28 Mayıs 2026

,

Paris Komünü’nün Yıkılışı


Elli bir yıl önce, 29 Mayıs 1871 Pazartesi öğleden sonra, düzenli birliklerden bir müfreze, Paris’in doğu kapılarından birinden ayrıldı. Çatılarında kızıl bayrakların dalgalandığı büyük Vincennes kalesi ile arasındaki o kısa mesafeyi hızla kat etti. Ana kapılara ulaştıklarında kısa süre pazarlık yapıldı. Ardından kapılar ardına kadar açıldı ve mavi üniformalı askerler içeri girdiler. Birkaç dakika sonra kızıl bayrak indi ve direkten aşağı doğru çekildi. Yerine, yavaşça ve ani hareketlerle, kırmızı, beyaz ve mavi renkli üç renkli bayrak direğe tırmandı. Daha sonra, akşam çökerken, daha küçük bir grup kaleden ayrıldı ve hendeğe girdi. Aralarında yakalarında kırmızı rozetler veya kurdeleler olan bazı adamlar vardı. Bunları duvara yasladılar: kurşun yağmurunun sesi işildi. Vuranlar, insanları ölmüş veya can çekişen halleriyle bırakıp gittiler.

Bu, destansı bir hikâyenin sonuydu: trajedinin son perdesi, galipler tarafından bir başka cinayetle kutlanması da oldukça yerindeydi. Düşen kale, Paris Komünü’nün son kalesiydi: öldürülen dokuz subay, Komünar Ordusu’nun son kalıntılarıydı. Savaş, Paris’te günler önce sona ermişti: Vincennes’de indirilen bayrak, elli yıl boyunca bir daha dalgalanmayacaktı. Burjuvazi ile işçiler arasındaki ilk mücadele sona ermiş ve işçiler için yenilgiyle sonuçlanmıştı.

Komün’ün kökenleri, III. Napolyon İmparatorluğu’nun son günlerine dek uzanır. Eğer 1870 yılında Paris’te olsaydık, ilk bakışta cumhuriyetçi milletvekilleri ve geleneksel cumhuriyetçi gruplar dışında hiçbir muhalefet gözlemlemezdik. Büyük finansörler ve “modern sanayii”nin birkaç temsilcisi, Bonapartları destekleme konusunda köylülerle aynı saftaydı. Cumhuriyet bayrağı altında onlara karşı çıkanlar ise küçük burjuvazi ve işçilerdi. Bunlar, görünüşte birleşik bir kitleydiler. Ancak daha detaylı incelendiğinde, gerçekte bazı derin ayrılıkların olduğu, bu ayrışmayı ifade eden sekter grupların işçi sınıfına dayandığı görülmekteydi. Ortada iki grup vardı: ilki, resmi cumhuriyetçilere güvenmeyen ve imparatorluğu devirip yerine bir cumhuriyet kurmak için silahlı bir ayaklanmaya hazırlanan, L. A. Blanqui liderliğindeki gizli silahlı bir örgüt olan Blankistlerdi. Bunların cumhuriyet ülküsü, 1917’deki Sovyetler gibi, sosyalizmi kurmaktan ziyade toplumun gelişimini o yöne çevirmek üzerine kuruluydu. İkinci grup, merkezi Londra’da bulunan ve önderi Karl Marx olan Enternasyonal’di. Bu, resmiyette bir örgüt değildi. Fransa’daki bu örgüt esasında devasa bir sendikaydı ve en aktif şubeleri yerel sendikalardı. Gene de bazı siyasi idealleri vardı: Sosyalistti, burjuva cumhuriyetçilerine güvenmiyordu ve bir işçi cumhuriyeti kurulması beklentisi içindeydi.

Sedan’ın çöküşünden sonra resmi cumhuriyetçiler iktidara geldiklerinde, bu muhalif oluşumlar önem kazandılar. Fransa-Prusya Savaşı ve Paris kuşatmasının tarihini kısaca anlatmaya gerek yok. Yeni cumhuriyetçilerin, eski emperyalistler kadar büyük bir beceriksizlik ve devrimci işçilere karşı daha da büyük bir şüphe gösterdikleri herkesin malumudur. İşçiler tarafından iki başarısız isyan girişimi yapıldı, ancak sonunda cumhuriyetçiler, 27 Ocak 1871 günü Almanlara fiilen teslim oldular.

Yeni bir meclis seçildi. Paris devrimcileri veya yarı devrimcileri seçerken, eyaletler monarşistleri seçti. Yeni hükümet, monarşistler tarafından seçildi ve başına Thiers getirildi. Çok geçmeden bu meclis ve Paris arasında çatışma çıktı. En ciddi sorun ise, Paris’in demokratik olarak örgütlenmiş savunmasının, yani Ulusal Muhafızlar’ın komutanlığına atanan yeni Bonapartist generalin Parisli işçiler tarafından kabul edilmemesiydi.

Anın yaklaştığını hisseden Thiers, büyük hamlesi için hazırlıklara başladı. Tek cumhuriyetçi silahlı kuvvet olan Paris Ulusal Muhafızları, Montmartre tepelerinde büyük bir topçu birliğine sahipti. Toplar Paris’e aitti ve hükümet, ateşkes kapsamında teslim edilmelerine izin vermek üzereyken, Muhafızlar’ın uyanıklığı sayesinde bu toplar Prusyalılardan kurtarılmıştı.

Thiers, bu topları ele geçirmeyi önerdi. Onlar olmadan, askerleri tepeleri ele geçirdiğinde, Ulusal Muhafızlar, askeri açıdan sadece bir polis gücü değerinde olacaktı. Ancak bu durum, Ulusal Muhafızlar’ı yeterince öfkelendirip bir karışıklığa yol açmalarını sağlayacak ve ardından Thiers, elindeki tüm kozlarla Paris’in cumhuriyetçi güçlerini darmadağın edebilecekti.

Bu nedenle, 17 ve 18 Mart gecesi, Bonapartist kalıntısı General Vinoy, Paris’e düzenlenecek askeri seferin başına getirildi. Kendisi, ordunun büyük bir bölümüyle birlikte Paris’in batı yakasını işgal edecekti. General Lecomte ise Montmartre tepelerini işgal edip, Ulusal Muhafızlar tarafından gece gündüz korunan topçu birliklerini ele geçirecekti. Bu amaçla kendisine 88. Piyade Alayı ve bazı yardımcı birlikler verildi.

18 Mart

Montmartre tepeleri, Paris’e hâkimdi. General Lecomte’un emrindeki 88. Piyade Alayı, 18 Mart sabahının erken saatlerinde büyük bir çaba ile tepelere tırmandı. Az sayıdaki ve şüphelenmeyen Ulusal Muhafızlar’a saldırdılar ve hem üst hem de alt platoyu süngü ucuyla ele geçirdiler. Neredeyse hiç direniş olmadı, saat altıya kadar tepelerin tamamı Lecomte’un elindeydi. O ünlü toplar ele geçirildi. Bu soğuk, güzel Mart sabahında ortalıkta neredeyse kimsecikler yoktu, darbenin başarılı olacağı ve topların sessizliğe gömülmüş sokaklardan Vinoy’nun karargâhına taşınacağı düşünülüyordu.

Fakat toplar çok ağırdı ve atlar ile top arabaları taşınmalarına kâfi gelmiyordu. Topların tepelerin eteğine taşınması süreci çok yavaş ilerliyordu. Güneş doğuyordu ve sokaklarda birkaç kişi dolaşmaya başlamıştıb ile. Bunların arasında, sürpriz saldırı sırasında kaçmayı başaran bazı Ulusal Muhafızlar da vardı. Saat yedi buçukta sessizlik, kilise çanlarının deli gibi çalmasıyla aniden bozuldu. Kısa süre sonra tüm kule çanları çalmaya başladı. Tepenin eteğinde, Ulusal Muhafızlar’ı bir araya toplamak için çalınan davulların boğuk mırıltısı yankılanıyor, bölgenin her yerinde borazanlar işitiliyordu. Tepelerin etrafındaki meydanlarda ve sokaklarda, Ulusal Muhafızlar aceleyle koşuyor, teçhizatlarını giyiyor ve saf tutuyorlardı. Lecomte’a bağlı birliklerin etrafında, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan, giderek büyüyen bir kalabalık toplanıyordu.

Kalabalık, yavaş yavaş yaklaştı. Onlarla birlikte Ulusal Muhafızlar da geldi. Lecomte, adamlarını hücuma hazırlanıyormuş gibi dizerek, onları iki kez geri püskürtmeyi başardı. Ama geri döndüler. Sonunda, kalabalık tarafından safların bir kısmı dağıtıldı. Korkmuş olan general, bu kez ciddi bir şekilde hücum emri verdi. Bir anlık endişeli bir tereddüt yaşandı. Kalabalığın kadınları askerlere yalvardı: “Bizi, kocalarımızı, çocuklarımızı vuracak mısınız?” Subaylar, onları tehdit ettiler. Aniden bir çavuşun sesi duyuldu: “Silahlarınızı kaldırın!” İşte bu ses işe yaradı. Askerler silahlarını kaldırdı, kalabalık hücuma geçti, Ulusal Muhafızlar kitleyle kardeşleşti. Bir anda, kara bir dalga gibi Devrim, Montmartre’ı ele geçirmişti. Saat dokuzdu.

Lecomte, öfkeli bir asker ve sivil kalabalığı tarafından kuşatılmıştı. Oradan kurutlan Lecomte, Chateau Rouge’a götürüldü. Bu sırada, tepelerin aşağısındaki 88. Alay’ın geri kalanı teslim olmuştu. Askerlerin büyük çoğunluğunun komutanı Vinoy, sinirlerine hâkim olamayıp, Seine Nehri’nin diğer tarafına, Paris’in en güneybatısındaki Champs de Mars’a hep birlikte geri çekilme emri verdi.

Montmartre Gözetim Komitesi tarafından Lecomte ve subaylarının Montmartre, Rue des Rosiers 18 numaradaki nöbet odasına nakledilmesi emri imzalanmıştı. Mahkûmlar, artık işçi sınıfından değil, fahişelerden ve aylaklardan oluşan, Paris’in en kötü ve en acımasız tortularını içeren, büyük ve gürültülü bir kalabalık eşliğinde oraya götürüldüler. Yaklaşık yüz yıl önce benzer bir kalabalık, kralın kanını istemiş, Jirondinlerin, Hebert’in, Danton’un ve Robespierre’in ölümünden zevk almıştı. Şimdi Lecomte’un ölümünü isteyen aynı kalabalık, iki ay sonra Komünarların kanını istiyordu. Ulusal Muhafız subayları Lecomte’u kurtarmakta giderek daha fazla zorlanıyordu. Talihsizlik, onlara 1848 Haziran isyanının bastırılmasına yardım eden, şüphe üzerine tutuklanmış olan yaşlı Clement Thomas’ı yakaladı. Saatlerce süren kargaşanın ardından, öğleden sonra aralarında 88. Alay’dan birçok askerin de bulunduğu kalabalık içeri girerek Lecomte ve Thomas’ı öldürdü. Kendi vahşetinden korkmuş gibi görünen kalabalık, daha sonra dağıldı ve alt rütbeli subaylara zarar vermedi.

Vinoy’nun geri çekilmesi ve Montmartre saldırısının başarısızlığı hükümeti paniğe sürüklemişti. Akşam karanlığı çöktüğünde, bir kişi hariç hükümetin tüm üyeleri, Paris’ten kaçmış, yetkililere her departmanı dağıtmaları ve Versay’a kadar takip etmeleri talimatını vermişti. Geriye kalan tek üye, Jules Ferry, Belediye Binası’nda (Hotel de Ville) kaldı ve ilçe belediye başkanlarının yardımıyla bir günlüğüne karşı devrim merkezi kurmayı başardı.

Ancak yardım gelmeyince, kaçan hükümet, bolca tavsiye iletip, bildiri gönderdi. Ulusal Muhafızlar’ın yeni komutanı olarak Saisset’yi atadı ve Paris halkını onun etrafında toplanmaya çağırdı. Fakat bu ve diğer eylemler, yalnızca kendi yetersizliğine dikkat çekti; gerçek anlamda devrimci olmayan tek güç, Ferry’nin ertesi gün kendi hallerine bıraktığı belediye başkanları grubundaydı.

Ancak hükümet, kendi gölgesinden korktu. Gerçekte karşı taraf korkulacak bir merkezi yönlendirme becerisine sahip değildi. Vinoy’nun yaşadığı yenilgi, Lecomte’un ölümü ve hükümetin bozguna uğraması, Ulusal Muhafız Merkez Komitesi’nin işi değildi. Ulusal Muhafızlar’ın sıradan üyeleri kendiliğinden bir araya gelmişti. Komite, kendi başkomutanı Lullier’ye sadece en genel emirleri vermiş ve bunların uygulanmasını sağlamamıştı. Bu nedenle, kapıları kapatmayı, az sayıdaki karşı devrimci grubu dağıtmayı veya Paris’in batı tarafına hâkim olan ve hükümet birlikleri tarafından yeniden işgal edilen Mont Valerien Kalesi’ni ele geçirmeyi başaramadı. Komite, 20 veya 21’ine kadar Paris’in tek yöneticisi olduğunu fark etmedi. Kendi beceriksizliği ve anayasal yetki eksikliğinden o kadar bunalmıştı ki, hükümet için zaman kazanan belediye başkanları tarafından kandırılmasına izin verdi. Paris belediye meclisinin seçimi için onlarla görüşmelere girdi. Onların onayına o kadar önem verdiler ki, bu seçimi 26 Mart’a kadar erteleyebildiler.

O tarihe kadar komite hiçbir şey yapmadı. Bu arada Thiers, dikkatlice bir ordu topluyordu. Güvenilmez birliklerini Satory’deki büyük bir kampa topladı ve sivilleri oradan uzaklaştırdı. Sıradan bir insanın oraya yaklaşması neredeyse imkânsızdı. İçeride askerler iyi besleniyor, iyi muamele görüyor, dikkatli bir propaganda faaliyetine tabi tutuluyordu. Dahası, hâlâ Kuzey Fransa’yı Paris surlarına kadar işgal eden Bismarck’a gitti ve Paris’e yapılacak saldırıyı desteklemek için Napolyon’un ordusundan esir birlikleri temin etti.

26 Mart’ta Paris belediyesi seçildi. Ezici bir devrimci çoğunlukla seçilen belediye, “Komün” adını aldı.

Komün Neydi?

Komün ne anlama geliyordu? Bu ismin içerdiği güçlük zorluk neydi?

Bugün ilan edilen sovyetin aksine, egemen sınıfa karşı kesin ve net bir meydan okuma değildi. “Sovyet” kelimesinin ima ettiği gibi açık, ayrıntılı ve kapsamlı bir isyanı da içermiyordu. Hâlâ belirsizdi. “Komün”, Fransız burjuvazisine ait saygın bir kelimeydi ki hâlâ öyle. Kent veya kır bölge konseyi anlamına geliyor, dolayısıyla, Fransız devlet mekanizmasının bir parçası. Bu nedenle, yasal olarak, “Komün” ilanı, Paris’in daha önce reddedilmiş olan sıradan belediye özerkliğini üstlenmesi anlamına geliyordu. Sonradan kimi anarşistler, bu özerklik talebinin, çerçevesi sonradan çizilen kapsamlı ademi merkeziyetçilik planı üzerinden, Komün’ün gerçek özünü meydana getirdiğini iddia ettiler. Oysa bu tür bir argüman tümüyle yanıltıcıdır. Yerel yönetimin ayrıntıları hakkındaki bir anlaşmazlık, bir devrimin temelini teşkil etmez. Bu terimlerle yazan ve düşünen tarihçiler, mesleklerine ihanet etmişlerdir.

Her şeyden evvel, hem işçiler hem de ona destek veren küçük orta sınıf için Komün, 1792 ve 1793’ün büyük komünü anlamına geliyordu. Paris’in tüm yoksul sınıflarının güçlü devrimci organı, kralı devirip cumhuriyeti kurmuş, Konvansiyon’u Jirondenlerden arındırmış ve kritik yıllar boyunca devrimi yönetmiş ve gerçekleştirmişti. Tekrar tekrar, gerici gücü ve zengin sınıfları devirmiş ve yıkmıştı. Paris’in yeniden dirilttiği bu organ, tahtta oturan gerici güce, Thiers Hükümeti tarafından temsil edilen para gücüne karşı dönecek ve onu kırılgan bir sopa gibi kıracaktı, tıpkı eski Komün’ün 10 Ağustos 1792’de Fransız monarşisini sonsuza dek yıktığı gibi.

Bu fikir, tüm sınıflar arasında yaygınlaşmıştı. Oysa komünarların çoğunluğunun zihninde yeni bir fikir vardı ve gelecek, bu fikrin Komün’ün özü olduğunu, içindeki hayati ve tehlikeli olan ne varsa bu fikirden kaynaklandığını ortaya koydu. Geri kalanı ise cumhuriyetçi ve merkeziyetçilikten uzak duygusallık, sadece tarihsel bir hayaldi. Yeni fikir, Komün’ün işçi cumhuriyeti olduğunu söylüyorydu. Paris’in tüm işçi sınıfı ve hâlâ proletarya ortamında bulunan küçük esnaf ve işverenler, işçilerin kaderlerini kendi ellerine aldığını hissettiler. En başlarda, 20 Mart'ta, Resmi Gazete’de şunlar söylendi:

“Başkent proletaryası, yönetici sınıfların başarısızlığı ve ihaneti karşısında, kamu işlerinin yönetimini ele geçirerek, durumu kurtarma vaktinin geldiğini fark etmiştir. [...] Proletarya, kendi haklarına yönelik sürekli savrulan tehditler, meşru özlemlerinin mutlak reddi, ülkenin ve tüm umutlarının yıkımı karşısında, kaderini kendi ellerine almanın ve iktidarı ele geçirerek zaferi sağlamanın zorunlu görevi ve mutlak hakkı olduğunu anlamıştır.”

Komün işte buydu: işçilerin iktidarı ele geçirmesiydi. Onu muktedir sınıf için büyük ve tehlikeli kılan şey tam da buydu. İşte bu yüzden bugün hâlâ yaşıyor, tarih boyunca hatırlanıyor.

Dolayısıyla, 26 Mart’ta Komün ilan edildiğinde, Paris’i büyük bir mutluluk ve rahatlama dalgası sardı. O gün Belediye Binası meydanında görülen sahneler, nadiren görülmüştür. Bu çılgın coşku burjuvaziyi bile kuşattı. İşçi ve işveren, birlikte sevindiler. 1748’i görmüş yaşlılar, sessizce ağlıyorlardı. Genç erkekler, kadınlar ve çocukların gözleri ışıl ışıldı. Saçılan çiçekler, dalgalanan kırmızı bayraklar, şarkı söyleyen kalabalıklar, “Marsilya Marşı”nın o çılgın ritmi, tüm bunlar, büyük bir özgürlük, yeni bir yaşam hissi veriyordu. Casuslar, Versay’a Paris’in “Komün ile deliye döndüğünü” bildirdiler. Bu doğruydu. Paris, eski zalim istibdatı ayakta tutan sütunların çatladığını hissediyordu. Devrimci bir anın o nadir sevincini hissetti. Eski ve kötü ağırlığın bir kenara atıldığı, geçmiş ve gelecek acıları telafi eden ve şarap gibi sarhoş eden bir gelecek vizyonu veya duygusunun olduğu o an, her şeyin mümkün olduğu bir an gelip çatmıştı. Böyle bir an az kişiye nasip olur. Nadiren yaşanır. Paris bunu daha önce de yaşamıştı: 10 Ağustos 1792 gecesi Tuileries Sarayı’na baskın düzenlenip kral kurşuna dizildiğinde ya da 25 Şubat 1848’de son Bourbon hanedanı üyesi kaçtığında da aynı duygu açığa çıkmıştı. Bu ruh, günümüzde, Çar’ın iktidarının yıkıldığı 1917 Mart’ında Petrograd’da, Sovyet Cumhuriyeti’nin ilk günlerinde Budapeşte’de dolaşmış, hatta dört yıl önce bir Kasım günü Berlin’e kısa da olsa uğramıştı.

Paris Komünü’nün ilk günlerinde bunlar yaşandı. Günümüzde bunu hatırlayan çok az insan var, ancak Valles’nin “büyük günler”, “Komün günleri” dediği o günlerin anısını her zaman yaşattılar ve o günlerin coşkusundan bir parça bize de kaldı.

Savaş Başladı

Fakat bu sevincin sonsuza dek sürmesi imkânsızdı. Thiers, ordusunu hazırladı. Hazırlıklar 2 Nisan günü tamamlandı. Ordu, o gün toplarını Paris’e çevirdi. O gün, Ulusal Muhafızlar olarak adlandırılan Federaller ile Thiers’in birlikleri olarak adlandırılan Versaylılar arasında ilk savaş cereyan etti. Ertesi gün Komün, büyük bir saldırıyla karşılık verdi, ancak bu saldırı, sıradan askerlerin değil, generallerin tam beceriksizliği nedeniyle felâket ve yenilgiyle sonuçlandı. 3 Nisan’dan itibaren Paris ve Versay, yıpratıcı ve kanlı bir siper savaşına girdi. Paris’in tüm batı surları boyunca savaş, günlerce tüm sertliğiyle sürdü ve Komünarlar her geçen gün sayıca daha da azaldı.

Fransız hükümeti tarafından Bois de Boulogne'daki tahkimatın önünde komünarların idam edilmesi, 29 Mayıs 1871. James Tissot, 1871.

3 Nisan fiyaskosunun ardından Cluseret, tüm Muhafız Birliği’nin komutanlığına atandı. Söylenene göre Amerikan İç Savaşı’nda da savaşmıştı. Komün’ü Cluseret yok etti. Görevlerini yerine getirmedi: sahadaki alaylara destek olamadı, mühimmat temin edemedi, yüklenicileri denetlemedi ve savunmayı organize edemedi. Hiçbir şey yapmadı ve yapabileceği az şey de, kendisine danışmadan emir verme yetkisini elinden alan, yeni seçilmiş Merkez Komite’nin müdahalesiyle engellendi.

Yirmi yedi gün içerisinde Komün ordusunun neredeyse tamamı yok oldu. 30 Nisan’da Cluseret tutuklandı, yerine Rossel adında genç bir subay geçti. Örgütleme işinin ilk adımları bu sayede atılabildi. Cephe, üç yetenekli generalin emrine verildi: mühimmat organize edildi. Ancak 9 Mayıs’ta Issy kalesi düştü: Rossel, Komün’e karşı bir darbe girişiminde bulundu, başarısız oldu ve kaçtı. Blanqui’nin eski bir düşmanı, ancak fikir olarak Blankist olan Delescluze, yönetimi devraldı, ardından Savaş Bakanlığı’nı düzene sokmak için beyhude bir teşebbüs içine girdi.

Komün’ün İçinde

26 Mart’ın üzerinden iki ay geçmişti. Dolayısıyla, genel bir politika belirlemek, beceriksizce ve tereddütle de olsa bir işçi devleti kurma işine soyunmak için vakit vardı.

Komün içinde bir çoğunluk bir de azınlık vardı. Kabaca söylemek gerekirse, bunlar sırasıyla Blankistler, romantik cumhuriyetçiler ve Enternasyonal’den oluşuyordu. Enternasyonal üyeleri, azınlığın geri kalanıyla birlikte, sosyalist ilkeler konusunda çoğunluğa karşı değillerdi. Tamamen çoğunluğun politikasına veya politika eksikliğine karşıydılar. Bu çoğunluğun içinde, Blankistler, liderleri Blanqui’nin Thiers hükümetinin eline geçmesi üzerine, rehberlik ve politika üretme imkânından mahrum kalmışlardı. Blanqui’nin politikası her daim, proletarya diktatörlüğünün kurulmasına ve burjuvaziye karşı savaşın başarılı bir şekilde yürütülmesine odaklıydı. Bu nedenle, genel sosyalist politika tartışmalarından kasıtlı olarak kaçınmış ve takipçilerini teorik ilkelerinden ziyade cesaretleri ve itaatkarlıkları nedeniyle seçmişti. Böylece militan devrimcilerden oluşan yakın bir grup oluşturmuştu, ancak şimdi, kendisi Thiers tarafından taşrada yakalanıp hapse atıldığında, takipçileri lidersiz kalmıştı. Örgütünün ciddi kusurları hemen ortaya çıktı. Hiç kimse, Blanqui’nin yerini dolduramıyordu ve düzenli bir politika izleyemeyen Blankistler amaçsızca savruluyordu. Küçük çaplı darbeler gerçekleştiriyorlar, kimi zaman güçlü bir duruş sergiliyorlardı, ancak genel bir politika izleyemiyorlardı. Generali olmayan teğmenler gibiydiler. En önemli dertleri, Blanqui’yi kurtarmaktı. Thiers’e Komün’ün elindeki tüm rehineleri Blanqui karşılığında takas etmeyi teklif ettiler, ancak Thiers, akıllı bir hamleyle bu teklifi reddetti.

Blankistlerdeki kararsızlık ve tereddütlü hal, 1748’in eski liderlerinden rehberlik beklemeye alışmış olan Komün üyelerinin kitlesi şahsında daha da derinleşti. Komün, esasen işçi sınıfı temsilcilerinin rastgele bir araya gelmesinden oluşuyordu. Bugün, eleme veya örgütlenme şansı olmadan aceleyle seçilmiş, gelişigüzel bir işçi delegeleri meclisi alsaydık, şüphesiz ki karşımızda “karışık bir grup” bulurduk. Muhtemelen bir veya iki düzenbaz, birkaç yabancı, ikinci sınıf yeteneklere sahip birkaç istikrarlı ve dürüst işçi, orantısız sayıda sadece laf kalabalığı yapan kişi, yetenekleri ve cesaretleriyle meclis üzerinde tesir yaratmayı bilen birkaç kişi olurdu. Komün, tam olarak böyleydi. İçinde karakterleri şüpheli olmayan bir veya iki kişi vardı. Eski bir sahtekar olan Blanchet, ihraç edildi ve diğer ikisininse polis casusu olduğundan şüpheleniliyordu. Birkaç yabancı da vardı. Komün üyelerinin büyük çoğunluğu, sağlam gelirli işçilerden oluşuyordu, bunlar da Felix Pyat’nın gibi, sadece laf kalabalığı yapanların etkisi altındaydılar. Bu adamların politikası değilse de temel alışkanlığı 1793’ün hatırası üzerine bina edilmişti. Tek meseleleri o günleri taklit etmekti.

Önemli bir kısmı azınlık grubuna mensup olan Enternasyonal üyeleri, hayalperest olarak adlandırılmalarına rağmen, bazı yönlerden diğerlerinden daha “gerçekçi”ydiler. 1870’te güçlü bir sendika federasyonu olan Enternasyonal, kuşatma sırasında sendikaların ortadan kaybolduğunu gördü. Sonuç olarak, Paris’te 1871’e kadar güçlü veya Enternasyonal’in tipik bir örneği haline gelmemiş olan siyasi “hiziplere” güvenmek zorunda kaldı. Enternasyonal’in programı, kapitalist sanayinin sendikalardan doğan özerk işçi birliklerine devredilmesiydi (bu, İngiltere’de Lonca Sosyalizmi başlığı altında yeniden keşfedilmiştir), siyasi devlet ise merkeziyetsiz bir cumhuriyet olacaktı. Enternasyonal, ideal devletiyle o kadar meşguldü ki, Savaş Bakanlığı’nın taleplerinin üstünlüğünü fark edemedi.

Komün üyeleri arasında Delescluze veya Varlin gibi görevleri konusunda ehil bir iki kişi de vardı. Ancak bu birkaç kahraman adam, Komün üyelerini kendi seviyelerine yükseltmeyi başaramadı. Komün’ün yetersizliği ve kararsızlığı, Ulusal Muhafızlar’ın sıradan üyelerinin kahramanlığı ve özverisiyle çarpıcı bir tezat teşkil ediyordu.

Bu nedenle, Komün’ün genel politikası hakkında kaydedilecek çok az şey bulunması şaşırtıcı değildir. Eyaletlere gönderilen iki bildiri, duygusal çağrılardan başka bir şey içermiyordu. Komün’ün kabul ettiği “program”, kendisini kesinlikle yukarıda bahsedilen merkeziyetçilikten uzaklaşma teorileriyle sınırlıyordu.

Komün, doğal olarak, meclisin kira ve faturalarla ilgili yıkıcı kararını yürürlükten kaldırdı. İşçilerin tüm kiralarını bu karardan muaf tutan Komün, Ulusal Muhafızlar’ın maaş ve ödeneklerini ödemeye devam ederek onların geçimlerini sağladı. Rehin dükkânlarında bulunan, yoksul sınıflara ait tüm mobilya ve malları iade etti. Kilise ve devleti birbirinden ayırdı, kilise mallarına el koydu ve eğitimi laikleştirdi. I. Napolyon’un zaferlerinin Paris’teki en ünlü anıtı olan Vendôme sütununu yıktı. Komün yetkilileri için yıllık azami maaşı 240 sterlin olarak belirledi. Bir dizi komün karşıtı dergiyi yasakladı.

Ama hepsi bu kadardı. Doğru ya da yanlış, Komün, o anki askeri ihtiyaçlarla o kadar meşguldü ki, yeni bir toplumun temellerini belirlemekle ilgilenecek vakti yoktu.

Komün Yönetimi

Komün’ün yönetimini ele aldığımızda kaydedilecek daha çok şey var.

Komün’ün başlangıcında seçilen Yürütme Komisyonu, kadrosu itibarıyla tamamen işe yaramaz ve pasifti. Onun yerini, eğer bir rol üstlendiyse, çeşitli kamu hizmetlerine atanan delegelerin toplantıları ve daha sonra iki Kamu Güvenliği Komitesi aldı.

Bu heyetler arasında belki de en verimli yönetileni, her ikisi de Azınlık üyesi olan ve Varlin’in de Enternasyonal üyesi olduğu Jourde ve Varlin’in elindeki Maliye heyetiydi. Jourde küçük orta sınıftan gelen bir isimdi, Varlin ise emekçi bir mücellitti. Çoğunlukla Paris belediyesine ait gelirlerden günde 675.000 frank sağlamak zorundaydılar. Bu, ancak en sıkı tasarruf ve en dikkatli muhasebe ile mümkün oldu. Jourde ve Varlin’in yönetimi, özen ve titizliğin bir modeli olarak iş gördü.

Bu bölümde dikkat edilmesi gereken en büyük hata, Jourde ve Varlin’den ziyade Komün’e atfedilmelidir. Fransa Bankası, Paris’e 9.400.000 frank borçluydu, zorla da olsa, 7.290.000 frank daha ödemeye ikna edildi. Sonuç olarak, Jourde’un kaynaklarının kısıtlılığı, tüm Komün yönetimini neredeyse açlığa mahkûm etti. Buna rağmen, Komün, Fransa Bankası’na el koymayı sürekli olarak reddetti. Bankada nakit ve çeşitli kâğıt paralar şeklinde, tüm hükümeti satın almaya, Fransa ve Versay’ı bir sürü Komün ajanıyla doldurmaya, her Versay yetkilisine rüşvet vermeye yetecek kadar para vardı. Bankadaki para tamı tamına 2.980.000.000 franktı yani yaklaşık yüz elli milyon sterlin. Elli yıl önce böyle bir parayla her şey yapılabilirdi. Ancak Komün’e katılmış, son derece saygıdeğer yaşlı bir beyefendi olan Beslay’nin etkisi, böyle bir el koymayı engelledi. Onun iyi niyeti ve Prudoncu kredi teorisini ısrarla savunması, Komün’ü hareketsizliğe sürükledi. Neticede fikir etrafında oluşan birlik, Komün’ü gerçek manada ürküttü.

Büyük ölçüde Maliye Bakanlığı’na bağlı olan bir dizi küçük daire, yetenek ve dürüstlükle yürütülüyordu. Gümüşçü Theisz, posta ve telgraf işlerinin başına geçti. Thiers’in yetkililerinin Postane’yi neredeyse yağmaladığını, pulları bile alıp geriye sadece boş bir bina bıraktığını keşfetti. Paris posta hizmetlerini çok hızlı bir şekilde yeniden kurdu ve çalışma koşullarını iyileştirdi. Doğal olarak, Thiers tarafından kesilen taşraya giden telgraf hatlarını yeniden kuramadı, ancak geceleri hatların arasından sızarak düşmanın elindeki kasabaların posta kutularına Paris mektuplarını bırakan başarılı bir gizli ajan servisini yönetmeyi bildi. Darphane, bronz işçisi Camelinat tarafından yönetiliyordu. Onun yönetiminde öyle teknik iyileştirmeler yapıldı ki, Komün’ün yıkılışı sonrası Versay Hükümeti, kendi darphane ustasına mükemmelleştirdiği iyileştirmeleri öğretmesi için onu güvenli geçişle geri çağırdı.

Maliye Bakanlığı’na bağlı bir diğer alt kuruluş olan Kamusal Yardımlar Dairesi, 1848 devrimcilerinden yaşlı bir isim olan Treilhard tarafından takdire şayan bir şekilde yönetiliyordu. İdarenin tüm ruhunu alt üst etmeyi başardı: onu her türlü hayırseverlik duygusundan arındırdı ve yardıma haklılık görünümü kazandırdı. Özellikle, konumlarının yoksulları ezme hakkı verdiğini düşünen “merhametli rahibeler” ve doktorlara karşı çok sertti. Treilhard’ın hizmeti tamamen yeniden organize etmesine bir tek zaman darlığı mani olabilirdi.

Daha küçük daireler içerisinde anılmayı hak eden biri varsa o da Gıda Komisyonu’dur. Paris’in düzenli tedariki ve fiyatlardaki düşüş, en azından isim olarak, onun eseriydi. Aslında asıl övgüyü, Tarım Bakanı olup Mayıs ayından sonra komisyonun hizmetlerinden tamamen vazgeçen, bunun da herhangi bir olumsuz sonuç doğurmadığı Viard hak ediyor.

Adalet Bakanlığı’nda (Eugene Protot, temsilci) ve Eğitim Bakanlığı’nda (Edouard Vaillant, temsilci) kaydedilecek pek bir şey yok; özellikle de uzun zamandır ilerici burjuva reformcuları tarafından talep edilen eğitimin laikleştirilmesi gibi kimi küçük reformların duyurulması dışında.

Dışişleri Bakanlığı heyetine çok kötü hizmet verildi. Temsilci Grousset’nin para sıkıntısı çektiği doğru, ancak kendisine para sağlanması konusunda ısrar etmek de onun göreviydi. Bankada, her Fransız eyaletinde devrimci gazeteleri finanse etmek ve hizmetlerini boşuna sunan sorumlu temsilciler aracılığıyla, büyük Fransız şehirlerindeki sönmekte olan Komünar hareketlerini canlandırmak için yeterli para vardı. Hareket, Thiers’in Paris’e karşı yürüttüğü büyük askeri yığılmayı imkânsız kılacak kadar kolayca canlandırılabilirdi. Bunun yerine, Grousset, birkaç çok iyi seçilmemiş manifesto yazmakla yetindi ve bunların dağıtımını şansa ve iyi talihe bıraktı.

Yukarıda adı geçen heyetlerin hiçbiri, Kamu Güvenliği heyeti de dâhil olmak üzere, kapitalist rejimin gizli belgelerini inceleyip ifşa etme fırsatını, yapmaları gerektiği gibi, değerlendirmediler. Şüphesiz ki, Napolyon’un saltanatının yolsuzluk dolu entrikalarına dair, günümüzde gizli antlaşmaların yayınlanması kadar büyük bir sansasyon yaratacak kadar çok kayıt vardı.

İşçi sınıfına yönelik somut adımları yalnızca İşçi Partisi heyeti attı. Avusturyalı bir işçi olan Leo Frankel delegeydi. O da, Enternasyonal’in diğer tüm üyeleri gibi, Enternasyonal’in Paris Federal Konseyi ile düzenli iletişim halindeydi ve onun politikasını uyguluyordu (Marx, Genel Konsey’de bir ara Enternasyonal’in Londra’daki politikasını yönetmeyi ummuştu, ancak iletişim konusundaki güçlük gibi muhtelif nedenlerden dolayı bu mümkün olamadı).

Bu nedenle Frankel, sahip olduğu süre dâhilinde Enternasyonal’in programını, yani kapitalist sistemi işçilerin üretim dernekleri sistemine dönüştürme programını mümkün olduğunca uygulamaya çalıştı. Meslektaşlarının çoğunun aksine, planlarını işçiler için değil de işçiler tarafından uygulama hatasına düşmedi veya kâğıt üzerindeki kararları gerçekleşmiş gerçekler olarak kabul etmedi. Sendikaların tamamen ortadan kalkması ve geniş çaplı ekonomik ayaklanmayı yasaklayan Savaş Bakanlığı’nın acil ihtiyaçları karşısında ihtiyatlı davrandı. Acil görevlerinin sendika hareketini yeniden yaratmak, işçilerin lehine çözülmemiş anlaşmazlıkları halletmek, çeşitli sanayi ve hizmetlerin yönetimini, sendikalar yeterince güçlenip aktif hale geldikçe onlara devretmek olduğunu fark etti.

Ulusal Muhafızlar’daki hizmet çağrıları bunu çok zorlaştırdı. Ancak ilk görevi çok yetenekli bir şekilde yerine getirildi. Komün’ün yıkıldığı günlerde, 34 sendika merkezi komitesi (yani tek bir mesleği kapsayan sendikaların merkezi komiteleri), 43 üretim derneği ve 11 çeşitli işçi derneği aktif olarak faaliyet gösteriyordu. Yani ortada iyi örgütlenmiş 34 meslek grubu vardı ve bu sendikaların çoğu en azından 1870’ten beri en azından tabela düzeyinde var olsalar da, Mart ayında fiilen yok oldu, oysa elimizde bunların Komün boyunca canlı ve militan olduklarına dair kanıtlar bulunuyor.

İşverenlere karşı alınacak acil önlemler arasında, Komünar sözleşmeleri için “adil ücret” maddesinin uygulanması, gece fırıncılığının yasaklanması ve işverenler tarafından uygulanan her türlü para cezası veya ücret kesintisinin yasaklanması sayılabilir. Frankel, sekiz saatlik iş günü önerisini hayata geçiremedi.

Aleni bir dizi nedene bağlı olarak, sanayinin işçi birliklerine devredilmesi konusunda ancak çok ufak bir adım atılabildi. Komün, tüm sözleşmelerde işçi birliklerine öncelik veren bir kararname yayınladı, bunun sonucunda, sonlara doğru Ulusal Muhafızlar’ın neredeyse tüm ihtiyaçları bu şekilde karşılandı. Paris’teki terk edilmiş veya kapanmış atölye ve fabrikaların (ki bunların sayısı oldukça fazlaydı) ilgili işçiler tarafından devralınmasını sağlamak için sendikaların tüm şubelerinin temsilcilerinden oluşan bir Soruşturma Komisyonu topladı. Bu Komisyon, 10 ve 18 Mayıs’ta iki kez toplandı, ancak ne yazık ki, görüşmelerinin ve kararlarının tüm kayıtları kayboldu.

Polis teşkilâtı, “Genel Güvenlik” Blankistlerin elindeydi. 25 yaşında genç bir adam olan Raoul Rigault, önce Kamu Güvenliği Delegesi (yani Polis Şefi), ardından da Savcı (yani Başsavcı) oldu. İşlerin genel yönetimi her zaman onun elindeydi. Blankistlerden Cournet, Kamu Güvenliği Delegesi olarak onun yerini aldı ve daha sonra yerini Theophile Ferre’ye bıraktı. Hem Ferre hem de Rigault, Komün’ün en “korkunç” üyeleri olarak ün kazandılar.

Rigault’a yönetimindeki “hafiflik” nedeniyle şiddetli saldırılar yapıldı, ancak genel olarak bu saldırılar haksızdı. Hizmetinin tam olarak imparatorluğun polis sistemine dayandığı, açık ve ciddi kusurları olduğu doğrudur. Bununla birlikte, birkaç gün içinde yoktan bir şey yaratmak zorundaydı ve doğal olarak bunu en kolay yolla, seleflerinin izinden giderek yaptı. En azından Paris sokaklarının sakin ve düzenli olmasını, şiddet suçlarının bilinmemesini ve Versay komplocularından hiçbirinin ortaya çıkmaya cesaret edememesini sağlamış olmak önemli bir şeydi. Ferre ve Rigault, ayrıca eski Polis Müdürlüğü arşivlerini inceleyerek, hâlâ Komünar saflarında bulunan bir dizi casus ve haini de ortaya çıkardı.

Versaylıların esirleri öldürmesini durdurmak için Komün, öldürülen her esir için Paris’te kalan Komün karşıtı üç rehinenin vurulması gerektiğine dair bir kararname çıkardı. Bunun sonucunda Rigault, çoğunluğu gerici güçlerin küçük çaplı temsilcilerinden oluşan, ancak Paris Başpiskoposu, Yüksek Mahkeme Başkanı ve en değerli ödül olarak, Napolyon’un Meksika Savaşı’na ilham veren kapitalist Jecker’i de içeren bir dizi rehine topladı. Bununla birlikte, kararname uygulanmadı; çünkü Versaylılar, bir süre sonra esirleri vurma uygulamasına yeniden başlasalar da, 2 Nisan’dan 23 Mayıs’a kadar süren kuşatma boyunca Komünarlar tarafından hiçbir esir veya silahsız insan öldürülmedi.

Komün’ün Yıkılışı

Rossel’in kaçışının ardından bir Kamu Güvenliği Komitesi atanmıştı. Komitenin adı güzeldi, ama tek başına isimlerin Pyat gibilerin karakterlerini değiştirmesi mümkün değildi. Kendi beceriksizliği nedeniyle görevden alındı ve savunma, Delescluze’ye bırakıldı. Ancak çabaları hiçbir sonuç vermedi. Adamları 10’a 1 oranındaydı ve sayıca azdı. Issy’den sonra Vanves Kalesi de düşmüştü ve Komün’ün sonu sadece zaman meselesiydi.

Komün, her zamanki gibi romantik bir yaklaşımla, 15 Mayıs’ta yeni bir Kamu Güvenliği Komitesi atayarak durumu ele almaya çalıştı. Ciddi bir durumla karşı karşıya olduklarını düşünen azınlık, rahatsızlıkları ile birlikte Komün’den ayrıldı ve ilçelere (bölgelere) çekildi, zira Komün üyeleri, görevleri gereği kendi bölgelerinin ilçe meclisiydi. Uluslararası Federal Konseyi, bu aşamada geri çekilmenin skandal yaratacağına onları ikna etti ve bu isimler geri döndüler.

22 Mayıs’ta bir casus, Versay ordusuna Paris’in en güneybatı ucunun (Auteuil) savunmasız olduğuna dair mesaj gönderdi. Mesaj üzerine hükümet birlikleri, öğleden sonra gizlice içeri girdiler. O akşam ve ertesi sabah tüm batı kapılarından içeri akın ettiler.

23 Mayıs’ta Komün hazırlıksız yakalandı. Delescluze, Dombrowski, Rigault ve birkaç kişi daha savunmayı organize etmeye çalıştı. Komün üyelerinden bazıları, özellikle birkaç gün önce kızıl fularlarını cesurca taşıyanlar, utanç verici bir şekilde saklandılar. Ulusal Muhafızlar, halk güçlerinin doğal içgüdülerine uyarak, kendi karargâhlarını savunmak için geri çekildiler. Dombrowski ve daha sonra Rigault, savaşırken öldürüldü. La Cecilia, Wroblewski, Varlin, Frankel ve diğerleri, kendi karargâhlarında direnişi organize etmeye çalıştılar, ancak Komün içindeki firarlar nedeniyle ki ilk kaçan kişi tabii ki Felix Pyat’tı, organize bir direniş yaşanmadı.

Versaylılar, direnişin düzensizliğinden faydalanarak, 23 ve 24'ünde neredeyse tüm barikatları kuşatarak ele geçirmeyi başardılar. Savaşta kayıplar çok azdı. Eğer General Clinchant’ın istediği gibi ilerlemeye devam etselerdi, Paris hemen düşerdi. Ancak bu, onların planı değildi, M. Thiers’in emirleri de bu yönde değildi.

Versay birlikleri, Paris’e girer girmez bir katliam düzenlediler. Askerlere, ellerinde silahla teslim olan herkesi derhal öldürme emri verilmişti ve bu emir yerine getirildi. Dahası, şüphe uyandıran veya çıkar çatışması nedeniyle ihbar edilen herkesi de öldürdüler. Boşta dolaşan kalabalıklar bir araya toplandı, arandı ve ellerini göstermeleri emredildi. Avuç içindeki barut lekesi olarak algılanabilecek herhangi bir siyah iz, idam için yeterli kanıt olarak kabul edildi. Ulusal Muhafız kıyafetinin herhangi bir parçasını elinde tutan her erkek vuruldu. (Bu noktada 1919’da, ordu kıyafetinin herhangi bir parçasını elinde tutan her Londralının vurulduğunu hayal edin.)

Polis, 399.823 ihbar mektubu aldı ve bunların sadece yirmide biri imzalıydı. Bu türden bir mektup yazmak, eğer bulunabilirse, ihbar edilen kişinin hayatının tehlikeye atılması için yeterliydi. Hükümet binalarına benzin sıktığı söylenen kadın benzin atıcıları efsanesi, bu katliama kadınların da dâhil edilmesine yol açtı. İtfaiyeciler, neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı, çünkü kötü niyetli bir kişi, onların hortumlarını benzinle doldurdukları yönünde bir söylenti yaymıştı.

Şans eseri ölümden kurtulan siviller, sayısız askeri mahkemeden birinde yargılanmak üzere götürüldü. “Yargılama”, hiçbir zaman birkaç dakikadan fazla sürmüyor, davaların yarısında ölüm cezası veriliyordu. Cesetler, Paris sokaklarında bırakıldı veya aceleyle yarıya kadar gömüldü.

Mahkeme kararıyla kurşuna dizilmeyenler, yeniden yargılanmak üzere Versay’a gönderildiler. La Muette kapısından geçmeden önce, kibirli ve tiyatral General Marquis de Gallifet tarafından durduruldular. General, aralarından birkaçını oracıkta kurşuna dizmek üzere seçti. Bir gün beyaz saçlıları, başka bir gün komşularından daha uzun veya daha çirkin olanları öldürdü. Korkunç hayal gücünü eğlendiren her türlü fantastik sebepten faydalandı.

Ardından, zavallı, baygın haldeki konvoylar, kavurucu yaz güneşinin altında, üzerlerinde hiçbir şey olmadan Versay’a doğru yürüdüler. Çoğu zaman su içmeye veya dinlenmeye izin verilmedi, hatta bazen esir alanlarına rahatsızlık verdikleri gerekçesiyle topluca vuruldular. Versay’a vardıklarında ise yeni işkencelere maruz kaldılar. İktidara yaltaklanan kalabalıkların dayağını yediler, tükürüklerine maruz kaldılar, sonra leş kokan yeraltı zindanlarına tıkıldılar.

Bu tür saldırılara daha önce dünyanın ücra köşelerinde, sömürge savaşlarında siyahiler de maruz kalmışlardı, ancak Avrupa’nın merkezinde böylesi daha önce hiç yaşanmamıştı.

Bu saldırılara karşı öfkelenen Komünarlar, ellerinde kalan rehinelerin canlarının iadesini talep ettiler. Sorumluluktan kaçmayı reddeden Ferre, emri verdi ve rehineler kurşuna dizildi. Komün’ün az sayıdaki savunucusu, artık Paris’in doğu mahallelerine çekilmek zorunda kaldı. Lüksemburg ve nehrin güney yakası kaybedilmişti, Montmartre gafil avlanmıştı ve Belediye Binası alevler içindeydi. İşçi mahallesi Belleville, Komünarların tek kalesiydi. Güneş, kendini gizledi ve büyük topların getirdiği şiddetli yağmur başladı.

25, 26 ve 27’sinde Versaylılar, nihayet örgütlü bir direnişle karşılaştılar. Sayıca çok fazla olan birlikleri her yerde durduruldu. Ulusal Muhafızlar, kahramanca ve inanılmaz bir direniş sergiledi. O günlerin hikâyesi, asil cesaretin ve sorgusuz sualsiz bağlılığın kaydıdır. Versaylıların yavaş seyreden ilerleyişleri onlara epey pahalıya mal oldu.

Ama o son, illaki gelecekti. Komünarlar, yavaş ama kaçınılmaz bir şekilde geri püskürtülüyordu. Tek başına genel yönlendirmeyi yapan Delesduze, 25’inde her şeyin bittiğini gördü. 1830 ve 1848’i görmüştü: başka bir yenilgiyi daha yaşamak istemiyordu. Yorgun, bitkin ve çok yaşlı görünen Delesduze, arkadaşlarının gözleri önünde, Versay toplarının sadece bir taş yığınına dönüştürdüğü Chateau d'Eau’daki bir barikata doğru sokaklardan yürüdü. Silahsız, elindeki bastonla, yavaşça barikata tırmandı. Bir anlık duraksama oldu, çünkü askerler bu yaşlı adamın hâlâ Komün üyesi olarak kızıl fularını taktığını görünce şaşırmışlardı. Biri ateş etti: adam etrafında biraz döndükten sonra yere yığıldı ve öldü.

Ama o öldü diye savaş sona ermedi. Versaylılar, yavaş yavaş ilerlemeye devam ettiler. 26’sında Bastille Meydanı’nı ve eski Saint Antoine Mahallesi’ni ele geçirdiler. 27’sinde kuzeyden inerek, Pere Lachaise mezarlığını aldılar. Pazar sabahının erken saatlerinde Belleville tepelerindeki kalan Komünar barikatlarını ele geçirdiler. Ertesi gün Vincennes’in dış kalesi teslim oldu, son kızıl bayrak indirildi.

Son birkaç gündür Thiers, Gallifet’yi bizzat şehre salmıştı. Yaptıkları tarif edilemez. Şunu söylemek yeterli: Belleville, aylarca ölüler şehri görünümünden kurtulamadı. Şehirden geçen yolcu, terk edilmiş evlerde hiçbir ışık veya yaşam belirtisi görmüyordu. Sokaklar boş ve ıssızdı, sanki bir salgın, tüm sakinlerini alıp götürmüş gibiydi. Gallifet, işçi mahallelerini, Timur ya da başka bir gözü dönmüş Doğulu hükümdar gibi boşaltmıştı. Talihsiz kurbanlar, çoğunlukla Pere Lachaise mezarlığına götürüldü ve burada -et ve kan bozulduğu için infazlar makineli tüfeklerle gerçekleştirildi. Bugün bile, birçok Komünar’ın öldürüldüğü duvar, “le mur des federes (Ulusal Muhafızlar Duvarı) olarak bilinir ve dünyanın dört bir yanındaki sosyalistler için kutsal bir hac yeridir.

Direniş sona ermiş olsa da, katliam bitmemişti. 2 veya 3 Haziran’a kadar neşeyle devam etti ve insani nedenlerden ziyade, sağlık gerekçeleriyle durduruldu. Ardından “düzenli” yargılamalar başladı. Hastalık ve delilik yüzünden ölenlere çeşitli bahanelerle gardiyanlarca öldürülenler eşlik etti. Şimdi daha fazlası idam cezasına, bazıları ise uzun hapis cezalarına çarptırıldı. Askeri adaletin bile Komün’de hiçbir payı olmadığını kabul ettiği diğerleri ise serbest bırakıldı. Ancak Komün üyelerinin büyük çoğunluğu topluca Güney Denizi’ndeki Yeni Kaledonya adasına sürüldü.

Ulusal Meclis, Thiers’e oybirliğiyle teşekkür etti ve ordunun komutanı Mareşal MacMahon’u cumhurbaşkanı olarak atadı.

Yıllar sonra galipler tarafından bir af ilan edildi, yapılanların ve yaşananların unutulması ve bağışlanması teklif edildi. Ama bugün de unutmayanlar ve bağışlamayanlar var. 1848 gazisi yaşlı Komünarın yargıçların huzurunda söylediği şu sözleri hep birlikte hatırlıyorlar: “Bizi iki kez yendiniz. Ama üçüncüsünde biz yeneceğiz.”

Raymond W. Postgate
29 Nisan-20 Mayıs 1922
Kaynak

27 Mayıs 2026

Kapitalizmde Ümmet Olunamaz

1882’de Karl Marx, ilk kez Avrupa dışına çıktı ve eskiden sadece teoride ilgilendiği sömürgeleştirilmiş ülkelerden birine ayak bastı. Cezayir kıyılarına indi ve kısa süre sonra kızı Eleanor Marx’a yazdığı mektupta şunları söyledi: “Müslümanlar için astlık diye bir şey yoktur. Eşitsizlik ‘hakiki bir Müslüman’ için iğrenç bir şeydir, ancak bu düşünceler devrimci bir hareket yoksa yerle bir olacaktır.”

Yaklaşık bir buçuk yüzyıl sonra, onun öngörüsü acı bir şekilde doğrulanıyor. İslam âleminin büyük bir kısmı derin eşitsizlikle malul. Gazze’de soykırım yaşanırken bu âlem sessiz kaldı, paramparça haliyle, olanı biteni izlemekle yetindi. Daha doğuda, Suudi Arabistan’da ise Hac ibadeti, kutsal bir ibadetin ticarileştirilmiş turistik bir versiyonu olarak devam ediyor. Burada Filistinlilerle dayanışma içinde olunduğunu ifade etmek bile yasak.

Yüz milyonlarca insanın günlük davranışlarında, ahlak anlayışlarında, hayırseverliklerinde ve adalet özlemlerinde ifade buldukları asil duygulara rağmen, kitleler, süreçte büyük ölçüde kudretsiz hallerini korudu, baskı altında yaşamaya devam etti. Adaletsizlik ve zulüm, her yerde. Buna karşın, birçok İslam aydını, Müslümanların durumunu bu kadar isabetli bir şekilde kavrayan ve siyasi kaderlerinin gidişatını öngören teorisyenin düşüncelerini reddetmeye devam ediyor.

Müslüman dünyası, her zamankinden daha fazla bölünmüş halde. Tevhidin yerini tefrik aldı. Bununla birlikte, ümmet fikri varlığını sürdürüyor, İslam maneviyatının derinliğine ve Hz. Muhammed’e ulaşan vahyin dünya tarihi açısından ne kadar büyük bir öneme sahip olduğuna tanıklık ediyor.

Ancak ümmet, somut gerçeklikle bağını giderek kaybediyor, yüce manevi alanları pratik hayata dönüştürmekte zorlanıyor. Ümmet fikri, tek başına aç kitleleri doyuramaz, emperyalist barbarlık karşısında koruma sağlayamaz veya adalet, dayanışma ve düzen ihtiyacını karşılayamaz. Bu nedenle İslam dünyası, kendi diniyle arasındaki canlı bağı kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Bu süreç, zaten öncelikle emperyalist merkezde gerçekleşmiştir. Bir din maddi bir uygulama olarak yaşamayı bıraktığında, manevi boyutu bile sorgulanır. İslam’ın kanıtı, her daim, pratikteki etkinliği ve işleyen bir medeniyet kurma yeteneğidir.

İslam dünyasının en keskin siyasi yorumcuları bile, sınıf mücadelesine nadiren dikkat çeker. Çoğu Müslüman, bu mücadelenin iki yönlü kurbanıdır.

1. Köylüler, proleterler veya işsiz kent yoksulları ve yerinden edilmiş mültecilerden oluşan lümpenproleter kitleler olarak, İslam dünyasındaki muktedir sınıfların hâkimiyeti altında acı çekerler.

2. Küresel Güney’in bir parçası olarak, Küresel Kuzey’in keyfi uygulamalarına tabi kalırlar.

Müslümanların çoğunlukta olduğu birçok ulus devletin komprador burjuvazileri, Kuzey’in emperyalist burjuvazisinin çıkarlarına hizmet etmeye devam etmektedir.

Daha önceki üretim biçimlerinde, İslam dünyasında yöneticiler ve yönetilenler arasında ümmet çatısı altında kısmi bir birlik mevcuttu. Bu durumda iktidardakiler, yoksulların toplumsal ihtiyaçlarını karşılamaya en az çaba gösteriyordu. Bugün durum böyle değil. Yöneticiler, artık siyasi iktidar arayışlarında açıkça yabancıların çıkarlarına hizmet ediyorlar.

Bu nedenle, zenginlere karşı kıskançlığa karşı uyarıda bulunan ve genellikle toplumsal eşitsizliği normalleştiren şekillerde yorumlanan Kur'an ayetlerini yeniden ele almak gereklidir. İmparatorluk yanlısı din adamları, genellikle kötü niyet olmaksızın, ancak anti-entelektüelizm sebebiyle, kapitalizmi haklı çıkarmak için bu ayetlere sık sık başvururlar. Kur’an, nispeten eşitler arasında serbest ticaretin hâlâ mümkün olduğu bir dönemde indirilmiştir. Bu tür ticaret, toplumsal tabakalaşmaya yol açsa da, toplumun tamamına fayda sağlayabilecek bir rekabet biçimini mümkün kılmıştır. Ancak kapitalist rekabet, yapısal olarak aldatıcıdır. Zenginler daha da zenginleşirken, fakirler daha da fakirleşir. Amerika’nın hegemonyasının zayıfladığı koşullarda küresel olarak kitlesel eşitsizlik devam etmektedir.

Kapitalizm, işçilerin çıkarlarıyla kapitalistlerin çıkarları arasındaki ayrımı hukuki zemine kavuşturur. Üretim araçlarını işçilerden kopartarak, kapitalistlerin çoğunluğun iradesinin ötesinde kâr peşinde koşmalarını sağlar. Ayrıca, uluslararası düzeyde, adaletsiz ticaret anlaşmaları ve emperyalist savaşlar yoluyla, Küresel Güney’in halklarının egemenliğini yok eder.

Emperyalizmin başarılı olabilmesi için, Müslümanları kendi yarattığı ulus devletlere yapay olarak bölmesi gerekir. Bu devletler, daha sonra yerel elitlerin çıkarı için kendi aralarında rekabet ederek, Müslüman kitleleri daha da bölerler.

Geciken sanayileşmeye ve (on yıllarca süren emperyalist istikrarsızlaştırma ve kaynak sömürüsü nedeniyle) yavaş ilerleyen proleterleşmeye bağlı olarak Müslüman dünyasının önemli bir kısmı, tutarlı bir sınıf bilinci geliştirmekte zorlanmaktadır. Müslümanlar, dünya genelinde emperyalizmden yana saf tutmamıştır. Müslüman toplumların alt tabakaları, yönetenler ve yönetilenler arasında nispeten uyumlu ilişkiler kurulması fikri üzerinden şekillenen bir zihinsel dünyada yaşamaya devam etmektedir.

Dahası Müslümanlar, esas olarak milli burjuvazilerin çıkarlarına hizmet eden ulus devlet putuna tapmaktadırlar. Dini konularda bile, bu burjuvaziler, genellikle Küresel Kuzey’in çıkarlarıyla aynı safta yer alarak, dini bu çıkarlara tabi kılmaktadırlar.

Bazı ülkelerde, yönetici sınıfa mensup Müslümanlar, Avrupa tarzı liberalleşmeyi savunmaktadır. Türkiye ve Balkanlar’daki liberaller, genellikle İslam’ın mirasına karşı küçümseyici yaklaşarak, yoksul Müslüman kitlelerin durumunu daha da kötüleştirmektedirler. Koyu tenli Müslümanlara karşı ırkçılık beslemekte ve sömürgeci hiyerarşiye uygun şekilde, “tarla kölesi” rolünü koyu tenli Müslümanlara bırakarak, kendileri de “ev kölesi” gibi davranmaktadırlar.

Diğer ülkelerde ise bu uyumlulaşma çabası, daha açık bir şekilde gerici bir biçim almaktadır. Bu ülkelerde, Balkanlar’da olduğu gibi laik Müslümanları hor görürken, aynı zamanda evrenselci ümmet anlayışıyla doğrudan çelişen kabileci ulus devleti putlaştırmakta, kârı altın buzağı gibi kutsal saymaktadırlar. Bu kâr, esas olarak kapitalist merkeze yapılan petrol satışlarından gelmektedir.

Siyasi pasifliği ve çelişkili tüketimci hedonizmi savunan, vicdanları rahatlatmak için anlamsız kurallarla dolu bir maskaralıkla bunu telafi etmeye çalışan, kendilerini dinine sadık Müslümanların sığınağı olarak takdim eden gerici devletler, aynı anda Müslüman mültecilere zulmediyor, Müslüman göçmen işçileri acımasızca sömürüyor. Oysa tüm bu pratikler, İslam’ın tam anlamıyla çarpıtılmasının sonucudur.

İslam dünyasının sorunlarını ne liberalizm ne de gerici yorumlar çözecektir. Bunu ancak sınıf bilinci çözebilir, bu bilinç de ancak tarihsel materyalizmin teorik ve rasyonel görüşleri ciddiye alırsak ortaya çıkabilir. Bu bilinç, ümmetin çıkarlarına aykırı hareket eden Müslüman ülkelerin yönetici sınıflarına ve ümmetin koordineli hareketini engelleyen aşiretçi liberal veya gerici milliyetçiliklere karşı mücadeleyi öngörür.

Bu bilinç, bizi emperyalist merkezin işçileriyle, İsrail’e silah sevkiyatını engelleyen İtalyan liman işçileriyle, Müslümanlara yönelik soykırıma tepki olarak Avrupa şehirlerini durdurup felç edebilen işçilerle ve kalpleri ezilen Müslümanlarla dayanışma içinde atan Latin Amerikalı işçilerle birlikte mücadeleye sevk edecektir.

Ancak o zaman Müslümanlar ve tüm insanlık için onurlu bir yaşamı nasıl güvence altına alacağımızı, ezilenlerin çığlıklarına kayıtsızlık ve yanlış ahlaki üstünlükle damgalanmış, atomize edilmiş, dini kurallar üzerine yapılan tartışmalara hapsolmak yerine, imparatorluğun kendisini nasıl ortadan kaldıracağımızı tartışmaya başlayabiliriz.

Küresel Güney’de yaşayan çok sayıda Müslüman, kapitalist emperyalizme karşı dünya mücadelesine katılma sorumluluğunu taşımaktadır. Bu sorumluluk kabul edilirse, Müslümanların tarihte bir zamanlar sahip olduğu rolü, sembolizm yoluyla değil, somut mücadele yoluyla geri kazanmak mümkün hale gelir.

Dünyanın mazlumları halen daha bir cevap bekliyor. Ancak o zaman, kelimenin gerçek anlamıyla bir ümmet olabiliriz. Bu da kapitalizm koşullarıda imkânsızdır.

Muens Sinanoviç
10 Aralık 2025
Kaynak

,

CHP'nin Özü



CHP’ye mutlak butlan kararının ulaştırılmasının ardından binanın boşaltılması için zor kullanımı devreye girdi. Solun önemli bir bölümünün CHP’ye verdiği desteğin yanı sıra sendikaların sergilediği duruş tartışılmıyor.

KESK ve 1 Mayıs Tertip Komitesi’nin diğer bileşenleri, ortak açıklamada bulunup, sürecin anti demokratik olduğunu, halkın iradesinin hiçe sayıldığını, mevcut durumun kabul edilemeyeceğini belirtti.

Öncelikle bu süreçle ilgili KESK ve DİSK’in duruşu ve açıklamaları, samimiyetsizlik ve riyakârlıktır. Dünü hatırlamadan bugün anlamlandırılmaz, bugün anlamlandırılmadan yarın kurulamaz.

OHAL sürecinde direnenleri sendika binasından tekme tokat, yerlerde sürükleyerek çıkaran,

Hatay’ın seçilmiş şube yönetimine “yedek listeyi kaydırma” üzerinden kayyum atayan,

Şubenin boşaltılmamasına karşın yeni büro tutan,

Yerlerde sürüklediği direnen üyeleri daha sonra cezaevine girdiklerinde sendikadan ihraç eden,

Bir dönem ittifak kurduğu sendikal çevreyle ters düştüğünde, onu “faşizm destekçisi” ilan edip üç yıl sonra dengeler değiştiğinde tekrar aynı çevreyle ittifak kurup, o çevreden başkan belirleyen,

Üyeleri 1 Mayıs için “Taksim” diye ısrar ettikleri hâlde her yıl yalan söyleyerek alan seçen,

Saraçhane 1 Mayıs’ında kitleye “dağılın” çağrısı yaptıktan sonra kitle tarafından yuhalanan,

Kendi içinde anti-demokratik süreç işletmeyi kültüre dönüştüren,

Genel merkezinin elli metre ötesindeki sokakta üyesine saldırılmasına tepkisiz kalan,

AB fonlarıyla paneller düzenleyen sendika, KESK’tir.

DİSK’in de durumu ondan farklı olmayıp, AB fonlarını kullanan ilk sendikadır. CHP belediyelerinde greve çıkan işçileri satan, DİSK’tir. Bir sendika yönetimi düşünün ki her 1 Mayıs’ta yuhalansın. O sendika, DİSK’tir.

Bugün Özgür Özel, “Boykotsa boykot, grevse grev!” derken bu sendikalara güveniyor. Ona bu güveni veren, söz konusu sendikalardır. Kendi genel merkezindeki üyeyi darp ederek yaka paça dışarı atanların CHP genel merkezine zorla girilmesi karşısında dayanışma göstermeleri, güce göre şekil almanın ve emperyalizme hizmetin gereğidir.

Özgür ve özel olmak isteyen bireye siyaset örenlerin toplanacağı yer, CHP binasının önü, otobüsünün üstü, belediyesinin ön bahçesidir.

CHP genel merkezinin kapısının kırılması, anti-demokratik değil mi? Acaba bir sol siyasete ait kurumların kapıları başka ülkede mi kırıldı? Bugünkü sözde dayanışmanın özü, kitleleri kurtaracak siyasetin emperyalizmin birey idealine feda edilmesidir.

Daha düne kadar “Genel merkezi terk etmem!” deyip, dün meclise yürüyen CHP’nin emekçi halk kitlelerine faydası olamaz. 1 Mayıs’ta Taksim’e yürüyeceğini söyler, o gün gelince alanı terk edip kaçar.

CHP’nin özü değişmez: yapısı ve tarihsel misyonu gereği bir noktaya kadar gelmiş öfkeyi, önce orada deşarj edip sonra o noktadan geriye çeker. Geriye düşen dinamizm, umutsuzluğu yaymaktadır.

Bu solun emperyalizmin ideolojik aygıtı olarak halkın karşısına çıkarıldığı görülmelidir. Marksizmden aşırma kavramlarla “özgürlük”, “demokrasi”, “laiklik” adı altında mandacılıklarını gizleyemezler.

Dün Enver Hocacı, Maocu, Stalinist olanlar, bugün Ekrem’den özgür ve özel bir gelecek beklerler. Esasında bir sembol olarak Avrupa Gençlik Festivali’nde oynatılan dansöz CHP’ye hizalanan sol örgüt ve çevreler, o dansözü oynatan da emperyalizmdir.

Nesnel bir ilkedir: Dönüşen dönüştürür, kim neye dönüştüyse odur. Dün Kılıçdaroğlu’na, bugün Özgür Özel'e sahip çıkarlar. Acaba Kılıçdaroğlu’na desteğini “Ya Xızır!” paylaşımıyla açıklayan köylücü siyasete taraf gibi poz kesen Pınar Aydınlar, bugün yaşanan süreç hakkında ne düşünüyor?

Sinan Akdeniz
27 Temmuz 2026

26 Mayıs 2026

,

Prozodi

CHP lideri Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı adayı olması sonrası partisinin grup toplantısına son kez başkanlık etti.
Kılıçdaroğlu’nun veda konuşması sırasında Özgür Özel gözyaşlarını tutamayarak ağladı. [OdaTV / 7 Mart 2023]

 

Fikret Kızılok, bir canlı yayına katılır. Zülfü Livaneli’den “Karımı seviyorum” demesini ister. O sıra eşiyle arası bozuk olan Livaneli, meseleyi anlamaz, öfkelenir. Oysa Kızılok, müzik tarihinde prozodiye, yani “Şarkı sözlerinin melodik yapıya, vurgu ve mana bakımından kusursuz bir şekilde uydurulması sanatı”na ilişkin verilen örneğe atıfta bulunmaktadır. Esasında Kızılok’un derdi[1], Livaneli’nin beste yapmayı bilmediğini ortaya koymaktır. Ona göre müzik, sözle uyumlu olmalıdır.

Kendisini ölüm orucu gibi bir gericilikten “kurtaran” polise ve Livaneli’ye bağlılığını hiçbir zaman yitirmemiş olan Barış Yıldırım da aynı geleneği devam ettirmekte, abisinin yolundan gitmekte, her sineğin yağını çıkartmakta, ölen her kişi için prozodi hatalarıyla dolu çocuk şarkıları bestelemektedir. O, sosyalist hareketin ve devrimci hareketin tek bedende somutlaşmış halidir. Ona yönelik eleştiri, bu hareketlere dairdir.

Mesele, bu bestelerin satılabilmesidir. Bunun için de CHP kitlesiyle temas halinde olunmalı, ama bir yandan da “Lenin, Rosa ve Mahir” satılabilmelidir. Neticede yazdığı kitapta illaki şu cümleye yer verilecektir. “Kızıldere’deki evin çatısından başını uzatan Mahir, askerle yürüttüğü pazarlık neticesinde teslim olmuş, ertesi yıl çıkarttığı şiir kitabının imza gününde Karaburunlu bireylerle bir araya gelmiştir. Neticede suni denge de oradan buradan çalınmış, altı boş bir kavramdı. Rosa’yı da Naziler öldürdü. Lenin, hepimizden refomistti.” Gelecek kuşaklar Mahir’i Barış dolayımıyla öğrenecek, Mahirci gelenek bu bilinçle sıçrayacaktır.

Yıldırım, Fraksiyon’dan yoldaşının izinden gitmektedir. O yoldaşı, Aslı Aydıntaşbaş ile birlikte İmamoğlu’na çalışmaktadır. Mesele; teorinin, ideolojik birikimin ve politikanın belirli oportünist çıkarcı bireylerin teknesinde karılıp şekillendirilmesidir. CHP ezgisi, çarpık çurpuk, uyumsuz, detone seslerin havalandırdığı sözlerle birlikte çalınmaktadır.

Belirli bireyler, belirli kapılara, eşiklere bağlanmış, belirli odalar, STK’lar, çıkar ilişkileri, pazar üzerinden kıvama getirilmiştir. Bu bireylerin görevi, sosyalist hareketin bağımsız bir güç olmasına mani olmaktır. En bağımsızmış gibi görünen Başaran bile kripto CHP’lidir! NATO’cu Çakırözer’i “dost” bilmektedir. İşçi, onun için CHP’nin ucuz siyasetinin kılıfından ibarettir. Zaten işçilik, aşağılık bir haldir.

CHP’de kriz olur, o, birkaç işçiyi yürütmek zorundadır. Başka bir gündemi yoktur. Devrimci Yolcuların devrim gibi bir menzili, sosyalizm gibi bir ufku olamaz. Bu tür örgütleri belirli yerlerle kurulmuş ticari, iktisadi ve ideolojik bağlar yönetir. Doğrusu da budur. CHP gerçekliğinden kopanlar, tarla fareleridir, nifak tohumlarıdır, cahil ergenlerdir.

Devletin ve sermayenin ihtiyaçları uyarınca CHP’ye şekil verildiği açıktır. Madem öyle, o ezgiye uyumlu söz edilmeli, prozodi sorunu ortadan kalkmalıdır. Şalvarı şaltak (yaygaracı) sol, eğeri kaltak sol, ekende biçende olmalı, CHP ekmeğini yemede ortak olurken CHP’ye yönelik baskıya birinci elden göğüs germelidir. Sosyalist hareket, sözünün eri olmalı, CHP’ye kalkan, zırh, kılıf, yumruk olabilmelidir. CHP’nin başına bir AKP’linin atanmış olması, sosyalist hareketin zafiyeti, eksikliği ve yanlışıdır.

Bugün CHP genel merkezi, faşizmin ordularınca dümdüz edilirken onu sosyalist hareket korumalıydı. Hatta söz ve müziğin uyumu adına, sosyalist hareket, tüm örgütlerini lağv ettiğini, kapattığını, hep birlikte CHP’ye, olmadı yeni kurulacak Özgür ya da Ek-İm partisine katılacağını açıklamalıdır. Bu, önemli çentik atılmayı beklemektedir. İlgili hamle yapılsa tüm siyaset alanında bir devrimin gerçekleşeceği görülmelidir. O an perdeler yırtılacak, faşizm bir köşeye sinecektir.

Ama görüyoruz ki Kılıçdaroğlu’nun yanındaki isimlerden biri Halkevlericidir. Bir başkası, solcuların bir sendikasındandır. Sol, her iki ata birden oynamayı bırakmalıdır. Doksanlarda Mendereslerle birlikte dergi çıkartan Behice Boran gibi atalarının yolundan gitmemeli, tek ata yönelmeli, hep birlikte, demokrasi bayrağını göndere çekebilmelidir. Ona yakışan budur. Sosyal medya köşelerinde CHP’ye akıl vermeyi bırakmalıdır.

Şahıslar, belirli çıkarlar ve rant üzerinden kıvama getirilmiş, teslim alınmıştır. Bugün sosyal medyada herkes, olan biteni kendi zaviyesinden değerlendirmektedir. Burada bazısı, seksenler öncesi CHP’yi; bazısı, altmışlar öncesi CHP’yi sahiplenmektedir. Bu tasnife gerek yoktur. CHP tarihine otellerdeki self-servis masası gibi yaklaşılamaz. Tüm tarih, sosyalist bir yerden sahiplenilmeli, ilerlemenin neferleriyle buluşulmalıdır. Zaten Orhan Gökdemir de Mustafa Suphi’yle boğazda rakıya oturmuş, iki kadehle onu Kemalizmle barıştırmayı bilmiştir. Üstelemenin, radikalliğin, zıpçıktılığın âlemi yoktur.

Neticede ülke de, demokrasi de, yurttaş birey olma imkânı da ellerimizin arasından kayıp gitmektedir. Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yayınları yasaklayan “Saray rejimi”nin baskılarına boyun eğilmemelidir!

12 Eylül zindanlarında altı oku ve İstiklâl Marşı’nı öğrenen solcu şefler, bu bilinçle yeni dönemi inşa etmişlerdir. Hepsi, sosyalist harekete kendi esaretlerini, teslimiyetlerini, bunların ürettiği özneliklerini dayatmıştır.

Bugün Metin Kayaoğlu gibi dün “Amerika Tayyip’i yıkmak istiyor, baş düşman Tayyip. Amerika’nın yanında olmalıyız” demenin, sonra Trump’ın açıklamaları üzerinden, “Tayyip’i Amerikancı, CHP’yi millici” ilan etmenin bir anlamı yoktur.[2] Dün “Çin yıkılsın” diyen Kayaoğlu, bugün BYD’cidir. Sermayeci solcunun bir uzantısı olarak İmamoğlu’nun eridir. O nedenle, TOKAD’lı Müslümanların Greta’yı ağırladığını görünce “A bunlarda para var demek ki” deyip kendisine bir panel ayarlamıştır. Orada kamera bir an devrilince sözünü unutan Kayaoğlu’nun foyası ortaya çıkmış, goygoyla, yalanla, şovla insanları kandırdığını açık etmiştir. Kendisi, Dev-Yolcuların odasında çalıştırılmış, yetiştirilmiş, ortalığa salınmış bir isimdir. Bu tür kişiler eliyle, Garbis de dâhil, tüm sosyalist hareket, CHP ezgisinin peşine takılmıştır.

Hayırlısı da doğrusu da budur. Zaten kitlesel ve büyük bir yapı vardır. Ne gerek var işçi-köylünün, ezilenin gücünü inşa etmeye. Bu anlamda iltisak, iltihakı doğurmalıdır. Özgür Özel ile meclise yürüyen TİP’li görünümlü il başkanı, “Bu, köleliğe karşı yurttaş olmanın kavgası” demekte, o yurttaşın cebe indirdiği paralara sahip çıkmakta, CHP’nin burjuva ideolojisiyle konuşabilmektedir. Marksizm kirdir, Leninizmse zehir. Bunlardan kurtulmak için CHP ezgisine gerekli sözler döşenilmelidir.

CHP’yle anlaşan, işçi sınıfını ona eski TKP gibi peşkeş çeken EMEP, CHP belediyelerinden gelen imkânlara tavdır, onlara köledir. Yurttaş ev köleleri, “efendimizin evi yanıyor” diye CHP binasına koşmuşlardır. Ama bu koşu, eksik ve cılızdır. Sosyalist hareket, tümüyle CHP’ye iltihak etmelidir. Kurtuluşumuz buradadır. Tarla fareleri, tarla ile birlikte ateşe verilmelidir. O bozgunculara, isyancılara, nifak tohumlarına alan tanınmamalıdır.

Neticede “bizim bu işlerle alakamız yok” yalanını tabanına inandıran TKP, siyasetini CHP’ye göre ayarladığını, yayınlarını bu içerikle yürüttüğünü gizleyebilmektedir. Önceki yazıda kullanılan görsel Cumhuriyet gazetesindeki yoldaşlarından alınmış, oraya küfür ve eleştiri döşenmeyenler, bu becerilerini bize gösterme gereği duymuşlardır. O görsele TKP ismini ekleyen, Cumhuriyet gazetesidir.

Okuyan, tabanına tüm virajları, tüm yalanları, tüm reformizmi yutturma becerisini CHP içinde sergilemelidir. En önemli teorisyeni eski Birikimci Fatih Yaşlı, butlan sonrası “CHP Mansur Yavaş’ı cumhurbaşkanı olarak atasın” demiştir. Ama ne Barış Yıldırım, ne Fatih Yaşlı, ne de Orhan Gökdemir, CHP binalarına yönelik saldırıda faşizmin karşısına dikilmiştir.

Herkes, sosyal medyasından CHP’ye akıl verme yarışındadır. Bu yarışın emekçi halka bir hayrı yoktur. Kollar sıvanmalı, CHP’ye ölümüne sahip çıkılmalıdır. Neticede tek siyasetimiz, sandığa oy pusulası atmaktan ibarettir. CHP de giderse boşluğa düşeriz, işlevsizleşir, bunalıma gireriz!

“Egemen sınıflar, son derece örgütlü olduğu için birlik şarttır. Sermaye, sınırları kolaylıkla aşıyor; devletler baskı ve kemer sıkma politikalarını koordine ediyor; gerici ideolojiler, güçlü medya ve kurumsal ağlar aracılığıyla takviye ediliyor. Bu yoğunlaşmış güce karşı, dağınık ve sekter sol oluşumlar, dönüştürücü bir projeyi ilerletmek bir yana, işçileri ve köylüleri etkili bir şekilde savunamazlar. İşçiler, sömürüyü kolektif olarak deneyimliyorlar, dolayısıyla, tepkileri de kolektif olmalı.”[3]

Nesneli ve kolektifi CHP eşiğinde, onun için terk eden sosyalist hareket, nesnelin karşısına öznelliğini; kolektifin karşısına bireyliğini çıkartmayı öğrenmiştir. Bu öznelliğin ve bireyliğin CHP’nin kurtuluş mücadelesine bir hayrı olmayacaktır. Kadıköy’de çekilmiş bir belgeselde “ben günde 9 bira içiyorum, içtiğim sürece sorun yok. İçemediğim gün Avrupa’ya giderim” diyen gence örgütlenen sosyalist hareket, bu nazlanmaya son vermeli, CHP’li olmalıdır.

Sosyalist hareket, yan yana değil, yana yana ilerlemelidir. Madem bir ateş yanıyor, kendisini o ateşe atabilmelidir. Sosyal medyadaki sığınaklarından, bar köşelerinden, evlerinin lüks odalarından, bacak arasındaki haz noktalarından çıkıp halkın çilesine ve derdine, daha doğrusu, Özgür Özel’in gözyaşlarına, İmamoğlu’nun alnındaki ecel terlerine ortak olabilmelidir. “Kurtu luş yook tekba şına, yahep bera ber yahiç biri miz!”

Eren Balkır
25 Mayıs 2026

Dipnotlar:
[1] “Fikret Kızılok”, 7 Ağustos 2024, X.

[2] “Amerikancı kanat”, 22 Mayıs 2026, X.

[3] Vijay Prashad, “The Need for Global Left Unity”, 22 Mayıs 2026, VP.