25 Temmuz 2026

Trump’ın Amerika’sı ve Dördüncü Reich’ın Yükselişi



Bugün dünyaya “Trampizm” olarak takdim edilen şey, bir sapma, kişisel bir patoloji veya Amerikan liberal demokrasisinin anlık bir bayağılaşması değil, tarihsel süreçte son evresine girmiş olan bir imparatorluğun kendisini tüm çıplaklığıyla faş etmesidir.

Donald Trump döneminde ABD, evrensel değerleri, birçok ülkenin kabul ettiği normları veya sözde “kurallara dayalı düzeni” temsil ediyormuş gibi davranmayı bıraktı. Maske düştü, altından, çürüyen tekelci finans kapitalin üretimsiz korumacılık, egemenliksiz milliyetçilik, zafersiz militarizm ve liberal ikiyüzlülüğün retorik disiplininden bile yoksun ırkçılıkla tanımlı çıplak mantığı çıktı.

Bu momentin mucidi Trump değil. O, sadece mevcut dönemin dili. İmparatorluk sisteminin maddi pratikte zaten dönüştüğü şeyi kaba bir dille ifade etti: kendi çöküşünü ertelemek için yağmalayacak, disipline edecek ve yeniden sömürgeleştirecek yeni alanlar arayan, gerileyen bir hegemon var karşımızda.

“Dördüncü Reich” benzetmesi, gazetecilik abartısı değil, tarihsel-materyalist bir teşhistir.

İki büyük savaş arası dönemin Almanya’sı gibi, bugünün ABD’si de muazzam askeri gücün göreceli ekonomik gerileme, sanayisizleşme, finansal asalaklık ve içi boşaltılmış bir toplumsal tabandan oluşan bir gerçeklikle karşı karşıya. Üretimi artırmak suretiyle birikimi yeniden sağlayamayan ülke, yeni saldırılarla yüzünü dışa, yoğunlaşmış otoriterlikle de içe dönüyor.

İki ülke arasında ölçek konusunda bir fark olduğuna hiç şüphe yok: Nazi Almanyası, Lebensraum’unu (“yaşam alanı”) Doğu Avrupa’da ararken; ABD, Latin Amerika ve Karayipler’de arıyor. Bu anlamda, yirmi birinci yüzyıl koşullarında Monroe Doktrini’nin eski sömürgeci dilini yeniden diriltiyor.

Tanık olduğumuz şey, tiyatro estetiği olarak faşizm değil. Karşımızda, çürüyen bir emperyalist merkez için, jeopolitika düzleminde bir zorunluluk olarak geliştirilmiş bir faşizm, yani gerilemenin dış politikası olarak faşizm duruyor.

Bu anlamda, yarıküreyi yeniden sömürgeleştirmek, ABD için bir tercih değil zorunluluk. Küresel Güney, bilhassa Latin Amerika, imparatorluğun artı değer, ucuz iş gücü, stratejik kaynaklar ve siyasi boyun eğdirme için en yakın ve en şiddetli şekilde erişilebilir rezervuarı olarak işlev görüyor. Küresel genişleme durduğunda, Çin boyun eğmeyi reddettiğinde, Avrasya kuşatmaya direndiğinde, Afrika kendi ortaklarını çeşitlendirdiğinde, imparatorluk “arka bahçesi”ne geri döner.

Darbeler, yaptırımlar, renkli devrimler, hukuk savaşı, uyuşturucu militarizasyonu, IMF şantajı ve doğrudan askeri tehditler, Washington’daki düşünce kuruluşlarında tartışılan politika seçenekleri değil, artık rıza yoluyla kendini yeniden üretemeyen bir sistemin otomatik refleksleridir. Trump, Obama’nın rafine ettiği, Biden’ın bürokratikleştirdiği şeyi sadece hızlandırdı ve bayağılaştırdı. Süreklilik emperyalizm için aslidir, bu süreçte sadece ton değişiyor.

Yanlış bir değerlendirme üzerinden sıklıkla izolasyonist olarak anlaşılan “Önce Amerika” söylemi, aslında son derece yayılmacıdır. Dünyadan çekilmeyi kastetmez. Dünyanın şiddet kullanımı üzerinden yeni bir hiyerarşiye kavuşturulmasını ifade eder. Uluslararası hukukun yalnızca zayıflara uygulandığı, egemenliğin koşullu olduğu ve insan haklarının itaatsiz devletlere karşı seçmeci bir yaklaşımla kullanılacak bir silah olduğu düzeni anlatır. Trump döneminde bu mantık, liberal emperyalizmin gizlemeyi tercih ettiği bir açıklığa kavuştu: Latin Amerika devletleri ortak değil, vasaldır. Hükümetler, ancak boyun eğdikleri ölçüde meşrudur. Özerk kalkınma girişimleri, güvenlik tehdidi olarak görülürler. Bu, insani kılıfından sıyrılmış emperyalist gerçekçiliktir.

Bu projenin faşist boyutu yalnızca dış politikada değil, Amerikan toplumunun kendi iç yeniden yapılanmasında da yatmaktadır. Tekelci finans kapital, kalan üretken tabanı yamyamlaştırırken, toplumsal sözleşme çöker. Altyapı bozulur, yaşam beklentisi düşer, uyuşturucu kullanımı bir salgın hastalık gibi işçi sınıfını kasıp kavurur, ırksallaştırılmış fazla nüfus, entegre edilmek yerine polis gözetimine sokulur.

Trump’ın otoriter söylemi (kurumlara duyduğu küçümseme, şiddetle flörtü, açık ırkçılığı) ideolojik bir sapma değil, bu maddi koşullara karşılık gelen kültürel üst yapıdır. Rıza artık göreceli refah yoluyla satın alınamadığında, korku, gösteri, iç ve dış düşmanlara karşı sürekli seferberlik yoluyla elde edilmelidir. Burada faşizm, dışarıdan gelen bir ithalat ürünü değil, geç dönem emperyalist kapitalizmin içsel bir unsurudur.

Bugün liberal yorumcuların sürekli olarak gözden kaçırdıkları, emperyalistlerle uyumlu solun yüzleşmeyi reddettiği gerçek üzerinde durulmalıdır: “Dördüncü Reich”, seleflerinden yapısal olarak daha zayıftır. Daha önceki emperyal genişlemelerin aksine, ABD, bugün alternatif birikim, teknoloji ve siyasi meşruiyet merkezlerinin var olduğu bir dünyayla karşı karşıyadır. Çin’in yükselişi, Avrasya’daki entegrasyon sürecinin yeniden başlaması, Küresel Güney’in artan iddialılığı, imparatorluğa karşı ahlaki itirazları değil, maddi sınırlamaları ifade etmektedir. Bu nedenle, yarıküreyi yeniden sömürgeleştirme girişimi, güven değil, çaresizlik temelli bir stratejidir. Giderek çok kutuplu hale gelen bir dünya sistemi karşısında küçülen egemenlik alanını güvence altına alma girişimidir.

Tarihsel materyalizm açısından bakıldığında, mevcut moment, görevlerimizi karmaşıklaştırmaktan ziyade netleştiriyor. Küresel Güney, Trampizmi liberal normalliğe dönüşle düzeltilmesi gereken bir anormallik olarak yorumlayamaz, çünkü liberal normalliğin kendisi, her zaman kibarlaştırılmış emperyalist şiddetti.

Küresel Güney, “daha iyi Demokratlar” veya “çok taraflı reform”un, hayatta kalması giderek cebre bağlı olan bir imparatorluğu dizginleyebileceği yanılsamasına da kapılamaz.

Tarihin dayattığı seçim nettir: ya yarımküre, yeniden sömürgeleştirmeye boyun eğecek ya da halkın iktidarı, sosyalist dönüşüm ve stratejik caydırıcılık yoluyla gerçek egemenlik inşa edilecek. Üçüncü bir yol yok, ahlakı temel alan bir kestirme yol yok. STK’lar, emperyalist gerilemenin yasalarından kurtulmamızı sağlayacak bir kaçış yolu açamazlar.

Bu anlamda, Trump’ın Amerikası, istemeden de olsa tarihsel bir hizmette bulunuyor. İdeolojik perdeyi aralayarak, ABD’yi kusurlu bir demokrasi değil, uzun zamandır olduğu gibi, ayrıcalıklarını korumak için dünyayı yakmaya hazır tekelci finans kapitalin merkezi organı olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

“Dördüncü Reich”, geleceğe yönelik bir tehdit değil, eşitsiz bir şekilde ifade edilen, şiddetle uygulanan ve giderek istikrarsızlaşan mevcut bir gerçekliktir. Tüm bu rejimlerde olduğu gibi, görünürdeki gücü derin bir zayıflığı gizlemektedir. İmparatorluklar retorik olarak meydan okunduğunda değil, onları ayakta tutan maddi koşullar, örgütlü, bilinçli ve egemen alternatiflerce ortadan kaldırıldığında çökerler.

Tarih, her zaman olduğu gibi, tarafsız değildir. Güçleri hizaya getirir. Bu hizalanmada, Trump’ın Amerikası, emperyalizmin yeni yüzyılının başlangıcında değil, eski bir yüzyılın sarsıntılı sonundadır. Çırpınan Amerika, acımasız ve umutsuz bir haldeyken, ötesindeki dünya, yavaş, düzensiz ve acı verici bir şekilde emperyalizm sonrası bir ufka doğru ilerlemektedir.

Bişarat Abbasi
6 Ocak 2026
Kaynak

24 Temmuz 2026

,

Yanlış Çatılan Çubuk


Aydın Çubukçu’nun Mahir eleştirisi 25 Haziran’da Teori ve Eylem dergisinde yayınlandı. Çubukçu’nun eleştirileri, Ortodoks Leninizmin, kendi özel Lenin kurgusunun sınırları dışına çıkmıyor. Somut durumun somut çözümlemesini bile yapamıyor.

Eleştiri usulden geçersiz, çünkü Çubukçu niyet okuyor. Mahir’in şu kitabı okumadığını, kendi teorisi için ilgili kısmı alıp teoriyi tahrif ettiğini söylüyor. Niyet okuma, okuyanın niyetini açığa çıkarır. Mahir’in ML teoriyi aştığını söylemesinin geçersiz olduğunu iddia ediyor fakat Mahir, Çubukçu’nun EMEP’inin yaptığı gibi, Marks’ı aştığını iddia eden birilerinin peşinden vekillik için gitmediği gibi kitapta aşmaya dair bir ifade kullanmıyor, teorisyenler için “usta” nitelemesinde bulunuyor.

Bugünlerde Mahir konulu yazılan kitaplara Çubukçu sitem edip bu konuda ilk eleştiriyi 1978’de kendi siyasi çizgisinin yaptığını söylüyor ama bugün niye eleştirilmeden kitap yazıldığından dem vuruyor. Doğrudur, 1978 ve 1992’de Çubukçu ekibi bu eleştirileri yaptı. O zaman mantıksal tutarlılıkla şu soruyu soralım: Bugün Çubukçugiller, neden 1970’lerde Denizlerin idamının ardından çıkardıkları Yoldaş dergisinde Hüseyin İnan’ın görüşlerini Troçkist ilan ettiklerini söylemiyor, neden bu yazıyı tekrar yayımlamıyor/basmıyor?

Mahir’in teorisine temelden karşı çıkan Çubukçu, suni dengenin aslında 15-16 Haziran’da kırıldığını fakat Mahir’in bunu görmezden geldiğini çünkü teorisini temelsiz dayattığını iddia ediyor. Çubukçu, bindiği dalı bir kez daha kesiyor. Onun savunduğu çizginin aksine 15-16 Haziran’da işçilere ateş açılmış, Kemal Türkler dâhil sendika bürokratları bürolardan çıkamayıp, “haddi aşmaması” için radyo üzerinden işçilere seslenmiştir. İşçi, hiçbir zora başvurmadığı hâlde...

Yine bir başka bindiği dalı kesen çarpıtmayı 15-16 Haziran gösteriyor. Mahirlerin bu derece zora başvurma yöntemleri yüzünden egemenlerin kendileri üzerine geldiğini iddia ediyor Çubukçu. Öyleyse neden 15-16 Haziran’da ve 1 Mayıs’ta işçiler katledildi?

Aydın Çubukçu çizgisinin geldiği yer, iflastır. Aynen Mahir’in dediği gibi, Lenin’i zaman ve mekân mefhumundan bağımsız ele alıp ortodoks bir çizgiyi reformizm için donduruyor. Bu dondurma işleminin söylem alanı da “Lenin’e tam bağlı kalmak” diye ajite ediliyor.

Şimdi gelelim, 78’deki eleştiriye ve Çubukçu’nun reformist çizgisine. 12 Eylül’e kadar Tiran Radyosu’nda yayın hakkı olan HK, darbeyle etkisiz kılındığı hâlde Arnavutluk yönetimi darbecilere destek açıklamasında bulundu. Erdal Eren asıldığı hâlde Enver Hocacı Arnavutluk yönetimi, darbecileri kınamadı bile. 12 Eylül’de de aynı çizgi direniş göstermedi. Doğru çizgi ve teoriye sadakat bu mudur? Eleştiren, eleştirdiğinin alternatifini hayata geçirmek zorundadır.

Böyle olmak zorundaydı. Teoriyi dondurup Sovyet tipi düzen değişikliği bekleyenler, önce 12 Eylül’de, sonra Sovyetler Birliği dağıldığında bozguna uğradılar. İngiltere’den konuşan Çubukçu çizgisi, hiçbir zaman bu ülkenin sosyo kültürel, tarihî, ekonomik şartlarına uygun teori üretemedi.

Bugün küçümsenen ve eleştirilen Anadolu halkının temayüllerini, metropolleri dolduran emekçilerin küçük burjuva hüsranlarını anlamanın yolu, suni dengenin inşasını kavramadan geçer. Objektif şartların en keskinleştiği dönemlerde bile üst yapıdaki inşanın değişimin önünde nasıl set çektiğini anlamadan, Mahir eleştirisi yapılamaz.

Çubukçu’nun yazısının sonunda Mahir’in de zaten ölmeden önce teorisinin çöktüğünü fark ettiğini söylüyor. İdealizmin geldiği aşama bu olsa gerek. Bunu gören biri, neden kesintisiz şekilde mücadelesini sürdürsün? Yol yakınken havlu atmaz mıydı? Mahir, Çubukçu’ya mı demiş bunu? Teorisinin hayata geçirilmesinin dolambaçlı on yılları alacağını söyleyen ve buna uygun hareket eden bir isim için Çubukçu’nun iddiası olsa olsa saçmalamadır. Bırakalım mevcut tartışmayı, tarih bilmemektir. Aynı bilgisizlik, suni dengenin kırılmasını Pir Sultanlara bağlamaktadır. Sistemler arası olayları bugüne teşmil etmek, mantık hatasıdır. Ekonomik temel, mezhep, feodal beylik kategorilerini çarpıtmak bu kadar kolay, yazınca oluyor.

Çifte standart, kronolojik çarpıtma, niyet okumayla eleştiri yazısı yazılamaz. Mahir, ilgili tarihsel olayları yorumlama biçimiyle haklı çıktı, Çubukçu her defasında bindiği dalı kesiyor. Çubukçu çizgisinin zaman içinde CHP kuyruğu haline geleceğini söylemesiyle de haklı çıktı. Basit bir belediye başkanlığı seçiminde Gebze’de Doğu Perinçek kadar oy alan EMEP de türevleri de ne bu ülkenin özgün koşullarını çözümleyebilir ne de ekonomizmden bir adım ileri gidebilir. Şimdi umudu yine Batı emperyalizmine bağladıklarından CHP’nin otobüsleri üstünde konuşuyorlar.

Perinçek, Nizip'te muhtarlık almanın başarısıyla övünüyordu, EMEP’in de halkın belleğine yer etmiş bir direniş ördüğü görülmemiştir. İşçi sınıfı ailelerini batağa çeken uyuşturucu, bahis, fuhuş çarpıklığının ekonomi politiğini anti emperyalizm düzleminde eleştiremeyenler, Epştayn bataklığı karşısında ses çıkarmayanlar, ancak fahişe pazarlayan kadının teşhir edilmesine karşı çıkarlar. Bu söylem de cemevlerinde sahiplenilerek dillendirilir. Çubukçu EMEP’inin geldiği yer burasıdır.

Mahir’in çökerttiği Kenan Somer, Yalçın Küçük, Mihri Belli, Şahin Alpay ve Perinçek’in çizgi ve görüşleriyle Çubukçu aynı yerdedir. Bu isimleri eleştirdiği için bile Çubukçu söz söylüyor.

Siz, Deniz’i sömürmeye devam edin. Siz Mahir’i boşverin, kendi denginiz TKP ve Sol Parti’yi eleştirin, Mahir çapınızı aşar. Bir kez daha Mahir’in dediğini söylersek: “Oportünizm ancak ideolojik mücadeleyle alt edilir.”

Sinan Akdeniz
24 Temmuz 2026

23 Temmuz 2026

Müteharrik Akıl: Proletaryanın Hegemonyasına Karşı Burjuvazinin İrrasyonalizmi

Sofokles, Antigone’de, kendi zamanının karakteristik özelliği olan, ilahi hukuk ile medeni hukuk, akrabalık temelli akılla politik topluluk temelli akıl arasındaki toplumsal çatışmayı sahneye aktarır. Bertolt Brecht, 1947’de Zürih’teki sürgünü sırasında, Hölderlin’in 1804 tarihli çevirisinden oyunu sahneye aktardı. Sanatsal bir model haline gelen klasik tiyatronun bu evrimi ve dönüşümü, Brecht’e göre oyun, “ilk keşfin”, bireysel yaratıcı eylemin, kolektif sanatsal üretim karşısında anlamını yitirdiği bir dönemin işaretiydi. Antigone, modeli veya miti, kronolojik bağlamından sıyırıp, tarihsel gerçeklik arayışı dâhilinde günümüze fırlatıyordu.

Brecht’in oyununda, Berlin’e Kızıl Ordu’nun ilk bombalarının düştüğü Nisan 1945’te geçen kısa bir prologla başlıyor. Bu uyarlamada Kreon’un yerine Hitler’i koyuyor, Teb’i Nazi Almanyası’na dönüştürüyor. Ancak her şeyden önemlisi, hegemonya konusunda yaşanan çatışmayı tarihsel düzlemde yeniden düzenleme imkânı buluyor. Alman yazarın klasik metinde yaptığı diğer değişikliklerde asıl mesele, kendi döneminde yaşanan çatışmayı görünür kılmak: emperyalist iktidar karşısında itaatsizliğin meşruiyetini gündeme getiren Brecht, bu yeni formülasyon üzerinden, Antigone isimli oyununda önemli şeylerin yaşandığı bir dönemde faşizm ve hegemonya üzerine düşünmek için olağanüstü bir referans noktası sunuyor.

I. Savaş Yeni Bir Hukuk Meydana Getirir

Brehtvari koro dâhilinde yaşlıların haini cezalandırma hakkının, kardeşini gömme hakkını öncelemesine dair sitemleriyle yüzleşen Kreon, onlara şu cevabı verir: “Savaş yeni bir hukuk meydana getirir.” Brecht, böylece tragedyadaki çelişkinin alanını ahlaki düzlemden, meşruiyeti üreten koşullara kaydırır. Peki bu savaşın hukuku denilen şey nemenem bir şeydir?

Clausewitz’in savaşın, siyasetin başka araçlarla devamı olduğu yönündeki ünlü özdeyişine uygun hareket eden kapitalizm, tekelci aşamasında hayatta kalabilmek için muazzam ve çok yönlü politik, ekonomik ve askeri şiddet mekanizmalarının harekete geçirilmesine ihtiyaç duyar. Üretim güçlerinin gelişimi, üretim ilişkileriyle çatışır. Kapitalist rekabet cebri kural haline getirmiştir. Bu kuralın işlediği düzende ücretli emekten elde edilen kârlar için yoğun bir mücadele verilir. Üretim, oldukça yüksek toplumsallaşma ve beynelmilelleşme seviyelerine ulaşmıştır, bu nedenle mücadele, küresel ölçekte gerçekleşmektedir. Bu iç dinamik, giderek daha sık, yoğun ve koordineli döngüsel krizlere yol açar. Kriz, yeni tarihsel içeriğin eski biçimleri parçaladığı noktadır: devrimci geçmişi nedeniyle burjuva hukuku bile, belirli koşullarda burjuvazi için bir engel haline gelir.

Yeni kanun, ne pahasına olursa olsun, hayatta kalmaktır. Savaş, siyasetin bir uzantısı olduğu gibi, siyaset de ekonominin yoğunlaşmış bir ifadesidir. Burjuvazinin yönetim organları olan devletler, dış savaşlardan (diğer devletlerle veya devlet ittifaklarıyla olan anlaşmazlıklardan) ve iç savaşlardan (artan sömürüyü teşvik etmek ve düzeni sağlamaktan) sorumludur. Savaş, Kreon’un kötü niyetlerinin sonucu değildir. Kreon’un kötü niyetleri, tarihsel zorunlulukların bir tezahürüdür.

Bu yeni gerçekliğin hukukta somutlaşması, derin bir ideolojik değişimin olası biçimsel tezahürlerinden sadece biridir. György Lukács, İkinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı Akla Saldırı adlı eserinde, irrasyonalizmin yozlaşmış burjuva felsefesine hâkim olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu eserde Lukács, Schelling’den Hitler’e kadar uzanan çeşitli düşünce sistemlerinin etkilerini ve iç bağlantılarını inceler. İrrasyonalizmin doğuşu ve siyasi doruk noktası için kilit önem taşıyan Almanya’ya odaklanmasına rağmen, vardığı sonuçlar, diğer gerçekliklere ve uluslara da uygulanabilir.

Lukács, farklı dönemler ve yazarlar arasındaki teorik iç içe geçmeyi açıklığa kavuştursa da, irrasyonalist felsefenin içsel gelişimine dair anlayıştan ısrarla uzak durur: Macar düşünür, çeşitli felsefi yaklaşımların belirleyici hatlarının, temel itici güçlerde, sınıf mücadelesinde aranması gerektiğini söyler. Temel bağlantı, içsel ve dışlayıcı bir diyalektikte değil, ideolojik yapıyı tahrik eden ve meşrulaştıran maddi belirlemelerde bulunmalıdır. Dahası, felsefeye dair her türden tarihsel inceleme, diyalektik materyalizmi esas alıyorsa tam da böylesi bir yaklaşıma sahip olmalıdır.

“Modern irrasyonalizmin ilk önemli dönemi […] idealist, diyalektik-tarihsel ilerleme kavramına karşı mücadelede ortaya çıkar; bu, Schelling’den Kierkegaard’a kadar uzanan, aynı zamanda Fransız Devrimi’nin kışkırttığı feodal tepkiden burjuva sınıfının ilerleme fikrine karşı düşmanlığına götüren yoldur.

Paris proletaryasının Haziran ayında verdiği mücadelelerden, bilhassa Paris Komünü’nden bu yana durum kökten değişti: Bundan böyle, proletaryanın ideolojisi, diyalektik ve tarihsel materyalizm, irrasyonalizmin daha da gelişmesini belirleyecek temel nitelikteki saldırıların hedefi olacaktır.”

Burjuvazinin tamamen gerici bir sınıfa dönüşmesi, buna paralel olarak, yeni bir devrimci özne olan proletaryanın oluşmasıyla birlikte, her türden rasyonaliteye giderek daha fazla düşman olan bir dünya görüşü açığa çıkmıştır. Lukács, bu düşmanlığın temel özelliklerinin şunlar olduğunu söyleyecektir: “İdraki ve aklı küçümseme, sezginin açıktan yüceltilmesi, aristokratik bilgi teorisi, toplumsal ilerlemenin reddi, mitomani vb.”

Bu metin, ideolojik üretime dair indirgemeci ve araçsalcı bir anlayış sunmaz. O, açıklayıcı bir sentezleme pratiği olarak görülmelidir. Lukács’ın eseri bu türden gizli bir riskle maluldür. Araçsalcılık, ideolojik işleme ve genelleme süreçlerinde mevcuttur, ancak onu nesnel bir toplumsal işlev ve pratik önceler. Burjuva gerçekliğinin gizemlileştirilmesi, üzerinin örtülmesi, onu varsayan ve sürekli olarak yeniden üreten toplumsal faaliyetten, bilhassa üretken faaliyetten beslenir. Toplumsal gerçekliğin bu fetişleştirilmiş ve gerici vizyonunun ortaya çıktığı unsurlar, emek-sermaye çelişkisinin keskinleşmesinin bir sonucu olarak yoğunlaşırken, aynı zamanda dengeleyici unsurlar (dünyaya dair bilimsel bir anlayışa kavuşmaya çalışanlar) da yoğunlaşır.

Bir örnek verelim: Tekelci kapitalizm, toplumsal iş bölümünü, proletarya yaşamının atomizasyonunu ve nesneleştirilmesini eşi görülmemiş seviyelere çıkarırken, aynı zamanda dünyanın farklı bölgelerinden işçi sınıfını tek bir üretken bağda birleştirerek, nesnel çıkarlarını birbirine kenetler. Kreon’un dediği gibi: “Otoritem ve kılıcın gücü sayesinde onları hem bir arada tutuyorum hem de ayrı tutuyorum.”

II. Kılıcın Gücü

Peki gördüklerimizle belirli bir olgu olarak faşizm arasındaki bağı nasıl kurmalıyız? İdeolojik düzeyde kalacak olursak, faşizmin senkretizmi göz önüne alındığında, onun özel bir analitik zorluk sunduğunu söyleyebiliriz. İspanyol faşizmini çalışmış, önde gelen düşünürlerden biri olan Ramiro Ledesma’nın bu konuda neler söylediğine bakalım:

“Faşizmin kendisinin evrensel özelliklere sahip olduğunu reddetme eğilimindeyiz. Aslında İspanya’da açığa çıkmış olan faşizm, dünyadaki siyasi mücadeleler alanında ‘Faşizm’ olarak bilinen şeyle tutarlılık arz eden bir politikadır. [...] Faşizmin küresel bir olgu olarak tam şeklini mükemmel bir şekilde ortaya koyan bir dizi özellikten, profilden, amaçtan ve tahayyülden söz edebiliriz. [...] Elbette tek faktör olmamakla birlikte, faşizmin evrenselleşmesini önemli ölçüde etkileyen yalnızca iki faktöre odaklanacağız:

Bu yaklaşım, yeni bir devletin hukuki-politik keşfine yönelik bir eğilim sergiliyor ve tarihsel olarak bu devletin, dönemin ruhu ve ihtiyaçları açısından, on dokuzuncu yüzyıl boyunca, Birinci Dünya Savaşı’na kadar liberal-parlamenter devletin ifade ettiği anlamı taşıması gerektiği iddiasında bulunuyor.

Onun stratejisi, toplumsal bir güç olan Marksizme (proletaryanın sınıf partisine) karşı devrimci bir şekilde mücadele etmek, onu, kitlelerin yanılsamasıyla ve coşkusuyla ikame etmekti.”

Faşizmin doktrin düzleminde yüzleştiği güçlük, her şeyden önce, kendi irrasyonalist felsefi temelinde yatmaktadır: gerçekliğe dair rasyonel anlayış, kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel sınırlarını ortaya koyar. Burjuvazinin çıkarları, tutarlı ve kapsamlı her türden anlayışı reddeden tavırda ifadesine kavuşur. Bu, aslında, çağımızdaki diğer baskın düşünce biçimleri için de geçerli bir husustur. Rölativizm, demagoji, iradecilik gibi hususlar, zayıflayan burjuva düşüncesinin temel özellikleridir. Dolayısıyla, her irrasyonalizm biçimi faşizmle karşılaştırılabilir değildir, ancak tüm faşizm, zorunlu olarak irrasyonalisttir.

Bu içsel özelliğinin yanı sıra, şovenist ve üstünlükçü özü göz önüne alındığında, faşizm evrensel bir sistem içinde yüzleşilen zorlukla tanınabilir. Faşizm, tekelci kapitalizmin temel bir özelliğinin en keskin ifadesidir: ekonominin çok yüksek derecede uluslararasılaşması ve karşılıklı bağımlılığı ile ulusal çıkarların savunulması ve güvence altına alınması için ulusal temelin güçlendirilmesi arasındaki paradoks. Faşizm, böylece sınıflar arasında oluşan, ulusal topluluk fikrini güçlendirir, bir halkın kurucu kültürel özelliklerini öze yerleştirip çarpıtır, gelenekler ve soyağaçları uydurur, bunları mitolojik ve kurtarıcı bir anlatıya büründürür. Bütün bunlar, emperyalist ve yayılmacı bir amaç tarafından yönlendirilir.

Faşizmin çelişkili doğası, aynı zamanda belirli bir sınıfsal yapılanmadan, muhtelif toplumsal tabakaların ürettiği ideolojik unsurların bir karışımından da kaynaklanmaktadır. Faşizmin, özel bir gerici model olarak, temel özelliklerinden bir,i kitle bileşenidir. Bu kitle bileşeni, özellikle kentli küçük burjuvazinin radikalleşmesi ve artan seferberliğinin sonucudur. Yarı doktrinsel formülasyonu, bu sektörler ile büyük burjuvazinin bir kesimi arasındaki çıkar yakınlaşmasını sentezler. Politik örgütlerden ve ölüm mangalarından devlet iktidarı olarak kurulmasına kadar olan evrimi boyunca faşizm, tarihsel olarak en radikal, küçük burjuva unsurlarından arınarak, finans kapitalle giderek daha güçlü bir ideolojik, politik ve operasyonel bağ kurmuştur.

Yukarıdakilerden, faşizmi ve onu meşrulaştıran hegemonya momentini anı anlamak için önemli bir nokta ortaya çıkıyor: Faşizmin yükselişini destekleyen ve faşizmin yeniden yorumladığı veya yoğunlaştırdığı tüm yapısal ve ideolojik unsurlar, parlamenter demokraside veya diğer burjuva diktatörlüğü biçimlerinde zaten mevcuttur. Emperyalist çağda, burjuvazi tamamen gerici bir sınıftır: Dünyasının üzerine kurulduğu çelişkiler giderek yoğunlaşır. Bu nedenle kapitalizmin gericiliğe yönelmesi kaçınılmazdır. Bu süreç, sermayenin sömürüsünü ve şiddetini yönetmek için alternatif modeller öneren “ilerici” olarak adlandırılan burjuva oluşumlarını da içerir.

Diğer önemli çıkarım ise, her gerici politik biçim veya faaliyetin mutlaka faşist olmadığıdır. Burjuvazinin gerici bir sınıf olarak egemenliğinin karakteristik özelliklerini taşıyan politik olguları ve davranışları, onun en “abartılı” ve “vahşi” versiyonuyla ilişkilendirmek, yaygın ve geniş çaplı bir yanılgıdır. Bu, şüphesiz, burjuvazinin kendisinin yürüttüğü ideolojik operasyon dâhilinde işlevlik kazanır. İlgili operasyon, sağcı oportünizm tarafından büyük bir beceriyle yürütülür ve bu eylemlerin burjuva egemenliğinin dışından kaynaklandığı şeklinde yorumlanmasına imkân sağlar. Bununla birlikte, burada halk arasında faşizm karşıtı bir hafıza da söz konusudur. Bu kötülüğün yeniden zirveye ulaşılacağından korkulur, eskiden ulaştığı zirve yeniden anımsanır. Bu küçümsemeyla, alaycı tavırla ve elitist bir tutumla yumuşatılacak, incelikli kılınacak veya görecelileştirilecek bir husus değildir. Kapitalizmin bütününe karşı verilen mücadelede faşizme karşı duruşun kapsamı genişletilmeli, o duruş yaygınlaştırılmalı, pratikte somutlaştırılmalıdır.

Eğer burjuva terörünün her uygulaması mutlaka faşist değilse, eğer ona hayat veren yapılar ve fikirler zaten “mevcut” kapitalist hükümette mevcutsa, eğer yeni “savaş kanunu” faşizmden önce de vardıysa ve çöküşünden sonra da varlığını sürdürdüyse, faşizmin ortaya çıkışını tanımlayan ve sağlayan gerçek ayırt edici unsur nedir?

1. Yukarıda bahsedilen tüm unsurların toplamına ihtiyaç vardır: irrasyonalizm, şovenizm, emperyalist hırs, kitle tabanı, küçük ve büyük burjuvazinin ittifakı vb.

2. Faşizmin kendisini sermaye iktidarına karşı gerekli bir çözüm olarak ifade etmesine imkân sağlayan özel bağlam: organik bir kriz bağlamı.

III. Söz, Hakikatin Örsünde Dövülmesi Gereken Ham Demirdir

Bordiga, faşizmin geleneksel burjuva programına hiçbir yenilik getirmediğini söylemiştir. Faşizmin bir olgu olarak özgün ve ayırt edici yönlerinin bu şekilde yanlış anlaşılması, aşırı solculuğun temsil ettiği teorik iflasın iyi bir örneğidir. Olgunun yalnızca önceden var olan ideolojik anlayışlara en uygun olan verilerini almak, soyutlama alanında kalmak ve sonuçları tarihsel gelişmenin kendisine biçimsel ve dışsal olarak dayatılan sınırlar şeklinde ele almak, tüm devrimci pratiğin ölümüne yol açar.

Faşizmi “burjuvazinin zayıflığına dair bir alamet” olarak gören klasik tanım, çok daha verimlidir. Gerçekten de, faşizmin yükselişi ve iktidara gelmesi, geleneksel yollarla iktidarı sürdürmenin zorluğunun bir tezahürüdür. Kapitalizmin tükenmesi, çelişkilerini yönetmenin muazzam yıkıcı güçlerin harekete geçirilmesini gerektirmesinin yanı sıra, projesinin meşruiyetini de kalıcı olarak baltalar. İçsel çelişkilerin yoğunlaşması, tek olası çözümün düşmanlarının veya engellerinin yerinden edilmesi veya ortadan kaldırılması olduğu, bir “geri dönüşü olmayan” noktaya ulaşabilir.

Burjuvazi, başlangıçta uzlaşma yoluyla egemenlik kurar, ancak eskiyen burjuva iktidarı, onu sisteminin birliğini garanti altına almak için giderek daha baskıcı mekanizmalar ve müdahaleler kullanmaya zorlar. Çelişkilerinin yoğunlaşmasının barışçıl bir şekilde çözülmesinin zorluğuyla karşı karşıya kalan burjuvazi, kararlı ve güçlü bir müdahaleye ihtiyaç duyabilir. Basitçe ifade etmek gerekirse, bu, Ledesma’nın yukarıda alıntılanan sözlerinde yer alan üç programatik noktaya karşılık gelir: emperyalist savaş, devrimci hareketin yok edilmesi ve yeni bir devlet modelinin kurulması.

Faşizm, egemen sınıfta bir değişim ya da burjuva iktidar yönetiminin sadece bir varyantı değildir. Ekonomik, politik ve ideolojik kriz bağlamından kaynaklanan, tekelci aşamasındaki sermayenin siyasi biçiminde yaşanan önemli bir değişikliktir. Bağlamsal faktör kilit önemdedir, çünkü tekelcilik ve faşizm arasındaki organik bağlardan yola çıkarak bazıları, faşizmi sermayenin emperyalist aşamasındaki egemenliğinin tercih edilen, doğal biçimi olarak yorumlamıştır. Tarih, bu anlayışın deterministik sınırlamalarını fazlasıyla göstermiştir. Faşizm, krizin üstesinden gelmek için gerekli eylemleri uygulamaya dökme sürecinde finans kapitale karşı tüm muhalefeti doğrudan ortadan kaldırmak ve etkisiz kılmak için iktidar bloğunun yeniden örgütlenmesini ifade eder.

Ancak, daha önce de belirtildiği gibi, faşizm sadece araçsal bir olgu değildir: Faşizmin yükseliş sürecini besleyen, nihayetinde burjuva hegemonyasının kısmen yeniden kurulması için bir mekanizma görevi gören çok yönlü krizin kendisidir. Ledesma, Marksizmin sadece yok edilmesinden değil, kitlelerin coşkusunda yerini almasından bahsetmiştir. Kriz, finans kapital ile radikalleşmiş orta sınıflar arasında fikir ve çıkarların geçici olarak yakınlaşmasını sağlayan katalizördür: Devlet tapıncı, şovenizm, ekonomik milliyetçilik, aydın düşmanlığı, elitizm, üstünlükçülük, korporatizm… bu istikrarsız ve eşitsiz güçler, her iki sektörü de birleştirir ve diğer toplumsal gruplar içindeki fraksiyonlar üzerinde etkilerini gösterir. Bu ittifak tarafından oluşturulan kitle tabanı ve meşruiyet çerçevesi, büyük sermayenin girişiminin genişlemesine imkân sağlar. Bu plan ilerledikçe, ittifak giderek daha fazla parçalanır: Tekelci çıkarlar lehine olan politikaları, faşizmin sözünün gerçeğin örsü karşısında kırıldığını ortaya koymaktadır.

IV. Sorumlu Olana İtaat Edin ve Onun Emrettiğini Yapın.
Bense Geleneklerin Gerektirdiklerini Uygulayacağım

Kreon, yaşlıların desteği ve yeni hukuk aracılığıyla egemenlik kurarken, Antigone de itaatsizlik motivasyonunu gelenekte, yani egemen ideolojiyle çatışan doğallaştırılmış bir ideolojik yapıda bulur. Faşizmin burjuva zayıflığının bir belirtisi olduğu yönündeki önceki gözleme, aynı zamanda işçi sınıfının da bir belirtisi olduğunu eklemeliyiz. Bu, proletarya içinde itaatsizliği ve isyankar eylemi meşrulaştıracak bir ideolojik yapının sınırlı erişiminin ve içselleştirilmesinin bir belirtisidir.

Zinovyev, Bolşevizmin tarihini, “proletaryanın hegemonyası” fikrinin gerçekleştirilmesi için sürdürülen bir mücadele olarak tanımlamıştır. “Hegemonya” terimini ilkin Rus sosyalistleri yaygınlaştırmışlardır. Bu kavram, proletaryanın diğer toplumsal tabakaları kendine çekme veya etkisiz kılma getirme sürecini tanımlasa da, diğer sınıfların faaliyetlerine de uygulanabilir bir kavram olduğu açıktır. Hegemonya temelli bakış açısı, toplumsal pratiğe dair diyalektik bir anlayışı talep eder. Anlayış, fikirlerin sınıf mücadelesi alanında üretildiğini, bu nedenle hegemonyanın tahakküm veya boyun eğme mekanizmalarını ifade ettiğini söyler. Bolşevizm, bu anlayışın tutarlı bir şekilde uygulanmasıyla sadece tarihteki ilk başarılı sosyalist devrimi yapmakla kalmamış, aynı zamanda Marksizmi öğreti düzeyinde geliştirmiştir.

Bazı güncel yorumlar, Bolşevizm ile önceki devrimci sosyal demokrasi geleneği arasındaki ilişkinin, farklılaştırıcı unsurlardan, süreksizliklerden veya gelişmelerden yoksun, yalnızca bir süreklilik ilişkisi olduğunu öne sürmektedir. Oysa bu yorum, ancak oportünizmin epistemolojik kökenlerine odaklanarak, toplumsal ve sınıfsal kökenlerini göz ardı ederek yapılabilir. Tarihsel materyalist bir yaklaşım, 1914 ihanetini, sosyal demokrat faaliyetler üzerinde iz bırakmış olan önceki ekonomik, politik ve ideolojik koşulların bir tezahürü olarak anlar. Lenin, 1914-1918 döneminde tam olarak bunu yapar: oportünizmi daha da derinlemesine tanımlamak adına sosyal demokrasinin yakın tarihini gözden geçirir.

Leninizm, yalnızca önceki hataların muhasebesini yapmakla kalmayıp, aynı zamanda bu hataları muzaffer devrimci sürecin deneyimi ve yeni bir dönemin özgün özellikleriyle sentezlediği için de doktrinsel bir gelişmeyi temsil eder. Bu birleşimden, emperyalizm çağında proleter devrimin evrensel programı ortaya çıkar. Bu program, temelde Komünist Enternasyonal’in yol gösterici ilkelerinde ve analizlerinde bulunabilir.

Gramsci, Lenin’in en büyük katkısının, yeni bir ideolojik zemin yaratabilecek bir hegemonik aygıta duyulan ihtiyacı anlaması olduğunu söylüyordu. bu da proletaryanın kendi dünya görüşünü içselleştirdiği ve diğer kesimleri de ona çektiği bir dizi uygulama ve örgütlenme biçimi anlamına geliyordu. Bu vizyonun kalbi ise komünist partiydi.

Komünist parti, işçi sınıfının bir koludur. Proletaryadan resmen ayrı bir yapı olarak ilk kuruluşu sadece zaruri atılması gereken bir adımdır. İşlevi, sadece proletarya bilincini tutarlı ve bilimsel bir şekilde ifade etmek değil, aynı zamanda sınıfın geri kalanıyla onu ilerleyecek şekilde kaynaşmasını sağlayacak bir faaliyet geliştirmektir. Bu faaliyet, sınıf mücadelesinden bağımsız değildir: potansiyelin gerçeğe dönüşebileceği yer, çatışmadır. Pratik deneyim yoluyla işçi sınıfı, tarihsel süreçte bilinçli bir aktör haline gelir, burjuva toplumuna alternatif bir dünya görüşü, bir toplum projesi ve bir politik program sunar. Rasyonel bir anlayış, evrensel bir proje ve bir mücadele programı, gerekli olan bunlardır.

Proletarya kendi çıkarlarının farkına vardıkça ve bu farkındalığı mücadele biçimlerine dönüştürdükçe, halkın lideri haline geleceği koşulları yaratır.

Ajitasyon, propaganda, örgütsel meseleler ve partinin teorik gelişimi bu sürece tabidir. Ancak bunun içinde, Lenin ve Bolşeviklerin özgün anlayışının anahtarı olan ve her zaman yeterince vurgulanmayan, aşamacılık ve kendiliğindenlikten temel bir kopuşu işaret eden önemli bir yön emvcuttur: politik inisiyatif.

Politik inisiyatif; partinin somut gerçekliğe, verilen güçler dengesine, her an uygun liderlik hamlesini gerçekleştirmek için pratikte yaptığı müdahaleden oluşur. Burada, taktiklerin operasyonel ve aktif bir şekilde anlaşılmasına, hegemonya tesis etme sürecinin gelişmesi için daha elverişli bir çerçeve oluşturmayı amaçlayan bir dizi eyleme, slogana ve harekete ihtiyaç vardır. İnisiyatif, devrime elverişli eğilimleri hızlandırmak, zamanın ruhuna uygun müdahalede bulunmak, politik cesareti ve yaratıcılığı teşvik etmek demektir.

Faşizm meselesine dönecek olursak, yalnızca gerici bir harekete indirgenemese de, komünizmi yok etme vaadi, bazı ülkelerde zaferinin anahtarı olmuştur. Devrimci bir işçi hareketinin yokluğu, kapitalist planlar için en büyük engeli ve tehlikeyi ortadan kaldıracaktı. Ancak faşizmin zaferi, komünistlerin geri çekilme veya gelişme eksikliği yoluyla bıraktığı belirli bir “boşluk” sayesinde de mümkün olmuştur. Bu boşluk, bazı ara toplumsal kesimleri kendine çekebilecek ve diğerlerini etkisiz hale getirebilecek bir proletarya cephesinin yokluğunun bir sonucudur. Organik krizi, devrimci durumu, bir iktidar mücadelesine dönüştürme konusunda yetersiz kalınmıştır.

Burjuva toplumunun yeniden üretiminde ortaya çıkan çelişkiler ve çatlaklar ile bunların edindiği politik ve ideolojik ifadelerin cesurca harekete geçirilebilmeleri için bunların komünistler tarafından ele alınması ve analiz edilmesi gerekmektedir. Faşizm, hem bir hareket olarak başlangıcında hem de bir devlet olarak son aşamalarında, komünistlerin göz ardı edemeyeceği ve hegemonya sürecini etkilediği için pratik sonuçları olması gereken bir dizi sorun ve sonuca yol açmaktadır.

Kapitalizmin olgunlaştığı ülkelerde, işçi sınıfı tam olarak tanımlanmış bir profile sahiptir. İşçi sınıfı, devrim için ana ve belirleyici toplumsal aktördür. Bu nedenle, anti-kapitalist bir bakış açısıyla faşizm karşıtı eylem için de hayati öneme sahiptir. Dolayısıyla, ilk ve gerekli koşul, faşizme karşı mücadelenin ön saflarında yer alabilecek tek sınıfın birleşmesi, ayağa kaldırılması ve örgütlenmesidir.

Ancak bu koşul, kendi cephesini güçlendirmek ve burjuva cephesini zayıflatmak amacıyla diğer yoksul veya ezilmiş kesimler üzerinde faaliyet yürütme ihtimalini ortadan kaldırmaz. Kapitalist gelişmenin ulaştığı düzey, bu ittifakların elindeki imkânların sınırlarını tayin eder. Bu sınırlar kısmen, politik momentlerin özelliklerine ve etkilerini artırma yeteneğine göre şekil alır. Tepedeki çatışmalar ve çelişkiler bile, istismar edilebilir içsel zayıflıklar yaratır.

Devrimi örgütlenmesi gereken bir şey olarak ele almak, nihayetinde proletaryayı önder bir sınıfa, var olan tüm devrimci ve gerçekten ilerici enerjileri uyandırabilen, güçlendirebilen ve yönlendirebilen bir sınıfa dönüştürmeyi amaçlayan bir politik pratiğin uygulanmasını gerektirir.

Ne yazık ki, önümüzdeki görev, özellikle Komünist Parti’nin yeniden toparlanması gibi daha temel yönlere odaklanmaktır. Ancak parti kurma süreci, halk mücadelelerinden, kitlelerin endişelerinden ve tartışmalarından kopuk, bir boşlukta gerçekleşmez.

Dimitrov şöyle diyordu:

“Biz hayattan kopuk tarihçiler değiliz. Milyonlarca işçiyi rahatsız eden şu soruyu cevaplamakla yükümlü olan, işçi sınıfına mensup savaşçılarız: Faşizmin zaferi önlenebilir mi ve hangi yollarla önlenebilir?”

Gericilik ve faşizmin tanımını derinlikli bir yaklaşımla yapmak, bunların büyüdüğü koşullarda, acil bir görevdir, ancak zorluk, bu açıklamadan, bilmesinlerciliğin, gericiliğin karşısında aklı yeniden harekete geçirecek eylem hatları çıkarmakta yatmaktadır.

Javier Martín Rodríguez
13 Temmuz 2026
Kaynak

22 Temmuz 2026

21. Yüzyıl İçin Yeni COINTELPRO

Trump yönetimi, “aşırı solcu terörizmi”ne karşı yeni bir mücadele başlattığını duyurdu.[1] “Terörizm" kelimesinin yalnızca “batı imparatorluğunun ajandalarına aykırı davranma”yı ifade ettiğini bilmeyenler için bu “aşırı solcu terörizm” ifadesinde hiçbir sorun yok tabii.

ABD, İsrail’in Gazze'deki vahşetine dikkat çektiği için BM özel raportörü Francesca Albanese’ye yaptırım uyguladı[2] ve bu adımı insan hakları uzmanının “terörizme destek sunduğu” iddiası üzerinden gerekçelendirdi. İngiltere’de ise polis, sadece “Soykırıma karşıyım, Filistin Hareketi örgütünü destekliyorum” yazılı pankartlar taşıyan kişileri terörizm suçlamasıyla tutukluyor.[3]

Bu sınıflandırmanın, ortalama bir Batılının algıladığı anlamda, terörizm eylemleriyle hiçbir ilgisi yok. 2024 yılında ABD hükümeti, eski Kaide lideri Ahmed Şara (diğer adıyla Ebu Muhammed Cevlani) için koyduğu 10 milyon dolarlık ödülü kaldırdı[4] çünkü bugün Suriye’de cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Şara, Washington'ın rejim değişikliği ajandasına hizmet etmişti. gündemlerine yardımcı olmuştu. Dünyanın en kötü şöhretli terör örgütünün lideri olsanız bile, imparatorluğun jeostratejik emellerine yardım etmeye başladığınız anda bu tasnifin bir anda ortadan kaybolduğunu görebilirsiniz.

Beyaz Saray, Perşembe günü[5] “aşırı solcu terörizmin ulusötesi tehdidine karşı benzeri görülmemiş bir küresel saldırı” başlattığını, bu kapsamda “aşırı solculuğa, dünyanın uzun zamandır cihatçı terörizme gösterdiği aynı ciddiyet ve şiddetle yaklaşılacağını” duyurdu.

Gazeteci Ken Klippenstein, Marco Rubio’nun başında olduğu Dışişleri Bakanlığı’ndan sızdırılan belgelere[6] göre, yeni talimatlar kapsamında hedef alınacak gruplar arasında “şiddet yanlısı aşırı sol ve anarşist ağlar ile diğer şiddet yanlısı müfrit aktörler”in yanı sıra “şiddet yanlısı İrancı ve Yahudi karşıtı ağlar” ile “militan teknoloji karşıtı ve çevreci terörist hareketler”in de yer alacağını bildiriyor.

Bu hamle, Beyaz Saray’ın NSPM-7 olarak bilinen[7] genelgesini temel alıyor. Bu talimat konusunda aylardır uyarılarda bulunan eleştirmenler[8], onun otoriterleşme konusunda tehlikeli sonuçlar doğuracağını[9], Kongre onayından yoksun olduğunu söylüyorlar.[10] Trump’ın danışmanı Stephen Miller’ın sözleriyle[11], NSPM-7, “Amerikan tarihinde ilk kez, tüm kolluk kuvvetleri ve istihbarat teşkilatlarımızın ülkemizde faaliyet gösteren bu politik teröristleri etkisiz kılmak, tespit etmek, fonlarını kesmek, banka hesaplarını kapatmak, tutuklamak ve yargılamak için birlikte çalışmasını emrediyor.”

Bu ifade, J. Edgar Hoover’ın hazırladığı COINTELPRO[12] programının hedeflerini “siyahi milliyetçisi nefret örgütlerinin ve gruplarının faaliyetlerini ifşa etmek, bozmak, yanlış yollara sokmak, itibarsızlaştırmak veya başka bir şekilde etkisiz kılmak” olarak tanımlayan 1967 tarihli bir FBI genelgesinin dilini güçlü bir şekilde yansıtıyor.

1956 ile 1971 yılları arasında FBI, COINTELPRO (Karşı-İstihbarat Programı) adı altında gizli operasyonlar yürüterek, yurttaş hakları için mücadele eden Siyahi örgütlerini, ABD Komünist Partisi’ni, Vietnam Savaşı’nı protesto eden örgütleri ve feminist grupları hedef aldı. ABD'deki tüm anlamlı solcu politik hareketleri ortadan kaldırmayı amaçladı.

FBI yetkilileri, elbette bu tür programları hiçbir zaman rafa kaldırmadılar. Wall Street’i İşgal Et ve Siyahilerin Hayatı Önemlidir gibi hareketlerin içinde yer alan örgütlerin polisçe gözetlendiğini, içine sızmaya yönelik adımlar atıldığını biliyoruz.[13] Ancak bugün Beyaz Saray’daki sağcıların çok daha agresif bir şey hedeflediği açık. FBI Direktörü Kash Patel, 21. yüzyılın J. Edgar Hoover’ı olma şansına nail olduğu için epey heyecanlı olduğu görülüyor.

Patel, Twitter’da yaptığı açıklamada, son gelişmelerle ilgili olarak şunları söyledi:

“Dışişleri Bakanı Rubio, Siyasi Terörizmin Yeniden Yükselişi konulu Bakanlar Kurulu Toplantısı’na ev sahipliği yaptı. Başkan Trump’ın liderliğinde FBI, Ulusal Güvenlik Genelgesi NSPM 7 aracılığıyla bu önemli çalışmayı desteklemekten gurur duyuyor. Bu genelge, ülke genelinde kolluk kuvvetlerinin politik şiddet ve terörizme karışan örgütlerin soruşturulmasına ve onları etkisiz kılması hedefine getirmesine odaklanıyor.”[14]

Görünen o ki ABD, 2020’ler için COINTELPRO’yu yeniden diriltmenin yollarını arıyor. Bu sefer program, polis dronları ve yapay zekâ destekli kitlesel gözetleme faaliyetleri üzerinden uygulanacak.

Amerikalıların ABD’nin savaş kışkırtıcılığına karşı giderek daha düşmanca bir tavır sergilediği, İsrail devletinden giderek daha fazla bıkıp usandığı, hükümetlerinin kendilerini umursamadığına giderek daha fazla kani oldukları ve dizginsiz kapitalizmin banka hesaplarına, toplumlarına ve dünyalarına yaptığı şeylerden giderek daha fazla rahatsız oldukları koşullarda, tepelerindeki yöneticiler, onlara istibdatın demir yumruğuyla karşılık veriyorlar.

Tüm bu adımlarda asıl tehdit edici olan şey, Cumhuriyetçilerin iktidardayken uygulamaya koydukları her önlemin, Demokratlar iktidara geldiğinde de yürürlükte kalacak olmasıdır. Zira daha önce de dile getirdiğimiz biçimiyle[15], ABD’de yüzünü sola çeviren her herekete mani olmak, Demokrat Parti’nin de görevidir. Bir kez daha Cumhuriyetçiler kötü bir şey yapacak, Demokratlar da kapitalist imparatorluğun çıkarlarını korumak için sessizce arka planda bu şeyi devam ettirecek. Onların işi bu.

Ne var ki tüm bu yaşananlar, atılan tüm adımlar, umutsuzluğa değil umuda yol açmalı. İmparatorluğu yönetenler, otoriterliği kolay ve eğlenceli olduğu için artırmıyorlar. Bunu yapmak zorunda oldukları için yapıyorlar. Kontrolü kaybettiklerini ve çocukları için daha iyi bir dünya isteyen sıradan insanların sayısının çok daha fazla olduğunu biliyorlar.

Onlar korkuyorlar. Kaybediyor oldukları için korkuyorlar.

Mücadeleye devam edin.

Caitlin Johnstone
18 Temmuz 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Patrick Martin, “Rubio, Miller Host Fascist Conference at State Department”, 16 Temmuz 2026, WSWS.

[2] Tom Bateman, “US Sanctions UN Expert Francesca Albanese, Critic Of Israel's Gaza Offensive”, 10 Temmuz 2025, BBC.

[3] Alex Partridge ve Ruth Comerford, “Arrests at Protest Supporting Palestine Action Near Labour Conference”,29 Eylül 2025, BBC.

[4] Abigail Williams ve Andrea Mitchell, “U.S. To Lift $10M Bounty on De Facto Syrian Leader’s Head”, 21 Aralık 2024, NBC.

[5] White House, “Trump Administration Unleashes Global Campaign to Crush Radical Left Terrorism”, 16 Temmuz 2026, WH.

[6] Ken Klippenstein, “Leak: Rubio’s WMD Scandal Is “Far-Left Terrorism”, 16 Temmuz 2026, Substack.

[7] Başkanlık Genelgesi, “Countering Domestic Terrorism and Organized Political Violence”, 25 Eylül 2025, WH.

[8] Ken Klippenstein, “Trump’s NSPM-7 Labels Common Beliefs As Terrorism ‘Indicators’”, 27 Eylül 2025, Substack.

[9] “Domestic Terrorism”, 8 Aralık 2025, DN.

[10] Melinda Haas, “Trump Administration’s Global Campaign Against ‘Radical Left Terrorism’”, 17 Temmuz 2026, Conversation.

[11] “Stephen Miller”, 16 Temmuz 2026, X.

[12] “COINTELPRO”, FBI.

[13] Lauren McCauley, “45 Years After COINTELPRO, FBI Still Thinks 'Dissent is the Enemy’”, 8 Mart 2016, CD.

[14] FBI Director Kash Patel, “NSPM 7”, 16 Temmuz 2026, X.

[15] Caitlin Johnstone, “It’s Been Ten Years. It’s Time To Admit Bernie Sanders Was Wrong”, 10 Temmuz 2026, Caitlin.

21 Temmuz 2026

,

Süt Dökmüş Kediler



Mısır’da 1924 yılında kabaca bizdeki CHP’ye denk düşen Vefd [Heyet] Partisi, komünistleri ve hareketi eziyor. Baskılar neticesinde hareketin önderlerinden Antun Marun, hapiste gerçekleştirdiği açlık grevi eylemi sırasında vefat ediyor. Dönemin İngiliz ve Fransız basını, Vefd Partisi lideri Zağlul Paşa’nın yaptıklarına destek veriyor. O günlerde bizde duymaya alıştığımız cümlelerin Arapçası, Mısır gazetelerine diziliyor:

“Belki de başka ülkelerde komünizm için zaman olgunlaşmıştır; ancak burada, sanayinin henüz gelişme aşamasında olduğu Mısır’da, sınıf savaşına dair en ufak bir iz bile üretimin ilerlemesine zarar verir. Üretim gelişmezse, işçi sınıfı asla güçlü olamaz. Dolayısıyla komünistler ve sınıf savaşı destekçileri, yalnızca ülkenin, toplumun ve ilerlemenin düşmanları değil, her şeyden önce kendi sınıflarının, işçi sınıfının düşmanlarıdır.”[1]

Komünist hareket, bir yandan eziliyor, bir yandan da o, içte ajanlara ve uşaklara teslim ediliyor.

“Üretim gelişsin, işçi olsun, sendika kurulsun ki biz ekmek yiyelim” diyenlere “toplum gelişsin ki biz ekmek yiyelim” diyenler eşlik ediyor. Soldaki ajanlar ve uşaklar, yoksulları, işçileri, ezilenleri ya devlete ya da sermayeye ikna etmek, örgütlemek için uğraşıyorlar.

Sermaye ve devlet için yumuşayan, kendisini iyi huylu, terbiyeli ve makul göstermeye çalışan unsurlar, önlere yerleştiriliyor. Sermayeye “zararsızım” mesajı veren, devlete “zararsızım” mesajı verenle el ele tutuşup CHP kapısına sığınıyor. Bir taraf toplumu, bir taraf tarihi silip atmak için uğraşıyor. Günlük mamayla tanımlı hafıza ve akıl, mevcut halde CHP’de ilericilik, devrimcilik ve kurtuluş umudu buluyor.

Denilir ki kediler sahiplenilmez, asıl kediler, insanı sahiplenir. Aslan, kaplanken kedileşen, evrim geçiren sosyalist hareket, iki koldan CHP’yi sahipleniyor. Alnındaki yazıdan bir türlü kurtulamıyor. “Her şeyi kendimizden bekleriz” diyen, burjuva öznel varlığına yüce anlamlar yükleyen sol tarikatlar, CHP eşiğinden geçip sermayeye ve devlete hoş görünmeye, yaranmaya, ona kulluk etmeye çalışıyorlar. Bu tarikatlara, Evrensel ve Birgün her gün kılıflar örüyor.

Bu yüce öznellik hali, esrikliğe, körlüğe, gerçeklikten kopmaya, havaya fırlatılmış haliyle uçtuğunu sanmaya neden oluyor. Dolayısıyla, kimse, şunu sormuyor: Peki ya İmamoğlu-Özel, CHP’yi tasfiye etmek, muhalefeti kontrol altına almak için kullanılan aparatlarsa? Ne yapıyorlarsa bilinçli bir proje dâhilinde yapıyorlarsa? Laik kesimin parasını toplamak için Ahbap’ı icat eden iktidar, iç cephe için yeni bir parti demliyor olabilir mi?

12 Eylül’den çıkıldığı dönemde de Devrimci Yol ve TKP gibi yapılar içinden “Özal ne güzel işler yapıyor. Demokrasiyi getiriyor” diyenler çıkmıştı. Onu hoş göstermek için türlü taklalar atanlara rastlandı. Seksenlerin sonunda Sovyetler’e eğitim için gönderilen bir kişi, dilinde “bu köprüler, gökdelenler ne güzel böyle!” cümlesiyle döndü. Bugün de Özal liberalizmine sığınmak isteyen sosyalist hareket, Özgür Özel’in yeni ANAP’ınca sahiplenilmek istiyor. Durmadan kuyruk sallıyor.

Yan Yana Forumu, kuyruk sallama yöntemi.[2] TMMOB, KESK, DİSK gibi yapılar Özgür Özel partisi’ne peşkeş çekiliyor. Devlet ve sermayenin iç hamlelerinin işçi sınıfında ve emekçi kitlelerde karşılık bulması için yoğun bir çaba ortaya konuluyor. Bu mücadeleden kaçan, giderek küçülen, kitlelere karşı sorumluluklarından sıyrılı hafiflemek için küçülen bu yapılar, yeni CHP’nin ganimet listesine ekleniyorlar.

Eskiden en azından Devrim stadına yazılacak yazı çıkmasın diye boya imal eden devrimciler vardı. Sonrasında solcular, devletteki ve sermayedeki gelişmelerle, ilerlemeyle övünür hale geldiler. Bir TKP’li, sosyal medyasında “öyle güçlüyüz ki Saray’da bile adamımız var” diyebiliyordu!

Sırrı Süreyya Önder, hapisten çıktığında kendisine videodan bahseden arkadaşına verdiği tepkiyi aktarır. Videoyu anlatan arkadaşına “bu söylediklerin teorik olarak imkânsız” cevabını verir. Oysa video, 1978’de ülkenin gündemine gelmiştir. Eskişehir’de bir hoca bu konuyla ilgili tez hazırlamış, tezi alan yapımcı Türker İnanoğlu, Özal’ın kapısını çalmıştır. Özal’dan aldığı parayla İnanoğlu, ülkenin her yanına video kaset kiralama dükkânları açmıştır. Dükkânların ve kasetlerin ardında devlet vardır.

O dönemde Özal iğvasına, büyüsüne teslim olan sosyalist hareket, onu demokrasinin kurtarıcısı olarak görüyordu. Dolayısıyla, aklına propaganda aracı olarak video kaset imkânını örgütlemek gelmedi.

Bir solcu, en fazla “bu ülkeye bilgisayarı bizim örgütün üyeleri getirmiş” diye övünür ama en ufak bir sosyal medya paylaşımında içeri düşer. Sosyalistlerin kullanımına açık bir yazılım ve donanım geliştirmeyi düşünene rastlanmaz.

Sermaye ve devlet, ense kökünden, tecimden, geçimden, çıkardan yakaladığı sol örgütleri kendisine kul-köle ediyor. Bunlar, sonra gençlerine “özel üniversiteler için reklâm filmleri çekip politik-devrimci sosyal medyalarında paylaşmayı” öğretiyorlar. Sonra da aynı şefler, holdingcilik eleştirisi yapabiliyorlar.

Hopa’daki limanın rantını paylaşmak için türlü taklalar atan sol örgütler, CHP’lileşmeyi içlerine sindiriyorlar. CHP merkeze çekilince liberal uca savrulan sosyalistler, boşa düşmemek için İmamoğlu’nun ak gömleğine tutunuyorlar.

Tekrar hatırlamakta fayda var: Gezi’de Ethem Sarısülük’ün ismini istismar eden kişiler, Çankaya Belediyesi’ndeki samimi dostlarını kırmamak için eylemlerin radikalleşmesine mani oldular. Bizim “parkın ismini zorla değiştirelim, gerekirse belediyeyi zorlamak için binasını işgal edelim” önerimizin karşısına hep o kutsal “samimi dostlar” çıkartıldı. Aynı kişiler, bir forumda penguen medyasının protesto edilmesi önerisi üzerine Kanaltürk binasına yürünmesi talebini sert bir dille geri çevirdiler. Çünkü bu kişiler, o zaman Fethullahçıların olan bu kanalla iş yapıyorlardı. Kimsenin derdi ve davası Ethem değildi.

Ölüm orucu sürecini tasfiye eden isimleri örgütleyen bu friksiyonist ekibin şefi, sonrasında o samimi dostun (Buğra Gökce’nin) İmamoğlu emriyle kurduğu ajansa girdi. Çarklar, sermaye ve devlete uşaklık eden sol için dönüyordu. O samimi dostlar, Ethem Sarısülük olan parkın adını Mehmet Akif yaptılar. Aylarca “samimi dostlar ve Çankaya Belediyesi, parka para verecek, tiyatro sahnesi inşa edecek, parkın adını Ethem Sarısülük olarak değiştirecek” diye yalan söyleyen friksiyonistler, sırra kadem bastılar.

Bir toplantıda olan biteni anlattığımız EHP ve Kaldıraç gibi örgütlerin temsilcileri, foruma el koymayı düşünürken, ortamın çok kirli olduğunu görünce onlar da kayboldular. Olan, Ethem’e, adına ve hatırasına oldu.

Bu olay, tüm siyasi ömrü devlete veya sermayeye hoş görünmek, yaranmak, ona makul, terbiyeli ve iyi huylu olduğunu ispatlamakla geçen sol örgütlerin somut bir durumda nelere yol açabileceğini anlatmak için aktarıldı. Her olayda buna benzer gelişmeler yaşanacak. Bir ya da birkaç hain çıkacak, devletin ve sermayenin kucağında kendisine yer bulmak için hareketi yumuşatacak, halka ve sınıfa ihanet edecek, ideolojiyi söküp atacak, kavgayı dişsiz ve dilsiz kılacak. Deniz Göktaş eleştirisi üzerinden bizi “linçleyen”, tecrit etmek için çaba harcayan, onu Deniz Gezmiş’in yanına iliştiren, mesih olarak gören[3] solcular, bir de bunu düşünsün.

Eren Balkır
20 Temmuz 2026

Dipnotlar:
[1] Joseph Berger, “Communist Persecutions in Egypt and Palestine”, 4 Eylül 1924, PDF.

[2] “Ankara’da Forum: Birleşik Bir Muhalefet Yolunda Yan Yana Geliyoruz”, 19 Temmuz 2026, Birgün.

[3] Ali Deniz Kılıç, “Deniz Göktaş Seçilmiş Kişi mi?”, 4 Temmuz 2026, Bianet.

20 Temmuz 2026

, ,

Fanon, Gazze, İmparatorluğun Kaygıları



Tüm ölü ve yaşayan devrimciler arasında belki de hiçbiri, bugün Batı egemen sınıfında Frantz Fanon kadar korkuya yol açmıyor. Yeni nesil radikal aktivistler ve akademisyenler, Gazze’de yerleşimci-sömürgeci İsrail’in gerçekleştirdiği soykırımı yorumlamak ve ona karşı koymak için Fanon’dan istifade ederken, emperyalist müesses nizam, saldırıya hazırlanma konusunda hiç vakit kaybetmedi.

Bu yılın başlarında, muhafazakâr İngiliz düşünce kuruluşu Policy Exchange [“Politika Alışverişi”], “Güvenlik ve Aşırıcılık” teması altında, “Gazze Sonrası: Fanon ve Takipçileri” (Jenkins 2025) başlıklı bir rapor yayınladı. Rapor, 2011 yılında Libya’da Özel Temsilci, daha sonra Batı yanlısı Ulusal Geçiş Konseyi Büyükelçisi olarak görev yapan eski İngiliz diplomat John Jenkins tarafından kaleme alındı. Aynı yıl ABD ve İngiltere, Libya isyanına el koymaya yönelik NATO müdahalesine öncülük etmişti.

Afrika halkının bu açık düşmanı tarafından kaleme alınmasının yanı sıra, belgenin önsözünü de kimsenin haz etmediği aslen Nijeryalı olan Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch yazmıştı. Badenoch, ezilenlerin kendisine karşı gerçekleştirdiği ayaklanmayı gören bir işbirlikçinin küçümseyici coşkusuyla şöyle diyordu: “[...] İntifadayı Küreselleştirin’ sloganı, çoğu zaman ezilenlerle dayanışma olarak takdim ediliyor. Oysa özünde aynı Fanoncu mantığın yansıması: Şiddete dayalı ayaklanma, sadece kaçınılmaz değil, aynı zamanda erdemli bir davranıştır.” Devamında şu cümleyi ekliyor: “Üniversitelerimizin tüm bunlara karşı kör kalmasına izin veremeyiz” (Jenkins 2025, s. 5-6).

Bu tür tuhaf iddialara rağmen, raporun küçümseyici yaklaşımı kendi argümanlarının ötesine de uzanıyor. Jenkins, bir dipnotta, bu özel sayıya katkıda bulunan Fanon uzmanlarından Sarah Jilani'nin adını anarak, sanki Oxford ve Cambridge mezunu bir akademisyenin böyle sınırları aşmaya cesaret edebileceğini hayal edemiyormuş gibi, Avrupamerkezciliğine meydan okuyan bir makaleyi öven bir tviti nedeniyle onunla alay ediyor (A.g.e., 32).

Bu ek, düşünce kuruluşunun yayınının sadece bir yorum olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Burada bir kaygının dil bulduğunu söylemek gerekiyor. Altta yatan mesaj şu: ABD’nin hegemonyasının ve Siyonizmin temel taşlarını oluşturduğu günümüzdeki yeni sömürgeci küresel düzene yönelik tehdit, teorik tutarlılığını, tarihi okuma becerisini ve özgürleşme pratiğini geliştirmeye çalışırken Fanon’un düşüncesinden faydalanacaktır.

İngiliz emperyalizminin siyasi kuruluşunun Fanon’u bu şekilde öne çıkarması, kaçınılacak bir şey olmaktan çok, memnuniyetle karşılanmalıdır. Rapor, anti-emperyalizme bağlı olan bizim gibi insanların zaten bildiği şeyi ortaya koyuyor: Fanon’un düşüncesi, emperyalizmin, Siyonizmin ve ırksal kapitalizmin yapıları için hayati, geçerli ve evet, tehlikeli olmaya devam ediyor.

Görünüşte rapor, Fanon'u radikalleştirici bir etki olarak yorumluyor, felsefeci ve devrimcinin yanlış ve yüzeysel okumalarıyla onun sömürgecilik karşıtı teorisini İslamcı aşırıcılık ve antisemitizmle ilişkilendiriyor. Bunu yaparken, canlı yayınlanan bir soykırımın üzerinden iki yıl geçtikten sonra, bugün Fanon’la düşünmenin gücünü ortaya koyuyor. Eleştirisinin sınırları aştığını, inanç ve kültür farklılıkları arasında kurtuluş mücadelelerini birleştirdiğini ve hem tarihin güçlülerin cömertliğiyle yönlendirildiğini düşünen liberal bir dünya görüşünün hem de kurumları Siyonist saldırganlık karşısında dişsiz kalmış olan sözde “kurallara dayalı düzen”in boş vaatlerini ortaya çıkarabileceğimiz teorik araçlar sağladığını gösteriyor.

Rapor, Fanon’u ciddiye alınması gereken bir düşünür değil, kontrol altına alınması gereken teorik bir kanser olarak ele alıyor, onun anlamsız şiddetin savunucusu olduğunu söylüyor. Bu kötü niyetli okuma ve vardığı hiçbir şekilde desteklenemeyecek sonuçları, Fanon’un fikirlerinin ne kadar güçlü kaldığının kanıtı.

Kai Mora’nın (2024) kısa süre önce Yeryüzünün Lanetlileri'nden alıntı yaparak savunduğu gibi, Fanon’un analizleri, Gazze’ye yapılanları aydınlatıyor:

“Sömürgecilik, ‘yangın söndürüldükten sonra bile yeniden alev alma tehdidi oluşturan, yanmış bir evin dumanı tüten külleri gibi’ devam etmekte. Gazze, sadece bir savaş alanı değil, aynı zamanda günümüzde sömürgeciliğe ait yapıların bir örneği: ışığın düştüğü bölgelerle ve molozlarla kaplı bölgeler, siviller ve ‘hayvanlar’ olarak bölünmüş bir dünya.”

Fanon’un teşhis ettiği gibi:

“Yerleşimcinin yerlinin yerini fiziksel olarak, yani ordu ve polis gücü yardımıyla sınırlandırması kâfi gelmez. Sömürgeciliğin sömürü pratiğinin bütünsel niteliğini ortaya koymak istercesine, yerleşimci, yerliyi bir tür kötülüğün özü olarak resmeder.”

[Fanon 1963 [1961], s. 41]

Ezilenlerin şiddet içeren intikam fikirleriyle bilinçsizce “yozlaşma”ya meyilli oldukları fikrine dair inancı dile döken politika raporundaki panik hali, Fanon’un gözlemini doğruluyor (Jenkins 2025).

İngiliz yönetiminin Fanon’u tehlikeli olarak damgalama konusundaki ısrarı, bize iki şey söylüyor.

1. Fanon, halen daha mevcut düzene bir tehdit teşkil ediyor.

2. Fanon’a bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Fanon’un tekrar tekrar şeytanlaştırılması, karikatürize edilmesi ve kasıtlı olarak şiddetin nihilist bir savunucusu olarak yanlış yorumlanması, statükonun gerçekten adil olması durumunda ondan korkmak için hiçbir nedeninin olmayacağının açık bir itirafı.

Anti-emperyalistler için Fanon, şiddete genel manada onay verdiği için değil, görünüşte “sömürgeciliği aşmış olması” gereken ancak olmayan bir dünyada kurtuluşu yeniden düşünmeye zorladığı için hayati önem taşıyor.

Fanon için sömürgecilik karşıtı şiddet, asla kan dökmeye dönük bir yüceltme veya nihilist bir intikam çağrısı değildi. Bu, teşhis edici bir kategoriydi, sömürgeci egemenliğin şiddeti, zaten günlük yaşamın düzenleyici ilkesi haline getirdiği o şiddete dair gerçeğin adını koymanın bir yoluydu.

Yeryüzünün Lanetlileri’nde (Fanon 1963 [1961]), sömürgeleştirilenlerin şiddete bilerek meyletmediklerini, bilâkis, polis baskınları, militarize edilmiş sınırlar, cebri çalışma ve sürekli cinayet tehdidiyle sürdürülen bir dünyada şekillendiklerini ısrarla vurgular. Bu nedenle sömürgecilik karşıtı şiddet, etik bir ideal değil, siyasi bir cevaptır: sömürgeleştirilenlerin kendi iradelerini geri kazandıkları ve sömürgecinin artık yaşamın kendisi üzerinde tekel sahibi olmadığını ilan ettikleri andır.

Önemli olan şu ki, Fanon’daki psikiyatrist, bu kopuşu ancak yeni toplumsal ilişkiler yaratma olasılığını açığa çıkardığı ölçüde değerli gördü. Bu ilişkiler, artık ırksal hiyerarşi, sömürü veya insanlıktan çıkarma ile yapılandırılmamıştı. Ona göre şiddet, bir son değil, bir geçişti: ezilen bir halkın öznelliğini yeniden kazanabileceği, çok daha zor olan adil bir toplum inşa etme işi için kolları sıvayabileceği kısa, gerekli ve çoğu zaman travmatik bir fasıla. Bunu fanatizme veya aşırıcılığa indirgemek, Fanon’un ortaya koyduğu yapısal şiddeti silecektir.

Gazze’yi sadece bir bölge olarak değil, bir sembol olarak düşünün: ayrım çizgisinin görünür olduğu, ırk ayrımcılığının, yerleşimci sömürgeciliğinin, ırksal-kapitalist kaynak çekme işleminin mantığının açığa çıktığı bir yerdir orası (Ebb 2024). Bu anlamda, politika raporu, Fanon’a saldırmak, mirasçılarını gayrimeşrulaştırmak, mücadele alanını dondurmak için başvurulan, savunmaya yönelik bir manevradır. Siyah Deri, Beyaz Maskeler (Fanon 1968 [1952]) isimli kitabında Yahudi halkının ırksallaştırılmasına değinen, kendi dininden veya ten renginden olmayanların koşullarını iyileştirmek için çabalayan Fanon’u “antisemitist” olarak yaftalayanlar, statükonun ne kadar kırılgan olduğunun, eski böl-yönet taktiklerinin tükendiğinin kanıtı. İktidar, öznelliklerin değişebileceğinden, insanların baskılarının kaynaklarını gizemden arındırabileceğinden ve ittifakların etnik, sınıf veya ulusal çizgileri aşabileceğinden korkar.

Siyasi düzen, Fanon’u sorunun kökeni olarak gösterdiğinde, aslında sorunun biz olduğumuzu, dünyanın çoğunluğunun soykırım ve sömürü karşısında güçsüz olduğunu ve öyle kalması gerektiğini kabul etmeyi reddeden herkes olduğunu kabul eder. İmparatorluk endişeli, çünkü Filistinlilerin azmi, giderek artan sayıda insanın kurtuluşun sadece yerleşimci sömürgeciliğin yenilgisi değil, ekonomik, politik ve toplumsal yapıların tümüyle yeniden şekillendirilmesi olduğunu anlamasını sağladı.

Emperyalizmi savunanların Fanon’u şeytanlaştırması ve karikatürize etmesi, tartışmadan galip çıktıklarının ispatı değil. Bu savunmaya dönük çabalar, hassas bir noktaya işaret ettikleri için önemli. Emperyalizmi savunanlar, emperyalist-ırkçı mantığa dayalı bir dünya düzeninin, işleyişini gizeminden arındırmış, aynı zamanda aktör olabilen düşünürlerden korktuklarını kabul ediyorlar. Öyleyse bizim görevimiz, özgürlüğün mevcut anlamına karşı ve ona rağmen, yani bir azınlığın cezasız bir şekilde cinayet işleme özgürlüğüne sahip olması, çoğunluğun ise sessizce katlanmak zorunda kalması gerçeğine rağmen, özgürlüğün ne anlama geldiğini düşünmeye, hareket etmeye ve yeniden yaratmaya devam etmektir.

Bize söylenenlere göre tehdit, Fanon’u okumuş çevrelerden gelecek. Umalım ki öyle olsun.

Sarah Jilani
Chinedu Chukwudinma

11 Aralık 2025
Kaynak

Kaynakça:
Ebb. 2024. “For Palestine.” Ebb 1.

Fanon, F. 1963 [1961]. The Wretched of the Earth. Çeviri: C. Farrington. New York: Grove Press.

Fanon, F. 1968 [1952]. Black Skin, White Masks. Çeviri: C. L. Markmann. New York: Grove Press.

Jenkins, J. 2025. “After Gaza: Fanon and his Acolytes.” Policy Exchange. Erişim tarihi: 28 Kasım 2025. PDF.

Mora, K. 2024. “A Fanonian Perspective on Israel and Palestine.” The Republic, 4 Temmuz. Erişim tarihi: 28 Kasım 2025. Rpublc.