05 Haziran 2026

,

Büyük İsrail’in Kısa Tarihi


Şubat 2026’da Tucker Carlson, ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’ye “Büyük İsrail”in anlamı hakkında sorular sordu. Carlson, Nil’den Fırat’a kadar olan toprakların Tanrı tarafından vaat edildiğini anlatan Yaratılış 15:18’i örnek gösterdi. Huckabee ise “Hepsini alsalar iyi olur” diye mırıldandı.

İsrail’deki siyasi yelpazenin her kesiminden liderler, onunla aynı fikirde. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç, “Bu savaşın sonunda, İsrail Devleti’nin Gazze’de, Lübnan’da, Suriye’de ve elbette Batı Şeria’daki sınırları değişmeli” dedi. “Bana kalsa, çoktan toprak ilhak ederdik” diye ekledi. Sadece İsrail sağı değil, “liberal” muhalefet lideri Yair Lapid de Eski Ahit’in İsrail’e Mısır’dan Irak’a kadar uzanan topraklar üzerinde hak tanıdığını düşünüyordu.

Büyük İsrail projesi, bir asırdan fazla süredir şekilleniyor. Bu proje, sadece İsrail’in sınırlarının olmaması veya sınırlarının sonsuza dek genişlemesi gerektiği fikri değil, aynı zamanda İsrail’in sınırlarının ötesindeki ülkeleri de domine etmesi gerektiği fikri üzerine kurulu. Gerçekten de, 1948’den beri kurulan her İsrail hükümeti, ya ülkenin sınırlarını genişletmeyi düşündü ya genişletmek için askeri harekâtlara girişti ya da fiilen genişletti. Büyük İsrail fikrine yönelik destek iniş çıkışlı bir seyre sahip olsa da, proje, bugün tarihin herhangi bir döneminden daha fazla destek görüyor. Bu, İsrail’in bölgedeki nüfuz alanının hızla genişlediği, sonu görünmeyen bir dönemde gerçekleşiyor. İşte karşınızda 1948’den günümüze Büyük İsrail'in kısa bir tarihi.

Büyük İsrail (1948-1967)

Siyonist hareket, tabiatı gereği yayılmacıydı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren Siyonist liderler, genellikle Eski Ahit’ten ilham alarak, geniş sınırlara sahip bir Yahudi Filistin’i tahayyül ettiler. Elbette, Siyonist yerleşimciliğin yürüyeceği yol, satılık arazinin mevcudiyetine bağlıydı. Satılan ilk araziler neticesinde, kıyıya yakın ovalarda, Celile, Cezril Vadisi ve Beysan boyunca Yahudi yerleşimleri kuruldu. Birinci Dünya Savaşı’na dek onlarca, İkinci Dünya Savaşı’na dek yüzlerce yerleşim kuruldu. Otuzların sonlarında ve kırklarda, Siyonistlerin arazi almalarında amaç, Siyonist yerleşimler ağının bölgesel derinliğini güçlendirmek ve sınırlarını genişletmekti. Ekim 1946’da, Siyonist yerleşimciler çölde kurulmuş 11 karakolu ele geçirmek için gece yarısı yola koyuldular. Operasyona katılan Miryam Bonim, “Amacımız Negev’i fethetmek ve oraya yerleşmekti” dedi.

1936-1939 yılları arasında kurulan Siyonist yerleşimlerin haritası. Siyonist yerleşimciler bir bölgeye geldiklerinde, “Kule ve Çit” yöntemi olarak bilinen yerleşim inşası yöntemiyle, 24 saatten kısa bir sürede bir gözetleme kulesi ve birkaç çatılı baraka inşa ediyorlardı.

Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler, Filistin’in bölünmesini ve ülkenin yüzde 56’sının Yahudi Devleti’ne verilmesini istedi, oysa nüfusun yüzde 33’ünü oluşturan Yahudiler, toprakların yüzde 7’sine sahiplerdi. Siyonist liderler, sınırların New York’taki bürokratlarca değil, Filistin’deki silahlı milisler eliyle çizileceği anlayışıyla, planı kabul etti. Gerçekten de, Siyonist güçler, ardından İsrail ordusu, savaş sırasında Filistin’in yaklaşık yüzde 78’ini ele geçirdi. Kudüs, Latrun, Babü’l-Vad ve Batı Şeria’nın diğer bölgeleri de dâhil olmak üzere, geri kalanının büyük bir kısmını ele geçirmeye çalıştı ancak başarısız oldu. Aslında, İsrail ordusu, Aralık 1948’in sonlarında Sina ve Gazze Şeridi’ni neredeyse ele geçirmişti, ancak yoğun ABD ve İngiliz baskısı nedeniyle taarruzu durdurmak zorunda kaldı. Bu süreçte yaklaşık 500 Filistin köyünü yerle bir eden İsrail askerleri, 750.000 Filistinliyi evlerinden sürdüler. Son 78 yıldır da bir daha geri dönmemelerini sağlamak için uğraşıyorlar. Böylece ortaya bir garnizon devleti çıktı.

İsrail liderlerinin asıl yandıkları husus, 1948’de Filistin’in tamamını fethedememiş olmalarıydı. O zamanki başbakan yardımcısı Yigal Alon, “Ben-Gurion yönetimindeki İsrail hükümetini, 1948-1949’da hem askeri hem de politik olarak işi bitirmemize izin vermediği için asla affetmedim” demişti. Askeri lider Moşe Dayan da 1949’da “İsrail’in sınırı Ürdün Nehri olmalı. [...]mevcut sınırlar her açıdan komik” diyordu.En yüksek kademelerdeki birçok kişi, “Bağımsızlık Savaşı”nda işi tamamlamadıklarını düşünüyordu. Bu başarısızlık, İsrail halkbilimine “nesiller boyu ağlayan halk”la ilgili imgeler ve üretimlerle yansıdı. İsrail’de kimse, İsrail’in 1948-1967 arası dönemde kullandığı haritanın kendisine Auschwitz anılarını anımsattığını söyleyen Abba Eban kadar açık sözlü değildi. İsrail’in kendi sınırları içinde var olması gerektiğine inanan herkes, görünüşe göre bir başka Holokost’a destek sunuyordu.

Sözün kısası, İsrail savaş sonrası sınırlarından memnun değildi, bu nedenle hiçbir zaman sınırlarını açıktan ilan etmedi. Ateşkes anlaşmalarının sınır değil, ateşkes hatları oluşturduğunu ısrarla dile getirdi. İsrail hükümetinin 1951 Yıllığı’nda dile getirdiği biçimiyle, “küçük ülkemizin bir bölümünde bağımsızlığın başlangıcına ancak şimdi ulaştık. Statükoyu korumak işe yaramayacak. Genişlemeye odaklanmış dinamik bir devlet kurduk” deniliyordu. Çoğu Siyonist lider için 1948’deki fetih, 1946’daki fetihlerin, bu fetihler de 1936-1939’daki fetihlerin, onlar da elli yıllık Siyonist yerleşim pratiğinin bir uzantısıydı.

1948’den sonra İsrail, kontrolünü ateşkes hatlarına kadar ve ötesine genişletmek için çalışmalara başladı. Bunu ilk olarak sınır bölgelerini boşaltarak yaptı. 1949’dan 1959’a kadar İsrail, güneydeki çölde bulunan sınır bölgesinden, ayrıca Lübnan, Suriye ve Ürdün’e sınırı olan bölgelerden yaklaşık 30.000-40.000 Filistinli ve Bedeviyi daha kovdu. Ardından, ellilerde İsrail, boşaltılan sınır bölgelerinin kalıntıları üzerine 108 yeni yerleşim yeri kurdu. Bunların 26’sı Lübnan sınırında, Ürdün nehri ve Gilboa eteklerinde, 13’ü doğu sınırında, 8’i Kudüs koridorunda, 25’i Gazze bölgesindeydi. Bu şehir ve kasabalrın birçoğu, ne yazık ki, defalarca, inşa edildikleri amaca, yani sivilleri ön cephelere, ilk saldırı ve savunma hattı olarak yerleştirme amacına hizmet etti.

Ne var ki İsrail’in yayılmacı eğilimi sınır tanımıyordu. İsrail, Mısır ile ateşkes anlaşması imzalandıktan sonra Gazze’nin doğu ucundaki üç kilometrelik bir şeridi ele geçirdi. Bu şeritteki Filistinlilere ait evleri ve mezarlıkları yıktı, tarlaları İsraillilerin kullanımı için ekti. İsrail, 1949’da Gazze’yi ele geçirmeyi bile önerdi, ellilerin başlarında Mısır işgali altındayken, pek başarılı olamasa da, mültecilerden bölgeyi boşaltmak için uğraştı.

Ardından, Ekim 1956’da İsrail güçleri, Sina Yarımadası ve Gazze’yi işgal ettiler, Süveyş Krizi sırasında Mart 1957’ye kadar burada kaldılar. İsrail, kısa süren işgali sırasında nüfusu tahliye etmeye çalıştı ancak başarısız oldu, hatta Gazze’deki Filistinli mültecileri nasıl tahliye edeceğine dair önerileri değerlendirmek üzere bir komite kurdu. Ancak sonunda, ABD Başkanı Eisenhower, beş ay sonra İsrail’i geri çekilmeye zorladı, böylece İsrail’in Gazze’ye yönelik planları rafa kaldırıldı, ancak hiçbir zaman unutulmadı.

İsrail, ateşkes neticesinde belirlenen Suriye hattının ötesindeki toprakları da ele geçirmeye çalıştı. 1950’de İsrail, Suriyeli çiftçilerin topraklarına tecavüz ederek, Hule Gölü’nü kurutma projesini devreye soktu. 1951’de tüm silahtan arındırılmış bölge üzerinde münhasır egemenlik iddiasında bulunan İsrail, sonraki on yılın büyük bir bölümünü bu bölgede kanal inşaatı, sulama hendekleri ve diğer su yönlendirme projelerini uygulamakla geçirdi. İsrail, ayrıca elliler ve altmışlarda Suriye mevzilerine sayısız şiddetli askeri baskın ve saldırı düzenledi. 1967’ye gelindiğinde İsrail, tüm silahtan arındırılmış bölgeyi tarıma açma niyetini ortaya koydu. Ne yazık ki, 1967 Savaşı’nın kökleri Mısır kadar Suriye’de de aranmalı.

Lübnan sınırı daha istikrarlı olsa da, İsrail, orada da genişleme girişimlerinde bulundu. Siyonist liderler, 1910’lardan itibaren Litani Nehri’ni kuzey sınırı olarak belirlemiş, hatta kırklı yıllarda nehir üzerinde su yönlendirme projeleri inşa etmek için Lübnanlı Hristiyanlarla işbirliği yapmıştı. Ekim 1948’de Lübnan’ı işgal eden İsrail, güneydeki çoğunluğu Şii olan 15 köyü ele geçirdi, ancak ateşkes anlaşması neticesinde İsrail geri çekilmek zorunda kaldı. Sonraki yirmi yıl boyunca, İsrailli liderler, Litani Nehri de dâhil olmak üzere, güney Lübnan’ı ele geçirme fikrini defalarca ele aldılar. Ben-Gurion, 1956’daki Süveyş Krizi öncesinde İngiliz ve Fransızlara da aynı öneriyi sundu fakat kendisiyle alay edildi. Ne yazı ki, Ben-Gurion’un takipçileri onu daha fazla ciddiye aldılar.

1948’den sonra birçok İsrailli lider, ülkenin ulusal hedeflerini 1948 sınırları içinde gerçekleştirebileceğine inanırken, çok daha fazlası, fırsat doğarsa, her yöne doğru genişleme fikrini destekliyordu. Bu, ellilerde yavaş yavaş benimsenen yeni bir askeri doktrinle, yani “İsrail inisiyatifi düşmanın eline bırakmamalı” doktriniyle örtüşen bir fikirdi. İsrail, savaşın koşullarını ve zamanlamasını seçmek zorundaydı. Bu nedenle İsrail, elliler ve altmışlar boyunca Gazze ve Batı Şeria’ya sayısız sınır ötesi baskın düzenleyerek, yüzlerce insanı öldürdü. Bu nedenle İsrail ordusu, bu dönemde sınır tahkimatına büyük ölçekli yatırım yapmaktan kaçındı, çünkü askeri alımlar, taarruz güçleri için yeniden yönlendirildiler. İleride göreceğimiz üzere, tam da bu sebeple İsrail, 1967’de ve sonrasında birçok kez savaşa girdi.

Haziran 1967 Savaşı

Levi Eşkol, 1962’de başbakan seçildi. Kısa bir süre sonra İsrail ordusunun Genelkurmay Başkan Yardımcısı İzak Rabin, ona ülkenin ideal sınırlarını çizdi: doğuda Ürdün Nehri, güney ve batıda Süveyş Kanalı, kuzeyde Litani Nehri. Kudüs ve Latrun bölgesini, Batı Şeria’nın tamamını işgal etme planları, ayrıca Kalkilya’yı ele geçirip yıkma planı geliştirildi. Bir de 1929 katliamının intikamını almak için, Hebron’da (Halil) bir “transfer işlemi” gerçekleştirme planından söz ediliyordu. Bir akademisyenin de dile getirdiği üzere, “İsrail Savunma Kuvvetleri’nin İsrail’in sınırlarını pratikte olarak genişletmeye çalışabileceği fikri, altmışların ortalarında defalarca gündeme geldi.”

1 Ocak 1964’te İzak Rabin, Genelkurmay Başkanı olarak atandı. Rabin, astlarını toplayarak kendi askeri doktrinini özetledi. Rabin’e göre ordu, “operasyonel faaliyetler için daha büyük bir ivme kazanarak savaşa hazırlanmak” suretiyle barışı daha da yakın kılacaktı. Onlarca yıl bu düstur, temel bir askeri ilkeye dönüştü: “savaş, barışa açılan kapı”ydı. Rabin, ayrıca İsrail’in önleyici bir saldırıda bulunma ihtimalini ve bu saldırıyı destekleyecek fikri katkının hazırlanması ihtiyacını da ele aldı. Rabin, “İsrail Devleti’nin büyük olması gerektiği düşüncesinde ahlaki bir kusur görmüyordu.” Görünüşe göre, asıl İsrail’in kendi sınırları içinde kalması gerektiği düşüncesi ahlaki bir kusurdu.

Sonrasında neler olduğunu biliyoruz. 5 Haziran 1967’de İsrail, Mısır’a sürpriz bir saldırı başlattı. Altı gün içinde Sina Yarımadası’nı, Gazze’yi, Kudüs de dâhil olmak üzere Batı Şeria’yı ve Golan Tepeleri’ni ele geçirdi. Bu, stratejik bir kâbusa dönüşecek olan çarpıcı bir askeri zaferdi.

Saldırıdan önceki aylarda ve haftalarda, İsrailli liderler, Filistinli militan gruplara desteğini kesmemesi halinde, Şam'a yürüyecekleri ve hükümeti devirecekleri yönünde tekrar tekrar tehditlerde bulunmuşlardı. Bu durum karşısında, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ı, Mayıs 1967’de İsrail’in Suriye’ye yönelik tehdidine dair, meseleyi yanlış aktaran bir Sovyet raporuna inandı ve Sina Yarımadası’na asker gönderdi. Mısır ordusu, BM güçlerini yarımadadan çıkardı ve Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine kapattı.

İsrailli liderler için bu bir kriz değil, bir fırsattı. İsrail askeri liderleri, Amerikan istihbaratının İsrail’in, ilk saldırıya uğrasa bile, Birleşik Arap Cumhuriyeti ordularını kolayca alt edebileceği yönündeki değerlendirmelerine katılıyorlardı. Ancak İsrail’in, önleyici eyleme dayalı kendi askeri doktrinini benimsemesi halinde, bölgedeki güç dengesini değiştirebileceği ve caydırıcılık kapasitesini yenileyebileceği düşünülüyordu. Öyle de oldu.

Savaştan sonra İsrail’i savunanlar, İsrail’in varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduğu ve ilk harekete geçmesi gerektiğine dair bir türkü tutturdular. Oysa 1967’de savaşa giren hiçbir İsrail lideri bu yalana inanmıyordu. Tehdit ifadesi, sonradan uydurulmuş ve “tercihen girilmiş savaş” olarak tanımladıkları şeyi haklı çıkarmak için kullanılmıştı. Menahim Begin, İzak Rabin, Haim Bar-Lev, Ezer Vayzman, Mordehay Bentov ve Matityahu Peled’ gibi isimler, hep bir ağızdan, savaşı takip eden yıllarda bu gerçeği açıktan dile getirdiler.

Büyük İsrail fikri, bir hafta içinde gerçeğe dönüşmüştü. İsrail hükümeti, 18-19 Haziran 1967’de toplandı, Filistinli mültecilerin sayısının diğer yerlere “transfer” yoluyla önemli ölçüde azaltılmasının ardından, Gazze Şeridi’nin ilhak edilmesi gerektiğine, İsrail’in doğu sınırının artık Ürdün Nehri olmasına, bitişikteki Ürdün Vadisi’nin ise İsrail kontrolünde kalmasına karar verdi. Ayrıca, Batı Şeria’nın yaklaşık yetmiş kilometrekarelik bir bölümünü gizlice ilhak ederek, buraya “Doğu Kudüs” adını verdiler. Golan Tepeleri’ni de ilhak ettiler, ancak bu ilhak, 1981 yılına dek gerçekleşmedi.

Savaş sırasında ve sonrasında İsrail, işgal altındaki topraklardan yüz binlerce Filistinliyi kovdu. Hatırlanacağı üzere, İsrail, üzerinde yaşayan insanları değil, toprakları istiyordu. İsrail, Latrun bölgesi, Kalkilya-Tulkerim bölgesi, Batı Şeria’nın güneyi, Ürdün Vadisi, Kudüs, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri’nde yaşayan insanları kovdu. İsrail için bunlar, dini, askeri veya politik öneme sahip bölgelerdi, bu nedenle sonsuza dek İsrail kontrolü altında kalmaları, dolayısıyla boşaltılmaları gerekiyordu.

Savaşın sona ermesinin ardından İsrail, işgal altındaki topraklarda Filistinlileri toplayıp Ürdün’e göndererek nüfus azaltma çabalarını hızlandırdı. Kudüs’ten ve Batı Şeria ile Gazze’nin diğer bölgelerinden Ürdün sınırına kadar ücretsiz otobüs seferleri düzenlediler ve Filistinliler, bir daha geri dönme haklarından gönüllü olarak vazgeçmeye zorlandılar. Altı ay içinde İsrail, otuz Filistin köyünü ve kasabasını yıktı, yaklaşık 300.000 Filistinliyi yerinden yurdundan etti.

Yitip Giden Filistin (1967-Bugün)

İşgalin ilk yıllarından itibaren İsrail politikaları, uzun süre kalmayı esas alan planın yürürlükte olduğunu ortaya koyuyordu. İsrail’in bölge üzerindeki kontrolü, nüfusa dair derinlikli bilgiye ihtiyaç duyuyordu. Bu amaç doğrultusunda, hükümete bağlı kurumlar, bir bilim insanının ifadesiyle, “sonsuz sayıda tablo, grafik ve rakam” içeren sayısız rapor kaleme aldılar. İsrail ordusu, hızla politik, ekonomik ve toplumsal yaşamın tüm yönlerini kontrol eden bir izin uygulaması geliştirdi. Aylar içinde İsrail, Batı Şeria’daki geniş toprak parçalarını kapalı askeri bölgeler ilan etti. 1968’de Filistinlilere kimlik kartı vermeye başladılar. Aylar içinde İsrail, sonsuza dek sürecek bir işgalin altyapısını kurdu.

Ardından yerleşimler kurma adımı geldi. Başlangıçta yavaş ilerleyen bu süreç seksenlerde İsrail’in sağının egemen hale gelmesiyle birlikte hızla ivme kazandı. Likud partisinin 1977 tarihli seçim manifestosu, “deniz ile Ürdün arası” bölgenin sadece İsrail’in egemenliği altında olması fikrini savunuyordu. Yetmişlerin sonlarından itibaren kurulan İsrail hükümetleri, vaatlerini yerine getirerek, 1982-1988 yılları arasında işgal altındaki Filistin topraklarında yaşayan yerleşimci nüfusunu üç katına çıkardı. Bu dönemden itibaren, İsrail solu ve sağı, hem sakin hem de çatışmalı dönemlerde yerleşimler kurma girişimini neredeyse hiç kesintiye uğratmadan sürdürdü, yerleşimlerin alanını genişletti. Proje, devlet tarafından finanse edildi. Nüfus, son 58 yıl içinde her evden ve her karış toprakran istifade etti. Bugün, Doğu Kudüs de dâhil olmak üzere, Batı Şeria’da hukuka aykırı bir biçimde yaşayan İsrailli yerleşimci sayısı 750.000’in üzerinde.

1967’den beri İsrail, Batı Şeria’nın yarısından fazlasını ele geçirdi. 1967-1975 yılları arasında İsrail, Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 27’sini kapalı askeri bölge, yüzde 22’sini “devlet arazisi” (çoğu Yahudi yerleşimlerine tahsis edildi) ve yüzde 6’sını (çoğunlukla 1969-1997 yılları arasında) Filistinlilere ayrılmış kapalı doğa rezervi ilan etti. Oslo Süreci, işgalin ilk otuz yıllık kesitine damga vuran büyük toprak gaspı sürecini bir miktar yavaşlatmış olsa da, bu durum, günümüze dek devam etmektedir. Örneğin 2022’de İsrail yetkilileri, Batı Şeria’da son yılların en büyük doğa rezervini açıkladılar. Oslo Süreci, Büyük İsrail projesini yavaşlatmadı, bilâkis, bu yöndeki çalışmalarını Batı Şeria’nın yüzde 60’ına denk düşen C Bölgesi’ne yeniden yönlendirdi ve oraya odakladı. İsrail, C Bölgesi’ni 19 Haziran 1967’de doğu sınırı olarak kabul etmişti. Ürdün Vadisi burada bulunuyordu. Ayrıca İsrail, burayı sonsuza dek kontrol edeceğine çok önceden karar vermişti. Oslo, sadece bu kararı pekiştirdi.

2010’lu yıllara gelindiğinde, İsrailli liderler, sadece Büyük İsrail fikrini değil, aynı zamanda dilini de benimsediler. Sosyal Yardım Bakanı Haim Katz 2015’te, “İsrail toprakları bütündür. Filistin diye bir şey yoktur” demişti. Gene 2015’te Dışişleri Bakan Yardımcısı Zipi Hotoveli, “Bu topraklar bizimdir. Tamamı bizimdir” diyordu. 2016’da Tarım Bakanı Uri Ariel, “Nehir ile deniz arasında sadece İsrail Devleti olacak. Ürdün’ün batısında iki devlet yok” diyerek, aynı fikirde olduğunu ortaya koymuştu. 2021’de dönemin İsrail Başbakanı Naftali Bennett, “Deniz ile Ürdün arasında başka bir devlete yer yok. [...] Çünkü toprak bizim hakkımız” diyordu. Aynı şekilde, Temmuz 2023’te Adalet Bakanı Yariv Lavin de “zaten İsrail’e ait olan toprakların tamamı bizim olacak” cümlesini kuruyordu. 7 Ekim arifesinde, Büyük İsrail konusu netleşmiş, karara bağlanmış bir konuydu.

7 Ekim ve Sonrası

7 Ekim saldırıları, Gazze’den başlayarak Büyük İsrail’in tüm anlamını değiştirdi. İsrail, artık Gazze’yi karadan ve denizden abluka altına almak ve havadan bombalamakla yetinmiyordu. Ekim 2023’ün sonlarından itibaren İsrail güçleri, Gazze’nin çoğu bölgesini defalarca işgal etti. İsrail, tampon bölgeleri genişletti. Soykırım sürecinin büyük bir kısmında Gazze’deki birçok bölgeyi aktif savaş bölgesi ilan eden İsrail, Filistinlileri giderek küçülen yerleşim bölgelerine sıkıştırdı. Gazze’nin yaklaşık yüzde 85’i Filistinlilere aylarca kapalı kaldı. İsrailli müteahhitler, evlerini gece gündüz buldozerlerle yıkarken nüfusun tamamı defalarca yerinden edildi. Ancak direniş savaşçıları, yeniden ortaya çıkmaya ve görünüşte yenilgiye uğradıkları bölgelerde gelişkin ve ölümlerle neticelenen operasyonlar yürütmeye devam etti. Böylece soykırıma eşlik eden savaşın süresi uzadı.

Ocak 2025’teki ilk ateşkes, İsrail güçlerinin Gazze’nin birçok bölgesinden geçici olarak çekilmesini sağladı, ancak civardaki tampon bölgeler, Filadelfi Koridoru ve Refah sınır kapısı, bu geri çekilme işleminden muaf tutulmadı. Sonuçtan pek memnun kalmayan İsrailli liderler, aylarca süren düşük seviyeli ihlallerin ardından, Mart ayında tam ölçekli bir saldırı başlattılar. Bu saldırı, Ekim 2025’e dek sürdü. Bu tarihte bir başka “ateşkes” anlaşması imzalandı, ancak İsrail, bu anlaşmayı her gün ihlal ederek, ateşkesin imzalandığı günden beri yaklaşık bin kişinin ölümüne neden oldu.

Ekim 2025’teki “ateşkes”, Gazze’yi doğu ve batı olarak ikiye bölen yeni bir sınırı, Sarı Hat’tı gündeme getirdi. Teoride İsrail, Gazze’nin yüzde 53’ünü kontrol edecekti, ancak pratikte İsrail, Sarı Hat’tı sürekli değiştirerek, Gazze’nin giderek daha büyük bir bölümünü ele geçiriyor, Filistinlileri kelimenin tam anlamıyla denize doğru itiyor. Filistinliler, hattın Filistin tarafında uyuyup, İsrail tarafında ateş altında uyanıyorlar. Bu yazının yayınlandığı günlerde İsrail, Gazze’nin yaklaşık yüzde 63’ünü kontrol altında tutuyor, bu oran artmaya devam ediyor. Bugün İsrail’in kara harekâtını yeniden başlatmayı, Filistinlilere yönelik soykırımcı katliamını yoğunlaştırmayı planladığına dair haberler geliyor.

Bu arada, Gazze’ye yerleşim inşa edilmesine dönük çağrılar, giderek daha da yüksek sesle dillendiriliyor. İsrailli politikacılar ve yerleşimciler, geçen Temmuz ayında Gazze’nin ilhakı ile ilgili bir konferans düzenlediler ve burada ABD’nin, kuşatma altındaki Gazze’yi açlık, hastalık, ateşe verme veya zorla sınır dışı etme yoluyla iki milyon Filistinliden arındırıldıktan sonra bir “tatil beldesi”ne dönüştürme planlarına onay verdiğini söylediler.

Batı Şeria’ya gelince, 7 Ekim olayları, İsrail’in bölgeyi ele geçirme çabalarını dönüştürmekten ziyade hızlandırdı. Hatırlanacağı üzere, Aralık 2022’de Binyamin Netenyahu, İsrail tarihinin en sağcı hükümetini kurduğunda, Büyük İsrail fikri, büyük bir sıçrama yapmıştı. Bezalel Smotriç, Batı Şeria’nın efendisi olarak atandı ve yerleşimler inşa etme girişiminin idaresini kendi ellerine aldı. Yerleşimci milisleri silahlandırdı, finanse etti ve destekledi. Bu milisler, hiçbir ceza almaksızın, insanları evlerinden zorla atıyorlar, ölümlerle neticelenen pogromlar gerçekleştiriyorlar. Yerleşimlerin sayısının artmasına, alanının genişlemesine, yeni yerleşimlerin inşa edilmesine, ırk ayrımcısı yollara ve askeri altyapıya onay verildi. Tüm bunlar olurken, İsrail güçleri, Batı Şeria’da son otuz kırk yıl içinde görülen en yüksek ölümlere sebep olan bazı baskınlara imza attı. Tüm bunlar, 2023 yılının Temmuz ayı içinde oldu.

7 Ekim’den bu yana Büyük İsrail projesi, canlı yayında, gözlerimizin önünde, tam anlamıyla hayata geçiriliyor. İsrail askerleri ve yerleşimcileri, Cenin, Nur-i Şems ve Tulkerim mülteci kamplarından, Misafir Yatta, Humsa, Vadiyü’s-Seyik, Muğayyirü’d-Deyr, Ras Aynü’l-Auja, Susiye ve diğer onlarca yerleşim yerinden 45.000 Filistinliyi evlerinden çıkardı. Temmuz 2024’te İsrail, onlarca yıldır yaptığı en büyük toprak gaspını gerçekleştirmek suretiyle binlerce dönüm araziyi “devlet arazisi” ilan etti, onlarca yeni yerleşim karakoluna onay verdi. Son aylarda yerleşimci teröristler, her gün yaklaşık bir düzine terör saldırısı düzenleyerek, on binlerce Filistinliyi evlerinden çıkarmaya çalışıyor. Büyük İsrail, beyan edilmiş basit bir fikir değil, yıllardır şiddetlenen bir süreç.

7 Ekim, Büyük İsrail’i Filistin projesinden bölgesel bir projeye dönüştürdü. Elbette yukarıda belirtildiği gibi, İsrail, uzun zamandır Lübnan’ı kontrol altına almaya çalıştı, dahası, yetmişlerden bu yana ülkeyi altı kez işgal etti. Her seferinde Güney Lübnan’daki militan direnişi püskürtmeye çalıştı ve her seferinde direnişin yeniden ortaya çıktığını gördü. İsrail, 1982 işgalinden sonra ülkenin güney şeridini neredeyse yirmi yıl boyunca işgal etti, ancak Lübnan’daki kalıcı İsrail varlığının, İsrail’e karşı direnişi zayıflatmak yerine güçlendirdiğini bizzat öğrendi. Direniş güçlendikçe, işgal daha maliyetli hale geldi. Öyle maliyetliydi ki, 2000 yılına gelindiğinde, İsrail halkı sabrını yitirdi ve ordu geri çekildi. Ancak İsrail, Lübnan’ı iyi niyetinden dolayı terk etmedi, yenilgi sebebiyle terk etti.

Sonraki yirmi yıl boyunca İsrail ve Hizbullah, 2006’daki topyekûn savaş da dâhil olmak üzere, yaşanacak bir sonraki çatışmaya hep hazırlıklı girdi. 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail ve Hizbullah, Eylül 2024’e dek çatıştı. Bu tarihte İsrail, çağrı cihazları gibi iletişim aletlerine bomba yerleştirerek, Lübnan genelinde çok sayıda insanı öldürdü, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ı suikastle katletti. İsrail kara kuvvetleri Lübnan’ı işgal etti, ancak Hizbullah güçlerinin ağır direnişi nedeniyle fazla toprak işgal edip elinde tutmayı başaramadı. İsrail’in Lübnanlıları öldürmeye ve ülkedeki beş askeri karakolu işgal etmeye devam ettiği süreçte bir “ateşkes” anlaşmasına varıldı.

Süreç, ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşa dek bu şekilde gelişti. 2 Mart 2026’da İsrail, Lübnan’a karşı tam ölçekli bir savaş başlattı. Litani Nehri’nin güneyindeki Lübnan topraklarını işgal etme planlarını açıklayan İsrail, güney Lübnan ile güney Beyrut’ta 1,2 milyondan fazla insanı yerinden etti. Bazı, bunu Lübnan’ın “Nekbe”si olarak adlandırdı, zira güneyin halkına “kuzeyde İsrail’in güvenliği garanti altına alınana dek Litani Nehri’nin güneyine geçmeleleri” söylendi. Daha sonra, İran’ın baskısı nedeniyle İsrail, en azından kısmi bir geri dönüşe izin vermek zorunda kaldı.

Bu arada, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç, “Litani Nehri, Lübnan Devleti ile yeni sınırımız olmalı” açıklamasını yaptı. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısının şiddeti, ABD’nin İran’la Lübnan’ı da içerecek biçimde, tüm cepheleri kapsayan bir ateşkes imzalamak istemesi sebebiyle bir nebze olsun azaldı. Ancak İsrail’in Lübnan'a yönelik saldırıları halen daha devam ediyor. Bu saldırılar son günlerde arttı. Ortada ABD’nin İsrail’i dizginleyeceğine dair hiçbir işaret yok.

Bir yandan da “Büyük İsrail” fikrinin yaktığı ateş, İsrail genelinde de yayılıyor. İsrailli akademisyen Umri Abadi, İsrailoğulları ve Yahudi tarihi nedeniyle Güney Lübnan’ın geri alınması için Eski Ahit’e dayalı bir argüman ortaya koydu. Aşırı sağcı İsrailli aktivist grup “Uri Zafon”, Yahudilerin Lübnan’a yerleşmeleri fikrini savunurken, İsrailli gazeteciler ve yorumcular, liderlerinin ülkenin güneyini fethetmesini ve orada kalmasını istiyorlar.

Büyük İsrail, Aralık 2024’te Esad rejiminin çöküşünden sonra Suriye’de de önemli adımlar attı. 1974 tarihli Ateşkes Anlaşması’nı tek taraflı olarak geçersiz ilan eden İsrail, silahtan arındırılmış bölgenin ve Suriye topraklarının birkaç yüz kilometrekarelik bir bölümünü, stratejik Hermon Dağı tepelerini ve Kuneytra ile Daraa vilayetlerinin büyük bölümlerini ele geçirdi. İsrail güçleri, Suriye silahlı kuvvetlerini, donanmasını, hava savunma sistemlerini ve füze stoklarını yok etmek için 350’den fazla hava saldırısı düzenledi. Ağustos 2025’ten bu yana İsrail güçleri, Suriye topraklarında en az 1.672 ihlale imza attı, ayrıca İsrail güçleri, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’ya bağlı güçlere karşı Kürtleri destekleyerek, bölünmüş ve istikrarsız bir ülke yaratmaya çalışarak, Suriye’nin iç işlerine de müdahale ediyor.

Şimdi bir de İran’a karşı topyekûn bir savaş başlattılar, orada da aynısını yapmaya çalışıyorlar.

Sonuç

İsrail’in askeri doktrini, bölgedeki hiçbir ülkenin, milis gücün veya halkın İsrail’e askeri bir tehdit teşkil etmemesi fikri üzerine kurulu. Ama aynı tehditlerin İran için geçerli olmasını istiyor. Kendi Şii nüfusuna karşı savaş açma amacı güden Lübnan silahlı kuvvetleri de bu listeye dâhil. Şara’nın İsrail ile çatışmalardan kaçınma çabalarına rağmen ortadan kaldırılması gereken Suriye silahlı kuvvetleri de listede. Tıpkı Tevrat’ta adı geçen, İsrailoğullarının kadim ve amansız düşmanı olarak tasvir edilen Amalik isimli kavim gibi düşman olan halka mensup tüm erkeklerin, kadınların, çocukların, keçilerin öldürülmesi gerekiyor. Aynı listede Filistinli silahlı örgütler de var. Hatta İsrail’in kendisine akan fonları dondurduğu, ama nedense İsrailli efendilerine sarsılmaz bir sadakatle hizmet eden Filistin Yönetimi’nin bile varlığını sürdürmesi imkânsız.

Zachary Foster
11 Mayıs 2026
Kaynak

,

İran’da Devrim

Cengelî Hareketi’nin çıkarttığı Cengel gazetesi


Çarlık rejiminin devrilmesiyle birlikte erken tarihlerde bir devrim gerçekleşti. Kısa ömürlü olan bu Gilan Sovyet Cumhuriyeti’ni Küçük Han ve onun İran Kızıl Ordusu kurdu. Aşağıda, Sovyet Rusya Enformasyon Bürosu’nun çıkarttığı Soviet Russia [“Sovyet Rusya”] dergisi adına Dışişleri Bakanlığı Doğu Dairesi Müdürü Voznesenski’yle yapılan röportaja yer veriliyor.

* * *

 

İran alevler içinde. Reşt’te devrimci bir Geçici Hükümet kuruldu. Birliklerimizin Enzeli’ye girişi, İranlı devrimcilerin önünü açtı. İranlı devrimciler Sovyetler’in kardeşçe desteğin sıcaklığını ve samimiyetini hissettiler. Dışişleri Bakanlığı Doğu Dairesi Müdürü Yoldaş A. Voznesenski, İran devriminin Sovyet Rusya için önemine ilişkin olarak, dergimize katkı sunan isimlerden biriyle yaptığı röportajda şunları söyledi:

“Devrimci hükümetin başında Küçük Han vardı. 1908 İran devrimcileri arasında en aktif isimlerden biriydi. Milliyetçiydi, İran’ı köleleştiren İngilizlere ve onlara kendini satan Tahran hükümetine karşı büyük bir nefret besliyordu. 1914’te dünya savaşının patlak vermesinin ardından İran askeri faaliyet alanı haline geldiğinde, İngiliz, Rus ve Türk kuvvetleri tarafından işgal edildiğinde, Küçük Han kendi birliklerini kurdu ve bunlara ‘orman kardeşleri’ adını verdi.”

Troçki’nin eski antlaşmaların feshedilmesine dair o ciddi açıklamasından, devamında, birliklerimizin İran’dan çekilmesinden sonra, Küçük Han, Sovyet Rusya’ya yönelmeye başladı. İngilizlere karşı daha büyük bir güç ve coşkuyla hareket etti. Reşt’i birkaç kez ele geçirdi, İngiliz konsolosunu tutukladı. İngilizler onun üzerine defalarca güçlü askeri birlikler gönderdi, ancak dağlarda saklandığı ve onu kahraman olarak gören geniş halk kitlelerinin desteğine sahip olduğu için onu asla yakalayamadılar. Küçük Han’ın sayısal gücü, devrimci faaliyetin kapsamına bağlı olarak, bin ila sekiz bin kişi arasında değişiyordu.

Şu anda, Tahran’ın ele geçirilmesinden önce, Küçük Han, tüm İranlıları birleştirmeyi en önemli görev olarak görüyor. Başkent devrimcilerin eline geçtiğinde, toplumsal reformlar başlatılacak, her şeyden önce toprak reformu yapılacak, çünkü İran’da birçok büyük toprak sahibi sınıfın yanı sıra çok sayıda yoksul tarım işçisi de bulunuyor. Küçük’ün programı, bankaların ve gümrük idarelerinin millileştirilmesini, ayrıca gelir vergisinin getirilmesini içeriyor.

1918 yazının başlarında, Yoldaş Kolomeyzev, İran halkına hitaben yazılmış özel bir mektupla Kuçuk Han’a gönderildi. Mektup, Küçük’e ulaşmadı. Kolomeyzev, İngilizler tarafından yakalandı ve kurşuna dizildi. Buna rağmen Küçük ile bağlantı kurmayı başardık. Küçük’ün yanı sıra, Batı İran’da, Kuşan ve Şirvan bölgesinde, İngilizlerin üs olarak kullandıkları kutsal Meşhed şehrinin kurtuluşunu hedefleyen Dohol Han’ın isyancı faaliyetlerine de rastlıyoruz. Bu hareket de Enzeli’deki toplantıdan sonra güçlendi. Çok önemli sonuçlara yol açabilir. Çünkü devrim, şu anda inşa edilmekte olan demiryolu hattı üzerinden Batı İran’dan Sestan’a geçecek, oradan da kaçınılmaz olarak Afganistan ve Belucistan’a yayılacaktır. Alevler Afganistan’ı sardığında ateş, kuzey Hindistan’a da sıçrayacaktır. Dolayısıyla Küçük’ün isyanı, dünyayı etkileyecek çapta, önemli bir olaydır. [Petrograd Krasnaya Gazeta, 10 Haziran]

A. Leontiev
11 Eylül 1920
Kaynak

,

Punk ve Persepolis



Çizgi roman ve film olarak Persepolis, Batı’nın “biz Müslüman kadınları kurtarıyoruz” diyen insani yardım bahanesine dayanan söylemiyle rahatlıkla örtüşüyor.

Filistinli antropolog Lila Abu Lughod, bizi askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için Batı’nın “ezilen Müslüman kadınlar” anlatısını kendince istismar ettiği konusunda uyarıyor.

Bu tespitin itiraz edilecek bir yanı yok.

Persepolis gibi çalışmalar, nihayetinde Avrupa’da ve ABD’de İran toplumunun katmanlı yapısına dair bir anlayıştan ziyade, İslam’a dair önyargıların teyidi olarak tüketiliyor.

Bu demek değil ki Mercane Satrapi’nin tanıklığının değerini görmezden geliyorum, mahkûm ettiği devlet şiddetini küçümsüyorum. Ben, daha çok ne İran rejimini romantize eden ne de patriarkayı görmezden gelen, ama Batı’nın Doğu’yla ilgili beklentilerine uyum sağladığı vakit belirli “eleştirel” söylemlerin nasıl kolaylıkla meşrulaştırıldığını sorgulayan bir eleştiri sunmanın gerekli olduğuna inanıyorum.

Mesele, Satrapi’nin İran’ı eleştirmesi değil, eserinin Küresel Güney’den gelen imtiyazlı seslerin kendi toplumlarını Batı liberalizminin idrak edebileceği kodlarla anlattıkları vakit özümsenebiliyor, benimsenebiliyor oluşu.

Neticede ben de üzerinde İngilizce olarak “Punk ölmedi” yazan bir ceket giydiğimde fazlasıyla punk olduğunu düşünerek büyüdüm. Fakat bugün bana öyle geliyor ki en punk şey, Batı’nın Müslüman kadınlarla ilgili geliştirdiği anlatı ve söylemleri beslemeye son vermek.

Bana kalırsa bugün en punk şey, tümüyle İslam düşmanı olan bir feminizmin beyaz ahlakının mahkemesinde yargılanmadan Müslüman kadınların başörtüsü takmasına izin vermek.

Bren Nava
5 Haziran 2026
Kaynak

04 Haziran 2026

, ,

Amerikan Rüyası

Avrupa ülkelerini iş ve bireysel seyahat amaçlı gezen bir insan, mevcut toplumsal halimizin ve yaşam biçimlerimizin Avrupa’ya değil, Amerika’ya benzediği tespitinde bulunuyor. Konu “Avrupa mı yoksa Amerika mı?” olmayıp, Anadolu’nun yaşadığı değişimin yönüdür.

Şu an yaşanan süreç, özellikle 1980’li yıllardan itibaren adım adım yerleştirilen Amerikan Rüyası’nın inşasıdır. Burada iki boyutu incelemek gerekiyor: toplum ile insan yapısı ve sosyalist siyasetin yönü.

Amerikan Rüyası, orta sınıfın oluşturulup bu sınıfa ait özgür ve özel bireyin kredilerle eve ve araca sahip olması, bu evlerde her bireye bir oda tahsis edilmesi, bugün özelinde iPhone telefon edinmesi, lüks araç kullanması, tatil yapabilmesi, hazda ve hızda sınır tanımaması. Liberal düzenin kurtarıcılığı masalı. Bu masal, emeğiyle çalışanların kulaklarına fısıldandı. Amaç, tüm dünyada Amerikan uyduları oluşturmaktı, oluşturuluyor.

Amerika, iki kez “keşfedildi”: ilki Kolomb ile, ikincisi Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından yenilgiyi teslimiyete çeviren solcularla. İlki işgalle, ikincisi solun rızasıyla gerçekleşti.

Diziler, sosyal medya, müzikle zihinler işgal edildi. Emperyalizmin üçüncü bunalım döneminin özelliği olarak az maliyetle ve direnişsiz işgalin gerçekleştirilmesiydi. Öyle de oldu, artık dev yollar, üç şeritli yollara ayrıldı. Liberalizmin düzlediği her solun yolu çift ve üç şeritli bölündü.

Bugün insanımızın borsaya umut bağlamasında solun etkisi önemlidir. Her gelişmenin borsayı etkileyip etkilemediğine göre haber yapan BirGün özelinde mevcut sol, doların, petrolün ve borsanın tanrısı emperyalizmin ve NATO'nun ideolojik aygıtı, gizli işgalin ve suni dengenin ajanıdır. Özgür ve Özel birey kurgusu, borsa, Bitcoin, bahis kumarıyla Amerikan Rüyası’na ulaşmak için tüm alın terini ve birikimini bu soygunculara vermesiyle inşa ediliyor. Yoksul soyuluyor, sol, buna yol açıyor. Yap-işlet-devret denkleminde döşenen yolun ihalesini sol alıyor, yol rüştünü kanıtlayınca NATO’ya teslim edilecek.

Özgür Özel, Amerikan basınından Newsweek’e yazı yazıyor.[1] Bu yazıda, belediye seçimleri ve kayyumlarda kendilerine destek vermediği için İngiltere’ye sitem eden Özgür Özel, yine emperyalizmden icazet isteyip demokrasiye zeval gelmesinin sadece ülkemizle sınırlı kalmayacağını, bölge ve Avrupa’nın, hatta NATO’nun “güvenliğinin” tehlikeye gireceğini iddia ediyor. BirGün bu yazıyı haber yaparken NATO’yla ilgili kısmını sansürlüyor.[2] Halka yalan söyleyen bir gazetenin medya ve basın özgürlüğünü savunması bile yalandır. Gazetenin de bağlı olduğu DY çevresinin de sosyalizmi savunması, sosyalizmin inkârı ve tasfiyesidir. Birikim ne kadar sosyalistse BirGün o kadar sosyalisttir. Her ikisi de Kavala’ya bel bağlar. Darbe gelince DY şefi Oğuzhan, Birikim’in başkalemi Belge’ye akıl danışmıştır, bunu söyleyen kendisidir.

“NATO solcuları” denildiğinde kızıyorlar, öfkeleniyorlar. Hayat, son derece somut ilerlediğinden, politika da karmaşık ve soyut işlememelidir. BirGün, özgür ve özel kurtarıcı şefinin Newsweek’te yayınlanan yazısında NATO’nun güvenliği için kaygılandığına dair ifadelerini sansürleyerek vermiştir. Bunu yapmak zorundadır, mandacıdırlar. Temmuz’da düzenlenecek olan NATO toplantısı için solun bu atıl ve sessizliği güçsüzlükten değil, teslimiyet ve ajanlıktandır.

Sol Parti, EMEP ve TKP’nin laiklik-sekülerlik ekseninde çocukları ve eğitimi politika hâline getirmesi sahtekârlıktır. Emperyalizmin gerçek yüzü ve dünya halklarına dayattığı Epştayn düzenine karşı sessiz kalan siyaset, değil sosyalizmden, insanlıktan nasibini almamıştır.

NATO’cu sol her zaman borsa ve doların bekasını korumak zorunda. Bu halkı KOÇ’lara mahkûm eden, bu soldur. Borsa’nın çöktüğüne dair yaptıkları her haberin ardından bu halkı burjuvaziye daha da bağlıyorlar. Borsa, artık halkın nerede ve kimlerin yanında hizalandırılacağının sınır çizgisi. Borsanın aşağı yönlü her hareketi, halkın tefecilerin kurtulması için biraz daha duacı olmasına neden oluyor.

CHP binasının önüne giden her sol parti, istisnasız emperyalizmin bekçisi ve ajanıdır. Özgür ve özel sömürge bekçiliği için mandacılık yapanlara kol kanat gerip bu halka kurtarıcı diye bunların gösterilmesi, halka ihanettir. Kitleye yön tayin etme yalanını artık hiçbir sol sosyalist parti diline dolamasın.

Yaklaşık 10 yıl önce FARC silahlarını BM’ye teslim etti, bir talebi vardı: Silahların yakılarak demire çevrilip barış heykeli yapılmasıydı, bu talepleri gerçekleşti. Bugün ise Kolombiya’daki durumun 10 yıl önceden daha beter olduğunu söylüyor. Bizde de emperyalizmle anlaşan CHP, eşantiyon olarak sol partileri veriyor. Şimdi her birinin parti bayrağı CHP binasının önüne çekilip teslimiyet müzesi açılabilir.

Yenilgi ve zafer, mücadelede kaçınılmazdır. Teslimiyet alçaklık, mandacılık ise ihanettir. Saraçhane’de CHP’ye milislik yapanlar, emperyalizmin kuklası olmaktan öteye gidemezler. Borsa yüzünden edilen her intiharda, çalınan her alın terinde bu solun tarihsel sorumluluğu vardır. Amerikan Rüyası’nı bu halka dayatanların sosyalizme dair ettiği ve edeceği her sözün Komünist Parti Manifestosu’nun sayfalarının emperyalizmin mızraklarının ucuna takılmasından gayrı bir karşılığı yoktur.

Sinan Akdeniz
3 Haziran 2026

Dipnotlar:
[1] Özgür Özel, “Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis”, 1 Haziran 2026, Newsweek.

[2] “Özgür Özel Newsweek’e Yazdı”, 1 Haziran 2026, Birgün.

03 Haziran 2026

Ali Bomaye



Emmett Till, henüz on dört yaşındaydı, ondan bir yaş büyüktü. Beyaz adamlar tarafından dövülerek öldürülmüş, yüzü tanınmaz hale getirilmişti. Bir tabutta yatıyordu. Bu gördükleri, Cassius Clay’in hayatını tümden değiştirdi. Öyle ki, reşit olur olmaz, o zamanın beyaz üstünlükçüsü toplumuna duyduğu nefretten dolayı Roma Olimpiyatları’nda aldığı altın madalyasını Ohio Nehri’ne fırlatıp attı. “Efendiler için savaştım” dedi. Dört yıl sonra, Vietnam’da savaşan ABD emperyalizmine boyun eğmedi, İslam’ı kabul etti ve adını değiştirdi. Hatta kariyerinin en iyi sezonlarını tecrübe ederken, yozlaşmış profesyonel spor camiasınca üç yıl ringlerden uzak tutuldu.

New York eyaleti, boks lisansını iptal etti. Askerlikten kaçmakla, yani firarilikle suçlandı. “Ortada Vietkong’a karşı olmamı gerektirecek hiçbir şey yok. Onlar bana hiç ‘zenci’ demediler” sözünü birkaç yerde dile getirdi. Kölelik döneminden kalma adını bırakıp Muhammed Ali adını aldı. O, artık sadece muhteşem bir boksör değildi: dünya çapında barış ve eşitlik elçisi oldu. Dünya genelinde kitlelerin duygusal desteğini arayan, var olma hakkı için savaşan her insanın sesi olan Ali, bu nedenle muktedirlerce pek sevilmiyor. Bugün ringde değil ama hep burada.

1942’de Kentucky eyaletinin Louisville kentinde doğan Cassius’un ailesi pek yoksul değildi, mütevazı şartlarda yaşıyordu. Babası boyacı, annesi kuafördü. Sonuçta o bir Afrikalı-Amerikalıydı: Güney’de hayat, beyaz ve tercihen zengin doğmayan herkes için berbattı. Irk ayrımcılığı üzerine kurulu Jim Crow yasaları, siyahilere “ayrı ama eşit” statü bahşediyordu. yani devlet, siyahilere beyazlar kadar hizmet vermiyordu. Genç Cassius, kendisini bir ikonaya dönüştürecek olan sınıf bilincini tam bu bağlamda geliştirdi.

Onu kısa süre içinde tüm zamanların en büyük boksörlerinden biri yapacak olan yardımı, polis memuru Joe Martin’den gördü. Aynı zamanda bir spor salonu sahibi olan Joe, bisikleti çalındıktan sonra gözyaşları içinde bulduğu ve adaleti kendi ellerine almak isteyen genç adamı, boks sporuna davet etti. Cassius, ciddi bir adamdı, hiçbir kötü alışkanlığı yoktu, haftada altı kez antrenman yapıyordu. Yeteneği sınırsızdı: spor salonundan çıktığında, Olimpiyat şampiyonu olmaya adaydı. Gerisi tarihte kayıtlı.

Luther King’den çok Malcolm X’e benziyordu, çünkü devrimin “gerekli olan her türden araçla” yapılması gerektiğini savunuyordu. Her iki ismin de ortadan kaldırılmaya çalışılması, tesadüf değil. Akıl hocasını öldürdüler ve savaşmasını engellediler.

“Louisiana’nın ‘zencileri’ köpek gibi muamele görürken, insan haklarından mahrum bırakılırken, neden benden üniforma giymemi, evimden 10.000 kilometre uzağa gidip Vietkong’un başına bomba ve mermi yağdırmamı istiyorlar?”

Amerikan kamuoyu bölünmüş durumdaydı: savaşta ona dokunan herkesin vay haline. Ama önemli olan, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanın onu bir tanrı, kurtuluş tanrısı olarak tapmasıydı.

Uzun süre spor elçisi olarak görev yaptıktan sonra boksa geri dönen Ali sadece spor alanında bir miras bırakmadı. Her maç, ırksal eşitsizlik duvarına vurulan bir darbeydi. Üç yıldan fazla bir süre aktif olmayan ve yeniden başlamak zorunda kalan Ali, kariyerinin ilk yenilgisini Frazier’ın elinde aldı. Bu olay, her şeyden önce, ondan alınanları geri alma arzusunu artırdı. Bir gurur meselesiydi. Tüm zamanların en iyisi olarak kabul görmek için rövanş maçına çıkmak istiyordu. Ağır siklet şampiyonu Foreman’ı alt etmesi şarttı. Onun mayası öfkeyle yoğrulmuştu.

İki önemli ifadenin sahibiydi o. Müsabakaya “Ormandaki Gürültü” adı verildi. Maç, Zaire’nin Kinşasa şehrinde yapıldı. Ali’nin kullandığı taktik ise "iplere yaslanma taktiği”ydi: rakibini yorup beklemeyi, açıkları görmeyi amaç edinen bir taktikti bu. Dakikalar geçtikçe rakibinin korkunç darbeleri şiddetini kaybetti ve hafifledi; böylece sekizinci rauntta Ali fırsatı değerlendirdi ve Foreman’ı nakavt etti. O dönemde “Belçika Kongosu” olarak anılan Zaire’nin Mobutu Sese Seko’nun diktatörlüğünden bıkmış olan halkı, “Ali Bomaye!” [“Gebert onu Ali”] diye bağırdı. Seko, CIA’in ülkeyi açlıkla terbiye etmek için başa geçirdiği, satılık bir haindi.

Ringin etrafında insanlığın en aşağılık pislikleri doluşmuştu: Afrikalı diktatörler, Batı’nın gizli servisleri, mafya üyeleri, rejime bağlı gazetecileri. Arkalarında ise halk. Sayısız çocuk. Yüz bin kişi maçı izliyor. Her coğrafyadan milyonlarca insan televizyon başında. Spor, hayata dair bir şeyler söylüyor. Ali’nin yumrukları, aslında, en son başkaldıranların yumrukları. Ali’nin “beyaz zenci” lakabını taktığı Foreman ise, mücadele edilmesi gereken güce dair bir simge. En nihayetinde nakavt oluyor.

Ancak, sportif açıdan bakıldığında, bu yeterli değildi. Bir yıl sonra, Manila’da, o ve Frazier, bir numaralı sıra için üçüncü ve son kez karşı karşıya geldi. Sonrasında yaşananlar, muhtemelen yaşayanların hafızasındaki en acımasız maçtı; Frazier’in son raundun başlarında çekilmesiyle sona eren bir mücadeleydi. Döngü tamamlanmıştı.

1984 yılında, zaten emekli olmuşken, korkunç Parkinson hastalığına yakalandı ve 3 Haziran 2016’da Phoenix’teki bir hastanede hayatını kaybetti. Bugün yaşasa 84 yaşında olacaktı.

Muhammed Ali, yitip gitmeyecek bir efsane. Hâlâ öyle. İnsanlığın, kendi ellerimizle kurduğumuz toplumun kusurlarıyla dolu uzun yolculuğuna bir dönüm noktası o. Yumrukları, o kötü koşullarda yaşayanların yüzleştikleri eşitsizlikleri meşrulaştıran kayıtsızlığın perdesini yırtıp attı.

“Ali Bomaye!” bu nedenle, güçlülerin uykusunu bölen, en şanssızlara umut veren atalarımızın haykırışıdır. Her neredeysen, sporun ve hayatın şampiyonu, her şey gönlünce olsun. Her şey için teşekkürler.

Matteo Parini
17 Ocak 2026
Kaynak

,

Nâzım KUTV’da



KUTV’da Mısır’dan gelen öğrenciler de vardı. 1925’te Doğu Üniversitesi’nde, Mısır’daki gerici hareket ve Sir Lee Stack Paşa’nın suikastı sonrası bir dizi genç Mısırlının idam edilmesinin ardından, 1924’te Sovyet başkentine gelen Mısırlı öğrencilerle tanıştım. Bu öğrencileri şu isimlerle tanıyordum: Aziz; Hamdi; Fehmi; (Hassuna; Ömer; Zanberg).

Aziz; zayıf, parlak gözlü ve huysuz biriydi. Kahire’de demiryollarında çalışmış, Marksizm eğitimi almak için Moskova’ya gelmişti. Her zaman, Büyük Piramit’in tepesine kızıl bayrağı dikmek dışında Mısır’a dönmeyeceğine yemin ederdi.

Hamdi; kısa boylu, tıknaz, hafif topal bir tıp öğrencisiydi. Kendisini her zaman Mısır devrimci hareketinin teorik dehası olarak ilan ederdi. Fehmi, İskenderiye Üniversitesi’nde mühendislik okumuştu. Zayıf ve sessiz biriydi, resim yapmayı severdi, karmaşık ideolojik konularda tartışmalardan kaçınırdı.

Hassuna ise İskenderiyeliydi, uzun boylu, kambur bir diş asistanıydı. Küçük, pırıl pırıl gözlü, biraz da yaramaz, yüksek bir bakanlık makamının hayalini kuran bir çocuktu.

Bir de Ömer var... Kısa, tombul ve tıknaz, sosyalist devrimden önce yabancı bir sirkle Rusya’ya gitmiş, “alev yutan”, “cam ısıran” adam rolüyle sahnelere çıkmış. Seyircilere yanan bir meşale gösterir, onu büyük ağzının içinde söndürürmüş. Veya bir cam bardağı alıp dişlerinin arasında kırarmış.

Son olarak, Zanberg’den söz edeyim: kısa boylu, açık tenli, mavi gözlü Polonyalı bir Yahudi. Ailesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Mısır’a göç etmiş, oğulları orada Mısırlılaşmış. Daha sonra 1923’te Mısır’da Hüsnü Arabi’nin başını çektiği sosyalist hareketine katılmış, tutuklanmış, sonra Rusya’ya sürgün edilmiş.

Bunlar, Lenin’in öldüğü yıl Sovyetler Birliği’ne giren ilk Arap öğrencilerdi. Hepsi Mısırlıydı. Ben, Asya’daki Arap ülkelerinden Moskova'ya gelen ilk Arap’tım. Gerçek isimlerin takma adlarla değiştirilmesi adet olduğu için, Mısırlı öğrenciler, bir araya gelip bana Mustafa Kemal adını vermeye karar verdiler. Ancak Ruslar, daha doğrusu, Sovyetler Birliği’nin doğu kesiminden gelen öğrenciler, bu isimden dolayı şaşırdılar, Türkiyeli Mustafa Kemal’in ismini aldığımı sandılar. Nâzım Hikmet’in müdahalesine dek bana şüpheyle baktılar.

Sovyetler Birliği dışından gelen öğrencilerin çoğu öğrenci yurdunda kalıyordu. Her ulusal grubun kendi etkinlikleri vardı. Belki de en aktif olanı, Türk şair Nâzım Hikmet’in önderliğindeki Türk grubuydu.

Her bir millet ayrı gruplara ayrışmıştı ve kendi faaliyetlerini yürütüyordu. Başında şair Nâzım Hikmet’in bulunduğu Türk grubu, en aktif olanıydı. Tanıştığımda yirmi beş yaşında genç bir adam olan Nâzım, uzun boylu, sarı saçlı, mavi gözlü, mizaç açısından hayat dolu biriydi. Sürekli hareket eden, enerji küpü olan bu arkadaş, golf pantolonu giyerdi. Üzerinde ise neredeyse tüm düğmeleri ilikli bir ceket bulunurdu. Türk öğrencilerinin arasında durur, yazdığı devrimci şiirleri okurdu. Muhtemelen kendi bestelediği devrimci şarkıları onlarla birlikte söylerdi. Sonra Nâzım Hikmet’in en önünde durduğu öğrenciler, Türk sultanlarını alaya alan komik piyesler sergilerlerdi. Biri, at niyetine süpürge sapına biner, halkın içinde yürür, sağa sola selam verir, diğer öğrencilerse alaycı bir tonda sultanın marşını okurlardı.

O zamanlar üniversiteye ve etkinliklerine yeni başlamıştım. Yurt merdivenlerinin tepesinde durmuş, etrafımda olup bitenleri izliyor ve gülüyordum. Nâzım Hikmet yanıma geldi ve tanışmak amacıyla sorular sordu. Adımı sorduğunda, üniversitedeki adımın Mustafa Kemal olduğunu söyledim. Bu cevabım karşısında biraz sarsılan Nâzım, “Ne?! Mustafa Kemal mi? Sana bu ismi kim verdi, kim?” dedi. Ona şöyle dedim: “O, Mısır ulusal lideri Mustafa Kâmil, Mustafa Kemal değil.” Gene de isminden hoşlanmadığını, insana hem özgürlüğü hem de zulmü çağrıştırdığını, bu nedenle kafa karıştırıcı olduğunu söyledi. Ardından, ismimi hayranı olduğu İranlı şair anısına, Mustafa Sadi olarak değiştirmemi önerdi. Nâzım Hikmet’le aramızdaki dostluk bağları bu şekilde kuruldu. Beni hep Türk öğrencilerinin bulunduğu yere davet eder, hatta gruba katılıp toplantılarda yer almamı isterdi, bunun sebebini de “yakın geçmişe kadar aynı zulmün altında yaşadık ikimiz de” cümlesiyle izah etti. İki halkın da yakın zamanda aynı boyunduruk altında acı çektiğini göz önünde bulundurarak, Türk topluluğuna sık sık katılmamı, hatta tüm toplantılarında yer almamı istedi.

Üniversitedeki eğitimime devam ederken günler geçti. Nâzım Hikmet ile sık sık üniversite kulübünde, konferans salonunda veya başkentin dışındaki Odlnaya köyündeki yazlık evde karşılaştım.

Sonra Türk şair, aniden ortadan kayboldu. Çok sonraları, Mustafa Kemal’in liderliğini tanımayı reddettiği, ona karşı açıkça düşmanlık beslediği, onu ve rejimini devirip Türkiye’de sosyalist bir devlet kurma arzusunu kamuoyuna açıkladığı için Türkiye’de hapse atıldığını öğrendim.

O zamanlar Türkiye, bu türden bir düşünsel sıçramayı kabul etmeye ne tarihsel ne de toplumsal açıdan hazırdı. Fes yerine şapka takma eylemi bile Mustafa Kemal’e sayısız sorun ve komploya mal olmuştu. Öyleyse İslam’ın yerine geçecek bir doktrin olarak Bolşevizm fikrini nasıl kabul edebilirlerdi? Dahası, Türkiye, Yunan-Türk Savaşı’ndan yeni zaferle çıkmış, liderine sınırsız bir hayranlıkla bakıyor, onu en büyük kurtarıcısı olarak görüyordu.

Dolayısıyla şair Nâzım Hikmet, yaklaşık on beş yıl hapis yattıktan sonra gardiyanlarının yardımıyla hapisten kaçmayı başarıncaya kadar hayalleri ve kederleriyle yaşamaya devam etti. Daha sonra Moskova, Havana ve Prag arasında gidip geldi. 1963’te Moskova’da vefat etti.

Necati Sıtkı

[Kaynak: مذكرات نجاتي صدقي [“Necati Sıtkı’nın Hatıratı”], Institute for Palestine Studies, Eylül 2001, s. 36-37.]

02 Haziran 2026

,

Marx’a Özgürlük, Bize Özgürlük

“Marx’a Özgürlük, Bize Özgürlük”, dünya komünizmi bakış açısını temel alan, özgürlükle ilgili altı ayrı değerlendirmeden ilkidir. Ağustos 2025’te Avrupa Lisansüstü Okulu’nda sunulan, bu vesileyle ilk kez kamuoyuna açıklanan bu değerlendirmeler, devrimci teori ve mücadeleye dayanan bir bakış açısı olarak dünya komünizmini hayata geçirmeyi amaçlamaktadır. Komünizmi belirli dönemlere ve yerlere hapsetmek yerine, tarihsel materyalizm, ezilen insanların dünyayı değiştirebileceği inancı ve kurtuluşun doğası itibarıyla birbirine bağlı bileşenlerden oluştuğuna dair bilinçle mücadele yürüten hareketlerin heterojen birliğine vurgu yapıyorum.

* * *

Bugün “özgürlük”, her zamankinden daha çok çelişkili bir kavram. Bu, Gassân Kenefâni’nin “kör dil” dediği, yalnızca özel şahsa ait anlayışı yansıttığı için anlamdan yoksun bir dili örnekler.[1] Kelimeler, neye isabet edecekleri dikkate alınmadan fırlatılan duygu füzeleri gibi, her yöne savruluyorlar. Post-yapısalcılık bizi, “boş göstergeler” açısından düşünmeye teşvik ediyor ama bunun bir bedeli var: Anlamsız kelimelere yüklenen duygusal yükü kabul etmiyoruz. Özgürlükteki duygusal yükün bir kısmı, “özgür” kelimesinin özgürsüzlüğe işaret etme biçiminden kaynaklanıyor: serbest piyasalar, demir kanunlara göre işler. Serbest seçimler, yeni otoriter rejimleri meşrulaştırır. İfade özgürlüğü, yalanların dolaşımıyla ilgilidir.

Filistin mücadelesi bize, işgal altındaki ve ezilen bir halkın özgürlüğe kavuşma hakkı olan kendi kaderini tayin hakkının, temel bir özgürlük olarak nasıl anlaşılmaz hale getirildiğini, İsrail’in uyguladığı devlet terörünün soykırım, etnik temizlik, zorla yerinden etme, ilhak ve görünüşte egemen uluslara yönelik ayrım gözetmeyen bombardımanlar gerçekleştirme özgürlüğüne sahip olmasına rağmen, bu hakkın savunulmasının “terörizm” olarak şeytanlaştırıldığını ortaya koymuştur.

Dünyanın dört bir yanında sağcılar, özgürlüğün kaybını simgeleyen bu anlamdan yararlanarak, karşı çıktıkları her şeyi özgürlüğe tehdit olarak yaftalıyorlar. Ardından solcular da bizi temel özgürlüklerimizden mahrum bırakacak veya bu yönde tehditler savuracak bir konum alıyorlar. Sağcıların hegemonyasında özgürlük, kişinin istediğini yapma gücüne dönüşüyor. “Özgür” olmak, utanmaz, kanunlar, normlar veya ahlak kurallarıyla kısıtlanmamış olmak anlamına geliyor. Özgür olmak, hâkim olmak olarak görülüyor.

Kimi zaman komünistlerin özgürlüğü burjuva ideolojisi olarak görüp reddettikleri düşünülür. Kapital’in birinci cildindeki ünlü satırlar, bunu destekler niteliktedir. Marx, piyasayı “İnsanın doğuştan gelen haklarının cenneti” olarak tanımlar, onun “Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham” tarafından yönetildiğini söyler. Özgürlük, üretimin ve işçinin sömürülmesinin gizli yuvasının üzerini örten ideolojik bir perdedir. Lenin, Ne Yapmalı? adlı eserinde eleştirinin kapsamını genişletir:

“Özgürlük”, büyük bir kelimedir, ancak üzerinde ‘sanayinin faaliyetlerine özgürlük’ yazan bayrak altında en yağmacı savaşlar yapıldı, ‘emeğin özgürlüğü’ bayrağı altında çalışan insanlar soyuldu.”[2]

Özgürlük, yalnızca sömürü değil, aynı zamanda emperyalizm için de ideolojik bir örtüdür. Komünistlerin burjuva özgürlüğünün en sert eleştirmenleri olduğuna hiç şüphe yok.

Ancak komünist özgürlük anlayışını, burjuva ideolojisine yönelik eleştirisine indirgememek gerek. Çünkü, (komünist projenin özgürleştirici özü göz önüne alındığında) yanlış olmasından ziyade, komünistlerin özgürlüğe değer vermediği suçlaması karşısında yapılan savunmaların her türlü çarpıtmaya yol açabilmesi sebebiyle böyle. Özgürlüğü savunurken komünistler, liberal ve cumhuriyetçi öncüllere boyun eğerler, yanlış zeminde tartışırlar ve bireysel hakları, özel mülkiyeti ve vatandaşlığı öncelikli gören özgürlük anlayışlarına onay verirler. Bu noktada, determinizm ve gönüllülük, yapı ve eylemlilik, özgürlük ve zorunluluk arasındaki ilişki türünden konuların tartışılması gerekiyor.

Elli yılı aşkın bir süredir, Soğuk Savaş’ın şiddetli anti-komünizmi bu zemini mayınlayıp güçlendirdi, komünistleri özgürlüğün karşıtları olarak gösterip hedef tahtasına yerleştirdi, böylece emperyalizmin ideolojik temelini pekiştirdi. Avrupa, İngiltere ve ABD, özgürlüğün medeni garantörleri, yaratıcıları, teorisyenleri ve savunucuları olarak takdim ediliyorlar. Özgürlük mücadeleleri, özellikle onu garanti ettiğini iddia edenlere, emperyalizme, sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı verilen mücadeleler, tarihsel düzlemde önemsiz, gerici, önceden belirlenmiş bir gidişatın yan ürünü olarak yitip gidiyor.

Tarihin bilmecesi, temel hakların anayasal güvenceleriyle çözüldü. En önemli hak ise özel mülkiyet hakkıydı. Diğer her şey, sadece ufak tefek değişikliklerden ibaret. Batı, özgürlük ve demokrasi getiriyor, dolayısıyla, eğer Batı getirmiyorsa, o zaman bu ne özgürlük ne de demokrasidir.

Bize Tahakkümsüzlükten Fazlası Lazım

Belki de bu yüzyılın süregelen emperyalist şiddeti bu yalanı açığa çıkarttığından, belki de kendi kaderini tayin hakkı mücadelesi verenleri savunmak zorunda olduğumuzdan ve belki de sermayenin yeni feodal bir yapıya bürünmesiyle eşitsizlik yoğunlaştığından, Marksizme ve daha da özelde Marx’ın özgürlükle ilgili düşüncelerine yeniden ilgi duyulmaya başlandı. Burada en önemlisi, Marx’a dair çalışmalara cumhuriyetçi bir renk çalınmasıydı.

Son dönemde kaleme aldıkları kitaplarında William Clare Roberts ve Bruno Leipold, Marx’ı siyasi düşüncenin cumhuriyetçi geleneği içine yerleştiriyor, bu anlamda, Lenin’in İngiliz politik ekonomisi, Alman felsefesi ve Fransız sosyalizmini Marksizmin üç temel kaynağı ve bileşeni olarak ele alan yaklaşımını redde tabi tutuyor. Roberts ve Leipold, başlangıç noktası olarak on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının tanık olduğu işçi mücadelelerinde cumhuriyetçi fikirlerin elde ettiği popülariteye vurgu yapıyor. Cumhuriyetçi hareketin demokrasiyi ve halk egemenliğini desteklediğini, özgürlüğü keyfi gücün yokluğu, yani tahakkümsüzlük olarak nasıl kavradığını söylüyor. Vatandaşların, tabi oldukları yasaları kolektif olarak kontrol etmeleri gerektiği üzerinde duruyor.

Roberts, Marx’s Inferno [“Marx’ın Cehennemi”] isimli kitabında Kapital’i modern toplumsal ilişkileri tahakküm ilişkileri olarak eleştiren bir siyaset teorisi çalışması olarak okuyor. Marx’ın eleştirisinin ahlaki olduğunu söylüyor: “Kapitalizm, özgürlüğe yönelik bir tehdittir.” Fabrikada işçiler insanlık dışı despotizme maruz kalırlar. Geniş anlamda kapitalist sistemde, kapitalistler de işçiler de ekonomik yasaların kişisel olmayan tahakkümüne esirdirler.

Roberts, Marx’ın özgürlüğü insanın kendisini kolektif olarak gerçekleştirmesi veya denetlemesi olarak gördüğü fikrini reddediyor. Ona göre Marx, aslında özgürlüğü tahakkümsüzlük olarak görmek suretiyle dönemin cumhuriyetçi akımlarını takip ediyor. Roberts, iddiasını şu şekilde dile getiriyor:

“Marx’a göre, sosyalizmin ilkesel taahhütleri, eşitlik ve müştereklik değil, tahakkümsüzlük olarak anlaşılan özgürlükle ve bu özgürlüğü güvence altına alıp ifade eden birliktelikle ilgilidir.”[3]

Sosyalizm, temelde cumhuriyetçi özgürlük fikrini genele teşmil edip radikalleştirir.

Leipold’un Citizen Marx [“Yurttaş Marx”] isimli çalışması da aynı şekilde Marx’ın cumhuriyetçi geleneğe yönelik borcuna vurgu yapar. Herkes, Marx’ın erken dönem yazılarının açıkça cumhuriyetçi olduğu, “despotik rejimlerin keyfi gücünü, halkın aktif ve egemen olduğu demokratik bir cumhuriyet aracılığıyla aşmaya adanmış” olduğu konusunda hemfikirdir.[4] Bu, tartışma götürmez bir gerçek.

Ama Leipold, daha da ileri gidiyor. Özgürlüğün, Marx’ın hayatı boyunca temel değeri olduğunu, özgürlük fikrinin, tahakkümsüzlük ilkesini temel cumhuriyetçi bir fikir olarak muhafaza edildiğini savunuyor. Yazarın iddiasına göre, Marx’ın siyasi mücadeleye ve siyasi kurumlara olan bağlılığı, hukuk ve özgürlüğün cumhuriyetçi birlikteliğini temel alıyordu. Cumhuriyetçiliğe yönelik daha sonraki eleştirileri bile cumhuriyetçi fikirler içeriyordu.

Roberts ve Leipold, cumhuriyetçi Marx anlayışlarını komünist gelenekle kıyaslıyor. Bu geleneği bir mücadele geleneği olarak ele almıyor. Yirminci yüzyıl, henüz gelmemiş olanın gölgesinde, özgürleştirici bir vaatten ziyade gizli bir otoriterliğin gölgesinde kalıyor. Marx’ı kendi zamanının mücadeleleri bağlamında yorumlarken, daha sonraki Marksistlere yönelik yaklaşımları çoğunlukla akademik yorumlarla veya Lenin ve "ortodoks" Marksizmin reddiyle sınırlı kalıyor. Cumhuriyetçilikleri, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sındaki tartışmalara ve muhtemelen komünizmden kopmanın Marx’ı günümüz toplumsal hareketleri için daha iyi bir kaynak haline getirebileceği umuduna odaklanıyor. Bu nedenle yazarlar, cumhuriyetçi özgürlüğün özü olarak gördükleri tahakkümden uzaklık, keyfi iktidar karşısında özgürlük gibi hususları, insanın kendisini gerçekleştirmesi özgürlüğünün karşısına çıkartıyorlar. Bu kendini gerçekleştirme özgürlüğünü siyaset dışı buluyorlar (siyaset dışı değilse bile haddini bilmeden hayata fazla karışan siyasete müdahil olan bir şey olarak görüyorlar. Aslında yazarların reddettikleri özgürlük anlayışının örneği Alman İdeolojisi’nde mevcut: “Komünistler için özgür faaliyet, bütün insanın tüm yeteneklerinin özgür gelişiminden doğan yaşamın yaratıcı tezahürüdür.”[5]

Roberts ve Leipold’un Marx’ın cumhuriyetçiliğine yaptığı vurgu, Althusser gibi isimlerin yorumlarıyla çelişiyor. Bilindiği üzere Althusser, ilk dönem Marx ile geç dönem Marx arasında net bir kopuş yaşandığını tespit ediyor. Geç dönem Marx’ı “teorik anti-hümanizm”, yani burjuva felsefesinin kategorilerini reddetmesi ve “toplumsal formasyon, üretim güçleri, üretim ilişkileri, üst yapı, ideolojiler, ekonominin son kertede belirleyiciliği, diğer düzeylerin özel belirlenimi gibi yeni kavramları takdim ediyor oluşu üzerinden okuyor.[6]

Marx, geç dönem çalışmalarında, önceki hümanizminin ampirizmi ve idealizmiyle kopan bir sorunsal benimsemiştir. “Yeni ilkeleri ve yeni bir yöntemi” vardır. Althusser, tarihsel materyalizmin teorik bir devrim, epistemolojik bir kopuş olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.

Burjuva özgürlüğünü ele alalım. Althusser onu, egemen sınıfın ideolojisi olarak sahip olduğu işlev bağlamında değerlendiriyor. Şöyle diyor:

“İdeolojisi, özgürlük kelimesine taklalar attırmaktan ibarettir. Oysa özgürlük, burjuvazinin sömürdüğü kişilerin (‘özgür insanlar’!) aklını karıştırma arzusunun delilidir. Burjuvazi sömürdüğü insanları boyunduruk altında tutmak adına, onların tepesinde özgürlük sopası sallar. Çünkü burjuvazi kendi sınıfsal egemenliğini de sömürdüğü kişilerin özgürlüğünü de daimi kılma ihtiyacı duyar. Başka bir halkı sömüren bir halk, özgür olamayacağı gibi, bir ideolojiyi kullanan bir sınıf da onun esiridir.”[7]

Özgürlük, burjuvazinin kapitalist liberal hukukla gerçek ilişkisine ve sömürdüğü işçiler de dâhil olmak üzere, tüm insanların özgür olduğunu söyleyen hayali ilişkisine işaret eder. Özgürlük ideolojisi, iki şekilde işler: sömürülenlerin kafasını karıştırır, sömürenleri meşrulaştırır. Bir anlamda, burjuvazinin sözüne iman eder. Sömürdüğü kişilerin özgür olduğuna, işçilerin çalışmayı seçtiğine inanmak zorundadır. Bu, burjuvazinin dünyadaki konumunu kendine haklı çıkarmasını sağlar. Herkes, özgür seçimler yaptığı için yönetmeyi hak eder. Tüm sistem, özgürce seçilmiş bir sistemdir. Özgürlük, burjuvazinin taleplerine, konumuna, amaçlarına ve yasalarına evrensellik kazandırdığı kavramlardan biridir.

Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde bunu açıkça dile getirir. Feodal aristokrasi sadakate ve onura, burjuvazi, özgürlük ve eşitsizliğe vurgu yapar.

“Kendinden önce muktedir olan sınıfın yerini alan her yeni sınıf, amacına ulaşmak adına, kendi çıkarını toplumun tüm üyelerinin ortak çıkarı, yani ideal biçimde ifade edilmiş çıkar olarak sunmak zorundadır: fikirlerine evrensellik kazandırmak ve onları tek makul, her yerde geçerli olan fikirler olarak takdim etmeye mecburdur.”[8]

Her yeni sınıf, amaçlarını gerçekleştirmek için fikirlerine evrensellik imajı kazandırmalıdır. Hepimiz için doğru olan, bazılarımızın yönetmesidir.

Burada, yeni bir sınıfın kendi çıkarlarını ortak çıkar olarak sunmak için kullandığı fikirler eleştirilmiyor. Burada bu fikirler tarihsel zemine oturtuluyor, belli bir bağlamda ele alınıyor, ortaya çıkış koşullarına odaklanılıyor. Bu eleştiri, fikirlerin nasıl kullanılabileceğini söylemez. Fikirler, egemen sınıfa karşı da kullanılabilirler. James Martel, bu noktayı vurgulamak için yanlış yorumlama kavramını geliştirmişti.[9] Özgürlük ve eşitlik gibi bir amacı olmayan insanlar, her selam edenin yanına koşup bayraklarını havaya kaldırırlar. Martel, C. L. R. James’in The Black Jacobins [“Siyahi Jakobenler”] kitabındaki Haiti Devrimi anlatımını örnek olarak kullanır. Köleler, özgürlüğü ve eşitliği, insan haklarını ciddiye alarak kendileri için talep ettiler. Burjuva özgürlük fikirlerinin evrenselliği, bunların egemen sınıfın çıkarlarına aykırı şekillerde kullanılmasını mümkün kılar.

Peki ama ezilenler, ezenin dilini konuştuklarında, kaybetmiş mi sayılırlar? Ezilen sınıfın kategorileri ve dünya görüşü, onların dünya görüşünü şekillendirdiğinde ne olacak? Ezilen, düşmanın dilini konuştuğunda ona karşı yürüttüğü savaşı yarı yarıya kaybeder. Marx’ın cumhuriyetçi olarak yorumlanmasında söz konusu olan meselelerden biri de budur: hâkim ideoloji, egemenliğini sürdürmektedir. Marx, yeni bir yaklaşım sunmaz. Eski yaklaşımın evrenselliğini teyit eder.

Komünist Özgürlük: Hareketin Gerçekliği

Cumhuriyetçi okuma, Marx’ı canına can kattığı partilerden ve mücadelelerden koparmaya çalışır. Bu cumhuriyetçi metinleri yazanlar, “Marx’ın cumhuriyetçi olması durumunda yeni anti-komünist saldırı karşısında elini güçlendireceğini, bugün izlememiz gereken siyaset konusunda bize bir şeyler söyleyebileceğini “düşünmektedirler. Bu noktada daha güçlü bir yönelimi açığa çıkartmaksa, dünya komünizmi içerisindeki devrimci mücadeleye düşer.

Tek bir yazarın yazıları ve bağlamına, özgürlük konusunda neler düşündüğüne odaklanmak yerine, ben, daha çok komünist gelenek içerisindeki devrimcilerin yazılarında görünen özgürlük fikriyle ilişkili sürekliliklerle ve birikimlerle ilgileniyorum. Ben, esas olarak “Komünist özgürlük nasıl gelişir?” veya “Özgürlük mücadelesi neye ihtiyaç duyar?” türü soruların cevabını arıyorum.

Dünya komünizminin bakış açısını benimseyerek, bölgesel ve zamansal özgünlüğe yöneltilen emirleri elimin tersiyle itiyorum. Yerel ve tarihsel açıdan eş zamanlı olanlar, özgürlüğün ve kimliğin münhasır mekânları olarak ele alınmamalıdır. Bunların böyle olduğu varsayımı, dünya tarihi, dünya pazarı, emperyalizm ve karşılıklı olarak birbirini güçlendiren pratikler ve mücadele mirasları gerçeğiyle çelişmektedir.

Ayrıca, yalnızca reddiyeci dil içinde ortaya konan, ancak tam olarak neyin reddettiği belirtilmeyen (Kautsky’ye mi? Komintern’e mi yoksa Stalin’e mi karşı belli olmayan) “ortodoks” Marksizmle ilgili değerlendirmeleri de reddediyorum. Bunun yerine, devrimci teori ve pratikte ortaya çıkan komünist geleneğe bakıyorum. Bu, heterojen ve capcanlı bir gelenek.[10]

Üreticiler ve ezilenlerle ilgili kaygılar, burjuvazi ve proletarya arasındaki karşıtlığın ötesine uzanır. Üretim, yeniden üretim ve koşullarıyla birlikte ele alınır. Sınıf mücadeleleri köylüleri, küçük burjuvaziyi ve lümpenleri içerir. Bunlar, yerli halkların, sömürgeleştirilmiş halkların ve yeni sömürgeleştirilmiş halkların mücadeleleridir. Pazarlar, uluslar, halklar ve topraklar, her zaman bir şekilde Avrupa olarak hayal edilen bir devlet ve toplulukla sınırlandırılmak yerine, dünyanın her yerinde mevcuttur.

Komünistler bile çoğu zaman geleneğimizi bölünmeler ve ayrılıklarla sınırlandırıyor, sanki en belirgin özelliğimiz, anlaşmazlıkmış gibi: Bolşevik veya Menşevik, Stalin veya Troçki, Doğu veya Batı Marksizmi, parti çizgilerindeki en belirsiz ayrımlara kadar uzanan soy ağaçları.

Solun kendi parçalanmışlığına olan bağlılığı, parodik ve bunaltıcı bir hal alıyor. Kimsenin bizim peşimize düşmemesine şaşmamalı. Biz bile kendimizi takip etmiyoruz. Bu melankolik acizliğin aksine, tarihsel materyalist yöntemdeki gelişmeleri, varyasyonları ve uygulamaları, dünya komünizminin üretken yaratıcılığı, komünist hareketin gerçekliği olarak görüyorum. Kopmaları ve revizyonları izlemek yerine, dünyada özgürlüğün gerçekleşmesi mücadelesinde özgürlüğe yönelik bir yaklaşım ve vizyon ortaya koyuyorum. Burada tekdüze değil, birleşik bir yaklaşım söz konusudur. Mücadeleler aracılığıyla ve mücadelelerden elde edilen bilginin birikimidir; geçici ve değişen, bu kabulle inşa edilen bir bilgidir.

Başka komünist devrimcileri de tercih edebilirdim. Bu değerlendirmelerde ele aldığım kişiler, düşünce ve eylemin ayrılmazlığı konusunda ısrar eden bir geleneğin örnekleri, düzeltilmesi ve zenginleştirilmesi gereken bir temeldir.

Amilcar Cabral’ın sözleriyle, bu gelenek, düşünmeden hareket etmeyi ve eylem olmadan düşünmeyi reddeder.[11] Dünya’daki komünist gelenek, Marx’ın Feuerbach üzerine on birinci tezini uygulamaya koyar: amaç dünyayı değiştirmektir. Bu, kendileri de zorunlu olarak değişen bağlamlarda, bu değişimi gerçekleştirecek gücü inşa etme dürtüsünü somutlaştırır.

Bu geleneği yeniden bir araya getirmemiz, kapitalizme, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadelelerin heterojen birliğini, ezilen halkların (kadınlar, ulusal azınlıklar, yeni sömürgeler) kendi kaderini tayin etme hakkını öncelikli gören analizleri ve ezilenlerin ittifaklarını kurmanın taktiksel gerekliliğini hatırlamamız gerekiyor.

Parçalanmanın doğal kabul edildiği, hatta teşvik edildiği ve eleştirinin pratik eylemden kopuk olduğu, bu anlamda, pratik eylem için ilişkilerin ve biçimlerin kendilerinin parçalanıp silindiği yeni feodal kapitalizm ortamında, komünist devrimcilerle birlikte düşünmek, bugün mücadele için gerekli örgütleri ve uygulamaları inşa etmemize yardımcı olabilir. En azından, eleştirinin bölme, kesme ve izole etme ile eş anlamlı hale gelmesi ve birleştirme, inşa etme, bütünleştirme, genelleştirme ve bütünleştirmenin sıklıkla şüpheli olarak ele alınması konusunda bize yeniden düşünme fırsatı sunabilir.

Dünya komünizmini esas alan bakış açısının bir avantajı da, Avrupa merkezli olmamasıdır. Marx’ı ayrıcalıklı kılmaz, bunun yerine, Marx’tan ilham alan devrimcilerin konuşmalarını ve yazılarını dikkate alır. Bunlardan çok azı, düşüncesinin her inceliğini anlamaya çalışarak, her ifadesini didik didik incelemiştir. Çok azı, fikirlerinin gelişimini izlemeyi birincil amaç edinmiştir. Onlar Marx’ı, kurtuluş mücadelesinde düşünce ve eylem için kritik bir rehber olarak ele almışlardır.

Marx’ın cumhuriyetçi ideallerden etkilenip etkilenmemesi, komünist devrimcilerin ne için savaştıklarına dair anlayışları ve bu anlayışı eyleme nasıl dökmeye çalıştıkları hususunda bize bir şey söylemez.

Macaristan, Peru, Bolivya, Filistin, Burkina Faso, SSCB gibi ülkelerde kaleme alınmış yazıları kültür ve döneme göre tasnif edip özel bir konuma hapsetmek yerine, tek başına bir araya getirmenin eklektik bir yaklaşım olduğunu düşünebilirsiniz. Daha özgül kıyaslamalar talep edilebilir, yazıları bir araya getirmek yerine, onları ulusal ve tarihi koşulları açısından karşılaştırmak daha uygun olabilir. Bunlar, alternatif yöntemlere işaret eden geçerli endişelerdir. Benim tahminim, bu harmanlamanın bize, komünist partinin zaman içinde ve mücadeleyle nasıl şekillendiğine dair bir bakış açısı kazandıracağıdır. Ben, sadece dünya komünizminin bakış açısını benimsemiyorum; onu inşa ediyorum.

Dünya Komünizmi

Sömürülen, ezilen ve sömürgeleştirilen halkların mücadelelerinden doğan, dünya çapında geçerli bir komünist özgürlük fikri mevcut mudur? Buna “hayır yok, özgürlük neticede burjuva bir kavramdır, burjuva ideolojisiyle iç içe geçmiş ve onu oluşturan bir unsurdur” cevabı verilebilir. Şu cevap da dillendirilebilir: “Genel manada komünist özgürlük diye bir şey yoktur; yalnızca kültürel olarak özgün özgürlükler, zamanlarına ve yerlerine bağlı özgürlük vizyonları vardır. Evrensellik iddiası, burjuva ideolojisinin bir yanılsamasıdır.” Bu cevapların her ikisi de reddedilmelidir.

Özgürlüğü burjuva ideolojisine indirgemek, Haiti devriminin, Siyahilerin özgürlük mücadelesinin, sömürgecilik karşıtı devrimlerin ve Üçüncü Dünya’daki kurtuluş hareketini canlandıran özgürlük vizyonunun üzerini örter. C. L. R. James’in (Siyahi Jakobenler) ve W. E. B. Du Bois’un (Black Reconstruction in America -Amerika’da Siyahi Yeniden Yapılanma) yazıları, gücünü ve önemini yitirir. Evrensel idealleri savunan ve bu ideallere dayanarak insanları işgale, sömürüye ve baskıya karşı ayaklanmaya seferber eden kurtuluş mücadeleleri, özgürlük çağrıları, yanlış yönlendirilmiş ve sahte, mücadele edenlerin dünya ile ilişkilerinde bir şekilde gizemli bir anlayışa sahip oldukları şeklinde küçümsenir, etkisiz hale getirilir ve yanlış bir kanala hapsedilir. Aynı şekilde, özgürlük hareketlerini kendi ait oldukları bağlamlara indirgemek, onları kendi kaderlerini tayin hakkı mücadelesinde dayandıkları tarihlerden ve dayanışmalardan mahrum bırakır.

Komünist devrimciler, mücadelelerini dünya tarihi bağlamında, zaman ve mekân boyunca derinlemesine birbirine bağlı olarak görseler de, hareketleri kendi bağlamlarına, özellikle de bölgesel çatışmalara bağlıdır.

Walter Rodney, Marksizmi bir yöntem ve bir ideoloji olarak tanımlayan haliyle önemli bir isim. Marksizm, insanın maddi dünya ile ilişkisinden, üretim ve yeniden üretim süreçleri ve ilişkilerinden yola çıkan bir yöntemdir. Rodney, elbette Marx ve Engels’ten yola çıkıyor. Alman İdeolojisi’nde şunlar söyleniyor:

“Toplumsal yapı ve devlet, belirli bireylerin yaşam süreçlerinin ürünü olarak sürekli gelişir; ancak bu bireyler, kendi veya başkalarının tahayyülünde göründükleri gibi değil, gerçekte oldukları gibi, yani, iradelerinden bağımsız olarak, belirli maddi sınırlar, ön varsayımlar ve koşullar altında faaliyet yürüttükleri, maddi olarak ürettikleri dolayısıyla, çalıştıkları gibi değişip gelişirler.”[12]

Amilcar Cabral’ı yeniden yorumlayacak olursak: Gerçekliği kafanızdaki düşüncelerle karıştırmayın. Olan ile hayal ettiğimiz şey arasında bir fark vardır (hayal ettiğimiz şey de olanın bir parçası olsa bile).

Altmışlarda ve yetmişlerde Guyana, Tanzanya ve Jamaika’da konuşmalar yapan ve yazılar yazan (1968’de orada ders vermesi yasaklanan, bu yasak neticesinde uğruna isyanların ve eylemlerin örgütlendiği bir isim olan) Rodney, Batı’nın teknolojilerini kullanan ancak “Batı”nın fikirlerine karşı çıkan Afrika’nın birliği savunucusu çevreleri, doğal ve kültürel arasında yaptıkları yanlış ayrımı temel aldıkları için eleştirir. Materyalist yöntemin, herhangi bir araç veya teknoloji gibi, her yerde uygulanabileceğini tespit eder. Marksizm, Üçüncü Dünya’ya dayatılan “yabancı” bir sistem değildir. Üçüncü Dünya’ya dayatılan kapitalist ve emperyalist sistemle yüzleşmek için bir analiz yöntemidir.

Marksizm, aynı zamanda bir ideolojidir, bir sınıfın çıkarlarına hitap eden bir politikaya sahip bir fikirler bütünüdür. Rodney, bunun sömürülen ve ezilenlere hitap eden, onları sömüren ve ezen sistemi parçalamayı amaçlayan bir ideoloji olduğunu vurgular. Ona göre bu, Marksizmin Üçüncü Dünya ideolojisi olduğunu gösterir. Sömürgeci güçlerin Marksizmi Üçüncü Dünya’dan uzak tutmak istemelerinin şaşırtıcı olmadığını söyler. Sömürgeci kurumların “Marksizme düşman, kapitalist sistemi doğal kabul eden idealistler”den başka bir şey olmayan akademisyenler yetiştirmesinin olağan bir sonuç olduğunu dile getirir.[13] Bu idealistler, emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden yeni sömürgeci koşulların sürdürülmesine katkıda bulundular. Buna karşılık, Marksizm, bu sistemi eleştirmek ve dönüştürmek için gerekli çerçeveyi sundu. Çin, Vietnam, Küba ve Afrika kıtasındaki mücadeleler ve devrimler bunun açık ispatıydı.

Düşüncelerim, komünist hareket içinde ortaya çıkan özgürlük fikrini inceliyor. "Maddilikler” tabirini maddi koşulları analiz etmek ve bu analizi devrimci siyasi pratiğe rehber kılmak için kullanıyorum. Bunun için tarihsel materyalist yönteme ihtiyaç var.

Mücadele halindeki komünistler için maddi koşullar, sadece ekonomiyi değil, aynı zamanda siyaseti ve toplumu, teknolojik ve kültürel gelişmenin sunduğu imkânları, küresel güçleri ve ortaya çıkan mücadele mantığını da kapsar. Temel amacım, yirminci yüzyılın siyasi mücadeleleriyle birlikte Marksist gelenekte ortaya çıkan, özgürlüğe özgü komünist yaklaşımı açığa çıkarmaktır. Önemli olan, Marx’ın ne düşündüğü veya söylediği değil, komünistlerin kurtuluş mücadelesinde ne söyledikleri ve yaptıklarıdır.

Materyalist analiz, üretimde yaşanan ve özgürlüğün alanını genişleten gelişmelerin, yani doğayı düzenleme konusunda edinilen kolektif yeteneğin, yeni kontrol biçimleriyle (iş bölümü, dünya pazarının büyümesi, devletin gelişmesi) nasıl birlikte geliştiğini ortaya koyar. Kapitalizmin gelişmesiyle bağlantılı endüstriler, hayatta kalmak için iş güçlerini satmaya zorlanan proleterlere bağlıdır. Dünya tarihi, bu gelişmenin tarihidir: üretim ve değişim, insanları eşitsizlik ve bağımlılık ilişkilerine bağlar. Bu ilişkiler, yiyecek (kahve, şeker, buğday), giyim, yakıt vb. sayısız günlük maddi yolla yerel ve ulusal engelleri aşarak, dünya ekonomisinin aynı anda üretken, sömürücü ve yıkıcı boyutlarına tanıklık eder. Ticaret, sömürgecilik, Amerika’da çıkarılan ve Avrupa’ya taşınan gümüş ve altın, Afrika’dan getirilen ve köleliğe zorlanan insanlar, savaş... bunların hepsi, küresel iş bölümünün ve dünya pazarının evrensel rekabetinin ayrılmaz veçheleridir. Marx ve Engels’in bize söylediğine göre, bu rekabet, “tüm uygar ulusları ve her bir üyesini ihtiyaçlarının karşılanması için tüm dünyaya bağımlı hale getirerek, ayrı ulusların önceki doğal özel varlıklarını yok ederek, ilk kez dünya tarihini ortaya çıkarmıştır.”[14]

Özgürlüğün egemenlikten uzaklık olarak tanımlandığı açık ve özlü cumhuriyetçi anlayışın aksine, dünya komünizminin özgürlük fikri çok daha karmaşıktır. Dört özelliği içerir.

1. Komünist hareketteki özgürlük fikri, burjuva anlayışları da dâhil olmak üzere, ancak bunlarla sınırlı kalmamak kaydıyla, özgürlük ideolojilerinin eleştirisidir. Marx, 1843’te Yahudi Sorunu Üzerine adlı eserinde, bu eleştirinin ilk versiyonunu sunmuştur. Burada siyasi özgürleşmenin sınırlarına vurgu yapan Marx, insanın özgürleşmesi denilen ülküye atıfta bulunur.

2. Komünistlerin özgürlük fikri, zorunlulukla ilişki kurar, yani özgürlüğün küçültülmesi mümkün olmayan maddi boyutunu takdir eder. Biz, “maddeyle yüklüyüz”, maddi bir dünyada, sürekli değişen bir doğa ve kendi yarattığımız bir dünyada yaşayan maddi varlıklarız. Ayrıca başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler de ortadan kaldırılamaz. Başkalarına bir şekilde bağlıyız. Bilinç, özellikle belirli bir zaman noktasında “saf” teori, felsefe ve din biçiminde “dünyadan özgürleşse” bile, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde ortaya koyduğu gibi, toplumsaldır. Özgürlük, maddi ve kolektif koşullarıyla bilinçli bir ilişkiyi, üstesinden gelinmesiyle ilgili bir dizi metafizik yanılsamadan ziyade zorunluluğun anlaşılmasını içerir. Haklar veya özgür irade gibi kavramlar yerine, komünist özgürlük, bağlı olduğu tarihsel koşullara dair anlayıştan yola çıkar. Engels şöyle der: “Özgürlük, kendimiz ve dış doğa üzerindeki kontrolden oluşur; bu kontrol, doğal zorunluluğun bilgisine dayanır; bu nedenle zorunlu olarak tarihsel gelişmenin bir ürünüdür.”[15]

Kapital’in üçüncü cildinde Marx, özgürlüğü sürekli genişleyen bir zorunluluk alanına dayanan bir alan olarak sunar.[16] “Tüm toplumsal oluşumlarda ve olası üretim biçimlerinde” insanın zorunlulukla mücadele etmek zorunda olduğunu yazar. Bu zorunluluk alanı, istek ve ihtiyaçlarımız arttıkça ve “bu istekleri karşılayan üretim güçleri” arttıkça genişler. Marx, bu genişleyen zorunluluk alanının özgürlüğe izin verdiğini, ortak üreticilerin ortak kontrolü altına girdiği, çalışma koşullarının iyileştiği ve çalışma gününün kısaldığı ölçüde daha özgür hale gelebileceğini öne sürer. Ancak ilgili alan, ortadan kaldırılamaz.

Komünist özgürlük anlayışı, özgürlüğü maddi ve kolektif düzeyde mümkün kılan koşullarla uyumludur. Bu nedenle:

3. Komünistler, fikirleri pratiğe dökmekle ilgilenirler. Yeni kurumlar, yeni uygulamalar ve alışkanlıklarla, faaliyetlerin koordinasyonu için yeni biçimlerin yaratılmasıyla açıkça ilgilenirler. Koordinasyon, özgür bir koordinasyon için açıklama ve eğitim gereklidir. Komünistler, insanları oldukları gibi, baskı koşulları altında sınıflı toplumda gelişmiş, doğru bilgi verildiğinde değişebilecek ve değişecek insanlar olarak kabul ederler. Komünist devrimciler, böylece teoriyi kitlelere bağlamayı, mücadelenin neden belirli bir yöne gitmesi gerektiğini ve bu yönün neyi gerektirdiğini onlara açıklamayı amaçlarlar. İnsanlara emir vermekle ilgilenmez: İdrak, insanların elindeki maddi bir güçtür.

4. Dünya komünizmi, özgürlüğe bir süreç, zorluklar ve çelişkilerle yüklü bir tarih ve bağlamda inşa edilen bir şey olarak yaklaşır. Özgürlük projesi farklı biçimler alır: üretim ve yeniden üretimi organize etme biçimleri (endüstriler ve teknolojiler), mücadele biçimleri (silahlı, politik, toplumsal ve kültürel), birlik olma, planlama ve yönetim biçimleri (komün, devlet, proletarya diktatörlüğü, Devrimi Savunma Komiteleri).

Dünya komünist geleneğinde özgürlüğün en özlü tanımını elde etmek istiyorsak, bunu, mücadelelerin birleşmiş ve eşitsiz tarihleri içinde geniş bir maddiyat anlayışını kabul ederek, kolektif öz belirlemenin kurumsallaştırılmasının maddi pratiği olarak görmekten daha kötü bir yol izleyemeyiz.

Özgürlük Öncüller Olmadan Olmaz

Ben bu ilk değerlendirmeyi, Alman İdeolojisi’ne geri dönerek sonlandırıyorum. Bunu, Marx ve Engels’in her birinin ve herkesin sadakatini ölçecek doktrini ortaya koyduklarından değil, dünya komünistlerinin düşünce ve sözünü şekillendiren söylemsel alanı ana hatlarıyla belirlemeye başlamak için yapıyorum. Bu, zengin bir alan. Bu nedenle, başlangıçta kimi yol işaretlerini, paylaşılan bazı öncülleri, mücadele yönelimlerini belirlememiz gerekiyor.

Bu eksik ve ölümünden sonra yayımlanan toplam külliyatta baştan beri karşımıza, cumhuriyetçi tahakkümsüzlüğe indirgenemeyecek, birbiriyle ilişkili olan, zengin ve farklı özgürlük anlayışları çıkar. Toplam külliyatta benim kesinlikle eksik olan sayımıma göre, en az on altı farklı formülasyon mevcuttur. Bunlardan bazıları şunlardır:

▪ Doğal faaliyetin aksine gönüllü faaliyet;

▪ Belirli bir iş bölümüyle belirlenen ve kişinin ne yaptığıyla kim olduğunu belirleyen eylemlerin aksine, kişinin kendi eylemleri üzerinde kontrol sahibi olması;

▪ Komünist devrimden kaynaklanan genel üretimin toplumsal düzenlenmesi;

▪ Azınlığın ayrıcalığı;

▪ Doğa üzerinde kurulan tahakküm;

▪ Dünya pazarı üzerinde bilinçli olarak tesis edilen hâkimiyet;

▪ “Özgürlük burjuva ideolojisidir”;

▪ Muhayyel toplumda bir pranga oluşturan “kişisel özgürlüğün” karşısına çıkartılan, gerçek toplumda mümkün olan “kişisel özgürlük”;

▪ İnsandaki tüm beceri ve yeteneklerin özgürce geliştirilmesi;

▪ Emeğin, iş bölümünün ve/veya özel mülkiyetin kaldırılması;

▪ Kısıtlanmamış öz faaliyet;

▪ Üretim güçlerinin bütününün temellük edilmesi, kapasitelerin bütününün geliştirilmesi.

Bu formüllerden herhangi biri için “komünist özgürlük anlayışı budur” denilenilir, denilmiştir de. Bunlar, aynı zamanda komünist özgürlüğün bileşenleri olarak da birbirine bağlanabilir. Örneğin, bireysel özgürlük, ancak özel mülkiyet ve iş bölümünün kaldırılması ve üretimin komünist bir şekilde örgütlenmesi durumunda mümkündür.

Özgürlüğün bu türden versiyonlarından daha önemli bir şey varsa o da fikirlerin hareketi ve aralarındaki ilişkilerdir. Bu alternatifler, bir süpermarketteki seçenekler gibi değildir. Aksine, bunlar, maddi koşullar üzerindeki kolektif gücün açılımı ve genişlemesi, doğanın ve şansın verdiği şeylerden yaratılan, seçilen ve işbirliğine dayalı kontrol altına alınan şeylere doğru hareket içinde birbirine bağlıdır. Komünist özgürlüğü cumhuriyetçi tahakkümsüzlüğe, hâkimiyet dışı kalma iradesine indirgemek, analiz yöntemini gözden kaçırır: özgürlüğü, yeni çelişkiler ve zorluklar ortaya çıkarırken bile mümkün kılan, değişmekte olan bağlamlara yerleştiren materyalizm de üretimin gelişmesindeki ve koşullarındaki değişikliklerle olan özel bağlar da üretim güçleri ve ilişkileri arasındaki çelişkiler, yani insanların maddi çevresini kontrol etme çabaları ile bu çabalardan doğan toplumsal ilişkiler arasındaki çelişkiler de görünmez olur. Marx ve Engels’in analizi, “saf düşünce”, idealizm eleştirisinden, "gerçek yaşayan insanlara", yani bedenlenmiş, doğayla ve dünyayla ve birbirleriyle ilişkili olan insanlara; maddi yaşamlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini üreten insanlara yönelik bir ısrara doğru ilerler.

“Yaşamı bilinç değil, bilinci yaşam belirler.”[17] Kurtuluş, yalnızca zihinsel bir eylem, bir bilinç meselesi, felsefenin veya hukukun bir başarısı olamaz. Maddi, tarihsel koşullara, sanayi, tarım, ticaret ve iletişimdeki gelişmelere bağlıdır. Yiyecek, barınma ve giyeceğe ihtiyaç duyar. Soyut birey üzerinden düşünülemez çünkü birey, her zaman kendi üretim ve yeniden üretim koşullarıyla belirli bir zaman ve mekânda konumlanmıştır. Örneğin, bireysel serfin yüzleştiği belirleyici unsurlar kümesiyle bireysel proleterin veya bireysel burjuvanın yüzleştiği farklıdır. Özgürlüğün önüne “yerel ve ulusal düzeyde kimi engeller” çıkar.

İnsanların doğal dünya ile ilişkisinin gelişimi, iş bölümünde gördüğümüz gibi, toplumsal ilişkilerin de gelişimidir. Doğada yaşanan beklenmedik olaylara yol açan yönlerinden kurtulunca, iş bölümü doğal, verili bir şey, irade dışıymış gibi görünür ama neticede yeni belirleyici unsurlar ve dizginler açığa çıkar. İnsanların üretimde doğayla etkileşim kurarken gerçekleştirdikleri kolektif faaliyetin kendisi, onları kontrol eder. Bu kontrolün kapsamı, kontrolümüz dışında bir güç olan ve “her yönden bağımlılık” yaratan dünya pazarına doğru genişler. Doğa üzerindeki kontrolün artmasıyla birlikte gelen özgürlük, yeni türde kontrol, özgürsüzlük ve bağımlılık biçimleri üretir.

Son olarak, özgürlüğü tahakkümden uzak bir eylem olarak gören görüşün aksine, dünya komünistleri, özgürlüğün kapitalist ve emperyalist koşullar altında nasıl ortaya çıktığı meselesini dikkate alır. Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde bu ortaya çıkış sürecini ve yol açtığı etkileri ele alır.

“Kişisel ve sınıfsal birey arasındaki ayrım, birey için yaşam koşullarının tesadüfi niteliği, ancak burjuvazinin bir ürünü olan sınıfın ortaya çıkmasıyla görünür. Bu tesadüfi nitelik, ancak bireylerin kendi aralarındaki rekabet ve mücadelesiyle ortaya çıkar ve gelişir. Bu nedenle, hayal gücünde, bireyler, burjuvazinin egemenliğinin tesis edildiği koşullarda daha önceye göre daha özgür görünürler, çünkü yaşam koşulları tesadüfiymiş gibi görünür; oysa gerçekte daha az özgürdürler, çünkü eşyanın şiddetine daha fazla maruz kalırlar.”[18]

Yaşam koşullarının tesadüfi niteliği, tarihsel olarak burjuvaziyle ortaya çıkar. Bundan önce, yiyecek, barınma ve iş, bir topluluk içindeki varoluştan ayrılamaz şekilde verilirdi; bireylerin bunları aramak zorunda kalmaları gerekmezdi. İnsanların topraktan ayrılmasıyla birlikte, bu koşullar, artık verili olmaktan çıkar. Bireyler daha özgür görünürler, oysa gerçekte rastlantısallığa, keyfiliğe ve şiddete daha fazla maruz kalırlar. Topraktan kopuş sürecinin yoğunlaşması ile birlikte belirlenim denilen gerçeği görmek zorlaşır. İnsana sanki her seçimi ve tercihi kendim yapıyormuş gibi gelir ama aslında iş bulmak, başını sokacak bir dam bulmak, evlenmek, arkadaş edinmek, sigorta yaptırmak, telefon faturası ödemek, ulaşım sağlamak, bir dereceye kadar sağlığı korumak gibi yaşamı güvence altına alacak sonsuz sayıda zorunlu işlemi gerçekleştirmek zorundayım, üstelik bunların hiçbiri, her zaman benim güvende olmamı sağlayacak bir sonuç doğurmaz. Özgürlük, özgürlük harici dünyanın yansımasıdır.

Jodi Dean
15 Eylül 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Ghassan Kanafani, “Thoughts on Change and the ‘Blind Language,’” çeviri: Barbara Harlow ve Nejd Yaziji, Alif: Journal of Comparative Poetics, Sayı. 10 (1990): s. 137-157.

[2] Vladimir Ilyich Lenin, What Is To Be Done?, 1902, MIA.

[3] William Clare Roberts, Marx’s Inferno: The Political Theory of Capital, Princeton University Press, 2017: s. 241.

[4] Bruno Leipold, Citizen Marx: Republicanism and the Formation of Karl Marx’s Political Thought, Princeton University Press, 2024: s. 8.

[5] Karl Marx ve Frederick Engels, A Critique of the German Ideology, MIA.

[6] Louis Althusser, “Marxism and Humanism”, 1964, MIA.

[7] A.g.e.

[8] Karl Marx ve Frederick Engels, The German Ideology, Birinci Kısım: Feuerbach, MIA.

[9] James Martel, The Misinterpellated Subject, Duke University Press, 2020.

[10] Katherine Gordy’nin “Strategic Deployments: The universal/local nexus in the work of Jose Carlos Mariategui” isimli aydınlatıcı makalesine bakılabilir: Comparative Political Theory in Time and Place içinde, yayına hz.: Daniel J. Kapust ve Helen M. Kinsella, Palgrave Macmillan, 2016: s. 131–153.

[11] Amilcar Cabral, Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amilcar Cabral, çeviri: Michael Wolfers, Monthly Review Press, 1979: s. 80.

[12] Karl Marx ve Frederick Engels, The German Ideology, Birinci Kısım: Feuerbach, MIA.

[13] Walter Rodney, Decolonial Marxism: Essays from the Pan-African Revolution, Verso, 2022: s. 56.

[14] Karl Marx ve Frederick Engels, The German Ideology, Birinci Kısım: Feuerbach, MIA.

[15] Frederick Engels, Anti-Dühring, Birinci Bölüm: Felsefe, 1877, MIA.

[16] Karl Marx, Capital Cilt. III, Yedinci Bölüm: “Revenues and their Sources”, MIA.

[17] Karl Marx ve Frederick Engels, The German Ideology, Birinci Kısım: Feuerbach, MIA.

[18] A.g.e.