Jean
Genet, George Jackson’ın Soledad Brother [“Soledadlı Kardeş”] kitabı
için yazdığı takdim yazısında, “Bu, uğruna bir şeyler istenebilecek, kâğıda
dökülebilecek veya bestelenebilecek bir kitap değil. O, hem özgürlüğün
hizmetindeki bir silâh, hem de bir aşk şiiri” diyordu.
Kitabın
yazarının 21 Ağustos 1971’de San Quentin Hapishanesi’nde katledilmesinden
sadece bir hafta önce tamamlanmıştı. Sanki yazar, kitabın basılı halini asla
göremeyeceğini biliyormuş gibi, o cezaevinden dışarıdaki yakın arkadaşlarına,
yayımlanması talimatıyla göndermişti.
Ölümünden
birkaç gün önce kitabı şöyle tanımlayan yazar, “Ben bir yazar değilim, ama bu
kitabın her kelimesi bana ait, her biri tam da istediğim gibi, gözlerimde
yansıdıkları halleriyle kâğıda dizildi” diyordu. Gördüğü ve istediği şey,
hayatının merkezindeki tutku, savaştı; halka zulmedenlere karşı verilen devrimci
savaş, “kusursuz sevda ve kusursuz nefret”ten doğan bir savaş.
“Hayatım
boyunca hep isyandaydım” diyordu mektuplarından birinde. Gettoda büyüyen genç
bir siyahi için ilk isyan, her zaman suç işlemekti. George, Amerikan hukukuyla
ilkin on dört yaşında, Şikago’da bir çanta çalma suçuyla tutuklanması ile
birlikte tanıştı. O andan itibaren hayatı sürekli tutuklamalar, çocuk ıslah
evleri, şartlı tahliyeler ve daha fazla tutuklamayla geçti. On sekiz yaşında
bir benzin istasyonundan 70 dolar çalmaktan mahkûm edildi. Avukatı, George’un
ikinci dereceden soygunu itiraf etmesi halinde savcıyla anlaşma yapacağına söz verdi.
George’a, “bu senin tek şansın, zira sabıkalısın. Mahkemeyi masrafa sokma,
zaten seni buradaki bir hapishaneye gönderirler” dedi. Fakat George Jackson’a
bir yıl ilâ müebbet arasında salınıp duran, ucu açık bir ceza verdiler.
“İlk kez hapse girdiğimde,
ölüyorum sandım. Mahpusta var olmak bile çok ağır bir psikolojik uyuma ihtiyaç
duyar. Yakalanmak, yüreğime düşen korkuların ilkiydi. Belki de yüzlerce köle
edilmiş siyahilerden miras kalmış, sonradan kazandığımız bir özellikti bu.”[1]
Hayatındaki
dönüm noktası konusunda ise şunu söylüyordu:
“Marx, Lenin, Trotskiy,
Engels ve Mao ile tanıştım. […] beni günahlarımdan kurtardılar. İlk dört yıl
boyunca ekonomi ve askerî fikirlerden başka bir şey çalışmadım. Siyahi
gerillalar, ‘İri Jake’ lakaplı George Lewis, James Carr, W. C. Nolen, Bill
Christmas, Tony Gibson gibi birçok isimle tanıştım. Siyahi suçluların
zihniyetini Siyahi devrimci zihniyetine evriltmek için uğraştık.”[2]
Bu
keşifte yalnız değildi. Diğer mahkûmlar da Marx, Fanon ve Mao’yu keşfetmeye
başlıyorlardı. Bu isimler, mahkûmlara kendilerini ve mücadelelerini
değerlendirmek için yeni bir yol, ahlaki yargı için yeni bir ölçüt sundular.
George, “Hayatım boyunca hep isyandaydım. Sadece bunun farkında değildim”
diyordu. Marx ve diğerlerinin toplumsal görüşleri, kendilerini insan
topluluğunun üyeleri, devrimci bir kardeşliğin üyeleri olarak görmelerini
mümkün kıldı.
Hapishanede,
devrime bağlılığın özel bir anlamı ve özel bir bedeli vardır. Hapishane
yetkililerince devrimci olarak bilinmek, neredeyse sürekli olarak şartlı
tahliyeden mahrum bırakılmayı, diğer mahkûmlardan ayrılmayı, hücre hapsini
(genellikle hapishanenin en yüksek güvenlikli koğuşlarında) hücrede yatmayı,
bir hapishaneden diğerine nakilleri, dayakları, kötü yemekleri beraberinde
getirir. Devrim olduğunu beyan etmek, tümüyle totaliter bir sistemin
cezalandırıcı ve baskıcı gücünü üzerinize çeker.
Hapishanede
George, çok özel bir bağlılık ve sevgiyle yaşadı. Mahkûmlar, ondan bahsederken
sık sık “harbi adam” ifadesini kullanırlardı. Birçok mahkûm, “kuru sıkı atar”,
“sağa sola tehditler savunur”, boş boş konuşur, ancak iş eyleme gelince ortadan
kaybolur. Ancak George, sözünün eriydi. Herhangi bir laf ettiğinde, ardından
yapılması gerekeni yapardı. Hapishanede ırkçı bir saldırıya uğrarsanız, hemen
yanınızda biterdi.
Ona
isnat edilen “suçlar”ın çoğunu hapishanede işledi. Yedi yıldan fazla bir süreyi
çeşitli hücrelerde geçirmesine neden olan, Soledad Hapishanesi’nin ünlü “O”
bölümünde[3] hücrede kalmasına yol açan, şartlı tahliyeyle çıkmasına mani olan
suçların büyük kısmını başka mahkûmları savunurken işlemişti. Onu hapishane
yetkilileri için özellikle tehlikeli kılan şey, o muazzam örgütleme
becerisiydi.
“Birlikte olmalıyız.
Domuza, yemeği sıcak servis etmezse ve temizlik için kullanılan toz deterjanı
vaktinde dağıtmazsa, koğuştaki herkesin ona bir şeyler fırlatacağını, o zaman
işlerin değişeceğini, hayatın kolaylaşacağını söyleyebilecek bir konumda olmalıyız.
Birbirinizle kavga ederken bu tür bir birliğe kavuşamazsınız. Kardeşlerime her
zaman o beyazlardan bazılarının domuzlara karşı bizimle çalışmaya istekli
olduğunu söylüyorum. Tek yapmaları gereken, beyaz gibi konuşmayı bırakmak.
Irklar kavga etmeye başladığında, elinizde sadece birbiriyle dövüşen bir grup
manyak kalır. Domuzların istediği tam da bu.”[4]
Devrimci
gruplar arasında birlik ihtiyacının bu kitabın ana temalarından biri olması
tesadüf değil.
“Hayatınızın en bunaltıcı
anında, en derin umutsuzluğunuzu yaşadığınız anda nasıl hissettiğinizi
hatırlamaya çalışın. Ben, her zaman böyle hissediyorum. Bilincimin hangi
seviyede olduğunun bir önemi yok. Uykuda olabilirim, uyanık olabilirim, arada
bir yerde olabilirim. Bu şey orada ve beni hareket halinde tutuyor, gergin,
günde yirmi dört saat, gözümü hedefe dikmemi sağlıyor.”[5]
Hücrede
kalan George, vaktini okuyarak geçirdi. Zor koşullarda edindiği, Marksist
ekonomi ve tarihe dair bilgisi, çoğu üniversite profesörünün bilgisiyle
yarışırdı. Ama bazen de gerçeklik, günlerce hücrede yitip giderdi.
“Özel bir tecrit
hücresinde kalıyordum, bazen kilidine kaynak yapılırdı. Konuşacak kimse
bulamazdım. Sadece çığlıklar duyulurdu. İnsanla temas edemediğinizden,
kitaplara bağlanırsınız. İnsanlarla temas kuramazsınız. Kapıya kaynaklanmış
özel kilit. Etrafta kimse yok. Tamamen yalnızım. Tek dostum, kitap. Bazen
kendimi yazarla yüksek sesle konuşurken bulurdum. Bazen uyandığımda kendimi
başka biriyle konuşurken görürdüm. Galiba dileğimi gerçekleştiriyordum. Gece
uyurken bile kendimi o adamlarla konuşurken buluyordum.”[6]
George,
plastik bir daktiloda zahmetli bir şekilde yazarak, hapishane hayatı ve
devrimci siyaseti Marksist bir bakış açısıyla ele alan, konumunu aktaran
yazılar yayınladı.
Faaliyetleri
için ağır bir bedel ödedi. Hapishane onun iradesini hücre hapsiyle kıramayınca,
diğer mahkûmların onu öldürmesini sağlamak için kolları sıvadılar.
Değerlendirmesi şu yöndeydi: “Beni tuzağa düşürmeye ve nallarım dikilsin diye
son darbeyi indirmeye yemin etmişlerdi.”
Beyaz
mahkûmlar arasında şu söz yayılmıştı: “Jackson’ı yakalayın. Ele geçirirseniz
bunun hayrını görürsünüz.” Bir keresinde hapishanede kendisine yirmi kez tuzak
kurulduğunu söylemişti. Öyle bir hale gelmişti ki, hücresinden çıktığında her
zaman bir saldırıyı savuşturmak için hazırlanmak zorunda kalıyordu.
Ama
hiçbir şey hapis acısını hafifletemezdi.
Hapishane
hayatı uzadıkça uzadı, koca bir on yıl geçti.
Hayatında
bundan sonra olanlardaki kaçınılmazlık alabildiğine kasvetliydi.
13
Ocak 1970’te, Soledad Hapishanesi’nin azami güvenlikli kanadında mahkûmlar spor
yapsınlar diye bir avlu açıldı. Sekiz beyaz ve yedi siyahi mahkûm, üst araması
yapıldıktan sonra avluya gönderildi. Tahmin edileceği gibi, beyazlar ve
siyahiler arasında bir kavga çıktı. Hiçbir uyarı yapılmadan, keskin nişancı
olarak ün salmış bir kule gardiyanı, ateş etmeye başladı. Dört el ateş etti ve
üç siyahi mahkûmu öldürdü. Bir beyaz mahkûm, seken kurşunla kasığından
yaralandı.
Hayatta
kalan siyahiler, yaralılardan birinin beton zeminde kan kaybından öldüğünü
söylediler. Üç gün sonra Monterey Şehri Büyük Jürisi, cinayetlerin meşru
müdafaa olduğuna karar verdi. Bu karar, hapishane radyosunda duyurulduktan
yarım saatten kısa bir süre sonra, beyaz bir gardiyan (ateş eden gardiyan
değil) dövülerek öldürülmüş halde bulundu. Cinayetin işlendiği koğuşta bulunan
tüm mahkûmlar, tecrite konuldular. 28 Şubat’ta Fleeta Drumgo, John Clutchette
ve George Jackson, resmen cinayetle suçlandı.
Hapishane
yetkilileri, kendi ifadelerine göre, “bunu yapabilecek tek kişi oydu” diyerek
George’u suçladılar. Mahkûmlardan, onların üzerinde şartlı tahliye, hücre
hapsi, yaşatma-öldürme yetkisi üzerinden kurdukları tahakküm sayesinde, duruşma
günü geldiğinde ihtiyaç duydukları türden tanıklığı alabileceklerinden
emindiler.
George’un
ailesi oğullarını ziyarete geldiğinde, yanlarında küçük kardeşi Jonathan’ı da
getiriyorlardı. George ve Jonathan, ziyaret odasının bir köşesine çekilir,
fısıltıyla sohbet ederlerdi. Bu kitapta (Kan Süzülürdü Gözlerimden) yer
alan Jonathan’a ait mektuplardan yapılan alıntılar, aralarında neler
konuşulduğunu ortaya koyuyor.
Jonathan,
on altı yaşındaydı ve gerilla savaşının niteliğine dair olağanüstü bir
kavrayışa sahipti. George, bazı mektuplarında Jonathan’dan “canciğer dost”
olarak bahsedecekti. George, 16 Ocak’ta gardiyanı öldürmekle suçlandı. Ardından
kardeşi Jonathan da Amerikan adaletiyle tanıştı.
Jonathan,
şunları söylüyordu:
“İnsanlar, abimin
davasına, genel olarak harekete kafayı taktığımı söylüyorlar. Bana yakın bir
kişi, bir keresinde, ‘tüm hayatını abinin davasına bağladın. O yüzden hiç
neşeli değilsin’ demişti. Doğru, artık pek gülmüyorum. Hepinize ve sizin gibi
düşünenlere sormak istediğim tek bir soru var: ya o sizin kardeşiniz olsaydı ne
yapardınız?”
7
Ağustos 1971’de Jonathan Jackson, Kaliforniya’ya bağlı San Rafael şehrindeki
bir mahkeme salonuna girdi. Biri gardiyana saldırmaktan yargılanan üç siyahi
mahkûmu özgürleştirmeye çalıştı. Mahkûmlara silâh veren Jonathan, aralarında
savcı yardımcısı ve üzerinde hâlâ cübbesi olan hâkimin de bulunduğu beş kişiyi
rehin aldı. Kaçış için kullanılan kiralık minibüsün içinde birkaç dakika sonra
kurşun yağmuruna tutularak öldürüldü.
“Sorumluluk
artık bizde” diyen, henüz on yedi yaşındaki Jonathan, adalet anlayışını pratiğe
ancak silah zoruyla koyabileceği sonucuna varmıştı. Amerika’daki deneyimi onu,
sesini duyurmanın tek yolunun intiharvari bir cesaret eylemi gerçekleştirmek
olduğuna ikna etmişti. “Çekin fotoğraflarımızı. Biz devrimcileriz” diye
bağırdı. Bu sözlerle, tüm dünyaya, artık beyaz hukukunun meşruiyetini
tanımadığı için suçlu olmadığını ilan ediyordu.
Ablası,
ölüm haberini alınca, “Ama o daha bir çocuktu” diye bağırdı. Annesi kızının
sözünü düzeltti: “Öyle deme. O bir adamdı. Babasını çok uzun zaman önce
öldürdüler. Jonathan, bunun başına gelmesine izin vermeyecekti. Bir adam gibi
yaşayacaktı.” Ölümünden sonra George, bir mektupta şunları söyledi:
“Kardeşimin ardından tek
damla gözyaşı bile dökmedim, bunun için çok gururluyum, makineli tüfeği olan,
büyümüş de küçülmüş, güzel, çok güzel bir çocuktu o. İnsanlarla nasıl
yaşayacağını bilirdi. Jonathan’ı severdim, ölümü, sadece mücadeleci ruhumu daha
da keskinleştirdi. Onun benim canımdan, benim kanımdan olduğunu bilmek bile
gurur verici.”
Üç
gün sonra bir basın toplantısında şunları söyleyecekti:
“O çocuğu çok sevdim. Onu
beşiğinde ayakları üzerinde ilk kez doğrultan bendim. Aslında beşik de değildi.
Sadece bir kutumuz vardı. Ona yürümeyi ben öğrettim. Ona uçmayı da ben öğretmek
istedim. Şimdi onu Che Guevara’yı düşünür gibi düşüneceğim.”
George
Jackson’ın son kitabı Kan Süzüldü Gözlerimden, sadece aramızdan ayrılmış
olan George Jackson ve kardeşi Jonathan’ın değil, bu ülkenin tüm
hapishanelerinde ve gettolarında yaşayan ölülerin de sesiyle konuşuyor.
Kendilerini çoktan ölüme teslim etmiş, verecek hiçbir şeyleri kalmamış, halka
sadece ölümlerini armağan eden adamların sesiyle hitap ediyor.
Bu,
kendini mahkûm olarak gören bir adamın yazdığı bir kitap. Son mektuplarında
George, yargı sürecini “son oyun” olarak tanımlamıştı. San Quentin
Hapishanesi’ndeki suikastını binlerce kez öngörmüş, önceden bildirmişti (“on
yıl boyunca sadist domuzların bıçak darbelerini ve kazma saplarını engellemek”
için uğraştığından söz ediyordu).
Bu
kitabın yazarının ölümle burun buruna onca yıl yaşamış olması, kitabına özel
bir önem ve anlam kazandırıyor. Ancak bunu sadece bir bireyin eseri olarak
görmek yanlış olurdu; George, kendini hiçbir zaman birey olarak görmedi.
Görmeyi hep reddetti. Çünkü hapishane içinde ve dışında binlerce insanın
topyekûn devrimci savaşa katıldığını biliyordu.
Bu
kitap, kelimenin tam anlamıyla bir akıl hastanesinde, yazarın günde en az yirmi
üç buçuk saat hücre hapsinde, hiç durmayan gürültülü çığlıkların ortasında
yazıldı. Dayak yiyen mahkûmların çığlıkları, dayanılmaz acıdan deliliğe doğru
geri çekilen adamların çığlıklarıydı bunlar.
Bu
kitap, George’un hapishanede uğruna çalıştığı ve öldüğü devrimi toplumun
geneline taşımakla alakalı. Devrimci kardeşlerine mesajı son derece açık:
“Tartışmalarınızı çözüme
kavuşturun, bir araya gelin, durumumuzun gerçekliğini anlayın, faşizmin zaten
burada olduğunu, kurtarılabilecek insanların zaten öldüğünü, harekete
geçmezseniz, nesiller boyu daha fazla insanın öleceğini veya yoksul,
katledilmiş yarım hayatlar yaşayacağınızı artık anlayın. Yapılması gerekeni
yapın, devrimde insanlığınızı ve sevginizi keşfedin. Meşaleyi devralın. Bize
katılın, halk için hayatınızı feda edin.”
George
Jackson, 21 Ağustos 1971’de San Quentin’de vurularak öldürüldü. Hücrelerin
bulunduğu hapishane bloğunda onunla birlikte kalan mahkûmlar, devletin
katliamından kendilerini kurtarmak için kendi hayatını feda ettiğini
söylediler.[7] Bu iddianın, tüm yaşamının ana niteliğiyle uyumlu olduğunu
söylemek gerek.
Gregory Armstrong
15
Ekim 1971
[Kaynak:
George L. Jackson, Blood in My Eye, Random House, 1972 New York, s.
ix-xix.]
Dipnotlar:
[1] George Jackson, Soledad Brother: The Prison Letters of George Jackson.
[2]
A.g.e.
[3]
Bu altı metreye sekiz metre olan hücrede nemli havaya karşı herhangi bir
korumaya rastlanmıyor. Hücrede mahkûm kendisini temizlemek için gerekli araç ve
maddelerden mahrum bırakılıyor. O kötü koku ve bok püsürün içinde yemek yemek
zorunda. Ellerini yıkamasına bile beş günde bir izin veriliyor. Sert branda
bezinden matın üzerinde yatan mahkûm soğuk zeminle uğraşmak mecburiyetinde
kalıyor.
[4]
Yayınlanmamış röportaj.
[5]
Yayınlanmamış röportaj.
[6]
Yayınlanmamış röportaj.
[7] San Quentin Hapishanesi’nde kalan mahkûmların George Jackson’ın ölümü ardından verdikleri yeminli ifade.





