14 Mayıs 2026

,

Siyonizm Hakkında



İsviçre’nin Basel kentinde düzenlenen son kongrede Siyonistler, tüm Yahudi sosyalistlerin peşine düşülmesi yönünde bir karar aldılar, ayrıca, Rus hükümetine, o ülkedeki Yahudiler arasında sosyalist hareketi bastırma konusunda ellerinden gelen her türlü yardımı yapacaklarına söz verdiler.

Rus Yahudilerinin merkezi yayın organlarından aldığımız mektuplardan, Siyonist hareketin önderi Dr. Herzl’in, Doğu’nun Kanlı Yahudi Katili olarak bilinen Rus İçişleri Bakanı Kont Von Plehve ile görüşmesinin engellendiğini öğreniyoruz. Oysa aslında Dr. Herzl, Siyonist hareketin başı olarak, Siyonist kongresinde Yahudiler arasında sosyalizmin yayılmasını engellemek için elinden gelen her şeyi yapacağına dair söz verse, bu görüşme illaki gerçekleşirdi. Sonrasında yaşanan olaylar, bu sözünü sadakatle yerine getirdiğini ortaya koymaktadır.

Rus hükümetinin, bakanları ve casusları aracılığıyla, özgürlük ve daha iyi bir yaşam özlemlerimizi ezmek için elinden gelen her şeyi yapacağına inanıyoruz ve bunun için sonuna kadar savaşmaya hazırız.

Fakat, kendilerini “Yahudi halkının liderleri” ilan eden, fedakâr hayırseverler olarak uluslararası üne kavuşmak suretiyle, zulüm gören kardeşlerinin büyük bir kısmının güvenini kazanan bu tür insanlar, Kişinev katliamını kışkırtan bu eli kanlı canilerle işbirliği yapmayı kabul ettiklerinde, bu tür insanları ve eylemlerini gerektiği gibi, güçlü bir dille kınama konusunda çaresiz kalıyoruz.

Başlangıcından bugüne dek bu Siyonist hareket, bütünüyle kapitalizm kokuyor. Hareket, yüzlerindeki maskeler düştüğünde, kendilerini yücelten ikiyüzlülerden başka bir şey olmadıkları anlaşılacak olan birkaç sözde kurtarıcının kişisel hırslarının ürünü.

Ey Yahudi kardeşim, bu Siyonist harekete samimi duygularla yönelen sana şunu sormak isterim: Rusya’daki Yahudi, isyan etmesin de ne yapsın, Kişinev zulmünü kışkırtıp uygulayabilen hükümetin insanlık dışı muamelesine karşı her türden tepkiyi göstermesin de ne yapsın? Siyonist hareketin liderleri, bu hükümeti desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda kararları ve ahlaki destekleriyle de ona yardımcı oluyorlar.

Bu nedenle, dünyanın dört bir yanındaki her zeki ve özgürlüğe sevdalı Yahudiye düşen, Rus hükümetiyle işbirliği içinde olduğundan zerre şüphe duymadığımız bu gerici harekete karşı ciddi bir şekilde sesini yükseltmektir.

Oscar Borenstein
Chicago Socialist
3 Ekim 1903
Kaynak

Bazen günlük bazen de haftalık olarak yayınlanan Chicago Socialist [“Sosyalist Şikago”] 1902’den 1912’ye dek Şikago Sosyalist Partisi’nin gazetesi olarak yayımlandı. Gazetenin kökenleri, 1899’dan itibaren Sosyalist İşçi Partisi yayını olarak çıkan, Temmuz 1901’de De Leon’dan ayrıldıktan sonra Springfield Sosyal Demokrat Partisi’nin sesi haline gelen Workers Call [“İşçilerin Çağrısı”] gazetesine uzanıyor. SDP’nin katılımıyla Şikago Sosyalist Partisi’nin gazetesi haline gelen Workers Call, Mart 1902’de adını Chicago Socialist olarak değiştirdi. 1906’da günlük çıkmaya başladı. 1912'ye dek Sosyalist Parti’nin Cook County yerel şubesi tarafından yayınlandı, yayın yönetmenliğini International Socialist Review’den A. M. Simons üstlendi. Sayfalarında Şikago’daki işçi hareketleri konusunda zengin bir tarihsel bilgi birikimi sunuyor.

13 Mayıs 2026

,

Gazze’yi Düşünmek


Gazze pusuladır. Detroit’te düzenlenen 2025 Filistin Halkı Konferansı’nda büyük pankartlara yazılan ve Filistin Gençlik Hareketi’ndeki yoldaşlarca konuşmalarda ve mitinglerde sık sık dile getirilen bu sözler, dünyanın büyük bir bölümünün henüz yüzleşmediği, ancak ayrımsız herkesi harekete geçirecek bir gerçeği dile getiriyor.

Başka bir ifadeyle Gazze, eylemlerimizi, düşüncelerimizi ve yaşamlarımızı yönlendirirken bakmamız gereken yer ve olaydır. Şu anda dünyanın en önemli yeridir, çünkü Gazze’nin en acımasız odak noktası olduğu, tarihi Filistin’in tamamında yaşanan soykırım, mevcut dünya düzeninin mimarisinin üzerine kurulduğu şiddet ve tahakkümün temelini, onu yıkmak için gerekli olacak korkunç mücadeleyi ortaya koymaktadır.

Bu nedenle, 2023’ten beri birçok yazarın dikkatini Gazze’ye çevirmesi anlaşılabilir bir durumdur. Aslında, bu dikkat, tam da bizden beklenen şeydir. Gazze’yi düşünmemek, hiç düşünmemek demektir: Mevcut durumdaki insanlık dışılığın izini taşımayan her düşünce, zaten katillerin safını tutmuştur. Gazze’yi düşünmek, aynı zamanda bir sorumluluk da gerektirir: Filistin halkı ve mücadeleleri hakkında yazılmış önemli miktardaki kötü ve alaycı yazılara katkıda bulunmamak için konuyu gerekli ciddiyet ve dikkatle ele almak; kendi sınırlılıklarımızı anlarken, aynı zamanda bunların ötesine geçmeye çalışmak; dehşeti özümsemek, evet, ama aynı zamanda onun ötesinde özgürlüğe de tefekkür etmek.

Tahmin edilebileceği üzere, Birçok Batılı düşünür, bu sorumluluğun altında ezildi. “Ezilmek” pek doğru bir ifade değil aslında, bir miktar iyimser bir düşünce, zira, ne yazık ki bu sorumluluğu üstlenmeyenler, halen daha yazmaya devam ediyorlar.

Ben Shapiro veya Bernard-Henri Lévy gibi sağcı düşünürlerden, (döktüğü timsah gözyaşlarıyla[1] İsrail'in kimi taktiklerini eleştirirken, her savaşına destek olan “haklı savaş teorisyeni”) Michael Walzer gibi liberal Siyonist düşünürlerden ırkçı hakaretler, yanlış tarih anlatımları ve güdülenmiş akıl yürütmeler beklenir. Rainer Forst ve yakın zamanda vefat eden Jürgen Habermas gibi görünüşte solcu Alman düşünürlerden de aynı şey beklenir; Habermas, soykırımın üzerinden bir ay geçtikten sonra Frankfurt Goethe Üniversitesi’nce yayınlanan bir açık mektupta[2] İsrail’le sarsılması mümkün olmayan bir dayanışma ilişkisi içinde olduğunu cümle âleme ilan etmişti. Oysa bu, tam da bilhassa Almanlara has bir psikozdur, dolayısıyla insan, bu tür bir virüsün bulaştığı bölgenin dışından yazan solculardan daha iyisini bekliyor.

Etrafımıza baktığımızda, ardı ardına gelen fiyaskolara şahit oluyoruz: ABD-Avrupa solunda yeterince gelişmemiş bir anti-emperyalizmin, uzun süredir uykuda olan bir enternasyonalizm ve gizli (ya da o kadar da gizli olmayan) bir ırkçılıkla meydana getirdiği bir terkiple karşı karşıyayız. Bu düşünürler, soykırım ve gerici İsrail rejimi konusunda acı çekiyor olabilirler, fakat bunların, özgürlük mücadelesinin korkunç sesleri yerine sessizliği tercih ettikleri açık.

Örneğin, Project Syndicate [“Sendika Projesi”] adlı internet sitesinde felsefeci Slavoj Zizek, İsrail’i Filistinlileri katlettiği, Hamas’ı bu katliama direndiği için kınadığı bir dizi makale yayınladı. Adil olmak adına, “Hamas ve İsrail’deki sertlik yanlıları, aynı madalyonun iki yüzüdür”[3] dedi; sanki tavizsiz bir imha ısrarı ile tavizsiz bir hayatta kalma ısrarı arasında bir denklik olabilirmiş gibi.

Başka bir yazısında[4] Zizek, İsrail hükümeti ile Hamas arasında hayali bir telefon görüşmesi kurguluyor; hükümet, herkesin dikkatini Batı Şeria’nın yavaş yavaş ilhak edildiği süreçten başka yöne çekmek amacıyla Hamas’tan saldırı düzenlemesini talep ediyor, Hamas da karşılığında şu talebini aktarıyor: “Gazze’deki sivilleri bombalamanız lazım, binlerce insanı, özellikle çocukları öldürmelisiniz. Bu, dünyanın dört bir yanında Yahudi karşıtlığını körükleyecektir ki bu da bizim gerçek amacımızdır!” Felsefeci Zizek, bu telefon görüşmesinin “gerçekliğin bir parçası olmadığını" kabul ediyor, ancak gene de “gerçek” olduğunu dile getiriyor.

Bazı solcularsa soykırımı kınarken, “düşmanın şu veya bu devlet, şu veya bu ordu olmadığını”, aksine, kapitalizmin kendisi olduğunu, Filistinlilerin “her kampı ve her bayrağı” reddedip sadece sınıf mücadelesi adına silah taşıyarak daha iyi durumda olacaklarını söyleyip duruyorlar. Bu solcuların tipik örneklerinden biri, Internationalist Perspective [“Uluslararası Perspektif”].[5] Derginin yazarları bu gerçeği ister görsünler isterse görmesinler, kendisini insanlığın düşmanı ilan eden “şu veya bu ordu”nun öldürdüğü birinin zaten kapitalizmle mücadele etmeye dair bir umudu olamaz.

Ne var ki bu giderek artan fiyaskolar içinde belki de en sinir bozucu olanı, bugün yetmişli yaşlarında olan İtalyan felsefeci Franco “Bifo” Berardi’nin yeni kitabı Thinking Gaza: An Essay on Ferocity [“Gazze’yi Düşünmek: Vahşet Üzerine Bir Deneme”dir. Berardi, uzun zamandır Avrupa solunda önde gelen bir düşünürdür. İtalyan Autonomia Operaia [“İşçi Otonomu”] hareketinin eski üyelerinden olan Berardi’nin, Marksist ve Froydcu düşünceden beslenen eklektik çalışmaları arasında okul saldırganları, yapay zekâ ve finans kapital gibi konular yer almaktadır. Dikkatini Gazze soykırımına çevirmesi, hiç de şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olan, Gazze’yi Düşünmek adlı yaklaşık 200 sayfalık kitapta Berardi’nin konuyla pek ilgisinin olmadığının net bir biçimde görülmesidir. Tekrarlanıp duran, özlü ve yüzeysel ifadelerden oluşan kitap, bunun yerine, Filistin’in tarihi, halkı, siyasi manzarası ve mevcut momentin ahlaki önemi konusunda derin ve zaman zaman ırkçı bir cehaleti ortaya koymaktadır. Gerçekten de, kitabın önemli bir kısmında tümüyle göz ardı edilen Gazze; yapay zekâ, küresel doğum oranlarındaki düşüşler, Donald Trump ve şaşırtıcı bir şekilde Kongre Üyesi Jamie Raskin’in anıları üzerine yapılan bir dizi bayat saptamalarla gözler önünden çekilip alınıyor. Yazar, Gazze ve onun dünya için sahip olduğu anlamla sürdürülebilir bir ilişki kurmak yerine, dağınık ve yüzeysel bir umutsuzluğun çığlığını atıyor. Berardi’nin Gazze üzerine düşünce üretemediği görülüyor.

Kitabın başlığının da ima ettiği gibi, Gazze, burada Berardi’nin “kendini koruma içgüdüsüne kayıtlı hayvansal refleks” olarak tanımladığı “vahşet” kavramı üzerine düşünmek için bir fırsat sunuyor. Berardi’nin ifadesiyle vahşet, insanın akıl öncesinden acıya karşı verdiği bedensel tepkidir. Acımasızlıkla (acı çektirmek denilen “sapkın arzu”yla) birlikte var olabileceğini kabul eden yazar, ancak acımasızlığın aksine vahşetin zihinsel değil, fiziksel bir olgu olduğunu söylüyor. Zira vahşet, akıl öncesine ait olduğundan, dili önceliyor. Bu anlamda Berardi, vahşetin uygarlık öncesine ait veya uygarlık karşıtı olduğunu düşünüyor. Kendi ifadesiyle uygarlık, “vahşeti siyasete, içgüdüyü iradeye tabi kılma” girişiminden başka bir şey değil. Tüm bunlarla birlikte uygarlık, kaosun dile tabi kılınması olarak özetlenebilir. Vahşetin hüküm sürdüğü yerde, “tarih boyutu geride kalır, tamamen doğa alanına yeniden gireriz.”

Peki bu şiddet, gerçekten de bu kadar kör mü? “Kendini koruma” kavramı, ne masum ne de doğaldır: Korunması gereken “benlik”, toplumsal süreçlerce şekillendirilir. Olumsuz uyaranlara tesadüf eden basit bir et yığını değil, zaman ve mekâna göre değişen, o “benliğin” oluştuğu toplumun ekonomik ve politik örgütlenmesine karşılık gelen bir dizi arzu, dürtü ve ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Kendini yeniden üretmesi, yani kendini koruma olarak adlandıracağımız koruma pratiğiyle kendini koruması gereken şeyler bağlamdan bağlama farklılık arz eder. Bu nedenle “vahşet”, her yerde temelde farklı türdeki saldırılar tarafından tetiklenir. Şiddet, otomatik bir fiziksel tepki olarak teorize edilirse, siyasete tabi tutulamaz; böyle bir teslimiyet ki bu, zamanla yaşama isteğinin inkârı gibi görünmeye başlar, “uygarlıklar”ın" inşasına da elverişli olmaz. Bifo’nun vahşeti uygarlığın veya dilin karşısına yerleştiren anlayışı, daha fazlasını içermelidir.

O halde, kendini koruma, daha iyi veya daha dürüst bir şekilde “öz çıkar” olarak ifade edilebilir. Berardi, kendisinden hiç alıntı yapmaz, ancak burada Sigmund Freud’un Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları isimli eserindeki en temel görüşlerden birini özetlemektedir: insanların kolektif olarak yaşayabilmeleri için, haz ilkesinin gerçekliğe boyun eğmesi, diğerinin özerkliğine ve toplumsal yapının ortaya çıkmasını sağlayan toplumsal otoriteye saygıdan dolayı, belirli dürtü ve isteklerin tatmin edilmemesi gerekir.

Siyasi bir anlam kazanabilmeleri için bu vahşet ve ihtiyaçların uzlaştırılması gerektiği gerçeği, zorunlu olarak, devlet düzeyinde de geçerliliğini korur, zira devlet için kendini koruma, zorlama bir metafor haricinde, tümüyle içgüdüsel veya bedensel olarak düşünülemez. Devlet düzeyinde kendini koruma, siyasi bir sistemi korumak, dünya sisteminde sahip olunan ayrıcalıklı konumu korumak, değerli kaynaklara erişim imkânını korumak gibi anlamlar kazanır. Batı devletlerinden bahsederken, kendini koruma, genellikle haksız kazançların veya egemen olma hakkının korunması gibi görünür. Batı uygarlığının yükselişini belirleyen egemenlik, boyun eğdirme, köleleştirme ve yok etme, gerici bir “vahşet”in değil, “ilerlemenin” bizatihi kendisinin sonuçlarıdır. İnsanlığın doğaya hükmetmesini ve modern dünyayı inşa etmesini sağlayan araçsal akıl, sonunda insanları doğaya dönüştürür. İnsanlar, birer girdi, kullanılacak ve atılacak malzeme haline gelirler.

Berardi’nin vahşeti başta beden üzerinden tanımlayan yaklaşımıyla terimin gerçek sınırları arasındaki mesafe, kavramı yazarının cesaret edebileceğinden daha ciddi bir şekilde düşündüğümüzde, daha da genişlemektedir. Eğer Berardi, Gazze’yi Düşünmek adlı eserinde “vahşet” kavramını birey değil, tam da devlet veya uygarlık düzeyinde incelemeye çalışsaydı, bu, belki de daha az önemli bir kusur olurdu.

Berardi, İsrail’in Aksa Tufanı’na verdiği cevabın hem vahşet hem de acımasızlığın bir ürünü olduğunu söylüyor. Ülke, Hamas ve diğer silahlı örgütlerin saldırısına uğradı, kendini koruma içgüdüsüyle, acı çektirmek denilen o sapkın arzuyla karşılık verdi. Sonuçta, Berardi’nin ifadesiyle, “Hamas tıpkı Myanmar’daki Rohingya nüfusuna karşı yapılan pogromlar, IŞİD İslamcılarının Ezidi halkına karşı yaptığı pogromlar ve İsrail yerleşimcilerinin Batı Şeria’nın işgal altındaki topraklarında gerçekleştirdiği pogromlar gibi bir pogrom gerçekleştirmişti.” Bu nedenle, “Yahudilerin antisemitizmin yeniden ortaya çıkma tehlikesini hissetmeleri tamamen anlaşılabilir bir durumdu. Holokost travması, yeniden suyun yüzüne çıktı, anlaşılabilir, hatta paylaşılabilir bir öz savunma tepkisine yol açtı.”

İsrail’in Filistinliler üzerinde on yıllardır süren egemenliği ile Filistinlilerin devrimci şiddeti arasında bu türden iğrenç bir denklik kurulması, kitap boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkıyor; aynı şekilde, Siyonistlerin Holokost travmasını hem İsrail’in suçları için önceden hem de sonradan bir gerekçe olarak ısrarla vurgulaması da aynı şekilde iğrenç. Berardi, bir yerde daha berbat bir ifadeyi dile getiriyor: “Terör koşullarında yaşayan Filistinlilerin zihinlerinde canavarca bir şey var. İsraillilerin zihinlerinde de aynı derecede canavarca bir şey var.” Ona göre hem Filistinliler hem de İsrailliler vahşetle motive oluyorlar, her iki şiddet eylemi de şiddetin kural olduğu bir dünyanın habercisi.

Şiddet ve şiddet uygulama arzusu, burada bir tür siyaset öncesi aşamaya ait, her şeye ve herkese zarar veren bir şeye işaret ediyor. Oysa düşünmek denilen eylem, daha fazlasına ihtiyaç duyuyor. Berardi’nin terimleriyle ifade etmek gerekirse, Filistinlilerin vahşeti, kelimenin tam anlamıyla, bedensel açıdan kendini korumaya yöneliktir: İsrailliler, Gazze’deki Filistinlileri kuşatma, açlık, bombalar ve kurşunlarla yok etmeyi amaçlıyor. Daha geniş anlamda, bu, aynı zamanda tahakkümden kurtulma ihtimalini, kurtuluş ufkunu, onurlu bir şekilde yaşayabilecek bir “benlik” ihtimalini korumayı da hedefliyor. İsrail’in vahşeti, bu tahakküm ve yok etme pratiği üzerine kurulu rejimin sürdürülmesine hizmet ediyor. Bu da bir anlamda “kendini koruma”dır, çünkü Siyonizm, gerçekleştirdiği cinayetlerle eşanlamlıdır: Başlangıcından beri Siyonist proje, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç’in yalın bir ifadeyle “azami toprak, asgari Arap nüfusu”[6] olarak tanımladığı veya Filistinli akademisyen Fayiz Sayig’in 1965'te dile getirdiği gibi, “toprakta ırksal saflık ve ırksal dışlama” hedeflerini ancak sürgün veya imha yoluyla gerçekleştirebilmiştir. İsrail şahsında kendini koruma pratiği, ancak soykırım veya etnik temizlik biçimini alabilir, zira o “kendi”, ancak (büyük) İsrail toprakları yalnızca Yahudi siyasi ve demografik kontrolü altında olduğunda gerçekten manada somutlaşır.

Berardi’nin kitabı boyunca Siyonizmin önermelerini kabul etmesine rağmen, kendisinin bir Siyonist olduğu imasında bulunuyor değilim. Gazze’yi Düşünmek adlı kitabından da anlaşılacağı üzere, Berardi, İsrail’in ve onu doğuran Siyonizmin devam etmesine izin verilemeyeceğinin farkında. Kitabın ortalarında açıkça belirttiği gibi: “Kötü niyetle hareket etmeyen herkes, barışın ancak İsrail Devleti haritadan silindiğinde bölgeye geri dönebileceğini kabul etmelidir.” Ya da sadece birkaç sayfa sonra şunu söylemektedir: “İsrail devleti, başından beri sadece baskı ve şiddetle sürdürülebilen, yapay bir yapıydı.” Ne var ki İsrail’in niteliğini bu şekilde gören birinin, Filistin ve Filistinlileri gerçek manada tefekkür etmemesi insanı hayal kırıklığına sürüklüyor.

Berardi’nin doğru tespitiyle, İsrailliler, insanlar arası dayanışmanın ve birlikte yaşamanın reddini temsil ediyor, ama yazar İsraillilerin şiddetini Filistinlilerin İsrail’e karşı uyguladığı şiddetten ayırmaması, onu gerçekten affedilemez yollara sürüklüyor. Misal, şu pasajı ele alalım:

“Etik, herhangi bir eylemin başkasının iyiliğini kendinin bir uzantısı olarak gören bakış açısından değerlendirilmesidir [...] Etik öldü, dindarlık öldü. Gazze hapishanesinde büyüyen gençlerin davranışlarında hiç etik yok, çünkü zihinleri, başkasını (her yol ayrımında silahı çekili halde onları bekleyen İsrail askerini) bir gardiyan, işkenceci, ölümcül düşman dışında bir şey olarak algılayamıyor.”

Gazze’nin gençleri, İsrailliyi bir gardiyan, işkenceci ve ölümcül düşman olarak görüyorlar, çünkü onlar için o gerçekten de bir gardiyan, işkenceci ve ölümcül düşman. Tahakküm ilişkileri öylesine sağlam ki, Gazzeli bir çocuk, Tel Aviv sahillerinde iyi niyetli İsrailli işkencecilerinin arasına katılmak için şehri terk edemez, sivil kıyafetleriyle kafede mutlu bir şekilde espresso içen askeri göremez, çünkü İsrailli askerin amacı, bu manzarayı imkânsız kılacak şekilde ırksal hiyerarşiyi şiddetle uygulamaktır.

Tel Aviv sahillerindeki iyi niyetli İsrailli işkencecinin mutluluğu, tam da Filistinlinin yokluğuna bağlıdır, bu nedenle, çağrıldığı vakit o İsrailli, ertesi gün de tatmin olmak adına, bir gün gardiyan, bir gün işkenceci bir gün de ölümcül düşman rolünü üstlenir.

Tabii bu demek değildir ki “Gazze hapishanesinde büyüyen gençlerin davranışlarında hiç etik yok.” Bu cümle, Benjamin Netanyahu veya İsrailli soykırımcıların herhangi biri tarafından da rahatlıkla dile dökülebilirdi. Yıkık dökük çadır kamplarında toplumsal dayanışma bağlarının devam etmesi, sıradan insanların onların iradesini kırmak için tasarlanmış koşullarda olağanüstü bir kahramanlık ve zekâ ortaya koyması, taklit edilmeye değer bir etik anlayışıdır.

Eğer Filistinlilerin Gazze’yi Düşünmek adlı kitapta söz sahibi olmalarına izin verilseydi, eğer Berardi, onların politik özlemleriyle, yazılarıyla veya insanlıklarıyla ilgilenseydi, yukarıdaki gibi pasajlardan uzak durabilirdi. Ancak kitap boyunca Filistinliler, yalnızca tali bir rol oynuyorlar: hem başkasının hikâyesinin kurbanı hem de o hikâyelerin arka planı. Bu yaklaşım kısmen, Berardi’nin hem Holokost tarafından motive edildiğini hem de haklı çıkarıldığını öne sürdüğü, Filistin’in Siyonistlerce yurt edinilmesine dair hatalı tarihsel anlayışının sonucu. Sabri Jiryis’in kısa süre önce yeniden yayımlanan The Foundations of Zionism [“Siyonizmin Temelleri”] adlı eserinin her yönüyle ortaya koyduğu gerçek bize, Siyonizmin Filistin’i yurt edinme projelerinin Holokost’tan çok önce hazırlandığını, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Avrupa’yı saran ırkçı ve milliyetçi ideolojiler kadar Yahudi karşıtı zulümden de kaynaklandığını söylüyor.

Berardi’nin anlatımına göre ise Siyonist proje, Holokost’un inkârı değil, devamıdır. Bir anlamda bu doğrudur: Siyonizm, gerçekten de Nazilerin Avrupa genelinde uyguladıkları aynı ırkçı düşünce, araçsal rasyonalite, zulüm saplantısı ve sömürgeci şiddetin bir tekrarıdır. Ancak Berardi, bunu bu anlamda söylemiyor. Filistin “Yahudiler için dünyanın en tehlikeli yeri” olduğu için, Filistin’in Yahudilerce yurt edinilmesini “Nazizmin Avrupa Yahudileri için kurduğu ölüm makinesinin devamı” olarak görüyor. Hatta yanlış bir şekilde, “Filistin’e dönmek isteyenler, Yahudiler değildi. Onları ayrılmaya itenler (sadece Alman değil) Avrupalı Nazilerdi” iddiasında bulunuyor. Berardi’nin anlatımına göre, Siyonistlerin en büyük kurbanları, Filistinliler değil, Yahudiler olmuştur. Yazar Siyonizmin, Avrupa’da zulüm gören Yahudiler için bir “tuzak” olduğunu, Filistinlilerin ise sadece onları karalamak ve manevi yıkımlarına yol açmak için sürgün edilip katledilmeyi beklediklerini söylüyor.

Berardi, Siyonizme direnenlerden bahsettiğinde bile, Filistinliler, büyük ölçüde Yahudi aktörlerin gölgesinde kalıyorlar: “Gazze, küresel boyutta bir etik isyanın merkezi haline geldi” diyor, ardından, İsrail ile Beyaz Dünya’nın “Küresel Güney’in artan nefreti ve gençlerin isyanı, özellikle de Amerikalı Yahudi öğrencilerin isyanınca kuşatıldığını” dile getiriyor. Burada Filistinliler gene Yahudi ve Batılı bir hikâyenin sadece basit birer figürü. Bu bağlamda, Berardi, birçok beyaz Avrupalı solcunun ideolojik kaderini bizatihi yaşıyor: vasat bir liberal Şarkiyatçılık. Arap bir kurban, acınacak bir nesne olabilir, oysa eylem, sadece Batı’ya aittir. Arap, ulusal kurtuluş için savaştığında, Berardi, onları “faşist” olarak nitelendiriyor, tıpkı 2024 yılında Critical Inquiry [“Eleştirel Sorgu”] blogunda verdiği bir röportajda yaptığı gibi.[7] Tarihin kahramanları vardır; eğer Berardi’nin hor gördüğünü iddia ettiği beyaz dünyada bu kahramanlar bulunamıyorsa, o zaman tarih sona ermiş demektir.

Berardi’nin teşhisi tam olarak bu yöndedir: İsraillilerin yol açtığı manevi yıkım, aynı zamanda dünyanın onarılamaz manevi yıkımıdır. Berardi, Holokost’un Yahudi kurbanlarının kendi soykırımlarını kendileri gerçekleştirmiş olmaları durumunda, bunun “ırkçılığın ve savaşın büyük bir tantanayla geri döndüğünü [...] şimdi Gazze’de tüm umudun söndüğünü [...] ve artık devam etmenin bir anlamı olmadığını gösterdiğini" yazıyor. “İnsanlığın asla insan olamayacağına dair hiçbir umut yok” diyor. Bu, “son yüzyıl. [...] Bugün ‘Gazze’yi düşünmek’; gelecek, umut, evrensellik ve insanlık diye bir şey kaldığını görmek demek.” Bundan sonra tek düzen var, o da Berardi’nin ifadesiyle, “ya güç ya da vahşet” üzerine kurulu düzendir: Dünyanın politik ve ekonomik açıdan fazlalık olan nüfusunun, her bir devletin nefret ettiği Öteki’nin soykırım yoluyla yok edilmesi sıradan hale gelecektir. Gazze’deki soykırımın ötesinde buna inanmak için geçerli nedenler var:

ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı, ABD’nin Karayipler’deki cinayetleri, ABD’nin Küba’ya uyguladığı abluka, ICE (Gümrük Muhafaza) ve Frontex, Sudan’daki soykırım, Hindistan genelinde devlet destekli Müslüman karşıtı şiddet. Berardi’nin gözden kaçırdığı şey, bir krizin son değil, bir başlangıç olduğudur. Güce giderek artan bağımlılık, dünya sisteminde ve onun hegemonu olan ABD imparatorluğunda yozlaşmaya dair işarettir. İşler kötüye gidiyor, ancak bu kalıcı bir durum değil.

Evet, krizin özündeki çelişkileri diğer tüm felâketlerden daha çok ifşa eden Gazze soykırımı, bu dünyanın sonudur, ama bu demek değil ki onun yerine başka bir dünya gelmeyecek, başka bir geleceğimiz olmayacak. O dünyanın daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağı ise bize kalmış.

Filistinliler, Siyonist saldırganlığa boyun eğmeyi kararlılıkla reddederek, dünyaya cehennemden çıkmanın bir yolunu gösterdiler. Berardi ise farklı, cehennemin zaten zafer kazandığı bir vizyon sunuyor. “Gelecek yok” diyen yazar bu gerçeği kabullenmemiz gerektiğini, sonun geldiğini anlamamızın şart olduğunu söylüyor. Ardından da “Anlama cesaretine sahip olanlar, insan ırkının yeniden üretilmesine katkıda bulunmayacaklar, çünkü insan deneyi başarısız oldu ve bu kez başarısızlığın geri dönüşü yok [...] İnsanlığın asla insan olabileceğine dair bir umut yok” diyor. Geriye tek bir seçenek kalıyor: üremeyi reddetmek, küresel politika olarak doğum karşıtlığı, beklemeyi tercih etmeyenler için toplu intihar.

Berardi’nin Gazze’yi Düşünmek adlı eserinde savunduğu teslimiyet ve kabulleniş üzerine kurulu anlayış, muhtemelen Filistinlileri hiçbir zaman birer insan olarak görememesinin bir sonucu. Bifo, Siyonist özgüllüğün sahip olduğu, kendini ırklara göre ayrıştırma ve giderek daha geniş toprak parçalarında Öteki’yi inkâr gibi özellikleri genele teşmiş ediyor ve bunları tarihsel bağlamından kopartıyor, böylece dünyayı Siyonist kurgunun yol açtığı soykırımcı döngüye kilitlenmiş bir yapı olarak tahayyül ediyor. Burada, sertmiş gibi görünen eleştirisinde bile, Siyonistlerin en sevdiği, varsayım üzerine kurulu gerekçelerden (tarih boyunca egemen rejimlerin en sevdiği fantezilerden) birini zımnen yineliyor: Filistinliler, özgürlüklerini kazandıkları takdirde İsrailliler gibi davranacaklardır, dolayısıyla, bu ihtimale mani olmak için giderek daha acımasız önlemler alınması gerekecektir.

Dünya, şu anda giderek daha yıkıcı bir şiddet döngüsüne hapsolmuş halde, çünkü kapitalist modernliğin birçok soykırımına yol açan koşullar varlığını sürdürüyor. Siyonizm, bu koşulların günümüze ait bir temsilcisidir, bu anlamda bir tür anakronizmdir. Liberal uluslararası düzenin kamuoyu önünde ama yanlış bir şekilde reddettiği tüm kötülükleri (sömürgecilik, ırkçılık, etnik şovenizm, ırk ayrımcılığı ve soykırım) yüksek sesle göklere çıkartıyor. Bastırılmış olanın geri dönüşünden ziyade, her zaman bir parmağını tetikte tutan, birilerinin sözüne inanmasından korkan bir dünya düzeninin kötü vicdanı o.

Gazze’yi Düşünmek, Theodor W. Adorno nun Negative Dialectics [“Negatif Diyalektik”] adlı eserinden alınan şu alıntıyla başlıyor:

“Auschwitz, kültürün başarısız olduğunu tartışmasız bir şekilde gösterdi. [...] Ona dair alelacele dile getirilen eleştiri de dâhil olmak üzere, Auschwitz sonrası tüm kültür, çöptür.”

Bu doğru, ancak Berardi, pasajı kısa kesiyor, diyalektik tespiti dışarıda bırakıyor. Adorno, şöyle devam ediyor:

“Radikal olarak suçlu ve sefil bir kültürün korunması için yalvaran herkes, onun suç ortağı olur; kültürü tümüyle reddedenlerse kültürün ifşa ettiği barbarlığı hemen teşvik eder.”

Berardi, Batı’ya has tekbenciliğinde yenilgiye teslim oluyor, bunu yaparak, kurtuluş ışığını bir şekilde hâlâ görebilenler yerine, mutlak dehşet ve onu yaratan katillerle aynı safta yer alıyor.

Ben, Gazze’yi Düşünmek adlı kitabı okurken, Gazze’de yaşayan iki Filistinli yazar, Ömer Hamid ve İbrahim Masri, o devasa fiziki ve ahlaki yıkımın orta yerinde, Gazze şehrinin enkazında bir kütüphane inşa etmeyi başardılar.[8] Berardi’nin davranışlarında “etik” görmediği bu genç Gazzeliler, eğer dünya onlara baksa, insanlıklarıyla dünyayı hayrete düşürebilirlerdi.

Ömer beni tanımaz, ben de onu tanımıyorum, ama soykırım başladığından beri onu internetten takip ediyorum. Batı’daki hiçbirimizin anlayamayacağı kadar büyük acılar çekti. Yazıları ıstırap, öfke ve kızgınlıkla dolu olsa da, asla teslim olmadı. Ölmeyi reddetti; yenilgiyi reddetti.

Şimdi bir kütüphane kurdu. Şimdi dinlemek isteyen herkese gelecekten haber veriyor.

Jake Romm
8 Mayıs 2026
Kaynak

12 Mayıs 2026

, , ,

Yeni Bir Enternasyonalizm İnşa Etme Mücadelesi


Pakistan’ın Lahor kentinde düzenlenen Uluslararası Anti-Emperyalist Konferans'la ilgili rapor.

 

Tahran halkı, neden milyonlar halinde, bombardıman altında sokaklara dökülüp saldırganlarına meydan okuyor? Gazze halkı, neden soykırım karşısında teslim olmayı reddediyor? Sana halkı, neden şehirlerine yapılan saldırıları yumruklarını kaldırarak karşılıyor? Bunlar, düşünce deneyleri için gündeme getirilmiş veya zihni gıdıklamak ve merak uyandırmak için sorular sorular değil.

Bu nefes kesici direnç, yüzyılımızın anahtarıdır. Bu direncin gözesini bulup, oradan suyun taşmasını sağlayıp onu kendi mücadelelerimizde besleyebilecek miyiz besleyemeyecek miyiz? İnsanlık projesinin başarılı olup olmayacağını veya onu ömrünü tamamlamış bir emperyalizmin yutup yutmayacağı konusunda asıl kararı, bu soruya verilen cevap tayin edecek. Gazze’den sonra, karşı karşıya olduğumuz canavarlığı kimse görmezden gelemez. Eğer önümüze serilen tarihi görevi üstlenmezsek, yıkımımıza giden yolu ardına kadar açmış oluruz. İşte içinde yaşadığımız momentin derslerini özümsemenin önemi buradan kaynaklanıyor.

İran, Filistin veya Yemen halkının bu direnci tesadüfi değil. Bu direnç, politik örgütlenmenin bir ürünü. Başlangıçları mecburen mütevazı ve kırılgan olan tarihsel ve bilinçli bir süreç bu. Birileri, bir yerlerde, ezilenlerin bir örgütünü kurmaya girişti. Örgütün inşasında halkın da yer alması gerektiğini anladılar. Mücadelede müttefiklerini ve düşmanlarını doğru bir şekilde belirlemek için insanların karşılaştıkları çelişkilerin farkında olmaları gerektiğini öğrendiler. Bu birlik ve bilincin kendiliğinden ortaya çıkamayacağını, örgütlenmek, eğitmek ve insanları seferber etmek için kurulan kurumlar aracılığıyla, politik süreçte daha fazla sayıda insanı harekete geçirerek geliştirilmesi gerektiğini öğrendiler. Bunun da, halk sınıflarının öznelliğini içerecek ve onu politika alanında mücadele etmeye yönlendirecek bir araca öncü partiye ihtiyaç duyduğunu öğrendiler. Bu dersleri doğru zamanda, yeni bir düzene yol açacağını bildikleri tarihsel çelişkilerin birleşmesi karşısında güçlerini hazırlayarak öğrendiler.

Bir kez daha yinelemekte fayda var: Bunlar, düşünce deneyleri değil. Günümüzde 100 milyondan fazla üyesi bulunan ve dünyanın en güçlü devletini yöneten Çin Komünist Partisi, yaklaşık bir asır önce, toplam 50 üyeden 13 delegenin katılımıyla Birinci Ulusal Kongresi'ni düzenledi. Tarihin laboratuvarında her yönüyle sınanmış olan ders açıktır: Kurtuluşa giden bir yol vardır ve bu yol, halktan geçer.

Öte yandan, yenilginin hareketlerimizde yarattığı utanç ve umutsuzluğun, dünyanın büyük bir bölümünde zafere dair ufkumuzun üzerini örttüğünü görmek gerekmektedir. Birçoğumuz, mücadelelerini tarihsel düzlemde ele almıyor. Birçoğumuz, kazanmaya kararlı veya kazanmanın mümkün olduğuna inanan örgütler kurmuyor. Birçoğumuz, teorilerini ezilenlerin yaşamlarına dayandırmıyor. Neticede, saçlarını burada ve şimdiye cevap veren, deli deli esen faaliyet rüzgârına kaptırıyorlar. Oysa elimizde kitlesel bir politik proje inşa etmenin kestirme yolları yok. Bu çalışmanın çoğu gözden ırakta yürütülür. Guardian veya New York Times gibi gazetelerin sayfalarında sadece alay edilmek için değinilen çalışma, bu basın-yayın organlarında kendisine hiçbir zaman doğru düzgün ve anlamlı bir yer bulamaz. Ama bu çalışma, gene de gerekli. Emperyalizm kapıya dayandığında ki dayanacak, halkın gücünü inşa etmek denilen yol, tarihin gidişatını yıkımdan ilerlemeye doğru bükebilecek tek yoldur. Hasan Nasrallah’ın 2024'te söylediği gibi, Gazze’deki Siyonist soykırım tüm insanlık için bir ders niteliğindeydi:

“Eğer zayıfsanız, dünya sizi tanımaz, sizi korumaz, sizi savunmaz, sizin için ağlamaz. [...] Sizi koruyan şey, gücünüz, cesaretiniz, yumruklarınız, silahınız, füzeleriniz ve savaş alanındaki varlığınızdır. Güçlüyseniz, dünyanın saygısını kazanırsınız.”

İşte bu yüzden, 3 Mayıs 2026’da Pakistan'ın Lahor kentinde düzenlenen ilk Uluslararası Anti-Emperyalist Konferans (IAIC), uluslararası mücadele tarihinde büyük bir öneme sahip. Solcuları bir araya getiren birçok çalışma, çağımızın gerçek sorularını ele alma denilen önemli sınavda başarısız oluyor. Solun düzenlediği zirveler ve konferanslarla ilgili takvim, örgütlerimizi kurmanın pratik çalışmalarından soyutlanmış oldukları için mücadelelerimizi yönlendirmeye pek katkıda bulunmayan söylemlerle dolu. Bu etkinlikler, uygulama gücü olmadan, ardı ardına politika önerileri sunuyorlar. Tarihin akışından kopuk ve öznelerinden soyutlanmış teoriler ileri sürüyorlar. Solcular bu tür toplantılara hükümetlerin işlerini nasıl yönetmesi gerektiğine dair genel şemalarla geliyorlar. Birçok örnekte solun diline dikkatle yerleştirilmiş emperyalizm yanlısı ajandalar çıkıyor karşımıza: bu toplantılarda, hareketlerimizi karıştıran ve etkisiz hale getiren devlet karşıtı, kalkınma karşıtı, idealist, ahlakçı veya düpedüz kaderci söylemler bombardımanına maruz kalıyoruz.

Bu alanlarda fikirler, “fikirler pazarı” denilen yerde alınıp satılacak fikri tüketim ürünleri olarak ortaya çıkıyorlar. Bu teoriler, halk mücadelelerine dayanmadıklarından, örgütlerimize yeniden entegre edilemiyor, bu nedenle somut bir güce kavuşamıyorlar. Konuşmacılar, kendi yurtlarına gittikleri anda üzerlerindeki yaldızlar bir bir dökülüyor. Bunlar, IAIC’nin açılışında konuşan Gabriel Rockhill’in “emperyalist Marksizm” olarak tanımladığı unsurlar.

Konferans, anti-emperyalist mücadelede önde gelen düşünürleri bir araya getirerek, mevcut durumu kapsamlı bir şekilde analiz etmeyi amaçladı. Emperyalizmin anlamını sorgulayan Teymur Rahman, “rekabet halindeki farklı emperyalizmler”le ilgili iddiaya karşı çıktı.

Ferva Sial, konuşmasında, finans kapitali ve borcu emperyalizm eliyle ortaya konulan kalkınma süreçlerinin ortadan kaldırılmasına ilişkin çabalar dâhilinde başvurular araçları olarak analiz etti. Matteo Capasso, ABD ve Çin’in kalkınma modellerini karşılaştırdı. Hilye Dutagi, yaptırımların İran ekonomisi üzerindeki etkisine baktı. Bikrum Gill, İran’ın “emperyalizm sonrası uluslararası düzen”in yaratılmasındaki rolünü ele aldı. Fediya Nedva Fikri, Malaya’nın sömürgeciliğin elinde olduğu dönemden günümüze dek başvurulan kontrgerilla tekniklerinin direniş hareketlerini nasıl itibarsızlaştırmaya çalıştığını ortaya koydu. Razika Disay, Batı Marksizminin emperyalizmi kapitalizm için yapısal açıdan gerekli bir şey olarak teorize etmeyen bir gelenek ürettiğini söyledi. Gabriel Rockhill, emperyalizmin “uyumlu” bir solun yaratılmasında oynadığı rolü ortaya koydu. Max Ajl, sömürge sonrası devletin öneminden bahsetti. Ali Kadri ise kapitalizmin temel endüstrisinin meta üretimi değil, savaş olduğunu savundu. (Konferansta ben de bir konuşma yaptım ve Sovyetler Birliği’ne yönelik yüzyıl boyunca gerçekleştirilen emperyalist saldırıyı, bu saldırının Ukrayna ve İran’daki savaşlarla olan sürekliliğini ele aldım.)

Gelgelelim IAIC, sadece akademisyenlerin ve örgütleyicilerin bir araya geldiği bir toplantı değildi. Konferans, işçi sınıfının öncü partisinin inşası konusunda yapılmış stratejik bir müdahaleydi. IAIC’nin düzenleyicilerinden Halkın Hakları Partisi (HKP), yıllar önce Lahor şehrindeki bir parkta küçük bir öğrenci çalışma grubu olarak yola koyuldu. O zamandan beri binlerce insanı seferber edebilen, işçiler için tarihi zaferler kazanan ve Pakistanlı halk kitleleri arasında lider kadrolar yetiştiren bir halk örgütlenme aygıtı inşa etti. İşçileri eğitmek ve onları parti içinde liderlik pozisyonlarına yükseltmek için kurumlar meydana getirdi. Ülkenin büyük muhalefet partileriyle birlikte teşkil edilen taktiksel koalisyona dâhil oldu. Bugünse, Gazze’deki soykırımdan İran’ın direniş savaşına kadar bölgede yaşanan ve Pakistan solunda olduğu gibi başka yerlerde de derin çatlaklara yol açan tektonik dönüşümlerle mücadele ediyor. Bu nedenle Konferans, parti içindeki bilinç oluşumu sürecine bir müdahaleydi. İlgili müdahale, emperyalizm, Pakistan’ın dünya ile ilişkisi ve yirmi birinci yüzyılda ilerici güçlerin yönelimi gibi konuların açıklığa ve netliğe kavuşturulmasının gerekli olduğu kritik bir dönemeçte gerçekleşti.

IAIC, İlerici Enternasyonal’ce başlatılan politik eğitim süreci olarak Halk Akademisi ile birlikte düzenlendi. Halk Akademisi bugünlerde, IAIC içinde geliştirilen teorik görüşleri, bir gün ulusun egemenliğini inşa etmek ve savunmak için yükselecek olan uyuyan gücü uyandırmakla görevli ulusal bir kadro oluşturma sürecine dönüştürmek için HKP ile birlikte çalışmaktadır. Halk Akademisi metodolojisinin temel bir öncülü, teorilerin hem politik pratikten türetilmesi hem de bu pratiğe yeniden entegre edilmesi gerektiğini söylemektedir. Üretim güçleri üzerindeki kontrol, fazlalıkların kalkınmaya yeniden yatırılmasını sağladığı gibi, düşünsel üretim üzerindeki kontrol de teorilerin hareket tarafından yeniden özümsenmesini sağlar. Teorik üretimin metabolizması ve düşünsel egemenliğin pratiği bu şekilde işler. Özeleştiriye açık olunmalıdır. Liberal ideolojiyle kirlenmiş düşünce akımlarına düzeltmeler getirme kapasitesine sahip olmalıdır. Ayrıca, alçakgönüllülüğe ihtiyaç duyar. İşçilerin ve ezilenlerin partisi, hizmet ettiği insanların gerçek yaşamlarını temel almalıdır; politikasını idealler ve soyutlamalar üzerine kuramaz.

Politik İslam, üzerinde durulması gereken bir meseledir. Solun büyük bir kısmı, Marksizmle uyumlu ilerici bir güç olarak İslam anlayışını redde tabi tutar. Bu görüş, pratiğini inancı etrafında şekillendiren Batı Asya’daki Direniş Ekseni’ne de çamur atar. Oysa Pakistan toplumunun büyük çoğunluğu Müslümandır. Bu, Filistin, Yemen veya İran’daki direniş güçlerine sarsılmaz desteğinin nedenlerinden biridir. Peki bu destek, ilerici değil midir?

Solun laik geleneği Müslümanlığı reddediyor diye onu terk etmek zorunda mıyız? HKP, bunun böyle olmaması gerektiğini savunuyor. Konferans, bu iddiaya teorik bir güç kazandırdı. Ayrıca konferans, İslam’ın karalanmasının, bizi mücadelemizin öncülerinden koparmak için tasarlanmış stratejilerden biri olduğunu ortaya koydu. Fediya Nedva Fikri konuşmasında, “Müslümanların mücadeleleri İslam’ı temel aldığında aşırılıkçı olarak yaftalanıyorlar” dedi. Devamında şunları söyledi:

“Farklı insanlarla ittifak kurdukları anda ‘terörist ve hain’ diye adlandırılıyorlar. Tüm bu ırkçı söylemler, komünistler ve milliyetçileri birbirlerinden politik düzlemde bölmek, ulusal kurtuluş hareketlerinin birleşik bir cephe oluşturan çeşitli ittifaklardan oluştuğu gerçeğini gizleyerek, daha geniş sömürgecilik karşıtı hareketi gayrimeşru kılmak, genel halk arasında mücadelenin gerçekliğine dair şüpheler uyandırmak ve Müslüman milliyetçileri şiddetin yayıcıları olarak karalamak gibi ideolojik işlevler görüyorlar. Bu söylem, şiddetin zaten sömürgecilerce başlatıldığı gerçeğini gizlediği için gayet kullanışlıdır.”

Halkın Hakları Partisi’nin çıkış noktası halktır. İnançlı insanlar doğuştan gerici değildir. İnanç sistemleri de sınıf mücadelesine tabidir. Bu inançlar, hem zulme hem de özgürleşme pratiğine hizmet edecek şekilde yorumlanabilir. İşçi sınıfına ait inançların ilerici karakterini keşfetmek ve geliştirmek de politik örgütlenmenin işidir. Bu örgütlenme pratiği, partinin kitlelerin görüşlerini yorumlayıp sistemleştirmesini, ardından bunları halka kendi teorileri olarak taşımalarını şart koşar. HKP’nin işçi liderlerinden, mütevazı bir geçmişe sahip dindar ve işçi aktivisti Baba Latif, partiye katılarak mücadele anlayışını yeniden tanımladı ve “cihadı” fabrika zemininde adalet olarak yeniden şekillendirdi. Bu hassas tefsir, sistemleştirme ve yeniden özümseme süreci, Mao Zedong’un geliştirdiği “kitle çizgisi” metodolojisidir. Bu, halk sınıflarına gerçekten kök salmış, dolayısıyla, harici saldırılara karşı dirençli bir parti inşa etmenin tek yoludur. Neticede devlet iktidarını ele geçirmenin bir reçetesi olduğu için, kitle partisinin inşası, aynı zamanda devletin mevcut sınırlarının ötesine geçip uluslararası düzeni dönüştürmenin tek yoludur. Neslimizin tarihsel görevlerinden biri, politik örgütlenme konusunda yerelde atılan adımlarla dünya sistemindeki tektonik değişimleri tetiklemenin yolunu yeniden keşfetmektir. Direniş Ekseni bize bu yolu gösteriyor.

Yeni Bir Uluslararası Düzen Kurmak

Yeni bir dünya düzeninin ortaya çıkışından bahsettiğimizde, somut olarak neyi kastediyoruz? Bu soruyu cevaplamak için, mevcut sistemi tarihsel açıdan, onu sorgulamak için var olan güç dengesini de madde düzleminde düşünmeliyiz. Sistemler, statik veya doğal unsurlar değildir. Tarihseldirler ve diyalektik mücadele süreçlerinin tezahürleridirler. Mevcut dünya düzeni, sömürgecilikle yüzleşme denilen potada şekillenmiştir. Hukuki yapısı, sömürgeci sömürüyü desteklemek ve sömürücüleri eleştiriden veya hesap vermekten korumak için tasarlanmıştır. Bu sistemin çözülmesinden bahsettiğimizde, analizimize yeni bir sistemi kurma ve uygulama yeteneğine sahip güçlerle başlamışız demektir.

Yirminci yüzyılın deneyimleri, uluslararası ölçekte sistemin dönüşme imkân ve ihtimallerinin, devrimci mücadele yoluyla sömürgeciliğin ve emperyalizmin kontrolünden tasallutundan kurtarılmış alanlarda ortaya çıktığını göstermiştir. Bu deneyimler, neticede emperyalist bir uluslararası düzeni kurtarma girişimleri değildi; devrimin kurucuları, bugün birçoklarının yaptığı gibi, asla var olmamış bir “kurallara dayalı uluslararası düzen”e dönüş özlemi çekmiyorlardı. Bunlar, emperyalizm sonrası uluslararası hukuk sistemleri kurma girişimleriydi.

Bikrum Gill, IAIC’deki konuşmasında, “Emperyalizm sonrası uluslararası hukuktan ne kastediyoruz?” sorusunu sorduğu konuşmasında şu cevabı veriyordu:

“Bu hukuk, gerçekte egemen olan güçler arasındaki eşitliğin çok merkezli dünyasını temel alan bir uluslararası hukuktur; bir bölgeden elde edilen fazlalığın o bölgeye geri döndüğü bir dünya düzenidir. Bugün tehlikede olan şey budur, Hürmüz’de sergilenen duruş da bu iradeyle ilgilidir.”

Ne var ki İran, uluslararası sistemde yaşanan dönüşümler hakkındaki tartışmaların çoğunda yer almıyor, hatta o sisteme ait norm ve kanunları ihlal eden güç olarak ele alınıyor. Bu yanlışa, Batı genelinde herkes düşüyor. Fakat Batı’ın politik epistemolojilerini benimsemiş, devlete güvensizlik duyan, dine karşı antipati besleyen ve haklar konusunda STK’ların şekillendirdikleri söylem ve dili temel alan Batı haricindeki sol akımlar da aynı yanlışa düşüyorlar.

Batı’da Francesca Albanese gibi isimlerde dil bulan, uluslararası hukuk sistemine tarafsızlık atfetme denilen, insan hakları söylemi içinde görülen eğilimi analiz eden Gill, bu sistemin aslında egemen güçler arasındaki eşitsizliği sürdürme işlevi gördüğünü söyledi. Bu durumu, günümüzde insan hakları olarak adlandırdığımız alanın ilk döneminde öne çıkmış düşünürlerden, on altıncı yüzyılda yaşamış İspanyol avukat Bartolomé de las Casas’ın adını taşıyan “Las Casas Paradigması” olarak adlandırdı.

Gill’in dediğine göre, Las Casas, “yerlilerin acısı için yas tuttu, yerli kültürünü yüceltti”, ancak “yerli toprakları üzerindeki İspanyol egemenliğinden vazgeçme fikrini asla savunmadı.” Aynı şekilde, Albanese de Filistinlilerin ölümleri karşısında yas tutarken, Filistin’in kurtuluşu davası için mevziler elde eden güçleri eleştirmeyi ihmal etmedi.

ABD’nin Minab’da okul çocuklarını katletmesinden sonraki günlerde, konuşmasına İslam Cumhuriyeti’ni kınayarak başlayan Albanese, bunu yaparak, devrimci devletleriyle emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadelede birleşmiş İran halkını güçsüz olarak tanımladı.

Gill’in dediğine göre, Albanese, yeni sistemi uygulamaya koyabilecek devletin otoritesini redde tabi tutmak suretiyle, emperyalizm sonrası uluslararası hukuk düzeninin ortaya çıkmasına da karşı çıktı. Bunun yerine, insan hakları söyleminin tarihsel değil, doğal ve ebedi olarak ele aldığı zalimlerin hukukuna geri dönülmesini zımnen dile getirdi.

“Hukukun askıya alınması sürecini tetikleyen şey, İran’ın egemenliğini yeniden tesis edebileceği maddi gücü teslim etme fikrine karşı çıkması sebebiyle kendisine atfedilen irrasyonel karakterdir. Albanese, tam da kendi istediği uluslararası hukuku hayata geçirebilecek gücü ortadan kaldırıyor.”

İran’ın dünya düzenini dönüştürme süreci, askeri alanla sınırlı kalmadı. Savaş, politika alanının diyalektik bir uzantısıdır. İran’ın egemen bir devlet olarak varlığı, bölgedeki emperyalist birikim aygıtını aşındırmıştır.

Hilye Dutagi, konferansa İran’dan katıldı. Savaşa bizzat tanık olan Dutagi, egemenliğini savunmak için mücadele eden halkın eylemlerini haberleştirdi. Ülke üzerindeki yaptırımların etkisine değindi. Dutagi, “Yaptırımlar sadece devletleri cezalandırmaz. Yeni bir ekonomik düzen kurarlar, tüm toplumları ve sınıfsal oluşumları küresel kapitalist zorunluluklar doğrultusunda yeniden yapılandırırlar” dedi.

Dutagi, konuşmasında, yaptırımların, devletin gelir akışlarını hedef alarak, kemer sıkma politikalarını pekiştirerek ve neoliberal yeniden yapılanmayı derinleştirerek egemen kalkınmayı nasıl baltaladığını ortaya koydu. Bunu yaparak, hedefe konulan devletlere emperyalist bir ekonomik düzenleme dayattıklarını söyledi.

Bu süreç, İran’ın devrimci kurumlarına derinden zarar vermiş olsa da, aynı zamanda direnişle de karşılanmıştır. İran, tümüyle bağımsız bir üretim zinciri geliştirmiş, kayıtlı öğrencilerin yarısından fazlasının kadın olduğu bir yükseköğretim sistemi kurmuş, varlığıyla ABD’nin ekonomik savaş aygıtını baltalayan bir “direniş ekonomisi” oluşturmuştur. Güçlü hava savunma sistemlerine benzer şekilde, ekonomik egemenlik de bir tür “bölge tutma faaliyeti”dir. Emperyalizmin hareket özgürlüğünü etkili bir şekilde sınırlandırır.

Birçok konuşmacı, savaşın tam da ABD’nin İran’ı politik ve ekonomik alanlarda teslim olmaya zorlayamaması nedeniyle tetiklendiğini, bunun da İran’ın bölge genelinde işçi sınıfını silahlandırmaya devam etmesine imkân sağladığını söyledi.

Pakistan, bu dünya düzeninin yabancısı değil. IMF’in hazırladığı yirmi beşinci kredi paketini alan ülkeye, sadece son üç yıl içinde yetmiş şart dayatıldı. Ferva Sial’in gösterdiği gibi, bu paketler yıkıcı sonuçlar doğurdu. Doğalgaz fiyatları yüzde beş yüz arttı, ekonomi sistematik bir sanayisizleşmeye uğradı ve hükümet, kim iktidarda olursa olsun, bir sonraki değerlendirme döngüsünün ötesini planlayamıyor. Sial’in dediği gibi, borç bir “emperyalist silah” işlevi görüyor. Kalkınma sahasında işleyecek ilerleme sürecini yürürlükten kaldırıyo, bağımlılığı pekiştiriyor,, halktan ziyade alacaklıya hizmet eden komprador sınıflarını güçlendiriyor. Aslında, yaptırımlar ve yapısal uyum, aynı araç setinin parçasıdır. Her ikisi de devletin gelir ve giderlerini harici güçlerin talimatlarına tabi kılıyor, egemen üretim kapasitesinin artmasını engelliyor, maliyeti işçi sınıfının ödemesini sağlıyor. Dolayısıyla, bu bağımlılık durumuna son verebilecek ve yeni bir sistem kurabilecek tek şey, örgütlü işçi sınıfıdır.

Dünyamızın genel işleyişinin ardındaki temel mantık budur. İran, kalkınma alanında işleyecek ilerleme sürecinin şimdiye dek gerçekleştiği tek yolla, yani egemen üretim kapasiteleriyle desteklenen ve halk sınıflarının birliğiyle güçlendirilen stratejik, sabırlı ve kararlı bir direnişle, emperyalist yayılma sürecinin karşısına yeni bir uluslararası ekonomik düzen çıkarttı. Nihayetinde İran’ın emperyalizmin geri çekilmesiyle birlikte oluşan alanda yeni politikaları uygulamaya koymasını sağlayan da budur.

IAIC’nin kapanış bildirisinde vurgulandığı gibi, İran’ın direnişi, önceki mücadelelerden farklıydı. Gill, konuşmasında, bir bölge üzerinde egemenlik tesis etme fikrine karşı çıkan sömürgeciliği, bölgeler arasındaki sermaye akışı üzerinde egemenlik kurma fikrine karşı çıkan emperyalizmden ayırdı. Emperyalizmin tüm bölgesel birikim döngüsüne, petrol gelirlerinin akışına, petrodolar mimarisine, güneydeki fazlalıkların kuzeyin hazinelerine aktarılmasına karşı koyan İran, emperyalizme karşı eşi benzeri görülmemiş bir yapısal itirazı gerçekleştirdi. ABD’nin önleme uçaklarını ve Tomahawk füzelerini tüketti, savaş gemilerini geri çekilmeye zorladı, üslerini ve yeri doldurulması mümkün olmayan stratejik radarlarını imha etti. Böylelikle durum, direnişin mümkün olduğunu, bir bütün olarak insanlık için ilerici sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Pakistan’daki işçiler de dâhil olmak üzere bölgedeki tüm işçilerin İran’ın yanında tereddütsüz bir şekilde yer almalarının sebebi tam da bu irade. İslam Cumhuriyeti, uluslararası mücadelenin öncüsü ve yeni bir dünya düzeninin inşasında en ileri nokta olarak ortaya çıkmıştır.

STK-Sanayi Kompleksi’nde yeniden üretilip beslenen, kendilerini “önemli” şeylermiş gibi kutsayıp yücelten solcuların dili, emperyalizmi yok sayıyor. Emperyalizmin çelişkisinin önceliğini görmezden gelen bu söylemler, emperyalizmin ajandalarına hizmet eden tali veya tümüylemamen aldatıcı olan yaklaşımları yüceltiyorlar. İnsan hakları, demokratik özgürlükler veya cinsiyet sorunları gibi konular, hayali veya meşru olabilecek şikâyetleri (neticede hiçbir devlet projesi kusursuz veya çelişkiden muaf değil) ilerleme ihtimalini ortadan kaldırmak için silah haline getiriliyorlar.

Sol revizyonistlerin elinde, temel çelişki devre dışı bırakılıyor, bu da tali çelişkilerin tek mücadele alanı olarak görülmesine yol açıyor. Bu, politikadan ve halkın iktidarını inşa etmeyle ilgili stratejilerden soyutlanmış oldukları için (iddialı çevre eylemleri, yeni uluslararası finans kurumları veya BM sisteminde reformlar gibi) uygulanma ihtimali bulunmayan, parçalı ve hayal ürünü politika önerileri üretiyor.

Razika Disay’ın konuşmasında vurguladığı gibi, anti-emperyalizm meselesi, sadece Küresel Güney’deki halklar değil, Kuzey’deki işçiler için de kritik öneme sahiptir. Emperyalist egemen sınıfın elindeki kudret, Kuzey’deki işçilere karşı da kullanılmaktadır. Anti-emperyalizme yönelik reddiye, kapitalizme bağımlı bir çevrenin gerekliliğini inkâr eden Batı Marksizmine ait çarpıtmaları temel almaktadır. Bu çarpıtma, aynı zamanda Kuzey’in işçi sınıfının giderek artan radikalizmini ifade edebilecek ve yönlendirebilecek bir politik gücün ortaya çıkmasına da mani olmaktadır.

Anti-emperyalizmi redde tabi tutan çarpıtma, Güney’deki halkın emperyalist şiddetten uzak bir yaşam sürmeyle ilgili temel hakkını da reddetmektedir. Max Ajl sunumunda dediği gibi, “Emperyalizm kadar ilerlemeye karşı olan başka bir gücün bulunmadığını aklımızdan çıkartmamalıyız.”

“Emperyalizm, sürekli şiddet, kıtlık, gelirler üzerindeki baskı, savaşla boyun eğdirme, napalm, beyaz fosfor ve İran’da şu anda gördüğümüz gibi, altyapının ve çelik fabrikalarının yok edilmesi üzerine kurulu bir sistemdir. Emperyalist ve sömürgeci şiddetten kurtulmanın işçi sınıfının çıkarına olduğu, çok sık unutulan bir gerçekliktir.”

Devleti Savunmak

İran halkı, devleti saldırı altındayken onu yıkmayı amaçlamadı. Aksine, canlarını koruyacak ve saldırganlara bedel ödetecek devleti ve ulusal egemenlik araçlarını güçlendirmeyi hedeflediler. Ülkeyi çökertmeye yönelik dış çabalara rağmen istikrarı koruyarak, silahlı kuvvetlerin ve güvenlik kurumlarının arkasında durdular. Bunu yaparak, İran “halkını” devletten ayırmaya çalışan emperyalist propaganda aygıtının temel unsurlarından birine meydan okudular.

Gill konuşmasında, ABD’nin Minab’da gerçekleştirdiği katliamda iki çocuğunu kaybeden İranlı bir anneyle yapılan röportaja atıfta bulundu:

“Anne, kendisine huzur veren şeyin, evlatlarının şehadetinin dünyayı uykusundan uyandıracağını bilmek olduğunu söyledi. Onu çok dikkatli dinleyin: o kadın, sizden gelip kendisini kurtarmanızı istemiyor. Emperyalizmden adalet istemiyor. Adaleti dayatıyor. Adaletin geleceğini söylüyor. Hayatın en kutsal kanunlarını ihlal edenlerin kendilerini tanımalarını bekleyenle, onlara adaleti dayatan arasında büyük bir fark var. Kullandığı güç, İran’daki İslam Devrimi’nin gücüdür. Çocukları için adaleti bu güç aracılığıyla dayatacak. Albanese, işte bu gücü ortadan kaldırmak istiyor.”

Devlet, direniş sürecinde merkezi bir rol oynar. Halk çıkarlarına en temel zararı veren ve kalkınma sürecini sekteye uğratan şey, tam olarak devletin aşınmasıdır; bu süreç, Ajl’ın devletin yokluğunu temsil ettiğini savunduğu sömürgeci düzende doruğa ulaşır.

Sovyetler Birliği yenilgiye uğradığında ve devlet mimarisi sistematik olarak ortadan kaldırıldığında, milyonlarca insan öldü, on milyonlarcası daha sefalete sürüklendi. Irak, Afganistan, Libya ve Suriye gibi sosyalist olmayan devletler için de aynı durum geçerlidir. Hepsi de “sol”de destekçi bulan savaşlarla yok edildi. Hepsinin yerel halk için yıkıcı sonuçları oldu. Emperyalizmin yeni topraklara yayılmasını sağlayarak küresel işçi sınıfına epey zarar verdi.

Güçlü devletler, genel kural olarak, toplumları için en azından bazı ilerici sonuçlar doğururlar. Ajl’ın da tespit ettiği biçimiyle, “Çok az politik hareket, toplumsal yeniden üretim üzerinde bir etki yaratmadan devlet iktidarını ele geçirdi. Kaynak tüketimi durdu. Kıtlıklar çoğu zaman sona erdi. Altyapı gelişti.”

Gerçekten de, zayıf bir devletin yol açtığı sonuçlar Pakistan’da en açık biçimde görülüyor. Ülkede çok az kamu hizmeti var. En iyi hastaneler, okullar veya üniversiteler özel kişilerin elinde, altyapı büyük ölçüde ihmal edilmiş durumda. Zayıf devletin yol açtığı, yaygın sefalet ve korkunç düzeyde eşitsizlik gibi sonuçlar açık biçimde görülüyor.

HKP’nin yapmayı amaçladığı gibi, bu adaletsizliklerle mücadele etmek için, halkın kalkınması üzerinde duran ajandayı uygulama becerileri edinilmeli, bu da ancak devleti bu yöne doğru itecek kadar güçlü bir kitle tabanı meydana getirerek mümkün olabilir.

Devletin, devletle birlikte gündeme gelecek hakların stratejik planda savunulmasıyla birlikte savunulması, partinin oluşum sürecinde kritik öneme sahiptir. Anarşist, Troçkist ve liberal politik eğilimlerden miras kalan, devlete yönelik yaygın güvensizlik, yalnızca ülke içinde politik iktidar arayışına bir sınır koymakla kalmaz, aynı zamanda yurtdışında emperyalist saldırganlıkla karşı karşıya kalan devletlerle dayanışmaya da mani olur. Eğer devletin kendisi, tüm çatışma ve yolsuzluğun kaynağıysa, devlete neden karşı çıkalım veya onu savunalım? Ancak tam da devlet, özellikle de işçi sınıfının partisi tarafından yönetildiğinde, toplum için en güçlü ilerici sonuçların oluşmasını sağlar.

Matteo Capasso, devletin sermayeye hizmet etmek yerine onu yönlendirdiği Çin’de, halk merkezli bir politik projenin geliştirilmesinin, insanlık tarihinde yoksulluk düzeyini en hızlı ve kapsamlı müdahaleyle aşağı çekilmesi de dâhil olmak üzere, halkın yaşamında derin dönüşümlere nasıl imkân sağladığını ortaya koymuştur. Bu tür değişiklikler, güçlü bir devlet olmadan mümkün olmazdı, devlet iktidarına yönelik net bir yönelim olmadan bir kurtuluş projesi inşa etmek imkânsızdır.

Sonuç

Bu makale, Konferans boyunca paylaşılan kimi görüşlerden kesitleri aktarmaktadır. Belki de konferans üzerinden öze değil stratejiye dair önemli çıkarımlara ulaşılacak. IAIC, Pakistan’da gerçek bir sınıf örgütlenmesi ve bilinç oluşumu sürecine müdahale edecek şekilde, dikkatle organize edilmiştir.

Konferansın kapanış bildirisi olan Lahor Bildirgesi de bu bağlamda okunmalıdır. Bu bildirge, dünya solunun meşgul olduğu, tekrar tekrar emperyalist politik düzene geri döndüren reformist dürtülerin ötesine geçmek isteyen bizim açıklığa kavuşturmamız gereken sorulara verilen cevapların bir özetidir.

Emperyalist sistemin çizdiği sınırlarda oyalanmaya devam edersek, onun tarafından yutulacağız. İran ve Filistin, Yemen, Lübnan, Irak ve ötesine uzanan direniş, yeni bir uluslararası düzenin hem risklerini hem de fırsatlarını göstermiş, böyle bir düzenin oluşmasında rol oynayacak mekanizmaları ortaya koymuştur. Dolayısıyla söz konusu direniş, küresel mücadelenin öncülerini meydana getirmektedir. Enternasyonalizmin temel görevi, o güçleri tanımak, onları bir bilgi kaynağı olarak kabul etmek, nihayetinde mücadelelerinde yanlarında yer almaktır.

Bunu başarmanın en önemli yolu, uluslararası sistemin bütünü içinde harekete geçirildiğinde emperyalizme karşı mücadeleye kendi katkılarını sunabilecek güce sahip, derin ve bilinçli bir ulusal mücadele inşa etmektir.

Che Guevara’nın Üç Kıta Konferansı’nda “bir, iki, üç, daha fazla Vietnam” yaratılması çağrısında bulunurken kastettiği de buydu. Pakistan’da inşa edilen proje de tam olarak budur. Halkın Hakları Partisi liderleri; beş, on ve yirmi yıllık süreci kapsayan politik yaklaşımların oluşturulmasından bahsediyorlar. Politik vizyonları, yüzyılın ortasına dek uzanıyor, bu noktada ülkeyi bir bütün olarak harekete geçirebileceklerine inanıyorlar.

Bu politik özgüven, Batı’nın büyük bir bölümüne, aslında mevcut sosyalist ülkeler haricindeki dünyanın büyük bir kısmına yabancı bir kavramdır. Ancak, çağımızın ciddi krizlerini çözme şansımız olması için bu özgüveni yeniden kazanmalıyız. Pakistan’daki yoldaşlarımızdan çok şey öğrenebiliriz. HKP’nin projesi, kazanmaya odaklanmıştır, kendi ülkesinde kazanarak dünyamızı yeniden şekillendirme kapasitesine sahiptir. Bunu başarmak için, ulusal projeye doğru bir yönelim kazandırmak gerekir; bu da tarihsel ve diyalektik materyalizmin bilimsel metodolojisine dayanan anti-emperyalist bir analizdir. Ulusal ve küresel olanın bu şekilde bir araya getirmek, yirmi birinci yüzyılda enternasyonalizmin temel görevidir.

Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinde hatırlattığı gibi, “Uluslararası bilinç, ulusal bilincin kalbinde yaşar ve gelişir. Bilincin bu iki yüzü, nihayetinde tüm kültürün kaynağıdır.”

Pawel Morgan
11 Mayıs 2026
Kaynak

Lahor Deklarasyonu

,

Vatanseverlik ve Emek


İrlanda’daki yoldaşlarımızın İrlanda Sosyalist Cumhuriyetçi Partisi'nin "Vatanseverlik ve Emek" ile ilgili açıklaması üzerine özenle hazırlayıp yayınladıkları, aşağıda paylaşılan belge, bugün öyle özel ve genel bir öneme sahip ki, sadece Amerikalı işçi sınıfına mensup İrlandalılar değil, ülkenin tüm işçi sınıfı da bunu dikkate almalıdır; zira Helen Gould’ların emekçi sınıfı, şimdi “üstün vatanseverlik” gösterileriyle kendilerini şımartmaktadır. İşte belge:

Vatanseverlik nedir? Bazıları buna ülke sevgisi der. Peki “ülke sevgisi” ne anlama geliyor? Bir Fransız yazar şöyle diyor: “Zengin adam, ülkesini, ülkesinin ona karşı bir görevi olduğuna inandığı için sever; oysa fakir adam, ülkesini, kendisinin ona karşı bir görevi olduğuna inandığı için sever.”

Ülkemize yönelik görevimizin farkına varmak, vatansever eylemin gerçek itici gücüdür. “Ülkemiz”, doğru anlaşıldığında, sadece ecdadımızın geldiği yeryüzündeki belirli noktayı değil, aynı zamanda kolektif yaşamları ülkemizin politik varlığını oluşturan tüm erkekleri, kadınları ve çocukları da kapsar. Gerçek vatanseverlik, her bir kişinin refahını herkesin mutluluğunda bulmaktır. Gerçek vatanseverlik, daha az şanslı olan fanilerin malını mülkünü yağmalamakla elde edilen dünyevi zenginliğe yönelik bencil arzuyla asla bağdaşmaz.

Bu tanım ışığında, İrlanda’nın varlıklı sınıfının vatanseverlik iddialarının ardındaki gerçeğe bakabiliriz. Ticaret Kurulu raporuna göre, üç krallığın işçilerinin haftalık 1 sterlin ve altında aldıkları ücretlerin yüzdesi şu şekildedir: İngiltere, yüzde 40; İskoçya, yüzde 50; ve İrlanda, yüzde 78. Başka bir deyişle, İrlanda’daki her dört ücretliden üçü haftada 1 sterlinden az kazanıyor. Bunun suçlusu kim? Ücret oranını ne belirliyor? İşçiler arasındaki iş bulma konusunda yaşanan rekabet. İrlanda’da her zaman büyük bir işsiz işgücü fazlası vardır ve bu gerçek nedeniyle İrlandalı işveren, daha yoksul hemşehrilerinin çaresizliğinden yararlanarak, onları İngiltere’deki meslektaşlarının aynı iş için aldığı ücretten daha azına çalışmaya zorlayabiliyor. İrlanda’daki belediye şirketlerimizin ve diğer kamu kuruluşlarının çalışanları, orta sınıf belediye meclis üyelerimiz, yani “kendi hemşehrileri”nin verdiği 4 ila 8 şilin arasında değişen ücretleri kabul etmek zorunda kalmaktadır. İrlanda’daki demiryolu çalışanları, benzer kamu hizmeti dallarında İngiliz şirketlerinin ödediğinden haftalık olarak daha az kazanıyor. İrlanda’da demiryolları çalışanları, aynı departmanlardaki İngiliz demiryolu çalışanlarından haftalık 5 ila 10 şilin daha az kazanıyor, oysa İrlanda’daki demiryollarının hissedarları, en müreffeh İngiliz hatlarında ödenenlerden daha yüksek temettü alıyor. İrlanda’daki tüm özel sektör istihdamında da aynı durum geçerli. Bu konuda açık olalım. İrlanda'daki işveren sınıfını, işgücü piyasasındaki yoğunluktan istifade etmesine mani olacak, çalışanlarının ücretlerini mevcut açlık seviyesine düşürmeye zorlayabilecek, zorlayan veya zorlamaya çalışan hiçbir kanun yok. Özel Konsey, Başbakan, Lord Teğmen veya Baş Sekreter sahip oldukları sivil ya da askeri hiçbir yetkiyle bu tür bir işi yapamaz. Bu sonuç, toprak sahipliği ve kapitalizmin yarattığı toplumsal koşullar üzerinden faaliyet yürüten, yabancı süngülerle desteklenen zengin sınıfımızın açgözlülüğüyle alakalıdır. Bugün hiçbir protesto, zeki işçileri, onları endüstriyel köleliğe sürükleyen sınıfın aynı anda onları ulusal özgürlüğe doğru ilerletebileceğine ikna edemez.

İşçi sınıfının görevi, vatanseverliğe daha yüksek, daha soylu bir anlam kazandırmaktır. Bu ancak, tek evrensel, her şeyi kapsayan sınıf olan işçi sınıfımız tarafından, ayrı bir politik parti olarak örgütlenerek, Emeği ekonomik yapımızın temel taşı ve politik eylemlerimizin canlandırıcı ilkesi olarak kabul ederek gerçekleştirilebilir. İşte İrlanda Sosyalist Cumhuriyetçi Partisi tam da bu sebeple ortaya çıkmıştır. Ulusal bağımsızlığı endüstriyel özgürleşmenin vazgeçilmez temeli olarak görüyoruz, ancak biz aynı zamanda toplum sözleşmesi zulmün eseri olan bir sınıfın liderliğinden de kurtulma kararlılığındayız.

Politikamız, ülkemizin tarihi ve kendine özgü koşulları üzerine uzun süren tefekkür sürecinin neticesidir. Bağımsız bir ülkede, yasama organına sosyalist temsilcilerin çoğunluğunun seçilmesi, devrimci partinin politik iktidarı ele geçirmesi, dolayısıyla, devletin askeri ve polis güçlerinin kontrolünü ele geçirmesi anlamına gelir. Yani devlet, çoğunluğun düşmanı değil müttefiki olacaktır. Müteakip toplumsal yeniden yapılanma sürecinde, mülk sahibi sınıfların kendi sınıfsal gayeleri için yarattıkları devlet iktidarı, yeni toplumsal düzenin, ayrıcalıklı sınıfların yönetiminin kademeli olarak ortadan kalkmasına direnmeye çalışan taraftarlarına karşı mücadelesinde bir silah olarak hizmet edecektir.

İrlanda bağımsız bir ülke değil, ancak İrlanda halkının tam özgürlüğe doğru ilerlemesi, dünyanın sosyalist partilerinin olgunlaşmış deneyimleriyle kanıtlanmış olan belirtilen çizgilerle aynı doğrultuda ilerlemelidir. Özgürlük, en tam ve tek gerçek anlamıyla, ancak ulusal eylemle elde edilebilir. Burada ve başka yerlerde atılacak adımlar şunlardır:

İlk olarak, devrimci güçlerin çabalarını yoğunlaştırmak ve onların gücünü göstermek amacıyla tüm temsili makamları ele geçirmek; sonrasında, mümkünse barışçıl yollarla, gerekirse zorla, ulusal hükümetin yetkilerini ve maddi kaynaklarını ele geçirmek, böylece bu yetkilere sahip olan işçi sınıfının toplum üzerinde kendi iradesini dayatmasına imkân sağlamak.

Geçmişteki sınıfsal hükümetlerini (kişisel çıkarlarını gözeterek) insanlığın ulusal ve toplumsal özgürlüklerine savaş açmaya iten ekonomik koşullar, işçilerin sınıfsal miraslarına, yani toplumsal devrime genel olarak girmesinden önce ortadan kalkacağından, geleceğin özgür toplumunda bir ulusun diğerine boyun eğmesi, doğalında imkânsız hale gelecektir. Bu nedenle, İrlanda Sosyalist Cumhuriyeti lehine verilen her bir oy, yapıcı niteliğiyle, her ulusun halkının özgür sesinin, ulusal ve uluslararası ilişkilerini etkileyen tüm konularda nihai olarak kabul edileceği ve iradeleri dışında hiçbir birliğe veya ittifaka zorlanmayacakları, ancak bağımsızlıklarının dünyanın sosyalist cumhuriyetlerinin özgür halklarının aydınlanmış öz çıkarlarıyla güvence altına alınacağı bir toplum sistemi için verilen bir oy olacaktır.

Ancak mevcut toplumsal ve politik düzende bile, İrlanda halkının çoğunluğunun sosyalist cumhuriyetçi ilkelere oy vererek destek sunması, son derece önemli bir etkiye sahip olacaktır. İrlanda’nın bugüne dek elde ettiği her türden reform, yöneticilerimizin korkularının eseridir, belirtilen çizgilerde ilerleyen bir parti, daha sağlıklı bir korkuya yol açacak, neticede İngiliz Anayasası’nın (örneğin Özerklik ile ilgili maddesinin) basit manada yeniden düzenlenmesini hedefleyen herhangi bir partiden daha fazla reforma yol açacaktır. Bu nedenle, hem acil faydalar hem de gelecekteki özgürlük için sosyalist cumhuriyetçi politika en hayırlısıdır. Bu politika, işçileri sahte politik özgürlük önlemleriyle boyun eğdirmeye yönelik tüm girişimlere karşı tek olası güvencedir.

İrlanda Sosyalist Cumhuriyetçi Partisi, İngiliz İmparatorluğu’nun en yüksek politik ifadesi olduğu toplumsal sistemde var olan kötülüklere dikkat çekerek, propagandasını İmparatorluk ortadan kalkana dek sürecek olan toplumsal adaletsizliklere duyulan hoşnutsuzluk üzerine kurar, böylece tüm takipçilerine, politik sahtekârlığın akla gelebilecek her türden sistemiyle rahatsız edilmeyecek ve yatıştırılamayacak, ölümsüz ve silinmez bir düşman nefreti aşılar.

Dolayısıyla, İrlanda Sosyalist Cumhuriyeti, vatanseverliğin ve emeğin birliği ve zaferini görmek isteyen tüm yurttaşlarımızın birleştirici sloganı olmalıdır.

James Connolly
15 Mayıs 1898
Kaynak