Yukarıda
da gördüğümüz üzere, Lenin ve Bolşevikler, Paris Komünü’nü örnek alan
demokratik bir sosyalist devlet kurma konusunda kararlılardı. Bu konuda ve
bunun Rusya'da sosyalizmi inşa etmek için ne anlama geldiğiyle ilişkili olarak
hiçbir belirsizlik veya tereddütleri yoktu. Ancak, daha sonra Sovyetler Birliği’nde
ortaya çıkan ve sağlamlaşan devletin doğası, isim ve görünüm dışında Paris
Komünü modeline benzemiyordu. Otuzlardan beri var olan siyasi sistem, taban
hareketlerinden, üretici kitlelerden ziyade, merkezi otoritenin ve parti
liderliğinin girişimlerine dayanıyordu; öyle ki liderler, Ortaçağ rahiplerinin
hayal bile edemeyecekleri kutsal bir konuma yerleştirilmişlerdi. Burada,
liderlerin medya tarafından putlaştırılması, mumyalanması, işçi ve köylülerin
özgürlüğünün bastırılması ve bürokrasilerin devlet üzerindeki etkisi gibi
sıradanlaşmış örneklerden bahsetmek istemiyoruz. Tarihsel liderlerinin
isteklerine aykırı olarak sosyalizm adı altında ortaya çıkan bu sistemin kitle
hareketini etkileyen durgunluğa işaret etmek kâfi. Stalin’in ölümünden hemen
sonra, adına çeşitli suçlamalar yöneltildiği ve bireysel saygı halelerinin,
iktidarın dizginlerini devralmaya hazırlanan yeni yetkililerin rollerinin yapay
bir şekilde öne çıkarılmasının aksine, hakaret ve kınamalara dönüştüğü biliniyor.
İktidar koltuklarına yükselme şansına sahip olan herkese saygı şiirleri
sunuldu. Bütün bunlar, halk kitlelerinin hiçbir müdahalesi, teşviki veya
itirazı olmadan, sanki yakından veya uzaktan onları hiç ilgilendirmiyormuş gibi
gerçekleşti. İktidarın tepesinde ve devlet politikasında meydana gelen tüm
değişiklikler, kitlelerin katılımı olmadan, devlet aygıtında başladı ve sona
erdi.
Bu
durumun çeşitli soruları gündeme getirdiği açık: Sonra ne oldu? Sovyet
devletinin ileri aşamalarını tanımlayan gelişmeler, Müşterek sisteminden,
doğrudan demokratik sosyalizm sisteminden geriye ne bıraktı? Sosyalist
eğitimcilerin savunduğunun aksine, bu olgular ille de sosyalist inşa ile
ilişkilendirilmeli miydi?
Bu
sorular, gerçeklerle dürüst bir yüzleşmeye ihtiyaç duyuyor. Onlardan kaçınmak
veya bahaneler bulmaya çalışmak, nihayetinde dünya sosyalist devriminin
kaderinden vazgeçmek ve işçi hareketinin çıkarlarını küçümsemek anlamına gelir.
Gerçekler dürüst ve tarafsız bir şekilde ele alınmadan, kusurları keşfetmek,
ardından sosyalist hareketin ilerlemesini ve halkın haklı davasının zafere
ulaşmasını sağlamanın yollarını aramak imkânsız. Partimiz, yayınlanmış çeşitli
belgeler ve çalışmalar aracılığıyla bu sorulara cevap vermeye çalışmıştır, bu
nedenle, Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerdeki sosyalist devrimin
başarısızlığının nedenlerine ilişkin daha önce sunduklarımızı tekrarlamaya
gerek görmüyoruz. Burada, Rusya’daki sosyalist devrimin yüzleştiği sapmaya
ilişkin iki faktöre işaret ediyoruz:
1.
Devrimin nesnel koşulları;
2.
Sosyalizm koşullarında devletle ilgili Marksist teorinin gelişimi.
Rus
Ekim Devrimi, yalnızca Rusya’nın iç gelişmesinin yarattığı iç nedenlerden
dolayı değil, aynı zamanda Rus halkının krizinden tek çıkış yolu olarak devrime
yardımcı olan küresel olaylar nedeniyle de meydana gelmiştir. Devrimin
gerçekleştiği küresel ve içsel koşulları anlamadan, sonraki seyrini ve bugün
görünen sonuçlarını anlamak zordur. Lenin, ekonomik geri kalmışlığına rağmen,
Rusya’daki Ekim Devrimi’nin doğasını ve nedenlerini şöyle açıklıyor:
“Bu devrim, sömürge savaşı
(yani I. Dünya Savaşı) tarafından ateşlenen sosyalist proletarya devrimleri
zincirindeki bir halka olarak ele alınmadıkça genel olarak anlaşılamaz.”[21]
Ekim
Devrimi’nin, küçük Rus işçi sınıfının (1917 öncesinde toplam nüfusun yalnızca yüzde
13’ünü oluşturuyordu) devrime önderlik etmesine, Rus köylülerini dış müdahaleye
ve kıtlığa karşı savunmasına, Sovyetler Birliği’ni gelişmiş bir sanayi dünya
gücü olarak kurmasına imkân sağlayan istisnai koşullarda başarılı olduğu
açıktır. Devrimci bilimsel teorinin, kültürel olarak geri kalmış küçük bir işçi
sınıfının çok daha büyük sınıf gücüne sahip düşmanlarını alt etmesinde
oynayabileceği tehlikeli rol, Ekim Devrimi aracılığıyla vurgulanmıştır. Bu,
yalnızca Rus işçi sınıfının cesaretine ve ilham verici liderlerinin dehasına
değil, aynı zamanda sosyalist devrim ve silahlı ayaklanmaların strateji ve
taktikleri konusunda Marksist teorinin gelişimine de bir kanıt niteliğindeydi.
Rus işçi sınıfı, politik iktidarı ele geçirme göreviyle karşı karşıyaydı, Ekim
Devrimi’nden önce yaklaşık çeyrek yüzyıl süren uzun devrimci mücadeleleri ve
Marksist-Leninist partisi aracılığıyla bu tarihi görevi başarmak için teorik ve
örgütsel olarak iyi hazırlanmıştı.
Ancak
Marksist teorinin bu bilimsel üstünlüğü, devrim öncesi aşamalara; kapitalist
ilişkilerin analizine, devrimci strateji ve taktiklere odaklanmıştı. Sosyalist
toplumun inşası ve sosyalizmin politik örgütlenmesi konularına gelince, bunlar,
Marksizmin kapsamlı bir teori geliştirme ve inceleme fırsatı bulamadığı
konulardı. Bu, sosyalist eğitimcilerin bir eksikliği değil, sosyalist devrimin
doğasının mantıksal bir sonucuydu. Tarih, Ekim Devrimi’nden önce sosyalist bir
topluma tanık olmamıştı, devletin doğası ve böyle bir toplumdaki rolü de
bilimsel olarak ortaya konmamıştı, mevcut olan tek şey, önceki sınıflı
toplumlara dair incelemeydi. Paris Komünü konusunda sunduğu şeyse, gelişme ve
olgunlaşma fırsatı bulamayan demokratik sosyalist sistemin yalnızca başlangıç özellikleriydi.
Bu
nedenlerle, Rus işçi sınıfı, henüz ana hatları belirginleşmemiş, karşılaşacağı
engellerin doğası da çok ilkel bir şekilde bilinmeyen yeni bir insanlık yolunu
açmak zorunda kaldı. Tökezlemesinin nedenlerinden biri de bu tarihsel deneyim
eksikliği ve sosyalizmde devlet hakkında bilimsel bir teori geliştirmek için
tarihsel verilerin yokluğuydu.
Marksist-Leninizmin
ütopik hayalleri ve topluma hazır, önceden hazırlanmış modeller dayatma
girişimlerini reddettiği bilinmektedir. Sosyalist devrimi, işçi sınıfının
kendisi ve tarihsel girişimi tarafından yürütülen tarihsel bir süreç olarak
görür. Bilimsel teorinin rolü, tarihsel deneyimi özetlemek, somut geçmiş ve
mevcut gerçeklerden geleceğin ana hatlarını keşfetmekten öteye geçmez. Ütopik politik
veya toplumsal modelleri tasvir etme girişimi, bilimsel teorinin görevi
değildir, bu pratik, tarihsel gelişmenin gerekleriyle çelişmektedir. Bilimsel
sosyalist hareketin amacı, üretim güçleri ve işçilerin emeklerinin meyvelerine
sahip olma hakkına dayalı yeni emek ilişkilerinin ortaya çıkmasını sınırlayan
kısıtlamaları ortadan kaldırmak, toplumdan kopuk reformistleirn ve düşünürlerin
hayal gücünden ilham alan toplumsal ilişkiler kalıplarını dayatmak yerine,
tarihsel güçlerin özgürce gelişmesinin yolunu açmaktır. Bununla birlikte,
ütopik yaklaşımı reddetmek, elbette, teorik çalışmayı bırakmak ve proletaryanın
sömürüden kurtuluşa giden yolunu açmasını sağlayacak teorik silahlar
geliştirmeye çalışmak anlamına gelmez. Bu, söz konusu silahların
geliştirilmesinin, sınıf mücadelesinin pratik uygulamalarından ve devrimin
gerçekleştiği tarihsel koşulların doğasının doğru anlaşılmasından yola çıkarak,
tarihsel hareketin gerçekliğini dikkate alması gerektiği anlamına gelir.
Marksist
teorinin sosyalist toplumda devletin rolüne ilişkin eksikliği, sosyalist
deneyimin yeniliğinden kaynaklanan doğal bir sonuçtur. Bu, Rus Devrimi
liderleri için de aşikâr bir gerçekti, zira Lenin, hayatının son yıllarını,
büyüyen bürokrasiyle mücadele etmek ve sosyalist devrimi boğulmaktan kurtarmak
için bilimsel bir teori geliştirmek amacıyla ölümle mücadele ederek geçirdi.
Ancak koşullar, mücadeleye devam etmesine izin vermedi ve bu, Lenin’in
ölümünden sonraki ikinci kuşak Bolşeviklerin görevi oldu.
Gerçekte
olanlara gelince, devlet üzerine Marksist teorinin gelişimi ikinci kuşak
döneminde gerçekleşmedi. Bunun yerine, başlangıçta gerekli ve anlaşılabilir
olan, ancak daha sonra büyüyen bürokrasinin sosyalist devleti ele geçirmesine
ve tarihsel gidişatını çarpıtmasına imkân sağlayan kapsamlı bir teorik
yaklaşıma dönüşen Paris Komünü’nün önemli derslerinden bir geri çekilme
yaşandı. Bu geri çekilmenin aşamalarını ve Sovyet devletinin örgütlenmesinin
temeli haline nasıl geldiğini şu şekilde gözlemleyebiliriz:
1.
Silahlı Halk Yerine Kızıl Ordu
Paris
Komünü deneyimi ışığında sosyalist partilerin programlarının, ordu ve polisin
kalıcı olarak dağıtılmasını ve yerlerine silahlı bir halkın getirilmesini
öngördüğünü gördük. Bu, Rus sosyalist devriminin ilk günlerinde, silahlı
işçiler ve köylülerin Çarlık ordusunun yerini alıp hükümet yetkililerine karşı
ayaklanarak devrimci halk hareketiyle birleşmesiyle gerçekten de başarıldı.
Ancak, sosyalist devrimi tehdit eden büyük tehlikeler karşısında bu durum uzun
sürmedi. Dünya savaşı sona erdi ve emperyalist devletlerin orduları Sovyet
cumhuriyetini boğmaya yöneldi, Çarlık generallerine maddi ve manevi destek
sağladı, genç sosyalist devlete abluka uyguladı. Dış müdahale, içte artan
kıtlık ve iç gericilerin direnişiyle karşı karşıya kalan Sovyet devleti,
yalnızca işçilere, köylülere ve silahlı gruplara güvenemeyeceği veya mevcut
savunma araçlarıyla yetinemeyeceği ciddi tehlikelerle karşı karşıya kaldı.
Böylece, sosyalist devrimin Komün programından geri çekilmek ve Kızıl Ordu’yu
kurmaktan başka seçeneği kalmamıştı. Lenin, Rus Komünist Partisi’nin Sekizinci
Kongresi’nden önce sorunu açıkça tanımlamış, daimi ordunun örgütlenmesine yol
açan nedenleri şöyle açıklamıştı:
“Karşı karşıya olduğumuz
sorunun niteliği açıktır. Sosyalist cumhuriyeti silah gücüyle savunmazsak,
hayatta kalamayız.”[22]
Doğal
olarak, ordunun yeniden yapılandırılması, halka karşı düşmanlıkla dolu ve
acımasız gücün tanrılaştırılmasıyla yoğrulmuş çok sayıda imparatorluk subayının
geri dönüşü anlamına geliyordu. Bolşevikler, siyasi komiserler sistemi, teorik
eğitim, askerler arasında sınıf bilincinin yükseltilmesi, orduda işçi ve
köylülerin devrimci unsurlarının yer alması yoluyla kararlarının tehlikesini
sınırlamaya çalıştılar. Bu önlemler, düzenli ordunun devrime düşman bir güce
dönüşme tehlikesiyle mücadelede etkili oldu, ancak sadece bir süreliğine.
Sovyet devletinde bürokratik katılaşma ortaya çıktığında ve politik iktidar
kitlelerden izole olmuş birkaç kişinin elinde toplandığında, ordu, yüksek
rütbeli iktidar pozisyonları için kişisel mücadelelerde dengeyi değiştiren
belirleyici güç haline geldi. Böylece, en azından Stalin’in ölümünden beri
Sovyet ordusu, Sovyet devletindeki gerçek güç oldu ve askeri liderlerin konumu,
parti ve devlette en yüksek iktidar pozisyonlarını kimin elinde tutacağını
belirlemede belirleyici faktör haline geldi. Askeri kurumsal kontrol dönemini
başlatan Hruşçov’un bunun ilk kurbanı olduğu iyi bilinmektedir. Bu durum daha
sonra, farklı derecelerde açıklıkla, sosyalizm adını taşıyan diğer ülkelerde de
yansıdı.
Hiç
şüphe yok ki bu sorunun kökeni, ilk sosyalist devrim olan Rus Ekim Devrimi’nin
zafer kazandığı, sonraki tüm sosyalist deneyler için pratik bir model haline
geldiği tarihsel koşullara dayanmaktadır. Bu sorun, Lenin’in Kızıl Ordu’yu
kurarken Bolşevik Partisi’nin sekizinci kongresinde açıkça belirttiği gibi,
ordu ve devlet üzerine Marksist teorinin yetersizliğiyle doğrudan ilgilidir:
“Kızıl Ordu’nun
örgütlenmesi tamamen yeni bir konuydu, daha önce teorik düzeyde bile ele
alınmamış bir konuydu.”[23]
Ordu
kurmanın tehlikesi, sadece baskı aracı olarak kullanılmasından değil, aynı
zamanda Marx ve Engels’in belirttiği gibi, ordunun “devletin temel taşı”
olmasından da kaynaklanmaktadır (Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim
kitabına bakınız). Bu bakış açısından, ordu, silah tekelini elinde bulundurarak
politik kararları dayatma araçlarına sahip olduğu için gerçek devleti
oluşturmaktadır. Sosyalist bir toplumda daimi bir ordu kurmanın anlamı, iki güç
yapısının varlığıdır: resmi işlevi ülkeyi dış saldırılardan korumak olan
silahlı aygıt ve ülkedeki tüm en yüksek yetkileri kullanması beklenen politik
yönetim aygıtı. Ancak gerçek şu ki, asıl iktidar, silahları elinde tutanların
elindedir. Ordu, askeri disiplinin gerektirdiği gibi, tarih boyunca tüm düzenli
ordular gibi belirli bir örgütsel bağımsızlık derecesini koruduğu sürece,
koşulların ve iç güç dengesinin uygulamaya koymasını sağladığı herhangi bir politik
kararı dayatmak için askeri gücünü kullanma yeteneğine sahiptir.
Askeri
disiplin, ilkesel değerlendirmelere veya politik tartışmalara tabi değildir,
aksine, askeri liderliğin iradesini emri altındakilere aktaran mekanik bir
süreçtir. Ordunun liderliği, işçi sınıfına bağlı ve politik partisine tabi
devrimci unsurlardan oluşabilir, ancak bu, ordunun bileşimi,
silahsızlandırılmış topluma iradesini dayatma yeteneği sağlayan kendi
çizgilerine bağlı olduğu sürece, ordunun ve askeri liderliğin doğasında
değişiklikleri engellemez. “Silahsızlandırılmış toplum” diyoruz çünkü etkili
silahlar ordunun sorumluluğuna geçiyor ve silahlı milisler, modern tarihteki
olayların ve darbelerin çoğunda görüldüğü gibi, birleşik bir düzenli orduya
karşı koyamaz hale geliyor.
Lenin,
Kızıl Ordu’nun kurulmasından önce, 15 ile 65 yaş arasındaki tüm vatandaşlardan
oluşan, işçilerin ve çalışanların kısa süreli askerlik hizmetleri boyunca tam
ücretlerini alacakları bir savunma aygıtının oluşturulmasını öngörmüştü. Bu
sistem uygulansaydı, genel seferberlik fırsatı ortaya çıkana dek içteki gerici
komplolara karşı koruma sağlayacak, dış saldırıları bir süre püskürtecekti.
Ancak, genç Sovyet Cumhuriyeti’ne yönelik dış müdahale, böyle bir halk savunma
sisteminin örgütlenmesine izin vermedi. Lenin vefat ettiğinde, Kızıl Ordu,
artık daha önce dile getirilen çekinceleri akla getirmeyen, “kutsal”
kurumlardan biri haline geldi. Bu nedenle, sosyalist devrimin kaderi için büyük
önem taşıyan bu ciddi konu, tehlikeleri ve sosyalist sistem üzerindeki politik
sonuçlarıyla eşleşen teorik bir incelemeye tabi tutulmadı. Şüphesiz ki, düzenli
bir ordu kurma ve saldırganlığa karşı halk savunmasını güvence altına alma
meselesi, her sosyalist devrimin gelecekte karşılaşacağı temel meseleler
arasındadır. Bu meseleler, devrimden önce ne kadar çok tartışılır, bilimsel
olarak ele alınırsa ve Ekim Devrimi’nden bu yana biriken büyük tarihsel
deneyimler ışığında incelenirse, gelecekte bunlarla başa çıkmak o kadar kolay
olacaktır.
2.
Sovyet Sistemi Yerine Bürokratik Yönetim
Ekim
Devrimi’nin Paris Komünü’nden aldığı derslerle ilgili ikinci darbesi, düzenli
ordunun yeniden yapılandırılmasının aynı nedenlerinden kaynaklanıyordu. Ancak
bürokrasinin ortaya çıkışı, devrim liderliğinin bilinçli bir kararı sonucu
değil, Sovyet devlet aygıtına yerleşmiş gizli bir süreçti, bu nedenle,
sonuçları çok geniş kapsamlıydı, daha derin bir tehlike oluşturuyordu. Bunun,
daha sonra askeri kurumun kontrolüne zemin hazırladığı bilinmektedir. Sovyet
sistemi, doğrudan politik güç kullanan, daha sonra sosyalist devletin en yüksek
otoritesini temsil eden merkezi bir konseyde gönüllü olarak birleşen halk
örgütlerine benziyordu. Sovyetlerin omurgasını işçiler, köylüler ve askerler
oluşturuyordu. Ancak bu kitle örgütleri, dış müdahaleye ve kıtlığa karşı
direniş sırasında, zaten sayıları az olan “politik bilinçli” unsurlarının
çoğunu kaybetmişti. Ülkenin kültürel etkisi, işçi sınıfının ve yoksul
köylülerin cehalet ve teolojik yanılgıların kurbanı olmalarında önemli bir rol
oynamıştı. Lenin’in anılarında belirttiği gibi, 1920 yılına kadar okuma-yazma
bilen okuryazarların oranı her üç vatandaştan birinden fazla değildi.[24] Bu
gibi durumlarda, dış saldırganlığa karşı direnişte hayatını kaybeden bilinçli
işçiler arasındaki ağır kayıpları telafi etmek kolay değildi. Sovyet
cumhuriyetinin, devlet kurumlarına yüksek maaşlar ve ayrıcalıklar karşılığında
Çarlık dönemi memurlarını ve bürokratlarını işe alması gerekli hale geldi; bu
da yönetim aygıtındaki gönüllülük ve girişimcilik ruhunu bozdu. Emperyalist
çevreler tarafından yozlaştırılmış, dalkavukluk ve sorumluluktan kaçınma
yöntemlerinde eğitilmiş memurlardan oluşan bu toplumsal tabakanın, savaş ve
kıtlığın bıraktığı yıkıntılarda hassas devlet kurumlarını kontrol etme ve
etkili anti-sosyalist rolünü gizleme fırsatı bulması şaşırtıcı değildir. Ancak
bürokratik tehlike, devrimin ikinci yılında açıkça ortaya çıktı, bu da Lenin’i
Bolşevik Partisi’nin Sekizinci Kongresi’nde bu konuya ışık tutmaya zorladı.
Konferanstaki konuşmasında, yeni partinin önerilen programından bahsederken
şunları söyledi:
“Bürokrasi, kamu
kültürünün yetersiz seviyesinden ve kentli işçilerin bilinçli kesiminin insan
kapasitesinin ötesinde meşgul ettiği muazzam çabalardan yararlanarak,
kaybettiği kimi konumları geri kazanmaya çalışıyor. Bürokrasiye karşı
mücadeleye devam etmek mutlak bir gerekliliktir, gelecekte sosyalist gelişmenin
başarısını sağlamak için vazgeçilemeyecek bir konudur.”[25]
Lenin’in
bürokrasiye karşı daha sonraki mücadelesinden anlaşıldığı kadarıyla, uyarıları
dikkate alınmamış, yüzeyde göründüğünden çok daha geniş ve büyük bir bürokratik
tehlikeyle yüzleşilmiştir. Bu, Lenin’in sonraki yıllarında bu konuda yazdığı
yazılarda kullandığı sert dili açıklıyor. Ölüm döşeğindeyken anılarında şunları
kaydetti:
“[...] bizim bahsini
ettiğimiz devlet aygıtı, aslında bize hâlâ oldukça yabancıdır. Mevcut aygıt,
burjuva ve Çarlık döneminin bir karışımıdır, son beş yıldır diğer ülkelerin
yardımı olmadan ve çoğunlukla askeri çatışmalar ve kıtlıkla mücadeleyle ‘meşgul’
olduğumuz için bundan kurtulmanın hiçbir yolu olmamıştır.
Bu koşullar altında,
kendimizi haklı çıkarmak için kullandığımız ‘birlikten ayrılma özgürlüğü doğalında,
Rus olmayanları, özünde bir alçak ve müstebit olan, tipik bir Rus bürokratı
gibi, gerçek Rus’un, Büyük Rus şovenistinin saldırısından koruyamayacak bir kâğıt
parçası haline gelecektir. Sovyet ve sovyetleştirilmiş işçilerin çok küçük bir
yüzdesinin, bu şovenist Büyük Rus ayak takımının dalgasında sütteki sinek gibi
boğulacağına hiç şüphe yoktur.”[26]
Lenin,
bürokrasinin temellerini sarsmanın en belirleyici faktörünün, tüm nüfusu,
makamların ve yöneticilerin sömürüsüne maruz kalmadan, kendi politik ve idari
işlerini yönetebilecek şekilde eğitmek olduğunu birden fazla kez dile
getirmiştir. Ancak, Lenin’in ölümünden sonra Sovyet devletinin liderliğini
devralan nesil, bu meselenin önemini kavrayamamış, ana kaygıları yeni bir insan
yaratmaktan ziyade, ekonomik kalkınma olmuştur. Stalin’in sloganı “teknoloji
her şeye karar verir” idi. Neticede bu söz, esasında Sovyet devletinin 1930’ların
ortalarında ortaya çıkan Nazi tehdidine karşı ulusal savunmaya hazırlanma
ihtiyacının yansımasıdır. Bununla birlikte, aynı söz, Sovyet devletinin her
yanına sirayet etmiş olan bürokratik çöküşün tehlikelerinin pek farkında
olunmadığının da delilidir. Bu bürokratik durgunluğa, özellikle Hitler’in
Sovyetler Birliği’ne karşı saldırganlığının ortaya çıkmasının ardından, askeri
kurumun artan rolü eşlik etmiştir. Bütün bunlar, Nazi işgalcilerine karşı
direnişi kışkırtmak için Rus milliyetçiliğinin teşvik edilmesiyle birlikte
gerçekleşti ve bu durum, yavaş yavaş nüfuz alanlarının ilhakını, sömürge
halklarının ve bağımlı ülkelerin zenginliklerinin sömürülmesini haklı çıkaran
şovenist bir düşünce modeline dönüştü. Tüm bunlar ışığında, bürokratik-askeri
sınıfın daha sonra entegre olup politik iktidarı ele geçirmesi şaşırtıcı
değildi.
Sosyalist
devrimin gerilemesi, Sovyetler Birliği’nin ötesine, diğer sosyalist devrimlere
de yayıldı. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği ve Çin’de yaşanan olaylar
arasında önemli farklılıklar mevcuttur. Çin’in dönüşümleri, Sovyetler Birliği’nin
deneyimlerinin daha kapsamlı bir şekilde anlaşılmasının ardından gerçekleşti,
iki ülke ve ilgili iktidar partileri arasında şiddetli bir ideolojik ve politik
mücadeleyle önceden belirlenmişti.
Çin,
kırsal alanlarda komünlerin kurulmasını içeren ve ekonomik kalkınma için “Büyük
İleri Atılım”ı başlatan, Müşterek sistemine benzer bir sistemi uygulamaya
koydu. Yönetici organlar içindeki iç çatışmalar yoğunlaştı, bu da “Kültür
Devrimi”nin ortaya çıkmasına yol açtı. Karmaşıklıklarına ve zorluklarına
rağmen, kitlelerce başlatılan, daha sonra Mao Zedong tarafından yönetilen bu
halk hareketi, bürokratik gelenekleri ve Komünist Parti içindeki yerleşik
liderliği önemli ölçüde alt üst etti. Amacı, Sovyetler Birliği’nde görüldüğü
gibi sosyalizmin durgunlaşmasını önlemekti.[27]
Çin
ve Sovyetler Birliği arasındaki farklılıklara ve her iki ülkedeki farklı toplumsal
koşullara rağmen, her ikisinde de yaşananların özü, farklı uluslarda sosyalizmi
inşa etmede karşılaşılan zorluklarla örtüşmektedir. Sosyalist bir toplumda
devletin rolünü açıklayan bilimsel bir teorinin yokluğu, bu belgede vurgulanan
tekrarlayan bir sorundur. Bu özel nokta üzerinde daha fazla düşünülmesi
gerekmektedir.
7.
Marksizm ve Devlet
Devlet
konusu, Marksist literatürde önemli bir yer tutmuştur. Burada Marksist teorinin
temel eserlerini derlemenin yanı sıra, bu konuyu araştıran bazı yazarlar da
olmuştur. Bunlar arasında, Engels’in son yıllarında yazdığı ve Marx'ın
bıraktığı kapsamlı notlara dayanan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni ve daha sonra Lenin’in Devlet ve Devrim kitabı yer
almaktadır. Bilindiği gibi, Marksist araştırmalar, devletin tarihteki kökenine
ve toplumsal sınıf sistemini sürdürmedeki rolüne odaklanmıştır. Bununla
birlikte, Leninist Marksizm, bilimsel araştırmaların izin verdiği genel teorik
sınırlar içinde, devletin gelecekteki sosyalist toplumda oynayacağı rol
konusuna dikkat etmiştir. Sosyalist toplumda (komünizmin ilk aşamasında) devlet
hakkındaki Marksist teori, Marx’ın Gotha Programı Eleştirisi’nde şu
sözlerle özetlenmiştir:
“Kapitalist ve komünist
toplum arasında, birinin diğerine devrimci dönüşümünün dönemi yer almaktadır.
Buna karşılık, devletin proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey
olamayacağı bir politik geçiş dönemi de vardır.”[28]
Marx,
kapitalizmden komünizme geçişte devletin rolüne ilişkin bu kesin tanımında,
devletin geçiş görevine atıfta bulunur. Sosyalizm, belirli bir tarihsel aşama
için devletin varlığı olmadan inşa edilemez, ancak bu devlet, işçi sınıfını
temsil eden devrimci bir sınıf diktatörlüğü olan geçişsel bir niteliğe
sahiptir.
Lenin,
Marx’ın söz konusu sosyalist geçişte devletin rolüne ilişkin tanımının,
Komünist Manifesto ve diğer Marksist metinlerde daha önce öne sürülenlerin
Marksist teori açısından önemli ölçüde geliştirildiğini söylüyordu. Paris
Komünü öncesindeki sosyalist hareketin odağında, esas olarak burjuvaziyi
devirme ve işçi sınıfı için iktidar kurma, yani sosyalist bir toplumun
inşasından önce gelen görevleri ifa etme fikri duruyordu. Ancak Marx’ın Gotha
Programı Eleştirisi’ndeki yazıları, kapitalizmden komünist topluma geçiş
meselesine odaklanmaktadır. Bu teorik çaba, devletin komünizme doğru toplumsal
dönüşüm sürecinde gelecekte üstleneceği görevler üzerinde durmaktadır.
Marksist
düşüncedeki bu büyük bir öneme sahip olan yeni gelişme, komünist hareketin
geleceğine olan ilginin ve geçmiş görevlerle sınırlı kalmamaya dönük vurgunun tezahürüdür.
Lenin’in de belirttiği gibi, söylem, artık devletin proletaryanın devrimci bir
diktatörlüğü olduğu bir “politik geçiş aşaması” tespiti etrafında dönmektedir.
Tarih, bu Marksist teorinin geçerliliğini birçok sosyalist devrimle şüphesiz
kanıtlamıştır. Proletarya diktatörlüğü olmasaydı, Sovyet devleti günlerce,
hatta yıllarca ayakta kalamazdı. Aynı durum Çin, Vietnam ve diğer modern
sosyalist devrimler için de geçerlidir. Bu devrimlerin yozlaşmasının, dış bir
istiladan veya devrik sınıfların karşı-devriminden değil, proletarya
iktidarının aygıtı içindeki içsel bozulmadan kaynaklandığı da bilinmektedir. Bu
durum, sosyalist toplumda devletin geçiş dönemine has niteliğini doğasını, yani
iki yönünü, komünizme geçiş, devletin ortadan kalktığı bir topluma geçiş
olasılığını doğrulamaktadır. Ayrıca, bürokratik çürüme nedeniyle devletin
kendisi aracılığıyla kapitalizme geri dönme olasılığını da ifade eder. Aslında,
komünist bir topluma geçiş için proletarya diktatörlüğünün gerekliliği
konusunda tarihsel bir tartışma yoktur. Modern zamanlarda Marx’ın argümanına
karşı çıkanlar, komünizmin geleceğine duydukları arzuyla değil, emperyalist
burjuvaziyle pazarlık yapmak veya işçi sınıfını yanıltmak ve bürokratik
kontrolü gizlemek amacıyla hareket etmişlerdir. Komünist partilerin
programlarından proletarya diktatörlüğünün çıkartılmasını savunanların, ellilerde
Sovyet devletinin yönetimini devralan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin
yeni liderleri olduğu bilinmektedir. Amaçları, yeni bürokratik diktatörlüğü
içeride gizlemek, yurtdışında Amerikan emperyalizmiyle pazarlık yapmayı
kolaylaştırmaktı. İddiaları, Sovyet halkı için demokratik özgürlüklerin artırılması
amacıyla işçi sınıfı diktatörlüğünün “gerekliliğinin ortadan kaldırılması” ile
ilgili değildi, tam tersiydi. Batı Avrupa’da komünist programlardan proletarya
diktatörlüğünün kaldırılmasını savunanlar ise, hemen parlamenter kazanımlar
elde etme umuduyla iktidardaki burjuvazinin onayını kazanmayı umuyorlardı. İlk
tavizlerinden sonra, bilindiği gibi, bir dizi başka taviz geldi, bu da birçok
durumda Marksizm-Leninizmin tamamen terk edilmesine yol açtı.
Özetle,
“politik geçiş aşaması” teorisi ve bu aşamada komünizme geçiş için proletarya
diktatörlüğünün gerekliliği, tarih tarafından tamamen kanıtlanmış bir teoridir,
sınıfların, dolayısıyla, tüm devletlerin ortadan kalkmasına kadar gelecekteki
her sosyalist devrim için bir silah olarak kalacaktır. Bununla birlikte, bu
ifade, sosyalizmde devlete dair ikinci Marksist teoriyi, yani “devletin
kendiliğinden yok olması” teorisini içermez. Yirminci yüzyıldaki sosyalist
devrimlerin somut tarihsel gelişiminin bu ikinci teoriyi aştığı, tam tersine
dönüşerek, eski sosyalist ülkelerdeki iktidar bürokrasilerinin işçilerin
özgürlüklerini gasp etmek ve sosyalist devrimi yozlaştırmak için bir silah
haline geldiği açıkça ortaya çıkmıştır.
Öncelikle
belirtmek gerekir ki, devletin “kendiliğinden yok olması” teorisi, geçen
yüzyılda sosyalist hareket içinde geniş bir etkiye sahip olan anarşist
çağrıları ifşa etme ihtiyacından doğan belirli tarihsel koşullar altında ortaya
atılmıştır. Anarşizmin temel çabası, toplumsal devrimi gerçekleştirmeden
“devletin bir anda ortadan kaldırılmasını” savunmaktı. Bu çağrının anlamı, politik
çalışmadan ve işçi sınıfının örgütlenmesinden uzaklaşmak, devlet iktidarını
burjuvaziden ele geçirmeye çalışmaktı.
Bu
nedenle, Marksist hareketin anarşizmi çürütmek, onun işçi sınıfı üzerindeki
etkisini ifşa etmek ve proletaryayı devrim adına politik siyasi mücadeleye
hazırlamak için geniş bir teorik mücadeleye girişmesi gerekiyordu. Anarşist
düşüncenin tehlikesi, Marksist hareketin ilk aşamasında büyüktü, “devletin
ortadan kaldırılması” çağrısı, o dönemde işçi sınıfının bilincini engelleyen
sloganlardan biriydi. Engels’in 1850’de bu slogana cevap olarak yazdığı bir
makalede “Devletin ortadan kaldırılması, anarşi, Almanya’da yaygın bir slogan
haline geldi”[29] diyordu.
Marx
ve Engels, politik yaşamlarının ilk dönemlerinde işçiler ve genç sosyalist
örgütler içindeki anarşist eğilimlerle mücadele etmek için önemli çabalar sarf
etmek zorunda kaldılar. Anarşizmin Batı Avrupa’da Marksizmden önce ortaya
çıktığı bilinmektedir. Bu hareketin kurucusu Proudhon, Marx ve Engels
faaliyetlerine başlamadan önce, 1840 yılında en önemli eseri Mülkiyet Nedir?’i
yayımladı. Marx, ilk önemli teorik çalışmasını Proudhon’a cevap vermek için
adamak zorunda kaldı, anarşizme ve küçük burjuva sosyalizmine karşı teorik
mücadelenin bir parçası olarak, 1848’de Felsefenin Sefaleti adlı
kitabını yayımladı. 1848 devrimleri sırasında anarşist düşünce, daha önce
olduğundan daha geniş bir alana yayıldı, bu nedenle Marx ve Engels, “devletin
ortadan kaldırılması” ile ilgili anarşist slogana cevap olarak birkaç makale kaleme
aldılar. 1850’de bu slogana cevap olarak yazdıkları ortak makalede şunları söylediler:
“Komünistler için devletin
ortadan kaldırılması, ancak sınıfların ortadan kaldırılmasının gerekli bir
sonucu olarak gerçekleşebilir. Bu da, sınıfların ortadan kalkmasıyla, bir
sınıfın diğerlerini bastırmak için elinde örgütlü bir güce duyulan ihtiyacı
otomatik olarak ortadan kaldırır.”[30]
Bilindiği
gibi, anarşistler 1871 Paris Komünü’nde önemli bir etkiye sahipti, bu nedenle
Marx ve Engels’in bu küçük burjuva eğilimine karşı teorik mücadelelerini
sürdürmeleri ve işçi sınıfını devlet iktidarı için politik mücadeleye
yönlendirmeleri gerekiyordu. Bu konuda Marksizm ve anarşizm arasındaki tartışma
o kadar kritikti ki, buna karşı herhangi bir hoşgörü veya müsamaha, tüm işçi
sınıfı davasının kaybına yol açacaktı. Engels’in dediği gibi, mesele, sadece
kelimelerin ve sloganların anlamları üzerindeki savaşlar değildi:
“Tartışma esastır: toplumsal
bir devrim olmadan, devletin ortadan kaldırılması anlamsız hale gelir.
Sermayenin ortadan kaldırılması, tam olarak tüm üretim modelinde bir
değişikliği içeren toplumsal devrimdir.”[31]
Marx
ve Engels, özellikle anarşistlerin Paris Komünü’nün ardından Birinci
Enternasyonal’in kontrolünü ele geçirmeye çalışması ve her zamanki “devleti
ortadan kaldırma” sloganlarını tekrarlamalarının ardından, anarşizme eskisinden
daha güçlü bir şekilde cevap verdiler. Engels, onlara yönelik alaycı yorumunda
şunu söylüyordu:
“Otoritenin düşmanları,
devleti doğuran toplumsal koşullar yok edilmeden önce bile, politik devletin
tek bir hamlede ortadan kaldırılmasını talep ediyorlar.”[32]
1873’te
Marx, anarşistleri ve politik mücadeleden kaçınma çağrılarını sert bir şekilde
eleştirdi ve şöyle dedi:
“Eğer işçi sınıfının politik
mücadelesi devrimci biçimler alırsa ve işçiler, burjuvazinin diktatörlüğünün
yerine devrimci diktatörlüklerini kurarlarsa, ilkelere karşı bir suç işlemiş
olurlar, çünkü vahşi ve iğrenç nitelikteki günlük ihtiyaçlarını karşılamak için
devleti ortadan kaldırmak yerine ona devrimci bir görünüm kazandırırlar!”[33]
Anarşizm
ve Marksizm arasındaki bu yoğun ideolojik mücadeleden de anlaşılacağı üzere,
devletin derhal ortadan kaldırılmasını ve devrimci politik mücadeleden
kaçınılmasını savunan anarşizmin tehlikesi, Marksist hareket için gerçek ve
önemli bir tehditti. Bu nedenle, devletin “otomatik olarak ortadan kalkması”
hakkındaki Marksist yazılar, bu bağlamda ve yaygın anarşizme karşı yoğun
ideolojik mücadele atmosferinde değerlendirilmelidir. Bu koşullarda Engels,
komünist toplumda devletin “otomatik olarak ortadan kalkması” teorisini ilk kez
ortaya koyduğu ünlü eseri Anti-Dühring’i yazdı. Bu teorinin geçtiği
paragraf, bağlamından koparılmaması için tam olarak okunmayı hak etmektedir.
Engels şöyle diyordu:
“Proletarya, devlet
iktidarını ele geçirir, üretim araçlarını öncelikle devlet mülkiyetine
dönüştürür. Ancak bunu yaparken kendisini proletarya olarak yok eder, tüm sınıf
farklılıklarını ve sınıf çatışmalarını, devleti de devlet olarak ortadan
kaldırır. Şimdiye kadar sınıf çatışmaları içinde işleyen toplum, dışsal üretim
koşullarını sürdürmek, dolayısıyla, özellikle sömürülen sınıfı, verilen üretim
biçiminin (kölelik, serflik veya esaret, ücretli emek) belirlediği baskı
koşullarında zorla tutmak amacıyla devlete, yani belirli sömürücü sınıfın
örgütlenmesine ihtiyaç duyuyordu. Devlet, toplumun tamamının resmi temsilcisi,
görünür bir kurumda yoğunlaşmış haliydi. Ancak bu, yalnızca kendi zamanı için
toplumun tamamını temsil eden sınıfın devleti olduğu ölçüde geçerliydi: eski
çağlarda köle sahibi yurttaşların devleti; Ortaçağ’da feodal soyluların
devleti; günümüzde ise burjuvazinin devleti. Nihayetinde toplumun tamamının
gerçek temsilcisi haline geldiğinde, kendini gereksiz kılar. Artık boyun
eğdirilecek bir toplumsal sınıf kalmadığı, sınıf egemenliği ve üretimdeki
mevcut anarşiye dayalı bireysel varoluş mücadelesi, bu mücadeleden doğan
çatışmalar ve aşırılıklar ortadan kalktığı anda, boyun eğdirilecek hiçbir şey
kalmaz. Özel bir zorlayıcı güce, bir devlete ihtiyaç duyulmaz. Devletin
toplumun tamamının temsilcisi olarak gerçekten ortaya çıktığı ilk eylem, toplum
adına üretim araçlarına el koyması, aynı zamanda devlet olarak yaptığı son
bağımsız eylemdir. Devletin toplumsal ilişkilere müdahalesi, bir alandan
diğerine gereksiz hale gelir ve sonra kendiliğinden ortadan kalkar. Kişilerin
yönetimi, şeylerin yönetimi ve üretim süreçlerinin yürütülmesiyle yer
değiştirir. Devlet ‘ortadan kaldırılmaz’. Kurur gider. Bu, ‘özgür bir halk
devleti’ ifadesinin hem uzun süre boyunca ajitasyon açısından haklı
kullanımının hem de nihai bilimsel yetersizliğinin ölçüsünü verir. Ayrıca,
sözde anarşistlerin devletin bir gecede ortadan kaldırılması talebi de buradan ele
alınmalıdır.”[34]
Metinden
onun anarşistlere ve “Özgür Halk Devleti” savunucularına cevap olarak yazıldığı
açıktır. Sosyalist devletin sapma olasılığı dikkate alınmamış, “dağılma”
süreci, yönetilenlerin müdahalesi olmaksızın tamamen otomatik olarak
gerçekleşeceği düşünülmüştür. Devlet “kendiliğinden kaybolacaktır.” Gerçek şu
ki, bu otomatik nitelik, dünyanın yaklaşık üçte birini kapsayan yarım yüzyılı
aşkın sosyalist devrimler ışığında sorgulanmaya başlanmıştır. Bu formülasyon,
devletin bir süre boyunca varlığını sürdürme olasılığını, buna gerek olmamasına
rağmen, reddetmek veya dikkate almamak olarak anlaşılabilir, çünkü Engels,
diğer birçok makalesinde bu olguya değinmektedir: “Sosyalist toplumsal sistem
kurulduğunda, devlet kendini fesheder ve ortadan kaybolur.”[35]
Bu
kendiliğinden ortaya çıkan fikir (bu anlamda), Ekim Devrimi’nden önce
Marksist-Leninist düşünceye girmiş, sosyalizmin gelişimini ve bürokratik çürümeye
karşı yeterince uyanık olmama halini bir biçimde etkilemiştir. Lenin şöyle der:
“[...] ‘Devletin yavaş
yavaş yok olması’ ifadesi çok yerinde seçilmiştir, çünkü sürecin hem kademeli
hem de kendiliğinden doğasını ortaya koymaktadır. Sadece alışkanlık böyle bir sonuca
yol açabilir, yol açacağına hiç şüphe yoktur, çünkü milyonlarca gerekçe
üzerinden, sömürü olmadığında, öfke uyandıran, protesto ve isyanı kışkırtan ve
baskı ihtiyacı yaratan hiçbir şey olmadığında, insanların sosyal etkileşimin
gerekli kurallarına uymaya ne kadar kolay alıştıklarını görüyoruz.”[36]
Lenin'in,
Sovyet devletinde bürokratik çürüme tehlikesinin ortaya çıkması ışığında bu
tahminleri gözden geçirdiğini göreceğiz. Gerçeklik, başka bir şeyi kanıtladı:
Devlet, hatta sosyalist devlet bile, doğal olarak toplum üzerinde tam kontrol
sahibi olma eğilimindedir. Boyun eğme ve itaat dışında hiçbir alışkanlık talep
etmemektedir. Öyleyse, kendi kendini yönetme alışkanlıklarının, devletten
vazgeçme ve halkın doğrudan kendini yönetme alışkanlıklarının ortaya çıkması
için koşullar ve durum nasıl var olabilir? Alışkanlıkların uzun bir süre
boyunca tekrarlandığı ve bir zamanlar bilinçli eylem olan şeyin, insanların
neredeyse bilinçsizce gerçekleştirdiği kendiliğinden bir süreç haline geldiği
varsayılır. Bu nedenle, insanların devlete ihtiyaç duymadıkları durumlara
alışkın oldukları, uzun süreli özyönetim eğitimi aldıkları ve devletin topluma
hükmetme girişimlerine karşı mücadele ettikleri varsayılır. Bu da sosyalist
inşa sürecinin ilerleyeceği, toplumda sosyalist temellerin sağlamlaşmasıyla
sosyalist demokratik özgürlüklerin artacağı öngörülür. Bu da sadece Müşterek
sisteminin sağlayabileceği doğrudan halk demokrasisi kurumlarına ihtiyaç duyar.
Bu
bağlamda şu söylenmelidir: “Otomatik çürüme” teorisi, sosyalist devletin
bürokratik çürümesinin tehlikelerinin henüz netleşmediği koşullarda formüle
edilmiş, devletin derhal ortadan kaldırılması yönündeki anarşik çağrıların
arttığı dönemde ortaya atılmıştır. Eğer “kışkırtma amacıyla bir süre kalma
hakkına” sahip olsaydı ve küçük burjuvazinin fikirlerine cevap verseydi, artık
dünyanın üçte birini kapsayan bir alanda modern sosyalist devrimlerin geri
çekilmesinin koşullarıyla uyuşmazdı. Bu geri çekilme, dış saldırı veya eski
sınıfa karşı bir devrimden değil, sosyalist devletin bizatihi çürümesinden
kaynaklanıyordu.
Sunulan
kendiliğinden çürüme teorisi, toplumsal kurumların dış müdahale olmaksızın,
sadece ihtiyaç duyulmaması nedeniyle otomatik olarak ortadan kalkacağını
varsaydığı için başka bir sorunu da gündeme getiriyor. Bu argüman, cansız
süreçler veya biyolojik evrimin bazı sınırlı durumları için geçerli olabilir,
ancak insanlık tarihi, ayrıcalığa dayalı bir toplumsal kurumun dış müdahale
olmaksızın veya karşıt güçlerce yürütülen bir mücadele olmaksızın kendi kendine
ortadan kalktığı bir örneğe tanık olmamıştır. Bunun kanıtı, bu alanda
gösterilebileceklerden çok daha fazladır. Sadece bir örnek verelim:
Kapitalizmin emperyalizm aşamasına girdiği, dünya savaşları ve küresel ekonomik
krizin yaşandığı, teknolojinin yoksulluğu, açlığı ve hastalıkları yeryüzünden
silmeyi mümkün kılan yüksek seviyelere ulaştığı bir dönemde, yüzyılın başından
itibaren kapitalist ilişkilere duyulan ihtiyaç ortadan kalktı. Ancak bu,
küresel kapitalizmin otomatik olarak ortadan kalkmasına veya halkın direnişi ve
devrimleri olmadan kendi kendine yok olmasına yol açmadı. Aksine, insanlığın
yok olmasına ve nükleer bir savaşta dünyanın yok olmasına mal olsa bile,
hayatta kalmak için kalan tüm enerjisiyle mücadele etmeye devam ediyor. Dahası,
bu durum sosyalist sistemdeki devlet için de geçerlidir; çünkü devlet,
yönetenlerin yönetilenler üzerindeki ayrıcalıklarının varlığını varsayan, sınıf
toplumlarından miras kalan bir kurumdur. Bu nedenle, yoğun mücadele ve direniş
olmadan, “anahtarlarını” gönüllü olarak teslim edip tüm ayrıcalıklarından
otomatik olarak vazgeçemez.
Böylece,
sosyalist toplumda devletin otomatik olarak ortadan kalkması teorisinin,
uluslararası sosyalizmin öğretmenlerince işçi sınıfını proletarya
diktatörlüğünün önemi konusunda eğitmek ve “devletin kaldırılması” çağrısında
bulunan ve burjuvaziye karşı politik mücadeleyi terk eden küçük burjuva
anarşist eğilimlerine cevap vermek amacıyla ortaya atıldığında geçerli bir
teori olduğunu görüyoruz. Ancak, Sovyetler Birliği, Çin ve diğer sosyalist
ülkelerde sosyalist devrimlerin zaferinden ve yeni bürokratik sınıf oluşumunun
tehlikesinin ortaya çıkmasından ve sosyalist devrimlerin doğru yoldan
sapmasından bu yana, zaman bu teoriyi aşmıştır. Bu da sosyalizmin yozlaşmasına
ve “sosyalist” görünümlerle tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesine yol
açmıştır.
Anarşist
hareketin yenilgiye uğratılmasından ve artık bir tehdit oluşturmamasından
sonra, devletin otomatik olarak ortadan kalkması teorisi, yirminci yüzyılda
sosyalist devrimlerin zengin ve kapsamlı gelişimiyle biriken tarihsel deneyimle
artık uyumlu değildir. Lenin, hayatının son yıllarında bürokratik yozlaşmanın
tehlikesini açıkça fark etmeye başladığında bu gerçeğin oldukça bilincindeydi.
1923 yılının başlarında şöyle diyordu: “Sosyalizm hakkındaki genel görüşümüzde
önemli bir değişiklik olduğunu kabul etmeliyiz.”[37]
Lenin’in
bahsettiği bu değişiklik, görevlerin burjuvaziye karşı politik mücadele ve
sosyalist devrime hazırlıktan, kitleleri eğitme ve devletin dayattığı baskı ve
terörizme ihtiyaç duymadan kendini yönetebilen yeni sosyalist insanı hazırlama
sürecine dönüşmesidir. Daha önce Lenin’in Ekim Devrimi döneminde devlet
aygıtına yönelik eleştirisinden bahsetmiştik. Bu aygıtı “burjuva-Çarlık
karışımı” olarak adlandırmıştı. Şimdi de işçi sendikalarının ve meslek
örgütlerinin sosyalist devrimi devletten, hatta sosyalist devletin kendisinden
bile korumada oynayabileceği rolü vurgulayalım! Lenin şöyle diyordu: “Bu
örgütleri işçileri kendi devletlerinden korumak için kullanmalıyız.”[38]
Bu
nedenle, komünizme geçiş imkânının, aşağıdan gelen mücadele olmadan, işçi
sınıfının öncülerinin destekledikleri ve yönlendirdikleri halk kitlelerince
kendiliğinden ve doğal bir şekilde oluşmayacağı açıktır. Bununla birlikte,
Engels’in yazılarında “kendiliğindenlik” eleştirisi örtük olarak mevcuttur: “En
iyi durumlarda bile, devlet, sınıf kontrolü mücadelesinde galip proletaryanın
miras aldığı bir kötülüktür.”[39]
Engels,
Paris Komünü deneyimi ile ilgili bir yorumunda, sosyalist devrimden sonra
burjuva gericiliğinin oluşma ihtimaline açıktan işaret ederek şunları söylüyordu:
“Komün, en başından
itibaren, iktidara gelen işçi sınıfının eski devlet mekanizmasıyla başa
çıkamayacağını kabul etmek zorunda kaldı. Bu işçi sınıfının, yeni kazandığı
üstünlüğünü tekrar kaybetmemek, bir yandan kendisine karşı daha önce kullanılan
tüm eski baskıcı mekanizmaları ortadan kaldırması, diğer yandan da kendi
milletvekilleri ve yetkililerinden korunmak için, istisnasız hepsinin her an
görevden alınabileceklerini duyurması gerektiği açıktır.”
Bundan
anlaşılıyor ki, zafer kazanan işçi sınıfı “kendi milletvekilleri ve
yetkililerinden” kendini korumalıdır. Bu, sosyalizmin sosyalist devlete karşı
mücadeleyi dışlamadığı anlamına gelmez mi? “Kendiliğinden çürüme” teorisinin, “devletin
derhal ortadan kaldırılması” sloganına alternatif olarak, kaosla mücadele
koşullarında ortaya atıldığı artık çok açık. Ancak mevcut durumda, bu teoriye
bağlı kalmaya devam etmek, sosyalist devrimin zaferi ve bürokratik yozlaşma
tehlikesinin ortaya çıkması bağlamında olumsuz bir etki yaratacaktır. Bu
koşullarda, bürokratik yozlaşmaya karşı bir karşı güç olarak kitle
mücadelesinin gerekliliğini ve komünizme daha büyük bir geçişi sağlamayı
dikkate alarak, devletin sosyalist toplumdaki rolüne ilişkin gerçekçi bir
analiz sunmak ve bu engeli aşmak gerekli hale gelir. Eğer durum böyleyse, sınıfın
devletinin doğasını ve sosyalist devletin, yani proletarya diktatörlüğünün
aygıtı içinde burjuva gericiliğinin doğma ihtimalini göz önünde bulundurmak
gerekmektedir.
Peki
tüm bunlardan ne sonuç çıkarabiliriz?
1.
Devlet, muktedir sınıfın toplumdaki hegemonyasını ve sınıf temelli üretim
koşullarını sürdürmek için kullandığı bir baskı aracıdır. Bu, feodalizm,
kapitalizm ve tüm sınıf temelli toplumlardaki devlet kadar sosyalizmdeki devlet
için de geçerlidir. Marksist öğretilerde bu konuda veya devlet ile özgürlük
arasındaki temel çelişki konusunda hiçbir belirsizlik yoktur. Engels, 1870’lerde
Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin savunduğu “özgür halk devleti” sloganını
eleştirerek, “Özgür halk devletinden bahsetmek saçmalıktır: Proletarya devlete
ihtiyaç duyduğu sürece, ona özgürlük değil, düşmanlarını ezmek için muhtaçtır,
özgürlükten bahsetmek mümkün olduğunda devlet ortadan kalkar. Bu nedenle, ‘devlet’
kelimesini her yerde ‘komün’ kelimesiyle değiştirmeyi öneriyoruz.” demiştir.[40]
2.
Sınıf temelli toplumların bir kalıntısı olarak devlet, yönetilenler için
ayrıcalıklara dayalı, toplumsal bir kurumdur, bu nedenle, onun kendiliğinden
ortadan kalkması düşünülemez. Sosyalist bir toplumda yönetilenlerin mücadelesi yoksa
“kendini fesheder”. Dolayısıyla, sosyalist devlet var olduğu sürece, bürokratik
ve çürümüş bir biçimde burjuvazinin geri dönüş olasılığı devam eder.
3.
Genel olarak devlet, özelde sosyalist devlet, onu var eden koşullar ortadan
kalktıktan sonra bile varlığını sürdürme yeteneğine sahiptir. Çünkü yaşayan bir
toplumsal varlık olarak, toplumdaki en yüksek otoritelere sahiptir, varlığını
sürdürmek için yapay nedenler ve faktörler yaratabilir. Aslında, bu varlık
varoluşunun gerçek gerekçelerini kaybettiğinde, hayatta kalmasını sağlayacak
koşullar yaratmak için toplumu yolsuzluk ve sabotajla boğmaya çalışır. Dış
savaşları kışkırtarak, şovenizmi ve emperyalist genişlemeyi ya da toplumu derin
iç çatışmalara sürükleyerek yapay gerekçeler arayabilir. Tarihimiz, bunun bir
örneğini sunmaktadır. Abbasi devleti, altın çağının sona ermesinden sonra
varoluş gerekçelerini kaybetti, ancak nihayetinde hem sivil toplumu hem de
devleti yok eden yapay yollarla uzun süre varlığını sürdürdü. Sınıf mücadelesi,
her zaman bir sınıfın diğerine üstün gelmesini gerektirmez. Bazı durumlarda, Komünist
Manifesto’nun da belirttiği gibi, tüm sınıfların karşılıklı yıkımına yol
açar.
4.
Bürokratik yolsuzluğun tehlikelerinin üstesinden gelen işçi sınıfının bilinci,
sosyalist devlette ortaya çıkan her türlü sapmaya karşı işçi sınıfının
direnişini derinleştiren önemli bir silahtır. Bu nedenle, sınıf devletinin
doğasına dair teorik bilinç, sosyalist devrimde bürokratik sapmalara karşı
güvencelerden biridir. Ancak, teorik bilinç tek başına, sosyalist devletin
kurumlarında kaçınılmaz olarak oluşacak ve büyüyecek bürokratik güçleri
savuşturmak için kâfi değildir. Bu bürokrasi, devletin gücüne, yani devlet
içindeki örgütlü toplumun gücüne sahiptir, demokratik ve halkçı kurumlar
kurulup bürokratik sapmalarına karşı koyulmadığı, kitlelerin bunu kesin olarak
aşmasını sağlamadığı sürece, işçi sınıfının ve halk kitlelerinin direnişini
kendi yönetimi altında alt edebilecek konumdadır. İşte bu tam da Müşterek
sisteminin görevidir.
İbrahim Allavi
[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 63-83.]
Dipnotlar:
[1] Ebu Rayhan Biruni, bugün Özbekistan’da bulunan Harezm şehrinde MS 973
yılında dünyaya gelmiş âlim, bilim insanı ve birçok konuya hâkim bir isimdir.
Biruni, matematik, astronomi, coğrafya, tarih, dilbilimi, antropoloji ve
farmakoloji gibi alanlarda önemli katkılar sundu. -yhn.
[2]
Bkz.: Engels, The Origin of the Family, Private Property, and the State,
International Publishers, 1972 (İngilizce çevirisi) s. 227.
[3]
A.g.e., s. 228.
[4]
Tarihler için Birinci Ek’e bakınız. -yhn.
[5]
Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918. 5.
Bölüm, 3. Kısım.
[6]
Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International
Publishers, (yeni baskı 1963) 1852. [“İşte gül işte dans!” “Palavracı” isimli
Ezop masalında geçen ifade. Yunancada gül anlamına gelen Rodos adasından
sıçrayıp karşı kıyıya geçtiğini söyleyen adama insanlar “İşte Rodos hadi
sıçra!” diyorlar. Marx bu sözü Hegel’in 1821 tarihli Hukuk Felsefesinin Ana
Hatları kitabının önsözünden alıyor. -yhn.
[7]
Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.
[8]
Marx & Engels, Communist Manifesto, önsöz, MIA.
[9]
Engels to August Bebel In Zwickau, 1875, MIA.
[10]
Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.
[11]
Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.
[12]
Aktaran: Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova,
1918.
[13]
Marx, The Civil War in France, MIA.
[14]
A.g.e.
[15]
A.g.e.
[16]
Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.
[17]
Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.
[18]
A.g.e.
[19]
A.g.e., s. 450.
[20]
Lenin, ‘The Dual Power,’ MIA.
[21]
Lenin, The State and Revolution, Introduction, Progress Publishers,
Moscow, 1918.
[22]
‘Report of the Central Committee of the Russian Communist Party (Bolsheviks) at
the Eighth Party Congress,’ Selected Works, International Publishers,
New York, 1943, Vol. 8, p. 33..
[23]
A.g.e.
[24]
Lenin, The Last Articles, Progress Publishers, Moskova, 1924 (ilk baskı),
s. 24.
[25]
Lenin, Complete Works, Progress Publishers, Moskova.
[26]
Lenin, Collected Works, Progress Publishers, Moskova, Cilt. 36, s. 605.
[27]
Bugünden bakıldığında, Çin’in 800 milyon insanı yoksulluktan kurtarma konusunda
gösterdiği dikkat çekici başarı gibi sonraki süreçte gerçekleştirdiği muazzam
ekonomik ilerlemenin Kültür Devrimi olmasaydı mümkün olmayacağını
söyleyebiliriz.
[28]
Marx, Critique of the Gotha Programme, MIA.
[29]
Marx ve Engels, Collected Works, 487:10.
[30]
A.g.e., s. 333.
[31]
24 Ocak 1872 tarihli mektuptan, Selected Correspondence, s. 257-258.
[32]
Aktaran: Lenin, The State and Revolution, s. 438.
[33]
A.g.e., s. 435.
[34]
Engels, Herr Eugen Dühring’s Revolution in Science [Anti-Dühring],
s.301-03, Almancadaki üçüncü baskısı.
[35]
Engels’in Bebel’e yazdığı, Gotha programını eleştiren mektuptan. Aktaran:
Lenin, The State and Revolution.
[36]
Lenin, The State and Revolution, 5. Bölüm, 3. Kısım.
[37]
“İşbirliği Üzerine” isimli makaleden, Collected Works, Cilt. 33, s. 232.
[38]
Marx ve Engels, Complete Works, 25:23.
[39]
Engels’in Marx’ın şu kitabına yazdığı önsözden: The Civil War in France,
1891.
[40] Lenin, The State and Revolution, s. 440.


