geberene kadar: emperyalistlerin ve dünyanın dört bir yanındaki gericilerin halkın davasıyla başa çıkma mantığı tam da budur. Asla bu mantığa aykırı hareket etmezler. Bu, bir Marksist yasadır. ‘Emperyalizm kana susamıştır’ dediğimizde, doğasının asla değişmeyeceğini, emperyalistlerin kasap bıçaklarını asla bırakmayacaklarını, onlar ölene dek hiçbir zaman Buda olmayacaklarını kastediyoruz.”

Emperyalizmin Yapısal Krizi

Bu değerlendirmenin ardındaki teori, Lenin’in emperyalizm analizini ve modern emperyalist güçlerin somut uygulamalarını temel alır. Bu emperyalist güçler, sistemin çökme ihtimalini ancak önemli devletlerin (İran veya emperyalizmin bakış açısından tercihen Rusya veya Çin’in) uzun süreli yağmalayarak erteleyebilirler. Ortada bu denli derin bir kriz mevcuttur. Lenin, bu yapısal zorunluluğu şu şekilde ifade etmiştir:

“Kapitalizm olduğu gibi kaldığı sürece, fazla sermaye, hiçbir zaman belirli bir ülkedeki kitlelerin yaşam standardını yükseltmek amacıyla kullanılmayacaktır, çünkü bu, kapitalistler için kârda bir düşüş anlamına gelir; bunun yerine, sermayeyi geri kalmış ülkelere ihraç ederek, bu kârları artırmak amacıyla kullanılacaktır.”

Mevcut açmaz, özünde yapısal bir sorundur: Sistem, artık üretimin kapsamını genişleterek gelişemez; sadece kendini besleyebilir. Asalak, içine yerleştiği konağı tüketmek zorundadır. Washington’daki strateji plancıları, mevcut yapılanmada İran’ı en savunmasız av olarak belirlemiş görünüyor. Ancak bu hesabın hatalı görüşleri temel aldığı görülüyor. ABD askeri saldırganlığa devam ederse, sonuç ABD için stratejik bir yenilgiyle sonuçlanan Haziran 2025’teki on iki günlük savaştan önemli ölçüde farklı olmayacaktır.

Trump yönetiminin İran’a yönelik saldırılarını İsrail’in nüfuzuna bağlayan analizlere rastlanıyor. Bu analizler yüzeyseldir. Wasington’daki İsrail yanlısı fraksiyon, bu tür bir savaşı tabii ki savunuyor ama bu tür analizlerin Siyonizmin emperyalist strateji içinde oynadığı rolü yeterince kavrayamadığını söylemek gerekiyor. Washington, Londra gibi yerlerdeki İsrail yanlısı ağ, heterojen unsurlardan oluşuyor; bazıları, Siyonist ideolojiyle bağnazlık üzerinden kurduğu bağ temelinde motive olurken, bazıları da İsrail’in asıl yerleşimci sömürgeciliğin öncüsü olarak iş gördüğünü düşünüyor.

Askeri Seçenekler ve Kısıtları: Kâğıttan Kaplanın Gerçek Yüzü

ABD, olumlu yönde çözüme kavuşturulması imkânsız olan stratejik bir ikilemle karşı karşıya. Mao Zedong’un 1946’da Anna Louise Strong ile yaptığı röportajda emperyalizmi “kağıttan kaplan” olarak nitelendiren değerlendirmesi, bu çıkmazı anlamak için temel bir teorik çerçeve sunuyor. Mao’nun da dile getirdiği üzere:

“Bütün gericiler kâğıttan kaplandırlar. Görünüşte gericiler korkutucudur, ancak gerçekte o kadar güçlü değillerdir. Uzun vadeli bir bakış açısıyla, gerçek anlamda güçlü olanlar, gericiler değil, halktır.”

İlk askeri seçenek olan İran’a yönelik hava saldırısı, belirtilen rejim değişikliği hedefine ulaşamaz. Tarihsel deneyim, bu tür saldırıların genellikle devrimci liderliğin, bu durumda Ayetullah Hameney’in temsil ettiği liderliğin, halk desteğini pekiştirdiğini ortaya koymaktadır. İkinci seçenek olarak, askeri operasyonları İsrail’e devredip Ukrayna’ya sağlananlara benzer veya onlardan daha fazla tedarik ve koruma güvencesi sunmayı temel alan yaklaşımın da 2025’teki savaşta etkisiz olduğu görülmüştür. On iki gün sonra, İsrail’in İran’ın elindeki muhtelif füze ve insansız hava aracı yeteneklerini engelleyemediği ortaya çıkmış ve geri çekilmeye zorlanmıştır. 12 günlük savaştan bu yana İsrail veya Amerikan hava savunma kapasitelerinde bir iyileşme olduğuna dair elde hiçbir kanıt yoktur. Nitekim, Ukrayna’ya konuşlandırılan sistemlerin Rus füze teknolojisine karşı sürekli olarak savunmasız olduğu görülmüştür. Patriot ve Terminal Yüksek İrtifa Alan Savunması (THAAD) bataryalarının Ukrayna’ya transfer edilmesi sebebiyle tükenmesi, bunun yanında, ABD’deki üretici güçlerin tükenen sistemleri yenileme kapasitesinin düşüklüğü neticesinde İran’ın sahip olduğu füze imkânları karşısında ellerin kolların bağlanmasını beraberinde getirmektedir.

Emperyalizmin tercih ettiği, Hürmüz Boğazı’na uçak gemilerini konuşlandırıp, Tahran gibi büyükşehirlerin bombardımana tabi tutulmasını, bunun neticesinde rejimin çökertilmesini öngören senaryonun stratejik açıdan sonuç vermeyeceğini görmek gerekmektedir. Bu kısıtlılık, Mao’nun ABD’nin savaş yetenekleri ve gücüyle ilgili tespit ettiği temel özelliğin bir yansıması:

“Dünyada (zıtların birliği yasası uyarınca) iki ayrı niteliği haiz tek bir şey bile yoktur. Bu anlamda, emperyalizm ve tüm gerici güçler de iki ayrı niteliğe sahiptir: bunlar hem gerçek manada kaplandır hem de kâğıttan kaplandır. [...] Bir yandan gerçek kaplanlar olarak insanları, milyonlarca ve on milyonlarca insanı yiyebildiler. Ama en nihayetinde birer kâğıttan kaplan, ölü kaplan, soya peyniri gibi yumuşak kaplanlara dönüştüler.”

Mao’nun diyalektik analizi stratejik gerçekliği açıklığa kavuşturuyor:

“Dolayısıyla, emperyalizm ve tüm gericiler, özünde, uzun vadeli bir bakış açısıyla, stratejik bir bakış açısıyla bakıldığında, oldukları gibi, yani kâğıttan kaplanlar olarak görülmelidirler. Strateji anlayışımızı bu görüş üzerine kurmalıyız. Öte yandan, onlar, aynı zamanda yaşayan kaplanlar, demir kaplanlar, insanları yiyebilecek gerçek kaplanlardır. Taktik anlayışımız ise bu görüşü temel almalıdır.”

Emperyalist Savaşın Tarihsel Modeli

Son askeri müdahaleler incelendiğinde bunların Mao’nun belirlediği şablon uyarınca gerçekleştikleri görülüyor. 2001’deki Afganistan işgali, doğrudan ABD kara saldırısı yoluyla değil, Kuzey İttifakı güçlerinin satın alınması yoluyla gerçekleşti. 2003’teki Irak işgali, doğrudan ABD askeri müdahalesini içerse de, Irak’taki askeri liderlerin sadakatini satın alan kapsamlı istihbarat operasyonlarının ardından geldi. Libya ve Suriye’deki harekâtlarda da benzer yöntemler tatbik edildi: kararsız unsurlar satın alındı, bunların emperyalizme bağlanmaları sağlandı, bunun sonucunda hedef alınan hükümetler çökertildi.

Bu yaklaşım, Libya ve Suriye’de başarılı oldu. Fakat İran’da farklı koşullarla karşılaşıyor. ABD’nin İsrail’i askeri operasyonlar için tekrar kullanmaya kalkışması durumunda, benzer taktikler izlenecektir: üst düzey hükümet personelinin suikastı, azami işbirlikçi unsurların işe alınması. Bu çabalar, İran’ın Suriye veya Libya’dan niteliksel olarak farklı bir devrimci toplum olması sebebiyle pek sonuç vermediler.

Hibrit Savaşın Başarısızlığı

İran’ın hain örgütleme çabalarına karşı sergilediği direniş, önemli bir engel. Sürekli çatışmaya elverişli kara kuvvetleri olmadan, 2022-2023 olayları sırasında denendiği gibi, hükümet ve devlet yapılarını parçalama kapasitesini devreye sokmadan, ABD’nin sahaya süreceği operasyonel imkânlar kısıtlı kalacaktır. Neticede doksanlarda ve iki binlerde kusursuz kılınan hibrit savaş, mevcut potansiyelini giderek tüketmiştir.

İşbirlikçilerin, Irak, Libya ve Suriye’de konuşlandırılan vekalet ordularının bulunmadığı, emperyalist çıkarlar için ulusal egemenliği paraya satacak paralı askerlerin bulunamadığı koşullarda, ABD, rejim değişikliği için yetersiz oldukları ispatlanmış araçlar olarak bombalara, yaptırımlara ve teröre bel bağlamak zorunda kalıyor. İran halkının 1979 İslam Devrimi’nin yıldönümünü, büyük şehirlerden köylere kadar yirmi milyon katılımcıyla anmış olması, rejim değişikliği olasılığına karşı en ikna edici argümanı oluşturuyor.

Bu düzlemde, Mao’nun gerici şiddet ile devrimci güç arasındaki ilişkiye dair analizinin uygulanabilir bir analiz olduğu ortaya çıkıyor:

“İster yerli ister yabancı olsun, tüm karanlık güçlerin dizginsiz şiddeti ulusumuza felâket getirmiştir; ancak bu şiddetin kendisi, karanlık güçlerin hâlâ bir miktar gücü kalmış olsa da, zaten ölüm döşeğinde olduklarını ve halkın yavaş yavaş zafere yaklaştığını ortaya koymaktadır. Bu, Çin, tüm Doğu ve tüm dünya için geçerlidir. [...] Tüm gericiler, kitlesel katliamlarla devrimi bastırmaya çalışırlar, ‘katliam ne kadar büyük olursa devrim o kadar zayıf olur’ diye düşünürler. Ancak bu gericilere has iyimser düşüncenin aksine, gerçek şu ki, gericiler, ne kadar çok katliama başvurursa, devrimin gücü o kadar artar, gericiler de felâketlerine o kadar çok yaklaşırlar. Bu, kimsenin değiştiremeceği bir kanundur.”

Bu dinamik, İran ve Kuzey Kore’deki rejim değişikliği operasyonlarının başarısızlığını açıklıyor. Kitleler, devlete bağlılıklarını koruduğunda ve devletin savunması, devrimci korunma, egemenlik ve bağımsızlık için seferber edilebildiğinde, emperyalizmin elindeki seçenekler önemli ölçüde daralır. Lenin’in emperyalizmin asalak niteliğine dair analizi, bu tür bir seferberliğin neden belirleyici olduğunu açıklığa kavuşturuyor:

“Emperyalizmin en temel ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracatı, rantiyecileri üretimden daha da tamamen kopartır ve birçok denizaşırı ülke ve koloninin emeğini sömürerek yaşayan tüm ülkeye asalaklık damgasını vurur.”

Rantçı devlet, seferber edilmiş nüfuslarla doğrudan çatışmanın maliyetini karşılayamaz.

İran’ın Caydırıcılığı

İran, ek stratejik avantajlara sahip. ABD üslerine saldırma ve önemli hasar verme yeteneği, Amerikalı planlamacılar için stratejik ikilemler yaratıyor. İsrail’in vekil güçleri olmadan doğrudan saldırı gerçekleştirmesi durumunda, önemli askeri varlıklarını kaybedeceği, simgesel düzeyde yenilgi yaşama riskiyle yüzleşeceği görülüyor. İran bir yıl daha saldırı ve yıldırma politikasına devam ederse, emperyalistler geri adım atacaklar.

Daha geniş bir tablo ortaya çıkıyor: ABD emperyalizmi, belirlediği düşmanlarıyla doğrudan yüzleşemiyor. Mao’nun ABD’nin askeri düzlemde sahaya aşırı yayılmasına ilişkin değerlendirmesi bugünleri anlatıyor:

“ABD emperyalizmi, Çin’in Tayvan topraklarını işgal etti, onu son dokuz yıldır işgal altında tutuyor. Kısa bir süre önce de silahlı kuvvetlerini Lübnan’ı işgal etmek ve işgal altına almak için gönderdi. ABD, dünyanın birçok ülkesinde yüzlerce askeri üs kurdu. Çin’e ait Tayvan toprakları, Lübnan ve ABD’nin yabancı topraklarda bulunan tüm askeri üsleri, ABD emperyalizminin boynuna geçirilmiş birer ilmek gibidir. Bu ilmekler, başka kimse değil, bizzat Amerikalılarca imal edilmişlerdir. Bu ilmekleri kendi boyunlarına geçirenler de gene onlar olmuştur, iplerin uçlarını Çin halkına, Arap ülkelerinin halklarına ve barışı seven, saldırganlığa karşı çıkan tüm dünya halklarına uzatmışlardır.”

Rusya’ya karşı müdahale, terör, ekonomik savaş, deniz araçlarına ve ticari gemilere yönelik korsanlık yoluyla gerçekleşiyor. Çin’e karşı baskı ise komşu devletlerin istikrarsızlaştırılması yoluyla kendini ortaya koyuyor. Ancak şiddetli misilleme riskleri doğrudan saldırıyı engelliyor.

Neticede ABD, İslam Cumhuriyeti’ne ait hükümet sisteminin nihai olarak parçalanacağı beklentisiyle hibrit savaşını ısrarla sürdürüyor. Gerçekte ise tam tersi bir sonuç ortaya çıkıyor: ABD’nin İran, Küba ve diğer hedef ülkelere yönelik saldırganlığı, bu ülkelerin karşılıklı işbirliğini ve bütünleşmesini hızlandırıyor.

Ortaya Çıkan Çok Kutuplu Tepki

İran’ın ABD saldırganlığıyla ilgili deneyimi, Çin ve Rusya ile önemli bir yakınlaşmaya yol açtı. Pekin, artık Tahran’a ABD kuvvetlerinin konuşlandığı yerler konusunda gerçek zamanlı istihbarat sağlıyor. Çin’e ait istihbarat gemileri, Amerikan uçak gemilerinin bulundukları bölgelere konuşlanıyor. Rusya ve Çin’e ait uydu gözetleme sistemleri, ABD askerinin hareketlerini izliyor; bu gelişmeler, Trump’ın Çin’e karşı hareket temelli olan ve olmayan karşılıklar vereceğine dair tehditler savunmasına neden oldu.

Eskinin silahlı diplomasi yöntemlerinin işe yaramaması, İran’ın gücünün yansıması. ABD, elindeki tüm hileli yöntemleri kullanmak zorunda kaldı, ancak şimdiye dek bu yöntemlerin hepsi de başarısız oldu. Bu başarısızlık, devrimci kazanımları savunan İran halkının gücünü ve kararlılığını ortaya koyuyor.

Mao’nun, düşmanın gücünün doğru değerlendirilmesine ilişkin stratejik tavsiyesi, hâlâ çok önemli:

“Düşmanın gücünü abartmaktan kaçının. Misal, ABD emperyalizminden korkmayın... bu tür abartılar ve korkular tümüyle yanlıştır. Dünya genelinde emperyalizm ve Çin’deki gerici Çang Kay-şek kliğinin yönetimi, zaten çürümüş haldedir ve hiçbir geleceği yoktur. Onlardan nefret etmek için sebeplerimiz vari Çin halkının tüm iç ve dış düşmanlarını yeneceğimizden eminiz. Ancak hem iç hem de dış düşmana karşı verilen (askeri, siyasi, ekonomik veya ideolojik mücadeleler dâhil) her türden mücadelede, düşmanı asla hafife almamalıyız. Bilâkis, düşmanı ciddiye almalı, zafer kazanmak için tüm gücümüzü savaşa yoğunlaştırmalıyız.”

Nükleer Sorun

Son olarak nükleer silahlar meselesine değinmek gerek. İran’ın güvenlik garantisi için Kuzey Kore’nin nükleer silah edinme modelini örnek alması gerektiği yönündeki öneriler, caydırıcılık sorununu yanlış anlıyorlar. Nükleer silahlar, ABD saldırılarına karşı korumaz. Pakistan’ın doksanların sonlarından beri sahip olduğu nükleer kapasite, Pakistan askeri liderliği içindeki işbirlikçi ağlar sayesinde tekrarlanan Amerikan saldırılarına ve egemenlik ihlallerine mani olamamıştır. Nükleer silahlar her derde deva değildir.

Kuzey Kore’nin güvenliği, yalnızca nükleer kapasiteden değil, doğru iç örgütlenmeden, yani devrimci ve ulusal savunma için seferber olabilen, yekvücut hareket edebilen kitlelerden kaynaklanmaktadır. Pakistan’daki komprador rejimin içinde bulunduğu sefil durum, bunun alternatifini ortaya koymaktadır. İran’ın durumu da benzer nedenlerle ABD saldırısına alan açmaktadır, ancak gene de bugün genç nesiller bile artık emperyalist tehlikeleri idrak etmektedirler. İslam Cumhuriyeti’ne yönelik bireysel hayal kırıklıklarına rağmen, halk, Şah’ın yeniden iktidara gelmesinin, Halkın Mücahitleri’nin uyguladığı terörün ve ABD destekli kuklaların koşulları iyice ağırlaştırdıklarının farkındadır.Ulusal savunma için bir araya gelmeye hazır olmak, rejim değişikliğine ve renkli devrime karşı en önemli güvencedir.

Mao’nun savaşta belirleyici faktöre ilişkin analizi bugüne doğrudan tatbik edilebilir:

“Buna, ‘silahlar her şeyi belirler’ teorisi diyorlar. Oysa bu teori dedikleri şey, savaş meselesine yönelik mekanik bir yaklaşımın, öznel ve tek taraflı bir bakış açısının ürünüdür. Bizim görüşümüz buna karşıdır. Biz, sadece silahları değil, insanları da görüyoruz. Silahlar, savaşta önemli bir faktördür, ancak belirleyici faktör değildir. Belirleyici olan, eşyalar değil, insanlardır. Güç mücadelesi, sadece askeri ve ekonomik güç mücadelesi değil, aynı zamanda insan gücü ve moral mücadelesidir. Askeri ve ekonomik güç, en nihayetinde insanlar tarafından kullanılmak zorundadır.”

Sonuç: Bitmek Bilmeyen Kriz

ABD emperyalizmi bu engeli, ancak topyekûn savaş yoluyla aşabilirdi. Oysa bu yol, Vietnam’dan bu yana elli yıldır umutsuzca kaçındığı bir biçimdir. Amerikan nüfusunun kitlesel olarak seferber edilmesi, karşılanması veya gizlenmesi imkânsız olan maliyetler ve kitlesel kayıpların yaratacağı iç istikrarsızlık gibi tahammül edilemez riskleri beraberinde getirir. Lenin’in emperyalizmin çöküşüne ilişkin açıklaması bugünleri izah etmektedir:

“Emperyalizm, muazzam miktarlarda para sermayesinin bir avuç ülkede birikmesidir. [...] Dolayısıyla bu ülkelerde, ‘kupon keserek’ yaşayan, hiçbir girişimde yer almayan, mesleği tembellik olan sınıf, daha doğrusu, rantiyeciler tabakası olağanüstü ölçülerde büyür.”

Böyle bir sistem, topyekûn savaşın gerektirdiği fedakârlıkları yerine getiremez.

Mao’nun ABD emperyalizminin nihai kaderine ilişkin değerlendirmesi, bize ulaşmamız gereken sonucu sunuyor:

“Daha önce dediğim gibi, tüm güçlü zannedilen gericiler kâğıttan kaplandan başka bir şey değildirler. Bunun nedeni, onların halktan kopuk olmalarıdır. Bakın! Hitler, bir kâğıttan kaplan değil miydi? Hitler devrilmedi mi? Ayrıca Rus çarının, Çin imparatorunun ve Japon emperyalizminin de kâğıttan kaplanlar olduğunu söyledim. Bildiğimiz gibi, hepsi devrildi. ABD emperyalizmi, henüz devrilmedi ve atom bombasına sahip. Bence o da devrilecek. O da bir kâğıttan kaplan.”

Kitlesel seferberliği önleme mecburiyeti, şu anda gözlemlenen bitmek bilmeyen durumu teyit ediyor: ABD mevzi elde edemiyor, ama geri adım da atmıyor, İran ve diğer uluslara yönelik saldırılarına devam etmeye mecbur. Yağmalama olasılığı ortadan kalkarsa, müzik kesilir, duvarlar yıkılır, tüm emperyalist düzen, 1789’da Paris halkının karşılaştığı şeyle, yani öfkeli kitlelerin adaletiyle karşı karşıya kalabilir. Lenin’in uyarısında dile getirdiği gibi, emperyalizmin karakteristik özelliği şudur:

“Kapitalist ülkelerin yürüttükleri sömürgecilik politikası, gezegenimizdeki işgal edilmemiş toprakların ele geçirilmesi sürecine sona geldi. [...] dünya tümüyle taksim edildi, öyle ki gelecekte sadece yeniden bölüşüm mümkün olabilir.”

Zayıflayan emperyalist güçler, yeniden bölüşümü başka uluslara dayatacakları güçten yoksundurlar.

Emperyalist gelişmenin nihai yasası, halen daha Mao’nun belirlediği yasa:

“Savaş, başarısız ol, tekrar savaş, tekrar başarısız ol, tekrar savaş... ta ki zafere ulaşana kadar; halkın mantığı budur. Halk da her zaman bu mantık uyarınca hareket edecektir. Bu da bir başka Marksist yasadır.”

Marx Engels Lenin Enstitüsü
16 Şubat 2026
Kaynak

, ,

Katil Keder, Savaşçı Keder

Adam, “sahildeyiz ve günbatımını izliyoruz. Güneş ve deniz, ufuk çizgisinde birleşiyormuş gibi görünüyor. Gerçekten de birleşiyorlar mı?” diye sorunca şu cevabı verdim:

“Ne demek bu şimdi?

Öncelikle bu yanılsamanın anlamsız olduğunu idrak etmeni isterim. Denizle güneşin birleştiğini görüyoruz ama aslında bunların birleşmeleri imkânsız. Bunun da ötesinde, senin bu durumu içinde olduğumuz durumla kıyaslamanı isterim. Üzüntülüsün, ülken, halkın ve davan için kederleniyorsun, buna hiç şüphe yok.

Siyonist-emperyalist işgal, Lübnan toprağının kılcal damarlarına sızdığı günden beri kederlisin. Şu bahsini ettiğimiz genç de aynı sebepten ötürü kederli. Peki ama onun kederiyle senin kederin denk mi?”

Adam, “dediklerini anlamıyorum” deyince sözlerime şu şekilde devam ettim:

“Güneş ve denizin ufukta birleştiğine dair yanılgıyla bu iki kederin benzediği yanılgısı birbirine benziyor. Tabii ki ikisi de keder ama anlam farklıysa hatta iki keder çelişiyorsa, ismin kendisinin bir önemi kalmaz.”

Dün öğleden sonra gidip halini kontrol ettim. Ne şartlarda yaşadığını az çok tahmin ediyordum. Hain işgalcinin işgalinin yol açtığı şokun onun hayatını nasıl etkilediğini biliyordum. Ama gel gör ki o şok, o adamda yenilgici bir ruh haline, hayal kırıklığına, düşünsel, psikolojik ve fiziksel düzeyde denge kaybına yol açmıştı. Gördüm ki bu adam, dur durak bilmeksizin, ideolojik bir kafa karışıklığıyla boğuşuyordu.

Bu adam, korkak biri değildi. Hatta biliyorum, cesur biriydi o. Cesareti hayatça sınanmıştı üstelik. Yurtseverlik konusunda da eksiği yoktu, ondaki yurtseverlik de türlü sınavdan geçmişti.

Gelgelelim, ondaki ilk öncelikli mesele, cesaretinin ve yurtseverliğinin kırılgan bir düşünsel-teorik zemine dayanmasıydı. İkinci mesele de ülkesi için emek harcama konusunda edindiği tecrübenin onu büro faaliyeti sahasından çıkartmamasıydı. Bu yüzden adam, hiçbir bahaneye sığınmadan, doğalında, pratik olarak yurtseverliği uygulayan avamla buluşamamıştı. Yurtseverliği o avam gibi pratiğe taşıyamıyordu.

Şehre geldiğimde adama işgalcilere karşı güneyde girişilen bir muharebede dövüşen genç akrabasını sordum. Bu genç, halen daha cephedeymiş. Bana bunu söyledikten sonra masasının üzerindeki bir gazeteyi eline aldı ve üzerindeki fotoğrafı gösterdi. Fotoğrafta, güneydeki dağların birinde bir pusu esnasında elindeki tüfeği tutan genç vardı.

Ardından adam, “duydum ki bu genç kederliymiş” dedi. Bunun üzerine adama “ne yani sendeki kederle ondaki keder bir mi şimdi?” diye sordum. “Evet ne farkı var, keder kederdir” cevabını verdi.

“Denizle güneş arasında ne kadar mesafe varsa sendeki kederle o gençteki keder arasında da o kadar fark var” dedim. Bunun üzerine adam “nereden biliyorsun?” diye sordu.

Ona şu cevabı verdim:

“Yenilgiyi kabul etmiş, hayal kırıklığına uğramış, dengesini yitirmiş, ideolojik kafa karışıklıklarıyla malul bir insan olarak senin içinde olduğun hal ile hainlerin işgaline karşı mücadeledeki mevziiden hiçbir şekilde ayrılmayan, o dağın tepesinde bir kartal gibi durup elindeki tüfekle etrafı kolaçan eden, ufka gözlerini diken, her yandan tehlikeyle kuşatılmış olduğu halde dövüşmeyi sürdüren gencin içinde olduğu hal hiç bir olabilir mi?”

Adam “ne dersen de, keder kederdir işte” deyince ona şunu söyledim:

“Hayır dostum, katil keder var sende. Bu keder ki önce seni öldürüyor. O, her şeyden önce düşmanın safında olan katillerce gönderilmiş bir katil. Bugün tüm milletin, Arapların demokratik mücadelesinin temeli olan sebatla ilerleyen cenkte bize ahlaki ve psikolojik tabancasını doğrultup kurşun sıkıyor.

Ama aynı cenkte kendi mevziinde inatla kalıp dövüşen gencin kederi, savaşçı kederdir. Bu keder, kutsaldır. O gençteki nefret, onurludur. O, kederin en güzel ve en onurlu halini yaşamaktadır.”

Hüseyin Mürüvvet
Nida Gazetesi
20 Haziran 1982
Kaynak

16 Şubat 2026

Rubio’ya Karşı Rodney



ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Küresel Güney’deki sömürgelerin kurtuluşunu, “beş yüzyıllık Batı emperyalizminin refahını yok eden yıkıcı bir komünist komplo” olarak tasvir etmesi ve Avrupalı liderleri, Batı emperyalizmini geçmişin o ihtişamlı günlerine yeniden döndürmek için Trump önderliğinde ilerleyen ABD’nin bayrağı altında birleşmeye çağırması, kimilerini şaşırttı.

“Dünyanın en güçlü ülkesinin siyasi lideri, sömürgeciliği romantize eden, faşist köktencilikle yüklü, bu türden bir gerici konuşmayı nasıl yapabilir”di.

Oysa bu yaklaşım yeni değil.

Burada esasında, Fransa ve onun iyi bilinen “Françafrique” (Fransa’nın nüfuz alanı) projesi gibi birçok gücün eski sömürgelerine karşı kullandığı gelişkin siyasi ve kültürel stratejiden bahsediliyor.

Eski sömürgelerden gelen, Guyanalı akademisyen Walter Rodney türü düşünürler, makalelerinde bu yaklaşıma meydan okudular.

Rodney, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve Soğuk Savaş sırasında Batı’nın hâkim siyasi bakış açısında, sömürgeleştirilmiş halkların kurtuluşunun komünizmin bir uzantısı olarak nasıl görüldüğünü açıklıyordu.

Emperyalistler, bu sebeple, ilgili halkların egemenlik ve bağımsız kalkınma taleplerini gayrimeşru kılmak ve Doğu’daki merkezler yerine Batı’daki merkezlere olan bağımlılıklarını sürdürmek için müdahaleleri gerekli görüldüler.

Rodney, bu indirgemeci görüşün, sömürgeleştirilmiş toplumları 1955’te Bandung’da görüldüğü üzere, Küresel Güney’den kaynaklanan alternatif kalkınma yolları aramaya iten eşitsiz ekonomik yapıları gizlediğini savundu. Bu çabalar, askeri darbeler, suikastler ve vekâlet savaşlarıyla engellendiler.

Günümüzü geçmişten ayıran şey, Trump yönetiminin kibrini gizlememesi, mutlak meşruiyete ve normatif otoriteye sahip bir merkez ve kontrol altında tutulması gereken bir çevre olarak bölünmüş bir dünyayı sürdürmek için hem doğrudan hem de dolaylı şiddete başvurmasıdır.

Çevre ülkelere artık tarihsel özerklik, kalkınma öncelikleri ve egemenlik hakkı tanınmamaktadır. Buralar, sadece güvenlik, istikrar ve barış kisvesi altında merkezin çıkarlarına hizmet etmek için kullanılan birer alandır. Bu politikalar, kaynakları sömürmenin ötesine geçerek, tarihi, siyaseti ve kişinin kendi kaderini tayin etme yeteneğini kontrol altına alacak girişimleri de içermektedir.

K. Diallo
16 Şubat 2026
Kaynak

,

Kesaryani Şehitleri

1 Mayıs 1944’te, Yunan direniş güçleri, bir Alman generalin, öldürdüler. Buna cevaben, Naziler, Atina’nın ağırlıklı olarak Anadolu’dan göç etmiş olan Rumların yaşadıkları Kesaryani semtinde bulunan atış poligonunda 200 Yunan komünistini idam etti.

1936’dan beri diktatörlüğün ve antikomünist Metaksa rejiminin hüküm sürdüğü ülkede Yunanistan Komünist Partisi üyeleri zulüm gördüler. Çoğu, Akronafliya ve Korfu hapishanelerine atıldı. Bazıları da adalara sürgün edildi.

Nisan 1941’de Almanlar, ülkeyi işgal ettiler. Hapishanelerin kontrolünü ele geçiren Naziler, Eylül 1943’te İtalya’nın teslim olmasının ardından, daha önce İtalyan yönetiminde bulunan Larissa toplama kampında tutulan komünist tutsakların büyük kısmını Atina’nın kuzeybatısında faal olan Haydari toplama kampına naklettiler.

1 Mayıs 1944’te Kesaryani semtinde bir Alman generalin öldürülmesine misilleme olarak 200 komünist tutsak edildi. Onlara gönüllü destek olan Yunan birlikleri de 100 komünisti katletti.

27 Nisan 1944’te Yunan Halkının Kurtuluş Ordusu (ELAS) mensubu partizanlar, Lakonya’nın Molayi kasabasında Alman general Franz Krech ve yanındaki üç Alman subayını pusuya düşürerek öldürdü. Buna cevap olarak Naziler, bir bildiri yayınladılar ve 1 Mayıs’ta 200 komünistin idam edileceğini, Molayi hattındaki köylerin haricinde Alman birliklerinin eline geçmiş olan tüm erkeklerin öldürüleceğini duyurdu. Nazilerin bildirisinde, “bu işlenen suç neticesinde Yunan gönüllüler kendi inisiyatifleriyle yüz kadar komünisti öldürmüştür” denilmekteydi.

30 Nisan’da, yaklaşan infazların haberi Haydari kampına ulaştı. Kamp komutanı Fischer, Akronafliya’dan gelmiş olan tutsaklardan oluşan atölye ustabaşlarını çağırdı. Ertesi gün Halkis hapishanesinden gelen tutsaklarla birlikte farklı bir kampa taşınacaklarını söyledi. Onlara yerlerine hangi tutsakların geçebileceğini sordu.

Tutsaklar, bu taşınma işleminin idamın örtüsü olduğunu anladılar. Yoldaşlarına veda ettiler. Kampın 3 numaralı hücre bloğunda doğaçlama bir veda partisi düzenlendi.

Ertesi sabah, Halkis’ten gelen tutsaklar, kamyonlarla kamptan taşındı. Kamp komutanı Fischer, daha sonra bir yoklama yaptı ve infaz edilecek 200 tutsağı seçti. Bunların neredeyse tamamı, eski Akronafliya tutsağıydı (yaklaşık 170 kişi), bunlara Anafi adasında sürgünde kalmış birkaç tutsak daha eklendi.

Görgü tanıklarının ifadelerine göre, tutsaklar, kamyonlar onları götürmek için geldiğinde bile Yunan milli marşını, 16 Aralık 1803’te Osmanlı askerlerine teslim olmak yerine kendilerini yardan aşağı atan kadınlar ve çocuklar adına yakılmış Zalongo’nun Dansı şarkısını ve Akronafilya tutsaklarının şarkısını söylediler.


200 tutsak, yirmişerli gruplar halinde idam edilecekleri, Kesaryani semtinde bulunan atış poligonuna getirildi. Cesetleri Üçüncü Atina Mezarlığı’na defnedildi. İdam edilenler arasında Napolyon Sukacidis ve Stelyos Sklavainas da vardı.

Misilleme amacıyla masum 200 insanın idam edilmesi yönündeki kararla birlikte, Haydari Kampı’nın Alman komutanı, tutsakların içtimaya çıkmasını emretti. İsmi okunan tutuklular öne çıktılar, onarlı gruplara ayrıldılar. Bu işlem, 200 sayısı doldurulana dek devam etti. Sıra yedinci gruba geldiğinde, Fischer, aldığı hızla, Napolyon Sukacidis’in ismini haykırdı. Napolyon, gür bir sesle “Paron” (burada) deyip sırasından çıktı. Fischer, o an yaptığı hatayı anlayıp Napolyon’u omuzundan tutarak, ona “Yok, sen değil Napolyon” dedi. Napolyon, infaza götürülmeyeceğini, yerine başkasının konmayacağını düşünüp, komutana teşekkür etti. Tam sırasına dönecekken, yerine başka bir tutsağın alınacağını anlayınca, dik bir duruş sergileyerek, Alman komutana şunu söyledi:

“Her Yunan’ın hayatı benimkiyle aynı değerdedir. Benim gibi onu da bir ana beklemektedir. Şahsıma gösterdiğiniz takdir için size teşekkür ederim. Ancak önerinizi kabul edersem, olduğum kişi olmaktan vazgeçmiş, başka bir şeye dönüşmüş olurum; bir hiç olurum. Daha da beteri, bir hain ve katil olurum. Ve unutmayın ki siz bir işgalcisiniz, ben ise vatanının özgürlüğü için direnen bir savaşçıyım. Biz, birbirimizin düşmanıyız.”

Komutan, onu ikna etmek için “Gerçek kahramanlar hangi taraftan olursa olsun, askerlik onurumuz onlara saygı göstermeyi gerektirir” dedi. Napolyon’un cevabı, “Evet ama siz onları aşağılıyorsunuz” oldu.

Fischer şaşkınlıkla, “Neden?” diye sordu, ancak onu, kendi yerine başkasının girmesini ikna edemeyeceğini anlayınca “Napolyon, sen hiçbir zaman köle olmadın” dedi.

İnfazdan kurtulma imkânı varken, kendi yerine bir başka masumun idama gönderilmesini reddedip, yoldaşlarıyla beraber kahramanca bir ölümü tercih eden Napolyon Sukacidis, bu onurlu fedakârlıkla tarih yazdı.

Sukacidis ve 199 yoldaşı, 1 Mayıs 1944’te, İşçi Bayramı gününde, Atina’nın Kesaryani semtinde kurşuna dizildi.

Kesaryani semti, ezici çoğunluğu Anadolu kökenli olan Yunan halkının Nazilere ve daha sonra İngiliz işgal güçlerine karşı direnişinin merkezi olmuştur.

* * *


1 Mayıs 1944’te Kesaryani’de, çoğunluğu YKP kadrosu ve üyesi olan 200 komünistin son anlarını tasvir ettiği söylenen ve gün yüzüne çıkan fotoğrafların yanı sıra, YKP Merkez Komitesi arşivlerinde bulunan, idam edilenlerin biyografik bilgileri ve fotoğrafları dikkatlice incelenerek, bu kişilerin kimliklerinin belirlenmesine dönük çalışmalar devam ediyor. Şimdiye dek yürütülen araştırmalardan, fotoğraflardan birinin büyük olasılıkla Dimitri Papadopulos olduğu anlaşılıyor.

Dimitris Papadopulos, Pontusluydu. En eski ve en iyi militan inşaatçılardan biriydi. 1922-1924 yılları arasında mülteci olarak Yunanistan’a gelir gelmez sendikal harekete katıldı. 1928’de İnşaatçılar Birliği’nin yönetimine katıldı ve kısa sürede İnşaatçılar Federasyonu Yürütme Kurulu’na yükselerek Genel Sekreteri oldu. 1928-1936 yılları arasında inşaat işçilerinin mücadelelerini örgütledi ve yönlendirdi. Bu mücadeleler nedeniyle birçok kez hapse atıldı ve sürgüne gönderildi. 1936’da, Elen İnşaatçılar Federasyonu Sekreteri iken, 4 Ağustos monarşist-faşist diktatörlüğü tarafından tutuklandı, sürgüne gönderildi ve oradan Akronafliya'ya gitti. 1941’de monarşist-faşistler tarafından Almanlara teslim edildi. Haydari’ye nakledildi ve 1 Mayıs 1944’te 200 halk savaşçısıyla birlikte kurşuna dizildi.


200 savaşçıdan biri de Trasivulos Kalafatakis.

30 yaşında olan Trasivulos Kalafatakis, Gregori ve Pelagya’nın oğlu olarak 1914 yılında Girit’in Hanya şehrine bağlı Platanyas’ta varlıklı ve kalabalık bir ailede dünyaya geldi. Uzun boylu, yapılı ve güçlü iradeli bir kişiliğe sahipti. Meslek olarak tarım ve sütçülükle uğraşıyordu. Çok genç yaşta Ekaterini Hali ile evlendi ve Maria ile İfigenya adında iki kızı oldu.

Genç bir lise öğrencisiyken, çalışkanlığı ve net siyasi düşüncesiyle öne çıkıyordu. Merkez Komite üyesi Vangelis Ktistakis tarafından YKP’ye örgütlendi. Giorgis Tsitilos, Harilaos Psillakis, Giorgis Paterakis, Nikos Mariakakis ve Panagiotis Kornaros ile birlikte hareket etti. Bu isimlerle birlikte, 1 Mayıs 1944’te Kesaryani Atış Poligonu’nda 200 vatansever komünistle birlikte idam edildi. İlerici hareketin öncülerinden biri olarak, özellikle Platanyas Jandarma Karakolu Komutan Yardımcısı’ndan YKP’yi reddeden bir bildiri imzalaması için çok baskı gördü. Kendisine yapılan tüm teklifleri ve tehditleri sürekli olarak reddetti. Metaksas diktatörlüğü yıllarında faaliyetlerine devam ederek, köyünde ve çevredeki köylerde birçok genci örgütledi. Valilik komitesinin bir üyesi olarak, Temmuz 1938’de diğerleriyle birlikte diktatörlük karşıtı harekete katıldı. Yoldaşlarıyla birlikte, Kral George ve Metaksas tarafından davet edilen İngiliz gemisinin Suda limanında karşılanmasına el ilanları atarak tepki gösterdi. Bu, o zamanlar büyük bir cesaret gerektiren bir eylemdi. 1939’da tutuklandı, 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve Hanya hapishanesine gönderildi. Daha sonra Atina’daki Averof hapishanesine ve oradan da Akronafliya’ya nakledildi. Ardından Larissa’daki İtalyan kampına gitti ve Eylül 1943’ün başlarında Akronafliyalılarla birlikte Haydari Kampı’na geldi. Kamp aşçısı olarak, genç tutsaklara özenle ve bol miktarda yiyecek sağladı. Unutulmaz savaşçının anısına, Hanya belediyesi Agios Lukas bölgesindeki bir sokağa onun adını verdi.

902
16 Şubat 2026
Kaynak

* * *


Nazilerin Bildirisi

 

İşgalci Alman güçlerinin Yunan partizanların bir Alman generali öldürmesine cevap olarak, Keysaryani’de 200 komünist tutsağın idam edileceğini söyleyen bildirisi.

Bu kan sizin elinize de bulaştı.

Alman ordusu açıklaması şu şekildedir:

27 Nisan 1944 günü komünist gerillalar, Molotoflarla gerçekleştirdikleri yoğun bir saldırı sonucu bir Alman generalini ve maiyetindeki üç subayı öldürdü. Bu saldırı sırasında birkaç Alman askeri de yaralandı.

Buna cevap olarak aşağıdaki kararlar alınmıştır:

1) 1 Mayıs 1944 günü 200 komünist idam edilecek.

2) Hora bölgesi haricinde kalan, Molaon-Sparti hattı üzerinde yaşayan tüm erkekler Alman askerlerince infaz edilecek.

Bu işlenen suça cevap olarak Yunan gönüllü birlikleri, kendi inisiyatifleriyle yüz kadar komünisti öldürmüştür.

Yunan halkı şunu idrak etmek zorundadır: doğru düşünenlerin safında yer alıp partizanların işledikleri suçları kınamakla yetinemezsiniz, azınlık bir grubu ifade eden bu partizanların tüm davranışlarına ve eylemlerine karşı çıkmanız gerekmektedir.

,

L


Marx’ın eşi Jenny, 21 Ocak 1877 günü, Birinci Enternasyonal’in bir ara genel sekreterliğini yapan Friedrich Adolph Sorge’ye mektup yazıyor. Mektubun bir yerinde Jenny, şunları söylüyor:

“Kocam, şu an Doğu Sorunu’na dalmış durumda ve tüm Hristiyanların çevirdikleri dolaplara, zulümlerin sırtından geçinenlere karşı Muhammed’in evlatlarının sahneye onurlu ve sarsılmaz bir biçimde girmeleri karşısında sevinç naraları atmakla meşgul.”[1]

Toplu Eserler'in İngilizcesinde de Almancasında da bu cümlelerin yanına bir dipnot düşülmüş. Orada şu söyleniyor:

“Nisan 1876’da Bulgaristan’da ulusal kurtuluş ayaklanması başladı. Mayıs ayında Türk birliklerince acımasızca bastırıldı. Birçok ülkenin basını ‘Türk vahşeti’ne duyduğu öfkeyi dile getirdi.”[2]

Bu dipnottaki açıklama, Doğu Perinçek’i kesmemiş olacak ki gazetesinde bu mektupla ve mektupta bahsedilen “Muhammed’in evlatları”yla ilgili bir şerhe imza atıyor.[3] Orada Perinçek, “Marx’ın ‘Muhammed’in evlâtları’ diye andığı devrimcilerin sağlam ve onurlu çıkışları Türkiye’de oldu. O günlerde 1876 Devrimi henüz taptaze. Bir ay önce 23 Aralık 1876 günü Kanunu Esasî ilan edilmişti” diyor. Yalan söylüyor. Marx, fukara Müslüman Doğu ile bağ kurmasın diye uğraşıyor.

Perinçek, İngilizlere verdiği din düşmanlığı yapma sözü kapsamında yazdığı yazıda, tarihi çarpıtıyor. Bulgar isyanının arkasında İngilizler var. Belki de onları temize çıkartmaya çalışıyor. Ama esas olarak, AKP’deki yoldaşlarına, “II. Mahmut, Abdulhamid, Mustafa Kemal hattından kopmayın” buyuruyor. Marx’ın övdüğü Muhammedilerin illaki kendisi gibi dinsizler olacağı imasında bulunuyor. Batı’dan buraya doğru imal ve inşa edilmiş kibrin içinden konuşuyor.

Kavga edip durduğu yoldaşı Yalçın Küçük’le televizyon tartışmasında Amerika’nın AKP’yi devirme planlarını ele alıyorlar. Perinçek, “Amerika’dan yana olamayız” derken, Küçük “pekâlâ olabiliriz” buyuruyor.

Dün “İkinci Mahmut, İkinci Hamit ve Mustafa Kemal... Kemalizmin acımasız bombardımanı içinde yetişen kuşaklar kabul etmese de bu üç isim, birbirinin devamı, özde bir ve aynı sayılmalı”[4] diyen Yalçın Küçük, aynı AKP’nin kendilerini Kemalist yaptığını söylüyor. O hatta hep bağlı olan Küçük, gidiyor, Mehmet Ağar ile akşam yemeği yiyor.

Perinçek de Yalçın Küçük de devletin kucağında yetişmiş, sosyalist hareket içine yerleştirilmiş memurlar. Küçük’e “şunu söyle” diyorlar, o da söylüyor, “şunu yaz” diyorlar, o da yazıyor. Lenin karikatürü olarak pazarlanan Küçük, onu tasfiye eden bir istihbarat aygıtından başka bir şey değil.

Söz konusu yazısının yer aldığı dergi, tam da Sovyetler’in dağıldığı, ülkede devletin saldırılarının yoğunlaştığı, 12 Eylül balyozunun hafifletilip bir tür sola alan açıldığı evrede çıkıyor. Özgür Üniversite, Keçiören belediyesine ait bir binada derslerine başlıyor. Marx’ı kürsüye hapsetme niyetinde olanların sesi çok çıkıyor.

Aynı derginin bir başka sayısında “Döneklerin ve Burjuvaların Marx Övgüsü” başlıklı bir yazı yayınlanıyor.[5] Wall Street Journal’da çıkan, Marx’ı aslında Lenin’in ve Ekim’in bozduğunu söyleyen yazı eleştiriliyor. Zülfü Livaneli ve Çetin Altan gibi isimlerin bu yazıya destek için yazılar yazdığından, Marx’ın bilim adamı ve proseför olarak kalması gerektiğini söylediklerinden bahsediliyor. Yazının sonunda, “Lenin Marksizmi devrimcileştiriyor ancak Marksist iktisada katkısı çok sınırlıdır. Şimdi en büyük görev, ekonomi politiğin devrimcileştirilmesidir” deniliyor. Bu amaçla kurulan Özgür Üniversite’nin rektörü Yalçın Küçük, dekanı da “Ekim Devrimi işçi sınıfına karşı yapılmış burjuva bir darbedir” diyen, devrimci örgüt düşmanı Fikret Başkaya oluyor. Devrimci ekonomi politik derslerini Kafaoğlu gibi bir CHP'li veriyor.

Ekonomi politik tam devrimcileştirilecekken, o bu niyeti taşıyanları bir bir düzenin bekçisi yapıyor. Aynı Yalçın Küçük, sonrasında Proudhon’u savunuyor. AKP’ye örtük destek anlamında, Fransız imparatorunun herkesten savaş için vergi toplayan maliye bakanını övüyor. Zımnen diyor ki “dünya savaşa gidiyor. AKP’nin politikası doğru.”

Bu değişimin sebebini anlamak için Toplumsal Kurtuluş dergisinin 60. sayısına bakmak gerek. Derginin son sayfasındaki notta “iki sosyalizm var: Birincisi, kapitalizmi ve tekeller düzenini terbiye eden sosyalizmdir. İkincisi, sınıfları, kapitalizmi ve tekeller düzenini ortadan kaldıran sosyalizmdir” denildikten sonra, Türkiye’ye yönelik şu değerlendirmeye yer veriliyor:

“Sayıları üçe varan ‘legal’ ve ‘sosyalist’ partiler, bu düzeni terbiye etmeyi üstlenmiş çıkışlardır. Her üçü de düzenle, düzenin devleti ile kavga etmemeye dayalıdırlar. Burada turnusol kağıdı, devrimci Kürt hareketine yaklaşımdır; bunların üçü de, burada, devrimcilikten çok devlete yakındırlar. Devlet için makbuldürler. Zaman içinde devlet açısından çekicilikleri daha da artacaktır. İlki, adını ‘İşçi’ partisine çevireni, büyük bir abartmacılık içinde, çok kısa dönemli politikalarla bir uçtan diğerine zigzag çizmektedir. İkincisinin, ‘Birlik’ olanının, içi geçmiştir. Üçüncüsü, ‘Türkiye’ adını taşıyan ise, öğrenci derneği olarak ortaya çıkmaktadır. Her üçünün ortak çizgisi ise treni kaçırmış olmalarıdır. Toplumda hiçbir mücadelenin sahibi olmayan, hiçbir kavgayla özdeşleşmeyenlerin sosyalizm adına ortaya çıkmaları trajiktir.”[6]

İçinde “Türkiye” kelimesi geçen parti, STP, yani bugünkü TKP’dir. Yalçın Küçük, öğrencilerine ilk tokadı o gün atmıştır. Hepsine gerekli terbiyeyi vermiş, yola sokmuştur. Parti kodamanları, gerekli mesajı almışlardır. Devrimci örgütlerle ittifak arayışı içinde olan parti, onlara saldırmaya başlamıştır. Artık tek siyaseti, sosyalist hareketi sermayeye ve devlete göre terbiye etmektir. “Kapitalizmi ve tekeller düzenini ortadan kaldıran sosyalizm” hizaya sokulmuştur.

15 Temmuz sonrası televizyon ekranlarına çıkan bir subay, devletin derinliklerinde çalıştığını, bir binada görev aldığını, haftalar içerisinde yürüdüğü koridorların “devletin ta kendisi” olduğunu anladığını söylüyordu. Devamında şu öneriyi yapıyordu. “Bu L şeklindeki koridorun halkla, toplumla ilişkilendirilmesi gerek.” ÖDP, TKP gibi yapılar, bu bağla ilgilidir. Başka işleri yoktur. “Kapitalizmi ve tekeller düzenini ortadan kaldıracak sosyalizm” tasfiye edilmelidir.

“Laiklik” ve “yurttaş” kelimelerinin birlikte kullanılması, sınıfın ve sosyalizmin tasfiyesi, o L şeklindeki koridora bağlanmanın neticesidir. Herkes, Çevik Bir’in askeri kılınmıştır. NATO-CIA-Pentagon’un Müslüman karşıtı mücadelesine ortak olunmuştur.

Bugün o Marksizm-Leninizm düşmanı Zülfü Livaneli varlığını, polisin elinden çorba içen Barış Yıldırım’da sürdürüyor. Yol, oradan ilerliyor. O çorba kaşığının orada kalmadığı açık. Barış, her taşın altından çıkıyor. Zülfü hocası gibi her şeyden anlıyor ama yarım yamalak. Sosyal medyasını kendini pazarlamak için kullanıyor. THKP geleneğini tasfiye etmek için uğraşıyor.

Barış, esas olarak “solculuk tüccarı” olarak faaliyet yürütüyor. Onun para ettiğini biliyor. Her şeyi sulandırıyor, “örgütsel bağlanımsız” haline uyduruk şiirler döşeniyor, mücadeleyi tasfiye ediyor. Satılacak metaa indirgenmiş solculuk, sosyal medyada çürüyor, çürütüyor. Çapaklarından arındırılıyor. Hoş seda olarak tüketiliyor.

Kendisine yönelik eleştiriyi “sağlıklı beden”ine ve “sağlıklı zihnine” saldırı olarak kodlayan Barış, bu eleştirileri savuşturma yöntemini bir yerlerden öğreniyor. Bu sağlıklı beden ve zihin, efendilere verilmiş bir söz aslında.

Kemal Okuyan da her bir hasmını “virüs” olarak görüyor. Bu beden tasavvuru, hastalık ve virüse dair imgeler, kontrgerilla talimnamelerinin uzantısı.

Kısa süre önce vefat eden Michael Parenti, kitabında aynı Wall Street Journal gazetesinde çıkan, Moskova aydınları ile ilgili yazıdan alıntı yapıyor. Burada Livaneli ve onun yelkenini üfleyen solcular tarif ediliyor. Hepsinin de sonrasında komünizm ve Marksizm düşmanı oldukları biliniyor:

“Moskova aydını, küçümsemenin ustasıdır ve aptallar tarafından yönetilen bir dünyada yaşadığını düşünür. Doğru cevapları bulduğundan gayet emindir. Anında vereceği cevap açıktır: demokrasi ve kapitalizm. Kendi kendine koyduğu görev, yoluna çıkan aptalları ezmektir. [...] Bu demokrat aydınlar, Ronald Reagan’ı, Marlboro’yu ve Amerikan İç Savaşı’ndaki Güney’i seviyorlar.”[7]

Zülfü Livaneli gibi bir tescilli antikomünistle yol yürüyen, kıyasıya eleştirilmelidir. Marksizmi Leninizmden ayrıştıranlar, sosyalist hareketi disipline ve terbiye etmeye çalışanlar, eleştiri silahının hedef tahtasından inmemelidir.

Eren Balkır
15 Şubat 2026

Dipnotlar:
[1] Karl Marx ve Friedrich Engels, Werke, 34. Cilt, 1966, s. 525.

[2] Karl Marx ve Friedrich Engels, Werke, 34. Cilt, 1966, s. 547.

[3] Doğu Perinçek, “Marx’ın Övdüğü ‘Muhammed’in Evlâtları’ Kimlerdi?”, 24 Kasım 2023, Aydınlık.

[4] Yalçın Küçük, Toplumsal Kurtuluş, Sayı 60, Ocak 1993, s. 22. Tüstav.

[5] Toplumsal Kurtuluş, “Döneklerin ve Burjuvaların Marx Övgüsü”, Sayı 52-53, Şubat-Mart 1992, s. 9. Tüstav.

[6] Toplumsal Kurtuluş, Sayı 60, Ocak 1993, s. 49. Tüstav.

[7] Michael Parenti, Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 69.

15 Şubat 2026

,

Palantir: Teknotronik Kıyametin Lobicileri mi, Küresel Toplama Kampının Mimarları mı?


İran’la yaşanan 12 günlük savaş, Amerikan şirketi Palantir’i askeri yüksek teknoloji alanında ön plana çıkarttı. Bugün o olmadan hiçbir çatışma yaşanamaz.

Palantir, kısa süre önce Mosaic adında özel yazılım bir geliştirdi. Bu yazılım, İran’la savaşta kullanıldı. Mosaic, dijital pazarın ilk günlerinde Google ve diğer büyük Amerikan teknoloji şirketlerine yatırım yapan CIA’in fiili girişim fonu In-Q-Tel’in finansmanıyla geliştirildi. Ortadoğu’da Mosaic, İran’ın nükleer tesislerine ve diğer askeri tesislere ilişkin 400 milyondan fazla veri noktasını analiz etti, bunların imhasına yönelik bir plan oluşturmak amacıyla kullanıldı. İran’ın bir sonraki hamlelerini tahmin etmeye çalışmak için gizli tahmine dayalı analiz algoritmaları kullanıldı.

Milyarder Peter Thiel, Palantir’in kurucusu, Trump’ın ekibinin (ve şahsen ABD Başkan Yardımcısı Vance’in) ana sponsoru. Bugün bu adını andığımız ortakları, hızla artan askeri ihtiyaçları karşılarken, yapay zekânın gelişiminden aktif olarak faydalanıyorlar. Örneğin, Palantir’in teknolojilerinin bu bahar İsrail’in “dakikalar içinde düzinelerce İran füzesini ve insansız hava aracını” düşürmesine yardımcı olduğuna inanılıyor. Medyada çıkan haberlerde, Palantir’in, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) suikast algoritması Lavender AI ve diğerlerinin arkasında olduğunu öne sürülüyor.

Aynı zamanda, bu tür teknolojilerin kullanılabileceği potansiyel askeri alan salt Ortadoğu ile sınırlı değil. Bir yıl önce, Palantir CEO’su Alex Karp, ABD’nin “büyük olasılıkla üç cephede savaşacağını, bunların Çin, Rusya ve İran olduğunu” resmen açıkladı. New York Times gazetesinin 17 Ağustos 2024 tarihli nüshasında bu açıklamayı yorumlayan yazıda, Palantir CEO’sunun şu önemli sözleri aktarıldı: “Bu nedenle, otonom silah sistemleri ile ilgili yoğun çalışmamızı sürdürmemiz gerekiyor.” Devamında yazar şu yoruma yer verdi:

“Bence nükleer caydırıcılığın aslında daha az etkili olduğu bir dönemdeyiz çünkü Batı’nın nükleer bomba gibi bir şey kullanması pek olası değil ama rakiplerimiz kullanabilir. [...] Teknolojik eşitliğin söz konusu olduğu koşullarda bir de ahlaki eşitsizlik mevcutsa, gerçek eşitsizlik düşündüğünüzden çok daha büyüktür. [...] Ahlaki eşitliğe sahip olmadığımız için onların büyük bir avantajı var. [...] Bay Karp, Terminator robotlarına ‘çok yakın’ olduğumuzu, ‘savaşın önemli araçları haline gelecek bazı otonom insansız hava araçları ve benzeri şeylerin’ eşiğinde olduğumuzu söyledi. Bunu zaten Ukrayna’da görüyorsunuz.”

Palantir, 2003 yılında Peter Thiel ve Alex Karp’ın da aralarında bulunduğu beş kişi tarafından, o yılın sonunda askıya alınan DARPA TIA Total/Terörizm Bilgi Farkındalığı projesini yeniden canlandırmak amacıyla kuruldu. Palantir’in 2008 yılına kadar tek müşterisi CIA’di. İlk fon sağlayıcısı ise yukarıda bahsedilen ajansın girişim kolu In-Q-Tel’di.

Bugün Palantir, sadece bir analiz platformundan çok daha fazlası. Diğer şeylerin yanı sıra, gözetim, tahmin ve nüfuz kurmak için kullanılan küresel bir dijital altyapı. Başlangıçta Amerikan istihbaratının çıkarları doğrultusunda kullanıldı. Daha sonra çokuluslu şirketler, BM’ye bağlı küreselci yapılar, hükümetler ve vakıflar müşterisi oldu. Şimdi ise, mevcut “küresel söylemin efendileri”nce istenmeyen ülkelere ve halklara yönelik askeri operasyonlara açık askeri-analitik destek sağlamak için kullanılıyor.

Bu arada, Palantir’in 2023’ten beri Kiev rejimini desteklemesinin, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin eylemlerini koordine etmesine ve yapay zekâ sistemleri aracılığıyla Rusların karşılıklı olarak yok edilmesine yardımcı olmasının nedeni de bu. Peter Thiel, Palantir’in Ukrayna’daki kullanımını “taktiksel nükleer silahlara eşdeğer bir avantaj” olarak nitelendiriyor. (Burada biraz açıklama yapalım: Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için istihbarat, füze güdümü, insansız hava araçları vb. yalnızca Palantir tarafından sağlanmıyor. Peter Thiel’in şirketinin önemli katkısını kabul ederken, arkadaşı Elon Musk’ın interneti Starlink’i ve Trump’ı iktidara getiren ekibin diğer suç ortaklarını, ayrıca bilişim teknolojileri uzmanlarını da unutmamalıyız. Bunlar, Ruslarla olan savaşı para kazanmanın ve teknolojilerini test etmenin bir yolu olarak görüyorlar.)

Küresel ölçekte Palantir, algoritmaları aracılığıyla yalnızca davranışları, seçimleri ve protestoları filtrelemekle kalmıyor, aynı zamanda bunları düzeltiyor. CIA’in de katılımıyla kurulan bu şirketin başkanı, Palantir’in dünya çapında COVID-19 aşılarının dağıtımına katkıda bulunduğunu, Avrupa’da “aşırı sağın büyümesini durdurduğunu” açıkça itiraf etti. Gerçekten de, COVID pandemisi sırasında kampanya, yalnızca virüs izleme için değil, aynı zamanda davranış izleme için de araçlar sağlayarak Dünya Sağlık Örgütü, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) ve AB’ye bağlı devletlerin sağlık bakanlıklarıyla aktif olarak işbirliği yaptı.

Aşı kampanyası sırasında Palantir’in algoritmaları, bölge ve sosyal gruba göre “aşılama eğilimi”ni tahmin eden “ikna stratejileri” geliştirdi. Örneğin, İngiltere’de şirket, Ulusal Sağlık Hizmeti’nin (NHS) yönetimine dâhil olarak, açık bir kamu denetimi olmaksızın, milyonlarca hasta kaydına erişim sağladı. Aynı zamanda Palantir, Avrupa’da “dezenformasyon” ve “radikal hareketlerle” mücadele etmek için sözleşmeler imzaladı.

Kullanılan veriler aynıydı. Bu veriler, algoritmalar, müşteriler veya siyasi talimatlar üzerinden yorumlandı. Bugün Palantir, çözümlerinin “gerekli” kamu davranışını şekillendirmeyi, “istenmeyen eğilimlere” karşı koymayı, müşteriler için hoş karşılanmayan görüşleri ve siyasi güçleri etkisiz hale getirmeyi amaçladığını açıktan kabul ediyor. “Radikalizmle mücadele”yle örneğin seçmenlerden veya farklı görüşlere sahip kişilerden alternatif oyları ortadan kaldırmak arasında nerede çizgi çekildiğini belirtmiyor.

Palantir, teknolojik etkinin tercihin önüne geçtiği ve onu tamamen ortadan kaldırarak sosyal yaşamdan dışlamayı amaçladığı yeni bir sosyal ortamın mimarı olarak rolünü artık daha fazla yerine getiriyor. Hem küresel hem de bölgesel düzeyde, Palantir, uzun zamandır basit bir analiz platformundan çok daha fazlası. En iyi ihtimalle gizli, perde gerisinde faaliyet yürüten, kontrol amaçlı bir altyapı. Ancak gezegenin bazı bölgelerinde eylemleri artık gizli saklı değil.

Örneğin, Ortadoğu’da Palantir sistemleri, Filistin halkının “tam gözetimi” için halihazırda aktif olarak kullanılıyor. Bu bahar, İsrail yetkilileri, Gazze’de 600.000 kişi için bir “insani yardım kampı” inşa edilmesini emretti. Bu kamp, savaş öncesi girişlerin sınırlı olduğu Gazze’nin yüzde 20’sinden daha ufak bir alana kurulacak.

Analistlerin de belirttiği gibi, İsrailliler, hesaplı, belirli bir yöntem üzerinden soykırım yapıyorlar: Zorla yerinden edilmiş kişiler için kurulan mevcut kamplara bakıldığında (İsrail Savunma Kuvvetleri liderliğinin bu konuda otuzdan fazla resmi emir yayınladığı, Gazze’nin 79 bölgesinden 68’inin nüfusunun yerinden edildiği hatırlanmalı), şu tablo gözlemlenebilir: Salgın hastalıklar epey etkili. Yetersiz hijyen koşulları sağlığı bozuyor. Toplu katliamlar, İsrail ordusu için gıda dağıtımı esnasında başvurduğu olağan bir yöntem (uluslararası gözlemciler bile katliamlara şahit oldular).

Uzmanlar, Palantir’in yaşananlara olan ilgisini şu şekilde açıklıyorlar: Palantir ve Amerika’nın diğer teknoloji şirketleri, toplumu yeniden yapılandırmayı, bilhassa yargı sisteminde ve uluslararası alanda radikal değişiklikler gerçekleştirmeyi uzun zaman önce kafaya koymuşlar.

Bu şirketlerin ürünleri ilkin El Salvador’da test edildi. Bu ülkede “dijital adalet ve kontrol” sistemi, suçla herhangi bir bağlantısı olduğundan şüphelenilen herkesin, mahkûmların dijital planda tam anlamıyla kontrol edildikleri, dışarıdan gözlendikleri aşırı güvenlikli bir hapishaneye (CECOT) toplu olarak tıkıldığı süreçte etkili olduğunu ortaya koydu. Bu hapishanenin mahkûmları için Palantir, jüri, savcı ve avukat rolünü üstlendi.

Bir yandan, bu tür bir “dijital adalet ve kontrol” sistemi, geleneksel önlemlerin on yıllarca etkisiz kaldığı düşünülen binlerce suçlunun sokaklardan uzaklaştırılmasına yardımcı oldu (tabii bu arada, güçlü çetelerin ve kartellerin liderleri ile El Salvador ve ABD hükümetleri arasındaki bağlantılara dair sorular hâlâ cevapsız).

Öte yandan, katiller ve uyuşturucu satıcılarının yanı sıra, 15 yıldır ödenmeyen park cezaları türünden “tehlikeli suçlar” işleyen binlerce kişi de parmaklıklar ardına konuldu. Bu dijital toplama kampının sahipleri, mahkûmlara azılı haydutlar gibi muamele ederek, haklı olanlarla haksız olanlar arasında hiçbir ayrım gözetmediler.

Bu tür sistemler, her şeye ve herkese tatbik edilebildiğinden, bu konuda teknik herhangi bir engel bulunmadığından (hatta ahlaki engeller de giderek azaldığından), deneyin kapsamı, yasadışı göçle mücadele alanını da içerecek şekilde genişletildi: ABD merkezi hükümetine bağlı kurumlar, göçmenleri takip etmede Palantir ile aktif olarak işbirliği yapıyor, “dijital kamp” uygulamasına onları da dâhil ediyor. Henüz El Salvador’daki mega hapishane ve Gazze’deki toplama kampı kadar büyük değiller, ancak bu yönde çalışmalar sürüyor. Aynı zamanda, büyük teknoloji şirketlerinin ve Amerika’nın (Eric Prince türünden) özel askeri şirketlerinin temsilcileri, diğer şeylerin yanı sıra, Çin’in Uygur kampları sisteminin deneyimini aktif olarak benimsiyorlar.

İsrail’de, kuruluşundan beri ülke yetkilileriyle işbirliği içinde olan Palantir’in yanı sıra güçlü ve gizemli bir Amerikan teknoloji devi olan Black & Veatch Corporation da bu yönde çalışma yürütüyor. Zararsız bir “altyapı şirketi” maskesinin ardına saklanan bu şirket, gerçekte Pentagon’un başlıca askeri yüklenicilerinden biri olup, etkisi ve erişimi kendisinden daha şöhretli olan Lockheed Martin şirketini.’u bile gölgede bırakıyor.

Uzmanlara göre, Black & Veatch, sıradan bir şirket olmaktan çok uzak. İş alanları askeri inşaattan biyolojik silah geliştirmeye (ünlü “koronavirüsün” tüm dünyaya yayıldığı Vuhan biyolaboratuvarının inşasında ana yükleniciydi) ve “dijital şehirlere” kadar uzanıyor: Şirket, yalnızca gelişmiş inşaat çözümlerini değil, aynı zamanda siber güvenliği ve Filistinlileri takip etmek için kullanılan gelişmiş sistemleri de bir araya getiren yenilikçi altyapı projelerine aktif olarak yöneliyor.

Black & Veatch, Gazze’nin altyapısıyla ilgili çalışmalar konusunda hazırlanan tüm sözleşmeleri kendisine bağlamış durumda. Sonuç olarak bu şirket, Filistinliler için toplama kamplarını dünyanın en büyük askeri inşaat şirketlerinden biri inşa edecek. Dijital “ürünleri” ise Palantir projeleriyle ve İsrail’in Filistinliler üzerinde mutlak kontrol sahibi olacağı devasa filtreleme merkezi kurma arzusuyla kusursuz bir biçimde örtüşüyor.

Öte yandan, bu projeler uygulanacaksa “dijital adalet”, küresel bir norm haline gelip meşrulaşmak zorunda. İsrail, eskiden beri Batı’nın etkisi altında olan, Ortadoğu’da inşa edilmiş bir “medeniyet karakolu” olarak görülmüştür. Bu projeye Avrupa ve ABD’de herhangi bir tepkinin olmaması, bu tür cezaevlerinin orada da doğal bir olgu haline geleceğinin kesin bir işaretidir.

Ortadoğu gündemi, ABD içindeki mücadelelerin üzerini örtmüş, hatta iç huzursuzluğun alevlerini geçici olarak söndürmüştür. Senatoda ilk önemli kurbanların kanı dökülmüş olmasına rağmen gerçek budur.

Bugün Amerika’da iktidarda olanlar, İsrail’de inşa edilecek küresel toplama kampının yöntemlerini ve uygulamalarını yakından inceliyor, bir anlamda ileride ABD’de kullanılacak bu türden kampları şimdiden teste tabi tutuyorlar.

Oleg Sergeyev
20 Temmuz 2025
Kaynak