24 Eylül 2026

, ,

Slavoj Žižek’in Aydına Yakışmayan Siperleri

Ünlü bir aydının bir toplantının açılış konuşmasına Antonio Gramsci’den klişeleşmiş, şu türden bir alıntıyla başlaması gayet olağan bir durum ama gene de böylesi bir şeye tanık olmanın yorucu olduğunu belirtmeliyim: “Eski dünya ölüyor, yenisi doğamıyor. Bu fetret devrinde muhtelif hastalık belirtileri ortaya çıkıyor.” Bunu neden yaptığını fark ettiğinizde kaygılanıyorsunuz. Süperstar haline gelmiş bir aydın için klasik isimler, uzun yıllardır izleyicilerce büyük talep gören bir performans, diyalektik denge oyunu için sadece sahne dekoru işlevi görüyor.

Kendine özgü Sloven aksanı ve tuhaf mizahıyla Slavoj Žižek, Hollywood’un gişe rekorları kıran filmleri ve Batı tarzı tuvaletlerin tasarımları dâhil her yerde ideoloji buluyor. Ancak Testaccio’daki pitoresk Roma mezarlığında medfun Antonio Gramsci, Žižek’in kendi mirasına nasıl davrandığını görseydi, mezarında ters dönerdi.

Görünüşe göre Žižek, marjinal bir figür, bir tür modern zamanların Diyojen’i imajını uzun zamandır terk etmiş durumda. Bugün, en iyi akademik kurumlara ve konser salonlarına kabul edilen, başarılı bir aydın. Londra, Ljubljana ve ABD’de yaşıyor, buralarda çalışıyor, etkinliklere katılıp nutuklar atıyor, kitapları üzerinden yüksek ücretler kazanıyor. Kitapları âdeta bir üretim bandında ilerliyor, bazen yılda iki tane birden çıkartıyor. Küresel yıldız statüsünün tadını çıkartan Žižek’in hayatı, Batı akademisindeki ortalama bir araştırmacının (güvencesiz vize statüsü, cılız maaş ve kısa süreli sözleşmelerle tanımlı) hayatından açıktan farklı.

Žižek, popüler performanslarından birinde, kendini Marx ve Gramsci’nin yanına yerleştirip onların klasik kavramlarını çözümlemeye başlıyorsa, o vakit bizim de klasiklerin hangi konumdan ve kimin çıkarları doğrultusunda konuştuğunu hatırlamamız gerekiyor. Gramsci’nin bahsettiği o ara dönem, fetret devri, çökmekte olan hegemonyanın, radikal siyasi itirazların yaşandığı bir dönemdi. 1920’lerin korkunç krizleri ve kutuplaşması arasında Gramsci, Mussolini’nin faşizmine karşı savaşmayı seçti. Moskova’ya gitmedi, en tehlikeli dönemde İtalya'da yeraltı direnişini örgütlemeye başladı. Binlerce diğer İtalyan komünist gibi o da hayatını tehlikeye attı. 1928’de Gramsci’nin davasında sahne alan o faşist savcının şu ünlü sözü tarihe geçti: “Bu beynin 20 yıl boyunca çalışmasını durdurmalıyız.”

Hapishanede Gramsci, bir dizi ciddi hastalığa yakalandı ve hapis hayatının son yıllarını bir hastanede geçirdi. 21 Nisan 1937’de serbest bırakıldı, ancak Roma’daki klinikten ayrılacak takadi bile yoktu. Altı gün sonra Antonio Gramsci, beyin kanamasından öldü. Geride, Avrupa’daki işçi hareketlerinin yenilgisini anlamaya ve sınıfsal analiz yoluyla yeni bir kurtuluş stratejisi bulmaya yönelik bir girişim olan efsanevi Hapishane Defterleri eserini bıraktı. Ölümünden yıllar sonra fikirleri, çeşitli akademik araştırma alanlarında belirleyici güce kavuştu, hem solcu hem de sağcı siyasi güçlerin cephaneliğinde önemli bir araç haline geldi.

Bir asır sonra, küresel istikrarsızlıkla tanımlı yeni bir çağda, süperstar Slavoj Žižek, Gramsci ve Marx’tan alıntıları, yalnızca Avrupa kıtasındaki muktedir sınıfın militarist söylemine “solcu bir baharat” serpiştirmek için kullanıyor.

Merhum Žižek Ahir Zamanın Hizmetinde

Peki Žižek, bugün kamuoyuna ne sunuyor? 2022-2026 yılları arasında kamuoyu önünde yaptığı konuşmalar ve kaleme aldığı metinler, Avrupa’yı özgürlüğün ve Aydınlanma’nın mirasının ana kalesi olarak savunma fikri üzerine kurulu. Sloven felsefeciye göre, bugün gerçek anlamda evrensel bir özgürleşme potansiyeline sadece Avrupa sahip, üstelik bu rol, eşsiz tarihsel deneyimiyle önceden belirlenmiş:

“Trump’ın çevrecilik, politik doğruluk ve LGBT hakları üçlüsüne yönelik saldırıları ile Rusya ve Avrupa arasındaki çatışma arasında derin bir benzerlik söz konusu. Bu noktada şu temel soruyu sormak gerek: Bugün hangi medeniyet, Trump’ın saldırdığı üçlüyü tam olarak kendinde somutlaştırıyor? Sadece bir tanesi: Aydınlanmanın en son biçimi olan Avrupa medeniyeti.”

Žižek’e göre, modern dünya hiç ilerlemiyor, bilâkis, en korkunç tehditlerden birine, dünyanın sonuna doğru sürükleniyor. “Şu anda Avrupalılar, devrimci imdat frenini çekmeli” diyen Žižek, ağır koşullarda yaşayan ve Nazizmden kaçmak zorunda kalan Walter Benjamin’in ortaya koyduğu metafora sırtını yaslıyor. Alman aydını, devrimlerin “tarihin lokomotifleri” olduğu Marksist varsayımını yeniden gözden geçirdi. Onun yorumuna göre, gerçek özgürleştirici eylem, tam da “yolcuların” felâkete doğru giden hareketi durdurmaya çalıştığı anda gerçekleşecekti. Benjamin, 1940 yılında İber Yarımadası’nın sınırında bir felâketle karşılaştı. Nazi işgali altındaki Fransa’ya sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalınca intihar etti.

Günümüzün başlıca meseleleri; iklim krizinin ulaştığı derinlik, yeni bir küresel savaş tehdidi, yeni otoriter rejimler ve yapay zekâdır. Ancak Slavoj Žižek, anti-kapitalist bir çizgide hiçbir çözüm sunmamaktadır. Bir yandan, evrenselci bir isim olarak, kendi değer ve yaşam kurallarına sahip, birbirinden farklı “medeniyetler”den oluşan dünyadan haz etmediğini söylemektedir. 2015-2016’da yaşanan göç krizinden bu yana, Žižek, kendine özgü kurnaz üslubuyla sık sık İslam’da kadın hakları, genelde İslam kültürü hakkında kelam etmiş, bu açıklamalar yoğun bir eleştiri dalgasıyla karşılanmıştır.

“Sol liberal” muarrızlarına saldırmak için İslam konusunu bir silah olarak kullanan Žižek, onları çokkültürcü hoşgörü adına Aydınlanma ideallerine ihanet etmekle suçladı. Žižek, Samuel Huntington’ın eserlerinde yer alan, farklı “medeniyetler”den oluşan dünyayı kabul edilmesi gereken doğal bir düzen olarak gören tezden hoşlanmadığını söyleyen bir isim.

Öte yandan, Žižek, bu “medeniyet”lerden birinin, (AB’nin temsil ettiği) Avrupa’nın egemenliğe kavuşması gerektiğini söylüyor. Žižek’e göre, dünyaya gerçek ilerleme ışığını ancak Avrupa egemenliği getirebilirken, diğer bölgelerden gelen “sömürgecilik karşıtı mücadele”yi tam zıt yönden ele alıyor:

“Dünyada ortaya çıkan yeni güç blokları, yeni faşizmin birer versiyonundan başka bir şey değil. Rusya-İran-Venezuela eksenini düşünün. Avrupa, burada bir istisna olmalı: O, özgürleştirici Aydınlanma’ya sadık kalınacak tek yer.”

Žižek’in son konuşmalarında ve metinlerinde, AB’deki siyaset sınıfından duymaya alışkın olduğumuz saldırgan Avrupamerkezci tutumu dile döktüğünü görebiliyoruz. Bunu çoğu zaman aynı terimlerle ve aynı argümanlarla yapıyor. Skandallara yol açan bir aydın olarak Žižek, anti-emperyalist enternasyonalizm denilen konumu reddediyor, solcu muarrızlarını küçümseyici bir yaklaşımla “barışseverler” olarak nitelendiriyor. Bu karşı tarafı aşağılamak için başvurulan ifade, esasen ABD’de Vietnam Savaşı’na karşı protesto eylemleri düzenlendiği dönemde popülerlik kazandı ve o zamandan beri savaş yanlısı şahinlerce aktif olarak kullanılıyor.

Žižek, son açılış konuşmasını, neredeyse 70 yıl önce Avrupa Birliği’nin öncülünün kurulduğu Roma’daki aynı binada yaptı. “Yetmiş Yıl Sonra Avrupa Birliği” başlıklı konuşmasının tüm duygusal dokusu, tam olarak bu tarihi temel alıyordu. Sloven felsefeci, pasaj pasaj çeşitli bağlamlardan alıntılar yaptı, bunları havaya fırlattı, popüler diyalektiğini bunlara uyguladı ve dinleyicilere geri verdi. En sevdiği hadım etme metaforu, sağcı popülistlerin günümüz Avrupa’sına karşı tutumunu açıklamak için kullanılıyor: Avrupalı seçmen, Eski Dünya’nın “dışarıdan gelenler” (göçmenler ve azınlıklar) karşısında hayati erkek gücünü yitirdiği fikriyle korkutuluyor. Peki Froydculuktan istifade eden bu hilebazlık, bize ne kazandırıyor? Savaşlar, iklim krizi veya yaşam maliyeti krizi gibi büyük krizleri anlamamıza nasıl yardımcı oluyor?

Bir asır önce Gramsci, burjuva hegemonyasının krizinden bahsetmiş, bu krizin hem proleter devrime hem de faşizme kapı araladığını dile getirmişti. Žižek, son yıllardaki konuşmalarında ve metinlerinde, bu denklemden proleter devrimi çıkartıyor, (oldukça tuhaf bir şekilde yorumladığı) faşizmi muhafaza ediyor, “dini köktencilik tehdidi”ni listeye ekliyor. Bu manipülasyon, Žižek’in Rusya ve Çin’in faşizme doğru ilerlediği (ya da zaten o mertebeye ulaştığı), Ortadoğu halklarının gerçek devrimci projelere sahip olduklarını iddia edemeyeceklerini, zira ulusal-muhafazakâr, dini rejimlerinin kıskacında sıkışıp kaldıkları imasında bulunmasına imkân sağlıyor. Milliyetçi ideolojiyi ekonomik kalkınma projeleriyle birleştiren büyük ülkeler hakkında Žižek, şöyle diyor:

“Dolayısıyla, günümüzdeki başlıca seçenekler şunlardır: Fukuyama’nın gördüğü hayalden arta kalanlar, doğrudan dini köktencilik, özellikle de ılımlı otoriter yumuşak faşizm olarak adlandırmaktan başka çarem olmayan şey: Modi’nin Hindistan’ında görüldüğü üzere, toplumsal uyumu korumak için milliyetçi ideolojiyi harekete geçiren güçlü devletle birleşmiş piyasacı kapitalizm.”

Yazar; İran, Çin ve Rusya gibi yükselen güçlerin kendilerini sömürgecilik karşıtı mücadeleyle özdeşleştirmelerinin yanlış olduğuna inanıyor. Žižek’e göre, onların alternatif önerisi, farklı bir tür evrenselciliktir. Bu evrenselcilikte farklı “politik-teolojik yaşam biçimleri” barış içinde etkileşim kurabilir.

Bu sebeple, “dini köktenciler”, kendilerini “ılımlı faşistler”le aynı grupta buluyorlar: Taliban, Rusya, Hindistan, Çin, Kuzey Kore ve İran, resmi temsilcilerinin ağzından kendilerini Amerikan emperyalizmi ve sömürgeciliğine karşı savaşçı olarak adlandırmalarıyla birbirine bağlanıyor. Žižek, en son makalelerinde ve denemelerinde, otoriter rejimlerin iç sorunlarını “dış düşman” imajını kullanarak çözmek istedikleri fikrini sürekli olarak dile getiriyor. Latin Amerika ve Afrika konusunda ise Žižek, bu bölgelerin evrensel kurtuluş için gerçek bir mücadelenin başlayabileceği bölgeler olarak bile görülemeyeceğini söylüyor.

Slavoj Žižek’in yeni dünya görüşü, açık bir çelişkiyle malul. Kapitalizm, dünya genelinde ülkeler ve bölgeler arasında eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir sistemdi, halen daha öyle. Çin’in kelimenin tam anlamıyla bir İngiliz kolonisi olduğu, İran’ın çok uzun zamandır bağımsız politikalar yürütme ve kendi kaynaklarını kontrol etme hakkı için mücadele ettiği gerçeğini nasıl ele almalıyız? Žižek, bağımlı ülkelerin ve bu bağımlılığı yüzyıllardır sömürenlerin olduğu küresel ekonomi hakkında ne düşünüyor?

Sloven aydın, retorik düzeyde evrenselcilik fikrini savunsa da, politik önerisi, özünde evrenselciliğin zıttını, dışlama ve özgüllük mantığını temel alıyor. Avrupa'nın kendine özgü “medeniyet”i, sömürgeciliği, faşizmi, temel sorunların çözülmediği, küresel eşitsizliği aşamadığı gerçekliğini kesen tarihsel güzergâhında tarihsel yolunda sayısız kez başarısız olmuştur. Ama nasıl oluyorsa aynı muhayyel Avrupa, “özel” tarihsel deneyimi ve Aydınlanma mirası sayesinde, eski mesihçi rolünü bir şekilde koruyor, bir şans daha elde edebiliyor.

Žižek ve Rusya

Žižek’in fikri başarısızlığı, bize daha yakın olan Rus materyallerini incelediğimizde daha da belirginleşiyor. Demokrasi karşıtı homo putinus kavramına yüzünü çeviren Žižek, Rusya’da olup bitenleri Putin ve yetkililerinin söyledikleriyle eşleştiriyor; Putin’in, Kremlin ideologu Hariçov’un veya Kaliningrad bölgesinin eski valisi Alihanov’un iğrenç konuşmalarından alıntılar yapmayı tercih ediyor. Žižek’in görüşüne göre, Rusya’nın bugünkü yolu, bu ideolojiyle görevlendirilmiş yetkililerce ülkeye dayatılan Avrasyacılık ve gelenekçilik ideolojisi tarafından belirleniyor. Bu ideoloji, ülkedeki insanların devlet uğruna kitlesel özveride bulunmaya hazır olmalılarını talep ediyor.

Žižek’in Batılı Kremlinologların klişelerini tekrarlayarak söylediğinin aksine, Rus yönetici sınıfı, farklı çıkar gruplarının çatıştığı, oldukça karmaşık bir sistem: bu sınıfı, bir tür Aleksandır Dugin hayran kulübü olarak göremeyiz. Daha da önemlisi, Ruslar, bir toplum olarak radikal muhafazakâr fikirlerle muhtemelen hiç ilgilenmiyorlar.

Başkanlık yönetiminin ideolojik bloğunun fantezileri ile gerçek Rus toplumunun farklı gezegenlerde var olduğunu söylemek için birçok nedenimiz var. Niceliği ve niteliği birlikte esas alan sosyolojik analizin de ortaya koyduğu biçimiyle, Rusya, Dugin’in muzaffer olduğu bir ülke değil. Modern Rusya, siyasetten arındırılmış bir piyasacı toplumdur. Dünyanın en yüksek ekonomik eşitsizlik seviyelerinden birine sahip, neoliberal kişisel başarı kültünün ifrata vardırıldığı bir ülkedir. Bugün Rusya, “bilgi girişimciliği” (Bir kişinin sahip olduğu uzmanlığı, bilgiyi veya yaptığı araştırmaları dijital ürünlere dönüştürerek internet üzerinden satması ve ticarileştirmesi anlamına gelen iş modeli) ile kişisel koçluk sektörünün geliştiği bir toplumdur.

Peki bugün Rusya’da asıl hâkim fikir nedir? Ekonomik güçlüklerden ve borç köleliğinden kendi çabalarıyla kurtulmak. Bu, Ukrayna'da cephelerde şu anda öldüren ve ölenlerin büyük bir kısmının motivasyonudur. Çok sayıda tanıklık, şikâyetler ve protestolar, askeri personelin ailelerinden gelen video mesajları, hatta gazeteci Anastasya Trofimova’nın geniş yankı uyandıran belgesel filmi, savaşa katılanların savaşın amaçları konusunda kafa karışıklığı yaşadığını ortaya koyuyor. Özel Askeri Operasyon (ÖÖO) denilen süreç boyunca, askere alma bürolarında kuyruklar oluşmadı, sözleşmeli ordu, esas olarak eşi benzeri görülmemiş mali ödemelerle takviye edildi.

Žižek, diğer yüzlerce Batılı yorumcu gibi, Rus toplumunu analiz etmek yerine, Rus ideolojisine dair analizini Rus elitinin bireysel temsilcilerinden aldığı uygun alıntılara dayandırıyor.

Žižek, Roma’daki konuşmasında, Rusya’nın “yıkıcı neoliberal tutumlar dayatan ülkeler listesi”ni son derece ciddi bir şekilde analiz ediyor, bunu Rusya’nın Kuzey Kore ve Taliban’a ideolojik yakınlığının bir göstergesi olarak değerlendiriyor:

“Bu listedeki devletler, artık resmen ‘düşman devlet’ olarak nitelendiriliyor, çünkü ‘Ruslara ait geleneksel manevi ve ahlaki değerler’i paylaşmıyorlar. Burada çok kutuplu bir dünyadan söz edilmiyor. Rusya’nın değerlerini paylaşmıyorsanız, Rusya’nın düşmanısınız demektir.”

Ancak gerçek şu ki, bu 49 ülkelik liste, neredeyse tamamen başka bir listeyle, yani “düşman ülkeler” listesiyle aynı (tek fark Slovakya ve Macaristan’ın ikinci listede yer almaması). Her iki liste de Rusya’nın ekonomik kısıtlamaları ve karşı yaptırım politikasıyla bağlantılı: şu anda Rusya Federasyonu’na karşı yaptırımların uygulandığı süreçte rekor sayıda yaptırım uygulandı (bu konuda İran’ı geride bırakan Rusya’ya yönelik yaptırımların sayısı yirmi altı binden fazla). Listeler, her şeyden önce, Rusya’nın ekonomik politikasının bir parçası.

Žižek’in en sevdiği analojilerden biri de Rusya ve İsrail arasında kurduğu analoji. Ona göre, her iki devlet de etnik grupların varlığını inkâr ediyor (ilkinde Ukraynalılar; ikincisinde Filistinliler).

Burada itiraz etmek gerekir ki, Rus propagandasının ve Putin’in Ukraynalılara yönelik savaş suçlarına ve yabancı düşmanlığı içeren söylemlerine rağmen, bu durum, Rusya ve İsrail’i devlet olarak eşitlemek için pek yeterli değil.

Rusya Federasyonu’nda, bölgeler arasında muazzam ekonomik eşitsizliği pekiştiren ve yeniden üreten, aynı zamanda yerel halkları ve kültürleri asimile eden otoriter bir devlet aygıtına tanık oluyoruz. Bununla birlikte, 21 ulusal cumhuriyeti içeren çok etnisiteli bir federasyondan bahsediyoruz. Rusya üzerinde her zaman somut bir etkiye sahip olmuş olan bu durumun gelecekte de siyasi bir rol oynama ihtimali bulunmaktadır.

İsrail örneğinde ise, hem kâğıt üzerinde hem de pratikte, topraklarında ağır bir ırk ayrımcılığı sistemi uygulamış olan etnokratik bir devletten bahsediyoruz.

Ne Yapmalı? Avrupamerkezcilikten Enternasyonalizme

Sloven felsefeci, Roma’daki konuşmasının sonunda nihayet geleceğin bir resmini çiziyor: 150 yıl önce komünizm hayaleti Avrupa’yı kasıp kavuruyor, tüm politik güçler onu yok etmeye çalışıyorken, bugün bu hayalet, bizatihi Avrupa’nın kendisidir. Her “medeniyet”, insanlığın tüm dertlerinden Avrupa kıtasını sorumlu tutmak için nedenler buluyor. Böylece, geleceğe dair vizyonunda Žižek, komünist projeyi, maddi dünyada zaten verilmiş olan Avrupa Birliği fikriyle ikâme ediyor. Bazıları, bu Avrupa için sadece yaşamakla kalmayacak, aynı zamanda ölecek. Žižek bu gerçeği, bazı Avrupalı yetkililerin söylemlerini yankılayan klişe ifadeler kullanarak hatırlatıyor. Ukrayna’nın Avrupa bünyesinde oynadığı rol, askeri-faydacı bir işleve indirgeniyor:

“AB’nin tutumu, Rusya ile savaş riskini göze alarak Ukrayna’yı koşulsuz desteklemek olmalıdır. Ukrayna düşerse Avrupa felç olur. Ukrayna, uzak bir yer değil, Avrupa için önemsiz bir konu da değil. Avrupa’nın hayati önem taşıyan ileri karakoludur.”

Sözlerinde güçlü duygularla karşısındaki ikna etmeyle ilgili o solcu beceriyi kullanan, hatta “liberal demokrasinin cesedinden kopma”yı yüksek sesle öneren Slavoj Žižek, aslında hiçbir fikir öne sürmüyor, sadece “kendinden korkma!” diyerek, Avrupa’ya psikolojik bir tedavi yöntemi öneriyor.

Dile döktüğü ceset metaforundan devam edersek, bugün bu “demokrasi denilen cesedin” yavaş yavaş bir zombiye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Alternatif önerilerin bulunmadığı koşullarda, AB’nin artan toplumsal eşitsizliği kemer sıkma önlemleriyle birleştirerek, derin kriz uçurumuna sürükleneceğine, Avrupalı orta sınıfa ve en yoksul kesime askeri-sanayi kompleksinde çalışarak durumlarını iyileştirme fırsatı sunacağına inanmak için her türlü neden var.

Paradoksları analiz etmeyi çok seven Žižek, en önemlisini kaçırmış gibi görünüyor: onun pasif siyasi önerisi, Vladimir Putin’in Rusya ile yaptıklarına epey benziyor. Bu yörüngelerin sadece sosyo-ekonomik düzlemde değil, aynı zamanda ideolojik düzlemde de kesiştiği ortaya çıkıyor. Bu düzleme göre, dünyada özel bir tarihsel misyonla karşı karşıya olan istisnai bir medeniyet mevcut: Putin ve Dugin Rusya’yı, Žižek Avrupa'yı bu şekilde görüyor.

Avrupalıların kendileri, Küresel Güney ülkeleri ve tüm dünya, Avrupa’yı sevmemek, hatta ondan nefret etmek için son derece haklı nedenlere sahipler. Önümüzde, Avrupa’nın inşa ettiği bir dünya var. Üstelik bu dünya, Avrupalı sömürgeci imparatorlukların, dünya savaşlarının, yeni ve eski soykırımların, kaynak sömürüsünün ve küresel ticaret ve üretimdeki devasa yapısal eşitsizliğin mirası üzerine kurulu.

Piyasa ekonomisinin küresel krizleri koordine edemediğinden sürekli şikâyet eden bir isim olarak Slavoj Žižek, AB’den harekete geçmesini istiyor. Ancak aynı zamanda, uluslararası düzeyde eşitlik ilkelerine dayalı ekonomiyi koordine etmeye yönelik gerçek girişimlerin tarihsel planda İkinci ve Üçüncü Dünya ülkelerinden geldiğini aklına getirmiyor. Bu tür bir koordinasyona yönelik son ciddi girişim, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (NIEO) projesiydi.

Proje, yetmişlerde BM platformlarında Bağlantısızlar Hareketi ülkeleri tarafından aktif olarak desteklendi. “Yardım değil ticaret” sloganı altında, Küresel Güney, endüstrilerini geliştirebilmek ve sisteme yönelik bağımlılıktan kurtulabilmek için doğal kaynakları üzerinde koşulsuz egemenlik, uluslararası şirketleri kontrol edecek mekanizmalar ve teknoloji transferi garantileri talep etti. Yeni Uluslararası Düzen’in ideolojik temeli, Raúl Prebisch ve Samir Amin gibi bağımlılık teorisyenleri ve neo-Marksistlerin fikirlerine dayanıyordu.

Bu proje, salt bir “tartışma platformu” değildi. Altmışlarda “77’ler Grubu” adını taşıyan politik blokta örgütlenen, merkez ülkeleri sistemik bir diyaloga girmeye zorlayan çevre ülkelerin mücadelesinin doruk noktasıydı. Bu bloğun baskısı sayesinde, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) rolü önemli ölçüde arttı. Bu, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını açıkça savunan ilk küresel platformdu. Eşitsiz alışveriş mekanizması o kadar doğru bir şekilde tanımlandı ki, bu tanım bugün bile halen daha sömürgecilik karşıtı ekonomik eleştirinin temelini teşkil etmektedir. Günümüzde projenin mirası yeni girişimler şahsında yaşamaya devam ediyor.

Seksenlerdeki borç krizi ve neoliberalizm denilen tepki, projeyi aktif aşamasında toprağa gömdü: adil bir koordinasyon yerine, çevre ülkeler, IMF’in dayattığı, ağır koşullar içeren yapısal uyum programlarıyla yüzleştiler. Uluslararası finans kuruluşları, ülkeleri ticaret engellerini kaldırmaya ve büyük ölçekli özelleştirmeler yapmaya zorladı. “Serbest piyasa” dogması ve Rikardocu karşılaştırmalı üstünlük teorisiyle neoklasik paradigma, çevre ülkelerin kendi sanayileşmelerinden vazgeçmelerinin haklı çıkartılmasına katkıda bulundu. Bu tür tutumlar, uzun süre mutlak görülen, hâkim ekonomi anlayışı haline geldiler.

Žižek, BRICS bloğuna karşı da oldukça agresif bir tutum sergiliyor. Oysa idealize etme tuzağına düşmeden veya önemini abartmadan, BRICS ülkelerinin bugün küresel ekonomide AB’den çok daha büyük bir rol oynadıklarını kabul etmek gerekiyor. Bu gerçekle mücadele etmek, yel değirmenleriyle savaşmaya benziyor. Peki BRICS’in kendisi bir alternatif değilse, özellikle Avrupalılar olarak bugün böylesi bir alternatifi nerede aramalıyız?

Slavoj Žižek, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesini desteklemeyi reddettiği için İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’i sorumlu bir lider olarak değerlendirip övüyor. Ancak Sánchez’in politikası ile Žižek’in önerileri arasındaki çarpıcı bir fark var: Sánchez, Avrupa ile Küresel Güney arasında köprüler kuruyor, hatta Güney ülkeleri arasında işbirliğini teşvik ediyor.

Sánchez, Çin’e yaptığı son ziyarette, çok kutuplu bir dünyanın bir tehdit değil, içinde yaşadığımız nesnel gerçeklik olduğunu belirten bir konuşma yaptı. Aynı zamanda, çok kutupluluğun egemenlerin egoizminden kaynaklanan kaosave güçlülerin hukukuna evrilmemesi gerektiğini, çok taraflılığa, yani işleyen çok taraflı anlaşmalar sistemine dayanması gerektiğini vurguladı. Sánchez, bölgesel güç merkezlerinin, tüm ülkelerin çıkarlarının eşitlik ilkeleri doğrultusunda dengelenebileceği (temelde BM gibi) küresel kurumların bir parçası olması gerektiğini ısrarla dile getirdi. Çok kutupluluğun gerçek amacının, uluslararası hukuku yeniden devreye sokmak ve demokratikleştirmek olduğunu söyledi.

Asya’dan döndükten sadece birkaç gün sonra Sánchez, Barselona’da “Küresel İlerici Seferberlik” adı altında büyük bir solcu güçler kongresinin açılışını gerçekleştirdi. Burada Küresel Güney’in ve ortanın solunda duran önemli liderleri bir araya getirdi. Forumun pratik gündemi, tam olarak büyük kurumsal projelere ayrılmıştı. Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum, ülkelerin askeri bütçelerinin çevreye yönlendirilmesini sağlayacak bir projeyi uygulamaya koydu. Lula da Silva, ultra zenginlere küresel bir vergi getirilmesi için baskı yapıyor. İspanyol hükümeti ise dijital âlemde faal olan tekellerin demokratik kontrolü için bir plan sunuyor.

Bugün Žižek’in analizine göre, umutsuz hatta “düşman” olarak nitelendirilen ülkelerin ve bölgelerin, özellikle Çin’in enerji dönüşümündeki muazzam başarısına bakıldığında, küresel ölçekte ilerici politikalara mevzi kazandıracak adımlar atıyorlar. Buna karşın, Slavoj Žižek, dünyadak ilericiler arasında kurulacak işbirliğinin tartışılmasına karşı çıkıyor. Daha da dikkat çekici olan ise Žižek’in Avrupa’ya yönelik her türden somut eleştiriden kaçınmasıdır. Aldığı konum radikalmiş gibi görünse de, aslında Avrupalı elitlere şaşırtıcı derecede dostane yaklaşıyor ve bize en önemli toplumsal çelişkiler hakkında hiçbir şey söylemiyor.

* * *

Slavoj Žižek, her fırsatta, Ortaçağ Rusya’sında bir Moğol savaşçısının bir Rus köylü kadınına tecavüz etmesi ve kocasını, tozlanmasın diye testislerini tutmaya zorlamasıyla ilgili, ünlü, müstehcen ve politik olarak doğru olmayan bir fıkra anlatıyor. Savaşçı, atına binip gittikten sonra, gözyaşları içinde  olan kadın, kocasının birdenbire sevinçten coştuğunu görüyor. Çünkü kocası emri sabote etmiştir, Moğol’un testislerinin tozlanmasına izin vermiştir. Köylü, bu küçük itaatsizliği bir zafer olarak algılamıştır. Žižek, bu anekdotla, bugünün eleştirel aydınlarının çalışmalarına işaret ediyor. Onlar, sisteme gerçek bir tehdit oluşturmayan, küçük sembolik yıkıcılıklarla meşguldürler. İktidardakilerin “testislerini kesebilecekleri” akıllarına bile gelmiyor.

Belki de sol felsefenin süperstarı ve tüm sempatizanları, esasında diyalektik yöntemin, kapitalizm eleştirisi çıkarılıp yerine şovenist anlatılarla karışık eskatoloji konulduğunda anlamını yitirdiği gerçeği üzerinde durmalı. Slavoj Žižek, Avrupalı bürokratların söylemlerini bu kadar güvenle tekrarlıyorsa, bugün kendisi, bu müstehcen fıkrada hangi rolü üstlendiğini de açıklığa kavuşturmalı.

Vladimir Metelkin
6 Mayıs 2026
Kaynak

23 Eylül 2026

Froydculuk ve Froydcu Marksistler

“Sigmund Freud dünyayı hepten ateşe verdi. Birçok insan, Froydculuğun dünyanın çehresini değiştireceğine inanıyor.” Freud’un Batı Avrupa’daki öğrencilerinden ve takipçilerinden biri olan F. Vittels diyor bunu.

Sigmund Freud, kendini Kopernik ve Darwin ile aynı seviyeye koyuyor. 90'lı yıllarda teorileri geniş halk kitleleri tarafından oldukça düşmanca bir şekilde karşılanmıştı, şimdilerdeyse burjuva dünyasının yeni kutsal kitabı haline geliyor. Freud moda, Freud göklere çıkarılıyor. Birçok sosyal demokrat, Freud’u Marx’ın yerini koyuyor.

Bu hayranlık, SSCB’ye dek uzandı. Elbette Sovyetler’de Batı Avrupa’da görülen boyutlara ulaşamadı, ulaşamazdı da. Orası yeterli panzehre sahipti. Ama gene de, tıpkı Batı Avrupa’da sadece sosyal demokratlar değil, Henriett Roland Holst[1] gibi “aşırı radikal” isimler de Marksizmi Froydculukla “tamama” erdirmekle meşgulken, SSCB’de de benzer eğilimler, M. A. Reisner gibi kimi Marksistlerimiz, daha doğrusu, sözde Marksistlerimiz tarafından sergileniyor. İşte Profesör Reisner şunları söylüyor:

“Froydculuğun kıymetli özünü burjuva toplumunun getirdiği çerçöpten, idealist, metafizik tahrifattan, çelişkilerden ve tutarsızlıklardan ancak materyalist diyalektik, Marksist yöntem yoluyla ayırabiliriz. Marksist bilim, Freud’un materyalini yeniden işlemenin yanı sıra, başlangıçta sisteminin ayrılmaz bir parçası olan materyalizmi ve monizmi korumanın yollarını ve araçlarını bulmalıdır. Freud’un teorisinden dinin toplumsal nevrozuna karşı yeni bir silah yaratmayı ancak proletaryanın sınıf mücadelesine iştirak edenler başarabilirler.”[2]

“Psikanalizin (Freud’un teorisinin) verilerini, bilhassa psikologlara ve Marksist sosyologlara tavsiye ediyoruz. Orada kendi araştırmalarını zenginleştirmek ve derinleştirmek için paha biçilmez bir malzeme bulacaklardır.”[3]

Benzer ifadeler, Sovyet basınında birçok kez yer aldı. Ancak Rus Froydcumuza geçmeden önce, Freud’un teorisi hakkında birkaç kelâm edilmelidir.

Froydculuk, güya ruhsal veya sinirsel bozukluklarla ilgilenen tıp alanında özel bir dal olarak ortaya çıktı. Freud’un sinir hastalıklarını analiz ve tedavi etme yöntemine psikanaliz deniyor. Freud, cinsel arzunun her nevrozun kökeninde yattığı sonucuna vardı. Sinirsel bozukluklar, cinsel arzuların kusurlu bir şekilde bastırılmasının sonucundan başka bir şey değil. Birey, bu arzuların tatmininden kendini mahrum bırakmaya zorlandığında ortaya bozukluklar çıkıyor, hatta böyle bir tatmin düşüncesinin bile bilinçaltına girmesine izin verilmiyor. “Nevrozlar,” diyor Freud, “tabiri caizse, cinsel işlevin özel bir bozukluğunu temsil eder. Bir kişinin nevroza maruz kalıp kalmaması, tümüyle libido miktarına ve arzularını tatmin etme, böylece bu birikmiş enerjiye doğal bir çıkış yolu bulma imkânlarına bağlıdır.”[4]

Freud, “libido” terimi üzerinden, cinsel arzuları şu şekilde anlıyor: “Psikolojik yaşamda cinsel işlevin tezahürü olan enerji.”[5]

İnsanın ruhsal yaşamının temelinde, özünde fiziksel ve ruhsal olgular arasında bir yerde duran bu arzular yatıyor.

Psikanaliz, iki temel arzu grubunu, iki kompleksi birbirinden ayırıyor: “ego kompleksi” (veya kendini koruma içgüdüsü) ve cinsel istekler.

Nevroz, kural olarak, cinsel arzuların pratik bir çıkış yolu, tatmin bulamadığı durumlarda ortaya çıkıyor. Bu durum, cinsel arzu “ego kompleksi” veya “gerçeklik ilkesi” ile çatıştığında oluşuyor, bu da ruhsal bir çatışmaya yol açıyor. Cinsel arzunun tatmini, birey için kendini koruma, öz saygı veya toplumsal görevler vb. içgüdüleriyle çatıştığı için “yasak” addediliyor.

Böylece, arzular arasından bir “ayıklama”, bir “seçme" işlemi gerçekleştiriliyor, bu işleme bilinçli benlik, hiçbir şekilde yer almıyor. Bu ayıklama, Freud’un “sansür” olarak adlandırdığı özel bir ruhsal ilkenin işlevi.

Freud’a göre, ilkel insan ve çocuklar, yalnızca “şehvet ilkesi”ne, “haz ilkesine” itaat ediyorlar. Gelişimin bu aşamasında henüz hiçbir şey “yasaklanmış” değildir. Daha sonra yeni bir faktör ortaya çıkıyor: “gerçeklik ilkesi”. Arzu tatminine yönelik eğilim, bu ilkeyle çatışıyor, genellikle “sansür” tarafından bastırılıyor ve bilinçten uzaklaştırılıyor.

Bu tür bir bastırma, en çok da bebeklikte bilinçsiz ruhsal deneyimlerin yaygın bir biçimini temsil eden, yetişkinlikte ise bebekliğe dönüş olarak kabul edilmesi gereken “sapık arzular” olarak adlandırılan durumlarda meydana geliyor. Bunların arasında en belirgin olanlar, enseste yönelik eğilimler (yakın akrabalara yönelik cinsel hisler) ve narsisizmdir (libidonun kendine yönelmesi).[6]

Freud’a göre, bebeklik döneminde libido, her zaman narsistik bir eğilime sahiptir. Sadece yaşamın ilerleyen dönemlerinde dış nesnelere (diğer kişiler vb.) yöneliyor ama o zaman bile eksik kalıyor. Nevrotik bir “bebekliğe dönüş” tehlikesi ise asla dışlanmıyor. Psikanalitik okulun bakış açısına göre, nevrozların oluşumunda, “Ödip kompleksi” olarak adlandırılan, yani kızların babalarına, oğulların annelerine vb. karşı ensest cinsel duygular beslemesi, aynı zamanda kızlar ve anneler arasında kıskançlık duygusu önemli bir rol oynuyor. Bu ruhsal kompleks adını, babasını öldürüp annesiyle evlenen Yunan mitolojisindeki Oedipus efsanesinden alıyor.

Freud, Ödip öyküsünde ele alınan ilişkinin Froydculuğun ve insanlığın geniş bir tarihsel döneminin karakteristik özelliği olduğuna inanıyor. Bunların dış evlilik, totem kültü, ataerkillik vb.nin kaynağı olduğunu varsayıyor. Ödip kompleksi, gerçeklik ilkesiyle çatışan ve “sansür” adı verilen ruhsal aygıtın sürekli olarak bastırmaya çalıştığı, bilinç eşiğini asla geçmelerine izin vermediği “anti-sosyal” eğilimlerin bir örneği olarak gösteriliyor. Anti-sosyal cinsel eğilimler bastırılıyor, ruhsal çatışma, bunların ortaya çıkmasına neden oluyor. Bireyin bilinçli zihninden zorla uzaklaştırılıyorlar. Bir kişi, bu tür eğilimlerin ruhunda var olduğunu asla bilemeyebilir. Bunlar bilincinden silinir, gene de varlıklarını sürdürürler, ancak “bilinçaltı düşünceler” biçiminde.

Bu “bilinçaltı düşünceler”, birey için kabul edilemez oldukları için bilinç eşiğini geçmeleri yasaklanmış ve bastırılmış olup, Freud’un “bilinçaltı” olarak adlandırdığı gizli bir ruhsal dünyayı oluştururlar.

Bu Froydcu “bilinçaltı dünyası”nın iki özelliği öne çıkıyor:

1. Tamamen geçmişten gelen ruhsal deneyimlerden oluşur: tarih öncesi insanın kalıtsal “haz eğilimleri” (arzuların tatminine yönelik eğilimler) ve gerçeklik ilkesinin henüz eksik olduğu, hiçbir şeyin yasak görünmediği o çocukluk dönemine ait cinsel deneyimler.

2. Freud’un “bilinçaltı”sı, zorunlu olarak “bilinçli” olana karşıttır; içeriği bilinçli benlik için kabul edilemezdir; sürekli olarak bilinç ilkeleriyle çatışma halindedir.

İlkel kabilelerin cinsel psikolojisi, çocukluğun ilkel psikolojisine karşılık gelir ve “bilinçaltı”nda yer alır. Orada tüm “şeytanlar” beklemededir: ensest, Ödip kompleksi, narsisizm, hadım kompleksi, anal erotizm vb.

Tüm bu faktörlerin önemi, bilinçaltına itilmiş olmaları gerçeğiyle hiçbir şekilde azalmaz. Hâlâ aktif kalırlar, bireyin davranışlarını ve nöropsikolojik aygıtını etkilerler. Etkileri özellikle nevrotiklerde güçlüdür. Freud bize şunu söyler:

“Histerik bir bireyin ruhsal yaşamı aktiftir, ancak bilinçsiz düşüncelerle yüklüdür, tüm semptomlar bu düşüncelere bağlıdır. Gerçekten de, histerik ruhun en çarpıcı özelliği, yalnızca bilinçsiz düşünceler tarafından domine edilmesidir. Histerik bir kadın mide bulantısından muzdaripse, bu bilinçsiz bir hamilelik düşüncesinden kaynaklanabilir. Gene de hasta, bunun hakkında hiçbir şey bilmeyebilir, oysa psikanaliz yoluyla bu düşünce, ruhunda kolayca tespit edilebilir ve bilinçli benliğin bilgisine sunulabilir.”[7]

Sadece hasta değil, akıl sağlığı yerinde olan kişiler de bilinçsiz düşüncelerin etkisine maruz kalırlar. Bu etki, çeşitli işlevsel bozukluklarda, hafıza ve konuşma kayıplarında ve rüyalarda kendini gösterir.

Freud, rüyaların yorumlanmasını en büyük başarılarından biri olarak görür. Genel olarak, insan iradesinin karanlık ve uzak bir geçmişten kaynaklanan gizemli cinsel içgüdüler tarafından yönetildiği kanıtlanmıştır. Bunlar hayatımız üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Kader gibi kaçınılmaz ve ezicidirler. Freud bize, zihnin ilkel hallerine tekrar tekrar odaklanma eğiliminin, gizlenmiş bir ölüm özleminden başka bir şey olmadığını söyler.

Freud, “Gelişimin erken aşamalarında insanlık her zaman narsisttir” der. İnsanın evrenin merkezi ve tacı olduğuna, güçlerinin sınırsız olduğuna inanılır. Önce Kopernik, sonra Darwin, bu “narsist” anlayışları ortadan kaldırmak için çok şey yaptılar. İnsan kibrine vurulan üçüncü ve en ağır darbe ise Freud’un kendisi tarafından indirildi. “İnsan, kendi evinde, yani kendi ruhunda efendi değildir” dedi.

Froydcular, kendilerini nöropatoloji veya bireysel psikolojiyle sınırlamazlar. Bunlar arasında psikanalitik yöntemleri toplumsal olgulara uygulama eğilimi vardır.

Freud, Totem ve Tabu adlı kitabında toplumsal sorunları analiz etmeye çalışır. Yöntemini sosyoloji uzmanlarına tavsiye eder. Freud, “Sosyolog, amacımızın ona kendi araştırmasında yardımcı olmak, kendi materyaline uygulayabileceği bir araç sağlamak olduğunu bilmelidir” der.[8]

Bazı Marksistlerin bu tavsiyeyi oldukça ciddiye aldığını zaten gördük. Öyleyse Freud’un kendisinin ve takipçilerinin sosyolojik çalışmalarında hangi sonuçlara vardıklarını görelim.

Freud’a göre, ilkel kabilelerin psikolojisi, nevrotiklerin psikolojisine tam olarak karşılık gelir. Toplumun kökeni, ünlü “Ödip kompleksi” ile yakından bağlantılıdır. İnsan toplumu, Freud’un şu şekilde tanımladığı ilkel bir sürü olarak yola koyulur: “Burada, tüm kızları ele geçiren ve tüm yetişkin oğulları kovan, vahşi ve kıskanç baba hüküm sürer.” Daha sonra toplum, yeni bir gelişim aşamasına geçer, bu da şöyle olur: “Bir gün kardeşler birleşti, babayı öldürdüler ve onu yediler. Bu, baba sürüsünün sonuydu. [...] Yeme eylemi sırasında kendilerini babayla özdeşleştirmeye çalıştılar: herkes, babanın gücünün bir parçasını özümsedi.” Totemik yemek, insanlığın bu ilk şenliği, birçok toplumsal kurumun seyrini belirleyen o dikkat çekici suça bir geri dönüşten başka bir şey değildir: toplumsal örgütlenme, ahlaki kısıtlamalar, din.”[9]

Freud'a göre din, “evrensel bir saplantı nevrozu”dur. Sanat vb. diğer ideolojiler, dönüştürülmüş ensest arzular olan yüceltilmiş (daha yüksek uygulamalara dönüştürülmüş) cinsel enerjiden başka bir şey değildir. Bazen Freud düşüncede yükselirken kelimenin tam anlamıyla havaya çıkar.

Peki havacılığın kökenini bilmek ister misiniz? Freud’un “açıkça gösterdiği gibi” kökeni çocukluk libidosundadır. Freud, “artık nihayet amaçlarına ulaşmış olan havacılık, çocukluk erotizminde kök salmıştır” çünkü “rüyalarda uçma arzusu, cinsel aktiviteye duyulan özlemin bir sembolüdür.”

Freud’un öğrencilerinden ve takipçilerinden biri olan Colney, modern toplumsal yaşamı Froydculuk bakış açısından analiz etmeye çalıştığında, şu gibi olağanüstü ifadeler ortaya koydu: komünizm, çocukluk psikolojisine bir geri dönüş, özel bir delilik biçimidir. Kır komünizmi, tüm oğul-kardeşlerin ortak anneleriyle (burada Colney “toprak ana” kelimeleriyle oynuyor) cinsel ilişkiye girme arzusunun süreklileşmiş, ilkel bir tezahürüdür. Leninizm, bir savaş psikozu: proletaryanın devrimci ruhu, birikmiş libidonun bir sonucudur. Sömürüden şikâyetler, zulüm saplantısının özel bir biçimidir. “Dünyanın işçileri, birleşin!” sloganı, eşcinselliğin bir göstergesidir.

İşte Froydcu “sosyoloji”, kimi “Marksistlerimizin” bayıldığı teori! Elbette, Froydizmin “sosyolojik” kısmının tamamen reddedildiği ve sadece bireysel psikolojisinin dikkate alındığı söylenir. Oysa her iki ifade de yanlıştır. Froydcu Marksistlerimizin Freud’un sosyolojisini tamamen reddettiği doğru değildir. Profesör Reissner’in dini bir nevroz biçimi olarak gördüğünde Freud’u taklit ettiğini zaten belirtmiştik. Dine yönelik en ağır suçlaması ise muhtemelen dinin birikmiş libidoyu daha iyi bir kullanmasına mani olduğuyla ilgilidir. Doğru uygulandığında ise “tüm sömürücü sınıfı havaya uçurabilir!”[10] Ayrıca, vahşilerin zihniyetinin tamamen cinsel olduğu konusunda da hemfikirdir. “Freud’un teorileri, özellikle de çoğunlukla cinsel kavramlardan oluşan bebeklerin ve vahşilerin zihniyeti hakkındaki keşfi, göz ardı edilemez.”

Profesör Reissner, ayrıca çeşitli sınıf ideolojilerinin cinsel kökeninden, ideolojiler alanındaki yüceltme ve baskıdan da söz eder. Froydculukta “gerçek materyalist unsurlar” “gerçek bilimsel ve materyalist temeller” bulması doğaldır.[11]

Reissner, yoldaş A. Varyaş tarafından sadakatle taklit edilmiştir. Varyaş, Modern Felsefe Tarihine Giriş adlı eserinin “ideolojinin doğası” başlıklı bölümünde, Freud’un “bilinçaltı yaşamının yasaları”nı ayrıntılı olarak ele almaktadır. Bunu yapmasının nedeni, sosyal psikoloji, ideolojiler vb. bazı olguların bu yasalar temelinde açıklanabileceğine olan inancıdır. Ona göre, Freud’un “bilinçaltı” kavramı, bazı çekincelerle birlikte, Marksist bir kavramdır ve toplumsal yaşamın olgularına tatbik edilebilir. Komünist Akademi’de okuduğu makalesinde Yoldaş Varyaş, Freud ve diğer psikiyatristlerin “rüyaların mekanizmasına, ruhsal bozukluklara, mitlerin ve dinlerin kökenine, totem, tabu, evlilik gelenekleri, ritüeller, dini kavramlar, ruh fikri, ölüm problemi, otorite ve toplumsal düzenlemelere dair ilk kavramlara yeni bir ışık tuttuklarını” iddia etmektedir.[12]

Aynı raporun daha sonraki bir baskısında, Modern Felsefe Tarihi adlı eserinde, Marksist eleştiriden etkilenen Yoldaş Varyaş, yukarıda alıntılanan ifadeyi değiştirerek, “yeni bir ışık tuttular” yerine biraz daha yumuşak bir ifade olan “yeni bir teori geliştirdiler” ifadesini kullanmıştır.[13] Ancak gene de, “geri adım atmış olsa da” Yoldaş Varyaş, kesin olarak aynı pozisyonda kalmaktadır.

Yoldaş Varyaş’ın Froydculuk ve Marksizm Bakış Açısından Eleştirisi başlıklı makalesi (Dialectics in Nature dergisi, 1926, Sayı 1) Bu, çok karakteristik bir durum. Burada, Marksist eleştirmenler tarafından rahatsız edilen yoldaş Varyaş, Freud’u reddetmek için elinden gelenin en iyisini yapıyor; aynı zamanda Marksizm ile Froydculuğu “uzlaştırma” yönünde açık bir eğilim de var. Örneğin, Freud’un özünde idealist olan “bilinçaltı” anlayışını toplumsal biçimlerin, oluşumlarında yer alan insanların bilinçli iradesinden bağımsız olarak ortaya çıktığını söyleyen Marx’ın anladığı bilinçaltıyla ilişkilendirmeye çalışıyor.

Varyaş, Freud’un ve Marx'ın kategorilerinin yalnızca birkaç küçük noktada farklılık gösterdiğini varsayıyor. Dahası, Varyaş şunları söylüyor:

“Bu kategorinin Marx ve Engels’in toplum felsefesinde önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Tabii Freud’un anlayışının çok daha sınırlı, bireyselci, dinamik ama gayrı diyalektik olduğunu biliyoruz.”

Görünüşe göre Freud’un kendisi de, fikrinin bu şekilde sınırlandırılmasına tümüyle onay vermemiş. Bu anlayışı üretim faktörleri temelinde ele alıp izah edersek, tam da Marksist anlayışa tekabül eder. Freud, bu Marksist anlayışı daraltmıştır.”

Aslında Varyaş, Freud’un bilinçaltı kavramını Marksist bir kavrama dönüştürecek şekilde “genişletmeyi” gerekli gördüğünü söylüyor. Varyaş, Froydcu bilinçaltının özel anlamını hiçbir zaman kavrayamadı, öte yandan, Marksist kategorileri de pek anlayamadığını söyleyebiliriz. Yoldaş Varyaş, Marksist ve Froydcu kategoriler arasındaki temel metodolojik farkı görmüyor. Froydcu yöntemler ona oldukça kabul edilebilir görünüyor ve sadece bunların kimi ufak düzeltmelere ihtiyaç duyduğunu düşünüyor. Şöyle diyor:

“Froydculuk, çok sayıda olguyu, geniş bir malzemeyi bir araya getirdi, dikkatimizi ensest gibi yeni ve belirsiz sorunlara çekti, ancak Marksizmi bilmeyen psikanalistler doğru sonuçlara varamadılar. Bu nedenle, toplumsal olguların kısmi analizleri bizim için işe yaramaz (sadece işe yaramaz mı? -yn.) ve bazen (?) kafa karışıklığına bile yol açıyor. Ancak aynı zamanda Marksist olan uzmanların elinde değerli bir yöntem haline gelebilir.”

Yoldaş Varyaş’ın “Froydculuk eleştirisi” o kadar çok “çekince” içeriyor ki, Froydculara Marksizmi incelemeleri, Marksistlere de Froydculuğu incelemelerini salık veriyor. Böyle bir sentez ne tür bir sonuç ortaya çıkartırdı? Bir tür Froydcu-Marksizm, kimi yoldaşlarımızı çoktan meşgul eden absürt bir kombinasyon.

Bugün tanık olduğumuz “Froydcu-Marksistler” veya “Froydcu-Komünistler” cenahına yoldaş Zalkind de dâhil. Yoldaş A. B. Zalkind’in “sosyolojisi” Froydcu yönteme, “bilinçaltı”nın temel doktrinine dayanıyor. Yoldaş Zalkind’e göre Freud, bilinçaltı teorisinde, kendi niyetinden bağımsız olarak, sınıf “bilinci” ve “bilinçaltı” (sınıf psikofizyolojisi) çalışmalarını ve yaratıcı süreçteki (bilim, sanat, sosyal faaliyet vb.) sınıf unsurlarının araştırılmasını büyük ölçüde ilerletebilecek “psişik seçilim”in kesin toplumsal yasalarını kurmuş.[14]

Gördüğünüz üzere Froydculuk, Marksizmin bir eklentisi olarak kabul ediliyor. A. B. Zalkind, sadece Froydcu metodolojiyi övmekle kalmıyor, aynı zamanda onu günümüzde toplumsal yaşamın analizi için kullanmaya çalışıyor. “Psikonevrolojinin bakış açısından devrim”, “Komünist Parti’nin psikofizyolojisi”, “Devrimci amacın refleksi” gibi makaleler kaleme alıyor. Bu makalelerden, “Ekim Devrimi’nin zaferinin nöro-psişik köklerinin (temelinin) akıl sağlığını güvence altına aldığını”, “devrimin kitlelerdeki yozlaşmış mistisizmi parçaladığını” öğreniyoruz. “Halk kitlelerinin yozlaşması”, devrimin sağlıklı nöropsikolojik kökenleriyle yan yana” diyen Zalkind, gerçekleri tahrif eden görüşler öne sürüyor!

Yoldaş Zalkind’e göre “Marksist biyologlar ve psikologlar, Froydcu metodolojiye azami dikkati göstermek zorunda.”

Yoldaş Zalkind, esasında bilimsel yöntemler söz konusu olduğunda tipik bir eklektiktir. Marksizmi Froydculukla, Froydculuğu refleksolojiyle birleştirmeye meyyaldir. Bu şekilde bütünsel bir sonuca ulaşılamaz.

Marksistler nezdinde bile Froydcu “sosyoloji” ve metodoloji, kimi zaman karşı konulmaz bir cazibeye kavuşabiliyorsa, burjuva teorisyenlerinin bunlarda boş ve gerici söylemler için malzeme bulmalarına şaşmamak gerek. Sovyetler’de üretilen biyoloji ve psikiyatri literatürü Froydcu kavramlarla dolu. Hatta bilimsel yöntemlerinin psikanalistlerin keyfi öznelciliğine ve mistisizmine karşı kanıt oluşturması gereken materyalist biyoloji okulunun temsilcilerinin eserlerinde bile bolca bulunuyorlar. Profesör V. V. Saviç, 1927’de yayımlanan İnsan Davranışının Unsurları" adlı kitabında şöyle diyor:

“Cinselliğin daha yüksek tezahürleri arasında inanç olgusundan bahsetmeliyiz. [...] İnanç kördür. İnanç, çok sık fedakârlığa yol açar, bu, duygunun tipik bir özelliğidir. ‘Ey insanlık için canını veren kahramanlar!’ Bu sözler, ‘Devrim Kurbanları’ meydanına dikilen kemerlere yazılmıştı. [...]”

Burada sadece Froydculuk, refleksolojiyi yerinden etmiyor, daha ziyade, burada Froydculuğun en gerici özellikleriyle karşılaşıyoruz. Bu doktrin üzerindeki örtüyü kaldırıp atıyor, neticede devrim, Froydculuğun ve cinselliğin “albenili” bir tezahürü olarak takdim ediliyor. Froydcu fikirlerin bu şekilde uygulanmasına anti-Marksist literatürde sıklıkla rastlanıyor.

Genelde Froydcu-Marksistlerimiz, Froydculuğu, en azından ana hatlarıyla, Marksist araştırmacılarımız için oldukça faydalı olabilecek sağlam bir materyalist doktrin olarak görüyorlar. Yoldaş Varyaş, “Freud ve takipçileri, önde gelen fikirlerinin Marksist bir fikir olduğundan asla şüphelenmediler. Bizim görüşümüze göre Froydculuk, Marksizm ile Brown’un hareket teorisinin elektrodinamikle olan ilişkisine benzer bir ilişki içindedir. Tüm psikoloji dalları gibi Froydculuk da diyalektik materyalizmin bir bileşenidir. Özel durumlara uygulanabilen genel teorinin bir bölümüdür” diyor.

Peki felsefecilerimiz haklı mı?

Soruyu temel unsurlarıyla ele alarak inceleyelim.

Öncelikle Froydculuk, uyumlu bir sistemi ifade etmez. İfadeleri çok sık çelişkili ve belirsizdir. Nöropatolojide bile nevrozu tümüyle cinsellik üzerinden ele alan yorum, uzmanların itirazlarıyla karşılaşır. Ancak bizi ilgilendiren bu özel eleştiri değil, Freud’un metodolojik açıdan eleştirisidir.

Burada, öncelikle Freud’un mutlak psikolojizmi, “fizyoloji karşıtlığı” itirazlara açıktır. Yöntemi, refleksolojinin objektif yönteminin tam tersidir. Eğer Hegel “ölçümün tek kesin kural olduğu” iddiasında haklıysa, o zaman psikanalizin tamamen öznel ve psikolojik yönteminin bilimsel bir değeri yoktur.

Froydcular, eski psikoloji okulunun dayandığı iç gözlemin sınırlamalarının üstesinden geldiklerini düşünüyorlar. Ancak bu, bir hatadır. Başlıca itirazımız, psikanalizin psikolojik yöntemlerinden biri olarak iç gözlemi kullanması değildir. İnsan psikolojisiyle uğraşırken iç gözlemi göz ardı edemeyiz. Ancak bu tür yöntemler tali bir rol oynamalı, yaşayan bir organizmanın tepkilerini incelemenin diğer ve objektif yöntemleriyle kontrol edilmelidir. Oysa psikanaliz, yalnızca (burada araştırma nesnesi olarak alınan) öznenin tümüyle iç gözleme dayanan tanıklıklarıyla çalışır. Başka bir deyişle, psikanaliz, yalnızca ölçülemeyen öznel ruhsal verilerle ilgilenir.

Froydculuk, fizyolojiyi ve fizyolojik koşulları tümden göz ardı eder. Bütünüyle öznel ruhsal çatışmalardan doğan ve gelişen, tamamen ruhsal bir olaylar zincirini inceler. Doğru, “bilinçaltı”, dışarıdan gözlemleniyor gibi görünüyor, iç gözleme yer bırakmıyor. Ama bu da bir hata. Aslında Freud, “bilinçaltına dair bilgimizin ancak bilinçli olan aracılığıyla, yani hastanın bilinciyle, incelediğimiz “bilinçaltı” olan kişinin bilinciyle toplanabileceğini savunur.

Marksist, yani gerçekten bilimsel psikoloji, diğer yöntemleri dışlayarak tek bir yöntemle sınırlandırılamaz. Ne iç gözleme ne de koşullu reflekslerin tamamen nesnel incelemesine dayanabilir, çünkü ruhsal yaşam, bir bütün olarak ele alındığında, fizyolojik reflekslerin basit bir kombinasyonundan daha fazlasıdır.

“Marksist psikoloji, diyalektik yardımıyla hem öznel hem de nesnel yöntemlerin tek taraflılığını aşmaya ve bir sentez elde etmeye çalışır. Marksist psikolojinin temel formülü şudur: ‘Nesnel yöntemlerin kontrolü altında iç gözlem.’[...]”

[A. Deborin, Revolution and Culture, 1927, Sayı. 2]

Bu açıdan bakıldığında Froydculuk, tek taraflı ve son derece öznel görünmektedir.

Freud, cinselliğin her şeyin temelinde olduğunu ilan etti. Bu gerçek, bazı yoldaşlarımızın onun teorisinin materyalizmin zirvesi, en “fiziksel” (belki de “aşırı fiziksel”?) bir doktrin olması gerektiğini düşünmelerine yol açtı. Bu, bir yanılgı.

Freud’un arzu ve “libido” tanımı bile belirsiz ve idealisttir. Freud, cinsel arzunun biyolojik anlamı bu işlevden ayrı olarak anlaşılamasa da, üremeden asla bahsetmez. Ancak Freud, biyolojik üreme ilkesinden değil, belirli bir ölümcül “haz ilkesi”nden, tamamen psikolojik ve soyut bir kavramdan hareket eder. Freud’un “libido”sunun üreme ile hiçbir ilgisi yoktur, özünde narsisttir. Aseksüeldir.

Vittels, daha önce bahsettiğimiz Freud hakkındaki kitabında şöyle yazıyor:

“Freud’un ünlü öncüsü Platon, cinsiyet ayrımını tamamen göz ardı etti. Onun için aşk, sadece güzelliğe duyulan aşktı. Freud’un, bebeklerin otoerotizminden kaynaklanan ve yücelmenin doruklarında sona eren aşk anlayışı, bu kadim fikri yeniden canlandırıyor. Eros’un cinsiyeti yoktur. İnsan doğasının hayvansal yanı, onu cinsiyetin boyunduruğuna mecbur eder. Ama onun doğası, her zaman yukarıya, cennete doğru yükselmektir.”

Freud’un anladığı şekliyle cinselliğin bu tanımı, tüm sistemin “fizik karşıtı”, materyalizm karşıtı karakterini çok açık bir şekilde göstermektedir.

Freud’un “tekrarlama eğilimi” teorisi, Freud’un idealizminin bir başka örneğidir. Bu teoriye göre, kendini koruma içgüdüsü, şimdiye dek kendisine atfedilen öneme sahip değildir. Her organizma, en eski ve en temel olanı yokluk, ölüm olan daha ilkel durumlara geri döner. Her canlı varlık, ölümü özler. “Ölüm, yaşamın nihai amacıdır” (Freud).

Freud, psikanalizde kullanılan “arzu” kavramının, dünyanın yalnızca “irade ve kavram”dan ibaret olduğunu savunan Schopenhauer’in “İrade” kavramına benzediğini birçok kez dile getirmiştir. Freud, bu idealist felsefeciyi kendi öncüsü olarak anar.

Freud, “ölüm özlemi”nden bahsederken şöyle der:

“Farkında olmadan Schopenhauer’e geri döndük. Onun için ölüm, yaşamın sonu ve dolayısıyla nihai amacıydı, oysa cinsellik, yaşam özleminin bir tezahürü olarak ortaya çıkıyordu.”

Freud, yalnızca ruh ikizi hissettiği Schopenhauer’e değil, diğer idealist felsefecilere de sık sık atıfta bulunur. Daha önce alıntıladığımız kitapta Freud, Kant’ın, uzay ve zamanın dış nesnelerde içsel değil, yalnızca kendi algımızın kategorileri olduğu görüşünün psikanaliz tarafından doğrulandığını yazar. Bu doğrulama, zaman kategorisinin Freud’un “bilinçaltı”na uygulanamayacağı gerçeğinden ibarettir. Freud, bunu birkaç kez tekrarlar: “Bilinçaltındaki süreçler zamandan bağımsızdır, zamansal ilişkilerden arınmıştır, zamanla değişmezler, kısacası zamanla hiçbir ilgileri yoktur.”

Buna rağmen, Varyaş gibi isimler, Freud’un “bilinçaltı” kavramının Marx’ınkiyle aynı olduğunu, Marx’ın insanların önceden tasarlanmış bir plan olmaksızın, “bilinçaltında” tarih yazdığını söylediğini iddia ediyorlar.

Hepsi bu da değil. Freud’un “bilinçaltı” kavramı, sadece zamandan bağımsız değildir. Ayrıca, onun bilinçaltındaki süreçlerin gerçeklik ilkesini de pek dikkate almadığını öğreniyoruz. Sadece “haz ilkesi”ne bağlıdırlar, kaderleri yalnızca yoğunluklarına ve organizmadaki haz ve acının düzenlenmesine uygunluklarına bağlıdır.

Bu “haz ilkesi”, Freud’un sistemine teleolojik unsurlar katmıştır. Freud, bir yerde “biyolojik sorunları analiz ederken teleolojik düşünce biçimine başvurmaktan kaçınamayız” demektedir. Gerçekten de Freud’un kendi düşünce biçimi sıklıkla sık teleolojiktir.[15]

Freud’un sistemi, insan ruhunun ve öncelikle insan iradesinin maddi ve toplumsal çevresinden tümüyle idealist bir şekilde ayrılmasıyla sonuçlanır. “Bilinçaltı”, görünmez bir şekilde insanın iradesini yönetir. İnsan iradesi, ilkel (arkaik) cinsellik biçimindeki muazzam, yenilmez güçlerin insafına kalmıştır. Bu güçler, insan ruhunun içeriğini belirler. Bugünkü maddi çevrenin, toplumsal ortamın etkisi sıfıra indirgenir, “ortadan kaldırılır”. Bu teorinin tarihsel materyalizmin temel ilkeleriyle çeliştiği apaçık ortadadır. Bilhassa “insani şahsiyetin [...] toplumsal ilişkilerin bir toplamı olduğu” fikrini reddeder.

Freud, ruhsal aktiviteyi asli, dış dünyayı ise tali bir kategori olarak ilan eder. Freud, haz ilkesinin “birincil karakterinden” bahseder. Ancak bazen arzular haz ilkesi yoluyla tatmin edilemez. Freud’a göre, ancak o zaman “ruhsal aygıt dış dünyaya yönelmek, gerçek ilişkilerini incelemek ve onları etkilemeye çalışmak zorunda kalır.”[16] Dış dünya, “bastırma” mekanizmasının aktivitesinin bir sonucu olan öznel bir kavramdır. İçsel acı verici uyarılar dışarıya yansıtılır, daha sonra gerçeklikler, yani dış etkiler olarak yorumlanır.[17]

Yoldaş Varyaş, Freud’u on sekizinci yüzyıl Fransız materyalisti olarak nitelendiriyor, ancak yukarıda alıntılananlar gibi olağanüstü ifadeler, tamamen öznel idealizmden başka bir şey olarak adlandırılamaz. Yoldaş Varyaş’a göre, “Froydculuğun çıkarımları bunlardır, doğruyu söylemek gerekirse on sekizinci yüzyıl materyalizmine bir geri dönüşü ifade etmektedir.” [History of Modern Philosophy 1. Cilt, s. 1]

Henriet Roland Holst, en azından, Varyaş ve diğer Rus Froydcu-Marksistlerden daha tutarlı olduğunu gösterdi. Gerçekçilikten, materyalizmden, maddeden “bıkmış” durumda. Bu nedenle şöyle diyor:

“Komünizm, nihayetinde hayatın veya insani şahsiyetin tamamını rasyonel kılmanın imkânsız olduğunu anlamalı. Bu tehlikeden ancak komünizm, insanların yaratıcı yeteneğini tarihsel sürecin temeli olarak alırsa kaçınılabilir. Akılcı ve Mekanik denilen putların önünde diz çökmek, kültürü kurtarmanın yolu değildir. Bu, ancak Madde ve Teknik tapıncından kurtulmuş olanlar tarafından yapılabilir.”

“Madde tapıncı”ndan ve materyalist kavramlardan kurtuluş, maddi dünyadan kurtuluş anlamına gelmez. Ancak komünizm ve Marksizmin her bir izinden kurtuluş anlamına gelir. Roland Holst’un başına gelen de buydu.

Freud’un “bilinçaltı” yorumunun mantıksal gelişimi, onu sınıf mücadelesinin reddine götürdü. Ona göre sanat, ahlak vb. tüm insanlık için ortaktır, çünkü insan ruhunun temel unsurları zamanın dışında bir alanda kök salmıştır. Bunlar, Freud’un “bilinçaltı” anlayışının kimi Marksistlerle oynadığı oyunlardır!

Soruyu analiz ettikten sonra, Zalkind ve Reissner’in Freud’un psikolojinin “toplumsallaştırılması”nı özel bir erdem olarak görmekle uçlara savrulduklarını söyleyebiliriz. Onlara göre, Tarihsel Materyalizm ve Marksizm, Freud’un şahsında güçlü bir müttefik edinmiştir. Yanılıyorlar. Freud’un psikolojisi, aşırı bireycilik nedeniyle anti-sosyaldir. Froydculuğun Marksizmle ve materyalizmle hiçbir ortak noktası yoktur. Froydculuk, sınıf mücadelesinin önemini reddeder. Proletarya karşıtı karakteri, hem yönteminin ve sisteminin genel idealist karakterinde hem de bu sistemin ayrıntılarında ifadesini bulur. Haz ilkesinin, erotizmin, insan ruhunun narsistik (yani bireyci) unsurlarının öneminin aşırı değerlendirilmesinde, “tekrarlama eğilimi”nin ve “ölüm özlemi”nin yozlaşmış, kaderci karakterinde, Bilime ve insan potansiyeline ilişkin şüpheciliğinde ve karamsarlığında karşılık bulur.

Bu Batı Avrupa’da hüküm süren Froydculuğa duyulan hayranlık, materyalizme karşı büyüyen burjuva tepkisinin bir belirtisidir, yozlaşmaya dair bir semptomdur. Eğer bu akın, Sovyet sınırlarında durdurulmuşsa, saflarımızda Froydculuğun çok az takipçisi varsa, bu, Froydcu sapmaları ifşa etmeyi, onlara vaktinde ve hak edilmiş bir reddiyeyle cevap vermeyi bilmiş, tutarlı Marksist eleştirinin neticesidir.

A. Stolyarov

[Kaynak: Literature of the World Revolution, State Publishing House, Moskova, Haziran 1931, Sayı. 1, s. 90-99.]

Dipnotlar:
[1] Eskiden Hollanda Komünist Partisi üyesi olan Holst, partiden istifa etti. Marksizmi Froydculukla “baş göz” etmeye çalışan başka “Marksistler”den de söz edilebilir (bu isimler nihayetinde Marksizmi “boşamış”lardır.)

[2] Reisner’in Vittels’in yukarıda adı anılan kitabına yazdığı önsöze bakılabilir.

[3] The Press and Revolution 1924, Sayı. 2-3.

[4] Freud. The Main Psychological Theories in Psychoanalysis.

[5] Freud. A.g.e. Ancak Freud’un sistemindeki en önemli kavramlardan biri olan “libido” tanımının hâlâ oldukça belirsiz kaldığını belirtmekte fayda var. Örneğin bir yerde, “libido” teriminin yalnızca bu terimin dar anlamıyla cinselliği, yani amacı cinsel ilişki olan cinsel aşkı değil, aynı zamanda “aşk” kelimesiyle bağlantılı her şeyi, bir yandan kişinin kendine olan sevgisini, diğer yandan baba ve çocuk sevgisini, dostluğu, insan sevgisini ve herhangi bir maddi nesne veya soyut fikir için kendini feda etmeyi” kapsadığını yazıyor. (Mass Psychology and Analysis) Her şey aynı çuvala atılıyor. Bu tür belirsizlik, genel olarak Freud’un metodolojisinin tipik bir özelliğidir.

[6] “Bastırma” teorisi, Freud’un sisteminin merkezi doktrinidir. Bu, Freud’un kendisi tarafından da doğrulanmıştır. “Bastırma teorisi, psikanalizin temel taşıdır” diye yazıyor.

[7] Freud. Chief Psychological Theories.

[8] Freud, Totem and Taboo.

[9] A.g.e.

[10] Vittels’in daha önce bahsettiğimiz kitabının önsözüne bakılabilir.

[11] A.g.e. Press and Revolution için yazdığı, yukarıda atıf yapılan makalesinde Profesör Reissner şunları söylüyor: “Sadece antik dinler değil bugünün dini hareketlerine bilhassa kült örgütleme sürecinin psikolojisine tatbik edilebilecek sağlam bir materyalist yönteme ait tüm özellikleri gösteren psikoanalizi herkese tavsiye edebiliriz.”

[12] Communist Academy Herald, Sayı. 9.

[13] History of Modern Philosophy.

[14] Zalkain. Essays on the Culture of the Revolutionary Period.

[15] Freud. Essays on Sexual Psychology.

[16] Chief Psychological Theories.

[17] A.g.e. Ayrıca bkz.: Beyond the Pleasure Principle.

22 Eylül 2026

Sömürgeci Söz Dağarcığı

11 Eylül 2001’in üzerinden tam 25 yıl geçmiş. ABD’de gerçekleştirilen saldırılar, Hintli Marksist Eycaz Ahmed’in aynı adlı makalesinde ve kitabında “çağımızın emperyalizmi” adını verdiği şeyi tetikledi. 

2004 tarihli makalesinde Ahmed, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından, dizginlerinden boşalmış olan ABD gücünün George W. Bush’un “Terörle Küresel Savaş” anlayışını ve pratiğini ürettiği politik dönüm noktasını belirli bir bağlama oturtmaya çalışıyordu. 

Önceki dönemlerde olduğu gibi emperyalist rekabetlerin rüzgârına saçlarını kaptırmak yerine, yirmi birinci yüzyılın emperyalizmi, tek bir hegemonun, ABD’nin ezici ağırlığıyla tanımlandı.

Bu dönüm noktası, ABD’nin gerçekten küresel, emperyal bir devlet olarak yükseliş sürecini başlattı. Rakipsiz, sınırsız ve yapısal olarak eriştiği coğrafyaların kapsamını genişletmeye mecbur bırakılmış bir devlet vardı karşımızda. 

Bu imparatorluğu seleflerinden ayıran şey, yapısal talebiydi: küresel tedarik zincirleri aracılığıyla süper kârlar elde ederken, sermaye ve emtianın dünya genelindeki hareketini güvence altına almak için tüm dünyayı denetleyebilecek bir askeri mekanizmaya ihtiyaç vardı.

Üç Kıta Enstitüsü’ndeki araştırmacılar bu aşamayı "hiper-emperyalizm" olarak adlandırıyor. Bu, Lenin’in 1916’da “emperyalizmi kapitalizmin en yüksek aşaması" olarak nitelendiren emperyalizm teorisinin güncellenmiş ve yirmi birinci yüzyıl jeopolitiğine uyarlanmış versiyonu. Bu yeni çerçeve, ABD’nin tek kutuplu kontrolünü açıklığa kavuşturuyor: dolar üzerinde tesis edilmiş olan hegemonya, askeri faaliyet alanının aşırı genişlemesi, uluslararası bankacılık ve ticaret üzerinde yapısal hâkimiyet. En göze çarpan ve ölümcül özelliği ise gezegenin eş zamanlı militarizasyonu ve atmosferin hızlanan ısınma sürecidir.

800’den fazla denizaşırı üssün yakıt ihtiyacını karşılamak, ABD ordusunu gezegen çapında bir fırına dönüştürüyor, böylelikle ABD, insanlık tarihinde tek bir kurum olarak en büyük petrol tüketicisi ve sera gazı emisyoncusu haline getiriyor. Bu küresel karakollar “tam spektrum hâkimiyet” doktrinini uygularken, ABD ordusu ve müttefikleri, gezegen çapında bir ekonomik düzenin silahlı koruyucuları olarak iş görüyorlar. Dış saldırganlığı ve iç denetimi, siyasi alternatifleri ezen, disipline eden ve ortadan kaldıran tek bir baskı aygıtında birleştiriyor.

Yazısını kaleme aldığı sırada Eycaz Ahmed, Bush yönetimini yüzyılın en sağcı Amerikan hükümeti olarak değerlendirmişti. Bu rejim, iç politikada yeniden yapılandırma girişimlerinden ve Batı Asya’daki petrol rezervlerini ele geçirmeye odaklanan, iki partiyi içeren emperyalist uzlaşmadan neşet etmişti. O zamandan beri, arada inkıtaya uğrayan Trump iktidarı, bu değerlendirmeyi bile aşarak, özellikle Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı olmak üzere küresel ticaretin stratejik deniz yolları üzerinde askeri ve polis gücünü pekiştirmek için saldırılar düzenledi. Bununla birlikte, ABD-Suudi Arabistan-İsrail ekseninin İran ve Yemen direnişi karşısında sön dönemde yaşadığı askeri yenilgiler, emperyalist savaş mekanizmasının yapısal açıdan kırılgan olduğunu ortaya koydu. Bu direniş güçleri, kritik nakliye yollarına düşük maliyetli insansız hava araçları ve gemisavar füzeler ateşleyerek, küresel emtia piyasalarında şok dalgaları yarattı ve dünyanın birincil enerji arterlerinin artık istendiği gibi tekelleştirilemeyeceğini kanıtladı. Bunlar, büyüklükleri, ekonomik güçleri ve askeri teknolojileri Sovyetler Birliği ile kıyaslanabilecek herhangi bir şeye, hele ki onları yenmeye çalışan son derece teknolojik ve militarize olmuş toplumlara kıyasla çok geride kalan uluslar ve direniş hareketlerydi.

Bu zaaflarla karşı karşıya kaldıklarında, Batı medyası ve siyasetçiler, soykırımcı sınır savaşlarının diline geri dönüyorlar. Örneğin, on dokuzuncu yüzyılda yerlilerin ABD’nin topraklarını genişletme çabalarına karşı sergiledikleri direniş, her fırsatta, doğuştan gelen vahşilik, bağnazlara has kötülük veya anlamsız şiddet olarak şeytanlaştırıldı ve yerlilerin toprak, egemenlik ve kültür savunusu göz ardı edildi.

On sekizinci yüzyıldaki sömürgecilik karşıtı ayaklanmalardan 2016’da Standing Rock’ta kendilerini makinelere kilitleyen Su Koruyucularına kadar birçok peygamberlere has, maneviyatın yönlendirdiği yerli direniş hareketi “bağnaz”, “kıyametçi” ve temelde akıl dışı olarak tanımlandı. Güvenlik kurumları, modern yerli toprak savunucularını bile “cihatçı” olarak damgaladı. Dahası, erken dönem sömürgeci anlatılar, yerli ulusları rakip Avrupa imparatorluklarının sadece “piyonlar”ı veya “vekiller”i olarak nitelendirmek suretiyle, yerli halkların kendi diplomatik stratejilerini, siyasi özerkliklerini ve bağımsız gelişen motivasyonlarını redde tabi tuttu.

Bugün İran ve Yemen konusunda da bu sömürgeci söz dağarcığı kullanılıyor. Halihazırda süren direnişin temelini oluşturan İslami kurtuluş hareketleri, “nihilist”, “bağnaz” ve “aşırılıkçı” olarak şeytanlaştırılıyor. Bu etiketler, hesaplanmış bölgesel caydırıcılık taktiklerini, egemen diplomasiyi ve emperyalizm karşıtı savunmayı, aklı temel almayan “Batı medeniyetine yönelik nefret”e indirgiyor.

Ensarullah, Gazze’deki soykırıma karşı Kızıldeniz’de deniz ablukası uyguladığında, Batı’da manşetler, bu stratejik eylemi bölgesel kurtuluş mücadelesinin hizmetine sunulmuş gücün somut bir ifadesi değil, “kanunsuz korsanlık” veya “aşiret kanunsuzluğu” olarak çerçeveliyor. Yemen direniş hareketi Ensarullah’ı adıyla anmak yerine, Batı medyası, onu haydut bir “Husi aşiret klanı” olarak basitleştiriyor. Aynı zamanda, yorumcular hareketi pasif bir İran “kukla”sı veya “vekil”i olarak görmek suretiyle hareketin yereldeki etkisinin üzerini örtüyorlar.

İran’ı ve müttefik hareketleri, Batı medeniyetine karşı faaliyet gösteren haydut aktörler olarak gösterenler, tek taraflı saldırıları, ağır ekonomik ablukaları ve emperyalist saldırganlığa karşı savunmayı suç kılma çabalarını meşrulaştırıyorlar. Bunu yapan kişiler, ABD ve İsrail arasında tesis edilmiş olan yerleşimci-sömürgeci ittifakının uyguladığı aşırı şiddeti meşrulaştırmak için on dokuzuncu yüzyılın sınır savaşlarında geliştirilmiş efsanelere ve yalanlara sarılıyorlar.

Terörle Küresel Savaş sürecinin başlatılmasının üzerinden yirmi beş yıl geçtikten sonra, dışa dönük saldırganlık, içteki militarizm ve gezegenin ısınması arasındaki diyalektik ilişki, kritik bir seviyeye ulaştı. Emperyalist devletin stratejik enerji damarlarını kaba kuvvetle güvence altına alma konusundaki takıntısı, yirmi birinci yüzyıl emperyalizminin temel çelişkisini ortaya koyuyor: o, sermayenin dolaşımını korumak için atmosferi yakmak zorunda. Hiper-emperyalist aygıt, tüm teknolojik gücüne ve gezegen çapındaki emisyonlarına rağmen, küresel sermayeyi destekleyen düğüm noktalarında otoritesinin şaşırtıcı derecede kırılgan olduğunu görüyor.

ABD, bölgenin kendi kaderini tayin etme hakkını ve bu yönde ortaya konulan iradeyi kanunsuz bir bağnazlık, doğuştan gelen vahşilik olarak çerçevelemek suretiyle, stratejik zayıflığını ahlaki olduğunu iddia ettiği bir askeri seferin ardına gizlemeye çalışıyor. Bu kez sınır savaşlarının dilini yeniden canlandırıyor. İlkinin trajediyle neticelendiğini, ikincisininse komediyle neticeleneceğini görmüyor.

Bu söz dağarcığı, daha derin ve gelişen gerçeği gizleyemez: Tam spektrum hâkimiyetine dayalı küresel düzen, kendisine karşı yükselen çok kutuplu direnişi kontrol altına alamıyor.

Nick Estes
17 Eylül 2026
Kaynak