Marcuse’nin hem sosyalist hem de kapitalist sistemlerde
öngördüğü gibi, günümüz uygarlığındaki krizin özellikleri şunlardır: rasyonel
teknolojik ilerleme ve insan bilincinde gerileme; üretimci ve tüketimci refah
ve düşünsel, psikolojik ve biyolojik baskı; bürokratik kontrol teknolojisi
insanlığı boğar ve nesneleştirir, insanlığı düz, tek boyutlu bir varlığa, kendi
benliğinin, gerçeğinin ve bilincinin işkence ettiği bir varlığa indirger.
Bürokratik kontrolün rasyonelliği, insan yaşamının irrasyonelliğini gizler ve
protesto, isyan ve devrim güçlerini emer.
Ne yapmalı?... Tek yol, topyekûn bir devrim, kapsamlı bir
devrim, aynı anda toplumsal ve biyolojik bir devrimdir.
Nasıl ve nereye?
Gerçek şu ki, Marcuse, bize belirli bir devrimci strateji
sunmuyor, bunun yerine, devrim yoluna dair vizyonunu kışkırtıcı broşürler
formunda sunuyor.
Bu, bir çalışma programı şeklinde takdim edilmiştir. Buna
rağmen, devrime giden yol ve metodolojisine ilişkin vizyonu çeşitli yönler ve
pozisyonlar arasında salınmaktadır. Zaman zaman, eleştirel teorinin
(Horkheimer, Adorno ve Marcuse’nin teorilerinin) günümüz toplumunda
özgürleştirici eğilimlerin varlığını kanıtlayamayacağını belirtmiştir. Ayrıca,
eleştirel teorinin mevcut durum ile gelecek arasındaki boşluğu kapatmaya imkân
sağlayan kavramlardan yoksun olduğunu ve keyfi vaatlerde bulunmadığını ifade etmiştir.
Yıllar sonra Perrault’nun kitabına cevap olarak yazdığı bir mektupta bu
ifadesini tekrarlamıştır:
“Reçete
yazmayı görevim olarak görseydim, megaloman olurdum. İnsanlar, kendi
tarihlerini kendileri yazarlar. Bu tarih, olaylarla, tesadüflerle ve öngörülemeyenlerle
doludur.”
Bunu, bir ölçüde bir eylem programı içeren Kurtuluşa
Doğru adlı kitabını yayımladıktan sonra, Eylül 1969’da yazmıştır. Ancak, Sovyet
Marksizmi, Tek Boyutlu İnsan veya Kurtuluşa Doğru gibi
eserlerinin diğer bölümlerinde, mevcut uygarlığımızın krizinden çıkış yolunun
neredeyse tamamen doğal gelişmenin tamamlanmasında yattığını belirtir. Teknolojik
rasyonelliğin kendisi için de bunu söyler. Şöyle der:
“Toplam
mekanizasyonun bu noktasında, bilimsel rasyonellik, mevcut yapısı ve yönüyle
amacına ulaşmış ve sınırına erişmiş olacaktır. Bu noktanın ötesindeki herhangi
bir ilerleme, nicelik alanının nitelik alanına dönüşümünü pekiştiren bir kopuş
olacaktır. [...] Teknolojik gerçekliği aşmanın gerekli ön koşulu, bu
gerçekliğin farkına varılması ve oluşumunun tamamlanmasıdır.”
Ayrıca şöyle der: “Sanayide parazit sektörün büyümesi
sanayileşmiş ülkelerde bu, yaşam standardında bir yükselişe yol açar ve bu
yükseliş de sermaye için geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşana kadar ücret
artışı taleplerine yol açar. Ayrıca, “Teknoloji mükemmelliğe ulaşırsa, ideoloji
gerçeğe dönüşür” der.
Bu ne anlama geliyor? Teknolojik rasyonellik, (belirli
bir anlamından bağımsız olarak) tamama erdiğinde, Marcuse’nin öngördüğü
devrimci değişime kaçınılmaz olarak yol açacaktır. Aristo’yu akla getiren bu
belirsiz metafizik anlamdan bağımsız olarak, geçiş, tümüyle nesnel koşulların
bir sonucu olarak, öznel insan faktörünün hiçbir rolü olmadan doğalında
gerçekleşecektir. Bu yaklaşım, Marcuse’nin felsefesinin diğer tüm yönleriyle,
hatta insanlığın biyolojik yapısının özgürleşmesi olan kendi özgürleşme
hedefiyle bile çelişmektedir. Ayrıca, özgürleşmenin aracı olan, bunun için
mücadele edenler için özgürlüğün gerçekleşmesi ve bunun elde edilmesinin ön
koşuluyla da çelişmektedir.
Ancak Marcuse’nin teknolojik rasyonelliğin
tamamlanmasıyla otomatik geçiş hakkında söyledikleri aslında daha derin bir
anlam içeriyor ve bu anlam, Marcuse’nin amaçladığı şeyin özüdür.
O, ister sosyalist bir toplumda (ya da Marcuse'ye göre
sosyalist olduğunu iddia eden bir toplumda) ister kapitalist bir toplumda
olsun, devrimci dönüşümün ancak teknolojinin tam haliyle gerçekleşeceğini
savunuyor. Başka bir deyişle, ideolojik bir temele dayanmaksızın, teknoloji tek
başına, tam haliyle, istenen devrimci dönüşümü sağlayacaktır. Belki de Marcuse
tarafından dile getirilen bu kavram, her iki toplumdaki mevcut teknolojik
sistemin karamsar tasvirine ters düşüyor gibi görünüyor.
Sosyalist ve kapitalist ideolojiler, istikrarlı
yapılarını ve tüm reddedişlerini, protestolarını ve devrimci değişim güçlerini
absorbe etme yeteneklerini devreye sokacak ölçüde mevzi kazanırlar. Ancak bu,
aslında statükonun bir tür istikrarını ima eder. Eğer bir şey değişirse, bu
içeriden, teknolojik rasyonelliğin tam olarak gerçekleşmesi yoluyla olur. Bu
konumda Marcuse, neredeyse Comte’un pozitivist felsefesine daha yakındır. Akıl
ve Devrim adlı kitabında tüm düşünsel enerjisini bu felsefeyi betimleyici,
statik ve sadece haklılaştırmakla suçlayarak çürütmüştür. Marcuse’nin
kendisinin de gözlemlediği gibi, pozitivist felsefe, mevcut sistemin dönüşüm
olasılığını inkar etmez, istikrarına destek olur, ancak devrimciye karşı çıkar
ve dönüşümün sistemin kendi yapısı içinden gerçekleşmesi gerektiğini söyler.
Marcuse, Akıl ve Devrim kitabında bu pozitivist
anlayışı çürütür, hatta onu gerici olmakla, baskıcı sistemi yatıştırmak ve
istikrara kavuşturmakla suçlar. Comte’un ilerleme fikri, mevcut koşulları alt
üst edecek devrimi ve topyekûn değişimi dışlar. Comte’a göre tarihsel büyüme,
sabit doğal yasalar altında toplumsal sistemin uyumlu bir gelişiminden başka
bir şey değildir. Dolayısıyla, Comte’un projesi, yeni bir toplumsal düzen kurmayı
amaçlayan devrimci çabalara yer bırakmaz. Marcuse bu statik, reformist, evrimci
anlayışı eleştirir, ancak daha sonraki kitaplarında yer alan pasajlarda
gördüğümüz gibi, onu hızla benimser.
Marcuse’nin biyolojik evrimin tamamlanmasına dayanan
değişim anlayışı, Comte’un savunduğu doğal, pozitivist evrimden temelde farklı
değildir. Ancak, bunu sadece kabul etmez; aksine, aynı kitaplarında, özellikle Tek
Boyutlu İnsan adlı kitabında gördüğümüz gibi, devrimci değişimin her türlü
olasılığını reddederek ve mutlak kötümserliğe kapılarak veya bu mutlak
kötümserlikten sıyrılarak ve değişimin mümkün olduğunu savunarak buna karşı
çıkar.
Özellikle 1968 öğrenci ve gençlik hareketi karşısında duyduğu
şaşkınlığın ardından, kurtuluş ve devrim yoluna dair tanımı dikkat çekicidir. Kurtuluşa
Doğru ve Ütopyanın Sonu adlı kitapları, belki de bu yolu en kesin
biçimde ortaya koyan eserleridir. Bununla birlikte, yeni kavramlarını, 1969
yılında Uluslararası Toplumsal Araştırmalar Konseyi tarafından yayımlanan Marx
ve Çağdaş Bilimsel Düşünce kitabında yer verdiği “Devrim Anlayışını Yeniden
Değerlendirmek” başlıklı makalesinde geliştirir. Marcuse, bir dipnotta, bu makaleyi
Fransa’daki Mayıs ve Haziran 1968 olaylarından önce yazdığını, ancak bu
olayların tarihsel önemini açıklamak için birkaç satır eklediğini belirtiyor.
Tarihsel olayların bizatihi devrim anlayışını zaten aştığı tespiti üzerinden bu
makale, esasında Marksist devrim anlayışını aşma girişimidir. Bu nedenle
Marcuse, makalesine Marksist devrim anlayışının kısa bir özetini sunarak
başlıyor:
A. Kapitalist sistemi deviren ve üretim araçlarının
kolektif mülkiyetini kuran, doğrudan üreticiler tarafından kontrol edilen bir
sosyalist devrimdir.
Devrim, mevcut devlet aygıtını zayıflatan bir ekonomik
kriz bağlamında gerçekleştirilir.
B. Bu, işçi sınıfının geniş, örgütlü bir hareketiyle,
geçiş aşaması olarak proletarya diktatörlüğünün kurulmasına yol açarak
gerçekleştirilir.
Ayrıca, Marksist devrim anlayışı şu varsayımları içerir:
A. Devrim, çoğunluğun üstleneceği bir görevdir.
B. Demokrasi, örgütlenme ve sınıf bilincinin
geliştirilmesi için en uygun koşulları sağlar. Devrimde öznel faktörün önemi bu
koşullar içinde yatmaktadır. Sömürünün gerçeklerinin, ortadan kaldırılmasına
ilişkin yolun, dayanılmaz koşullara dair deneyimin ve değişimin hayati öneminin
farkında olmak, devrim için ön koşullardır. Bununla birlikte, Marksist devrim
anlayışı, devrimin devam ettirilmesi fikrini de içerir: kapitalist sistemde var
olan üretici güçler geliştirilmeli, yeni üreticiler, teknoloji ve teknik aygıtı
temellük etmelidir.
Marcuse daha sonra, bu varsayımların güncel gelişmelerle
çürütüldüğünü ve devrim anlayışının bir bütün olarak yeniden incelenmesini
gerektirdiğini söyler. Bu da, aşağıdaki özellikler ışığında, kapitalizm ve
sosyalizm arasındaki yapısal ilişkiye dair Marksist kavramın yeniden
incelenmesini gerektirir:
1. Sosyalizmde geçiş sorunu: Kapitalist sistemle birlikte
yaşama yoluyla mı sağlanır, yoksa ona “sonra” mı gelir?
2. Sosyalizmi genel küresel gelişmelere uygun olarak
yeniden tanımlamak, yani sosyalizmin kapitalizmin bir reddi olarak niteliksel
farklılıklarını belirlemek. Marcuse daha sonra, mevcut durumda kapitalizm
anlayışının Marksist kapitalizm anlayışından, dolayısıyla sosyalizm
anlayışından farklı olduğunu belirtir. Kapitalizmin gelişimi sosyalizmin seyrini
değiştirmiş, sosyalizm de kapitalizmin seyrini değiştirmiştir. Burada Marcuse,
yeni anlayışını ortaya koyar. İlk olarak, günümüz dünyasında teorik ve pratik
çerçevenin artık yerel değil, uluslararası hale geldiğini belirtir. Ancak zaten
Marksizm, hem teorik hem de örgütsel düzeyde hep beynelmilel olmadı mı? Marcuse, bu itiraza şu cevabı verir: “Bu doğru, ama, enternasyonalizm, bir zamanlar
endüstriyel kapitalist sistem içinde devrimci bir güç olarak endüstriyel işçi
sınıfına yönelmişti, ancak bugün bu sınıf, artık devrimci bir güç değil.” Aynı
durum, sömürgeleştirilmiş ve az gelişmiş ülkelerin halkları için de geçerlidir.
Bir zamanlar devrimdeki birincil tarihsel gücün sadece yedek müttefiki olarak
görülüyorlardı. Ancak bugün Marcuse’nin savunduğu gibi, tek devrimci güç olmasa
bile, önemli bir güç haline geldiler!
Marcuse’ye göre, endüstriyel işçi sınıfının devrimci
olmayan bir güce dönüşmesi ve gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin
halklarının devrimci bir güç haline gelmesi, Marksist devrim anlayışını hem
teorik hem de örgütsel düzeyde değiştirmiştir. Nasıl? Burada Marcuse, devrimci
eylemin güçlerini belirlemeye devam ediyor. Muhalefet, artık işçi sınıfı değil,
gettoların sakinleri ve orta sınıf aydınlar, özellikle öğrencilerce temsil
ediliyor. Marcuse için bu gruplar arasındaki sınıf farklılıkları önemsizdir.
Önemli olan, ortak özelliklerini ifade eden reddetme iradesinin ve isyanın
derinliğidir:
1. Herhangi bir isim altında devam eden tahakkümü ve
sömürüyü kırma konusundaki ısrar.
2. Kendi başına bir ideoloji haline gelmiş olan tüm
ideolojilere duyulan güvensizlik. Buna, kapitalist tahakkümü destekleyen sahte
demokratik süreci reddeden sosyalizm de dâhildir.
Bu karşıt ve isyankâr güçler, Marx’ın tanımladığı
toplumsal güçlerden tamamen farklıdır. Nüfusun çoğunluğunu oluşturmazlar;
aksine, Marcuse’nin de dediği gibi, kapitalist üretimin temelini ve artı gücün
kaynağını oluşturan örgütlü işçiler onları karşı yakaya atarlar. Dahası, bu
karşıt güçler, ne ulusal ne de uluslararası düzeyde örgütlüdürler.
Bu nedenle, Marcuse, bu muhalefetin, artık mahpus olmayan bir işçi sınıfı tarafından desteklenmedikçe devrimci bir değişim aracı olamayacağını tekrar tekrar vurgular. İşçi sınıfı, mevcut sisteme uyum sağlar ve ona entegre olur. Marcuse, işçi sınıfının uyum ve entegrasyonun tutsağı haline geldiğine inandığı için, devrimci bir dürtü ona neredeyse imkânsız görünüyordu. Bununla birlikte, Marksist devrim anlayışından farklı olan yeni devrim anlayışını dile getirmeye devam etti.
Marcuse’ye göre, sömürülen
kitlelerin çoğunluğu tarafından gerçekleştirilen ve iktidarın ele geçirilmesi
ve sosyalist değişimi başlatan bir proletarya diktatörlüğünün kurulmasıyla
sonuçlanan Marksist devrim anlayışı, tarihsel gelişme kapsamında geri plana
atılmıştır. Mevcut yüksek kapitalist verimlilik aşamasını, yıkıcı verimliliğini
ve mevcut otoritelerin elinde korkunç bir şekilde yoğunlaşan yok etme
araçlarını, ideolojik ve doktrinsel şartlandırma araçlarını öngöremez. Marcuse, daha sonra geri adım atarak, bu Marksist devrim anlayışının geçerliliğinin,
proletaryanın ulusal kurtuluş hareketlerine halk desteği sağladığı Üçüncü Dünya’nın
gelişmiş tarım bölgelerinde kesin olarak kaldığını belirtir. O, bu cepheleri
veya genel olarak Üçüncü Dünya devrimlerini, kapitalist sistemin kendi içindeki
çelişkilerin bir ifadesi olarak görür. Bu nedenle, ilgili devrimler, sistem
içindeki muhalefet ve inkâr güçleriyle uyumlu olmalıdır. Kapitalist toplumdaki
iç çelişkiler yoğunlaşacaktır: toplumsal zenginliğin sürekli büyümesiyle müsrif
ve yıkıcı kullanımı arasındaki çelişki; özgürlük potansiyeli ile baskı denilen
gerçeklik arasındaki çelişki; yabancılaşmış emeğin ortadan kaldırılması ile
kapitalistlerin onu güçlendirme ihtiyacı arasındaki çelişki. Bu çelişkiler,
toplumsal emeğin kademeli olarak sona ermesine yol açacaktır.
Fransa’da yaşanan Mayıs ve Haziran olayları, mevcut
toplumdaki bu gerilimlerin uyum ve bütünleşmenin etkisini ne ölçüde
zayıflatabileceğini ve işçi sınıfı grupları ile militan aydınlar arasında bir
ittifakı nasıl teşvik edebileceğini göstermiştir.
Devrim, sistemin sürekli artan bolluğundaki krizidir. Bu
krizden devrimci değişimin tarihsel faktörü ortaya çıkacaktır. Bu, diğer
geleneksel hiçbir faktöre benzemeyecektir. Onu ayıran şey, mevcut düzenin kesin
ve özgün bir şekilde reddedilmesi ve bağımsız ihtiyaç ve çıkarların etkisinden
arınmış olmasıdır. Bu şekilde, egemen olanlardan temelde farklı insani
değerleri ifade eder. Tahakkümün sürekliliğiyle kesin bir kopuş ve ayrışma yaşanır.
Sadece üretici güçlerin rasyonel bir gelişimi değil, yeni bir tarz ve yeni bir
yaşam biçimi olarak sosyalizmin niteliksel farklılığı açığa çıkar.
Bu, sadece yoksulluğu ve zorlukları ortadan kaldırmak
değil, varoluş mücadelesini sona erdirmek için, ilerleme sürecinde girilen yeni
bir yoldur. Bu, toplumsal ve doğal çevrenin barışçıl, sakin ve güzel bir evren
olarak yeniden inşasıdır. Bu, değerlerin tamamen yeniden değerlendirilmesi,
ihtiyaçların ve hedeflerin dönüşümüdür. Bu, devrim anlayışında başka bir
değişikliği de beraberinde getirir: üretimde kullanılan teknik aygıtın
sürekliliğinde kopuş yaşanır, zira bu süreklilik, kapitalizm ve sosyalizm
arasında kader tayin edici bir bağ işlevi görmektedir. İlgili aygıt, yapısı ve
kapsamı itibarıyla, bir kontrol ve tahakküm aracı haline gelmiştir. Ancak bu
bağı koparmak, teknik ilerlemeyi terk etmek anlamına gelmez. Bilâkis, bu aygıtı
özgür insanların ihtiyaçlarına ve özgür hallerine uygun olarak yeniden inşa
etmek anlamına gelir. Bu özgürlük, küçük bir tabana dayalı, merkezi olmayan bir
zihinsel kontrol sistemini gerektirir.
Küçük bir tabandır, çünkü artık sömürü, saldırgan
genişleme ve rekabetin ihtiyaçlarıyla şişirilmiş değildir, dayanışma ve
işbirliğine dayanmaktadır. Bu cihette, muhalefet ve devrim güçlerinin
aydınlardan, bilhassa öğrencilerden ve işçi sınıfı içindeki politik açıdan aktif
gruplardan, ayrıca getto ve gecekondu sakinlerinden, siyahilerden ve
işsizlerden oluşması doğaldır. Bu güçler:
1. “Doğrudan üreticiler” de dâhil olmak üzere, çoğunluğa
karşıdır.
2. Ne devrimci bir durumda ne de devrim öncesi bir
durumda olan verimli, başarılı ve müreffeh bir topluma karşıdır. Muhalefetin
görevi, tam olarak hazırlık niteliğindedir. Bu görev, teori yoluyla aydınlanmayla
tanımlıdır.
Pratik içinde, kapitalizmin kapsamlı inşasına karşı
mücadele için, kadrolar ve hücreler geliştirilir.
Marcuse’nin devrime dair yeni anlayışı, yolu yordamı bu
şekildedir. Marcuse’nin de itiraf ettiği biçimiyle, Marksist devrim anlayışından
kopuk bir anlayış geliştirmiştir. Bu anlayışın içerdiği teorik unsurları şu
şekilde özetleyebiliriz:
1. Devrim, genel manada mevcut teknolojik sistemi tümüyle
reddeder.
2. Devrim, bireylerin toplumsal ve psikolojik yapısında
tümüyle yeni bir uygarlık inşa eder.
3. Geleneksel devrimci sınıflara (işçi sınıfı) değil,
Üçüncü Dünya’daki devrimci hareketlerle dayanışma içinde olan marjinal gruplara
sırtını yaslar.
Ancak, bu unsurların her birinin gerçek doğasını ortaya
çıkarmak için daha fazla eleştirel analize ihtiyacı vardır. Bu nedenle,
Marcuse’nin diğer kitaplarında, özellikle Kurtuluşa Doğru adlı kitabında
yazdıklarından faydalanabiliriz.
1. Büyük Reddiye
Büyük Reddiye veya topyekûn reddetme, Marcuse’nin felsefesinin
temel sloganı ve özgürleştirici çağrısının başlangıç noktasıdır. Bu, ister
sosyalist ister kapitalist toplumda olsun, mevcut teknolojik rasyonelliğin
topyekûn reddedilmesini ifade eder. İster üretim alanında ister kültürel alanda
olsun, “kültürden sanatsal onurun alınması Marcuse’nin savunduğu gibi, ne kadar
kaotik, kaba ve gülünç olursa olsun politik gücün temel bir unsurudur.”
Yeni olan: bu geçiş aşamasında yıkıcı güçler. Bu nedenle,
mutlak bir kopuş, var olan her şeyin tamamen reddedilmesi çağrısıdır. Marcuse,
müjdelediği yeni biçimlere dair somut bir vizyon sunmaz. Ona göre, mutlak
reddetme ve inkâr, yeni antitezi yaratmanın bir aracıdır. Şüphesiz ki,
kapitalist sistem reddedilmelidir. Bu, özgürleşme ve ilerleme için tarihsel bir
zorunluluktur. Ancak reddiye, yıkım ve kopuş anlamına gelmez; mutlak reddetmeyi
ifade etmez. Çünkü kapitalist sistemin kendi içinde, özgürleşme ve ilerleme
adına geliştirilebilecek ve sürdürülebilecek yönler vardır. Reddetme, sistemi
bir kontrol, sömürü, yabancılaşmış emek, israf ve saldırganlık biçimi olarak
reddetmektir, ancak insanlığın bu sisteme ve onun bilimsel, ekonomik, kültürel
ve örgütsel kazanımları ve zaferleri açısından elde ettiği kazanımları
kaybetmeden.
Devrim, mutlak ve topyekûn bir reddetme değil, insan
gelişiminin yaratıcı bir devamıdır. Geri kalmışlığın reddi ve inkârı,
ilerlemeye ulaşmak için onu aşmak ve geride kalmış yapının içindeki tüm umut
vadeden enerjilerin bilinçli bir şekilde geliştirilmesidir. Örneğin, kapitalist
sistemdeki işçi sınıfı, sistemin sahte demokrasisine rağmen, kendisi için birçok
kazanım elde etmeyi başarmıştır. İşçi sınıfının, bu kazanımlar kapitalist
sistemin sınırlarıyla sınırlı olsa bile, kazanımlarından, çalışma alanlarından
ve özgürlüklerinden vazgeçmesi devrimci değildir. Aksine, doğal mücadelelerle
bağlantılı bilinçli bir mücadele yoluyla (mutlak reddetme yoluyla değil),
bilincini geliştirmeli, kazanımlarını artırmalı, bağımsız ekonomik ve siyasi
örgütlenmesini güçlendirmeli ve toplumsal yapıda devrimci bir değişim sağlamak
ve yeni sosyalist toplumu kurmak için toplumsal ittifaklarını
derinleştirmelidir.
Kapitalist toplumda çeşitli düzeylerde bilimsel,
teknolojik ve kültürel ilerleme kaydedilmiştir; bu ilerleme, tarihsel bir
insanlık mirasının uzantısıdır. Bu ilerlemeyi reddetmek ve bu mirası inkar
etmek devrimci değildir; aksine, en iyi yönlerini korumak, geliştirmek ve
onları hizmet etmeye yönlendirmeye çalışmak devrimcidir.
Kurtuluş ve İlerleme
Marcuse’nin Büyük Reddiye anlayışı, insanlığın
kazanımlarının yıkımından ve insanlığın tarihsel yürüyüşünden kopuştan başka
bir şey değildir. Bu nedenle Marcuse, felsefesindeki kurtuluş ve devrim
güçlerini “yıkıcı güçler” olarak adlandırır. Gerçekten de, sabotaj eylemleri,
isyan ve itaatsizlik eylemleri devrimci eylemin bazı ön veya kısmi yönleri
olabilir, ancak özellikle nispeten istikrarlı toplumsal sistemler içinde, genel
planını ve kapsamlı stratejisini oluşturmazlar.
Marcuse’nin bahsettiği Büyük Reddiye, devrimin gücüne
olan inançtan değil, devrime ilişkin umutsuzluktan; devrimi gerçekleştirmek
için araç olarak tanımladığı marjinal güçlerin zayıf doğasından kaynaklanır.
Gerçekte, bu Büyük Reddiye, metodolojisinde kapitalist sistemin pratik ve
uygulamalı bir reddi değil, daha ziyade örgütlü toplumsal mücadeleden, toplumun
dokusu içindeki sınıf çatışmasından vazgeçme biçimidir. Gerçeklikle bir kopuş,
toplumsal süreçle bir kopma, çoğunluktan ve mevcut yapılardan bir izolasyondur.
Aslında bu, ilgili yapıların nesnel yapısal değişimine ve yeni bir toplumsal düzenin
kurulmasına katılma konusunda kifayetsiz olmanın bir sonucudur. Bu reddediş,
gerçekte, sistemi değiştirmek veya devrimcileştirmek yerine mevcut sistemi
desteklemeye yol açar.
Marcuse, Büyük Reddiye anlayışının odağına kapitalist
sistemi koysa da genel teorisi çerçevesinde, daha önce belirttiğimiz gibi, iki
sistem arasındaki temel farkı yüzeysel ve biçimsel olarak kabul etmesine
rağmen, mevcut sosyalist sistem için de “Büyük Reddiye” anlayışını
savunmaktadır. Onun Büyük Reddiye anlayışı, her iki sistemde de somutlaşan
genel olarak teknolojik rasyonelliğin reddidir. Dolayısıyla, uygulamadaki
eksikliklerine ilişkin herhangi bir çekince veya eleştiriyle
gerekçelendirilemeyen, insana ait devrimci başarıların mutlak bir reddidir.
Marcuse’nin çağımızın en büyük olgusu olan, kapitalizmin
temel karşıtını oluşturan sosyalist sistemi reddetmesi, onu bu devrimci
başarıları destekleyen, onları geliştirmeye, ilerletmeye, nihayetinde zafere
ulaştırmaya çalışan yapıcı eleştiri alanından uzaklaştırır. Bunun yerine,
Marcuse’yi, kapitalizmi benzer şekilde reddederek, bu düşmanlığı ne kadar
maskelese de, açık bir düşmanlık konumuna iter.
Marcuse için bu mutlak reddediş, devrimci bir eylem
çağrısı değil, özünde onu terk etme çağrısıdır. Kapitalist toplumdaki
yoksulluğu, sefaleti, sömürüyü ve baskıyı reddetmek değil, Marcuse’nin içinde
var olduğunu iddia ettiği bolluğu reddetmektir. Bilimsel ve teknolojik
başarılarını reddetmektir. Aynı zamanda, eksikliklerini ne kadar kabul edersek
edelim, küresel sosyalist devrimin başarılarını reddetmektir. En azından
objektif olarak, devrimin kendisini reddetmektir, hatta devrim adına ona karşı
bir düşmanlık eylemidir. Böylece, aşırı Hegelci yaklaşımıyla Marcuse, Prusya
devleti konusunda Hegel’in savunduğu aynı pozisyona ulaşır. Hegel’in bu devlete
desteği, nesnel olarak Marcuse’nin çağdaş teknolojik devleti reddetmesiyle
aynıdır. Aynı soyut madalyonun iki zıt yüzüdür. Mutlak soyut kabul, tıpkı
mutlak soyut reddetme gibi, devrimci vizyondan sapmadır.
Ancak Marcuse’nin mutlak soyut reddiyesi, kurmaya
çalıştığı yeni dünyaya, üzerinde düşünmeye değer olan dünyaya dair bir bakış
açısı sunar.
2. Estetik ve Erotik Bir Devrim İçin
Bu büyük reddiyede amaç, insanlığı baskın teknolojik
rasyonellikten, bağımsızlık, baskı ve kanlı çatışma toplumundan kurtarmak ve
barışçıl, sakin ve güzel bir dünya kurmaktır. Bu dünyada Eros, Logos’un istibdatından
kurtulur, algı, bilgi, dil ve estetik duyarlılık açısından tamamen yeni bir
insan inşa edilir. Yeni bir dünya, güzellikler dünyası, toplumsal yapıda olduğu
kadar iç yapıda da radikal bir dönüşüme yol açan, toplumsal olarak üretken bir
güçtür.
Kitleler çağının sonunu ve özgür bireylerin yükselişini; rasyonel egemenliğin sonunu ve hayal gücünün gelişmesini işaret eder. Bu dünyada insanlık, üreme, tek eşlilik ve yerelleşmiş cinsellikten kurtulur, erotik yoğunluğunu yeniden kazanır ve bedeninde tam bir uyum sağlar. Hayatı amaçsızca amaçlı, kanunsuzca yasal hale gelir; saf özgürlük ve saf mutluluk, sadece özgür oyun ve çiçekler olur. Belki de Marcuse, kitaplarının bazı bölümlerinde aklı tamamen reddetmediğini, yeni bir rasyonellik çağrısında bulunduğunu iddia eder. Ya da başka zamanlarda, Perroux’ya verdiği cevapta, Eros’un akla hizmet etmesi yerine, aklı Eros’un hizmetine sunduğunu iddia eder.
Gerçekte, Marcuse, aklın en üstün değer olmadığı hümanist bir vizyon tasavvur
eder. İnsanlığın önceki yaşamının bilişsel, dilsel, estetik ve biyolojik, tüm
yapılarından kurtulup “yeni bir duyarlılık” ve “yeni bir tarihsel benlik” elde
ettiği hümanist bir vizyon. Gerçekten de, Marcuse’nin bu yeni duyarlılığın ve
bu yeni benliğin özelliklerine olan ilgisi, yeni sosyotarihsel gerçekliğin
özelliklerine olan ilgisinden daha büyüktür. Mevcut toplumsal gerçekliği “derinlemesine”
reddeder. Bu reddedişten, estetik ve erotik bir doğaya sahip, huzurlu ve sakin
bir dünyada yeni benlikler ve duyarlılıklar ortaya çıkar.
Şüphesiz ki, insanlığın barış, zevk, güzellik ve özgürlük
dolu bir yaşam elde etmesi güzel bir ütopyadır. Bu, insanlığın çok değer
verdiği bir hedeftir. Ancak, bu, insan doğasını neredeyse tek bir boyuta,
estetik ve erotik boyuta hapseden tamamen idealist bir imgedir. Marcuse’ye,
Perroux’nun ona verdiği cevabı vermiyoruz, “İnsan dünyası, asla o kadar mutlak
barış ve huzur dolu bir alan olmayacak” demiyoruz. İnsan hayatı, tüm politik ve
sınıfi çatışmalar ortadan kalktıktan, küresel ve toplumsal barış sağlandıktan
sonra bile, her zaman gerilimlerle ve verimli çelişkilerle dolu kalacaktır. Tüm
bedeni kapsayan kapsamlı bir cinsel duyarlılık çağrısının bir tür “beden
sevgisi” ve pedofiliye doğru bir eğilim olup olmadığını sormayacağız.
Bunun yerine, insan özgürleşmesinin ve insan devriminin
amacının Logos’un Eros’a veya Eros’un Logos’a karşı zaferi olmadığını, estetik
açıdan hoş, erotik bir benliğin peşinde koşmak veya toplumsal veya ahlaki
bağlarla bağlı olmayan izole bireysel adalar kurmak olmadığını belirteceğiz.
Bu, tam potansiyeli ve yetenekleri, gelişimlerine hizmet etmek, mutluluklarını,
özgürlüklerini ve ortak insanlıklarını derinleştirmek için onlara rehberlik
eden bir toplumdan izole bir şekilde değil, insan bireyinin tam olarak ortaya
çıkmasıdır. İşin kendisi ortadan kalkmayacak, ancak zorlukları ve
yabancılaşması ortadan kalkacaktır. Toplumun bilimsel örgütlenmesi ortadan
kalkmayacak, ancak sömürü ve merkezileşmiş, baskıcı gücü ortadan kalkacaktır.
Bolluk sağlanacak, barış hâkim olacak, özgürlük ve mutluluk bollaşacaktır.
İnsanlığın yaşam ve doğa üzerindeki daha büyük kontrol, daha büyük özgürlük ve
mutluluk için mücadelesi ve gerilimleri sona ermeyecektir. İnsanlık tarihsel ve
kültürel mirasından kopmayacak, aksine, en iyi yönlerinin yaratıcı bir devamı
olacaktır. Son olarak, insan, toplumsal yaşamının nesnel yasaları Marcuse’nin
iddia ettiği gibi ortadan kalkmayacak, ancak bireysel insanın tam gelişimi için
bunlar üzerinde tam kontrol sağlanacaktır.
Marcuse’nin dünyası, gerçekten özgürleşmiş, gerçekten
mutlu bir insanın dünyası değil, daha ziyade tek boyutlu bir insanın dünyası,
hatta kaos ve kayıp dünyasıdır.
Bu, baskıcı ve çirkin bir toplumda yoksun bırakılmış
küçük burjuvazinin uyanıkken gördüğü bir rüyadır.
Ancak bu özgürleşmiş yarının dünyasına dair ütopik vizyon
ne kadar ütopik olursa olsun, Marcuse, devrimci programını ve onu
gerçekleştirmek için mücadele eden güçlerin doğasını sorgulama işine geri döner.
Devrimin Güçleri ve Programı
Gördüğümüz gibi, Marcuse, genel olarak işçi sınıfını
devrimci bir güç olarak görmez. Gerçekten de, özellikle Amerikan işçi sınıfına
odaklanır, bazen Avrupa işçi sınıfını dışlar, hâlâ devrimci potansiyelini
koruduğunu belirtir. Bununla birlikte, çağdaş teknolojik toplum anlayışı,
yargısını Avrupa işçi sınıfına da genelleştirmesine yol açar. Öyleyse, devrimin
temel gücünü işçi sınıfından başka kim oluşturur? Daha önce gördüğümüz gibi,
bunlar toplumdaki marjinalleştirilmiş güçlerdir: getto ve gecekondu sakinleri, siyahiler,
dışlanmışlar, işçi sınıfı, nihayetinde gençler ve öğrenciler, işçi sınıfı
içindeki bazı aktif gruplar.
Tek Boyutlu İnsan adlı
kitabında bu güçlerin hepsini devrimci olarak değerlendirmemişti, çünkü gençlik
ve öğrenci hareketleri henüz onun teorik hesaplamalarına girmemişti. Belki de
bu konuda kendi teorik analiziyle tutarlıydı.
Devrimci güçler, toplumsal düzenin çerçevesinin dışında
kalan toplumsal güçlerdir. Diğer tüm toplumsal güçler bu düzene emilir ve
entegre edilir; bu nedenle, ona karşı devrim umudu, dışındaki güçlerden başka
bir yerden gelmez: marjinalleştirilmişler, işsizler, renkli insanlar, getto ve
gecekondu sakinleri (umutsuzlar), sistemin ne emdiği ne de üretim ve tüketim
süreçlerine entegre ettiği kişiler. Bunlar, Marcuse’nin dediği gibi, oyunun
kurallarını çiğneyen ilkel güçlerdir. Ancak gençlik ve öğrenci hareketi ortaya
çıkar çıkmaz, Marcuse, neyin içinde olduğunu açıklığa kavuşturmadan, gençleri
ve öğrencileri devrimci güçler listesine ekledi.
Bu hareket, kapitalist toplum, özellikle de gençler ve
öğrenciler hakkındaki teorik analizine ve toplumsal sürece katılan tüm
toplumsal güçleri bütünleştirme ve birleştirme iddiasına ters düşmektedir. Bu,
daha önce ele aldığımız için şu anki konumuz değil. Önemli olan, ona göre
devrimci güçlerin toplumsal olarak heterojen olduğunu açıklığa kavuşturmaktır.
Tek bir sınıf temeliyle değil, onun deyimiyle, derin bir reddediş ve köklü bir
muhalefetle birleşmişlerdir. Onun sözleriyle, “geleneksel bir sınıf temeli
üzerine şekillenmemişlerdir ve eş zamanlı bir politik, içgüdüsel ve ahlaki
isyan olarak ortaya çıkarlar.”
Alman gençlik hareketinin lideri ve Marcuse’nin
felsefesinin savunucularından Dutschke’nin dediği gibi, bir sınıfın temsilcisi
olarak değil, türün yok oluşunu tehdit eden bir sisteme karşı kapsamlı bir
şekilde karşı çıkılmalıdır. Sınıf özgüllüğünün bu eksikliğine rağmen, Marcuse’nin
devrimci olarak tanımladığı güçlerin çoğunun burjuvazinin alt tabakalarından ve
işçi sınıfının alt sınıflarından geldiğini gözlemliyoruz. Toplumsal çoğunluğu
temsil etmiyorlar, ancak özümsenmiş ve absorbe edilmiş çoğunluğa karşı isyan
etmek zorundalar. Gerçekte devrimci güçler değiller, daha ziyade devrime zemin
hazırlayan güçlerdir.
Marcuse’nin gençlik ve öğrenci hareketi üzerine yorumunda
söylediği gibi, görevleri yanlış bilinçte bir gedik açmaktır. Bu gedik, belirli
bir yerde referans noktası olarak kullanılır, ancak dünyayı dönüştürme
olasılığı, bu yerlerin ne kadar küçük olursa olsun çoğalmasına bağlıdır. Eğer
Marksizmde devrim, sömürülen işçi çoğunluğunun sömürücü mülk sahibi azınlığa
karşı devrimi ise, Marcuse için devrim azınlığın devrimidir.
Sınıf aidiyetlerinden bağımsız olarak, hepsi de ister
mülk sahibi ister mülk sahibi olmayan, ister sömüren ister sömürücü olsun,
nüfusun ezici çoğunluğuna karşıdır. Bu nedenle, Lucien Goldmann, Marcuse’nin,
istemeden de olsa, devrimin “eğitimsel bir elit” veya eğitimsel bir diktatörlük
aracılığıyla gerçekleştirildiğini kabul ettiğini söylemekte haklıdır. Bu görüş,
Platon’dan Rousseau’ya kadar birçok isim tarafından benimsenmiştir.
Goldmann, bunun tek dürüst cevap olduğunu, ancak artık
geçersiz olduğunu savunur, “çünkü herkese insani bir varoluş sağlamanın yeni
yollarına dair bilgi artık ayrıcalıklı bir elitin tekelinde değildir. Tüm
gerçekler kolayca erişilebilir ve insan bilinci bunlara sorgusuz sualsiz
ulaşabilir.” Ancak Goldmann’ın gözlemlediği gibi, Marcuse, örtük olarak bir
diktatörlüğü veya eğitimsel bir eliti savunur ve gerçeklerin farkındalığının,
toplumdaki baskıcı güçler tarafından tam asimilasyon ve bütünleşme dayatılması
yoluyla bastırıldığını söyler. Bu nedenle, geriye yalnızca bu asimilasyon ve bütünleşmeden
kurtulabilecek ve gerçeklerin farkındalığına ulaşabilecek filozofların bir
diktatörlüğü kalmıştır. Devrimci değişimi gerçekleştiren veya en azından isyan
ve reddiyeleriyle ona zemin hazırlayan bilinçli bir azınlıktır. Bu, dolayısıyla,
eğitim diktatörlüğü teorisine bir geri dönüş anlamına gelir.
Marcuse, bu marjinal güçleri, gençleri ve öğrencileri
devrimci veya öncü güçler olarak tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda bunların
örgütlenmemiş güçler olduğunu, özellikle Leninist parti örgütlenmesini
reddetmeleri gerektiğini vurgular. Bunlar, “oyunun kurallarını çiğneyen ilkel
bir güçtür” ve mücadele etmemelidirler.
Burjuva sistemi gibi bir örgütlenme biçimine karşı başka
bir örgütlenme biçimiyle değil, bir örgütlenme biçimine karşı başka bir
örgütlenme biçimiyle mücadele etmeliyiz. Marcuse’nin savunduğu diğer örgütlenme
modeli ise şiddet, saf şiddet ve reddetme, saf reddiyedir. Bunlar, (esas olarak
orta sınıfların eğitimli gençleri ve yoksul mahalle sakinlerinden oluşan) aktif
azınlıklarca gerçekleştirilen ayaklanmalardır. Kurtuluş böylece, herhangi bir
strateji veya politik örgütlenmeden bağımsız olarak, biyolojik bir zorunluluk
haline gelir. Bu ayaklanmalar, önemli bir kendiliğindenlik, hatta anarşi unsuru
içerir.
Marcuse, Ütopyanın Sonu adlı kitabında baskıcı
devlet aygıtını devirmenin ve ezenleri ezmenin gerekliliğini savunsa da, bunun
örgütlenme aracı olmadan nasıl başarılabileceğini belirtmez.
Öte yandan Marcuse, kendisini kapitalist toplumlardaki bu
marjinal gruplarla, öğrenciler ve gençlerle ve onların örgütlenmemiş
ayaklanmalarıyla sınırlamaz. Üçüncü Dünya’nın ulusal kurtuluş cephelerini de bu
toplumlardaki devrimci güçler arasına dâhil eder. Ona göre, şu anda devrimci
mücadele içinde olan yalnızca ulusal kurtuluş cepheleridir. Hatta öğrenci
ayaklanmasının bir devrim değil, dünyayı değiştiren bir faktör olduğunu, “bir
gün devrimci bir güce dönüşeceğini" iddia edecek kadar ileri gider.
Dahası, “öğrenciler, devrimci bir güç veya öncü birlik değildir” der.
Dolayısıyla, öğrenci muhalefeti, Üçüncü Dünya’yı ve devrimci pratiğini kendi
kitle tabanı haline getirmeyi başarmalıdır.
Dikkat çekici olan, Ütopyanın Sonu adlı kitabında
yer alan bu sözlerinde, bu kitaptan önce yayımlanan Kurtuluşa Doğru adlı kitabında yer alan görüşlerinden bir sapma göstermesidir. Gerçekten de
Marcuse, Üçüncü Dünya’daki kurtuluş hareketlerinin bu devrimci değerini
nispeten geç bir dönemde fark etmiştir.
Ancak Perrault’nun gözlemlediği gibi, Marcuse’nin Üçüncü
Dünya ve devrim anlayışı belirsiz bir slogandan ibarettir. Üçüncü Dünya,
doğası, ekonomik ve toplumsal gelişme düzeyi ve güç ilişkileri bakımından
farklılık gösteren ülkeleri kapsar. Marcuse, mutlakiyetçi ve soyut yaklaşımını
izleyerek, Üçüncü Dünya’yı ayrım gözetmeyen homojen, her şeyi kapsayan bir
kitle olarak ele alır, onu dünyadaki tek devrimci hareket ve gelişmiş sanayi
ülkelerindeki reddetme ve isyan hareketinin devrimci temeli haline getirir. Her
iki hareketin de başarısı için gerekli olan dayanışma ağını kurar. Aynı
zamanda, hem sosyalist hem de kapitalist gelişmiş sanayi ülkelerinde elde
edilen teknolojik modeli izleyerek, Üçüncü Dünya ülkelerinde gelişmeye karşı
uyarıda bulunur. O, Üçüncü Dünya ülkelerinin, her iki sistemin de bürokratik
teknolojisinden uzak, farklı ve yeni bir yol geliştirmelerinin gerekliliğini
görüyor. Burada, aslında Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı
eserinden bahsediyorum.
Peki, Marcuse ile birlikte kendimize şu soruyu soruyoruz:
Bu nasıl başarılabilir? Üçüncü Dünya ülkeleri, hem sosyalist hem de kapitalist
sistemlerin bürokratik teknolojisinden arınmış, benzersiz bir yolda nasıl
gelişebilir? Marcuse’nin cevabı, son derece karamsar ve katı.
Üçüncü Dünya ülkelerinde, maddi ve teorik sömürüyü
ortadan kaldırarak gerçekleşecek devrimin, yeni bir tür gelişme için koşullar
yaratması gerektiğini ve bu devrimin ancak büyük bir zorlukla kendiliğinden bir
olay olarak düşünülebileceğini söylüyor. Daha sonra, ülkenin doğasıyla uyumlu
hiçbir ilerleme biçiminin bu süreç dışında var olamayacağını ekliyor.
"Bugün, dilediğiniz şekilde, dünyayı şekillendiren iki
büyük sanayi bloğunun politikalarında bir değişiklik olsa ki bu değişiklikten
kastım, her türlü neokolonyalizmin terk edilmesidir, şu anda böyle bir
değişikliği öngörmemize imkân sağlayacak hiçbir umut ışığı yok."
Bu ne anlama geliyor, Bay Marcuse? Basitçe şu anlama
geliyor: Üçüncü Dünya ülkelerinde ilerleme umudu yok, hatta hiç ilerleme umudu
yok, çünkü bu ilerleme sosyalist ve kapitalist blokların politikalarına bağlı,
ancak bu politikalar çeşitli biçimleriyle neokolonyalizmle karakterize
ediliyor. Şu anda bu politikaları değiştirme umudu yok.
Eğer Marcuse, Üçüncü Dünya ülkelerindeki devrimci
hareketi gelişmiş sanayi ülkelerindeki muhalefet hareketinin temeli olarak
gösterdiyse, bu, muhalefet hareketinde de umut olmadığı anlamına gelir.
Aslında, genel olarak devrim için umut yok. Bu bir çıkmaz sokak. Açmaz.
Dolayısıyla, Marksist devrim kavramının yeniden ele
alınması, bu kavramın bir modifikasyonu, gelişimi veya yaratıcı yenilenmesi
değil, devrimin kendisinin yeniden ele alınmasıydı. Marcuse’ye göre kapitalizm,
sosyalist sistemleri yalnızca her ikisinde de baskıcı bürokratik teknolojik
örgütlenmenin hâkimiyeti açısından kapitalizmle eşitlemekle kalmaz, aynı
zamanda çağdaş dünyadaki tarihsel rollerini de eşitleyerek, her ikisini de
farklı kılıklarda olsa da neokolonyalizm biçimleri haline getirir. Böylece,
onları ekonomik ve toplumsal örgütlenmelerinde tanımlamaktan, küresel ölçekte
ekonomik ve toplumsal işlevlerinde eşitlemeye geçmiştir. Peki, iki sistem
arasında gördüğü temel fark nerede? Bunu yaparken, sosyalist sistemin devrimci
rolüne şüphe düşürmektedir.
Yazar, Sovyetler Birliği’nin öncülüğünde yürütülen,
emperyalizme ve onun küresel ölçekteki sömürü ve saldırganlığına karşı küresel
mücadeleyi sorguluyor. Ayrıca, genel olarak sosyalist sistemin, özellikle
Sovyetler Birliği’nin ulusal kurtuluş hareketlerine, politik, ekonomik, toplumsal
ve kültürel açıdan sunduğu devrimci desteğin derinliğini de sorguluyor.
Bunu yaparken, dünya çapındaki sosyalist, kurtuluşçu ve
demokratik güçler arasındaki uluslararası dayanışma stratejisini baltalıyor. Devrim
üzerine yazdığı makalesinde iddia ettiği gibi, Marksist mücadelenin enternasyonalizmi,
yalnızca işçi sınıfları arasındaki bir enternasyonalizm değil, sömürgeciliğe,
kapitalizme ve saldırganlığa karşı çıkan tüm ulusal ve toplumsal güçler
arasındaki bir mücadelenin enternasyonalizmidir.
Bu makalesinde iddia ettiği üzere, ulusal kurtuluş
hareketleri artık dünya devriminin ana gücü veya tek devrimci güç değil, aynı
zamanda küresel kapitalizme karşı günümüz dünyasındaki temel çelişkiyi de
temsil etmiyor. Bunun yerine, küresel kapitalizme karşı temel çelişkiyi temsil
eden dünya sosyalist devriminin güçleriyle birleşmişlerdir. Ulusal kurtuluş
hareketleri, artık sadece sosyalist güçlerin yedek müttefiki olmaktan çıkmış,
küresel sosyalist devrimci cephelerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.
Ulusal kurtuluş hareketleri, günümüz dünyasında, sosyalizme doğru toplumsal
ilerlemeyle zorunlu olarak bağlantılıdır, çünkü Lenin’in öngördüğü gibi, ulusal
bağımsızlık mücadeleleri özünde küresel kapitalizme karşı bir mücadele haline
gelmiştir.
Marcuse’nin Marksist devrim anlayışını yeniden inceleme
çabasının nesnel sonucu, günümüz dünyasında devrimci güçler arasındaki
uluslararası dayanışmanın ortadan kalkmasıdır. Bu dayanışma, onların zaferinin
tek kesin garantisidir. Dahası, “Devrim Anlayışını Yeniden Gözden Geçirmek”
adlı makalesinde kapitalist sistem içindeki devrim unsurlarına odaklanmış olsa
da, sosyalist sisteme karşı devrimi de dâhil etmiştir, çünkü bu, her ikisinde
de aynı olan genel olarak baskıcı teknolojik sisteme karşı bir devrimdir. Kurtuluşa
Doğru adlı eserinde, hareket hakkındaki yorumunda da aynı şeyi dile
getirmektedir.
68 Fransa’sında Gençler ve Öğrenciler
“Yeni duyarlılık, sosyalistler ve kapitalistler
arasındaki sınırları aşan politik bir güç haline geldi.”
Marcuse, Marksist devrim anlayışını yeniden değerlendirmeye
mi tabi tutuyor kendince bir bir seçimde mi bulunuyor? Daha önce de belirttiğim
gibi, aslında devrimi yeniden değerlendirmeye tabi tutarak onu engellemeye
çalışıyor. Bu gerçeği anlamak için Marcuse’nin öngördüğü devrim haritasını
inceleyelim.
Gelişmiş sanayi ülkelerindeki kapitalist sistem,
nüfusunun büyük çoğunluğunu içine alan ve teknolojik rasyonelliğiyle ve bolluk,
medya ve hakim ideolojik koşullandırma yoluyla dayattığı ihtiyaçlarını
karşılayarak onları kontrol eden, tutarlı ve istikrarlı bir sistemdir.
Genel olarak sosyalist sistem, bilhassa Sovyet sistemi,
kapitalist sistemde de hâkim olan aynı baskıcı teknolojik rasyonelliğe
sahiptir. Barışçıl bir arada yaşama kisvesi altında, insan özgürlüğü ve
mutluluğu pahasına kapitalist ülkelerde ilerlemeyi hedefler.
Sosyalist ve kapitalist sistemler, günümüz dünyasına
kendi iradelerini dayatmaya çalışan yeni sömürgeciliğin farklı biçimleridir.
Genel olarak kapitalist ülkelerde, bilhassa Amerika’da
işçi sınıfı, egemen kapitalist sisteme entegre olmuş, onun tarafından özümsenmiştir.
Bu nedenle, işçi sınıfı artık devrimci bir sınıf değil, karşı-devrimci bir sınıftır.
Genel olarak sosyalist ülkelerde, bilhassa Sovyetler
Birliği’nde işçi sınıfı, baskıcı bürokrasinin kontrolünü sürdürmek ve korumak
için dayattığı fikir ve değerler nedeniyle, egemen toplumsal sisteme
katılmamakta ve onu doğru sosyalist yönde değiştirmede olumlu bir rol
oynamamaktadır.
Dışlanmışlar, siyahiler, işsizler, getto ve gecekondu
sakinleri, öğrenciler, gençler ve politik açıdan aktif işçi sınıfı gruplarının
yanı sıra, gelişmiş sanayi toplumlarında da reddetme güçleri mevcuttur. Ancak
bunlar, devrimci güçler değil, devrimin öncülleridir. Devrimci yolları belirli
bir stratejiye veya örgütlenmeye tabi olmamalıdır.
Gelişmiş sanayi ülkelerinde mevcut düzeni redde tabi
tutan güçlerin devrimci temeli, Üçüncü Dünya ülkelerindeki devrimci
hareketlerdir.
Ancak, Üçüncü Dünya ülkelerindeki bu devrimci
hareketlerin başarısı, iki büyük bloğun onlara karşı tutumuna bağlıdır. Bu
tutum, şu anda hiçbir umut sunmamaktadır, çünkü her iki blok da farklı
neokolonyalizm biçimleri uygulamaktadır.
Bu, Marcuse’nin bakış açısından çağdaş dünyanın devrimci
haritasıdır; büyük bir reddetme çağrısı ve yeni, estetik açıdan hoş ve erotik
bir dünyanın ütopik hayali dışında hiçbir ışık parıltısı olmayan kapkara bir
haritadır.
Bu nedenle, Marcuse’nin Biroix'ya verdiği cevapta, “Umarım, farklı konumlardan ve farklı silahlarla donanmış olarak canavarla savaşmaya
devam ederiz” derken ben, Marcuse’nin bizi hangi canavarla savaşmaya
çağırdığını ciddi olarak merak ediyorum. Sömürgecilik, sömürü, geri kalmışlık,
yoksulluk, savaş ve saldırganlıktan mı yoksa kurtuluş, ilerleme, sosyalizm ve
barış için devrimci uluslararası dayanışmadan mı yana duruyor?
Belki de Marcuse’nin felsefesi hakkındaki yargımda çok
sert davrandım, affedin. Ama bu felsefi unsurların en nihayetinde hem yerel hem
de küresel düzeyde sınıf mücadelesini gizlemekten gayrı bir anlama sahip olmadığını
görüyorum.
Sosyalist ve kapitalist sistemleri eşdeğer gören,
denkleştiren Marcuse, çağımızdaki çatışmanın özünü gizliyor, dünyadaki
kurtuluş, sosyalizm ve barış güçleri arasındaki uluslararası dayanışmanın
birliğini sorguluyor. Gelişmiş sanayi kapitalist ülkelerinde işçi sınıfının
devrimci enerjisini ve tarihsel rolünü tartışılır kılıyor. Genelde ulusal
kurtuluş devrimlerinin tarihsel ve doğal müttefiki olan küresel sosyalist
sistemi, özelde Sovyetler Birliği’ni tartışıyor. İdeolojiyi toplumsal
ilerlemenin temeli olarak görmezden geliyor, bu ilerlemenin tek yolunun
teknoloji olduğunu düşünüyor, onu gerek sosyalist gerekse kapitalist sistemde,
hatta rasyonel doğasında bile, doğası gereği baskıcı olarak gösteriyor. Devrim
olasılığını toplumsal süreçteki marjinal veya önemsiz güçlerle sınırlı tutuyor.
Örgütlenmenin devrimci değerini önemsizleştiriyor. Devrimci eylemi
kendiliğinden ve anarşik isyan eylemlerine indirgiyor. Aklın azaldığı, fantezi
ve cinselliğin hâkim olduğu idealize edilmiş bir ütopyanın gerçekleştirilmesini
savunuyor, hatta bunun gerçekleşmesinin devrimci bir öncül olarak uygulanmasını
istiyor.
Devrimden doğabilecek hedefler, devrimden önce insan
ruhuna ve davranışına yön verebilmelidir.
İster yerel ister küresel düzeyde olsun, devrimin nesnel
yasalarını belirsizleştirmek ve bu nesnel yasalar üzerinde bilgi veya kontrol
sahibi olmadan yalnızca öznel faktörlere öncelik vermek, devrimin sonuçlarını
etkiler.
En nihayetinde bunlar, Marcuse’nin felsefesinin genel
unsurları değil mi? Daha önce de belirttiğim gibi, Marcuse’nin söylediklerinin
bazılarının ayrıntılı ve kısmen doğru olduğunu inkâr etmiyorum. Ancak,
felsefesinin genel çıkarımı, bilimsel düşünceden tamamen uzaklaşmak ve insanın
yalnızca tek bir boyuta, doğal, biyolojik ve cinsel boyuta sahip olduğu
görüşüne ek olarak, düşünsel karışıklığa, hatta mutlak kaosa açık bir çağrıdır.
Tüm bunlar ışığında, Marcuse’nin felsefesiyle ilgili
hangi yargıyı kabul etmemiz gerektiğini bilmiyorum. Perrault ile birlikte,
bunun kaygılı küçük burjuvazinin felsefesi olduğunu söylemekle yetinmeli miyiz,
yoksa özellikle kitaplarından birinin doğrudan Amerika’ya ait düşünsel silah
cephaneliğinden geldiğini, hayatının bir dönemini Amerikan istihbaratına hizmet
etmeye adadığını hatırlarsak, bunun yanı sıra ilgili felsefenin büyük ölçüde
kötü niyet ve önceden planlanmış işbirliği içerdiğini söyleyebilir miyiz?
Marcuse’nin felsefesinde, kendisinin Comte’un pozitivist
felsefesinde gördüğü aynı işlevi görmüyor muyuz? Çünkü, dediği gibi,
pozitivizm, saf devrimci ilkelerin anarşik güçleriyle mücadele edebilecek tek
silahtır ve yalnızca o popüler devrimci teoriyi özümseyebilir. Bu, Marcuse’nin
kendi sözleriyle, felsefesinin tam işlevi değil midir?
Her ne olursa olsun, Marcuse’nin felsefesi, çağdaş insan
devrimini açmaza sürüklüyor. Kabul edildiği takdirde, her türlü ilerlemenin ve zihnin
özgürleşme sürecinin önünde engel haline gelecektir.
Marcuse’nin kitaplarının çoğu Arapçaya çevrildi. Fikirleri
gençlerimiz ve aydınlarımız arasında yayılmaya başladı, hatta Marcuse onları
benimseyen hayranlar bile buldu. Tam da bu sebeple o hayranlar, Arap
devrimimizden bu kadar uzak duruyorlar. Dolayısıyla bu meseleyi üzerinde
durulmayı hak ediyor.
Mahmud Emin Âlim
[Kaynak: ماركيوزأو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 148-174]


