Müftü Nikâhı

“Müftü nikâhı” bu ülkenin tartışma konusu değildir ve lüzumsuz gündem işgalidir.
Savunanların kendini “İslâm adına” konumlandırıp, karşı çıkanları ötekileştirdiği bir bilinçli algı işidir...
Nikâhı gündemde tutanların “AB uyum yasalarına” bakmaları/hatırlamaları gerekmektedir.
Nikâhtan önce imani ve itikadi birçok konu var hem uyum yasalarında hem de icraatlarda...
Bence uzatmaya gerek yok!
Çünkü bu şekilde asıl konuşulması gerekenler gizlenip, sıcak gündemlerle toplum meşgul ediliyor...
Birinci gündem maddesi;
“Her türlü sömürü ve her türlü adaletsizliktir.”
Mehmet Harputluoğlu
Devamını oku ...

Yenil Ama Yıkılma Sakın

Dört bir taraftan müdahaleye uğruyoruz, bir taraftan bombalarla, tanklarla bedenlerimiz parçalanıyor. Bir taraftan yoksullukla, sömürüyle emeklerimiz ayaklar altına alınıyor; kaslarımız, alın terimizle birlikte ezilerek serbest piyasanın süzgecinde damıtılıyor ve leziz bir şarap olarak bankaların kadehinde irili ufaklı ‘patron’lara sunuluyor. Diğer yandan zihinlerimiz, kalplerimiz her an ekranlarla, gazetelerle, abluka altında tutuluyor. Geçen her dakika bir insanı kaybediyoruz. Kiminin cansız bedenini, yeryüzünde henüz betonlaşmamış, belki de son, toprak parçalarının altına defnediyoruz. Kimisini, boynunda kravat, her ay banka hesabına yatan sus payıyla, sermayeye dilsiz köle olarak aramızdan uğurluyoruz. Kimini de zihinleri firavun sihirbazları tarafından ele geçirilmiş, sihirbazların yılana dönüşen asası(!) hangi yönü işaret ederse o yöne giden modern bir köle olarak buluyoruz karşımızda. Bu müdahaleler zinciri o denli girift ve o denli durmaksızın sürüyor ki karşı saldırıya geçmeyi bırak kendimizi nasıl koruyacağımızı bile şaşırmış durumdayız. Belki de dünya var olduğundan beri bu denli organize ve küresel çapta bir savaş görülmedi.
Bu büyük taarruz karşısında kimi zaman düşüyoruz, belki bir an içimizden “artık bitti” diyoruz ama her seferinde bir güç bizi tekrar ayağa kaldırıyor, ne kadar vurulsak da yıkılmıyoruz, tekrar ayağa kalkıp o ufacık gövdemizi bombalara, patronlara, ekranlara karşı siper ediyoruz. Yıkılmamız pek mümkün görünmüyor, bir yerlerden bir şeylerden eksiliyoruz ama yıkılmıyoruz. Eksilmek, sevdayı çoğaltıyor. Eksilmek, omuzlarımızdaki yükün paydasını azaltıyor. Payda azaldıkça yükün omuzlarımıza uyguladığı kuvvet artıyor, kuvvet arttıkça vazgeçmek imkânsız bir hâl alıyor. Acıyı ve hüznü, baş ağrısını ve gözyaşını, umut kabında yoğurup yaralarımıza merhem ediyoruz. Sonra tekrar kalkıp, tekrar haykırıp, reel politiğe inat, doğmamış çocuklara yeni bir dünya hayalleri biçiyoruz.
O halde ilk ve son söz, “yenil ama yıkılma sakın.”
Ömer Faruk Yıldız
Genç İstikbal
Aralık 2015
Devamını oku ...

Kime Entelektüel Denir?

Kime Entelektüel Denir? Entelektüel Kimlik Ne Zaman Yitirilir?
İçinde yaşadığımız yüzyılın temel çıkmazlarından biri olan dünyanın, yani maddenin insan kalbini tahakküm altına alması sonucunda, insan, kendi öz varlık bilincini yitirdi. Bu yitiriş toplumların yapısında tahribatlara neden olurken, akrabalık ve dostluk ilişkilerinde de ciddi hasarlara neden oldu. Dolayısıyla insanın maddeye teslimiyetinin toplam sonuçlarına baktığımızda, insan için koca bir mağlubiyet ve yaratılıştan sapma sonuçlarıyla karşılaşıyoruz.
Dünya, insanın kalbine sığmaz; insan bu bilinçten koptuğu, Allah’ın kendisini tanımladığı “Eşref-i mahlûkat” sıfatından da uzaklaştığı için günümüz şartlarında insanı farklı bir şekilde tanımlamak kaçınılmaz oldu. Elbette bütün bir insanlığı bu kategoriye sığdırmak yanlış ve haksız bir eleştiri olur. Dolayısıyla bu kategorinin dışında kalan bir avuç azınlığı, yani entelektüelleri tanıyalım.
Geniş bir yelpazeden “entelektüel” kavramı
Düşünce, insanın doğuştan edindiği bir güç değildir. Kâinata bakış açımız mensubu olduğumuz toplumun şekillendirici etkisiyle var olur. Nitekim toplum olmasaydı birey, düşünsel olarak var olamazdı. Toplumun düşünceyi şekillendirici etkisi her birey üzerinde aynı ölçüde değildir. Bundan dolayı toplumun refah seviyesini ve huzurunu en üst düzeye çıkarmak için fikir üreten belirli bir sınıf var ve bu sınıfa “entelektüel” diyoruz. Buna karşın aydın diye nitelendirilen başka bir sınıf da var ki; entelektüel kavramıyla sürekli karıştırılıyor.
Ali Şeriati’ye göre “aydın”, toplumsal değişimde üstlendiği rol ile toplumun içinde kendisine hayat bulur. Yani toplumun hakikate ulaşması için topluma liderlik eder. Dolayısıyla aydın, toplumu yeniden inşa etmek için; entelektüel ise, toplumun yaşam standartlarını iyileştirmek ve toplumu daha güçlü hale getirmek için üstlendiği rollerle birbirinden ayrılırlar. Bu ayrımı yaptıktan sonra entelektüel sınıfın çizgisini takip ederek entelektüel kavramının bütün sınırlarını belirleyecek ve kamuya karşı entelektüel vicdanın sapmalarını inceleyecek bir eser takdim edeceğim sizlere.
Geçtiğimiz aylarda Avangard Kitap tarafından, çevirisini A. Erkan Koca’nın yaptığı Frank Furedi’nin Nereye Gitti Bu Entelektüeller kitabı okur karşısına çıktı. Kitap, toplamda altı bölümden oluşuyor ve her bölümde entelektüel kavramının farklı yönleri anlatılıyor. Entelektüel kavramını geniş bir yelpazeye yayan Furedi, aynı zamanda entelektüel vicdanın ve aklın noksanlığına da değiniyor. Çünkü “entelektüelin yaratıcı rolü, herhangi bir özel kimlik veya çıkara mesafeli durmayı gerektirir.” Bu mesafe ya siyasi bir otorite karşısında yok oluyor ya da toplumsal otorite içinde yok oluyor. Dolayısıyla entelektüel, bu süreçten sonra entelektüel kimliğini yitirmiş oluyor.
Entelektüelin kendi toplumuna yabancılaşması
Entelektüel kişiliğin toplumsal otorite karşısında kendisini var etme sürecinde ne tür sorumluluklar üstlenmesi gerektiğini ve düşünce sınırlarını da belirliyor Frank Furedi. Bu sınırları belirlerken entelektüel için evrenselci yaklaşımın tehlikelerine geniş örneklerle yer veriyor. Düşünce toplumla birlikte vardır ve her toplumun düşüncesi birbirinden farklı olacağı için evrensel bakışın toplumda kargaşaya neden olacağına değiniyor. Zira, düşünce toplum bedeninde emeklerken entelektüel kişide yürüme seviyesindedir. Dolayısıyla entelektüel, toplumun içinde şekillendirdiği düşünceye toplum yararına işlevselcilik kazandırmalıdır.
Entelektüelin kendi toplumuna yabancılaşmasını kitaptan alıntılayarak evrenselciliğin tehlikelerini örnekleyecek olursak; Edward Said’in şu sözleri konuyu daha da somutlaştıracaktır: “Evrenselcilik ilkelerinden yola çıkarak hareket etmek riskli bir iştir. Evrenselcilik, bizi çoğunlukla başkalarının gerçekliğini görmekten alıkoyan geçmişimiz, dilimiz ve milliyetimizin önümüze koyduğu, hazır bulduğumuz kemikleşmiş fikirlerin ötesine geçmek üzere risk almak demektir.” George Orwell de evrenselci bakışı “Milliyetlerinden utanırlar” diye tanımlar nitekim. Kendi toprağından kopan bir ağaç nasıl ki başka bir toprakta hayat bulamıyorsa, kendi toplumunun meydana getirmiş düşünce sisteminin dışına çıkan entelektüel de kimliğini yitirir.
Entelektüel rolünde yaşanan değer kaybı
Entelektüel, toplum içerisinde ayrı bir yer tutar ve entelektüel uğraşlar içerisinde diğer bireylerden ayrılır. Entelektüel için “insan doğar, yaşar, ölür” değil de “insan doğar, okur, seyahat eder ve ölür” şeklindedir yaşam biçimi. Onun diğer bireylerin aksine temel gereksinimi bilgidir. Fakat günümüz koşullarında “entelektüel tembelliği” entelektüellerin kayboluşuna ya da azalmasına neden oldu. Frank Furedi bu tembelliğin yıkıntılarını şöyle anlatıyor: “21. yüzyılda klasik entelektüelin kahramanvari imajı, soyut işlerden uzak ve pragmatik, o kadar önemli bir işi olmayan bir kimse görüntüsüne yerini bırakmıştır. Entelektüelin rolünde yaşanan bu değer kaybı, bugün bilgiye gösterilen tavırla yakından ilişkilidir. Eğer bilginin arayışında olma, daha fazla kültürel tasavvuru harekete geçiremeyecekse; o takdirde entelektüellik statüsü, sahip olduğu özel ve özgün nitelikleri artık koruyamayacak demektir.”
Sonuç olarak Nereye Gitti Bu Entelektüeller kitabı, Frank Furedi’nin bireyin toplum içerisinde kendisini var etme ve güçlü kılmasına rehberlik edecek güçlü tezler içeriyor.
Devamını oku ...

Orta Sınıfların Laneti

Yanılmıyorsam bu tanımlama, 1980 öncesinde yayınlanan bir ansiklopedide yer alan, Komün Günleri’ne ait renkli bir resmin başlığıydı.
Orta sınıflar; hemen her ülkede, kendisinden “aşağıdaki” proletarya ve diğer yoksul sınıf ve tabakalara burun kıvıran, daha “yukarıda” yer alanlara ise hem özenip hem de diş gıcırdatan özelliklere sahiptir.
“Bizde” bir dönemler var olan konaklardaki vekilharçlara benzerler.
Kendisi de uşaklıktan gelmedir ama konağın egemenleri -“beyefendi”, “büyük hanım” vb.- lütfetmişler, onu o "ayak takımı"nın başına getirmiştir. Onlara iğrenerek bakar.
Diğer yandan, konak sahiplerinin yerinde olabilme düşleri içinde yaşar ama özellikle “yeni yetme” paşazadelerin, küçük hanımların şımarıklıkları, aşağılamaları karşısında da, onlara için için kin besler.
Kentlerin okumuş-yazmış orta sınıflarının yaşadığı, rezidansların yanında artık modası çoktan geçmiş çok katlı bloklardan oluşan mahallelerinde bir dolaşın bakın neler göreceksiniz. Onların, yaklaşan karanlığa karşın yapabildikleri tek şey, birbirlerine yakınmaktır.
İşçi sınıfının ve onun bağlaşıklarının yanında yer almayı düşünmek mi dediniz, söyleyecekleri bellidir; “hiç öyle şey olur mu, onlar bizim dengimiz mi?”
Aslında yaşam tarzlarına dokunulmazsa, yani giyim kuşamlarına, içkilerine, kafelerine, mevcut yapıyla çelişkileri melişkileri de olmaz.
Gerçekten de lanetli bir sınıftır onlar.
Ahmet H. Köse
Devamını oku ...

Çocuklara Elveda

Bolivya’ya gitmek için yola çıkmadan önce Che gizlice Küba’ya gidip eşine bir mektup verir. Mektup ölmesi hâlinde beş çocuğuna okunacaktır. Ertesi yıl Che benzer bir mektubu en büyük kızı Hilda’ya yazar. İki mektup da aşağıdadır.
Çocuklarıma,
Sevgili Hildacığım, Aleidacığım, Camilo, Celia ve Ernesto,
Eğer bu mektubu okumak zorunda kalmışsanız bilin ki bunun sebebi artık sizinle birlikte olamamamdır. Beni pratikte pek hatırlamayacaksınız, küçük olanlarınız ise hiç hatırlamayacaktır.
Babanız inançlarına göre hareket eden ve görüşlerine kesin olarak sadık kalan birisiydi.
İyi birer devrimci olarak yetişin. Çok çalışın ki doğaya hâkim olmamızı sağlayan teknoloji konusunda ustalaşabilesiniz. Asıl önemli olanın devrim olduğunu, tek tek her birimizin bir kıymet taşımadığını asla unutmayın.
Her şeyden önce dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişinin maruz kaldığı her türden adaletsizliği yüreklerinizin derinliklerinde her zaman hissedin. Bu, bir devrimcide görülen en güzel vasıftır.
Siz sonsuza dek benim evlatlarımızsınız. Sizi görmek hâlâ benim umudumdur.
Hepimizi öpüyor, tek tek kucaklıyorum.
Babanız.
[1965]
±±±±±±±
Dearest Hildita,
Mektubu şimdi yazıyorum ama o çok sonra geçecek eline. Aklımdan seni çıkartmadığımı çok mutlu bir doğum günü geçirmiş olmanı umduğumu bilmeni isterim. Artık yetişkin bir kadınsın, kardeşlerine yazdığım gibi yazamam sana, aptalca şeyler anlatıp küçük yalanlar söylememem.
Çok uzakta olduğumu, bir süre daha uzakta olacağımı, düşmanlarımızla mücadele konusunda elimden geleni yaptığımı bilmelisin. Yaptığım o kadar ahım şahım bir şey değil ama yine de bir şeyler yapıyorum, sanırım babanla her zaman gurur duyacaksın, çünkü ben seninle gurur duyuyorum.
Önümüzde mücadeleyle geçecek onca yıl var unutma; bir kadın olduğunda sen de mücadele içerisinde payına düşeni yapmak zorunda kalacaksın. Bu esnada kendini hazırlamalı, devrimci olmalı, yani senin yaşında mümkün olduğu ölçüde çok şey öğrenmeli, her daim adil davaları desteklemeye hazır olmalısın. Aynı zamanda annenin sözünden de çıkmamalısın, her şeyi kısa sürede öğrendiğini sakın düşünmeyesin. Bu mertebeye zaman içerisinde ulaşacaksın.
Okulda en iyi öğrenci olmak için mücadele etmelisin. Her anlamda en iyi olmalısın, bunun ne demek olduğunu zaten biliyorsun: çalışmalı ve devrimci bir tavır geliştirmelisin. Başka bir ifadeyle ahlâklı ve ciddi olmalı, devrimi, yoldaşlığı vs. sevmelisin.
Senin yaşındayken ben öyle değildim, herkesin birbirine düşman olduğu, farklı bir toplumda yaşadım. Şimdi sen başka bir dönemde yaşama imtiyazına sahipsin ve bunun kıymetini bilmelisin.
Eve gidip diğer çocuklara göz kulak olmayı onlara derslerine çalışıp terbiyeli olmaları konusunda tavsiyelerde bulunmayı unutma. Bilhassa ablası olarak gözü kulağı sende olan Aleidacığa tavsiyelerde bulun.
Peki arkadaş. Umarım doğum gününde çok mutlu olursun. Anneni ve Gina’yı benim için kucakla. Birbirimizi görmediğimiz sürece ikimize de yetecek şekilde kucaklıyorum seni.
Baban.
15 Şubat 1966
Devamını oku ...

Che Guevara’nın Ölümü

Yaklaşık on yıl önce başrolünü Benicio del Toro’nun oynadığı, Steven Soderbergh’in yönettiği Che filminin yapımcılarıyla birlikte Miami’ye gitmiştim. Amacımız, Che’nin öldürüldüğü koşullar konusunda film için daha fazla bilgi elde etmekti. ABD’de sürgünde olan Castro karşıtı kesimin kalesi olan Küçük Havana’daki bir restoranda Gustavo Villoldo ile buluştuk. Villoldo simge hâline gelmiş devrimcinin takibi ve yakalanmasına katkı sunmak amacıyla 1967’de Bolivya’da çalışmış üst düzey Kübalı-Amerikalı CIA ajanı. Villoldo elinde 9 Ekim 1967’de Che’nin öldürülmesiyle ilgili kıymetli bilgilerle dolu, kalın beyaz kapaklı bir dosyayla geldi. İçinde orijinal fotoğraflar, gizli teleks mesajları, haber klipleri hatta Che’den öldükten sonra alınan parmak izleri vardı. Dosyada Che ve küçük gerilla birliğinin ortadan kaldırılmasında Bolivya özel kuvvetlerinin eğitim veren, bu kuvvetlere yardım eden CIA’in yaptıklarının tarihsel sonuçlarına yer verilmekteydi.
Che’nin ölümüne dair detayları veren emekli ajan Che’nin cesedinin La Higuera’dan helikopterle getirildiğinde Bolivyalı subaylarla yürüttüğü tartışmalardan da bahsetti. Che, La Higuera’da yakalandı, vuruldu ve Villegrande kasabasına götürüldü. Ajanın aktardığına göre, Bolivyalılar Che’nin elini kesip onun öldüğüne dair bir kanıt olarak eli muhafaza etmek istediler. Villoldo’ya göre, subayları elin kesilmemesine, bunun yerine alçıdan bir maske yapmaya ikna eden kendisi. Konuşma esnasında Villoldo hiç bulunamayacak bir yere cesedi gizli nasıl gömüldüğünü ve bu süreci kendisinin nasıl organize ettiğini de anlattı. Gerçekten de otuz yıl boyunca Che’nin mezarı hiç ortaya çıkartılamadı. Cesetten arta kalanlar, Temmuz 1997’de Villegrande’nin dışındaki bir uçak pistinin yanında bulunan geçici bir mezara konuldu.
Sohbetin bir yerinde Villoldo dosyayı açıp beyaz bir zarf çıkarttı. İçinde bir tutam kahverengi saç vardı. Soğuk Savaş sürecince elde edilmiş bir zafere ait bir hatırayı elinde tutan ajan cesedi gömmeden önce Che’nin başından bir tutam saç kestiğini gururla anlattı: “Aldım çünkü bu dağdan inen, sakallı, uzun saçlı adam devrimin bir sembolüydü. Ben Küba devrimine ait bir sembolü de o an kestiğimi düşündüm.”
Elli yıl sonra ABD’li yetkililer de benzer bir hissiyattaydı. Onlara göre Che’nin yakalanması ve öldürülmesi ABD’nin altmışlarda ABD müdahalesine ve kontrgerilla savaşına tanıklık eden dönemde, Küba ve Latin Amerika’daki militan sola karşı elde ettiği en önemli zaferdi. O dönemde CIA ve Beyaz Saray Che’nin ölümünün sahip olduğu analiz eden bir yığın gizli belge hazırladı, zira Castro ve Küba yüzleşen ABD, Latin Amerika’da devrimin yayılmasına mani olmanın kendi çıkarına olduğunu düşünüyordu.
Bu gizli ve sadece özel kişilerin görebileceği rapor Che’nin ölümünden beş gün sonra Başkan Lyndon Johnson için hazırlandı. Raporda CIA direktörü Richard Helms’in kaleme aldığı kısa bir özete yer veriliyor. Helms burada Che’ni son saatlerine ait detayları aktarıyor. Direktörün rapora eklediği “Ernesto ‘Che’ Guevara’nın Yakalanması ve Öldürülmesi” isimli belge, Bolivya’dan geçilen haberlerde dile getirildiği biçimiyle, Che’nin Bolivya ordusu ile girdiği “çatışma esnasında aldığı yaralardan” ölmediğini söylüyor. Belgeye göre, “Che 1315 saat sonra M-2 otomatik tüfekle açılan ateş sonucu öldürüldü.”
Beyaz Saray raporu aynı zamanda Bolivya devletinin cesedi yaktığını, Arjantin veya Küba’ya teslim etmediğini iddia etmek suretiyle, Che’nin ölümünde oynadığı rolü örtbas ettiğini ortaya koyuyor. Che’nin kardeşi Roberto, cesedin aileye iade edilmesini istemek için Bolivya’ya gitti. Şilili sosyalist senatör Salvador Allende cesedin Şili’ye verilmesini istedi ki bu girişim, Washington tarafından Che’nin cesedinin Castro tarafından açığa çıkartılmasına dönük bir çaba olarak yorumlanmıştı. Başkan Johnson’a aktarıldığı biçimiyle, “Bolivyalılar Che’yi öldürdüklerini ortaya koymak ve komünist hareketin cesedi istismar etmesine izin vermek istemediklerini ortaya koymak için otopsinin bağımsız kişilerce gerçekleştirilmesini istemedi.
14 Ekim 1967, Che Raporu. (Ulusal Güvenlik Arşivi)
Johnson’a sunulan rapora göre, Guevara’nın ölümü “Castro’ya indirilmiş ağır bir darbeyi ifade ediyor.” CIA’in ele geçirdiği, Havana’dan Bolivya’ya giden gizli mesajlarda da görüldüğü üzere, Fidel’in niyeti Bolivya’da “tüm kıtayı kapsayacak bir hareketin kıvılcımını çakmak”. Bu mesajlarda görüldüğü biçimiyle, Castro hatta Bolivya Komünist Partisi’nin üst düzey yöneticilerini Havana’da toplayıp onlara ayaklanmayı milliyetçi bir hareket olarak sunmamayı tavsiye ediyor. Castro asıl olarak “enternasyonalist bir hareket” üzerinde duruyor.
Beyaz Saray görevlisi Walt Rostow’un başkana sunduğu ve bu konuyu destekleyen başka bir raporda “Guevara’nın ölümünün bu türden önemli sonuçları olduğundan” bahsediliyor.
“[Che’nin ölümü] Sukarno, Nkrumah, Ben Bella gibi saldırgan, romantik devrimcilerden birinin, bu eğilimi güçlendiren başka bir ismin ölümünü ifade ediyor.
Latin Amerika bağlamında Che’nin ölümü gerilla olması muhtemel kişiler üzerinde ciddi bir tesire yol açacaktır.
Burada yeni yeni uç veren ayaklanma süreçleriyle yüzleşmiş ülkelere sunduğumuz “önleyici ilâç”ın sağlam bir içeriğe sahip olduğu görülüyor. Che’yi köşeye sıkıştırıp yakalayan, aynı yılın Haziran-Eylül ayları arası dönemde bizim Yeşil Bereliler’imizin eğittiği 2. Komando Taburu’dur.”
Peki Fidel nasıl tepki verecekti? ABD’li yetkililer, elçiliklerden birinin bombalanması veya diplomatların kaçırılması gibi eylemlere girişmek suretiyle, Castro’nun yitirdiği prestiji yeniden elde etmeye çalışacağından endişelenmekteydi. Bu noktada dışişleri bakanlığı bölgedeki ABD elçilerine tedbir amaçlı bir güvenlik uyarısı gönderdi.
Oysa Küba devrimi uluslararası terörizme adı karışan bir ülke değildi. Elçiliklere bomba konulmadı, hiçbir diplomat kaçırılmadı. Fidel’in ilk tepkisi, 18 Ekim’de Che için yapılan anma yürüyüşünde coşkulu, vakur ve dokunaklı bir konuşma yapmak oldu (Bkz. Che Guevara’yı Anma Töreni Konuşması) ve ABD hükümetinin üst kademelerinde dolaşıma sokulan, gizli raporlarda üzerinde durulan hususların bir kısmına değindi.
Fidel’in tespitine göre Che’nin ölümü “devrimci harekete indirilen çok ağır, çok müthiş; bir darbedir.” Ama konuşmasında Fidel şunları ekledi: “Zafer hayalleri kuranlar aldanıyorlar. Bu ölümün onun düşüncelerinin sonu, taktiklerinin, gerilla kavramının, teorisinin bitimi olduğunu düşünenler çok yanılıyorlar.”
Ayaklanmalar gibi ABD önderliğinde yürütülen kontrgerilla operasyonları da devam etti. Bu operasyonlara bilhassa Guatemala, El Salvador ve Nikaragua gibi Orta Amerika ülkelerinde tanık olundu. Pratikte Che’nin ölümünü takip eden on yıl içerisinde Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi Küba’nın lojistik desteği ve verdiği eğitimlerle, bileği bükülmez bir hareket hâline geldi ve nihayetinde Somoza hanedanlığını yıktı. Washington’daki yetkililer Guevara’nın fikirlerinin, anlayışının ve kendisini adadığı direnişin cesedi ile birlikte toprağa gömüldüğünü düşünmüşlerse gerçekten büyük bir yanlışa imza atmışlardı. Onun başarısızlıkla sonuçlanan gerilla savaşı taktiği gerekli ilhamı yeterince vermemiş olabilir ama CIA’in müdahalesi sonucu şehit oluşu gerekli ilham verdi.
Küba’da Che’nin ölümünün ellinci yıldönümü ABD’ya karşı koyma kararlılığının ve devrimi canlandırma çabalarının ortaya koyduğu bir sahneye dönütü. Guevara’nın mezarını bulunduğu Santa Clara’daki yürüyüşte başkan yardımcısı Miguel Díaz-Canel Che’nin nasihatını aktardı: “Emperyalizme asla güvenilmez, ona karşı zerre güven beslenemez.” Trump’ın herkese kabadayılık etme üzerine kurulu söylemi ve Küba’ya karşı cezalandırma amaçlı politikaları savunması karşısında Díaz-Canel şu sözünü tekrar dillendirdi: “Küba egemenliğinden ve bağımsızlığından taviz vermeyecek, ilkelerini asla müzakere etmeyecektir.”
Gustavo Villoldo’nun elindeki dosya aynı zamanda Guevara’nın sembolleşen ve romantize edilmiş mirasını da aktarıyor. Villoldo sonrasında Che’nin öldürülmesine dair belgelerin ve hatıraların bulunduğu bu albümü açık artırmayla satmaya karar verdi. Açık artırma 25 Ekim 2007’de dallas’taki Miras Açık Artırma Galerileri’nde gerçekleştirildi.
İlk başta istenilen asgari teklif 50.000 dolardı. Ama açık artırma şirketinin müteveffa Hugo Chávez hükümetinin ilgi göstermesi sonrası ki Chávez muhtemelen saçı alıp Che’nin ailesine vermek niyetindeydi, en düşük teklif birden 100.000 dolara çıktı. Dosya açık artırmaya çıktığında Bill Butler isimli Teksaslı bir kitapçı 100.000 dolara ek olarak 19.500 dolarlık satış komisyonunu ödemeyi kabul etti.
Butler niyetinin dosyayı kendisine ait Houston kitabevinde sergilemek olduğunu söledi. Bu özel ve pahalı dosyayı almasının sebebini izah ederken gazetecilere şunu söyledi: “Che Guevara yirminci yüzyıldaki en büyük devrimcilerden birisiydi.”
Peter Kornbluh
Devamını oku ...

Che Guevara’yı Anma Töreni Konuşması

Devrimci Yoldaşlar,
Che'ye ilk kez 1955 Temmuz ya da Ağustos’unda rastladım. Bir gece içinde, gelecekteki Granma yolcularına katılmaya karar verdiğini yazmıştır, oysaki o anda yolculuk için ne gemi, ne silâh, ne de insan vardı. İşte bu koşullar altında Raul ile birlikte, Che, Granma listesinde yer alan ilk iki kişiden biri oldu.
O günden beri on iki yıl geçti. Mücadele dolu ve tarihi bakımdan anlamlı günler bunlar. Bu zaman içinde, ölüm, pek çok mert ve değerli insanı aramızdan aldı. Fakat, aynı zamanda, devrim yıllarında, olağanüstü insanlar ortaya çıktı. Bu kişiler devrimciler arasında çelikleşmişti. Bunlarla halk arasında anlatamayacağım derecede güçlü sevgi ve arkadaşlık bağları kuruldu.
Bu akşam, bize en yakın olanlardan birini, en çok hayranlık duyulan, en çok sevilen ve kuşkusuz, devrimci yoldaşlarımız arasında en olağanüstü olan birini anmak için toplandık. Onun için ve onunla dövüşüp onunla düşen kahramanlar için, Che'nin tarihe şanlı ve unutulmaz bir sayfa ekleyen uluslararası ordusu için duygularımızı dile getirmek üzere buradayız.
Che, sadeliğiyle, karakteriyle, doğallığıyla, arkadaşça tutumuyla, kişiliğiyle, kendine özgü nitelikleriyle, daha başka özellikleri ve eşi emsali bulunmaz erdemleri öğrenilmeden önce bile, hemen sevgi uyandıran kişilerdendi.
İlk günlerde, birliğimiz doktoruydu. Daha sonraları arkadaşlık bağları ve onun için beslenen sıcak duygular daha da güçlendi. Emperyalizme karşı nefret ve kinle doluydu. Bunun nedeni yalnızca politik eğitiminin daha o zamanlarda oldukça gelişmiş olması değildi. Ayrıca, kısa bir zaman önce, Guatemala'da kiralık askerlerle devrimi bastıran katil emperyalizmin işgaline tanık olmuştu.
Che gibi biri için, fazla araştırıp soruşturmaya, kanıt aramaya gerek yoktu. Bu duruma karşı silah elde savaşmaya hazır insanların var olduğunu bilmek ona yetiyordu. Bu insanların içten gelen devrimci ve yurtsever ideallerden esinlendiklerini bilmek onun için yeterliydi. Fazlasıyla yeterliydi.
1956 Kasım’ının sonlarında bir gün, bizimle birlikte Küba'ya doğru yola çıkmaya karar verdi. Bu yolculuğun onun için özellikle çok zor olduğunu hatırlıyorum, çünkü yol hazırlığı koşulları içinde kendisine gerekli olan ilâçları bile yanına alamamıştı. Yolculuk sırasında, şiddetli bir astım krizine yakalandı, hastalığın pençesinde çaresizdi, yine de ağzından tek bir şikâyet sözü çıkmadı.
Vardık, ilk yürüyüşümüze giriştik, ilk geri çekilmemizin acısını yaşadık ve birkaç hafta sonra, Granma yolculuğuna katılanlardan sağ kalanlar biraraya gelmeyi başardı. Che yine birliğimizin doktoruydu.
İlk savaşımızdan zaferle çıktık, artık Che birliklerimizde hem askerlik, hem de doktorluk yapıyordu. İkinci savaşımızdan da zaferle çıktığımızda, Che, artık yalnızca bir asker değil, savaşın en önde gelen kahramanlarından biriydi, tüm askeri eylemlerinde ona özgü olan olağanüstü başarılardan birini kazanmıştı bile. Güçlerimiz gelişmeye devam etti ve yine son derece önemli olan yeni bir savaşa giriştik.
Durum zordu. Aldığımız istihbarat birçok bakımdan yanlıştı. Şafakta, gündüz ışığında, deniz kenarında, iyi korunmuş, güçlü silahlarla savunulan mevzilere saldıracaktık. Düşman birlikleri gerimizdeydi, pek uzak da değillerdi. Bu karmaşık koşullarda, askerlerimizden olağanüstü bir çaba istememiz gerekiyordu.
Yoldaş Juan Almeida, en güç görevlerden birini üzerine aldı, fakat yan kanatlardan biri saldırı güçlerinden yoksun kalmıştı, bu yüzden tüm harekât tehlikeye giriyordu. O anda, doktor olarak çalışmasını da bir yandan sürdüren Che, yanına iki-üç adam aldı, bunlardan biri makinalı tüfekliydi, birkaç saniye içinde saldırıyı başlattılar.
O durumda yalnızca seçkin bir savaşçı değil, aynı zamanda harika bir doktordu, hem yaralanan yoldaşlarımızın yardımına koşuyor, hem de yaralı düşman askerlerine bakıyordu.
Tüm silahlar elden gittiğinde, bulunduğumuz konumu terketmek zorunda kalıp birkaç düşman birliğinin saldırılarına göğüs gererek uzun bir yoldan geri çekildiğimizde, birinin yaralılarla birlikte geride kalması gerekiyordu. Che kaldı. Askerlerimizden küçük bir grubun yardımıyla yaralılara baktı, hayatlarını kurtardı, sonra onlarla birlikte yürüyüp kolumuza katıldı.
O günden sonra, Che, yetenekli ve yiğit bir lider olarak hep yanımızdaydı, zor bir görev söz konusu olduğunda, "üzerine alır mısın?" diye sorulmasını beklemezdi bile.
El Uvero savaşında da böyle oldu. Yine aynı mükemmel davranışları gösterdi. İlk günlerde, beklenmedik bir durum ortaya çıkmış, küçük birliğimiz birkaç uçağın saldırısına uğramıştı. Bombardıman altında geri çekilmek zorunda kaldık. Belirli bir uzaklığa dek yürüdükten sonra, ilk eylemde bizimle birlikte olan, fakat sonra ailelerini ziyaret etmek için izin alıp evlerine giden bazı köylü askerlerimizin tüfeklerini hatırladık. O günlerde, henüz çekirdek halindeki ordumuz tam bir disipline kavuşmamıştı. Tüfeklerin belki de kaybolduğunu düşündük. Daha sorun ortaya çıkar çıkmaz Che gönüllü oldu, bombardıman sürüp giderken tüfekleri kurtarmak için öne atıldı.
En başta gelen belirleyici özelliklerinden biri, en tehlikeli görevler için derhal gönüllü olmakta gösterdiği yiğitlikti. Elbette ki, bu da büyük bir hayranlık uyandırıyordu -her zamanki hayranlığın iki katını uyandırıyordu. Bu ülkede doğmamış olan, bizimle savaşan bir asker, derin düşüncelere sahip bir adam, zihni kıtanın diğer parçalarında mücadele etme hayalleriyle dolu bir kişi, her an en tehlikeli görevleri üstelenecek kadar, hayatını sürekli tehlikeye atacak kadar kendi kaderini hiçe sayan, kendini feda eden yiğit bir savaşçıydı.
Sierra Maestra'da örgütlenen ikinci savaş kolunun komutanlığını ve liderliğini işte böyle elde etti. O günden sonra da sürekli yükseldi. Savaş süresince en yüksek kademelere ulaşan büyük bir askerdi.
Che, eşi bulunmaz bir asker, eşi bulunmaz bir liderdi. Che, askeri görüş açısından, olağanüstü yetenekli, olağanüstü cesaretli, olağanüstü mücadeleci bir insandı. Gerillacı olarak, bir tek Aşil topuğu vardı, son derece mücadeleci karakterliydi ve tehlikeyi küçümserdi.
Düşman, onun ölümünden bazı sonuçlar alacağına inanıyor. Che, savaş uzmanıydı. Gerillacılığın sanatçısıydı. Bunu sayısız kereler gösterdi. Fakat, özellikle iki olağanüstü olayla çok mükemmel biçimde kanıtladı. Bunlardan ilki, askeri bir kola komuta ettiği işgal harekâtıdır. Bu kolu, düz ve hiç bilinmeyen bir arazide, binlerce düşman askeri izliyordu. Burada Che, Camilo Cienfuegos ile birlikte olağanüstü askeri başarılar kazandı. Las Villas bölgesindeki yıldırım harekâtında, özellikle tanklarla, topçu ateşiyle, binlerce piyade askeriyle savunulan Santa Clara kentine yaptıkları cüretkâr baskında da gösterdikleri başarı büyüktü. Bu iki kahramanlık, onu olağanüstü yetenekli bir lider, devrimci savaşın ustası, sanatçısı olarak tarihe geçirdi.
Yine de, kahramanca ve şanlı ölümünden sonra, bir takım kişiler, onun görüşlerinin, gerilla teorisinin değerini inkâr etmeye kalkıyorlar. Bir sanatçı ölebilir -özellikle gerilla savaşı gibi tehlikeli bir alanın sanatçısıysa- ama asla ölmeyecek olan, yoluna hayatını adadığı, zekâsını uğruna seferber ettiği sanattır.
Bu sanatçının savaşta ölmesinde şaşılacak ne var? Asıl şaşılacak olan, devrimci mücadelemizde, hayatını pek çok kez tehlikeye attığında, çarpışmalar sırasında ölmemiş olmasıdır. Çoğu kez, önemsiz eylemlerde, hayatını kaybetmesi diye onu geri çekmek gerekiyordu.
İşte sonunda bir çarpışmada -katıldığı pek çok çarpışmadan birinde- hayatını yitirdi. Bu çarpışmadan önceki koşulları ya da aşırı derecede mücadeleci tutumu içinde nereye kadar çarpışabileceğini tam olarak anlamamıza yetecek kadar bilgimiz yok. Fakat gerilla savaşçısı olarak bir Aşil topuğuna sahipse, bu onun son dereceye varan mücadeleciliği, tehlikeyi hiçe saymasıydı, diye tekrarlamaktan çekinmeyiz.
Bu yönden, ona hak veremiyoruz, çünkü onun hayatını, deneyimini, lider olarak yeteneğini, otoritesini, onun hayatındaki her şeyi, kendisinin düşündüğünden çok daha değerli, kıyas kabul etmeyecek kadar, çok daha değerli sayıyoruz.
Bu davranışında, insanın tarihte göreli bir değere sahip olduğu, insanların düşmesiyle davanın yenilmeyeceği, tarihin güçlü yürüyüşünün liderlerin ölümüyle durmayacağı düşüncesinden esinlenmiş olabilir.
Bu gerçektir, bundan kuşku duyulamaz. O insana olan inancını gösterdi, düşüncelere olan inancını kendi örneğiyle kanıtladı. Bununla birlikte -birkaç gün önce söylediğim gibi- bütün yüreğimizle, onu yeni yeni zaferlerin yaratıcısı olarak görmek istiyorduk, onun önderliğinde yaratılacak zaferleri görmek istiyorduk, çünkü onun deneyimine sahip, onun çapında, onun gerçekten benzersiz yeteneğini taşıyan insanlara her zaman rastlanmaz.
Onun örneğinin değerini tam olarak anlıyoruz. Pek çok insanın onun örneğine göre yaşayacağına, halkın içinden onun gibi insanlar çıkacağına kesinlikle inanıyoruz.
Che'de biraraya gelen tüm erdemlere sahip bir insan bulmak kolay değildir. Bir kişinin, kendiliğinden onunkine benzer bir karakter geliştirmesi kolay değildir. Ona yetişmek zor, onu aşmaksa çok zordur. Ama onun gibi insanların oluşturduğu örneğin, o çapta kişilerin ortaya çıkmasında katkıda bulunacağını söylemek isterim.
Che'de hayran olduğumuz yalnızca savaşçı kişi, büyük olayları gerçekleştirmeye yeterli insan değildir. Yaptıkları, yapmakta oldukları, bir avuç kişiyle, yankee emperyalizmince gönderilen yankee danışmanlarının eğittiği, tüm komşu oligarşilerce desteklenen yönetici sınıflara ait orduya karşı savaş açması, bütün bunlar, başlı başına olağanüstü olaylardır.
Tarihin sayfalarını karıştırdığımızda, bu kadar az adamla bu derece önemli görevlere atılan, bu kadar az adamla bu denli büyük güçlere karşı çarpışan bir başka lider bulamayız. Kendine böylesine güvenen, halka böylesine güvenen, insanın mücadele yeteneğine böylesine güvenen bir eşi tarih sayfalarında aranabilir -ama, asla bulunamaz.
Ve o öldü.
Düşman böylelikle onun düşüncelerinin, gerilla kavramının, silahlı devrimci savaş görüşünün yenildiğine inanıyor. Şansları rast gitti de fiziksel varlığına son verebildiler yalnızca. Yalnızca, düşmanın savaşta her zaman kazanabileceği geçici bir avantaj elde edebildiler. Onun özelliklerinin, son sınırına varan mücadeleciliğinin, tehlikeyi hiçe sayışının, bu beklenmedik anda, bu savaşta da diğer birçok savaştaki gibi şansın düşmanın yüzüne gülüşünde, kaderin böyle birdenbire düşmandan yana tavır alışında, ne derecede yardımcı olduğunu bilmiyoruz.
Bizim bağımsızlık savaşımızda da böyle oldu. Dos Rios'daki savaşta bağımsızlık savaşımızın havarisini öldürdüler, Punta Brava'daki çarpışmada yüzlerce savaşın eski tüfek askeri Antonio Maceo'yu şehit ettiler. Bağımsızlık mücadelemizde sayısız önder, sayısız yurtsever savaşırken öldürüldü. Yine de, Küba davası yenilgiye uğramadı.
Che'nin ölümü -birkaç gün önce de söylediğimiz gibi- devrimci harekete indirilen çok ağır, çok müthiş; bir darbedir. En deneyimli ve en yetenekli liderinden yoksun etti hareketi bu darbe.
Zafer hayalleri kuranlar aldanıyorlar. Bu ölümün onun düşüncelerinin sonu, taktiklerinin, gerilla kavramının, teorisinin bitimi olduğunu düşünenler çok yanılıyorlar. Çünkü bu düşen adam, bir ölümlü olarak, bir asker olarak, bir lider olarak, pek çok kez göğsünü mermilere siper eden bir savaşçı olarak, onu şans eseri öldürenlerden çok daha fazla kitleleri etkileme olanağına sahiptir.
Ama yine de, devrimciler bu ağır kayba nasıl dayansınlar? Onun yokluğuna nasıl dayansınlar? Che bu konuda görüşünü açıklayacak olsaydı, ne derdi acaba? O, görüşünü daha önce belirtti, Latin-Amerika Dayanışma Konferansı’na gönderdiği mesajda, "ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin, silahlarımız elden ele geçecekse, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve başkaları savaş ve zafer naralarıyla ve de makineli tüfek sesleriyle cenazelerimize ağıt yakacaksa, ölüm hoş geldi, safa geldi" diye yazarken bu görüşü açıkça ortaya koydu.
Onun savaş sloganı bir değil, milyonlarca kulağa ulaşacak. Silahları almak için bir değil, milyonlarca el uzanacak. Yeni liderler doğacak. Kulakları savaş sloganını duyan ve elleri silahlara uzanan halkın safları arasından çıkan önderlere ihtiyaç duyacak; yine, tüm devrimlerdeki gibi, önderler ortaya çıkacak.
Che gibi olağanüstü deneyimli ve muazzam yetenekli bir öndere hemen ulaşamayacak bu eller. Liderler uzun mücadele süreçleri içinde oluşacak. Bu önderler, savaş sloganını kulağı duyan milyonlar arasından, elleri er geç silahlara uzanacak olan milyonlar arasından çıkacak.
Onun ölümünün, zorunlu olarak, devrimci mücadele pratiği alanında derhal yankı uyandıracağını, bu mücadelenin gelişiminin pratiği alanında derhal etkili olacağını düşünmüyoruz. Che, yeniden silaha sarıldığında, derhal zafere ulaşmayı beklemiyordu, oligarşi ve emperyalizmin güçleri karşısında hızla zafere koşacağını sanmıyordu. Deneyimli bir lider olarak, beş, on, on beş hatta yirmi yıllık bir savaşa hazırlanmıştı. Beş, on, on beş ya da yirmi yıllık bir savaşa, gerekirse ömrü boyunca savaşmaya hazırdı! Bu bakış açısından, ölümü veya ortaya koyduğu örneklik muazzam bir etki yaratacaktır. Bu örneğin gücü yenilmez olacaktır.
Fidel Castro
18 Ekim 1967
Devamını oku ...

CIA: Örgütlü Suçun 70 Yılı

CIA’in 70. yıldönümü vesilesiyle Lars Schall, ABD’li araştırmacı Douglas Valentine ile teşkilat hakkında bir röportaj gerçekleştiriyor. Valentine’e göre CIA, “ABD devletinin örgütlü suç şubesi”, zenginlerin ve muktedirlerin kirli işlerini yürüten bir kuruluş.
Lars Schall: CIA, 70 yıl önce, 18 Eylül 1947’de Ulusal Güvenlik Kanunu üzerinden kuruldu. Sen CIA’in “ABD devletinin örgütlü suç şubesi” olduğunu söylüyorsun. Neden?
Douglas Valentine: CIA’in yaptığı her şey yasadışı, devletin ona kalın bir gizlilik zırhı temin etmesinin sebebi bu. İstihbarat sektörüne ilişkin efsaneler kaleme alıp duran kişilere göre Amerika barışın ve demokrasinin kalesi, oysa CIA görevlileri dünya genelinde mevcut olan bir dizi suç örgütünü yönetiyor. Örneğin CIA, ellilerde ve altmışlarda Amerika’nın en önemli uyuşturucu kaçakçılarından birine, Santo Trafficante’ye para verip Fidel Castro’yu öldürtmeye çalıştı. Bunun karşılığında CIA, Trafficante’nin tonlarca uyuşturucuyu Amerika’ya sokmasına izin verdi. CIA, kirli işlerini yürüten uyuşturucu kaçakçılığı üzerine kurulu örgütlerin kolay hareket edebilmesi için silâh, taşımacılık ve bankacılık alanında şirketler kuruyor. Mafya kaynaklı para, offshore bankalarındaki CIA parasına karışıyor, ikisi iç içe geçiyor.
Uyuşturucu kaçakçılığı sadece bir örnek.
LS: CIA’i anlama noktasında en önemli husus nedir?
DV: Yakından bakıldığında görülecektir ki mesele örgütün tarihidir, bu tarih, CIA’in gizliliğini muhafaza etmeyi nasıl becerdiğini açıkça ortaya koyuyor. Amerika’daki sorunların merkezinde duran asıl çelişki de bu meseledir: eğer bir demokrasi isek ve ifade özgürlüğü gerçekten var ise bizim CIA’i inceleyip onun hakkında konuşabilmemiz gerek. Kurumsallaşmış ırkçılık ve sadizmle yüzleşmemiz şart. Ama bunları yapamıyoruz, dolayısıyla bireyler veya ulus olarak kim olduğumuz hakkında hiçbir şey bilmiyoruz, tarih zaten hiç bilinemiyor. Olmadığımız şey olduğumuzu düşünüp duruyoruz. Liderlerimiz, hakikate ait kırıntıları biliyorlar ama CIA’in yaptığı kötülüklerden konuşmaya başlar başlamaz liderlik vasıfları sona eriyor.
LS: Sana göre, CIA’yi izah eden terim “inandırıcı inkâr edilebilirlik”. İzah eder misin?
DV: CIA inkâr edemeyeceği hiçbir şeyi yapmıyor. Tom Donohue isimli emekli üst düzey bir CIA görevlisi söylemişti bunu.
Kaynağımla ilgili bir şeyler daha anlatayım. 1984’te eski CIA Direktörü William Colby Anka Kuşu Programı isimli kitabımı yazmama katkı sunmayı kabul etti. 1985’te Colby beni Donohue ile tanıştırdı. Donohue, 1964-66 arası dönemde Vietnam’da CIA eliyle yürütülen “gizli faaliyetler”i yönetmiş, Anka Kuşu Operasyonu dâhilinde bir dizi program geliştirmişti. Colby’nin kefil olduğu Donohue açık sözlüydü ve CIA’in nasıl çalıştığı konusunda çok şey anlattı.
Donohue, CIA görevlilerinin ilk kuşağına mensup, tipik bir isimdi. Columbia Üniversitesi’nde Kıyaslamalı Dinler Tarihi okudu ve semboller düzeyinde yaşanan dönüşümü gayet iyi idrak etti. Soğuk Savaş’ın “büyüme sürecinin parçası olan bir endüstri” olarak görüldüğü dönemde Donohue, II. Dünya Savaşı sonrası CIA’e duhul eden Cook County siyasetinin bir ürünü ve uygulamacısıydı. Sonrasında, kariyerinin sonlarına doğru Filipinler’deki CIA istasyon şefi oldu, onunla konuştuğum dönemde eski Filipin savunma bakanı ile iş yürütüyordu. Süreç içerisinde kurduğu temasları kendi çıkarına kullandı. Üst düzey bürokratlar nezdinde yozlaşma bu şekilde işliyordu.
Donohue’nün dediğine göre, CIA bir eylem iki temel ölçüte uymuyorsa, hiçbir adım atmıyor. İlk ölçüt “potensiyel istihbarat”. Program CIA’in lehine olmalı; burada bir hükümetin devrilmesine, bir yetkiliye şantaj yapılmasına, bir raporun gizlenmesine veya bir ajanın sınırdan geçirilmesine dair bir şeyler bulunmak zorunda. “Potansiyel istihbarat”, işin CIA için faydalı olması anlamına geliyor. İkinci ölçütse, yapılan eylemin veya atılan adımın inkâr edilebilir olması. Eğer inkâr edemeyecekleri bir program veya operasyon tasarlayamıyorlarsa, o işi yapmıyorlar. İnandırıcı ölçüde inkâr edilebilir bir iş, askeri kılıfa sahip bir varlık veya memuru bulmak kadar basit bir iş olabilir. O noktada CIA şunu söylüyor: “Ordu yaptı”.
İnandırıcı ölçüde inkâr edilebilirlik, tümüyle dille alakalı. CIA’in Castro’ya ve diğer yabancı liderlere yönelik suikast girişimleri ile ilgili olarak senatoda yapılan oturumlarda CIA’in operasyonlar direktörü yardımcısı Richard Bissell, “inandırıcı inkâr edilebilirliği”, “doğru tanımların gizli eylemleri ifşa edeceği ve bunların sona ermesine neden olacağı tartışmalarda dolaylı ifade ve örtmecelere başvurmak” üzerinden tarifliyordu.
CIA’in yaptığı her şey inkâr edilebilir olmak zorunda. Kongrenin kendisine verdiği emrin bir gereği bu. Kongre, CIA’in işlediği suçların sorumluluğunu üstlenmek istemiyor. CIA’in yaptığı bir şey kazara veya sızma üzerinden ifşa olduğunda, başkan ve kongre CIA’in yaptıklarını halkın bilmesine imkân sağlıyor ve meseleleri psikolojik savaş üzerinden gerekçelendiriyor. İşkence bu konuda iyi bir örnek. 11 Eylül sonrası, Irak işgaline dek ve işgal sürecinde Amerikan halkının tek istediği, intikamdı. Halk Müslüman kanının akmasını istedi, bu nedenle Bush yönetimi de kötülere işkence edildiğine dair bilgileri sızdırdı. Devlet, kendisini sevimli gösterdi ve yapılanları “kapsamı genişletilmiş sorgu süreci” olarak tanımladı ama herkes yaşananları sembolik düzeyde kavradı. Dolaylı ifadeler ve örtmece devreye girdi, inandırıcı inkâr edilebilirlik kuralı hüküm sürmeye devam etti.
LS: CIA’daki insanlar, ABD devletinin örgütlü suç şubesinin birer parçası olduklarını biliyorlar mı? Geçmişte Anka Kuşu Programı ile ilişkili olarak şunu söylemiştin örneğin: “CIA kompartımanlara ayrışıyor, bu nedenle ben, program konusunda CIA’deki herhangi bir kişiden daha fazla şey biliyorum artık.”
DV: Evet biliyorlar. Örgütlü Suç Olarak CIA isimli kitabımda bu meseleyi uzun uzun anlattım. Birçok insan, polislerin gerçekten ne yaptığını bilmez. Onlar, polislerin aşırı hız cezası kesmekten başka bir iş yapmadığını düşünürler. Polisler, insanlara göre, profesyonel suçlularla ilişki kurmazlar ve bu süreçten para kazanmazlar. Genel kanaate göre, biri üzerine üniforma geçirdiğinde, erdemli biri hâline gelir. Oysa karakola gidildiğinde başka insanlar üzerinde iktidar tesis edildiği hemen görülür, bu anlamda onlar korumakla ve hizmet etmekle yükümlü oldukları yurttaşlardan çok, sahtekârlarla bağlantı kurarlar. Birilerini ezmenin yollarını ararlar, yolsuzluğa dibine kadar batmışlardır. Emniyet tam olarak budur.
CIA de bu tür insanlarla doludur, üstelik bunlara dayatılan tek bir engel bile yoktur. Anka Kuşu Programı’nı hazırlayan CIA görevlisi Nelson Brickham, kendi meslektaşları konusunda bana şunları söylemişti: “İstihbarat kuruluşunu suç işleme eğilimini ifade etmeye dair, toplumsal açıdan kabul edilir bir yöntem olarak tarif ediyorum. Suç işleme konusunda güçlü bir eğilime sahip bir adam, korkak biri olsa da, eğitimi varsa CIA gibi bir yerde yükselebilir.” Brickham’ın tarifine göre, CIA görevlileri “bu tür şeyleri kabul edilir bir şeymiş gibi gören ve bunun karşılığında iyi para alan”, özenti birer paralı askerdir.
Herkesin de bildiği gibi, CIA, başka ülkelerdeki milisleri veya gizli polis birimlerini yönetecek ajanlarını ve görevlendireceği kişileri seçerken, adaylarını psikolojik düzlemde sıkı bir elekten geçirir. Mançurya Adayının Aranması isimli kitabında John Marks, CIA’in üst düzey psikologu John Winne’yi Seul’a göndermesinden ve ona Kore’deki CIA teşkilatının “ilk kadrolarını seçme görevi”nin verilmesinden bahsediyor. Winne, Marks’a şunları söylemiş: “İçinde iki çevirmenin olduğu bir büro kurdum ve Wechsler erişkin zekâ ölçeğinin Kore versiyonunu kullandım.” CIA psikiyatristi, yirmi küsur asker ve polisi kişilik değerlendirme testinden geçirmiş ve ardından “her bir kişinin güçlü ve zayıf yanlarını içeren, yarım sayfalık bir rapor kaleme almış. Winne’nin tek isteği, her bir adayın talimatlara uyma becerisi, yaratıcılık düzeyi, kişisel kusurlara sahip olup olmaması, motivasyon kaynaklarını öğrenmek, işi neden istediğini anlamak. Birçoğunun, bilhassa sivillerin asıl derdi ise para.”
Bu yolla CIA, işgal altındaki Irak ve Afganistan gibi faaliyet yürüttüğü ülkelerde örgütlediği gizli polis kuvvetlerini bir tür demirbaş olarak kendi safına kazanıyor. Marks’ın ifadesiyle, Latin Amerika’da “CIA, terörizmle mücadele seksiyonunun nasıl eğitileceğini gösterme noktasında, değerlendirme sürecini çok faydalı görüyor. Elde edilen sonuçlara göre, bu adamların bağımsız ruh hallerine sahip oldukları görülüyor ve güçlü yönlendirmeye ihtiyaç duydukları anlaşılıyor.”
Bu yönlendirmeyi CIA yapıyor. Marks, bir değerlendirmeyi kaleme alan kişiden şu alıntıyı yapıyor: “Bir yabancının eğitimi için şirketin para harcadığı her durumda asıl hedef, o kişinin bizim amaçlarımıza hizmet etmesidir.” CIA görevlileri, “yabancı istihbarat kuruluşlarıyla sıkı bir ilişki içinde çalışmaya rıza göstermiyorlar. Bunlar, o kuruluşlara nüfuz etmek istiyorlar, bu noktada kişilik değerlendirme sistemi işe yarar bir katkı sunuyor.”
Pek bilinmeyen bir husus ise CIA’in yürütmesinde görevli kadroların başka ülkelerde çalışacak ajanların seçilmesi değil, asıl olarak CIA’e hizmet edecek doğru adayların seçilmesiyle ilgileniyor olması. CIA bütçesinin önemli bir kısmını işgücünü nasıl seçeceği, kontrol edeceği ve yöneteceği meselesini anlama çabasına ayırıyor. İşe, körü körüne itaat edecek kişiler bulmakla başlanıyor. Birçok CIA görevlisi, kendisini asker olarak görüyor. Teşkilât, ihlal edilmesi mümkün olmayan, kutsal bir emir-komuta zincirinin işlediği, askeri bir örgüt olarak kuruldu. Size ne yapacağınızı, kime selam vereceğinizi, ne işler çevireceğinizi birileri söylüyor. Yapmazsanız atılıyorsunuz.
“Motivasyon amaçlı, beyin yıkama programları” türünden başka kontrol sistemleri, CIA görevlilerinin kendilerini özel kişiler olarak görmelerine neden oluyor. Bu tür sistemler giderek kusursuzlaştırıldı ve son yetmiş yıl içerisinde görevlilerin inançlarını ve tepkilerini biçimlendirmek amacıyla devreye sokuldu. Hukukî haklarından feragat etmeleri karşılığı bu görevliler, ödüllendirme sistemlerinden istifade ediyorlar. Daha da önemlisi CIA görevlileri, işledikleri suçlar karşılığında, dava edilmeme hakkına kavuşuyorlar. Bunlar, kendilerini koruma altındaki azınlık olarak görüyorlar. Hâkimiyet ve sömürü kültürünü tüm yürekleriyle benimsedikleri noktada, emekli olunca özel sektörde rahat işlere girebiliyorlar.
Yürütmedeki kadro, muhtelif bölümler ve şubeler açarak tekil görevlilerin bağlarını kopartıyor. Beyni yıkanmış bu isimler, “bilinmesi gerekenler” temelinde her şeye itaat ediyorlar. Kişilerin kendilerine dayattıkları cehalet ve kendini kandırma üzerine kurulu bu kurumsallaşmış sistem çarpıtılmış zihinlerde, Amerika’nın haklı olduğu yanılsaması dâhilinde, varlığını sürdürüyor. Bu insanlar, ulusal güvenlik adına her türden suçu işliyor ve bu güvenlik meselesi üzerinden motive oluyorlar. Birçoğu sosyopattan başka bir şey değil.
Bu, aynı zamanda kendi kendisini düzene sokan bir sistem. Bir FBN ajanı olan Martin Pera’nın tespitiyle, “eğer yalan söyleyebildiğiniz, insanları kandırabildiğiniz ve bir şeyleri çalabildiğiniz için başarılı iseniz, bu işler, bürokraside kullandığınız birer araca dönüşüyor.”
LS: “Ajanların Evrensel Kardeşliği” derken neyi kastediyorsun?
DV: Her devlette yönetici sınıf, yönettiği halkı yönlendirilmesi, zulmedilmesi ve sömürülmesi gereken, düşük seviyede varlıklar olarak görür. Yöneticiler, sınıfsal imtiyazlarını güvence altına almak için, birer koruma şantajı olarak işleyen bir dizi sistem geliştirirler. Her devlette ordu gerçek güçtür, ordu, üstlerine körü körüne itaatin kutsal ve asla ihlal edilemez olduğu bir emir-komuta zincirine sahiptir. Ajanlar erlerle kardeşleşmezler, çünkü onları belirli noktalarda ölüme gönderirler. Her orduda bir subay sınıfı vardır, aynı zamanda her bürokraside ve her yönetici sınıf içerisinde de subaylarla ortaklaşan, bürokratlar ve yöneticiler mevcuttur. Ayak takımı giderek büyür ve sürekli sömürülmek zorundadır.
Polisler, evrensel ajanlar kardeşliğinin üyesidir. Bunlar hukukun üzerindedir. CIA görevlileri, kardeşlik teşkilâtının tepesinde yer alır. Sahte kimlikler ve koruma görevleriyle kutsanmış bu isimler, özel uçaklarla gezerler, villalarda yaşarlar, en gelişkin teknolojiyle insanlar öldürürler. Generallere ne yapacaklarını söylerler. Kongrede kurulan komiteleri yönetirler. Tek bir ceza almadan, devlet başkanlarına suikastlar düzenlerler, masum çocukları öldürürler, üstelik bunları soğukkanlılıkla yaparlar. Kendileri ama aslında patronları için herkes harcanabilecek varlıklardır.
LS: Sana göre, ulusal güvenlik denilen müesses nizamın en derin ve en karanlık sırrı, bu yapının küresel uyuşturucu ticareti işine bulaşmış olması. Bu iş nasıl başladı?
DV: CIA’in ve uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı üzerindeki kontrolünün iki yönü var. Teşkilât, bu işi Amerika’yı yöneten şirketlerin çıkarları adına yürütüyor. Önemli olan ana husussa şu: ABD devleti, daha CIA yokken bulaştı uyuşturucu kaçakçılığına. Burada amaç, devletleri kontrol etmek ve Amerika ile diğer ülkelerdeki politik ve toplumsal hareketleri yönetmek. Bu işe doğrudan bulaştığı süreç, uyuşturucu ticareti üzerinden Çin’deki Chiang Kai-shek’in milliyetçi rejimine sunulan yardıma tanık olunan yirmilerde başladı.
II. Dünya Savaşı süresince CIA’in halefi olan OSS, Japonlarla mücadele eden Kachin gerillalarına afyon temin etti. OSS ve ABD ordusu, aynı zamanda savaş süresince Amerika’daki yeraltı dünyasıyla bağlar kurdu ve sonrasında ülke içinde ve dışında yürütülecek kirli işlerde çalışacak kaçakçılara koruma sağladı.
Milliyetçiler Çin’den kovulduktan sonra CIA, bu kaçakçıları Tayvan ve Burma’ya yerleştirdi. Altmışlarda CIA, Güneydoğu Asya genelinde uyuşturucu trafiğini yönetti ve kontrol sahasını tüm dünyaya, bilhassa Güney Amerika ama aynı zamanda Avrupa’ya doğru genişletti. CIA, Laos ve Vietnam’da faal olan uyuşturucu kaçakçılarını destekledi. Hava Kuvvetleri’nde görevli general Nguyen Cao Ky, 1965’te Güney Vietnam’ın ulusal güvenlik müdürlüğünün başında iken, CIA’e özel milislerin örgütlenme işini verdi ve onun her şehirde gizli sorgu merkezleri kurmasını sağladı, bunun karşılığında da epey para kazandıran uyuşturucu kaçakçılığı işi üzerindeki kontrolü ele geçirdi. Diktatör General Loan üzerinden General Ky ve kliği, hem politik aygıtı hem de güvenlik kuvvetlerini afyon satışı ile elde edilen paralarla finanse etti. Tüm bu işler, CIA’in yardımlarıyla yürütüldü.
Kontrolün ikinci yönü ise Güneydoğu Asya’daki kaçakçılarla kurulan bağların doğurduğu risk. CIA, muhtelif ülkelerin istihbarat teşkilatlarına sızdı ve ele geçirdi, bu kurumlar da uyuşturucu işlerine bulaştı. Üst düzey Amerikalı görevliler eski narkotik bürosunu tasfiye ettiler, 1968’de ise adalet bakanlığı bünyesinde Narkotik ve Tehlikeli Uyuşturucular Bürosu’nu (BNDD) kurdular. CIA, kısa süre içerisinde BNDD’nin en üst kademelerine sızdı ve böylelikle Güneydoğu Asya’da ve tüm dünyada uyuşturucu kaçakçılığı dâhilinde kurduğu müttefiklerini korumaya çalıştı. CIA’e bağlı karşı istihbarat şubesi, bu işleri 1962’den itibaren, James Angleton liderliğinde yürüttü, 1971’de ise Seymour Bolten, CIA direktörüne bağlı, narkotik faaliyetleri koordinasyonu özel yardımcısı olarak atandı. Bolten önce William Colby’nin danışmanı, ardından da George H.W. Bush’un merkezi istihbarat direktörü oldu. 1973’te Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’nin kurulmasıyla birlikte CIA, ülke dışında yürütülen tüm uyuşturucu operasyonlarının kontrolünü ele geçirdi, ayrıca ABD içinde kaçakçıları koruma imkânına kavuştu. 1990’da CIA, uyuşturucuyla mücadele merkezini kurdu ama bu konuda kanun yaptırımına dair her türlü işlevi yerine getirmesine yasak getirildi.
LS: Uyuşturucuyla mücadelenin aynı zamanda siyahlara karşı mücadele olduğunu söylemek mümkün mü? Bu soruyu belirli bir bağlama oturtursak: Nixon’ın eski üst düzey yardımcılarından biri olan John Ehrlichman’ın da kabul ettiği üzere, “Nixon’ın 1968’de yürüttüğü kampanya ve sonrasında Nixon’ın başına geçtiği Beyaz Saray, iki düşman belirledi: savaş karşıtı sol ve siyahlar.” Ehrlichman, devamında şunları söylemişti: “Ne dediğimi anlıyor musun? Savaş karşıtı veya siyah olmayı yasadışı kılmayı becerememiştik. Bu yüzden kamuoyunda esrar içen hippiler ve eroin kullanan siyahlarla ilgili bir algı oluşturduk, ardından bunları kriminalize ettik. Bu toplulukları dağıtmayı bildik. Liderlerini tutukladık, evlerine baskınlar düzenledik, mitinglerini dağıttık, her gün akşam haberlerinde bunları kötüledik. Uyuşturucu konusunda yalan söylediğimizi biliyor muyduk peki? Tabii ki biliyorduk.”[1] Bu bağlamda H. R. Haldeman’ın günlüklerinden de alıntı yapmak mümkün. Başkanlığının ilk aşamalarında, bilhassa 28 Nisan 1969’da Nixon kurmay heyetine stratejisini şu şekilde izah ediyordu: “Nixon’ın vurguyla dile getirdiği biçimiyle, tüm sorunun siyahlar olduğu gerçeğiyle yüzleşmek gerekliydi. Bu noktada söz konusu gerçeği kabul eden ama açığa çıkmayan bir sistem kurmak şarttı.”[2] Buradan şu sorubilir: Nixon döneminde başlamış olan uyuşturucuyla mücadele, aynı zamanda siyahlara karşı mücadele midir? Eğer öyleyse, bu mücadele, ABD konusunda bize neler söylemektedir?
DV: Amerika, eskiden kölelik üzerine kurulu bir devletti ve ırkçı bir toplumdu. Dolayısıyla evet, beyaz üstünlükçülerin yönettiği uyuşturucuyla mücadele, eskiden olduğu gibi bugün de siyahlara ve diğer hor görülen azınlıklara yönelik bir mücadeledir. Bu mücadelenin amacı, söz konusu kesimleri her türlü haktan mahrum kılmaktı. Eskiden varolan Narkotik Bürosu da alabildiğine ırkçıydı: 1968’e dek siyah Federal Narkotik Bürosu (FBN) ajanlarının grup denetçisi olmasına (13. Dereceye gelmesine) ve beyaz ajanları yönetmesine izin verilmedi.
FBN ile ilgili kitabım Kurdun Gücü için görüştüğüm eski FBN ajanı William Davis, siyah ajanlarla ilgili açmazdan söz etmişti. 1950’de Rutgers Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra New York’a giden Davis, bir radyo programında şarkıcı Kate Smith’in FBN ajanı Bill Jackson’a yönelik övgü dolu sözlerini duymuş. “Kate, Jackson’ı federal narkotik ajanı olarak harika işler çıkartan bir siyah avukat şeklinde tarif etmiş.” Davis’in anımsadığı kadarıyla, gerekli ilhamı buradan almış. Narkotik Bürosu’na başvurmuş ve hemen işe alınmış ama kısa bir süre sonra siyah ajanların saygın konumlara gelememesini öngören, yazılı olmayan kurallarla yüzleşmiş. Siyahların grup lideri olamadığını, beyazlara talimat veremediğini veya onları yönetemediğini görmüş. Acıyla aktardığı değerlendirmesinde şunları söylüyor: “O günlerde az sayıda siyah ajan vardı. Tüm ülkede sadece sekiz ajanın olması onur kırıcı bir durumdu.”
Davis, otuzlarda FBN ajanı olarak çalıştığı dönemde Wade McCree’nin patentli bir ilâç ürettiğinden de bahsediyor. Ama McCree, Eleanor Roosevelt’e mektup yazarak, güneydeki savcıların siyah ajanlara “zenci” demesinden şikâyet ediyor. Bu gafletin sonucunda FBN’in hukukçuları, McCree’yi FBN’in tesislerini patentli ilâç üretmek için kullanmakla suçluyor. McCree kovuluyor ve bu işten çıkartmanın etkisi dalga dalga yayılması umuluyor: böylelikle görevden alınmasının siyah ajanlardan gelen her türden şikâyetin asla hoş görülemeyeceğine dair açık bir mesaj vermesi sağlanıyor.
Kurdun Gücü isimli kitabım için yaptığım röportajda, New Orleans’ta faaliyet yürütmüş eski bir narkotik ajanı ve yetmişlerde polis şefi olarak çalışmış Clarence Giarusso, bölgedeki hukuk pratiği açısından ırksal durumu şu şekilde izah etmişti: “Siyah mahallelerinden dava konusu çıkartmak çok kolaydı. Arama iznine ihtiyaç duymuyorduk, belirlenen kotaları karşılamak, bu mahalleler üzerinden mümkün hâle geliyordu. Bir siyahın üzerinde uyuşturucu bulduğumuzda, onu birkaç gün hapse atıyorduk, bu, kimsenin umurunda da olmuyordu. Adamın avukat tutacak parası olmazdı, mahkemeler de onu suçlamaya çoktan hazırdı zaten. Jüri, bizim iddialarımızı savunmamıza bile ihtiyaç duymuyordu. Adam uyuşturucuyu kısa sürede bırakmak yerine muhbir oluyor, böylelikle mahalleden daha fazla iş çıkartmak mümkün hâle geliyordu. Zaten bizim de asıl ilgilendiğimiz konu da buydu. Ne Carlos Marcello ne de mafya umurumuzdaydı bizim. Polisler, uyuşturucuyu kente kimin soktuğuyla ilgilenmiyorlardı. Bu, federal ajanların işiydi.”
Bugün işlerin başka türlü döndüğünü düşünen herkesin hayal dünyasında yaşadığını söylemek lazım. Benim oturduğum Longmeadow’da polisler, komşu Springfield kentindeki Porto Rikolulara ve siyahlara karşı ana savunma hattı olarak görülüyor. Yaklaşık 15 yıl önce Springfield’daki İtalyan mahallesinde bir mafya öldürülmüştü. O dönemde siyahlar ve Porto Rikolular mahalleye taşınmış, bu yüzden ırk düzleminde ciddi bir gerilim yaşanmıştı. TV kanalının benimle yaptığı röportajda öldürülen mafya lideri El Bruno’nun muhtemelen bir FBI muhbiri olduğunu söylemiştim. Ertesi gün tanıdığım insanlar benimle konuşmadılar. Bir dizi yorum dile getirildi. Bazıları bana Bruno’nun oğlunun benim gittiğim sağlık kulübüne gittiğini söyledi. Springfield gibi bir kentte ve varoşlarında herkes mafyayla ya ilişkilidir ya da içinde kimi arkadaşları vardır.
Bruno cinayetinden birkaç yıl önce, üyesi olduğum sağlık kulübünde çalışan bir temizlik görevlisiyle arkadaşlık kurmuştum. Tesadüf şu ki bu kişi, Springfield’da faal olan bir narkotik dedektifinin oğluydu. Temizlik görevlisi ve ben havuza gider, barlarda takılırdık. Bir gün babasının kendisine aktardığı bir sırrı verdi. Babasının anlattığı kadarıyla, Springfield’deki polisler mafya liderlerinin kente uyuşturucu sokmasına imkân sağlıyor, bunun karşılığında yeraltı dünyasındaki kişiler siyah ve Porto Rikolu müşterilerinin isimlerini veriyordu. Bu sayede, daha önce bahsini ettiğimiz Giarusso gibi kimi polisler kendilerine iş icat ediyor, buna bağlı olarak azınlıkların ev satın almaları güçleşiyor, mahallelere beyazlar yerleşiyor. Bu, günümüzde ABD’nin her yerinde yaşanan bir süreç.
LS: Uyuşturucular yasadışı olmasa, bugün tüm uyuşturucu ticaretinin varolamayacağını söylüyorsun, oysa bu, tuhaf bir durum değil mi?
DV: Uyuşturucuların yasadışı ilân edilmesi, bağımlılığı “kamu sağlığı” meselesinden çıkartıp hukukî bir meseleye dönüştürdü. Böylelikle uyuşturucu meselesi, polis kuvvetlerinin artırılması, ceza meselesiyle ilgili hukukî zeminin yeniden örgütlenmesi ve hor görülen azınlıkların politik ve toplumsal açıdan ilerlemesine mani olan sosyal yardım sistemlerinin devreye sokulması için bir tür bahane olarak kullanıldı. Sağlık hizmetleri endüstrisi, azınlıklar, yoksullar ve işçiler hilâfına, kâr peşinde koşan patronların ellerine teslim edildi. Şirketler, bu baskıcı siyaseti takdis etmek için sivil kurumlar teşkil etti. Kamudaki eğitimciler, patron partisinin ırkçı hattını sevdirecek politik beyin yıkama faaliyetini besleyen müfredat hazırladılar. Patron çıkarlarına uygun bir bürokratik yapı kuruldu, öte yandan hukuk, eczacılık, tıp, ilâç üretimi konusunda gündeme gelen politik ve toplumsal direniş bastırıldı.
Uyuşturucuyla mücadelenin ekonomik temellerinin açıklanması için kütüphaneler dolusu kitap kaleme alındı. Bu mücadeleden kâr elde eden sektörlerin Amerika’ya has “bırakın yapsınlar”cı, liberal düzenlenme süreci için gerekçeler icat edildi. Kısaca ifade edecek olursak, bu sektörler, mafya gibi söz konusu mücadelenin kaymağını yiyorlar. Wall Street’deki uyuşturucu sektörlerine yatırım yapan kesimlerin devleti ekonomik güçlerini politik ve küresel bir güce dönüştürmek ve bu gücü devreye sokmak için kullandığını söylemek bu noktada yeterli olacaktır. Şu hiç unutulmamalı: Amerika, afyon veya kokain üreten bir ülke değildir, ama ordu gibi tüm bahsi geçen sektörlerin sırtını dayadığı ana stratejik kaynak, uyuşturuculardır. Dünyadaki legal ve illegal tüm uyuşturucu arzını kontrol altına almak, ulusal güvenlikle alakalı bir meseledir. Son yetmiş yıl içerisinde bu sürecin nasıl işlediğine dair örnekler için kitaplarıma bakılabilir.
LS: Bugün Afganistan’daki mesele, CIA’in afyon meselesindeki payı mıdır?
DV: Afganistan’da CIA görevlileri, bir yandan gölgedeki hamaklarında sallanırken, bir yandan da uyuşturucu ticaretini yönetiyorlar. 2001-2’de Karzai hükümetinin kurulmasından ve afyon kaçakçılığında rol oynayan, savaş ağası Gül Ağa Şerzai’nin devreye sokulması ve “dost siviller”in kullanılması üzerinden Afgan direnişine ajanların sokulmasından itibaren afyon üretimi zirveye ulaştı. Amerikan kamuoyu, Taliban’ın Amerikan işgali sonrası silâh bıraktığını, Afgan halkının CIA Şerzai’yi Kabil’e yerleştirdikten sonra silâhlandığını bilmiyor. Karzai kardeşlerle birlikte hareket eden Şerzai, CIA’e Taliban’ı değil iş dünyasındaki rakipleri hedef alan bir muhbirler ağı temin etti. Yaşayanlar Arasında Tek Bir İyi İnsan Yok isimli kitabında Anand Gopal’ın açığa çıkardığı biçimiyle, Şerzai’nin yardımları sonucu CIA, Anka Kuşu Operasyonu’nda görülen baskınlarla bir dizi saygın lideri işkenceden geçirdi veya öldürdü. Sonuçta Afgan halkı da zamanla radikalleşti. CIA, savaşı özünde uzun soluklu işgal ve sömürgeleştirme pratiği için bir bahane olarak başlatmıştı.
Hizmetleri karşılığı Şerzai, önemli uyuşturucu faaliyetleri yanında, Afganistan’da kurulacak ilk ABD askeri üssünün taşeronluğunu üstlendi. CIA’in yaptığı düzenlemelerle Afgan uyuşturucu kaçakçılığı yapan Afgan savaş ağaları, Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi listelerinden çıkartıldı. Gopal’ın kitabında tüm bu isimler veriliyor. Görevdeki CIA ajanları, anne-babaları öldürülmüş, zihinleri on beş yılı aşkın ABD saldırganlığı sonucu dumura uğramış genç Afganlar arasındaki bağımlılık oranlarının tırmanmasını zevkle izlediler. Yukarıda bahsi geçen ekonomik, toplumsal ve politik sebeplerden ötürü, aynı uyuşturucunun Amerika’daki kentlere girmesi, bu ajanların hiç umurunda değildi.
Uyuşturucu ticareti, aynı zamanda “istihbaratla alakalı bir potansiyel”e de sahiptir. CIA ajanları, afyonu eroine dönüştürüp Rus halkına satan, koruma altındaki Afgan savaş ağaları ile birlikte hareket ederler. Bunların Amerika’da mafyaya bağlı torbacılarla iş tutan polislerden hiçbir farkı yoktur. Buradaki işbirliği, yönetici sınıfın politik güvenliğini sağlayan bir düşmanla kurulmaktadır. İşbirliği, temelde suçun kökünün kurutulmasının mümkün olmadığı, onun ancak yönetilebileceği gerçeğine dayanır.
CIA’in düşmanla müzakere yürütme yetkisi varsa da bu müzakere sürecinin ancak güvenli ve inkâr edilebilecek kanallardan yürütülmesi gerektiği bilinmelidir. Ambargo uygulanan İran’a satılan silâhlardan gelen paranın Nikaragua’daki kontrgerillaya aktarılması üzerinden patlak veren Irangate Skandalı’nda Reagan, Amerikan halkının sevgisini teröristlerle müzakere yürütmeme vaadiyle kazanmış ama öte yandan da İranlılara füze satıp bu parayla uyuşturucu satan kontralara yardım etmişti. Afganistan’da uyuşturucu işi yapan yeraltı dünyasıyla kurulan ilişki, CIA’e Taliban liderlerine ulaşacak, güvenli bir kanal temin etmiş, bu kanal üzerinden CIA, mahkûm takası gibi basit meseleleri müzakere etme imkânı bulmuştu. Afganistan’da suçlu isimlere dayalı casusluk faaliyeti, her türden uzlaşma için gerekli fikri zemini de sundu. Ateşkes için her zaman önceden bir dizi müzakere yürütülür. Günümüzde Amerika’nın dâhil olduğu her çatışmada müzakereler esasen CIA eliyle yürütülür. Görünen o ki Trump, işgal sürecini belirsiz bir tarihe dek uzatacak.
Anlaşılan, Afganistan’da faal olan 600 alt düzey Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi ajanı, her şeyin inandırıcı ölçüde inkâr edilebilir hâle getirmiştir.
LS: ABD’nin Anka Kuşu programının ana özelliklerine Afganistan’da da başvurduğunu söylemek mümkün mü? Bu noktada ben, bilhassa Taliban liderlerinin ilk başta silâh bıraktığı “Kalıcı Özgürlük Operasyonu”ndan bahsediyorum.
DV: Afganistan, Güney Vietnam’da geliştirilen iki ayaklı Anka Kuşu programına dair örnek teşkil edecek bir çalışma alanı. Buradaki gerilla savaşı, “yüksek vasıflara sahip” kadrolar eliyle yürütülüyor, adam kazanma ve suikast faaliyetlerinin altına bu kişiler imza atıyor. Programın ilk ayağını bu gerçek oluşturuyor. Ayrıca sivil halka karşı da psikolojik savaş yürütülüyor. Herkesin beynine, direnişe destek verdikleri takdirde, kaçırılabileceği, tutuklanabileceği, işkence görebileceği, tehdit edilebileceği ve/veya öldürülebileceği gerçeği kazınıyor. İkinci ayaksa, ABD’ye bağlı kukla hükümeti desteklemeleri için sivillerin terörle korkutulması.
ABD ordusu, Vietnam Savaşı’nın ilk döneminde, (SS Einsatzgruppen tarzı özel kuvvetler ile Gestapo tarzı gizli polis modeline dayanan) bu iğrenç savaş tarzına bulaşmak istemedi ama Anka Kuşu programını teferruatlandırmak için asker temin etti. CIA, alt düzey subaylar arasına işte bu noktada sızdı. Vietnam Savaşı ile ilgili yayınlarıyla Ken Burns’ün revizyonist tarzı üzerinden öne çıkartılan Ajan Donald Gregg ve onunla birlikte Anka Kuşu Programı isimli kitabım için görüştüğüm Ajan Rudy Enders, bu programı 1980’de El Salvador’a ve Orta Amerika’ya ihraç etti, bu dönemde CIA ve ordu, Anka Kuşu modelini kullanarak, dünya genelinde “terörizm”le mücadele etmek için, birlikte Delta Kuvvetleri’ni ve Ortak Özel Operasyonlar Komutanlığı’nı kurdu. Artık konvansiyonel savaş söz konusu değildi, bu nedenle ekonomik ve politik gerekçelere bağlı olarak ordu, yıllar önce CIA’in yerleştirdiği subaylarla birlikte, dünya genelinde 700’den fazla üste faaliyet yürüten, Amerikan imparatorluğu için çalışan bir fiilî polis kuvveti hâline geldi.
LS: Anka Kuşu programı, bugün Amerika’da nasıl ve hangi tarzda işliyor?
DV: Karl Marx, 150 yılı aşkın bir zaman önce, ülke içinde ve dışında kapitalistlerin işçilere nasıl ve neden aynı tarzda muamele ettiğini izah etmişti. Kapitalizm evrimleşip gücünü merkezileştirdiği, iklim bozulduğu, zenginle fakir arasındaki uçurum derinleştiği, kaynaklar daha da kıtlaştığı ölçüde Amerikan polis kuvvetleri de Anka Kuşu’na has tarza sahip, sivil halka karşı kullanılacak “terörle mücadele” stratejilerini ve taktiklerini benimsedi. Devlet “idari gözaltı” kanunları çıkarttı, bu kanunlar, Anka Kuşu tarzına uygun operasyonların hukukî temelini teşkil ettiler, böylelikle sivillerin ulusal güvenliğe tehdit teşkil etme şüphesi üzerine tutuklanması artık mümkün. Anka Kuşu, kurumları koordine etmeyi öngören, bürokrasiye has bir yöntem aslında. Burada “terörle mücadele” operasyonları yapılması yanında istihbarat da toplanıyor. Ülke genelinde Ulusal Güvenlik Bakanlığı’nın ilgili modele dayanarak, “kaynaşma merkezleri” kurmasının sebebi burada. Amerikan halkı aleyhine işleyen muhbir ağlarına ve psikolojik operasyonlara 11 Eylül’den sonra çok fazla tanıklık edildi. Tüm bu hususlar, Örgütlü Suç Olarak CIA isimli kitabında ayrıntılarıyla izah ediliyor.
LS: Ana akım medya, kamudaki CIA algısı noktasında ne kadar önemli?
DV: Bu, işin en kritik yönü. Guy Debord’un dediği gibi, dünyaya hükmeden asıl unsur gizlilik, en önde gelen husus, hâkimiyetin gizlenmesi. Medya, sizin size nasıl hükmedildiğini bilmenize mani oluyor, bunu da CIA’e ait sırları kasasında muhafaza ederek yapıyor. Medya ve CIA aynı şey.
FOX ve MSNBC’nin ortak yönü şu: serbestçe hareket eden kapitalist toplumda haber, metadır. Haber kanalları, bir ürünü satmak için belirli bir izleyici kitlesini hedef alır. Yapılan tüm haberler yalandır, medya, haberi sunma biçimlerini müşterilerini tatmin etmek için kendince çarpıtır. Ama CIA konusunda söylenenler yalan değil, zehirdir. Demokratik kurumları altüst eden, CIA’dir.
Ülke içerisinde tanık olunan, Anka Kuşu’ndan kaynak alan her türden örgütlenme veya operasyon, laf salatasına ve inkâr edilme becerisine, ayrıca resmi gizlilik düzeyi ile medyadaki sansüre dayanır. CIA’in istihbarat üzerinde kontrolü, medyanın suç ortaklığına muhtaçtır. Vietnam’daki yenilgiden liderlerimizin edindiği en önemli ders budur. Devleti ve medyayı yöneten, beyni yıkanmış, yoğun biçimde ödüle boğulmuş yöneticiler, başka ülkelerdeki sivillere yönelik katliamların kamuoyunun gözüne sokulmasına bir daha asla izin vermeyeceklerdir. Amerikalılar, ABD’nin yağmacı paralı askerleri ve misket bombaları tarafından katledilmiş Iraklı, Afgan, Libyalı ve Suriyeli çocukları hiçbir zaman göremeyeceklerdir.
Diğer yandan CIA eliyle gerçekleşen, insan kaçırma girişimleri, işkenceler ve suikastlar TV’de ve filmlerde yüceltilmektedir. Ana mesele, uygun bir hikâye bulup anlatmaktır. Medyanın suç ortaklığı sayesinde bugün Anka Kuşu programı, Amerikalı liderlerin ülke içerisindeki politik güvenlikleri noktasında ana şablon hâline gelmiştir.
LS: CIA Amerikan halkının düşmanı mı?
DV: Evet. CIA, kirli işlerini yürüttüğü zengin politik seçkinlere ait bir aygıttır.
Lars Schall
Dipnotlar:
[1] Dan Baum: “Legalize It All – How to win the war on drugs”, yayınlayan: Harper’s Magazine, Nisan 2016: Harpers.org.
[2] “Haldeman Diary Shows Nixon Was Wary of Blacks and Jews”, yayınlayan: The New York Times, 18 Mayıs 1994: Nytimes.com.
Devamını oku ...