Günümüzde
sosyalist hareket, Avrupa’daki gerçekleşmiş iki önemli devrime cevap olarak
ortaya çıkmıştır.
1.
Modern sanayiyi ortaya çıkaran, küresel kapitalist piyasayı pekiştiren ve
sanayi işçi sınıfını açığa çıkaran Sanayi Devrimi.
2.
Modern burjuva devletinin demokratik biçimini kuran, ulusal duyguları
derinleştiren ve Avrupa toplumları arasında ulusal çizgiler boyunca bölünmeleri
teşvik eden Fransız Devrimi.
Sosyalist
hareketin kökenleri, 1848 yılında Marx ve Engels tarafından yazılan Komünist
Manifesto’nun yayımlanmasına kadar uzanmaktadır. Modern küresel komünist
hareketin tarihi, başarıları ve başarısızlıklarıyla birlikte, günümüzde
sosyalist hareketin gelişimiyle içsel bir bağa sahiptir. Karmaşıklıklarını
kavramak için, ortaya çıktığı bilhassa modern Batı Avrupa toplumları bağlamının
toplumsal ve tarihsel koşullarını anlamak gerekmektedir.
1.
Avrupa Kapitalizminde Devletin Niteliği
Avrupa’daki
kapitalist toplumlar, yalnızca Avrupa kapitalizminin tarihsel sürecin ileri
aşamalarında ortaya çıkması değil, aynı zamanda Batı Avrupa’daki toplumsal ve
politik oluşumun benzersiz özellikleri nedeniyle de İslam toplumlarından temel
olarak farklıdır. Dünyanın bu bölgesi, yağmurla beslenen tarıma dayanıyordu, bu
nedenle, sulamayı düzenleyecek merkezi bir kuruluşa ihtiyaç yoktu, bu da küçük
nüfus merkezlerinin birbirinden bağımsız olmasına imkân sağlıyordu. Bu durum,
Marx’ın dediği gibi, bir ailenin tam bir ekonomik birimi temsil ettiği bu
toplumlarda, ailenin toplumsal ve ekonomik birim olmasının nedenini açıklıyor.
Bu küçük ekonomik oluşum, her tarım ailesinin akranlarından nispeten bağımsız
olmasını sağladı, bireycilik ve milliyetçilik, daha sonra Avrupa’da
kapitalizmin oluşum sürecinde öne çıktı. Buna ek olarak bölge, Asya, Akdeniz ve
Kuzey ve Doğu Afrika’da görülen kültürel gelişmenin gerisinde kalmıştı. Avrupa
monarşileri, Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ve Konstantinopolis’e
taşınmasıyla önemli ölçüde bozuldu. Avrupa’daki feodal sistemi ayrıksı kılan
şeyin, merkezi devletin zayıflığı ve gerçek politik otoritenin feodal toprak
mülkiyetine dayanması olduğu iyi bilinmektedir. Her feodal toprak parçası, “devlet”in,
yani kralın başkentinin adını taşıyan küçük bir dükalık oluşturuyordu.
Avrupa
kapitalizmi ortaya çıktığında, İslam ülkeleriyle dünya ticaretinin ve
alışverişinin kapsamının genişlemesiyle büyüyen yeni ticaret şehirlerinde
kendini gösterdi. Bu durum, İtalya’daki ticaret şehirlerinin Mısır ve Asya’daki
İslam ülkeleriyle İstanbul üzerinden yaptıkları ticaret sayesinde refahını ve
Kuzey Avrupa ticaretinin, “Ruslar” olarak adlandırılan, yani Karadeniz
üzerinden İslam ticaretini kontrol eden, daha sonra Rus nehirleri aracılığıyla
Kuzey Avrupa’ya taşıyan İsveçliler ve Norveçliler sayesinde büyümesini
açıklamaktadır.
Avrupa’da
ticaret şehirlerinin oluşumu, modern Avrupa kapitalizminin biçiminde yansıyan
önemli politik ve toplumsal sonuçlar doğurmuştur. Avrupa kapitalizmi, özellikle
1688 İngiliz Devrimi ve 1789 Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, çok geç aşamalar haricinde,
merkezi devlet iktidarını kontrol edememiştir. Avrupa kapitalizminin büyüdüğü koşullarda
devlet, feodal kökenli despotik bir otorite olan mutlak monarşiydi, ancak
feodal soylu, otoriteye karşı ticaret şehirlerinin yanında yer alarak,
kapitalist gelişmeye hizmet etmiştir. Bununla birlikte, şehirlerde burjuvazi
güçlenip, artık kralların hizmetlerine ihtiyaç duymadığında, bu gelişmenin
kurbanı olmuştur. Mutlak monarşi, daha sonraki kapitalist gelişmenin önünde
büyük bir engel haline gelmiştir.
Kapitalist
gelişmenin sonuçlarından biri, üretim araçlarının kapitalist mülkiyeti ile
kapitalist devlet arasında göreceli bir ayrışma olmasıydı. Devlet,
fabrikaların, bankaların ve toprakların sahiplerine hizmet eden bir kurum
olarak hareket etti ve üretim sürecinde doğrudan bir rol oynamadı. Bu durum,
Avrupa’nın kapitalist toplumlarında üretim araçlarının sahipleri ile
yöneticiler arasında göreceli bir ayrılığa yol açtı. Bu, devletin kapitalist
sınıfa tabi olmadığı anlamına gelmez, aksine, ilişkinin İslam dünyasındaki
karşılığından daha karmaşık olduğu anlamına gelir.
Biruni[1]
“Sermaye devlettir” dediğinde İslam devletinin doğasını doğru bir şekilde ifade
etmiştir; oysa Batı kapitalizminde devlet ile servet arasında dolaylı bir
ilişki vardı, bu da Avrupa devletinin tarihin önemli dönemlerinde sınıflardan
nispeten bağımsız roller oynamasına imkân sağlıyordu. On yedinci ve on
sekizinci yüzyıllardaki mutlak monarşilerde ve devrimci olduğunu iddia eden,
kapitalizme hizmet ederken çatışan sınıfları birbirine düşüren Bonapart
rejimlerinin ortaya çıkışı sırasında bu durum geçerliydi.[2] Avrupa’daki
kapitalist devletin liberal biçimi, serbest kapitalizmin ve piyasadaki serbest
rekabetin gelişmesine en uygun politik biçimdi. Bu devlette, Engels’in dediği
gibi, “servet gücünü dolaylı ve en güvenli şekilde kullanır.”[3] Bu, Komünist
Manifesto’da da doğrulanmıştır: “Modern devletin yürütme organı, tüm
burjuvazinin ortak işlerini yönetmek için kurulmuş bir komiteden başka bir şey
değildir.”
Elbette
bu ifade, üretime dönük çalışmanın varolduğu, finansal spekülasyonun hüküm
sürdüğü, devlet aygıtının haricinde bir kapitalizmin varlığını varsaymaktadır
ve bu ekonomik modelde devlet, üretim araçlarına sahip bir sınıfa bağlı bir
yönetim aygıtını teşkil etmektedir. Avrupa kapitalizminin bu özelliği, devletin
tarım arazilerine, değirmenlere, ülkedeki en büyük sanayi ve ticaret
kurumlarına sahip olduğu İslam kapitalizminden tümüyle farklıdır. Açıkladığımız
gibi, bu kapitalizm biçimi, tüm politik, ekonomik ve manevi otoriteleri
Halifeliğin elinde birleştiren bireysel despotizmin pekişmesine yol açmıştır.
Bu
nedenle, yönetici kişilerin değişmesi, bazen toplumsal oluşumun doğasında da
bir değişikliğe yol açmıştır. Örneğin, askeri feodal ilişkilere doğru bir ricat
edilmiş veya üretim ve ticari spekülasyona odaklanmak yerine tüketim modeli
benimsenmiştir. Bu durum, Abbasi ve onlardan önceki Emevi hanedanlıklarında[4]
olduğu gibi, Mervani ailesinin yükselişinin kapitalist ekonomiye doğru bir
kaymaya yol açtığı tek bir yönetici aile döneminde bile açıkça görülmektedir.
Batı
Avrupa’daki kapitalist sistemde ise bu, yönetici kişilerin meselesi değildi.
Hükümetler değişebilirken, üretim araçlarına sahip olan sınıf, aynı kalabiliyor
veya iradesi ve çıkarlarıyla örtüşmeyen yöneticilerin değiştirilmesi sonucunda
daha da güçlenebiliyor, çıkarları daha da yoğunlaşabiliyordu. Avrupa
burjuvazisi, zenginliği, geniş ilişkileri ve yöneticiler üzerindeki etkisi
aracılığıyla kontrolünü sağlıyordu. Bu kontrol, bazen temsil ettiği veya adına
yönettiği sınıfın çıkarlarını dikkate almadan, istediğini yaratan tek bir
diktatöre bağlı kalmadan kapitalizmin gelişmesini mümkün kılıyordu. Lenin,
liberal burjuva devletinin bu özelliğini şöyle açıklıyor:
“[...] ‘Zenginliğin’
demokratik bir cumhuriyette mutlak güce sahip olabilmesinin bir diğer nedeni
de, politik mekanizmadaki kusurlara veya kapitalizmin hatalı politik kabuğuna
bağlı olmamasıdır. Demokratik bir cumhuriyet, kapitalizm için mümkün olan en
iyi politik kabuktur, bu nedenle, sermaye bu en iyi kabuğu (Palçinskiler,
Çernovlar, Tsereteliler ve benzerleri aracılığıyla) ele geçirdikten sonra,
gücünü o kadar güvenli ve sağlam bir şekilde kurar ki, burjuva-demokratik
cumhuriyetteki hiçbir kişi, kurum veya parti değişikliği onu sarsamaz.”[5]
Diktatörün
veya mutlak monarşinin keyfine dayalı bir sistemden açıkça daha esnek ve
istikrarlı olan bu tür bir devlet, üretim araçlarının sahibi sınıfla olan
gizli bağları nedeniyle, tüm halkın yönetimi olarak gösterilme olasılığına sahiptir.
Bu nedenle, böyle bir liberal biçim, kitleleri aldatma ve halkın öfkesini soğurma
konusunda daha mahirdir. Doğal olarak, bu hal, gençliğinde özgür kapitalizmi
temsil ediyordu, ancak günümüzde emperyalist tekelci burjuva liberalizminden
geriye sadece kabuğu kalmıştır, çünkü tüm gelişmiş kapitalist ülkelerde tekelci
devlet kapitalizmi gelişmiş, devlet, sosyo-ekonomik sistemin üretim ve yönetim
sürecinde temel bir faktör haline gelmiştir. Bu durum, gelişmiş kapitalist
ülkelerde faşist eğilimlerin büyümesini, bu ülkelerdeki baskı ve casusluk
mekanizmasının rolünün ve boyutunun artmasını açıklamaktadır.
2.
Günümüzde Sosyalist Devrimin Koşulları
Modern
sanayinin gelişmesi, sanayi işçi sınıfının ortaya çıkması, insan bilgisindeki
önemli ilerleme ve doğal güçler üzerindeki hâkimiyet, on sekizinci yüzyıldan
beri, insanlığı veya ulusları sömürme pratiğinden arınmış yeni bir modele göre
insan toplumunu örgütleme vizyonunu sağlamıştır, sağlamaya devam etmektedir.
Modern tarihsel gelişmenin açtığı yeni ufuklar, modern sosyalist hareketin
ortaya çıkmasının ve ütopik hayallerden devrimci bir sosyal bilime dönüşmesinin
temelini oluşturmuştur. Bununla birlikte, ütopik sosyalizm, bir süre sosyalist
hareketin baskın biçimi olarak kalmıştır. Bu hareket, uzak adalarda küçük
sosyalist topluluklar hayal etmeye, diğer durumlarda, toplumdaki mevcut
kapitalist ilişkiler içinde bu tür topluluklar kurmaya çalışmayı temel alıyordu.
Bu ütopik hareketlerin kapitalizme yönelik köklü eleştirilerine ve toplumu
yeni, sömürüden arınmış temeller üzerinde örgütleme olasılığını göstermelerine
rağmen, tüm deneyleri başarısız oldu, işçi sınıfı kitleleri arasında devrimci
sosyalist hareketin gelişmesini engelledi. Politik mücadeleden uzaklaşmayı,
yalnızca küçük sosyalist kolonilerin yeni biçimlerini geliştirmeye odaklanmayı,
toplumun kapitalist kontrolünü olduğu gibi bırakmayı savundular. Bu ütopik
hareketleri eleştirerek, Marx ve Engels, işçi sınıfını yeni bir toplum inşa
etmede güvenilen tarihsel güç olarak gören bilimsel sosyalizm teorisini
geliştirdiler. Marx ve Engels, modern felsefe ve dünya tarihi üzerine kapsamlı
çalışmalar yürüterek, materyalist tarih anlayışını ortaya koydular, kapitalist
üretim süreçlerini analiz ettiler, kapitalist sömürüye ait mekanizmaları, özgür
emeğin satın alınmasına dayalı yeni bir kölelik biçimi olarak gösterdiler. Marx
ve Engels, işçi sınıfının politik iktidarı ele geçirmeden sosyalist bir toplum
kuramayacağı, bu nedenle politik mücadelenin bilimsel bir sosyalist hareketin
kurulması için gerekli bir koşul olduğu sonucuna vardılar. Komünist
Manifesto’da Marx ve Engels, işçi sınıfının ve komünist hareketlerin
misyonunu şu şekilde özetlediler:
“Komünistlerin acil amacı,
diğer tüm proletarya partilerinin amacı ile aynıdır: proletaryanın bir sınıf
haline getirilmesi, burjuvazinin üstünlüğünün devrilmesi, proletaryanın siyasi
iktidarı ele geçirmesi.”
Ayrıca,
sosyalist hareketin içeriği üzerine yapılan bir tartışmanın ardından şunları
söylediler:
“İşçi sınıfı devrimindeki
ilk adım, demokrasi mücadelesini kazanmak için proletaryayı egemen sınıf
konumuna yükseltmektir. Proletarya, politik üstünlüğünü kullanmak suretiyle,
kademeli biçimde tüm sermayeyi burjuvaziden alacak, tüm üretim araçlarını
devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde
merkezileştirecek ve toplam üretim gücünü mümkün olan en hızlı şekilde
artıracaktır.”
Açıkça
görülüyor ki, modern sosyalist hareket, politik devrimi sosyalist bir toplumun
kurulması için ilk ve ön koşul olarak görmektedir. Bu açıdan, sosyalist devrim,
Batı Avrupa’daki burjuva devriminden farklıdır. Avrupa burjuvazisi, Ortaçağ’ın
serbest ticaret şehirlerinin ve komünlerinin feodal toplumu içinde büyümüş ve
gelişmiş, bazı bölgelerde yedi yüzyıl boyunca serbest şehirler ölçeğinde politik
güç ve askeri örgüt inşa edebilmiştir. Hollanda, İngiltere, Fransa ve Amerika’daki
büyük burjuva devrimleri, başlangıcı onuncu yüzyıla hatta daha öncesine dayanan
uzun bir tarihsel sürecin doruk noktasıydı. Öte yandan, modern sosyalist
devrim, kendi yolunu açmak, yaşadığı aksiliklerden, tarihin ve beşeri
bilimlerin deneyim ve derslerinden öğrenmek zorunda kaldı. Yavaş ilerleyen
devrim, politik aksaklıklara, dönemeçlere ve sapmalara maruz kaldı. Bütün
bunlar, sosyalist devrimi, aksilikler ve politik geri çekilmelerle dolu uzun ve
zorlu bir tarihsel görev haline getirir, bu nedenle, zaferlerin, yenilgilerin
ve tarihsel dönemeçlerin çeşitli deneyimleriyle döşenmiş, gerçek ilerlemeyi
sağlamak için gerekli koşullara ihtiyaç duyar. İşte bu yüzden Marx şöyle
demiştir:
“[...] proleter devrimler,
tıpkı on dokuzuncu yüzyıldakiler gibi, sürekli kendilerini eleştirir, kendi
gidişatını sürekli kesintiye uğratır, görünüşte tamamlanmış olana geri döner ve
yeniden başlarlar; ilk girişimlerinin yarım yamalak önlemlerini, zayıflıklarını
ve önemsizliğini acımasız bir titizlikle alaya alırlar, rakiplerini ancak
onlardan yeni bir güç çekip, her zamankinden daha devasa bir şekilde yeniden
yükselmeleri için devirirler, kendi hedeflerinin belirsiz devasa büyüklüğünden
sürekli geri çekilirler ta ki geri dönüşü imkânsız kılan bir durum oluşana,
koşullar şöyle haykırana kadar:
Hic Rhodus, hic salta!”[6]
Marksizmin,
sosyalizmin yalnızca öz irade üzerine kurulamayacağını, ancak belirli maddi
temeller ile tarihsel-toplumsal gelişim sürecinin bilimsel bir anlayışı üzerine
kurulması gerektiğini savunduğu bilinmektedir. Sosyalist devrimin Batı Avrupa’da
zafer kazanması bekleniyordu, çünkü burası örgütlü işçi sınıfını barındıran,
sosyalizmi inşa etmek için gerekli maddi kaynaklara sahip, gelişmiş bir
kapitalist bölgeydi. Ancak tarihsel süreç, sosyalist devrimin devrime hazır
olan bölgede büyük engellerle karşılaştığını, modern sosyalist hareketin ise
ana zaferlerini sanayi gelişimi açısından en geri kalmış bölgelerde, Doğu
Avrupa ve Asya’da kazandığını göstermiştir. Bu durum, sosyalizmin geri kalmış
toplumlarda inşa edildiği anlamına geliyordu, bu da yolunu daha karmaşık hale
getirmiş, özellikle bu tür koşullarda kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak ve
çeşitli yollarla sosyalist devleti kontrol etmeye, kendi sınıf çıkarlarına
yönlendirmeye çalışacak bürokrasi sorunu karşısında gelecekteki seyrinde yeni
engeller yaratmıştır. Bu durum, günümüzdeki sosyalist ülkelerin çoğunda da
yaşanmıştır. Bu nedenle, devletin sosyalist devrimdeki rolü sorunu, işçi
sınıfının özgürlük mücadelesinde ve komünist bir toplum kurma çabasında
karşılaştığı en önemli sorun haline gelmektedir.
3.
Devletin Yerini Ne Alabilir?
Bu,
Marksizmin 1871 Paris Komünü’ne kadar özel olarak cevaplamadığı bir sorudur.
Çünkü modern sosyalizm, bir devrim bilimi olarak, sosyalist toplumdaki yeni politik
sistemin doğası için hazır reçeteler sunmamıştır. Marksizm, halk hareketinden
ve insanların kurtuluş mücadelesinde edindikleri tarihsel deneyimden öğrenir.
Lenin’in dediği gibi kurtuluş mücadelesi: “Dünyaya dair derin bir felsefi
anlayış ve zengin bir tarih bilgisiyle aydınlatılmış bir deneyimin özetidir.”[7]
Paris
Komünü deneyimi, tarihte ilk kez sosyalist toplumda modern, sofistike bir “devlet”
biçimi sunmuştur. Burada “devlet” terimini dar anlamının ötesinde kullanıyoruz
çünkü Komün, tam olarak bir “devlet” değil, daha ziyade, sosyalist toplumun
demokratik politik örgütlenmesinin bir biçimi, yok olma yolundaki bir devlet
biçimidir. Bu nedenle, Paris Komünü deneyimi, sosyalist toplumda devlete dair
Marksist öğretilerin teorik temeli olmaya devam etmektedir. Paris Komünü’nün
ardından Marx ve Engels, 1872’de yazdıkları giriş bölümünde değinmeyi gerekli
gördükleri Komünist Manifesto’da tek bir değişiklik yaptılar. Şöyle
dediler: “Komün özellikle bir şeyi kanıtladı: işçi sınıfı, hazır devlet
mekanizmasını ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz.”[8]
Komün’ün
Marx ve Engels’in düşünceleri üzerindeki etkisi çok büyüktü; öyle ki 1875’te
sosyalist partilerin programlarından “devlet” kelimesinin tamamen çıkarılmasını,
yerine “komün” ve Avrupa dillerindeki karşılıklarının getirilmesini önerdiler. “Komün”
kelimesinin Arapçada Müşterek anlamına geldiği bilinmektedir. Çünkü “devlet”,
sınıf baskısının bir aracıdır, tüm işçileri ve insanlığı sömürü ve
adaletsizlikten kurtarmayı amaçlayan bir sosyalist hareket, baskı ve zulüm
makinesi kurmayı hedefleyemez. Eğer bir “devlet”e ihtiyaç duyuyorsa, bu, sadece
devrilen sınıfları bastırmak içindir, özgürlük için değil; bu da sosyalist
partileri, işçi kitleleri içinde devletin gerçek doğası hakkındaki tüm
yanılsamaları ortadan kaldırmaya, kitleleri devletin sınıf doğası ve baskıcı
misyonu konusunda sürekli olarak eğitmeye yönlendirebilir. Bu perspektiften
bakıldığında, Marx ve Engels, 1870’lerde Alman Sosyal Demokrat Partisi
tarafından ilan edilen ve hedefleri arasında “özgür halk devleti” sloganını da
içeren “Gotha Programı”nı eleştirdiler. Engels, bu slogana yönelik
eleştirisinde şunları söylüyordu:
“Özgür halk devleti, özgür
devlete dönüştürüldü. Dilbilgisi açısından ele alındığında, özgür devlet,
devletin vatandaşlarına göre özgür olduğu, dolayısıyla despotik bir hükümete
sahip bir devlettir. Özellikle Komün’den sonra, devlet hakkındaki tüm
konuşmalar geride bırakılmalıdır. Komün, artık kelimenin gerçek anlamıyla bir
devlet değildi. Anarşistler ‘halk devleti’ lafını yüzümüze yüzümüze o kadar
iğrenç bir şekilde söyleyip durdular ki Marx, Proudhon’a karşı yazdığı kitapta,
daha sonra Komünist Manifesto’da açıktan sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla
devletin kendiliğinden ortadan kalkacağını söyledi. Devlet, mücadelede,
devrimde, rakiplerini zorla bastırmak için kullanılan geçici bir kurum
olduğundan, ‘özgür halk devleti’nden bahsetmek tamamen saçmalıktır. Proletarya
devlete ihtiyaç duyduğu sürece, bu ihtiyaç, özgürlük temelli çıkarlar değil,
rakiplerini bastırmak içindir ve özgürlükten bahsetmek mümkün hale gelir gelmez
devletin kendisi ortadan kalkar. Bu nedenle, devleti her yerde Gemeinwesen
[Müşterek] ile değiştirmeyi öneriyoruz. Bu, Fransızca commune
kelimesinin yerini layıkıyla alabilecek eski ve güzel bir Almanca kelimedir.”[9]
Bu
bağlamda, Lenin’in, sosyalist Ekim Devrimi’nden önceki son birkaç ayda, Devlet
ve Devrim adlı kitabını hazırlarken, yukarıda bahsedilen Engels’in
mektubuna ilişkin şu yorumu yaptığını belirtmekte fayda var:
“Hiç şüphe yok ki partimizin
programını gözden geçirirken, gerçeğe daha yakınlaşabilmemiz, Marksizmi
çarpıtmalardan arındırarak gerçek haline geri döndürebilmemiz ve işçi sınıfının
mücadelesini kurtuluşuna daha doğru bir şekilde yönlendirebilmemiz için Engels
ve Marx’ın tavsiyelerinin dikkate alınması gerekiyor. [...] Belki de zorluk,
gerekli terimi bulmakta değil. Almancada ‘topluluk’ [Müşterek] için iki
kelime var. Engels, bireysel olarak ortaklığı değil, daha ziyade, bunların
birleşimini, topluluklar sistemini ifade eden kelimeyi seçti. Rusçada böyle bir
kelime yok. Belki de bazı karışıklıklara yol açsa da Fransızca ‘Komün’
kelimesini seçmek gerekiyor.”[10]
Bu
“devlet karşıtı” konum, Marksist yazılarda yeni değildi, ancak sosyalist
toplumun modeli ve politik sistemi netleştikten sonra Paris Komünü deneyimi
ışığında daha belirgin hale geldi. Engels, devlet meselesine ilişkin bu yeni
görüşü, Marx’ın Fransa'daki İç Savaş adlı eserinin 1891 baskısının
önsözünde açıklığa kavuşturdu ve devlet meselesine ilişkin bir dizi önemli
fikir ortaya koydu. Bunlardan biri şu cümlelerde somutlaştı:
“Devlet, en iyi koşullarda
bile, gerekli bir kötülüktür. Zafer kazanan işçi sınıfının sınıf düşmanlarına
karşı kullanmak üzere miras aldığı bir kötülüktür [...] ta ki yeni, özgür toplumsal
koşullar altında yetişen bir nesil devletin tüm zincirlerinden kurtulup onu
hurda yığınına atana kadar.[11]
Bundan,
Marksizmin Müşterek [komün] sistemini sosyalist toplumda işçi sınıfı için en
uygun iktidar biçimi olarak benimsediğini, bu nedenle, proletarya
diktatörlüğünü ifade ederken aynı zamanda bu diktatörlüğün demokratik, halkçı
doğasını yansıttığını görüyoruz. Peki Müşterek sisteminin özellikleri nelerdir?
4.
Paris Komünü Deneyimine Göre Müşterek Sistemi
Müşterek
sistemi, Paris Komünü’nün yükselişiyle demokratik sosyalizm için bir model
olarak ortaya çıktı. Ancak, tarihsel bileşenleri ve kökenleri, 1871 Paris
Komünü’nden önemli farklılıklar göstermesine rağmen, Ortaçağ’da bazı Avrupa
ülkelerinde ortaya çıkan sivil örgütlenmelerden türemiştir. Paris Komünü,
gerçekte proletarya diktatörlüğünü temsil eden sosyalist politik sistemin halka
dayalı demokratik bir biçimi olarak ortaya çıkan bir sosyalist devrimdi.
Ortaçağ
komünlerine gelince, bunlar gelişmekte olan Avrupa ticaret şehirlerinin feodal
soyluların kontrolünden bağımsızlıklarını korumalarını sağlayan sivil
topluluklar ve politik-askeri örgütlenmelerdi. Çevredeki feodal ilişkiler
denizinde burjuva özerkliğinin adaları olarak hizmet ettiler. Komünist
Manifesto’da “kendi kendini yöneten silahlı toplumsal birlikler” olarak
adlandırıldılar. Bu tanım, bu toplulukların çevresindeki toplumdan özerk
olduğunu ortaya koyuyor. Bu kendine güvenme hali, onları tüm ülkeyi kapsayan
birleşik bir komün sisteminde silahlı bir politik idari birimi ifade eden Paris
Komünü’nden ayırır.
Paris
Komünü’nün özelliklerinden biri, kitlelere temsilcilerini seçme ve gerektiğinde
geri çekme fırsatı sağlayan bir tür doğrudan demokrasiyi başarmış olmasıydı. Bu
temsilciler, komünlerin konseylerini oluşturdular, bu konseyler de daha yüksek politik
konseye temsilciler atadılar. Böylece komün, aynı anda hem kendi kendine yeten
bir varlık hem de merkezi temsile sahip en küçük politik-idari birim haline
geldi.
Komün
sistemi, federal sistemden farklıdır çünkü ilki, her komünde tek bir yerel
otoriteden oluşurken, federal sistem, yerel otoriteye ek olarak merkezi otorite
tarafından atanan belirli temsilcilerin veya çalışanların (örneğin valiler ve
ilçe yetkilileri vb.) varlığını varsayar. Komünlerde seçilmiş konseyler, tek
yerel otoriteyi oluşturur, bu otorite de illerdeki daha yüksek politik iktidar
konseylerinde ve onlar aracılığıyla merkezi organlarda seçilmiş delegeler
aracılığıyla yerellikteki nüfusu temsil eder. Örneğin Irak koşullarında komünal
sistemin uygulanması, valilerin, ilçe komiserlerinin ve ilçe yöneticilerinin
makamlarının kaldırılmasını, tüm yerel yetkilerin her komünde [müşterekte]
seçilmiş yerel konseylere devredilmesini gerektirir. Marx, Fransa’da İç
Savaş adlı kitabında komünal sistemin özelliklerini özetlemiştir. Bu açıdan,
ilgili sistemin ayrıntılarına burada girmeye gerek yok. Bu metinde araştırma
konusuyla ilgili olduğu ölçüde, kitabın yalnızca bazı kısımlarına değineceğiz.
Marx,
Avrupa’da burjuva devletinin ortaya çıkışına ilişkin analizinde, tarihsel
köklerinin Ortaçağ’a dek izlenebileceğini dile getirmiştir. Omurgasını daimi
ordu, bürokrasi, yargı, din ve eğitim oluşturmuştur. Sermaye ve emek arasındaki
çatışmanın yoğunlaşmasıyla birlikte, “devletin otoritesi, sınıf devletinin
aracı vasfıyla birlikte, emeği ezmek için kullanılan bir kamu gücü biçimini
giderek daha fazla almıştır.”
1871’de
ortaya çıkan Paris Komünü, Bonapartist İmparatorluk koşullarında Fransız
devletinin tam zıttını ifade ediyordu. Marx, Komün’ü “sadece monarşik sınıf
yönetimini değil, sınıf yönetiminin kendisini de ortadan kaldıracak bir
cumhuriyet” olarak görüyordu. Marx ayrıca Komün’ün daimi ordu konusundaki
tutumuna da dikkat çekerek, “Komün tarafından çıkarılan ilk kararname, daimi
ordunun kaldırılması, yerine silahlı halkın getirilmesiydi” diyordu.[12] Lenin,
buna şu yorumunu ekledi: “İlgili talep, kendilerini sosyalist olarak adlandıran
tüm partilerin programlarında dile getirilmektedir.”
Komün’ün
örgüt yapısı ve komün sistemi hakkında Marx şunları söylemiştir:
“Komün, şehrin çeşitli
mahallelerinde genel oy hakkıyla seçilen, her an görevden alınabilen ve sorumlu
olan belediye meclis üyelerinden oluşuyordu. Üyelerinin çoğunluğu, doğal olarak,
işçi sınıfından veya işçi sınıfının tanınmış temsilcilerinden oluşuyordu. [...]
O zamana dek hükümetin aracı olan polis, politik niteliklerinden arındırılarak,
komünün sorumlu ve her zaman görevden alınabilen bir temsilcisi haline
getirildi. Yönetimin diğer tüm dallarındaki yetkililer de aynı şekildeydi.
Komün üyelerinden aşağıya doğru, kamu hizmeti işçi ücretleriyle yapılmak zorundaydı.
Devletin yüksek mevkilerindeki kişilerin ayrıcalıkları ve temsil hakları, bu
kişilerin kendileriyle birlikte ortadan kalktı. [...] Eski hükümetin fiziksel
güç araçları olarak daimi ordu ve polisten kurtulduktan sonra, Komün, hemen manevi
baskı aracı olan rahiplerin gücünü kırmak için kolları sıvadı. [...] Yargı
görevlileri, zaten sahte olan bağımsızlıklarını yitirdiler. [...] Seçimle
göreve gelen, sorumluluk sahibi ve her an görevden alınabilen kişilere dönüştüler.”[13]
Marx,
komünist sistem ile burjuva parlamenter sistemi şu şekilde ayırıyordu:
“Komün, parlamenter bir
organ değil, aynı anda yasama ve yürütme gücünü uygulayan bir çalışma organı
olmalıydı. [...] Üç veya altı yılda bir hangi yönetici sınıf üyesinin parlamentoda
halkı yanlış temsil edeceğine karar vermek yerine, genel oy hakkı halka hizmet
etmeli, Komün’ü kendi suretiyle meydana getirebilmeli. Komün, parlamento
temelli bir yapı değil, işleyen bir organ olmalı. Aynı anda hem yürütme hem de
yasama organı olarak çalışmalı. [...] Üreticilerin özgürlüğü esas olmalı.[14]
Marx,
komün sisteminin özelliklerini “üreticilerin özyönetimi” ifadesiyle özetliyordu.[15]
Bu
sistemde toplumsal birliğin nasıl sağlandığına gelince, Marx bu soruyu şu şekilde
cevaplıyor:
“[...] Komün’ün daha fazla
ayrıntılandırmaya vakti olmayan Ulusal Örgüt’ün sunduğu brifingde açıkça dile
getirildiği biçimiyle Komün, en küçük köyün bile politik biçimi haline
gelecekti. [...] Her bölgedeki kır komünleri, ortak işlerini merkezi kasabadaki
bir delegeler meclisi aracılığıyla yönetecek, bu bölge meclisleri de Paris’teki
Ulusal Delegasyon’a temsilciler gönderecekti.”[16]
Marx,
bu tür bir sistemde merkezi hükümetin işlevleri konusunda şunları söylüyordu:
“Merkezi hükümetin elinde
kalacak olan az sayıda ancak çok önemli işlevler ortadan kaldırılmamalı, kaldıralım
diyenler sahtekârlık ediyorlar. Bilâkis bu yetkiler, komün yetkililerine, yani
belirli ve kesin sorumlulukları olan yetkililere devredilmelidir.
Ulusun birliği
parçalanmayacak, bilâkis, komünal yapılanma yoluyla örgütlenecektir. Ulusun
birliği, ulustan bağımsızlık kazanarak ve ona hükmederek bu birliği temsil
ettiğini iddia eden devletin otoritesini yok ederek gerçeğe dönüşecektir.
Gerçekte bu devlet otoritesi, ulusun bedeninde büyüyen bir asalaktan başka bir
şey değildi. [...] Görevimiz, eski hükümet otoritesine ait baskıcı aygıtları ortadan
kaldırmak ve toplumun üstünde olmayı arzulayan otoriteden meşru işlevleri alıp
halkın sorumlu hizmetkârlarına teslim etmektir.”[17]
Komünal
sistemin, tahrifçiler ve düşmanlarca çarpıtılmaya ve eleştirilmeye maruz
kalması doğal. Ünlü muharriflerden Bernstein, Marx’ın öğretilerine federalizm
etiketi yapıştırmaya çalışmış, onu merkezileşme ilkesinden sapmakla
suçlamıştır. Daha sonra bu suçlamalara ve sahtekârlıklara cevap veren Lenin,
Marksizmin savunduğu gönüllü merkeziyetçilik ile “burjuva askeri bürokratik
merkeziyetçiliği” arasındaki farkı açıkladı. Şöyle dedi:
“Kafaları devlete olan
kör, mitolojik inançla dolu insanlar, burjuva devlet mekanizmasının yıkımını
merkeziyetçiliğin yıkımı olarak görebilirler. Bernstein, gönüllü
merkeziyetçiliğin, krizdeki komünlerin gönüllü birleşmesinin, burjuva
egemenliğini ve burjuva devlet mekanizmasını yıkma görevinde proletarya
komünlerinin gönüllü kaynaşmasının olasılığını bile kavrayamaz. Tüm dar görüşlü
burjuva zihniyetli insanlar gibi, Bernstein da merkeziyetçiliğin ancak
yukarıdan, memurların ve askeri kliklerin bürokrasileri aracılığıyla
dayatılabilecek bir şey olduğunu hayal eder; sanki Marx, görüşlerinin
çarpıtılması olasılığını öngörmüş gibi, komünü ulusal birliği ve merkezi
otoriteyi ortadan kaldırmak istemekle suçlamanın kasıtlı bir sahtekârlık
olduğunu imasında bulunur. Marx, ‘ulusal birliği örgütleme’ terimini, burjuva
askeri bürokratik merkeziyetçiliğine karşı bilinçli proletarya
merkeziyetçiliği, yani demokrasiyi savunmak için kullanmıştır.”[18]
Marx
ve Engels, Paris Komünü ışığında devlet ve sosyalist toplumun politik
örgütlenmesi hakkında bilimsel sosyalist öğretiler geliştirmiş, Komün tarzında
bir sosyalist cumhuriyet çağrısında bulunmuş, İsviçre tarzı federal sistemi
reddetmişlerdir. Engels, 1891’de Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından
benimsenen Erfurt Programı’nı eleştirerek, şunları söylemiştir:
“[...] Dolayısıyla,
birleşik bir cumhuriyet, ancak 1798’de imparatorsuz kurulan bir imparatorluk
olan bugünkü Fransız cumhuriyeti gibi bir şey değil. 1792’den 1798’e dek her
Fransız eyaleti ve belediyesi, Amerikan tarzında tam bir özerklikle hareket
etmiştir, bu, bizim tarafımızdan da gerçekleştirilmelidir. Özyönetimin nasıl
organize edilmesi, bürokrasiden nasıl kurtulunması gerektiği konusunda Amerika
ve ilk Fransız Cumhuriyeti bize bunu gösterdi, ispatladı. [...] Eyaletlerde ve
belediyelerde bu tür bir özyönetim, örneğin İsviçre federasyonuna göre çok daha
özgürce örgütlenmelerdir. Burada yargı yetkisi, aslında Bund’dan (yani bir
bütün olarak federal devletten), aynı zamanda yargıdan ve bölgeden de
bağımsızdır. Eyalet hükümetleri, bölge müdürleri ve polis müdürleri atar. İngilizce
konuşulan ülkelerde bu duruma rastlanmaz. Gelecekte bu işleyişi tümüyle ortadan
kaldırmalıyız, tıpkı Prusya muhafazakârları ve bölge müdürleri gibi.”
Engels,
yukarıdaki tespitler ışığında, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin şunları
başarmaya çalışması gerektiğini söyledi:
“Eyalet düzeyinde ve genel
oy hakkına dayalı olarak seçilen çalışanlar aracılığıyla yetki veya belediye
düzeyinde tam özerklik ve devlet tarafından atanan tüm yerel ve eyalet
yetkililerinin kaldırılması.”[19]
Tüm
bu tespitlerden, sosyalizmin amacının, üretici kitlelerin yönetme özgürlüğünü
pratikte uyguladığı, devleti ve üreticilere karşı örgütlü baskı ve toplumsal
şiddeti temel alan tüm sınıfsal anlaşmaları yürürlükten kaldırdığı olası en
kapsamlı demokrasi olduğu görülmeli. Bu demokrasi, Arapçaya “Müşterek” sistemi
olarak çevirdiğimiz komün sisteminin temelidir. Bu sistemin yirminci yüzyılda
başarılı olan sosyalist devrimlerde, özellikle Rus ve Çin devrimlerinde nasıl
uygulandığını incelememiz gerekiyor.
5.
Sosyalist Ekim Devrimi ve Müşterek Sistemi
1917
Rus Ekim Devrimi, ilk başarılı sosyalist devrimdi. Bu anlamda Ekim Devrimi,
modern sosyalist hareketin tarihi ve sosyalizmin bugüne dek emeğin kurtuluşu
için ortaya çıkardığı politik ve toplumsal örgütlenme biçimleri düzleminde ürettiği
bilgiye dair değerlendirme açısından özel bir öneme sahip. Önceden belirtmek
gerekir ki, Ekim Devrimi’nin tarihsel önemi, sosyalist devlet için ciddi
anlamda yeni bir biçim sunmaktan ziyade, Paris Komünü’nün başardıklarını
başarmayı hedeflemesinden kaynaklanmaktadır. Ancak, istediğini başaramayan
devrim, son derece karmaşık ve zorlu koşulların baskısı altında Komün’ün en
önemli kazanımlarından feragat etmek zorunda kaldı. Bu feragat ve geri çekilme,
daha sonra sosyalist inşa sürecinin ilerleyişinde, Sovyetler Birliği’nin
uluslararası alanda konumunun sağlamlaştırılması bağlamında, ardından dünya
sosyalist hareketinin tüm seyrinde somut sonuçlara yol açtı.
Komün
sistemi (müşterek sistemi) modern zamanlara kadar bilinen en yüksek demokratik
politik örgütlenme biçimiydi, çünkü sosyalizm, ancak en geniş halk demokrasisi
temelinde kurulabilir. 1871’deki Paris Komünü’nden ortaya çıkan bu gerçek, Rus
Ekim Devrimi’nin liderlerinin devrimden yıllar önce gözlerinin önündeydi. İlk
Bolşevik kuşağı, Komün’ün mirası ve sosyalist hareket için sağladığı dersler ve
deneyimler ışığında büyüdü ve ilerledi. Bu, Lenin’in Nisan 1917 başlarında
sürgünden Petrograd’a dönüşünde yaptığı ünlü konuşmasında açıkça görülmektedir:
“Biz bir devlet-komünü talep ediyoruz.”
Lenin,
iki gün sonra yayımlanan Nisan Tezleri’nde yer alan “İkili İktidar
Üzerine” makalesinde bu talebi açıklığa kavuşturdu. Geçici hükümetin yanında
yeni yeni ortaya çıkan proleter iktidarın özelliklerine işaret ederek, şunları
söyledi:
“Bu iktidar, 1871 Paris
Komünü ile aynı türdendir. Bu türün temel özellikleri şunlardır:
1. İktidarın kaynağı, daha
önce parlamento tarafından görüşülüp onaylanan kanun değil, halk kitlelerinin
iş yerlerindeki doğrudan inisiyatifi ve halkın tabiriyle, iktidarın doğrudan ‘ele
geçirilmesi’dir.
2. Halktan ayrı ve halkla
çatışma halinde olan iki kurum olarak polis ve ordunun yerini, halkın tamamının
silahlandırılması alır. Bu iktidarda silahlı işçiler ve köylüler, kendi devlet
sistemlerini muhafaza ederler.
3. Memurlar ve bürokratlar
da halkın doğrudan iktidarı ile değiştirilir veya en azından özel gözetime tabi
tutulurlar, sadece seçilmiş değil, aynı zamanda halkın ilk talebi üzerine
görevden alınabilen memurlar haline gelirler. Onların konumu, sadece memur mertebesine
düşer, burjuva döneminde ‘kazanç elde eden’ konumlarda olan, yüksek maaşlar
kazanan ayrıcalıklı bir sınıf olmaktan çıkıp, vasıflı işçilerin normal
ücretlerinden fazlasını kazanmayan ‘özel silahlı kuvvetler’in işçileri haline
gelirler.
İşte bir devlet türü Paris
Komünü’nün özünü tam da burada, sadece bu tespitte bulmak gerekmektedir.”[20]
Lenin,
sovyet konseylerini Komün’e benzer bir model olarak görüyordu, zira bunlar,
doğrudan iktidar araçlarıydı. Onlar hakkında şunları söylüyordu:
“Bu modeldeki bir devlet
(Paris Komünü), tam olarak Rus Devrimi’nin 1905 ve 1917’de kurmaya başladığı
şeydi: İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri ve diğerlerinin sovyetlerinden oluşan,
tüm Rusya halkının temsilcilerinin oluşturduğu bir Kurucu Meclis’te veya
Sovyetler Sovyeti’nde vb. birleşmiş bir cumhuriyet. [...] Bugün, şu anda,
kendiliğinden ve kendi yolunda, halk kitlelerinin inisiyatifiyle ortaya çıkan
ve doğal bir şekilde demokrasi yaratan şey tam da budur. [...]”
Lenin’in
Komün modeline göre bir devlet çağrısı birçok itirazla karşılaştı, çünkü Rusya,
böylesine gelişmiş bir devlet modelinin ortaya çıkmasına izin vermeyen çok geri
kalmış bir ülke olarak kabul ediliyordu. Lenin, bu itirazlara alaycı bir
şekilde cevap vererek, bunların köylülerin özgürlüğe hazır olmadıklarını iddia
eden feodalcilerin basit bahaneleri olduğunu söyledi!
Bunlar,
Bolşeviklerin, çalışkan Rus kitlelerinin girişimleri doğrultusunda ve Paris
Komünü deneyimi ışığında kurmayı hedefledikleri devlet modelinin genel
hatlarıdır ki zaten bu modelin temelini de Komün’de ortaya çıkan politik model
oluşturmaktadır.
İbrahim Allavi
[Kaynak:
Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz.
ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 47-62.]
Dipnotlar:
[1] Ebu Rayhan Biruni, bugün Özbekistan’da bulunan Harezm şehrinde MS 973
yılında dünyaya gelmiş âlim, bilim insanı ve birçok konuya hâkim bir isimdir.
Biruni, matematik, astronomi, coğrafya, tarih, dilbilimi, antropoloji ve
farmakoloji gibi alanlarda önemli katkılar sundu. -yhn.
[2]
Bkz.: Engels, The Origin of the Family, Private Property, and the State,
International Publishers, 1972 (İngilizce çevirisi) s. 227.
[3]
A.g.e., s. 228.
[4]
Tarihler için Birinci Ek’e bakınız. -yhn.
[5]
Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918. 5.
Bölüm, 3. Kısım.
[6]
Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International
Publishers, (yeni baskı 1963) 1852. [“İşte gül işte dans!” “Palavracı” isimli Ezop
masalında geçen ifade. Yunancada gül anlamına gelen Rodos adasından sıçrayıp karşı
kıyıya geçtiğini söyleyen adama insanlar “İşte Rodos hadi sıçra!” diyorlar.
Marx bu sözü Hegel’in 1821 tarihli Hukuk Felsefesinin Ana Hatları kitabının
önsözünden alıyor. -yhn.
[7]
Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.
[8]
Marx & Engels, Communist Manifesto, önsöz, MIA.
[9]
Engels to August Bebel In Zwickau, 1875, MIA.
[10]
Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.
[11]
Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.
[12]
Aktaran: Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova,
1918.
[13]
Marx, The Civil War in France, MIA.
[14]
A.g.e.
[15]
A.g.e.
[16]
Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.
[17]
Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.
[18]
A.g.e.
[19]
A.g.e., s. 450.
[20] Lenin, ‘The Dual Power,’ MIA.



