Giriş
Felsefe,
siyaset ve jeopolitik yönelim arasındaki ilişki, dünyayı yalnızca yorumlamakla
kalmayıp değiştirmeyi hedefleyen her devrimci teori için temel bir mücadele
alanıdır.
Felsefi
derinlik ve siyaset-jeopolitika düzleminde doğruda durma meselesi birbirinden ayrıştırılamaz.
Bunlar, iletişim halinde olması gereken alanlardır. Aksini düşünmek, bilhassa
Küresel Güney’in çetin koşullarında yaşayıp teori üreten ve mücadele eden
Marksist-Leninistleri bir güçlükle yüzleştirecek, onları tuzağa düşürecektir.
Öne
sürüldüğü gibi, “çok vasat ve sığ bir düşünür” olup doğru bir anti-emperyalist
pozisyona sahip olunabileceği, “alabildiğine derinlikli bir düşünür”ünse
Avrupamerkezci ve emperyalizm yanlısı siyaseti savunabileceği varsayımı, teoriyi
pratikten, kavrayış derinliğini dönüştürücü eylemden kopartır.
Tarihsel
düzlemde zulümle yüzleşmiş, devrimci Küresel Güney’in bakış açısını kuşanan bu
makale, bu türden bir ayrışmaya karşı çıkmaktadır. Bu görüşe göre, belirtilen
kopukluk, burjuva düşünce tarihi içinde mevcut olsa da (Heidegger örneği, bu
ihanetin çarpıcı bir anıtı olarak karşımızda durmaktadır), bunu organik veya
gerekli bir koşul olarak kabul etmek, emperyalist hegemonyanın en üst düzeyde düşünsel
ve pratik titizliği talep ettiği momentte kendimizi teori düzleminde
silahsızlandırmak anlamına gelir.
Bizim
için felsefe, ne soyut bir tefekkür konusu ne de tarafsız ve soyut bir
kavramsal araç setidir. Marx, Lenin ve Mao’nun somutlaştırdığı gibi felsefe,
sınıf mücadelesinin teorik cephesidir. Tüm sınıfsal içeriğini, Avrupamerkezci
önyargıları ve medeniyete ait kör noktaları açığa çıkartacak acımasız bir
diyalektik eleştirinin örsünde dövülmesi, tercih edilmesi ve kullanılması
gereken bir silahtır.
Görevimiz,
Batı külliyatını ve binlerce yıllık geçmişe sahip geleneklerimizi pasif bir
saygıyla karşılamak değil, Aufhebung’un (içerip aşmanın) aktif,
eleştirel ve sentezleyici ruhuyla ele almak, felsefeyi kendi bakış açımızdan
geri kazanmak, derinleştirmek ve bir silah haline getirmek, külliyatı ve
gelenekleri sosyalist moderniteyi ve tam dekolonizasyonu hedefleyen devrimci
projemize dâhil etmektir.
I.
Felsefi Derinlik ve Devrimci Duruşun Ayrılmaz Birliği:
Ayrıştırma Fetişine Karşı
Derin
felsefe ve doğru siyasetin radikal bir şekilde birbirinden ayrılabileceği
önermesini kabul etmek, burjuva idealizmine kritik bir alan tanımaktır. Bu, “derin
düşünce” alanının, sınıf mücadelesinin, emperyalizmin ve sömürgeci boyunduruğun
maddi karmaşasının üstünde, soyut bir alanda işlediğini örtük olarak kabul
eder. Tarihsel materyalizmin kırmaya çalıştığı yanılsama, tam da budur.
Heidegger
veya muhtelif Frankfurt Okulu düşünürlerinin sundukları örnekler, organik bir
ayrımın kanıtı değildir, bilâkis, görünürdeki derinliği ne olursa olsun, tüm
felsefenin sınıfsal niteliğinin ve jeopolitik konumlanmasının bariz
kanıtlarıdır. Burjuva yabancılaşmasının veya teknolojik modernliğin belirli
yönlerini incelemede sıklıkla gerçek olan derinlikleri, emperyalist metropolün
ufukları içinde hapsolmuş kalır ve sömürgeleştirilmiş, proleterleştirilmiş
kesimlerin ve küresel olarak sömürülenlerin bakış açısına diyalektik sıçramayı
başaramaz. Dolayısıyla, onların “derinliği” esasen kısmi bir derinliktir;
mağarayı titizlikle araştıran ama dışarıdaki güneşi görmezden gelen veya daha
da kötüsü, mağara sakinlerini bağlayan zincirleri rasyonelleştiren bir
derinliktir.
Buna
karşılık, doğru bir anti-emperyalist konuma sahip “sığ” bir düşünürse sezgisel
olarak veya edinilmiş deneyimler yoluyla, “derin” felsefecinin gizemli hale
getirdiği çağımızın temel bir gerçeğini kavrar: emperyalizmin temel çelişkisi.
Ancak bu sezgiyi sığ yüzeyde bırakmak, derin bir stratejik zafiyettir. Derin,
sistematik, felsefi bir temele sahip olmadan alınan doğru politik konumlar,
dogmatik, esnemeyen, iç edilmeye, düşmanın malı olmaya veya teorik aşınmaya
karşı savunmasız hale gelme riski taşır. Bu tür konumlar, karmaşık, değişen
gerçekliklerde yol alacak, ideolojik planda etkili bir mevzi savaşı yürütecek,
açıklayıcı güce sahip değillerdir.
Marx,
Lenin ve Mao, felsefeyi fetişleştirmediler, onu gerçekten kopuk bir şeymiş gibi
ele almadılar. Marx’ın Epikür’le ilgili doktora tezi, Hegel ile ömür boyu süren
ilişkisi ve Proudhon, Feuerbach ve Genç Hegelcilere yönelik eleştirileri, malumatfuruş
birinin hobileri değildi. Bunlar, mistik kabuktan rasyonel özü çıkarmak,
diyalektiği sermayenin analizi için bir silah haline getirmek için yapılan
cerrahi işlemlerdi.
Lenin’in
Birinci Dünya Savaşı felâketi sırasında İsviçre’de sürgünde Hegel okuması,
bunun sonucunda ortaya çıkan Felsefe Defterleri eseri, akademik bir geri
çekilme değildi. Bu, İkinci Enternasyonal’in eşi benzeri görülmemiş çöküşünü ve
sunduğu devrimci fırsatı anlayacak diyalektik anlayışı derinleştirmek için ortaya
konulmuş bir çabaydı. “Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz” diyen
Lenin, bu teorinin felsefi olarak sağlam olması gerektiğini düşünüyordu.
Mao’nun
Pratik Üzerine ve Çelişki Üzerine adlı eserleri, soyut felsefi
incelemeler değildi. Bunlar, Çin devriminin somut pratiğinden doğan, Parti
içindeki dogmatik (“mekanik materyalist”) ve öznelci (“idealist”) hataları
düzeltmeyi amaçlayan, felsefi derinliğe sahip incelemelerdi. Diyalektik ve eleştirel
bir yaklaşıma sahipti, bu yaklaşımsa burjuva felsefesini açgözlülükle
incelemek, ancak onu sınıf analizi ve devrimci pratiğin acımasız süzgecinden
geçirmekle ilgiliydi. Bu süzgeç olmadan inceleme, teorik kirlenme riskini göze
almaktı. Kirlenme korkusuyla derinlemesine incelemeyi reddetmek, teorik
yoksulluğu ve siyasi kırılganlığı garanti altına almaktı.
Derinlik
ve doğruda durmanın birliği, kendiliğinden oluşmaz. Bu, amansız eleştiri ve
sentez yoluyla elde edilen mücadeleci bir birliktir.
II.
Fikirler Savaşında Teorik Cephe Olarak Felsefe:
Marksist-Leninist Diyalektik Yöntem
Marksist-Leninist
gelenek, felsefeyi “teorideki sınıf savaşı” olarak anlar. Bu, tumturaklı bir mecaz
değil, materyalist bir aksiyomdur. Fikirlerin savaş alanı, kibar atışmaların
yapıldığı bir salon değil, hegemonyanın güvence altına alındığı veya
sorgulandığı, mevcut düzenin meşruiyetinin güçlendirildiği veya zayıflatıldığı
bir alandır.
Her
felsefi sistem, her büyük anlatı, her epistemolojik çerçeve, genellikle şifreli
biçimde, belirli sınıfsal çıkarların ve jeopolitik projelerin izlerini taşır.
Bu nedenle, devrimci aydının iki görevi vardır:
1.
Düşmanın alanını anlamak ve kullanışlı silahlarını ele geçirmek için bu
fikirlerle etkileşime girmek;
2.
Aynı zamanda onları açığa çıkarmak, toplumsal işlevlerini ortaya koyan
diyalektik bir eleştiri sunmak.
Batı’daki
muhtelif Marksist ve Troçkist eğilimlerin “Reel Sosyalizm”i toptan ve soyut bir
şekilde reddetmesi, açığa çıkarılması gereken bir fikrin en önemli örneğidir.
“Saf” sosyalizm veya hümanist ideallerin savunması olarak sunulan bu eleştiri,
nesnel olarak, emperyalist kuşatma ve istikrarsızlaştırmaya ideolojik düzeyde
yardım eder. “Bürokrasi” ve “yozlaşma” derinlemesine eleştirilir. Ama bu
eleştiri, sürekli işgal, sabotaj ve abluka tehdidi altında olan çevre ve yarı-çevre
ülkelerin sosyalizmi inşa ettikleri somut, kuşatma altındaki, yaralı maddi
gerçekliklerinden kopuktur. Bu kopukluk, bize eleştiriyi yapanların Küresel
Güney’in her yanından kan akan, çetin ve doğrusal ilerlemeyen tarihsel dönüşüm
süreci yerine, kafalarında idealize ettikleri belirli bir model üzerinden bakan,
bu anlamda, Avrupamerkezci önyargılarla malul olan kişiler olduklarını söyler.
Bu
maskenin indirilmesi, salt bir yadsıma pratiği değildir. Bu, diyalektik bir
Aufhebung’dur: gerici sınıfsal içeriği aşmak ve korumak, yadsırken makul
görüşleri daha yüksek, daha somut bir senteze taşımak ve dâhil etmektir.
Marx,
Hegel’i eleştirdiğinde diyalektiği bir kenara atmadı; onu idealist gizeminden
kurtardı ve materyalist bir temele oturttu. Lenin, ampirik eleştiriyi
eleştirdiğinde, öznel idealizme karşı nesnel devrimci bilgi ihtimalini
savunuyordu. Mao, ÇKP içindeki dogmatik Marksizmi eleştirdiğinde, doktrinin
canlı, uyarlanabilir ruhu için ölü, biçimci kabuğuna karşı savaşıyordu.
Kullanmamız gereken acımasız diyalektik eleştiri budur.
Heidegger’le
Dasein ve “Varlığın kayıtsızlığı” analizine hayran kalmak değil, şu
soruyu sormak için ilişki kurmak gerekir: Kendisi, ırkçı emperyalizm ve
sömürgeci genişleme çabasının ürettiği bir proje olarak Nazi projesine sunduğu
aktif destekle bu varlığa dair derin sorgusunu nasıl ilişkilendiriyordu? Onca
derinliğine rağmen inşa ettiği felsefi yapı kendisini bu türden bir barbarlıkla
nasıl uyumlu hale getirebildi?
Maskenin
indirilmesi, özündeki gerici siyasi ontolojiyi açığa çıkartıyor. Biz,
felsefeyle bu alandan takdir toplamak için ilgilenmiyoruz, onu kurtuluş savaşında
kullanılacak stratejik akıl olarak ele alıyoruz.
III.
Felsefenin Kendi Zamanına Ait Düşüncelerde Kavranışı:
Küresel Güney’in Düşüncesinin Tarihsel Özgüllüğü
Hegel’in
“felsefenin düşüncelerde kavranan kendi zamanı var” sözü, felsefiyle ilişkiyi
sömürgecilikten arındırmanın en önemli tarihsel-materyalist anahtarını sunar.
Felsefe, zamansız, mekânsız, soyut genelliklerin peşinde koşmak değildir. Bunu diyen
görüşün kendisi de belirli bir tarihsel deneyimin Avrupamerkezli olarak genele
teşmil edilmesidir.
Aslında
felsefe, bir dönemin özgül tarihsel, kültürel ve toplumsal çelişkilerinin en
yoğun, kavramsal ifadesidir. Küresel Güney’in bakış açısından bu, öncelikle
Yunanlılardan postmoderniteye kadar “Batı Felsefesi”nin büyük anlatısının,
Avrupa’ya ait zamanın felsefi kavranışı olduğunu kabul etmek anlamına gelir: içteki
sınıf dinamikleri, Rönesans, Aydınlanma gibi burjuva devrimleri, emperyal
fetih, kapitalist modernite ve ardından gelen krizler. Evrensellik ve genellik
iddiaları, küresel emperyal egemenliğinin ideolojik bir sonucudur. Onu evrensel
olarak incelemek, bilinçsizce fatihin bakış açısını benimsemektir. Bu nedenle,
yaklaşımımız bu konumlandırma eylemiyle başlamalıdır: Hegel’i insan
düşüncesinin zirvesi değil, modernleşen, burjuva ve hâlâ yükselişte olan Avrupa
ulus devletinin felsefi kavrayışı olarak okumak gerekmektedir. Örneğin, efendi-köle
diyalektiği, sömürgeleştirilmiş kölenin bakış açısından okunduğunda, alabildiğine
farklı ve daha somut bir anlayış üretir.
Öyleyse
bizim için felsefe, düşüncedeki kendi zamanımızı kavramak olmalıdır. Zamanımız,
ertelenmiş modernliğin, birleşik ve eşitsiz gelişmenin, sömürge sınırlarının
kalıcı izlerinin, sömürücü ekonomilerin, ulusal kurtuluş mücadelelerinin,
egemenliğin acı verici inşasının ve kapitalist çekirdeğin ekolojik ve toplumsal
tahribatını tekrarlamayan, alternatif, sosyalist bir modernlik arayışının
zamanıdır.
Küresel
Güney’in bir Marksist-Leninisti, Marx, Lenin veya Mao’yu yorumlamakla yetinemez.
Bize düşen görev, kendi tarihsel olarak özgün koşullarımızın Marx’ı, Lenin’i
veya Mao’su olmaktır. Bu, onların yöntemini, yaşayan, diyalektik, materyalist
yöntemi somut gerçekliklerimizin somut analizine uygulamak demektir: Afrika’daki
neo-sömürgeci yapılar, Latin Amerika’daki bağımlılık mirası, Asya’daki medeniyet-devlet
canlandırma projeleri ve toplumlarımızdaki sınıf, ulus, din ve etnik kökenin
karmaşık etkileşimi uygulama alanlarıdır.
Evrenselleşeceksek,
Batı kategorilerini taklit ederek değil, özgünlüklerimizin somut analiziyle
evrenselleşeceğiz. Böylelikle dünyada devam eden sınıf mücadelesinin
enternasyonalist anlayışına katkıda bulunuruz. Bu anlayışta, enternasyonalizm,
tekbiçimlilik değil, “tarihsel olarak özgün olan kesretteki sosyalist
vahdettir.”
IV.
Çifte Çatışma: Batıyı Eleştirmek, Yerli Halkı Geri Kazanmak
Marksizm-Leninizmi
kendi medeniyet bağlamımıza uyarlamak, iki yönlü ve eş zamanlı bir yaklaşıma
ihtiyaç duyan, felsefi açıdan alabildiğine derinlikli bir iştir. Bir yandan,
klasik temellerinden çağdaş Avrasya veya gerici modernist uzantılarına (örneğin
Dugin’e) dek Batı felsefi gelenekleriyle eleştirel diyalogu sürdürmeli ve
derinleştirmeliyiz. Bu eleştiri, bir şeytan çıkarma değil, stratejik bir
ayıklama işlemidir. Diyalektik olarak yeniden şekillendirilebilecek kavramsal
araçları belirlemeliyiz: örneğin, bağımlılık teorisinin veya dünya sistemleri
analizinin bazı yönleri, ki bunlar da Avrupamerkezcilikten kopan, Küresel Güney
ve Batı’da geliştirilmiş eleştirel ve radikal düşüncenin ürünleridir. Ayrıca,
faşist akımların benimsediği Niçeci güç isteminden, bazı biçimlerinde kolektif
devrimci projelerin ve kurtuluş meta-anlatıların köküne kibrit suyu döken
postmodern şüpheciliğe kadar, neo-emperyalizm veya gerici parçacılık için düşünsel
yakıt sağlayan felsefelerle doğrudan yüzleşmeliyiz.
Bir
de epey ihmal edilmiş bir cephe olarak, kendi felsefi ve kozmolojik
geleneklerimizle derin, eleştirel ve diyalektik bir etkileşime girmeliyiz:
Afrika’daki topluluğa aidiyete ve birbirimize bağlı olduğumuza dair
görüşleriyle Ubuntu felsefesi, Lokayata’dan Advaita’ya uzanan Hint felsefesinin
karmaşık materyalist ve idealist akımları, Konfüçyüsçü devlet yönetimi, Taoist
diyalektik ve legalist gerçekçiliğin zengin Çin gelenekleri, Kolomb öncesi
Amerika’nın sofistike kozmolojik sistemleri, İslam medeniyetinin akıl, vahiy ve
adaletle meşgul olan felsefi boyutları incelenmeyi beklemektedir.
Bu
etkileşim, yerelci bir dönüş veya romantik bir geri kazanma çabası değildir.
Bu, hem sosyalist amaçlarda makes bulan ilerici, toplulukçu ve diyalektik
unsurları hem de aşılması gereken feodal, hiyerarşik veya metafizik yönleri
belirleyen titiz, materyalist bir eleştiridir.
Perulu
Marksist Jose Carlos Mariategui’nin savunduğu gibi, Latin Amerika’daki
sosyalizm, Avrupa’nın bilimsel sosyalizmi ve And Dağları’nın yerli halklarına
ait geleneklerden beslenen, bir kopya veya taklit değil, “kahramanca bir
yaratım” olmalıdır. Bu sentez, Marksist geleneği zenginleştirerek, onu Avrupa’daki
özgün tarihsel kökenlerinin ötesine taşıyor, halklarımızın kültürel ve felsefi
dillerinde konuşmasına, tarihsel hafızamızda ve ahlaki evrenimizde kök
salmasına imkân sağlıyor. Bu, Marksizmi insanlığın tüm felsefi topraklarında
köklerini derinleştirerek, gerçekten evrensel hale getirme sürecidir.
V.
Sosyalist Modernite için Teorik Bir Silah Olarak Marksizm-Leninizm
Sonuç
olarak; Küresel Güney için Marksizm-Leninizm, yorumlanacak akademik bir felsefe
değil, topyekûn dönüşüm için teorik bir silahtır. Amacı somuttur: ulusal
kurtuluş ve tam siyasi-ekonomik egemenlik yoluyla sömürgecilikten kurtulma
projesinin tamamlanması; yoksulluk ve bağımlılığın üstesinden gelmek için üretim
güçlerinin geliştirilmesi; müşterek refahı, onuru ve kültürel gelişmeyi güvence
altına alan sosyalist bir toplumun inşası; ve emperyalizme karşı uluslararası
dayanışmanın güçlendirilmesi.
Bu
topyekûn savaşta, felsefi silahlarımızı akıllıca seçmeli ve şekillendirmeliyiz.
Çeşitli felsefi geleneklerle, Heidegger'in bilgili akademisyenleri veya
Upanişadların uzman yorumcuları olmak için değil, kendi teorik cephaneliğimizi
zenginleştirmek için ilgileniyoruz.
Geç
burjuva öznelliğinin ve krizinin ideolojik temellerini daha iyi anlamak ve
kendi karşı argümanlarımızı keskinleştirmek için Niçeci perspektivizmi veya Haydegerci
fenomenolojiyi inceliyoruz. Ekolojik sosyalizm ve bireycilik karşıtı toplumsal
örgütlenme için kavramsal kaynaklar bulmak amacıyla kâinata ve dünyaya dair, kendimize
ait, bize has görüşleri inceliyoruz.
Bu,
liberal geleneğin kölelik ve sömürgecilikle olan suç ortaklığını titizlikle
ortaya koyan Domenico Losurdo ve dışlananların bakış açısından bir “Kurtuluş
Felsefesi” inşa eden Enrique Dussel gibi eleştirel devlerin ruhudur. Onlar,
dünyanın felsefi cephaneliklerini yağmalayan, her silahı diyalektik materyalist
eleştirinin ve kurtuluşun acil ihtiyaçlarının stres testine tabi tutan, Küresel
Güney’in ilgili, taraf tutan, gerçekle ilişkisini kopartmamış aydınını
örnekliyorlar.
Amacımız,
tarihsel olarak bize has olan, boynumuza geçirilmiş boyunduruktan kurtulmaktır.
Bu nedenle, felsefi pratiğimiz stratejik bir sentezdir. Bu sentez, hem küresel
baskı yapılarının hem de yerel direniş ve bilgelik rezervlerinin mümkün olan en
derin anlayışıyla donanmış, kendi zamanımızın ve yerimizin Marx’ı, Engels’i,
Lenin’i ve Mao’su olmaya, tüm bunları gözünü budaktan ayırmayan sosyalist
gelecek arayışına vakfetmeye ihtiyaç duyuyor.
Sonuç
Küresel
Güney’den baktığımızda şunu söyleyebiliriz: derin felsefe ile doğru
anti-emperyalist politikanın kolayca birbirinden ayrılabileceği önermesi, teorik
kayıtsızlığa verilmiş tehlikeli bir tavizdir. Bu yaklaşım, politik bir davaya
bağlı ancak teorik olarak silahsız, emperyalizmin sofistike ideolojik
saldırılarını anlayamayan veya kendi toplumlarının karmaşık felsefi alanında
yol alamayan bir devrimciler kuşağı yetiştirme riskini taşır. Bu yanlış ikiliği,
hatalı ayrıştırma işlemini reddediyoruz.
Teori
ve pratiğin, derinlik ve yönelimin mücadeleci birliğinde ısrar ediyoruz.
Yolumuz, geleneğimizin ustaları tarafından çizilen zorlu, diyalektik yoldur:
Batılı veya yerli olsun, var olan her şeyin acımasız bir eleştirisi ki bu,
felsefenin kendisinin de acımasız bir eleştirisini içerir.
Tüm
düşünceyle, tarihsel konuma sahip, belirli bir sınıfa bağlı, jeopolitika yeri
olan olgular olarak ilgileniyoruz. İmparatorluğa veya kurtuluşa hizmet eden
yanlarını açığa çıkartmak için üzerindeki perdeyi yırtıp atıyoruz. Sunduğu görüşleri
daha yüksek, daha güçlü bir devrimci teori için sentezliyoruz.
Bizim
için felsefe, fikirler savaşının öncüsüdür. Bizim elimizde Marksizm-Leninizm,
eleştirel yaklaşımla sürekli bileylenen, çeşitli medeniyet deneyimlerimizin
ateşinde sürekli yeniden şekillendirilen, sonsuza dek emperyalizmin kalbine saplanan
bir kılıç, egemen bir sosyalist modernitenin inşası için bir çekiçtir. Tam özgürlük
için verdiğimiz uzun soluklu mücadelede bu kapsamlı tez, yöntem ve sarsılmaz
bağlılığımızla hareket ediyoruz.
Bişarat Abbasi
12
Ocak 2026
Kaynak






