16 Nisan 2026

Madalyonun İki Yüzü



Bugün okullarda yaşanan ve aileleri tedirgin eden şiddet olaylarında egemen siyaset tek başına etkili ve sorumlu değildir. Bu siyasetin karşısında, halk değerlerini çürüten politikalarla çıkan solun sorumsuzluğu tartışılmak zorunda.

1953’te ABD’de emperyalistlerin toplantılarında aldıkları kararlar, zihinlerin ele geçirilmesine yönelikti. Yaklaşık yüz yıldır bu politika ve “gönüllü” rıza üretiminde sol, etkin rol oynadı. Şiddetin sosyolojik nedenlerine yakından bakmak, en öz hâliyle genel geçer bir betimlemeden öteye geçemez, sadece bir çerçeve çizer, bu konu, başlı başına bağımsız araştırma konusudur.

Günümüz dünyasında sınıfsal gerçeğe saldırılması sınıf politikalarının ekonomi çemberiyle daraltıldığı algısı üzerinden yürüyor. Gerçek bu değildir. Sınıfsal olanı belirlemede ekonomi, temel oluşturur. Sömürü, sadece ücret üzerinden yürüdüğünde zihin, kişilik, yaşam biçimi, bütünlükler ve değer alanı kontrol dışı bırakılırsa olası hak arama eylemleri süreğenleşir ve dalga dalga yayılır. Sınıfsal olan, insanın bütünlüğüyle ilgilidir. Düşünme biçiminden davranışlara kadar insanın taşıdığı nitelikler, bağlı olduğu sınıfın verdiği bilinçle var olur. Sömürü düzeninde şiddet günlük hayatın “olağan” durumuna dönüşür, şiddetin yönünü hegemonya belirler, günümüzde bu hegemonya da burjuva sınıfın tekelindedir. Sömürülenlerin sokakta, iş yerlerinde hatta ev içinde şiddeti birbirine yöneltmesi, sömürü gerçeğinin dışında bir nedende aranamaz. Mevcut üretim sistemi genişledikçe emekçilerin yaşamı zihinden psikolojiye kadar daralır.

Merceği kendi ülkemize tuttuğumuzda, tespitlerin daha somut göstergeleri çok açık biçimde kendisini gösteriyor. Sömürü, dizginsizce devam ettiğinden, barınma sorunu, gelecek ve güvenceli yaşam kaygısı, temel ihtiyaçların karşılanmasında yaşanan zorluk toplumsal krizi beraberinde getiriyor.

Toplumsal krizi halı altına süpürüp görünmez kılmaya çalışma pratikleri sürece yayıldığından, nicel birikimler nitel sıçramalara yol açıp sürecin sonunda insanlık dışı şiddet olaylarıyla gün yüzüne çıkıyor. Sabah kuşağı programlarında halkın içinde gerçekleşen sapma, halkın tamamına teşmil edilip TV aracılığıyla “acımasız dünya sendromu” zihinlere yerleştiriliyor. Bu programların kurumlardan daha iyi iş çıkardığına yönelik çarpıtılmış algı temelde şu mesajı veriyor: “Birbirinize, ailenize, çevrenize güvenmeyin; güvenlik ihtiyacınız her zaman dinamik kalsın.”

Solun iddia ettiği gibi şeriat geleceğine yönelik sahte algı geçersizdir. Bu programlar kapatılsa, birey ve basın özgürlüğü söylemiyle sansür ve yasakçılık karşıtlığıyla sahneye çıkacak olan yine soldur. Sol, bu programların halkta oluşturduğu algıdan faydalanıp “kutsal aile”nin yerin dibine batmasına yönelik sloganlar, dövizler, pankartlar, yayınlar hazırlıyor. Bu bağlamda, solun değirmenine suyu taşıyan, sabah programları ve dizilerdir.

Dokuz medya tekelinin halkların zihinlerini yönlendirdiği günümüz dünyasında Disney Plus adlı çizgi film kanalında cinsiyetsiz altı-yedi yaşındaki çocukların öpüştüğü, eşcinsellerin evlenip çocuk edinerek yapay aile kurduğu, cinsiyetin pranga olduğuna yönelik hazırlanan içerikler yasaklandığında ilk tepki soldan geliyor. Youtube üzerinden dört emperyalist TV şirketinin +90 adıyla kurduğu kanalda translar, fahişeler, serserilere yönelik yapılan yayınlar hep aynı hedefe yönelik: sömürü düzeninin devam ettirilmesi. Bütünlüklerin dağıtılıp insanın yalnızlaştırılması sürecinde insan, tutunamayan, bunalımlı, umutsuz, değersiz, çaresiz bir varlığa dönüşür. Ya sömürü düzeninin yaydığı suçu üretir ya da içe kapanıp kendini tüketir. Halk, bugün bu iki uç arasında salınıyor.

TikTok, sanal oyunlar, Telegram grupları gibi platformlar, suç üretiminin merkezi. Kapitalizm, çocukların gerçeklik algısını ters yüz edip gerçeğin yerine sanalı koyuyor: Kendisini Pokemon zannedip balkondan atlayan, yönlendirici dijital oyunların komutlarına uyarak yaşamına son veren, oyundaki savaş karakteri gibi giyip yolda gördüğü insanları bıçaklayan çocuk ve gençler... Tüm bunlar kapitalizmin normalidir ve olmasını istediği düzendir. Aynı şekilde dizilerde sürekli bağıran ve kendisini zengin bir erkeğin hayatına angaje ederek kolay yoldan köşeyi dönmeyi çalışıp ailesiyle sürekli hesaplaşan kadınlar, silahsız ve lüks arabasız gezmeyen, trafikte son hızla giden erkekler, özgürlük adı altında çocuğun hiçbir denetime tabi tutulmadığı aile düzeni dizi senaryolarının sahneleridir.

Çeteleşme, çatışma, cinayet, dizilerle yayılıyor. Politik olmayan ve kolektiflerde yer almayan yoksul ve küçük burjuva ailelerin çocukları için bu temsil rol-model oluyor. Solculuğuyla göklere çıkarılan Ercan Kesal’ın başrolünde oynadığı Çukur dizisinde güya sol mahalle düzeni mesajıyla mafyacılık özendirildi. Bir anda arabalar, duvarlar, giysiler dizi logosuyla bezendi. Dizinin bir bölümünde işlenen cinayet biçimi, on beş gün içinde aynı biçimle işlenip üçüncü sayfa haberine dönüştü. Dizinin sola ve halka verdiği feodal delikanlılık mesajı “Biz uyuşturucu ve kadın ticareti yapmayız, karşıyız.” Gerçek öyle mi? Aynı dizide bu sloganın sahipleri silah kaçakçılığı rolündeydi. Bu silahlar da çetelere satılıyordu. Yeni nesil denilen, kendi rap şarkısını üretip yayan, saçma bir kardeşlik hukuku kurarak çocuklara suç işleten mahalle çeteleri, bu dizilerden sonra yeni bir biçim aldı: Daltonlar, Casperlar, Boyun vb. çeteler. Düzenin en aşağılık kesimleri halkın arasına salındı. Bu dizilerle çeteler aynı dönemin ürünü. Bu diziler de yayından kaldırılsa ilk tepki soldan gelir.

Solun sendikaları bugün “Yaşam Nöbeti” gibi alakasız bir adlandırmayla eylem yapıyor. Her şey bir imaj çalışmasından ibaret. Bu çocukların ve gençlerin içine düştükleri durumdan kendilerini sorumlu tutmamak için yavuz hırsızlık yapıyorlar. Şimdi soruluyor: “Aileler çocuklarına hiç mi eğitim veremiyor?” Bu eğitimi gerilik kabul eden solculardı.

Çocuğuna cinsel eğitim verilmesini talep eden, sosyal medyayı dizginsiz kullanmasını savunan solcu aileler, bugünkü sürecin müsebbibidir. Beş yaşındaki kız çocuğunu dansöz gibi oynatıp TikTok’ta paylaşan anne-babanın bu süreçteki sorumluluğu nedir? Bu insanlara dijital dünya yurttaşlığını, çocuklarına karışmamaları gerektiğini, çocukta “travma” oluşturulmamasının pedagojik koşul olduğu söylemini sol üretti.

Okullarda yaşanan olaylar, sömürü düzeninin ve onunla ideolojik, değer, kültürel hegemonya mücadelesi yürütmeyen solun ülkeyi getirdiği noktanın sonucudur. Daha düne kadar sendikalarının şubelerinde, sitelerinde ve yayınlarında “Biz aileyi yok etmeye çalışıyoruz, iyi bir STK olamadık” diyenler, bugün çıkıp sorumluluğu üzerinden atamaz. Faşist çetelerin okullarda kol gezmesine olası müttefikiyle ters düşmemek için razı olanların ses çıkarmaya hakkı yoktur.

İnsan, bir bütündür: Çocuk, İran’da da Epstein Adası’nda da Filistin’de de ülkemizde de çocuktur. İnsan, her yerde sınıfsal aidiyetiyle insandır. Bu sol için bu gerçek geçersizdir. Daha uyuşturucu kullanımı, dağılmış aileler, şiddetin geldiği noktayla ilgili sendikaların hazırladığı ne bir rapor ne de bir çalışma var. Mantar gibi türeyen özel okulların olduğu yerde solun sınıfsal tercihi burjuvaziden yanadır.

Bize çok kızıyor bu sol. Sorumuz çok açık: Ekrem için Saraçhane’de milislik yapan sol, bugün neden aileler ve velileri kapsayan toplumsal mücadeleyi çocuklar özelinde geliştirmez? Sorunun kendisi de yanıtı da sınıfsaldır. Bizim durduğumuz yer açık: Vatan evimiz, halk bizim ailemiz.

Sinan Akdeniz
16 Nisan 2026

, , ,

Mariátegui Bizim


“Özetle, Mariátegui bir Marksist-Leninistti. Bunun da ötesinde, Partinin kurucusu olarak Mariátegui’de, Başkan Mao’nun evrenselleştirdiği tezlere benzer tezler buluruz. Dolayısıyla, benim görüşüme göre, Mariátegui, bugün yaşasa bir Marksist-Leninist-Maoist olurdu. Bu bir spekülasyon değil, sadece José Carlos Mariátegui’nin yaşamını ve çalışmalarını anlamanın ürünü olan bir tespittir.”

[Başkan Gonzalo, Röportaj, 1988]

Jacobin dergisi, kısa süre önce Michael Löwy ile Jose Carlos Mariátegui üzerine bir röportaj yayınladı.[1] Derginin eğilimine sadık kalan yazarlar, röportajda, Mariátegui’yi kendi zamanından ve mekânından kopartmaya, düşüncesinin içeriğini zayıflatmaya ve gerçek mirasını tamamen göz ardı etmeye çalışıyorlar. Dergi yazarları, Mariátegui’yi Avro-komünistlerin gözdesi Antonio Gramsci’nin yanına yerleştiriyorlar. Bu manevralar, uzun bir karşı devrimci ajitasyon tarihinin parçasıdır ve ele alınmayı hak etmektedir.

Dürüst olmayan teorisyenler, neredeyse sürekli olarak, en büyük devrimci liderlerin erdemlerini ayaklar altına almaya çalışırlar. Buna defalarca kez tanık olunmuştur. Bu kişiler, karşı-devrimle işbirliği içerisindedirler. Lenin, devrimcilerden bahsederken bu olaya değinmiştir:

“Ölümlerinden sonra, ezilen sınıfları ‘teselli etmek’ ve onları kandırmak amacıyla, devrimciler, zararsız ikonalara dönüştürülürler, tabiri caizse, aziz ilan edilirler, isimleri belli ölçüde kutsallaştırılır, ama öte yandan, devrimci teori özünden kopartılır, devrimci yanı köreltilir, sıradanlaştırır.”

[Lenin, Devlet ve Devrimi]

Lenin’in ortaya koyduğu bu olgu, her çağda, her ülkede ve çoğu devrimci liderde bir dereceye kadar görülmektedir. Lenin’in bahsettiği üzere, İkinci Enternasyonal Marx ve Engels’in içini boşaltmıştır. Çinli revizyonistler, Mao’yu salt bir ulusal kahramana indirgeyip sıradanlaştırmıştır. Jacobin dergisi kendi imgeleminde imal ettiği Mariátegui’yi herkese dayatır.

Lenin biz komünistlere, “bu türden sahiplenme, mülk edinme pratikleriyle mücadele edin, onları karşı-devrimci yönünü açığa çıkartın” talimatı vermektedir. Egemen sınıfın fikirlerine hiçbir şekilde meydan okumayan, aksine, onları kırmızı bir gecelikle örtbas eden, güçsüz ve iradesiz bir isyan fikrini herkese pazarlamaya çalışan her türden karşı-devrimci girişim reddedilmelidir.

Aynı şekilde, Leninizmden bağımsız olarak, yani Marksizm-Leninizmin Lenin sonrası gelişmelerini ve dünya üzerindeki olağanüstü etkisini değerlendirmeden, Lenin’i değerlendirmek imkânsızdır. Lenin, Lenin’den daha büyüktür ve yalnızca yaşamıyla değil, ölümünden sonra eserlerinin kazandığı yaşamla da daha iyi anlaşılabilir. Aynı şey, Mariátegui için de geçerlidir. Bizi burada ilgilendiren de budur.

Akademik sahte Marksizmde, bazı büyük düşünürlere tutunup, fikirlerinin halk hareketlerinde ve en önemlisi de devrimci hareketlerde nasıl hayat bulduğunu incelemeden, onların fikirlerinin sadece zihinlerde ve tartışma topluluklarında kaldığını iddia etmek bir moda haline gelmiştir. Mariátegui'yi ve kurduğu Peru Komünist Partisi’ni, partinin yeniden yapılanmasını, liderliğini ve Başkan Gonzalo’nun yol gösterici düşüncesini kavramadan dürüstçe değerlendiremezsiniz. Gonzalo, Mariátegui’nin öğretileri ve düşünceleri üzerine inşa ederek, bunları geliştirmiş ve bu öğretileri gerçeğe dönüştürmüştür.

Peru Komünist Partisi’nin (PKP) 1968 tarihli bir belgesinde, parti âdeta Jacobin türü tahrifçilere cevap veriyor gibidir:

“Onu sessizliğe gömmeye çalışanlar, Mariátegui hakkında çok şey yazıp çizdiler. Elbette, onu gizemli kılmak, sistematik olarak çarpıtmak, anlamsız ukalalıkla onu ‘daha iyi’ göstermek için Mariátegui’den epey bahsedildiğini de görüyoruz. Mariátegui hakkında ilk olarak, kendini davaya adamış bir Marksist olmadığı, düşüncesinin Marksizm-Leninizm tarafından desteklenmediği söylendi.”

Parti, genelin özele uygulanmasını gerçekten anlamanın önemini vurguladı:

“Mariátegui, sadece dört beş formülü bilen, onları ezberden tekrar eden biri değildi. Çok daha fazlasıydı, daha derin, daha Marksistti. Marksizm-Leninizmi alıp gerçekliğimizle bütünleştiriyor, ülkemize taşıyor, toprağımızda somutlaştırıyor; Marksizm-Leninizmi somutlayıp, takdim ettikten, onun ülkeye nüfuz etmesini sağladıktan sonra bizi halen daha güncel olan bir düşünceyle bizi aydınlatıyor.”

Jacobin makalesi, Mariátegui’yi Troçki’ye sempati duyan biri olarak gösteriyor. Bunu 1923’te Troçki’nin kültür hakkındaki görüşleri üzerine yazdığı bir makaleye dayandırıyor. Mariátegui’nin en büyük içgörülerinden saparak, Jacobin röportajı, Stalin ve ait olduğu çoğunluğu Marksizmi Rusya’nın gerçekliğine en etkili şekilde uygulayabilecek kişiler olarak gösteren, Troçki’nin sürgününe dair 1929 tarihli makalesini görmezden geliyor. Mariátegui, Troçkistleri yalnızca komünist hareketin teori takıntısına itiraz eden eleştiriler sundukları için yararlı buluyor.

Mariátegui, Peru’yu Peruluların kılmayla ilgili konumuyla tutarlılık arz eden yaklaşımı dâhilinde şunları söylüyor:

“Rus devrimi, ulusal örgütlenme dönemindeydi. Bu dönemde mesele, sosyalizmi uluslararası düzeyde kurmak değil, iki kıtaya yayılan, bu nedenle, coğrafi ve tarihi bir bütünlük teşkil eden 130 milyonluk bir ulusta kurmaktı. Bu aşamada, Rus devriminin, onun ulusal karakterini ve sorunlarını daha derinden hisseden insanlarca temsil edilmesi en mantıklısıydı.

Saf bir Slav olan Stalin, bu adamlardan biridir. O, her zaman Rus topraklarına kök salmış devrimciler grubuna mensuptur; Troçki, Radek ve Rakovski ise hayatlarının büyük bir bölümünü sürgünde geçiren bir gruba mensuptur.”

[Mariátegui, “Troçki’nin Sürgünü Üzerine”, 1929]

İki çizgi mücadelesinin rolünü ve geneli özele uygulama zorunluluğunu sezgisel olarak kavrayan Mariátegui, aydınlatmaya devam ediyor:

“Bu nedenle Bolşevik Parti, ne huzurun hâkim olduğu, herkesin aynı fikri savunduğu bir okul değildi. Lenin, ölümünden kısa bir süre öncesine kadar yaratıcı liderliğini partiye dayattı, ancak bu olağanüstü liderin muazzam ve eşsiz otoritesine rağmen parti içinde şiddetli tartışmalar yaşandı. Lenin, otoritesini kendi gücüyle kazandı. Daha sonra bu gücü düşüncesinin üstünlüğü ve keskinliğiyle korudu. Bakış açıları her zaman gerçekliğe en iyi şekilde karşılık geldiği için galip geldi. Ancak birçok kez Lenin’in düşünceleri, Bolşeviklerin tutucu kesimine mensup isimlerin direnişini kırmak zorunda kaldı.”

Troçki konusunda ise Mariátegui, onun Marksizmi Rusya’nın özel yönlerine uygulama konusunda başarısız olduğunu düşünüyordu. Kendi ülkesinde devrim yapma ile ilgili görüşü üzerinden Mariátegui şu tespiti yapıyordu:

“[...] Stalin’in yerine Marksist programı gerçekleştirme konusunda nesnel planda daha büyük beceriye sahip bir lideri geçiremediği gerçeği üzerinden bakıldığında olayların, Troçkizmin doğru olmadığını ispatladığı açıktır.”

Bir de şu tespitini aktarmak gerek:

“Troçkizmde, somut ve net formüller içerisinde yoğunlaşma imkânı bulamamış teorik radikalizm havası vardır. Bu zeminde Stalin ve çoğunluk, yönetim sorumluluğunun yanı sıra, olasılıklar konusunda daha gerçekçi bir anlayışa sahiptir.”

Jacobin dergisi, Mariátegui’yi (beceriksizce de olsa) olağanüstü bir düşünür olarak öne çıkarmaya çalışırken, Peru İşçileri Genel Konfederasyonu’nu kurması, programını ve anayasasını yazması gibi gerçek örgütlenme çabalarını sistematik olarak göz ardı etmektedir. O, sadece yerli köylülere ulaşma ihtiyacını teorize etmekle kalmamış, bunu başarmak için ilk pratik adımları da atmıştır. En önemlisi de, proletaryaya ve halka liderlik edecek Peru Komünist Partisi’ni kurmuştur.

İçi boşaltılmış bir Mariátegui ile övünme eğilimi yeni bir şey değil. Başkaları, bunu Jacobin’den daha kapsamlı bir biçimde yaptı. Aslında Peru Komünist Partisi onlarca yıl önce yoldan sapmış, Mariátegui’nin kattığı özü yitirmişti.

“Partinin gelişimi ve ondan çıkarılacak dersler konusunda şunları söylemek mümkün: Parti tarihini, çağdaş Peru toplumunun üç dönemine karşılık gelen üç bölüme ayırarak anlayabiliriz. Birinci dönem, ilk bölüm, Partinin Kuruluşu’dur. Bu dönemde tam anlamıyla Marksist-Leninist olan José Carlos Mariátegui’ye sahip olduğumuz için şanslıydık. Ancak kaçınılmaz olarak Mariátegui’ye karşı çıkıldı, onun çizgisi terk edildi, yarım bıraktığı kuruluş kongresi hiçbir zaman yapılmadı. Yapıldığı söylenen kongre ise, bildiğimiz gibi, Mariátegui’nin teorilerine tümüyle karşı olan sözde ‘ulusal birlik’ çizgisine onay verdi. Bu şekilde Parti, Del Prado’nun bağlantılı olduğu Browderizmin ve daha sonra modern revizyonizmin etkisi altında kalarak, oportünizm tuzağına düştü. Bu süreç, bizi ikinci döneme, Partinin Yeniden Yapılanması dönemine götürüyor. Bu, özetle, revizyonizme karşı bir mücadeledir. Net bir biçimde gördüğümüz gibi, bu dönem altmışların başında yoğunluk kazanmıştır. Bu süreç, Parti üyelerinin revizyonist liderliğe karşı birleşmesine ve daha önce de belirttiğim gibi, Ocak 1964’teki 4. Konferans’ta onları partiden ihraç etmelerine yol açtı. Yeniden yapılanma süreci, 1978-1979’a kadar parti içinde devam etti ve bu dönemde sona erdi. Ardından üçüncü dönem, Halk Savaşı'nı yönetme dönemi başladı ki bu da şu anda içinde yaşadığımız dönemdir.”

[Başkan Gonzalo, “Röportaj”, 1988]

Jacobin dergisi ve benzeri yayınlar, genelin özele uygulanmasıyla birlikte partiye rehberlik edecek düşüncenin ortaya çıktığını söyleyen temel ilkeyi anlayamıyorlar. Jose Carlos Mariátegui’nin uğruna yaşadığı ve öldüğü şey tam da bu uygulamaydı. Partiyi onun düşüncesi kurdu. Bu düşünceye yönelik inceleme ve onu uygulamaya dönük adımlar,sonrasında genel Maoizmle birleşti. Böylece seksenlerde ve doksanlarda halk savaşını yeni ve şaşırtıcı zirvelere taşıyacak, günümüze dek devam edecek olan Gonzalo Düşüncesi ortaya çıktı. Kafalarını iki ellerinin arasına alıp derin düşüncelere dalan, doğrudan sınıf mücadelesini ve Marksizmin temellerini reddedenler, bu gerçekleri göz ardı ediyorlar.

Mariátegui'yi proto-Maoist olarak anlamak, Peru’da devrimin nasıl ve neden bu şekilde geliştiğini anlamamızı sağlar. Mariátegui, Mao gibi, salt halk cephesine bağlı kalmakla yetinmedi. Mariátegui, komünist liderliğe henüz teorileştirilmemiş olan kitle çizgisini armağan etti. Faşizm ve kadınlar konusundaki çalışmaları eşsizdi. Bu konularda en gelişmiş analizlerin temelini attı. İlgili analizlerin, Mariátegui'nin kurduğu parti tarafından geliştirilmesi hiç de şaşırtıcı değildi.

Jacobin’de çıkan röportajda görüşülen kişi, Michael Löwy, tarihsel materyalizmi tamamen reddediyor. Bu reddiye üzerinden, Mariátegui’yi birey olarak ele alıyor. Bireye dair yorumun tüm tarihsel gerçeklerin, kanıtların ve bağlamın önüne geçtiğini düşünüyor. Bu manevra, bu tür isimlerin çıkarları için hayati önem taşıyor.

Jacobin, sorgulama sürecinde Mariátegui’yi çarpıtmak amacıyla yalanları tekrarlayarak şu türden iddialarda bulunuyor:

“Mariátegui’nin tepkilerini ve fikirlerini anlama çabası üzerinden birileri çıkıp onun kitaba bağlı olduğunu söylüyor, birileri de kitap dışı olduğunu. Üçüncü Enternasyonal’in kıyıya köşeye attığı bir isimken Mariátegui, sonrasında yetmişlerde Latin Amerika’da ortaya çıkan Yeni Sol eliyle yeniden keşfediliyor. Hatta kısa süre önce Latin Amerika’da Pembe Dalga denilen, solcu hükümetlerin kurulduğu dönemde ismi yeniden gündeme geldi.”

O halde, tarihin hayal gücüyle nasıl çeliştiğine dair bir örnek olarak, Mariátegui’nin önderlik ettiği ve kurduğu partinin programlarına ve yazılarına tekrar göz atalım:

“Partili komünistler, Üçüncü Enternasyonal’e bağlıdır. Partiyi oluşturan grupların da ona bağlanmasını sağlamak için çalışmayı kabul ederler. Benimsediğimiz ideoloji, felsefi, siyasi ve sosyo-ekonomik, tüm yönleriyle kabul ettiğimiz devrimci ve militan Marksizmdir. Desteklediğimiz yöntemler, ortodoks devrimci sosyalizmin yöntemleridir. İkinci Enternasyonal’deki sosyal demokrasisin yöntemlerini ve eğilimlerini sadece reddetmekle kalmıyor, aynı zamanda her türlü yolla ve biçimde bunlarla mücadele ediyoruz.”

[Mariátegui’nin 1 Mart 1930’da PKP Merkez Komitesi’ne sunduğu, aynı yılın 4 Mart’ında onaylanan belgeden]

Yukarıdaki cümleleri idrak ettiğimizde, “Pembe Dalga”nın da Jacobin gibi Marksizmi katledenlerin de bizim Mariátegui’mizi görmezden gelip ona karşı çıkarken, yalnızca sahte bir Mariátegui’yi pazarlamaya çalıştıklarını net bir biçimde görüyoruz.

Röportaj yapılan kişi, tamamen katılmamız gereken bir gerçeği daha dile getiriyor:

“Mariátegui’nin yazılarında dil bulan, komünizmin Yerli Amerikalı köklerine yönelik vurgusu Afrikalı Amerikalıların mücadelelerine de uygulanabilir.”

Bu uygulama, geneli özele uygulama gerekliliğini kavrayan Maoistler dışında hiç kimse tarafından denenmemiştir. Eğer Siyahi Milleti, Mariátegui’nin öğretilerinin temel gerçeklerini kavrarsa, Jacobin türü paçavralar bu kavrayışın sonuçları karşısında tir tir titreyecektir.

Röportaj yapılan kişi, “Latin Amerika’da bu yolu örtük olarak ya da açıktan yürüyen bir politik güç var mı?” sorusuna, kasıtlı olarak ki Peru ve yakın tarihi hakkında az da olsa bilgi sahibi olduğunu varsayarsak, “kasıtlı olarak” demek zorundayız, PKP’nin varlığını, her zaman Mariátegui’nin yolunu savunduğunu, hatta bu nedenle burjuvazi tarafından hakaret olarak kullanılan “Aydınlık Yol” ismiyle anıldığını görmezden geliyor. Jacobin röportajında şöyle deniyor:

“Onun örnekliğinin izinden giden Aníbal Quijano ve Alberto Flores Galindo gibi önemli Perulu düşünürleri de anmak lazım. Yerlilerin politik mücadelelerine önderlik eden isimlerden olan Hugo Blanco, Mariátegui’nin düşüncelerinden etkilenmiş biri. Yakın dönemde onun Hugo Chavez ve sizin de bahsini ettiğiniz MST gibi köylü hareketleri üzerindeki etkisinden söz etmek gerek tabii. Ama bence bugün Mariátegui’nin genel anlayışını kendi varlığında en iyi şekilde cisimleştirmeyi bilmiş devrimci hareket, her ne kadar yazılarının açtığı yoldan ilerlemiyor olsa da, Chiapas’taki Zapatist deneyimidir.”

Röportaj yapılan kişi, PKP’yi görmezden geliyor, Mariátegui’nin gerçek takipçilerinin Zapatistalar olduğunu iddia ediyor! Mariátegui’nin proletarya diktatörlüğü, devrimci şiddet ve öncü parti teorilerine bağlılığını ise hiç dikkate almıyor.

Röportajda Mariátegui’nin mitin gücü ve dini sembolizmin kullanımına dair yazıları olumlu bir şekilde ele alınırken, onun çizgisinin Peru koşullarına pratikte uygulanmasına dönük çabalar göz ardı ediliyor.

Mariátegui ve mitin gücü tartışılırken, Başkan Gonzalo önderliğindeki PKP’nin bu gücü somutlaştırdığını ve gerçeğe dönüştürdüğünü anlamak gerekiyor. Peru’nun yerli köylüleri, Başkan’a “Puka Inti” diye hitap ederdi. Bu tabir, İnka mitolojisinden beslene Quechua halkının dilinde “Kızıl Güneş” demek. Birçoğu Gonzalo’yu, efsanelerde aktarılan, yüzlerce yıl önce İspanyol zalimleri hayal kırıklığına uğratan, dondan dona giren ruhlardan biri olarak görüyordu.

PKP’nin, insan yağını emerek beslenen efsanevi bir varlığı tanımlayan “Piştako” terimini kullanarak köylülere emperyalizmi öğrettiğini hatırlamak gerekiyor. Bu örnekler ve Gonzalo’nun devrimci kitlelere olan inancı üzerinden PKP, Mariátegui’yi “büyük bir düşünür” olarak görüp öven kişilerce “metafiziğe dayalı görüşlere sahip kıyametçi bir tarikat” olarak tarif etti. Mao, sarayını ejderhalarla süsleyen ancak gerçek bir ejderhayı görünce kaçan imparatordan bahsederken, esasen Jacobin türü yayınların ardındaki kişilerin zihniyetini özetlemişti.

Jose Carlos Mariátegui’nin öğretileri ve düşüncelerinin yeniden ele alınması ve somut gerçekliğe uygulanması gerektiği doğrudur. Ancak bu noktada şunu söylemek gerrekiyor: ilgili öğretiler ve düşünceler, Marksizm-Leninizm-Maoizm, özellikle de Maoizm merceğinden değerlendirilmeli, bu şekilde, Jacobin dergisi ve Michael Löwy de dâhil olmak üzere, Marksizmi tahrif edenlere karşı bu öğretiler ve düşünceler zincirlerinden kurtulmalıdırlar.

Kavga
21 Aralık 2018
Kaynak

Dipnot:
[1] Nicolas Allen, “Mariátegui’s Heroic Socialism”, 15 Aralık 2018, Jacobin. Türkçesi: İştiraki.

15 Nisan 2026

,

Glock


Yalçın Küçük nedir, Küçükçülük kimdir?

Solculuk üzerinden belirli bir kültürel sermaye biriktirenlerin, geçimini solculukla sağlayanların devlete yaltaklanma biçimidir. Bunun burjuvaziye yaltaklanma biçimleri de mevcuttur. Bu anlamda, Tayyip huzurundaki el pençe ile askerin huzurundaki el pençe arasında bir fark yoktur!

Seksenlerin ortasında Yarın dergisinde bir polemiğe şahit olunur. Yarın yazarı, Küçük’ün Çözüm dergisine verdiği röportajda dergiyle ilgili dediklerine içerlemiştir. Orada Küçük, “Eylülist rejim, kendisi için şöyle bir çitleme sistemi geliştirdi. Bu stratejide gazete denilince Cumhuriyet, dergi denilince Nokta okuyacaksın, parti denilince SHP, lider denilince Ecevit’i destekleyeceksin, gençliği Yarın’a ve Gökyüzü’ne teslim edeceksin”[1] diyor. Devletin solu Yarın’a kapatmayı ve çitlemeyi kafasına koyduğunu söylüyor. Bu sözü kendisine Eylülist rejime çalışan, devlet içre dostları fısıldamış olmalı.

“Akıllı kavga”dan dem vuran Yarın yazarı, “Biz, senin Türkiye Üzerine Tezler için çalışma yaparken genelkurmaydan aldığın izinle arşivde gezindiğinden bahsediyor muyuz?” cevabını verir. Kitap hazırlanırken Üruğ Paşa’dan izin alınmıştır. Esasında ikisi de doğru söylemektedir: Solu Yasemin Çongar’ın Yarın’ına hapseden de Küçük’e o kitabı yazdıran da aynı devlettir. Aslında Tezler, 12 Eylül Kemalizminin açtığı düzlem için sipariş edilmiş bir çalışmadır. Kemalizm içi tartışmaya sebebiyet vermesi, toplum mühendisliği ve jeopolitikayla alakalıdır. Birilerinin Kürt’ün ve Ortadoğu’nun içine sızması gerekmiştir. Sızılmıştır. Bu sızma için geçiş süreci teorize edilmiş, kılıflar örülmüştür.

Çünkü “işçi de halk da değildik, varoşlara gittik, sosyalizm bitti. Sol, eninde sonunda aydın hareketidir” diyen Küçük, solu varoşlardan kurtarmaya ahdetmiştir. Bu emir de yukarıdandır. “Sol, varoşlardan çıkmalı” diyorsa, lafı ettiği dönemde illaki devlet ve sermaye, kentsel dönüşüm kararı almıştır, ayrıca varoşlar, devlet eliyle AKP’ye bırakılmıştır. Bu bilgi ve emir, Mehmet Ağar, Yiğit Bulut, Deniz Baykal gibi dostları üzerinden Küçük’e iletilmiştir. Bunu kendisi bulmuş gibi yutturabilmesi, önemli bir maharettir. Bir sahnesi vardır ve o sahnede tek kişilik gösterisinde, herkesi kendisine ikna etme konusunda başarılıdır. Şov devam etmelidir!


Varoşlardan goşistleri temizleyeceğine söz veren Küçük, kendi dergisinde yazan bir yoldaşının aktardığına göre, Ayrancı’daki bir evde 12 Eylül darbesinin haberini almış, “bunlar bizimkiler, Kemalistler, goşistleri temizleyecekler” diyerek, heyecanla yerinden fırlayıp ellerini çırpmıştır. Sonrasında ne yazdıysa yazdırıldığını varsaymak zorundayız. Tezler’in genelkurmay izni ve emriyle yazıldığını düşünebiliriz. Kongar, İran’daki devrim sürecinde “İslamcılarla görüşmek gerek” dediği, TKP’nin 12 Eylül günlerinde MSP ile ittifaktan söz ettiği, Sovyetler’in Kenan Evren’i desteklediği koşullarda, Cumhuriyet’in yeni yönelimine teorik kılıf örülmüştür. Bu çaba, “Kemalizm ülkeye dar gelen bir gömlek, Türkiye’nin agresif Atatürk’e ihtiyacı var” demiştir.[2] AKP’nin rahme düşürüldüğü zeminde bunu demeye mecburdur.

Garip olan şu ki devlet, bu tartışmaları bizzat yürütüyor. Ortamı hazırlamak için Küçük gibilere görev veriyor. Sonra devlet, diyelim, Suriye’ye girdiğinde, Yalçın Küçükçülere, “vay be hocam büyük kâhin, nasıl bildi ama!” diyerek, küçük insanlar gibi, “devlette adamamımız var” duygusuyla ömür tüketmek kalıyor.

Aslında Küçük, iş ve görev gereği Batı’da görülen, Brookings türünden bir enstitü ve düşünce kuruluşu olarak çalışmıştır. Parti ve mücadele fikrini her zaman tasfiye etmek için uğraşmıştır. ABD’de yetişmiş bir isim olarak bu enstitü işlerini bizzat üstlenmiştir. Onu, CIA’in Kültürel Özgürlük Kongresi’nden, sol anti-komünizmden, CIA eliyle çıkartılmış “Marksist” dergilerden ayrı ele almamak gerekmektedir. Neticede o, “komünist emperyalizm” diyen yoldaşı Avcıoğlu’ya bağlıdır.

Baba filminin hikâyesinin anlatıldığı dizide aktarıldığı üzere, filmi yaratan kişi, emperyalistlerin gözde enstitüsü RAND elemanıdır. Demek ki İtalyan mafyası ve mafyalaşma ile ilgili bir toplum mühendisliği işlemi yürütülmüş, bu alana bir kişi görevlendirilmiştir. Hollywood, işgal edilen Tahran Büyükelçiliği’nde rehin alınan Amerikalıları kurtarmak için doğrudan devreye sokulmuş bir yapıdır.

Bilim ve sanat arasında şovunu yapan bir isim olarak Yalçın Küçük de böylesi bir eleman olarak görülmeli, yazıları Marksist birikim değil, devletin müdahalesi ve gayreti üzerinden okunmalıdır. Küçük, devlet ne yapıyorsa onu yazmış, ne diyorsa onu söylemiştir.

İçkilerin devrildiği kalabalık bir ev muhabbetinde gaza gelen Küçük, hararetli konuşurken, sarhoşluğun da etkisiyle, sandalyesiyle birlikte geriye doğru devrilir. Herkesin kendisine güleceğini düşünür, bakar ki hâlâ dinleniyor, yerde sırt üstü yatan Küçük, konuşmaya devam eder. Bugün Küçük hatıraları anlatanlar, sola dair çok şey söylemektedir.

Ölmeden önce selam söylediği, TİP’e selam çakarken ismini andığı yoldaşı Metin Çulhaoğlu, yıllar önce kendisi ile ilgili yazdığı yazıda, onun “çekirdekten bir Marksist olmadığını, altmışların başındaki CHP-Yön-Planlama üçgeninin Marksizme taşıdığı yetenekli ve üretken bir aydın” olduğunu söyler.[3] “Onda bir adamları toplayıp bir adam yapıyorum” dediğini aktarır. Çulhaoğlu kendisine paye biçmektedir, zira Küçük'ün Marksizm ile ilişkisi dolaylı ve talidir.

Eski komünist Rasih Nuri İleri’nin Küçük’ün dergisi Toplumsal Kurtuluş’ta yazdığı, TİP-Doğan Avcıoğlu sürtüşmesi ile ilgili yazısında[4] vaat edilen birlik, Küçük şahsında gerçekleşmiştir. Küçük, diğer sola karşı Sovyet çizgisini, Sovyet solculuğuna da Kemalizmi bir bariyer olarak örmüştür. Tüm siyasetinin özeti budur. Burada Marksizme yer yoktur.

Rasih İleri’nin yazısını bugün okuyanlar, CIA’in Avcıoğlu’na karşı çektiği operasyonun izlerini ararlar mı, bilinmez. Orada İleri, “TİP sekterdi, Avcıoğlu kaypaktı” demektedir. Sabetayizm avcılığı yapacaksak, orada TİP adına karşı tarafa set çeken isimlerin de Avcıoğlu’nun kurduğu Sosyalist Kültür Derneği’nin de Yahudi niteliğine odaklanmamız gerekir. İsrail’in garnizon devlet olarak inşa edildiği, güçlenmek için her türlü yöntemi denediği, Arap olmayan civar devletlerle gizli istihbarat anlaşmaları imzaladığı dönemde birileri, Arap’la ve Müslüman’la ilişkili olarak ilerleyen sosyalizme set çekmek için uğraşmıştır. Yön çizgisinin derdi de Ortadoğu ve Doğu’yla ilişki kurmak değil, onu devlet ideolojisi içerisinde etkisiz kılmak, ülkedeki tesirini ortadan kaldırmaktır. 9 Mart, bilinçli yürütülmüş bir tasfiye operasyonudur.

Bugün Emre Kongar’ın ölüm yazısı, bu düzlemde kaleme alınmıştır. Yazı, Kemalist-komünist ittifakına tokat indirmiş, öğrencisi Vegan Zülal’in tepkisi tüy dikmiştir. Yalnız bu Kongar, otuz yıl önce intihalcilik suçlaması üzerinden ve sağa hizmet etmesiyle birlikte sol nezdinde tükenmiş bir isimdi. Onu popüler eden Merdan Yanardağ olmuştur. Her taşın altından çıkan Yanardağ, kendi örgütünü tasfiye etmiş bir isimken yıldız olmuştur. Uzunca bir dönem Yalçın Küçükçü olarak anılan bir çevreyle hareket etmiştir. Bugün yoldaşı, hocası Küçük’e küfretmektedir.

Veganzülal gibi isimlerin çıkışları, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi içine dönük mesajdır. “Kemal Paşa’yı, ‘Duçemiz’i eleştirenlerin dilini keseriz” denilmektedir. Duçe harici bir sol ufka, sosyalizm tasavvuruna, devrim mücadelesine izin verilmeyeceğini söylemektedir. Bu, yüz küsur yıldır söylenendir. TKP, Veganzülal için yayınlarında “halka böcek yedireceğiz” diyen örgüttür. Bu kadar hakareti haketmemiştir!

Yalçın Küçükçülüğün mayası, özü tasfiyeciliktir. Varoşları temizlemek, goşistleri ıslah etmek, devletin ve burjuvazinin dişine uygun bireyler yetiştirmektir. Bu ekipten ayrılan genç bir kadının anlattıkları ibretliktir. İki yıllık birlikteliği akıl hastanesinde sonlanmıştır. Kendi kadınlığını istismar eden yoldaşı ve diğer yoldaşları, bu kadını Yıldız’da faşistlerin saldırısında bir başına bırakıp kaçmışlardır. Hepsinin derdi, kendi bireysel dünyaları, dünyalıkları, o dünyaya kestikleri solcu pozlarıdır. Yalçın Küçük, renkli bir kılıftan ibarettir.

Bu genç kadının anlattığına göre, İlkay Demir’in oğlu ve arkadaşları, Yalçın Küçükçü ekibe dâhil olmak ister. Toplantı sonrası şef, bu bahsini ettiğimiz arkadaşın yanına gelir ve “bunların içine gir, burayı dağıt, tasfiye et” der. Arkadaş da “iyi ama bunlar da bizim gibi Yalçın Küçükçü, bunu niye yapalım?” cevabını verir. İstanbul Üniversitesi’nden gelen bu ekibin başındaki kişi o kadar Küçükçüdür ki yaz kış, gece gündüz boynundaki kırmızı atkıyı çıkarmayan bir isimdir! Herkes ve her şey, kontrol altına alınmalıdır.

Bugün “Yalçın Küçük’ün ruhu, yöntemi bizde yaşıyor”[5] diyen Sos.org sitesi, şaibelidir. Bu isimler, önce Yalçın Küçük’ü enstitülerine çağırdılar, sonra şefleri Zeki Tombak’ı “örgütün paralarını ziyafet sofrası kurmak”la eleştirdiler, küçük burjuvalığını yüzüne vurmak için bize ait bir yazıyı bile kullandılar. Sonra bu isimler, mezun oldular, köşeyi döndüler, bu sefer de “Küçük burjuvaziyi eleştirmemek lazım, CHP’yi eleştirmenin yeri değil, Kemalizme dokunmamak gerek” demeye başladılar. Şimdi Yalçın Küçükçü ruhun kendilerinde yaşadığını söyleyerek, bir yerlere mesaj göderiyor, işmar ediyorlar. Genelkurmay kalıbından çıkma jeostrateji gevezelikleri döşeniyorlar. Parayla satın aldıkları ekonomi-politik malumatlarını kesip kesip satıyorlar. Muhayyel ve hafi enstitü, çalışıyor.

O dönem, bunların içine Yalçın Küçükçü ekipten biri geldi. Ertesi gün “arkadaşlar, Kuzey Irak’tan sekiz adet Glock marka girdi ülkeye, bunun birini biz alalım” dedi. O silahı alma yönünde atılacak her adım, o gençlerin önemli bir kısmının içeri girmesiyle sonuçlanacaktı. “Küçükçülük kimdir?” sorusunun cevabı burada aranmalı. Bireyin yürüyüşü, kitlesel kolektif yürüyüşe tahammül edemez. Aydın tarikatı olarak Küçükçülerin derdi, devletin muhayyel ve hafi enstitüsüne kadro olmak, bunun diyeti olarak, toplumsal-tarihsel bağları kesip atmaktır.

Neticede Toplumsal Kurtuluş, “Lenin ekonomi-politik bilmiyor, ben biliyorum, ekonomi-politiği devrimcileştiriyorum” sözüyle başladı, “Marx’a karşı Proudhon’u tercih etmek lazım” sözüyle sona erdi. Küçük, en son AKP’nin askeri temelli ekonomi-politiğini meşrulaştırmak için Fransız devriminin savaşlar için vergi toplayan maliye bakanını övüyordu.

Perinçek’in itibarsız olduğunu söyleyen Küçük, MedTV’ye sızmak zorunda. Daha önce “Kimse Kıbrıs çıkartmasında Rum öldürmedi” diyen Küçük, sadece Yunan illerinde basılan, burada her öksürüğü kitaba dönüştürülürken nedense yayımlanmayan röportaj kitabında, tecavüz ve katliamların yaşandığını, kendisinin de insan öldürdüğünü söylüyor, nabza göre şerbet veriyor. Kürt’ü ehlileştirdiğini söylüyor. “Dişlerini ben söktüm” diyor. Kuklaya odaklanıp kuklacıya bakılmıyor. Ona bunları yaptıranlarla kimse ilgilenmiyor, çünkü herkes, Yalçın Küçük olmak istiyor.

“İsrail Atatürk’ün Yahudi olduğunu söyleyecekti, buna ben mani oldum” diyor. Kimse, “Sen bu bilgiye nasıl ulaştın?” sorusunu sormuyor. AKP ile birlikte girişilen sabetayizm avcılığı, aslında “onları ben akladım, halklaştırdım, temize çektim” cümlesiyle sona eriyor. Demek ki paşanın kökenini İsrail, Küçük aracılığıyla açıklıyor! Sara ve diploma meselesi de ona söylettiriliyor.

Bireyin yürüyüşüne değil, sınıfi kitlenin kolektif yürüyüşüne bakmak, orayla düşünüp eylemek gerekiyor. Çeşitli momentlerin ürünü olan küçük aydınların peşinden gitmeyi solculuk, devrimcilik saymamak, bilgiyi onlara mal edip, kitapları o eşeğe yükleyip “solculuk” pozu kesmemek gerek. Yalçın Küçük’ün ölümü sonrası küçük YK’ların türemesi ihtimali, kolektif devrimci mücadele adına herkesi tedirgin etmeli. Muhayyel ve hafi enstitü ile proletarya adına dövüşülmeli.

Eren Balkır
15 Nisan 2026

Dipnotlar:
[1] Aktaran: Serdar Can, “İcazet Edebiyatı Üzerine Yalçın Küçük’e Kısa Bir Yanıt”, Yarın, Ocak 87, Sayı 65, s. 17. PDF.

[2] Yalçın Küçük, Emperyalist Türkiye, Başak yay., Temmuz 1992, s. 94.

[3] “Yalçın Küçük: Bir Soran Var!”, Temmuz 1988, Gelenek.

[4] Rasih Nuri İleri, Toplumsal Kurtuluş, Sayı 5, Kasım 1987, s. 32-35.

[5] Tevfik Atmaca, “1947 Şebekesi”, 12 Nisan 2026, Org.

, ,

Filistin’den Sartre’a Mektup

Yukarıdaki çizim şehit Gassân Kenefâni’ye ait. 1965 yılında yayın yönetmenliğini Kenefâni’nin yaptığı Filistin dergisinin kapağında yayınlandı.

Çizim, Sartre’ın Filistin’in davasıyla ilgili suskunluğunu aynı zamanda İsrail’de varolduğunu iddia ettiği sosyalizme yönelik hayranlığını eleştiriyor.

Mektubu yayın kurulu adına Gassân Kenefâni kaleme aldı. Sartre, “İlgili meseleyi gelin dergimiz Les Temps Modernes’de tartışalım” dediği için mektup kibar ve ümitvar bir dille kaleme alınmış. Kenefâni, tartışma için birkaç isim öneriyor.

Çizimde gazeteci nesnelliği bir kenara atılmış. Sartre’ın 1967 sonrası işgalden yana konum almasını eleştiren Kenefâni, David Ben-Gurion’u Sartre’a Siyonizmin gözüyle görsün diye kendi gözlüğünü verirken resmetmiş.

Necla
10 Nisan 2026
Kaynak

 

* * *

 

Filistin dergisi yayın kurulu, Arap yazarlarını, dergisinin Filistin’le ilgili özel sayısına katkıda bulunmaya davet eden Sartre’a bir mektup gönderdi. Geçen yılın 21 Nisan’ında, neredeyse beş ay önce, Filistin yayın kurulu, dünyaca ünlü felsefeci Jean-Paul Sartre’a kısa bir mektup yazdı.

Filistin dergisi yayın kurulu, görüşleri genellikle dünyada olumlu sonuçlara yol açan bu adama Filistin meselesini kısaca açıklamanın, onun ilgisini söz konusu meseleye çekmek için gerekli olduğunu düşündü.

Bu mektubu yazmanın ardındaki temel motivasyon, Jean-Paul Sartre ve çevresindeki arkadaşların, dünya genelinde gençlerde güçlü yankı uyandıran, küresel krizlere dair ilerici pozisyonlar ortaya koymuş olmaları gerçeğiydi. Ancak Sartre, Filistin meselesinde bir tavır almaktan sürekli imtina ediyordu. Bu tereddüdü herkesi şaşırtmaktaydı.

Ardından, bu yılın başlarında Kahire’de düzenlenen Uluslararası Filistin Konferansı’nda Jean-Paul Sartre, henüz konu hakkında tam olarak bir pozisyon oluşturmadığını iddia ederek, konferansa katılmayı ve görüşünü sunmayı reddetti.

Filistin yayın kurulu, işte tam da o noktada kendisine mektup yazmaya karar verdi. Filistin dergisinin mektubunu göndermesinin üzerinden aylar geçti, ancak dergi, hiçbir cevap alamadı.

Filistin dergisinin aldığı tek cevap, Sartre’ın ünlü dergisi Les Temps Modernes’in Filistin meselesini ele almak üzere özel bir sayısını yayınlamayı planladığı haberiydi.

Sartre, bu sayıya katkıda bulunmaları için hem Arap hem de Yahudi yazarları davet etti, farklı bakış açılarını sayfalarında açıklamalarını istedi.

Filistin yayın kurulu, Sartre’a yazdıkları küçük mektubun, diğer birçok faktörle birlikte, bu diyaloga katkıda bulunduğuna inanmak istiyor.

Dolayısıyla, Arap aydınlarını, derginin bu özel sayısının dünya aydınları, geleceği şekillendiren çevreler arasında uzun zamandır etkili bir belge hüviyeti kazanmış olan, bu şekilde kabul gören Les Temps Modernes sayfalarında davalarının mantıklı bir savunmasını yazmaya davet ediyor. Filistin meselesine ilişkin Arap bakış açısı, hep ölçülü, açık ve güven veren bir sadelikle takdim edilmiştir.

Dergide görüşlerine yer verilmesini istediğimiz isimler, Filistin davasına gerçek manada hizmette bulunacaklardır: Muhammed Hüseyin Haykal, Burhan Dacani, Velid Halidi, Ahmed Bahaddin, Abdülkerim Zuhur, Fayiz Sabig, Cibran Mecdelani, Şakik Arşidat, Hayri Hammad, Clovis Maksud, Faruk Mevlevi.

Beyrut
21 Nisan 1965

* * *

 

Saygıdeğer yazar Jean-Paul Sartre’a,

Eserlerinizi okuyan ve takip edenler, Cezayir’deki duruşunuzu, direnişte oynadığınız rolü, Küba ve Vietnam’daki sesinizi ve sol için verdiğiniz mücadeleleri unutamaz. Ancak bu mektubu yazarken, biz çamura boynumuza kadar batarken sizin yanımızda durup, bize ip uzatmadığınızı, arkadaşlığınızla ve çağrılarınızla yardım etmediğinizi görüyoruz. Bu, kitaplarınızdan öğrendiğimiz çok önemli bir ayrımı ortaya koyuyor.

Ancak şu noktayı da gözlemleyelim: Bir dost seçtiğinizde, kaçınılmaz olarak, neredeyse aynı anda, bir de düşman seçmiş olursunuz. Çoğu zaman, o dost, düşmanın seçimiyle seçilir. Bütün bunlar, durumu değerlendirmenin bir parçasıdır ve önem arz etmektedir. Nazizm karşısında direnişi seçmenin, kendi pozisyonunuzu seçmekten daha kolay olduğunu söylemek istiyorum.

Cezayir’de, Ben Bella’dan ziyade Castro’nun yanında yer almak sizin için daha kolaydı: düşman büyüdükçe seçim daha kolay ve daha güven verici hale geliyor. Cezayir’deki tutumunuzu en büyük mücadeleniz kılan şey, muhtemelen buydu: neredeyse karşılığında hiçbir şey beklemeden devrimi seçtiniz.

Bütün bunlar, elbette, duruşlarınızdaki ışıltıdan hiçbir bir şey eksiltmez. Sonuçta, bu, pozisyonlarınızı açıklama şeklinize biraz benzemeseydi, aklımıza gelmeyebilecek bir ayrıntıydı; bu açıklama, bizi çoğu zaman şaşırtmıştı. Desteğinizi hak eden davaların, sizin onları gösterdiğinizden daha basit ve daha az karmaşık olduğuna, kendi içlerinde daha insani olduğuna inanıyorduk. Onları keşfetme yönteminiz, onları neredeyse tamamen farklı bir mesele haline getirdi. Bir halkın tutkuyla ve cesurca kendilerini feda edeceği asıl davadan, yani birincil davadan farklı bir şey olarak ele aldınız. Görünür olan ve anında etki yaratan şey, hem yüzeyde hem de derinde yerleşmiş, aynı derecede önemli ve değerlidir.

Kendimize şunu sorduk: Cezayir, Vietnam, Küba, Hitlerizmden kurtuluş davasının yanında durmak veya solun sarsılmaz bir şekilde desteklenmesi için Jean-Paul Sartre olmak mı gerekiyor?

Efendim, biz Filistinliyiz ve belki de henüz devrime başlamamış olduğumuz için sizin bizden uzak durmanızın günahını çekiyoruz. Bu günah, bizi her gün rahatsız ediyor. Ama size şunu soracağız: Desteğinizi kazanmak için ille devrime başlamak mı gerekiyor?

Sesinizin ve desteğinizin en büyük değerinin ası şimdi açığa çıkacağına inanıyoruz, çünkü bugün işitsek o sesi, bugün görsek o desteği, daha kıt olduğu için bunlar, daha büyük bir insani ihtiyacı karşılayacaklar.

Ne var ki buradaki ikilem, ürkütücü. Eğer bir yabancı, Filistin’in yanında durmayı seçerse, karşısında hemen tüm çetrefilli yanlarıyla İsrail denilen düşmanı bulur. Mesele, tam da burada başlar.

Antisemitizm, sosyalizm meselesiyle birlikte sona erer, bu nedenle, Filistin’in yanında durmak, tümüyle koşulsuz bir seçimdir, gerçekten zorlu bir mücadelenin seçimidir, adaletsizliğin gerçek olduğu, kendinizi onun karşısında yalnız bulabileceğiniz bir mücadeledir.

Gerçekten antisemitizmle suçlananların çoğu, yeni bir antisemitizm biçimine başvurmayı tercih ederler. Gördüğünüz gibi, bu, etnik köken dünyasına farklı bir kapıdan yeniden girmekten başka bir şey değildir: aynı ölçütü tersine kullanarak, tarafsız bir şekilde kendini dayatan nesnel gerçekliği dikkate almazlar. Bu nesnel gerçeklik, Avrupa’nın kirli ellerini yüzeysel bir barış duygusu arayışında, Arapların derilerine silmiş olmasıyla ilgilidir.

Simone de Beauvoir’nın Şeylerin Gücü’nde Yahudilik ve İsrail ile Nazizm arasında kurduğu aydınlatıcı ilişkiye rağmen, Yahudi sorunu, çözüme kavuşturulamaktadır.

İsrail’i silahlandırıp koruyanların, savaştan önce yeniden canlandırılan davranışları, kurbanlarının 17 yıldır evlerine dönmeyi beklediği bir başka adaletsizlik tarafından yeniden diriltildi.

Ancak, gerçekten cesur, sade ve saf olmadıkça, dışarıdan birinin düşmanla yalnız kalma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında, gerçeğin tarafını seçmesi, gerçek bir ikilemdir; böylece dost seçimi, ortak düşman seçimiyle lekelenmez. Bu seçim, fikir birliğiyle veya fikir birliğine yakın bir şeyle meşru kılınmış bir seçimdir. İşte birçok kişi, İsrail’de sosyalizm ikilemiyle yüzleşmektedir. Peki ama gelişmekte olan dünyanın oynadığı oyunda İsrail sosyalizmi nereye oturuyor? Bazı Arap devletlerinin, Batı karşıtlığının tünelinden geçerek, aynı anda yeterlilik ve adaletin esnek geleceğini yaratmak denilen, giderek zorlaşan bir yola girdiği koşullarda, nereye denk düşüyor?

İsrail sosyalizmi, bütünüyle, Amerikan tekellerinin silahlarıyla koruduğu kapitalist bir devlet içindeki kooperatif adacıklarla sınırlıdır.

Dahası, İsrail’in kooperatif çiftliklerinin yarısından fazlasını işgal ettiği ve sakinlerini kovduğu topraklara kurması, propagandacıların İsrail sosyalizminden bahsetmesini kolaylaştırıyor. Bu topraklar, karmaşık ekonomik ve toplumsal yapılarını miras almadan, İsrail’in eline geçti, daha sonra, ortaçağın feodal beyleri gibi, bir dünyadan yarı tamamlanmış bir dünyaya getirilen nüfusa bahşedildi.

ABD ve Batı Almanya’dan milyarlarca dolarlık hibelerle finanse edilen bu sözde sosyalizmden bahsetmek çok kolay. Şüphesiz ki, kapitalist dünyanın sürdürmeye çok hevesli olduğu, üzerinde düşünmeye değer bir sosyalizm türü bu. Hem de bedava.

Eğer gerçek sosyalizm, azgelişmiş dünyadaki Batı sömürgeciliğinin görevleriyle örtüşebiliyorsa, o zaman İsrail sosyalisttir. Peki ya Mısır ve Cezayir’de kabul edilebilir bir dünya kurmak için birden fazla cephede savaşanlar, bazen Amerikan buğdayı tedarikini keserek, bazen ilâç vermeyi reddederek, bazen de İsrail’i ilk savunma hattı olarak kullanarak silahlı saldırılar düzenleyenler ne olacak?

Freud’un tuhaf yorumlarına rağmen, antisemitizmi yaratan Batı dünyası, geleneksel amaçlarından farklı amaçlar için olsa da, onu kullanmaya devam ediyor. Öyle bir noktaya kadar kullanmaya devam ediyor ki, antisemitizm, Batı’nın bir aracı haline geliyor ve en bariz örneklerde değerlerin tersine çevrilmesine yol açıyor: antisemitizm, adil ve özgür olana karşı bir suçlama haline geliyor (üstelik solcuların İngilizce selam veren bir adamı sömürgeciliğin ajanı olmakla suçladığı bir dönemde.).

Kültürel, politik, askeri ve ekonomik olarak kapitalist Batı’ya bağlı İsrail gibi bir devlet, kendi ülkenizdeki solcular tarafından bile sosyalist bir devlet olarak kabul ediliyor.

Oysa İsrail dışındaki korkunç Yahudi karşıtlığının, içindekiyle aynı olmadığı görülüyor: Nüfusun yüzde 11’ini oluşturan Arap azınlık (260.000), dünyanın en vahim zulüm ve ırk ayrımcılığı yasalarından birine tabi olan bir hayat yaşıyor, üstelik, ırk ayrımcılığının yol açtığı kâbuslar Mizrahi Yahudilerine kadar ulaşıyor. Tüm bunlar, Yahudilerin devletlerini zorla ve terörle kurmadan önce yüzde 10’dan azına sahip oldukları topraklarda gerçekleşiyor.

Gene de tarihte, özellikle yirminci yüzyılda, bu kadar çok düşünür ve politikacıyı kendine bağlayan başka bir zulüm ve adaletsizlik biçimi yok.

Öyle büyük bir örtbas ve gizleme çabası ki, Birleşmiş Milletler bile işgal altındaki Filistin’den bir grup Arap’ın toplumsal, ekonomik ve kültürel koşullarıyla ilgili kendisine hitaben yazılmış bir muhtırayı sumen altı etti.

Tüm bunlar, sayısız resmi belgeyle (ki bunları dilerseniz size göndermeye hazırız) ayrıntılı olarak açıklanabilir. Siyonizm ve sömürgeciliğin, Hitler’i çelişkili bir şekilde kullanarak yarattığı korkunç adaletsizlik o kadar büyük ki, Siyonizmin her yerde ve her zaman mevcut olan devasa propaganda aygıtına gerçek manada ihtiyaç duyması kaçınılmaz.

Topraklarından sürgün edilmiş halde yaşayan yaklaşık bir buçuk milyon Filistinli, insanların en ufak bir dokunuşta (eski ve yeni) antisemitizme kurban gittiği bir dünyada ayağa kalkıp gerçeği söyleyenlerin sayısı bir elin parmağını geçmiyor (bu noktada pozisyonlarını ifade etme biçimindeki inceliğin bir önemi yok.) Bu, ahlaki düzeyde, bir halkı topraklarından kovmanın yol açtığı trajediye denk bir trajedidir.

Jean-Paul Sartre’ın Vietnam’daki Amerikan sömürgeciliğinin yol açtığı vahşet sebebiyle ABD’ye gitmeyi reddetmesi kolayca alınacak bir tavırdır. Burada ise düşman, sizinle birlikte savaşıyor. Jean-Paul Sartre’ın Cezayir’in tarafını seçmesi ise de kolaydı, çünkü üçüncü ve en doğru yol, Filistin’dir. Buradaki deneyim eşsiz ve serttir. Alınan konum, son yıllarda Arap gençlerinin zihinlerini büyüleyen bir düşünüre yakışır bir konum olmalıydı.

Eserlerinizi okuyan ve sizi ölçüsüzce seven bir nesilden selamlar ve takdirlerle. Sizi kaybettiğimiz yılların ardından sizden bir şeyler işitmeyi umut ediyoruz.

Filistin Yayın Kurulu



14 Nisan 2026

,

Liberalizmin Ötesine Geçmek: Devrimci Bir Kültüre Doğru

“Parti üyeleri meseleleri anlamayan insanları küçümsemesinler diye uğraşıp duruyorum. Eğitimli, görünüşte burjuva olan insanlara bile kibar bir dille cevap verilmelidir. Her şey onlara olabildiğince ayrıntılı bir şekilde açıklanmalıdır. [...] Ben, cana yakın olmaya çalışıyorum çünkü insanları ancak bu şekilde kazanırsınız. Ayrım çizgisi çizerek, 'sen bu taraftasın, ben diğer taraftayım' diyerek insanları kazanamazsınız; bu, bilinçsizlik göstergesidir. Kara Panter Partisi kurulduktan sonra ben de az kalsın bu hataya düşüyordum. İnsanların benim bu kadar açıkça gördüğüm şeye neden kör olduklarını anlayamıyordum. Sonra onların anlayışlarının geliştirilmesi gerektiğini fark ettim.”

[Huey P. Newton, Kara Panter Partisi'nin Kurucularından]

 

Şahit olduğum, deneyimlediğim ve hâlâ mücadele ettiğim bir mesele var. Paylaştığım şey, nihai bir sonuç değil, on yıllık örgütlenme, devrimci metinler okuma, yüzlerce grupla koalisyon kurma, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar sektöründe yol alma ve kişisel hayatım dâhilinde öğrenerek ve unutarak şekillendirdiğim, halen daha gelişmekte olan bir teoridir.

Artık liberalizmin devrimci dayanışmayı sürdürmek için inşa edilmediğine, hatta iyi niyetli insanları gericiye dönüştürebileceğine inanmaya başladım.

Devam etmeden evvel, bu yazıyı liberalizmin tanımıyla temellendirmek ve odak noktam olan liberal ideoloji ile liberal bireyler arasında net ve açık bir ayrım yapmak istiyorum. 

Liberalizm, bireysel hakların, kişisel özgürlüğün ve eşit fırsatın adil bir toplumun anahtarı olduğuna dair inanca dayanan bir siyasi ideolojidir. Kapitalizm, ırksal tahakküm veya sömürgeci güç sistemlerini temelden tahrip etmeden, kademeli reformlar, yasal korumalar ve piyasa temelli çözümler yoluyla adaletin sağlanabileceğini varsayar.

Liberalizm; klasik liberalizm, modern liberalizm ve neoliberalizm gibi muhtelif kollara ayrılır. Ancak neticede bunlar aynı ideolojik çerçeve içinde faaliyet yürütürler. Liberalizm, ABD’deki siyasi, ekonomik ve sosyal hayatımıza hâkimdir. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, kendilerini zıt kutuplar olarak takdim etselerde, aynı liberal yelpazede yer alırlar: piyasalara, cezaevlerine ve ABD’nin küresel hâkimiyetine bağlıdırlar, sadece farklı isimler almışlardır.

Sosyal demokratlar (misal, Alexandria Ocasio-Cortez veya Bernie Sanders) gibi “ilerici” sayılan siyasetçiler bile, iktidar yapısını temelden sarsmadan reformlar için çabalayarak liberalizmin sınırları içinde hareket ederler. Bu tespit, politikalarının önemsiz olduğu anlamına gelmez; ancak ideolojik olarak nerede durdukları konusunda net olmamız gerektiğini söyler.

Ayrıca, liberalizmin ABD’deki kurumların ve kültürün temelini oluşturması nedeniyle, ideolojiyle özdeşleşsek de özdeşleşmesek de çoğumuz, liberal düşünme ve hareket etme biçimlerine göre sosyalleşmiş durumdayız. Kvame Ture, Lenin, Angela Davis ve Amílcar Cabral gibi devrimcilerin savunduğu gibi, liberalizm, nihayetinde baskıcı sistemleri ortadan kaldırmak yerine, derin yapısal değişim yerine sembolik jestler ve yüzeysel reformlar sunarak istikrara kavuşturma işlevi görür.

Peki tüm bu tespitler, hareket alanlarında, örgütlerde ve ilişkilerde birbirimizle nasıl etkileşim kuracağımız hususunda bize ne söylüyor?

Liberalizm, sadece seçim sandığında siyasetimizi şekillendirmekle kalmaz, aynı zamanda çatışmaları nasıl ele aldığımızı, hesap verebilirliği nasıl tanımladığımızı ve kiminle ilişki kurmaya değer olduğunu nasıl belirlediğimizi de etkiler. Örgütlenme kültürümüze sızarak, bizi sonuçlardan ziyade görünüşe, zarfa, dönüşümden ziyade izolasyona, kolektif büyümeden ziyade kişisel etikete odaklanmaya yönlendirir.

Birisi hata yaptığında, hesap verebilirlik ve düzeltme sürecine davet edilmek yerine dışlandığında, hakkında dedikodu yapıldığında veya tamamen uzaklaştırıldığında, karşımızda duran şey liberalizmdir. Toplumsal hesap verebilirliğin yerine eleştirilerin öncelikli kılındığı veya liderliğin yaşanmış deneyim, siyasi netlik ve ilkeli mücadele yerine karizma, popülerlik veya kimlikle tanımlandığı durumlarda da liberalizm konuşur.

Bu, liberalizmin bize adalet dilini sağlarken, kendi çerçevesi içinde kabul edilebilir olanla sınırlı kaldığı ve nesillerdir topluluklarımıza zarar veren sistemleri devirmek için gereken gücü inşa etmekle nadiren ilgilendiği anlamına gelir.

Şifa ve onarıcı adalet konularını ele alıyor, ancak bu uygulamaları birbirimize nadiren uyguluyoruz. Onları sadece hizmet ettiğimizi söylediğimiz topluluklara uyguluyoruz. Bu durum, kendimizi sömürge okullarının yöneticilerine benzer şekilde kurtarıcı olarak görmemize yol açıyor; yoksullara ve eğitimsizlere “yardım ediyoruz”, ancak sömürgecilik sisteminin kendisini asla sorgulamıyoruz.

Liberalizm, bize başkalarını, kurumları ve iktidar yapılarını eleştirmeyi öğretir, ancak bu süreçte kendimizi dönüştürmeyi öğretmez. Hele ki bu dönüşüm, kendi servetimizi, mülkiyetimizi veya bireysel ayrıcalıklarımızı koruyan sistemlerle yüzleşmemizi gerektiriyorsa, hiç öğretmez.

Uygulamadan ziyade performansa, süreçten ziyade saflığa, bağlılıktan ziyade eleştirilere, ekosistemden ziyade egoya öncelik verir .

Sonra da, durup düşünmek, sorumluluk almak ve yaklaşımımızın sorunun bir parçası olup olmadığını sorgulamak yerine, iç çekişmeler veya durumu anlamayan insanlar karşısında yaşadığımız hayal kırıklığını dile getiririz.

Sloganlardan ve liberal çerçeveden kopup, daha fazla insanı kucaklayacak bir yaklaşım geliştirmeye başlamamızın vakti geldi. Bize, Huey’nin dediği gibi, insanların bilincinin geliştirilmesi gerektiğini kabul eden bir yaklaşım gerek. İlişkileri ve maddi koşulları merkeze alan bir yaklaşım. Gerçekten de bir devrim süreci içindeymişiz gibi damarlarımızda dolaşan, zihnimizi diri tutup işleten bir yaklaşım.

Çünkü gerçekten de bir devrim sürecindeyiz.

Devrim, uzun süren bir mücadeledir. Sabra, kendini dönüştürmeye ve kolektif dönüşüme ihtiyaç duyar. Bireysel, toplumsal ve örgütsel çelişkileri sabit veya sonsuza dek kusurlu şeyler değil, gelişme fırsatları olarak gören bir mücadeledir.

Daha iyi olmalıyız. Daha devrimci olmalıyız. Devrimin ve evrimin birbirinden ayrılamaz olduğunu aklımızdan çıkartmamalıyız. Bu değişimi gerçekleştirmezsek, ortadan kaldırmak için çalıştığımızı söylediğimiz dogmatizm, kullanılabilirlik, kontrol, gerçeklerden kaçınma ve cezalandırma gibi dinamiklerle tekrar tekrar yüzleşiriz.

Eric Morrison-Smith
24 Haziran 2025
Kaynak