18 Mayıs 2026

, ,

Mehdi Amil’in Sömürgecilik Karşıtı Marksizmi

Bir iki istisna haricinde, Batı dışı dünyada faaliyet yürüten Marksist teorisyenler, düşünsel-teorik açıdan pek dikkate alınmazlar. İdeolojik tartışmaların radarına girdiklerinde dahi, bu tartışmalar, onların çalışmalarını, Marksizmin kendisini dönüştürmenin bir aracı değil, Marksizmin evrenselliğinin kanıtı olarak sunarlar.

Bu durum, 18 Mayıs 1987’de suikasta kurban giden Arap Marksist Mehdi Amel için de büyük ölçüde geçerliydi.[1] 1936 doğumlu Hasan Hamdan, daha sonra Mehdi Amil müstear adını benimsedi. Lübnan Komünist Partisi üyesiydi. Öldürüldüğü sırada partinin lider kadrosuna dâhil olmuştu.

Mehdi Amil’in mirası, on yıl önce patlak veren Arap ayaklanmaları sırasında yeniden gündeme geldi. Büyük bir ilgiye mazhar oldu. Yazılarından oluşan bir kitabın 2021’de İngilizceye çevrilmesinin ardından çalışmaları daha da ilgi gördü. Ancak Marksizmin felsefesine ve bu felsefenin sömürgeciliği kapitalizmle ilişkili olarak ele alış tarzımızda yol açtığı sonuçlara yönelik ilgi, halen daha ilkel düzeydedir.

Amil’i tarihsel materyalizm üzerinden okuyanlar, onun teorik katkısını ve pratiğini yirminci yüzyıl Marksizminin ideolojik külliyatıyla bütünleştirmenin bir yolunu illaki bulacaklardır. Bu çaba, felsefesinin varsayımlarının, argümanlarının ve sonuçlarının, Avrupa Marksizmiyle ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan bağımlılık teorisi ve ırkçı kapitalizm gibi heterodoks veya radikal Marksizm okullarıyla karşılaştırılması ve zıtlıklarının incelenmesini gerektiren sürekli ve eleştirel bir analize ihtiyaç duyar.

Bu yönde mütevazı bir adım atmak adına, burada, onun metodolojisine, bu metodolojinin İkinci Dünya Savaşı sonrası ulusal kurtuluşun temel temalarına, özellikle de özgür bir Filistin için süregelen mücadeleye uygulanmasına dair kısa bir inceleme sunmaya çalışacağız.

Marksizm, Sömürgecilik ve Metodoloji

Amil, sömürgeciliğin tarihsel gerçekliğini anlamak ve aşmak için Marksist felsefede bir “metodolojik devrim” yapılması çağrısında bulundu. Önceden oluşturulmuş Marksist düşüncenin sömürgeci toplumsal yapıya uygulanmasına karşı çıktı, ancak bunu “özgün” olduğu söylenen bir kapitalizm öncesi düşünce adına yapmadı. Aynı şekilde, tarihsel materyalist düşünceyi Avrupamerkezci yaklaşımıyla birlikte bir kenara atan postkolonyal analiz biçimlerini de reddetti.[2] Bunun yerine, Amil, sömürgeci toplumsal gerçeklikten doğan, onun sosyalist kurtuluşu için kullanılan bir Marksizm teorisi inşa etmek için diyalektik bir çalışma yürüttü. Bu teorinin aynı zamanda tüm insanlığın kurtuluşu olduğunu savundu.

Amil, metodolojisinin mantığını önce kısaca, daha sonra da ayrıntılı olarak, bir dizi deneme ve kitap uzunluğundaki incelemede ortaya koydu. Ardından bunu mezhepçilik, İslam, eğitim ve devrimci kültür de dâhil olmak üzere, çok çeşitli tarihsel olgulara ve güçlere uyguladı. Bu yazılar, kendi çağında ortaya çıkan ve günümüz için de geçerliliğini koruyan ideolojik tartışmalarla doğrudan bir diyalog içindeydi.

Amil’in metinleri, yoğun ve zaman zaman kendini tekrarlasa da, mantığı basitti. Karl Marx’ın sömürgecilikle ilgili tartışması, kapitalizmin genel analizinde tesadüfi bir unsurdu. Marx’ın kapitalist bir Avrupa’daki kendi tarihsel bağlamı ve sömürgeleştirilmiş ülkelerin sosyo-ekonomik koşullarından habersiz olması nedeniyle, sömürgeciliği tam olarak değerlendirip kapitalizm teorisine dâhil etmesi mümkün değildi.

Sömürgeleştirilmiş halkların tarihsel gerçekliği, Marx’ın deneyimlediği gerçekliğin tam tersiydi. Onların kapitalizmle karşılaşmaları, sömürgecilik aracılığıyla tesadüfen veya dolaylı olarak gerçekleşmişti. Amil’in sözleriyle, sömürgeleştirme, halkların tarihlerindeki “süreklilik ipliğini koparmış”, onları “şiddetli sarsıntılar”a maruz bırakmıştı.

Amil’e göre bu sarsıntılar, üretim ilişkilerinin en alt katmanlarına kadar ulaşıyordu, zira kapitalizm öncesi üretimin maddi temeli yok edilirken, sanayileşmenin maddi temeli de redde tabi tutuluyordu. Başka bir deyişle, kapitalist ve sömürgeci toplumsal formasyonlar arasındaki fark, sadece üretim düzeyi veya ölçeğiyle değil, üretimin tüm yapısıyla ilgiliydi.

Amil, bu noktadan hareketle, salt ekonomik olmaktan ziyade, her şeyi kapsayan sömürgeci ilişkinin, sömürgeleştirilmiş toplumlardaki temel çelişki olduğu ve sömürgeciliğin “sömürgeleştirilmiş ülkenin toplumsal yapısının nesnel temeli” olduğu sonucuna ulaşıyordu. Dolayısıyla, sömürgecilik, askeri işgalin sona ermesiyle veya siyasi bağımsızlığın kazanılmasıyla değil, sosyalizme doğru şiddetli ve devrimci bir geçiş sürecinde bu ilişkinin tamamen kopmasıyla sona erecekti.

Amil’in bu doğrultuda yürüttüğü araştırma süreci, “tarihsel oluşumunda ve çağdaş gelişiminde emperyalizme yapısal olarak bağımlı kapitalizm biçimi” olarak tanımladığı sömürgeci üretim tarzı (SÜT) kavramını ortaya çıkardı. Marx’ın sömürgecilik üzerine yaptığı, gerçeklikten damıttığı gözlemler, Amil’e modelini geliştirmek için sağlam bir teorik zemin sağladı. Amil, her adımda, Marx’ın ilgili yorumlarından istifade etti, temel ilkeleri belirledi.

Misal Amil, sömürgeci üretim biçimini, sömürgeci fetih başlığı altında, kapitalist ve kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin birleşmesi, dolayısıyla, her ikisinden de farklı olarak tanımlamak için Marx’ın üretim biçimlerinin “kaynaşması” ifadesine dönük referansına ve Vladimir Lenin’in tek bir toplumsal alanda bir arada var olan farklı üretim biçimlerine ilişkin açıklamasına sırtını yasladı. Bu metodoloji, sınıfların oluşumu, sınıf mücadelesi, sermayeleşme ve sınıf bilinci gibi Marksist mantığı ve kavramları koruyor, ancak bunların sömürgeci bir ortamdaki özgün tarihsel biçimini açıklamaya çalışıyordu.

Sömürgecilik ve Sınıf Mücadelesi

Amil’in teorizasyonu, Sömürgeci Üretim Tarzı altında sınıfların oluşum sürecinin sınıf farklılaşmasının yokluğuyla karakterize edildiği sonucuna varmasına yol açtı. Büyük ölçekli sanayiinin yapısal olarak engellenmesi sebebiyle, sömürge burjuvazisi, zorunlu olarak sanayi değil, ticaret burjuvazisiydi.

Bu bağlamda küçük ölçekli üreticiler, üyeleri zaman zaman benzer ölçekte finans işleriyle de uğraşan küçük burjuvazinin bir kesimini oluşturuyordu. Ekonomik faaliyetlerdeki bu görünür çeşitlilik, bu toplumsal sınıfın “aşırı enerji”sinden değil, bilâkis, üretimin yoğunlaştırılmasına getirilen sınırlamalardan kaynaklanıyordu.

Bu kısıtlı ekonomik üretim ilişkilerinin siyasi sonuçları vardı. Kendi sınıfsal varoluşu gereği sömürgeci veya kapitalist muadiline bağlı olan sömürge burjuvazisi, Avrupa’daki burjuvazi gibi bir politik devrim gerçekleştiremez, liberal bir demokrasi kuramaz. Bu nedenle, sömürgeleştirilmiş ülkelerdeki yönetimsel istikrarsızlık, şarkiyatçıların üzerinde durduğu, “askeri yönetim veya diktatörlük eğilimleri”nin bir yansıması değil, sömürgedeki toplumsal yapının istikrarının bir sonucudur.

Sınıfsal farklılaşmanın yokluğunun uç bir örneği, dış ticarete bağlı kentli tüccarlar ile tarımsal üretimlerini sömürge ticaretine yönlendiren toprak sahipleri olmak üzere iki toplumsal fraksiyonun kaynaşmasıdır. Bu kaynaşma, genellikle sanayicilerle ilişkilendirilen ulusal burjuvazinin veya sömürge ittifakıyla ilişkilendirilen feodal sınıfın varlığını ortadan kaldırır.

Benzer şekilde, sömürgedeki emekçi kitlelerin, özellikle köylülerin proleterleşme süreci, ekonomik veya toplumsal düzeyde asla tamama eremez. Sömürgedeki tarımsal üretimde, özellikle nakit ürünler ve sömürücü emek etrafında yoğunlaşan toprakların merkezi önemi göz önüne alındığında, köylüler SÜT koşullarında en fazla sömürülen sınıftır.

Amil’e göre, köylüler, iş bulmak için kent merkezlerine göç ettiklerinde, sınıfsal varoluşu ve bilinç düzeyleri açısından nadiren radikal bir dönüşüm yaşarlar. Küçük ölçekli tüketim endüstrisini içeren yeni bir sınıfsal konuma sahip olsalar da, önceki sınıfsal bağlarını muhafaza ederler, geçmişten gelen sınıfsal bilinçlerinin çoğunu muhafaza ederek iki konum arasında kolaylıkla geçiş yaparlar.

Amil’in anlatımıyla, Lübnan’daki durum şu şekildedir:

“İşçi, tatillerde, izinlerde ve cenazelerde her fırsatta köyüne döner. Bu şekilde köyü, onun ağırlık merkezi haline gelir, şehirden daha güçlü bir çekim merkezidir. Sonuç olarak, geride bıraktığı topraklara özlem duyar, atalarının yurdu olan köyüne gömülmeyi talep eder.”

Amil, sınıfsal farklılaşmanın olmamasının, milliyetçi güçlerin iddia ettiği gibi, sömürge ortamında sınıf mücadelesinin yokluğu anlamına gelmediğini dile getiriyordu. Aynı şekilde Amil, bazı anti-emperyalist veya enternasyonalist Marksistlerin iddia ettiği gibi, ulusal sorunun önemsiz olduğunu söyleyen biri değildi. Sömürgeciliğin kurduğu ilişkiler üzerinden yönetilen, sömürgeci üretim tarzının hüküm sürdüğü bir ülkede, dolaylı sömürü ilişkisi göz önüne alındığında, sınıf mücadelesi, başka bir toplumsal sınıfa değil, bir bağımlılık ve tahakküm yapısına yöneliktir. Bu da sömürgeleştirilmiş toplumlardaki sosyalist devrimin ulusal kurtuluşla eş anlamlı olduğu anlamına gelir:

“Ulusal kurtuluş mücadelesi, sömürge dönemindeki sınıf mücadelesini ayıran tek tarihsel biçimdir. Modern tarihimizin hareketindeki bu temel noktayı kaçıran ve sınıf mücadelesini ‘milliyetçi mücadele’ ile ikâme etmeye çalışan veya ulusal mücadeleyi yalnızca ekonomik bir mücadeleye indirgeyen herkes, tarihsel gerçekliğimizi anlama, dolayısıyla, onun dönüşümünü kontrol etme yeteneğini kaybeder.”

Amil, sınıf mücadelesini teorileştirirken, yapısal analizini tarihsel bir perspektife yerleştirerek, felsefesinin determinizme veya ekonomizme kaymasına mani oldu.

Amil, sınıfın oluşumunun ve direnişinin tarihsel gücü olarak sınıf bilincine vurgu yaptı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, emekçi kitlelerin birbirinden bağımsız farklı fraksiyonlarının sektörel ve ekonomik mücadele biçimlerinin, onların bir sınıf olarak oluşumunu engellediğini savundu. 1945 sonrasında ise bu mücadeleler, sömürgecilikten kurtuluş için daha geniş bir siyasi mücadelede birleşti.

O anda, sömürgeci ilişki, sömürgeleştiren ve sömürgeleştirilen toplumlar için karşılıklı olarak kurucu bir nitelik kazandı. Hem kapitalist hem de sömürgeci toplumsal yapıları aşmak ve böylece yok etmek için bu ilişkiyi koparmak gerekmekteydi.

Yetmişlerde neoliberalizmin tüm dünyada güç kazanmasıyla birlikte, Arap bölgesinde muhafazakâr ve kültürcü bir dönüşüm yaşandı. Amil’in teorik çalışmaları, kültür ve dinin, özellikle de İslam’ın, siyasetteki artan rolüyle ilgili önemli sorulara odaklandı.

Sadık Celâl Azmi ve Adonis gibi Arap solcuları veya laiklerinin aksine, Amil’in fikriyatı şarkiyatçı kalıplara teslim olmadı. 1967’de İsrail ile yapılan savaşta Arapların yenilgisini askeri değil, kültürel faktörlere bağlayan yenilgi ideolojisine karşı çıktı, Arap burjuvazisini, kendi siyasi başarısızlıklarını Arap medeniyetinin ve kültürel mirasının genel başarısızlıkları olarak göstermeleri nedeniyle eleştirdi.

Amel için turaz, yani kültürel miras, sömürge öncesi bir sorun olmaktan ziyade, sömürgeci bugünün geçmişi yorumlamasıyla ilgili bir sorundu ve çağdaş dünyada da varlığını sürdürüyordu. Aynı zamanda Amil, İslam’ı doğası gereği gerici olarak gören laik veya komünist polemiklerde görülen mutlakçı bakış açılarından kaçınıyordu.

İslam ve Devrimci Düşünce

Seksenlere gelindiğinde, kültürcü sapma, Amil’in “gündelik düşünce” olarak adlandırdığı şeyin ortaya çıkmasına yol açtı. Amil, jeopolitiğin, tarihin yapısal güçlerinin ve sınıf çıkarlarının mezhepsel veya bölgesel çatışmalarda motivasyon konusunda oynadığı rolü göz ardı ederek toplumsal mücadeleyi siyasetten arındıran bu yeni söyleme karşı uyarıda bulundu.

Amil, bu yeni eğilimin farklı tezahürlerine yönelik eleştiriler geliştirdi. Bunlardan bazılarını nihilist, gerici veya İslamlaşmış burjuva akımları olarak sınıflandırdı. Sonuncu akımı kınaması, onu İslam’ı tarihin her aşamasında ontolojik düzeyde gerici bir güç olarak reddetmeye yöneltmedi. İslam’daki veya herhangi bir başka dindeki temel çelişkiyi inanç ve ateizm veya dinsel ve rasyonel düşünce arasında gören birçok İslam düşünce tarihi uzmanının aksine, Amil, iktidara boyun eğenler ile ona meydan okuyanlar arasında bir ayrım çizgisi belirledi.

Kapitalizm öncesi İslam âlimlerinin geleneksel sınıflandırması, buna bir örnektir. Geleneksel akademik yaklaşım, ilerici düşünceyi İbn Rüşd örneğinde olduğu gibi akılla ilişkilendirirken, muhafazakârlığı ise Gazali örneğinde olduğu gibi din veya inancı aklın önüne koyan felsefelere atfetmiştir. Amil, bu tür bir sınıflandırmanın basitleştirici olduğunu, aklın tekdüze bir şey olduğu varsayımına dayandığını savunmuştur.

İbn Haldun gibi tek bir âlimin hem bilimsel muhakemeye hem de Selefilere ait hukuki muhakemeye başvurduğu gerçeğine dikkat çekti. Bu çelişkili muhakeme etme biçimleri, dini bir mantık veya paradigma içinde kaldığı için hiçbir zaman tamamen birbirine karşıt değildi. Sonuç olarak, aydınlanmacı tasavvufi İslam’da ifade edilen yıkıcı düşünce, aklı tamamen reddetme biçimini aldı.

Amil’e göre, temel çelişki, din ile dünyevi yaşam değil, dinin iki kavramı arasındaydı: manevi (Sufi) ve dünyevi (fıkhi). Ancak manevi İslam, metafiziksel anlamda zamansız değildi. İslam, tarihsel oluşumun gücüyle, dünyevi ve dolayısıyla politikti. Tasavvuf ve onun kimi kolları, İslam’ı otoriter bir aygıta dönüştüren kurumsallaşmayı reddediyordu.

Amil’e göre, İslam’ın farklı tezahürleri, İslam’ın hiçbir zaman tekil bir güç olmadığını ortaya koyuyordu. İslam’ın gerici veya devrimci karakterini tayin eden şey, uhrevi değil, hep maddi varlığı olagelmişti. Amil’in değerlendirmesine göre, İslam, çoğunlukla egemen sınıfların çıkarlarına hizmet etmiş olsa bile, bu türden bir özelliğe sahipti.

Amil, kapitalizm öncesi İslam toplumlarında bu kuralın dikkate değer istisnalarını belirledi. Bunlar arasında Hz. Muhammed’in ölümünden sonraki dönemde üçüncü raşit halife Osman İbn Affan’a karşı ayaklanma ve Arabistan’daki Karmati yönetiminin belirli bir dönemi yer almaktadır. Amil’in ulusal kurtuluş çağında İslam’ın devrimci bir mücadelenin parçası olduğuna dair verdiği modern örnekler arasında Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve İsrail’e karşı sürdürülen silahlı direniş yer almaktadır.

Devrim, Kurtuluş ve Filistin Davası

Amil’in Cezayir devrimi ve İsrail’e karşı direnişle ilgili incelemesi, sömürgecilik koşullarında yaşanan sınıf mücadelesinin özgünlüklerine ışık tutar. Bu özgünlükler arasında ırkçılık ve kültürel kimlik gibi ekonomik olmayan faktörlerin rolü üzerinde de durulur. Cezayir örneğinde Amil, Avrupalı yerleşimcilerin büyük çoğunluğunun, ister zanaatkâr, ister çiftçi, ister burjuva, ister işçi olsunlar, ulusal kurtuluş devrimine karşı çıktığını dile getirmiştir.

Siyasallaşmış işçi sınıfı da istisna değildi. Cezayir’in işçi sınıfının yaşadığı Babü’l-Vadi semti, Cezayir Komünist Partisi’nin halkta taban bulduğu yer olması nedeniyle “kızıl mahalle” olarak anılıyordu. Ancak bağımsızlık savaşının patlak vermesinden sonra “Avrupa ırkçılığının sığınağı” ve “karşı-devrimci faşist Avrupa terörizminin merkezi” haline geldi.

Aynı sömürgecilik karşıtı mantık, Filistin’deki sınıf mücadelesine ilişkin teorilerde de geçerlidir. “İşçi Siyonizmi”, Filistinli işçilerin ve köylülerin yüzleştiği baskı zulme suç ortağı yapmış ırkçı bir ideolojiydi, dolayısıyla, bunun sosyalist olarak nitelendirmemesi gerekir. Buna karşılık Amil, Filistin’in sömürgecilikten kurtuluş mücadelesini devrimci sınıf mücadelesine ait bir güç olarak gördü.

Arap komünist partilerinin bu ayrımı tanımamaları ve Moskova’nın direktiflerine körü körüne uymaları, bu partilerin liderliğini 1948’de Filistin’in taksimine destek sunmaya yöneltti. Bu kararı, çatışmayı hem Arap hem de Yahudi işçiler ile hem Arap hem de Yahudi tüccar ve toprak sahibi burjuvazi arasındaki bir mücadele olarak basitleştirilmiş bir şekilde tasvir ederek gerekçelendirdiler. Bu durum, komünist hareketin Arap toplumlarında halk desteğini kaybetmesine neden oldu.

Lübnan örneğinde, Komünist Parti’nin altmışların sonlarında taksim yanlısı tutumunu gözden geçirmesi ve Filistin kurtuluş hareketiyle ittifak kurması, Lübnan’daki sınıf mücadelesini etkileyen radikalleştirici bir hamle olarak iş gördü. 1982’deki İsrail işgalinin ardından Amil, sağcı Falanjist hegemonyası döneminde merkezi Lübnan devletini güçlendirmeye odaklanma adına İsrail işgaline karşı başarılı silahlı direnişin önemini küçümseyen solcu yorumcuları alaya aldı.

İsrail’in Lübnan ve Filistin’deki siyasi gruplara yönelik tutumu, nihayetinde bu hareketlerin ideolojilerinin laik veya dini olmasına bakılmaksızın, silahlı direniş de dâhil olmak üzere, ulusal kurtuluş stratejilerini benimseme veya reddetme kararları uyarınca belirlenmişti. Bugün de bu durum halen daha geçerli.

Amil’e göre, silahlı direnişin İsrail ve müttefikleri için önemi, sömürge bağlamında yürütülen sınıf mücadelesinin niteliğini belirlemede sömürgeci ilişkinin nesnel planda oynadığı merkezi rolden kaynaklanmaktadır.

Döneminin birçok solcusunun aksine Amil, İslamcı direniş güçlerini bu yapısal çelişkiyle ilişkilendirerek değerlendirirken, bu mücadeleyi sosyalist veya ilerici bir ufka doğru yönlendirmede siyasi (ve dolayısıyla öznel) bilincin rolünü de göz ardı etmedi. 1984’te, mezhepçi İslamcı güçler, Beyrut’ta İsrail yanlısı mezhepçi Hristiyan güçlere karşı ayaklandıklarında Amil, askeri zaferin nesnel devrimci önemini belirlerken, bu zaferin mezhepçiliğin sonuna mu yoksa yeniden üretildiğine mi delalet edeceği sorusunun cevabının net olmadığını söyledi:

“Ya ideolojik bilinçlerinin gerici mezhepçi biçimine karşı çıkarlar, yani egemen burjuvazinin mezhepçi siyasi yönetim sistemini kökten değiştirme yönünde ilerlerler ya da aynı gerici mezhepçi bilinçle (ancak emekçi gruplarının sınıf çıkarlarına aykırı olarak) aynı çizgide yer alırlar ve bu sistemin mezhepçi reformuna yönelirler. İkinci durumda, sistem, krizini yenileyecek, ardından iç savaş koşullarını yaratacak bir hareketle nefes alacaktır.”

Filistin’de Lübnan'dakine benzer bir mezhep krizi yok. Ancak bugün Filistin’de ve bölge genelinde önde gelen silahlı direniş güçleri, ideolojik olarak İslamcıdır. Amil’in başka bir yerde gösterdiği gibi, bu direnişi sömürgeci ilişkiyi merkeze almadan analiz edenler, ulusal kurtuluş savaşının son aşaması olarak oynadığı devrimci rolünü belirlerken yanlış bir yönteme başvurmaktadırlar.

Yirminci yüzyılın küresel ulusal kurtuluş konjonktürü, dünyanın diğer bölgelerine göre geçmiş olabilir. Ancak Filistinlilerin sömürgeci toplumsal gerçekliği ve her türlü yolla direnmeye yönelik hakları değişmeden kalmıştır. Bu temel çelişkiyi göz ardı eden bir Marksist analiz, erken dönem Arap komünistlerinin hatasını tekrarlamaya mahkûmdur. Bu durumda, Marksist geleneğe aykırı olarak, ikinci versiyonun sonu da birincisinin sonu kadar trajik olacaktır.

Hişam Safiyüddin
18 Mayıs 2024
Kaynak

[1] Vijay Prashad, “Arap Gramsci”, 5 Mart 2014, Frontline. Türkçesi: İştiraki.

[2] Mahdi Amel, “Marx in Said’s Orientalism”, 1985, Catalyst.

, ,

Lübnan’da Devrimin Yolu Bizim Kâinatımızdır



Haziran 1982’de İsrail, Lübnan’ı işgal etti ve Güney Lübnan’ı ele geçirdi. 18 yıllık acımasız işgalin ardından İsrail, Siyonist teşekkülün tarihindeki ilk tarihi yenilgiyi yaşadı ve burnu sürtüle sürtüle, geri çekilmek zorunda kaldı. Altı yıl sonra, Temmuz 2006’da İsrail, Lübnan’a karşı bir savaş daha başlattı. 33 gün boyunca Güney Lübnan’ın bazı bölgelerini işgal etmeye çalıştı, 33 gün boyunca başarısız oldu. Topraklar üzerindeki kontrolünü yeniden kurma girişimlerine rağmen, İsrail, bir kez daha geri çekilmek zorunda kaldı ve tüm tarihindeki ikinci yenilgisini yaşadı. İkisinin de tadına Güney Lübnan'ın inatçı ve direşken topraklarında vardı.

Geçtiğimiz ay boyunca İsrailli yetkililer, Güney Lübnan’ı yeniden işgal etme fantezilerini dile getirdiler. Bizim için gelecek belirsiz görünüyor, gerçekten de büyük ölçüde öyle. Ancak bir şey kesin: Yenilecekler. Kırk iki yıl önce, Tarik dergisinin düzenlediği bir yuvarlak masa toplantısında, Güney Lübnanlı Marksist felsefeci ve militan Hasan Hamdan (Mehdi Amil), aklın ve iradenin teslimiyetine ve karamsarlığına karşı uyarıda bulunmuştu. Savaşın ortasında bile sarsılmaz bir düşünsel netlikle ve görünüşte umutsuz zamanlarda bile az görülen, yılmaz bir siyasi militanlıkla Amil, yazısında bize rehberlik edecek ilkeyi dile döküyordu, bu ilke ki Lübnan’ın bugünü ve geleceğini bir direniş kalesi olarak şekillendirmeyi halen daha sürdürüyor, İsrail’e bir hayalet gibi musallat oluyor, iradesini kırıyor.

Londra’da psikiyatri alanında çalışan Lübnan asıllı İngiliz doktor Ahmed Emine, Mehdi Amil’in “Lübnan’da Devrimin Yolu Kâinatımızdır” (Tarik, 1982) adlı makalesini tercüme etti.

* * *

 

Tarihin mantığı, Lübnan’daki işgalcilere ve okyanustan körfeze kadar tüm zalimlere karşı mücadele edilmesini emrediyor. Tarih, her zaman bu mücadele mantığıyla ilerlemiştir. O zalimler ki komplo kurarlar, ancak komploları kendilerine karşı dönecektir.

Görünüşte olayların kontrolü kendi ellerindedir: başlatıyorlar, yok ediyorlar ve intikam alıyorlar. Karayı, denizi ve gökyüzünü kuşatıyorlar, ölümü savunuyorlar. Ancak bizim gözümüzde, gelecek çağda ölüm, onları her köşeden kuşatacak.

Lübnan’daki savaşın hızlı olacağını, bir anda biteceğini iddia ettiler. Sadece birkaç gün içinde, henüz diz çökmemiş olanların, yalnızca gücün dilinden anlayanların sonunda diz çökeceklerini söylediler. Selam’ın yerini Şalom’un alacağını, İsrail’in günümüzün Roma’sı olduğunu iddia ettiler.

İsrail krallarına ve emperyalist efendilerine, ayrıca, Arap dünyamızdaki iğrenç rejimlerin efendilerine, o küçük faşistlere şunu söylüyoruz: Yüzünüze memnuniyetle tüküreceğiz. Hiçbir şeyimiz olmasın, sizinle tırnaklarımızla bile savaşacağız. Yumruklarımız tarihin pusulasıdır, özgürlüğümüzün kurşunları, kaburgalarınızın içinde ölüme yazgılı kalplerinizi delik deşik edecektir. Size sözümüz şudur: Tuğla tuğla, kirli mezarlarınızın üzerine bir dünya kuracağız. Siz tarihin çöplüğüsünüz ve Beyrut, “Size direneceğiz” diye yemin etmiş özgür insanların şehridir.

Bize rehberlik eden ilkemizse şudur: Faşizme hayır.

Lübnan’da devrimin yolu bizim kâinatımızdır. Direnişimizin güneşiyle başlayacak sabah. Biz şimdi bu direnişi, tam bu anda, burada, şimdi savunuyoruz ve o, bizim aracılığımızla zafer kazanacak.

Mehdi Amil
1982
Kaynak

17 Mayıs 2026

,

Batı Asya Amerikan Emperyalizmine Mezar Olacak

“Onları kullanarak birçok proleter annenin oğullarını öldürebilsin diye
Proleterler, çok düşük bir ücret karşılığında savaş makinelerini inşa eder.
Yerin dibin batsın savaşınız! Gidin bir başınıza savaşın!
Silahlarımızı ters yöne çevirip farklı bir savaş yürüteceğiz biz.
O doğru savaş olacak."

[Bertolt Brecht, Savaşa Karşı Şarkı, 1934]

 

Brecht’in dizeleri güzel ama bugün söze yanlış savaşla başlamalıyız.

Bu tür bir makaleye kişisel bir anekdotla başlamak bencilce gelse de lütfen bir dakika sabredin. Ben Tahran’da, İsfahan’da veya Kum’da değilim ve büyük çoğunluğunuz da değil. İran’da olanlar veya orada aileleri ya da arkadaşları bulunanlar, direnişe dair kurulan hayallerden ve edilen cesur sözlerden daha fazlasını hak ediyorlar, bu yüzden somut gerçekliğimden başlayıp oradan genele doğru ilerleyeceğim, sizin de aynısını yapmanızı tavsiye ederim.

Ayrıca, belirtilmesi gereken bir husus var.

İran’a yapılan saldırıyı duyar duymaz ilk tepkim şok oldu; bu, beni şaşırttığı için değil, beni derinden etkilediği için verilmiş bir tepkiydi. İçgüdülerim tam tersini söylese de, bunun olmamasını ummuştum.

İran’a karşı savaş, Batı Asya’da emperyalist saldırganlığın süreci tırmandırmasıyla ilgili gündeme gelen en kötü senaryoydu. Doksan milyondan fazla insana karşı işlenecek canavarca bir zulüm eyleminden söz ediyorduk. Bir zamanlar sadece John Bolton, Lindsey Graham ve onlar gibi masa başında oturup birilerinin ölüm emirlerini veren katillerin sapık zihinlerinde tasavvur edilebilecek bir şey gibi görünüyordu bu senaryo.

Ama işte bu savaşla karşı karşıyayız. Bu savaşla övünüyorlardı. Petrol sahaları ve insanlar yanarken, onların daha fazal kan için haykırışlarını duyabiliyorduk.

Ta ki kaybetmeye başlayana kadar. O zamandan beri daha sessizleştiler.

Savaş başladığında Bavyera’daki ailemin yanındaydım. Bu yüzden Münih’teki ABD Konsolosluğu önünde aceleyle düzenlenen bir gösteriye katıldım. Açıkçası, gitme nedenim, Amerikan diplomatik misyonlarına bağırmanın somut siyasi kullanımından ziyade, kaç kişinin katılacağı ve genel ruh halinin ne olacağı konusundaki merakımdan kaynaklanıyordu. Küçük çaplı bir gösteriydi.

Daha sonra, eski vatanım olan Viyana’daki İranlı bir arkadaşıma oradaki anti-emperyalist hareketin mevcut hali ile ilgili bilgi almak için mesaj attım. Durum hiç de iç açıcı değildi. Hatta, ilk tepkinin ne kadar gülünç derecede yetersiz olduğunu görünce fazlasıyla rahatsız oldum, zira bu başta gösterilmesi gereken tepki tümüyle simgesel bir niteliğe sahipti. Arkadaşım, amcasının, teyzesinin ve üç kuzeninin Amerikan bombardımanı nedeniyle Tahran’daki evlerini terk etmeye hazırlandıklarını söyledi.

Bunun sembolik bir anlamı yok.

Siyasetteki somut ve sembolik olan, özlem duyulan ve gerçek olan arasındaki ayrım, sorunun bir parçasıdır.

Burada Batılı devletlerdeki anti-emperyalist hareketin gerçekliğin radikalleşmesine uyum sağlayamadığını görüyoruz. Seferberliğin olmaması ve herkesin dilindeki sloganlar, zaten taktikler ve silahlı mücadeleyle dayanışma açısından çok kısıtlı olan Filistin yanlısı hareketin gerisine düşüldüğünün delili. Buna sebep olarak polis baskısını gösterenler, meseleyi hafife alıyorlar. Uğraşmaya değer bulunmayacak, iç rahatlatıcı bir yanılsama bu. İnsanlar, birkaç tekme ve yumruktan, ara sıra verilen mahkeme tarihinden çok daha kötü şeylerin üstesinden geldiler, çok daha değersiz davalar için.

Gerçek şu ki, emperyalizmin merkezinde çevre ülkelerdeki mücadelelere yönelik her türlü sempati, hem kusurlu bir mağduriyet algısı hem de gerçek bir enternasyonalizm bilincinin eksikliği nedeniyle boğulmaktadır.

Yalnızca sempati duymak, hiçbir surette dayanışma anlamına gelmez.

Emperyalizmin merkezinde, Muhammed Kurd’un deyimiyle, sadece “kusursuz kurbanlar” gerçek bir desteğe mazhar olabiliyorlar. Çocuklara yönelik toplu kıyımı açıktan meşu gören birini bulamazsınız ama o kıyıma karşı koyan ve dövüşenlerle kimse olumlu bir bağ kurmuyor. Almanya’daki Filistin yanlısı gösteriler sırasında, ilkelerine bağlı örgütlerin, genelde Filistin örgütlerinin, “Yallah, Yallah, İntifada” veya “İntifada Devrimi” sloganları attığında, çeşitli öğrenci aktivistlerinin ve Yeşiller Partisi üyelerinin rahatsızlıklarını sessizce yansıttıklarına şahit olabiliyorsunuz. Oysa neticede orada konuşan, direnişin, savaşın, eylemin dilidir ve dile bizim teorik düzeyde bile sahip olmamız mümkün değil.

Silahlı direnişe doğrudan destek açıklamalarının suç sayılmasına aslında pek gerek yoktu, çünkü büyük çoğunluk, zaten böyle bir açıklama yapmaya cesaret edemezdi!

Bu maraz, “çabalayan” bir direniş grubu olmaktan çok uzak olan İran devleti söz konusu olduğunda daha da karmaşık hale geliyor. Güçlü bir silah cephaneliğine, bir milyonluk orduya, kendi baskı araçlarına, resmi olarak onaylanmış sınıf işbirliğine ve benzersiz bir şekilde oldukça militan bölgesel anti-emperyalizm ideolojisine sahip burjuva bir devlet var karşımızda. Daha da kötüsü, Üçüncü Dünya’daki bitmek bilmeyen trajediler dizisinin ötesinde bir analizi olmayan birçok kişi için İran şimdi savaşı kazanıyor!

Bu devlet, ABD-İsrail saldırganlığının “kusursuz bir kurbanı” olmaktan çok uzak, ama gene de sadece sempatimizi değil, bu saldırganlığı yenmek için açık desteğimizi de hak etmektedir. Ancak birçok kişi, bunu böyle görmeyecek. Filistin’e sahip çıkmayanlar ona hiç sahip çıkmayacaklar. Viyana’ya döndüğümden beri, İranlıların başlattıkları gösterilerde İran ulusal bayraklarıyla ilgili rahatsızlıklarının, kibarca söylemek gerekirse, yanıltıcı olduğuna insanları ikna etmek için saatler harcadım.

Zaman ve düşünme, Filistin silahlı direnişine yönelik tutumlarda olduğu gibi, bunun bir kısmını düzeltebilir, ama ortada daha temel bir sorun var.

Bu politik bilinçle ilgili bir mesele:

İyi niyetli sözler, somut destek, kişisel rahatlığa bir bedel ödetmek anlamına geldiğinde hızla eriyip gider; bu bedel, çoğu protestonun gerçekte sadece bir öğleden sonra yürüyüş yapmaktan ibaret olduğu gerçeğinden daha yüksektir. Bu biraz tuhaf olan toplumsal performans, siyasete galebe çalar. Gerçek direnişin bedeli çok yüksektir, alternatifler kavranamaz, tümüyle soyut görünür. Bu durum, emperyalizmin merkezindeki işçi aristokrasisinin ve küçük burjuvazinin, çevre ülkelerden elde edilen aşırı kârlar üzerindne “rüşvetler” alarak küresel değer zincirlerinin tepesindeki yerlerini güvence altına almalarına dayanan özel sınıfsal konuma dayanmaktadır, gelgelelim, bu, doğal bir kanun değildir. Toplumsal varoluş bilinci belirleyebilir, ancak öznel bilinç, yalnızca sembolik ikameler değil, siyasetin gerçek etkinliğinde ifade edilirse, hem kişinin kendi hem de toplumun gerçekliğini dönüştürebilir. Bu anlamda bilinç de toplumsal varoluşa dönüşebilir.

Kitle siyasetinin gücü, emperyalizmin merkezinde olduğu kadar çevre ülkelerde de gerçektir. Bu gerçeğin sadece kitlelerce idrak edilmesi gerekmektedir. Bu süreçte kitleler, küçük burjuvazinin ve işçi aristokrasisinin geniş kesimlerini bile yanlarında sürükleyebilir. Bu gerekliliği göz ardı edenler, “sosyalizm”in tarihin akışıyla sihirli bir şekilde kendilerine bahşedilinceye kadar başkalarının kirli işlerini yapmasını uman Batı şovenistlerinden başka bir şey değildir.

Olasılıkları gerçekliğe dönüştürmek için yönlendirmek gerekir. Doğru bir politik çizgi ve politik liderlik; devrimci çizgi ve devrimci öncü birlik. Sınıf bilinci kendiliğinden oluşmaz, uluslararası dayanışma sadece bir slogan değildir, her şeyden önce taktiklerin mücadele yoluyla sürekli ve çetin bir şekilde geliştirilmesi gerekir.

Bu makalenin yapabileceği tek şey, doğru politik çizgi konusunda bir nebze de olsa açıklık sağlamak. Umarım, bu ilk yönlendirme süreci denilen çorbada biraz tuzumuz olur.

Peki ama bizim çizgimiz nedir?

Bu çizgi, İran devleti ve/veya İran halkının Avrupa-Amerikan emperyalizmini topyekûn ve koşulsuz olarak yenilgiye uğratacağı sürece sunulacak desteğin gerisine düşemez. Bu destek, hem emperyalizmin merkezde yaşayanlarca hem de İran’a karşı yürütülen savaşta kullanılan askeri üslerin bulunduğu çevre ülkelerdeki çeşitli işbirlikçi devletlerde yaşayanlarca üstlenilmesi gereken bir görevdir.

Kısacası, bizim çizgimiz, devrimci bozgunculuk çizgisi olmalıdır:

“Gerici bir savaş sırasında devrimci bir sınıf, hükümetinin yenilgisini istemekten başka bir şey yapamaz. Bu, tartışılmaz bir gerçeği, sadece devletin bilinçli yandaşları veya sosyal şovenistlerin çaresiz uyduları tartışırlar.”

[Lenin, Kendi Hükümetinin Yenilgisi, 1915]

Bugün de, tıpkı 1915’te olduğu gibi, sosyal şovenistlerin bugündeki mirasçıları, muhtelif fraksiyonları arasında oportünist manevralara fırsat vermeden geri püskürtülmesi gereken bir çoğunluğu teşkil ediyorlar. Ayrıca, onların yalanlarına kanmış kitlelerin bir kısmını da kazanmak gerekiyor.

Ancak, soyut sloganlar, belirli bir mücadelenin somut koşullarına dayanmadığı takdirde hiçbir anlam ifade etmez, zararlıdır. 1915’te değiliz, Çarlık Rusyası’nda veya Alman İmparatorluğu’nda da yaşamıyoruz. Lenin’e ait bu cümlelerdeki genel duygusu her yanı ve zamanı kuşatıyor olsa da, biz gene de kendi gerçekliğimize yakından bakalım.

Ortada ne gibi tehlikeler var, mücadele, hangi çizgilerde yürütülüyor ve ne yapılması gerekiyor?

Devrimci bozgunculuk çizgisinden ne gibi politik sonuçlar çıkarılmalıdır?

Batı Asya’nın Amerikan emperyalizminin mezarı olmasını sağlamak için ne yapmalıyız?

Şu ana dek elimizde sadece düşmanın kim olduğuna dair net ve açık bir bilinç var.

Amerikan Emperyalistleri Ne İstiyor?

Tek kelimeyle: Yıkım, ama sonuçları ne kadar iğrenç olsa da, mantıksız bir yıkım değil.

ABD ve İsrail, daha ilk gün, 86 yaşındaki Ali Hamaney’yi ve İran devletinin diğer üst düzey liderlerini (ve çoğu zaman ailelerini) “yiğitçe” bir eylemle havaya uçurarak büyük “özgürlük” savaşlarının dilini tayin etti. Bunu, Minab şehrindeki bir ilkokulda en az 175 sivilin, büyük çoğunluğu küçük çocukların, katledilmesi izledi. Bu eylemler söz konusu olduğunda, belli hedeflere yönelik bombalamalar ile sivil ölümlerine karşı soykırımcı kayıtsızlık arasında neredeyse hiçbir fark yok. İnsanları özgürleştirdikleri tek şey hayatları; şu anda bu sayı binleri buluyor.

Ertesi gün, emperyalistler, o günden beri her gün yaptıkları gibi ve muhtemelen krizin derinliklerine doğru ilerledikçe önümüzdeki aylarda da yapacakları gibi, hemen zafer ilan ettiler. Bu makaleyi bitirirken, ABD, açıkça sınırlı bir kara işgali için tasarlanmış bir seferi güç oluşturuyor, devletin sözcüleri ise sanki bu yeniden atılacak adımın tek başına zaferi getireceğini düşünüyor, tam zaferin çoktan elde edildiğini iddia ediyor.

Propagandaları da stratejileri kadar tutarsız.

Emperyalistler, kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda, Trump’ın “koşulsuz teslimiyet” hakkındaki gülünç kabadayılığından Netenyahu’nun yalnızca kendi kafasında tezahür eden “halk ayaklanması”nı destekleme konusundaki saçmalıklarına kadar, birbirini hükümsüz kılan hedefler arasında deli gibi salınıp duruyorlar. Bunun ötesinde, saldırganların iddialarına rağmen, İran; ABD, Körfez monarşileri ve İsrail’in askeri üslerine ve binalarına yönelik saldırılar düzenlemek suretiyle karşılık verme konusunda dikkat çekici bir kapasite ortaya koydu. Aynı zamanda İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü kullanarak, ekonomilerini ciddi şekilde tehdit etti. Bu arada, o çok övülen “Demir Kubbe” daha çok teorik bir kavrama dönüştü, çünkü Hürremşehr füzeleri ve Şehid insansız hava araçları, her gün Siyonist devletin askeri ve istihbarat altyapısını hedef alıyor.

Amerika’nın şişirilmiş askeri bütçesinin salt gücüyle konvansiyonel savaşta yenilmez olduğu efsanesi, her darbeyle daha da zedeleniyor, bu da en azından emperyalizme karşı mücadele eden tüm halklar için ahlaki bir zaferdir.

Eğer bir canavarın yüzüne faça atabiliyorsanız demek ki onu öldürebilirsiniz.

Bu savaşı ve somut hedeflere ulaşamama halini, Trump ve Hegseth gibi beceriksiz soytarıları imparatorluğun başına getirmekten kaynaklanan derin bir akıl dışılığa bağlamak kolaycılık. Belki de, çeşitli gerici ve küçük burjuva “sosyalistler”in ısrarla dile getirdikleri gibi, Netenyahu ve Siyonist lobisi eliyle ABD’nin “ulusal çıkarlar”ına aykırı, “İsrail’in hayrına olan” bir savaşa sürüklenmişlerdir? Ne yani, kuyruk köpeği mi sallıyor?

Özellikle İran hükümetinin savaş propagandasının bir parçası olarak “Epstein Sınıfı” terminolojisini oldukça başarılı (ve kurnazca) bir şekilde benimsemiş olması nedeniyle, bu söylemlere kapılmak cazip gelebilir, ancak bu, analitik bir tutarlılık açısından bile yetersiz kalmaktadır. Elbette, Netenyahu hükümeti, zaten Venezuela macerasıyla cesaretlenmiş olan Trump ve yakın danışmanlarını daha büyük bir savaşa sürüklemeye ikna etmiş olabilir. ABD ve İsrail arasında savaşın kapsamı konusunda kesinlikle gerçek görüş ayrılıkları mevcuttur, tıpkı ABD içindeki farklı sermaye fraksiyonları arasında gerçek görüş ayrılıkları olduğu gibi. Ancak bu, tek başına, ABD burjuvazisinin genel hedefleri ve Siyonizmin bu hedeflerdeki rolü, hele ki emperyalizmin kendisi ile ilgili hiçbir gerçeği değiştirmez.

Emperyalizm, sermayenin gerekliliklerinden kaynaklanan ve çelişkilerinden doğan bağımsız bir tarihsel mantığa sahiptir. Emperyalizm, bireylerin keyfine göre değil, çoğu zaman onlara rağmen ve bireyler aracılığıyla işler.

Hegel bir zamanlar Napolyon’u “at sırtındaki dünya tarihi” olarak tanımlamıştı (bu söz, aslında yanlış aktarılıyor ama özünde doğru), çünkü kendisi bunun farkında olmasa bile, Napolyon, kendi çağında dünyanın ruhunun mevcut gelişim aşamasını bizzat kendisinde somutlaştırıyordu. “Büyük adamlar” tarihi yaratmaz, “büyük adamlar”ı tarih yaratır. Marx ve Engels, nihayetinde bu anlayışı gizemden arındırdılar ve tarihin itici gücü olan dünyanın ruhunu, sınıfların amansız mücadelesinden başka bir şey olmadığını ortaya koydular.

Söylemeye gerek yok, Trump, Napolyon değil; “dünya ruhu” onu kıt ve yetersiz buldu. Fransız İmparatoru at sırtındayken, Başkomutan kör bir katırla uçurumdan aşağı yuvarlanıyor. Trump yönetiminde Amerikan emperyalizminin mantığında temel bir kırılmaya şahit olunduğunu söyleyenler, ona ve danışmanlarına gereğinden fazla itibar kazandırıyorlar.

Hepimizin görebildiği ABD “dış politika”sının yeni saldırıları ile eski saldırıları arasındaki fark, en iyi ihtimalle bize hegemonyanın azaldığını gösteriyor. İmparatorluk, hâlâ kontrol edebildiği yerler üzerinde kontrolü yeniden sağlamaya çalışmaktadır ki bu süreç, en iyi şekilde emperyal küçülme olarak tanımlanabilir. Çin sermayesini dışarıda tutmak için Kuzey ve Güney Amerika’da bulunan yari-sömürgelerin yakından kontrol altında tutulmaları gerekiyor. Bugün bir de İsrail’in Batı Asya'daki üslerini ellerinden geldiğince güvence altına almaya çalışıyorlar, ama elde ettikleri başarı epey sınırlı.

Bunun için, İran devletinin etkisiz hale getirilmesi veya yok edilmesi gerekiyor. Bu, 1979’dan, hatta Şah’ın devletinin kalkınmacı politika yoluyla sınırlı özerklik kurmaya çalıştığı zamandan beri ABD’nin temel politikası olmuştur. Bu politika, özellikle İsrail’in Batı Asya’daki liderliği ve ekonomik entegrasyonunun, “İbrahim Anlaşmaları” ile bir zamanlar başarılmış gibi görünürken, Aksa Tufanı Operasyonu ile ağır darbe aldığı bir dünyada, ABD emperyalizminin bakış açısından tamamen makuldür. İki yıldan fazla bir süre sonra, bir imha savaşına rağmen, Filistin direnişi ve müttefikleri yaşamaya devam ediyorlar, Körfez ülkeleri, İsrail’in bölgesel egemenliğine boyun eğmekte her zamankinden daha tereddütlü davranıyorlar ve sömürgeci devlet tüm dünyada ağır eleştirilere maruz kalıyor, mahkûm ediliyor.

Ya da Georges Abdallah'ın yakın zamanda verdiği bir röportajda belirttiği gibi:

“7 Ekim, bu İsrail’e şunu söylemek için gerçekleştirildi: “Kendi sınırlarınıza dayandınız. Bu, sizin hikâyenizin son bölümü.” Bugün Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “eşkiyalık”, bu son bölümün alametifarikasıdır. İsrail, artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasi vahası” veya “insani yardım” karakolu olarak poz kesemez. Artık o, barbarlığın nihai sembolüdür. Meşruiyet kaynağı olarak bu imaj olmadan, İsrail başarısızlığa mahkûmdur. Belki bir süreliğine ek silahlar sağlayabilirler, ancak bu tarihsel denklemleri temelden değiştirmeyecektir. Bu gezegenin geleceğini insanlar şekillendirir.”

İran’ı yok etmek veya en azından bölgesel etkisini önemli ölçüde zayıflatmak, Siyonist projenin mevcut haliyle işlevsel kalmasının, bununla birlikte, ABD emperyalizminin Batı Asya üzerindeki kontrolünü güvence altına alma şansının tek yoludur. Bu, ABD için elbette önemlidir, ancak İsrail için bu, bir hayatta kalma meselesidir; savaşın risklerini artırmaya yönelik giderek artan umutsuz girişimlerden bu durum fazlasıyla anlaşılmaktadır.

Ancak, akılcılığın tek başına gerçekleşmiş bir olguyla karıştırılmaması gerekir.

Çarlık devleti, Birinci Dünya Savaşı’na İtilaf Devletleri safında katıldığında, Balkanlar’daki çıkarlarını güvence altına almak kendisi açısından son derece mantıklıydı, ancak iç savaşta devrimci mücadeleyi ateşleyerek kendi sonunu hazırladı. Hitlerciler, Doğu Avrupa’daki soykırımcı sömürgeci projelerini gerçekleştirmek için İkinci Dünya Savaşı’nı başlattıklarında, Alman emperyalizmini yeniden canlandırmak mantıklıydı, bu iş kendilerinin çıkarınaydı, ancak “bin yıllık imparatorluk”ları Sovyet halklarının ayakları altında ezildi. Bugün, ABD emperyalistlerinin İran’ı yok etmek için Batı Asya'yı savaşa sürüklemesi mantıklı görünebilir, ancak dünyanın büyük çoğunluğu onlara karşı dururken, altından kalkamayacakları bir işe kalkışmış olabilirler.

“Her türden canavar yok edilecek”. Nihayetinde bu işi ancak kitleler başarabilir. Gelin şimdi de kitlelerin mücadeledeki rollerinden bahsedelim.

İran Halkının Neye İhtiyacı Var?

Bu başlığın içeriği bazılarınız için kışkırtıcı olabilir ve sizi temin ederim ki bu kasıtlı bir tercihtir.

Kitle siyaseti gerçektir. Hayal gücünde oluşmaz. Eğer koşullarını araştırmaktan vazgeçip kitleleri dilek ve hayallerimizle ikame edersek, siyasetten tamamen el etek çekeriz.

Bunu da göz önünde bulundurarak, İran’daki on milyonlarca insanın neye ihtiyacı olduğuna karar verme yetkisinin kimde olduğunu sorabilirsiniz.

Hiç kimsede.

Bununla birlikte, ister ben, ister siz, isterse başka biri beğensin ya da beğenmesin, hegemonik ideoloji, İranlı halk kitleleri üzerinde genellikle bu şekli alır. Ortaya çıkan söylemlerde kitleler ya pasif kurbanlardır, ideolojik olarak ele geçirilmişlerdir ya da ırkçı klişelerin ve politik açıdan yanlıştan yana saf tutmuş sloganların ötesinde kavranamaz durumdadırlar. Bu, bir sorundur, bu yüzden Los Angeles veya Berlin’deki İran diasporasının gerçek deneyimleri ile ilgili faşistlerin açıkçası utanç verici olan sızlanmalarını ciddiye almak yerine, bu sorunla doğrudan yüzleşelim. Sonuçta, İranlıların neye ihtiyacı olduğunu dikte etmeye kimin hakkı var?

Onların size inandırmak istediklerinin aksine… hiç kimsenin yok. Emperyalistlerin köpeklerine kulak asmaya gerek yok, çünkü onların “yaşanmış deneyim”e başvurması, savaş makinesiyle uyumlu bir şekilde havlamalarına neden oluyor. Tarih, ABD önderliğindeki “rejim değişikliği” yanlılarının, gerici ve dünyanın her yerindeki kitlelerin düşmanları olduklarını yüzlerce kez kanıtlamıştır.

Sadece gerçek siyaset önemlidir, bu yüzden, onların faşizmini kendi şartlarına göre değerlendirin.

Rejim değişikliği yanlılarının anlattıkları, uzun zamandır liberal sağduyu haline gelen anlatıyı izlersek, sınıfsal ayrımların ötesinde belirsiz bir kitle olarak hayal edilen “İran halkı”, salt terör ve düzeltilmeleri mümkün olmayan radikallerin ideoloji düzleminde n ele geçirilmeleri yoluyla hüküm süren köksüz din adamlarıyla mücadele halindedir. Bir yanda Devrim Muhafızları’nın Besic milisleri, diğer yanda “ahlak polisi”. Din adamlarına ve zorla dayattıkları devlete karşı bu büyük ulusal mücadelede, onu devirmek için her türlü araç kabul edilebilir. Bazıları, ellerini gizleme inceliğinden yoksun bir şekilde, açıkça ABD veya hatta İsrail müdahalesini savunarak, marazi bir hal üzerinden, İslam Cumhuriyeti’ni Nazi Almanyası gibi yok edilmesi gereken bir kötülük olarak resmediyor. Diğerleri ise en azından Şah’ın “halkçı” restorasyonunu veya hatta “seküler bir demokrasiyi” savunarak, hitap ettikleri Batılı şovenistlere sesleniyorlar. Bilhassa “solcular” arasında yaygın görülen bir yaklaşım üzerinden, tüm bunlar görmezden geliniyor ve yeterli zaman geçtikten sonra “halkın” ayaklanıp İran “rejim”ini kendi iradeleriyle, neredeyse tanımlanmamış yeni bir yönetim biçimiyle ikame edecekleri imasında bulunuluyor. Bu solcular, İran’ı yabancıların etkilerinden arınmış bir baloncuk içinde yaşıyormuş, devrimler kendiliğinden gerçekleşiyormuş sanıyorlar.

Marksistler olarak biz, ilgili fikri savunanlar inansın ya da inanmasın, onun tamamen saçmalık olduğunu biliyoruz. Sınıf analizini ortadan kaldırdığınızda, anlatılarında geriye kalan tek politik özneler soyut bir “halk” ile soyut bir “rejim”. Bu boşlukta, emperyalist, eyleme geçebilecek, az çok makul olan tek özne haline geliyor.

Bu hayal âleminde üretilen en iyi senaryo, İran’ın ABD emperyalistlerince boyunduruk altına alınması üzerinde duruyor. Çok daha olası sonuç ise devletin tamamen çökmesi, ardından yıllarca sürecek acımasız iç ve devletlerarası savaşlardır; kısacası bu solcular şahsında Siyonistlerin hayali konuşuyor.

Neyse ki, bu, bir hayal olarak kalacak. Tel Aviv'i vuran füzeler, bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.

Marksistler olarak biz de burjuva toplumunun birbirine düşman sınıflara bölündüğünü görüyoruz. Bu durum, İran için de geçerlidir. Sınıfların çıkarları belirli yönlerde örtüşmedikçe, birleşik bir İran halkı olamaz. Bu, her zaman geçici ve koşulludur.

Asıl soru, İran kitlelerinin (şehirli ve kırsal proletarya, yarı proletarya, küçük toprak sahibi köylülerin kalıntıları ve küçük burjuvazinin en kırılgan kesimleri) şu anda İran burjuvazisi ve onlarla ittifak kurmuş, devletin yönetici sınıflarını oluşturan gerici sınıflarla aynı safta olup olmadığıdır. Savaşın başlangıcından beri İran devletinin emperyalizmle varoluşsal bir mücadele içinde olduğuna, emperyalizmin zaferinin ulusal egemenliğin tümüyle yitirilmesi ve ülkenin yabancı sermaye tarafından yağmalanması anlamına geleceğine hiç şüphe yok. İran veya ondan geriye kalan her şey, bir kez daha Batı sermayesinin yarı sömürgesi haline gelecek, ucuz iş gücü, sermaye ihracatı ve kontrolsüz petrokimya deposuna dönüşecektir. İranlı halk kitlelerinin ulusun boyunduruk altına alınmasına karşı sergiledikleri kararlı direniş çıkarınadır. İran burjuva devleti, bu amacı paylaştığı ve bunu etkili bir şekilde yerine getirebildiği sürece, bu konuda aynı saftadırlar.

Şimdilik, temel çelişki, kitleler ile emperyalizm arasındadır, kitleler ile ulusal burjuvazi arasında değil. Ancak, ulusal burjuva devleti, İran’ı boyunduruk altına alınması karşısında koruyamazsa veya burjuvazinin bir fraksiyonu emperyalizme teslim olursa veya Venezuela’da olduğu gibi onunla işbirliği yaparsa, kitleler, mücadelede önderlik etmek zorunda kalabilirler. Bu arada, örgütsel bağımsızlıklarının korunması ve bununla birlikte, devlet konusunda gündeme gelen her türden sağcı oportünizmin reddedilmesi çok önemlidir. Proletarya, ulusal burjuvazinin yanında yer alırken, uyanık kalmalıdır.

Günümüzde, gelecekle ilgili olarak, Ervand Abrahamyan’ın geç modern İran’ın tarihi ve bugünü üzerine yazdığı 1982 tarihli klasik eserinin kapanış sözleri bana sık sık hatırlatılıyor:

“Benzer şekilde, din adamlarının, şah kadar sevilmeyen ve tüm halkı ona karşı bir araya getirebilecekleri başka bir halk düşmanı bulmaları da pek olası değil, tabii yabancı bir düşman, ülkeyi işgal edip tüm ulusun varlığını tehdit etmedikçe. Son olarak, laik güçler, nefes alıp özellikle aydınlar, kent proletaryası ve kırdaki alt sınıflar arasında hoşnutsuz kesimler içinde kök salmaya başladıklarında, din adamları, yavaş yavaş örgütsel açıdan sahip oldukları tekeli kaybedeceklerdir.

Ancak, hoşnutsuz sınıfları cezbedecek olanların, özellikle Tude ve Ulusal Cephe gibi daha eski örgütler mi, yoksa Fedai ve Mücahitler gibi daha yeni örgütler mi, hatta dağılmış ordunun içindeki unsurlar mı olacağı sorusu gelecek nesillere bırakılmıştır.”

[Ervand Abrahamian, Iran Between Two Revolutions, 1982]

Kırk yılı aşkın bir süre sonra, Abrahamyan’ın ilk paragrafta öngördüğü her şey, büyük ölçüde gerçekleşti. Buna karşılık, din adamları, küçük burjuvazi ve sermaye arasındaki ittifakın kopması tehdidiyle yüzleşildiği dönemde, lider rol üstlenmeye hazır görünen tüm örgütler, tarih tarafından silindiler. Ancak İslam Cumhuriyeti, yakın zamana kadar, emperyalist kuşatma ve kentlerdeki yoğun hoşnutsuzluğun aynı ölçüde yönlendirdiği, dönem dönem politik baskılarla sonuçlanan sürekli kriz döngüsünden çıkamadı.

Kimse geleceği bilemez, ancak ulusal savunma savaşının yaşandığı zamanlarda sıklıkla olduğu gibi, dış koşullar değiştikçe, mevcut iç çelişkiler bulanıklaşır ve kırılma noktasına ulaşır. Devrimci Fransa’dan Çin İç Savaşı'na, Cezayir Devrimi’ne kadar birçok örnek bu tespitin doğruluğunun kanıtıdır.

İran ulusal burjuva devletinin geleceği, savaşın geleceğine, dolayısıyla tüm Batı Asya'nın geleceğine bağlıdır.

Olası sonuçlardan birini zaten tartıştık: İran devletinin yıkılması ve geriye kalan kısmının Batı emperyalizmi tarafından boyunduruk altına alınması, en azından Siyonist sömürgeci devletinin mekânla ilgili bir sorununu çözüme kavuşturacak, aynı devlet, Körfez ülkeleriyle daha fazla bütünleşme imkânı bulacak. Ancak, ABD’nin stratejik olarak tümüyle yenilgiye uğraması ve bölgedeki askeri üs altyapısının yok edilmesi göz önüne alındığında, bu durum, gözlerimizin önünde şimdiden boş bir hayale dönüştü bile.

Bu noktada daha olası görünen sonuç şu: Bölgedeki ABD hegemonyasının en zayıf halkası olan, köhne ve sevilmeyen Körfez monarşilerine karşı giderek daha fazla inisiyatif alacak, onları tamamen ezebilecek, ABD’yi İsrail ve Ürdün’e sığınmaya zorlayacak bir savaş yaşanacak. İran devleti, egemen olduğu bölgede stratejik bir denge kurmaya çalışacak, bu noktada cesaretlenen Filistin ve Lübnan direnişiyle boğuşan Siyonizm çökecek. ABD emperyalizmi bölgede tümüyle mağlup edilecek, Batı Asya’daki hegemonyası sona erecek.

Bu durum, kesin olmaktan çok uzak olsa da, her geçen gün daha olası hale geliyor. Oluşması halinde tüm dünyayı sonsuza dek değiştirecek, emperyalist dünya sistemini on yıllardır görmediği bir krize sürükleyecek.

Bu kriz, küresel proletaryaya sosyalizm mücadelesinde nefes alacak kıymetli bir alan sağlayacak. Bu, başlı başına bir zafer olacak ve daha birçok zaferin yolunu açacak.

Eğer bir canavarın yüzüne faça atabiliyorsanız demek ki onu öldürebilirsiniz.

Bu anlamda, adına yakışır şekilde anti-emperyalist olan herkesin umudu, ister kendi başlarına ayakta durmak zorunda kalsınlar, isterse de emperyalizme karşı tarihsel olarak ilerici bir savaş veren İslam Cumhuriyeti’nin yanında yer alsınlar, İranlı kitlelerin zaferi yönündedir. Ancak umut, tek başına yetmez. Emperyalizmin merkezinde veya Batı Asya’daki ve dünyanın dört bir yanındaki ABD işbirlikçisi devletlerde yaşayan bizim de, boş sözler ve samimiyetsiz dilekler yerine gerçek bir dayanışma göstermeyi amaçlıyorsak, bu mücadelede kimi görevleri üstlenmek zorundayız.

Şimdi bu görevlerden bazılarından bahsedelim.

Ne Yapmalıyız?

Öncelikle şunu belirtelim, ardından konuyu kısaca tartışalım:

“Destek” kelimesinin aktivist çevrelerce sıklıkla kötüye kullanılmasından ve neredeyse tüm ülkelerin küçük burjuvazisi arasında yaygın bir anlayış haline getirilmesinden nefret ediyorum. Siz de nefret etmelisiniz.

Neden mi? Çünkü “destek”, kavram olarak anlamını yitirdi ve burjuva ideolojik eğilimlerin klasik tarzı dâhilinde temel anlamıyla çelişen bir anlama kavuştu. Kafanızdaki düşünceler hiçbir şeye destek sunmaz, bu platformda yazılan veya arkadaşlarınız ve 'topluluğunuz' arasında söylenen sözler de öyle; siyasi ajitasyonun genel mücadelede elbette biri yeri var ama bununla sınırlı kalmamak gerek.

Destek, her zaman eyleme hazırlanmak ve eylemde bulunmak anlamına gelir. Amaç, gerçek dünyada somut bir değişim yaratmak olmalıdır. Bunun haricinde her şey, ya siyaset kılıfına bürünmüş kişisel tatmin, ya saf gösteri ya da çevrimiçi platform veya STK ekonomisinde küçük bir tüketici taraftar kitlesi bulma girişimidir. Buna ihtiyacımız yok, İran halkının hiç yok.

Sosyal medya ve burjuva basını aracılığıyla İran’la “sahici” ve “hakiki” bir bağ kurma hissiyle birlikte, bu özlem dolu biçimleri gerçek siyasetle ikame etmek kolay, hatta cazip bile olabilir. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Gene de tamamen anlaşılabilir, hatta ilerici bir yönelim sağlayabilir.

Biliyorum, soykırımcı Siyonist rejimin nihayet sorgulandığını görmek, füzelerin ve insansız hava araçlarının yerleşimcilerin işgal ettikleri yerlerin güvenli olduğuna dair yanılsamayı paramparça ettiğini görmek, İran’ı yok etme planları gerçekleşmeyince masa başındaki katillerin çaresizce çırpınmalarını izlemek ve bunun sonucunda belki de kendilerini yok etmelerini görmek herkesi sevindiriyor. Bunlar, benim için de sevinç kaynağı.

Aynı şekilde, trilyon dolarlık silah projeleri ve muazzam ekonomik avantajlarıyla Amerikan emperyalistlerinin şu anda geri püskürtülüyor olması, Batı Asya’daki askeri üslerinin çoğunun kullanılamaz hale getirilmiş olması, o askerlerin ve ajanların zengin Batılı turistler için inşa edilmiş otellerde hamamböcekleri gibi saklanmak zorunda kalmaları ve kaçmak zorunda kalmaları hepimiz için umut kaynağıdır.

2025’teki On İki Gün Savaşı sırasında İsrail’e füzeler yağarken Gazze’deki Filistinlilerin attıkları sevinç çığlıklarının yansıdığı videoları hepimiz seyrettik. Nasıl sevinç çığlıkları atmasınlar ki? Biz nasıl atmayalım? Şimdi aynı videolar, Körfez monarşilerinde de görülebiliyor; burada göçmen işçiler ve proleterleşmiş kitleler, haklı olarak kendilerine neden tam olarak kendilerinin ABD ve onları ucuz, yarı kölelik benzeri iş gücü için sömüren yerli bürokrat-kapitalistleri için ölmeleri gerektiği sorusunu soruyorlar.

Yarın İran’dan bir füze, Almanya’daki bir ABD askeri üssüne isabet etseydi, bu senaryo ne kadar düşük bir ihtimal olsa da, desteğim, aynı derecede güçlü olurdu ve sizin de desteğiniz aynı düzeyde olmalı. Emperyalist dünya sistemi yeniden bir kriz dönemine giriyor ve bu dönem, ABD hegemonyasını zayıflatmak ve gerçek düşmanı (hâlâ kendi yurdumuzda olan o düşmanı) ortaya çıkarmak için her cephede kullanılmalıdır.

Devrimci bozgunculuk çizgisi, gerici bir savaşta tek doğru politik çizgi olup, yalnızca kendi hükümetinin ve kendi emperyalist bloğunun yenilgisini arzulamak anlamına gelmez, aynı zamanda bu yenilgiyi politik mücadele yoluyla gerçekleştirmek anlamına da gelir.

Bu, elbette, söylemesi yapmaktan daha zor olan bir iştir.

Teorik açıdan doğru olan politik görüşlere sahip olsalar ve doğru sözleri söyleseler bile, insanların ne yapacaklarını bilmediklerinden şikâyet ettiklerini sıklıkla işitiriz. Bu, dünyanın ya hemen değiştirilmesi gerektiğini ya da asla değişmeyeceğini düşünen, tüm ülkelerin küçük burjuvazisinin radikalleşmiş kesimlerinde yaygın olan çocukça bir tavırdan başka bir şey değildir. Günün ruh haline bağlı olarak sürekli sahte radikalizm ile tam teslimiyet arasında gidip gelirler. Bazıları, bu arada üretken siyasetle meşgul olabilir, ancak emperyalizmi ve bununla birlikte kendi devletlerimizin birleşik gücünü yenmek, bireysel eylemlerle asla ikame edilemeyecek, kesintisiz bir mücadeleyi gerektirir.

Bu konuda tekrar tekrar aynı şeyi söylüyormuş gibi görünme riskini göze alarak, bu iş, dağınık yasal, yarı yasal ve yasadışı mücadeleler arasındaki boşluğu doldurabilecek, keskin bir devrimci politik çizgiyi geliştirebilecek ve kitlelerin en ileri kesimlerini mücadeleye dâhil ederek liderliği üstlenmelerini sağlayabilecek devrimci öncü partinin kurulmasını gerektirir.

Orta vadede üstlenmemiz gereken görevimiz budur. Kısa vadede ise, bu partiyi kuracak insanları nereden bulacağımız sorusu ortaya çıkıyor ki bu da yerel koşullara bağlı olarak mutlaka değişecektir. Doğrudan savaşa dâhil olan İngiltere gibi emperyalizmin merkezindeki bir devlet ile ABD emperyalizmi ve Siyonizm ile dolaylı olarak iç içe geçmiş Hindistan gibi yarı feodal komprador devlet veya ABD sermayesinin bölgeyi yağmalaması için bir araçtan başka bir şey olmayan Kuveyt gibi gerici bir “yapay” devlet arasında neredeyse hiçbir kıyaslama yapılamaz.

Bu farklılığı en iyi bildiğim örnekle açıklayayım:

Almanya’da, anti-emperyalist hareketin politik açıdan en gelişkin kesimi, hem Alman emperyalizmine hem de ABD emperyalizmindeki büyük rolüne karşı taleplerin kesiştiği yarı yasal anti-Siyonist ve anti-militarist mücadele etrafında birleşti. Rusya’ya karşı savaş hazırlıkları ve Alman devletinin Gazze’deki soykırıma sunduğu açık destek, küçük burjuva öğrenci hareketinde bir bölünmeye yol açtı. Daha radikal kesimler, genellikle Almanya’daki proleterleşmiş göçmenlerin en politik olarak gelişmiş kesimleriyle birleşti.

Komünistler, bu süreçte önemli bir rol oynadı. Bu birleşik çaba büyük ölçüde başlangıç aşamasındadır ve somut mücadelelerin karşılıklı entegrasyonunun eksikliğinden muzdariptir, ancak mevcuttur ve “yeniden birleşme” sonrası tarihte ilk kez bir örgütsel koordinasyona dayanmaktadır. Aslında, 2023 öncesine göre çok daha ileridedir. Hayatımda ilk kez, öncü bir örgütün kurulmasının ulaşılabilir bir hedef haline geldiğine şahit oluyorum.

Kendi ülkenizdeki mücadelenin durumunu size anlatamam, zaten soyut ifadeler olarak görülecek sözlerime kulak kesilmeniz aptallık olurdu, ancak bundan çıkarılacak bir ders varsa, o da farklı uluslarda açığa çıkan anti-emperyalist akımların nerede birleştiğini ve hem ABD emperyalizmine hem de kendi burjuva devletinize karşı insanları aynı anda harekete geçirerek nasıl ilerletilebileceğini yakından araştırmanız gerektiğidir.

Tüm mücadeleler birbiriyle bağlantılıdır.

Alakasız ve korkak “barış hareketleri”nin peşinden gitmeye gerek yok. Bunlar, tıpkı yirmi yıl önce “Irak’tan ellerinizi çekin” diye bağırdıklarında olduğu gibi, pek bir etki yaratamadılar. Bizim sloganımız, İran’ın zaferi, İran halkının zaferi ve Batı Asya halklarının ABD emperyalizmi ve Siyonizme karşı ortak mücadelesinde ulaşacakları zafer ile ilgili temenni üzerine kuruludur.

Gün gelir, ABD emperyalistleri ortadan kaldırılır, bu ilişkiler değişir, tarihsel olarak ilerici güçler, tam tersine dönüşerek gerici hale gelir, ancak biz kitlelere yönelik desteğimizi hiçbir zaman çekmeyeceğiz.

Biz barıştan yanayız, ancak emperyalizmle ve sömürgecilikle asla barıştan yana değiliz. Ya da Mao’nun bu iki kötülüğe karşı mücadelenin hiç olmadığı kadar ilerlediği bir dönemde söylediği gibi:

“Eğer ABD’deki tekelci kapitalist gruplar, saldırganlık ve savaş politikalarını sürdürmeye devam ederlerse, bir gün tüm dünya halklarınca asılacakları gün mutlaka gelecektir. ABD’nin suç ortaklarını da aynı kader bekliyor.”

[Mao, Yüksek Devlet Konferansı'ndaki Konuşması, 1958]

O gün, kimsenin hayal edebileceğinden daha yakın olabilir.

Aksa Tufanı Operasyonu ile başlayan olaylar, ABD emperyalizminin Batı Asya’da çürümüş olan temellerini yıkabilecek bir çığa dönüştü. Eğer gerçekten proleter kurtuluşu yoluyla gerçekleşebilecek insanlığın ilerlemesinin yanında yer almak istiyorsak, nerede olursak olalım, bu mücadelede hepimizin oynayacağı bir rol var.

Daha kazanılacak çok zafer var.

Lukas Unger
29 Mart 2026
Kaynak