19 Mart 2026

, , ,

Şah’ın İran’ı ve Güney Afrika


Bu makale, ırk ayrımcısı rejimin desteklenmesinde oynadığı rolü inceliyor, bilhassa petrol ticareti olmak üzere, ekonomik çıkarların bu bağları nasıl güçlendirdiğine, ırk ayrımcısı rejimin uluslararası tecrit ve yaptırımların üstesinden gelmesini nasıl sağladığına vurgu yapıyor.

Makale, ilk olarak, altmışların sonlarında iki taraf arasındaki işbirliğinin kökenlerini analiz ederek, diplomatik, ticari ve askeri boyutlarının izini sürüyor, petrolün iki rejim arasındaki stratejik ittifakın temel direğini nasıl teşkil ettiğini ortaya koyuyor. Ardından, Şah’ın ırk ayrımcısı rejime karşı tutumunu, petrol ve ticari çıkarlarını koruma çabalarını, bölgesel ve uluslararası jeopolitik hesaplamalarla dengeleme yönünde ortaya koyduğu gayretleri inceliyor.

Makale, 1979 İran Devrimi’nin ve İslamcı siyasi güçlerin iktidara yükselişinin Güney Afrika mücadelesi üzerindeki etkisine ışık tutarak, Güney Afrika’da ırk ayrımcısı rejimin resmi siyasi egemenliğinin sona erdiği yıl olan 1994'e kadar iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin gelişimini izleyerek sona eriyor.

Yakınlaşmanın ve Diplomatik Alışverişin Başlangıcı

Altmışlı yılların sonlarında Şah rejimi, dikkatini Batı ve Güney Afrika’ya çevirdi; burada ırk ayrımcısı rejim, İsrail ve Avustralya ile yakın bağları ve gelişmiş sanayi altyapısı nedeniyle İran için özellikle ilgi çekiciydi. Ancak o dönemdeki İran hükümeti, uluslararası kamuoyunu göz önünde bulundurarak, İsrail ile kurduğu dostane ilişkilerde olduğu gibi, bu ilişkileri de gizli tutmayı tercih etti. Bu ilişkiler, güvenlik, askeri ve tarım alanlarında işbirliğiyle sonuçlanmıştı.

Öte yandan, Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı hükümet, bu işbirliğini büyük bir memnuniyetle karşıladı. Kurulan bağı, uluslararası planda ırk ayrımcısı politikalara karşı düşmanlığın arttığı, İran gibi büyük bir petrol üreticisiyle dostane ilişkiler kurmanın arzu edilir olduğu bir dönemde, faşist sömürgeci rejimin çıkarlarına hizmet eden bir durum olarak gördü. Bu arada, bağımsız Afrika devletlerinin çoğu, ırk ayrımcısı rejimi tecrit etmeye çalışıyordu.

Bu ülkelerin baskısı ve birkaç Asya ülkesinin desteğiyle Güney Afrika, Cemal Abdünnasır yönetimindeki Mısır’ın diplomatik ilişkileri kestiği yıl olan 1961’de İngiliz Milletler Topluluğu’ndan ihraç edildi. 1963’te kurulan Afrika Birliği Örgütü de kapsamlı bir boykot çağrısında bulundu.[1] Ayrıca, Birleşmiş Milletler’deki Afrika devletleri, petrol ambargosu ve silah ambargoları da dâhil olmak üzere, yaptırımlar uygulanması çağrılarına öncülük ettiler.

Hem ırk ayrımcısı rejimin hem de Şah İran’ının dış politikaları bir dizi ortak noktayı paylaşıyordu. Her iki hükümet de anti-komünistti, Sovyet yayılmacılığından endişe duyuyordu ve komşu ülkelerdeki Sovyet destekli isyanlarla çatışma halindeydi. Faşist  ırk ayrımcısı rejim Angola’da savaşırken, Şah’ın İran’ı, Umman’da savaş yürütüyordu. Her iki rejim de İsrail ile dostane ilişkiler sürdürüyor, Bağlantısızlar Hareketi ile çelişiyor, harekete mensup olan komşularıyla gergin ilişkiler yaşıyordu: Güney Afrika, Sahra Altı Afrika; İran ise başlıca Arap komşularıyla, özellikle Irak ve Mısır ile.

Aynı zamanda, iki rejim birbirlerinden de istifade ediyordu: İran, imalat ürünlerine ihtiyaç duyarken, ırk ayrımcısı rejim, bilhassa güvenilir bir petrol kaynağına ihtiyaç duyuyordu. 1969 yılının sonlarında, Güney Afrika Ulusal Partisi’nden bir politikacı ve ırk ayrımcısı dönemde çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş bir diplomat olan Freke Botha, Güney Afrika’nın silah üreticisi şirketi Armacor’un başkanı Hendrik Samuels’e birlikte, General Moşe Dayan ile görüşmek üzere, İsrail’e gitti. Botha, bu geziyi Şah’ın isteği üzerine Tahran’ı ziyaret etmek için kullandı. Botha hükümetin resmi konuğu olarak İran’a gitti.

Bu görüşmenin ardından, Ulusal İran Petrol Şirketi’nden bir heyet, Güney Afrika’yı ziyaret etti. İki ay sonra, General Charles Allen Fraser, deve safarisi için Tahran’a gitti ve Şah, kendisinin tam devlet onuruyla karşılanmasını ve hükümetin resmi konuğu olarak Şiraz ve İsfahan’a götürülmesini emretti. Ziyaret sırasında Şah, Güney Afrika ve İran’ın ticari ilişkiler kurmuş olması ve İran'ın Johannesburg’da bir varlığı bulunması nedeniyle, iki ülkenin diplomatik ilişkiler de kurması gerektiğini söyledi. Irk ayrımcısı rejimle ilgili hassasiyeti üzerinden Şah, Güney Afrika’ya akredite edilmiş Amerikalı, İngiliz, Japon ve Lübnanlı diplomatların tavsiyelerini istedi.[2]

Japonya’nın Johannesburg'da sadece bir başkonsolosluğu bulunduğu için, Japonya’nın benimsediği formatı Japonya’ya başkonsolos bildirdi. Başkonsolos büyükelçi rütbesine sahipti ve Botsvana, Lesotho ve Svaziland’a (ekonomik olarak Güney Afrika’yı işgal eden ırk ayrımcısı rejime bağımlı eski İngiliz himaye bölgelerine) büyükelçi olarak akredite edilmişti. İranlılar, daha sonra Japon modelini izlemeyi seçtiler[3], çünkü bu onlara ırk ayrımcılığı meselesi konusunda uluslararası kamuoyunun hassasiyetlerini dikkate alırken aynı zamanda Güney Afrika ile üst düzey temaslarını sürdürme konusunda bir miktar esneklik sağlıyordu.

John Oxley, İran’da ırk ayrımcısı rejimi temsil eden ilk başkonsolos olup büyükelçi rütbesine sahipti. Daha önce Mısır’da görev yapmış, Cemal Abdünnasır’ın 1961’de ırk ayrımcısı rejimle ilişkilerini kesmesine kadar bu görevde bulunmuş olan Oxley, ırk ayrımcısı hükümet içinde bölgede siyasi deneyime sahip tek diplomat olarak kabul ediliyordu. İran’a vardığında başlangıçta dokuz ay boyunca bir otelde kalan Oxley, uygun bir konaklama yeri ve büro bulmak için epey zaman harcadı. İranlılar tarafından son derece nazik bir şekilde karşılandığı, Şah ve kraliyet ailesinin diğer üyeleriyle doğrudan temas kurduğu bildiriliyor. Bu görevde 1971’den 1973’e kadar hizmet verdi. Yerine General Charles Alan Fraser geçti.

İran tarafında, Ahmed Tahrani konsolos olarak görev yaptı, ardından Sotude, daha sonra İran Devrimi ile ilişkiler sona ermeden önce sadece birkaç ay bu görevi yürüten Muhammed Raşit geldi. Güney Afrika toplumunun çok yönlü yapısı göz önüne alındığında, İran misyonu, hükümet dışındaki çeşitli kuruluşlarla temas halindeydi. Bunlar arasında Durban ve Johannesburg’daki daha geniş Hint topluluğu, özellikle İsrail konsolosu olmak üzere, Yahudi topluluğu da vardı. Şah’ın İran’ı, bu ilişkiyi ticaret, bankacılık ve iş çevrelerinde etkili bir unsur olarak görüyordu. Güney Afrika’daki Yahudi topluluğu, İran’dan göç etmiş, bazılarının başkonsoloslukla yakın bağları olan birkaç kişiyi içeriyordu. Bunlar arasında, İran’a taşınan, İran vatandaşlığı alan, daha sonra Güney Afrika’ya yerleşen Bağdatlı bir Yahudi ailesinden kardeşler Jacques, Fred ve Joseph Şimon vardı. Biri Güney Afrika’da İran Ulusal Halı Şirketi’nin temsilcisi olurken, diğeri, Güney Afrika çeliğini İran’a ihraç etme işini üstlendi.[4]

Yetmişlerde İran ve Güney Afrika arasında üst düzey ziyaretler gerçekleşti. 1971’de, ırk ayrımcısı rejimin başı Yakup Fouché, Pers İmparatorluğu’nun kuruluşunun 2500. yıldönümünü anmak için Şah Muhammed Rıza Pehlevi tarafından antik kentte düzenlenen büyük şenliklere, geleneksel Afrikan başlığını takarak, katıldı. Bu davet, Güney Afrika’da rejimin artan uluslararası tecritinin bir işareti olarak yorumlandı.[5] Bu ziyaretler, İran içinde tartışıldı. 26 Kasım 1973’te, Saray Bakanı Emir Esadullah Alem, Şah ile Johannesburg belediye başkanının planlanan ziyaretini görüştü. Başbakan Emir Abbas Huveyda, Afrika’ya dair hassasiyetlerine saygı göstererek, ziyaretin radyoda dile getirilmemesini emretmişti, ancak Şah, başbakana bunun kendi yetki alanı dışında olduğunu bildirmesini emretti.

Bunu, Haziran 1974’te ırk ayrımcısı rejimin Ekonomi Bakanı Owen Horwood’un İran’ı ziyaret etmesi, İran Sanayi ve Maden Bakanı Faruk Necmabadi ile gizli bir işbirliği protokolü imzalandığı, daha da fazla önem arz eden, başka bir ziyaret izledi. Karşı yönde de ziyaretler gerçekleşti. Mayıs 1974’te İran Meclisi Başkanı Cafer Şerif İmami Güney Afrika’yı ziyaret etti. 24 Eylül 1976’da Prenses Şems Pehlevi, Pehlevi hanedanlığının 50. yıldönümü kutlamalarının bir parçası olarak Güney Afrika’nın Mountain View kentinde babasının heykelinin açılışını yaptı.[6] O zamanlar, İran’da devrimci coşku doruk noktasındayken, Güney Afrika Dışişleri Bakanı Pik Botha, İran’da o dönemde aktif olan komünist hareketler ve hücrelerle mücadelede yardım teklifinde bulundu.

Ekonomik İlişkiler

Altmışlarda Şah’ın Ulusal İran Petrol Şirketi’ni (NIOC) küresel bir şirkete dönüştürme kararıyla birlikte, Güney Afrika’yı işgal eden ırk ayrımcısı rejimle ilk işbirliği, bu yönde atılan önemli bir adım olarak kuruldu. 1969’da NIOC, Güney Afrika petrol ve doğalgaz şirketi Sasol ve Fransız şirketi Elf Aquitaine (daha sonra Total ismini aldı) ile Güney Afrika’nın Sacolsburg kentinde Güney Afrika Ulusal Petrol Rafinerileri (Natref) adında bir rafineri inşa etmek ve faaliyete geçtikten sonra 20 yıl boyunca ham petrol tedarik etmek üzere bir anlaşma imzaladı.

Natref’in hisselerinin yüzde 17,5’i İran Ulusal Petrol Şirketi’ne (NIOC), yüzde 52,5’i Güney Afrika petrol ve doğalgaz şirketi Sasol’a, yüzde 30’u Fransız şirketi Total’e ait olacaktı. İran, hafif ham petrolü işlemek üzere tasarlanan rafineriyi inşa etmek için 400 vasıflı işçi getirdi. 1971’deki açılışına NIOC başkanı Menuşehr İkbal katıldı.

Bu girişimin önemi, Kasım 1973’te Arap devletlerinin Sahra altı Afrika ülkelerinin dördü hariç hepsini İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmeye ikna etmesiyle ortaya çıktı. Bu, Batı’ya karşı Arap petrol ambargosunun Güney Afrika, Rodezya ve Portekiz’deki faşist işgal rejimlerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi karşılığında gerçekleşti. Şah, bu ambargoların hiçbirine katılmadı. Bunun yerine, ortaya çıkan kıtlıkları küresel piyasada petrol fiyatlarını yükseltmek için kullandı.[7] Arap petrol üreticileri, Batı’ya karşı petrol ambargosunu sona erdirdi, ancak Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı rejime karşı ambargoyu sürdürdü. 1977’de, İran hariç, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) tüm üyeleri, aynı yolu takip ettiler. Böylece, 1974 ile 1978 yılları arasında İran, Güney Afrika’nın ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 90’ını karşıladı; bu rakam, 1978’in sonunda yüzde 96’ya yükseldi.

İran, kendisine yönelik uluslararası yaptırımların arttığı bir dönemde Güney Afrika ile işbirliği nedeniyle gayet doğal olarak eleştirildi. Şah, İran’ın uzun vadeli ulusal çıkarlarının diğer tüm insani kaygılardan daha öncelikli olduğunu sürekli olarak savundu. Nisan 1974’te Fransız Deane Afrique dergisine şunları söyledi: “Duygusal hisler uğruna ülkemizin uzun vadeli çıkarlarını feda edemeyiz.”

O dönemde İran Devrimi doruk noktasına yaklaşıyordu. İranlı petrol işçileri, Güney Afrika’ya petrol tedarikini resmi ambargolardan daha fazla aksatan yaygın grevler düzenliyorlardı. Bu arada, 1973 Arap ambargosunun ardından petrol fiyatlarındaki artış, İran, Güney Afrika ve Fransa arasında enerji bağlarının genişlemesine ve 1974’ten itibaren nükleer işbirliğine yol açtı. O yıl, uranyum zenginleştirmenin neredeyse tamamen nükleer silah sahibi devletlerle sınırlı olduğu bir dönemde, İran Atom Enerjisi Kurumu kuruldu. Bu durum, bu devletlere İran gibi sivil nükleer programlar yürüten ülkelere nükleer yakıt tedarikinde önemli bir kontrol imkânı sağladı. Şah’ın ana müttefiki olan ABD, İran’a zenginleştirilmiş uranyum sağlamaya yanaşmadığı için Şah, 1973 petrol fiyat şokundan sonra nükleer programını genişletmeye başlayan Fransa’ya yöneldi.

Haziran 1974’te Şah’ın İran’ı ve Fransa, İran’ın uranyum zenginleştirme ve nükleer yakıt üretiminden sorumlu Fransız-Avrupa şirketi Eurodif’te yaklaşık yüzde 10 hisse edinmesini öngören bir nükleer işbirliği anlaşması imzaladı. Eş zamanlı olarak Fransa, nükleer reaktörleri ve gizli nükleer silah programı için uranyum kaynakları sağlamaya çalışan Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı rejimle de nükleer konusunda işbirliği kurmaya başlamıştı. Böylece İran, Fransa ve Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı rejim arasında bir tür stratejik ittifak ortaya çıktı ve bu ittifak, o dönemdeki nükleer enerji politikalarının geliştirilmesi için hayati bir çerçeve teşkil etti.

Şunu belirtmek gerekir: Fransa, elliler ve altmışlarda Siyonistlerin elindeki askeri nükleer gücünün inşasında çok önemli ve tarihi bir rol oynamış, Siyonistlerin nükleer konusundaki imkân ve becerilerinin geliştirilmesi için gerekli uzmanlığı ve teknolojiyi temin etmiş, Dimona reaktörünün inşasına katkıda bulunmuş, böylece ülkenin nükleer konusunda gerekli eşiği aşmasını sağlamıştır.

Haziran 1974’te Şah rejimi ve Güney Afrika hükümeti nükleer alanda işbirliği konusunda anlaşmaya vardılar ve iki taraf arasındaki ekonomik temaslar, petrol ve uranyum sektörlerinde devam etti. Ekim 1975’te Güney Afrika Madencilik ve Enerji Bakanı İran’ı ziyaret etti ve görüşmeler, İran’ın uzun vadeli ham petrol tedariki karşılığında endüstriyel bir uranyum zenginleştirme projesine katkıda bulunacağı büyük bir mali anlaşmayla sonuçlandı. Bu tür bir ekonomik düzenleme, bazı Batı çevrelerinde endişe kaynağı olarak görüldü, çünkü İran’ın büyük nükleer güçlerin doğrudan kontrolü dışında bağımsız uranyum kaynakları elde etmesinin önünü açıyordu.

1976'da İran, Anglo-Avustralya şirketi Rio Tinto tarafından işletilen Güney Batı Afrika'daki (günümüz Namibya'sı) Russing uranyum madeninde yaklaşık %15 hisse satın aldı. O zamanlar bölge, apartheid rejimi sırasında Güney Afrika yönetimi altındaydı. Maden aynı yıl üretime başladı ve küresel pazar için önemli bir uranyum kaynağı haline geldi. [8] Ancak Şah, İran'ın çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı olmadıkça Afrika'daki diğer madencilik projelerine dahil olmaya pek ilgi göstermedi. Örneğin, Şubat 1976'da, apartheid rejimiyle bağlantılı beyaz bir iş adamı olan Harry Oppenheimer, Zaire'deki (şimdiki Demokratik Kongo Cumhuriyeti) bir madencilik projesine İran'ın katılımı olasılığını görüşmek üzere Tahran'ı ziyaret etti, ancak İran liderliği bu öneriye pek sıcak bakmadı.

Genel olarak İran, Fransa ve Güney Afrika arasında kurulan ilişki, enerji sektöründeki çıkarların karşılıklı paylaşımını temel alıyordu. İran, Güney Afrika’ya petrol ihraç ederken, karşılığında uranyum alıyordu. Bu uranyumun bir kısmı, İran’daki nükleer reaktörlerde kullanılmak üzere Fransa’da zenginleştiriliyordu.[9] Bu düzenlemeleri güçlendirmek için İran, nükleer yakıt üretim zinciriyle ilgili bazı kurumlara yatırım yapmayı da hedefliyordu. Bu durum, o dönemde İran’ın nükleer programının giderek kontrolden çıktığını düşünen ABD’de endişelere yol açtı.

Petrol ve uranyum alanındaki ortak girişimler, ırk ayrımcısı hükümeti İran’da bir madencilik eğitim merkezi kurulmasını önermeye yöneltti. Şah, bu öneriyi memnuniyetle karşıladı ve eğitim için Güney Afrika’ya üç mühendis gönderdi. 1973 yılında İran’ın Şahrud kasabasında bir madencilik koleji kuruldu.[10] Irk ayrımcısı rejim bu kolej için gerekli teçhizatı sağladı masraflarının bir kısmını karşıladı. Zamanla, iki rejim arasındaki dostane ilişkiler, ırk ayrımcısı hükümetin İran ile ticaretine öncelik vermesine kadar gelişti. 1976 yılında ırk ayrımcısı rejimin İran’a 1,5 milyon tonluk çimento sevkiyatına öncelik vermesi sonucu, Port Elizabeth’deki inşaat sektörü neredeyse tamamen durdu. Birçok küçük inşaat şirketi iflas etti, işçiler işten çıkarıldı. Bu dönemde, dört İranlı ekonomik heyet Güney Afrika’yı ziyaret etti. Turizm sektörü, hem Güney Afrika Havayolları hem de İsrail Havayolları’nın Tahran'ı aktarma noktası olarak kullanmasıyla desteklenen aktif hava yolları sayesinde büyüme yaşadı.[11]

Askeri İşbirliği

1968’de Irak’ta Baas Partisi’nin iktidara gelmesi sonucu Irak ile Şah rejimi arasındaki ilişkiler gerginleşti. İranlılar, Sovyetlerin Irak’a hangi tür silahları tedarik ettiğini öğrenmek istiyordu. Ayrıca, Süveyş Kanalı, Haziran 1967 savaşından beri kapalı olduğu için Rus gemileri Ümit Burnu’nu dolaşmak zorunda kalıyorlardı. O sırada, bir Amerikan yetkilisi, Tahran’daki başkonsolosa, ırk ayrımcısı rejime bağlı ajanların Ümit Burnu’nu dolaşan tüm Sovyet gemilerinin ayrıntılı hava fotoğraflarını çekip bunları Washington’a teslim ettiğini bildirdi. Başkonsolostan bu yetkililerden fotoğrafları kendileriyle paylaşmalarını istemesini önerdi ve yetkililer de bunu kabul etti.[12]

Altmışların sonlarına doğru Şah’ın ilgisi, Hint Okyanusu’na yöneldi. İngiltere, 1968’de Süveyş Kanalı’nın doğusundan çekilmiş, 1971’de Körfez’den ayrılmış, 1977’ye dek Hint Okyanusu’ndaki diğer üslerini kapatmıştı. Buna karşılık, Sovyetler, Hint Okyanusu’nda (Irak, Somali ve Aden’de) artan bir deniz gücü geliştirmişti. Bu durum Şah’ı endişelendiriyordu, çünkü İran’ın tüm petrol ihracatı Hint Okyanusu’nun kuzeybatısından geçiyordu.

İran’ın petrol gelirleri de 1971’de arttı, bu da Şah’a Sovyetler’in genişleme politikasına karşı koymak için İran donanmasının Hint Okyanusu’ndaki erişimini genişletme imkânı sundu. Bu nedenle, 1972’nin ortalarında, Güney Afrika’da İran donanma komutanı Amiral Feracullah Rızai ile Güney Afrika donanma komutanı Koramiral James Johnson arasında yapılan görüşmelerin ardından iki rejim, bir işbirliği anlaşması imzaladı, bu anlaşma ardından Güney Afrika’ya bir İran donanma temsilcisi atandı.[13]

28 Kasım 1972’de Şah, İran, Avustralya ve Güney Afrika arasında üçlü bir ittifak önerdi, ancak Avustralyalıları işbirliğine ikna etmenin kolay olmayacağı sonucuna vardı. İran ile Güney Afrika’yı işgal eden ırk ayrımcısı rejim arasında askeri ve enerji konularında gelişen yakın ilişki göz önüne alındığında, iki rejim de Amerika ve Avrupa’yı Güney Yarımküre’de sağcı gerici gücü silahlandırarak, anti-komünist bir ittifak kurmaya ikna etmeye çalıştı.[14]

Şah Rejiminin Faşist Irk Ayrımcısı Politikalara Yönelik Tutumu

Şah rejimi, 1970’te Güney Afrika’da bir İran konsolosluğu açmadan önce, ırk ayrımcılığı sorununu doğrudan ırk ayrımcısı hükümetle görüşmeye karar verdi. İlk sorun, İranlıların ırksal sınıflandırılmasıyla ilgiliydi. Irk ayrımcısı rejim, Şah’a Güney Afrika hükümetinin İranlıları Aryan olarak kabul ettiğini söyledi. Johannesburg’daki İran konsolosluğu daha sonra Güney Afrika tarafına, Başkonsolos’un resmi etkinliklere beyaz olmayanları davet etme hakkını saklı tuttuğunu bildirdi. Irk ayrımcısı rejimin resmi politikası, beyaz olmayanların resmi etkinliklere katılması durumunda hükümet yetkililerinin katılmayacağı yönündeydi. Bu durumda, ırk ayrımcısı rejimin Tahran’daki konsolosluğuna İran Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin resepsiyona katılmayacağı bildirildi, ırk ayrımcısı hükümeti bu pozisyona boyun eğmeye zorladı.[15] Ancak bu, Şah rejiminin bir dayanışma eylemi olmaktan ziyade, özellikle Senegal ve Zaire (şimdi Demokratik Kongo Cumhuriyeti) olmak üzere, çeşitli Afrika ülkeleriyle olan çıkarlarına yönelik bir endişenin bir neticesiydi.

İran heyetinin Birleşmiş Milletler’de ırk ayrımcılığı konusunda hep çekimser oy kullandı. Diplomatik söylemde ırk ayrımcısı rejimi kınasa da, tamamen kopma veya ona karşı sert önlemler uygulama fikrine karşı duran konumunu hiç terk etmedi. Güvencelere rağmen, İranlılar, Güney Afrika’da ırk ayrımcılığıyla karşı karşıya kaldılar, özellikle de Natref rafineri projesini tamamlamak için gelen Ulusal İran Petrol Şirketi’nin işçileri ve teknisyenleri “beyaz” olarak sınıflandırılmalarına rağmen sorunlarla yüzleştiler.

İran Devrimi’nin Güney Afrika Üzerindeki Etkisi

Solcu, İslamcı, milliyetçi, tüm İranlı devrimciler, ırk ayrımcılığına karşı konum aldılar. Solcu aydınlar açısından Güney Afrika bilhassa önemli bir konuydu. Bu eğilimin somut bir örneği, ünlü İranlı yazar Huşeng Gülşiri’nin “Eski Oda” adlı kısa öyküsüdür. Öykü, Johannesburg’da yaşayan İranlı bir kadın olan Peri ile ona âşık olan, onunla evlenmek isteyen Johnny ismindeki beyaz bir Güney Afrikalı adam arasındaki ilişkiyi anlatır. Öykü, karakterlerin ırk ayrımcılığı koşullarında kendi içlerinde yürüttükleri mücadeleye odaklanır. Güney Afrika’daki İranlılar ve beyazlar arasındaki ırk ilişkilerinin zorluklarını inceleyen öykü, ırksal olarak ayrılmış bir şehirde İranlı göçmenlerin yaşadığı yabancılaşma ve kimlik arayışına değinir. Ayrıca, sembolizm açısından zengin edebi bir dile başvuran öykü, ırk ayrımcılığının sosyo-politik eleştirisini sunar.

O yıllarda, solcu yönetmen Rükneddin Hüsrevi’nin yönetmenliğinde Güney Afrika’ya ait tiyatro oyunları Tahran’da sahnelendi. Hüsrevi, 1975’te Tahran’daki İran-Amerika Derneği’nde “Merhaba ve Hoşça Kal” oyununu, ardından da Mayıs 1978’de büyük beğeni toplayan “Sizwe Banzi Öldü” oyununu yönetti. Hüsrevi, oyunun karakterlerinin, umutlarının ve acılarının, ırk ayrımcılığını ve siyahi devrimci hareketin ırk ayrımcılığına karşı mücadelesini dikkate alarak kendi gerçekliğimizi yansıttığını dile getirdi.

İran Devrimi ve Güney Afrika’daki Müslümanlar

Güney Afrika’daki Asya kökenli küçük Müslüman topluluğu, İran’daki olayları yakından takip ediyordu. Irk ayrımcısı rejim altında, Güney Afrika’daki Müslümanların çoğu, (Cape eyaletinde) “beyaz olmayan", (Natal ve Transvaal’da) “Hintli” olarak sınıflandırılıyordu. Yetmişlerin başlarına kadar, dini liderlerinin çoğu ırk ayrımcılığı karşıtı mücadeleye katılmamıştı, ancak bazı kişiler, Afrika Ulusal Kongresi’nde (ANC) aktif olarak yer almış, hatta bazıları, bu örgüt içinde liderlik pozisyonlarında bulunmuştu.

Ali Şeriati’nin (1934-1977) İran’da devrimci toplumsal ve politik İslam bilincinin şekillenmesinde, “İran siyasi İslamı” olarak adlandırılan şeyin geliştirilmesinde oynadığı önemli rol, siyahi devrimci hareketler içindeki bazı Müslüman liderlerin artan aktivizm ve protesto eğilimleri üzerinde önemli bir etkiye sahipti. Şeriati’nin ABD’deki arkadaşları, özellikle Teksas’ta bulunan İbrahim Yezdi, dünyanın dört bir yanından Müslüman öğrencileri Amerikan üniversitelerinde bir araya getiren Müslüman Öğrenci Birliği’nin (MSA) kurulmasında önemli bir rol oynadı. Yetmişlerin ortalarında, bu sürgündeki aktivistler, Şeriati’nin yazılarının İngilizceye çevrilmesi sürecini örgütlediler. Bu yazılar, daha sonra MSA üyeleri tarafından Güney Afrika’ya geri götürüldü. Orada, 1976 Soweto isyanından sonra dini liderlerinin pasif tavrından memnun olmayan genç Müslümanlar, bu yazıları büyük bir hevesle okudular.

Güney Afrika’daki Müslüman öğrencilerin sayısı 1960-1970 arası dönemde üç katına çıktı. Bu öğrencilerin Şeriati sevgisi, esasında Şeriati’nin din âlimleri yanında yönetici sınıfa açıktan yönelttiği saldırının ve Marksizmle çelişmeyen İslami anlayışı üzerinden güç ilişkilerine dair analizinin neticesiydi. Belki de Güney Afrika’daki İslami siyasi kültüre en önemli katkısı, Şii Müslümanlar için tüm İmamların zalim yöneticilerin elinde şehit edilmesi fikriyle bağlantılı olan fedakârlık ve şehitlik kavramlarını bilimsel, düşünsel ve felsefi bir bakış açısıyla yeniden yorumlamasıydı.[16]

Şah’ın Yıkılışı Sonrası Kurulan İlişkiler

Şah’ın 1979 başlarında İran’ı terk etmesinin ardından, eski rejimle olan yakın bağları nedeniyle hayatından endişe eden Başkonsolos Fraser, Tahran’dan kaçarken, konsolosluk personelinin geri kalanı orada kaldı. Tahran’daki yeni yetkililer, iki rejim arasındaki nükleer işbirliği anlaşmasını iptal etti, ancak Amerikalılar rehin alındığı vakit paniğe kapılan ve sadece kişisel eşyalarıyla kalan beyaz yerleşimcilere pek dikkat göstermediler. John Sund, kalan bağları koparmak için 1980’in sonuna kadar Tahran’da kaldı, ancak iki rejim arasında yaptırımları aşmalarına imkân sağlayan bir altyapı gelişmişti. 1981 yılında Birinci Körfez Savaşı sırasında, ırk ayrımcısı rejim, İran’a silah ihraç etmeye başladı. İslam Cumhuriyeti hükümeti, bunları 750 milyon dolara satın almayı kabul etti. Karşılığında, ırk ayrımcısı rejim aynı değerde ham petrol satın aldı. İranlıların muhtemelen bilmediği şey, Güney Afrika’nın da Irak ile petrol karşılığında silah ticareti yapıyor olmasıydı.[17]

Güney Afrika açısından bakıldığında, İran’daki karışıklık ilk elden, gelecekteki petrol arzı konusunda bir belirsizliğe yol açtı. Yetmişli yılların sonuna doğru Güney Afrika’nın petrol ithalatının yüzde 90’ından fazlası İran kaynaklıydı. Bu petrolün bir kısmı iç tüketimde kullanılıyor, bir kısmı depolanıyor, bir kısmı da Lesotho, Svaziland, Botsvana ve o dönemde ambargo altında olan Rodezya’ya ihraç ediliyordu.

Bununla birlikte, 1979 ile 1987 yılları arasında, toplamda 9 milyon tondan fazla İran petrolünü içeren en az 36 sevkiyat, Güney Afrika’ya ulaştı. İslam Cumhuriyeti, Natref rafinerisinin yüzde 17,5’lik hissesisine sahipti.[18] Irk ayrımcısı hükümet, İran’ın hissesinin satışını zorlaştırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. İran, resmi açıklamada “eski rejimin kutsal olmayan mirası” dediği şeyden ancak 1989 yılında kurtulabildi.

İran’ın Afrika Ulusal Kongresi’yle İlişkileri

13 Şubat 1979’da, İran Devrimi'nin nihai zaferinden sadece iki gün sonra, Afrika Ulusal Kongresi (ANC) Başkanı Oliver Tambo, Mozambik’teki sürgününden Tahran'a şu mesajı gönderdi:

“ANC ve Güney Afrika’nın ezilen kitleleri adına, İran Devrimi’nin muhteşem başarısından duyduğumuz büyük sevinci dile getiriyoruz. Zaferiniz, haklı bir dava peşinde birleşmiş bir halkın karşı konulamaz gücünü ortaya koymaktadır. Tarihi zaferiniz, iki halkımıza karşı Rıza Pehlevi ve Forster-Botha’nın kurduğu alçakça komployu paramparça etti. Bu komplo, ırkçıların topraklarımızı kontrol altına almalarını mümkün kılacaktı. Bu nedenle, zaferiniz, acımasız, ırkçı, faşist bir diktatörlüğe karşı mücadelemizin başarısına muazzam bir katkıdır. ANC, başarınızı kutlamak için dünyanın tüm ilerici güçlerine katılıyor, yeni ulusu emperyalizm ve ırkçılık karşıtı ulusların saflarına kabul ediyor. İran’ın kahraman halkını selamlıyor, onun onuruna bayraklarımızı yarıya indiriyoruz.

Bu zafer uğruna şehit düşen, kanları aramızdaki dayanışma bağlarını yeşerten şehitler. Adil bir dünya için ortak mücadele. Yaşasın büyük İran devrimi!

Temmuz 1992’de, Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşımi Rafsancani’nin talimatıyla Nelson Mandela, ilerici bir İslamcı kadro ve Afrika Ulusal Kongresi üyesi olan İmam Hasan Süleyman eşliğinde Tahran’a üç günlük resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. İran hükümeti, Mandela’ya Güney Afrika halkının ırk ayrımcılığına karşı mücadelesine olan desteğinin devam edeceğine dair güvence verdi. Mandela, Tahran Üniversitesi’nden fahri doktora unvanı aldı. 1979 devriminin zaferinden bu yana bu unvanı alan ilk yabancı oldu. Resmi diplomatik ilişkiler, Mandela’nın Güney Afrika Cumhuriyeti Başkanı olarak göreve başlamasından bir gün önce, 9 Mayıs 1994’te yeniden kuruldu.

Mandela ve Afrika Ulusal Kongresi (ANC), özellikle ABD kaynaklı uluslararası baskıyla karşı karşıya kaldı. Bu baskı, Güney Afrika’nın Küba, Libya ve İran gibi mücadelesini destekleyen ülkelerle bağlarını koparmasını talep ediyordu. Mandela, bu talebe uymayı reddetti ve gerçek destek sağlayan yoldaşlara sadakatin bir lüks değil, devrimci bir görev olduğunu söyledi. Bu duruşu, özgürlüğün ancak ilkeler temelinde, adaletsizliğe ve zulme karşı yanında savaşan dostlarına gösterilecek sadakat yoluyla inşa edilebileceğine ve hiçbir dış baskının tarihi ittifaklarını savunma kararlılığını ortadan kaldıramayacağına dair sarsılmaz inancını ortaya koydu.

Kribsu Diallo
14 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1]
منظمة الوحدة الأفريقية، قرارات بشأن الفصل العنصري وحركات التحرر في أفريقيا الجنوبية، أديس أبابا، 1963–1970.

[2]هوغ وم. فان دير ميروه، مختارات من التصوّرات الاستراتيجية الرسمية لجنوب أفريقيا 1976–1987 ( معهد الدراسات الاستراتيجية، جامعة بريتوريا، 1988).

[3] ] مارك إيكاردي دو سان بول، اليابان وأفريقيا: نشأة علاقة غير نمطية (باريس: CHEAM، 1999).

[4]أرلين دالالفار، «اليهود العراقيون في إيران»، في: هوما سرشار (محرر)، أبناء إستير: صورة اليهود الإيرانيين (بيفرلي هيلز: مركز التاريخ الشفهي لليهود الإيرانيين، 2002)

[5] ديون غيلدنهويس، دبلوماسية العزلة: صنع السياسة الخارجية لجنوب أفريقيا (جوهانسبرغ: ماكميلان، 1984).

[6] روح الله ك. رمضاني، السياسة الخارجية لإيران 1941–1973.

[7] روبرت ب. ستوبا، «تطور سياسة النفط، » في إيران خلال عهد البهلويين (ستانفورد: مؤسسة هوفر، 1978).

[8] أيمون فرانك، «مشروع نووي مشترك لجنوب أفريقيا من فرنسا،» مجلة التنمية الأفريقية، 8 (9)، 1974.

[9] غلام رضا أفخمي (محرر)، برنامج الطاقة الذرية الإيراني (بيثيسدا، ميريلاند: إيران بوكس، 1997).

[10] نادر برزين، إيران النووية (باريس: لارماتان، 2005).

[11] ساشا بولاكوف-سورانسكي، التحالف غير المعلن: العلاقة السرية بين "إسرائيل" وجنوب أفريقيا في عهد الفصل العنصري (نيويورك: بانثيون، 2010).

[12] محمد رضا جليلي، «تطوّر السياسة الإيرانية في المحيط الهندي،» (1976).

[13] ديون غيلدنهويس، دبلوماسية العزلة: صنع السياسة الخارجية لجنوب أفريقيا (جوهانسبرغ: ماكميلان، 1984).

[14] شهرام تشوبين وسبهر ذبيح، العلاقات الخارجية لإيران: دولة نامية في منطقة صراع بين القوى الكبرى (بيركلي: جامعة كاليفورنيا، 1974).

[15] بيتر كورنر، جنوب أفريقيا بين العزلة والتعاون: التعاون الاقتصادي والسياسي والعسكري لدولة الأبارتهايد مع الدول شبه المتروبولية (هامبورغ: معهد الدراسات الأفريقية، 1981).

[16] إبراهيم موسى، «الإسلام في جنوب أفريقيا،» ضمن: نحميا ليفتزيون وراندال بوويلز (تحرير)، تاريخ الإسلام في أفريقيا، أثينا: مطبعة جامعة أوهايو، 2000.

[17] مايكل ب. بيشكو، «جنوب أفريقيا والشرق الأوسط.» Middle East Policy Review — يتناول العلاقات بين جنوب أفريقيا ودول الشرق الأوسط ومنها إيران (المجلد 17، العدد 3، 2010).

[18] ديفيد فيج، النفط والأسلحة والعزلة: تجاوز جنوب أفريقيا للعقوبات، جوهانسبرغ: جاكانا ميديا، 2005.

, ,

“Diyalogların Peygamberi”


Jürgen Habermas’ın (1929-2026) ölümüyle birlikte Batı, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde liberalizmin meşrulaşmasını sağlayan yapının baş mimarını yitirdi. Modernite projesini Frankfurt Okulu’ndaki akıl hocalarında gördüğümüz kötümserlikten kurtarma görevini üstlenen, “iletişimsel eylem” teorisini hegemonyaya yönelik radikal eleştirilerle ikame eden felsefeci, doksan yılını kapitalist sistemin istikrarlı seyrini güvence altına alacak “rasyonalite”yi formüle etmek için uğraşarak geçirdi. Habermas, felsefeyi dünyayı değiştirmek için kullanılacak devrimci araç olmaktan çıkartıp, “diyalog” ve “uzlaşma” mekanizmaları aracılığıyla sınıfsal çelişkileri yumuşatmayı amaçlayan bakım-onarım aracına dönüştürdü. Habermas, kitleleri eyleme geçme hakkından mahrum bırakan ama bir yandan da ona konuşma hakkı bahşeden “müzakereci demokrasi”nin peygamberiydi. Bugün o aramızdan ayrıldı. Geride, evrensellik iddiası konusunda Gazze’de girdiği ilk sınavfa ahlaken intihar etmiş olan bir düşünce sistemi bıraktı.

Felsefe Bir Kamu Hizmeti Olarak Çatışmanın Evcilleştirilmesi

Habermas’ın düşüncesi, özünde devrimci eğilimi evcilleştirme ve onu idari usullere dönüştürme çabasını temsil eder. Piyasanın ve devletin “üzerinde yaşadığımız dünyayı sömürgeleştirdiğini” kabul eder, ancak bu istilaya karşı tek çare olarak “diyalog”u önerir. Maddi eşitliğin olmadığı bir ortamda diyalogun, retorikle süslenmiş bir teslimiyet olduğunu göz ardı eder.

Neticede Habermas, Frankfurt Okulu’nun mirasçısına yakışır bir şekilde, Marksizmi sınıf çatışmasının siperlerinden tamamen kibar tartışma salonlarına taşımak için çok çalıştı. Dilin özgürlüğün anahtarı olduğunu düşündü. Bunun yanı sıra sömürüyü somut maddi bir gerçeklik olmaktan çıkartıp “söylem etiği” yoluyla tedavi edilebilecek “iletişim bozukluğu” olarak tarif etti.

Yayımlanmış eserlerinin tamamı, tam anlamıyla “uzlaşmacı felsefe”nin ürünüdür. Bürokratik devlet yapısı ve kapitalist piyasanın egemenliğiyle uzlaşır, bunlardan sadece bir parça şeffaflık talep etmekle yetinir.

Habermas, Batı’nın liberal rejimlerine af belgesi dağıtmış, kılıçların yerini kelimelerin aldığı bir “tarih sonrası” dönemde yaşadığımız fikrini yaymıştır. Oysa kapitalist baskı mekanizması, Batı dışındaki halkların kemiklerini öğütmeye devam etmektedir.

Modernitenin “henüz tamamlanmamış bir proje” olduğu konusundaki ısrarı, gerçekte Batı egemenliğinin insanlık için tek, yegâne ve nihai model olarak kalması konusundaki ısrarının bir sonucudur.

Avrupamerkezcilik: “Sadece Beyazlar” İçin Evrensellik

Habermas’ın düşüncesinde Avrupamerkezcilik, bir düzenleyici unsur olarak karşımıza çıkar. Rasyonalitenin ölçütlerini sekizinci yüzyılın Paris kafelerinin ve İngiliz kulüplerinin tarihinden yola çıkarak belirleyen Habermas, bu modeli tüm dünyaya bir akli ölçüt olarak dayatır.

Habermas, dünyanın “diyalog kurabilen özneler”, yani Avrupalılar ve onlara benzeyenlerle “entegrasyona” veya “rasyonalizasyona” ihtiyaç duyan “geleneksel dünya” olarak ikiye ayrıldığını iddia eder. Önerdiği evrensellik, dışlayıcı bir evrenselliktir. Maskesinin ardında başkalarının tarihlerini ve trajedilerini, Batı’nın “iletişim” dilinde ifade edilmiyorlarsa kabul etmeyen bir sömürgeci bir yüz saklar.

Habermas, Alman devletinin resmi felsefecisi olarak yaşadı. Holokost’u küresel vicdanın başlangıç ve bitiş noktası haline getiren “kurucu kimlik” anlatısını benimsedi. Kurbanı Avrupa sınırlarına hapseden Habermas, sömürgecilik suçlarına karşı ahlaken körleşilmesine neden oldu. Filistin’deki başka bir sömürgecilik projesini destekleyen felsefeci, Almanların kendilerini arındırma politikasına felsefi kılıf sundu, bir yandan da Yahudi cellâdın güvenliğini “iletişimsel ahlakın en yüksek standardı” olarak tasvir etti.

Gazze: “İletişimsel Eylemin” Yanıp Kül Olduğu An

İsrail ordusunun Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım, Habermas’ın felsefesinin son mezarı oldu. Kasım 2023’te “dayanışma” adı altında İsrail saldırısını destekleyen meşhur açıklamasını yayınladığında, geçici bir siyasi hata yapmamış, bilâkis, teorisinin baskıcı özünü ortaya koymuştu. Gazze’de, “iletişimsel eylem”, askeri eylemin karşısında diz çöktü. “En iyi argüman”ın F-16 ve Merkava’dan başka bir şey olmadığı ortaya çıktı. Sözde Marksist felsefeci, bu tutumuyla, uzun süredir vaaz ettiği “kamusal alan”ın, ezilenlerin çığlıklarına kapalı, sadece katillerin gerekçelerini dinlemeye açık bir alan olduğunu kanıtladı.

Habermas, kitaplarını doldurduğu tüm “insan onuru” iddialarını feda ederek iktidara, paraya ve sömürgeci yapıya taraf olmayı seçti. Böylece onun “söylem etiği”nin, işkenceciler için bir etik (ahlaki söylem) olduğunun ortaya çıktığı görüldü.

“Meşru karşılık” bahanesiyle soykırımı meşrulaştırması, düşünsel-teorik projesinin temellerini dinamitledi. Dilin amacının anlaşma olduğunu iddia eden felsefeci, dili cinayeti gizlemek, imha sürecini meşrulaştırmak için bir araç olarak kullandı. Gazze, Habermas’ın bir özgürlük felsefecisi değil, felsefi bir dille imparatorluğun güvenliğini savunan bir teorisyen olduğunu kanıtlayan bir laboratuvardır.

Yapısal Suç Ortaklığı: Soykırıma Hizmet Eden Felsefe

Habermasçı rasyonalite, eylemi kurbanlarından yoğun bir hukuki gerekçeler perdesi aracılığıyla ayıran “soğuk” bir rasyonalitedir. Habermas, “antisemitizm” kavramını eleştirenlerin ağzını kapatmak için ahlaki bir sopa olarak kullanmış, Almanlardaki psikolojik kompleksi, kurbanın katledilirken sessiz kalmasını zorunlu kılan evrensel bir yasaya dönüştürmüştür. Bu açık taraf tutma, onun düşüncesindeki “egemenlik” kavramının yalnızca beyazın egemenliği ile ilgili olduğunu ortaya çıkardı; “insan”ın ve “terörist projenin” kim olduğunu belirleme hakkını tek başına o tekelinde tutuyordu. “İletişimsel rasyonalite” denilen helvadan put, soykırımın maddi gerçekliği karşısında un ufak oldu.

Fikri Cesedin Defni: “Söylemsel Aldatma” Döneminin Sonu

Habermas ile birlikte tüm bir neslin akademik hayallerini de toprağa gömüyoruz. Habermas, önce Gazze’de öldü. Bu ölüm, dökülen kanı görmezden gelerek soyut kavramlar aracılığıyla dünyayı yönetebileceğini sanan Batı felsefesinin çöktüğünün deliliydi. Düşünsel-teorik projesinin, Avrupa (Batı) denilen bahçenin sınırlarını korumak için bir dil oyunundan ibaret olduğunu, evrenselliğinin Refah kapısının eşiğinde sona erdiğini ortaya koydu.

Artık “iletişimsel eylem teorisi”ni kurtuluşun aracı olarak ele alamayız. Sömürgeci modernitenin son bekçilerinin düşünsel mirası, Doğu’da yıkılan evlerin, hastanelerin ve okulların enkazı altında tuz buz olup dağıldıktan sonra bu teori, halkların boyunları ve ayaklarındaki zincirleri kabullenmelerinin nasıl sağlanacağını, bilinci birilerinin çıkarı için nasıl yönlendirileceğini gösteren bir kullanım kılavuzu olarak okunmalıdır.

Filistinlilerin, Lübnanlıların, Iraklıların, İranlıların ve Sudanlıların kanına kör bakan bir felsefe, eleştirilmeye bile değmeyecek, ölü bir felsefedir.

Habermas’a, insanlıkla olan felsefi sözleşmesinin geçersiz olduğunu ilan ederek veda ediyoruz. Zira, kurtuluşa muhtaç olan dünya, imparatorluğun küstahlığına karşı koyan bir “devrimci eylem”e ihtiyaç duyar, katili kutsayan ve kurbandan ölümünü “rasyonel” bir şekilde kabullenmesini isteyen bir “iletişimsel eylem”e değil.

Said Muhammed
17 Mart 2026
Kaynak

,

Habermas’ın Marksist-Leninist Eleştirisi


Jürgen Habermas’ın ölümüyle birlikte, savaş sonrası Avrupa’nın en etkili aydınlarından birinin yaşamı da sona ermiş oldu. Habermas, elli yıldan fazla bir süre boyunca adı, demokrasi, rasyonellik ve kamusal alan hakkındaki tartışmaların merkezinde yer aldı.

1945 sonrasında Batı Avrupa’nın kendi siyasi meşruiyetini yorumlama biçimini bu kadar belirleyici bir şekilde şekillendiren çok az felsefeci var.

Habermas titizlikle yazdı, sahip olduğu otoriteyle düşünce sahasına müdahaleler gerçekleştirdi, hayatının sonuna dek hem akademik hem de siyasi çevrelerde sözleri ağırlık taşıyan bir figür olarak kaldı. Bunların hiçbiri inkâr edilmemelidir. Entelektüel dürüstlük, onun etkisinin boyutunu kabul etmeyi gerektirir.

Ancak ölüye saygı, bir düşünürün mirasının siyasi anlamı hakkında sessiz kalmayı gerektirmez. Aksine, böyle bir figürün vefatı tam tersini gerektirir: fikirlerinin nihayetinde neyi temsil ettiğine dair ölçülü bir değerlendirme yapılmalıdır.

Habermas örneğinde, düşüncesinin gidişatı, yirminci yüzyılın sonlarında Batı’daki eleştirel teorinin büyük bir bölümünü belirleyen daha kapsamlı bir dönüşümün, kapitalist topluma yönelik radikal bir eleştiriden, liberal kapitalizmin kurumlarıyla incelikli bir felsefi uzlaşmaya doğru kademeli geçişin yansımasıdır.

Habermas düşünsel-teorik kariyerine, Karl Marx’ın geliştirdiği kapitalist toplum eleştirisiyle diyalog halinde ortaya çıkan Frankfurt Okulu’nun yörüngesinde başladı. Bu geleneğin önceki temsilcileri, yirminci yüzyılın (faşizm, dünya savaşı, Avrupa’daki devrimci hareketlerin yenilgisi gibi) büyük felaketleriyl boğuşurken, kapitalist toplumun derin maddi çelişkilerle yapılandırıldığında ısrar etmeye devam ettiler. Felsefi olarak ne kadar karmaşık olursa olsun, çalışmaları, modern dünyanın üretim ilişkileri, sınıf çatışmaları ve ekonomik iktidar mücadeleleri tarafından şekillendirildiği anlayışından hiçbir zaman tam anlamıyla vazgeçmedi.

Habermas, bu alandan giderek uzaklaştı. Çalışmalarında toplumsal eleştirinin merkezi, maddi ilişkilerden söyleme, üretimden iletişime, sınıf çatışmasından demokratik kurumlar içindeki rasyonel diyalogun koşullarına kaydı. Bu değişim, felsefi bir ilerleme olarak takdim edildi, yirminci yüzyıl tarihinin enkazından aklın ve demokratik meşruiyetin ideallerini kurtarma girişimi olarak gösterildi. Ancak bu değişimin siyasi sonucu apaçık ortadaydı: Kapitalizmin yapısal karşıtlıkları analizin merkezinden uzaklaştı.

Sınıf mücadelesinin yerini, en sistematik olarak başlıca eseri İletişimsel Eylem Teorisi’nde geliştirilen iletişimsel rasyonellik teorisi aldı. Bu çerçevede, modern toplumun temel sorunu, sömürünün devamlılığı yerine diyalogun bozulması oldu. Toplumsal çatışma ortadan kalkmadı, ancak temelde karşıt maddi çıkarların ifadesi olarak değil, iletişim başarısızlığı olarak yeniden yorumlandı. Bir zamanlar kapitalizm eleştirisine hayat veren devrimci ufuk, sessizce liberal kurumların kendi kendini düzeltmesine duyulan usule dayalı bir inançla değiştirildi.

Toplumların çatışmalarını rasyonel tartışmalar yoluyla çözebileceği fikrinde yadsınamaz bir ahlaki cazibe mevcut. Ancak bu bakış açısının zayıflığı, günümüzün sınıflı toplumlarının gerçekleriyle ve onları destekleyen iktidar yapılarıyla karşı karşıya kalındığında ortaya çıkar. Kapitalizm, daha iyi bir diyalogla çözülebilecek yanlış anlamalar yoluyla kendini yeniden üretmez. Kendini mülkiyet ilişkileri, üretim sürecinin kontrolü, devletlerin gücü ve modern ekonomiyi yapılandıran küresel hiyerarşiler yoluyla yeniden üretir.

Fabrika, şirket, finans sistemi, askeri ittifak... tüm bu kurumlar, rasyonel diyalog normlarına göre işlemezler. Ekonomik ve siyasi gücün örgütsel yapısına mündemiç çıkarlara göre işlerler. Bu yapıların analizini iletişim merkezli bir felsefeyle ikame etmek, toplum eleştirisini mevcut düzenin sınırları içinde yürütülen ahlakileştirilmiş ve soyut bir sohbete dönüştürme riskini taşır.

Bu teorik değişim, bir zamanlar yirminci yüzyıla ait toplum teorilerinin büyük bir bölümünü şekillendiren tarihsel materyalizm yönteminden de kesin bir şekilde kopulduğunun somut alametiydi. Tarihsel materyalizm, toplumların maddi yaşamın örgütlenmesinde, üretimin yapılandırılma biçiminde, sınıflar arasındaki ilişkilerde ve bu ilişkilerden doğan mücadelelerde kök salmış çelişkiler yoluyla geliştiği gerçeğinden yola çıkar. Siyasi kurumlar, hukuk sistemleri ve ideolojik çerçeveler, bu maddi koşullarla etkileşim içinde gelişirler.

Habermas, bu bakış açısının yerine, giderek, “Toplumsal gelişmeyi normatif bir öğrenme süreci, hukuk, söylem ve demokratik usuller yoluyla kurumların kademeli olarak rasyonelleştirilmesidir” diyen anlatıyı ikame etti. Tarih, artık öncelikle toplumsal mücadele alanı değil, kurumların iyileştirilmesi süreciydi. Bir zamanlar radikal siyasi düşünceyi yönlendiren, emek-sermaye, emperyalist merkezler-bağımlı bölgeler arasında cereyan eden çatışmalar türünden çatışmalar arka plana çekildiler.

Bu değişimin siyasi sonuçları, uluslararası gücün gerçeklerinin felsefi düşünceye müdahale ettiği anlarda özellikle belirgin hale geldi. Habermas, bu gibi anlarda, Batı’nın liberal düzeninin siyasi sistemlerden biri değil, modern siyasi gelişmenin normatif ufku olduğu fikrini defalarca dile getirdi.

Bu duruş, 1999’da NATO’nun emperyalist askeri ittifakı tarafından Yugoslavya’nın bombalanması sırasında açıkça ortaya çıktı. Birçok eleştirmen, müdahaleyi tehlikeli bir emsal olarak görüp, uluslararası yetki olmadan yürütülen bu savaşın insani yardım üzerinden gerekçelendirilemeyeceğini söylerken, Habermas, operasyonu felsefi düzeyde savundu. “Hayvanlarla Cinsel İlişki ve İnsanlık: Hukuk ve Ahlak Arasındaki Sınırda Bir Savaş” adlı makalesinde, müdahalenin, insan haklarının geleneksel egemenlik kavramlarının önüne geçebileceği kozmopolit bir düzene geçişin bir parçası olarak anlaşılabileceğini söyledi.

Tartışma, zarif ve aynı zamanda son derece aydınlatıcıydı. Güçlü devletlerin eylemleri, öncelikle evrensel normlar diliyle yorumlandığında, dünya üzerinde güç konusunda varolan eşitsizlikler, gözden kaybolma riskiyle karşı karşıya kalır. Egemen devletler tarafından gerçekleştirilen askeri müdahaleler, jeopolitik çıkarların ifadesi değil, insanlığın kendisini korumaya yönelik, ahlakın yön verdiği çabalarmış gibi görünmeye başlar.

Oysa emperyalizmin modern tarihi, bu tür bir dilin, güç kullanımına çoğu zaman engel olmaktan ziyade eşlik ettiğini defalarca göstermiştir. Bombalar, medeniyet, insan hakları veya demokrasi adına yağdığında, mağdurlar, bunu haklı çıkarmak için kullanılan kelime dağarcığından bağımsız olarak, aynı yıkımı yaşarlar. Felsefi incelik ve titizlik, yüksek patlayıcıların etkisini yumuşatmaz. “İnsani savaş” söylemi, enkaza dönüşen köprüleri, fabrikaları ve evleri yeniden inşa etmez.

Bu anlamda, Habermas’ın Yugoslavya’ya yönelik müdahaleye verdiği destek, ortada tartışılması gereken basit bir siyasi yargıdan daha büyük bir sorunun malı bir siyasi yargıdan daha fazlası olduğunu gösterdi. Bu destek bize, emperyalist gücün analizinden giderek uzaklaşan felsefi çerçevenin sınırlarını tüm çıplaklığıyla gösteriyordu. Küresel kapitalizmin yapısal dinamikleri gözden kaybolduğunda, en güçlü devletlerin eylemleri jeopolitik egemenliğin ifadeleri olmaktan ziyade, ahlaki açmazlar olarak görünebilir.

Benzer bir bakış açısı, Doğu Avrupa’daki sosyalist sistemlerin sonu ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasına ilişkin yorumunu da şekillendirdi. Habermas, 1989’daki karşı devrimci ayaklanmaları, bu toplumları burjuva devrimlerinin siyasi gelenekleriyle ve Batı Avrupa’nın anayasal çerçeveleriyle yeniden bağlayan tarihsel bir düzeltme olan “düzeltici devrim” olarak tanımladı. Bunun ima ettiği şey açıktı: liberal-kapitalist düzen, modern toplumun yalnızca olası bir düzenlemesini değil, tarihin kendisinin hareket ettiği normatif son noktayı temsil ediyordu.

Böyle bir sonuca ancak kapitalizmin çelişkilerinin artık tarihsel olarak belirleyici görünmediği bir çerçeveden ulaşılabilirdi. Sistemin devrimci eleştirisi yerini usule dayalı meşruiyet felsefesine bıraktığında, siyasi hayal gücünün ufku önemli ölçüde daraldı. Siyasetin görevi, toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesi değil, bu ilişkilerin yönetildiği kurumsal ve iletişimsel koşulların iyileştirilmesi haline geldi.

Bunların hiçbiri, Habermas’ın çalışmalarının entelektüel ciddiyetini ortadan kaldırmaz. O, hayatı boyunca Avrupa felsefesi gelenekleriyle derinden ilgilenen ve insan toplumlarının cebir yerine akıl tarafından yönlendirilen siyasi yaşam biçimleri için çabalaması gerektiği fikrine gerçekten bağlı, güçlü bir bilim insanı olarak kaldı. Kamusal tartışmanın ve demokratik meşruiyetin önemli olduğu konusundaki ısrarı, herhangi bir özgürleştirici siyasette temel olmaya devam eden özlemlere dair bir andaç niteliğindedir.

Oysa onun entelektüel yolculuğunun sunduğu dersi başka bir yerde bulmak gerekiyor. Habermas, sınıf iktidarı ve emperyal tahakkümün analizi, normlar ve usullerden bahseden dille ikame edildiği vakit, kapitalizm eleştirisinin liberal düzenin ideolojik çerçevesine kolayca entegre edilebileceğinin delili. Kurtuluşun sözcük dağarcığı varlığını sürdürüyor, ancak siyasi içeriği yavaş yavaş çözülüyor.

Habermas, sistemi bağıra çağıra savunmadı, ama çok daha önemli bir şey yaptı. Sisteme, kendisini aklın, hukukun ve evrensel değerlerin somutlaşmış hali olarak sunabileceği sofistike bir felsefi dil kazandırdı. Bu anlamda, asarı, iktidar savunucularının her zaman ihtiyaç duydukları bir işlevi yerine getirdi: tahakkümün gerçeklerini meşruiyetin ahlaki diline tercüme etti.

Onun vefatıyla, çağdaş Avrupa felsefesinin dev bir figürü sahneden ayrıldı. Yazıları üniversitelerde incelenmeye ve siyaset teorisinde tartışılmaya uzun yıllar devam edecek. Ancak mirasının ortaya koyduğu daha derin soru çözümsüz kalıyor: Eleştirel düşünce, mevcut düzenin ahlaki sözlüğünü iyileştirmekle mi sınırlı kalacak yoksa modern dünyayı yöneten maddi iktidar yapılarıyla bir kez daha yüzleşecek mi?

Eğer tarih bize bir şey öğretiyorsa, o da sömürü ve emperyalist hiyerarşi üzerine kurulu sistemlerin yalnızca daha iyi argümanlarla aşılamayacağıdır. Bu sistemler, ancak onlara tabi olan toplumsal güçler dünyayı değiştirebilecek güce ulaştığı vakit aşılırlar.

Nikos Mottas
15 Mart 2026
Kaynak

18 Mart 2026

, ,

Ali Laricani Suikastı


Emperyalizmin Çaresizliği ve Liderleri Katletme Stratejisinin Sınırları


Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani’nin ABD/İsrail tarafından katledilmesi, emperyalist bloktaki aşırı şovenizminin ve ırkçılığın düşmanlarına ait gerçekleri görmezden gelmelerine neden olduğunu gösteren son örnektir.

Laricani’nin önemli bir pozisyonda bulunduğuna hiç şüphe yok. Ne var ki İran’da siyasi ve askeri sistemler, bu tür kadroların emperyalistlerce katledilmelerine karşı dayanacak şekilde inşa edilmişlerdir. İran, 1979 devriminden bu yana muhtelif hibrit savaş stratejilerinin uygulanması sebebiyle, kuşatma ve sabotaj halinde yaşamak zorunda kalmıştır.

Devrimden sonraki ikinci İran Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai ile dönemin Başbakanı Muhammed Cevad Bahonar’ın 1981’de İran-Irak savaşı sırasında Halkın Mücahitleri tarafından düzenlenen saldırıda suikasta kurban gittiklerini hatırlatmakta fayda var. Bu deneyim, İran hükümet yapısına kapsamlı bir yedekleme sisteminin entegre edilmesine yol açmıştır ve bu sistem, ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın baskısı altında şu ana dek gayet iyi işlemiştir.

Peki o zaman ABD, hedeflerine ulaşma açısından aslında işe yaramayan bir taktiği neden uyguluyor? Sonuçta İsrail rejimi, on yıllardır Hizbullah ve Hamas gibi direniş örgütlerinin üst düzey liderlerine suikastlar düzenliyor. Ancak gördük ki bu saldırılar, söz konusu örgütlerin gücünü ve etkinliğini artırmasına hiçbir şekilde mani olmadı.

Gerçek şu ki, ABD’nin başını çektiği emperyalist bloğun karşı karşıya olduğu sorunlardan biri de kendi aşırı ırkçılıkları ve şovenizmleridir. Düşmanlarının derinlikli planlar kuramayacaklarını, gelişkin düşünceye sahip olamayacaklarını zannediyorlar. Emperyalizm, İran’daki sistemin gelişmişliğini bir türlü takdir edemiyor. Bu da sadece hiçbir işe yaramayan “şok ve dehşet” amaçlı eylemlere yol açıyor. Bu tür eylemler, saldırı altındaki ulusu, emperyalistlerin istedikleri herkesi ortadan kaldırabileceklerini gösterip, ABD karşısında galip gelme konusunda hiçbir umutlarının olmadığı konusunda ikna etmeyi amaçlıyor.

Bu taktiğin işe yaramadığı anlaşıldığında, ABD sisteminde giderek artan bir güven krizi yaşanacak, bu da emperyalistlerin bugüne dek başarısız olmuş aynı taktikleri kullanarak zafer elde etmenin bir yolunu ararken daha fazla umutsuzluğa kapılmalarına yol açacak.

Basitçe söylemek gerekirse: ABD emperyalizmi, artık başka türlü savaşmayı bilmiyor.

ABD ordusunun yıllar içinde küçültülmesi, hızlı ve büyük ölçekli yıkım gerçekleştirebilecek bir güç ortaya çıkardı, ancak bu güç, uzun süreli savaşlar için tasarlanmış bir yapıya sahip değil. Kuvveti, yıpranmış sanayi altyapısı ve ABD liderleri ile kendi halkı arasında zaten çok zayıf olan bağ, İran gibi bir ülkeyi yenmek için gerçekten gerekli olacak türden bir savaşa izin vermemektedir.

Gelgelelim, ABD emperyalizminin gücü azalırken, liderlerinin kendi üstünlüklerine olan inançları azalmadı.

Medeniyetlerinin üstün olduğuna dair söyleme sarılıp kendilerini her daim eğitimli ve gelişkin kişiler olarak takdim ediyorlar. Hep “haydutlar”ı hedef aldıklarını söylüyorlar.

Netenyahu, İran liderliğini “gangster çetesi” olarak tanımladı. Kişisel olarak kendisine yöneltilen birçok yolsuzluk suçlaması göz önüne alındığında bu, oldukça gülünç bir açıklama. İlgili söz, emperyalist bloğun kendi halklarının İran'ı nasıl görmelerini istediklerini açıkça ortaya koyuyor. İran’ı sadece şiddet ve acımasızlıkla bir arada tutulan bir ülke olarak göstermek istiyorlar, bu nedenle, en tepedeki adamın öldürülmesinin “rejim”in tüm meşruiyetini yitirmesine ve sistemin çökmesine sebep olacağını düşünüyorlar.

Suikast taktiğinin ısrarla sürdürülmesindeki diğer bir faktör ise ABD’nin umutsuzluğa kapılmasıdır. Merhum Ayetullah Hameney’e yönelik suikastın yol açtığı şokun İslam Cumhuriyeti’nin çöküşüne yol açacağına kesin olarak inanıyorlardı. Trump’ın savaşın başında yaptığı açıklama, İran halkının ABD/İsrail’in attığı bombalara karşılık ayaklanıp hükümetlerini devireceğini beklediğini açıkça ortaya koymuştu.

İran’ın sadece çökmeyeceği değil, aynı zamanda ABD’yi bölgeden çıkarmak için net bir planı olduğu anlaşıldığında, ABD’li planlamacılar, hazırlıksız yakalandılar.

İran ne kadar uzun süre direnirse, emperyalistler, ekonomik durumun daha da kötüleşmesi tehdidiyle o kadar çok boğuşmak zorunda kalacaklar. Petrol fiyatları yükselecek, Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması nedeniyle petrol ihracatının kesilmesi, gübre gibi temel ürünleri etkileyecektir. Yükselen petrol fiyatları ve petrol ihracatındaki kısıtlamalar, yakıt fiyatlarında artış gibi emperyalist ülkelerde de gerçek sonuçlar doğuracaktır. Bu da 1973’teki petrol şokunun yol açtığı istikrarsızlıktan bu yana her ABD yönetiminin elinin kolunu bağlayan bir meseledir.

Emperyalistler, İran’ı kendisine acı verecek tavizler vermek zorunda bırakmadan, yani aslında İran’ın Batı Asya bölgesindeki ABD güçlerinin varlığıyla ilgili güvenlik endişelerini gerçekten gidermek durumunda kalmasından önce, daha çok İranlı öldürecek.

Ali Laricani ölmüş olabilir. Ama İran, emperyalistlerin yenilgiye uğradığını görecek kadar yaşayacak.

Kurtuluş Haber Ağı
18 Mart 2026
Kaynak