09 Haziran 2026

,

Hazar Kıyıları: Sosyoekonomik Arka Plan

Bu bölüm, Hazar kıyı şeridinin sosyoekonomik koşullarını ve hem Tahran’da hem de kıyı bölgesinde bulunan politik elitleri kısaca incelemektedir. (İSSC’ye doğrudan veya dolaylı olarak dâhil olan önde gelen kişilerin biyografileri Ek’te paylaşılmıştır.)

Bu kısa inceleme, İran’daki siyasetin şahıs merkezli ve oportünist niteliğine ve toprak mülkiyetinin giderek artan baskıcı doğasına ışık tutacaktır. Bu faktörler, yoksul köylülerin Cengelilere yönelik muazzam desteğini açıklamaya yardımcı olmaktadır.

Coğrafi Koşullar

Gilan ve Mazenderan eyaletlerini kapsayan Hazar kıyı şeridi bölgesi, güneyde bulunan Kazvin ve Horasan’a ait topraklarla, doğuda Horasan ve batıda Azerbaycan ile sınırlıdır. Hazar Denizi ile Elbruz sıradağları arasında dar bir kara şeridini kaplayan bu bölge, İran’ın diğer bölgelerinden farklı olarak, bol yağış almaktadır. Çevredeki dağlardan çok sayıda nehir akmaktadır, ancak hiçbiri, gemiyle geçilemez. Bataklıklarla kaplı kıyı şeridinin güneyinde yoğun bir çalılık alan uzanır; daha güneyde ise yoğun ormanlarla kaplı Elbruz sıradağlarının alt yamaçları yükselir. Daha yüksek rakımlardaki meralar hayvan otlatmaya imkân sağlar; dağınık haldeki araziler, tarım ve yerleşim için elverişli hale getirilmiştir.[1]

Gilan ve Mazenderan, İran’ın Arap-İslam egemenliğine giren son eyaletleriydi. Mazenderan (Taberistan) yalnızca Abbasi halifesi Mansur döneminde teslim olurken, Gilan, Abbasilerce hiçbir zaman fethedilemedi. Gilan’da (Daylem) İslam’ın yayılması, İran’daki Arap karşıtı kurtuluş hareketi sırasında Maziar’ın isyanıyla bağlantılı olarak gerçekleşti.[2] Gilanlılar, Araplar tarafından fethedilen son ve onlara karşı ayaklanan ilk eyalet olmaktan hep gurur duyarlar.

1723’te Gilan, Büyük Petro tarafından ele geçirildi. O yıl imzalanan bir anlaşmaya göre, Afgan istilasının ardından yaşanan kaotik ortamda İran, Mazenderan ve Astarabad’ı (Gorgan) da Rusya’ya verdi. Ancak bu bölgelerin hiçbiri tamamen işgal edilmedi. On yıl içinde Rus ordusu, Hazar kıyılarını boşalttı. Gilan, 1780’de II. Katerina tarafından geri alındı, ancak 1793’te Kaçar Şahı Ağa Muhammed Han tarafından İran’a iade edildi.[3]

Nüfus

Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine dek Gilan nüfusu, pirinç ve ipekböceği yetiştiren yerleşik ova halkı ile dağların, vadilerin ve dağ eteklerindeki köylerin sakinleri arasında bölünmüştü; bu insanlar, sürüleriyle birlikte alçak ve yüksek otlaklar arasında göç ediyorlardı. Göç süreçleri farklı işliyordu: Pirinç yetiştirenler, ekimden sonra yazın daha yüksek ve soğuk meralara taşınıyor, bazı aile üyelerini geride bırakıyorlardı; tamamen göç edenler ise geleneksel aşiret usulüyle yaylaya taşınıyorlardı.[4]

Hazar eyaletlerinin kısmen aşiret yapısına sahip olduğu pek bilinen bir olgu değildir. Her aşiretin kendi yaylası vardı, çünkü köyleri ve meraları daha alçak rakımlarda karışıklık olmadan bulunuyordu. Ancak her aşiret içinde aileler, uygun gördükleri şekilde ekim yapmak ve çadır kurmakta özgürdüler.[5]

Hazar Bölgesinde Aşiret Örgütlenmesi

1920 tarihli bir İngiliz askeri raporu, Gilan’da iki büyük aşiret tanımlıyordu: “Ammarlı Kürtleri ve Talişîler. Kürtçenin Kırmançi lehçesini, ayrıca Gilaki dilini konuşan “yarı göçebe” Ammarlı Kürtlerinin, Mencil ve Piranku arasında yaklaşık elli köyde 1.600 haneye sahip olduğu tahmin ediliyordu. Bu köylülerin yaklaşık üçte biri yerleşik “yerli” reaya (köylüler) idi. Kabile halkı, çoğunlukla hayvancılıkla uğraşıyor, büyük koyun sürüleri ve bazı sığırları vardı.[6]

Gilan’da beş bölgede yaşayan yaklaşık 45.000 Talişî, rivayete göre Türk kökenliydi. Kısmen Sünni ve kısmen Şii olan, aralarında herhangi bir mezhepsel düşmanlığa rastlanmayan bu kişiler, Gilan’ın kuzeybatı kesiminde göçebe bir yaşam sürüyorlardı. Genellikle Cengelilerden uzak durmalarına rağmen, görüleceği üzere, hanlarından biri olan Serdar Muktedir, bazen Küçük Han’a karşı geldi bazen de gönülsüzce onunla ittifak kurdu.

Mazenderan kabileleri de İranlı yöneticilerce diğer bölgelerden getirilmişti. Bölgeye yabancı kabilelerin hâlâ göçebe bir yaşam sürdüğü Gilan’ın aksine, Mazenderan’da Abdülmeliki (Türk-Kürt karışımı) ve Hacivend kabileleri yerleşik hayata geçmiş, yerli Mazenderanlılarla az çok bütünleşmiş, kendi dillerinin yanı sıra yerel lehçeleri de konuşmaktaydılar. Mazenderan’da ayrıca 'Umranlılar, Talişîler, Afganlar, Laricaniler, Cihanbeyli Kürtleri, Beluçlar ve Kelicililer gibi diğer bölgelerden bazı azınlıklar da yaşamaktaydı.[7]

Aslen Kaşkay kökenli olan Abdülmelik kabilesi, ilk Kaçar kralı tarafından bölgeye yerleştirilmişti. Bir zamanlar yaklaşık 4.000 haneden oluşuyorlardı; ancak iklimsel zorluklar nedeniyle dört ana köyde aile sayısı 600’e düştü. Pirinç, pamuk ve biraz buğday yetiştiriyorlardı, 1920’de yaklaşık 8.000 büyükbaş hayvan ve ata sahiptiler. Buna karşılık, Mazenderan’ın Türk-Kürt kabilelerinin Sari’nin kuzeyindeki yirmi köyde yaklaşık 2.000 hanesi vardı. Farklı kökenlerle bağı olan bu kabileler de Kaçar Şahı Ağa Muhammed Han tarafından Mazenderan’a yerleştirilmişti. Başlıca geçim kaynakları pamuk ve pirinç, bunun yanında büyükbaş hayvan ve at yetiştiriciliğiydi. İngilizlerin bildirdiğine göre kendi aralarındaki birlik çok zayıftı.

Afşar devleti hükümdarı Nadir Şah tarafından Kalardeşt, Pul ve Kojur’a yerleştirilmiş olan Kürt kökenli Hacivendler, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 4.000 aileden oluşuyorlardı. Çoğunluğu Aliyullahîlik denilen, Şiilikle eski dinleri harmanlayan senkretik dine mensuptu. Elbruz sıradağlarının en verimli bölgelerinden birinde, önemli miktarda koyun ve sığır sürüsüne sahiplerdi ve çevredeki ülkeyi besleyecek kadar çok buğday, arpa ve darı yetiştiriyorlardı.[8]

Savaş geleneğine sahip bu kabileler, düzenli olarak şahın ordusuna belirli sayıda süvari temin ediyorlardı. Bölgede çıkan askeri veya politik kavgalara sık sık katılıyorlardı. Kabile reislerinin yanında genellikle düşmanlarının düşmanı olanların safında yer alıyorlardı. Örneğin, 1908-1909 yıllarında anayasa konusunda yaşanan iç savaşta Hacivendler, Muhammed Ali Şah’ın tarafını tutmuşlardı; çünkü topraklarını ele geçiren Kuzey’in güçlü adamı Sipehsâlâr, meşruti hükümete duyduğu sevgiyle hareket etmese de, anayasacıların yanında yer alıp şaha karşı çıkmayı tercih etmişti.

Gilanlıların Özellikleri

Gilanlılar (Gilaklar, Galeşler ve Talişler) olağanüstü bir halk olarak tanımlanmıştır. Gilan’da görev yapan İngiliz konsolosu Rabino, köylülerin cesaret bakımından “korkak” olan şehir halkından “üstün” olduğunu tespit etmiştir. Safevi tarihçileri, Gilakları “orta zekâlı” ve “isyana meyilli” olarak tasvir etmektedirler. 1628’de Şah Safi tarafından silahsızlandırılmışlardır.[9]

Gilanlı kadınlar; güzel, diğer İranlı kadınlardan daha beyaz tenli, (en azından görünüşte) daha az çekingen, çarşaf giyen nadiren de rubende (peçe) takan, bu sebeple yüzlerinin büyük bir kısmı açıkta olan kadınlar şeklinde tanımlanıyordu. Erkeklerinden fiziksel olarak daha güçlü olan Gilanlı kadınlar, pirinç tarlalarında çalışıyorlardı. Rabino, Gilan köylüsünü, çoğu İranlı köylü gibi, sırf “sürekli baskı” görüyorlar diye "yalana başvuran, dürüst olmayan, köle ruhlu kişiler olarak nitelendiriyordu.[10]

Gilan halkı çeşitli dinlere vakıftı. Gilaklar, neredeyse tamamen Şiiydi; Talişliler yarı Şii yarı Sünniydi; kabile nüfusunun her ikisine de kesin bir bağlılığı yoktu. Bazıları Aliyullahî idi. Reşt’te yaklaşık elli Yahudi ailesi ve diğer yerlerde daha az sayıda Yahudi ailesi yaşıyordu. Enzeli’de ve Reşt’te bir miktar Ermeni de bulunuyordu.[11]

1915 yılında Gilan’ın nüfusu yaklaşık 340.000 olarak tahmin ediliyordu; bunların yaklaşık 50.000’i Lahican, Enzeli ve Reşt’te, geri kalanı ise küçük kasabalarda, köylerde ve aşiretlere ait mahallelerde yaşıyordu.[12] Rabino’ya göre Gilan halkı, diğer Persler gibi, batıl inançlıydı, bazı hastalıkları iyileştirebileceğine inanılan “ağaç kültü”ne inanıyordu.[13]

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen önce Gilan şunları üretiyordu: pirinç (180.000 ton), ipek (1.814,5 ton boyalı koza), tütün (820 ton), çay (1904’te ekilmeye başlandı, dolayısıyla üretimi önemli düzeyde değil), şeker kamışı (1870’te ekilmeye başlandı, üretimi hâlâ önemsiz düzeyde), pamuk (başarılı, ancak yerel halkın takdirini pek görmedi), zeytin, sebze, tahıl ve turunçgiller.[14]

Toprak Sahipliği ve Köylülüğün Yıkımı

Gilan’ın zengin ve bereketli toprakları, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında giderek özel mülkiyete geçti. İranlı tarihçi İstahri’den aktaran Barthold, dokuzuncu yüzyılda Tahirilerin ortak kullanımda olan ve belirli bir sahibi bulunmayan toprakları ele geçirmeye çalıştığını ve bunun bir ayaklanmaya neden olduğunu dile getiriyor.[15] İran’ın çoğu yerinde görüldüğü üzere, toprak mülkiyeti, mülkiyet haklarına değil, yetkililere veya kralın keyfine göre belirlenmişti. Gilan’da hazine arazileri (toyul-i zabti) de bunlardan biriydi; bunlar Hacı Mirza Akasi (eski başbakan), Emir Arsalan Han Mecid Devlet, Mutemed Devlet gibi isimlerin elinden alınmıştı. 1885 yılına dek bu şaha ait topraklar, vali tarafından kontrol ediliyordu, ancak yerelliklerdeki yöneticiler, bunları değerlerinin beşte biri veya altıda biri fiyatına [cerib (hektar) başına 45 krana (tomanın onda birine)] satarak devleti dolandırdılar.[16]

J. B. Fraser, 1826’da Batı Gilan’daki Taliş topraklarının, Ruslarla işbirliği yapan güçlü aşiret reisi Mustafa Han’dan gasp edildiğini, bu toprakların İran’da kalan başlıca aşiret aileleri arasında paylaştırıldığını kaydetmiştir. Şah ayrıca, Mustafa Han’ın ailesinin yağmacı saldırılarını bastırmak için önemlerini artırarak ve onlara bir gerekçe vererek yeni şefler atamıştı.”[17] Gerçekten de, İran’ın geleneksel toprak mülkiyeti sistemi ile feodal Avrupa’nınki arasında yapılan karşılaştırmalara rağmen, İran’da özel toprak mülkiyetinin varlığını kanıtlayan ciddi bir çalışma bulunmamaktadır. Ann Lambton, Landlord and Peasant in Persia [“Pers’te Toprak Sahibi ve Köylü”] adlı eserinde bunun tam tersi bir tez öne sürmektedir: özel mülkiyet (bireysel veya toplumsal mülkiyetin aksine), on dokuzuncu yüzyılın ortalarından önce İran’daki toprak mülkiyetinin yalnızca küçük bir kısmına denk düşüyordu.[18]

Aslında, Batı’nın yol açtığı etki, Hazar kıyılarındaki köylüler de dâhil olmak üzere, İranlı köylülerin yaşam standartlarında kademeli bir dönüşüme yol açtı. Fraser, 1834’te bölgeyi tanımlarken, köylülerin baskı altında olmalarına rağmen, iyi bir yaşam standardına sahip olduklarını belirtmektedir.

“Daha önce de açıklandığı gibi, toprağı işleyenler, yöneticilerinin zulmünden en çok etkilenenlerdir. Gene de evleri rahat ve düzenlidir, nadiren iyi buğdaylı kekler, yoğurt veya ekşi süt ve peynir tüketilir, sık sık meyve de bulunur, bazen çorba veya pilavda et yemeği yapılır. Eşleri ve çocukları da kendileri gibi yeterli kıyafete sahiptir ama bu kıyafetler kaba sabadır. [...] Aslında yüksek ücret oranı, tarımın kârının yüksek olduğunun kanıtıdır, gıda ucuzdur, ve hanların ve devlet memurlarının işkence uygulamalarına yol açan açgözlülüklerine rağmen, tahılın önemli bir kısmını çiftçi istifler.[...] Tüm cesaret kırıcı koşullara rağmen, köylüler aktif ve zekidir; En kaba olanlar bile misafirperverdir.”[19]

Sör John Malcolm ayrıca, on dokuzuncu yüzyılın başlarında toprak mülkiyeti şartlarının Helese (hazine arazisi) işleyen çiftçileri desteklediğini de belirtiyor.[20]

Bilgiler kısıtlı olsa da, bu dönemde Mazenderan’da da devlet mülkiyetinde toprak olduğu anlaşılıyor. 1848’de İngiliz konsolosu Abbott, “Mazenderan’daki köylerin çoğunun arazilerinin helese, yani hazine arazisi olduğunu”, eyaletteki aşiret reislerinin hükümetten toprak hibeleri aldığını bildirmiştir.[21]

Köyler devlet ve saray tarafından eski sivil ve askeri valilere ve tüccarlara giderek daha fazla satıldıkça, tiranlık arttı ve köylülerin sömürülmesi tahammül edilemez hale geldi. J. T. Bent, İran köylülüğünün korkunç durumunu şu şekilde anlatıyor:

“Persya’da her şey, bir köyün hükümetle doğrudan ilişkiye girip girmemesine bağlı. Açgözlü hanların nüfuz etmekleri daha ıssız köylerde verimlilik ve memnuniyet hâkim, ancak eğer Şah veya bir eyaletin valisi, alt kademedeki memurlara maaş ödeyemez, onlara bir veya birkaç köy verir ve bu köyler en kötü muameleye maruz kalırlarsa verilen köyün vay haline, orada kimse, hiçbir şeye ‘benim malım’ diyemez.”[22]

On dokuzuncu yüzyılda birçok gözlemci, Hazar bölgesindeki köylülerin İran’ın diğer bölgelerine göre belirgin şekilde daha iyi durumda olduğunu belirtmiştir. Ancak orada bile, mülk nadiren de olsa “köylüye ait” olduğunda, bölge valisi köylüden neredeyse istediğini alırdı, çünkü köylünün hiçbir çaresi yoktu.[23] Çarlık ordusunda yarbay olan Tigranov, 1895’te şunları kaydetmiştir:

“İran’da yaşamın en karakteristik özelliği, yağma ve zulümdür. Bunlar, devletteki düzensizliğin olağan sonucudur; ancak son otuz-kırk yıllık kesitte tümüyle dışsal [ülke dışı] nedenlerle bu yağma ve zulüm daha da yoğunlaşmıştır. Bu yeni faktörler, merkezi hükümet ile zayıf düşürülmüş, zulüm görmüş ve yağmalanmış yoksul halk arasındaki iç gerilimlere yeni bir ivme kazandırmış ve yoğunlaştırmıştır. Öte yandan mülk sahipleri, din adamları, yüksek mevkideki memurlar ve tüccarlar güç kazandılar. Son elli yılda oluşan yeni koşullara çok iyi uyum sağlayan bu kesimler, hem maddi hem de politik açıdan yeni duruma hâkim oldular, böylece toplumsal güç ilişkilerinde yeni bir durum meydana getirdiler.”[24]

Tigranov’a göre köylülüğün maruz kaldığı yıkım süreci, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yeni bir toprak sahibi türü olan mülkdarın ortaya çıkmasından kaynaklanıyordu. Yeni mülkdar sınıfı, ya eski bir dinî vakıf yöneticisi (mütevelli) ya da daha önceki bir sivil veya askeri toprak bağışını fiilen özel mülkiyete dönüştürmüş biriydi, hatta kırsal kesime yeni gelmiş biri bile olabilirdi. “Toprak mülküne sahip olanların hakların artarken, köylülerin hakları azaldı, bu süreç köylüleri köleliğe sürükledi.”[25]

Tigranov’un değerlendirmesine göre, yeni toprak sahibi türü, bilinçli olarak köylülerin haklarını yok etmeye çalıştı.[26] Böylece, yüzyılın sonuna doğru toprak mülkdarların elinde yoğunlaşma eğilimi gösterdi, mülkdarlar, köylüleri tüm haklarından ve mülklerinden mahrum bıraktı. Örneğin, Tigranov, “Angarya süresi uzadı çünkü mülkdar, tarım işçisine dönüştürülen köylü-proleterin aynı topraktaki köylü toprak sahibinden her zaman daha ucuz olduğunu fark etti.”[27] diye belirtiyor. Bu durum, yüzyılın son otuz-kırk yıllık kesitinde tarım işçilerinin sayısında artışa yol açtı.[28]

Dahası, harap olan köylüler, mülkdar veya toprak bağışçısının payı olarak kendilerinden alınanlara ek olarak, bir dizi vergi ödemek, birçok ürün ve hizmeti temin etmek zorunda kaldılar. Bunlar arasında aile üyelerine uygulanan kelle vergileri; hayvancılık, meyve bahçeleri ve bağlara (bostanlara) uygulanan vergiler; dini vergiler; zekât ve hums cezaları yer alıyordu. Bir de rüşvet miktarı da artmıştı.[29] Tigranov, ortalama bir köylünün geçimini sağlamak ve yeniden yatırım yapmak için üretiminin yüzde 40’ından daha azını aldığını tahmin ediyor.[30] Mülkdarlar, bir miktar bağımsızlığa sahip varlıklı köylüden korkuyorlardı, bu nedenle (para ile satın aldıkları) din adamlarıyla işbirliği içinde köylüleri yoksulluk içinde tutmaya çalıştılar.[31]

Ancak devletin toprak sahibi olarak ortadan kalkması, köylülerin durumu üzerindeki olumsuz etkisini azaltmadı. Devlet baskısı, vergiler ve ülkenin ekonomisinin genel olarak kötüleşmesi şeklinde devam etti, bunun en büyük yükü üreticilere, köylülere ve zanaatkarlara düştü. Tigranov, Azerbaycan’ın komşu Erdebil bölgesindeki Kuzzatlı kabilesinin dayanılmaz vergilendirme sonucu tamamen mahvolmasını örnek gösteriyor. Bütün kabile, Çarlık Rusyası’na taşındı.[32] Rabino ayrıca, 1884’teki kadastro faaliyetleri ardından Gilan’daki bazı gelişmiş mülklerin aşırı vergilendirme nedeniyle köylülerce terk edildiğini, böylece harabeye dönüştüğünü belirtiyor.[33]

Gilan’daki tarım sorununu inceleyen Reşt’teki Rus konsolos yardımcısı Nikitin, yirminci yüzyılın başlarında toprak sahiplerinin köylüler üzerinde iki tür otorite tesis ettiğini söylüyor. Bir yandan devlet vergilerini toplamaya devam ediyorlardı; diğer yandan da “açgözlülük”lerinin düzeyine göre kira alıyorlardı. Kendini baskı altında hisseden bir köylünün bir toprak sahibinden ayrılıp başka bir toprak sahibi için çalışabileceği “haram zamanlar” (21 Mart Fars yeni yılından önceki kırk gün) geleneğine rağmen, birçok köylü mutlak sefaletten kaçmak için köyünü veya bölgesini terk etti. Bu nedenle giderek artan sayıda köy terk edildi ve harabeye dönüştü.[34]

Şah ve Mülkiyet Hakları

Pers hükümdarının gücü, özel mülkiyetin güvenliğiyle ilgiliydi. İranlılar, uzun zamandır kutsal saydıkları, Zillullah (Allah’ın gölgesi) olarak gördükleri ve tüm mülklerin nihayetinde ona ait olduğunu düşündükleri bir hükümdara boyun eğmeye zorlanmışlardı.[35] Hükümdarın Yüce Allah tarafından bahşedilen gücü teorik olarak mutlaktı. Fraser’a göre, despotik, küstah ve hain bir hükümetin hizmetkârları da kendisine benziyordu:

“Zalim bir hükümdarın keyfine tamamen boyun eğmiş olan soylular ve sarayın üst düzey memurları, muhalefete ve hayal kırıklığına tahammül edemeyen bu hükümdara boyun eğmeye ve itaatle bağlı kalmaya devam etseler de, sırayla astlarına karşı zalim, kibirli ve buyurgan olurlar; bunlar, güçlerine maruz kalanlara aynı küçük zorbalığı uygulama imkânı buldukça sevinirler. İran’daki en büyük soylu bile, şahsı veya malı konusunda hiçbir zaman güvende değildir. Dolayısıyla, hükümetin yapısı, bilhassa İran’ın son iki hükümdarının [Ağa Muhammed Şah ve Fethi Ali Şah’ın] karakteri, halkın ahlakı üzerinde olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Mülkiyete dair giderek artan güvensizlik ve bunun sonucunda ortaya çıkan kıskançlık, dürüstlük ve genel ahlak açısından ölümcül sonuçlar doğurmuştur. Her bireyin amacı her türlü yolla, bilhassa zavallı haliyle kendi gücüne tabi olan herkesi yağmalayarak para biriktirmek olduğundan, bu bölgelerde hiçbir iyileşme gerçekleşemez.”[36]

Fraser buradan şu sonuca varıyor:

“Persya’da iyileşme ve refahın önünde duran en önemli ve en dolaysız engel, hükümetin doğasından ve bu hükümetin maruz kaldığı devrimlerden [istikrarsızlıktan] kaynaklanan can, uzuv ve mala dair güvensizliktir. Bu güvensizlik, her zaman sanayinin ortaya koyduğu çabaları hükümsüz kılar, zira hiçbir insan, bir sonraki saatte elinden alınabilecek bir şeyi üretmek için çalışmayacaktır.”[37]

Fraser’ın Kaçar kralları hakkında söyledikleri, İran’daki tüm toprak sahipleri için de geçerlidir; çünkü Persya’daki despotik sistemde onlar da güvenlikten yoksunlardı. Şah, “İran’ı sevmesi, koruması ve geliştirmesi gereken, kendi ülkesi değil, süresi belirsiz bir kira sözleşmesine sahip olduğu, iktidardayken en fazla kazancı elde etmesi gereken bir mülk olarak görüyor. Taht, fetih yoluyla ailesinin eline geçtiğinden, belki de Mazenderan’daki kendi kabilesinin merkezi hariç, tüm ülkeyi fethedilmiş bir ulus gibi görüyor, dolayısıyla sadece onlardan en fazla parayı nasıl gasp edeceği meselesini dert ediniyor.”[38]

Fraser’ın şahın “mutlak” gücü hakkında söyledikleri Kaçar şahları için daha doğru olsa da, köyden saraya kadar her seviyede iktidarı kontrol altında tutma amacıyla belirli mekanizmalara başvuruluyordu, bu imkân neticede çoğu vakit iktidardaki sertliğin düzeyinin düşmesini sağlıyordu.

On dokuzuncu yüzyılda toprak mülkiyetindeki kademeli değişim sürecini incelemek için, Cengeli Hareketi’nin yükselişine tanık olunan dönemde merkezi ve/veya taşra yönetiminde yüksek mevkilerde bulunan Hazar bölgesindeki kimi toprak sahiplerini (mülkdarları) tanımlayacağım. (Ayrıntılar için Ek Bölüm’e bakınız.) Çoğunlukla İngiliz askeri raporlarından alınan bu kısa açıklamalar, Cengeli Hareketi’ni tahrik eden ve bu kadar hızlı yayılmasına neden olan sömürü ve zulüm türünü ortaya koyacak.

Hazar Bölgesi’nin Yönetici Elitleri

Ann Lambton, İran’da iki nedenden dolayı, topraklarını nesilden nesile bütünüyle aktaran istikrarlı bir toprak sahibi aristokrasinin asla ortaya çıkmadığını tespit ediyor.

1. “Toplumun doğası ve İslami miras hukuku buna karşı çıkıyor. Birkaç nesil içinde kaçınılmaz olarak alt bölümler oluşuyor.”

2. “Tekrarlanan anarşik olaylar ve hanedan katında yaşanan değişiklikleri de istikrarlı bir toprak sahibi aristokrasinin ortaya çıkmasına mani oldu.”[39]

Benzer açıklamalar, Çar yanlısı Tigranov ve İran sahnesini gözlemleyen İngilizlerce de yapılıyor.

Tigranov, toprak mülkiyetinin genellikle miras yoluyla yeni bir sahibine geçtiğini, ancak sürekli iç karışıklık içinde olan bir ülkenin fetih hakkını da tanımak zorunda olduğunu belirtiyor. Bu hak, toprak mülkiyetine ilişkin kalıtsal hakkı kolayca sarsabilir ve büyük mülklerin mülkiyetinde değişiklik olasılığını da destekleyebilir.[40] James Fraser da bu İran’a özgü toplumsal olguya işaret ediyor:

“Persya’daki hükümet sisteminin moral bozucu etkisini, tüm sınıflar arasında yarattığı utanca karşı duyarsızlıktan daha çarpıcı bir şekilde gösteren hiçbir şey yoktur; bu duyarsızlık, bilhassa saray mensupları arasında dikkat çekicidir. Bir bakan veya vali, şahı gücendirir veya haklı ya da haksız yere suçlamanın hedefi haline getirilir. Belki de duyulmamış bir şekilde mahkûm edilir, mülküne el konulur, köleleri başkalarına verilir, ailesi ve eşleri aşağılanır, belki de seyislerin ve uşakların vahşetine teslim edilir, kendisine bağlı isimler dayaak yer veya cellâdın bıçağıyla sakat bırakılır.”[41]

Öte yandan, Fars sisteminde “İslami eşitlikçilik”[42] olarak adlandırılabilecek karşıt bir unsur, yabancıların dikkatinden kaçmamıştır:

“Fars valilerinin, soylularının ve toprak sahibi kişilerin büyük ölçüde hâlâ sahip oldukları otokratik güce rağmen, yaygın kanaatin aksine ülkede demokrasiye yönelik dürtü epey güçlüdür. Bu kısmen, mütevazı ailevi köklere sahip insanların devletin en yüksek makamlarına yükselme sıklığından, kısmen de eski rejimde şahın en üstün konumda olmasından, tebaasının onun hizmetkârları ve mallarından biraz daha fazlası olmasından kaynaklanmaktadır; ancak daha da önemlisi, İslam kardeşliğinin, köle zenciye bile ABD’deki azat edilmiş zencinin beyaz yurttaşlarına göre sahip olduğundan çok daha yüksek bir eşitlik derecesi bahşetmesinden kaynaklanmaktadır.”[43]

Güçlü Fars toprak sahiplerinin biyografilerini inceleyen biri, çeşitli yabancı ziyaretçilerin İran’da sınıf atlama imkânı meselesiyle ilgili yorumlarının doğru olduğunu görecektir. Biyografilerini incelediğim yirmi iki kişiden onu, ya “sıradan halktan” ya da köylüydü veya küçük toprak sahibi ailelerden geliyordu. Geri kalanlar, önemsiz aşiretlere mensuplardı. Aslında, yirmi iki kişi arasında en güçlü ve en zengin olanlar, doğrudan köylü bir geçmişten o konuma yükselmişti. Bu, İran’ın neredeyse sürekli yüzleştiği politik istikrarsızlık ve ekonomik güvensizlikle tanımlı İslami tarihinin bir özelliği gibi görünüyor. Kaotik politik durum ve oportünizm ile sosyal sorumluluk eksikliğini bir araya getiren hâkim değerler, İran siyasetinin satranç tahtasında birçok piyonun hızla yükselmesine hizmet etti.

İkinci önemli husus ise, incelenen kişilerin yarısının muazzam servetlerini olağanüstü hatta tamamen gayrimeşru yollarla elde etmesi, diğer yarısının ise servetlerini kısa bir süre içinde aşağı yukarı aynı yollarla artırmasıdır. İngiliz sömürgeciliğine bağlı subaylar, bu isimlerden on beşini “aşırı zalim” olarak nitelemiş. Bu tespit, ilgili kişilerin servetlerini nasıl elde ettiklerini ve artırdıklarını açıklıyor.

Üçüncüsü, on ikisinin sistematik olarak dürüst olmadığı düşünülüyordu; bu, İngilizlerin Fars yönetici elitinin “temel özelliği” olarak adlandırdığı bir durumdu. Araştırılanlar arasında sadece ikisi (Müşir ve Mustafi) bu kusurdan ariydi. Vatanseverliklerine gelince, az önce bahsedilen ikisi hariç, diğerlerinin hepsi, hem politik hem de mali açıdan servetlerini artırmak için İran’daki yabancı güçlerle ilişki kurmuştu.

Dördüncüsü, İran halkı arasında görülen yaygın inanışın aksine, bu toprak sahipleri, (genellikle savaş ağaları) dar kişisel çıkarlarına göre sık sık bir güçten diğerine bağlanıyorlardı. Aynı durum yabancılar için de geçerliydi. Cengeli Hareketi’ne dâhil olan politik elitlere dair bu kısa inceleme, İran siyasetinin karakteristik özelliği olan “değişip duran kum tepeleri”ne benzeyen ittifakların içeriğini ortaya koymaktadır. Vekil güçlerle kurulan ilişki, İran’daki toplumsal koşullar kadar “hareketli”ydi.

Özetle, Cengelilerin ortaya çıkmasına yol açan sosyopolitik koşullar, köylü üreticinin geçimini veya mülkün gelecekteki verimliliğini hiç önemsemeyen açgözlü ve yağmacı toprak sahipleri; kişisel zenginleşme için kamu görevini kötüye kullanma, kamu görevlilerinin sosyal sorumluluktan tamamen yoksun olması, politikacılar arasında dar görüşlü kişisel çıkarlar ve amaçlarına ulaşmak için entrika ve ikiyüzlülük gibi unsurlarla tanımlıydı. Bu unsurlar, iktidardaki elitlerin politik kültürünü teşkil etmiştir.

Hüsrev Şakiri

[Kaynak: Birth of the Travma: The Soviet Socialist Republic of Iran, 1920-1921, University of Pittsburgh Press, 1995, s. 12-21.]

Dipnotlar:
[1] W. Barthold, An Historical Geography of Iran (Princeton, 1984), s. 230. Ayrıca Gilan konusunda bkz.: A. Foumeni, Tarikh-i Gilan, yayına hz.: A. Taddayyon (Tahran, 1974).

[2] Barthold, An Historical Geography of Iran, s. 230-31.

[3] A.g.e., s. 236; J. M. Kinneir, A Geographical Memoir of the Persian Empire (Londra, 1813), s. 160.

[4] H. L. Rabino, “Les Provinces Caspiennes de la Perse,” RMM 32 (1915-1916): s. 32; ayrıca bkz.: J. B. Fraser, Travels and Adventures in the Persian Provinces on the Southern Banks of the Caspian Sea (Londra, 1826), s. 143.

[5] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 24.

[6] British Army General Staff (Mesopotamia), Military Report on Teheran and Adjacent Provinces of Northeastern Persia, including the Caspian Littoral (BAGS/MR) (Kalküta, 1920), s. 318-20.

[7] Nüfusları önemsiz düzeydeydi. Bkz.: O. S. Melkonov ve ‘Azzad-Doleh, Sefamame-yi İran ve Rusiye, yayına hz.:. M. Golbon ve F. Talebi (Tahran [?], 1984), s. 167-68.

[8] BAGS/MR, s. 313-18.

[9] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 27.

[10] A.g.e.

[11] A.g.e., s. 34-36.

[12] A.g.e., s. 59. Ayrıca bkz.: Barthold, An Historical Geography of Iran, s. 237. Ardı ardına yaşanan salgınlar sebebiyle Gilan’ın nüfusu yüzyıl içerisinde artmadı. On dokuzuncu yüzyıl ortalarında aktarıldığına göre nüfusu 280.000 civarındaydı. Bkz.: Melkonov, Sefamame-yi İran ve Rusiye, s. 198.

[13] A.g.e., s. 37.

[14] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 49-52; Barthold, An Historical Geography of Iran, s. 237. On dokuzuncu yüzyılda Gilan’da yaklaşık 1.250 köyün ödediği vergilerle ilgili, nadir bulunan bir rapora için bkz.: Melkonov, Sefamame-yi İran ve Rusiye, s. 198.

[15] Barthold, An Historical Geography of Iran, s. 234.

[16] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 61-62.

[17] Fraser, Travels and Adventures, s. 145.

[18] Ann Lambton, Landlord and Peasant in Persia (Londra, 1954).

[19] J. B. Fraser, An Historical and Descriptive Account of Persia (Edinburgh, 1834), s. 355.

[20] Aktaran:, Landlord and Peasant, s. 148.

[21] Yayına Hz.: A. Amanat, Cities and Trade, Consul Abbott on the Economy and Society of Iran, 1847-1866 (Londra, 1983), s. 14-15.

[22] “Village Life in Persia,” New Review, 1891, s. 366.

[23] C. Issawi, The Economic History of Iran, 1800-1914 (Şikago, 1971), s. 224.

[24] A. V. Tigranov, Iz Obshchestvenno-Ekonomicheskikh Otnoshenii Persii. (Socio-Economic Relations in Persia, Resume of Materials [Collected] on Voyage and Observations on Landed Property, the Maliyat and the Administrative System) (Tiflis, 1895), s. ix.

[25] A.g.e., s. 21.

[26] A.g.e., s. 22.

[27] A.g.e., s. 24.

[28] A.g.e., s. 25.

[29] A.g.e., s. 42-45.

[30] A.g.e., s. 53.

[31] A.g.e., s. 55.

[32] A.g.e., s. 5. Birkaç yıl sonra Erdebil’in yeni valisi, vergileri düşürünce kabileler eski doğal ortamlarına geri döndüler.

[33] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 61.

[34] Basil Nikitin, Irani keh Man Shenakhteh Am (Persian translation of Nikitin’s “Souvenirs,” unpublished MS deposited at INALCO Library, Paris (Tahran, 1950), s. 162-64.

[35] James Morier’den akt.: Lambton, Landlord and Peasant, s. 136; ayrıca bkz.: Tigranov (Iz Obshchestvenno-Ekonomicheskikh, s. 1), yazar burada şeriat uyarınca tüm İran topraklarının, arazilerinin ve sularının Allah’ın gölgesi şehinşaha ait olduğunu söylüyor.

[36] Fraser’dan akt.: Lambton, Landlord and Peasant, s. 136.

[37] A.g.e.; ayrıca bkz.: Fraser, An Historical Account, s. 342-43.

[38] Akt.: Lambton, Landlord and Peasant, s. 135.

[39] A.g.e., s. 259.

[40] Tigranov, Iz Obshchestvenno-Ekonomicheskikh, s. 5.

[41] Fraser, An Historical Account, s. 346.

[42] “İran İslamı’nda eşitlikçilik” ve İran’da İslam’ın doğuşundan itibaren oluşan toplumsal hareketlerle ilgili olarak bkz.: Cosroe Chaqueri, Beginning Politics: The Reproductive Cycle of Children's Tales and Games in Iran, An Historical Inquiry (Lewiston, N.Y.), bilhassa Yedinci Bölüm.

[43] Persia, Confidential Handbook,hazırlayan: Dışişleri Bakanlığı Tarih Departmanı, Londra, 1919 Haziran, s. 65. On dokuzuncu yüzyılda İran’ı ziyaret eden birçok yabancı, bu önemli hususu bir biçimde gözlemlemiştir.

,

Müfredat


İran’ın direnişi ve zaferi kişisel hayatlarda da makes buluyor. Emperyalizmin ve sömürgeciliğin açtığı İslam düşmanlığı kovuğuna sığınıp geçimini o düşmanlıkla sağlayan Mercane Satrapi, öldü. Yakın arkadaşları, çok sevdiği kocasını kaybedince direncinin düştüğünü söylüyorlar ama muhtemelen o direnç, İran’ın zafer yürüyüşüyle birlikte kırıldı. Çatallanmış kılıç, çok yara açtı.

Sosyalist hareketin Satrapi’de kendisini bulması, görmesi gayet doğal. Boyun Eğmeyen Fransa’nın lideri, son mitingini Gazze’ye ithaf eden Mélenchon, 7 Temmuz 2024’te önemli bir seçim başarısı elde ediyor. Solcuların feminist ikonası Mercane Satrapi, Sorosçuların kanalına çıkıp, kendisini sert bir dille eleştiriyor. Mélenchon’un “antisemitist olduğunu, Hamas’a destek verdiğini, Chavez gibi diktatörlere arka çıktığını” söylüyor.[1] “İlerici sol” ile “radikal sol” arasında ayrım yapan Satrapi, sola kendince bir don biçiyor. Bu Satrapi’nin filminden feyz almaksa buranın sosyalistlerine düşüyor.

Aynı Satrapi, “demokratik İran’ın Hamas’ı zayıf düşüreceğini, demokrasi demek olan Avrupa’yı güçlendireceğini, terörizmi bitireceğini” söylüyor.[2] Özünde 11 Eylül’le birlikte başlatılan Terörizmle Mücadele konseptinin bir ajanı olarak konuşuyor. Düşmanı olduğu ülkesinde kukla rejim istiyor. Çizgi romanında tek tip ilkokul öğrencilerine ve “rap rap yürüyen” kitlelere değiniyor. Bu ülkede kortejleri bile sulandırmayı beceren sola hitap ediyor.

68 solcusu Kaldıraç gibi liberal örgütler, CIA, NATO ve Pentagon eliyle lise müfredatlarına[3] bile sokulan bir filmi derneklerinde eğitim materyali olarak kullanmaktan asla ar etmiyorlar. Marx, “utanmak devrimcidir” diyor. Bunların devrimciliği, en fazla liberalizmin ve sosyal demokrasinin izin verdiği kadar. O “ilerici solculuk”, Batı’ya harici ve dahili elemanlar yetiştirmek için var.

O derneklerde yurtdışına gidecek, iltihak ve iltica edecek bireyler yetiştiriliyor. CIA-NATO-Pentagon’un hazırladığı müfredat; veganizmi, lubunizmi ve feminizmi emrediyor. Yeşil, dijital ve kentsel dönüşüme uygun bireyler imal etmek için hazırlanmış müfredat, buradan Batı’ya kaçacak uygun bireyler yetiştirmek için kullanılıyor. Bir yandan da, Yılmaz Güney düşmanı isimlerde görüldüğü üzere, sol içi ilkelliği, yabaniliği ve geriliği temizlemek için kullanılıyor. Sol, Batı emperyalizmi ve sömürgeciliği için eğitim faaliyeti yürütüyor. Yerleşimci-sömürgeci pratik, sosyalist hareketin içine uzanıyor. Satrapi ve Türk-Kürt dostları, tekellerin dişine uygun bireyler imal ediyorlar.

Satrapi ölünce bir Halk Temsilcileri Meclisi üyesi, ağıt yakıyor: Onun “İranlıların da insan olduklarını Batı’ya anlatma çabası”nı, Batı’ya yaranma, kendini beğendirme gayretini methediyor.[4] İnsan’ı Batı tanımlıyor. İnsan, Batılı olmakla özdeş görülüyor. Bu sömürgecilik ve emperyalizm, solculuğa ve zihniyetine siniyor. Atanın soyundan olan bu ressam, Filistin ve İran için kılını kıpırdatmazken, Küba imajının arkasına saklanabiliyor. Herkes, kendince Batı’ya mesaj veriyor.

Halk Temsilcileri Meclisi, özünde Doğan Avcıoğlu’nun “Bugün NATO, komünist emperyalizmin Batı Avrupa’ya karşı girişebileceği herhangi bir saldırmayı tesirsiz bırakacak hale gelmiştir. NATO askeri kuvvetlerinin bugünkü gücü, arzu edilen seviyeye varmıştır” diyen ilk döneminin ideolojik zeminini temel alan, “NATO’ya bağlıyız” diyen “27 Mayıs Devrimi’ne bağlı bir yapı. Keriz ve sürü gördükleri Kemalistleri avlamaya çalışan solcular, Kore’ye gönderilen, NATO’ya alınan askerin ideolojisine tabi. O asker MHP’liyse kötü, CHP’liyse yoldaş ve dost!

Tanıl abisinden milliyetçilik eksperi diploması alan Fatih Yaşlı için Mansur Yavaş, TKP dâhil, herkesin cumhurbaşkanı adayı olmalı. Çünkü İngiltere’yle bağları var, Dünya Bankası’nın projelerini yürüten bir isim. En önemlisi de CHP’li. Bunların eksperliği, CHP’yi faşizm, milliyetçilik ve sağ ile ilgili eleştirilerden münezzeh kılmakla ilgili. Örneğin otuzlarda kafatası ölçen pergel, Hitler’in elindeyse kötü, CHP’nin elindeyse iyi. SA’nın elinde zehirli gaz kötü, Dersim mağaralarına atılan gaz bombaları hayırlı. Yaşlı gibilere göre Sümerbank bezi ve İskenderun çeliği, sosyalist. Sosyalizm, bu bezden ve çelikten ibaret.

Bugün sol, Güney Kore’ye kaçan Kuzey Korelileri aylarca bir binaya kapatıp market alışverişi, kredi kartı, cep telefonu, sosyal medya temelli liberal hayat konusunda eğiten istihbarat elemanları düzeyindedir. Solun feminizminin, veganizminin ve lubunizminin yönü Avrupa ve ABD’ye dönüktür.

Bu bireylerden biri, eski SDP’li. Çağdaş ismindeki bu genç karşımıza, önce Silikon Vadisi’nin ürünlerinin pazarlanması işini üstlenen bir youtuber olarak çıktı. Kısa süre önce bir videosu viral oldu. Bu sefer de “Avrupa bildiğiniz gibi değil” diyor. Neticede ancak işe yaramaz bir reklâm ajansında metin yazarı veya bir youtuber olabilecek birine devletçe komünist parti kurma izninin verildiği ülkede, bu tür bireyler yetiştiriliyor. Bu bireyler, kendilerine teslim edilen müfredatla Batı’ya uygun bireyler imal ediyorlar. Bu konuda kendilerine açılan alanı bir “kazanım”, “mevzi” olarak görüyorlar. “Nasıl ama sağ, bizim sayemizde meşrulaşıyor” diyorlar.

Bu Çağdaş, 6 Kasım eylemi öncesinde örgütü adına şu tartışmayı yürütüyordu: “Eyleme öğrenci mi yoksa devrimci mi olarak gidelim?” İlkini seçen, sonrasında gençlik “sendikası kuran örgütü adına yürüttüğü bu tartışmayı devrimciliği tasfiye etmek için başlatmıştı. Kurtuluş’un ekabir ekibine mensup annesi sayesinde bulduğu politik konum üzerinden çokça genci, örgütünden kopardı. Bir MLKP’li arkadaşı, “biz onu örgütlemek isterken, o bizi kendine örgütledi” diyordu. Bir elde gitar bir elde esrarlı cigaralarıyla liberal geleceklerine hazırlandılar.

Görülen o ki solun influencer ve youtuber olması, kimseyi rahatsız etmiyor. Yapay zekâyla hazırlanmış bildiriler, görseller, afişler, şarkılar da öyle. Uyum sağlamayanı dövüyorlar. Uyum sağladıkları, Palantir’in faşist dünyası, tekellerin çıkarları.

Gazze hapishanesini yöneten tekeller, tüm toplumu hapishane olarak inşa ediyorlar. Palantir, Filistin ve İran’a yönelik savaşta rol oynuyor. Batı’nın karakollarını o inşa ediyor. Sahibi, sahada insan öldürdüklerini söylüyor. Bunları sol, “ilerleme” ve “üretici güçlerdeki gelişme” diye lanse edip sahipleniyor. TKP, “teknoloji masum kardeşim” diye filmler çekiyor. Sosyal medya hesapları açıyor. Marx’a, Lenin’e abuk sabuk şarkılar söyletiyor.

Bugün “Çip takacağız ense kökünüze” deseler, önce Türkiye’deki sosyalist örgütler koşacak! Batı’nın emperyalizmi ve sömürgeciliği ile açılmış alana Allah gibi tapan sol, onun müfredatını uygulamak ve ona göre bireyler yetiştirmek zorunda. Bugün Batı’ya uygun bireyler imal eden SDP, HDP gibi yapılar içinden sahte iltica belgeleri hazırlama işiyle geçinen kadroların çıkması, Batı’ya insan kaçırma işini üstlenen çetelerin bu tür örgütler içinde türemesi, asla tesadüf değil.

Bu youtuber’lar, şirketlerin ürünlerini pazarlamak için varlar. O nedenle, bu ülkedeki ünlü youtuber’lardan biri, “dünyanın en güvenli hapishanesi” diye pazarlanan hapishanenin reklâm edilmesi işini üstleniyor. Acun Ilıcalı, o youtuber’ları o yüzden tanıtıyor. Bahsi edilen hapishanenin teknolojik altyapısı, Palantir’e ait.

Bu bahsini ettiğimiz Çağdaş, daha ufak işlerle uğraşıyor. “Dövize, ucuz işçiye ve içte huzursuzluk çıkaracak orta sınıf yükünden kurtulmaya ihtiyacımız var” diyen devlet ve sermaye, bolca “bu ülke bir doktorunu kaybetti” videoları çektikten sonra, bugün bazı kadrolarını geri çağırıyor anlaşılan. Yurtdışına insan yollama, Filipinler’de ekonominin önemli bir kalemi. Devlet, bu işten epey kâr elde ediyor. Oranın komünist partisine ormanda eşcinsel nikâhı kıymak düşüyor.

Çağdaş, bugün kısmen “yeter, bazılarınız gelsin, dövizleri getirsin” çağrısına hizmet ediyor. Kişisel beceriksizlik ve zaaf olarak lanse edilen, yurtdışına kaçış ve enflasyon gibi gelişmelerin altına devlet ve sermaye, bilerek ve kasten imza atıyor.

Çağdaş, bu momentte kendini satma imkânını hiç kaçırmıyor. Tabiyeci Hikmet abisi gibi tekellerin müfredatına uygun faaliyet yürütüyor. Yalnız, Çağdaş’ın Hollanda’ya dair anlattığı hikâyenin önemli bir kısmı uydurma. Muhtemelen mesleği de yalan!

[...] 1931’de bugün sosyalistlerin bayrağını salladıkları şah, ülkedeki tüm “kolektivist” örgütleri ve propaganda faaliyetini yasaklıyor. Bu yasak, tesettür yasağına bağlanıyor. Aradaki bağı görmeyene, bu ülkede “sosyalist” deniliyor.

Satrapi, tam da o kolektivizme düşman bir Batı ajanı olarak öne çıkartılıyor. Filminin bir yerinde Marksist ailesinin devrim sonrasında eskiden evlerine cam silmek için gelen adamı devrim sonrası hastane müdürü olarak gördüğü vakit duyduğu öfkeden bahsediyor. Sol, işte tam da bu küçük burjuva öfkedir.

Bir ajan olarak Satrapi’nin tiksindiği Filistin, nefret ettiği İran, bize, tüm ezilenlere, yoksullara ve işçilere farklı bir müfredat öneriyor.

Eren Balkır
9 Haziran 2026

Dipnotlar:
[1] “Marjane Satrapi Went on Democracy Now”, 6 Haziran 2026, X.

[2] “Marjane Satrapi”, 6 Haziran 2026, X.

[3] Shifa Nouman, “Marjane Satrapi’s Persepolis: A Westernized Elite’s Reinforcement of American Orientalist Ideas”, Bahar 2022, DG.

[4] Dilşad Atasoy, “Persepolis”, 5 Haziran 2026, X.

08 Haziran 2026

,

Giriş

18 Mayıs 1920’de Sovyet güçleri İran’ı işgal ederek Hazar kıyılarını ele geçirdiler. Sovyet güçleri, bir buçuk yıl sonra İran’dan çekildiler, bu süre zarfında İran’ın yönetici elitleriyle bir dostluk antlaşması imzaladılar.[1] İran’dayken, yaklaşık altı yıldır Çarlık ve İngiliz işgal güçlerine karşı savaşan, komünist olmayan (Cengeli olarak bilinenler) İranlı devrimcileri, İran Komünist Partisi ile koalisyona girmeye ve İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni (İSSC) kurmaya teşvik ettiler. İSSC’nin çöküşü ve İran’ın kurtuluş hareketinin yenilgisi, yeni bir hanedan olan Pehlevilerin başa geçmesine neden oldu. Bu, 1978-1979’da İslam Devleti’nin kuruluna sebep olan yeni bir sömürgeci “modernleşme” sürecini başlattı.

İran’daki mevcut durum, Pehleviler döneminde yarım yüzyıldan fazla süren travmatik kültürel ve sosyoekonomik gerilemenin doğrudan sonucudur. Pehlevi rejiminin altında yatan iç ve dış politikaları anlamak için, başarısızlığıyla İran’daki politik sahneye yeni bir düşünce ve yeni bir aktör grubu kazandıran hareketi incelemek gerekir. Bu temel, İSSC’nin yükselişi ve düşüşü sırasında atılmıştır.

Lenin yönetimindeki genç Bolşevik hükümetin bu kaçamağının, Sovyetler’in İran konusunda İngilizlerle yaptığı ticaret anlaşması görüşmelerinin ve İran’daki vatansever bir hareketin tasfiyesinin tarihi pek anlatılmamıştır. Pehlevi döneminde Cengeli Hareketi'nin tarihi üzerine bir sessizlik perdesi çökmüş, Stalinist tarihçiler ve İranlı takipçileri ise komünist olmayan liderlerinin itibarlarını lekelemeye çalışmışlardır.[2] Bununla birlikte, Cengeli komutanının adı, İran’ın yeni yöneticilerince keşfedilmeden çok önce, efsanevi bir biçimde de olsa, İranlıların kolektif tarihsel hafızasına kazınmıştı. Şahın devrilmesinden bu yana İran’da yeni bir rejimin kurulmasıyla birlikte, Cengeli hareketini çevreleyen mitolojiye İslami bir boyut eklenmiştir. “Milliyetçiler” için bir kahraman olmaya devam ederken, Cengeli lideri Küçük Han, Stalinist tarih yazımından esinlenen çoğu İranlı solcu nezdinde, elinde İranlı bir komünist liderin kanı bulunan bir “küçük burjuva hain” olmasa bile, bir anti-kahramandır. Öte yandan, İslam devletinin yeni ideologları için, başarısız da olsa, Humeyni’nin bir öncüsüdür.

İran’daki çoğu politik akım, ortadan kalkmasından bu yana tartışmalı ve tarihi tahrif edilmiş, hatta gizemli hale getirilmiş olsa da, Cengeli Hareketi’ni, farklı politik görüşlere sahip olmalarına rağmen, ülkelerinin bağımsızlık ve sosyoekonomik kurtuluş mücadelesinin önemli bir parçası olarak görmüş, hareket, İranlı nesiller üzerinde iz bırakmıştır.

Altı yıllık mücadelenin ardından Cengeli Hareketi, Londra, Moskova ve Tahran’da güçlenen üç askeri diktatörlüğün birlikte uyguladığı baskı karşısında dağılmadan önce bir yıldan fazla bir süre boyunca kırılgan bir şekilde varlığını sürdüren İSSC’ye evrildi. Bu hareketi, dış dünyayla ilişkilerini ve İran’daki müteakip olayları anlamak için, üzerine toprak serpilmiş olan tarihi ayrıntıların titiz bir şekilde yeniden açığa çıkartılması gerekmektedir. Bu işlem, Cengeli Hareketi ve Sovyet Rusya ile ilişkilerinin kasıtlı olarak çarpıtılması nedeniyle, daha da zereklidir.[3] Hareketin ve bilhassa “enternasyonalizm” iddiası ile ilişkili olarak yaşadığı çöküşün sonuçları da aynı derecede önemlidir, zira hareket, İran tarihi açısından birden fazla anlam üzerinden belirleyici bir dönüm noktasıdır.

Paradoksal olarak, İran’ın modernleşme girişimi, ülkeyi sosyoekonomik ve kültürel gelişmeye ve büyüyen politik-askeri diktatörlüğe maruz bırakan Pehlevi rejiminin kurulmasına zemin hazırladı. Bu durum, istibdata veya keyfi yönetime karşı tüm tarihsel savunmaların ve onları koruyan değerler sisteminin çözülmesine yol açtı. Sovyet Rusya açısından İSSC, devrimden devletçiliğe, Lenin’in Yeni Ekonomik Politika (NEP) olarak adlandırdığı devlet kapitalizmine ve onun devamı olan (şimdi daha çok Stalinizm olarak bildiğimiz) döneme geçişi müjdeleyen tarihi bir dönüm noktası oldu ve bu durum, hem iç hem de uluslararası alanda felâket sonuçlar doğurdu. İngiltere eylemleriyle, ulusal hareketlerin, bir ulusun bağımlılık bağlarını ve bunların geniş kapsamlı sosyoekonomik sonuçlarını değiştirmeden, sadece sözde destek verip ortadan kaldırmak suretiyle yeni sömürgeci çizginin başlangıcını önceden haber verdi.

Ancak, modern tarihsel metodoloji açısından daha da önemlisi, İSSC tarihini çarpıtma girişimleri, nihai görevi geçmişin hikâyesini çarpıtarak mağduriyeti artırmak olan resmi yeni sömürgeci tarih okulunu önceden haber vermiştir. Bu çarpıtmanın sonuçlarının İran içindeki gelişmelerle sınırlı kalmadığını, bu çarpıtmaların yazarlarını ve takipçilerini yanıltarak, özellikle kritik noktalarda geçmişi doğru bir şekilde analiz etmelerini engellediğini belirtmek gerekmektedir. Bu noktayı göstermek için, bu yeni sömürgeci okulun yakın tarihli bir olay üzerindeki etkilerini kısaca ele alacağım.

İran devrimi yaşanınca, batılı ve doğulu İran uzmanlarının küçük dünyası, ideolojileri ne olursa olsun, şaşkına döndü. Ayrıntılı teoriler ve modellerle donanmış olsalar da, çok azı, bu olguyu idrak ve izah edebildi. Göreceğimiz gibi, temel engelleri, önyargılarla malul zihniyetleriydi.

İran’da yaşanan politik olaylar, Pehlevi döneminde İranlılara vaat edilen hayırlı geleceği geri dönülmez bir şekilde hükümsüz kıldı. Uzmanların şahı ve “büyük medeniyet”ini nisyana gömmeleri uzun sürmedi. Artık “aziz” Humeyni’yi ve yeni keşfedilen “İran ulusal-kültürel” kimliğini, yani Şii İslam’ı yüceltmenin vakti gelmişti. Bu uzmanlar için geçiş acısız gerçekleşmişti, çünkü İranlı aydınlar arasında ona tepki gösterecek çok az kişi vardı. Genel olarak, tipik sömürgeci bir boyun eğmeyle İranlı elitler, yeni akımı takip ettiler ve yeni ezgiyi mırıldanmaya başladılar.

Ancak İranlı aydınlar, Batılı veya Sovyet akıl hocaları gibi, kısa sürede şaşkına döndüler: Şah’ın aksine, Humeyni, din adamı rejimine tam, İslami olarak düzenlenmiş bir itaat talep ediyordu. Bu çıkmaza düşmelerinin nedeni, oportünizm ve “ebedi” öngörülemezliğiyle bu “garip ve gizemli” toplumla ilgili yetersiz bilgileriydi. İki nedenden dolayı günümüze dek toplum, gizemli ve tahmin edilemez kalmıştır:

1. Yakın döneme dair İran araştırmalarının mevcut güçlere tabi olması;

2. Avrupamerkezci bir metodoloji. Bunlar elbette yeni sömürgeci tarih okulunun kaçınılmaz özellikleridir.

Birinci faktör, yalnızca Pehlevi hanedanlığının kurulmasından, daha da özelde, 1953 darbesinden kaynaklanmaktadır. 1925’te Pehlevilerin iktidara gelmesinden önceki İran tarihi ile ilgili çalışmalar, yabancı akademisyenlerin ve gözlemcilerin bir zamanlar eleştirel bir duruş sergileyebildiklerini ortaya koymaktadır. İkinci faktör olarak Avrupamerkezci metodoloji, aynı zamanda yeni sömürgeci okulun bir sonucudur. Bu faktör, İran’ın Batı toplumlarının bir devamı olarak incelenmesi ve buna göre bilişsel kategorileri üzerinden görülmesini ifade eder.

Bu yeni sömürgeci araştırmalar, bilhassa 1953 darbesinden bu yana, iktidar elitinin hassasiyetlerini incitmemek ve yabancı akademisyenler söz konusu olduğunda, Tahran ile akademisyenin kendi hükümeti arasındaki “samimi ilişkiler”i zedelememek için gösterilen “ihtiyatlılık” üzerinden çalışmalara büyük zarar vermiştir. Bu zararın en somut kanıtı, ABD’li akademisyenlerin sunduğu iki eleştiridir.

İlk eleştiri, önde gelen İran uzmanı James Bill tarafından yapılmış olup, Pehlevi dönemi boyunca akademik çalışmalara verilen zararın boyutunu ortaya koymaktadır. Bill şöyle diyor:

“Amerika’da basın-yayın kuruluşları, İran hakkında hassas veya eleştirel bir haber yapamazdı, aynı şekilde, akademi de etkileyici olmayan bir sicile sahipti; [...] Bugünün İran’ı ile ilgili çoğu akademik çalışma şaşırtıcı derecede eleştirel değildi. Akademisyenler, genellikle Pehlevi ailesiyle bağlantılıydı. Birçoğu, rejim hakkında özel olarak çekincelerini dile getirmiş olsa da, yayınlarında son derece ihtiyatlı davranıyorlardı.”[4]

İran’da iki kez görev yapmış bir ABD diplomatı olarak Stan Escudero, şahlığın yıkılmasından sonraki olayları analiz eden gizli bir belge kaleme aldı. Belgede Escudero, “Otuz yılı aşkın süredir bize iyi hizmet etmiş olan” Şah ile ABD'nin ilişkisini gözden geçirirken, “yıllarca süren baskı, yolsuzluk, kötü yönetim, dalkavukluk, boş vaatler ve genel verimsizlik”in rejimi zayıflattığını ve monarşinin çöküşüne zemin hazırladığını dile getiriyordu.

Escudero, bu rejimin çöküşünün Amerikalılar için neden bir “sürpriz” olduğu sorusuna şu şekilde cevap veriyordu:

“Bence Pehlevi rejiminin çöküşüne hazırlık yakalandık, çünkü gerçeği bilmek istemiyorduk. [...] 1968 civarında, eski dosyalardan anlayabildiğim kadarıyla, Dışişleri Bakanlığı ve Tahran’daki ABD Büyükelçiliği (ve muhtemelen yönetim) nezdinde Şah’ı eleştiren haberleri kısıtlamak, dile getirilmemiş bir politika haline gelmişti.”

Escudero, genel olarak bu konuyu gündeme getirdiğinde kendisine kritik bilgilerin sızdırılabileceği ve Washington’daki Şah’ın düşmanlarınca kötüye kullanılabileceği söylendiğini de ekliyor.

Escudero nihayet, ABD’nin Pehlevi rejimine yönelik hakim yaklaşımı hakkındaki acı gerçekle yüzleşiyor: “Son on yılda [1968-1978] uygulanan bu esasen dürüst olmayan politika yoluyla, Dışişleri Bakanlığı kendisini, ABD’nin İran’daki son gelişmelere daha iyi hazırlanmasını sağlayabilecek bilgilerden mahrum bıraktı.”[5] (İşin tuhaf yanı şu ki, bu çalışmada incelenen dönemde Tahran’daki ABD büyükelçiliğince temin edilen bilgiler, kapsamlı, gerçeklere dayalı ve büyük ölçüde tarafsızdı.)

Dolayısıyla akademide Pehlevilerle ilgili oluşan maraz, yirminci yüzyılda İran tarihinin, özellikle Pehlevi yönetimiyle ilgili olarak, ciddiyetle incelenmesine mani oldu. Neticede İran tarihinin hayati önem taşıyan konuları olan işçi örgütleri, sosyalist ve komünist örgütler ile Cengeliler veya Dr. Musaddık önderliğindeki vatansever hareket gibi çeşitli toplumsal ve politik hareketler ihmal, hatta kasten göz ardı edildi.[6] (Bazı akademisyenler, devrimden sonra bunu telafi etmeye çalıştılar.) Bu nedenle, İran hakkında yayımlanan kitapların çoğunun, ya Pehlevi hanedanlığının “olumlu başarılar”ıyla ya da giderek artan bir şekilde, Şii İslam ve Humeyni’nin İslam devrimiyle ilgili olması şaşırtıcı değildir.[7] Neticede süreç terse döndü: siyasetin akademinin tarafsız bulgularından ders çıkarması gerekirken, akademi, büyük bir tutkuyla, siyasetin gözüne girmeye çalıştı. İran tarihi, resmi tarihe (historia official[8]) dönüştü.

Bana göre, İran tarihinin dinamiklerini açıklamak, yani İran’ın yakın dönem tarihini doğru anlamak, geri kalmışlığının nedenlerini ve nasılını açıklamak, daha da önemlisi, bir hanedanın, bir partinin veya İran’ın güçlü komşularıyla ilişkilerinin resmi tarihi olarak takdis edilen hususları gizemden arındırmak için çok az şey yapıldı. Bunun en iyi kanıtı, 1979’dan beri Pehlevi rejimi hakkında yayınlanan “eleştirel” eserlerin sayısının artmasıdır.[9] Ancak (çoğu zaman kendisini tekrarlayan) kitapların bolluğuna rağmen, zaten mevcut olan bilgi birikimine çok az şey ekleniyor. Çok az bilim insanı, İran İslam devletinin güçlü propaganda mekanizmasınca yayılanların ötesine geçmeye çalıştı. İran’ı, Batı Asya’yı ve Kuzey Afrika’yı sarsan, dünyayı da etkisi altına alan büyük ayaklanmanın arka planı, kökenleri ve temelleri hakkında, Şii din adamlarının bu olayda önemli bir rol oynadığı haricinde, hâlâ çok az şey biliyoruz.

İran toplumu, hâlâ yeni politik gelişmelere tanık oluyor, buna karşın, kimse, bu yüzyılda altta yatan dinamikleri anlamak için çaba sarf etmiyor. İran’da toplumu ve siyaseti yöneten “yasalar”ı anlamak için, disiplinlerarası bir yaklaşımı uygulamak ve son iki yüzyıldaki İran yaşamının tüm yönlerine derinlemesine inmek gerekiyor. İran toplumunu bütünüyle araştırmak ve analiz etmek için, Batı’nın gerçeklerinden devşirilen kategorilere dayalı şematizasyondan vazgeçilmelidir. Dahası, çağdaş İran’ın incelenmesi, uluslararası güç siyasetinin gerekliliklerine tabi tutulmamalıdır. İran’ın yakın tarihinden, bilhassa doksanlara dek Pehlevi rejiminin sürdürülebilirliği hakkındaki tahminler ışığında, çıkarılacak bir ders şudur ki, uluslararası güç siyaseti bile sahte bilimsel savunmalara değil, doğru, tarafsız ve bilimsel analizlere dayanmalıdır. Kısacası, yeni sömürgeci tarih okulunun yıkılması ve ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Çağdaş İran tarihinin baskın yöntemlerini ve bunların korkunç sonuçlarını altüst etmek ve unutulmaya yüz tutmuş önemli tarihsel temaları araştırma sorumluluğunun bir kısmını üstlenmek için yetmişlerde bu çalışmayı üstlendim. Görevim daha da önemliydi çünkü incelediğim hareket, İran’ın yirminci yüzyıl tarihinin önemli bir parçasıydı ve hem İran’daki radikal siyasetin politik kurumları hem de ideolojik temelleri üzerinde şekillendirici bir etkiye sahipti.

Hem tarihçi hem de arkeolog, tarihi kalıntılar üzerinde çalışır. Meslekleri arasında benzerlikler ve farklılıklar mevcuttur. Biri, geçmişin fiziksel kalıntılarını incelerken, diğeri, geçmişi yeniden inşa etmek için onun soyut ve teorik yönlerini araştırır. Ancak arkeologların tarihçilere göre iki avantajı vardır. İlki, kanıtları ne kadar eksik olursa olsun, somuttur, dolayısıyla doğrulanabilirdir; tarihçiler ise kural olarak geçmişin öznel kalıntılarıyla ilgilenirler. İkincisi, arkeologlar da hasar görmüş arkeolojik verilerle karşılaşmak zorunda kalsalar da, hasar, genellikle doğanın eseridir. Buna karşılık, tarihçiler, her zaman kanıtlarının, daha tarafsız bir analizle ortaya konan geçmişten farklı bir tabloyu aktarmak isteyenlerce kasıtlı olarak tahrif edilmiş olabileceğinin farkında olmalıdırlar. Modern zamanlarda, paradoksal olarak, politik bilinç düzeyi yükseldikçe, baskıcı bir yaklaşımla, bilinçli olarak müdahale edilmiş bile olabilir.

Ancak hasar, bilinçli çabalarla sınırlı değildir. Ne yazık ki, devrimci bir hareketin yenilgisini genellikle politik baskı takip ettiğinden, hayatta kalanlar, davalarına sadık kalsalar ve gelecekte öğrenilecek derslerin farkında olsalar bile, zulüm korkusuyla anılarını kaydetmezler. Böylece zengin bir tarihsel veri kaynağı yitip gider. Dahası, hayatta kalanlar, ölenlerin yazmış olabileceği tarihten farklı bir tarih yazma eğilimindedir; geçmişe başka bir bakış açısıyla bakarlar, neticede onlar yenilgiden, hayal kırıklığından, geri adım atmaktan, hatta yüceltme girişimlerinden sağ çıkmışlardır. Ayrıca, devrimci bir hareketin önemli yönleri, militanların, kadroların ve liderlerin ölümüyle kayıtlardan silinir. Çok sert koşullar altında baskıcı rejimlerle savaşan az sayıda devrimci, düşmana teslim olmamak için geride tartışmalarının, girişimlerinin, politik ve askeri talimatlarına ait bir iz bırakır.[10]

Aynı şekilde, galipler tarafından kaydedilen tarih de başka bir bakış açısından yazılır. O galipler, haklı oldukları, adil bir davaya hizmet ettikleri veya ilahi gücün desteğini gördükleri için zafer kazandıklarını düşünürler. En büyük zararı, bir hareketin, partinin veya devletin geniş arşivlerine erişime “devletlû gerekçeler”le mani olanlar verirler. Bunlar en kötüsüdür; tarihe “baskıcı bir bilinci” uygulayan bu isimler, tarihi sistematik olarak ve bilinçli bir müdahaleyle tahrif ederler. İnsanlık tarihinde “bile isteye sebep olunmuş” sellere ve depremlere benzetilebilirler. İnsanlığa, tarihe ve tarihsel bilince karşı işledikleri suçlar çok yönlüdür.

Bu nedenle, İran’ın modern tarihini ele alırken, tarihçi, tarihsel kaydı çarpıtmaya çalışan ve böylece sadece söz konusu tarihi ve öznelerini değil, aynı zamanda bu özel tarihsel geçmişi tüm karmaşıklığıyla yakalamaya çalışanları da mağdur eden olumsuz bilinç konusunda son derece titiz olmalıdır. Cengeli Hareketi’nin tarihini ise ya rakipleri resmi bir üslupla kaleme almış (çarpıtılmış) ya da onu gizemlileştiren hayranları kaleme almışlardır. Bizim görevimiz, her ikisinin de ötesine geçmektir.

1980 yazında, Gilan ormanlarında seyahat ederken, birkaç yaşlı Gilanlıya devrimci Cengeli lideri Mirza Küçük Han hakkında soru sorma şansım oldu. Cevap, her zaman aynıydı: “Evet, dün gibi hatırlıyorum. İşte! Onu beyaz bir at üzerinde geçerken görmüştüm.”[11] İran tarihinin yeni sömürgeci ve Stalinist okullarının çabalarına rağmen, birçok İranlı, sadece memleketi Gilan’da değil, İran’ın her yerinde onu vatansever bir savaşçı olarak görüyor, İran siyasetinde yer alanlar arasında “nadir görülen bir dürüstlük abidesi” olarak kendisine saygı duyuyor.

Bu çalışma, ilgili tarihin mevcut rejimin ortaya çıkışından önce ne kadar efsanevi hale geldiğini ve yeni efsanelerin nasıl uydurulduğunu ortaya koyacak. Ayrıca, Küçük Han’ın Humeyni’yle arasındaki tek benzerliğin, teoloji eğitimi aldığı birkaç yılla sınırlı olduğunu; hiçbir zaman tam anlamıyla bir molla olmadığını savunacaktır. İki adam arasındaki, özellikle hedeflere ulaşmak için kullanılan yöntemler ve sonrasında yaşananlar açısından kurulan benzerliğin gerçeklerle bir alakası bulunmamaktadır.

Humeyni, Küçük Han’ın yenilgisinden yaklaşık altmış yıl sonra iktidara geldi, bu deneyimden ve iki lideri birbirinden ayıran diğer olaylardan ders çıkarmıştı. Sadece iki farklı sosyopolitik bağlamda faaliyet göstermekle kalmadılar, aynı zamanda dayandıkları toplumsal örgütlenmeler de farklıydı; bu nedenle sonuçlar da farklı oldu. Özellikle önemli olan, hem yerli hem de yabancı dost ve düşmana karşı çok farklı yaklaşımlar sergilediler. Ayrıca başka bir açıdan da farklıydılar. Küçük Han, tarihin kendisi ve hareketi hakkında ne söyleyeceği konusunda aşırı derecede bilinçliydi ve bu konuyu kendisine dert edinmişti. Humeyni’nin ise öncelikli düşüncesi, Allah’ın rızası olarak gördüğü şeydi.

Çalışmam, öncelikle Cengeli Hareketi’nin doğduğu Hazar kıyı bölgesinin ekonomik ve politik tarihini inceleyecek. İkinci Bölüm, Çarlık ve İngiliz egemenliğinin başlamasıyla güçlenen, Cengeli Hareketi'nin yükselişine ve düşüşüne katkıda bulunan bölgenin sahip olduğu potansiyelleri ve güçlükleri tasvir edecek. Üçüncü Bölüm, İran’ın meşruti hükümet mücadelesi (1906-1911) sırasında demokrasi arayışında Hazar bölgesinin rolünü analiz etmektedir. Bu iki bölüm, İran’ın geleneksel bir toplumdan modern Avrupa modeline göre şekillenen bir topluma geçişte karşılaştığı sorunları ele almaktadır. Bu sorunlar, sadece Cengeli Hareketi’ni değil, günümüzdeki demokrasi ve modernleşme hareketini de etkilemiştir.

Dördüncü Bölüm, Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı zorlukları ve İran’a yönelik askeri işgali ele alarak, Cengeli liderinin önderliğinde vatansever hareketin yeniden canlanmasına zemin hazırlayan koşulları aktarmaktadır. Bu bölüm, ayrıca hareketin doğuşunu ve 1917 Rus devriminin etkisiyle aniden yükselişini incelemektedir.

Beşinci Bölüm’de ise Cengeli Hareketi’nin politik programı ve yapısı incelenerek, hem geleneksel karakteri hem de ülkeyi yabancı askerlerden temizleme mücadelesi aktarılmaktadır. Altıncı Bölüm, Bolşeviklerin Rusya’nın geleneksel etkisini geçici olarak ortadan kaldırdığı dönemde, İngilizlerin İran’ı ele geçirme planlarına zemin hazırlayan, İngilizlerin yükselişi dönemindeki Cengeli-İngiliz askeri arasındaki çatışmaları yeni bir teorik zemine oturtmaktadır. Yedinci Bölüm, Cengeli Hareketi’nin çeşitli yabancı gözlemciler ve tarihi çarpıtmaya yardımcı olan İranlı aktörlerce nasıl tasvir edildiğini eleştirel bir şekilde incelemektedir.

Sekizinci Bölüm, İran’daki Bolşevik diplomatların çalışmalarını ve İran Komünist Partisi’nin kuruluşunu araştırarak, Sovyetler’in İran’ın ulusal kurtuluş hareketine yönelik amaç ve tutumlarını ele almaktadır. Sovyet stratejisi, Sovyet birliklerinin İran’ın Hazar kıyısına inişinden sonraki iki yönlü Sovyet yaklaşımını analiz eden Dokuzuncu Bölüm’de daha ayrıntılı olarak incelenmektedir. İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kuruluşunu yeniden ele alan Onuncu Bölüm, Bolşevik saldırısı ve İngilizlerin geçici ricatı karşısında Cengelilerin yüzleştikleri ikilemi incelemektedir. Bu gelişmeler, İngiliz ve Hint çevrelerinde İran sorununun yeniden düşünülmesine neden olmuştur.

On Birinci Bölüm ve On İkinci Bölüm, Cengelilerin komünistlerle kurdukları koalisyon hükümetini, çöküşünü, Tahran, Moskova ve Londra arasındaki müzakereler sırasında Sovyetler’in hareketi ayakta tutma girişimlerini eleştirel bir şekilde incelemektedir. On Üçüncü Bölüm, bu müzakereleri yeni bir teorik zemine oturturken, On Dördüncü Bölüm, yeni kanıtlar temelinde, İran’ın modern tarihinde önemli bir dönüm noktası olan Şubat 1921 darbesinin başarısına yol açan İngiltere’nin yeni sömürgeci politikasının oluşumunu ve uygulanmasını izleyip değerlendirmeye tabi tutmaktadır. On Beşinci Bölüm ile On Altıncı Bölüm, Sovyet hükümetinin Londra ve Tahran ile büyük ekonomik ve politik öneme sahip iki anlaşma imzalamasının ardından, Cengeli Hareketi ile İSSC’nin dağılmasına yol açan İran’daki iki yönlü Sovyet politikasını daha ayrıntılı olarak analiz etmektedir.

Son bölüm, İngiltere’nin yeni sömürgeci politikası ve Lenin’in “tek ülkede sosyalizm” anlayışının ardından İran’ın kurtuluş hareketinin çöküşünün iç ve dış faktörlerini izleyerek, tüm faktörlerin ağırlığını değerlendirmeye çalışmaktadır. İran’da yaygın olan Maniheist düşünce biçiminin aksine, bu metin, İran’ın özgürlük ve demokrasi arayışını engelleyen önemli sonuçlara yol açmış olsa da, yabancı faktörlerin belirleyici unsurlar olarak kabul edilemeyeceğini savunmaktadır. Cengeli Hareketi’nin ve yirminci yüzyıl İran’ındaki benzer hareketlerin yenilgisinin temel nedenleri, İran’ın politik liderliğini şekillendiren sosyoekonomik ve zihinsel yapılarda aranmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Cengeli Hareketi’nin çöküşü, yarım yüzyılı aşkın bir süre boyunca ve tüm görünüşlere rağmen, özellikle teorik düzeyde, onarılamaz olabilecek travmatik bir tarihsel gerilemeye yol açan Pehlevi rejiminin doğuşu olarak görülebilir; bu travmaya İngiliz yeni sömürgeciliği ile Büyük Rus “enternasyonalizm”i" önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

Hüsrev Şakiri

[Kaynak: Birth of the Travma: The Soviet Socialist Republic of Iran, 1920-1921, University of Pittsburgh Press, 1995, s. 3-11.]

Dipnotlar:
[1] Eski şah, bilhassa Sovyetler’in karaya çıkışıyla ilgili olarak, tarihi gerçekleri büyük ölçüde çarpıtmıştır. Şöyle yazıyor: “1920 yılında İran-Sovyet Dostluk Antlaşması üzerinde görüşmeler devam ediyordu ve bu antlaşma, babamın darbesinden hemen sonraki yıl imzalandı. Bu dostane görüşmelerin ortasında, Sovyetler, şaşırtıcı bir eyleme başvurarak saldırdılar; İsyancı İranlı lider Küçük Han’ı desteklemek için İran’ın Hazar limanı Enzeli’ye asker çıkardılar [...]. Küçük Han’ın, inanılmaz bir küstahlıkla ‘Gilan Sovyet Cumhuriyeti’ dedikleri şeyi kurmasını sağladılar” (M. R. Pahlavi, Mission for My Country [Londra, 1960, s. 113]). Sovyetler’in önce Enzeli’ye indiği, beş ay sonra İran hükümetini müzakere masasına getirdiği herkesin malumu. Olayların sırasını tersine çevirmek, hayati bir tarihi öneme sahip bir çarpıtma.

[2] I. Spector’ın Cengeli Hareketi konusunda Sovyet kaynakları üzerinden dile getirdiği uyarıda da aktarıldığı biçimiyle, “İngilizce olarak yayınlanan birçok eser, bu İranlı milliyetçinin Sovyet değerlendirmesini büyük ölçüde kabul etmiştir” (The Soviet Union and the Muslim World, 1917-1958 [Seattle, 1959], s. 91). Ne var ki Spector’ın kendisi de aynı yanlışa düşmüştür.

[3] Cengeli Hareketi ile onun Sovyet Rusya ile ilişkilerini yanlış aktaran iki çalışma için bkz.: H. Carrere d’Encausse, “Le renouveau de l’lslam,” Le Monde, 4 Ocak 1980, bu makalede hareketin lideri “komünist bir molla” olarak tasvir ediliyor”; ve E. Ybert-Chabrier, “Gilan, 1917-1920: The Jangali Movement According to the Memoirs of Ihsan Allah Khan,” Central Asian Survey 2, Sayı. 3 (1983). Bu ikinci makalenin yazarı, ilk makalenin yazarının öğrencisi. Çalışmasında “bilimsel yeniden üretim” sürecinin kusurlu olduğunu ispatlıyor. Ayrıca bkz.: Chaqueri, “The Jangali Movement and Soviet Historiography,” Central Asian Survey 5, Sayı. 1 (1986).

[4] James A. Bill, The Eagle and The Lion, The Tragedy of American-Iranian Relations (New Haven, 1988), s. 372-74,370-71,501. İlginç olan şu ki Sorbonne’daki Doğu Okulu’nda okutmanken M. Fouchecourt bana İran’ın yakın dönem tarihinin 1925 sonrası kısmını derslerimde anlatmamamı söylemişti. Bu, Pehlevi hanedanlığının kurulduğu yıldı.

[5] Stanley T. Escudero, ‘What went wrong in Iran?” Gizli, Bahar 1979 [?], Documents from the US Espionage Den, Cilt. 63, yayınlayan: İmam’ın Yolundan Giden Müslüman Öğrenciler (Tahran, 1987), s. 70-73.

[6] İran’ı inceleyen Sovyet tarihçisi Miroşnikov, İran tarihinde Birinci Dünya Savaşı konusunda hiçbir incelemenin bulunmasının nedeninin “arşivlerin akademisyenlere tümüyle kapalı olması” olduğunu söyler (Iran in World War I, Lectures given at Harvard University in 1962 [Moskova, 1963], s. 4). Bu tespitin, Sovyet arşivlerinde çalışma talebinde bulunduğum dönemde halen daha geçerli olduğunu bizzat öğrendim.

[7] Bu konuda istisnalar var: Richard Cottam, Nationalism in Iran (Pittsburgh, 1966) ve Iran and the United States: A Cold War Case Study (Pittsburgh, 1988); buna karşılık S. Zabih (The Communist Movement in Iran, Stanford, 1966); ve birçok çalışmasında G. Lenczovski, bu tür meselelere ideolojik yaklaşsalar da onları özel bir ilgiyle ele aldı. Bazıları da tarihsel nesnellik ve ideolojilerden arınmış inceleme konusunda kibirli iddialarda bulundular ama bu türden önemli meseleleri tartışmamayı seçerek ilgili alana zarar verdiler. (Bkz.: Chaqueri, “Soviet Historiography and la Raison d’Etat,” presented at the annual meeting of the Middle Eastern Studies Association, Boston, 1986.)

[8] Historia Oficial seksenlerde Arjantin’de Generaller Dönemi” ilgili çekilen eleştirel filmin adı.

[9] Robert Looney’nin devrim sonrası yayınladığı Economic Origins of the Iranian Revolution (New York, 1982) ismli kitap eski rejime ekonomi konusunda danışmanlık yaptığı sırada Pehlevi döneminde yayınlanan kitaplardan farklı bir yerde durur! Ayrıca bkz.: A. Bausani, “The Qajar Period: An Epoch of Decadence?” Qajar Iran, Political, Social and Cultural Change, 1800-1925 içinde, yayına hz.: E. Bosworth ve C. Hillenbrand (Edinburgh, 1983); ve A. Banani’nin şu kitaba yazdığı önsöz: E. G. Browne, The Press and Poetry of Modern Persia (rpt. Los Angeles, 1983).

[10] Örneğin Küçük Han’ın Küçükpur’a yazdığı mektuba bakılabilir (Nehzat-i Cengel, s. 185). Mektupta Küçükpur’a mektuba iliştirilmiş belgeleri yakması talimatı veriliyor.

[11] Sonradan öğrendiğim kadarıyla Küçük Han’ın beyaz bir atı varmış.