05 Ağustos 2026

, ,

Cinsellik ve Özgürlük

 

İnsanlık tarihi, toplumsal, düşünsel ve cinsel baskının tarihidir.

Marcuse’nin sunduğu şekliyle bu çağ, söz konusu baskının en uç biçimini sunmaktadır. Birey, yalnızca toplumsal konumunu değil, zihninin dokusunu ve içgüdüsel cinsel aktivitesinin sınırlarını da dayatan üretken ve tüketimci bir rasyonellik sistemine dâhil edilir. Bugün yüzleşilen baskı, bireyin bu baskı yoluyla toplumsal, düşünsel ve cinsel özgürlük eksikliğine dair bilinci yitirmesine neden olmak gibi bir tehlikeye yol açmaktadır. Bu açıdan, Marcuse’nin de dediği gibi, sosyalist bir toplumda birey, kapitalist bir toplumdaki bireye denktir.

Kapitalist toplum tüketimci, sosyalist toplumda ise üretimci mantık dayatılmaktadır. Her ikisi de, bireyin kendini gerçekleştirme iradesine ve cinsel tatmin iradesine karşı duran baskıcı teknolojik gücün mantığını ifade etmektedir.

Kapitalist toplumda, görünürdeki açıklığına, hatta dizginsiz doğasına rağmen, seks, mevcut sistemin istikrarını korumak için kullanılan tanımlanmış, yönlendirilmiş ve kontrol edilen bir ticari değer haline gelmiştir.

Sosyalist toplumda cinsellik, hızlandırılmış üretim temposunca emilir ve dayatılan çalışma ahlakının rasyonelliğiyle uyum sağlar, böylece toplumun genel hedeflerine hizmet eder. Dolayısıyla, cinsellik, her iki sistemde de toplumsal uyumun bir aracı haline gelir.

Peki ama kapitalist sistemdeki cinsel baskı, o sistemin doğasıyla tutarlı, mantıklı bir ifadeyse, bu, insan, hatta bireysel özgürleşmeyi temel hedef olarak belirleyen sosyalist sistemdeki Marksist düşüncenin özüyle çelişmez mi?

Marcuse, Marx’ın yazılarının bireyin psikolojik yönünü ihmal etttiği iddiasında bulunur. Ekonomik ve toplumsal özgürleşmeye, genel olarak insan özgürlüğüne ulaşmanın maddi ve nesnel koşullarını tanımlamaya odaklanmış olan bu yazılar, psikolojik özgürleşmeyi ele almamışlardır. Belki de Marx'ın ilk dönemine ait el yazmalarında bu psikolojik özgürleşmenin izlerini bulabiliriz, ancak elimizde “Marksist psikoloji” diye bir şey bulunmamaktadır.

Marcuse, bu psikolojinin Marksizme eklenmesi gerektiği iddiasındadır. Psikoloji ile toplumsal ve politik felsefe arasındaki sınırlar silinmiştir. Psikolojik kategoriler politik kategoriler haline gelmiştir.

Marksizmi zenginleştirmek için yüzünü Freud’a çeviren Marcuse, Marksizmin içinde psikolojik boyutun eksik olduğunu söyler, toplumsal ve zihinsel baskının özelliklerini tanımladıktan sonra içgüdüsel baskının özelliklerini ortaya koyar. Eros ve Uygarlık veya “Aşk ve Uygarlık” adlı kitabının özündeki fikir budur.

Ancak Marcuse, Freud’a da Marx’a yaptığını yaptı. Marcuse’nin felsefesinde Marx’tan sadece teorik masasından çarpıtılmış kırıntılar bulduğumuz gibi, bu felsefede de Freud’dan sadece genel düşüncelerinden bazılarını buluyoruz. Marcuse bunları kendi vizyonuna uyacak şekilde, kendi tarzında yeniden formüle ediyor.

Öncelikle, Freud'un psikanalitik teorisinin temel unsurlarını basit ve özlü bir şekilde sunalım. Freud, kendi zamanında doğa bilimleri alanında uygulanan şeyi, yani psikolojik olguları fizyolojik neden-sonuç ilişkileriyle değil, öncelikle tamamen psikolojik nedensonuç ilişkileriyle açıklamayı, psikoloji alanına uygulamaya çalıştı. Freud, ruhun derinliklerine inerek, hareket ve gelişimin içsel yasalarını ortaya çıkardı. Klinik çalışmalarından (özellikle histeri ve nevroz üzerine yürüttüğü çalışmalardan), yaptığı gözlemlerin ve pratik deneyimlerin toplamından yola çıkarak, Freud, psikolojik yapının hatlarını tanımlayan ve bunu, bir çocuğun doğumundan itibaren ve yaşamın ilk beş veya altı yılı boyunca çevreyle etkileşime giren ve mücadele eden içgüdüsel psikolojik sabitlere kadar izleyen bir teori geliştirdi.

Bireyin nihai psikolojik özellikleri genellikle bu yıllarda belirlenir. Bu özellikler üç seviyeden oluşur: Birinci seviye, bilinçaltı veya bilinçdışıdır; bu, bireyin genel olarak arzularının, tutkularının ve doğal içgüdülerinin, özellikle de toplumun ifade etmesini ve yerine getirmesini engellediği cinsel içgüdülerinin alanıdır. Bu nedenle, bu bölge, bastırmaların ve tabuların bir deposu haline gelir. Ancak, sadece bir depo değil, gizlenmesine rağmen, bireyin dışa dönük davranışları için itici, motive edici ve yönlendirici bir güçtür. Bu bilinçdışı bölge “ilahi” olarak nitelenir (toplum, ilahinin bileşenlerinden ve bastırmalarından tek başına sorumlu değildir; Freud'un teorisi başka, çoklu faktörler öne sürer).

İkinci seviye, bastırılmış arzuların toplumsal taleplerle dengelendiği ve bireyin dışa dönük davranış özelliklerinin buna göre belirlendiği kişiliğin mantığı olan egodur.

Üçüncü seviye ise, genel olarak ahlaki ve toplumsal vicdan olarak adlandırabileceğimiz süperegodur. Psikolojik yapının merkezinde yer alan toplumsal değerler ve standartlar alanıdır.

İlahi olanın iç işleyişi üzerinde bir baskı gücü ve egonun davranışları üzerinde bir kontrol gücü vardır. Bireyin dışa vurumu bir yandan bilinçaltının iç işleyişi tarafından yönlendirilirken, diğer yandan çevresinin yükümlülükleri ve taahhütleri tarafından kısıtlanır ve kontrol edilir. Bu kısıtlama, uygarlığın temelidir. İnsan uygarlığı, (Freud’un dediği gibi) bastırma veya (Marcuse’nin dediği gibi) baskılama üzerine kuruludur. Bu nedenle, Freud’un gördüğü şekliyle mutluluk, uygarlıkla ilgili bir olgu değildir. Mutluluk, her türlü kısıtlama, yükümlülük veya taahhütten arınmış erotik psikolojik ifade anlamına gelir. Uygarlık ise, bu mutluluğa her zaman dayatılan, gerçekleşmesini ve yerine getirilmesini sınırlayan bir dizi kısıtlamadır. Dolayısıyla, insan bireyi, psikolojik yapısının özünde iki ilke arasında yer alır: bilinçaltının iç işleyişinden kaynaklanan haz ilkesi ve çevresinden, hatta içinden gelen gerçeklik ilkesi.

Freud, haz ilkesi ile gerçeklik ilkesini uzlaştırmanın hiçbir yolu olmadığına ve bu nedenle haz ilkesinin ancak uygarlığın yıkımı ve çöküşüyle elde edilebileceğine inanır. Dolayısıyla, uygar insanın davranışı, cinsel içgüdüsünün bastırılması ve gizlenmesinin bir ifadesi olarak kalacak, toplumsal özgürlüğünün bedelini kendi kişisel mutluluğuyla ödemeye devam edecektir. Bir yandan mutluluk, diğer yandan özgürlük, cinsel özgürleşme ve uygarlık arasındaki çelişki devam edecektir.

Freud’a göre, özgürlük uygarlıkla bağlantılıdır, çünkü uygarlık, bizi çocuksu içgüdüsel arzulardan kurtarır. Bu, hem bir bastırma hem de bir özgürleşmedir. Dolayısıyla, mutluluğun ve cinsel özgürleşmenin zıt kutbudur. Freud’un doğal kabul ettiği bu durumu, toplumsal sistemlerin doğası ne olursa olsun değiştirmenin hiçbir yolu yoktur. Bu nedenle Freud, sosyalizmi ve komünizmi toplumsal özgürlük ve kişisel mutluluğa ulaşmanın başlangıç noktaları olarak sık sık alaya alır. İnsanın yapısında hiçbir şey değişmeyecek; aksine, aynı baskı, bastırma, suçluluk ve günah yapıları tekrarlanacaktır. Bu yapılar tekrarlanacak, ancak değişmeyecekler.

Bir insanın hayatında ne tür toplumsal ve ekonomik değişiklikler olursa olsun, bireyin psikolojik yapısını kökten değiştirmek ya da onu yeniden şekillendirmek mümkün değildir. Bir gün bir anne, Freud'a çocuğunu nasıl yetiştireceğini sordu. Freud, kesin bir dille şöyle cevap verdi: "İstediğinizi yapın. Hangi yöntemi seçerseniz seçin, kötü olacaktır." Bu nedenle, psikolojik yapıyı değiştirmek veya yeniden şekillendirmek mümkün değildir, çünkü doğası gereği sabittir ve değişmezdir. İnsan, ya normaldir, gerçeklik ilkesine uyum sağlayabilir ya da hastadır, uyum sağlayamaz. Dolayısıyla, gerçeklik ilkesinden sapan herkes hastadır; ister gerçekten hasta olsun, ister isyancı, devrimci veya toplumsal değişim savunucusu olsun.

Ancak, normal olarak kabul ettiğimiz bu birey, ancak bastırılmış arzularını kontrol altında tutarak, bunların patlamasını ve serbest kalmasını engelleyerek normaldir. Freud’a göre bu kısıtlamadan ve baskıdan kurtulmanın tek sağlıklı yolu yüceltmedir; yani bastırılmış cinsel arzuları genel olarak edebi ve sanatsal yaratımda kültürel alternatiflere veya çalışma ve üretimde veya savaşlarda medeni alternatiflere dönüştürmektir; bunlar, cinsel içgüdünün bir boyutu olan yıkıcı veya ölüm içgüdüsünün (Tenedos) yüceltilmesidir. Freud için yüceltme medeniyettir. İnsanlık, gerçeklik ilkesinin otoritesine karşı isyan etmeye çalışmıştır.

Çocuklar, bu ilkenin ve bu otoritenin sembolü olan babaya karşı isyan edip onu öldürdüler. Baba, özellikle kadınlar olmak üzere, yasak olan her şeyi tekeline almıştı. Çocukları onu öldürüp iktidarı ele geçirdiğinde, asli günah doğdu. İnsan hayatı, bu asli günahtan kurtulmak için sürekli bir girişimden başka bir şey değildir, ancak bu sürekli tekrarlanır. Tüm kadınlar... İsyan, babayı öldürmeye yönelik yeni bir girişimdir.

Nietzsche’nin de belirttiği gibi, insan hayatındaki bu ilk suçun ebedi bir tekrarı vardır: “Toplum ve İnsan-Birey. Her çocuk, annesine sahip olmak için rüyalarında babasını öldürür. Oedipus, her çocuğun (veya Ödip kompleksinin diğer tarafı olan Elektra kompleksine göre her kızın) temsil ettiği ve işlediği ilk günahtır.” Freud, Ödip kompleksinin daha sonra çocuğun hayatında süt dişlerinin dökülmesi gibi kendiliğinden ortadan kalktığına ki bu, psikolojik denge durumudur, inanmasına rağmen, babayı öldürme ve annenin peşinden koşma (veya tam tersi) ile ilgili günah duygusunun kalıcılığı, zihinsel hastalığın ikincil bir kaynağı olarak iş görür.

Öte yandan, ruh sağlığı, babanın öldürülmesinden sonra kurulan yeni gerçekliğe uyum sağlamaktır. Bu ilk günah işlendikten sonra, katil kardeşler miras konusunda anlaşmazlığa düştüler ve çatışma, ilk toplumsal örgütlenmeyi, yani içgüdülerin ilk teslimiyetini ve görevlerin kabulünü temsil eden bir tür toplumsal sözleşmeyle sonuçlandı; bu sözleşme, saygı duyulması, uyulması ve yüceltilmesi gereken sosyal ve ahlaki kurumlar kurdu. Bu sağlıklı psikolojik gelişim düzeyi, cinsel aktivitenin olgunlaşmasıyla birlikte gelişir. Oralden anal, sonra fallik ve nihayet sağlıklı aşk aşamasına doğru ilerler. Bu olgunlaşma ve özellikleri, bireyin psikolojik yapısında yaşamın ilk beş veya altı yılında belirgin hale gelir. Bireyin bu yıllar boyunca elde ettiği uyum ve adaptasyon derecesi, kısaca ve çok basitleştirilmiş bir şekilde, Freud'un ruhsal dinamiklerin genel haritasını verir.

Şüphesiz, daha önce de belirttiğimiz gibi, Freud, psikolojinin gelişiminde olumlu bir rol oynamış, onu on dokuzuncu yüzyılın mekanik sınırlamalarından, klinik gözlem ve psikososyal kavramlara dayalı bilimsel bir yaklaşıma dayalı daha geniş ve derin hümanist ufuklara taşımıştır. Ancak, görünüşte dinamik olmasına rağmen, Freud’un teorisi, idealist olmasına rağmen, önceki psikoloji okullarının katı, mekanik sınırlarını aşarak daha da katı, biyolojikcinsel determinizme düşmüştür.

Freud'un kendi takipçilerinin klinik gözlemleri, onun ruhsal yapıda öne sürdüğü içgüdüsel sabitleri sıklıkla çürütmüştür. Dahası, Freud’un teorisi, psikolojik yapının toplumsal ve tarihsel boyutlarını göz ardı etmektedir. Bireysel davranışı bilinçaltındaki gizemli, yıkıcı bir güce indirgeyerek, onu temelde irrasyonel hale getirir.

Freud’un teorisi, bu irrasyonel psikolojik determinizmle sınırlı kalmaz; aynı zamanda baskıyı ebedi bir zorunluluk haline getiren, değişim veya özgürleşme olasılığını ortadan kaldıran genel bir uygarlık determinizmine de yol açar. Freud, toplum tarihindeki çelişkili güçleri ve bireysel ruhsal yapıdaki yaratıcı güçleri göz ardı etmiştir. Bu nedenle, devrimi hastalıkla, devrimciyi ise mevcut düzene karşı çıkmaları bakımından hastayla eşleştirir.

Ancak, Freud'un teorisindeki bu mutlak karamsarlık ve katılık, bazı Froydcu psikologları, teorisini geliştirmeye, hatta bazen temel ilkelerinden neredeyse sapmaya kadar varmaya yöneltmiştir. Marcuse’nin girişimi, bu çabaların bir uzantısıdır, hatta muhtemelen kendi girişimini bu girişimlerin eleştirisi üzerine kurmuştur.

Marcuse öncesi bu girişimlerin en öne çıkanı, tamamen klinik gerekçelerle Freud’un cinsel içgüdü ile ölüm içgüdüsü (genel olarak yıkıcı içgüdü) arasında yakın bir bağlantı olduğu iddiasını reddeden Wilhelm Reich’tır. Cinsel aktivitenin mutlak özgürleştirilmesini ve onu engelleyen tüm kısıtlamaların ve tabuların ortadan kaldırılmasını savunmuş, bunu genel olarak tüm insan özgürleşmesinin gerekli temeli olarak görmüştür. Diğer önemli girişimler arasında Erich Fromm ve Karen Horney’nin girişimleri yer almaktadır.

Harry Stack Sullivan ve meslektaşları, Froydculukta kültürel yaklaşım olarak adlandırılan yeni bir akımı temsil ederler. Bu yaklaşım, klinik gerekçelerle de olsa, cinsel dürtü, ölüm dürtüsü, çocukluktaki cinsel evreler ve Ödip kompleksi gibi birçok biyolojik sabiti dışlar. Genel olarak içgüdülerin psikolojik olguların oluşumundaki ve açıklanmasındaki rolünü inkar etmeseler de, Freud’dan farklı olarak, onlara sınırlı bir rol atfederler. Ruhun oluşumunda ve gelişiminde daha büyük rolü eğitime ve kültüre bağlarlar. Onlara göre, insanın kişiliği, bir çocuğun hayatının ilk beş veya altı yılında tamamen biyolojik olarak belirlenmez, bilâkis, toplumsal etkileşim ve başkalarıyla ilişki yoluyla şekillenir ve gelişir. Dahası, sevgi, insanın kişiliğinin gelişiminde ve verimli toplumsal ilişkilerin kurulmasında önemli bir rol oynar.

Erich Fromm, Freud’un teorisini kapitalist sistemin toplumsal bağlamının ideolojik bir yansıması, merkeziyetçi, sömürücü, ataerkil bir toplumun yansıması olmakla suçladı. Fromm, Freud’un teorisi ile bu kapitalist sistem içindeki hâkim ekonomik ilişkiler arasında bir paralellik bile kurdu. Freud’un psikolojik çerçevesine göre, insan ilişkileri, izole bireyciliğin ve temel biyolojik ihtiyaçların değiş tokuşunun hâkimiyetiyle karakterize edilen kapitalist piyasa ilişkilerine benzer. Fromm, Freud’un insanlığı Robinson Crusoe olarak tasvir etmesini reddetti ve insanlarda doğuştan gelen antisosyal içgüdülerin varlığını inkâr etti. Freud’un birey ve toplum arasında kurduğu çelişkinin, öz sevgi ile ve başkalarına duyulan sevgi arasındaki çelişkiyle ilişkili olduğunu söyledi.

Sabit bir insan doğası yoktur. İnsanlık, sinir sisteminin esnekliği sayesinde kendi doğasını yaratır. Tarih, farklı tarihsel dönemlerde açığa çıkan, kişiliklerde görülen çeşitlilikle buna tanıklık eder. Erich Fromm’un dediği gibi, Freud, sadece insanlığın zalim babasını öldürmesini değil, aynı zamanda gelecekteki tarihini ve uygarlığını da öldürmesini sağlamıştır. Kısacası, bu yeni Froydcu akım, Freud’un teorisini statik, katı karakterinden, tamamen biyolojik ve irrasyonel doğasından ve karamsar karakterinden kurtarmaya çalışmıştır.

Bu nedenle, daha önce de belirttiğimiz gibi, Marcuse’nin girişimi, hepsinden farklı olup, onları Freud’dan bir sapma olarak görse de, bu girişimlerin sadece bir uzantısıydı. Wilhelm Reich örneğinde sol sapmaya, Fromm, Horney ve Sullivan örneklerinde ise sağ sapmaya tanıklık edildi. Marcuse’nin dediği gibi, Reich, cinsel özgürleşmeyi tüm bireysel ve toplumsal kötülükleri iyileştiren panzehir olarak görüyordu.

Ona göre ilerleme, sadece “milliyetin özgürleşmesi”dir. Marcuse’ye göre Fromm, Horney ve Sullivan ise idealist ve dinsel ahlaka başvururlar ve mevcut toplumsal düzene uyum sağlamaya çalışırlar. Bireyin “bütünsel kişiliğini” erken çocukluk ve biyolojik yapının ya da onun psikosomatik durumunun yerine koyarlar. Dolayısıyla, Marcuse’nin dediği gibi, Freud’dan tamamen bir kopuş, ideoloji ve gerçeklik arasındaki çizgilerin bulanıklaşması söz konusudur. Peki Marcuse, Freud’a göre nerede duruyor? Gerçek şu ki, önceki girişimlerden farklı olarak, Freud’dan pek farklı değil veya kendi ifadesiyle, bir kopuş değil, ancak bu girişimlerin aksine, klinik gözlemlere dayanıyor ama kesinlikle Freud’un klinik gözlemlerini temel almıyor.

Freud’un teorisi üç seviyeden oluşur:

Birinci seviye, temel psikolojik kavramlarını içerir.

İkinci seviye, klinik gözlemlerinden türettiği teorileri içerir.

Üçüncü seviye, Freud’un genel deneyimlerinden vardığı felsefi sonuçları ifade eder; örneğin, uygarlık, savaş, din, sosyalizm vb. hakkındaki görüşleri, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları adlı kitabında yer alır.

Dikkat çekici olan, ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, Marcuse’nin Freud’un kavramlarından, farklı yorumlarla da olsa, yararlanmış olmasıdır. Freud’un klinik gözlemlerini göz ardı etti, hatta önemli yönlerini bile görmezden geldi. Bunun yerine, genel felsefi sonuçlarına odaklandı, ancak o da bunları farklı, hatta çelişkili bir şekilde yorumladı. Belki de Marcuse, çalışmasının psikoloji alanına girmediğini iddia ederek bunu haklı çıkarmaya çalıştı.

Analitik yön, analitik yönün kendisinde değil, analitik psikoloji felsefesinde veya metaanalitik psikolojide yatmaktadır.

Marcuse’nin başlangıç noktası, Freud’un uygarlığın insan içgüdülerinin sürekli olarak bastırılmasına dayandığı iddiasıdır. İçgüdüsel ihtiyaçların tatmini, uygar toplumla bağdaşmaz, bu nedenle ilerlemenin büyümesi, artan bastırmayla bağlantılıdır. Buradan Marcuse, temel bir sonuç çıkarır: Froydcu teori, özünde, yalnızca biyoloji temelli bir teori değil, toplumu esas alan bir teoridir. Freud için uygarlık, yalnızca biyolojik varoluşa değil, aynı zamanda toplumsal varoluşa da baskı ve cebir uygular. İnsanın hem toplumsal hem de içgüdüsel yapısını sınırlar. İnsanlık tarihi, bastırmanın tarihidir. Bu tarih boyunca haz ilkesi, her zaman gerçeklik ilkesine tabidir.

Gerçeklik ilkesinin kontrolü altında, insan, akıl yürütme işlevini geliştirir. Böylece insan, dışarıdan kendisine dayatılan bir rasyonelliğe yönelmiş, bilinçli, düşünen bir özne haline gelir. Marcuse, Freud’daki haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki çatışmanın sonsuza dek karşıt oldukları için ebedi bir çatışma olduğunu kabul eder. Dolayısıyla, baskı olmadan bir medeniyetin ortaya çıkması mümkün değildir.

Burada Marcus,e şunu soruyor: Haz ilkesi ile gerçeklik ilkesini, radikal olarak farklı toplumsal ilişkiler kurarak uzlaştıramaz mıyız ya da başka bir deyişle: Baskıcı olmayan bir medeniyetin kurulması imkânsız mıdır? Marcuse, Freud’un teorisinin bazı unsurlarının böyle bir medeniyetin olasılığına izin verdiğini, ancak teorinin bazı eklemelere ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Burada Marcuse, teori içinde bir medeniyetin kurulmasına imkân sağlayan bu eklemeleri sunma görevini üstleniyor.

Froydculuk, haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki çatışmanın ortadan kalktığı, baskıcı olmayan bir uygarlığın mümkün olduğunu söyler. Marcuse, iki yeni kavram ortaya koyar: “ek baskı” ve “geri dönüş ilkesi”.

İlk kavramla ilgili olarak Marcuse, “temel baskı” ve “ek baskı” olarak adlandırdığı iki kavram arasında ayrım yapar. Temel baskı, insan ırkının devamı için içgüdülerin gerekli sınırıdır. İnsanlar arasındaki cinsel ilişkileri düzenleyen doğal temeldir; yaşamın kendisinin korunması ve devamı için gerekli, doğal sınırlardır. Öte yandan ek baskı, tarih boyunca toplumsal kontrolün biçimleri, sistemleri ve çıkarları tarafından dayatılan, bu gerekli, doğal sınırlara eklenen toplumsal kısıtlamalardan oluşur. Temel baskı, soybilimsel ve biyolojik açıdan gerekli olandır, ek baskı ise farklı toplumsal ve tarihsel koşullar tarafından dayatılandır.

Marcuse’nin eklediği ikinci kavram ise geri dönüş ilkesidir. Marcuse’nin belirttiği gibi, bu “gerçeklik ilkesinin çağdaş toplumda aldığı özel biçimdir.” Bu, kıtlık ya da bolluk zamanlarında doğası gereği baskıcı olan, baskıcı emek ve üretim yoluyla ihtiyaçları karşılamaya dayalı bir toplumsal örgütlenmedir. Kıtlığın rasyonel, yönlendirilmiş emek yoluyla dağıtımını garanti eder, aynı zamanda egemen sistem için kâr elde edilmesini de garanti eder. Geri dönüş ilkesi, cinsel arzuların bastırılmasını zorunlu kılar ve bunları mevcut üretken örgütlenmeye hizmet edecek emek gücüne yönlendirir. Eros’u (aşk tanrısı) bastırır.

Logos’un çıkarı ve Prometheus’un çıkarı. Prometheus, geri dönüş ilkesinin arketipik kahramanı, emeğin ve üretkenliğin, baskı yoluyla ilerlemenin uygarlık sembolüdür. Eros ise kurtuluş ve özgürleşmenin şairidir. Marcuse’nin Freud’un gerçeklik ilkesini geri dönüş ilkesine dönüştürdüğü temelin, “ek baskı” olarak adlandırdığı yeni kavramını formüle ettiği temelle aynı olduğunu belirtmekte fayda var. Geri dönüş ilkesinin egemenliği, Marcuse’nin “ek baskı” olarak adlandırdığı kontrol kurumlarını dayatır. Bu iki ilke veya kavramdan, üreme ve tek eşlilik gibi cinsel içgüdülerin her türlü baskısı doğar ve erotik yön azalır. Çalışmaya ve üretime yönlendirilir, egemen toplumsal düzene boyun eğdirilir. Marcuse, bu iki ilke veya kavramla Freud’un teorisini katılığı ve karamsarlığından kurtarmayı ve insanlık için özgürleştirici bir mesajın temeli haline getirmeyi amaçlar. Freud’un dediği gibi, uygarlık baskıyı gerektirir ve bu doğrudur. Ancak Marcuse’nin söylediği gibi, bu durum, getiri veya fayda ilkesine göre işleyen kurumlar tarafından dayatılan ek baskıyı gerektirmez. Dolayısıyla, baskıcı rasyonalite kurumlarının otoritesinden kurtulmak, yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda içgüdüsel olarak da özgürleşmeyi sağlar. Eğer birincil baskıdan kurtulmak, yaşamın devamı için gerekli ve doğal ilişkileri düzenlediği için imkansızsa, o zaman ikincil baskıdan kurtulmak mümkündür.

Haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki çelişkiyi ortadan kaldıran, böylece içgüdülerin derin bir şekilde tatminini ve gerçek insan mutluluğunu sağlayan bir açıklık. Bu şekilde Froydculuk o katılığından ve karamsarlığından sıyrılır, özgürleştirici bir mesaj haline gelir.

Marcuse’nin söylediği gibi, teknolojik rasyonelliğin devamı yalnızca baskının devamıdır. Özgürleşmeyi sürekli yükselen bir yaşam standardıyla eşitleyen argüman, yalnızca baskının devamını haklı çıkarmaya hizmet eder. Marcuse’nin iddia ettiği gibi, özgürleşmenin ve ilerlemenin tek ölçütü, geri dönüş veya teslimiyet ilkesi, baskıcı rasyonellik ilkesi dışında kriterlerde yatmaktadır. Bu kriterler, “temel ihtiyaçların karşılanması ve hem içsel hem de dışsal, içgüdüsel ve düşünsel açıdan suçluluk ve korku kompleksinden kurtuluştur. Çünkü Baudelaire’in dediği gibi, gerçek uygarlık gazda, buharda veya yuvarlak masalarda değil, asli günahın etkilerini en aza indirmekte yatar.” Buna giden yol, Logos’ta değil, Eros’tadır.

Biyolojik baskı, uygarlığın başlangıcından beri var olmuştur, ancak günümüzde yeni bir biçim almaktadır. Geçmişte, tatmin, protesto ve yüceltmeye, yani yeni değerlerin kaynaklarına yol açmıştır. Ancak modern teknolojik toplumda bu protesto bastırılır ve özümsenir, bu da içgüdülerin duyarsızlaşmasına yol açar. Cinsel aktivite serbest bırakılır, ancak yalnızca yönlendirme, kontrol ve öz çıkar çerçevesinde.

Cinsel aktivite özgürlüğü, cinsel içerikli gazete, dergi, film ve oyunların yaygınlaşması, teşhirci cinsel uygulamalar ve şiddet gösterileri, mevcut düzenin istikrarına hizmet etmek için cinselliğin manipüle edilmesinin tüm biçimleridir. Cinsellik bu şekilde özgürleşmez, aksine özümsenir. Önceki baskıcı toplumlarda var olan cinsel yüceltme sona ermiş ve modern teknolojik toplumda yerini yüceltme eksikliğine bırakmıştır.

Baskıcı bir yücelik dayatılıyor. Cinsellik, meşru bir tüketim malı haline gelerek toplumsal köleliği daha da kötüleştiriyor ve sistemin bütünlüğünü güçlendiriyor. Böylece modern dünyanın erotik alanı, son derece sınırlı hale geliyor. Egemenlik artık Logos ve Prometheus’a aitken, Eros hapsedilmiş durumda. İnsani varoluşun özü Logos değil, Eros’tur. Logos, tek başına dünyayı değiştirmek veya özgürleştirmek için artık yeterli değil. Prometheus’un şiirin kahramanlarına, Eros’a, Orfeus’a ve Narkissos’a boyun eğme zamanı geldi. Aşka, doyuma ve özgürlüğe boyun eğme zamanı. Orfeus ve Narkissos, yeni ve farklı bir gerçekliği simgeliyor.

“Onların imgesi neşe ve tam bir doyum imgesidir ve sesleri emretmez, şarkı söyler.” Orfeus, kurtarıcı ve yaratıcı olarak şairin arketipidir. Baskıdan arınmış bir dünya düzeni kurar. Onda tüm sanat, özgürlük ve kültür sonsuza dek birleşir. O, kurtuluşun şairi, insanlığı ve doğayı zorla değil, şarkıyla uzlaştırarak barış ve huzur getiren tanrıdır. Narkissos, Orfeus gibi, üreme temelli cinselliğin baskıcı sistemine karşı çıkar. Narkissos’un hayatı hayal gücüyle dolu bir hayattır ve varoluşu tefekkürdür. Eros, Orfeus ve Narkissos, dilimizin şarkıya, işimizin oyuna dönüştüğü yeni bir hayatın sembolleridir. Eğer Logos (akıl) dünyayı değiştirmek ve özgürleştirmek için artık yeterli değilse, bu amaca ulaşmak için gnostik aracımız, hayal gücüdür. Tek düşünsel-teorik değer budur.

Marcuse’nin dediği gibi, bu özgürlük, büyük ölçüde gerçeklik ilkesine göre özgür kalır. Bu nedenle, reddetme özgürlüğünü de içerir. Devrimci hayal gücünün hedeflediği şey, baskıcı, otoriter babanın ölümüdür. Dolayısıyla, hayal gücü, özgürlük için epistemolojik aracımız ve yeni bir güzellik ve özgürleşmiş erotizm düzeni kurma aracımızdır.

Hayal gücü tarafından yaratılan bu düzeni tanımlayan iki temel kategori "sonu olmayan teleoloji” ve “yasa dışı meşruiyet”tir. Bu iki kategori, gerçekten baskıcı olmayan bir sistemin özünü gösterir. Birincisi güzelliğin yapısını, ikincisi ise özgürlüğün yapısını tanımlar. Ortak özellikleri, hem insanlıkta hem de doğada özgürleşmiş olasılıkların serbest oyunundan elde edilen tatmindir. Bu noktada Marcuse, aklın fiziksel, duyarlılığın ise düşünsel olduğu baskıcı olmayan bir uygarlığın özelliklerini tanımlamak için Kant’ın Yargı Yetisinin Eleştirisi’ndeki estetik teorisinden yararlanır. Bu kavram, Friedrich Schiller’in İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar adlı eserinde gelişmeye devam eder. Schiller, burada özgürlüğü aklın değil, duyuların özgürleşmesi yoluyla arar. Schiller’e göre, özgürlüğe güzellik yoluyla ulaşırız. O halde hayal gücü, baskıdan arınmış, cinsel içgüdülerin tam gücünü yeniden kazandığı ve tam tatmin sağladığı bir güzellik ve özgürlük sistemine giden epistemolojik yolumuzdur. Üremenin egemenliği ortadan kalkar ve tüm beden, cinsel zevkin nesnesi haline gelir, sadece lokal bir zevk değil, tüm bedenin zevkidir bu.

Marcuse, “içgüdüsel özgürleşme ilkesi de dâhil olmak üzere yeni bir gerçeklik ilkesinin ortaya çıkmasının, edinilmiş medeni akılcılığın seviyesinin altına bir gerilemeye yol açacağını” kabul eder. Bu gerileme, hem maddi hem de toplumsal olacaktır, ancak artan bilinç ışığında ve yeni bir akılcılık tarafından yönlendirilen bir gerilemedir. Bu öncüllerden, baskıcı olmayan bir uygarlık, huzur ve barışla karakterize edilen yeni bir insan yaşamı olasılığı ortaya çıkar.” Bu, cinsel anarşi midir? Marcuse şöyle diyor:

“Hayır… baskının temel ilkesi, ek olanı değil, içgüdünün kendisi tarafından tanımlanan ve kabul edilen sınırlar ve kısıtlamalarda somutlaşarak kalacaktır. Haz, kendi kendini belirleyen bir faktöre sahiptir.”

Bu, kısaca ve basitleştirilmiş bir şekilde, Marcuse’nin Froydcu metafizik olarak adlandırdığı şeye dayalı olarak sunduğu insan özgürlüğü tablosudur. Soruya geri dönelim: Marcuse, Freud ile ilişkisinde nerede duruyor? Gerçekte, Marcuse’nin felsefesinde Freud’dan geriye, spekülatif felsefesinin bazı genel özellikleri dışında neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. Buradaki amacımız, Freud’un düşüncesini savunmak değil, Marcuse’nin Froydcu teoriyi yorumladığı ve geliştirdiği iddiasını tartışmaktır.

Gerçekte Marcuse, Froydcu terimleri ve kavramları alt üst ederek onlara farklı, hatta çelişkili anlamlar yüklemiştir. Bazı akademisyenlerin savunduğu gibi, Marcuse, bunu yapma hakkına sahipti, ancak bunları Froydcu terimler ve kavramlar olarak sahiplenmeden ve Freud ile herhangi bir bağlantı kurmadan. Nitekim, Froydcu gelişiminde Marcuse, bilinçaltı gibi bazı temel Froydcu kavramlardan kaçınarak, bunların yerine başka bir kavram koymuştur.

Eros, yani aşk. Bazı akademisyenler bunu şaşırtıcı buluyor. Ancak şaşırtıcı bir durum yok, çünkü Marcuse, bilinçaltı kavramını kullansaydı, teorisinin tamamen irrasyonel doğasını ortaya koymuş olurdu. Freud için bilinçaltı, irrasyonel, yıkıcı arzuların deposudur. Bu nedenle Marcuse, bu kavramı kullanmaktan kaçındı ve yerine Eros kavramını koydu. Gene de, Marcuse’nin terminolojisindeki Eros, buna rağmen, Freud’un terminolojisindeki Eros’tan tamamen farklıdır. Marcuse için, uygarlığın bastırmaya ve engellemeye çalıştığı cinsel enerjinin bir sembolüdür. Freud için ise tam tersidir. Uygarlık güçlerinin (veya uygarlığa doğru itici gücün) yanındadır. Bu, cinsellik karşıtı bir güç içerdiği anlamına gelir. Aslında, Lefebvre’nin dediği gibi, Marcuse’nin Eros’u Freud’dan çok Nietzsche’ye aittir.

Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te şöyle der: “Ey ruhum! Sana şunu söylemeyi öğrettim: Bugün seni iffetten ve sefil erdemlerden arındırdım, güneşin gözleri altında çıplak durmayı öğrettim.” Gerçekten de, belki de Freud'un Eros’undan çok Platon’un Eros’una daha yakındır.

Dahası, daha önce de gördüğümüz gibi, Freud’un mutluluk ve özgürlük, cinsellik ve uygarlık arasında kurduğu çelişki, Marcuse tarafından ortadan kaldırılır. Freud için özgürlük, bastırılmış, çocuksu içgüdüsel arzulardan kurtuluştur, bu nedenle mutluluğun zıttıdır. Ancak Marcuse için özgürlük, bu bastırılmış arzuların kurtuluşudur. Dolayısıyla, bunlar ile mutluluk arasındaki ilişki yakın ve samimidir. Aynı şey, Freud’un cinsellik ve uygarlık arasında kurduğu çelişki için de geçerlidir.

Marcuse, Freud’un gerçeklik ilkesine alternatif olarak kullandığı iki yeni kavram olan “ek baskı” ve “geri dönüş ilkesi”ni kullanarak bunu ortadan kaldırdı. Aslında, Freud’un gerçeklik ilkesi o kadar özel bir öneme sahiptir ki, son derece soyut bir anlam dışında geri dönüş ilkesi olarak uygulanamaz. Sadece saf dış gerçekliğe değil, aynı zamanda ruhun içsel yapısındaki yapısal faktörlere de aittir. Aynı şey, temel anlamıyla bile baskı kavramı için de geçerlidir. Baskı kavramından biraz farklıdır. Freud, baskıyı nadiren kullanır, belki de sadece Uygarlığın Huzursuzluğu adlı kitabında. Öte yandan, baskı da ruhun yapısındaki içsel mekanizmalarla ilgilidir. Dahası, Marcuse’nin ek baskı kavramını eklemesi Freud’un teorisiyle bağlantısızdır, neredeyse tamamen mantıksal tutarlılıktan yoksundur. İnsanın toplumsal tarihinin hareketinin insanın cinsel tarihinin hareketiyle aynı olduğu doğru olsaydı, birincil ve ek baskı arasında ayrım yapmanın hiçbir gerekçesi olmazdı. Her uygarlık evresinde, toplumsal zenginliği düzenlemek için baskı kurumları vardır. Bu kurumlar, hâkim sisteme göre değişir ve cinsel içgüdünün özünü etkiler. Freud’u cinsellik ve uygarlık arasındaki çelişkiyi öne sürmeye, mutluluğun uygarlıkla ilgili bir olgu olmadığını savunmaya ve mutlak kötümserliğine iten de budur. Marcuse, birincil ve ikincil baskı arasında bir ayrım yaratarak Freudyen determinizmden ve onun kötümser karakterinden kaçmaya çalışır. Ama ne amaçla? Kendi ifadesiyle, geçici de olsa bir uygarlık gerilemesine. Bu, istemeden de olsa Freud’un cinsel tatmin ve uygarlık, mutluluk ve uygarlık arasında dile getirdiği çelişkiyi koruduğu anlamına gelmez mi? Uygarlık yeni bir şekilde yoluna devam ettikten sonra bile, cinsel ilişkilerdeki doğal biyolojik düzenleme yalnızca asli baskı mı olacak, yoksa mutlaka uygarlıkla mı bağlantılı olacak?

Yeni toplumsal örgütlenme, sadece yeni bir baskı biçimi midir? Birincil ve ikincil baskı arasındaki ayrım, Froydcu olmamasının yanı sıra, Marcuse’nin cinsel özgürleşme vizyonunu, herhangi bir toplumsal veya ahlaki boyuttan yoksun, tamamen biyolojik bir özgürleşme olarak ortaya koymasına rağmen, kırılgandır. Bizim amacımız Freud ve Marcuse arasındaki farkın sınırlarını tanımlamak değil, bu farkı vurgulamaktır. Marcuse’nin Freud’u geliştirmediğini, bilâkis, ona karşı çıktığını ve onun üzerine herhangi bir şey inşa etmediğini, bilâkis, genel düşüncelerinden bazılarını seçmeci bir üslupla kullandığını göstermektir. Buna rağmen, Marcuse’nin vardığı nihai sonuç, insanlığın cinsel geleceğine ilişkin görünüşte özgürleştirici ve iyimser düşüncesine rağmen, Freud’unkinden temelde farklı değildir.

Freud, uygarlığı cinsel özgürleşmenin antitezi olarak ortaya koyarken, Marcuse de cinsel özgürleşmenin sağlanabileceği bir uygarlığı müjdeler. Her iki isim de gerçekte insanlığı öncelikle biyolojik ve cinsel bir varlık olarak tasvir etmiştir. Freud, uygarlığın bir gerekliliği olarak cinsel içgüdüden ziyade aklı önceliklendirirken, Marcuse ise özgürleştirici bir gereklilik olarak cinsel içgüdüyü aklın önüne koymuştur. Bununla birlikte, her ikisi de mutluluğu temelde biyolojik ve cinsel özgürleşmeyle ilişkilendirmiştir. Dahası, Marcuse’nin cinsel aktivitenin çağdaş teknolojik topluma entegre edildiği, özellikle kapitalist piyasa içinde ticari bir güce dönüştürüldüğü ve sonuç olarak baskıcı yüceltme karşıtlığı tarafından domine edildiği sonucu, Marcuse’nin anarşik cinsel isyanı savunarak üstesinden gelmeye çalışmasına rağmen, Froydcu kötümserliğe bir başka boyun eğme biçimini temsil etmektedir.

Dolayısıyla, Marcuse, Freud gibi, insanlığı yorumlamada ve özgürlüğe giden yolu tanımlamada tek boyutlu bir yaklaşıma dayanan idealist bir düşünür olarak karşımıza çıkar; bu yaklaşım doğalcı, biyolojik ve içgüdüsel bir yaklaşımdır. Gerçekten de, Marcuse için, özgürleşme vizyonunda insanlık tek boyutludur  kendi sözleriyle, biyolojik ve cinsel boyut.

Ona göre, logos (akıl) artık insan özgürleşmesinin bir aracı değildir, insan özünü de oluşturmaz. Öte yandan, eros (aşk) ve hayal gücü, insanlığın özü ve özgürleşme yoludur. Marcuse, kitaplarındaki bazı pasajların düşündürebileceği gibi, aklı tamamen reddetmez, aksine onu eros ve hayal gücüne kıyasla ikincil bir güç haline getirir veya daha doğru bir ifadeyle, yeni bir zihniyetin habercisi olur. Bununla birlikte, insan özgürleşmesini irrasyonellik temeli üzerine kurar ve cinsel özgürleşme ile toplumsal özgürleşme arasındaki bağlantıya rağmen, cinsel özgürleşme genel olarak insan özgürleşmesinin neredeyse özüdür. Bu açıdan bakıldığında, Marcuse’nin Wilhelm Reich’a yönelttiği sert ve şiddetli eleştirilere rağmen, Marcuse ile Reich arasında pek bir fark bulamıyoruz.

Hiç şüphe yok ki Eros, insan özgürleşmesinin bir boyutudur, ancak insanlığın tek boyutu olamaz. Perrault’un dediği gibi, Eros hem güzel hem de çirkin eylemler üreten karmaşık ve istikrarsız güçlerin gizemli bir dalgalanmasıdır. Barışçıl ve estetik değerlerin tek ilham kaynağı olamaz. Lefebvre’ye göre, insanlığın en iyi çağları Logos ve Eros’un uyum içinde olduğu çağlardır; tıpkı ayrılıklarının çarpıklık ve çirkinlik çağlarını oluşturduğu gibi. Marcuse’nin bir yandan Eros ve hayal gücü, diğer yandan akıl arasında kurduğu çelişki önemlidir.

Başka bir yol, insan özgürlüğüne değil, aksine kaosa ve medeniyet gerilemesine, hatta belki de insanlık dışı bir cinsel baskı biçimine yol açacaktır. Bu, Marcuse’nin öğretilerine dayanan Batı Almanya’nın Birinci Komünü’nün acı verici deneyiminin sonucu değil miydi?

Komün, üyelerini tek eşli cinsel ilişkilerin baskıcı doğasından kurtardı, ancak kısa sürede grup cinsel ilişkilerinin de bir başka baskı biçimi olduğunu keşfetti. Bu nedenle, Komün’de iki insan arasında gerçek aşk filizlenir filizlenmez, bu dayatılmış cinsel özgürlükten kurtulmak için aceleyle ayrıldılar! Bu deneyimi “Cinsellik ve Sınıf Mücadelesi” adlı kitabında ayrıntılı olarak ele alan Wilhelm Reich, bu deneyin temel hata kaynağının eleştirel okulun, Frankfurt Okulu’nun ve özellikle Herbert Marcuse’nin düşüncelerine dayanması olduğunu kabul ediyor. Ayrıca, benzer bazı deneylerin, özgürleştirici cinsel deneyimlerine karşı bir tepki olarak dini ve mistik hareketlere dönüşmesine de işaret edebiliriz! Marcuse’nin kendi çağrısına göre özgürlük ancak onu gerçekten uygulayanlar aracılığıyla elde edilebilir. Bu deneyler, Marcuse’nin düşüncesini uygulamaya yönelik öncü girişimlerden başka bir şey değildi!

Ancak, kısmi bir deneyin başarısızlığına veya kapitalist ülkelerdeki mevcut sistem çerçevesinde meydana gelen bazı çağdaş olaylara dayanarak Marcuse’nin genel felsefesini yargılayamayız. Marcuse, kapitalist sistemdeki cinsel gerçekliğin tasvirinde şüphesiz haklıdır. Seks, kapitalist pazarın bir unsuru, bu pazar içinde tanıtım, uyarılma ve ticaret aracı haline gelmiştir.

Hiç şüphe yok ki kapitalist sistem, istikrarını güçlendirmek için cinsel ifadeyi özümsemeye ve yönlendirmeye çalışır. Ancak, bazı cinsel ifade biçimlerinin bu sisteme karşı bir protesto ve isyan biçimi olduğu kadar, istikrarsızlığının ve uyumsuzluğunun da bir tezahürü olduğunu inkar edemeyiz.

Marcuse’nin dediği gibi, kapitalist toplumda cinsel yüceltme döneminin sona erdiğini ve baskıcı yüceltmeme halinin hâkim olduğunu söyleyemeyiz. Aslında, sanatsal ve edebi ifadedeki çoğu yüceltme biçimi, bu toplumda bir protesto biçimi ve istikrarsızlığın ve uyumsuzluğun bir tezahürüdür.

Cinsel isyan, tek başına kapitalist toplumu değiştirmenin bir yoludur ve hatta çöküşüne bile yol açabilir. Bunu Marcuse'nin kendisi de kabul etmektedir. Buna karşılık, farklı toplumsal yapıları ve ulusal geleneklerinden kaynaklanan farklılıklarına rağmen, sosyalist toplumlarda cinsellikte dil bulan tepkilere rastlıyoruz. Bu toplumlardaki cinsel özgürleşme, genel toplumsal gelişmeyle bağlantılıdır.

Kadınlar özgürleşmiş ve erkeklerle eşit hale gelmiş, ekonomik ve toplumsal kısıtlamalar artık aşka engel teşkil etmemektedir. Aile ve cinsel ilişkiler, artık ticari işlemlerin, ürün tanıtımının veya pratik gerekliliklerin bir parçası değildir. Bu sistemlerde fuhşun toplumsal bir olgu olarak ortadan kalkması bunun bir ifadesi olabilir. Ancak bu, bireysel özgürlüğün tam olarak gerçekleşmesi anlamına gelmez, çünkü bu, önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, toplumsal ve ekonomik özgürleşmenin tamamlanmasına ve komünizmin inşasının ikinci aşamasında gereklilik alanından özgürlük alanına geçişe bağlıdır. Bu nedenle, Marcuse, her ikisinin de aynı baskıcı teknolojik rasyonaliteye tabi olduğu öncülüne dayanarak, sosyalist ve kapitalist sistemlerdeki cinsel özgürlük konusundaki duruşu eşitlediğinde, aralarındaki derin ideolojik ve pratik farklılıkları göz ardı ederek oldukça yanılıyor. Gerçekten de, sosyalist ülkelerdeki cinsel ilişkiler, kapitalist ülkelerdeki bu ilişkileri karakterize eden rastgelelikten ziyade kısıtlamaya daha yakın olabilir.

Bunu, bir tür toplumsal baskıya, bu ilişkilerin ihtiyaç baskısından kurtuluşuna ve sevgiyle olan bağlantısına, ayrıca sosyalist toplumun ve insan mücadelelerinin genel özgürleştirici ve ilerici hedefleriyle olan bağlantıları nedeniyle aşkınlığa yönelme eğilimlerine bağlayabiliriz.

Ancak cinsel özgürlük çağrısı, Marx için yeni bir şey değildir. Özgürlük anlayışı ve pratiğe dökülmesine ilişkin çağrı Marcuse’de merkezi hususlardır. Psikolojik boyut, Marksizmin müjdelediği yeni gerçekliğin temel bir yönüdür.

Önemli sosyalist sistemler bu yeni gerçekliği inşa etmeye çalışırlar. Ancak Marksist bakış açısında, cinsel özgürlük insanlığın tek boyutunu oluşturmaz, aksine insan kişiliğinin diğer boyutlarını tamamlar. Toplum, akıl, zihin veya yaratıcı hayal gücüyle çelişmez, aksine onlarla birlikte birleşik, bütünleşik ve sürekli gelişen bir insan boyutu oluşturur.

Bu nedenle, Marcuse ve diğer yazarların iddia ettiği şey yanlıştır: Marksizmin bireyin psikolojik yönünü ihmal ettiği, yalnızca genel insan özgürlüğüne ulaşmak için maddi ve ekonomik koşullara odaklandığı iddiası temelsizdir. Aslında Marksizmin başından itibaren Marksist bir psikoloji kurmak gibi bir derdi yoktur, ancak böyle bir bilimin unsurlarını içermiştir. Bilhassa Stalin döneminde, psikoloji çalışmalarında fizyolojik temellere öncelik verme eğilimi abartılı bir şekilde mevcuttu. Ancak bu, Marksist geleneğin veya metodolojinin bir devamı değil, ondan kopulmasıydı. Bugün psikoloji çalışmaları, Sovyetler Birliği’nde, genel olarak sosyalist ülkelerde, özellikle Marksist yazarlar nezdinde önemli bir ilgiye mazhar olmaktadır.

Marx ve Engels’in yazılarında, bireye ve insan öznelliğine yönelik yoğun ve derin bir ilgiye rastlanmaktadır.

Bu, yalnızca Marx’ın erken dönem el yazmalarında değil, diğer yazılarında da mevcuttur. Marx ve Engels, insanlığı yalnızca üretim ilişkilerine, genel, soyut bir öze indirgemedi. Aksine, İkinci Bölüm’de belirttiğimiz gibi, Marx, özellikle Feuerbach olmak üzere Genç Hegelcileri, soyut insanlık kavramını kullandıkları için eleştirdi ve “halk” terimini kullanmakta ısrar etti. Dahası, Marksizmin nihai amacı, soyut bir kavram değil, ayrı ve özgün bir gerçeklik olarak bireysel insanın özgürleştirilmesidir. Komünizmin nihai amacı, özgürleşmiş, yaratıcı bireydir. Marx’ın dediği gibi, insanların toplumsal tarihi, bireysel gelişimlerinin tarihinden başka bir şey değildir. “Yalnızca onun görüşüne göre, bireylerin sahici ve özgür gelişiminin boş sözden ibaret olmadığı toplum komünist toplumdur.”

Engels bilhassa Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabında, insanlığın cinsel gelişiminin toplumsal gelişimiyle ilişkisine dair özel bir inceleme buluyoruz. Bu kitabın İkinci Bölüm’ünde, farklı toplumsal sistemlerde aile sisteminin ve cinsel değerlerin gelişimini izler, insanlar arasındaki cinsel ilişkilerin olgunlaşmasını, sömürücü ekonomik ve toplumsal ilişkilerin ortadan kalkmasına bağlı kılar. Bu çalışmadan, toplumda aile sisteminden kurtulmanın kaçınılmaz olduğu sonucuna varmamıştır.

Sınıfsız yaklaşım, daha ziyade, yeni toplumsal düzenin değişen hümanist içeriğinden kaynaklanan ve insan kişiliğinin eşitlik, özgürlük ve gerçek sevgi temeli üzerinde gelişmesini öngören bir içerik değişikliğini ortaya koymaktadır. Bu konuda son dönem Marksist çalışmaların belki de en olgunu Lucien Sève’in Marksizm ve Kişilik Teorisi adlı kitabıdır. Bu kitap, insan bireyinin gelişiminin ebedi Froydcu üçlüsüyle sınırlı olmadığı, belirsiz ve kötü niyetli bir bilinçaltı tarafından esir alınmadığı veya yönlendirilmediği bir Marksist psikoloji kurma yönünde ciddi bir girişimdir. Bunun yerine, insan kişiliği gerçekleşir, yaratıcı potansiyeli gelişir, bireysel yetenekleri bilinçli ve özgür bir şekilde toplumsal eylemle etkileşim içinde parlar.

Önemli olan, Marksizmin bir dönem psikolojik çalışmaları ihmal etmiş olması, bunun temel teorik çerçevesi veya nihai hedeflerinden değil, pratik uygulaması sırasında karşılaşılan nesnel koşullardan kaynaklanmış olmasıdır. Bununla birlikte, bu çalışma, teorik temellerinin yaratıcı bir şekilde genişletilmesi ve sosyalist uygulamanın yaşanmış deneyimiyle bağlantısı sayesinde bugün yeniden önem kazanmaktadır. Marksizmin amacı bireyin tam özgürleşmesidir, ancak bu amaca ancak tam ekonomik ve toplumsal özgürleşme ile ulaşılabilir. Aralarındaki ilişki diyalektiktir; birey, ekonomik ve toplumsal özgürlük tamamlanana dek özgürlüğünü beklemeyecektir. Ekonomik ve toplumsal özgürlük de bireysel özgürlük olmadan elde edilemez. Bireysel özgürlük, ekonomik ve toplumsal özgürlüğün itici gücüdür ve bunun tersi de geçerlidir. Bireyin sosyalist bir toplumu inşa etmede bilinçli ve özgür katılımı olmadan, gerçek ve yaratıcı toplumsal ilerleme sağlanamaz, bu toplumsal ilerleme olmadan, birey için gerçek, yaratıcı özgürlük var olamaz.

Ancak, sosyalist bireyin özgürlüğü, tüm düşünsel, ruhsal, psikolojik, fiziksel ve biyolojik kapasitelerinin tam olarak gelişmesidir. Sadece cinsel gelişim değildir.

Bu, yalnızca düşünsel açıklık değil, aksine, bireysel insani kişiliğin durgunluk veya duraksama olmaksızın, oluşumuna ve ilerlemesine sınırsız ölçüde katıldığı ve buna karşılık kendi sınırsız ilerlemesine ve özgürlüğüne katılan insan toplumuyla çelişmeden açığa çıkmasıdır. Marx’ın sözleriyle, bu, tam insan varlığının inşasıdır.

Bireysel özgürlük anlayışı bu şekildedir. Bu, hem teorik hem de pratik olarak Marksizm tarafından sunulan yoldur. Ancak Marcuse’nin sunduğu şey, insanlığı tamamen biyolojik ve içgüdüsel bir duruma indirgemektir. Bireyin gerçek bir devrimci özgürleşmesini sağlayamayacak, anarşist bir çağrıdır.

Ancak bu yargı, ayrı bir bölümün konusu olmayı hak etmektedir.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynakماركيوزأو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 121-147]

04 Ağustos 2026

, ,

Yarın Makine Olacak

I


Gerçek şu ki ulus, burjuva bir olgudur.

[Aimé Césaire, Sömürgecilik Üzerine Söylem]

 

İnternet âleminin önde gelen sosyalist yayınlarından kabul edilen Jacobin dergisi’nin Nisan 2026’da yayınladığı makale, Batı Afrika ülkesi Burkina Faso’nun liderinden bahsederken öfkeli bir dil kullanıyor: Berlinli Siyaset Bilimi Profesörü Bettina Engels, ““İbrahim Traoré, Thomas Sankara’nın varisi olmak istiyor” diyor. Yazı, yazarın Review of African Political Economy [“Afrika Politik Ekonomisinin Eleştirisi”] dergisi için yazdığı “Sosyalistten Çok Pragmatik: Burkina Faso’nun Son Siyaseti Sankaracılığın Tekrarı Değil” başlıklı ilk makalesinin devamı niteliğinde.

Amerikan imparatorluğu ve müttefikleri, Küresel Güney’deki egemen uluslara her hafta saldırırken (bkz.: İran, Venezuela ve Karayip balıkçıları), Engels ve Jacobin, ellerindeki kürsüyü Afrika’nın halktan en fazla destek gören devrimci hareketlerinden birini eleştirmek için kullanıyor.

Traoré’nin çok sayıda askeri darbe girişimine karşı mücadele ettiği bir dönemde, bu sözde “solcular”ın Burkina Faso Devrimi’nin mevcut aşamasının gayrimeşruluğuna dair bu tür iddialarda bulunma ihtiyacı duymalarının sebebi nedir? Engels ve Jacobin, Traoré’nin Burkina Faso’sunu neden “Sankaracılık” dediği şeye has duygu ve düşüncelere ihanet etmiş bir şey olarak, bu kadar büyük bir hevesle tanımlıyorlar? Burkina Faso halkının 2022’den beri elde ettiği somut maddi kazanımlara rağmen, bu anlatıya Batı’daki “solcular” arasında neden hâlâ rastlanıyor?

Traoré’nin iktidara gelmesinden bu yana geçen yıllarda, Burkina Faso halkının tanık olduğu gelişmelerden bazıları şunlar:

* 2023: Yeni yönetim, gıda egemenliğini teşvik etmek amacıyla 2023-2025 Tarım ve Balıkçılık Saldırısı'nı (Offensive agro-pastorale et halieutique 2023-2025) uygulamaya koyuyor.

* Ocak 2023: Traoré hükümeti, Fransa’yı “emperyalist devlet” olarak nitelendirerek, Fransız büyükelçiliğini ülkeden çıkardı.

* Şubat 2023: 13 yıl boyunca Burkina Faso’da görev yapan tüm Fransız askeri personeli ülkeyi terk etmeye zorlandı.

* Temmuz-Eylül 2023: Mali ve Nijer ile birlikte Sahel Devletleri İttifakı (SDİ) kuruldu ve Batı Afrika’da bağımsız, sömürgecilik karşıtı bir hareketin önü açıldı.

* Haziran 2024: Traoré yönetimi, Burkina Faso’nun iç ekonomisinin can damarı olan tarım sektörüne yönelik büyük bir devlet destek programı sağlayan Başkanlık Tarım Girişimi’ni başlattı.

* Ağustos 2024: Burkina Faso’nun maddi zenginliğinin ana doğal kaynağı olan madencilik/mineral endüstrisinin millileştirilmesi için ilk adımlar atıldı. İlk aşamada ülkenin en büyük iki altın madeni millileştirildi. Burada belirtmek gerekir ki, Burkina Faso dünyanın 13. büyük altın üreticisi, buna karşın, Afrika’nın en yoksul bölgesindeki en yoksul ülkelerden biri olmaya devam etmektedir.

* Nisan 2025: Fildişi Sahili merkezli milis grupları ve eski Burkina Faso askeri personeli tarafından Traoré ve yönetimine karşı ilk geniş çaplı suikast ve rejim değişikliği planı yürürlüğe kondu. Saldırı AFRICOM Komutanı Michael Langley’nin ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi huzurunda verdiği ifadede Burkina Faso’nun değerli maden zenginliğinin millileştirmesi nedeniyle Traoré’yi ABD’nin ulusal güvenliği için bir tehdit olarak ilan etmesinden sadece iki hafta sonra gerçekleşti. MintPress News’in haberine göre, Amerikan Büyükelçiliği, darbe girişiminden hemen önce Burkina Faso ile ilgili seyahat yönergelerini “ülkeye seyahat etmeyin” olarak değiştirdi; Langley, ayrıca isyandan önce ve sonra Fildişi Sahili Savunma Bakanı ile görüştü.

* Haziran 2025: Madenlerin millileştirilmesi hamlesinin ikinci dalgasında, Burkina Faso’daki en büyük beş altın madeninden Fransız sömürgecileri kovuldu. Kısa süre sonra Burkina Faso halkına hizmet eden tarımsal kalkınma amacıyla tüm kırsal araziler kamulaştırıldı.

* Ocak 2026: Traoré yönetimi bir başka büyük darbe girişimini engellendi. Başarısız rejim değişikliği girişiminin hemen ardından Burkina Faso halkı, Traoré ve devrimci hükümete desteklerini göstermek için kitleler halinde sokaklara döküldü. People’s Dispatch haberinde aktarıldığı biçimiyle, “Burkina Faso’nun güney sınırının batısında Togo yer alıyor. Burası, son komplonun ‘baş aktörü’ olan Burkina Faso’nun eski Yarbayı Paul-Henri Damiba’nın memleketi.” Damiba, 2022’deki halk ayaklanması sırasında Traoré tarafından görevden uzaklaştırılmıştı.

* Mart 2026: Ülkenin kontrolünü cihatçı ve terörist gruplardan tamamen geri almayı ana hedef olarak belirleyen ülke, 65 milyar dolarlık Ulusal Kalkınma Planı’nı yürürlüğe koydu. (Business Insider Africa’nın dediğine göre, “güvenlik sorunlarına rağmen, hükümet, 2023’te ülke topraklarının yüzde 69’unu kontrol ediyorken bu oran 2025 sonunda yüzde 73,56’ya çıktı.” Aslında “Güvenlik sorunları”, Batı destekli cihatçı askeri güçlerce kuşatma altında olma halini tanımlamak için kullanılan oldukça yanıltıcı bir terim.)

* Haziran 2026: SDİ, Sahel Devletleri’ndeki köyler arasında işbirliğini ve dayanışmayı teşvik etmek amacıyla tasarlanmış bölgesel bir girişim olan Bölgesel Topluluklar Birliği’nin kurulduğunu duyurdu.

* Temmuz 2026: Burkina Faso hükümeti, Yako belediyesinde tamamen devlete ait ilk altın madenini hizmete açtı. Madenin “önümüzdeki 15 yıl içinde yedi tondan fazla altın üretmesi ve 1.200’den fazla doğrudan ve dolaylı iş imkânı yaratması bekleniyor.”

Tüm bunlara rağmen Engels, “Traoré ve MPSR 2’nin [Traoré’nin partisi: “Vatansever Koruma ve Yeniden Kurma Hareketi”] hangi alternatif demokrasi ve siyasi yönetim fikrini temsil ettiği sorusu hâlâ cevabını bulamadığımız bir soru. Şimdiye dek daha çok genelde ekonomik çıktı veya performans temelli meşruiyeti (nüfusun temel taleplerini karşılamaya ve maddi yaşam koşullarını iyileştirmeye dayalı meşruiyeti) temel alıyormuş gibi görünüyorlar” diyor.

Başka bir deyişle, Engels ve Jakobenci “sol”a göre, Burkina Faso Devrimi’nin yeni aşaması, anlık maddi kazanımlar sağlasa ve vatandaşlarının en acil ihtiyaçlarından bazılarına cevap verse de, Batılı izleyicileri tarafından en iyi ihtimalle bir tür kayıtsızlık ve kafa karışıklığı ile karşılanacak. Peki bu izleyiciler, neden bu sonuca varıyorlar?

Soğuk Savaş döneminden itibaren Amerikan imparatorluğu, Kübalı-Amerikalı komünist ve felsefe profesörü Dr. Carlos L. Garrido’nun “Saflık Fetişi” olarak adlandırdığı olguyu Batı dünyasının büyük bir bölümüne dayatmayı bilmiştir. Garrido, Saflık Fetişi ve Batı Marksizminin Krizi adlı kitabında, Batılı “solcular”ın şu gerçeği kavrayamamalarını eleştirir:

“Sosyalizm, emperyalizmin ve ulusal burjuva sınıfının dış ve iç baskılarıyla karşılaştığında, devrimi korumak için daha fazla ‘otoriter’ konum almak zorunda kaldı diye ‘ihanete uğramış’ sayılmaz. Sosyalizm, geri kalmış bir ekonomiyle karşılaştığında, kendi zıttıyla ilişki kurması ve üretici güçlerini geliştirmek için yabancı sermayeye açılma sürecine girmesiyle de ‘ihanete uğramış’ ya da (küçümseyici bir ifadeyle, Leninist olmayan anlamıyla) ‘devlet kapitalizmine dönüştürülmüş’ sayılmaz. ‘Otoriterlik’ momenti ya da ‘yabancı sermayeye açılma’ denilen moment, Batı Marksistlerinin bizi inandırmak istediği gibi sosyalizmin yok edici bir inkârı değil, özellikle ilk aşamalarında, ‘saf’ sosyalizm anlayışına ait idealist kavramların aşılmasını ifade eder. [...] Batı Marksistlerindeki saflık fetişinin kınayıp durduğu ‘otoriterlik’ denilen şey, her durumda bir devrimin egemenliğini ve sosyalist demokrasiyi korumak için gerekli bir bileşendir.”[1]

Aynı şekilde, İtalyan Marksist militan Domenico Losurdo, bu eğilimi “iki Marksizmin çatallanması” olarak adlandırıyor. Çığır açan kitabı Batı Marksizmi: Nasıl Doğdu, Nasıl Öldü ve Nasıl Yeniden Doğabilir’de Losurdo, “farklı sosyo-ekonomik bağlamların ve değişen kültürel geleneklerin Batı ve Doğu’daki Marksizmlerin çatallanmasına nasıl katkıda bulunduğunu” aktarıyor. Gerçekten de, işaret ettiği gibi, “Batı Marksizmi ile Doğu Marksizmi arasında herhangi bir çelişki olmamalıdır. Aynı toplumsal sisteme ilişkin iki farklı bakış açısıyla karşı karşıyayız; her ikisi de Lenin’in analizlerinden yola çıkıyor [ki bu analizler de Marx’ın analizini temel alıyordu]. Başka bir deyişle, emperyalizmi ve kapitalizmi sorgulayan iki tanınma mücadelesi söz konusu.”[2]

Pratikte ise Marksizmin gelişimi ile Batı ve Doğu ülkelerinin “ilerici” politikaları arasında gerçek çelişkilerin mevcut olduğunu görüyoruz. Batılı “solcular”, bu farklılıkları düzenli olarak yurtdışındaki, özellikle de Küresel Güney’deki devrimci hareketlerin “katışıklı halleri” veya “etkisiz yönleri” olarak görüp küçümsüyorlar. Bunu yaparken, bu hareketlerin eylemlerini çevreleyen siyasi bağlama körleşiyorlar veya bile isteye o bağlamın üzerini örtüyorlar.

Batılı “solcular”ın saflık takıntısı ve Marksizmi yanlış anlamaları, büyük ölçüde, Lenin’in 1916-1917’de ortaya koyduğu emperyalizmin özünü kavrayamamalarından kaynaklanıyor. Domenico Losurdo meseleyi şu şekilde açıklıyor:

“Batı’da komünizm ve Marksizm, savaşı sona erdirmek ve kökünden söküp atmak için gerçek ve silahsa, Doğu’da komünizm ve Marksizm-Leninizm, sömürgecilik ve emperyalizm tarafından ezilme ve ‘aşağılanma’ halini sona erdirmek için gerçek ve ideolojik silahtır.”[3]

Losurdo’nun Ho Chi Minh’in 1923’te Marksizm hakkındaki yorumlarından alıntıladığı bir başka örnekte bu ayrıma vurgu yapılıyor.

“Marx, doktrinini belirli bir tarih felsefesi üzerine kurdu. Hangi tarih? Avrupa tarihi. Peki ama Avrupa nedir? Avrupa, insanlığın tamamı değildir.”[4]

Ho gibi Küresel Güney’in sömürgecilik karşıtı liderlerinin etkili açıklamaları üzerinden Losurdo’nun iki ayrı Marksizmi üreten çatallanma sürecine ilişkin tasvirin bizi şu sonuca götürdüğünü söyleyebiliriz: “Doğu” Marksizminin felsefesinin özünde, emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı iki yönlü mücadele yatmaktadır; bu, Batı Marksist hareketlerinde sıklıkla eksik olan (veya tamamen bulunmayan) devrimci bir hareketin çok önemli bir yönüdür.

Garrido ise Batı’daki “sol” hareketleri Doğu’daki devrimci hareketlerden şu analizle ayırıyor:

“Marx ve Engels’in ölümleri sonrası yayımlanan çalışmaları üzerinden yeniden biçimlendirilen kitabi yaklaşıma göre, kapitalizmin en çok geliştiği yerler, yani Batı Avrupa ve ABD, sosyalizmin ilk olarak ulaşması gereken yerlerdi. Ancak, ilk başarılı devrim Rusya’da (yani ‘en zayıf halka’da) gerçekleşti, ardından Çin, Kore, Küba, Vietnam gibi üçüncü dünya ülkelerinde kök saldı. Bu bölgelerdeki sömürgeci, yarı-sömürgeci ve yarı-feodal koşullar, bu sosyalist projeleri (saldırılara karşı savunma yapmak ve egemenliği güvence altına almak için) güçlü bir devlet inşa etmeye, (yaşam standartlarını yükseltip küresel eşitsizliği azaltmak adına) üretim güçlerini, bilimleri ve teknolojiyi geliştirmeye odaklanmaya mecbur etti.”[5]

Dolayısıyla, kapitalist emperyalizme karşı mücadelede nesnel olarak üstün maddi kazanımları temsil edenler, ABD ve Avrupa’nın sözde modern cumhuriyetleri değildir. Toplumda işçi sınıfının çoğunluğunun yararına olacak şekilde derin ve temel değişikliklerin katalizörü olarak öncelikle Rusya, Çin, Kore, Vietnam ve Küba’daki köylü ve işçi sınıfı ayaklanmaları rol oynamıştır.

Ancak en “ilerici” Batılıların bile birçoğuna göre, “sosyalizmin Doğu’da elde ettiği başarı, saf olmamasından dolayı bir başarısızlık olarak kabul edilirken, Batı’daki başarısızlığı ise saflığının korunmasından dolayı bir başarı olarak kabul edilir.” Bu şekilde, “Batılı Marksistlerin sosyalizm fikirlerini korumaya çalıştıkları saflık, sosyalizmin gerçeğine zarar vermektedir.”[6] Bu, sol görüşlü olduğunu iddia eden birçok Batılının fark edemediği bir gerçektir. Garrido ile Losurdo’nun çalışmalarının özünde bu önemli mesaj yatmaktadır.

Burkina Faso’daki devrimci hareketler, hiçbir zaman açıkça Marksist-Leninist bir program izlememiş olsa da, yukarıdaki teoriyi kullanarak, Bettina Engels ve arkadaşlarının, Traoré önderliğindeki ülkenin devriminin mevcut aşamasına ilişkin analizlerinde Batı’ya ait saflık takıntısının belirgin özelliklerini sergilediklerini söyleyebiliriz.

Jacobin dergisinde makale, “askeri bir hükümetin alternatif olup olamayacağı ve amaçların araçları haklı çıkarıp çıkarmadığı” sorusunu sorarak başlıyor. Ancak , Traoré’nin Burkina Faso’da iktidara gelmesinden önce cihatçı terörist grupların ülkenin topraklarının neredeyse yarısını kontrol ettiği gerçeği göz ardı ediliyor. Madem Burkina Faso halkının elinden doğal kaynaklarını nasıl kullanacağını bizzat kendisinin tayin etmesiyle ilgili hakkı alınıyor, o vakit bu halk askeri müdahaleden başka hangi yola başvursun? Ülkenin bu türden karmaşık yönlerini Engels ve onun analizini destekleyen Jacobin dergisi “solcular”ı hiç görmüyorlar.

Bugün Burkina Faso’daki şiddetin büyük çoğunluğunu gerçekleştiren Cemaat Nusretü’l-İslam ve’l-Müslimin (CNİM) gibi gruplar, Amerikan istihbaratı, askeri/savunma personeli ve özel taşeronların geniş ağıyla bağlantılı olduğu kanıtlanmış uluslararası terör örgütü Kaide ile doğrudan ilişkili. Gazeteci Max Blumenthal’ın The Management of Savagery: How America’s National Security State Fueled the Rise of Al Qaeda, ISIS, and Donald Trump [“Vahşetin Yönetimi: Amerika’nın Ulusal Güvenlik Devleti Kaide, IŞİD ve Donald Trump’ın Yükseliş Sürecini Nasıl Besledi”] isimli kitabı türünden eserler bu olguyu, eski hükümet yetkilileri ve uluslararası topluluk içindeki uzmanlarla yapılan birincil kaynaklar ve röportajlar üzerinden inceliyor. Nitekim, Engels’in Review of African Political Economy dergisinden Jeffrie Quarsie’nin kaleme aldığı “Fransa Sahel’de Terörizmi Finanse Ediyor mu?” başlıklı makalesi, Fransız askeri varlığı ile 2007 ve 2022 yılları arasında cihatçı teröristlerin şiddet eylemlerinde yaşanan yüzde 2.000’lik artış arasındaki rahatsız edici bağa vurgu yapıyor. Görebildiğimiz kadarıyla Engels analizinde bu türden gerçekleri dikkate almamayı tercih ediyor.

Batılı eleştirmenlerin çoğu, Traoré yönetiminin (genel manada SDİ ittifakının) hareketinin tümüyle anti-emperyalist karakteri nedeniyle, Batı’nın askeri yardımından pratikte uzaklaştığı gerçeğini bile isteye göz ardı ediyor. Traoré ve onunla ittifak kuran liderler, Sankara’nın kırk yıl önce belirttiği gibi, “Batı’nın refah ve yardım politikalarının bizi yalnızca düzensizleştirdiğini, boyunduruk altına aldığını, kendi ekonomik, politik ve kültürel işlerimizden sorumlu olma duygumuzu elimizden aldığını” kabul ediyorlar.[7]

Engels, Traoré yönetiminin “otoriter” veya “pragmatik” önlemlerini bu bağlamı göz önünde bulundurarak yorumlamak yerine, onu “2019’dan beri artan Fransız karşıtı duyguları sahiplenmek ve bunu hükümetine destek sağlamak için kullanmak”la suçluyor. Traoré’nin rolü, halkını yabancı bir sömürgeci güce karşı yönetmek yerine, zaten var olan sömürgecilik karşıtı eğilimlerden yararlanarak iktidarı demokratik olmayan amaçlar için kullanmakla sınırlı tutuluyor. Engels’e göre, Burkina Faso’da var olan siyasi bağlamı ele almayı reddedenler, Traoré ve Burkina Faso Devrimi'nin mevcut aşamasının kesinlikle demokratik olmadığı, bu nedenle kınanması gerektiği yönündeki analizine payanda olmaktan gayrı bir işe yaramıyorlar.

Engels’in Traoré’yi istismar etmekle suçladığı Fransız karşıtı duygunun, seksenlerden beri Burkina Faso’da ve daha uzun süredir Batı Afrika’nın genelinde mevcut olduğunu kabul etmeliyiz. Bu karşıtlık hiç de yeni bir olgu değil. İlgili karşıtlığın bir şekilde haksız veya tesadüfi olduğu imasında bulunmak, bir asırdan fazla ortada olan somut kanıtı görmezden gelmektir. Bu hususu göz önünde bulundurarak, Sahel’de bugün gerçekleşen politik-ekonomik dönüşümlerin neden “otoriter” olarak nitelendirilmesi gerektiği sorusunu sormaya başlayabiliriz. Bu dönüşümler, tam olarak kimin için “otoriter”dirler? Eğer Traoré yönetimindeki Burkina Faso “otoriter” ise, Batı Avrupalı sömürgeci elitin Afrika halkına karşı yürüttüğü yüzyıllar süren savaşını ve uyguladığı baskıyı nasıl tanımlayacağız?

Engels’in gözlemlerinde, Batı Avrupa emperyalizminin acımasız mirasının ortaya koyduğu biçimiyle, ABD ve Fransa’nın Sahel’e yönelik askeri müdahalesinin Burkina Faso halkının çıkarlarına hizmet etmediğine dair görüşe hiç rastlanmıyor. Oysa bu müdahale halkın çıkarlarını ayaklar altına alıyor.

Her iki makale, Batı ülkelerinin sicilinden hiç bahsetmiyor. AFRICOM denilen beynelmilel sömürgeci mekanizma üzerinden yürütülen terörizmle mücadele harekâtlarından dem vurulmuyor. Batı Avrupa merkezli işletilen, başını ABD’nin çektiği bu mekanizmanın adı geçmiyor. Çok sayıda rapor, Batı Afrika’daki yabancı askeri faaliyetlerde yaşanan artışın, terörist şiddetteki hızlı artışla doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.

Engels, Burkina Faso Devrimi analizine saflık fetişizmini temel alan bakış açısını tatbik etmek suretiyle okurun odağını Traoré yönetimindeki Burkina Faso işçi sınıfının temel başarılarından (ki bunların çoğu, gerçekten de Sankara döneminin halkçı politikalarının yansımaları) uzaklaştırıp, Batı Afrika’da ABD/Fransa destekli liberal hegemonyanın varoluşsal tehditle yüzleşmesini, Batılıların rahatsız olmalarını sağlayan adımlarını eleştirmeye sevk ediyor.


II


Ezilen halk kitlelerinin sömürgecilik karşıtı mücadelesi karşısında kendisini korumaya çalışan emperyalizm, kitlelerin karşısına yeni sömürgeciliği çıkarttı. Yeni sömürgecilik, güçten yoksun görünür olma imkânıdır. Karşınızda bir Afrikalı cumhurbaşkanı vardır ama tüm ülke eski sömürgeci efendisinin, Fransa, Belçika ya da İngiltere’nin kontrolü altındadır.

[Kwame Turé & Charles V. Hamilton, Black Power: The Politics of Liberation]

Berlinli Profesör Dr. Bettina Engels, Sahel bölgesindeki siyasetin inceliklerini kabul etmeyi reddetmesinin yanı sıra, Jacobin’deki makalesinin önemli bir bölümünde Traoré’yle ilgili sosyal medyadaki abartılı ifadeler üzerinde duruyor. Yazar, bilhassa gençler nezdinde oluşan, politik ve ekonomik yapılarda önemli bir değişim yaşanmasına, yani “yeni sömürgeci-emperyalist sömürü ve tahakkümün sona ermesine dönük güçlü arzu”nun “Traoré’nin Pan-Afrikacı bir devrimci olarak nitelendirilmesine" yol açtığını söylüyor.

Burkina Faso Devrimi’nin, hayati öneme sahip bağlamına ve ülkenin insanlarının maddi koşullarına dair somut analizden mahrum bırakılan geniş kapsamlı sosyo-ekonomik etkileri, önemsiz bir ego ve kimlik siyaseti oyununa indirgeniyor.

Bir saflık fetişistinin amacı tam da budur. Dr. Carlos L. Garrido’nun The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism [“Saflık Fetişi ve Batı Marksizminin Krizi”] adlı eserinde belirttiği gibi, Engels’in Traoré önderliğindeki Burkina Faso Devrimi’ne dair analizinde “Olaylar, artık kendi hareketleri ve karşılıklı bağlantıları içinde görülmez, soyut ve şeyleşmiş bir şekilde ele alınırlar. Sosyalizm, katı bir tanıma kavuşur. Bir şeyi ‘sosyalist’ olarak adlandırabilmek için gerçekliğin karşılaması gereken bir dizi özelliğe sahip olması gerekir.”[8]

Ne Traoré ne de Sankara, Burkina Faso’yu ulusal bir proje olarak komünizme doğru yönlendirme arzusunda olduklarını iddia eder. (Sankara konuşmalarında sık sık Marx ve Lenin’den alıntılar yapmış ve açıkça sosyalist bir Afrika toplumunun yeniden inşasını savunmuştur). Sankara, 1985 tarihli bir röportajında şöyle diyor:

“Şimdilik anti-emperyalistim. Yoldaş başkanınız olarak konuşuyorum, durum böyle. Bunun belirli bir ideolojinin ürünü olduğunu düşünüyoruz. Halkımıza, özellikle de liderlerini etiketlemekle uğraşmayan, onları her şeyden önce devrimci eylemleriyle değerlendiren insanlara faydalı olmak bize yeter.”[9]

Traoré de hem konuşmalarında hem de uygulamalarında aynı yolu izliyor gibi görünüyor. Ne yazık ki, her iki lider için de Engels ve Jacobin’in kullandığı saflığa takıntılı bakış açısı, Burkina Faso’nunki gibi anti-emperyalist devrimci hareketlere de aynı ölçüde uygulanıyor.

Engels, yazısında mevcut konumunu pekiştiriyor: Traoré’nin “Sankaracılığın bayrağını taşımaya layık bir figür” olduğuna dair fikri eleştiriyor. Bu önemli, çünkü makalenin bu noktasında Engels ve Jacobin, zımnen onay vermemeyi esas alan çizgiyi aşıp temelsiz eleştirinin çukuruna yuvarlanıyor. Engels, iki lider arasındaki kıyaslamanın “sadece sınırlı ölçüde geçerli” olduğunu, “ama kamuoyunun söylemini etkilediğini, Traoré’nin kendisinin de meşruiyet kazanmak için Sankara’ya zımni atıflarda bulunduğunu” söylüyor.

Engels, kanıt olarak neredeyse tamamen Traoré hükümetinin muhalif partileri ortadan kaldırdığı, STK’ları ve sivil toplum örgütlerini kısıtladığı ve muhalefeti şiddetle bastırdığı gerçeğine sırtını yaslıyor (böylece imparatorluğun müttefikleri tarafından her zaman öfkeyle karşılanan tarım ve sanayinin millileştirilmesi meselesini ustaca geçiştiriyor). Son değindiği husus için kanıt olarak, Vayiyan olarak bilinen sivil milislerin, halk hükümetine karşı çıkan insanlara zulmettiği iddiasını dile getiren Nijerli siyaset bilimci Abdurahman İdris’in çalışmalarına atıfta bulunuyor. Şimdi bu argümanları sırasıyla ele alacağız.

Engels'in öne sürdüğü varsayımlarda çok sayıda sorun var: Traoré, hiçbir yerde “Sankaracılığın meşalesini devraldığını” iddia etmiyor. Bu, yazar tarafından açıklama yapılmadan içine tıkıldığı ideolojik bir kutu. Burkina Faso Devrimi’nin ilk aşamasında Thomas Sankara’nın yaptığı gibi, Traoré de her zaman bunun ülke çapında faal olan bir halk hareketi olduğunu, çoğunluğun en acil maddi ihtiyaçlarını karşılayarak ülkenin emekçi kitlelerinin müşterek hedeflerine doğru çalıştığını vurguladı.

Dolayısıyla, Burkina Faso’da görülen kapsamlı reformlar, Traoré’nin keyfi olarak çıkardığı diktatörlük kararnamelerinin bir ürünü değil. Dahası, Halk Yasama Meclisi büyük ölçüde Burkina Faso’da eğitim görmüş profesyonellerden ve yerel köy liderlerinden oluşuyor. Bu da onu, çoğu şirketlere bağlı elitlerin yönettiği Batı “demokrasi”sine kıyasla, seçmen kitlesini çok daha iyi temsil eden bir hükümet organı haline getiriyor. Bu mantık uyarınca, Eylül 2025’te yürürlüğe konula LGBTQ karşıtı aile reformu programı türünden Traoré hükümetinin yasama alanında attığı tartışmalı ve sorunlu adımlar, (Batı’da sıklıkla görüldüğü üzere) küçük bir elit sınıfın entrikalarının ürünü değil, Burkina Faso halkının çoğunluğunun öncelik verdiği gerçek değerlerin somut ifadeleri.

Batı’da söylenenlerin aksine, Traoré, bir diktatör değil. Burkina Faso’da yasama organı işleyen Geleneksel Yasama Meclisi’nin (GYM) üyelerine hükümetin internet sitesinden kolaylıkla ulaşılabiliyor. Meclisin başında, Cenevre’de eğitim görmüş (Batılı ilerici kesimler, nasıl oluyorsa, beyin yıkama faaliyetlerinin antidemokratik müstebiti İsviçre’den korkuyor!), Burkina Faso hükümeti tarafından büyük ölçüde desteklenen Thomas Sankara Üniversitesi’nde hukuk dersi vermek için ülkeye geri dönmüş üniversite profesörü Osman Buguma bulunuyor. Yasama organının milletvekili Assita B. Françoise Romaine Bailou, Traoré tarafından ülkede cinsiyet eşitliğinin zeminini güçlendirmek için kurulan, uzmanlardan oluşan Burkina Faso Cinsiyet, Sağlık, Sosyal Eylem ve İnsani İşler Komisyonu isimli kalıcı komisyonun (CGSASH) başkanlığını yapıyor. Bu ilerici çabalar, Engels ve Jacobin’in makalelerinde hiç dile getirilmiyor.

Thomas Sankara, 1985’te Burkina Faso Kadınları Birliği’ni kurdu. 1987’de Blaise Campaoré birliğin kapısına kilit vurdu. Sankara’nın yapıp ettkilerine yönelik tepkiler, Jacobin gibi sözde solcular tarafından arınık bir nostaljinin pembe ışığıyla ele alınıyor. İnsan Jacobin’in siyasi partileri yasaklayan, işçi sınıfı çoğunluğunun diktatörlüğüne doğru adım adım ilerleyen Sankara’ya onay verip vermediğini merak ediyor.[10]

Dahası, yasama organının 71 üyesinden en az beşi Fulani/Pulaar etnik grubuna mensuptu: Davud Diallo, Osman Diallo, Mümin Dialla, Ly Hama ve Mamadu Yaro. Bu durum, Engels’in kaynağı olan Dr. İdris’in Burkina Faso’da “bazılarının soykırım olarak adlandıracağı” sistematik Fulani karşıtı şiddet suçlamasıyla ilgili. İnsan Hakları İzleme Örgütü de aynı şekilde halk milislerinin ve Burkina Faso ordusunun suiistimallerini rapor etmiş, ancak Batı’nın egemen, anti-emperyalist ve anti-sömürgeci ulusların liderlerini şeytanlaştırmakla ilgili tepkisini kışkırtmak adına önemli bağlamı kasten göz ardı etmektedir.

Doğru, cihatçılar şu anda Fulani nüfusunun yoğun olduğu Burkina Faso-Mali sınırındaki bölgeyi işgal ediyor. Ancak bu demek değil ki, Burkina Faso ordusunun cihatçı saldırılara (çoğu Fulani isyancısını da içeriyor) verdiği cevap, kasıtlı bir etnik temizlik girişimine denk düşüyor. Dünyanın dört bir yanında, özellikle de Sudan ve Çad’ın Sahel bölgesinde yaşananlar da dâhil olmak üzere, birçok gerçek soykırımın gerçekleştiği bir dönemde, silahlı bir çatışmaya gelişigüzel bir şekilde etnik temizlik etiketi yapıştırmak, özellikle de Burkina Faso, Batı’nın yeni sömürgeciliğine karşı kendini savunduğu koşullarda, daha da yanıltıcı hale geliyor.

Dr. İdris, sivil milisler (Vayiyanlar) kavramına da benzer bir indirgemecilikle yaklaşıyor. Onları, hükümet destekli silahlı gruplar olarak takip eden yazar, elindeki gücü kötüye kullanan, yerel halka karşı suç işleyen “seyyar terörist çeteler” olarak tasvir ediyor. Bu, gerçeklerden çok uzak bir değerlendirme: Somali’nin bağımsız medya kuruluşu Daljir Media’nın Burkina Faso’nun başkenti Ugadugu’dan, 2025 darbe girişimlerinden birinin ardından X’e yüklediği bir video, Traoré’nin başkanlık sarayının dışında ve işlek kavşaklarda geceyi geçiren bir grup sivilin röportajını aktarıyor. Başkanlık sarayının içinde ve çevresinde neden uyudukları sorulduğunda, genç bir adam, “ülkemize duyduğumuz sevgi yüzünden” diye cevap veriyor (bunu mükemmel bir İngilizceyle söylüyor, çünkü muhtemelen Somalili olan röportajcı, röportaj yaptığı Burkina Fasolu genç gibi geçmişte Fransızca konuşan bir millete mensup değil).

Dr. İdris’in çizdiği yozlaşmış, şiddet yanlısı milisler tablosunun aksine, Vayiyanlar, çoğunlukla ülkelerinin sömürgecilik karşıtı devrimi uğruna hayatlarını tehlikeye atmaya hazır, hafif silahlı sivillerden oluşuyor. People's Dispatch gibi diğer güvenilir, bağımsız medya kuruluşları da bu gerçeği vurguluyor. Neden bu gerçek, Dr. İdris ve onu destekleyen Batılı medya kuruluşlarının kulaklarına hiç ulaşmıyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) raporu, Jacobin’deki makaleden bir ay sonra, tam da vaktinde yayınlanıyor. Bilindiği üzere, HRW gibi Amerikan STK’larının Küresel Güney’deki anti-emperyalist hareketler hakkında adil ve doğru haber yapma konusunda sicili pek parlak değil. Raporda kullanılan birincil kaynak, cihatçı gruplar ile Burkina Fasolu gönüllü savunma güçleri arasındaki çatışmaların sona ermesinden sonra çekilen ve yüzden fazla Fulani köylüsünün öldüğü bir videodan oluşuyor. HRW raporu, STK’nın ABD’de eğitim görmüş “Kıdemli Sahel Araştırmacısı” Ilaria Allegrozzi’nin görüşlerini temel alıyor. İtalyan araştırmacı da raporunda Burkina Faso merkezli hiçbir kaynağa veya yayın organına atıfta bulunmuyor.

Bu şüpheli durumlar, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Amerikan rejimine bağlı diğer STK’ların haber yapma tarzının ana özellikleridir. Bu eğilime dair başka örneklere Joe Emersberger ve Anti Empire Project’in (Justin Podur) 2021 tarihli Extraordinary Threat: The US Empire, the Media and Twenty Years of Coup Attempts in Venezuela [“Olağanüstü Tehdit: ABD İmparatorluğu, Medya ve Venezuela’da Yirmi Yıllık Darbe Girişimleri”] adlı kitabında ve Jeremy Kuzmarov ile Daniel Kovalik’in 2025 tarihli Syria: Anatomy of Regime Change [“Suriye: Rejim Değişikliğinin Anatomisi”] adlı eserinde kolaylıkla bulunabilir.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Dış İlişkiler Konseyi, Uluslararası Af Örgütü, Brookings Enstitüsü, Stratejik Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS), InSight Crime gibi sözde “tarafsız” kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ve düşünce kuruluşları, yeni sömürgeciliğin amaçlarına ulaşılsın diye çalışma yürütüyorlar. ABD imparatorluğunun haber medyasıyla ilgili uyguladığı hain stratejisinin iç işleyişine dair derinlikli bir çalışma ile ilgilenen herkes, Michael Parenti’nin 1986 tarihli başyapıtı Inventing Reality’ye [“Gerçekliği İcat Etmek”] bakmalıdır.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) bu katliamın gerçekleştiğini iddia ettiği Burkina Faso'nun Solenzo köyünün neredeyse tamamen cihatçı teröristlerin kontrolü altında olduğu göz önüne alındığında, Allegrozzi’nin ABD merkezli STK adına öne sürdüğü iddiaları teyit etmek pek mümkün değil. Gönüllü güçlerinin bu katliamları gerçekleştirmediğini söyleyen Burkina Faso hükümeti, Cemaat Nusretü’l-İslam ve’l-Müslimin (CNİM) gibi cihatçı grupların Fulani köylülerini işe aldıklarından, köylüleri insan kalkanı olarak kullanmak, onları Burkina Faso güçlerine karşı savaşmaya zorlamak gibi insanlık dışı yöntemlere başvurduklarından söz ediyor.

Tüm bu gerçekler ışığında okur, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) Küresel Güney ile ilgili haberlerine şüpheyle yaklaşmalıdır. Bu tür STK’ların Amerikan toplumu içindeki stratejik rolü, ABD imparatorluğunun yalnızca yurtdışındaki halk hareketlerini karalamakla kalmayıp, yeni sömürgeciliğin devam eden baskısını da sürdüren anlatıları yaymasına imkân sağlıyor. Olağanüstü Tehdit isimli kitapta dile getirildiği biçimiyle:

“İsrail örneğinde, ölenlerin neredeyse yüzde yüzünün Filistin tarafında olduğu ve ölü sayısının binlerce olduğu halde, Batı medyasının Filistinlileri genellikle şiddete daha fazla başvuran taraf olarak takdim etmeyi bildiğini aklınızdan çıkartmayın. En iyi ihtimalle, taraflar, aynı ölçüde şiddet yanlısı ve suçlu olarak tasvir ediliyorlar. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü de bu yanlış yaklaşımı benimsiyor.”[11]

Bu strateji, Amerikan imparatorluğunun Sahel’in egemen halklarıyla ilgili entrikaları için fazlasıyla yararlı olduğunu ispatlıyor.


III


Gebermekte olan sömürgecilik, yeni sömürgeciliğin teşkil ettiği uluslararası koalisyonlarda yeniden diriliyor. Rekabet halindeki bu kuruluşlardan oluşan koalisyonlar, en güçlü emperyalizmin, yani Amerika’nın egemenliği altında finansal tekelin kazandığı küresel niteliği yansıtıyor.

[Kwame Nkrumah, Yeni Sömürgecilik: Emperyalizmin Son Aşaması]

Gördüğümüz üzere, Dr. Bettina Engels’in makalesinde ve Jacobin’deki çalışmada ortaya konulan analiz, hem Burkina Faso’nun bir ulus olarak hem de Sahel bölgesinin içinde somutta var olan karmaşık kültürel yönlere kesinlikle yer vermiyor. Batı ülkelerinde yaşayan insanlar olarak biz, bazı politikalar ve reformlarla ilgili ahlaki ve etik kaygılar taşıyor olsak bile, bu kaygıların gerçekte karşılıkları olduklarını kabul etmemiz için, bunların ortaya çıktığı bağlamı anlamamız gerekiyor.

Engels, Traoré yönetiminin, halktaki huzursuzluğu bastırmak için “Sankaracılık” kisvesi altında reformlar yaptığını söylüyor. Bunu iddia eden kişinin, Burkina Faso halkının büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu nesnel koşulları temelden yanlış anladığını görmek gerekiyor. Burkina Faso halkı için Sankara gerçekten de direnişi ve daha parlak bir geleceğe dair umudu temsil ediyor, oysa Sankara, tek başına Burkina Faso Devrimi değil, aynı şey, Traoré için de geçerli.

Thomas Sankara, uzun zamandır dostu olan, NATO destekli hain Blaise Campaoré tarafından öldürülmeseydi, muhtemelen bugün hâlâ yaşıyor olurdu. Campaoré ise şu anda Fildişi Sahili’nde (darbe girişiminde bulunanların çoğunun geldiği ülkede!) sürgünde huzur içinde yaşıyor. Burkina Faso halkı, Sankara’nın ölümünün sonuçlarını kabullenmiş durumda. Bu gerçeği inkâr edenler, Campaoré’nin Sankara'nın devrimci hareketinin ortadan kaldırdığı birçok neoliberal reformu yeniden uygulamaya koyduğu 1987-2014 yılları arasındaki Burkina Faso tarihinin acı dolu dönemini görmezden geliyorlar.

Şaşırtıcı bir şekilde, Engels, Jacobin dergisindeki makalesinde, Campaoré’den sadece “Sankara’yı deviren adam” olarak bahsediyor. Campaoré’nin Batı tarafından onaylanan politikalarının, bu dönemde Burkina Faso işçi sınıfının devrimci kazanımlarının çoğunu nasıl ortadan kaldırdığı gerçeğini tümüyle göz ardı ediyor.

Burkina Faso Devrimi, Sankara olmadan da yaşamaya devam ediyor. Bu, sadece Traoré’nin kızıl bere takmış görüntüsüyle değil, yönetiminin Burkina Faso halkının kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmasını güvence altına almasıyla da mümkün oluyor. Hain Campaoré’nin 2014’te sürgüne kaçmasına neden olan halk hareketi, bugün görülen olaylarla bağlantılı. Bununla birlikte, halktan destek gören bir işçi sınıfı hareketinin can damarını tek bir adamın veya bir grup insanın put kırıcılık kaynaklı karizmasına atfetme hatası, Batı’nın en çok yaptığı hatayı, Engels ve Jacobin’de de karşımıza çıkıyor.

İşte bu bağlamda Traoré, Burkina Faso’nun Batı dünyasıyla olan bağlarını koparmakla kalmıyor, aynı zamanda ülkeye ait kaynakları işçi sınıfı maddi kazanımlar elde etsin diye, kaynakları doğrudan ülke ekonomisine teksif ediyor: arazi, traktör, otobüs, kamyon, gübre, beton ve diğer altyapı araçlarını bizzat devlet temin ediyor. Burkina Faso halkı, Batı sömürgeci çıkarları tarafından çok uzun zamandır bu ihtiyaçlardan kasıtlı olarak mahrum bırakılmıştır. Batılı “solcular”, bu mahrumiyeti yeni sömürgeciliğin mirasına bağlamak yerine, bunun öncelikle Traoré gibi halktan destek gören liderlerin sergilediği “otoriter”, “muhafazakâr” veya “gerici” eğilimlerden kaynaklandığını varsaymak suretiyle hata yapıyorlar.

Dr. Carlos L. Garrido’nun bahsini ettiği saflık takıntısını[12] somut ifadelere kavuşturan Engels, Burkina Faso halkına yönelik baskının sorumluluğunu, gerçek zalimlerin (kapitalist emperyalizm sistemin önünü açan, onu muhafaza eden Batılı politik-ekonomik elitlerin) sırtından alıp, şiddet araçlarına başvuran bir sömürgeci kuşatmayı aktif olarak engellemeye çalışan halkın devrimci hareketinin sırtına yüklüyor.

Ayrıca, Engels ve Jacobin’in Burkina Faso’daki mevcut duruma uyguladığı saflık takıntısı, Traoré gibi işçi sınıfına mensup isimlerin, onları aktif olarak baltalamaya ve yok etmeye çalışan şehvet düşkünü, iktidar hırsı olan elitlerle aynı değerlere sahip olduğu değerlendirmesine yol açıyor. Traoré’nin 2022’de iktidara gelmesinden bu yana Burkina Faso’da yaşanan somut maddi değişiklikler bu tür iddiaları çürütüyor.

Sankara’nın 1983’teki “Siyasi Yönelim” başlıklı konuşmasında da belirttiği gibi:

“Emperyalizm her yerde. Yaydığı kültürle, yanlış bilgilerle bizi onun gibi düşünmeye, ona boyun eğmeye ve tüm manevralarına uymaya zorluyor. Tanrı aşkına, emperyalizmin yolunu kesmek zorundayız. [...] Lumumba’ları, Cabral’ları ve Kvame Nkruma’ları katleden, emperyalizmdir.”

Eğer Traoré yönetimindeki Burkina Faso, Engels ve Jacobin’in iddia ettiği gibi Batı’nın “saflık” ölçütlerine uygun hareket etseydi, muhtemelen o da Sankara’nın 1987’de kaderini tayin eden süreçte görüldüğü üzere, emperyalizmin kurbanlarının o uzun listesine dâhil olurdu.[13]

Batı kaynaklı analizler, Burkina Faso’nun kınanması gereken, Rusya ile stratejik ortaklık kurması ile ilgili politikasına dair temelsiz tespitlerde bulunuyorlar. Çoğu Batılı yayın organı, Ugadugu’da düzenlenen mitinglerdeki Rus bayraklarından ve Rus madencilik şirketleriyle yapılan sözleşmelerden bahsetme fırsatını hiç kaçırmıyor. Ancak, “Madem Amerikan imparatorluğu istediği güçle iş tutuyor, neden Burkina Faso da istediği kişilerle iş yapma hakkına sahip olmasın?” sorusunu çok az analizci soruyor.

Aynı şekilde, 2023’te nihayet görevden alınmadan önce Burkina Faso madencilik sektörünün Fransa, İngiltere ve Kanada’nın neredeyse tamamına sahip olduğu gerçeği de incelemeye tabi tutulmuyor. Bu Batılı şirketler, 2023 öncesinde Burkina Faso’daki madencilik sektörünün bugünkü Rus şirketlerinden çok daha büyük bir bölümünü kontrol ediyordu. Belki de bunun nedeni, bu tür bir incelemenin, Batılı şirketlerin yerlerini alan Rus şirketleriyle imza edilen sözleşmelerin sözleşmelerinin Burkina Faso halkı için daha adil olduğunu kabul etmeyi gerekli kılacak olması. Bu sözleşmeler, Rus madencilik şirketlerinin  (halk meclisi tarafından 2023’te kabul edilen bir yasa sayesinde) yerel halktan işçi almasını, kârlarının büyük bir kısmını Burkina Faso devletine tahsis etmesini gerekli kılan şartlar içeriyor. Burkina Faso konusunda dile getirilen bu türden şikâyetler, dünyada birçok gencin de gördüğü üzere, gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan eski Soğuk Savaş dönemine has, anti-komünist duygu ve düşünceleri akla getiriyor.

Burkina Faso ile ilgili olarak yakın dönemde yürütülen Amerikan propagandasına ait metinler kapsamlı bir biçimde analiz edildiği vakit, kapitalist/emperyalist yönetici sınıfa has muhtelif eğilimler net biçimde görülecektir. Analizlerinde saflık fetişi anlayışını temel alan Engels ve Jacobin, Afrika ulusunun devrimci projesi için Batı burjuvazinin ölçütleri ve beklentilerinden oluşan bir zemin meydana getiriyor. Sahel Bölgesi’nin karmaşık kültürel tarihini, nispeten yeni bir ulusal proje olan Burkina Faso’nun tarihini ve Traoré’nin 2022’de iktidara gelmesinden bu yana Burkina Faso halkının gördüğü somut maddi iyileşmeleri tümüyle göz ardı ediyor.

Thomas Sankara, 1984’te Birleşmiş Milletler’de yaptığı ünlü konuşmasında Batı dünyasına şu çağrıyı yapmıştı:

“Burada herhangi bir doktrin ortaya koyma iddiasında değilim. Ne bir mesih ne de bir peygamberim. Hiçbir hakikate sahip değilim. İki amacım var: İlki, Burkina Faso halkı adına, basit, açık ve gerçekçi sözlerle konuşabilmek. İkincisi ise, kendi yöntemimle, tuhaf bir yaklaşım dâhilinde Üçüncü Dünya olarak adlandırılan dünyaya ait olan ‘dünyanın büyük dışlanmış halkları’ adına da konuşabilmek. İsyanımızın nedenlerini, belki de anlaşılmalarını sağlayamasam da, dile getirmek. [...] Ülkem, dünyanın tüm halklarının talihsizlikleriyle malul, tüm insanlığın acılarının acı bir sentezi, ama aynı zamanda ve her şeyden önce mücadelelerimizin vaadiyle yüklü. Bu yüzden, kalbim, silah tüccarlarının tekellerine aldıkları bilimin yapacaklarını endişeyle bekleyen hastalardan yana atıyor.”[14]

Hem yukarıda aktarılan, belâgatle süslenmiş devrimci mirasıyla Sankara, hem de her gün ortaya koyduğu eylemleriyle Traoré, tek bir şeyi açıkça ortaya koyuyor: Batılı gözlemciler olarak, Burkina Faso Devrimi hakkındaki görüş ve analizlerimiz nihayetinde önemsizdir. Neticede anti-emperyalist mücadelelerin bu mevcut aşamasının meşruiyetine karar verenler, uluslararası silah tüccarlarının ülkesinde yaşayanlar değil, yalnızca Burkina Faso halkıdır.

Engels ve Jacobin, her şeyden önce, Traoré yönetiminin günümüzdeki yeni sömürgeciliğin mayın tarlasında ilerlemek için kullandığı yaratıcı yöntemleri redde tabi tutuyor. Oysa Burkina Faso’nun egemen bir ülke olarak kendi kaderini tayin etme hakkının korunmasında hayati öneme sahip olan bu manevraların, ABD destekli Batı’nın dünyanın dört bir yanındaki diğer medeniyetlere yönelik mevcut sayısız işgali karşısında zaruri olduğu görülmeli.

Devrimci Pan-Afrikacı ve bağımsız Gana devletinin ilk Cumhurbaşkanı Kvame Nkruma, 1965 tarihli başyapıtı Yeni Sömürgecilik: Emperyalizmin Son Aşaması’nda, “tüm Afrika Devletleri’nin sanayileşmeden ve birleşik bir yönetimle mümkün kılınan diğer gelişmelerden faydalanabilmesi için tüm kıta genelinde planlı ekonomik büyüme anlayışı”na bağlanıyor.[15] Sankara gibi Nkruma da her zaman Afrika’nın tamamı adına konuştuğunu, Batılı elitlerin elinde kapitalist emperyalizmin ve sömürgeciliğin yükünü çeken parçalanmış bir kıtayı ifade ettiğini söylüyor.

Burkina Faso halkı, Jacobin gibi tanınmış yayın organları tarafından paylaşılan Batılı “solcular”a ait argümanlara rağmen, istisnai bir yere sahip değil. Traoré yönetiminde Burkina Faso halkı, Afrika’daki yeni-sömürgeciliğe, Nkruma’nın “Afrika ve dünyanın sömürülen halklarının yarattığı özgürlük dalgasına karşı duran güç” olarak tarif ettiği soykırımcı güce karşı güçlü bir direniş sergiliyor.[16] Dün, Burkina Faso’nun işçileri, tarlalarını sürmek için sadece çapa ile yetinmek zorundaydı. Bugün olduğu gibi yarın da Burkina Faso halkına Traoré’nin dirilttiği Burkina Faso Devrimi, o makine verecek, kendi kaderini tayin hakkını ve özgürlüğü.

Owen Anderson
12 Temmuz 2026
Kaynak1
Kaynak2
Kaynak3

Dipnotlar:
[1] Garrido, Carlos L. The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism. Midwestern Marx Publishing Press, 2023. p. 15. Türkçesi: İştiraki.

[2] Losurdo, Domenico. Western Marxism: How it was Born, How it Died, and How it Can be Reborn. Monthly Review Press, 2017. p. 73.

[3] A.g.e., s. 51-52.

[4] A.g.e., s. 69.

Garrido, Carlos L., A.g.e., s. 35.

[6] A.g.e., s. 36.

[7] Sankara, Thomas. Thomas Sankara Speaks: The Burkina Faso Revolution, 1983-1987 (yayına hz.: Michael Prairie). Pathfinder Press, 2007. s. 167.

[8] Garrido, Carlos L., A.g.e., s. 58.

[9] Sankara, Thomas., A.g.e., s. 266.

[10] Adı geçen eserde 69. Dipnota bakınız.: “Sadece eski yeni sömürgeci rejimle bağlantılı partiler kapatıldı. Devrimi destekleyen örgütler ve gruplar açıktan faaliyet yürütme imkânı buldular.”

[11] Podur, Justin & Emersberger, Joseph. Extraordinary Threat: The US Empire, The Media, and Twenty Years of Coup Attempts in Venezuela. Monthly Review Press, 2024. s. 170.

[12] Garrido, Carlos L., A.g.e.

[13] Sankara, Thomas., A.g.e., s. 55.

[14] A.g.e., s. 162-171.

[15] Nkrumah, Kwame. Neo-Colonialism: The Final Stage of Imperialism. PANAF Books, 2009. s. 27.

[16] A.g.e., s. 36.