21 Mart 2026

, , ,

David Graeber’dan Rojava’ya Saygı Duruşu


Emperyalistler ve ona her daim sadakatle bağlı olan Batılı “solcular”, iliklerine kadar NATO destekçisi “Akademisyen Anarşist” David Graeber ve kendi kendisini sürekli galeyana getiren ünlü solcu Charles Davis önderliğinde, Suriyeli Kürtleri mülk edinmeye ve Suriye’de “İspanya İç Savaşı” sırasında yaşananlara çok benzer bir durum yaratmaya çalışıyorlar. “Solcular” propaganda faaliyeti dâhilinde İspanya İç Savaşı’na atıfta bulunuyorlar, emperyalistler de somutta bizzat o iç savaşın koşullarını imal ediyorlar.

Bu süregelen aldatmacanın neticesinde, emperyalist saldırganlığa karşı Suriye’yi destekleyenler, “gelişiyormuş gibi görünen demokratik Kürt özerkliği”ni veya “Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı” mücadelesini engellemekle suçlanıyorlar. Bu mücadele, Kuzey Suriye’de özgürlükçü anarşist bir eko-ütopya yaratmayı ve “mel’un Esad rejimi”nin ya da Şarkiyatçı burjuva propagandasının sözlüğüyle düşünmeyen, aklı başında insanların “Suriye Devleti” olarak bildiği yapının, genelde Suriye ulusunun pençelerinden kurtulmayı amaçlıyor.

Graeber ve ekibinin efsanevi fantezilerinin aksine, çoğu komünist, ABD ordusu aracılığıyla elde edilen bu sözde “özerkliğin” emperyalizmin himayesi altında asla elde edilemeyeceğinin tümüyle farkındadır. Bu özerklik, yalnızca gasp edilecek, Suriye’yi bölüp, bu gerici hedeflerin sonuçlarını ve tüm bölgenin boynundaki boyunduruğu daha da ağırlaştırmak amacıyla imparatorluğun gerici hedeflerine ulaşmak için kullanılacaktır.

Oportünistler ve anarşistler, İspanya’daki iç savaşın beynelmilel düzeyde sahip olduğu tarihsel-maddi özellikleri yanlış anladıkları, kendi ütopyalarının peşinden gittikleri, Franco faşizmine karşı birleşik cepheden ve cumhuriyetten kopmayı seçtiklerinden, bugün de ulusların, Suriye ulusunun ve etnik kökenine bakılmaksızın, tüm halkının kendi kaderini tayin hakkına karşı çıkmayı, Kürtlere verilecek bu emperyalist “yardım”ın doğuracağı kaçınılmaz emperyalist egemenliği ve Suriye’nin bölünmesini desteklemeyi seçiyorlar. Uzağı göremeyen, belirli bir kesite odaklanmış, “haklı dava”ya vurgu yapan destekleriyle Batılı “sol” oportünistler ve kendilerini gizlemeyi bile beceremeyen sosyal şovenistler, bir kez daha gerici yolu destekliyorlar.

İnsanlar, ABD imparatorluğundan “saf olmayan yardım” elde etmeye çalışan ezilen aktörlerle “empati kurabilirler”, ancak komünistlerin görevi, bu “saf olmayan yardımın” özünde gerici olduğunu, hem bu yardımı elde etmeye zorlanan ezilen aktörün hem de bölgedeki işçi sınıflarının ve ezilen halkların maddi amaçlarına aykırı olduğunu ortaya koymaktır. ABD imparatorluğu, kendi çıkarlarına hizmet etmedikçe, en ufak bir ilerici harekete bile asla yardım etmemiştir ve bu çıkarlar da baştan sona gerici olmaktan başka bir şey değildir.

“Solcular”, pekâlâ şu türküyü söyleyebilirler: Suriye’deki Kürt davası, Suriyeli Arap yönetici sınıfının elinde maruz kaldıkları tarihsel zulme dayanan “haklı bir davadır”, bu nedenle, “saf olmayan ABD yardımını arzulayan” Kürtler, varsayılan ütopik bir geleceğe ulaşmak için desteklenmelidir. Ancak bu, tek taraflı düşünen, bir ahmağın dile getirebileceği bir argümandır.

Bir komünist, ezilen İrlandalıların, İngiliz yönetici sınıfının boyunduruğunu kırmak, ateşten kaçıp cehennem ateşine düşmek için Alman Nazilerinin askeri veya siyasi “yardımını”, dolayısıyla egemenliğini kabul etmelerini savunur muydu?

PYD, imparatorluk tarafından verilen “yardım” üzerinde hiçbir siyasi yetkiye sahip olmayacak; bu tür yardımı almaları sonucunda, Barzani kabilesinin NATO/İsrail destekli Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer şekilde, imparatorluğun emrine girmek zorunda kalacak.

ABD; PYD ve askeri kanadı YPG’ye ancak bu eylem ABD’nin emperyalist çıkarlar bağlamında mevzi sahibi olmasına katıda bulunuyorsa yardım edecektir (bu nedenle emperyalist “solcu” David Graeber’in hararetle desteklediği) bu çıkarlar ise tüm bölgenin büyük çoğunluğunun, özellikle de Kürt nüfusunun büyük çoğunluğunun çıkarlarına temelden aykırıdı .

ABD’nin Suriye’deki hedefleri, Suriye devletini emperyalist (Batı/İsrail) egemenliğini engelleyemeyecek, birbirine düşman etnik-mezhepsel “mini devletlere” bölmektir. Bu, Kürt işçi sınıfının, hele ki Suriye ve bölgenin işçi sınıflarının kurtuluşuna giden yol değildir. Bu yol ancak Irak’taki Barzani kabilesi gibi tüm burjuva Kürt unsurlarının küçük bir azınlığının savunduğu “özgürlük”ten” (emperyalist himayeden) başka bir yere çıkmaz. Bu “özgürlük” de nüfusun çoğunluğunun köleleştirilmesi pahasına gerçekleşir.

“Rejim altında” yaşamın daha iyi olmayacağı iddiası pekâlâ dile getirilebilir fakat bu, tüm gerçeklere aykırı, tarihsel gerçeklerden uzak, onlara kör bir varsayımdır. Suriye’deki Kürt azınlık “rejim altında” baskılarla yüzleşmiş olabilir, ancak bölgede Kürtlerin yüzleştiği baskılar en ağırı değildi. ABD himayesindeki rejimlerde azınlıkların maruz kaldıkları baskılar daha ağırdı.

Yani, “solcular”, Suriye’deki Kürt toplumunun faşist ABD emperyalizmiyle ittifak kurmaya, ondan yardım koparmaya çalışan kesimleri, Suriye ordusu ve PYD içindeki Esad karşıtı unsurlarla yaşanan aralıklı çatışmalara ve dışarıdan bu yönde etkilemeye çalışanlara odaklanarak, Suriye’deki tüm Kürt toplumunun tek ifadesi olarak yeniden sahipleniyorlar. (Burada PYD’nin kendi geleceği konusunda bölünmüş ve ittifakları değişken olduğu, Suriye ordusu ve Ulusal Savunma Kuvvetleri’nin yerel milisleriyle ara sıra çatışmalara girdiği ve "Esad’ın faşist güçlerini” kınadığından bahsedilmelidir. Ancak gene de başka yerlerde somut yerel ittifaklar mevcuttur, Suriye Baas Partisi ile PKK/PYD liderliği arasındaki tarihi bağlardan bahsetmeye gerek bile yok.

Graeber ve ekibi, şu anda büyük bir emperyalist saldırganlık ve her taraftan gelecek tepki tehdidi altında olan Suriye ulusunun bölünmesini ve zayıflatılmasını teşvik ediyor. Ayrıca Kürtlerin ABD imparatorluğuna boyun eğmesini, saldırgan bir savaşta onun kuklası olmasını, Suriye ordusu ve devletine karşı vekillik yapmasını istiyor. PYD’nin, onlarca yıldır Kürt toplumuna yönelik zulümde başrol oynayan bir imparatorluğa teslim olmasını savunuyor.

ABD imparatorluğunun Suriyeli Kürtlerin siyasi özerklik arayışına sadece yardım etmeye çalışmadığını vurgulamak gerekiyor. İsyan boyunca ABD ve ortakları, PYD’ye karşı baskı aracı olarak “IŞİD” ve benzerlerini kullanmış, PYD ile Suriye Devleti arasında daha fazla ayrışmaya ve ABD/Türk kontraları için bir kanal görevi görmelerini sağlamaya çalışmıştır.

PYD, 2012’de “Suriye Ulusal Konseyi”ndeki emperyalizmin kuklalarından ayrılıp Suriye Devleti’ne karşı oluşturulan projeye katılmayı reddettiğinden beri, bu “isyancı” kontralar, Kürt topluluklarına acımasızca saldırmıştır. Tesadüf o ki o dönemde David Graeber ve şürekası, aynı “ılımlı” şovenist tekfircileri övüyordu. Bu tekfirciler, Kürt özerkliğinin her türlüsüne kesinlikle karşıydı. ABD ve Türkiye, PYD’ye yapılacak her türden yardımın katı koşullara bağlı olacağını çok açık bir şekilde ifade ettiler. Başlıca koşul ise tarafsız duruşlarından vazgeçmek, dolayısıyla, Bookchin’in özgürlükçü anarşist ekolojik ütopyasının gerçekleşme olasılığını da ortadan kaldırıp Suriye ordusuna karşı bu “isyancılara” katılmaktı.

“Solcu” emperyalistler, ABD’nin Suriyeli Kürtlerin bu metafiziksel “demokratik özgürlükçü özerklik” arayışına “yardım etmeye” istekli olduğunu (ya da mevcut koşullarda böylesi ihtimalin pratikte bulunduğunu) iddia ederken, imparatorlukların Kürt işbirlikçileri, PYD’yi emperyalizmle ittifaka zorlamaya ve nihai amaç olarak onları Suriye ulusunu geri dönülmez bir şekilde bölüp parçalamak için bir araç olarak kullanmaya çalışarak, tüm bölgeyi ve bölge halklarının Batı ile İsrail’in emperyalist faşizmine karşı mücadele kabiliyetini daha da zayıflatmaya çalışıyorlar.

Suriye Kürtlerinin faşist Amerikan imparatorluğuna boyun eğmesini savunan Batılı “solcular”, Kürtlerin ilerleyişine veya “kendi kaderini tayin hakkı”na destek sunmuyorlar. Kürtlerin ilerlemesi kisvesi altında emperyalist gericiliği destekliyorlar. Bu eylem biçiminin ve bu gerici ittifakların halesine kapılan Kürtlere, tıpkı Barzani’nin Irak’ta ABD ve İsrail emperyalizminin kukla Kürt petrol devletini oluşturan ayrılıkları yaratmaya yardım etmesinde olduğu gibi, seçimlerinde yanıldıklarını hatırlatmak, komünistlerin üstlenmesi gereken bir sorumluluktur.

Komünistler, enternasyonalist bakış açısına sahiptir, dolayısıyla kendi emperyalist burjuvazimize “kendi seçtikleri yerlileri” destekleme kisvesi altında tavizler veren bağnaz şovenistler değildirler. Komünistlerin görevi, PYD’yi ve destekçilerini, imparatorluktan medet ummanın, inâyet beklemenin gerici ve tehlikeli bir politika olduğu, bu politikanın ezilen Kürtler de dâhil olmak üzere, Suriye halkının daha da sefaletine ve baskısına yol açacağı konusunda uyarmaktır.

Komünistler, bu düşmanlığın tarihsel kökenlerini de aynı şekilde tanımalı, emperyalist faşizme karşı birleşik bir Suriye cephesinin gerekliliği üzerinde dururken, Arap yönetici sınıfları içindeki şovenist unsurları ve Kürt nüfusuna uyguladıkları baskıyı eleştirmeyi ve bunlara karşı çıkmayı unutmamalıdır. İki eğilimi birbirinden ayırmak ve emperyalist faşizmin mevcut dönemindeki üretim biçimleri altında sınıf mücadelesinin bütünlüğü içinde, küresel işçi sınıflarının ve ezilen halkların hedeflerini ilerleten ilkeli bir pozisyon belirlemek gerekmektedir.

Phil Greaves
21 Ocak 2015
Kaynak

, ,

Zafer İran’ın Olacak

Savaş Konusunda Üzerinde Durulması Gereken Altı Husus

 

Savaşlar, nadiren salt savaş alanında sonuçlanırlar. Askeri harekâtlar şehirleri yıkabilir, çok sayıda insanın ölümüne sebep olabilir, ancak siyasi sonuçları dayanıklılık, meşruiyet ve anlık şiddetin altında yatan tarihsel akımlar belirler.

ABD Başkanı Donald Trump’ın İran halkına dayattığı savaş, İsrail ve ABD için taktiksel zaferler getirme ihtimaliyle yüklü olsa da siyasi zemin, halihazırda farklı bir hikâye anlatıyor. İran, altyapısını ve insanlarını kaybetti, ancak muhtemelen siyaseten savaşı o kazanacak.

1. Rejim Değişikliği

Görünüşe göre, ABD ve İsrail’in yürüttüğü askeri harekâtın temel amacı, rejimi istikrarsızlaştırmak veya değiştirmekti. Oysa Amerikan istihbarat birimlerinden gelen ilk değerlendirmeler, üst düzey siyasi liderlerin öldürülmüş olmasına rağmen, siyasi sistemin çökmediğini ortaya koyuyor. Dahası, yoğun bombardımana rağmen, herhangi bir iç isyan da patlak vermedi. Hatta savaş, İslam Cumhuriyeti’ni ve İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nu güçlendirmiş görünüyor. Tarih bize gösteriyor ki, özellikle İran gibi ulusal gurur konusunda önemli bir geçmişe sahip bir ülke, dışarıdan saldırıya uğradığında, egemenlik sorunu ön plana çıktığı için, iç siyasi değerlendirmeler geçici olarak geri plana atılıyor. Buradan anlıyoruz ki ABD ve İsrail, savaş konusunda gerçek bir siyasi hedefe sahip değil.

Peki bu bombalar ne zaman duracak? 9 Mart’ta Trump, İran’ın “donanmasının, iletişim imkânlarının ve hava kuvvetlerinin kalmadığını, füzelerinin dağıldığını, insansız hava araçlarının her yerde havaya uçurulduğunu” söyledi. Madem İran’ın askeri kapasitesi kalmadı, o vakit neden İran’ı işgal edip devletin geri kalanını devirmiyorlar? Açıkçası, bu düşünülmüyor. Rejim değişikliği hedefi, sürgündeki eski İran oligarşisinin ve İsrail hükümetinin sadece bir hayali olarak kalıyor.

2. Asimetrik Güç

Filistin halkına karşı yapılan soykırım sürecinde, İsrail ordusu, Lübnan ve Suriye genelindeki “direniş ekseni” güçlerini zayıflattı (eski bir Kaide liderinin Suriye cumhurbaşkanı olmasına izin verilmesi, ardından İsrail’e İran’ı bombalamak için uçuş hakkı tanınması da bu sürecin parçası). Hem İsrail hem de ABD, İran’ın misilleme olarak İsrail’e saldırırken bu “direniş ekseni” avantajından yoksun kaldığını düşündü. Oysa bu direniş ekseni, sadece askeri bir ittifak değil, aynı zamanda siyasi bir kültürü de temel alıyor.

Son on yılda Güney Lübnan ve Suriye’nin  çoğunlukla Şii olan işçi sınıfı mahallelerinde yaptığım seyahatler, bu bölgelerin İran’ın dini ve siyasi liderliğiyle güçlü bir kültürel yakınlığa sahip olduğunu gösterdi. Bu bağ, İran’ı İsrail ve ABD’ye yönelik kapsamlı bir siyasi mücadeleye dâhil ederek stratejik ortamı karmaşıklaştırıyor ve savaşı tırmandırma işleminin maliyetini artırıyor. Çatışma, basit bir devletler arası savaş değil, Batı Asya’nın geleceği üzerine daha geniş bir mücadelenin parçası olup, ABD ve İsrail’in İran’da üstünlük kurmasına izin vermek istemeyen muhtelif politik ve toplumsal örgütleri içeriyor.

3. Diplomatik Sorunlar

ABD-İsrail’in İran’a yönelik yürüttüğü savaşı, bir ilkokulda 165 kız çocuğunun ölümüne yol açan saldırıyla başladı. Uluslararası Af Örgütü’nden Erika Guevara-Rosas, “Sınıfları sivillerle dolu bir okula yapılan bu korkunç saldırı, sivillerin bu silahlı çatışma sırasında yüzleştiği felâket ve tümüyle öngörülebilir bedelin mide bulandırıcı bir örneğidir” dedi.

Saldırılar, hastaneler ve enerji tesisleri gibi önemli sivil altyapıyı yok etti ve İran genelinde günlük yaşamda ciddi sorunlara yol açtı. ABD ve İsrail, müzakerelerde bir atılım sağlanmış gibi görünürken, bu bombardımana başladığından beri, dünya genelindeki hükümetler ve halklar, ABD’nin diplomasi yerine ezici askeri güç kullanmasının bir başka örneğini görüyor. Bu algı önemlidir, çünkü küresel meşruiyet artık değişti. Çin ve Rusya gibi ülkeler İran’ı tecrit etme fikrine karşı çıkıyor. Görünüşe göre Rusya, İran’ın yeni Yüksek Lideri Müçteba Hameney’i bombardıman sırasında aldığı yaraların tedavisi için Moskova’ya hava yoluyla götürdü. Bu da ülkeler arasındaki kalıcı ilişkilerin somut bir işareti.

4. Stratejik Coğrafya

İran’ın, dünyanın petrol ve doğal gaz arzının büyük bir kısmının geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatabilme becerisi, küresel ekonominin tamamında aksamalara yol açtı. Petrol fiyatlarının göstergesi olan Brent petrolün fiyatı 100 doların üzerine çıktı, petrol tankerleri için navlun oranları ve savaş riski sigorta primleri hızla arttı, boğazdan geçen gübreler mahsur kaldı. Bu da küresel tarımı büyük ölçüde etkileyecek. İran’ın boğazı kapatabilme konusunda sergilediği jeopolitik beceri, ona az sayıda devletin sahip olduğu bir avantaj sunuyor. ABD şimdi, boğazı yeniden açması için İran’a askeri ve diplomatik baskı uygulayacak bir ülke bulamıyor, bu işle çok az ülke ilgileniyor gibi görünüyor. Örneğin Çin, kendi gemilerinin geçişine izin versin diye İran ile ikili görüşmelere başladı, ardından da gerilimin azaltılması çağrısı yaptı. Japonya ve Güney Kore gibi ABD’nin Asyalı müttefikleri ile Avrupa ülkeleri, askeri maceraya katılmayı reddettiler.

5. Askeri Gücün Sınırları

İsrail ve ABD, İran tesislerine ve altyapısına saldırabilir, ancak yaklaşık 100 milyonluk bir nüfusa sahip, birçoğu işgale aktif olarak direnecek bir ülkeyi işgal edemez. Böyle bir kara işgali, durumun büyük ölçüde sakin olduğu Irak ve Yemen’i de içine çekecek bölgesel bir çatışmayı tetikleyecektir. Irak’taki birkaç saldırı, ABD ve İsrail’in kara işgali durumunda İran’ın orada elde edeceği desteğin çok küçük bir kısmı. Irak (2003) ve Libya (2011) deneyimleri, cumhurbaşkanlığı makamını yıkmanın kolay olduğunu, ancak siyasi sistemi kaos olmadan ortadan kaldırmanın daha zor olduğunu ortaya koyuyor. Askeri üstünlük, siyasi gerçeklikle çatışıyor. Hava gücü, altyapıyı yok edebilir, ancak siyasi bir ideolojiyi silemez veya iç bütünlüğünü koruyan bir devleti parçalayamaz.

6 Nükleer Silahların Geleceği

ABD ve İsrail’in Temmuz 2025’teki saldırısı, İran’ın nükleer tesislerini tümüyle yok etti. Trump o günlerde, “Yok etme doğru bir terim!” diyordu. Ancak 440 kg zenginleştirilmiş uranyum stoğu ülkenin elinden alınamadı. Bu, İran’ın, nükleer silahlarla caydırma seçeneğine başvurma zorunluluğu ile ilgili kanaatini değiştirmesi halinde, yürürlüğe konulacak nükleer silah programının temelini oluşturuyor.

Nükleer silahların yayılmasının yakın tarihi öğretici: 1994’te Kuzey Kore, plütonyum nükleer programını dondurmak için Mutabakat Çerçevesi’ni imzaladı. Daha sonra, ABD Başkanı George W. Bush’un 2001 yılında rejim değişikliği söylemini (“şer ekseni” ifadesi üzerinden) yoğunlaştırmasının ardından, Kuzey Kore, 2003 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan çekildi. 2006’daki Altı Taraflı Görüşmeler’de diplomatik bir atılım yaşandı, ardından ABD, Kuzey Kore’nin 25 milyon dolarlık parasını dondurdu, bu da Ekim 2006’daki nükleer silah denemesine yol açtı. İran’a dayatılan bu iki savaş (2025 ve 2026), nükleer silah denememe sözünü çiğnemesine neden olabilir, neticede İran’ın nükleer silah geliştirmesine yol açabilir.

İran, bu savaştan altyapısı hasar görmüş, büyük ekonomik baskı altında ve can kayıpları nedeniyle aileleri perişan olmuş bir şekilde çıkacak. Ancak savaşlar yalnızca yıkımla değerlendirilmezler. Siyasi hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığına göre değerlendirilirler. ABD ve İsrail, savaş konusunda belirledikleri hedeflerin hiçbirine ulaşamayacak. Tarih, sık sık bu türden tuhaf durumlara sahne olur. İmparatorluklar askeri üstünlüklerine güvenerek savaşlara girerler, ancak siyasi meşruiyetin, ulusal direncin ve stratejik coğrafyanın bombaların kolayca yenemeyeceği güçler olduğunu bir biçimde keşfederler.

Vicay Praşad
18 Mart 2026
Kaynak

Batı’nın Savaşları ve Kürtler


Son günlerde, ABD’nin Kürt milislerini İran’a karşı harekete geçirme girişimlerini ele alan haberler, Ortadoğu’da eski bir jeopolitik soruyu yeniden gündeme getirdi: Kürtler, Batı’nın stratejileri için daha ne kadar zaman hücum kıtaları görevi görmeye devam edecekler? Yakın tarih, bu rolün Kürtler için defalarca trajediyle sonuçlandığını ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz on yıllar boyunca Kürtler, Washington ve müttefiklerince Ortadoğu’da sıklıkla “doğal ortak” olarak gösterildiler. Ancak pratikte bu ilişki, alabildiğine araçsaldı. Yeni bir bölgesel kriz ortaya çıktığında, Batı’daki müesses nizamın kimi bileşenleri, düşman olarak görülen hükümetlere baskı uygulamak için Kürt silahlı gruplarını uygun bir araç olarak yeniden kullanmaya başladılar. Bugün aynı mantık, İran’a yönelik savaş bağlamında, yeniden ortaya çıkıyor.

İran toprakları içinde Kürt isyanlarını kışkırtma fikri, diğer senaryolarda görülen aynı yolu izliyor. Sorun şu ki, bu strateji, bölgenin askeri ve siyasi gerçeklerini tamamen göz ardı ediyor. Kürt milisleri, İran İslam Cumhuriyeti gibi konsolide bir devletle karşı karşıya gelmek için gerekli stratejik kapasiteye sahip değil. Düşük yoğunluklu çatışmaların aksine, Tahran’la doğrudan bir çatışma, gelişmiş bir askeri aygıt, etkili bir iç güvenlik ağı ve son derece dirençli bir devlet yapısıyla karşı karşıya kalmak anlamına gelir.

Pratik açıdan bakıldığında, İran içinde silahlı bir ayaklanma başlatma girişimi, muhtemelen hızla etkisiz hale getirilecektir. Tahmin edilebilir sonuç, ilgili milislerin yok edilmesi ve yerel Kürt nüfusunun acı çekmesi olacaktır. Aslında, diğer ülkelerdeki son deneyimler, bu tür projelerin sınırlarını zaten ortaya koymaktadır.

Suriye’de Kürt milisleri, iç savaş sırasında öne atıldılar ve ABD’den kapsamlı askeri destek aldılar. Ancak bu ortaklık, son derece kırılgandı. Washington’ın stratejik çıkarları değiştiğinde, Kürt güçleri, dış saldırılara ve kontrol edemedikleri bölgesel baskılara açık hale geldi. Bu durum, son zamanlarda HTŞ hükümetinin Kürt bölgelerine yönelik saldırılarında da görüldü.

Türkiye’de durum daha da net. Orada, Kürt örgütlerinin dâhil olduğu, on yıllarca süren silahlı çatışmalar, tekrarlanan askeri yenilgilerle sonuçlandı. Türk devleti, kendi topraklarında etnik isyanları ezme kapasitesine sahip olduğunu defalarca gösterdi. Özerkliğe veya siyasi tanınmaya doğru ilerlemek yerine, çatışma döngüsü, bu toplulukların marjinalleşme sürecini daha da pekiştirdi.

Bu emsaller, temel bir soruyu gündeme getiriyor: İran’la ilgili olarak aynı hatayı neden tekrarlayalım?

Stratejik gerçeklik, Tahran’a karşı girişilecek her türden askeri maceranın öngörülebilir bir sonuç doğuracağını ortaya koyuyor. İran devleti, isyancı milisleri hızla ezmek için yeterli askeri kaynaklara, seferberlik kapasitesine ve iç meşruiyete sahip. Kürtleri İran’a karşı Batı destekli bir savaş aracı haline getirme girişimi, bu nüfus için gereksiz acılara yol açmaktan başka bir işe yaramayacak.

Askeri boyutun ötesinde, sıklıkla göz ardı edilen ideolojik ve kültürel bir sorun da var. Özellikle Batı destekli yapılardan etkilenen bazı Kürt siyasi çevrelerinde, Suriye’deki feminist ve "eşcinsel” taburlarda görüldüğü gibi, ilerici kimlik politikaları ve “duyarcı” kültürüyle ilişkilendirilen kavramlar da dâhil olmak üzere, Batı’nın liberal söylemiyle uyumlu kültürel ajandaların benimsenmesi yaygın hale geldi.

Bu ajandalar, Batı’daki kimi siyasi ortamlarda makes bulsa da, Kürt hareketlerini Ortadoğu’nun sosyopolitik gerçeklerinden sıklıkla uzaklaştırıyor. Bölgesel konumlarını güçlendirmek yerine, bu uyum, bazı Kürt gruplarının harici jeopolitik projelerin uzantısı gibi hareket ettiği algısını besliyor. Eğer asıl amaç, Kürt toplulukları için kalıcı siyasi temsil ve istikrar sağlamaksa, farklı bir yol izleniyor olmalı.

Tarihsel olarak, devletsiz halklar, tanınma imkânına ve siyasi haklara, ayrılıkçılık, yabancı fikirlerin ithali ve dış güçlerce körüklenen sürekli isyanlar değil, yaşadıkları devletler içinde kurumsal entegrasyon ve müzakere yoluyla kavuşmuşlardır.

Bu bağlamda, Kürtler için en rasyonel strateji, Batı’nın ajandaları için yedek güç olarak iş görmekten vazgeçmek olacaktır. Diğer aktörlere fayda sağlayan çatışmalarda “mayın eşeği” olmak yerine, Kürt hareketleri, çabalarını içteki siyasi süreçlere, kültürel haklara, kurumsal katılıma ve barış içinde bir arada yaşamaya odaklamalıdır.

Ortadoğu’da istikrar, bölgedeki devletlerin kalıcı olarak parçalanmasıyla sağlanamaz. Aksine, barış, farklı topluluklar mevcut ulusal yapılar içinde bir arada yaşamanın yollarını bulduklarında ortaya çıkar.

Kürt liderler, bu stratejik gerçeği anlarlarsa, en nihayetinde dışsal araçsallaştırmanın tarihsel döngüsünü kırabilirler. Ancak o zaman Kürtlerin jeopolitik oyunlarda kullanılıp atılan parçalar olmaktan çıkıp, kendi ülkelerinde meşru siyasi aktörler olarak hareket etmeye başlayacakları bir geleceğe kapı aralanacaktır.

Lucas Leiroz
8 Mart 2026
Kaynak

, ,

İran Körfez Ülkelerine Neden Saldırıyor?


Bu makaleye nasıl etkili bir giriş yapılabilir, bilemiyorum. Daha başta İslam Devrimi’nin ABD ve İsrail’e yönelik tarihsel düşmanlığından, bölgedeki direniş hareketlerine verdiği destekten ve İran’daki “reformcular”la “sertlik yanlıları” arasındaki mücadelenin merkezinde ülkenin bölgesel konumunun durduğundan bahsedebilirim. Bunun yerine ben, yazıya Dr. Fatma Smadi’nin Hamas and Iran: From Marj al-Zuhour to the Al-Aqsa Flood [“Hamas ve İran: Mercü’z-Zuhur’dan Aksa Tufanı’na”] adlı kitabından, 1992-1993 yıllarında Güney Lübnan’ın Mercü’z-Zuhur kentine sürgün edilen Hamas hareketi liderleri ile İran Devrim Muhafızları arasındaki ilk görüşmelere dair aktarımını paylaşarak başlayacağım:

“Müçteba Ebtahi[1], elinde o döneme ait bir fotoğrafı göstererek, ‘İranlılar, eğitimli liderlerle ilgileniyorlardı’ diyordu. Mercü’z-Zuhur kampında farklı yaş gruplarından 20 üniversite profesörü, 60’tan fazla mühendis ve 25 doktor vardı. İranlıların görüşlerine aykırı olsa bile, konumlarını açık ve cesur bir şekilde ifade ettiler.

Mercü’z-Zuhur’a ilk gelenlerden isimlerden olan Ebtahi, sürgün kampındaki medya komitesinin başkanı şehit Abdülaziz Rantisi’nin (Allah rahmet eylesin) kendisine söyledikleri karşısında şaşırdı: ‘Olduğun yerde kal, bana daha fazla yaklaşma.’

Ebtahi, o ana dair şunu söyledi: ‘Onlardaki temkinlilik hâlâ hatırımda. Bizi kâfir ve müşrik sanıyorlardı, İmam Ali’ye taptığımızı düşünüyorlardı, hatta bazıları, bana el uzatıp selam vermeye bile yanaşmadı. Ama sonradan aramızda bir kardeşlik bağı oluştu.’

Ebtahi ile sürgündeki Filistinliler arasındaki ilk görüşmenin gergin geçmesinin ardından, Filistinliler, onu çadırlarında ağırlamak için birbirleriyle yarışmaya başladılar.”[2]

Hem Arapların hem de Batılıların İran’a dair bilgileri, çoğu zaman mezhepçi ve emperyalist nitelikteki propaganda ile sınırlıdır. İran’a dair genellemeler, mezhepçi yanlış anlamalar ve basitleştirilmiş anlayışlar, dünya çapında yaygın görülen hususlardır. O dönemde görülen, İran karşıtı tutumlar konusunda şu tespiti yapmak mümkün: İran ve Irak arasında yıllarca süren savaş, ABD ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) tarafından her iki ülkenin de yeteneklerini zayıflatmak amacıyla körüklenen yıpratma savaşı ile birlikte, Arapların İran’a ve liderlerine karşı geliştirdikleri olumsuz tutuma katkıda bulundu. Bununla birlikte, İran’ın Hamas’a ve bölgede İsrail’e karşı savaşan diğer direniş hareketlerine verdiği destek, büyük ölçüde muhafaza edildi. Hamas liderliği ile İran arasında hiç kesilmeyen temas, yukarıda görüldüğü gibi, İran’a yönelik, çoğu vakit mezhepçilikten kaynaklı yanlış anlamaları ortadan kaldırdı. Bu giriş bölümü, İran ve halkı hakkındaki basitleştirilmiş anlayışlara karşı bir uyarı niteliğindeydi. Buranın kaygan bir zemin olduğunun farkındayım.

İran’ı anlamanın önemini bir kenara bırakırsak, 7 Ekim sonrası döneme, İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere uyguladığı soykırım, cezasız kalışı ve tüm bölgeye savaş açabildiği gerçeği damga vurdu. Netenyahu’nun “süper Sparta”ya yaptığı atıflar, Siyonizmin kendisini salt askeri gücüyle tüm bir bölgeyi alt üst edebilecek bir aşamaya taşındığına vurgu yapıyor. Daha önce Siyonizm, kendisini bir tür “süper Atina” olarak hayal ediyor, Batı ve Körfez ülkeleriyle normalleşmenin ve yüksek teknoloji girişimlerinin, bölgedeki varlığını sağlamlaştıracağı, aynı zamanda Filistin topraklarını yavaş yavaş yutacağı ve Gazze’deki Filistinlileri abluka altına alıp Filistin direnişinin gücünü azaltmayı amaçlayan “çim biçme” harekâtlarına maruz bırakacağı bölgesel bir merkez olarak sunuyordu.

Körfez Ülkelerindeki ABD Üsleri

İran’ın Körfez ülkelerini neden bombaladığını anlamak için, yukarıda bahsedilen birbirinden kopuk gerçekleri tarihle ilişkilendirmemiz gerekiyor. Daha önce ABD, Suudi Arabistan'daki Zahran hava üssünü ara ara kullandı. Bahreyn, (Nekbe’nin yaşandığı, USS Rendova eskort gemisinin Bahreyn’i ziyaret ettiği, İkinci Dünya Savaşı sonrası küresel düzende ABD’nin süper güç olarak yükselişini işaret eden) 1948’de ABD Donanması’nın Ortadoğu Kuvvetleri’ne ev sahipliği yaptı. USS Rendova’nın ziyareti sırasında, Bahreynli ileri gelenler, ABD’nin Siyonist teşekkülü tanımasını protesto etmek amacıyla gemideki çay partisine katılmayı reddetmişlerdi. Yakın dönemde Körfez ülkeleri, 1991’de Irak’a karşı düzenlenen Çöl Fırtınası Operasyonu’ndan bu yana, ABD birlikleri için kalıcı üslere ev sahipliği yaptılar. İbnü’l-Bazz ve İbn Useymin gibi ulemanın fetvasıyla desteklenen Körfez şeyhleri, Saddam rejiminin Müslüman bir rejim olmadığı sonucuna varmışlardır. Aslında bu, sadakatsizlikle damgalanmış ve bir tiran tarafından yönetilen bir rejimdi. Bu nedenle, Saddam’la mücadele için ABD’ye güvenmek, “kardeş bir Müslüman yönetici”ye karşı kullanılmadığı gerekçesiyle dini açıdan kabul edilebilir hale geldi.

Ancak bu üsler, ABD’nin Gazze’de İsrail’in uyguladığı soykırıma ve İran’a gerçekleştirilen iki saldırıya verdiği desteğin merkezî düğüm noktaları olarak iş görmeye devam etti, hep birlikte, İsrail ile ABD'nin oluşturduğu Arap güvenlik şemsiyesini meydana getirdi. Dr. Halid Avdetullah’ın 2017’deki katıldığı bir konferansta aktardığı gibi, Katar’da bulunan en büyük Amerikan üssü olan Udeyd üssü, ABD ordusuna bağlı CENTCOM’un merkezi lojistik merkezi ve ileri karargâhı olarak tarihi, 2003’teki Irak işgalinin mirasına; Irak Krallığı döneminde İngilizlerin bölgedeki sömürge karşıtı ayaklanmaları bastırmak için “polislik önlemi” olarak Habaniye hava üssünü kullanmasına; ve 1910-1911’de İtalya’nın Libya işgali sırasında hava savaşının ilk kullanımına kadar uzanıyor. Bu bağlamda, İngilizlerin hava savaşını standart bir isyanla mücadele önlemi olarak ele alma geleneği, iki temel faktör, Gazze soykırımı sırasında ölümün normalleşmesi ve çağımızda ucuz ve tek kullanımlık insansız hava aracı teknolojisinin yaygınlaşması sebebiyle yeniden kural haline geldi.

Peki Arap coğrafyasında politik ve ekonomik ağırlığın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinde yoğunlaştığı aşamaya nasıl geldik? Yetmişlerde petrol fiyatlarının hızla yükselmesi ve Lübnan İç Savaşı’nın patlak vermesi, Körfez sermayesinin bankacılık ve gayrimenkule aktarılmasıyla Bahreyn’in bölgenin açık deniz finans ve ekonomi merkezi olarak Lübnan’ın yerini almasına neden oldu. Bu durum, Arap devletlerinin ulusal burjuvazisi ile petrol gelirleriyle geçinen Körfez ekonomilerinin çıkarlarının ortaklaşmasını sağladı.[3] Tabii bu gelişme, Camp David sonrası dönemde Mısır’ın azalan önemiyle de bağlantılıdır.

Doksanlarda ve 2000’lerin başında, BAE, Bahreyn’in yerini aldı, bu durum, günümüze dek devam etti. Bu sürecin sonunda, Adam Hanieh’nin Lineages of Revolt [“İsyanın Kökenleri”] adlı eserinde belirttiği gibi, Körfez ülkeleri, Mısır’daki ekonomik sektörlerinin büyük bir bölümünü ele geçirdi. Arap bölgesinde neoliberalizm, ancak Körfez sermayesinin akışı ve her egemen devlet projesinin yenilgiye uğramasıyla mümkün hale geldi.

Günümüzde İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine ve ABD üslerine yönelik saldırıları iki yönlü bir nitelik kazanmıştır: Bir yandan bölgedeki ABD askeri altyapısını ve dolayısıyla, ABD’nin İran’a karşı savaş yürütme kapasitesini zayıflatmayı amaçlarken, diğer yandan da savaşın durdurulması için gerekli siyasi ve ekonomik baskıyı yaratmayı hedeflemektedir, zira bu savaş, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana, ABD ve İsrail tarafından inşa edilen tüm sosyo-ekonomik paradigmayı tehdit etmektedir.

12 Günlük Savaş: Yeni Dersler

İran’ın Haziran 2025’teki 12 Günlük Savaş sırasında İsrail ile olan çatışmasından öğrendiği en önemli derslerden biri, sadece mesafe, askeri lojistik ve bölgedeki İsrail/ABD askeri altyapısı nedeniyle Siyonist yapının kalbine derinlemesine bir darbe indirmenin yeterli olmadığı gerçeğiydi. Bunun yerine, kademeli bir yıpratma stratejisine ihtiyaç vardı. Bu nedenle, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin hedef alınması ve dünya genelinde bir enerji krizi tehdidinin oluşturulması, İran’ın 12 Günlük Savaş’ta öğrendiği kademeli yıpratma stratejisinin temelini teşkil etmektedir.

İran, ABD radarlarını, hava savunmalarını ve (belki de) KİK’in sahip olduğu enerji kanallarını hedef alarak, en azından seksenlerden beri ABD tarafından desteklenen tüm bölgesel altyapıyı yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu dönemde ABD stratejisi, İran’daki İslam Devrimi, buna karşılık olarak KİK’in kurulmasının ardından, siyasi yumuşak gücünü ve askeri sert gücünü, dolayısıyla, İsrail’in çıkarlarını Körfez’e giderek daha fazla bağlamaya yönelmiştir.

Körfez’in ana enerji üreticisi ve ihracatçısı konumunda olması sebebiyle bu savaşın küresel boyutları, kimsenin gözünden kaçmayacak niteliktedir. Bu bağlamda, İsrail ile bir dizi Körfez İşbirliği Konseyi ülkesi arasında imzalanan İbrahim Anlaşmaları, ABD’nin İslam Devrimi’nden sonra benimsediği “stratejik uzlaşma” stratejisi kapsamında sadece bir formaliteden ibaretti. Ayrıca, KİK’in uzun süre hedef alınması, Körfez ülkelerinin siyasi ve ekonomik ağırlık merkezini yok etme riskini taşımaktadır, zira her siyasi ve ekonomik merkez de “kargaşa”nın hüküm sürdüğü Arap coğrafyasının geri kalanına kıyasla KİK’in göreceli istikrarına bağımlıdır.

Bu nedenle, Abu Dabi borsasının iki gün kapalı kalması, ardından BAE hisselerinde büyük satışlarla yeniden açılması şaşırtıcı değil. Ham petrol, İran’a karşı savaş nedeniyle büyük zarar gördü, varil fiyatları 96 doların üzerine çıktı. İran Devrim Muhafızları’nın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini petrol üretmeyecek kadar istikrarsızlaştırmasıyla birlikte fiyatların daha da artması bekleniyor. Stratejik petrol rezervlerinin serbest bırakılması veya Trump yönetiminin medyada çevirdiği numaralar, petrol fiyatlarındaki artışa ve bunun dünya ekonomisi üzerindeki dalgalanma etkilerine uzun vadeli bir çözüm getiremez.

İran’a karşı savaş ne kadar uzarsa, Körfez İşbirliği Konseyi de bunun sonuçlarından o kadar çok etkilenmek zorunda kalır. Bölgenin tamamı, Körfez’i Arap bölgesinin en önemli ekonomik ve siyasi gücü olarak merkeze oturtan neoliberal geçmişinden kopuşun eşiğinde. Bu kopuş, savaşın KİK ekonomilerinin artık kaldıramayacağı noktaya kadar uzamasına bağlı. Bu durum, bölge devletlerine, bilhassa Türkiye, Mısır ve İran gibi ülkelere hem iç hem de dış politikalarını değişen olaylara göre yeniden düzenleme konusunda büyük sonuçlar ve fırsatlar sunmaktadır.

Mevcut halde Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, iç ve dış politikalarını yeniden değerlendirme konusunda epey geç kaldılar. Tamamen kendi çıkarlarını gözeten bir paradigmaya bel bağlamak suretiyle bu ülkeler, Gazze, Sudan, Libya, Yemen ve Güney Lübnan’da ölen çocukların kanıyla inşa edilmiş, ABD-İsrail’e ait ekonomik ve askeri altyapıyla bağlarını ve onunla bütünleşmiş hallerini yeniden gözden geçirmek zorundalardı.

Eylül 2025’te Doha’ya yapılan İsrail saldırısı, bu yeniden değerlendirme için yeterli bir uyarı olarak ele alınmalıydı. Oysa ABD emperyalizminin önemli ortakları ve İsrail ile eşit düzeyde olma halinin sahip olduğu cazibe, KİK ülkelerini İran’ın kendilerini hedefe koyacağı gerçeğine körleştirdi. KİK, manevra yapma, belki de bölgedeki duruşunu yeniden düşünme fırsatını tümüyle yitirdi.

İran’ın Stratejileri

Birçok kişi, haklı olarak, İran’ın Siyonist teşekküle yönelik saldırılarının 12 Günlük Savaş’taki kadar yoğun olmadığını söylüyor. İran’ın benimsediği kademeli yıpratma stratejisiyle birlikte, bunu üç muhtemel senaryo üzerinden izah etmek mümkün.

▪ Senaryo A: Merkeze Saldırıya Hazırlık için Çevreye Saldırı Düzenlemek

Bölgede ABD-İsrail’e ait askeri altyapı sebebiyle, İran’ın Siyonist teşekkülün çevresini temizlemesi ve ona karşı yoğunlaştırılmış bir harekâtın yolunu açması, ona daha fazla avantaj sunacaktır. Böylelikle, ABD, radar ekipmanını kaybedecek, operasyonel olarak körleşecek; mühimmat kıtlığı ve/veya hava savunma ekipmanının imhasına bağlı olarak, Siyonist teşekküle fırlatılan füzeler engellenemeyecek, bölgedeki veya İsrail’deki varlıklarını stratejik olarak koruyamayacak. İran, sonrasında yerleşim yerlerine vurabilir. Orduya ait üsleri ve ekonomik öneme sahip merkezleri bombalayabilir. Hizbullah’ın İsrail’e karşı savaşa katılması ile birlikte, İsrail, askeri kaynaklarını son noktasına kadar tüketecektir. Bu senaryoda İran, ancak bölgedeki Amerikan-Siyonist projesine karşı yeni bir stratejik paradigma benimsemesi, kısa ve orta vadede kendisine karşı başka saldırıların yapılamayacağından emin olması durumunda duracaktır.

▪ Senaryo B: Ekonomik Baskı

İran, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Arap Körfezi’nin petrol gelirlerine dayalı ekonomilerinin istikrarsızlaştırılması yoluyla, tüm dünyayı kendisine karşı savaşa çekmeyi ve ABD-İsrail saldırısını durdurma konusundaki isteksizliklerinin, daha doğrusu reddetmelerinin tüm bedelini dünyaya ödetmeyi amaçlıyor. Bu amaç doğrultusunda, enerji akışları aksatılıyor, Batı’nın Körfez ülkelerindeki yatırımlarının çekilmesine, Körfez’in sermayesinin Batı’dan kaçmasına neden oluyor, neticede dünya, İran devletinin hiçbir taviz vermemesi koşuluyla, ABD ve İsrail saldırılarını frenlemek için güçlerini kullanmaya zorluyor. Körfez ülkeleri, dünya petrol üretiminin yüzde 30’una katkıda bulunuyor, bu oranın 2050’de yüzde 40’a çıkması bekleniyor. Bu, oran hiç de ufak değil. Tedarik zincirlerindeki sürekli aksamalar, yukarıda bahsedilen karşılıklı sermaye kaçışlarıyla birlikte dünyayı bir durgunluğa ve enerji krizine sürükleme potansiyeline sahip.

▪ Senaryo C: Merkeze Saldırıya Hazırlık için Çevreye Saldırı + Ekonomik Baskı

Bu senaryo, oldukça basit aslında: ABD ve İsrail’i dizginlemek ve ateşkes sonrası varılacak herhangi bir anlaşmada İran’a elverişli yeni bir stratejik ortam oluşturmak için hem askeri baskıyı hem de ekonomik istikrarsızlığı cem ediyor. Bu senaryo, İsrail’in bölgede İran’a karşı daha fazla stratejik eylemde bulunma kapasitesinin olmamasını sağlayacak, bölgedeki hareket serbestiyetini sınırlayacak, yeni bir saldırıyı önlemek amacıyla, İran ile ABD arasında yeni angajman kuralları oluşturacaktır. Dahası, tüm senaryolarda yer alan bir diğer husus ise, İran’ın başarılı olması ve Hizbullah’ı ateşkes sonrası düzenlemelere dâhil etmesi durumunda şu sonuçlara ulaşılacaktır:

1. Güney Lübnan, artık İsrail işgali altında olmayacak;

2. Lübnan’daki yeniden yapılanma çalışmaları tam hızla başlayacak;

3. Hizbullah’ın varlığı, İsrail, Lübnan hükümeti ve ABD destekli rakip siyasi güçlerce tehdit edilmeyecek.

Geleceğe Dair Öngörüler

Bu yazıda öne sürülen senaryolar ve stratejiler, hem İran’ın taktiksel ve stratejik yaklaşımları hem de ABD-İsrail’e ait savaş mekanizması açısından sürekli olarak değişmektedir. Her dakika yeni bir olay yaşanıyor. Üç senaryodan herhangi birinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği veya ateşkes sonrası gerçekliğin nasıl başlayacağı konusunda bir öngörüde bulunmak zor. Umarım, okura, İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine saldırmasının nedenlerini, jeopolitik gerçekliğin yanı sıra neoliberalizmin ve bölgedeki savaşın politik ekonomisi bağlamında anlamaları için gerekli genel bilgiyi sunabilmişimdir.

Geleceğe dair kesin bir şey varsa o da onun bugün yaşadığımız gerçeklikten çok farklı olacağıdır. İran İslam Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürmesi ve ABD-İsrail askeri altyapısının yıkılması, emperyalizme ve bölgeye yönelik emellerine bir darbe indirecektir. Dahası, bu durum, Büyük İsrail planına da darbe vuracaktır, zira Siyonist teşekkül, bugün sahip olduğu askeri ve siyasi manevra özgürlüğünden mahrum kalacak, bölgenin eski ekonomik ve siyasi düzeni de altüst olacaktır. Umarım bu gelecek öngörüsü gerçekleşir, çünkü ABD-İsrail’in devam eden hâkimiyeti, bölgemizdeki özgürlük umutlarına en yıkıcı darbeyi vuracaktır.

Ameed
13 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Devrim Muhafızları üyesi.

[2] Smadi, Fatima. (2024). Iran Wa Hamas: Min Marj al-Zuhour Ila Toufan al Aqsa, Ma Lam Yurwa Min Al-Qissa [“Hamas ve İran: Mercü’z-Zuhur’dan Aksa Tufanı’na: Anlatılmamış Hikâye], s. 164-165. Doha: Al-Jazeera Centre for Studies & Arab Scientific Publishers, Inc.

[3] Corm, Georges. (1985). Al-Tanmiya al-Mafquda: Dirasat fi al-Azma al-Hadariyya wal Tanmawiyya al-Arabiyya [Eksik Kalkınma: Arap Medeniyeti Çalışmaları ve Kalkınma Krizi”], s. 272. Beyrut: Dar al-Tale’a.

20 Mart 2026

İç Cihat


Durumun ne kadar vahim olduğunu anlatmaya gerek yok. Az kalsın, Üçüncü Dünya Savaşı’na giriyorduk. Hayatımızda bir kez yaşanacak bir salgının etkisinden henüz hâlâ kurtulabilmiş değiliz. Ekonomi, işçi sınıfını boğuyor. Teknoloji devleri, yapay zekâlarıyla tepemizde sopalarını sallıyorlar, ürünleri her an yerimizi almaya hazır.

Çöküş, salt siyasi veya ekonomik düzlemde gerçekleşmiyor. Aynı zamanda psikoloji de çöküyor. İnsanlar, birer endişeli enkaz... Sosyal medyanın lime lime ettiği toplumda herkes, borç dağı altında eziliyor, anlamsız işlerin prangasında inim inim inliyor. Yaptıkları hiçbir şeyin önemli olmadığına dair o his, herkesi boğuyor.

Böyle düşünmekte haklılar. Birçoğu, narsizmin ve uyuşukluğun o zehirli karışımıyla başa çıkıyor. Anlamdan yoksun hayatlar yaşarken mutluymuş gibi davranıyorlar. Orta kademe yöneticilerin güç oyunları, kullanılıp atılan emek ve algoritmik eğlence etrafında dönen hayatlar. Yarın ortadan kaybolsa bile önemi kalmayacak işler. Uyuşturucu, alkol, video oyunları, Marvel filmleri, TikTok ile bulanıklaşan geceler. Bu, yaşamak değil.

Tarih, boş yere ölen insanlarla dolu. Ama bu kadar çok insanın, boş yere yaşadığı dönem, nadir görülen bir olgu.

Gerçek dönüşüm, disiplinle başlar. Günbegün titizlikle tatbik edilen kişisel disiplinle. Hepimizin içine ekilmiş narsizme karşı verilen zorlu mücadeleyle başlar. Acıyı uyuşturmayı, dikkat dağıtıcı şeylere kaçmayı, hayatın büyük bir kısmını anlamsız bir işte tüketirken “sadece hayattan zevk almaya bakın” diyen o ses. Bu ses, özgürlük değil. Çürümedir. Ona karşı koymak, sadece kişisel gelişim değil, politik bir eylemdir. Bu, devrimci bir eylemdir.

İçimizdeki mücadele, tarihi şekillendiren aynı diyalektik süreçlerin yansımasıdır. Mücadeleye rağmen değil, mücadele sayesinde daha keskin, daha net ve daha organize oluruz. Etrafınıza bakın ve kendinize şunu sorun: Gerçekten böyle yaşamaya devam etmek istiyor musunuz?

Toplumunuzun yavaş yavaş parçalanmasını izlemekten memnun musunuz? İşinizin hiçbir anlam ifade etmediği, patronunuzun sizi kullanılıp atılacak biri olarak gördüğü, etrafınızdaki insanların her geçen gün daha da harap olduğu bir hayattan memnun musunuz? Memnun olmamalısınız. Kimse memnun olmamalı. Burjuvalar bile bu kadar boş bir dünyada gerçek huzuru bulamazlar.

Bu mücadeleyi tek başımıza kazanamayız. Direnmenin tek yolu, kolektif örgüt kurmak ve gerçek bir mücadeleye girişmektir. Kişisel disiplin, kolektif eylemle bağlantı kurmalıdır. İçsel mücadelemiz, ancak bu umutsuzluğu yaratan sisteme karşı daha büyük mücadeleye katıldığında güçlü hale gelir. Mücadele olmadan disiplin boştur.

Mücadeleyle birlikte disiplin, gerçek değişimi getirebilecek bir güç haline gelir. Değişim, hafif bir esinti değil, mücadeleden doğan bir ateştir. Marx, bize tarihin sınıf çatışmasıyla ilerlediğini, karşıt güçlerin olması gerekeni inşa etmek için mevcut olanı yıktığını gösterdi. Hayat, hareket halindeki bir çelişkidir. Hegel, bize sınırlarımızla savaşarak, kim olduğumuzu yıkıp olmamız gereken kişi haline gelerek büyüdüğümüzü öğretti.

Bu, dönüşümün zorlu süreci, içsel ve dışsal amansız bir mücadele. İçsel güç ve dışsal mücadele, birbirini besler. Biri olmadan diğeri anlamsız bir gürültüden ibarettir.

“Mücadele en iyi öğretmendir.”

Narsist Modernliğe Karşı

Günümüzde liberalizm, insan ruhuna bulaşmış bir hastalık. Size kendi çıkarınızın peşinde koşmanın en yüksek erdem olduğunu söylüyor. Amaç ve anlam dolu bir yaşamın yerine tüketimi ve kolay bir yaşam arayışını merkeze alıyor. Şirket yanlısı yapılar, iş arkadaşlarınızla birlikte büyümek yerine, onları tepelemeyi ödüllendirmek üzere inşa ediliyor. Bu tek başına hayatta kalma mücadelesinde, insan onuru yok ediliyor. Bu zihniyetin son aşamasına giriyoruz.

Genç erkekler, Kickstarter’da sıradan insanları taciz eden veya statü için suç işleyen hallerini canlı yayınlıyorlar. Genç kadınlar, OnlyFans hesabı açıp kendilerini devrimci özneler olarak görüyorlar. Kadını erkeğiyle gençlerin hayatı gerçek bir anlamdan mahrum bırakılıyor, onları amaçsız ve anlamsız kılan zenginler ve muktedirler eliyle soyuluyorlar.

Gençler, kendilerini pazarlayıp buna “özgürlük” diyorlar, kendilerini “alfa erkekler” ve “patron kadınlar” olarak etiketlerken, sessizce boğuluyorlar. Bu, insanın anlamının yüzleştiği bir kriz. Bu nesil, iktidara gelse ne olacak? Narsisizmin bildikleri tek pusula olduğu bir dünyada nasıl bir dünya kuracaklar? Eğer yeni nesle “gidin influencer’ları ve OnlyFans modellerini örnek alın” denmişse, o vakit bu yol bizi nasıl kurtuluşa götürsün? Oysa hep birlikte manevi bir yok oluşa, büyümenin, mücadelenin ve ruhun olmadığı bir geleceğe doğru ilerliyoruz.

İlk sundukları çözüm, sizi influencer’ların ve dijital âlemde kendini marka kılma çabalarının hüküm sürdüğü dünyaya mahkûm etmek. Bu işe yaramazsa, çare olarak farkındalığa yöneliyorlar. Sanki meditasyon yaparak yabancılaşmadan kurtulabilirmişsiniz gibi. Sanki on dakika derin nefes almak, sizi sonsuz iş ve tüketim makinesine zincirlenmiş bir hayattan kurtaracakmış gibi. Şirket ofislerinde yoga seansları şeker misali dağıtılıyor. Buna “sağlıklı yaşam” diyorlar. Gerçekte kastettikleriyse, itaat.

Sürekli “Biliyoruz ki eziliyorsunuz, o zaman alın size bir mat ve bir mantra, böylece çalışmaya devam edebilirsiniz” diyorlar. Bu yeterli olmadığında, size terapi odasının eşiğine bırakıyorlar, orada işlevinizi yitirmeyesiniz diye olan bitenle yeterince başa çıkmayı öğretiyorlar.

Terapi, bir yara bandı haline geliyor. Dönüşüm için değil, uyuşturmak için bir araç. Sizi onarıp işe geri göndermek için var. Eğer endişeliyseniz, depresyondaysanız, bu dünyanın ağırlığı altında dağılıyorsanız, size neden böyle hissettiğinizi sormuyorlar. Etrafınızdaki dünyada neyin bozuk olduğunu sormazlar. Sadece size bir reçete yazarlar. Semptomları uyuşturmak için hapları vardır. Bu haplar, makinenin çalışmasını sağlar. Yönetilebilir hale gelirsiniz. Kontrol altına alınırsınız. Ama asla iyileşmezsiniz.

Hastalık, beyninizde değil. Tek başına düzeltilebilecek bir kimyasal dengesizlik değil. Hastalık her yerde. Soluduğumuz havada, bize öğretilen değerlerde, hayatta kalmaya zorlandığımız dünyada. Avuç avuç depresyon ilacı da alsanız, insanları canlı canlı yiyen ve buna özgürlük diyen bir toplumu düzeltemezsiniz.

İçimizdeki Devrim

Bu dünyaya uymayın, aksine, zihninizi yenileyerek değişin.

[Romalılar 12:2]

Şüphesiz ki Allah, bir kavmin durumunu, onlar kendi içlerindekini değiştirmedikçe değiştirmez.

[Kur’an 13:11]

Dünyayı değiştirmek için önce kendimizle mücadele etmeliyiz. Bu, tek başımıza değil, daha büyük bir oluşum sürecinin ilk adımı olarak gerçekleşmelidir. Bu, her birimizin içindeki mücadeledir. Kim olduğumuz ve kim olmamız gerektiği arasındaki çelişki... Hegel, bu mücadeleye “tarihin motoru” adını verdi. Büyüme, çelişkilerden neşet eder. Kendinizin iki tarafı çatıştığında, bu gerilim başarısızlık değildir. Dönüşümdür. Ezilir un ufak olursunuz. Kendinizi yeniden inşa edersiniz. Süreçte yeni bir şey ortaya çıkar. İçinizde ve dünyada değişim bu şekilde gerçekleşir. Ne olmamız gerektiğini yeniden inşa etmek için, olduğumuz hali parçalara ayırırız. Ancak bu değişim, boş pozitif düşüncenin veya yüzeysel onaylamaların eseri değildir. Disiplin gerektirir. Netlik gerektirir.

Batı, dinini kaybetti. İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde insanlar, sadece inanç için değil, bir amaç için de dine yöneldiler. Din, hayata şekil verdi ve içsel mücadeleye ihtiyaç duydu. Bu, yüzümüzü bir kiliseye, camiye veya tapınağa geri dönmemiz gerektiği anlamına gelmez. Din, kendi başına önemli değil. Önemli olan, kendinizden daha büyük bir şey bulmaktır. Hayatınızı düzenleyen ve sizi büyütüp şu anki halinizin ötesine geçmenizi sağlayacak bir şey. Dünya, bize rahatlığın peşinden koşmayı ve en kötü içgüdülerimize teslim olmayı öğretir. Devrim ise mücadele yoluyla yeni bir benlik yaratmayı. Eğer sistemin değerlerini kalbimizden söküp atamazsak, onu yok edemeyiz.

Peki bunu nasıl yapacağız?

▪ Kendinizi eğitin. Akıllı görünmek için değil, dünyayı ve dünyadaki yerinizi daha iyi anlamak ve böylece ikisini de değiştirmeye yardımcı olabilmek için. Marksist klasikleri okuyun. Tarih okuyun. Şiir okuyun. Zihninizi besleyin ve görüşünüzü keskinleştirin.

▪ Formda kalın. Vücudunuz bir tapınak değil, bir silahtır. Onu eğitin, terbiye edin. Halkınızı koruyacak ve gelebilecek her şeye dayanacak kadar güçlü olun.

▪ Örgütlenin. Nihilizmi besleyen sistemlerden bağımsız olan devrimci bir örgüte katılın veya böyle bir örgüt kurun. Tek başınıza kazanamazsınız. Bu, bir hobi veya kulüp faaliyeti değil. Bu iş, disipline, odaklanmaya, gerçek becerilere ve sistemi devirip daha iyi bir dünya yaratmak için mücadelede güveneceğiniz yoldaşlara ihtiyaç duyar.

▪ Kök salın. Sadece internetteki sohbetlerle yetinmeyin. Birlikte yemek yiyin. Kendi ailenize ve topluluğunuza sahip çıkın. Herkesle iç içe yaşayan, güvenilir biri olun.

▪ Gereksiz yüklerden kurtulun. Dünya sizi uyuşturmak istiyor. Size rahatlığı, konforu bir tasma gibi satıyor. Eğer pornografi, esrar, LSD, TikTok ve ucuz dopaminin esiriyseniz, zaten yarı yarıya yenilmişsiniz demektir. Hayatınızı adım adım onlardan geri alın.

▪ Düşmanınızı tanıyın. Sistemin nasıl işlediğini inceleyin. Dilin ve söylemin nasıl kontrol edildiğini anlayın. Düşmanlarınızın dilini öğrenin ki onu onlara karşı kullanabilesiniz.

▪ Bir beceri edinin. Bir şeyleri başarın. Dövüşmeyi öğrenin, müzik yapın, sanat icra edin, gıda ürünü yetiştirin. Güç veren ve topluluğunu besleyen bir zanaat bulun. Başkalarını besleyen bir şey yaratmadan bu dünyadan ayrılmayın.

▪ Stratejik sabrı öğretecek uygulamalara imza atın. Bu, bir yüz metre yarışı değil, uzun ve zorlu bir sınıf savaşı. Her zaman doğru seçimler yapamayacaksınız, ilerlemeye devam etmelisiniz. Gerektiğinde dinlenin, ancak asla pes etmeyin. Zafer, binlerce küçük karardan oluşur, bu yüzden doğru kararlar için savaşmaya devam edin.

Disiplin, ceza değil. Özgürlüktür. Çevrenizin bir ürünü olmadığınızı ilan etme eylemidir. Kendi iradenizi geri kazanmanın ve düzen için tehlikeli hale gelmenin yoludur. Katı bir uyumlulukla ilgili değildir. Karakterde daha keskin, düşüncede daha net ve bağlılıkta daha güçlü olmak için verilen günlük mücadeledir.

Disiplin, çürümeye karşı koymanın yoludur. Rahatlık yerine büyümeyi, dikkat dağıtıcı şeyler yerine amacı seçmenin yoludur. Ancak bu içsel mücadele, daha büyük bir şeye bağlanmazsa hiçbir anlam ifade etmez. Sadece kendimiz için eğitim vermeyiz. Başkalarını yükseltmek için eğitim veririz. Düzenleyici, inşacı, koruyucu ve vizyoner olmak için eğitim veririz. Eğitim veririz, çünkü dünya çürüyor ve dönüşmekten başka seçeneğimiz yok.

“İnsani özü, her bir bireyde var olan soyut bir kavram değildir. Gerçekte, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.”

[Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler 6. Tez]

Büyüme sürecimiz, sadece içsel irademizle değil, kurduğumuz ilişkilerle, direndiğimiz sistemlerle ve çevremizdeki dünyayı yeniden şekillendirmek için attığımız kolektif eylemlerle de şekillenir. Disiplin, bu sürecin temelidir. Örgütlenmeye hazırlanma yöntemimizdir. Güveni böyle kazanırız. Mücadelede bu şekilde güvenilir hale geliriz. Bu, hayatınızda bir yapı oluşturmak demektir. Kendinizi sorumlu tutmaktır. Bilinçli bir şekilde çalışmaktır. Sabırlı olmaktır. Zor zamanlarda ortaya çıkmak, yoldaşlara yaslanmak ve karşılığında onlara gücünüzü sunmaktır. Disiplin, yalnızlaşmak değildir. Kalıcı olabilecek bir şey inşa etmenin yoludur. Bu dönüşüm, tam da sizinle başlar.

Bağlantı

İçsel dönüşüm, son değil, sadece başlangıçtır. Bu dünyanın etrafınıza ördüğü kabuktaki ilk çatlaktır. Rahatlık, korkaklık, dikkat dağıtma ve nefsi alışkanlıklarımızla mücadele ettiğimizde, bu sistemin bizi sardığı kabukları söküp atmaya başlarız. Net ve duru bir şekilde görmeye başlarız. Yeniden hissetmeye başlarız. Hayatımızın amacının asla yalnızlık, rekabet ve anlamsız emek üzerinden tükenmek olmadığını hatırlamaya başlarız. Ancak bu mücadele içsel kalırsa, eksik kalır. Kolektif eylem olmadan kişisel netlik, kendini şımartma eyleminden başka bir şey değildir.

Amaç, sadece daha iyi hissetmek değil. Savaşabilen, inşa edebilen, dünya istediğinde yük taşıyabilen biri olmak. Kendinizi tek başınıza özgürleştiremezsiniz. Yabancılaşma denilen illetten, düşünerek kurtulamazsınız. Günlük tutarak, meditasyon yaparak veya egzersiz yaparak sistemden kurtulamazsınız. Bunlar, kendinizi geliştirmenize yardımcı olabilir, ancak bıçağı hiç kullanmazsanız keskinleştirmenin hiçbir anlamı yoktur.

Sistem, bağlantısız insanlardan beslenir. Kafalarının içinde sıkışmış, döngülere saplanmış, ekranların arkasında kalmış insanlardan kâr eder. Bu yüzden size büyümenin yalnız bir yolculuk olduğunu, kendini geliştirmenin öz saygıyla bittiğini, iyileşmenin bir yaşam tarzı markası olduğunu öğretir.

Bu sistem, sizden daha iyi bir işçi, daha iyi bir tüketici, daha hoş bir köle olmanızı istiyor. Ama devrim, acınızı bir marka kılma çabanızın ürünü olamaz. Devrim, bu acıya neden olan dünyayı reddetmenin eseridir. Mücadelenin amacı, bu cehennemde hayatta kalma çabasında daha verimli olmak değildir. Amaç, kendinizi mücadeleye ve başkalarını da aynısını yapmaya hazırlamaktır. İşte kurulması gereken bağlantı budur. Öz disiplin, bağlılığı doğurmalıdır. İçsel berraklık, dışarıda bir amaç belirlenmesini sağlamalıdır.

Tarih, örneklerle yüklü. Bolşevikler, bu bağlantıyı bizzat canlarıyla kurdular. Sadece devrim teorisi üretmekle kalmadılar, devrim için eğitim aldılar. Lenin, yıllarını sürgünde geçirdi, kendini çalışmaya, çeviriye ve stratejiye adadı. Şehitlik için değil, kapasiteni geliştirmek için disiplin üzerine kurulu bir hayat yaşadı. Bolşevikler, disiplinin ahlakla değil, tarihsel sorumlulukla ilgili olduğuna inanıyorlardı. Harekete faydalı olmak için kendilerini eğittiler, çünkü devrimin öfkeden fazlasına, savaşçılara ihtiyacı vardı.

Kara Panterler de böyle yaşadılar. Her sabah okula gitmeden önce binlerce çocuğun karnını doyuran hayatta kalma programları için çalıştılar. Klinikler kurdular. Siyasi eğitimler verdiler. Devrimci erdemi soyut bir şey olarak görmediler. Onu bedenleriyle bilfiil somutladılar. Erken kalktılar, ofisleri temizlediler, teori okudular, yürüyüşlere katıldılar, öz savunma eğitimi aldılar ve topluluklarına hizmet ettiler. Kuralları uyguladılar: işteyken uyuşturucu yok, hırsızlık yok, toplantılarda uyumak yok... Bu, otoriterlik değildi. Bu, yapının içerisinde silaha dönüştürülmüş sevgiydi. Halkı temsil ettiklerini biliyorlardı. Onlar için savaşmaya hazırlanıyorlardı.

Değişmeye başladığınızda, başkalarının da değişmesine yardım etmelisiniz. Kendi hayatınızı örgütlemeye başladığınızda, başkalarını da örgütlemeye başlamalısınız. Bir örgüte katılırsınız. Bir örgütlenme süreci başlatırsınız. Henüz var olmayan bir geleceğe inanan insanları bulursunuz, onlarla birlikte, tuğla tuğla hayatı inşa edersiniz.

Disiplinli ve açık görüşlü insanlar birleştiğinde, bir tehdit haline gelirler. Bir güç haline gelirler. Boş sözlerle değil, yönü olan bir yaşam sürerek başkalarına ilham verirler. Bu dünyanın büyük bir bölümünü kaplayan çaresizlik sisini dağıtırlar. İnsanlara yeniden hayatta olmanın ne anlama geldiğini hatırlatırlar. Hareketler böyle büyür. Devrimler böyle başlar. Kendiliğinden patlamalardan değil, kendi dönüşümlerinin sadece bir başka izolasyon biçimi olmasına izin vermeyi reddedenlerin istikrarlı, örgütlü disiplininden doğarlar. Aynadan çıkıp dünyaya adım atarlar. İç mücadelelerinin izlerini taşırlar ve güçlerini kendilerinden daha büyük bir şeye sunarlar. Gelecek yazılmamıştır. Ama onu yazmaya hazır olanları beklemektedir.

Sonuç

Narsizmin, dikkat dağıtmanın ve sistemik çürümenin ağırlığı altında boğulan bir dünyada, özgürlüğe giden kestirme bir yol yok. Elimizde işimizi kolaylaştıracak, internetten indirebileceğimiz bir uygulama da yok. Bir trend de söz konusu değil.

Bizi bu anın içinden çekip çıkartacak hiçbir hızlı çözüm yok. Tek çıkış yolu, mücadele. Öz disiplin. İçsel çatışmanın ateşinde şekillenen berraklık. Sistem, sizin zayıf, dağınık, onaylanmaya bağımlı hale gelmiş, fedakârlığa alerji geliştirmiş kişiler olmanızı istiyor. Rahatlığı huzurla, zevk düşkünlüğünü özgürlükle karıştırmanızı istiyor. Oysa huzur inşa edilmeli, özgürlük kazanılmalı.

Bu, nefsin tatmini için kendini geliştirmek değil. Optimum seviyeye ulaşmakla ya da daha etkileyici olmakla da bir alakası yok. Bu, devrimci karakterin geliştirilmesidir. Bu, bir temel atmaktır. Kolektif gücün inşa edilebileceği sağlam bir temel. Bu içsel dönüşüm olmadan, hareketlerimiz içten çürür. Titizlik olmadan, baskı altında çökeriz. Disiplin olmadan, büyümeyiz. Sürükleniriz.

Bu yolu ciddiye alanlar. Çelişkileriyle yüzleşenler. Şüphe ve korkunun üstesinden gelenler. Kendilerini çelik gibi sertleştirenler. Sistem bunları tehlikeli bilir. Bunlar, başkaları düştüğünde onları sırtlayanlardır. İçsel mücadele, dışsal mücadeleye yol açmalıdır.

Nefsle mücadele, bankacılarla mücadeleye evrilmelidir. Kişisel uyanış, siyasi netliğe dönüşmelidir. Sadece daha iyi olmak yeterli değildir. Hazırlanmalısınız. Aynaya bakıp sadece kim olduğunuzu değil, kim olmanız gerektiğini de görmelisiniz. Bir inşacı. Bir savaşçı. Bir yoldaş. Çöküşte olan bir dünyada bir ışık.

Gelecek, hayatta kalmaktan daha büyük bir şeye kendini adamış olanlar tarafından inşa edilmelidir. Güçsüz değilsiniz. Eğitimdesiniz. Her gün bu eğitimin bir parçası olsun. Her başarısızlık, size bir şeyler öğretsin. Her zayıflık, güç için bir fırsat olsun. Ve zamanı geldiğinde, kapı aralandığında ve tarih sizi çağırdığında, o kapıdan geçmeye hazır olmalısınız. Dünyayı yeniden şekillendirmeyi ummadan önce, kendi içsel savaşlarımızı vermeliyiz. Disiplinli bir benlik, disiplinli bir toplumun tohumudur.

Devrimci Eğitim ve Eylem Birliği
28 Temmuz 2025
Kaynak

Zohran Mamdani ve Yumuşak İsyanın Büyüsü

Zohran Mamdani’nin hikâyesinin insanı baştan çıkartan bir yanı var. Queens’li bir isyancı. Afrika’dan gelip Amerika’ya iltica etmiş, sömürgecilik karşıtı bir akademisyen olarak kariyer yapmış, altmışlarda otobüslerdeki siyah-beyaz ayrımını protesto etmek için düzenlenen Özgürlük Yolculuğu eylemine katılmış bir babanın ve Altın Küre ödülü almış Güney Asyalı bir sinema yıldızı annenin oğlu. Taksi şoförleri için açlık grevi yapan biri. “Yeni” New York’un yüzü: hem esmer, hem Müslüman, hem bir diasporaya ait, her dayanışma eyleminde boy gösteriyor, TikTok’ta da var. Amerikan liberalizminin insanın suçlu değil de zeki görünmesini sağlayan, solun umut olduğunu ortaya koyan şefkatli pozlarıyla önemli bir isim.

Mehdi Hasan, onu “ancak her kuşağa bir kez nasip olacak bir siyasi yetenek” olarak tarif etmişti. Türev piyasasını ve hacizleri icat eden şehir için gayet demokrat bir sosyalist. Ev sahiplerinin krallığında kiraları sabitleyen peygamber. Hâlâ ılımlılığı modernlikle karıştıran bir metropol için yumuşak dilli bir radikal.

Mamdani’nin kampanyası ve zaferi, tabii ki ihtişamlı olmalıydı.

Mamdani’nin adaylığı, sadece karizma, politika veya diasporaya ait gurura dair bir mesele değil. Burada aslında, isyanın tam da onu engellemek için tasarlanmış kurumlar içinde hayatta kalıp kalamayacağı sınanıyor. Bu pratiğiyle Mamdani, muhalefetle yüzleşmek yerine onu absorbe etme yeteneğinde yatan hain dehasıyla bilinen bir parti içinde tarihin akış yönünü değiştirmenin mümkün olup olmadığını sorguluyor. Amerika’da hep gördüğümüz oyun, bir kez daha sahneleniyor: İktidar, sahneye geri dönüp “buyur gir ama uslu duracaksan” diyor. O anda radikal dil, yöneticilerin belirlediği dilbilgisine evriliyor.

Elimizde, Demokrat Parti’nin sınırlama konusunda nasıl bir işlev ortaya koyduğunu inceleyeceğimiz bir örnek var. Bu parti, itaati katılım denilen kadife ipliklerle örüyor. Sosyalist söylem, bir zamanlar liberal veya “demokratik” uzlaşma çerçevesinde dile getirilirken, bugün kapitalist düşmanlığı yenme kapasitesinden yoksun bırakıldı, kapsanacak, satın alınacak bir şeye dönüştürüldü.

Mamdani fenomeni, Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez’in yürüdüğü yolda zaten net bir biçimde gördüğümüz bir modelin yansıması: siyasi arenaya makineyi kırmak için giren ilerici, sonunda parti çizgisini benimseyip uzlaşma için kitlesel onay üretmek üzere harekete geçiyor. Hikâye, günlük dildeki anlamıyla bir ihanet değil, tarihsel anlamda bir ihanet; liberal hegemonyanın sınırlayıcı yapısına has olasılıkların ihaneti.

Demokratik Sosyalizm veya Liberal Partinin Gözetiminde Sosyalizm

Demokratik sosyalizm teoride, yeniden dağıtım, metalaşmanın ortadan kaldırılması ve gücün kolektif olarak yeniden örgütlenmesini vaat eder. Ancak pratikte, özellikle ABD’de, genellikle bir marka oluşturma talimine dönüşür: sermayenin mantığını ortadan kaldırmak yerine özümsemek üzere inşa edilmiş liberal ve ilerici bir sol aygıt içinde sergilenen, özlem duyulan bir kimlikten başka bir şey üretmez. Demokrat Parti, izin verilen solun yumuşak sınırı olarak işlev görür. Radikal söylemi memnuniyetle karşılar, ancak radikal sonuçları yasaklar.

Zohran Mamdani, bu paradoksa, Amerikalı Demokratik Sosyalistler içindeki “yönetip dönüştürebiliriz” diyen hizbin temsilcisi olarak dâhil oluyor. Kira fiyatlarını sabitleme, ücretsiz toplu taşıma, belediye tarafından işletilen marketler ve 30 dolarlık asgari ücret üzerine kurulu kampanyası, çalışan insanların hak ettiği dünya için hazırlanmış belediye müfredatından başka bir şey değil. Bahsi edilen hedeflere ulaşmak için bu programı Demokrat Parti üzerinden uygulamak isterseniz, aynı yapı, tüm arzularınızı köreltecektir.

Çelişkiler, yapısal niteliktedir, kişisel değil. New York’taki her ilerici aday, yönetilen bir muhalefetin mevcut ekosistemini miras alır:

▪ Sermaye devreye girene dek dayanışma içinde olduğunu ilan eden sendikalar;

▪ Konut mevzuatını perde gerisinde hazırlayan müteahhitler;

▪ Reklâm gelirlerini tehdit eden yeniden dağıtım sorunu ortaya çıkana kadar isyancıları destekleyen medyadaki siyaset simsarları;

▪ Rahatsızlık söylemsel düzeyde kaldığı sürece “ilerici” kampanyaları finanse eden bağışçı ağları;

▪ Kamu düzeninin garantörü gibi görünen ancak şehrin paramiliter sermaye kanadı gibi hareket eden polis sendikaları.

Buradan ne tür bir sonucun ortaya çıkacağını öngörmek mümkün. Bu sisteme devrimci bir niyetle giren aday, zorunlu olarak iki dil konuşmak zorundadır: biri, kendisini doğuran hareket; diğeri ise onu yönetecek kurum için. Bu iki dil arasında yapılacak tercüme işleminde, isyan, politik pragmatizme; kopuş ise reforma dönüşür.

Mesele, Mamdani’nin samimi olup olmaması değil. Asıl sorulması gereken soru şudur: “Mamdani’deki samimiyet, hayal gücünden çok itaati ödüllendiren bir yapı içinde varlığını sürdürecek mi sürdüremeyecek mi?” Tarih, bize sürdüremeyeceğini öğretmektedir. Makineyi çalıştırmak için dilbilgisini benimsemek zorundasınız ve o dilbilgisiyle o makineyi parçalayamazsınız.

Kurumlara Bağlılık

Demokrat Parti’ye bağlılık ödüllendirilmez, içselleştirilir. Parti çizgisine bağlılık ise ödüllendirilir ve onun olgun bir siyasi hesaplamanın sonucu olduğu söylenir. Partiye girenler, kendi itaatlerini nüfuzla karıştırırlar. Stacey Abrams’ın siyasi yolculuğu halen daha öğretici. Georgia’da Demokrat Parti’nin iki kez vali adayı gösterdiği isimken zamanla oy hakkı reformunun simgesi haline geldi. Hırslı ama disiplinli, iddialı ama saygılı bir siyasetçi olarak, “iyi ilericiler”in liberal hayallerini kendisinde somutladı. Cinsel saldırı iddiaları karşısında Joe Biden’ı eleştirmedi hatta onu  savundu. Ardından 2022’deki seçim kampanyası sırasında polise akan paraların artırılması sözünü verdi. Bu vaadi, sadece siyaset alanında atılmış hesaplı bir adım değildi. O, özünde, iktidara daha yakın olmak için sınava tabi tutuluyordu. Beklediği ödülse hiçbir zaman gelmedi.

Demokrat Parti içindeki ilerici isimler, hep bu yolu yürüyorlar. Ortada tarihsel bir emsal bulunmamasına rağmen, “partiyi içeriden sola itebileceklerine” samimiyetle inanıyorlar. Georgia’yı “maviye çeviren”, Demokrat Parti’nin kazanmasını sağlayan Warnock ve Ossoff’tan, bir vakitler Kongre’nin isyankâr vicdanı olarak ilan edilen (Alexandria Ocasio-Cortez, İlhan Ömer, Ayanna Pressley ve Raşide Tleyb’den oluşan) Ekibe kadar tüm bu Demokratlarda bulunan “isyankârlık”, seçimlerde illaki zafere ulaşıyor. Ancak, göreve geldikten sonra bu isimler, kurulu düzenin hedeflerine uyum sağlamaları için eğitiliyorlar. Muhalif bir blok olarak başlayan hikâye, zamanla derin Demokrat Parti için bir tür ahlaki ölçüt işlevi görüyor. Bu isimler, sermaye veya imparatorluk mimarisine hiçbir maddi tehdit teşkil etmediklerinden, tümüyle hoşgörüyle karşılanıyorlar.

Mamdani, bir dizi tavizde bulundu: geçiş süreci için belirlediği ekibi ılımlı isimlerle doldurdu, Başkan Trump’la görüşerek parti adabına uygun davrandı, seçmen kitlesinden ICE soruşturmalarına mani olmamalarını rica etti. Tüm bu tavizler, esasen uzun sürecek uyumlulaşma sürecinin yankıları. Geçiş döneminin ilk aylarında bu tavizler pek hayra alamet değil.

Bu süreçten çıkartılacak dersler birilerini alaya almak değil, olanı biteni net ve duru bir biçimde görmek için. Demokrat Parti içinde muhalefet susturulmaz, ama belirli kalıba dökülür. Ortadaki yapı, aleni baskıcı niteliğini süs püsle örtbas etmeye ihtiyaç duyacak kadar karmaşıktır. Birilerini alır göklere çıkartır, iç eder, mülkü haline getirir, nihayetinde tüketip atar. İçeri aldığı isimler hizaya girmeyi reddettiklerinde, mekanizma, mali disipline başvurur. Bir zamanlar yüceltilen, göklere çıkartılan Cemal Bowman ve Cori Bush, New York Borsası parasının aktığı AIPAC destekli kampanyalar üzerinden susturuldu. Sapmanın bedeli, dışlanma değil, yok edilmektir.

Bernie-AOC Tuzağı: İsyancılardan İktidar Yorumcularına

Bu filmi daha önce de izledik. Sanders: Partinin mekanizmasıyla karşı karşıya kaldığında neoliberal mirasçısını desteklemeyi seçen sınıf politikası vaizi.

Ocasio-Cortez: Bir zamanlar kurulu düzeni dehşete düşüren barmen isyancı, şimdi onun etkili yorumcusu olarak yeni bir şekil alıyor. Yürüdükleri yolda, radikal enerji idari nezakete dönüştürüldü, hep o bildiğimiz politik isimleri üretti.

Kontrollü isyanın yedi aşaması:

1. Gençleri harekete geçirin.

2. Merkezde duranları korkutun.

3. Müzakerelere girin.

4. “Sorumlu yönetişim” tabirini öğrenin.

5. Medyanın sizi olgunluğunuz sebebiyle övmesini sağlayın.

6. Aşamalı ilerlemenin mantığını özümseyin.

7. “Gerçekçi reform”un yeni yüzü olun.

Bu döngü, acımasız olduğu kadar öngörülebilirdir. Solun temelini oluşturan, şefkat, dayanışma, kolektif mücadele gibi ahlaki kelimeler, “sonuçlar” ve “paydaşlar”dan söz eden yönetim diline evriliyor. Eleştiri, yerini uzlaşmaya bırakıyor.

Mamdani’nin kampanyası, bu döngüyü belediyeler yoluyla kırmayı vaat ediyordu: şehirlerin, kapitalist yönetimin kabuğu içinde yeniden dağıtım politikalarını test eden sosyalizm laboratuvarları olarak işlev görebileceği fikrini savunuyordu. Oysa bu, kapitalizm koşullarında kentsel yönetimin işleyişine dair yanlış bir yorumdur.

Neticede şehirler, değişim yaratan laboratuvarlar değil, mali disiplin araçlarıdır. Kentsel neoliberalizm, radikallere güç yerine idari görevler sunan zekice bir tuzak işlevi görür. Belediye binasına girmek, üst borç sınırlarını, önce satın alma hakkını, kemer sıkma ile ilgili emirleri ve her yerde mevcut olan tahvil derecelendirme kuruluşlarının tehdidini miras almak demektir. Bir sosyalist, belediye başkanlığına girerek radikalleşmez, belediye başkanlığıyla evcilleştirilir.

Polis Devletinin Geri Dönüşü

Temmuz 2025’te Mamdani, New York Emniyet Müdürlüğü’nün başındaki isim olan Jessica Tisch’i görevde tutacağını açıkladı. Babadan zengin ve alenen Siyonist olan Tisch, kefalet reformuna karşı çıkıyor, gençlerin suçlu ilan edilmesini destekliyor, kampanyanın bir zamanlar karşı çıktığı yönetici sınıfını temsil ediyor. Bazıları için bu karar şok ediciydi. Ama bu kararda şaşılacak bir yan yoktu.

2020’de attığı bir tvitte Mamdani, “New York Emniyet Müdürlüğü’nün, ırkçı, eşcinsel karşıtı ve kamu güvenliği için büyük bir tehdit olduğunu bilmek için bir soruşturmaya ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan şey, müdürlüğe akan parayı kesmek” diyordu. Beş yıl sonra bu sözlerinin mevcut duruşuyla “alenen çeliştiğini” söyleyen Mamdani, Toplum Güvenliği Dairesi adındaki 1 milyar dolarlık girişimin uygulamaya konulmasını önerdi. Bu daire, mevcut polis teşkilâtının yerini almayacak, sadece onun eksikliklerini giderecekti. Bu ideolojik ricat, yeni değil, kaçınılmaz olduğu için çarpıcıydı.

Polis Şehri ve New York Emniyet Müdürlüğü, Mamdani’nin yürüdüğü yoldaki birer sapma değil. Bunlar, Cedric Robinson’ın bir vakitler “ırkçı kapitalist devlet” olarak adlandırdığı şeyin, yani kamu düzenini mülkiyet korumasına bağlayan bir oluşumun ifadeleri. İster Demokratlar ister Cumhuriyetçiler tarafından yönetilsin, bu mantık muhafaza edilir. Fark, sadece üsluptadır. Liberal devlet, polis bütçesini genişletirken özür diler; muhafazakâr devlet ise bu adımı göklere çıkartır. Her ikisi de aynı zulüm düzenine itaat talep eder.

Demokrat Parti’yi ve Belediyeyi
İçine Düştüğü Cehennem Çukurundan Kurtarmak

Demokrat Parti, çatışmayla malul bir savaş alanı değil, bir müzenin muhalif sanatı hoş gördüğü gibi, solculuğu da hoş gören, onu bir çerçeveye oturtan, bağlamlandıran ve etkisiz hale getiren bir araç. Sinsi amaçlar doğrultusunda kullandığı dehası, isyancıları yenmesinde değil, radikalizmin dekoratif bir etik haline geldiği bu yapı içinde onları sergilemesinde saklı. İlericiler hizmete davet ediliyorlar, ancak varlıklarının bir önemi yok.

Bernie Sanders bunun ispatı, Alexandria Ocasio-Cortez bunun teyidi, Zohran Mamdani bunun bir örneği. Her biri, tarihin sahnesine umut vadeden bir kopuş olarak girdi, ancak yıkmayı amaçladıkları kurumun sergi düzenleyicileri haline geldi. Parti, solu yok etmez, aksine onu evcilleştirir. Ondaki misafirperverlik, tam da onun kurnazlığının bir sonucudur. Karşılama ne kadar büyük olursa, ele geçirme de o kadar derin oluyor.

New York şehrini radikal bir şekilde yönetmek için, sermaye akışlarının, arazi kullanım politikasının, polis teşkilâtının, vergilendirmenin, kamu bankacılığının, işçi konseylerinin ve medya altyapısının, yani belediye gücünün sunduğu gerçek avantajlar üzerindeki tam kontrolü ele geçirmek gerekir. Ancak belediye başkanlığı makamı, bunların neredeyse hiçbirine sahip değil. Kira kanununu Albany’nin zenginleri belirliyor, ulaşımı Büyükşehir Ulaşım Kurumu (MTA) yönetiyor, mali tutumluluk düzeyini ölçen korku endeksini New York Borsası belirliyor, herhangi bir sosyalist, bir yönetmelik taslağı hazırlamadan çok önce reformun sınırlarını ödeme mevzuatı çiziyor.

Mamdani, makamı işgal ediyor gibi görünse de, aslında makam onu işgal ediyor. Mimari yapı, ideolojiyi yutuyor. Devlet, en yerel ölçekte bile, Althusser’in “yönetim kılığına bürünmüş baskıcı bir aygıt” olarak adlandırabileceği şekilde işliyor. Devlet, tüm ideolojik aygıtlar gibi, hegemonyanın diline karşı muhalefeti değil, bu dilde akıcılığı ödüllendiriyor.

Filistin, Netanyahu ve Radikal Dilin Yumuşaması

Filistin sorunu, özellikle solda, Amerikan siyasetinde ahlaki netliğin turnusol kağıdı olarak iş görmüştür, çünkü bu sorun, söylemsel dayanışma ile yapısal cesaret arasındaki fay hattını ortaya koymaktadır. Mamdani, kısa bir an için bu çelişkiyi aşmış gibi görünüyordu. Binyamin Netanyahu’nun Uluslararası Ceza Mahkemesi kararı uyarınca tutuklanması çağrısı, yalnızca hukuken hayalperestçe bir tutum değil, aynı zamanda küresel adalet ile yerel yönetim arasındaki mesafeyi anlık olarak ortadan kaldıran, sembolik açıdan radikal bir hareketti.

Ardından geri çekildiğini ortaya koymak için türlü taklalar atmaya başladı. Siyonistlerin tepkilerine rağmen bir sinagogda fotoğraf çektirdi, Hasidik Yahudileri ile öğle yemeği yedi, kendisine para veren bağışçılara Siyonistlerin kendi yönetiminde “baş üstünde tutulacakları” konusunda güvence verdi. Sık sık dile getirilen BDS yanlısı duruşuna ve Bowdoin Üniversitesi’nde Filistin’de Adalet Yanlısı Öğrenciler örgütünü kurmasına rağmen, “Siyonizm karşıtı değilim, sadece Filistin yanlısıyım” açıklaması yaptı.

Sol, hemen feryat figan etti. Sağ, bıyık altından gülümsemekle yetindi. Ortadakiler ise onun olgunluğunu alkışladılar.

Aslına bakarsanız, Filistin meselesi konusunda verilen taviz, sadece Mamdani ile değil, aynı zamanda bu pişmanlık ritüelini talep eden Demokrat Parti’yle ve daha geniş manada Amerika’daki liberal yapıyla ilgiliydi. Amerikan ilerlemeciliğinin her bir bileşeni aynı ahlaki sınavla yüzleşiyor: İlericiler, seçilebilmek için İmparatorluğun sözlüğüne uyum göstermek zorunda kalıyorlar. Filistin, kabul edilebilir eleştirinin sınır taşı olduğundan, Demokrat Parti’ye girmek için ödenen bir bedeldir. Liberal çerçeve içinde, adaletten ancak soyut kaldığı sürece bahsedilebilir. Yerleşimci-sömürgeciliği suçlarsanız, ırk ayrımcılığını veya soykırımını yapanın adıyla birlikte anarsanız, saygı duyulacak söylemleri belirlemek için dil polisliği yapan bağışçılar ve yayın kurulları sizi anlaşılmaz ve muğlak bulurlar.

Siyasetin medya yönetimiyle karıştırıldığı durumlarda, görünüm, ilkenin önüne geçer. “Olgunluk” adı altında sergilenen ahlaki koreografi, dayanışmanın sembolizme, sembolizmin ise sessizliğe dönüşmesini sağlar.

Kopuş Mümkündü ama Onun Yerine Anlaşılır Olmak Tercih Edildi

Asıl yaramız da bu.

Zohran Mamdani, bağımsız aday olarak da seçime girebilirdi. Bir fantezi olarak değil, sembolik bir hareket olarak değil, inandırıcı bir yeniden yapılanma adayı olarak. New York, sendikalar, diasporik ağlar ve gençlik hareketleri tarafından desteklenen sosyalist bir adaylığın, meşruiyetin iki partili tekelini kırabileceği az sayıdaki Amerikan şehrinden biri olmaya devam ediyor. Mamdani methedildiği gibi, her nesilde bir kez karşımıza çıkan bir aday olsaydı, siyaset mekanizmasından izin istemezdi. Tarihi kendisini reddedenlere cevap vermeye zorlardı.

Eğer bağımsızlığı seçmiş olsaydı, şu üç dönüşüm yaşanabilirdi:

1. Muhalefet üzerindeki tekelde çatlak: Sol ve liberal arasındaki çizgi görünür hale gelecek, Demokrat Parti “Partiyi nasıl reforme ederiz?” yerine “Özgürleşme neden bizi esir alandan izin almak zorunda?” sorusunu sorardı.

2. Yeni bir siyasi dilbilgisinin icadı: Yaşayacağımız bir yenilgi bile, yurttaşların hayal gücünde yeni bir siyasi özne oluşmaya başlar, Parti’den bağımsız sol siyaset için bir alan oluşurdu.

3. Kurumların aşağılayıcı üslup ve tarzından kurtulma: Gerçek bir siyasi kopuşu gerçekleştirseydik ama gene de yenilseydik, kuşatmayı yücelten, tavizlerle elde edilmiş bir zafer karşısında namusumuzu korurduk.

Bunun yerine, saygın bir ön seçim, kibar bir taç giyme töreni ve soykırım konusunda hesaplı bir sessizlik sunuldu bize. Sosyalist, siyasi arenaya bir tehdit olarak değil, bir süs olarak duhul ediyor. Hareket, pratikte çatışmanın yerine iktidara yakın olmanın cazibesini koydu, yani isyanın öleceği yeri tercih etti.

Bir sosyalist, düzene orada uslu durmak için dâhil olmaz.

Bir sosyalist, korkutmak için girer.

Eğer iktidarı korkutamazsanız, onun dekoru haline gelirsiniz.

Ne Yapılmalı?

Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA) üyesi Kelsea Bond’un Atlanta Belediye Meclisi seçiminde elde ettiği son zafer bize onun da, Mamdani’nin o koltuğa yürürken kullandığı yoldan ilerlediğini gösteriyor. Mekân farklı ama yapı aynı. Her iki kampanya da DSA ve Çalışan Aileler Partisi tarafından desteklendi. Ahlaki söz dağarcığı olarak uygun fiyatlılık, eşitlik ve güvenlik üzerinde duruldu. Bond’un internet sitesindeki açıklama metninin sonunda, “parasını milyarderler değil, Atlanta için Kelsea Bond ekibi ödedi” yazıyor. Slogan büyüleyici, hatta samimi. Ancak eksiklik dikkat çekici: (anti) kapitalizmden hiç bahsedilmiyor.

İster inançlı ister şüpheci olsun, Demokrat Parti’ye giren her ilerici veya sosyalist, sonunda onun halesine teslim olur. Bu kurum, bir dönüşüm aracı değil, bir dönüştürücü mekanizmadır. Öfkeyi retoriğe, acil konuları politika özetlerine dönüştürür ve devrimi reformun ellerine teslim eder. Bond’dan Mamdani’ye kadar tekrarlanan bir ders var: Mekanizmaya dâhil olanlar, onun tarafından tüketilirler.

Bu nedenle Amerikan solu, iktidara yakın olma takıntısından vazgeçmelidir. Masada yer almak özgürlük değil, evcilleşmektir. Gereken şey, mimari yapı içinde temsil edilmek değil, paralel gücün, yani seçim izinlerinin verili sınırları haricinde faaliyet yürüten sendikalar, kooperatifler, medya altyapıları ve sosyal hareketlerin yavaş ve sabırlı bir şekilde inşa edilmesidir.

Bu mücadelenin kulaklara fısıldadığı talimat net ve açıktır:

Düzene dâhil olmayı dönüştürme eylemiyle karıştırmayın.

Görünürlüğü zafer sanmayın.

Temsili yeniden dağıtımla karıştırmayın.

Her nesilde bir kez nasip olacak bir aday, nezaketle, kimseyi incitmeden kazanan değil, reddederek haritayı yeniden çizen kişidir.

Ahlakçı taklalar, yönetimsel iyilikseverlikler ve adaleti medeniyetle takas eden bitmek bilmeyen uzlaşmalar karşısında bitap düşmüş neslimiz için Mamdani denilen moment, bir hayal kırıklığı değil, bir aydınlanma olarak algılanmalıdır.

Demokrat Parti özgürleştirmez, düzenin pisliklerini arındırır. Belediye sosyalizmi, karşı iktidarı inşa etmeden, bürokratik yapıyı ele geçirerek hayatta kalamaz.

Filistin, hâlâ bir turnusol kağıdı olmaya devam ediyor. Zarf, mazrufun düşmanıdır. “Seçilme yeterliliği” ise itaatkarlığın mecazi ifadesi.

Gelecek, birilerinden izin bekleyenlerce inşa edilmeyecek. İlerici belediye başkanlarına ihtiyacımız yok, yeni siyasi imkânlara ihtiyacımız var ve bu imkân, ön seçimlerde değil, kopuş pratiklerinde açığa çıkar.

Tarih, her zaman sabırlı olduğu için, devlet binasının önüne çekilmiş o havalı kadife halatın altından gülümseyerek geçenleri değil, o halatın önünden geçmeyi reddedenleri hatırlar.

Ali Rıza Han
Joshua Reed

29 Ocak 2026
Kaynak