09 Nisan 2026

, , ,

Amílcar Cabral, Gassân Kenefâni ve Teori Silahı

“Afrika halkının kahramanı Amílcar Cabral Portekizli sömürgeciler tarafından namertçe katledildi.”

Teori Silahı

Hem Amílcar Cabral hem de Gassân Kenefâni, yirminci yüzyılın ikinci yarısına damga vuran bağımsızlık hareketleri dalgasındaki ikinci kuşak sömürge karşıtı liderler olarak kabul edilebilir.

Bu makalede, özellikle ilk bağımsızlık hareketleri dalgasının liderlerinin, tabi oldukları sınırların teorik analizine duyulan ihtiyaca yönelik temel kaygılarının örtüştüğünü, ayrıca, toplumsal analizin, daha da özelde, sömürgecilikten kurtuluş mücadelesinde sınıfsal analizin önemine dair anlayışlarında da bir yakınlaşma olduğunu ortaya koyuyorum.

Aslında, ilk bağımsızlık hareketleri dalgasının liderlerinin yeterli bir ideoloji geliştirmediğini iddia ederken vurgulamak istedikleri şeylerden biri, bu liderlerin kendi toplumlarının yapısını anlamakta başarısız olmalarıydı. Bilhassa, sömürgecilikten ve yeni sömürgecilikten kurtuluşun sömürgeleştirilmiş toplumların tüm üyelerinin çıkarına olmadığını, “halk” adı verilen muğlak bir varlığa yapılan çağrıların ters tepebileceğini anlayamadılar. Aslında hem Cabral hem de Kenefani, kendi toplumlarında sömürgecilikten fayda sağlayan, bu nedenle, sömürgeciliğe karşı mücadeleyi desteklemelerinin beklenemeyeceği bazı sınıfların bulunduğu gerçeğine dikkat çekti.

Cabral, bağımsızlığını kazanmış bazı Afrika ülkelerinin yaşadığı başarısızlıkların ve zorlukların kısmen net bir teorik yönelim eksikliğinden kaynaklandığını söylüyordu:

“Kurtuluş hareketlerindeki ideolojik eksiklik, hatta ideolojinin tamamen yokluğu ki bu, esasen söz konusu hareketlerin dönüştürmeyi hedeflediği tarihsel gerçekliğe dönük cehaletle açıklanabilir, emperyalizme karşı mücadelemizin en büyük zayıflıklarından birini, hatta belki de en büyüğünü teşkil etmektedir”

[Cabral 1979 [1966], s. 122]

Elbette, Cabral’ın, bağımsızlık hareketlerinin ilk dalgasındaki ideolojik eksikliğin, Gana gibi Afrika ülkelerinin yaşadığı başarısızlıkların ve zorlukların birincil veya tek açıklaması olduğunu iddia etmediğini vurgulamak gerekiyor. Cabral, bu zorluklara ve başarısızlıklara katkıda bulunan, dünya genelinde belirleyici olan, yapısal unsurların bilincindeydi. Aslında, ilk dalganın liderleri, sömürgecilerin ve yeni sömürgecilerin sürekli saldırılarıyla yüzleştiler. Hem Cabral hem de Kenefani, saldırılara maruz kaldı. İlki 1973’te, ikincisi 1972’de suikast sonucu öldürüldü. Bununla birlikte, Cabral, ideolojik-teorik düzeyde, komprador burjuvazinin oluşumu da dâhil olmak üzere, bu küresel yapısal unsurların ve etkilerinin, ilk bağımsızlık hareketleri dalgasının liderliğince yeterince kavranmadığını, bu teorik eksikliğin, bu hareketlerin yaşadığı başarısızlıkların bir sebebi olduğunu belirtiyor.

Bu teşhis, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından da dillendirildi. Kenefâni, FHKC’nin teorik söylemine şekil vermede önemli bir isim haline geldi. 1967 yenilgisinin ardından örgüt, Mısır ve Suriye’deki ilerici projelerin küçük burjuvazinin elinde olduğunu savundu. Kenefâni, onları “küçük askeri burjuva hükümetleri” olarak tanımladı ve bağımsızlık uğruna başarılı bir savaş yürütmek için yeterli bir strateji formüle etmelerini engelleyen teorik bir zayıflıktan muzdarip olduklarını dile getirdi (Kanafani 2024 [1970a], s. 198). Bunun nedeni, bir yandan İsrail ve Batılı destekçileri, diğer yandan Filistinliler ve müttefik Arap devletleri arasında kalkınma düzleminde varolan o büyük uçurumun, geleneksel bir savaşı kazanma şansını ortadan kaldırdığını anlamadan, geleneksel bir savaş yürütmeyi hedeflemeleriydi (üstelik geleneksel savaş, siyasi konumlarını koruyabilecekleri tek yoldu) (PFLP 2017 [1969], s. 96). Dolayısıyla, alternatif bir strateji benimsemeleri gerekiyordu: yüzlerini Vietnam’ı örnek alan, buna bağlı olarak, Maoist modeli takip eden gerilla savaşına çevirdiler (FHKC 2017 [1969], s. 99; Kanafani 2024 [1971], s. 171-173). Bu Maocu etki, Gine ve Yeşil Burun’un Bağımsızlığı İçin Afrika Partisi’nin (PAIGC) askeri stratejisine de yansıdı (Tomás 2021, s. 110).

Hem Cabral hem de Kenefâni, sömürgeleştirilmiş toplumların sınıflara ayrışmışlığını temel alan toplumsal analizin, kurtuluş mücadelelerinin tarihini nasıl açıklayabileceğiyle ilgileniyorlardı. Başarıları ve başarısızlıkları, bu hareketlerin liderliğinin sınıfsal konumu ve savaşçıların büyük çoğunluğunu oluşturan halkın sınıfsal konumu düzleminde ele alınacaktı. Kenefâni ve Cabral arasındaki temel karşılaştırma noktası, her ikisinin de bağımsızlığın ilk dalgasından sorumlu siyasi hareketlerin güçlü ve zayıf yönlerinin analizini yapmak için tarihsel materyalizmden yararlanmalarıdır. Her iki isim de kendi toplumlarını ve sömürgeciliğin kendi toplumları üzerindeki etkisini sınıfsal ayrışma açısından analiz etmek için tarihsel materyalizmden yararlandı.

Aslında, yakınlaşmaları göz önüne alındığında, Cabral’ın Kenefâni’yi etkilediğini söylemek mümkün. Kenefâni, Cabral’ın adını açıktan zikretmez ama onun eserlerinin altmışlarda Beyrut’ta dolaşımda olduğunu biliyoruz (Traboulsi 2022, s. 274). Dahası, Cabral’ın çalışmaları, Kenefâni’nin içinde bulunduğu Afrika-Asya Yazarlar Birliği gibi uluslararası çevrelerde de biliniyordu. Dolayısıyla, Cabral’ın Kenefâni’yi etkilediğine dair kimi işaretler mevcut. Nitekim, aşağıda göstereceğim gibi, Kenefâni’nin teorik yazılarında sunulan kimi toplumsal analizler, Cabral’ın Ocak 1966’da Havana’da düzenlenen Üç Kıta Konferansı’nın ilk toplantısında yaptığı ünlü konuşmasında sunduğu toplumsal analizlerle tamamen örtüşüyor gibi görünüyor.

Afrika-Arap Dayanışmasının Politik İçeriği

Hem Cabral hem de Kenefâni, Afrika-Arap dayanışmasının yoğunlaştığı bir dönemde faaliyet yürüttü. Bu dayanışma, nihayetinde altmışların sonlarında ve yetmişlerin başlarında Afrika’nın İsrail ile savaşan Arap devletlerine yönelik desteğin yanı sıra Arapların da Afrika’daki kurtuluş mücadelelerine yönelik desteğinin artmasına yol açtı (El Tayyeb 1985).

Cabral, hem Afrika hem de üç kıtayı kapsayan dayanışma hareketlerinden yana olan bir devrimciydi. Ancak Cabral’a göre, bu tür hareketler ırk temelli olamazdı, çünkü Cabral’ın görüşüne göre, ırksal tekdüzelik siyasi anlaşmayı güvence altına almazdı. Ayrıca, söz konusu halkların tarihsel olarak sömürgeciliğe maruz kalmış olmaları da tek başına yeterli değildi. Çünkü belirli bir halkın sömürgeciliğe maruz kalmış olması, belirli bir siyasi tepkiyi benimseyeceklerini garanti etmiyordu. Dahası, böyle bir birlik, kültürel tekdüzelik veya akrabalık varsayımına dayanamazdı. Bunun iki nedeni vardı:

1. Tümüyle Afrika açısından baksak bile ortada “muhtelif Afrika kültürleri” vardır (Cabral 1979 [1970], s. 149).

2. Belirli bir toplum içinde bile kültür bir “sınıfsal karakter”e sahiptir (Cabral 1979 [1970], s. 144).[1]

Kültürün sınıfsal niteliği, kültürün sömürgeciliğe vereceği cevapta belirleyiciydi. Kenefâni de aynı görüşü savunuyordu (Kanafani 2024 [1970b], s. 147).

Cabral ve Kenefâni’ye göre, söz konusu birlik, sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı verilen belirli bir siyasi tepkiyi temel almalıydı. Zaten tarih de bu şekilde ilerledi. Örneğin, altmışlı yıllarda Afrika kıtasında temel ayrılıklar, ırksal farklılıktan ziyade siyasi anlaşmazlıklar düzeyindeydi. Emperyalizme karşı daha güçlü ve uzlaşmacı olmayan bir yaklaşımı savunan Kazablanka Bloğu’ndaki ülkeler arasında Fas, Mısır, Gine, Mali, Cezayir ve Gana bulunuyordu. Liberya’nın başkentinden adını alan Monrovia Bloğu’nu oluşturan ülkeler ise Tunus, Libya, Sudan, Liberya, Fildişi Sahili, Senegal, Kamerun ve Nijerya idi. Dolayısıyla, ayrışma, ırk, kültür veya dil değil, siyaset temelliydi (Sharawy 1984, s. 42).

Cabral’a göre, inşa edilmeye değer tek birlik, “emperyalizm var olduğu sürece, bağımsız bir Afrika devleti muktedir bir kurtuluş hareketi olmalıdır, aksi takdirde, o devlet bağımsız olmayacaktır” (Cabral 1979 [1972], s. 116) diyen diğer kurtuluş hareketleriyle kurulan birliktir. Muktedir bir kurtuluş hareketi olmak, hayati çıkarı emperyalizmin karşısına çıkartılacak engelde olan sınıfların, yani köylülerin ve işçilerin çıkarları doğrultusunda sistematik olarak hareket ederek bir kurtuluş hareketinin bağımsızlığını koruyabileceğini kabul etmeyi gerektirir.

Bu, Kenefâni’nin “milliyetçilikteki teslimiyetin yardımcı unsuru olarak sınıfsal teslimiyet”ten bahsederken kastettiği şeydi (Kanafani 2024 [1970b], s. 146). Dolayısıyla, Afrika-Arap birliği tahayyül edilebilir olsa da bu birlik, sömürgecilik ve yeni sömürgecilik sorununun çözümü konusunda varılacak siyasi anlaşmanın temelinin net bir şekilde idrak edilmesine ihtiyaç duyuyordu. Bu nokta, örneğin, çeşitli Arap ve Afrika devletlerinin Gazze’de yaşanan soykırıma karşı tutumunu anlamak için önemlidir. Cabral ve Kenefâni’nin sunduğu analiz açısından bakıldığında, bazı Arap devletlerini “akrabalarına” ihanet etmekle suçlamak mantıklı değildir. Bu ahlakçı dil, bu devletlere hâkim olan sınıf çıkarları ile Filistin meselesindeki tutumları arasındaki ilişkiyi gizler. Aslında, şaşırtıcı ve açıklanması gereken şey, bazı Arap devletlerindeki yönetici sınıfların kendi çıkarlarını koruyan küresel düzene karşı mücadeleyi desteklemesidir. Hatta, böyle bir durum yaşanırsa, etnik-kültürel akrabalığın sınıf çıkarlarının önüne geçtiği ve Cabral ile Kenefâni’nin yanıldığının kanıtlandığı görülür.

Cabral’ın Filistin’le İlgili Görüşleri

Cabral’ın Filistin konusundaki duruşu Arap dünyasında iyi biliniyordu. Kenefâni’nin onu Filistin hakkındaki açıklamaları aracılığıyla tanımış olması şaşırtıcı olmazdı. Cabral, Filistin’in bağımsızlık mücadelesini açıkça destekliyordu, bu amaca ulaşmak için bazı şiddet biçimlerinin kullanılmasının haklı olduğunu savunuyordu. Cabral’ın ifadesiyle:

“Biz, emperyalizmin manevralarıyla kandırılıp kendi vatanlarından sürülen Filistinli mültecilerin, şehit düşmüş Filistinli mültecilerin yanındayız. Filistinli mültecilerden yanayız, Filistinlilerin ülkelerini özgürleştirmek için yaptıkları her şeyi gönülden destekliyoruz. Ayrıca, Filistin halkının onurunu, bağımsızlığını ve yaşama hakkını yeniden kazanmasına yardımcı olmak için genel manada tüm Arap ve Afrika ülkelerini bütünüyle destekliyoruz.”

[Cabral 1969 [1965], s. 82]

Cabral, İsrail’in küresel emperyalist düzende kilit bir rol oynadığını, amacının, Arap bölgesinde ve daha genel olarak Afrika kıtasında her türlü özgürleştirici gelişmeyi hedef alan bir silah olarak işlev görmek suretiyle, ABD’nin emirlerini uygulamak olduğunu net bir biçimde idrak etmiş bir isimdi:

“Temel ilkemiz, haklı davaların savunulmasıdır. [...] Bu temelde, emperyalist devletlerin Ortadoğu'daki egemenliklerini sürdürmek için kurdukları İsrail’in yapay olduğuna, dünyanın bu çok önemli bölgesinde sorunlar yaratmayı amaçladığına inanıyoruz. Bizim görüşümüz şudur: Yahudi dinini takip eden Yahudi halkının dünyanın farklı ülkelerinde yaşama hakkı vardır, zaten gayet iyi bir hayat sürmüşlerdir. Nazilerin Yahudi halkına yaptıklarından, Hitler ve yandaşlarının son dünya savaşı sırasında yaklaşık altı milyon insanı yok etmesinden derin üzüntü duyuyoruz. Ancak bunun onlara Arap ulusunun bir bölümünü işgal etme hakkı vermediğini de düşünüyoruz. Filistin halkının topraklarına sahip olma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle, Arap halklarının, Arap ulusunun Filistinli Arapların vatanını geri kazanmak için aldığı tüm önlemlerin haklı olduğunu düşünüyoruz.

Dünya barışını tehlikeye atan bu çatışmada, Arap halklarının tamamen yanındayız ve koşulsuz olarak onları destekliyoruz. Savaş istemiyoruz; ancak biz, Arap halklarının Filistin’de özgürlüklerine kavuşmalarını, Arap ulusunun İsrail'in oluşturduğu emperyalist rahatsızlıktan ve hâkimiyetten kurtulmasını istiyoruz.”

[Cabral 1968, s.125, aktaran: George nd, s. 22]

Cabral’ın yürüttüğü tartışmada dikkat edilmesi gereken birkaç husus var.

1. Cabral, “Filistin’in davası, sömürgeciliğin engelleriyle yüzleşmeden, bir halkın kendi kaderini tayin etmesi, yani sömürgeleştirilmiş bir halkın kendi tarihini kolektif olarak yazma hakkı üzerinden ele alınmalıdır” diyor. Fayiz Sayeg’in de işaret ettiği biçimiyle (Sayegh 1970) bu dönemde İsrail’in yirminci yüzyılın ortalarında, sömürgeciliğin sona ermek üzere olduğu bir dönemde kurulmuş olması gerçeği karşısında birçok kişi kafa karışıklığı yaşarken Cabral gayet net bir tutum sergiliyor.

2. Cabral, Filistinliler ve müttefik halklar tarafından sömürge durumunun üstesinden gelmek için alınan tüm önlemlerin haklı olduğunu söylüyor. Cabral, “Arap halkının aldığı tüm önlemler meşrudur” dese de, o aslında her türden önlemi meşru görüyor değil. Burada daha çok, Filistin direnişinin gerçekleştirdiği şiddet içeren komando operasyonları da dâhil olmak üzere, şimdiye dek (1968’deki konuşmasına dek) alınan önlemlerin haklı ve meşru olduğunu söylüyor. Cabral’ın kendisi de, kurtuluş savaşlarında bile uyulması gereken normlar olduğuna inanıyordu. Bu, Gine-Bissau’daki Portekizli savaş esirlerine karşı tutumunda açıkça görülmektedir (Cabral 1969 [1968], s. 127-130).

Bununla birlikte, Cabral’a göre, sömürge durumunun üstesinden gelmek için belirli şiddet biçimlerinin kullanılması meşrudur. Cabral, bu iddiasını detaylandırmaz, ancak bağlama dikkat ederek, onun gerekçesini biz oluşturabiliriz. İlk olarak, Cabral, genelde acı çekmeyi ve şiddeti ya da sırf uygulamış olmak için uygulanan şiddeti desteklemez. Bununla birlikte, sistematik şiddetin kesintisiz olduğu bir sömürge durumunda, statükoyu alt üst etmek ve daha az şiddet içeren bir sosyo-politik varoluş biçimi yaratmak için yoğunlaştırılmış (hatta gösterişli) şiddetin sıklıkla gerekli olduğu savunur. Nitekim, Cezayir’in tarihsel deneyimi, altmışlara gelindiğinde birçok sömürge karşıtı aydın ve lidere bunu öğretmişti (Young 2001, s. 293-307).

Cabral, birinin bir şeye hakkı olduğunu iddia ederken, o şeyi elde etmesini sağlayacak tek araca sahip olma hakkını inkâr etmenin tutarsız olduğunu söylüyordu.[2] Dahası, şiddetin gerekçelendirilmesi, sömürge sonrası durumda ortaya çıkacak bir ütopya vaadine dayanmaz. Aksine, gerekçelendirme, sömürge durumunda sömürgeleştirilen tarafın şiddet ve şiddet tehdidinin, sömürgeciyi taviz vermeye zorlayarak sistematik sömürge şiddetini ve mülksüzleştirmeyi çoğu zaman hemen hafifletebileceği gerçeğini temel alır.

Dahası, Cabral ve Üç Kıta’da yer alan diğer aydınlar, şiddet içermeyen bağımsızlık hareketlerinin bazı yerlerde (örneğin Gana ve Hindistan’da) kazanımlar elde edebildiğinin farkındaydılar. Ancak sivil itaatsizliğin bir araç olarak yeterliliği, sömürgecinin tepkisine ve sömürgedeki mevcut yasal yapılara bağlıydı. Örneğin, Filistinli seçkinlerin İngiliz Mandası yetkililerine sundukları dilekçelerin tekrar tekrar reddedilmesi, Filistin liderliğinin bazı unsurlarının, mevcut halleri dâhilinde “şiddet olmadan siyasetin işe yaramadığını” (Hughes 2019, s. 96) fark etmelerine yol açtı. Daha da genelde, işgalci veya zalim bir gücün, direniş gücünün şiddet içermeyen fraksiyonuyla (ki bu fraksiyon, şiddet içeren unsurları da içerir) müzakere etmeyi seçmesi gerçeğini, söz konusu şiddet içermeyen fraksiyonun, durumu alt üst etmeye çalışan diğer şiddet içeren unsurlar veya fraksiyonlar olmasaydı, işgalci veya baskıcı gücü müzakere masasına getirmeyi başaracağı iddiasıyla karıştırmamak gerekir. Dahası, belirli bir kurtuluş hareketinde şiddet yanlısı gruplar olmasa bile, bir toplumdaki sömürgeci devlet tepki verirken, onun başka yerlerdeki şiddet içeren bağımsızlık hareketlerinin varlığından haberdar olmadığını düşünmek saflık olurdu. Örneğin, Hindistan’ın bağımsızlığı, sadece Gandi’nin şiddet içermeyen hareketinin sonucu değil, aynı zamanda alt kıtada meydana gelen, şiddet içeren ayaklanmaların yanı sıra İkinci Dünya Savaşı ve 1916’da İrlanda’daki Paskalya Ayaklanması ile başlayan İngiliz İmparatorluğu genelindeki bir dizi şiddet içeren ayaklanmanın da yarattığı baskının bir ürünü olarak görülmelidir (Losurdo 2015, s. 106-107). Elimizde ikna edici bir argüman olmadan, tüm bu faktörler üzerinden, Gandi’nin şiddet içermeyen hareketinin Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmak için yeterli olduğu varsayımında bulunamayız.

Sınıfın Prizması: Birlik ve Parçalanma

Hem Kenefâni hem de Cabral, sömürgeciliğe karşı direnişin tarihsel seyrini sınıfsal analiz üzerinden anlamak gerektiğine vurgu yapıyordu. Bu vurgunun kanıtı, Kenefâni’nin 1936 İsyanı üzerine yaptığı çalışma ve Cabral’ın Gine-Bissau ve Yeşil Burun Adaları’nın toplumsal yapısı üzerine yaptığı analizdi. Kenefâni, 1936 İsyanı’nı önceleyen 1929 ve 1933 ayaklanmalarındaki savaşçıların büyük çoğunluğunun, silah ve mühimmat satın almak için topraklarını büyük Arap toprak sahiplerine satmak zorunda kalan küçük topraklara sahip köylüler olduğunu söylüyordu. Kenefâni’nin aktarımına göre, kimi durumlarda büyük Arap toprak sahipleri de topraklarını Yahudi yerleşimcilere satmıştı (Kanafani 2014 [1972], s. 34). Böylece Kenefâni, Filistin’deki bazı sınıfların, küçük köylülerin çıkarlarıyla ve sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleriyle çelişen çıkarlara sahip olma biçimini inceledi. Dahası, Kenefâni, 1936 İsyanı sırasında, Filistin’deki geleneksel seçkinlerden (şehirli bir tabana sahip büyük toprak sahipleri ve tüccar ailelerinden) oluşan lider kadrosunun Şam’da sürgündeyken faaliyet yürütmesinin, “toplumsal kökenleri yoksul köylülükte bulunan yerel liderliğin rolünün önceki döneme göre daha büyük olduğu ve bu yerel liderliğin köylülükle yakından bağlantılı olduğu” anlamına geldiğini ortaya koyuyordu (Kanafani 2014 [1972], s. 92-93).

Bu, önemli bir husus, zira Kenefâni, “Filistin mücadelesinin tüm tarihinde, halkın silahlı devriminin 1937 sonu ile 1939 başı arasındaki aylarda başarıya hiç bu kadar yakın olmadığını” savunuyordu (Kanafani 2014 [1972], s. 93).[3] Bu, oldukça radikal bir iddiaydı: Kenefâni, liderliğin küçük toprak sahibi köylülerden veya küçük burjuvazinin devrimci kesimini oluşturan eğitimli çocuklarından seçildiği vakit, kırdan kenti kuşatma amacını güden Maoist halk savaşı olarak yürütülecek silahlı mücadelenin başarılı olma şansının yüksek olduğunu söylüyordu.[4]

Kenefâni’nin analizi dikkat çekicidir, çünkü aynı dönemde Marksist olmayan kimi Arap düşünürlerinin aksine, (misal, başarısızlığı Allah’tan uzaklaşmada arayan İslamcılarda görülen türden) ahlak temelli analize takılıp kalmadı, bunun yerine, yerel liderliğin köylüleri harekete geçirme yeteneğini toplumsal kökenleri bağlamında izah etti. İsyan, İngilizlerin son derece acımasız ve etkili bir karşı isyan kampanyası yürütmesi ve yoksul köylü kökenli yerel liderliğin, geleneksel Filistin elitinden oluşan sürgündeki liderlikle olan örgütsel bağlarından tamamen kurtulamaması nedeniyle başarısız oldu. Dahası, İngilizlerle koordineli hareket eden Arap monarşileri, isyanı sistematik olarak baltaladılar (Kanafani 2014 [1972], s. 88), bu rolü altmışları kapsayan o kritik dönemden (Kanafani 2024 [1970c], s. 247–259) bugüne dek oynamaya devam ettiler.

Kenefâni’ye göre, 1936 İsyanı’nın başarı ve başarısızlıklarının nedenleri salt akademik düzeyde analiz edilemezdi. Bu analiz, mevcut duruma dair bir görüşe kavuşmamızı sağlıyordu. Bu nedenle, Kenefâni’nin Corç Habaş ve Besil Kubeysi ile birlikte taslağını hazırlamasına yardımcı olduğu Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin Filistin’in Kurtuluşu için Strateji (Barakat 2024) isimli çalışmasında, “Arap gericiliği” olarak adlandırılan güçlere önemli bir yer ayrılmıştı:

“Vatanımızda emperyalizmin nüfuzunu ortadan kaldırmak için kitleler tarafından yürütülen gerçek kurtuluş mücadelesinde, Arap gericiliği, kendi çıkarlarının yanında yer almaktan başka bir şey yapamaz. Bu çıkarların devamlılığı, emperyalizmin varlığına bağlıdır, dolayısıyla, Arap gericiliği, kitlelerin safında yer alamaz”

[PFLP 2017 [1969], s. 36]

Cabral gibi, FHKC de Arap coğrafyasında, sınıfsal analizin Arap toplumlarını anlamak için uygun olduğu fikrine yönelik muhalefetle yüzleşti. Kenefâni’nin önde gelen aydınlarından biri olarak önemli bir rol üstlendiği FHKC, merkez emperyalist ülkelerdeki klasik sınıfsal analizin, Arap toplumlarına uygulanmasını doğru bulmuyor, ama bir yandan da Arap toplumlarında, bilhassa Filistin toplumunda açık sınıfsal ayrışmanın mevcut olduğu gerçeğine inşaret ediyordu. Bu ayrışmanın kanıtı, “savaşçıların ezici çoğunluğunun işçi ve köylü çocukları olması”ydı (PFLP 2017 [1969], s. 45).

FHKC’ye göre bu sınıflar, “Filistin halkının çoğunluğunu oluşturmakta, tüm kampları, köyleri ve yoksul kent bölgelerini fiziksel olarak doldurmaktadır” (PFLP 2017 [1969], s. 47). Kenefâni, Arap Milliyetçi Hareketi’nin (AMH) ilerici Arap milliyetçiliğinden FHKC’nin Maoizmden etkilenmiş Marksizm-Leninizme uzanan yolculuğunu anlatırken, deneyim ve tarih bilincinin kendilerine “emperyalizme karşı savaşı, belirli sınıflara güvenmedikçe kazanamayacaklarını, emperyalizme karşı sadece onurları için değil, geçim kaynakları için de savaşan sınıflara güvenmeleri gerektiğini” öğrettiğini dile getiriyordu (Kanafani 2024 [1972], s. 28).

Kenefâni’nin 1936 İsyanı’na ilişkin sınıfsal analizi, her daim mevcut duruma dair politik bir değerlendirmede bulunma ihtiyacı ile ilgiliydi. Ramallah’taki Filistin Yönetimi’nin Gazze’de devam eden soykırıma karşı aldığı konum için de benzer bir analiz yapılabilir. Nitekim, tıpkı kampların yetiştirdiği çocukların, otuzlar ve altmışlardaki Filistin isyanının yükünü taşımasında olduğu gibi, bugün de Gazze ve Cenin’deki kampların çocukları aynı şeyi yapmaya devam ediyorlar.

Kenefâni gibi Cabral da, yeterli sınıfsal analizindeki eksikliğin, bağımsızlık hareketlerinin ilk nesil liderlerinin yaşadığı yenilgileri açıkladığını iddia etti. Örneğin, Cabral, Kvame Nkruma’ya yönelik övgüsünde Nkruma’nın Afrika’nın bağımsızlığının bir simgesi olarak sahip olduğu öneme vurgu yapar, bir yandan da “Nkruma’nın kişiliğine, cesaretine ve olumlu eylemlerine rağmen Gana’da ihanetin başarısını mümkün kılan ekonomik ve siyasi faktörler nelerdi?” sorusunu soruyordu (Cabral 1979 [1972], s. 116). Daha da özelde, Cabral, şu soruyu sormamız gerektiğini ısrarla dile getiriyordu:

“Gana’da ihanetin elde ettiği başarı, sınıf mücadelesi, toplumsal yapıdaki çelişkiler, parti ve silahlı kuvvetler de dâhil olmak üzere, diğer kurumların yeni bağımsız bir devlet çerçevesindeki rolü gibi sorularla ne ölçüde bağlantılıydı? Gana’da ihanetin elde ettiği başarı, o tarihsel varlığın, o tarihin ustasının, yani halkın doğru tanımıyla ve bağımsızlıkla birlikte elde ettiği kazanımları savunmak için ortaya koyduğu gündelik eylemleriyle ne ölçüde bağlantılıydı?

[Cabral 1979 [1972], 116]

Cabral’ın, 1936 İsyanı ile ilgili olarak Kenefâni’nin sorduğu aynı soruyu, yani halkın tamamının sömürgeciliğe karşı mücadeleye dâhil olmasının gerçekten mantıklı olup olmadığı ve sömürgeleştirilmiş bir toplumdaki tüm sınıfların sömürge durumunun sona ermesinde bir çıkarı olup olmadığı sorusunu esasen sorduğu açık. Cabral, muhtemelen Nkruma’nın Afrika toplumlarında sınıfların varlığını ve sınıf analizinin Afrika toplumları için önemini reddeden bir toplumsal ve politik teori olarak Afrika Sosyalizmi ile olan flörtüne atıfta bulunuyor (El Nabolsy 2023). Nkruma, kendisini deviren darbeden sonra Afrika Sosyalizmini eleştirmişti (Nkrumah 1967).

Cabral, Kenefâni gibi, yeterli toplumsal analizin eksikliğinin kurtuluş hareketleri için bir engel teşkil ettiğini söylüyordu. Dahası, Cabral, Kenefâni gibi, kurtuluş güçlerini köylülük, işçiler ve Cabral’ın “devrimci kesim” olarak adlandırdığı küçük burjuvazinin, yani Cabral’ın kendisi gibi ilerici aydınların oluşturduğu bir ittifak olarak tanımlıyordu (Cabral 1979 [1966], s. 135). Cabral için küçük burjuvazi, mühendisler, avukatlar, doktorlar, öğretmenler vs’yi ifade ediyordu. Ancak Cabral, bu küçük burjuvazinin kurtuluş projesinin karşısında konum alabileceğinin de farkındaydı. Çünkü Cabral’a göre, devlet iktidarı, nihayetinde egemen sınıfın ekonomik gücüne dayanıyordu. Küçük burjuvazi, ekonomik güçten yoksun olduğu sürece asla egemen sınıf haline gelemezdi (ancak yönetici sınıf olabilirdi).

Cabral’ın da belirttiği gibi:

“Tarih, küçük burjuvaziden gelen bireylerin bir devrim sürecinde oynadığı (çoğu zaman önemli) role rağmen, bu sınıfın hiçbir zaman siyasi güce sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Bu sınıf asla siyasi iktidara sahip olamazdı, çünkü siyasi iktidar (devlet), egemen sınıfın ekonomik kapasitesini temel almaktadır.”

[Cabral 1979 [1966], s. 136]

Öyleyse, küçük burjuvazi, sömürge karşıtı devrime önderlik edebilir. Gelgelelim, egemen sınıf haline gelemezse akıbeti nic’olur? Bu soruyu cevaplamak için öncelikle şu soruyu cevaplamamız gerekmektedir: Sömürge ve yeni sömürge durumunda, siyasi iktidarın temelinde yer alan türden ekonomik güce kim sahiptir veya sahip olabilir? Cabral’a göre cevap, ekonomik gücün “iki varlığın elinde tutulmasıdır: emperyalist sermaye ve yerli işçi [ve köylü] sınıfları” (Cabral 1979 [1966], s. 136). Sonuç olarak, küçük burjuvazinin bu iki varlıktan birinin yanında yer almaktan başka seçeneği yoktur. Cabral’a göre, küçük burjuvazi, ya köylülük ve işçiler lehine devlet iktidarından vazgeçerek “sınıf olarak intihar etmeyi” (Cabral 1979 [1966], s. 136) seçebilir ya da “emperyalist sermaye” ile ittifak kurmayı seçebilir.

Özellikle dikkat çekici olan, Cabral’ın bu seçimin ahlaki terimler dışında ifade edilemeyeceğini düşünmesidir. Kendisinin de belirttiği gibi, “eğer ulusal kurtuluş esasen siyasi bir soru ise, gelişmesinin koşulları ona ahlak alanına ait belirli özellikler kazandırır” (Cabral 1979 [1966], s. 136). Bir anlamda, Cabral’ın öz çıkara başvurmanın, küçük burjuvazinin emperyalizmin ajanlarına dönüşmemesini sağlamak için yeterli olmadığını kabul ettiğini söyleyebiliriz.[5] Dolayısıyla, Cabral, genel olarak ahlaki açıklamalardan çekinirken, temel düzeyde kurtuluş mücadelesi durumunda temel ahlaki sorulardan kaçış olmadığını kabul etmektedir.

Şurası açık ki esasında Cabral, bağımsızlığın ardından birçok kurtuluş hareketinin yüzleştiği kararı ele alıyordu. Dahası, Filistin’deki küçük burjuvazinin karşı karşıya kaldığı ve kalmaya devam ettiği durumu da tanımlıyordu. Kenefâni ve FHKC de, İsrail’e karşı işçi ve köylü ittifakına önderlik eden kesimin küçük burjuvazinin bir bölümü olmasından kaynaklanan sorunlar üzerinde durmuştu. Nitekim, Kenefâni ve FHKC’nin sunduğu analiz, Cabral’ın üç yıl önce Havana’da dile getirdiği analizle neredeyse aynıdır:

“[...] Filistin ulusal hareketinin başında küçük burjuvazinin bulunmasının nedeni, ulusal kurtuluş aşamalarında bu sınıfın, sayısal olarak nispeten büyük olmasının yanı sıra, sınıfsal koşulları gereği bilgi ve güce sahip olması, devrimin sınıflarından biri olmasıdır. Dolayısıyla, işçi sınıfının siyasi bilinç ve örgütlenme açısından koşullarının yeterince gelişmediği bir durumda, İsrail’e, emperyalizme ve Arap gericiliğine karşı çıkan sınıflar ittifakının başında küçük burjuvazinin olması gayet doğaldır”.

[PFLP 2017 [1969], s. 54]

Cabral ayrıca, ulusal hareketin en azından başlangıçta, küçük burjuvazi tarafından yönetilmesi gerektiğini dile getirir. Zira, sömürge koşullarını sona erdirmekte çıkarı olan, “kitlelerden daha yüksek yaşam standardına sahip olan, daha sık aşağılanan, daha yüksek eğitim düzeyi ve siyasi kültür üzerinden mevcut durumun niteliğini kavrayabilen tek sınıf, bu sınıftır (Cabral 1979 [1966], s. 135). Cabral’a göre, köylülük, “mücadelede en büyük çıkara sahip” toplumsal gruptur, ancak o, bu gerçeği kendi başına kavrayamaz (Cabral 1969 [1964], s. 60).

Kenefâni de aynı şekilde, İsrail devletinin kuruluşundan önce Filistin’deki isyanlar tarihinde aydınların oynadığı önemli role değinir (Kanafani 2014 [1972], s. 48). Ancak, Cabral’ın belirttiği, Kenefâni ile FHKC’nin de bilincinde olduğu üzere, küçük burjuvazi kararsız bir müttefiktir. Bu nedenle, hepsi de bu sınıfın liderliğine boyun eğmeme konusunda uyarıda bulundu (PFLP 2017 [1969], s. 53-55).

Kenefâni’ye göre, liderliğin bu sınıfa veya komprador burjuvaziye teslim edilmesi, milliyetçi projenin tamamının tasfiyesini gerektirir:

“Devrimci teori, sınıfın teslimiyetinin Arap milliyetçilerinin teslimiyetinin yardımcı unsuru olduğunu, milliyetçilerin teslimiyetinin sınıfın teslimiyetini dayatmak için koşullar sunduğunu söylediğinde, örgüt, işçi ve köylüye öncelik vermekten kaçınamaz.”

[Kanafani 2024 [1970b], s. 146]

Cabral ve Kenefâni’nin küçük burjuvazinin karşı karşıya kaldığı tercihe ilişkin açıklamaları, Filistin’in geleceğini önceden gören açıklamalardır. Bir yanda elinizde, Kenefâni ve Habaş gibi sınıf intiharını seçmiş küçük burjuva üyeler var. Diğer yanda ise Filistin Yönetimi’nde çalışan lider ve görevli kimlikleriyle İsrail işgalinin vekil gücü olarak çalışan, dolaylı yoldan “emperyalist sermaye”nin ajanları olarak hizmet etmeyi seçmiş küçük burjuva üyeler var (Ajl 2024).

Bu bağlamda, Cabral ve Kenefâni’nin yazıları, yalnızca altmışlardaki Üç Kıta Marksizminin gelişimini değil, aynı zamanda günümüzü anlamak için de önemli. Afrika-Arap dayanışması gerçekten mümkün, ancak bu dayanışma, ırkçı emperyalist uluslararası düzen tarafından hep brlikte mağdur edilmekten dem vurmanın ötesine geçmeli, açık bir politik ve toplumal temele sahip olabilmelidir.

Ziyad Nabulsi
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bu husus şu çalışmada daha da detaylı bir biçimde ele alınıyor: El Nabolsy ve Ltifi 2021).

[2] Buradaki riskler ve bu ilkenin savunulması ile ilgili olarak bkz.: Honderich 2007.

[3] Arapça olan özgün metnin çevirisi yazara ait.

[4] Esasında Filistin’de, taşranın kontrolü üzerinden kentlerin kuşatılması ihtimali ve sömürge halkının sayısal üstünlüğü elde ettiği gerçeğini temel alan Çin ve Vietnam devrimleriyle bağlantılı askeri metinlerdeki gerilla savaşı teorilerine uygun ortam yalnızca bu dönemde oluştu. Kenefâni’nin tespitiyle, 1948 sonrası bu koşullar mevcut değildi, tek başına Filistin’in İsrail’le mücadelesine değil de Arapların İsrail’le mücadelesine odaklanmak suretiyle bu koşullar taklit edilmeye çalışıldı (Kanafani 2024 [1970b], s. 136). Başka bir ifadeyle, Vietnam analojisini kullanırsak, orada Hanoi’nin yerini Filistin değil Arap coğrafyası alabilirdi.

[5] Tabii bu noktada öz çıkara seslenmenin de ahlakçı söylemin bir biçimi olduğunu söylemek mümkün.

Kaynakça:
Ajl, M. (2024). “Palestine’s Great Flood: Part I.” Agrarian South: Journal of Political Economy 13(1): s. 62-88. Türkçesi: İştiraki.

Barakat, K. (2024). “Introduction: A Fundamentally Necessary Approach.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings içinde, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 93-95. Londra: Pluto Press.

Cabral, A. (1979 [1972]). “Homage to Kwame Nkrumah.” Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amílcar Cabral içinde, çeviri: Michael Wolfers, s. 114–118. New York: Monthly Review Press.

------------. (1979 [1970]). “National Liberation and Culture.” Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amílcar Cabral içinde, çeviri: Michael Wolfers, s. 138 – 154. New York: Monthly Review Press.

------------. (1968). “Determined to Resist.” Tricontinental 8 (Eylül-Ekim 1968): s. 114–127.

------------. (1969 [1968]). “On Freeing Captured Portuguese Soldiers – I.” Revolution in Guinea: Selected Texts by Amílcar Cabral içinde, çeviri ve yayına hz.: Richard Handyside, s. 127 – 130. New York: Monthly Review Press.

-----------. (1979 [1966]). “The Weapon of Theory: Presuppositions and Objectives of National Liberation in Relation to Social Structure.” Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amílcar Cabral içinde, çeviri: Michael Wolfers, s. 119–137. New York: Monthly Review Press.

-----------. (1969 [1965]). “The National Movements of the Portuguese Colonies.” Revolution in Guinea: Selected Texts by Amílcar Cabral, çeviri ve yayına hz.: Richard Handyside, s. 76-85. New York: Monthly Review Press.

-----------. (1969 [1964]). “Brief Analysis of the Social Structure in Guinea.” Revolution in Guinea: Selected Texts by Amílcar Cabral, çeviri ve yayına hz.: Richard Handyside, s. 56-75. New York: Monthly Review Press.

El Nabolsy, Z. (2023). “Questions from the Dar es Salaam Debates.” Revolutionary Movements in Africa: An Untold Story, yayına hz.: Pascal Bianchini, Leo Zeilig ve Ndongo Sylla, s. 244-261. Londra: Pluto.

-----------------ve A. Ltifi. (2021). “Tarikh Ifriqiya we Taʾweil Amílcar Cabral lel Nazariya al Madiyah al-Tarikhyiah.” Al-Pan-Africanism: Bayn al-Sera al-Tabaqi we al-Indwa al-arqi, yayına hz.: Kribso Diallo, s. 283-304. 2021. Kahire: Moasasat Arwqa lel-Derasat we al-Targama we al-Neshr.

El Tayyeb, M. A. (1985). “African Perceptions of the Arab-Israeli Conflict.” The Arabs and Africa, yayına hz.: Khair El-Din Hasseb, s. 344 – 366. Londra: Routledge.

George, N. (n.d.). “In the Hour of Arab Revolution” Tricontinental and the Question of Palestine. [Henüz basılmamış elyazması].

Honderich, T. (2007). “Terrorisms in Palestine.” Think 5(14): s. 7-22.

Hughes, M. (2019). Britain’s Pacification of Palestine: The British Army, the Colonial State, and the Arab Revolt, 1936–1939. Cambridge: Cambridge University Press.

Kanafani, G. (2024 [1972]). “On Childhood, Literature, Marxism, the Front and al-Hadaf.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 21-38. Londra: Pluto Press.

--------------. (2014 [1972]). Thawrat 36 – 39 fe Falastin. Kahire: Dar al-Taqwah.

--------------. (2024 [1971]). “The Underlying Synthesis of the Revolution: Theses on the Organizational Weapon: Lenin, Mao Tse Tung, H Chí Minh, Stalin, Giáp, Lukács.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 165 – 176. Londra: Pluto Press.

--------------. (2024 [1970a]). “‘A Conversation Between the Sword and the Neck’: Ghassan Kanafani Interviewed by ABC Journalist Richard Carleton.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 193-200. Londra: Pluto Press. Türkçesi: İştiraki.

--------------. (2024 [1970b]). “The Resistance and its Challenges: The View of the Popular Front for the Liberation of Palestine.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 121-164. Londra: Pluto Press.

--------------. (2024 [1970c]). “The Secret Alliance Between Saudia Arabia and Israel.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 247-259. Londra: Pluto Press.

Losurdo, D. (2015). Non-Violence: A History Beyond the Myth, çeviri: Gregory Elliott. New York: Lexington.

PFLP. (2017 [1969]). Popular Strategy for the Liberation of Palestine. Utrecht: Foreign Languages Press.

Nkrumah. K. (1967). African Socialism Revisited. MIA.

Sayegh, F. (1970). A Palestinian View. Kahire: General Union of Palestine Students.

Sharawy, H. (1984). Al-‘Arab wā Al-Ifriqyiuon Wejehen le Wejeh. Kahire: Dar Al-Thaqafa Al-Jadeeda.

Tomás, A. (2021). Amílcar Cabral: The Life of a Reluctant Nationalist. Oxford: Oxford University Press.

Traboulsi, F. (2022). “Reading and Translating Gramsci in the ‘70s.” International Gramsci Journal 4(4): s. 274-281.

Young, R. J. C. (2001). Postcolonialism: An Historical Introduction. Oxford: Blackwell Publishing.

, ,

Egemenlik Askeri Güvenin ve Sömürgecilik Karşıtı Ruhun Sonucu

Zeynep Kasımi Tari Söyleşisi

Marco Fernandes
9 Nisan 2026

 

ABD ve müttefikleri, İran’a karşı yürüttükleri yasadışı savaşta İranlı yetkililerin ve İran halkının hâlâ kırılgan bir nitelik arz eden ateşkese dair şüphelerini haklı çıkartacak kanıtı ateşkesin üzerinden birkaç saat geçtikten sonra sundular. İran altyapısına saldırılar düzenlediği, Tahran’ın Kuveyt ve BAE’ye anında misilleme yaptığı koşullarda İsrail, Lübnan’a bugüne kadarki en acımasız saldırısını düzenleyerek, Beyrut’un merkezinde yüzden den fazla insanı katletti.

Brasil de Fato, Tahran Üniversitesi’nde Amerikan çalışmaları profesörü olan Zeynep Kasımi Tari ile görüştü. Tari, “ateşkes teknik olarak kâğıt üzerinde hâlâ yürürlükte olsa da, İran’ın ‘parmağımız tetikte’ tavrının pratikte uygulandığını, bu saldırılar kontrol altına alınmazsa, mevcut ateşkesin uzun sürmesinin mümkün olmadığını” söylüyor.

Tari’ye göre, ateşkes ilanının ardından İran şehirlerinin sokaklarında tanık olduğumuz kutlamalar, dizginsiz bir iyimserlik dalgasından ziyade, sevinç ve temkinliliğin bir karışımını yansıtıyor. Bu kutlamalar, İran’ın dünyanın en güçlü askeri gücü, Siyonist rejim ve bölgedeki Arap monarşilerinden oluşan bir koalisyona direnme yeteneğini göstermesi karşısında duyulan ulusal gururun somut ifadesi.

Zeynep Kasımi, İran’ın “küresel düzende kesin bir değişim” yaratmanın eşiğinde olduğunu düşünüyor. Kasımi’ye göre, önerilen 10 madde uygulamaya konulduğu takdirde “sadece bölgesel değil, küresel bir güç olarak ortaya çıkacak”. Kişisel bir bakış açısıyla, “bu kırk gün, abartısız, yaşadığım en zor ve acı dolu dönemdi” itirafında bulunan, yedi aylık bebek annesi Kasımi, “bombaların yol açtığı her sarsıntı yüreğimi ürpertti” diyor. Ancak kendinden emin bir şekilde, sözlerine şu cümleyi eklemeyi ihmal etmiyor: “İranlı olmaktan hiç bu kadar gurur duymamıştım!”

* * *

Trump’ın “İran medeniyetinin sonunu getirme” emrini verdiği iddiasının gündeme düşmesinden bir buçuk saat önce, Tahran’ın önerdiği 10 maddelik anlaşma temelinde müzakere etmeyi kabul ederek bir kez daha geri adım attı. Birçok analist, bunu İran için tarihi bir zafer olarak yorumlarken, bazıları ise Trump için bir aşağılanma olarak nitelendirdi. İran kamuoyu ve hükümeti, Trump’ın tehditlerine ve tahrik edici söylemlerine nasıl tepki verdi? Son birkaç saatteki olayları nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanların sokaklarda kutlama yaptıklarını görüyoruz. Halk arasında bir iyimserlik havası mı hâkim, yoksa çoğu insan hâlâ temkinli mi?

Şunu unutmayalım: ABD başkanı, İran’ın askeri direnci ve stratejik caydırıcılığı nedeniyle, İran’ın altyapısını yok etme yönündeki açık tehditlerinden birkaç kez geri adım atmak zorunda kalmıştır.

Ateşkes ilanını takip eden saatlerde, İranlılar arasında hâkim olan duygu derin bir temkinlilikti. Bu şüphecilik soyut bir olgu değil. Geçmişte ABD ile uzun ve hilelerle işletilen, acı sonuçlar doğuran müzakereler yol açtı bu şüpheciliğe. Yakın tarihe ait örnekleri sıralamak gerekirse, hem önceki çatışmalarda hem de en son savaşta, her iki taraf da görünüşte diplomatik müzakereler yürütürken İran, ABD ve İsrail güçlerinin saldırılarına maruz kaldı.

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Tahran’ın 10 maddelik önerisine ilişkin açıklamalarının ardından, kamuoyu, yavaş yavaş temkinli bir iyimserliğe doğru kaydı, ancak gene de ihtiyatlılık, baskın tutum olmaya devam ediyor. Özellikle, Güvenlik Konseyi’nin kendi resmi açıklaması, Trump’ın geri adımını olumlu bir gelişme olarak kabul ediyor ama Amerikalıların ve Siyonist teşekkülün güvenilmezliğine açıkça dikkat çekiyor. Ayrıca, ABD veya müttefikleri tarafından ateşkes şartlarının ihlal edilmesi durumunda, İran’ın derhal ve orantılı bir cevap vermesine yol açacağı dile getiriliyor. Bu, salt bir zafer mesajı değil, ihtiyatlı olunduğuna dair stratejik bir mesajıdır.

Kamuoyundaki ruh hali ve kutlamalara gelince, evet, insanlar kutlama yapıyor, ancak sevinçlerini yakından incelemek gerekiyor. Kontrolsüz bir iyimserlik dalgası yerine, bu kutlamalar, ulusal gururun bir ifadesi gibi görünüyor: İran’ın ABD, Siyonist teşekkül ve bölgesel müttefiklerinden oluşan bir koalisyona karşı tek başına durabilme yeteneği karşısında duyulan gurur. Genel kamuoyu, özellikle çatışmanın benzersiz doğası göz önüne alındığında, bu ateşkesi İran’ın askeri başarısının açık bir göstergesi olarak görüyor: bir tarafta ABD, İsrail ve bölgesel müttefiklerinden oluşan birleşik bir cephe; diğer tarafta ise büyük ölçüde yalnız başına duran ve varoluşsal bir askeri tehdide karşı egemenliğini başarıyla savunan İran.

Dolayısıyla, son birkaç saatteki olaylar, İran diplomasisi ve caydırıcılığı için taktiksel bir zafer anı olarak değerlendirilebilir, ancak çoğu İranlı, en iyi ihtimalle temkinli bir iyimserlik içindedir. 1953 darbesinden nükleer anlaşmasını ifade eden Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (JCPOA) çekildiği ana, müzakereler sırasındaki son saldırılara kadar uzanan süreçte ABD’nin hile ve desiselerle tanımlı geçmişi herkesin zihninde kazılı. Bu nedenle, somut bir başarı ve rahatlama duygusu olsa da, kamuoyundaki hâkim duygu, en doğru ifadeyle, “umutlu ama teyakkuzda olmak” ifadesiyle tanımlanabilir. İyimserliğin muhafaza edilip edilemeyeceği, tümüyle ABD ve müttefiklerinin bu anlaşmanın şartlarına uyup uymayacağına bağlı. Bu, birçok İranlının ve hükümetin şüpheyle yaklaştığı bir hal.

Ateşkes ilanının ardından, Levan Adası’ndaki bir petrol rafinerisine ve Hark Adası’ndaki altyapıya saldırı düzenlendi. İran, “parmağını tetikte tuttuğunu” dile getirdi. Kuveyt ile Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki tuz arıtma ve enerji santrallerine yönelik saldırılarla misilleme yaptı. Ateşkesin başarısız olma riski var mı?

Evet, ateşkesin başarısız olma riski oldukça yüksek. Son birkaç saat içinde yaşanan olaylar, düşmanlıkların sona erme ihtimalinin düşük olduğunu, karşılıklı saldırıların yeniden başladığını ortaya koyuyor.

Gelen haberlere göre, İran, erken saatlerde Levan petrol rafinerisine düzenlenen saldırıya misilleme olarak bu sabah Kuveyt’teki üç elektrik santrali ve su arıtma tesisini insansız hava araçlarıyla vurdu.

İstihbarat bilgilerine göre, ateşkesi sabote etme amacıyla saldırıyı gerçekleştiren ülke, bir Körfez ülkesi, bu da büyük olasılıkla Birleşik Arap Emirlikleri.

İran, Basra Körfezi bölgesinin ötesinde, İsrail’in Lübnan’da gerçekleştirdiği saldırılara da cevap vermek için askeri hazırlık yürütüyor. Bu durum, çatışmanın tek bir cepheyle sınırlı kalmayıp, bölgesel olarak da genişleyebileceğini gösteriyor.

Bütün bu gelişmeler bir araya getirildiğinde eski o bildiğimiz sürecin işlediğini görüyoruz: İran’a ait Levan ve Hark adalarına yönelik saldırıların ardından Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri altyapısına yönelik saldırılarıyla misilleme yapıldı. İran’ın hasımları, ateşkesi fiilen ihlal ediyorlar.

Bu nedenle, ateşkes, teknik olarak kâğıt üzerinde hâlâ yürürlükte olsa da, İran’ın ilan ettiği “parmak tetikte” pozisyonu açıktan uygulamaya konulmuştur. Körfez ülkeleri ve İsrail, bağlayıcı ve doğrulanabilir bir anlaşmaya varmadıkça, mevcut sakinliğin uzun sürmesi olası görünmemektedir.

Tahran’ın Pakistan başbakanının arabuluculuğuyla ABD’ye sunduğu 10 teklif arasında, sizce en önemlisi hangisi? Hükümetin taviz vermeye hazır olduğu noktalar var mı? Hangi noktalar müzakere edilemez?

Öncelikle şunu belirtmeliyim: Pakistan başbakanının arabuluculuğuyla ABD’ye sunulan on teklifin tamamı, kapsamlı ve adil bir çözümün ayrılmaz bir parçasıdır. İran, bunu birleşik bir paket olarak görmektedir.

Bununla birlikte, bu düzenlemenin stratejik açıdan en önemli ve yenilikçi bileşenini vurgulamak gerekirse, bu, İran silahlı kuvvetleriyle koordineli olarak Hürmüz Boğazı’ndan kontrollü geçiş olacaktır.

Bu kritik bir nokta, çünkü geçici bir ateşkesin veya savaş öncesi statükoya basit bir dönüşün ötesine geçileceğine işaret ediyor. Her zaman istikrarsız bir gerilim noktası olan bu durumu kalıcı hale getirmeyi amaçlıyor. Bu koordinasyonu resmileştirerek İran, küresel petrolün en önemli jeostratejik arterlerinden biri üzerindeki meşru ve egemenlik hakkı üzerinden sahip olduğu nüfuzunu koruyor. Bu çatışmanın sonucunda İran’ın bölgesel konumu zayıflamamalı, bilâkis bu düzenleme, İran’ın boğaz üzerindeki gücünün sürdürülmesini sağlıyor. Sadece günlük deniz güvenliği için yapılandırılmış bir mekanizma sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda gelecekteki saldırıları ve uluslararası hukuk ihlallerini kontrol etmek, gerekirse bunları cezalandırmak için hayati bir kaldıraç görevi görüyor. Bu anlamda, bu nokta İran’ın bu süreçten daha güçlü ve kendi denizcilik alanında daha güvenli bir şekilde çıkmasını garanti ediyor.

İlginç! Ben, birincil ve ikincil yaptırımların kaldırılmasından bahsedeceğinizi düşünmüştüm.

Birincil ve ikincil yaptırımların kaldırılması elbette çok önemli. Ancak bu konu, 2018’den beri gündemde. Yıllardır içinde sıkışıp kaldığımız, bir adım ileri atıp bir adım geri çekildiğimiz döngü devam ediyor.

Boğaz meselesi farklı. Bu, yeni bir şey. Bu, sadece kâğıt üzerinde kalacak bir vaat değil, gerçek, pratik bir kaldıraç. İran, bunu hemen kullanabilir. Karşı tarafın iyi davranmasını beklemek değil. Bombalar düşmeye başladığında gerçek zamanlı olarak kontrol edebileceğimiz bir araç. İşte asıl değişim bu.

Pakistan hükümetine göre ateşkes Lübnan’ı da kapsıyor. Ancak İsrail, Lübnan’daki ateşkesi tanımadığını zaten açıkladı. Ardından İran, Pakistan’ın ilk açıklamasını teyit etti. Sonuç olarak, İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik yasadışı işgali ve Lübnanlı sivillere ve altyapıya yönelik devam eden saldırılarının akıbeti ne olacak? İsrail, İran’ın yıkıcı saldırılarına karşı koyacak güce hâlâ sahip mi?

Pakistan’ın Lübnan’ı ateşkes çerçevesine dâhil etmesine ve İran’ın bunu yeniden teyit etmesine rağmen, İsrail, bunu tanımayı reddediyor. İranlı yetkililer ve silahlı kuvvetler, İsrail’in yasadışı işgalinin ve Lübnanlı sivillere yönelik saldırılarının diplomasiyle değil, güçle karşılanacağını belirtti. Üst düzey bir İranlı yetkilinin Cezire’ye dediği gibi: “Ateşkes, bölgeyi kapsıyor, İsrail verdiği sözleri bile bile tutmuyor. Onu ancak kurşunlar caydırabilir.”

İran, Lübnan saldırısına misilleme olarak Hürmüz Boğazı’nı kısmen kapattı. Ayrıca İran, arabuluculara İslamabad toplantısına ancak Lübnan için ateşkes garanti edilirse katılacağını bildirdi. Mesaj açık: İsrail’in güney Lübnan’daki eylemlerine hem stratejik ekonomik baskı hem de doğrudan ceza ile karşılık verilecek.

Vietnam Savaşı’ndan bu yana ABD, işgal ettiği bir ülkenin askeri misillemesi karşısında hiç geri adım atmadı (yirmi yıllık işgalin ardından Afganistan, farklı bir örnek). Eğer ABD, İran’a bir kez daha hainlik etmez, Tahran’ın talep ettiği 10 maddeyi veya bu maddelerin çoğunu kabul ederse, İmparatorluğun bu yenilgisinin bölgesel ve küresel jeopolitikadaki güç dengesi üzerinde ne gibi sonuçları olur? Küresel Güney, İran örneğinden hangi dersleri çıkarabilir?

Bu anlaşma, uygulanması durumunda, Trump için Vietnam’dan bu yana en büyük stratejik kayıp olacak ve küresel düzende kesin bir değişime işaret edecek. Neticede İran, sadece bölgesel bir güç değil, küresel bir güç olarak ortaya çıkacak.

Bu, İran’ın 47 yıllık ağır acımasız yaptırımlara ve sürekli saldırılara rağmen elde ettiği bir statü. Başarının kökenleri, İran’ın direnç ekonomisine ve hem Doğu’dan hem de Batı’dan bağımsız olarak kendi savunma ordusunu üretebilme yeteneğine dayanıyor. Kendi içinde yüzleştiği ihtiyaçları karşılayabilme, böylece kendini yeni duruma uyarlayabilme ve onarabilme yeteneği sayesinde İran, dış baskılara karşı bağışıklık kazandı.

Küresel Güney açısından İran, kapsamlı bir ders niteliğinde: Egemenlik bir lütuf değil, özgüvenin ve sömürgecilik karşıtı ruhun bir ürünüdür. İran’ın direnci, Şii kimliğine ve ezilenler için zalime karşı durma ilkesine dayanmaktadır. Eğer İmparatorluk, bu savaş alanından geri çekilmek zorunda kalırsa, bu, tüm dünyaya yeni, çok kutuplu bir gerçekliğin geldiğinin sinyalini verecektir.

İran’ın son haftalarda maruz kaldığı sayısız bombalı saldırıyı kişisel olarak nasıl deneyimlediniz? Başta liderler ve sayısız çocuk olmak üzere binlerce ölümün yanı sıra, ABD ve İsrail saldırıları neticesinde uğradığınız başlıca kayıplar nelerdi?

Bu kırk gün, abartısız bir şekilde, yaşadığım en zor ve en acı dolu dönem oldu. Bu dönemin ağırlığı, sadece atılan bombaların sayısından değil, hem önemli isimlerin hem de sıradan İranlıların kaybının yol açtığı kesintisiz süren, yürek burkan kederinden kaynaklanıyor. Üst düzey yetkililerin öldürüldüğü haberleri karşısında üzüldük. Bu kayıplar, uluslararası toplum sağır edici sessizliği ve cezasızlıkla karşılandı.

Savaşın ilk gününde, Amerikan füzelerinin Minab’daki okula isabet etmesi neticesinde 160’tan fazla çocuk hayatını kaybetti. Bazılarının cesetleri hiç bulunamadı. Onca çocuk, eğitim-öğretimin yapıldığı, duvarlarında kahkahaların yankılanması gereken binanın enkazı altında kaldı.

Yedi aylık bir bebeğin annesi olarak, bombardımanların her sarsıntısı yüreğimi ürpertti. O anlarda, bu saldırganlığın acımasızlığını bizzat tecrübe ettim.

Ancak bu terörün orta yerinde, İran halkının sokaklara taşıdığı ruh, son derece yüreklendiriciydi. Bombardımanların yaşandığı kırk gün boyunca, Ramazan ayında ve yeni yılımızın arifesi Nevruz’da, kimse evlerine çekilmedi. Gece gündüz sokaklarda kaldılar. Patlamaların sesini dayanışmanın fonuna dönüştürdüler.

İranlı olmaktan hiç bu kadar gurur duymamıştım.

Kaynak

, ,

Asya Nasıl Parladı: Gassân Kenefâni ile Geleceğe Yolculuk


Duygularımı tek bir cümleyle özetleyeceğim: En fazla elli yıl içerisinde dünyanın şeker kamışından yapılmış iki çubukla yemek yediğini göreceksiniz.

 

Çin, Hindistan ve Tayland’ın kalbine doğru şaşırtıcı bir tarihi yolculuğa çıkmak, Asya ve dünyada, özellikle altmışların ortalarındaki siyasi, ekonomik ve kültürel koşullar hakkında bilgi edinmek ve olağanüstü bir Arap entelektüelinin Çin’in geleceğine dair kehanetlerini okumak istiyorsanız, şehit yazar Gassân Kenefâni’nin Sonra Asya Parladı adlı eserini mutlaka okumalısınız. Kendinizi şaşırtıcı, keyifli ve zenginleştirici bir yolculuğun içinde bulacaksınız.

Kenefâni, sade ama derin bir dille sizi Çin ve Hindistan’ın vadilerinden ve ovalarından sonsuz bilgi dünyalarına ve imgelerine taşıyacak. Bu kitap, nadir ve zamansız bir sanatsal ve edebi başyapıttır. Yazarı gibi, her zamankinden daha çok okunmayı ve takdir edilmeyi hak ediyor.

Bu kitapta Gassân Kenefâni, modern zamanların gezgini ve devrimci rehberi olarak karşımıza çıkıyor. Her konuya değinen yaklaşımı, zeki ve esprili diliyle Kenefâni, Çin ve Hindistan liderlerini, aydınlarını ve sanatçılarını sorgulayan soruları ve derin kavrayışıyla bu insanların peşini bırakmayan, cesur bir gazeteci. Aynı zamanda Kenefâni, halka, onların fedakârlıklarına, işçilerin, çiftçilerin ve Çin Komünist Partisi’nin, onun tarihi lideri Mao Zedong’un önderliğindeki devrimin başarılarına duyduğu hayranlığı da gizleme gereği duymuyor.

Kenefâni’nin ilgi çekici kitabı, seyahat edebiyatına yeni bir bakış açısı katıyor. Ayrıca, Çin ve Hindistan tarihi ve halkları konusunda zengin bir anlayış sunmakla kalmıyor, aynı zamanda ciddi, hicivli ve tarihsel yazının tüm unsurlarını da kullanıyor. Canlı imgeler, anlatım sanatı ve güvenilir bilgilerle bizi kıtanın en batı ucundan başlayarak bir yolculuğa çıkarıyor. Kitabın girişinde belirttiği gibi, bizim “rüzgârlarla örülü duvarı delip o muazzam ve engin dünyaya açılmamızı” sağlıyor.

Ardından şunu söylüyor: “Taş kaşıkların bir başarı sayıldığı dönemde dünya, buradan barut ve kağıtla ilgili bilgileri ithal etti.” Buda’yı buranın bulutları, Konfüçyüs’ü buranın kalabalıkları üretti. Barutu, kâğıdı, peygamberi ve filozofuyla birlikte bu coğrafya, beş bin yıllık yolculuğunun sonunda, karşısında o rüzgârlarla örülü duvarı buldu.

Hayal ürünü dünyaya girerken duyduğu hayranlığı dile getiren, okurun dikkatini çekmek için tarihin ilerlediği hattı ortaya koyan giriş bölümündeki ritim, tüm kitap boyunca muhafaza ediliyor. İmparatorların ve antik yeraltı saraylarının tarihinden, rüzgârın oluşturduğu, doğanın boyadığı kayalardan bahsediliyor. Çin Seddi, mekândaki estetik, çiçekli dağlar ve “Renkler Ülkesi”ndeki bahçeler de kendisine kitapta yer buluyor. Ardından Kenefâni, bu giriş bölümünü çarpıcı bir ifadeyle sonlandırıyor: “Eğer Çinli olsaydım, imparatorların kendileri için yaptıklarına duyduğum hayranlık, halkın imparatorlara yaptıklarına duyduğum hayranlığın altında ezilirdi!”

Kenefâni’nin 1965’te yazdığı, toplamda 150 sayfayı bulan bu kitabı sayısız şaşırtıcı kehaneti içeriyor. Kenefâni, Çin ejderhasının devriminin ve hem yurt içinde hem de yurt dışında sömürgeciliğe ve gerici güçlere karşı gerçekleştirdiği isyanının ileride mevziler kazanacağı öngörüsünde bulunuyor. Çin’in yükselişinin ve kalkınma projelerinin önündeki engelleri aşma ve yoksulluk belasından kurtulma yeteneğinden söz ediyor. Bu öngörüler, Çin’in zamanın tozunu silkeleyip attığı, “aşağılanma dönemlerini” geride bırakarak kendi ayakları üzerinde durmaya hazırlandığı bir dönemde dillendiriliyorlar.

Tarihinin belirli bir noktasında Çin, “sineklerle mücadele etmek”ten “serçelerle mücadele etmeye” kadar muazzam ve görünüşte sonsuz zorluklarla boğuştu. Kalkınma, sanayi, tarım, eğitim ve yönetimde mucizelere ihtiyaç duyuyordu. Kenefâni ayrıca, Çin’in nükleer silahlara sahip olduğunu ilan ederken, sömürgeci güçlere karşı koyma ve onlarla yüzleşme kapasitesine sahip olacağını da öngördü. Tüm bu gelişmeler, başta Sovyetler Birliği olmak üzere, komşularıyla bile gergin ilişkiler içerisinde olduğu, zorlu koşullarla boğuştuğu bir gerçeklikte yaşandı.

Kenefani, sözlerine şu şekilde devam ediyor:

“Daha acımasız bir kelime kullanmak istersek, yoksulluk, Çin’i uzun tarihi boyunca kasıp kavuran, devrimin, yaşı ve Çin’in birçok sorunu nedeniyle henüz bir hizmetkâra dönüştüremediği, ancak başarıyla kafese kapattığı bir canavardır. [...] Devrimin canlılığı ve insan enerjisini seferber etme arzusu, mali kapasitesinin önüne geçiyor gibi görünüyor ve Çinliler, refahlarını finanse edebileceklerinden emin oldukları geleceği beklerken, neler yapabileceklerini bildikleri çıplak elleriyle gurur duyuyorlar. Geleceğe giden yolu inşa etmek için ellerindeki 1,3 milyar silahı hiç beklemeden seferber ettiler.”

Buna rağmen, Kenefâni, resmi anlatıyı reddediyor ve Çin hükümeti tarafından sağlanan bilgileri sorguluyor. Her şeyi eleştiri süzgecinden geçiriyor. “Devrimden önce durum şöyleydi” diyen, eskiden beri kullanılan mantığın ürünü olan rakamlara ve bilgilere kulak asmıyor. Bu yaklaşım, gözlemciyi bir karşılaştırma yapmaya ve bunu tek değerlendirme ölçütü kılmaya zorluyor. Böyle bir ölçüt, kesinlikle doğru değil aslında. “Eğer devrim olmasaydı, durum şöyle şöyle olurdu!” diyen bir hesaplama mantığını esas alıyor. Bu matematiksel oyun kabul edilemez, çünkü “eğer”li cümleler, gerçeği ölçmek için bilimsel bir araç değildir.

Gassân Kenefâni, yolculuğu boyunca her taşın altına bakıyor, her ayrıntıyı ele alıyor. Çin, halkı, dilleri ve sömürge dönemine uzanan imparatorluk aşaması, aynı zamanda Mao Zedong yönetimindeki Komünist Parti’nin tarihi ve o “şanlı zafer” konusunda tarihsel bir bakış açısı sunuyor. Ancak bunu geleneksel bir tarihçi veya salt bir bilgi aktarıcısı olarak yapmıyor. Çin Komünist Partisi ile Hindistan Sosyalist Partisi liderleri, yazarlar, sanatçılar, entelektüeller ve Çin’deki İslami derneklerin şeyhleriyle yaptığı çok sayıda röportajda bile, olayların ve meselelerin derinliklerine inen, sadece yüzeysel kalmayan, idraki güçlü bir Arap gazetecinin bakış açısından bize derinlikli ve ilgi çekici diyaloglar sunuyor.

Kenefâni’nin 1965’teki Çin gezisinin, Çin devrimine, Mao Zedong’un öğretilerine ve Çin Komünist Partisi liderlerine duyduğu derin hayranlığın, sonraki makalelerinde ve siyasi yazılarında makes bulduğunu, Şubat 1969’da Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin devrimci bir siyasi parti olarak kurulduğu süreçte kaleme aldığı belgelerdeki düşünsel ve örgütsel vizyonun özelliklerini ancak bu hayranlıkla açıklayabileceğimizi söylememiz gerekiyor.

Sonra Asya Parladı’yı okumak, Çin’in bu noktaya nasıl ulaştığını anlamamız ve aynı zamanda günümüzde tek gözle bakan sorunlu Arap aydınlarının gerçekliğini görmemiz için elzemdir. Bu kitap bize, tarihsel sabrı, eleştirel vizyonun ve stratejik planlamanın doğasını, ulusların aşağılanmaya ve teslimiyete karşı isyan edip ayaklanmaları durumunda yeniden ayağa kalkabilecekleri gerçeği konusunda bir şeyler öğretecektir.

Kenefâni’yi okuyanlar, “ya lehinde olacaksın ya da aleyhinde” kuralını, “ya/ya da” mantığının ötesine bakarlar. Çünkü gazeteci ve yaratıcı bir yazar olarak Kenefâni, birçok yeteneğine “etkileyici yazılar yazan Arap seyyah” niteliğini de eklemiştir.

Arap-Çin ilişkilerinin tarihinin bir bölümünü kayıt altına alan Kenefâni, doğan güneş olarak Asya’nın ve Çin halkının fedakârlıklarını yüceltir, devrimin elde ettiği kazanımlara saygısını dile getirir. Ardından, pazarlanan bazı görüşlere yönelik sert eleştirisini ve iğneleyici ifadelerle yüklü alaycı yaklaşımını aktarır, bu görüşlerin doğasını, siyasetle ve hareketle bağlantılı gayelerini haklı çıkarmadan veya benimsemeden anlamaya çalışır.

Uçağın tekerlekleri Beyrut havaalanına değdiği anda Kenefâni şu soruyu yöneltti:

“Ciğerlerini patlatırcasına bağırarak insanların kulaklarına haykırdığı, aslında apaçık ortada olan hakikate dokunmak için kırk gün boyunca, otuz bin kilometre yol gitmeye, trenlerle ve uçaklarla seksen saat yolculuk yapmaya gerek var mıydı? Elveda, dünyayı aşan, kıyıları mille kaplı, bereketli, dünyaya aşağıdan bakan kıta... Elveda cesur insanlar, tekrar görüşene kadar hoşça kalın. İndirdiği darbenin çıkarttığı ses, insan medeniyetinin hatırasındaki en uzak noktada bile işitilecek olan gelecekte buluşmak üzere, hoşça kalın!”

Halid Bereket
9 Nisan 2022
Kaynak