19 Şubat 2026

,

Her Şey Askeri-Dijital Kompleksin Kontrolünde mi?


Söze, içinde bulunduğumuz çağın ruhunu tüm canlılığıyla yansıtan dört olaya değinerek başlayalım.

2025 yılının Ağustos ayının sonlarında, Çin'in kuzeyindeki liman kenti Tianjin’de, Şi Cinping, Narendra Modi ve Vladimir Putin, İran, Pakistan ve Orta Asya cumhuriyetleri gibi Batı harici dünyada yer alan 23 ülkenin devlet başkanlarıyla birlikte, küresel GSYİH’nin yaklaşık %36’sını, dünya nüfusunun ise %40’ını temsil eden ekonomik ve stratejik bir ittifakın kurulmasını öngören anlaşmaya imza attı.

Ertesi gün Pekin’de, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı yenilginin sekseninci yıldönümü kutlamaları sırasında Çin, dünyaya sahip olduğu o müthiş askeri gücünü gösterme imkânı buldu. Düzenlenen geçit töreninde, ABD’ye ulaşabilen, Pasifik Okyanusu üzerindeki üslerini yok etme kabiliyetine sahip balistik füzelerin yanı sıra, insansız hava araçları, otonom gemiler, robot köpekler, dijital hava savunma sistemleri ve hibrit savaş aygıtları gibi yeni nesil dijital silahlar da tanıtıldı. Bunların hepsi, Çin’in rakipsiz göründüğü savaş sahasında üstünlük sağlama konusunda hayati önem taşıyor.

Bu sırada, okyanusun öte yakasında, Beyaz Saray’da Trump ve şürekası, büyük dijital şirketlerin (Alphabet, Amazon, Apple, Meta ve Microsoft) CEO’larıyla yemek yedi. Cisco, Nvidia, Oracle ve Palantir gibi firmaların temsilcileri de yemeğe katılmak suretiyle ABD’deki dijital ekosisteme ait resim tamamlanmış oldu. Yemeğin amacı, hükümet ile çoğunlukla Silikon Vadisi’nde faal olan, misyonu Amerika’nın sallantıda olan, özellikle Yapay Zekâ (YZ) alanındaki teknolojik üstünlüğünü korumak olan köklü dijital oligopoller arasındaki ittifakı sağlamlaştırmaktı.

Büyük teknoloji şirketleri için bu davet, son derece memnuniyet vericiydi. Askeri harcamalar, giderek daha kârlı bir gelir kaynağı haline geldi. Trump’ın son teknoloji ürünü havacılık ve dijital teknolojiler üzerine kurulu yeni füze savunma kalkanı için ayırdığı trilyonlarca dolar, dijital endüstrinin iletişim, eğlence ve reklâmcılıktan gözetim, toplumsal kontrol ve askeri uygulamalara doğru kaydığı sürecin son adımını teşkil ediyordu.

Dijital dünyanın askerileştiği süreci en iyi anlatan olaysa şu: 5 Eylül 2025’te Trump, Savunma Bakanlığı’nın adını Savaş Bakanlığı olarak değiştirdi. Böylelikle bakanlık, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesinden bir yıl önce, 1940’ta sahip olduğu isme geri döndü.

Bu arada, dünya genelinde sürmekte olan çatışmalar, hiçbir azalma belirtisi göstermeden, tüm yıkıcılığıyla, alanını genişleterek devam ediyor. Hindistan ve Pakistan ile Kamboçya ve Tayland arasında yeni gerilim noktaları ortaya çıkıyor; bu da jeopolitik gerilimleri derinleştiriyor, küresel ekonominin parçalanma sürecini hızlandırıyor. Kayıpların ulaştığı korkunç bilanço, nükleer bir çatışma da dâhil olmak üzere, giderek artan bir tırmanma riskini beraberinde getiriyor.

Askeri-Dijital Kompleks ve Yeni Dünya Düzen(s)i(zliği)

İnternetin doğduğu günlerde dijitalleşme, bilgi ve ekonomik fırsatların herkese açık hale gelmesi, her şeyden önce barışın sağlanması ve demokrasinin güçlendirilmesi gibi serbest piyasanın özgürleştirici erdemleri olarak sıralanan hedeflere ulaşmak için gerekli yol olarak müjdelenmişti. Görünüşe bakılırsa, bugün dijitalleşme eski çelişkileri yeniden diriltiyor.

Dijitalleşme, sadece iletişim, üretim ve tüketim biçimlerimizi devrimcileştirmekle kalmadı, aynı zamanda eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik ve teknolojik güç yoğunlaşmasına da yol açtı. 2024 ve 2025 yıllarında ABD merkezli büyük teknoloji şirketlerinin piyasa değerlerini, gelirlerini ve kârlarına baktığımızda şu görülüyor: Mart 2025’te bu şirketlerin toplam piyasa değerleri, Almanya’nın GSYİH’sinin üç katıydı, tüm Avro Bölgesi’nin (16 trilyon doları bulan) GSYİH’sına yakındı. 2024’te gelirlerdeki toplam kâr payları yüzde 27’yi buluyordu ki bu, ABD’li şirketler için çok yüksek bir değer. Ar-Ge harcamaları ise gelirlerin yüzde 13’ünü teşkil ediyordu.

Bu teknolojik-ekonomik güç yoğunlaşması, yirminci yüzyılın başlarındaki büyük sanayi tekellerinin yayılmacı stratejileriyle savaşı ilişkilendirerek kapitalizmin emperyalist doğasını ortaya koyan Hobson ve Lenin gibi düşünürlerin tezlerine yeni bir soluk getiriyor. Eşitsizlik, istikrarsızlık, siyasi ve kurumsal sistemlerdeki kırılmalar gibi eski çelişkiler, savaş şahsında “doğal” bir çıkış yolu buluyorlar. Bugün bu çelişkiler, yüzlerine yeni bir teknolojik maske geçiriyorlar.

Çatışma, pazarların, teknolojilerin ve kritik hammaddelerin kontrolü için giderek şiddetlenen bir mücadeleye kilitlenmiş iki askeri-dijital kompleks, ABD ile Çin arasında cereyan ediyor. Dijital denilen alan, bu iki ülkenin ayrıcalıklı savaş sahası haline geldi: Dijital alanının oligopollerinin (sürekli gözetim ve hizmetlerine güvenenlerden veri elde ederek) kârlarını maksimize etme stratejilerinin, bu şirketlerin devletlerinin güvenlik, jeopolitik ve askeri hedefleriyle birleştiği devasa bir panoptikonda yaşıyoruz.

Bu, sapkın bir ittifak. Özel sermaye, altyapıları (veri merkezleri, denizaltı kabloları), teknolojileri (bulut ve yapay zekâ) ve her türden toplumsal ve ekonomik faaliyetin yürütülebilmesi için vazgeçilmez olan, yabancıların ulaşamadıkları örgütler içerisinde örtük olarak belirli bir gövdeye kavuşan veya biriktirilen bilgiyi tekeline aldı.

Devlet, bu sürecin önünü açtı. Arada açığa çıkan gerilimlere ve çelişkilere rağmen, ona pek fazla direnmedi. Onunla karşılıklı bağımlılık ilişkisi içine girdi. Devletin büyük teknoloji şirketlerinin teknolojik ve altyapısal kapasiteleri olmadan işlemesi mümkün değil. Bu imkân ve beceriler olmadan, sivil ve askeri hedeflerin büyük bir kısmına ulaşılamazdı. Devlet, ayrıca kamuoyunun ve siyasi uzlaşmanın şekillendiği (sosyal) platformları kontrol edenlerin ekonomik gücünü sınırlamak konusunda da pek istekli değil.

ABD ve Çin hükümetleri, kendi büyük teknoloji şirketleri aracılığıyla, diğer ülkeleri dijital kontrol alanları bünyesinde tutabiliyorlar. Bu sayede sürekli ve paha biçilmez bir bilgi akışı sağlayan “gözlere ve kulaklara” sahip olabiliyorlar.

Ancak bağımlılık, ters yönde de işliyor. Büyük teknoloji şirketleri için devletle istikrarlı bir ittifak kurmak, isteğe bağlı bir mesele değil, hayatta kalma meselesidir. Kârları, ağ altyapılarını ve bunlardan geçen verileri tekelleştirme yeteneklerine bağlıdır. Düşmanca düzenlemeler veya bu altyapıları devlet kontrolü altına alma girişimleri, birikim kapasitelerini ciddi şekilde sınırlayabilir, hatta yok edebilir. Vergi oranlarındaki ciddi artışlar da aynı etkiye yol açar.

Dünya ekonomisinin, ticari, teknolojik-askeri savaşlar ve yaygın belirsizlik sebebiyle yavaşlaması durumunda, devlet ve özellikle askeri harcamalar, kâr marjlarını korumak için hayati bir can simidi haline gelir.

Savaş, ayrıca teknolojik fırsatlar da sunar. Büyük teknoloji şirketlerinin zaten hâkim oldukları (otomatik komuta-kontrol sistemleri, yapay zekâ ve otonom silahlar gibi) alanlar, askeri araştırmalara büyük miktarda fon aktarılmasını sağlar. Çatışmalara aktif katılım, yeni uygulamaların aşırı koşullar altında, denetim veya etik kısıtlamalardan uzak bir şekilde geliştirilebileceği eşsiz bir test alanı da sunar.

Ekonomi, Teknoloji ve Savaş

Ekonomi, teknoloji ve savaş arasındaki ilişki nedir? Tarih ve ekonomi teorisi, teknolojik evrimi yönlendiren bu tekrarlayan sarkaç hakkında bize ne öğretebilir? Bu sarkaç, bazen sağlık veya çevre alanındaki ilerlemeler aracılığıyla insan yaşamının iyileştirilmesine, bazen de ölüme neden olan araçların çoğalmasına ve geliştirilmesine yol açar.

Peki, teknolojiye dair hâkim paradigmanın, bizim makalemiz bağlamında, dijitale dair paradigmanın askerileştirilmesi ne tür sonuçlar üretmektedir? Büyük teknoloji şirketlerinin eşi benzeri görülmemiş gücünü nasıl açıklayacağız? Dijital alanında faal olan tekellerin yıkıcı etkilerine dair onlarca yıllık kanıt ve siyasi eleştiriye rağmen, bu güç, neden hiçbir zaman ciddi bir şekilde sorgulanmadı?

Çağdaş toplumu dijital alanının oligopollerine bağımlı kılan mekanizmaları inceleyerek bu sorulara cevap vermeye çalışacağız.

Büyük teknoloji şirketlerinin gücü, savaşın dijitalleşmesiyle paralel olarak büyüdü. Peki, dijital teknolojilerin geçmiş ve günümüz çatışmalarındaki rolü nedir? Bu teknolojilerin kısmen askeri hedeflere yönlendirilmesi, büyük dijital şirketlerin doğasını nasıl değiştirdi?

İlk olarak, otonom silahlar ve yapay zekâ tabanlı karar destek sistemlerini ele alalım: Bu araçların artan önemi, muazzam sonuçlar doğuruyor. Askeri-dijital kompleks içerisinde büyük teknoloji şirketlerinin etkisini artırıyor; karar alma süreçlerini hızlandırırken, insan müdahalesi alanını daraltıyor ve çatışmaların tırmanması riskini artırıyor. Ayrıca, şimdiye dek nükleer çatışmayı önleyen caydırıcılık mekanizmalarını ortadan kaldırıyor.

ABD örneğinde, büyük teknoloji şirketleri ile askeri aygıtın kaynaştığı gerçeğini, yalnızca dijital alanında faal olan oligopollerin kârlarını besleyen çoğu kritik önemi haiz altyapı ve teknolojilerle ilgili sözleşmelerin sayısındaki artışta değil, aynı zamanda hükümetin sanayi ve teknoloji politikasının dönüşümünde de görebiliyoruz.

Özel sektörün oynadığı rol artıyor, bu koşullarda büyük teknoloji şirketlerinin araştırma ve inovasyon stratejilerini şekillendirmesine imkân sağlamak için (sivil alandan askeri alana teknoloji transferini teşvik etmek amacıyla Silikon Vadisi’nde kurulan, Savunma Bakanlığı’na bağlı Savunma İnovasyon Birimi türünden) yeni kurumlar ortaya çıkıyor. Askeri müesses yapı, bu kurumlardan tek bir şey talep ediyor o da hız. Ordu, yeni uygulamaların sivil alandan askeri alana transfer edilmesi sürecini hızlandırmak istiyor. Buna karşılık, büyük teknoloji şirketleri, muazzam kamu kaynaklarını ele geçiriyor, böylelikle tekelci güçlerini koruyorlar.

Çin’de Bir Askeri-Dijital Kompleks Mevcut mu?

ABD, kısmen büyük teknoloji şirketlerinin hızlı yükselişi sayesinde, dünya ekonomisine hâkimmiş gibi göründüğü koşullarda, Pasifik’in diğer tarafında aynı derecede önemli bir şey yaşandı. Çin, uluslararası ticarete açılmaya dönük adımları güçlü kamu müdahalesi ve uzun vadeli sanayi planlamasıyla ilişkilendirmek suretiyle, kendi hızlı ekonomik ve teknolojik yükselişini gerçekleştirdi. Bu strateji, Pekin'in Washington ile arasındaki farkı kapatmasını, dijital sektör de dâhil olmak üzere, Çin’in önemli üretim zincirleri üzerinde kontrol sahibi olmasını sağladı.

ABD ve Avrupa, kendi üretim kapasitelerini istikrarlı bir şekilde yitirirken, Çin, çoğu mal ve bileşenin vazgeçilmez üreticisi haline geldi. Ayrıca, kendi büyük teknoloji devleri (Alibaba, Baidu, Huawei ve Tencent) etrafında şekillenen, Amerikan muadiliyle rekabet edebilecek bir dijital ekosistem kurabilen tek ülke haline geldi. Bu ekosistem, Çin’in büyük teknoloji firmalarının sistemik yapısı ile dijital altyapı ve teknolojilerin geliştirilmesindeki merkezi rolleri göz önüne alındığında bazı yönlerden benzer olsa da, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) büyük şirketlerin davranış ve stratejilerine doğrudan nüfuz etme becerisiyle birlikte şekillenen derin farklılıkları da içeriyor.

Peki , Çin tarzı bir askeri-dijital kompleks mevcut mu? Burada da ABD’dekine benzer eğilimlerin ortaya çıktığını görüyoruz. ABD ile gerilim arttıkça ÇKP ile Alibaba ve Tencent gibi firmalar arasındaki bağ daha da güçleniyor. Askeri uygulamalar, Çin’in teknoloji ve araştırma stratejisine de hâkim oluyor, bu da Çin’in üretken yapay zekâ, kuantum hesaplama ve otonom silahlanma gibi kritik alanlarda rakibini etkilemesini sağlıyor.

Askeri ve Dijital Kompleksler Arasındaki Çatışma

İki askeri-dijital kompleks arasındaki çatışma, artık herkesin gözü önünde cereyan ediyor. İlk Trump yönetiminden bu yana ABD, Çin’in dijital alanındaki yükselişini engellemek için tasarlanmış önlemlere başvurdu: Çin’in ilerleme sürecini yavaşlatmayı amaçlayan son teknoloji ürünü mikroçiplerin (ve bunları üretmek için gereken makinelerin) ihracatına kısıtlamalar getirdi. Çinli teknoloji firmalarının pazar erişimini sınırlamak için Avrupa da dâhil olmak üzere müttefiklerine baskı uyguladı. Huawei’nin kurucusunun kızının (Washington’ın isteği üzerine) Kanada’da tutuklanması gibi gerilimi alenen tırmandıran kimi adımlar attı. Huawei, sıradan bir şirket değildi, Çin’in telekom ağları için temel bileşenler üreterek işe başlayan, yirmi yıldan kısa bir sürede küresel ağ endüstrisine hâkim olan dev bir kuruluştu. Şirket, tüm bunları, güvenlik teşkilâtı ve Halk Kurtuluş Ordusu ile güçlü bağlar kurarak başardı.

Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, ABD stratejisi konusunda genel bir belirsizliğin ve öngörülemezliğin hüküm sürdüğü koşullarda dahi, çatışmayı daha da tırmandırdı. Trump’ın, ABD’nin ticaret açığı verdiği ülkelerden yapılan tüm ithalatlara gümrük vergisi uyguladığı gün olan 2 Nisan 2025’i “Kurtuluş Günü” olarak adlandırmasının ardından gelen karşılıklı misillemeler, oyundaki güçleri ve dijital sektörün çatışmadaki merkezi rolünü açıkça ortaya koydu. Çin, ABD’nin getirdiği gümrük vergilerinden en çok etkilenen ülkeler arasındaydı (Çin ithalatına uygulanan ilk %34’lük vergi ve Shein ile Temu gibi e-ticaret platformları için çok önemli bir uygulama olarak 800 doların altındaki gümrüksüz gönderilere izin veren muafiyetlerin kaldırılması önemli sonuçlar doğurdu.) Trump, Pekin’in misilleme yapması durumunda gümrük vergilerini daha da yükselteceği tehdidinde bulundu.

Çin’in cevabı salt misillemenin çok ötesine geçti. Çin, bu noktada Washington’ın baskı uygulamaya dönük emellerini boşa düşürecek bir güce sahipti. ÇKP, 18 Sayılı Bildiri ile nadir toprak elementlerinin (yer kabuğunda az bulunmamalarına rağmen, düşük konsantrasyonları nedeniyle çıkarılması ve ayrıştırılması zor olan benzersiz özelliklere sahip kimyasal elementlerin) ve bunlara bağlı doğal mıknatısların ihracatına kısıtlamalar getirdi. Çin, dünya mıknatıs üretiminin yaklaşık yüzde 90’ını ve rafineri kapasitesinin yüzde 60’ını karşılıyor.

Bu malzemeler, çok çeşitli dijital cihazların üretiminde vazgeçilmez unsurlardır. Füze savunma sistemleri ile yeni nesil savaş uçaklarının kritik bileşenleridir. Bu stratejik sektörler üzerindeki kontrol ve ABD ile Çin ekonomilerini birbirine bağlayan, göründüğünden daha derin olan bağımlılık ilişkisi, Çin’in müzakere sürecinde elini epey güçlendirdi. Trump, bu gerçekle yüzleşerek, geri adım attı: tavrını yumuşattı ve Çin ithalatına yönelik cezaları en aza indiren ikili görüşmeler başlattı. Kısa süreli bir karşılıklı atışma yaşandı. Bu atışma sonrası, Çin’in nadir toprak elementleri ve mıknatısların ihracatına yönelik yeni kısıtlamalar getirmesi ihtimali karşısında gerilim bir an için azaldı. Bu gelişme, dijital endüstrinin ve birbirine bağlı tedarik zincirlerinin, iki blok arasındaki çatışmanın dengesini ve gelişimini şekillendirmedeki merkezi rolünü ortaya koydu.

Avrupa: İki Arada Bir Derede

Peki ya Avrupa? İki askeri-dijital kompleks arasında cereyan eden çatışmanın ortasında kalan Avrupa, fillerin tepiştiği yerde ezilen çim gibi. Dijital altyapı ve hizmetler konusunda büyük ölçüde ABD’ye bağımlı. Avrupa pazarlarına Amerika’nın büyük teknoloji şirketleri hâkim, bu şirketler muazzam miktarda veriyi emiyor, bu da bağımlılığı daha da derinleştiriyor.

Ticaret alanıyla ilgili olarak yürütülen müzakerelerde Trump, tavrını açıkça ortaya koyuyor: “Büyük teknoloji şirketlerine karşı alınacak her türlü cezalandırıcı önlem, Avrupa’ya karşı misillemelere yol açacaktır” diyor. Teknolojik bağımlılık, böylece askeri alandaki itaatle iç içe geçiyor. ABD bu durumu, Avrupa’yı Çin’den olabildiğince uzak tutmak için kullanırken, bir yandan da Avrupa’nın yeniden silahlanma politikasını destekliyor. Bu politika, kaynakları ABD’ye ait askeri-dijital kompleksine aktarma, böylece onu güçlendirme amacını güdüyor.

Kendi kendini baltalayıp duran, sanayi stratejisine (silah alımına hizmet etmediği sürece) pek yer bırakmayan bir ekonomi politikasının verili sınırlarına mahkûm olan Avrupa, düzenlemelerle yetiniyor. Genel Veri Koruma Yönetmeliği (GDPR), Dijital Pazarlar Yasası (DMA) ve Dijital Hizmetler Yasası (DSA) gibi özenle hazırlanmış önlemler, büyük dijital şirketlerin gücünü sınırlamayı amaçlıyor: kişisel verilere sınırsız erişimlerini kısıtlıyor, dijital hizmet sağlayıcılar arasında rekabeti teşvik ediyor, hâkim durumun kötüye kullanılması durumunda yaptırımlar uyguluyor.

Ancak, böylesine gelişmiş bir yasal çerçeveye rağmen, bu önlemlerin güç dengesini gerçekten değiştirebileceğini söylemek zor. Avrupa, bunu yapabilecek teknolojik ve üretim özerkliğine sahip değil. ABD ve Çin’inkine benzer yetenekler geliştirmekse yıllar, belki de on yıllar alır. Bu yeteneklerin geliştirilmesi, günümüzde jeopolitik gerilimin tırmandığı koşullarda imkânsız görünen, (özellikle hammadde, bileşen ve bilgi alışverişi alanlarında) kurulacak beynelmilel işbirliklerine ihtiyaç duyuyor.

Dijital sektörü askerileştirilince, kaynaklar ve uzmanlık, dijitalin insanlığın mevcut halini iyileştirebilecek, küresel işbirliğini teşvik edebilecek kullanım biçimlerinden uzaklaşıyor. Dijital alanına hâkim olan tekellerin devletlerin emperyalist emelleriyle birleşmesi, eşitsizliği derinleştiriyor, demokrasiyi zayıflatıyor, dünya savaşı riskini artırıyor.

Yeni Şeytanî Anlaşma ve Toplumsal Çatışmaların Rolü

Yeni bir şeytanî anlaşmanın imzalandığına tanıklık ediyoruz. Bu anlaşma, dünyayı uçuruma doğru sürüklüyor. Silahlanma yarışı, büyük teknoloji şirketlerinin (özellikle askeri harcamalardaki artıştan pay almak isteyen geleneksel silah üreticilerinin) tekelci kârlarını artırmaya yarıyor. Bu kârları korumak için, büyük dijital şirketler, saldırgan, savaş yanlısı stratejileri destekliyor, askeri ve istihbari operasyonlara doğrudan katılmaktan çekinmiyorlar.

Buna karşılık, devlet de finansal, altyapısal ve teknolojik kapasitelerinden vazgeçemiyor. Bu nedenle, bu şirketlerin tekellerine meydan okumaktan kaçınıyor, büyük teknoloji şirketlerinin kontrolündeki araçlara olan bağımlılığın derinleşmesine göz yumuyor.

Peki, bu şeytanî anlaşmaya nasıl karşı koyabiliriz? Dijital teknolojiler, Ukrayna ve Filistin’de olduğu gibi, toplumsal kontrol yanında, insanların ve eşyanın yok edilmesi için kullanılıyorlar. Onların başka amaçlar için kullanılmasını nasıl sağlayabiliriz?

Umudu, savaşa ve toplumun askerileştirilmesine karşı verilen mücadeleler ile kapitalist gücün yoğunlaşmasına karşı hayat ve çalışma koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan mücadelelerin kademeli olarak yakınlaşmasında aramak gerekiyor.

Alphabet ve Amazon’da mühendisler, askeri uygulamaların geliştirilmesine karşı çıkıyorlar. Eylemciler, İsrail ordusu tarafından kullanılan verilerin ve algoritmaların depolandığı Microsoft veri merkezlerini işgal etmeye çalışıyorlar. Amazon İşçi Sendikası Başkanı Chris Smalls, askeri ablukayı kırmak ve bitap düşmüş nüfusa insani yardım ulaştırmak amacıyla Gazze’ye düzenlenen Özgürlük Filosu’na iştirak ediyor. Bu adımların, askeri-dijital kompleksin işleyişini bozması mümkün değil. Ancak, en azından ekonomik gücün yoğunlaşması, oligopollerin hammadde, teknoloji ve pazarları ele geçirme mücadelesi ile toplumun askerileştirilmesi arasındaki bağa dair bilincin arttığına tanıklık ediyoruz.

Bireysel düzeyde, askeri-dijital kompleksle mücadele, kullandığımız teknolojilere ve cihazlara eleştirel bir yaklaşım benimsememizi gerekli kılıyor. Büyük teknoloji şirketlerinin dayattığı tam gözetimi reddetmek, toplumsal marazların yayılmasına ve kamusal alanların metalaştırılmasına doğrudan katkıda bulunan sosyal medya gibi araçlarla eleştirel bir şekilde etkileşim kurmak (veya uygun olduğunda onları reddetmek), sosyal adaleti ve demokratik sürdürülebilirliği korumak için elzem. Bu aynı zamanda, yeni ve daha yıkıcı çatışmalara doğru evrilecek olan yarışın kaçınılmaz hale gelmesini önlemenin de bir yolu.

Dario Guarascio
12 Aralık 2025
Kaynak

,

Büyük Teknoloji Şirketleri ve “Fazla” Nüfus


Bugün ABD’de kapitalizmi yenmek için hesaba katmamız gereken şeylerden biri de kitlelerin ne kadarının “normal” hayattan dışlandığı meselesidir. Daha önce de belirttiğim gibi, 2000 yılından sonra doğan insanların büyük bir kısmının aile kurmayacağı gerçeklikte, kitleleri örgütleme konusunda eşi benzeri görülmemiş bir engelle karşı karşıyayız. Bu kişiler, tekelci finans kapitalin yeni merkezi olarak büyük teknoloji şirketlerinin, geçmişte kapitalizm koşullarında “fazla” nüfusun dışlanmasında olduğu, çöpe atmaya çalıştığı kesime mensupturlar. Ancak bu teknoloji merkezleri, ilgili bireyleri kendi üsluplarınca dışlayıp çöpe atıyorlar. Burada güç kullanılmıyor, bunun yerine, kitleler uyuşturularak etkisiz hale getiriliyor. Teknoloji şirketlerinin bu fazla nüfus konusunda bulduğu çözüm, dijital halisünasyonlarla pasifleştirmekten ibaret. Bugün (çoğunlukla simüle edilmiş ilişkileri esas alan) yapay zekâ pornografisi, giderek yaygınlaşan bir etkisizleştirme aracıdır.

Bu sorunun üstesinden gelmek için tarihten yararlanabiliriz. Geçmişte işçi sınıfını örgütleyenlerin “fazlalık” haline getirilmiş olanları nasıl bir araya getirdiğine dair pratiklere bakabiliriz. Bugün ilgili sorunun özel bir versiyonuna tanık oluyoruz: gençler üremiyorlar. Bu, daha önce karşılaşmadığımız bir durum.

Daha önce işsizlik, sendikaların baskılanması gibi kapitalistlerin yürüttüğü sınıf savaşının farklı tezahürleri karşısında örgütlülükten uzak duran insanlara rast gelmiştik. Bu kesimi farklı sebeplere bağlı olarak örgütleyememiş olabiliriz. Ama asıl üzerinde durulması gereken mesele, bu insanların proleter direniş için gerçek bir kurumla tanışamamış olmalarıdır. Doğru altyapıyı kurduklarında, komünistler, işsizler gibi sınıfsal müttefiklerini örgütleyebilirler.

İşçi hareketi, ya bugün örgütlenmemiş kesimi nasıl bünyesine katacağı sorununu çözecek ya da sınıf savaşındaki bir sonraki mücadeleleri kaybedecek. William Z. Foster, bunun davamız için varoluşsal açıdan ne kadar önemli bir soru olduğunu şu şekilde ifade etmişti:

“Örgütsüzlerin örgütlenmesi, işçi hareketi için hayati bir meseledir. Milyonlarca işçiyi sendikalara kazandırmak, yalnızca örgütsüz işçilerin korunması ve genel olarak sınıf amaçlarının ilerletilmesi için değil, aynı zamanda mevcut örgütlerin varlığını güvence altına almak için de zaruridir. [...] Örgütsüzlerin örgütlenmesinin sahip olduğu o muazzam toplumsal önemi bir tek sol görebilir. Öncelikle sendikaların dışında kalan kitleyi oluşturan vasıfsız ve yarı vasıflı işçiler adına konuşan, onları sendikalaştırmak için militan bir mücadele yürüten, soldur. Sol, iş kolu temelli sendikacılığın ve İşçi Partisi’nin savunucusudur, her ikisinin de kaderi, örgütsüzlerin örgütlenmesi denilen genel soruna bağlıdır. Sol, sendikalar büyük kitleleri örgütleyip harekete geçirdiği vakit kapitalizme etkili saldırılar gerçekleştirileceğini bilir. Bu nedenle sol, her örgütlenme kampanyasının can damarıdır, bu kampanyalar ister mevcut sendikalar aracılığıyla isterse yeni örgütlerin kurulması üzerinden yürütülsün, sol bu süreçte etkili olmalıdır.”

Bugünün örgütsüzleri Foster’ın dönemindeki örgütsüzlerden farklı olabilir, ancak ihtiyaç duydukları şeyin özü aynıdır: bir yapı ve net bir misyon. Şu anda var olan haliyle sınıf düşmanının karşısına bir misyonla çıkılmalıdır. “Geride kalmışlar”a, “fazla” nüfusa bir misyon sunulmalıdır. İnsanlığa karşı olana meydan okumak, bir misyondur.

Geride kalanlar, moral bozukluğuna uğramış olsalar da, onların teknokratik elitlerimizin geleceği tanımlamasını engelleme arzusuna örgütlenmeliyiz. Büyük teknoloji şirketleri, geleceği olduğu gibi kendilerine teslim etmemizi istiyorlar. Bizse teslim olmayı reddetmeliyiz. Hareketimizin yeni gerçekliğe uyum sağlamasını istiyorsak, Marksistlerin ortaya koyması gereken mesaj budur. Teknolojik ve toplumsal altüst oluşumuzun biyolojik üremeyi kesintiye uğrattığı, elitlerin planladığı gelecekte hiçbir rolü olmayan bir insan sınıfı yarattığı gerçeklikte, bu reddiye ve meydan okuma, dil bulmalıdır.

Pratik açıdan bugün örgütlenme görevimizi nasıl yerine getireceğimiz konusunda geçmişin rehberliğinden istifade etmeliyiz. İşsiz konseylerini yeniden kurmalı, topluluklarımıza hizmet ederek ikili iktidarı inşa etmeli, sendikalar içinde devrimci davayı ilerletmeli, bağımsız işçi örgütleri kurmalıyız. Kapitalizmin eskisine kıyasla evrim geçirmesi nedeniyle bu tarihi uygulamaların hiçbiri bir kenara atılmamalıdır. Ancak kapitalizm içindeki bu yeni gelişmeler, aile, ilişkiler ve hatta platonik sosyalleşme üzerindeki etkileriyle birlikte hesaba katılmalıdır. Kitlelerin giderek artan bir kısmı bu türden pratiklerden kopmuştur. Bu kopuşun sınıf mücadelesine katılma konusundaki isteksizliğe evrilmesine izin veremeyiz. Bu durumun örgütlenme pratiğinin önüne çıkarttığı engellerin üstesinden gelmenin yolu, “geride kalanlar”ın karşı karşıya kaldıkları eşitsizlik türüne özgü yeni bir ajitasyon yöntemi geliştirmektir.

Bu yürütülecek ajitasyon faaliyeti dâhilinde, sistemin dışladığı kesimlere, çoğunluğun çektiği acıların üzerine imparatorluk kuran seçkinci aktörlerin planlarıyla mücadele etme yolu sunmalıyız. Bu imparatorluk, taşrada yoksullaşan bölgelerde soylulaştırılan butik işletmeler, düşük gelirli mahallelerin yanında inşa edilen, teknoloji tekellerine ait şirket binaları, kitlesel işsizlik ve düşen ücretlerle tanımlı gerçeklikte yurtdışından getirilmiş, yüksek ücretler alan teknoloji çalışanları üzerine kuruludur. Bunlar, Kovid sonrası dönemde tüm kuşağın tanık olduğu gerçeklerdir. Bu gerçekler, emperyalizmin merkezinde duran güçlerin kendi halkını hesaplı kitaplı ilerletilen ekonomik küçülme süreciyle feda ettiği, bir yandan da distopik bir teknoloji altyapısı üzerinden kâr elde etmeye odaklanmış bir tür “büyüme” pratiği için gerekli zemini hazırladığı döneme aittir.

Giderek çocuksuz, ailesiz bir topluma dönüşen halimiz, finansal spekülasyonun ekonominin temel itici gücü haline gelmesinden ve “kolektif batı”nın yaşam standartlarının her nesilde daha da kötüleşmesinden sonra ortaya çıkan bir durumdur.

Elbette düşen yaşam standartları, tek başına şu anda olan biteni izah etmez, çünkü yoksul insanlar, medeniyet tarihi boyunca her zaman çocuk sahibi olmuşlardır. Bugün yaşam koşullarındaki kötüleşmenin aileyi yok etmesinin nedeni, finansal spekülasyona dayalı bir sistemde böyle bir değişkenin olağan insan ilişkilerini öldürecek olmasıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası yüksek doğum oranlarının ürünü olan kuşağın varlığı, finans kapitalin elde ettiği aşırı kârların genel nüfusa yeterince dağıtılmasına bağlıydı. Finans kapitalle kurulmuş olan bu vesayet ilişkisi zayıflayınca ve yaşam maliyeti iyice artınca, ortalama bir insan için aile kurmak, ulaşılması imkânsız bir hedef haline geldi.

İşte burada, geride kalanların, düşkünlerin, mahrumların, fazla nüfusun deneyimleri, hâlâ bu tür vesayetten istifade eden, yüksek ücretler üzerinden ABD emperyalizminin rüşvet dağıttığı kesimlerin çıkarlarıyla çatışacak.

İkinci Dünya Savaşı sonrası doğum oranlarının yüksek olduğu dönemin yarattığı, erken yaşta başarılı olan kuşak, yaşlandı. Bunlar haricinde bir de genç bir işçi aristokrasisi mevcut. Bu kesim, geçmişin “yuppie”lerinden farklı. Geçici bir nitelik arz ediyor. Bu aristokrasinin saflarında, Trump yönetiminin küresel emperyal merkezlerden ithal ettiği yüksek ücretli teknoloji çalışanları ve uzaktan çalışma pratiğinin artmasından yararlanarak, zor durumdaki kırsal bölgelere taşınan teknoloji göçmenleri de bulunuyor.

Egemen sınıfımız, gözetim kapitalizmi ve teknolojik savaş makinesi için bu uşakları görevlendiriyor. Aynı sınıf, medya üzerinden, aristokrasinin kendisini içine hapsedip yalıttığı balonun bugünün kolektif deneyimini temsil ettiğini söylüyor. Amerika’yı elitleri merkeze koyarak tasvir ediyor.

Tüm bunlar olurken, “fazla” nüfus, endüstriyel canlılığından çoktan koparılmış bir ekonomide perişan halde yaşıyor. “Fazla” nüfus, kendisini bu kasvetli ve çileli gerçekliğe mahkûm edenlerin iktidarını yıkmak istiyor, ama bunu yapmaları için onlara gerekli araçları vermediğimiz sürece harekete geçmeyecekler.

Rainer Shea
17 Ocak 2026
Kaynak

18 Şubat 2026

,

Yapay Zekânın Faşizme, Faşizmin Yapay Zekâya İhtiyacı Var


Palantir yazılım şirketinin kurucu ortağı Alex Karp, teknoloji sektörünün “yükselişini mümkün kılan devleti desteklemenin olumlu bir yükümlülük olduğunu”, yani ABD hükümetiyle ortaklık kurmayı yükümlülük bildiğini söylüyor.

Herkesin bildiği gibi, bu Palantir, neredeyse bir gecede ülkenin en önemli şirketlerinden biri haline geldi. Hisseleri, halka arzını takip eden beş yıl içerisinde yüzde 1.700 arttı. Pentagon’la milyarlarca dolarlık sözleşmeye imza atan şirketin kurucuları Beyaz Saray’la doğrudan bağlara sahip.

Palantir’in diğer kurucu ortağı Peter Thiel, Alex Karp’a kıyasla daha ünlü. Trump’ın yardımcısı J. D. Vance’in bugünlere gelmesinde onun parasının payı büyük. Rejim bünyesinde birçok kişiyle derin bağlantıları var.

Thiel ve Karp, kendilerini “eksantrik entelektüeller” olarak görüyorlar; Thiel, Deccal ile ilgili dersler veriyor. Karp ise Silikon Vadisi’nin “duyarcılık” önünde diz çöktüğünü, duyarcılığın Palantir, Amerika ve dünya için en büyük risk olduğunu söyleyen bir isim.

Gerçek şu ki bu ikili, son derece açgözlü ve iktidar hırsıyla yüklü. Michael Eby’nin de dediği gibi, boş entelektüel gevezelikleri “statükonun ayrıntılı bir savunmasından başka bir şey değil.”

Bu iki adam, Trump’ı ve Pentagon’u içine sindiren, giderek teknolojiyi izleme ve öldürme amacıyla kullanmaya yönelen yeni Silikon Vadisi’nin dilini tayin etti. Meagan Day, kısa süre önce bu konuda şunları söylüyordu:

“Bir zamanlar, ne kadar samimiyetsiz de olsa, sosyal sorumluluk bilincine sahip görünmek için yarışıp duran şirketler, bugün bu ilkelerden tümüyle vazgeçmeye hazır olduklarını göstermek için çabalıyor, kendilerini alenen Batı’nın üstün olması için gerekli araçları ve şiddetle tanımlı Amerikan askeri egemenliğinin destekçileri olarak konumlandırıyorlar. Eskiden sadece Palantir’e has olan konuma bugün herkes geldi. Bu konum, Trump’ın ikinci döneminde hükümetle Silikon Vadisi arasındaki uzlaşmaya zemin teşkil etti. İlgili dönüşüm, en gelişmiş yapay zekâ yeteneklerini, dünyanın büyük bir bölümünü ve kendi yollarına çıkan herkesi canavarlaştıran bir ideolojinin hizmetine sunuyor.”

Karp, teknolojinin bu yeni aşaması konusunda lafı hiç dolandırmıyor. Olanı olduğu gibi söylüyor. Amerika’nın “savaş sahasında kullanılacak en gelişmiş yapay zekâ biçimleri üzerindeki özel kontrolü elinde tutabilmesi için yeni bir Manhattan Projesi’ne ihtiyacı olduğunu” ısrarla dile getiriyor. Karp ayrıca, Palantir’in bu gelişmelerin ön saflarında yer alması gerektiğini düşünüyor. Zaten şimdiye dek kendisine ve şirketine istedikleri her şey verildi. Palantir ile Pentagon arasında imza edilmiş anlaşmanın değeri 10 milyar dolar. Bu anlaşma, ABD Kara Kuvvetleri’nin baş teknoloji sorumlusunun deneysel savaş teknolojisinin “çok riskli” olduğunu söylemesine rağmen, ordunun daha fazla yapay zekâ kullanmasını öngörüyor.

Silikon Vadisi’ndeki faşist eğilim, eskiden büyük teknoloji şirketlerinin ABD ordusuyla birlikte yürüttüğü çalışmalarda dipte derinde işleyen bir olguyken, bugün baskın hale geldi. Thiel’den Musk’a, Zuckerberg’den Bezos’a kadar bu sahanın önemli ve kudretli aktörleri Trump’ı, Trump da onları parmağında oynatıyor.

İyi bir geleceğe sahip olmak istiyorsak, arada oluşan bu derinlikli simbiyotik ilişki kesilmeli. Bu simbiyotik ilişkinin merkezinde, yıkıcı güç haline gelme potansiyeline sahip olan yapay zekâ duruyor. Yapay zekâ, farklı biçimler alıyor. Burada asıl korkmamız gereken, süper bilgisayarlar değil, yapay zekânın ekonomik yıkım, gözetim teknolojisi ve güç yoğunlaşması konusunda önemli imkânlara sahip olan hali.

Palantir’in çarpıcı yükselişi gibi, yapay zekâ da on yıl önce neredeyse yok denecek kadar azdı. Şimdi ise her yerde. Google, Meta, Microsoft gibi dünyanın en büyük şirketleri yapay zekâya büyük yatırımlar yapmış durumda, bu sebeple, ilgili teknolojiyi bize zorla kabul ettirmeye çalışıyorlar. ChatGPT, Sora ve diğer yapay zekâ ürünlerini kullandıkları için insanları suçlamak kolay, ancak bu suçlama, gerçek sorunu gözden kaçırıyor. Olanları en iyi şekilde aşağıdaki tvit anlatıyor:

Bu tviti atan kişi, bize öğretilen standart ekonomik işleyiş uyarınca, tüketicilerin bir ürünü talep ettiğini, işletmenin de onu ürettiğini varsayıyor. Birçok durumda işler böyle yürüyor, ancak Walmart’ın ChatGPT’ye entegre edilmesinde mesele başka. Bu işlem, tabii ki birçok insanın hoşuna gidecek ama burada ekonomik süreç doğal talebe ters yönde işliyor.

OpenAI, kâr getirmiyor. Beş yıl içerisinde bir trilyon dolar para harcamayı taahhüt ettiler ama yıllık kazançları ancak 17 milyar doları bulabildi. Peki şimdiki adımları ne olacak? Görebildiğimiz kadarıyla şirket, kullanıcılarının sırtından kâr temin edebilmek için onlara baskı uygulama yoluna gidiyor.

Bu ChatGPT anlaşması, Walmart’ın hayrına olacak, ancak bu ortaklığı, müşterilerinin bunu çok istediği veya insanların yapay zekâ olmadan hiçbir şey yapamayacağı için kurmuyorlar. Bu anlaşmanın sebebi, OpenAI’ın gelir elde edememesi, bu konuda çaresiz kalması. Aynı durumla Meta, Amazon ve Google da yüzleşiyor, çünkü her bir teknoloji devi, yapay zekâya on milyarlarca, hatta yüz milyarlarca dolar yatırım yapıyor, karşılığında ise çok az şey alıyor. Her biri yarışta geride kalmaktan korkuyor, kanıtlanmamış bir teknolojiye devasa miktarlarda para yatırdıktan sonra, şimdi de kitleleri yapay zekâyı benimsemeye zorlamaya çalışıyorlar.

Facebook, Instagram veya Google’ı açtığınızda illaki karşınıza yapay zekâ çıkıyor. Bunun nedeni, Silikon Vadisi’nin tüm çaresizliğiyle talep yaratma çabası içinde olması. Palantir, bağlantılarını kullanarak, Pentagon’un yapay zekâyı benimsemesini sağlıyor. Google, Meta ve Amazon, tekel konumlarını kullanarak, bize yapay zekâyı dayatıyor. OpenAI ise chatbot (sohbet botu) alanındaki hâkimiyetini kullanarak, ChatGPT’yi daha yüksek kârlılık düzeyine taşıyor. Talep, aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya doğru geliyor. Yapay zekâ savunucularının sürekli söylediği gibi, yeni teknoloji, “ister sevin ister sevmeyin” artık burada.

Oysa bu, yapay, hatta zorlama bir talep. Sosyal medyayı, çevrimiçi alışverişi, e-postayı ve diğer alanları kontrol eden şirketler, yapay zekâyı bize zorla kabul ettirmek için voltran oluşturmuş durumda. Hâlâ yapabileceğimiz ve yapmamız gereken seçimler var. Ama şunu da bilmemiz gerekiyor: yeni teknolojiler ve şirketler büyük bir ölçek dâhilinde belirli ellerde toplaşıyor, bu da teknolojinin ve tekellerin düzene sokulmasını gerekli kılıyor. Artık tüketici tercihi kâfi gelmiyor. Bu dersin doğruluğu defalarca kanıtlandı. Büyük teknoloji şirketlerinin Donald Trump’ı desteklemesinin temel nedeni de bu. Şirketler Trump’a yaptıkları yatırımın karşılığında, istedikleri şeye, yani hükümet denetimi olmaksızın, güçlerini kötüye kullanma becerisine kavuşuyorlar.


Faşizmin özü tam da bu. Faşizmin özü, bir avuç oligarkın herkesin hilafına çıkar sağladığı şirket-hükümet birleşmesinde aranmalı. Eski usul kapitalizmin zaten Silikon Vadisi’nin dizginsizce hareket etmesine izin verdiğini söyleyenler haklı. Hükümetimiz, epeydir oligarşinin pençesinde. Kongre ile Başkan, uzun zamandır egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Ancak son birkaç yılda iki önemli şey oldu:

1. İlerici dalga, nihayet yükselmeye başladı, iktidarı ele geçirmese de, ilerleme kaydetti ve iktidarı etkiledi. Biden hükümetine bağlı Federal Ticaret Komisyonu başkanı Lina Han, büyük teknoloji şirketlerinin peşine düştü. Amazon, Meta, Google gibi şirketleri dava etti. Bunun tepkiyle karşılanacağı açıktı. Silikon Vadisi, iyice sağa kaydı, çünkü düzenlemeciliğin, mevzuatın baskısıyla karşılaştı. Bu şirketleri harekete geçiren, “duyarcılık”la alakalı içi boş fikirleri değil, onlardan hesap sormayacak, hatta bu şirketlerle ortaklık kuracak bir rejimin sunacağı büyük parasal teşviklerdi.

2. Silikon Vadisi’nde yaşanan ikinci önemli olay ise yapay zekâydı. “Geleceğin dönüştürücü teknolojisi, oyunun kurallarını değiştirecek gelişme” olarak müjdelenen yapay zekâ, henüz her şeyi tamamen dönüştürmemiş olsa bile, dünyanın en büyük şirketlerinin paralarını harcama yöntemlerini yeniden biçimlendirdi. Trilyon dolarlık şirketler, milyarlarca dolar yatırım yaptılar, ancak birkaç yıl geçmiş olmasına karşın, halen daha yatırımlarının karşılığını alabilmiş değiller.

Yapay zekâ, çok kârlı değil. Belki de yapay zekâ alanındaki en kârlı gelişme, ChatGPT. Bu bile büyük bir gelir kaynağı değil. Şu anda kullanıcıların sadece yüzde 5’i ürüne para yatırmaya hevesli.

Yapay zekânın başarılı olmasının tek yolu, bize zorla dayatılması ve tüketicilerden zorla kâr elde edilmesidir. Tüm ekonomi, giderek daha çok yapay zekâ yatırımlarına bağlı hale geldikçe, yapay zekâ krizi, kapitalizm için bir krize dönüşüyor. İşte tam da burada faşizm devreye giriyor. Faşizm, kapitalizmi zor kullanarak kurtarmak için demokrasiye saldırıyor. Bazen bu, topluluklarımıza uygulanan devlet şiddeti ve terör, bazen de kitlelerden rızaları olmadan zorla kâr elde etme şeklinde kendini gösteriyor.

Teknoloji oligarkları ve faşist politikacılar arasında gerçekleşen bu meşum kaynaşma, tek tarafın ekmeğine yağ süren bir ilişki değil. Silikon Vadisi, bizi istismar etmelerine, yapay zekâyı gırtlağımıza ve gözümüze zorla sokmalarına, bizden kâr elde etmelerine izin verecek bir hükümete muhtaç, ancak faşistler de büyük teknoloji şirketlerine muhtaç. Tıpkı bitmek bilmeyen kâr hırsının kapitalistleri yeni kâr yolları üretmeye, sonunda bizden kâr elde etmeye itmesinde olduğu gibi, bitmek bilmeyen iktidar hırsı da faşistleri yeni manipülasyon ve kontrol yöntemleri aramaya yönlendiriyor. Gözetim teknolojisi, bu arzular için mükemmel bir araç haline geliyor.

Trump rejiminde yanlış olan ne varsa Göç ve Gümrük Muhafız Bürosu’nda (ICE) bulmak mümkün. ICE, bugünlerde çok daha distopik teknolojilere yöneliyor. Eva Dou’nun da dediği gibi, ICE, “son haftalarda gözetim konusundaki becerilerini hızla geliştiriyor, bireyleri göz irisleri veya yüz özellikleriyle tanımlamak, cep telefonu aktivitelerini, sosyal medya paylaşımlarını ve fiziksel hareketlerini izlemek için bir dizi teknoloji sözleşmesi imzaladı.”

Bu teknolojiyi göçmenlerin (ve göçmenlere benzeyen kişilerin) yanı sıra “antifaşistler”in de peşine düşmek için kullanmayı planlıyorlar. Washington Post’un eline geçen belgeler, Palantir ve Clearview AI ile imzalanan yeni teknoloji sözleşmelerinin sadece göçmenleri değil, aynı zamanda “yönetimin ICE karşıtı aşırılıkçı gruplar olarak gördüğü” örgütleri de hedef almak için tasarlandığını ortaya koyuyor.

Faşizmin yapay zekâya ihtiyacı olduğu gibi, yapay zekânın da faşizme ihtiyacı var. Oligarklar, rıza ile elde edebilecekleri sınırı aştıkları için bizden kâr elde etmeye çalışırken, faşistler de halkın demokratik düzlemde onaylanmış olan sınırların ötesine geçmesi sebebiyle ona karşı güç kullanıyorlar.

Son dönemde yapılan anketler, insanların yapay zekâya karşı giderek daha şüpheci yaklaştığını gösteriyor. Aynı şekilde, bazı anketler de insanların Trump’ın ICE’ı kullanma biçimine, göçmenlere saldırmasına ve toplulukları terörize etmesine destek vermediğini ortaya koyuyor.

Ancak Beyaz Saray ve Silikon Vadisi, bize rağmen hareket etme konusunda ortaklaşmış durumda. Bu ortaklık, antidemokratik bir ittifak oluşturarak, bizden kâr elde etmeyi ve kendi iradelerini hepimize dayatmayı amaçlıyor. Kapitalizmin yolu, demokratik gelişmeye izin vermektense şiddet yüklü bir terör saltanatını tercih eden sosyopatların yönettiği bir topluma çıkıyor. Oysa güç halkta olsaydı, onların dizginlenemeyen, bitmek bilmeyen kâr hırsını ve bu hırsın hepimizin sırtına yüklediği yükü alır yere çalardık.

Bu hakikati tüm gözler görmeli. Trump’ı sebepmiş gibi gören direnişle yetinemeyiz. Trump, bu tepeden tırnağa hasta olan bu sisteme ait bir semptomdur. Ne ile karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz ki, ona göre savaşabilelim. Şu anda elimizde uzun, çetin ve zorlu bir mücadele var. Ama eğer örgütlenip mücadele etmezsek, önümüzde daha da uğursuz, daha da lanet bir şey var: milyarder teknoloji canavarlarının distopya âleminde faşist sosyopatlarla kaynaştığı bir düzen. Onları yenmek ne kadar zor olursa olsun dövüşmeliyiz. Bu kötülükle tanımlı ittifaka boyun eğmemeliyiz.

J. P. Hill
19 Ekim 2025
Kaynak

,

Amerikan İmparatorluğu


Amerikan Anti-Emperyalist Birliği delegesi ve ABD’li komünist Manuel Gomez'in, Şubat 1927’de Brüksel’de düzenlenen Ezilen Sömürge Halkları ve Anti-Emperyalistler Birinci Kongresi'nde yaptığı konuşma.

Manuel Gomez, Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği’nin ABD seksiyonunu, Ezilen Sömürge Halkları ve Anti-Emperyalistler Brüksel Kongresi’nde temsil etti. Wall Street’in mevcut finansal emperyalizminin bir analizini içeren konuşması, kökenlerinin Amerikalı ve yabancı işçilerin sömürülmesinde yattığını ortaya koyuyor.

* * *

Bütün milletlerden ve ırklardan yoldaşlar:

Doların ve dolar diplomasisinin ülkesinden geliyorum. Amerika’nın dolar imparatorluğu, hepimizin ortak sorunudur, çünkü bu imparatorluk, tüm dünyadan haraç topluyor.

ABD’nin bu en yeni emperyalist politikası, kendine özgü bir dil konuşuyor. Dilerseniz buna “demokratik barış politikasının dili” diyebilirsiniz. ABD, “Çin’in dostu.” İngiliz, Japon gibi diğer artık sıradanlaşmış emperyalistlerin aksine, Çin’de “Açık Kapı” politikası yürütüyor, “herkes için eşit fırsat” politikasını uyguluyor.

Ama Çinli dostlarım, şu hususu aklınızdan hiç çıkartmayın: “Çin’de Açık Kapı” politikası adına bu kadar güzel laflar edebilen ABD, Monroe Doktrini’nin ABD finans-kapitalizminin özel bir alanı olarak gördüğü Latin Amerika’yı kapalı, kilitli ve sürgülenmiş bir kapının ardında tutma politikasını ısrarla yürütüyor. Demokratik barışçı yöntem, Amerikan emperyalist politikasının yalnızca bir aşamasını temsil ediyor. Bunun yerini kaçınılmaz olarak, Batı Yarımküre’nin tüm Karayip ve Orta Amerika halklarının zaten aşina olduğu açık, acımasız saldırganlık aşaması alacaktır.

Modern emperyalizm, burada emperyalist kapitalizm olarak tanımlanmıştır. Kapitalizmin bu mevcut son aşaması, hem ülke içinde milyonlarca işçiyi hem de ülke dışında halkları sömürmektedir. Bu emperyalizmin en bariz örneği ABD’dir.

Herkesin bildiği üzere, yayılmacı dış politikaya ilerici gelişim eşlik eder. Sanayinin yoğunlaşması ve merkezileşmesi tekelciliğe yol açtı. Bu anlamda, ulusun tüm ekonomik ve dolayısıyla siyasi gücü, Wall Street’te bir araya gelmiş küçük bir zenginler grubunun elinde yoğunlaştı.

1901 yılında, o zamana kadar birbirleriyle savaş halinde olan Rockefeller ve Morgan gibi en güçlü finans gruplarını bir araya getirerek Birleşik Devletler Çelik Şirketi kuruldu.

* * *

Bu gelişmeler yaşanırken aynı zamanda ABD de dünya emperyalist sahnesinde yerini aldı. Masum özgürlükçü amaçları dile getiren beyanlarla başlatılan İspanya-Amerika Savaşı, günümüze dek tutarlı bir şekilde devam eden dış politikanın ilk adımıydı. Küba ve Porto Riko’nun fethi, Amerikan emperyalizminin Panama, Haiti ve Orta Amerika’daki Santo Domingo'ya kadar uzanan yolculuğunda basamak taşı görevi gördü; ta ki tüm Karayip bölgesi “bir Amerikan gölü” haline gelene kadar. Uzakdoğu’da ise Guam ve Filipin Adaları, ABD’nin Asya’ya yönelik emperyalist politikasının öncüsü konumundadır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Amerika Birleşik Devletleri’ni emperyalist güçlerin en ön saflarına taşıdı. Sanayi kapasitesi muazzam derecede arttı. Wall Street, dünya finansının merkezi olarak Londra Şehri’nin yerini aldı. ABD, Avrupa’nın yanı sıra Latin Amerika ve Asya’da da büyük çıkarları olan bir borçlu ülkeden alacaklı bir ülkeye dönüştü. Savaştan önce Amerikan kapitalizminin toplam dış yatırımları 2.500.000.000 dolara bile ulaşmamıştı.

Şimdi bu miktar 13.000.000.000 doları aştı.

Monroe Doktrini ve “Açık Kapı”da temsil olunan emperyalist politikaya bir de Dawes Planı eklendi. Nihayet tam anlamıyla bilinçlenen Amerikan emperyalizmi, her yerde saldırganlaştı. Dünyanın dört bir yanından emperyalizmin devasa kârları ABD’ye akmaya başladı.

Tüm Latin Amerikalıların bildiği gibi, ülke içindeki Amerikan yaşam standardı, Amerika’nın yalnızca dolarlarla değil, aynı zamanda öldürülen ve işkence gören insanların et ve kanıyla da pekiştirilen dolar imparatorluğu üzerinden korunmaktadır.

Amerikan işçi sınıfı bile bir ölçüde emperyalizmin kârlarından pay alıyor ve sonuç olarak sosyal-vatansever ve emperyalist ideolojiyle yoğrulmuş durumda. Özellikle vasıflı işçilerden ve genel olarak Amerikan İşçi Federasyonu üyeliğinin büyük bir bölümünü oluşturan baskın unsurlardan bahsediyorum. ABD’deki son ekonomik gelişmeler, “patron sendikacılığı” ve daha iyi bir terim bulamadığımız için “sınıfsal işbirliği” olarak adlandırdığımız şeyin hızlı büyümesine yol açıyor.

Hızla çoğalan "sınıfsal işbirliği" biçimlerine ilişkin ayrıntılara girmeden, sadece işçi bankacılığı, işçi sigortası planları, “şirket sendikacılığı” ve “şirket sendikası” ilkelerinin gerçek sendikalar aracılığıyla uygulanmasına yönelik eğilimleri örnek göstermem yeterli olacaktır. Bunun en belirgin örnekleri arasında “B. & O. Planı” olarak adlandırılan plan ve yakın zamanda kabul edilen Watson-Parker Yasası kapsamında kurulan mekanizma yer almaktadır.

Amerikan kapitalizmine o kadar tatmin edici gelmişlerdir ki, bu biçimlerin bazıları “rasyonalizasyon” programının bir parçası olarak Avrupa’ya da aktarılmaktadır. Bu nedenle, Avrupa’nın Amerika’dan “sınıfsal işbirliği” politikasını aldığını duyuyoruz. Ancak, öte yandan, İkinci Dünya Savaşı’ndan çok önce Almanya’da var olan ve bazen “devlet sosyalizmi” olarak adlandırılan politikaları da akıldan çıkartmamak gerek.

“Sınıfsal işbirliği” Avrupa’da yeni bir şey değil. Reformculuk kadar eski!

İkinci Enternasyonal’in reformist liderlerinin sömürge ve yarı sömürge halklarının ulusal kurtuluş çağrılarına kulak tıkaması tesadüf değildi. Amerikan İşçi Federasyonu’nun yönetici bürokrasisinin dış ilişkilerde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “sadık bir destekçisi” olması da tesadüf değildir. Emperyalist politikaya yönelik eleştiriler, önemsiz konularla, münferit skandallarla, “aşırılıklarla” sınırlıdır.

Dışişleri Bakanlığı’nın burada yanlış bilgilendirildiği, orada ise aşırı etkiye maruz kaldığı öne sürülüyor. Orta sınıf “liberaller” ve barışçıların zaman zaman dile getirdikleri eleştirilere benzeyen bu eleştiriler, temelde hiçbir şeyin yanlış olmadığı izlenimini yaratarak emperyalizme hizmet ediyorlar.

Amerikalıların Sömürülmesi

İtiraf etmek gerek ki, Amerikan İşçi Federasyonu’nun (AFL), ABD hükümetinin Nikaragua’ya yönelik acımasız saldırısı karşısında net bir tavır almaktan kaçınmış olması Amerikan işçi sınıfının ayıbıdır. Federasyon hiçbir saldırıya tepki geliştirmedi. Bugün de federasyon, Filipin Adaları ve Porto Riko’nun derhal, tam ve mutlak bağımsızlığı için kesin bir tavır almıyor. Latin Amerika’da Monroe Doktrini’ni destekledi, aynı zamanda ABD’de zencilere ve diğer ezilen gruplara karşı ayrımcılığı da körüklüyor.

Amerikan emperyalizmine ve genel olarak emperyalizme karşı mücadelede gerçekçi bir şekilde ilerleyebilmek için bu hususları dikkate almamız ve bunların altında yatan sinsi ekonomik ilişkiyi anlamamız gerekiyor. Bu mücadeleye, bu kongrede bulunan herkesin geri dönülmez bir şekilde bağlı olduğunu düşünüyorum.

Belki de Amerikan emperyalizminin ülke içinde sarsılmaz bir temele dayandığını gösteren, cesaret kırıcı bir tablo çizdiğimi düşünüyorsunuz. Ancak gerçek şu ki, emperyalizmi savunanlar işçi sınıfı içinde ne tür iddialar dile getirirse getirsin, “sınıfsal işbirliği” terimi gene de tırnak içinde kullanılmalıdır. Doğrusu, kapitalizm koşullarında sınıfsal işbirliği diye bir şey yoktur. İşçilerin ayrıcalıklı kesimleri geçici olarak düşmanın safına geçmiş olabilir, ancak sınıf mücadelesi gene de sürmektedir.

Her gün, yüzleştiği her kritik durum karşısında şirket sendikaları tel tel dökülüyor, belirli bir amaç doğrultusunda kurulmuş kurumlar karşı tarafa hizmet etmeye başlıyorlar. Mevcut hoşnutsuzluğun ateşini ancak büyük bir bedel ödeyerek söndürebilirler. İngiltere’de emperyalizmin artık ganimetlerini yeterli ölçüde paylaşmayı göze alamadığı vakit neler yaşandığını hep birlikte gördük.

Yoldaşlarımızın yeterince idrak etmedikleri bir başka husus daha var: ABD’de madenciler, çelik işçileri, tekstil işçileri, makine sanayindeki işçilerin büyük çoğunluğu, işçi aristokrasisinin ayrıcalıklı konumuna sahip değil. Bazı korunaklı mesleklerde çalışanların haftada 75 ila 80 dolar gibi yüksek ücretler aldığını duyuyorsunuz, ancak vasıfsız işçinin, hatta bolluk içinde yüzen sektörlerde bile, haftada 20 veya 25 dolardan fazla kazanmadığını bilmiyorsunuz. Güneydeki tekstil fabrikalarında kadınlar, haftada 8 ila 15 dolar kazanıyorlar. Vasıfsız olduğu söylenen erkek işçilerin ortalama ücreti saatte yaklaşık 30 sent veya 54 saatlik bir hafta için 16,20 dolar. Bahsettiğim rakamlar, Milletler Cemiyeti Uluslararası Çalışma Ofisi tarafından yakında yayınlanacak olan ABD’ sanayiinin koşulları ile ilgili raporun özetinden alınmıştır.

ABD’de milyonlarca işçi, “Amerikan yaşam standardına” ulaşamıyor.

Tam tersine, bazı sömürge ülkelerindeki işçiler kadar acımasızca sömürülüyorlar. Bu nedenle, Amerikan emperyalist kapitalizminin temel yapısı büyük bir çelişkiyle maluldür. İşçiler, Wall Street ve Washington’ın emperyalist girişimlerine (ki bu girişimler sürekli savaş tehdidiyle tanımlıdır) hiçbir ilgi göstermemekle kalmamış, aynı zamanda egemen sınıfla umutsuz çatışmalara girmek zorunda kalmışlardır. Kömür endüstrisindeki çeşitli büyük mücadeleler ve Passaic tekstil işçilerinin şu anki uzun süreli grevi buna örnek teşkil etmektedir.

Ele aldığımız ağır sömürüye maruz kalan işçi kitleleri bile elbette amaçlarının gerçek bilincinden yoksundur. Çoğu örgütlenmemişken, örgütlü kesimler, özellikle madenciler, özünde çürümüş bir bürokrasi tarafından sömürülmektedir. Bununla birlikte, militan bir sol ortaya çıkmıştır ve bugün Amerikan işçi hareketine nüfuz etmektedir. Bilinçli sol, henüz küçük olsa da istikrarlı bir şekilde büyüyor. Şimdiden bir dizi önemli başarıya imza atmıştır.

Manuel Gomez ayakta soldan üçüncü

* * *

Biz, Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği olarak, ABD’deki en büyük desteği işçilerin siyasi ve sendikal hareketi içinde faal olan o küçük sol kesimden gördük. Bu destek hiçbir zaman yüzümüzü kara çıkartmadı, çünkü bu kesimin çıkarlarıyla, Amerikan emperyalizminin ezdiği sömürge ve yarı sömürge halklarının çıkarları aynı. Kendini tali meselelerle sınırlamıyo. Amerikan kapitalizmine bağlılığı eleştirmekten kaçınmıyor. Latin Amerika ve Uzakdoğu’daki milliyetçi ve milli-devrimci hareketler ona güvenebilir ve ona sırtını yaslayabilir, çünkü onları hayal kırıklığına uğratmayacaktır.

ABD’de, İngiltere’deki azınlık hareketini temsil eden yoldaşın anlattıkları gibi kayda değer başarılara sahip değiliz. Amerikan işçi sınıfının gelişme düzeyi bunu mümkün kılmadı. Ancak size şunu hatırlatmak istiyorum ki, İngiliz işçilerinin, bugün Amerikan işçi sınıfının ayrıcalıklı kesimlerinden bile daha emperyalist olduğu zamanlar çok da uzak değil. İngiliz kapitalizminin krizi, eskiden emperyalist olan işçileri devrimcileştirdi ve çıkarlarının İngiliz İmparatorluğu’nun ezilen uluslarıyla birlikte olduğunu anlamalarını sağladı.

Dışarıdan ve içeriden saldırıya uğrayan İngiliz emperyalizminin tüm yapısı çöküyor. Bugün milyonlarca İngiliz işçisi, devrimci Çin’deki milliyetçi harekete ellerini uzatıyor ve Londra’daki İmparatorluk Savaş Bakanlığı’na cehenneme gitmelerini söylüyor.

Tarihsel gelişim çizgisi böyledir. ABD’de de aynı şekilde ilerleyecektir. Ezilen halklar, modern emperyalizmin kapitalizmin sadece bir aşaması, son aşaması olduğunu anladıklarında, bugün ABD’deki en güvenilir müttefiklerinin Amerikan işçi hareketinin nispeten küçük sol kanadıyla sınırlı olduğunu, ancak bir gün işçi hareketinin büyük bir bölümünü ve Amerikan işçi sınıfının tamamını kapsayacaklarını bileceklerdir.

Amerika’da Antiemperyalizm

Mevcut durumun zorlukları göz önüne alındığında, Amerika'daki başarılarımız hiç de küçümsenecek düzeyde değil. Latin Amerika genelindeki en aktif milliyetçi ve milli devrimci unsurlarla yakın çalışma teması kurduk. Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği’nin ABD Şubesi, on bir Latin Amerika ülkesinde kurulan ulusal şubelerle bağlantı içerisindedir. ABD’de ise sendikalarda emperyalizm meselesini sistematik olarak gündeme getirdik.

Kıtalararası ölçekte, Küba’daki şeker tröstlerinin zulmüne karşı başarılı gösterilerden, Panama şehrini işgal eden ABD askerlerine broşür dağıtımına kadar oldukça uzun bir dizi faaliyete katıldık.

Ancak çalışmalarımızın henüz başındayız. Geleceğe yönelik programımız, ABD heyetinin çeşitli Latin Amerika ülkelerinden gelen heyetlerle birlikte bu kongreye sunacağı kararlarda özetlenmiştir. Bu, yalnızca örgütlenme veya propaganda programı değil, emperyalizme karşı somut eylemler programıdır.

Amerikan emperyalizminin bugüne kadar kendi aleyhine ortaya çıkardığı en güçlü hareketler, ezdiği ve yeni baskılarla tehdit ettiği ülkelerdedir. Bu hareketlerle işbirliği, ABD’deki herhangi bir anti-emperyalist hareketin en büyük sınavıdır.

Yolda olduğunu bildiğim Filipin delegesinin henüz gelmemiş olmasından dolayı üzgünüm. ABD’den bağımsızlık için güçlü, neredeyse oybirliğiyle desteklenen bir hareketin olduğu Filipin Adaları’nda, liderler, politikalarını ABD hükümetinin kendilerine gönüllü olarak bağımsızlık vereceği varsayımına dayandırma eğilimindedirler. Bu, boş bir varsayımdır. Dolar imparatorluğu, kariyerinin bu aşamasında hiçbir şeyi kolay kolay vermiyor.

Filipin hareketinin kurtuluş için Washington’a bakmak yerine, sadece bin kilometre uzaktaki Devrimci Kanton’a yönelmesi daha hayırlı olurdu. ABD’de güvenilir müttefikler, ancak Amerikan sınıf mücadelesinin dinamik faktörleriyle temas kurmaya çalışarak bulunabilir. Filipinli liderler, radikallerle, solcu sendikacılarla ve komünistlerle değil de, “etkili” politikacılar ve üniversite profesörleriyle (ki etkileri gerçekte olduğunda genellikle Filipin davasına karşı kullanılır) kurulacak ilişkiyi daha fazla hoş karşılayacaklardır olabilir. Bu bağın kendilerini daha saygın kılacağını, itibarların muhafaza edileceğini düşünürler. Oysa sömürge ülkesinin temsilcileri için saygınlık, emperyalizmin standartlarına, koşullarına, geleneklerine ve yasallığına boyun eğmek anlamına gelir. Bu saygınlıksa, ancak emperyalizmin fiili kabulü pahasına satın alınabilir. Burada temsil edilen milliyetçi hareketlerden herhangi biri emperyalizmin ana vatanında saygın hale gelirse, ölecektir.

Sanırım, bu kongrenin ruhunu şu sözlerle ifade edebiliriz: Dostlarımızı emperyalist kapitalizmin dostları arasında aramamalıyız. Stratejimizin temel dayanağı, gündemimizdeki bu maddenin de belirttiği gibi, ezilen ülkelerdeki milli kurtuluş hareketi ile emperyalist ülkelerdeki işçi ve anti-emperyalist hareketler arasında işbirliği olmalıdır. Bu işbirliği ilkesi, Amerikan emperyalizmine ve dünyanın her yerindeki emperyalizme karşı mücadele için de geçerlidir.

Manuel Gomez
18 Mart 1927
Kaynak

Daily Worker [“Günlük İşçi Gazetesi”], 1924 yılında ABD Komünist Partisi ve öncül örgütleri tarafından New York’ta yayınlanmaya başladı. ABD tarihindeki en uzun ömürlü ve önemli sol yayınlardan biri olan Daily Worker, en zirvede olduğu dönemde 35.000 tiraja sahipti. Gazete, 1917’den Kasım 1919’a kadar Cleveland’da solun hâkim olduğu Ohio Sosyalist Partisi tarafından yayınlanan Ohio Socialist’in [“Sosyalist Ohio”] içinden çıktı. Daha sonra Komünist İşçi Partisi’nin gazetesi olan Toiler’a [“Emekçi”] dönüştü. Aralık 1921’de, açık çalışma yürüten Amerika İşçi Partisi, ToilerWorkers Council [“İşçi Konseyi”] gazetesiyle birleştirerek Worker’ı [“İşçi”] kurdu. Bu gazete, 13 Ocak 1924’ten itibaren Daily Worker olarak yayınlanmaya başladı.

17 Şubat 2026

, ,

ABD Emperyalizminin Açmazı: İran ve Yeni Sömürgeci Savaşın Krizi


Tavizlerin Beyhudeliği

ABD emperyalizmi, tüm geleneksel diplomasiyi geçersiz ve hükümsüz kılan bir mantığa göre işliyor. Hedef alınan ülkeler, bu ister İran olsun isterse asalak Trump rejiminin saldırılarına maruz kalan bir başka devlet olsun, ne tür tavizlerde bulunursa bulunsunlar bu tavizlerin hiçbiri, vampir Washington’un taleplerini karşılayamaz. Temel gerçek şu ki, emperyalistler, tam teslimiyetten gayrısını kâfi görmezler.

Lenin’in tespitiyle:

“Kapitalizm, bir avuç ‘gelişmiş’ ülkenin dünya nüfusunun büyük bir bölümüne yönelik sömürgeci zulme ve halkları mali açıdan boğan bir dünya sistemine dönüştü. Bu ‘ganimet’, tepeden tırnağa silahlanmış, dünyayı yağmalayan iki üç kudretli devlet arasında üleşiliyor. [...] Bu yağmacılar, ganimetlerinin paylaşımı için tüm dünyayı bizzat başlatıp yürüttükleri savaşların içine çekiyorlar.”

ABD emperyalizmi ile İran hükümeti temsilcileri arasındaki müzakerelerle ilgili son haberler, bu dinamiği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. İran’ın petrol ve doğal gaz sahalarına erişim konusunda vereceği tavizler ve ABD’den sivil yolcu uçakları satın alma teklifleri, boş beklentiler içerisinde olunduğunun kanıtı. ABD emperyalizmi, bu türden tavizlerle ilgilenmiyor, çünkü tabi olduğu yapısal zorunluluk, uzlaşmayı değil, İran’ın egemen bir varlık olarak ortadan kaldırılmasını emrediyor.

Son petrol yöneticileri toplantısında bir araya gelen sermaye temsilcileri, girişimin gerçek doğasını ortaya koydular: emperyalist güçlerin ulusa ait tüm ekonomik varlıkları yağmalamalarına izin veren tam teslimiyet haricinde hiçbir taviz, emperyalizmi tatmin edemez.

Mao Zedong’un emperyalist psikolojiye dair değerlendirmesi, bu görünürdeki mantıksızlığı açığa vuruyor:

“Onlara sorun çıkart, sonra başarısız ol, tekrar sorun çıkart, tekrar başarısız ol... ta ki onlar geberene kadar: emperyalistlerin ve dünyanın dört bir yanındaki gericilerin halkın davasıyla başa çıkma mantığı tam da budur. Asla bu mantığa aykırı hareket etmezler. Bu, bir Marksist yasadır. ‘Emperyalizm kana susamıştır’ dediğimizde, doğasının asla değişmeyeceğini, emperyalistlerin kasap bıçaklarını asla bırakmayacaklarını, onlar ölene dek hiçbir zaman Buda olmayacaklarını kastediyoruz.”

Emperyalizmin Yapısal Krizi

Bu değerlendirmenin ardındaki teori, Lenin’in emperyalizm analizini ve modern emperyalist güçlerin somut uygulamalarını temel alır. Bu emperyalist güçler, sistemin çökme ihtimalini ancak önemli devletlerin (İran veya emperyalizmin bakış açısından tercihen Rusya veya Çin’in) uzun süreli yağmalayarak erteleyebilirler. Ortada bu denli derin bir kriz mevcuttur. Lenin, bu yapısal zorunluluğu şu şekilde ifade etmiştir:

“Kapitalizm olduğu gibi kaldığı sürece, fazla sermaye, hiçbir zaman belirli bir ülkedeki kitlelerin yaşam standardını yükseltmek amacıyla kullanılmayacaktır, çünkü bu, kapitalistler için kârda bir düşüş anlamına gelir; bunun yerine, sermayeyi geri kalmış ülkelere ihraç ederek, bu kârları artırmak amacıyla kullanılacaktır.”

Mevcut açmaz, özünde yapısal bir sorundur: Sistem, artık üretimin kapsamını genişleterek gelişemez; sadece kendini besleyebilir. Asalak, içine yerleştiği konağı tüketmek zorundadır. Washington’daki strateji plancıları, mevcut yapılanmada İran’ı en savunmasız av olarak belirlemiş görünüyor. Ancak bu hesabın hatalı görüşleri temel aldığı görülüyor. ABD askeri saldırganlığa devam ederse, sonuç ABD için stratejik bir yenilgiyle sonuçlanan Haziran 2025’teki on iki günlük savaştan önemli ölçüde farklı olmayacaktır.

Trump yönetiminin İran’a yönelik saldırılarını İsrail’in nüfuzuna bağlayan analizlere rastlanıyor. Bu analizler yüzeyseldir. Wasington’daki İsrail yanlısı fraksiyon, bu tür bir savaşı tabii ki savunuyor ama bu tür analizlerin Siyonizmin emperyalist strateji içinde oynadığı rolü yeterince kavrayamadığını söylemek gerekiyor. Washington, Londra gibi yerlerdeki İsrail yanlısı ağ, heterojen unsurlardan oluşuyor; bazıları, Siyonist ideolojiyle bağnazlık üzerinden kurduğu bağ temelinde motive olurken, bazıları da İsrail’in asıl yerleşimci sömürgeciliğin öncüsü olarak iş gördüğünü düşünüyor.

Askeri Seçenekler ve Kısıtları: Kâğıttan Kaplanın Gerçek Yüzü

ABD, olumlu yönde çözüme kavuşturulması imkânsız olan stratejik bir ikilemle karşı karşıya. Mao Zedong’un 1946’da Anna Louise Strong ile yaptığı röportajda emperyalizmi “kağıttan kaplan” olarak nitelendiren değerlendirmesi, bu çıkmazı anlamak için temel bir teorik çerçeve sunuyor. Mao’nun da dile getirdiği üzere:

“Bütün gericiler kâğıttan kaplandırlar. Görünüşte gericiler korkutucudur, ancak gerçekte o kadar güçlü değillerdir. Uzun vadeli bir bakış açısıyla, gerçek anlamda güçlü olanlar, gericiler değil, halktır.”

İlk askeri seçenek olan İran’a yönelik hava saldırısı, belirtilen rejim değişikliği hedefine ulaşamaz. Tarihsel deneyim, bu tür saldırıların genellikle devrimci liderliğin, bu durumda Ayetullah Hameney’in temsil ettiği liderliğin, halk desteğini pekiştirdiğini ortaya koymaktadır. İkinci seçenek olarak, askeri operasyonları İsrail’e devredip Ukrayna’ya sağlananlara benzer veya onlardan daha fazla tedarik ve koruma güvencesi sunmayı temel alan yaklaşımın da 2025’teki savaşta etkisiz olduğu görülmüştür. On iki gün sonra, İsrail’in İran’ın elindeki muhtelif füze ve insansız hava aracı yeteneklerini engelleyemediği ortaya çıkmış ve geri çekilmeye zorlanmıştır. 12 günlük savaştan bu yana İsrail veya Amerikan hava savunma kapasitelerinde bir iyileşme olduğuna dair elde hiçbir kanıt yoktur. Nitekim, Ukrayna’ya konuşlandırılan sistemlerin Rus füze teknolojisine karşı sürekli olarak savunmasız olduğu görülmüştür. Patriot ve Terminal Yüksek İrtifa Alan Savunması (THAAD) bataryalarının Ukrayna’ya transfer edilmesi sebebiyle tükenmesi, bunun yanında, ABD’deki üretici güçlerin tükenen sistemleri yenileme kapasitesinin düşüklüğü neticesinde İran’ın sahip olduğu füze imkânları karşısında ellerin kolların bağlanmasını beraberinde getirmektedir.

Emperyalizmin tercih ettiği, Hürmüz Boğazı’na uçak gemilerini konuşlandırıp, Tahran gibi büyükşehirlerin bombardımana tabi tutulmasını, bunun neticesinde rejimin çökertilmesini öngören senaryonun stratejik açıdan sonuç vermeyeceğini görmek gerekmektedir. Bu kısıtlılık, Mao’nun ABD’nin savaş yetenekleri ve gücüyle ilgili tespit ettiği temel özelliğin bir yansıması:

“Dünyada (zıtların birliği yasası uyarınca) iki ayrı niteliği haiz tek bir şey bile yoktur. Bu anlamda, emperyalizm ve tüm gerici güçler de iki ayrı niteliğe sahiptir: bunlar hem gerçek manada kaplandır hem de kâğıttan kaplandır. [...] Bir yandan gerçek kaplanlar olarak insanları, milyonlarca ve on milyonlarca insanı yiyebildiler. Ama en nihayetinde birer kâğıttan kaplan, ölü kaplan, soya peyniri gibi yumuşak kaplanlara dönüştüler.”

Mao’nun diyalektik analizi stratejik gerçekliği açıklığa kavuşturuyor:

“Dolayısıyla, emperyalizm ve tüm gericiler, özünde, uzun vadeli bir bakış açısıyla, stratejik bir bakış açısıyla bakıldığında, oldukları gibi, yani kâğıttan kaplanlar olarak görülmelidirler. Strateji anlayışımızı bu görüş üzerine kurmalıyız. Öte yandan, onlar, aynı zamanda yaşayan kaplanlar, demir kaplanlar, insanları yiyebilecek gerçek kaplanlardır. Taktik anlayışımız ise bu görüşü temel almalıdır.”

Emperyalist Savaşın Tarihsel Modeli

Son askeri müdahaleler incelendiğinde bunların Mao’nun belirlediği şablon uyarınca gerçekleştikleri görülüyor. 2001’deki Afganistan işgali, doğrudan ABD kara saldırısı yoluyla değil, Kuzey İttifakı güçlerinin satın alınması yoluyla gerçekleşti. 2003’teki Irak işgali, doğrudan ABD askeri müdahalesini içerse de, Irak’taki askeri liderlerin sadakatini satın alan kapsamlı istihbarat operasyonlarının ardından geldi. Libya ve Suriye’deki harekâtlarda da benzer yöntemler tatbik edildi: kararsız unsurlar satın alındı, bunların emperyalizme bağlanmaları sağlandı, bunun sonucunda hedef alınan hükümetler çökertildi.

Bu yaklaşım, Libya ve Suriye’de başarılı oldu. Fakat İran’da farklı koşullarla karşılaşıyor. ABD’nin İsrail’i askeri operasyonlar için tekrar kullanmaya kalkışması durumunda, benzer taktikler izlenecektir: üst düzey hükümet personelinin suikastı, azami işbirlikçi unsurların işe alınması. Bu çabalar, İran’ın Suriye veya Libya’dan niteliksel olarak farklı bir devrimci toplum olması sebebiyle pek sonuç vermediler.

Hibrit Savaşın Başarısızlığı

İran’ın hain örgütleme çabalarına karşı sergilediği direniş, önemli bir engel. Sürekli çatışmaya elverişli kara kuvvetleri olmadan, 2022-2023 olayları sırasında denendiği gibi, hükümet ve devlet yapılarını parçalama kapasitesini devreye sokmadan, ABD’nin sahaya süreceği operasyonel imkânlar kısıtlı kalacaktır. Neticede doksanlarda ve iki binlerde kusursuz kılınan hibrit savaş, mevcut potansiyelini giderek tüketmiştir.

İşbirlikçilerin, Irak, Libya ve Suriye’de konuşlandırılan vekalet ordularının bulunmadığı, emperyalist çıkarlar için ulusal egemenliği paraya satacak paralı askerlerin bulunamadığı koşullarda, ABD, rejim değişikliği için yetersiz oldukları ispatlanmış araçlar olarak bombalara, yaptırımlara ve teröre bel bağlamak zorunda kalıyor. İran halkının 1979 İslam Devrimi’nin yıldönümünü, büyük şehirlerden köylere kadar yirmi milyon katılımcıyla anmış olması, rejim değişikliği olasılığına karşı en ikna edici argümanı oluşturuyor.

Bu düzlemde, Mao’nun gerici şiddet ile devrimci güç arasındaki ilişkiye dair analizinin uygulanabilir bir analiz olduğu ortaya çıkıyor:

“İster yerli ister yabancı olsun, tüm karanlık güçlerin dizginsiz şiddeti ulusumuza felâket getirmiştir; ancak bu şiddetin kendisi, karanlık güçlerin hâlâ bir miktar gücü kalmış olsa da, zaten ölüm döşeğinde olduklarını ve halkın yavaş yavaş zafere yaklaştığını ortaya koymaktadır. Bu, Çin, tüm Doğu ve tüm dünya için geçerlidir. [...] Tüm gericiler, kitlesel katliamlarla devrimi bastırmaya çalışırlar, ‘katliam ne kadar büyük olursa devrim o kadar zayıf olur’ diye düşünürler. Ancak bu gericilere has iyimser düşüncenin aksine, gerçek şu ki, gericiler, ne kadar çok katliama başvurursa, devrimin gücü o kadar artar, gericiler de felâketlerine o kadar çok yaklaşırlar. Bu, kimsenin değiştiremeceği bir kanundur.”

Bu dinamik, İran ve Kuzey Kore’deki rejim değişikliği operasyonlarının başarısızlığını açıklıyor. Kitleler, devlete bağlılıklarını koruduğunda ve devletin savunması, devrimci korunma, egemenlik ve bağımsızlık için seferber edilebildiğinde, emperyalizmin elindeki seçenekler önemli ölçüde daralır. Lenin’in emperyalizmin asalak niteliğine dair analizi, bu tür bir seferberliğin neden belirleyici olduğunu açıklığa kavuşturuyor:

“Emperyalizmin en temel ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracatı, rantiyecileri üretimden daha da tamamen kopartır ve birçok denizaşırı ülke ve koloninin emeğini sömürerek yaşayan tüm ülkeye asalaklık damgasını vurur.”

Rantçı devlet, seferber edilmiş nüfuslarla doğrudan çatışmanın maliyetini karşılayamaz.

İran’ın Caydırıcılığı

İran, ek stratejik avantajlara sahip. ABD üslerine saldırma ve önemli hasar verme yeteneği, Amerikalı planlamacılar için stratejik ikilemler yaratıyor. İsrail’in vekil güçleri olmadan doğrudan saldırı gerçekleştirmesi durumunda, önemli askeri varlıklarını kaybedeceği, simgesel düzeyde yenilgi yaşama riskiyle yüzleşeceği görülüyor. İran bir yıl daha saldırı ve yıldırma politikasına devam ederse, emperyalistler geri adım atacaklar.

Daha geniş bir tablo ortaya çıkıyor: ABD emperyalizmi, belirlediği düşmanlarıyla doğrudan yüzleşemiyor. Mao’nun ABD’nin askeri düzlemde sahaya aşırı yayılmasına ilişkin değerlendirmesi bugünleri anlatıyor:

“ABD emperyalizmi, Çin’in Tayvan topraklarını işgal etti, onu son dokuz yıldır işgal altında tutuyor. Kısa bir süre önce de silahlı kuvvetlerini Lübnan’ı işgal etmek ve işgal altına almak için gönderdi. ABD, dünyanın birçok ülkesinde yüzlerce askeri üs kurdu. Çin’e ait Tayvan toprakları, Lübnan ve ABD’nin yabancı topraklarda bulunan tüm askeri üsleri, ABD emperyalizminin boynuna geçirilmiş birer ilmek gibidir. Bu ilmekler, başka kimse değil, bizzat Amerikalılarca imal edilmişlerdir. Bu ilmekleri kendi boyunlarına geçirenler de gene onlar olmuştur, iplerin uçlarını Çin halkına, Arap ülkelerinin halklarına ve barışı seven, saldırganlığa karşı çıkan tüm dünya halklarına uzatmışlardır.”

Rusya’ya karşı müdahale, terör, ekonomik savaş, deniz araçlarına ve ticari gemilere yönelik korsanlık yoluyla gerçekleşiyor. Çin’e karşı baskı ise komşu devletlerin istikrarsızlaştırılması yoluyla kendini ortaya koyuyor. Ancak şiddetli misilleme riskleri doğrudan saldırıyı engelliyor.

Neticede ABD, İslam Cumhuriyeti’ne ait hükümet sisteminin nihai olarak parçalanacağı beklentisiyle hibrit savaşını ısrarla sürdürüyor. Gerçekte ise tam tersi bir sonuç ortaya çıkıyor: ABD’nin İran, Küba ve diğer hedef ülkelere yönelik saldırganlığı, bu ülkelerin karşılıklı işbirliğini ve bütünleşmesini hızlandırıyor.

Ortaya Çıkan Çok Kutuplu Tepki

İran’ın ABD saldırganlığıyla ilgili deneyimi, Çin ve Rusya ile önemli bir yakınlaşmaya yol açtı. Pekin, artık Tahran’a ABD kuvvetlerinin konuşlandığı yerler konusunda gerçek zamanlı istihbarat sağlıyor. Çin’e ait istihbarat gemileri, Amerikan uçak gemilerinin bulundukları bölgelere konuşlanıyor. Rusya ve Çin’e ait uydu gözetleme sistemleri, ABD askerinin hareketlerini izliyor; bu gelişmeler, Trump’ın Çin’e karşı hareket temelli olan ve olmayan karşılıklar vereceğine dair tehditler savunmasına neden oldu.

Eskinin silahlı diplomasi yöntemlerinin işe yaramaması, İran’ın gücünün yansıması. ABD, elindeki tüm hileli yöntemleri kullanmak zorunda kaldı, ancak şimdiye dek bu yöntemlerin hepsi de başarısız oldu. Bu başarısızlık, devrimci kazanımları savunan İran halkının gücünü ve kararlılığını ortaya koyuyor.

Mao’nun, düşmanın gücünün doğru değerlendirilmesine ilişkin stratejik tavsiyesi, hâlâ çok önemli:

“Düşmanın gücünü abartmaktan kaçının. Misal, ABD emperyalizminden korkmayın... bu tür abartılar ve korkular tümüyle yanlıştır. Dünya genelinde emperyalizm ve Çin’deki gerici Çang Kay-şek kliğinin yönetimi, zaten çürümüş haldedir ve hiçbir geleceği yoktur. Onlardan nefret etmek için sebeplerimiz vari Çin halkının tüm iç ve dış düşmanlarını yeneceğimizden eminiz. Ancak hem iç hem de dış düşmana karşı verilen (askeri, siyasi, ekonomik veya ideolojik mücadeleler dâhil) her türden mücadelede, düşmanı asla hafife almamalıyız. Bilâkis, düşmanı ciddiye almalı, zafer kazanmak için tüm gücümüzü savaşa yoğunlaştırmalıyız.”

Nükleer Sorun

Son olarak nükleer silahlar meselesine değinmek gerek. İran’ın güvenlik garantisi için Kuzey Kore’nin nükleer silah edinme modelini örnek alması gerektiği yönündeki öneriler, caydırıcılık sorununu yanlış anlıyorlar. Nükleer silahlar, ABD saldırılarına karşı korumaz. Pakistan’ın doksanların sonlarından beri sahip olduğu nükleer kapasite, Pakistan askeri liderliği içindeki işbirlikçi ağlar sayesinde tekrarlanan Amerikan saldırılarına ve egemenlik ihlallerine mani olamamıştır. Nükleer silahlar her derde deva değildir.

Kuzey Kore’nin güvenliği, yalnızca nükleer kapasiteden değil, doğru iç örgütlenmeden, yani devrimci ve ulusal savunma için seferber olabilen, yekvücut hareket edebilen kitlelerden kaynaklanmaktadır. Pakistan’daki komprador rejimin içinde bulunduğu sefil durum, bunun alternatifini ortaya koymaktadır. İran’ın durumu da benzer nedenlerle ABD saldırısına alan açmaktadır, ancak gene de bugün genç nesiller bile artık emperyalist tehlikeleri idrak etmektedirler. İslam Cumhuriyeti’ne yönelik bireysel hayal kırıklıklarına rağmen, halk, Şah’ın yeniden iktidara gelmesinin, Halkın Mücahitleri’nin uyguladığı terörün ve ABD destekli kuklaların koşulları iyice ağırlaştırdıklarının farkındadır.Ulusal savunma için bir araya gelmeye hazır olmak, rejim değişikliğine ve renkli devrime karşı en önemli güvencedir.

Mao’nun savaşta belirleyici faktöre ilişkin analizi bugüne doğrudan tatbik edilebilir:

“Buna, ‘silahlar her şeyi belirler’ teorisi diyorlar. Oysa bu teori dedikleri şey, savaş meselesine yönelik mekanik bir yaklaşımın, öznel ve tek taraflı bir bakış açısının ürünüdür. Bizim görüşümüz buna karşıdır. Biz, sadece silahları değil, insanları da görüyoruz. Silahlar, savaşta önemli bir faktördür, ancak belirleyici faktör değildir. Belirleyici olan, eşyalar değil, insanlardır. Güç mücadelesi, sadece askeri ve ekonomik güç mücadelesi değil, aynı zamanda insan gücü ve moral mücadelesidir. Askeri ve ekonomik güç, en nihayetinde insanlar tarafından kullanılmak zorundadır.”

Sonuç: Bitmek Bilmeyen Kriz

ABD emperyalizmi bu engeli, ancak topyekûn savaş yoluyla aşabilirdi. Oysa bu yol, Vietnam’dan bu yana elli yıldır umutsuzca kaçındığı bir biçimdir. Amerikan nüfusunun kitlesel olarak seferber edilmesi, karşılanması veya gizlenmesi imkânsız olan maliyetler ve kitlesel kayıpların yaratacağı iç istikrarsızlık gibi tahammül edilemez riskleri beraberinde getirir. Lenin’in emperyalizmin çöküşüne ilişkin açıklaması bugünleri izah etmektedir:

“Emperyalizm, muazzam miktarlarda para sermayesinin bir avuç ülkede birikmesidir. [...] Dolayısıyla bu ülkelerde, ‘kupon keserek’ yaşayan, hiçbir girişimde yer almayan, mesleği tembellik olan sınıf, daha doğrusu, rantiyeciler tabakası olağanüstü ölçülerde büyür.”

Böyle bir sistem, topyekûn savaşın gerektirdiği fedakârlıkları yerine getiremez.

Mao’nun ABD emperyalizminin nihai kaderine ilişkin değerlendirmesi, bize ulaşmamız gereken sonucu sunuyor:

“Daha önce dediğim gibi, tüm güçlü zannedilen gericiler kâğıttan kaplandan başka bir şey değildirler. Bunun nedeni, onların halktan kopuk olmalarıdır. Bakın! Hitler, bir kâğıttan kaplan değil miydi? Hitler devrilmedi mi? Ayrıca Rus çarının, Çin imparatorunun ve Japon emperyalizminin de kâğıttan kaplanlar olduğunu söyledim. Bildiğimiz gibi, hepsi devrildi. ABD emperyalizmi, henüz devrilmedi ve atom bombasına sahip. Bence o da devrilecek. O da bir kâğıttan kaplan.”

Kitlesel seferberliği önleme mecburiyeti, şu anda gözlemlenen bitmek bilmeyen durumu teyit ediyor: ABD mevzi elde edemiyor, ama geri adım da atmıyor, İran ve diğer uluslara yönelik saldırılarına devam etmeye mecbur. Yağmalama olasılığı ortadan kalkarsa, müzik kesilir, duvarlar yıkılır, tüm emperyalist düzen, 1789’da Paris halkının karşılaştığı şeyle, yani öfkeli kitlelerin adaletiyle karşı karşıya kalabilir. Lenin’in uyarısında dile getirdiği gibi, emperyalizmin karakteristik özelliği şudur:

“Kapitalist ülkelerin yürüttükleri sömürgecilik politikası, gezegenimizdeki işgal edilmemiş toprakların ele geçirilmesi sürecine sona geldi. [...] dünya tümüyle taksim edildi, öyle ki gelecekte sadece yeniden bölüşüm mümkün olabilir.”

Zayıflayan emperyalist güçler, yeniden bölüşümü başka uluslara dayatacakları güçten yoksundurlar.

Emperyalist gelişmenin nihai yasası, halen daha Mao’nun belirlediği yasa:

“Savaş, başarısız ol, tekrar savaş, tekrar başarısız ol, tekrar savaş... ta ki zafere ulaşana kadar; halkın mantığı budur. Halk da her zaman bu mantık uyarınca hareket edecektir. Bu da bir başka Marksist yasadır.”

Marx Engels Lenin Enstitüsü
16 Şubat 2026
Kaynak