Diario
Temmuz 1988
Hedefler
Başkan
Gonzalo, uzun bir sessizliğin ardından bu röportajı yapmaya sizi ne teşvik
etti? Ve neden Diario’yu seçtiniz?
Öncelikle
şunu belirtelim ki, sekiz yılı aşkın süredir halk savaşını yöneten Peru
Komünist Partisi, çeşitli belgelerde kamuoyuna açıklamalarda bulunmuştur. Biz,
her zaman partinin kendi açıklamalarını çok daha önemli gördük, çünkü bu
şekilde halk savaşını başlatmaya, yönetmeye ve ilerletmeye cesaret eden
partinin Peru Komünist Partisi olduğu son derece açık bir şekilde ortaya
çıkıyor.
Bu
vesileyle, özellikle sizinle, ilk kez böyle kişisel bir röportaj yapma şansına
sahip olmamızın sebebi, Parti Kongresi ile ilgilidir. Partimiz, kongresini
toplayarak uzun zamandır beklenen tarihi bir görevi yerine getirmeyi bilmiştir.
Onlarca bu kongreyi gerçekleştirebilmek için çok çalıştık, ancak bunu
başarmamızı sağlayacak koşulları bize halk savaşı temin etti. Bu yüzden Birinci
Kongre’nin iki büyük ebeveynin, Parti ve halk savaşının çocuğu olduğunu
söylüyoruz.
Resmi
belgelerde dile getirildiği üzere bu Kongre, partimizin kat ettiği uzun yolu
özetleyen, parti içi birliğin üç temel unsuru olarak parti ideolojisi
(Marksizm-Leninizm-Maoizm, Gonzalo Düşüncesi); programı ve genel siyasi
çizgisinin teşkil edildiği önemli bir dönüm noktası, bir zaferdir. Dahası, bu
kongre, iktidarı ele geçirme yolunda ilerlemek için sağlam bir temel meydana
getirmiştir. Bu anlamda kongre, büyük bir zaferdir, bu röportajı vermemizin ana
nedenlerinden biridir. Diğer nedenler ise ülkemizin içinden geçtiği derin kriz,
kitlelerin sınıf mücadelesinin giderek büyüyen ve güçlenen gelişimi,
uluslararası durum ve dünyada devrimin ana eğilim haline gelmesiyle ilgilidir.
Diario
[“Günlük”] gazetesine bu röportajı vermemizin sebebi çok basit. Diario,
savaşta kullandığımız bir siper, bugün halka gerçek manada hizmet eden tek
yayın organı. Başkalarına, hatta yabancı yayınlara da röportaj verebilirdik ama
halka ve devrime hizmet etmek için her gün zor koşullar altında mücadele eden
Diario gibi bir gazeteye röportaj verilmesinin daha hayırlı ve
ilkelerimizle daha uyumlu olduğuna inanıyoruz. İşte sebep bu.
Başkan
Gonzalo, bu röportajı yapmanın olası sonuçlarını değerlendirdiniz mi? Size şunu
sorayım: Bu dönemde kamuoyu önünde konuşmak sizin için bir risk değil mi?
Komünist
olduğumuz için hiçbir şeyden korkmuyoruz. Dahası, Partimiz bizi ölümün
kendisine meydan okuyacak, devrim gerekli kıldığında onun uğruna feda
edeceğimiz canımızı parmak uçlarımızda taşıyacak şekilde hazırladı. Bu
röportajın son derece önemli olduğuna inanıyoruz: Partimize, devrime, halkımıza
ve sınıfımıza, ayrıca uluslararası proletaryaya, dünya halklarına, dünya
devrimine hizmet ediyor. Bu nedenle, özellikle de parti tarafından
güçlendirilmiş olduğumuz için, risk hiçbir şey değil.
I. İdeolojik Meseleler
Başkanım,
PKP’nin ideolojik temellerinden biri olan Maoizmden bahsedelim. Maoizmi neden
Marksizmin üçüncü aşaması olarak görüyorsunuz?
Bu
nokta çok önemli ve büyük önem taşıyor. Bizim için Marksizm bir gelişim
sürecidir. Bu büyük süreç bizi yeni, üçüncü ve daha yüksek bir aşamaya
taşımıştır. Peki bugün neden yeni, üçüncü ve daha yüksek bir aşamada, Maoizm
aşamasında olduğumuzu söylüyoruz? Çünkü Marksizmin üç bileşenini
incelediğimizde, Başkan Mao Zedong’un bu üç bileşenin her birini geliştirdiği
açıkça görülmektedir. Bunları sıralayalım: Marksist felsefede, diyalektiğin
gelişimine yaptığı büyük katkıyı, çelişki yasasına odaklanmasını ve bunun tek
temel yasa olduğunu ortaya koymasını kimse inkâr edemez. Politik ekonomi
konusunda ise iki şeye dikkat çekmek yeterli olacaktır.
1.
Bizim için acil ve somut öneme sahip olan, bürokratik kapitalizmdir;
2.
Sosyalizmin politik ekonomisinin gelişimidir.
Özetle,
sosyalizmin politik ekonomisini gerçek manada kurup geliştiren kişinin Mao
olduğunu söyleyebiliriz. Bilimsel sosyalizm söz konusu olduğunda, halk savaşına
işaret etmek yeterlidir; zira uluslararası proletarya, tam anlamıyla gelişmiş
bir askeri teoriye Başkan Mao Zedong ile ulaşmış, böylece her yerde
uygulanabilir olan proletarya sınıfının askeri teorisini bize kazandırmıştır.
Bu üç sorunun evrensel nitelikte bir gelişmeyi gösterdiğine inanıyoruz. Bu
şekilde bakıldığında, elimizde yeni bir aşama var ve biz buna “üçüncü aşama”
diyoruz. Marksizmin ilk aşaması Marx, ikincisi Lenin aşamasıdır. Bu sebeple
Marksizm-Leninizmden bahsediyoruz. Daha yüksek bir aşamaya geçtik, çünkü Maoizm
ile dünya proletaryasının ideolojisi şimdiye kadarki en yüksek gelişimine, en
yüce zirvesine ulaşmıştır; ancak Marksizmin büyük sıçramalarla gelişen
diyalektik bir birlik olduğunu, bu büyük sıçramaların aşamalara yol açtığını
anlamalıyız. Dolayısıyla, bugün dünyada var olan şey Marksizm-Leninizm-Maoizm
ve esas olarak Maoizmdir. Bizce bugün Marksist olmak, komünist olmak, zorunlu
olarak Marksist-Leninist-Maoist ve özellikle Maoist olmayı gerektirir. Aksi
takdirde, gerçek komünist olamazdık.
Günümüzde
nadiren dikkate alınan ve kesinlikle yakından incelenmeyi hak eden bir duruma
dikkat çekmek istiyorum. Mao Zedong’un Lenin’in emperyalizmle ilgili o büyük
tezini geliştirmesinden bahsediyorum. Bu, günümüzde ve şu anda gelişmekte olan
tarihsel aşamada büyük önem taşıyor. Katkılarını basitçe sıralayacak olursak,
şunları belirtebiliriz: Emperyalizmin sorun çıkarıp başarısız olduğunu, tekrar
sorun çıkarıp tekrar başarısız olduğunu ve nihayetinde yıkımına kadar bu
şekilde devam ettiğini söylemek suretiyle emperyalizmin bir yasasını keşfetti.
Ayrıca, emperyalizmin gelişim sürecinde “önümüzdeki 50 ila 100 yıl” olarak
adlandırdığı, yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir dönemi de belirledi. Bu
dönemde, anladığımız kadarıyla, emperyalizmi ve gericiliği yeryüzünden
sileceğiz. Ayrıca Mao, bugün her zamankinden daha fazla göz ardı edilemeyecek
bir şeye de işaret etti. “ABD emperyalizmi ile Sovyet sosyal emperyalizmi
arasında bir mücadele dönemi başladı” dedi. Buna ek olarak, hepimizin bildiği
gibi, "emperyalizm ve tüm gericiler kâğıttan kaplanlar” olduğunu söyledi. Bu,
son derece önemli bir tezdir. Başkan Mao’nun bu tezi, ABD emperyalizmi ve
Sovyet sosyal emperyalizme tatbik ettiğini, her ikisinden de korkmamız için
hiçbir nedenimiz olmadığını aklımızda tutmalıyız. Ancak aynı zamanda, savaşın
gelişimini nasıl gördüğünü, Lenin’in dünyada başlayan savaşlar çağı hakkında
söylediklerini tam olarak takip ederek nasıl ele aldığını da aklımızda
tutmalıyız. Başkan bize, ne kadar küçük olursa olsun, bir ülkenin, bir
milletin, bir halkın, silahlanmaya cesaret ederse, yeryüzündeki en güçlü
sömürücü gücü ve hegemonu yenebileceğini öğretti. Dahası, bize savaş sürecini
nasıl anlayacağımızı ve nükleer şantaja asla nasıl kanmayacağımızı öğretti.
Bence bunlar, Başkan Mao Zedong’un Lenin’in emperyalizm üzerine büyük tezini
nasıl geliştirdiğini anlamak için aklımızda tutmamız gereken bazı sorulardır. Bu
konu üzerinde neden ısrarla duruyorum? Çünkü Lenin’in katkılarının Marx’ın
büyük eserine dayandığı gibi, Başkan Mao Zedong’un geliştirdiği teorilerin de
Marx ve Lenin’in Marksizm-Leninizm denilen o büyük eseri temel aldığını
görüyoruz. Marksizm-Leninizmi anlamadan Maoizmi asla anlayamayız.
Bizce
bu hususlar, günümüzde büyük önem taşıyor, Maoizmi teori ve pratikte üçüncü,
yeni ve daha yüksek bir aşama olarak anlamak bizim için önemli.
Başkan
Gonzalo, José Carlos Mariátegui hayatta olsaydı, Başkan Mao’nun teorilerini ve
katkılarını savunacağına inanıyor musunuz?
Özetle,
Mariátegui bir Marksist-Leninistti. Bunun ötesinde, partinin kurucusu
Mariátegui’de, Başkan Mao’nun evrenselleştirdiği tezlere benzer tezler
buluyoruz. Dolayısıyla, benim görüşüme göre, Mariátegui, bugün bir
Marksist-Leninist-Maoist olurdu. Bu tespit, bir spekülasyon değil, José Carlos
Mariátegui’nin yaşamını ve çalışmalarını anlamanın bir ürünüdür.
Başka
bir soruya geçelim: proleter ideoloji nedir ve günümüz dünyasının toplumsal
süreçlerinde ne gibi bir rol oynar? Marx, Lenin ve Mao gibi klasik düşünürler,
Komünist Parti için ne ifade ediyor?
Bugün,
yarın ve içinde yaşadığımız bu fırtınalı otuz-kırk yıllık kesitte proleter
ideolojinin muazzam önemini görebiliyoruz. İlk olarak, iyi bilinen bir hususu
vurgulamak isterim: Bu ideoloji, tarihteki son sınıfın teori ve pratiğidir.
Proletarya ideolojisi, uluslararası proletaryanın mücadelesinin ürünüdür.
Ayrıca, proletaryadan önce yaşanan tüm tarihsel sınıf mücadelesi sürecinin,
özellikle köylülüğün mücadelesinin, verdikleri büyük kahramanca mücadelelerin
incelenmesini ve anlaşılmasını da kapsar. Bilimin ürettiği en yüksek çalışma ve
anlayış düzeyini temsil eder. Özetle, Marx’ın büyük yaratımı olan proleter
ideoloji, yeryüzünde şimdiye dek görülen veya görülecek en yüksek dünya
görüşüdür. Bu, insanlığa, özellikle de sınıfımıza ve halka, dünyayı dönüştürmek
için teorik ve pratik bir araç sağlayan bilimsel ideolojidir. Onun öngördüğü
her şeyin nasıl gerçekleştiğini gördük. Marksizm gelişti, Marksizm-Leninizme
dönüştü, bugün Marksizm-Leninizm-Maoizm olarak karşımıza çıkıyor. Bugün
görüyoruz ki bu ideoloji, dünyayı dönüştürebilecek, devrim yapabilecek ve bizi
kaçınılmaz hedef olan komünizme götürebilecek tek ideolojidir. Son derece
önemlidir.
Bir
şeyi vurgulamak istiyorum: Bu bir ideoloji, ama bilimsel bir ideoloji. Bununla
birlikte, proleter ideolojiyi basit bir yönteme indirgemek isteyen burjuvazinin
tutumuna zerre taviz verememek gerektiğini çok iyi idrak etmeliyiz. Bunu
yapmak, onu değersizleştirmek ve inkâr etmektir. Israrım için özür dilerim,
ancak Başkan Mao’nun dediği gibi, “bir kere söylemek yetmez, yüz kere söylemek
gerekir; birkaç kişiye söylemek yetmez, çok kişiye söylemek gerekir.” Bu söz
üzerinden şunu söylemek isterim: proleter ideoloji, Marksizm-Leninizm-Maoizm ve
bugün esas olarak Maoizm, gerçektir, tarihsel gerçeklerin bunu gösterdiği için
tek ve her şeye gücü yeten ideolojidir. Daha önce söylenenlerin yanı sıra,
Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Başkan Mao Zedong gibi olağanüstü tarihi
şahsiyetlerin olağanüstü çalışmalarının ürünüdür. Ancak bunlar arasında
özellikle üçüne vurgu yapıyoruz: Marx, Lenin ve Başkan Mao Zedong; bunlar, Marksizm-Leninizm-Maoizmde
ve özellikle Maoizmde yeniden vücut bulan üç bayraktır. Peki, bugün tam olarak
görevimiz nedir? Görevimiz, ideolojimizin bayrağını yükseltmek, onu savunmak,
uygulamak ve dünya devrimine önderlik etmesi ve yol göstermesi için enerjik bir
şekilde mücadele etmektir. Proleter ideoloji olmadan devrim olmaz. Proleter
ideoloji olmadan sınıfımız ve halkımız için umut olmaz. Proleter ideoloji
olmadan komünizm olmaz.
İdeolojiden
bahsetmişken, Gonzalo Düşüncesi neden önemliydi?
Marksizm,
bize her zaman sorunun evrensel hakikatin uygulanmasında yattığını öğretmiştir.
Başkan Mao Zedong, bu konuda son derece ısrarcıydı. Marksizm-Leninizm-Maoizm
somut gerçekliğe uygulanmazsa, devrime önderlik etmek, eski düzeni dönüştürmek,
yıkmak veya yeni bir düzen kurmak mümkün değildir.
Gonzalo
Düşüncesi, Marksizm-Leninizm-Maoizmin Peru devrimine uygulanmasıyla ortaya
çıkmıştır. Gonzalo Düşüncesi, halkımızın, özellikle proletaryanın sınıf
mücadelesinde, köylülüğün aralıksız mücadelelerinde ve dünya devriminin daha
geniş çerçevesinde, bu sarsıcı savaşların ortasında, evrensel hakikatleri
ülkemizin somut koşullarına olabildiğince sadık bir şekilde uygulayarak
şekillenmiştir. Daha önce buna “Yol Gösterici Düşünce” diyorduk. Bugün eğer parti,
kongresi aracılığıyla “Gonzalo Düşüncesi” terimini onayladıysa, bunun nedeni,
halk savaşının gelişimiyle Yol Gösterici Düşüncede bir sıçrama yapılmış
olmasıdır. Özetle, Gonzalo Düşüncesi, Marksizm-Leninizm-Maoizmin somut
gerçekliğimize uygulanmasından başka bir şey değildir. Bu, özellikle partimiz,
halk savaşı ve ülkemizdeki devrim için esastır. Ancak ideolojimize evrensel
anlamda baktığımızda, bir kez daha vurgulamak istiyorum ki, esas olan
Maoizmdir.
Revizyonizm
ne gibi bir rol oynuyor ve PKP buna karşı nasıl mücadele ediyor?
Öncelikle,
Marksizmdeki her ilerlemenin şiddetli mücadeleler üzerinden gerçekleştiğini aklımızdan
hiç çıkarmamalıyız. Marksizmin bu gelişim sürecinde, eski tarz revizyonizm
ortaya çıktı ve bu revizyonizm Birinci Dünya Savaşı’nda çöktü. Ancak o zamandan
beri, biz komünistler, Hruşçov ve yandaşlarıyla gelişmeye başlayan, bugün
Marksizme karşı yeni bir saldırı başlatan yeni bir revizyonizmle, modern
revizyonizmle karşı karşıyayız. Başlıca merkezleri Sovyetler Birliği ve Çin’dir.
Revizyonizm,
Marksizme yönelik bir reddiye olarak ortaya çıktı. Modern revizyonizm de aynı
şekilde, her zaman Marksist felsefeyi burjuva felsefesiyle ikâme etmeyi,
özellikle artan yoksullaşmayı ve emperyalizmin çöküşünün kaçınılmazlığını inkâr
ederek, politik ekonomiye karşı çıkmayı amaçlamaktadır. Revizyonizm, sınıf
mücadelesine ve devrime karşı çıkmak, parlamentocu kretinizmi ve pasifizmi
yaymak için bilimsel sosyalizmi tahrif etmeye ve çarpıtmaya çalışır. Tüm bu konumlar,
kapitalizmin yeniden kurulmasını, dünya devriminin temelsiz kılınıp
engellenmesini ve sınıfımızın iktidarı fethetmeye yazgılı ruhunun karalanmasını
hedefleyen ve hedeflemeye devam eden revizyonistlerce ortaya konmuştur. Ancak
burada bunu somutlaştırmak için bazı hususları belirtmenin gerekli olduğunu
düşünüyorum: revizyonizm, emperyalizm gibi davranır. Örneğin, Sovyetler
Birliği, Sovyet sosyal emperyalizmi, parlamentocu kretinizmi savunur ve
uygular. Dünyaya egemen olmak adına silahlı eylemler düzenler ve yürütür. Saldırılar
gerçekleştirir, bir halkı diğerine karşı kışkırtır, kitleleri kitlelere karşı
kışkırtır, sınıfımızı ve halkımızı böler. Sovyet revizyonizmi bin bir yolla,
gerçek anlamda Marksist olan her şeye ve devrime hizmet eden her şeye karşı
savaşır. Biz, bunun somut bir örneğiyiz. SSCB’deki sosyal emperyalistler,
ellerindeki tüm araçları kullanarak, hegemonik bir süper güç olmak için sapkın
bir dünya planı geliştirdiler. Bu, Engels’in sözleriyle, “burjuva işçi
partileri” olarak adlandırılan, sadece isim olarak komünist olan sahte partiler
kurmayı da içerir. Çin revizyonizmi ve tüm revizyonistler de, iplerini kimin
çektiğine, yalnızca özel koşullarına göre farklılık arz etse de aynı şekilde
hareket ederler.
Bu
nedenle bizim görevimiz, revizyonizmle mücadele etmek ve bu mücadeleyi düşmana
aman vermeden sürdürmektir. Emperyalizmle mücadele etmeden revizyonizmle
mücadele edemeyeceğimiz dersini aklımızdan çıkartmamalıyız. Kongremiz,
emperyalizme, revizyonizme ve gericiliğe karşı dünya çapında amansız ve
tavizsiz bir mücadele yürütmemiz gerektiğini ilan etmiştir.
Peki
bu mücadeleyi nasıl yürütmeliyiz? Her alanda: ideolojik, ekonomik ve politik
alanda; bu klasik alanların her birinde onlarla savaşmalıyız. Çünkü
revizyonizme karşı mücadeleyi yürütemezsek, komünist olmayız. Bir komünistin
görevi, revizyonizmle yorulmadan ve ona aman vermeden mücadele etmektir.
Biz,
revizyonizme karşı savaştık. İlk ortaya çıktığı günden beri ona karşı savaştık.
Bu ülkede, 1964’te onları partiden ihraç ederek katkıda bulunabildiğimiz için
şanslıydık. Bu gerçeği her zaman saklamaya çalışıyorlar. Çok açık bir şekilde
belirtmek istiyorum ki, Komünist Parti’nin büyük çoğunluğu, Mao Zedong’un
açtığı revizyonizme karşı mücadele bayrağının arkasında birleşti. Del Prado ve
çetesini ihraç edene dek o zamanki Komünist Parti saflarındaki revizyonizmi
hedefe koyup ona darbeler indirdi. O zamandan bugüne kadar, sadece burada
değil, sınırlarımızın ötesinde de revizyonizmle mücadeleye devam ettik. Biz, bu
revizyonizmi uluslararası alanda da karşımıza aldık. Gorbaçov’un Sovyet sosyal
emperyalizmine, sapkın Deng Şiaoping’in Çin revizyonizmine, revizyonist Enver Hoca’nın
takipçisi Ramiz Alia’nın Arnavut revizyonizmine karşıyız, tıpkı sosyal
emperyalistlerin, Çin veya Arnavut revizyonistlerinin ya da başkalarının
çizgisini izleyen tüm revizyonistlere karşı olduğumuz gibi.
Başkanım,
Peru’da revizyonizmin en önemli savunucusu kimdir?
Sözde
Peru Komünist Partisi, yani Sovyet revizyonizminin beşinci kolu olan ve
bazılarınca “köklü bir devrimci parti” olarak kabul edilen huysuz revizyonist Jorge
del Prado Chávez’in önderliğinde hareket eden, Unidad [“Birlik”]
gazetesini çıkartan parti. İkincisi ise Çin revizyonizminin ajanı olan ve parti
yandaşlarının Deng’e taptığı Patria Roja [“Kızıl Vatan”].
Peru
halkı arasında revizyonizmin etkisinin devrim için olumsuz bir durum
yarattığını düşünüyor musunuz?
Lenin’in
bize öğrettiklerini ve Başkan Mao’nun da vurgulayıp geliştirmeye devam ettiği
hususları aklımızda tutarsak, revizyonizmin proletarya saflarında burjuvazinin
bir ajanı olduğunu, bu nedenle bölünmelere yol açtığını görürüz. Revizyonizm, komünist
hareketi ve komünist partileri böler, sendika hareketini böler, halk hareketini
parçalara ayırır ve lime lime eder.
Revizyonizm
kanserden başka bir şey değildir. Aman vermeden ortadan kaldırılması gereken
bir kanserdir. Aksi takdirde devrimi ilerletemeyiz. Lenin’in özlü bir şekilde dile
getirdiği tespiti aklımızdan hiç çıkartmadan şu iki hususta ilerleme kaydetmek
zorundayız: devrimci şiddet sorunu ve oportünizme, revizyonizme karşı amansız
mücadele.
Ülkemizde
kitlelerin durumunu değerlendirirken, sadece bu sorunu değil, Engels’in “devasa
çöp yığını” dediği şeyi de görmemiz gerektiğine inanıyorum. Engel bize,
proletarya hareketi gibi, hatta ülkemizdeki halk hareketi gibi bir hareket onlarca
yıl sürdüğünde, parça parça süpürülmesi gereken büyük bir çöp yığını meydana
geldiğini öğretti. Biz, bu hususun da dikkate alınması gereken bir gerçek
olduğunu düşünüyoruz.
Revizyonizm,
kitleleri ne kadar etkileyebilir? Kitleler arasında revizyonizmin yaptığı şey,
içteki gericiliğe, somut olarak büyük burjuvaziye ve toprak sahiplerine, yani
günümüzde Peru devletine denk düşen toprak sahibi-bürokrat temelli kapitalist
diktatörlüğe teslim olma amacına hizmet etmektir. Uluslararası alanda ise
emperyalizme teslim olur, sosyal emperyalist hegemonyaya veya Çin gibi bu yönde
evrilen bazı güçlerin aynı yöndeki arzularına hizmet eder. Devrim ve halk
savaşı geliştikçe, sınıf mücadelesi keskinleştikçe, halkın ve proletaryanın
anlayışının giderek daha da derinleştiğine inanıyoruz. Aynı zamanda, her gün
her türden revizyonist ve oportünistin ihanetine tanık olmak zorunda kaldıkça
ve gelecekte bunun daha da fazlasını gördükçe, proletarya ve halk,
revizyonistleri her köşeden olabildiğince temizleme misyonlarını yerine
getirmek zorunda kalacaklardır. Ne yazık ki, Engels’in bize öğrettiği gibi,
bunlar “devasa çöp yığını”nın bir parçası oldukları için hepsi birden ortadan
kaldırılamaz.
Sizce
bu ülkede revizyonizm kesin olarak yenilgiye uğratılıyor mu?
Marksizmin
kurucularının öğrettiğini tekrarlamak gerekirse, revizyonizmin gerici devletle
birlikte hareket ettiği ölçüde, kitleler, onun aşağılık rolünü idrak
edeceklerdir. Halkın tamamı ve sınıf, onların nasıl davrandığını gördükçe,
revizyonistlerin, birer mücadele kaçkını, işçileri sırtlarından hançerleyen
birer oportünist ve hain olarak oynadıkları rolü giderek daha fazla anlamaları
kaçınılmazdır. Revizyonistler sonlarına doğru ilerliyorlar. Bu süreç bir
süredir işliyor. Bunun tek sebebi halk savaşı değil. İlgili süreç,
revizyonizmin parti saflarından atılmasıyla başladı, çünkü o noktada başka bir
grup ciddi komünist ortaya çıkıp Peru Komünist Partisi’nin önderliğinde halk
savaşını yürüttüler. Biz, Mariátegui’nin bahsettiği sınıfsal dürtülere sahip
kitlelerin bunu giderek daha fazla anlayacağını düşünüyoruz, ki zaten anlamaya
başladılar bile.
Revizyonizm
çoktan kaybetti, yitip gitmeleri sadece zaman meselesi. Sorun zaten tanımlandı,
çöpler süpürülmeye, yakılmaya başlandı. Dediğim gibi, sadece zaman meselesi.
Onların çöküş süreci yıllar önce başlamıştı. Daha da geriye, başlangıca
gidersek, revizyonist olduklarında, ilkelerinden vazgeçtiklerinde bu oyunu
kaybetmişlerdi. Görülmesi gereken şey, sınıf mücadelesinin nasıl gelişeceği,
bizimki gibi bir partinin rolünü nasıl yerine getirebileceği ve kitlelerin onu
nasıl destekleyeceği, ileriye taşıyacağı, nasıl kendi partileri olduğunu,
çıkarlarını savunduğunu göreceğiydi. Hesaplaşacak olanlar da kitlelerin
kendisidir. Onlarca yıldır proletaryanın temel çıkarlarını satan ve satmaya
devam edenlere adil bir ceza verecekler ve bunu yapmaya çalışan veya yapmaya
başlayan hainleri de yargılayıp cezalandıracaklardır.
Papa’nın
ortaya koyduğu Yeni Evanjelizm hakkında ne düşünüyorsunuz?
Marx,
bize “din, halkın afyonudur” diye öğretti. Bu, bugün ve gelecekte tamamen
geçerli olan bir Marksist tezdir. Marx ayrıca dinin, sömürünün ürünü olan ve
sömürü ortadan kalkıp yeni bir toplum ortaya çıktıkça yok olacak bir toplumsal
olgu olduğunu söylemiştir. Bunlar, göz ardı edemeyeceğimiz ve her zaman
aklımızda tutmamız gereken ilkelerdir. Önceki noktayla bağlantılı olarak,
halkın dindar olduğunu, bunun onları temel sınıf çıkarları için mücadele
etmekten ve bu şekilde devrime, özellikle de halk savaşına hizmet etmekten asla
alıkoymadığını ve alıkoymayacağını hatırlamak gerekir. Kongremiz tarafından
onaylanan programda da kabul edildiği gibi, bu dindarlığı dini inanç özgürlüğü
meselesi olarak saygı duyduğumuzu kesinlikle belirtmek istiyorum.
Dolayısıyla
sorduğunuz soru, bizim görüşümüze göre, kilise hiyerarşisiyle, Papalıkla, Roma
döneminde güçlü bir araç olarak gelişmeyi başarmış o eski teokrasiyle
ilgilidir. Daha sonra, feodalizmin koşullarına uyum sağlayarak, eskisinden bile
daha büyük bir güç kazandı. Ancak her zaman halkın mücadelesini dizginlemeye
çalışan Papalık, zalimlerin ve sömürücülerin çıkarlarını savundu, gericiler
için ideolojik bir kalkan görevi gördü, yeni durumlar ortaya çıktıkça kendini
değiştirdi, yeni gerçekliğe uyarladı.
Kilise
ile burjuva devrimi, eski burjuva devrimi, örneğin Fransız Devrimi arasındaki
ilişkiyi düşündüğümüzde, bunu açıkça görebiliriz. Kilise, feodalizmi hararetle
savundu, daha sonra, büyük bir mücadelenin ardından, feodalizmin yenilgisinden
sonra, tekrar ediyorum, büyük bir mücadelenin ardından, burjuva düzenine uyum
sağladı ve bir kez daha yeni sömürücülerin ve zalimlerin hizmetinde bir araç
haline geldi. Mevcut durumda, durdurulamaz bir tarihsel süreç görüyoruz. 1917’de
başlayan yeni dönem olarak dünya proletarya devrimi çağı, proletarya için eski
yozlaşmış düzeni değiştirmek ve gerçekten yeni bir toplum, komünizmi yaratmak
için devrimlere nasıl önderlik edileceği sorununu ortaya koyuyor. Peki bu
gelişme karşısında Kilise nasıl cevap verdi? Önceki zamanlarda olduğu gibi,
varlığını sürdürmeyi amaçlıyor, bu da II. Vatikan Konsili’nin temelini
oluşturuyor. Kilise, burada öncelikle her zaman yaptığı gibi eski düzeni
savunmasına, ardından da yeni sömürücülere hizmet etmek için kendini
uyarlamasına ve adapte etmesine imkân sağlayacak koşulları geliştirmeye
çalıştı. İşte aradığı şey bu, II. Vatikan Konsili’nin özü bu.
“Yeni
evanjelizm” meselesi, açıkça kilise otoritesinin, özellikle de Papa’nın, dünya
Katoliklerinin yarısının yaşadığı Latin Amerika’daki rolüne dair bakış açısını
ifade etmektedir. Bu nedenle, Amerika’nın keşfinin 500. yıldönümünü, “yeni
evanjelizm” olarak adlandırılan bir hareketi öne çıkartmak için kullanmaya
çalışıyorlar. Özetle, umdukları şey şu: Evanjelizm, Amerika’nın keşfini takiben
1494’te resmen başladığından beri, bu yeni yüzüncü yıl dönümüyle, kendi
kalelerini, “cemaat”in yarısını, onları iktidarda tutan kalenin yarısını
savunmak için bir “yeni evanjelizm” geliştirmek istiyorlar. Amaçları bu. Bu
şekilde, hiyerarşi ve Papalık, Amerika’daki konumlarını savunmayı ve Latin
Amerika’daki baskın emperyalist güç olan ABD emperyalizmine hizmet etmeyi
amaçlıyor.
Fakat
bu planı, Sovyetler Birliği ile Hristiyanlaşmasının bininci yılı vesilesiyle
kurulan ilişkiler, Çin revizyonizmiyle olan bağlar, Polonya ve Ukrayna’daki
Kilise’nin eylemleri vb. ile bağlantılı, küresel bir kampanya ve plan
bağlamında anlamamız gerekiyor. Bu küresel bir plan ve “yeni evanjelizm”, bunun
içinde faaliyet yürütüyor. Her zaman olduğu gibi, mevcut toplumsal düzeni
savunmaya, onun ideolojik kalkanı olmaya çalışıyorlar, çünkü gerici ideoloji,
emperyalizm ideolojisi, artık eskimiş durumda. Gelecekte hayatta kalmak için gene
uyum sağlamaya çalışacaklar. Ancak beklentiler farklı olacak, eskisi gibi
olmayacak. Marx’ın yasası, kendini gösterecek: Sömürü ve zulüm yok edilip
ortadan kaldırıldıkça din de yok olacak. Papalık, sömüren sınıflara hizmet
ettiğinden ve ardından gelecek olan sömüren bir sınıf olmadığından, hayatta
kalamayacak, dinin kendisi de yok olacak. Bu arada, insanlık, yeni nesnel
koşullar aracılığıyla ilerleyip, açık, bilimsel ve dünyayı dönüştüren bir
bilince sahip olana dek, dini inanç özgürlüğünün tanınması gerekiyor. Bu
nedenle, “yeni evanjelizm”i, Kilise’nin yeni koşullar altında hayatta kalma
planı bağlamında, yani gerçekleşmesi gerektiğini bildikleri bir dönüşüm
çerçevesinde analiz etmek gerek.
Başkanım,
söyledikleriniz üzerinden, Papa’nın ülkemize sık sık yaptığı ziyaretlerin halk
savaşıyla ve Papa’nın García Pérez rejimine verdiği destekle bir ilişkisi
olduğu sonucuna varabilir miyiz?
Bence
tam da sebebi bu. Genel olarak, Latin Amerika’ya yaptığı ziyaretler Latin
Amerika’nın sahip olduğu önemle alakalı. Peru’ya yaptığı ziyaretler ise, Peru’ya
yaptığı iki ziyaret sırasında çeşitli defalar yaptığı gibi, katilam silahlarını
kutsarken, aynı zamanda silahlarımızı bırakmamız çağrısıyla alakalı.
Başkanım,
PKP iktidara geldiğinde dini teokrasiye karşı tutumu ne olacak?
Marksizm,
bize Kilise ve Devlet’i birbirinden ayırmayı öğretti, yapacağımız ilk şey, bu
olacak. İkinci olarak, tekrarlamak istiyorum, insanların dini inanç özgürlüğüne
saygı duyuyoruz. İnanma özgürlüğü ilkesini tam olarak uyguluyoruz, tıpkı ateist
olmak gibi. Bu meseleyi bu şekilde ele alacağız.
II. Parti Hakkında
Bu
röportajda büyük önem taşıyan bir diğer konuya, parti meselesine geçelim. PKP’nin
gelişiminden çıkarılacak en önemli dersler nelerdir?
Partinin
gelişimi ve ondan çıkarılan dersler konusunda, tarihini çağdaş Peru toplumunun
üç dönemine karşılık gelen üç bölüme ayırarak anlayabiliriz. Birinci dönem, ilk
bölüm, Partinin kuruluşudur. Bu dönemde tam anlamıyla Marksist-Leninist olan
José Carlos Mariátegui’ye sahip olduğumuz için şanslıydık. Ancak kaçınılmaz
olarak Mariátegui’ye karşı çıkıldı, onun çizgisi terk edildi, yarım bıraktığı kuruluş
kongresi asla yapılmadı. Yapılan sözde kuruluş kongresi, bildiğimiz gibi,
Mariátegui’nin teorilerine tamamen karşı olan sözde “ulusal birlik” çizgisine
onay verdi. Bu şekilde parti, Del Prado’nun bağlantılı olduğu (Amerikalı
komünist Earl Browder’a atıfla) Brovdırizmin ve daha sonra modern revizyonizmin
etkisi altında kalarak oportünizme meyletti. Bu süreç bizi ikinci döneme,
Partinin Yeniden Yapılanması dönemine götürüyor. Bu, özetle, revizyonizme karşı
bir mücadele dönemidir. Bu dönem, altmışlı yılların başlarında belirli bir
yoğunlukla ortaya çıkmaya başladı. Bu süreç, parti üyelerinin revizyonist
liderliğe karşı birleşmesine, daha önce de belirttiğim gibi, Ocak 1964’teki IV.
Konferans’ta onları partiden ihraç etmelerine yol açtı. Yeniden yapılanma
süreci, 1978-1979’a dek parti içinde devam etti, bu dönemde sona erdi; ardından
üçüncü dönem, Halk Savaşını Yönetme dönemi başladı ki bu da şu anda içinde
yaşadığımız dönemdir.
Bundan
hangi dersleri çıkarabiliriz? İlk ders, parti birliğinin temelinin önemi ve
bunun iki çizgi mücadelesiyle bağlantısıdır. Bu temel olmadan, söz konusu üç
unsuru ([1] Marksizm-Leninizm-Maoizm, Gonzalo Düşüncesi, [2] Program ve [3]
Genel Politik Çizgi) belirlemeden partiyi ideolojik ve politik olarak inşa edemezdik.
Ancak iki çizgi mücadelesi olmadan, parti birliğinin de temeli atılamazdı.
Partide sağlam ve kapsamlı bir iki çizgi mücadelesi olmadan, ideolojiyi sağlam
bir şekilde kavramanın, programı kurmanın, genel politik hattı belirlemenin,
hele ki bunları savunmanın, uygulamanın ve geliştirmenin hiçbir yolu yoktur.
Bizim için iki çizgi mücadelesi temeldir ve bu, partiyi evrensel çelişki
yasasına uygun biçimde bir çelişki olarak görmemizle ilgilidir.
İkinci
ders ise halk savaşının önemidir. Bir komünist partinin temel görevi,
proletarya ve halk için iktidarı ele geçirmektir. Parti kurulduktan ve somut
koşullara dayandıktan sonra, ancak halk savaşı yoluyla yapabileceği iktidarı
ele geçirmeye çalışmalıdır.
Üçüncü
önemli ders, liderlik oluşturma ihtiyacıdır. Liderlik, kilit önemdedir, ama o
kendiliğinden gelişmez, özellikle halk savaşına liderlik etmek için uzun ve
yoğun bir mücadele dönemi içinde şekil almalıdır.
Özetleyebileceğimiz
dördüncü ders, iktidarı ele geçirmek için zemin hazırlama ihtiyacıdır. Halk
savaşı, iktidarı ele geçirmek için gerekli olduğu gibi, iktidarı ele geçireceğimiz
zemini zemin hazırlamak için de zaruridir. Bununla ne demek istiyoruz?
Gericilerin örgütsel biçimlerinden üstün örgütsel biçimler yaratmalıyız.
Bunların önemli dersler olduğuna inanıyoruz.
Sonuncusu
ise proletarya enternasyonalizmidir. Mücadeleyi her zaman uluslararası
proletaryanın bir parçası olarak geliştirmek, devrimi her zaman dünya
devriminin bir parçası olarak görmek, halk savaşını, partimizin sloganında da
belirtildiği gibi, dünya devriminin hizmetinde geliştirmek.
Neden?
Çünkü nihayetinde bir komünist partinin yeri doldurulamaz bir nihai hedefi
vardır: komünizm. Daha önce de belirtildiği gibi, o aşamaya hep birlikte
geçilir, herkes dâhil olmazsa geçilemez. Bunların özetlememiz gereken en önemli
dersler olduğuna inanıyoruz.
Başkan,
José Carlos Mariátegui’nin PKP için önemi nedir?
Mariátegui,
Peru Komünist Partisi’nin kurucusudur. Partiyi açık bir Marksist-Leninist temel
üzerine inşa etti. Neticede ona net bir ideolojik duruş kazandırdı. Ona göre
Marksizm-Leninizm, kendi çağının, kendi zamanının Marksizmiydi. Partiye genel
bir politik çizgi sağladı. Amerika’nın bugüne dek yetiştirdiği en büyük
Marksist olan Mariátegui, bize en büyük eserini, Peru Komünist Partisi’nin
kuruluşunu bıraktı. Onun kaybının parti için ne anlama geldiğini çok iyi
anlıyoruz, ancak bu büyük işi yerine getirmek için hayatını verdiğini açıkça
belirtmeliyiz. Yani o tüm hayatını partinin kuruluşuna adadı. Bu yüzden partiyi
sağlamlaştırmak ve geliştirmek için pek fazla zamanı olmadı. Neticede partinin
kuruluşunun üzerinden iki yıl bile geçmeden vefat etti. Bir parti, tarihi
görevini yerine getirmek için sağlamlaşmaya, gelişmeye ihtiyaç duyar.
Bir
noktaya dikkat çekmek istiyoruz. 1966 gibi erken bir tarihte, Mariátegui’nin
yolunun asla terk edilmemesi gerektiğini, görevin bu yola yeniden revan olmak, onu
daha da geliştirmek olduğunu dile getirmiştik. Özellikle “daha da geliştirmek”
ifadesini vurgulamak istiyorum. Neden?
Çünkü
dünya çapında Marksizm, bugün Maoizm olan yeni bir aşamaya girmişti. Kendi
ülkemizde ise, özellikle bürokratik kapitalizm, proletaryanın ve Peru halkının
tükenmek bilmeyen mücadelesiyle birlikte gelişmişti. Bu nedenle, “Mariátegui’nin
yolunu geri kazanmayı ve daha da geliştirmeyi hedefledik. Mariátegui’yi ve onun
genel yasalarla ilgili geçerliliğini yeniden keşfetme katkısında bulunduk. Bu
yasalar hâlâ aynıdır, sadece yeni ulusal ve uluslararası bağlamda uygulanması
gerekir” demiştim. Bizim söz konusu yola katkımız bu şekilde oldu.
Çok
şey söylenebilir, ancak bence birkaç hususu vurgulamak daha faydalı olacaktır.
1975 yılında “Retomar a Mariátegui y reconstituir su Partido” [“Mariátegui’yi
Geri Almak ve Partisini Yeniden İnşa Etmek”] isimli broşür yayımlandı. Bu kısa
belgede, bugün kendilerini “Mariategici” olarak adlandıran birçok kişinin
karşısında konum alarak, Mariátegui’nin “suçlu” olduğunu, kendisinin de doğru
bir şekilde belirttiği gibi, açıktan bir Marksist-Leninist olduğunu ortaya
koyduk. Genel politik çizgisini oluşturan beş unsuru belirttik. Mariátegui’de
Başkan Mao’nunkine benzer teorilerin bulunduğunu gösterdik. Burada, “birleşik
cephe” veya “şiddet” gibi önemli konulara değinmek yeterli olacaktır.
Mariátegui,
"İktidar şiddet yoluyla ele geçirilir ve diktatörlükle savunulur”
diyendir. “Bugün devrim, her şeyi doğuran kanlı süreçtir” tespitini dile
getiren Mariátegui, o görkemli yaşamı boyunca devrimci şiddetin ve sınıfın
diktatörlüğünün rolünü ısrarla savunmuştur. Ayrıca, parlamentoda ne kadar büyük
bir çoğunluğa sahip olursanız olun, bunun yalnızca bir hükümeti feshetmeye
yarayabileceğini, ancak burjuva sınıfını asla ortadan kaldıramayacağını söyleyendi.
Kesin olan ve düşüncesinin anahtarı olduğu için vurgulanması gereken bir husus
daha var: Mariátegui, revizyonizme karşıydı.
Özetle
biz, Mariátegui’nin yoluna yeniden revan olup onu geliştirmek için mücadele
ettik. Ama daha fazlasını söylememe izin verin. Şimdilerde kendilerine Maritegici
diyenlerden bazılarının Mariátegui hakkında eskiden ne düşündüklerini sormak gerek.
Onu açık ve somut bir şekilde reddettiler. Bugün faal olan Mariategici Birleşik
Parti’den yani şu, sözde “Yeni Sol”a mensup olduklarını söyleyenlerden
bahsediyorum. Mariátegui’yi modası geçmiş, geçmişte kalmış bir şey olduğunu
söylüyorlardı, esasen bundan gayrı bir argümanları da yoktu. Peki bunlar gerçek
manada Mariategici mi? Misal, Barrantes Lingán’ı ele alalım. Mariátegui’nin
zamanında kesin ve kararlı bir şekilde savunduğu, alenen Marksist-Leninist olan
teorileri reddeden biri nasıl Mariategici olabilir? Mariátegui asla bir
parlamentocu değildi, seçimleri propaganda ve ajitasyon amacıyla kullanmayı
önerdi. 1945’te Acosta gibi revizyonistler, bu görüşün eskimiş olduğunu, asıl
görevin parlamentoda sandalye kazanmak olduğunu söylediler. Bugün de tam olarak
bunu yapanlar, sahte Mariategiciler, zerre pişmanlık duymadan parlamentocu
kretinizmi (komünist hareketi ahmak ve fodul kılan pratiği) icra ediyorlar.
Özetle
biz, Mariátegui’ye şöyle bakıyoruz: O, partinin kurucusudur, oynadığı rolle
ismini tarihe öyle kazımıştır ki onun önemini kimse hiçbir şekilde inkâr edemez,
çalışmaları asla yok olmayacaktır. Ancak onun yolundan devam etmek, onu daha da
geliştirmek gerekiyordu. Tekraren: düşünceleri, Başkan Mao’nunkine benzer
teoriler içeren Mariátegui gibi bir Marksist-Leninist kurucu önderin öğretilerini
sürdürmenin tek mantıklı yolu, Marksist-Leninist-Maoist olmaktır. Peru Komünist
Partililer olarak biz bu fikre bağlıyız. Kurucu önderin bizatihi kendisinin büyük
bir örnek teşkil ettiğini düşünüyoruz, partimizi onun gibi bir şahsiyetin
kurmuş olmasından dolayı son derece gurur duyuyoruz.
Başkanım,
José Carlos Mariátegui’nin Perulu işçilerin sınıf bilincinin gelişimine etkisi
ne oldu?
Mariátegui,
yoğun mücadeleler içinde çok şey başardı. Sorunuza cevap verirken başka bazı
konulara da değinirsem kusura bakmayın. Avrupa’ya gitmeden önce zaten bir
Marksistti. Bu, üzerinde durmak istediğimiz ilk gerçek, zira bugün kimileri
çıkıp onun Avrupa’da Marksist olduğunu söylüyor. Orada gelişmiş olması başka
bir konu. Avrupa deneyimi, onun için son derece önemliydi. Mariátegui,
ideolojik alanda çok önemli bir mücadele verdi, sosyalizm dediği şey adına bir
mücadeleydi bu. Sosyalizm, Avrupa’da olduğu gibi burada yozlaşmamıştı. Ancak
savunduğu ve yaydığı şey Marksizm-Leninizmdi.
Partiyi
kurmak için büyük önem taşıyan, politik bir mücadele verdi. Bugün alaycı bir
tavırla, utanmazlıkla çarpıtılan Mariátegui ve Haya de la Torre arasında
cereyan eden tartışmaya bakmak gerek. Bu sorunun özü çok önemli: Mariátegui,
bir komünist parti, bir proletarya partisi kurulmasını önerirken, Haya de la
Torre, Peru’daki proletaryanın bir komünist parti kurabilecek kadar küçük ve
olgunlaşmamış olduğunu iddia ederek Kuomintang’a benzer bir cephe kurulmasını
önerdi. Bu, tamamen safsata idi, bu hususu akılda tutmak gerek. Dahası, Peru'da
kurulduğunda Amerikan Halkının Devrimci İttifakı (APRA) isimli parti, 1927’de
karşı-devrimci darbeyi gerçekleştiren, Çin Devrimi’nin cellâdı Çang Kay Şek’in Kuomintang’ına
benziyordu. Bunu her zaman aklımızda tutmalıyız. Bu sorunu neden vurguluyorum?
Çünkü şimdi Hayacı-Mariategicilikten, hatta Hayacı-Leninizmden bahsediyorlar.
Saçmalık! Mariátegui, gerçekten de Marksist-Leninistti, Haya ise hiçbir zaman
Marksist veya Leninist olmadı. Hiçbir zaman! O hep Lenin’in teorilerine karşı
çıktı. Bu gerçeği vurgulamak gerekiyor çünkü nihayetinde günümüz APRA’sı ile Izquierda
Unida [“Birleşik Sol”] arasında bir ittifakı teşvik etmek için bir araya
getirilmiş bir karmaşadan başka bir şey olmayan bu utanmadan yapılan
çarpıtmalara izin veremeyiz. Asıl mesele bu. Gerisi ucuz aldatmaca.
Peki,
sorunuza cevap vermek gerekirse. Mariátegui, tüm bunları kitlelerle,
proletaryayla, köylülükle bağlantılı olarak yaptı. Teorik ve pratik olarak,
esasen onun çalışmalarının ürünü olan CGTP’nin [Peru Genel İşçi Konfederasyonu]
oluşumunda yer aldı. Ancak yirmilerin sonlarında kurduğu CGTP, Mariátegui’nin
kurduğu yapının tam tersi olan bugünkü CGTP ile aynı değil. Ayrıca köylülükle
de çalışmalar yürüttü. Köylü sorunu, onun için merkezi bir konuydu. Bunu tarım
sorunu ve özünde, çok iyi açıkladığı gibi, yerli sorunu olarak gördü. Aynı
şekilde aydınlarla, kadınlarla ve gençlerle de çalıştı. Mariátegui,
çalışmalarını kitlelerle bağlantılı olarak geliştirdi, onlara yol gösterdi,
somut örgütlenme biçimleri oluşturdu, proletaryanın ve Peru halkının
örgütlenmesini daha da geliştirmek için kararlı bir şekilde hareket etti.
Aynı
konuya devam edersek, PKP neden partiyi yeniden yapılandıran fraksiyona bu
kadar önem veriyor?
Bu,
parti saflarının dışında pek bilinmeyen önemli bir konu. Şu tespitle
başlayalım: Lenin, fraksiyon kavramını ortaya koymuş, onu “en saf haliyle
ilkeler etrafında eylemde sağlam bir şekilde birleşmiş, benzer düşüncelere
sahip kişilerden oluşan bir grup” olarak tasavvur etmiş, bir fraksiyonun
mücadeleyi yürütmek ve partiyi geliştirmek için politik konumlarını açıkça
belirtmesi gerektiğini savunmuştur. Partimizde fraksiyonu oluşturmak için bu
Leninist anlayışı benimsedik. Fraksiyon, altmışlı yılların başlarında oluşmaya
başladı ve oluşumu, ülkemizde de açıkça yansıyan, Marksizm ve revizyonizm
arasındaki dünya çapındaki mücadeleyle ilgiliydi. Fraksiyon, Peru’da devrimi
nasıl geliştireceği sorununu ortaya koymaya başladı ve bu konuların, o zamana
kadar ülkemize ulaşmaya başlayan Başkan Mao Zedong’a ait eserlerde ele
alındığını gördü.
Peki
biz, hangi konulara odaklandık? Peru’daki devrimin sağlam bir ideolojik ve politik
temele sahip bir partiye ihtiyacı olduğunu, toplumumuzda ana gücün köylülük,
önde gelen sınıfın ise proletarya olduğunu, izlememiz gereken yolun kırsaldan
şehre doğru ilerlemek olduğunu öne sürdük. Süreci bu şekilde işlettik.
Fraksiyon, Del Prado’nun revizyonizmine karşı mücadeleye katkıda bulundu, Del
Prado kliğini parti saflarından temizlemek ve ihraç etmek için birleşenlerin
bir parçası olduk.
Bu
fraksiyon, Paredes’in önderliğindeki bir fraksiyon ve açıkça hareket etmeyen,
ancak Lenin’in fraksiyon kriterlerine aykırı davranan, bunun yerine, parti
içinde parti gibi hareket eden diğer iki fraksiyonun bulunduğu bir çerçeve
içinde evrimleşmeye devam etti. Burada “Çing Kang grubu” olarak adlandırılan Patria
Roja ve kendini “Bolşevik grubu” olarak ilan eden fraksiyonlardan
bahsediyorum. Sonra Ayakuço bölgesini merkez alan bizim fraksiyonumuz vardı.
Fraksiyon,
1965’teki Beşinci Konferans’ta zaten belirlenmiş olan çizgi doğrultusunda,
devrimin üç aracının sorusunu gündeme getirmeye odaklandı. Bu, kötü yönetilen
bir iç mücadeleye yol açtı. Yeterli birliğe sahip olmadığı için parti çöktü.
Böylece, önce Patria Roja, sağ oportünist bir çizgi izlediği, Başkan Mao’yu,
Mariátegui’yi ve Peru’da devrimci bir durumun varlığını reddettiği için partiden
atıldı. Geriye üç fraksiyon kaldı.
Daha
sonra 1969’da düzenlenen VI. Konferans’ta, fraksiyonun gündeme getirdiği iki
konu olan parti birliği ve partinin yeniden yapılandırılması konusunda anlaştık,
tıpkı 1967’de o zamanki politik komisyonun genişletilmiş toplantısında temel
soruları gündeme getirdikleri gibi. Paredes ve grubu, partinin yeniden
yapılandırılmasına ve parti birliğinin temeline katılmıyorlardı. Partiyi
kontrol edemedikleri için onu yok etme planı kurdular. Bu onların sinsi
planıydı. Bu sağcı tasfiyeciliğe karşı şiddetli bir mücadele verildi, neticede
geriye iki fraksiyon kaldı: bizim fraksiyonumuz ve kendini “Bolşevik grubu”
olarak adlandıran solcu tasfiyeci grup. Örneğin, toplumda istikrarın hâkim
olduğunu, bu nedenle, devrimci bir durumun mevcut olmadığını savundular.
Faşizmin bizi yok edeceğini, kitlesel çalışmanın mümkün olmadığını, çalışma
grupları aracılığıyla kadro yetiştirmeye odaklanmamız gerektiğini vs.
söylediler.
Bu
mücadelenin sonucu olarak, fraksiyon, partiyi kendi başına yeniden kurma
görevini üstlenmek zorunda kaldı. Lenin, gerçek anlamda devrimci bir
fraksiyonun partiyi yeniden inşa etmesinin gerekli olduğu bir zamanın geldiğini
söylemişti. Fraksiyon, bu görevi üstlendi. Burada şu soru sorulabilir:
Fraksiyon, neden partiyi yeniden kurma görevini üstlendi? Neden moda olduğu
üzere, bugün de hâlâ yaşandığı gibi, başka bir parti kurmadı? İlk neden,
partinin 1928’de açık bir Marksist-Leninist temel üzerine kurulmuş olması, bu
nedenle, hem olumlu hem de olumsuz derslerden edinilmiş büyük bir deneyime
sahip olmasıdır. Dahası, Lenin, sapkınlaşan, rotasından sapan veya oportünizme
doğru hızla ilerleyen bir partide bulunan kişinin, onu doğru yola geri
döndürmek için çaba gösterme görevi olduğunu söylemiştir. Bunu yapmamak, politik
bir suçtur. Dolayısıyla fraksiyonun önemi, bu rolü üstlenmesi, ideolojik ve politik
temeli atarak partinin yeniden yapılanmasına katkıda bulunmasıdır. Biz, o
zamanlar Mao Zedong Düşüncesi olarak adlandırılan Maoizme ve genel bir politik
çizginin oluşturulması fikrine yaslandık. Bu fraksiyonun en büyük özelliği, partiyi
yeniden kurmuş olmasıdır, kuruluş gerçekleştikten sonra gerekli araç ortaya
çıkmıştır: “kahraman savaşçı”. O, yeni bir tür komünist partidir,
Marksist-Leninist-Maoist partidir. Örgütlü politik öncü birlik, ya da sıklıkla
yanlış bir şekilde söylendiği gibi, “politik-askeri örgüt” değil, halk savaşı
yoluyla silah zoruyla iktidarı ele geçirme mücadelesini başlatmak için gereken partidir.
Parti,
halk savaşı boyunca nasıl bir değişim geçirdi?
İlk
ve en önemlisi, halk savaşına giden süreçteki çalışmalar, Maoizmi Marksizmin
yeni, üçüncü ve daha yüksek bir aşaması olarak anlamamıza yardımcı oldular. Bu
çalışmalar, partinin askerileştirilmesine ve iç içe geçmiş yapısını
geliştirmemize katkıda bulundular. Halk savaşı sayesinde Halkın Gerilla Ordusu
kuruldu. Bu ordu, çok uzun zaman önce değil, 1983’te kuruldu.
Halkın
Gerilla Ordusu önemli. Halk savaşının, yani mücadelenin temel biçiminin
karşılığı olan başlıca örgütlenme biçimidir. Kurduğumuz ve hızla gelişen Halkın
Gerilla Ordusu, Başkan Mao Zedong’un teorileri ve Lenin’in halk milislerine
dair çok önemli tezi üzerine inşa edilmektedir. Ordunun gasp edilip bir
restorasyon için kullanılabileceğinden endişe duyan Lenin, halk milislerinin
ordu, polis ve idarenin işlevlerini üstlenmesi gerektiğini savunmuştur. Bu,
önemli bir tezdir. Lenin’in tarihsel koşullar nedeniyle bunu uygulamaya
koyamamış olması, önemini ve geçerliliğini azaltmaz. O kadar önemlidir ki,
Başkan Mao’nun kendisi de halk milislerinin geliştirilmesi görevine çok önem
vermiştir. Dolayısıyla, ordumuz bu özelliklere sahiptir, bu deneyimler dikkate
alınarak oluşturulmuştur. Ancak aynı zamanda kendine has özellikleri de mevcuttur.
Üç
kuvvetten oluşan bir yapıya sahibiz: ana kuvvet, yerel kuvvet ve üs kuvveti.
Bağımsız bir milis gücümüz yok, çünkü bu güç, ordunun saflarında yer alıyor,
ordu da zaten bu ölçütlere göre kuruldu. Bizi yönlendiren yukarıda belirtilen
ilkelerdi, ancak somut koşullarımız göz önüne alındığında Halkın Gerilla Ordusu’nun
başka türlü kurulamayacağını söylemenin de doğru olduğunu düşünüyoruz. Bununla
birlikte, bu ordu her durumda hareket edebilmiştir ve gelecekte gerektiğinde
yeniden düzenlenebilir, yeniden organize edilebilir.
Halk
savaşının bir diğer sonucu, en önemli başarısı, Yeni İktidar’dır. Yeni İktidar
meselesini, Başkan Mao’nun “Yeni Demokrasi Üzerine” adlı eserinde
söylediklerine dayanarak, birleşik cephe meselesiyle bağlantılı ele alıyoruz.
Ayrıca, Peru’da cepheciliğin uzun ve çürümüş deneyimini de aklımızda tuttuk. Burada
birleşik cepheyi yozlaştırdılar, yozlaştırmaya devam ediyorlar. Dün “Ulusal
Kurtuluş Cephesi”yle, bugün ise esas olarak kendini Birleşik Sol olarak
tanımlayan, sıklıkla alay konusu olan “Sosyalist Yakınlaşma” gibi oluşum
halindeki diğer ucube oluşumlarla yaptılar bunu. Başka bir deyişle, her zaman
gerçekliğimize ait ilkeleri ve somut koşulları dikkate alıyoruz. Bu yüzden bize
dogmatist demelerini anlamıyoruz. Sonuçta, kâğıt üzerine yazılan her şeyi
sineye çeker. Bu da bizi Frente Revolucionario de Defensa del Pueblo [“Halkın
Savunması İçin Devrimci Cephe” -FRDP] kurmaya itti. İşte bir başka husus da bu.
Ayakuço’da halkın savunması için ilk cepheyi kuranlar bizdik. Patria Roja bu
kahramanca örneği sahiplendi, Frente de Defensa de los Intereses del Pueblo’yu
[“Halkın Çıkarlarını Savunma Cephesi” -FEDIP] kurmak suretiyle bizim
girişimimizi tahrif etti. Adı bile yanlış. Eğer bu halkın savunması için bir
cepheyse, neden halkın çıkarlarını savunmuyor? Biz Halkın Savunması İçin
Devrimci Cephe’yi sadece kırsal kesimde kuruyoruz. Bu cephe, Halk Komiteleri
biçimine bürünmek suretile kendi iktidarınin temelini teşkil ediyor. Belirli
bir bölgede bu Halk Komiteleri bir Temel Bölge oluşturuyor, tüm Temel Bölgeler’i
birlikte oluşum halindeki Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti olarak
adlandırıyoruz. Şehirlerde ise Halkın Savunması İçin Devrimci Hareket’i kurduk.
Bu hareket, aynı zamanda şehirde halk savaşını yürütmeye, güçleri toplamaya,
gerici düzeninin zeminini ortadan kaldırmaya, gelecekteki ayaklanmaya hazırlık
olarak sınıf güçlerinin birliğini geliştirmeye hizmet ediyor.
Diğer
değişiklikler ise kadroların şekillenmesiyle ilgilidir. Açıkçası savaş, farklı
bir şekilde şekillendirir. İnsanları çelikleştirir, ideolojimizi daha derinden
benimsememize ve ölüme meydan okumaya, zaferin şanını ölümün pençelerinden
kapmaya cesaret eden demir gibi kadrolar oluşturmamıza imkân sağlar.
Partide
işaret edebileceğimiz, ancak farklı bir düzlemde olan bir diğer değişiklik ise
dünya devrimiyle ilgilidir. Halk savaşı, partinin Marksizm-Leninizm-Maoizmi
kavrayarak, süper güç veya başka herhangi bir güce boyun eğmeden nasıl bir halk
savaşı geliştirebileceğimizi, halk savaşını kendi gücümüzle nasıl
ilerletebileceğimizi açıkça ortaya koymasını sağlamıştır. Bütün bunlar, partiye
daha önce hiç sahip olmadığı uluslararası bir itibar kazandırmıştır. Bu, kibir
değil, bilâkis, basit bir gerçektir, aynı zamanda dünya devriminin gelişimine
daha önce hiç olmadığı kadar hizmet etmemizi sağlamıştır. Bu şekilde parti,
halk savaşı aracılığıyla Peru Komünist Partisi olarak rolünü yerine
getirmektedir.
İşçiler
ve köylüler Halkın Gerilla Ordusu’na nasıl katılıyorlar?
Halk
Gerilla Ordusu’nda savaşçı ve komutan olarak farklı kademelerde yer alan
başlıca katılımcılar, özellikle yoksul köylülerdir. İşçiler de aynı şekilde harekete
dâhil oluyorlar, ancak şu anda işçilerin oranı yeterli değil.
Başkanım,
Yeni İktidar en çok nerede gelişti? Kırsal kesimde mi yoksa şehirde mi?
Yeni
İktidar’ı, sadece kırsal kesimde geliştiriyoruz. Şehirlerde ise devrimin son
aşamasında geliştirilecek. Bu, halk savaşının süreciyle ilgili bir mesele.
Sanırım halk savaşını analiz ettiğimizde bu noktayı biraz daha ele
alabileceğiz.
Başkanım,
biraz konuya geçelim. Komünist Parti belgeleri sizi partinin ve devrimin lideri
olarak tanımlıyor. Bu, ne anlama geliyor, kişilik kültüne dayalı revizyonist
teoriden farkı nedir?
Burada
Lenin’in kitleler, sınıflar, parti ve liderler arasındaki ilişkiyi nasıl
gördüğünü hatırlamalıyız. Biz, devrimin, partinin, sınıfımızın liderler, bir
liderler grubu yarattığına inanıyoruz. Her devrimde böyle olmuştur. Örneğin,
Ekim Devrimi’ni düşünürsek, Lenin, Stalin, Sverdlov ve birkaç kişi daha, küçük
bir gruba sahipler. Aynı şekilde, Çin devriminde de küçük bir liderler grubu
var: Başkan Mao Zedong ve yoldaşları Kang Şeng, Çiang Çing, Çang Çun Çiao vd.
Tüm devrimler böyledir, bizimki de dâhil. Biz, bir istisna olamayız. Burada her
kuralın bir istisnası olduğu doğru değil, çünkü burada bahsettiğimiz şey
belirli yasaların işleyişidir. Tüm bu süreçlerin liderleri vardır, ancak aynı
zamanda koşullara göre diğerlerinden öne çıkan veya diğerlerini yöneten bir
liderleri de vardır. Tüm liderler tam olarak aynı şekilde görülemez. Marx Marx’tır,
Lenin Lenin’dir, Başkan Mao Başkan Mao’dur. Her biri eşsizdir, hiç kimse,
onların aynısı olmayacaktır.
Partimizde,
devrimimizde ve halk savaşımızda, proletarya, zorunluluk ve tarihsel tesadüfün
birleşimiyle bir liderler grubu ortaya çıkarmıştır. Engels’in görüşüne göre,
liderleri ve en üst düzey lideri yaratan, zorunluluktur, ancak bunun kim
olacağı, belirli bir yerde ve zamanda bir araya gelen bir dizi özel koşulca,
tesadüf eseri belirlenir. Bu şekilde, bizim durumumuzda da Büyük Liderlik [Jefatura]
ortaya çıkmıştır. Bu, partide ilk kez 1979’daki Genişletilmiş Ulusal Konferans’ta
kabul edilmiştir. Ancak bu soru, göz ardı edilemeyecek, vurgulanması gereken
başka bir temel soruyu da içerir: Gelişim düzeyi ne olursa olsun, bir düşünce
bütününe dayanmayan hiçbir Büyük Liderlik yoktur. Kararlarda belirtildiği gibi,
belirli bir kişinin parti ve devrimin lideri olarak konuşmasının nedeni,
zorunluluk ve tarihsel tesadüfle ve açıkça Gonzalo Düşüncesi’yle ilgilidir.
Hiçbirimiz, devrimin ve partinin bizden ne yapmamızı isteyeceğini bilmiyoruz,
belirli bir görev ortaya çıktığında yapılacak tek şey, sorumluluğu üstlenmektir.
Biz,
Lenin’in görüşüne uygun hareket ediyoruz. Kişilik kültü, revizyonist bir
formülasyondur. Lenin, liderliği reddetmenin sorununa karşı bizi uyardığı gibi,
sınıfımızın, partinin ve devrimin kendi liderlerimizi, hatta daha da önemlisi,
en üst düzey liderleri ve Büyük Liderliği desteklemesi gerektiğinin altını
çizmişti. Burada vurgulanmaya değer bir fark var. Lider, belirli bir pozisyonda
bulunan kişidir, oysa bizim anladığımız kadarıyla, en üst düzey lider ve Büyük
Liderlik, zorlu mücadele sürecinde kazanılmış ve kanıtlanmış parti ve devrimci
otoritenin kabulünü talep eder. Teoride ve pratikte bizi zafere ve sınıfımızın
ideallerine ulaşmaya doğru yönlendirebileceklerini göstermiş olanlardır.
Hruşçov,
yoldaş Stalin’e karşı çıkmak için kişilik kültü meselesini gündeme getirdi.
Ancak hepimizin bildiği gibi, bu, proletarya diktatörlüğüne saldırmak için bir
bahaneydi. Bugün Gorbaçov da tıpkı Çinli revizyonistler Liu Şao Çi ve Deng Şiaoping
gibi, gene kişilik kültü meselesini gündeme getiriyor. Bu nedenle, özünde
proletarya diktatörlüğünü ve devrimci sürecin Büyük Liderliğini yok etmeyi,
Büyük Liderleri hedef alarak onların kellerini uçurmayı amaçlayan revizyonist
bir tezdir. Bizim durumumuzda, özellikle halk savaşının liderliğini ortadan
kaldırmayı amaçlamaktadır. Henüz bir proletarya diktatörlüğüne sahip değiliz,
ancak yeni demokrasinin normlarına uygun olarak gelişen yeni bir iktidarımız,
işçilerin, köylülerin ve ilerici kesimlerin ortak diktatörlüğü mevcut. Bizim
durumumuzda, bu süreci liderlikten mahrum bırakmaya çalışıyorlar, gericiler ile
onlara hizmet edenler, bunu neden yaptıklarını çok iyi biliyorlar, çünkü Büyük
Liderler ve Büyük Liderlik yaratmak kolay değil. Bu ülkedeki gibi bir halk
savaşı, devrimin temsiliyetini üstlenmiş, ona önderlik eden, onu tavizsiz bir
şekilde yönetebilecek bir grup olan Büyük Liderlere ve Büyük Liderliğe ihtiyaç
duyar. Özetle, kişilik kültü, Leninizmle uyumlu olan devrimci liderler anlayışımızla
hiçbir alakası olmayan, netameli bir revizyonist formüldür.
Peru
Komünist Partisi’nin Birinci Kongresi’nin toplanmasının sizin ve partiniz için
önemi nedir?
Bu
noktada kimi hususlara değinmek gerekiyor. Bu kongrenin dönüm noktası niteliğine
sahip olduğunu, bir zafer olarak görülmesi gerektiğini tekrar vurgulamak
isteriz. Bu, kurucunun bizzat ortaya koyduğu bir yükümlülüğün yerine
getirilmesidir. Peru Komünist Partisi’nin Birinci Kongresi’ni gerçekleştirdik.
Bu, ne anlama geliyor?
1962’ye
dek, yani mevcut parti içinde geliştiğimiz bir dönemde, gerçekleşen dört
kongrenin hiçbirinin Marksist bir kongre olmadığını tekrar teyit ediyoruz.
Hiçbiri, proletaryanın bakış açısına tam olarak bağlı kalmadı. Az önce
söylediğimi vurgulamak gerekirse, bu kongremiz Marksist bir kongreydi, ancak
tarihin bu momentinde gerçekleştiği için Marksist-Leninist-Maoist bir kongreydi.
Maoizm üçüncü, yeni ve en yüksek aşama olduğu için, nihai analizde üçünün de en
önemlisidir. Fakat bir de Gonzalo Düşüncesi var, çünkü Kongre, Marksizm-Leninizm-Maoizmin
evrensel gerçeğini somut koşullarımıza uygulama sürecinde kristalleşen bu
düşünceye dayanıyordu. Tüm bu nedenlerden dolayı bu bir “Marksist Kongre,
Marksizm-Leninizm-Maoizm Kongresi, Gonzalo Düşüncesi’nin Kongresi” idi.
Bu
kongre, tüm gelişim sürecimizi özetlememize, olumlu ve olumsuz dersler
çıkarmamıza imkân sağladı. Bu kongre, parti birliğinin üç unsurundan oluşan
temelini ortaya koymamızı mümkün kıldı:
1.
Marksizm-Leninizm-Maoizm ideolojisi, Gonzalo Düşüncesi;
2.
Program;
3.
Genel Politik Çizgi ve merkezinde duran askeri çizgi.
Kongrenin
bir diğer başarısı da, iktidarı ele geçirme mücadelesi için sağlam bir temel
sunmuş olmasıdır.
Kongreyi
tam da bir halk savaşının içinde olduğumuz için gerçekleştirebildik. Bunu
söylüyoruz çünkü 1967’de beşinci kongreyi düzenlemeyi, 1976’da ise yeniden
yapılanma kongresini yapmayı önermiştik. Birkaç yıl boyunca girişimlerde
bulunduk, ancak bunu başaramadık. Neden?
Bu,
silahlanmaya başlayan, silahlı mücadele alanına girmek için hazırlık yürüten birçok
partide yaşanan bir sorun. Büyük ve yıkıcı iç mücadelelere tanık oluyorlar, bu
da bölünmelere yol açıyor, bu bölünmeler de silah zoruyla iktidarı ele geçirme
mücadelesinin gelişimini sekteye uğratıyor. Bu sebeple biz de 1978’deki
kongreyi ertelemeye, halk savaşını yükseltene dek beklemeye karar verdik.
Basitçe şöyle düşündük: Savaş halindeyken, halk savaşına kim karşı çıkabilir
ki? Elinde silah olan, güçlü bir halk savaşı yürüten bir kongre ve parti, halk
savaşının gelişmesine nasıl karşı çıkabilir ki? O noktada bize gerçek anlamda
zarar veremezlerdi.
Kongre,
diğer yönlerden de gelişimimizi hızlandırdı. Halk savaşı sürecini, bilhassa
iktidarı ele geçirmeye hazırlanma ihtiyacını daha derinlemesine görmemizi ve
anlamamızı sağladı. Kongre, ayrıca mücadelede bir sıçrama yarattı ki bu,
hayırlı bir gelişmeydi. Bazıları olan biteni yanlış yorumlamak isteyebilir,
ancak açıkça söylemek gerekirse, artık yanlış yorumlardan veya yabancı ve
devrimci olmayan unsurlardan rahatsız olmuyoruz. Kongre, parti içindeki iki çizgi
mücadelesiyle ilgili olarak revizyonizmin en büyük tehlike olduğu gerçeğini
netliğe kavuşturdu.
Bu
hususu biraz açıklamak gerek. Şu anda partide sağ oportünist bir çizgi yok,
sadece münferit sağcı tutumlar, fikirler, yaklaşımlar, hatta bazı münferit
sağcı konumlar var. Ancak kongre, tam da bu soruyu derinlemesine inceleyerek,
revizyonizmi ana tehlike olarak hedef almanın, partinin sağ oportünist bir
çizginin ortaya çıkmasını engellemenin ve önlemenin en iyi yolu olduğu sonucuna
vardı. Bu çizgi de revizyonist bir çizgi olacaktır.
Başkan
Mao, revizyonizm konusunda her zaman endişeli olmamız gerektiğini, çünkü bunun
dünya devriminin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike olduğunu vurguladı. Bu
nedenle, saflarımızın dışındaki durumu da dikkate alıyoruz, çünkü parti
içindeki herhangi bir sağcı eğilim, sağcı nitelikteki tutum, fikir, yaklaşım ve
konumlarda ifade edildiğinde, ideolojik süreçlerle, sınıf mücadelesinin
yankılarıyla, gerici devletin kampanyalarıyla, ülkemizdeki revizyonizmin
eylemleriyle, emperyalizmin karşı devrimci faaliyetleriyle, özellikle iki süper
güç arasındaki çekişmeyle ve revizyonizmin dünya ölçeğindeki netameli rolüyle
ilgilidir. Bu yüzden, parti bizi hazırlıyor, bu da bizi tetikte tutuyor. Böylece,
halk arasında sağlam ve ileri görüşlü iki çizgi mücadelesini yürütmek suretiyle
(ki partide sağ oportünist bir çizgi mevcut değil) revizyonist bir çizginin
ortaya çıkmasını engelleyebiliriz. Söylediklerimiz yanlış yorumlanabilir, ancak
her şeyi açıkça söylemek ve halka öğretmek gereklidir.
Kongre
bizi gerekli araçlarla donattı, şimdi de bizden şunu talep ediyor: “Revizyonizme
karşı dikkatli olun! Nerede ortaya çıkarsa çıksın, onunla amansızca mücadele
edin! Partinin içinde alabileceği her türlü biçime mani olun, onlarla mücadele
edin. Bu sayede, saflarımızın dışında ve dünya çapında revizyonizmle mücadele
etmek için de daha iyi donanımlı olacağız.” Bu, kongrenin en önemli
noktalarından biridir.
Kongre,
duruşumuzun ve fikrimizin oy birliğiyle desteklendiğini gösterdi. Lenin’in
talep ettiği şeye sıkı sıkıya bağlıyız: Parti, günlük olarak karşılaştığımız,
gelecekte de karşılaşacağımız karmaşık ve zor durumlarla başa çıkabilmek için
oy birliğiyle hareket etmelidir. Açık ve net bir çizgiye, müşterek bir
anlayışa, demir gibi bir birliğe sahip olmak, güçlü darbeler indirebilmek için
mücadele etmeliyiz. Dolayısıyla kongre, bize oy birliğiyle hareket etme imkânı
sundu. Ancak şu hususu ısrarla dile getirmek isterim: bu oy birliği, iki çizgi
mücadelesiyle elde edildi. Biz her işi bu şekilde hallediyoruz. Neden böyle?
Tekrar ediyorum: Parti bir çelişkidir, her çelişki mücadele içinde iki yön
içerir. Bu gerçekten kimse kaçamaz.
Dolayısıyla,
bugün partimiz, her zamankinden daha yeknesak. Bu birlik, kararlılık ve azimle
üstlenilmesi gereken yüce görevler sayesinde daha da güçlenmiştir. Başka bir
düzeyde kongre, bir Merkez Komitesi seçti. bu Birinci Kongre olduğu için ilk
Merkez Komite’mize kavuştuk. Kongre, bize tüm bunları bahşetmiştir. Nihayetinde,
bildiğimiz gibi, bu komite, bir partinin en yüksek düzeyi olduğu için, orada
onaylananlar en yüksek örgütsel düzeyde de onaylanmıştır. Bugün tüm bunlar,
bizi daha güçlü, daha birleşik, daha kararlı, daha azimli kılıyor. Ancak tekrar
vurgulanması gereken bir şey var.
Kongre,
partinin ve savaşın bir ürünüdür. Halk savaşı olmasaydı, partinin 1928’deki
kuruluşundan bu yana yaklaşık 60 yıldır bekleyen bu tarihi görev ifa edilemezdi.
Ancak önemli olan, kongrenin halk savaşının gelişim sürecini güçlendirmesidir.
Halk savaşının kongrenin gerçekleştirilmesine katkısının yüz katını halk
savaşına sunuyor. Halk savaşı, şimdi daha güçlü ve daha da büyük bir ivme
kazanacak, eskisinden çok daha fazla.
Tüm
bu nedenlerden dolayı kongre, Peru Komünist Partisi üyeleri olarak bizim için
ölümsüz bir zafer dönüm noktasıdır. Partimizin tarihinde sonsuza dek yerini
alacağından eminiz. Kongrenin, Peru proletaryasının, Peru halkının,
uluslararası proletaryanın, ezilen ulusların ve dünya halklarının hizmetinde
büyük başarılara imza atmasını bekliyoruz.
Bazıları,
PKP’nin Birinci Kongresi’nin yoğun bir halk savaşı ortamında toplanmasının,
gerici güçlere büyük bir darbe vurduğunu söylüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bize
göre bu, doğru bir değerlendirme, bu ülkede bizim ne yaptığımızı, partinin ne
yaptığını anlayan bir sınıf ve bir halk olduğunu gösteriyor. Bizim için bu,
böylesine bir güvene, böylesine bir umuda layık olmak için daha çok çalışmamızı
gerektiren önemli bir tanınma ifadesidir.
Kongre
yapılmadan önce partiyi arındırmak için bir mücadele yürütmek gerekli miydi?
Hayır.
Bizim durumumuzda, halk savaşını başlatmak için 1979’daki IX. Genel Kurul’da
topyekûn bir mücadele yaşandı. Orada, halk savaşının başlatılmasına karşı çıkan
sağ oportünist çizgiye karşı şiddetli bir mücadele verdik. Partinin tasfiyesi
ve ihraçları orada gerçekleşti. Ancak bilindiği gibi, bu tür bir tasfiye
partiyi güçlendirir, bizim durumumuzda da böyle oldu. Kanıtı, bizzat
başlattığımız, sekiz yıldır sürdürdüğümüz halk savaşıdır. Kongrede partiyi
arındırmak için bu tür bir mücadele ortaya konmadı.
Birçok
kişi PKP kadrosunun gücünün ve kararlılığının nereden geldiğini merak ediyor.
Bunun sağlam bir ideolojik eğitimle ilgisi var mı? Bu süreç nasıl işliyor?
Parti
üyelerinin gücü, ideolojik ve politik eğitime dayanmaktadır. Bu güç, proletarya
ideolojisini ve onun özel uygulamasını, Marksizm-Leninizm-Maoizmi, Gonzalo
Düşüncesi’ni; programı; genel politik çizgiyi ve onun temel unsuru olan askeri
çizgiyi benimsemekle pekiştirilir. Kadronun gücü bu temelde gelişir. Halk
savaşını başlatırken çok önem verdiğimiz konulardan biri de kadroydu. Halk
savaşına hazırlık, kadroyu nasıl güçlendireceğimiz sorusunu gündeme getirdi,
kendimize eski toplumdan kopma, devrime mutlak ve tam bağlılık, canımızı verme
konusunda yüce taleplerde bulunduk. Bunlar, 1980’de toplanan Merkez Komitesi
Genel Kurulu ile askeri okulun talepleriydi. Bu olayların sonunda tüm kadro bir
taahhütte bulundu, hepimiz, halk savaşının başlatıcıları olmanın sorumluluğunu
üstlendik. Bu, daha sonra partideki herkesin verdiği ciddi bir sözdü.
Bu
süreç nasıl işliyor? Her bir gelecekteki kadronun partiye katılmadan önce sınıf
mücadelesinde nasıl şekillendiğiyle başlıyor. Her biri sınıf mücadelesine
katılıyor, ilerliyor ve partiye katılma kararını kendi başına verene dek
bizimle daha yakından çalışmaya başlıyor. Parti, kişinin durumunu, güçlü ve
zayıf yönlerini (ki hepimizin var) analiz ediyor, layık görürse partiye kabul
ediyor. Partiye girdikten sonra sistematik ideolojik eğitim başlıyor. Partide
kendimizi birer komüniste dönüştürüyoruz. Bizi komünist yapan, partidir.
Son
yıllardaki durumun bir özelliği, kadronun savaşta çelikleşmiş olmasıdır.
Dahası, katılanlar bir savaşı yöneten bir partinin parçası oluyorlar, bu
nedenle, öncelikle komünist olarak, Halkın Gerilla Ordusu’nda savaşçı olarak
veya bazı durumlarda örgütlediğimiz Yeni Devlet’in kademelerinde yönetici
olarak gelişmek için katılıyorlar.
Dolayısıyla
halk savaşı, kadronun şekillenmesine katkıda bulunan büyük önem taşıyan bir
diğer unsurdur. Özetle, ideoloji ve politikayı başlangıç noktamız olarak alırken,
kadroyu şekillendiren savaşın kendisidir. O harlı ocakta partiye uygun şekli
alırız. Bu şekilde hepimiz ilerler,
partiye katkıda bulunuruz. Bununla
birlikte, düşüncemizde esas olan
devrimci çizgi ile karşıt çizgi arasında her zaman bir çelişki mevcuttur.
Her iki çizgi de bilfiil işler, zira hiç kimse, yüzde yüz komünist değildir. Zihnimizde iki çizgi arasında bir
mücadele yürütülür ve bu mücadele, her zaman devrimci çizgiyi esas tutmayı
hedefleyerek, kadronun şekillenmesinde de kilit rol oynar. İşte biz, bunun için
çabalıyoruz.
Kadrolarımız
işte böyle yetiştiriliyor. Gerçekler, tıpkı halkın diğer evlatları gibi,
onların da ne kadar devrimci kahramanlık sergileyebileceklerini ortaya koyuyor.
Sizce
PKP kadrosunun kahramanlığının en yüce ifadelerinden biri 19 Haziran 1986’da
hapishanelerde mi yaşandı?
Evet,
hapishane, kahramanlığın en yüksek ifadesiydi. Ancak biz, devrimci
kahramanlığın en yüksek ifadesinin, coşkun bir kahramanlık selinin, 1983 ve
1984 katliamıyla karşı karşıya kaldığımızda, savaşa yeni girmiş silahlı
kuvvetlerle mücadele ettiğimizde gerçekleştiğine inanıyoruz. Bu, şimdiye dek
yaşanmış en büyük katliamdı. Bu, temel ve hayati bir unsur olarak, halkın
savaşçı ruhunun büyük örneklerini ortaya koydu. Bunun ötesinde bu, sadece
komünistlerin değil, köylülerin, işçilerin, aydınların, halkın evlatlarının da
gösterdiği kitlesel bir kahramanlık, özveri ve canlarını feda etme girişimiydi.
Bu, bugüne kadarki en büyük kitlesel devrimci kahramanlık gösterisiydi ve bizi
en çok güçlendiren deneyim oldu.
Peki
neden 19 Haziran’ı “Kahramanlık Günü” olarak kutluyoruz? 19 Haziran, halkımıza
ve dünyaya, kararlı komünistlerin ve tutarlı devrimcilerin neler yapabileceğini
gösteren bir gündür, çünkü ölenler sadece komünistler değildi. Çoğunluğu
devrimciydi. Belirli bir tarihe işaret ettiği için sembolik bir gün haline
geldi, oysa genel katliam iki yıl sürdü ve birçok dağınık olayı içeriyordu. 19
Haziran tek bir olaydı, Peru’yu ve dünyayı sarsan muazzam bir etkiye sahip bir
örnekti. Bu nedenle 19 Haziran’ı “Kahramanlık Günü” olarak kutluyoruz.
Başkanım,
PKP, Halkın Gerilla Ordusu da dâhil olmak üzere devasa parti aygıtını nasıl
ayakta tutuyor?
Bence
bu, detaylı bir açıklamayı hak ediyor. Parti konusunda, Başkan Mao, Marx, Lenin
ve tüm büyük Marksistler gibi bize partinin kitlesel bir parti olmadığını,
ancak kitlesel bir karaktere sahip olduğunu öğretiyor. Kitlesel bir karaktere
sahip olmasının nedeni, seçkin bir örgüt olması, en iyilerin, kendini
kanıtlamış olanların, Stalin’in dediği gibi, gerekenlere sahip olanların bir
seçimi olması, geniş kitlelere oranla sayısal olarak küçük olmasına rağmen, partinin
proletaryanın çıkarlarını savunması ve proletaryanın sınıf çıkarlarını, ancak
komünizmle gelebilecek kurtuluşu üstlenerek savunmasıdır. Ancak halkı oluşturan
diğer sınıflar da devrime katıldığından parti onların çıkarlarını da savunur,
çünkü proletarya, ancak tüm ezilenleri özgürleştirerek kendini
özgürleştirebilir. Kendini özgürleştirmesinin başka bir yolu yoktur.
Bu
nedenle parti, kitlesel bir karaktere sahip, ancak kitlesel bir parti değil.
Bugün çokça bahsedilen kitlesel parti, bir kez daha çürümüş revizyonist
görüşlerin bir ifadesinden başka bir şey değil. Bu tür partiler, takipçilerin,
yetkililerin, örgütlenme mekanizmalarının partileridir. Bizim partimiz ise
savaşçıların, liderlerin partisidir, Lenin’in kendisinin talep edeceği gibi bir
savaş aracıdır. Ekim Devrimi zafer kazandığında ortada kaç Bolşevik olduğunu
hatırlarsak, bunu daha derinlemesine anlayabiliriz: 150 milyonluk bir ülkede 80
bin kişiydiler.
Parti,
örgütler sistemidir, elbette kendi gereksinimleri vardır. Sayıca çok daha
büyük, daha geniş bir ordunun kurulması da kendi gereksinimlerine sahiptir.
Marksizm, özellikle Başkan Mao, bize bu sorunu nasıl çözeceğimizi de öğretti.
Çin Komünist Partisi, Başkan Mao Zedong’un öğretilerine dayanarak, partilere
ekonomik yardım sağlamanın yıpratıcı ve revizyonist bir politika olduğu
sonucuna vardı, çünkü bir parti, kendi kendine yeterli olmalıdır. Biz de bu
yolu takip ettik: kendi kendine yeterlilik. Kendi kendine yeterlilik, ekonomik
gereksinimlerle, ancak esas olarak, bizim anladığımız kadarıyla, ideolojik ve politik
yönelimle ilgilidir. Bunu başlangıç noktamız olarak
alarak, her zaman mevcut olan ekonomik gereksinimlerle nasıl başa çıkacağımızı görebiliriz, bu gereksinimlerin var olmadığını söylemek bir hata olurdu.
Bu
ölçütlere dayanarak sorunu çözdük ve kitlelere güvenerek çözmeye devam
edeceğiz. Varoluşumuzu borçlu olduğumuz ve hizmet ettiğimiz kitleler,
proletaryadır, sınıfımızdır; köylülerimiz, özellikle yoksul köylülerdir;
aydınlardır; küçük burjuvazidir; ilerici kesimdir; devrimciler, radikal bir
dönüşüm, kısacası devrim isteyenlerdir. Partiyi ayakta tutanlar bunlardır.
Partiyi ayakta tutanlar, esas olarak köylüler ve proletaryadır. Dahası,
özellikle yoksul köylüler, sofralarından bize yiyecek vermek için kendilerinden
fedakârlık eden, battaniyelerini bizimle paylaşan ve kulübelerinde bize yer
açanlardır. Bizi ayakta tutan, destekleyen, hatta kendi kanlarını bile verenler
onlardır, tıpkı proletarya ve aydınlar gibi. İşte böyle gelişiyoruz. İşte
kendimizi buna dayandırıyoruz.
Bu
sorun, bizi şu sorulara götürüyor. Bu temelden yola çıktığımız için bağımsız
olmamıza, kimsenin emri altında olmamamıza imkân sağlıyor. Çünkü uluslararası
komünist harekette emirlere itaat etmek alışkanlık haline gelmişti. Hruşçov,
emir vermeye düşkün bir isimdi, tıpkı bugün Gorbaçov veya o netameli karakter
Deng gibi. Bağımsızlık, her komünist partinin kendi devriminden sorumlu olduğu
için kendi başına karar vermesi gerektiği anlamına gelir. Bu, dünya devriminden
ayrılmak değil, tam tersine, ona hizmet etmek içindir. Bu, kendi kararlarımızı
vermemize, kendimiz için karar almamıza imkân sağlar. Başkan Mao, bu hususu şu
şekilde ifade ediyordu: “Bize çok sayıda tavsiye verildi, bazıları iyi,
bazıları kötü. İyi olanları kabul ettik, kötü olanları reddettik. Ama eğer
yanlış bir ilkeyi kabul etmiş olsaydık, sorumluluk tavsiye verenlere değil,
bize ait olurdu. Neden? Çünkü kendi kararlarımızı kendimiz veriyoruz. Bu
bağımsızlıkla gelir ve öz yeterliliğe, öz güvene yol açar.”
Peki
bu, proleter enternasyonalizmi tanımadığımız anlamına mı geliyor? Hayır, tam
tersine, proleter enternasyonalizmin ateşli ve tutarlı uygulayıcılarıyız. Uluslararası
proletaryanın, ezilen ulusların, dünya halklarının, gelişmişlik düzeyleri ne
olursa olsun Marksizme sadık kalan partilerin veya örgütlerin desteğine sahip
olduğumuzdan eminiz ve bize verdikleri ilk şeyin, birincil desteklerinin, kendi
mücadeleleri olduğunu kabul ediyoruz. Yürüttükleri propaganda veya kutlamalar,
olumlu kamuoyu oluşturan bir destek biçimidir ve bu, proleter
enternasyonalizmin bir ifadesidir. Proleter enternasyonalizm, bize verdikleri
tavsiyelerin ve ifade ettikleri görüşlerin de temelini oluşturmaktadır. Ancak,
ısrar ediyorum, bunları kabul edip etmeyeceğimize karar verecek olan biziz.
Eğer doğruysa, elbette onları memnuniyetle karşılıyoruz, çünkü partiler
arasında, özellikle bu kadar zor ve karmaşık zamanlarda birbirimize yardım etme
yükümlülüğümüz var.
Öyleyse,
tekrarlamak gerekirse, proletaryanın, ezilen ulusların, dünya halklarının,
Marksizme sadık partilerin ve örgütlerin verdiği tüm mücadeleler, proletarya
enternasyonalizminin temel somut yardım biçimidir. Bununla birlikte, sahip
olduğumuz en büyük yardım, uzun yıllar ve dünyanın dört bir yanındaki binlerce
mücadeleyle işçi sınıfı tarafından üretilen, ölümsüz Marksizm-Leninizm-Maoizm,
yani uluslararası proletaryanın ideolojisidir. Aldığımız en büyük yardım budur,
çünkü bu ışık olmadan gözlerimiz hiçbir şey göremezdi. Ama bu ışıkla gözlerimiz
görebilir ve ellerimiz hareket edebilir. Bu sorunu böyle görüyoruz , bu şekilde
ilerliyoruz.
Başkanım,
belki bu sorunun cevabı açık, ancak uluslararası vakıflar, büyük emperyalist
güçler ve sosyal emperyalizm tarafından finanse edilen revizyonist partiler
hakkındaki görüşünüzü öğrenmek isteriz.
Onlar,
dünya devrimine, her ülkedeki devrime, sınıfımıza ve halkımıza ihanet ettiler,
çünkü süper güçlere veya emperyalist güçlere hizmet etmek, revizyonizme,
özellikle de sosyal emperyalizme hizmet etmek, onların oyununa gelmek, dünya
egemenliği oyunlarında piyon olmak, devrime ihanet etmektir.
III. Halk Savaşı
Başkanım,
şimdi de halk savaşı hakkında konuşalım. Şiddet sizin için ne anlam ifade
ediyor?
Şiddet
konusunda, Başkan Mao Zedong’un ortaya koyduğu ilkeyle başlıyoruz: Şiddet, yani
devrimci şiddete duyulan ihtiyaç, istisnasız evrensel bir yasadır. Devrimci
şiddet, ordu aracılığıyla, halk savaşı yoluyla temel çelişkileri çözmemizi
sağlayan şeydir. Neden Başkan Mao’nun tezinden başlıyoruz? Çünkü Mao’nun bu
konuda Marksizmi yeniden teyit ettiğine ve bu yasaya hiçbir istisna olmadığını
ortaya koyduğuna inanıyoruz. Marx’ın şiddetin tarihin ebesi olduğu görüşü,
tamamen geçerli ve anıtsal bir katkı olmaya devam ediyor. Lenin, şiddet üzerine
açıklamalarda bulundu, Engels’in devrimci şiddete yönelik övgü dolu sözlerinden
bahsetti, ancak bize bunun istisnasız evrensel bir yasa olduğunu söyleyen başkandı.
Bu yüzden, onun tezini başlangıç noktamız olarak
alıyoruz. Bu, Marksizmin temel meselesidir, çünkü devrimci
şiddet olmadan bir sınıf diğerinin yerini alamaz, eski bir düzen yıkılıp yerine
yeni bir düzen kurulamaz. Bugün yeni düzen, komünist partiler aracılığıyla,
proletarya tarafından yönetiliyor.
Devrimci
şiddet sorunu, tartışma masasına giderek daha fazla getirilen bir konudur. Bu nedenle
biz, komünistler ve devrimciler, ilkelerimizi yeniden teyit etmeliyiz. Devrimci
şiddet sorunu, halk savaşıyla nasıl fiilen uygulanacağıdır. Bu konuya bakış
açımız şudur: Başkan Mao Zedong, halk savaşı teorisini kurup uygulamaya
koyduğunda, proletaryaya evrensel olarak geçerli, dolayısıyla, somut koşullara
göre her yerde uygulanabilir bir askeri teori ve uygulama sunmuştur.
Biz,
savaş sorununa şöyle bakıyoruz: Savaşın yıkıcı ve yapıcı olmak üzere iki yönü
vardır. Yapıcı yönü, en önemli olanıdır. Bunu böyle görmemek devrimi baltalar,
zayıflatır. Öte yandan, halk, eski düzeni devirmek için silahlandığı andan
itibaren, gerici kesim, mücadeleyi ezmeye, yok etmeye ve ortadan kaldırmaya
çalışır, katliam da dâhil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanır. Bunu
ülkemizde gördük, şimdi de görüyoruz, modası geçmiş Peru devleti yıkılana dek
daha da fazla görmeye devam edeceğiz.
“Kirli
savaş” denilen olguya gelince, gerici silahlı kuvvetlerin bu kirli savaşı
bizden öğrendiğini iddia ettiklerini belirtmek isterim. Bu suçlama, devrimin ve
halk savaşının ne olduğunun anlaşılmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Gerici
güçler, silahlı kuvvetleri ve diğer zalim güçleri aracılığıyla bizi yok etme,
ortadan kaldırma hedefini gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Neden? Çünkü biz de
onlara aynısını yapmak, onları bir sınıf olarak yok edip ortadan kaldırmak
istiyoruz. Mariátegui, yeni bir toplumsal düzenin ancak eski düzeni yıkıp
ortadan kaldırarak kurulabileceğini söylemiştir. Son tahlilde, bu sorunları
Başkan Mao’nun ortaya koyduğu temel savaş ilkesi ışığında değerlendiriyoruz:
düşman güçleri yok etme ve kendi güçlerini koruma ilkesi. Gerici güçlerin katliam
yöntemine başvurduklarını, bunları kullanmaya edeceklerini gayet iyi biliyoruz.
Bu konuda kesinlikle netiz. Dolayısıyla bu, ödememiz gereken bedel sorununu
ortaya çıkarıyor: düşmanı yok etmek, kendi güçlerimizi korumak, hatta
geliştirmek için savaşta bir bedel ödememiz, kan dökmemiz, halk savaşının
zaferi için bir parçamızı feda etmemiz gerekiyor.
Terörizme
gelince, bizi “terörist” olarak nitelendiriyorlar. Herkesin üzerinde
düşünebilmesi için şu cevabı vermek istiyorum: Tüm devrimci hareketleri “terörist”
olarak damgalayan Yanki emperyalizmi, bilhassa Reagan değil mi? Bizi
itibarsızlaştırmak ve tecrit etmek için bu tür çabalar ortaya koyuyorlar
çabalıyorlar, böylece bizi ezmeyi amaçlıyorlar. Bu, onların hayali. “Terörizm”
dedikleri şeyle sadece Yanki emperyalizmi ve diğer emperyalist güçler mücadele
etmiyor. Sosyal emperyalizm ve revizyonizm de bu mücadeleyi veriyor. Bugün
bizzat Gorbaçov terörizmle mücadele sürecine katılmayı öneriyor. Arnavutluk
Emek Partisi VIII. Kongresi’nde Ramiz Alia’nın terörizmle mücadeleye kendini
adaması ve halkın devrimci ordusunun öncülerinin de yaşaması tesadüf değil! “Artık
bu, nefret edilen bir bireye karşı bir komplo, bir intikam veya çaresizlik
eylemi, sadece bir ‘korkutma’ girişimi değil; hayır, bu, devrimci ordunun teşkil
ettiği birliğin iyi düşünüp iyi hazırladığı ve bizzat başlattığı bir operasyon.
Neyse ki, devrimin bireysel teröristlerce ‘yapıldığı’ zamanlar geride kaldı,
çünkü insanlar o zaman devrimci değildi. Bomba, artık yalnız ‘bombacının’
silahı olmaktan çıktı, halkın vazgeçilmez bir silahı haline geliyor.”
Lenin,
bize zamanın değiştiğini, bombanın bizim sınıfımız için, halk için bir savaş
silahı haline geldiğini, bahsettiğimiz şeyin artık bir komplo, münferit bir
bireysel eylem değil, bir partinin, bir planın, bir sistemin, bir ordunun
eylemleri olduğunu öğretti. Peki, atfedilen terörizm nerede? Bu tamamen iftira.
Son
olarak, özellikle günümüz savaşlarında, terörizmi mücadele araçlarından biri
olarak kullananların bizatihi gericiler olduğunu, bunun, defalarca kanıtlandığı
gibi, Peru devletine bağlı silahlı kuvvetler tarafından her gün başvurulan
biçimlerden biri olduğunu her daim hatırlamamız gerekiyor. Tüm bunları göz
önünde bulundurarak, ayaklarının altındaki yer titrediği için umutsuzlukla akıl
yürütenlerin, halk savaşını gizlemek için bizi terörizmle suçlamak istedikleri
sonucuna varabiliriz. Ancak bu halk savaşı o kadar sarsıcı ki, kendileri bile
bunun ulusal boyutlarda olduğunu, Peru devletinin karşı karşıya kaldığı başlıca
sorun haline geldiğini kabul ediyorlar. Hangi terörizm bunu yapabilirdi?
Hiçbiri. Dahası, artık bir komünist partinin halk savaşını yönettiğini inkâr
edemezler. Şu anda bazıları yeniden düşünmeye başlıyor. Kimseyi hemen
dışlamamalıyız. Öne çıkabilecekler var. Ama Del Prado gibilerin bu konuda adım
atmaları imkânsız.
Peru’daki
halk savaşı ne tür özelliklere sahip ve bu savaş, dünyadaki, Latin Amerika’daki
diğer mücadelelerden ve Movimiento Revolucionario Túpac Amaru’dan [“Túpac Amaru
Devrimci Hareketi -MRTA] hangi yönlerden farklılık arz ediyor?
Bu,
iyi bir soru. Sorduğunuz için teşekkür ederim. Bu soru, bize partinin “dogmatizm”ini
biraz daha inceleme şansı sunacak. Hatta bizim Mao’nun felsefesini artık
geçerli olmadığı bir çağda yanlış bir şekilde uygulamaya çalıştığımızı
söyleyenler bile var. Kısacası, o kadar çok saçmalıyorlar ki, ne hakkında
konuştukları hakkında bir fikirleri olup olmadığını sormakta kendimizi tamamen
haklı hissediyoruz. Buna, şiddet konusunda uzmanlaşmış, birçok ödül almış
senatör de dâhil.
Halk
savaşı, devrimin niteliğine uygun olarak ve her ülkenin özel koşullarına
uyarlanarak, evrensel bir uygulama dâhilinde yürütülebilir. Aksi takdirde
gerçekleştirilemez. Bizim durumumuzda, özellikler çok değerlidir. Bu, 1968’deki
halk savaşı planında belirlendiği gibi, kırsal kesimde ve şehirde yürütülen bir
mücadeledir. Burada bir fark, bir özellik var: kırsal kesimde ve şehirde
yürütülüyor. Bunun, kendi özel koşullarımızla ilgili olduğuna inanıyoruz.
Örneğin, Latin Amerika’da diğer kıtalardakilere göre orantılı olarak daha büyük
şehirler var. Bu, göz ardı edilemeyecek bir Latin Amerika gerçeğidir. Örneğin,
ülkenin nüfusunun yüksek bir yüzdesini barındıran Peru’nun başkentine bakın.
Dolayısıyla, bizim için şehir, göz ardı edilemeyecek bir alandı, savaş orada da
geliştirilmeliydi. Ancak kırsal kesimdeki mücadele esastır, şehirdeki mücadele
ise gerekli bir tamamlayıcı unsurdur. Buna bir başka özelliği eklemek gerek.
Halk
savaşının başında polisle karşı karşıya geldik. Gerçeğimiz buydu, silahlı
kuvvetler, savaşa ancak Aralık 1982’de dâhil oldu. Bu demek değil ki ordu,
önceden destekleyici bir rol üstlenmediler. Gelişim sürecimizi inceleyenler
ordudan daha önce de yararlandılar. Bu, bir özellikti çünkü kırsal kesimde bir iktidar
boşluğu yarattık, büyük silahlı kuvvetleri yenmeden Yeni İktidar’ı tesis etmek
zorunda kaldık. Çünkü ordu, savaşa girmemişti. Sonra sürece dâhil oldu çünkü
biz halk iktidarını kurmuştuk. Ülkedeki somut politik durum buydu. Eğer Mao’nun
ruhunu değil de lafzını uygulasaydık, Yeni İktidar’ı kuramazdık, oturur, silahlı
kuvvetlerin gelmesini beklerdik. Bataklığa saplanırdık. Bir diğer özellik de
daha önce bahsettiğim ordunun yapısıydı.
Bunların
hepsi özgünlüklerdir. Kırsal kesim ve şehirlerden, savaşın nasıl
yürütüleceğinden, ordudan, Yeni İktidar’ın nasıl ortaya çıktığından zaten
bahsettik. Partinin kendisinin askerileşmesi de bir başka özgünlüktür. Bunlar,
gerçekliğimize, Marksizm-Leninizm-Maoizmin uygulanmasına, Başkan Mao’nun halk
savaşı teorisine, ülkemizdeki koşullara karşılık gelen özel hususlardır. Bu,
bizi diğer mücadelelerden farklı kılıyor mu? Evet.
Neden
diğerlerinden farklıyız? Çünkü biz, halk savaşı yürütüyoruz. Bu da bizi Latin
Amerika’daki diğer mücadelelerden farklı kılıyor. Küba’da halk savaşı
yürütülmedi, ancak kasıtlı olarak unuttukları kendi özgünlükleri de vardı.
Eskiden Küba’nın istisnai bir durum olduğunu söylerlerdi. Guevara bunu
söylemişti. ABD emperyalizminin sürecin parçası olmaması önemli bir özgünlüktü.
Daha sonra bu gerçeği unuttular. Bunun dışında, orada liderlik edecek bir komünist
parti yoktu. Bunlar, Kübacılık ve beş özelliğiyle ilgili meselelerdi:
1.
Kurtarıcıların ezilenleri kurtarmasını gerektiren, sınıfsal ayrışmadaki
yetersizlik;
2.
Sosyalist devrim veya devrimin bir karikatürü;
3.
Ulusal burjuvazi olmadan kurulan birleşik cephe;
4.
Üs bölgelerine ihtiyaç duyulmaması;
5.
Partiye ihtiyaç duyulmaması.
Bugün
Latin Amerika’da aynı konumlar alınıyor. Ama bu konumlar, sosyal emperyalizmin
ve Yanki emperyalizmine karşı dünya hegemonyası konusunda verdiği mücadelenin
hizmetindedirler. Bunu Orta Amerika’da açıktan görebiliriz. MRTA hakkında
bildiklerimiz kadarıyla, o da aynı kategoriye giriyor.
Son
olarak, bizi farklı kılan bir diğer konu da bağımsızlık, özgüven ve kendi
kararlarımızı alma meselesidir. Diğerleri, bu özelliklere sahip olmadıkları
için piyon olarak kullanılırken, biz kullanılmıyoruz. Aramızda çok daha
kapsamlı bir fark var: Biz Marksizm-Leninizm-Maoizmi rehber ediniyoruz,
diğerleri edinmiyor. Özetle, en büyük fark, temel fark, başlangıç noktasıyla ilgili. Bizim çıkış noktamız temelde
Maoizm olmak üzere
Marksizm-Leninizm-Maoizm ideolojisidir, bu ideoloji, ülkemizin özel koşullarına uygulanmıştır.
Bu uygulama, efendilerinin emriyle bize yönelttikleri “dogmatizm” suçlamasının
yanlışlığını ortaya koymaktadır.
Başkanım,
o halde MRTA’nın bu ülkede karşı-devrimci bir rol oynadığını söyleyebilir
misiniz?
MRTA’nın
kimi konumları insanı düşüncelere sevk edecek cinsten. Örneğin, APRA’yla
immzaladığı ateşkes, kendi deyimleriyle APRA halka saldırdığı zamana dek sürdü.
Ama hepimiz biliyoruz ki, García Pérez başkanlığı devraldığı gün, cumhuriyetin
başkentinde kitleleri ezdi. Ekim 1985’te Luriganço hapishanesinde katliam
yaşandı. Halk saldırıya uğradı mı, uğramadı mı? Ateşkesi sona erdirmek için ne
kadar beklediler? Bunlar, insanın kendine sorması gereken şeyler.
Üs
bölgelerini bu kadar önemli gördüğünüz için, bunların nasıl inşa edildiğini
anlatabilir misiniz? İsyan hakkında ne düşünüyorsunuz, şehirleri nasıl
hazırlıyorsunuz?
Üs
bölgesi, halk savaşının özüdür. Onsuz halk savaşı gelişemez. 1982 yılının
ikinci yarısında karşılaştığımız özel koşullardan zaten bahsetmiştim. Sömürüye
dayalı yarı feodal ilişkileri yok etmeyi amaçlayan gerilla savaşının son
aşamasını geliştiriyorduk. Devlet iktidarının temeli olan ve biz onu ortadan
kaldırana kadar da öyle kalacak olan, toprak ağalığı rejimini (gamonalismo)
hedef aldık. Darbeler indirmeye devam ettik, polise yıkıcı ve aşağılayıcı
yenilgiler yaşattık. Bu konuda benim sözüme inanmak zorunda değilsiniz. Expreso
gazetesinden gazeteciler de bunu söylediler. Bu gazetecilerin yargılarının
devrimcilere yönelik sempati üzerinden şekillendiğini kimse iddia edemez.
Böylece
kırsalda bir iktidar boşluğu yarattıktan sonra şu soruyla yüzleştik: Ne
yapmalı? Biz de Halk Komiteleri, yani ortak bir diktatörlük, Yeni İktidar’ı
kurmaya karar verdik. Bu amaçlarımızı gizli tutmaya çalıştık, çünkü silahlı
kuvvetlerin kısa süre içinde savaşa girmesi gerekeceğini biliyorduk. Bu Halk
Komiteleri’nin sayısı yüz katına çıktı. Belirli bir bölgede bulunanlar bir Üs
Bölgesi oluşturuyor ve tüm bu Üs Bölgeleri bir araya gelerek oluşum halindeki
Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni meydana getiriyor. Komiteler ve Üs
Bölgeleri bu şekilde ortaya çıktı. Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti bu şekilde
kuruluyor.
Silahlı
kuvvetler devreye girdiğinde, çetin bir mücadele vermek zorunda kaldık. Ordu,
eski düzeni yeniden kurmak için savaştı, biz ise bu yeniden kuruluşa karşı
koyarak Yeni İktidar’ı yeniden kurmak için savaştık.
Son
derece kanlı ve kesinlikle acımasız bir katliam yaşandı. Biz de şiddetli bir
şekilde savaştık. 1984’te, gerici kesim ve özellikle silahlı kuvvetler, bizi
yendiklerine inanıyordu. Burada, çok iyi bildikleri, çünkü kendilerine ait olan
belgelere atıfta bulunuyorum. Bu belgelerde artık bizim bir tehlike
olmadığımız, aksine MRTA’nın tehlike olduğu bile söyleniyordu. Peki sonuç ne
oldu? Halk Komiteleri ve Üs Bölgeleri çoğaldı, bu da daha sonra Üs Bölgeleri’nin
geliştirilmesine devam etmemize yol açtı. Bugün yaptığımız şey de bu.
İsyan
konusuna gelince, bunun son derece önemli bir soru olduğuna inanıyorum. Ülkemiz
gibi bir ülkede gelişen devrimci durum, partiyi yeniden yapılandırıp net bir
ideoloji oluşturduktan sonra halk savaşını başlatmamıza imkân sağladı. Üs
bölgelerinin, Halkın Gerilla Ordusu’nun ve halk savaşının fiili gelişimi,
devrimci durumun daha da gelişmesine ivme kazandırıyor.
Dolayısıyla,
Başkan Mao’nun söylediklerini aklımızda tutarak, tüm bunlar, onun “mücadelenin zirvesi”
veya Lenin’in “devrimci kriz” olarak adlandırdığı noktaya taşıyor. Bu noktaya
ulaştığımızda ayaklanma gerçekleşir. Bu, halk savaşının teorisidir, biz de meseleyi
bu düzlemde ele alıyoruz, halk savaşını bu temel üzerine inşa ediyoruz. Bu
nedenle, halk savaşımızın süreci bizi zirveye taşımak zorunda olduğundan,
özünde şehirlerin ele geçirilmesine varan ayaklanmayı hazırlamalıyız. Bu
ayaklanmayı düşünüyor, ona hazırlanıyoruz, çünkü bu, bir zorunluluk. Onsuz ülke
çapında zafer kazanamayız.
Şehirlerin
sorunu bizim için ne ifade ediyor? Şehirlerde ve kırda uzun yıllardır
çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu çalışmalar, halk savaşıyla birlikte bir
dönüşüm geçirdi, bu doğru. Şu anki durumumuz, şehirleri nasıl
hazırlayacağımızı, daha genel olarak nasıl ele alacağımızı düşünmemizi
gerektiriyor. Bu, halk savaşı içinde ve halk savaşı için kitle çalışmalarımızı
geliştirmekle ilgili. Bunu yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Önemli olan, bunu
daha da geliştirmeye başlamış olmamız. Şehirlerdeki faaliyetimizin vazgeçilmez
olduğunu, daha da ileriye taşınması gerektiğini düşünüyoruz, çünkü proletarya,
orada yoğunlaşmış durumda, onu revizyonizmin veya oportünizmin ellerine teslim
edemeyiz.
Geniş
kitleler şehirlerdeki gecekondu mahallelerinde yaşıyor. 1976’dan beri
şehirlerdeki çalışmalarımız için yönergelerimiz mevcut. “Gecekondu
mahallelerini temel, proletaryayı ise önder güç olarak kabul edin.” Bu, bizim
politikamız ve bunu, şimdi halk savaşı koşullarında bile uygulamaya devam
edeceğiz.
Çalışmalarımızı
hangi kitlelere yöneltiyoruz? Bunu görebilirsiniz. Daha önce söylenenlerden de
anlaşılacağı üzere, gecekondu mahallelerindeki geniş halk kitleleri, düşmanı
kuşatacak ve gerici güçleri geri püskürtecek bir çelik kuşak meydana getiriyor.
İşçi
sınıfını giderek daha fazla kazanmalıyız ki, onlar ve halk liderliğimizi kabul
etsinler. Sınıfımızın bunu görmesi, anlaması ve yeniden teyit etmesi için zaman
ve tekrarlanan deneyim gerekeceğini tamamen anlıyoruz. Halkın da kendilerini
yöneten bir merkez olduğunu görmesi gerek. Kitlelerin ne kadar kandırıldığını
düşünürsek, bu hakları var! Proletarya, gecekondu mahallelerinin kitleleri,
küçük burjuvazi, aydınlar, ne çok hayal kırıklığına uğradılar! Bunu talep etme
hakları olduğunu, açıkça sahip olduklarını ve bizim de onlara gerçekten onların
öncüsü olduğumuzu, bizi böyle kabul etmeleri gerektiğini göstermek, onlara öncü
olduğumuzu ispatlamak için çalışma sorumluluğumuz olduğunu anlamalıyız.
Biz,
öncü olmak ile kabul görmüş bir öncü olmak arasında ayrım yapıyoruz.
Sınıfımızın bu hakkı var ve kimse bu hakkı onların elinden alamaz. Halkın da bu
hakka sahip. Kimse bu hakkı onun elinden alamaz. Biz böyle düşünüyoruz.
Proletaryanın ve halkın bizi bir gecede öncüleri ve tek merkezleri olarak kabul
edeceğini düşünmüyoruz elbette. Ama devrimi gerektiği gibi gerçekleştirebilmek
için öncü ve tek merkez olmalıyız. Bu yüzden, kitle çalışmamızın ayrılmaz bir
parçası olarak farklı biçimler geliştirmeli, azimle çalışmalıyız; kitlelerin
halk savaşından ders almasını, silahların değerini, silahın önemini öğrenmesini
sağlayacak farklı biçimler geliştirmeliyiz. Başkan Mao, köylülüğün silahın
önemini öğrenmesi gerektiğini söylüyor, bu bir gerçek. Bu yüzden,
çalışmalarımızı bu şekilde yapıyoruz. Yeni biçimler yaratıyoruz, bu şekilde
kitle çalışmamızı halk savaşı içinde ve halk savaşı için ortaya koyuyoruz.
Bu,
başka bir şeyle, Halkın Savunması İçin Devrimci Hareket’le ilgilidir. Bu hareketin
en önemli unsuru, Direniş Merkezi’dir. Bunu çok açık bir şekilde söylüyoruz.
Bunlar, halk savaşına karşılık gelen diğer örgütlenme biçimleri, diğer mücadele
biçimleridir. Bunlar, alışılagelmiş biçimler olamazlar, farklı bir karaktere
sahiptirler; bu, somut bir gerçektir. Neticede partiyi Halkın Gerilla Ordusu’nu
ve Halkın Savunması İçin Devrimci Hareket’i, ayrıca çeşitli çalışma alanları
için oluşturulmuş örgütleri geliştiriyoruz.
Kitlelerin
ve sınıfımızın potansiyelinin gerçekleşebilmesi için kitlelerin mücadele ruhunu
harekete geçirmemiz gerekiyor. Bir şeye bakalım. Bugün büyük fiyat artışları
var. Neden halk protestosuna tanık olunmuyor? Kitlelerin elini kolunu bağlayan
kim? Lenin, protestonun gericiliği ürküttüğünü söylemişti. Sınıfımız sokaklarda
yürüdüğünde gericilik titrer. İşte yapmak istediğimiz şey tam da bu,
Marksizm-Leninizm-Maoizmin bize öğrettiği şey bu. Sınıfımız mücadele içinde
doğar ve gelişir, halk da öyle. Yapmamız gereken şey, kitlelerin, halkın kendi
deneyimlerini sentezleyerek, kendi örgütlenme biçimlerini, mücadele biçimlerini
oluşturmalarına yardımcı olmak ve şehirlerde giderek daha gelişmiş, genişleyen
mücadele biçimlerini kendi ellerine almalarını sağlamaktır. Halk da sınıf da bu
şekilde eğitilecek.
Ne
düşünüyoruz? Olayların merkezinin kırsal kesimde olduğu açık, ancak ayaklanma
için merkez değişiyor, merkez şehre kayıyor, bu, başta savaşçıları ve
komünistleri şehirlerden kırsal kesime taşıdığımız gibi, daha sonra onları
kırsal kesimden şehre taşımamız gerektiği anlamına da geliyor. Bu süreç bu
şekilde işleyecek. Ayaklanmaya hazırlık olarak ağırlık noktamızı bu şekilde
değiştiriyoruz. Halkın Gerilla Ordusu’nun eylemlerinin şehirlerdeki, bir
şehirde veya birkaç şehirdeki ayaklanma eylemleriyle örtüşmesine izin verecek
koşulları aramalıyız. İhtiyacımız olan şey bu.
İsyanın
amacı, halk savaşının ülke çapında zafer kazanması için şehirleri ele
geçirmektir. Ancak, gerici güçlerin yok etmek isteyeceği üretim araçlarını
korumaya, devrimci savaş esirlerini veya bilinen devrimcileri korumaya ve
düşmanlarımızı avlayıp zarar veremeyecekleri bir yere yerleştirmeye
çalışmalıyız. Ayaklanma hakkında bize öğretilen şey bu. Ayaklanma budur. Lenin,
bize ayaklanmaya nasıl hazırlanacağımızı, Başkan Mao ise halk savaşında ayaklanmanın
rolünü öğretti. Ayaklanma olgusunu biz böyle görüyoruz, ona bu şekilde
hazırlanıyoruz. İzlememiz gereken ve izlediğimiz yol budur.
Bir
konuda çok net olmalıyız. Ayaklanma, basit, kendiliğinden bir patlama değildir.
Hayır, bu tehlikeli olurdu. Gene de bu olabilir, bu yüzden hemen şimdi
başlayarak ayaklanma meselesiyle ilgilenmeliyiz, ilgileniyoruz da. Halk
savaşını kendi çıkarları için kullanmak isteyenler olabileceğini düşünüyoruz.
Bir süre önce, Merkez Komite’nin bir oturumunda olasılıkları analiz ettik.
Bunlardan biri de revizyonistlerin veya diğerlerinin, ya gelişme sürecini
durdurmak ya da pozisyon kazanmak ve sosyal-emperyalist efendilerine hizmet
etmek için “ayaklanmalar”ı kışkırtabileceği olasılığıdır veya onları
yönlendiren herhangi bir güç, çünkü birçok merkez bizi bu şekilde kullanmak
isteyebilir.
Başkanım,
bu şartlarda parti ne yapardı?
Bu
koşullarda Lenin’in yaptığını yapardık: kitlelere bunun zamanı olmadığını
söylerdik, ancak kitleler bir ayaklanma başlatırsa, onlarla birlikte savaşır,
böylece birlikte düzenli bir geri çekilme sağlayabilir, mümkün olduğunca az acı
çekmelerini sağlayabilirdik. Onlarla birlikte ölürsek, kanımız, onlarınkiyle
daha çok karışırdı. Lenin, bize 1917 Temmuz’undaki ünlü mücadelelerde bunu
öğretti. Çünkü kitlelere sadece yanıldıklarını söyleyip olayların onları
anlamasını bekleyemeyiz. Hayır, bunu yapamayız. Kitle kitledir, sınıfımız
sınıfımızdır, eğer doğru yöne gitmiyorlarsa ve koşullar onları umutsuzluğa
düşürüp zor durumlara itiyorsa, hatta onları kasten itenler varsa, onlarla
birlikte olmalıyız ki, olumsuz durumu görmelerine yardımcı olabilelim, onlarla
birlikte savaşarak, mümkün olan en iyi şekilde geri çekilmelerine yardımcı
olabilelim. İşte o zaman, iyi günde de kötü günde de yanlarında olduğumuzu
göreceklerdir. Bu, onların partinin onların partisi olduğunu anlamaları ve buna
ikna olmaları için en iyi yoldur. Biz bunu yapardık.
Başkanım,
bir soru daha. Şehirdeki mücadele biçimlerinden bahsederken, sendikalara ne
gibi bir rol atfediyorsunuz?
Marx’ın
“Sendikaların Geçmişi, Bugünü ve Geleceği”nde onlara atfettiği rolü atfediyoruz.
Yüz yıl önce Marx, sendikaların işçilerin ekonomik savunması için basit
dernekler olarak yola koyulduklarını söylemişti. Onların geçmişi bu. Bugün daha
da örgütlü hale geldiler, siyaseten daha da geliştiler. gelecekleri ise
iktidarı ele geçirmeye hizmet etmeye yazgılı. Bunu Marx bize zaten söylemişti.
Öyleyse sorun ne? İki mücadeleyi nasıl birleştireceğiz?
Ekonomik
mücadele, Marx’ın kendisinin de söylediği gibi, bir gerilla savaşıdır;
sınıfımızın, proletaryanın ve halkın ücretler, saatler, çalışma koşulları ve
diğer haklar için geliştirdiği mücadeledir. Grev başlatıldığında, bu,
insanların sadece somut ekonomik veya politik meseleler üzerinden savaşmakla
kalmayıp, aynı zamanda gelecek büyük anlara da hazırlandığı bir gerilla
savaşıdır. Bu, ekonomik mücadelenin temel tarihsel özüdür. Dolayısıyla bizim
için mesele, ekonomik mücadeleyi iktidarı ele geçirmeyle nasıl
ilişkilendireceğimizdir. Biz buna, “halk savaşı içinde ve halk için kitle
çalışmalarımızı geliştirmek” diyoruz.
Başkanım,
devrimci krizden bahsettiniz. Kısa vadede böyle bir krizin ufukta olduğunu
düşünüyor musunuz?
Mesele,
halk savaşının zaferi, bu da esasen ne kadar daha fazla ve ne kadar daha iyi
savaştığımızla ilgili. Ayaklanma, daha önce de söylediğim gibi, indirmeye
hazırlanmamız gereken nakavt yumruğu, biz de bunu indirmek için ciddi bir
şekilde hazırlanıyoruz. Başkalarının bunu kendi çıkarları için kullanmak
isteyebileceği ihtimalini öngörmeliyiz. Ancak asıl sorun, ayaklanmanın
zamanlaması, uygun anın belirlenmesidir.
Peru
Komünist Partisi, 1980’de halk savaşını neden başlattı? Bunun askeri ve
tarihsel açıklaması nedir? Peru Komünist Partisi, savaşı başlatmak için hangi toplumsal,
ekonomik ve politik analizleri ortaya koymuştu?
Ülkeyi,
bilhassa İkinci Dünya Savaşı sonrasını inceledik, Peru toplumunun gelişim
sürecinde karmaşık bir duruma girdiğini gördük. Hükümetin kendi analizi, seksenlerde
kritik meselelerin ortaya çıkacağını gösterdi. Peru’da, her on yılda bir kriz
yaşandığını, her krizin bir öncekinden daha kötü olduğunu görebiliyoruz.
Ayrıca, devrim için koşulları daha da olgunlaştıran bürokratik kapitalizmi de
analiz ettik. 1980’de hükümet, seçimlerle el değiştirecekti, bu da yeni
hükümetin devletin işleyişini tam olarak yerine getirmesi için bir buçuk ilâ iki
yıla ihtiyacı olacağı anlamına geliyordu. Dolayısıyla, bürokratik kapitalizmin
devrim için koşulları olgunlaştırdığı, seksenli yıllarda kriz, seçilmiş hükümet
vb. ile birlikte sürecin sert seyredeceği sonucuna ulaştık. Tüm bunlar, halk
savaşını başlatmak için çok elverişli bir konjonktürde olduğumuzu söylüyordu. Silahlı
mücadelenin veya bizim durumumuzda halk savaşının, yeni bir hükümet varken
başlatılamayacağı görüşünü çürüttü. Olaylar, bu görüşün yanlışlığını gösterdi.
Değerlendirmemiz bu yöndeydi. Yeni hükümet göreve geldiğinde durum bu
şekildeydi. Yani, 12 yıl iktidarda kaldıktan sonra hükümetten ayrılan ordu,
hemen bize karşı mücadeleye girişemezdi, yıpranmış ve itibarsızlaşmış olduğu
için devletin başına hemen geçemezdi. Bunlar somut gerçeklerdi, gerçeklikti.
Bundan
önce, Kurucu Meclis’e katılmanın yanlış olduğunu, tek yapılması gerekenin onu boykot
etmek olduğunu, zira Kurucu Meclis’e katılmanın Peru devletinin yeniden
yapılandırılmasına ve şu anki gibi bir anayasanın üretilmesine hizmet edeceğini
zaten öne sürmüştük. Bütün bunlar öngörülebilir şeylerdi, bu durumda
öngörülemeyecek hiçbir şey yoktu. Bu nedenle, halk savaşını başlatmak için
zemin hazırlamayı, yeni hükümet göreve gelmeden önce harekete geçmeyi bir
süredir planlıyorduk, biz de bunu yaptık. Silahlı mücadeleye seçimlerden bir
gün önce, 17 Mayıs’ta başladık.
Bu
koşullarda eylemlerimize başlayabileceğimizi, hatta bunları geniş çapta
yayabileceğimizi, mümkün olan en büyük ölçüde ilerleyebileceğimizi düşündük,
tam da bunu yaptık. Ayrıca, on yılın ikinci yarısında bir öncekinden daha ciddi
bir krizin yaşanacağını, dolayısıyla, ilerlemek için daha iyi koşulların
oluşacağını düşünüyorduk. Halk savaşının başlatılması bu düşünceler
doğrultusunda planlandı. Ne var ki bizim hiç düşünmediğimiz, sadece dogmatik
davrandığımız söyleniyor. Neyi kastediyorlar? Bazı insanlar, dogma konusunda
vaaz verirken, kendilerine söylenen her şeyi yutuyorlar.
Bu
nedenlerle biz o anı seçtik. Yaşanan olaylar, kararımızın doğru olduğunu
kanıtladı. Tartışma dâhilinde Belaúnde’nin bir darbeden korkacağını, bu nedenle
silahlı kuvvetlerinin elini kolunu bağlayacağını öngördük. Bunu öngörmek zor
muydu? Hayır, çünkü ortada 1968’deki deneyim vardı. Bunlar hesaplanabilir
şeylerdi, biz, değerlendirmeyi, analiz etmeyi ve tartmayı öğrendik, böyle
eğitildik. Başkan, özellikle hazırlık konusunda bu sorunlarla ilgili olarak çok
titizdi. Olayların analizimizi doğruladığına inanıyoruz. İki yıl boyunca
silahlı kuvvetler sürece dâhil olamadı. Bu doğru muydu, değil miydi? Şimdi
ellerindeki istihbarat bilgilerini yaktıklarını söylüyorlar. Kısacası, yeni
hükümet yönetimi tesis ederken sorunlar yaşadı, gerçekler bunu gösterdi. Sonra
kriz geldi. Ordu, giderek daha büyük birliklerle savaşa girdi, onlarla yıllarca
savaşarak daha güçlü hale geldik, gelişmeye ve ilerlemeye devam ediyoruz.
Bunlar, 1980’de halk savaşını başlatmanın nedenleriydi. Bugün gerçekler
gösteriyor ki, en azından genel hatlarıyla yanılmamışız. Zaten genel hatların
doğru tespit edilmesi gerekiyordu.
Bu
savaşta çatışan iki strateji olduğunu göz önünde bulundurarak, askeri
planlarınızın geliştirilme sürecini, kazandığınız mevzileri ve karşılaştığınız
sorunları açıklayabilir misiniz?
Başlangıç
noktamız şu: Her sınıfın kendine özgü bir savaş biçimi, dolayısıyla, kendi stratejisi vardır. Proletarya, kendi stratejisini, halk savaşını geliştirmiştir, bu, üstün bir
stratejidir. Burjuvazi, bundan daha üstün bir stratejiye asla sahip olamaz. Dahası, proletaryanınkinden
daha gelişmiş bir strateji asla olmayacaktır. Bu, dünyadaki
askeri süreçleri
incelemekle ilgili bir meseledir. Her sınıf, her zaman kendi savaş biçimini ve
kendi stratejisini ortaya koymuştur. Üstün
strateji, alçak stratejiyi her daim yenmiştir. Yeni sınıf, her zaman üstün
stratejiye sahiptir, bu, halk savaşıdır. Bunu kanıtlayacak deliller mevcuttur.
Bu hususu bazı askeri analistler şu şekilde ifade ediyorlar: Komünistler,
ilkelerini uyguladıklarında asla savaş kaybetmemişlerdir; sadece ilkelerini
uygulamadıklarında savaş kaybetmişlerdir.
Bu
nedenle, başlangıç noktamız, üstün bir
stratejiye, evrensel olarak kanıtlanmış bir teoriye sahip olmamızdı.
Sorunumuz, devrimimizi gerçekleştirmek için bunu
nasıl kullanacağımızdı. Sorun
ve hata yapma olasılığı da burada aranmalı. İlk olarak, halk savaşının mekanik
bir şekilde uygulanmasından kaçınmamız gerektiği
sonucuna vardık, çünkü Başkan Mao Zedong, bize mekanik bir uygulamanın oportünizme ve
yenilgiye yol açacağı konusunda uyarıda
bulunmuştu.
1980’de
halk savaşını başlatmaya
karar verdiğimizde, Parti Merkez
Komitesi’nde dogmatik veya mekanik bir uygulama değil, somut bir uygulama
geliştirmeye çok dikkat etmeye karar verdik. Bunu böyle formüle ettik.
Başlangıç noktamız buydu. İşte burada ilk karşılaştığımız sorunu
belirtebiliriz. İlk karşılaştığımız sorun,
halk savaşını başlatmaya
karşı çıkan sağ oportünist çizgiye karşı verdiğimiz mücadeleydi.
İlk sorunumuz buydu. Bu sorunu köklü bir
biçimde, IX. Genel Kurul’da çözdük, kalıntılarını Şubat 1980 Genel Kurulu’nda tamamen ortadan
kaldırdık. Karşılaştığımız ilk
sorun buydu, oradan yola çıkarak daha önce bahsettiğimiz partiyi arındırma
mücadelesine girdik. Merkez Komite’deki unsurları ayıklamak için de şiddetli
bir mücadele yürütmek zorunda kaldık. Ancak bu sayede kendimizi güçlendirdik,
halk savaşını başlatma sürecine girebildik. Kırda ve şehirde savaş yürütmek
için zaten bir planımız mevcuttu.
Önerdiğimiz
ilk plan, Başlatma Aşaması Planı’ydı. Siyasi Büro’dan silahlı eylemlerin nasıl
geliştirileceğini belirlemesi istendi. Bu organ, askeri biçim olarak
müfrezelere dayalı planı sundu. Bu plan, 1980 yılında sonuçlandırıldı, ancak
silahlı mücadelenin başlatılmasından iki hafta sonra, nasıl gittiğini analiz
etmek için genişletilmiş Siyasi Büro’nun bir toplantısı yapıldığını ve yeni bir
şeyin doğduğu sonucuna varıldığını belirtmek gerek: halk savaşı, silahlı
eylemler, müfrezeler.
Daha
sonra Geliştirme Aşaması Planı’nı hazırladık. Bu, iki yılı kapsayan, daha uzun
bir plandı, ancak çeşitli kampanyalarla gerçekleştirildi. Bu planın sonunda
yeni iktidar biçimleri kristalleşti ve Halk Komiteleri ortaya çıktı.
1982
yılının sonunda silahlı kuvvetler devreye girdi. Merkez Komite, bunu bir yıldan
fazla süredir öngörüyordu. Silahlı kuvvetlerin müdahalesini incelemiş, ordunun
polisin yerini alana kadar artacağı, polisin ise ikincil bir rol üstleneceği
sonucuna varmıştı. Tam da böyle oldu. Mevcut koşullar göz önüne alındığında
başka türlüsü mümkün değildi. Kendimizi hazırlamıştık, ancak gene de ikinci bir
sorunumuz vardı. Silahlı kuvvetlerin devreye girmesinin sonuçları oldu. Baştan
itibaren katliam politikası uygulayarak geldiler. Mesnada adı verilen silahlı
gruplar kurarak, kitleleri sürece dâhil olmaya zorladılar, onları ön saflara
yerleştirerek kalkan olarak kullandılar. Şunu açıkça belirtmek gerek: Burada karşımıza
sadece kitleleri kitlelere karşı kullanma politikası, Marx’ın da gördüğü eski
bir gerici politika değil, aynı zamanda kitleleri korkakça kullanma, kitleleri
ön saflara yerleştirmeyi politikası da çıktı. Silahlı kuvvetlerin övünecek
hiçbir şeyi yok. Haklı olarak onları “yenilginin uzmanları”, “silahsız kitlelere
saldırma ustası” olarak adlandırdık. Bunlar, Peru’nun silahlı kuvvetleridir.
Bunun üzerine Merkez Komite’nin genişletilmiş bir oturumunu topladık. Büyük bir
toplantıydı, uzun sürdü. Şimdiye dek yaptığımız en uzun oturumlardan biriydi.
İşte o zaman Üs Bölgelerini Fethetme Planı’nı oluşturduk, polisten açıkça daha
üst düzeyde olan bir güce karşılık vermek için Halkın Gerilla Ordusu’nu kurduk.
Orada, diğer şeylerin yanı sıra, Cephe Devleti sorununu da gündeme getirdik.
Böylece
ikinci sorun ortaya çıktı: 1983 ve 1984’teki katliamla yüzleşme sorunu. Bu, parti
belgelerinde yer alıyor. Çok detaya girmeye gerek yok, ancak bunun acımasız ve
merhametsiz bir katliam olduğunu vurgulamak istiyoruz. Bu katliamla “bizi
haritadan sileceklerini” düşünüyorlardı. Bunun ne kadar gerçekçi olduğu, 1984
yılının sonlarında subayları arasında bizim yok edilmemizle ilgili belgeleri
dolaştırmaya başlamalarından anlaşılıyor. Mücadele yoğundu, çetindi, karmaşık
ve zor zamanlardı.
Gerici
askeri eylemler ve Mesnadaların (muhafızların) kullanımı karşısında, Lukanamarka’da
yıkıcı bir eylemle karşılık verdik. Emin olun, ne onlar ne de biz bunu unuttuk,
çünkü hayal bile edemeyecekleri bir cevap aldılar. 80’den fazla kişi imha
edildi, gerçek bu. 1983’te analiz edildiği gibi, aşırılıklar olduğunu açıkça
söylüyoruz. Ama hayatta her şeyin iki yönü vardır. Bizim görevimiz, onları
dizginlemek, işlerin o kadar kolay olmayacağını anlamalarını sağlamak için
yıkıcı bir darbe indirmekti. Bazı durumlarda, tıpkı o olayda olduğu gibi,
eylemi planlayan ve talimat veren, bizzat Merkezi Liderlik’ti. Bu durumda, en
önemli şey, onlara yıkıcı bir darbe indirmemiz, onları dizginlememiz ve farklı
türde halk savaşçılarıyla karşı karşıya olduklarını, daha önce savaştıklarıyla
aynı olmadığımızı anlamalarıydı. Bu gerçeği anladılar. Aşırılıklar, olumsuz
yönü oluşturuyor. Savaşı anlamak ve Lenin’in söylediklerine dayanarak,
Clausewitz’i de hesaba katarak, savaşta savaşan kitlelerin aşırıya
kaçabileceğini, tüm nefretlerini, derin sınıfsal nefretini, reddetme ve mahkum
etme ile tanımlı duygularını dile dökebileceklerini görüyoruz. Yaşananların
sebebi buydu. Lenin, bu gerçeği açık bir şekilde izah etmişti. Aşırılıklar
yaşanabilir. Sorun, belirli bir noktaya kadar gitmek ve onu aşmamaktır, çünkü o
noktayı geçerseniz, rotadan saparsınız. Bu, bir açı gibidir; belirli bir
noktaya kadar açılabilir ama daha fazla açılmaz. Kitlelere çok fazla kısıtlama,
şart ve yasak getirirsek, bu aslında suların taşmasını istemediğimiz anlamına
gelir. Oysa ihtiyacımız olan şey, suların taşması, selin coşmasıydı, çünkü bir
nehir taştığında yıkıma neden olduğunu, ancak daha sonra yatağına geri
döndüğünü biliyoruz. Tekrar ediyorum, bu Lenin tarafından açıkça izah
edilmiştir, bu aşırılıkları biz böyle anlıyoruz. Ama tekrar edeyim: asıl amaç,
onlara kolay kolay pes etmeyen bir grup olduğumuzu, her şeye, ama her şeye
hazır olduğumuzu anlatmaktı.
Marx,
bize şunu öğretti: Ayaklanmayla oyun oynanmaz, devrimle oyun oynanmaz. Ama ayaklanma
bayrağını kaldırdığınızda, silahlandığınızda, bayrağı indirmek mümkün değildir,
zafere ulaşana dek onu yüksekte tutulmalı, o bayrak asla yere indirilmemelidir.
Bize öğrettiği buydu, ne pahasına olursa olsun! Marx, bizi silahlandırdı, tıpkı
Lenin bilhassa Başkan Mao Zedong gibi. Onlar bize, ödememiz gereken bedeli,
korumak için yok etmenin ne anlama geldiğini, ne olursa olsun bayrağı yüksekte
tutmanın ne anlama geldiğini öğrettiler.
Biz
diyoruz ki, bu şekilde, bu kararlılıkla, uğursuz, alçak, korkak ve acımasız katliamcı
düzeni yendik. Bunu söylüyoruz çünkü bugün birileri, misal, kendini başkan diye
adlandıran bir kişi, utanmadan, barbarlıkla ilgili imalarda bulunuyor, oysa
kendisi başkalarının kanı üzerinden hesap yapan, Attila olmaya hevesli biridir.
Zor
zamanlardan geçtik mi? Evet. Ama gerçeklik bize ne gösterdi? Eğer ısrarcı
olursak, siyaseti ön planda tutarsak, siyasi stratejimizi, askeri stratejimizi
izlersek, net ve tanımlanmış bir planımız olursa, ilerleriz, her türlü kan
banyosuna göğüs gerebiliriz. (1981’deki kan banyosuna hazırlanmaya başladık
çünkü bunun olması gerekiyordu. Dolayısıyla ideolojik olarak, yani ilkesel
açıdan zaten hazırdık.) Bütün bunlar, güçlerimizin artmasına, çoğalmasına yol
açtı. Sonuç buydu. Başkanın dediği gibi oldu: Gerici kesim, devrimi kana
boğmaya çalışırken hayal kuruyor. Devrimi beslediklerini bilmeliler, bu,
kaçınılmaz bir kanun. Bu da bize, ilkelerimize daha da bağlı, kararlı ve azimli
olmamız, kitlelere her zaman sarsılmaz bir inanç beslememiz gerektiğini yeniden
gösteriyor.
Böylece,
daha büyük bir ordu, daha fazla Halk Komitesi ve Taban Bölgesi ve daha büyük
bir Parti ile güçlenerek bu durumdan çıktık; tam da onların hayal ettiğinin
tersi. Sanırım daha önce de bahsettiğimiz gibi, gericilerin kanlı hayalleri.
Bunlar sadece kanlı hayallerdir ve nihayetinde kabuslara dönüşürler. Ama ısrar
ediyorum: ilkelerimize bağlı kalarak ve başta yoksul köylüler olmak üzere
kitlelerin desteğiyle mücadele ederek bu durumla başa çıkabildik. İşte burada,
daha önce bahsettiğim kitlelerin kahramanlığı kendini gösterdi.
Sonrasında,
şu anda uygulamaya koyduğumuz Temel Alanları Geliştirme Planı adında yeni bir
plan geliştirdik. Bunun hakkında ne diyebiliriz? Başka bir açıdan bakacak
olursak, aklımızda tutmamız gereken bir ders var: Tüm planlar iki hatlı
mücadelenin ortasında onaylanır, uygulanır ve özetlenir. Ve yeni bir planın
onaylanması gerektiğinde bu mücadele daha da yoğunlaşır. Gerçek bu, aklımızda
çok tuttuğumuz bir ders. Bizim için çok öğretici oldu ve bize çok şey öğretti.
Durum böyle. Sonuçta, halk savaşı son derece yüksek bir birlik derecesi
yaratır, ancak yoğun bir mücadele ortamında. Evet, çünkü karşılaştığımız
sorunlara, karmaşık ve zor durumlara, dış etkilere rağmen, ideolojik dinamik
şudur ki, halk savaşına katılanlar hayatlarını devrime adamışlardır. Bir komünist
hayatını komünizme adamıştır, ancak bunu görmeyecektir, çünkü gerçekten de
görmeyeceğiz, en azından ben görmeyeceğim. Ama sorun bu değil. Uğruna mücadele
ettiğimiz hedefi görememek, bizi sadece düşünmeye, Marksizmin bize verdiği
büyük örneklerden ders çıkarmaya yönlendirir. Marx zamanında devrimin zaferini
göremeyeceğini biliyordu ve bu onu nereye götürdü? Devrimi ilerletmek için
çabalarını ikiye katlamaya. Bunlar bizim çıkardığımız dersler ve bu muazzam
örneklerden aldığımız rehberliktir. Bir kez daha ısrar edeyim, bu herhangi bir
karşılaştırma anlamına gelmiyor, sadece yol gösterici olarak kutup yıldızını
belirlemek, rotayı çizmek anlamına geliyor.
Şöyle
söyleyelim, silahlı mücadele ve halk savaşı hakkında düşünürsek, başlangıç aşamasının gerilla savaşını geliştirmemize
olanak sağladığını söyleyebiliriz, çünkü bu dönemde müfrezelerden mangalara geçtik ve bu şekilde
gerilla savaşını genişlettik.
Yayılma Planı bize
Halk Komiteleri’ni, Üs Bölgelerini Fethetme Planı ise Üs Bölgeleri’ni ve geniş bir operasyon alanını kazandırdı. Ülke genelinde savaşı geliştirmek ve
iktidarı ele geçirmek için dağlık bölgeleri
omurga olarak tasarladığımızı hatırlamalıyız. Evet, ülkemizin dağlık bölgeleri,
Ekvador'dan Bolivya ve Şili'ye kadar bir sınırdan diğerine uzanan bir alanı
kapsadık. Ama aynı zamanda ormanın üst kısmında, kıyıya inen dağlık bölgelerde
ve şehirlerde de çalışmalar geliştirdik. Bugün yüzlerce Halk Komitesi ve
sayısız üs bölgesine sahip olduğumuzu söyleyebiliriz. Elbette bir ana üs var ve
her bölgenin de kendi ana üs bölgesi mevcut.
Son
olarak, planlar hakkında şunu söyleyebiliriz: merkezi strateji ve merkeziyetsiz
taktik ilkesini uygulayarak, savaşı tek bir stratejik planla yönetmeyi
öğrendik. Savaşı, farklı bölümlerden oluşan tek bir plan aracılığıyla,
harekatlar, stratejik-operasyonel planlar, taktik planlar ve her eylem için somut
planlarla yönetiyoruz. Ancak tüm bunların anahtarı, savaşı birleşik bir şekilde
yönetmemizi sağlayan tek stratejik plandır ve bu, halk savaşını yönetmede kilit
noktadır. Sanırım bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.
Başkanım,
sekiz yıllık halk savaşında yıkıcı faaliyetlere karşı strateji ne gibi
başarılar elde etti ve şu anki sorunları nelerdir?
Bu
soruya şöyle cevap vermeyi tercih ederim: Gericiler, kendileri de başarısız
olduklarını ve olmaya devam ettiklerini söylüyorlar; bunu çok iyi biliyorlar.
Avukatların kullandığı bir sözle ifade etmek gerekirse, “Birisi suçunu itiraf
ettiğinde, daha fazla kanıta gerek yoktur.”
Halkın
Gerilla Ordusu’nun konvansiyonel savaş geliştirmesi, topraklarını savunması ve
silahlı kuvvetlerle açıkça çatışması için koşulların ne zaman oluşacağını
düşünüyorsunuz? Bu tür bir mücadele PKP’nin planlarında var mı?
Bu
sorunları düşündük, tartıştık, parti politikasını belirledik. Bu hususu 1981’de
de ele aldık, başka zamanlarda da yaptık. Başkan Mao Zedong’un halk savaşını
nasıl kavradığından, çelişkilerden yola çıktık. İki çekişme var. Biri zayıf,
diğeri geçici olarak güçlü. Stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik
saldırı dönemlerinden geçmesi gerekiyor. Biz, hâlâ stratejik savunma
aşamasındayız. Bu koşullar altında, gerilla savaşı ana savaş biçimimiz olmaya
devam ediyor. Kırda ve şehirde geniş çaplı, genele teşmil edilmiş bir gerilla
savaşı yürütüyoruz. Kırda asıldır, şehir ise tamamlayıcıdır. Neredeyse tüm ülke
genelinde savaşıyoruz. Bu, içinde bulunduğumuz döneme ilişkin bir durum.
Başkan
Mao’nun öngördüğü mobil savaşı geliştirmeye başlıyoruz, gericiliğin daha gelişkin
bir kontrgerilla savaşı yürütmeye ihtiyaç duyacağı gerçeği üzerinden, bu savaşı
daha da geliştireceğiz. Ancak bu gerçekleşirken bile, ana unsur olarak gerilla
savaşını ve tamamlayıcı unsur olarak mobil savaşı, bunun içinde de “Uzun Soluklu
Savaş Üzerine” başlıklı makalede bahsedilen kimi özel mevzi savaşlarını
sürdürmemiz gerekecek. Halk savaşının yoğunlaşmasının, kontrgerilla savaşının
da tırmanmasına yol açacağını düşünüyoruz, üstelik bu savaş katliamlar
üzerinden ilerleyecek. İleriye baktığımızda, bu, elbette doğru ideolojik ve politik
çizgide ısrar etmemiz, dolayısıyla, doğru askeri çizgiyi muhafaza etmemiz
gerektiği anlayışıyla, stratejik denge aşamasına geçilecektir. Dolayısıyla
stratejik denge, tüm bunlara devam etmemizle birlikte, katliama yol açacak olan
ve Peru halkına dayatmak istedikleri sinsi planlarla birleştiğinde ortaya
çıkacaktır, çünkü Peru halkı, kendilerini güçsüz hissediyor. Fakat halk, onları
takip edemez çünkü halk, kendi sınıfsal çıkarlarına karşı gelemez. Tekrar
ediyorum: bu, ideolojide, politikada, orduda ve ilgili tüm konularda doğru
rotayı koruduğumuz sürece, stratejik bir dengeye yol açacaktır. İşte o noktada,
şehirleri ele geçirmek ve stratejik taarruza karşılık gelen kısmı hazırlamak
için halk savaşını nasıl geliştireceğimiz sorununu ele almamız gerekecek. Şimdilik
söyleyebileceğimiz bu kadar.
Sizin
de dediğiniz gibi, savaşı güçlü yürütmek için Halkın Gerilla Ordusu’nun
silahlarını güçlendirmeye mi ihtiyaç var? Bu sorunu nasıl çözmeyi
düşünüyorsunuz?
Evet,
bu, meselenin bir yönü. İzin verirseniz, şimdi başlangıç noktam olarak bir ilke
meselesini ele alacağım. Biz, ilkelerimizi başlangıç noktamız olarak
almaya alışkınız, bu
alışkanlığımızı sürdürüyoruz. Bu
sayede, ilkelerimizin rehberliğinde,
somut sorunlarımızı çözebiliriz. Başkan Mao
Zedong, bize en önemli şeyin insanlık olduğunu söylemiştir. Silahlar faydalıdır. Dolayısıyla görevimiz, özellikle
insanları hedef almak, onları ideolojik ve politik olarak güçlendirmek, bu durumda orduyu ideolojik ve
politik olarak inşa etmek,
aynı zamanda askeri olarak da inşa etmektir. Bizim
çıkış noktamız budur.
Silahlar
konusuna gelince, Başkan düşmanın silahlara sahip bulunduğunu, bu nedenle,
sorunun onları düşmandan almak olduğunu, bunun da esas mesele olduğunu
söylüyor. Modern silahlar gerekli, ancak performansları onları kullanan kişinin
ideolojisine bağlı. Lenin, bize bunu öğretti. Pusular kuruyoruz, ordu bizdeki
gelişmeyi görüyor, aldıkları güçlü darbelerin bilincinde. Sadece Cayara ile
ilgili olanı, Erusco pususunu örnek vermek istiyorum. Yirmi beş asker imha
edildi. Sadece biri hayatta kaldı, o da yaralıydı. Bu yüzden, vahşi bir katliamla
karşılık verdiler. Gerçekler, onların anlattığı gibi değil. Gerçek şu ki, büyük
kuvvetleri harekete geçirdiler ve bizi avlayamadılar. Şu hususu da
belirtmeliyim: onların silahlarını ele geçirdik. Bunu çok iyi biliyorlar. Sadece
bir araba değil, iki arabayı havaya uçurduk, çünkü yolun bir kilometresi
mayınlanmıştı ve kaçacak yerleri yoktu. Televizyonda ve gazetelerde kendisini
başkan olarak adlandıran kişinin ve bu sözde “Komisyon”dan Cayara’ya gidenlerin
gösterdikleri, deyim yerindeyse “kumdan kaleler”, “suya yazılmış yazılar”dan ibaret.
Dolayısıyla, onlardan bize silah transferinin başlamasının üzerinden epey zaman
geçti. Onlar, bu silahları bize getirmekle yükümlüler, onları bulunduğumuz yere
getirmek, onların görevi. Bunu yapmaya başladıklarını kabul etmeliyiz. Neden
böyle söylüyoruz? Çünkü onları yayılmaya, farklı cepheler açmaya zorladık,
pasif bir şekilde oturup beklemelerini sağladık. Çamura saplanmış bir fil
gibiler, bu yüzden onlara saldırmak daha kolay. Bu, ordunun ve genel olarak
silahlı kuvvetlerin ciddi olarak düşünmesi gereken bir husus.
Bahsettiğim
şey, Başkan Mao Zedong’un bize öğrettiği şeyin uygulanmasından başka bir şey
değil. Mao Zedong, Çang Kay Şek’in savaşın sonunda iyi bir levazım subayı, iyi
bir silah tedarikçisi olarak hareket ettiği için madalyayı hak ettiğini
söylemişti. Bu süreç bizde de başladı, silahlı kuvvetler bu gerçeğin farkında. Hazırladıkları
plan, tüm entrikaları, gerçekleştirmek istedikleri büyük taarruz, hepsi
memnuniyetle karşılanıyor. Silah transferini engellemeyecekler, başarısız
olacaklar çünkü Peru halkını kendi çıkarlarına karşı hareket etmeye ikna
edemeyecekler. Onlar, bugün bu faşist, şirketçi, APRA hükümeti tarafından
yönetilen, iğrenç ve sefil bir seri katilin önderliğindeki en karanlık, en
çürümüş gericilerdir. Tarih, Peru halkının faşizmi takip etmediğini, kendisinin
şirketlere kurban edilmelerine izin vermeyeceğini göstermiştir. Bu, zaten
kanıtlanmıştır. Bu, sadece bugün Peru’da bir sorun değil, on yıllardır
süregelen bir sorundur. Dolayısıyla, düşmandan ele geçirdiğimiz silahlar, bizim
başlıca kaynağımızdır.
Dahası,
mütevazı dinamit önemli bir rol oynamaya devam edecek, mayınlar halkın
silahlarıdır. Bizim ilkemiz, kitlelerin arasından herkesin kullanabileceği en
basit silahları aramaktır, çünkü savaşımız kitlelerin savaşıdır. Aksi takdirde,
halk savaşı olmazdı. Bizimki bir halk savaşı. Bu da ikinci bir soruya, silah
üretimine götürüyor bizi. Silah üretiminde ilerleme sağlamaya çalışıyoruz, bunu
karşı taraf da artık çok iyi biliyor. Bunun doğrudan bildirimi Cumhurbaşkanlığı
Sarayı’na yapıldı, kendi ellerimizle, halkın elleriyle yapılmış havan
toplarıyla ateş açıldı. Onlar bunu söylemiyor ama biz biliyoruz.
Diğer
yaygın yol ise onları satın almaktır, çünkü üç yol vardır. Ana yol düşmandan
ele geçirmek, ikincisi üretmek ve üçüncüsü satın almaktır. Sonuncusu,
silahların yüksek maliyeti nedeniyle bir sorundur ve biz, yeryüzündeki en
ekonomik halk savaşını yürütüyoruz. Bunun nedeni, çok az kaynağa sahip olmamız
ve sahip olduğumuz kaynakların da kitleler tarafından bize sağlanmasıdır. Bir
kez daha tekrarlamak gerekirse, sorun nasıl çözülüyor? Lenin, ne pahasına
olursa olsun büyük miktarda silahın ele geçirilmesi gerektiğini söyledi. Ben de
Başkan Mao’nun bize öğrettiklerinden bahsetmiştim. Bunu uygulamaya koyuyoruz.
Önderliğini
yaptığınız devrimin zaferi ve ilerlemesinin ABD’nin askeri müdahalesine yol
açacağını öngörüyor musunuz? Bu durumda PKP ne yapar?
Her
ne kadar Yanki emperyalizmi zaten müdahale ediyor olsa da, bu konuda somut
olarak şunları söyleyebilirim. ABD, komşu ülkeleri harekete geçirebilir.
Unutmamalıyız ki, bu konuda sessiz kalsalar da, hâlâ devam eden toprak
iddiaları ve sınır anlaşmazlıkları mevcut. Ayrıca Brezilya’ya verilen rolü
hepimiz biliyoruz. Kendi birlikleriyle doğrudan müdahale edebilirler. Zaten
burada eğitim gören insanları var.
Bir
süre önce Merkez Komite’de, bu topraklara ayak basmaya gelen her düşmanla
yüzleşip onu yenmeye karar verdik. Bu koşullar altında çelişki değişecek,
ezilen ulus-emperyalizm çelişkisi temel unsur haline gelecek, bu da halkımızı
birleştirmek için daha geniş bir zemin sağlayacaktır.
Birleşik
Sol’un U'nun gerici, revizyonist ve oportünist kesimlerinin hepsi sizin
kitlelerden koptuğunuzu söylüyor. Bu konuda ne söyleyebilirsiniz?
Söylediklerimizden
de anlaşılacağı üzere, kitlelerden destek gördüğümüz açık. Bu tür şeyler
söyleyenlere, revizyonistlere ve oportünistlere şunu sormak isteriz:
Uluslararası yardım olmadan sekiz yıldır halk savaşı yürüten bir hareketin
varlığını, kitlelerin desteği olmadan nasıl açıklayabiliyorlar?
Sekiz
yıldır sağcı gruplar ve partiler, revizyonistler, oportünistler ve tüm
gericiler, PKP’nin “akıl hastası”, “mesihçi”, “kan dökücü”, “Pol Potçu”, “dogmatik”,
“sekter” “uyuşturucu satıcısı terörist” bir örgüt olduğunu söylüyorlar, bu tür
ithamlarını yüksek sesle dillendiriyorlar. Birleşik Mariategici Partisi (PUM)
ise köylüleri iki ateş arasında sıkıştırdığınızı, militarist olduğunuzu
ekliyor. Son zamanlarda Villanueva da sizin “katliamcı teröristler” olduğunuzu
söyledi. Bu suçlamalar hakkında ne diyeceksiniz? Bunların ardında ne var?
Bana
göre bunlar, yalanların ve halk savaşını anlama yetersizliğinin somut ifadesi.
Anlıyorum, devrimin düşmanları halk savaşını asla idrak edemeyecekler.
Köylülüğün iki ateş arasında kaldığı suçlamasına gelince, bu altı boş bir
uydurmadır çünkü Halkın Gerilla Ordusu’nun büyük çoğunluğunu tam olarak
köylüler oluşturmaktadır. Anlaşılması gereken şey, Peru devletinin silahlı
kuvvetleri ve baskıcı aygıtıyla devrimi kan içinde boğmak istemesidir. Bizim
anlayışımız budur. Bu beylere genel olarak savaş, devrimci savaş, özellikle
halk savaşı ve Maoizm hakkında biraz bilgi edinmelerini tavsiye ederiz. Gerçi
bunları anlayacaklarından şüpheliyim, çünkü anlayabilmeleri için belirli bir
sınıfsal duruşa sahip olmaları gerekir.
Sayın
Villanueva’nın “katliamcı teröristler” ifadesi, esasen onun gibileri anlatıyor.
Ülkemiz ve dünya önünde katliamı kimin işlediği gayet açık. Onlar, bu gerici
devleti yöneten APRA hükümeti, gerici silahlı kuvvetler, baskıcı güçler; bunlar,
alçak katiller. Çarpıtmalar asla gerçekleri değiştirmeyecek. Tarih zaten
yazıldı, yarın da doğrulanacak. Ayrıca, Villanueva ne kadar süre daha görevde
kalacak? Geleceği nasıl olacak? O otursun bunları düşünsün.
Sekiz
yıllık halk savaşının sonucunda Peru siyasetinde, toplumun ekonomik temelinde
ve halk arasında ne gibi değişiklikler meydana geldiğini düşünüyorsunuz?
İlk
değişiklik, durdurulamaz bir şekilde ilerleyen bir halk savaşının gelişmesidir,
bu da, ülkemizde ilk kez demokratik devrimin gerçekten gerçekleştirildiği
anlamına gelir. Bu, Peru siyasetinin tüm koşullarını değiştirdi. Dolayısıyla,
revizyonistlerden ve görev başındaki destekçilerinden başlayarak, kim olurlarsa
olsunlar, gerici kesim ve onların suç ortakları, Peru devletinin karşı karşıya
olduğu ilk ve en önemli sorunun halk savaşı olduğu sonucuna vardılar. Böylece,
bu ülkede dünyayı değiştiriyoruz. Bunun sonucunda, başardığımız en önemli ve
temel şey, ilerleyen ve sonunda tüm ülkeye yayılacak olan Yeni İktidar’ın
oluşması ve gelişmesidir.
Yeni
İktidar’da ekonomik temelde yeni üretim ilişkileri tesis ediyoruz. Bunun somut
bir örneği, kolektif çalışmayı kullanan toprak politikasını ve toplumsal
yaşamın yeni bir gerçekliğe göre örgütlenmesini, ilk kez işçilerin, köylülerin
ve ilericilerin yönettiği ortak bir diktatörlükle nasıl uyguladığımızdır; bunu,
bu ülkeyi mümkün olan tek yolla, yani halk savaşıyla dönüştürmek isteyenler
olarak anlıyoruz.
Gerici
kesime gelince, halk savaşının ekonomik yükünü bir kenara bırakırsak,
bürokratik kapitalizmi yıkıyoruz. Bir süredir bu yapının tamamını ayakta tutan
yarı feodal ilişkilerin gamonalist (toprak ağası düzenini) temelini parçalıyoruz,
aynı zamanda emperyalizme de güçlü darbeler indiriyoruz.
Bunu
halk kitleleri, bu kahraman kitleler, bilhassa her zaman varlığını tanıyacağımız,
önder sınıf olarak proletarya için yapıyoruz. Onlar, iktidarı ilk kez ele
geçiriyorlar, dudaklarındaki balın tadına bakmaya başladılar. Bununla
yetinmeyecekler. Her şeyi isteyecekler ve elde edecekler.
Peru’daki
halk savaşının mevcut durumunu ve geleceğe dair geliştirilen perspektifleri
nasıl değerlendiriyorsunuz? Sekiz yıldan fazla süredir önderlik ettiğiniz
devrim, kısa vadede zafer kazanmazsa, Peru halkını hangi kader bekliyor? Bu
hükümetin veya başka bir hükümetin bu krizden çıkış yolu bulabileceğine
inanıyor musunuz? “Tartışmanın Temelleri” belgesinde, PKP, APRA’nın stratejik
bir planı olmadığı, belirleyici yıllara girdiğimizi belirtti. Devrimin
zaferinin ve PKP’nin devlet iktidarını ele geçirmesinin eşiğinde olabilir
miyiz?
Peru
halkı, giderek daha fazla seferber oluyor, sınıf mücadelesi keskinleşiyor. Bu,
doğrudan halk savaşıyla bağlantılı bir husus. Halk savaşı da silahlı sınıf
mücadelesinin devamından başka bir şey değildir. Peru halkını hangi kader
bekliyor? Eski devleti yıkmanın kahramanca kaderi ve yeni bir toplum inşa
etmeye başlamanın şanlı kaderi, muazzam bir çaba gerektirecektir. Bunlar, fedakârlıkla
ve güçlüklerle tanımlı dönemler yaşanacak, ancak halk, bu süreçten zaferle
çıkacaktır. Sonunda şunu düşünmek yeterli olmalı: Halk savaşı olmasaydı, bugün
Peru’da olduğu gibi bir yaşın altındaki 60.000 çocuk ölmeyi bırakır mıydı?
Hayır. Bu nedenle, halk, her türlü çabayı göstermeye ve zorluklardan geçmeye
devam edecek, ancak her geçen gün daha bilinçli bir şekilde, kazanacaklarını
bilerek gerekli bedeli ödeyeceklerdir.
Çıkış
yolu mu? Bizce, onların hiçbir çıkış yolu yok. Bugünün Peru toplumunun
işleyişine dair anlayışımız, seksenlerden itibaren bürokratik kapitalizmin
yıkıma girdiği, bunun sonucunda tüm sistemin çöktüğü, dolayısıyla hiçbir çıkış
yollarının olmadığı yönündedir. Eğer bakarsak, ciddi bir kriz var, ancak aynı
zamanda seksenler ve doksanlar olmak üzere iki on yıl da arka arkaya geldi, her
ikisi de kritikti. Hiçbir çıkış yolları yok.
Süreçte
belirleyici olacak yıllar derken halk savaşı ile karşı-devrimci savaş arasında
kopacak daha güçlü bir fırtınayı anlıyoruz. Bir kez daha, stratejik denge
aşamasının bundan ortaya çıkacağına inanıyoruz.
Zaman
konusuna gelince, Başkan Mao, ne kadar çok ve iyi mücadele edersek, o kadar az
zamana ihtiyaç duyulacağını söylemişti. Bizim açımızdan bu, yükümlülüğümüzdür.
Bunu yapıyoruz, yapmaya devam edeceğiz. Öte yandan, olağanüstü nesnel
koşullarla karşı karşıyayız. Peru toplumunun köhneleşmiş sisteminin içine
düştüğü genel kriz koşulları, bize bu belirleyici yıllarda işlerin
hızlanabileceğini, aslında bu belirleyici yılların koşulları güçlü bir şekilde
hızlandıracağını ve devrimci durumu geliştireceğini gösteriyor.
Bugünkü
görevlerimiz neler? Özetle, daha fazla halk savaşı, daha fazla yeni güç, daha
fazla ordu, kitlelerin daha fazla katılımı; zaferimizin de bu şekilde
geleceğine inanıyoruz.
Son
olarak, dünya çapında bir halk savaşı konusundaki görüşünüzü açıklayabilir
misiniz? Süper güçler arasında bir dünya savaşı çıkması durumunda, bunun
insanlık için sonuçları ne olurdu?
Bir
dünya savaşı olabilir mi? Evet, olabilir. Köklerini ortadan kaldırmadığımız
sürece bunun koşulları var olmaya devam edecektir. Süper güçler, açıkça savaşa
hazırlanıyor, büyük planlar yapıyorlar. Ancak biz, komünistlerin ve
devrimcilerin, kitlelerin, halkın, dünyadaki bunca adaletsizliği artık kabul
edemeyenlerin, dikkatimizi süper güçler arasındaki savaşa odaklamamamız
gerektiğine inanıyoruz; çünkü kurtuluşumuz bundan gelemez, çünkü bu bir yağma
savaşı, dünyanın yeniden paylaşımı savaşı olurdu. Büyük güçler arasındaki dünya
savaşı, hegemonya içindir, başka bir şey değil. Onlardan ne bekleyebiliriz?
Büyük katliamlar, geniş çaplı soykırım, yüz binlerce ölüm. Ama elbette
insanlığın büyük çoğunluğu hayatta kalacak. Atom silahlarına ve sergiledikleri
tüm gelişmiş silahlara tapan günümüzün uğursuz fikirlerini kabul edemeyiz.
Ayrıca bunların bizi felç etmek için şantaj olarak kullanılmasına da izin
veremeyiz. Dünyada birçok kez gericiler kesin ve nihai silahlardan ve
insanlığın yok oluşundan bahsettiler. Ama her zaman insanları kısıtlamak ve
boğmak, eski egemenliklerini sürdürmek için olmuştur. Bu yüzden dikkatimizi,
çabalarımızı, tutkumuzu, irademizi halk savaşını geliştirmeye odaklamamız
gerektiğine inanıyoruz, çünkü bundan kesinlikle halkın ve proletaryanın
kurtuluşu, kesin ve gerçek kurtuluş gelecektir. Dünya çapında bir halk
savaşının emperyalist bir dünya savaşına cevap olduğuna inanıyoruz. Görevin
buna hazırlanmak olduğuna inanıyoruz, bu görevi şu şekilde tasavvur ediyoruz:
Zaten halk savaşı yürütenler, bu mücadeleyi daha da geliştirmeli. Henüz
başlatmamış olanlar, kendilerini geliştirmeye başlamalı. Bu süreçle birlikte emperyalist
egemenliği ve gericiliği yıkacağız. Onları yeryüzünden sileceğiz.
Biz,
dünya çapında bir halk savaşını belirli bir günde ve belirli bir saatte eş
zamanlı olarak gerçekleşecek bir eylem şeklinde tasavvur etmiyoruz. Bunu
gelecekte, Başkan Mao Zedong’un öngördüğü 50 ila 100 yıl içinde gerçekleşecek
bir süreç olarak düşünüyoruz. Bunu, sonunda Lenin’in de dediği gibi, büyük bir
dünya çapındaki Kızıl Ordu’nun çelik lejyonları gibi bir araya gelecek olan
büyük halk savaşı dalgaları olarak görüyoruz. Biz bu şekilde değerlendiriyoruz.
Bunun izlenmesi gereken tek yol olduğunu düşünüyoruz. Israrla söylüyorum: sorun
şu ki, bir dünya savaşı riski var. Yaşanırsa büyük katliam gerçekleşir. Bu
savaş, sadece sefalet, adaletsizlik, acı ve ölüm doğurur, bunlara son vermek
için daha fazla neden ortaya çıkabilir. Bu nedenle tek çözüm, dalgalar halinde
tasarlanan halk savaşıdır. Bu savaş, dünya çapında bir halk savaşına ve
uluslararası proletaryanın, halkın çelik lejyonlarının bir araya gelmesine yol
açacak, sonunda tarihi görevimizi yerine getirecektir. Emperyalizmin ve
gericiliğin ortadan kalkacağı bu on yıllarda yaşadığımız için büyük bir şansa
sahibiz, çünkü Başkan Mao’nun öngördüğü şey gerçekleşecek. Bunu kendimiz
görmesek bile, bizden sonra gelenler görecek, onların sayıları giderek artıyor.
Sorun
ne? Çözüm ne? Marksizm-Leninizm-Maoizmi ön plana çıkarmak. Özellikle Maoizm
ile, her devrimin karakterini ve her ülkenin özel koşullarını dikkate alarak,
evrensel olarak uygulanabilir olan halk savaşını benimsemek.
IV. Ulusal Politik Durum Üzerine
Başkanım,
PKP’nin Peru devletine ve geleceğine dair analizi nedir?
Bugünün
Peru toplumunun işleyişini anlıyoruz. Bununla 1895’te ortaya çıkan toplumu
kastediyoruz. İçinde bulunduğumuz sürecin o zaman başladığına ve üç aşamadan
geçtiğine inanıyoruz. Birinci aşama, bürokratik kapitalizmin gelişmesinin
temelini attı; bürokratik kapitalizmin gelişimini derinleştiren ikinci aşama, İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra başladı, çünkü birinci aşama o zamana kadar sürdü.
Bürokratik kapitalizmin bu daha derin gelişimi, devrim için koşulları
olgunlaştırdı. 1980’de halk savaşının başlamasıyla, bürokratik kapitalizmin
genel krizinin üçüncü aşamasına girdik. Bugünün Peru toplumunun yıkım süreci
başladı çünkü tarihsel olarak modası geçmiş hale gelmişti. Bu nedenle tanık
olduğumuz şey, onun sonudur. Tek doğru yol, onu gömmek için savaşmak, mücadele
etmek ve çabalamaktır.
Bürokratik
kapitalizm tezini neden temel bir tez olarak görüyorsunuz?
Başkan
Mao Zedong’un bu tezini çok önemli görüyoruz, çünkü onu anlamadan ve
uygulamadan demokratik bir devrimi gerçekleştirmek, hele ki sosyalist devrime
kesintisiz bir şekilde sürmesini tasavvur etmek mümkün değildir. Başkan Mao’nun
bu tezinin göz ardı edilmesi gerçekten çok yanlış. Açıkçası, bize geri kalmış
ülkelerde kapitalizmin veya bağımlı kapitalizmin gelişmesinden bahsederek onun
analizini tamamen karıştırıyorlar ki bu da devrimin karakterini değiştirmekten
başka bir şeye yol açmıyor. Biz, Başkan Mao’yu başlangıç noktamız olarak alarak Peru toplumunu ve geri kalmış diye adlandırdıkları
toplumları gerçekten anlayabileceğimize inanıyoruz.
Daha
önce özetlediğim üç aşamadan geçerek, 1895 yılında Peru’da bürokratik
kapitalizmin ortaya çıkmaya başladığını anlıyoruz. Bunu şöyle kavrıyoruz:
Kapitalizm, yarı feodal bir temel üzerine ve emperyalist egemenlik altında
gelişti. Feodalizme bağlı ve emperyalist egemenliğe tabi, geç doğmuş bir
kapitalizmdir. Bunlar, Başkan Mao Zedong’un bürokratik kapitalizm olarak
adlandırdığı şeyi üreten koşullardır. Dolayısıyla, bürokratik kapitalizm,
ülkenin ekonomisini kontrol eden büyük tekelci sermayeye bağlı olarak gelişir.
Bu sermaye, Başkan Mao’nun dediği gibi, büyük toprak sahiplerinin, komprador
burjuvazisinin ve büyük bankacıların büyük sermayesinden oluşur. Böylece
bürokratik kapitalizm ortaya çıkar, tekrar ediyorum, sermaye feodalizme
bağlıdır, emperyalizme tabidir ve tekelcidir. Bunu aklımızda tutmalıyız,
tekelcidir. Gelişiminin belirli bir noktasında bu kapitalizm devlet gücüyle
birleşir ve devletin ekonomik araçlarını kullanır, devleti ekonomik bir
kaldıraç olarak kullanır ve bu süreç büyük burjuvazinin bir başka fraksiyonu
olan bürokrat burjuvazinin ortaya çıkmasına yol açar. Bu, zaten tekelci olan
bürokrat kapitalizminin daha da gelişmesine ve devlet mülkiyetine geçmesine
neden olur. Ancak tüm bu süreç, devrimi olgunlaştıran koşulları doğurur. Bu,
Başkan’ın bürokrat kapitalizmi hakkında ortaya koyduğu, politik açıdan önemli
bir diğer kavramdır.
Bürokratik
kapitalizmi anlarsak, Peru’nun yarı feodal koşullara, bürokratik kapitalizme ve
emperyalist, özellikle de Amerikan egemenliğine nasıl sahip olduğunu çok iyi
anlayabiliriz. Anlamamız gereken de budur, demokratik devrimi anlamamıza ve
yönetmemize imkân sağlayan da budur.
Peki,
bürokratik kapitalizmin başka ne gibi bir önemi var? Başkan, demokratik
devrimin, örneğin kırsal kesimdeki üs bölgelerindeki karşılıklı yardım
ekiplerinde zaten kendini gösteren bazı sosyalist ilerlemeleri
gerçekleştirdiğini söylüyor. Demokratik devrimden sosyalist devrime geçmek
için, ekonomik açıdan, tüm bürokratik sermayeye el koymak çok önemlidir. Bu da
Yeni Devlet’in ekonomiyi kontrol etmesine, yönlendirmesine ve bu şekilde
sosyalist devrimin gelişimine hizmet etmesine imkân tanıyacaktır. Bu stratejik
kavramın büyük önem taşıdığını anlıyoruz, maalesef göz ardı ediliyor ve göz
ardı edildiği sürece, mücadele ettiğimiz mevcut koşullarda demokratik bir
devrimin ne olduğunu doğru bir şekilde anlamak mümkün olmayacaktır.
Bürokratik
kapitalizmin, devletin doğrudan kontrol ettiği ekonomik üretim araçlarıyla
geliştirdiği kapitalizm olduğunu düşünmek yanlıştır. Ayrıca, Başkan Mao’nun
tezine uymamaktadır. Şöyle düşünün: Eğer bürokratik sermaye, sadece devlet
mülkiyetindeki kapitalizm olsaydı ve bu devlet mülkiyetindeki sermayeye el
koysaydınız, diğer, devlet mülkiyetinde olmayan tekelci sermaye, kimin elinde
kalırdı? Gericilerin, büyük burjuvazinin elinde. Bürokratik kapitalizmi devlet
tekelci kapitalizmiyle özdeşleştiren bu görüş, revizyonist bir anlayıştır. Partimizde
sol tasfiyeciler tarafından savunulmuştur. Bu nedenle, bu sorunun çok önemli
olduğunu anlıyoruz.
Dahası,
politik olarak büyük burjuvazi ile ulusal veya orta burjuvazi arasında çok net
bir ayrım yapmamızı sağlar. Bu da, Peru’da revizyonizm ve oportünizmin yaptığı
ve yapmaya devam ettiği gibi, büyük burjuvazinin herhangi bir fraksiyonunun,
ister komprador ister bürokrat burjuvazi olsun, kuyruğuna yapışmamamızı
sağlayacak araçları bize verir. Büyük burjuvazinin bir fraksiyonunu ulusal
burjuvazi, dolayısıyla ilerici olarak etiketleme ve onları destekleme yönündeki
bu sapkın politika, onlarca yıldır devam etmektedir. Bürokrat kapitalizmi
kavramak, ulusal burjuvazi ile büyük burjuvazi arasındaki farklılaşmayı daha
net anlamamızı, Mariátegui’nin ortaya koyduğu hususu tekrar ele alarak doğru
taktikleri uygulamamızı sağladı. Bu nedenle, bürokrat kapitalizmi tezini son
derece önemli görüyoruz.
Mevcut
konjonktürün ve geleceğinin politik ve ekonomik analizini nasıl özetlersiniz?
Bu durum, belki de PKP için elverişli mi? Gerici hareket, revizyonizm ve
oportünizm için ne gibi riskler taşıyor?
Bürokratik
kapitalizmin genel bir krize girdiğine inanıyoruz. Dahası, bu bürokratik
kapitalizmin yarı feodalizmden (veya ona bağlı) ve emperyalizmden türediği için
hasta doğduğuna inanıyoruz. Yarı feodalizm, açıkça modası geçmiş, emperyalizm
ise ölüm döşeğinde. Tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkla ölüme mahkûm olan bu
iki ebeveynden nasıl bir çocuk çıkabilir? Yıkım evresine girmiş, hasta, bodur
bir canavar. Krizlerin giderek daha da keskinleşeceğini, hatta bazı
ekonomistlerin dediği gibi, yaklaşık 30 yıldır krizden küçük bir toparlanma
dalgası dışında çıkamadığımızı düşünüyoruz. Ya da APRA’nın kendi iç
belgelerinde dile getirdiği üzere, bu kriz, yetmişlerin ortalarından beri var.
Her
yeni krizin bir öncekinden daha kötü olduğunu görüyoruz. Ve buna seksenler ve
doksanların iki kritik on yılını da eklersek, durum netleşiyor. Kendileri ne
diyorlar? Bu hükümetin son derece vahim bir durum bırakacağını, ardından
gelenlerin, seçimle yenilenmelerini sürdüreceklerini varsayarsak, geride kalan
sorunların üstesinden gelmenin bir yolunu bulmak zorunda kalacaklarını,
dolayısıyla, 1995’e kadar herhangi bir kalkınmayı düşünemeyeceklerini
söylüyorlar. Bu, zaten yirmi yıl geride olan bir ülkede söyleniyor. Tüm bunlar
nedeniyle, onların geleceklerinin son derece kasvetli olduğunu düşünüyoruz. Bu,
devrim için, halk savaşı için, Parti için elverişli mi? Evet, öyle. Her şeyden
önce sınıfımız ve halk için, çünkü tüm çalışmalarımız onlar içindir, sınıfımızın
yönetmesi, önderlik etmesi, halkın özgürlüklerini kullanması ve yüzyıllardır
süregelen açlıklarını gidermesi için. Revizyonizm ve gericilik için hiçbir umut
görmüyoruz. Biz, onların birlik içinde olduklarına, yapışık ikizler gibi
olduklarına ve birlikte mezara kadar yürüyeceklerine inanıyoruz. Biz, böyle
düşünüyoruz.
APRA
hükümetini neden faşist ve şirketçi olarak nitelendiriyorsunuz? Bunu neye
dayanarak söylüyorsunuz? Alan García Pérez’in Ayakuço’daki APRA Gençlik
Kongresi’nde ve Paita’da yaptığı konuşmalar hakkındaki görüşünüz nedir? Yeni
kabinenin ekonomik önlemleri konusunda ne düşünüyorsunuz?
Tarihsel
yönüne bakmadan, ki bu bugün incelememize gerek olmayan başka sonuçlar doğurur,
APRA'nın, anlaşma yoluyla Peru devletinin liderliğini üstlendiğinde karşı
karşıya kaldığı somut durum, açmazlarla maluldü. İçinde iki eğilim mevcuttu.
Biri faşist, diğeri ise demokrat liberaldi. APRA’da olan buydu. Anlıyoruz ki bu
durumda demokrat liberal konum, 1920, 1933 ve 1979’da kurulan gerici anayasal
düzenin korunması anlamına geliyordu. Demokrat liberal düzenden kastımız budur.
APRA’nın
bir sorunu vardı: ekonomiyi ileriye taşımak, daha doğrusu, bazı başarılar
sergilemek için yatırımlara ihtiyacı vardı. Yaptıkları da buydu. Ellerindeki
azıcık kaynağı, cam kadar kırılgan bir başarı vitrini sunmak için kullandılar. Bunun
kanıtını bugün görüyoruz. Dolayısıyla, APRA’nın planının iyi bir ekonomik plan
olduğunu söylemenin hiçbir yolu yok, çünkü eğer bu kadar iyi bir plan olsaydı,
sonuçlar neden bu kadar kötü? Mantıklı değil. Bu yüzden APRA, komprador
burjuvaziden sermaye kullanmak zorunda kaldı, onlar da elbette belirli koşullar
talep ettiler. APRA’nın kendi belgelerinde, 1985 yılının sonuna doğru büyük
burjuvazinin, özellikle komprador burjuvazinin, toparlanmaya ve kâr elde etmeye
başladığı belirtiliyor. 1986 yılı, onlar için âdeta cennet gibiydi. Kendi
ifadelerine göre, daha sonra yeniden yatırım yapacaklarını düşünerek,
milyarlarca dolar kâr elde ettiler. Ancak bu plan işe yaramayacaktı, ekonomi
krize girip çökecekti ve bu nedenle yeniden yatırım yapamayacaklardı. O
zamandan beri aralarındaki çatışma daha da şiddetlendi, bu da büyük
burjuvazinin iki fraksiyonu arasındaki mücadelelerin nedeni oldu.
Öte
yandan, APRA, halk söz konusu olduğunda, kitlelerin muazzam ve karşılanmamış
ihtiyaçlarıyla karşı karşıyaydı. Her zaman olduğu gibi, demagojik bir şekilde
herkese vaatlerde bulundular; demagojik, çünkü APRA’nın yapmaya çalıştığı şey,
halkın gelirini kısıtlamadan gerçekleştirilemeyecek olan gerici ekonomik süreci
geliştirmek, ortaya koymaktı. Kâr nereden geliyor? Artı değerden. Dolayısıyla,
kitlelerle bir sorunları vardı ve bunu biliyorlardı, bu nedenle baskıcı, halk
karşıtı, sendika karşıtı, işçi karşıtı politikalar izlediler. Bu, en başından
beri görülebiliyordu. Ancak halk savaşı gibi başka koşullar da vardı.
İstemeseler de, APRA, zaten merkezi bir sorun olan halk savaşıyla yüzleşmek
zorunda kaldı.
Tüm
bu koşullar, APRA’nın içinde bulunduğu çıkmazı çözmek için değişiklikler
yapılması gerektiğinin belirleyicisiydi. Peki, bu çıkmaz ne zaman çözüldü?
Çıkmaz, 1986 katliamıyla çözüldü. Kitlelerin sınıf mücadelesi, özellikle halk
savaşı ve katliam eylemleri, APRA’yı faşizmi seçmeye itti, faşist fraksiyonun
zaferini sağladı. Herkesin şimdi APRA için, sadece Peru’da değil, tüm dünyada,
prestij kaybı ve gerileme olarak kabul ettiği süreç başladı.
APRA’ya
neden “faşist” diyoruz? APRA’da zaten var olan faşist fraksiyon, García Pérez’in
Temmuz 1985’teki ilk konuşmasında yer almasına rağmen, şirketçi çizgiyi
uygulamak için politik önlemler aldı. Faşist ve şirketçi ifadelerinden ne
anlıyoruz? Bizim için faşizm, liberal-demokratik ilkelerin, on sekizinci yüzyılda
Fransa’da doğan ve gelişen burjuva-demokratik ilkelerin reddidir. Bu ilkeler,
dünya çapında gericiler, burjuvazi tarafından terk ediliyor. Birinci Dünya
Savaşı, burjuva demokratik düzeninin krizini görmemizi sağladı, bu yüzden daha
sonra faşizm ortaya çıktı. Dolayısıyla, APRA’da olan şey, burjuva-demokratik
düzenin ilkelerinin reddidir, anayasal olarak belirlenmiş tüm hak ve
özgürlüklerin reddinin günlük kanıtlarını görüyoruz. Faşizmi ideolojik düzlemde
de tanımlanmış bir felsefesi olmayan eklektik bir sistem olarak görüyoruz. Bu,
en faydalı olana göre oradan buradan seçilmiş parçalardan oluşan felsefi bir
duruştur. Bu, García Pérez’de açıkça ifade edilmektedir. Afrika’daki Harare’ye
gittiğinde Afrikalıdır. Afrikalıları, Kenneth Kaunda’yı selamlar. Hindistan’a
gittiğinde Gandi’yi selamlar, bir Gandi yanlısıdır. Meksika’ya gittiğinde
Zapatista’yı selamlar, bir Zapatista’dır. Sovyetler Birliği’ne giderse (eğer
giderse), Perestroyka’nın savunucusu olacaktır. Böyledir, çünkü faşizmin
ideolojik ve felsefi eğitiminden geçmiştir. Tanımlanmış bir duruşu yoktur,
eklektiktir ve eldekini kullanır.
Şirketçilik
meselesine gelince. Şirketçiliği, devletin şirketler üzerine kurulması olarak
anlıyoruz ki bu da parlamentarizmin reddini ifade eder. Bu, Mariátegui’nin “Dünya
Krizi Tarihi”nde vurguladığı önemli bir husustur. Mariátegui, burjuva
demokrasisinin krizinin, parlamentarizmin krizinde açıkça kendini gösterdiğini
söylemiştir. Buradaki parlamentoya baktığımızda, son otuz-kırk yıllık dönemde
bu ülkede en önemli yasaları çıkaranın yürütme organı olduğu doğru olsa da, bu
APRA hükümeti döneminde yürütme organı, kendi amaçları için tüm temel yasaların
oluşturulmasını tekeline almıştır. Parlamentodan önemli hiçbir yasa
çıkmamıştır. Bu, bir gerçektir ve her şey, yürütme organına dilediği gibi yapıp
geri alabilmesi için yetki vermeyi amaçlamıştır. Her şey parlamentarizmin reddine
yöneliktir.
Ülkemizde
şirketçilik sorunu yeni bir sorun değil. Bu yüzyılda Peru devletinin ikinci
yeniden yapılanması sırasında, Anayasa tartışılırken, 1933 yılında Víctor
Andrés Belaúnde Peru toplumunun şirketleşmesi fikrini ortaya atmıştı. Anayasa
raporu komitesinin başkanı olan Villarán ise buna karşı çıkarak, “Eğer
şirketler yoksa nasıl şirketleştireceğiz?” demişti. Bu, konuyu geçiştirmenin
bir yoluydu. Bunlar, emsal teşkil eden örneklerdir. Şimdi, eserleri yeni
yayınlanan Bay Belaúnde hakkında bu kadar çok konuşulurken, onun duruşunu hatırlamak
yerinde olur: Para odaklı liberalizm ve bireyi reddeden komünizm karşısında,
ihtiyacımız olan şey, ortaçağ modellerine benzer şirketçilik sistemleridir. Şirketçiliğin
kökenlerini ve bağlantılarını görebilmek için bunu akılda tutmak önemlidir. Ayrıca,
şirketçiliğin geçen yüzyıldan itibaren Papalık tarafından ortaya konan konumlarla
yakından bağlantılı olduğunu da unutmamak gerekir.
Velasco,
ayrıca ülkeyi şirketçileştirmeye çalıştı. Bu yüzden, örneğin tarım
üreticilerinin şirketlerinin kurulmasına başladı. Kendi 17716 tarihli tarım
yasasının politik amacı şirketçi temeller teşkil etmekti. Sanayi yasası da
öyle. Nasıl olacaktı? Sanayi topluluğu aracılığıyla. Hiçbir zaman konsolide
olmayan ünlü politik örgütü de açıkça faşist ve şirketçi görüşler ortaya koydu.
Ancak Peru’da bunu hayata geçirmeyi başaramadılar. Peki ne yapmaya
çalışıyorlar? Ne istiyorlar? Şirketlerin kurulmasını, yani üreticileri ve
toplumun tüm üyelerini kurumsal çizgilerde örgütlemeyi istiyorlar. Diyelim ki
küçük fabrika üreticileri, tarım üreticileri, tüccarlar, profesyoneller,
öğrenciler, Kilise, Silahlı Kuvvetler ve Polis Güçleri temsilcilerini
belirleyerek şirketçi bir sistem oluşturuyorlar. İşte bunu yapmaya çalışıyorlar,
APRA da bunu yapıyor. Peki bölgeler ve mikro bölgelerin önemi nedir? Bugün
bölgeler oluşturma planının tamamı, ülkemizin şirketleşmesine hizmet ediyor, bu
yüzden buna açıkça karşı çıkmalıyız, sadece APRA’nın seçim avantajı için
yaptığı politik manevralardan dolayı değil, aynı zamanda şirketçi bir sistem
olduğu ve dahası, henüz sağlam bir ulusal birliğe sahip olmayan bir ülkeyi
tehlikeye attığı için. Bunlar, son derece ciddi meseleler. Bu nedenlerle biz
hükümetin “faşist ve şirketçi bir hükümet” olduğunu söylüyoruz. Desteklemeye
çalıştıkları yol, ne pahasına olursa olsun dayatmak istedikleri bölgelerle
ilgili büyük endişelerini açıklıyor. Gördüğümüz şey bu. Bu nedenle, olağanüstü
meclisler, García’nın çağrısını yerine getirmekte başarısız oldular. Geçen yıl,
“ya bölgeler kurulacak ya da kendime Alan García Pérez demeyi bırakacağım”
demişti. Bir yıl geçti, bugün kendine ne diyor, bilmiyorum, çünkü bölgeler
kurulmadı. Şimdi yıl sonuna kadar kurulacağını söylüyorlar. Göreceğiz.
Faşizmi
terörle, baskıyla özdeşleştirmeye gelince, bunun bir hata olduğunu düşünüyoruz.
Burada söz konusu olan şudur: Marksizmi hatırlarsak, devlet örgütlü şiddettir,
bu klasik tanımdır. Tüm devletler şiddet kullanır, çünkü diktatörlüktürler.
Başka türlü nasıl baskı ve sömürüde bulunabilirlerdi? Bunu yapamazlardı. Sonuç
olarak, faşizm, daha geniş, daha incelikli, daha sinsi bir şiddet geliştirir.
Ancak faşizmi şiddetle aynı şey olarak tanımlamak kaba bir hatadır. Bunlar İkinci
Dünya Savaşı’ndan beri Peru’da gelişen ve Del Prado’nun sık sık savunduğu ve
yaydığı fikirlerdir. Aynı fikirler, Dammert tarafından da ortaya atılmıştır.
Faşizmi
terörle özdeşleştirmek, “Figuras y aspectos de la vida mundial” [“Dünya
Yaşamının Figürleri ve Yönleri”] adlı eserinde H. G. Wells’ten bahsederken
burjuva devletinin bir gelişim sürecinden geçtiğini, bu sürecin faşist ve şirketçi
bir sisteme yol açtığını söyleyen Mariátegui’yi idrak edememek anlamına gelir.
Bu, Mariátegui’nin daha önce bahsedilen Historia de la crisis mundial"
[“Dünya Krizinin Tarihi”] veya “La Escena contemporánea” [“Çağdaş Sahne”]
adlı eserlerini inceleyerek çok iyi anlaşılabilir. Unutmayalım ki Mariátegui
faşizmi bizzat tecrübe eden, inceleyen ve doğrudan tanıyan bir isimdi.
Bu
ülkede, faşizme ideolojisinden, politikasından ve örgütlenme biçiminden,
şiddeti ve terörü nasıl kullandığına kadar farklı yönleriyle bakmalıyız. Bugün,
daha gelişmiş, daha geniş kapsamlı, daha acımasız ve vahşi bir şiddet
uyguladığını görüyoruz. Buna “terör” deniyor. Ama bunun dışında, beyaz terör
her zaman uygulanmıştır, değil mi? Gericiler, zorluklarla karşılaştıklarında
her zaman beyaz terörü uygulamışlardır. Bu yüzden faşizmin tamamını sadece
teröre indirgememeliyiz. Faşizmin daha rafine bir şiddet ve terörizmin
gelişmesi anlamına geldiğini anlamalıyız, evet, ama bu onun tamamı değil, bir
bileşenidir; faşizmin gerici şiddeti ortaya koyma aracıdır.
Garcia
Pérez’in APRA Gençlik Kongresi’ndeki konuşmasına gelince: özetle, APRA’da bir
sonraki kongreyle ilgili yoğun bir mücadele var ve sorun, Garcia Pérez’in
Silahlı Kuvvetler’le işbirliği içinde iktidarda kalırken parti üzerindeki
kontrolünü sürdürüp sürdürmeyeceği meselesinde yatıyor. Bir süredir APRA
gençliğinin hükümetin çalışmalarını sorguladığı açıktı ve bu durum, Ayakuço’daki
bu kongrede büyük ölçüde kendini gösterdi. Garcia Pérez, kendini açıklamak,
kendini açıklamak ve kurtarıcı olarak sunmak için umutsuz bir girişimde
bulunmak zorunda kaldı. İstediği bu, çünkü gençlerin desteğini kazanmanın,
lider olma iştahı için önemli olduğunu görüyor. Bence bu, meselenin özüne
iniyor. Partimiz hakkında söyledikleri ve ona duyduğunu iddia ettiği hayranlık,
APRA içindeki mücadeleyi açıkça ortaya koyuyor, çünkü soykırımcı bir katil, her
gün insanları, savaşçıları, komünistleri öldüren biri bize hayranlık duyamaz.
Bu, APRA Kongresi ile bağlantılı ve politik beklentileriyle ilgili demagojik
bir tavır, kontrol edilemeyen bir iştah, çünkü hâlâ birçok kozu elinde tutuyor.
Adam oldukça genç.
Paita’ya
gelince, “Paita’nın konuşması” özünde faşist bir konuşmaydı, alenen faşistti.
Bazılarının dediği gibi, gürültü çıkaran parlamenterlere hafif bir uyarı vermek
için değildi. Bu tür şeyler aralarında yaygındır ve bunda olağanüstü bir şey
yoktur. Ama bu konuşmanın konusu bu değildi, tamamen faşist bir konuşmaydı.
Garcia Pérez, Führer olmak istiyor. Ona “orkestra şefi” demelerinin bir nedeni
var. Milletvekili Roca’nın kendisi de birçok kez ona “orkestra şefi” dedi. “Orkestra
şefi”, Führer ile aynı şey değil mi? Almancada aynı anlama geliyor. Bu nedenle,
bazılarının ona “çırak Führer” demesinin doğru olduğunu düşünüyorum. Ama
sonuçta bize gösterdiği şey, büyük ve dizginsiz bir iştahı olan, onu tatmin
etmek için her şeyi yapmaya hazır ucuz bir demagog olduğudur. Bence kendine put
gibi tapmak, onun özelliklerinden biridir.
Yeni
hükümetin ekonomik önlemlerine gelince, kaçınılmaz olduğu üzere, kimse bunlara
katılmıyor. Elbette kimse, bunlara katılmıyor, en azından halk katılmıyor, ki
bu da bizi ilgilendiren bir husus. Dolayısıyla, çifte bir çelişki ortaya
çıkıyor. Birincisi, komprador burjuvazi ile, çünkü ekonomik önlemler yetersiz.
APRA hükümetinden daha fazla önlem istiyorlar ve planın tanımlanmasını talep
ediyorlar, çünkü bu plan, 18 aylık olmasına rağmen, önemli sorunları somut
olarak ele almadan sadece genel bir taslaktan oluşuyor. (APRA, beş yıllık görev
süresi boyunca böyle devam edecek, bir acil durum planından diğerine geçip
duracak. Acil durumdan acil duruma geçecek, bu da görev süresi boyunca
uygulamayı düşündüğü planların tamamen çözülmesine denk geliyor. Burada kendi
belgelerine atıfta bulunuyorum.)
İkinci
çelişki de kaçınılmaz olarak halkla, yeni sermaye üretme amacıyla kemerleri
sıkılan halkla ilgili. Sermaye, nasıl ve nereden elde edilebilir? Maaşları
düşürerek. Özetle, bunlar alınan önlemler, bu yüzden, APRA için zaten sahip
olduklarından daha fazla sorun yarattılar. Bu arada, demagojik bir şekilde,
içinde faaliyet gösterdikleri düzenin kendilerine dayattığı ve kukla olmaları
nedeniyle kendilerinin de yol açtığı şeyleri ertelemeye devam ediyorlar, çünkü
uzun zamandır ABD ve emperyalizmle iş birliği içindeler. Dünya Bankası ve
Uluslararası Kalkınma Bankası (IDB) ile olan bağları son derece açık ve bunlar,
IMF’in itibarsızlaştırılması nedeniyle emperyalistlerin şimdi daha çok
kullandığı araçlardır, ancak APRA’nın tekrar işbirliğine döneceği ihtimali de
var. Dolayısıyla, bu ekonomik önlemler durumu çözmüyor, daha da kötüleştiriyor.
Son derece ciddi ve kritik bir ekonomik durumla karşı karşıya kalacağız, bu
durum, daha da gelişerek kitlelerin omuzlarında muazzam bir yük haline gelecek.
Başkanım,
yaklaşan seçimlerin nasıl şekilleneceğini ve olası bir darbe ya da hükümet
destekli bir darbe ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İzin
verirseniz, seçimlerle ilgili en önemli şeyin onları boykot etme ve mümkünse
engelleme ihtiyacı olduğunu söylemek istiyorum. Bunu neden söylüyoruz? Halkın
kazanacağı ne var? Hiçbir şey. Halk, seçimlerle yenilenme yoluyla hiçbir şey
kazanmayacak. Bence bu, bu ülkenin tarihinde çok açık bir şekilde görülebilir. “Desarrollar
la guerra popular sirviendo a la revolución mundial” [“Dünya Devrimine
Hizmet Eden Halk Savaşını Geliştirmek”] belgesinde bunu belirttik, bunun böyle
olduğunu gösterdik, kimse iddiamızı çürütmedi. Birleşik Sol’a verilen oy
oranının, çoğunluğun seçimlere karşı muhalefetini ifade etmesini nasıl
engellediğini gösterdik. Bunun gösterildiğine inanıyorum. Bu nedenle, Peru’da
seçimlerden veya yeni bir hükümetten hiçbir şey beklememe eğilimi olduğunu
ortaya koyduk ve gerçekler bunu doğruladı. Eğilim, seçimleri reddetmektir.
Sorun nerede yatıyor? Revizyonizm ve oportünizmin seçimleri teşvik etmeye devam
etme biçiminde sorun yatıyor. Peki burada kilit nokta nedir? Seçim sürecinin ne
anlama geldiğini, bu eski ve çürümüş düzenin otoritelerinin yenilenmesine izin
vermekten başka bir şey ifade etmediğini, başka hiçbir şey ifade etmediğini
ortaya koymak ve ifşa etmek. Çünkü bize demokratik alanı korumak anlamına
geldiğini söyleyemeyecekler. Bu artık kimsenin inanmayacağı eski bir hikaye.
Bu, bugün Birleşik Mariategici Partisi’ne (PUM) mensup olanların Kurucu Meclis
zamanında bize anlattığı hikâye. Sonra 1980'de, demokratik bir alan olduğunu,
devrim öncesi bir durumda olduğumuzu, parlamentoyu bir kürsü olarak kullanarak
devrimci bir duruma geçebileceğimizi söylediler, sadece daha sonra mevcut
düzeni savunmaya odaklanmamız gerektiğini söylemek için. Bence halk için en
önemli şey, çoğunluğun seçimleri reddettiğini ifade etmesidir, sadece boş oy
kullanarak bile olsa, sadece bunu yaparak bile olsa. Bu önemlidir, çünkü bu
şekilde, seçim yolunun hiçbir çözüm sunmadığını zaten anlamış olan kitlelerin,
yani ezici çoğunluğun iradesi ifade edilecektir.
Bence
halkın dikkatini seçimlere çekmek için seçimlerden faydalanmak, seçim
kampanyasını öne sürmek istediler. Ancak bu planın iki nedenden dolayı
başarısız olduğunu görüyoruz. Birincisi, halkın ciddi sorunları ve halk
savaşının da desteklediği, her geçen gün artan mücadele ruhu. İkincisi, mevcut
tüm politik kurumları büyük bir karmaşaya sürükleyen çelişkiler. Birleşik Sol,
bir çelişkiler yığını, sözde Demokrasi Cephesi (FREDEMO) da öyle, APRA
yandaşlarıyla dolu bir kazan. Gerçek durum bu. Eğer halkın dikkatini dağıtma
yönündeki hevesli planları başarısız olduysa ve koşullar, gerçekte olduğu gibi,
büyük umutlar vaat eden bir halk savaşının koşullarıysa, bu ülkenin dönüşümünü
görmek isteyen tüm devrimciler, halkın bu süreci reddetmesi için baskı
yapmalıdır. Kendi otoritelerini nasıl değiştireceklerini kendileri bulsunlar.
Bu onların sorunu, bizim değil. Biz böyle görüyoruz.
Olası
bir darbe hakkında şunu söyleyeyim: bu ülkede darbe olasılığı her zaman
mevcuttur. Ordunun kendisinin de zaten alarma geçtiğini, halk savaşının
üstesinden gelebilecek herhangi bir politik güç görmediklerini belirttiğini
anlıyoruz. Ordu bunu söylüyorsa, bu her an bir darbe olabileceği anlamına
gelir. Ancak birçok farklı şekilde olabilir ve bu başka bir soru. Uruguay’da
Bordaberry ile yaşananlara benzer bir şey olabilir, bu durumda ortaya bir García
Pérez çıkar. Kendi kendine planlanmış bir darbe olabilir. Bu, García Pérez’in
elinde tuttuğu başka bir koz çünkü bir darbe onu, politik bir başarısızlık
olarak değil, bir kurban olarak ortadan kaldıracaktır. Genç olduğu için, bir
süre sonra bir şehit ve demokrasi savunucusu olarak geri dönebilir. Bu yüzden
bu, bu demagojik el çabukluğu uzmanının desteden çekebileceği başka bir koz. Daha
derine bakarsak, silahlı kuvvetlerin güçlerini artıran giderek daha gelişmiş
bir karşı devrimci mücadeleyi daha fazla ortaya koymaları gerekiyor. Durum
böyle. Bizce çelişkinin hareketi öyle bir yönde ilerliyor ki, birbirimizle
yüzleşmek zorunda kalacağız: bir yandan halk savaşını yöneten devrimci güçler,
Peru Komünist Partisi; diğer yandan da Peru’da karşı-devrimci savaşı yöneten
gerici güçler, silahlı kuvvetler.
Başkanım,
Alan García ile görüşmeyi kabul eder misiniz?
Görüşme
fikri ortaya atılıyor. Bu fikir, özellikle sosyal emperyalistler olmak üzere
süper güçlerin oyununun bir parçası. Biz, durumu şöyle görüyoruz: Halk
savaşının gelişiminde, ilişkilerin ve diplomatik görüşmelerin gerekli hale
geldiği ve gerçekleştiği bir zaman vardır. Örneğin, Başkan Mao ile Çang Kay Şek
arasındaki görüşme. Bu, insanların aşina olduğu bir şey. Bunu Vietnam örneğinde
de gördük. Bu, devrimci bir savaşın, hatta daha da önemlisi, halk savaşının
gelişiminde bir yönüdür. Ancak diplomatik görüşmelerde masada imzalanan
anlaşmaların yalnızca savaş alanında zaten kurulmuş olanı yansıttığını
anlamaktan başlamalıyız, çünkü kimse açıkça kaybetmediği bir şeyi
vermeyecektir. Bu anlaşılıyor. Peki, Peru’da bu an geldi mi diye sorulabilir?
Bu an gelmedi. Öyleyse neden görüşme konusu gündeme getiriliyor? Bu tür
görüşmelerin amacı, sadece halk savaşını durdurmak veya baltalamaktır, başka
bir şey değil. Yani tekrar ediyorum, gerçek şu ki, toplantılar ve diplomatik
görüşmeler için henüz zaman gelmedi, bunun hiçbir anlamı yok.
Geri
kalanına gelince, bence bu, Belaúnde hükümeti döneminden beri körüklenen
demagojik bir mesele. O zamanlar, Birleşik Sol’dan birinin önerisi kabul
edilmişti ve dönemin cumhurbaşkanı uygun bir muhatap olmadığını söylemişti.
Sözler işte! Özünde, hiçbir mantığı olmayan ucuz bir demagojiden başka bir şey
değildi ve bugün de aynı. Peki kim görüşmelerden bahsediyor? Revizyonistler,
oportünistler ve APRA’ya, bu demokrat-burjuva düzenine, bu gerici düzene umut
bağlayanlar. Onlar böyle. Ama aynı zamanda bizim yok edilmemizi,
pasifleştirmeyi savunanlar da onlar değil mi? Daha iyi pasifleştirmenin, yani
bizi nasıl süpürüp atacaklarının önerilerini yapanlar da onlar değil mi? Çünkü
bu, onların sinsi arzularını tatmin etmek için kurdukları bir şey. Onlar, aynı
kişiler. Ne tesadüf! Öyleyse, bu görüşmeler sinsi bir ihanettir. Dahası, şu
soru da sorulabilir: García Pérez ile af anlaşması yapmış olanlar, üstelik o bu
anlaşmaya asla uymamışken, nasıl diyalogdan bahsedebilirler?
Yani
bana göre, görüşmeler hakkındaki tüm bu gevezelikler, tekrar ediyorum, halk
savaşını baltalamanın bir yolunu aramaktan başka bir şey değil, çünkü
gerçekliğe uymuyor. Zamanı geldiğinde, halk savaşı mutlaka diplomatik
görüşmelere başvurmak zorunda kalacak. Ama bizim diplomasi hedefimiz, ülke
çapında, tam ve eksiksiz bir şekilde iktidarı ele geçirmek olacak. Kuzey
Vietnam ve Güney Vietnam istemiyoruz, Kuzey Kore ve Güney Kore istemiyoruz.
Kuzey Peru ve Güney Peru istemiyoruz, sadece tek bir Peru istiyoruz. Şartımız
bu: tam, eksiksiz ve mutlak teslimiyet. Buna hazırlar mı? Hayır. Planladıkları
şey bizim yıkımımız ve bu yüzden görüşmeler, tüm demagojik ve bağnaz
kahkahalarına rağmen, aynı planın bir parçası olmaktan başka bir şey değil.
Birleşik
Sol ve politik çizgisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu revizyonist cephenin
geleceğini nasıl öngörüyorsunuz? PKP’nin Ulusal Halk Meclisi [Asamblea
Nacional Popular (ANP)] konusundaki tutumu nedir?
Bu konuda çok net konuşacağım.
Öncelikle, Birleşik Sol’un (IU) şu anki çizgisi nedir?
Bilmiyoruz. Daha önceki belgelerde IU’nun “sosyalist eğilimin kitlesel cephesi”
olduğunu belirtiyorlar ama açıkça görüldüğü üzere, parlamentocu kretinizme
odaklanmış durumda. Konumlarının özünde ne var? Çok basit bir mesele, hükümeti
ele geçirebileceklerini ve sonra da, dedikleri gibi, iktidarı ele
geçirebileceklerini düşünüyorlar. Şunu anlamalılar ki, birini ele geçirmeden
diğerini ele geçiremezler. Dahası, önce iktidarı ele geçirirsiniz, sonra
hükümetinizi kurarsınız, çünkü devletin temel sorusu, “hangi devlet sistemini
kuracaksınız, yani uyguladığınız diktatörlük hangi sınıfa denk düşmektedir?”
sorusudur. Hükümet sisteminiz devlet sisteminizden türer. Gerisi içi çürük
revizyonistlerin ucuz icatlarıdır. Açıklamalarına bakarsanız, gerici devletin
yıkılması için değil, bu modası geçmiş ve çürüyen düzeni geliştirmeye devam
etmelerine izin verecek bir hükümet için mücadele ediyorlar. Bu hükümet ve
reformlarla sosyalizme doğru ilerleyebileceklerine dair açıklamalarıyla tam
olarak bunu hedefliyorlar. Tüm bunlar, Lenin’in eleştirdiği, gemi azıya almış
revizyonizmden başka bir şey değil.
Öte
yandan, politik tezlerine ve kongrelerine de bakmalıyız. Politik tezlerini
henüz yayınlamadılar. Bence aslında bir cephe olan IU’da Peru’da birçok kez
gördüğümüz eski oportünist seçim cepheciliğinin yeniden yaratıldığına şahit
oluyoruz. Böyle bir cephe, önder partiye reddiyedir. Önderlik edecek bir
proletarya partisi yoksa, dönüşüm de yoktur, devrim de yoktur. Devrim, hiçbir
zaman parlamento yoluyla yapılmamıştır, asla da yapılmayacaktır. I965’te zaten
tartışılmış olan eski argümanlara makyaj yapıyorlar. Özetle, IU’yu nasıl
görüyorum? Çelişkilerin, iş birliğinin ve mücadelenin bir karışımı olarak
görüyorum. Onları birleştiren nedir? İş birliği, açgözlülük, parlamentocu
kretinizm yolunu izlemek, eski başarısızlıkları yeniden gündeme getirmek veya
bunları gericilerin oynayacağı bir koz olarak kullanmak, Almanya’daki Ebert
gibi, 1919 devriminin alçak ve sapık suikastçısı gibi uğursuz bir rol oynamak.
Bence onları birleştiren şey bu. Peki onları ayıran ne? Mücadeleleri,
tabanları, iştahları ve farklı efendilere sahip olmaları. Bu nedenle,
efendilerinin durumu nasıl tanımladığına boyun eğiyorlar, çünkü IU’da Sovyetler
Birliği Komünist Partisi’ne hizmet eden revizyonistler ve Deng’e hizmet eden
revizyonistler var, efendilerinin ve efendilerinin aracılarının söylediklerine
tabiler. Diğer güç merkezleriyle olan bağlarından bahsetmiyorum bile.
Sorunun
özü bu. Gerçekten devrim isteyenlerin düşünmesi gereken şeyler var. Devrimden
yana olup olmadıklarını düşünmekle yükümlü olanlar bunlar. Bu işe yaramaz,
dalkavuklukla malul seçim cephesinden kopmalı, savundukları sınıfa göre sınıfsal
bir konum alıp gerçek bir devrimci cephede birleşmeliler. Bunu yapsınlar ve
gerçekten bir araya gelsinler. Başkalarını sekter diye nitelendirmek yeterli
değil, kendinizin öyle olmadığını göstermelisiniz, bunu yapmak için önce
oportünist olmayı, revizyonist olmayı bırakmalısınız. Diğerleri, bizi Hristiyan
sosyalizminin çıkmaz sokağına sürüklemeye çalışmayı bırakmalılar. Devrim
istiyorlarsa, bunu kanıtlasınlar ve izledikleri yanlış yoldan vazgeçerek bunu
eylemlerle ifade etsinler. Sovyet ve Çin revizyonizminin kuyruğu olmaktan
vazgeçsinler. Tekrar ediyorum, Hristiyan sosyalizmi yolunu temel alan konumlarla
bize gelmeden önce yapmaları gereken ilk şey bu. Marksizm-Leninizm-Maoizmi,
özellikle de Maoizmi gerçekten anlamalılar; anlamadıkları sürece
ilerleyemezler. Halk savaşı yoluyla devrim yapmanın ne anlama geldiğini
anlamalılar. Gözlerini açmalılar, çünkü gerçek, inkâr edilemez, dünyanın
kendileri hariç tümünün ortaya koyduğu şeyi inkâr edemezler. İktidar hırsından
vazgeçmeli, sınıfsal kısıtlarını açıktan görmeli, Komünist Parti aracılığıyla
önderlik edenin proletarya sınıfı olduğunu kabul etmeliler, bizi esas olarak
ilgilendiren de budur.
Ulusal
Halk Meclisi (ANP) tuhaf bir şey. Onun “iktidarın filizleneceği tohum” olduğunu
söylüyorlar. Peki öyle olsun. O zaman şunu sormak lazım: Sovyet mi kurmaya
çalışıyorlar? Juan José Torres dönemindeki Bolivya deneyimini mi yeniden
yaratıyorlar? İktidar bu şekilde mi inşa edilir? Bu “iktidarın filizleneceği
tohum”u ortaya çıkarmak, gerçek dünyada aslında şekillendirdiğimiz Yeni İktidar’a
karşı çıkmaktır. Öte yandan, ANP’nin bir “kitlesel cephe” olduğunu da
söylüyorlar. Peki, aynı zamanda bir “kitlesel cephe” olan IU’nun rakibi mi?
Tamam, o zaman ne olduğunu tanımlasınlar. “İktidarın filizleneceği tohum” mu yoksa
bir “kitlesel cephe” mi? Gerçekte nedir? İktidarın nasıl yaratılabileceğini
açıkça belirtsinler. Burada ne görüyoruz? Temelde ANP’nin revizyonizm
tarafından yönetildiğini. Bunun birçok kanıtı var. Onların grevleri aynı kalıptan
çıkmış gibi. Hatta tarihleri bile revizyonistlerin CGTP aracılığıyla
belirlediği tarihlerle aynı. Dolayısıyla burada harekete revizyonizm liderlik ediyor,
ama devrimciler revizyonistlerin peşinden gidemez. Gerçek manada devrim isteyenler, tekrar ediyorum,
bunu eylemleriyle göstersinler ve her şeyden önce, bu ülkede gerçekleşen halk
savaşının gerçek devrimci sürecini anlasınlar. Çünkü bunu anlamadıkları sürece,
bu insanların birçoğunun çok iyi oynayabileceği rolü oynayamayacaklar, Bu
insanlar, sadece iyi niyetlidirler, ancak tam tersinin doğru olduğuna inansalar
bile, tamamen netlikten yoksundurlar.
Başkanım,
kitlelerin sınıf mücadelesi konusundaki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mevcut örgütlenmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kitlelerin
sınıf mücadelesine bakış açımıza gelince, şu temel noktadan başlamak istiyorum:
Halkımız kahramandır, sınıfımız, proletarya ise daha da öyledir. Halk ve genel
olarak proletarya, sınıf mücadelesinin ısrarcı kahramanları olduklarından,
komünizme ulaşana kadar asla pes etmediler ve etmeyecekler. Bence yapmamız
gereken ilk şey, halkımızın, proletaryamızın büyüklüğünü kabul etmektir.
İkincisi ise, onların desteği, onların varlığı olmadan hiçbir şey
yapamayacağımızı, kesinlikle hiçbir şey yapamayacağımızı açıkça ve kararlılıkla
kabul etmeli, onlara minnettar olmalıyız! Çünkü tarihi kitleler yaratır, biz
buna yürekten inanıyoruz. Tıpkı “isyan etmenin doğru olduğuna” inandığımız
gibi. Bu da kitlelerin bir diğer temel ilkesidir.
Kitleleri
nasıl görüyoruz? Bir komünistin derin sevinciyle, geçmiş zaferleri yeniden elde
etmeye, tarihe yeni sayfalar yazmaya başlayan bu giderek büyüyen kitlelere
selamlarımı iletiyorum. Kitleler, yoğun bir sınıf mücadelesi sürecine katılmaya
başladı, katılmaya devam edecek. Bay Moreno’nun, Patria Roja’nın lideri olarak
kendisinin de kabul ettiği gibi, IU’da hüküm süren karamsarlık, kitlelerde
kendine yer bulamayacak, çünkü kitleler karamsar değildir. Başkan Mao’nun
dediğini hatırlayalım: Sadece revizyonistler ve oportünistler karamsardır,
proletarya ve komünistler her zaman iyimserdir, çünkü gelecek bizimdir. Tarih,
bunu teyit etmiştir, yeter ki biz, kendi yolumuzda ilerlemeye devam edelim.
Kitleler karamsarlığa düşmeyecek, hiçbir zaman da düşmediler. Bu saçma, bu bir
iftira. Kitleler mücadele eder, ancak mücadele edebilmek için bir liderliğe,
bir partiye ihtiyaç duyarlar, çünkü bir parti önderliğinde olmadan hiçbir kitle
hareketi kendini geliştiremez, sürdüremez ve ilerleyemez.
Bu
kitlelerin nasıl savaştığını ve kendi eylemlerinin de gösterdiği gibi, halk
savaşında zaten yer alan kitlelerden nasıl ders aldığını gördüğümüzde, devrimci
bir sevinç duyuyoruz. Kitlelerin, “Savaşın ve direnin!” sloganını nasıl
uygulamaya koyduklarını görüyoruz. Bu, sadece alma zamanı değil, karşılık
vermeli ve iki katını yapmalıyız ki, iki kat daha cömert olalım. Bence kitleler
bunu yapıyor, bize parlak bir geleceği, kitlelerin kendilerinin göreceği bir
geleceği bugünden gösteren gerçekten olağanüstü örnekler sunuyorlar. Çünkü
devrimi yapanlar onlar, parti sadece onları yönlendiriyor. Bence bu, hepimizin
bildiği bir ilke, ama tekrar etmekte fayda var.
Örgütlerle
ilgili sorunuza gelince, Lenin’in “İkinci Enternasyonal’in Çöküşü” adlı çalışmasının
sekizinci bölümünde bize öğrettiklerini bugün her zamankinden daha ciddi bir
şekilde incelememiz gerektiğine inanıyoruz. Lenin, sömürücü devletin, burjuva
devletinin, gerici devletin, kendisini ayakta tutmak ve hayatta kalmak için ona
hizmet eden örgütlerin varlığına izin verdiğini söylüyor. Peki bu örgütler,
kendilerini ayakta tutmak için ne yapıyorlar? Devrimi bir avuç çorba
karşılığında satıyorlar. Bence bu söz, onlara tam olarak uyuyor. Oysa Lenin,
bize daha fazlasını, “devrimin bu örgütlerden hiçbir şey bekleyemeyeceğini”
söylüyor. Devrim, şu anda yaşadığımız ve bundan sonra yaşayacağımız savaş ve
devrim zamanlarında kendi örgütlerini kurmak zorundadır. Gelecekte devrim zafer
kazanacaktır. Yani Lenin bize, işçileri satanların, devrime ihanet edenlerin
başlarının üzerinden geçmek zorunda kalsak bile, devrime hizmet eden yeni
örgütler kurmamız gerektiğini söylüyor. Bence Lenin'in sözleri, bizden büyük
saygı görmeyi hak ediyorlar. Bu sözler, bizi derin ve ciddi bir düşünceye sevk
etmelidirler. Aksi takdirde sınıfımıza veya halka hizmet etmemiş oluruz. Herkesin
giderek daha fazla sınıf bilinci edinmesine yardımcı olmanın acil gerekliliğini
vurgulamalıyız ki, oldukları gibi, işçi sınıfı veya halk olarak, sömürücülere
karşıt ve düşmanca çıkarlarla yaşasınlar. Grevleri üretimi durdurduğunda sahip
oldukları gücü açıkça hissetmeliler. Grevi bir savaş okulu, bir komünizm okulu
olarak anlamalı, hissetmeli ve ilerletmeli, grevlerini ekonomik alandaki ana
mücadele biçimi olarak geliştirmeye devam etmelidirler, çünkü grevler tam
olarak budur. Ancak mevcut koşullarda bu mücadeleler, iktidarın ele
geçirilmesiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olmalıdır. Bu nedenle, ekonomik
talepler için mücadeleyi iktidarın ele geçirilmesi mücadelesiyle, halk
savaşıyla birleştirelim. Çünkü bu, sınıf çıkarlarının, proletaryanın, halkın
çıkarlarının savunulmasıdır. İhtiyacımız olan şey budur, kitlelerin bunu her
geçen gün daha fazla ileriye taşıdığına inanıyoruz.
Partimizde
uzun zaman önce “kitlelerin kanunu” dediğimiz, kitlelerin savaşa ve devrime
katılımı kanunu üzerinde bir sonuca varmıştık. Bu kanunu bugün de dile
döküyoruz. Bu kanun, burada da geçerli. Kitleler, giderek büyüyen dalgalar
halinde mücadeleye katılıyor. İzlediğimiz yol bu, Peru halkının yüzde 90’ını
birleştireceğiz. Neden? Kitlelerin devrimi zafere ulaştırmalarını, sekiz yıl
önce başlattıkları ve kendi kanlarıyla sürdürdükleri çalışmanın doruk noktasına
ulaşmasını sağlamak için. Çünkü devrim onların, onların bağrından doğdu. Onlar,
kitleler, tarihi yazıyor, parti ise sadece onlara yön veriyor. Bunun doğru
olduğuna inanıyorum.
Başkanım,
PKP hangi politik ve toplumsal kesimler içinde kendine müttefik arıyor?
Ülkedeki politik örgütlerle herhangi bir yakınlığınız mevcut mu? Oportünistler,
sizin “sekter” olduğunuzu iddia ediyorlar. Birleşik cephe politikanızı nasıl
belirliyorsunuz? Partinin kırsal kesimde, işçi hareketinde, genel olarak halk
arasında gücü nedir?
İzin
verirseniz, cepheyi nasıl gördüğümüzden başlayacağım. Bunu nasıl
ilerlettiğimizi zaten açıkladık, ancak burada açıkça belirtmemiz gereken şey,
Başkan Mao’nun bahsettiği birleşik cepheyi nasıl kavradığımızdır. Konuya
değinmişken, şunu da söyleyeyim ki, cephenin yasalarını, altı yasayı Mao ortaya
koymuştur. Ondan önce böyle yasalar yoktu. Marksizm-Leninizm-Maoizmin bu
kriterlerine göre, amacımız, önde gelen sınıf olarak proletaryanın, ana güç
olarak köylülüğün, dikkat etmemiz gereken bir müttefik olarak küçük
burjuvazinin ve özellikle de aydınların yer aldığı bir sınıf cephesidir, zira
Başkan Mao’nun da bize öğrettiği gibi, onlar devrim için gereklidir. Bu cepheye,
belirli koşullarda, ulusal burjuvazi bile katılabilir ki zaten katılıyor.
Birleşik cepheden anladığımız şey budur. Bu cephenin temeli, kırda kurulan
işçi-köylü ittifakıdır. Bugün bu ittifakı oluşturuyoruz, sekiz yıldır el ele
tutuşarak bunu yapıyoruz.
Peki
işçi-köylü ittifakı neden gerekli? Çünkü onsuz proletarya, hegemonyaya sahip
olamaz. Bu cepheye bir komünist parti önderlik etmelidir. Bizim duruşumuz
budur. Orta Amerika’da uygulanan ve başka yerlere de yaymak istedikleri “herkes
devrimcidir”, “herkes Marksisttir”, “Komünist Parti önderliğine gerek yoktur”, “devrimi
yönetmek için herkesi birleştirmek ve bir cephe oluşturmak kâfidir” şeklindeki
revizyonist teoriye kesinlikle karşıyız. Bu, Marksizmin reddidir. Marx’ın,
Lenin’in ve Başkan Mao’nun reddidir. Hiçbir Marksist, bir parti önderliğine
duyulan ihtiyacı göz ardı etmemiştir. Onsuz, proletaryanın hegemonyası nasıl
somutlaştırılabilir? Sadece gerçek bir komünist parti, yani sınıfın çıkarlarına
sağlam ve tutarlı bir şekilde hizmet eden, halkın çıkarlarını savunan
Marksist-Leninist-Maoist bir parti aracılığıyla. Biz, bunu böyle görüyoruz, bu
partiyi oluşturup geliştiriyoruz. Bizim için cephe meselesi, yukarıda
belirtilen tezle ilgilidir. Parti, en iyi unsurların seçimi ve gerekli
liderliktir, ancak devrimi yapmaz, çünkü devrimi yapan, kitlelerdir. Bu
nedenle, nüfusun yüzde 90’ını, muazzam çoğunluğu bir araya getirecek bir
cepheye ihtiyaç vardır. Biz, bu cepheyi arıyoruz, onun peşindeyiz.
Örgütler
meselesine gelince: farklı zamanlarda örgütlerle bağlantılarımız oldu. Bu bağlantıları
kurarken, bu örgütlere hak ettikleri gibi, eşitimiz olarak davrandık,
deneyimlerimizi paylaştık. Bazı durumlarda partiden politik yardım talep
ettiler, biz de bu yardımı sunduk. Bunun gibi çeşitli örnekler var, ancak şu an
isim vermemek daha iyi.
Sekter
olup olmadığımız konusuna gelince: lütfen “Desarrollar la guerra popular
sirviendo a la revolución mundial” [“Dünya Devrimine Hizmet Edecek Halk
Savaşını Geliştirmek”] adlı belgede yazılanları okumama izin verin. Bunlar,
kurucumuzun sözleri ve biz tam olarak bu sözleri kullanıyoruz, zira Mariategici
olduğunu iddia edenlerin gerçekten de öyle olması gerekiyor. Ancak
Marksist-Leninist-Maoist olmadan Mariátegui’nin takipçisi olamazsınız.
Mariátegui şöyle demişti:
“İdeolojik savaşın topyekûn
yürütüldüğü bir dönemde yaşıyoruz. Yenilenme gücüne sahip olanlar, tesadüfen
veya şans eseri, muhafazakârlarla veya gericilikle birleşemez veya
kaynaşamazlar. Aralarında tarihsel bir uçurum var. Farklı diller konuşuyorlar,
tarih anlayışları farklı.
Bence aynı fikirde
olanları birleştirmeliyiz, farklı düşünenleri değil. Tarihin bir araya
getirmesini istediği kişileri bir araya getirmeliyiz. Tarihin dayanışma
gerektirdiği kişiler arasında dayanışma olmalıdır. Bana göre, mümkün olan tek
ittifak budur. Tarihe dair kesin ve etkili bir anlayışa sahip ortak bir
anlayış.
Ben bir devrimciyim.
Ancak, net ve kesin düşünen insanların, birbirleriyle mücadele ederken bile
birbirlerini anlayıp takdir edebileceklerine inanıyorum. Asla uzlaşamayacağım politik
güç ise diğer kamptır: vasat reformizm, ehlileştirilmiş reformizm, ikiyüzlü
demokrasi.”
Biz
bu görüşe bağlıyız. Sekter değiliz, öyle olduğumuzu gösteren hiçbir eylemimiz
de yok. Kimse, bizden bataklığa doğru yürümemizi isteyemez. Lenin, bize şunu
öğretti: Eğer biri bataklığa girmeye karar verirse, bunu yapma hakkına
sahiptir, ancak bizim de onlarla birlikte bataklığa girmemizi isteme hakkına
sahip değildir. Lenin, dik ve zorlu yolumuzu zirveye dek takip etmemiz
gerektiğini, yani düşmanın ateşine göğüs germemiz gerektiğini, ancak ilerlemeye
devam etmemiz gerektiğini söyledi. Öyleyse biz sekter veya dogmatik değiliz.
Biz, sadece komünistiz ve Mariátegui’nin bu hikmetli sözlerine bağlıyız.
Dahası, Mariátegui’yi takip ettiğini iddia edenlerin gerçekten onu takip
etmelerini ve bunu kanıtlamalarını talep ediyoruz.
Partinin
kırsal kesimdeki gücüne gelince, somut olarak söyleyebileceğim şey,
üyelerimizin büyük çoğunluğunun köylü olduğudur. Sahip olduğumuz bir kısıt da
işçi sayımızın yetersiz olmasıyla ilgilidir. Bu ciddi bir kısıt, ancak bu
sorunu ortadan kaldırmak için daha fazla çaba gösteriyoruz, göstermeye devam
edeceğiz, çünkü proleter komünistlere ihtiyacımız var. İşçiler, çelik gibi
sağlamlıklarıyla, onları bir sınıf olarak tanımlayan özellikleriyle öne
çıkıyorlar.
Dahası,
halk arasında gücümüzün ve etkimizin nasıl büyüdüğünü biliyoruz. Halkın Gerilla
Ordusu’nun kitlelerden, köylülerden, işçilerden, aydınlardan, küçük
burjuvaziden insanlardan oluştuğunu söyleyebiliriz, binlerce insandan
bahsediyoruz. Üs bölgelerinde örgütlenmiş yüzlerce halk komitemiz var. On
binlerce insan üzerinde güç uyguluyoruz. Bu, bizim gerçekliğimiz. Partinin nüfuzu
artıyor. Kitleleri giderek daha fazla etkiliyoruz. Marksizmin savunduğu şeyleri
uyguluyor, onu proletaryaya, halka, kitlelere, hedefe vurgu yapan güçlü
eylemlerle öğretiyoruz. Kitlelerin bağrında giderek daha fazla büyüyoruz. Size
söyleyebileceğimiz şey bu. Kitleler arasındaki çalışmalarımızda büyük bir
sıçrama yapmak istiyoruz, bu, bizim görevimiz ve planımızın bir parçası. Bu
ülkedeki kitlelerin Komünist Parti’nin liderliğine ihtiyacı var. Daha fazla
devrimci teori ve pratikle, daha fazla silahlı eylemle, daha fazla halk
savaşıyla, daha fazla güçle, sınıfımızın ve halkın kalbine ulaşmayı ve onları
gerçekten kazanmayı umuyoruz. Ne için? Onlara hizmet etmek için. İstediğimiz
bu.
Başkanım,
diğer örgütler, Peru’daki sosyalist devrimi ya tanımlamıyor ya da belirsiz bir
şekilde ele alıyor. PKP, neden Peru devriminin aşamaları olduğunu söylüyor?
Demokratik devrim nedir? Sosyalist devrim nasıl olacak, karşı-devrimci güçlerin
yenilgisinden sonra PKP’nin önderlik edeceği proleter kültürel devrimleri nasıl
olacak? Bunlar, Başkan Mao’nun Çin'de önderlik ettiği devrimlere mi benzeyecek?
Bir
devrimin niteliğini tanımlamak, önemli bir meseledir. Partimizin kongresinde
belirlenen ilkelere uygun olarak, devrim, demokratik bir devrim olacaktır.
Maoizme bağlı kalarak, ülkemizdeki durumu daha kapsamlı bir şekilde
anlayabildik. Peru’nun bürokratik kapitalizmin geliştiği yarı feodal ve yarı
sömürgeci bir toplum olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle, devrim, demokratik bir
devrim olacaktır. Demokratik devrimin üç güçle yüzleşmesi gerektiğine
inanıyoruz: emperyalizm, özellikle Amerikan emperyalizmi, bürokratik kapitalizm
ve yarı feodalizm. Bu demokratik devrim, bir halk savaşı başlatmamızı
gerektiriyor. Bu yüzden bu yolu ısrarla savunduk. Bu halk savaşı, bu üç gücü
yıkmamıza ve yakın gelecekte ülke çapında iktidarı ele geçirmemize imkân
sağlayacak olan şeydir. Bu, sonuçta, halk savaşında savaşan hepimizin
gösterdiği artan çabaya ve kitlelerin halk savaşına giderek daha fazla
katılmasına bağlıdır. Bu demokratik devrimi hemen bir sosyalist devrim takip
etmelidir. Bunu açıkça belirtmek istiyorum. Başkan Mao’nun büyük bir öngörüyle
bize öğrettiklerine dayanarak, ortaya çıkabilecek durumları düşünerek,
demokratik devrimin, iktidarın ülke çapında ele geçirildiği ve Halk Cumhuriyeti’nin
kurulduğu gün sona erdiğini söylüyor. İşte o gün ve o saatte sosyalist devrim
başlıyor. Sosyalist devrimde, proletarya diktatörlüğünü ortaya koymalı, böylece
sosyalizmi geliştirmek için temel dönüşümler gerçekleştirmeliyiz.
Üçüncü
bir devrim türünün olduğuna inanıyoruz. Başkan Mao Zedong’u ve ÇKP kararlarını
inceleyerek, proletarya diktatörlüğü altındaki devrimin devamı olarak Büyük
Proleter Kültür Devrimi’nin önemini giderek daha iyi anlıyoruz. Bu devrim
vazgeçilmezdir; onsuz devrim, komünizme doğru ilerleyişini sürdüremez. Ardı
ardına kültürel devrimler olacağına inanıyoruz, ancak bu kültürel devrimlerin
pratikte şekillenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Başkanın tezine ve ÇKP’nin
muazzam deneyimini temel almalıyız, ancak bunları kendi gerçekliğimize
uygulamalıyız, bu konuda da dogmatik değiliz. Mekanik olamayız, bu tutum,
Maoizme aykırıdır. Komünist Parti olarak tek bir hedefimiz olduğuna inanıyoruz:
komünizm. Ama oraya ulaşmak için ya yeryüzündeki herkes komünizme ulaşacak ya
da hiçbirimiz ulaşamayacağız. Biz, Hruşçov’un 1980’e dek SSCB’de komünizme
ulaşılacağı yönündeki revizyonist tezine tamamen karşıyız. Başkan Mao, komünizm
aşamasına ya herkesin geçeceğini ya da kimsenin geçemeyeceğini bir kez daha dile
getirdi. Bu nedenle devrimimiz, dünya devrimiyle ayrılmaz bir şekilde
bağlantılıdır. Bu, nihai ve kesin hedefimizdir. Her şey aşamalardan,
adımlardan, anlardan ibarettir. Komünizme ulaşma ihtimalinin çok uzak olduğuna
inanıyoruz. Başkan Mao Zedong’un bu konudaki görüşünün doğru olduğuna
inanıyoruz.
Diyorlar
ki PKP, bu ülkede iktidarı ele geçirdiğinde her türlü mülke el koyacak. Bu
doğru mu? Dış borçlarla nasıl başa çıkacak?
Parti
programının bu konuları açıklığa kavuşturduğunu zaten gördük. Yürüttüğümüz gibi
demokratik bir devrimin hedefleri vardır, daha önce bahsettiğimiz üç güç
üzerinde durulmalıdır. Yani, emperyalizmden, özellikle de Amerikan
egemenliğinden kopmaktan yanayız. Ama aynı zamanda, sosyal emperyalizmin veya
herhangi bir emperyalist gücün üzerimizde egemenlik kurmasını engellemek için
mücadele ediyoruz. Yarı feodalizmin yıkılmasından, hâlâ geçerli olan büyük
sloganın uygulanmasından yanayız: “Toprak işleyene aittir.” Bunu vurgulamak iyi
olur, çünkü bu konuda çok şey söyleniyor. Başkan Mao, bu sloganı tekrar tekrar
vurguladı. Bu da bizim için yarı feodal mülkiyetin yıkılması ve toprağın,
özellikle yoksul köylülere, köylülük mülkiyeti olarak dağıtılması anlamına
geliyor. Bürokrat sermayesinin kamulaştırılmasından yanayız. Bu, çok önemli
çünkü Yeni İktidar’a ekonomiyi yönlendirmek ve sosyalizme doğru yol göstermek
için ekonomik bir temel sağlayacak olan adım budur. Bu üç güce karşıyız.
Ulusal
veya orta burjuvaziye gelince, politikamız onların haklarına saygı duymaktır ve
biz buna bağlıyız. Bundan daha ileri gidemeyiz, devrimin karakterini değiştiremeyiz.
“Tüm mülkiyete el koyma” fikri, Marx’ın ustaca açıkladığı gibi, komünistlere
karşı her zaman yayılan yalanlardan, anlatılan masallardan biridir. Komünizme
karşı çıkmak için, gericiler ve devrimin düşmanları, her zaman yalan yanlış
fikir ve görüşler dile getirmişlerdir. Marksizmin büyük kurucusu, tüm bu
iftiralara, yalanlara ve bilge öğretilerinin çarpıtılmasına karşı koymuştur.
Biz, partimize karşı söylenenlerin, o eski gerici okulun ve devrimin
düşmanlarının bir devamından başka bir şey olmadığına inanıyoruz.
Parti
dış borç konusunda ne yapacak?
Emperyalist
mülk olduğu için el konulacak. Bu kadar çok ülkeyi ezen, ulusları ve halkları
yoksullaştıran bu muazzam ağırlıktan gerçekten kurtulmanın tek yolu budur. Bu,
ancak devrim yoluyla yapılabilir; başka yolu yok. Ortaya attıkları diğer tüm
yöntemler ve yaklaşımlar, sadece emperyalizmi aklamayı amaçlıyor. Dahası,
tarihsel deneyimin bunu doğruladığına inanıyoruz.
Peki
Komünist Parti, toprak sorununu nasıl çözüyor? APRA ve PUM hangi planları
uyguluyor?
Toprak
sorunu temel bir sorundur, çünkü bu sorun, daha önce tartıştığımız diğer
konuların yanı sıra, demokratik devrim yoluyla çözülebilecek olan sorundur.
Bizim yaptığımız şey, yarı feodal üretim ilişkilerinin yıkılması ve toprağın
öncelikle yoksul köylülere, sonra da orta sınıf köylülere dağıtılmasıdır. Eğer
bir miktar toprak kalırsa veya uygun görülürse, toprak, zengin köylülere
verilebilir, aynı şekilde, eğer uygun veya gerekliyse, yeterli toprak yoksa
onlardan toprak alabiliriz. Başkanın da öğrettiği gibi, toprak sahipleri bile
çalışmak isterlerse, deyim yerindeyse alın terleriyle ekmeklerini kazanabilir,
sadece kira toplamakla geçinmek yerine toprağı işlemenin ne demek olduğunu
öğrenebilirler. İzlediğimiz politika budur.
Partinin
bu konudaki politikası gelişme gösterdi. Yaptığımız önemli şeylerden biri,
toprak işgali hareketini teşvik etmekti. Çok önemli bir tanesi Libertad
bölgesinde gerçekleşti. Burada 300.000 hektardan fazla arazi dağıtıldı, 160.000
köylü seferber oldu. Bu çalışmada en büyük kitleyi harekete geçirmeyi bildik.
Bu hareket, APRA’nın planlarını baltalamak amacıyla teşvik edildi, bu adımı
Puno’da da attık. Puno’daki toprak işgallerini başlatan bizdik, PUM ise APRA
ile ne yapılması ve nasıl yapılması gerektiği konusunda tartışıyordu. Bu, açık
ve net bir gerçektir. Daha sonra hükümet, özellikle Puno için kararnameler
çıkarmak zorunda kaldı, ancak bu kararnameleri uygulamadılar. Bu durumda, And
bölgesindeki diğer örneklerde olduğu gibi, APRA, Morales Bermúdez’in başkanlığı
döneminde önerdiği yeniden dağıtımı gerçekleştirmeyi hedefledi. PUM ile yaşanan
anlaşmazlık, bunun nasıl yapılacağı, hükümetin bunu tek başına mı yapması
gerektiği yoksa diğer kuruluşların da katılıp katılmayacağı konusunda oldu.
Hükümet
ve PUM ne yapmaya çalıştı? Nehrin taşmasını engellemek için uğraştı. Bunu
yapmaya çalıştılar ve bir kez daha, 1974’te “Devrimci Öncü” oldukları dönemde,
binlerce köylünün seferber edildiği Apurímac’taki “toprak gaspı”nda yaptıkları
şeyi yapıyorlar. Peki ne için? Velasco’nun faşizmini kurumsallaştıran 17716
sayılı Kanun temelinde müzakere yürütmek için. Toxama ve Huancahuaço’nun ünlü
eylemleri bunun kanıtıdır. Birileri bunun hesabını vermeli. İnsanların hafızalarını
tazelemek gerek. Rejime yardım ettiler mi, etmediler mi? Yardım ettiler, çünkü
o zamanki analizleri 17716 sayılı Kanun’un iyi bir kanun olduğu, tek eksiğinin
sosyalist bir kanun olmaması olduğu yönündeydi. Bu, politik bir aptallık, çünkü
toprak sorunu, temel bir demokratik taleptir. Öyle olmasaydı, Marksizm bu
konuda değiştirilmek zorunda kalırdı. Bugün APRA ile işbirliği içinde bunu
yeniden canlandırıyorlar. Birçok şey söyleniyor. Ama oldukları gibi, ellerini
göğüslerine koyup tövbe etseler ve düşmana hizmet edip etmediklerini, hatta
güçlerimizin saldırıya uğramasına neden olan muhbirlik faaliyetleri yürütüp
yürütmediklerini açıkça itiraf etseler iyi olurdu. Bunu düşünseler iyi olurdu. Altmışlarda
ve yetmişlerde yaptığımız yeni bir çalışmayla da kanıtlandığı gibi, eğer bir
halk savaşıyla, iktidarı ele geçirme mücadelesiyle bağlantılı değilse, basit
bir toprak edinme eylemi, sadece sisteme dâhil olmaya ve sistemin bir dayanağı
haline gelmeye yol açar, aynı durgun yarı feodal süreç devam eder. Bunun kanıtı
her yerde var, örneğin Ayakuço departmanındaki Pomacoça ve Kaççamarka. Bence
bunlar, üzerinde düşünmemiz gereken şeyler. 1974’teki Apurímak’ta edinilen
deneyimler, Vanguardia’nın “toprak ele geçirmeleri” ne amaca hizmet etti?
Kurumsal bir sistemin kurulmasına, birlikçi biçimlerin geliştirilmesine yaradı.
Velasco’nun istediği bu muydu, değil miydi? Sonuç olarak bu, sistemin
konsolidasyonunu, feodalizmin evrimini temsil ediyordu, oysa amaç, onu yıkmak,
yok etmektir. PUM, bugün bile bunu anlamıyor. Anlamayacaklar da. Toprağı nasıl
ele geçireceğimizi ve nasıl savunacağımızı anlamak için, Marksizmden, başka bir
ideolojik bakış açısından analiz etmek gerekiyor: silahlarla. İşte mesele bu.
Dahası,
APRA’nın başka planları da var. Özellikle son kararnamelerle kıyı şeridindeki
ekilmemiş araziler için hazırladıkları planlara ve ihracat ürünü üretmek
amacıyla yatırım yapabilecek durumda olanlar için olan “kalkınma planları”na
çok dikkat etmeliyiz. Bu da Lambayeque, Libertad, Ica ve genel olarak Peru kıyı
bölgesinde sahte bir dağıtıma ve toprak kapma yarışına yol açıyor. Son
kararnameleriyle bir kişiye 450 hektara kadar arazi tahsis etmek yasal hale
geldi. Bu arazileri yoksullar mı alacak? Örneğin, su temini için hangi parayla
kuyu kazacaklar? Bu imkânsız. Bunlar sonuçları zaten açık olan açgözlü planlar,
sahte bir dağıtım. Yoksa neden Libertad’dalar? Bu durum, APRA’nın ve
liderlerinin ve ortaklarının, özellikle de birçok büyük tekelci işletmenin
ortağı ve önemli bir ekonomik rol oynayan Bakan Remigio Morales Bermúdez’in
çıkarına değilse, kimin çıkarına? Bu durum, köylülerin yararına değil; kıyı
şeridinde de toprağa ihtiyacı olan köylüler var ve toprak onlara ait olmalı.
İşte bu yüzden Libertad’da kısa süre önce, toprakları sulama planlarını eleştiren
bir hareketliliğe şahit olduk.
Diğer
sorunlar: 30 bin hektarlık ormanlık bölgedeki arazinin dağıtımı. Bu araziyi kim
yönetecek? Dionisio Romero veya onun gibi biri. Yoksul bir köylü, bunu
denetleyemez, zaten bu görevi üstlenemez. Ama toprak, onu işleyenler, özellikle
de yoksul köylüler içindir. Öte yandan, APRA, “And Dağları Bölgesi”ndeki karşı-devrimci
planlarında büyük bir yenilgiye uğradı. Biz onlara, Peru’da And Dağları Bölgesi’nin
var olduğunu onlara gösterdiğimizi açıktan söylüyoruz. İşte bu yüzden García
Pérez, kendi vitrinini oluşturmak için “And Dağları Bölgesi”ni yeniden
keşfetti. Ama sapkın planları başarısız oldu, dağıldı, felç oldu. Eğer bu doğru
değilse, Ayakuço’daki Kaçi planına ne oldu? Bu plan, kendisini başkan diye
adlandıran, helikopterle oraya uçan ve büyük bir tantanayla yaylaları
bilmediğini, onlardan anlamadığını cümle âleme gösteren adam eliyle başlatıldı.
Ya da Rasuwilca planı? Onu yok ettik çünkü bu, bir isyan bastırma planıydı ve
toprakların, özellikle yoksul köylüler olmak üzere, onlara ihtiyacı olan
köylülere verilmesi konusunda ısrarcıyız.
Ayrıca,
köylü devriyeleri olan rondalardan da bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. Halkın
kendini savunmak için kurduğu bu örgütlere ne yaptılar? Bu örgütler, artık
devletin, silahlı kuvvetlerin ve polisin kontrolü altında. Bu açık ve net. O
meşhur yasayı gururla onaylayanlar da Birleşik Sol. Ama bugün bu yasanın
içindeki düzenlemeler yüzünden ortalığı ayağa kaldırıyorlar. Ama düzenlemeler
yasadan türetilmiştir, bu yüzden yasayı onayladıysanız, düzenlemelere de
katlanmak zorundasınız. Temelde yaptıkları şey, ordunun ve silahlı kuvvetlerin
talep ettiği şeyi, yani kurdukları mesnadaları veya “savunma komiteleri”ni
onaylayan bir yasaya zemin hazırlamak oldu. Yaptıkları şey için yasal bir
koruma olmadığını söylediler. Oysa böyle bir yasa vardı, buna köylü gece
devriyeleri yasası deniyordu. Polis bunları kullanıyor mu, kullanmıyor mu? Ordu
bunları kullanıyor mu, kullanmıyor mu? Toprak ağaları (Gamonal) bunları
kullanıyor mu, kullanmıyor mu? Gerçek bu. Bunun için bize bir açıklama
borçlular. Bize bu kadarını borçlular, tüzüklerinden bahsetmiyorum bile. Nasıl
tüzükler bunlar? Gerçekten Marksist mi? Bizim sınıfımızın, halkın bakış açısına
göre mi hazırlanmışlar? İnkaların modası geçmiş ideolojisini içermiyorlar mı?
Hristiyan bireyciliğine ait bir duruşu ifade etmiyorlar mı? Kilise ile yakın
bağlantı içinde çalışmıyorlar mı? Eğer değilse, Kilise neden belgelerini
yayınlıyor? Kilise derken, kilise hiyerarşisini kastediyorum. Vaktiniz
olduğunda ve biraz eğlenceye ihtiyacınız olduğunda, bu düzenlemeleri okumak iyi
olur. Son derece aydınlatıcılar.
Ayrıca,
uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle, Yanki’ye ait tekellerin
kendilerinin de bir dizi küçük atom bombasına benzettiği ölümcül böcek ilacı “Spike”ın
kullanımına izin verdikleri Alto Huallaga’daki APRA’nın planlarını da
kınıyoruz.
Başkanım,
siz ve partinizin önerdiği Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin temel
özellikleri neler olacak?
Özellikleri
esasen ortak bir diktatörlüğün özellikleridir. Bunda ısrar ediyorum çünkü Peru’da
devlet sorununu ciddiyetle ele almalı, onu Marksizm-Leninizm-Maoizm bakış
açısından analiz etmeliyiz. Devlet sorununun bize ilk olarak gündeme getirdiği
şey, devlet sistemi veya uygulanan sınıf diktatörlüğü türüdür. Bizim
durumumuzda bu, bir ortak diktatörlüktür. Şu anda sadece üç sınıfın,
proletarya, köylülük ve ilerici kesimin (küçük burjuvazinin) diktatörlüğüdür.
Ulusal burjuvazi katılmıyor, ancak haklarına saygı duyuyoruz. Yukarıdakilerden
türetilen hükümet sistemi, Halk Meclisleri’ne dayalı bir sistemdir. Bunu
pratikte nasıl uyguluyoruz? Komiteler üzerinden. Bu Halk Komiteleri bir araya
gelerek Temel Bölgeler’i, Temel Bölgeler’in toplamı Yeni Demokratik Halk
Cumhuriyeti’ni oluşturur. İşte demokratik devrimin sonuna kadar ortaya
koyduğumuz ve ortaya koymaya devam edeceğimiz şey budur. Vurgulamak istediğim
şey, partinin “iktidarın tohumlarını ekmeye” karar vermiş olmasıdır. Böylece
halk, onu kullanmaya ve devleti yönetmeyi öğrenmeye başlasın. Çünkü devleti
yönetmeyi öğrendiklerinde, bu devletin ancak silah zoruyla korunabileceğini,
fethedildiği gibi savunulması gerektiğini öğrenirler. “İktidarın tohumlarını
ekmek”, insanların zihinlerine Yeni İktidar’a duyulan ihtiyaca dair bilinci yerleştirmeyi,
insanların bu ihtiyacı pratikte görmelerini gerektirir. İşte biz bunu
yapıyoruz. Halk, Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak genel
liderlik, inşa ve planlama işlevlerini yerine getiriyor. Sanırım, bu konuda bu
kadarı yeterli, çünkü diğer şeyler parti belgelerinde zaten açıklandı.
V. Uluslararası Politika
Başkanım,
şimdi de uluslararası politikadan bahsedelim. Komünizm sizin hedefiniz olduğuna
göre, dünya devrimi için koşulları nasıl görüyorsunuz? Komünistlerin çözmesi
gereken sorunlar nelerdir?
Devrimin
ana eğilim olduğu anlayışından yola çıkıyoruz ve bu durum devam ediyor; Mao’nun
ortaya koyduğu bu eğilim gelişmeye devam ediyor. Bizim görüşümüze göre, İkinci
Dünya Savaşı’ndan bu yana istikrar, hatta göreceli istikrar bile olmadı. Tüm
dünya büyük devrimci fırtınalarla sarsıldı. Elbette dalgalar halinde geldiler,
çünkü başka türlü olamazdı.
Genel
olarak ortaya çıkan durumda üç temel çelişki olduğuna inanıyoruz. Birinci ve en
önemli çelişki, bir yanda ezilen uluslar, diğer yanda emperyalist süper güçler
ve diğer emperyalist güçler arasındadır. Gereksiz gibi görünse de, açıklık
sağlamak adına bunları bu şekilde sıralamayı tercih ediyoruz. Bu çelişki,
demokratik devrim ve halk savaşı yoluyla çözülür. İkinci temel çelişki,
proletarya ve burjuvazi arasındadır. Bu, sosyalist devrimler ve proleter kültür
devrimleri yoluyla, ancak aynı zamanda halk savaşı yoluyla da çözülür; tekrar
ediyorum, bunları devrimin türünü ve her ülkenin özel koşullarını göz önünde
bulundurarak dile getiriyorum. Üçüncü çelişki ise emperyalistler arası, süper
güçler arasında, emperyalist süper güçler ile emperyalist güçler arasında ve
emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çelişkidir. Aralarındaki bu çelişkiler,
saldırganlık ve emperyalist savaşlar yoluyla çözülür, üçüncü dünya savaşı,
dünya hegemonyasının kimde olacağını belirlemeye yönelik olacaktır.
Çelişkileri
neden bu sırayla ele alıyoruz? Çünkü bunları önemlerine göre sıralıyoruz. Bir
yanda ezilen uluslar, diğer yanda emperyalist süper güçler ve emperyalist
güçler arasındaki çelişkinin, dünya devrimi için temel ve büyük önem taşıdığı
konusunda ısrar ediyoruz. Bu, bizim görüşümüze göre, tarihteki kitlelerin
ağırlığıyla ilgilidir. Yeryüzünde yaşayan kitlelerin büyük çoğunluğunun ezilen
uluslarda yaşadığı açıktır. Ayrıca, nüfuslarının emperyalist ülkelerin
nüfusundan dört kat daha hızlı arttığı da ortadadır. Kitlelerin tarihi
şekillendirdiği ilkesini uyguluyoruz, İkinci Dünya Savaşı’nın kitlelerin politik
olarak ayağa kalkmasına neden olduğunu (ki bu gerçeği gerici ABD’li
analistlerin bile kabul ediyor) dikkate alıyoruz. Emperyalistler arası
çelişkinin bir dünya savaşına yol açması durumunda, bunun dünya hegemonyası ve
dünyanın yeniden paylaşımı için yeni bir emperyalistler arası savaş olacağını,
dolayısıyla, savaş ganimetlerinin paylaşılması anlamına geleceğini ve
ganimetlerin ezilen uluslar olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle, bizi yönetmek
için ülkelerimizi işgal etmek zorunda kalacaklar. Böylece, bir kez daha, bir
yanda ezilen uluslar, diğer yanda emperyalist süper güçler ve emperyalist
güçler arasındaki çelişki temel unsur haline gelecek.
Biz,
buna kesinlikle inanıyoruz, bu inanç, şovenizmden ya da bazıların dediği gibi,
ezilen ülkelerin veya ulusların sakinleri olmaktan kaynaklanmıyor. Öyle değil.
Bu, tarihte görülen bir eğilim, tarihteki kitlelerin ağırlığıyla ilgili.
Dahası, gerçekler, emperyalizmin giderek daha fazla yenilgiye uğratıldığı ve
zayıflatıldığı yerin, ezilen uluslarda yürütülen mücadeleler olduğunu
göstermeye devam ediyor. Bunlar, reddedilemez gerçeklerdir. Bu nedenle, bu
temel çelişkinin büyük önem taşıdığını düşünüyoruz ve
Marksizm-Leninizm-Maoizmin dünya devriminin başına getirilmesi, bu ideolojiye
dayalı komünist partilerin geliştirilmesi, devrimin türüne ve özel koşullara
uygun olarak halk savaşını yeniden üstlenmeleri şartıyla, emperyalizmi ve
gericiliği yeryüzünden silmede belirleyici olacağına inanıyoruz.
İşte
savunduğumuz temel çelişkinin büyük önemini bu şekilde anlıyoruz. Buna
katılmayan ve aslında emperyalist ülkelerde devrime inanmadığımızı düşünenler
var. Biz, bu devrimlerin tarihsel bir zorunluluk olduğuna ve temel çelişkinin
gelişmesinin onlara daha elverişli koşullar sağladığına, hatta bir dünya
savaşının bile devrim yapmaları için daha elverişli koşullar yaratacağına
inanıyoruz. Devrim, bir zorunluluk olduğu için yapılacaktır. Sonuçta, iki büyük
güç, iki büyük devrim, demokratik devrim ve sosyalist devrim birleşmelidir ki
devrim dünyada zafer kazanabilsin. Aksi takdirde, emperyalizmi ve gericiliği
tüm gezegende yok etmek mümkün olmaz. Biz, böyle düşünüyoruz.
Soru
şu: Kilit nokta nedir? Marksizm-Leninizm-Maoizmdir, çünkü doğru bir ideolojik
ve politik çizgiye onun sayesinde sahip olunur. Doğru ideolojiye sahip olmadan
doğru bir politik çizgiye sahip olamazsınız. Bu nedenle, her şeyin anahtarının
ideoloji olduğuna inanıyoruz: Marksizm-Leninizm-Maoizm, özellikle de Maoizm.
İkincisi, komünist partilerin geliştirilmesi. Neden? Çünkü kitleler, devrime
susamış halde, kitleler, devrim için hazır ve haykırıyor. Dolayısıyla, sorun
onlarda değil. Proletarya, devrim diye bağırıyor, ezilen uluslar, dünya
halkları “devrim” için haykırıyor. Bu yüzden komünist partileri geliştirmemiz
gerekiyor. Geri kalanını kitleler yapacak, onlar, tarihin yaratıcılarıdır. Emperyalizmi
ve dünya gericiliğini halk savaşıyla ortadan kaldıracak olan onlardır.
ABD
emperyalizminin dünyada oynadığı rol nedir? “Yıldız Savaşları” hakkında ne
düşünüyorsunuz? ABD-SSCB ve diğer Avrupa ülkelerinin sözde silahsızlanma
planları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Özetle,
ABD emperyalizmi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya gericiliğinin jandarması
olarak ortaya çıktı. Ancak daha sonra sosyal emperyalizmle dünya hegemonyası
için bir yarışa girdi. Dolayısıyla, her ikisi de hegemonyayı kazanmak için
büyük planlar yapıyor. “Yıldız Savaşları” veya resmi adıyla “Stratejik Savunma
Girişimi” meselesi de bununla bağlantılı.
ABD
hükümeti, özellikle Reagan döneminde, önümüzdeki yüzyılın otuz kırk yıllık kesitini
kapsayan büyük stratejik planlar geliştirmeye başladı. Yani, hayatta
kalmalarını, hegemonyayı nasıl sürdüreceklerini ve sosyal emperyalizmi nasıl
yeneceklerini düşünüyorlar. Bu hesaplamalar dâhilinde, “Yıldız Savaşları”, atom
başlıklı füzelerin şehirlerine ulaşmasını engelleyecek ve karşılığında sosyal
emperyalizme karşı bir atom saldırısı düzenlemeleri durumunda kendilerini
korumalarını sağlayacak bir kalkan oluşturmayı amaçlayan bir plandan başka bir
şey değil. Ancak bunlar, sadece planlar ve dileklerden ibaret, çünkü bir plana
karşı bir başkası çıkartılıyor. Çok uzun zaman önce Sovyetler, bu sözde kalkanı
aşmanın yolları olduğunu, dolayısıyla, ABD’nin yenilmezlik halinin son
bulacağını söyleyerek karşılık verdi.
Süper
güçler olarak ABD ve SSCB arasındaki silahsızlanma planları meselesine gelince,
hem Marksizmin hem de kurucumuzun bize öğrettiği şeyden başlamamız gerekiyor:
Barıştan ne kadar çok bahsediyorlarsa, savaşa o kadar çok hazırlanıyorlardır.
Avrupa’dan orta menzilli füzelerin çekilmesi için imzaladıkları silahsızlanma
anlaşmalarıyla ilgili olarak çok fazla boş laf, çok fazla aldatıcı demagoji
yapılıyor. Silahsızlandırılan şey füze, yani araçtır, ancak savaş başlığını
kendilerine uygun herhangi bir amaçla kullanmak üzere saklıyorlar. İşte ortada
oynanan komedinin özü budur.
Avrupalı
güçler her iki süper gücün de hedefindedir, eğer bir dünya savaşı çıkarsa,
bunun Avrupa’da gerçekleşmesini engellemek istiyorlar. Çünkü özünde, Japonya
gibi, iki kaplanın birbirleriyle savaşmasını, daha sonra birinin büyük bir güç,
en üstün yönetici olarak ortaya çıkmasını arzu ediyorlar. Japonya, Batı Almanya
vb. ülkelerin hayalleri böyledir. Ancak bir dünya savaşı Avrupa’da da
yaşanacaktır, iki süper güç de Avrupalıların isteklerinin çok farkındadır. Bu
durum, güçler ve süper güçler arasında, gizli anlaşma ve çekişmeyi içeren
karmaşık bir süreç olarak ortaya çıkan çelişkiler meydana getirir. Başka türlü
olamazdı. Bu güçlerin hayallerini gerçekleştirmek için nasıl mücadele ettikleri
de açıktır: Japonya, Asya ve Güney Amerika üzerinde, Avrupa ise Afrika ve Latin
Amerika üzerinde egemenlik kurmak için uğraşıyor. Kendilerini bu bölgelerle
sınırlamıyorlar, bu nedenle de kendi çıkarlarını savunmak için sürekli hareket
halindeler, arabuluculuk yapıyorlar, ayrı ve çelişkili politikalar izliyorlar.
Bizce
bunların hepsi, dünya hegemonyası için yapılan büyük planları gizlemeye yarayan
demagojik tartışmalardır. Buna inanıyoruz, çünkü emperyalizm, onu ortadan
kaldırmadığımız sürece varlığını sürdürecektir. Özü değişmeyecek; özü sömürmek
ve baskı uygulamak, ulusları yarı sömürge, mümkünse sömürge haline getirmektir.
Konuya değinmişken, bu terimleri tekrar kullanmanın zamanı geldi, zira bunlar,
Lenin tarafından bilimsel olarak ortaya konmuş terimlerdir. Ancak asıl önemli
olan, bu planlar karşısında sadece onları ifşa etmek değil, onlarla mücadele
etmeye hazırlanmaktır. Hazırlanmanın tek bir yolu vardır, o da halk savaşıdır.
Başkan
Mao şöyle demişti: Emperyalist bir savaşa ve özellikle nükleer bir savaşa karşı
kendimizi hazırlamalı, hemen şimdi hazırlanmalıyız. Nasıl karşılık vereceğiz?
Sadece halk savaşıyla, başka hiçbir şekilde değil. En önemli şey budur. Onları
ifşa etmek, dünyaya kitlesel soykırıma yönelik sinsi ve iğrenç planlarını
göstermeyi amaçlayan bir propaganda kampanyasının parçasıdır. Ancak Stalin’in
de açıkça belirttiği gibi, bu asla savaşı durduramaz. Bu kampanyalar asla
savaşları durdurmaz, bu nedenle savaşı önlemek istiyorsak, yapılması gereken
tek şey, devrim yapmaktır. Başkanın bize öğrettiği gibi: ya devrim dünya
savaşını önleyecek ya da dünya savaşı devrime yol açacaktır. Bence durumu böyle
değerlendirmeliyiz.
Başkanım,
Sovyet devleti hakkında ne düşünüyorsunuz? Son zamanlarda Perestroyka’dan çokça
bahsediliyor. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz? Stalin’e yönelik saldırılar
hakkındaki görüşünüz nedir?
Son
zamanlarda Perestroyka konusu çokça gündeme geldi. Perestroyka, dikkatlice
incelenmeli, içerdiği tüm revizyonist pislik idrak edilmeli. Perestroyka,
görebildiğim kadarıyla, biz komünistlerin karşı karşıya kaldığı yeni modern
revizyonizm saldırısının bir parçası. Gorbaçov baştan aşağı revizyonist.
Sovyetler
Birliği Komünist Partisi’nin XX. Kongresi’nin SSCB tarihinde muazzam öneme
sahip tarihi bir olay olduğunu iddia ediyor. Bu, Stalin’e saldırma bahanesiyle
proletarya diktatörlüğüne saldırıldığı, kader tayin edici bir kongreydi. Hruşçov’a
hayranlık duyuyor, onu cesur, kararlı, büyük bir adam olarak tasvir ediyor. Sorununun
ise öznelciliğe düşmesi, doğru planlar değil, uygulanamayacak kadar iddialı
planlar yapması olduğunu söylüyor. Hruşçov, Gorbaçov’un hocasıydı. Gorbaçov,
ondan ve her ne kadar kendisinden uzak durmayı tercih etse de, diğer hocası
Brejnev’den dersler aldı.
Perestroyka
ile ilgili olarak kilit bir soruya odaklanmalıyız. Gorbaçov’un kendisi,
Perestroyka’nın birçok şekilde tanımlanabileceğini, ancak “özünü en doğru
şekilde ifade eden anahtar”a” odaklanırsak, “Perestroyka’nın bir devrim
olduğunu” söyleyebileceğimizi belirtiyor. Ancak bunu böyle görmeyenler de var.
Buna çok dikkat etmeliyiz. Bu, bir devrim değil, karşı-devrimin gelişmiş hali,
proletaryaya ve halka sosyal emperyalizmle mücadelede hizmet edebilecek az
sayıda imkânı ortadan kaldırmayı amaçlayan, daha dizginsiz bir kapitalist
restorasyonun ortaya çıkışıdır. Gorbaçov, bunun bir devrim olduğunu söylüyor
çünkü sosyoekonomik alanda bir ivme, radikal bir değişim ve yeni bir devlet
türüne doğru bir ilerleme öneriyor. Bu, yeni devlet türü ne olurdu? Daha arsız
bir burjuva devleti. Bu devlet, henüz tanımlayamadıkları yeni bir şekilde
yapılandırılmış, zira o, en son konferanslarında bile tanımlanmadı. Yani
Gorbaçov tamamen utanmaz biri. Bu nedenle bu terime dikkat çekmek faydalı,
çünkü genel olarak “perestroyka bir yeniden yapılanmadır, hepsi bu” deniyor.
Ancak Gorbaçov, buna mükemmel şekilde uyan terimin “devrim” olduğunu söylüyor, aslında
alay ediyor, ironiye başvuruyor, şaka yapıyor.
Bu
kişi başka ne öne sürüyor? Hruşçov’un görüşlerini geliştiriyor. Savaş
meselesine bakalım. Bir dünya savaşının insanlığın yok olmasına yol açacağını
söylüyor. Kendi sözleriyle, “Bu savaşta ne galip ne de mağlup olacak. Kurtulan
olmayacak. Eğer nükleer bir savaş çıkarsa, tüm canlılar yeryüzünden silinecek. Küresel
bir nükleer çatışmada ne kazanan ne de kaybeden olacak, dünya medeniyeti
kaçınılmaz olarak yok olacak” diyor. Devamında ne diyor? İzin verin de
okuyayım: “Siyaset gerçeklere dayanmalıdır. Bugün dünyanın en zorlu gerçeği, ABD
ve Sovyetler Birliği'nin hem konvansiyonel hem de nükleer silahlardan oluşan muazzam
askeri cephanelikleridir. Bu, iki ülkemize tüm dünyaya karşı özel bir
sorumluluk yüklüyor.” Bu nedir? Hiç utanmadan, bize gücünün askeri üstünlüğe
dayandığını söylüyor ve bunu Yanki emperyalizminin askeri gücüyle birlikte
sergileyerek, dünyada önemli olan tek şeyin bunlar olduğunu, sonuç olarak
onlara bağımlı olduğumuzu haykırıyor. Savunduğu şey bu, gördüğümüz en utanmaz,
en açık süper güç politikası. Ancak ona göre, insanlığı tehlikeye atan sadece
nükleer savaş değil, konvansiyonel savaş da: günümüzde var olan gelişmiş ve
ölümcül silahlar göz önüne alındığında, aynı sonuçları doğurabilir. Böylece
Gorbaçov, bize en canavarca boyun eğdirme politikasını dayatmaya çalışıyor.
Bunun karşısında, Başkan Mao Zedong’un “İsyan etmek meşrudur” bayrağını daha da
yükseltiyoruz.
Bu
yüksek rütbeli Rus yetkilinin revizyonist icatları, onu “yeni bir düşünce”
önermeye yöneltiyor. Dikkatle dinleyin! “İdeolojilerin ve farklılıkların
ötesinde, insanlığın en yüksek çıkarlarını dikkate alan” “yeni bir düşünce” bu.
Peki sınıfsal bakış açısının resmi olarak dile getirilmesine ne oldu? Bu, Hruşçov’un
vaazlarının daha yüksek bir seviyede yeniden canlandırılması değil mi? Alenen
öyle. Bu “düşüncenin” önemli bir parçası da savaşın artık askeri araçlarla
siyasetin devamı olmadığı görüşüdür. Kendi sözleriyle, “Clausewitz’in ‘savaş,
siyasetin başka araçlarla devam ettirilmesidir’ şeklindeki, zamanında klasik
olan özdeyişi, şimdi giderek eskimiş görünüyor. Kütüphanelere ait olmaya mahkûm.”
Oysa bu tez Lenin tarafından savunulmuş, bu yüzyılda Başkan Mao tarafından
tekrarlanmıştır, proletaryanın askeri teorisinde kilit bir öneme sahiptir. Biz,
halk savaşında ona göre hareket ediyoruz. Dolayısıyla, Gorbaçov, Hruşçov gibi
Lenin ile açıkça çatışıyor. Marksist ilkelerin gözden geçirilmesine yol açan “yeni
koşullar”la ilgili laf, eski tarz revizyonistlerin günlerinden beri kullanılan
eski bir hikâyedir. Bu nedenle, “Batı’da olduğu gibi Doğu’da da yeni düşünceler
ve yeni insanlar ortaya çıkıyor, nasıl anlaşmaya varabileceklerini görmeye
başlayan insanlar, çünkü işbirliği mümkün olan tek şeydir” diyen bu yeni
revizyonist bayrak taşıyıcısına hiçbir şekilde teselli vermemelidir. Ancak biz,
üçüncü bir dünya savaşı için koşullar henüz ortaya çıkmadığı sürece ki önce
onları ortadan kaldırmazsak, iki süper güç arasındaki bu gizli anlaşmanın devam
ettiğini söylüyoruz. İşin özü budur, bence, Lenin’e yoldan saparak karşı çıkan
Gorbaçov’un, kendisini “Lenin’in takipçisi” olarak adlandırarak, “Lenin’e dönüş”ü
gerçekleştirdiğini ve “Lenin’den çok şey öğrendiğini” söyleyerek ne kadar
pervasızca aldattığını açıkça belirtmek gerekir. Bize bunları anlatıyor ve
bence bunlar çok yıpratıcı şeyler.
Öte
yandan, “uluslararası politikayı tüm insanlık için ortak olan ahlaki ve etik
normlara dayandırmayı” savunduktan sonra Gorbaçov, “Askeri-sanayi kompleksine
ne olacak diye soruyorlar... Öncelikle, askeri-sanayi kompleksindeki her iş,
sivil sanayidekinden iki veya üç kat daha pahalı. Bir iş yerine üç iş
yaratabiliriz. İkinci olarak, ekonominin mevcut askeri sektörleri sivil
ekonomiyle bağlantılı ve ona çok yardımcı oluyorlar. Bu, potansiyellerini
barışçıl amaçlar için kullanmanın başlangıç noktasıdır. Üçüncü olarak, Sovyetler Birliği ve ABD,
kaynakları ve bilimsel ve entelektüel bilgi birikimini birleştirerek,
insanlığın yararına en çeşitli sorunları çözmek için kapsamlı ortak programlar
yürütebilirler” diyor. Böylece Hruşçov gibi böbürleniyor, Lenin’in emperyalizm
anlayışına ve işlettiği ekonomik sürece karşı çıkıyor. Burada da, her şeyde
olduğu gibi, o, Lenin karşıtıdır; bu durum, Deng’inkine benzer şekilde, partiyi
devletten ayırma ve ekonomik büyümeyi giderek daha çok burjuvazinin ve
emperyalizmin hizmetine sunma konusunda aldığı konumlarından net bir biçimde anlaşılmaktadır.
Diğer
emperyalistler gibi, sosyal emperyalist Gorbaçov da terörizmle mücadele etmeyi
öneriyor. Bu konuda kararlılığını dile getiriyor, bu amaçla Birleşmiş Milletler’i
kullanacağını da belirtiyor.
Son
olarak, Latin Amerika’ya, özellikle Nikaragua’ya dair bakış açısı hakkında bir
şeyler söylenmesi gerektiğini düşünüyorum. Nikaragua’da, Somoza diktatörlüğünün
halk devrimiyle devrilmesinin, Nikaragua devrimine yön veren bakış açısının
doğruluğunu kanıtladığını düşünüyor. Bu, son derece açıklayıcı. Sovyet
imparatorluğu, ABD ile Latin Amerika arasındaki ilişkileri bozmakla
ilgilenmediği görüşünde. Bu, bizi doğrudan ilgilendiriyor.
SSCB’nin
sosyal emperyalistleri ne istiyor? Acil sorunları nasıl çözeceklerini anlamaya
çalıştıkları bir aşamadalar. Bu, iş birliğinin esas olduğu bir an ve bu nedenle
ekonomik sistemlerinin geliştirilmesine kendilerini adamak için çatışma
noktalarını kontrol altına almaya veya soğutmaya çalışıyorlar, aynı zamanda
dünya hegemonyası için büyük planlar yapmaya devam ediyorlar. İş birliği
geçicidir, çatışma ve mücadele ise mutlaktır.
Sonuç
olarak, Perestroyka, Hruşçov’un başlattığı modern revizyonizmi sürdürmeye
yönelik sapkın bir plandır. Bu, revizyonizmin yeni bir karşı devrimci
saldırısıdır.
Stalin’e
yönelik saldırılar konusunda şu söylenmeli: Hruşçov da ona saldırdı, Gorbaçov
da, ancak Gorbaçov daha da ileri giderek, Stalin’in mahkûm ettiği kişileri
akladı. İnsanı gerçekten düşündürmesi gereken şeylerden biri de Buharin’in ve
diğerlerinin aklanmasıdır. Hatta parti üyesi olarak statüsünü bile tanıdılar.
Kendinize sormanız gereken şey şu: Kim kaldı? Sadece Troçki, şimdi o da tek
başına kaldı. Stalin’e yönelik saldırı, her zaman olduğu gibi, kapitalist
restorasyonu derinleştirmek, geriye kalan ve halka bir kez daha devrim yapmada
hizmet edebilecek her şeyi ortadan kaldırmak adına politik planlar geliştirmek
için bir bahane olmaya devam ediyor. Bu onların hayali, ama bu sadece bir
hayalden ibaret kalacak, saf ve basit.
Yoldaş
Stalin’e gelince, revizyonistler, onun hakkında çok şey söylüyor ve ona
saldırıyorlar. Üzücü olan, başkalarının da aynı şeyi yapması, onu her türlü
hatayla suçlaması ve karalamasıdır. Biz, Yoldaş Stalin’in büyük bir
Marksist-Leninist olduğuna inanıyoruz. Başkan Mao’nun onun hakkında
söyledikleri doğrudur: hataları yüzde otuzdu ve bu hataların kökeni diyalektiği
kavramadaki sınırlılıklarındaydı. Ancak kimse, onun büyük bir Marksist olduğunu
inkâr edemez. Gorbaçov ve adamlarının Stalin’e yönelik saldırıları, komünist
olduklarını iddia eden ve Yoldaş Stalin’e saldıran, onu karalayan diğerlerini
düşündürmelidir. Bu tesadüfler üzerinde gerçekten düşünmelidirler; bu
saldırıların ardında önemli bir şey var.
Çin’in
mevcut liderlerini nasıl görüyorsunuz? Karşı-devrimci kampta mı yer alıyorlar?
Çin halkı için çıkış yolu nedir?
Çin’in
mevcut liderliği revizyonisttir, aslında sapkın bir karaktere, eski ve çürümüş
bir revizyonist olan Deng Şiaoping tarafından yönetilmektedir. Büyük Proleter
Kültür Devrimi sırasında tamamen ifşa edildi ve dünya, onun ne olduğunu, olmaya
devam ettiğini gördü: tam anlamıyla bir revizyonist, Liu Şao Çi’nin uşağı. Bir
zamanlar sosyalist bir ülke olan Çin’i, hızlı ve topyekûn, bir kapitalist
restorasyon sürecine sokan kişi Deng’dir. Gorbaçov’un savunduğu pozisyonların,
kendi koşullarına uygun olarak Deng tarafından da daha önce savunulduğunu
belirtmekte fayda var.
Hangi
kamptalar? Çin, bir dünya gücü gibi davranıyor. İzledikleri politik yol, güçler
ve süper güçlerle iş birliği ve mücadele yoludur. Hayalleri, gelecek yüzyılda
bir süper güç olmak, işte onların hayali bu. Diğer durumlarda olduğu gibi,
buradan çıkış yolu devrim, halk savaşıdır. Başkan Mao’nun, parlak yaşamının
sonlarına doğru, yoldaş Çiang Çing’i devrim bayrağını zirveye taşıyabileceğini
söylemiş ve ona, “Eğer başarısız olursan, düşeceksin, vücudun parçalanacak,
kemiklerin kırılacak ve o zaman bir kez daha gerilla savaşı vermek zorunda
kalacaksın” demişti. Bize cevabı verdi. Bu, bir şiirin bir parçası. Metni çok
iyi hatırlamıyorum ama temel fikir bu. Buradaki temel nokta, gerilla savaşının,
halk savaşının yeniden yürütülmesinin gerekli olacağı gerçeğidir.
Başkanım,
sizce bugün dünyada sosyalist ülkeler var mı?
Açıkçası
hayır, öyle düşünmüyorum. Örneğin, Arnavutluk’un sosyalist bir ülke olduğuna
inananlar var. Arnavutluk’un sosyalist olduğuna inananlara, örneğin Arnavutluk Emek
Partisi’nin VIII. Kongre belgelerini dikkatlice incelemelerini tavsiye ederim.
Bu, iyi bir çalışma olurdu, çünkü orada dünya gericiliğinin merkezinin ABD
emperyalizmi olduğu yazıyor. Peki ya Sovyet emperyalizmi? Savaşmamız gereken
iki düşmana ne oldu? Bunlar, hep sadece sözden ibaretti. Hoca’nın kendisi için
de sadece sözden ibaretti, çünkü o her zaman sosyal emperyalizmden çok Amerikan
emperyalizmiyle mücadele hakkında yazıyordu.
Aynı
Kongre, insanlığın yok olmaya hiç bu kadar yakın olmadığını da söyledi. Bunu
diğerleri gibi tekrarlıyorlar ki bu, tesadüf değil. Peki ne yapmamızı
öneriyorlar? Somut olarak, emperyalizmi ifşa etmemizi. Bu, çözüm değil.
Emperyalizmi ifşa etmek, bir dünya savaşını durdurmayacak. Çözüm, halk savaşı
yaparak devrim gerçekleştirmektir.
Orada
anlatılanlara ve yaşadıkları ciddi ekonomik sorunlara bakıldığında, Arnavutluk’un
izlediği yol oldukça açık bir şekilde görülebilir. Ancak bu yolu seçen, şimdiki
lider Ramiz Alia değil, 1978’de seçmenlere yaptığı bir konuşmada Arnavutluk’ta
karşıt sınıfların olmadığını söyleyen Hoca’nın kendisidir. Bunun ne anlama
geldiğini çok iyi biliyoruz, çünkü bu soru, Başkan Mao Zedong tarafından
ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Buna, Başkan Mao’ya ve Marksizmin gelişimine
yönelik aldatıcı saldırılarını da eklersek, o, bir revizyonistten başka nedir
ki? Bu nedenle Arnavutluk sosyalist değildir.
Vietnam’a
baktığımızda, izlediği yol, bugün kriz ve yıkım içindeki bir ekonomiyle
emperyalist yardım için yalvaran Sovyetler Birliği’nin bir aracı olma yoludur.
Bu kadar kan ne için? Çünkü orada, ünlü vasiyetinde de görülebileceği gibi,
merkezci bir lider olan Ho Chi Minh vardı; vasiyetinde, Uluslararası Komünist
Hareket içindeki çatışmayı görmediği için pişman olduğunu, oysa asıl sorunun
Marksizm ve revizyonizm arasındaki mücadelede hangi tarafı tutacağı olduğunu
söylüyordu. Bir komünistin tek çözümü Marksizmin yanında yer almaktır. Ho Chi
Minh, bunu asla yapmadı. Daha sonra çürümüş bir revizyonist olan Le Duan geldi.
Bu nedenle, Vietnam’daki mevcut durum ortaya çıktı.
İşte
bu yüzden bugün sosyalist ülke olmadığını düşünüyorum. Bütün bunlar, insanı
ciddi ciddi düşünmeye, restorasyon ve karşı restorasyon sorununu anlamaya sevk
ediyor. Bazılarının iddia ettiği gibi, bu bir ağıt yakma veya sızlanma meselesi
değil. Mesele, gerçekle yüzleşmek ve onu anlamaktır. Bunu da Lenin’in
kendisinin ortaya koyduğu, Başkan Mao’nun ustaca geliştirdiği restorasyon ve
karşı restorasyon meselesiyle ilgili fikirleri kavradığımızda anlayabiliriz.
Tarihsel olarak, hiçbir yeni sınıf, bir anda iktidara yerleşmemiştir. İktidar
ele geçirilmiş ve kaybedilmiş, tekrar ele geçirilmiş ve tekrar kaybedilmiştir;
ta ki büyük mücadeleler ve çekişmelerin ortasında o sınıf, iktidarı kazanıp
elinde tutana kadar. Aynı şey proletarya için de oluyor. Ama sosyalist
yapılanma da dâhil olmak üzere büyük dersler aldık. Bu yüzden muazzam bir
deneyim oldu.
Son
tahlilde, bu, tarihsel bir süreçtir ve bizim endişelenmemiz gereken şey,
kapitalizmin yeniden kurulmasını nasıl önleyeceğimizdir. Devam eden her devrim,
bize öğretildiği gibi, önümüzdeki uzun yılları, gelecek uzun yılları düşünmeli,
proletaryanın iktidarı ele geçirme, proletarya diktatörlüğünü kurma, onu
savunma ve devrimi yönetme sürecinin zaten tanımlanmış olduğundan emin
olmalıdır. Bu süreçte büyük tarihsel dönüm noktalarına zaten ulaşılmıştır, bu
nedenle beklentiler, sınıfımızın derslerini alarak iktidarı ele geçireceği ve
tüm dünyada proletarya diktatörlüğünü kuracağı, proletaryanın artık
devrilmeyeceği, ancak komünizme girdiğimizde devletin sona ermesine kadar bu
dönüşüm yolunda devam edeceği yönündedir.
Başkanım,
devrimin zaferiyle birlikte Yeni Devlet, burjuva hükümetleriyle, özellikle de
Yanki Devleti ve sosyal emperyalizmle ne tür uluslararası ilişkiler kuracak?
Durum
açık. Ülkemiz üzerindeki Amerikan emperyalizminin egemenliğine son vermeliyiz.
Aynı zamanda, sosyal emperyalistlerin egemenliklerini kurmalarını engellemeli,
başka herhangi bir gücün egemenliğine karşı da önlem almalıyız. Özetle,
sorunuzun cevabı budur.
Başkanım,
tam izolasyon tehlikesi Yeni Devlet’i tehlikeli bir duruma düşürmez mi?
Biz
şuna inanıyoruz: Sınıfımızın kurtuluşuna, bizi komünizme götürecek yoldan
ayrılmamalıyız. Bu yol, dünya devriminde proletaryanın çıkarlarına uygun
adımlar atmak için bağımsızlığımızı korumamızı gerektiriyor. Bilindiği gibi,
emperyalistler arasında anlaşmazlıklar ve çelişkiler mevcut, bunlar, örneğin,
belirli kaynakları elde etmek için kullanılabilir. Piyasa giderek daralıyor,
gerçek bir ticaret savaşı yaşanıyor, bu yüzden bize satacak olanları
bulabiliriz. Elbette, fahiş bir fiyat talep edecekler. Lenin’in dediği gibi,
onlara lanetlerimizle ödeyeceğiz. Ama aynı zamanda, ezilen uluslar, devam eden
devrimler, uluslararası proletarya, dünyanın dört bir yanındaki insanlar ve komünist
partiler var, bize yardım edecekler ve biz de öğrenmek zorundayız, çünkü
proletarya enternasyonalizmine dayanarak çağrımıza cevap verecekler ve bizim
tarafımızdan hoş karşılanacaklar. Şimdiden geri kalmış ülkeler arasında
bağların nasıl kurulduğunu, hatta takasın nasıl kullanıldığını görüyoruz. Uygun
yöntemleri bulacağız.
Bu
soruyu yeterince incelemedik, çünkü gelecekte ortaya çıkacak sorunları
içeriyor. Genel ilkelerimiz var, ancak Lenin’in dediğiyle hemfikiriz: Savaşın
nasıl bir şey olduğunu bilmek istiyorsanız, savaşın. Uluslararası proletaryaya,
ezilen uluslara, dünya halklarına, en önemlisi de komünistlere, partilere ve
örgütlere, gelişmişlik düzeyleri ne olursa olsun, tükenmez bir güven duyalım.
Marksizm-Leninizm-Maoizm ideolojimize sıkıca bağlı kalarak, karanlıkta yolumuzu
bulmaya çalışarak, belirli durumlar veya kısa süreler için geçici çözümler
bularak, nihai çözümü bulana kadar ilerleyeceğiz. Lenin’in bize öğrettiği gibi,
hiçbir devrim, önceden tamamen planlanamaz. Çoğu zaman belirsiz bir şekilde
yolunu bulmak, geçici veya anlık çözümler bulmak zorundadır, ancak ilerleme
böyle olur. Bu, bizim yaklaşımımız, çünkü temel silahımız ideolojimizdir. Marx’ın
söylediklerini başlangıç noktamız olarak
alıyoruz: Eğer
kazanacağımızdan ve tüm sorunun çözüleceğinden
kesin olarak emin olsaydık, devrim
yapmak ne kadar kolay olurdu; ama devrim böyle değildir. Mesele, ne pahasına
olursa olsun kendimizi buna adamak ve onu ilerletmektir. Kitleler, tarihin
yaratıcıları olduğundan, halkımız, bu duruma ayak uyduracaktır. Marx’ın bize
verdiği genel silahla onları donatmak bize düştüğünden, devletimizi silah
zoruyla savunacağız, çünkü hiçbir devrimci devlet, emperyalizmin ve gericiliğin
iyi niyetine güvenerek varlığını sürdüremez. Bu sayede, kararlılığımızla, azmimizle,
özellikle Maoizmin bize verdiği inançla, yolu bulacağız ve yeni yollar
keşfedeceğiz.
Başkan
Mao, bize yeni düşünme biçimleri geliştirmemiz, yeni yöntemler üretmemiz
gerektiğini öğretti, asıl mesele budur. Ekonomik konularda meselenin net bir politik
çizgiye, örgütlenme biçimlerine ve büyük çabalara dayandığını ortaya koydu. Tüm
sorunlar, özellikle henüz çözülmemiş olan sorunlar karşısında, komünist partiler
ve kitleler var olduğu sürece her türlü mucizenin gerçekleşeceğine dair sağlam
bir Maoist inançla yola koyuluyoruz.
PKP,
proletarya enternasyonalizmini bugün ve gelecekte nasıl görüyor?
Her
şeyden önce, bunu bir ilke, çok önemli bir ilke olarak görüyoruz, çünkü tekrar
söyleyeceğim gibi, proletarya, uluslararası bir sınıftır, biz komünistler enternasyonalistiz,
başka türlü komünizme hizmet edemeyiz. Partimizin asıl meselesi, her daim
üyelerini, savaşçılarını ve kitleleri proletarya enternasyonalizmi konusunda
eğitmek, onları Marksizm-Leninizm-Maoizm konusunda yetiştirmek, dünya devrimine
hizmet etmek ve komünizmin yeryüzünde yeşermesi için yorulmadan, sarsılmaz bir
şekilde mücadele etmektir.
Bir
süreliğine diğer partilerle bağlarımızı kaybettik. Daha sonra bu bağlar yeniden
kuruldu. Bugün Uluslararası Komünist Hareket için mücadeleye katkıda
bulunuyoruz; bu nedenle, gerçek komünistlerin yeniden bir araya gelmesinde bir
adım olarak gördüğümüz Devrimci Enternasyonalist Hareket’in üyeleriyiz. Bunun
karmaşık bir görev olduğunu düşünüyoruz, çünkü bir parti kurmak ve onu ileriye
taşımak karmaşık ve zorsa, komünistlerin farklı partileri ve örgütleri
aracılığıyla birleşmeleri için mücadele etmek ne kadar daha karmaşık olacaktır?
Bunun muazzam ama vazgeçilmez bir görev olduğunu biliyoruz. Katılanların,
mücadele edenlerin olduğuna inanıyoruz. Sahip olabileceğimiz tüm kısıtlara,
proletarya enternasyonalizminin dünyadaki komünistleri nihai hedefimize ulaşmak
adına, birlikte mücadele etmek üzere yeniden bir araya getirebilmesi için
mücadele ediyoruz. Sorunun son derece karmaşık ve zor olduğunu anlıyoruz, ancak
biz komünistler, bu tür bir görev için yaratılmışız.
Sayın
Başkan Gonzalo, bugün ezilen uluslarda yürütülen farklı mücadeleleri nasıl
değerlendiriyorsunuz? Avrupa’daki silahlı eylemleri ve çeşitli ulusal
hareketleri nasıl analiz ediyorsunuz?
Ezilen
uluslar sayısız mücadele yürütüyorlar. Afrika’da, Latin Amerika’da ve dünyada
büyük önem ve ağırlığa sahip bir bölge olan Asya’da mücadeleler sürüyor. Asya,
tarihteki kitlelerin ağırlığı ve Marksizmin bize öğrettikleri nedeniyle her
zaman özel ilgimizi hak ediyor. Ezilen uluslardaki mücadelelerin sorununun, komünist
partilerin yetersiz veya eksik gelişmesinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Evet,
bazı partilerin gerçekten büyük katkılar sağlaması gerekecek. Öte yandan, halk
savaşlarının geliştirilmediğini düşünüyoruz. Sonuç olarak,
Marksizm-Leninizm-Maoizmi dünya devriminin başına geçirmeye katkıda bulunmaya
devam etmenin gerekliliğini görüyoruz, böylece bu temelde güçlü partiler
kurulabilir, halk savaşlarına önderlik edebilirler. Bunu en büyük kısıt olarak
görüyoruz.
Ortadoğu’da,
özellikle Filistin'de, Güney Afrika’da vb. milliyetçi hareketler var. Ancak
biz, Ekim Devrimi’nin başlattığı yeni çağın açtığı yolda gerçekten
ilerleyebilmek için bu devrimlerin komünist partiler üretmesi gerektiğine
inanıyoruz, çünkü onlarsız devrim tam anlamıyla gerçekleşemez. Afrika, bize
bunun birçok örneğini verdi. Örneğin Cezayir’de silahlı bir mücadele vardı ve
çok şiddetliydi, ancak gerçek bir devrimci mücadeleye önderlik edecek bir komünist
parti olmadığı için sosyalizm asla kurulamadı. Komünist partiler olmadan,
sadece ulus olarak tanınmayı amaçlayan, sömürge olmaktan yarı sömürge olmaya
geçmeyi hedefleyen, emperyalizme bağımlı kalan veya başka durumlarda
efendilerini değiştiren milliyetçi hareketler gelişir. Bunu örneğin İngiltere
ve Fransa’ya bağlı çeşitli hareketlerde gördük. Başka durumlarda ise, Birleşmiş
Milletler’in ne olacağına karar verdiği silahlı mücadeleler gelişir, Kıbrıs’ta
olduğu gibi. Yani mesele, sadece silahlı mücadele yürütmek değil. Meselenin özü
halk savaşı, bir komünist parti ve Marksizm-Leninizm-Maoizmdir. Bununla
birlikte, tüm bu hareketler, emperyalizme karşı mücadeleye güç katmaktadır,
ancak halk savaşı yürüten bir komünist parti tarafından yönetilirlerse
emperyalizmin tümüyle ortadan kaldırılmasına katkıda bulunabilirler.
Avrupa’daki
silahlı eylemlere gelince, uzun süreli silahlı mücadelelere tanıklık ettik.
Bunlar, nesnel gerçekliğin bir ifadesidir. Bu nedenle, görevimiz, onları eleştirmek
değil, anlamak, incelemek ve analiz etmektir; böylece eski Avrupa'da da
devrimci bir durumun var olduğunun bir ifadesi olduklarını görebiliriz. Bunun
ötesinde, iktidarı ele geçirmenin tek yolunun bu olduğunu anlayarak
silahlananlar da vardır. Bu, revizyonizme güçlü bir darbedir, çünkü
revizyonizmin kalelerinden biri olarak kabul edilen Avrupa’da revizyonizm terk
edilmeye başlanmıştır. Ulaşılan seviye ve çözülmesi gereken sorunlar ne olursa
olsun, bu, inkâr edilemez bir şekilde önemli bir ilerlemedir.
Bazı
durumlarda, İrlanda’da olduğu gibi, ulusal mesele söz konusudur. Diğer
durumlarda ise devrimlerini nasıl gerçekleştirecekleri sorunu gündeme gelir. Bu
mücadelelerin ciddiyetle incelenmesi gerektiğine inanıyoruz. Sorun,
ideolojilerinin ne olduğunu, hangi siyasetin onları yönlendirdiğini, hangi
sınıfa hizmet ettiklerini ve süper güçler meselesine nasıl yaklaştıklarını
anlamaktır. Özellikle Mao Zedong’u yeniden benimsemeyi öneren veya bir parti
ihtiyacını gündeme getirmeye başlayan ya da silahlı mücadelenin tek başına
yeterli olmadığını savunan örgütler varken, bu mücadelelerin çok fazla ilgiyi
hak ettiğine inanıyoruz. Bunu yeni bir uyanış olarak görmeliyiz, işin özüne
indiğimizde, kim hata yapmaz ki, çok hata yapabileceklerini anlamalıyız. Ancak
kendileri de hatalarından ders çıkaracaklar, ki bunu yapıyorlar,
ilerleyecekler, Marksizm-Leninizm-Maoizmi kavrayacaklar, devrimlerinin
sosyalist karakterine ve özel koşullarına uygun olarak partiler kuracak ve halk
savaşı yürütecekler.
Özetle,
tekrarlamak gerekirse, bu, Avrupa’da da düzensiz bir şekilde gelişen devrimci
bir durumun kanıtıdır. Çürümüş revizyonizmden bıkmış ve usanmış insanlar,
böylesine zor koşullarda, mücadelenin karmaşık ve zor olduğu emperyalizmin
kalbinde, dünyayı değiştirmek için silahlanıyorlar; bu, yapılabilecek tek
yoldur. Bu, daha fazla umut veriyor, ana eğilimin devrim olduğunu, Avrupa’nın
da devrime doğru yöneldiğini görmemize yardımcı oluyor. Ayrıca, geçmişte öncü
olduktan sonra bir yol açtıklarını, sonuçta daha fazla umut verdiklerini de
kabul edelim. Bizden daha fazla anlayış görmeyi hak ediyorlar, zira zaten partiyi
önemseyen, Mao Zedong’u yeniden benimseyenler var. Yani, Marksizme geri dönmek
ve onu Marksizm-Leninizm-Maoizm olarak tamamen kavramak istiyorlar. Avrupa’da
yürütülen bu mücadelelerin de, tüm mücadeleler gibi, sınırlılıkları ve hataları
vardır; ancak bunları, devrimin durdurulamaz ilerleyişinin ve giderek daha
fazla ülke ve halkın mevcut düzeni devirmek için silahlanmaya nasıl
yöneldiğinin bir ifadesi olarak görmeliyiz. Deneyimlerini özetliyorlar,
rotalarını partiye ve proletarya ideolojisine, Marksizm-Leninizm-Maoizme,
özellikle de Maoizme göre tayin ediyorlar.
Benim
için, Avrupa’da devrimin bir yol açmaya başlamasını görmek sevinilecek bir
durum. Yol boyunca tökezleyip düşebilecek olsalar bile, kitlelere ve halklara
güven duymalıyız; diğer yerlerde olduğu gibi, Marksizmi izleyerek, ellerinde
silahlarla devrim yapacaklarına güvenmeliyiz. Orada da yapacaklar, işte böyle
düşünmeliyiz. Bunu tarihsel bir perspektiften görmemiz, uzun vadeli bir bakış
açısı benimsememiz, bu hareketleri ciddiyetle incelememiz,
Marksizm-Leninizm-Maoizme yönelen her şeyi, bir parti kurmayı ve halk savaşını
geliştirmeyi teşvik etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Nikaragua
ve Küba hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Bu
sorunlar hakkında bazı arkadaşlarımla konuşurken bir keresinde söylediğim şeyi
tekrar dile getirmek isterim. Nikaragua, eksik bir devrim gerçekleştirdi,
sorunları, büyük burjuvazinin tüm gücünü yok edememiş olmalarından kaynaklanmaktadır.
Somoza karşıtı olmaya odaklandılar. Bence bu, bir sorun. Demokratik bir devrim
üç gücü de ortadan kaldırmalıdır, Nikaragua’da bu yapılmadı. Bir diğer şey ise
devrimin son yıllarda yeniden düzenlenmiş Küba çerçevesinde gelişmiş olmasıdır.
Bu, sonuçta Sovyetler Birliği’ne bağımlılığa yol açar. Bunu nasıl
kanıtlayabiliriz? Çünkü Nikaragua’nın kaderi, Afganistan veya Ortadoğu gibi,
iki süper gücün temsilcileri arasındaki görüşmelerde tartışılıyor, manipüle
ediliyor ve ele alınıyor. Yaptıkları hamleler ve karşı hamleler gösterge
niteliğindedir. Nikaragua’da “kontralar” ile ilgili olarak alınan önlemler,
süper güçler arasındaki toplantılar ve anlaşmalarla yakından örtüşmektedir.
İnanıyoruz
ki, kahraman Nikaragua halkının kesinlikle hak ettiği doğru yolu izlemek için
Nikaragua, demokratik devrimi tam anlamıyla geliştirmelidir, bu da bir halk
savaşı gerektirir. Sovyetler Birliği’ne olan bağımlılıklarından kurtulmalı,
kaderlerini kendi ellerine almalı, bağımsız sınıf çıkarlarını savunmalıdırlar.
Bu, elbette proleter bir bakış açısını benimseyen bir partiyi gerektirir. Aksi
takdirde, ne yazık ki, bir piyon olmaya devam edeceklerdir. İnanıyoruz ki
Nikaragua halkı, büyük bir mücadele ruhu sergilemiştir ve tarihi kaderleri,
Marksizm-Leninizm-Maoizm ve halk savaşına dayalı bir parti ile, yakın veya uzak
herhangi bir gücün vesayeti olmadan, bağımsız olarak gelişen devrimi, olması
gerektiği gibi geliştirmekten başka bir yerde aranamaz.
Küba
hakkında somut olarak sadece şunu söyleyebilirim: Sadece Latin Amerika’da
değil, örneğin Angola’da ve başka yerlerde de Sovyetler Birliği’nin hizmetinde
rol oynadılar. Küba, Kübalıların kendilerinin istisnai olarak adlandırdığı bir
süreçle bir efendiden diğerine geçti. Mücadelelerini yönlendirmek için ortaya
koydukları temeli açıkça hatırlamak gerekir: Sınıflar arasında net bir ayrım
yoktur, özetle, ezilenleri kurtarmak için bir kurtarıcılar topluluğuna ihtiyaç
vardır. Bunu, Peru’da dolaşan belgelerde aşağıdaki dört noktayla birlikte
gördük. Buradaki sorun, sınıf mücadelesini başlangıç noktası olarak almamalarıdır: “sosyalist
devrim veya devrim karikatürü”, yani ezilen ülkelerde
tek aşamalı bir
devrimi savunmak; ulusal burjuvazi olmadan üç sınıfın birleşik
cephesi; Komünist Parti’ye gerek yok,
yani proletaryanın liderliğini reddetmek; ve Üs Bölgeleri’ne
duyulan ihtiyacı
reddetmekle başlayan halk savaşının reddi.
Bu talihsiz ilkeler Kübalılar tarafından yayılıyor.
Küba’nın
Amerika’da büyük bir sorumluluğu var, çünkü umut verdi. Ancak 1970’te olanları
çok net hatırlamalıyız. Fidel Castro, silahlı mücadele stratejisinin başarısız
olduğunu söyledi, teşvik ettiği ve desteklediği şeyden vazgeçmek istedi.
Douglas Bravo ona karşı çıktı ve stratejinin değil, Castro’nun taktiklerinin
başarısız olduğunu savundu. Ancak ne yazık ki Bravo, daha sonra affı kabul
etmeyi seçti. Bütün bunların Amerika kıtasında birçok soruna yol açtığına
inanıyoruz, ancak bugün aynı kriterler, sosyal emperyalist efendinin talimatlarına
göre yeniden düzenlenerek, Nikaragua’da somut olarak uygulanan yeni bir
devrimci gelişme olarak yayılıyor ve sunuluyor. Bu yanlış. Onaylamamız gereken
ve onayladığımız şey, Latin Amerika’nın halk savaşına hazır olduğu, halk savaşının
onun yolu olduğu gerçeğidir. Latin Amerika’nın oynayacağı önemli bir rol var.
Kibirli Yanki emperyalistlerine göre “ABD’nin arka bahçesi” olduğunu
unutmayalım. Latin Amerika’nın da dünya için bir önemi vardır ve bu önemi,
proletarya ideolojisini, Marksizm-Leninizm-Maoizmi, özellikle de Maoizmi
benimserse, komünist partiler kurarsa ve dünya devriminin bir parçası olarak
halk savaşlarını yürütürse gerçekleştirebilir.
Latin
Amerikalılar olarak nüfusumuz, bu yüzyılın sonunda 500 milyonu aşacak. Bizi
birleştiren çok şey var, bu yakınlık nedeniyle birlikte çalışmalıyız; bu,
kendimizi dünya devriminden ayırabileceğimiz anlamına gelmez, çünkü görevimizi
ancak dünya devriminin bir parçası olarak yerine getirebiliriz. Latin Amerika
yeterli değil. Komünizm, ya tüm dünya içindir ya da hiç kimse için değildir.
Peru
Komünist Partisi’nin dünya devrimine katkısı nedir?
Başlıca
katkımız, Maoizmi Marksizmin yeni, üçüncü ve en yüksek aşaması olarak savunmak,
bu ideolojiyi dünya devriminin başına geçirmeye yardımcı olmaya kendimizi
adamak ve bunun bir parçası olarak, Maoizmin geçerliliğini ve her şeyi kapsayan
bakış açısını göstermektir. Ayrıca, kişinin kendi çabalarına dayanarak, süper
güçlerden veya herhangi bir emperyalist güçten bağımsızlığını koruyarak kendini
ayakta tutması halinde devrim yapmanın mümkün olduğunu, dahası, bunu bu şekilde
yapmanın gerekli olduğunu göstermektir. Tüm kısıtlarımıza rağmen, kendini
hissettiren halk savaşının gücünü göstermektir. Mümkünse, bazılarının dediği
gibi, umut vermek, bu anlamda sorumluluk üstlenmek, dünya devrimi için bir ışık
olmak, diğer komünistlere hizmet edebilecek bir örnek olmak. Biz, bu şekilde
dünya devrimine hizmet ediyoruz.
Diğer Hususlar
Sayın
Başkan, bu röportajın sonuna geldik. Sizinle 12 saatten fazla konuştuk. Şimdi
şahsen sizden, Dr. Abimael Guzmán Reinoso’dan bahsetmek istiyoruz. Ailenizden
veya arkadaşlarınızdan, politik alanda beceri ve maharetlerinizin gelişmesinde
sizi etkileyen biri oldu mu?
Siyasete
atılmamda beni en çok etkileyen şeyin halkın mücadelesi olduğunu
söyleyebilirim. 1950’deki Arequipa ayaklanması sırasında halkın savaşçı ruhunu
gördüm, kitlelerin gençlerin barbarca katledilmesine karşı nasıl dizginlenemez
bir öfkeyle savaştığına tanıklık ettim. Orduyla nasıl savaştıklarını, onları
kışlalarına geri çekilmeye zorladıklarını gördüm. Halkı ezmek için başka
yerlerden nasıl güçler getirildiğini gördüm. Bu, hafızama oldukça canlı bir
şekilde kazınmış bir olaydır diyebilirim. Çünkü orada, Lenin’i anladıktan
sonra, halkın, sınıfımızın, sokaklara dökülüp yürüyüş yaptığında, tüm güçlerine
rağmen gericileri nasıl titretebileceğini anladım. Bir diğer konu da 1956’daki
mücadelelerdi; halk savaştı, bazıları ise onlara ihanet etti ki ihanet, oportünistlerin
ve gericilerin mayasında var, ama halk savaştı ve zafer kazandı, kitlesel
hareketler ortaya çıktı, bunlar güçlü hareketlerdi. Örneğin, bu olaylar, bana
kitlelerin gücünü, tarihi onların şekillendirdiğini anlamama yardımcı oldu.
Biraz
daha geriye gidersek, 1948’deki Callao ayaklanmasını da görme fırsatım oldu,
halkın cesaretini, kahramanlıkla dolup taşan ruhunu ve liderliğin onlara nasıl
ihanet ettiğini kendi gözlerimle gördüm. Hafızamda daha da geriye gidersem, İkinci
Dünya Savaşı’nın beni derinden etkilediğine inanıyorum. Evet, hatırlıyorum,
eğer mümkünse, çok net değil ama sanki bir rüyadaymış gibi, 1939 Eylül’ünde
savaş başladığında, eski radyolardaki kargaşayı ve haberleri. Bombardımanı,
önemli haberleri hatırlıyorum. Savaşın sonunu da hatırlıyorum, gemi düdüklerinin,
hoparlörlerin sesiyle, büyük bir gürültü ve mutlulukla nasıl kutlandığını, İkinci
Dünya Savaşı’nın sona erdiği günü hatırlıyorum.
Gazetelerde
beş büyük lideri görme fırsatım oldu, Yoldaş Stalin de onların arasındaydı. Bu
yüzden bu olayların bende iz bıraktığını, bana önemli ve karmaşık duygularla
birlikte, iktidar, kitleler ve savaşın gerçeği dönüştürme kapasitesine dair
fikri aşıladığını söyleyebilirim. Bütün bunlar beni etkiledi. Her komünist gibi
ben de sınıf mücadelesinin ve partinin çocuğu olduğuma inanıyorum.
Marksizmi
kaç yaşında benimsediniz? Lisede miydiniz, yoksa üniversitede miydiniz?
Siyasete
olan ilgim, 1950 olaylarına dayanarak lise sonlarında gelişmeye başladı.
Sonraki yıllarda, okul arkadaşlarımla politik fikirleri incelemek için bir grup
oluşturduğumuzu hatırlıyorum. Her türlü politik fikri incelemeye çok
istekliydik. O dönemin nasıl bir dönem olduğunu muhtemelen anlayabilirsiniz. Bu,
benim için bir başlangıçtı. Sonra üniversitede, üniversitedeki mücadele
sırasında, büyük grevleri, APRA’cılar ve komünistler arasındaki çatışmaları ve
tartışmaları bizzat yaşadım. Böylece kitaplara olan ilgim arttı. Birisi bana
bir kitap ödünç verdi, sanırım Bir Adım İleri, İki Adım Geri idi.
Beğendim, Marksist kitaplar okumaya başladım. Sonra Yoldaş Stalin figürü beni
çok etkiledi. O zamanlar komünizme yönelen ve Parti üyesi olan insanlar, Leninizmin
Sorunları kitabı ile eğitimden geçiriliyorlardı. Bu kitap bizim temelimizdi,
önemi göz önüne alındığında, hak ettiği gibi, ciddi bir şekilde inceledim.
Stalin’in hayatıyla ilgilendim. O, bizim için bir devrim örneğiydi. Komünist
Parti’ye girmekte sorun yaşadım. Saçma bir politikaları vardı. Üye olmak için
bir işçinin oğlu veya kızı olmanız gerekiyordu, ben değildim. Ama diğerlerinin
farklı kriterleri vardı, bu yüzden partiye katılabildim. Stalin’in savunmasına
katıldım. O zamanlar onu bizden almak, ruhumuzu çalmak gibiydi. O günlerde
Stalin’in eserleri Lenin’inkinden daha yaygın olarak yayımlanıyordu. O zamanlar
böyleydi.
Daha
sonra iş nedeniyle Ayakuço’ya bir gezi yaptım. Kısa bir süre kalacağımı
düşünmüştüm, ama yıllarca sürdü. Anlaşmalar öyle olduğu için sadece bir yıl
kalacağımı sanıyordum. Benim planlarım vardı, proletaryanın ise başka planları.
Kitleler ve halk, bizi birçok yönden değiştiriyor. Ayakuço, bana köylülüğü
keşfetmemde yardımcı oldu. O zamanlar Ayakuço, çok küçük bir kasabaydı,
çoğunlukla köylülerin yaşadığı bir yerdi. Bugün bile yoksul mahallelere
giderseniz orada köylülere rastlarsınız, kenar mahallelere doğru yürürseniz on
beş dakika içinde kırsal kesimde olursunuz. Orada da Başkan Mao Zedong’u
anlamaya başladım, Marksizmi anlama konusunda ilerleme kaydettim. Marksizm ve
revizyonizm arasındaki çatışma, gelişimimde çok önemli bir rol oynadı.
Talihsiz
birisi, bana ünlü Çin mektubu olan “Uluslararası Komünist Hareketin Genel
Çizgisi Hakkında Bir Öneri”yi ödünç verdi. Mektubu bana geri vermem şartıyla
ödünç vermişti. Açıkçası anlaşılabilir bir hırsızlık eylemiydi bu. Mektup, beni
Marksizm ve revizyonizm arasındaki büyük mücadeleye daha derinlemesine dalmaya
yönlendirdi.
Parti
içinde çalışmaya ve revizyonizmi ortadan kaldırmaya kendimi adadım, diğer
yoldaşlarla birlikte bunu başardığımıza inanıyorum. Çok ileri gitmiş, kökten
revizyonist olan bir iki kişiden kurtulmuştuk. Ayakuço, benim için son derece
önemliydi, devrimci yol ve Başkan Mao’nun öğretileriyle ilgiliydi. Dolayısıyla,
bu süreç boyunca bir Marksist oldum, parti, beni kararlılıkla ve sabırla
şekillendirdi, diye düşünüyorum.
Birçok
kişi Çin’e gittiğinizi biliyor. Başkan Mao ile hiç görüştünüz mü?
Ben,
o kadar şanslı değildim. Onu ancak uzaktan görebildim. Ama insanların büyük bir
lidere, olağanüstü bir Marksiste, Marksizmin zirvesine duydukları takdiri ve
derin sevgiyi gördüm. Dediğim gibi, onunla tanışma şansım olmadı. Benim mensubu
olduğum heyet, birçok hata yaptı ve aptalca bir kibir sergiledi. Sanırım bu,
bize bu ayrıcalığı tanımalarını engelledi.
Evet,
Çin’e gittim. Çin’de, birçok kişinin de sahip olmasını dilediğim bir fırsat
yakaladım: Uluslararası meselelerden Marksist felsefeye kadar siyasetin
öğretildiği bir okulda bulundum. Kanıtlanmış ve son derece yetkin devrimciler,
harika öğretmenler tarafından verilen dersler çok başarılıydı. Aralarında, bize
açık ve gizli çalışma hakkında ders veren öğretmeni hatırlıyorum; tüm hayatını partiye
ve sadece partiye adamış, yıllarca süren bir hayat yaşamış, yaşayan bir örnek
ve olağanüstü bir öğretmendi. Bize birçok şey öğretti ve daha fazlasını da
öğretmek istedi, ancak bazıları bunu kabul etmedi; sonuçta bu hayatta her
türden insan var. Daha sonra bize askeri konuları öğrettiler. Ama burada da
siyasetle, halk savaşıyla, ardından silahlı kuvvetlerin oluşturulmasıyla,
strateji ve taktiklerle başladılar. Sonra da pusu kurma, saldırı, askeri
hareketler ve patlayıcı cihazların nasıl monte edileceği gibi pratik kısımlar
geldi. Hassas kimyasallarla çalışırken, her zaman ideolojimizi her şeyden önce
tutmamızı, çünkü bunun her şeyi yapmamızı ve iyi yapmamızı sağlayacağını
vurguladılar. İlk patlayıcı madde yapımını öğrendik. Benim için unutulmaz bir
örnek ve deneyim, önemli bir dersti, gelişimimde büyük bir adım oldu; dünyanın
gördüğü en yüksek Marksizm okulunda eğitim almış olmak kıymetliydi.
O
döneme ait bir anımı aktarabilirim, dilerseniz. Patlayıcılar kursunu bitirirken
bize her şeyin patlayabileceğini söylediler. Kursun sonunda bir kalem aldık,
patladı, oturduğumuzda da patladı. Bir çeşit genel havai fişek gösterisiydi.
Bunlar, nasıl yapılacağını anlarsak her şeyin patlatılabileceğini göstermek
için mükemmel bir şekilde hesaplanmış örneklerdi. Sürekli “Bunu nasıl
yapıyorsunuz? Şunu nasıl yapıyorsunuz?” diye soruyorduk. Bize, “Endişelenmeyin,
zaten yeterince öğrendiniz. Kitlelerin neler yapabileceğini hatırlayın,
tükenmez bir zekâları var, size öğrettiklerimizi kitleler yapacak ve size
tekrar tekrar öğretecekler” diyorlardı. Bu okul, gelişimime büyük katkı sağladı
ve Başkan Mao Zedong’a olan takdirimi kazanmaya başlamama yardımcı oldu.
Daha
sonra biraz daha derinleştim, bildiklerimi uygulamaya çalıştım. Bence Başkan
Mao Zedong’dan, Maoizmden ve Mao’nun pratiğinden hâlâ öğrenecek çok şeyim var.
Kendimi onunla kıyaslamakla ilgili değil, sadece hedeflerimize ulaşmak için en
yüksek zirveleri referans noktası olarak kullanmakla ilgili. Çin’de
yaşadıklarım unutulmaz bir deneyimdi. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin
başladığı dönemde, başka bir vesileyle orada bulundum. Onlardan o zamanlar Mao
Zedong Düşüncesi olarak adlandırılan şeyi açıklamalarını istedik. Bizi bir süre
daha eğitimden geçirdiler, bu da daha fazla anlamama yardımcı oldu, biraz daha
diyebilirim. İşin tuhaf yanı şu ki, Mao Zedong’u ne kadar çok anlarsam,
Mariátegui’yi o kadar çok takdir etmeye ve ona o kadar çok değer vermeye
başladım. Mao, bizi yaratıcı bir şekilde pratiğe teşvik ettiğinden, geri dönüp
Mariátegui’yi tekrar inceledim, onun toplumumuzu iyice analiz etmiş birinci
sınıf bir Marksist-Leninist olduğunu gördüm. İronik görünüyor ama doğru.
Devletin
en çok aradığı insan olmak, size nasıl bir duygu veriyor?
Bunu
bilmek, işimi yaptığımı, daha çok çalışmam gerektiğini söylüyor bana. Bize
düşen, devrimin, partinin, Marksizm-Leninizm-Maoizmin, halkın ve kitlelerin
sorumluluğunu daha fazla üstlenmek.
Bıçak
sırtında yaşamak zorunda olduğumuzu anlamalıyız. Anlamazsak, komünist de
olamayız. Devletin baskı güçlerinin kendince sebepleri var. Benim sebeplerimi
ise daha fazla sadık ve daha fazla yararlı olmak istediğim partim belirliyor.
Çünkü hayat, yolun bir yerinde bitebilir, sonuçta o yolun bir başı bir de sonu
vardır.
Korktuğunuz
bir şeyler var mıdır?
Korkmak
mı? Bence korku ve korkusuzluk arasında belirli bir çelişki söz konusudur.
Mesele, ideolojimizi benimsemek ve içimizdeki cesaretin zincirlerini kırmaktır.
Bizi cesur kılan, bize cesaret veren, ideolojimizdir. Kanaatimce kimse cesur
doğmaz. İnsanları ve komünistleri cesur kılan, sınıf mücadelesidir.
Proletaryadır, partidir, ideolojimizdir.
Peki
en büyük korku nedir? Ölüm mü? Bir materyalist olarak hayatın bir gün sona
ereceğini biliyorum. Asıl önemli olan, iyimser olmak, başkalarının bağlı
olduğumuz işi sürdüreceğine, nihai hedef olan komünizme ulaşacaklarına
inanmaktır. Asıl korku, bu davayı kimsenin yürütmeyeceğini düşünmekle
ilgilidir. Kitlelere inancınız varsa, sizde korkudan eser kalmaz.
Bence
sonuçta en kötü korku, kitlelere inanmak yerine, kendinin vazgeçilmez olduğuna,
dünyanın merkezi olduğuna inanmaktır. Bence en kötü korku budur. Piştiğin,
şekil aldığın yer, parti, proleter ideoloji, temelde Maoizm denilen tav
ocağıysa tarihi kitlelerin yaptığını, devrimin partinin eseri olduğunu, tarihin
kesin olarak ilerleyeceğini, devrimin ana yönelimi ifade ettiğini bilince
çıkartırsın. İşte korku, o an silinir gider. Geride ise başkalarıyla birlikte
ileride komünizm güneşi doğsun, tüm dünyayı aydınlatsın diye bugünden gerekli
temeli atmanın verdiği hoşnutluk kalır.
Siyaset
ve savaş dışında nelerle meşgul oluyorsunuz? Hangi kitapları okuyorsunuz?
Sevdiğim
kitapları okumaya pek vakit bulamıyorum. Bu ara biyografi okuyorum. Edebiyatın
harika bir sanatsal ifade biçimi olduğunu düşünüyorum. Misal Shakespeare
okumayı seviyorum. Onda politik meselelere dair izler buluyorum. Örneğin Jül
Sezar ve Macbeth önemli dersler içeriyor. Edebiyatı seviyorum, ama
bende hep baskın olan, siyasettir. Politik olanın anlamını, perde gerisini
onunla anlamaya çalışıyorum.
Bence
her büyük sanatçının ardında o dönemde sınıf mücadelesi içerisinde yer almış
bir politik lider vardır. Perulu yazarların romanlarını da okuyorum.
Bir
keresinde Thomas Mann’ın Musa ile ilgili kısa hikâyesini (Kanun Tabletleri)
okudum. Sonrasında kitabı, o dönemde içinde yer aldığımız mücadeleyi politik
açıdan yorumlamak için kullandık. Kitabın bir bölümünde “kanunu ihlal
edebilirsiniz ama inkâr edemezsiniz” deniliyordu. Biz bunu şu şekilde
yorumlamıştık: Kanunu ihlal etmek, Marksizme karşı gelmek, ondan sapıp yanlış
fikirlere yönelmek demektir. Marksizme karşı gelebilirsiniz, ama kimsenin onu
inkâr etmesine izin verilemez.
Edebiyat
eserlerinden çok şey öğrenmek mümkün. Edebiyat kadar müziği de severim.
Şimdilerde eskisi kadar hoşlandığımı söyleyemem ama. Bilim kitaplarını severim.
Üniversitede hukuk okudum, çünkü bir mesleğim olması gerekiyordu. Felsefeyi
seviyordum ve zamanla ona yoğunlaştım. Felsefe üzerinden bilimi keşfettim.
Matematik ve fizik sorularını çözmek için çok zaman harcamışımdır. Kanaatimce
fizik, olağanüstü bir bilimdir. Onu “aklın macerası” olarak nitelemek mümkün.
Bence
bilimin sorunu, bilim insanları. Çıkış noktasında materyalistler, bilim
sahasında kaldıkları sürece hayırlı sonuçlar ortaya koyuyorlar, ama felsefeye
veya başka sahalara daldıklarında, eğer bir de materyalist değilseler, idealizm
batağına saplanıyorlar. Bu, Einstein için de geçerli bir durum.
Bilimi
seviyorum, onun olağanüstü olduğunu düşünüyorum. Bendeki bu bilime dönük meyil,
felsefe ile ilgili doktora tezimde tüm açıklığıyla görülebilir. Tezde Kant’a
göre zaman ve uzamın analizini matematik ve fizik bilimine başvurarak, Marksist
bir bakış açısı üzerinden yapmıştım. Pek vakit bulamıyorum, ama teze geri dönüp
bakmam ve onu tekrar incelemem gerek. Şu an bende tezin bir nüshası bile yok.
Siz
de şiir sever misiniz?
Evet.
Bir ara dünya şiirini incelemiştim. Okul kütüphanesinde bazı çalışmaları okuma
fırsatı bulmuştum.
Şiiri
severim. Başkan Mao’da hayran olduğum özelliklerden biri de onun olağanüstü bir
şair olmasıdır. Peru şiirinde ise Vallejo benim için önemlidir. O bizim
şairimizdir, ayrıca komünisttir.
Bazıları
“Bayrak” ve “1980’de Silâhlı Mücadeleyi Başlatın” başlıklı konuşmalarınızın
güzel birer politik savaş şiiri olduğunu söylüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bazen
siyaset sahasında kendinizi serbest bırakmanız, tutkunun ve derin duyguların
konuşmasına ve kararlılığınızı güçlendirmesine izin vermeniz gerekir. Böylesi
durumlarda asıl konuşan, yürektir. Bence o anlarda savaşın ayrılmaz parçası
olan devrimci tutku, kendisine dil buluyordur. O konuşmaların ne tür bir edebi
değeri var, ben bir şey söyleyemem.
Hiç
bunalıma girdiniz mi?
Hayır.
İyimserliğin iliklerime işlediği düşüncesindeyim. Ben, duygusal sorunlar veya
bunalım yerine idrak ve inanç sorunlarıyla meşgulüm. Alabildiğine iyimser bir
insanımdır. Marksizm ve Başkan Mao, insanların, özellikle komünistlerin iyimser
olduklarını anlamamızı sağlamıştır. Dara düştüğümde olumlu olana bakar ya da o
zor durum içerisinde hâlen daha varolan gelişme ihtimaline odaklanırım, çünkü
hiçbir şey tümüyle kara ya da tümüyle kızıl olamaz.
Büyük
bir yenilgi yaşasak bile bunun olumlu yanına bakmak gerekir. Mesele, dersler
çıkartmak, olumlu yana odaklanarak çalışmalarımıza devam edebilmektir. Birileri
size illaki destek sunar, mücadeleye coşkuyla katılırlar, çünkü komünizm
insanları birleştirir.
Hiç
arkadaşınız var mı?
Hayır
yok. Benim yoldaşlarım var. Onların benim yoldaşım olmaları bana gurur veriyor.
Başkanım,
röportajımızın sonuna geldik.
Çok
çalıştık ve çabalarınız için teşekkür ederim. Benimle görüşmek ve halka hizmet
etmek için azimle mücadele eden Diario gazetesi aracılığıyla halka
ulaşacak bu ilk röportajı yayınlayabilmek için katlanmak zorunda kaldığınız
zorlukları çok takdir ediyorum. Çok teşekkür ederim.
Teşekkür
ederim, Başkanım.
Kaynak