11 Nisan 2026

,

Lübnan’ın Ajanlaşmış Hükümeti



Lübnan’da “Nevvaf Selam hükümeti” terimi, yakında sadece Lübnan’daki bu mevcut gayrimeşru yönetimi tanımlamakla kalmayacak, aynı zamanda siyasi kınamanın ve utandırmanın gücünü de kuşanarak, her daim kullanılan tarihsel benzetmelerin ötesine geçen siyasi ihanet biçimleri için yeni bir tanımlayıcı ifade haline gelecek.

Vichy hükümeti veya Mahmud Abbas hükümetiyle yapılan kıyaslamalar, analiz düzleminde yetersiz kalıyorlar, zira her ikisi de işgalin, ilk örnekte yenilginin ürünüydü.

Nevvaf Selam hükümetini tarihsel olarak benzersiz kılan, işbirliği konusunda yeni bir anlayış geliştirmemizi gerekli kılan husus, askeri zafere ve topraklarının kurtuluşuna pratikte karşı çıkarken, bir yandan da İran’ın Lübnan için güvence altına almak üzere olduğu ateşkese elinden geldiğince mani olması, bunun yerine, savaşı uzatmayı, daha fazla işgali ve potansiyel olarak bu toprakların ilhakını hedeflemesidir.

Selam hükümetinin, 350’den fazla sivilin öldüğü, 2.000’den fazla kişinin yaralandığı katliamın hemen ardından İsrail ile görüşmelere başlama kararı, İran’ın Lübnan için sonuçlandırma noktasına yaklaştığı ateşkesin pekiştirilmesini engellemek amacıyla İsrail ile koordineli olarak alınmış bir karardır.

Hükümetin Salı günü ateşkes ilan ederek, İran’ı engellemeye ve başarıyı sahiplenmeye çalıştığı görünse de, aslında o, düşmanlıkların devamına rıza göstermiştir, zira İsrail’in ABD Büyükelçisi, İsrail’in yalnızca Lübnan ile bir “barış anlaşması”nı ilerletmek için bir izleme toplantısı düzenlemeyi kabul ettiğini, herhangi bir ateşkesi görüşmeyi ise açıktan reddettiğini dile getirmiştir.

Gelen haberlere göre Selam hükümeti, İsrail saldırılarının “Hizbullah kaynaklı yakın tehditler” denilen şeyle, yani Şii bölgeleri ve Şii sivilleri hedef alan bölgelerle sınırlı tutulmasını, Lübnan’ın geri kalanının ise tarafsız kalmasını öngören Kasım 2024 tarihli anlaşmaya dönmeyi öneriyor.

Şiddetin son bulması meselesi, müzakere sürecinin dışında tutuluyor. Ateşkese savaş pratiğinin eşlik edeceği modelin yeniden meşrulaştırılması üzerinde duruluyor. Böylelikle, İsrail’in Lübnan genelinde saldırı düzenleme, Lübnan topraklarında yürüttüğü işgal harekâtının kapsamını genişletme ve yerinden edilmiş halkın geri dönüşünü engelleme özgürlüğünü koruduğu statüko, tekrar tesis ediyor. Bu da Hizbullah’ı 1 Mart’ta İsrail’e saldırmaya zorlayan koşulları fiilen yeniden üretiyor. Başka bir ifadeyle, Selam hükümetinin halka sunduğu öneri, Lübnan’ın İsrail’in kendisine yönelik savaşını normalleştirmesi anlamına gelen, ateşkes olmaksızın İsrail ile normalleşme adımından başka bir şey değil.

Selam hükümeti, İran gibi aktörlerin sahip olduğu stratejik avantajdan yoksun, gerçek bir müzakere ortağı olmadığının farkında, ancak elinde her an pazarda satabileceği iki malı var: İran’ın ABD ile ateşkes görüşmelerini raydan çıkarma ihtimali ve kendisini iç karışıklığa yol açabilecek, emperyalizmin ajan hükümeti olarak sunma becerisi. Bu haliyle Selam hükümeti, İsrail’in, direnişi zorla silahsızlandırmaya çalışarak ülkeyi istikrarsızlaştırmayı reddeden mevcut ordu komutanı Rudolf Haykal’ı görevden alıp, yerine İsrail’in tercihlerine uygun bir ismi getirmesi talebine boyun eğmeye mecbur.

Bunu yapabilecek kapasitede olup olmadığına bakılmaksızın, Selam hükümeti, bugün kendini ve Lübnan’ı son derece tehlikeli bir konuma sürüklemiştir, zira artık hükümet, Hizbullah ve Şii seçmenlerinin çatışmanın birincil yükünü taşıdığı önceki aşamalardan farklı olarak, doğrudan İsrail’e hesap vermeye başlamıştır.

Hükümet, vaat edilen çatışmanın yaşanmasını sağlayamazsa, İsrail’in Lübnan’ı ayrım gözetmeyen bir savaş alanı olarak ele aldığı, mezhepler arası sivillere yönelik saldırıları yoğunlaştırdığı, potansiyel olarak işbirliği yapanlar da dâhil olmak üzere, devlet yetkililerini hedef aldığı Gazze modeline uygun müzakerelere geçiş sürecini başlatma riskiyle yüzleşir.

Hükümet, İsrail ile pazarlık kozu olarak esasen iç karışıklığa güveniyor, yerinden edilmiş (şu anda bir milyonu aşmış olan) Şii nüfusu Hizbullah üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanmak suretiyle, Hizbullah'ın Aşil topuğu olarak algıladığı noktayı kendince istismar ediyor. Gerçekten de uzun süredir iç savaşa karşı duyduğu isteksizlik ve böyle bir senaryonun savaşın tüm yükünü zaten taşıyan bir topluluk için taşıyacağı, felâkete evrilme ihtimali bulunan riskler göz önüne alan Hizbullah’ın, iç politikada verebileceği tepkiler konusunda yapısal olarak eli kolu bağlı. Bu kısıtlılık hali, Hizbullah’ın iç politika düzeyinde devam eden baskıyı, 2006’dan sonra görülen türden kitlesel seferberlik yoluyla hükümetin çöküşünü hızlandırma konusundaki isteksizliğini veya Mayıs 2008’de yaptığı gibi, içeride silaha başvurmayla ilgili gönülsüzlüğünü izah etmeye yardımcı olmaktadır.

Önceki momentlerden farklı olarak, mevcut bağlam, aktif bir savaş ve büyük bir yerinden edilmiş nüfusla yüzleşilen bir hale dairdir. Savaş ve yerinden edilmiş halkın bir araya geldiği konjonktür, hükümetin taammüden tasarladığı, bugünlerde bilinçli olarak istismar ettiği bir gerçekliktir.

Hükümetin bu hamlesi, gidişatı değiştirmez, sadece kaçınılmaz olanın gerçekleşmesini geciktirir. Başka bir deyişle, İran’ın arabuluculuğuyla varılması son derece muhtemel olan bir anlaşmayı uzatırken, bu anlaşmanın imza edilmesini daha da uzun ve maliyetli kılan hükümet, bu süreçte katliamların devam etmesine, yerinden edilmiş kişilerin daha da yoksullaşmasına, iç savaş riskinin artmasına yol açacaktır. Tarihte eşi benzeri olmayan bir ihanet biçimi olarak “Selam hükümeti”ni bir simge haline getiren bu işbirlikçi ve ajanlaşmış siyasi otoritesinin mirası, ileride bu minvalde anılacaktır.

Emel Saad
11 Nisan 2026
Kaynak

, ,

Dünü ve Bugünüyle Şii Düşmanlığı



Mart 2026 ortalarında, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü emperyalist savaş ve eş zamanlı olarak İsrail’in Lübnan’a gerçekleştirdiği saldırı sırasında, X sosyal medya platformu, İsrail saldırıları nedeniyle Güney Lübnan’daki evlerinden ayrılmak zorunda kalmış bir milyon Lübnanlı içerisinden kimi insanların Beyrut’un Karantina bölgesine yerleştirilmesi planına panikle tepki gösterdi. İlk bakışta bu tepkiyi, güneyi terk etmek zorunda kalmış, çoğunluğu Şii Lübnanlı olan insanların taşınmasının İsrail bombaları için bir mıknatıs görevi göreceğine dair gerçek korkulardan kaynaklanan basit bir panik olarak yorumlamak mümkün. Neticede, geçen haftalarda İsrail bombalarının Hazmiye, Dohat Aramun, Burc Hammud, Başura’daki binalara, hatta Ramletü’l-Beyda’da çadırlarda uyuyan insanların tepesine yağması, herkese bir ders vermişti.

Siyonist devlet, Lübnanlı sivilleri, özellikle Şii Lübnanlı sivilleri, hedef olarak gördüğünü, yerinden edilmiş Şiileri barındırmanın, onları barındıranlar için de tehlike arz edeceğini oldukça açık bir şekilde ortaya koymuştu. İsrail ordusunun tahliye emirlerinde açıkça “Şii” ifadesi geçmese de tahliye için işaretlenen köyler, kasabalar ve bölgelerin tamamı, çoğunlukla Şiilerin yaşadığı yerler.

Son iki buçuk yıldır Gazze’de soykırıma yol açan vahşetleri İsrail ordusunun canlı yayınında izledikten, ardından ordunun Beyrut’a attığı, Lübnan’ın gelecekte Gazze olacağını söyleyen broşürleri okuduktan sonra, insanların dehşete kapılması anlaşılabilir bir durum. Ancak kimi kesimlerin yerinden edilmiş insanlara karşı gösterdiği tepkilerde uyguladığı, barınma imkânı sunmayı reddetmekten tutun da o insanları zorla göç ettirmeye kadar uzanan muhtelif şiddet biçimleri, Lübnan’ın kendine has mezhepçilik ve özellikle Şii düşmanlığı bağlamı dışında idrak edilemez.

X’te Karantina konusunda yapılan paylaşımlar, sadece düşen bombalardan kaynaklanan yakın tehlikeyi gündeme getirmekle kalmadı. Bazıları, bu korkudan hiç bahsetmediler bile. Bunun yerine, ilgili paylaşımlarda, Şii Müslümanların Beyrut’a taşındıkları, şehrin toplumsal dokusunun görünür bir parçası haline geldikleri Lübnan tarihinin daha önceki anlarına atıfta bulunuldu.

Bir paylaşımda, “Tarih bize, Şiilerin bir kez yerleştikten sonra asla ayrılmayacaklarını öğretti [...] İktidardakilerden şimdi harekete geçmelerini ve Dahiye 2.0’a mani olmalarını rica ediyorum” yazıyordu.[1]

“Beirut Wire” adlı, haber kaynağı olduğunu iddia eden bir hesap, planı “yeni bir Uzai olayı” olarak tanımladı. Bu örneklerde en azından kibar bir dil kullanılıyor. Diğer paylaşımlarda ise burada tekrarlayamayacağım, ancak bağnaz ve insanlık dışı olarak nitelendirilebilecek bir dilin kullanıldığı görülüyor. (“Irkçı” terimini kullanmamamın tek nedeni, bu tespitin daha fazla analize ihtiyaç duyması. Burada kullanılan dil alenen mezhepçi, gelgelelim, Lübnan’da ırk nispeten daha karmaşık bir mesele).

Burada, Hizbullah’ın İsrail saldırısına “sebep olduğu”nu, dolayısıyla, tüm Şiilerin mahallelerden, hatta ülkeden sürülmesi gerektiğini söyleyen, maskesi düşmüş bir Şii düşmanlığı söz konusudur. Siyonist saldırılarla başlamamış olsa da bu Şii düşmanlığı, Lübnan tarihinde kök bulan, bir yandan sınıf ve dindarlıkla, diğer yandan yerleşimci sömürgeciliği ve imparatorlukla bağlantılı çok yönlü bir olgu olarak, Siyonist saldırıların körüklediği bir sorundur.

Sınıf ve Dindarlık

Lübnan’daki Şii Müslümanların marjinalleştirilmesi süreci, manda dönemine dek uzanmaktadır. Manda sınırları çizilirken, güneydeki Şii köyleri, muhtemelen sadece Fransızların ve seçkin Marunilerin bölgede Hristiyan çoğunluklu bir yerleşim bölgesi oluşturma çabalarını sekteye uğratabilecekleri ihtimali üzerinden önemli görülen bir olguydu. O dönemde az sayıdaki seçkin Şii aile, nispeten daha kentliydi ve Fransızlarla ittifak halindeydi. Güneyde bulunan Maruni köyleri, Şii komşularının da dâhil edilmesini gerektiren sosyal mühendislik denilen arabanın tekerine çomak soktu. 1932 tarihli nüfus sayımında eksik sayılan ve manda elitlerince kurulan mezhepçi hükümet yapısında yeterince temsil edilmeyen Şii köylüler, ellilere dek göz ardı edildiler, görülmediler. Bu dönemde, kırsal kesimleri şehir merkezlerine bağlayan altyapı çalışmaları ve ihracat ürünlerine geçilmesine yönelik baskı, birçok Şii köylüyü iş aramak için Beyrut’a göç etmeye itti. Başkentin etrafındaki kenar mahallelere yerleştiler. Bu bölgeye “sefalet kuşağı” adı verildi.

Altmışlara gelindiğinde, Şii Lübnanlılar, yoksulluk ve hizmet işçiliğiyle ilişkilendiriliyordu. Sınıf ve mezhep iç içe geçmişti, sınıfçılık ve mezhepçilik de öyle. Lübnan iç savaşı sırasında yaşanan yer değiştirmeler, bilhassa Şii Müslümanların doğudaki, Maruni Hristiyanların güneydeki mahalleleri terk etmesi, Beyrut’un güney mahallelerini şehrin Şii çoğunluklu bir bölgesi haline getirdi. Bugün bu bölgeye Dahiye deniyor. Bu tarih, yerinden edilmiş kişilerin “asla ayrılmayacakları” korkusunu dile getiren sosyal medya paylaşımlarının temelini teşkil ediyor.

Altmışların sonlarında ve yetmişlerde Şii toplumsal hareketler, Lübnan’ın mezhepçi sistemi içinde daha büyük kolektif haklar talep etmeye başladılar. “Mahrumlar Hareketi”nde altında açığa çıkan ilk eylemlilik hali, İslam’dan etkilenen, farklı kesimleri içine alan toplumsal ve politik bir harekete dönüştü. Birdenbire, kırsal kesimdeki yoksullardan kentli işçi sınıfına dönüşen bu işçiler ve hizmet çalışanları görünmeye, örgütlenmeye, taleplerde bulunmaya başlayarak, mezhepsel statü temelinde oluşmuş hiyerarşiye ve en alt kademede yer aldıkları gerçeğine meydan okumaya başladılar. Birisi bana bir keresinde, ayrıcalıklarının sorgulanmasının mideye yumruk yemek gibi hissettirdiğini söylemişti. Yoksullar açıktan Şii bir kolektif olarak ayağa kalktıklarında, iç içe geçmiş sınıfçılık/mezhepçilik, Şii düşmanlığı biçimini aldı.

Bu hareketlerle birlikte, Şii Lübnanlılar arasında hem zenginlik hem de eğitim önemli ölçüde arttı. Mezhebin öyküsünü anlatmanın bir yolu da onu kolektif sınıf hareketliliğinin öyküsü olarak takdim etmektir. Yoksulluk ortadan kalkmadı, ancak artık insanlar, Şiileri Lübnan’da “en yoksulların en yoksulu” olarak gösteremezdi. Şii karşıtlığı devam etti.

Doksanlarda Dahiye’de ilk etnografik araştırma projemle ilgili çalışmaya başladığımda, şehrin diğer bölgelerindeki arkadaşlarım ve ailem, “Şii gettosu” klişeleri üzerinden, kirlilik ve tehlike konusuna değinerek, beni bölge konusunda uyardılar. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden (BAÜ) bir profesör, bana “o kadar ileri gitmeme gerek olmadığını, sadece BAÜ’nün hademeleriyle görüşmekle yetinebileceğimi, zira hepsinin Şii olduğunu” söyledi.

Görüşme yaptığım Şii Müslümanlar, diğer Lübnanlıların kendileri hakkında sahip olduğu klişelerin farkında olduklarını vurgulamak için kendilerini küçümseyen bir mizaha başvurdular ve insanlık dışı söylemleri açıkça ortaya koydular. Hatta bazıları, Şiilerin kuyrukları olduğunu düşündükleri için insanları azarladıklarına dair öyküler paylaşarak, aşağılayıcı mitvali terimi yeniden sahiplendiler.[2] İlk araştırmam ile şimdiki zaman arasında, gerek araştırma için görüşmeler yaparken gerekse aile ve arkadaşlarla vakit geçirirken, klişeler kendilerini göstermeye devam etti. Bir Sünni’nin bir Şii ile evlenmesi, ikincisinin ailesi daha zengin olsa bile, alt sınıfa geçmek, attan inip eşeğe binmek anlamına geliyordu.

Şii topluluklarında Batı Afrika’ya göç ve para havalelerinden elde edilen büyük servet küçümsenirdi. Villaları, Sünni yönetimindeki Arap Körfez devletlerinden gelen paralarla inşa edilen Hristiyan köylerindeki aynı derecede büyük villaların aksine, “çirkin” veya “göz kamaştırıcı” olarak tanımlanıyordu.

BAÜ’den veya yurtdışındaki kurumlardan tıp doktoru ve doktora sahibi Şii Müslümanlar, işe alım uygulamalarında veya terfi süreçlerinde Şii karşıtı ayrımcılıktan şikâyet ederlerdi. Beyrut’un toplumsal dokusunun farklı etnisiteli, çok sınıflı bir parçası haline gelen Dahiye, diğer Beyrut sakinleri tarafından, sadece uygun fiyatlı ürünler bulmak için bir yer olarak görülmesi dışında, dışlanırdı.

Sınıf-mezhep ilişkisinin bir diğer boyutu da dindarlıktır. Yetmişlerde Şii hareketi, dindarlığın kamusal alana girmesiyle somut bir etki yarattı. En bariz ve klişe örneği ele alalım: otuz-kırk yıl içinde birçok Şii kadın, başörtüsü takmayı tercih etti. Onlar için inançlarıyla, kimlikleriyle ve daha sonra toplumsal normlarıyla bağlantılı bir giyim eşyası olan başörtüsü, bazı Lübnanlılarca laik olduğu düşünülen bir ülkeye İslam’ın endişe verici bir şekilde sızması olarak görüldü. Bu görüşün somut bir sonucu oldu: birçok genç Şii kadın bana, giyim tarzlarının Dahiye dışında daha yüksek ücretli işlere girmelerini engellediğine dair şikâyetlerini iletmişti.

Bunu Şii düşmanlığı yerine İslam düşmanlığı olarak düşünmek mümkün. Manda döneminden beri siyasi elitin belirli bir kesiminde Hristiyan medeniyetinin üstünlüğü, ana söylem haline gelmişti. Bazı Lübnanlılar için Hristiyanlık, Avrupa’ya ve küresel beyazlığa bir köprü görevi görüyor. Hristiyan dindarlığının laik sayılmasını sağlayan bu köprünün, başörtüsü takmak veya alkol tüketmemek gibi hususlar üzerinden Müslüman dindarlığıyla tehdit edildiği düşünülüyor. Ayrıca bu durum, Lübnan’daki İslam düşmanlığını Avrupa ve ABD’deki Müslüman karşıtı ırkçılıkla da ilişkilendiriyor. En son araştırmamda, Hristiyan Lübnanlılardan, görünüş ve yaşam tarzı farklılıklarını alt sınıf ve düşük statüyle ilişkilendiren, servete dair hesaplama içine girmeden dillendirilen, sayısız İslam düşmanı yorum işittim. Bu yorumlar, hem Şii hem de Sünni Müslümanlara yöneltilmişti.

Ancak, bu fikirlerde, dindarlık ile sınıf ile ilgili klişelerin kesişiminde ortaya çıkan, özellikle Şii karşıtı bir unsur da bulunuyor. Esasında birçok Sünni kadın da başörtüsü takıyor, ancak Beyrut’ta, bilhassa orta ve üst sınıf Sünniler arasında, bu durum tarihsel olarak yaşlılar arasında daha yaygın. Başörtüsü, hem Müslümanlar hem de Hristiyanlarda yaş ve saygı göstergesi olarak görülüyor. Son yirmi yılda, daha genç Sünni kadınlar Sünni dindarlık hareketinin bir parçası olarak başörtüsü takmayı tercih etse de, birçok kentli Lübnanlı, hâlâ başörtülü genç kadınların Şii olduğunu veya Sünni iseler kırsal kesimden ya da yoksul olduklarını varsayıyor. Bu varsayım, Sünni Müslümanların bir grup olarak hem Osmanlı İmparatorluğu döneminde hem de manda elitinin üyeleri olarak uzun süredir yüksek statüye sahip olduğu mezhepsel bir hiyerarşiyle ilgili. Bir ölçüde, statü ayrıcalığı, Sünni dindarlığını aşağılanmaktan koruyor. Ayrıca, Şii karşıtlığı, Sünni Lübnanlılar arasında da Hristiyan Lübnanlılar kadar yaygın bir mesele. Lübnan’a has mezhepsel hiyerarşilerin ötesinde, bu durum, son yirmi yılda giderek güçlenen ve Şii çoğunluğa sahip İran Cumhuriyeti’ni Sünni yönetimindeki Arap Körfez devletlerine karşı konumlandıran daha geniş bölgesel söylemlerle bağlantılı.

Şii karşıtlığını sınıf ve dindarlık bağlamında düşünmek, yerinden edilmiş Şiilerin Karantina’ya taşınmasına yönelik tepkiyi, iç savaştan bu yana Lübnan’daki çoğu alanın mezhebe göre bölünmesine karşı bir meydan okuma olarak görmemizi sağlar. Karantina, anlam yüklü bir bölgedir. Adı, on dokuzuncu yüzyılda karantina alanı olarak oynadığı rolü, daha sonra soykırımdan kaçan Ermeniler, Nekbe’den kaçan Filistinli mülteciler, göçmen işçiler ve Suriyeli savaş mültecileri için bir sığınak alanı haline geldiği gerçeğini hatırlatır. Karantina’ya sığınan bu gruplar da yoğun yabancı düşmanlığıyla ve ayrımcılıkla karşı karşıya kaldılar, ancak bu düşmanlıklar ve ayrımcılıklar, mevcut Şii karşıtı (ve daha önceki Filistin karşıtı) duygular kadar şiddetli değildi. Travmalarla yüklü tarihi, iç savaş sırasında Hristiyan milisler tarafından çoğunluğu Filistinli yüzlerce mültecinin katledildiği 1976 olaylarını, daha yakın zamanda, Ağustos 2020’deki Beyrut Limanı patlamasında yaşadığı yıkımı içerir.

Bu tarih, aynı zamanda mevcut paniğin de temelini oluşturuyor. Yetkililere “Dahiye 2.0”ı önlemeleri yönünde yapılan çağrılar ve “Uzai”nin anılması, Şii köylülerin Beyrut’a gerçekleştirdikleri ilk göçü ve iç savaş sırasında güney mahallelerinin Şii çoğunluklu bir alana dönüştüğü gerçeğini, ayrıca Karantina’nın hem sığınak hem de şiddet alanı olarak sahip olduğu katmanlı tarihi hatırlatıyor.

Sosyal medyada yapılan paylaşımların dili, her mezhebin bir şekilde kendi topraklarına “ait” olduğu, savaş zamanı nüfus transferi ve emlak uygulamalarından kaynaklanan sınırların toplumsal kaynaşmanın önündeki maddi engeller olduğu fikrini pekiştiriyor.[3]

İsrail ordusunun tahliye emri verdiği, Dahiye gibi bölgelerden gelen insanların, “yabancı” sosyal ve dini uygulamalarıyla çevrelerinde yaşayanları etkileyeceği söyleniyor. Oysa bu insanlar da herkes kadar Lübnanlı, herkes gibi bu ülkenin eski vatandaşı. Kimse, bu gerçeği dikkate almıyor. Bu türden korkular, yazarlarının açıkça dile getirmediği bir gerçekçiliği de gizliyor: bu yer değiştirme, muhtemelen geçici değil, Siyonist devletin yerleşimci-sömürgeci genişleme çabası üzerinden kalıcı bir nitelik kazanacak.

Sömürgeciliğin ve Emperyalizmin “Böl ve Yönet” Taktiği

Siyonist devlet Lübnan’a 1948’den beri saldırıyor. Bilhassa 1978 ve 1982’de İsrail’in gerçekleştirdiği büyük işgaller, ardından Mayıs 2000’e kadar süren güney işgali sırasında, evlerini, topraklarını ve geçim kaynaklarını kaybedenlerin çoğu Şiiydi.[4] İç savaşla boğuşan ve bölünmüş olan, ayrıca baştan beri yetersiz donanıma sahip Lübnan ordusu güneyi savunamadı. İran’daki 1979 devriminden ilham alan, hem Lübnan’daki Şii toplumsal hareketine hem de güneydeki köylere derinden bağlı olan Hizbullah, İsrail işgalcilerine ve onlara vekalet eden Lübnan milislerine karşı savaşmak için bir milis gücü olarak kuruldu. 1990’da iç savaşın sona ermesiyle birlikte, Hizbullah’ın İslami direnişi, İsrail’in yayılmacılığına karşı sergilenen çok yönlü silahlı direnişin lideri olarak kendini kabul ettirdi. İşgal yıllarında, kendi sınırları içinde kaldıkları, Lübnan’ın Şii olmayan bölgelerine önemli ölçüde nüfuz etmedikleri sürece, bu vasıfları, sadece kabul edilebilir olmakla kalmadı, çoğu zaman diğer Lübnanlılar, hatta devlet tarafından bile methedildi. Ordunun yapamadığı savunma işini üstlenmişlerdi. Siyonist liderlerin sözlerine dikkat edilirse, bu savunma, en azından Litani Nehri’ne kadar uzanan ve bir asırdan fazla süredir tutarlı ve aleni bir Siyonist vizyon olarak dillendirilen “Büyük İsrail”in kurulması yönündeki Siyonist emellerini engellemek için bu savunma zaruriydi. Bu zaruret halen daha geçerli.[5]

Direnişin 2000 yılında güneyi başarıyla özgürleştirmesinin ardından, Lübnan’da Hizbullah’ın silahlı kanadı hakkında gergin tartışmalar baş gösterdi. Bu arada, iç savaş sonrası bir siyasi parti olarak faaliyet yürüten Hizbullah, daha az popüler ve daha az örgütlü müttefiki Emel ile birlikte, siyasi partilerin büyük çoğunluğunun mezhepsel çıkarlar doğrultusunda faaliyet yürüttükleri bir sistem dâhilinde, Şii Lübnanlıları temsil eden yalnızca iki mezhep temelli siyasi partiden biriydi. Parti, sadece devlette yer almakla kalmadı, 2008’den sonra hükümetteki en büyük siyasi koalisyonun da bir parçası haline geldi.

Lübnan ordusunun rolünün, güneydeki insanları ve toprakları, ayrıca devleti ve sınırlarını İsrail işgaline ve saldırılarına karşı nasıl etkili bir şekilde savunacağı meselesi tartışılmalıyken, bunun yerine, ihmal ve travmayla yüklü geçmişe atıfta bulunup duran mezhep tartışmaları yürütüldü. Bu tartışma, hem devletin mezhepsel yapısı hem de bölgeyi bölmek, topluluklarını ve ülkelerini birbirine karşı kışkırtmak, kontrol altına alıp fethetmek için hariçten ortaya konulan emperyalist ve sömürgeci çabalarla engellendi. Bu anlamda, öncelikle Hizbullah karşıtı duygular olarak ifade edilen Şii düşmanlığı, hem siyasi mezhepçiliğin hem de ABD ve İsrail’in bölgeye yönelik emperyalist projesinin bir belirtisi.

Ayrışmalara yol açmak, bu ayrışma çizgilerini belirgin kılmak, Siyonizmin sömürgeci projesinin temel çalışma yöntemlerinden biridir. Misal bu yöntem, İsrail devletinin Filistinlileri “Arap”, “Hristiyan”, “Müslüman”, “Dürzi” ve “Bedevi” olarak tasnif etmesinde, bazılarına diğerlerine göre farklı ayrıcalıklar tanımasında, İsrail devletinin bu kurgulanmış kategorileri esas alan, ayrıştırmacılıkla malul kişisel statüyle alakalı hukuk sisteminde karşımıza çıkıyor.

Lübnan’ın mezhepsel çizgileri, devletin kuruluşunda Maruni elitler ve Fransızlar tarafından çizildi. Siyonist hareketin yapması gereken tek şey, bu çizgiler boyunca çatlaklar oluşturmaktı. Nitekim, ilk çatlak Nekbe’den önce, 1946’da imza edilen bir antlaşmayla oluşturuldu. Anlaşma, Lübnan’daki Siyonist hareket ile Maruni Patrikhanesi arasında imzalandı.

ABD’nin böl ve yönet taktiği üzerine kurulu emperyalist çabalara dahli, 1979 İran devriminden sonra ivme kazandı. Bu devrimin ilk başlarda halktan gördüğü destek, Sünni Müslümanların bir an için Şii anti-emperyalist hareketin içine çekme tehdidini açığa çıkarmıştı. İran-Irak savaşıyla bu bölünmeler daha da pekişti. Daha sonra 2003’teki Irak işgali ve Arap Körfez devletlerinde ABD askeri üslerinin artırılmasıyla birlikte, ABD imparatorluğu, görünüşte İran’dan korunma karşılığında sadakat talep etti.

İran, aslında komşularından hiçbirini askeri olarak tehdit etmemiş, farklı, din, mezhep ve etnisiteleri içinde barından nüfusuyla Şii bir devletti. Özellikle, bu Sünni yönetimlerin bulunduğu Körfez devletlerinin birçoğunda önemli sayılarda, marjinalleştirilmiş Şii nüfusu bulunuyor. Şii gücünün sembolü olarak İran, ABD ordusunu bölgenin giderek genişleyen köşelerine taşıyan kukla haline geldi.

2003’te ABD’nin Irak’ı işgal ettiği sırada 24 saat yayın yapan muhtelif haber kanalları, ilk kez üzerinde “Şii Hilali” yazılı haritalar paylaştılar. O zamana dek, ikinci intifada başlamış, Oslo’nun yol açtığı yanılsamalar paramparça olmuşken, bölgedeki Sünni çoğunluklu devletler, Lübnan’ın güney sınırındaki sömürgeci varlıkla ilişkileri normalleştirme yönündeki emperyalist talebe boyun eğdiler. “Şii Hilali”, aslında “Filistin dışında İsrail’i ve Siyonist projeyi kabul etmeyenler”i ifade eden bir şifreydi. Bugün de devam eden Direniş Ekseni’ni işaret ediyordu. Lübnan siyasetindeki Sünni-Şii ayrılığının, Başbakan Refik Hariri’nin 2005’teki suikastından kısa bir süre sonra ortaya çıkması tesadüf değil. İsrail devletinin Hizbullah’ı ortadan kaldırmaya çalıştığı, çekilmelerinden sonraki ilk savaş olan 2006 savaşının, Lübnan’da da mezhep ayrılıkların kendini gösterdiği bir dönemde gerçekleşmesi de tesadüf değil.

2006’daki savaş sırasında İsrail ordusu, sivil altyapının yok edilmesini söyleyen “Dahiye Doktrini”ni uygulamaya koydu. Amaç, Dahiye ve güney bölgelerini yerle bir ederek, çoğunluğu Şii Müslüman olan bu bölgelerin sakinlerinin Hizbullah ve direnişi terk etmesini sağlamaktı. Ancak bunun tam tersi bir etki yarattı. Fakat İsrail’in Lübnan’ın diğer bölgelerindeki altyapı yıkımı, ülkedeki mezhepsel gerilimleri daha da artırdı.

İç siyasi ayrışma büyüdükçe, Şii karşıtı yorumlar tekrar zirveye ulaştı. Bu durum, Hizbullah’ın birçok Lübnanlıyı öfkelendiren kararlar aldığı veya eylemlerde bulunduğu anlarla örtüşüyordu. Bu anlar arasında, 2006 yılının sonlarında başlayan, Hizbullah ve Emel’in Beyrut’un şehir merkezinde gerçekleştirdiği oturma eylemi, 2008’de Hizbullah savaşçılarının başkente kısa süreliğine konuşlandırılması, Hizbullah’ın Suriye iç savaşında rejimin yanında savaşma kararı ve partinin 2019’daki Lübnan devriminin bastırılmasına ve 2023’te farklı mezheplerden insanların homofobik paniğe ve şiddete teşvik dalgasına katılımı yer alıyordu. Birçok insan, Hizbullah'ın eylemlerini mezhepçi olarak algıladı ve parti, neredeyse her Lübnan siyasi partisi gibi, mezhepçiliği ve mezhepçi söylemi kullandı. Bu, aynı zamanda Hizbullah'ın diğer Lübnan siyasi partileri gibi davrandığı bir dönemdi: elitlerle ittifaklar kurdu, seçim siyaseti yaptı ve yoksullardan ziyade orta ve üst sınıfları destekleyen yasalara destek verdi. Hizbullah’ı eleştirmemek veya bazı eylemlerinden nefret etmemek gerektiğini söylemiyorum. Sorun şu ki, bu öfke ve nefretin ifadeleri siyasi partiyle sınırlı kalmadı.

Bunun yerine, son yirmi-otuz yıl içinde Şii düşmanlığı, kimliğe dayalı bir grubun tamamına saldıran dil, açıktan sertleşti. Bugün de bu dil, kire, cehalete ve pisliğe atıfta bulunan sınıfsal imgelere başvuruyor. Lübnan’daki politik-mezhepsel yönetim sistemi, mezhepleri mezhepsel liderlikle ilişkilendirmeyi doğal kılıyor gibi görünüyor. Ancak bu ilişkilendirme, yalnızca mezhepler içindeki siyasi çeşitliliği değil, aynı zamanda mezhepsel liderler ile siyasi temsil için tek seçeneklerin mezhepsel olanlar olduğu bir devlet ve sistemde yaşayan insanlar arasındaki güç farklılıklarını da göz ardı ediyor. Bir ölçüde mezhep-siyasi parti karışıklığı Lübnan grupları arasında gerçekleşse de, diğer gruplar, kendilerini temsil ettiği iddia edilen partilerin eylemlerine katılmayan insanlar olduğunda Şiiler gibi karalanmadı. Örneğin, Maruni düşmanlığı, Lübnan Güçleri’nin iğrenç eylemleri veya açıklamalarının ardından Lübnan’da yorumlanmaya değer bir söylem haline gelmedi. Bu karışıklık nedeniyle Şii Lübnanlıların karalanması, Lübnan’daki mezhepçiliğin en tutarlı ve tehlikeli biçimi. Bunun nedeni kısmen, bu karalama kampanyasının geçmişinin etkili olabilecek kadar güçlü bir siyasi partinin ortaya çıkmasından önceye uzanıyor oluşudur.

Gazze’deki soykırımın son iki buçuk yılına bakalım. Bu soykırım sırasında, yerleşimci koloninin bölgedeki varlığını normalleştirmek için siyasi ve ekonomik baskı devam etti. Batı Şeria’da, daha sonra Suriye’de topraklar çalındı. Soykırımı durdurmak için somut bir şeyler yapmaya sadece (şimdilerde Yemen Ensarullahı’nı da içeren) “Şii Hilâli”ne mensup yapıların çalışıyor olması tesadüf değil. Bu direnişi bastırmak için hem acımasız hem de manipülatif taktiklerin kullanılması da tesadüf değil: 2024’te İsrail, Lübnan’a karşı savaş başlattı. ABD Yemen’i bombaladı. Acımasız bir diktatörün ortadan kaldırılması karşılığında ABD’nin İslamcı kuklasının iktidara taşındığı Suriye, İsrail denilen yerleşimci koloniyle ilişkilerini normalleştirdi.

Şubat 2026, muhtemelen Siyonist devletin bu direniş cephesine yönelik son hamlesi. Ayrıca, kendisini bölgede tartışmasız bir gerçek olarak kurmak isteyen İsrail belki de bu savaşı, ABD’yi İran’a yönelik saldırısına katılmaya teşvik ederken bir yandan da Lübnan’ı en az onuncu kez işgal etmek amacıyla planladı. İsrail, 1948’den beri Lübnan’a onlarca kez saldırdı. Bu saldırıların kaçının işgal niyetli olduğu tartışmalı bir husus.[6]

Bu kez Dahiye Doktrini, “Gazze Doktrini”ne dönüştürüldü. Bu doktrin uyarınca sivillerin yanı sıra sivil altyapı da hedef alındı. Bu doktrin, Şii Müslümanları direnişe karşı kışkırtmak değil, diğer Lübnanlıları Şii Müslümanlara karşı kışkırtmak ve mezhepsel ayrılığı daha da derinleştirmek için kullanılıyor. Aleni Şii düşmanlığının yeniden ortaya çıkmasının da gösterdiği üzere bu yöntem işe yarıyor.

Şii Düşmanlığı Tasmasından Kurtuldu

Şiilerin “mahallelerimizi” asla terk etmeyecekleri yönündeki sosyal medya paylaşımları, Şiilere konut kiralamayı reddetme ve onları belirli bölgelerden kovma çabaları, ulusun içinde kimlerin yer aldığını ve kimlerin dışlandığını bize çok açık biçimde gösteriyor. Hizbullah’a kızgınken tüm Şiilere öfke yöneltmenin bir sorun olduğu açık olmalı. Oysa Hizbullah gibi bir siyasi örgütün eylemlerinin onu harici bir devletin, Lübnan dışı bir gücün vekili haline getirdiğini varsaymak da bir sorundur.

İran’ın Hizbullah ile ittifakı aracılığıyla Lübnan’ı “işgal ettiğini” öne sürmek, Lübnan dışındaki ittifakların, Hizbullah’ın en sert eleştirmenleri de dâhil olmak üzere Lübnan’daki siyasi partilerin temel bir özelliği olduğu gerçeğini göz ardı ediyor. Ayrıca, diğer Lübnan örgütlerinin ABD ve İsrail ile ittifak kurma, onlarla görüşerek karar alma konusundaki uzun geçmişini de göz ardı ediyor. Hizbullah için “İranlı, Lübnanlı değil” demek veya onu İran’ın “vekil”i olarak adlandırmak, bazı insanların ulus içinde kimlerin yeri olmadığına karar verecekleri tehlikeli yoluna girildiğinin delili. Bu tür iddialar, örgütün alabildiğine Lübnanlı olan tarihini de göz ardı ediyor: İsrail işgaline ve istilasına cevap olarak ortaya çıkması, Lübnan topraklarını Siyonist yayılmacılığa karşı savunması ve Lübnan’daki mezhep siyaseti bağlamında kararlar alması üzerinde durulmuyor. Bu iddiaları daha da ileri götürüp, tüm Şiilerin bir şekilde Lübnanlı ve Arap değil, İranlı olduğunu söyleyenler, ülkenin vatandaşlarının en az üçte birini söylemsel düzeyde dışlamış oluyorlar.

Tabii ki Şii Müslümanlarının hepsi değilse de büyük bir kısmı Hizbullah’ı ve Direniş’i destekliyor. Ordu da dâhil olmak üzere, başka hiç kimsenin güneyi işgalden korumadığı ve başka hiçbir siyasi partinin temsil ve destek sağlamadığı bir devlette neden desteklemesinler ki? Gene de Hizbullah’ı desteklemek, bir kişinin yurttaşlık statüsünü ortadan kaldırmaz veya o kişinin ölüm listesine konulmasını bir şekilde kabul edilebilir kılmaz.

Hizbullah ile bağlantılı bir bankada veya televizyon kanalında çalışmak veya seçimde bu partiye oy vermek de aynı şekilde değerlendirilemez. Hizbullah’ı destekleyen, onun için çalışan veya onunla bağlantılı olan herkesin savaşın kabul edilebilir bir hedefi olduğunu varsaymak, soykırıma çağrı yapmaktır. Şii olan herkesin Hizbullah'ı destekleyebileceğini varsaymak, bu soykırımda ortadan kaldırılacak kişilerin kapsamını genişletir.

İsrail ordusunun tahliye için işaretlediği bir yerde yaşayan herkesin meşru bir hedef olduğunu varsaymak, bu soykırımın kapsamını daha da genişletir, bir yanıyla, işgalci ordunun belirlediği şartların kabul edildiğini gösterir.

Şii düşmanlığı, bugün Hizbullah’ın İsrail’in ülkeyi bombalamasına neden olduğunu söyleyen fikirde, tüm Şiiler bu bombalar için birer mıknatıs görevi görüyor (bu nedenle dışlanmalı, sınır dışı edilmeli, onlardan uzak durulmalı) diyen anlayışta karşılık buluyor. Oysa Şii düşmanlığının, Siyonistlerin Lübnan’ı kendi içinde bölme ve Lübnanlıları birbirine düşürme çabalarının bir sonucu olduğunu görmek gerekiyor. Neticede, Siyonist hareket baştan beri, Filistin’de yaptığı bu şeyi Lübnan’da yapmak istemektedir. Şii düşmanlığı, bu Siyonist çabaların bir armağanıdır.

Lübnan’ın mezhepçi yapısında on yıllardır süregelen Şii düşmanlığı, iç içe geçmiş sınıf-mezhep-din ayrımcılığı ve yerleşimci-sömürgeci ayrıştırma çabalarıyla birlikte, Körfez jeopolitikası ve ABD’nin körüklediği İran düşmanı korkusuyla birleşti. ABD’nin emperyalist projesi, Körfez ülkeleri gibi Lübnan’ı da şu konuda seçim yapmaya zorladı: “Ya bizimle ittifak kurarsınız ya da ‘Şii Hilâli’yle.” Şii Lübnanlılara seçim yapma imkânı bile sunulmuyor. Siyasi görüşleri ve bağlılıkları ne olursa olsun, ikincisiyle ittifak kuracakları düşünülüyor.

Şunu açıktan söylemek lazım: Körfez ülkelerinin bugün öğrendiği gibi, Lübnan, ABD’nin emperyalist projesinin umrunda değil, yerleşimci-sömürgeci güç topraklarımıza el koyduğunda gelip ülkeyi kurtarmayacak.

Partiyi, onunla ilişkili herkesi ve dolayısıyla tüm Şiileri ölümle ilişkilendiren emperyalist söyleme teslim olmadan da Hizbullah’ın kararlarına, eylemlerine ve açıklamalarına katılmamak, hatta onlardan nefret etmek mümkün. Şii karşıtı olmadan, Şiileri insandan saymayan yaklaşıma boyun eğmeden, onlara barınma imkânı tanımadan, onlara karşı ayrımcılık yapmadan da Hizbullah’ın duruş ve görüşlerine itiraz edebilirsiniz. Hizbullah’ın konumuna onay vermeyebilirsiniz ama gene de Lübnan’ı Siyonist saldırılardan koruyan tek örgütün o olduğunu kabul edebilirsiniz.

Sadece Hizbullah olduğu için Direniş’i desteklemek de aynı derecede sorunlu bir duruş, çünkü bu duruş, hâlâ mezhepsel kimlik politikalarını temel alıyor. Hizbullah hakkında ne düşünürseniz düşünün, Direniş’i destekleyebilirsiniz ve desteklemelisiniz, çünkü Lübnan ordusu ve devletinin ülkenin sınırlarını savunabilecek bir gücü olmadığı bir dönemde, direnişin tek savunucusu olmak önemlidir. Şu anda Güney Lübnan’daki insanların katledilmesine, yerlerinden edilmesine ve topraklarına el konulmasına karşı duran tek güç o. Artık bu savaşta İsrail’in güneyi ele geçirmek için geldiğini söylemek için Siyonizmin tarih boyunca dile döktüğü cümleleri temel alan, tahmine yönelik analizlere girişmenin bir anlamı yok. Zira bugün zaten İsrailli politikacılar güneyi ele geçirmek için uğraştıklarını açıktan söylüyorlar.

Şii düşmanlığı tuzağına düşmek, sömürgecinin ve emperyalistin oyununa gelmek, Lübnanlıları birbirlerinden, Filistinlilerden ve Suriyelilerden (ki bu tümüyle farklı bir mesele) ayıran girişimlere teslim olmak demektir. Oysa hepimizin bölgenin bir parçası olduğumuzu, hepimizin Siyonizmin yerleşimci-sömürgeci projesinden ve ABD’nin emperyalist emellerinden etkilendiğimizi, çok daha güçlü bir strateji dâhilinde bunlara karşı birleşmek gerektiğini anlamak zorundayız. Bu anlayışın karşısına, güneyin ülkeden ayrılıp yerleşimci-sömürgeci müdahaleye bırakılabileceğini, karşılığında Lübnan’ın geri kalanının kendi haline bırakılacağı beklentisini temel alan mantıksız fikri çıkartıyorlar. Bu fikir mantıksız, zira yerleşimci-sömürgeci devletler doğaları gereği yayılmacıdır, bu nedenle, bugün sınır Litani Nehri’nden çizilmiş olsa da, bu sınır yarın Zahrani, sonra Sayda’ya başka bir gün başka bir yere çekilebilir.

Başka bir açıdan da ilgili fikir mantıksız, çünkü Lübnan’ın güneyin tarım ve ticaretteki kilit rolü ve Akdeniz açıklarındaki doğalgaz rezervleri olmadan ekonomik olarak kendi kendini idame ettirebileceğini varsayıyor. Bu fikir mantıksız, çünkü güneydeki Lübnanlılardan topraklarını ve evlerini terk etmelerini neden bekleyelim? Neden “ya topraklarını terk edecekler ya orada kalıp ölecekler ya da İsrail işgali altında yaşamayı kabul edecekler” gibi bir ikilemle yüzleşsinler? Bir yandan onları ülke dışında bırakırken, diğer yandan onlardan ülke için evlerini feda etmelerini istemeyi nasıl düşünebiliyoruz?

Bu son sorunun cevabı, Hizbullah’a yöneltilen bu derin öfkenin, İsrail’in ateşkesi düzenli olarak ihlal etmesine rağmen, on beş aylık bir itidalin ardından, sınırdan altı roket attı diye ona yöneltilen suçlamaların sebebini tam olarak izah ediyor. Hizbullah’a, dolayısıyla tüm Şii Lübnanlılara karşı öfke o kadar büyük ki, bombaları atan yapıya karşı duyulan öfkeyi bile gölgede bırakıyor. Çünkü “onlar bu millet için neden fedakârlıkta bulunsunlar?” sorusuna, bu savaşı onların suçu olarak göstermek, suçu ait olduğu yere, yani bombaları atan yerleşimci-sömürgeci devlete ve onunla iş birliği yapan politikacılara değil, başından beri bu sömürgeciliğe direnen insanlara yüklemek suretiyle cevap veriliyor.

Lübnan’daki Filistinli mültecilerin insanlık dışı muamelelerle yüzleşmesi süreci de tam olarak böyle başlamıştı: onları Filistin’den ilk başta kovan Siyonistlere bakmak yerine, iç savaşı başlatma suçunu Filistinli mültecilerin üstüne atmışlardı. Bugün Şii karşıtlığı da bugün aynı yere doğru ilerliyor, tüm ürkütücülüğüyle. Daha iyi bir yolu yürümeyi bilmek zorundayız.

Lara Dib
Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar.
[1] Gönderiyi yazan @CanaaKnight adlı kullanıcı, Temmuz 2016’dan beri X platformunda bulunuyor ve şu anda 2204 takipçiye sahip.

[2] Mitvali, başlarda İmam Ali’ye sadık insanlar anlamına geliyordu, ancak Lübnan’da bu terim zamanla aşağılama amaçlı bir anlam kazandı. Şiilerin bu terimi kendilerini tanımlamak için kullanmaları, hem orijinal anlamı geri kazanmayı hem de terimi çağdaş bağlamda yeniden sahiplenmeyi amaçlıyor.

[3] Beyrut Kent Laboratuvarı’nın mezhepsel ayrımcılık konusundaki çalışmalarına bakılabilir: BUL.

[4] Bu tarih hakkında daha fazla bilgi için şu yazıya bakılabilir: MERIP.

[5] Siyonist liderler Hayim Vayzman ve David Ben-Gurion, 1919 tarihli Paris Konferansı’nda Filistin mandasının sınırlarını Litani’ye kadar genişletmek için lobi faaliyetleri yürüttüler. Litani’ye kadar olan bölgenin dâhil edilmesi yönündeki istekler, o zamandan beri Netenyahu da dâhil olmak üzere İsrail liderlerince dönem dönem olarak tekrarlandı.

[6] İsrail, 1948’den bu yana Lübnan’a onlarca kez saldırmış olsa da, ben, 1948, 1970, 1973, 1978, 1982, 1993, 1996, 2006, 2024 ve mevcut saldırıları “işgal” olarak kabul ediyorum.

,

Bir Gün Hepimize “Terörist” Denilecek


“Terörizm” teriminin kullanımını ciddi olarak sorgulamaya ilk kez, “Terörizm ve Kitle İmha Silahları Tehdit Değerlendirmesi” dersinde küçük bir öğrenci grubu ile profesörümüz arasında geçen bir konuşma sırasında başladım. Dersin kendisi büyüleyiciydi. Lisans eğitimimin üçüncü yılında, farkında olmadan yüksek lisans öğrencilerinden oluşan bir derse kayıt yaptırmıştım ve bu durum, beni epey zorlamıştı.

Profesörümüz, nükleer tesislerle ilgili güvenlik konusunda geçmişi olan, yaşlıca ve sakin tavırlı bir Jamaikalı adamdı. ABD’deki muhtelif devlet kurumlarının “terörizm”e dair farklı tanımlarını inceliyordu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu tanımlar birbirlerinden farklılık gösteriyor, çoğu zaman ilgili yetki alanları dâhilinde, kurumların kendilerine göre uyarlanıyordu. Bir tanımdan diğerine geçerken bunu fark eden hoca, terör eylemi olarak neyin kabul edileceğine dair kesin, her şeyi kapsayan bir ölçütün belirlenmesinin kimi vakit zor olduğunu söylemişti.

Sonra hoca, bu etiketin incelikleri ve eksiklikleri hakkında konuşurken, daha önce çalışmalarımda karşılaşmadığım bir konuya, ABD’nin, doğrudan eylemde bulunan grupların faaliyetlerini “terörizm” olarak etiketleyerek, çevre aktivizmini suç haline getirme çabalarına odaklandı. Bu noktada “Eko-terörizmin o zamana dek çevreye zarar veren uygulamaların altına imza atan endüstriler için bir rahatsızlık kaynağı olan eylemler için popüler bir etiket haline geldiğini” söyledi. FBI arşivlerinde denildiğine göre:

“1977’de, çevre koruma grubu Greenpeace’in memnuniyetsiz üyelerinin Sea Shepherd Koruma Derneği’ni kurup balık ağlarını keserek ticari balıkçılık faaliyetlerine saldırmasından bu yana, dünya çapında birçok ‘ekoterörizm’ eylemi gerçekleştirildi. FBI, ekoterörizmi, çevreci-politikası temelinde veya hedef kitlenin ötesindeki bir kitleye yönelik olarak, genellikle sembolik nitelikte, çevre odaklı bir grup tarafından masum kurbanlara veya mülke karşı suç niteliğinde şiddet kullanılması veya şiddet kullanma tehdidinde bulunulması olarak tanımlar.”

FBI’ın “ekoterörizm”e odaklanması, yalnızca Sea Shepherd ve balıkçılık endüstrisine yönelik eylemlerle sınırlı kalmadı. Aynı belgelerde, Hayvan Özgürlüğü Cephesi (ALF), Önce Dünya Hareketi (EF), Koruma Alanlarını Kurtarma Koalisyonu (CSP) ve Dünya Özgürlüğü Cephesi’nin (ELF) de adı geçiyor. Bu grupların “terör eylemleri” esas olarak, bu grupların çevreye zararlı olarak gördüğü şirketlerin ve işletmelerin endüstriyel ekipmanlarını veya diğer altyapılarını hedef alan sabotaj eylemleriyle ilgiliydi. Bu eylemler genellikle, organizatörlerin ağaç gövdelerine metal çubuk, çivi veya başka malzemeler çakarak ağaç kesme işlemlerini aksattığı “çivileme”, balık ağlarının kesilmesi, kundaklama, ağaç kesme ve inşaat ekipmanlarının tahrip edilmesi gibi eylemler biçiminde gerçekleşiyordu.

Bu eylemleri inceledikçe, bunların hiçbirinin çağdaş terörizm anlayışıma tam olarak uymadığını düşünmeden edemedim. Bu kelime, kalabalık caddelerde patlayan bombaları, binalara çarpan uçakları, toplu katliamları ve benzeri şiddet olaylarını çağrıştırıyordu. Öte yandan, bir çevreci grubun ağaç kesme ekipmanlarını sabote etmesi, oldukça anlaşılabilir, hatta savunulabilir bir doğrudan eylem örneği gibi görünüyordu. Sonuçta, bu protestocular, bu eylemlerden önce çoğu zaman başka yöntemler denemiş, çok önem verdikleri ormanların ve su yollarının sağlığına karşı şirket çıkarlarının galip geldiğini görmüşlerdi. FBI, neden hasarlı bir balık ağına odaklanıyordu ki?

FBI arşivlerini okumaya devam ettikçe, cevap biraz daha netleşti: bu arşivler, bu eylemlerin ekonomik zararlarını vurgulamak için büyük çaba sarf ediyordu. Profesörümüz de bu dinamiğe dikkat çekmiş, ekonomi üzerindeki etkileri sebebiyle, başta ormancılık ve balıkçılık endüstrileri olmak üzere, çeşitli alanlarda kârlara mani olan bu türden gruplara odaklanıldığını dile getirmişti. Görünüşe göre bu “terörist” etiketi, şirketlerin çıkarlarını onların yıkıcı çabalarına karşı durabilecek kişilere karşı koruma çabası neticesinde gündeme gelmişti.

Bu, sadece terörizm anlayışımı değil, bu etiketin neden var olduğunu da yeniden değerlendirmemi gerektiren bir dersti. Tohumlar ekildikten sonra, özellikle bazı gruplara “terörist” etiketi yapıştırırken diğerlerine yapıştırmamamız, bazı ulusların eylemlerini “terör eylemi” olarak adlandırırken, benzer eylemlerde bulunan diğer ulusların “kendini savunma” kapsamında hareket ettiklerini (ki bu sonuncular neredeyse evrensel olarak müttefiklerimizdi, eylemleri de ABD çıkarlarından yanaydı) yeniden değerlendirmeye başlamamız uzun sürmedi.

Bu zamana kadar, atalarından miras kalan topraklarda yaşıyorlar diye sömürgeci işgalcilerce sık sık terörist tehdit olarak etiketlenen birçok Filistinliyle tanışmıştım. İsrail ordusu, “çim biçme” adını verdiği operasyonlarla Gazze’yi düzenli olarak bombalıyor ama nedense kimse tarafından kınanmıyordu. Oysa silahlı direnişinde Filistinliler hemen terörist olarak etiketleniyor, bu da İsrail’e ait işgal güçlerinin daha fazla şiddet uygulamasını haklı çıkarıyordu. Batı Şeria’dan bir arkadaşım, İsrail ordusuyla yaşadığı çatışmaları, askerlerin kendisine ve yakınlarına verdikleri zararı anlatmıştı. Peki onlara karşı çıkarsa terörist mi sayılacaktı? Bu saçma ve çelişkili bir durum gibi görünüyordu.

Çelişki gibi görünen şey, aslında varsayımlarımı yeniden gözden geçirmememden kaynaklanıyordu. Yaşım ilerledikçe, ABD’deki protestocuların, silahlı isyancıların, devrimcilerin ve statükonun önünde duran herkesin terörist olarak etiketlendiğine dair birçok örnek gördüm. Kelimenin gerçekte işlevsel bir anlamı yok gibiydi, ancak kesinlikle siyaseten bir kullanım amacına sahipti. Bir hareketi veya taktiklerini gayrimeşrulaştırmak mı istiyorsunuz? Onlara “terörist” deyin. Egemen bir ülkede insansız hava aracı saldırısını haklı çıkarmak mı istiyorsunuz? Hedeflerinizin “terörist” olduğunu söyleyin. Filistin’de bir hastaneyi veya Sudan’da bir ilaç fabrikasını yok etmek mi istiyorsunuz? Buna “terörist altyapı” deyin.

Dahası, yıllar geçtikçe bu terimin kapsamının, ABD’de ve dünya genelinde giderek daha geniş ve belirsiz insan gruplarını kapsayacak şekilde genişletildiğine tanık oluyoruz. Donald Trump’ın Yurtiçi Terörizm ve Organize Siyasi Şiddetle Mücadele için imzaladığı yedinci Ulusal Güvenlikle İlgili Başkanlık Genelgesi, bu kriterlere uyan grupların ve bireylerin ülke çapında hedef alınması ve baskı altına alınması için gerekli zemini hazırladı:

* Amerikan karşıtlığı;

* Kapitalizm karşıtlığı;

* Hristiyanlık karşıtlığı;

* ABD hükümetinin devrilmesine destek;

* Göç konusunda müfrit yaklaşımlar;

* Irk konusunda ifrada varan yaklaşımlar;

* Cinsiyet konusunda ifrada varan yaklaşımlar;

* Amerika’nın aileye dair geleneksel görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık;

* Amerika’nın dine dair görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık;

* Amerika’nın ahlakla ilgili görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık.

Bu durumun, özellikle örgütlü “sol” kesimdeki bireyler başta olmak üzere, çok sayıda kişiye nasıl uygulanabileceğini görmek zor değil. Bu yedinci genelgede belirtilen muğlak, ucu açık ölçütler, devlet kurumlarına operasyonlarını haklı çıkarmak için hedef alınan kişilerin çeşitli konulardaki pozisyonlarını istedikleri kadar katı veya gevşek bir şekilde yorumlama imkânı sunuyor.

Ama bu durum, Trump ile başlamadı. Bush’tan Biden’a kadar ardı ardına gelen yönetimlerin hepsi, ABD kurumlarına “yıkıcı”, hatta “terörist tehdit” olarak gördükleri kişileri hedef alma konusunda geniş yetkiler verdi. Amaç açık: muhalefeti bastırmak ve statükoyu sorgulayan bireylere ve gruplara baskı uygulamak.

Bu muğlak ölçütler, bugün Filistin’i desteklemek amacıyla silah üretim tesislerine karşı doğrudan eylemlerde bulunanlar da dâhil olmak üzere, ülke genelindeki örgütçülere uygulanmaya devam ettikçe, örgütlerin ve bireylerin yaygın bir şekilde “terörist” olarak nitelendirilmesi ve bunların gayrimeşrulaştırılması için zemin hazırlanıyor. Filistin yanlısı bir tutsaklarla dayanışma örgütü olan Samidun gibi örgütler, tam da bu şekilde hedefe kondular. Samidun son hedef alınan örgüt olmayacak.

Şundan emin olabiliriz: Hareketlere yönelik baskılar devam edecek. “Terörist” kelimesinin silah olarak kullanılmasına bundan sonra da tanık olacağız. Açık faaliyet yürüten örgütler bu etiketten kaçınmaya çalışsa da bir şekilde o damgayı yiyecek. Bu durum, hareketleri örgütleyenlerin kendi ayaklarına pranga takmasıyla, böylelikle harekete zarar vermesiyle neticelenebilir.

James Ray
17 Aralık 2025
Kaynak

10 Nisan 2026

, ,

Tahran Kararı

Halk hareketleri, partiler ve ilerici örgütler, emperyalist savaşa karşı verdikleri, bölgenin kurtuluşu için sürdürdükleri mücadelede İran İslam Cumhuriyeti ile Batı Asya halklarının yanında olduğunu beyan eden bir bildiri yayınladılar:

 

Aşağıda imzası bulunanlar olarak biz:

1.

ABD’nin, Siyonizmin ve müttefiklerinin İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yürüttükleri, giderek tırmanan savaşı kınıyoruz. Bu sıcak savaşın zemini, on yıllar boyunca “soğuk savaş” kapsamında uygulanan ancak ölümcül olan yaptırımlar, gizli sabotajlar, hedef gözeterek gerçekleştirilen suikastler, askeri kuşatma ve bilişsel savaş yoluyla hazırlandı. Amacı, İran devletini çökertmektir. Bu amaç doğrultusunda İran, balkanlaştırma yoluyla etnik çatışmaya sürüklenmeye, bombardıman yoluyla geriletilmeye çalışılmaktadır. Tüm bu adımlar, bugünkü emperyalist savaşın birer özelliği haline gelmiştir.

2.

İran’ı, kırk yılı aşkın süredir Filistin’deki Siyonist işgale ve Arap-İran bölgesinin emperyalistlerce ele geçirilmesine karşı koyan, bölge halklarını ve kaynaklarını Batı sermayesine teslim etmeye yönelik girişimleri geri püskürten bölgesel direnişin kilit bir noktası olarak kabul ediyoruz.

3.

İran’ın vazgeçilmesi mümkün olmayan öz savunma hakkını savunuyoruz. Üst düzey liderlerine yönelik suikastlara ve şehirlerinin ayrım gözetmeksizin bombalanmasına tanık olan bir ulusun, kendini elindeki tüm araçlarla savunma hakkı vardır. Şiddet tekelini salt saldırgana hak gören, kuşatma altındaki ulusun direnişini suç sayan emperyalist mantığı reddediyoruz.

4.

Emperyalist savaş aygıtının düğüm noktaları olarak faaliyet yürüten bölgesel işbirlikçi rejimleri kınıyoruz. Bu uydu devletler, ABD askeri üslerine ev sahipliği yapıyorlar, emperyalist güç gösterisi için lojistik koridorlar temin ediyorlar, Siyonizmi normalleştiriyorlar, kendi halklarının egemenliğe ve haysiyetli bir hayata dair özlemlerini bastırıyorlar. Bölgedeki emperyalizme karşı mücadele, bu işbirlikçi elitlere karşı mücadeleden ayrı düşünülemez.

5.

ABD’nin, ortaya çıkan çok kutuplu düzenin temellerini birer birer yıkmak suretiyle, başka yollarla bir dünya savaşı yürütmeyi amaçladığı “stratejik sıralama” ile ilgili ajandasının bilincindeyiz. Suriye’den Venezuela’ya, Küba’dan İran’a kadar emperyalizm, her hedefin izole edildiği, şeytanlaştırıldığı, yaptırımlara maruz bırakıldığı ve bir sonraki hedefe geçilmeden önce hibrit savaşa tabi tutulduğu kademeli bir çatışma yürütüyor. Bunlar, birbirinden bağımsız çatışmalar dizisi olmaktan ziyade, yeni bir dünya düzeninin ortaya çıkmasını engellemek ve imparatorluğun birincil hedefi olan Çin Halk Cumhuriyeti ile varoluşsal bir çatışmaya hazırlanmak için yürütülen küresel bir harekâtın parçasıdır.

6.

İran’ın oluşmakta olan çok kutuplu düzenin bir sütunu olarak oynadığı rolü kabul ediyoruz. İran’ın geliştirdiği “direniş ekonomisi” ile Arap-İran bölgesindeki Direniş Ekseni’nden Rusya, Çin ve Küresel Güney’deki devletlerle ortaklıklarına dek tüm unsurları içeren stratejik ittifakları bir bütün olarak egemen bir çevre ülkesinin gelişmesi için gerekli altyapıyı ifade etmektedir. Küresel ekonomi üzerindeki kontrolünü kısıtlayan bu durum, imparatorluğun tahammül edemeyeceği bir olgudur. İran’a karşı savaş, özünde, egemen ve barışçıl gelişme hakkını talep eden, yükselmekte olan dünyaya karşı Batı üstünlüğünün çökmekte olan mimarisini koruma savaşıdır.

7.

Bu savaşı yönlendiren güçlerin had hudud bilmediklerini görüyoruz. Küresel sermaye, artık kendisini uluslararası hukukun çerçevelerine veya savaş sonrası düzenin uzlaşmalarına bağlı hissetmiyor. NATO’nun durmak nedir bilmeden genişlemesi, Gazze’ye yönelik soykırımcı şiddet, Venezuela başkanının kaçırılması, şimdi de İran’ın ayrım gözetmeksizin bombalanması, kontrol edemediği bir dünyayı kabul etmektense onun yok olma riskini göze almaya hazır, gerileyen bir imparatorluğun karanlık mantığını temsil ediyor.

8.

İran devletinin ve liderliğinin şeytanlaştırılmasını reddediyoruz. Bu şeytanlaştırma, yaptırımlar, yıkıcı faaliyetler, ayrım gözetmeyen bombardımanlar ve suikastlar da dâhil olmak üzere, İran devleti lideri Ayetullah Ali Hamaney’in vahşice katledilmesi gibi eylemlerin ideolojik temelini oluşturmuştur. Özellikle, İran halkı ile egemenliği arasında yalandan ayrım yaratma yönündeki karşı tarafı küçümseyici girişimi reddediyoruz. Bu girişimin ardındaki güçler, bir ulusun onu savunan devleti yok ederek özgürleştirilebileceğini sanıyorlar. Bu dil ve söylemi destekleyen, rejim değişikliğine düşünsel-teorik kılıf ören, İran halkı adına konuştuğunu iddia ederken imparatorluğun propaganda amaçlı görüşlerini tekrarlayan güçleri, solcu olanlar da dâhil olmak üzere, kınıyoruz. Tarih, bu tutumu Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de yargıladı. Gene yargılayacaktır.

9.

Bölge halklarının, tereddüt edenleri utandıracak bir açıklıkla konuştuklarını düşünüyoruz. Bahreyn’den Filistin’e, Pakistan’dan Irak’a kadar sokaklar, İran’ın katledilen liderleri için tutulan yasla, misilleme saldırıları için yapılan kutlamalarla, ABD'nin varlığına ve işbirlikçi ajanlarının iktidarda olmasına duyulan öfkeyle dolup taştı. Gazze’nin çocukları, İran’ın roketleri işgalcilerinin şehirlerine doğru uçarken sevinç çığlıkları atıyor ve gülüyorlar. Yürütülen savunma savaşının, amacı yalnızca İran’ın hayatta kalması değil, bölgeyi kurtarmak da olan bir sömürgecilik karşıtı savaş olduğu gerçeğini hiçbir şey bundan daha net bir biçimde gösteremezdi. Bobby Sands’in bize hatırlattığı gibi: “İntikamımızı çocuklarımızın kahkahasıyla alacağız.”

10.

Bu tarihi çatışma karşısında kendimizi, İran’la ve ABD veya Siyonist saldırılara karşı koyan tüm uluslarla ve halklarla mümkün olan en geniş dayanışma cephesini kurmaya, emperyalist savaş makinesinin faaliyet yürüttüğü her yerde, parlamentolarda, limanlarda, askeri üslerde ve medyamızda onu ifşa etmeye ve ona karşı çıkmaya, emperyalist savaş aygıtını besleyen lojistik damarları kesmeye ve İran’a karşı savaşın, imparatorluğun ötesinde bir dünya kurmaya çalışan herkese karşı bir savaş olduğunu bilerek, hareketlerimizi önümüzdeki belirleyici mücadelelere hazırlamaya adıyoruz.

İMZACILAR

• Halkın Hakları Partisi, Pakistan

• Halk Akademisi, Dünya

• Svaziland Halkın Birleşik Demokratik Hareketi (PUDEMO)

• Afrika’da Ekonomi ve Liderlik Alanında Kadının Güçlendirilmesi Hareketi (WAELE)

• Mısır Komünist Partisi

• Abahlali ÜssüMjondolo (Baraka Sakinleri), Güney Afrika

• Kongo Dayanışma Kampanyası

• Tunus Gıda Egemenliği ve Çevre Gözlemevi (OSAE)

• Nijerya Gayriresmî İşçiler Federasyonu

• Özgürlük Yolu Sosyalist Örgütü, ABD

• Congreso de los Pueblos (Halkların Kongresi), Kolombiya

• İklim Gençliği Finans Birliği, ABD

• Filistin’de Adalet Yanlısı Ulusal Öğrenciler, ABD

• Halk Programları, ABD

• Kadın Demokratik Cephesi, Pakistan

• UWAWAMA (Manzese Çalışan Kadınlar Kooperatifi), Tanzanya

• Alexis Yaşıyor Vatansever Gücü, Venezuela

• Siyahların Barış İttifak, Beynelmilel

• Svazi Özgürlüğünün Dostları, Svaziland

• Svaziland Komünist Partisi

• Svaziland Ulusal Öğrenci Birliği

• Kenya Marksist Komünist Parti

• İşçilerin Dünya Partisi, ABD

• Che Guevara Komünü, Venezuela

• Bronx Savaş Karşıtı Hareketi, ABD

• Filistinli Feminist Kolektifi, Beynelmilel

• Amerika Birleşik Devletleri Barış Konseyi

• İşçi Dünyası, ABD

• Uluslararası Eylem Merkezi, ABD

• Lübnan Halk Demokratik Partisi, Lübnan

• Masar Badil, Filistin Alternatif Devrimci Yol Hareketi

• Zimbabve Halkının Toprak Hakları Hareketi

• ABD Ulusal Avukatlar Birliği

• Fidai Medya Ağı, ABD

• Namibya Ev ve Bağlantılı İşçiler Sendikası

• Samidun: Filistinli Tutsaklarla Dayanışma Ağı, Beynelmilel

• Simón Bolívar Koordinasyon Merkezi, Venezuela

• Tarık Tahrir Gençlik ve Öğrenci Ağı, Beynelmilel

• Nidal Seattle, ABD

• Devrim Okulu, Belçika

9 Nisan 2026
Kaynak

09 Nisan 2026

, , ,

Amílcar Cabral, Gassân Kenefâni ve Teori Silahı

“Afrika halkının kahramanı Amílcar Cabral Portekizli sömürgeciler tarafından namertçe katledildi.”

Teori Silahı

Hem Amílcar Cabral hem de Gassân Kenefâni, yirminci yüzyılın ikinci yarısına damga vuran bağımsızlık hareketleri dalgasındaki ikinci kuşak sömürge karşıtı liderler olarak kabul edilebilir.

Bu makalede, özellikle ilk bağımsızlık hareketleri dalgasının liderlerinin, tabi oldukları sınırların teorik analizine duyulan ihtiyaca yönelik temel kaygılarının örtüştüğünü, ayrıca, toplumsal analizin, daha da özelde, sömürgecilikten kurtuluş mücadelesinde sınıfsal analizin önemine dair anlayışlarında da bir yakınlaşma olduğunu ortaya koyuyorum.

Aslında, ilk bağımsızlık hareketleri dalgasının liderlerinin yeterli bir ideoloji geliştirmediğini iddia ederken vurgulamak istedikleri şeylerden biri, bu liderlerin kendi toplumlarının yapısını anlamakta başarısız olmalarıydı. Bilhassa, sömürgecilikten ve yeni sömürgecilikten kurtuluşun sömürgeleştirilmiş toplumların tüm üyelerinin çıkarına olmadığını, “halk” adı verilen muğlak bir varlığa yapılan çağrıların ters tepebileceğini anlayamadılar. Aslında hem Cabral hem de Kenefani, kendi toplumlarında sömürgecilikten fayda sağlayan, bu nedenle, sömürgeciliğe karşı mücadeleyi desteklemelerinin beklenemeyeceği bazı sınıfların bulunduğu gerçeğine dikkat çekti.

Cabral, bağımsızlığını kazanmış bazı Afrika ülkelerinin yaşadığı başarısızlıkların ve zorlukların kısmen net bir teorik yönelim eksikliğinden kaynaklandığını söylüyordu:

“Kurtuluş hareketlerindeki ideolojik eksiklik, hatta ideolojinin tamamen yokluğu ki bu, esasen söz konusu hareketlerin dönüştürmeyi hedeflediği tarihsel gerçekliğe dönük cehaletle açıklanabilir, emperyalizme karşı mücadelemizin en büyük zayıflıklarından birini, hatta belki de en büyüğünü teşkil etmektedir”

[Cabral 1979 [1966], s. 122]

Elbette, Cabral’ın, bağımsızlık hareketlerinin ilk dalgasındaki ideolojik eksikliğin, Gana gibi Afrika ülkelerinin yaşadığı başarısızlıkların ve zorlukların birincil veya tek açıklaması olduğunu iddia etmediğini vurgulamak gerekiyor. Cabral, bu zorluklara ve başarısızlıklara katkıda bulunan, dünya genelinde belirleyici olan, yapısal unsurların bilincindeydi. Aslında, ilk dalganın liderleri, sömürgecilerin ve yeni sömürgecilerin sürekli saldırılarıyla yüzleştiler. Hem Cabral hem de Kenefani, saldırılara maruz kaldı. İlki 1973’te, ikincisi 1972’de suikast sonucu öldürüldü. Bununla birlikte, Cabral, ideolojik-teorik düzeyde, komprador burjuvazinin oluşumu da dâhil olmak üzere, bu küresel yapısal unsurların ve etkilerinin, ilk bağımsızlık hareketleri dalgasının liderliğince yeterince kavranmadığını, bu teorik eksikliğin, bu hareketlerin yaşadığı başarısızlıkların bir sebebi olduğunu belirtiyor.

Bu teşhis, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından da dillendirildi. Kenefâni, FHKC’nin teorik söylemine şekil vermede önemli bir isim haline geldi. 1967 yenilgisinin ardından örgüt, Mısır ve Suriye’deki ilerici projelerin küçük burjuvazinin elinde olduğunu savundu. Kenefâni, onları “küçük askeri burjuva hükümetleri” olarak tanımladı ve bağımsızlık uğruna başarılı bir savaş yürütmek için yeterli bir strateji formüle etmelerini engelleyen teorik bir zayıflıktan muzdarip olduklarını dile getirdi (Kanafani 2024 [1970a], s. 198). Bunun nedeni, bir yandan İsrail ve Batılı destekçileri, diğer yandan Filistinliler ve müttefik Arap devletleri arasında kalkınma düzleminde varolan o büyük uçurumun, geleneksel bir savaşı kazanma şansını ortadan kaldırdığını anlamadan, geleneksel bir savaş yürütmeyi hedeflemeleriydi (üstelik geleneksel savaş, siyasi konumlarını koruyabilecekleri tek yoldu) (PFLP 2017 [1969], s. 96). Dolayısıyla, alternatif bir strateji benimsemeleri gerekiyordu: yüzlerini Vietnam’ı örnek alan, buna bağlı olarak, Maoist modeli takip eden gerilla savaşına çevirdiler (FHKC 2017 [1969], s. 99; Kanafani 2024 [1971], s. 171-173). Bu Maocu etki, Gine ve Yeşil Burun’un Bağımsızlığı İçin Afrika Partisi’nin (PAIGC) askeri stratejisine de yansıdı (Tomás 2021, s. 110).

Hem Cabral hem de Kenefâni, sömürgeleştirilmiş toplumların sınıflara ayrışmışlığını temel alan toplumsal analizin, kurtuluş mücadelelerinin tarihini nasıl açıklayabileceğiyle ilgileniyorlardı. Başarıları ve başarısızlıkları, bu hareketlerin liderliğinin sınıfsal konumu ve savaşçıların büyük çoğunluğunu oluşturan halkın sınıfsal konumu düzleminde ele alınacaktı. Kenefâni ve Cabral arasındaki temel karşılaştırma noktası, her ikisinin de bağımsızlığın ilk dalgasından sorumlu siyasi hareketlerin güçlü ve zayıf yönlerinin analizini yapmak için tarihsel materyalizmden yararlanmalarıdır. Her iki isim de kendi toplumlarını ve sömürgeciliğin kendi toplumları üzerindeki etkisini sınıfsal ayrışma açısından analiz etmek için tarihsel materyalizmden yararlandı.

Aslında, yakınlaşmaları göz önüne alındığında, Cabral’ın Kenefâni’yi etkilediğini söylemek mümkün. Kenefâni, Cabral’ın adını açıktan zikretmez ama onun eserlerinin altmışlarda Beyrut’ta dolaşımda olduğunu biliyoruz (Traboulsi 2022, s. 274). Dahası, Cabral’ın çalışmaları, Kenefâni’nin içinde bulunduğu Afrika-Asya Yazarlar Birliği gibi uluslararası çevrelerde de biliniyordu. Dolayısıyla, Cabral’ın Kenefâni’yi etkilediğine dair kimi işaretler mevcut. Nitekim, aşağıda göstereceğim gibi, Kenefâni’nin teorik yazılarında sunulan kimi toplumsal analizler, Cabral’ın Ocak 1966’da Havana’da düzenlenen Üç Kıta Konferansı’nın ilk toplantısında yaptığı ünlü konuşmasında sunduğu toplumsal analizlerle tamamen örtüşüyor gibi görünüyor.

Afrika-Arap Dayanışmasının Politik İçeriği

Hem Cabral hem de Kenefâni, Afrika-Arap dayanışmasının yoğunlaştığı bir dönemde faaliyet yürüttü. Bu dayanışma, nihayetinde altmışların sonlarında ve yetmişlerin başlarında Afrika’nın İsrail ile savaşan Arap devletlerine yönelik desteğin yanı sıra Arapların da Afrika’daki kurtuluş mücadelelerine yönelik desteğinin artmasına yol açtı (El Tayyeb 1985).

Cabral, hem Afrika hem de üç kıtayı kapsayan dayanışma hareketlerinden yana olan bir devrimciydi. Ancak Cabral’a göre, bu tür hareketler ırk temelli olamazdı, çünkü Cabral’ın görüşüne göre, ırksal tekdüzelik siyasi anlaşmayı güvence altına almazdı. Ayrıca, söz konusu halkların tarihsel olarak sömürgeciliğe maruz kalmış olmaları da tek başına yeterli değildi. Çünkü belirli bir halkın sömürgeciliğe maruz kalmış olması, belirli bir siyasi tepkiyi benimseyeceklerini garanti etmiyordu. Dahası, böyle bir birlik, kültürel tekdüzelik veya akrabalık varsayımına dayanamazdı. Bunun iki nedeni vardı:

1. Tümüyle Afrika açısından baksak bile ortada “muhtelif Afrika kültürleri” vardır (Cabral 1979 [1970], s. 149).

2. Belirli bir toplum içinde bile kültür bir “sınıfsal karakter”e sahiptir (Cabral 1979 [1970], s. 144).[1]

Kültürün sınıfsal niteliği, kültürün sömürgeciliğe vereceği cevapta belirleyiciydi. Kenefâni de aynı görüşü savunuyordu (Kanafani 2024 [1970b], s. 147).

Cabral ve Kenefâni’ye göre, söz konusu birlik, sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı verilen belirli bir siyasi tepkiyi temel almalıydı. Zaten tarih de bu şekilde ilerledi. Örneğin, altmışlı yıllarda Afrika kıtasında temel ayrılıklar, ırksal farklılıktan ziyade siyasi anlaşmazlıklar düzeyindeydi. Emperyalizme karşı daha güçlü ve uzlaşmacı olmayan bir yaklaşımı savunan Kazablanka Bloğu’ndaki ülkeler arasında Fas, Mısır, Gine, Mali, Cezayir ve Gana bulunuyordu. Liberya’nın başkentinden adını alan Monrovia Bloğu’nu oluşturan ülkeler ise Tunus, Libya, Sudan, Liberya, Fildişi Sahili, Senegal, Kamerun ve Nijerya idi. Dolayısıyla, ayrışma, ırk, kültür veya dil değil, siyaset temelliydi (Sharawy 1984, s. 42).

Cabral’a göre, inşa edilmeye değer tek birlik, “emperyalizm var olduğu sürece, bağımsız bir Afrika devleti muktedir bir kurtuluş hareketi olmalıdır, aksi takdirde, o devlet bağımsız olmayacaktır” (Cabral 1979 [1972], s. 116) diyen diğer kurtuluş hareketleriyle kurulan birliktir. Muktedir bir kurtuluş hareketi olmak, hayati çıkarı emperyalizmin karşısına çıkartılacak engelde olan sınıfların, yani köylülerin ve işçilerin çıkarları doğrultusunda sistematik olarak hareket ederek bir kurtuluş hareketinin bağımsızlığını koruyabileceğini kabul etmeyi gerektirir.

Bu, Kenefâni’nin “milliyetçilikteki teslimiyetin yardımcı unsuru olarak sınıfsal teslimiyet”ten bahsederken kastettiği şeydi (Kanafani 2024 [1970b], s. 146). Dolayısıyla, Afrika-Arap birliği tahayyül edilebilir olsa da bu birlik, sömürgecilik ve yeni sömürgecilik sorununun çözümü konusunda varılacak siyasi anlaşmanın temelinin net bir şekilde idrak edilmesine ihtiyaç duyuyordu. Bu nokta, örneğin, çeşitli Arap ve Afrika devletlerinin Gazze’de yaşanan soykırıma karşı tutumunu anlamak için önemlidir. Cabral ve Kenefâni’nin sunduğu analiz açısından bakıldığında, bazı Arap devletlerini “akrabalarına” ihanet etmekle suçlamak mantıklı değildir. Bu ahlakçı dil, bu devletlere hâkim olan sınıf çıkarları ile Filistin meselesindeki tutumları arasındaki ilişkiyi gizler. Aslında, şaşırtıcı ve açıklanması gereken şey, bazı Arap devletlerindeki yönetici sınıfların kendi çıkarlarını koruyan küresel düzene karşı mücadeleyi desteklemesidir. Hatta, böyle bir durum yaşanırsa, etnik-kültürel akrabalığın sınıf çıkarlarının önüne geçtiği ve Cabral ile Kenefâni’nin yanıldığının kanıtlandığı görülür.

Cabral’ın Filistin’le İlgili Görüşleri

Cabral’ın Filistin konusundaki duruşu Arap dünyasında iyi biliniyordu. Kenefâni’nin onu Filistin hakkındaki açıklamaları aracılığıyla tanımış olması şaşırtıcı olmazdı. Cabral, Filistin’in bağımsızlık mücadelesini açıkça destekliyordu, bu amaca ulaşmak için bazı şiddet biçimlerinin kullanılmasının haklı olduğunu savunuyordu. Cabral’ın ifadesiyle:

“Biz, emperyalizmin manevralarıyla kandırılıp kendi vatanlarından sürülen Filistinli mültecilerin, şehit düşmüş Filistinli mültecilerin yanındayız. Filistinli mültecilerden yanayız, Filistinlilerin ülkelerini özgürleştirmek için yaptıkları her şeyi gönülden destekliyoruz. Ayrıca, Filistin halkının onurunu, bağımsızlığını ve yaşama hakkını yeniden kazanmasına yardımcı olmak için genel manada tüm Arap ve Afrika ülkelerini bütünüyle destekliyoruz.”

[Cabral 1969 [1965], s. 82]

Cabral, İsrail’in küresel emperyalist düzende kilit bir rol oynadığını, amacının, Arap bölgesinde ve daha genel olarak Afrika kıtasında her türlü özgürleştirici gelişmeyi hedef alan bir silah olarak işlev görmek suretiyle, ABD’nin emirlerini uygulamak olduğunu net bir biçimde idrak etmiş bir isimdi:

“Temel ilkemiz, haklı davaların savunulmasıdır. [...] Bu temelde, emperyalist devletlerin Ortadoğu'daki egemenliklerini sürdürmek için kurdukları İsrail’in yapay olduğuna, dünyanın bu çok önemli bölgesinde sorunlar yaratmayı amaçladığına inanıyoruz. Bizim görüşümüz şudur: Yahudi dinini takip eden Yahudi halkının dünyanın farklı ülkelerinde yaşama hakkı vardır, zaten gayet iyi bir hayat sürmüşlerdir. Nazilerin Yahudi halkına yaptıklarından, Hitler ve yandaşlarının son dünya savaşı sırasında yaklaşık altı milyon insanı yok etmesinden derin üzüntü duyuyoruz. Ancak bunun onlara Arap ulusunun bir bölümünü işgal etme hakkı vermediğini de düşünüyoruz. Filistin halkının topraklarına sahip olma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle, Arap halklarının, Arap ulusunun Filistinli Arapların vatanını geri kazanmak için aldığı tüm önlemlerin haklı olduğunu düşünüyoruz.

Dünya barışını tehlikeye atan bu çatışmada, Arap halklarının tamamen yanındayız ve koşulsuz olarak onları destekliyoruz. Savaş istemiyoruz; ancak biz, Arap halklarının Filistin’de özgürlüklerine kavuşmalarını, Arap ulusunun İsrail'in oluşturduğu emperyalist rahatsızlıktan ve hâkimiyetten kurtulmasını istiyoruz.”

[Cabral 1968, s.125, aktaran: George nd, s. 22]

Cabral’ın yürüttüğü tartışmada dikkat edilmesi gereken birkaç husus var.

1. Cabral, “Filistin’in davası, sömürgeciliğin engelleriyle yüzleşmeden, bir halkın kendi kaderini tayin etmesi, yani sömürgeleştirilmiş bir halkın kendi tarihini kolektif olarak yazma hakkı üzerinden ele alınmalıdır” diyor. Fayiz Sayeg’in de işaret ettiği biçimiyle (Sayegh 1970) bu dönemde İsrail’in yirminci yüzyılın ortalarında, sömürgeciliğin sona ermek üzere olduğu bir dönemde kurulmuş olması gerçeği karşısında birçok kişi kafa karışıklığı yaşarken Cabral gayet net bir tutum sergiliyor.

2. Cabral, Filistinliler ve müttefik halklar tarafından sömürge durumunun üstesinden gelmek için alınan tüm önlemlerin haklı olduğunu söylüyor. Cabral, “Arap halkının aldığı tüm önlemler meşrudur” dese de, o aslında her türden önlemi meşru görüyor değil. Burada daha çok, Filistin direnişinin gerçekleştirdiği şiddet içeren komando operasyonları da dâhil olmak üzere, şimdiye dek (1968’deki konuşmasına dek) alınan önlemlerin haklı ve meşru olduğunu söylüyor. Cabral’ın kendisi de, kurtuluş savaşlarında bile uyulması gereken normlar olduğuna inanıyordu. Bu, Gine-Bissau’daki Portekizli savaş esirlerine karşı tutumunda açıkça görülmektedir (Cabral 1969 [1968], s. 127-130).

Bununla birlikte, Cabral’a göre, sömürge durumunun üstesinden gelmek için belirli şiddet biçimlerinin kullanılması meşrudur. Cabral, bu iddiasını detaylandırmaz, ancak bağlama dikkat ederek, onun gerekçesini biz oluşturabiliriz. İlk olarak, Cabral, genelde acı çekmeyi ve şiddeti ya da sırf uygulamış olmak için uygulanan şiddeti desteklemez. Bununla birlikte, sistematik şiddetin kesintisiz olduğu bir sömürge durumunda, statükoyu alt üst etmek ve daha az şiddet içeren bir sosyo-politik varoluş biçimi yaratmak için yoğunlaştırılmış (hatta gösterişli) şiddetin sıklıkla gerekli olduğu savunur. Nitekim, Cezayir’in tarihsel deneyimi, altmışlara gelindiğinde birçok sömürge karşıtı aydın ve lidere bunu öğretmişti (Young 2001, s. 293-307).

Cabral, birinin bir şeye hakkı olduğunu iddia ederken, o şeyi elde etmesini sağlayacak tek araca sahip olma hakkını inkâr etmenin tutarsız olduğunu söylüyordu.[2] Dahası, şiddetin gerekçelendirilmesi, sömürge sonrası durumda ortaya çıkacak bir ütopya vaadine dayanmaz. Aksine, gerekçelendirme, sömürge durumunda sömürgeleştirilen tarafın şiddet ve şiddet tehdidinin, sömürgeciyi taviz vermeye zorlayarak sistematik sömürge şiddetini ve mülksüzleştirmeyi çoğu zaman hemen hafifletebileceği gerçeğini temel alır.

Dahası, Cabral ve Üç Kıta’da yer alan diğer aydınlar, şiddet içermeyen bağımsızlık hareketlerinin bazı yerlerde (örneğin Gana ve Hindistan’da) kazanımlar elde edebildiğinin farkındaydılar. Ancak sivil itaatsizliğin bir araç olarak yeterliliği, sömürgecinin tepkisine ve sömürgedeki mevcut yasal yapılara bağlıydı. Örneğin, Filistinli seçkinlerin İngiliz Mandası yetkililerine sundukları dilekçelerin tekrar tekrar reddedilmesi, Filistin liderliğinin bazı unsurlarının, mevcut halleri dâhilinde “şiddet olmadan siyasetin işe yaramadığını” (Hughes 2019, s. 96) fark etmelerine yol açtı. Daha da genelde, işgalci veya zalim bir gücün, direniş gücünün şiddet içermeyen fraksiyonuyla (ki bu fraksiyon, şiddet içeren unsurları da içerir) müzakere etmeyi seçmesi gerçeğini, söz konusu şiddet içermeyen fraksiyonun, durumu alt üst etmeye çalışan diğer şiddet içeren unsurlar veya fraksiyonlar olmasaydı, işgalci veya baskıcı gücü müzakere masasına getirmeyi başaracağı iddiasıyla karıştırmamak gerekir. Dahası, belirli bir kurtuluş hareketinde şiddet yanlısı gruplar olmasa bile, bir toplumdaki sömürgeci devlet tepki verirken, onun başka yerlerdeki şiddet içeren bağımsızlık hareketlerinin varlığından haberdar olmadığını düşünmek saflık olurdu. Örneğin, Hindistan’ın bağımsızlığı, sadece Gandi’nin şiddet içermeyen hareketinin sonucu değil, aynı zamanda alt kıtada meydana gelen, şiddet içeren ayaklanmaların yanı sıra İkinci Dünya Savaşı ve 1916’da İrlanda’daki Paskalya Ayaklanması ile başlayan İngiliz İmparatorluğu genelindeki bir dizi şiddet içeren ayaklanmanın da yarattığı baskının bir ürünü olarak görülmelidir (Losurdo 2015, s. 106-107). Elimizde ikna edici bir argüman olmadan, tüm bu faktörler üzerinden, Gandi’nin şiddet içermeyen hareketinin Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmak için yeterli olduğu varsayımında bulunamayız.

Sınıfın Prizması: Birlik ve Parçalanma

Hem Kenefâni hem de Cabral, sömürgeciliğe karşı direnişin tarihsel seyrini sınıfsal analiz üzerinden anlamak gerektiğine vurgu yapıyordu. Bu vurgunun kanıtı, Kenefâni’nin 1936 İsyanı üzerine yaptığı çalışma ve Cabral’ın Gine-Bissau ve Yeşil Burun Adaları’nın toplumsal yapısı üzerine yaptığı analizdi. Kenefâni, 1936 İsyanı’nı önceleyen 1929 ve 1933 ayaklanmalarındaki savaşçıların büyük çoğunluğunun, silah ve mühimmat satın almak için topraklarını büyük Arap toprak sahiplerine satmak zorunda kalan küçük topraklara sahip köylüler olduğunu söylüyordu. Kenefâni’nin aktarımına göre, kimi durumlarda büyük Arap toprak sahipleri de topraklarını Yahudi yerleşimcilere satmıştı (Kanafani 2014 [1972], s. 34). Böylece Kenefâni, Filistin’deki bazı sınıfların, küçük köylülerin çıkarlarıyla ve sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleriyle çelişen çıkarlara sahip olma biçimini inceledi. Dahası, Kenefâni, 1936 İsyanı sırasında, Filistin’deki geleneksel seçkinlerden (şehirli bir tabana sahip büyük toprak sahipleri ve tüccar ailelerinden) oluşan lider kadrosunun Şam’da sürgündeyken faaliyet yürütmesinin, “toplumsal kökenleri yoksul köylülükte bulunan yerel liderliğin rolünün önceki döneme göre daha büyük olduğu ve bu yerel liderliğin köylülükle yakından bağlantılı olduğu” anlamına geldiğini ortaya koyuyordu (Kanafani 2014 [1972], s. 92-93).

Bu, önemli bir husus, zira Kenefâni, “Filistin mücadelesinin tüm tarihinde, halkın silahlı devriminin 1937 sonu ile 1939 başı arasındaki aylarda başarıya hiç bu kadar yakın olmadığını” savunuyordu (Kanafani 2014 [1972], s. 93).[3] Bu, oldukça radikal bir iddiaydı: Kenefâni, liderliğin küçük toprak sahibi köylülerden veya küçük burjuvazinin devrimci kesimini oluşturan eğitimli çocuklarından seçildiği vakit, kırdan kenti kuşatma amacını güden Maoist halk savaşı olarak yürütülecek silahlı mücadelenin başarılı olma şansının yüksek olduğunu söylüyordu.[4]

Kenefâni’nin analizi dikkat çekicidir, çünkü aynı dönemde Marksist olmayan kimi Arap düşünürlerinin aksine, (misal, başarısızlığı Allah’tan uzaklaşmada arayan İslamcılarda görülen türden) ahlak temelli analize takılıp kalmadı, bunun yerine, yerel liderliğin köylüleri harekete geçirme yeteneğini toplumsal kökenleri bağlamında izah etti. İsyan, İngilizlerin son derece acımasız ve etkili bir karşı isyan kampanyası yürütmesi ve yoksul köylü kökenli yerel liderliğin, geleneksel Filistin elitinden oluşan sürgündeki liderlikle olan örgütsel bağlarından tamamen kurtulamaması nedeniyle başarısız oldu. Dahası, İngilizlerle koordineli hareket eden Arap monarşileri, isyanı sistematik olarak baltaladılar (Kanafani 2014 [1972], s. 88), bu rolü altmışları kapsayan o kritik dönemden (Kanafani 2024 [1970c], s. 247–259) bugüne dek oynamaya devam ettiler.

Kenefâni’ye göre, 1936 İsyanı’nın başarı ve başarısızlıklarının nedenleri salt akademik düzeyde analiz edilemezdi. Bu analiz, mevcut duruma dair bir görüşe kavuşmamızı sağlıyordu. Bu nedenle, Kenefâni’nin Corç Habaş ve Besil Kubeysi ile birlikte taslağını hazırlamasına yardımcı olduğu Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin Filistin’in Kurtuluşu için Strateji (Barakat 2024) isimli çalışmasında, “Arap gericiliği” olarak adlandırılan güçlere önemli bir yer ayrılmıştı:

“Vatanımızda emperyalizmin nüfuzunu ortadan kaldırmak için kitleler tarafından yürütülen gerçek kurtuluş mücadelesinde, Arap gericiliği, kendi çıkarlarının yanında yer almaktan başka bir şey yapamaz. Bu çıkarların devamlılığı, emperyalizmin varlığına bağlıdır, dolayısıyla, Arap gericiliği, kitlelerin safında yer alamaz”

[PFLP 2017 [1969], s. 36]

Cabral gibi, FHKC de Arap coğrafyasında, sınıfsal analizin Arap toplumlarını anlamak için uygun olduğu fikrine yönelik muhalefetle yüzleşti. Kenefâni’nin önde gelen aydınlarından biri olarak önemli bir rol üstlendiği FHKC, merkez emperyalist ülkelerdeki klasik sınıfsal analizin, Arap toplumlarına uygulanmasını doğru bulmuyor, ama bir yandan da Arap toplumlarında, bilhassa Filistin toplumunda açık sınıfsal ayrışmanın mevcut olduğu gerçeğine inşaret ediyordu. Bu ayrışmanın kanıtı, “savaşçıların ezici çoğunluğunun işçi ve köylü çocukları olması”ydı (PFLP 2017 [1969], s. 45).

FHKC’ye göre bu sınıflar, “Filistin halkının çoğunluğunu oluşturmakta, tüm kampları, köyleri ve yoksul kent bölgelerini fiziksel olarak doldurmaktadır” (PFLP 2017 [1969], s. 47). Kenefâni, Arap Milliyetçi Hareketi’nin (AMH) ilerici Arap milliyetçiliğinden FHKC’nin Maoizmden etkilenmiş Marksizm-Leninizme uzanan yolculuğunu anlatırken, deneyim ve tarih bilincinin kendilerine “emperyalizme karşı savaşı, belirli sınıflara güvenmedikçe kazanamayacaklarını, emperyalizme karşı sadece onurları için değil, geçim kaynakları için de savaşan sınıflara güvenmeleri gerektiğini” öğrettiğini dile getiriyordu (Kanafani 2024 [1972], s. 28).

Kenefâni’nin 1936 İsyanı’na ilişkin sınıfsal analizi, her daim mevcut duruma dair politik bir değerlendirmede bulunma ihtiyacı ile ilgiliydi. Ramallah’taki Filistin Yönetimi’nin Gazze’de devam eden soykırıma karşı aldığı konum için de benzer bir analiz yapılabilir. Nitekim, tıpkı kampların yetiştirdiği çocukların, otuzlar ve altmışlardaki Filistin isyanının yükünü taşımasında olduğu gibi, bugün de Gazze ve Cenin’deki kampların çocukları aynı şeyi yapmaya devam ediyorlar.

Kenefâni gibi Cabral da, yeterli sınıfsal analizindeki eksikliğin, bağımsızlık hareketlerinin ilk nesil liderlerinin yaşadığı yenilgileri açıkladığını iddia etti. Örneğin, Cabral, Kvame Nkruma’ya yönelik övgüsünde Nkruma’nın Afrika’nın bağımsızlığının bir simgesi olarak sahip olduğu öneme vurgu yapar, bir yandan da “Nkruma’nın kişiliğine, cesaretine ve olumlu eylemlerine rağmen Gana’da ihanetin başarısını mümkün kılan ekonomik ve siyasi faktörler nelerdi?” sorusunu soruyordu (Cabral 1979 [1972], s. 116). Daha da özelde, Cabral, şu soruyu sormamız gerektiğini ısrarla dile getiriyordu:

“Gana’da ihanetin elde ettiği başarı, sınıf mücadelesi, toplumsal yapıdaki çelişkiler, parti ve silahlı kuvvetler de dâhil olmak üzere, diğer kurumların yeni bağımsız bir devlet çerçevesindeki rolü gibi sorularla ne ölçüde bağlantılıydı? Gana’da ihanetin elde ettiği başarı, o tarihsel varlığın, o tarihin ustasının, yani halkın doğru tanımıyla ve bağımsızlıkla birlikte elde ettiği kazanımları savunmak için ortaya koyduğu gündelik eylemleriyle ne ölçüde bağlantılıydı?

[Cabral 1979 [1972], 116]

Cabral’ın, 1936 İsyanı ile ilgili olarak Kenefâni’nin sorduğu aynı soruyu, yani halkın tamamının sömürgeciliğe karşı mücadeleye dâhil olmasının gerçekten mantıklı olup olmadığı ve sömürgeleştirilmiş bir toplumdaki tüm sınıfların sömürge durumunun sona ermesinde bir çıkarı olup olmadığı sorusunu esasen sorduğu açık. Cabral, muhtemelen Nkruma’nın Afrika toplumlarında sınıfların varlığını ve sınıf analizinin Afrika toplumları için önemini reddeden bir toplumsal ve politik teori olarak Afrika Sosyalizmi ile olan flörtüne atıfta bulunuyor (El Nabolsy 2023). Nkruma, kendisini deviren darbeden sonra Afrika Sosyalizmini eleştirmişti (Nkrumah 1967).

Cabral, Kenefâni gibi, yeterli toplumsal analizin eksikliğinin kurtuluş hareketleri için bir engel teşkil ettiğini söylüyordu. Dahası, Cabral, Kenefâni gibi, kurtuluş güçlerini köylülük, işçiler ve Cabral’ın “devrimci kesim” olarak adlandırdığı küçük burjuvazinin, yani Cabral’ın kendisi gibi ilerici aydınların oluşturduğu bir ittifak olarak tanımlıyordu (Cabral 1979 [1966], s. 135). Cabral için küçük burjuvazi, mühendisler, avukatlar, doktorlar, öğretmenler vs’yi ifade ediyordu. Ancak Cabral, bu küçük burjuvazinin kurtuluş projesinin karşısında konum alabileceğinin de farkındaydı. Çünkü Cabral’a göre, devlet iktidarı, nihayetinde egemen sınıfın ekonomik gücüne dayanıyordu. Küçük burjuvazi, ekonomik güçten yoksun olduğu sürece asla egemen sınıf haline gelemezdi (ancak yönetici sınıf olabilirdi).

Cabral’ın da belirttiği gibi:

“Tarih, küçük burjuvaziden gelen bireylerin bir devrim sürecinde oynadığı (çoğu zaman önemli) role rağmen, bu sınıfın hiçbir zaman siyasi güce sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Bu sınıf asla siyasi iktidara sahip olamazdı, çünkü siyasi iktidar (devlet), egemen sınıfın ekonomik kapasitesini temel almaktadır.”

[Cabral 1979 [1966], s. 136]

Öyleyse, küçük burjuvazi, sömürge karşıtı devrime önderlik edebilir. Gelgelelim, egemen sınıf haline gelemezse akıbeti nic’olur? Bu soruyu cevaplamak için öncelikle şu soruyu cevaplamamız gerekmektedir: Sömürge ve yeni sömürge durumunda, siyasi iktidarın temelinde yer alan türden ekonomik güce kim sahiptir veya sahip olabilir? Cabral’a göre cevap, ekonomik gücün “iki varlığın elinde tutulmasıdır: emperyalist sermaye ve yerli işçi [ve köylü] sınıfları” (Cabral 1979 [1966], s. 136). Sonuç olarak, küçük burjuvazinin bu iki varlıktan birinin yanında yer almaktan başka seçeneği yoktur. Cabral’a göre, küçük burjuvazi, ya köylülük ve işçiler lehine devlet iktidarından vazgeçerek “sınıf olarak intihar etmeyi” (Cabral 1979 [1966], s. 136) seçebilir ya da “emperyalist sermaye” ile ittifak kurmayı seçebilir.

Özellikle dikkat çekici olan, Cabral’ın bu seçimin ahlaki terimler dışında ifade edilemeyeceğini düşünmesidir. Kendisinin de belirttiği gibi, “eğer ulusal kurtuluş esasen siyasi bir soru ise, gelişmesinin koşulları ona ahlak alanına ait belirli özellikler kazandırır” (Cabral 1979 [1966], s. 136). Bir anlamda, Cabral’ın öz çıkara başvurmanın, küçük burjuvazinin emperyalizmin ajanlarına dönüşmemesini sağlamak için yeterli olmadığını kabul ettiğini söyleyebiliriz.[5] Dolayısıyla, Cabral, genel olarak ahlaki açıklamalardan çekinirken, temel düzeyde kurtuluş mücadelesi durumunda temel ahlaki sorulardan kaçış olmadığını kabul etmektedir.

Şurası açık ki esasında Cabral, bağımsızlığın ardından birçok kurtuluş hareketinin yüzleştiği kararı ele alıyordu. Dahası, Filistin’deki küçük burjuvazinin karşı karşıya kaldığı ve kalmaya devam ettiği durumu da tanımlıyordu. Kenefâni ve FHKC de, İsrail’e karşı işçi ve köylü ittifakına önderlik eden kesimin küçük burjuvazinin bir bölümü olmasından kaynaklanan sorunlar üzerinde durmuştu. Nitekim, Kenefâni ve FHKC’nin sunduğu analiz, Cabral’ın üç yıl önce Havana’da dile getirdiği analizle neredeyse aynıdır:

“[...] Filistin ulusal hareketinin başında küçük burjuvazinin bulunmasının nedeni, ulusal kurtuluş aşamalarında bu sınıfın, sayısal olarak nispeten büyük olmasının yanı sıra, sınıfsal koşulları gereği bilgi ve güce sahip olması, devrimin sınıflarından biri olmasıdır. Dolayısıyla, işçi sınıfının siyasi bilinç ve örgütlenme açısından koşullarının yeterince gelişmediği bir durumda, İsrail’e, emperyalizme ve Arap gericiliğine karşı çıkan sınıflar ittifakının başında küçük burjuvazinin olması gayet doğaldır”.

[PFLP 2017 [1969], s. 54]

Cabral ayrıca, ulusal hareketin en azından başlangıçta, küçük burjuvazi tarafından yönetilmesi gerektiğini dile getirir. Zira, sömürge koşullarını sona erdirmekte çıkarı olan, “kitlelerden daha yüksek yaşam standardına sahip olan, daha sık aşağılanan, daha yüksek eğitim düzeyi ve siyasi kültür üzerinden mevcut durumun niteliğini kavrayabilen tek sınıf, bu sınıftır (Cabral 1979 [1966], s. 135). Cabral’a göre, köylülük, “mücadelede en büyük çıkara sahip” toplumsal gruptur, ancak o, bu gerçeği kendi başına kavrayamaz (Cabral 1969 [1964], s. 60).

Kenefâni de aynı şekilde, İsrail devletinin kuruluşundan önce Filistin’deki isyanlar tarihinde aydınların oynadığı önemli role değinir (Kanafani 2014 [1972], s. 48). Ancak, Cabral’ın belirttiği, Kenefâni ile FHKC’nin de bilincinde olduğu üzere, küçük burjuvazi kararsız bir müttefiktir. Bu nedenle, hepsi de bu sınıfın liderliğine boyun eğmeme konusunda uyarıda bulundu (PFLP 2017 [1969], s. 53-55).

Kenefâni’ye göre, liderliğin bu sınıfa veya komprador burjuvaziye teslim edilmesi, milliyetçi projenin tamamının tasfiyesini gerektirir:

“Devrimci teori, sınıfın teslimiyetinin Arap milliyetçilerinin teslimiyetinin yardımcı unsuru olduğunu, milliyetçilerin teslimiyetinin sınıfın teslimiyetini dayatmak için koşullar sunduğunu söylediğinde, örgüt, işçi ve köylüye öncelik vermekten kaçınamaz.”

[Kanafani 2024 [1970b], s. 146]

Cabral ve Kenefâni’nin küçük burjuvazinin karşı karşıya kaldığı tercihe ilişkin açıklamaları, Filistin’in geleceğini önceden gören açıklamalardır. Bir yanda elinizde, Kenefâni ve Habaş gibi sınıf intiharını seçmiş küçük burjuva üyeler var. Diğer yanda ise Filistin Yönetimi’nde çalışan lider ve görevli kimlikleriyle İsrail işgalinin vekil gücü olarak çalışan, dolaylı yoldan “emperyalist sermaye”nin ajanları olarak hizmet etmeyi seçmiş küçük burjuva üyeler var (Ajl 2024).

Bu bağlamda, Cabral ve Kenefâni’nin yazıları, yalnızca altmışlardaki Üç Kıta Marksizminin gelişimini değil, aynı zamanda günümüzü anlamak için de önemli. Afrika-Arap dayanışması gerçekten mümkün, ancak bu dayanışma, ırkçı emperyalist uluslararası düzen tarafından hep brlikte mağdur edilmekten dem vurmanın ötesine geçmeli, açık bir politik ve toplumal temele sahip olabilmelidir.

Ziyad Nabulsi
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bu husus şu çalışmada daha da detaylı bir biçimde ele alınıyor: El Nabolsy ve Ltifi 2021).

[2] Buradaki riskler ve bu ilkenin savunulması ile ilgili olarak bkz.: Honderich 2007.

[3] Arapça olan özgün metnin çevirisi yazara ait.

[4] Esasında Filistin’de, taşranın kontrolü üzerinden kentlerin kuşatılması ihtimali ve sömürge halkının sayısal üstünlüğü elde ettiği gerçeğini temel alan Çin ve Vietnam devrimleriyle bağlantılı askeri metinlerdeki gerilla savaşı teorilerine uygun ortam yalnızca bu dönemde oluştu. Kenefâni’nin tespitiyle, 1948 sonrası bu koşullar mevcut değildi, tek başına Filistin’in İsrail’le mücadelesine değil de Arapların İsrail’le mücadelesine odaklanmak suretiyle bu koşullar taklit edilmeye çalışıldı (Kanafani 2024 [1970b], s. 136). Başka bir ifadeyle, Vietnam analojisini kullanırsak, orada Hanoi’nin yerini Filistin değil Arap coğrafyası alabilirdi.

[5] Tabii bu noktada öz çıkara seslenmenin de ahlakçı söylemin bir biçimi olduğunu söylemek mümkün.

Kaynakça:
Ajl, M. (2024). “Palestine’s Great Flood: Part I.” Agrarian South: Journal of Political Economy 13(1): s. 62-88. Türkçesi: İştiraki.

Barakat, K. (2024). “Introduction: A Fundamentally Necessary Approach.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings içinde, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 93-95. Londra: Pluto Press.

Cabral, A. (1979 [1972]). “Homage to Kwame Nkrumah.” Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amílcar Cabral içinde, çeviri: Michael Wolfers, s. 114–118. New York: Monthly Review Press.

------------. (1979 [1970]). “National Liberation and Culture.” Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amílcar Cabral içinde, çeviri: Michael Wolfers, s. 138 – 154. New York: Monthly Review Press.

------------. (1968). “Determined to Resist.” Tricontinental 8 (Eylül-Ekim 1968): s. 114–127.

------------. (1969 [1968]). “On Freeing Captured Portuguese Soldiers – I.” Revolution in Guinea: Selected Texts by Amílcar Cabral içinde, çeviri ve yayına hz.: Richard Handyside, s. 127 – 130. New York: Monthly Review Press.

-----------. (1979 [1966]). “The Weapon of Theory: Presuppositions and Objectives of National Liberation in Relation to Social Structure.” Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amílcar Cabral içinde, çeviri: Michael Wolfers, s. 119–137. New York: Monthly Review Press.

-----------. (1969 [1965]). “The National Movements of the Portuguese Colonies.” Revolution in Guinea: Selected Texts by Amílcar Cabral, çeviri ve yayına hz.: Richard Handyside, s. 76-85. New York: Monthly Review Press.

-----------. (1969 [1964]). “Brief Analysis of the Social Structure in Guinea.” Revolution in Guinea: Selected Texts by Amílcar Cabral, çeviri ve yayına hz.: Richard Handyside, s. 56-75. New York: Monthly Review Press.

El Nabolsy, Z. (2023). “Questions from the Dar es Salaam Debates.” Revolutionary Movements in Africa: An Untold Story, yayına hz.: Pascal Bianchini, Leo Zeilig ve Ndongo Sylla, s. 244-261. Londra: Pluto.

-----------------ve A. Ltifi. (2021). “Tarikh Ifriqiya we Taʾweil Amílcar Cabral lel Nazariya al Madiyah al-Tarikhyiah.” Al-Pan-Africanism: Bayn al-Sera al-Tabaqi we al-Indwa al-arqi, yayına hz.: Kribso Diallo, s. 283-304. 2021. Kahire: Moasasat Arwqa lel-Derasat we al-Targama we al-Neshr.

El Tayyeb, M. A. (1985). “African Perceptions of the Arab-Israeli Conflict.” The Arabs and Africa, yayına hz.: Khair El-Din Hasseb, s. 344 – 366. Londra: Routledge.

George, N. (n.d.). “In the Hour of Arab Revolution” Tricontinental and the Question of Palestine. [Henüz basılmamış elyazması].

Honderich, T. (2007). “Terrorisms in Palestine.” Think 5(14): s. 7-22.

Hughes, M. (2019). Britain’s Pacification of Palestine: The British Army, the Colonial State, and the Arab Revolt, 1936–1939. Cambridge: Cambridge University Press.

Kanafani, G. (2024 [1972]). “On Childhood, Literature, Marxism, the Front and al-Hadaf.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 21-38. Londra: Pluto Press.

--------------. (2014 [1972]). Thawrat 36 – 39 fe Falastin. Kahire: Dar al-Taqwah.

--------------. (2024 [1971]). “The Underlying Synthesis of the Revolution: Theses on the Organizational Weapon: Lenin, Mao Tse Tung, H Chí Minh, Stalin, Giáp, Lukács.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 165 – 176. Londra: Pluto Press.

--------------. (2024 [1970a]). “‘A Conversation Between the Sword and the Neck’: Ghassan Kanafani Interviewed by ABC Journalist Richard Carleton.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 193-200. Londra: Pluto Press. Türkçesi: İştiraki.

--------------. (2024 [1970b]). “The Resistance and its Challenges: The View of the Popular Front for the Liberation of Palestine.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 121-164. Londra: Pluto Press.

--------------. (2024 [1970c]). “The Secret Alliance Between Saudia Arabia and Israel.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 247-259. Londra: Pluto Press.

Losurdo, D. (2015). Non-Violence: A History Beyond the Myth, çeviri: Gregory Elliott. New York: Lexington.

PFLP. (2017 [1969]). Popular Strategy for the Liberation of Palestine. Utrecht: Foreign Languages Press.

Nkrumah. K. (1967). African Socialism Revisited. MIA.

Sayegh, F. (1970). A Palestinian View. Kahire: General Union of Palestine Students.

Sharawy, H. (1984). Al-‘Arab wā Al-Ifriqyiuon Wejehen le Wejeh. Kahire: Dar Al-Thaqafa Al-Jadeeda.

Tomás, A. (2021). Amílcar Cabral: The Life of a Reluctant Nationalist. Oxford: Oxford University Press.

Traboulsi, F. (2022). “Reading and Translating Gramsci in the ‘70s.” International Gramsci Journal 4(4): s. 274-281.

Young, R. J. C. (2001). Postcolonialism: An Historical Introduction. Oxford: Blackwell Publishing.