25 Nisan 2026

Liberalizmin Demokrasi Açmazı


Liberal demokrasi, halkın kendi kendini yönettiği sistem olarak takdim ediliyor. Kolektif kararların nihayetinde seçimler, temsil, anayasal yönetim ve medeni haklar yoluyla demokratik denetime tabi olduğu iddiası üzerinden meşrulaştırılıyor.

Liberal demokrasiler krize girdiğinde, bu krizler, genelde yolsuzluk, kutuplaşma, kurumsal çürüme, yabancı müdahale veya demokratik normların aşınması gibi uygulamadaki yanlışlar olarak anlaşılıyor. Buradan da çözüm olarak daha güçlü kurumlar, daha iyi liderlik, yenilenmiş yurttaş katılımına işaret edilerek, reformlar üzerinde duruluyor.

Bu teorik yaklaşım, özünde daha temel bir sorunu gizliyor. Liberal demokrasinin başarısız olmasının nedeni, yeterince demokratik olmaması değildir. Başarısız olmasının nedeni, onun demokrasinin toplumsal yaşamın en önemli alanlarını yönetmesinin yapısal olarak engellendiği bir siyasi sistem olmasıdır. Liberal demokrasinin yüzleştiği krizler, önceden belirlenmiş tasarımdan sapma değil, halkın rızasını kapitalist iktidarın korunması işiyle uzlaştırmak için inşa edilmiş bir sistemin öngörülebilir sonuçlarıdır.

Yeni olan, bu çelişkinin varlığı değil, şu anda işleyiş koşullarıdır. Uzun süreli ekonomik durgunluk, ekolojik kısıtlamalar, borç odaklı yönetim ve çöken siyasi meşruiyet, liberal demokrasiyi bir zamanlar iç gerilimlerini yönetmesine imkân sağlayan geçici istikrar sağlayıcı unsurlardan mahrum bırakmıştır. Geriye ise, giderek rızayı yeniden üretme, krizlerini demokratik bir şekilde yönetme veya anlamlı halk denetimi sağlama konusunda kifayetsiz olduğunu ispatlamış bir sistem kalmıştır.

Bu gerçek idrak edildiği vakit liberal demokrasinin, yeniden dağıtımı sürdürememe, kitle siyasetine düşmanlık, teknokrasiye ve zorlamaya dayanması, gericilik üretmesi gibi kendilerini tekrar tekrar hissettiren özellikleri artık şaşırtıcı olmaktan çıkar. Bu sorunlar, liberal demokrasinin kurumsal tasarımından ve tarihsel tükenmişliğinden kaynaklanırlar.

I. Liberal Demokrasi, Oylamaya Sunulamayan Şeylerle Tanımlanır

Her siyasi sistem, kolektif karar alma süreçlerine neleri izin verdiğini ve neleri dışladığını belirleyerek anlaşılabilir. Liberal demokrasi de bu konuda bir istisna değildir.

Liberal demokraside, aşağıdaki alanlar, sistematik olarak demokratik denetimden izole edilirler:

* Verimli mülklerdeki özel mülkiyet;

* İşyerinin örgütlenmesi;

* Yatırım kararları ve sermaye tahsisi;

* Sermayenin sınırlar arası hareketliliği;

* Para politikası ve kredi oluşturma.

Bunlar, önemsiz alanlar değil. İstihdamı, ücretleri, konutları, teknolojik gelişmeyi ve toplumun maddi yeniden üretimini belirleyen unsurlar. Buna karşın söz konusu unsurlar, halkın iradesi yerine, piyasalar, sözleşmeler veya bağımsız otoriteler tarafından yönetilen, siyaseti önceleyen olgular olarak ele alınıyorlar.

Oylama süreçlerinden dışlanan bu unsurlar, liberal demokrasinin kurumsal ön koşullarıdır.

Anayasal olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakları, yargı yoluyla uygulanır. ABD’de Beşinci ve On Dördüncü Değişiklikler, ilk dönemde alınan, işçileri korumaya yönelik önlemlerden, bugünün kira kontrolüne dönük önlemlere kadar, kârlılığı tehdit eden düzenlemeleri ortadan kaldırmak veya sınırlandırmak için defalarca kullanılmıştır. Yüksek Mahkeme içtihatları, sürekli olarak sermayenin siyasi gücünü artırırken, izin verilen demokratik müdahalenin kapsamını daraltmıştır.

Para politikası, kasıtlı olarak seçim denetiminden uzak tutulmaktadır. Merkez bankasının bağımsızlığı, demokratik hesap verebilirliğin piyasa güvenini zedeleyeceği gerekçesiyle, açıktan savunulmaktadır. Avro Bölgesi krizi sırasında, Yunanistan ve İtalya’daki seçilmiş hükümetler, fiilen parasal egemenliklerinden mahrum bırakılmıştır. Yunan seçmenler, 2015 referandumunda kemer sıkma politikalarını reddettiğinde, Avrupa Merkez Bankası halkın demokratik tavrı ortada olmasına rağmen, gevşeme politikasıyla değil, likidite baskısıyla karşılık vererek, ülkeyi itaat etmeye zorlamıştır.

Ticaret ve yatırım anlaşmaları, sermayeye daha fazla koruma sağlıyor. Yatırımcı devlete ait uyuşmazlık çözüm mekanizmaları, şirketlerin beklenen kârları azaltan demokratik olarak yürürlüğe konmuş politikalara itiraz etmelerine imkân sağlıyor. Bu mahkemeler, yerel hukuk sistemlerinin dışında faaliyet yürütüyorlar, halk egemenliğini açıktan yatırımcı haklarına tabi kılıyorlar.

Kurumsal yönetim, halen daha gayri-demokratik. İşçiler, geçim kaynaklarını ve yaşadıkları toplulukları belirleyen fabrika kapanışları, üretim tesislerinin yurt dışına taşınması kararları, otomasyon stratejileri veya birleşmeler konusunda oy kullanamıyorlar. Sermaye başka yere taşındığında veya yatırım yapmaktan vazgeçtiğinde, seçim yapılmıyor. Siyasetten, yaşanan gelişmelerin ardından, sürece uyum sağlaması bekleniyor.

Hiçbir liberal demokrasi, vatandaşların sermayenin yatırımdan çekilmesi, spekülasyon yapması veya birikimi tamamen durdurması konusunda oy kullanmasına izin vermez. Bu kararlar, doğal olaylar olarak ele alınırlar. Demokrasiye yalnızca sermaye birikiminin belirlediği sınırlar içinde izin verilir.

Sonuç olarak, vatandaşların politikalar konusunda sınırlı ölçüde oy kullanabildiği, ancak toplumsal gücün en üst kademelerinin ise kasıtlı olarak demokratik olmayan bir yapıda kaldığı bir sistem ortaya çıkmaktadır.

II. Ekonomik Güçsüzlüğün Telafi Edilmesi Olarak Siyasi Eşitlik

Liberal demokrasi, “kitlesel siyasi katılımı aşırı toplumsal eşitsizlikle nasıl uzlaştırabiliriz?” sorusuna kendince çözüm sunuyor. Bunu, eşitliği siyasi alanla sınırlayarak yapıyor.

Vatandaşlar, maddi durumlarından bağımsız, seçmen olarak eşittir. Bu eşitlik gerçektir, ancak titizlikle sınırlandırılmıştır. İşyerine, piyasaya veya yatırım sürecine teşmil edilmez. İnsanların hayatlarının büyük bir bölümünü geçirdikleri ve en önemli kararların alındığı alanlar, yapı olarak otoriter veya oligarşik kalır.

Bu ayrım, temel ideolojik işlevi yerine getirir. Biçimsel siyasi eşitlik sağlayarak, liberal demokrasi, özünde eşitsiz olan sonuçları meşrulaştırır. Hükümetler, servet ve gücün dağılımı tamamen demokratik kontrolün dışında kalan mekanizmalar aracılığıyla yürütülse bile, halkın rızasıyla yönettiklerini iddia etme imkânına kavuşurlar.

Oy verme, otoritenin sembolik bir ikamesi haline gelir. Katılım mevcuttur, ancak maddi yaşamı şekillendiren avantajlardan yapısal olarak kopuktur.

Bu düzenleme, liberal demokrasilerin meşruiyetlerini kaybetmeden aşırı eşitsizlikle süresiz olarak bir arada var olabilmelerinin nedenini açıklamaktadır. ABD’de verimlilik ve kârlar artarken, reel ücretler on yıllarca aynı kaldı. Seçmenler, sürekli olarak daha yüksek ücretleri, daha güçlü işçi korumalarını ve genel sağlık hizmetlerini destekledi, ancak bu sonuçlar yapısal olarak engellendi. Biçimsel demokrasi, maddi eşitliği sağladığı için değil, demokrasiyi buna ihtiyaç duymayacak şekilde yeniden tanımladığı için varlığını sürdürdü.

Siyasi eşitlik, demokrasinin ne anlama gelebileceğini yeniden tanımlayarak, ekonomik güçsüzlüğü telafi eder.

III. Reform Neden Yapısal Kısıtlamalarla Çatışır?

Liberal demokrasi savunucuları, bu sınırlamaların yapısal olmaktan ziyade rastlantısal olduğunu ısrarla dile getiriyorlar. Yeterli siyasi iradeyle, yani seçimler, yasalar ve seferberlik yoluyla– demokratik güçler, ekonomik iktidarı kontrol edebilirler.

Tarihsel kayıtlar bu iddiayı desteklememektedir.

Seçilmiş hükümetler, ekonomik karar alma süreçlerini anlamlı bir şekilde demokratikleştirmeye çalıştıklarında, ideoloji veya niyetten bağımsız olarak işleyen kısıtlamalarla karşılaşırlar. Sermaye kaçışı, yatırım grevleri, döviz baskısı, enflasyon şokları ve kredi notu düşüşleri, komplo teorileri değil, doğal ve kendiliğinden sistemsel tepkiler olarak ortaya çıkar.

Seksenlerin başlarında, Fransa’da François Mitterrand liderliğindeki Sosyalist Parti hükümeti, millileştirme, ücret artışı ve sosyal genişleme politikaları izledi. İki yıl içinde, sermaye çıkışları ve para birimi istikrarsızlığı, seçimlerdeki meşruiyetine rağmen, dramatik bir geri dönüşe, yani “kemer sıkma politikasına” yol açtı. Yolu demokrasi değil piyasalar tayin etti.

Latin Amerika’da sol hükümetler, yeniden dağıtım vaadiyle defalarca seçimleri kazandılar, ancak tahvil piyasaları ve uluslararası finans kuruluşları tarafından disipline edildiler. IMF’nin şartlı verdiği krediler, yereldeki yetkileri hükümsüz kıldı, seçim sonuçlarından bağımsız olarak, krediye erişimi kemer sıkma ve özelleştirme şartlarına bağladı.

Sosyal demokratların güçlü olduğu bölgelerde bile reformların geri alınabilir oldukları görüldü. Savaş sonrası kurulan refah devleti, olağanüstü büyüme ve jeopolitik baskı koşulları altında genişledi. Yetmişlerde kârlılık azaldığında, bu kazanımlar sistematik olarak geri alındı. Bunun nedeni, seçmenlerin kısıtlama talep etmesi değil, liberal demokrasilerin kapitalist kısıtlamalar altında yeniden dağıtımı sürdürememesiydi.

Reformlar kazanılsa bile başarısız olur. Yasama süreçlerinde elde edilen zaferler, mahkemelerin mülkiyet haklarına atıfta bulunması, merkez bankalarının istihdam yerine istikrarı önceliklendirmesi, idari gecikmeler ve piyasa disiplini tarafından etkisiz hale getirilir. Liberal demokrasi, ekonomik iktidarı demokratik otoriteye tabi kılacak kurumsal kapasiteden yoksundur.

IV. Liberalizm Kitle Siyasetini Neden Etkisiz Hale Getirir?

Liberal demokrasi, ekonomik gücü demokratikleştiremediği için, halkın katılımını dikkatle yönetmek zorundadır. Onun için kitle siyaseti, demokratik meşruiyet ile ekonomik hiyerarşi arasındaki çelişkiyi ortaya çıkaracak bir tehdittir.

Sonuç olarak, liberal demokrasiler, kolektiften ziyade bireysel, sürekli olmaktan ziyade kesik kesik, doğrudan olmaktan ziyade aracılı, yönlendiriciden ziyade sembolik katılımı tercih eder.

Seçimler, sıkı bir takvimle planlanıyor. Seçime giren partilerin politikaları arasında pek fazla farklılık bulunmuyor. Protesto, ifade biçimi olarak hoşgörülüyor ancak bir baskı aracı olarak kısıtlanıyor. İşçi sendikaları yasallaştırılıyor ancak parçalanmış, düzenlenmiş ve ekonomik güç kullanma imkânları yasalarla kısıtlanmış halde.

ABD’de Taft-Hartley Yasası, bu kısıtlamayı kurumsallaştırarak, sendikaları sınıf gücünün araçları olmaktan çıkartıp, yönetilen çıkar gruplarına ait araçlara dönüştürdü.

Katılım, etkili hale gelene kadar yüceltilir. Kitlesel hareketlilik, izin verilen kanalların ötesine geçtiğinde, düzensizlik olarak tasnif edilir. Grevlerin, işgallerin ve ayaklanmaların bastırılması, liberal demokrasilerde tutarlı bir mantığı takip eder.

Bu ikiyüzlülük değil, işlevsel bir zorunluluktur. Liberal demokrasi, halkın rızasını gerektirir, ancak o, halkın gücüne müsamaha gösteremez.

V. Krize Demokrasisiz Çözüm

Liberal demokrasi krize girdiğinde, yani ekonomik durgunluk, meşruiyette aşınma, toplumsal huzursuzluk gibi sorunlarla yüzleştiğinde, bu krizleri yapısal sınırlarını ihlal etmeden demokratik yollarla çözemez. Bunun yerine, malum stratejilere başvurur.

Bunlardan biri, söz, yetki ve kararın teknokratlara devredilmesidir. Yetki, halk baskısından izole edilmiş, seçilmemiş kurumlara aktarılır. Küresel finans krizi sırasında, finans kurumlarını istikrara kavuşturmak için merkez bankaları ve acil durumda müdahil olacak kurumlar aracılığıyla trilyonlarca dolar seferber edilirken, kemer sıkma politikaları, büyük ölçüde seçmen kontrolünden izole edilmiş yasama ve idari mekanizmalar aracılığıyla uygulandı.

Diğeri ise zorla istikrara kavuşturmadır. Gözetim genişler, polislik faaliyetleri yoğunlaşır, olağanüstü hal yetkileri artırılır, protesto suç haline getirilir. Geçici olarak getirilen önlemler, yönetimin olağan özellikleri haline gelir.

Bugünü farklı kılan şey, bu stratejilerin artık istisnai olmamasıdır. Ekonomik büyüme, artık meşruiyeti güvenilir bir şekilde geri kazandırmıyor. Yeniden dağıtımın yerini borç alıyor. Kriz yönetimi, liberal yönetimin kalıcı koşulu haline geliyor.

Liberal demokrasi, giderek rıza yoluyla değil, sınırlama yoluyla yönetiyor.

VI. Sürekli Kriz İçindeki Liberal Demokrasi

Liberal demokrasi, istikrar mekanizmalarının artık işlemediği bir aşamaya girmiştir. Bir zamanlar demokratik meşruiyeti kapitalist birikimle uzlaştırmasına imkân sağlayan, büyüme, artan tüketim, jeopolitik rekabet gibi koşullar zayıflamıştır.

İklimsel kısıtlamalar, piyasa yönetimiyle bağdaşmayan uzun vadeli planlamayı gerektiriyor. Borç, toplumsal barışı sağlamanın temel aracı olarak yeniden dağıtımın yerini alıyor. Devlet kapasitesi zayıflarken, baskıcı kapasite genişliyor. Siyasi meşruiyet azalırken, seçim ritüelleri devam ediyor.

Teknokrasi ve baskı, acil durum müdahalesi olmaktan çıkıp normal yönetim biçimi haline gelir. Demokrasi, biçimsel olarak varlığını sürdürür, ancak yalnızca yönlendirici gücünden arındırılarak.

Bu, liberal demokrasinin, çözemeyeceği koşullardaki işleyiş biçimidir.

VII. Liberalizmin Yapısal Yan Ürünü Olarak Gericilik

Gerici siyasetin yükselişi, genellikle liberal demokrasiye yönelik dış bir tehdit olarak takdim edilir. Gerçekte ise gericilik, liberal demokrasinin en çok güvendiği, bel bağladığı yan ürünlerinden biridir.

Demokratik kanallar somut iyileşme sağlayamadığında, şikâyetler başka yönlere kaydırılır. Ekonomik güvensizlik, kültürel bir tehdit olarak takdim edilir, öfke sermayeden uzaklaştırılıp göçmenlere, azınlıklara veya soyut elitlere yönlendirilir. Gericilik, mülkiyet ilişkilerine meydan okumadan, kitleleri harekete geçirir.

Gericilik, liberal demokrasinin ekonomik düzeninin düşmanı değil, siyasi çelişkilerine yönelik bir çözümdür. Liberal kurumlar onu söylem düzeyinde mahkûm edip eleştirirler ama yapısal düzeyde ona uyum sağlarlar. Kriz dönemlerinde gericilik, istikrarlı bir güç olarak bile iş görebilir.

Liberalizm, hem demokrasi hem de ekonomik güç arasındaki ayrımı koruduğu için teknokrasi ve gericilik arasında salınıp durur.

VIII. İmkân ve Becerilerden Yoksun Özgürlük

Liberal demokrasi, özgürlüğü müdahalesizlik olarak tanımlar. Bireyler, devletin seçimlerini resmen kısıtlamadığı ölçüde özgürdürler. Bu anlayış, derin maddi özgürlüksüzlükle uyumludur.

Hayatta kalmanın piyasaya dâhil olmaya bağlı olduğu bir toplumda, güçten, imkân ve becerilerden yoksun bırakılmış bir özgürlük, büyük ölçüde bir yanılsamadan ibarettir. Bireyler seçim yapabilirler, ancak yalnızca kolektif olarak yönetemeyecekleri güçler tarafından şekillendirilen seçenekler arasından seçim yapabilirler. İstihdam, konut, sağlık hizmetleri ve eğitim, demokratik kararlar yerine piyasa sonuçları olarak ele alınır.

Liberalizm, bu kısıtlamaları siyasetin dışında kalan unsurlar olarak görür, oysa bunlar, günlük yaşamın özünü belirler. Özgürlük biçimsel olarak korunurken, maddi olarak etkisiz hale getirilir.

IX. Demokratik Bir Çözüm Olarak Sosyalizm

Eğer liberal demokrasi bir açmazsa, bunun nedeni demokrasinin başarısız olması değil, sınırlandırılmış olmasıdır. Toplumsal üretimin örgütlenmesi kolektif kontrolün dışında kaldığı sürece demokrasi, anlamlı bir şekilde var olamaz.

Sosyalizmde liberal demokrasinin aşamadığı eşiği aşar. Bunu ahlaki bir özlem olarak değil, kurumsal bir gereklilik olarak görür. Üretim, yatırım ve emek üzerinde tesis edilecek demokratik otorite olmadan, siyasi eşitlik biçimsel kalır, özgürlük soyut kalır, krizler yönetilemez hale gelir.

Liberal demokrasi, demokrasiye ihanet etmedi. Onu, tahakkümle bir arada var olabilecek kadar dar bir şekilde tanımladı. Yüzleştiği kriz çöktüğünün değil miadını doldurduğunun delilidir.

Liberalizm, özünde kesintisiz kriz yönetimidir.

O aşıldığında demokrasi terk edilmez, süs olmaktan çıkartılıp gerçek bir olgu haline gelir.

A. J. Horn
16 Ocak 2026
Kaynak

24 Nisan 2026

,

Palantir Manifestosu


Teknoloji şirketlerinin ardındaki burjuvalar, artık rol yapmayı bıraktılar: Palantir Technologies şirketinin kısa süre önce yayınladığı 22 maddelik manifesto, emperyalizmin ancak savaş yoluyla hayatta kalabileceğinin itirafı niteliğinde. Bu samimi açıklamalarla süslenen atılım, üretim güçlerinin gelişiminde yeni bir çağı başlatıyor. Bu momentte yapay zekâ, sermayenin kendi tarihsel çelişkilerine karşı hayatta kalma mekanizması olarak öne çıkıyor.

Bu manifesto, kimilerince “teknolojik feodalizm”, “teknolojik faşizm” veya salt “faşizm” olarak nitelendirildi. Bu açıklamalar, komünist hareketin bir kesiminin içinde bulunduğumuz aşamada yaşanan faz değişimini kavrayamadığını ortaya koyuyor. Musk, Thiel ve Karp gibi figürlerle mücadele etmek için bu manifestonun titiz bir şekilde okunması gerekiyor.

Palantir, sadece bir devlet müteahhidi olmayı hedeflemiyor, bilâkis, ABD derin devleti üzerindeki hegemonya mücadelesinde belirli bir burjuva fraksiyonunu, Silikon Vadisi bağlamında yeni oluşan teknoloji burjuvazisini temsil ediyor. Bu burjuvazi içi mücadelede sömürücü sanayi burjuvazisi, Wall Street finans sermayesi ve bürokratik kast, rekabet ederken, Palantir’in temsil ettiği bu yeni girişimci burjuvazi, devlete algoritmik altyapı sağlayarak, mutlak egemenliğini dayatmayı hedefliyor. Devlete sundukları, sadece yazılım değil. Bir yandan da devlete teknolojik tekel ile baskıcı aygıt arasında eşi benzeri görülmemiş bir kaynaşmanın gerçekleşeceği vaadinde bulunuyor. Verilerimizi hammadde olarak kullanarak, gözetleme pratiği kapsamında devletin kendisine geri satmayı amaçlıyorlar.

Yapay zekânın savunma ve askeri aygıta tümüyle entegre edilmesini önererek, kapitalizmin ölümcül çelişkilerinden birini çözmeyi hedefliyorlar. Yapay zekâ, kapitalizmin temellerine yönelik varoluşsal bir tehdit: Üretimin neredeyse tümden otomasyona bağlanması için gerekli maddi koşulları yaratarak, canlı emeği üretim sürecinin dışına atıyor. Ama sadece canlı emek artı değer ürettiğinden, bu gelişme, kâr oranının düşme eğilimini keskin bir şekilde artırıyor, sermayenin aşırı birikimi ve değerlenmesi ile tanımlı krizi ağırlaştırıyor. Artık bugün masada, kapitalizm sonrası inşa edilecek sistem için gerekli nesnel koşullar tartışılıyor.

Tam da bu nedenle, teknoloji burjuvazisinin yapay zekâyı yeniden yönlendirmesi gerekiyor. İşçiyi emek yükünden kurtarmak için onu kitlesel olarak üretime entegre etmek yerine, askeri gözetim, toplumsal kontrol ve jeopolitik caydırıcılığa yönlendiriyorlar. Yapay zekânın militarizasyonu ve kalıcı bir silahlı barış ortamının dayatılması, fazla sermayeyi emmek için yapay bir mekanizma işlevi görüyor. Bu noktada, insanın refahı için teknolojik bir ilerleme değil, emek-sermaye çelişkisini hafifletip, mevcut mülkiyet yapısını korumak için kamu bütçesinden finanse edilen yeni piyasa talepleri yaratılıyor.

Aimé Césaire, “mukabilinde oluşan dehşet verici şok”tan dem vururken haklıydı: bu tespitiyle Césaire, esasında emperyalistlerin çevre ülkelerde uyguladıkları şiddetin, nihayetinde emperyalist merkez ülkeye geri döndüğünü söylüyor, bu süreci izah ediyordu. Bu anlamda, Palantir’in uygulamalarının istisnai olmadıklarını söylemek gerekiyor.

Bu şirket, Gazze soykırımında askeri teknolojisini geliştirip uzmanlaştırdı, şimdi bu uygulamalar, bir bumerang etkisi neticesinde, emperyalist merkez ülkelere geri dönüyor.

Çok uzağa gitmeye gerek yok: Palantir’in teknolojisi, bugün ABD’de ICE’ın izleme, gözetleme ve gözaltına alma pratikleri dâhilinde kullanılıyor. Aynı araçlar, ileride işçi sınıfını disipline etmek ve baskılamak için yaygın olarak kullanılacak.

Yirmi birinci yüzyıl, kendi otoriterlik çağına doğru ilerliyor. Trump, Abascal, Meloni gibi siyasi liderlerde “faşizm” bulanlar, Palantir gibi şirketlerin ve kapitalizmin mevcut gelişim aşamasında yaşadığı yapısal değişimi gözden kaçırıyorlar.

İşçi sınıfı için gerçek tehdit, her zaman kapitalizm ve burjuvazinin işçilere karşı kullandığı teknolojik gelişmelere sürekli uyum sağlaması olmuştur, olmaya devam etmektedir, bundan sonra da olacakmış gibi görünmektedir.

Bu yeni otoriterlik, Nick Land veya Curtis Yarvin gibi figürlerin neo-gericiliğinin ve Karanlık Aydınlanma’nın dile getirdiği, internet ve yapay zekâ aracılığıyla tam, öngörülebilir, fiziksel ve zihinsel kontrol ile ilgili ilkeleriyle örtüşüyor.

Yapay zekâyı militarize etme önerisi, sermayenin kârlılığını yeniden sağlamanın, Çin ve Rusya gibi güçlere karşı küresel nüfuz alanlarının yeniden yapılandırılması mücadelesine hazırlanmanın aciliyetine cevap veriyor.

Ayrıca, Palantir manifestosu, şovenist ve üstünlükçü bir Batıcılığı rafine hale getirerek, medeniyetleri örtük olarak “işlevsel” olanlar ve “geri kalmış” olanlar olarak tasnif ediyor. Bu, yeni-sömürgeci kuşatmayı ve emperyalist savaş makinesinin kurbanlarına yönelik aşağılayıcı dili aynı ideolojik miras haklı ve meşru kılmaktadır.

Askerileştirilmiş yapay zekânın konuşlandırılması, yeni bir uluslararası hiyerarşiyi devreye sokacaktır. Bu yeni araçları tekeline alan ülkeler ile onlara tabi olan ülkeler arasındaki uçurum, sömürgeciliğin yeni tahakküm biçimleri doğuracaktır.

Burada söz konusu olan, emperyalizmin algoritmik çağa uyum sağlamasıdır. Bu noktada, çevre devletlerin ulusal egemenliği, büyük teknoloji şirketlerinin sunucularından doğrudan silinecektir.

Bu, üretim güçlerinin gelişiminin ve teknolojik gelişmenin kendisinin bir sorunu değildir. Yeni Luddculuğun tuzağına düşmemeliyiz, zira sorun, yapay zekâda veya onun gelişiminde değil, özel mülkiyet rejimindedir. Palantir’in bugün öngördüğü karşı-devrim, emperyalist savaş ve kâr maksimizasyonu için tasarladığı araçlar, proletarya diktatörlüğü altında bu işlem kapasitesinin kaynak dağıtımını optimize edeceği, yönetimi bürokrasiden arındıracağı, gerçekten rasyonel ve devrimci ekonomik planlamayı mümkün kılacağı araçlardır.

Palantir’in elde ettiği mevzilerle yol açtığı güçlük, yirmi birinci yüzyılın aşırı uyanık olmamızı gerekli kılan koşullarına uyarlanmış yeni bir “Ne Yapılmalı?” sorusunun formüle edilmesini gerekli kılıyor. Suya sabuna dokunmayan, kimseye zararı olmayan performatif militanlığın üstesinden gelmek ilk adım, mevcut baskıcı gerçekliği ciddiye almak ise ikinci adımdır.

Kendini komünist olarak gören bir hareket, parti veya örgüt, burjuvazinin bize dayattığı yeni koşulları ve oyun kurallarını dikkate almadığı sürece komünist olarak kabul edilemez.

Sınıf mücadelesinde gerçek manada mevziler elde etmek istiyorsak, militanlığı yeniden düşünmek, gizli (hafi) çalışma denilen boyutu geliştirmek ve komünist faaliyetin güvenliğini profesyonelleştirmek gerekmektedir.

Palantir gibi şirketlerin tamamen kamulaştırılacağı ve tüm teknolojik gelişmelerinin işçi sınıfının hizmetine sunulacağı gün elbet gelecektir.

Oier Pérez Mancisidor
21 Nisan 2026
Kaynak

, ,

Nar ve Portakal: Medz Yeğern ve Nekbe


 

“Hayır, Ermeni politikamız müstekardır, hiçbir şey onu değiştiremez. Anadolu’nun hiçbir yerinde Ermenilerin varolmalarına izin vermeyeceğiz. Çölden gayrı hiçbir yerde yaşayamazlar.”[1]

[Talat Paşa’dan ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau’ya, 1915.]

“Gazzelilere sahillere gidip kendilerini boğmalarını söylemiyoruz. [...] Hayır, Tanrı korusun. [...] Sina Çölü’ne gidin. Gazze’nin hemen öbür tarafında, Sina Çölü’nde uçsuz bucaksız, neredeyse sonsuz bir alan var.”[2]

[İsrail eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Ekim 2023]

Mark Twain, tarihin tekerrür ettiğini hiçbir vakit söylemedi. Bunun yerine, 1873 tarihli siyasi hiciv eseri Yaldızlı Çağ’da şunu dedi: “Tarih asla kendini tekrar etmez, ancak resmedilen bugünün sürekli değişen kombinasyonları, çoğu zaman eski efsanelerin kırık parçalarından inşa edilmiş gibi görünür.”[3]

Bir tür efsane ve Twain’in sözünü ettiği türden kırık bir parça olarak çöl, Osmanlı devletinin Anadolu’nun yerli halkı olan Ermenileri mülksüzleştirme ve yok etme amaçlı, onlarca yıl süren çabalarının tarihinin ve hafızasının merkezinde yer almaktadır. Osmanlı devleti bu süreci 1915-1922 yılları arasında tamamladığında, yetişkin ve genç erkeklerin çoğunu öldürdükten sonra, bir milyondan fazla kadın, çocuk ve yaşlıyı Suriye’deki Fırat Nehri vadisi yakınlarınd bulunan kurak bozkırda kurulu toplama kamplarına sürgün etti. Burada hayatta kalmaları için hiçbir önlem alınmamıştı ve çoğu, planlandığı üzere, öldü.

Hayatta kalanlar çölü, açlık ve tecavüz mekânı olarak hatırlıyorlar. Ölmeyenler, insan ticareti kurbanı olup köleleştirildiler. Ermeni soykırımına dair en eski anılar arasında yer alan Ne Gülmek Ne Ağlamak (1938) adlı eserin yazarı Protestan din adamı Abraham Hartunyan için çöl, ölümün ta kendisiydi:

“Çocukların çoğu çöllere götürüldü, diri diri hendeklere atıldı, üzerleri toprak ve kumla örtülerek toprağın altında boğuldu. Birçoğu nehirlere atıldı veya yere fırlatıldı. Birçoğunun çenesi ve yüzü ikiye bölünerek öldürüldü.”[4]

Kuru, yabancı, barınaktan, tanıdık bitki ve hayvanlardan yoksun bir yer olarak çöl, bir ölüm aracıydı, yeşil, aşina oldukları, hayat dolu bir diyar olarak hatırlanan Ermeni vatanından mutlak bir ayrılığı simgeliyordu.[5]

Ermeni diasporasında hayatta kalanların torunları için çöl, atalarının sürgün deneyiminin ortak bir noktası ve travmalarının paylaşılan bir kaynağıdır. Peter Balakyan (1951-), “Küçük Richard” adını taşıyan, soykırımdan sağ kurtulan büyükannesinin çoğu zaman kafa karıştırıcı davranışlarından bahsettiği şiirinde şunları söylüyor:

“…Yıl 1959’du,
Suriye çölünde açlıktan kırılan ya da
Tozlu yollarda Ermeni kadınlarının bedenlerini döven
Türk kırbaçları hakkında
Ben ne bilebilirdim?
Babaannemin o olan biteni gördüğüne
Nasıl inanabilirdim?”[6]

Tarihçi Ronald Grigor Suny, Osmanlı İmparatorluğu’nu savaş döneminde yöneten cuntanın başındaki üç isimden biri olan, Ermenileri yok etme planının mimarı Talat Paşa’nın sözü ABD büyükelçisi Morgenthau’ya ettiği lafı kitabına başlık yapmış: “They Can Live in the Desert but Nowhere Else: A History of the Armenian Genocide [“Çölde Yaşayabilirler Ama Başka Hiçbir Yerde Yaşayamazlar: Ermeni Soykırımının Tarihi” -2015].

7 Ekim 2023’ten sonra, Osmanlı Ermenilerinin yok edilmesini inceleyen birçok Ermeni aktivist ve akademisyen, İsrail’in çölü geçici sürgün yeri olarak göstermesine ve ailelerin tozlu yollarda eşyalarını taşıyarak yürüdüğü fotoğraflara dikkat çekti. Bu ifadelerde ve görüntülerde, İsrail’in Filistinlilere karşı yürüttüğü savaşın daha geniş kapsamlı soykırım niteliğinin kanıtını bulmuşlardı, zira bu durum, atalarının soykırımında yer alan söz ve resimlere çok benziyordu.

Bu tartışma düzleminde Elise Semerciyan, öncelikle iki halkın maruz kaldığı soykırım arasındaki paralellikleri ortaya koyarak, insan kaynaklı açlığın bir vahşet aracı olarak oynadığı role vurgu yaptı ve Azerbaycan’ın yakın zamanda Dağlık Karabağ’daki Ermeni topluluğunu yok etmesini aynı çerçeveye yerleştirdi. Dahası Semerciyan, bizden, “aşırı şiddetle alakalı hatıraları kıyaslamamızı, soykırım inkârcılığına karşı bir kale oluşturmamızı, ve kitlesel şiddete karşı küresel mücadelede dayanışma tohumları ekme eylemine katılmamızı” istedi.[7]

Yazar ve sanatçı Maşinka Firunts Hakopyan, 1915 Anadolu’suna ait fotoğrafları 2020’deki Dağlık Karabağ ve 2023’teki Gazze’ye ait fotoğraflarla yan yana getirerek, “sömürgeci şiddetin tekrarlayan döngüsü” olarak adlandırdığı şeye işaret etti. Daha da önemlisi, Semerciyan ve Hakopyan’a göre, paylaşılan parçalar, soykırım mağdurlarının torunlarına, bu olayların nasıl geliştiğine ve kendini nasıl yeniden ürettiğine dair sezgisel ve deneysel bilgilerini adalet ve önleme çabalarına taşıma konusunda etik bir yükümlülük yüklüyor.

Hakopyan, “Bu bilgi biçimi, aynı zamanda bir görev de tevdi ediyor. Konuşma, harekete geçme, gelecekte soykırımın tekrarlanmasına mani olma yönünde çalışma sorumluluğunu sırtımıza yüklüyor” diyor.[8] Ermeniler, Osmanlı devletinin atalarını neden oraya gönderdiğini bildikleri için çöle gönderilmenin ne anlama geldiğini biliyorlar: çünkü çöl, insanlığın olmadığı yer. Bu akademisyenler ve aktivistlere göre, günümüzde Gazze’de yaşanan vahşet, aynı olayla yüzleşmiş atalarının başına gelenlerle soyut bir karşılaştırma olarak ele alınmıyor. Bu iki olay birbirine benzer değil, ama A. Dirk Moses’ın ifadesiyle, Ortadoğu’nun bir başka halkı aynı mantığın ürettiği sonuçla yüzleşiyor.[9]

Ermeni Soykırımı, 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin getirdiği yasal standarda uyduğu için “soykırım kabul edilen bir zulüm pratiği”dir. Soykırım fikrinin kökeninde Raphael Lemkin’in müdahalesi durur. Kavramı üreten Lemkin, 1915-1922 yılları arasındaki sürgünleri ve toplu katliamları, faillerin adalete teslim edilememesini, “Soykırım” kavramının kaynağı olarak göstermiştir.[10] Ermeni Soykırımı, ABD, Fransa, Almanya ve Meksika başta olmak üzere, birçok ülke tarafından soykırım olarak kabul edilmektedir. Ermeni Soykırımı’nın resmi politika olarak inkâr edildiği Türkiye haricinde, hem akademik hem de siyasi çevrelerde olumsuz sonuçlar doğurmadan bunu inkâr etmek veya soykırım olarak görmezden gelmek güç bir iştir. Dolayısıyla, Filistinlilerin maruz kaldığı soykırımı Osmanlı Ermenilerinin soykırımıyla kıyaslamakla, bu dergideki yazarlar da dâhil olmak üzere, soykırım araştırmacılarının sıkça yaptığı, Holokost veya yerli halklara yönelik yerleşimci-sömürgeci eliyle gerçekleştirilen soykırımı kıyaslamak aynı şey değildir.[11]

Filistin deneyimini yerli halkların maruz kaldıkları soykırımlarla kıyaslamak, yerleşimci sömürgeciliği ile soykırım arasındaki ayrılmaz bağı ve soykırımın bir olay değil bir süreç olduğu fikrine vurgu yapar. Gene de bu kıyaslama, Amerikan yerlilerinin veya Avustralasya’daki deneyimlerin çeşitliliği ve İsrail ile Filistin toplumlarının ekonomik ve siyasi benzerlikleri karşısında çoğu zaman zorlama gibi görünmektedir. Aynı şekilde, herhangi bir soykırım, başka bir soykırımla kıyaslanacaksa, bu kıyaslama, genellikle Holokost ile yapılır. Kanaatimce, Holokost kıyası, diğer soykırımların tarihleri Holokost tarihi gibi bilinmediği için yapılmaktadır. Ruanda veya Bosna’daki de soykırı kabul edilir. Ama politik iddiayı güçlendirmek adına Holokost’a atıfta bulunulur.

Filistinlilerin yüzleştiği soykırım ise soykırımı gerçekleştirenler Holokost’tan kurtulanların soyundan geldikleri, Holokost, tam da İsrail’in varlık gerekçesinin merkezinde duran olgu olduğu için soykırım kabul edilmez.

Bu noktada kıyaslamanın olgulardan kaynaklanan özünden ziyade, kıyaslama pratiğinin kendisi sorun haline gelir. Hatta kıyaslama yapanlara, yasal veya idari yaptırımlara yol açabilecek antisemitizm yaftası yapıştırılır. Her iki örnekte de, benim “kategorik mesafe” dediğim şey, yani onları kıyaslayabilmek için açılan düşünsel, tarihsel ve coğrafi “alan” kıyaslamanın analize sunacağı genel faydayı azaltacak ölçüde fazla büyüktür. Politik çevrelerde ve kamuoyunda, aynı genişleme, soykırım iddiasını daha az ikna edici hale getirir.

Kategorik mesafe sorunlarına cevap olarak ve benzetme yoluyla dayanışma fikrini benimseyerek, bu derginin başlattığı tartışmaya yaptığım katkı, zulüm ve sürgünün iç içe geçmiş tarihini başlangıç noktası olarak alıyor ve kısmen, Medz Yeğern’in (Büyük Felâket) gidişatının, Gazze’nin İsrail/Filistin tarihinde bir sapma olmadığını, kırklardaki Nekbe’den (Felâket) kaynaklanan bir hattı veya mantığı izlediğini anlamamıza yardımcı olduğunu savunuyor. Nekbe, İsrail Devleti’nin kurulması sırasında Filistinlilere yönelik katliamları ve zorunlu göçleri tanımlamak için kullanılan kelimedir. Bunlar kıyaslandığı vakit, Semerciyan ve Hakopyan gibi akademisyenlerin soykırıma dair sezgisel, parçalı ve kaleydoskopik algısı, Filistinlilerin kendi topraklarında tamamen yok olma yolunda Ermenilerden sadece birkaç adım geride olduklarını gösterecek şekilde çözümleniyor.

Bu katkı, ortak ve farklı olanın bir araya getirilmesinden öte, Medz Yeğern ve Nekbe’yi birbirine bağlayan tarihsel bağları ve aslında yirminci ve yirmi birinci yüzyılda Ortadoğu’da yaşanan kitlesel şiddet olaylarına ait diğer momentleri de daha iyi anlamaya yönelik bir çağrıdır. Bu momentler arasında Osmanlı Süryanilerinin Ermenilerle birlikte yok edilmesi (Seyfo), 1923’teki Mübadele (Antallagí) veya Milletler Cemiyeti desteğiyle Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan nüfus mübadelesi, Anadolu Alevilerinin imhası ve sürgününü ifade eden 1937 tarihli Dersim Tertelê’si, seksenlerde Irak Baasçılarının Kürt ve Süryanilere yönelik soykırımı Enfal, Yetmiş Dördüncü Ferman, yani 2014’te IŞİD milislerinin Yezidilere yönelik gerçekleştirdikleri soykırım ve Suriye iç savaşında (2011-2024) yaşanan kitlesel vahşet, kimyasal savaş ve soykırım yer almaktadır.

Bu unsurları bir araya getirmek, bu olayları ayrı ve istisnai olaylar değil, daha çok ortak bir Osmanlı geçmişinin, Osmanlı ve Arap dâhil olmak üzere, çeşitli yerleşimciler ve sömürgecilik biçimleriyle karşılaşmaların ve 1909’dan sonra Osmanlı devletinin çöküşüyle ortaya çıkan etnik-milliyetçi ve otoriter ideolojilerin acımasız gerçeklerinin bir ürünü olarak anlamamızı sağlar.

Ermeni ve Filistin deneyimlerini ortak bir çerçeveye oturtacak bir diğer unsur da, her iki topluluğun da on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren başlayan yerinden edilme, direniş ve acı çekme tarihlerinin iç içe geçmiş ve birbirin yakın duran niteliğidir. Soykırımdan sonra Filistin ve Kudüs’ün Ermeni Mahallesi Ermenilerin sığındıkları, kültürel açıdan hayatta kalma imkânı buldukları, kendilerini yeniden inşa ettikleri, önemli yerlerdir. Filistin ve İsrail’deki Ermeni mülkleri ve kültürel mirası, bugün Yahudi yerleşimcilerce ele geçirilme riski altındadır.[12]

Lübnan, Ürdün ve Suriye'deki ortak sürgün tarihlerinde, topluluklar, insani yardım, mültecilik ve vatandaşlık konularında zıt ve öğretici deneyimler yaşamışlardır: Ermeni mülteciler, Fransız Mandası altındaki Lübnan ve Suriye’de vatandaşlık alırken, 1948 ve 1967’de zorla yerlerinden edilen Filistinlilerin çoğu vatandaşlık alamamıştır. Bu üç ülke, aynı zamanda İsrail’in kuruluşunda sürgüne gönderilen ve kendilerini Filistinli ve Ermeni olarak tanımlayan Ermeni nüfusuna da ev sahipliği yapmaktadır. Ermeni ve Filistinli mülteci toplulukları, Lübnan iç savaşı yıllarında karmaşık bir ilişki içinde olmuşlardır. Bu ilişki, başta Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu (ASALA) olmak üzere Ermeni militanlar ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi arasındaki işbirliğini de içermektedir.[13] Ermenistan, 2024 yılında Filistin’i tanıyan Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler arasında yer almıştır.

Bu teori çerçeve, Nekbe’yi Medz Yeğern ile birlikte, Osmanlı sonrası Orta Doğu'daki vahşet tarihinin daha geniş bir bağlamına yerleştirmenin ötesinde, Filistinlilere karşı nesiller boyu süren şiddetin teorize edilmesi düzleminde yüzleşilen diğer üç soruna da çözüm sunacaktır.[14]

1. İlgili teorik çerçeve, İsrail devletinin, aslında diğer tüm soykırımcı devletlerin uluslararası hukuk veya liberal demokratik normlar çerçevesinde hesap verebilirlikten kaçınmak için politikalarının genel yasal, askeri ve toplumsal bağlamını “istisnai kılmak” için yürüttükleri temel hukuk savaşıyla ve diplomatik anlatı stratejisiyle çelişir.[15]

2. Burada ben, bir yandan Holokost hatırasının yükünden azade olan Filistinlilere yönelik soykırımla ilgili inceleme için gerekli, kıyaslamalı analiz çerçevesini sunuyorum, bir yandan da Filistinlilere yönelik soykırıma dair çalışmayı Ermenilere karşı yapılan zulme maruz kalmış kuşaklarla alakalı araştırmalara bağlıyorum. Böylelikle, inkâra karşı mücadelenin içinden neşet etmiş akademisyenlerin teorik ve gelişkin bilgilerini analiz düzlemine taşıyorum.

3. Avustralasya ve Batı Yarımküre’deki soykırım deneyimlerinin teorisini ve terminolojisini tanıtmak da iyi bir strateji olarak gündeme getirilebilir tabii. Ayrıca, Amerikan Yerlileri Çalışmaları’nın ürettiği “sağ kalım” terimini bilhassa Ermenilerin soykırım sonrası hayatını ve kültürünü tarif ederken faydalı da buluyorum ama bu kıyaslanan unsurlar arasındaki zamansal-mekânsal mesafenin çok fazla olduğunu, sonuçta polemik düzeyinde kolaylıkla bir kenara atılabileceğini düşünüyorum.[16]

Ermenilerin büyük felâketi olarak Medz Yeğern, coğrafi, hukuki ve politik açıdan Filistinlilerin Nekbe’siyle örtüşür, zira her iki soykırım da Ortadoğu’nun sömürgecilik ve şiddet tarihi içinde cereyan etmiştir. Bu iki felâketi birlikte düşünmek, Holokost’u merkezi bir referans noktası olarak kullanmayan, bilâkis, müşterek bir vahşet, yerinden edilme, diaspora ve travma geçmişinden neşet eden bir Ortadoğulu soykırım teorisine doğru atılan ilk adımdır.



Aidiyet ve Zulümle Tanımlı Bağların İzini Sürmek ve Çözmek

Bu makalenin bir sonraki bölümü, Medz Yeğern ve Nekbe’yi bir dizi teorik alan üzerinden inceliyor. Bu anlatım, ancak panoramik olabilir. Genişliğe öncelik vererek, soykırımın ortak unsurlarının bir taslağını oluşturdum ve üç ana alanı temel aldım: ortak bir yok etme mantığı; ortak bir mülksüzleştirme dili (kitlesel katliam, cebri sürgün, toprak ve mülk hırsızlığı) ve yokluğun kalıcılaşmasını sağlayan ortak mimari yapı.

Mümkün olduğunca, ikisini bir araya getirirken Osmanlı ve Osmanlı sonrası Ortadoğu tarihinin izlerini takip ediyorum. Dahası, bu makale için öncelikle her iki halkın deneyimlerindeki şiddetin ve yerinden edilmenin yoğunlaştığı dönemlere odaklanıyorum. Ermeniler için bu dönem 1915-1922 yılları arasını kapsıyor. Filistinliler için ise 1948’dir, ancak her iki halkın hikâyesinin ileri aşamalarına da bakıyorum.

Öncelikle, birkaç temel farklılığı belirlemek gerek:

1. Ermeniler, Osmanlı devletinin siyaseti, ekonomisi, sanatı ve kültürüne önemli ölçüde entegre olmuş bir halktır. 1908’deki Jöntürk Devrimi’nden sonra Ermeniler, sultanın tebaası değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun vatandaşları haline geldiler. Devrim, onlara eşitlik vaat etti. Ermeni siyasi partileri Osmanlı parlamentosunda yer aldılar. Ermeniler gazeteler çıkarttılar, okullar işlettiler. Ermeni erkekler Osmanlı ordusunda görev yaptılar. Ermeniler, Osmanlı’da mülk sahibi olabiliyor, uluslararası ticaret ve bankacılıkla uğraşabiliyorlardı, ancak bu haklar, 1915’ten hemen önceki dönemde hızla aşındı. Ermeniler, İsrail devletinin, sonrasında Yahudi yerleşimlerinin bir parçası olamayan Filistinlilerden farklı olarak, Osmanlı toplumunun dokusuna nüfuz etmişlerdi. Her iki halktan geriye kalanlar, zulmeden devletlerde yaşamaya devam ettiler. Anadolu’nun Türkleri ve diğer Müslüman etnik grupları ile Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler ve Rumlar arasında nesiller boyu süren, bazen oldukça şiddetli olsa da, toplumsal ve cemaatsel yakınlık, Filistin’de, bilhassa yerli Araplar ile yeni Avrupalı Yahudi yerleşimciler arasında söz konusu değildi. Korkunç ayrımcılığa ve şiddete maruz kalmalarına rağmen, soykırımdan önce Ermeniler ve diğer azınlık toplulukları, Osmanlı devletinin siyasi teorisinden (Daire-i Adaletten) dışlanmış unsurlar olarak kabul edilmiyorlardı, yani onları toplu olarak kovmak veya yok etmek akla dahi getirilemezdi. Yüz binlerce Ermeninin öldürüldüğü veya aç bırakıldığı vahşi Hamidiye Katliamları (1894-1897) bile, soykırımın kimi özelliklerinden yoksun bir olguydu. İmparatorluğun polislik faaliyeti neticesinde daha çok pogrom olarak icra edilen bu katliamlar esasen bir halkı disipline etmeyi amaçlıyordu. Daha açık bir ifadeyle, bu toplu katliamların failleri, Ermenilerin sonrasında hâlâ orada olacaklarını, sadece sayılarının azalacağını, kalanların da İslam’a geçerek sindirilmiş, daha fakir, daha itaatkâr, reform ve koruma talepleri için uluslararası müdahale istemeye daha az istekli olacaklarını varsaydılar.[17]

2. Aynı ölçüde dikkat çekici bir fark da, Ermeni ve Filistin soykırımları sırasında ve sonrasında cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet, insan ticareti ve çocuklara yönelik muamelenin oynadığı rolle ilgilidir. Filistinli kadınlara yönelik sistematik tecavüz ve cinsel şiddet tehdidi, İsrail’in Filistinlilere karşı yürüttüğü tüm savaşlarda mevcuttu. Nada Elya, 1948 ve 1967’deki tecavüz ve cinayetlerle, 2000 yılından bu yana her cinsiyetten Filistinli tutsağın sorgulanması sırasında yaşanan cinsel aşağılama ve tecavüz tehditleri arasında bir bağlantı kurarak, Filistinli kadınlara yönelik cinsel şiddetin tarihsel bir sürekliliği olduğunu söylüyor.[18] Güney Afrika’nın 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail aleyhine açtığı soykırım davasında, doğurganlık çağındaki kadınların hedef alınması ve kadın sağlığı altyapısının tahrip edilmesi bağlamında “doğumların engellenmesi” de yer alıyor.[19]

Ermeni kadın ve kız çocuklarına yönelik cinsel şiddet, Nekbe’de bulunmayan ideolojik ve ekonomik bir katmanı da içeriyordu. Soykırımın 1915 döneminin başlangıç aşamalarında, Ermeni erkekler ve genç erkekler kadınlardan, çocuklardan ve yaşlılardan ayrıldı. Erkekler ve gençler öldürüldü, kadınlar, özellikle Suriye çölüne sürgün yolları boyunca, son derece savunmasız bir duruma düşürüldüler. Osmanlı askerleri, jandarmalar, düzensiz birlikler, Kürt ve Bedevi aşiret mensupları, 1915-1922 döneminde Ermeni kadın ve kız çocuklarına karşı soykırımın temel aracı olarak sistematik tecavüzü kullandılar.

Filistinli kadınların aksine Ermeni kadınlar, yağmacı bir kölelik ekonomisinin temel metaını teşkil ediyorlardı. Ermeni kadınlar ve kız çocukları, devlet görevlileri tarafından ele geçiriliyor veya baskınlarda ganimet olarak kaçırılıyor, devlet onaylı köle pazarlarına satılıyordu. Bu pazarlardan ve diğer yollarla, Ermeni kadınlar ve kız çocukları cinsel kölelik veya ev içi kölelik pazarına satılıyor, ücretsiz işçi, gönülsüz ikinci eş olarak evlere entegre ediliyor, çocuk doğurmaya zorlanıyordu.[20] Sonuç olarak, Avedis Haciyan, Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin’in tahminlerine göre, kendilerini Türk veya Kürt olarak tanımlayan en az iki milyon Türkiye vatandaşının en az bir Ermeni büyükannesi veya büyük büyükannesi vardır.[21]

Kadınların kitlesel olarak kaçırılmasının yanı sıra, Ermeni çocukları da benzer şekilde kaçırılıp köle olarak satıldı veya Müslüman ailelere verildi; diğerleri ise devlet "yetimhanelerine" kapatılarak, bugün ABD’deki Kızılderili Yatılı Okulları’nda uygulanan ve amacı “içindeki Kızılderiliyi öldürüp insanı kurtarmak” olan çalışmalarda görüldüğü üzere, sistematik olarak Ermeni kimliklerinden ve dillerinden arındırıldı.[22]

Halide Edip Adıvar veya Cemal Paşa gibi, bu yetimhaneler ağını yöneten ve kitlesel din değiştirmeyi savunan seçkin Osmanlı milliyetçileri için Ermeniler, soykırımdan eğitime kadar uzanan bir yelpazede çeşitli yollarla çözülebilecek ırksal ve dini bir kaosu temsil ediyordu.[23] Bu, bir soykırım olsa da, Ermeniler, din değiştirme ve kültürel uyum sürecinin ardından Türk olup, tabiri caizse, daha geniş Türk toplumunun içinde kaybolabiliyorlardı. Bugün sınırları çok sağlam görünen ırksallaştırılmış Türk kimliği, o dönemde daha akışkandı, dil ve dinin değişken özelliklerine bağlıydı.

Medz Yeğern’in bu temel boyutu ile Nekbe’nin yaygın cinsel ve cinsiyete dayalı şiddeti arasında hiçbir paralellik bulunmamaktadır. Bu durum, Siyonizm ve İsrail milliyetçiliğinde Arap karşıtı ırkçılığın kesin rolünü ortaya koymaktadır. Siyonizm, Filistinlilerin asla İsrailli olamayacağı, İsrail vatandaşlığına sahip olup oy kullanabilseler bile İsrail toplumuna tam olarak katılamayacakları, Yahudi İsraillilerden yasal olarak aşağı konumda oldukları ve kapsamlı bir ırk ayrımcılığı uygulamalarına, ekonomik ve sosyo-kültürel ayrımcılık yapısına tabi oldukları, aşılmaz toplumsal ve hukuki sınırlara sahip dışlayıcı bir etnik-dini milliyetçiliktir.[24]

Osmanlı örneğinde Ermenilerin asimilasyonuna/entegrasyonuna izin veren dini, cinsel ve üreme uygulamaları İsrail toplumunda mevcut değildir. Filistinli çocuklar, bazı Ermeni çocuklarına olduğu gibi değerli, devredilebilir mallar olarak görülmemektedir. Aksine, Filistinli çocuklar, ebeveynleriyle birlikte suçlu ilan edilmekte, sınır dışı edilme, hapsedilme, öldürülme veya Nadire Şalhun Kevorkyan’dan ödünç alınacak bir terimle, “çocukluktan mahrum bırakılma” hedefi haline getirilmektedir.[25] Medz Yeğern, Ermeni kalıntısının kökünden sökülmesiyle tamamlanmışken, Nekbe ise Filistinlilerin Eretz Yisrael'den (İsrail yurdundan) tümüyle yok edilmesini gerektirir.

Ortak Bir Eleme Mantığı

Osmanlı İmparatorluğu’nun en şiddetli dönemine Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci yılında (1915) tanıklık edildi. Batı’da Gelibolu’da işgal tehdidiyle, Doğu Cephesi’nde Rusya ile yaşanan askeri felâketle, Akdeniz’de İngiliz ve Fransızların denizden uyguladıkları ablukayla karşı karşıya kalan Osmanlı Devleti, yaygın bir kıtlık felâketiyle mücadele ediyordu.[26] Savaş devam ettikçe, daha da tecrit edilen ve paranoyaklaşan iktidardaki devrimci cunta, bu anı Avrupalı diplomatların “Ermeni Sorunu” olarak adlandırdığı şeye, toplu katliam ve tecavüz, mülke el koyma ve Anadolu’nun kalbinden zorla iç göç yoluyla cevap vermek için kullandı.

Jöntürk Devrimi sonrası dönemde Ermeni siyasi partileri reformu savunuyor, direniş hareketleri ortaya çıkıyor olsa da, Ermenilerin çoğu, siyasi olarak aktif değildi, devlete sadık kaldı. Geniş çaplı sessizliğe rağmen, iktidardaki elit, sınırlı direnişi ve reform çağrılarını, hükümeti devirmek için geniş çaplı, uluslararası bir komplonun ilk işaretleri olarak gördü ve Ermenileri varoluşsal bir tehdit, siyasi yapıdan çıkarılıp atılması gereken bir tür tümör olarak kurguladı. Eş zamanlı olarak, bazı Osmanlı elitleri ve Rusya’dan gelen Türk göçmenler arasında, Türk’ü modern bir kimlik olarak inşa eden, Sünni Müslüman erkeğin normatif öznelliği hakkındaki eski fikirleri Osmanlı elitinin dilsel ve kültürel uygulamaları ve o dönemin Avrupa milliyetçiliğine ait kalıplarla birleştiren bir Türk milliyetçiliği ortaya çıktı. Bu tercih edilen kimlik, sadece Ermenileri, Yunanları ve Süryanileri değil, aynı zamanda Arapları, Kürtleri ve Şii Aleviler gibi Sünni olmayan Müslümanları da dışladı. Bu tanımın giderek daha fazla kapsadığı kişiler ise, Osmanlı devletine akın eden Kuzey Kafkasya ve Balkanlar’dan gelen Türk Müslüman mültecilerdi.

Rus emperyalizmi ve soykırımından kaçan bu mülteciler, devlet kurma ve homojenleştirmenin ham maddelerini oluşturacaklardı.[27] Diğer soykırımlarla yankı bulan ve kesinlikle daha geniş Filistin-İsrail söyleminin bir parçası olan bir hamleyle, Ermenilere yönelik saldırılar savunma amaçlı saldırılamış gibi kurgulandı ve esas olarak Mayıs 1915 tarihli “Sürgün Yasası” olmak üzere, hukuki bir çerçeve üzerine inşa edildi. Yasada Ermenilerin adı geçmese de, yerel yöneticilere ve askeri yetkililere, ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit “hissettikleri” takdirde insanları tutuklama ve iç göçe zorlama konusunda geniş yetkiler verildi. Yasa metni, diğer kalıcı güvenlik rejimlerini anımsatan belirsiz, önleyici bir dil içermekteydi.

Osmanlı devletinin soykırım için yasal bir çerçeve oluşturmasını, ardından bunu nispeten kısa bir süre içinde uygulamaya koymasına tanık olan isimler arasında, İstanbul’da eğitim görmüş avukat David Ben-Gurion gibi Siyonistler de bulunuyordu. Ben-Gurion, Mart 1915’te Cemal Paşa tarafından Filistin’den Mısır’a sürgün edilen bir Osmanlı vatandaşıydı. Sonrasında İsrail’in ilk başbakanı oldu.

Savaşın başlarında Siyonist liderler, Osmanlı’nın savaş konusunda attığı adımlara destek oldu, Ermenilerin yok edilmesine stratejik bir kayıtsızlık pozisyonu benimsedi. Bununla birlikte, o zamanlar Büyük Suriye’nin askeri valisi olan Cemal Paşa, Filistin’deki Yahudi topluluğunu “Ermenilerle aynı kaderi paylaşacakları” konusunda uyardı.[28] 1917’de Yafa ve Tel Aviv Yahudileri, 1500 kişinin ölümüne yol açan bir ölüm yürüyüşüyle evlerinden zorla çıkarıldılar. Sadece Osmanlı müttefiki Almanya’nın müdahalesi daha fazla ölümün ve tüm topluluğun Suriye çölüne sürülmesinin önüne geçti.[29]

Siyonistlerin kayıtsızlığına rağmen, ilk sivil toplum yardım kuruluşları Yahudiler ve Ermeniler adına çabalarını birleştirdi. Amerikan Yakın Doğu Yardım Örgütü’nün ilk yılları bunun en önemli örneğidir. New York Hahamı Stephen Wise ve büyük mağaza zinciri sahibi Oscar Strauss da dâhil olmak üzere önemli Yahudi şahsiyetler, İtilaf Devletleri’nin Akdeniz’deki gemi trafiğine uyguladığı abluka gibi gelişmelerin yol açtığı sonuçlara cevap üretmek, Kutsal Topraklar’daki Yahudi ve Ermenilerin ihtiyaçlarını karşılamak için yürütülmekte olan insani yardım çalışmalarına destek oldular. Filistin’in İngilizlerce işgal edilmesiyle birlikte, Yahudi yardımı, yerellikteki Yahudiler ve Yişuv’daki Avrupalı göçmenler için yardım sağlayan yarı hükümet kuruluşu Siyonist Komisyonu’na kayarken, Ermeni soykırımı mağdurları adına yapılan çalışmalar Yakın Doğu Yardım Örgütü ve Ermeni Genel Hayırseverler Birliği de dâhil olmak üzere, Ermeni hayırsever kuruluşlarına kaydı.[30]

Ben-Gurion, Medz Yeğern’in ve Osmanlı sonrası dönemde uluslararası himaye altında gerçekleşen geniş çaplı nüfus tasnifinin tümüyle bilincinde olan bir isimdi. Ermeni Soykırımı, tam anlamıyla bir plan olmasa da, daha büyük bir "imha repertuarının" parçası olarak işlev gördü. Ben-Gurion, Ermeni deneyimini esasen bir anavatan içinde Yahudi egemenliğine duyulan ihtiyacın kanıtı olarak görüyordu: “Biz Ermeni değiliz. Bu ülkede yabancı bir unsur değiliz... Biz siyasi bir faktörüz.”

Ben-Gurion, “Ermenilerin Kaderi”ni dayanışma kurma çabası için fikir üretme değil de onu Siyonist projenin antitezi olarak ele almaya devam etti. Ermenilerin başına gelenler, ne yapılmaması gerektiğine dair çok şey söylüyordu. Ermenilerin öldürülmesini Osmanlı’nın soykırım politikalarından ziyade Ermenilerin kendi ulusal zayıflıklarına, örgütlenme ve siyasi irade eksikliklerine bağlıyordu. Hem Ermeni soykırımına hem de Irak’taki 1933 Simele Süryani katliamlarına (ki bu da Lemkin üzerinde etkili olmuştu) atıfta bulundu.

“İşte paradoks tam da burada: Yahudilerle yapılan bir sözleşmeyi bozmak o kadar kolay değil. [...] Ermenilere ulusal bir yurt sözü verilmişti ve bu söz ihlal edildi. Ermeniler Hristiyandır, ancak savaş sırasında bir milyon insanı katledildi ve onlara verilen ulusal yurt sözü tutulmadı. Yahudilerin zayıflığı ve yoksulluğuna rağmen, Yahudilere verilen bir sözü bozmak görünüşe göre o kadar kolay değil. [...]”[31]

Revizyonist Siyonistler, özellikle fikirleri Likud Partisi aracılığıyla günümüz İsrail siyasetine işlenmiş olan Vladimir Jabotinski (1880-1940) yaşanan olayları, soykırımı ve cezasızlık kültürünün kolayca oluştuğu gerçekliği, siyasi ve askeri güce duyulan ihtiyaç üzerinden okudu. Jabotinski, 1916’da şu tespiti yapıyordu:

“Filistin’e ihtiyacımız var ve biz onu istiyoruz, Türkler ise onu istemiyor. Eski Türkiye de bunu istemiyordu, yeni Türkiye de istemiyor. Onların bakış açısından belki de haklılar. Yahudi yerleşimleri, onların zevkine göre çok güçlü ve çok etkili. Ermenistan’ın yarısını katlettiklerinde aslında hiçbir engelle karşılaşmadılar. Ancak Cemal Paşa, Filistin’den birkaç bin Yahudiyi kovmaya cüret ettiği anda Amerika’da, hatta Almanya’da anında bir kargaşa çıktı.”[32]

Lemkin, hukukun gerekliliğini görürken, Jabotinski, bunun yerine Filistinlilerin düzenli bir şekilde yer değiştirmesini veya bölünmesini meşrulaştıran ve gerektiren tarihsel bir aksiyom görüyordu. “Demir Duvar” tezinde görüldüğü gibi, Yişuv’un başarısı, kolonizasyonu ve yerli halkın ortadan kaldırılmasını gerektiriyordu. Günümüzdeki birçok aşırı sağcı İsrailli politikacı, özellikle Binyamin Netenyahu, Jabotinski’nin ideolojik mirasçılarıdır.

Medz Yeğern, bir zamanlar çok etnisiteli, çok dinli bir devletin istenmeyen bir azınlıktan nasıl arındırılabileceğinin deliliydi. Osmanlı sonrası bir başka vahşet anı, ilk Siyonistlere Nekbe’nin tasarlanması için ilk fikri verdi.

Yunanistan ve Türkiye arasında 1923’te gerçekleşen nüfus mübadelesi, hem hukuken onaylanmış hem de “gönüllü” gerçekleştiği için Siyonistlerce sıklıkla örnek gösteriliyordu.[33] 1,2 milyon Hristiyan Rum’un Türkiye’den sınır dışı edilmesi ve 400.000 Müslüman Türk’ün Yunanistan'dan gönderilmesiyle gerçekleşen nüfus mübadelesi, yalnızca her iki devletin de mübadeleyi kabul etmesi anlamında gönüllüydü, ancak mübadeleye dâhil olan kişilerin mutlaka gönüllü olması gerekmiyordu. Yunan-Türk mübadelesi, uluslararası alanda onaylanmış olması nedeniyle, daha yararlı bir emsal teşkil ederken, Ermeni soykırımı, Türkiye'yi neredeyse evrensel bir kınamayla karşı karşıya kalan, ancak uluslararası alanda çok az bedeli olan haydut bir devlet olarak damgaladı.[34] Türkiye’nin Ermeni soykırımı nedeniyle asgari düzeyde yaptırımlarla karşılaşması ve Ermenilerin de savaş zamanında Osmanlı liderlerine yönelik bir dizi yüksek profilli suikast yoluyla adaleti kendi ellerine alması, Lemkin’in empati ve hayal gücünü farklı bir yöne çevirdi ve onun soykırım suçunu formüle etmesinde rol oynadı.

Medz Yeğern, Osmanlı sonrası Ortadoğu bağlamında bir soykırım mantığını meydana getirdi, bölgedeki ve ötesindeki herkesin görebileceği bir “teorik kanıt” haline geldi. Bu olay, sadece emsal teşkil etmekle kalmadı, aynı zamanda daha sonraki soykırımlarda ve vahşetlerde yeniden ortaya çıkacak hukuki ve idari biçim ve teknikler açısından da örnekler sundu. Ermenilerin yıkımının nasıl gerçekleştiğine ilk elden tanık olan, Filistin’de yoksul ve devletsiz Ermeni mültecileri gören ilk Siyonistler için Holokost, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından öğrendikleri birçok dersi teyit etti. Yair Auron’un, başta 2000 tarihli The Banality of Indifference: Zionism and the Armenian Genocide [“Kayıtsızlığın Sıradanlığı: Siyonizm ve Ermeni Soykırımı”] olmak üzere kaleme aldığı önemli çalışmalar mevcutsa da, Ermeni Soykırımı ve Türkiye’deki diğer Osmanlı sonrası vahşetlerin, bunun yanında, Fransız ve İngiliz mandalarında iki savaş arası dönemde açığa çıkan şiddetin Nekbe’nin oluşumunda oynadığı rol, Siyonist siyasi düşünce çalışmalarında bilerek eksik bırakılmış bir husustur.

Mülksüzleştirmenin Ortak Dili

Karniğ Panyan (1910–1989), günümüz Türkiye’sinde Sivas’ın Gurin (Gürün) ilçesinde bir devlet yetkilisinin, 1915 yazında ailesine üç gün içinde yola çıkmak için hazırlanmalarını söylediğini aktarıyor:

“Yanınıza ne alabiliyorsanız alın! Savaş var arkadaşlar, hükümetin sizi tahliye etme ve koruma görevi var. Allah’ın izniyle, iki veya üç ay içinde eve döneceksiniz. Endişelenmeyin, hükümet her şeyi ayarladı. [...] Merak etmeyin, kapılarınızı ve pencerelerinizi açık bırakın! Birkaç ay sonra döndüğünüzde, her şey bıraktığınız yerde olacak. Hükümet, tıpkı canlarınızı koruduğu gibi, mallarınızı ve eşyalarınızı da koruyacağına söz veriyor!”[35]

O baharın başlarında, Karnig’in babası, tüm sağlıklı Ermeni erkekleri gibi, Osmanlı ordusunda askere alınmış ve bir daha görülmemişti. Birkaç hafta içinde Panyan, kalan ailesiyle birlikte, yaya ve trenle, Suriye’nin Hama kenti yakınlarındaki çölde bulunan büyük bir toplama kampına gidecekti. Bir kuzeni hariç hepsi ölecek, ikisi de Halide Edip Adıvar tarafından yönetilen bir Osmanlı devlet tesisinde zorla asimile edilmek üzere hapsedileceklerdi. Bu süreç, ancak İtilaf Devletleri’nin 1918 sonlarında Levant’ı ele geçirmesiyle sona erecekti. Daha sonra Panyan, Yakın Doğu Yardım Örgütü’nün himayesine verildi, bir daha asla vatanına dönmedi. Beyrut’a yerleşti ve burada Ermeni diasporasının önde gelen hazırlık okulu olan Jemaran’da öğretmen oldu.

Otuz üç yıl sonra, sekiz yaşındaki Filistinli Fevvaz Türki (1940-), ailesi ve iki kız kardeşiyle birlikte memleketi Hayfa’dan yürüyerek kaçtı. Ailesi, ona pikniğe gittiklerini, yakında eve döneceklerini söyledi.

“Lübnan sınırına doğru sahil yolunda yavaşça ilerlerken hafif bir meltem esmeye başladı. [...] Arkamızda, uzun zamandır bombaların yağdığı, keskin nişancı ateşlerinin, pusuların, baskınların ve Filistinliler ile Siyonistler arasında acımasız çatışmaların yaşandığı Hayfa şehri uzanıyordu. Önümüzde ise Sidon şehri ve belirsiz bir sürgün vardı. Etrafımızda Akdeniz suları güneşte parıldıyordu. [...] Dünyamız, bizi sıcaklığıyla içine alan bir baloncuk gibi patlamıştı. O andan itibaren sadece çılgın bir kederle boğuşacak, kayıp yüküyle cebelleşen, acıdan harap olmuş Filistinli kardeşlerimin donuk bakışlarını izleyecektik.”[36]

Panyan, Türki’nin Birleşmiş Milletler Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) tarafından yönetilen Burcü’l-Baracne mülteci kampında büyüdüğü yerden sadece birkaç kilometre uzaklıkta öğretmenlik yaptı. Anılarında, ağır yoksulluk koşulları, siyasi uyanış ve öğretmen olma sürecinin ardından gelen bir göç dönemi, nihayetinde ABD’ye yerleşmesini ayrıntılarıyla anlatır.[37]

Medz Yeğern ve Nekbe’nin şiddetinden kaçmak zorunda kalan gençlerin hikâyeleri son derece dokunaklı ve tutarlıdır. Bu hikâyeler, şaşkınlık duygusunu, yer değiştirmelerinin geçici olduğuna olan inancı sergiler. Gerçek hayatlarına atılan çentik anlamında, ani ve kendiliğinden yaşanan ayrılışlarının rolünü ve hükümetler ile ordular tarafından kaçışlarının dikkatli bir şekilde yönetilmesini aktarır. Yerinden edilmişlerin ortak deneyiminin ötesinde, Türk ve Yahudi çoğunluğunun imal edilmesiyle birlikte nüfusun “rasyonelleştirilmesi” ve ideal bir ulusun kurulmasına engel teşkil eden yerlinin ortadan kaldırılması ihtiyacı, her iki devletin çabalarının merkezinde duran temel olgudur. Aynı şekilde, zorla yerinden edilme, İsrail’in ve Türkiye Cumhuriyeti’nin mali temellerini oluşturan muazzam ve emsalsiz bir servet transferini de beraberinde getirmiştir. Belki de daha çarpıcı olan ve Filistin olayını daha tam olarak anlamamıza yardımcı olabilecek şey, hukukun paralelde kullanılması ve tercih edilen halkların sürgün edilenlerin evlerine ve topraklarına yerleştirilmesi sürecinin, yerli halkın yerinden edilmesini geri döndürülemez kılacak şekilde formüle edilmiş olmasıdır.

Panyan’ın hatırladığı kadarıyla, Gurinli Ermenilere, yirminci yüzyılın en kibar ifadelerinden biriyle, kendi güvenlikleri için yerlerinden edildikleri ve devletin hem kendilerine hem de mallarına bakacağı söylenmişti. Bu koruma dili kasıtlı ve yanıltıcıydı.

Tarihçi Taner Akçam, Osmanlı yetkililerine Ermenilerin katledilmesi ve sürgün edilmesini emreden emirlerde, “Sevk” ve “İskân” kelimelerinin neredeyse tamamen gerçekleşen soykırımın tam boyutunu açıklamak ve gizlemek için kullanıldığını söyler.[38] Dilin tutarlılığı, mümkün olduğunca fazla gayrimenkul ve tarım arazisini sağlam bırakarak ve Osmanlı askeri gücüne asgari düzeyde ihtiyaç duyarak, düzenli ve direnişsiz bir geri çekilme sürecini gerçekleştirmeye yönelik genel çabanın bir parçasıydı.

Batılı insani yardım gözlemcileri, özellikle Rockefeller Vakfı Savaş Yardımları Komisyonu, sevk ve yerleşim sürecinin tutarlılığını teyit ediyordu. Vakfın Ortadoğu’da savaşla ilgili yürüttüğü kapsamlı yardım çalışmalarını denetleyen komisyon, Ermenilere yapılanları savaşın neden olduğu genel sefalet ve ihtiyaçtan ayıran ilk STK oldu. Sürgünlerin bilinmesini engellemeye yönelik resmi çabalara rağmen, komisyon, “kısmen katliamdan, kısmen Ermenilerin kendi başlarının çaresine bakabileceklerinden şüphe duyulan erişilemez yerlere toptan sürgün edilmesinden, kısmen de zorla Müslümanlaştırmadan oluşan bir politikanın var olduğu” sonucuna ulaşıyordu.[39]

Politika o kadar tutarlı bir biçimde uygulanmıştı ki, yardım görevlileri bununla ilgili genel bir değerlendirmede bulunuyorlardı:

“Bazı durumlarda, Ermeni topluluklarının tamamının sürgün edildiği, evlerini ve iş yerlerini terk etmeye zorlandığı, Türklerin onlara sadece sırtlarına veya küçük bir arabaya yükleyebilecekleri kadar eşya taşımalarına izin verdiği anlaşılıyor. Daha sonra ülkenin çok uzak bölgelerine yürütüldüler ve kendi başlarının çaresine bakmaları için bırakıldılar. [...] Başka yerlerde ise erkeklerin kadınlardan ayrıldığı, sürgün edildiği, kadınların Türklere verildiği, daha başka yerlerde ise erkeklere yönelik önemli bir katliam yaşandığı ve tüm yerlerde zorla İslam’a dönüştürme girişiminde bulunulduğu görülüyor.”

Aynı raporda, sürgünlerin etkinliği değerlendirilmiş, Anadolu’nun iç kesimlerine şu anda yardım ulaştırılmasının mümkün olmadığı, bunun yerine, “Bize, önümüzdeki bir iki ay içinde yardım çalışmalarının sessizce başlayabileceği söylendi, çünkü Türkler Ermeni topluluklarının o kadar kapsamlı bir şekilde dağıtıldığını ve geçici yardımların zararı onaramayacağını düşünecekler” sonucuna varılıyor.[40] Başka bir deyişle, Ermenilerin anavatanlarından tamamen yok edilmesi sürecinden dönüş olmayacağı için, geride kalanlara insani yardım mümkün olabilmiştir.

1915 sonlarında geçici yer değiştirme yalanı daha da belirginleşmeye başlayınca ve sürgün güzergahları boyunca yaşayan topluluklar neler olup bittiğine dair hikâyeler duyunca, Ermenistan gerillaları ve sivil savaşçıları, üç büyük direniş eylemi gerçekleştirdiler: Şebinkarahisar (Temmuz 1915); Urfa (Eylül 1915); ve Musa Dağı (Eylül 1915).[41] Sadece Musa Dağı Ermenileri, Fransız donanmasının yardımıyla anavatanlarından tamamen kaçarak, Mısır’daki bir mülteci kampına sığınmayı başardılar ve hayatta kaldılar.

Zorla yer değiştirme, kasıtlı iç ve sınır ötesi göç, Filistinlilerin soykırım deneyiminin de merkezinde yer alan hususlardır. 1947-1949 döneminin başlarında Filistinlilerin sınırlı sayıda yer değiştirmesi toplumsal çatışmalardan kaynaklanırken, “göç” ve “yeniden yerleştirme”, Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşunu önceleyen aylarda Siyonistlerin temel çabalarını teşkil etmiştir. Önemli askeri yenilgilerin ardından, Siyonist güçler, Filistin direnişinin sivil desteğini ortadan kaldırmakla kalmayıp, yerli halkı yok etmeyi ve rüşeym halindeki devletin ana hatlarını çizecek temiz bir sayfa açmayı amaçlayan, Filistin’deki kent merkezlerini ve köylerini boşaltmayı hedefleyen Dalet Planı adı verilen büyük bir harekâtı başlatmışlardır girişmiştir.

Raşid Halidi, The Hundred Years’ War on Palestine: A History of Settler Colonialism and Resistance, 1917–2017 [“Filistin’de Yüz Yıllık Savaş: 1917-2017 Arası Dönemde Yerleşimci Sömürgeciliği ve Direnişin Tarihi -2020] adlı eserinde, Dalet Planı’nı, Siyonist stratejinin Yahudi topluluğunu iç savaşta savunmaktan “fetih ve nüfus azaltma” amaçlı bir saldırıya evriltmesi olarak tanımlar.[42] Fevvaz Türki, sadece Hayfa’dan zorla kaçışına değil, aynı zamanda kendi büyükanne ve babasının Tale’r-Riş’ten çıkartılmasına yol açan, kasti işletilen süreci şu şekilde aktarıyor:

“Yafa kuşatıldı, aralıksız havan toplarıyla bombalandı, keskin nişancılar tarafından taciz edildi. Mayıs ayının ilk haftalarında Siyonist güçlerin ele geçirmesi sonrası şehirde yaşayan altmış bin Arap’ın çoğu sistematik olarak tahliye edildi. Yafa, 1947 tarihli Taksim Planı’nda öngörülen ancak gerçekleşmeyen Arap devletinin bir parçası olması gerekirken, hiçbir uluslararası aktör BM kararının bu büyük ihlalini durdurmaya çalışmadı. Benzer bombardımanlara ve zayıf savunulan sivil mahallelere yönelik saldırılara maruz kalan Hayfa’daki altmış bin Filistinli, Batı Kudüs’te yaşayan otuz bin kişi, Safad’da yaşayan on iki bin kişi, Beysan’da yaşayan altı bin kişi ve Taberiye’de yaşayan 5.500 kişi aynı kaderi paylaştı. Filistin kentlerindeki Arap nüfusunun çoğu böylece mülteci haline geldi, evlerini ve geçim kaynaklarını yitirdi.”[43]

Sonraki aylarda, 400.000 Filistinli daha komşu ülkelere veya Ürdün’ün ilhak ettiği Batı Şeria’ya ve Mısır’ın işgal ettiği Gazze’ye göç etmek zorunda kalacaktı.

Hem Osmanlı devletinin hem de İsrail’in örgütlenme kapasitesinin bir kanıtı da halkı yersiz yurtsuz bırakma çalışmalarının büyük bölümünün inanılmaz bir hızla yürütülmüş olmasıdır: Anadolu’nun yerli halkı Ermenilerin katledilmesi veya çöle sürülmesi sadece beş ay, yani yaklaşık Mayıs-Eylül 1915 arasında gerçekleşti. Benzer bir süre zarfında, Nisan-Ekim 1948 arasında, yaklaşık yedi yüz ellibin Filistinli, yani Manda dönemi nüfusunun yaklaşık yarısı, öldürüldü veya sürgüne gönderildi.[44]

Gelişmiş planlama ve olağanüstü düzeydeki bürokratik verimlilik, Filistinlilerin ve Ermenilerin hareketini kolaylaştırdı, ancak aynı zamanda yok edici ve çarpıcı şiddet de etkili oldu. Şiddet, kafa karışıklığı ve korku yaratmak, örgütlü direnişi azaltmak ve itaati teşvik etmek için kullanıldı. Ermeni soykırımı, Ermenilerin düşünsel, toplumsal, kültürel ve dini liderlerin kıyımdan geçirilmesiyle başladı (Nisan 1915). Bu elit kesim, direnişi örgütlemek, uluslararası destek sağlamak ve kaçışı kolaylaştırmak için oldukça elverişli bir konuma sahipti. Onların yok edilmesini, Osmanlı ordusundaki Ermeni (Rum ve Süryani) erkeklerin silahsızlandırılması ve tasfiyesi takip etti. Sürgünden geriye kalan erkekler ve genç oğlanlar, panik yaratmamak amacıyla, kendi topluluklarının gözünden uzak bir yere götürülüp öldürüldü.

Filistin, Nisan 1915’teki olayla doğrudan paralellik arz etmeyen bir yöne sahip. Halidi, İngiliz ordusunun otuzlarda, bilhassa Arap İsyanı (1936-1939) sırasında, Filistinli erkeklerin yüzde onunun ve birçok liderinin öldürülmesi, sürgüne gönderilmesi ve hapsedilmesi yoluyla Filistin toplumunu sistematik olarak zayıflattığını söylüyor: “Vahşi İngiliz baskısı, birçok liderin ölümü ve sürgüne gönderilmesi ile birlikte Filistinliler güçlenen Siyonist hareketle karşı karşıya gelecek kudreti yitirdi.”[45]

Kanaatimce İsrail’in Mervan Bergusi veya Halide Cerrar gibi Filistinli liderleri hapse atma biçiminin, otuzlarda sömürgeciliğin uygulamalarından kaynaklanan bir tür kademeli lider öldürme veya onları hapis yoluyla silme işlevi gördü. Ilan Pappé, İsrail arşivlerini kullanarak, Dalet Planı’nın uygulanması sırasında Siyonist güçlerin, Arap İsyanı’na katılan veya muhtar olan kişilerin isimlerinin bulunduğu bir listeyle (Köy Dosyaları) Filistin şehirlerine girip onları yargısız infaz ettiklerini anlatıyor.[46] Şiddetin kullanımındaki farklılık, amaçlanan etkide değil, gösterişli şiddetin rolündeydi. Osmanlı devleti, geniş Osmanlı kamuoyunu katliamlardan izole etmek için büyük çaba sarf etti. Katliamların çoğu, nüfus merkezlerinden uzakta gerçekleşti. Düzensiz güçlerden, Teşkilat-ı Mahsusa birliklerinden yararlanan devlet, inkâr edilebilir bir gerekçe yaratmayı, devletin meşruiyetini savunmayı ve sivillere karşı işlenen vahşetin düzenli güçler üzerindeki moral bozucu etkisinden kaçınmayı amaçladı. Buna karşılık, Dalet Planı üzerinden gerçekleşen kitlesel katliamlar ve kıyımlar, Filistin köyü Deyr Yasin’de olduğu gibi, proto-devlet Hagana veya paramiliter İrgun savaşçıları tarafından gerçekleştirildi, korku ve kaos yaratmak, kaçışı teşvik etmek için olandan büyükmüş gibi takdim edildi.[47]

Yokluğun Kalıcılığının Mimarisi

Farklı şiddet biçimlerine başvursa da Osmanlı devleti, halefi Türkiye Cumhuriyeti ve İsrail, kent kırımı, kültürel mirasın yok edilmesi, tercih edilen nüfusların yerleştirilmesi ve kamulaştırmayı destekleyen geniş bir hukuki yapı aracılığıyla yerli halkın yokluğunun kalıcı hale getirilmesi amacına ulaşmıştır. Bu ortak uygulamalar, Ermenilerin ve Filistinlilerin geri dönüşünü imkânsız kılmak üzere tasarlanmıştır.

Ermeniler, genellikle farklı milletlerle iç içe yaşadılar. Filistinliler de Hayfa, Yafa ve Kudüs gibi büyük şehir merkezlerinde yaşıyorlardı. Bazı Ermeniler, Ermenilerin çoğunlukta olduğu köylerde ve kasabalarda ikamet ediyorlardı. Osmanlı devleti Ermenileri bu bölgelerden uzaklaştırdığında, Ermeni köylerinin tamamını da boşalttı ve yok etti. Bu durum özellikle Doğu Anadolu’da geçerliydi; Raymond Kevorkyan’ın Ermeni kilisesine ait nüfus sayımı verilerine dayanarak yaptığı analize göre, yaklaşık 2000 farklı Ermeni yerleşimi yok edildi.[48] Çoğu zaman Ermeni altyapısı Türklere devredildi, Kürtler tarafından ele geçirildi veya 800.000’i aşan muhacire tahsis edildi. Ermeniler “yerlerinden yurtlarından edildikçe”, Osmanlı devleti, bu mültecileri “terk edilmiş” mülklerine yerleştirmek için hızla harekete geçti. Yerleştirme, oportünist bir yaklaşım değil, Ermenilerin tasfiyesi için gerekli bir motivasyon kaynağıydı. Osmanlı İskân-ı Aşâir ve Muhâcirîn Müdürlüğü-i Umûmiyesi’nden (Aşiret ve Göçmen İşleri Genel Müdürlüğü veya İAMM) 1916 kışında Halep valiliğine gönderilen ve şu talimatı içeren telgraf bu çalışmayı örnekler:

“Savaş bölgelerinden Diyarbakır’a kaçan mültecilerin bir kısmı Ayntab, Maraş ve Urfa’ya gönderilerek oraya yerleştirilecektir. Terk edilmiş Ermeni evleri, bu şekilde mülteciler tarafından kullanılacağı gibi, mültecilerin erzak ve giyim ihtiyaçları için gerekli olan terk edilmiş malların değeri belirlendikten sonra, göçmenlere düşen pay da hesaplanarak onlara da teslim edilecektir.”[49]

Şunu belirtmekte fayda var ki, İAMM’nin Müslüman göçmenler adına yaptığı çalışmalar, Osmanlı devletinin arşivlerinde titizlikle ve kapsamlı bir şekilde belgelenmişken, devletin Ermenilerin güvenli bir şekilde yeniden yerleştirilmesi çabalarına dair elde hiçbir belge bulunmamaktadır. İnsani yardım tarihine dair çalışmalarımda ortaya koyduğum üzere, Osmanlı devleti, Ermenilerin bakım imkânlarına erişmesine mani olmak suretiyle, Ermenileri ve diğer gayrimüslim toplulukları, tercih ettiği Türkçe konuşan Sünni Müslüman çoğunluğun etrafında çizdiği (her ne kadar kusurlu olsa da) adalet ve aidiyet çemberinin dışında bırakmıştır.[50]

George Orwell’den ödünç alınan bir kelime olarak “Sevk”e benzer bir ifade kullanan, askeri emirlerde İbranice tihur kelimesine yer veren İsrail, 1949 yılının sonuna kadar 532 Filistin köyünü ve 11 kentsel mahalleyi "temizledi.”[51] Pappé, ilk dönemin Siyonist liderlerinin duydukları Filistinlilerin geri dönebilme korkusunun, sınır dışı etme zorunluluğundan daha büyük olduğunu söylüyor. Bu strateji, İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan insan hakları çerçevesinde daha iyi işledi. İlgili çerçeve, cebri nüfus transferini uluslararası hukukun ihlali olarak damgaladı, ancak geri dönüşlerini hukuki yapılar ve engeller yoluyla güçleştirmek, geri dönememelerine yol açacak kadar belirsizliğe sebep oluyor, böylelikle, yok etme hedefine gene de ulaşılıyordu. Ermenilerde olduğu gibi, ihtiyaç duyulan şey, Filistinlilerin kalıcı olarak yer değiştirmesiydi. Bu süreç, altyapının yok edilmesiyle, ancak daha da önemlisi, Yahudi mültecilerin Filistinlilerin evlerine veya topraklarına bir an önce yerleştirilmesiyle gerçekleştirilecekti.[52]

Osmanlı devleti ve İsrail, mülk hırsızlığını ve yeniden tahsisini yasallaştırmak için karmaşık bir hukuki çerçeve geliştirdi. Her ikisinin de merkezinde yer alan hukuki kurgu, mülksüzleştirilen mağduru, geri dönmemesinin de kanıtladığı üzere, kendi rızasıyla yok sayılan kişi olarak tanımladı. Yokluğunda, devlet mülkün koruyucusu/yöneticisi olarak hareket ediyor, nihai statüsünü o belirliyordu. Osmanlı’nın hukuk geleneklerinden ve İngilizlerin Hindistan’ı taksim etmek için geliştirdiği hukuktan istifade eden İsrail’in Kayıp Mülkler Yasası (1950), Osmanlı’nın Emval-i Metruke (Terk Edilmiş Mülkler) Yasası (1915) ile aynı köktendi.[53] Her ikisi de tarım arazileri, dini vakıflara ait araziler, evler ve kütüphaneler, okullar, camiler ve manastırlar gibi kültürel varlıklar da dâhil olmak üzere, mülkiyetin etkin bir şekilde devredilmesi için hukuki dayanaklar sağlıyordu.

Ermenilerin ekonomik temellerinin yıkılması ve mallarının organize bir şekilde yağmalanması, modern Türkiye’nin milli ekonomisinin kurucu eylemi olmuş, orta sınıfının oluşum sürecini finanse etmiştir.[54] Benzer şekilde, İsrail’de Filistinlilere ait toprak ve konutların bulunması, devletin gerekli gördüğü homojen nüfusu sağlamasının yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Yahudi mültecileri ve göçmenleri de bünyesine katabilmesini, yani Holokost sonrası kurtarma ve iyileştirme faaliyetinde bulunmasını mümkün kılmıştır.

Yerinden edilme ve mülksüzleştirmenin yanı sıra, Medz Yeğern ve Nekbe’nin failleri, kutsal yerlerin yıkımına veya dönüştürülmesi için kolları sıvamış, coğrafyayı yeniden adlandırmış, milliyetçi bir arkeolojiyi tatbik etmişlerdir. Toplu olarak, bu çalışmalar, Ermeni ve Filistin karşıtı güçlü bir kültürel ve tarihsel anlatı yaratmış, onların tarihsel varlığını gayrimeşrulaştırmıştır (hatta inkâr etmiştir). Bu anlatıya cevap olarak, Türk ve İsrailli insan hakları örgütleri harekete geçmiştir. Örneğin, öldürülen Ermeni gazeteci Hrant Dink (1954-2007) adına kurulmuş olan vakıf, yalnızca Türk Anadolu’suyla ilgili resmi Türk anlatısına karşı en kapsamlı karşı arşivi barındırmakta, modern devletin tamamında hayati bir Ermeni, Rum ve Süryanilere ait kültürel varlığı ve altyapıyı belgelemektedir. Adı bile milliyetçi anlatının dışlayıcı bakış açısını tersine çeviren Türkiye Kültür Varlıkları Haritası, 4000’den fazla Ermeni kilisesi, okulu, manastırı, hastanesi ve mezarlığını envantere alarak, soykırımın ardından bu binalara ne olduğunu anlatmaktadır. Örneğin, Karnig Panyan’ın memleketi Gurin’deki 11 Ermeni alanı belgelenmektedir. Bunlar arasında birkaç okul, bir yetimhane, mezarlıklar, bir de on dokuzuncu yüzyılın sonlarında inşa edilmiş Kutsal Meryem Ana Kilisesi bulunmaktadır. Devlet tarafından korunmak bir yana, cemaati zorla uzaklaştırılan bina, ikonalarından ve süslemelerinden arındırılmıştır. Önceleri devlet mülkiyetinde olan kilise bir ara hapishane olarak kullanılmış, daha sonra bir kişiye satılmış, o kişi de binada bir sinema salonu açmıştır. Ardından kullanılmaz hale gelmiş, tekrar devletin eline geçmiştir. Bugün bir kültür merkezi veya müze olarak restore edilebileceğine dair kimi ümit verici sözler işitilmektedir.[55]


Gürün Kilisesi’nin hikâyesi, Ermenilerden arındırılması ve devletin ihtiyaçlarına göre yeniden işlevlendirilmesi, savaşın rastgele bir sonucu değil, hem bir hırsızlık eylemi hem de geri dönüşü engelleme aracı olarak Ermenilerin mülksüzleştirilmesinin doğrudan bir sonucuydu. Hayatta kalanların bir yerle kurabilecekleri son kültürel bağları kopardı ve gelecekte kültürü aktarmak veya aidiyet duygusunu işaretlemek için kullanılmasını engelledi. Hatıraya yönelik bu türden bir kıyım işlemi, Nekbe’nin değişmez bir özelliğidir.

Hrant Dink Vakfı’nın, Türk kamuoyunu Anadolu’nun gayrimüslim mirası hakkında bir konuşmaya dâhil etme çabasına benzer bir girişim de, İsrail merkezli STK Zohrot ve artırılmış gerçeklik aracılığıyla çağdaş İsrail’in yıkılmış Filistin üzerine kurulduğunu görselleştiren iNakba uygulamasıdır.[56]

Ermeni sit alanlarının yıkımına en çok benzeyen silme işlemi, Kudüs’ün bir Filistin şehrinden bir İsrail şehrine dönüştürülmesidir; Altı Gün Savaşı’ndan hemen sonra Ağlama Duvarı’nın yanındaki Fas Mahallesi’nin yerle bir edilmesi akla gelsin.[57] Kudüs, Ermeni ve Filistinli Müslüman ve Hristiyan kültürel mirasının kesiştiği, Anadolu’da olduğu gibi, yok etme sürecinin devam ettiği bir yerdir.

Her iki fail topluluk da yer adlarını değiştirerek ve coğrafyaya yeni bir anlam yükleyerek, yer adlarının yok edilmesi sürecini işletti. Bazen bu, Ermenice, Rumca veya Arapça orijinaline benzeyen Türkçe veya İbranice bir kelimenin kullanılmasıyla fonetik taklit yoluyla yapıldı. Örneğin, efsanevi Ermeni prensesi Tamar’ın adını taşıyan Ağtamar adası manastırı artık Türkçe Akdamar, yani “beyaz damar” olarak adlandırılıyor; bu anlamsız olsa da, mekânı makul bir Türk kökenine bağlıyor.

İsrail’de, 1948’de yıkılan Arap köyü Lubya’nın (börülce) Lavi (aslan) olarak yeniden adlandırılması, yer adının tarımsal ve geçim kaynağı olan anlamını savaşçı bir gönderme ve zafer damgasıyla değiştiriyor. Anadolu’da, Ermeni geçmişlerinin izlerini silmek için tüm şehirlerin adı değiştirildi. Ermeni direnişinin merkezi olan Zeytun, şehir için yapılan savaş sırasında öldürülen bir Türk subayının adını alarak, Süleymanlı oldu. Hatta Panyan’ın köyü Gurin bile artık Gürün olarak anılıyor. Bu Türkçeye benzeyen kelime, yemyeşil veya bereketli bir şeyi çağrıştırıyor.[58]

İsrail’de de, Türkiye’de olduğu gibi, bu isim değişikliği hükümet yetkilileri tarafından denetlenmektedir. Türkiye’de amaç, bir yere modern bir Türkçe anlam kazandırmak iken, İsrail’de yüzyıllarca süren Filistinli varlığını göz ardı ederek, İbranice Eski Ahit’i bir coğrafi sözlük olarak kullanarak, haritayı Yahudileştirmek mümkün hale gelmiştir.[59]

Yer adlarının yok edilmesi, her iki devletin arkeolojik ve yıkım/restorasyon uygulamalarında da paralellik göstermektedir. Heghnar Zeitlian Watenpaugh’un, Anadolu’nun uzak doğusundaki Ermeni kenti Ani’de Türk devletinin resmi tarih ve restorasyon konusunda ortaya koyduğu tercihin nasıl yapıldığına dair tartışması, yerindedir. Büyük ölçüde sağlam kalmış Ermeni kalıntılarını Anadolu’ya ait (ve asla Ermeni kelimesini kullanmadan) ve İpek Yolu geçiş noktası olarak yeniden adlandırarak, Ermenilere ait (Ermenistan Cumhuriyeti ile Ahuriyan Nehri sınırının hemen ötesindeki) kültürel varlığı sahip olduğu değerden arındırılmakta, Ermeniler aktif olarak topraklarından ve tarihinden kopartılmaktadır. Böylelikle Ermeniler, egemenliğe dair ahlakli veya hukuki bir iddiası olmayan, yok olmuş bir Anadolu halkı haline geliyorlar. Bu yeniden adlandırma, Ani’nin restore edilme biçimiyle de pekiştiriliyor. Bu restorasyonda Ermenilere ait dini ve seküler mimarinin dikkatli bir şekilde korunmasından ziyade, Selçuklu anıtlarına vurgu yapılıyor.[60] Heghnar Watenpaugh’un argümanı, Nadya Ebu Hacı’nın Facts on the Ground: Archaeological Practice and Territorial Self-Fashioning in Israeli Society [Sahadaki Gerçekler: İsrail Toplumunda Arkeoloji Pratiği ve Kendini Toprak Temelli Kurma Çabaları -2001] adlı kitabında ilk kez ortaya koyduğu argümana benziyor. Ebu Hacı, İsrail arkeolojisinin Filistin, Osmanlı ve Memlük katmanlarını aşarak, Bronz ve Demir Çağı kalıntılarına ulaştığını, bu kalıntıların modern İsrail’i İbranice Eski Ahit’in ele aldığı döneme bağladığını ortaya koyuyor. Bu çabasıyla İsrail, 2000 yıllık tarihi görmezden gelmekle kalmıyor, aynı zamanda Filistinlileri toprağa izinsiz yerleşenler kalıbına sokmaya çalışıyor.[61]

Son dönemde Ebu Hacı, Araplara ait arkeolojik varlığın silinmesi yoluyla İsrail devletini yeniden şekillendirmeyle ilgili fikirlerini, “İsrailli Yahudilerin uzun zamandır Filistinlilerin olmadığı bir dünyaya dair tasavvurlarını, belki de bir idealini veya fantezisini paylaşan İsrail’in muhayyel travması” olarak adlandırdığı görüş üzerinden dile getiriyor.[62] Heghnar Watenpaugh’a göre, aynı muhayyel travma, Türkiye’nin müttefiki Azerbaycan’ın, Şuşi’deki Gazanchetsots Katedrali gibi kutsal yerleri Ermeni mirasının izlerinden arındırarak, Ermenileri kendi vatanlarında yabancılaştırma süreci olarak gördüğü Dağlık Karabağ’daki Ermeni kültürel kalıntılarını sistematik olarak yok etmesinde de karşımıza çıkıyor.[63] Her iki örnekte de, Filistinlilerin ve Ermenilerin yokluğu, silme ve yeniden anlatının konusu kılma uygulamalarıyla olağanlaştırılıyor. “Bu halklar, burada hiç var olmadılar, oldularsa da, birçok gruptan sadece birisiydiler, her halükârda, gerçek veya ilk sakinler değillerdi” deniliyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1918’de Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesi, başkentinin ve Anadolu’nun bazı kısımlarının işgal edilmesiyle, Kilikya’da Fransızların himayesinde Ermenilerin olası dönüşü için kısa süreli bir fırsat doğdu. Bu çaba, yeniden canlanan milliyetçi hareket tarafından engellendi, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin güney kesiminden bir başka sürgün dönemi yaşandı. Tek tek Ermenilerin geri dönmek için ortaya koyduğu girişimler, genellikle cinayetle karşılandı, geri dönmeyen Ermeniler, 1925 yılına dek Türk devletince yasal olarak vatandaşlıktan çıkartıldılar, böylece gerçekten vatansız mültecilerden oluşan büyük bir nüfus oluştu.

Lerna Ekmekçioğlu’nun ifadesiyle, az sayıda Ermeni, Türkiye’de kaldı. Kendilerini görünmez kılan, soykırımı yıpratma yoluyla tamamlamayı amaçlayan ayrımcı politikalara maruz kalan bu insanlar, kamuoyu nezdinde kendilerini silmeye yönelik çalışmalara katkı sundular.[64]

Filistinlilerin daha büyük bir kısmı, İsrail’in egemenlik alanı olarak kabul ettiği bölgelerde yaşasa da, daha önce de belirtildiği gibi, ırk ayrımcısı rejim altında yaşıyorlar. Ermeniler ve onların torunları gibi, Filistinlilerin ve onların torunlarının çoğu da vatanlarından sürekli olarak uzakta yaşamaya mecburlar. Soykırım işe yarıyor.

Türkiye’de Ermenilere yönelik soykırım devam etse de, Filistinlilerin 1967’den beri ve özellikle İkinci İntifada’dan sonra karşılaştığı türden tekrarlayan kitlesel şiddet ve vahşet olayları artık yaşanmıyor. Sonraki iki dönemde de 1948’de kurulan emsaller yeniden ortaya çıkıyor: yaklaşık 300.000 kişinin zorla yerinden edilmesi (bunların bazıları 1948 mültecileriydi), en kötü şöhretlisi Latrun kasabası olmak üzere, 400 köyün yıkılması ve geri dönüşü engellemek için yasal tanımların kullanılması.[65] Belki de burada Tessa Hoffman’ın “kümülatif soykırım”la ilgili tartışması en öğretici olan katkı. Hoffman, 1923 sonrası Türkiye’deki Rum ve Ermenilerin deneyimlerinden yola çıkarak, devletin odağını Ermenilerin fiziksel olarak yok edilmesinden, grubun “hayati rahmini” ortadan kaldırmaya yönelik uzun süreli bürokratik ve güvenlik odaklı bir politikaya kaydırdığını söylüyor. Yani devlet, Ermeni topluluğunun varlığını ve bütünlüğünü sağlayan kurumsal ve kültürel çerçeveleri hedef alıyor.[66]

Aynı şekilde, 1967 sonrası dönemde, Siyonistlerin ve ilk dönem İsrail toplumunun kullanabileceği türden kitlesel sürgünler ve mülk transferleri, kendi kamuoyunun büyük bir kısmı veya uluslararası toplum için artık tahammül edilebilir olmayacaktı ve bu nedenle kümülatif soykırım, aynı kaçınılmaz stratejik sonuca sahip taktiksel bir uzlaşma olarak iş görebilirdi. İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü en son savaşlarla yapılan kıyaslama daha fazla önem kazanıyor. Geçici yer değiştirme, kitlesel cinayet dilinin kullanımı ve altyapının toptan yıkımı, Siyonist projenin başlangıcından beri var olan taktik ve politikaların devamı veya yeniden kullanımı olarak anlam kazanıyor.

Kent kırımı, Filistin’in eğitim ve sağlık altyapısının yıkımı ve ekonomisinin boğulması, bir güvenlik tehdidini ortadan kaldırmaktan ziyade, geri dönüşü imkânsız ve yokluğu kalıcı kılma çabasıdır. Türkiye veya İsrail’in coğrafi sınırları içinde yaşayabilse de eşit ve özgür bir Ermeni veya Filistin topluluğunun varlığı akla bile getirilemez. Bu durum, hem yok etmenin amaçlanan sonucu hem de her türlü uzlaşma veya tazminatın önündeki engeldir.

Geri dönüşün doğasında var olan güçlüğe rağmen, Ermeniler ve Filistinliler, bazen geri dönerler, ancak anavatanlarında hayatlarını nadiren kurarlar. Daha çok turist ve ziyaretçi olarak gelirler. Ermeni asıllı Amerikalı yazar William Saroyan, 1964 yılında Türkiye’yi ziyaret etti. Ziyareti, hem Rumlara hem de Kürtlere yönelik yoğun azınlık karşıtı öfkenin yaşandığı, Yunanlıların toplu olarak sınır dışı edilmesine ve Kürtlere karşı büyük şiddetin uygulandığı bir döneme denk geldi. Aynı zamanda Kürt yer adlarının sistematik olarak Türkleştirilmesinin ve Kürtler için devletin acımasızca kullandığı “Dağ Türkleri” örtmecesinin icat edilmesinin de en yoğun olduğu dönemdi.

ABD’de, o dönem en büyük Ermeni diasporası topluluğuna ev sahipliği yapan Fresno şehrinde doğmuş olmasına rağmen, Saroyan, Ermeni şehri Bitlis’i anavatanı olarak tanımlıyordu. Bir rehber eşliğinde aile evini buldu, geriye kalan tek şey, evin ocağıydı. Ailesinin o yerle olan bağının fiziksel kalıntılarını gördüğünde ağladı. On yıl sonra, bu keşif anı ve silinmeyi tersine çevirmenin imkânsızlığının farkına varılması, onun “Bitlis” (1975) adlı oyununun duygusal doruk noktası haline geldi:

“Bitlis’i sevmeyi ve onun bizim olduğuna inanmayı seçiyorum. [...] Burada bulunarak yas tuttuğumu hissediyorum. Mezarlığımız yok olsa da, yüzyıllardır ölü olanların burada olduğunu biliyorum. Ailemin isimsiz tüm üyeleri, tüm o genç erkek ve kız çocukları, genç erkekler ve kadınlar, yaşlı erkekler ve kadınlar, hepsi burada ve ölüler, ben de buradayım ve ölmedim, onları hissediyorum, hayatta oldukları zamanki canlılıklarını hissediyorum, onları görüyorum, seslerini duyuyorum, kokularını alıyorum, Tanrı yardım etsin, şunu anlamanız gerek, ben gerçeği dillendirmeyi seçiyorum, onları burada olan insanlarda, yaşayan Kürtlerde görüyorum, duyuyorum ve kokularını alıyorum; sizin de bildiğiniz üzere, onları ilk gördüğümde onlara dediğim gibi, Kaliforniya’da gördüğüm kendi aile üyelerime tıpatıp benziyorlar. [...] Bütün bu düşüncelerin sadece sonunda burada olmamın bir sonucu olduğunu, duygularımın hiçbirinin hakikatle veya gerçeklikle mantıklı bir bağlantısı olmadığını biliyorum. Bitlis’i istiyorum, Bitlis’te yaşamak, yürümek, yemek yemek, içmek ve uyumak istiyorum. [...] Burada ölmek ve ölülerimle birlikte olmak istiyorum.”[67]

Saroyan’ın baş karakteri Bitlis'i seviyor, ancak o, bir Kaliforniyalı ve bu farkındalık, Bitlis’in artık başkalarına ait olduğu ve geri dönemeyeceği sonucuna varmasına neden oluyor. Anadolu’da diaspora Ermenileriyle seyahat ederken, bu tür aşkın tanıklık ifadelerine sık sık rastlanır. Ermeni geçmişinin manzaraya kazınmış halini görenler, ataların anlattığı kayıp hikâyelerle tekrar bağ kurarlar, varlıklarını teyir ederler, bu yönüyle ilgili deneyim yüce tutulur, ama bu deneyimde yeniden kurulan bağ neticesinde hatırlanan kayıp da kalıcı yokluk hali de kabul edilir, böylelikle deneyim yas haline evrilir.

Yokluğa karşı yazmak ve hatırlamak için mücadele etmek, sürgündeki Filistin edebiyatının büyük bir bölümünü yönlendiren ana motivasyon kaynağıdır. Ancak tahmin edilebileceği gibi, geri dönebilenler için durum değişiyor. Saroyan gibi, Filistinli ziyaretçi de aynı anda hem o yerin bir parçası hem de bir yabancı. Çocukken Hayfa’dan kaçmak zorunda kalan Fevvaz Türki, yaklaşık 50 yıllık bir yokluğun ardından, 1994 yılında yaşlı bir adam olarak geri döndü. Atalarının evinin ocağından başka bir şey bulamayan Saroyan’ın aksine, Türki, evinde bir İsraillinin yaşadığı gerçeğiyle yüzleşti. Saroyan gibi, artık bir sürgün olmadığını, aksine Filistinli bir Amerikalı olduğunu, geri dönüşün imkânsızlaştığını fark etti.[68] Saroyan’ın Bitlis Kürtleriyle kurabildiği yakınlığı, aşinalığı ve siyasi dayanışmayı, Türki, eski mahallesinde artık evlerinde olan Kiev ve Brooklyn’den gelmiş Yahudi göçmenlerde göremedi.

Son Fikirler

Twain’in, bugünümüzün, geçmişimize ait sürekli değişen parçaların yeniden bir araya getirilmesi olduğuna dair gözlemini düşündüğümüzde, Gazze’deki mevcut soykırım, yeni bir şey olmaktan ziyade, devlet vahşetinin, küresel kayıtsızlığın ve insan hakları ihlallerinin aynı parçalarının biraz farklı ama gene de kötü niyetli bir şekilde yeniden bir araya getirilmesidir.

İnsanlık dışı zulmün ve vahşetin bu kırık parçaları, İsrail’in, Ermeni soykırımı da dâhil olmak üzere, Ortadoğu’daki geçmiş şiddet ve vahşet parçalarından kısmen esinlenerek ve modellenerek teşkil edilmiş, kabul edilmese de esasen bir soykırım sonucu kurulmuş bir devlet olduğu gerçeğiyle bağlantılıdır.

Anadolu’daki şiddet ve soykırımlar arasındaki ilişki üzerine fikir üreten isimlerden Fatma Müge Göçek, Ermeni Soykırımı’nın modern Türk toplumunun temeli olduğunu söylüyor. Ona göre, soykırımın kabul edilmemesi ve onun hesabının verilmemiş olması, şiddeti devlet ve toplumun bir alışkanlığı, siyasetin ve polisliğin varsayılan biçimi haline getiriyor, neticede diğer azınlıkları (Rumlar, Aleviler, Solcular, Kürtler, mülteciler) kontrol edilmesi, ya asimile edilmesi ya da ortadan kaldırılması gereken, dâhili ötekiler haline getiriyor.

Göçek’e göre, Türkiye’nin bu vahşetle tanımlı geçmişiyle hesaplaşamaması, nesiller boyu süren şiddetin neden olduğu bir tür toplumsal körlüğe benzettiği şey, demokratik ve insan haklarına dayalı bir topluma giden yolda onun önüne aşılmaz bir engel çıkartıyor.[69] İsrail ve müttefiklerinin Filistinlilere yönelik soykırımı inkâr ederek uyguladığı şiddeti, hatta Almanya gibi Avrupa devletlerinin “dayanışmayı suç haline getirmesi” göz önüne alındığında, Nekbe’nin soykırım olarak kabul edilmesi olasılığı, Türkiye’nin Medz Yeğern’i tanıması kadar düşük bir olasılık.[70] Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in Gazze'de soykırım işlediğine karar verse bile bu durum gene de geçerlidir. Bununla birlikte, Göçek’in gözlemleri, günümüz İsrail’i/Filistin'i ve orada yaşayan halkların geleceği için geçerliliğini korumaktadır.

Bu makaleyi yazarken, bir yandan Soykırım Çalışmaları’na ait mevcut tarihsel söz dağarcığımızın ve ahlaki çerçevemizin bizi nasıl hayal kırıklığına uğrattığı, diğer yandan da Ermeni ve Filistin çalışmalarının “dar kapsamlı” yapısının çok ihtiyaç duyulan akademik dayanışmayı nasıl engellediği gerçeğiyle de uğraşmak zorunda kaldım. Bu tartışma zeminine katkı sunan diğer akademisyenlerin, bilhassa Abdülvahab Efendi’nin “Gazze Sonrası Soykırım Çalışmalarının Beyhudeliği” başlıklı yazısında belirttiği gibi, çerçevenin Holokost’u örnek ve merkezi referans olarak kullanması, araştırmayı onarılamaz bir noktaya taşımış, tahrif etmiştir. Ortadoğu merkezli yeni bir analitik çerçeve geliştirmek şarttır. Bu çerçeve bir tür onarım faaliyeti olarak o kadar da faydasız olmayan bir adalet ve direniş dili üretecektir.[71] Genel olarak bu alanları kesen ürünlerin ortaya konulmamış olmasının nedenleri, Ortadoğu tarihini organize etme biçimimiz ve nispeten az sayıdaki akademisyenin dil kapasitesi ve eğitimi kombinasyonundan kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu durum, akademi de dâhil olmak üzere, çeşitli soykırım ve vahşet inkârcılığı biçimlerinin ve daha da sıradan olan fonlama ve yayın imkânları ile ilgili sorunların geride bıraktığı bir kalıntıdır.

İşin tuhaf yanı şu ki, Medz Yeğern ile Nekbe’yi çalışan akademisyenler Ortadoğu Çalışmaları’na hâkim olanlarca dışlanmış, bu dışlanmışlık, ancak Ermeni ve Filistinli akademisyenlerin nesiller boyu süren mücadelesinden sonra ele alınmaya başlanmıştır. Bu iki alan ile diğer bölgesel akademik alanlar ve tarihsel literatürler arasındaki uçurumu kapatmak, Nekbe’yi ve bu makalenin başında belirttiğim diğer vahşet tarihlerini anlamak için etkili ve özgün bir çerçeve oluşturmanın bir başka yoludur.

Kıyaslamalı bir çerçeve oluşturmak, soykırım fikrinin, topluluklara ve halklara karşı şiddet ve vahşetin etkisinin tam boyutunu görünür kılmak ve eyleme geçmeyi mümkün kılmak için nasıl güçlü bir analitik ve savunuculuk aracı olabileceğini göstermektedir. Soykırımın ortak deneyimine dair bilgi ve kabul oluşturmak, uluslararası hukukun sağlayamayacağı şekillerde ve devam eden kitlesel vahşetler ve sistematik insan hakları ihlalleri karşısında dayanışma için gerekli zemini oluşturacaktır.


2024 baharının sonlarında çalıştığım kampüste gerçekleşen Filistin yanlısı eylemler sırasında, bu dayanışmanın mevcut potansiyeline bizzat şahit oldum: Kuzey Kaliforniya’da sıcak bir öğleden sonra, birçok öğrenci eylemcinin internette yüzleştiği taciz ve saldırıdan kaçınmak için maske takmış iki Ermeni-Amerikalı öğrenciyle karşılaştım. Bu iki genç, eyleme bir karton parçası yazdıkları yazıyla katılmıştı (yukarıdaki fotoğraf: 1936 ayaklanmasından kalma Filistin’in kırmızı, yeşil ve siyah bayrağına 1920’lerden kalma Ermeni bayrağının bir varyasyonu olan Dağlık Karabağ’ın üç renkli (kırmızı, mavi ve turuncu) bayrağı eşlik ediyor). Bayrakları birbirine, Osmanlı Ermenilerinin soykırımının 100. yıldönümünün (2015) anısına sembolik olarak kullanılan, “beni unutma” anlamına gelen mor çiçek bağlıyor. İşaretin sahip olduğu önem ve gerçeklik, insanlar arası dayanışmaya dair pragmatik ve iyimser mesajıyla birlikte tüm çıplaklığıyla ortadaydı.

Keith David Watenpaugh
19 Şubat 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story (Garden City: Doubleday, Page & Company, 1918), s. 338.

[2] Danny Ayalon, röportajı gerçekleştiren: Marc Lamont Hill, “Are Israel and Hamas Guilty of War Crimes?” UpFront, Al Jazeera English, 13 Ekim 2023.

[3] Mark Twain ve Charles Dudley Warner, The Gilded Age: A Tale of Today (Hartford, CT: American Publishing Company, 1873), s. 430.

[4] Abraham H. Hartunian, Neither to Laugh nor to Weep: A Memoir of the Armenian Genocide, çeviri: Vartan Hartunian, 2. Baskı (Cambridge, MA: Armenian Heritage Press, 1986), s. 103.

[5] Bkz.: Samuel Dolbee, “The Desert at the End of Empire: An Environmental History of the Armenian Genocide,” Past & Present 247, Sayı. 1 (2020): s. 197-233.

[6] Peter Balakian, “Little Richard,” Poem-a-Day, Academy of American Poets, 9 Eylül 2022, Poets.

[7] Elyse Semerdjian, “Gazafication and Genocide by Attrition in Artsakh/Nagorno Karabakh and the Occupied Palestinian Territories,” Journal of Genocide Research (17 Temmuz 2024): s. 19. TF.

[8] Mashinka Firunts Hakopian, “Where Scenes of Catastrophe Reappear: On Armenian and Palestinian Solidarities,” Social Text (Periscope), 8 Şubat 2024. STJ.

[9] A. Dirk Moses, The Problems of Genocide: Permanent Security and the Language of Transgression (Cambridge: Cambridge University Press, 2021), s. 3-4.

[10] Raphael Lemkin, röportajı gerçekleştiren: Quincy Howe, “U.N. Casebook,” CBS, Şubat 1949.

[11] Bkz.: Mark LeVine ve Eric Cheyfitz, “Israel, Palestine, and the Poetics of Genocide Revisited,” Journal of Genocide Research (23 Nisan 2025): s. 1-23. TF.

[12] Mary Hoogasian ve Bedross Der Matossian, “The Armenian Community in Jerusalem Faces an Existential Threat,” The Armenian Weekly, 16 Kasım 2023, AW.

[13] Markar Melkonian, My Brother’s Road: An American’s Fateful Journey to Armenia (Londra: I.B. Tauris, 2005), s. 56-60.

[14] Nadim Khoury, “The Meanings of a Second Nakba,” Journal of Genocide Research (2025): s. 1-16, TF.

[15] Noura Erakat, Justice for Some: Law and the Question of Palestine (Stanford, CA: Stanford University Press, 2019), s. 9-10.

[16] Keith David Watenpaugh, “‘Kill the Armenian/Indian; Save the Turk/Man’: Carceral Humanitarianism, the Transfer of Children and a Comparative History of Indigenous Genocide,” Journal of the Society of Armenian Studies 29, Sayı. 1 (2022): s. 35-67.

[17] Bkz.: Ronald Grigor Suny, “The Hamidian Massacres, 1894-1897: Disinterring a Buried History,” Études arméniennes contemporaines, Sayı. 11 (2018): s. 125-34.

[18] Nada Elia, “The Israel Exemption,” Journal of Palestine Studies 54, Sayı. 2 (2025): s. 66-74.

[19] Francesca Albanese, Anatomy of a Genocide: Report of the Special Rapporteur on the Situation of Human Rights in the Palestinian Territory Occupied Since 1967, A/HRC/55/73 (New York: United Nations, 25 Mart 2024), s. 11.

[20] Bkz.: Elyse Semerdjian, Remnants: Embodied Archives of the Armenian Genocide (Stanford, CA: Stanford University Press, 2023).

[21] Bkz.: Fethiye Çetin, My Grandmother: An Armenian-Turkish Memoir, çeviri: Maureen Freely (Londra: Verso, 2008). Ayrıca bkz.: Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin, Yayına Hz.: The Grandchildren: The Hidden Legacy of 'Lost' Armenians in Turkey (New Brunswick: Transaction Publishers, 2014); Avedis Hadjian, Secret Nation: The Hidden Armenians of Turkey (Londra: I.B. Tauris, 2018).

[22] Bkz.: Watenpaugh, “Kill the Armenian,” s. 21.

[23] Bkz.: Selim Deringil, “‘Your Religion is Worn and Outdated’: Orphans, Orphanages and Halide Edib during the Armenian Genocide: The Case of Antoura,”Études arméniennes contemporaines 12 (2019): s. 33-65.

[24] Bkz.: Nadim N. Rouhana, Palestinian Citizens in an Ethnic Jewish State: Identities in Conflict (New Haven, CT: Yale University Press, 1997); ayrıca bkz.: Oren Yiftachel, Ethnocracy: Land and Identity Politics in Israel/Palestine (Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2006); “Çoğu ülkenin 1967 öncesi sınırlarıyla tanımladığı bölge olarak kabul ettiği İsrail'de, iki kademeli vatandaşlık yapısı ve milliyet ile vatandaşlığın ayrıştırılması, Filistinli vatandaşların yasal olarak Yahudi vatandaşlardan daha düşük bir statüye sahip olmasına yol açmaktadır. İsrail'deki Filistinliler, işgal altındaki Filistin topraklarındaki Filistinlilerin aksine, İsrail seçimlerinde oy kullanma ve aday olma hakkına sahip olsalar da, bu haklar onları aynı İsrail hükümeti tarafından maruz kaldıkları kurumsal ayrımcılığın üstesinden gelmeye yetkilendirmemektedir; bu ayrımcılık, el konulan topraklara erişimdeki yaygın kısıtlamaları, ev yıkımlarını ve aile birleşmesine yönelik fiili yasakları içermektedir.” Human Rights Watch, A Threshold Crossed: Israeli Authorities and the Crimes of Apartheid and Persecution (New York: Human Rights Watch, 27 Nisan 2021), HRW.

[25] Nadera Shalhoub-Kevorkian, Incarcerated Childhood and the Politics of Unchilding (Cambridge: Cambridge University Press, 2019).

[26] Kıtlık ve insani yardım konusunda verilen cevap ile ilgili olarak bkz.: Melanie S. Tanielian, Charity of War: Famine, Humanitarian Aid, and World War I in the Middle East (Stanford, CA: Stanford University Press, 2018).

[27] Vladimir Hamed-Troyansky, Empire of Refugees: North Caucasian Muslims and the Late Ottoman State (Stanford, CA: Stanford University Press, 2024).

[28] Yair Auron, The Banality of Indifference: Zionism and the Armenian Genocide (New Brunswick, NJ: Transaction Publishers, 2000), s. 293-4.

[29] Benny Morris, Righteous Victims: A History of the Zionist-Arab Conflict, 1881–1999 (New York: Alfred A. Knopf, 1999), s. 85-6.

[30] Keith David Watenpaugh, Bread from Stones: The Middle East and the Making of Modern Humanitarianism (Berkeley: University of California Press, 2015), s. 41-6.

[31] Aktaran: Auron, Indifference, s. 36.

[32] Aktaran: A.g.e., s. 342.

[33] Nur Masalha, Expulsion of the Palestinians: The Concept of “Transfer” in Zionist Political Thought, 1882–1948 (Washington D.C.: Institute for Palestine Studies, 1992), s. 6.

[34] Taner Akçam, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility (New York: Metropolitan Books, 2006), s. 368-76.

[35] Karnig Panian, Goodbye, Antoura: A Memoir of the Armenian Genocide (Stanford, CA: Stanford University Press, 2015), s. 24.

[36] Fawaz Turki, The Disinherited: Journal of a Palestinian Exile (New York: Monthly Review Press, 1972), s. 43.

[37] Fawaz Turki, Exile’s Return: The Making of a Palestinian American (New York: The Free Press, 1994).

[38] Taner Akçam, The Young Turks’ Crime against Humanity: The Armenian Genocide and Ethnic Cleansing in the Ottoman Empire (Princeton, NJ: Princeton University Press, 2012), s. 30-1.

[39] Aktaran: Watenpaugh, Bread from Stones, s. 77-8.

[40] A.g.e.

[41] Raymond Kévorkian, The Armenian Genocide: A Complete History (Londra: I.B. Tauris, 2011), s. 436-42; 624-31; 609-13.

[42] Rashid Khalidi, The Hundred Years' War on Palestine: A History of Settler Colonialism and Resistance, 1917–2017 (New York: Metropolitan Books, 2020), s. 75.

[43] A.g.e.

[44] Ilan Pappé, The Ethnic Cleansing of Palestine (Oxford: Oneworld, 2007), s. xii–xiii, 197.

[45] Khalidi, Hundred Years’ War, s. 46-7.

[46] Pappé, The Ethnic Cleansing of Palestine, s. 22.

[47] Khalidi, Hundred Years’ War, s. 74.

[48] Kévorkian, tablolar için bkz.: “The Armenian Presence in the Ottoman Empire on the Eve of the War, according to the Patriarchate’s Census,” s. 272-8.

[49] Aktaran: Watenpaugh, Bread from Stones, s. 11.

[50] A.g.e., s. 13.

[51] Pappé, The Ethnic Cleansing of Palestine, 88, s. 131-2.

[52] A.g.e., s. 214-6.

[53] Bkz.: Taner Akçam ve Ümit Kurt, The Spirit of the Laws: The Plunder of Wealth in the Armenian Genocide, çeviri: Aram Arkun (New York ve Oxford: Berghahn Books, 2015); ayrıca bkz.: Ümit Kurt, “The Plunder of Wealth through the Abandoned Properties Laws in the Armenian Genocide,” The Armenian Genocide Legacy içinde, Yayına Hz.: Alexis Demirdjian (Londra: Palgrave Macmillan, 2016), s. 57-67 ve Ümit Kurt, “Legal and Official Plunder of Armenian and Jewish Properties in Comparative Perspective: The Armenian Genocide and the Holocaust,” Journal of Genocide Research 17, Sayı. 3 (2015): s. 305-26. İsrail’in gerçekleştirdiği soykırım konusunda bkz.: Michael R. Fischbach, Records of Dispossession: Palestinian Refugee Property and the Arab-Israeli Conflict (New York: Columbia University Press, 2003).

[54] Bkz.: Uğur Ümit Üngör ve Mehmet Polatel, Confiscation and Destruction: The Young Turk Seizure of Armenian Property (Londra: Bloomsbury Academic, 2011).

[55] Hrant Dink Foundation, “Turkey Cultural Heritage Map,” TKV.

[56] Zochrot.

[57] İbrahim Mattar’ın Kudüs’ün İsrailleşmesi ile ilgili ufuk açıcı makalesine bakılabilir: “From Palestinian to Israeli: Jerusalem 1948–1982,” Journal of Palestine Studies 12, Sayı. 4 (1983): s. 57-63.

[58] Bkz.: Sevan Nişanyan, Adını Unutan Ülke: Türkiye'de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü [The Country That Forgot Its Name: Dictionary of Renamed Places in Turkey] (İstanbul: Everest Yayınları, 2010).

[59] Bkz.: Noga Kadman, Erased from Space and Consciousness: Israel and the Depopulated Palestinian Villages of 1948, çeviri: Dimi Reider (Bloomington: Indiana University Press, 2015).

[60] Heghnar Zeitlian Watenpaugh, “Preserving the Medieval City of Ani: Cultural Heritage between Contest and Reconciliation,” Journal of the Society of Architectural Historians 73, Sayı. 4 (2014): s. 542-4.

[61] Bkz.: Nadia Abu El-Haj, Facts on the Ground: Archaeological Practice and Territorial Self-Fashioning in Israeli Society (Şikago: University of Chicago Press, 2001).

[62] “The Israeli Trauma Imaginary with Nadia Abu El-Haj,” (Colorado College), 3 Ekim 2025, Catalyst.

[63] Heghnar Zeitlian Watenpaugh, “Protecting Cultural Heritage,” Mouin Rabbani röportajı, Connections, Jadaliyya, 4 Nisan 2022, video, 44:26, Youtube.

[64] Bkz.: Lerna Ekmekçioğlu, Recovering Armenia: The Limits of Belonging in Post-Genocide Turkey (Stanford: Stanford University Press, 2016).

[65] Noura Erakat, “Taking the Land without the People: The 1967 Story as Told by the Law,” Journal of Palestine Studies 47, Sayı. 1 (2017): s. 18.

[66] Bkz.: Tessa Hofmann “Cumulative Genocide: The Massacres and Deportations of the Greek Population of the Ottoman Empire (1912–1923),” The Genocide of the Ottoman Greeks içinde, Yayına Hz.: Tessa Hofmann vd. (New York: Aristide D. Caratzas, 2011), s. 39-45.

[67] William Saroyan, “Bitlis,” William Saroyan: An Armenian Trilogy içinde, Yayına Hz.: Dickran Kouymjian (Fresno: The Press at California State University, Fresno, 1986), s. 105.

[68] Turki, Exile’s Return, s. 5–6.

[69] Fatma Müge Göçek, Denial of Violence: Ottoman Past, Turkish Present and Collective Violence Against the Armenians, 1789–2009 (New York: Oxford University Press, 2015).

[70] “UN Experts Urge Germany to Halt Criminalisation and Police Violence against Palestinian Solidarity Activism,” 16 Ekim 2025, OHCHR; ayrıca bkz.: Moses’ “The Concept of Genocide and the Destruction of Gaza,” filmed 25 November 2024, at Busboys and Poets, Washington, D.C., video, Youtube.

[71] Abdelwahab El-Affendi, “The Futility of Genocide Studies After Gaza,” Journal of Genocide Research (18 Ocak 2024): s. 1–7. TF.