10 Mayıs 2026

,

Toksik


Türkiye sosyalist hareketinin özü, özeti, Pyotr Struve’dir. Başta Marksist olan bu zat, liberal olmuş, Bolşeviklerin karşısına geçmiş, Ekim Devrimi sonrası Beyazlara örgütlenmiştir. Türkiye sosyalist hareketinin toplam teorik ve politik yönelimi de bu seyri takip etmiştir. Bugün Marx maskesi takan örgütler, Proudhon, Dühring ve Bernstein; Lenin maskesi takan örgütler, Struve, Kautsky ve bilcümle Menşeviğin yanına hizalanmıştır.

1928’de Komintern’in hazırladığı TKP raporunda, “Merkez Komite üyelerinin bir kısmında Menşevik tasfiyeci sapmalara yol açtı. Bu eğilimin sözcüleri, işçileri siyasal mücadeleye sevk etmek yerine, işçilere verilecek ‘Marksist eğitim’le yetinmek istiyorlardı; çok çok ekonomik mücadeleyi kabul ediyorlardı. [...] Bunlar, kemalistlere destek noktasında durdular” ifadelerine yer verilmektedir.[1]

Bugün “Devrimci İşçi Önderi” Başaran Aksu, “Burada büyük siyasi olaylar, büyük siyasi tehlikeler varmış da. Emniyet böyle tezler öne sürüyor. Ne alakamız var bizim siyasi olayla. Ekmek kavgası bu” diyor. İşçi sınıfını siyasetten kopuk faaliyet alanına hapsetmeye çalışıyor. Ne Yapmalı?’yı çöpe atıyor. “Bağımsız” derken sosyalizm mücadelesinden bağımsızlığı kastediyor. Sonra gidip CHP için yürüttüğü faaliyetini bu partinin Natocu ve faşist üyelerine alkışlatıyor. Onları dost belliyor. İşçilerin yağı, CHP’nin ekmeğine sürülüyor.

Lenin, CHP karşısında önemli bir ayraç olarak duruyor. CHP ile ittifak, birlik ve kaynaşma pratiği için onun tasfiye edilmesi, bu toksik kişilikten arınılması gerekiyor. Çünkü Lenin, şunları söylüyor:

“Marksizmden reformlar için mücadele, proletarya diktatörlüğünü hedeflemeyen sınıf mücadelesi, ‘sosyalist idealler’in genel kabulü ve kapitalizmin ‘yeni bir düzen’le ikame edilmesi gibi liberal burjuvazinin kabul edebileceği şeyleri alıp, buna karşılık, Marksizmin kendisine can veren ‘tek’ şeyi, o devrimci içeriği bir kenara atıyorlar.”[2]

Devamında Lenin, “Marksizm, proleter hareketin kurtuluş teorisidir” diyor. Onu eleştiren, Lenin’in ifadesiyle emperyalizmden pay isteyen Struve ise anılarında Lenin’in “liberalizmin ve burjuvazinin azılı bir düşmanı” olduğunu, onlara yönelik nefretinden bir türlü kurtulamadığını söylüyor.[3] Struve, yazısı boyunca burjuva demokrasisi için mücadelenin asıl olduğunu, devrime ve sosyalizme hiç inanmadığını ifade ediyor. Bugün ortalıkta struvecilerin sesi çok çıkıyor. Herkes, liberalizme ve burjuvaziye sevdalı Lenin karikatürlerine dönüşüyor.

Solun, İran konusunda akıl hocalarından biri olan Fred Halliday, bir yazısında şunu söylüyor:

“Birinci Dünya Savaşı’nın bir ürünü olan liberalizm ve sosyalizm karşıtlığı, dünya çapında Leninist dönemin en maliyetli sekter miraslarından biriydi. Bu miras, Almanya’dan İran’a kadar birçok ülkede muhalif hareketlere pahalıya mal oldu.”[4]

Yazısı, liberalizme övgüyle başlıyor, onu yücelten cümlelerle son buluyor. Sosyalizmi liberalizmin gölgesine sokmak, ona diz çöktürmek isteyenler, emperyalist ordulara destek veren solcular.

Bu liberalizme dair “toksik” dile yönelik eleştiri, kurumlarda, sendikalarda, kitle örgütlerinde öğretiliyor. Kadroların beyni, Avrupai ve Amerikan araçlarla yıkanıyor. Zehrinden kurtarılıyor. Kırklarda her türlü kolektivizmi yasaklayan Şah konuşuyor, bugün sosyalistlerin dilinde.

O nedenle dün Hitler’in partisine üye olmuş sağcı bir Alman siyasetçisinin adına dağıtılan ödülün Eren Keskin’e verilmesine sevinmek, Agos’a düşüyor.[5] Keskin, bu ödülü Filistinli kadınları kadından, Filistinlileri insandan saymayan çalışmaları sebebiyle alıyor. El, Ermeni kıyımı ile Filistinli kıyımı arasında bağ kurarken[6] buradakiler, aradaki bağı, Filistinlilerle kurulacak her türlü ilişkiyi ortadan kaldırmaya ahdetmiş bir liberale verilen ödüle seviniyor.

Bugün solu Demirtaş’ın kimin tarafından yazıldığı belli olmayan, içi boş kitabının Lenin’in Ne Yapmalı?’sından daha kıymetli bulanlar, onu daha büyük bir eser görenler yönetiyor. Halliday de bu solcular da Amerikan botlarının Ortadoğu’ya ayak bastığı günün heyecanıyla yazıyorlar. Lenin’e ve Leninizme bu bağlamda savaş açıyorlar.

O işgal günlerinde “Ekim Devrimi Doğu’nun devrimidir” diyen, aslında Doğu’yu işgale gelmiş Batı adına konuşan Sinan Dervişoğlu, bugünlerde Kautsky gibi isimleri bu bağlamda allayıp pulluyor. Bu tür liberal solcular, o nedenle Dönek Kautsky kitabına küfrediyor.[7] Onu, dikenli, rahatsız edici buluyorlar. Bugünün Kautsky’leriyle, Bernstein’larıyla, Struve’leriyle meyhanelerde kadeh tokuşturmak, Kadıköy’deki TİP’li şefleriyle “Sarı Saçlı Mavi Gözlüm” şarkısını bağıra bağıra söylemek istiyorlar.

Halliday, liberalizm-sosyalizm karşıtlığını Birinci Dünya Savaşı’na bağlıyor. Bir de İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyalizmi faşizmle eşleyen liberaller var. Her iki kanaldan gelen isimler oturuyor, bugün sosyalist hareketin su başlarında. Dervişoğlu’nun Dönek Kautsky kitabından duyduğu rahatsızlık, o emperyalizmden yana olan solcularla birlikte olma iradesiyle ilgili. Onlara yönelik eleştirinin önünü almaya çalışıyor.

Bugün “Birinci Savaş’ın öncesinde” veya “İkinci Savaş’ın öncesinde” olduğumuzu söyleyenler, kendilerince bir Marx ve Lenin imal etmeye çalışıyorlar. Çapaklardan kurtuluyorlar, zehri arıtıyorlar. Travmasız, zehirsiz ilişkiler üzerinden yetiştirdikleri çocukların birer robot haline gelmesi için gerekli zemini örüyorlar. Emperyalizm, teoriyi de işgal ediyor.

Dervişoğlu gibi isimlerin üyesi olduğu TİP, o nedenle Amerikalı Demokratik Sosyalistler örgütünün çakması olarak kuruldu. Oradaki isimlerin benzerleri imal edildi. Dervişoğlu, muhtemelen istihbarat güdümünde olan Amerikalı örgütü teorik açıdan desteklemek için çıkartılan Jacobin dergisinde yayınlanan, Kautsky övücü yazılara bağlanmak, Demokrat Parti ve İngiliz İşçi Partisi’nde temsil olunan emperyalist hattan destek görmek istiyor. Ama nedense kitabını, Çin’den gelen fonlarla faaliyet yürüten bir yayınevinden çıkartıyor.

Bu yayınevi (Canut), emperyalizm ve sol teori arasındaki bağı ifşa eden Gabriel Rockhill’in son kitabını, yol açtığı tartışma nedeniyle, yayınlama konusunda sorun yaşıyor. Rockhill’e cevap veren Jacobin yazarı, özünde, “Sovyetler’e karşı mücadele meşrudur, solun alanını o mücadele açacaktır. Kıralım sovyet çekiçlerini!” diyor.[8] Dervişoğlu da “Sovyet insanı, Doğu Avrupa ülkelerini ziyaret edemiyordu” gibi karalama amaçlı gevezeliklere başvuruyor. Bugündeki efendilerine “bizden zarar gelmez. Biz reel sosyalizmi yerden yere vurmuş, burjuva ideolojisine kul köle olmuş küçük burjuvalarız” diyor. Solun devlet ve sermaye katında kendisine açtığı alanı sahiplenen bu tür solcular, ne yapılacaksa o alanda ve o alandan yapılacağını söylüyorlar. Bu akıl-fikir, TİP’i ve birçok solcu örgütü özetliyor. O nedenle, Dervişoğlu gibiler, “Çin de İran gibi faşist bir devlet, ondan uzak durmak lazım” diyen Sendika sitesinde yayınlıyor yazılarını.[9]

Bugün TİP içi çizgi, öğrenciye içi boş, temelsiz sendika kurdurmayı akledebiliyor. Küçük burjuvalığı işçi kuklasına konuşturuyor. Aslında mücadeleyi ve fikriyatı proletarya gibi kolektif bir iradeye göre değil de bireye ve onun kariyerine göre tanımlıyor, inşa ediyor. Kişi, mücadele ve sınıfa değil, mücadele ve sınıf, kişiye göre içerik ve anlam kazanıyor. Kişi, mücadeleden ve sınıftan değil, mücadele ve sınıf, bireyden kuruluyor.

Komintern’in Moskova’da kurduğu Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi, Nâzım gibi birçok Türkiyeli ismin de eğitim aldığı yer. Nâzım’ın döneminde orada eğitim gören Filistinli komünistlerden Necati Sıtkı, anılarında bir “Yargı Günü”nden bahsediyor. Eğitim yılının sonunda düzenlenen bu etkinlikte öğrenciler toplanıyorlar, birbirlerini kıyasıya eleştiriyorlar, birbirlerine özeleştiri veriyorlar.

“Aziz, bencil olsa da arkadaşlarını seven iyi bir genç adamdır. Ancak genel davranışlarında, küçük burjuvazinin evlatları gibi davranmaya meyillidir. Düşünün, yarım saatini aynanın karşısında saçını düzeltmekle, kolonya sıkmakla, kızlarla flört ederek geçiriyor. Aziz’in bu davranışı, inançlarını etkileyecek, burjuva toplumundan edindiği kaprislerle onu siyasi görevlerinden uzaklaştıracaktır.”[10]

Bugün mücadele ve sınıf, o kariyerin, kaprislerin, küçük burjuvazinin evlatlarının, o aynaların önünde diz çöktürülüyor. O diz çökmüşe “devrimcilik ve sosyalizm” deniliyor. “Zaman değişti, Lenin öldü, üretim güçleri gelişti, devir o devir değil. Bireyi önemsemek lazım. CHP’yle birleşmezsek, AKP gitmez, bireye alan açılmaz. Liberalizmi de o kadar şeyetmeyelim” duası, her fırsatta mırıldanılıyor. Diz çöken mırıltı, inanca dönüşüyor.

Eren Balkır
9 Nisan 2026

Dipnotlar:
[1] Communist International, Between the Fifth & the Sixth World Congresses 1924-8”, Dorrit Press, Temmuz 1928, s. 404. Türkçesi: İştiraki.

[2] V. I. Lenin, “The Collapse of the Second International”, Haziran 1915, MIA. Türkçesi: İştiraki.

[3] Peter Struve, “My Contacts and Conflicts with Lenin II”, The Slavonic and East European Review, Cilt. 13, Sayı. 37 (Temmuz 1934), s. 77.

[4] Fred Halliday, “The Iranian Left in International Perspective”, Yayına Hz.: Stephanie Cronin, Reformers and Revolutionaries in Modern Iran içinde, RoutledgeCurzon, 2004, s. 35.

[5] “Eren Keskin'e Almanya'dan İnsan Hakları Ödülü”, 8 Mayıs 2026, Agos.

[6] Keith David Watenpaugh, “The Pomegranate and the Orange: A Comparative Framework for Genocide in the Middle East – The Ottoman Armenian Medz Yeghern and the Palestinian al-Nakba”, 19 Şubat 2026, Journal of Genocide Approach, TF. Türkçesi: İştiraki.

[7] Sinan Dervişoğlu, “İkinci Enternasyonal’e yeniden bakmak IV”, 7 Mayıs 2026, Sendika.

[8] Russell Jacoby, “No, Western Marxism Wasn’t a CIA Plot”, 18 Nisan 2026, Jacobin.

[9] Ali Güvendik, “İran İslam Cumhuriyeti Ve Çin Halk Cumhuriyeti: Kurumsal-Politik Benzerlik”, 28 Nisan 2026, Sendika.

[10] Necati Sıtkı,مذكرات نجاتي صدق, Institute for Palestine Studies, Eylül 2001.

09 Mayıs 2026

,

Ezilenlerin Cihadı



Onu öldürmesinin gerekçesini kadının kendisinde yol açtığı korkuda ve utançta buldu. [...] Korku ve utanç duyduğunda aslında Mary’ye tepki göstermiyordu. Mary, birçok Mary’nin yol açtığı duguların açığa çıkmasına hizmet ediyordu. Mary’yi öldürdüğü an kaslarındaki gerginliğin azaldığını hissetti. Uzun zamandır sırtında taşıdığı o görünmez yükten kurtuluvermişti.

[Richard Wright, Native Son]

İnsanın içinde bulunduğu koşullar, insanın sırtındaki yükleri artıran görevlerde insanlar arasında kurulan iş birliği ve insanlık için üretilen planlar, bugün yeni icatları talep eden yeni sorunlara yol açıyor.

[Frantz Fanon, Wretched of the Earth]


Sömürgeciliğin mirası, yirminci yüzyılın ötesinde de yankı bulmaya devam ediyor. Uzun süren, vahşet ve kaynak gaspı ile tanımlı dönem, dünya nüfusunun önemli bir bölümü için yalnızca maddi değil, psikolojik sonuçlar da doğurdu. Sömürgeci fetihten daha öğretici olan şey, yabancı işgalcilere karşı gelişen direnişti. Sıradan insanların zalim güce karşı sergilediği bu direniş, insan ruhunun özgürleşmek için aşılmaz gibi görünen engelleri aşma becerisini açığa çıkarttı. Aynı zamanda, bir halkın birikmiş acısının, sınırsız, uçsuz bucaksız şiddet potansiyelini ne ölçüde açığa vurabileceğini de gösterdi. 

Bugüne geldiğimizde, “bölgesel” sömürgeciliğin büyük ölçüde yok olduğunu görüyoruz, ancak bu sömürge karşıtı direnişin kıvılcımları, hem gerçek hem de muhayyel düşmanlara karşı varlığını sürdürüyor. Bazı durumlarda, baskıcı koşullara karşı tanıdık bir direnişe tanık olurken, diğer yerlerde kurtuluş çerçevesinin dışında görünen şiddete şahit oluyoruz. Bu modern “devrimci” şiddet örnekleri kendini, en belirgin şekilde İslami militanlık bağlamında ortaya koyuyor.

Son otuz-kırk yıllık dönem içerisinde Batı dünyasıyla karşı karşıya gelen İslami militanlık olgusu, dünya çapında herkesin dikkat çekmiş olduğu bir husustur. Elbette ilk soru, “İslami militanlık” fikrinin nasıl tanımlanacağıyla ilgilidir. Bu analizde de gösterileceği üzere, bu tanım birçok nüans içermektedir, ancak başlangıç noktası olarak en azından geniş bir tanım önermek gerekmektedir. Bu nedenle, bu incelemenin amacı doğrultusunda, “İslami militanlık”, iddia edilen İslami motivasyonlar temelinde şiddet yoluyla savaşmaya meyilli veya savaşmaya hazır olma durumu veya koşulu olarak kabul edilecektir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun nihai çöküşü, ardından Müslüman dünyasının sömürgeleştirilmesiyle, zorla değişimin algılanan tehdidine karşı kolektif direniş, İslam inancına sahip olanlar arasında çeşitli hareketleri tetiklemiştir. Osmanlılar, düşüşlerine rağmen, sembolik düzeyde bile olsa, yüzyıllardır süregelen İslami kolektif duyguyu korumuş ve yenilgileriyle birlikte bu kolektifin ortak kaderi konusunda kafa karışıklığı yaşamıştır. Müslüman ordularının dış tehditler karşısındaki acizliği, birçok grubu katkılarının silahlı mücadele şeklinde olması gerektiğine daha da fazla ikna etmiştir. Dolayısıyla, birçok açıdan, daha önce yetkililerin kullandıkları (genellikle “kutsal savaş” olarak tanımlanan, ancak daha doğru bir ifadeyle, “mücadele” olarak adlandırılan) cihat kavramı, artık devlet dışı aktörlerce devralınarak, ulus devletlerin terk ettikleri sorumluluğu üstlenmeye başlamıştır.

İlginçtir, diğer birçok olguda olduğu gibi, İslamcı militanlığın Batı’ya girmesi nedeniyle son zamanlarda gördüğü ilgiye rağmen, Müslüman dünyası bu militanlığın temel güçlükleriyle karşı karşıyadır. Onlar, bu militanlıkla çeşitli biçimlerde çok daha uzun süredir ve çok daha yüksek bir bedelle mücadele etmektedirler. İslami militanlığın geçmişteki ve günümüzdeki kurbanlarının büyük çoğunluğunun Müslüman olduğunu söylemek abartı olmaz.[1] Bu olgu, coğrafi olarak sınırlı kalmamış, Fas ve Endonezya arasında her yerde ortaya çıkmıştır. Elbette, İslami militanlık, farklı ifadelere kavuşmuş, militanlık, bölgesel kaygılar, mezhepsel ideolojiler ve küresel hedeflere bağlı olarak muhtelif motivasyonlara sahip olmuştur. Bu nedenle, militanlığın bu farklı biçimlerindeki nüansları daha iyi anlamak ve bunlarla başa çıkmanın yollarını  tahayyül etmek, her zaman gerekli olmuştur.

Ne yazık ki, 11 Eylül saldırılarının yarattığı İslami militanlığa olan ilgi, bu olguya ilişkin analizlerini sunmaya hevesli (ancak her zaman önyargısız olmayan) bir ses karmaşasını da beraberinde getirdi. Trajedinin orta yerinde birçok kişi, bu trajik eylemin ardındaki nedenleri sorgulamaya başladı. Ne yazık ki, birkaç anlayışlı yorumcu dışında, analistlerin çoğunluğu (özellikle “terörizm uzmanı” olarak adlandırılanlar), en iyi ihtimalle sadece militanlık değil, İslam ve Müslüman dünyası hakkında da yüzeysel bir bilgi üzerine kurulu sığ incelemeler sundu. Analizlerin çoğu, tek boyutlu olma eğilimindeydi ve söz konusu meseleleri birbirine karıştırma hatasından muzdaripti. Bu “uzmanlığın” en zararlı sonucu, farklı militan grupların farklı ideolojileri ve amaçları dikkate alınmadan bir araya getirilmesiydi. Siyasi nedenlerle ya da çıkarlar doğrultusunda, tüm militanlar, bir şekilde Kaide ile bağlantılandırıldı. Bu analiz, yanlış olmasının yanı sıra, çoğu zaman durumu daha da kötüleştiren politikalara yol açtı.

Öyleyse gerekli olan, İslamcı militanlık olgusuna, konuyu önceden yargılamayan ve ne kadar zor görünse de mümkün olan en nesnel bakış açısından gözlemlemeye çalışan bir yaklaşımdır. Özünde, bu militan aktörleri, eylemlerinin rasyonel bir temeli olmayan “aklını yitirmiş” deliler olarak, tek bir fırça darbesiyle resmetmeye çalışmayan akademik bir incelemeye ihtiyaç var.[2] Özellikle hükümetler, bu bireylere psikolojik maraz atfetmeye heveslidirler ve davranışlarının ardındaki motivasyonlarını anlamaya yönelik her türlü makul girişimi sıklıkla baltalarlar.[3] Temelde, İslami militanlığı doğru bir şekilde değerlendirmeyi amaçlayan herhangi bir inceleme, özellikle şiddetiyle ilgili olarak, meşru veya haklı olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakmalıdır. Amaç, onların kendilerini ve çevrelerindeki dünyayı nasıl algıladıklarını keşfetmek olmalıdır, bizim onlar hakkında ne düşündüğümüzü değil. Bu, kişinin kendi kişisel inançlarının onların anlayışlarını kabul ettiğini veya İslam dininin bu tür şiddeti hoş gördüğünü öne sürmek anlamına gelmez; sadece “militanlığın ahlakı” sorusunun ayrı bir tartışma olduğunu belirtmek içindir. Militanlıkla ilgili sorunları ele almanın yollarını ancak bu suretle doğru bir şekilde kavrayabiliriz.

Ayrıca, şiddeti “meşru” cevaplar listesinden kategorik olarak çıkarmak, bir davanın ve aktörlerinin doğru bir şekilde incelenmesi için bir bahane teşkil etmez. Bu uyarı, özellikle “İslami militanlar” olarak etiketlenen geniş insan kategorisi için gereklidir. Gerçekte, bu aktörlerin hepsi, aynı çatışma kurallarına uymuyor, aynı hedeflere veya gündemlere sahip değiller. Bazıları, ABD Kongresi ve yürütme organınca “özgürlük savaşçıları” olarak selamlanırken, diğerleri, aynı organlarca “kötü” olarak etiketlenmiştir.[4]

Geçmişte başka “hareketlere” de gayrimeşruluk etiketi yapıştırılmış, ancak daha sonra bunların çok gerçek ve meşru mücadelelere karşı boş emirler olduğu ispatlanmıştır. Yakın tarihte, Güney Afrika’daki Afrika Ulusal Kongresi’nin askeri kanadı olan ve aralarında Nelson Mandela’nın da bulunduğu kişilerce ırk ayrımcılığına karşı mücadeleye katılmak için kurulan Umhonto we Sizve (Ulusun Mızrağı) gibi gruplar bu noktada anılmalıdır.[5]

Ayrıca, şiddetin belirli bir boşlukta meydana geldiği varsayımından da kurtulmak gerekmektedir. Çoğu zaman, İslami militanlığın nedenleri, doğrudan veya dolaylı olarak, mağdur bir nüfusa karşı işlenen şiddetin kendisinden kaynaklanır. Birçok militanlık örneği, on yıllarca kırılmamış bir şiddet döngüsünün yansımasıdır.

Bu düzlemde “İslami militanlığı en iyi nasıl analiz ederiz?” sorusu çıkıyor karşımıza. Keşfedilebilecek muhtelif yollar olsa da, militan zihniyeti yönlendiren iki temel kaynağı tam olarak anlamak gereklidir: İslam ve sömürgecilik karşıtlığı.

İslam, militanın mücadelesini meşrulaştırdığı ve onu kozmik seviyelere yükselttiği mekanizmanın adıdır. Bu militanların kendilerini “sömürgeleştirilmiş” olarak görmeleri garip gelebilir, çünkü yaşadıkları ülkeler, yıllar önce bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Ancak, sömürgecilik dönemindeki gibi yabancı bir varlık, topraklarında mevcut olmasa da, var olan “yabancı” varlığın hem fiziksel hem de psikolojik olarak yarattığı kaygı, yerli halklardan gelen sömürge karşıtı direnişe benzer bir tepkiye yol açmaktadır. Bu bağlamda, sömürgecilik döneminde oluşan çağdaş militana ait zihniyeti anlamamıza ne ölçüde yardımcı olabileceğini değerlendirmek, akıllıca görünmektedir. Bu görevin ifa edilebilmesi için, o dönemden Frantz Fanon ve devrimci felsefesinden daha iyi bir teorisyen yoktur.

Bu militan tepkinin nedenlerini ve değerlerini incelemek için, sömürge sonrası psikolojinin babası olarak Frantz Fanon, bu konulara ışık tutmak için belki de en uygun isimdir. Fanon’un bu göreve katkısı, insan zihnini sömürgeleştirme döneminde anlamaya yönelik felsefi girişiminden kaynaklanmaktadır. Bu, öncelikle dört önemli eseri aracılığıyla gerçekleştirilir: Yeryüzünün Lanetlileri, Siyah Deri Beyaz Maskeler, Afrika Devrimine Doğru ve Gebermekte Olan Sömürgecilik.

Fanon’un sömürge döneminin en önemli devrimci teorisyeni olduğu, tartışma götürmez bir gerçeklik. Fikirlerinin sayısız bağımsızlık hareketini etkilediği söylenen Fanon, “kültürel yozlaşmanın psikanalisti” ve “özgürleşmenin şairi” olarak adlandırılmıştır.[6] Eserleri, ırk ayrımcısı Güney Afrika’nın hapishanelerinde gizlice okunmuş, elden ele dolaştırılmış, böylece sonunda direniş için hazırlanan yeni “strateji sözlüğü”nün parçası haline gelmiştir.[7]

İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun kitaplıklarında Fanon’un kitaplarının birçok kopyasının bulunduğu ve Bobby Sands de dâhil olmak üzere, birçok önemli cumhuriyetçi lideri etkilediği söylenmektedir.[8] Etkisi, Amerika'daki yurttaş hakları hareketinde bile hissedilmişti. Eski Kara Panter üyesi Eldridge Cleaver, “Her bir kardeşimiz Fanon’dan alıntı yapabilir” diyordu.[9]

Sömürgecilik karşıtı dönemdeki İslami devrimci düşünceye yüzeysel bir bakış, Fanon’un felsefesiyle paralellikler bulacaktır. Cezayir dışında bile Fanon’la ilgilenen Müslüman aydınların olduğuna hiç şüphe yok. Örneğin, İranlı devrimci düşünür Ali Şeriati’nin Fanon ile yazıştığı ve İslam’ın devrimci mücadeledeki rolü konusunda farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen, kitaplarının çoğunu İranlı okurlar için tercüme ettiği söylenmektedir.[10] Dahası, Cezayir’deki sömürgecilik karşıtı mücadeleye katılan az sayıdaki devrimci düşünürden biri olarak Fanon, teorisini sahadaki pratik bilgilerle harmanlamıştır. Tony Martin, onu “hem usta bir teorisyen hem de bir eylem adamı” olarak tanımlamaktadır.[11]

Başka bir akademisyen ise Fanon’un “yazılarının sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı savaşın bir parçası olmayı amaçladığını” belirtiyor.[12] Bu nedenle, Fanon’un fikirlerini ve felsefesini çağdaş İslami militanlığın incelenmesine uygulamaktan gerçek bir fayda sağlanabilir. Bu tezin öncelikle “çağdaş” İslami militanlarla, yani bugün faaliyet gösteren (veya yakın zamanda ölmüş) militanlarla ilgilendiğini belirtmek gerekir. Analizin kapsamını sınırlamanın yanı sıra, bu odak noktası 11 Eylül, Irak ve Afgan savaşları gibi yakın döneme ait olayların İslami militanlık üzerindeki etkisini de dikkate almaktadır.

Elbette, Müslüman bir ülkede faaliyet göstermiş olsa da Fanon’un kendisinin Müslüman, hele ki bir İslamcı olmadığını aklımızda tutmalıyız. Fanon’un mensubu olduğu Cezayir Kurtuluş Hareketi, incelemek istediğimiz çağdaş İslami militanlığın aksine, büyük ölçüde “İslamcı” hedeflere sahip değildi, bu nedenle, çağdaş düşüncenin bazı yönlerine çok fazla ışık tutmayabilir. Bağımsızlık mücadelesinde yardımcı olduğu kanıtlanan dini terminolojiye (yani cihat veya mücahit) yapılan sembolik göndermeler dışında, Fransızlara karşı Cezayir hareketi, örneğin İtalyanlara karşı Libya hareketinin aksine, çağdaş İslami militanlığı tanımlayan dini motivasyonlardan yoksundu.[13] Bununla birlikte, Fanon’un yerli ile sömürgeci arasındaki ilişkiye dair incelemesi, İslami militan hareketin içine işleyen genel psikoloji ve retorik açısından son derece öğreticidir. Aynı güç dinamikleri, aynı sömürgeleştirme, batılılaşma duyguları ve aynı direniş fikirleri, çağdaş İslami militan ideolojisinde de bulunur. Bu nedenle, motive edici ideolojilerin tonları farklı olsa da, aynı yerden kaynaklanırlar: Batı’dan bağımsızlık. Sömürge bağlamı, bu bağımsızlığı toprakla ilişkilendirerek görüyordu; İslamcı bakış açısı, bunu sadece toprak açısından değil, aynı zamanda fikirler açısından da ele alıyor.

Bununla birlikte, Frantz Fanon’un sömürgecilik sonrası bağlamda bugün hâlâ geçerli olup olmadığını sorgulayabilecek bazıları da var. Argüman, fikirlerinin artık geçerliliğini yitirmiş olabileceği, çünkü çevrenin onun zamanından bu yana önemli ölçüde değiştiği yönünde olabilir. Bu öneriyle ilgili olarak iki ana nokta var. Birincisi, fikirlerin ebedi veya kalıcı olmasıdır. Faydaları bağlamlarına göre değil, belirli bir duruma olan uygunluklarına göre belirlenir. Bu nedenle, Amerikan askeri stratejistleri, o zamandan beri savaşta yaşanan gelişmelerden çok uzaklaşmış olmasına rağmen, iki bin yıldan fazla bir süre önce yaşamış Sun Tzu’nun fikirlerini hala inceliyorlar.[14]

2. Kimi tarihi figürleri kalıplara sokma eğiliminin üstesinden gelmeli, başka isimlerin daha evrensel bir uygulamaya sahip olmasına izin vermeliyiz. Bu durumda, Fanon’un nasıl kullanılması gerektiğine, bir düşünür olarak ele alınmasının şart olduğuna dair inancımı teorik zemine kavuşturma imkânı bulacağım.

Aziz Augustinus gibi bazı düşünürler, herkes gibi belirli bir dönemin ürünü olmalarına rağmen, genel kabule göre, zamanlarının ötesinde geçerlidirler. Fanon gibi figürler söz konusu olduğunda, fikirlerinin diğer durumlarda uygulanabilirlik bulabilmesi için onların belirli bağlamlarının sınırlarından kurtulmalarına yardımcı olmak daha zor görünüyor. Fanon’u tarihselleştirme sürecinde bile, Nigel Gibson’ın da belirttiği gibi, Fanon “zamanının ve mekânının bir ürünü" olmasına rağmen, “onun çağımızda hâlâ söyleyecek çok şeyi olduğunu” kabul etmek zorundayız.[15] Bu eşitsizliğin altta yatan önyargılardan veya hatta ırkçılıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda spekülasyon yapılabilir, ancak önemli olan, bir farkın var olması ve bu tezin bunu reddetmesidir.

Tanınmış Fanon uzmanı Lewis Gordon’ın da belirttiği gibi, amaç, “Fanon’u yüceltmek veya aşağılamak değil, bilâkis, onun yararlı bir düşünür olduğu yolları keşfetmektir.”[16] Bu tezde benimsenen yaklaşım budur.

Dolayısıyla, bu tezin temel amacı, Frantz Fanon ile ilişki kurmak, onun sömürgecilik karşıtı mücadelelere ilişkin fikirlerinin sunduğu bakış açısı üzerinden yakın döneme ait farklı İslami militanlık türlerine nasıl yaklaştığını incelemektir. Başka bir deyişle, burada ben daha çok Fanon’un “dünyayı görme biçiminin özü” temelinde bir çalışma yürütüyorum.[17]

İlk bölüm, Fanon’un kim olduğu, Müslüman dünyasında sömürgeciliğin tarihi ve İslami militanlığın doğası hakkında kısa bir arka plan sağlamayı amaçlıyor. Analizin esas kısmı, Fanon’un düşüncesinin üç alanının inceleneceği sonraki bölümlerde gerçekleşecektir: sömürgeci, sömürgeleştirilen ve şiddete ilişkin fikirleri. Her bölüm, Fanon’un fikirlerini inceleyerek başlayacak, ardından, İslami militan grupların ilgili ideolojisini ele alacaktır. İslami militanlık ile Fanon’un fikirleri arasında nerede uyum ve farklılık olduğu üzerine bir tartışmayla sona erecektir. Doğal olarak bu, aynı zamanda Fanon’un fikirlerini eleştirmek için de bir fırsat sunacaktır. Son bölümde ise amaç, bu tezde sunulan fikirleri özetlemek veya sentezlemek, çağdaş İslami militanlığı anlamaya yönelik çıkarımları ortaya koymaktır.

Zülfikar Adnan

[Kaynak: Jihad of the Wretched: Examining Islamic Militancy Through the Thought of Frantz Fanon, Doktora Tezi, Georgetown Üniversitesi, 1 Aralık 2009.]

Dipnotlar:
[1] Militanlar kimi insanları mağdur eden kişiler olarak da görülebilir. Ama bazen de bu insanlar zalim devletlerin çilesini çeken birer mağdurdurlar.

[2] Simon Jenkins, “Bin Laden’s Laughter Echoes Across the West,” 19 Mart 2003. Times. Ladin’in nasıl tanımlandığıyla ilgili kapsamlı bir tartışma için bkz.: Michael Scheuer, Imperial Hubris (Dulles: Brassey’s, 2004), s. 105-107.

[3] Tabii bir de Ladin’i yakalayan CIA biriminin başkanı Michael Scheuer gibi istisnai isimler var. Scheuer, Ladin konusunda şunu söylüyor: “Bilebildiğim kadarıyla Ladin, uçlarda gezinen, akıl dışı hareket eden biri gibi davranmadı, bunu düşünmemize neden olacak tek laf etmedi.” Scheuer, Imperial Hubris, s. 114.

[4] Robert Pear, “Arming Afghan Guerillas: A Huge Effort Led by the U.S.,” New York Times, 18 Nisan 1988, Bölüm A.

[5] Glen Owen, “David Miliband: There Are Circumstances in Which Terrorism is Justifiable,” 16 Ağustos 2009. Dailymail.

[6] James Miller, “review of Frantz Fanon: Social and Political Thought, by Emmanuel Hansen”, American Political Science Review 72, Sayı. 3 (Eylül 1978): s. 1025.

[7] Fran Lisa Buntman, Robben Island and Prisoner Resistance to Apartheid (Cambridge: Cambridge University Press, 2003), s. 283. Bu konuyla ilgili daha detaylı bir tartışma için bkz.: Thomas K. Ranuga, “Frantz Fanon and Black Consciousness in Azania (South Africa),” Phylon 47, Sayı. 3 (3. Çeyrek 1986), s. 182-191.

[8] Richard English, Armed Struggle: The History of the IRA (Oxford: Oxford University Press, 2003), s. 234.

[9] Richard H. King, Civil Rights and the Idea of Freedom (Oxford: Oxford University Press, 1992), s. 183.

[10] Ervand Abrahamian, The Iranian Mojahedin (New Haven: Yale University Press, 1989), s. 115.

[11] Tony Martin, “Rescuing Fanon from the Critics (Frantz Fanon),” African Studies Review 13 (Aralık 1970), s. 382.

[12] Robert Blackey, “Fanon and Cabral: A Contrast in Theories of Revolution in Africa,” Journal of Modern African Studies 12 (Haziran 1974), s. 208.

[13] Ali Abdullatif Ahmida, The Making of Modern Libya: State Formation, Colonization and Resistance, 1830-1932 (Albany: State University of New York Press, 1994), s. 118.

[14] Ben Macintyre, “They Fought by the Book, and it was Sun Tzu Wot Won it,” 23 Nisan 2001, Times.

[15] Nigel Gibson, ed. Rethinking Fanon (Amherst: Humanity Books, 1999), s. 12.

[16] Lewis Gordon, T. Denean Sharpley-Whiting ve Renee T. White, “Introduction: Five Stages of Fanon Studies,” Fanon: A Critical Reader içinde (Oxford: Blackwell Publishers, 1996), s. 7.

[17] Lewis Gordon, Fanon and the Crisis of European Man: An Essay on Philosophy and the Human Sciences (New York: Routledge, 1995), s. 2.

Sol Karamsarlık ve Kendiliğindenlik Kültüne Karşı

Emperyalizmin merkezi, tuhaf bir narsisizmle malul. Her daim Troçkist olanlar türünden kimi solcular, Berlin’de barikatlar yükselmedikçe hiçbir şeyin önemi olmadığını düşünüyorlar. Amerikalı Demokratik Sosyalistler türü örgütlerse, dünyadaki hiçbir sosyalist projenin John Locke’un anayasal ideallerine ulaşamayacağını söylüyorlar. Bunlar, bildiğimiz şovenistler.

Ama ben, daha çok onların ikiz görüntüsü olan, ölümüne kötümserlerle ilgileniyorum. Bu tür insanlarla illaki karşılaşmışsınızdır. Asıl size Amerikan işçi sınıfının yitip gittiğini söyleyenler, yitip gitmiştir. Eroin, iPhone’lar ve yavan aptallığa tapan bu kişiler, kendi bataklıklarında boğulmuşlardır. Bu ulusun yozlaştığını, burada devrimin imkânsız olduğunu, Kuzey Kore’nin son derece hayal kırıklığına uğramış solcu mültecileri kabul edip etmediğini sormamız gerektiğini (bu arada kabul etmiyorlar) söyleyenler bunlar.

Size şunu söylemem lazım, yoldaşlar: Siz sadece şovenist önermeyi tersine çevirdiniz. Eğer DSA’e göre en iyi yer Batı ise siz de Batı’nın aynı ölçüde felâket olduğunu düşünüyorsunuz. Her iki görüş de Batı’nın istisnai konumunu merkeze alıyor. Her ikisi de yanlış.

Epstein Testi

İngiliz-Amerikan elitinin ahlaksızlığına dair son ifşaatlar, bazı platformlarda öngörülebilir tepkilere yol açtı: Gördünüz mü? İşçi sınıfı çok pasif, çok atomize olmuş, isyan edemeyecek kadar parçalanmış halde. Eğer analiziniz buysa, Lenin’e, bu sefer daha ciddi bir şekilde, dönmenizi öneririm.

Lenin, “kendiliğindenlik tapıncı” olarak adlandırdığı şeye karşı kapsamlı yazılar kaleme aldı. Neden? Çünkü Gramsci’nin de belirttiği gibi, gerçekten kendiliğinden bir siyasi olay diye bir şey yoktur. Kendiliğinden gibi görünen şey, aslında “önceden var olan bir bilincin ifadesidir.” Lenin’in döneminde bu bilinç, sendika bilincine, yani sermayeyi devirmek yerine onunla uzlaşmaya yol açıyordu.

“İşçiler arasında sosyal demokrat bilincinin olamayacağını, bunun onlara dışarıdan getirilmesi gerektiğini söylemiştik.”

[Lenin, Ne Yapmalı?]

İşçi sınıfının yaşamını kuşatan her yapı, sermaye veya onunla uyum sağlayan güçlerce yaratılır ve idame ettirilir. Medya, okullar, (hâlâ var oldukları yerlerde) sendikalar, kiliseler, algoritmalar, hepsi, burjuva ideolojisini yeniden üretir. Çile, devrimci bilinci doğalında doğurmaz. Onun inşa edilmesi gerekir.

Altyapı Sorunu

Peki Epstein olayı, neden kitlesel protestolara konu olmadı? Neden sürekli bir öfke gösterisi yaşanmadı?

Bunun yerine, şunu sorun: Bu eylemleri kim organize edecek?

ABD’deki muktedir sınıf, seksen yıldır kendisini tehdit edebilecek her türlü örgütlenme biçimini başarıyla ortadan kaldırdı veya onları kendi çıkarları için kullandı. Dikkatle gözlemdiğinizde göreceksiniz, yapılan eylemler, genelde sermayenin bir fraksiyonuna karşı duran diğer fraksiyona hizmet eder. Gerçek bağımsız örgütlenme; zaman, para, yetenekli kadrolar ve altyapı gerektirir. Muktedir sınıf haricinde bunlara kim sahip?

İşte bizim mevcut durumumuz bu. Pasif bir işçi sınıfı değil, örgütsüz bir işçi sınıfı var elimizde.

“Parti, proletaryanın sınıf örgütlenmesinin en yüksek biçimidir.”

[Stalin, Leninizmin Temelleri]

Stalin, yeniden öğrenmemiz gereken şeyi anlamıştı: Parti, birçok örgütlenme biçiminden biri değil, gerekli olan biçimdir. Gramsci’nin analiz ettiği gibi, “burjuva sivil toplumunun toprak setlerini” yıkıp, ideolojik etkilerini devrimci bilinçle değiştirebilecek yapının adıdır parti.

Rusya Örneği

1880 yılını düşünün. Ortalama bir Rus köylüsü, okuma-yazma bilmeyen, köyünde izole olmuş, muhtemelen Çar’ı Tanrı tarafından kutsanmış kişi olarak gören biriydi. Siyasi olarak aktifse bile, ancak rahipler ve toprak sahipleri tarafından yönlendirilen Yahudi karşıtı pogromlara katılabilirdi, bu da neticede gerici bir şiddet eylemiydi. Birçok Rus ilericisinin gözünde devrimci potansiyel, yok gibi bir şeydi.

Ardından kırk yıl süren sabırlı ve tehlikeli bir çalışma dönemi geldi. Birçok kayıp yaşandı, birçok şehit verildi. Bolşevikler, hem yasal hem de yasadışı yollarla, yapılar inşa ettiler, yayınlar çıkartıp dağıttılar, çalışma grupları kurdular, alternatif kurumlar oluşturdular. 1917’ye gelindiğinde aynı köylülük, proletarya ile ittifak kurup devrimi gerçekleştirdi.

“Devrim, bir akşam yemeği partisi düzenlemek, bir makale yazmak, bir resim çizmek veya nakış yapmak değildir. Bu kadar incelikli, bu kadar rahat ve nazik olamaz.”

[Mao, Hunan’daki Köylü Hareketine İlişkin Soruşturma Raporu]

Mao, devrimin emek gerektirdiğini anlamıştı. Bu emek, çoğu zaman göz alıcı olmayan, sıklıkla sinir bozucu, bazen de son derece tehlikeli bir iştir. Asıl mesele, koşulların elverişli olup olmadığı değil, koşullar değiştiğinde müdahale edebilecek örgütsel kapasiteyi oluşturup oluşturmadığımızdır.

Gerçek Zemin

Siyasi mücadeleye 1999 yılında girdim. O zamanlar çoğu işçinin şikâyetleri vardı ama temelde sisteme inanıyorlardı. Bu inanç aşındı. Muktedir sınıfın paranoyası, gözetleme faaliyetleri, sansürü, umutsuzca yürüttüğü ideolojik kampanyalar, bu aşınmanın yansıması. Devrimci bilinç için malzeme hiç olmadığı kadar mevcut. Eksik olan şey ise onu kristalleştirecek, somutlayacak biçim.

“Semanın altında her şey tam bir kargaşa içinde, vaziyet harika.”

[Mao]

Mao’nun ünlü ifadesi, içinde bulunduğumuz anı tam olarak özetliyor. Kargaşa, apaçık ortada. Vaziyetin harika olup olmayacağı ise örgütlenmemize bağlı.

Geriye kalan yıllarımı, gelecek nesiller zafer kazanma becerisi edinsinler diye, gerekli örgütü kurmaya adamaya hazırım. Başta ufak, belki de asap bozucu ölçüde ufak bir örgüt olacak bu. Bu, bireysel egoyla veya anlık tatminle ilgili bir mesele değil. Bazen sadece birkaç günde çok şey olur ve yapılarımızı hazır hale getirmemiz gerekir.

Batı, günahkâr değil. Kutsanmış bir yer de değil. Diğer tüm bölgeler gibi zorlu, ağır şekilde tahkim edilmiş, ancak sabırlı, örgütlü devrimci çalışmanın silahlarına karşı zayıf bir araziden söz ediyoruz.

Bir seçim yapacaksak, umutsuzlukla kendiliğinden gelişen mucize arasında yapmayacağız. Örgütlenmekle örgütlenmemek arasında yapacağız.

Kurtuluş Haber Ağı
11 Mart 2026
Kaynak

08 Mayıs 2026

, ,

Devrimci Tüfeklerin Birliği


Yetmişlerde İran Solunun Filistin’le Dayanışma Afişleri


Yetmişlerde Filistin davası, dünya genelinde sol hareketlerin dikkatini çekti, dayanışma pratikleri için gerekli zemini teşkil etti. Asya ve Afrika’nın sömürgecilikten kurtuluş sürecinde, İsrail’in Filistin’i işgali ve Filistinlilerin vatanları için verdikleri mücadele, uluslararası bir dava haline geldi. Bilhassa 1967 savaşının ardından Filistin davası, sömürgecilikten kurtuluş mücadelesi olarak görüldü. Bu analiz, Siyonizmi ırkçılık olarak kınayan ve İsrail’i ırk ayrımcısı Güney Afrika’ya benzeten 1975 tarihli BM kararında karşılık buldu.

İran’da, ABD destekli Şah’ın otoriter yönetimine karşı çıkan devrimci hareketler, Filistin davasını savundular. Filistin’i Batı emperyalizmine karşı ortak mücadelenin parçası olarak gördüler. Şah hükümeti, İsrail ile kapsamlı ekonomik bağlar kurmuştu. Şah’ın korkulan gizli polisi SAVAK, hem CIA hem de Mossad’dan eğitim alıyordu. Aynı zamanda İsrail, itibarını artırmak umuduyla, İranlı aydınlar için turlar düzenledi. Örneğin, tanınmış İranlı aydın Celâl Âl-i Ahmed, hükümet tarafından finanse edilen bir gezi kapsamında İsrail’i ziyaret etti, hatta bu deneyim hakkında bir de kitap yazdı.

İran’da faal olan Halkın Fedaileri ile Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi devrimci Marksist örgütler, hem İsrail hem de İran rejimlerinin hayatta kalması için ABD desteğinin önemini vurguluyorlardı. İranlı militanlara göre, Şah’ın bir müttefikine karşı silahlı mücadeleye katıldıkları Umman’daki Zufar devrimiyle Filistin mücadelesi birdi. Bu anlamda İranlı devrimciler, Filistinlilere yönelik desteği Şah karşısında verdikleri mücadelede kendilerine mevzi kazandıracak bir pratik olarak gördüler. Halk desteğini ve dayanışmasını kışkırtmayı amaçlayan afişlerde bu bağlantılara vurgu yaptılar. Bu afişlerin bazılarına aşağıda yer verilmektedir.


1975’ten sonra Lübnan’daki Filistin kampları, solcu ve İslamcı aktivistler de dâhil olmak üzere, farklı İranlı devrimci grupların buluşma yeri haline geldi. İran’a dönüp Şah’ı devirme umuduyla burada silahlı mücadele eğitimi aldılar. Lübnan’da merkezi bir hükümetin olmaması nedeniyle, radikal gruplar arasında özgür bir fikir alışverişi alanı ortaya çıktı.

İranlı militanlar, sık sık Yasir Arafat’ın Fetih partisi savaşçılarıyla Bekaa Vadisi’nde eğitim görüyorlardı. Kürt İranlı militanlar da Kürt PKK örgütüyle eğitim alıyorlardı. Bu bağlantı sonucunda Fetih, Şah’a karşı İran mücadelesine destek amacıyla, afişler de yayınladı.


İran Şahı rejimi, aylarca süren halk protestolarının ardından 1979’da devrildi. Sonuç olarak, uzun süreli silahlı mücadeleye pek gerek kalmadı. Şah’ın yıkılışının ardından, İran genelinde muhtelif gruplar, Filistin davasını savunmaya devam ettiler. Şah’ın devrilmesinden günler sonra Yasir Arafat, Tahran’ı ziyaret etti, İran’ı “ikinci evi” ilan etti.

Devrimci yetkililer, Yasir Arafat’ı İsrail büyükelçiliğini devralıp onu Filistin Kurtuluş Örgütü’nün büyükelçiliğine dönüştürmeyi teklif ettiler. Ülke genelinde sokaklara Filistin ve Kudüs isimleri verildi.

Kısa süreliğine özgürlük baharı yaşandı. Mayıs 1979’da sol örgütler Uluslararası İşçi Bayramı’nı kutlamak için yürüyüşler düzenlediler. Tahran, dünyanın dört bir yanından devrimci sol örgütleri ağırlamaya başladı.

Bu ziyarete, Nikaragua’daki Marksist Sandinist isyancılarından bir heyet de katıldı. Heyet, ziyaretleri sırasında İran’daki olayları yakından takip ettiklerini ve devrimi kendi devrimleri için bir ilham kaynağı olarak gördüklerini belirtti.

Tahran, altmışların Cezayir’ine benzeyecekmiş gibi görünüyordu. Radikal enternasyonalist militanlığın merkezi olan Cezayir, diğer birçok örgütün yanı sıra, Kara Panterler’e de ev sahipliği yapmıştı.

Ama öyle olmadı. 1980’e gelindiğinde, İslamcı aktörler, İran’ın siyasi sahnesini tekellerine aldılar, sadece liberalleri değil, solcuları ve komünistleri de ezdiler, devrimin en önemli taleplerinden biri olan ifade özgürlüğünü ortadan kaldırdılar. İran solunun savunduğu Filistin’le dayanışma vizyonları, bu örgütlerin devlet baskısıyla ezilmesiyle birlikte susturuldu.

Yeni İran devleti, Filistin’i ortak sol mücadeleden ziyade, İslami dayanışmaya odaklanan bir imajla savundu. Ayrıca Fetih’ten uzaklaştılar, zira Arafat, 1980’de İran’ı işgal ettiğinde, Saddam Hüseyin’e destek sundu. Devletin resmi söylemde Filistin yanlısı dili tekeline almasına rağmen, İran’da faal olan birçok yurttaş derneği, Filistin’le dayanışmacı ilişkisini sürdürdü.

Yetmişlerden kalma İran-Filistin dayanışması afişleri, farklı hareketlerin zulme karşı ortak mücadeleyi nasıl gördüklerini ortaya koyuyor. Bu afişler, İran’ın ve Filistin’in devrimci hareketlerinin çeşitliliğini vurguluyor. Ayrıca, silahlı mücadelenin bu grupların özgürlük anlayışlarında ne kadar merkezi bir rol oynadığını da gösteriyor. Bu afişler, bu hareketlerin kitleleri bir araya getirmek için sanatı nasıl bir araç olarak kullandıklarını, halk mücadelesi ve militanlığın sembollerinden yararlanarak, sınırlar, rejimler ve kilometrelerce mesafeyle ayrılmış insanlar arasında dayanışma duygularını nasıl uyandırdıklarını dile döküyor.

Bu afişler burada, Filistin davasına yönelik küresel dayanışmanın görsel arşivini oluşturan Filistin Afiş Projesi’nin izniyle yayınlanmaktadır.

Alex Shams
22 Kasım 2023
Kaynak



















Soldan Kopmak Gerek



Çoğu solcu, kendisini anti-kapitalist olarak tanımlar. Kapitalist sistemin özüne karşı olduklarına yürekten inanırlar ve birçoğu, bunun onları liberallerden ayıran şey olduğunu iddia eder. Oysa, tutkulu söylemlerine ve samimi niyetlerine rağmen, solun ideolojisi, her zaman burjuva çıkarlarına bağlıdır. Bu çelişki, solcuları kapitalizmin temel sorunundan uzaklaştırır, bu sorunu asla gerçekten ele alamayacaklarını güvence altına alır.

Tarihsel olarak sol, feodalizme karşı devrimci bir güç olarak ortaya çıkmış, değişim ve ilerlemeyi savunmuştur. Ancak, kapitalist bir toplum bağlamında, solun rolü değişmiştir. Savundukları idealler veya kınadıkları adaletsizlikler ne olursa olsun, solun temel ideolojisi, kapitalist sistemin özünü, sorgulama sürecinin odağından uzaklaştırmaya yazgılıdır.

Günümüzdeki haliyle solun, karşı çıktığını iddia ettiği yapıları bizzat daimi kıldığı gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Bugün, yakında yayınlanacak olan “At Nalı Teorisi Doğru, Ama Sizin Düşündüğünüz Gibi Değil” adlı belgeselimden yola çıkarak bunun nedenlerini tartışmak istiyorum.

Solun Burjuva Temelleri

Sol/sağ ayrımının kökleri, Fransız Devrimi’ne kadar uzanır. Burjuvazi ve aristokrasi temsilcileri, Ulusal Meclis’te fiziksel olarak karşıt taraflarda oturuyorlardı. Burjuvaziyi destekleyenler solda, monarşiyi ve eski aristokratik düzeni korumak isteyenler ise sağda yer alıyordu. Bu bölünme, sadece sembolik değil, farklı sınıfların maddi çıkarlarını derinden yansıtıyordu.

Devrimci dönemde sol, “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik”i savunan bir değişim gücü olarak görülüyordu. Bu idealler, eski feodal yapıları devirmeyi ve kendi egemenliklerini kurmayı amaçlayan yeni ortaya çıkan burjuvazide makes buldu. Bu bağlamda sol, burjuva sınıfının çıkarlarını savunma konusunda çok önemli bir rol oynadı.

Karl Marx'ın Louis Bonapart’ın On Sekizinci Brumaire’i adlı eserindeki analizi, bu dinamik hakkında daha fazla bilgi sunmaktadır. Marx, burjuvazinin başlangıçta iktidarı ele geçirmek için devrimci idealleri savunduktan sonra, sınıf çıkarları güvence altına alınmasıyla birlikte bu ilkelerden nasıl hızla vazgeçtiğini anlatmaktadır.

“Anayasa, Ulusal Meclis, hanedan partileri, mavi ve kırmızı cumhuriyetçiler… platformdan yükselen gürlemeler, günlük basının şimşekleri, tüm edebiyat, siyasi isimler ve entelektüel itibarlar, medeni hukuk ve ceza kanunu, ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ […] hepsi yok oldu.

[Karl Marx, Louis Bonapart’ın On Sekizinci Brumaire’i -1852]

Marx, On Sekizinci Brumaire’de burjuvazinin, iktidarını pekiştirmek için siyasi hareketleri ve ideolojileri nasıl manipüle ettiğini, onları öne çıkaran ideallere nasıl ihanet ettiğini ayrıntılarıyla anlatır. Bu ihanet, solun tarihinde tekrar eden bir temadır. Burjuvazi, egemenliğe kavuştuktan sonra, devrimci söylemleri yerini yeni edindikleri statüyü, solun doğduğu sınıfın maddi çıkarlarını korumaya bıraktı. Burjuvazinin rolü, radikal bir değişim gücünden kapitalist sistemi sürdürme mekanizmasına dönüştü.

Solcular, çeşitli kafa karıştırma yöntemleriyle mevcut yapılara karşı olduklarını iddia edebilirler, ancak eylemleri genellikle farklı bir hikâye ortaya koyar. Gerçekte var olan sosyalist ülkelerin temsilcilerinden ziyade, Dışişleri Bakanlığı tarafından yayılan anlatılara inanmaya fazlasıyla meyillidirler. Toplumsal değişimin temel itici gücü olarak davranışa vurgu yaparlar, bu da sınıfsal çelişkilere odaklanmak veya burjuvaziyi doğrudan ve özel olarak eleştirmek yerine, iç çekişmelere ve birbirlerine yönelik saldırılara yol açar.

Ama solcular, burjuvaziden nefret ettiklerini iddia ediyorlar! Gene de, tekelcilik ve finans kapital hakkında tartışmalar ortaya çıktığında, Yahudi halkına hiçbir atıfta bulunulmamış olsa bile (sınıftan bahsederken etnik köken önemsizdir), bu tür konuşmaları hemen antisemitik olarak etiketliyorlar. Bu yanıltma, karşı çıktıklarını iddia ettikleri sınıf çıkarlarını korumaya hizmet ediyor ve sol ideolojinin içindeki derin köklü çelişkileri ve etkisizlikleri gösteriyor.

Burjuva ideolojisine dayanan sol, kapitalizmin temel çelişkilerinin ele alınmasına mani olur. Bu da onu en iyi ihtimalle belirtilen hedeflerine ulaşmada etkisiz, en kötü ihtimalle ise egemen düzenin karşılaştığı her türlü eleştiri veya muhalefeti engellemenin bir aracı haline getirir.

Solun Kapitalist Yapıların Muhafaza Edilip Sürdürülmesinde Oynadığı Rol

Günümüzde sol, burjuva ideolojisinin sınırları içinde coşkuyla faaliyet yürütmeye devam ediyor. Bu durum, kapitalizmin tanımlayıcı çelişkisinden (üretimin toplumsallaştırılması ancak bireysel mülkiyetin korunması) dikkati dağıtan kimlik politikalarına ve kültürel konulara odaklanmasında açıkça görülmektedir. Sol, iktidarın kaynaklandığı yere göre çizilmiş olmayan çizgileri vurgulayarak, burjuvaziyi birleşik bir sınıfsal itiraza karşı koruyor.

Cinsiyet, ırk ve cinsel yönelim gibi birbirinden kopuk konulara odaklanmak ve bunları sınıf mücadelesinin daha geniş bağlamıyla ilişkilendirmemek, dikkatleri her türlü baskıyı sürdüren maddi koşullardan uzaklaştırır. Bu konular önemli olmakla birlikte, ekonomik sömürüyle bağlantılıdır. Birbirinden kopuk bir şekilde ele alınıp çözüme kavuşturulamazlar. Bunları temel ekonomik çelişkiden ayrı ele alarak, solcu çabaları sulandırır ve bu sorunların sistemdeki kökenlerinin sorgulanmadan kalmasına imkân sağlar.

Bu bölümlendirme, sol çevrelerde erdem gösterisi ve ahlaki üstünlük olarak görülüp yüceltiliyor. Odak noktası, iktidar yapılarını ele almak yerine, belirli gruplar veya dil kullanımı hakkındaki görüşleri değiştirmeye kayıyor. Bu vurgu, potansiyel müttefikler arasında bölünmelere yol açıyor, gerçek değişimi destekleyebilecek olanları birbirine yabancılaştırıyor. Bu tür bir parçalanma, kapitalist düzene meydan okuyabilecek tutarlı bir stratejinin geliştirilmesini engelliyor. Solun erdemli davranış sergilemeye olan düşkünlüğü, sistemik sorunlarla mücadele etmenin önüne geçerek, etkinliğini önemli ölçüde baltalıyor.

Dahası, solun kolektif eylem ve maddi çıkarlar karşısında bireyciliğe verdiği önem, burjuva değerleriyle olan uyumunu ortaya koyuyor. İşin tuhaf yanı şu ki sol, genelde kolektivizmle ilişkilendiriliyor, ama bu ilişkinin pratikte bir karşılığı yok (ayrıca, hiçbir hareket yalnızca bireyi veya kolektifi vurgulamamalıdır; her ikisi de farklı bağlamlarda önemlidir). Sol ile estetik açıdan bağlantılı mücadelede bile cinsel ve toplumsal cinsiyet azınlıklarının özgürleşmesi (ki bu, değerli bir çaba!) mücadelesinde dahi asıl amaç, tek bir bayrak altında birleşmek yerine sürekli olarak demografik grupları (“2SLGBTQIA+”) parçalamaktır. Bu parçalanma, sürekli olarak yeni semboller ve desenler eklenerek evrim geçiren bayrakla sembolize edilir. Bu bayrak başlangıçta tüm spektrumu temsil ediyordu. Bu yaklaşım, çoğu zaman verimsizdir, hatta kendi kendini yok eden eylemlere yol açar.

Friedrich Engels, bunu 1880’de yazdığı Ütopik Sosyalizm Bilimsel Sosyalizm adlı eserinde ayrıntılı olarak ele almıştı, dolayısıyla burada yeni bir şey söylenmiyor. Engels’in “ütopik” sosyalistler olarak adlandırdığı kişiler, toplumu şekillendiren maddi koşullar ve sınıf ilişkileri yerine soyut ideallere ve ahlaki çağrılara odaklanma hatasına düşmüşlerdi. Engels, gerçek sosyalizmin idealist olmaktan ziyade, maddi koşulların ve sınıf mücadelesinin analizine dayanması gerektiğini vurgulamıştı.

Engels’in eleştirdiği ütopik sosyalistlerin çoğu, aslında kapitalistti. Bu, ahlaki bir yargı değil, çünkü paralarını ilginç ve iyi niyetli deneyleri finanse etmek için kullandılar; ancak bu deneyler, altta yatan çelişkileri ortaya çıkarıp ele alamadıkları için sonuçta başarılı olamadılar. Her ne olursa olsun, bu durum, solun burjuva çıkarlarıyla olan uyumunu örneklemektedir. Sol, dün olduğu gibi bugün de karşı çıktığını iddia ettiği iktidar yapılarını korumaya hizmet etmektedir.

Sınıf Bilincini Yeniden Kazanmak

Çağdaş sol ideolojinin sınırlarının ötesine geçmek için, “solcu”, “ilerici”, hatta “sınıf bilinçli” türünden etiketlerde belirli bir şeyle özdeşleşmeye dayalı hareketin yol açtığı tuzakları anlamak gerekiyor.

Etiketlerle güçlü bir özdeşleşme üzerine kurulu hareketler, genellikle bu kimlikleri korumaya öncelik verir ve zamanla bir hayran kitlesi veya kulüp haline gelir. Bu odaklanma, farklı grupların ideolojik saflık ve tanınma için rekabet etmesiyle parçalanmaya ve iç çatışmalara yol açabilir. Ortak bir amaç altında birleşmek yerine, bireyler ve gruplar, belirli etiketlere bağlılıklarıyla bölünür, bu da genel hareketi zayıflatır ve dikkati sistemsel değişim denilen o büyük hedeften uzaklaştırır.

Ancak etiketleri reddetmek kâfi değil. Gerçek bir sınıf bilinci geliştirmeliyiz! Sınıf bilinci, sadece sahip olduğumuzu iddia edebileceğimiz bir şey ya da benimseyebileceğimiz bir etiket değildir. Sınıf bilinçli olarak tanımlanmak, anlamsız ve gereksizdir. Sınıf bilinci, ancak hayatımızı şekillendiren maddi koşulları ve güç dinamiklerini anlamak ve bunlara göre hareket etmekle ilgilidir. Bu, işçi sınıfının ortak çıkarlarını tanımayı ve bu çıkarları ele almak için kolektif olarak örgütlenmeyi içerir.

Sınıf bilincini yeniden kazanmak, şu anda solcu (aslında her türden) aktivizme hâkim olan parçalı, kimlik temelli yaklaşımdan uzaklaşmayı gerektirir. Evet, birleşik, sınıf bilincine sahip bir hareket inşa etmek için, işçi sınıfı içindeki çeşitli gruplar arasında dayanışmayı geliştirmek şarttır. Bu, farklı grupların benzersiz olan güçlüklerini tanımak ve ele almak anlamına gelir, ancak benzerlik ve ortak çıkarlara verilen önemi feda etmeden.

Sınıf bilincine sahip bir hareket, ister düşünsel ister sezgisel olarak, toplumun ve onun iktidarla ilişkilerinin maddi bir analizine dayanır.

Pratikte bu, işçi hakları, geçimini sağlayacak ücretler, uygun fiyatlı konut ve sağlık hizmetlerine erişim gibi doğrudan işçi sınıfını etkileyen konular etrafında örgütlenmeyi içerebilir. Bu, işçilerin maddi çıkarlarına dayanan sendikalar, işçi kooperatifleri ve diğer örgütlerle ittifaklar kurmak anlamına gelir. Ayrıca, sınıf sorunları konusunda farkındalık yaratmak ve kapitalist sisteme meydan okuyabilecek geniş tabanlı bir hareket inşa etmek için eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarını kullanmayı da içerir.

Ancak bu, seçimde bir taraf seçmek ve onları “sola itmek”ten ibaret değildir.

Sonuç

Solcular, öfkelerini ve hayal kırıklıklarını içtenlikle dile getirdiklerinde yargılamamaya çalışıyorum. Ancak öğrenmeyi sürekli reddettiklerinde, bunun nedeninin, tanımlanabilir ideolojiler tarafından gerçek sınıf bilincine karşı aşılanmış olmaları olduğuna inanıyorum.

Bu, insanlara günümüzün parçalanmış dünyasında cazip gelen bir kimlik ve topluluk duygusu kazandırıyor.

Ancak kapitalizmin kusurlarını gerçekten ele almak ve toplumu daha yüksek bir aşamaya taşımak için, solcu dünya görüşünün özünde kusurlu olduğunu kabul etmeliyiz. Kimlik politikalarına, erdem gösterilerine ve parçalanmaya odaklanmak, kapitalizmin kalbindeki temel ekonomik çelişkilerden dikkati dağıtarak, yıkmayı amaçladığı yapıları sürdürmeye devam eder.

Engels’in ütopik sosyalizm eleştirisi, bugün de geçerliliğini koruyor. Bize gerçek sosyalizmin, maddi koşulların ve sınıf mücadelesinin bilimsel bir analizine dayanması gerektiğini hatırlatıyor.

Sınıf bilincini yeniden kazanmak, işçi sınıfının ortak maddi çıkarlarını tanımayı ve bu çıkarları ele almak için kolektif olarak örgütlenmeyi içerir. Bu, farklı gruplar arasında dayanışma inşa etmek ve iktidar yapılarına meydan okuyan somut eylemlere odaklanmak anlamına gelir. Etiketleri bir kenara bırakıp birleşik, sınıf bilincine sahip bir yaklaşımı benimseyerek, bir gün kapitalizmin asıl nedenleriyle yüzleşebilecek ve kalıcı bir değişim sağlayabilecek bir şey inşa edebiliriz.

Peter Coffin
28 Haziran 2024
Kaynak