06 Temmuz 2026

İki Sol Teorisi


Uzun zamandır görmediğim biriyle yaptığım sıradan bir sohbette, bana günümüzde sol hakkında ne düşündüğümü sordu. Israrla sorularına devam eden bu arkadaş, “yazılarınla, podcast paylaşımlarınla, genel olarak kamuoyunu bilgilendirme çabanla ne yapmaya çalışıyorsun?” sorusunu yöneltti. Aslında hâlâ sola inanıp inanmadığımı öğrenmek istiyordu. Ben de arkadaşa görüşlerimden bahsettim. Solu devrimci geleneğe yeniden bağlamak istediğimi, Marksizmin solun omurgası olmaya devam ettiğini, yeni bir politik pratiğin ve stratejinin ortaya çıkmasının tek yolunun da işçi hareketinin tarihsel derslerinden ve Marx ile Engels’in solun rehber teorisyenleri olarak sunduğu özgün rolden öğrenmekten geçtiğine inandığımı söyledim.

C. L. R. James’in eğitime dair yaklaşımını yürekten benimsiyorum. Kendisi, işçi sınıfının Marksist eğitimden daha fazla hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söylerdi. James’e göre Marksizm, sınıfın uygulayacağı, ona özgü bir bilgi biçimidir. Burada Marksist bilginin burjuvazi için yararlı olmadığını kastediyordu. İşçi sınıfı, Marksist teoriden faydalanır çünkü bu teori, burjuva siyasetinin zarar verici yolunu düzeltmekle ilgilidir. Marksist bilgi, siyasete dâhil edildiğinde, politik ve toplumsal hayata dair bir dizi fetişi anlaşılır kılar. Marksist bilgi, sınıf mücadelesini gerçekliğe dayandıran, sol güçleri stratejik bir yöne iten şeydir. Son yazdığım yazıda[1] dediğim gibi, Batı Marksizminin uykusundan uyanması ve Marksist pratiğin politik özünü yeniden kazandırması gerekmektedir.

Bütün bunları söyledikten sonra arkadaşım, “iyi de gerçekte artık sol diye bir şey yok mu yani?” diye tepki gösterdi. Sağduyu düzeyinde, bu solcuların haklı olduklarını kabul etmeliyiz. Ama tam o anda, solun var olmadığı iddiasının, soldaki birçok kişi için son derece saldırgan bir önerme olduğunu fark ettim. Çünkü soldaki birçok kişi, zımnen ya da alenen, solun temel bir fikir ve ilke kümesini temsil etmediğini söylüyor. Soldaki birçok kişi için sol, tüm ezilen grupların hareketini; her türlü baskıya karşı mevcut mücadele ve ajitasyon hareketlerini ifade eder. Birçok solcuya göre sol, anlamı, temel ilkeleri veya yönü üzerinde mücadele etmenin bile solun yaptıklarına aykırı olacağı neredeyse melekvari bir varlıktır. Soldaki birçok kişi, sol hakkında örtük bir Kantçı pozisyona sahiptir; solu düzenleyici bir fikir olarak görür. Bu solculara göre sol, tanımlanamaz, nihayetinde bilinemez bir fikirdir. Bu nedenle sol, eleştirilmeye gerçekten uygun değildir.

Post-Marksizmden Sınıf Harici Sola

Solun ideolojik bir mücadele alanı olarak yorumlanması, solun eleştiriyi ötelemiş, dışlamış bir konum benimsemesinin bizi ilgilendirmesi gerektiğini düşünüyorum. How to Read Like a Parasite: Why the Left Got High on Nietzsche [“Asalak Gibi Okumak: Sol Neden Nietzsche ile Kafayı Buldu”] isimli kitabımın sonuç bölümünde yazdığım gibi, eleştiriyi dışlamak, Paul Ricœur’ün “şüpheci hermenötik” olarak adlandırdığı şeyi terk eden çağdaş solun bir eğilimidir.[2] Şüpheci hermenötik, solun en önemli eleştirel yönü olarak anlaşılabilir; bu, tahakküm ilişkilerinin gizli olduğu, kurumların yüzeyinin altında yer aldığı, bu nedenle iktidarın acımasız bir eleştiri yoluyla açığa çıkarılması gerektiği fikridir. Savaşçınızı seçin: Marx, Nietzsche veya Freud, fakat ne yapın edin, bunları birleştirmeye çalışırken dikkatli olun!

Şimdi, solun bu anlayışına yol açan tarihsel bir süreç var ve bu süreç, solun önceliklerini farklı şekillerde tanımlama eğiliminde olan Yeni Sol ve 68 döneminden kaynaklanıyor: Devrimin öznesini tamamen rastlantısal, artık mevcut sınıf güçlerine bağlı olmayan veya toplumsal yapıdan kaynaklanmayan bir şey olarak konumlandırıyorlar. Bu da solu en marjinal kesimlerle özdeşleştirme, karşı-kültürü öncelikli kılıp devrimci eylemlilik konusunda daha rastlantısal bir anlayış lehine işçi sınıfını devrimci bir güç olarak dışlama eğilimine yol açmıştır.

Bu bağlamda, solun anlamının yalnızca ilkelere ve sol fikrine bağlılığı içermediğini; aynı zamanda devrimci özne anlayışına bağlılığı da içerdiğini hatırlamamız önemlidir. Ve bence bugün sol fikrindeki karmaşa, devrimci özne konusunda temel bir kafa karışıklığı sorunuyla bağlantılıdır. Yeni Sol’a ek olarak, Laclau, Negri, Badiou ve Žižek gibi Batılı Marksistler, elbette farklı şekillerde, devrimci öznenin rastlantısal olduğunu ve artık toplumsal yapıyla bağlantılı olmadığını savunuyorlar. Rodrigo Nunes’in Neither Vertical nor Horizontal:A Theory of Political Organization [“Ne Dikey Ne Yatay: Bir Politik Örgütlenme Teorisi”] adlı eserinde belirttiği gibi, “siyasi öznelleşme ve alabileceği somut biçimler, yapıdaki bir konumdan mutlaka kaynaklanmaz. Rastlantısaldırlar ve oluşturulmalıdırlar; örgütlenmelidirler.”

Nunes, Batılı Marksistlerin Sovyetler Birliği’nin çöküşünün gerçekleştiği momentte işçi sınıfını terk ettiklerine dikkat çekiyor. Badiou’nün terimini kullanacak olursak, işçi sınıfının artık toplumsal yapıyla “geçişli” bir ilişkisi olmadığını savundular. Bu, politik örgütlenmenin, iş bölümü veya üretim araçlarına yakınlık ya da artı-değer üretimi nedeniyle önceden var olan bir işçi sınıfı eylemliliğinin yerine, çok daha geniş bir dizi olası devrimci özneyi hesaba katması gerektiği anlamına gelir. Nunes, devrimci öznenin bu rastlantısal temelinin solun gerçekliğini şekillendirdiğini, bu nedenle, sınıf ve devrime ilişkin post-Marksist görüşlerin bizi sol stratejiyi yeniden şekillendirmeye zorladığını belirtiyor: İşçi sınıfındaki iş gücü, artık kapitalist düzenin devamlılığı için en büyük tehdit değil. Bu nedenle, solun görevi, artık işçi sınıfını metalaştırılmış emek ve ücretli emeğe bağımlılık durumundan kurtaracak amaçlara doğru örgütlemek değil.

Çağdaş sol düşüncedeki post-Marksist dönüşe karşıyım, ancak karşıtlığım, yalnızca bu düşünce akımıyla doğrudan deneyimimden kaynaklanıyor.[3] Post-Marksizm, benim Marksizmi öğrendiğim ana zemindi. O, sadece beni etkilemekle kalmamış, genel olarak sol stratejinin yönünü de şekillendirmiştir. Bu nedenle, post-Marksizm konusunda acımasız bir dürüstlük sergilenmelidir. Sadece teorik düzeydeki eksikliklerini belirlemekle kalmamalı, aynı zamanda yaşamımız boyunca solun kolektif yenilgilerini açıklamada da bir rolü olduğunu kabul etmeliyiz. Laclau’nun sol teorisinin, başarısız olsa da, solun baskın vizyonu olmaya devam ettiğini düşünüyorum. Bu vizyonda, batıdaki sol fikri, hegemonik bir koalisyonu hedefleyen heterojen toplumsal gruplar ve toplumsal davalar tarafından şekillendirilir. Laclau’nun solu, Laclau’nun kendisinin de son yıllarında bu “popülizm” etiketine ısınması nedeniyle, “sol-popülist” olarak biliniyordu. Ancak bu genel yönelim, sol popülizmi ve PODEMOS ile Syriza’nın seçim arenasındaki başarısızlıklarını, her ne kadar bu partilerin başarısızlıkları oldukça öğretici olsa da, çok aşmaktadır.

Hegel o meşhur sözünde, felsefi biçimlerin ancak zayıflama ve başarısızlık anlarında gerçekten spekülasyon konusu olabileceğini söyler. Bu söz, en çok da Post-Marksizmi nasıl değerlendirdiğimizle ilgili olarak doğru. Bazı solcular için bu terimi kullanmak bile tabu; birinin post-Marksizmi, diğerinin Marksizmi olabilir. Ancak Isabelle Garo’nun çalışmalarından yola çıkarak savunduğum üzere, Laclau’nun sol anlayışı, Marx’ı Marksizme değil, Marx’ın özgün politik reçetelerine dair bir okumayı temel alan bir sınıf indirgemecisine kapattı. Bu, Laclau’yu yalnızca sınıfı değil, aynı zamanda politik örgütlenmenin merkezi karşıt gücü olarak “iş gücü”nün önceliğini de reddeden bir sol strateji teorisi formüle etmeye yöneltti. Başka bir deyişle, toplumsal konumun rastlantısal teorisinin ve bugün William Clare Roberts gibi isimlerin savundukları “sınıfı dışlayan” görüşün sonuçları, solun temel ilkelerine bağlılığı konusunda temel bir karışıklığa yol açmıştır. Bu bakış açısı, devrimci öznenin ele geçirilmeye açık olduğunu, yalnızca geçici veya nadir bir olay olarak ortaya çıktığını ve genellikle kendiliğinden bir protesto veya isyanla tetiklendiğini savunmaktadır.

Sınıf harici sol, solun bir kutbunu oluşturuyor ve bunu daha sonra ayrıntılı olarak ele alacağım. Ancak öncelikle, sol içinde olan bizim gibi insanların çok iyi bildikleri bir gerçeği kabul etmeliyiz: Sol içindeki yaşam, genellikle stratejileri, talepleri ve vizyonları açısından birbirlerinden oldukça kopuk alt toplulukların, yerel ve ortak bir platformdan veya talepler kümesinden kopuk mücadelelere giriştiği kaotik bir bayrak kapma oyununa benziyor. Bu, herhangi bir mücadelenin veya davanın haklılığının sorgulanması veya bu gruplardan talep edilen hakların solun anlamının içine dâhil edilmemesi gerektiği anlamına gelmez. Bu, solun bir dönüm noktasında, rekabetlerinden ve sınıf kurtuluşuna olan bağlılığından vazgeçmesinden doğan bir krizde olduğu anlamına gelir. Sanki solun evrensel kurtuluş geleneğinde yeniden dayanak noktası bulma ihtimalinin ortadan kalktığı bir gerçeği yaşıyoruz.

Solda Rekabet Nasıl İşliyor?

Rekabet, psikanalizin temel kavramlarından biridir. Lacan, ırkçılığın günümüzde rekabetçi bir yapıya benzediğini savunur, çünkü ırkçılıkta işleyen psikolojik mekanizma, zevkin çalınması tehdidi etrafında döner. Bu hırsızlık duygusu yapısaldır, zulüm mekanizmasıyla işler. Toplumumuzda hırsızlık deneyiminin ne kadar yaygın olduğunu anlamak için, ücret hırsızlığına ilişkin rakamları inceleyin, ardından bunun devam etmesi ve normalleşmesi için kapitalist emek ilişkilerinde meydana gelmesi gereken tahakküm ilişkilerini göz önünde bulundurun. Burjuva kurumları, bu gergin ilişkileri sürdürmek zorunda oldukları için saldırganlığı körükler. Bununla birlikte, bu saldırganlığın burjuva kurumları içindeki her birey tarafından aynı şekilde deneyimlenmediğini belirtmek gerekir; ancak, saldırgan rekabetin etkisinin, solun anlamını tartıştığımız ortam da dâhil olmak üzere, kültürümüzdeki çoğu toplumsal ortamı, yani kamusal alanı şekillendirdiğini düşünüyorum.

Rekabeti, piyasa bireyciliğinin ve girişimci rekabetin sürekli bir sonucu olarak anlamamız gerekiyor. Piyasa, soldaki her hareketi ve bireyi piyasa rekabetinin mantığına uymaya zorlayan bir vesayetçilik meydana getirir. Bu, sol kültürün burjuva kurumlarının çerçevelerini yansıtmasına neden olur. Piyasa bireyciliği şiddet içerir, toplumsal çatışmanın temelini ahlakçılığa indirger, Michel Clouscard’ın “oyunbaz, marjinal ve libidinal” dediği şeye takıntılı bir yaklaşım besler. Piyasa bireyciliği, mantığı sıfır toplamlı, iki tarafın da kaybettiği bir oyun olduğu için rekabetten beslenir: bilinçaltı sadomazoşisttir. Piyasa alanında belirlenen şeyin gerçekliğin doğru bir yansıması olduğunu varsayar. Ancak işleyişi bu yerleşik yapıyı tam olarak varsayamaz, bu nedenle oyunbaz, marjinal ve libidinal, bu gerçekliği dengeler.

Marx ve genelde Marksist gelenek, burjuva toplumsal ilişkilerinin mantığını, bunların fetişizme nasıl tabi kılındığını ve bu fetişizmin temelinin, toplumsal düzenin yeniden üretilmesini amaçlayan burjuva sınıf çıkarları tarafından nasıl desteklendiğini göstererek bize öğretir. Fetişizm burada, değişim değeri ve metalaşmanın kesişim noktasından ortaya çıkan ve sadece tüketim alanını değil, sınıf ilişkilerini de şekillendiren bir olgu olarak anlaşılabilir. Leon Rozitchner’in de belirttiği gibi, burjuva kurumlarına özgü bir saldırganlık vardır çünkü bu kurumların ideolojik temeli, sınıf güçlerinin toplumsal yeniden üretiminin maddi temelini gizlemek zorundadır (fetişizm, gerçeğin örtülmesini ifade eder). Burjuva kurumlarında meydana gelen örtbas etme ve benim “adını koyma” dediğim şeyin en önemli yönlerinden biri ideolojik bir biçim alır; burjuva kurumları, kapitalist toplumda sömürü, marjinalleşme ve zulmün gerçekte nasıl işlediğini açıklayan yeterli veya rasyonel bir çerçeve üretmeyecektir.

Büyük ölçekli sınıf örgütlenmesine olan bağlılığını bir kenara bırakıp, toplumsal gruplar ve marjinalleşme teorisine ilişkin durumsal bir fikri benimseyen bir sol, her adımda yozlaşma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Çünkü burjuva dünya görüşü, işçi sınıfıyla düşmanca bir ilişki içinde şekillenen bir temele sahiptir ve işçi sınıfı da kendi maddi çıkarlarını yansıtacak ayrı bir dünya görüşü oluşturma araçlarından mahrum bırakılmıştır. İşçi sınıfının çıkarlarının burjuva dünya görüşünün temel yapısında yer almaması, burjuva kurumlarını bu eksikliği göstermelik olarak örtbas etmeye zorlar. Bu düzeyde sınıf düşmanlığı teorisini terk eden bir sol, toplumsal mücadelenin temelini liberal bir ad koyma işlemi olarak gören akıma kapılacaktır.

Sol, anti-kapitalizme bağlı olduğu için her türlü tahakkümü ve baskıyı ortadan kaldırmayı hedefler; ancak bu bağlılıkta sol, aynı zamanda fikirlerini ve ilkelerini, dolayısıyla pratik taleplerini burjuva kurumlarından uzakta geliştirmelidir. Sol, burjuva kurumlarının etkisi altına girmekten kaçınmalıdır, aksi takdirde, onların örtbas etme operasyonlarının etkisi altına girme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Burjuva kurumlarının istisnalar sunabileceği, ancak nadiren sunduğu, hafif reformları içerebileceği, ama olağan haliyle çıkar veya solun fikirlerine yaranma anlamına geldiği söylenmelidir.

Yakında yayınlayacağım bir çalışmada savunacağım gibi, proleter devrimle burjuva devrimi arasındaki eski ayrım, bugün yeniden ele alınmalı, gündeme getirilmelidir. Bu ayrım, tam da solun büyük bir bölümünün burjuva kurumlarını oluşturan veya devrimci stratejinin gelişme olasılığını şekillendiren sınıf güçlerinin analizini terk etmesi nedeniyle, çağımız için gerekli olmaya devam etmektedir. Alain Badiou ile ilgili olası çekincelerime rağmen, bugün solun burjuva siyasetinden kendini soyutlaması gerektiğine ilişkin stratejik iddiasının epey önemli olduğunu düşünüyorum. Analiz çerçevem dâhilinde, solda yeni bir rasyonellik üretebilecek kamusal alanı ancak piyasa vesayetçiliğinden uzaklaşmak besleyebilir. Bu ihtimal, Marksist yayınlar aracılığıyla, internette ortaya çıkan çeşitli kamusal eğitim yolları aracılığıyla gerçekleşebilir mi? Bu soruyu çözümlemek için iki sol ve ideolojik bir biçim alan rekabet meselesini derinlemesine incelemeliyiz.

Rekabet ve Sol Düşünce

Günümüzde ideolojik mücadelelerin temel dayanakları çoğu zaman belirsizdir, çünkü sol, büyük ölçüde birçok açıdan eleştiriyi kenara iten bir konumu benimsemiştir. Bu eğilim, beni fazlasıyla endişelendiriyor. “Karşı kültür solu” olarak adlandıracağım kesimin birçok üyesinin bugün terk etme eğiliminde olduğu şey, acımasız eleştiri ihtimalidir. Yeni Solu şekillendiren toplumsal sınıfın, yani yeni orta tabakanın yükselişinin ve orta sınıfın çıkarlarının belirli bir iktidar ideolojisini ve solun görevine dair anlayışını nasıl şekillendirdiğinin tarihsel seyrini izlemek iyi olurdu, ancak burada buna yerimiz yok.

Eleştiriyi dışlayan eğilim, Yeni Sol içindeki birçok akıma çok önceden yerleşmişti. Örneğin, iktidarı kökünden ortadan kaldırmayı hedefliyorlardı; Yeni Sol’un önde gelen teorisyenlerinden Wilhelm Reich, burjuva ailesinin kimi eşitlikçi yönlerinin üstesinden gelmek veya ortadan kaldırmak değil, bizzat Ödip kompleksinin ortadan kaldırılmasını öneriyordu. Philip Rieff, The Triumph of the Therapeutic [“Tedavi Edici Şeylerin Zaferi”] adlı kitabında, Yeni Sol’daki iktidar anlayışının, iktidarın diyalektik bir yaklaşımını tamamen yitirmiş mistik bir iktidar anlayışına dönüştüğünden bahsediyordu. Ancak ben, solda bu eğilimin garip bir tersine dönüşüne tanık olduğumuzu savunuyorum; amaç ve talep hâlâ sıklıkla aşırı bir talep olarak sunuluyor, akla aile ortadan kaldırılması geliyor[4] ancak bu talep, acımasız bir eleştiriye bağlılık gösterme eğiliminde değil. Soldaki eleştirel düşüncenin zayıflaması, endişe verici bir durumdur, çünkü bu tutumun temelinde yalnızca toplum eleştirisinin ve teorik pratiğin neler başarabileceğine dair bir karamsarlık değil, aynı zamanda eleştiriyi dışlayan yaklaşıma yönelişte örtük bir aydın karşıtı tavır da yatmaktadır.

Ama gelin, soldaki ideolojik rekabetin temeline dönelim. Solu birbirinden ayıran veya bölen şey nedir? Frederic Jameson, önemli denemesi “Haz: Siyasi Bir Mesele” isimli makalesinde aslında iki sol olduğunu savunuyor. Bu iki solu, tamamen sınıf temelli oluşumlar, belirlenmiş veya sabit sınıf konumlarından kaynaklanan oluşumlar olarak teşhis edemeyiz. Sonuçta sınıf bir konum değil, bir ilişkidir, bu nedenle iki solun inşası, burjuva kurumlarına yakınlık etrafında şekillenen bir inşa süreci olarak anlamak gerekir. Aile üzerine yazdığım kitabımda da belirttiğim gibi, soldaki bu iki eğilimi sentezlemeye çalışmalıyız, Niçeci iktidar anlayışını benimseyip bir eğilimi diğerine karşı yok etmeyi hedeflememeliyiz. Freud’un Marksizm için önemli olmasının ve Froydcu-Marksizmin bu ayrımı belirlememize ve üzerinde çalışmamıza yardımcı olmasının nedenlerinden biri de budur.

İki sol üzerine düşünmenin bir yolu da bunların, bir haz anlayışına ve gündelik yaşamın kitlesel metalaştırılması gerçeğine yönelik iki rakip ilişkiden oluştuğunu düşünmektir.[5] Bu bölünmeyi yorumlamanın bir başka yolu ise, devrim ve devrimci özneye dair iki rakip teoriyle açıklamaktır. Bu iki eğilimi, mevcut grupları çok katı bir şekilde sınırlandırmadan tanımlamak istiyorum, ancak bu eğilimleri tanımlamaya başladığımda, mevcut grupları, eğilimleri, podcast’leri, yayınevlerini vb. bunlardan birini veya diğerini yansıtan unsurlar olarak kaydedebilmelisiniz.

İlk eğilim, karşı-kültür soludur. Etkisi genellikle neşeli ve kolektiftir, odak noktası özgürlükçüdür, mikro siyaset ve karşı kültür projesini ilerletmekle ilgilenir. Siyaseti kendi başına özgürleştirici bir eylem olarak yorumlar, deneysel yaşam biçimlerinin geliştirilmesi gereken bir yer olarak komün teorisine dayanır. Savunucuları, büyük ölçüde yoksullar ve marjinal kesimler için refahın radikalleştirilmesini içerdiği için burjuva kurumlarına sıkıca bağlıdırlar. Marjinal gruplara kalkan sağladığı sürece, genellikle vesayet biçimlerini destekleyecek bir burjuva kurumlarıyla ilişki sürdürür. Devrimin öznesinin tamamen rastlantısal olduğu ve herhangi bir sınıfın toplumsal yapı veya emekle geçişli bir ilişkisi olmadığı görüşünü savunur. Hatta, Amerikan toplumunda devrimci özne olarak yalnızca siyahi nüfusun kaldığı liberal ve ilerici liberal görüşe göre hareket ederler.

Diğer kutupta ise Mark Fisher’ın bir zamanlar Leninist sol olarak adlandırdığı şey var; ancak Fisher, bu etiketi mevcut ML gruplarına veya belirli reçetelere ya da üzerinde anlaşılmış çizgilere atıfta bulunmak için kullanmadı. Aksine, solun bu eğilimi, solun toplumsal yapıyla geçişli bir ilişkiye sahip olan işçi sınıfına sadık kalması gerektiği düşüncesine dayanır. Solun görevinin, işçi sınıfını bağımsız olarak özgürleşme için örgütlemek olduğunu savunur. Bu eğilim, liberal kurumlarla ve karşı kültür soluyla yaşadığı direniş nedeniyle hayal kırıklığına uğrama riski taşır. Liberalizm ve solculuk, sınıfın özgürleşmesine dair herhangi bir kararlı veya geçişli teorisinin, karşı kültür solu ve liberal solun yakın olduğunu iddia ettiği bir faşizmi körükleme riskini taşıdığı konusunda ısrar eder. Bu Leninist sol anlayışına göre, sol pratiğin yeniden icadı meselesine odaklanmalıyız, ancak bunu yalnızca karşı kültür soluyla olan rekabetini temelini dikkatle ortadan kaldırarak çözerek yapmalıyız.[6]

Arkadaşımın sorusuna dönecek olursak: bu rekabeti aşmak, çalışmalarımın amacıdır. Bunu yapmak, derin bir sabra ihtiyaç duyar. Kısa süre önce Ben Burgis’in programında da dile getirdiğim üzere, sol içi rekabet, solun faaliyet yürüttüğü kamusal alanın özelleştirilmesi nedeniyle daha da şiddetleniyor, sembolik olarak şiddete dönüşüyor. Bunun nedeni, rekabetin ideolojik alanının piyasanın vesayetçiliğiyle kesişmesidir, bu nedenle bu uçurum, piyasa rekabetini yansıtan bir kavga görünümünü alır: anlaşmazlıklar dışlama (işten çıkarma) veya iptal (aforoz) yoluyla çözülür. Bir zamanlar sağcı fikirler veya ağlarla ilişki kurmuş olabilecek solcularla bağ kuran kişiler faşist olarak nitelendirilirdi. Özelleştirilmiş kamusal alanlar, bu acımasız iç grup/dış grup rekabetini körüklerken, dışlama ve iptal etme yönündeki hareket, solun anlamını sorgulamayı reddetme işlevi görür; aynı zamanda karşı-kültür solu ve sınıf dışı sola bir sığınak sunar. Leninist sol, bunu kendini beğenmişlik ve solun saf bir anlayışına takıntılılık olarak görse de, gerçek, genellikle ikisinin arasında bir yerdedir. Bir dereceye kadar saflık ve öz eleştiri gereklidir.

Şimdi solda otomatik bir rekabet duygusu var, oysa eskiden rekabetler çok daha rasyonel bir şekilde yönetilirdi. Eskiden bir sekt veya fraksiyon, ideolojik farklılıklar nedeniyle eğilimlerden veya partilerden ayrılırdı, ancak bugün rekabet ve sekterlik, piyasanın kendisi ve aşırı kişiselleştirici gücünün kaçınılmazlığı tarafından körükleniyor. Sıklıkla, Marx’ın özdeşleştirdiği ve bağ kurduğu yeni cumhuriyetçi geleneğin temel taşı olarak kişisel olmayan tahakkümden bahsediyoruz. Ancak piyasanın egemen olduğu burjuva kurumları tarafından yönetilen sol kültüründe, güçler son derece kişiseldir. Piyasanın vesayetçi olduğunu iddia etmek garip gelebilir, ancak tam olarak budur. Piyasa, bölünmeleri ve rekabetleri ideoloji değil, duygu ve ruh hali düzeyinde teşvik eder; piyasa, solun yüzeyselleşmesinin motorudur, bu nedenle mikro siyaseti kaçınılmaz kılar. Piyasa, iki sol kanadı, sanki iki yoldan çıkmış kardeşlermiş gibi, göz alıcı ama görünüşte keyfi bir dizi kavgaya indirgemesi anlamında vesayetçi bir yapıya sahiptir. Eğer biz, sadece piyasa bağımlılığı ilişkilerine yakalanmış atomize bireylersek; yeni sektler, yeni siyasi eğilimler, yeni podcast toplulukları, yeni deneysel dergiler, hatta yeni partiler oluşacak, ancak bunlar, piyasanın vesayetçi yapısını aşmakta zorlanacaklardır.

Sola Dair Materyalist Bir Düşünceye Doğru

Bu durumda, psikanaliz teorisi, solun piyasa tarafından dayatılan grup rekabetini aşmasına yardımcı olma amacına teksif edilebilir. Süperego ve Ödip kavramları, rekabetlerin nasıl aşıldığını ve çözümlendiğini anlamak için son derece yararlı olmaya devam etmektedir. İddiam tarihseldir; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra finans kapitalizmi ve tekelci kapitalizmin yükselişi döneminin, öznelliğin temelini büyük ölçüde aşındırdığını, işçiyi sadece muhtaç bir oportüniste indirgediğini savunuyorum. Psikanaliz, rekabetlerin nasıl etkisiz hale getirilebileceğini, böylece siyasi dayanışmanın rekabetçi burjuva bireyciliğinin mantığını yansıtmanın ötesinde nasıl yeni bir biçim alabileceğini anlamanın bir yolunu sunar. Rekabetçi burjuva bireyciliği, mevcut sınıf hiyerarşilerini koruyan sınıf temelli sömürünün gerçek temelini gizleyen bir fetişizmi yeniden üretmekle kalmaz, aynı zamanda bizi yanıltıcı bir siyaset yapma biçimine de bağlar. Sol, kendi içindeki rekabetleri sona erdirmekten, soldaki bölünmeleri çözüme bağlamış yeni bir rasyonelliğin geliştirilmesinden yana olmalıdır. Bu, solun sürekli olarak kendini anlamaya çalışmasını gerektiren bir projedir. Kantçı bir düzenleyici fikir olarak değil, yani sol tanımlanamaz veya nihayetinde bilinemez bir fikir olarak değil.

Solu ayakta tutan şey sadece sol fikri değildir; sol, sömürüyü sürdüren mevcut sınıf güçlerini devrimleştirebilecek toplumsal ve sınıfi güçlerin örgütlenmesiyle tanımlanır. Bu, solun hem sömürü ve zulmün sona ermesine bağlı kalma yönündeki ütopik dürtüsüyle, hem de özgürleşmeyi sağlamaya yönelik rasyonel ve materyalist bir stratejiyle tanımlandığı anlamına gelir. Bu da, günümüzde solun karşı karşıya kaldığı iki rekabet düzeyinin, yani kurumsal ve fikirsel rekabetin, solun yeniden tanımlanmasında tehlikede olduğu anlamına gelir.

Post-Marksistlerin, solun yalnızca rastgele bir dizi toplumsal gruba dayanması gerektiğini ve geniş çaplı işçi sınıfı örgütlenmesine ihtiyaç duymadığını savunanların, “mevcut düzenin ortadan kaldırılması”nın anlamı konusunda yanıldıkları nokta, Marx ve Engels’in siyasi bir vizyonu işçi sınıfının bakış açısından formüle ettiklerini görememeleridir. Bu vizyon, Marx ve Engels’in Komünist Birlik’ten ayrılmalarıyla ortaya çıkar; bu örgütün, misyonunu işçi sınıfının çıkarlarından kopuk bir şekilde oluşturduğu için sorunlu olduğunu fark etmişlerdir. Komünist Birlik, Marx ve Engels’e, bir partinin çıkarlarını küçük burjuva ideallerinden yola çıkarak oluşturmanın yol açtığı sorun konusunda bir şeyler öğretmiştir; bu, kaçınılmaz olarak gerçek mücadelelerden kopuk ve yalnızca kurucularının ve aydınlarının ideallerinin bir yansıması olan bir sosyalizm teorisiyle sonuçlanır. Bu idealler tarafsızdır ancak nihayetinde mücadelenin gerçek hareketini yakalayacak kadar da dinamik değildir.

Meselenin özü burada yatıyor. Marx, bir noktada komünistlerin mevcut mücadelelere neden varolduklarını hatırlatmaya yardımcı olmaları gerektiğini söylüyor. Bu ifadeyi tam olarak anlamak için biraz çözümleme yapmak gerekiyor. Çünkü eğer işçi sınıfının bakış açısına dayalı bir politik örgütlenmenin gerekliliğini reddettiyseniz ve bu ifadeyi okursanız, tüm mücadelelerin rastlantısal olduğu post-Marksist görüşüne kolayca ortak olabilirsiniz. Ancak mücadelelerin rastlantısal olduğu fikri, Marx ve Engels’in işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesine dair temel görüşünü geçersiz kılıyor.[6] İşçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi, partinin çıkarları,n mevcut sınıf çıkarlarının dışbükey aynaları haline nasıl geldiğini ve burjuva kurumlarının kendilerinin, bağımsız işçi sınıfı çıkarlarının olası gelişimini dışlayacak şekilde nasıl şekillendiğini anlaması anlamına gelir. İşçi sınıfının çıkarları her halükarda en haklı olanlar değildir; işçi sınıfının en çok acı çeken kesim olduğunu savunan faydacı bir argüman öne sürmüyoruz, ancak Marx ve Engels’i o dönemde işçi sınıfına ayrıcalık tanımaya iten şeyin aslında sefalet tezi olduğu da söylenebilir.

Refah devletinden sonra işçi sınıfının artık Charles Dickens romanlarında aktarılan türden bir sefalet durumuna tabi olmaması durumunda bile, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi sosyalist politika için stratejik öncelik olmaya devam etmektedir. İşçi sınıfını merkeze alan bir sol, iş gücünü kullanma, böylece politikayı sınıf temelli bir politika şeklini almaya zorlama konusunda eşsiz bir avantaja sahiptir. Marx’ın fetişizm teorisinin, meta ve değişim değerlerinin gerçekliği örtbas etmesinin yanı sıra, kurumların da toplumsal çatışmanın nominal ve dolayısıyla fetişistik kavramlarını şekillendirdiği anlamına geldiğini sık sık unuttuğumuzu hatırlatmak isterim. Burjuva politikası ve sınıf temelli güçleri, giderek artan ırksal çatışma bahanesiyle sahte bir toplumsal mücadele fikri dayatıyor ve bunu, giderek yalnızca burjuvazinin kendisi tarafından makul kabul edilen otoriter bir şekilde yapıyor (Amerikalıların yalnızca yüzde 20’sinden biraz fazlası kendilerini “Demokrat” olarak tanımlıyor).

Burjuva siyasetinin vizyonu, piyasa mantığının bir yansımasıdır ve piyasa mantığı, siyasetin daha geniş alanını bir fetişizm ağı olarak şekillendirir, yani burjuva siyaseti, sınıf temelli güçleri örtbas eder, sınıf iktidarının ve tahakkümün gerçek temelini, dolayısıyla gerçek işlevini gizler. Marx ve Engels de bu fetişizmin o kadar kökleşmiş olduğunu fark etmişlerdir ki, işçi sınıfının kendine özgü bir dünya görüşü geliştirmesi, böylece burjuva kurumlarından uzaklaşması gereklidir. Burjuva kurumlarından uzaklaşmanın temeli, sol fikrine bağlılığı gerektirir. Bir sonraki yazımda, ütopyayı psikanalitik bir perspektiften analiz edeceğim çünkü iki sol arasındaki bölünmenin onarılmaya başlanabileceği nokta, ütopyaya olan bağlılıktır.

Daniel Tutt
31 Temmuz 2024
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Daniel Tutt, “Renewing Political Marxism”, 23 Ağustos 2023, Spectre.

[2] Eleştiriyi dışlama anlayışına dönüşle ilgili yazılmış en iyi kitap, Patricia Stuelke’nin The Ruse of Repair [“Onarım Hilesi”] adlı eseridir. Bu eserde, çağdaş sol düşüncedeki onarıcı dönüşün, acımasız eleştiriden uzaklaşmaya ve artık iktidar sistemleriyle gerçek anlamda eleştirel bir yaklaşımla ilgilenmeyen bir iktidar anlayışına doğru bir yönelime nasıl yol açtığını keşfediyoruz.

[3] Beyrut’ta Beyrut Eleştirel Analiz ve Araştırma Enstitüsü’nün (BICAR) düzenlediği konferans kapsamında “Devrimci Özne” başlıklı bir konuşma yaptım. Bu konuşma, bu yazıda geliştirmekte olduğum konuların büyük bir bölümüyle örtüşüyor. Youtube.

[4] Aile kurumunun kaldırılması hakkında söyleyecek çok şeyim var, işte başlamak için iyi bir nokta: Youtube.

[5] Beni ilgilendiren de bu özel rekabet türü ve aile üzerine yazdığım kitabımın son bölümünde de bu konuya değindim.

[6] Bağımsız işçi sınıfı örgütlenmesi denildiğinde, bunun aslında Marx’ın en önemli kavramı olarak nitelendirdiği “proletarya diktatörlüğü” kavramının kısaltılmış bir ifadesi olduğunu hatırlamak önemlidir.

05 Temmuz 2026

Batı Marksizmi ve Solun Liberalleşmesi

Bugün Küresel Güney’de düşünce hayatının yüzleştiği en önemli trajedi, Marksist bilincin Batı Marksizminin ideolojik aygıtlarınca, sessiz ama sistematik bir şekilde sömürgeleştirilmesidir.

“Eleştirel teori”, “hümanist Marksizm”, “kültür çalışmaları” ve “radikal demokrasi” kisvesi altında Batı akademisi, yüzeyde radikal görünen ancak felsefi özünde derinden liberal olan, Marksizm-Leninizm ve antiemperyalizm düşmanı bir dünya görüşünü başarıyla yaymıştır. Göreceli istikrarın sağlandığı, az çok refahın tesis edildiği, devrimci mücadeleden iyice uzaklaşıldığı koşullarda, emperyalist merkezlerde geliştirilen bu ideolojik akım, sofistike bir hegemonik araç olarak iş görmüş, Küresel Güney’de faal olan militanları devrimcilere değil, son derece etkili radikal liberallere dönüştürmüştür. Bu militanlar, Marksizmin dilini konuşan ancak liberal emperyalizmin ideolojik çerçevesi içinde ve nihayetinde onun için hareket eden bireyler haline gelmişlerdir.

Sonuç olarak, Batı Marksizmi denilen gelenek, emperyalizmle tamamen uyumlu, Marksist-Leninist deneyime düşman ve ezilen ulusların gerçek devrimci taleplerini dile getirme veya ilerletme yeteneğinden yoksun bir “Sol” yaratmaktadır.

Bu ideolojik çarpıklığı anlamak için Batı Marksizmini maddi temellerine oturtmamız gerekiyor. Gelenek, sınıf mücadelesinin ateşinden değil, Batı burjuva üniversitesinin kurumsallaşmış, profesyonelleşmiş akademik kültüründen doğmuştur. Geleneğe, Lukács, Adorno, Horkheimer, Marcuse, Habermas, Sartre, Althusser, Zizek, Badiou, Hardt ve Negri gibi isimler önderlik etmiş, postyapısalcılıktan etkilenmiş “Marksizm”le birlikte, toplumsal formasyonları ulusal kurtuluş, sömürgeci hâkimiyet ve azgelişmişlik gibi sorunlardan azade yapılar olarak gören gelenek, gelişmiş emperyalist ülkelerde faaliyet yürütmüştür.

Bu isimlerin Marksizmi, ister istemez soyuttur, metafiziğe mahkûmdur, psikoloji temellidir, ahlakçıdır. Her şeyden önce bu Marksizm, emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olduğunu söyleyen Leninist tezden uzak durur. Neticede Marksizmi terse çeviren bu gelenek, ideolojiyi maddi üretim ilişkileri ve emperyalist birikimin mevcut yapısı temelinde anlamak yerine, öznellik, gündelik hayat, söylem, arzu, “hayat pratiği” veya “simgesel düzen” temelinde anlar. Böylelikle Marksizm, bu gelenek eliyle kendi kafasına sıkar: sınıf mücadelesi silinir, emperyalizm göreceli hale getirilir veya göz ardı edilir, devrimci devlet, sosyalist kurtuluşun birincil aracı olmaktan ziyade, şüpheyle yaklaşacağı bir unsur haline gelir.

Küresel Güney’in aydınları ki bunların çoğu, Batı üniversiteleri, uluslararası STK’lar, Batı tarafından finanse edilen düşünce kuruluşları veya küresel yayıncılık/teori endüstrisi aracılığıyla yetişmiştir, bu çerçeveyi içselleştirdiklerinde, farkında olmadan emperyalistlerle uyumlu bir Marksizmin taşıyıcıları haline gelirler.

Batı’ya ait kategorileri evrensel kategoriler olarak benimseyen aydınlar, Avrupa-Amerika’daki tarihsel deneyimleri mutlak metafizik ilkelere dönüştürürler, öte yandan, kendi toplumsal gerçekliklerini sistematik olarak Batı akademyasındaki modaların epistemik merceği üzerinden yeniden yorumlarlar. Böylece, Lenin’siz Marksistler, devrimci disiplinden azade devrimciler, anti-emperyalizmsiz anti-emperyalistler ve mevcut sosyalist projelere temelden güvenmeyen sosyalistler haline gelirler.

Pratikte, bu ideolojik tutsaklık, çeşitli patolojilerde kendisini gösterir: Küresel Güney’in aydını, sosyalist devleti “otoriter” bularak reddeder, kendiliğindenliği romantikleştirir, ulusal kurtuluş hareketlerine ahlakçı bir şüpheyle yaklaşır, “yataycılığı” putlaştırır, Batı’daki “sivil toplum”u eleştirmeden yüceltir, Çin’e, Kuzey Kore’ye, Küba’ya, Vietnam’a ve Batı’nın liberal kriterlerine uymayan tüm sosyalist deneylere karşı derin bir düşmanlık besler. Kısacası, liberal hegemonyanın koordinatlarını yeniden üretirken, eleştiri dilini kullanır.

İşte bu yüzden Batılı Marksist Sol, emperyalizmin ideal ideolojik ortağıdır: küresel sömürü yapısına meydan okumaz, onu ahlakileştirir. Emperyalizmin ahlaki bir kusur değil, kapitalizmin yapısal bir aşaması olduğu ve devrilmesinin örgütlü şiddet, devlet iktidarının ele geçirilmesi, finansın kontrolü ve devrimi savunabilecek bir sosyalist devletin inşasını gerektirdiği yönündeki Lenin’in temel görüşünü kavramayı reddeder. Bunun yerine, Batı Marksizmi, pasifleştirilmiş, akademiye gömülmüş, estetize edilmiş bir Marksizmi savunur. Bu Marksizm, “eleştirmen” konumunu asla terk etmez. Devrimci değil, ütopiktir. Programdan yoksundur. Dilde radikal, içerikte liberaldir.

Bu Marksizm, Küresel Güney’e ait her sinir ucunu uyuşturacak ideolojik bir hap temin eder. O, zamanla devrimci mücadelenin sorumluluklarından, risklerinden ve stratejik netliğinden kaçınırken “solcu” görünmenin yolu haline gelir.

Dolayısıyla, Batı Marksizminin Küresel Güney’deki Marksistleri gizli birer konformist liberale dönüştürdüğü yönündeki Marksist-Leninist tezimiz, yerinde ve doğru bir tezdir. Bu tez, aynı zamanda somutta işleyen bir ideolojik sürece ilişkin ortaya konmuş bilimsel bir tanımdır.

Asıl mesele, Küresel Güney’deki Marksistlerin yeterince radikal olmamaları değil, sadece emperyalist ideolojinin izin verdiği alan içerisinde radikal olabilmeleridir. Bunlar, teoride kapitalizme karşı isyan ederken pratikte emperyalizmi savunurlar. Sömürüyü eleştirirken, onu ortadan kaldırabilecek tek güç olan Marksist-Leninist partiyi, sosyalist devleti ve bugün Çin önderliğine hareket eden anti-emperyalist bloğu zayıflatırlar.

Bu ideolojik çarpıklıktan çıkış yolu, Batı düşüncesini toptan reddetmekte değil, Marksizmi kendi devrimci özüne, tarihsel materyalizm, Leninizm, emperyalizm teorisi, proletarya diktatörlüğü, sosyalist geçiş ve ezilen ulusların küresel mücadelesine yeniden odaklamaktan geçer.

Küresel Güney’in Marksistleri, ancak bu sayede Leninist omurgayı yeniden sahiplenerek, (Sovyet bloğunun çöküşünden sonra) kendilerine dayatılan liberalleşmenin ötesine geçebilirler, Marksizmin gerçek, dünya tarihi açıdan önem arz eden misyonunu ancak bu sayede yeniden keşfedebilirler: O misyon ki eleştiri için eleştiri yapmakla değil, emperyalist dünya sisteminin tümüyle ortadan kaldırılması ve Üçüncü Dünya’nın somut gerçeklerine dayanan sosyalist bir geleceğin inşa edilmesi ile ilgilidir.

Bişarat Abbasi
28 Kasım 2025
Kaynak

04 Temmuz 2026

,

Ölü Deniz Operasyonu


Deniz Göktaş’ın operasyon elemanı olduğu açık. Mizah düzeyinin düşüklüğü, alelacele, çalakalem yazılmış “espriler”, tek seferlik gösteri ve gösterinin anında internete yüklenmesi gösteriyor ki Göktaş, bir operasyonun parçası haline getirilmiş. Bu operasyonun Batı ile ilişkiler kurmuş Erdoğan ve NATO’yla alakalı olduğu görülüyor. Kurmasaydı, Kadıköy’deki bar sınırlarında sabun köpüğü olarak dağılıp gidecek laflardı onlar. Ferhan Şensoy yaşasa “sahnede durmasını da konuşmasını da bilmiyor” sözüyle eleştireceği biri, ancak operasyonla ünlü edilebiliyor.

Deniz Göktaş operasyonu ile Özgür Özel’in Financial Times’a yazdığı yazı arasında bağ var. İkisi de Batı’ya, “artık şu gerici yobaza destek vermeyin, bize verin” diyor. Stand-up gösterisi, Özgür Özel’in mektubuna iliştirilmiş bir not. O gerici yobazın Yozgat’taki bir fabrikada çalışacak işçi yetiştiren insanı, madenlere, depolara, işyerlerine, marketlere akın etmiş fukara Müslümanı örgütlemesi isteniyor. Fukara Müslüman’ın ve İslam’ın sorumluluğu, yükü karşısında liberal serin sulara, Avrupa’ya sığınmış bireylerin koltuk altına kaçılıyor.

Doğu coğrafyasında Müslüman’ı örgütleyen komünist hareketlerin mirasına küfrediliyor, hep birlikte emperyalizmin uşağı oligarşinin “yavşağı” liberalizme kul olunuyor. O doğu ki vaktiyle “Bolşevikler, Hz. Muhammed’in yaptığı işi devam ettiriyorlar” diyor, “Birbirinizi şurayla yönetiniz” ayetiyle sovyet arasında bağ kuruyor. Bugün bize tüm geçmişe küfreden liberal sürüler düşüyor.


Şu görülmeli: Sahnede Deniz Göktaş değil, faşist Geert Wilders ile Siyonist Jerry Seinfeld karışımı biri var. Söze diktatörlükle ilgili liberal ezberle başlıyor, Müslüman’a yönelik düşmanlıkla devam ediyor. “Oruçlulardan korktuğunu” söyleyen Deniz, İslam ve Müslüman düşmanlığına oynuyor. Kötü ve çalakalem yazılmış esprilerin komik bir tarafı yok. Sahnede sadece İslamofobi denilen ırkçılık ve halk düşmanlığı var. O ırkçılık, Batı’ya kaçmanın meşru kılıfını örüyor. Ne kadar Müslüman’a küfrederse Batı’da o kadar sığınma hakkı alacağını düşünüyor.

Bunların yirmi yıldır tek siyaseti, emperyalizmle burjuvaziye “şu gerici yobazı desteklemeyin, bizi destekleyin” demekten ibaret. Sorun, emperyalizmin ve burjuvazinin desteği değil, gerici yobaza destek verilmesidir. Deniz Göktaş, emperyalist bir tekelin reklâmında oynadığında bu, “ilericilik” olarak tarif edilecektir. Kolektif bir davaya bağlılığı bireyliğine yönelik küfür ve hakaret olarak gören Göktaş, “bizim için en üstün değer bireydir. Onun dışındaki her şeyi ezeceğiz” diyen Pentagon subayları gibi konuşuyor.

Sahne şovu, NATO toplantısıyla ilgilidir. Toplantı olmasaydı, bu espriler olmayacak, gösteri internete yüklenmeyecekti. Sakillik, seviyesizlik, gösterinin bir operasyonun parçası olduğunu ortaya koyuyor. Deniz Göktaş’ın sahipleri, İmamoğlu bayrağı sallıyorlar. Özgür ve özel bireylerin karşısına geri, yabani, ilkel, yobaz, kara halk kitleleri çıkartılıyor. Herkes, bu tuzağa çekiliyor.

O bayraksa liberal; finans kapitalin bayrağı. Demokrat Parti, İngiliz İşçi Partisi hattına örgütlenmiş olan sosyalist hareketin bu bayrağı taşıması, emperyalizm uşaklığının, sermaye bekçiliğinin bir sonucu. “Solun önemli bir kısmı liberalleşti. Solcular, yüzyıllardır liberaller ne yapıyorlarsa onu yapıyorlar: halktan korkuyorlar.”[1]

Sahneye çıkıp dine, Müslümana hakaret etmenin mizahla veya ifade hürriyetiyle bir alakası yok. Madem saldırıyorsun, saldırının karşılığını da bekliyor olmalısın. Zaten gözaltına alınmak, gericiliği ve korku duvarını yıkmak istiyorsundur. Ağlamaya gerek yok! Savcının karşısında titremeyeceksin, faşiste “faşist” dediğini, dinlerini tanımadığını suratına haykıracaksın.

NATO toplantısı, NATO bileşenlerinin gerçekleştirdiği 2 Temmuz katliamına denk geldi. Göktaş’ın gözaltısı da katliam yıldönümüne denk getirildi. NATO aklandı, gerici İslam hedefe kondu. O katliam yaşandığında, CHP’nin koltuğunun altına sığınıp hiçbir şey yapmayan sol, bugün o katliamın ekmeğini yemek istiyor. Dinle, milletle alakası olmayan sermayeye uşaklık yaptığı gerçeğinin üzerini 2 Temmuz’la örtüyor.

2 Temmuz operasyonu, sosyalist hareketin düzen siyasetine ısındırıldığı momentte gerçekleştirildi. Orada susmayı öğrendi. Bugün en fazla “yaşamcılık”tan, yaşamı sevmekten bahsedebilir. TKP gibi, “NATO yaşama karşı” diyebilir. Aslında içeriye mesaj veren TKP, “yaşamak istiyorsan, burjuvaya köle, devlete kul olmalısın” demektedir.

Müslüman düşmanlığının yapılabildiği dönemin adı, AKP’dir. “Okula ve camiye yakın yerlerde içkili mekân açılamaz” yasasını kaldıran AKP’nin içki ruhsatını verdiği yerlerde AKP’ye ve dine bolca küfrediyorlar. Deniz Göktaş’ın okulunda yerin yedi kat dibindeki merdivenin altında bulunan mescide solcu liberal gençler, “kız atmak”la övünüyorlar.

Bu ülkede Müslüman, mazlumdur! İktidardaki parti, en az Deniz Göktaş kadar Allah’sız-kitapsızdır. Zinayı suç olmaktan çıkartan da içki ruhsatını dağıtan da İslam’a aykırı adımları atan da odur.

Finans kapital ve emperyalizm, Deniz Göktaş şahsında, AKP’nin zayıf karnına çalışmaktadır. “Bu ülkede ilerleyemiyorsanız, zengin olamıyorsanız, bunun nedeni İslam’dır” cümlesine iman etmiş liberallerin başka bir siyaseti yoktur.

Avrupa’ya veya Amerika’ya göç etmiş Müslümanlara yönelik düşmanlık, sınıfsaldır. Bu ülkede Müslümana yönelik düşmanlık, sınıfsaldır. Deniz Göktaş, emperyalizmin ve burjuvazinin ajanıdır. O, Geert Wilders’teki ırkçılığın dil bulmuş halidir. Yaptığı mizah değil, küfür ve hakarettir.

Cem Yılmaz’ın irtifa kaybetmesiyle birlikte geniş bir alan açılmış, her önüne gelen, standup’çı olmuştur. Bu beceriksiz, çapsız sürülerin tek mizahı var, o da halkıyla, dedesiyle ve ailesiyle dalga geçmekten ibarettir. Alevi akrabasıyla dalga geçtiği için aforoz edilen kadın standup’çı, unutulmamalıdır. 

Biçare, yapayalnız ve güçsüz hisseden Z kuşağı, bileylediği bıçağı geçmişe savurmakta, geleceği inşa edenlere kul ve köle olduğu gerçeğinin üzerini örtmektedir. Onlara bu öğretilmiştir.

Göktaş’taki din ve Müslüman düşmanlığı, “hayatı zehreden geçmiş” yalanı üzerine kuruludur. Bu kişilere, kapitalizmin sömürüsünü, emperyalizmin zulmünü anlatamazsınız. Hepsi de geçmişten, dededen, dinden kurtaracak her şeye mesih gibi bağlanmıştır. Bugünün en önemli meselesi, demans olmuş yaşlı akrabaların bakımı meselesidir.

Buraya ve şimdiye aidiyet gibi bir hasletten yoksundurlar. Her şeyi mülk ediniyorlar. Yapay zekâ, teknoloji ve cep telefonu üzerinden hayatı kendilerinden başlattıklarını sanıyorlar. Cahiller, bilgisizler, meraksızlar, şüphe’sizler, robotlaşıyorlar. Yeni döneme uyarlanıyorlar. Algoritmalarını yazanlarla dövüşemezler.

“Türk’e Kovid işlemez” diyen cahil “bilim insanı”, televizyonda “insanlara çip takılması fikri”ni savunuyor. Biraz zorlasa şunu söyleyecek: “Elin Epstein Adası var, bizim de olsun. Biz de çocuk kanı içelim. Bizim pedofillerimizin neyi eksik. Yerli milli tekellerimiz olsun.” Bugünün genç kızları, o adaya veya Dubai’ye gidebilmek için İslam prangasına küfrediyor.

Bugünün gençliği, geçmişe küfretmeyi maharet biliyor. Kendilerine gaz veren küçük burjuva ebeveynleri üzerinden, yoksula, ezilene ve işçiye nasıl düşmanlık edileceğini öğreniyorlar. Deniz Göktaş, bu eğitimin ürünü.

O, “biz İslam’dan önce daha güçlüydük” diyen, efendilerine yaranmak için Dublin’de camiyi kundaklamaya çalışan şah yanlısı İranlı uşağın Türkiye uzantısı. “Hamaney’in cenazesine milyonlar katılacakmış. Bombalamak gerek” diyen Siyonistin öğrencisi. Müslümana ve İslam’a yönelik düşmanlıklarını AKP bahanesinin ardına gizlemeye çalışıyorlar. Sahnede Netenyahu gibi konuşuyorlar.

“İslam ve Müslüman olmasaydı, daha zengin, daha güçlü ve daha ileri olacaktık” yalanına iman eden bu sürüler, sömürüyü ve zulmü gizliyorlar. NATO’cu efendilerine yalvarıp “bizi bu gerici yobazdan kurtarın” diyorlar. AKP, ne zaman Batı’yla iyi ilişkiler geliştirse, ne zaman anlaşma yapsa, ne zaman destek görse, bu tür dine ve Müslümana yönelik bir operasyona başvuruyorlar. O anlaşmanın, desteğin kentli laik kitlelerde karşılık bulmasına mani olmak için uğraşıyorlar. Sonra oy verdikleri isimler birer birer AKP’ye geçiyor. “AKP’nin sizi kandırmasına izin vermeyin, o gerici yobaz” diyorlar. Yirmi yıldır Batı uşaklığı konusunda AKP’yle yarış içindeler ve bu yarış halini matah bir şeymiş gibi satıyorlar.

Charlie Hebdo operasyonu, Cezayir’e yönelik sömürü ve zulmün neticesinde Fransa’ya kaçan Müslümanları sopalamak için çekildi. Amerika’daki ICE memurunun yerli versiyonu olarak Deniz Göktaş, o sopayı alıyor eline. “Cezayir sömürgesi Fransa’nın eyaleti olsun”dan başka bir siyaseti olmayan, Cezayir’in kurtuluş mücadelesine karşı çıkan Fransız Komünist Partisi’nin yerli uzantıları yetiştirmiş onu. Sömürgecilik ve emperyalizmle kundakladılar, emzirdiler, büyüttüler. Bugün bu operasyonla parsayı toplayıp efendilerinin yanına koşmanın hesabını yapıyor. Efendileri BBC üzerinden kendisine sahip çıkıyor!

Seksenlerde bir solcu toplantısında sahneye Yalçın Küçük çıkıyor, “tüm camileri kapatacağız” diyor. Bunu duyan Can Yücel, sinirlenerek, dilindeki küfürle, Küçük’ün üzerine yürüyor. Ölü deniz operasyonuna karşı bize Yücel’in öfkesi ve küfürlü dili gerek.

Eren Balkır
3 Temmuz 2026

Dipnot:
[1] Nils Schniederjann, “Sol Kendi Liberalizminden Kurtulmalı”, 7 Haziran 2026, İştiraki.

03 Temmuz 2026

,

Paravan


İmamoğlu’nun gazetesi Birgün, bu NATO toplantısı Biden döneminde düzenlenseydi, ona ses etmeyecekti. Çünkü bu yancı gazetenin yazarı İbrahim Varlı, Biden döneminde Erdoğan’ın Amerika’ya girememesiyle övünüyor, “İsrail yıkılsın diyenler gerici yobazdır” diyerek onu savunuyordu. Bugün NATO eleştirisi, sırf Trump yüzünden yapılıyor. Trump olmasaydı, susacaklardı, pikniğe gideceklerdi.

Venezuela’da “gerici Chavez” düzenini devirsin diye Amerika eliyle beslenen isme verilen ödülü alkışlayan İmamoğlu’nun gazetesi Birgün, İmamoğlu’nun yaveri Özgür Özel’in “NATO’ya en iyi biz hizmet ederiz” diyen yazısını sansürleyerek haber yapıyor. Herkes, dolaylı olarak NATO’ya çalışıyor. “Yanlış ata oynamayın. Sizin ihtiyacınız olan uşak benim”[1] dediği yazısına kimse ses çıkartmıyor.

İmamoğlu’nun gazetesi Birgün’ün, İran’a yönelik savaşta alenen Amerika ve İsrail yanlısı yayıncılık yapması, tesadüf değil. O, “İran’ı etkisizleştirmek için yapılması gerekenler” diye NATO’ya rapor hazırlayan Utku Çakırözer’in emir eri.[2] Bu tür isimler, NATO’nun olağan güvenlik prosedürlerini uyguladığı Ankara’daki önlemleri eleştirmekle yetiniyorlar. “Ben paratonerim” diyen Erdoğan’a saldırarak, NATO’yu koruyorlar.

O gecekonduların önüne çekilen paravanlar da güvenlik prosedürleri ve protokolleriyle ilgili. Çeken NATO. “Güvenliğin, barışın, dayanışmanın anahtarı” olarak takdim edilen NATO’nun yeni sürümünün anlamını NATO’ya çalışan TİP üyesi, eski TKP’li Mehmet Şafak Sarı’ya sormak lazım. Bu solcular, gecekondu mahallelerini tehlike ve kir olarak görüyorlar.

“Ne Rusya Ne ABD” ya da “Ne Çin Ne ABD” diyen TKP’nin bölge ve dünya konusunda aldığı Natocu konumu da sorgulamak gerek. Bir mektupla savaşları durduracağını sanan bu oluşumun başındaki isim, “Sovyetler, Türkiye için tehdit değildi” diyor. Kendi partisinin o Sovyet devletinin Türkiye’yle ticari ilişkilerinin bir yansıması ve uzantısı olduğunu, sömürüye ve zulme karşı mücadeleyle, komünist hareketle bir alakasının bulunmadığını ikrar ediyor. Kendini olağan ve sıradan burjuva siyaseti düzlemine yerleştiren TKP, “milliyetçilik”le ona küserek mücadele ediyor.[3] NATO’ya destek veren hareketlere küstüğünü söylüyor! Burjuva siyasetinden onay almak, kabul görmek dışında bir siyaseti yok.

Konuşmasının bir yerinde Kemal Okuyan, eski TKP’li yoldaşlarının Sovyetler’den emir ve para aldığı imasında bulunuyor. Ardından devletine diyor ki “biz öyle değiliz. Biz yerli ve milliyiz!” Bu anlamda, Komintern’le de Ekim Devrimi’yle de bir alakasının bulunmadığını söylüyor. Küçük burjuva liberal bir yerden, “bize kimse emir veremez, biz müstakil ve bağımsızız” diyor. Bugün de yabancı KP’lere aynı şeyi söylüyor: “Kimse bize emir vermesin, yön çizmesin.”

Bu yerli ve millilik, Fransa’da Nazilerle işbirliği yapan Vichy hükümeti döneminde hazırlanmış afişteki mantığı paylaşıyor. Komünizm, Avrupa’yı işgal edecek güç olarak takdim ediliyor, onun karşısına bir tür iyi huylu, temiz yüzlü sosyalizm çıkartılıyor. Bugünün TKP’si, ellilerde formatlanan bu solculuğun uzantısı. O, “geri kalmış ülkede, geri halkların inşa ettiği gerici Sovyet diktatörlüğü”ne karşı ilerici Avrupa’yı savunanların soyundan geliyor. Sovyetler’den gelen emir ve para, orası geri ve ilkel bulunduğu, Avrupa gibi olağan gelişim seyrinin dışında bir sapma olarak oluştuğu için kabul edilmiyor. Ama başka yerlerden gelen emir ve para, nedense kabul ediliyor.

TKP’nin iyi huyuyla, temiz yüzüyle devlet ve sermayeden icazet almak dışında bir siyaseti bulunmuyor. Tek varlık gerekçesinin bu olduğunu iyi biliyor. TKP şahsında altmışların emperyalizmle barış içinde bir arada yaşama politikası ile kırkların “devletimiz eziliyor” diyen Kadroculuk kaynaşıyor. Kemal Okuyan, açıktan söylüyor: “Biz kimse için tehdit değiliz.”

Bu açıdan, gecekonduların önüne çekilen paravanla Tarlabaşı’nda sosyeteye hizmet edecek tiyatro öz itibarıyla aynı. Kiri pası, yabaniliği, geriliği gizleyecek, mekânı güzel gösterecek şeyler, tam da NATO konsepti dâhilinde yapılıyor. 

NATO, yeni ve ilerici maskesini takarken solun lubunizmini, veganizmini ve feminizmini kullanıyor.[4] Sol örgütler, NATO’nun emri ve parasıyla bu ideolojik yollara tevessül ediyorlar. Paravanın önünden geçen çekçekçiyi arındırmak, temizlemek, zararsız kılmak, olmadı, yok etmek dışında bir siyasetleri yok.

Dün Biden’ın gemisine binenler[5], Demokrat Particilik adına, Trump ve Erdoğan eleştirisi yaparak günü tüketmeye çalışıyorlar. Liderleri Özgür Özel, “bu Erdoğan’a güvenmeyin. Yarın Çinci olur bu” diyor. Yani “ben hep Amerikancı kalacağım” sözü veriyor. Sosyalist hareket, bu Amerikancının ve Natocunun bayrağını sallıyor.

Dün Teori ve Politika gibi “Tayyip’i Amerika devirmek istiyor. Amerika’nın yanında olmalıyız” diyenler, bugün yavan bir liberal solculukla Tayyip eleştirisi yapıyorlar. Dün “muhalefetin içindeki dostlarımızla Erdoğan’ı devireceğiz” diyen Biden’ı yoldaş bilenler, bugün yavan bir ideolojik gevezelikle, siyasete müdahale ettiklerini sanıyorlar. Aynı liberallikle, Çin’de kapitalizme alan açan siyasete destek sunuyorlar. “Bulaşığız, bizde her yol var, her kalıba gireriz, herkesin adamı oluruz” diyorlar.

Ama parti inşasında, kitlelerin davasını ve kavgasını örgütlemekte, ordu kurmakta, savaşmakta, cephelerin, ittifakların altına imza atmakta, yanılmakta, dövüşmekte yoklar. “Birileri dövüşsün, ekmeğini biz yiyelim” diyorlar. “Ben örgütte aidat vermezdim. Bana verirlerdi, ben de gider, Seğmenler Parkı’nda o parayla şarap içerdim” diyen Kayaoğlu cinsi isimler yönetiyor solu. Bu akılsızlık ve ahlaksızlık, yön tayin ediyor. Kendisine yüklenen ukalalığı ve kibri Allah biliyor. Kim devrimci, kim şehit, kim ilerici, kim önder o karar veriyor. Çağı o başlatıyor, o bitiriyor. Bunların tek siyaseti ve ideolojisi, Tayyip hasedi!

Ortada bir devrim, devrimin partisi, partinin iktidarı var ve o Çin gidiyor, burjuvaları kendilerine ram ederek, üretim güçlerinin dönüşümünü örgütlüyor. Ama bizdeki liberal sözde “Maocular”, hiç emek harcamadan, kan-ter dökmeden, hazıra konmak, birilerinin ekmeğini çalmak istiyorlar. Önü açılan burjuvazinin parasını cebe atmaya çalışıyorlar. Başkalarının geliştirdiği fikirleri çalıyorlar. Başkalarına ait görüşleri kendilerininmiş gibi sunuyorlar. Hırsızlığı paravanla gizlemeye çalışıyorlar.

Paravan neyi örtbas ediyor?

TKP, Ekim Devrimi olmasın, TvP Çin Devrimi olmasın diye var. Bunlar, devrimlerin gerçekleştiği ülkenin, devletle ve sermayeyle ilişkilerini sömürmek üzerine kurulu pratikler. Ne devrime, ne devrimin partisine, ne de devrimci harekete izin verirler. İkisi de “üretim güçleri gelişsin”ci. “Sosyalizm, geçiş aşaması. Onda kapitalizm olması normal. Biz, o kapitalizmi temsil ediyoruz”dan gayrı bir lafları yok. Burjuva ilerleme, üretim güçlerin gelişmesi, burjuva devrimleri, onlar için hiç bitmeyecek şeyler. 

Birgün gazetesi, o nedenle Filistin ve İran karşıtı yayın yapıyor. Kayaoğlu, o nedenle “emperyalizm her şeyi dümdüz ediyor” derken coşa geliyor, esriyor. Özdeşleştikleri güç orası. Sadece kültürel-ideolojik alanda kendilerine tahsis edilmiş kum havuzunu, solcu ilerici gömleklerini koruyorlar. Sürekli onu öne çıkartıyorlar, sürekli bir yerlerden görev dileniyorlar.

Biden ABD’sini ilerici, Trump ABD’sini gerici sayıyorlar. İlkini müttefik ve dost, ikincisini emperyalist güç belliyorlar. Bu sol, anti-emperyalist ve anti-kapitalist mücadele veremez. O ancak İmamoğlu bayrağı sallar, Özgür ve Özel halini putlaştırıp ona tapar.

Eren Balkır
2 Temmuz 2026

Dipnotlar:
[1] Özgür Özel, “Erdoğan’s Assault On Democracy İs A Threat To Turkey’s Allies”, 1 Temmuz 2026, FT.

[2] “Natocu Sol”, 15 Ekim 2025, İştiraki.

[3] Latif Doğan, “Küstüm”, 30 Haziran 2026, Sol.

[4] Lily Linch, “NATO Avrupa Solunu Nasıl Baştan Çıkardı?”, 16 Mayıs 2023, İştiraki.

[5] Alican Kelek, “Biden’a Sevinme İhtimali Marksist Paradigmanın İflasıdır”, 14 Kasım 2020, İştiraki.

02 Temmuz 2026

, ,

Türk-Yunan Çatışması



Topraklarını genişletme amacı güden Yunanistan’ın 1922’de doğan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yürüttüğü savaşı kaybetmesinin ardından, Yunan sağı, Anadolu’daki toprakları geri alma sloganına sarıldı, Kemalizmse Rum karşıtı şovenizmi temel ilke olarak benimsedi. Aşağıda, Balkan Komünist Federasyonu’nun çatışmayla ilgili bildirisine yer veriliyor.

* * *

 

Diğer halkların emperyalist savaşta beş yıl boyunca kanlarını dökmeleri ardından silahlarını bıraktığı koşullarda, Yunan burjuvazisi, savaşı daha da ileri götürdü ve çılgın hayallerini gerçekleştirmek için halk kitlelerini Küçük Asya’daki kan banyosunun içine sürükledi. Yunan halkı, bu maceranın bedelini çok ağır ödedi. Halk, sefalete sürüklendi, bilhassa Küçük Asya’daki Rum nüfusu en korkunç sefaletle yüzleşti. Bugün Yunanistan’da açlık çeken bir milyonu aşkın mülteci, Yunan burjuvazisinin bizzat sebep olduğu acıları hafifletme konusunda bir şeyler yapacak diye boş yere bekliyor.

Anadolu ve Trakya topraklarında dökülen kan henüz kurumamışken, Yunan ve Türk burjuvazisi arasında yeni bir çatışma alevleniyor. Bu çatışma, iki devlet arasındaki ilişkilerde ve genel olarak Balkanlar’da çok ciddi gelişmelere yol açabilir ve yeni bir savaşa neden olabilir.

Türk hükümeti, Rum Patriği’ni İstanbul’dan kovarken, Yunan hükümeti de kendi adına “ulusal onur”unu savunmaya, yeni bir savaşa yol açsa bile, Rum Patriği’ni İstanbul’da yeniden göreve getirmeye hazır olduğunu ilan etti.

İki hükümet, her ne kadar sırf gösteriş olsun diye bu adımları atıyor olsa da Balkanlar’daki mevcut koşullar göz önüne alındığında, yeni bir savaş tehlikesini kesinlikle dışlamamak gerekiyor. Bunun yanı sıra ortada, olası savaşın salt Yunanistan ve Türkiye ile sınırlı kalmasından emin olmaları halinde, bu savaştan çıkar sağlamayı uman dış güçler de mevcut.

Öncelikle, bugüne dek Yunanistan’a karşı düşmanca bir tutum sergileyen Yugoslavya, birdenbire Yunanistan’a dostane el uzatmayı, Türkiye’ye karşı savaşması durumunda onu desteklemeyi gerekli görüyor. Görünen o ki Yugoslavya, Yunanistan’ı bir savaş macerasına sürüklemek istiyor. Bunun sonucunda Yunanistan’ın zor durumda kalacağını, kendisinin de bundan istifade ederek, Ege Denizi’nin en önemli limanı olan Selanik’i ele geçirebileceğini hesaplıyor.

Başında Aleksandr Zankov’un bulunduğu Bulgaristan ise Yunanistan’ı Türkiye ile çatışmaya sokmayı arzuluyor, zira Yunan halkı savaşa sürüklendikten sonra, Yugoslavya ile birlikte Yunanistan’ı sırtından bıçaklayıp Trakya’yı ve Ege kıyılarını ele geçirebileceği düşüncesi karşısında ellerini ovuşturup, tüm o kötü niyetiyle sevinç duyuyor.

Oysa Türk-Yunan savaşı denilen ateşe benzin dökmekle esas olarak büyük emperyalist yağmacılar, İtalya, Fransa ve İngiltere ilgileniyor.

İtalya, halihazırda birkaç Yunan adasını ele geçirmiş olmasına rağmen, daha fazla yağma yapmayı planlıyor. Bilhassa faşist rejim karşısında hayal kırıklığına uğramış kitlelerin gözünü boyamak adına, İtalyan hükümeti, yurtdışında başarılar elde etmeye ihtiyaç duyuyor.

Her zaman Türkiye’ye bedel ödeterek kendi çıkarlarını kollamaya çalışan İngiltere, şimdi de Türkiye’yi kendi emperyalist arzularına boyun eğdirmek için Yunan halkını kullanmak istiyor. Chamberlain, Yunanistan’ı “haklı dava”sında destekliyor. Yunanistan Eğitim Bakanı’nın okullara gönderdiği, “İngiltere, tamamen ve eksiksiz olarak Yunanistan’ın arkasındadır” diyen genelge bu desteğin ispatı.

Fransa, mevcut Türk-Yunan çatışmasının şiddetlenmesini, İngiltere’ye karşı Türkiye üzerindeki etkisini güçlendirmenin ve Yunanistan’ı kontrol altında tutmanın bir yolu olarak görüyor.

Elbette, küçüklü büyüklü tüm bu haramiler, niyetlerini barış arzusunun ikiyüzlü ifadeleri ardına gizliyorlar. Ama perde gerisinde Türk-Yunan çatışmasını körükleyen bu güçler, perde önünde arabuluculuktan bahsediyorlar. Sonuçta, Türk-Yunan çatışmasının alevlenmesinden, onun Yunanistan ile Türkiye’deki emekçi kitlelerin fedakârlıkları ve kanı pahasına bir savaşa dönüşmesinden yalnızca büyük ve küçük haramiler kâr elde edeceklerdir.

Yunan burjuvazisi, Yunan kitleleri içinde Türklere yönelik körüklenen şovenist nefretten faydalanarak, işçilerin, köylülerin ve Anadolu’dan gelen büyük mülteci kitlelerinin dikkatini kendi taleplerinden uzaklaştırıp, Yunanistan dışındaki büyük sorunlara yönlendirmeye çalışıyor; ancak her şeyden önce, onların öncü güçlerini, komünist partiyi, işçi konfederasyonunu, gaziler örgütünü ve Genç Komünist Birliği’ni ezmeyi hedefliyor.

İşçi sınıfının tahammül edilemez halinden neşet eden büyük işçi grevleri, Tesalya’daki büyük manastırların ve büyük toprak sahiplerinin mülklerini ele geçirmeye çalışan köylülerin çaresizliği (ki hükümetin tüm vaatlerine rağmen bu mülkler henüz onlara verilmedi), bir milyondan fazla mültecinin sefaleti... Yunan burjuvazisi, tüm bunları oldukça açık bir şekilde görüyor. Ancak işçi kitlelerinin acil ihtiyaçlarını kısmen bile olsa karşılamaya kararlı olmadığından, her zamanki manevrasına başvurmaya devam ederek, milliyetçiliği körüklüyor, bu arada faşizmi örgütleyerek, işçilerin, köylülerin ve mültecilerin her türlü ulusal devrimci hareketini ateş ve kılıçla yok etmeye hazırlanıyor. Ayrıca komünistlere, İşçi Konfederasyonu üyelerine, gazilerin ve Tesalyalı köylülerin liderlerine karşı kitlesel zulümler ve tutuklamalar gerçekleştiriyor.

Eğer mevcut Türk-Yunan çatışması sırasında emekçi kitleler, Yunanistan’daki milliyetçi tahriklerin kurbanı olursa, demek ki ekmek yerine faşist kurşunlarla, toprak yerine faşist hançerlerle, iş yerine faşist şiddet eylemleriyle karşılaşacaklardır.

Türkiye’deki burjuvazi ise, tarım reformunun gerçekleştirilmesinden ve genel olarak işçi kitlelerinin çıkarlarının karşılanmasından kaçınmak amacıyla, Türk işçileri ve köylüleri arasında Yunan halkına karşı şovenizm ve milliyetçilik körüklemektedir.

Sovyetler Birliği’ne karşı izlediği ondan kopma, nihayetinde ona karşı düşmanlık sergileme üzerine kurulu politikası neticesinde Türk burjuvazisi, Türkiye’nin bütünüyle büyük emperyalist güçlerin kölesi olmasına yol açacak adımlar atmaktadır.

Şu anda, Yunanistan ve Türkiye burjuvazileri birbirleriyle sert ve tehlikeli bir çekişme içindeyken, Yunanistan ve Türkiye’deki işçi kitlelerinin barışı savunmak için somut önlemler alması en acil görevdir. Kendi burjuvazilerine karşı mücadele etmek, taleplerinin karşılanmasını sağlamak, özgürlüklerini faşizmin saldırılarından korumak, yeni bir çatışmanın ve kan dökülme ihtimalinin önüne geçmek için birbirlerine dayanışma elini uzatmalıdırlar.

Ancak, her şeye rağmen, Yunan ve Türk yöneticileri arasında açık bir savaş çıkarsa, işçi kitleleri iç savaşa hazırlıklı olmalıdır.

Savaşa hayır, Yunan ve Türk halkları kendi aralarında kardeşlik temelinde anlaşsın!

Mültecilere ekmek, toprak, tarım aletleri ve krediler verilsin! Tarım sorunu, emekçi köylülerin çıkarları doğrultusunda çözülsün.

İşçi sınıfının hayati ihtiyaçları karşılansın! Faşist örgütler dağıtılsın!

Ezilen milletler boyunduruktan kurtulsun! İşçi ve köylü kitlelerinin örgütlenme ve mücadele özgürlüğü tam olarak sağlansın!

Balkanlar’da emperyalizme hayır! Balkan Federasyonu’nda kardeşçe bir araya gelen Balkan halklarına hürriyet ve bağımsızlık!

Bunun için Yunanistan ve Türkiye’deki işçi kitleleri, komünist partilerin ve Balkan Komünist Federasyonu’nun önderliğinde kararlı bir şekilde mücadele etmelidir.

Bunun yanı sıra, Balkan ülkelerinin işçileri ile İtalya, Fransa ve İngiltere’deki proletarya da kendi hükümetlerinin Türk-Yunan çatışmasını körükleme niyetlerini ifşa etmelidir. İşçi kitleleri, Balkanlar’ın bir ucunda tutuşturulan ateşin hızla tüm Balkanlar’a yayılabileceğini ve yeni bir emperyalist savaşı başlatabileceğini akıllarından çıkartmamalıdırlar.

Balkan Komünist Federasyonu Başkanlığı adına
Georgi Dimitrov
Moskova
18 Şubat 1925
Kaynak

01 Temmuz 2026

, ,

Küba ve Venezuela’da Reformlar


Emperyalizmin merkezinde, özgürlükçü kimlik siyasetinden derinlemesine etkilenmiş ama bir yandan da kendini Marksist-Leninist ilan eden çok sayıda insana rastlıyoruz.

İran’ın imzaladığı Mutabakat Anlaşması’na ya da Küba ile Venezuela’nın son dönemde kabul ettiği liberalleşme politikalarına yönelik, kitaba bağlı kalan her türden materyalist analiz, bu kişilerin burjuva ahlaki hassasiyetlerini incitiyor. Bu insanlar, ne Marksist ne de Marksist-Leninist. Onlar, eleştirel düşünceyi bulanıklaştırmak ve susturmak amacıyla Marksist kılığına bürünmüş liberaller.

Diyalektik materyalizm olarak algıladıkları şeye dair son derece tahrif edilmiş bir anlayışın ardına sığınan, boş bir retorikle ikiyüzlülüğün bir arada olduğu örneklere nadiren karşılaşıyoruz. Bu kişilerin çoğunun söz konusu politikaları okumak için en ufak bir çaba bile göstermediği, kapitalizmin nasıl işlediğine dair ciddi bir kavrayışa sahip olmadıkları net bir biçimde görülüyor.

Bu insanların foyaları, en çok da Küba ve Venezuela üzerinden Dengizme atıfta bulunduklarında açığa çıkıyor. Söz konusu kişiler, ne Dengizmin ekonomik modelini ne de onu Küba gibi ülkelerde şu anda yürütülen reformlarla arasındaki farkı idrak edebiliyorlar.

Küba’nın aldığı liberalleşme önlemlerini Çin’in reform dönemiyle eşdeğer görmek, ikisi arasındaki temel farkları gölgeliyor. Çin’in 1978 sonrası reformları; piyasaları, yabancı yatırımlarını ve özel teşebbüsü gündeme getirmişti, fakat Komünist Parti, finansın dizginlerini hiç bırakmadı, ekonominin önemli sektörleri üzerindeki hâkimiyetinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Büyük bankalar devlet mülkiyetinde kaldı, stratejik iş kolları çoğunlukla devletçe işletildi, özelleştirme, büyük ölçüde küçük işletmelerle sınırlı tutuldu, devlet, en büyük firmaları sürekli kontrol etti.

Şu anda basında aktarılan, Küba’nın yaptığı reformları gerçek manada inceleyen herkes, bu önlemlerin çok daha ileriye gittiğini görüyor. Bu tedbirler arasında özel bankaların yasallaştırılması, eskiden devlete ait işletmelerde devletin çoğunluk hissesi bulundurma zorunluluğunun kaldırılması, üretime ait varlıklarda özel mülkiyetin ve yabancı mülkiyetinin alanının genişletilmesi, ayrıca, devletin doğrudan sahipliğinin önemli ölçüde azaltılması gibi adımlar yer alıyor.

Bu politikalar, tüm önemli sektörlerde, özellikle de finans sektöründe devlet mülkiyetini muhafaza eden Çin modeliyle doğrudan çelişiyor. Açıklanan şekilde uygulanmaları durumunda bu tedbirlerin Deng Şiaoping’in reformlarının Küba’ya uyarlanmış hali olmadıklarını görmek gerekiyor.

Küba hükümeti, bu önlemlerin sosyalizmi korumak için gerekli olduğunu söylese de bu reformlar, Çin’in piyasa ekonomisine geçiş sürecinde mülkiyet yapıları ve finans kurumları alanında attığı liberalleşme adımından çok daha köklü bir liberalleşmeye tanık olacağımızın delili.

Sonuç olarak, Çin’inkinden çok daha küçük ve çok daha az avantaja sahip olan Küba ekonomisi, Çin’in tarihsel olarak yaptığı gibi, yabancı sermayeyi devletin kalkınma hedeflerine tabi kılmayacak. Bu iki modelin temelini oluşturan iktisadi mantık, temelde farklı.

Bu gerçeği kabul etmeyen, ona ilişkin tespiti oturduğu yerden atıp tutan “beyaz Batılı komünistlerin” retoriği olarak görüp bir kenara atan tavır, başlı başına bir Batı liberal ahlakçılığı biçimidir. Bu tutum, analizi derinleştirmeye değil, burjuvaziye karşı mücadelesinde işçi sınıfı hareketini güçlendirmek için gerekli olan eleştirinin susturulmasına yarar.

Bu nedenle, bir kez daha belirtmek gerek: söz konusu davranış, ne Marksist ne de Marksist-Leninisttir. Aslında, ciddi hiçbir Marksist gelenekle benzeşmemektedir. Aksine, bu davranış, kişinin varsayımları sorgulandığında, ırkı ve kimliği bir silah olarak kullanma eğilimini yansıtmakta, böylelikle gerçek bir materyalist analizin ihtiyaç duyduğu derinlikli tartışmaya mani olmaktadır.

Bir tespitle sözlerimi sonlandırayım.

Küba ve Venezuela halkları, kapitalist güçlerce dayatılan emperyalist ekonomik savaş altında büyük acılar çekmiştir. Bu harekâtta maksat, her zaman ülkeleri ekonomik sıkıntılar yoluyla teslim olmaya zorlamak olmuştur ve bu maksat, önemli ölçüde hasıl olmuştur. Mücadelemize doğru bir şekilde destek olabilmek için bu gerçeği kabul etmek zorundayız.

Venezuela ve Küba, emperyalist egemenliğe karşı mücadelelerine başlamadan önce, onlarca yıl boyunca bol miktarda yabancı sermaye akışına sahne olmuştu. Peki bu gelişme, halklara kapsamlı bir refahtan istifade etme imkânı sundu mu? Hayır.

Yoksulluk, bağımlılık ve azgelişmişlik, her iki ülkenin de ana özelliği olmaya devam etti. Bu ülkelere yabancı sermayenin çıkarlarına tabi, kaynak ihraç eden bölgeler ile vergi cenneti olarak görülen ülkeler arasındaki mesafe çok dardı.

Şu anda her iki ülkede yürütülen reformlar, sermaye akışları üzerindeki devlet kontrolünün zayıflaması ve mülkiyetin özel sermaye çıkarları doğrultusunda merkezsizleşmesi gerçeği dikkate alındığında, iki ülke, tehlikeli bir aşamaya doğru sürükleniyor.

Sermayeyi toplumsal kalkınma hedeflerine tabi kılmaya yönelik etkili mekanizmalar olmadan, bu sermaye üzerindeki kontrol, giderek zorlaşıyor.

Dolayısıyla tehlike, soyut anlamda sadece ekonomik liberalleşmede değil, tarihsel olarak büyük ölçekli sömürüyü mümkün kılan yapısal koşulların yeniden ortaya çıkmasında. Bu koşullarda, sıradan Kübalıların ve Venezuelalıların yaşam kalitesinin önemli ölçüde iyileşmesi pek mümkün değil. Bilâkis, bu halklar, sömürü karşısında daha da savunmasız hale gelme riskiyle karşı karşıya. Bu da burjuvaziye artı değer elde etmek ve kendi sermaye birikimini sürdürmek için yeni fırsatlar sunacak.

Bu bir ahlak, duygu ya da siyasi imaj meselesi değil. Bu, ekonomik mantık ve kapitalizmin kendisinin maddi işleyişiyle ilgili bir mesele.

Ne yazık ki, Batı’da birçok sözde Marksist-Leninist, tam da bu gerçeği görmezden gelmeye kararlı görünmektedir, zira bu insanlar, geleneksel anlamda gerçek birer Marksist-Leninist, hatta Marksist bile değil.

Elina Zenofontos
30 Haziran 2026
Kaynak