17 Mart 2026

İmal Edilmiş Nefret: İsrail'in İslam'ı Şeytanlaştırma Kampanyası


Son dönemde Amerikalıların İslam’a karşı yeni bir kutsal haçlı seferi başlatmaya her zamankinden daha fazla hazır olduklarını fark ettiniz mi? Bu, sadece sosyal medya algoritmalarının ardındaki önyargıdan ibaret bir mesele değil.

Elbette, İslam karşıtı duygular, 11 Eylül’den beri Batı toplumunun az çok belirleyici bir özelliği olmuş, ama bu duygular, siyasi eğilimlerin estirdikleri rüzgârlarıyla birlikte gelip geçmiştir. Ancak Amerika-İslam İlişkileri Konseyi’nin 2024 ortalarında yayınladığı rapor, ABD’de Müslümanlara ve Araplara yönelik nefret suçları ve ayrımcılıkla ilgili şikâyetlerin tüm zamanların rekor seviyelerine ulaştığını ortaya koyuyor.

Dahası, Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre adayı Valentina Gomez gibi aşırı İslam karşıtı, İsrail yanlısı figürlerin sosyal medyada desteklendiği görülüyor. Gomez, Kur’an’ı alev makinesiyle yakarak, tüm Müslümanları “terörist” olarak nitelendirmiş, “İslam’ı sonsuza dek durduracağım” iddiasıyla viral olmuştu.

Örgütlü dinin sert bir eleştirmeni olarak ün kazanan Amerikalı komedyen Bill Maher, eleştiriyi belirli dinlerin hak ettiğini düşünen biri. Maher, Filistin topraklarında İsrail’in işlediği vahşetleri sorgulamaya cüret eden liberal veya muhafazakâr Amerikalıları gün boyu yerden yere vuruyor, hepsini “terörist destekçisi” olarak yaftalıyor.

Öte yandan, dünyada kendisini belirli bir “dini grubun tek vatanı” ilan eden tek devlet olarak İsrail, erkekleri, kadınları ve çocukları toplu halde öldürme, mahkûmları işkenceye maruz bırakma, uluslararası hukuku ihlal ederek başka bir ulusun topraklarını çalma ve tek bir makalede ele alınamayacak kadar çok skandala karışma konusunda serbest geçiş hakkına sahip.

İslam: Batı’nın Yıkımının Habercisi mi?

Amerika’daki İslam karşıtı haçlı askerlerinin listesi uzayıp gidiyor, oysa bugün Hristiyanlığın veya Batı medeniyetinin sonunu getirebilecek birleşik bir İslam veya Arap devleti mevcut değil! Eskiden Saddam Hüseyin ve Beşar Esad’ın siyasi partilerince temsil olunan, Arapların birliğini savunan Baas hareketi ezildi. Aslında Batı kaynaklı istikrarsızlaştırma faaliyetleriyle tanımlı süreç, böylelikle doruk noktasına ulaştı.

Yirmi birinci yüzyılın tapınakçılarının iddialarının aksine, bugün ortada Sünnileri, Şiileri, Vehhabileri, Sufileri vb. İslam medeniyetini büyütme amacıyla birleştirecek bir yapı yok. Esasında Müslümanlar, çoğunlukla birbirleriyle savaşmakla o kadar meşguller ki, başkalarına gerçek bir tehdit teşkil edemezler.

Batı’da İslam’a karşı yaygın olan hoşnutsuzluk, esas olarak kitlesel yasadışı göç ve bu göçmenlerin çoğunun Müslüman olup yasaları çiğnemeleri ve ev sahibi ülkelerin kültürlerine uyum sağlamayı reddetmeleriyle ilgilidir.

Ancak bunun İslam’ın kendisiyle hiçbir ilgisi yok, tamamen Batı’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı on yıllarca süren savaşlar ve rejim değişiklikleriyle istikrarsızlaştırmasıyla ilgili bir mesele bu! Gerçekte savaşlardan harap olmuş topraklardan kaçan insanların göçünü ifade eden ve “İslami istila” olarak tanımlanan olgu, bizzat Batı’nın yarattığı bir krizdir. Yol açtığı olumsuz sonuçlar kendiliğinden oluşmaktadır, İslami bir komploya delalet etmez.

Öte yandan, Yahudilerin gerçekten de iyi finanse edilmiş siyasi çıkarlarını yönlendiren birleşik bir güçten söz edilebilir: İsrail. Yahudi devleti, sömürgeci projesinin devamı için ABD’den yıllık milyarlarca dolarlık askeri yardıma ve Washington’ın küresel diplomatik nüfuzuna bağımlıdır.

İsrail, İslam’dan Nefret Etmenizi İstiyor

Dolayısıyla, İsrail’in ABD’de nüfuz oluşturma amaçlı operasyonlarının Tel Aviv’in başlıca dış politika hedeflerinden biri olması, şaşırtıcı değil. 2024 yılında, Amerikan İsrail Kamu İlişkileri Komitesi (AIPAC), ABD siyasetinin gidişatını doğrudan etkilemek için siyasi kampanyalara yaptığı bağış miktarı yaklaşık 52 milyon doları buldu. Bir de tabii, Esther Projesi gibi İsrail’in nüfuz oluşturma amacıyla yürüttüğü gizli operasyonlar var. Bu Esther Projesi’nde sosyal medyada faal influencer’lara Arapları/Müslümanları şeytanlaştıran ve İsrail’in ABD kamuoyundaki imajını iyileştiren İsrail propagandasını yaymak için gönderi başına 7000 dolar ödeniyor.

Ancak, İsrail’in tüm düşmanlarının ortak dini olan İslam söz konusu olduğunda, Tel Aviv, İsrail ile Hamas arasında 7 Ekim 2023’te başlayan son çatışmalardan bu yana Amerikalıları İslam’dan nefret ettirmek için milyonlarca dolar harcadığı kapsamlı bir kampanya yürütüyor.

Cezire’ye göre, kampanyanın arkasındaki Tel Aviv merkezli pazarlama şirketi Stoic, İsrail Diaspora İşleri Bakanlığı tarafından finanse ediliyor ve amacı, Amerikan kamuoyunu Filistin’e yönelik destek zemininden uzaklaşsın diye gizlice manipüle etmek.

“Kampanyanın varlığı, araştırmacıların sosyal medya platformlarında şüpheli kalıplar fark etmeye başladığı 2024 yılının başlarında ortaya çıktı. İsrail yanlısı içerik yayan ve ağırlıklı olarak Gazze’deki İsrail eylemlerine destek toplamaya odaklanan çok sayıda sahte hesap tespit edildi. Bu hesaplar, ağırlıklı olarak üç internet sitesiyle bağlantılıydı: ‘Moral Alliance’, ‘Unfold Magazine’ ve ‘Non-Agenda’. Bu siteler, topluca Facebook, Instagram ve X’te 40.000'den fazla takipçi topladı.

Kampanya, genellikle meşru haber kaynaklarından alınan İsrail yanlısı makalelerin yayınlanmasını, ardından, yüzlerce sahte sosyal medya hesabı aracılığıyla paylaşılmasını içeriyordu. Bunun bir örneği, BM Yakındoğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) personelinin 7 Ekim saldırısına karıştığı iddialarını konu alan bir makaleydi. Araştırmacılar, içeriğin sıklıkla birden fazla hesapta kelimesi kelimesine tekrarlandığını, aynı kişileri aynı gönderiler ve cevaplarla hedef aldığını tespit ettiler.”

Asıl mesele de Esther Projesi’nin ardındaki bu Stoic ve Bridge Partners firmalarının yabancı kurum olarak kaydedilmemiş veya kimliklerini açıklamamış olmaları. Bu da, Yabancı Kurumların Kayıt Altına Alınması Yasası’nı (FARA) açıktan ihlal edildiğini ortaya koyuyor. ilgili yasa, Rusya gibi Washington’ın hedefinde olan ülkelere uygulanıyor. Rusya’ya ait televizyon kanalı RT, geçen yol kanalla ilişkili olduğu iddia edilen medya kuruluşlarını kaydettirmedi diye “kamusal söylemi gasp etmek”le suçlanmıştı.

Zihninize hangi imgelerin ve fikirlerin girmesine izin vereceğiniz konusunda seçici olun.

[Epiktetos]

Ancak İsrail söz konusu olduğunda, Washington’daki güçlü kişilerin kamusal söylemin başına ne geldiğiyle veya iyi finanse edilmiş siyasi çıkarların bize neye inanmamızı söylediğiyle ilgilenmedikleri net bir biçimde görülüyor. Bu güçlerin kontrolünde işleyen süreçte birey, siyasi meselelerin medya eliyle yapay bir biçimde üretildiğini görmüyor, bu meselelere dikkat kesilmeye değip değmeyeceğini anlama imkânı bulamıyor.

İsrail’in düşmanlarının tamamı da esasen kendi ulusal egemenliklerini korumaya çalışıyor. Dolayısıyla, bu güçlerin size zarar vermek istediği düşüncesine teslim olmayın. İsrail’in dış politika ajandası, zulüm ve yıkımla tanımlı. Bu ajanda, İsrail’den gayrı hiçbir ülkeyi umursamıyor. Tel Aviv, yayılmacı emellerini gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazır olduğunu cümle âleme gösteriyor.

Donald Courter
8 Kasım 2025
Kaynak

, , ,

Bombalara Karşı Çıkanlar İranlı Kadınların Yanında Olmalı



ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından, geçen günlerde, Twitter ve Instagram’ın Hindistan ayağında o bildik, kalıplaşmış cümleler işitildi. Uluslararası toplum, Batı Asya’daki çatışma süreciyle boğuşurken, etkileyici ve kendini ilerici olarak tanımlayan kişilerden oluşan bir grup Hintli feminist, ellerindeki kürsüyü, emperyalizmin ilkeli bir analizini yapmak değil, bizzat emperyalizmi daimi kılmak için kullandı.

“Kadın hakları” ve “özgürleşme” kavramlarının merkezde durduğu sözleriyle bu feministler, Batı’nın emperyalist söylemini kolaylıkla benimsediler ve İranlı kadınların ölümlerini sadece İran devletini değil, aynı zamanda Hindistan’daki Müslümanların politik ifade kanallarındaki “geri kalmışlığı” eleştirmek için bir tür araç olarak kullandılar. Bu olay, emperyalizmin kirini feminizmle aklama girişiminin somut bir yansıması: Esmer kadınları esmer erkeklerden kurtarmayı amaçlayan yeni şarkiyatçı girişim, istemeden de olsa, bombalamalardan sorumlu olan emperyalizmle aynı safta yer alıyor.

Bu olguyu en iyi açıklayan örnek, kamuoyunun tanıdığı Keşmirli feminist akademisyenin açıklamaya imza atmış olmasıdır. Bu söyleme katılımı özellikle öğretici, çünkü bize, Hindistan devletinin baskısı karşısında marjinal fikirleri dile getirdiğini iddia eden seslerin bile, odağa Hindistan sınırlarının dışındaki Müslüman bir ulusu koyduğu vakit emperyalizmin ajandasına nasıl kolaylıkla hizmet edebildiklerini gösteriyor.

4 Mart 2026 günü bu kişinin attığı tvit, İranlı kadınlara yönelik anti-emperyalist duruşun her türlü görünümünü ortadan kaldırarak, bu pozisyonun apaçık militarist özünü ortaya koydu:

“İran rejimi, pervasız, çaresiz, aşırılıkçı ve gerilimi tırmandırmayı gerilimi azaltmaya yönelik bir önlem olarak kullanmak suretiyle iktidarda kalmak istiyor. O, asla nükleer silaha sahip olmamalı. Onların hayatta kalmasına ve yeniden toparlanmasına izin vermek büyük bir hata olur.”[1]

Bu açıklama, feminist veya insani bir çerçeveden tamamen yoksun olmasıyla dikkat çekiyor. İranlı sivillerin güvenliğinden veya huzurundan bahsedilmiyor, sadece rejim değişikliği ve savaşa doğrudan destek veriliyor. “Onların hayatta kalmasına izin vermek” gibi ifadeler kullanmak suretiyle, bir ulusun varlığını stratejik bir hataya indirgeyen askeri dili taklit ediyor. Bu feminizm değil. Washington ve Tel Aviv’deki dış politika anlayışının tezahürü. Bir akademisyenin bu anlayışı, belirli bir çatışma bölgesinde edindiği kimliği kullanarak Hindistan’daki kitlesine ambalajlayıp satması.

Açıklama, hem tuhaf hem de acı verici. Hindistan devletinin Keşmir’deki eylemlerini eleştirerek kamuoyunda önemli bir yer edinmiş olan bu zat, Müslüman çoğunluğa sahip başka bir ülkenin toptan yıkımına onay vermekte hiçbir beis görmüyor. Keşmir için kullanılan, kendi kaderini tayin hakkı, askeri işgale itiraz ve sivillerin korunmasına vurgu yapan teorik çerçeve, ABD-İsrail ekseni fail, İran mağdur olduğunda tümüyle terk ediliyor. Bu seçmeci dayanışma pratiği, emperyalist feminizmin bir özelliğidir.

Keşmir davası, temelde Hindistan’a karşı ahlaki bir argüman olarak çıkartıldığı vakit değerlidir, oysa bu destek, hızla başka bir Müslüman “öteki”yi hedef alan çok daha şiddetli bir emperyalist gayreti desteklemek için kullanılıyor.

Tvit, akademisyenin İsrail ile bağlarını sorgulayan birçok hesabın engellenmesiyle sonuçlanan hızlı ve sert tepkilere yol açtı. Daha önce orada konferanslara katılmış olması, akademik konumunu ve “Keşmirli” bir ses olarak rolünü perçinliyor. Ancak, bu noktada İsrail’in en şiddet yanlısı yerleşimci-sömürgeci devletlerden biri olduğunu yinelemek gerekiyor.

Dünyayı Keşmir’in seslerini dinlemeye çağıran Keşmirli feminist, Filistinli mültecilere geri dönüş hakkı tanımayı reddeden bir devleti destekleyerek, Tel Aviv ağzıyla konuşmaktan çekinmiyor. Bu, emperyalist feministin bir örneğidir: Kendi hükümetinin baskısını eleştirirken, aynı zamanda emperyalist güçleri destekleyen yerli muhbir rolü üstleniyor. Bu güçlerin varlığını ve askeri eylemlerini onaylıyor.

Bu türden zevata karşı Keşmirliler ve Filistinliler arasındaki tarihsel ve halen daha varlığını sürdüren benzerliklere vurgu yapmak gerekiyor. Her iki kesim de işgal, İslamofobi ve yerleşimci sömürgecilik konusunda ortak bir kadere sahip. Bu ortak deneyim, Keşmirlilerin ve Filistinlilerin verdikleri mücadelenin ana zemini.[2]

Ayrıca, Ayetullah Hameney’e yönelik suikasta yas tutan, onu protesto eden Şii Keşmirlilere karşı Hindistan devletinin uyguladığı baskıyı da görmek gerekiyor. Bu bağlamda, atılan tvit, yalnızca yazarın sömürgecilik karşıtı pratiğindeki sınırlılıklarını ortaya koyuyor.

Gelişmiş Bir Kalkan Olarak “Yanlış İkililik”

Militarizmin tüm aleniliği ve çıplaklığıyla yaşandığı koşullarda emperyalizmin ajandalarını destekleyen, anti-emperyalist olduğunu iddia edenler, ince ayrımları gözeten, gelişkin argümanlar dillendirdiklerini söylüyorlar. Misal, bir sosyal medya paylaşımında şu türden cümleler sarf ediliyor:

“Bu noktada, mevcut uygulamayı kullanan insanlar sizden feminizmi eleştireyim diye sizin militarizm yanlısı olmanızı ısrarla talep ediyorlar. Ne yazık ki, İranlı kadınların haklarını savunmanın, İran’a yönelik askeri harekâtı desteklemek anlamına geldiği fikri, ikiliği yanlış kurmaktadır. Ortada iki seçenek yok. İranlı kadınların özgürlük mücadelesini desteklerken, İran’a yönelik emperyalist harekâtı tümden eleştirebilirsiniz. Hameney’i kahraman olarak selamlamayı reddetmek, emperyalizm yanlısı olmak anlamına gelmez.”[3]

Görünüşte bu argüman, kendini “incelikli”, “ilkeli”, ince ayrımları gözeten birinin ağzından dökülüyor. Bu zat, kendisini dengeli, düşünsel açıdan gelişkin biriymiş gibi takdim ediyor. Oysa bu açıklamayı asıl tehlikeli kılan da üzerine geçirdiği saf ipekten “gelişmişlik” gömleği.

Bu formül, emperyalizmi eleştirmiyor, emperyalizmi savunmanın yeni, geliştirilmiş ve çok daha sinsi bir yüzü. Bu tür argümanlarda emperyalizm, anti-emperyalist dayanışma kılığına bürünmüş halde çıkıyor karşımıza. Sözün sahibi, işlevsel açıdan emperyalist çizgiyi takip ediyor.

Bu “yanlış ikilik” argümanının temel sorunu, bir tür korkuluk mantık safsatası olarak kullanılmasıdır. Savaş karşıtı duruşu karikatürize ederek, onu aşırı ve mantıksız olarak gösterir. Bu abartılı korkuluk mantık safsatasına başvurmak suretiyle yazar, kendini her iki bakış açısını da anlayabilen, merkezde duran, rasyonel biri olarak takdim eder. Ancak, emperyalizmin ülkeyi bombaladığı koşullarda bu türden bir “merkezcilik”, sadece imtiyazlıların karşılayabilecekleri bir lükstür. Aynı zamanda bu yaklaşım, İran’a karşı 47 yıldır süren, ekonomisini boğan, onu ilaç gibi temel kaynaklardan mahrum bırakan hibrit savaşı tümüyle göz ardı etmektedir.

Bir ülke bombalandığında, temel siyasi eylem, o bombalara karşı çıkmaktır. İran devletinin kadınlara yönelik muamelesine karşı olduğunu iddia eden tvitler atmak için çaba harcamak, “yanlış ikiliğe” karşı sergilenmiş cesur bir duruş değil, genellikle "kampçılar" olarak bir kenara atılan anti-emperyalistlerden kendini uzaklaştırmanın gösterişli bir ifadesidir.

İkinci ve daha acil mesele, önceliklendirmeyle ilgilidir. Bu formül, “emperyalizmin eylemini kınamayı” ve “İranlı kadınların özgürlük arayışını desteklemeyi” iki paralel ve eşit derecede acil siyasi hedef olarak ele almaktadır. Bu bakış açısı, gerçekliğin alabildiğine yanlış temsilidir.

Şu anda emperyalist eylemler devam ediyor. Bombalar atılıyor, çocukların enkaz altından çıkartılışına tanık oluyoruz. Bu arada, “İranlı kadınların özgürlük mücadelesi”, tarihsel olarak aynı faillerce “Müslüman kadınları kurtarmak” için kullanılan, şu anda İran’da onlara karşı en şiddetli suçlardan bazılarını işleyenlerin propaganda faaliyetinin konusu olmaya devam ediyor. Bir krizin orta yerinde iki olguyu eşitlemek, savaş karşıtı duruşun önemini azaltır. Bu türden bir yaklaşım, sözde “anti-emperyalistler”in savaşı kınarken kendilerin haklı görmelerine imkân sağlar, bir yandan da liberal takipçilerine “yerlileşmedikleri”ne, İslam ve cinsiyetle ilgili “doğru” “modern” görüşleri savunmaya devam ettiklerine dair güvence vermelerini mümkün kılar.

Evrensel Kız Kardeşlik Tuzağı: Duygusallıkla Jeopolitiği Silmek

Militaristlerin ve “ince ayrım” savunucularının yanı sıra, emperyalist feminizmin üçüncü, görünüşte daha yumuşak bir türü ortaya çıktı. Bu, jeopolitiğin acımasız gerçeklerini silmek için duygusal klişeler kullanan “evrensel kız kardeşlik” söylemidir. Bunun en önemli örneği, aşağıdaki tvittir:

“Bir kadın olarak, kadınların bir vatanı olmadığını, her kadının sizin vatanınız olması gerektiğini, onlara sahip çıkmanın ise öncelikle vatanseverliğiniz olması gerektiğini hatırlamalısınız.”[4]

İlk bakışta, bu, uluslararası feminist dayanışma için cesur bir çağrı gibi görünüyor. Virginia Woolf’un ünlü sözünü akla getiriyor: “Bir kadın olarak, benim bir ülkem yok.” Ancak, orijinal bağlamından koparılan birçok slogan gibi, bu ifade de özgürleştirmekten çok kafa karışıklığına yol açabilir.

“Kadınların vatanı yoktur” ifadesi, toprakların, ulusların, devletlerin ve sınırların kadınların yaşamları üzerinde önemli bir etkiye sahip somut güçler olarak var olmadığı varsayımıyla kullanılıyor. “Her kadın sizin vatanınız olmalı” iddiası, kadınlar arasındaki karmaşık, çoğu zaman çelişkili ilişkileri kişisel duygu meselesine indirgiyor. Bu bakış açısı, tarihsel bağlamı ve güç dinamiklerini ihmal eden, şiddet ve savaş eylemleri hakkında rahatsız edici soruları gündeme getiren duygusal bir politikayı örnekliyor. Gazze’de sayısız kadın ve erkeğin yerinden edildiği, Hindistan’da “buldozerin adaleti”[5] yoluyla Müslümanlara yönelik yıkıcı faaliyetlerin damgasını vurduğu bir dönemde bu ifade, duyarsızdır, temelde somut siyasi ve maddi önemden yoksundur.

Somut gerçek şu ki, kadınların gerçekten de vatanları var ve bu vatanlar, ABD ve İsrail yapımı bombalarla sistematik olarak yok ediliyor. Bu, sadece teorik bir kavram değil, aksine, on yıllar ve kıtalar boyunca süregelen emperyalist savaşın belgelenmiş bir örneğidir. Bir kadına, ABD yapımı bir füze ile evi yıkılırken vatanının olmadığını söylemek, bir dayanışma eylemi değil, bir silme eylemidir.

İran’da bu savaşın maddi gerçekliği, sivil altyapının yıkımında açıkça görülüyor. Tahran’dan gelen haberler, kuşatma altındaki bir şehri, “evlerin, hastanelerin ve okulların” vurulduğunu, şehir sakinlerinin güvenlik için toplu alanlarda uyumak zorunda kaldığını söylüyor. Kadınların yaşamlarının temel dokusu, doğum yaptıkları hastaneler, çocuklarının eğitim gördüğü okullar, kamusal yaşamlarının bir parçası olan stadyumlar hedef alınıyorlar. Bu, istenmeden sebep olunmuş bir hasar değil, varoluşun maddi koşullarının kasıtlı olarak yok edilmesidir. ABD-İsrail’in Minab’daki kız okuluna yaptığı terörist saldırıyı kim unutabilir?[6] ABD-İsrail saldırıları sonucu kızların vahşice öldürülmesi demek ki “feminizm”e layık bir olay değilmiş.

Bu yerler, askeri hedefler değil, evler, hastaneler ve kadınların yaşamlarının merkezidir. Bir ABD füzesi İranlı bir kadının evini yıktığında, kadın, bunu Amerikalı feministlerden gelen kardeşçe bir dayanışma jesti olarak görmez, bilâkis, bunu hayatının, ailesinin güvenliğinin ve geleceğinin yıkımı olarak algılar. Ona kadınların vatanı olmadığını söylemek, korumak için mücadele ettiği temeli yok etmektir.

Ancak bu durum, İran’ın çok ötesine uzanıyor. ABD ve İsrail’in Batı Asya ve Güney Asya’daki askeri eylemlerinin tarihi, büyük ölçüde sivillerin evlerinin yıkılmasının tarihidir. Gazze’de, 21 aylık aralıksız bombardımanın ardından binaların ve altyapının yüzde 80’inden fazlası yok edildi. Birleşmiş Milletler, Gazze’deki evlerin en az yüzde 92’sinin hasar gördüğünü veya yıkıldığını tahmin ediyor. Filistinli kadınların evleri, istenmeden oluşan hasar değil, bir politika gereği, sistematik olarak yok edildi.

Afganistan’da ABD ordusu, İsrail’in taktiklerini doğrudan benimsedi. Kandahar saldırısı sırasında Amerikan kuvvetleri, isyancılar tarafından tuzaklanmış oldukları veya aranmaları “çok tehlikeli” görüldüğü için yüzlerce evi ve çiftlik binasını sistematik olarak imha etti.[7]

Irak’ta ABD ordusu, bombalamadan önce sivillerin evlerine ölümcül olmayan mermiler atarak onları uyarmayı amaçlayan “çatıyı vurma”[8] taktiğine başvurdu. Bu teknik, aslında İsrail’in Gazze’deki uygulamalarından esinlenilmişti. Libya’da ise ABD önderliğinde ve Avrupa güçlerinin desteğiyle yürütülen, NATO destekli bombardımanlar, sivil altyapıyı yerle bir etti. Sonrasında ülke paramparça oldu. Kaos, şiddet ve ekonomik çöküşün en büyük yükünü kadınlar çekti. Evleri bombalarla yıkıldı ve ülkeleri, halihazırda işleyen devletleri, yok edildi.

Yemen’de ABD, Suudi liderliğindeki koalisyonun sivil bölgeleri acımasızca hedef alan, evleri, okulları, hastaneleri ve pazarları yok eden harekâtına bomba ve lojistik destek sağladı. Yemenli kadınlar, mahallelerinin enkaza dönüştüğünü, çocuklarının abluka nedeniyle aç kaldığını, geleceklerinin ABD’nin aktif olarak körüklediği bir savaşla çalındığını gördüler.

Bu, “evrensel kız kardeşlik” söyleminin görmezden geldiği somut bir gerçekliktir. Afganistan, İran, Irak, Libya, Filistin ve Yemen'deki kadınların hepsinin evleri vardı. Bu evler, sadece birer sembol değildi, kadınların çocuklarını büyüttükleri, eşyalarını sakladıkları ve hayatlarını kurdukları yerlerdi. Ancak bu evler, ABD’de üretilen, ABD güçleri veya ABD tarafından donatılıp desteklenen müttefikler tarafından atılan bombalarla yok edildi.

Bu duygusallığın tehlikesi, izleyiciyi aktif olarak siyasetten uzaklaştırmasıdır. Gözü, bombayı atandan uzaklaştırıp, ihtiyaç sahibi soyut bir “kız kardeş”e odaklanmaya alıştırır. İmparatorluğun stratejisini, askeri tedarik zincirlerini ve tarihsel bağlamı anlamanın zorlu işini, bir retvit ve kırık bir kalbin kolay rahatlığıyla değiştirir. “Her kadın sizin vatanınızdır” diye paylaşım yapan kadın, kendini son derece ahlaki bir aktör olarak hisseder, ancak aslında bombaları durdurmak için hiçbir şey yapmamıştır. Bununla birlikte, konuşmanın güvenli bir şekilde duygular alanında kalmasını, düşmanın adını koymak denilen o tehlikeli alana asla ayak basmamasını sağlamak için her şeyi yapmıştır. ABD-İsrail’e ait savaş makinesi ve onun savunucularının üzerini örtmüştür.

Sonuç olarak, bu feminizm değil, esasında kontrgerilla faaliyetinin parçası gelmiş bir tür duygusallıktır. Dayanışmanın gerçek potansiyelini hiçbir şey talep etmeyen ve hiçbir şeyi değiştirmeyen kısır, apolitik bir empatiye yönlendirerek, etkisiz hale getirir. İran, Filistin, Afganistan, Irak, Libya ve Yemen’deki kadınların sizin gözyaşlarınıza ihtiyacı yok, bombalara karşı çıkmanıza ihtiyaçları var. Onları sembolik “vatanınız” yapmanıza ihtiyaçları yok, gerçek evlerini yok eden emperyalizme karşı savaşmanıza ihtiyaçları var.

Emperyalizmin Tebaası Konuşuyor: İmparatorluk İçinde Vatanseverliğin Denetlenmesi

Bu dijital temaşa, “beyaz kurtarıcı”nın veya bu durumda Hintli muadilinin gözetimi altında koordine ediliyor. Bunun en açık örneğini, ABD ordusunda görev yapan Hint kökenli bir kadın olan Şilpa Çavdari ortaya koydu.[9]

“Benim güvence altına almak istediğim şey, Hindistan halkının alay konusu haline getirilmesinin önüne geçmek. Bu duruma dünya çapında tanıklık ediliyor. Belki siz orada (Hindistan’da) otururken bunun farkında değilsiniz, ama ben, şu an bulunduğum yerden birçok şeyi görebiliyorum.”

Sömürgeleştirilmiş zihnin temel kaygısı, Batı denilen otoritenin bize yönelik algısıdır. Bu kaygının ardında, ilerici, modern, liberal Hintliler olarak “biz” protesto eden, yas tutan, dindar Müslümanlar olarak “onlar”dan farklı olduğumuzu gösterme arzusu vardır. ABD ordusunun içinden, emperyalist kontrolün bir örneği olan Çavdari, ideal emperyalist tebaayı temsil eder: efendisinin bakışlarını içselleştirmiş, efendisinin kirli işlerini yapmış, şimdi de bu bakış açısını kendi topluluğuna karşı kullanarak, “Hindistan”ın küresel imajına zarar verebilecek her türden birliğe dair emarenin oluşup oluşmadığını soruşturmaktadır.

Oysa Çavdari, aslında emperyalist bakışın sadece pasif bir alıcısı değil, onun aktif bir ajanıdır da. O, sadece utanç duymakla kalmaz, emirler de verir. Mesajı bir rica değil, bir talimattır: “Lütfen o saygıyı yok etmeyin… Yaşadığınız ülkeyi sevin.” İmparatorluk içinden vatanseverliği denetler, vatanseverlere polislik yapar, emperyalizmin askeri olarak edindiği yetkiyi kullanarak, yurt içindeki muhalefeti disipline eder. Mükemmel bir aracı haline gelmiştir: yurtdışında efendisinin kirli işlerini yaparken bir yandan da kendi halkının davranışlarını uzaktan denetler, diğer ezilen halklara yönelik “utanç verici” dayanışma gösterilerinin emperyalist gücün akışına halel getirmesine mani olur.

Çavdari, emperyalist feminizmle ilgili temel bir gerçeği vurguluyor. Hintli bir kadının ABD ordusuna katılmasına imkân sağlayan, aynı zamanda Hintli Müslümanlara “yaşadığınız ülkeyi sevin” diyen mantık, Hintli feministlerin İranlı kadınlar için yas tutmasına ama bir yandan da onları öldüren bombalara sevinmesine de alan açıyor. Bu mantık, bombayı atanla kurban, konuşmacı ile dinleyici, “medeniyeti” tanımlayanla “medenileştirilmesi” gereken kişi arasına mesafe koyuyor.

İran’ı Seven İranlılar

Emperyalist dayanışma gösterisinin tam aksine, gerçek bir feminist analiz, İran’daki kadınların sahadaki maddi gerçekliğini dinleyerek işe başlamalıdır. Twitter entelektüelleri, İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik “incelikli ve hassas” (emperyalizm yanlısı) kınamalarla ve evrensel kız kardeşlik klişeleri üretmekle meşgulken, Tahran sokakları ve ülkelerine yönelik emperyalist tanımı, emperyalizmin ülkeye giydirmeye çalıştığı gömleği reddeden İran diasporası farklı bir gerçeği ortaya çıkartıyor.

Iran.screenshot isimli Instagram kullanıcısının günlük yaşamdan ve direnişten sahnelere yer veren videosunda[10], önemli bir soru soruluyor: “Batı’da oturan İran muhalefetinin ellerinde sivillerin kanı mı var?” Bu soru, emperyalist feminist yalanın özünü ifşa ediyor. İnsanları, Londra, New York veya Güney Delhi’nin güvenli ortamından rejim değişikliğini alkışlamanın maddi sonuçlarıyla yüzleşmeye mecbur ediyor kılıyor. “Batı’da oturan muhalefet”, bombaları hissetmiyor, çocuklarını sığınaklara götürmüyor, sabahki vedanın son olup olmayacağını merak etmiyor. ABD-İsrail saldırılarında öldürülen sivillerin kanı, bombaları atan emperyalizmin ve bu saldırılara ahlaki kılıf sağlayan her entelektüelin, feministin veya influencer’ın ellerindedir.

Videodaki yorumlar, bu materyalist bakış açısını pekiştiriyor. Hintli dijital yorumcularına doğrudan bir eleştiri getiriyor. Bir kullanıcı şöyle yazıyor: “Diasporada yaşayan bazılarımız, bu savaşı desteklemiyor. Ülkemizin egemenliğine saygı duyuyoruz!!” Bu, kritik bir müdahale. Bize ulusal egemenlik arzusunun eril veya gerici bir dürtü olmadığını, gerçek bir özgürleşmenin ön koşulu olduğunu hatırlatıyor. Sürekli askeri saldırı altında olan, altyapısı yıkılmış, ekonomisi çökmüş, halkı sürekli bir travma halinde yaşayan bir ülke, kadınların haklarını kullanabileceği bir ülke değildir. Egemenlik, diğer tüm mücadelelerin verildiği zemindir. Bunu sadece milliyetçilik olarak görüp reddetmek, imparatorluğun gölgesinde yaşamanın ne anlama geldiğine dair derin bir cehaleti ortaya koymaktır.

Bir başka yorum, savaş haberlerini rahatça tüketenlerle savaşı yaşayan insanlar arasındaki uçurumu çarpıcı bir şekilde resmediyor: “Onlar, huzurlu bir uykudan sonra sabah uyanıyorlar, çocuklarını okula götürüyorlar, işlerine gidiyorlar ve günlerini bu savaşın haberlerini izleyerek mutlu bir şekilde geçiriyorlar. Ama İran’da insanlar, o vedanın son vedaları olup olmadığını bilmiyorlar.” Bu, “evrensel kız kardeşlik” söyleminin gizlediği temel eşitsizliği, yani güvenlikle alakalı eşitsizliği ortaya koyuyor. Vergilerle finanse edilen ABD ve İsrail bombaları Tahran’a yağarken bir kafede “İranlı kadınların yanındayım” diye paylaşım yapan Batılı veya Hintli liberal, bir kız kardeş değil, bir infazın seyircisidir. Onun “dayanışması”, ona hiçbir şeye mal olmuyor. Hiçbir riske yol açmaz, hiçbir fedakârlığı ve rahat hayatında değişiklik yapmayı gerekli kılmaz. Bu, katılımcının değil, seyircinin dayanışmasıdır.

Video içeriğiyle, diasporanın İranlı kadınların iradesinin güvenilir bir göstergesi olduğu fikrine de dolaylı olarak itiraz ediyor. Bir yorumcu, şöyle diyor: “İran’daki halkın sadece yüzde 2’sinden azını oluşturan diaspora, İranlıların iradesini temsil etmez. Bu yüzden, onları bir sinek gibi görmezden gelin.” Bu, Batı ve Hindistan’daki liberal söylemde sıklıkla gözden kaçan çok önemli bir husustur. Rejim değişikliği ve askeri müdahale çağrısında bulunan, sesi en çok çıkan kişiler, genellikle bu talep ettikleri şeylerin yol açtığı sonuçlardan zerre etkilenmezler. Asla yaşamak zorunda kalmayacakları bir savaşı savunma lüksüne sahipler. Asıl bedeli, kadınların büyük bir çoğunluğu dâhil olmak üzere İran halkının yüzde 98’i öder. Diasporanın sesini “İranlı kadınların” temsilcisi olarak dinleek, çoğunluğu silip, Batı’ya dönük, uygun bir azınlığın lehine hareket eden derin bir epistemik şiddet eylemine girişmektir.

Twitter’daki “aydınların” kabul etmeye yanaşmadıkları asıl anti-emperyalist feminizm tam da budur. Bu feminizm, bir teoriyle değil, bir soruyla başlar: Kim kazanıyor, kim ölüyor? Anti-emperyalist feminizm, Tahran’a düşen bombaların soyut bir kavram olmadığını, gerçek kadınların, çocukların ve ailelerin hayatlarını yok eden somut bir güç olduğunu kabul eder. Bir F-35’in sunduğu “özgürlüğün” enkaz altında kalma özgürlüğü olduğunu bilir. Ulusların egemenliğine bir put olarak değil, herhangi bir halkın kendi geleceğini belirlemesi için gerekli bir koşul olarak saygı duyar. İran’daki kadınların, körü körüne itaatten değil, hayatta kalma ve imparatorluğun talep ettiği yok oluşa direnme kararlılığından kaynaklanan, uluslarına ve hükümetlerine duydukları sevgiyi dile getiren seslerine gerçek manada kulak verir.

İranlı kadınların yanında olmak, onları aktif olarak yok etmeye çalışan güçlere karşı çıkmak demektir. Bu, videodaki İranlıların da dediği gibi, emperyalist sistem denilen düşman güç nezdinde, İranlıların hayatı, feda edilecek unsurlardır.

Sonuç

Gerçek bir feminist dayanışma sergileme fırsatının heba edilmesi, içinde bulunduğumuz anın trajedisidir. Hindistan’da gerçek bir feminist hareket olsaydı, İran’daki grevlere bakıp, Afganistan, Irak ve Libya’yı istikrarsızlaştıran, ülkeyi kadın haklarının gömüldüğü bir mezarlığa dönüştüren emperyalizmin elini görürdü. Bunun yerine, Twitter feministleri, medenileştirme misyonunun kisvesine bürünmeyi seçtiler. Pankart yerine bombayı, gerçek yerine tvit atmayı tercih ettiler.

Tel Aviv konferanslarının rahatlığında başka bir Müslüman ulusun yok edilmesini destekleyen Keşmirli feminist, hiçbir şey yapmadan kendini iyi hissetmesini sağlayan, “yanlış ikilik”le alakalı tezvirata sarılan liberal, evrensel kız kardeşliğinin duygusal klişelerini diline dolayanlar, yas tutan Şii Müslümanlara yönelik acımasız alaycı sözler edenler[11], nihayetinde emperyalist güce hizmet eden söyleme katkıda bulundular.

Feminist yaklaşımlarının yalnızca ek bir süs eşyası işlevi gördüğü, ithal edildiği, pahalı olduğu ve nihayetinde çatışmaların kaynağını finanse eden ataerkil düzenin bir aracı olarak hizmet ettiği gerçeğini bir biçimde faş ettiler.

Şambavi Siddi
15 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Nitasha Kaul, “Iranian regime is reckless”, 4 Mart 2026, X.

[2] Ather Zia, “Intifada: From Palestine to Kashmir”, 27 Şubat 2025, Social Text.

[3] Ruchika Sharma, “Khamanei”, 3 Mart 2026, X.

[4] p3lagcunlitt, “As a woman”, 10 Mart 2026, X.

[5] Afreen Fatima, “Patterns of Punishment: What Demolition Data Across Four Indian States Tells Us”, 11 Aralık 2025, Polis.

[6] “Probe holds US responsible for Minab massacre”, 12 Mart 2026, Presstv.

[7] “Civilians Killed & Displaced”, Haziran 2025, Cost of War.

[8] Yeganeh Torbati ve Idrees Ali, “U.S. military used 'roof knock' tactic in Iraq to try to warn civilians before bombing”, 27 Nisan 2016, Reuters.

[9] Shilpa Chaudhary, Instagram.

[10] Iran.screenshot, Instagram.

[11] Aliza Noor, “'Jihadis in India Beating Their Chest': Hate Against Muslims Mourning Khamenei”, 2 Mart 2026, Quint.

16 Mart 2026

,

Dayanışmanın Bedeli Ölüm: Onlar Bu Gerçeğin Bilincindeydi


Filistin aktivizmi denilen âlemde tarih, sık sık tekerrür eder.

Yirmi yılı aşkın bir zaman yayınladığım makalelerden biri, Gazze’de İsrail tankının ezerek katlettiği Amerikalı aktivist Rachel Corrie’nin vahşice öldürülmesiyle ilgiliydi. O an, (birçok kişi gibi) Corrie’nin ölümünün ABD hükümetinin ciddi bir tepkisiyle karşılanacağına inanmıştım. Seçimle işbaşına gelmiş yetkililerimizin Filistinlilerin acılarına ve ölümlerine karşı kayıtsız kaldığını düşünsem de, belki de bir Amerikan vatandaşının öldürülmesi karşısında harekete geçeceklerini sanıyordum. Geriye dönüp baktığımda, bunun çocukça bir beklenti olduğunu görüyorum.

Corrie’nin ölümünden bu yana geçen yirmi yılda, İsrail güçleri, Amerikalılara karşı birçok suç işledi, bu işlenen suçları hükümetimiz eylemsizlikle, ana akım medya ise sessizlikle karşıladı. Yakın dönemde katledilen Filistinli-Amerikalı gazeteci Şirin Ebu Akli ile genç Tevfik Abdülcabbar’ın da hesabı sorulmadı. Onlar da aynı eylemsizlik ve sessizlikle yüzleşti.

Rachel Corrie’nin trajik ölümünün ardından sahip olduğum ve hâlâ tutunduğum bir umut ışığı vardı, o da, kızlarının hikâyesini iktidardaki herkesin unuttuğu gerçeklikte onun için mücadele etmeyi sürdüren ebeveynleri Cindy ve Craig’di. Yaşlandıkça, güçleri ve kararlılıkları daha da artmış gibi görünüyor. Kızlarının ölümünden bu yana, Cindy ve Craig Corrie, sadece Rachel değil, diğer ezilen insanlar için de adalet aradılar. Bu arayışlarını kararlılıkla sürdürdüler. Birlikte, Filistin’de ve başka ülkelerde halk destekli eylemliliği, insan haklarını ve şiddetsiz direnişi teşvik etmek için Rachel Corrie Barış ve Adalet Vakfı’nı kurdular.

Vakıf ve avukatlarının yardımıyla, Filistinlilerin sesini yükseltmek için Gazze’ye, Batı Şeria’ya ve ABD’nin dört bir yanına seyahatler gerçekleştiren anne-baba, topluluklarla ve siyasetçilerle görüştü. Benzer kayıplar yaşayan ailelerin yanında yer aldı. Ebu Akli, Abdülcabbar ve İsrail güçlerinin elinde hayatını kaybeden başka isimlerin ölümlerine dikkat çektiler. Bu ölümler, sessizlikle veya inkârla karşılandı.

İktidardakilerin kayıtsızlığına rağmen, Cindy ve Craig, Rachel’ın hayatının ve uğruna öldüğü davanın hâlâ önemli olduğunu dünyaya hatırlatmaya devam ettiler. Yollarımızın en acı koşullarda kesişeceğini hiç tahmin etmemiştim.

2020 yılında, Corrie ailesinin memleketi olan Washington’da, Amerika-İslam İlişkileri Konseyi’nin (CAIR) İcra Direktörü oldum. Birkaç yıl sonra, Eylül 2024’te, sabahın erken saatlerinde bir topluluk üyesinden telefon aldım, tanıdığımız genç bir kadının İsrail güçleri tarafından öldürüldüğünü öğrendim. Adı Ayşenur Ezgi Eygi’ydi. O da Rachel Corrie gibi, yirmili yaşlarında Washington’dan Amerikalı bir aktivistti.

Filistin’i savunan camiadan tanıdığım herkes, Ayşenur ile illaki bir bağ kurmuştu. Filistin halkının çektiği acılara derinden önem veren, hükümetinin Gazze soykırımına karışmasından rahatsız olan, kendini davasına adamış bir aktivist ve insan hakları savunucusuydu. Henüz yirmi altı yaşındayken, Filistin’in Nablus şehrinin güneyinde yeni İsrail yerleşimlerinin kurulmasına karşı çıkmak için Batı Şeria’ya gitmişti.

Uluslararası planda herkesin Gazze’yle ilgilendiği dönemde, Batı Şeria’da devam eden acılar, çok daha az dikkat çekiyordu. Ayşenur, Filistinlilerin orada her gün yüzleştiği günlük gerçeklere ışık tutmaya çalışıyordu. Dayanışma adına onlarla birlikte eylemlere katılıyordu. Ancak Batı Şeria’dayken, İsrailli bir keskin nişancı tarafından başından vurularak, hayatını kaybetti. Onun ölümü, sadece benim ve onu tanıyanlar için derin bir kişisel kayıp değil, aynı zamanda Washington Eyaleti için de bir başka trajedi oldu.

Rachel Corrie’de olduğu gibi, Ayşenur’un öldürülmesi karşısında çocukça tepki geliştirdim. Kendime bir kez daha onun öldürülmesinin “farklı” sonuçlar doğurması gerektiğini, hükümetimizin kesinlikle güçlü bir şekilde karşılık vereceğini düşündüm. Gazze’de devam eden soykırımın ortasında, yetkililerden Ayşenur’un başına gelenin ciddiyetini idrak etmelerini istedim, ancak nafile.

Özellikle tam da öldürüldüğü sırada soykırımın başlangıcından beri konuşma hürriyetini ve kampüs aktivizmini suç haline getirmeye çalışan Demokrat ve Cumhuriyetçi yetkililere Ayşenur’u anlatmak, insani yönünü aktarmak hayli zor bir işti. Onlar, olan biteni hiç umursamadılar.

Ayşenur’un ailesine yardım etmek için topluluk üyelerimle birlikte çabalarken, kendimi eyalet çapındaki çalışmaları koordine etmek için bir Zoom görüşmesinde buldum. Yardım etmek için görüşmeye katılan birçok kişi arasında Craig ve Cindy Corrie de vardı. Gerçeküstü bir andı. Ayşenur için orada bulunma konusunda derin bir sorumluluk hissettikleri açıktı; bu sorumluluk, ancak çocuğunu kaybetmiş ebeveynlerin gerçekten anlayabileceği veya ifade edebileceği türden bir kederle şekillenmişti.

Aktivizmin güçlendiği eyalette Corrie’ler, Filistin’de adalet arayanlara seslerini ve kürsülerini sıklıkla takdim eden, önemli isimlerdir. Son birkaç yıldır, şehir, eyalet ve devlet yönetimindeki siyasetçiler, Filistin aktivizmine karşı eşi benzeri görülmemiş bir saldırı gerçekleştirmelerine rağmen, Corrie’lerin adalet için sürdürdükleri mücadeleye yakından tanık oldum. Etkinliğin niteliği ne olursa olsun, her zaman oradalar. Hatta konseyin (CAIR) icra direktörü olduktan kısa bir süre sonra düzenlediğim küçük bir ziyafette bile onları kalabalığın içinde gördüm. Topluluk örgütlenmesine ve adalete olan bağlılıkları çok derindi.

Corrie ailesi hep yanımızda, hep eylemin içinde, çünkü karşı karşıya kaldığımız siyasi riskleri görüyorlar. Filistinlilerin insanlığını savunmanın en yüksek siyasi makamlarda cezalandırıldığı ve suç sayıldığı bir ortamda bulunduğumuzu anlıyorlar. Bu, konuşma ve toplanma özgürlüğü haklarını kullandıkları için cezalandırılan Mahmud Halil, Bedir Han Suri, Rümeysa Öztürk gibi isimlerin tutuklanmasında ve sürmekte olan davalarında açıktan şahit olduğumuz bir gerçeklik. Bu türden politikalar izleyen kişilerin, İsrail güçlerinin Amerikalı aktivistlerin, gazetecilerin, hatta çocukların tekrar tekrar katletmelerine kayıtsız kalmaları şaşırmamak gerek.

Amerika’da ve dünyada kamuoyu, İsrail’in zulmüne karşı konum alıyor. Bu koşullarda her türden muhalefeti susturmak için topyekûn bir saldırı başlatıldı. Şahsen Kongre üyeleriyle yüz yüze görüşerek, ateşkes kararı alınması ve İsrail’in soykırım yapmasına imkân sağlayan hükümetimizin açık çek politikasının sona erdirilmesi için yalvardım. Sürekli yaptığım çağrılar, İsrail’in kendini savunma hakkına dair ezberlenmiş cevaplarla karşılandı.

Bu arada, Ayşenur’un ailesi, cinayetinin bağımsız bir şekilde soruşturulması için Washington’a gidiyor. İşin tuhaf yanı şu ki, Gazze soykırımını destekleyen Kongre üyeleri, Ayşenur’un acı çeken aile fertlerinin, adaletin tecelli etmesi için görüşmek zorunda kaldıkları isimler.

Egemen sınıfın İsrail’in katlettiği Amerikalıları görmezden gelmesi yetmiyormuş gibi, bir de Filistin savunusunu susturmak için “kâr amacı gütmeyen kuruluşları yok edecek yasa” ve “antisemitizm konusunda bilinçlendirme yasası” gibi yasalar çıkartılıyor. Eğer bu yasalar geçerse, sonuçları felâket olacak.

ABD genelindeki üniversite kampüslerinde ifade özgürlüğü, zaten kısıtlanmış durumda. Bu tür yasaların veya tasarıların kanunlaştırılması halinde, İsrail Devleti’ni eleştiren veya ona karşı çıkan konuşmalar açıktan suç ilan edilecek. Oysa bu, anayasayı ihlal eden bir adım.

Eyaletlerde ve şehirlerde durum pek iç açıcı değil. İtamar Ben Gvir gibi soykırımcı savaş suçluları tura çıkıp her yerde konuşmalar yapabiliyor. İsrail’in Gazze’de etnik temizlik yapması beklentisi üzerinden “Gazze Gayrimenkul Günleri” düzenleniyor.

Onca güçlüğe rağmen, geçtiğimiz Nisan ayında Ayşenur’un eşi (Hamid) ve kız kardeşi (Özden) ile birlikte Washington Eyalet Meclisi’nin onu sembolik bir Meclis Kararı ile onurlandırmasına şahit oldum. Bu, yasa koyucuların Ayşenur’un cinayetine ilişkin bağımsız bir soruşturma ihtiyacını ciddiye almaları için bir fırsattı. Umutlarımızın eli kolu bağlı olsa da, Washington Eyalet Meclisi’ndeki son katılımları sırasında Ayşenur’un ailesinin yanında yer alan Corrie ailesi de dâhil olmak üzere, topluluğumuzun sergilediği bağlılık bize can katıyor.

Onca kedere, siyasi kayıtsızlığa ve muhalefetin sistematik olarak bastırılmasına rağmen, Cindy ve Craig Corrie’nin varlığı, kalıcı bir ahlaki sabite haline gelmiştir. Onlar, yaşanan acıyı kendilerinden daha büyük bir şeye hizmet etmek için silaha dönüştürmenin anlamına dair canlı bir andaçtır. Hakiki eylemli halleri, ödül veya tanınma vaadi olmadan her yıl harekete geçme konusunda gösterdikleri istekte karşılık buluyor. Merkezde olmaya ihtiyaç duymadan, her zaman ortaya çıkıyorlar. Sessiz kalmak onlar için daha kolay olsa da bu sessizliği reddediyorlar.

Corrie ailesinin bu anlardaki varlığı, İsrail devletinin devam eden şiddetini tabii ki ortadan kaldırmıyor, yetkililerimizi tabii ki harekete geçirmiyor. Ancak uzun vadede, yetkililerimizi bu şiddetin sürekli olarak sırtını yasladığı gerçekle, onların suç ortaklığıyla, Filistin halkına ve onların yanında duranlara yapılanları kimsenin ısrarla dile getirmeyeceğine dair efsaneyle yüzleşmeye mecbur edecek.

İmran Sıddıki
10 Temmuz 2025
Kaynak

15 Mart 2026

, , ,

ABD Emperyalizmi Üretim Sahasında: Monroe Doktrini’nden İşçi Emperyalizmine



The Pen is My Machete [“Kalemdir Benim Palam”] dergisinin bu özel sayısı, içinde olduğumuz tarihi konjonktürün öneminin somut bir yansımasıdır. Yayına hazırlanırken, 28 Şubat 2026 sabahının erken saatlerinde, emperyalist-Siyonist güçler, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı askeri saldırı başlattı. Bu, ülkeyi istikrarsızlaştırmak ve rejim değişikliği sağlamak amacıyla yıllarca süren tek taraflı baskıcı önlemler ve diğer hibrit savaş biçimlerinin ardından gelen suç niteliğinde bir savaş eylemidir. Ayrıca, sözde ateşkese rağmen Gazze’de devam eden, emperyalist-Siyonist güçlerin Filistin halkına karşı iki buçuk yıldır uyguladığı soykırımın hemen ardından, Batı Şeria’da yoğunlaşan yerleşimci-sömürgeci şiddeti, Suriye’deki acımasız rejim değişikliği, Yemen’e yönelik kesintisiz saldırılar ve Hizbullah’ı hedef alan, güney Lübnan’a yönelik saldırılar da Filistin kurtuluş mücadelesini ezmek ve bölgesel direnişi destekleyen güçleri tecrit edip kırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.

Korkunç saldırılar neticesinde, Minab şehrindeki ilkokullarında katledilen yüzden fazla kız çocuğunun yanı sıra devrimci, anti-emperyalist lider Ayetullah Ali Hüseyni Hameney katledildi. Bu süreçte çok sayıda şehit verildi.

Nevid ve Nina Ferniya’nın da tespit ettiği üzere, çağımızın temel çelişkisi, ABD liderliğindeki emperyalizmdir. Bu çelişkiyle yüzleşilmediği her an, “hayatın devamlılığı”nı tehdit etmektedir. Bu anlamda, İran bugün hepimiz için savaşıyor. Bu vahşete karşı sergilediği direniş, Filistin ve Sudan’dan Küba ve Venezuela’ya kadar “tüm Küresel Güney’i” savunmaktadır.[1]

Batı Asya’da derinleşen Siyonist-emperyalist saldırı, Amerika kıtasında genişleyen ABD militarizmiyle eş zamanlı olarak gerçekleşiyor. 3 Ocak 2026’da ABD emperyalizmine bağlı güçler, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne yönelik işgal harekâtında Başkan Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı. Saldırıda yüzden fazla insanı öldürüldü. Ölenler arasında, başkanlığı savunmak için görevlendirilen otuz iki Kübalı güvenlik görevlisi de bulunuyordu. Onların şehadeti, devrimci enternasyonalizmin en yüksek ifadesidir.

Bu saldırı, Trump yönetiminin Monroe Doktrini’ne “ek” olarak geliştirdiği “Donroe Doktrini”nin somut yansımasıdır. Bölgeye yalnızca ekonomik ve ideolojik yollarla hâkim olma becerisini yitiren ABD emperyalizmi, daha önceki bir dönemin şiddet araçlarını içeren, zora başvurmayı öngören önlemlerine geri döndü. 2004’te Haiti’ye yönelik emperyalist işgal ve Haiti Devlet Başkanı Jean-Bertrand Aristide’in kaçırılmasını anıştıran[2] Venezuela’ya yönelik saldırı, bu ülkenin egemenliğini elinden almayı, bölgedeki yarı egemen projelere bile, tam teslimiyeti reddetmenin acımasız rejim değişikliğiyle sonuçlanacağı konusunda uyarıda bulunmayı amaçlıyor.

Aynı zamanda, Küba Devrimi’nin maddi temellerini aşındırmak amacıyla tasarlanmış kapsamlı bir enerji ablukasıyla birlikte Küba üzerindeki kuşatma daha da sıkılaştırıldı. Trump’ın 29 Ocak tarihli, adaya petrol sağlayan her ülkeye yaptırım tehdidinde bulunan Başkanlık Kararnamesi, Küba toplumunun ve ekonomisinin her sektöründe zincirleme krizlere yol açtı. Hastanelerde acil servisler ve hayat kurtarıcı tedaviler için yakıt yok, kilit endüstriler felç oldu, Küba’nın gıdasının yaklaşık yüzde 80’ini sağlayan tarım, ciddi şekilde sekteye uğradı.

Alejandro Rosés Pérez’in bu özel sayıda yayınlanan, Karayipler’de yenilenen Monroe Doktrini ile ilgili analizi, 3 Ocak’ta Venezuela’ya yapılan saldırıyı ve Küba üzerindeki yoğunlaşan kuşatmayı, Washington’ın “yarımkürede güvenlikle ilgili düzenlemeleri yeniden şekillendirme” ve bölgenin ikinci büyük ticaret ortağı olan Çin’i yarımküreden çıkarma stratejisinin bir parçası olarak görüyor.

Bu özel sayıda yayınlanan Renate Bridenthal’ın Kuzey Kutbu ile ilgili yazısı, bu yarımküreye dair analizi kuzeye doğru genişleterek, İran ve Venezuela’yı bombalayan ve Küba’yı abluka altına alan aynı emperyalist stratejinin şimdi Grönland’a nasıl uzandığını ve kutup bölgesini ABD’nin emperyalist emellerinin yeni bir arenasına nasıl dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Karayipler, Batı Asya ve Kuzey Kutbu’nda aynı emperyalist güç, hibrit savaş yoluyla kendini gösteriyor. Emperyalizm savaşını, sadece füzeler ve insansız hava araçlarıyla değil, aynı zamanda ülke ekonomisini mali açıdan boğma, enerji manipülasyonu, psikolojik savaş, propaganda ve ekonomik kuşatma gibi silahlarla da yürütüyor. Egemenlik ve bununla birlikte uluslararası hukuk, alenen ve hiçbir cezayla yüzleşmeden ihlal ediliyor.

Bu cezasızlık, birden fazla ölçekte işleyerek, yurtdışındaki emperyalist şiddeti, içerideki faşist devlet şiddetiyle birleştiriyor. 7 Ocak 2026’da Minneapolis’te bir ICE ajanı Renée Nicole Good’u öldürdükten sonra, Başkan Yardımcısı J. D. Vance, ajanın “mutlak dokunulmazlık” ile korunduğunu, Good’un ölümünün “kendi hatasından kaynaklanan bir trajedi” olduğunu iddia ederek, cinayeti savundu. Yerli uluslara karşı yüzyıllarca süren soykırım ve Afrika halklarının şiddet temelli köleleştirilme sürecinin eseri olan bir ülkede, devlet şiddetinin alenen savunulması kimseyi şaşırtmamalı.

Belirli bir ırkın cezadan muaf tutulması, hükümetin İran’ı bombalamasına, Küba’yı abluka altına almasına, aynı zamanda göçmen topluluklarına yönelik militarize edilmiş ICE baskınları düzenlemesine ve ülke içinde işçi sınıfından yerli, siyah ve melez topluluklara karşı devam eden terör ve yapısal şiddet uygulamasına imkân sağlıyor. Yurtdışında soykırımı finanse eden aynı devlet, aynı şekilde siyah, melez, yerli ve işçi sınıfından insanları da hapse atıyor. Maduro ve Flores’in Filistinli siyasi tutuklu Tarık Bazruk ve cezaevi devleti tarafından hedef alınan diğerleriyle birlikte tutulduğu New York’taki ünlü Büyükşehir Gözaltı Merkezi gibi hapishaneler, ABD kapitalist emperyalizmine payanda görevi görüyor.

Krizlerle boğuşan ABD emperyalizminin kutuplaşmış birikim sürecini sürdürmek için şiddeti yoğunlaştırdığı bu mevcut küresel sistem bağlamında emek, önemli ve belirleyici bir siyasi alandır. Bu özel sayı, genellikle ayrı ayrı ele alınan iki cepheyi, emperyalist gücün yurt dışına yansıtılmasını ve emeğin yurt içinde disipline edilmesini bir araya getirerek, bunları kapitalist-emperyalist sistemin karşılıklı olarak kurucu boyutları olarak inceliyor.

Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’nden John Watson'ın bu özel sayıda yeniden basılan 1969 tarihli röportajında ısrar dile getirdiği gibi, “üretim düzleminde yüzleşilen baskı, yurt dışındaki emperyalist baskının yansımasıdır. Detroit’teki patrona karşı mücadele ve Vietnam’daki imparatorluğa karşı mücadele birbiriyle yakından bağlantılıdır. Bu anlayış, imparatorluğu sürdüren tarihsel ve maddi koşulları, onu ortadan kaldırmak için benimsenen direniş biçimlerini sorgulayan bu sayıdaki birçok katkıya hayat veriyor.

Derginin yayın yönetmenlerinden Jeannette Graulau, “Devrim Adına: Daha İyi Bir Dünya İçin Latin Amerika’dan Dört Konuşma” başlıklı makalesinde, bu ufku genişletiyor ve tarihselleştiriyor. İlgili makale, özel sayıyı Monroe Doktrini’nin uzun tarihi bağlamına oturtuyor. Doktrinin izlerini, James Monroe’nün 1823 tarihli bildirisinden, askeri müdahale, ekonomik kuşatma ve yarımkürenin kontrolü için bir çerçeve olarak, yeniden gündeme geldiği günümüze dek takip eden Graulau, mevcut saldırıları, ABD’nin emperyalist genişlemesi, işgalleri, darbeleri ve yaptırımlarının José Martí’nin tabiriyle Nuestra América”daki [“Bizim Amerika”] iki yüzyıllık geçmişi bağlamında ele alıyor.

Fidel Castro’nun 1960’ta, Ernesto “Che” Guevara’nın 1964’te, Salvador Allende’nin 1972’de ve Gustavo Petro’nun 2025’te BM Genel Kurulu’nda yaptığı dört önemli konuşmayı merkeze alan Graulau, devrimci liderlerin doktrinle “imparatorluğun kendi yurdunda” nasıl yüzleştiğini, BM’yi anti-emperyalist vuzuh için küresel bir sahneye nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. Bu konuşmalar, hep birlikte, Graulau’nun Monroe Doktrini ile ilgili “üç temel tarihsel gerçek” dediği hususları ortaya koyuyor:

1. ABD imparatorluğu, varlığını “savaşlar yoluyla sürdürüyor”;

2. Ezilen halklar, faillerin kim olduklarını “tümüyle ve açık bir biçimde anlıyor”;

3. “Bugün, insanlık adına gerçeği söyleme fırsatı sunuyor.”

Bunu yaparken Graulau, bu konuşmaları egemenlik, dayanışma ve kolektif özgürleşmeye dayalı “ulaşılabilir bir ütopya”yı yenilemek için temel metinler olarak değerlendiriyor.

Kapitalist Irkçılık ve İşçi Emperyalizminin Oluşumu

Devrimci gelenek, dayanışma temelli kurtuluşa işaret ediyorsa, tarihsel kayıtlar da bu yolu sürekli olarak engelleyen toplumsal güçlerle yüzleşmemizi gerektirir. Emeğin rolü konusunda meselenin ne olduğunu anlayabilmek için öncelikle kapitalist-emperyalist merkezde emeğin tarihsel olarak eşitsiz mübadele sistemiyle bütünleştirilmesinde kullanılan mekanizmaları incelememiz gerekiyor.

“İşçi emperyalizmi”, örgütlü emeğin emperyalizm, tekelci sermaye ve sömürgeci egemenlikle olan maddi, ideolojik ve kurumsal uyumuna işaret eden bir kavram olarak gerekli analitik çerçeveyi sağlar. Kapitalist-emperyalist merkezdeki egemen emek oluşumları, çoğu zaman işçi sınıfının bazı kesimlerini disipline etmek ve onları egemen sınıfa ait projelere dâhil etmek için iş görmüş, bunun neticesinde uluslararası işçi sınıfı dayanışmasına mani olmuştur. Bu ittifak muhtelif biçimler almıştır: anti-komünist tasfiyeler, emperyalist devletin dış politikasıyla işbirliği, Küresel Güney’deki rejim değişikliği operasyonlarına destek ve katılım, Küresel Güney’de sınıf mücadelesi odaklı ve anti-emperyalist işçi oluşumlarının bastırılması, kapitalist-emperyalist çekirdekte taban muhalefetinin bastırılması ve imparatorluk tehlike altındayken işçi liderliğinin demokratik hesap verme sorumluluğundan azade kılınması.

Bu analizin teorik temelleri, bu sayıda yeniden paylaşılan, V. I. Lenin’e ait “Emperyalizm ve Sosyalizmde Ayrışma” (1916) başlıklı makalede net bir biçimde ortaya konmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında yazdığı yazıda Lenin, emperyalizmi “tekelci kapitalizm; asalak veya çürüyen kapitalizm; ölüme mahkûm kapitalizm” olarak tanımlar. Tekellerin aşırı kârlarının, “burjuvazinin rüşvet verdiği işçi tabakası” olarak, oportünizm ve şovenizm için gerekli toplumsal temeli teşkil eden işçi aristokrasisinin oluşumunu nasıl mümkün kıldığını ortaya koyar. İşçi sınıfı hareketinin bu unsurlardan kurtulmadığı takdirde “burjuva işçi hareketi” olarak kalacağı konusunda uyarıda bulunur. Lenin, emperyalizmin yalnızca ekonomik baskı değil, aynı zamanda ideolojik manipülasyon yoluyla da kendini sürdürdüğünü vurgular. Bu ideolojik manipülasyon, “dalkavukluk, yalanlar, hile, moda ve popüler sloganlarla hokkabazlık”, işçileri devrimci mücadeleden uzaklaştırmak için tasarlanmış reform vaatleri gibi başlıklardan oluşur.

Bu teorik çerçeve, ABD’deki işçi hareketinin tarihinde somut ifadesini bulmaktadır. Burada işçi aristokrasisinin oluşumu, ırk temelli hiyerarşi ve dışlayıcı faaliyetlerle bağlantılıdır. Başlangıcından itibaren, ABD işçi hareketi, “kapitalist ırkçılık” üzerinden yapılandırılmıştır.[3] Beyaz işçiler, önce kölelik, ardından Siyah Kanunları, iş ayrımcılığı, hapishane işçiliği ve sendika dışlaması yoluyla Siyahi işçilerin aşırı sömürülmesi yoluyla göreceli avantajlar elde ederken, büyük sendikalar, kurumsallaşmış ırkçılıkla maluldür. Siyahi işçiler, 1869’daki Ulusal Siyahi İşçi Sendikası’ndan 1925’teki Yataklı Vagon Hamalları Kardeşliği’ne, 1969’daki Dodge Devrimci Sendika Hareketi’ne kadar bağımsız örgütler kurarak karşılık verdiler.[4] Bu mücadeleler, sadece kapsayıcılık talep etmekten daha fazlasını yaptı. İşçi aristokrasisinin, Gerald Horne’un “beyazlıkta somutlaşan sınıf işbirliği” ve ırksallaştırılmış aşırı sömürü olarak tanımladığı bir temele nasıl dayandığını ortaya koydular.[5]

Yerli uluslar, paralel ancak farklı bir dışlanma biçimiyle karşı karşıya kaldılar. ABD’deki işçi kuruluşları ve sermaye, kabile egemenliğini sendika yetkisi ve şirket genişlemesi için bir engel olarak gördü ve yerli ulusların kendi topraklarındaki iş ilişkilerini belirleme yetkisini tanımayı reddetti. 1935’te Ulusal İş İlişkileri Kanunu’nun (NLRA) yürürlüğe girmesinden yaklaşık yetmiş yıl sonra, Ulusal İş İlişkileri Kurulu, yasayı kabile yönetimlerine uygulanmayan bir yasa olarak yorumladı ve onları hükümlerinden muaf tuttu. Ancak 2004 yılında Kurul, rotasını tersine çevirerek, ilk kez kabile yönetimlerine ait işletmeler üzerinde yetki iddiasında bulundu. San Manuel Yerli Tombala Salonu kumarhane olmak isteyince mahkemelik oldu. Bu süreçte alınan karar yerliler açısından hukukun nasıl işlediğini anlatır: devlete ait kurum, kabilenin ticari faaliyetleriyle ilgili yetkisini aşan bir adım atmış, yerlinin egemenlik hakkını ortadan kaldırmış, yerli halkların sürekli olarak mülksüzleştirilmesi yoluyla sermaye birikimini kolaylaştırmıştır.[6]

İmparatorluk Üretim Sahasında:
İşçi Siyonizmi ve Sömürgeci-Emperyalizmle İşbirliği Yapan Kurumlar

İşçi Siyonizmi de aynı analitik çerçeve içinde ele alınmalıdır. Siyonist teşekküle bağlı Histadrut (İsrail Genel İşçi Konfederasyonu), bir sendika federasyonu gibi görünse de, gerçekte yerleşimci sömürgeci devlet kurma çabası dâhilinde iş görmüş, iktidara bağlı bir kurum olarak faaliyet yürütmüştür. Sendika federasyonu, süreç içerisinde Filistinli işçileri yerinden eden ve aşırı sömüren ırkçı ve dışlayıcı çalışma rejimlerini uygulamıştır.

Suzanne Adely’nin bu sayıya katkısında savunduğu gibi, işçi Siyonizmi emperyalizmden ayrılamaz. Adely, Siyonist teşekküle bağlı Histadrut’un “işçi Siyonizminin temel taşı” olarak nasıl işlev gördüğünü, “yirmilerden beri Filistin halkına karşı ırkçılığa, yerleşimci sömürgeci mülksüzleştirmeye, soykırıma ve etnik temizliğe öncülük etmek ve bunları aklamak için o ‘ilerici’ kurum imajını nasıl kullandığını” ortaya koymaktadır. Bu proje, “Siyonist kurumların ABD’de işçi Siyonizmine destek oluşturmayı amaçlayan kampanyası”nın Amerikan sendikalarından sol politikaların daha geniş çaplı tasfiyesiyle aynı zamana denk geldiği ABD’de verimli bir zemin buldu. Amerikan İşçi Federasyonu-Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO), yurtdışında "ABD emperyalizmine ait aygıtın sadık bir işbirlikçisi” olarak, Histadrut ile ittifak kurdu. Bu ittifak, bir zamanlar canlı olan anti-emperyalist ve anti-Siyonist akımların erimesini sağladı, işçi Siyonizminin ABD işçi hareketindeki yerini sağlamlaştırdı. AFL-CIO liderleri, Siyonist teşekkülün iddia edilen işçi merkezli gelişimini Küresel Güney için “komünist olmayan ‘ulus kurma’ pratiğinin başarılı bir örneği” olarak reklâm ettiler. Ayrıca, İsrail’i ABD kamuoyuna, sadık bir anti-komünist müttefik olarak sundular.[7]

AFL’in ABD emperyalizmiyle olan uyumu, dünya genelinde ABD destekli darbelere ve isyan karşıtı hareketlere verilen destekte de kendini gösterdi. Soğuk Savaş sırasında, AFL-CIO’ya bağlı Amerikan Özgür İşçi Geliştirme Enstitüsü (AIFLD), Guatemala (1954), Brezilya (1964) ve Şili’de (1973) demokratik olarak seçilmiş milliyetçi, solcu hükümetleri baltalamak için CIA ile işbirliği yaparak, acımasız askeri diktatörlüklerin temellerinin atılmasına yardımcı oldu.[8] Venezuela’da, AFL-CIO’nun Dayanışma Merkezi, 2002’de Hugo Chávez'e karşı askeri darbeyi kışkırtmak için tasarlanmış protestoları planlayan Venezuela İşçi Konfederasonu’nu (CTV) finanse edip destekledi, yıllar sonra da Chávez’in sosyalist işçi politikalarını baltalamak için muhalif işçi gruplarıyla çalışmaya devam etti.[9]

Bu tarihin karşısında, canavarın karnında daha radikal bir işçi örgütlenme geleneği varlığını sürdürmüştür. Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’nden John Watson ile 1969’da yapılan, dergide yeniden yer verdiğimiz röportaj, bu marjinalleştirilmiş akımı ele almaktadır. Watson, Detroit’teki Siyahi işçilerin mücadelelerini sömürgecilik karşıtı kurtuluş hareketleriyle aynı küresel zemine yerleştirerek, “üretim sahasındaki” baskının yurtdışındaki emperyalist baskıyı yansıttığını söylemektedir. İşçi bürokrasilerinin emperyalist politikayla nasıl uyumlu olduğunu ortaya koyarak, özellikle Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) ve AFL-CIO’yu önemli muhalifler olarak göstermektedir. Watson, UAW Genel Sekreteri Emil Mazey’nin Birliği “sendikacılığa yönelik, otuzlu ve kırklı yıllardaki komünistlerden daha büyük bir tehdit” olarak nitelendirdiğini, UAW’nin ise Birliği kınayan 350.000 mektup gönderdiğini, militan faaliyetler nedeniyle işten çıkarılan Siyahi işçileri savunmayı reddederek, kendi tüzüğünü ihlal ettiğini anlatmaktadır. Watson ayrıca, AFL-CIO’nun, tarihsel olarak “ülkedeki en ayrımcı ve ırkçı sendikalarının faaliyet  yürüttüğü”, vasıflı işçiler sahasında ortaya konulan örgütlenme çabalarına "mani olmakla” tehdit ettiğini dile getirmektedir.

Watson, bu yerleşik bürokrasilere karşı, işyeri mücadelesini küresel sömürge karşıtı direnişle ilişkilendiren stratejik bir vizyon ortaya koyuyor. İşçiler, tek bir fabrikada greve gittiklerinde, şirketin onları bastırmak için “dışarıdan getirilen polis gücünü, mahkemeleri, kitle iletişim araçları”nı, özetle, egemen sınıfın tüm kaynaklarını seferber ettiğini söylüyor. Bu, ABD emperyalizminin “bir kurtuluş hareketini bastırmak için dünyanın küçük bir bölgesinde güçlerini yoğunlaştırmasına" benziyor. Che Guevara’dan yola çıkan Watson, çözümü, “emperyalizmin güçlerini “iki, üç, daha fazla Vietnam”ı devreye sokarak dünyaya yaymalarını sağlamakta", sermayeyi baskıcı gücünü dağıtmaya zorlamakta buluyor. Watson için bu, Birliği fabrikalar ve endüstriler genelinde grevleri koordine edebilecek ulusal bir örgüt haline getirmek anlamına geliyordu. Bu sömürgecilik karşıtı bakış açısı, Birliğin Filistin’i aynı mücadelenin bir parçası olarak görmesine yol açtı. Adely’nin makalesinde belirttiği gibi, Birliğin 1969 tarihli açıklamaları ve “1973’te Arap otomotiv işçilerinin Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) liderliğinin İsrail’e verdiği desteğe karşı düzenlediği izinsiz grevler”, “sömürgecilik karşıtı, küresel işçi enternasyonalizmi”ne dayanan, Siyonist teşekküle karşı Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar çağrısının erken bir örneğini temsil ediyordu.

Anti-Emperyalist İşçi Enternasyonalizmini Yeniden Canlandırmak

Bu enternasyonalist gelenek, mevcut konjonktürün hızlanan emperyalist şiddetine cevap olarak yeniden görünür hale geldi. Filistin ve bölgesel direnişi ezip Batı Asya’da emperyalist kontrolü yeniden tesis etmek için yürütülen Siyonist-emperyalist savaşın son iki buçuk yılında, Watson’ı ve Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’ni yarım yüzyıl önce harekete geçiren aynı sömürgecilik karşıtı anlayıştan beslenen bir işçi enternasyonalizmi ortaya çıktı.

Meseleyi ABD bağlamında ele alan Suzanne Adely yazısında, 2004 yılında kurulan Filistin Yanlısı İşçi Hareketi'nin, “muhtelif sektörlerde, işkollarında ve coğrafyalarda ülke genelinde yaklaşık elli bağlı kuruluşa” ulaştığını, yoğunlaşan emperyalist-sömürgeci şiddet karşısında Filistin’in yaptığı çağrıyı desteklediğini, “BDS grev hattı”nı öne çıkartan çalışmalarında kolektif olarak hareketin büyüdüğünü söylüyor. Filistin Gençlik Hareketi’nin (FGH) “Maersk’in Maskesini İndir” kampanyası, bu işçi enternasyonalizmindeki dirilişte etkili oldu, sadece silah üreticilerini değil, soykırımı mümkün kılan tedarik zincirlerini ve lojistik altyapısını da hedef aldı. Dünyanın en büyük entegre nakliye ve lojistik şirketi olan Maersk, Lockheed Martin ve Raytheon gibi büyük ABD yüklenicilerine yapılan sevkiyatlar da dâhil olmak üzere, İsrail’e yönelik yüz milyonlarca dolarlık silah bileşeninin taşınmasına katkıda bulundu.[10]

FGH, kampanyası aracılığıyla lojistiğin emperyalizmin dolaşım sisteminin merkezinde yer aldığını ortaya koydu. Uluslararası planda kesintisiz yüzleştiği baskı karşısında Maersk, askeri kargo taşımacılığındaki rolünü kamuoyuna açıklamak zorunda kaldımış ve Haziran 2025’te Batı Şeria’daki yasadışı Siyonist yerleşimlerde faaliyet gösteren şirketlerle olan ilişkilerini askıya aldı.[11] Dahası, İspanya ve Fransa’daki liman işçileri, İsrail’e giden sevkiyatları yüklemeyi reddetti, Fas liman işçileri de benzer bir eylemde bulundu.[12]

Uluslararası hukuku uygulamada defalarca başarısız olan devlet kurumlarına başvurmak yerine, Maersk’in Maskesini İndir kampanyası, stratejik yıkıma dayanan bir işçi enternasyonalizmi geleneğini yeniden canlandırarak, aşağıdan, halk eliyle “silah ambargosu”nu uygulamaya koydu. Kampanya, bu mirası çağdaş tedarik zinciri kapitalizmine uyarlarken, liman işçilerinin ırk ayrımcılığı karşıtı ve diğer emperyalizm karşıtı mücadelelerle olan dayanışmasını hatırlatmaktadır.[13]

Bu hareketlere paralel olarak, İlerici Enternasyonal, emperyalist-Siyonist savaş ekonomisini destekleyen taşeron ağlarını haritalamak için sistematik araştırmalar yürüttü. Sachin Peddada’nın Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi’nin bir podcast yayınında dile getirdiği biçimiyle, askeriye-sanayi sistemi, temel bileşenleri üreten kasaba ve şehirlere dağılmış “yüzlerce, hatta binlerce taşerona”, yani küçük fabrikalara bağlıdır. Bu firmalar, kamuoyunun çok az denetimi altında, düşük kâr marjlarıyla faaliyet göstermektedir. Peddada, “Bu tedarik yollarından birinin bile kesintiye uğraması durumunda, yeni bir tedarikçi bulmak için acele etmeleri gerekiyor, bu da üretim sürecini yavaşlatıyor. Filistin’deki ölümleri azaltıyor” diyor. Bu araştırma, kamu alım verileri aracılığıyla bu düğüm noktalarını belirleyerek, sembolik protestodan lojistik darboğaz noktalarında eyleme geçirilebilir müdahaleye geçişi mümkün kılıyor. Bu çalışma, merkeziyetsiz savaş üretiminin kırılganlığını ortaya koyarak, Gazze, Karakas, Tahran, Port-au-Prince veya Havana’yı hedef alan emperyalist şiddet mekanizmasını yavaşlatabilecek topluluk düzeyinde örgütlenme ve yerel müdahale imkânları sunuyor.

Anti-emperyalist işçi enternasyonalizmi geleneği, İtalya’daki Unione Sindacale di Base (Tabandan Sendikal Birlik -USB) örgütlenmesi aracılığıyla da güçlü bir ifadeye kavuştu. 2010 yılında tabandan sendikaların birleşmesiyle kurulan USB, kamu sektörü çalışanlarından, lojistik çalışanlarından ve büyük göçmen nüfusuna sahip topluluklardan oluşan bir taban oluşturdu. Çalışma, anti-emperyalizmi ve Filistin'i yerel işçi mücadelelerinin merkezine koydu. Avrupa lojistik sektörlerindeki Arap ve göçmen işçiler, ki bunların çoğu USB üyesi, soykırımcı güce ait tedarik zincirlerini kırmak için grevler ve abluka eylemleri gerçekleştirdi.[14] USB’nin Cenova merkezli liman işçileri kolektifi (CALP), Küresel Sumud Filosu’na saldırı olması durumunda “her şeyi bloke edecekleri”ni söyledi. Bu tehdit, Nisan 2025’te İtalya genelinde limanları, demiryollarını ve karayollarını kapatan grevlere dönüştü. Bir örgütçünün 2025 genel grevi sırasında belirttiği gibi, “Bizim hikâyemiz, Filistin halkının hikâyesinin bir parçasıdır. Filistin halkını savunduğumuzda, kendimizi savunuyoruz. Onların mücadelesi bizim mücadelemizdir.”[15]

2026 yılının başlarında Akdeniz genelinde koordineli eylemlerle işçi enternasyonalizmi yeni bir aşamaya ulaştı. 6 Şubat’ta İtalya (USB), Yunanistan (Enedep), İspanya’nın Bask Bölgesi (LAB), Türkiye (Liman-İş) ve Fas’tan (ODT) liman işçileri, “Liman İşçileri Savaş İçin Çalışmıyor” başlıklı Uluslararası Protesto Günü’nü başlattı ve yirmiyi aşkın büyük Akdeniz limanında eylemler düzenledi. Alman ve ABD limanları dayanışma gösterdi. İşçiler, “limanlar savaş yeri değil, iş yeridir” diyerek, silah sevkiyatlarını açıktan reddettiler ve liman altyapısının kitlesel katliam için lojistik merkezlerine dönüştürülmesini eleştirdiler.[16] Gazze’deki soykırımı merkeze koyan çalışma, tüm emperyalist savaş makinesine karşı daha geniş bir reddiyeyi ifade ediyordu. Eylem, anti-emperyalist Dünya Sendikalar Federasyonu tarafından desteklendi ve yurtdışındaki savaşın, yurt içindeki kemer sıkma politikaları, ücret baskısı ve yeniden canlanan faşizmle bağlantılı olduğunu fark eden işçiler arasında artan uluslararası koordinasyona işaret etti.[17]

Bu hareketlilikler, Venezuela’ya Karşı Savaşa Hayır ağı tarafından düzenlenen ve bu özel sayıda yer alan Eglims Peñuela Lovera ile Virgilio Barreto’nun konuşmalarını yaptığı Uluslararası İnternet Toplantısı: Savaş İçin Çalışmaya Hayır! başlıklı etkinliği koşulladılar.[18] Peñuela Lovera konuşmasında, “emperyalizmle ancak devrimci enternasyonalizm yoluyla, halklar arasındaki dayanışma yoluyla mücadele edilebileceğini” söyledi. Barreto konuşmasında, 3 Ocak’ta ABD’nin Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği askeri saldırıyı, yaptırımlara, ablukaya ve enformasyon savaşına direnen bir ülkeyi yeniden sömürgeleştirme yönünde başvurulan son çare olarak nitelendirdi. Barreto düşmana meydan okuyan konuşmasında şunları söyledi: “Biz özgür, bağımsız ve egemen bir ülkeyiz. Hiçbir dış güçten emir almıyoruz. [...] Biz, kimsenin sömürgesi değiliz, asla da olmayacağız.”

Ulusal Kurtuluşta Emek ve Enternasyonalizmin İkili Karakteri

Küresel Güney’deki radikal örgütçülerin bu müdahaleleri, işçi aristokrasisine meydan okumanın ve kapitalist-emperyalist merkezdeki tedarik zincirlerini bozmanın ötesine uzanan, işçi enternasyonalizminin kritik bir boyutuna işaret ediyor. Bugün işçiler, savaş mekanizmasını bozmak için güçlerini giderek daha fazla kullanıyorlar. Küresel Güney’de emek, uzun zamandır sömürgecilik karşıtı mücadelenin temel direği olagelmiştir.

Bu gelenek, Patrick Higgins’in dergimizin geçen ayki sayısında yayınlanan bir röportajında analiz ettiği Vietnam ve Filistin ulusal kurtuluş mücadelelerinde somutlaşmıştır. Higgins, “Halk Savaşı, şiddetten çok daha fazlasını içerir. Belirli taktiksel ve stratejik hedeflere yönelik operasyonları yürütebilecek, şiddeti yönlendirebilecek bir öncü partiye ihtiyaç duyar” diyor.[19]. Nevid Ferniya’nın “Vietnam’dan Filistin’e” başlıklı özel sayının girişinde ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, Vietnam direnişi, halk savaşının ulusal sınırları aştığını, kapitalist-emperyalist merkez ve çevre mücadeleleri arasında diyalektik bağlantılar kurduğunu anlamıştı. Bu gerçek, General Vo Nguyen Giap’ın Vietnamlıların Tet Taarruzu’nu planlarken Detroit’te 1967’de gerçekleşen ayaklanmadan ilham aldıkları yönündeki açıklamasıyla da doğrulanıyor. General Giap, “Detroit’ten, şehirlere gitmeyi öğrendik” diyordu.[20]

Bu diyalektik anlayış, savaş alanından emek alanına kadar uzanır. Sendikalar ve kooperatifler, yalnızca artı değerin elde edilmesi ve dağıtılması koşullarıyla ilgilenen oluşumlar değil, Higgins’in de dediği gibi, ulusal kurtuluş mücadelesinde “halkın örgütlenme sanatını öğreten mücadele örgütleri” olarak iş görürler. Filistin deneyiminden yola çıkan Higgins, 1968-1970 yılları arasında Ürdün’deki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) içinde yer alan fedailerin ve Marksist-Leninist örgütlerin askeri faaliyetleri grevler, gösteriler ve kitlesel örgütlenmeyle nasıl birleştirdiğini, milisleri, işçi sendikalarını, kadın komitelerini ve ticaret birliklerini “Halk Savaşı”nın mevcut dokusuna nasıl işlediğini tartışıyor. Venezuela’nın egemenliğini savunurken hayatlarını veren üniformalı otuz iki Kübalı enternasyonalistin şehitliği, üretim sahasında imparatorluğa karşı verilecek mücadele ile ulusal kurtuluş mücadelesinin aynı savaşın birbirinden kopartılmaması gereken cepheleri olduğunu kanıtlıyor.

Bu mücadele, kapsamı itibarıyla Güney’de sürmektedir. Jeannette Graulau’nun bu sayıda yeniden yer verilen Latin Amerika kaynaklı dört konuşmaya yazdığı giriş yazısında belirttiği gibi, Fidel Castro’dan Salvador Allende'ye ve Gustavo Petro’ya kadar liderler, Birleşmiş Milletler’de Monroe Doktrini’ne karşı çıktılar. Graulau, bu konuşmaların “ortak Bolivarcı özgürleşme ve birlik arayışımızı gündeme getirdiğini” ve “Monroe Doktrini”nin yeniden canlandırmaya çalıştığı tahakkümün mantığına meydan okuduğunu yazıyor. Bu konuşmalar, yarımkürede ABD emperyalizmine karşı verilen mücadelenin her zaman birleşik bir mücadele olduğunu, Kübalı enternasyonalistlerin Venezuela’yı savunurken hayatlarını kaybetmelerinin, Filistinli fedailerin Ürdün’de örgütlenmelerinin ve Detroit’te grev yapan Arap otomobil işçilerinin hepsinin birbirine bağlı olduğunu hatırlatıyor.

Aynı halk savaşı ruhu, bu özel sayıda yeniden yer verilen, Ramón Pedregal Casanova’nın dünya çapındaki işçi hareketlerine ve toplumsal hareketlere yönelik militan çağrısına da hayat veren ruhtur: “İmparatorluğun ticaret yollarını, yanlış bilgilendirme kanallarını bloke ederek ve dünya çapındaki elçiliklerini kapatarak” Küba’ya uygulanan soykırımcı ABD ablukasını “tersine mühendislik”le ortadan kaldırmak mümkündür. Bu tür eylemler, Küba’ya olan borcu uluslararası planda “saldırgan” eylemlere dönüştürüyor.

Özetle, işçi enternasyonalizminin ikili bir karakteri mevcuttur. Emperyalizmin merkezinde, emperyalist saldırı altındaki Küresel Güney işçileriyle aktif dayanışma kurmak, askeri tedarik zincirlerini kapatmak da dâhil olmak üzere, işçi aristokrasisiyle işçi emperyalizmiyle ve işçi siyonizmiyle bağlarını kopartmak zorundadır. Küresel Güney’de ise emek, egemenliği elde etmek ve savunmak için savaşan halk ordularının içinde yer alan ulusal kurtuluşun temel bir payandası olarak iş görür. Bu iki boyut birbirinden ayrılamaz.

Küba ve “Saldırgan” Enternasyonalist Çağrı

Bu sayıda yer alan diğer yazılar, anti-emperyalist mücadelenin geniş alanını inceleyerek, sistem karşıtı devlet ve işçi sınıfı direnişini şekillendiren ve ondan etkilenen analizi birden fazla cepheye yayıyor ve bu analizi mümkün kılan düşünsel-teorik geleneklere saygı gösteriyor. Bu direniş ruhu, Jeannette Graulau’nun Afrika ve Latin Amerika’da dört uluslararası tıp tugayında görev yapmış emekli bir Kübalı komünist doktorla, bir Fidelistle yaptığı röportajda yankı buluyor. Havana’da verdiği röportajda doktor, krizin gerçekten de “Küba ulusunun devrimci kanını” güçlendirdiğini ısrarla belirtiyor. Bu ruhla, kapitalist-emperyalist çekirdeğin her tarafına duyulması gereken bir mesaj iletiyor: Kübalılar “rejim değişikliği istemiyor!”

Dan Kovalik’in Başkan Petro’nun Trump ile görüşmesine dair analizi, bu mücadelelerin yürütüldüğü diplomatik zemine dair bir görüş sunuyor. Kovalik, Kolombiya başkanının, ulusu için yasal bir zafer elde etmek üzere yeniden canlanan Monroe Doktrini’nin baskılarıyla nasıl başa çıktığını ortaya koyuyor. Roberto Fernández Retamar’ın burada yeniden yer verilen klasikleşmiş makalesi, José Martí ve Lenin’i yan yana koyuyor. İlki, Amerika kıtasında Monroe Doktrini’ne karşı ilk anti-emperyalist mücadeleyi başlatan kişi, ikincisi ise sömürge dünyası için devrimci teoriyi damıtan isim. Birlikte, Küba’nın direnişinin, on dokuzuncu yüzyıldan günümüze kadar, Küresel Güney’deki egemenlik mücadelelerine ilham vermeye devam eden derin bir devrimci soyağacına dayandığını hatırlatıyorlar.

Küba Dışişleri Bakanlığı’nın “Tumba el bloqueo” (Abluka) adlı raporunda, emekli doktorun sözlerle anlattığı şeyi, yani ABD politikasının soykırımcı niyetini ve yıkıcı etkisini, sayılarla belgeleyerek, ablukanın somut gerçekliğini ortaya koyuyor. Julio Huato’nun Mexico City’deki Küba-Filistin dayanışma protestosunda yaptığı konuşma, meselenin özüne iniyor. Küba, ABD’nin askeri gücünü tehdit ettiği için değil, sosyalist egemenliğin ve uluslararası dayanışmanın canlı bir örneğini sunduğu için hedef alınıyor. “Küba’yı ABD için kabul edilemez kılan şey, onun sunduğu örnekliktir”. Küresel Güney’de nesillere ilham vermiş olan bu örneklik, Huato’nun ısrarla belirttiği gibi, bugün bizden Küba için her şeyimizi ortaya koymamızı talep etmektedir.

Tamanisha J. John ve Kevin Edmonds’ın Black Agenda Report’ta yayınlanan, burada da yer verilen makalesi, Karayip hükümetlerinin Küba’ya nasıl ihanet ettiğini ortaya koyuyor. Sessizlikleri ve ABD imparatorluğuna boyun eğmeyi esas alan yaklaşımları sebebiyle ilgili bölge enternasyonalist katkılar sunmuş olan Küba’ya ihanet ediyor. Oysa Karayipler’in Küba’ya olan borçlarını ödemesi mümkün değil.

Yazarlar, “emperyalist anlatıların genellikle Küba’nın yardımlarını ve kalkınma sürecine sunduğu katkıları olumsuz bir biçimde sunduğunu, uluslararası alanda geniş kitleleri Küba’nın kalkınma sürecine sunduğu katkıların ‘zararlı’ olduğuna ikna ettiğini" ortaya koyuyorlar. Bu durumu düzeltmek için gerçekleri ortaya koyan yazarlar, “ABD’nin Batı Yarımküre’deki emperyalist stratejisinin devam ettiğini ve bölgedeki devletleri bu stratejiye doğrudan uyum sağlamaya zorladığını" söylüyorlar. Bu emperyalist baskıya karşı John ve Edmonds, gerçek egemenlik ve kendi kaderini tayin etmenin tek yolunun kitlesel anti-emperyalist mücadele olduğunu belirtiyorlar.

İssam Abdürresul Ebubekir Elkorgli ve Barry Lituchy’nin, bu sayı hazırlanırken vefat eden Michael Parenti’ye ithafen yazdıkları anma yazısını Pambazuka News yeniden yayınladı. Yazı, bize devrimci analizi mümkün kılan radikal bilim insanı-örgütçü geleneğini hatırlatıyor. “Kendisini fikir endüstrisinden dışlayan sisteme karşı konuşan ve öğreten” Parenti, emperyalist güce tam da onun merkezinden gerçeği söyleyen, dünyanın mülksüzleştirilmiş ve ezilmişlerinin yanında koşulsuz olarak yer alan geleneğin somut haliydi. Bu gelenek, bu sayının sayfalarında da devam ettiriliyor.

Tüm bu katkılar tek bir konu başlığında ortaklaşıyorlar: emperyalizmin küresel bir sistem olduğu, direnişin de aynı şekilde birleşik, uluslararası ve tavizsiz olması gerektiği anlayışı. Mevcut konjonktürde, İran’ın soykırımcı, siyonist emperyalizme karşı gururlu direnişi karşımızda, Filistin ve diğer Direniş Ekseni güçleriyle birlikte, Küresel Çoğunluk için egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı yolunu aydınlatan, birleşik anti-emperyalist mücadelenin ufkunu tayin eden öncü bir ışık olarak duruyor.

Corinna Mullin
3 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Navid Farnia and Nina Farnia, "Iran v. US Imperialism: An Interview with Navid Farnia & Nina Farnia,” 22 Ocak 2026, Pambazuka. Türkçesi: İştiraki.

[2] Jemima Pierre, "Haiti: An Anatomy of Invasion,” Black Agenda Report, 10 Şubat 2026, ilk basıldığı tarih: 2024, BAR; Partido Comunista Revolucionario – RCI Mexico, “Manifesto against imperialist aggression in Latin America,” 24 Şubat 2026, Marxist.

[3] Charisse Burden-Stelly, Black Scare / Red Scare: Theorizing Capitalist Racism in the United States (Şikago: University of Chicago Press, 2023).

[4] Philip S. Foner, Organized Labor and the Black Worker, 1619-1981 (Şikago: Haymarket Books, 2018).

[5] Gerald Hone, “Gerald Horne: Against Left-Wing White Nationalism (Organizing Upgrade),” Monthly Review, 20 Şubat 2024, MR.

[6] Riley Plumer, “Overriding Tribal Sovereignty by Applying the National Labor Relations Act to Indian Tribes in Soaring Eagle Casino and Resort v. National Labor Relations Board,” Law and Inequality 35 (2017): s. 131. Bu davayı ve yerlilerin egemenliği açısından yol açtığı sonuçları yazıya eklememi öneren Nina Ferniya’ya teşekkür ederim.

[7] Jeff Schuhrke, No Neutrals There: US Labor, Zionism, and the Struggle for Palestine (Şikago: Haymarket Books, 2025).

[8] Kim Scipes, AFL-CIO’s Secret War against Developing Country Workers: Solidarity or Sabotage? (Lanham, MD: Lexington Books, 2010); Jeff Schuhrke, “How the ‘AFL-CIA’ Undermined Labor Movements Abroad,” Jacobin, 9 Şubat 2024.

[9] Tim Gill, “Newly Revealed Documents Show How the AFL-CIO Aided US Interference in Venezuela,” Jacobin, 8 Mayıs 2020.

[10] Palestinian Youth Movement, “Mask Off Maersk Campaign”, PYM.

[11] Tyler Walicek, “Palestinian Youth Movement Vows to Make Genocide Support Too Costly for Maersk,” In These Times, 8 Ekim 2025, ITT.

[12] Aseel Saleh, “Moroccan dockworkers call for boycott of Maersk's arms shipment to Israel,” Peoples Dispatch, 17 Nisan 2025, PD.

[13] Kaleem Hawa, Lea Kayali ve Abdullah Farooq, “Mask off Maersk Shows How to Win an Arms Embargo,” Democratic Left, 8 Ağustos 2025, DL.

[14] Tasnima Uddin, "The Making of Italy's Pro-Palestine General Strike,” 16 Ekim 2025, Jacobin.

[15] A.g.e.

[16] Peter Cole, “Don't Like War? Then Don't Work! Remembering When Dockworkers Shut Down the Ports on May Day,” In These Times, 26 Nisan 2018; Marc Wells, "Mediterranean dockworkers prepare International Day of Protest against escalating global war,” 2 Şubat 2026.

[17] USB Ports, Enedep, ODT, Liman-Is, LAB, “Call for an International Joint Day of Action for Ports”, yayınlayan: World Federation of Trade Unions, 30 Aralık 2025.

[18] “International Online Rally: No Work for War! In Solidarity with the Mediterranean Port Workers' General Strike (February 6)," YouTube video, yükleyen: UNAC, 7 Şubat 2026, Youtube.

[19] Patrick Higgins, “Arab Revolution, Palestine National Liberation, and Anti-Imperialist Struggle, Part 2,” The Pen is My Machete Blog, 31 Ocak 2026, AISC. Türkçesi: İştiraki.

[20] Navid Farnia, “Introduction: From Viet Nam to Palestine,” Pen is My Machete, 31 Aralık 2025, AISC.