18 Şubat 2026

,

Amerikan İmparatorluğu


Amerikan Anti-Emperyalist Birliği delegesi ve ABD’li komünist Manuel Gomez'in, Şubat 1927’de Brüksel’de düzenlenen Ezilen Sömürge Halkları ve Anti-Emperyalistler Birinci Kongresi'nde yaptığı konuşma.

Manuel Gomez, Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği’nin ABD seksiyonunu, Ezilen Sömürge Halkları ve Anti-Emperyalistler Brüksel Kongresi’nde temsil etti. Wall Street’in mevcut finansal emperyalizminin bir analizini içeren konuşması, kökenlerinin Amerikalı ve yabancı işçilerin sömürülmesinde yattığını ortaya koyuyor.

* * *

Bütün milletlerden ve ırklardan yoldaşlar:

Doların ve dolar diplomasisinin ülkesinden geliyorum. Amerika’nın dolar imparatorluğu, hepimizin ortak sorunudur, çünkü bu imparatorluk, tüm dünyadan haraç topluyor.

ABD’nin bu en yeni emperyalist politikası, kendine özgü bir dil konuşuyor. Dilerseniz buna “demokratik barış politikasının dili” diyebilirsiniz. ABD, “Çin’in dostu.” İngiliz, Japon gibi diğer artık sıradanlaşmış emperyalistlerin aksine, Çin’de “Açık Kapı” politikası yürütüyor, “herkes için eşit fırsat” politikasını uyguluyor.

Ama Çinli dostlarım, şu hususu aklınızdan hiç çıkartmayın: “Çin’de Açık Kapı” politikası adına bu kadar güzel laflar edebilen ABD, Monroe Doktrini’nin ABD finans-kapitalizminin özel bir alanı olarak gördüğü Latin Amerika’yı kapalı, kilitli ve sürgülenmiş bir kapının ardında tutma politikasını ısrarla yürütüyor. Demokratik barışçı yöntem, Amerikan emperyalist politikasının yalnızca bir aşamasını temsil ediyor. Bunun yerini kaçınılmaz olarak, Batı Yarımküre’nin tüm Karayip ve Orta Amerika halklarının zaten aşina olduğu açık, acımasız saldırganlık aşaması alacaktır.

Modern emperyalizm, burada emperyalist kapitalizm olarak tanımlanmıştır. Kapitalizmin bu mevcut son aşaması, hem ülke içinde milyonlarca işçiyi hem de ülke dışında halkları sömürmektedir. Bu emperyalizmin en bariz örneği ABD’dir.

Herkesin bildiği üzere, yayılmacı dış politikaya ilerici gelişim eşlik eder. Sanayinin yoğunlaşması ve merkezileşmesi tekelciliğe yol açtı. Bu anlamda, ulusun tüm ekonomik ve dolayısıyla siyasi gücü, Wall Street’te bir araya gelmiş küçük bir zenginler grubunun elinde yoğunlaştı.

1901 yılında, o zamana kadar birbirleriyle savaş halinde olan Rockefeller ve Morgan gibi en güçlü finans gruplarını bir araya getirerek Birleşik Devletler Çelik Şirketi kuruldu.

* * *

Bu gelişmeler yaşanırken aynı zamanda ABD de dünya emperyalist sahnesinde yerini aldı. Masum özgürlükçü amaçları dile getiren beyanlarla başlatılan İspanya-Amerika Savaşı, günümüze dek tutarlı bir şekilde devam eden dış politikanın ilk adımıydı. Küba ve Porto Riko’nun fethi, Amerikan emperyalizminin Panama, Haiti ve Orta Amerika’daki Santo Domingo'ya kadar uzanan yolculuğunda basamak taşı görevi gördü; ta ki tüm Karayip bölgesi “bir Amerikan gölü” haline gelene kadar. Uzakdoğu’da ise Guam ve Filipin Adaları, ABD’nin Asya’ya yönelik emperyalist politikasının öncüsü konumundadır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Amerika Birleşik Devletleri’ni emperyalist güçlerin en ön saflarına taşıdı. Sanayi kapasitesi muazzam derecede arttı. Wall Street, dünya finansının merkezi olarak Londra Şehri’nin yerini aldı. ABD, Avrupa’nın yanı sıra Latin Amerika ve Asya’da da büyük çıkarları olan bir borçlu ülkeden alacaklı bir ülkeye dönüştü. Savaştan önce Amerikan kapitalizminin toplam dış yatırımları 2.500.000.000 dolara bile ulaşmamıştı.

Şimdi bu miktar 13.000.000.000 doları aştı.

Monroe Doktrini ve “Açık Kapı”da temsil olunan emperyalist politikaya bir de Dawes Planı eklendi. Nihayet tam anlamıyla bilinçlenen Amerikan emperyalizmi, her yerde saldırganlaştı. Dünyanın dört bir yanından emperyalizmin devasa kârları ABD’ye akmaya başladı.

Tüm Latin Amerikalıların bildiği gibi, ülke içindeki Amerikan yaşam standardı, Amerika’nın yalnızca dolarlarla değil, aynı zamanda öldürülen ve işkence gören insanların et ve kanıyla da pekiştirilen dolar imparatorluğu üzerinden korunmaktadır.

Amerikan işçi sınıfı bile bir ölçüde emperyalizmin kârlarından pay alıyor ve sonuç olarak sosyal-vatansever ve emperyalist ideolojiyle yoğrulmuş durumda. Özellikle vasıflı işçilerden ve genel olarak Amerikan İşçi Federasyonu üyeliğinin büyük bir bölümünü oluşturan baskın unsurlardan bahsediyorum. ABD’deki son ekonomik gelişmeler, “patron sendikacılığı” ve daha iyi bir terim bulamadığımız için “sınıfsal işbirliği” olarak adlandırdığımız şeyin hızlı büyümesine yol açıyor.

Hızla çoğalan "sınıfsal işbirliği" biçimlerine ilişkin ayrıntılara girmeden, sadece işçi bankacılığı, işçi sigortası planları, “şirket sendikacılığı” ve “şirket sendikası” ilkelerinin gerçek sendikalar aracılığıyla uygulanmasına yönelik eğilimleri örnek göstermem yeterli olacaktır. Bunun en belirgin örnekleri arasında “B. & O. Planı” olarak adlandırılan plan ve yakın zamanda kabul edilen Watson-Parker Yasası kapsamında kurulan mekanizma yer almaktadır.

Amerikan kapitalizmine o kadar tatmin edici gelmişlerdir ki, bu biçimlerin bazıları “rasyonalizasyon” programının bir parçası olarak Avrupa’ya da aktarılmaktadır. Bu nedenle, Avrupa’nın Amerika’dan “sınıfsal işbirliği” politikasını aldığını duyuyoruz. Ancak, öte yandan, İkinci Dünya Savaşı’ndan çok önce Almanya’da var olan ve bazen “devlet sosyalizmi” olarak adlandırılan politikaları da akıldan çıkartmamak gerek.

“Sınıfsal işbirliği” Avrupa’da yeni bir şey değil. Reformculuk kadar eski!

İkinci Enternasyonal’in reformist liderlerinin sömürge ve yarı sömürge halklarının ulusal kurtuluş çağrılarına kulak tıkaması tesadüf değildi. Amerikan İşçi Federasyonu’nun yönetici bürokrasisinin dış ilişkilerde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “sadık bir destekçisi” olması da tesadüf değildir. Emperyalist politikaya yönelik eleştiriler, önemsiz konularla, münferit skandallarla, “aşırılıklarla” sınırlıdır.

Dışişleri Bakanlığı’nın burada yanlış bilgilendirildiği, orada ise aşırı etkiye maruz kaldığı öne sürülüyor. Orta sınıf “liberaller” ve barışçıların zaman zaman dile getirdikleri eleştirilere benzeyen bu eleştiriler, temelde hiçbir şeyin yanlış olmadığı izlenimini yaratarak emperyalizme hizmet ediyorlar.

Amerikalıların Sömürülmesi

İtiraf etmek gerek ki, Amerikan İşçi Federasyonu’nun (AFL), ABD hükümetinin Nikaragua’ya yönelik acımasız saldırısı karşısında net bir tavır almaktan kaçınmış olması Amerikan işçi sınıfının ayıbıdır. Federasyon hiçbir saldırıya tepki geliştirmedi. Bugün de federasyon, Filipin Adaları ve Porto Riko’nun derhal, tam ve mutlak bağımsızlığı için kesin bir tavır almıyor. Latin Amerika’da Monroe Doktrini’ni destekledi, aynı zamanda ABD’de zencilere ve diğer ezilen gruplara karşı ayrımcılığı da körüklüyor.

Amerikan emperyalizmine ve genel olarak emperyalizme karşı mücadelede gerçekçi bir şekilde ilerleyebilmek için bu hususları dikkate almamız ve bunların altında yatan sinsi ekonomik ilişkiyi anlamamız gerekiyor. Bu mücadeleye, bu kongrede bulunan herkesin geri dönülmez bir şekilde bağlı olduğunu düşünüyorum.

Belki de Amerikan emperyalizminin ülke içinde sarsılmaz bir temele dayandığını gösteren, cesaret kırıcı bir tablo çizdiğimi düşünüyorsunuz. Ancak gerçek şu ki, emperyalizmi savunanlar işçi sınıfı içinde ne tür iddialar dile getirirse getirsin, “sınıfsal işbirliği” terimi gene de tırnak içinde kullanılmalıdır. Doğrusu, kapitalizm koşullarında sınıfsal işbirliği diye bir şey yoktur. İşçilerin ayrıcalıklı kesimleri geçici olarak düşmanın safına geçmiş olabilir, ancak sınıf mücadelesi gene de sürmektedir.

Her gün, yüzleştiği her kritik durum karşısında şirket sendikaları tel tel dökülüyor, belirli bir amaç doğrultusunda kurulmuş kurumlar karşı tarafa hizmet etmeye başlıyorlar. Mevcut hoşnutsuzluğun ateşini ancak büyük bir bedel ödeyerek söndürebilirler. İngiltere’de emperyalizmin artık ganimetlerini yeterli ölçüde paylaşmayı göze alamadığı vakit neler yaşandığını hep birlikte gördük.

Yoldaşlarımızın yeterince idrak etmedikleri bir başka husus daha var: ABD’de madenciler, çelik işçileri, tekstil işçileri, makine sanayindeki işçilerin büyük çoğunluğu, işçi aristokrasisinin ayrıcalıklı konumuna sahip değil. Bazı korunaklı mesleklerde çalışanların haftada 75 ila 80 dolar gibi yüksek ücretler aldığını duyuyorsunuz, ancak vasıfsız işçinin, hatta bolluk içinde yüzen sektörlerde bile, haftada 20 veya 25 dolardan fazla kazanmadığını bilmiyorsunuz. Güneydeki tekstil fabrikalarında kadınlar, haftada 8 ila 15 dolar kazanıyorlar. Vasıfsız olduğu söylenen erkek işçilerin ortalama ücreti saatte yaklaşık 30 sent veya 54 saatlik bir hafta için 16,20 dolar. Bahsettiğim rakamlar, Milletler Cemiyeti Uluslararası Çalışma Ofisi tarafından yakında yayınlanacak olan ABD’ sanayiinin koşulları ile ilgili raporun özetinden alınmıştır.

ABD’de milyonlarca işçi, “Amerikan yaşam standardına” ulaşamıyor.

Tam tersine, bazı sömürge ülkelerindeki işçiler kadar acımasızca sömürülüyorlar. Bu nedenle, Amerikan emperyalist kapitalizminin temel yapısı büyük bir çelişkiyle maluldür. İşçiler, Wall Street ve Washington’ın emperyalist girişimlerine (ki bu girişimler sürekli savaş tehdidiyle tanımlıdır) hiçbir ilgi göstermemekle kalmamış, aynı zamanda egemen sınıfla umutsuz çatışmalara girmek zorunda kalmışlardır. Kömür endüstrisindeki çeşitli büyük mücadeleler ve Passaic tekstil işçilerinin şu anki uzun süreli grevi buna örnek teşkil etmektedir.

Ele aldığımız ağır sömürüye maruz kalan işçi kitleleri bile elbette amaçlarının gerçek bilincinden yoksundur. Çoğu örgütlenmemişken, örgütlü kesimler, özellikle madenciler, özünde çürümüş bir bürokrasi tarafından sömürülmektedir. Bununla birlikte, militan bir sol ortaya çıkmıştır ve bugün Amerikan işçi hareketine nüfuz etmektedir. Bilinçli sol, henüz küçük olsa da istikrarlı bir şekilde büyüyor. Şimdiden bir dizi önemli başarıya imza atmıştır.

Manuel Gomez ayakta soldan üçüncü

* * *

Biz, Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği olarak, ABD’deki en büyük desteği işçilerin siyasi ve sendikal hareketi içinde faal olan o küçük sol kesimden gördük. Bu destek hiçbir zaman yüzümüzü kara çıkartmadı, çünkü bu kesimin çıkarlarıyla, Amerikan emperyalizminin ezdiği sömürge ve yarı sömürge halklarının çıkarları aynı. Kendini tali meselelerle sınırlamıyo. Amerikan kapitalizmine bağlılığı eleştirmekten kaçınmıyor. Latin Amerika ve Uzakdoğu’daki milliyetçi ve milli-devrimci hareketler ona güvenebilir ve ona sırtını yaslayabilir, çünkü onları hayal kırıklığına uğratmayacaktır.

ABD’de, İngiltere’deki azınlık hareketini temsil eden yoldaşın anlattıkları gibi kayda değer başarılara sahip değiliz. Amerikan işçi sınıfının gelişme düzeyi bunu mümkün kılmadı. Ancak size şunu hatırlatmak istiyorum ki, İngiliz işçilerinin, bugün Amerikan işçi sınıfının ayrıcalıklı kesimlerinden bile daha emperyalist olduğu zamanlar çok da uzak değil. İngiliz kapitalizminin krizi, eskiden emperyalist olan işçileri devrimcileştirdi ve çıkarlarının İngiliz İmparatorluğu’nun ezilen uluslarıyla birlikte olduğunu anlamalarını sağladı.

Dışarıdan ve içeriden saldırıya uğrayan İngiliz emperyalizminin tüm yapısı çöküyor. Bugün milyonlarca İngiliz işçisi, devrimci Çin’deki milliyetçi harekete ellerini uzatıyor ve Londra’daki İmparatorluk Savaş Bakanlığı’na cehenneme gitmelerini söylüyor.

Tarihsel gelişim çizgisi böyledir. ABD’de de aynı şekilde ilerleyecektir. Ezilen halklar, modern emperyalizmin kapitalizmin sadece bir aşaması, son aşaması olduğunu anladıklarında, bugün ABD’deki en güvenilir müttefiklerinin Amerikan işçi hareketinin nispeten küçük sol kanadıyla sınırlı olduğunu, ancak bir gün işçi hareketinin büyük bir bölümünü ve Amerikan işçi sınıfının tamamını kapsayacaklarını bileceklerdir.

Amerika’da Antiemperyalizm

Mevcut durumun zorlukları göz önüne alındığında, Amerika'daki başarılarımız hiç de küçümsenecek düzeyde değil. Latin Amerika genelindeki en aktif milliyetçi ve milli devrimci unsurlarla yakın çalışma teması kurduk. Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği’nin ABD Şubesi, on bir Latin Amerika ülkesinde kurulan ulusal şubelerle bağlantı içerisindedir. ABD’de ise sendikalarda emperyalizm meselesini sistematik olarak gündeme getirdik.

Kıtalararası ölçekte, Küba’daki şeker tröstlerinin zulmüne karşı başarılı gösterilerden, Panama şehrini işgal eden ABD askerlerine broşür dağıtımına kadar oldukça uzun bir dizi faaliyete katıldık.

Ancak çalışmalarımızın henüz başındayız. Geleceğe yönelik programımız, ABD heyetinin çeşitli Latin Amerika ülkelerinden gelen heyetlerle birlikte bu kongreye sunacağı kararlarda özetlenmiştir. Bu, yalnızca örgütlenme veya propaganda programı değil, emperyalizme karşı somut eylemler programıdır.

Amerikan emperyalizminin bugüne kadar kendi aleyhine ortaya çıkardığı en güçlü hareketler, ezdiği ve yeni baskılarla tehdit ettiği ülkelerdedir. Bu hareketlerle işbirliği, ABD’deki herhangi bir anti-emperyalist hareketin en büyük sınavıdır.

Yolda olduğunu bildiğim Filipin delegesinin henüz gelmemiş olmasından dolayı üzgünüm. ABD’den bağımsızlık için güçlü, neredeyse oybirliğiyle desteklenen bir hareketin olduğu Filipin Adaları’nda, liderler, politikalarını ABD hükümetinin kendilerine gönüllü olarak bağımsızlık vereceği varsayımına dayandırma eğilimindedirler. Bu, boş bir varsayımdır. Dolar imparatorluğu, kariyerinin bu aşamasında hiçbir şeyi kolay kolay vermiyor.

Filipin hareketinin kurtuluş için Washington’a bakmak yerine, sadece bin kilometre uzaktaki Devrimci Kanton’a yönelmesi daha hayırlı olurdu. ABD’de güvenilir müttefikler, ancak Amerikan sınıf mücadelesinin dinamik faktörleriyle temas kurmaya çalışarak bulunabilir. Filipinli liderler, radikallerle, solcu sendikacılarla ve komünistlerle değil de, “etkili” politikacılar ve üniversite profesörleriyle (ki etkileri gerçekte olduğunda genellikle Filipin davasına karşı kullanılır) kurulacak ilişkiyi daha fazla hoş karşılayacaklardır olabilir. Bu bağın kendilerini daha saygın kılacağını, itibarların muhafaza edileceğini düşünürler. Oysa sömürge ülkesinin temsilcileri için saygınlık, emperyalizmin standartlarına, koşullarına, geleneklerine ve yasallığına boyun eğmek anlamına gelir. Bu saygınlıksa, ancak emperyalizmin fiili kabulü pahasına satın alınabilir. Burada temsil edilen milliyetçi hareketlerden herhangi biri emperyalizmin ana vatanında saygın hale gelirse, ölecektir.

Sanırım, bu kongrenin ruhunu şu sözlerle ifade edebiliriz: Dostlarımızı emperyalist kapitalizmin dostları arasında aramamalıyız. Stratejimizin temel dayanağı, gündemimizdeki bu maddenin de belirttiği gibi, ezilen ülkelerdeki milli kurtuluş hareketi ile emperyalist ülkelerdeki işçi ve anti-emperyalist hareketler arasında işbirliği olmalıdır. Bu işbirliği ilkesi, Amerikan emperyalizmine ve dünyanın her yerindeki emperyalizme karşı mücadele için de geçerlidir.

Manuel Gomez
18 Mart 1927
Kaynak

Daily Worker [“Günlük İşçi Gazetesi”], 1924 yılında ABD Komünist Partisi ve öncül örgütleri tarafından New York’ta yayınlanmaya başladı. ABD tarihindeki en uzun ömürlü ve önemli sol yayınlardan biri olan Daily Worker, en zirvede olduğu dönemde 35.000 tiraja sahipti. Gazete, 1917’den Kasım 1919’a kadar Cleveland’da solun hâkim olduğu Ohio Sosyalist Partisi tarafından yayınlanan Ohio Socialist’in [“Sosyalist Ohio”] içinden çıktı. Daha sonra Komünist İşçi Partisi’nin gazetesi olan Toiler’a [“Emekçi”] dönüştü. Aralık 1921’de, açık çalışma yürüten Amerika İşçi Partisi, ToilerWorkers Council [“İşçi Konseyi”] gazetesiyle birleştirerek Worker’ı [“İşçi”] kurdu. Bu gazete, 13 Ocak 1924’ten itibaren Daily Worker olarak yayınlanmaya başladı.

17 Şubat 2026

, ,

ABD Emperyalizminin Açmazı: İran ve Yeni Sömürgeci Savaşın Krizi


Tavizlerin Beyhudeliği

ABD emperyalizmi, tüm geleneksel diplomasiyi geçersiz ve hükümsüz kılan bir mantığa göre işliyor. Hedef alınan ülkeler, bu ister İran olsun isterse asalak Trump rejiminin saldırılarına maruz kalan bir başka devlet olsun, ne tür tavizlerde bulunursa bulunsunlar bu tavizlerin hiçbiri, vampir Washington’un taleplerini karşılayamaz. Temel gerçek şu ki, emperyalistler, tam teslimiyetten gayrısını kâfi görmezler.

Lenin’in tespitiyle:

“Kapitalizm, bir avuç ‘gelişmiş’ ülkenin dünya nüfusunun büyük bir bölümüne yönelik sömürgeci zulme ve halkları mali açıdan boğan bir dünya sistemine dönüştü. Bu ‘ganimet’, tepeden tırnağa silahlanmış, dünyayı yağmalayan iki üç kudretli devlet arasında üleşiliyor. [...] Bu yağmacılar, ganimetlerinin paylaşımı için tüm dünyayı bizzat başlatıp yürüttükleri savaşların içine çekiyorlar.”

ABD emperyalizmi ile İran hükümeti temsilcileri arasındaki müzakerelerle ilgili son haberler, bu dinamiği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. İran’ın petrol ve doğal gaz sahalarına erişim konusunda vereceği tavizler ve ABD’den sivil yolcu uçakları satın alma teklifleri, boş beklentiler içerisinde olunduğunun kanıtı. ABD emperyalizmi, bu türden tavizlerle ilgilenmiyor, çünkü tabi olduğu yapısal zorunluluk, uzlaşmayı değil, İran’ın egemen bir varlık olarak ortadan kaldırılmasını emrediyor.

Son petrol yöneticileri toplantısında bir araya gelen sermaye temsilcileri, girişimin gerçek doğasını ortaya koydular: emperyalist güçlerin ulusa ait tüm ekonomik varlıkları yağmalamalarına izin veren tam teslimiyet haricinde hiçbir taviz, emperyalizmi tatmin edemez.

Mao Zedong’un emperyalist psikolojiye dair değerlendirmesi, bu görünürdeki mantıksızlığı açığa vuruyor:

“Onlara sorun çıkart, sonra başarısız ol, tekrar sorun çıkart, tekrar başarısız ol... ta ki onlar geberene kadar: emperyalistlerin ve dünyanın dört bir yanındaki gericilerin halkın davasıyla başa çıkma mantığı tam da budur. Asla bu mantığa aykırı hareket etmezler. Bu, bir Marksist yasadır. ‘Emperyalizm kana susamıştır’ dediğimizde, doğasının asla değişmeyeceğini, emperyalistlerin kasap bıçaklarını asla bırakmayacaklarını, onlar ölene dek hiçbir zaman Buda olmayacaklarını kastediyoruz.”

Emperyalizmin Yapısal Krizi

Bu değerlendirmenin ardındaki teori, Lenin’in emperyalizm analizini ve modern emperyalist güçlerin somut uygulamalarını temel alır. Bu emperyalist güçler, sistemin çökme ihtimalini ancak önemli devletlerin (İran veya emperyalizmin bakış açısından tercihen Rusya veya Çin’in) uzun süreli yağmalayarak erteleyebilirler. Ortada bu denli derin bir kriz mevcuttur. Lenin, bu yapısal zorunluluğu şu şekilde ifade etmiştir:

“Kapitalizm olduğu gibi kaldığı sürece, fazla sermaye, hiçbir zaman belirli bir ülkedeki kitlelerin yaşam standardını yükseltmek amacıyla kullanılmayacaktır, çünkü bu, kapitalistler için kârda bir düşüş anlamına gelir; bunun yerine, sermayeyi geri kalmış ülkelere ihraç ederek, bu kârları artırmak amacıyla kullanılacaktır.”

Mevcut açmaz, özünde yapısal bir sorundur: Sistem, artık üretimin kapsamını genişleterek gelişemez; sadece kendini besleyebilir. Asalak, içine yerleştiği konağı tüketmek zorundadır. Washington’daki strateji plancıları, mevcut yapılanmada İran’ı en savunmasız av olarak belirlemiş görünüyor. Ancak bu hesabın hatalı görüşleri temel aldığı görülüyor. ABD askeri saldırganlığa devam ederse, sonuç ABD için stratejik bir yenilgiyle sonuçlanan Haziran 2025’teki on iki günlük savaştan önemli ölçüde farklı olmayacaktır.

Trump yönetiminin İran’a yönelik saldırılarını İsrail’in nüfuzuna bağlayan analizlere rastlanıyor. Bu analizler yüzeyseldir. Wasington’daki İsrail yanlısı fraksiyon, bu tür bir savaşı tabii ki savunuyor ama bu tür analizlerin Siyonizmin emperyalist strateji içinde oynadığı rolü yeterince kavrayamadığını söylemek gerekiyor. Washington, Londra gibi yerlerdeki İsrail yanlısı ağ, heterojen unsurlardan oluşuyor; bazıları, Siyonist ideolojiyle bağnazlık üzerinden kurduğu bağ temelinde motive olurken, bazıları da İsrail’in asıl yerleşimci sömürgeciliğin öncüsü olarak iş gördüğünü düşünüyor.

Askeri Seçenekler ve Kısıtları: Kâğıttan Kaplanın Gerçek Yüzü

ABD, olumlu yönde çözüme kavuşturulması imkânsız olan stratejik bir ikilemle karşı karşıya. Mao Zedong’un 1946’da Anna Louise Strong ile yaptığı röportajda emperyalizmi “kağıttan kaplan” olarak nitelendiren değerlendirmesi, bu çıkmazı anlamak için temel bir teorik çerçeve sunuyor. Mao’nun da dile getirdiği üzere:

“Bütün gericiler kâğıttan kaplandırlar. Görünüşte gericiler korkutucudur, ancak gerçekte o kadar güçlü değillerdir. Uzun vadeli bir bakış açısıyla, gerçek anlamda güçlü olanlar, gericiler değil, halktır.”

İlk askeri seçenek olan İran’a yönelik hava saldırısı, belirtilen rejim değişikliği hedefine ulaşamaz. Tarihsel deneyim, bu tür saldırıların genellikle devrimci liderliğin, bu durumda Ayetullah Hameney’in temsil ettiği liderliğin, halk desteğini pekiştirdiğini ortaya koymaktadır. İkinci seçenek olarak, askeri operasyonları İsrail’e devredip Ukrayna’ya sağlananlara benzer veya onlardan daha fazla tedarik ve koruma güvencesi sunmayı temel alan yaklaşımın da 2025’teki savaşta etkisiz olduğu görülmüştür. On iki gün sonra, İsrail’in İran’ın elindeki muhtelif füze ve insansız hava aracı yeteneklerini engelleyemediği ortaya çıkmış ve geri çekilmeye zorlanmıştır. 12 günlük savaştan bu yana İsrail veya Amerikan hava savunma kapasitelerinde bir iyileşme olduğuna dair elde hiçbir kanıt yoktur. Nitekim, Ukrayna’ya konuşlandırılan sistemlerin Rus füze teknolojisine karşı sürekli olarak savunmasız olduğu görülmüştür. Patriot ve Terminal Yüksek İrtifa Alan Savunması (THAAD) bataryalarının Ukrayna’ya transfer edilmesi sebebiyle tükenmesi, bunun yanında, ABD’deki üretici güçlerin tükenen sistemleri yenileme kapasitesinin düşüklüğü neticesinde İran’ın sahip olduğu füze imkânları karşısında ellerin kolların bağlanmasını beraberinde getirmektedir.

Emperyalizmin tercih ettiği, Hürmüz Boğazı’na uçak gemilerini konuşlandırıp, Tahran gibi büyükşehirlerin bombardımana tabi tutulmasını, bunun neticesinde rejimin çökertilmesini öngören senaryonun stratejik açıdan sonuç vermeyeceğini görmek gerekmektedir. Bu kısıtlılık, Mao’nun ABD’nin savaş yetenekleri ve gücüyle ilgili tespit ettiği temel özelliğin bir yansıması:

“Dünyada (zıtların birliği yasası uyarınca) iki ayrı niteliği haiz tek bir şey bile yoktur. Bu anlamda, emperyalizm ve tüm gerici güçler de iki ayrı niteliğe sahiptir: bunlar hem gerçek manada kaplandır hem de kâğıttan kaplandır. [...] Bir yandan gerçek kaplanlar olarak insanları, milyonlarca ve on milyonlarca insanı yiyebildiler. Ama en nihayetinde birer kâğıttan kaplan, ölü kaplan, soya peyniri gibi yumuşak kaplanlara dönüştüler.”

Mao’nun diyalektik analizi stratejik gerçekliği açıklığa kavuşturuyor:

“Dolayısıyla, emperyalizm ve tüm gericiler, özünde, uzun vadeli bir bakış açısıyla, stratejik bir bakış açısıyla bakıldığında, oldukları gibi, yani kâğıttan kaplanlar olarak görülmelidirler. Strateji anlayışımızı bu görüş üzerine kurmalıyız. Öte yandan, onlar, aynı zamanda yaşayan kaplanlar, demir kaplanlar, insanları yiyebilecek gerçek kaplanlardır. Taktik anlayışımız ise bu görüşü temel almalıdır.”

Emperyalist Savaşın Tarihsel Modeli

Son askeri müdahaleler incelendiğinde bunların Mao’nun belirlediği şablon uyarınca gerçekleştikleri görülüyor. 2001’deki Afganistan işgali, doğrudan ABD kara saldırısı yoluyla değil, Kuzey İttifakı güçlerinin satın alınması yoluyla gerçekleşti. 2003’teki Irak işgali, doğrudan ABD askeri müdahalesini içerse de, Irak’taki askeri liderlerin sadakatini satın alan kapsamlı istihbarat operasyonlarının ardından geldi. Libya ve Suriye’deki harekâtlarda da benzer yöntemler tatbik edildi: kararsız unsurlar satın alındı, bunların emperyalizme bağlanmaları sağlandı, bunun sonucunda hedef alınan hükümetler çökertildi.

Bu yaklaşım, Libya ve Suriye’de başarılı oldu. Fakat İran’da farklı koşullarla karşılaşıyor. ABD’nin İsrail’i askeri operasyonlar için tekrar kullanmaya kalkışması durumunda, benzer taktikler izlenecektir: üst düzey hükümet personelinin suikastı, azami işbirlikçi unsurların işe alınması. Bu çabalar, İran’ın Suriye veya Libya’dan niteliksel olarak farklı bir devrimci toplum olması sebebiyle pek sonuç vermediler.

Hibrit Savaşın Başarısızlığı

İran’ın hain örgütleme çabalarına karşı sergilediği direniş, önemli bir engel. Sürekli çatışmaya elverişli kara kuvvetleri olmadan, 2022-2023 olayları sırasında denendiği gibi, hükümet ve devlet yapılarını parçalama kapasitesini devreye sokmadan, ABD’nin sahaya süreceği operasyonel imkânlar kısıtlı kalacaktır. Neticede doksanlarda ve iki binlerde kusursuz kılınan hibrit savaş, mevcut potansiyelini giderek tüketmiştir.

İşbirlikçilerin, Irak, Libya ve Suriye’de konuşlandırılan vekalet ordularının bulunmadığı, emperyalist çıkarlar için ulusal egemenliği paraya satacak paralı askerlerin bulunamadığı koşullarda, ABD, rejim değişikliği için yetersiz oldukları ispatlanmış araçlar olarak bombalara, yaptırımlara ve teröre bel bağlamak zorunda kalıyor. İran halkının 1979 İslam Devrimi’nin yıldönümünü, büyük şehirlerden köylere kadar yirmi milyon katılımcıyla anmış olması, rejim değişikliği olasılığına karşı en ikna edici argümanı oluşturuyor.

Bu düzlemde, Mao’nun gerici şiddet ile devrimci güç arasındaki ilişkiye dair analizinin uygulanabilir bir analiz olduğu ortaya çıkıyor:

“İster yerli ister yabancı olsun, tüm karanlık güçlerin dizginsiz şiddeti ulusumuza felâket getirmiştir; ancak bu şiddetin kendisi, karanlık güçlerin hâlâ bir miktar gücü kalmış olsa da, zaten ölüm döşeğinde olduklarını ve halkın yavaş yavaş zafere yaklaştığını ortaya koymaktadır. Bu, Çin, tüm Doğu ve tüm dünya için geçerlidir. [...] Tüm gericiler, kitlesel katliamlarla devrimi bastırmaya çalışırlar, ‘katliam ne kadar büyük olursa devrim o kadar zayıf olur’ diye düşünürler. Ancak bu gericilere has iyimser düşüncenin aksine, gerçek şu ki, gericiler, ne kadar çok katliama başvurursa, devrimin gücü o kadar artar, gericiler de felâketlerine o kadar çok yaklaşırlar. Bu, kimsenin değiştiremeceği bir kanundur.”

Bu dinamik, İran ve Kuzey Kore’deki rejim değişikliği operasyonlarının başarısızlığını açıklıyor. Kitleler, devlete bağlılıklarını koruduğunda ve devletin savunması, devrimci korunma, egemenlik ve bağımsızlık için seferber edilebildiğinde, emperyalizmin elindeki seçenekler önemli ölçüde daralır. Lenin’in emperyalizmin asalak niteliğine dair analizi, bu tür bir seferberliğin neden belirleyici olduğunu açıklığa kavuşturuyor:

“Emperyalizmin en temel ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracatı, rantiyecileri üretimden daha da tamamen kopartır ve birçok denizaşırı ülke ve koloninin emeğini sömürerek yaşayan tüm ülkeye asalaklık damgasını vurur.”

Rantçı devlet, seferber edilmiş nüfuslarla doğrudan çatışmanın maliyetini karşılayamaz.

İran’ın Caydırıcılığı

İran, ek stratejik avantajlara sahip. ABD üslerine saldırma ve önemli hasar verme yeteneği, Amerikalı planlamacılar için stratejik ikilemler yaratıyor. İsrail’in vekil güçleri olmadan doğrudan saldırı gerçekleştirmesi durumunda, önemli askeri varlıklarını kaybedeceği, simgesel düzeyde yenilgi yaşama riskiyle yüzleşeceği görülüyor. İran bir yıl daha saldırı ve yıldırma politikasına devam ederse, emperyalistler geri adım atacaklar.

Daha geniş bir tablo ortaya çıkıyor: ABD emperyalizmi, belirlediği düşmanlarıyla doğrudan yüzleşemiyor. Mao’nun ABD’nin askeri düzlemde sahaya aşırı yayılmasına ilişkin değerlendirmesi bugünleri anlatıyor:

“ABD emperyalizmi, Çin’in Tayvan topraklarını işgal etti, onu son dokuz yıldır işgal altında tutuyor. Kısa bir süre önce de silahlı kuvvetlerini Lübnan’ı işgal etmek ve işgal altına almak için gönderdi. ABD, dünyanın birçok ülkesinde yüzlerce askeri üs kurdu. Çin’e ait Tayvan toprakları, Lübnan ve ABD’nin yabancı topraklarda bulunan tüm askeri üsleri, ABD emperyalizminin boynuna geçirilmiş birer ilmek gibidir. Bu ilmekler, başka kimse değil, bizzat Amerikalılarca imal edilmişlerdir. Bu ilmekleri kendi boyunlarına geçirenler de gene onlar olmuştur, iplerin uçlarını Çin halkına, Arap ülkelerinin halklarına ve barışı seven, saldırganlığa karşı çıkan tüm dünya halklarına uzatmışlardır.”

Rusya’ya karşı müdahale, terör, ekonomik savaş, deniz araçlarına ve ticari gemilere yönelik korsanlık yoluyla gerçekleşiyor. Çin’e karşı baskı ise komşu devletlerin istikrarsızlaştırılması yoluyla kendini ortaya koyuyor. Ancak şiddetli misilleme riskleri doğrudan saldırıyı engelliyor.

Neticede ABD, İslam Cumhuriyeti’ne ait hükümet sisteminin nihai olarak parçalanacağı beklentisiyle hibrit savaşını ısrarla sürdürüyor. Gerçekte ise tam tersi bir sonuç ortaya çıkıyor: ABD’nin İran, Küba ve diğer hedef ülkelere yönelik saldırganlığı, bu ülkelerin karşılıklı işbirliğini ve bütünleşmesini hızlandırıyor.

Ortaya Çıkan Çok Kutuplu Tepki

İran’ın ABD saldırganlığıyla ilgili deneyimi, Çin ve Rusya ile önemli bir yakınlaşmaya yol açtı. Pekin, artık Tahran’a ABD kuvvetlerinin konuşlandığı yerler konusunda gerçek zamanlı istihbarat sağlıyor. Çin’e ait istihbarat gemileri, Amerikan uçak gemilerinin bulundukları bölgelere konuşlanıyor. Rusya ve Çin’e ait uydu gözetleme sistemleri, ABD askerinin hareketlerini izliyor; bu gelişmeler, Trump’ın Çin’e karşı hareket temelli olan ve olmayan karşılıklar vereceğine dair tehditler savunmasına neden oldu.

Eskinin silahlı diplomasi yöntemlerinin işe yaramaması, İran’ın gücünün yansıması. ABD, elindeki tüm hileli yöntemleri kullanmak zorunda kaldı, ancak şimdiye dek bu yöntemlerin hepsi de başarısız oldu. Bu başarısızlık, devrimci kazanımları savunan İran halkının gücünü ve kararlılığını ortaya koyuyor.

Mao’nun, düşmanın gücünün doğru değerlendirilmesine ilişkin stratejik tavsiyesi, hâlâ çok önemli:

“Düşmanın gücünü abartmaktan kaçının. Misal, ABD emperyalizminden korkmayın... bu tür abartılar ve korkular tümüyle yanlıştır. Dünya genelinde emperyalizm ve Çin’deki gerici Çang Kay-şek kliğinin yönetimi, zaten çürümüş haldedir ve hiçbir geleceği yoktur. Onlardan nefret etmek için sebeplerimiz vari Çin halkının tüm iç ve dış düşmanlarını yeneceğimizden eminiz. Ancak hem iç hem de dış düşmana karşı verilen (askeri, siyasi, ekonomik veya ideolojik mücadeleler dâhil) her türden mücadelede, düşmanı asla hafife almamalıyız. Bilâkis, düşmanı ciddiye almalı, zafer kazanmak için tüm gücümüzü savaşa yoğunlaştırmalıyız.”

Nükleer Sorun

Son olarak nükleer silahlar meselesine değinmek gerek. İran’ın güvenlik garantisi için Kuzey Kore’nin nükleer silah edinme modelini örnek alması gerektiği yönündeki öneriler, caydırıcılık sorununu yanlış anlıyorlar. Nükleer silahlar, ABD saldırılarına karşı korumaz. Pakistan’ın doksanların sonlarından beri sahip olduğu nükleer kapasite, Pakistan askeri liderliği içindeki işbirlikçi ağlar sayesinde tekrarlanan Amerikan saldırılarına ve egemenlik ihlallerine mani olamamıştır. Nükleer silahlar her derde deva değildir.

Kuzey Kore’nin güvenliği, yalnızca nükleer kapasiteden değil, doğru iç örgütlenmeden, yani devrimci ve ulusal savunma için seferber olabilen, yekvücut hareket edebilen kitlelerden kaynaklanmaktadır. Pakistan’daki komprador rejimin içinde bulunduğu sefil durum, bunun alternatifini ortaya koymaktadır. İran’ın durumu da benzer nedenlerle ABD saldırısına alan açmaktadır, ancak gene de bugün genç nesiller bile artık emperyalist tehlikeleri idrak etmektedirler. İslam Cumhuriyeti’ne yönelik bireysel hayal kırıklıklarına rağmen, halk, Şah’ın yeniden iktidara gelmesinin, Halkın Mücahitleri’nin uyguladığı terörün ve ABD destekli kuklaların koşulları iyice ağırlaştırdıklarının farkındadır.Ulusal savunma için bir araya gelmeye hazır olmak, rejim değişikliğine ve renkli devrime karşı en önemli güvencedir.

Mao’nun savaşta belirleyici faktöre ilişkin analizi bugüne doğrudan tatbik edilebilir:

“Buna, ‘silahlar her şeyi belirler’ teorisi diyorlar. Oysa bu teori dedikleri şey, savaş meselesine yönelik mekanik bir yaklaşımın, öznel ve tek taraflı bir bakış açısının ürünüdür. Bizim görüşümüz buna karşıdır. Biz, sadece silahları değil, insanları da görüyoruz. Silahlar, savaşta önemli bir faktördür, ancak belirleyici faktör değildir. Belirleyici olan, eşyalar değil, insanlardır. Güç mücadelesi, sadece askeri ve ekonomik güç mücadelesi değil, aynı zamanda insan gücü ve moral mücadelesidir. Askeri ve ekonomik güç, en nihayetinde insanlar tarafından kullanılmak zorundadır.”

Sonuç: Bitmek Bilmeyen Kriz

ABD emperyalizmi bu engeli, ancak topyekûn savaş yoluyla aşabilirdi. Oysa bu yol, Vietnam’dan bu yana elli yıldır umutsuzca kaçındığı bir biçimdir. Amerikan nüfusunun kitlesel olarak seferber edilmesi, karşılanması veya gizlenmesi imkânsız olan maliyetler ve kitlesel kayıpların yaratacağı iç istikrarsızlık gibi tahammül edilemez riskleri beraberinde getirir. Lenin’in emperyalizmin çöküşüne ilişkin açıklaması bugünleri izah etmektedir:

“Emperyalizm, muazzam miktarlarda para sermayesinin bir avuç ülkede birikmesidir. [...] Dolayısıyla bu ülkelerde, ‘kupon keserek’ yaşayan, hiçbir girişimde yer almayan, mesleği tembellik olan sınıf, daha doğrusu, rantiyeciler tabakası olağanüstü ölçülerde büyür.”

Böyle bir sistem, topyekûn savaşın gerektirdiği fedakârlıkları yerine getiremez.

Mao’nun ABD emperyalizminin nihai kaderine ilişkin değerlendirmesi, bize ulaşmamız gereken sonucu sunuyor:

“Daha önce dediğim gibi, tüm güçlü zannedilen gericiler kâğıttan kaplandan başka bir şey değildirler. Bunun nedeni, onların halktan kopuk olmalarıdır. Bakın! Hitler, bir kâğıttan kaplan değil miydi? Hitler devrilmedi mi? Ayrıca Rus çarının, Çin imparatorunun ve Japon emperyalizminin de kâğıttan kaplanlar olduğunu söyledim. Bildiğimiz gibi, hepsi devrildi. ABD emperyalizmi, henüz devrilmedi ve atom bombasına sahip. Bence o da devrilecek. O da bir kâğıttan kaplan.”

Kitlesel seferberliği önleme mecburiyeti, şu anda gözlemlenen bitmek bilmeyen durumu teyit ediyor: ABD mevzi elde edemiyor, ama geri adım da atmıyor, İran ve diğer uluslara yönelik saldırılarına devam etmeye mecbur. Yağmalama olasılığı ortadan kalkarsa, müzik kesilir, duvarlar yıkılır, tüm emperyalist düzen, 1789’da Paris halkının karşılaştığı şeyle, yani öfkeli kitlelerin adaletiyle karşı karşıya kalabilir. Lenin’in uyarısında dile getirdiği gibi, emperyalizmin karakteristik özelliği şudur:

“Kapitalist ülkelerin yürüttükleri sömürgecilik politikası, gezegenimizdeki işgal edilmemiş toprakların ele geçirilmesi sürecine sona geldi. [...] dünya tümüyle taksim edildi, öyle ki gelecekte sadece yeniden bölüşüm mümkün olabilir.”

Zayıflayan emperyalist güçler, yeniden bölüşümü başka uluslara dayatacakları güçten yoksundurlar.

Emperyalist gelişmenin nihai yasası, halen daha Mao’nun belirlediği yasa:

“Savaş, başarısız ol, tekrar savaş, tekrar başarısız ol, tekrar savaş... ta ki zafere ulaşana kadar; halkın mantığı budur. Halk da her zaman bu mantık uyarınca hareket edecektir. Bu da bir başka Marksist yasadır.”

Marx Engels Lenin Enstitüsü
16 Şubat 2026
Kaynak

, ,

Katil Keder, Savaşçı Keder

Adam, “sahildeyiz ve günbatımını izliyoruz. Güneş ve deniz, ufuk çizgisinde birleşiyormuş gibi görünüyor. Gerçekten de birleşiyorlar mı?” diye sorunca şu cevabı verdim:

“Ne demek bu şimdi?

Öncelikle bu yanılsamanın anlamsız olduğunu idrak etmeni isterim. Denizle güneşin birleştiğini görüyoruz ama aslında bunların birleşmeleri imkânsız. Bunun da ötesinde, senin bu durumu içinde olduğumuz durumla kıyaslamanı isterim. Üzüntülüsün, ülken, halkın ve davan için kederleniyorsun, buna hiç şüphe yok.

Siyonist-emperyalist işgal, Lübnan toprağının kılcal damarlarına sızdığı günden beri kederlisin. Şu bahsini ettiğimiz genç de aynı sebepten ötürü kederli. Peki ama onun kederiyle senin kederin denk mi?”

Adam, “dediklerini anlamıyorum” deyince sözlerime şu şekilde devam ettim:

“Güneş ve denizin ufukta birleştiğine dair yanılgıyla bu iki kederin benzediği yanılgısı birbirine benziyor. Tabii ki ikisi de keder ama anlam farklıysa hatta iki keder çelişiyorsa, ismin kendisinin bir önemi kalmaz.”

Dün öğleden sonra gidip halini kontrol ettim. Ne şartlarda yaşadığını az çok tahmin ediyordum. Hain işgalcinin işgalinin yol açtığı şokun onun hayatını nasıl etkilediğini biliyordum. Ama gel gör ki o şok, o adamda yenilgici bir ruh haline, hayal kırıklığına, düşünsel, psikolojik ve fiziksel düzeyde denge kaybına yol açmıştı. Gördüm ki bu adam, dur durak bilmeksizin, ideolojik bir kafa karışıklığıyla boğuşuyordu.

Bu adam, korkak biri değildi. Hatta biliyorum, cesur biriydi o. Cesareti hayatça sınanmıştı üstelik. Yurtseverlik konusunda da eksiği yoktu, ondaki yurtseverlik de türlü sınavdan geçmişti.

Gelgelelim, ondaki ilk öncelikli mesele, cesaretinin ve yurtseverliğinin kırılgan bir düşünsel-teorik zemine dayanmasıydı. İkinci mesele de ülkesi için emek harcama konusunda edindiği tecrübenin onu büro faaliyeti sahasından çıkartmamasıydı. Bu yüzden adam, hiçbir bahaneye sığınmadan, doğalında, pratik olarak yurtseverliği uygulayan avamla buluşamamıştı. Yurtseverliği o avam gibi pratiğe taşıyamıyordu.

Şehre geldiğimde adama işgalcilere karşı güneyde girişilen bir muharebede dövüşen genç akrabasını sordum. Bu genç, halen daha cephedeymiş. Bana bunu söyledikten sonra masasının üzerindeki bir gazeteyi eline aldı ve üzerindeki fotoğrafı gösterdi. Fotoğrafta, güneydeki dağların birinde bir pusu esnasında elindeki tüfeği tutan genç vardı.

Ardından adam, “duydum ki bu genç kederliymiş” dedi. Bunun üzerine adama “ne yani sendeki kederle ondaki keder bir mi şimdi?” diye sordum. “Evet ne farkı var, keder kederdir” cevabını verdi.

“Denizle güneş arasında ne kadar mesafe varsa sendeki kederle o gençteki keder arasında da o kadar fark var” dedim. Bunun üzerine adam “nereden biliyorsun?” diye sordu.

Ona şu cevabı verdim:

“Yenilgiyi kabul etmiş, hayal kırıklığına uğramış, dengesini yitirmiş, ideolojik kafa karışıklıklarıyla malul bir insan olarak senin içinde olduğun hal ile hainlerin işgaline karşı mücadeledeki mevziiden hiçbir şekilde ayrılmayan, o dağın tepesinde bir kartal gibi durup elindeki tüfekle etrafı kolaçan eden, ufka gözlerini diken, her yandan tehlikeyle kuşatılmış olduğu halde dövüşmeyi sürdüren gencin içinde olduğu hal hiç bir olabilir mi?”

Adam “ne dersen de, keder kederdir işte” deyince ona şunu söyledim:

“Hayır dostum, katil keder var sende. Bu keder ki önce seni öldürüyor. O, her şeyden önce düşmanın safında olan katillerce gönderilmiş bir katil. Bugün tüm milletin, Arapların demokratik mücadelesinin temeli olan sebatla ilerleyen cenkte bize ahlaki ve psikolojik tabancasını doğrultup kurşun sıkıyor.

Ama aynı cenkte kendi mevziinde inatla kalıp dövüşen gencin kederi, savaşçı kederdir. Bu keder, kutsaldır. O gençteki nefret, onurludur. O, kederin en güzel ve en onurlu halini yaşamaktadır.”

Hüseyin Mürüvvet
Nida Gazetesi
20 Haziran 1982
Kaynak

16 Şubat 2026

Rubio’ya Karşı Rodney



ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Küresel Güney’deki sömürgelerin kurtuluşunu, “beş yüzyıllık Batı emperyalizminin refahını yok eden yıkıcı bir komünist komplo” olarak tasvir etmesi ve Avrupalı liderleri, Batı emperyalizmini geçmişin o ihtişamlı günlerine yeniden döndürmek için Trump önderliğinde ilerleyen ABD’nin bayrağı altında birleşmeye çağırması, kimilerini şaşırttı.

“Dünyanın en güçlü ülkesinin siyasi lideri, sömürgeciliği romantize eden, faşist köktencilikle yüklü, bu türden bir gerici konuşmayı nasıl yapabilir”di.

Oysa bu yaklaşım yeni değil.

Burada esasında, Fransa ve onun iyi bilinen “Françafrique” (Fransa’nın nüfuz alanı) projesi gibi birçok gücün eski sömürgelerine karşı kullandığı gelişkin siyasi ve kültürel stratejiden bahsediliyor.

Eski sömürgelerden gelen, Guyanalı akademisyen Walter Rodney türü düşünürler, makalelerinde bu yaklaşıma meydan okudular.

Rodney, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve Soğuk Savaş sırasında Batı’nın hâkim siyasi bakış açısında, sömürgeleştirilmiş halkların kurtuluşunun komünizmin bir uzantısı olarak nasıl görüldüğünü açıklıyordu.

Emperyalistler, bu sebeple, ilgili halkların egemenlik ve bağımsız kalkınma taleplerini gayrimeşru kılmak ve Doğu’daki merkezler yerine Batı’daki merkezlere olan bağımlılıklarını sürdürmek için müdahaleleri gerekli görüldüler.

Rodney, bu indirgemeci görüşün, sömürgeleştirilmiş toplumları 1955’te Bandung’da görüldüğü üzere, Küresel Güney’den kaynaklanan alternatif kalkınma yolları aramaya iten eşitsiz ekonomik yapıları gizlediğini savundu. Bu çabalar, askeri darbeler, suikastler ve vekâlet savaşlarıyla engellendiler.

Günümüzü geçmişten ayıran şey, Trump yönetiminin kibrini gizlememesi, mutlak meşruiyete ve normatif otoriteye sahip bir merkez ve kontrol altında tutulması gereken bir çevre olarak bölünmüş bir dünyayı sürdürmek için hem doğrudan hem de dolaylı şiddete başvurmasıdır.

Çevre ülkelere artık tarihsel özerklik, kalkınma öncelikleri ve egemenlik hakkı tanınmamaktadır. Buralar, sadece güvenlik, istikrar ve barış kisvesi altında merkezin çıkarlarına hizmet etmek için kullanılan birer alandır. Bu politikalar, kaynakları sömürmenin ötesine geçerek, tarihi, siyaseti ve kişinin kendi kaderini tayin etme yeteneğini kontrol altına alacak girişimleri de içermektedir.

K. Diallo
16 Şubat 2026
Kaynak

,

Kesaryani Şehitleri

1 Mayıs 1944’te, Yunan direniş güçleri, bir Alman generalin, öldürdüler. Buna cevaben, Naziler, Atina’nın ağırlıklı olarak Anadolu’dan göç etmiş olan Rumların yaşadıkları Kesaryani semtinde bulunan atış poligonunda 200 Yunan komünistini idam etti.

1936’dan beri diktatörlüğün ve antikomünist Metaksa rejiminin hüküm sürdüğü ülkede Yunanistan Komünist Partisi üyeleri zulüm gördüler. Çoğu, Akronafliya ve Korfu hapishanelerine atıldı. Bazıları da adalara sürgün edildi.

Nisan 1941’de Almanlar, ülkeyi işgal ettiler. Hapishanelerin kontrolünü ele geçiren Naziler, Eylül 1943’te İtalya’nın teslim olmasının ardından, daha önce İtalyan yönetiminde bulunan Larissa toplama kampında tutulan komünist tutsakların büyük kısmını Atina’nın kuzeybatısında faal olan Haydari toplama kampına naklettiler.

1 Mayıs 1944’te Kesaryani semtinde bir Alman generalin öldürülmesine misilleme olarak 200 komünist tutsak edildi. Onlara gönüllü destek olan Yunan birlikleri de 100 komünisti katletti.

27 Nisan 1944’te Yunan Halkının Kurtuluş Ordusu (ELAS) mensubu partizanlar, Lakonya’nın Molayi kasabasında Alman general Franz Krech ve yanındaki üç Alman subayını pusuya düşürerek öldürdü. Buna cevap olarak Naziler, bir bildiri yayınladılar ve 1 Mayıs’ta 200 komünistin idam edileceğini, Molayi hattındaki köylerin haricinde Alman birliklerinin eline geçmiş olan tüm erkeklerin öldürüleceğini duyurdu. Nazilerin bildirisinde, “bu işlenen suç neticesinde Yunan gönüllüler kendi inisiyatifleriyle yüz kadar komünisti öldürmüştür” denilmekteydi.

30 Nisan’da, yaklaşan infazların haberi Haydari kampına ulaştı. Kamp komutanı Fischer, Akronafliya’dan gelmiş olan tutsaklardan oluşan atölye ustabaşlarını çağırdı. Ertesi gün Halkis hapishanesinden gelen tutsaklarla birlikte farklı bir kampa taşınacaklarını söyledi. Onlara yerlerine hangi tutsakların geçebileceğini sordu.

Tutsaklar, bu taşınma işleminin idamın örtüsü olduğunu anladılar. Yoldaşlarına veda ettiler. Kampın 3 numaralı hücre bloğunda doğaçlama bir veda partisi düzenlendi.

Ertesi sabah, Halkis’ten gelen tutsaklar, kamyonlarla kamptan taşındı. Kamp komutanı Fischer, daha sonra bir yoklama yaptı ve infaz edilecek 200 tutsağı seçti. Bunların neredeyse tamamı, eski Akronafliya tutsağıydı (yaklaşık 170 kişi), bunlara Anafi adasında sürgünde kalmış birkaç tutsak daha eklendi.

Görgü tanıklarının ifadelerine göre, tutsaklar, kamyonlar onları götürmek için geldiğinde bile Yunan milli marşını, 16 Aralık 1803’te Osmanlı askerlerine teslim olmak yerine kendilerini yardan aşağı atan kadınlar ve çocuklar adına yakılmış Zalongo’nun Dansı şarkısını ve Akronafilya tutsaklarının şarkısını söylediler.


200 tutsak, yirmişerli gruplar halinde idam edilecekleri, Kesaryani semtinde bulunan atış poligonuna getirildi. Cesetleri Üçüncü Atina Mezarlığı’na defnedildi. İdam edilenler arasında Napolyon Sukacidis ve Stelyos Sklavainas da vardı.

Misilleme amacıyla masum 200 insanın idam edilmesi yönündeki kararla birlikte, Haydari Kampı’nın Alman komutanı, tutsakların içtimaya çıkmasını emretti. İsmi okunan tutuklular öne çıktılar, onarlı gruplara ayrıldılar. Bu işlem, 200 sayısı doldurulana dek devam etti. Sıra yedinci gruba geldiğinde, Fischer, aldığı hızla, Napolyon Sukacidis’in ismini haykırdı. Napolyon, gür bir sesle “Paron” (burada) deyip sırasından çıktı. Fischer, o an yaptığı hatayı anlayıp Napolyon’u omuzundan tutarak, ona “Yok, sen değil Napolyon” dedi. Napolyon, infaza götürülmeyeceğini, yerine başkasının konmayacağını düşünüp, komutana teşekkür etti. Tam sırasına dönecekken, yerine başka bir tutsağın alınacağını anlayınca, dik bir duruş sergileyerek, Alman komutana şunu söyledi:

“Her Yunan’ın hayatı benimkiyle aynı değerdedir. Benim gibi onu da bir ana beklemektedir. Şahsıma gösterdiğiniz takdir için size teşekkür ederim. Ancak önerinizi kabul edersem, olduğum kişi olmaktan vazgeçmiş, başka bir şeye dönüşmüş olurum; bir hiç olurum. Daha da beteri, bir hain ve katil olurum. Ve unutmayın ki siz bir işgalcisiniz, ben ise vatanının özgürlüğü için direnen bir savaşçıyım. Biz, birbirimizin düşmanıyız.”

Komutan, onu ikna etmek için “Gerçek kahramanlar hangi taraftan olursa olsun, askerlik onurumuz onlara saygı göstermeyi gerektirir” dedi. Napolyon’un cevabı, “Evet ama siz onları aşağılıyorsunuz” oldu.

Fischer şaşkınlıkla, “Neden?” diye sordu, ancak onu, kendi yerine başkasının girmesini ikna edemeyeceğini anlayınca “Napolyon, sen hiçbir zaman köle olmadın” dedi.

İnfazdan kurtulma imkânı varken, kendi yerine bir başka masumun idama gönderilmesini reddedip, yoldaşlarıyla beraber kahramanca bir ölümü tercih eden Napolyon Sukacidis, bu onurlu fedakârlıkla tarih yazdı.

Sukacidis ve 199 yoldaşı, 1 Mayıs 1944’te, İşçi Bayramı gününde, Atina’nın Kesaryani semtinde kurşuna dizildi.

Kesaryani semti, ezici çoğunluğu Anadolu kökenli olan Yunan halkının Nazilere ve daha sonra İngiliz işgal güçlerine karşı direnişinin merkezi olmuştur.

* * *


1 Mayıs 1944’te Kesaryani’de, çoğunluğu YKP kadrosu ve üyesi olan 200 komünistin son anlarını tasvir ettiği söylenen ve gün yüzüne çıkan fotoğrafların yanı sıra, YKP Merkez Komitesi arşivlerinde bulunan, idam edilenlerin biyografik bilgileri ve fotoğrafları dikkatlice incelenerek, bu kişilerin kimliklerinin belirlenmesine dönük çalışmalar devam ediyor. Şimdiye dek yürütülen araştırmalardan, fotoğraflardan birinin büyük olasılıkla Dimitri Papadopulos olduğu anlaşılıyor.

Dimitris Papadopulos, Pontusluydu. En eski ve en iyi militan inşaatçılardan biriydi. 1922-1924 yılları arasında mülteci olarak Yunanistan’a gelir gelmez sendikal harekete katıldı. 1928’de İnşaatçılar Birliği’nin yönetimine katıldı ve kısa sürede İnşaatçılar Federasyonu Yürütme Kurulu’na yükselerek Genel Sekreteri oldu. 1928-1936 yılları arasında inşaat işçilerinin mücadelelerini örgütledi ve yönlendirdi. Bu mücadeleler nedeniyle birçok kez hapse atıldı ve sürgüne gönderildi. 1936’da, Elen İnşaatçılar Federasyonu Sekreteri iken, 4 Ağustos monarşist-faşist diktatörlüğü tarafından tutuklandı, sürgüne gönderildi ve oradan Akronafliya'ya gitti. 1941’de monarşist-faşistler tarafından Almanlara teslim edildi. Haydari’ye nakledildi ve 1 Mayıs 1944’te 200 halk savaşçısıyla birlikte kurşuna dizildi.


200 savaşçıdan biri de Trasivulos Kalafatakis.

30 yaşında olan Trasivulos Kalafatakis, Gregori ve Pelagya’nın oğlu olarak 1914 yılında Girit’in Hanya şehrine bağlı Platanyas’ta varlıklı ve kalabalık bir ailede dünyaya geldi. Uzun boylu, yapılı ve güçlü iradeli bir kişiliğe sahipti. Meslek olarak tarım ve sütçülükle uğraşıyordu. Çok genç yaşta Ekaterini Hali ile evlendi ve Maria ile İfigenya adında iki kızı oldu.

Genç bir lise öğrencisiyken, çalışkanlığı ve net siyasi düşüncesiyle öne çıkıyordu. Merkez Komite üyesi Vangelis Ktistakis tarafından YKP’ye örgütlendi. Giorgis Tsitilos, Harilaos Psillakis, Giorgis Paterakis, Nikos Mariakakis ve Panagiotis Kornaros ile birlikte hareket etti. Bu isimlerle birlikte, 1 Mayıs 1944’te Kesaryani Atış Poligonu’nda 200 vatansever komünistle birlikte idam edildi. İlerici hareketin öncülerinden biri olarak, özellikle Platanyas Jandarma Karakolu Komutan Yardımcısı’ndan YKP’yi reddeden bir bildiri imzalaması için çok baskı gördü. Kendisine yapılan tüm teklifleri ve tehditleri sürekli olarak reddetti. Metaksas diktatörlüğü yıllarında faaliyetlerine devam ederek, köyünde ve çevredeki köylerde birçok genci örgütledi. Valilik komitesinin bir üyesi olarak, Temmuz 1938’de diğerleriyle birlikte diktatörlük karşıtı harekete katıldı. Yoldaşlarıyla birlikte, Kral George ve Metaksas tarafından davet edilen İngiliz gemisinin Suda limanında karşılanmasına el ilanları atarak tepki gösterdi. Bu, o zamanlar büyük bir cesaret gerektiren bir eylemdi. 1939’da tutuklandı, 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve Hanya hapishanesine gönderildi. Daha sonra Atina’daki Averof hapishanesine ve oradan da Akronafliya’ya nakledildi. Ardından Larissa’daki İtalyan kampına gitti ve Eylül 1943’ün başlarında Akronafliyalılarla birlikte Haydari Kampı’na geldi. Kamp aşçısı olarak, genç tutsaklara özenle ve bol miktarda yiyecek sağladı. Unutulmaz savaşçının anısına, Hanya belediyesi Agios Lukas bölgesindeki bir sokağa onun adını verdi.

902
16 Şubat 2026
Kaynak

* * *


Nazilerin Bildirisi

 

İşgalci Alman güçlerinin Yunan partizanların bir Alman generali öldürmesine cevap olarak, Keysaryani’de 200 komünist tutsağın idam edileceğini söyleyen bildirisi.

Bu kan sizin elinize de bulaştı.

Alman ordusu açıklaması şu şekildedir:

27 Nisan 1944 günü komünist gerillalar, Molotoflarla gerçekleştirdikleri yoğun bir saldırı sonucu bir Alman generalini ve maiyetindeki üç subayı öldürdü. Bu saldırı sırasında birkaç Alman askeri de yaralandı.

Buna cevap olarak aşağıdaki kararlar alınmıştır:

1) 1 Mayıs 1944 günü 200 komünist idam edilecek.

2) Hora bölgesi haricinde kalan, Molaon-Sparti hattı üzerinde yaşayan tüm erkekler Alman askerlerince infaz edilecek.

Bu işlenen suça cevap olarak Yunan gönüllü birlikleri, kendi inisiyatifleriyle yüz kadar komünisti öldürmüştür.

Yunan halkı şunu idrak etmek zorundadır: doğru düşünenlerin safında yer alıp partizanların işledikleri suçları kınamakla yetinemezsiniz, azınlık bir grubu ifade eden bu partizanların tüm davranışlarına ve eylemlerine karşı çıkmanız gerekmektedir.