20 Mayıs 2026

, ,

Irak Devrimi’nin Şairi


Bu, müthiş bir fotoğraf.

Bir kadın, meydanın orta yerinde bir topun üzerine çıkmış. Askerler, siperin ardından ona bakıyorlar. Etrafı insanlarla çevrili. Fotoğraftaki her şey, bir devrimi akla getiriyor. Kadın, bir devrimin gerçekleştiğinin bilincinde. Halkın enerjisini hissedebiliyor. Irak’taki Haşimi Krallığının başındaki isim olan II. Faysal’ı devirmişler. Liderleri Tuğgeneral Abdüsselam Arif ve Tuğgeneral Abdülkerim Kâsım, 1952’de Mısır Kralı Faruk’a karşı yapılan Hür Subaylar isyanının mantığıyla hareket eden Hür Subaylar hareketine mensuplardı. Irak’taki 14 Temmuz Devrimi’ni Hür Subaylar gerçekleştirdi, ancak devrime halkın büyük bir kesimi destek verdi. Destek verenler arasında, o vakitler Arap dünyasının en büyük partisi olan Irak Komünist Partisi (IKP) gibi birçok siyasi parti de vardı. O topun üzerine çıkmış olan kadın IKP mensubu bir şair. Büyük ihtimal, kendi şiirlerinden birini yüksek sesle okuyor.

Devrimler debdebelidir. İnsanlar bir araya gelir, genelde varoluşları boyunca böyle bir ihtimale hazırlanmış öncü güçlerin önderliğinde, otorite ve iktidar merkezlerinin üzerine birlikte yürürler. Irak örneğinde, devrimin öncü güçleri Hür Subaylar ve IKP’dir. İnsanlar yürürken, “Yaskutu’l-istimar!” (يسقط الاستعمار! -Sömürgeciliğe son!) ve “Vatan hurin ve şab said!” (وطن حر وشعب سعيد! -Özgür bir vatan ve mutlu bir halk!) diye slogan atarlar. Bu devrim nispeten kansız gerçekleşti, ancak gene de silah sesleri duyuldu. Havada korku vardı. Ama aynı zamanda Temmuz’a has bir şiirsellikle tanımlıydı.

Ay gibi doğdu Temmuz,
Cesur ve özgür halklar için bir bayram bu.
Binlerce ezgi akıp gidiyor
En içten kalplerin derinliklerinden.
Etrafındaki dünya tellerin üzerinden
Kendisine gülümserken
Âşikâr oluyor,
Ezginin üzerindeki örtü yırtılıyor
O türkü
Ter döken zanaatkâr için,
İşçi için, fabrikalar için
Ülke için, gelecek için, savaşçı için
Kalem için ve
Hayatlarını düşünceye adayanlar için
Satır aralarında duraksamadan
Yolunu arayanların açacağı patikayı
Aydınlatmak için söyleniyor.

Bu, günümüzde pek tanınmayan ancak fotoğraftaki kadın olan Vefaiye Ebu Aklem tarafından yazılmış bir şiir.

Irak Komünist Partisi gazetesi arikü’ş-Şab [“Halkın Yolu”] başlık sayfası.

Bağdat’ta doğan Ebu Aklem, Bağdat ve Kahire’de eğitim gördükten sonra 1942’de Bağdat’taki Şaruk İlkokulu’nda öğretmenliğe başladı. Komünist Parti’ye katıldıktan sonra edebiyat eğitimi almak için Moskova’ya gitti. 1920’de Irak’ın İngiliz işgalini eleştiren şiirler yazan şair Maruf Rusafi (1875-1945) üzerine çalıştı. Moskova’da, Nasıra’da (Filistin) doğan, 1913’te Kudüs’te Dr. İvan Vasiliev ile evlenip Rusya’ya taşınan, Ekim Devrimi’ni yaşayan ve Komünist olan Gülsüm Avde Vasilyeva (1892-1965) ile çalıştı (Devrimden sonraki ilk yıllarda Komünist Parti’nin Kadın Çalışmaları Dairesi’nin bölgesel organizatörüydü).

Gülsüm Avde Vasilyeva ve kocası Dr. İvan Vasiliev

Leningrad Üniversitesi’nde Avde Vasilyeva, 1928’de Arap lehçeleri alanında doktorasını tamamladıktan sonra Filistin’e dönerek halk geleneklerini inceledi. Ebu Aklem’in de eğitim gördüğü Şarkiyatçılık Enstitüsü’nde ders verdi. Vefaiye Ebu Aklem Irak’a döndü ve önce Irak Komünist Partisi’ne, ardından da 14 Temmuz Devrimi’ne katıldı.

Şarkımı küçük çocuklarım için söyleyeceğim
Ki o şarkıyı onlar da coşkuyla söyleyebilsinler:
Sabah akşam
Her sohbetin
Her muhabbetin orta yerinde
Bir şiar gibi haykırsınlar.
Çarpıp dünyaya dağılsın her yana
Şarkı dalgalarda yankılansın.
Defolun! Defolun!
İşte benim sloganım bu
Onu hem kendim hem de gençlerin iyiliği için atıyorum!
Yaşasın Abdülkerim!

1963’te Ramazan Devrimi ile başlayan, ardından iki Baas darbesi (1968 ve 1979) sırasında Irak’ta karşı-devrim başladığında, Vefaiye Ebu Aklem geri çekildi. Nesiller boyu öğrenci yetiştirdi, emekli oldu, bir süre Cezayir’de öğretmenlik yaptı, memleketi Irak’a döndü. 1991’de ABD’nin Irak’a karşı gerçekleştirdiği, Çöl Fırtınası Operasyonu adını verdiği askeri harekât sırasında vefat etti.

Ölümünden sonra arkadaşı Sefire Cemil Hafız onun şiirlerini toplayıp Susuz Şiirler [Kasayidu atşain, قصائد عطشى م] adıyla yayımladı.


Sefire Cemil Hafız, Bağdat’ın Karrada semtinde yaşıyor. Evinin ikinci katına bir halk kütüphanesi (Anneliğin Güneşi) kurdu.

Vicay Praşad
29 Nisan 2026
Kaynak

, ,

Muzaffer Abdülmecid Nuvveb


Nuvveb, 1934 yılında Irak’ın Bağdat kentinde, sanata, şiire ve müziğe değer veren Hint kökenli aristokrat bir Şii ailesinde doğdu. Küçük yaşlardan itibaren şiire olan yeteneğini gösterdi. Lisans eğitimini Bağdat Üniversitesi’nde tamamladı, öğretmen oldu, ancak 1955’te siyasi nedenlerle okuldan atıldı, ailesinin maddi sıkıntı çektiği zor bir dönemde üç yıl işsiz kaldı.

Üniversitedeyken Irak Komünist Partisi’ne katıldı. Haşimi hükümeti tarafından işkence gördü. Monarşiyi deviren 1958 Irak devrimi ardından Eğitim Bakanlığı’na müfettiş olarak atandı. 1963’te, iktidardaki rejimin kovuşturma ve sıkı gözetimine maruz kalan milliyetçiler ve komünistler arasındaki rekabetin yoğunlaşmasının ardından, Irak’ı terk etmek zorunda kaldı ve İran’a gitti. İran gizli polisi tarafından tutuklandı ve işkence gördü, ardından Irak hükümetine teslim edildi. Bir Irak mahkemesi, bir şiiri üzerinden kendisine ölüm cezası verdi, daha sonra bu ceza müebbet hapse çevrildi. Nugra Selman Hapishanesi’ne gönderildi. Bir tünel kazarak hapisten kaçtı, hükümeti devirmeyi amaçlayan komünist bir fraksiyona katıldı.

Güçlü devrimci şiirleri ve Arap diktatörlerine karşı sert hakaretleriyle tanınan Nuvveb, Suriye, Mısır, Lübnan ve Eritre de dâhil olmak üzere birçok ülkede sürgünde yaşadı. 2011’de Irak’a dönmeden önce Eritreli isyancılarla birlikte yaşadı. Esasen haymatlos olan Nuvveb, yalnızca Libya’dan aldığı belgelerle seyahat edebiliyordu. Eserlerinin ilk tam Arapça baskısı 1996’da Londra’da “Dar Kanber” tarafından yayımlandı. 20 Mayıs 2022'de BAE’deki Şarca Üniversite Hastanesi’nde vefat etti.

Muzaffer Nuvveb (1934–2022) bugün Arap dünyasında belki de en çok Arap ve Batılı liderlere yönelik sert eleştirileri ve Filistin davasına olan sarsılmaz desteğiyle hatırlansa da, Arap meselelerini ele alan Arapça şiirler yazmaya 1969’dan sonra başladı. Irak’ta, Irak’ın sömürgecilikten ve feodal baskıdan kurtuluş mücadelesini merkez alan, Irak lehçesinde kaleme aldığı şiirleri hâlâ seviliyor. Komünist Parti’nin sadık bir üyesi olarak, en büyük kaygısı, köylülerin ve ülkenin en yoksul kesimlerinin yaşam standartlarının ve çalışma koşullarının iyileştirilmesiydi. Bu nedenle, Abdülkerim Kasım tarafından Eylül 1959’da başlatılan Tarım reformunu güçlü bir şekilde destekledi. Reform, özellikle Irak’ın güneyinde, ekilebilir arazinin büyük kısmının, fellahları sert ve sömürücü koşullar altında çalışmaya zorlayan ve hasadın aslan payını kendilerine alan büyük toprak sahiplerinin elinde yoğunlaşması gerçeğine son vermeyi amaçlıyordu.[1] Buna karşılık, arazinin bir kısmının, özellikle de az imkânı olan ailelere yeniden dağıtılması amaçlandı. Ancak, bürokrasideki yetersizlik, nitelikli personel eksikliği ve ekipman yetersizliği nedeniyle bu planlar uygulanamadı. Neticede köylüler arasında güçlü desteğe sahip olan komünistler, köylüleri idari prosedürlerin yavaş ilerlemesini beklemek yerine, meseleleri kendi ellerine alıp kendilerine ait toprakları ele geçirmeye çağırdılar.[2] Bu çalkantılı dönemde, Maysan Valiliği'nden önde gelen bir şeyhin oğlu, Kahla Nehri kıyısında komünist öğretmen Sahib Molla Hassaf’ı öldürdü. Amara’daki Köylüler Birliği’nin başkanı olarak görev yapan Hassaf, fellahları yeni kazandıkları haklar konusunda eğitmiş, hasatlarını şeyhe teslim etmek yerine, doğrudan satmaları konusunda onları teşvik etmişti. Cinayet cezasız kalınca, Amara’da kitlesel gösteriler patlak verdi. Fellahlar, ellerinde iplerle valiye giderek, şeyhin oğlunun teslim edilmesini ve intikam alınmasını talep ettiler, ancak sonuç alamadılar. Oğul, serbest bırakıldı ve suçlamalar bilinmeyen bir kişiye yöneltildi.[3]

Aynı yıl yazdığı, aşağıda paylaşılan şiirinde Muzaffer Nuvveb, bu olaylardan yola çıkarak Sahib Molla Hassaf’ı köy kadınları tarafından yas tutulan şehit bir köylü olarak tasvir eder. Şiir, öldürülen adamın karısının bakış açısından yazılmıştır. Kadın, uzaktan silah sesleri duyar ve içgüdüsel olarak kocasının öldürüldüğünü anlar. Dışarı koşar ve diğer kadınların kanlar içinde kalan kocasının etrafında toplandığını görür, ancak onlardan ağlamamalarını, böylece gözlerindeki siyah sürmenin kırmızı kana karışmamasını rica eder.

Şiirin asıl adı Mudayif Hel’dir (“Kakule Misafirhanesi”), ancak güney Irak'ta yaygın bir isim oluşturma uygulamasını yansıtan ve "küçük Sahib" anlamına gelen Sahib’in küçültülmüş hali olan “Sveyhib” adıyla bilinir. Bu şiir, bölgeye has geleneksel şiirin üçlü mısra ve ardından kafiyeli iki mısradan oluşan beşli biçimini (aaabb, cccbb, dddbb, ...) takip eder, ancak hem imgeleri hem de anlatım perspektifi bakımından geleneklerden ayrılır.

Güney Irak lehçesinde yazılmış bir şiirin uyandırdığı atmosferi İngilizceye aktarmak neredeyse imkânsız. Bölgenin zengin müzik ve şiir gelenekleriyle şekillenen lehçe, hem melankolik hem de kararlı bir tona sahiptir. Şiirinin sözlü boyutunu korumak amacıyla Muzaffer Nuvveb, bu ve diğer şiirlerini bir stüdyoda kaydetti ve bunları divanıyla birlikte kaset olarak yayınlamayı veya radyoda yayınlamayı amaçladı. Bu kayıt, şu anda dolaşımda olan basılı versiyonlarda bulunan birçok hatayı düzeltmeme yardımcı olmak açısından paha biçilmezdi. 1984 yılında şiir, Sami Kemal tarafından bestelendi.

Şiir, edebiyatın tarihi olayları kolektif hafızada nasıl koruyabileceğine dair çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Bildiğim kadarıyla bu olay, dönemin önemli tarih eserlerinde geçmediğinden, “Sveyhib”, değerli bir mikro-tarihsel kaynak işlevi görüyor. Arşivlerde değil, insanların kalplerinde ve seslerinde yaşamaya devam ediyor. Irak’ta bugün bile ezberlenmeye ve anlatılmaya devam ediyor.

* **

Kakule Misafirhanesi

Feodal ağalar Kahla Nehri’nde yudular bıçaklarını.
İhanet orada gösterdi ilkin yüzünü.
Çekilin! O sürmeleriniz kana belenmesin!
Çekilin! Hızmalarınızdan zehirli damlalar düşmesin.
Sveyhib’in yarasını hangi kanlı çaputunuz sarabilir.
Ağam, dökülen kanımıza sevinmeyesin
Sveyhib düşmüşse toprağa o vakit intikamımızın orağı konuşur!

Sveyhib,
Yaran o kadar derin ki hiçbir intikam iyileştirmez onu
Hâlâ akan kanına yemin olsun ki
Senden sonra alev alev yanan ateşi
Gazabın elindeki oraklar harlayacak.
Haber getirenler, sallasın kanın bayrağını
Sveyhib düşmüşse toprağa o vakit intikamımızın orağı konuşur!

[...]

Elli sekiz yıl önce, 1967’de, Irak Komünist Partisi büyük bir bölünme yaşadı. Çatışmanın merkezinde, dört yıl önce askeri darbeyle iktidara gelen yeni rejimle nasıl başa çıkılacağı sorusu vardı. Bir fraksiyon Abdürrahman Arif hükümetiyle işbirliğini savunurken, partinin diğer kanadı, her türlü işbirliğini şiddetle reddetti ve bunun yerine silahlı direniş çağrısında bulundu.

Aynı yıl, Iraklı şair Muzaffer Nuvveb, kendisi ve diğer mahkûmların elle kazdığı bir tünel aracılığıyla Hilla Hapishanesi’nden kaçtı. Kısa bir süre sonra, Irak’ın güneyindeki bataklıklarda gerilla savaşçılarına katıldı.

Hay civarındaki bölgede, birçok köylü gibi komünist davayı desteklemek için silahlanan köylü Cabir Beysen ile tanıştı. Muzaffer Nuvveb’in Irak’tan zorla sürgün edilmesinin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra, aşağıdaki şiiri Cabir’in anısına ithaf etti.

Nuvveb’in sürekli yeniden yazma alışkanlığı ve şiiri öncelikle performatif bir sanat olarak görmesi nedeniyle, eserlerinin büyük çoğunluğu hiçbir zaman basılı olarak yayınlanmamıştır. Bu nedenle bu çeviri, 1992’de Kopenhag’da düzenlenen canlı bir okumanın ses kaydına dayanmaktadır.

Beysen, köylünün soyadı olup, Arapçada “mürver ağacı” anlamına gelir.

Takdim:

Iraklı bir çiftçi olan Cabir, Güney Irak’taki silahlı mücadele sırasında bizimle hareket ediyordu. Tüberkülozun son evresindeydi. Bulunduğumuz bölgede 25.000 tüberküloz vakası vardı. Ölmeden önce Filistin’e, Bağdat’a, herhangi bir yere, herhangi bir göreve gönderilmemiz için bize yalvarıp durdu. Sonunda Cabir öldü. Onu biz defnettik.

Ah Cabir Beysen

Cabir
Taş köprünün ötesinde uzanan
Mürver çiçeği tarlası.
O ki yolumuzun dizginlerini tutandı.
Veremli ve ateşli bedeniyle
Ruhu besleyen gölgesi altında
Nar taneleri gibi bir araya getirdi bizi.
Yeni doğum yapmış genç bir ana gibi emzirdi
Kahve ve umut verdi.
Gerilla savaşlarının yiğitliğine dair sözler
Dökülürdü dudaklarından.
O ciğerlerinden ağır bir öksürük
Hoş bir hilâl kaldı.
bıyıklarına toplanmış kakule kalıntılarını
Diliyle alırdı.
Oruçken öksürüğü artar, düşleri
Deniz gibi kabarırdı.
Veremli havaya rağmen
Geceleri hüznümüzü, eyerlerimizi, yarının derslerini
Birbirine bağlar
Çadırımızda bekler dururduk.
Cabir, mürver çiçeği mevsiminin son demi
Kadar solgundu.
Sadece buğdayın başağına bağlıydı.
Politik mücadelenin her aşamasında
Yaşlı koyunların tahkirine rağmen
Yolunda yürüdü.
Sonra
Terk etti bizi.
Samanyolu onu mezarına götürdü.
Sonbaharın sisi içinde
Kederli tabutunu omuzlamak bize düştü.
Kefeninde sadece verem
Sadece mürver ağacının dalları gibi yığılmış
Kemikler vardı.
Savaşçı Cabir artık gün gibi ortadaydı.
Pınarın yüzündeki sis misali.
O çukura
Sabahın sessizliği doldu.
Onun iltihaplı yaralarını komünist yemin eşliğinde

Defnettik.
Sonra mezarının başında şafağın sessizliğine karıştık.
kahvesinin telvesinden sürme çektik gözlerine.
Gören döktü yaşlarını.

Kıyamet günü gelip çattığında Cabir
sessizliğin ve veremin o zarif ustası
Âşıkların dilini konuşacak.
Allah’a
Silahlı mücadeleye gider gibi gidecek.
derin bir adanmışlıkla ülkesine âşık bir adamdı o
Yarabbi, al Cabir’i götür o iki nehre!
Irak ki en sevgili cennetimizdir.
Bazımız yoldan sapsa da bu gerçek değişmez.
O cennet ki şafakta mis gibi mürver çiçeği kokar.
Alacakaranlıkta ise tetiktedir
Bir o kadar da derin.

Dün taş köprüyü geçiyordu.
O küçük kayısı ağaçları yanında
Elindeki fenerle önümüzde yürüyordu.
Şimdi gece otobüsüne binip
Hiçbir yolcunun dönmediği diyara gidiyor.

Irak’ın kederi
Cabir Beysen’in üzerine yağacak.
Mezarında verem mantar gibi bitecek.
Sonra fırtına kopacak.
Kadim Irak’ın yüreği nemlenecek.
Ah keşke başkaları da senin gibi sağlam dursaydı.
Ey veremin ve sabrın şahı.
O vakit yitirmezdik Irak’ı
Ruhlarımız yirmi yıl
Nefes nefese kalmazdı.

Şimdi yatağımız şefkatsiz,
Dostun bakışından mahrumuz
Ah Cabir Beysen!

Isabelle Felenda
1 Eylül 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Reform döneminde yaklaşık 2.800 toprak ağası, toprakların yüzde 56’sına sahipti. Bkz.: Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of Iraq (Princeton ve New Jersey: Princeton University Press, 1978), s. 837.

[2] Reform sonrası ilk yılların kaotik seyri konusunda bkz.: Edith ve E. F. Penrose, Iraq: International Relations and National Development (Londra: Ernest Benn Limited, 1978), s. 240-248.

[3] Olayların detaylı aktarımı için bkz.: سعدي جبار مكلف: صويحب مظفر النواب ومنجله المندائي, Ahewar ve سلام عبود: مظفّر النوّاب: محيي الموؤودات الشعريّة, Ahbar.

19 Mayıs 2026

,

Karl Marx Onuruna Anma Toplantısı


Şu büyük salona bakın hele.

Karl Marx öldü.[1]

O, zayıfların yanında olduğunu söyleyen biriydi, dolayısıyla, onurlandırılmayı hak ediyor. Erdemli insan, sadece oluşan zarara işaret edip onu düzeltmek için cömert bir kaygıyla yanıp tutuşan değil, zararın nazikçe düzeltilmesini öğreten kişidir.

İnsanları birbirine karşı kışkırtmak denilen görev, birilerini ürkütür. Başkalarının çıkarı için insanların zorla vahşileştirilmesi öfkeye yol açar. Ancak bu öfke için bir çıkış yolu bulunmalıdır ki, vahşet taşmadan ve dehşet saçmadan önce sona ersin.

Şu salona bakın hele: Salona hâkim olan bir noktada, o ateşli reformcunun, farklı halklardan insanları birleştiren ve yorulmak bilmeyen, güçlü örgütçünün yeşil yapraklarla çevrili resmi duruyor.

Enternasyonal, onun eseriydi.[2] Tüm uluslardan insanlar onu onurlandırmak için toplaşıyorlar. Cesur işçilerden oluşan, görüntüsü etkileyici ve rahatlatıcı kalabalık, mücevherlerden çok kaslar ve ipek iç çamaşırlarından çok dürüst yüzlerle duruyor karşımızda. Emek güzelleştiriyor: bir çiftçiyi, bir demirciyi veya bir denizciyi görmek, insanın canına can katıyor. Doğanın güçlerini manipüle ederek, doğa kadar güzel hale geliyorlar.

New York, bir tür girdap olmaya devam ediyor: dünyanın geri kalanında kaynayan şey, New York’ta denizin dibini boyluyor. Burada kaçan birine gülümserler, New York’ta insanı kaçmaya zorlarlar. Bu iyiliğin sonucu olarak, bu halka kudret bahşedilmiştir.

Karl Marx, dünyayı yeni temeller üzerine kurma yöntemlerini inceledi, uyuyanları uyandırdı, onlara zaten kırık olan payandaları nasıl yıkacaklarını gösterdi. Ancak aceleci ve anlayışı biraz bulanık olduğu için, doğal, yavaş ve acı verici bir gebelik geçirmeyen çocukların, ister tarihteki insanların kucağından, ister evdeki kadınların rahimlerinden gelsinler, yaşayabilir doğmadıklarını göremedi.

Karl Marx’ın yakın arkadaşları... onlar ki Avrupalı işçilerin öfkesini büyük ölçüde körüklemekle kalmayıp, aynı zamanda insandaki sefaletin nedenlerine ve insanların kaderine dair büyük bir kavrayışa sahip, iyilik yapma arzusuyla yanıp tutuşan insanlardı. Onlar, herkeste kendilerinde taşıdıkları şeyi, isyan ateşini, en yüce idealleri, mücadele azmini görüyorlardı.

Misal, Şeviç[3], gazeteci kendisi: nasıl konuştuğuna bakın: hassas, ışıl ışıl ışıldayan Bakunin’in[4] yansımaları ona ulaşıyor: İngilizce konuşmaya başlıyor, sonra Almanca hitap ediyor. Rus hemşehrileri “Da! da!” diye cevap veriyorlar, ne vakit Rusça konuşsa.[5]

Ruslar, Reform’un kırbacıdır, bundan fazlası değil! Yeni dünyayı bu sabırsız ve cömert adamlar kurmayacak: onlar, sadece mahmuzdur, uykuya dalmak üzere olan bir vicdanın sesi gibi dürterler: ama mahmuzun çeliği, bir inşaat çekici gibi kullanılamaz.

Adaletsizlikten öfkelenen yaşlı bir adam olan Swinton[6], Karl Marx’ta dağların ihtişamını ve Sokrates’in nurunu görüyordu.[7] Alman Johann Most[8], ısrarcı, kimsede sevgi uyandırmayan, bağırıp duran, şenlik ateşleri yakan, sol eliyle verdiği yaraları iyileştirmek için sağ elinde merhem taşımayan bir adam. Onları dinlemeye o kadar çok insan geldi ki salon dolup taştı. Korolar şarkı söylüyor. Bu kadar çok erkek arasında çokça kadın da var. Alkışlarla, duvarlarda asılı afişlerde Karl Marx’tan alıntıları koro halinde tekrarlıyorlar.[9]

Fransız Millot[10] çok güzel bir şey söylüyor: “Özgürlük, Fransa’da birçok kez yenildi, ama  her yenilgisinden daha güzel doğdu.”

Johann Most’un ağzından tutkulu ve bağnazca[11] sözler dökülüyor: “Sakson hapishanesinde Marx’ın kitabını okuduğumdan beri vampirlere kılıç çekiyorum.”

McGuire[12] şunu söylüyor: “Bütün ülkelerden bu kadar çok insanın nefret duymadan birleştiğini görmek, sevindirici. Dünyanın tüm işçileri tek bir millettir, kendi aralarında kavga etmezler, aksine kendilerini ezenlere karşı birleşirler.”[13]

Bir Bohemyalı, “Altı bin Fransız ve İngiliz işçinin, bir zamanlar Bastille’in yakınında bir araya geldiğini görmekten mutluluk duyuyorum” diyor.[14]

Sonra ünlü iktisatçı, sıkıntı çekenlerin dostu, halk tarafından sevilen, burada ve İngiltere’de şöhret sahibi Henry George’un[15] mektubu okunuyor. Alkış tufanı kopuyor, çılgın tezahürat peşi sıra geliyor. Coşkulu topluluk, hep birlikte ayağa kalkarken, kürsüden açık yüzlü ve Toledo çeliği bakışlı iki adam, toplantının sonunu getiren kararları Almanca ve İngilizce olarak okuyor. Bu kararlarda Karl Marx, dünyanın en soylu kahramanı ve en güçlü düşünürü olarak adlandırılıyor. Müzik çalıyor, koronun sesi yankılanıyor. Bunların barışın sesi olduğunu unutmamak gerek.

José Marti
La Nación (Buenos Aires)
13-16 Mayıs 1883
New York
29 Mart 1883

[Kaynak: Inside the Monster: Writings on the United States and American Imperialism, Çeviri: Elinor Randall, Yayına Hz.: Philip S. Foner, Monthly Review Press, 1975, s. 184-188.]

Dipnotlar:
1. Tüm zamanların en etkili düşünürlerinden, bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx (1818-1883) 14 Mart 1883 günü Londra’da vefat etti. 20 Mart 1883 günü New York Cooper Union binasında Marx için anma toplantısı düzenlendi. Büyük New York ve Civarı Merkezi İşçi Birliği’nin düzenlediği toplantı Marx’ın ölümünü takip eden haftalar içerisinde dünyanın çeşitli kentlerinde gerçekleştirildi. (Marx’ın ölümüne yönelik tepkiler konusunda bkz.: Philip S. Foner, When Karl Marx Died: Comments in 1883 [New York, 1973])

2. Marti burada 1864’te Marx’ın kurduğu Birinci Enternasyonal’e yani Uluslararası İşçi Derneği’ne atıfta bulunuyor. Enternasyonalin ilk konferansı Eylül 1865’te Londra’da düzenlenmişti. Sonraki yıllarda bir dizi konferans gerçekleştirildi. Enternasyonalin kontrolü konusunda Marx’ın takipileriyle Bakunin’in anarşist destekçileri arasında cereyan eden kavganın ardından genel konsey ABD’ye taşındı. Burada faaliyetlerine 1876’ya dek devam etti.

3. Sergius E. Şeviç, aslen Rus olan Amerikalı sosyalist. Sosyalist İşçi Partisi’nin lideri, New Yorker Volkszeiuing gazetesinin yayın yönetmeni. Marti değerlendirmesinde onu “Lekoviç” olarak anmış ama bu muhtemelen baskı hatası.

4. Michael Bakunin (1814-1876), Rus anarşist lider. 1860 yılında ABD’ye geldi. Kısa bir süre sonra Londra’ya gitti. Burasını operasyon üssü olarak kullandı. Rusya’da fikirleri “nihilizm”le ilişkilendirildi.

5. Şeviç, kendi ifadesiyle, “toplantının beynelmilel yönünü dile dökmek adına” Rusça konuştu. İngilizce devam ettiği konuşmasını Almanca konuştuğu bölümle sona erdirdi.

6. John Swinton, Kansas’ta John Brown ile mücadele etmiş bir isimdi. İç Savaş sırasında New York Times gazetesinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Ayrıca Karl Marx’la 6 Eylül 1880’de röportaj gerçekleştiren Swinton, bu röportajı yayın yönetmenliğini yaptığı New York Sun gazetesinde yayınladı. 1883’te Swinton, Sun gazetesinden ayrıldı. 1880’li yılların önde gelen işçi gazetesi John Swinton’s Paper’ı çıkarttı. Gazete, 21 Ağustos 1887’ye kadar faaliyetine devam etti. Swinton, 1901’de, 71 yaşındayken vefat etti. Striking for Life [“Hayat İçin Harekete Geçmek -1894] isimli otobiyografisini yayımladı.

7. Sokrat (MÖ 469-399), Atinalı filozof ve Platon’un Diyaloglar’ının önde gelen siması. Baldıran zehri içerek intihar etti. Atinalı gençlerde görülen, kutsala saygı göstermeyen fikirlerin suçlusu olarak gösterildi.

8. Mücellit olan Johann Joseph Most (1846-1906), sosyalist iken sonrasında anarşist oldu. 1880 yılında Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden kovulan Most, ilkin İngiltere’ye 1883 yılında da ABD’ye gitti. Buranın önde gelen anarşistlerinden bir haline geldi. Freiheit isimli anarşist gazetesini çıkarttı. Most ile ilgili tartışma için bkz.: s. 304.

9. Duvarlardda, Marx ve Engels’in 1848’de yazdıkları Komünist Manifesto’nun ünlü cümlesi “Tüm ülkelerin işçileri, birleşin” ifadesinin bulunduğu afişler asılıydı.

10. Mücellitlik yapan Théodore Millot, ABD’de faaliyet yürüten Birinci Enternasyonal’in İkinci Seksiyonu’nun sekreteriydi.

11. Burada “bağnazca” derken ne kastediliyor, anlaşılmıyor.

12. 1852’de doğan Peter J. McGuire, aslen Alman olan Amerikalı sosyalistlerden etkilenerek Lasalcı harekete katıldı ama sonra Enternasyonal’in sendikalar için belirlediği ilkeleri savundu. 1876 yılında Sosyalist İşçi Partisi içinde İngilizce konuşanları bir araya getiren bir örgüt kurdu. 1881 yılında Marangozlar ve Doğramacılar Kardeşliği isimli sendikanın kuruluş çalışmaları içerisinde yer aldı. McGuire 1 Mayıs Günü’nün babası olarak kabul edilir. Yalnız bu görüşe New Jersey’de sendikacılık yapan Matthew MacGuire’ı öne çıkartanlar itiraz etmektedirler. Marti, burada “Magure” demektedir, bu da muhtemelen baskı hatasıdır.

13. McGuire burada Manchester ve Liverpool’dan gelen, İngiliz sendikalarının Paris’e Fransız işçilerini İngiliz işçilerinin iki ülke arasında savaş yaşanmasını istemedikleri konusunda bilgilendirmek amacıyla gönderdiği işçilerden bahsetmektedir. McGuire’ın dediğine göre, “Bastille’in yakınlarında bir yerde 6.000 insan bir toplantı düzenledi.”

14. Birinci Enternasyonal’in Bohemya Seksiyonu lideri Joseph Bunta, toplantıda kendi dilinde konuştu.

15. Henry George (1839-1897), ABD’de yaygın olarak okunan politik ekonomi kitaplarından olan Progress and Poverty [“İlerleme ve Yoksulluk” -1879] kitabının yazarı. Bu kitap Avrupa’da da birçok insanı etkiledi. George, toprağın onun değerini üreten topluma ait olduğunu, “Tek Vergi” üzerinden, gerektiği şekilde vergilendirildiği vakit yoksulluğun azalacağını düşünüyordu. 1886 yılının sonbaharında George, Birleşik İşçi Partisi’nin New York belediye başkanı adayı oldu. Az kalsın seçiliyordu. Onunla ilgili değerlendirme için bkz.: s. 264.

16. Phillip Van Patten’in İngilizcesini, Justus Schwab’ın Almancasını okuduğu kararlar oybirliğiyle kabul edildi. Marx’ın ölümü karşısında duyulan üzüntüyü dile döken kararda “bu ölümün emek ve özgürlük davası için acı verici, telafisi mümkün olmayan büyük bir kayıp olduğundan” bahsedildi. Marx’ın isminin ve eserlerinin her daim anımsanacağına, fikirlerini tüm dünyaya yaymak için her şeyin yapılacağına söz verildi. Kararda ayrıca Marx’ın öncüsü olduğu davaya, uğruna mücadele ettiği o asil kavgaya tüm hayatların adanacağı, “Dünyanın tüm işçileri, birleşin” çağrısının hiçbir şekilde unutulmayacağı vaadine yer verildi.

,

Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü Kuruluş Toplantısı Konuşması



Malcolm X’in hayatı 1964 yılının ilk altı ayında önemli ölçüde değişti. 8 Mart’ta üyesi olduğ İslam Milleti örgütünden ayrıldı. Mayıs ayında Batı Afrika’yı gezdi, Mekke'ye hac ziyareti gerçekleştirdi. Ülkeye Hacı Melik Şabaz olarak döndü. Mayıs ayında Gana’dayken Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nü (AABÖ) kurmaya karar verdi. Malcolm, örgütü kurmak için ertesi ay New York’a döndü. 28 Haziran’da Manhattan’ın Washington Heights bölgesindeki Audubon Balo Salonu’nda yeni örgüt adına ilk halka açık konuşmasını yaptı:

***

 

Selamünaleyküm, Sayın Moderatör, değerli konuklarımız, kardeşlerimiz, dostlarımız ve düşmanlarımız, burada bulunan herkes.

Birçoğunuzun bildiği gibi, geçen Mart ayında artık Siyahi Müslüman hareketinde olmadığım açıklandığında, 22 milyon Müslüman olmayan Afrikalı-Amerikalı arasında çalışmayı ve bir tür örgüt kurmayı veya gençlerin, öğrenci ya da değil tüm gençlerin ve halkımızın sorunlarını bir süre inceleyebilecekleri ve ardından yeni bir analiz ortaya koyup bize yeni fikirler ve öneriler sunabilecekleri bir ortam yaratmayı amaçladığımı söylemiştim. Bu sorunlarla çok uzun zamandır uğraşan birçok insan var ve biz de bir toplantı yapıp daha sonra bir siyahi milliyetçisi parti veya siyahi milliyetçisi ordu kurup kurmayacağımıza karar verecektik.

Ülkemizin dört bir yanından, hayatın her kesiminden birçok insan, fikirlerini bir araya getirip tüm halkımızı ilgilendiren soruna bir çözüm bulmaya çalıştı. Bu akşam da onların ortaya koydukları çözümleri anlamaya çalışmak için buradayız.

Ayrıca, yakın zamanda kutsal Mekke şehrine dini bir hac yolculuğu yapma şansına eriştim ve dünyanın dört bir yanından birçok insanla tanıştım. Afrika’da da haftalarca kalarak, kendi bakış açımı genişletmeye, soruna gerçekte olduğu gibi daha açık fikirli bakmaya çalıştım. Orada fark ettiğim şeylerden biri, hatta oraya gitmeden önce bile fark ettiğim husus şuydu: Afrikalı kardeşlerimiz, bağımsızlıklarını bizden çok daha hızlı kazandılar. Ayrıca insan olarak tanınma ve saygıyı da bizden çok daha hızlı kazandılar. Sadece on yıl önce Afrika kıtasında halkımız sömürgecilik koşullarında yaşıyordu. Her türlü sömürgecilik, baskı, sömürü, aşağılama, küçük düşürme, ayrımcılık ve diğer her türlü saldırıdan muzdariptiler. Kısa bir süre içinde, bizden çok daha fazla bağımsızlık, daha fazla tanınma ve insan olarak daha fazla saygı kazandılar. Bizse, eğitim, özgürlük, adalet, demokrasi ve diğer tüm güzel kelimelerin kalesi olması gereken bir ülkede yaşıyoruz.

Dolayısıyla amacımız, Afrikalı kardeşlerimizin sonuç almak için neler yaptığını öğrenmekti. Böylece siz ve ben, onların yaptıklarını inceleyebilir, belki de bu çalışmadan veya deneyimlerinden faydalanabilirdik. Benim oraya yaptığım seyahat de bunu nasıl başardıklarını öğrenmeye yardımcı olmak içindi.

Bağımsız Afrika uluslarının ilk işlerinden biri, Afrika Birliği Örgütü adında bir örgüt kurmaktı. Bu örgüt, tüm farklılıkları bir kenara bırakıp, Afrika kıtasından sömürgeciliği ve Afrikalıların maruz kaldığı tüm baskı ve sömürünün kalıntılarını ortadan kaldırmak için çabalarını birleştirme konusunda anlaşmaya varan tüm bağımsız Afrika devletlerinden oluşuyor. Afrika devletleri örgütünü kuranlar arasında kimi farklılıklar vardı. Muhtemelen her kesim, her düşünce türü orada temsil ediliyordu. Bazıları “Tom Amca” olarak kabul edilen, bazıları ise çok militan olarak görülen liderlerdi. Ancak militan Afrikalı liderler bile, “Tom Amca” veya “Tshombe” gibi karakterlere sahip olarak gördükleri Afrikalı liderlerle aynı masaya oturabildiler. Tek amaçları bütüne fayda sağlamaktı. Bunun için farklılıklarını unuttular. Farklılıkları unutamayan insanlar, kişisel amaç ve hedefleriyle bütünün koşullarından çok daha fazla ilgilenirler. İşte Afrikalı liderler, Amerikalı beyaz adamın yapılamaz dediği şeyi yaparak olgunluklarını gösterdiler. Hatırlarsanız, bu Afrika devletlerinin Addis Ababa’da bir araya geleceğinden bahsedildiğinde, tüm Batı basını, bir araya gelip, birlikte oturacak kadar ortak noktaları olmadığı yönünde propaganda yaymaya başlamıştı. Oysa orada Afrika liderlerinin en militanlarından biri olan Nkruma, Kongo’dan Adula, Nyerere, Ben Bella, Nasır, Seku Ture, Obote ve sanırım Kenyatta da vardı. Kenyatta’nın o zamanlar bağımsız olup olmadığını hatırlamıyorum ama sanırım oradaydı. Herkes oradaydı ve farklılıklarına rağmen bir araya gelip Afrika Birliği Örgütü’nü kurmayı başardılar. Bu örgüt, bir koalisyon oluşturdu. Bugün ortak bir düşmana karşı birlikte mücadele ediyor. Onların neler başardığını görünce, düşmanlarımız tarafından bölünmüş Afrikalı-Amerikalılar arasında da aynı şeyi yapmaya karar verdik. Bu nedenle, aynı amaç ve hedefi paylaşan Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü adında bir kuruluş meydana getirdik: Amacımız, yolumuza çıkan herkesle mücadele etmek, Batı Yarımküre’de ve öncelikle Amerika Birleşik Devletleri’nde Afrika kökenli insanların tam bağımsızlığını sağlamak, bu insanların özgürlüğünü gerekli her türlü yolla elde etmek.

Bizim sloganımız şu: Her ne pahasına olursa olsun özgürlük istiyoruz. Her ne pahasına olursa olsun adalet istiyoruz. Her ne pahasına olursa olsun eşitlik istiyoruz. 1964 yılında, sözde özgürlük üzerine kurulu ve sözde özgür dünyanın lideri olan bir ülkede yaşarken, Washington’daki bazı ayrımcı kongre üyeleri, senatörler ve Teksaslı bir başkanın, halkımızın artık bir dereceye kadar medeni haklara sahip olması gerektiğine karar vermesini beklemek zorunda kalmamamız gerektiğini düşünüyoruz. Hayır, bunu şimdi istiyoruz, yoksa kimsenin buna sahip olmaması gerektiğini düşünüyoruz.

Örgütümüzün amacı, dünyanın herhangi bir yerinde var olan en büyük Afrika kökenli nüfus yoğunluğuna sahip olan Harlem’de başlamaktır. Harlem’de, Afrika kıtasındaki herhangi bir şehirden daha fazla Afrikalı var. Çünkü hepimiz Afrikalıyız. Şu anda burada herhangi bir beyaz adamı hazırlıksız yakalayıp ona ne olduğunu sorarsanız, Amerikalı olduğunu söylemez. Ya İrlandalı ya İtalyan, ya da Alman olduğunu söyler, eğer onu hazırlıksız yakalarsanız ve ne yaptığınızı bilmiyorsa bu cevabı verir. Burada doğmuş olsa bile, İtalyan olduğunu söyleyecektir. Eğer İtalyan ise, siz ve ben de burada doğmuş olsak bile Afrikalıyız.

Bu yüzden, yola önce New York’ta koyuluyoruz. Harlem’den başlıyoruz. Harlem derken, Bedford-Stuyvesant’ı, yani sizin ve benim yaşadığımız bu bölgedeki herhangi bir yeri kastediyoruz. Amacımız, eyalet geneline, eyaletten ülke geneline, ülkeden Batı Yarımküre'ye yayılmak. Çünkü Afrikalı-Amerikalı dediğimizde, Batı Yarımküre’deki Afrika kökenli herkesi kapsıyoruz. Latin Amerika, Amerika’dır. Orta Amerika, Amerika’dır. Latin Amerika’da Afrika kökenli birçok insan var. Latin Amerika’da Afrika kökenli herkes Afrikalı-Amerikalıdır. Karayipler’de, ister Batı Hint Adaları, ister Küba, ister Meksika olsun, Afrika kanı taşıyan herkes Afrikalı-Amerikalıdır. Kanada’da Afrika kanı taşıyan herkes Afrikalı-Amerikalıdır. Alaska’da, kendilerine Eskimo deseler bile, Afrika kanı taşıyan herkes Afrikalı-Amerikalıdır.

Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nün amacı, Batı Yarımküre’deki Afrika kökenli herkesi tek bir güç altında birleştirmektir. Batı Yarımküre’de kendi aramızda birleştikten sonra, anavatanımızdaki, Afrika kıtasındaki kardeşlerimizle birleşeceğiz. Öyleyse, konuya doğrudan girmek için, size Haziran 1964’te New York’ta kurulan Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nün “Temel Amaç ve Hedefleri”ni okumak istiyorum.

ABD’de yaşayan Afrikalı-Amerikalı halkının farklı kesimlerinden oluşan bir grup tarafından örgütlenen ve yapılandırılan Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü, Mayıs 1963’te Etiyopya’nın Addis Ababa kentinde kurulan Afrika Birliği Örgütü’nün özüne ve ruhuna uygun olarak şekillendirilmiştir.

Biz, Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü üyeleri, New York’un Harlem bölgesinde bir araya geldik:

Halkımızın kendi kaderini kontrol etme hakkının vazgeçilmez bir hak olduğuna inanıyoruz.

Batı Yarımküre’deki Afrika kökenli insanların meşru özlemlerinin gerçekleşmesi için özgürlük, eşitlik, adalet ve onurun temel hedefler olduğunun bilincinde olarak, bir anlayış köprüsü kurmaya ve Afrikalı-Amerikalılar birliğinin temelini oluşturmaya gayret edeceğiz.

İnsanlığın tüm faaliyet alanlarında tam anlamıyla ilerlemesi için doğal ve insani kaynaklarımızdan en iyi şekilde yararlanma sorumluluğumuzun bilincindeyiz.

Halkımız arasında anlayışı, hayatta kalmaları ve ilerlemeleriyle ilgili tüm konularda işbirliğini teşvik etme konusundaki ortak kararlılığımızdan ilham alarak, tüm örgütsel farklılıkları aşan daha büyük bir birlik içinde halkımızın kardeşlik ve dayanışma özlemlerini destekleyeceğiz.

İnsanlığın ilerlemesi davasında bu kararlılığı dinamik bir güce dönüştürmek için barış ve güvenlik koşullarının kurulması ve sürdürülmesi gerektiğine inanıyorum. “Barış ve güvenlik koşulları” ile kastettiğimiz, polis köpeklerinin havlamasını, polis coplarını, su hortumlarını, sözde Amerikan rüyasının karakteristik özelliği haline gelen tüm bu şeyleri ortadan kaldırmamız gerektiğidir. Bunlar ortadan kaldırılmalıdır. İşte o zaman barış ve güvenlik içinde yaşayacağız. Bu ülkede tek bir siyahi adam polis köpeği tarafından ısırıldığı sürece asla barış ve güvenliğe sahip olamayız. Ülkede hiç kimse, barış ve güvenliğe sahip olamaz. Bu yarımküredeki tüm Afrika kökenli insanların birliğine ve bu birliğin, siyahi insanların dünyaya katkılarını yansıtacak örgütsel yapıyı oluşturmak için kullanılmasına adanmıştır.

Birleşmiş Milletler Şartı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası ve Haklar Bildirgesi’nin inandığımız ilkeler olduğuna ve bu belgelerin uygulamaya konulduğu takdirde insanlığın umutlarının ve iyi niyetlerinin özünü temsil ettiğine kaniyiz.

Bundan böyle tüm Afrikalı-Amerikalı halkının ve örgütlerinin birleşerek halkımızın refahının ve esenliğinin güvence altına alınmasını arzu ediyorum.

Tüm farklılıklarımızı bir kenara bırakarak ve mezhep ayrımı gözetmeyen, yapıcı bir insan hakları programı oluşturarak, halkımız arasındaki ortak amaç bağını güçlendirmeye kararlıyız.

İşbu tüzüğü sizlere sunuyoruz.

I. Kuruluş.

Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü, Batı Yarımküre’deki tüm Afrika kökenli insanları ve Afrika kıtasındaki kardeşlerimizi kapsayacaktır. Bu, Afrika kökenli, Afrika kanı taşıyan herkesin Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’ne üye olabileceği ve Afrika kıtasındaki kardeşlerimizin de üye olabileceği anlamına gelir. Çünkü bu, sadece Batı’daki insanlarımızı birleştirmeye çalıştığımız bir Afrikalı-Amerikalılar birliği örgütü değil, aynı zamanda Kuzey Amerika, Latin Amerika ve Orta Amerika’daki tüm insanlarımızı Afrika kıtasındaki insanlarımızla birleştirmeyi amaçlayan bir Afrikalı-Amerikalılar birliği örgütüdür. Birlikte ilerlemek için birleşmeliyiz. Afrika, bizden daha hızlı ilerlemeyecek, biz de Afrika’dan daha hızlı ilerlemeyeceğiz. Tek bir kaderimiz ve tek bir geçmişimiz var.

Özünde, burada söylenen şu: Özgürlük mücadelemizde müttefik aramak için İrlandalı mahallesinde, Yahudi mahallesinde veya İtalyan mahallesinde koşturup durmak yerine, bize benzeyen insanlar arasında müttefikler aramalıyız. Artık kurttan kaçıp tilkinin kollarına atılmayı bırakıp yardım aramaya son vermenin vakti geldi. Bu çok sıkıcı bir uğraş.

II. Öz Savunma.

Kendini koruma, doğanın ilk kanunu olduğundan, Afrikalı-Amerikalıların kendini savunma hakkını savunuyoruz.

ABD Anayasası, her Amerikan vatandaşının silah taşıma hakkını açıkça teyit etmektedir. Amerikalılar olarak, Anayasa tarafından garanti altına alınan hiçbir hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz. Halkımıza karşı cezasız kalan şiddetin tarihi, kendimizi savunmaya hazır olmamız gerektiğini açıkça göstermektedir, aksi takdirde, acımasız ve şiddet yanlısı ırkçı bir kalabalığın insafına terk edilmiş, savunmasız bir halk olmaya devam edeceğiz.

Hükümetin halkımızın can ve mal güvenliğini koruyamadığı veya korumak istemediği bölgelerde, halkımızın gerekli her türlü yolla kendini koruma hakkına sahip olduğunu savunuyoruz. Bana göre bilmeniz gereken en önemli husus bu, o yüzden tekrarlayacağım. Ben zaten biliyorum. “Hükümetin halkımızın can ve mal güvenliğini koruyamadığı veya korumak istemediği bölgelerde, halkımızın gerekli her türlü yolla kendini koruma hakkına sahip olduğunu savunuyoruz.”

Gittiğiniz her yerde halkımız arasında yaymanız gereken şey bu. İnsanların, kendilerini savunabilecekleri bir konumda olduklarını düşündükleri her anın yasa dışı olduğunu düşünmelerine asla izin vermeyin. Yasa dışı olduğunuz tek zaman, yasayı çiğnediğiniz zamandır. Kendinizi savunmak için bir şeye sahip olmak yasaldır. Başkan Johnson’ı bugün ya da dün, sanırım bugün, bu ülkenin kendini savunmak için ne kadar çabuk savaşa gireceğini söylediğini işittim. Kendini savunmak için anında savaşa girecek bir ülkede yaşıyorsanız ve burada vahşi polis köpekleri ve beyaz tenli ırkçıların karşısında durup birinin size ne yapmanız gerektiğini söylemesini bekliyorsanız, aptalsınız demektir.

O günler geride kaldı, o günler dünde kaldı. Senin ve benim kendimizi şiddet içermeyen bir şekilde vahşice muameleye maruz bırakmamızın zamanı geçti. Sadece sana karşı şiddet uygulamayana şiddet uygulama. Bana şiddet uygulamayan bir ırkçı, şiddet uygulamayan bir ayrımcı getirebilirsen, o zaman ben de şiddet uygulamam. Ama o beyazlardan bazılarına şiddet dışı kalmayı öğretmeden bana şiddet dışı kalmayı öğretmeye kalkmayın. Hiç şiddet dışı kalan bir beyaz görmedin. Bir ırkçının şiddet dışı kalması zordur. Zeki birinin şiddet dışı kalması zordur. Evrendeki her şey, hayatıyla oynamaya başladığınızda bir şeyler yapar, Amerikan zencisi hariç. O yere yatar ve der ki, “Beni döv baba.” Bu yüzden burada şöyle yazmışız: “Tüfekli veya sopalı bir adam ancak kendini tüfek veya sopayla savunan bir kişi tarafından durdurulabilir.” Bu, eşitliktir. Eğer senin köpeğin varsa, benim de köpeğim olmalı. Eğer senin tüfeğin varsa, benim de tüfeğim olmalı. Eğer senin bir sopan varsa, benim de bir sopam olmalı. Bu, eşitliktir. Eğer ABD hükümeti, senin ve benim tüfek edinmemizi istemiyorsa, o zaman o ırkçılardan tüfekleri alsınlar. Eğer senin ve benim sopa kullanmamızı istemiyorlarsa, o zaman o ırkçılardan sopaları alsınlar. Eğer senin ve benim şiddete başvurmamızı istemiyorlarsa, o zaman ırkçıların şiddet kullanmasını engellesinler. O beyazlar şiddet uygularken, bize şiddet dışı kalmayı öğretmeyin. O günler geride kaldı.

Sadece ahlaka dayalı taktikler, ancak ahlaklı insanlarla veya ahlaklı bir sistemle iş tutuyorsanız başarılı olabilir. Bir insanı ten renginden dolayı ezen bir insan veya sistem, ahlaklı değildir. Bu ülkedeki her Afrikalı-Amerikalı bireyin ve her Afrikalı-Amerikalı topluluğunun, halkını toptan katleden katillerden, bombacılardan, linççilerden, kırbaççılardan, vahşet uygulayanlardan ve sömürücülerden koruma görevi vardır.

Burada şunu söyleyebilirim ki, çeşitli siyahi grupların birbirlerine savaş ilan edip, ne kadar militan olduklarını göstererek birbirlerinin kafalarını kırmaları yerine, güneye gidip o ırkçıların kafalarını kırsınlar. Bu ülkede ırkçıların saldırısına uğraşmış herkes o ırkçıların kafasını kırmak için bir yerlerden işaret beklememeli. Eski kardeşlerinin veya X kardeşlerinin kafalarını kırmak için sinyal çakmaları akıl dışı. Bunu nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum.

III. Eğitim

Eğitim, insan hakları mücadelesinde önemli bir unsurdur. Çocuklarımızın ve halkımızın kimliklerini yeniden keşfetmelerine ve böylece öz saygılarını artırmalarına yardımcı olacak araçtır. Eğitim, geleceğe açılan pasaportumuzdur, çünkü yarın, ancak bugünden ona hazırlananlara aittir.

Şunu da belirtmem gerek: Afrika’dayken, Afrika kıtasına dönen herhangi bir Afrikalı-Amerikalıyı kucaklamak için kollarını açmayan tek bir Afrikalıyla bile karşılaşmadım. Ama hepsinin söylediği şeylerden biri de şuydu: Bu ülkedeki her birimiz, geleceği düşünmeden önce, mevcut her türlü eğitim fırsatından yararlanmalıyız. Etrafınızda okullar varsa, o okula gidin.

Çocuklarımız, Amerika’nın devlet okulu sisteminde suç teşkil edecek şekilde mağdur ediliyor. Afrikalı-Amerikalı okulları, New York şehrindeki en kötü yönetilen okullardır. Müdürler ve öğretmenler, çalıştıkları sorunların doğasını anlamakta başarısız oluyorlar ve sonuç olarak çocuklarımızı eğitme görevini yerine getiremiyorlar. Bizi anlamıyorlar, sorunlarımızı da anlamıyorlar. Ders kitapları, çocuklarımıza Afrikalı-Amerikalıların bu ülkenin büyümesine ve gelişmesine yaptığı büyük katkılar hakkında hiçbir şey anlatmıyor.

Anlatmıyorlar. Bu ülkede çocuklarımızı okula gönderdiğimizde, pamuk toplayıcısı olduğumuz dışında bizim hakkımızda hiçbir şey öğrenmiyorlar. Okula giden her küçük çocuk, dedesinin pamuk toplayıcısı olduğunu düşünüyor. Dedeniz Nat Turner’dı. Dedeniz Toussaint L'Ouverture’dü; dedeniz Hannibal’di. Dedeniz, bu dünyada yaşamış en büyük siyahi insanlardan biriydi. Medeniyeti şekillendiren, dedenizin elleriydi, medeniyetin beşiğini sallayan da büyükannenizin elleriydi. Ama ders kitapları çocuklarımıza Afrikalı-Amerikalıların bu ülkenin büyümesine ve gelişmesine yaptığı büyük katkılardan hiçbir şey anlatmıyor.

Eğitim Kurulu’nun entegrasyon planı, pahalı ve uygulanamaz. New York’taki okul sisteminde müdürler ve denetçiler örgütü, Kurulun okulları entegre etme planını destekleme fikrine karşı çıktı, böylece kurul, daha başlamadan başarısızlığa mahkûm oldu. Bu şehrin Eğitim Kurulu, planıyla bile Harlem ve Brooklyn'deki Bedford Stuyvesant bölgesindeki okulların yüzde 10’unu iyileştiremeyeceklerini söyledi. Peki biz ne yapmalıyız? Bu, Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nün Afrikalı-Amerikalı topluluğunu eğitimsel özgelişim için daha güçlü bir güç haline getirmesi gerektiği anlamına gelir.

Mevcut ırkçı eğitim sistemini sona erdirme programındaki ilk adım, Eğitim Kurulu’nun planına dâhil etmeyeceği okulların yüzde 10’unun Afrikalı-Amerikalı topluluğuna devredilmesini ve onlar tarafından yönetilmesini talep etmektir. Madem bu okulları iyileştiremeyeceklerini söylüyorlar, o halde neden bu toplulukta yaşayan biz, bu aptalların bu düşük standarttaki eğitimi üretmeye devam etmesine izin verelim? Hayır, bırakın bu okulları bize devretsinler. Mademki onları yönetemeyeceklerini, düzeltemeyeceklerini söylüyorlar, o zaman biz bir deneme yapalım.

Ne istiyoruz? Bu okulların başında Afrikalı-Amerikalı müdürler istiyoruz. Bu okullarda Afrikalı-Amerikalı öğretmenler istiyoruz. Yani, siyahi müdürler ve siyahi öğretmenler, siyahi insanlarla ilgili bazı ders kitaplarıyla birlikte istiyoruz. Bu okullarda kullanılmadan önce, halkımız tarafından kabul edilebilir Afrikalı-Amerikalılar tarafından yazılmış ders kitapları istiyoruz.

Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü, okul politikalarının oluşturulduğu ve Eğitim Kurulu’na iletildiği yerel okul kurullarında görev yapacak kişileri seçecek ve önerecektir. Bu çok önemli.

Bu adımlar sayesinde devraldığımız okulların yüzde 10’unu, ülke genelinden insanların dikkatini çekecek eğitim vitrinlerine dönüştüreceğiz. Akademik gıdası eksik öğrenciler yetiştiren okullar olmak yerine, onlara fırsat verildiğinde kendimizin de neler yapabileceğine dair örnekler sunabiliriz.

Bu öneriler yerine getirilmezse, Afrikalı-Amerikalı velilerden çocuklarını şu anda gittikleri düşük kaliteli okullardan almalarını isteyeceğiz. Mahallemizdeki bu okullar Afrikalı-Amerikalıların kontrolüne geçtiğinde, çocuklarımızı onlara geri göndereceğiz.

Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü, Afrikalı-Amerikalı ebeveynlerin okul hayatının her aşamasına tam katılımının muazzam önemini görmektedir. Afrikalı-Amerikalı ebeveyn, okullara gidip çocuklarımızın eğitiminin düzgün bir şekilde yapıldığından emin olmak için istekli ve yetenekli olmalıdır. Suçun tamamını öğretmene yükleme meselesi artık geçerli değil. Evdeki ebeveynin de okulda olup bitenlerin yeterli düzeyde olduğundan emin olmak için öğretmen kadar sorumluluğu vardır. Bu nedenle amacımız, sadece çocuklar için bir eğitim programı geliştirmek değil, aynı zamanda ebeveynleri de çocuklarının eğitimiyle ilgili sorumluluklarının farkında olmalarını sağlayacak bir program oluşturmaktır.

Tüm Afrikalı-Amerikalıları, New York’taki kamu okullarında var olan koşulların, burada olduğu kadar içler acısı olduğunun farkında olmaya çağırıyoruz. Çabalarımızı birleştirmeli, eğitim yoluyla özgelişim programımızı Amerika’daki her Afrikalı-Amerikalı topluluğuna yaymalıyız.

Ülke genelinde kendi okullarımızı kurarak, kendi çocuklarımızı bilim insanı, matematikçi olarak yetiştirmeliyiz. Otomasyonun kilit rol oynadığı değişen bir toplumu vurgulayacak yetişkin eğitimine ve iş yeniden eğitim programlarına olan ihtiyacı fark etmeliyiz. Eğitimin araçlarını kullanarak, insanlarımızı kendi çabalarıyla eşi benzeri görülmemiş bir mükemmellik ve öz saygı düzeyine yükseltmeyi amaçlıyoruz.

IV. Siyaset ve Ekonomi

Bu ikisi birbirinden ayrılamaz hususlar, çünkü politikacı, paraya bağımlı. Evet, bağımlı olduğu şey paradır.

Temelde Amerika’da iki tür güç önemli: ekonomik güç ve siyasi güç. Toplumsal güç ise bu ikisinden türer. Afrikalı-Amerikalıların kaderlerini kontrol edebilmeleri için, kaderlerini kararları (ekonomik, siyasi ve toplumsal) kararları kontrol edebilmeleri ve etkileyebilmeleri gerekir. Bu, ancak örgütlenme yoluyla mümkün olabilir.

Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü, Afrikalı-Amerikalı topluluğunu mahalle mahalle örgütleyerek, topluluğun gücünün ve potansiyelinin farkına varmasını sağlayacak, Afrikalı-Amerikalı topluluğundaki kayıtlı olmayan her seçmeni bağımsız seçmen haline getirmek için derhal bir seçmen kayıt kampanyası başlatacak.

Hiçbir siyahi insanı Demokrat ya da Cumhuriyetçi olmaya örgütlemeyeceğiz çünkü ikisi de bizi sattı. İkisi de bizi sattı. Her iki parti de bizi sattı. Her iki parti de ırkçı. Demokrat Parti, Cumhuriyetçi Parti’den daha ırkçı. Bunu kanıtlayabilirim. Washington’da şu anda hükümeti yöneten herkesin adını saymanız yeterli. Bu hükümet yetkilisi Demokrat Partilidir ve illaki Georgia, Alabama, Teksas, Mississippi, Florida, Güney Carolina, Kuzey Carolina’dan, yani o “beyaz eyaletlerden” birinden gelmektedir. Kuzey’deki herhangi bir beyaz adamdan daha fazla güce sahipler. Hatta Başkan da bir “beyaz eyaletten”. Bugün başkan bize ne anlatıyor? Teksas bir “beyaz eyalet”, hatta Teksas’ta sizi Mississippi’den daha çabuk asarlar. Bir “beyaz”ın başkan olması, onun “beyaz” olmaktan çıktığını asla göstermez. Başkan olmadan önce de “beyaz”dı, başkanken de “beyaz”. Her şeyi olduğu gibi anlatacağım. Umarım siz de olduğu gibi kabul edersiniz.

Siyasi kulüpleri desteklemeyi ve örgütlemeyi, bağımsız adayları seçimlere çıkarmayı ve halihazırda görevde olan, Afrikalı-Amerikalı topluluğuna hesap veren ve sorumlu olan tüm Afrikalı-Amerikalıları desteklemeyi öneriyoruz. Beyaz iktidar yapısı tarafından kontrol edilen hiçbir siyahiyi desteklemiyoruz. Sadece seçmen kaydı kampanyası değil, aynı zamanda seçmen eğitimi kampanyası da başlatacağız ki insanlarımız siyasetin bilimini anlasınlar, böylece siyasetçinin olaylar zincirindeki rolünü görebilsinler, siyasetçinin görevini ne zaman yaptığını ve ne zaman yapmadığını anlayabilsinler. Siyasetçi, görevini yapmadığı her an, ister beyaz, ister siyah, ister yeşil, ister mavi, ister sarı veya icat edebilecekleri başka bir renk olsun, onu görevden alacağız.

Afrikalı-Amerikalı topluluğuna yönelik ekonomik sömürü, Amerika’daki herhangi bir halka uygulanan en acımasız sömürü biçimidir. Aslında, bu, yeryüzündeki herhangi bir halka uygulanan en acımasız sömürü biçimidir. Hiç kimse, sizin ve benim kadar kapsamlı bir şekilde ekonomik sömürüye maruz kalmıyor, çünkü sömürülen insanların çoğu ülkede bunun farkındalar. Siz ve ben bu ülkede sömürülüyoruz, bazen bunun farkında bile değiliz. Farelerle dolu, hamamböceklerinin cirit attığı, çürüyen apartman daireleri için iki kat daha fazla kira ödeniyor.

Bu doğru. Harlem’de yaşamak, onların Park Avenue’de yaşamalarından daha pahalıya mal oluyor. Harlem’deki Park Avenue’nin kirasının, şehir merkezindeki Park Avenue’den daha yüksek olduğunu biliyor muydunuz? Harlem’de, o dairede sizinle birlikte her şey var: hamamböcekleri, fareler, kediler, köpekler ve ev sahibi kılığında başka yabancılar. Afrikalı-Amerikalılar, yiyecek için, giyim için, sigorta için herkesten daha fazla para ödüyor. Gerçekten öyle. Sigorta için daha fazla para ödüyoruz, Bronx’taki veya başka bir yerdeki beyaz adamdan daha fazla. Yiyecek için daha fazla para ödüyoruz, onlardan daha fazla. Amerika’da yaşamak için daha fazla para ödüyoruz, gene de en büyük katkıyı biz yapıyoruz.

Bana söyleyin, burası nasıl bir ülke? Neden en düşük ücretle en pis işleri biz yapmalıyız? Neden en düşük ücretle en zor işleri biz yapmalıyız? Neden en kötü yiyecek için en çok parayı, en kötü yaşam yeri için en çok parayı biz ödemeliyiz? Size söylüyorum, bunu yapıyoruz çünkü yeryüzünde var olmuş en çürük ülkelerden birinde yaşıyoruz. Çürük olan sistem; çürük bir sistemimiz var burada. Bu, bir sömürü sistemi, siyasi ve ekonomik bir sömürü sistemi, düpedüz aşağılama, alçaltma, ayrımcılık, karşılaşabileceğiniz tüm olumsuz şeylerle, kendisini demokrasi olarak gizleyen bu sistem altında maruz kalıyorsunuz. Bize ve size karşı uyguladıkları şeyler, Almanya’da Yahudilere karşı uyguladıkları şeylerden daha beter. Yahudilerin karşılaştığı şeylerden daha kötü. Siz de kalkmış, burada askere alınmaya ve bir yerlere gidip bu ülkeyi savunmaya hazırlanıyorsunuz. Birinin çıkıp kafanıza bir tokat atması gerekiyor.

Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü, topluluğumuzdaki bu kötülüklere karşı amansız bir mücadele verecektir. Bu sorunları çözmek ve konut iyileştirme programı başlatmak için halkımızla birlikte çalışacak örgütçü haline gelecektir. Beyaz adamın gelip mahallemizi düzeltmesini beklemek yerine, onu bizatihi kendimiz düzelteceğiz. İşte burada hata yapıyorsunuz. Bir yabancı, evinizi sizin kadar iyi temizleyemez. Bir yabancı, çocuklarınıza sizin kadar iyi bakamaz. Bir yabancı, ihtiyaçlarınızı sizin kadar iyi karşılayamaz. Bir yabancı, sorunlarınızı sizin kadar iyi anlayamaz. Gene de bunu yapması için bir yabancı arıyorsunuz. Ya biz yapacağız ya da o iş asla yapılmayacak.

Kira grevlerini desteklemeyi öneriyoruz. Evet, tek bir blokta küçük, ufak tefek kira grevleri değil. Harlem’i kira grevi sahası haline getireceğiz. Bu şehirdeki her siyahi erkeği bir araya getireceğiz. Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü, şehirde grevde olmayan tek bir siyahi kalmayana dek durmayacak. Kimse kira ödemeyecek. Bütün şehir duracak. Hepimizi hapse atamazlar çünkü hapishaneler zaten bizimle dolu.

Toplumsal ihtiyaçlarımız konusunda umarım kimseyi korkutmuyorumdur. Burada durup size şunu söylemeliyim ki, eğer korkan, ürken bir insansanız, asla yanımıza gelmemelisiniz. Çünkü sizi ölümüne korkuturuz. Çok uzağa gitmenize gerek yok çünkü zaten yarı ölüsünüz. Ekonomik olarak ölüsünüz, beş parasızsınız. Dün maaşınızı aldınız ve şu anda beş parasızsınız.

V. Toplumsal Güç

Bu örgüt, yalnızca Afrikalı-Amerikalı halkına ve Afrikalı-Amerikalı topluluğuna karşı sorumludur. Bu örgüt, bizden başka kimseye karşı sorumlu değildir. Şehir merkezindeki adama gösteri yapıp yapamayacağımızı sormamıza gerek yok. Şehir merkezindeki adama, suç teşkil eden suistimallerine karşı öfkemizi göstermek için hangi taktikleri kullanabileceğimizi sormamıza gerek yok. Onun onayını, desteğini, iznini istememize gerek yok. Haksız bir durumun var olduğunu ve bunun yasa dışı ve adaletsiz olduğunu bildiğimiz her an, gerekli her türlü yolla ona karşı harekete geçeceğiz. Ayrıca yolumuza çıkan her şeye ve herkese karşı da harekete geçeceğiz.

Bu örgüt, yalnızca Afrikalı-Amerikalı halkına ve topluluğuna karşı sorumludur, yalnızca onların hem mali hem de sayısal desteğiyle faaliyet gösterecektir. İnsan hakları ve insan onuru mücadelesinde topluluklarımızın siyasi, ekonomik, düşünsel ve kültürel olarak kendi güçlerinin kaynağı olması gerektiğine inanıyoruz.

Toplum, yıllarca süren sömürü, ihmal ve kayıtsızlığın etkilerinden kurtulmak için ahlaki sorumluluğunu güçlendirmeli, polis şiddetine karşı amansız bir mücadele yürütmelidir. Evet. İyi polisler de var, kötü polisler de. Biz genelde kötü olanlarla karşılaşıyoruz. Harlem’de bu kadar çok polis varken, çok fazla suç, çok fazla uyuşturucu bağımlılığı, çok fazla alkolizm, çok fazla fuhuş, çok fazla kumar var.

Bu yüzden Komiser Murphy’nin tüm bu polisleri buraya göndermesinin ardındaki niyetler konusunda şüphelerimiz oluşuyor. Bunların sadece onun uşakları olduğunu, rüşveti toplayıp şehir merkezine, Murphy’ye geri götürdüklerini düşünmeye başlıyoruz. Harlem’deki polis sayısını artırmayı gerekli bulan, aynı zamanda suç oranlarında bir azalma belirtisi görmeyen bir polis komiseri varsa, bence niyetlerinden şüphelenmekte haklıyız. Suç artıyor diye onları buraya suçla mücadele için gönderemez. Ne kadar çok polisimiz olursa, o kadar çok suç işleniyor. Polislerin suçun bir kısmını da beraberlerinde getirdiğini düşünmeye başlıyoruz.

Dolayısıyla amacımız, toplumu örgütleyerek, polis, uyuşturucu trafiğini ortadan kaldıramadığı için bunu kendimiz ortadan kaldırmak; polis, organize kumarı ortadan kaldıramadığı için bunu kendimiz ortadan kaldırmak; polis, organize fuhşu ve toplumumuzun ahlaki yapısını yok eden tüm bu kötülükleri ortadan kaldıramadığı için, bu kötülükleri kendimiz ortadan kaldırmak size ve bana düşüyor. Ancak birçok durumda, bu ülkede veya bu şehirde organize suçla mücadele etmek için bir araya geldiğinizde, kendinizi emniyet müdürlüğünün kendisiyle mücadele ederken bulacaksınız çünkü onlar da organize suça karışmış durumdalar. Organize suçun olduğu her yerde, bu tür suçlar, polisin rızası, bilgisi ve işbirliği olmadan var olamaz.

Mahallenizde polisin haberi olmadan fuhuş yapamazsınız. Bir fahişe, polisin haberi olmadan mahallede müşteri bulamaz. Bir adam, polisin haberi olmadan caddenin herhangi bir yerinde uyuşturucu satamaz. Tutuklanmamak için polise rüşvet veriyorlar. Ne dediğimi biliyorum, eskiden ben de o işlerdeydim. Polis, sizi tuzağa düşürmeden orada iş çeviremezsiniz. Onlara rüşvet vermeniz gerekir.

Polislerin içinde iyisi de var kötüsü de ama genelde kötüleri Harlem’e gönderiyorlar. Bu kötü polisler, Harlem’e gelip de yüksek suç oranını düşürmediğine göre, demek ki kardeşlerim, artık bu kötülükleri kendimiz ortadan kaldırmak için örgütlenmemizin vakti geldi, yoksa dünyanın nerede olduğunu bile anlamadan dünyadan silinip gideceğiz.

Uyuşturucu bağımlılığı, küçük kız kardeşinizi ergenlik çağına gelmeden fahişe yapar; küçük erkek kardeşinizi ergenlik çağına gelmeden uyuşturucu ve alkol bağımlılığı nedeniyle suçlu yapar. Eğer siz ve ben, bu şeylerin kökenine inmek için yeterince insan değilsek, o zaman burada şikâyet etmeye bile hakkımız yok. Polis, bu sorunları ortadan kaldırmayacak. Toplumumuz, yıllarca süren sömürü, ihmal ve kayıtsızlığın etkilerinden kurtulmak için ahlaki sorumluluğunu güçlendirmeli, polis şiddetine karşı amansız bir mücadele yürütmelidir.

Bu polis vahşeti, yeni geçirdikleri “kapıyı çalmadan girme” yasası, “durdur ve ara” yasasıyla da kendini gösteriyor. Bu, zencilere karşı bir yasa. Bu yasa, Rockefeller tarafından çıkarıldı ve imzalandı. Rockefeller, her zamanki gibi yüzünde yağlı bir gülümsemeyle, zencilerle sanki onların babası, dedesi veya büyük amcasıymış gibi el sıkışıyor. Ama Nazi Almanyası’ndaki yasalardan daha kötü bir yasa çıkarmaya gelince, Rockefeller imzasını atmayı bekleyemedi. Bu yasanın tek amacı, her zaman yaptıkları şeyi yasal hale getirmek.

Kapınızı çalmadan bile içeri girmelerine, kafanızı kırmalarına ve sizi bir şeyden şüphelendikleri bahanesiyle tuzağa düşürmelerine imkân sağlayan bir yasa çıkardılar. Kardeşlerim, Nazi Almanyası’nda bu kadar kötü yasalar yoktu. Bu yasa sizin ve benim için çıkarıldı, zenci karşıtı bir yasa, çünkü Albany’de... Georgia eyaletinin Albany’sini kastediyorum. New York’ta zenci karşıtı bir vali oturuyor. Çok fazla fark yok. New York’un Albany’siyle Georgia’nın Albany’si arasında çok fazla fark yok. İkisinin hükümeti arasında da çok fazla fark yok.

Afrikalı-Amerikalı topluluğu, toplumdaki yerini kaybetmiş insanlarımızı geri kazanma sorumluluğunu üstlenmelidir. Topluluğumuzdaki organize suçlara karşı topyekûn bir savaş ilan etmeliyiz. Rüşvet ve yolsuzluğa bulaşmış polislerin kontrol ettikleri bu kötü alışkanlığın ifşa edilmesi gerekiyor. Uyuşturucu bağımlılığı için yardım ve tedavi alınabilecek bir klinik kurmalıyız.

Bu, kesinlikle gerekli. Bir kişi uyuşturucu bağımlısı olduğunda, suçlu o değildir, asıl suçlunun kurbanıdır. Suçlu, uyuşturucuyu ülkeye sokan şehir merkezindeki adamdır. Zenciler, bu ülkeye uyuşturucu sokamazlar. Tekneniz yok. Uçağınız yok. Diplomatik dokunulmazlığınız yok. Uyuşturucu getirmekten sorumlu olan siz değilsiniz. Siz, sadece şehir merkezindeki adamın kullandığı küçük bir araçsınız. Uyuşturucu trafiğini kontrol eden adam, belediye binasında veya eyalet meclisinde oturuyor. Saygın, yüksek çevrelerde faaliyet gösteren büyük adamlar, bu işleri kontrol edenlerdir. Şehir merkezindeki adama saldırmadıkça, siz ve ben bunun köküne asla vuramayacağız.

Ahlaksızlığın yollarına sürüklenmiş olanlar için anlamlı, yaratıcı ve faydalı faaliyetler oluşturmalıyız. Afrikalı-Amerikalı topluluğunun insanları birbirlerine her türlü şekilde yardım etmeye hazır olmalı. Bekâr annelerin yardım ve tavsiye alabileceği bir yer kurmalıyız. Bu, bir sorun, bu, bizim en kötü sorunlarımızdan biri… [Kaset döndürülürken kısa bir bölüm bu kısımda kayboluyor.]

Sorun, yaşayan gençlerimize yardımcı olacak bir koruma sistemi kurmalıyız. Çocuklarımızın çoğu sorun yaşıyor. Bir kere sorun yaşadıklarında, onları koruyacak kimse olmadığı için, sorun yaşama konusunda deneyimli diğerlerinin bulunduğu bu tür evlere yerleştiriliyorlar. Bu durum, onları olumsuz etkiliyor,, hayatlarını düzeltme şansları olmuyor. Çocuklarımızın birçoğunun hayatı bu şekilde mahvoluyor. Şu anda, özellikle ilk kez sorun yaşayanlar olmak üzere, sorun yaşayan tüm bu gençlerin ihtiyaçlarını karşılayabileceğimiz, çok fazla yanlış yola sapmadan önce onları doğru yola yönlendirebileceğimiz türden organizasyonlar kurmak, sizin ve benim sorumluluğumuzda.

Kendi çocuklarımıza yapıcı faaliyetlerde bulunma imkânı sunmalıyız. Çocuklarımıza iyi bir örnek olmalı, onlara iyi topluluklar ve uluslar inşa etmek için gerekli olan sorumlulukları her zaman üstlenmeye hazır olmayı öğretmeliyiz. Onlara en büyük sorumluluklarının kendilerine, ailelerine ve topluluklarına karşı olduğunu öğretmeliyiz.

Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü, Afrikalı-Amerikalı topluluğunun hayır işlerinin büyük bir kısmını kendi içinden yapmaya çalışması gerektiğine inanmaktadır. Ancak hayır işi, yasal olarak hak kazandığımız devlet yardımları anlamına gelmez. Afrikalı-Amerikalı gaziye, kendisine tanınan tüm haklar ve bunları elde etme prosedürü hakkında bilgi verilmelidir.

Halkımızın birçoğu, bu ülke için savaş cephesinde hayatını feda etti. Halkımızın bilmediği birçok devlet yardımı var. Birçoğu, her türlü yardımı almaya hak kazanıyor, ancak bunun farkında bile değiller. Ama biz bunu biliyoruz, bu yüzden, bunu bilenler olarak bizim görevimiz, haberdar olmayan halkımızı bilgilendirmek, onlara bu devletten alacakları her şeye nasıl sahip olabileceklerini bildirmek için bir sistem kurmaktır. Demek istediğim şu: “Gazilerin, Gaziler Yasası uyarınca verilen devlet kredilerini ve erişebildiğimiz veya kullanabileceğimiz diğer tüm imkânları kullanarak birlikte iş kurmaları teşvik edilmelidir.”

Afrikalı-Amerikalılar birleşmeli ve birlikte çalışmalıdır. Afrikalı-Amerikalı topluluğuyla gurur duymalıyız, çünkü burası bizim evimiz ve gücümüzün temelidir.

Burada öz saygımızı, insanlığımızı, haysiyetimizi ve özgürlüğümüzü yeniden kazanmak için yaptığımız şey, dünyanın her yerinde baskıya karşı mücadele eden tüm insanlara yardımcı oluyor. Son olarak, kültür ve Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nün kültürel yönüyle ilgili şunları söylüyoruz.

“Bir halk, tıpkı bir insan gibidir; kendi yeteneğini kullanmadıkça, kendi tarihinden gurur duymadıkça, kendi kültürünü ifade etmedikçe, kendi kimliğini doğrulamadıkça asla kendini gerçekleştiremez.”

Zincirlere vurularak zorla Amerika’ya getirildiğimizde tarihimiz ve kültürümüz tamamen yok edildi. Şimdi bilmemiz gereken önemli bir nokta var: Tarihimiz kölelikle başlamadı. Büyük bir kıta olan Afrika’dan geldik. Orada gururlu ve çeşitli bir halk yaşıyor, burası yeni dünya ve medeniyetin beşiği. Kültürümüz ve tarihimiz insanlık tarihi kadar eski, gene de hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz.

Bu, tesadüf değil. Afrika’da böylesine yüksek bir kültür seviyesinin var olması ve sizin ve benim bundan habersiz olmamız bir tesadüf değil. Çünkü o adam, siz ve ben kendimizi birer kişi sandığımız sürece, bize asla hiç kimseymişiz gibi davranamayacağını biliyordu. Bu yüzden, birer kişi olduğumuzu kanıtlamak için kullanabileceğimiz her şeyi bizden alacak bir sistem icat etmek zorunda kaldı. Bizi tüm insani özelliklerimizden, dilimizden, tarihimizden, tüm kültürel bilgilerimizden mahrum edip, bir hayvan seviyesine indirdikten sonra, bize bir hayvan gibi davranmaya başladı; bizi bir tarladan diğerine, bir sahipten diğerine sattı, tıpkı sığır yetiştirir gibi bizi çiftleştirdi.

Kardeşlerim, uyandığınızda ve bu adamın size ve bana neler yaptığını öğrendiğinizde, birinin söz vermesini bile beklemeyeceksiniz. Hepsinin kötü olduğunu söylemiyorum. Belki aralarında iyileri de vardır. Ama onları aramak için vaktimiz yok. Bugün hiç vakti değil.

Beyaz üstünlüğünün prangalarından kurtulmak istiyorsak, mirasımızı ve kimliğimizi geri kazanmalıyız. Bütün bir halkın beynini yıkamaktan kurtarmak için kültürel bir devrim başlatmalıyız. Kültürel bir devrim. Kardeşlerim, bu çılgın bir devrim. Amerika’daki bu siyahi adama kim olduğunu, nereden geldiğini, oradayken neye sahip olduğunu anlattığınızda, etrafına bakıp kendi kendine, “Peki, ona ne oldu, kim aldı ve nasıl yaptı?” diye soracak. Kardeşlerim, işte o anda bir eylem gerçekleşecek. Amerika’daki siyahi bir adama geçmişte nerede olduğunu, nelere sahip olduğunu ve nedenini anlattığınızda, bugün içinde bulunduğu aşağılık hale düşmesine neden olan şeyin kendisine karşı işlenmiş bir suç olduğunu anlaması için sadece kendine bakması yeterlidir.

Bir insan, ne yapıldığını, nasıl yapıldığını, nerede yapıldığını, ne zaman yapıldığını ve kimin yaptığını anladığında, bu bilgi, kendi başına eylem programınızı başlatacaktır. Bu, eylem her türlü araca başvuracaktır. Bir insan, neye karşı hareket ettiğini anlamadan nasıl hareket edeceğini bilemez. Siz de size ne yapıldığını anlamadan neye karşı hareket ettiğinizi anlayamazsınız. Birçoğunuz, size ne yapıldığını bilmiyorsunuz ve bu da sizi unutmaya ve affetmeye bu kadar çabuk itiyor. Hayır, kardeşlerim, size ne olduğunu gördüğünüzde asla unutmayacak ve asla affetmeyeceksiniz. Dediğim gibi, hepsi suçlu olmayabilir. Ama çoğu suçlu. Çoğu suçlu.

Kültürel devrimimiz, Afrikalı kardeşlerimize daha da yakınlaşmamızı sağlayacak bir araç olmalıdır. Topluluk içinde başlamalı, topluluk katılımına dayanmalıdır. Afrikalı-Amerikalılar, ancak Afrikalı-Amerikalı topluluğunun desteğine güvenebildikleri zaman özgürce yaratım yapabilirler, Afrikalı-Amerikalı sanatçılar da ilham almak için Afrikalı-Amerikalı topluluğuna bağımlı olduklarının farkına varmalıdırlar.

Sanatçılarımız, dahi sanatçılarımız var; Stepin Fetchit rolünü oynamak zorunda değiller. Ama siyahilerin desteği yerine beyazların desteğini aradıkları sürece, eski beyaz destekçilerinin istediği gibi davranmak zorundalar. Sen ve ben siyahi sanatçıları desteklemeye başladığımızda, siyahi sanatçılar da o siyahi rolünü oynayabilirler. Siyahi sanatçı, beyaz adamı memnun etmek için şarkı söyleyip dans etmek zorunda olduğu sürece, bir palyaço olacak, sadece palyaçolardan biri olacak. Ama siyahi insanları memnun etmek için şarkı söyleyip dans edebildiğinde, farklı bir şarkı söyler ve farklı bir adım atar. Bir araya geldiğimizde, kendimize özgü bir adımımız olur. Kimsenin yapamayacağı, sadece bizim yapabileceğimiz bir adımımız var, çünkü bunu yapmamızın kimsenin anlayamayacağı bir nedeni var.

Harlem'de her yaştan insanı kapsayacak ve film, yaratıcı yazarlık, resim, tiyatro, müzik ve Afrikalı-Amerikalı tarihinin tüm yelpazesi gibi sanatın her dalında atölyeler düzenleyecek bir kültür merkezi kurmak için çalışmalıyız.

Bu kültürel devrim, kendimizi yeniden keşfetme yolculuğumuz olacak. Tarih, bir halkın hafızasıdır ve hafıza olmadan insan, alt seviyedeki hayvanlar seviyesine indirgenir. Tarihinizi bilmiyorsanız, sadece hayvansınız; aslında, bir zencisiniz. Hiçbir şey ifade etmeyen bir şey. Dünyada zenci diye adlandırılan tek siyahi adam, tarihini bilmeyen kişidir. Dünyada zenci diye adlandırılan tek siyahi adam, nereden geldiğini bilmeyen kişidir. Amerika’daki de öyle. Afrikalılara zenci demiyorlar mesela.

Geçen gün beyaz bir adam bana, “O zenci değil” dedi. Adam gece kadar siyahtı ve beyaz adam bana, “O zenci değil, Afrikalı” dedi. Ben de, “Bakın bakalım” dedim. Afrikalı olmadığını biliyordum ama o yaşlı beyaz adamı biraz kızdırmak istedim. Ama bu, onların bunu bildiğini gösteriyor. Sen zencisin çünkü kim olduğunu bilmiyorsun, ne olduğunu bilmiyorsun, nerede olduğunu bilmiyorsun ve buraya nasıl geldiğini bilmiyorsun. Ama uyandığın ve tüm bunlara olumlu cevabı bulduğun anda, zenci olmaktan çıkarsın. İşte o zaman birisi olursun.

Geçmişimizin bilgisiyle donanmış olarak, geleceğimiz için güvenle bir yol haritası çizebiliriz. Kültür, özgürlük mücadelesinde vazgeçilmez bir silahtır. Onu ele geçirmeli ve geçmişimizle geleceği şekillendirmeliyiz. John Killens’ın Then We Heard the Thunder [“Sonra Gök Gürültüsünü İşittik”] adlı eserinden bir pasajı alıntılayacak olursak: “O, kendini adamış bir vatanseverdi: Onur, onun ülkesiydi, İnsanlık, onun hükümeti, Özgürlük onun toprağıydı.” Ah ihtiyar John Killens, ne güzel söylemiş.

Amacımız bu. Zorlu bir süreç, biraz düzeltmemiz gerekiyor. Ama pürüzsüz bir şey ortaya koymaya çalışmıyoruz. Ne kadar zorlu olursa olsun, ne kadar güç olursa olsun, ne kadar gerici görünürse görünsün, umurumuzda değil. Özünde tek bir şey istiyoruz. Bu dünyada insan olmaya, insan olarak saygı görmeye, bu toplumda, bu dünyada, bu çağda insan haklarına sahip olmaya hakkımız olduğunu cümle âleme ilan ediyoruz, bu hakka gerekli her türlü yolla ulaşmayı amaçlıyoruz.

Çok uzun sürdüğü için özür dilerim. Ancak bu kuruluşa nasıl katılabileceğinizi, görev ve sorumluluklarınızın neler olduğunu anlatmadan önce, sizi tören yöneticimiz Kardeş Les Edmonds’a bırakmak istiyorum.

[Para toplanır. Malcolm görevine devam eder.]

Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü olarak atacağımız ilk adımlardan biri, bu ülkedeki her lider ve diğer kuruluşla, sizin ve benim sorunlarımızı Birleşmiş Milletler’e taşımayı amaçlayan bir program üzerinde çalışmak olacaktır. Bu, bizim öncelikli konumuzdur. Bu ülkedeki siyahi insanın sorunlarının, ABD hükümetinin çözebileceği sorunların ötesinde olduğuna inanıyoruz. Hükümetin kendisi, sorunumuzu duymaya bile muktedir değil, çözmekten bahsetmiyorum bile. Ahlaki olarak da çözmeye yetkin değil.

Bu yüzden, bu işi ABD hükümetinin elinden almalıyız. Bunu yapmanın tek yolu ise beynelmilelleşmek, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi’nden, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Şartı’ndan yararlanarak, bu zeminde konuyu BM’ye, yani dünya çapında bir kuruluşa taşımak, böylece halkımızın bu hükümette yaşadığı sürekli suç teşkil eden adaletsizliklerden dolayı ABD hükümetini yargılamaktır.

Bunu başarmak için birçok kuruluş ve birçok insanla çalışmamız gerekecek. Bu ülkedeki birçok farklı kuruluştan, birçok farklı liderden ve Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki birçok farklı bağımsız ulustan destek sözü aldık bile. Dolayısıyla, bu, bizim ilk hedefimiz ve tek ihtiyacımız sizin desteğiniz. Bu proje için desteğinizi alabilir miyiz?

Afrika’dan dönüşümden bu yana geçen dört hafta içinde, Afrikalı-Amerikalı topluluğunun her kesiminden birçok insan, bir araya gelerek, bilgi, fikir ve önerilerini paylaştı, bir tür beyin takımı oluşturdu. Amaç, farklı düşünce biçimlerini, umutları, özlemleri, beğenileri ve beğenmedikleri hususları bir araya getirerek, tabanın desteğini bir şekilde alabilecek ve sonuç almak için gerekli eylemleri gerçekleştirebilecek kadar bağımsız bir örgüt kurmak için ne tür bir desteğe ihtiyaç duyacağını belirlemekti.

Beyazların desteğiyle finanse edilen hiçbir örgüt, gerçek sonuçlar almak için gerekli taktiklerle iktidar yapısıyla mücadele edebilecek kadar bağımsız olamaz. İktidar yapısıyla mücadele etmenin tek yolu ki mücadele ettiğimiz şey, iktidar yapısıdır, Güney’deki ayrımcılarla değil, Washington’da yönetilen bir sistemle mücadele etmektir. Mücadele ettiğimiz sistemin merkezi orasıdır. Onunla mücadele etmek için ondan bağımsız olmalıyız. Ondan bağımsız olabilmemizin tek yolu ise beyaz topluluğunun tüm desteğinden bağımsız olmaktır. Bu, kendi başımıza vermemiz gereken bir mücadele.

Şimdi, beyaz insanlar yardım etmek isterlerse yardım edebilirler. Ama katılamazlar. Beyaz topluluğu üzerinden yardım edebilirler, ama katılamazlar. Yardımlarını kabul ediyoruz. Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nün Beyaz Dostları teşkilâtını kurup beyaz topluluğu içinde yer alan beyazlarla ilgili çalışma yürütebilir, bize karşı tutumlarını değiştirebiliriz. Aramıza gelip tutumumuzu değiştirmelerine gerek yok. Çevremizde çalışıp tutumumuzu değiştirmeye çalışmalarından yeterince bıktık. Bizi mahveden şey bu. Bu yüzden, samimiyetlerini, niyetlerini, dürüstlüklerini sorgulamıyoruz. Sadece bunu beyaz topluluğunun başka bir yerinde kullanmalarını teşvik ediyoruz. Eğer tüm bu samimiyeti beyaz topluluğunda kullanarak beyaz topluluğunun bize karşı daha iyi davranmasını sağlayabilirlerse, o zaman “Bunlar iyi beyaz insanlar” diyeceğiz. Ama bize gelip, beyaz Tom Amca’lar gibi dişlerini göstererek, kendilerini bize kabul ettirmeye çalışmalarına gerek yok. Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nün Beyaz Dostları, bırakın beyaz topluluğu içinde çalışsınlar.

Bu kuruluşun bağımsız olmasının tek yolu, sizin tarafınızdan finanse edilmesidir. Sizin tarafınızdan finanse edilmesi şarttır. Geçen hafta size üye olmanın bir dolar tutacağını söylemiştim. Bütün hafta oturup düşündük ve üye olmak için sizden bir dolar talep etmenin onu bir kuruluş haline getirmeyeceğine karar verdik. Üyelik katılım ücretini, eğer böyle ifade ederseniz, 2 dolar olarak belirledik. Sanırım Ulusal Siyahi İnsanların İlerlemesi Derneği’ne (NAACP) üye olmak bundan daha pahalıya mal oluyor.

Bu arada, biliyorsunuz ki Cuma günü Washington’da NAACP kongresine katıldım, çok aydınlatıcıydı. Oradaki insanları çok dost canlısı buldum. Sizinle aynı fikirleri paylaşıyorlar. Biraz farklı davranıyorlar ama aynı fikirleri paylaşıyorlar, çünkü bizim yaşadığımız aynı zorlukları yaşıyorlar. O kongrede hiç düşmanlık görmedim. Hatta oturup işlerini nasıl yürüttüklerini dinledim ve çok şey öğrendim. Öğrendiğim şeylerden biri de üyelik için yılda sadece 2,50 dolar alıyor olmaları. İşte bu, sorunlarının nedenlerinden biri. Çünkü üyelik için yılda 2,50 dolar alan bir kuruluş, fon bulmak için başka bir yöne yönelmek zorunda kalıyor. Bu da onu kısırlaştırıyor. Çünkü beyaz liberaller, onu desteklemeye başlar başlamaz, ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini telkin ediyorlar.

Garvey tam da bu yüzden daha militan olabildi. Garvey, onlardan yardım istemedi. Bizim halkımızdan yardım istedi. Biz de bunu yapacağız. Onun kitaplarını takip etmeye çalışacağız.

Yani 2 dolarlık bir üyelik ücreti alacağız ve her üyeden haftada bir dolar katkıda bulunmasını isteyeceğiz. Şimdi, NAACP yılda sadece 2,50 dolar alıyor, o kadar. Bu şekilde asla bir yere varamaz çünkü her zaman bir tür yardım kampanyası yürütmek zorunda kalacak ve her zaman yanlış kaynaktan yardım alacak. Sonra bu yardımı aldıklarında, daha fazla yardım almak için düşmanlarının tüm düşmanlarını kınamak zorunda kalacaklar. Hayır, biz düşmanlarımızı kınıyoruz, düşmanlarımızın düşmanlarını değil. Biz, düşmanlarımızı kınıyoruz.

Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’ne üye olmak istiyorsanız, sizden 2 dolar ödemenizi rica edeceğiz. Haftalık bir dolar aidat ödemenizi isteyeceğiz. Üyelerin gelirlerini, harcamalarını ve ne için harcandıklarını takip etmelerini sağlayacak bir muhasebecimiz ve defter tutma sistemimiz olacak. Çünkü her türlü iş girişiminde ve işe yarar bir şekilde yaptığınız her şeyde başarının sırrı, iyi ve düzenli kayıtlar tutmaktır.

Bugün üyelik kayıtlarını ilk kez açacağımız için, bir sonraki toplantımız önümüzdeki Pazar burada olacak. O zaman üye sayımı yapacağız, Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nün yöneticilerini açıklayabileceğiz. Size söyleyeyim, en üst düzey yönetici başkandır ve ben de bu görevi yürütüyorum. Başkanın sorumluluğunu üstleniyorum, bu da meydana gelen herhangi bir hatadan, ters giden herhangi bir şeyden, herhangi bir başarısızlıktan sorumlu olduğum anlamına geliyor. Bunların hepsi benim omuzlarımda. Yöneticiler, önümüzdeki hafta açıklanacak.

Bu hafta size, üyeliğinizi aldığınızda çalışmak için başvurabileceğiniz bu kuruluştaki departmanlardan bahsetmek istedim. Eğitim departmanımız var. Siyasi eylem departmanımız var. Siyasi eylemle ilgilenenler için, siyaset bilimi öğrencisi olan kardeşlerimiz tarafından kurulan bir departmanımız olacak; bu departmanın görevi, bize New York şehrinin toplumunun bir dökümünü sunmak olacak. İlk olarak, kaç meclis üyesi var ve bu meclis üyelerinden kaçı siyahi, kaç kongre üyesi var ve bu kongre üyelerinden kaçı siyahi. Aslında, size neden bu kadar gerekli olduğunu göstermek için hızlıca bir şey okuyayım. Sadece bir örnek vermek gerekirse.

Yirmi birinci senatörlük bölgesinde 270.000 seçmen bulunmaktadır. Yirmi birinci senatörlük bölgesi, on birinci, yedinci ve on üçüncü meclis bölgelerine ayrılmıştır. Her meclis bölgesinde 90.000 seçmen bulunmaktadır. On birinci meclis bölgesinde, 90.000 seçmenden sadece 29.000’i oy kullanmaktadır. Yedinci meclis bölgesinde ise 90.000 seçmenden sadece 36.000'i oy kullanmaktadır. Şimdi, 90.000 seçmenin bulunduğu beyaz bir meclis bölgesinde 65.000 kişi oy kullanmaktadır; bu da beyaz meclis bölgelerinde siyahi meclis bölgelerine göre daha fazla beyazın oy kullandığını göstermektedir. Bunun bir nedeni var. Çünkü insanlarımız, siyasi olarak aktif olmanın ne gibi kazanımlar sağlayabileceği konusunda yeterince bilinçli değiller.

Bu nedenle, akıllıca yönlendirilmiş siyasi eylemlerde bulunurlarsa neler elde edebileceklerini göstermek için bir siyasi eğitim programına ihtiyacımız var. Harlem’deki seçmenlerin yüzde 25’inden azı ön seçimde oy kullanıyor. Bu nedenle, genel seçimde sadece ön seçimde yer alanlar aday olabildiği için, kendi tercih ettikleri adayı göreve getirme hakları yok. Bir adayın ön seçimde oy kullanabilmesi için gereken imza sayısı şu şekildedir: meclis üyesi için 350 imza, eyalet senatörü için 750, ilçe hâkimi için 1.000, ilçe başkanı için 2.250, belediye başkanı için 7.500. Cumhuriyetçi Parti veya Demokrat Parti’ye kayıtlı kişilerin partileriyle birlikte oy kullanmaları zorunlu değil.

New York eyalet yasama meclisinde elli sekiz senatör var. Dördü Manhattan’dan, biri siyahi. New York eyalet meclisinde 150 meclis üyesi var. Sanırım üçü siyahi, belki daha fazla. Hesaplamalara göre, eğer siyahiler, eyalet senatosunda ve eyalet meclisinde orantılı olarak temsil edilseydi, eyalet senatosunda ve eyalet meclisinde birkaç temsilcimiz olurdu. ABD Temsilciler Meclisi’nde 435 üye var. Nüfus sayımına göre, ABD’de 22 milyon Afrikalı-Amerikalı var. Eğer bu mecliste orantılı olarak temsil edilselerdi, bu mecliste ırkımızdan 30 ila 40 üye olurdu. Kaç tane var? Beş. ABD Senatosu’nda 100 senatör var. Sadece 600 bin nüfusa sahip Hawaii’nin iki senatörü var. 20 milyondan fazla nüfusa sahip siyahilerse Senato’da hiç temsil edilmiyor. Bundan da kötüsü, ABD Kongresi’ndeki birçok kongre üyesi ve temsilci, siyahilerin oy kullanma hakkını kullanmaya kalkışmaları halinde öldürüldüğü eyaletlerden geliyor.

Sizin ve benim bu siyasi departmanda yapmak istediğimiz şey, siyaset bilimi konusunda uzman olan kardeşlerimizin, topluluğumuzdaki insanları neye sahip olmamız gerektiği, bunu kimin yapması gerektiği ve sahip olmamız gerekenleri nasıl elde edebileceğimiz konusunda bilgilendirmesidir. Bu, onların görevi olacak ve Lyndon B. Johnson’ı, Lyndon B. Texas Johnson’ı beklemek zorunda kalmadan harekete geçebilmemiz için bu rolü sizin üstlenmenizi istiyoruz.

Ayrıca, ekonomi bölümümüz de var. Harlem’deki siyahilerin kendi ekonomilerini kontrol altına alabilecekleri ve bu topluluktaki insanlarımız için iş imkânları yaratabilecekleri bir durum ortaya çıkaracak bir programla ilgilenenler için bu bölüm önemli katkılar sunacak.

Ayrıca bir konuşmacı büromuz olacak, çünkü birçok insanımız konuşmak, konuşmacı olmak, vaaz vermek, bildiklerini birilerine anlatmak, içlerini dökmek istiyor. Genç erkek ve kadınları felsefemizi ve programımızı nasıl hayata geçirecekleri konusunda eğitecek bir departmanımız olacak; sadece bu şehirde değil, tüm ülkede.

Bir gençlik örgütümüz olacak. Gençlik örgütü, gençlerle çalışmak üzere tasarlanacak. Sadece gençlerden değil, yetişkinlerden de oluşacak. Ancak bu örgüt, ülkedeki gençler için, gençlerin aktif rol oynayabileceği bir program geliştirmek üzere tasarlanacak.

Biz de kendi gazetemizi çıkaracağız. Gazeteye ihtiyacınız var. Basının gücüne inanıyoruz. Gazete işletmek zor bir şey değil. Doğru amaçlarınız varsa gazete çok basit iş. Aslında, doğru amaçlarınız varsa her şey basittir. Muhammad Speaks [“Muhammed Konuşuyor”] gazetesini ben ve bir başka kişi bodrum katımda kurduk. Ben sekizinci sınıftan öteye hiç gitmedim. Bu üniversitelerin hepsine gidip her türlü gazetecilik, sarı ve siyah gazetecilik eğitimi almış olanlarınızın yapması gereken tek şey, gazetecilik yeteneğinizin bir kısmını araştırma departmanımızla birlikte gazete departmanımıza sunmak. Böylece halkımızı o kadar çok bilgiyle besleyecek bir gazete çıkarır, siz farkına bile varmadan burada gerçek bir devrim yapabiliriz.

Ayrıca bir kültür departmanımız da olacak. Kültür departmanının görevi, halkımızın eski ve güncel kültürünü, kültürel katkılarını ve başarılarını araştırmak olacak. Ayrıca Afrika kıtasında var olan ve buraya gelebilecek tüm eğlence gruplarını, burada bulunan ve oraya gidebilecek olan kendi gruplarımızı da kapsayacak. Siyahilerin gizli yeteneklerini gerçekten öne çıkaracak bir tür kültürel program oluşturacağız.

Gana’dayken, sanırım adı Nana Nketsia olan biriyle konuşuyordum, sanırım kültür bakanı ya da kültür enstitüsü başkanıydı. Evine gittim, çok güzel bir yeri vardı. Evi gayet şıktı. Accra’da güzel bir evi vardı. Oxford’da okumuştu. Söylediği şeylerden biri beni çok etkiledi. Bir Afrikalı olarak özgürlük kavramının, kendi beğenilerini ve beğenmediklerini özgürce ifade edebildiği, böylece kendi Afrikalı kişiliğini geliştirebildiği bir durum veya koşul olduğunu söyledi. Bir Avrupa kültürel kalıbını veya bir Avrupa kültürel standardını kopyaladığı bir durum değil, uzun zamandır içinde saklı olan tüm o gizli yeteneği ortaya çıkarabildiği, tam bir özgürlük ortamı.

Kardeşlerim, o atmosferde, bu siyahi insanın bağrından neler çıkacağına şaşıracaksınız. Ben, bunun olduğunu gördüm. Siyahi müzisyenlerin beyaz müzisyenlerle birlikte doğaçlama yaptıkları zamanları gördüm, aralarında çok büyük bir fark var. Beyaz müzisyen, önünde nota kağıdı varsa doğaçlama yapabilir. Daha önce duyduğu bir şeyi çalabilir. Eğer duymuşsa, onu kopyalayabilir, taklit edebilir veya okuyabilir. Ama o siyahi müzisyen, enstrümanını eline alır ve daha önce hiç düşünmediği sesler çıkarmaya başlar. Doğaçlama yapar, yaratır, müzik içinden gelir. Bu, onun ruhu, yaptığı şey, ruhun müziği. Amerika’daki müzik sahnesinde siyahi adamın özgürce yaratabildiği tek alan bu. O bu işi ustalıkla yapmayı bildi. Enstrümanıyla kimsenin aklına gelmeyen bir şey ortaya çıkarabileceğini gösterdi.

Aynı şekilde, ona da düşünsel özgürlük verilirse aynı şeyi yapabilir. Yeni bir felsefe ortaya atabilir. Henüz kimsenin duymadığı bir felsefe geliştirebilir. Dünyada var olan veya olmuş olan her şeyden farklı bir toplum, toplumsal sistem, ekonomik sistem, siyasi sistem icat edebilir. Doğaçlama yapacak; içinden gelenleri ortaya çıkaracak. Sizin ve benim istediğimiz tam da bu.

Sen ve ben, oturup istediğimiz gibi davranabileceğimiz kadar çok güce sahip olacağımız bir örgüt kurmak istiyoruz. Oturup istediğimiz gibi düşünebildiğimiz, istediğimiz gibi konuşabildiğimiz ve istediğimiz gibi davranabildiğimiz zaman, insanlara bizi neyin memnun ettiğini göstereceğiz. Bizi memnun eden şey, onları her zaman memnun etmeyebilir. Yani, kendin olabilmek için önce biraz güç elde etmelisin. Bunu anlıyor musunuz? Kendin olabilmek için önce biraz güç elde etmelisiniz. Gücü elde edip kendiniz olduktan sonra, başka bir merhaleye geçersiniz. Yeni bir toplum yaratıp, bu dünyada bir cennet kurarsınız.

Bu gece tam da burada, Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nün üyelik defterlerini açarak başlayacağız. İlk kendimi üye kaydedeceğim. Sonra eşim Attilah’ı,Kubilah’ı, kızım İlyasa’yı üye yapacağım. Bu hafta veya önümüzdeki hafta çocuğum olacak. Daha önce de dediğim gibi, eğer erkek olursa adını Lumumba, Afrika kıtasında yaşamış en büyük siyahi adamın adını koyacağım.

O, kimseden korkmuyordu. O, insanları o kadar korkutmuştu ki onu öldürmek zorunda kaldılar. Onu satın alamadılar, korkutamadılar, ona ulaşamadılar. Belçika kralına şöyle dedi: “Adamım, bizi özgür bırakmış olabilirsiniz, bize bağımsızlığımızı vermiş olabilirsiniz, ama biz bu yaraları asla unutamayız.” Ne büyük söz bu böyle. Alın bu sözü kapınızın üzerine asın.

Lumumba şöyle dedi: “Bize hiçbir şey vermiyorsunuz. Peki, bedenlerimize açtığınız bu yaraları geri alabilir misiniz? Buradayken kestiğiniz uzuvları bize geri verebilir misiniz?” Hayır, o adamın size yaptıklarını asla unutmamalısınız. Aynı sömürgeleştirme ve baskının yaralarını bedeninizde değil, beyninizde, kalbinizde, ruhunuzda, şu an siz de taşıyorsunuz. Yani, eğer erkekse, Lumumba. Eğer kızsa, Lumumbah.

[Malcolm, sahnede duran ve izleyiciler arasında bulunan birkaç kişiyi tanıttıktan sonra sözlerine şu şekilde devam etti:]

Eğer aranızdan bazılarını atladıysam, bunun sebebi, gözlerimin ve gözlüklerimin iyi görmemesidir. Ama buradaki herkes, bir tür eylem isteyen sokaktan gelen insanlar. İhtiyacınız olan tüm eylemi size sağlayabileceğimizi umuyoruz. Büyük olasılıkla istediğinizden daha fazlasını da sağlayabileceğiz. Sadece bizimle kalmanızı umuyoruz. Toplantımız önümüzdeki Pazar akşamı burada olacak. Tüm arkadaşlarınızı getirmenizi istiyoruz, bu şekilde ilerleme kaydedeceğiz. Şimdiye dek bu toplantılar Müslüman Camii Derneği tarafından destekleniyor, finanse ediliyordu. Önümüzdeki Pazar gününden itibaren ise Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü tarafından desteklenecek ve finanse edilecek.

Bu sözüm doğru mu bilmiyorum ama gene de söylemeliyim: bir süreliğine, diğer Afrikalı-Amerikalı liderlere çok sert davranmamalıyız. Çünkü şaşıracaksınız, aralarından bazıları, halkımızın karşı karşıya olduğu bu durumu Birleşmiş Milletler’e taşımaya yönelik çabalarımıza sempati ve desteklerini dile getirdi. Hiç beklemeyeceğiniz isimler, fikirlerini değiştirdiler, bilseniz şaşırırsınız. Bu yüzden onlara biraz zaman verelim, kendilerini toparlasınlar. Eğer kendilerini toparlarlarsa, ne âlâ. Onlar, bizim kardeşlerimiz ve biz kardeşlerimizden sorumluyuz. Ama eğer kendilerini toparlamazlarsa, o zaman durum başka.

Yapacağımız şeylerden biri de, Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü adına Florida, St. Augustine'deki Martin Luther King’e ve Mississippi’deki Jim Forman’a bir telgraf göndermek olacak. Özünde onlara, eğer federal hükümet kendilerine yardım etmezse, bize başvurmalarını söyleyeceğiz. Biz de, ne yapılması gerektiğini bilen bazı kardeşlerimizi o bölgeye, her türlü yolla gönderme sorumluluğunu üstleneceğiz.

Şu anda size şunu söyleyebilirim ki, amacım, hâlâ kardeşlerim olan Siyahi Müslümanlarla bir kavgaya karışmak değil. Bundan kaçınmak için elimden gelen her şeyi yapıyorum, zira bu kavganın kimseye hiçbir faydası yok. Aksine, düşmanımızı mutlu ediyor. Ama inanıyorum ki, Mississippi gibi yerlerde gerekli olan çekirdek yapı veya savunma grubunu oluşturma sorumluluğunu üstlenmemizin zamanı geldi. Neden mi? Federal hükümetten yardım istemek zorunda kalmamalılar, bu çok saçma. Hayır, siz ve ben, halkımızın vahşetin kurbanı olduğunu, bu eyaletlerdeki polislerin her zaman sorumlu olduğunu bildiğimizde, eğer insansak, saygı ve takdir görmek istiyorsak, bu, bizim görevimiz... [Burada kasetin bir kusuru nedeniyle bir bölüm kaybolmuş.]

Johnson, [Allen] Dulles’ı oraya gönderdiğinde bunu biliyordu. Johnson bunu öğrendi. Kaybolamazsın. Nasıl kaybolacaksın ki? Bu adam Çin’de kayıp birini bulabilir. CIA’i Çin’e gönderirler ve birini bulurlar. FBI’ı herhangi bir yere gönderirler ve birini bulurlar. Ama suçlu beyaz, kurban siyahi olduğunda bulamazlar.

İnsanlarımızı vuran ve vahşice muamele eden suçluları bulmak için artık FBI’ı beklemeyelim. Onları biz bulalım. Bence bunu yapmak kolay. Amerika’daki en iyi organize olmuş siyahi örgütlerinden biri Siyahi Müslümanlardı. Tüm mekanizmaya sahipler, sahip olmadıklarını sanmayın. Gün ışığında veya gece karanlığında nasıl hareket edeceklerini ve ne gerekiyorsa her türlü yolla nasıl yapacaklarını biliyorlar. Bunu nasıl yapacaklarını biliyorlar. Bunu nasıl yapacaklarını öğrenen kimseyi suçlamıyorum. Sürekli vahşetin kurbanı olduğunuz bir toplumda yaşıyorsunuz. Karşılık vermeyi bilmelisiniz.

Yani, hem onlar hem de biz, birbirimize yönelik salvolarımızı, daha doğrusu zamanımızı ve enerjimizi boşa harcamak yerine, bir araya gelip Mississippi’ye gitmeliyiz. İlyas Muhammed’e son mesajım şu: Eğer Müslümanların ve halkımızın lideri ise, bizi düşmanlarımıza karşı yönetsin, birbirimize karşı değil.

Bu akşam burada gösterdiğiniz sabır için teşekkür ederim, her birinizin Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nün üye listesine adınızı yazdırmanızı rica ediyoruz. Kamuoyunu nerede olduğumuz konusunda bilgilendirmek için size güvenmek zorundayız, çünkü basın bize yardımcı olmuyor, toplantı yapacağımızı önceden asla duyurmuyor. Bu yüzden haberi kulaktan kulağa yaymanız gerekiyor. Teşekkür ederim. Selamünaleyküm.

Malcolm X
28 Haziran 1964
Kaynak