17 Mayıs 2026

,

Batı Asya Amerikan Emperyalizmine Mezar Olacak

“Onları kullanarak birçok proleter annenin oğullarını öldürebilsin diye
Proleterler, çok düşük bir ücret karşılığında savaş makinelerini inşa eder.
Yerin dibin batsın savaşınız! Gidin bir başınıza savaşın!
Silahlarımızı ters yöne çevirip farklı bir savaş yürüteceğiz biz.
O doğru savaş olacak."

[Bertolt Brecht, Savaşa Karşı Şarkı, 1934]

 

Brecht’in dizeleri güzel ama bugün söze yanlış savaşla başlamalıyız.

Bu tür bir makaleye kişisel bir anekdotla başlamak bencilce gelse de lütfen bir dakika sabredin. Ben Tahran’da, İsfahan’da veya Kum’da değilim ve büyük çoğunluğunuz da değil. İran’da olanlar veya orada aileleri ya da arkadaşları bulunanlar, direnişe dair kurulan hayallerden ve edilen cesur sözlerden daha fazlasını hak ediyorlar, bu yüzden somut gerçekliğimden başlayıp oradan genele doğru ilerleyeceğim, sizin de aynısını yapmanızı tavsiye ederim.

Ayrıca, belirtilmesi gereken bir husus var.

İran’a yapılan saldırıyı duyar duymaz ilk tepkim şok oldu; bu, beni şaşırttığı için değil, beni derinden etkilediği için verilmiş bir tepkiydi. İçgüdülerim tam tersini söylese de, bunun olmamasını ummuştum.

İran’a karşı savaş, Batı Asya’da emperyalist saldırganlığın süreci tırmandırmasıyla ilgili gündeme gelen en kötü senaryoydu. Doksan milyondan fazla insana karşı işlenecek canavarca bir zulüm eyleminden söz ediyorduk. Bir zamanlar sadece John Bolton, Lindsey Graham ve onlar gibi masa başında oturup birilerinin ölüm emirlerini veren katillerin sapık zihinlerinde tasavvur edilebilecek bir şey gibi görünüyordu bu senaryo.

Ama işte bu savaşla karşı karşıyayız. Bu savaşla övünüyorlardı. Petrol sahaları ve insanlar yanarken, onların daha fazal kan için haykırışlarını duyabiliyorduk.

Ta ki kaybetmeye başlayana kadar. O zamandan beri daha sessizleştiler.

Savaş başladığında Bavyera’daki ailemin yanındaydım. Bu yüzden Münih’teki ABD Konsolosluğu önünde aceleyle düzenlenen bir gösteriye katıldım. Açıkçası, gitme nedenim, Amerikan diplomatik misyonlarına bağırmanın somut siyasi kullanımından ziyade, kaç kişinin katılacağı ve genel ruh halinin ne olacağı konusundaki merakımdan kaynaklanıyordu. Küçük çaplı bir gösteriydi.

Daha sonra, eski vatanım olan Viyana’daki İranlı bir arkadaşıma oradaki anti-emperyalist hareketin mevcut hali ile ilgili bilgi almak için mesaj attım. Durum hiç de iç açıcı değildi. Hatta, ilk tepkinin ne kadar gülünç derecede yetersiz olduğunu görünce fazlasıyla rahatsız oldum, zira bu başta gösterilmesi gereken tepki tümüyle simgesel bir niteliğe sahipti. Arkadaşım, amcasının, teyzesinin ve üç kuzeninin Amerikan bombardımanı nedeniyle Tahran’daki evlerini terk etmeye hazırlandıklarını söyledi.

Bunun sembolik bir anlamı yok.

Siyasetteki somut ve sembolik olan, özlem duyulan ve gerçek olan arasındaki ayrım, sorunun bir parçasıdır.

Burada Batılı devletlerdeki anti-emperyalist hareketin gerçekliğin radikalleşmesine uyum sağlayamadığını görüyoruz. Seferberliğin olmaması ve herkesin dilindeki sloganlar, zaten taktikler ve silahlı mücadeleyle dayanışma açısından çok kısıtlı olan Filistin yanlısı hareketin gerisine düşüldüğünün delili. Buna sebep olarak polis baskısını gösterenler, meseleyi hafife alıyorlar. Uğraşmaya değer bulunmayacak, iç rahatlatıcı bir yanılsama bu. İnsanlar, birkaç tekme ve yumruktan, ara sıra verilen mahkeme tarihinden çok daha kötü şeylerin üstesinden geldiler, çok daha değersiz davalar için.

Gerçek şu ki, emperyalizmin merkezinde çevre ülkelerdeki mücadelelere yönelik her türlü sempati, hem kusurlu bir mağduriyet algısı hem de gerçek bir enternasyonalizm bilincinin eksikliği nedeniyle boğulmaktadır.

Yalnızca sempati duymak, hiçbir surette dayanışma anlamına gelmez.

Emperyalizmin merkezinde, Muhammed Kurd’un deyimiyle, sadece “kusursuz kurbanlar” gerçek bir desteğe mazhar olabiliyorlar. Çocuklara yönelik toplu kıyımı açıktan meşu gören birini bulamazsınız ama o kıyıma karşı koyan ve dövüşenlerle kimse olumlu bir bağ kurmuyor. Almanya’daki Filistin yanlısı gösteriler sırasında, ilkelerine bağlı örgütlerin, genelde Filistin örgütlerinin, “Yallah, Yallah, İntifada” veya “İntifada Devrimi” sloganları attığında, çeşitli öğrenci aktivistlerinin ve Yeşiller Partisi üyelerinin rahatsızlıklarını sessizce yansıttıklarına şahit olabiliyorsunuz. Oysa neticede orada konuşan, direnişin, savaşın, eylemin dilidir ve dile bizim teorik düzeyde bile sahip olmamız mümkün değil.

Silahlı direnişe doğrudan destek açıklamalarının suç sayılmasına aslında pek gerek yoktu, çünkü büyük çoğunluk, zaten böyle bir açıklama yapmaya cesaret edemezdi!

Bu maraz, “çabalayan” bir direniş grubu olmaktan çok uzak olan İran devleti söz konusu olduğunda daha da karmaşık hale geliyor. Güçlü bir silah cephaneliğine, bir milyonluk orduya, kendi baskı araçlarına, resmi olarak onaylanmış sınıf işbirliğine ve benzersiz bir şekilde oldukça militan bölgesel anti-emperyalizm ideolojisine sahip burjuva bir devlet var karşımızda. Daha da kötüsü, Üçüncü Dünya’daki bitmek bilmeyen trajediler dizisinin ötesinde bir analizi olmayan birçok kişi için İran şimdi savaşı kazanıyor!

Bu devlet, ABD-İsrail saldırganlığının “kusursuz bir kurbanı” olmaktan çok uzak, ama gene de sadece sempatimizi değil, bu saldırganlığı yenmek için açık desteğimizi de hak etmektedir. Ancak birçok kişi, bunu böyle görmeyecek. Filistin’e sahip çıkmayanlar ona hiç sahip çıkmayacaklar. Viyana’ya döndüğümden beri, İranlıların başlattıkları gösterilerde İran ulusal bayraklarıyla ilgili rahatsızlıklarının, kibarca söylemek gerekirse, yanıltıcı olduğuna insanları ikna etmek için saatler harcadım.

Zaman ve düşünme, Filistin silahlı direnişine yönelik tutumlarda olduğu gibi, bunun bir kısmını düzeltebilir, ama ortada daha temel bir sorun var.

Bu politik bilinçle ilgili bir mesele:

İyi niyetli sözler, somut destek, kişisel rahatlığa bir bedel ödetmek anlamına geldiğinde hızla eriyip gider; bu bedel, çoğu protestonun gerçekte sadece bir öğleden sonra yürüyüş yapmaktan ibaret olduğu gerçeğinden daha yüksektir. Bu biraz tuhaf olan toplumsal performans, siyasete galebe çalar. Gerçek direnişin bedeli çok yüksektir, alternatifler kavranamaz, tümüyle soyut görünür. Bu durum, emperyalizmin merkezindeki işçi aristokrasisinin ve küçük burjuvazinin, çevre ülkelerden elde edilen aşırı kârlar üzerindne “rüşvetler” alarak küresel değer zincirlerinin tepesindeki yerlerini güvence altına almalarına dayanan özel sınıfsal konuma dayanmaktadır, gelgelelim, bu, doğal bir kanun değildir. Toplumsal varoluş bilinci belirleyebilir, ancak öznel bilinç, yalnızca sembolik ikameler değil, siyasetin gerçek etkinliğinde ifade edilirse, hem kişinin kendi hem de toplumun gerçekliğini dönüştürebilir. Bu anlamda bilinç de toplumsal varoluşa dönüşebilir.

Kitle siyasetinin gücü, emperyalizmin merkezinde olduğu kadar çevre ülkelerde de gerçektir. Bu gerçeğin sadece kitlelerce idrak edilmesi gerekmektedir. Bu süreçte kitleler, küçük burjuvazinin ve işçi aristokrasisinin geniş kesimlerini bile yanlarında sürükleyebilir. Bu gerekliliği göz ardı edenler, “sosyalizm”in tarihin akışıyla sihirli bir şekilde kendilerine bahşedilinceye kadar başkalarının kirli işlerini yapmasını uman Batı şovenistlerinden başka bir şey değildir.

Olasılıkları gerçekliğe dönüştürmek için yönlendirmek gerekir. Doğru bir politik çizgi ve politik liderlik; devrimci çizgi ve devrimci öncü birlik. Sınıf bilinci kendiliğinden oluşmaz, uluslararası dayanışma sadece bir slogan değildir, her şeyden önce taktiklerin mücadele yoluyla sürekli ve çetin bir şekilde geliştirilmesi gerekir.

Bu makalenin yapabileceği tek şey, doğru politik çizgi konusunda bir nebze de olsa açıklık sağlamak. Umarım, bu ilk yönlendirme süreci denilen çorbada biraz tuzumuz olur.

Peki ama bizim çizgimiz nedir?

Bu çizgi, İran devleti ve/veya İran halkının Avrupa-Amerikan emperyalizmini topyekûn ve koşulsuz olarak yenilgiye uğratacağı sürece sunulacak desteğin gerisine düşemez. Bu destek, hem emperyalizmin merkezde yaşayanlarca hem de İran’a karşı yürütülen savaşta kullanılan askeri üslerin bulunduğu çevre ülkelerdeki çeşitli işbirlikçi devletlerde yaşayanlarca üstlenilmesi gereken bir görevdir.

Kısacası, bizim çizgimiz, devrimci bozgunculuk çizgisi olmalıdır:

“Gerici bir savaş sırasında devrimci bir sınıf, hükümetinin yenilgisini istemekten başka bir şey yapamaz. Bu, tartışılmaz bir gerçeği, sadece devletin bilinçli yandaşları veya sosyal şovenistlerin çaresiz uyduları tartışırlar.”

[Lenin, Kendi Hükümetinin Yenilgisi, 1915]

Bugün de, tıpkı 1915’te olduğu gibi, sosyal şovenistlerin bugündeki mirasçıları, muhtelif fraksiyonları arasında oportünist manevralara fırsat vermeden geri püskürtülmesi gereken bir çoğunluğu teşkil ediyorlar. Ayrıca, onların yalanlarına kanmış kitlelerin bir kısmını da kazanmak gerekiyor.

Ancak, soyut sloganlar, belirli bir mücadelenin somut koşullarına dayanmadığı takdirde hiçbir anlam ifade etmez, zararlıdır. 1915’te değiliz, Çarlık Rusyası’nda veya Alman İmparatorluğu’nda da yaşamıyoruz. Lenin’e ait bu cümlelerdeki genel duygusu her yanı ve zamanı kuşatıyor olsa da, biz gene de kendi gerçekliğimize yakından bakalım.

Ortada ne gibi tehlikeler var, mücadele, hangi çizgilerde yürütülüyor ve ne yapılması gerekiyor?

Devrimci bozgunculuk çizgisinden ne gibi politik sonuçlar çıkarılmalıdır?

Batı Asya’nın Amerikan emperyalizminin mezarı olmasını sağlamak için ne yapmalıyız?

Şu ana dek elimizde sadece düşmanın kim olduğuna dair net ve açık bir bilinç var.

Amerikan Emperyalistleri Ne İstiyor?

Tek kelimeyle: Yıkım, ama sonuçları ne kadar iğrenç olsa da, mantıksız bir yıkım değil.

ABD ve İsrail, daha ilk gün, 86 yaşındaki Ali Hamaney’yi ve İran devletinin diğer üst düzey liderlerini (ve çoğu zaman ailelerini) “yiğitçe” bir eylemle havaya uçurarak büyük “özgürlük” savaşlarının dilini tayin etti. Bunu, Minab şehrindeki bir ilkokulda en az 175 sivilin, büyük çoğunluğu küçük çocukların, katledilmesi izledi. Bu eylemler söz konusu olduğunda, belli hedeflere yönelik bombalamalar ile sivil ölümlerine karşı soykırımcı kayıtsızlık arasında neredeyse hiçbir fark yok. İnsanları özgürleştirdikleri tek şey hayatları; şu anda bu sayı binleri buluyor.

Ertesi gün, emperyalistler, o günden beri her gün yaptıkları gibi ve muhtemelen krizin derinliklerine doğru ilerledikçe önümüzdeki aylarda da yapacakları gibi, hemen zafer ilan ettiler. Bu makaleyi bitirirken, ABD, açıkça sınırlı bir kara işgali için tasarlanmış bir seferi güç oluşturuyor, devletin sözcüleri ise sanki bu yeniden atılacak adımın tek başına zaferi getireceğini düşünüyor, tam zaferin çoktan elde edildiğini iddia ediyor.

Propagandaları da stratejileri kadar tutarsız.

Emperyalistler, kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda, Trump’ın “koşulsuz teslimiyet” hakkındaki gülünç kabadayılığından Netenyahu’nun yalnızca kendi kafasında tezahür eden “halk ayaklanması”nı destekleme konusundaki saçmalıklarına kadar, birbirini hükümsüz kılan hedefler arasında deli gibi salınıp duruyorlar. Bunun ötesinde, saldırganların iddialarına rağmen, İran; ABD, Körfez monarşileri ve İsrail’in askeri üslerine ve binalarına yönelik saldırılar düzenlemek suretiyle karşılık verme konusunda dikkat çekici bir kapasite ortaya koydu. Aynı zamanda İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü kullanarak, ekonomilerini ciddi şekilde tehdit etti. Bu arada, o çok övülen “Demir Kubbe” daha çok teorik bir kavrama dönüştü, çünkü Hürremşehr füzeleri ve Şehid insansız hava araçları, her gün Siyonist devletin askeri ve istihbarat altyapısını hedef alıyor.

Amerika’nın şişirilmiş askeri bütçesinin salt gücüyle konvansiyonel savaşta yenilmez olduğu efsanesi, her darbeyle daha da zedeleniyor, bu da en azından emperyalizme karşı mücadele eden tüm halklar için ahlaki bir zaferdir.

Eğer bir canavarın yüzüne faça atabiliyorsanız demek ki onu öldürebilirsiniz.

Bu savaşı ve somut hedeflere ulaşamama halini, Trump ve Hegseth gibi beceriksiz soytarıları imparatorluğun başına getirmekten kaynaklanan derin bir akıl dışılığa bağlamak kolaycılık. Belki de, çeşitli gerici ve küçük burjuva “sosyalistler”in ısrarla dile getirdikleri gibi, Netenyahu ve Siyonist lobisi eliyle ABD’nin “ulusal çıkarlar”ına aykırı, “İsrail’in hayrına olan” bir savaşa sürüklenmişlerdir? Ne yani, kuyruk köpeği mi sallıyor?

Özellikle İran hükümetinin savaş propagandasının bir parçası olarak “Epstein Sınıfı” terminolojisini oldukça başarılı (ve kurnazca) bir şekilde benimsemiş olması nedeniyle, bu söylemlere kapılmak cazip gelebilir, ancak bu, analitik bir tutarlılık açısından bile yetersiz kalmaktadır. Elbette, Netenyahu hükümeti, zaten Venezuela macerasıyla cesaretlenmiş olan Trump ve yakın danışmanlarını daha büyük bir savaşa sürüklemeye ikna etmiş olabilir. ABD ve İsrail arasında savaşın kapsamı konusunda kesinlikle gerçek görüş ayrılıkları mevcuttur, tıpkı ABD içindeki farklı sermaye fraksiyonları arasında gerçek görüş ayrılıkları olduğu gibi. Ancak bu, tek başına, ABD burjuvazisinin genel hedefleri ve Siyonizmin bu hedeflerdeki rolü, hele ki emperyalizmin kendisi ile ilgili hiçbir gerçeği değiştirmez.

Emperyalizm, sermayenin gerekliliklerinden kaynaklanan ve çelişkilerinden doğan bağımsız bir tarihsel mantığa sahiptir. Emperyalizm, bireylerin keyfine göre değil, çoğu zaman onlara rağmen ve bireyler aracılığıyla işler.

Hegel bir zamanlar Napolyon’u “at sırtındaki dünya tarihi” olarak tanımlamıştı (bu söz, aslında yanlış aktarılıyor ama özünde doğru), çünkü kendisi bunun farkında olmasa bile, Napolyon, kendi çağında dünyanın ruhunun mevcut gelişim aşamasını bizzat kendisinde somutlaştırıyordu. “Büyük adamlar” tarihi yaratmaz, “büyük adamlar”ı tarih yaratır. Marx ve Engels, nihayetinde bu anlayışı gizemden arındırdılar ve tarihin itici gücü olan dünyanın ruhunu, sınıfların amansız mücadelesinden başka bir şey olmadığını ortaya koydular.

Söylemeye gerek yok, Trump, Napolyon değil; “dünya ruhu” onu kıt ve yetersiz buldu. Fransız İmparatoru at sırtındayken, Başkomutan kör bir katırla uçurumdan aşağı yuvarlanıyor. Trump yönetiminde Amerikan emperyalizminin mantığında temel bir kırılmaya şahit olunduğunu söyleyenler, ona ve danışmanlarına gereğinden fazla itibar kazandırıyorlar.

Hepimizin görebildiği ABD “dış politika”sının yeni saldırıları ile eski saldırıları arasındaki fark, en iyi ihtimalle bize hegemonyanın azaldığını gösteriyor. İmparatorluk, hâlâ kontrol edebildiği yerler üzerinde kontrolü yeniden sağlamaya çalışmaktadır ki bu süreç, en iyi şekilde emperyal küçülme olarak tanımlanabilir. Çin sermayesini dışarıda tutmak için Kuzey ve Güney Amerika’da bulunan yari-sömürgelerin yakından kontrol altında tutulmaları gerekiyor. Bugün bir de İsrail’in Batı Asya'daki üslerini ellerinden geldiğince güvence altına almaya çalışıyorlar, ama elde ettikleri başarı epey sınırlı.

Bunun için, İran devletinin etkisiz hale getirilmesi veya yok edilmesi gerekiyor. Bu, 1979’dan, hatta Şah’ın devletinin kalkınmacı politika yoluyla sınırlı özerklik kurmaya çalıştığı zamandan beri ABD’nin temel politikası olmuştur. Bu politika, özellikle İsrail’in Batı Asya’daki liderliği ve ekonomik entegrasyonunun, “İbrahim Anlaşmaları” ile bir zamanlar başarılmış gibi görünürken, Aksa Tufanı Operasyonu ile ağır darbe aldığı bir dünyada, ABD emperyalizminin bakış açısından tamamen makuldür. İki yıldan fazla bir süre sonra, bir imha savaşına rağmen, Filistin direnişi ve müttefikleri yaşamaya devam ediyorlar, Körfez ülkeleri, İsrail’in bölgesel egemenliğine boyun eğmekte her zamankinden daha tereddütlü davranıyorlar ve sömürgeci devlet tüm dünyada ağır eleştirilere maruz kalıyor, mahkûm ediliyor.

Ya da Georges Abdallah'ın yakın zamanda verdiği bir röportajda belirttiği gibi:

“7 Ekim, bu İsrail’e şunu söylemek için gerçekleştirildi: “Kendi sınırlarınıza dayandınız. Bu, sizin hikâyenizin son bölümü.” Bugün Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “eşkiyalık”, bu son bölümün alametifarikasıdır. İsrail, artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasi vahası” veya “insani yardım” karakolu olarak poz kesemez. Artık o, barbarlığın nihai sembolüdür. Meşruiyet kaynağı olarak bu imaj olmadan, İsrail başarısızlığa mahkûmdur. Belki bir süreliğine ek silahlar sağlayabilirler, ancak bu tarihsel denklemleri temelden değiştirmeyecektir. Bu gezegenin geleceğini insanlar şekillendirir.”

İran’ı yok etmek veya en azından bölgesel etkisini önemli ölçüde zayıflatmak, Siyonist projenin mevcut haliyle işlevsel kalmasının, bununla birlikte, ABD emperyalizminin Batı Asya üzerindeki kontrolünü güvence altına alma şansının tek yoludur. Bu, ABD için elbette önemlidir, ancak İsrail için bu, bir hayatta kalma meselesidir; savaşın risklerini artırmaya yönelik giderek artan umutsuz girişimlerden bu durum fazlasıyla anlaşılmaktadır.

Ancak, akılcılığın tek başına gerçekleşmiş bir olguyla karıştırılmaması gerekir.

Çarlık devleti, Birinci Dünya Savaşı’na İtilaf Devletleri safında katıldığında, Balkanlar’daki çıkarlarını güvence altına almak kendisi açısından son derece mantıklıydı, ancak iç savaşta devrimci mücadeleyi ateşleyerek kendi sonunu hazırladı. Hitlerciler, Doğu Avrupa’daki soykırımcı sömürgeci projelerini gerçekleştirmek için İkinci Dünya Savaşı’nı başlattıklarında, Alman emperyalizmini yeniden canlandırmak mantıklıydı, bu iş kendilerinin çıkarınaydı, ancak “bin yıllık imparatorluk”ları Sovyet halklarının ayakları altında ezildi. Bugün, ABD emperyalistlerinin İran’ı yok etmek için Batı Asya'yı savaşa sürüklemesi mantıklı görünebilir, ancak dünyanın büyük çoğunluğu onlara karşı dururken, altından kalkamayacakları bir işe kalkışmış olabilirler.

“Her türden canavar yok edilecek”. Nihayetinde bu işi ancak kitleler başarabilir. Gelin şimdi de kitlelerin mücadeledeki rollerinden bahsedelim.

İran Halkının Neye İhtiyacı Var?

Bu başlığın içeriği bazılarınız için kışkırtıcı olabilir ve sizi temin ederim ki bu kasıtlı bir tercihtir.

Kitle siyaseti gerçektir. Hayal gücünde oluşmaz. Eğer koşullarını araştırmaktan vazgeçip kitleleri dilek ve hayallerimizle ikame edersek, siyasetten tamamen el etek çekeriz.

Bunu da göz önünde bulundurarak, İran’daki on milyonlarca insanın neye ihtiyacı olduğuna karar verme yetkisinin kimde olduğunu sorabilirsiniz.

Hiç kimsede.

Bununla birlikte, ister ben, ister siz, isterse başka biri beğensin ya da beğenmesin, hegemonik ideoloji, İranlı halk kitleleri üzerinde genellikle bu şekli alır. Ortaya çıkan söylemlerde kitleler ya pasif kurbanlardır, ideolojik olarak ele geçirilmişlerdir ya da ırkçı klişelerin ve politik açıdan yanlıştan yana saf tutmuş sloganların ötesinde kavranamaz durumdadırlar. Bu, bir sorundur, bu yüzden Los Angeles veya Berlin’deki İran diasporasının gerçek deneyimleri ile ilgili faşistlerin açıkçası utanç verici olan sızlanmalarını ciddiye almak yerine, bu sorunla doğrudan yüzleşelim. Sonuçta, İranlıların neye ihtiyacı olduğunu dikte etmeye kimin hakkı var?

Onların size inandırmak istediklerinin aksine… hiç kimsenin yok. Emperyalistlerin köpeklerine kulak asmaya gerek yok, çünkü onların “yaşanmış deneyim”e başvurması, savaş makinesiyle uyumlu bir şekilde havlamalarına neden oluyor. Tarih, ABD önderliğindeki “rejim değişikliği” yanlılarının, gerici ve dünyanın her yerindeki kitlelerin düşmanları olduklarını yüzlerce kez kanıtlamıştır.

Sadece gerçek siyaset önemlidir, bu yüzden, onların faşizmini kendi şartlarına göre değerlendirin.

Rejim değişikliği yanlılarının anlattıkları, uzun zamandır liberal sağduyu haline gelen anlatıyı izlersek, sınıfsal ayrımların ötesinde belirsiz bir kitle olarak hayal edilen “İran halkı”, salt terör ve düzeltilmeleri mümkün olmayan radikallerin ideoloji düzleminde n ele geçirilmeleri yoluyla hüküm süren köksüz din adamlarıyla mücadele halindedir. Bir yanda Devrim Muhafızları’nın Besic milisleri, diğer yanda “ahlak polisi”. Din adamlarına ve zorla dayattıkları devlete karşı bu büyük ulusal mücadelede, onu devirmek için her türlü araç kabul edilebilir. Bazıları, ellerini gizleme inceliğinden yoksun bir şekilde, açıkça ABD veya hatta İsrail müdahalesini savunarak, marazi bir hal üzerinden, İslam Cumhuriyeti’ni Nazi Almanyası gibi yok edilmesi gereken bir kötülük olarak resmediyor. Diğerleri ise en azından Şah’ın “halkçı” restorasyonunu veya hatta “seküler bir demokrasiyi” savunarak, hitap ettikleri Batılı şovenistlere sesleniyorlar. Bilhassa “solcular” arasında yaygın görülen bir yaklaşım üzerinden, tüm bunlar görmezden geliniyor ve yeterli zaman geçtikten sonra “halkın” ayaklanıp İran “rejim”ini kendi iradeleriyle, neredeyse tanımlanmamış yeni bir yönetim biçimiyle ikame edecekleri imasında bulunuluyor. Bu solcular, İran’ı yabancıların etkilerinden arınmış bir baloncuk içinde yaşıyormuş, devrimler kendiliğinden gerçekleşiyormuş sanıyorlar.

Marksistler olarak biz, ilgili fikri savunanlar inansın ya da inanmasın, onun tamamen saçmalık olduğunu biliyoruz. Sınıf analizini ortadan kaldırdığınızda, anlatılarında geriye kalan tek politik özneler soyut bir “halk” ile soyut bir “rejim”. Bu boşlukta, emperyalist, eyleme geçebilecek, az çok makul olan tek özne haline geliyor.

Bu hayal âleminde üretilen en iyi senaryo, İran’ın ABD emperyalistlerince boyunduruk altına alınması üzerinde duruyor. Çok daha olası sonuç ise devletin tamamen çökmesi, ardından yıllarca sürecek acımasız iç ve devletlerarası savaşlardır; kısacası bu solcular şahsında Siyonistlerin hayali konuşuyor.

Neyse ki, bu, bir hayal olarak kalacak. Tel Aviv'i vuran füzeler, bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.

Marksistler olarak biz de burjuva toplumunun birbirine düşman sınıflara bölündüğünü görüyoruz. Bu durum, İran için de geçerlidir. Sınıfların çıkarları belirli yönlerde örtüşmedikçe, birleşik bir İran halkı olamaz. Bu, her zaman geçici ve koşulludur.

Asıl soru, İran kitlelerinin (şehirli ve kırsal proletarya, yarı proletarya, küçük toprak sahibi köylülerin kalıntıları ve küçük burjuvazinin en kırılgan kesimleri) şu anda İran burjuvazisi ve onlarla ittifak kurmuş, devletin yönetici sınıflarını oluşturan gerici sınıflarla aynı safta olup olmadığıdır. Savaşın başlangıcından beri İran devletinin emperyalizmle varoluşsal bir mücadele içinde olduğuna, emperyalizmin zaferinin ulusal egemenliğin tümüyle yitirilmesi ve ülkenin yabancı sermaye tarafından yağmalanması anlamına geleceğine hiç şüphe yok. İran veya ondan geriye kalan her şey, bir kez daha Batı sermayesinin yarı sömürgesi haline gelecek, ucuz iş gücü, sermaye ihracatı ve kontrolsüz petrokimya deposuna dönüşecektir. İranlı halk kitlelerinin ulusun boyunduruk altına alınmasına karşı sergiledikleri kararlı direniş çıkarınadır. İran burjuva devleti, bu amacı paylaştığı ve bunu etkili bir şekilde yerine getirebildiği sürece, bu konuda aynı saftadırlar.

Şimdilik, temel çelişki, kitleler ile emperyalizm arasındadır, kitleler ile ulusal burjuvazi arasında değil. Ancak, ulusal burjuva devleti, İran’ı boyunduruk altına alınması karşısında koruyamazsa veya burjuvazinin bir fraksiyonu emperyalizme teslim olursa veya Venezuela’da olduğu gibi onunla işbirliği yaparsa, kitleler, mücadelede önderlik etmek zorunda kalabilirler. Bu arada, örgütsel bağımsızlıklarının korunması ve bununla birlikte, devlet konusunda gündeme gelen her türden sağcı oportünizmin reddedilmesi çok önemlidir. Proletarya, ulusal burjuvazinin yanında yer alırken, uyanık kalmalıdır.

Günümüzde, gelecekle ilgili olarak, Ervand Abrahamyan’ın geç modern İran’ın tarihi ve bugünü üzerine yazdığı 1982 tarihli klasik eserinin kapanış sözleri bana sık sık hatırlatılıyor:

“Benzer şekilde, din adamlarının, şah kadar sevilmeyen ve tüm halkı ona karşı bir araya getirebilecekleri başka bir halk düşmanı bulmaları da pek olası değil, tabii yabancı bir düşman, ülkeyi işgal edip tüm ulusun varlığını tehdit etmedikçe. Son olarak, laik güçler, nefes alıp özellikle aydınlar, kent proletaryası ve kırdaki alt sınıflar arasında hoşnutsuz kesimler içinde kök salmaya başladıklarında, din adamları, yavaş yavaş örgütsel açıdan sahip oldukları tekeli kaybedeceklerdir.

Ancak, hoşnutsuz sınıfları cezbedecek olanların, özellikle Tude ve Ulusal Cephe gibi daha eski örgütler mi, yoksa Fedai ve Mücahitler gibi daha yeni örgütler mi, hatta dağılmış ordunun içindeki unsurlar mı olacağı sorusu gelecek nesillere bırakılmıştır.”

[Ervand Abrahamian, Iran Between Two Revolutions, 1982]

Kırk yılı aşkın bir süre sonra, Abrahamyan’ın ilk paragrafta öngördüğü her şey, büyük ölçüde gerçekleşti. Buna karşılık, din adamları, küçük burjuvazi ve sermaye arasındaki ittifakın kopması tehdidiyle yüzleşildiği dönemde, lider rol üstlenmeye hazır görünen tüm örgütler, tarih tarafından silindiler. Ancak İslam Cumhuriyeti, yakın zamana kadar, emperyalist kuşatma ve kentlerdeki yoğun hoşnutsuzluğun aynı ölçüde yönlendirdiği, dönem dönem politik baskılarla sonuçlanan sürekli kriz döngüsünden çıkamadı.

Kimse geleceği bilemez, ancak ulusal savunma savaşının yaşandığı zamanlarda sıklıkla olduğu gibi, dış koşullar değiştikçe, mevcut iç çelişkiler bulanıklaşır ve kırılma noktasına ulaşır. Devrimci Fransa’dan Çin İç Savaşı'na, Cezayir Devrimi’ne kadar birçok örnek bu tespitin doğruluğunun kanıtıdır.

İran ulusal burjuva devletinin geleceği, savaşın geleceğine, dolayısıyla tüm Batı Asya'nın geleceğine bağlıdır.

Olası sonuçlardan birini zaten tartıştık: İran devletinin yıkılması ve geriye kalan kısmının Batı emperyalizmi tarafından boyunduruk altına alınması, en azından Siyonist sömürgeci devletinin mekânla ilgili bir sorununu çözüme kavuşturacak, aynı devlet, Körfez ülkeleriyle daha fazla bütünleşme imkânı bulacak. Ancak, ABD’nin stratejik olarak tümüyle yenilgiye uğraması ve bölgedeki askeri üs altyapısının yok edilmesi göz önüne alındığında, bu durum, gözlerimizin önünde şimdiden boş bir hayale dönüştü bile.

Bu noktada daha olası görünen sonuç şu: Bölgedeki ABD hegemonyasının en zayıf halkası olan, köhne ve sevilmeyen Körfez monarşilerine karşı giderek daha fazla inisiyatif alacak, onları tamamen ezebilecek, ABD’yi İsrail ve Ürdün’e sığınmaya zorlayacak bir savaş yaşanacak. İran devleti, egemen olduğu bölgede stratejik bir denge kurmaya çalışacak, bu noktada cesaretlenen Filistin ve Lübnan direnişiyle boğuşan Siyonizm çökecek. ABD emperyalizmi bölgede tümüyle mağlup edilecek, Batı Asya’daki hegemonyası sona erecek.

Bu durum, kesin olmaktan çok uzak olsa da, her geçen gün daha olası hale geliyor. Oluşması halinde tüm dünyayı sonsuza dek değiştirecek, emperyalist dünya sistemini on yıllardır görmediği bir krize sürükleyecek.

Bu kriz, küresel proletaryaya sosyalizm mücadelesinde nefes alacak kıymetli bir alan sağlayacak. Bu, başlı başına bir zafer olacak ve daha birçok zaferin yolunu açacak.

Eğer bir canavarın yüzüne faça atabiliyorsanız demek ki onu öldürebilirsiniz.

Bu anlamda, adına yakışır şekilde anti-emperyalist olan herkesin umudu, ister kendi başlarına ayakta durmak zorunda kalsınlar, isterse de emperyalizme karşı tarihsel olarak ilerici bir savaş veren İslam Cumhuriyeti’nin yanında yer alsınlar, İranlı kitlelerin zaferi yönündedir. Ancak umut, tek başına yetmez. Emperyalizmin merkezinde veya Batı Asya’daki ve dünyanın dört bir yanındaki ABD işbirlikçisi devletlerde yaşayan bizim de, boş sözler ve samimiyetsiz dilekler yerine gerçek bir dayanışma göstermeyi amaçlıyorsak, bu mücadelede kimi görevleri üstlenmek zorundayız.

Şimdi bu görevlerden bazılarından bahsedelim.

Ne Yapmalıyız?

Öncelikle şunu belirtelim, ardından konuyu kısaca tartışalım:

“Destek” kelimesinin aktivist çevrelerce sıklıkla kötüye kullanılmasından ve neredeyse tüm ülkelerin küçük burjuvazisi arasında yaygın bir anlayış haline getirilmesinden nefret ediyorum. Siz de nefret etmelisiniz.

Neden mi? Çünkü “destek”, kavram olarak anlamını yitirdi ve burjuva ideolojik eğilimlerin klasik tarzı dâhilinde temel anlamıyla çelişen bir anlama kavuştu. Kafanızdaki düşünceler hiçbir şeye destek sunmaz, bu platformda yazılan veya arkadaşlarınız ve 'topluluğunuz' arasında söylenen sözler de öyle; siyasi ajitasyonun genel mücadelede elbette biri yeri var ama bununla sınırlı kalmamak gerek.

Destek, her zaman eyleme hazırlanmak ve eylemde bulunmak anlamına gelir. Amaç, gerçek dünyada somut bir değişim yaratmak olmalıdır. Bunun haricinde her şey, ya siyaset kılıfına bürünmüş kişisel tatmin, ya saf gösteri ya da çevrimiçi platform veya STK ekonomisinde küçük bir tüketici taraftar kitlesi bulma girişimidir. Buna ihtiyacımız yok, İran halkının hiç yok.

Sosyal medya ve burjuva basını aracılığıyla İran’la “sahici” ve “hakiki” bir bağ kurma hissiyle birlikte, bu özlem dolu biçimleri gerçek siyasetle ikame etmek kolay, hatta cazip bile olabilir. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Gene de tamamen anlaşılabilir, hatta ilerici bir yönelim sağlayabilir.

Biliyorum, soykırımcı Siyonist rejimin nihayet sorgulandığını görmek, füzelerin ve insansız hava araçlarının yerleşimcilerin işgal ettikleri yerlerin güvenli olduğuna dair yanılsamayı paramparça ettiğini görmek, İran’ı yok etme planları gerçekleşmeyince masa başındaki katillerin çaresizce çırpınmalarını izlemek ve bunun sonucunda belki de kendilerini yok etmelerini görmek herkesi sevindiriyor. Bunlar, benim için de sevinç kaynağı.

Aynı şekilde, trilyon dolarlık silah projeleri ve muazzam ekonomik avantajlarıyla Amerikan emperyalistlerinin şu anda geri püskürtülüyor olması, Batı Asya’daki askeri üslerinin çoğunun kullanılamaz hale getirilmiş olması, o askerlerin ve ajanların zengin Batılı turistler için inşa edilmiş otellerde hamamböcekleri gibi saklanmak zorunda kalmaları ve kaçmak zorunda kalmaları hepimiz için umut kaynağıdır.

2025’teki On İki Gün Savaşı sırasında İsrail’e füzeler yağarken Gazze’deki Filistinlilerin attıkları sevinç çığlıklarının yansıdığı videoları hepimiz seyrettik. Nasıl sevinç çığlıkları atmasınlar ki? Biz nasıl atmayalım? Şimdi aynı videolar, Körfez monarşilerinde de görülebiliyor; burada göçmen işçiler ve proleterleşmiş kitleler, haklı olarak kendilerine neden tam olarak kendilerinin ABD ve onları ucuz, yarı kölelik benzeri iş gücü için sömüren yerli bürokrat-kapitalistleri için ölmeleri gerektiği sorusunu soruyorlar.

Yarın İran’dan bir füze, Almanya’daki bir ABD askeri üssüne isabet etseydi, bu senaryo ne kadar düşük bir ihtimal olsa da, desteğim, aynı derecede güçlü olurdu ve sizin de desteğiniz aynı düzeyde olmalı. Emperyalist dünya sistemi yeniden bir kriz dönemine giriyor ve bu dönem, ABD hegemonyasını zayıflatmak ve gerçek düşmanı (hâlâ kendi yurdumuzda olan o düşmanı) ortaya çıkarmak için her cephede kullanılmalıdır.

Devrimci bozgunculuk çizgisi, gerici bir savaşta tek doğru politik çizgi olup, yalnızca kendi hükümetinin ve kendi emperyalist bloğunun yenilgisini arzulamak anlamına gelmez, aynı zamanda bu yenilgiyi politik mücadele yoluyla gerçekleştirmek anlamına da gelir.

Bu, elbette, söylemesi yapmaktan daha zor olan bir iştir.

Teorik açıdan doğru olan politik görüşlere sahip olsalar ve doğru sözleri söyleseler bile, insanların ne yapacaklarını bilmediklerinden şikâyet ettiklerini sıklıkla işitiriz. Bu, dünyanın ya hemen değiştirilmesi gerektiğini ya da asla değişmeyeceğini düşünen, tüm ülkelerin küçük burjuvazisinin radikalleşmiş kesimlerinde yaygın olan çocukça bir tavırdan başka bir şey değildir. Günün ruh haline bağlı olarak sürekli sahte radikalizm ile tam teslimiyet arasında gidip gelirler. Bazıları, bu arada üretken siyasetle meşgul olabilir, ancak emperyalizmi ve bununla birlikte kendi devletlerimizin birleşik gücünü yenmek, bireysel eylemlerle asla ikame edilemeyecek, kesintisiz bir mücadeleyi gerektirir.

Bu konuda tekrar tekrar aynı şeyi söylüyormuş gibi görünme riskini göze alarak, bu iş, dağınık yasal, yarı yasal ve yasadışı mücadeleler arasındaki boşluğu doldurabilecek, keskin bir devrimci politik çizgiyi geliştirebilecek ve kitlelerin en ileri kesimlerini mücadeleye dâhil ederek liderliği üstlenmelerini sağlayabilecek devrimci öncü partinin kurulmasını gerektirir.

Orta vadede üstlenmemiz gereken görevimiz budur. Kısa vadede ise, bu partiyi kuracak insanları nereden bulacağımız sorusu ortaya çıkıyor ki bu da yerel koşullara bağlı olarak mutlaka değişecektir. Doğrudan savaşa dâhil olan İngiltere gibi emperyalizmin merkezindeki bir devlet ile ABD emperyalizmi ve Siyonizm ile dolaylı olarak iç içe geçmiş Hindistan gibi yarı feodal komprador devlet veya ABD sermayesinin bölgeyi yağmalaması için bir araçtan başka bir şey olmayan Kuveyt gibi gerici bir “yapay” devlet arasında neredeyse hiçbir kıyaslama yapılamaz.

Bu farklılığı en iyi bildiğim örnekle açıklayayım:

Almanya’da, anti-emperyalist hareketin politik açıdan en gelişkin kesimi, hem Alman emperyalizmine hem de ABD emperyalizmindeki büyük rolüne karşı taleplerin kesiştiği yarı yasal anti-Siyonist ve anti-militarist mücadele etrafında birleşti. Rusya’ya karşı savaş hazırlıkları ve Alman devletinin Gazze’deki soykırıma sunduğu açık destek, küçük burjuva öğrenci hareketinde bir bölünmeye yol açtı. Daha radikal kesimler, genellikle Almanya’daki proleterleşmiş göçmenlerin en politik olarak gelişmiş kesimleriyle birleşti.

Komünistler, bu süreçte önemli bir rol oynadı. Bu birleşik çaba büyük ölçüde başlangıç aşamasındadır ve somut mücadelelerin karşılıklı entegrasyonunun eksikliğinden muzdariptir, ancak mevcuttur ve “yeniden birleşme” sonrası tarihte ilk kez bir örgütsel koordinasyona dayanmaktadır. Aslında, 2023 öncesine göre çok daha ileridedir. Hayatımda ilk kez, öncü bir örgütün kurulmasının ulaşılabilir bir hedef haline geldiğine şahit oluyorum.

Kendi ülkenizdeki mücadelenin durumunu size anlatamam, zaten soyut ifadeler olarak görülecek sözlerime kulak kesilmeniz aptallık olurdu, ancak bundan çıkarılacak bir ders varsa, o da farklı uluslarda açığa çıkan anti-emperyalist akımların nerede birleştiğini ve hem ABD emperyalizmine hem de kendi burjuva devletinize karşı insanları aynı anda harekete geçirerek nasıl ilerletilebileceğini yakından araştırmanız gerektiğidir.

Tüm mücadeleler birbiriyle bağlantılıdır.

Alakasız ve korkak “barış hareketleri”nin peşinden gitmeye gerek yok. Bunlar, tıpkı yirmi yıl önce “Irak’tan ellerinizi çekin” diye bağırdıklarında olduğu gibi, pek bir etki yaratamadılar. Bizim sloganımız, İran’ın zaferi, İran halkının zaferi ve Batı Asya halklarının ABD emperyalizmi ve Siyonizme karşı ortak mücadelesinde ulaşacakları zafer ile ilgili temenni üzerine kuruludur.

Gün gelir, ABD emperyalistleri ortadan kaldırılır, bu ilişkiler değişir, tarihsel olarak ilerici güçler, tam tersine dönüşerek gerici hale gelir, ancak biz kitlelere yönelik desteğimizi hiçbir zaman çekmeyeceğiz.

Biz barıştan yanayız, ancak emperyalizmle ve sömürgecilikle asla barıştan yana değiliz. Ya da Mao’nun bu iki kötülüğe karşı mücadelenin hiç olmadığı kadar ilerlediği bir dönemde söylediği gibi:

“Eğer ABD’deki tekelci kapitalist gruplar, saldırganlık ve savaş politikalarını sürdürmeye devam ederlerse, bir gün tüm dünya halklarınca asılacakları gün mutlaka gelecektir. ABD’nin suç ortaklarını da aynı kader bekliyor.”

[Mao, Yüksek Devlet Konferansı'ndaki Konuşması, 1958]

O gün, kimsenin hayal edebileceğinden daha yakın olabilir.

Aksa Tufanı Operasyonu ile başlayan olaylar, ABD emperyalizminin Batı Asya’da çürümüş olan temellerini yıkabilecek bir çığa dönüştü. Eğer gerçekten proleter kurtuluşu yoluyla gerçekleşebilecek insanlığın ilerlemesinin yanında yer almak istiyorsak, nerede olursak olalım, bu mücadelede hepimizin oynayacağı bir rol var.

Daha kazanılacak çok zafer var.

Lukas Unger
29 Mart 2026
Kaynak

16 Mayıs 2026

,

Hantavirüs, Yapay Zekâ, El Niño, Anarşizm ve Gelecek


Eskiden bir anarşisti takip ederdim. Substack hesabına abone olmuştum. Yazılarımın kendi çalışmalarına ilham kaynağı olduğunu söylüyordu. Ardından, birkaç ay önce “karamsarlar” derneğine katıldı. Yapay zekâyı benimsemeye başladı. Maduro’nun kaçırılmasını ve Venezuela’nın bir imparatorluğun uydu devleti haline dönüştürülmesini alkışladı. Bütün diktatörlerin devrilmesi gerektiğini, Maduro’dan sonra sıranın İran’a gelmesini umduğunu söyledi.

Ancak bir yandan da bu anarşist, neoliberal kapitalizm koşullarında sabah dokuz akşam beş çalışmanın ruhu ezen, hayatı tüketen monotonluğunu da eleştirirdi. Kendini şirketlere ait sermayenin inşa ettiği bir kafesin içinde hapsolmuş hissediyordu, ancak belki de farkında olmadan, aynı kafesin başkalarına da dayatılmasını destekliyor gibiydi.

Onun işlerin daha iyiye gitmesini ne kadar çok istediğini görebiliyordum. Ancak nihayetinde bu çaresizlik, üzüntüsünün ağırlığı ve tutarsız görünen ideolojik felsefesiyle birleşince, bahsi geçen anarşist, Sam Altman ve Pete Hegseth’i desteklemeye yöneldi.

Bu adamın hikâyesini neden şimdi anlatıyorum?

Çünkü bu adamın yalnız olmadığını düşünüyorum. Durum kötüleştikçe, insanların kendi çıkarlarına aykırı hareketleri, liderleri, ideolojileri ve ortaya çıkan durumları benimseyeceğinden korkuyorum.

Korkarım ki her şey üst üste geldiğinde, tünel daraldığında ve ışık söndüğünde, insanlar, umutsuzlukta umut, ahlaksızlıkta kurtuluş, sahtekarlıkta zekâ, ölümde yaşam bulacaklar.

Korkarım, asıl mesele bu.

Sahte dinsel görüşlere veya komplo teorilerine dalmadan söylemek gerekirse, acı, ıstırap, belirsizlik ve korku dolu bir dünyanın, karanlık güçler için bir nimet olduğunu, hatta belki de kasıtlı olarak onlar tarafından inşa edildiğini düşünüyorum.

Bu, korkulacak hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine.

Önemli olan, nasıl tepki verdiğimizdir.

Gerçek şu ki, çoğu insan öngörülebilecek tepkiler verecek. Çoğu insan, hayatta kalmak için her şeyi yapacak.

Ama daha da önemlisi, insanlar, alıştıkları yaşam biçimini sürdürmek için gereken her şeyi yapacaklar.

Dolayısıyla, ekonominin içi boşaltılıp yapay zekâ şirketlerine, büyük teknoloji devlerine ve savaş ekonomisinin yan kuruluşlarına indirgendiğinde, korkulan şey, insanların emeklerini distopik koşulları pekiştirecek kişi ve kuruluşlara teslim etmekten başka seçeneklerinin kalmadığı hissine kapılacak olmalarıdır.

Korkarım, panoptikonu bizzat biz gerçeğe dönüştüreceğiz. Orta sınıfın lüks dünyasını sürdürmek için, insanlar, özgürlük kisvesi altında, insanlığımızı ve onurumuzu elimizden alan gözetim ve kontrol mimarileri inşa etmekten mutluluk duyacaklar.

Korkarım, tüketimle alakalı ayrıcalıklarını korumak için insanlar, kendilerini toplumsal ve teknolojik olarak hapse tıkacaklarından, kapitalist-hapishane kültürünü tasarlamaya, inşa etmeye ve alkışlamaya ikna edilecekler.

Korkumuz daha çok, bu kültürün kendi iç ayrıcalıklarını korumak adına, kendisini sürdürmek için gerekli kaynakları güvence altına almak amacıyla binlerce kilometre uzaktaki insanlara yönelik toplu katliam sayısını ve öldürülen insan sayısını ikiye katlayacak olmasıyla ilgili.

Nadir toprak elementleri için. Petrol için. Madenler için. Yarı iletkenler için öldürülecekler.

Korkarım, tutarlı bir ideolojik çerçeve olmadan, yaşamlarımızı destekleyen ve yöneten toplumsal, politik ve ekonomik koşulları anlamadan, bu durum, insanların ana tercihi haline gelecek.

Cani ve berbat bir dünyada berbat seçimlerle karşı karşıyayız.

Sanırım, insanların nihayetinde kendi son derece dar çıkarlarından başka hiçbir şeyi umursamamaya karar vereceklerinden korkuyorum.

Eminim, bazılarınız zaten o noktaya ulaştığımızı düşünüyor. Bunu düşünmek için elde geçerli bir argüman mevcut.

Bunları şimdi yazıyorum, çünkü önümüzdeki on iki ayın neler getireceğinden korkuyorum. Maddi ve psikolojik bir uçurumun yaklaştığından ve insanların dengelerini tümüyle bozabileceğinden korkuyorum.

Öncelikle ve dar çıkarları gösteren bir örnek olarak, elimizde hantavirüsümüz var.

Eğer bir virüs salgınını kontrol altına almak için ideal bir yer varsa, o da insanlığın geri kalanından çok uzakta, sadece 175 kişinin yaşadığı, kendi kendine yeten, esasen kapalı bir ortamdır.

Yani garip olan şu ki sağlık yetkilileri, bu insanların dünyanın dört bir yanına uçmasına izin verdiler. Gerçekten akıl almaz bir durum.

Peki neden? Çünkü yüzlerce ya da binlerce insanı kurtarmak için 175 kişiyi 45 gün karantinaya almak, muhtemelen insan haklarına aykırı bulundu ya da buna benzer bir şey düşünmüşlerdi.

Çünkü neoliberalleşmiş dünyamızda, sözde özgürlüğün arkadaşlarınız, komşularınız, topluluğunuz, hatta insanlığın geri kalanı üzerindeki etkisine bakılmaksızın, tüketim özgürlüğünün var olduğu varsayımıyla yaşıyoruz.

Hepi topu 175 kişi. 45 gün boyunca limana bağlı bir gemide kalmak eğlenceli olur mu acaba? Hayır.

Salgını tamamen ve kesin olarak kontrol altına almak için en mantıklı seçenek bu muydu? Öyle görünüyor.

Ama bu insanlar zengin, beyaz ve ayrıcalıklıydı. Dolayısıyla, farklı kurallar geçerliydi.

Şimdi ise, yeme içme, seyahat etme ve yemek yeme özgürlükleri küresel halk sağlığından daha önemli olduğu için, izleme, tespit ve test yapma konusunda çılgın bir telaş yaşanıyor.

Eğer olası etkisi konusunda ısrarcı olsaydım, bu virüsün çok ölümcül olduğunu ve bir pandemiye dönüşecek kadar bulaşıcı olmadığını söylerdim (ilk günlerden beri benimle birlikte olanlar, virüslerle ilgili konularda oldukça bilgili olduğumu bilirler).

Bir virüsün gerçekten yayılabilmesi için çok sayıda asemptomatik veya hafif hasta konakçıya ihtiyacı vardır. Hantavirüs hakkında bildiklerimizden yola çıkarak, vakaların çoğunun semptomatik olduğunu, genellikle ciddi bir hastalığa evrildiğini söyleyebiliriz.

Hanta, bana pandemikmiş gibi görünmüyor. Ama bu demek değil ki, ben iyi haber veriyorum. Hanta, halk sağlığı yetkilileri için mükemmel bir hazırlık yürütme imkânı sundu. Âdeta “lütfen bana kontrol altına alınabilir bir virüs salgınının ideal başlangıcını örnek gösterin” der gibiydiler ve bu işi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

Küreselleşmiş bir dünyada insanlar, tüketim özgürlüklerini kullanarak boşluğu dolduracak (misal, dünyanın en ucundaki bir çöp yığınında kuş gözlemi yapmak gibi) deneyimler aradıkça, virüs kaynaklı olayların yayılma riski de giderek artacaktır.

Pandemiye yol açacak bir virüs yayıldığında, onu kontrol altına alma şansı çok azdır.

Hanta, yolcuların hakları ve sağlık yetkililerinin başarısızlığıyla, bize bunun bir örneğini gösterdi.

Kovid nedeniyle radikalleşen ve halk sağlığına karşı sertleşen insanların, başka bir salgını önlemek için davranışlarını yeniden değiştirmeleri istendiğinde neler olacağından korkuyorum.

Ama önce El Niño’ya değinmek gerek.

Bu durumun ne kadar kötü olabileceğine dair bazı tahminler, kelimenin tam anlamıyla akıl almaz düzeyde. Küresel çapta +4°C’lik bir anormallikten söz ediliyor. Kitlesel ısınma kaynaklı ölümler, ölçülemez düzeyde. Açlığa yol açacak kadar büyük bir felaket bu. Neden mi? Kirlilik. Sera gazları. Her El Niño, atmosfere 66 milyon yıldır görülmemiş oranlarda ısıyı hapseden kirleticilerin eklenmesiyle oluşan yüksek bir temel seviyeden güç alıyor.

Bugünkü hafif seyreden El Niño bile güçlü. Bugünkü güçlü seyreden El Niño ise tam bir canavar.

Bu olayları hızlandıran kirleticiler, ekonomilerimizin ve toplumlarımızın işleyişinde önemli olmaya devam ediyor. Yapay zekâ veri merkezi patlaması sisteme bir ivme daha kazandırdı.

Bu patlama, tüketilecek enerjinin yanı sıra, süreç içinde tarım arazilerini, vahşi doğayı ve yerleşim yerlerini de yok edecek.

Topluluklara karikatürize edilmiş derecede kötü projeler dayatan bir ekonomik patlama.

Utah'ta önerilen Stratos veri merkezi projesi, 100 kilometrekare büyüklüğünde. Bu, Miami veya Pittsburgh gibi şehirlerin tamamından daha büyük bir alan. 7/24 elektriğe, bunun yanında, suya, çeliğe, betona ve yarı iletkenlere ihtiyaç duyacak.

Şu anda dünya çapında Stratos gibi yaklaşık 700 adet “hiper ölçekli proje” planlanmış durumda ve bunların hepsi bir sonraki El Niño’yu tetikleyecek.

Bu canavar gibi bir yaratık olacaksa, bir sonraki dünyayı yiyip bitirecek bir yaratık olacak.

Bu El Niño, bir petrol kriziyle, bir gübre kriziyle ve küresel olarak durgun bir ekim sezonuyla aynı zamana denk gelecek. El Niño’nun tetiklediği kuraklık ve seller nedeniyle dünya genelinde mahsullerin azalması, zengin dünyadaki bizler için acı verici olsa da, yoksullar için tam bir felâket anlamına gelir. Dünyanın neresinde olursanız olun, ister Kanada’da isterse Kamerun’da, ne kadar yoksulsanız, bu afetten o kadar ağır etkilenirsiniz.

Ben, asıl fırtınanın insanların zihinlerine ve davranışlarına ne yapacağından korkuyorum.

Korkarım, nispeten sakin koşullar altında bile anarşist bir anti-kapitalist, emperyalizmi benimsiyorsa, ciddi kriz koşulları, emperyalist oligarklarca kurulmuş, şaşırtıcı ve adaletsiz bir sistemin ağırlığı altında ezilen hepimizi kimbilirnasıl etkileyecek?

Seçeneklerimizin daraldığı, gerici siyaset ve davranışların, faşizmin tek çıkış yolu olarak görüldüğü bir durumda neler olacağından korkuyorum.

Sahte peygamberlerin baştan çıkarıcı cazibesinden korkuyorum. Umarım, yeterince insan buna karşı koyabilir.

Nate Bear
13 Mayıs 2026
Kaynak

, ,

“Solcu” Arap Milliyetçiliği Hareketi


Necati Sıtkı (Mustafa Sadi), 1925-1928 yılları arasında Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) genç bir Filistinli olarak üç yıl eğitim gördü. Filistin’e döndükten sonra, o zamanlar büyük ölçüde Yahudi olan Filistin Komünist Partisi’nde Arapların önde gelen sesi oldu. Bu makale, Manda yönetimi yetkilileri tarafından tutuklanmasından hemen önce yazılmıştır. Yazı sebebiyle iki yıl hapis yatan Sıtkı, 1934’te Paris’e taşındı. Burada Komintern’in Arapça olarak yayınladığı The Arab East [“Arap Doğu”] dergisinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Tutuklanıp sınır dışı edildikten sonra Özbekistan’a gitti. Burada önde gelen komünistlerle ilişki kurdu. Bu komünistler, Zinovyev Muhalefeti’nden arta kalan çevreye yakın isimlerdi. Necati Sıtkı, İspanya İç Savaşı’nda savaşan dört Filistinli Arap’tan biriydi. Ağustos 1936’da Fas’a giden Sıtkı, Franco karşıtı propaganda faaliyetlerine katkı sundu. Sonrasında Cezayir’de anti-faşist bir radyo istasyonu işletti. Anti-faşizmi, 1939’da Alman-Sovyet Paktı’nın imzalanmasıyla partiden ayrılmasına yol açtı. Savaştan sonra yazar ve gazeteci oldu. İslam’ın faşizmle bağdaşmazlığı konusunda bir çalışma kaleme aldı.

Aşağıda Communist International [“Komünist Enternasyonal”] dergisinin 7. cildinin 13. sayısında yayınlanan, milliyetçi hareket içerisinde yaşanan ayrışmayı ve bu gelişme konusunda partinin alması gereken tavrı ele alan makalesine yer veriliyor.

* * *

 

Filistin Arapları içerisinde oluşan sol milliyetçilik (Hamdi Hüseyni grubu) hem örgütlenme hem de ideoloji açısından sürekli bir gelişim ve değişim süreci içindedir. Bu sürece özel önem verilmesi ve Filistinli sol milliyetçiler arasında bu ayrışmaya yol açan nedenlerin incelenmesi gerekmektedir. Filistin Komünist Partisi, bu sayede Hamdi grubuna karşı izlemesi gereken politika ve taktikleri belirleme imkânına kavuşacaktır.

Hamdi grubu, Filistin siyasi hayatına, 1928’de Arap Milliyetçilerinin Altıncı Kongresi’nde bağımsız bir siyasi grup olarak dâhil oldu. Bu grup, bir yandan genç Arap sanayi burjuvazisinin çıkarlarını, diğer yandan ise Arap aydınlarının bir kesiminin ve memnuniyetsiz küçük burjuva kitlelerinin çıkarlarını temsil ediyordu. Arap Milliyetçilerinin Altıncı Kongresi’nin sol kanadı olarak teşekkül eden örgüt, ticaret burjuvazisinin ve toprak sahiplerinin çıkarlarını temsil eden Kongre’nin sağ kanadına karşı aktif bir mücadele yürüttü.

Altıncı Arap Milliyetçileri Kongresi, Filistin Arap Milliyetçi hareketinin sağ kanadının birlik kongresiydi. Bu birleşme, “Yüksek Müslüman Konseyi” destekçileri ile bu konseyin muhalifleri, yani Kongre öncesinde İngiliz emperyalizmine karşı “işbirliği yapmama” politikası izleyen Arap Yürütme Komitesi arasındaki bölünmenin giderilmesi üzerinden gerçekleşti. Söz konusu kongrede ezici çoğunluk, anti-emperyalist tutumunu değiştirdi ve aşağıdaki kararı kabul etti:

“On yıllık ‘işbirliği yapmama’ politikası, milliyetçi hareket açısından işe yaramaz olduğunu kanıtladı. Siyonistler, mevcut durumumuzu istismar ediyor ve giderek daha çok manda yönetimine yaklaşıyorlar. Bu nedenle, ‘emperyalizmle işbirliği yapmama’ politikasını İngilizlerle işbirliği yönünde değiştirmek ve işbirliği yapmama faaliyetini Siyonizmle mücadeleyle sınırlamak gerekmektedir.”

Bu karar oylamaya sunulduğunda, Hamdi ve destekçileri, şiddetli bir protesto gösterisi düzenlediler ve “Moskova ajanları” olarak görüldükleri için kongre salonundan atılmanın eşiğine geldiler. Kongrenin sona ermesi ardından Hamdi, milli reformizme karşı mücadeleye girişti. “Belsiratü’l-Müstakim” (“Doğru Yol”) gazetesini çıkarmaya başladı ve giderek gidişattan hoşnut olmayan daha fazla sayıda anti-emperyalist aydını etrafına topladı. Bu, Arap burjuvazisinin ihanetinden ve hareketin anti-emperyalist mücadeleden Balfour Deklarasyonu karşıtı mücadeleye geçmesinden sonra Araplar içerisinde gelişen sol milliyetçi hareketin tarihindeki ilk aşamaydı. Bu aşama, 1930’a kadar sürdü. İlgili aşamanın ana niteliğini, sol milliyetçilerin manda yönetimine ve milli reformize karşı kesintisiz bir biçimde verdikleri mücadele tayin etti.

Bu dönemde sol milliyetçiler, Arap ülkelerinin milli kurtuluş hareketine gerçek bir özveri ve bağlılık gösterdiler. Filistin ayaklanması sırasında oldukça önemli bir rol oynadılar. Arap kitlelerini öncelikle İngiliz emperyalizmine karşı mücadele etmeye ve Arap burjuvazisinin veya Siyonist sömürgecilerin dini ve milli provokasyonlarına kapılmamaya açıktan çağıran ilk kişiler oldular. Bu nedenle hapse atıldılar ve liderleri Hamdi, bir yıl süreyle Nasıra şehrine sürgün edildi.

Sol milliyetçilerin hareketi, onu tek kurtarıcıları olarak gören emekçi halk kitlelerinin gözünde Hamdi’nin itibarını yükseltti. Başta aydınlar olmak üzere, kitleler, onunla konuşmak ve tavsiyesini almak için Arap coğrafyasının her yerinden sürekli olarak sürgün edildiği yere akın etti. İngiliz emperyalistleri, Hamdi’yi “serbest bırakmak” ve onu memleketi Gazze’ye göndermek zorunda kaldılar. Bu “serbest bırakma” kararında asıl amaç, onu Suriye, Irak ve Ürdün yolunda bulunan Nasıra şehrinden uzaklaştırmak ve onu daha da uzak, çölle çevrili Güney Filistin’in ücra bölgelerindeki Gazze şehrine sürgün etmekti. Böylece sola meyilli milliyetçi Arapların onunla istişare etmesini daha da zorlaştırmak amaçlanmıştı. Hamdi grubunun Arap ülkelerinin bağımsızlığı ve birliği için verdiği bu iki yıllık mücadele, daha önce de belirtildiği gibi, sol Arap milliyetçilerinin hareketinin ilk aşamasını ifad eder. Örgütlülükten uzak olan bu mücadele, tekil gösterilerle ilerledi ve esas olarak partiden, programdan ve kitlelerden mahrumdu.

Hamdi grubunun hareketinin ikinci aşaması, aslında bu grubun kaderini belirleyecek bir aşamaydı. Hamdi ve destekçileri bir yol ayrımındaydı, hangi tarafı seçeceklerini bilmiyorlardı: işçilerin ve fellah Bedevi kitlelerinin tarafını mı, yoksa hain milli burjuvazinin tarafını mı? Hangi sloganları öne süreceklerini de bilmiyorlardı, çünkü milli reformistler de artık çok ucuz hale gelmiş olan “İsteklâltan” (“Tam Bağımsızlık”) ve “Hurriye” (“Özgürlük”) sloganlarını kullanıyorlardı. Hamdi ve grubu, milliyetçi hainler kampından farklı olduklarını göstermeye çalışmak zorundaydı. Bu yöndeki çabaları, Arap işçilerinin ve köylülerinin çıkarlarının “savunulması”, emperyalizmin ve Arap aristokrasisinin boyunduruğundan “kurtuluşları” için verdikleri mücadelede somut bir ifadeye kavuştu. Hamdi, Miratü’ş-Şark (“Doğunun Aynası”) gazetesinin muhabiriyle yaptığı röportajda şunları söyledi:

“Emperyalistler, milli kurtuluş hareketine karşı savaşmak için bahane bulmak amacıyla bizi sürekli komünizmle suçluyorlar. Arap işçilerinin ve köylülerinin çıkarlarını savunduğumuz için bizi komünizmle suçluyorlar. İşçilerin ve köylülerin kendilerinin halkı oluşturduğunu, bizim halkın kurtuluşu için, emperyalizme karşı, geçmişte Türk iktidarının elinde bir silah olan, şimdi ise manda yönetiminin eline geçen Arap aristokrasisine karşı mücadele ettiğimizi anlamıyorlar.”

Birinci Arap Konferansı’nın toplanması sırasında Hamdi, birden “proleter” oluverdi ve konferansa Arap işçilerine seslendiği bir telgraf gönderdi:

“Yabancı unsurların işlerinize karışmasına izin vermeyin. Sınıf çıkarlarınızı kendiniz savunmalısınız. Ülkemizin bağımsızlığının temeli yalnızca sizsiniz.”

Bu sözler neyi ifade ediyor? Bu sözler, onun kendi çizgisini Arap milliyetçi hainlerinin çizgisinden ayırma arzusunu, kitleler için, Arap işçi ve köylülerinin, Arap nüfusunun küçük burjuva kesiminin hareketinin hegemonyası için, Filistin Komünist Partisi’nin etkisini ve liderliğini ortadan kaldırmak için mücadeleye başladığını ifade ediyor.

Burjuva ideolojisiyle yoğrulmuş, aristokrat bir çevreden gelen ve toprak sahiplerinin toprak üzerindeki mülkiyetini savunan bir adam olarak Hamdi, bu konuşmayı yaparken, tarım devrimi sloganına katılmadı. Bu sloganın “erken” olduğunu, şu anda Arap köylülerinden alınan vergilerin kaldırılması gibi reform vaatleriyle yetinmenin yeterli olduğunu düşündü. Bu konuda uzun süre tereddüt etti. Filistin’deki siyasi olayların tüm seyrini belirleyen, sürekli çatışmalara yol açan ve bu yıl içinde Filistin’deki Arapların ayaklanmasına neden olan en ciddi konularda tamamen belirsiz bir tutum sergiledi.

Şu anda Hamdi ve grubunun devrim ve karşı devrim kampları arasındaki tereddütleri sona ermiştir. Solcu Arap milliyetçilerinin yaşam ve faaliyetlerinde üçüncü aşama, bölünme ve farklılaşma aşaması başlamıştır. Sol milliyetçiler, sağ ve sol olarak bölünmüştür. Hamdi, artık sol milliyetçilerin sağ kanadının başındadır. “Halkın dostu” olmaktan çıkmış, polisin ve Arap kompradorlarının dostu, İngiliz emperyalizminin uşağı haline gelmiştir. Artık Arap diyarında Antiemperyalist Birlik’in sekreteri olma görevini elinin tersiyle itmektedir. Filistin Komünist Partisi’ne karşı “güvensiz” bir tavır takınmakta, partinin faaliyetlerinin kendi kontrolüne girmesini talep etmektedir. Komünizmden her geçen gün daha da uzaklaşmakta, komünizmin aslında bir tehlike oluşturduğunu söylemektedir. Evinde arama yapmak için gelen polis ve casusları çay ve bisküviyle ağırlamaya başlamıştır.

Peki sol milliyetçiler arasında neden bir bölünme yaşandı? Bir kesim, neden işçilere ve köylülere, diğer kesim ise milli reformistlere bağlı kaldı? Şüphesiz ki bu bölünmenin, özellikle tarım sorununun ve çözüm için mücadele yöntemlerinin temel prensiplerine dayanan, derin kökleri olan nedenleri vardır. Filistin’deki büyüyen tarım krizi, köylü kitlelerinin sürekli yoksullaşması, Siyonistlerin Arap köylülerinin topraklarına el koyması ve Arap toprak sahiplerinin acımasız vergilendirme ve sömürü politikası koşullarında, Hamdi ve destekçilerinin tarafsız kalması beklenemezdi. Kendileri için iki yoldan birini seçmek zorundalar: ya toprağı işleyen köylülerden ya da toprak sahiplerinden yana saf tutacaklar. Hamdi grubu tam da bu temelde ayrışma yaşadı.

Hamdi grubunun sol kanadı, “toprak köylülere” sloganıyla hemfikirdir. Emperyalizm ve Arap toprak sahipleriyle aktif bir mücadele yürütmektedir. Bu nedenle, Hamdi’den ayrılmış ve milli reformizmden tümüyle kopmuştur. Amaçlarına ancak işçi ve köylü kitleleriyle birleşerek, Filistin’de işçi sınıfı ve köylülüğün diktatörlüğü için mücadele ederek ulaşabileceğini anlamıştır.

Hamdi grubunun sol kesiminin ideolojik konumunu tanımlamak için, Hamdi’nin eski sağ kolu olan kişinin Filistin Komünist Partisi’nin merkezi yayın organı olan İlelemam (“İleri”) yayımlanan makalesinden şu alıntıya yer vermek yerinde olacaktır: Filistinli fellahların konumunu analiz eden yazar, şöyle diyor:

“Bizzat tanıdığım bir tüccar, tek bir köye beş yıl süreyle 500 sterlin borç vermişti. Belirlenen sürenin sonunda bu meblağ, 41.800 sterline çıktı. Aşırı yüksek faiz nedeniyle köy halkı, tüm ürünlerini satmak zorunda kaldı, hatta bazıları tüm mallarını sattı, ancak gene de borcu ödeyemediler. Köylülerimiz kıtlıktan kırılıyor, emperyalistler kanlarını emiyor, Arap feodal beyleri halkın çıkarlarına ihanet ediyorlar. Bu durumu ancak devrim değiştirebilir.”

Bu durum, Hamdi Hüseyin grubunun sağ ve sol kanatları arasında tarım sorunu konusunda ne kadar büyük bir zıtlık olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Filistin Komünist Partisi, her iki kanada karşı doğru bir tutum benimseyebilmek için ilkeler ve taktikler konusunda gerekli sonuçları çıkarmalıdır. Filistin Komünist Partisi, şimdi Hamdi’yi ve tüm sağcı unsurları, emperyalizm ve milli reformizm karşısında teslim olanlar, Arap nüfusunun ezici çoğunluğunun, yani köylü kitlelerinin temel çıkarlarına ihanet edenler olarak ifşa etmeye başlamalıdır.

Öncelikle, Arap emekçi kitlelerini, teslimiyetçilerin kullanmaya devam edeceği sol söylemlere karşı uyarmalı, aynı zamanda Hamdi grubunun sol kanadına karşı esnek taktikler benimsemeli, onları özellikle Antiemperyalist Birlik’in çalışmalarına dâhil etmeli, köylü ve Bedevi kitleleri arasında çalışmalarında mümkün olan en geniş ölçüde kullanmalı, geniş kitlesel anti-emperyalist örgütler kurmalarına yardımcı olmalı ve faaliyetlerini sıkı bir şekilde kontrol etmelidir. Filistin Komünist Partisi, İngiliz emperyalizmine, Siyonizme, Arap feodal ve komprador unsurlara karşı kararlı mücadele için Arap kitleleri arasında konumunu güçlendirmek amacıyla bu devrimci güçleri ancak bu şekilde kontrol altında tutabilir.

Necati Sıtkı
1 Aralık 1930
Kaynak