Amele Diktatöryası

“En hayırlı ve tatlı kazanç, insanın el emeği, göz nuru, alın teri ile kazandığı rızıktır.”
[Hz.Muhammed (s.a.v)]
“Komünizm, kimseyi toplumun ürünlerini mülk edinme gücünden yoksun bırakmaz; yalnızca bu mülk edinme aracılığıyla, başkalarının emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun bırakır.”
[Friedrich Engels]
“Alın teriyle ıslanan toprak, kurumaz.”
[İbrahim Olcaytu]
“Amele diktatörlüğü” denildiğinde birçok kişinin aklına, "bizleri yüzyıllardır sömüren sömürücülere karşı Amelenin devleti şiddetle ele geçirmesi" gelir. Oysa amele diktatörlüğünün temeli, şiddet değildir. Komünistler, şiddete burjuvazinin direnişinden dolayı başvururlar. Bu direniş, komünistleri daha yoğun bir saldırı yapmayı zorunlu kılar. Son iki cümle, kimi okuyucunun aklına “burjuvazi şiddet uygulamazsa amele diktatörlüğü şiddetsiz, kansız kurulabilir mi?” sorusunu getirebilir. Bu da “amele diktatörlüğü” denildiğinde sık sık düşülen ikinci büyük hataya işaret eder. Sömürenler, yüzyıllardır süren iktidarını hiçbir zaman kansız devretmezler. En küçük kitle gösterisine saldıran devletin böylesine kârlı bir işi varken sırf biz istiyoruz diye sömürüsünü bırakmasını beklemek öngörü, yoksunluğu olur. Hayır amele diktatörlüğünden ne şiddeti anlayacağız ne de burjuvazinin biz istiyoruz diye çekip gitmesini.
Amele Diktatörlükten Ne Anlamalı?
Amele diktatörlüğü, sosyalist toplumu kurma aracıdır. Kapitalist toplumda bu aracın öne çıkan unsuru, burjuvazinin şiddetle yıkılmasıdır. Sosyalist toplumda ise şiddet, sadece burjuvazinin ve onun yardakçılarının sömürüye yeniden dönme isteklerini frenleme ve gerekirse yok etme aracıdır. Dikkat edilirse şiddet, kapitalist sistemde sosyalist devleti kurmak için olmazsa olmaz koşuldur. Ama sosyalist devlet kurulduğu andan itibaren etkinliğini kaybeder. Amele diktatörlüğümüzde şiddeti zorunlu hâllerde kullanılan bir darlığa hapseder.
Amele Gücü Şiddet Değil İdeolojimizdir
Amele diktatörlüğünü burjuvaziyi yıkarak başaracağız. Böylece sosyalist devleti kuracağız. Devleti ele geçireceğiz. Bu ele geçirmeyi burjuvazinin ekonomik egemenliğini yıkmak ve insanın insan tarafından her türlü sömürüsünü yok etmek için kullanacağız. O zaman daha net göreceğiz ki, amele diktatörlüğünü kurmak için kullanacağımız şiddet, sosyalist devletin başarısının güvencesi değildir. Sosyalist devrimin başarısının güvencesi ve bu devrimi yapma gücünü veren, onu burjuva devleti yıkabilecek kadar şiddet uygulayabilecek bir seviyeye getiren ideolojisidir. Bu ideoloji, burjuvazinin ekonomik egemenliğini yok edecektir. Bir avuç sömürücünün milyonlarca insanı sömürmesini ortadan kaldıracaktır. Onların yerine de daha yüksek tipte toplumsal iş örgütlenmesiyle birlikte sömürünün ortadan kaldırıldığı en yüce ekonomik gücü koyacaktır.
Yeni Toplumda Toplumsal İlişkiler
Lenin’i dinleyelim: “Sosyalizmi zafere ulaştırmak, yaratmak ve güçlendirmek için amele, iki görevi yerine getirmelidir. Birinci görev, sermayeye karşı verdiği devrimci savaşın sarsılmaz kahramanlığıyla emekçiler ve sömürülenler kitlesini örgütlemek ve yönetmektir. İkinci görev, emekçiler ve sömürülenler kitlesini olduğu kadar küçük burjuvazinin katmanlarını da ekonominin yeniden kuruluşuna, yeni toplumsal ilişkilerin oluşturulmasına, yeni iş disiplininin, bilimin son buluşları ve kapitalist teknolojiyi büyük sosyalist üretimin, zanaatkârları olan bilinçli emekçilerin kitle hâlindeki birliğiyle bağdaştıran yeni emek örgütünün kuruluşuna doğru götürmektir. Bu ikinci görev birincisinden daha zordur... Fakat bu çalışma daha esastır.”
Lenin’in altını çizerek söylediği nokta önemlidir: “Yeni emek örgütünün kuruluşu... Bu çalışma esastır.” Neden esastır? Çünkü amele, diktatörlüğünü daha önceki sistemler gibi küçük bir azınlığın kârı için kullanmaz. Daha önceki sistemler, köle sahibini köleleri, feodal beyin köylüleri, burjuvazinin işçileri sömürmesiyle ayakta kalmıştır. Bu gücü korumak ve her türlü üretimden silâhsızlandırmak için de emekçileri hem maddi hem de manevi açıdan yalnızlaştırır. Oysa sosyalizm, küçük bir azınlığın kârına kâr katması için burjuva devleti yıkmaz. Yapılacak devrimle, sömürülenlerce inim inim inletilen halka gücü gösterilir. Devrim bununla da yetinmez. Gücünün farkına varan sömürenlere daha önce burjuvaların özgürce kullandığı maddi ve manevi, emekçilerin yararına olan her şeyi emekçilere geri verir. Nedir bu maddi ve manevi güç?
Maddi güç, kendisine ait olan ama kendisine verilmeyen emek gücünün işçiye geri verilmesidir. Daha basit ifadelendirirsek, bu sömürünün ortadan kaldırılmasıdır. Manevi güç ise, işçinin çalışma yaşamından sonra geriye kalan zamanıdır. Burjuvazi, bu zamanı elinden geldiğince kısar. Emekçilerin kendilerini insan gibi hissetmesini sağlayan en basit etkinlikler bile, ya zamandan dolayı ya parasızlıktan ya da yorgunluktan yapılamaz hâle getirir.
Sömürünün ortadan kaldırıldığı, her alanda emekçilere insanın insanca değer kazandığı bir sistem sunulduğunda, emekçiler bu kapitalist sistemden en büyük acıyı çeken işçi sınıfının öncülüğünde savaşı göze alırlar. Bu savaşım, kendisine acı çektiren burjuvaziye körü körüne uygulanan şiddetle değil, burjuvaziyi yıkarsa eğer elde edeceklerinin şiddetidir.
Selahattin Aykurt
Devamını oku ...

Filistin’de Adalet Mücadelesi

Filistinliler kazanıyor. Bu söz kulağa kibirli, hatta duygusuzmuş gibi gelebilir. Ama önce şunu söylemem lazım: birçok yönden bakıldığında artık hiçbir şey eskisi kadar kötü değil. Bu kelimeleri yazdığım günlerde, Gazze Şeridi’denki bir milyon yedi yüz bin insan en karanlık günlerini yaşıyordu. İsrail kuşatması ve savaşla geçen onca yılın ardından, birçok insan günde on sekiz saat elektrik kesintileriyle baş etmeye çalışıyor. Boru namına bir şey kalmadığından, tüm kanalizasyon sokaklara akıyor. Su içilmez durumda, İsrail ve müttefiki olan Mısır’daki askerî rejim, Gazze sınırlarını kapattığı için kaçacak bir yer de yok.
Biraz mesafe alıp baktığınızda, işgal altındaki Batı Şeria’da da durumun nispeten biraz daha iyi olduğunu görüyorsunuz. Kendisini muzaffer gören ve açıktan beyan ettiği biçimiyle, aşırı sağcı olan bir partinin yönettiği İsrail, Filistin toprağından arta kalanları “Yahudileştirmek” için yerleşim politikasını şiddet yoluyla, tüm acımasızlığı ile uyguluyor. Son yirmi yıl içerisinde İsrail işgalinin eksiklerini kapatan, nispeten daha sinsi bir şey daha çıktı karşımıza: Filistin Yönetimi’nin tatbik ettiği işbirlikçi neoliberal rejimi, daha “devlet olma”dan bile önce, halkın sahip olduğu, ekonomik açıdan kendisine yeterli olmaya dair beceriyi ve kontrol yeteneğini onun elinden aldı.
Öte yandan bugün İsrail vatandaşı Filistinlilerse kendilerini “Yahudi devleti”nde istenmeyen birer casus olarak gören İsrailli liderlerin tahrik ve saldırılarına maruz kalıyorlar. 1948’den beri sürgünde çileler çekmiş Filistinli mülteciler için hayat daha ümitsiz. Filistinli mültecilerin neredeyse yarısının yaşadığı Suriye’deki korkunç iç savaşta yerinden yurdundan olmuş milyonlar içinde iki yüz binden fazla Filistinli de var. Mısır’da Hüsnü Mübarek’in 2011’de devrilmesinden sonra Mısır-İsrail barış anlaşmasının yürürlükten kaldırılmasını tehdit edecek boyuta varan Filistinlilerin haklarına dönük devrimci ifadeler, Filistinlileri günah keçisi ilân eden özel medya ve darbe rejimi eliyle hükmünü yitirdi. Anavatanlarına geri dönmesine mani olunan Filistinliler, bir kez daha üzerinde hiçbir kontrol imkânlarının bulunmadığı, şiddetin hüküm sürdüğü jeopolitikanın insafına kaldılar. Zerre etkisi olmayan, her türden vizyondan mahrum liderlerin yükünü çeken Filistinlilerin kaderi, görünüşe göre, ummanın ortasında salınıp duran kibrit çöpünün kaderine benziyor.
Kimsenin inkâr edemeyeceği tüm bu gerçeklere karşın, kendi kaderini tayin etme hakkı ve kurtuluş için mücadele eden bir halk olarak Filistinliler, politik projelerinin meşruluğundan ve bu projelerin uzun süre varlığını koruyacaklarından hiç şüphe etmiyorlar, hatta içlerinde bu konuda en ufak bir kaygı bile yok. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, “Bugün İsrail’in nispeten güvende ve müreffeh olduğu gerçeği, mevcut statükonun yarın varolmayacağı gerçeğini hiçbir şekilde değiştirmez” uyarısında bulunuyor.[1] Kerry’nin krize bulduğu çözümse, seleflerinin geliştirdikleri çözümler kadar kıt bir muhayyileye dayanıyor ve gerçekdışı bir nitelik arz ediyor. Onun “yaşama ihtimali olan, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ve İsrail’in de Yahudi halkının anavatanı olarak kabul edilmesi” fikrine dayanan iki devletli çözümünün hiçbir temeli bulunmuyor.
Bu vizyonun gerçekleştirilebileceğine inananların sayısı giderek azalıyor. Kimse artık barışa veya adalete bu formülle kavuşulacağını düşünmüyor. Kerry’nin dile getirdiği “çözümler”e dair ezberler, sıklıkla yerini Filistin’deki “sorun”a yönelik, giderek baskın hâle gelmiş tanımları tefekkür edip bunlarla boğuşmaya, ilgili sorunun nasıl çözüleceği üzerine kafa patlatmaya bırakıyor. Bu açmazı sürdürmek için harcanan her türden çabaya ümit bağlarsak, Filistinlilerin geleceği de birçok kişinin bugün yaşadığı mevcut koşullar kadar iç karartıcı olacaktır. Bana kaç kez “tek çözüm iki devlet, onsuz hiçbir şey değişmez” denildiğini hatırlamıyorum bile. Oysa devletlere ve sınırlara dair takıntımız, her şeyin değiştiği gerçeğini çoğunlukla gölgeliyor, bu görülmeli.
Bugün “Yahudi devleti olarak varolmak İsrail’in hakkı” sözü, artık herkesin itiraz ettiği bir husus hâline geldi. Bu, on yıl öncesinde bile kimsenin aklına gelmeyecek bir gelişmeydi. Bugün İsrail’deki Filistinli gençler, dedelerinin, ninelerinin sürgün edildikleri topraklara geri dönmek için kimseden izin dahi beklemiyorlar. Gençler, Celile’deki Küfr Birim ve İkrit gibi köylere dönmeye başladılar bile. Hayfa’da bulunan Arap Gençliği Derneği Beledna direktörü Nedim Naşif’in ifadesiyle, “gençliğin öncülük ettiği bu halk hareketi, ülkeye geri dönüş hakkı için verilen mücadelenin tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durum” ve bu hareket, İsrail devletinin Filistin karşıtı, ırkçı temellerini sarsıyor.[2] Filistinlilerin İsrail’in kudretiyle başa çıkmaları ve onu yenmeleri mümkün. Daha önce yazdığım üzere, örgütlü ve kararlı bir itirazla karşılaştığında, İsrail hükümetinin on binlerce Filistinli bedeviyi topraklarından zorla etmeyi öngören “Prawer Planı”nı geri çekmek zorunda kaldığına dair haberlere tanık olunuyor.[3] İster İsrail geçici süre geri adım atmış olsun isterse sonunda zafere ulaşmak ucu açık bir mesele olarak görülsün, Filistinlilerin sürmekte olan mücadelede kararlı adımlarla ilerlemeleri gerek.
Bugün İsrail, tüm dünya genelinde yeni yoldaşlar edinen, her geçen gün yeni başarılar kazanan BDS (Boykot, Tecrit, Yaptırımlar) hareketine karşı yürüttüğü mücadeleye eşi benzeri görülmemiş miktarlarda kaynak aktarıyor. Birkaç yıl önce akademi birliklerinin, sendikaların, kiliselerin ve emeklilik fonlarının Filistin halkına karşı işlenen suçların ortağı olan yabancı şirketlerin ve İsrail kurumlarının tecrit edilmesine dönük politikaları tartışıp benimseyecek noktaya gelmeleri hayal bile edilemezdi.
Akademik boykota yönelik itirazını bir biçimde terk eden, Amerikalı önde gelen Yahudi felsefeci Judith Butler bugün şunları yazıyor: “Son iki yıl içerisinde bireylerin ve grupların nasıl o dilsiz korkularını ve kaygılarını geride bırakıp çekinerek de olsa konuşmaya karar verdiklerine tanık oldum.”[4] BDS, aradaki diyalogu kestiği iddiası üzerinden eleştiriliyor, oysa o aslında eskisine nazaran daha fazla tartışmaya ve eyleme yol açıyor. Bu hareket, İsrailli Yahudiler arasında bile henüz küçük, ama sayıca giderek çoğalan bir kitleye kavuşuyor ve yeni destekler bularak ilerliyor. Filistinlilerin yürüttükleri BDS kampanyasını destekleyen İçeriden Boykot grubunun kurulmasına katkı sunan Ronnie Barkan, desteğini şu şekilde izah ediyor: “Bugüne dek tek derdi, suni yollardan yaratılmış Yahudi çoğunluğun muhafaza edilmesi olan, etnik temizlik ve etnik ayrımcılık üzerine kurulu bir ülkede, bu tarz bir fikriyata verilebilecek tek cevap, onu tümden reddetmektir.” Barkan, ayrıca Siyonizme itiraz etmenin “bu bölgede demokrasi için verilen mücadele”den ayrılamayacağını söyleyen bir isim.[5]
Bu çabaların bir sonucu olarak “Filistin” sorun olmaktan çıktı, onun yerine Siyonizmin ortaya koyduğu Filistin halkının tarihini, haklarını, hatta varlığını bile inkâr etme girişimleri ve yerleşimci-sömürgeciliğin kendisi bir sorun olarak görülmeye başlandı. Bu dönüşüm dâhilinde Filistinliler, artık kültürel ve ırksal üstüncülük ideolojisinden kaynaklanan sistematik şiddetle yüzleşen ABD ve dünyadaki başka insanlarla ortak bir mücadele yürütmenin gerekliliğini yeniden keşfediyorlar. Bunlar, hükümetlerin veya politikaların İsrail’e birden meydan okuma cüreti gösterebilmeleriyle değil, aksine bu cüreti gösterememeleriyle alakalı. Çünkü, örnek vermek gerekirse, Nelson Mandela anmasına katılan Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas, Güney Afrika’da “hayır, İsrail’in boykot edilmesine dönük çabaları desteklemiyoruz” diyor.[6] Ama milyonlarca insan, onunla asla aynı fikirde değil. Fiilî değişim, esasında tüm dünya genelinde, köylerinde, tarlalarında, balıkçı teknelerinde, mülteci kamplarında ve İsrail hapishanelerinde Filistinlilerin sergiledikleri direnişe ve kararlılığa yanıt veren insanların İsrail’i yaptıklarının hesabını vermeye zorlamak amacıyla örgütlenmesi sayesinde gerçekleşiyor.
Filistinliler, dünya halklarının desteğini her zaman arkalarında hissettiler, ama bu destek dönem dönem sokaklarda yapılan, önemli kimi gösterilerle sınırlı kaldığından veya temsil gücü zayıf hükümetler eliyle kanalize edildiğinden, kolayca etkisiz kılındı. Oysa bu sefer Filistinliler ve dünya genelinde hüküm süren dayanışma hareketi, bu desteği İsrail’in kendisini “hâkimiyetine dönük varoluşsal bir tehdit” olarak tanımladığı, uzun soluklu bir kampanyada vücut buluyor.
Artık ana iddiama geçebilirim: Filistinliler süren tartışmada kazanıyorlar, Siyonistlerse kaybediyorlar. İsrail, bu kitabın ana konusunu teşkil eden güçlü bir karşı saldırı gerçekleştiriyor. Panikleyen İsrail’in bu saldırısı da gösteriyor ki Filistin’deki adalet mücadelesi, her zaman olduğu gibi bugün de öncelikle bir fikirler mücadelesidir. Mücadelenin bir tarafında “Siyonizmin Filistin’e yerleşmeye, orada yaşayan yerli halkı kovmaya ve kalanların haklarını inkâr etmeye hakkı vardır, Yahudiler Filistin’de hak iddia eden bir kolektiftirler, Siyonizmin Filistin’i ele geçirmesine direnmek ‘aşırıcılık’ ve ‘terörizm’, bu duruma rıza göstermek ‘ılımlılık’ ve ‘barışçıllık’tır, taksim ve ayrışma dışında bir sürece yer yoktur, sömürge olmaktan kurtulma ve herkesin tarihsel Filistin’de adil bir geleceğe kavuşmasının ihtimali yoktur” diyenler durmaktadır.
Neyin mümkün neyin imkânsız, neyin adil neyin adaletsiz, neyin istenilir neyin istenilmez olduğu, bu türden görüşlerle ve bu görüşlerin ne ölçüde “gerçekçi” ve meşru olduğu ile alakalıdır. Mevcut fikirlerin dayatılmışlığından kopmamıza mani olunmaktadır. Bunun için İsrail ve lobileri, tartışmaya mani olmak için, bilhassa İsrail’in vazgeçilmez destekçisi olan ABD’de, çok yoğun bir çaba ortaya koymaktadırlar.
Gelecekte neler olacağının bir garantisi yok. Bugün Filistin civarındaki bölgede birçok insanın felâketlerle yüzleşmesi karşısında ümitsizliğe kapılmaksa kolay bir yol. Ama tam da bu kitap dâhilinde ortaya konulan sebeplerden ötürü, ben birkaç yıl içerisinde köklü bir dönüşüm yaşanmasına dair açık uçlu, ümit verici ve insanı heyecanlandıran ihtimallerin bulunduğuna inanıyorum.
Kanaatimce, Filistinlilerin ve müttefiklerinin İsrail’deki ırk ayrımcılığına, yerleşimciliğe ve ırkçılığa karşı kazanacakları zafer sadece onların bir zaferi olmayacak, o, eşitliğe ve adalete inanan, bu değerler için mücadele eden herkesin zaferi olacaktır.
Ali Abunimah
Aralık 2013
Dipnotlar
[1] John Kerry, “Remarks at the Saban Forum”, yayınlanan haber, ABD Dışişleri Bakanlığı, 7 Aralık 2013.
[2] Nadim Nashef, “Palestinian Youth Assert Right of Return with Direct Action,” 11 Eylül 2013, Electronic Intifada, https://goo.gl/weNneG.
[3] Adalah, “The Government’s Decision to Cancel the Prawer Plan Bill Is a Major Achievement,” yayınlanan haber, 12 Aralık 2013, https://goo.gl/SLUeyw.
[4] Judith Butler, “Academic Freedom and the ASA’s Boycott of Israel: A Response to Michelle Goldberg,” Nation, 8 Aralık 2013, https://goo.gl/oBEftG.
[5] Cecilia Dalla Negra, “‘I Can’t Dictate Methods of Palestinian Struggle’: Israeli Boycott Activist Interviewed,’ Electronic Intifada, 8 Ağustos 2012, https://goo.gl/igBXFq.
[6] Peter Fabricius, “Palestinian Head Rejects Boycott of Israel,” The Star (South Africa), 11 Aralık 2013.
Devamını oku ...

Economist

Burjuva Hayırseverler ve Devrimci Sosyal Demokrasi
The Economist[1] Britanyalı milyonerler adına konuşan bir dergi olarak, bugünlerde savaş konusunda oldukça öğretici bir hattı takip etmektedir. En eski ve en zengin kapitalist ülkede gelişmiş sermayeyi temsil eden bu isimler, savaş karşısında gözyaşlarına boğuluyorlar ve barış isteklerini sürekli yineliyorlar. Oportünistler ve Kautsky ile birlikte sosyalist bir programın barış propagandasını içermesi gerektiğini düşünen tüm sosyal demokratlarsa, Economist’i okusalar yaptıkları yanlışın kanıtını da görmüş olacaklar. Zira onların programı sosyalist değil, burjuva pasifisttir (barışçıdır). Devrimci eyleme dair propaganda olmaksızın görülen barış rüyaları, sadece savaşa yönelik korkunun ifadeleridir ve sosyalizmle ortak hiçbir yöne sahip değildir.
Kaldı ki Economist dergisi, sırf devrimden korktuğu için barıştan yana durmaktadır. Örneğin 13 Şubat 1915 tarihli sayısında şu türden pasaja rastlamak mümkündür:
“İnsandan yana olanlar, barışın sağlanması ile birlikte dünya genelinde orduların da küçüleceği günü büyük bir umutla beklemektedirler. […] Gelgelelim mevcut güçlerin Avrupa’da işleyen diplomasiyi gerçek hayatta kontrol altında tuttuğunu bilenler, ütopya peşinde değildirler. Gelecek, kanlı devrimlerle, emekle sermaye veya Kıta Avrupası’nda iktidarda olan sınıflarla kitleler arasında yaşanacak şiddetli savaşlara dair ihtimallerle yüklüdür.”
27 Mart 1915 tarihli sayısında ise Sör Edward Grey’in vaat ettiği biçimiyle, milletlere özgürlüklerini vs. temin edecek bir barışın sağlanması ile ilgili ifadelere rastlıyoruz. Derginin ifadesiyle, eğer bu umut boşa düşerse, “savaş kimsenin nereden başladığını ve nerede biteceğini bilemeyeceği bir devrimci kargaşaya yol açacak.”
Britanya’daki barış yanlısı milyonerler, barış için ağlayıp duran Kautsky müritleri ve benzeri türden sosyalist ağıtçılar, oportünistlere kıyasla, bugünün siyasetini daha iyi anlıyorlar. İlk olarak burjuvazi, kapitalist sınıfın mallarına el konulana dek, “eski güçler diplomasiyi gerçek hayatta kontrol altında tuttuğu sürece” demokratik barışla ilgili ifadelerin boş ve aptalca bir ütopyadan, hayalden ibaret olduklarını bilmektedir. İkinci olarak burjuvazi, gelecekte kanlı devrimlere tanıklık edileceğine, devrimci bir kargaşanın hâkim olacağına dair akla yatkın bir değerlendirmede ve tahminde bulunmaktadır. Burjuvazi açısından bir sosyalist devrim, her zaman “devrimci kargaşa” demektir.
Kapitalist ülkelerin uyguladıkları bu gerçekçi siyaset dâhilinde barışa yönelik sempati üç şekilde karşımıza çıkmaktadır:
(1) Nispeten daha eğitimli ve bilgili olan milyonerler, devrimlerden korktukları için barışın hemen tesis edilmesini istemektedirler. Bu insanlar, akla yatkın bir yaklaşım dâhilinde ve doğru bir yöntemle, kapitalizm koşullarında (ilhakların yaşanmadığı, fakat silâhların sınırlandırıldığı bir gerçeklikte) her türden “demokratik” barışı ütopik bir adım olarak tarif etmektedirler.
Oportünistler ve Kautsky’ye bağlı isimler, işte bu cahillere has ütopyayı savunmaktadırlar.
(2) Bilgisiz halk kitleleri (küçük burjuvazi, yarı proleterler, işçilerin belirli bir kesimi vs.) barışı isteme konusunda muğlâk bir tutum sergilemekte, bunun yanı sıra savaşa karşı tepkileri artmakta ama öte yandan devrimci duygular da tüm muğlâklığı dâhilinde, gelişme kaydetmektedir.
(3) Proletaryanın münevver, en ileri müfrezesi olarak devrimci sosyal demokratlar, kitlelerin duygularını dikkatle incelemekte, barışa dönük giderek artan çabalarından yararlanmakta ama bu noktada kapitalizm koşullarında “demokratik” barışa dair ham hayallere omuz vermemekte, hayırseverlerin, devlet kurumlarının ve burjuvazinin yerini kapmaya dair ümitleri boş yere beslemeye çalışmamakta, bunun yerine muğlâk devrimci duygu ve düşüncelere belirli bir netlik kazandırmakta, kitleleri savaş öncesi siyasete dair binlerce olgu ile aydınlatmakta, bu çalışmayı kitlelerin deneyimi üzerine inşa etmektedir. Sosyal demokratlar, burjuvaziye ve ülkelerdeki hükümetlere karşı kitlesel devrimci eyleme dönük ihtiyacın demokrasiye ve sosyalizme uzanan yegâne yol olduğunu sistematik bir üslup dâhilinde, sebatla ve yolundan sapmadan ispatlamak için yola revan olmuşlardır.
V. I. Lenin
Sotsial-Demokrat Sayı 41
1 Mayıs 1915
Dipnot
[1] The Economist, Londra’da 1843 yılından beri haftalık olarak yayınlanan kapitalist dergi. 15 Şubat 2019 tarihli son sayısında dergi, sosyalizmin güçlenmesinden bahsediyor, efendilerine binyıl sosyalizmin yükseldiği konusunda ikazlarda bulunuyor, muhtemeldir ki bu konuda hem sol hem de sağ içerisinde alınacak, gerekli önlemlere dair ipuçları sunuyor. –çn.
Devamını oku ...

İran Devrimi Kırk Yaşında

İran Devrimi Kırk Yaşında:
Bilmek İçin Cüretin, Eyleme Geçmek İçin Cesaretin Olsun!
1972’de Çin Başbakanı Zhou Enlai’ye, “Fransız Devrimi’nin ne tür etkileri olmuştur?” diye sorulunca o da “bir şey söylemek için henüz daha erken” diyor. Bu aktarılan hikâye doğru mudur bilinmez ama ben, başbakanın o efsanevî cevabının hâlen daha tarihsel açıdan uygun olduğu kanaatindeyim. Devrimlerin yapıp ettikleri, yanlışları veya başarıları, bıraktıkları kalıcı etkiler, soyut ve somut kazanımları çoğunlukla birbiriyle çelişen ifadeler dâhilinde aktarılmaktadır. Gerçeğin ne olduğunu tespit etmekse her daim güç bir iştir.
1979 İran Devrimi, bu konuda asla istisna teşkil etmemektedir. İranlılar, bugün devrimin kırkıncı yıldönümüne tanıklık ediyorlar ve bu tanıklık, ülkenin hem taşrasında hem de kentlerinde işitilen pişmanlık ifadeleriyle birlikte gerçekleşiyor. Bu sesler, büyük şehirler kadar küçük kasaba ve köylerin sokaklarında işitiliyor, hem mazlumların hem de zengin sınıfların ağzında benzer ifadelere dönüşüyor. Söz konusu hoşnutsuzluk, sürgündeki medya organlarında makes buluyor, aynı zamanda onlar eliyle besleniyor. Amerika ve Avrupa’daki Fars televizyonları, radyolar, devrimin gerçekleşmiş olması sebebiyle hâlen daha yas tutuyorlar ve önceki rejimi alabildiğine romantize ediyorlar. Bu yayınlar, yolsuzluklardan, baskılardan, kültürel ve toplumsal yabancılaşmadan, cinsel ve etnik ayrımcılıktan, ekonomik güçlüklerden ve bölgedeki istikrarsızlaşmadan dem vuruyorlar. Elbette her sene devrimin yıldönümünde rejimin daha ne kadar yaşayacağı sorusu gündeme geliyor ki bu sorunun devrimin kendisi kadar eski olduğunu söylemek lazım.
Söz konusu şikâyetler, bilhassa toplumsal eşitsizliklerdeki derinleşme ve yolsuzluk meselesiyle ilgili şikâyetler, tabii ki meşru. Hiçbir şey sır değil. İran meclisinin her bir oturumunda bu meseleler tartışılıyor, gazeteler ve yayın yönetmenlerinin elinden çıkan makalelerde hep bu konulardan bahsediliyor. Tüm bu tartışmalarda aydınlar, uzmanlar, hükümet yetkilileri ve milletvekilleri, hâlen daha devrimci söylemin sahip olduğu kudrete atıfta bulunuyorlar ve gündelik hayatta karşılaşılan gerçeklerle devrimin vaatleri arasında mevcut olan ve giderek derinleşen uçuruma işaret ediyorlar. Bir zamanlar en güçlü isimlerden biri olan, Uzmanlar Meclisi başkan yardımcılığını yapan, 1981’de suikasta kurban gidene dek Yüksek Mahkeme Başkanı olarak görev yapan Muhammed Hüseyin Beheşti’nin servetin, en düşük ve en yüksek gelir arasındaki oran üçte bir olacak şekilde dağıtılması hedefini belirlemesinin üzerinden bu yana çok uzun zaman geçti. Bu eşitlikçi söylem, hâlen daha canlı ama hayatın gerçeklerine denk düşmeyen, basit bir slogandan ibaret şimdilerde.
Tüm söylenenlerde haklılık payı var tabii. Lâkin şahın o otokratik idaresine son vermiş, İran’ı yeniden bölge gücü hâline getirmiş, ülkeyi canlı, hakları gören, katılımcı ve her meseleye müdahil olan bir topluma dönüştürmüş olan devrimci dönüşümdeki aklı sorgulamak ille de gerekli mi? Bir vakitler dünyanın en büyük beşinci ordusunu çıplak elleriyle devirip yalınayak yürüyen o devrimci irade, İran’ı uyandırmış, bu uyanış bugüne dek milletin kolektif bilincini biçimlendirmiştir. Söz konusu bilinç varlığını, farklı muhalefet ve yurttaş faaliyeti biçimleri dâhilinde hâlâ sürdürüyor.
İran’da devrim, Batı’daki entelektüel mahfillerde devrim fikrine şüpheyle yaklaşıldığı bir dönemde gerçekleşti. Avrupa Solu’nun Sovyet ve Çin deneyimleri karşısında yaşadıkları hayal kırıklığı ve bu solun 1968 sonrası devrimci bir harekâtı başlatamaması, ütopya ve devrim fikirlerinin totaliterizm ile terör dönemi ile eşanlamlı hâle gelmesi için gerekli zemini sağladı. O dönemde inancını yitirmiş olan Avrupa Solu, terörün devrimin doğasından kaynaklanan bir özellik, toplumun radikal dönüşümünün ise anlamsız bir ütopya olduğunu söyleyen liberallerin korosuna katılmıştı.
İran Devrimi ise dünyada siyasetin eksenini Doğu-Batı karşıtlığından çıkartıp Güney-Kuzey arasındaki mücadelelere doğru evrilten, Afrika, Asya ve Karayipler’deki sömürgecilik sonrası direniş hareketleriyle ortak bir ruhu paylaşıyordu. O, dünyadaki diğer birçok devrim gibi, milletlerin kendi kaderini tayin hakkına destek sunmaya çalışıyor, bu desteği de emperyalist dünya düzeninin ayakta kalmasını sağlayan küresel politik ve ekonomik hiyerarşilerin yeniden düzenlenmesini sağlamak suretiyle veriyordu. İran Devrimi, Michael Manley’nin Jamaika’sında, Sukarno’nun Cakarta’sında, Cape Town’dan Kahire’ye, Managua’dan Manila’ya birçok yerde yaşayan ezilenleri kuşatan ruhun tecessüm etmiş hâli idi. İranlılar, adil bir dünyayı inşa edebileceklerine dair bir düş gördüler. İran’da tüm milleti kuşatan bu ruha, zamana direnen, insanların söz, yetki ve karar sahibi olmasını öngören bir anlayış eşlik etti. Bugün kırkıncı yıldönümünü kutlayan, işte bu anlayış. Devrimci hareketin sergilediği cesaret, devrimin çarklarını döndüren korkusuzluk, kitlelerin uğruna mücadele ettikleri o haysiyet, tarih yapan yürüyüşlerde ve grevlerde karşılık bulan kararlılık, hep birlikte yeni bir millet yarattı ve bu millet, o yürekliliğini, yaratıcılığını ve özgüvenini sergilemeye bugün de devam ediyor.
Kırk yıl önce emperyalizm, sömürgecilik, kapitalizm ve bireycilik, insanların büyük bir kısmının aşılmasını istedikleri hususlardı. Adalet, eşitlik, hakkaniyet, katılımcı yönetim, hayalperestleri ve her şeyden mahrum bırakılmış olan kitleleri fikri düzeyde birbirinden ayıran unsurlar değillerdi. Bugün devrimin dili, demode ve eskiymiş geliyor kulaklara. Devrim karşıtı propagandanın neoliberal hiyerarşinin dünya üzerinde tesis ettiği ağdan beslenen, kontrollü, bölük pörçük modernleşmeden beslenen devrim karşıtı propaganda ve tüm o endüstri, birçok insanın İran Devrimi’ne ve Güney’deki diğer radikal politik deneylere dair düşüncelerine galebe çalıyor. Bugün devrim, genelde zaten tarihin sonuna erişmiş olan dünyayı yeniden biçimlendirmek için çabalayanların giriştikleri çocukça bir uğraş olarak görülüyor. Bunlar, hepimize elimizdekilerle yetinmemizi telkin ediyorlar.
Kırk yıl önce İranlılar, Alman felsefeci Walter Benjamin’in devrim tarifini somutlaştırdılar, ihtimallerle yüklü göğe doğru yükseldiler ve belirsizlikler dünyasına, maliyeti yüksek bir sıçrama gerçekleştirdiler. Kırk yıl sonra sürgündeki İranlıların kurdukları medya, o muazzam sermayesiyle birlikte, çıkarları devrimle zedelenmiş olan emperyalist güçlerle el ele, devrim öncesi günlerin ihtişamlı ve şanlı olduğuna dair bir nostalji imal ediyor. Kendi milletini ağır adımlarla ama kararlı bir biçimde büyük medeniyetin eşiğine getirmekte olan otokratik bir krallığın antik çağlardaki görkemine yeniden ulaşmak üzere olduğundan bahsediliyor ama bu ilerleyişin milletin başı öne eğik, gözleri kapalı, ağzı kilitli şekilde, itaatkâr bir sürü misali yaşamasıyla mümkün olduğu üzerinde hiç durulmuyor.
Bugün İran’da sivil toplumun yaşadığı canlanma, kadınların kamusal alanda büyük bir yere sahip olması, sinemada usta işi filmlerin üretilmesi, sanat ve fikir alanında örnek teşkil edilecek işlere imza atılması ve bu yönde güçlü ağların teşkil edilmesi, devrime rağmen değil, devrim sayesinde gerçekleşmiş gelişmelerdir. Devrim, insanların dünyayı görme biçimlerini köklü bir biçimde dönüştürmüş, onların kendileriyle ve başkalarıyla ilişkilerini, hakları ve sorumlulukları anlama biçimlerini değiştirmiş, iktidarın yaptıkları ve yapmadıkları konusunda hesap vermesini sağlamıştır. Hiç şüphe yok ki İranlıların kırk yıl önce gerçekleştirdikleri sıçrama, onları terör dönemi, savaş, uluslararası planda yaşanan politik gerginlikler ve ülkeyi harap eden yaptırımlar gibi tehlikelerle dolu bir yolu sokmuştur. Bu yıldönümü, esasen, cesaretin ve haysiyetin yükünü korkuyu ve itaati iş edinmiş kişilerin çekemeyeceğine inanmış, bugün de inanmaya devam edenlere aittir.
Behruz Gamari Tebrizi
Devamını oku ...

Sardunya'ya Özgürlük

Belediyenin kestiği güzel dut ağacının anısına.
Kısa Bir Giriş
Böyle bir dünyada daha yüksek sesle bağırmak ve uyuyanları uyandırmak gerekiyor.
İnsanlık tarihinin bugüne kadar biriktirdiği en önemli birikime; eşitlik ve özgürlüğe sahip çıkmak gerekiyor. Ya kolektif aklı egemen kılacağız, ya hep beraber yok olacağız. Ya eşit, özgür, doğa ile ve kendisi ile barışık insanlığı yaratacağız ya da insanlık diye bir şey kalmayacak.
Hâkim kültürlerin, inanç ve dünya görüşleri o kadar içimize sinmiş ki, farklı düşünce yapılarına evrilemiyor insan. Özelikle Batı merkezli uluslar ve kültürler, artık doğayı, işçi özgürlüğünü yok sayıyor, her şey monoton yasaların hegemonyasında. “Saf hukuk”u yok sayıp doğanın ve insanlığın kaderi iktisadî düşüncelere peşkeş çekiyoruz. Doğayı korumuyor, insan dışında başka hayatlara yer vermiyorsa, bilimin bir anlamı olabilir mi? (özelikle resmi bilim).
Tüm değerlerin anlamsızlaştığı bir tarihsel dönemden geçiyoruz. Aslında kurulan bu cümle, yeni değil. Tüm tarihsel dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde bu ve buna benzer cümlelerle durumu açıklama zorunluluğu hissedilmiş. “Büyük” düşünürlerin çoğu, statükonun bozulduğu hemen her durumda buna benzer cümleler kurmuş. “İnsanlık can çekişiyor, düzen bozuldu”.
Ama bu cümlelerin sarf edildiği dönemlerin birçoğunda da aslında bu yaklaşımın yeniye duyulan korkunun başka bir dille söylenişi olduğunu tarih bize göstermiş durumda. Serflerini kaybeden beyler de aynı şeyleri söylemiş “düzen bozuldu, insanlık felâkete gidiyor”; peki şimdi ne oluyor? Düzen bozulmuş filan değil, “köleler” de ayaklanmış değil, biz niye felâketten bahsediyoruz?
Sınıf mücadeleleri olan tarih boyunca yaşanan toplumsal sistemler bir dönem sonra kendi içinde taşıdığı çelişkilerin itici gücü ile yerini bir sonrakine bıraktı. İlkel topluluklar hâlinde yaşayan insanlık ailesi, sermaye birikimi ile köleci toplumu kendi bağrından doğurdu. Köleci toplumun ezilen sınıfı köleler, köleci devleti tarihe gömdüler. Feodalizm bağrında yetiştirdiği tüccar sınıfın elleri arasında can verdi.
Bu sancılı geçişlerde hep statüko yanlıları vardı ve felâket çığırtkanlığı yapıyorlardı. Binlerce yıl süren toplumsal mücadeleler, bir taraftan insanlık ailesinin hafızasına insan onuruna yaraşır yaşamsal kavramları da kazıdı.
Kölelik insana yakışmaz; özgür olmak gerekli. Eşitsizlik acıların kaynağıdır; eşitleşmek gerekli. Her oluşan yeni düzen, bu kavramların sırtına basarak kendi sistemini var etti ve bir süre sonra kendi çelişkisinin esiri oldu ve köhneleşip gericileşmeye mahkûm oldu.
Şimdi “tarihin sonu”nu yaşıyoruz. Bazılarına göre buradan öte köy yok. Bu yüzden “insanlık çürüyor” diye bağırmaya da gerek yok. Oysa şimdi tüm dünya olarak “felâkete gidiyoruz” diye bağıranlar, düzenin bozulmasından korkan egemenler değil. “Dünya ve insanlık yok oluşa gidiyor, buna engel olmalıyız” diye bağıranlar, tüm dünyanın ezilenleri ve emekçileri.
Bu çığlıkların tarihte egemenlerin attığı “düzen bozuldu” çığlıkları ile bir ortaklığı yok. Evet, gören gözlerin tüm açıklığı ile gördüğü bir felâketler çağındayız. Emperyalist savaş ve işgaller dünyayı kan gölüne çevirmiş durumda, gelir dengesizliği ve açlık sorunu çözülme imkânından uzak. Yüzyıllarca dünyanın yeraltı-yerüstü kaynaklarını sömüren zengin Avrupa sefahat içinde, derisi kadar kara olan kaderi ile boğuşan Afrika açlıktan kıvranıyor.
Oysaki Avrupa’da makyaj malzemelerine harcanan paralarla bile Afrika'daki yangına su serpmek mümkün. Dünya nüfusunun büyük bir bölüm barınma, eğitim ve açlık sorunlarını çözemezken, ABD’nin askerî harcamaları ile yeni bir dünya bile kurulabilir. Üretim ve tüketim anarşisi yüzünden dünyanın tüm doğal dengesi alt üst olmuş durumda, tabiat can çekişiyor. Fantezi filmlerindeki asit yağmurları yağmaya başladı bile. İnsanlar bencil ve paranın esiri olmuş durumda. Önü alınamayan kapitalist tümör, tüm hızıyla dünyayı yaşanmaz hâle getiriyor.
İşte böyle bir dünyada daha yüksek sesle bağırmak ve uyuyanları uyandırmak gerekiyor. İnsanlık tarihinin bugüne kadar biriktirdiği en önemli birikime; eşitlik ve özgürlüğe sahip çıkmak gerekiyor. Ya kolektif aklı egemen kılacağız, ya hep beraber yok olacağız. Ya eşit, özgür, doğa ile ve kendisi ile barışık insanlığı yaratacağız ya da insanlık diye bir şey kalmayacak. Yani ya aklıevveller ya aklın zaferi…
Selahattin Aykurt
Devamını oku ...

Komintern ve İKP

Yoldaşlar, İran’ın hâlihazırda içinde bulunduğu duruma geçmeden önce, bugüne dek sömürge ülkelere ve Doğu’ya çok az ilgi gösterilmiş olduğunu söylemenin gerekli olduğuna inandığımı belirtmeliyim.
Komünist Enternasyonal’in ikinci kongresinde net bir ifadeyle tespit edildiği biçimiyle, sömürge ülkelerin kurtuluşu, o sömürgelere sahip olan büyük güçlerin bağrında faaliyet yürüten komünist partilerin desteğine muhtaçtır, ayrıca sömürge ülkelerde de komünist partiler kurulabilir. Fakat bu karar, maalesef sadece kâğıt üzerinde kaldı. Batı’daki emperyalist ülkelerde çalışma yürüten komünist partilerden moral destek almak şöyle dursun, bu partiler Doğu sorununa çok az ilgi gösterdiler. Dördüncü kongrenin bugünkü oturumu da buna şahittir.
Doğu sorununun kapitalist düzenin ortadan kaldırılmasında önemli bir rol oynayacağına hiç şüphe yok. Bunun için bizim kapitalizmin idame etmesini, yaşamasını sağlayan katı ve sıvı besinlerin aktığı tüm kanalları tıkamamız gerekiyor. Kapitalizm, sömürgelerde güçsüz kılınmalıdır.
İran, bugün ataerkil kabilecilikten kapitalizme geçiş aşamasındadır. İran’da otorite, çok sayıda kaynağa ve dayanağa sahiptir. Komünist parti, burada sadece feodal ağalarla değil, emperyalistlerle de mücadele etmek zorundadır. Başlıca düşman da Britanya’dır. Ağalarla birlik hâlinde olan Britanya, bu önemli müttefikleriyle birlikte, İran’ın kapitalist düzene geçişine mani olmaktadır. Dünyadaki sanayi krizi kendisini, İran’ın kapitalistlerin istifade edemediği, atıl bir pazar hâline gelişiyle ortaya koymaktadır. Sonuçta İran sanayisi gelişmeye başlamış, bu gelişimle birlikte bir işçi sınıfı meydana gelmiştir. Bu ve benzeri faktörler sayesinde İran Komünist Partisi, ülke genelinde bin kadar üye örgütlemeyi bilmiştir. Buna ek olarak sendikalar kurulmuş, bunlar, ülke genelinde 15.000 üyeye ulaşmışlardır. Bu işçilerin 12.000’i ise başkent Tahran’da yaşamaktadır.
Dar bir pencereden baktığımızda, İran’da kitlesel bir komünist partinin örgütlenmesinin doğru olmayacağı görülür. Örgüt, belirli bir çekirdekten müteşekkildir. Sağlıklı ve saf olan bu öncü çekirdek, esas olarak işçilerden oluşmaktadır. Ayrıca komünist partinin etkisi altında olan sendikalar da mevcuttur. Parti, sendikalardaki çalışmaları politik mânâda yönetmekte ve bu çalışmalara etki etmektedir.
Çok sayıda sendika kurulmuş ama partinin bunların tamamını kucaklaması mümkün olamamıştır. İran’da komünist partinin ulaştığı gücün büyüklüğünü, geçen yıl boyunca onun liderliğinde çok sayıda grevin gerçekleşmiş olmasından anlamak mümkündür. Bu grevlerin büyük bir kısmı, on civarında grev, zaferle sonuçlanmıştır.
Ayrıca gazetelerimizin, toplamda bizim elimizde olan basının etkisinden de bahsetmek gerekmektedir. Tahran’da iki yayın çıkartıyoruz. Bunlar, tüm ülke genelinde halktan ciddi ilgi gören gazeteler. Halk desteğinin yanı sıra, haber akışı konusunda bile diğer yayınları geride bırakıyorlar. Öte yandan parti, emperyalistlere karşı genel bir anti-emperyalist ittifak oluşturma gayreti içerisinde. Bu amaç doğrultusunda parti, tüm milli ve demokratik örgütlerin temsilcilerini içerecek bir demokrasi bloğu kurulması önerisini dile getirmiş bulunuyor. Bu bloğa İran Komünist Partisi öncülük edecek.
İKP’nin burjuva partilerinden bile daha güçlü olduğunu kanıtlamış olması, gerçekten de önemli bir husus. Bu partiler, bilhassa demokratik bir programa sahip olan ve kendisini sosyal demokrat olarak niteleyen kesimler, bizimle blok kurma çabası içerisindeler.
İKP’nin yakın gelecekte büyük bir başarı elde etme noktasında gerekli şartlara sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bunun sebebi, İran’da çok sayıda proleterin yaşadığı sanayi kentlerinin bulunuyor olması. Bu noktada güney ve kuzey İran’daki limanlarda çalışan işçilerden, ayrıca Britanya’ya ait olan ve güneydeki kentlerde bulunan petrol kuyularında çalışan işçilerden bahsedilebilir. Buralarda kırk bin işçi çalışıyor. Tarihte ilk kez bu sene İran’da 1 Mayıs’ın kutlandığını belirtelim. Sadece yürüyüşler gerçekleştirilmekle yetinilmedi, işçiler o gün grev çağrısında bulundular. Lâkin sadece mürettipler greve çıktı. Tüm bu gerçeklerin de ortaya koyduğu biçimiyle, İran Komünist Partisi tam anlamıyla olgunlaşmış, komünizm için mücadele etme merhalesine yükselmiş bir partidir.
Kerim Nikbin
İran Delegesi
23 Kasım 1922 Perşembe
Komintern IV. Kongresi
[Toward the United Front: Proceedings of the Fourth Congress of the Communist Internatonal, 1922, Yayına Hazırlayan ve Tercüme Eden: John Riddell, Brill, 2012, s. 726-727.]
Devamını oku ...

Anti-emperyalist Birleşik Cephe

Yoldaşlar, Komünist Enternasyonal benimsediği konum uyarınca, sömürge halkların bağımsızlık hareketi, dünya devrimi açısından büyük bir öneme sahiptir. Dolayısıyla bizler, Batı’daki komünist partilerin Doğu sorununa ve sömürge sorununa neden hak ettiği önemi vermediklerini hiç anlamıyoruz.
Bu konuda şu çarpıcı örnek üzerinde durabiliriz: İtalya Komünist Partisi’nin, sömürgelerde komünist partilerin yerine getirmeleri gereken görevlerle ilgili özel bir bölümü eylem programına henüz daha eklememiş olması, gerçekten üzüntü vericidir.
Maalesef Doğu sorunu ile ilgili tartışmalar konusunda dördüncü kongre de üçüncü kongrede sunulan örnekleri takip etmektedir.[1] Yoldaşlarımızın tepkilerine biz de tüm kalbimizle katılıyoruz.
Bizim kanaatimize göre anti-emperyalist birleşik cephe, emekçi kitlelerin asgari taleplerinin yerine getirilmesi temelinde, emperyalizme karşı mücadelede yer alan en ileri unsurlardan oluşan bir koalisyondur.
İkinci ve iki buçukuncu enternasyonaldeki hainlerin siyasetlerini ifşa etmeyi kendisine amaç edinen, kapitalizmin saldırılarına karşı kurulmuş olan proleter birleşik cephe, işçilerin (sekiz saatlik işgünü, ücretler, toplantı özgürlüğü gibi) asgari talepleri temelinde vücuda gelmiştir. Aynı yoldan anti-emperyalist birleşik cephe, emperyalist güçleri tarumar etmek, kitleleri kazanmak ve emperyalistlerle uzlaşma yolları arayışı içerisindeki yönetici sınıfların dış siyasetlerini ifşa etmek gibi hedefler belirlemiştir.
Kitlelere anti-emperyalist birleşik cephenin ne olduğu konusunda bilinç verme amacıyla söz konusu siyaset, toprak reformu, idari reform, vergi reformu ve seçim reformu ile olarak kitlelerin gündeme getirdiği talepler dâhilinde, olumlu bir içerikle birlikte somutlaştırılmalıdır.
İkinci ve iki buçukuncu enternasyonallerin bugün kendilerini, en azından sözel düzeyde, Batı ve Doğu’da, emperyalizme karşı çıkmaya mecbur hissettikleri koşullarda, bizim Avrupa’daki oportünist partilere Doğu halklarının ve sömürge hakların bağımsızlığı temelinde bir anti-emperyalist birleşik cepheyi inşa etmeyi önermemiz gerekmektedir.
Gelecekte Britanya İşçi Partisi’ne aşağıdaki başlıklarda, kendi hükümetine baskı uygulamasını, gerekli talepleri iletmesini önermeliyiz:
a. Misak-ı Milli hükümleri uyarınca Lozan Konferansı’nda Türkiye ile bir barış anlaşmasına varılması[2];
b. İstanbul’un ve tüm Trakya’nın koşulsuz olarak boşaltılması;
c. Karadeniz’e sınırı bulunan ülkelerin katılımıyla, Boğazlar meselesinin Rusya-Türkiye arasında imza edilen anlaşma[3] uyarınca çözüme kavuşturulması;
d. İşçi gazetelerinde bu meseleye dair makaleler yazılması konusunda gerekli yetkinin verilmesi;
e. Suriye, Mezopotamya ve Filistin’in tahliye edilmesi. Tüm sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin milli bağımsızlığının tanınması.
Doğu’daki milli hareketler ve işçi hareketleri bünyesinde faaliyet yürüten, ayrıca saldırgan kapitalist hükümetlerin boyunduruğundan tüm emekçi halkları kurtarmaya çalışan, buna bağlı olarak, mücadele için birleşik bir ittifak örgütleme gayreti içerisinde bulunan bizler, Fransız ve İngiliz delegelerin yanı sıra tüm Doğu ülkelerinden gelecek delegelerin katılacağı bir konferansın düzenlenmesini öneriyoruz. Bu toplantının anti-emperyalist mücadele yürüten tüm devrimci örgütlerin davet edileceği bir kongre için acilen çağrıda bulunması gerekmektedir.
Türk halkının dünya emperyalizmi karşısında elde ettiği son zaferler, Asya ve Afrika’daki birçok ülkede coşkuyla selamlanmıştır. Bu, Güney Vietnam gibi Müslüman olmayan bir ülke için bile geçerli bir durumdur. Burjuva basın bile sevinç gösterilerine yer vermektedir.
Bu gerçekler üzerinden bizler, Türkiye Komünist Partisi’nin çağrısını yaptığı tüm ezilen halklar kongresinin, dünya devrimi açısından çok büyük bir öneme sahip olduğunu düşünüyoruz.
Sömürgeleri veya yarı sömürgeleri bulunan ülkelerin partileri, bilhassa Fransa ve Britanya’dakiler, tüm devrimci bağımsızlık hareketlerini desteklemeli, sömürgelerindeki komünist partileri tıpkı kendilerine bağlı şubeleri destekler gibi destekleme noktasında her araca başvurmalıdır. Bu, bizim ısrarla üzerinde durduğumuz bir husustur, zira sömürgelerin bağlı bulundukları emperyalist ülkelerdeki komünistler partiler, milli kurtuluş hareketlerine ve komünist partilere yönelik görevlerini ihmal etmektedirler ki bu gerçekten de anlayışla karşılanacak bir durum değildir. Biz, dördüncü kongrenin tüm ülke seksiyonlarına 21 koşulda yer alan 8. Madde’yi yürürlüğe sokmalarını şart koşmasını talep ediyoruz ve onların Doğu’daki komünist partilere emperyalist politikaların ifşa edilmesinde katkı sunacak materyalleri ve çalışmaları göndermesini istiyoruz. Ülke seksiyonları, komünist partilere işgal askerlerinin devrimcileştirilmesi ve dağıtılması amacıyla kaleme alınmış bildiriler, gazeteler, broşürler ve tebliğler göndermelidirler.
Bu ülkelerdeki komünist partiler, ilgili yayınların dağıtılmasına dönük sorumluluklarını yerine getirmelidirler.
Doğu’da üretici güçlerin gelişim düzeyi, genç komünist partilerin proletarya diktatörlüğü olarak formüle edilen nihai hedefe kısa sürede ulaşmalarına izin vermemektedir. Ama öte yandan da Türkiye’de endüstrinin kapsamı genişlemiş, işçi sınıfı bilinci son yıllarda ciddi biçimde artmıştır. Bu ülkelerde partiler, saflarını sıklaştırıp kendilerini tüm oportünist ve bireyci güçlerden kurtarmak, proletaryayı ekonomi ve siyaset alanında eğitip örgütlemek ve işçi hareketini sendikalarda kesintisiz süren ve belirli bir yönteme dayanan çalışma ile somut bir merkeze kavuşturmak konusunda ciddi bir güçlükle yüzleşmektedirler.
Bu yeni kurulmuş komünist partilerin zafere ulaşabilmelerinin önkoşulu, yarı proleter ve köylü kitleler içerisinde gerekli nüfuza kavuşmaktır.
Bu geçiş aşamasında söz konusu ülkelerde faal olan komünist partiler, geniş işçi-emekçi kitlesini birleştirmeye, bir bütün olarak halk nezdinde yönetici sınıfın sahip olduğu iktidarı zayıflatmaya muktedir sloganlar üretmelidirler.
Doğu’da yeni kurulmuş olan komünist partilerin asli görevlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
1. Milli kurtuluş hareketleri mümkün olan her yoldan desteklenmelidirler. Tüm güçler, anti-emperyalist birleşik cephe bünyesinde bir araya getirilmelidirler. Bu milli kurtuluş hareketinin yönetici sınıf eliyle sabote edilmemesi için müteyakkız, tetikte olmak gerekmektedir.
2. Geniş emekçi kitleleri lehine çalışacak demokratik kurumların oluşturulması yönünde çalışma yürütülmelidir. Bu politika, partinin işçi sınıfının sempatisini kazanmasını, komünist partinin büyük bir halk partisi hâline gelmesini sağlayacaktır.
Gelgelelim komünist parti, sadece bağımsızlık hareketini desteklemekle ve reformları teşvik etmekle yetinecek olursa, bir komünist parti olmaktan da çıkacaktır.
Partinin ana görevlerinden biri de işçi sınıfını eğitip örgütlemek, sağlam yapılar oluşturmak, onları somut hayatta sınamaktır, bu sayede parti, milliyetçi ve hain olan liderlere rağmen, proletaryaya ve yarı proleter kitlelere öncülük edip onları nihai zafere taşıyabilecektir.
(Alkışlar)
Sadrettin Celal Antel (Orhan)
Türkiye Delegesi
23 Kasım 1922 Perşembe
Komintern IV. Kongresi
[Toward the United Front: Proceedings of the Fourth Congress of the Communist Internatonal, 1922, Yayına Hazırlayan ve Tercüme Eden: John Riddell, Brill, 2012, s. 723-726.]
Dipnotlar
[1] Doğu sorunu, önerilen üçüncü kongre gündemine dâhil edildi, bir dizi önde gelen Asyalı komünist de karar taslakları sundular. Ancak kongre, bu sorunla ilgili kararı benimsemedi. Tartışma kongrenin ikinci gününe ertelendi, bunun üzerine Doğu komisyonu, bir gün öncesinde o da kısa bir süreliğine toplanabildi. Bu konuyla ilgili oturum boyunca kongre, konuşma süresini beş dakikayla kısıtladı ve tercümelerin yapılmasına izin vermedi. Bunlar, başka hiçbir oturumda başvurulmayan tedbirlerdi.
Hintli delege M. N. Roy, kongrenin Doğu sorunuyla ilgili tutumuna tepki gösterdi ve “kongrenin oportünistçe davrandığını, bir İkinci Enternasyonal kongresine uygun şekilde hareket ettiğini” söyledi.
Fransız Komünist Partisi’nin Kuzey Afrika çalışmaları başkanı Charles-André Julien de kongreye tepkisini dile getirdi ve “bu akşam katıldığımız oturumda yönetmenin başrolde oynadığı bir filmi seyrettik” dedi.
Kongre başkanı Kolarov ise eleştirilere bir önceki yıl Moskova ve Bakû’de toplanan kongrelerde Doğu sorununun kapsamlı şekilde tartışıldığını söyleyerek cevap verdi. Bkz. Protokoll des III. Kongresses der Kommunistischen Internationale, Hamburg: Verlag der Kommunistischen Internationale, s. 1018, 1029, 1035.
[2] Misak-ı Milli, Türk halkının milli birlik ve bağımsızlık ile ilgili hak iddialarını dile getirmekteydi.
[3] Bahsi geçen anlaşma, 16 Mart 1921 tarihinde TBMM ile Sovyet hükümeti arasında imzalandı. Anlaşmada Karadeniz’in ve Boğazlar’ın uluslararası statüsünün ileride Karadeniz’e sınırı bulunan ülkelerden (Türkiye’den, dört Sovyet cumhuriyetinden, Bulgaristan’dan ve Romanya’dan) gelecek delegelerden oluşturulacak bir heyet tarafından belirlenmesine karar verildi. Heyet ise Türkiye’nin egemenliğine, ayrıca ülkenin ve başkenti İstanbul’un güvenliğine halel getirmeyecekti. “Güvenlik” kelimesinin kullanılmasının sebebi ise Türkiye’nin Boğazlar boyunca askerî tahkimat inşa etmesinin hakkı olduğuna vurgu yapmak istenmesiydi ki bu, Türkiye ile Müttefik Güçler arasında yaşanan ihtilafın temel noktasıydı.
Devamını oku ...

Solun AB’ye Entegrasyon Süreci

AB’ye entegrasyon sürecinin izlerini sol sosyalist hareketin seyri dâhilinde takip etmek mümkün. Mesele, solun belirli konulara öncülük etmesi değil ettirilmesi, ediyormuş gibi gösterilmesi. Sol, kısa vadede başarılı ve muzaffer olamayacağı hiçbir işe girmiyor, giremiyor. Fıtratı buna müsait değil. Dolayısıyla her eyleminde, her sözünde önceden egemen güçlerce telkin edilmiş bir şeyler var. Ya da egemenler yolu açtıktan sonra o, yola koyulabiliyor.
17 Aralık 2004 günü Erdoğan, “Aydınlık yarınların çağdaş Türkiye'si için çıktığımız yolda, hamdolsun, dün müzakere süreciyle ilgili tarihi 3 Ekim olarak almış bulunuyoruz. Hayırlı olsun”[1] diyor, devamında da herkese teşekkür ediyor. Sol sosyalist hareketse bu süreci, omerta kanunları uyarınca, susarak geçiştiriyor. Esasen solun AB’ye entegrasyon sürecinin de o günden sonra iyice derinleştiğini görmek lazım.
Türkiye’nin batısını AB yönetiyorsa sol da bu yönetimin asli parçası, böyle görülmeli. Sürtüşmelerden, gerilimlerden kaynaklı kimi mağduriyetlere pek kanmamak lazım. Maddi ilişkiler, çıkarlar bu noktada belirleyici. Ha bu arada: sol diye bir torba yok, o bir varoluşun, happening’in, bir tür projenin ve aktivizmin adı.
Esasen böylesi bir aktivizm projesi olarak ÖDP, doksanların sonunda bu entegrasyon sürecine dâhil olduğu, KOBİ’lere bel bağladığı, onların üst yönetimine talip olduğu için bitti. 2000’de Kürt hareketiyle restleşme meselesi, bahaneden ibaretti.
KOBİ’ler 2001 kriziyle birlikte çöktüler, orada çalışan insanlar ayaklandılar, ÖDP onlara temas etme imkânını doğal olarak yitirdi. Tüm o insanların öfkesini bugün ÖDP’lilerin küfrettiği AKP örgütledi. AKP, kitlesini o kesimin üzerine inşa etti.
Sonra bir gün Alper Taş TV ekranına çıktı. Syriza’nın başarısının tartışıldığı programda Taş, “bu halk bize hazır değil, hazır olması için 30 yıl geçse biz gene de bekleriz” dedi. Orada ayrıca Syriza’nın başarı noktasında elde ettiği imkân ve fırsatları ÖDP’nin de elde ettiğini ama yararlanamadığını söyledi ama neden yararlanamadığından hiç bahsetmedi.[2] Bugünse CHP adayı.[3] Muhtemelen kısa süre önce Birleşik Haziran Hareketi’nin tasfiye edilmesiyle bu Beyoğlu adaylığı arasında belirli bir bağ mevcut. Beyoğulları böyle istemiş olmalı!
Üç gün önce Kürt hareketine ağır eleştiriler yönelten Ertuğrul Kürkçü’yü HDP’ye üstelik tepesine çeken de AB ilişkileri idi. Kürkçü, AB fonlarının aktığı çeşmenin başında duran isimlerden biriydi. KOBİ’lerle ve o fonlarla kurulan ilişki tayin ediyor teoriyi ve siyaseti. Bugün Kürkçü, milleti kandırıyor, “lügatinde aktivizm diye bir sözcük bulunmadığını” söylüyor.[4] Devamında, “merkezden hiçbir şeyin idare edilemediği, hayatın sadece siyasetten ibaret olmadığı, birçok kimlikle hareket edildiği bir zamandayız” diyor. Bu liberalizmi solculuk diye yutturabiliyorlar artık. KOBİ’lerle ve AB fonlarıyla kurulan ilişki sağlıyor bu zemini.
Bu ilişkileri devletten ve sermayeden ayrı ve gayrı ele almaksa solun en büyük hatası. Kimliğe, kişiliğe, öznelliğe fazla değer ve anlam biçtiklerinden, arka plana bakmıyorlar. O çeşmenin başına oturmak, bir devlet görevlisi olmayı gerekli kılıyor. Hiçbir şey bağımsız, azade, tekil, münferit hâliyle, havada salınarak, varolmuyor.
Bugün feminizm, veganizm, LGBT, hayvan hakları, çevre gibi başlıkların solun gündeminde başat bir yer tutması da AB’nin bir emri. Hapishaneler ve işkence ile ilgili bir raporda bile bugün tanıdığımız kimi simalar, birer devlet görevlisi olarak çıkıyorlar karşımıza. AB’ye uyum süreci ve entegrasyon meselesi, sol sosyalist hareketi de kapsıyor. Kürkçü, birkaç aylık Avrupa gezisi sonrası “Türkiye’nin itibarı yerlerdeydi, HDP olarak ülkeye itibar kazandırmak için uğraştık” diyor mesela.
Sonuçta bu entegrasyon dâhilinde, teori de belirli bir form kazanıyor. Doksanlardan başlayarak piyasaya çıkmış dergi çalışmaları da dâhil olmak üzere tüm faaliyet, bu entegrasyon bağlamında ele alınmalı.
Savaş sanatı teorisinde düşmanın karşı tarafa kaçacak bir yer bırakması kuralı yazılı. İyice köşeye sıkışıp kötü sonuçlar doğuracak işlere girişmesin diye düşmana kaçacak bir yer bırakılıyor. Belki de Avrupa, bu türden bir kapı.
Yani 12 Eylül sonrasında Lübnan’a giden solla, Sabra Şatilla Katliamı sonrası Lübnan’dan Avrupa’ya geçen sol, hiç aynı olmuyor. Avrupa’daki ilişkileri sosyalizm, komünizm olarak niteleyenlere bile rastlanıyor. Türkiye’deki mücadeleyi, “ah bizim eller de İsviçre, İsveç gibi olsa” hasretine indirgeyenler belirliyor.
Kaçış ve sığınak yerini Doğu olarak belirleyene ise hiç rastlanmıyor. Kafkasya, Afganistan, Yemen, Mısır sınırları dâhilindeki coğrafyada olan bitenle nefes alıp veren tek bir örgüt ve kişiden bahsedilemiyor. Sonuçta da buralara gene AB ve ABD ölçüsünde bakılabiliyor. Onların önerileri kızılboyaya daldırılıyor sadece. En afili örgütler, AB ve ABD istihbarat örgütlerinde geçen “federasyon” önerilerinin başına “sosyalist” lafını eklemekle yetiniyorlar, buna da “Leninizm” diyorlar. Doğu, AB ve ABD’nin asli ilgisi olduğu noktada solun gündemine girebiliyor.
Oysa Husi, Hizbullah, İran Devrimi, Hamas, İhvan, Irak KP’sinin belirli bir dönemi gibi örnekler de mevcut. Sol, en fazla Kürt’ün mücadelesini ve PKK’yi istismar edebiliyor. O da AB ile ilişkiler üzerinden anlam kazanabiliyor.
AB’ye uyum meselesi, sol siyaseti tayin ediyor. Akademiye gönderdiği en ileri kadrolarını bugün sol, Avrupa’ya sığındırıyor, burada başka bir seçeneği bile düşünemiyor.
Sonuçta feminizm, veganizm, LGBT, çevrecilik gibi başlıkların asli siyaset ve ideoloji hâline gelişi, AB kurulları ve komitelerindeki yönelimler ve taleplerle alakalı. Bu alanlara sol-sosyalist hareket, gerçek bir devrim taktiği ve sosyalizm stratejisi bağlamında yönelmiyor. Dolayısıyla bu alanların ilgili taktik ve stratejiyle bağını da kuramıyor, rüzgârda salınan yaprak gibi bir o yana bir bu yana savruluyor. İlgili siyasetler, devlet ve sermaye kanalıyla girdiği noktada sol öne atlıyor.
Öyle ki bugün sol, AB’nin Venezuela ile ilgili kararını beklemeden bir siyaset bile geliştiremiyor. Kopenhag kriterleri uyarınca TKP kuranlar, Venezuela’yı destekleyen kitleyi çitleme görevini üstleniyorlar, geri kalansa liberal yollara tevessül edip gizliden ya da açıktan Guaido’yu destekliyor.
Hatta Neşe Özgen ve Nevşin Mengü gibi isimler, Türkiye’nin güya Rusya, İran, Venezuela hattına gelmesini alaycı bir dille eleştiriyorlar. Mengü, daha da ileri giderek, bir “sömürge valisi”nin kızı olmanın verdiği cüretle, AB’ye çıkışıyor ve “Zorbalar havuçla değil, sopayla iner. Bu durumda özgürlükler bahane, ticaret şahane diyen AB aslında kendinden utanmalıdır” diyor.[5] Maalesef Alper Taş’ın Birgün’ü emperyalist müdahaleciliğin taşlarını örüyor.
Bu curcunada sol tabana, “AB olmasa bu şeriatçılar hepinizi keser” deniliyor. Şeriatçı, İhvancı dedikleri partinin başında olduğu hükümet, alelacele, Türkiye’ye sığınmış bir İhvancı genci Mısır’daki cellâtlarına teslim ediyor.[6] Sol örgütler, buradaki tutarsızlığı sorgulama gereği bile duymuyorlar. Kurgunun dağılmasından korkuluyor.
Bir vakitler bir örgütün hapisteki lideriyle seksenlerin sonunda röportaj yapılıyor. Bu kişi, solun en büyük sorununun “diaspora” olduğunu, 12 Eylül sonrası ülkeyi terk edenlerin ilerleyen süreçte ülkeye taşıyacakları fikir ve siyasetlerin üzerinde durulması gerektiğini söylüyor. O lider de, sonraki süreçte ortaya çıkan dinamikler de bu gelişmeye “dur” diyemiyorlar. Lider de hapisten kaçıp Avrupa’ya gidiyor. O diaspora, sol sosyalist hareketi AB koridorlarına bağlıyor, sol hareket, nefesini ancak AB’yle alabiliyor, aslında buna inandırılıyor, ikna ediliyor.
Hayat da doğalında nefes alınan yere göre tarifliyor kendisini. Böylelikle buradaki somut durumun somut tahlili, AB’nin ihtiyaçları karşısında hükmünü yitiriyor. Yunanistan’da o AB, Syriza’yı ve Yunan halkını ezim ezim eziyor, “buranın Syriza’sı benim” yarışına girişenlerden tek bir itiraz, tek bir eleştiri bile duyulmuyor.[7] İran büyükelçiliğinin önüne koşanların hiçbirisi, Alman veya Fransız büyükelçiliklerinin önünde bağırmıyor.
Yunan halkından, Avrupa’daki göçmenlerden alınacak dersler, tüm yakıcılığıyla orta yerde duruyor oysa: AB’deki iktidar mekanizmalarına teslim edilmiş bir devrim ve sosyalizmden ezilenlere ve işçilere hayır gelmez. Sol, iç geçirip, internet âleminde bisikletle meclise giden başbakan fotoğrafları paylaşacağına, bu meseleyi sorgulamalı.
Bahri Dikmen
Dipnotlar
[1] “Hamdolsun Aldık”, 19 Aralık 2004, Sabah.
[2] Yüce Yöney, “ÖDP 2001’de Fırsatı Kaçırdı”, 26 Ocak 2015, Bianet.
[3] Eren Balkır, “Sözümüz Alper Yumruğumuz Taş”, İştirakî.
[4] Filiz Gazi, “Devrimci’den Aktiviste”, Duvar.
[5] Nevşin Mengü, “İran Devrimi’nin 40 Yılı”, Birgün.
[6] “İhvancı Genç Sisi’ye Teslim Edildi”, 5 Şubat 2019, Milli Gazete.
[7] Eren Balkır, “Türkiye’nin Rihanna’sı Kim”, İştirakî.
Devamını oku ...