03 Mart 2026

, , ,

FKP Bildirisi


İran’a yönelik acımasız saldırıları sebebiyle ABD emperyalizmine ve Siyonist İsrail’e yönelik öfke had safhada.

 

Filipinler Komünist Partisi (FKP), faşist deli Donald Trump’ın emperyalist ABD hükümeti ile aynı derecede faşist Binyamin Netenyahu’nun Siyonist İsrail devletinin 28 Şubat’ta İran’a karşı gerçekleştirdiği büyük füze saldırılarını büyük bir öfkeyle karşılıyor.

Bu küstahça askeri saldırı, nükleer müzakereler sürerken, sebepsiz yere ve hainlikle gerçekleştirilmiştir. Filipinler’deki tüm devrimci güçlerle birlikte Parti, İran’ın özgürlüğünü seven halkıyla dayanışma içinde olduğunu ifade ederek, İran’ın egemenliğine yönelik ağır bir saldırı ve evrensel olarak kabul görmüş uluslararası yasalara aykırı olan füze saldırılarını şiddetle kınamaktadır.

İran’ın hükümet merkezine yönelik büyük çaplı saldırılar düzenlendi ve bu saldırılarda ülkenin Lideri Ayetullah Ali Hamaney ve hükümetin diğer önemli liderleri öldürüldü. Trump, Hamaney’i, İran halkını ABD’nin askeri, ekonomik ve siyasi talimatlarını kabul etmeye ve İran’ın egemenliğinden vazgeçmeye zorlayacağı yanılgısıyla katletti. Oysa bu cinayetler, uzun zamandır emperyalist boyunduruğa direnen İran halkını daha da fazla birleştirecektir.

Donald Trump ve Binyamin Netenyahu’yu, emirleri doğrultusunda gerçekleştirilen büyük çaplı saldırılar sonucu yaşanan çok sayıda ölümden sorumlu tutuyoruz. İlk raporlar, Minab sahil kentindeki bir ilkokula düzenlenen füze saldırısı sonucu 148’i kız olmak üzere 200’den fazla kişinin öldüğünü ortaya koyuyor. Ölü sayısının daha fazla olduğu tahmin ediliyor.

ABD ve İsrail’in egemenliğine yönelik askeri saldırıları karşısında İran, özellikle Ortadoğu’da, İsrail askeri tesislerine, ABD askeri üslerine ve uçak gemilerine karşı misilleme saldırıları düzenleyerek, kendini savunma hakkına sahiptir. Bölgedeki silahlı çatışmaların tırmanması, ABD’nin emperyalist müdahalesinin ve askeri hegemonyasının doğrudan bir sonucudur.

Ortak askeri saldırının amacı, İran halkını ABD emperyalist taleplerine boyun eğmeye, egemenliklerinden ve petrol ile diğer maden kaynakları üzerindeki ulusal kontrollerinden vazgeçmeye zorlamaktır. İran, ulusal egemenliğini savunduğu ve Amerikan emperyalizmine direnen diğer güçleri desteklediği için, ABD, uzun zamandır Ortadoğu’da kimsenin itiraz etmeyeceğini düşündüğü hegemonyayı kurmak amacıyla bu ülkeyi boyun eğdirmeyi hedeflemiştir.

Bu, ABD emperyalistlerinin son askeri saldırganlık eylemidir. Uzun süren ekonomik kriz ve artan rekabetle karşı karşıya kalan ABD’nin tekelci kapitalistleri, petrol ve kritik minerallerin kaynaklarını ele geçirmeye ve fazla mallarını küresel pazarlara boşaltmaya çalışıyorlar. İşte bu bağlamda, iki aydan kısa bir süre önce, ABD emperyalistleri Venezuela’ya saldırdı ve ülkenin petrol kaynaklarını ele geçirme girişiminde bulunarak, ülkenin lideri Nicolas Maduro’yu eşi Cilia Flores ile birlikte kaçırdı.

Bunu, Trump’ın ABD askeri güçlerine Venezuela’dan petrol tankerlerini ele geçirme emri vermesi, Küba’ya yönelik ekonomik yaptırımları artırması ve ülkeyi yıkma girişimleri, Trump’ın Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırmasına karşı çıkan Meksika, Kolombiya ve diğer Latin Amerika ülkelerine yönelik tehditler, Grönland’ı ele geçirme yönündeki açık beyanlar, Birleşmiş Milletler’i baltalama ve diğer tek taraflı eylemleri izledi. Bütün bunlar, “kurallara dayalı düzen” denilen şeyin tam bir ikiyüzlülük olduğunu ortaya koymaktadır. ABD, Gazze’deki Filistin halkına karşı hegemonik amaçlarını dayatmak için İsrail ile işbirliği yapmaya devam etmektedir.

ABD, Tayvan’ı bağımsızlığını ilan etmeye kışkırtma girişimlerini aralıksız sürdürüyor. Filipinler’e silah depoluyor, Amerikan birliklerini konuşlandırıyor, savaş tatbikatları düzenliyor. Bu anlamda ABD, Asya’da güttüğü, Çin ile askeri gerilimlerinin tırmandırılmasını temel alan hedefleri uyarınca hareket ediyor.

Filipinler Komünist Partisi, Ortadoğu’daki göçmen işçiler de dâhil olmak üzere, Filipin halkını, ABD’nin askeri saldırılarına direnen ve egemenliklerini boyunduruk altına alma girişimlerine karşı savunmak için mücadele eden İran halkının yanında yer almaya çağırıyor. Tüm vatansever ve anti-emperyalist güçleri, ABD’nin dünya çapındaki askeri saldırganlığına karşı kararlı bir şekilde durmaya ve Amerikan çıkarları adına daha fazla savaş başlatmasını engellemeye çağırıyoruz.

ABD’nin kışkırttığı bir savaşa sürüklenme tehdidi karşısında, Filipin halkı, ABD’nin savaş provokasyonlarına karşı geniş ve birleşik bir cephe oluşturmalıdır. ABD ile Filipin hükümetleri, Filipinler’deki tüm ABD askeri üslerini ve tesislerini söküp atmalıdır. Ülkede gizli yerlerde depolanan ABD füzeleri ve diğer savaş silahları kaldırılmalıdır. Ülkedeki tüm ABD birlikleri geri çekilmeli, Batı Filipin Denizi ile Güney Çin Denizi’ndeki ABD’ye ait deniz varlığı sona erdirilmelidir. Ayrıca, Geliştirilmiş Savunma İşbirliği Anlaşması (EDCA), Misafir Kuvvetler Anlaşması (VFA), Karşılıklı Savunma Anlaşması (MDT) ve ABD ile yapılan, onun hayrına olan tüm askeri anlaşmalar feshedilmeli, bağımsız bir dış politika izlenmelidir.

Güney Kore ve Japonya’da, Amerikan askeri varlığından kurtarılmayı talep edenlerle ve dünyanın dört bir yanındaki ABD savaş makinesine son verilmesini isteyen halklarla uluslararası dayanışma ağı kurulmalıdır.

Dünya genelinde işçi sınıfının ve devrimci proletaryanın birleşerek tüm demokratik ve anti-emperyalist güçlere önderlik etmesi, emperyalizmle ve savaş tehditleriyle mücadele etmesi şarttır. İşçi sınıfı ve devrimci proletarya, emperyalist savaşları sona erdirmek ve gerçek küresel barışı sağlamak için kilit önem taşıyan ulusal kurtuluş ve sosyalizm için devrimci savaşlar yürütmeli, tüm ülkelerde devrimci mücadelelere önderlik etmelidir.

Marco Valbuena
Filipinler Komünist Partisi
Baş Enformasyon Bürosu
1 Mart 2026
Kaynak

, ,

Emperyalizmin Silahı Olarak Diaspora


Ustanın alet edevatı ustanın evini asla yıkamaz.

[Audre Lorde]

 

Yumuşak savaş çağında, imparatorluğun sahada askere değil, tellâllara ihtiyacı var. Savaş sahası, artık sadece araziyle sınırlı değil, anlatı ve söylem alanını da kapsıyor. Bugün savaşta kullanılabilecek en güçlü silah, insansız hava araçları veya diplomatlar değil, vekil güçlerdir, bu vekil güçlerden biri de diasporadaki topluluklardır.

Bunlar, kazara oluşmuş cemaatler değil. Bir hafızaya, sermayeye, dil becerisine ve ulusötesi ağlara sahipler. Medyada, politikada, akademide ve kültürel üretimde etkililer. Emperyalizm, bunu gayet iyi biliyor. Emperyalizm, sadece bu topluluklarla konuşmuyor, ayrıca ne düşündüğünü onlara söyletiyor. Emperyalizm, diasporadaki topluluklar aracılığıyla konuşuyor.

Kurumlar, artık İngilizce bilen, üst sınıfa mensup diaspora topluluklarına, düşünce kuruluşlarına bunlar kendi ülkelerindeki halkın iradesini temsil ettiklerinden değil tam da etmedikleri için konuşma fırsatı sunuyor. Açlık ve emperyalizmin gerçeklerinden ne kadar uzaklaşılırsa, öfkeyi emperyalizmin kabul edeceği politika önerilerine dönüştürmek de o kadar kolaylaşıyor.

Bu sesler, özenle seçiliyor, genellikle toplumun üst kademelerine mensup kişiler öne çıkartılıyor. Batı’nın salonlarına girme, eğitim görme imkânına sahip olanların sırtı sıvazlanıyor. İmparatorluğun dilini akıcı bir şekilde konuşan, o dilde yetkin olan, terbiyeli ve iyi giyimli kişiler, reklâm ediliyor. Dile hâkim olanların çalışmaları okunuyor. Böylelikle bu kişilerin siyaseti işitiliyor, onlar, kürsü ve sahnede boy gösteriyor, gazete köşelerini onlar tutuyor, konferanslarda, yaptırım kararlarının alındığı oturumlarda, “sivil toplum” kuruluşlarına verilen brifinglerde bu kişiler arz-ı endam ediyor.

Diaspora denilen alan, emperyalizmin yürüttüğü operasyonların çağdaş tiyatrosudur. O, bir hazırlık alanı ve yapay rızanın üretildiği bir fabrikadır.

Diaspora, Batılı güçlere,

▪ “Haydut devlet” olarak niteledikleri devletleri o devletlerin toprağına ayak basmadan anlatma, hangi seslerin duyulacağını, hangilerinin susturulacağını belirleme;

▪ Anavatanın sahip olduğu gerçek çeşitliliği silme, öte yandan, kendi seçtiği diaspora figürlerini gerçeği dile döken yerli anlatıcılar olarak öne çıkarma;

▪ Ahlaki panik, aciliyet duygusu ve insan hakları söylemini kışkırtma; acıyı hafifletmek için değil, ekonomik veya askeri baskı için zemin hazırlama; diasporanın önderliğinde veya desteğiyle lobi faaliyetleri, gösteriler ve medya şovları aracılığıyla ev sahibi devletler üzerinde baskı kurma;

▪ Yurtdışı operasyonlarını (abluka, yaptırımlar ve rejim değişikliği planları vb.) halkın demokratik talebiymiş, halkın gücüyle yürütülen çalışmalar gibi gösterip meşrulaştırma; diasporanın kullandığı dil ve söylem üzerinden emperyalist hedefleri temize çıkartma, yapılan darbeleri kurtarma göreviymiş gibi takdim etmek suretiyle hem ülke içinde hem de uluslararası alanda rıza üretme imkânı sunuyor.

Diaspora stratejik açıdan her daim faydalı bir olguydu, ancak şimdi farklı olan şey, bu seslerin emperyalist gücün kurumlarına iyice nüfuz etmiş olmasıdır. BM panelleri, BBC programları, üniversite derslikleri, küresel kamuoyunun tüm mimarisi, anavatanlarında marjinal olan ancak emperyalizmin inşa ettiği yankı odasında merkezi bir konumda bulunan sesleri öne çıkaracak şekilde yeniden yapılandırılıyor.

Diaspora, artık bir sömürü aracı haline geldi. Sadece emek için değil, siyasi sermaye için de kullanılıyor. Etkili bir diaspora figürü, kabul edilebilir bir siyaset anlayışına göre yetiştirildiğinde, egemen bir devleti bir tabur askerden daha fazla izole edebilir. Çünkü emperyalizm, işgale değil, uzlaşmaya ihtiyaç duyar. Uzlaşma da kademeli olarak inşa edilir: önce söylem, sonra politika, ardından darbeler veya uluslararası izolasyon yoluyla. En önemlisi, bu sesler aracılığıyla bir rıza yanılsaması yaratılır. “Konuşan halk” kanaati yerleşir.

Peki bu yapılanmada egemenliğe ne olur? Egemenlik, bombalarla değil, biyografiyle; “bizim gibi görünen”, “oradan gelen” ve gene de uzaktan, vatanın tarihsel olarak onu sömüren aynı güçlerce kurtarılması gerektiğinde ısrar eden biri tarafından sulandırılır, aşındırılır.

İngilizcenin Politikası: Kalıba Dökülmüş Muhalefet

İmparatorlukta tarafsız bir dil yoktur. İngilizce, bir dil olmasının yanı sıra, meşruiyetin bekçisi, sınıfın bir ölçüsü ve erişim aracı olarak da hizmet eder. Kimin dinleneceğini (ve kimin konuşmasına izin verileceğini) belirler. İngilizce konusundaki yeterlilik, emperyalizmin jeopolitik çerçevesinde saygınlığın pasaportu haline gelir. İyi konuşanların açık sözlü ve medeni oldukları varsayılır, bu da onları platformlara layık kılar; konuşamayanlar ise geri kalmış, mantıksız veya trajik bir şekilde lâl olarak tasvir edilir.

Bu dilsel hiyerarşi, sömürge düzenini yansıtır ve sürdürür. Sömürge dünyasında İngilizce, yönetim, hukuk ve disiplin dili olarak dayatılmıştır. Bugün ise, özgürlük ve direniş dili olarak yeniden ambalajlanıyor. Tabii sadece siyasi görüşleri emperyalizme yaltaklanma üzerine kurulu olanların konuştuğu İngilizce, özgürlüğün ve direnişi olarak görülüyor. Sorun, diasporadaki kişilerin İngilizce konuşması değil, akıcı konuşmalarının, dile hâkimiyetlerinin onlara inanmanın ön koşulu haline gelmesidir. Buna karşılık, ezilenlerin dilini konuşanların analiz veya öz belirleme kapasitesinden yoksun oldukları varsayılıyor.

İşte bu yüzden emperyalizm, Karakas’taki fabrika işçisinin, Meşhed’deki yaslı annenin veya Srinagar’daki taş atan kişinin acısı tercüme edilemeyecek kadar taze olan sözlerini aktarmaz. Bunun yerine, doğru şeyleri doğru tonda söyleyen diaspora profesörüne, düşünce kuruluşu danışmanına, kendini “küresel vatandaş” olarak tanımlayan kişiye yönelir, bunu yaparken, bir tür illüzyona başvurur: kolektif rıza yerine özenle seçtiği sesi koyar. Burada dil, sadece bir araç değil, aynı zamanda bir sınır duvarıdır, içeri giren aksanlı İngilizcenin her hecesi, onlarca yıl boyunca beyaz ırkla kurulan yakınlığın süzgecinden geçer.

Muhalefete gelince, ancak koreografik olarak kurgulandığında hoş karşılanır. İmparatorluk, direnişler arasında seçim yapar, işine geleni öne çıkartır. Muhalefete sanata biçtiği gibi bir don biçer. Politikaya entegre edilebilecek, kabul edilebilir, İngilizce konuşan öfkeli yüzü seçer. Öfkenin dili ne kadar akıcıysa, o kadar kullanışlı hale gelir. Bu kalıba dökme ve don biçme işleminde diaspora, temsil edilme imkânına sahip olacak muhalefet için bir vitrin işlevi görür.

Emperyalizm, bir yandan ahlaki mesafe iddiasında bulunur, bir yandan da kendisi için rıza üretir. “Venezuela’yı yok etmek istiyoruz" demez. “Demokrasi isteyen Venezuelalı seslerin gür çıkmasını sağlıyoruz” der. “İran’ı yıkmak için yaptırımlar uyguluyoruz” demez. “Yurtdışındaki İranlılar, insan haklarını desteklemek için baskı uygulanmasını talep ediyor” der. Diaspora içinden seçilen, yüceltilen, yeniden paylaşılan ve alıntılanan sesler, genelde kendi ülkelerini suçlamak için ağzını açan ama emperyalizmi asla suçlamayan kişilere aittir. Bunların öfkelerine izin verilir, dayanışma ilişkileri kürsü ve sahneyle buluşturulur, tabii sadece stratejik olarak değerli kaldığı sürece.

Diasporaya kazandırılan biçim ve içerik, yapısal sonuçlar doğurur. Bu işlem, düşünce kuruluşlarında işe alımla alakalı kararlarda ve medyada görünecek “uzmanlar”ın seçim sürecinde devreye sokulur. Bu süreçte, siyasi görüşleri kendi ülkelerinin hükümetlerini eleştirecek kadar keskin, ancak emperyalizmi etkilemeyecek kadar sığ olan sürgünlere burs, hibe ve politika panellere çıkma imkânı verilir.

Otorite Kaynağı Olarak Kimlik

Modern imparatorluk, sadece kaynakları değil, kimliği de sömürüyor. Ezilenlerin, sömürülenlerin, esmer tenlilerin, yerinden edilmişlerin sesini nasıl kullanacağını öğreniyor, dilini “Venezuelalı olarak” veya “İranlı bir kadın olarak...” demeye alıştırıyor, ardından, Batı dış politikasını mükemmel bir şekilde yansıtan bir yığın analizi üzerimize boca ediyor. Bu ses, acıyla ve o ülkeden gelmişlikle sarmalandığı için kurşun geçirmez hale geliyor... sorgulanamaz oluyor. Çünkü neticede ülkeden kaçan biriyle kim tartışabilir ki? Devlet şiddetinden kaçtığını söyleyen bir kadına kim karşı çıkabilir ki? Kendi ülkelerini bombalayan bir ülkenin pasaportunu tutarken “halkım” diyen birine kim meydan okuyabilir ki?

Emperyalizm, kimliği bu şekilde silaha dönüştürüyor, yerli halk aracılığıyla işte bu şekilde konuşmayı öğreniyor. Oysa kimlik, kimseyi eleştiriden muaf kılmaz. Yaşanmış deneyim, ilkeli siyasetle aynı şey değildir. Venezuelalı olmak, yaptırımlar hakkındaki analizinizin geçerli olduğu anlamına gelmez. İranlı olmanız, “rejim değişikliği” talebinizi adalet temelli yapmaz. Bir yerden olmak, tarihsel, politik ve yapısal düşünme ihtiyacından sizi kurtarmaz.

Diasporada eleştiriyi susturmak için kimliklerini öne sürenler (“Beni dinleyin”, “Benim hakkımda konuşmayın, “ben Filistinliyim” diyenler), genellikle mesafeli ve izole bir konumdan hareket ederler. “Halk”ı temsil ettiklerini iddia ederler, ancak halk, onlarla aynı fikirde olmadığında, yoksul Venezuelalılar müdahaleye karşı olduklarını söylediklerinde, bombalanan Gazzeliler direniş güçlerinin yanında olduklarını dile getirdiklerinde, işçi sınıfından İranlılar, ruhani liderlerinin arkasında toplandığında, bu sesler beyinleri yıkanmış, yanlış bilgilendirilmiş veya kendilerine yönelik baskıları idrak edemeyecek kadar ezik olarak nitelendirilir.

Bu, dayanışma değil, kimliğin hem yetki belgesi hem de sopa haline geldiği, kendini kıstas olarak kabul eden bir zihin dünyasının getirdiği geviştir. Mikrofon en savunmasız olana değil, dili en akıcı şekilde konuşana uzatılır. Gerçek şu ki: Her yara, gerçeği söylemez, her acı, vuzuh kazandırmaz. Bazen travma devrim değil, gericilik doğurur. Bazen de direniş yerine kızgınlığa dönüşür.

Kimlik (bilhassa diaspora kimliği) sınıfsal çıkarlara, ideolojik çarpıtmalara veya emperyalizmin iğvasına karşı bağışık değildir. Aslında, bir yere ait olma ihtiyacı nedeniyle bunlara karşı çoğu zaman daha savunmasızdır. Emperyalizm aidiyet ve mikrofonlar bahşeder. Sözünüz stratejisiyle uyumlu ise size alan açar.

İşte bu yüzden “yaşanmış deneyim” diye bir ölçüt yoktur, olamaz: Miami’deki bir Kübalı sürgünün yaşanmış deneyimi, Meşhed veya Maracaibo’da yaptırımlar altında yaşayan milyonların siyasi iradesinin önüne geçemez. Çünkü incelenmemiş keder, pekâlâ manipüle edilebilir. İmparatorluk, savaş için en etkili gerekçenin Beyaz Saray’daki basın brifingi değil, “halkımın yardıma ihtiyacı var” diyen esmer bir yüz olduğunu bilir. Anti-emperyalist ahlak, kendi topluluklarımızı sorumlu tutmamızı, tüm kötülükleri kaçtığımız rejimlere yüklemememizi, kaçtığımız imparatorlukları unutmamamızı gerektirir. Acımızla yüzleşmeyi, onu savaş makinesine yem etmemeyi öğrenmeliyiz. Çünkü eğer mikrofon sizdeyse ve sözlerinizin ardından füze geliyorsa, o vakit size mikrofonu kimin verdiğini sormalısınız.

[Burada şu notu düşmek gerek: Bu, yaşanmış deneyimin tamamen reddedilmesi anlamına gelmez. Bu, onun sorgulanamaz bir gerçek olarak kabul edilmesinin reddedilmesidir. Çünkü her bir ses, hatta sizin sesiniz de belirli bir güce sahip olabilir. İlkeli bir insan olarak, kendi analizlerinizi başkalarına uyguladığınız aynı güçle sorgulamalısınız.]

İran ve Venezuela: Seçili Kişilerin Öne Çıkartıldığı Örnek Olaylar

Hem İran hem de Venezuela, uzmanlar veya istihbarat dosyaları tarafından uydurulmuş boş karikatürler değil, sağlam temellere dayanan devrimci geçmişe sahip egemen devletlerdir. İran İslam Cumhuriyeti, 1979’da Batı egemenliğine ve monarşiye bir reddiye olarak ortaya çıktı. Başta Amerikan hegemonyası olmak üzere, her türden yabancı hegemonyasına boyun eğmeyi reddetme ilkesini temel alan İran, dış politikasında anti-emperyalist direnişe dayalı, “ne Doğu ne de Batı” diyen duruşu dile dökmeye bugün devam ediyor. Bu duruş, söylemden öte, stratejik özerkliğe yapısal açıdan bağlılığın yansımasıdır. Herhangi bir süper güçle ilişki kurmayı reddeder, dışarıdan kabul görme yerine kendi ilkelerini temel alan bir stratejide ısrar eder.

Venezuela’da Hugo Chávez döneminde ivme kazanan, Nicolás Maduro döneminde sürdürülen Bolivarcı proje de emperyalist finansal yapılara ve askerileştirilmiş diplomasiye boyun eğmeyi reddediyor. Bu proje, kilit sektörleri millileştirdi, toplumsal yeniden dağıtım için kaynakların kontrolünü ele geçirdi, aşırı dış baskı ve cezalandırıcı yaptırımlar altında bile egemen politika oluşturma konusunda ısrarcı oldu.

Tahran ve Karakas’ın oluşturduğu Birlik Ekseni, ortak hegemonya karşıtı kararlılıktan doğan stratejik bir ittifaktır. Bu eksen, ABD’nin küresel enerji ve diplomatik alanlardaki hâkimiyetine karşı koymak için yapılandırılmıştır.

İran: Devrimci Bir Devlet ve Direncin Siyaseti

İran’ın anti-emperyalist kimliği, göstermelik değil, sistemseldir. 1979 devriminden (ki bu devrim, 1953’te CIA destekli Musaddık devrilmesine yönelik reddiyedir) itibaren İran yönetimi, Batı’nın jeopolitik emellerine direndi, ekonomik ve dış ilişkilerde özerklik konusunda ısrar etti. Son kırk yıldır uygulanan yaptırımlar boşlukta ortaya çıkmadı. Bunlar, bir devletin Washington’ın nükleer politikası, bölgesel özerklik ve ittifak oluşumları konusundaki taleplerine boyun eğmeyi reddetmesinin somut sonuçlarıdır. Petrol ihracatını ve finansal akışları hedef alan bu önlemler, doğrudan ekonomik gerginliğe katkıda bulundu. Ancak İran’ın zorluklarını yalnızca “yanlış yönetime” indirgeyen söylem, kendi başına bir tür ekonomik savaş olan sürekli, uzun vadeli dış baskıyı göz ardı etmektedir.

İran aynı zamanda, İsrail yayılmacılığına ve Batı’nın askeri müdahalesine aktif olarak karşı çıkan Batı Asya’daki devletler ve devlet dışı aktörlerden oluşan bir koalisyon olan Direniş Ekseni’nin siyasi ve lojistik omurgasını teşkil etmektedir. Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi örgütlere verdiği destek, bölgesel egemenliği yerleşimci sömürgeciliğine ve emperyalist yayılmacılığa karşı korumaya dayalı jeostratejik bir felsefeyi temel almaktadır. Bu durum, Haziran 2025’teki 12 günlük savaş sırasında inkâr edilemez bir şekilde görünür hale geldi. İran ilk ateşi açmamış olsa da, Batılı yorumcular alelacele onu, boyun eğdirilemeyecek egemen bir modeli temsil ettiği için, gölge kuklacısı olarak nitelendirdiler.

İşte tam da bu yüzden diasporadaki eleştirmenler (özellikle imparatorluğa yakın olanlar) İran’ın anti-emperyalist geçmişini sıklıkla göz ardı ediyorlar. Bu geçmiş, liberal, İngilizce konuşan protesto diline tam olarak uymuyor. Bu eleştirmenler, olağanüstü baskı altında kendi kaderini tayin etme hakkını savunan bir devlet değil, Batı’daki toplumsal hareketlere benzeyen bir direniş istiyorlar. Bu estetiği benimseyen sesler, kuşatma altındaki İranlıların karmaşık gerçeklerini yansıttıkları için değil, eleştirileri imparatorluğun konfor alanına uyduğu için “hakiki” İranî ses olarak kürsüye ve sahneye çıkartılıyor. Sahadaki gerçekleri ele verse bile, dildeki akıcılıkları ödüllendiriliyor.

Venezuela: Bolivarcılık, Egemenlik ve Teslim Olmayı Reddetme

Aynı şekilde, Venezuela’nın Bolivarcı Devrimi, hiçbir zaman emperyalist zevklere uygun düşsün diye tasarlanmamıştı. Chávez ve Maduro, yeniden dağıtımcı ekonomi, topluma yatırım ve neoliberal dayatmalardan kopuş konusunda ısrarcı oldular, bu ısrarlarının bedelini yaptırımlar ve tekrarlanan dış istikrarsızlaştırma kampanyalarıyla ödediler. Petrol ihracatını ve finansal işlemleri hedef alan yaptırımlar, mali kapasiteyi ve temel ihtiyaçlara erişimi felç ederek, ekonomik krizi egemenliğin kendisine yönelik bir savaş alanına dönüştürdüler.

Maduro’nun boyun eğmeyi, dış baskıya teslim olmayı veya kaynakların kontrolünü bırakmayı reddetmesi, onu imparatorluğun gözünde meşru bir devlet başkanı değil, iktidara giden bir engel olarak damgaladı. Otoriterlik değil, tam da bu reddediş, onu Batı’nın onayına yönelen bir siyaseti tercih eden diasporik elitler arasında sevilmeyen biri haline getirdi. Maduro’yu kınayan diasporik figürler, genellikle ekonomik baskıya yönelik yapısal anlayıştan kopuk bir “özgürlük” söylemi üzerinden onu redde tabi tutuyorlar.

Her iki durumda da temel mesele şu: Hamaney ve Maduro, Amerikan emperyalizminin piyonları değiller. Egemenliğe öncelik vermeleri ve dış baskıya direnmeleri, onları İngilizce konuşan medyada ve diasporadaki halk arasında sevilmeyen kişiler haline getiriyor… ve imparatorluk, aşina olduğu, dilbilgisine hâkim, sindirebileceği temsilciler istediğinden, diasporada İngilizceyi iyi konuşan ve mücadeleyi egemen özerklik yerine liberal protesto diliyle ifade eden sesleri destekliyor.

Bu bize, imparatorluğun sözcülerini nasıl seçtiği, bu seçimlerin neden genellikle, siyaseti hegemonya karşıtı mücadeleyle tanımlı, imparatorluğun yazdığı senaryolara uymayan figürleri dışladığı konusunda çok şey söylüyor. Diaspora, Venezuela’nın sürekli olarak çarpıtıldığı bir prizma haline geliyor: Protesto estetikleştiriliyor, sınıf lügatten siliniyor, savaşın maddiliği, bomba atmayan, sadece elektriği kesen ve insülin sevkiyatını engelleyen savaş, temize çıkartılıyor. Tüm bunlar olurken, kuşatma altında faaliyet yürütmek zorunda kalan devlet, o kuşatma yokmuş gibi yargılanıyor.

Venezuela’nın en büyük suçu sosyalizm değil, itaatsizlikti. İmparatorluğun cezalandırdığı şey budur. Her zaman cezalandıracağı şey de budur.

Diasporada Anti-Emperyalist Bir Ahlaka Doğru

Diyelim ki emperyalizmin diasporayı silahlandırmayı öğrendi, o vakit diaspora da kendini silahsızlandırmayı öğrenmelidir. Mücadeleden vazgeçmemeli, sessiz kalmamalı, ayırt etme yeteneğiyle ve savaş makinesini beslemeyen şekillerde sürece katılabilmelidir. Diaspora, kendi içinde bir ahlakın oluşacağı sürecin ilk aşamasında önce hesap vermeyi öğrenmelidir. Halk adına konuşmadan önce, halka onun kendisi adına konuşulmasını isteyip istemediğini sorun. Bir politikayı onaylamadan önce, meşrulaştırdığınız sistemi ve maliyeti kimin üstleneceğini düşünün. Anavatanı ağzınıza almadan önce, kendinize şunu sorun:

“Halkla ilişkimiz, sevgiyle mi yoksa nostaljiyle mi, dayanışmayla mı yoksa suç ve günahımızı ondan bilme kolaycılığı ile mi tanımlı? Emperyalizmin sözcüsü haline gelmeden önce, kendinize şu soruyu sorun: “Onların borazanı olmak, memleketimdeki insanların ödeyeceği bedele değer mi?”

Diasporada oluşacak anti-emperyalist ahlak, sadece aksanla ve belli imkânlara erişimle değil, omurga, hafıza ve sonuçlarla konuşmamızı gerektirir. Başkalarının fetih planının araçları olmayı reddetmemize ve dildeki hâkimiyetimizin bizi eleştirdiğimiz yapılara uygun kişilere dönüştürüp dönüştürmediğini çek etmemize ihtiyaç duyar. Çünkü eğer yaşadığınız ülke bombalanıyor, yaptırımlarla boğuşuyor, işgal ediliyor veya ekonomik olarak kan kaybediyorsa, ama sizin aktivizminiz, çoğunlukla o ülkenin dış politikasını yüceltip övüyorsa, o zaman aktivizminiz aktif destekten gayrı bir anlama sahip değildir.

Bu, kendinizi konumlandırmanız ve mesafenizin ağırlığını fark etmeniz için bir çağrıdır. Sevmediğiniz liderlerin çoğunun otoriter veya yozlaşmış oldukları için değil, satın alınamaz oldukları için sevilmediklerini hatırlamanız gerekir. Dahası, yasını tuttuğunuzu iddia ettiğiniz insanlar, hararetle desteklediğiniz politikaların birçoğu yüzünden harap olmuş durumdalar…

Ülkenizi sevdiğinizi iddia ediyorsunuz ya, aslında siz, ülkenizin egemenliğini mi yoksa onu uzaktan tanımlama veya manipüle etme yeteneğinizi mi seviyorsunuz, oturup bunu bir düşünün.

Ama şunu unutmayın: Bir imparatorluk, yerli muhbirleri her zaman sever, bazen sadece doğru aksana ihtiyaç duyar.

Merve Yusuf K.
29 Ocak 2026
Kaynak

, ,

Hizbullah'ın Savaşa Katılma Kararının Ardındaki Mantık

“Amerika’ya ölüm. İsrail’e ölüm.”

 

1.

Öncelikle bağlamı aktaralım:

Kasım 2024’ten 1 Mart 2026’ya kadar uzanan süreçte Lübnan, benim “ateşkes savaşı” olarak adlandırdığım bir süreçten geçti. ABD destekli yürütülen bu güdümlü savaş modelini İsrail “dinamik ateşkes” olarak nitelendiriyor. Bu ateşkes, devam eden hava saldırıları, suikastlar, beş stratejik noktanın işgali, 15.000’den fazla ihlal, 400’den fazla ölüm, kaçırma olayları ve yeniden inşa sürecinin engellenmesi için bir paravan olarak kullanıldı. Kısacası, İsrail ateşkesi, iki aylık savaş sırasında başaramadıklarını gerçekleştirmek için kullandı. Amaç, sadece Hizbullah’ı askeri olarak zayıflatmak değil, direnişi doğuran koşulları ortadan kaldırmaktı. Bu sırada, Güney Lübnan’ı tanımadığı gibi savunmaktan aciz olan zayıf ve itaatkâr Lübnan hükümeti, Hizbullah’ın direniş faaliyetlerini gayrimeşru göstermeye ve kısıtlamaya çalıştı.

2.

Başlangıçta şunu belirtmek gerek: Hizbullah’ın savaşa katılma kararı, öncelikle İran’ı stratejik olarak desteklemek ya da Hamaney'in suikastından sonra ideolojik dayanışma sağlamak için alınmış bir karar değildi. İran, düşmanlarının ve dostlarının beklentilerini aşan, Hizbullah’ın katılımına ihtiyaç duymadığı ya da bunu beklemeden yürüttüğü önemli bir askeri harekât içinde.

Hizbullah’ın hesapları tamamen içe dönük: daha kalıcı ve sağlam bir ateşkes ortamı sağlamak, bunun da ötesinde, İran’a karşı yürütülen bu askeri harekâtı desteklemelerinin bedeli olarak Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinin Lübnan siyaseti üzerindeki etkilerinin kırılacağı süreçten bölgesel uzlaşma zemininde ülke içinde daha güçlü bir siyasi yapı olarak çıkmak.

3.

Bu kararı bir kumar olarak nitelendirenler, durumu temelden yanlış yorumluyorlar, çünkü kumar, kaybedilecek değerli bir şeyin varlığını önceden varsayar. İsrail’in yayılmacı sömürgeci emelleri göz önüne alındığında, Hizbullah ve Şii seçmenleri için olduğu kadar Lübnan’ın tamamı için de varoluşsal bir tehdit haline gelen 15 aylık ateşkes savaşın ardından korunmaya değer çok az şey kalmıştı. Her şey, saldırganlığın daha da derinleşeceğini ve bunun mantıksal sonucu olarak Lübnan’a tam ölçekli bir saldırı gerçekleştirileceğini ortaya koyuyordu. Dolayısıyla, Hizbullah, savaş ve barış değil, Epstein’in soykırımcı dünya düzeni içinde yavaş yavaş yok olmakla, sonunda zafer olasılığı olan onurlu direniş arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı.

4.

Bilhassa Hizbullah dün yaptığı açıklamada, (İsrail medyasının haberlerinde de dile getirilen, İsrail kabinesinin dün savaşı Lübnan’a genişletme konusundaki tartışmaları, sınırda toplanan 100.000 asker, açık işgal tehditleri gibi.) önemli kanıtlara başvurarak, bunları gerekçe göstererek kararını yurt içinde haklı çıkarmaya çalışmadı. Bunun nedeni, muhtemelen mevcut Lübnan hükümetini meşru bir muhatap olarak görmeyi bırakmış olmasıdır. Bugün Hizbullah, “Lübnan hükümeti”ni, zerre tanımadığı, hayatta kalmasını beklemediği, işgale karşı direniş hakkını suç sayarak uluslararası hukuku ihlal eden, Vichy tarzı işbirlikçi bir otorite olarak görüyor.

5.

Kabine, bugün Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini yasaklama kararı aldı, ancak ordu, bunu uygulamak için hem irade hem de kurumsal tutarlılıktan yoksun, dolayısıyla ilgili kararın uygulanma ihtimali bulunmuyor. Ordu komutanı Rudolf Heykel, Ağustos ayında benzer bir kararı uygulamayı reddetti (ilginçtir ki son gelen haberlere göre Heykel ve Başbakan Nevvaf Selam, bugün tam da bu konu üzerinden tartışma yaşamışlar). Bu anlamda ortada, aktif savaş döneminde durumun farklı olacağını beklemek için inandırıcı bir dayanak yok, zira Hizbullah’la ciddi bir çatışmaya girilmesi, böyle bir çatışmanın ortaya çıkaracağı fay hatları boyunca ordunun bölünmesi riskini doğuracaktır.

6.

Yukarıdaki tespitler ışığında, Hizbullah’ın 15 ay süren itidalli tutumu anlaşılır hale geliyor. Bu itidal, birkaç amaca aynı anda hizmet eden kasıtlı bir stratejik sabır olarak okunmalı: kendi toplumuna nefes alacağı süre kazandıran Hizbullah, bir yandan yoğun bir savaşın ardından kendisini toparlama fırsatı buldu, öte yandan da Lübnan devletine işgali diplomatik kanallardan çözme şansı sundu. Bunu, söz konusu ihtimale gerçekten inandığından değil, ancak silahlı direnişe dönmeden önce bu yolun tüketildiğinin herkesçe görülmesini istedi. Hizbullah, İran’ın da dâhil olacağı ikinci ve çok daha önemli bir savaşın kaçınılmaz olduğunu, bu savaş başladığında İran’ın hiçbir sınır tanımadan savaşa tam olarak müdahil olacağını, bunun da kesin bir zafer olmasa da ABD ve İsrail’in zaferini engelleme olasılığını en üst düzeye çıkaracağını makul bir kesinlikle anlamış olmalı.

Emel Saed
2 Mart 2026
Kaynak

02 Mart 2026

,

Emperyalist Savaş Tehlikesi Üzerine


İranlı sol komünist Avetis Sultanzade, İran Komünist Partisi’nin kurucusu ve Komintern’in yürütme kurulu üyesiydi. 1920’lerin ortalarında toprağın kolektivizasyonuna yönelik adımları desteklemesi ve Komintern’in ilerici milliyetçilere yönelik yönelimine karşıtlığı nedeniyle uzun süre kenara itilen Sultanzade, Komintern’in “Üçüncü Dönem”e geçmesiyle birlikte liderliğe geri döndü. Komintern’in 6. Dünya Kongresi’nde bazıları: Bölgede İngiliz emperyalizminin faaliyetleri ve savaş tehlikesi hakkında bir konuşma yaptı. Program tartışmasında Buharin ve Hilferding’i finans-kapitalizm konusunda eleştirdi. Kusinen’in İran’ın statüsü ve orada bir işçi devrimi olasılığı hakkındaki tezlerine karşı çıktı. 1932’de partiden ihraç edildi, daha sonra tasfiye sürecinin kurbanı oldu. 16 Temmuz 1938’de idam edildi.

* * *

 

Yoldaşlar, savaşın baş kışkırtıcısının İngiltere olacağına hiç şüphe yok: sahada hangi ülkenin şok birlikleri olursa olsun, ipleri her daim Londra’nın elinde olacaktır.

İngiltere’nin Yakın Doğu’nun tamamında açık veya gizli olarak yürüttüğü tüm hazırlıklar, onun son birkaç yıldır, yaklaşmakta olan silahlı çatışma için yoğun bir şekilde hazırlandığının inkâr edilemez bir göstergesidir. Bir sonraki savaşta Orta ve Yakın Doğu’nun Sovyetler Birliği’ne yapılacak saldırının ana başlangıç noktası olacağına kesinlikle inanıyorum.

Mısır’dan başlayıp Filistin, Ürdün, Mezopotamya, Arabistan, İran ve Hindistan’dan geçerek, İngiltere tarafından tamamen veya kısmen boyunduruk altına alınmış birçok farklı ülke var. Kısa süre önce İngiliz Sömürge Bakanı Emery, şu açıklamayı yaptı:

“Yakın Doğu’daki nüfuzumuzu güvence altına almak ve Süveyş Kanalı’nı sağlamlaştırmak için, başta Mısır olmak üzere, tüm bu ülkelerdeki gücümüzü artırmalı, Kanal'a komşu tüm halkların dostluğunu kazanmalıyız.”

İngiliz Savaş Bakanlığı’nın bu askeri programı, şu anda Mısır’daki İngiliz Yüksek Komiseri tarafından yürütülüyor. Burada ordunun en yüksek komutanlığı, İngiltere tarafından ele geçirildi, parlamento feshedildi, İngiliz yüksek askeri komutanlığına gerekli tüm hazırlıkları sakin bir şekilde yürütme konusunda tam özgürlük verildi. Dahası, gelecekteki savaşta Filistin de önemli bir rol oynayacak. Küçük ve önemsiz bir ülke olan Filistin, şimdi yüksek komiserin iradesiyle, en ateşli Siyonistlerin bile hayal edemeyeceği kadar genişletiliyor. Şu anda Hayfa’da askeri liman inşa ediliyor, bu inşaat için bir buçuk milyon sterlin tahsis edildi. On binlerce askerin barınması için askeri kışlalar ve diğer tesisler inşa ediliyor.

Ayrıca, Kahire’den Karaçi’ye uzanan ve Filistin, Mezopotamya, İran üzerinden Hindistan’a kadar gidecek olan gelecekteki hava yolu hattının kurulması için hazırlıklar devam ediyor. Filistin’de bir dizi modern havacılık üssü halihazırda kurulmuştur. Dahası, stratejik karayolları ağı inşa edilmektedir. Kudüs’ten Bağdat’a çöl üzerinden geçen karayolu zaten tamamlanmıştır. Son olarak, Kantara’dan Hayfa’ya uzanan hat da tamamlanmış olup, gelecekteki Kahire-Bağdat-Kalküta ana hattının bir bölümünü oluşturmaktadır.

Filistin’in yakınındaki Trans-Ürdün bölgesi, “bağımsız” bir krallığa bağlıdır. Bu “bağımsız” krallık, üç ay önce İngiltere ile bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre İngiltere kralı, savunma ve “asayişin sağlanması” amacıyla bu ülkede dilediği sayıda asker konuşlandırma hakkına sahiptir, ancak askerlerin bakım masrafları Trans-Ürdün tarafından kendi bütçesinden karşılanmalıdır. Kısacası, 1925 yılında Kızıldeniz’deki Akabe limanı kendisine verilmiş olan bu “bağımsız” ülke, gelecekteki savaşta İngiliz Savaş Bakanlığı için oynayacağı role artık daha fazla hazırlanmaktadır.

Savaş hazırlıkları konusunda bir sonraki adımı Irak ve Mezopotamya atıyor. İngiltere’nin bu ülkeyi Alman emperyalistlerinden geri almak için ne gibi zorlukların üstesinden geldiğini biliyorsunuz. Bağdat demiryolu, her daim İngiliz emperyalizminin gözündeki diken olagelmiştir. Almanya tarafından inşa edilen bu demiryolu, İngiliz toprakları için sürekli bir tehdit teşkil etmiştir. Bugün bu bölge, İngiltere’nin Milletler Cemiyeti’nden aldığı bir manda idaresine tabi “bağımsız” bir ülkedir. Burada da İngiliz yetkililer tarafından olağanüstü askeri önlemler alınmaktadır. Her şeyden önce, bu ülkenin topraklarında devasa havaalanları inşa ediliyor. Basra’dan Bağdat’a, İran sınırından geçen demiryolu hattı, Türkistan üzerinden Sovyetler Birliği’ne karşı bir saldırı için en kısa yolu sunan son derece elverişli bir stratejik demiryolu oluşturmaktadır.

Şattülarap Nehri’nin yatağı genişletilip derinleştirildi, böylece okyanus gemileri doğrudan Basra’ya gidebiliyor.

Son dönemde Fao’da askeri kale inşa edildi ve donatıldı, böylece kale, tüm bölgeye hâkim kılındı. İngilizlerin bu bölgedeki kışkırtmaları özellikle yoğun bir şekilde devam ediyor. İran ve Türkiye Kürdistanı’ndan İngiltere'nin himayesi altında bir Kürdistan devleti kurulması için bir kışkırtma faaliyeti yürütülüyor. Bu plan hayata geçirilirse, askeri hat, Kürdistan üzerinden doğrudan Sovyetler Birliği sınırına kadar uzanacaktır.

İran Körfezi, uzun zamandır bir İngiliz gölü haline gelmişken, İngiltere, kasıtlı olarak Bahreyn Adaları’nı ele geçirmeye çalışıyor.

İngiliz Yüksek Komutanlığı’nın İran’daki politikası, son dönemde, İran hükümetine İran toprakları üzerinden Hindistan’a uçuş yapma hakkını elde etme konusunda ısrarcı bir şekilde baskı yapmaktan ibaretti. Halk kitlelerinin baskısıyla karşılaşan İran hükümeti, bu koşulları kabul etme konusuna yakın zamana kadar hep tereddütlü yaklaştı. Ancak son dönemde ülke genelinde meydana gelen bir dizi isyan nedeniyle, İran hükümeti, İngiltere’nin talebine uymayı, İran topraklarında birkaç hava sahası kurulmasına izin vermeyi gerekli gördü.

Yoldaşlar, tüm bu ülkelerde sadece savaş için teknik hazırlıklar yapılmıyor, İngiltere, aynı zamanda siyasi olarak da faal. Gerektiği her yerde kendi hükümdarlarını ve küçük Çarlarını tahta çıkarıyor. Parlamentonun feshedilebileceği ve temsili hükümetlerin kaldırılabileceği her yerde, bu adımları İngiltere atıyor, hemen İngiliz emperyalizminin bir aracı olarak hizmet eden bir hükümet kuruluyor. Mısır’da yaşanan budur. Aynı gelişmelerin Filistin ve Mezopotamya’da, en nihayetinde de İran’da yaşandığını görüyoruz. Burada yeni hanedan, doğrudan İngiltere tarafından tahta oturtuldu. Eski Kaçar hanedanlığının yerini alan bu yeni hanedanlık, yavaş ama sistematik bir şekilde, neredeyse her konuda İngiliz komutanlarının emirlerine boyun eğiyor. İran hükümeti, Bağdat’tan Hazar Denizi’ne uzanan bir demiryolu hattı inşa ediyor. Bu hattın son noktası olan Bender-i Gez’de bir liman inşa ediliyor. Bu liman, Sovyetler Birliği’nin sanayi merkezlerinin hammadde kaynaklarını kesmek amacıyla Bakû’ye karşı operasyonlar yapılmasını sağlayacak bir denizaltı üssü olarak hizmet verecek.

Avetis Sultanzade
11 Eylül 1928
Kaynak

,

Komünist Enternasyonal

Komünist Enternasyonal, proletarya devriminden doğmuş ve onunla birlikte gelişmiştir. Gerçek tarihsel temelini üç büyük proleter devlet attı: Rusya, Ukrayna ve Macaristan sovyet cumhuriyetleri.

Friedrich Engels, 12 Eylül 1874’te Adolph Sorge’ye yazdığı bir mektupta, dağılmakta olan Birinci Enternasyonal ile ilgili şunu söyler:

“Enternasyonal, on yıl boyunca Avrupa tarihine hükmetmiştir. Bu anlamda, Enternasyonal geçmişte yaptığı çalışmalara gururla bakabilir. Ancak bugüne eskimiş haliyle gelmiştir. Ben, Marx’ın çalışmalarının birkaç yıl boyunca görevini yerine getirmesi ardından, kurulacak bir sonraki enternasyonalin doğrudan komünist olacağına ve ilkelerimizi uygulayacağına inanıyorum.”

İkinci Enternasyonal, Engels’in inancını haklı çıkarmadı. Ancak savaştan sonra ve Rusya’daki olumlu deneyimin ardından, devrimci enternasyonalin, komünist kazanımların teşkil edeceği enternasyonalin hatları net bir biçimde ortaya çıktı.

Enternasyonal, Almanya’daki Spartaküs Birliği ve Rusya Komünist Partisi (Bolşevik)’in programı doğrultusunda geliştirilen bu temel tezlerin kabulüne dayanmaktadır:

1. İçinde bulunduğumuz çağ, tüm dünya kapitalist sisteminin çözülme ve başarısızlık çağıdır. Eğer kapitalizm, tüm telafisi mümkün olmayan karşıtlıklarıyla birlikte ezilmezse, bu Avrupa uygarlığının da başarısızlığı anlamına gelecektir.

2. Bu dönemde proletaryanın görevi devlet iktidarını ele geçirmektir. Bu ele geçirme, burjuva yönetim aygıtının ortadan kaldırılması ve proleter yönetim aygıtının örgütlenmesi anlamına gelir.

3. Bu yeni hükümet, sanayi proletaryasının ve yoksul köylülüğün diktatörlüğüdür, bu diktatörlük, sömürücü sınıfların sistematik olarak ezilmesi ve mülksüzleştirilmesinin aracı olarak iş görür. Proleter devlet denilen devlet türü, sahte burjuva demokrasisi, oligarşik mali egemenliğin ikiyüzlü bir biçimi değil, emekçi halk kitlelerinin özgürlüğünü gerçekleştirecek proletarya demokrasisine denk düşer. O, parlamentarizm değil, kitlelerin kendi seçtikleri organlar aracılığıyla kendi kendisini yönetmesidir. Kariyerist bürokrasiyi değil, kitlelerin kendileri tarafından oluşturulan, kitlelerin ülke yönetiminde ve sosyalist inşa görevinde gerçek katılımıyla gerçekleşen idari organlarını esas alır. Konseylerin ve benzeri örgütlerin iktidarı, proleter devletin somut biçimidir.

4. Proletarya diktatörlüğü, sermayenin derhal kamulaştırılması ve üretim araçlarının özel mülkiyet hakkının ortadan kaldırılması, bunların tüm ulusun mülkiyetine dönüştürülmesi emridir.

Proletarya hükümetinin görevi, büyük ölçekli sanayinin ve örgütlenme merkezlerinin, bankacılık sisteminin toplumsallaştırılması, büyük toprak sahiplerine ait toprakların kamulaştırılması ve kapitalist tarımsal üretimin toplumsallaştırılması (ki “Toplumsallaştırma”, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, mülkiyetin proleter devlete devredilmesi ve işçi sınıfının kontrolü altında sosyalist yönetimin kurulması olarak anlaşılmalıdır), büyük ölçekli ticaretin tekelleştirilmesi, şehirlerdeki büyük sarayların ve kırsaldaki kalelerin toplumsallaştırılması, işçi yönetiminin getirilmesi ve ekonomik işlevlerin proletarya diktatörlüğünün organlarının elinde toplanmasıdır.

5. Sosyalist devrimin iç ve dış düşmanlara karşı savunulmasını sağlamak ve ülke içerisinde mücadele eden proletaryaya mensup diğer hiziplere yardım etmek için, burjuvazinin ve ajanlarının tamamen silahsızlandırılması ve istisnasız tüm proletaryanın silahlandırılması gereklidir.

6. Mevcut dünya durumu, devrimci proletaryanın farklı fraksiyonları arasında azami teması, hatta sosyalist devrimin zaten zafer kazandığı ülkelerin topyekûn birliğini gerektirmektedir.

7. Mücadelenin temel yöntemi, proleter kitlelerin, kapitalist devlete ait güçlerle açıktan çatışmayı da içeren eylemliliğidir.

Tüm dünya proletaryası ve sosyalist hareketi, yüzünü kararlılıkla Komünist Enternasyonal’e çevirmiştir. İşçiler ve köylüler, ne kadar karışık ve belirsiz olsa da, Rusya, Ukrayna ve Macaristan’daki sovyet cumhuriyetlerinin, dünyanın ezilenlerinin tüm özlemlerini ve umutlarını somutlaştıran yeni bir toplumun hücreleri olduğunu görüyorlar. Proleter devrimleri dünya kapitalizminin saldırılarına karşı savunma fikri, kitlelerin devrimci coşkusunu canlandırmaya hizmet etmelidir: bu alanda, Sovyet Cumhuriyeti’ne yönelik her türden saldırıyı durdurmak için İngiltere, Fransa ve İtalya’daki sosyalist partilerin zinde ve eş zamanlı eylemlerini koordine etmek gerekmektedir. Batı kapitalizminin Rus proletaryası karşısında elde edeceği zafer, Avrupa’yı yirmi yıl boyunca en vahşi ve acımasız gericiliğin kollarına bırakacaktır. Buna mani olmak, dünyaya emek ve adalet içinde barış getirebilecek tek kuruluş olan Komünist Enternasyonal’i güçlendirmek için hiçbir fedakârlıktan kaçınılmamalıdır.

Antonio Gramsci
L'Ordine Nuovo [“Yeni Düzen”]
24 Mayıs 1919
Kaynak

01 Mart 2026

, ,

Tony Blair Lahey’de Yargılanmalı


Uluslararası güç oyunlarının şu tuhaf sirkinde, Tony Blair’in cüretkârlığıyla çok az aktör aşık atabilir. Bir zamanlar “Güzel Britanya”yla övünülen dönemde elde ettiği parıltılı seçim zaferi ve Üçüncü Yol politikalarıyla övülen eski İngiliz Başbakanı (1997-2007), bugün yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, bölgeyi yerle bir eden, hile ve desise üzerine kurulu Irak Savaşı fiyaskosunun üzerine bulaştırdığı lekeleri çıkarmakla meşgul.

Buna karşın, Ocak 2026’da Trump, Blair’i, Beyaz Saray’ın hazırladığı, tartışmalara yol açan yirmi maddelik plan kapsamında Gazze’nin “yeniden inşa süreci”ni denetlemekle görevli, Trump’ın süresiz başkanlık edeceği Barış Kurulu’na atadı.

Barış Kurulu’nun kurucu kadrosunda Marco Rubio, Jared Kushner, Steve Witkoff, Marc Rowan, Ajay Banga ve Robert Gabriel gibi Trump’ın yakın çevresiyle ve Siyonist çıkarlarla bağlantılı isimler yer alırken, Filistin’den hiçbir temsilci bulunmuyor.

Blair, burada Gazzelilerin yersiz yurtsuzlaştırılacakları, şehrin kontrol altına alacağı süreci hızlandıracak, sömürgeci denetim mekanizmasının üzerini “devlet adamlığı” tavrıyla örtme görevini görecek. Bu konum, Blair’i günahlarından kurtarmıyor olsa da ona cezasız kalması için gerekli zırhı temin ediyor.

Oysa Tony Blair, Lahey Adalet Divanı’nda saldırılar ve zulümlerle tanımlı sürece ortaklık etme suçuyla yargılanmalıydı. Nasıl oluyorsa, bugün kendisi “barış”ın mimarı olarak, jet sosyetenin parçası haline gelebiliyor.

Bu makale, onun sicilini, Siyonizmle kurduğu ittifakları, kâr odaklı enstitüsünü, milyarderlere verdiği destekleri ve kendisini Gazze’de halen devam eden kâbusa ortak etme riski taşıyan son görevinin iç yüzünü gözler önüne seriyor.

Blair’in Savaş Suçları: Yalanlar, İşgal ve Kan Deryası

Blair’in en büyük günahı, kitle imha silahları (KİS) ve Saddam Hüseyin’in yakın tehdidi gibi uydurma iddialara dayanan 2003 tarihli Irak işgalidir.

İngiliz hükümetinin kapsamlı bir biçimde yürüttüğü Chilcot soruşturması (2016), Blair’in tezini çürüttü: “Vardığımız sonuca göre, İngiltere, barışçıl silahsızlanma seçeneklerini tüketmeden evvel Irak işgaline katılmayı tercih etmiştir. O dönemde askeri müdahale son çare değildi.”

“Sorgulanmayan, hatalı istihbarat”tan söz eden bu belge, Blair’in George W. Bush üzerindeki etkisini abarttığını ortaya koyuyor. İçeriği şüpheli dosyasında Blair hükümeti, Irak’ın 45 dakika içinde kitle imha silahları konuşlandırabileceğini iddia ediyordu. Bu iddianın sonrasında fazla abartılı ve güvenilmez olduğu ortaya çıktı.

Roma Statüsü uyarınca Blair, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde şu suçlamalarla karşı karşıya kalabilir:

▪ Saldırı suçu: BM Güvenlik Konseyi onayı olmadan yasadışı bir savaşı planlamak ve yürütmek, BM Şartı’nı ihlal etmek.

▪ Savaş suçları: İngiliz kuvvetlerinin Baha Musa’nın gözaltında ölümü gibi olaylardaki rolü de dâhil olmak üzere, gözaltındaki kişilere yönelik kötü muameleye ortaklık.

▪ İnsanlığa karşı suçlar: Ayrım gözetmeden yapılan saldırılarla ve başvurulan taktiklerle sivillere yönelik zararlara katkıda bulunma, Irak’ta tahmini yüz binlerce kişinin ölümüne yol açma. Örneğin, Lancet tıp dergisinin yayınladığı bir çalışmaya atıfta bulunan bir Guardian haberine göre, 2006 yılına dek ölenlerin sayısı 650.000’den fazla. Daha sonraki tahminler ise ölü sayısının bir milyonu aştığını söylüyor.

Peki Blair, bu iddialara ne cevap verdi? Chilcot soruşturması sonrası “Ben bu ülkeyi hiç kandırmadım, iyi niyetimle bir karar verdim.” BBC’nin Iraklı bir generalin 2017’deki başvurusunun Yüksek Mahkeme’ce reddedilmesiyle ilgili haberinde dile getirdiği üzere, siyasi engeller nedeniyle her türden özel dava etme girişimi sonuçsuz kaldı. Oysa elde “savaşın gereksiz, yasadışı ve yıkıcı” olduğunu ortaya koyan çok daha fazla kanıt vardı.

Blair’in Siyonizmle Bağları: “İsrail Her Daim Önce Gelir”

Blair’in İsrail yanlısı duruşu, uzun süredir devam eden ve apaçık bir tutumdur. İngiltere Başbakanı olarak, İsrail’in İşçi Partili Dostları (LFI) ile bağı olan Blair, Siyonizmle bağlantılı bağışçılardan para aldı. İkinci İntifada sırasında İsrail’in eylemlerini savundu, işgali ve yerleşimleri önemsizleştirirken, “güvenliği” öncelikli gördüğünü söyledi.

Blair’in yakın çevresi, İsrail yanlısı nüfuz sahibi kişilerle doluydu. Eski bir plak yapımcısı olan ve bağış toplama becerisi nedeniyle “Lord Bankamatik” lakabıyla anılan Lord Michael Levy, bu isimlerden biri: 1994’te Blair ile tanıştırılan Levy, İsrail yanlısı kaynaklar da dâhil olmak üzere, Yeni İşçi Partisi için milyonlarca sterlin topladı, 2007 sonrasında Blair’in Ortadoğu elçisi oldu.

Mishpacha dergisinin haberine göre Levy, Blair’in “İsrail devletine yönelik sarsılmaz ve kararlı desteğini” övdü.

Blair’in kampanyalarına ve İsrail’in İşçi Partili Dostları’na yüksek miktarlarda bağışlarda bulunan, aynı zamanda İsrail’in Muhafazakâr Partili Dostları’nı da finanse eden Sör Trevor Chinn de önemli isimlerden. Chinn, Siyonizme bağlılığın partiler üstü niteliğinin delili.

Lobster dergisinin anlattığı gibi, Chinn, Blair’i iktidarda tutmak için altı haneli meblağlar bağışladı. Bir de Blair'in iletişim sorumlusu ve kendini İsrail yanlısı olarak tanımlayan, Jewish Chronicle gazetesi ile ailesi üzerinden bağlantılı olan Peter Mandelson’dan söz etmek gerek. Gazetenin dediğine göre, Mandelson’un babası gazetenin reklâm müdürüymüş.

Mandelson, anılarında “İsrail yanlısı duygularını” ve Blair’in dış politikasını şekillendirmede Levy ile olan yakın ittifakını ortaya koydu. En son Eylül 2025’te pedofil finansör ve Siyonist istihbarat ajanı Jeffrey Epstein ile olan yakınlığına dair yeni bilgilerin ortaya çıkması sebebiyle Başbakan Keir Starmer tarafından ABD’deki İngiliz Büyükelçiliği görevinden alındı.

Bu ağ, 2006-2007’de skandallara imza attı. “Para karşılığı unvan satma” skandalı bunlardan biri. Bu olayda Levy, İsrail yanlısı birçok işadamına bağış karşılığında soyluluk unvanı sattığı iddiaları nedeniyle tutuklandı (ancak suçlu bulunmadı). Siyonizmin parasının İşçi Partisi’ne nasıl nüfuz ettiğini ortaya koyan soruşturma yüzünden Blair’in insicamı bozuldu.

Lord Jon Mendelson, tam da bu noktada sahneye çıkıyor: 2007’de İşçi Partisi’nin baş bağış toplayıcısı olan Mendelsohn’un adı, gayrimenkul komisyoncusu David Abrahams’ın aracılar üzerinden aktardığı yasa dışı üçüncü şahıslardan gelen bağışlarla ilgili bir bağış tartışmasına karıştı.

Guardian’ın aktardığına göre Mendelsohn, söz konusu planı bildiğini kabul etti ancak yasa dışı olduğunu bilmediği iddiasında bulundu. Şimdilerde Mendelsohn, İbrahim Anlaşmaları’nın İngiltere ayağını yönetiyor, ayrıca anlaşmalar için parlamento bünyesinde oluşturulan, tüm partileri içeren grubun eşbaşkanlığını yürütüyor.

Her ikisi de Siyonist sömürgeciyle Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesi için çalışıyor. Özünde, Siyonizmin ekonomiler ve politikalar bünyesinde nüfuz sahibi olmasını sağlayarak, Batı Asya’yı “Siyonlaştırma”yı amaçlıyorlar.

Mendelsohn, 2023’te Lordlar Kamarası’nda yaptığı, Filistinlilerin yok sayıldıkları gerçeğini göz ardı eden konuşmasında, İbrahim Anlaşmaları’nı “tarihi bir fırsat” olarak nitelendirdi. Blair döneminde lobicilik alanında tanık olunan skandallardan bugün İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesine dönük çalışmalara dek uzanan süreçte işgali “barış” ambalajına saran Siyonizmin teşkil ettiği ağlar, varlığını halen daha koruyor.

İbrahim Anlaşmaları, yani Filistinlilerin haklarını hiçe sayarken İsrail’in bazı bölge ülkeleriyle imzaladığı, ırk ayrımcılığını normalleştiren sahte “barış” anlaşmasının her noktasında Blair’in parmak izlerine rastlıyoruz.

2015 yılında, Binyamin Netanyahu ile BAE yetkilileri arasında Londra'da gerçekleşen ilk gizli görüşmelere aracılık eden Blair, 2020 anlaşmalarının temellerini atan isimdi. Beyaz Saray’daki imza töreninde yaptığı açıklamada, “Bu, çok önemli bir gün. [...] Ortadoğu için yeni bir yol açılıyor” dedi. 2025 tarihli haberlere göre Netanyahu, daha sonra anlaşmaların başarısını ona atfetti.

BM, ABD, AB ve Rusya’dan oluşan Dörtlü Grup’un temsilcisi olarak Blair’in “ekonomik barış” sloganı, bunun yanında, işgal altındaki Batı Şeria’nın kalkınmasına odaklanırken Gazze ve oradaki egemen gücü göz ardı eden yaklaşımı, eleştirmenlerin İsrail’in korkunç savaş suçlarını görmezden gelsinler diye Arap devletlerine verilen ekonomik rüşvetler olarak nitelendirdikleri İbrahim Anlaşmaları’nın yolunu açtı.

Blair, bu sürece karşılık beklemeden dâhil olmamıştı. BM kararlarını ve Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını hiçe sayarak, Siyonist hegemonyayı pekiştiren Blair, “barış elçisi” imajını güçlendirdi. Monde gazetesinin belirttiği gibi, Filistin’i tümüyle görmezden gelen Blair’in işgal altındaki halkı Siyonist bir oyunun ekonomik piyonları olarak gördüğü açıktı.

Barış sürecini ilerletmekle görevli Dörtlü Grup temsilcisi (2007–2015) olarak Blair, defalarca taraflı hareket etmekle suçlandı. Filistinli yetkililer onu, her yönüyle “İsrailli bir diplomat” olarak nitelendirdi. Gazze ablukası veya yerleşimlerin kurulduğu alanın genişlemesi gibi İsrail politikalarına nadiren itiraz eden Blair, esas olarak Filistin’deki “reform süreci”ne odaklandı.

Guardian gazetesi, 2011’de şu haberi geçiyordu: Filistinli eleştirmenler, onu Filistin haklarından ziyade, İsrail’in “güvenlik” ihtiyaçlarını tercih etmekle suçlamışlardı. İsrail’in (1400’den fazla Filistinliyi katlettiği) 2008-2009’deki Gazze saldırısı sırasında Blair, ana nedenlere değinmeden, Hamas direniş hareketini suçlayan İsrail yalanlarını yineledi.

Source News sitesi, kaleme aldığı bir analizde, Blair’i tek taraflı hareket etmesi sebebiyle, “tam anlamıyla fiyasko” olarak nitelendirdi. Çıkar çatışmaları nedeniyle 2015’te istifa etti. Ancak gene de tüm sicilinin nüfuzunu korumak adına iktidarla ittifak kurmak gibi yollara tevessül eden, çıkar odaklı Siyonistlikle malul olduğunu söylemek gerekiyor.

Tony Blair Enstitüsü: Karanlık Yüzlü Siyaset Simsarı

2016 yılında kurulan Tony Blair Küresel Değişim Enstitüsü, kendini “iyi yönetişim” ve teknoloji odaklı reformları destekleyen, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak tanıtıyor. Larry Ellison’ın 2021’de verdiği paralardan önce, enstitünün yıllık hesaplarına göre 2020 yılında yaklaşık 267 çalışanı vardı.

Politico sitesine göre, Ellison’ın göreve gelmesinin ardından, 2023 yılına kadar 800’ü aşan şube sayısı, 2025 yılına kadar 45’ten fazla ülkede bine yaklaştı, 2026 yıl sonuna dek bu sayının bini aşması planlanıyor. Ellison’ın 375 milyon doların üzerindeki bağışları bu hızlı büyümeyi tetikledi. Ciro, 2021’de 81 milyon dolardan 2022’de 121 milyon dolara, ardından 150 milyon doların üzerine çıkarak, dünya genelinde operasyonlar yürütülmesini mümkün kıldı.

Yapay zekâ ve dijital kimliklerin ötesinde enstitü, iklim politikası, net sıfır aşamasına geçiş için adımla ve yönetişim konularında da danışmanlık hizmeti veriyor. Bu hizmetler, genelde Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelere veriliyor, suiistimalleri örtbas etme gerekçesiyle kimi eleştirilere maruz kalıyor.

Enstitü, gözetleme sistemleri ve ekonomik reformlar gibi adımları, “iyilik için teknoloji” olarak nitelendirdiği çalışmaları savunuyor, ancak eleştirmenler, bu çalışmaları yeni sömürgecilik olarak görüyorlar. Afrika ve Küresel Güney’de enstitü, hükümetlere nüfuz özelleştirmeyi ve Batılı teknoloji devlerini destekleyen yapay zekâ entegrasyonunu teşvik ediyor.

Tartışmalar giderek artıyor: Blair’in enstitüsü; Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn de dâhil olmak üzere, birçok hükümete sunduğu danışmanlık hizmeti karşılığında yüklü miktarda para aldı. En vahimi ise, enstitünün Gazze’nin “yeniden yapılanması”na dönük planlarla arasındaki bağı ortaya koyan raporlardı. Bu planlar, etnik temizlik çalışmaları için bir tür taslak olarak görülüp sert bir dille eleştirilmişlerdi. Planlar, “Filistinlilere ayrılmaları için para ödeme” veya Gazze’yi “turistik bölge” haline getirmeyi öngören fikirleri içeriyordu.

Middle East Eye sitesi, eleştirmenlerin yerinden etme planları olarak nitelendirdikleri tekliflerin gündeme geldiği görüşmelerde enstitünün de yer aldığını ortaya çıkardı. Guardian gazetesi ise enstitü personelinin bu türden görüşmelere katıldığını dile getirdi.

Blair Enstitüsü, genellikle şaibeli kaynaklardan finanse edilen gözetleme teknolojisi ve sıfır emisyon politikalarını destekleyerek, “küresel değişim”in elitlerin ekmeğine yağ sürmesini güvence altına alıyor. İngiltere’de danışmanlık firmalarının internet platformu Consultancy sitesinin 2024’te kaleme aldığı eleştiri, enstitünün yürüttüğü yapay zekâ çalışmalarını abartılı buluyordu. Unherd sitesi ise enstitünün operasyonlarında ve finansmanında şeffaflıkta mevcut olan zaaf ve eksiklikleri sorguluyor, enstitünün hesap vermediğini, potansiyel çıkar çatışmaları konusunda endişelere yol açtığını dile getiriyordu.

Blair ve Larry Ellison: Nüfuz Karşılığı Para, Siyonizm ve Güvenlik Riskleri

Sıkı bir Siyonist lobici ve dünyanın en zengin adamlarından biri olan, Oracle’ın kurucusu Larry Ellison, vakfı aracılığıyla 2021’den bu yana Blair Enstitüsü’ne en az 257 milyon sterlin tutarında bir yatırım yaptı.

Lighthouse Reports isimli Hollanda menşeli haber merkezi, bu paranın enstitüyü Oracle’ın satış ve lobi şubesi haline dönüştürdüğünü, enstitünün bulut teknolojisi, yapay zekâ ve (İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi ile imzalanan veri anlaşmaları türünden) devlet sözleşmeleri için çalıştığını ortaya koydu. Ellison, politika üretimi süreçlerine dâhil olma ve düzenlemelerin kısıtlarından kurtulma imkânına kavuşurken Blair de imparatorluğunu ve kişisel markasını muhafaza etmek için gerekli paraya kavuşuyor.

Ellison, Siyonizme derinden bağlı bir isim: İsrail Savunma Kuvvetleri Dostları’na (FIDF) 26 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu bağışlar arasında, 2017’de 16,6 milyon dolarla rekor kıran (şimdiye dek tek seferde yapılan en yüksek) bağış ile 2014’te 10 milyon dolarlık bağış bulunuyor.

Times of Israel sitesinin haberine göre, Ellison, 2017’deki bir galada şunları söyledi: “İsrail’in kuruluşundan bu yana vatanımızı savunmak için İsrail Savunma Kuvvetleri’nin cesur erkek ve kadınlarına bel bağladık.”

Ellison, Instagram hesabında paylaştığı video ve konuşmalarında şunları vurguladı: “İki bin yıl boyunca devletsizdik. Şimdi ise İsrail Savunma Kuvvetleri’nin cesur erkek ve kadınları tarafından korunan bir ülkemiz var.” Oracle yöneticileri de aynı görüşü paylaşıyorlar: CEO’su Safra Catz, bir keresinde çalışanlarına “İsrail’i sevin, yoksa belki bu iş size göre değildir” demişti.

Sızdırılan e-postalardan, Ellison’ın Marco Rubio’nun İsrail’e olan bağlılık düzeyini incelemeye tabi tuttuğunu, Oracle’ın Gazze operasyonları sırasında İsrail’de yeraltında faaliyet yürüten devasa bir veri merkezi inşa ettiğini biliyoruz.

Oracle’ın İsrail ordusuyla olan bağları saman altından yürüyen su misali. Bu güçlü bağlar, zamanla şirketi İsrail’e ait askeri mekanizmanın ana sütunlarından biri haline getirmiş. 2006’dan beri Oracle, İsrail savunma bakanlığıyla birkaç yılı kapsayan sözleşmeler imzalayarak, yürütülen operasyonların ayrılmaz parçası olan veritabanlarını temin ediyor, Fusion isimli özel yazılımla sürece katkıda bulunuyor, bulut hizmetleri sunuyor.

Oracle’ın işgal ve soykırımdaki suç ortaklığı, İsrail askeri personelinin eğitilmesini, askeri lojistik ve istihbaratı destekleyen teknoloji sağlanması gibi başlıkları içeriyor.

7 Ekim 2023’ten sonra Oracle, “İsrail’in yanındayız” açıklamasını yaparak, Magen David Adom’a 1 milyon dolar bağışladı, İsrail askerlerine malzeme gönderdi, Catz’ın talebi üzerine, şirket binasına “Oracle İsrail’in Yanında” yazısını astı.

Oracle’ın kurumsal kaynak planlama sistemleri, veritabanları ve bilgi teknolojisi altyapısı, İsrail ordusunun soykırımcı harekâtlarının gücüne güç katıyor. Oracle, IDF’le kendi çalışanlarını askeri eğitim ve gerçek zamanlı savaşı mümkün kılan bulut hizmetleri alanında birbirine bağlıyor.

Palantir’in Rolü

Bu çürüme süreci dâhilinde, Tony Blair’in yürüdüğü yol, müşterek İsrail yanlısı ortamlar üzerinden, bir diğer Siyonist teknoloji devi Palanti’e dek uzanıyor. Yapay zekâ etiği konusunda “İsrail’e saygı duyduğunu” söyleyen Peter Thiel’in kurucu ortaklarından olduğu Palantir şirketi, 2024 yılında İsrail rejimiyle savaş teknolojisi için stratejik bir ortaklık imzaladı ve yapay zekâ platformlarını konuşlandırmak üzere, askeri yetkililerle görüştü.

Palantir, İsrail istihbaratına, bilhassa 8200 Birimi’ne bağlı Veri Bilimi ve Yapay Zekâ Merkezi’ne askeri amaçlı yapay zekâ temin ediyor, bu sayede Gazze’de otomatik hedefleme (özünde soykırım sırasında yapay zekâ tarafından oluşturulan öldürme listelerinde yer alan isimlerin katledilmesini) mümkün oluyor.

Jeffrey Epstein’in parası, Thiel’in desteğiyle güçlenen Palantir, Gazze’yi küresel çapta casusluk yapan gözetleme teknolojisi için bir test alanı olarak kullandı. Teknoloji şirketi, Google ve Amazon ile birlikte, kitlesel katliamları öngören ve kolaylaştıran yapay zekâ sistemleriyle İsrail’in soykırımcı zulmüne destek sunuyor.

Blair’in Oracle teknolojisiyle desteklenen enstitüsü, söz konusu teknolojiyi entegre edebilecek ve “yeniden yapılanma”yı sürekli işgale dönüştürebilecek “veri odaklı” Gazze planları tasarlıyor.

İngiliz İstihbaratının Bulut Hizmetlerine Sızılması

Bu ittifak, endişelere yol açıyor: Oracle’ın İngiltere’nin ulusal güvenlik kurumlarıyla imzaladığı sözleşmeler mevcut. Savunma Bakanlığı, yapay zekâ ve eski bilgi teknolojileri sistemlerinin yenilenmesi için 2026 yılına yönelik bir bulut anlaşması imzaladı. Dışişleri Bakanlığı Milletler Topluluğu Kalkınma Bürosu, insan kaynakları ve finans alanında Oracle Fusion yazılımını kullanıyor. İçişleri Bakanlığı ise 2025 yılında 54 milyon sterlin (72 milyon dolar) değerinde bir bulut anlaşması imzaladı.

Bu anlaşmalar, MI6, İstihbarat ve Güvenlik Kurumu, MI5, İç Güvenlik Grubu (İçişleri Bakanlığı), Savunma İstihbaratı ve İstihbarat Kolordusu (Savunma Bakanlığı) gibi İngiliz istihbarat kurumlarının büyük bir bölümünü bağlıyor. 2021 yılında, Kabine İşleri Bakanlığı, kendi bünyesindeki Oracle Kurumsal Kaynak Planlama (ERP) sistemini yenileme amaçlı özel bir tedarik planı hazırladı. Dolayısıyla, Oracle’ın ürün ve hizmet sunmadığı tek İngiliz istihbarat kurumu bu bakanlık. Öte yandan şirket, İstihbarat Teşkilâtı’na, Ulusal Güvenlik Sekreterliği’ne, Ulusal Güvenlik Konseyi’ne ve Ortak İstihbarat Komitesi’ne ürün ve hizmet sunuyor.

Ellison’ın İsrail ordusuyla olan bağları ve Oracle’ın İsrail’deki operasyonları (ki bu operasyonlar muhtemelen 8200 Birimi’ne bağlı siber casuslarını da içeriyor) göz önüne alındığında, gizli giriş ihtimallerinin risk teşkil ettiğini söylemek mümkün. İsrail istihbaratına veri sızması durumunda İngiltere’nin güvenliği tehlikeye girebilir.

Guardian’ın da aktardığı üzere, gerçekte zaten sızmalar mevcut. İsrailli/Siyonist firmaların ürünlerinde, örneğin istihbarat teşkilatları tarafından dünya çapında telefonları hacklemek için kullanılan Pegasus casus yazılımına sahip NSO Group gibi şirketlerde ve New York Times’ın ayrıntılı haberinde dile getirdiği üzere, cihazların kilidini gözetleme amacıyla açan Cellebrite yazılımında bu tür gizli giriş ve sızıntıların yaşandığı herkesin malumu.

Eleştirmenler, Ellison’ın daha fazla sözleşme imzalamak için Blair’in nüfuzunu kullanmasını istediği, Blair’in ise küresel etkisini artırmak için Ellison’ın milyarlarca dolarlık servetine göz diktiği öngörüsünde bulunuyorlar.

Herkesin ortak takıntısı, dijital kimlikler. Oysa bu kimlikler, tehdidi daha da artırarak, gözetleme faaliyetlerinin yeni imparatorluk prangaları, zincirleri haline geldiği Orvelvari bir kâbusun oluşmasını mümkün kılıyorlar.

Dünya Hükümetleri Zirvesi’nde yapılan bir tartışmada Ellison, Blair’e şunları söyledi: “Bir ülkenin yapması gereken ilk şey, tüm verilerini birleştirmek, böylece bu verilerin yapay zekâ modeli tarafından tüketilip kullanılabilmesini sağlamaktır.” Bu sözleriyle Ellison, tam ve kaçınılmaz kontrol için şifrelerin yerini biyometrik kimliklerin almasını savunuyordu. Eylül 2025 tarihli bir raporda aktarıldığına göre, Blair Enstitüsü, dijital kimlikleri “modern yönetişim için vazgeçilmez unsur” olarak gördüğünü ısrarla dile getiriyor. Enstitü, İngiltere’deki uygulama maliyetinin 1,4 milyar sterlini bulacağını öngörüyor. Oysa aslında bu uygulama distopyalara mahsus izleme pratiği için geliştirilmiş uğursuz bir işlem.

Bu tür şirketler ve kurumlar arasındaki yakınlaşma hiç de masum değil. Soykırımcı hâkimiyetin tesisi için hazırlanmış planın parçası. Gazze ve Levant’ta, dijital kimlikler, Filistinlilerin yapay zekâ desteğiyle, ayrıntılı bir biçimde gözetlenmesi için gerekli zemini hazırlamak suretiyle, insanların hareketlerini dijital hayvan damgaları gibi kısıtlayacak, halihazırda binlerce insanı katleden Oracle ve Palantir’in hedefleme sistemlerine veri sağlayarak, İsrail’in işlettiği etnik temizlik sürecini pekiştirecek.

Byline Times sitesi haberinde, Blair’in enstitüsünün Gazze’nin toparlanmasına dönük planları, “Oracle-Palantir’in ortaklaşa geliştirdiği savaş sistemlerini anımsatan veri odaklı çalışmalar” temelinde tasarladığını, bombardımana tabi tutulmuş, harabeye dönmüş bölgeleri direnişi ezmek için her nefesin izlendiği, ırk ayrımcısı gözetleme merkezine dönüştürme potansiyeli taşıdığını söylüyor.

Kitleleri pasifleştirmek amacıyla bu kimlikler, Blair’in Gazze’de yönetimi alacak Uluslararası Geçiş Otoritesi önerisinde görüldüğü üzere, “insani yardım bölgelerinde hayatta kalanları tanımlayacak”. Bu öneri, sivillerin kayıt altına alınması ve gerekli izinlerin verilmesi için dijital hizmetler verilmesini ve kimlik sistemlerinin kurulması gibi faaliyetleri içeriyor. Aslında burada muhalifleri kamplara göndermekten, insanları açlığa mahkûm edecek kuşatma sürecini başlatmaktan, “barış” kisvesi altında insanları zorla sınır dışı etmekten bahsediliyor.

Oracle’ın Lübnan’la imzaladığı anlaşma da benzer riskler taşıyor. İsrail’in işgalleri sırasında veri zafiyetleri ortaya çıkıyor. Levant, bugün bu zafiyetlerin giderilmesine dönük çalışma yürüten Siyonizme ait teknolojik istibdadın bir test laboratuvarına dönüşüyor. Blair ve Ellison’ın dijital distopyası, ilerleme değil, algoritmik baskı yoluyla Gazze’yi yatıştırırken, enkazdan kanla ıslanmış milyarlarca dolar kazanmayı amaçlayan soykırımcı bir rüya.

Siyonistlerin, sözde “Büyük İsrail” ve “Yahudi Barışı” vizyonlarını hayata geçirmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaları halinde, bu teknolojik distopya her yerde uygulamaya konulacak.

“Barış Kurulu”: Sömürgeci Kontrol, Potansiyel Suç Ortaklığı

Trump’ın Ocak 2026’da resmiyete kavuşturduğu “Barış Kurulu”, Amerikan başkanına, Gazze’nin “insani yardım bölgeleri”ne bölünmesi, istikrar gücünün oluşturulması ve yeniden yapılanma konusunda sınırsız yetkiler bahşediyor. Bilindiği üzere, kurulun başkanı olan Trump’ın görev süresi belirsiz, ayrıca başkan veto yetkisine sahip. Söz konusu yeniden yapılandırma süreci tabii ki Hamas ve onunla “iltisaklı” STK’ları kapsamıyor.

Planın şekillenmesinde önemli rol oynadığı belirtilen Blair, ağırlıklı olarak Trump’ın müttefikleri ve İsrail yanlısı isimlerden oluşan bir kadroya dâhil oldu. Cezire, bu görevlendirmeyi “insan haklarını ihlal edenlerin başa getirilmesi” olarak niteleyip eleştirdi.

Barış Kurulu’nda şu önemli isimler yer alıyor:

Jared Kushner: Ortodoks bir Yahudi, soykırımcı ultra-Ortodoks Şabad-Lubaviç tarikatına büyük bağışlarda bulunan ve İbrahim Anlaşmaları’nın mimarı olan Kushner, Gazze’yi “kıymetli sahil şeridi” ve önemli bir mülk olarak tanımlayarak, eleştirmenlerin etnik temizlik imasında bulunduğunu söyledikleri yeniden yapılanma önerisini dile getirdi. Barış Kurulu’nda, CNBC’nin ayrıntılı haberinde aktarıldığı biçimiyle, Filistinlilerin haklarını göz ardı eden normalleşme anlaşmalarının zeminini teşkil ederek, İsrail’in çıkarlarını öncelikli kılma ile tanımlı geçmişiyle örtüşen bir rol ifa ediyor. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi'nin de belirttiği üzere, Kushner’in Affinity Partners firmasının Ortadoğu’daki varlık fonlarıyla bağlantıları, Gazze’nin yeniden inşasında çıkar çatışmaları konusunda endişelere yol açıyor.

Steve Witkoff: Bu Yahudi emlak devi ve Trump’ın büyük bağışçısı, İsrail yanlısı bir isim. ABD’nin Ortadoğu (Batı Asya) Özel Elçisi olarak görev yaptı. Times of Israel'in haberinde aktarıldığına göre, Gazze konusunda ABD-İsrail arasında kurulacak güçlü ortaklığa vurgu yapıyor. OnePath Network’ün aktardığı kadarıyla, “O samimi Siyonist Yahudi kalbiyle” Witkoff, Netanyahu’ya mesaj ileten, Trump’ın Gazze planı için süreci ilerletme konusunda önemli müdahalelerde bulunan, etkili bir isim. Gayrimenkul komisyonculuğu alanındaki geçmişi, Gazze’nin yeniden inşasını bir iş fırsatı olarak gördüğüne, Filistin’in egemenliğinden ziyade, güvenliği öncelikli gören İsrail yanlısı politikalarla örtüştüğü yönünde kimi spekülasyonları tetikliyor.

Marc Rowan: Apollo Global Management’ın Yahudi CEO’su, AIPAC’nin önemli bağışçısı Rowan, New York Times’ın haberinde aktarıldığı biçimiyle, Filistin edebiyat festivaline ev sahipliği yaptığı için Pensilvanya Üniversitesi’ni boykot etmek gibi, antisemitizm olarak damgaladıkları eylemler sebebiyle üniversitelere yönelik bağış yapmama kampanyasına öncülük etti. American Prospect sitesinin değerlendirmesinde aktarıldığı biçimiyle, Rowan’ın Filistin karşıtı aktivizmi, Filistin yanlısı protestolar sırasında üniversite yönetimlerinin istifasını istemeyi de içeriyor. Barış Kurulu’na sunacağı finansal uzmanlıkla ilgili birikiminin, Gazze’nin yeniden inşasına yönelik yatırımları denetlemekte kullanılacakmış gibi görünüyor. BBC’nin haberinde dile getirildiği biçimiyle, eleştirmenler, Rowan’ın İsrail yanlısı duruşunun Siyonist kontrolü pekiştireceğini savunuyorlar.

Martin Edelman: İsrail yanlısı bağları olan bu Yahudi avukat, uluslararası gayrimenkul işlemlerinde uzmanlaşmış bir isim. Watan’ın haberine göre, Siyonizmin çıkarlarıyla uyumlu olan anlaşmalar için zemini hazırlayan Edelman, ABD-BAE arasındaki ilişkileri tesis etti. JNS.org sitesinin tespitiyle, Edelman, Batı Asya diplomasisinde, Filistin haklarını hiçe sayarak normalleşme çabalarını desteklemek gibi bir rol oynuyor. Kudüs Dış İlişkiler Merkezi’nin de dile getirdiği biçimiyle, Barış Kurulu içindeki konumu uyarınca Edelman, muhtemelen ileride Gazze’nin yeniden yapılanması için gerekli yasal çerçevelere odaklanacak ve İsrail’in çıkarlarını koruma yönünde adımlar atacak.

Binyamin Netanyahu: İsrail Başbakanı ve Gazze soykırımının baş mimarı olarak Netanyahu, Conversation sitesinin yorumuyla, Filistinliler üzerinde askeri üstünlük kurma doktrinine bağlı kalan bir isim olarak, ideolojik Siyonizmi temsil ediyor. Hiç vazgeçmediği yayılmacı politikası New York Times gazetesinin bile “ırk ayrımcısı” olarak nitelendirdiği politikalara yol açtı. CNN haberinde aktarıldığı biçimiyle, Türk ve Katarlı yetkililerin varlığı karşısında duyduğu öfkeye rağmen Netanyahu’nun Barış Kurulu’nda yer alması, İsrail’in veto yetkisini güvence altına alma amacını güdüyor.

Tony Blair: Bu makale boyunca ayrıntılı olarak ele alındığı gibi, Blair’in çıkarcı Siyonizmi ve İsrail politikalarına yönelik destekleriyle tanımlı geçmişi, onu Barış Kurulu’na uygun bir isim haline getiriyor. Ama onun bir yandan da ikiyüzlü bir üye olduğunu söylemek gerekiyor.

Marco Rubio: Bu Evanjelik Hristiyan, İsrail’i hararetle savunan bir isim. 2015’te Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu’na hitaben yaptığı konuşmada dile getirdiği biçimiyle, İsrail’e desteği Kitab-ı Mukaddes kaynaklı bir emir olarak görüyor. Liberty Üniversitesi’nin internet sitesindeki bir yorumda Rubio’nun Hizbullah’a yaptırımlar uygulanması, ABD büyükelçiliğinin işgal altındaki Kudüs’e taşınması için yasa çıkarılması ile ilgili fikirleri desteklediğinden söz ediliyor. Sojourners, Rubio’nun Barış Kurulu’nda oynayacağı rolün, ABD-İsrail ittifakına sürekli vurgu yapan Trump’ın sert tutumuyla örtüşeceğini söylüyor.

Susie Wiles: Wiles’ın piskoposluk idaresini savunan, papalığı geri plana atan Episkopalizm akımı savunduğu biliniyor. Buna karşın, kendisi Hristiyan Siyonist değil. Sarasota Herald-Tribune’ün tespitiyle, Wiles, gene de Florida siyaseti ve Trump’ın çevresi aracılığıyla Mike Huckabee ile bağlantılı bir isim. Washington Post’un ayrıntılı haberinde aktarıldığı biçimiyle, 2020’de Likud’a danışmanlık yaptı. Barış Kurulu’nun parçası olan Wiles’ın, Trump basın toplantılarında, Gazzelilerin soykırımcı bir girişim dâhilinde başka bir yere taşınmasını önerdiğinde ona “endişeyle” veya “öfkeyle” baktığı söyleniyor. Kendisinin dengeleyici bir güç olduğundan söz ediliyor.

Ajay Banga: Bu Hint asıllı Amerikalı Sih, BDS veya Siyonizm konusunda kamuoyu önünde bir pozisyon almış biri değil. Ancak liderliğindeki Mastercard ve Citigroup, BDS’ye karşı çıktığı, işgal altındaki Filistin topraklarında faaliyetlerini sürdürdüğü biliniyor. Banga, Barış Kurulu’nda oynayacağı rolü Gazze’yi yeniden inşa etmek için “hayatta bir kez karşılaşılabilecek bir fırsat” olarak tanımlıyor. Soykırıma değinmeyen Banga, “her iki tarafın can kayıplarından” dem vuruyor, her iki tarafı da savunmaya çalışıyor. Ghada Karmi gibi eleştirmenler, onun kurula katılımının Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını göz ardı eden, Batı yanlısı, Siyonist eğilimli bir çerçeveyle uyumlu olduğunu söylüyorlar.

Robert Gabriel: Mayıs 2025’ten beri Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı olarak görev yapan Gabriel, Wikipedia’da belirtildiği üzere, Stephen Miller’ın özel asistanı olarak çalışmış, Trump yönetiminde politika odaklı bir rol üstlenmiş. LegiStorm’un detaylı haberinde dile getirildiği biçimiyle, danışmanlık firması Gabriel Strategies ve Miller ile Susie Wiles’a olan yakınlığı, İsrail yanlısı sert politikaların güçlendirileceğini ortaya koyuyor. Brookings Enstitüsü’nün değerlendimesine göre, Gabriel’in Trump’ın seçim kampanyasında oynadığı rol, onu Gazze’de Siyonist yanlısı güvenlik önlemlerinin kilit uygulayıcısı konumuna taşıyor.

Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, Gazze’de 2023’ten bu yana ölü sayısı 70.000’i aşmış durumda, üstelik bu sayıyı Siyonist ordu bile kabul ediyor. Akademik çalışmalarsa yaklaşık 400.000 ölüm veya kayıp vakası olduğunu söylüyorlar. Süregelen felç edici abluka ile birlikte, Barış Kurulu kendi içinde, imkânlara kısıtlı erişim, zorla uyum, “yeniden yapılanm” adı altında yerinden etme girişimleri gibi zulümlerin yaşanmasını mümkün kılma riski barındırıyor.

Blair’in kurula dahli, plana sahte bir meşruiyet kazandırıyor. Eğer plan, işgali veya etnik temizliği pekiştirirse, Blair’i suç ortağı konumuna taşıyacaktır. BBC’nin haberine göre, Barış Kurulu’nda hiçbir Filistinli bulunmuyor, ancak CNBC’nin listelediği gibi Bahreyn’den İsa bin Selman Halife, Fas’tan Nasır Burita, Ürdün’den Eymen Safadi, BAE’den Rim Haşimi, Mısır’dan Hasan Reşad, Katar’dan Ali Sevvadi ve Türkiye’den Hakan Fidan gibi kimi Arap ve Müslüman liderler kurula dâhil oldu.

Kimi çevrelerde görülen iyimserliğe ve CNN’in haberinde gördüğümüz üzere, Netanyahu’nun tam olarak bilgilendirilmediği iddialarına rağmen, bu isimler, Siyonizmin işbirlikçileridir. NATO üyesi Türkiye, bilhassa BAE, Filistin haklarını göz ardı eden normalleşmenin zeminini inşa etmektedir.

Trump, kendini “Dünyanın Kralı” olarak mı görüyor? Ömür boyu başkanlık yapma ve veto hakkına sahip olma yetkisiyle, Kurul, onu küresel bir hakem konumuna taşıyor. Bu noktada “Ölümünden sonra tahtı kim devralacak?” sorusunu sorabiliriz. Siyonist damadı Kushner, Filistin’in kaderi üzerindeki Siyonist kontrolü perçinleyen şaibeli bir isim.

Blair’i Tutuklayın: Cezasızlığa Son Verin

İnsan hakları savunucularının da belirttiği gibi, Blair, Irak işgalindeki rolü ve orada işlediği (Chilcot raporu ve hukuki uzlaşmanın da kabul ettiği) savaş suçları ile Siyonist yanlılığından Gazze bağlantılı planlara kadar uzanan gücü suiistimal etme girişimlerine imkân sağlaması sebebiyle Lahey’de yargılanmalıdır.

Kamuoyundaki öfke devam ediyor: X platformundaki kullanıcılar bu öfkeyi dile döküyorlar. Her fırsatta “Tony Blair savaş suçlarından dolayı hapse girmeli” veya “Tony Blair Gazze’ye değil Lahey’e gitmeli” yorumlarında bulunuyorlar.

Onur nişanları elinden alınmalı, evrensel yargı yetkisi kapsamında yargılanmalı. İnsan hakları savunucuları ve sosyal medya kullanıcıları, bundan daha azının adaleti alaya almak anlamına geldiğini söylüyorlar.

Blair’in Trump’ın Barış Kurulu’nda oynayacağı rol, en büyük hakaret olarak görülüyor: Bir savaş suçlusu, ülkesinin zemin hazırladığı, iki yıldan fazla süren soykırımın harap ettiği bir ülkede “barış”ı denetliyor.

David Miller
20 Şubat 2026
Kaynak