“Hayır, Ermeni politikamız
müstekardır, hiçbir şey onu değiştiremez. Anadolu’nun hiçbir yerinde Ermenilerin
varolmalarına izin vermeyeceğiz. Çölden gayrı hiçbir yerde yaşayamazlar.”[1]
[Talat Paşa’dan ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau’ya, 1915.]
“Gazzelilere sahillere
gidip kendilerini boğmalarını söylemiyoruz. [...] Hayır, Tanrı korusun. [...]
Sina Çölü’ne gidin. Gazze’nin hemen öbür tarafında, Sina Çölü’nde uçsuz
bucaksız, neredeyse sonsuz bir alan var.”[2]
[İsrail eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Ekim
2023]
Mark
Twain, tarihin tekerrür ettiğini hiçbir vakit söylemedi. Bunun yerine, 1873
tarihli siyasi hiciv eseri Yaldızlı Çağ’da şunu dedi: “Tarih asla
kendini tekrar etmez, ancak resmedilen bugünün sürekli değişen kombinasyonları,
çoğu zaman eski efsanelerin kırık parçalarından inşa edilmiş gibi görünür.”[3]
Bir
tür efsane ve Twain’in sözünü ettiği türden kırık bir parça olarak çöl, Osmanlı
devletinin Anadolu’nun yerli halkı olan Ermenileri mülksüzleştirme ve yok etme amaçlı,
onlarca yıl süren çabalarının tarihinin ve hafızasının merkezinde yer
almaktadır. Osmanlı devleti bu süreci 1915-1922 yılları arasında
tamamladığında, yetişkin ve genç erkeklerin çoğunu öldürdükten sonra, bir
milyondan fazla kadın, çocuk ve yaşlıyı Suriye’deki Fırat Nehri vadisi
yakınlarınd bulunan kurak bozkırda kurulu toplama kamplarına sürgün etti. Burada
hayatta kalmaları için hiçbir önlem alınmamıştı ve çoğu, planlandığı üzere,
öldü.
Hayatta
kalanlar çölü, açlık ve tecavüz mekânı olarak hatırlıyorlar. Ölmeyenler, insan
ticareti kurbanı olup köleleştirildiler. Ermeni soykırımına dair en eski anılar
arasında yer alan Ne Gülmek Ne Ağlamak (1938) adlı eserin yazarı
Protestan din adamı Abraham Hartunyan için çöl, ölümün ta kendisiydi:
“Çocukların çoğu çöllere
götürüldü, diri diri hendeklere atıldı, üzerleri toprak ve kumla örtülerek
toprağın altında boğuldu. Birçoğu nehirlere atıldı veya yere fırlatıldı.
Birçoğunun çenesi ve yüzü ikiye bölünerek öldürüldü.”[4]
Kuru,
yabancı, barınaktan, tanıdık bitki ve hayvanlardan yoksun bir yer olarak çöl,
bir ölüm aracıydı, yeşil, aşina oldukları, hayat dolu bir diyar olarak
hatırlanan Ermeni vatanından mutlak bir ayrılığı simgeliyordu.[5]
Ermeni
diasporasında hayatta kalanların torunları için çöl, atalarının sürgün
deneyiminin ortak bir noktası ve travmalarının paylaşılan bir kaynağıdır. Peter
Balakyan (1951-), “Küçük Richard” adını taşıyan, soykırımdan sağ kurtulan
büyükannesinin çoğu zaman kafa karıştırıcı davranışlarından bahsettiği şiirinde
şunları söylüyor:
“…Yıl
1959’du,
Suriye çölünde açlıktan kırılan ya da
Tozlu yollarda Ermeni kadınlarının bedenlerini döven
Türk kırbaçları hakkında
Ben ne bilebilirdim?
Babaannemin o olan biteni gördüğüne
Nasıl inanabilirdim?”[6]
Tarihçi
Ronald Grigor Suny, Osmanlı İmparatorluğu’nu savaş döneminde yöneten cuntanın
başındaki üç isimden biri olan, Ermenileri yok etme planının mimarı Talat Paşa’nın
sözü ABD büyükelçisi Morgenthau’ya ettiği lafı kitabına başlık yapmış: “They
Can Live in the Desert but Nowhere Else: A History of the Armenian Genocide
[“Çölde Yaşayabilirler Ama Başka Hiçbir Yerde Yaşayamazlar: Ermeni Soykırımının
Tarihi” -2015].
7
Ekim 2023’ten sonra, Osmanlı Ermenilerinin yok edilmesini inceleyen birçok
Ermeni aktivist ve akademisyen, İsrail’in çölü geçici sürgün yeri olarak
göstermesine ve ailelerin tozlu yollarda eşyalarını taşıyarak yürüdüğü
fotoğraflara dikkat çekti. Bu ifadelerde ve görüntülerde, İsrail’in
Filistinlilere karşı yürüttüğü savaşın daha geniş kapsamlı soykırım niteliğinin
kanıtını bulmuşlardı, zira bu durum, atalarının soykırımında yer alan söz ve
resimlere çok benziyordu.
Bu
tartışma düzleminde Elise Semerciyan, öncelikle iki halkın maruz kaldığı
soykırım arasındaki paralellikleri ortaya koyarak, insan kaynaklı açlığın bir
vahşet aracı olarak oynadığı role vurgu yaptı ve Azerbaycan’ın yakın zamanda
Dağlık Karabağ’daki Ermeni topluluğunu yok etmesini aynı çerçeveye yerleştirdi.
Dahası Semerciyan, bizden, “aşırı şiddetle alakalı hatıraları kıyaslamamızı,
soykırım inkârcılığına karşı bir kale oluşturmamızı, ve kitlesel şiddete karşı
küresel mücadelede dayanışma tohumları ekme eylemine katılmamızı” istedi.[7]
Yazar
ve sanatçı Maşinka Firunts Hakopyan, 1915 Anadolu’suna ait fotoğrafları 2020’deki
Dağlık Karabağ ve 2023’teki Gazze’ye ait fotoğraflarla yan yana getirerek, “sömürgeci
şiddetin tekrarlayan döngüsü” olarak adlandırdığı şeye işaret etti. Daha da
önemlisi, Semerciyan ve Hakopyan’a göre, paylaşılan parçalar, soykırım
mağdurlarının torunlarına, bu olayların nasıl geliştiğine ve kendini nasıl
yeniden ürettiğine dair sezgisel ve deneysel bilgilerini adalet ve önleme
çabalarına taşıma konusunda etik bir yükümlülük yüklüyor.
Hakopyan,
“Bu bilgi biçimi, aynı zamanda bir görev de tevdi ediyor. Konuşma, harekete
geçme, gelecekte soykırımın tekrarlanmasına mani olma yönünde çalışma
sorumluluğunu sırtımıza yüklüyor” diyor.[8] Ermeniler, Osmanlı devletinin
atalarını neden oraya gönderdiğini bildikleri için çöle gönderilmenin ne anlama
geldiğini biliyorlar: çünkü çöl, insanlığın olmadığı yer. Bu akademisyenler ve
aktivistlere göre, günümüzde Gazze’de yaşanan vahşet, aynı olayla yüzleşmiş atalarının
başına gelenlerle soyut bir karşılaştırma olarak ele alınmıyor. Bu iki olay
birbirine benzer değil, ama A. Dirk Moses’ın ifadesiyle, Ortadoğu’nun bir başka
halkı aynı mantığın ürettiği sonuçla yüzleşiyor.[9]
Ermeni
Soykırımı, 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması
Sözleşmesi’nin getirdiği yasal standarda uyduğu için “soykırım kabul edilen bir
zulüm pratiği”dir. Soykırım fikrinin kökeninde Raphael Lemkin’in müdahalesi
durur. Kavramı üreten Lemkin, 1915-1922 yılları arasındaki sürgünleri ve toplu
katliamları, faillerin adalete teslim edilememesini, “Soykırım” kavramının
kaynağı olarak göstermiştir.[10] Ermeni Soykırımı, ABD, Fransa, Almanya ve
Meksika başta olmak üzere, birçok ülke tarafından soykırım olarak kabul
edilmektedir. Ermeni Soykırımı’nın resmi politika olarak inkâr edildiği Türkiye
haricinde, hem akademik hem de siyasi çevrelerde olumsuz sonuçlar doğurmadan
bunu inkâr etmek veya soykırım olarak görmezden gelmek güç bir iştir.
Dolayısıyla, Filistinlilerin maruz kaldığı soykırımı Osmanlı Ermenilerinin
soykırımıyla kıyaslamakla, bu dergideki yazarlar da dâhil olmak üzere, soykırım
araştırmacılarının sıkça yaptığı, Holokost veya yerli halklara yönelik
yerleşimci-sömürgeci eliyle gerçekleştirilen soykırımı kıyaslamak aynı şey
değildir.[11]
Filistin
deneyimini yerli halkların maruz kaldıkları soykırımlarla kıyaslamak,
yerleşimci sömürgeciliği ile soykırım arasındaki ayrılmaz bağı ve soykırımın
bir olay değil bir süreç olduğu fikrine vurgu yapar. Gene de bu kıyaslama,
Amerikan yerlilerinin veya Avustralasya’daki deneyimlerin çeşitliliği ve İsrail
ile Filistin toplumlarının ekonomik ve siyasi benzerlikleri karşısında çoğu
zaman zorlama gibi görünmektedir. Aynı şekilde, herhangi bir soykırım, başka
bir soykırımla kıyaslanacaksa, bu kıyaslama, genellikle Holokost ile yapılır. Kanaatimce,
Holokost kıyası, diğer soykırımların tarihleri Holokost tarihi gibi bilinmediği
için yapılmaktadır. Ruanda veya Bosna’daki de soykırı kabul edilir. Ama politik
iddiayı güçlendirmek adına Holokost’a atıfta bulunulur.
Filistinlilerin
yüzleştiği soykırım ise soykırımı gerçekleştirenler Holokost’tan kurtulanların
soyundan geldikleri, Holokost, tam da İsrail’in varlık gerekçesinin merkezinde
duran olgu olduğu için soykırım kabul edilmez.
Bu
noktada kıyaslamanın olgulardan kaynaklanan özünden ziyade, kıyaslama
pratiğinin kendisi sorun haline gelir. Hatta kıyaslama yapanlara, yasal veya
idari yaptırımlara yol açabilecek antisemitizm yaftası yapıştırılır. Her iki örnekte
de, benim “kategorik mesafe” dediğim şey, yani onları kıyaslayabilmek için açılan
düşünsel, tarihsel ve coğrafi “alan” kıyaslamanın analize sunacağı genel
faydayı azaltacak ölçüde fazla büyüktür. Politik çevrelerde ve kamuoyunda, aynı
genişleme, soykırım iddiasını daha az ikna edici hale getirir.
Kategorik
mesafe sorunlarına cevap olarak ve benzetme yoluyla dayanışma fikrini
benimseyerek, bu derginin başlattığı tartışmaya yaptığım katkı, zulüm ve
sürgünün iç içe geçmiş tarihini başlangıç noktası olarak
alıyor ve kısmen, Medz Yeğern’in (Büyük Felâket) gidişatının,
Gazze’nin İsrail/Filistin tarihinde bir sapma olmadığını, kırklardaki Nekbe’den
(Felâket) kaynaklanan bir hattı veya mantığı izlediğini anlamamıza yardımcı
olduğunu savunuyor. Nekbe, İsrail Devleti’nin kurulması sırasında Filistinlilere
yönelik katliamları ve zorunlu göçleri tanımlamak için kullanılan kelimedir.
Bunlar kıyaslandığı vakit, Semerciyan ve Hakopyan gibi akademisyenlerin
soykırıma dair sezgisel, parçalı ve kaleydoskopik algısı, Filistinlilerin kendi
topraklarında tamamen yok olma yolunda Ermenilerden sadece birkaç adım geride
olduklarını gösterecek şekilde çözümleniyor.
Bu
katkı, ortak ve farklı olanın bir araya getirilmesinden öte, Medz Yeğern ve
Nekbe’yi birbirine bağlayan tarihsel bağları ve aslında yirminci ve yirmi
birinci yüzyılda Ortadoğu’da yaşanan kitlesel şiddet olaylarına ait diğer
momentleri de daha iyi anlamaya yönelik bir çağrıdır. Bu momentler arasında
Osmanlı Süryanilerinin Ermenilerle birlikte yok edilmesi (Seyfo), 1923’teki Mübadele
(Antallagí) veya Milletler Cemiyeti desteğiyle Yunanistan ve Türkiye arasında
yapılan nüfus mübadelesi, Anadolu Alevilerinin imhası ve sürgününü ifade eden
1937 tarihli Dersim Tertelê’si, seksenlerde Irak Baasçılarının Kürt ve Süryanilere
yönelik soykırımı Enfal, Yetmiş Dördüncü Ferman, yani 2014’te IŞİD
milislerinin Yezidilere yönelik gerçekleştirdikleri soykırım ve Suriye iç
savaşında (2011-2024) yaşanan kitlesel vahşet, kimyasal savaş ve soykırım yer
almaktadır.
Bu
unsurları bir araya getirmek, bu olayları ayrı ve istisnai olaylar değil, daha
çok ortak bir Osmanlı geçmişinin, Osmanlı ve Arap dâhil olmak üzere, çeşitli
yerleşimciler ve sömürgecilik biçimleriyle karşılaşmaların ve 1909’dan sonra
Osmanlı devletinin çöküşüyle ortaya çıkan etnik-milliyetçi ve otoriter ideolojilerin acımasız
gerçeklerinin bir ürünü olarak anlamamızı sağlar.
Ermeni
ve Filistin deneyimlerini ortak bir çerçeveye oturtacak bir diğer unsur da, her
iki topluluğun da on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren başlayan yerinden
edilme, direniş ve acı çekme tarihlerinin iç içe geçmiş ve birbirin yakın duran
niteliğidir. Soykırımdan sonra Filistin ve Kudüs’ün Ermeni Mahallesi Ermenilerin
sığındıkları, kültürel açıdan hayatta kalma imkânı buldukları, kendilerini
yeniden inşa ettikleri, önemli yerlerdir. Filistin ve İsrail’deki Ermeni
mülkleri ve kültürel mirası, bugün Yahudi yerleşimcilerce ele geçirilme riski
altındadır.[12]
Lübnan,
Ürdün ve Suriye'deki ortak sürgün tarihlerinde, topluluklar, insani yardım,
mültecilik ve vatandaşlık konularında zıt ve öğretici deneyimler yaşamışlardır:
Ermeni mülteciler, Fransız Mandası altındaki Lübnan ve Suriye’de vatandaşlık
alırken, 1948 ve 1967’de zorla yerlerinden edilen Filistinlilerin çoğu
vatandaşlık alamamıştır. Bu üç ülke, aynı zamanda İsrail’in kuruluşunda sürgüne
gönderilen ve kendilerini Filistinli ve Ermeni olarak tanımlayan Ermeni
nüfusuna da ev sahipliği yapmaktadır. Ermeni ve Filistinli mülteci
toplulukları, Lübnan iç savaşı yıllarında karmaşık bir ilişki içinde
olmuşlardır. Bu ilişki, başta Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu
(ASALA) olmak üzere Ermeni militanlar ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi
arasındaki işbirliğini de içermektedir.[13] Ermenistan, 2024 yılında Filistin’i
tanıyan Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler arasında yer almıştır.
Bu
teori çerçeve, Nekbe’yi Medz Yeğern ile birlikte, Osmanlı sonrası Orta
Doğu'daki vahşet tarihinin daha geniş bir bağlamına yerleştirmenin
ötesinde, Filistinlilere karşı nesiller boyu süren şiddetin teorize edilmesi
düzleminde yüzleşilen diğer üç soruna da çözüm sunacaktır.[14]
1.
İlgili teorik çerçeve, İsrail devletinin, aslında diğer tüm soykırımcı
devletlerin uluslararası hukuk veya liberal demokratik normlar çerçevesinde
hesap verebilirlikten kaçınmak için politikalarının genel yasal, askeri ve toplumsal
bağlamını “istisnai kılmak” için yürüttükleri temel hukuk savaşıyla ve
diplomatik anlatı stratejisiyle çelişir.[15]
2.
Burada ben, bir yandan Holokost hatırasının yükünden azade olan Filistinlilere
yönelik soykırımla ilgili inceleme için gerekli, kıyaslamalı analiz çerçevesini
sunuyorum, bir yandan da Filistinlilere yönelik soykırıma dair çalışmayı
Ermenilere karşı yapılan zulme maruz kalmış kuşaklarla alakalı araştırmalara
bağlıyorum. Böylelikle, inkâra karşı mücadelenin içinden neşet etmiş
akademisyenlerin teorik ve gelişkin bilgilerini analiz düzlemine taşıyorum.
3.
Avustralasya ve Batı Yarımküre’deki soykırım deneyimlerinin teorisini ve
terminolojisini tanıtmak da iyi bir strateji olarak gündeme getirilebilir
tabii. Ayrıca, Amerikan Yerlileri Çalışmaları’nın ürettiği “sağ kalım” terimini
bilhassa Ermenilerin soykırım sonrası hayatını ve kültürünü tarif ederken
faydalı da buluyorum ama bu kıyaslanan unsurlar arasındaki zamansal-mekânsal
mesafenin çok fazla olduğunu, sonuçta polemik düzeyinde kolaylıkla bir kenara
atılabileceğini düşünüyorum.[16]
Ermenilerin
büyük felâketi olarak Medz Yeğern, coğrafi, hukuki ve politik açıdan
Filistinlilerin Nekbe’siyle örtüşür, zira her iki soykırım da Ortadoğu’nun
sömürgecilik ve şiddet tarihi içinde cereyan etmiştir. Bu iki felâketi birlikte
düşünmek, Holokost’u merkezi bir referans noktası olarak kullanmayan, bilâkis, müşterek
bir vahşet, yerinden edilme, diaspora ve travma geçmişinden neşet eden bir Ortadoğulu
soykırım teorisine doğru atılan ilk adımdır.
Aidiyet
ve Zulümle Tanımlı Bağların İzini Sürmek ve Çözmek
Bu
makalenin bir sonraki bölümü, Medz Yeğern ve Nekbe’yi bir dizi teorik alan
üzerinden inceliyor. Bu anlatım, ancak panoramik olabilir. Genişliğe öncelik
vererek, soykırımın ortak unsurlarının bir taslağını oluşturdum ve üç ana alanı
temel aldım: ortak bir yok etme mantığı; ortak bir mülksüzleştirme dili (kitlesel
katliam, cebri sürgün, toprak ve mülk hırsızlığı) ve yokluğun kalıcılaşmasını
sağlayan ortak mimari yapı.
Mümkün
olduğunca, ikisini bir araya getirirken Osmanlı ve Osmanlı sonrası Ortadoğu
tarihinin izlerini takip ediyorum. Dahası, bu makale için öncelikle her iki
halkın deneyimlerindeki şiddetin ve yerinden edilmenin yoğunlaştığı dönemlere
odaklanıyorum. Ermeniler için bu dönem 1915-1922 yılları arasını kapsıyor.
Filistinliler için ise 1948’dir, ancak her iki halkın hikâyesinin ileri
aşamalarına da bakıyorum.
Öncelikle,
birkaç temel farklılığı belirlemek gerek:
1.
Ermeniler, Osmanlı devletinin siyaseti, ekonomisi, sanatı ve kültürüne önemli
ölçüde entegre olmuş bir halktır. 1908’deki Jöntürk Devrimi’nden sonra
Ermeniler, sultanın tebaası değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun vatandaşları haline
geldiler. Devrim, onlara eşitlik vaat etti. Ermeni siyasi partileri Osmanlı
parlamentosunda yer aldılar. Ermeniler gazeteler çıkarttılar, okullar
işlettiler. Ermeni erkekler Osmanlı ordusunda görev yaptılar. Ermeniler, Osmanlı’da
mülk sahibi olabiliyor, uluslararası ticaret ve bankacılıkla
uğraşabiliyorlardı, ancak bu haklar, 1915’ten hemen önceki dönemde hızla
aşındı. Ermeniler, İsrail devletinin, sonrasında Yahudi yerleşimlerinin bir
parçası olamayan Filistinlilerden farklı olarak, Osmanlı toplumunun dokusuna nüfuz
etmişlerdi. Her iki halktan geriye kalanlar, zulmeden devletlerde yaşamaya
devam ettiler. Anadolu’nun Türkleri ve diğer Müslüman etnik grupları ile
Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler ve Rumlar arasında nesiller boyu süren, bazen
oldukça şiddetli olsa da, toplumsal ve cemaatsel yakınlık, Filistin’de, bilhassa
yerli Araplar ile yeni Avrupalı Yahudi
yerleşimciler arasında söz
konusu değildi. Korkunç ayrımcılığa ve şiddete
maruz kalmalarına rağmen, soykırımdan önce
Ermeniler ve diğer azınlık
toplulukları, Osmanlı devletinin siyasi teorisinden (Daire-i
Adaletten) dışlanmış unsurlar olarak kabul edilmiyorlardı, yani onları toplu
olarak kovmak veya yok etmek akla dahi getirilemezdi. Yüz binlerce Ermeninin
öldürüldüğü veya aç bırakıldığı vahşi Hamidiye Katliamları (1894-1897) bile,
soykırımın kimi özelliklerinden yoksun bir olguydu. İmparatorluğun polislik
faaliyeti neticesinde daha çok pogrom olarak icra edilen bu katliamlar esasen
bir halkı disipline etmeyi amaçlıyordu. Daha açık bir ifadeyle, bu toplu
katliamların failleri, Ermenilerin sonrasında hâlâ orada olacaklarını, sadece
sayılarının azalacağını, kalanların da İslam’a geçerek sindirilmiş, daha fakir,
daha itaatkâr, reform ve koruma talepleri için uluslararası müdahale istemeye
daha az istekli olacaklarını varsaydılar.[17]
2.
Aynı ölçüde dikkat çekici bir fark da, Ermeni ve Filistin soykırımları
sırasında ve sonrasında cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet, insan ticareti ve
çocuklara yönelik muamelenin oynadığı rolle ilgilidir. Filistinli kadınlara
yönelik sistematik tecavüz ve cinsel şiddet tehdidi, İsrail’in Filistinlilere
karşı yürüttüğü tüm savaşlarda mevcuttu. Nada Elya, 1948 ve 1967’deki tecavüz
ve cinayetlerle, 2000 yılından bu yana her cinsiyetten Filistinli tutsağın sorgulanması
sırasında yaşanan cinsel aşağılama ve tecavüz tehditleri arasında bir bağlantı
kurarak, Filistinli kadınlara yönelik cinsel şiddetin tarihsel bir sürekliliği
olduğunu söylüyor.[18] Güney Afrika’nın 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı’nda
İsrail aleyhine açtığı soykırım davasında, doğurganlık çağındaki kadınların
hedef alınması ve kadın sağlığı altyapısının tahrip edilmesi bağlamında “doğumların
engellenmesi” de yer alıyor.[19]
Ermeni
kadın ve kız çocuklarına yönelik cinsel şiddet, Nekbe’de bulunmayan ideolojik
ve ekonomik bir katmanı da içeriyordu. Soykırımın 1915 döneminin başlangıç aşamalarında,
Ermeni erkekler ve genç erkekler
kadınlardan, çocuklardan
ve yaşlılardan
ayrıldı.
Erkekler ve gençler öldürüldü, kadınlar, özellikle
Suriye çölüne sürgün yolları boyunca, son derece savunmasız bir duruma düşürüldüler. Osmanlı askerleri, jandarmalar, düzensiz birlikler, Kürt ve Bedevi aşiret
mensupları, 1915-1922 döneminde Ermeni kadın ve kız çocuklarına karşı soykırımın temel
aracı olarak sistematik tecavüzü kullandılar.
Filistinli
kadınların aksine Ermeni kadınlar, yağmacı bir kölelik ekonomisinin temel
metaını teşkil ediyorlardı. Ermeni kadınlar ve kız çocukları, devlet
görevlileri tarafından ele geçiriliyor veya baskınlarda ganimet olarak
kaçırılıyor, devlet onaylı köle pazarlarına satılıyordu. Bu pazarlardan ve
diğer yollarla, Ermeni kadınlar ve kız çocukları cinsel kölelik veya ev içi
kölelik pazarına satılıyor, ücretsiz işçi, gönülsüz ikinci eş olarak evlere
entegre ediliyor, çocuk doğurmaya zorlanıyordu.[20] Sonuç olarak, Avedis Haciyan,
Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin’in tahminlerine göre, kendilerini Türk veya
Kürt olarak tanımlayan en az iki milyon Türkiye vatandaşının en az bir Ermeni
büyükannesi veya büyük büyükannesi vardır.[21]
Kadınların
kitlesel olarak kaçırılmasının yanı sıra, Ermeni çocukları da benzer şekilde
kaçırılıp köle olarak satıldı veya Müslüman ailelere verildi; diğerleri ise
devlet "yetimhanelerine" kapatılarak, bugün ABD’deki Kızılderili
Yatılı Okulları’nda uygulanan ve amacı “içindeki Kızılderiliyi öldürüp insanı
kurtarmak” olan çalışmalarda görüldüğü üzere, sistematik olarak Ermeni
kimliklerinden ve dillerinden arındırıldı.[22]
Halide
Edip Adıvar veya Cemal Paşa gibi, bu yetimhaneler ağını yöneten ve kitlesel din
değiştirmeyi savunan seçkin Osmanlı milliyetçileri için Ermeniler, soykırımdan
eğitime kadar uzanan bir yelpazede çeşitli yollarla çözülebilecek ırksal ve
dini bir kaosu temsil ediyordu.[23] Bu, bir soykırım olsa da, Ermeniler, din
değiştirme ve kültürel uyum sürecinin ardından Türk olup, tabiri caizse, daha
geniş Türk toplumunun içinde kaybolabiliyorlardı. Bugün sınırları çok sağlam
görünen ırksallaştırılmış Türk kimliği, o dönemde daha akışkandı, dil ve dinin
değişken özelliklerine bağlıydı.
Medz
Yeğern’in bu temel boyutu ile Nekbe’nin yaygın cinsel ve cinsiyete dayalı
şiddeti arasında hiçbir paralellik bulunmamaktadır. Bu durum, Siyonizm ve
İsrail milliyetçiliğinde Arap karşıtı ırkçılığın kesin rolünü ortaya
koymaktadır. Siyonizm, Filistinlilerin asla İsrailli olamayacağı, İsrail
vatandaşlığına sahip olup oy kullanabilseler bile İsrail toplumuna tam olarak
katılamayacakları, Yahudi İsraillilerden yasal olarak aşağı konumda oldukları
ve kapsamlı bir ırk ayrımcılığı uygulamalarına, ekonomik ve sosyo-kültürel
ayrımcılık yapısına tabi oldukları, aşılmaz toplumsal ve hukuki sınırlara sahip
dışlayıcı bir etnik-dini milliyetçiliktir.[24]
Osmanlı
örneğinde Ermenilerin asimilasyonuna/entegrasyonuna izin veren dini, cinsel ve
üreme uygulamaları İsrail toplumunda mevcut değildir. Filistinli çocuklar, bazı
Ermeni çocuklarına olduğu gibi değerli, devredilebilir mallar olarak
görülmemektedir. Aksine, Filistinli çocuklar, ebeveynleriyle birlikte suçlu
ilan edilmekte, sınır dışı edilme, hapsedilme, öldürülme veya Nadire Şalhun Kevorkyan’dan
ödünç alınacak bir terimle, “çocukluktan mahrum bırakılma” hedefi haline
getirilmektedir.[25] Medz Yeğern, Ermeni kalıntısının kökünden sökülmesiyle
tamamlanmışken, Nekbe ise Filistinlilerin Eretz Yisrael'den (İsrail
yurdundan) tümüyle yok edilmesini gerektirir.
Ortak
Bir Eleme Mantığı
Osmanlı
İmparatorluğu’nun en şiddetli dönemine Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci yılında
(1915) tanıklık edildi. Batı’da Gelibolu’da işgal tehdidiyle, Doğu Cephesi’nde
Rusya ile yaşanan askeri felâketle, Akdeniz’de İngiliz ve Fransızların denizden
uyguladıkları ablukayla karşı karşıya kalan Osmanlı Devleti, yaygın bir kıtlık
felâketiyle mücadele ediyordu.[26] Savaş devam ettikçe, daha da tecrit edilen
ve paranoyaklaşan iktidardaki devrimci cunta, bu anı Avrupalı diplomatların “Ermeni Sorunu” olarak adlandırdığı şeye, toplu katliam ve tecavüz, mülke el
koyma ve Anadolu’nun kalbinden zorla iç göç yoluyla cevap vermek için kullandı.
Jöntürk
Devrimi sonrası dönemde Ermeni siyasi partileri reformu savunuyor, direniş
hareketleri ortaya çıkıyor olsa da, Ermenilerin çoğu, siyasi olarak aktif
değildi, devlete sadık kaldı. Geniş çaplı sessizliğe rağmen, iktidardaki elit,
sınırlı direnişi ve reform çağrılarını, hükümeti devirmek için geniş çaplı,
uluslararası bir komplonun ilk işaretleri olarak gördü ve Ermenileri varoluşsal
bir tehdit, siyasi yapıdan çıkarılıp atılması gereken bir tür tümör olarak
kurguladı. Eş zamanlı olarak, bazı Osmanlı elitleri ve Rusya’dan gelen Türk
göçmenler arasında, Türk’ü modern bir kimlik olarak inşa eden, Sünni Müslüman
erkeğin normatif öznelliği hakkındaki eski fikirleri Osmanlı elitinin dilsel ve
kültürel uygulamaları ve o dönemin Avrupa milliyetçiliğine ait kalıplarla
birleştiren bir Türk milliyetçiliği ortaya çıktı. Bu tercih edilen kimlik,
sadece Ermenileri, Yunanları ve Süryanileri değil, aynı zamanda Arapları,
Kürtleri ve Şii Aleviler gibi Sünni olmayan Müslümanları da dışladı. Bu tanımın
giderek daha fazla kapsadığı kişiler ise, Osmanlı devletine akın eden Kuzey
Kafkasya ve Balkanlar’dan gelen Türk Müslüman mültecilerdi.
Rus
emperyalizmi ve soykırımından kaçan bu mülteciler, devlet kurma ve
homojenleştirmenin ham maddelerini oluşturacaklardı.[27] Diğer soykırımlarla
yankı bulan ve kesinlikle daha geniş Filistin-İsrail söyleminin bir parçası
olan bir hamleyle, Ermenilere yönelik saldırılar savunma amaçlı saldırılamış
gibi kurgulandı ve esas olarak Mayıs 1915 tarihli “Sürgün Yasası” olmak üzere, hukuki
bir çerçeve üzerine inşa edildi. Yasada Ermenilerin adı geçmese de, yerel
yöneticilere ve askeri yetkililere, ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit “hissettikleri”
takdirde insanları tutuklama ve iç göçe zorlama konusunda geniş yetkiler
verildi. Yasa metni, diğer kalıcı güvenlik rejimlerini anımsatan belirsiz,
önleyici bir dil içermekteydi.
Osmanlı
devletinin soykırım için yasal bir çerçeve oluşturmasını, ardından bunu
nispeten kısa bir süre içinde uygulamaya koymasına tanık olan isimler arasında,
İstanbul’da eğitim görmüş avukat David Ben-Gurion gibi Siyonistler de bulunuyordu.
Ben-Gurion, Mart 1915’te Cemal Paşa tarafından Filistin’den Mısır’a sürgün
edilen bir Osmanlı vatandaşıydı. Sonrasında İsrail’in ilk başbakanı oldu.
Savaşın
başlarında Siyonist liderler, Osmanlı’nın savaş konusunda attığı adımlara
destek oldu, Ermenilerin yok edilmesine stratejik bir kayıtsızlık pozisyonu
benimsedi. Bununla birlikte, o zamanlar Büyük Suriye’nin askeri valisi olan
Cemal Paşa, Filistin’deki Yahudi topluluğunu “Ermenilerle aynı kaderi
paylaşacakları” konusunda uyardı.[28] 1917’de Yafa ve Tel Aviv Yahudileri, 1500
kişinin ölümüne yol açan bir ölüm yürüyüşüyle evlerinden zorla çıkarıldılar. Sadece Osmanlı müttefiki
Almanya’nın müdahalesi daha fazla ölümün ve tüm topluluğun Suriye çölüne sürülmesinin önüne geçti.[29]
Siyonistlerin
kayıtsızlığına rağmen, ilk sivil toplum yardım kuruluşları Yahudiler ve
Ermeniler adına çabalarını birleştirdi. Amerikan Yakın Doğu Yardım Örgütü’nün
ilk yılları bunun en önemli örneğidir. New York Hahamı Stephen Wise ve büyük
mağaza zinciri sahibi Oscar Strauss da dâhil olmak üzere önemli Yahudi
şahsiyetler, İtilaf Devletleri’nin Akdeniz’deki gemi trafiğine uyguladığı
abluka gibi gelişmelerin yol açtığı sonuçlara cevap üretmek, Kutsal Topraklar’daki
Yahudi ve Ermenilerin ihtiyaçlarını karşılamak için yürütülmekte olan insani
yardım çalışmalarına destek oldular. Filistin’in İngilizlerce işgal edilmesiyle
birlikte, Yahudi yardımı, yerellikteki Yahudiler ve Yişuv’daki Avrupalı göçmenler için yardım sağlayan yarı hükümet kuruluşu
Siyonist Komisyonu’na kayarken, Ermeni soykırımı mağdurları adına yapılan çalışmalar Yakın Doğu Yardım Örgütü ve
Ermeni Genel Hayırseverler
Birliği de dâhil olmak üzere, Ermeni hayırsever kuruluşlarına kaydı.[30]
Ben-Gurion,
Medz Yeğern’in ve Osmanlı sonrası dönemde uluslararası himaye altında
gerçekleşen geniş çaplı nüfus tasnifinin tümüyle bilincinde olan bir isimdi.
Ermeni Soykırımı, tam anlamıyla bir plan olmasa da, daha büyük bir "imha
repertuarının" parçası olarak işlev gördü. Ben-Gurion, Ermeni deneyimini
esasen bir anavatan içinde Yahudi egemenliğine duyulan ihtiyacın kanıtı olarak
görüyordu: “Biz Ermeni değiliz. Bu ülkede yabancı bir unsur değiliz... Biz
siyasi bir faktörüz.”
Ben-Gurion,
“Ermenilerin Kaderi”ni dayanışma kurma çabası için fikir üretme değil de onu
Siyonist projenin antitezi olarak ele almaya devam etti. Ermenilerin başına
gelenler, ne yapılmaması gerektiğine dair çok şey söylüyordu. Ermenilerin
öldürülmesini Osmanlı’nın soykırım politikalarından ziyade Ermenilerin kendi
ulusal zayıflıklarına, örgütlenme ve siyasi irade eksikliklerine bağlıyordu.
Hem Ermeni soykırımına hem de Irak’taki 1933 Simele Süryani katliamlarına (ki
bu da Lemkin üzerinde etkili olmuştu) atıfta bulundu.
“İşte paradoks tam da burada:
Yahudilerle yapılan bir sözleşmeyi bozmak o kadar kolay değil. [...] Ermenilere
ulusal bir yurt sözü verilmişti ve bu söz ihlal edildi. Ermeniler Hristiyandır,
ancak savaş sırasında bir milyon insanı katledildi ve onlara verilen ulusal
yurt sözü tutulmadı. Yahudilerin zayıflığı ve yoksulluğuna rağmen, Yahudilere
verilen bir sözü bozmak görünüşe göre o kadar kolay değil. [...]”[31]
Revizyonist
Siyonistler, özellikle fikirleri Likud Partisi aracılığıyla günümüz İsrail
siyasetine işlenmiş olan Vladimir Jabotinski (1880-1940) yaşanan olayları,
soykırımı ve cezasızlık kültürünün kolayca oluştuğu gerçekliği, siyasi ve
askeri güce duyulan ihtiyaç üzerinden okudu. Jabotinski, 1916’da şu tespiti
yapıyordu:
“Filistin’e ihtiyacımız
var ve biz onu istiyoruz, Türkler ise onu istemiyor. Eski Türkiye de bunu
istemiyordu, yeni Türkiye de istemiyor. Onların bakış açısından belki de
haklılar. Yahudi yerleşimleri, onların zevkine göre çok güçlü ve çok etkili.
Ermenistan’ın yarısını katlettiklerinde aslında hiçbir engelle karşılaşmadılar.
Ancak Cemal Paşa, Filistin’den birkaç bin Yahudiyi kovmaya cüret ettiği anda
Amerika’da, hatta Almanya’da anında bir kargaşa çıktı.”[32]
Lemkin,
hukukun gerekliliğini görürken, Jabotinski, bunun yerine Filistinlilerin
düzenli bir şekilde yer değiştirmesini veya bölünmesini meşrulaştıran ve
gerektiren tarihsel bir aksiyom görüyordu. “Demir Duvar” tezinde görüldüğü
gibi, Yişuv’un başarısı, kolonizasyonu ve yerli halkın ortadan kaldırılmasını
gerektiriyordu. Günümüzdeki birçok aşırı sağcı İsrailli politikacı, özellikle Binyamin
Netenyahu, Jabotinski’nin ideolojik mirasçılarıdır.
Medz
Yeğern, bir zamanlar çok etnisiteli, çok dinli bir devletin istenmeyen bir
azınlıktan nasıl arındırılabileceğinin deliliydi. Osmanlı sonrası bir başka
vahşet anı, ilk Siyonistlere Nekbe’nin tasarlanması için ilk fikri verdi.
Yunanistan
ve Türkiye arasında 1923’te gerçekleşen nüfus mübadelesi, hem hukuken onaylanmış
hem de “gönüllü” gerçekleştiği için Siyonistlerce sıklıkla örnek gösteriliyordu.[33]
1,2 milyon Hristiyan Rum’un Türkiye’den sınır dışı edilmesi ve 400.000 Müslüman
Türk’ün Yunanistan'dan gönderilmesiyle gerçekleşen nüfus mübadelesi, yalnızca
her iki devletin de mübadeleyi kabul etmesi anlamında gönüllüydü, ancak
mübadeleye dâhil olan kişilerin mutlaka gönüllü olması gerekmiyordu. Yunan-Türk
mübadelesi, uluslararası alanda onaylanmış olması nedeniyle, daha yararlı bir
emsal teşkil ederken, Ermeni soykırımı, Türkiye'yi neredeyse evrensel bir
kınamayla karşı karşıya kalan, ancak uluslararası alanda çok az bedeli olan
haydut bir devlet olarak damgaladı.[34] Türkiye’nin Ermeni soykırımı nedeniyle
asgari düzeyde yaptırımlarla karşılaşması ve Ermenilerin de savaş zamanında
Osmanlı liderlerine yönelik bir dizi yüksek profilli suikast yoluyla adaleti
kendi ellerine alması, Lemkin’in empati ve hayal gücünü farklı bir yöne çevirdi
ve onun soykırım suçunu formüle etmesinde rol oynadı.
Medz
Yeğern, Osmanlı sonrası Ortadoğu bağlamında bir soykırım mantığını meydana
getirdi, bölgedeki ve ötesindeki herkesin görebileceği bir “teorik kanıt”
haline geldi. Bu olay, sadece emsal teşkil etmekle kalmadı, aynı zamanda daha
sonraki soykırımlarda ve vahşetlerde yeniden ortaya çıkacak hukuki ve idari
biçim ve teknikler açısından da örnekler sundu. Ermenilerin yıkımının nasıl
gerçekleştiğine ilk elden tanık olan, Filistin’de yoksul ve devletsiz Ermeni
mültecileri gören ilk Siyonistler için Holokost, Birinci Dünya Savaşı’nın
ardından öğrendikleri birçok dersi teyit etti. Yair Auron’un, başta 2000
tarihli The Banality of Indifference: Zionism and the Armenian Genocide [“Kayıtsızlığın
Sıradanlığı: Siyonizm ve Ermeni Soykırımı”] olmak üzere kaleme aldığı önemli
çalışmalar mevcutsa da, Ermeni Soykırımı ve Türkiye’deki diğer Osmanlı sonrası
vahşetlerin, bunun yanında, Fransız ve İngiliz mandalarında iki savaş arası dönemde
açığa çıkan şiddetin Nekbe’nin oluşumunda oynadığı rol, Siyonist siyasi düşünce
çalışmalarında bilerek eksik bırakılmış bir husustur.
Mülksüzleştirmenin
Ortak Dili
Karniğ
Panyan (1910–1989), günümüz Türkiye’sinde Sivas’ın Gurin (Gürün) ilçesinde bir
devlet yetkilisinin, 1915 yazında ailesine üç gün içinde yola çıkmak için
hazırlanmalarını söylediğini aktarıyor:
“Yanınıza ne alabiliyorsanız alın! Savaş var arkadaşlar, hükümetin sizi tahliye etme ve koruma görevi var. Allah’ın izniyle, iki veya üç ay içinde eve döneceksiniz. Endişelenmeyin, hükümet her şeyi ayarladı. [...] Merak etmeyin, kapılarınızı ve pencerelerinizi açık bırakın! Birkaç ay sonra döndüğünüzde, her şey bıraktığınız yerde olacak. Hükümet, tıpkı canlarınızı koruduğu gibi, mallarınızı ve eşyalarınızı da koruyacağına söz veriyor!”[35]
O
baharın başlarında, Karnig’in babası, tüm sağlıklı Ermeni erkekleri gibi,
Osmanlı ordusunda askere alınmış ve bir daha görülmemişti. Birkaç hafta içinde
Panyan, kalan ailesiyle birlikte, yaya ve trenle, Suriye’nin Hama kenti
yakınlarındaki çölde bulunan büyük bir toplama kampına gidecekti. Bir kuzeni
hariç hepsi ölecek, ikisi de Halide Edip Adıvar tarafından yönetilen bir
Osmanlı devlet tesisinde zorla asimile edilmek üzere hapsedileceklerdi. Bu
süreç, ancak İtilaf Devletleri’nin 1918 sonlarında Levant’ı ele geçirmesiyle
sona erecekti. Daha sonra Panyan, Yakın Doğu Yardım Örgütü’nün himayesine
verildi, bir daha asla vatanına dönmedi. Beyrut’a yerleşti ve burada Ermeni
diasporasının önde gelen hazırlık okulu olan Jemaran’da öğretmen oldu.
Otuz
üç yıl sonra, sekiz yaşındaki Filistinli Fevvaz Türki (1940-), ailesi ve iki
kız kardeşiyle birlikte memleketi Hayfa’dan yürüyerek kaçtı. Ailesi, ona
pikniğe gittiklerini, yakında eve döneceklerini söyledi.
“Lübnan sınırına doğru
sahil yolunda yavaşça ilerlerken hafif bir meltem esmeye başladı. [...]
Arkamızda, uzun zamandır bombaların yağdığı, keskin nişancı ateşlerinin,
pusuların, baskınların ve Filistinliler ile Siyonistler arasında acımasız
çatışmaların yaşandığı Hayfa şehri uzanıyordu. Önümüzde ise Sidon şehri ve
belirsiz bir sürgün vardı. Etrafımızda Akdeniz suları güneşte parıldıyordu. [...]
Dünyamız, bizi sıcaklığıyla içine alan bir baloncuk gibi patlamıştı. O andan
itibaren sadece çılgın bir kederle boğuşacak, kayıp yüküyle cebelleşen, acıdan
harap olmuş Filistinli kardeşlerimin donuk bakışlarını izleyecektik.”[36]
Panyan,
Türki’nin Birleşmiş Milletler Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA)
tarafından yönetilen Burcü’l-Baracne mülteci kampında büyüdüğü yerden sadece
birkaç kilometre uzaklıkta öğretmenlik yaptı. Anılarında, ağır yoksulluk
koşulları, siyasi uyanış ve öğretmen olma sürecinin ardından gelen bir göç
dönemi, nihayetinde ABD’ye yerleşmesini ayrıntılarıyla anlatır.[37]
Medz
Yeğern ve Nekbe’nin şiddetinden kaçmak zorunda kalan gençlerin hikâyeleri son
derece dokunaklı ve tutarlıdır. Bu hikâyeler, şaşkınlık duygusunu, yer
değiştirmelerinin geçici olduğuna olan inancı sergiler. Gerçek hayatlarına
atılan çentik anlamında, ani ve kendiliğinden yaşanan ayrılışlarının rolünü ve
hükümetler ile ordular tarafından kaçışlarının dikkatli bir şekilde
yönetilmesini aktarır. Yerinden edilmişlerin ortak deneyiminin ötesinde, Türk
ve Yahudi çoğunluğunun imal edilmesiyle birlikte nüfusun “rasyonelleştirilmesi”
ve ideal bir ulusun kurulmasına engel teşkil eden yerlinin ortadan kaldırılması
ihtiyacı, her iki devletin çabalarının merkezinde duran temel olgudur. Aynı
şekilde, zorla yerinden edilme, İsrail’in ve Türkiye Cumhuriyeti’nin mali
temellerini oluşturan muazzam ve emsalsiz bir servet transferini de beraberinde
getirmiştir. Belki de daha çarpıcı olan ve Filistin olayını daha tam olarak
anlamamıza yardımcı olabilecek şey, hukukun paralelde kullanılması ve tercih
edilen halkların sürgün edilenlerin evlerine ve topraklarına yerleştirilmesi
sürecinin, yerli halkın yerinden edilmesini geri döndürülemez kılacak şekilde
formüle edilmiş olmasıdır.
Panyan’ın
hatırladığı kadarıyla, Gurinli Ermenilere, yirminci yüzyılın en kibar
ifadelerinden biriyle, kendi güvenlikleri için yerlerinden edildikleri ve
devletin hem kendilerine hem de mallarına bakacağı söylenmişti. Bu koruma dili
kasıtlı ve yanıltıcıydı.
Tarihçi
Taner Akçam, Osmanlı yetkililerine Ermenilerin katledilmesi ve sürgün
edilmesini emreden emirlerde, “Sevk” ve “İskân” kelimelerinin neredeyse tamamen
gerçekleşen soykırımın tam boyutunu açıklamak ve gizlemek için kullanıldığını söyler.[38]
Dilin tutarlılığı, mümkün olduğunca fazla gayrimenkul ve tarım arazisini sağlam
bırakarak ve Osmanlı askeri gücüne asgari düzeyde ihtiyaç duyarak, düzenli ve
direnişsiz bir geri çekilme sürecini gerçekleştirmeye yönelik genel çabanın bir
parçasıydı.
Batılı
insani yardım gözlemcileri, özellikle Rockefeller Vakfı Savaş Yardımları
Komisyonu, sevk ve yerleşim sürecinin tutarlılığını teyit ediyordu. Vakfın Ortadoğu’da
savaşla ilgili yürüttüğü kapsamlı yardım çalışmalarını denetleyen komisyon,
Ermenilere yapılanları savaşın neden olduğu genel sefalet ve ihtiyaçtan ayıran
ilk STK oldu. Sürgünlerin bilinmesini engellemeye yönelik resmi çabalara
rağmen, komisyon, “kısmen katliamdan, kısmen Ermenilerin kendi başlarının
çaresine bakabileceklerinden şüphe duyulan erişilemez yerlere toptan sürgün
edilmesinden, kısmen de zorla Müslümanlaştırmadan oluşan bir politikanın var
olduğu” sonucuna ulaşıyordu.[39]
Politika
o kadar tutarlı bir biçimde uygulanmıştı ki, yardım görevlileri bununla ilgili
genel bir değerlendirmede bulunuyorlardı:
“Bazı durumlarda, Ermeni
topluluklarının tamamının sürgün edildiği, evlerini ve iş yerlerini terk etmeye
zorlandığı, Türklerin onlara sadece sırtlarına veya küçük bir arabaya
yükleyebilecekleri kadar eşya taşımalarına izin verdiği anlaşılıyor. Daha sonra
ülkenin çok uzak bölgelerine yürütüldüler ve kendi başlarının çaresine
bakmaları için bırakıldılar. [...] Başka yerlerde ise erkeklerin kadınlardan
ayrıldığı, sürgün edildiği, kadınların Türklere verildiği, daha başka yerlerde
ise erkeklere yönelik önemli bir katliam yaşandığı ve tüm yerlerde zorla İslam’a
dönüştürme girişiminde bulunulduğu görülüyor.”
Aynı
raporda, sürgünlerin etkinliği değerlendirilmiş, Anadolu’nun iç kesimlerine şu
anda yardım ulaştırılmasının mümkün olmadığı, bunun yerine, “Bize, önümüzdeki
bir iki ay içinde yardım çalışmalarının sessizce başlayabileceği söylendi,
çünkü Türkler Ermeni topluluklarının o kadar kapsamlı bir şekilde dağıtıldığını
ve geçici yardımların zararı onaramayacağını düşünecekler” sonucuna varılıyor.[40]
Başka bir deyişle, Ermenilerin anavatanlarından tamamen yok edilmesi sürecinden
dönüş olmayacağı için, geride kalanlara insani yardım mümkün olabilmiştir.
1915
sonlarında geçici yer değiştirme yalanı daha da belirginleşmeye başlayınca ve
sürgün güzergahları boyunca yaşayan topluluklar neler olup bittiğine dair
hikâyeler duyunca, Ermenistan gerillaları ve sivil savaşçıları, üç büyük
direniş eylemi gerçekleştirdiler: Şebinkarahisar (Temmuz 1915); Urfa (Eylül
1915); ve Musa Dağı (Eylül 1915).[41] Sadece Musa Dağı Ermenileri, Fransız
donanmasının yardımıyla anavatanlarından tamamen kaçarak, Mısır’daki bir
mülteci kampına sığınmayı başardılar ve hayatta kaldılar.
Zorla
yer değiştirme, kasıtlı iç ve sınır ötesi göç, Filistinlilerin soykırım
deneyiminin de merkezinde yer alan hususlardır. 1947-1949 döneminin başlarında
Filistinlilerin sınırlı sayıda yer değiştirmesi toplumsal çatışmalardan
kaynaklanırken, “göç” ve “yeniden yerleştirme”, Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin
kuruluşunu önceleyen aylarda Siyonistlerin temel çabalarını teşkil etmiştir.
Önemli askeri yenilgilerin ardından, Siyonist güçler, Filistin direnişinin
sivil desteğini ortadan kaldırmakla kalmayıp, yerli halkı yok etmeyi ve rüşeym
halindeki devletin ana hatlarını çizecek temiz bir sayfa açmayı amaçlayan,
Filistin’deki kent merkezlerini ve köylerini boşaltmayı hedefleyen Dalet Planı
adı verilen büyük bir harekâtı başlatmışlardır girişmiştir.
Raşid
Halidi, The Hundred Years’ War on Palestine: A History of Settler
Colonialism and Resistance, 1917–2017 [“Filistin’de Yüz Yıllık Savaş: 1917-2017
Arası Dönemde Yerleşimci Sömürgeciliği ve Direnişin Tarihi -2020] adlı
eserinde, Dalet Planı’nı, Siyonist stratejinin Yahudi topluluğunu iç savaşta
savunmaktan “fetih ve nüfus azaltma” amaçlı bir saldırıya evriltmesi olarak
tanımlar.[42] Fevvaz Türki, sadece Hayfa’dan zorla kaçışına değil, aynı zamanda
kendi büyükanne ve babasının Tale’r-Riş’ten çıkartılmasına yol açan, kasti
işletilen süreci şu şekilde aktarıyor:
“Yafa kuşatıldı, aralıksız
havan toplarıyla bombalandı, keskin nişancılar tarafından taciz edildi. Mayıs
ayının ilk haftalarında Siyonist güçlerin ele geçirmesi sonrası şehirde yaşayan
altmış bin Arap’ın çoğu sistematik olarak tahliye edildi. Yafa, 1947 tarihli
Taksim Planı’nda öngörülen ancak gerçekleşmeyen Arap devletinin bir parçası
olması gerekirken, hiçbir uluslararası aktör BM kararının bu büyük ihlalini
durdurmaya çalışmadı. Benzer bombardımanlara ve zayıf savunulan sivil
mahallelere yönelik saldırılara maruz kalan Hayfa’daki altmış bin Filistinli,
Batı Kudüs’te yaşayan otuz bin kişi, Safad’da yaşayan on iki bin kişi, Beysan’da
yaşayan altı bin kişi ve Taberiye’de yaşayan 5.500 kişi aynı kaderi paylaştı.
Filistin kentlerindeki Arap nüfusunun çoğu böylece mülteci haline geldi,
evlerini ve geçim kaynaklarını yitirdi.”[43]
Sonraki
aylarda, 400.000 Filistinli daha komşu ülkelere veya Ürdün’ün ilhak ettiği Batı
Şeria’ya ve Mısır’ın işgal ettiği Gazze’ye göç etmek zorunda kalacaktı.
Hem
Osmanlı devletinin hem de İsrail’in örgütlenme kapasitesinin bir kanıtı da halkı
yersiz yurtsuz bırakma çalışmalarının büyük bölümünün inanılmaz bir hızla yürütülmüş
olmasıdır: Anadolu’nun yerli halkı Ermenilerin katledilmesi veya çöle sürülmesi
sadece beş ay, yani yaklaşık Mayıs-Eylül 1915 arasında gerçekleşti. Benzer bir
süre zarfında, Nisan-Ekim 1948 arasında, yaklaşık yedi yüz ellibin Filistinli,
yani Manda dönemi nüfusunun yaklaşık yarısı, öldürüldü veya sürgüne gönderildi.[44]
Gelişmiş
planlama ve olağanüstü düzeydeki bürokratik verimlilik, Filistinlilerin ve
Ermenilerin hareketini kolaylaştırdı, ancak aynı zamanda yok edici ve çarpıcı
şiddet de etkili oldu. Şiddet, kafa karışıklığı ve korku yaratmak, örgütlü
direnişi azaltmak ve itaati teşvik etmek için kullanıldı. Ermeni soykırımı,
Ermenilerin düşünsel, toplumsal, kültürel ve dini liderlerin kıyımdan geçirilmesiyle
başladı (Nisan 1915). Bu elit kesim, direnişi örgütlemek, uluslararası destek
sağlamak ve kaçışı kolaylaştırmak için oldukça elverişli bir konuma sahipti.
Onların yok edilmesini, Osmanlı ordusundaki Ermeni (Rum ve Süryani) erkeklerin
silahsızlandırılması ve tasfiyesi takip etti. Sürgünden geriye kalan erkekler
ve genç oğlanlar, panik yaratmamak amacıyla, kendi topluluklarının gözünden
uzak bir yere götürülüp öldürüldü.
Filistin,
Nisan 1915’teki olayla doğrudan paralellik arz etmeyen bir yöne sahip. Halidi,
İngiliz ordusunun otuzlarda, bilhassa Arap İsyanı (1936-1939) sırasında,
Filistinli erkeklerin yüzde onunun ve birçok liderinin öldürülmesi, sürgüne
gönderilmesi ve hapsedilmesi yoluyla Filistin toplumunu sistematik olarak
zayıflattığını söylüyor: “Vahşi İngiliz baskısı, birçok liderin ölümü ve
sürgüne gönderilmesi ile birlikte Filistinliler güçlenen Siyonist hareketle karşı
karşıya gelecek kudreti yitirdi.”[45]
Kanaatimce
İsrail’in Mervan Bergusi veya Halide Cerrar gibi Filistinli liderleri hapse
atma biçiminin, otuzlarda sömürgeciliğin uygulamalarından kaynaklanan bir tür
kademeli lider öldürme veya onları hapis yoluyla silme işlevi gördü. Ilan
Pappé, İsrail arşivlerini kullanarak, Dalet Planı’nın uygulanması sırasında
Siyonist güçlerin, Arap İsyanı’na katılan veya muhtar olan kişilerin
isimlerinin bulunduğu bir listeyle (Köy Dosyaları) Filistin şehirlerine girip
onları yargısız infaz ettiklerini anlatıyor.[46] Şiddetin kullanımındaki
farklılık, amaçlanan etkide değil, gösterişli şiddetin rolündeydi. Osmanlı
devleti, geniş Osmanlı kamuoyunu katliamlardan izole etmek için büyük çaba sarf
etti. Katliamların çoğu, nüfus merkezlerinden uzakta gerçekleşti. Düzensiz
güçlerden, Teşkilat-ı Mahsusa birliklerinden yararlanan devlet, inkâr
edilebilir bir gerekçe yaratmayı, devletin meşruiyetini savunmayı ve sivillere
karşı işlenen vahşetin düzenli güçler üzerindeki moral bozucu etkisinden
kaçınmayı amaçladı. Buna karşılık, Dalet Planı üzerinden gerçekleşen kitlesel
katliamlar ve kıyımlar, Filistin köyü Deyr Yasin’de olduğu gibi, proto-devlet
Hagana veya paramiliter İrgun savaşçıları tarafından gerçekleştirildi, korku ve
kaos yaratmak, kaçışı teşvik etmek için olandan büyükmüş gibi takdim edildi.[47]
Yokluğun
Kalıcılığının Mimarisi
Farklı
şiddet biçimlerine başvursa da Osmanlı devleti, halefi Türkiye Cumhuriyeti ve
İsrail, kent kırımı, kültürel mirasın yok edilmesi, tercih edilen nüfusların
yerleştirilmesi ve kamulaştırmayı destekleyen geniş bir hukuki yapı
aracılığıyla yerli halkın yokluğunun kalıcı hale getirilmesi amacına
ulaşmıştır. Bu ortak uygulamalar, Ermenilerin ve Filistinlilerin geri dönüşünü
imkânsız kılmak üzere tasarlanmıştır.
Ermeniler,
genellikle farklı milletlerle iç içe yaşadılar. Filistinliler de Hayfa, Yafa ve
Kudüs gibi büyük şehir merkezlerinde yaşıyorlardı. Bazı Ermeniler, Ermenilerin
çoğunlukta olduğu köylerde ve kasabalarda ikamet ediyorlardı. Osmanlı devleti
Ermenileri bu bölgelerden uzaklaştırdığında, Ermeni köylerinin tamamını da
boşalttı ve yok etti. Bu durum özellikle Doğu Anadolu’da geçerliydi; Raymond Kevorkyan’ın
Ermeni kilisesine ait nüfus sayımı verilerine dayanarak yaptığı analize göre,
yaklaşık 2000 farklı Ermeni yerleşimi yok edildi.[48] Çoğu zaman Ermeni
altyapısı Türklere devredildi, Kürtler tarafından ele geçirildi veya 800.000’i
aşan muhacire tahsis edildi. Ermeniler “yerlerinden yurtlarından edildikçe”,
Osmanlı devleti, bu mültecileri “terk edilmiş” mülklerine yerleştirmek için
hızla harekete geçti. Yerleştirme, oportünist bir yaklaşım değil, Ermenilerin
tasfiyesi için gerekli bir motivasyon kaynağıydı. Osmanlı İskân-ı Aşâir ve
Muhâcirîn Müdürlüğü-i Umûmiyesi’nden (Aşiret ve Göçmen İşleri Genel Müdürlüğü
veya İAMM) 1916 kışında Halep valiliğine gönderilen ve şu talimatı içeren telgraf
bu çalışmayı örnekler:
“Savaş bölgelerinden
Diyarbakır’a kaçan mültecilerin bir kısmı Ayntab, Maraş ve Urfa’ya gönderilerek
oraya yerleştirilecektir. Terk edilmiş Ermeni evleri, bu şekilde mülteciler
tarafından kullanılacağı gibi, mültecilerin erzak ve giyim ihtiyaçları için
gerekli olan terk edilmiş malların değeri belirlendikten sonra, göçmenlere
düşen pay da hesaplanarak onlara da teslim edilecektir.”[49]
Şunu
belirtmekte fayda var ki, İAMM’nin Müslüman göçmenler adına yaptığı çalışmalar,
Osmanlı devletinin arşivlerinde titizlikle ve kapsamlı bir şekilde
belgelenmişken, devletin Ermenilerin güvenli bir şekilde yeniden
yerleştirilmesi çabalarına dair elde hiçbir belge bulunmamaktadır. İnsani
yardım tarihine dair çalışmalarımda ortaya koyduğum üzere, Osmanlı devleti,
Ermenilerin bakım imkânlarına erişmesine mani olmak suretiyle, Ermenileri ve
diğer gayrimüslim toplulukları, tercih ettiği Türkçe konuşan Sünni Müslüman
çoğunluğun etrafında çizdiği (her ne kadar kusurlu olsa da) adalet ve aidiyet
çemberinin dışında bırakmıştır.[50]
George
Orwell’den ödünç alınan bir kelime olarak “Sevk”e benzer bir ifade kullanan,
askeri emirlerde İbranice tihur kelimesine yer veren İsrail, 1949
yılının sonuna kadar 532 Filistin köyünü ve 11 kentsel mahalleyi
"temizledi.”[51] Pappé, ilk dönemin Siyonist liderlerinin duydukları Filistinlilerin
geri dönebilme korkusunun, sınır dışı etme zorunluluğundan daha büyük olduğunu
söylüyor. Bu strateji, İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan insan hakları
çerçevesinde daha iyi işledi. İlgili çerçeve, cebri nüfus transferini
uluslararası hukukun ihlali olarak damgaladı, ancak geri dönüşlerini hukuki
yapılar ve engeller yoluyla güçleştirmek, geri dönememelerine yol açacak kadar
belirsizliğe sebep oluyor, böylelikle, yok etme hedefine gene de ulaşılıyordu.
Ermenilerde olduğu gibi, ihtiyaç duyulan şey, Filistinlilerin kalıcı olarak yer
değiştirmesiydi. Bu süreç, altyapının yok edilmesiyle, ancak daha da önemlisi,
Yahudi mültecilerin Filistinlilerin evlerine veya topraklarına bir an önce
yerleştirilmesiyle gerçekleştirilecekti.[52]
Osmanlı
devleti ve İsrail, mülk hırsızlığını ve yeniden tahsisini yasallaştırmak için
karmaşık bir hukuki çerçeve geliştirdi. Her ikisinin de merkezinde yer alan hukuki
kurgu, mülksüzleştirilen mağduru, geri dönmemesinin de kanıtladığı üzere, kendi
rızasıyla yok sayılan kişi olarak tanımladı. Yokluğunda, devlet mülkün
koruyucusu/yöneticisi olarak hareket ediyor, nihai statüsünü o belirliyordu. Osmanlı’nın
hukuk geleneklerinden ve İngilizlerin Hindistan’ı taksim etmek için
geliştirdiği hukuktan istifade eden İsrail’in Kayıp Mülkler Yasası (1950),
Osmanlı’nın Emval-i Metruke (Terk Edilmiş Mülkler) Yasası (1915) ile aynı köktendi.[53]
Her ikisi de tarım arazileri, dini vakıflara ait araziler, evler ve
kütüphaneler, okullar, camiler ve manastırlar gibi kültürel varlıklar da dâhil
olmak üzere, mülkiyetin etkin bir şekilde devredilmesi için hukuki dayanaklar
sağlıyordu.
Ermenilerin
ekonomik temellerinin yıkılması ve mallarının organize bir şekilde
yağmalanması, modern Türkiye’nin milli ekonomisinin kurucu eylemi olmuş, orta
sınıfının oluşum sürecini finanse etmiştir.[54] Benzer şekilde, İsrail’de
Filistinlilere ait toprak ve konutların bulunması, devletin gerekli gördüğü
homojen nüfusu sağlamasının yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde
Yahudi mültecileri ve göçmenleri de bünyesine katabilmesini, yani Holokost
sonrası kurtarma ve iyileştirme faaliyetinde bulunmasını mümkün kılmıştır.
Yerinden
edilme ve mülksüzleştirmenin yanı sıra, Medz Yeğern ve Nekbe’nin failleri, kutsal
yerlerin yıkımına veya dönüştürülmesi için kolları sıvamış, coğrafyayı yeniden
adlandırmış, milliyetçi bir arkeolojiyi tatbik etmişlerdir. Toplu olarak, bu
çalışmalar, Ermeni ve Filistin karşıtı güçlü bir kültürel ve tarihsel anlatı
yaratmış, onların tarihsel varlığını gayrimeşrulaştırmıştır (hatta inkâr
etmiştir). Bu anlatıya cevap olarak, Türk ve İsrailli insan hakları örgütleri
harekete geçmiştir. Örneğin, öldürülen Ermeni gazeteci Hrant Dink (1954-2007) adına
kurulmuş olan vakıf, yalnızca Türk Anadolu’suyla ilgili resmi Türk anlatısına
karşı en kapsamlı karşı arşivi barındırmakta, modern devletin tamamında hayati
bir Ermeni, Rum ve Süryanilere ait kültürel varlığı ve altyapıyı
belgelemektedir. Adı bile milliyetçi anlatının dışlayıcı bakış açısını tersine
çeviren Türkiye Kültür Varlıkları Haritası, 4000’den fazla Ermeni kilisesi,
okulu, manastırı, hastanesi ve mezarlığını envantere alarak, soykırımın
ardından bu binalara ne olduğunu anlatmaktadır. Örneğin, Karnig Panyan’ın
memleketi Gurin’deki 11 Ermeni alanı belgelenmektedir. Bunlar arasında birkaç
okul, bir yetimhane, mezarlıklar, bir de on dokuzuncu yüzyılın sonlarında inşa
edilmiş Kutsal Meryem Ana Kilisesi bulunmaktadır. Devlet tarafından korunmak
bir yana, cemaati zorla uzaklaştırılan bina, ikonalarından ve süslemelerinden
arındırılmıştır. Önceleri devlet mülkiyetinde olan kilise bir ara hapishane
olarak kullanılmış, daha sonra bir kişiye satılmış, o kişi de binada bir sinema
salonu açmıştır. Ardından kullanılmaz hale gelmiş, tekrar devletin eline geçmiştir.
Bugün bir kültür merkezi veya müze olarak restore edilebileceğine dair kimi ümit
verici sözler işitilmektedir.[55]
Gürün
Kilisesi’nin hikâyesi, Ermenilerden arındırılması ve devletin ihtiyaçlarına
göre yeniden işlevlendirilmesi, savaşın rastgele bir sonucu değil, hem bir
hırsızlık eylemi hem de geri dönüşü engelleme aracı olarak Ermenilerin mülksüzleştirilmesinin
doğrudan bir sonucuydu. Hayatta kalanların bir yerle kurabilecekleri son
kültürel bağları kopardı ve gelecekte kültürü aktarmak veya aidiyet duygusunu
işaretlemek için kullanılmasını engelledi. Hatıraya yönelik bu türden bir kıyım
işlemi, Nekbe’nin değişmez bir özelliğidir.
Hrant
Dink Vakfı’nın, Türk kamuoyunu Anadolu’nun gayrimüslim mirası hakkında bir
konuşmaya dâhil etme çabasına benzer bir girişim de, İsrail merkezli STK Zohrot
ve artırılmış gerçeklik aracılığıyla çağdaş İsrail’in yıkılmış Filistin üzerine
kurulduğunu görselleştiren iNakba uygulamasıdır.[56]
Ermeni
sit alanlarının yıkımına en çok benzeyen silme işlemi, Kudüs’ün bir Filistin
şehrinden bir İsrail şehrine dönüştürülmesidir; Altı Gün Savaşı’ndan hemen
sonra Ağlama Duvarı’nın yanındaki Fas Mahallesi’nin yerle bir edilmesi akla
gelsin.[57] Kudüs, Ermeni ve Filistinli Müslüman ve Hristiyan kültürel
mirasının kesiştiği, Anadolu’da olduğu gibi, yok etme sürecinin devam ettiği bir
yerdir.
Her
iki fail topluluk da yer adlarını değiştirerek ve coğrafyaya yeni bir anlam
yükleyerek, yer adlarının yok edilmesi sürecini işletti. Bazen bu, Ermenice, Rumca
veya Arapça orijinaline benzeyen Türkçe veya İbranice bir kelimenin
kullanılmasıyla fonetik taklit yoluyla yapıldı. Örneğin, efsanevi Ermeni
prensesi Tamar’ın adını taşıyan Ağtamar adası manastırı artık Türkçe Akdamar,
yani “beyaz damar” olarak adlandırılıyor; bu anlamsız olsa da, mekânı makul bir
Türk kökenine bağlıyor.
İsrail’de,
1948’de yıkılan Arap köyü Lubya’nın (börülce) Lavi (aslan) olarak yeniden
adlandırılması, yer adının tarımsal ve geçim kaynağı olan anlamını savaşçı bir
gönderme ve zafer damgasıyla değiştiriyor. Anadolu’da, Ermeni geçmişlerinin
izlerini silmek için tüm şehirlerin adı değiştirildi. Ermeni direnişinin
merkezi olan Zeytun, şehir için yapılan savaş sırasında öldürülen bir Türk
subayının adını alarak, Süleymanlı oldu. Hatta Panyan’ın köyü Gurin bile artık
Gürün olarak anılıyor. Bu Türkçeye benzeyen kelime, yemyeşil veya bereketli bir
şeyi çağrıştırıyor.[58]
İsrail’de
de, Türkiye’de olduğu gibi, bu isim değişikliği hükümet yetkilileri tarafından
denetlenmektedir. Türkiye’de amaç, bir yere modern bir Türkçe anlam kazandırmak
iken, İsrail’de yüzyıllarca süren Filistinli varlığını göz ardı ederek,
İbranice Eski Ahit’i bir coğrafi sözlük olarak kullanarak, haritayı
Yahudileştirmek mümkün hale gelmiştir.[59]
Yer
adlarının yok edilmesi, her iki devletin arkeolojik ve yıkım/restorasyon
uygulamalarında da paralellik göstermektedir. Heghnar Zeitlian Watenpaugh’un,
Anadolu’nun uzak doğusundaki Ermeni kenti Ani’de Türk devletinin resmi tarih ve
restorasyon konusunda ortaya koyduğu tercihin nasıl yapıldığına dair tartışması,
yerindedir. Büyük ölçüde sağlam kalmış Ermeni kalıntılarını Anadolu’ya ait (ve
asla Ermeni kelimesini kullanmadan) ve İpek Yolu geçiş noktası olarak yeniden
adlandırarak, Ermenilere ait (Ermenistan Cumhuriyeti ile Ahuriyan Nehri
sınırının hemen ötesindeki) kültürel varlığı sahip olduğu değerden arındırılmakta,
Ermeniler aktif olarak topraklarından ve tarihinden kopartılmaktadır. Böylelikle
Ermeniler, egemenliğe dair ahlakli veya hukuki bir iddiası olmayan, yok olmuş
bir Anadolu halkı haline geliyorlar. Bu yeniden adlandırma, Ani’nin restore
edilme biçimiyle de pekiştiriliyor. Bu restorasyonda Ermenilere ait dini ve
seküler mimarinin dikkatli bir şekilde korunmasından ziyade, Selçuklu
anıtlarına vurgu yapılıyor.[60] Heghnar Watenpaugh’un argümanı, Nadya Ebu Hacı’nın
Facts on the Ground: Archaeological Practice and Territorial Self-Fashioning
in Israeli Society [Sahadaki Gerçekler: İsrail Toplumunda Arkeoloji Pratiği
ve Kendini Toprak Temelli Kurma Çabaları -2001] adlı kitabında ilk kez ortaya
koyduğu argümana benziyor. Ebu Hacı, İsrail arkeolojisinin Filistin, Osmanlı ve
Memlük katmanlarını aşarak, Bronz ve Demir Çağı kalıntılarına ulaştığını, bu
kalıntıların modern İsrail’i İbranice Eski Ahit’in ele aldığı döneme bağladığını
ortaya koyuyor. Bu çabasıyla İsrail, 2000 yıllık tarihi görmezden gelmekle kalmıyor,
aynı zamanda Filistinlileri toprağa izinsiz yerleşenler kalıbına sokmaya
çalışıyor.[61]
Son
dönemde Ebu Hacı, Araplara ait arkeolojik varlığın silinmesi yoluyla İsrail
devletini yeniden şekillendirmeyle ilgili fikirlerini, “İsrailli Yahudilerin
uzun zamandır Filistinlilerin olmadığı bir dünyaya dair tasavvurlarını, belki
de bir idealini veya fantezisini paylaşan İsrail’in muhayyel travması” olarak
adlandırdığı görüş üzerinden dile getiriyor.[62] Heghnar Watenpaugh’a göre,
aynı muhayyel travma, Türkiye’nin müttefiki Azerbaycan’ın, Şuşi’deki
Gazanchetsots Katedrali gibi kutsal yerleri Ermeni mirasının izlerinden
arındırarak, Ermenileri kendi vatanlarında yabancılaştırma süreci olarak
gördüğü Dağlık Karabağ’daki Ermeni kültürel kalıntılarını sistematik olarak yok
etmesinde de karşımıza çıkıyor.[63] Her iki örnekte de, Filistinlilerin ve
Ermenilerin yokluğu, silme ve yeniden anlatının konusu kılma uygulamalarıyla olağanlaştırılıyor.
“Bu halklar, burada hiç var olmadılar, oldularsa da, birçok gruptan sadece birisiydiler,
her halükârda, gerçek veya ilk sakinler değillerdi” deniliyor.
Osmanlı
İmparatorluğu’nun 1918’de Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesi, başkentinin ve
Anadolu’nun bazı kısımlarının işgal edilmesiyle, Kilikya’da Fransızların
himayesinde Ermenilerin olası dönüşü için kısa süreli bir fırsat doğdu. Bu
çaba, yeniden canlanan milliyetçi hareket tarafından engellendi, yeni Türkiye
Cumhuriyeti’nin güney kesiminden bir başka sürgün dönemi yaşandı. Tek tek Ermenilerin
geri dönmek için ortaya koyduğu girişimler, genellikle cinayetle karşılandı,
geri dönmeyen Ermeniler, 1925 yılına dek Türk devletince yasal olarak
vatandaşlıktan çıkartıldılar, böylece gerçekten vatansız mültecilerden oluşan
büyük bir nüfus oluştu.
Lerna
Ekmekçioğlu’nun ifadesiyle, az sayıda Ermeni, Türkiye’de kaldı. Kendilerini
görünmez kılan, soykırımı yıpratma yoluyla tamamlamayı amaçlayan ayrımcı
politikalara maruz kalan bu insanlar, kamuoyu nezdinde kendilerini silmeye yönelik
çalışmalara katkı sundular.[64]
Filistinlilerin
daha büyük bir kısmı, İsrail’in egemenlik alanı olarak kabul ettiği bölgelerde
yaşasa da, daha önce de belirtildiği gibi, ırk ayrımcısı rejim altında yaşıyorlar.
Ermeniler ve onların torunları gibi, Filistinlilerin ve onların torunlarının
çoğu da vatanlarından sürekli olarak uzakta yaşamaya mecburlar. Soykırım işe
yarıyor.
Türkiye’de
Ermenilere yönelik soykırım devam etse de, Filistinlilerin 1967’den beri ve
özellikle İkinci İntifada’dan sonra karşılaştığı türden tekrarlayan kitlesel
şiddet ve vahşet olayları artık yaşanmıyor. Sonraki iki dönemde de 1948’de
kurulan emsaller yeniden ortaya çıkıyor: yaklaşık 300.000 kişinin zorla
yerinden edilmesi (bunların bazıları 1948 mültecileriydi), en kötü şöhretlisi
Latrun kasabası olmak üzere, 400 köyün yıkılması ve geri dönüşü engellemek için
yasal tanımların kullanılması.[65] Belki de burada Tessa Hoffman’ın “kümülatif
soykırım”la ilgili tartışması en öğretici olan katkı. Hoffman, 1923 sonrası
Türkiye’deki Rum ve Ermenilerin deneyimlerinden yola çıkarak, devletin odağını
Ermenilerin fiziksel olarak yok edilmesinden, grubun “hayati rahmini” ortadan
kaldırmaya yönelik uzun süreli bürokratik ve güvenlik odaklı bir politikaya
kaydırdığını söylüyor. Yani devlet, Ermeni topluluğunun varlığını ve
bütünlüğünü sağlayan kurumsal ve kültürel çerçeveleri hedef alıyor.[66]
Aynı
şekilde, 1967 sonrası dönemde, Siyonistlerin ve ilk dönem İsrail toplumunun
kullanabileceği türden kitlesel sürgünler ve mülk transferleri, kendi
kamuoyunun büyük bir kısmı veya uluslararası toplum için artık tahammül
edilebilir olmayacaktı ve bu nedenle kümülatif soykırım, aynı kaçınılmaz
stratejik sonuca sahip taktiksel bir uzlaşma olarak iş görebilirdi. İsrail’in
Gazze’ye karşı yürüttüğü en son savaşlarla yapılan kıyaslama daha fazla önem
kazanıyor. Geçici yer değiştirme, kitlesel cinayet dilinin kullanımı ve
altyapının toptan yıkımı, Siyonist projenin başlangıcından beri var olan taktik
ve politikaların devamı veya yeniden kullanımı olarak anlam kazanıyor.
Kent
kırımı, Filistin’in eğitim ve sağlık altyapısının yıkımı ve ekonomisinin
boğulması, bir güvenlik tehdidini ortadan kaldırmaktan ziyade, geri dönüşü imkânsız
ve yokluğu kalıcı kılma çabasıdır. Türkiye veya İsrail’in coğrafi sınırları
içinde yaşayabilse de eşit ve özgür bir Ermeni veya Filistin topluluğunun
varlığı akla bile getirilemez. Bu durum, hem yok etmenin amaçlanan sonucu hem
de her türlü uzlaşma veya tazminatın önündeki engeldir.
Geri
dönüşün doğasında var olan güçlüğe rağmen, Ermeniler ve Filistinliler, bazen
geri dönerler, ancak anavatanlarında hayatlarını nadiren kurarlar. Daha çok
turist ve ziyaretçi olarak gelirler. Ermeni asıllı Amerikalı yazar William
Saroyan, 1964 yılında Türkiye’yi ziyaret etti. Ziyareti, hem Rumlara hem de
Kürtlere yönelik yoğun azınlık karşıtı öfkenin yaşandığı, Yunanlıların toplu
olarak sınır dışı edilmesine ve Kürtlere karşı büyük şiddetin uygulandığı bir
döneme denk geldi. Aynı zamanda Kürt yer adlarının sistematik olarak
Türkleştirilmesinin ve Kürtler için devletin acımasızca kullandığı “Dağ
Türkleri” örtmecesinin icat edilmesinin de en yoğun olduğu dönemdi.
ABD’de,
o dönem en büyük Ermeni diasporası topluluğuna ev sahipliği yapan Fresno
şehrinde doğmuş olmasına rağmen, Saroyan, Ermeni şehri Bitlis’i anavatanı
olarak tanımlıyordu. Bir rehber eşliğinde aile evini buldu, geriye kalan tek
şey, evin ocağıydı. Ailesinin o yerle olan bağının fiziksel kalıntılarını
gördüğünde ağladı. On yıl sonra, bu keşif anı ve silinmeyi tersine çevirmenin
imkânsızlığının farkına varılması, onun “Bitlis” (1975) adlı oyununun duygusal
doruk noktası haline geldi:
“Bitlis’i sevmeyi ve onun
bizim olduğuna inanmayı seçiyorum. [...] Burada bulunarak yas tuttuğumu
hissediyorum. Mezarlığımız yok olsa da, yüzyıllardır ölü olanların burada
olduğunu biliyorum. Ailemin isimsiz tüm üyeleri, tüm o genç erkek ve kız
çocukları, genç erkekler ve kadınlar, yaşlı erkekler ve kadınlar, hepsi burada
ve ölüler, ben de buradayım ve ölmedim, onları hissediyorum, hayatta oldukları
zamanki canlılıklarını hissediyorum, onları görüyorum, seslerini duyuyorum,
kokularını alıyorum, Tanrı yardım etsin, şunu anlamanız gerek, ben gerçeği dillendirmeyi
seçiyorum, onları burada olan insanlarda, yaşayan Kürtlerde görüyorum,
duyuyorum ve kokularını alıyorum; sizin de bildiğiniz üzere, onları ilk
gördüğümde onlara dediğim gibi, Kaliforniya’da gördüğüm kendi aile üyelerime
tıpatıp benziyorlar. [...] Bütün bu düşüncelerin sadece sonunda burada olmamın
bir sonucu olduğunu, duygularımın hiçbirinin hakikatle veya gerçeklikle
mantıklı bir bağlantısı olmadığını biliyorum. Bitlis’i istiyorum, Bitlis’te
yaşamak, yürümek, yemek yemek, içmek ve uyumak istiyorum. [...] Burada ölmek ve
ölülerimle birlikte olmak istiyorum.”[67]
Saroyan’ın
baş karakteri Bitlis'i seviyor, ancak o, bir Kaliforniyalı ve bu farkındalık,
Bitlis’in artık başkalarına ait olduğu ve geri dönemeyeceği sonucuna varmasına
neden oluyor. Anadolu’da diaspora Ermenileriyle seyahat ederken, bu tür aşkın
tanıklık ifadelerine sık sık rastlanır. Ermeni geçmişinin manzaraya kazınmış
halini görenler, ataların anlattığı kayıp hikâyelerle tekrar bağ kurarlar,
varlıklarını teyir ederler, bu yönüyle ilgili deneyim yüce tutulur, ama bu
deneyimde yeniden kurulan bağ neticesinde hatırlanan kayıp da kalıcı yokluk
hali de kabul edilir, böylelikle deneyim yas haline evrilir.
Yokluğa
karşı yazmak ve hatırlamak için mücadele etmek, sürgündeki Filistin
edebiyatının büyük bir bölümünü yönlendiren ana motivasyon kaynağıdır. Ancak
tahmin edilebileceği gibi, geri dönebilenler için durum değişiyor. Saroyan
gibi, Filistinli ziyaretçi de aynı anda hem o yerin bir parçası hem de bir
yabancı. Çocukken Hayfa’dan kaçmak zorunda kalan Fevvaz Türki, yaklaşık 50
yıllık bir yokluğun ardından, 1994 yılında yaşlı bir adam olarak geri döndü.
Atalarının evinin ocağından başka bir şey bulamayan Saroyan’ın aksine, Türki,
evinde bir İsraillinin yaşadığı gerçeğiyle yüzleşti. Saroyan gibi, artık bir
sürgün olmadığını, aksine Filistinli bir Amerikalı olduğunu, geri dönüşün imkânsızlaştığını
fark etti.[68] Saroyan’ın Bitlis Kürtleriyle kurabildiği yakınlığı, aşinalığı
ve siyasi dayanışmayı, Türki, eski mahallesinde artık evlerinde olan Kiev ve
Brooklyn’den gelmiş Yahudi göçmenlerde göremedi.
Son
Fikirler
Twain’in,
bugünümüzün, geçmişimize ait sürekli değişen parçaların yeniden bir araya
getirilmesi olduğuna dair gözlemini düşündüğümüzde, Gazze’deki mevcut soykırım,
yeni bir şey olmaktan ziyade, devlet vahşetinin, küresel kayıtsızlığın ve insan
hakları ihlallerinin aynı parçalarının biraz farklı ama gene de kötü niyetli
bir şekilde yeniden bir araya getirilmesidir.
İnsanlık
dışı zulmün ve vahşetin bu kırık parçaları, İsrail’in, Ermeni soykırımı da dâhil
olmak üzere, Ortadoğu’daki geçmiş şiddet ve vahşet parçalarından kısmen
esinlenerek ve modellenerek teşkil edilmiş, kabul edilmese de esasen bir
soykırım sonucu kurulmuş bir devlet olduğu gerçeğiyle bağlantılıdır.
Anadolu’daki
şiddet ve soykırımlar arasındaki ilişki üzerine fikir üreten isimlerden Fatma
Müge Göçek, Ermeni Soykırımı’nın modern Türk toplumunun temeli olduğunu söylüyor.
Ona göre, soykırımın kabul edilmemesi ve onun hesabının verilmemiş olması,
şiddeti devlet ve toplumun bir alışkanlığı, siyasetin ve polisliğin varsayılan
biçimi haline getiriyor, neticede diğer azınlıkları (Rumlar, Aleviler,
Solcular, Kürtler, mülteciler) kontrol edilmesi, ya asimile edilmesi ya da
ortadan kaldırılması gereken, dâhili ötekiler haline getiriyor.
Göçek’e
göre, Türkiye’nin bu vahşetle tanımlı geçmişiyle hesaplaşamaması, nesiller boyu
süren şiddetin neden olduğu bir tür toplumsal körlüğe benzettiği şey,
demokratik ve insan haklarına dayalı bir topluma giden yolda onun önüne aşılmaz
bir engel çıkartıyor.[69] İsrail ve müttefiklerinin Filistinlilere yönelik
soykırımı inkâr ederek uyguladığı şiddeti, hatta Almanya gibi Avrupa
devletlerinin “dayanışmayı suç haline getirmesi” göz önüne alındığında, Nekbe’nin
soykırım olarak kabul edilmesi olasılığı, Türkiye’nin Medz Yeğern’i tanıması
kadar düşük bir olasılık.[70] Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in Gazze'de
soykırım işlediğine karar verse bile bu durum gene de geçerlidir. Bununla
birlikte, Göçek’in gözlemleri, günümüz İsrail’i/Filistin'i ve orada yaşayan
halkların geleceği için geçerliliğini korumaktadır.
Bu
makaleyi yazarken, bir yandan Soykırım Çalışmaları’na ait mevcut tarihsel söz
dağarcığımızın ve ahlaki çerçevemizin bizi nasıl hayal kırıklığına uğrattığı,
diğer yandan da Ermeni ve Filistin çalışmalarının “dar kapsamlı” yapısının çok
ihtiyaç duyulan akademik dayanışmayı nasıl engellediği gerçeğiyle de uğraşmak
zorunda kaldım. Bu tartışma zeminine katkı sunan diğer akademisyenlerin, bilhassa
Abdülvahab Efendi’nin “Gazze Sonrası Soykırım Çalışmalarının Beyhudeliği”
başlıklı yazısında belirttiği gibi, çerçevenin Holokost’u örnek ve merkezi
referans olarak kullanması, araştırmayı onarılamaz bir noktaya taşımış, tahrif
etmiştir. Ortadoğu merkezli yeni bir analitik çerçeve geliştirmek şarttır. Bu çerçeve
bir tür onarım faaliyeti olarak o kadar da faydasız olmayan bir adalet ve
direniş dili üretecektir.[71] Genel olarak bu alanları kesen ürünlerin ortaya
konulmamış olmasının nedenleri, Ortadoğu tarihini organize etme biçimimiz ve nispeten
az sayıdaki akademisyenin dil kapasitesi ve eğitimi kombinasyonundan
kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu durum, akademi de dâhil olmak üzere, çeşitli
soykırım ve vahşet inkârcılığı biçimlerinin ve daha da sıradan olan fonlama ve
yayın imkânları ile ilgili sorunların geride bıraktığı bir kalıntıdır.
İşin
tuhaf yanı şu ki, Medz Yeğern ile Nekbe’yi çalışan akademisyenler Ortadoğu
Çalışmaları’na hâkim olanlarca dışlanmış, bu dışlanmışlık, ancak Ermeni ve
Filistinli akademisyenlerin nesiller boyu süren mücadelesinden sonra ele
alınmaya başlanmıştır. Bu iki alan ile diğer bölgesel akademik alanlar ve
tarihsel literatürler arasındaki uçurumu kapatmak, Nekbe’yi ve bu makalenin
başında belirttiğim diğer vahşet tarihlerini anlamak için etkili ve özgün bir
çerçeve oluşturmanın bir başka yoludur.
Kıyaslamalı
bir çerçeve oluşturmak, soykırım fikrinin, topluluklara ve halklara karşı
şiddet ve vahşetin etkisinin tam boyutunu görünür kılmak ve eyleme geçmeyi
mümkün kılmak için nasıl güçlü bir analitik ve savunuculuk aracı olabileceğini
göstermektedir. Soykırımın ortak deneyimine dair bilgi ve kabul oluşturmak,
uluslararası hukukun sağlayamayacağı şekillerde ve devam eden kitlesel
vahşetler ve sistematik insan hakları ihlalleri karşısında dayanışma için
gerekli zemini oluşturacaktır.
2024
baharının sonlarında çalıştığım kampüste gerçekleşen Filistin yanlısı eylemler
sırasında, bu dayanışmanın mevcut potansiyeline bizzat şahit oldum: Kuzey
Kaliforniya’da sıcak bir öğleden sonra, birçok öğrenci eylemcinin internette
yüzleştiği taciz ve saldırıdan kaçınmak için maske takmış iki Ermeni-Amerikalı
öğrenciyle karşılaştım. Bu iki genç, eyleme bir karton parçası yazdıkları
yazıyla katılmıştı (yukarıdaki fotoğraf: 1936 ayaklanmasından kalma Filistin’in
kırmızı, yeşil ve siyah bayrağına 1920’lerden kalma Ermeni bayrağının bir
varyasyonu olan Dağlık Karabağ’ın üç renkli (kırmızı, mavi ve turuncu) bayrağı
eşlik ediyor). Bayrakları birbirine, Osmanlı Ermenilerinin soykırımının 100.
yıldönümünün (2015) anısına sembolik olarak kullanılan, “beni unutma” anlamına
gelen mor çiçek bağlıyor. İşaretin sahip olduğu önem ve gerçeklik, insanlar
arası dayanışmaya dair pragmatik ve iyimser mesajıyla birlikte tüm çıplaklığıyla
ortadaydı.
Keith David Watenpaugh
19 Şubat 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story (Garden City:
Doubleday, Page & Company, 1918), s. 338.
[2]
Danny Ayalon, röportajı gerçekleştiren: Marc Lamont Hill, “Are Israel and Hamas
Guilty of War Crimes?” UpFront, Al Jazeera English, 13 Ekim 2023.
[3]
Mark Twain ve Charles Dudley Warner, The Gilded Age: A Tale of Today (Hartford,
CT: American Publishing Company, 1873), s. 430.
[4]
Abraham H. Hartunian, Neither to Laugh nor to Weep: A Memoir of the Armenian
Genocide, çeviri: Vartan Hartunian, 2. Baskı (Cambridge, MA: Armenian
Heritage Press, 1986), s. 103.
[5]
Bkz.: Samuel Dolbee, “The Desert at the End of Empire: An Environmental History
of the Armenian Genocide,” Past & Present 247, Sayı. 1 (2020): s. 197-233.
[6]
Peter Balakian, “Little Richard,” Poem-a-Day, Academy of American Poets,
9 Eylül 2022, Poets.
[7]
Elyse Semerdjian, “Gazafication and Genocide by Attrition in Artsakh/Nagorno
Karabakh and the Occupied Palestinian Territories,” Journal of Genocide
Research (17 Temmuz 2024): s. 19. TF.
[8]
Mashinka Firunts Hakopian, “Where Scenes of Catastrophe Reappear: On Armenian
and Palestinian Solidarities,” Social Text (Periscope), 8 Şubat 2024. STJ.
[9]
A. Dirk Moses, The Problems of Genocide: Permanent Security and the Language
of Transgression (Cambridge: Cambridge University Press, 2021), s. 3-4.
[10]
Raphael Lemkin, röportajı gerçekleştiren: Quincy Howe, “U.N. Casebook,” CBS,
Şubat 1949.
[11]
Bkz.: Mark LeVine ve Eric Cheyfitz, “Israel, Palestine, and the Poetics of
Genocide Revisited,” Journal of Genocide Research (23 Nisan 2025): s. 1-23.
TF.
[12]
Mary Hoogasian ve Bedross Der Matossian, “The Armenian Community in Jerusalem
Faces an Existential Threat,” The Armenian Weekly, 16 Kasım 2023, AW.
[13]
Markar Melkonian, My Brother’s Road: An American’s Fateful Journey to
Armenia (Londra: I.B. Tauris, 2005), s. 56-60.
[14]
Nadim Khoury, “The Meanings of a Second Nakba,” Journal of Genocide Research
(2025): s. 1-16, TF.
[15]
Noura Erakat, Justice for Some: Law and the Question of Palestine (Stanford,
CA: Stanford University Press, 2019), s. 9-10.
[16]
Keith David Watenpaugh, “‘Kill the Armenian/Indian; Save the Turk/Man’:
Carceral Humanitarianism, the Transfer of Children and a Comparative History of
Indigenous Genocide,” Journal of the Society of Armenian Studies 29, Sayı.
1 (2022): s. 35-67.
[17]
Bkz.: Ronald Grigor Suny, “The Hamidian Massacres, 1894-1897: Disinterring a
Buried History,” Études arméniennes contemporaines, Sayı. 11 (2018): s. 125-34.
[18]
Nada Elia, “The Israel Exemption,” Journal of Palestine Studies 54, Sayı.
2 (2025): s. 66-74.
[19]
Francesca Albanese, Anatomy of a Genocide: Report of the Special Rapporteur
on the Situation of Human Rights in the Palestinian Territory Occupied Since
1967, A/HRC/55/73 (New York: United Nations, 25 Mart 2024), s. 11.
[20]
Bkz.: Elyse Semerdjian, Remnants: Embodied Archives of the Armenian Genocide
(Stanford, CA: Stanford University Press, 2023).
[21]
Bkz.: Fethiye Çetin, My Grandmother: An Armenian-Turkish Memoir, çeviri:
Maureen Freely (Londra: Verso, 2008). Ayrıca bkz.: Ayşe Gül Altınay ve Fethiye
Çetin, Yayına Hz.: The Grandchildren: The Hidden Legacy of 'Lost' Armenians
in Turkey (New Brunswick: Transaction Publishers, 2014); Avedis Hadjian, Secret
Nation: The Hidden Armenians of Turkey (Londra: I.B. Tauris, 2018).
[22]
Bkz.: Watenpaugh, “Kill the Armenian,” s. 21.
[23]
Bkz.: Selim Deringil, “‘Your Religion is Worn and Outdated’: Orphans,
Orphanages and Halide Edib during the Armenian Genocide: The Case of Antoura,Ӄtudes
arméniennes contemporaines 12 (2019): s. 33-65.
[24]
Bkz.: Nadim N. Rouhana, Palestinian Citizens in an Ethnic Jewish State:
Identities in Conflict (New Haven, CT: Yale University Press, 1997); ayrıca
bkz.: Oren Yiftachel, Ethnocracy: Land and Identity Politics in
Israel/Palestine (Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2006); “Çoğu
ülkenin 1967 öncesi sınırlarıyla tanımladığı bölge olarak kabul ettiği
İsrail'de, iki kademeli vatandaşlık yapısı ve milliyet ile vatandaşlığın
ayrıştırılması, Filistinli vatandaşların yasal olarak Yahudi vatandaşlardan
daha düşük bir statüye sahip olmasına yol açmaktadır. İsrail'deki
Filistinliler, işgal altındaki Filistin topraklarındaki Filistinlilerin aksine,
İsrail seçimlerinde oy kullanma ve aday olma hakkına sahip olsalar da, bu
haklar onları aynı İsrail hükümeti tarafından maruz kaldıkları kurumsal
ayrımcılığın üstesinden gelmeye yetkilendirmemektedir; bu ayrımcılık, el
konulan topraklara erişimdeki yaygın kısıtlamaları, ev yıkımlarını ve aile
birleşmesine yönelik fiili yasakları içermektedir.” Human Rights Watch, A
Threshold Crossed: Israeli Authorities and the Crimes of Apartheid and
Persecution (New York: Human Rights Watch, 27 Nisan 2021), HRW.
[25]
Nadera Shalhoub-Kevorkian, Incarcerated Childhood and the Politics of
Unchilding (Cambridge: Cambridge University Press, 2019).
[26]
Kıtlık ve insani yardım konusunda verilen cevap ile ilgili olarak bkz.: Melanie
S. Tanielian, Charity of War: Famine, Humanitarian Aid, and World War I in
the Middle East (Stanford, CA: Stanford University Press, 2018).
[27]
Vladimir Hamed-Troyansky, Empire of Refugees: North Caucasian Muslims and
the Late Ottoman State (Stanford, CA: Stanford University Press, 2024).
[28]
Yair Auron, The Banality of Indifference: Zionism and the Armenian Genocide
(New Brunswick, NJ: Transaction Publishers, 2000), s. 293-4.
[29]
Benny Morris, Righteous Victims: A History of the Zionist-Arab Conflict,
1881–1999 (New York: Alfred A. Knopf, 1999), s. 85-6.
[30]
Keith David Watenpaugh, Bread from Stones: The Middle East and the Making of
Modern Humanitarianism (Berkeley: University of California Press, 2015), s.
41-6.
[31]
Aktaran: Auron, Indifference, s. 36.
[32]
Aktaran: A.g.e., s. 342.
[33]
Nur Masalha, Expulsion of the Palestinians: The Concept of “Transfer” in
Zionist Political Thought, 1882–1948 (Washington D.C.: Institute for
Palestine Studies, 1992), s. 6.
[34]
Taner Akçam, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of
Turkish Responsibility (New York: Metropolitan Books, 2006), s. 368-76.
[35]
Karnig Panian, Goodbye, Antoura: A Memoir of the Armenian Genocide (Stanford,
CA: Stanford University Press, 2015), s. 24.
[36]
Fawaz Turki, The Disinherited: Journal of a Palestinian Exile (New York:
Monthly Review Press, 1972), s. 43.
[37]
Fawaz Turki, Exile’s Return: The Making of a Palestinian American (New
York: The Free Press, 1994).
[38]
Taner Akçam, The Young Turks’ Crime against Humanity: The Armenian Genocide
and Ethnic Cleansing in the Ottoman Empire (Princeton, NJ: Princeton
University Press, 2012), s. 30-1.
[39]
Aktaran: Watenpaugh, Bread from Stones, s. 77-8.
[40]
A.g.e.
[41]
Raymond Kévorkian, The Armenian Genocide: A Complete History (Londra:
I.B. Tauris, 2011), s. 436-42; 624-31; 609-13.
[42]
Rashid Khalidi, The Hundred Years' War on Palestine: A History of Settler
Colonialism and Resistance, 1917–2017 (New York: Metropolitan Books, 2020),
s. 75.
[43]
A.g.e.
[44]
Ilan Pappé, The Ethnic Cleansing of Palestine (Oxford: Oneworld, 2007), s.
xii–xiii, 197.
[45]
Khalidi, Hundred Years’ War, s. 46-7.
[46]
Pappé, The Ethnic Cleansing of Palestine, s. 22.
[47]
Khalidi, Hundred Years’ War, s. 74.
[48]
Kévorkian, tablolar için bkz.: “The Armenian Presence in the Ottoman Empire on
the Eve of the War, according to the Patriarchate’s Census,” s. 272-8.
[49]
Aktaran: Watenpaugh, Bread from Stones, s. 11.
[50]
A.g.e., s. 13.
[51]
Pappé, The Ethnic Cleansing of Palestine, 88, s. 131-2.
[52]
A.g.e., s. 214-6.
[53]
Bkz.: Taner Akçam ve Ümit Kurt, The Spirit of the Laws: The Plunder of
Wealth in the Armenian Genocide, çeviri: Aram Arkun (New York ve Oxford:
Berghahn Books, 2015); ayrıca bkz.: Ümit Kurt, “The Plunder of Wealth through
the Abandoned Properties Laws in the Armenian Genocide,” The Armenian
Genocide Legacy içinde, Yayına Hz.: Alexis Demirdjian (Londra: Palgrave
Macmillan, 2016), s. 57-67 ve Ümit Kurt, “Legal and Official Plunder of
Armenian and Jewish Properties in Comparative Perspective: The Armenian
Genocide and the Holocaust,” Journal of Genocide Research 17, Sayı. 3
(2015): s. 305-26. İsrail’in gerçekleştirdiği soykırım konusunda bkz.: Michael
R. Fischbach, Records of Dispossession: Palestinian Refugee Property and the
Arab-Israeli Conflict (New York: Columbia University Press, 2003).
[54]
Bkz.: Uğur Ümit Üngör ve Mehmet Polatel, Confiscation and Destruction: The
Young Turk Seizure of Armenian Property (Londra: Bloomsbury Academic,
2011).
[55]
Hrant Dink Foundation, “Turkey Cultural Heritage Map,” TKV.
[56]
Zochrot.
[57]
İbrahim Mattar’ın Kudüs’ün İsrailleşmesi ile ilgili ufuk açıcı makalesine
bakılabilir: “From Palestinian to Israeli: Jerusalem 1948–1982,” Journal of
Palestine Studies 12, Sayı. 4 (1983): s. 57-63.
[58]
Bkz.: Sevan Nişanyan, Adını Unutan Ülke: Türkiye'de Adı Değiştirilen Yerler
Sözlüğü [The Country That Forgot Its Name: Dictionary of Renamed Places in
Turkey] (İstanbul: Everest Yayınları, 2010).
[59]
Bkz.: Noga Kadman, Erased from Space and Consciousness: Israel and the
Depopulated Palestinian Villages of 1948, çeviri: Dimi Reider (Bloomington:
Indiana University Press, 2015).
[60]
Heghnar Zeitlian Watenpaugh, “Preserving the Medieval City of Ani: Cultural
Heritage between Contest and Reconciliation,” Journal of the Society of
Architectural Historians 73, Sayı. 4 (2014): s. 542-4.
[61]
Bkz.: Nadia Abu El-Haj, Facts on the Ground: Archaeological Practice and
Territorial Self-Fashioning in Israeli Society (Şikago: University of
Chicago Press, 2001).
[62]
“The Israeli Trauma Imaginary with Nadia Abu El-Haj,” (Colorado College), 3 Ekim
2025, Catalyst.
[63]
Heghnar Zeitlian Watenpaugh, “Protecting Cultural Heritage,” Mouin Rabbani
röportajı, Connections, Jadaliyya, 4 Nisan 2022, video, 44:26, Youtube.
[64]
Bkz.: Lerna Ekmekçioğlu, Recovering Armenia: The Limits of Belonging in
Post-Genocide Turkey (Stanford: Stanford University Press, 2016).
[65]
Noura Erakat, “Taking the Land without the People: The 1967 Story as Told by
the Law,” Journal of Palestine Studies 47, Sayı. 1 (2017): s. 18.
[66]
Bkz.: Tessa Hofmann “Cumulative Genocide: The Massacres and Deportations of the
Greek Population of the Ottoman Empire (1912–1923),” The Genocide of the
Ottoman Greeks içinde, Yayına Hz.: Tessa Hofmann vd. (New York: Aristide D.
Caratzas, 2011), s. 39-45.
[67]
William Saroyan, “Bitlis,” William Saroyan: An Armenian Trilogy içinde, Yayına
Hz.: Dickran Kouymjian (Fresno: The Press at California State University,
Fresno, 1986), s. 105.
[68]
Turki, Exile’s Return, s. 5–6.
[69]
Fatma Müge Göçek, Denial of Violence: Ottoman Past, Turkish Present and
Collective Violence Against the Armenians, 1789–2009 (New York: Oxford
University Press, 2015).
[70]
“UN Experts Urge Germany to Halt Criminalisation and Police Violence against
Palestinian Solidarity Activism,” 16 Ekim 2025, OHCHR; ayrıca bkz.:
Moses’ “The Concept of Genocide and the Destruction of Gaza,” filmed 25
November 2024, at Busboys and Poets, Washington, D.C., video, Youtube.
[71] Abdelwahab El-Affendi, “The Futility of Genocide Studies After Gaza,” Journal of Genocide Research (18 Ocak 2024): s. 1–7. TF.





