Besil Arac’ın Cevaplarımı Buldum Kitabı
“Besil, bizden direniş
savaşçısı olmamızı istemedi. Devrimci olmamızı da istemedi. Besil bize sadece
‘dürüst olun’ dedi, hepsi bu. Dürüst olursanız, zaten devrimci ve direniş
savaşçısı olursunuz.”[1]
[Halid Udatallah, 8 Mart 2017’de Velace’de
Besil Arac için yaptığı anma konuşmasından]
Beytüllahim'deki
bir mülteci hakları örgütündeki görevime başlamamın üzerinden henüz birkaç
hafta geçmişti. İş gününün sonunda bir arkadaşım ve meslektaşım bana, “Senin
gibi siyasi konularla ilgilenen bir kuzenim var. Onunla tanışmalısın... gel,
bizi bekliyor” dedi. Arabasına bindik, Beyt Cela’dan tepeye doğru, İsrail
askeri üssü ve “Bölge Koordinasyon Büroları” olarak bilinen kontrol noktasını
geçerek Velace köyüne gittik. Bir konut gibi görünen yere doğru ilerledik,
ancak içeri girdiğimizde, buranın bir gençlik merkezine dönüştürüldüğünü fark
ettim. Giriş odasının ortasındaki bir masanın arkasında, kalın gözlüklü,
yirmili yaşlarının ortalarında zayıf bir adam duruyordu. Adı Besil Arac’dı.
İlk
kez karşılaşan insanlar arasındaki temasların aksine, bu karşılaşmada nezaket gösterisine neredeyse hiç yer yoktu. Bir şekilde, Besil de ben de, bu tarz
gösterişli hareketleri es geçip sohbete başlamayı tercih ettik. Dakikalar
içinde, ziyaretim için hazırladığı çeşitli haritaları ve belgeleri bana
anlatmaya başladı. Etkileyici bir hikâye anlatıcısıydı; iletişimde usta olan
ama dili bir yük gibi taşıyan insanlardandı. Paylaşacak çok fazla bilgi, çok
fazla hikâyesi vardı ama her seferinde sadece tek kelime edebiliyordunuz. Buna
rağmen, zamanın nasıl aktığını hissetmeden, bana her hususu belgeleriyle
aktaran Besil, Velace köyünün Filistin mücadelesinin sürdüğü bir mikrokozmos olduğunu
gösterdi.
Nekbe’nin
arifesinde, Velace’de yaklaşık 2.000 Filistinli, vadinin her iki tarafındaki
tepelerde taze kaynaklarla dolu, 20.000 dönümden fazla verimli arazide
yaşıyordu. Köyün kendisi, Eski Ahit’te Devler Vadisi olarak geçen vadinin
batısındaki tepede yer alıyordu. 1890’larda Yafa-Kudüs demiryolu burada inşa
edilmişti. Ekim 1948’de Siyonist güçler köyün tüm sakinlerini kovdu, köyün
12.000 dönümden fazla arazisinin kontrolünü ele geçirdi. Yerinden edilen
köylülerin çoğu, 1949’daki ateşkes anlaşmalarından sonra Ürdün’ün kontrolüne
geçen köyün doğudaki tepesine, vadinin diğer tarafına geçti; vadinin kendisi de
Batı Şeria ile yeni Siyonist devlet arasındaki ateşkesle belirlenen hattın
(veya “Yeşil Hat”tın) bir parçası haline geldi.
Konuşmamızın
ortasında güneş batmaya başlamıştı. Besil, beni dışarı çıkardı ve batıyı işaret
etti. Renkler muhteşemdi, ama bana göstermek istediği tek şey bu değildi. Göz
kamaştırıcı o kırmızı ve turuncuların hemen altında bir Siyonist yerleşimin
silueti uzanıyordu. Gölgelerin arasında, 1948’den önce inşa edilmiş, Filistin
binaları olduğunu bir çırpıda anladığımız, eski taştan yapılmış bazı yapılar
bulunuyordu. Onca yıldır, Velace halkı, kendi topraklarında mülteci olarak
yaşıyor, gün batımını kendi köylerinin kalıntılarına bakmadan izleyemiyorlardı.
Köy, bugünlerde (tuhaf bir biçimde “cömert halk” anlamına gelen) “Aminadav adı
verilmiş İsrail yerleşimine dönüşmüş. Köyün pınarları şimdilerde yerini İsrailliler ve
turistlerce kullanılan bir yürüyüş parkuru ağı boyunca su birikintilerine bırakmış.
1967’de
İsrail, Nekbe’den beri fiilen bir mülteci kampı olan yeni Velace bölgesini
işgal etti. Kısa süre sonra, İsrail’in yasadışı yerleşimci kolonileri Gilo, Har
Gilo ve bunlara hizmet eden yollar, Velace’den geriye kalan 2.000 dönümlük
arazi üzerine inşa edildi. 1980’de İsrail meclisi, Kudüs’ü resmen ilhak ederek,
yeni köyün bazı kısımlarını da içine alacak şekilde belediye sınırlarını
genişletti, ancak sakinlerin hiçbirine Kudüs’te ikamet hakkı tanımadı. O
zamandan beri, İsrail polisi, köyün bu kısımlarındaki Velacelileri taciz etti,
bazı durumlarda onları Kudüs’te izinsiz bulundukları gerekçesiyle, kendi
evlerindeyken tutukladı.
Oslo
anlaşmalarından sonra işler daha da kötüleşti. Köydeki tarım arazilerinin geri
kalanı fiilen İsrail’e verildi. Kısa süre sonra Kudüs Büyük Hayvanat Bahçesi
Velace’deki arazinin bir bölümüne taşındı. Bugünlerde köydeki yerleşim yerleri,
duvarlar ve sadece yerleşimciler için ayrılmış yollarla çevrili. Köye giriş ve
çıkış için tek bir yol bulunan bir enklava dönüşmüş köyün etrafını saran ırk
ayrımcısı ilhak duvarının inşaatına başlandı.
Kendisiyle
tanışmadan evvel, Besil ve diğer köylüler, onları Beytüllahim’e bağlayan
yolları asfaltlamaya çalışmak için bir araya gelmişler. İsrail ordusu, bu
yolları defalarca tahrip edip, Velace’nin açık hava hapishanesine dönüştürülmesine
karşı çıkan köylüleri tutuklamış. Bundan sonra her ay veya iki ayda bir köyü
ziyaret ettim, bazen Besil’le de görüştüm, ama çoğunlukla onu göremedim. Her
ziyaretimde ufak bir değişiklik fark ederdim: eskiden asfalt olan yol artık
tahrip olmuştu, Har Gilo yerleşiminin etrafındaki çit, yola birkaç metre daha
yaklaşmıştı, eskiden ayakta duran bir ev, artık yıkılmıştı.
Besil
sayesinde, topluluğun birçok lideriyle, 1930’lardaki devrimci yılları ve 1948’deki
sürgünü hatırlayan yaşlı nesilden birçok kişiyle tanıştım. Velace, Nekbe’nin
halen daha sürdüğünün kanıtıydı. Bu sürecin hikâyesini aktarmak amacıyla, radyo
ve televizyon[2] için sözlü tarih çalışması yürütüyor, röportajlar gerçekleştiriyordum.
Besil, o insanların her birini yakından tanıyordu, ancak kendisi röportaj
vermek istemedi. 2008’den sonra Besil ile iletişimimiz koptu. Kudüs’teki Şufat
mülteci kampına taşındı. Eczacı oldu. Böylelikle ilk gerçek işine başlamıştı
(İkinci İntifada’nın en yoğun yıllarında Mısır’da eczacılık okumuştu).
Yıllar
geçtikçe Besil, şehitlerin cenaze törenlerine ve siyasi konferanslara düzenli
olarak katılarak, direniş hareketine daha fazla iştirak etti. Engin bilgisini
yazıya dökmeye başladı. 2014 civarında Filistin direniş tarihine dair dersler
vermek ve katılımcıları direnişin geçmişte yürüttüğü operasyonların ayrıntıları
konusunda bilgilendireceği yürüyüş turları düzenlemek amacıyla Halk
Üniversitesi’nin öğretim görevlisi kadrosuna dâhil oldu. Tarih
araştırmalarının ve siyasi analizlerin paylaşılacağı, bilgi üretiminin kurtuluş
mücadelesiyle ilişkisini yeniden kuracak Babü’l-Vadi internet dergisinin
kuruluşuna katkıda bulundu.
Nisan
2016 başlarında, Filistin Yönetimi polisi, Besil ve iki arkadaşını Ramallah
dışında tutukladı ve gözaltının gençleri İsrail tarafından tutuklanmaktan “korumak”
amacıyla yapıldığını belirtti. Daha sonra bu gruba üç kişi daha eklendi. Gençler
işkence gördüler. Besil, sorgunun ilk birkaç haftasında sık sık tıbbi tedavi
görmek zorunda kaldı. Dört ay sonra, hiçbir suçlama yöneltilmedi ve altı adam,
serbest bırakılmalarını talep etmek için açlık grevine başladı. Bu da Filistin
Yönetimi’nin onları serbest bırakması için kamuoyunda bir kampanya
başlatılmasına yol açtı, nihayetinde Eylül başında serbest bırakıldılar.
Filistin Yönetimi’nin, bilgi almak için Filistinlilere işkence yapma, ardından
onları serbest bırakma, bulduklarını İsraillilere teslim etme ve daha sonra
İsrailliler tarafından yeniden tutuklanmalarını kolaylaştırma gibi İsrail’in
kirli işlerini yapması rutin hale gelmişti. Bu nedenle, İsrail askerlerinin
serbest bırakıldıktan sonra altı adamın peşine düşmesi gayet doğal bir gelişmeydi.
Hepsi, bu şekilde avlandı, ancak Besil, altı ay boyunca yakalanmadı.
6
Mart 2017 Pazartesi günü Filistinliler o kötü haberle uyandı. Şafak vakti,
İsrail Sınır Polisi’ne bağlı özel bir taktik birimi, Besil’in saklandığı Bire’deki
eve baskın düzenlemeye çalışmıştı. İki saat süren çatışmanın ardından, birim,
daireye iki roket ateşleyerek, Besil Arac’ı katletti.
Sömürgeciliğin
Tarihi, Direnişin Tarihi
İsrailliler,
Besil’in cesedini on bir gün boyunca tuttuktan sonra, defnedilmek üzere
ailesine teslim ettiler. Savaştan sonra saklandığı yere girenler, yayımlanmamış
yazılarından oluşan bir tomar kâğıt buldular. Şehit edilişinden bir yıl sonra,
(Beyrut’un Hamra semtini ziyaret eden kitap severler tarafından iyi bilinen)
Bissan kitabevi, bu metinlerin yanı sıra daha önce yayımlanmış bazı eserlerini,
yüz sayfayı aşkın sosyal medya paylaşımını ve onu anmak için yazılmış on iki
ölüm ilanını ve diğer metinleri bir araya getirerek, Cevaplarımı Buldum: Böyle
Buyurdu Besil Arac ismiyle yayımladı.
“Nekbe’nin
Yaralı Hatırası”[3] başlıklı açılış yazısı, soyut bir hafıza tartışmasıyla
başlar, ancak hızla Nekbe’nin yeniden anlatımına dönüşür. Mevcut Nekbe
tarihlerine ampirik olarak pek bir şey katmaz, ancak kitlesel travmanın
boyutuna, katliamların ve tecavüzlerin kullanımına; biyolojik savaşa, ölüm
yürüyüşlerine ve silahsız topluluklara yapılan saldırılara; köylüleri duvarlara
dizip, akrabalarını bugün hâlâ içinde yattıkları toplu, işaretsiz mezarları
kazmaya zorlamadan önce onları vurmaya, tüm bunların Filistinlileri terörize
etme araçları olarak kullanılmasına vurgu yaparak ele alır. Diğer yazılarının
çoğunda olduğu gibi, Besil, sonuç çıkarmayı seven biri değildir. Her yazı, okurun
tartışmayı yazının ayrıntılarıyla ilişkilendirmesine imkân sağlar. Nekbe
tarihine ilişkin yazısında, diğer tüm yazılarından farklı olarak, Besil,
Filistinlilerin kahramanlığı ve direniş kültürüne vurgu yapmaz. Bu, acı dolu
bir hikâye ve 1947-1949 yıllarındaki zorunlu sürgünlerin yol açtığı suçların
vahimliğini anlatır. Kitabı okurken, akademik tarih çalışmalarına yapılan bolca
atıfta bulunan dipnotlara rağmen, Besil’in köy büyüklerinden duyduğu hikâyeleri,
eski evlerinin her gün batımında siluetini görmenin verdiği duyguyu düşünmeden
edemiyorum. Bu, Nekbe’nin sadece hukuki bir suç veya telafi aradığımız siyasi
bir olay değil, yaşayan ve merhum büyüklerimizce birebir yaşanmış olan bir
dehşet olduğunu hatırlatıyor. Yazı, düşünmeye davetin ötesinde, hissetmeye
yönelik bir çağrı.
Nekbe
üzerine yazılmış diğer eserler arasında, Velace’nin merkezde olduğu tek makale
de bu. Ancak “Garba: Doğduğum ve Ölmeyeceğim Yer”[4] adlı bu yazısını
diğerlerinden ayıran şey, denemeler içindeki tek tarihsel kurgu eser olması.
Burada Besil, 1937’de Arac ailesi içine doğmuş birinin bakış açısıyla yazıyor.
Ailesi ve büyükleriyle yaptığı birçok görüşmenin ürünü olan bu yazı, Velace’nin
Nekbe sürecinde işgal edilişini, nüfusunun azalmasını ve yıkımını anlatıyor.
Hemen her paragraf, sınıf, kabile ve cinsiyet eşitsizliklerinin ve bunların
Filistinlilerin Filistin’den zorla çıkarılmasının arka planını nasıl
oluşturduğunun derinlemesine analizini içeriyor. Standart Arapçayı kullanan,
ustalıkla kullandığı nesir türünü köy lehçesiyle, hatta dile karışmış, gündelik
kullanımda bir biçimde değiştirilmiş İngilizce kelimelerle harmanlayan,
sanatsal bir eser var karşımızda.
Örneğin,
Besil’in betimlemelerindeki inceliğe dair akılda kalıcı bir örnek vermek
gerekirse, komşu Arap devletlerinin Siyonistlerin askeri saldırısı karşısında
Filistinlilere en ufak bir koruma sağlamadıklarına değindiği bölüm üzerinde
durulabilir:
“İki hafta sonra, Mısırlı
askerler, köyün savunmasına yardım etmek için köye girdiler. Çoğu düzenli
askerdi, bazıları gönüllüydü. Gönüllüler tüm öfkeleriyle savaştı, düzenli
askerlerse köydeki tüm tavukları yedi.”[5]
Sonunda
“biz mülteci olduk, ülke elimizden kayıp gitti” diyen kısa hikâye, köy
yaşamının zengin hayal gücünün yansımasıdır.[6]
Derlemenin
ilerleyen bölümlerinde yer alan “1936 Devriminde Silahlı Mücadele” başlıklı
makalesi de ampiriktir, ancak Besil’in diğer yazılarının çoğunda gördüğümüz
tona sahiptir. Yani bu yazı da Filistin’in direniş tarihinin muazzam ve
kahramanca başarılarla dolu olduğuna, gelecekteki mücadeleler için dersler
içerdiğine vurgu yapar. Ayaklanmanın büyüklüğüne, binlerce operasyona, Ağustos
1936’dan sonra ulaşılan koordinasyon ve örgütlenme düzeyine, merkeziyetçilikten
uzaklaşmasına rağmen ve belki de bu yüzden değinir, muazzam güç eşitsizliği
durumunda gerilla savaşı stratejisinin etkinliğini sistematik olarak öne çıkartır.
Bize, “büyük ölçüde savunma stratejisi olmasına rağmen, taktiklerinin bir
saldırı savaşının taktikleri olduğunu” hatırlatır; bu da devrimcilerin sadece
İngiliz işgalinin iletişim altyapısını sabote etmekle kalmayıp, 1938’de Nablus,
Birü’s-Sabai (Berşeva) ve Kudüs şehirleri de dâhil olmak üzere, ülkenin geniş
bölgelerini aylarca özgürleştirmelerini ve ellerinde tutmalarını sağlamıştır.[8]
Diğer
makaleler, Filistin direnişiyle ilgili değerli tarihsel müdahaleler
içermektedir. 1914’te Avusturya veliaht prensini öldüren Sırp grubunun adını
popülerleştirdiği Kara El grubu (“Kafü’l-Esved”) hakkındaki bir makalede[9] Besil
söze, bu gizli örgüt hakkında az sayıda iyi yazı bulabildiğini, bulduklarının
da genellikle çelişkilerle malul olduğunu belirterek başlar. Kendi başına bir
derleme yaparak, ana Kara El grubunun 1930’larda gizlice çalışan, çoğunlukla
İngiliz işgaliyle işbirliği yapan Filistinlileri, casusları ve Siyonist
örgütlere toprak satışını kolaylaştıranları takip edip ortadan kaldırmaya
odaklanan bir direniş örgütü olduğunu tespit eder. Grup, hiçbir üyenin üç veya
dört kişiden fazlasını tanımasına imkan vermeyecek şekilde yapılandırılmış yatay bir örgütsel
yapıya sahiptir.[10] Kadınlar, özellikle silah saklama, ültimatom ve taleplerin
iletilmesi de dâhil olmak üzere, güvenli
iletişim kurma konusunda önemli ölçüde aktiftirler. Besil, daha sonra Filistin’de
(ayrıca Mısır, Libya ve Suriye’de) Kara El’den bahsedilen diğer çalışmaları
inceler ve bunun 1920’lerden 1950’lerin ortalarına kadar birçok farklı ve
birbiriyle ilgisiz grup tarafından kullanılan bir isim olduğunu söyler. Bu
müdahalesiyle Besil, Manda dönemi boyunca Filistin direnişinin tarihine ilişkin
tarihsel karışıklığın belirli bir kaynağını etkili bir şekilde açıklığa
kavuşturur.
Besil’in
direniş tarihine yönelik bakış açısı, onu yalnızca silahlı mücadele, meydan savaşları
ve yeraltı gerilla hücreleri ışığında ele almıyor. “Filistin’de Sanat” başlıklı
makalesi, öncelikle şiir, şarkı ve tiyatroya odaklanan, diğer güzel sanatlara
da kısaca değinen, manda döneminde Filistin’de kültürel üretimin büyük ölçüde
unutulmuş bir tarihini yeniden canlandırıyor. Tam kapsamlı olmasa da, makale,
daha geniş bölgeyle ve özellikle de birçok müzisyenin ve tiyatro topluluğunun
Filistin’i ziyaret ettiği, birçok ressam ve heykeltıraşın o zamanlar yeni
kurulan sanat akademilerinde eğitim gördüğü Mısır ile yakından bağlantılı kültürel
canlanmaya etkili bir şekilde işaret ediyor.
Besil’in
şiir ve şarkı üzerine yürüttüğü tartışma, daha az tanınmış birçok şair ve
popüler şarkıcı hakkında derinlemesine incelemeler sunuyor. Makale, bu
figürlerin İngiliz işgaline ve Siyonist sömürgeleştirmeye karşı mücadeleyle
ilgili tarihi olayları işaretlemede oynadıkları role odaklanıyor. Bu anlamda,
kitle seferberliğinin bir parçası olarak “şiirler, militan bildiriler, askeri
bilgi ve kültürü yaymanın bir aracı, liderlerin stratejilerini ve emirlerini
halka duyurmanın yüksek sesli bir yolu” olarak kullanılıyor.[12] Özellikle
akılda kalıcı bir pasajda Besil, kadınların hapishanelerin dışında ve
Filistinli komandoların saklandıkları tepelerde şifreli dille iletişim kurmak
için söyledikleri şarkılar ve direnişçilere İngiliz işgal birlikleri tarafından
insan kalkanı olarak kullanıldıklarını ve konumlarını bildirdiklerini işaret
eden popüler dal’ona’nın[13] bir versiyonu türünden şarkıların taktiksel
kullanımını ele alıyor.[14]
Devrimci
Biyografi
Besil’in
“Filistin’de Sanat” adlı makalesinde de görüldüğü üzere, devrimci biyografiye
olan ilgisi, diğer iki denemesinde de ön plana çıkıyor: Abdülkadir Hüseyni ile
ilgili “Abdülkadir Halen Daha Kudüs’e Dönüş Yolunda”[15] ve “Fevzi Kutub: Barut
Sevdası İçin”[16]. Bu denemelerde Besil, tanınmış tarihi şahsiyetleri (ki Hüseyni,
Filistin liderleri ve şehitleri panteonunda iyi bilinen bir isimdir) yeniden anlatma
projesini derinleştiriyor, yukarıda bahsedilen Kara El grubu, unutulmuş direniş
şarkıcıları ve şairlerinde olduğu gibi, hikâyeleri hem öğretici hem de bu
panteona üye olmayı hak eden unutulmuş anlara ve figürlere ışık tutuyor.[17]
Besil,
“Hukukun Dışında ve Devrime Doğru” başlıklı makalesinde, devrimci biyografi
türüne özel bir önem veriyor. Bu makaleye, istisnai devrimci figürlerin
genellikle ya haydut ya da kahraman olarak tasvir edildiğini hatırlatarak
başlıyor. Arap Yarımadası’ndaki ünlü İslam öncesi haydutları, Frantz Fanon, İzzeddin
Kassam ve Eric Hobsbawm’ı bir araya getiren haydut-devrimcilerle ilgili
literatüre göz attıktan sonra Besil, hukuku “otoritenin elinde
normalleştirilmiş bir hegemonya aracı” olarak analiz ediyor. Devlet, bu aracı
doğru ve yanlışı belirleme tekelini kendisine vermek için kullanıyor. Bunu
yaparak, hem gizli devrimci örgütleri hem de “suçluların” yeraltı dünyasını
aynı “kanun kaçağı” statüsüne yerleştiriyor, bu örgütleri, iktidara meydan
okumak ve yakalanmaktan kaçınmak için aynı strateji ve taktik havuzuna dalmaya
teşvik ediyor.
Bu
girişin ardından Besil, Osmanlı folklorundan, hikâyesi (Besil’in de belirttiği
gibi) Robin Hood, William Wallace ve Henry Martini’ninkine neredeyse özdeş olan
feodalizm karşıtı haydut İbrahim Hekimoğlu’ndan başlayarak, Irak’ın devrimci
kahramanı, Muzaffer Nuvvab’ın şiirlerinde ölümsüzleştirdiği Suheyb Fellah’ı ve
(birçok halk türküsünün odağında duran) Mısırlı Azam Şarkavi’yi ele alıyor. Besil,
tüm bu örneklerde, bu sembollerin devlet anlatıları tarafından nasıl ele
geçirildiğine ve bu ele geçirme yoluyla devlet iktidarı için nasıl meşruiyet
elde edilmeye çalışıldığına dikkat çekiyor. Makale, her ikisi de haydutluk
kariyerlerine hırsız olarak başlayan ve yirminci yüzyılın ortalarında Siyahların
kurtuluş mücadelesinde ve Cezayir kurtuluş mücadelesinde liderlik düzleminde tarihi
roller üstlenmek için becerilerini geliştiren Malcolm X ve Ali La Pointe’ye
dair uzun bir tartışmayla sona eriyor.
Kültürel
Müdahale
Besil’in
devrimci araştırmalarına yaklaşımının temel bir noktası burada açıkça ortaya
konuyor: Bu, akademik bir talim veya literatürdeki bir boşluğu doldurmak için
yapılan tarihsel bir analiz değil. Örgütsel düzeyde öğretici olsa da, gerçek
değeri, etrafımızdaki dünyaya bakışımızı ve yorumlama biçimimizi dönüştürme
potansiyelindedir. İster geçmişi yeniden yorumlayarak, ister kendi
yaşamlarımızı biyografik anlatılardakilerle yan yana getirerek olsun, Besil,
bizi otoriteyle, izin verilebilir ve mümkün olan gibi şeylerle aramızdaki
ilişkiyi yeniden düşünmeye itiyor. “Avna”[19] tarihi, kültürel dönüşüm
projesini açıkça ortaya koyuyor. “Avna” (İmece), esas olarak kırsal Filistin’e
özgü, karşılıklı yardıma benzer bir kavram. 1994’ten itibaren Batı destekli
STK'lar kendi kavramlarına benzer kavramlar bulmak için çalışırken Arapçada
kullanılmaya başlanmış, “gönüllülük” kavramının karşılığı olarak bu kavramda
karar kılmışlar.
Neoliberal
türevinde STK’lar “avna”yı gönüllülüğün yüceltilmiş bir versiyonuna, STK’ların
bir şekilde “yerel kültürün” bir parçası olduğunu savunarak ücretsiz emek elde
etme yöntemine dönüştürdüler. Besil, bundaki tehlikeyi gördü. Gönüllülüğün
merkezinde yer alan yüce fedakârlık anlayışından kopartarak, açgözlü toprak
sahipleri ve vergi tahsildarlarının yol açtığı kıtlık karşısında bir araya
gelen kırsal toplulukların siyasi ve ekonomik bağlamlarından ortaya çıkan (“faz’a”[20]
gibi) bir dizi kavramın parçası olduğunu göstererek, “avna”nın gerçek
tarihini ortaya koyarak mücadele etmeye çalıştı. Cinsiyet eşitliğinin ve
hiyerarşi karşıtı örgütlenmenin bu kavramın merkezinde yer aldığını, özünde
yüce insancıllıktan ziyade, hayatta kalma ile ilgili olduğunu gösterdi.
Argümanlarını etimolojik metinlerden, popüler atasözlerinden, şarkılardan ve
sözlü tarihlerden oluşan çarpıcı bir kaynak yelpazesiyle destekledi.
“Filistin’deki
Kanepe Fraksiyonu” üzerine yazdığı, kapsamlı bir denemede[21], Filistin’de 2011’deki
Mısır ayaklanmasına dair alaycı açıklamaları sert bir dille eleştiriyor ve
bunu, hızlanan yerleşimci-sömürgeci hırsızlık ve şiddet karşısında
Filistinlilerin artan eylemsizliğiyle ilişkilendiriyor. Bu durumu doğrudan
Filistin Yönetimi’nin artan nüfuzu, Filistin ekonomisindeki neoliberal dönüşüm
ve İsrail’in ırk ayrımcısı altyapısının bir sonucu olarak toplumun atomize
olmasıyla ve kendi çıkarlarına hizmet eden ekonomik birimlere bölünmesiyle
ilişkilendiriyor.
Geçmişten
Dersler, Geleceğin Yakıtı
Besil,
“İntifada’da Ekonomi” adlı yazısında, direnişi üç bölümden oluşan bir olgu
olarak tanımlar: doğrudan eylem (protesto, sabotaj vb.), halkın seferberliği ve
örgütlenmesi ile ekonomik öz yeterlilik ve kalkınma. Yazı, başlığından da
anlaşılacağı gibi, Birinci İntifada bağlamında üçüncü sütuna odaklanır, ancak
üç sütunun her birinin diğerlerinin ve genel hareketin başarısı için iç içe
geçmiş ve gerekli olduğunu vurgular. Avna ve Kara El üzerine yazdığı
yazılarında olduğu gibi, Besil, hiyerarşik olmayan, hatta hiyerarşi karşıtı
örgütlenmenin erdemlerine dikkat eder, merkezsizleşmenin ve hiyerarşisizliğin
örgütlenmenin yokluğunu gerektirmediğini söyler.
Besil,
merkezsiz örgütlenmenin bu değerini, birinci intifada tartışmasında taktiksel
düzeye kadar genişletiyor. Okurlara, büyük ölçüde silahsız Filistinliler ile
son derece silahlı İsrail askerleri arasındaki sokak çatışmalarının belirli bir
merkezden koordine edilmediğini, ancak hiçbir şekilde kendiliğinden, düzensiz
veya net bir amacı olmayan çatışmalar olmadığını hatırlatıyor. Aksine,
Cebeliye, Balata, Zeyşi ve Nusayrat mülteci kamplarındaki ve diğer yerlerdeki
savaşçılar, temel silahları edinmiş, bunları İsrail ordusuyla olan
çatışmalarında kullanmışlardır. Militanlar, işgal güçlerini belirli sokak ve
mahallelerde kuşatmayı başararak, her yönden saldırabilmişlerdir. Çoğu zaman,
işgal askerleri taş atanlar tarafından yönlendirildikten sonra mülteci kampı
sokaklarında yalnız kalmışlardır. Filistinli vurucu güçler ise stratejik olarak
çatılara yerleşerek, ya işgalci birliklere karşı belirli bir savunma
saldırısını desteklemiş ya da bu birliklerin belirli bir Filistinli militan
grubuna yönelik kuşatmasını kırmışlardır. İsrail askeri raporları, işgal
güçlerinin, bir bölgeyi “güvenli” ilan ettikleri anda, taş ve molotof kokteyli
atanlar tarafından “sokaktan sokağa kovalandığını”, yoğun ve koordineli
saldırılar altında kaldıklarını gösteriyor.[23] Bu son derece merkezi olmayan
taktik örgütlenme düzeyi, İsrail’in inkar edilemez askeri üstünlüğünü alaya
alıyordu.
Besil,
“örgütlü kendiliğindenlik” olarak nitelendirdiği şeyin tarihsel arka planını
sunuyor. Yetmişler boyunca, Balfour Deklarasyonu veya Nekbe’nin yıldönümleri
gibi yıllık anma törenlerinin ve şehitler için düzenlenen cenaze alaylarının
büyük mitingler için vesile haline geldiğini ortaya koyuyor. Zamanla, direniş
taktikleri, daha çevik ve cesur gençlerin İsrail askeri devriyelerini ve
baskınlarını engellemek için taktikler geliştirdiği özel operasyonları (“ameliyat
neviyye”) da içerecek şekilde genişledi. Zamanla, bu militanlar, her okul
gününün sonunda lastik yakarak, askerlerin görünürlüğünü engellemek için okul
çocuklarının desteğinden yararlanıyorlardı. Bu arada, halk, büyük miting
taktiğini şehir ve ülke çapında sektörel grevlere ve genel grevlere dönüştürdü,
bu da ilk intifadanın kilit silahlarından biri olan o unutulmaz vergi ödememe
eylemleri, işe gitmeme eylemleri, kira ödememe eylemleri, ticari grevler ve
para cezalarını ödemeyi reddetme eylemleriyle sonuçlandı. İşgal ile ilgili her
şeyin boykot edilmesini vurgulayan, (Güney Afrika kurtuluş mücadelesindeki
yönetilemezlik stratejisine benzeyen) bu işbirliği yapmama politikasının sonucu
olarak, evde gıda ürünü yetiştirme ve hayvan besleme şeklinde yerel ekonomiye
ve perakende, el sanatları, tarım, toplum hijyeni, halk sağlığı ve eğitim
kooperatiflerinin yaygınlaşmasına önem verildi.
Kapsamlı
okuma ve bilgi birikimiyle Besil’in yazılarının çarpıcı yönlerinden biri de
erişilebilirliğidir. Daha tuhaf denemelerinden birinde, kirpi ve pirelerle
ilgili bilimsel literatürü, köylülerin bu yaratıklarla etkileşimlerine dair hikâyeler
ve anılarla iç içe geçirir. Mao Zedong ile Friedrich Engels'ten alıntılar
yaparak, sanki bir masaldan çıkmış gibi ahlaki bir ders verir: "Kirpi gibi
yaşa, pire gibi savaş”.[24] En uzmanlaşmış bilimsel yazıları günlük dile taşımayı
başarmış, bunu her zaman anlamlı bir şey söylemek amacıyla yapmıştır. “Ezilenleri
Kimse Sevmiyor”[25] başlıklı bir başka yazısında ise hiçbir yazıya atıfta
bulunmaz, ancak eski bir sevgilisinden öğrendiği dersler üzerine düşünerek,
yerleşimci-sömürgeci baskının Filistin erkekliğini nasıl bir narsisizme
dönüştürdüğünü, kadınları “ya fahişe ya da küçük kölelerin üremesi için birer
araç” haline getirdiğini kendi anlayışıyla ortaya koyar.[26] (Derlemedeki
toplumsal cinsiyete dayalı güç ilişkileri üzerine başka bir denemede,
“Filistinli Kadınlara Karşı İşgalin Yanında Yer Almayın”[27] yazısında Besil,
Filistinli erkeklerin kendi hadım edilmelerinin yarattığı hayal kırıklıklarını,
karşı koyan Filistinli kadınlar üzerine boca ettikleri fikrini savunurken
psikanalizden yararlanır, ancak bunu “geniş manada toplum”dan kopmadan nasıl
ele alacağı konusunda zorlanır).
Kitapta
yer alan diğer denemeler ve sosyal medya paylaşımları, Vietnam ve ABD’deki
Siyahilerin özgürlük hareketi gibi diğer özgürlük mücadelelerinden dersler
çıkartıyor. 2010’ların başlarında Filistin Yönetimi’ni hedef alan protesto
hareketlerine müdahale ediyor ve Filistin’deki direniş operasyonlarının
ayrıntılı tarihçelerini sunuyor. Diğer yazılar, çocuk evliliklerinden ve
unutulmuş kahramanlardan, İsrail’in etkili biber gazı kullanımına kadar
çeşitli konulara yorumlar getiriyor. Uzunluk ve üslup bakımından değişkenlik
gösterse de, her birinin öğreteceği bir ders var. Her biri özenle düşünülmüş ve
sunulmuş olduğu kadar ilgi çekici de. Çoğu, “Nasıl özgürleşiriz?”, “Dünyanın en
güçlü ordularından birinin, tam bir dokunulmazlığa sahip olan, alt edilemezmiş
gibi görünen gücünün üstesinden nasıl geliriz?” ve “Başka bir sömürgecilik
sonrası otoriter ataerkil toplum tuzağına düşmeden nasıl özgür insanlar oluruz?”
sorularını ciddiye alan zihniyle okurları kendisine hayran bırakıyor. Besil,
bilginin, eleştirel analizin ve eylemin cevapları bulmak için olmazsa olmaz
olduğunu savunuyor. Yazıları, kendisinin bu göreve kattığı derinliğin ve
bağlılığın yansımaları.
Dünyanın
Yeniden Büyülenmesine Doğru
Besil’in
son günlerinde yazdığı, İsrail askerlerine karşı savaştığı Bire’deki dairesinde
diğer yazılarıyla birlikte bulunan eserlerden ikisi, özellikle dikkat çekici.
Bunlardan biri, “Neden Savaşıyoruz?” başlıklı yazıydı.[28] Filistin’de ve
neredeyse her yerde sömürgeciliğin suçları hakkında çoğu kişiden daha fazla
bilgi sahibi olan birinden bu soruya verdiği cevap şaşırtıcı. Cevabı: romansiyye,
yani romantizm. Savaşın romantizminin en cazip romantizm olduğunu savunuyor.
Cevabını Hollywood ve Bollywood filmlerinden, dünyanın dört bir yanındaki büyük
mücadele anlatılarına kadar örneklerle destekliyor. “Diğer tüm izah çabaları cevap değil cevaptan kaçınma girişimleridir, romantizasyonun
rasyonelleştirilmesidir.”[29]
Besil,
etrafını militan aydınlarla çevrelemişti. Bu, her şeyi Akla dayandıracak,
kahramanlığın, şehitliğin ve zaferin romantize edilmesinin en iyi ihtimalle
çocukça bir güdü olduğunu, Filistinlilerin mücadelesine yakışmayan bir şey
olduğunu savunanlara söylediği son sözüydü. Besil o son sözünde şunları söylüyordu:
“Siz,
akademiye meyilli olanlar, her şeyi tanımlayarak ve açıklayarak büyüsünü
bozmayı hedefliyorsunuz, bunun sizi gerçeğe götüreceğini sanıyorsunuz. Bu kasvetli
günlerde size, yağmur için hiçbir açıklayıcı çerçeveye ihtiyacım yok diyorum. İster
Thor’un çekici olsun, ister Allah’ın merhameti, ister meteorologların fikir
birliği. Hiçbirini istemiyorum. İstediğim şey, yağmur yağdığında hiç sönmeyen merakım
ve o yüzümdeki aptalca gülümseme. Her seferinde, sanki ilk defa yağıyormuş
gibi, büyülenen bir çocuk ve dünyanın büyüsü.”
İkinci
sözü, Besil kendisini avlayan İsraillilerin onu öldüreceğinden emin olduğu bir
anda son vasiyeti olarak yazdığı mektuptur. Kitaba adını veren cümle, bu
vasiyetin son bölümünden alınmıştır. Bu bölüm, sorularla dolu romantik
arayışında nereye vardığını söyler bize.[30]
“Selam olsun Arapların
birliğine, vatana ve kurtuluşa,
Bu satırları okuyorsanız
demek ki ben ölmüşüm, ruhum onu Yaradan’ın yanına yükselmiş. İnşallah, Allah’ın
huzuruna arı duru, masum bir kalple, zerre tereddüt yaşamadan, gönül
rahatlığıyla, samimiyetle, riyadan arınmış bir şekilde çıkarım.
İnsanın kendi vasiyetini
yazması öyle zor ki. Yıllarca şehitlerin yazdıkları vasiyetleri düşünüp durdum
ve o vasiyetler her zaman beni şaşkına çevirmişti. Bu vasiyetler kısaydı,
alelacele yazılmış gibiydi, pek fazla belagate sahip değildi. Ama hiçbiri de
şehadet konusunda gerekli cevapları bulma ile ilgili susuzluğumuzu
dindirmiyordu.
Şimdi bana gerekli
cevapları veren, alnıma yazılmış kendi ölümüme doğru yürüyorum. Ne kadar da
aptalmışım! Bir şehidin eyleminden daha belagatli ve daha duru bir şey var mı?
Bu mektubu birkaç ay evvel
yazmalıymışım. Beni bundan alıkoyansa siz yaşayan insanlar için yukarıda
dillendirdiğim soruyu sizin adınıza benim cevaplamamın gerekli olup olmadığı
sorusuydu. Sizler cevapları kendiniz arayın, mezarlarda yatanlar olarak bizlerin
tek ihtiyacı, Allah’ın merhameti.”
Hazım Cemcum
5
Nisan 2021
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Basel al-Araj, I Have Found My Answers, (Bisan, 2018), s. 388.
[2]
Besil’in katkılarıyla yapılan radyo yayınlarından biri şu linkteki kayıtta 15:37’den
itibaren başlıyor.
[3]
al-Araj, s. 17-34.
[4]
al-Araj, s. 151-165.
[5]
A.g.e., s. 159.
[6]
A.g.e., s. 165.
[7]
A.g.e., s. 77-84.
[8]
A.g.e., s. 81.
[9]
A.g.e., s. 47-52.
[10]
A.g.e., s. 47.
[11]
A.g.e., s. 85-101.
[12]
A.g.e., s. 90.
[13]
Dal’ona: Köyde komşunun damını aktarmak için toplanan köylülerin okuduğu
bir tür.
[14]
A.g.e., s. 91.
[15]
A.g.e., s. 102-118.
[16]
A.g.e., s. 127-136.
[17]
Fevzi Kutub, Şamlı bir patlayıcı uzmanı. 1936 devrimine iştirak eden Kutub
eğitim için sonrasında Almanya’ya gönderildi. Naziler orduya almak istediler
ama Kutub “bu benim savaşım değil” dedi (al-Araj, s. 131). Sonrasında Wroclaw toplama
kampına gönderildi. Orada yaptığı dövmeyi ölümüne kadar vücudunda taşıdı. Kamptakiler
kurtarılınca ABD askerlerinin eline geçti. Hapse atıldı. Serbest kaldıktan
sonra Filistin’e döndü ve 1948’deki Nekbe sürecinde direnişe iştirak etti.
[18]
A.g.e., s. 137-143.
[19]
A.g.e., s. 35-46.
[20]
Besil’in yorumuyla “Faz’a”, yardıma muhtaç olana sunulan yardımı anlatıyor.
Nekbe döneminde Siyonistlerin saldırılarına ve köy boşaltma eylemlerine maruz
kalan topluluklara ve insanlara gelen insanların yaygın olarak kullandığı bir
terimdi. 1948 sonrası Nekbe’nin gerçekleştiği süreci anlamaya çalışan yazarlar.
faz’a’daki kendiliğindenliği ve Siyonistlerin saldırılarına karşı halkı
savunamama konusunda oynadığı rolü eleştirdiler, böylelikle terim olumsuz bir
anlama kavuştu. Örgütsüzlükle ilişkilendirilen terim eski ve uygunsuz kabul
edildi. Besil analizinde fedakâr gönüllü faaliyetleri esas alan yerel geleneği
oluşturma çabalarında STK’ların faz’a yerine avna terimini kullanmalarının sebebini
sorguluyor.
[21]
A.g.e., s. 176-185.
[22]
A.g.e., s. 53-76.
[23]
A.g.e., s. 57.
[24]
A.g.e., s. 166-169.
[25]
A.g.e., s. 170-172.
[26]
A.g.e., s. 172.
[27]
A.g.e., s. 191-196.
[28]
A.g.e., s. 326-335.
[29]
A.g.e., s. 329.
[30]
A.g.e., s. 345.




