SOAS Profesörü Achcar

Sol geleneğe mensup olan ve Londra’daki bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışan bir akademisyen, İngiliz askerlerine ders verdiği için kendisini eleştiren öğrencilerine cevap verdi.
Geçen hafta öğrenciler, SOAS’in [Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nun] Asya ve Afrika’daki ülkelerle ilgili kültürel tavsiyelerde bulunmaları sebebiyle, Savunma Bakanlığı’ndan 400.000 Sterlin aldığını ortaya çıkartmışlardı.
Okulda çalışan öğretim görevlilerinden Profesör Gilbert Achcar, üç sayfalık açık mektubunda söz konusu programı savundu.[1]
Achcar, askerlere Ortadoğu konusunda verdiği derslerin “alt kıdemli askerî personele eleştirel üsluba sahip akademisyenlerce verildiğini ve esas olarak bölgenin tarihi, siyaseti ve sosyo-ekonomisi ile ilgili oluğunu” söyledi.
“Öğretim kadrosunun öğrettiği her konu başlığı, bazı askerlerin de yaptıkları gibi, SOAS’te derslere girmek suretiyle öğrenilebilen, kamunun temin edebildiği yazılarda yer alan başlıklardır” diyen Achcar, daha öncesinde Noam Chomsky ile kitap yazmıştı. Achcar, “asıl önemli olan, herkesin askerlerin bile eleştirel sesleri işitmesini sağlamaktır” diyen Chomsky’nin saygın bir solcu aydın olarak kendisini ikna ettiği iddiasında bulunmuştu.
Profesör Chomsky ise 2006’da ABD ordusuna bağlı West Point akademisinde ders vermiş. SOAS profesörü Achcar’ı İngiliz askerlerine ders vermesi konusunda asıl etkileyen de bu.
Profesör Achcar, kaleme aldığı açık mektubunda, “bu ülkenin ordusunun ve güvenlik personelinin sadece sağcı eğitime maruz kalmasını mı tercih edelim yani?” diyor ve devamında şu soruyu soruyor: “Bu eğitim, bugün Jeremy Corbyn’in portrelerini atış talimlerinde hedef olarak kullanan sağcı askerleri haklı olarak eleştiren İşçi Partisi’nin çıkarına mı değil mi?”
Söz konusu programı ifşa eden Zihinlerimizin Dekolonizasyonu isimli SOAS öğrenci örgütü, bakanlığın dünyanın güneyinde oynadığı tarihsel ve sömürgeci/kapitalist role istinaden, üniversitenin Savunma Bakanlığı ile tüm bağlarını kopartması çağrısında bulundu.
Star’a yazdığı başka bir mektupta ise Profesör Achcar şu açıklamayı yaptı: “Emperyalist planlara ve eylemlere katkı sunan her türden faaliyete karşı çıkmak, benim için asıl kırmızıçizgidir: misal, eğer benden askerî stratejistlere veya MI6’e faaliyetleri konusunda tavsiyelerde bulunmam istenmiş olsaydı, bu isteği kesinlikle reddederdim. Eğer benden Irak işgali esnasında nasıl hareket edecekleri konusunda Birleşik Krallık ordusuna tavsiyelerde bulunmam istenmiş olsaydı, bu isteğe kat’i surette karşı çıkardım.”
Phil Miller
Dipnot
[1] Gilbert Achcar, “Training Provided by SOAS to External Organisations”, 26 Temmuz 2019, SOAS.

Yeni Bir Amerikan Devrimine Doğru

Tüm mücadele süreci, farklı milletlerden ve sınıflardan ezilenlerin nasıl yönetildiklerine dair görüşlerini değiştirmelerine bağlıdır. Ezilenlerin, gündelik geçimlerini sağlama noktasında başvurdukları yöntemleri ve araçları değiştirme gücüne sahip olduklarını görmeleri gerekmektedir. Halk gücüne, ilkin politik eylem için teorik ve ideolojik bir zemin inşa etmek suretiyle kavuşur. Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz. Devrimci pratik yoksa kimse bilinçlenmez; kitleler, kendileri ve çocukları için daha iyi bir gelecek için eyleme geçemezler.
Ellilerin sonlarında ve altmışlarda insan hakları hareketi ve Vietnam Savaşı karşıtı hareketi, şirketlerin yönettiği Amerika’nın toplumsal dokusunu değiştirmeyi bilmişti. Süreç içerisinde devrimci değişime inanç galebe çaldı, devrimci kültür hâkim hâle geldi. El Hacı Malik Şabaz’ın [Malcolm X’in] ifadesiyle:
İçinde yaşadığımız dönemde bizler, zulüm görenler olarak, zalimden sistem, mantık ve akıl talep ediyoruz. Oysa zalimin mantıklı bulduğu bir şey mazlum için asla mantıklı değildir, zalim için makul olan, mazlum için asla makul değildir. Bu ülkedeki siyahlar [Yeni Afrikalılar] bizi sömürenlere makul gelen şeylerin bizim için makul olmadığını anlamaya başlıyorlar. Eğer ‘Zenci Devrimi’ denilen mücadelede kimi sonuçlara ulaşmak istiyorsak, en alttakiler olarak bizler, akla ve mantığa dayalı yeni bir sistem inşa edebilmeliyiz.
Geçmişin solcu, devrimci mücadelelerin elde ettiği tüm sosyo-ekonomik kazanımları ortadan kaldırmak için plütokrasi, seksenlerde ve doksanlarda patronların uşağı medyayı ve sağcı propagandayı devreye soktu.
Bu noktada plütokrasi, solcu örgütleri yok etmek için FBI eliyle yürütülen Cointelpro operasyonlarına devam etti. Reagan ve George Bush’un sağcı iktidarları emperyalist hegemonyanın alanını genişletti. Newt Gingrich’in geliştirdiği “Amerika’yla Sözleşme” stratejisi, evanjelik Hristiyanlarla geniş bir koalisyon meydana getirdi. CIA’in Güneydoğu Asya ve Afganistan’dan getirdiği eroin, Kolombiya ve Peru’dan temin ettiği kokain ülkenin üzerine boca edildi, bu uyuşturucu akını ezilenleri mahvetti, uyuşturucu çeteleri pıtırak gibi çoğaldı, şirketlerin elindeki müzik endüstrisinin istismar ettiği “gangster rap’i”nin oluşturduğu kültür desteklendi. Önceki mücadele döneminde alınan yenilgi, bir bakıma Yeni Afrikalıların, Latinlerin ve gençlerin hapse tıkılmasının ve pozitif ayrımcılığın ortadan kaldırılmasının bir sonucu idi.
Bunun dışında bir de 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’nün yıkılmasından ve Pentagon’a yapılan saldırıdan bahsetmek gerek. Irak Savaşı, ardından Afganistan’da başlayan savaş sayesinde sağcılar ve takip ettikleri aşırı milliyetçi çizgi, şirket medyası eliyle yürütülen propaganda ile birlikte, Amerikan halkının sağın gündemini desteklemesini sağladı. Böylelikle sağcılar, Amerikan halkını ülke içerisinde faşizmin somutlaştığı, ABD A.Ş.’nin emperyalist askerî küreselleşmeyi beslediği sürece destek vermeye ikna etti. Sağcı milliyetçilerin Amerikan halkı üzerindeki sosyo-psikolojik/kültürel nüfuzu ve kontrolü bu şekilde tesis edildi.
Bu tespitler, yapmamız gerekenlere dair bir şeyler söylüyor olmalı. İlerici ve devrimci güçlerin, ezilenlerin kararlarında ne vakit ve nasıl söz sahibi olacakları üzerinde durulmalı. “Kitlelerden kitlelere” ilkesi, her eylemcinin sadık kalması gereken yol gösterici ilke olarak görülmeli. Amerika’da faşizmin saldırılarını durdurmak için devrimci eylemden gayrı bir yol olmadığı açıktır.
Bu bağlamda ilerici ve devrimci güçler, Ulusal Yoksulların ve Ezilen Halkların Kongresi’ni örgütlemeli, böylelikle ülke genelinde devrimci bir gündem oluşturabilmelidirler. Sonrasında bu gündem, sosyo-ekonomik ve politik platform hâline gelmeli, bu platforma katılan herkes, kendi toplumlarına gidip uygulanacak kararları aktarabilmelidir. Devrimci gündem, seçim siyasetine de tatbik edilebilmelidir. Böylelikle ezilen kitlelerin oylarını almak ve bu yönde kampanya yürütebilmek için siyasetçiler, bu gündemi ana zemin olarak kullanacaklardır. Siyasetçiler bu gündeme destek vermiyorlarsa, ilericiler devrimci gündem ve platform için kampanya yürütecek kendi adaylarını destekleyeceklerdir. Bu noktada bilinmelidir ki söz konusu seçim kampanyaları, ulusal kurtuluş mücadelesi ve sınıf mücadelesi bağlamında kitleleri bilinçlendirmek amacıyla yürütülmeli, statükonun korunmasına yönelik seçim çalışmalarına karşı çıkan birer taktiksel girişim olarak ele alınmalıdır.
Devrimci gündem, komitelerin, birliklerin, koalisyonların ve cephelerin kurulması ile devrimci gündem uygulanma imkânı bulacaktır. Bu sayede ilericiler ve devrimciler birlik olacaklar, ülke genelinde elde edilen bu kararlılık, tüm hareket bünyesinde hizipçiliğin ve tarikatçılığın kökünü kazıyacaktır. Bu ulusal strateji, kitle hareketinin, halk hareketinin oluşumunda yüzleşilen tüm sorunların çözümünde başvurulacak, her derde deva olacak bir adım elbette ki değildir. Kara Panter Partisi’nin geçmişte ortaya koyduğu çabalar dikkate alındığında benzer bir görevi ifa edebilme noktasında kongre seçeneğinin örgütlenmesinin zaruri olduğu görülecektir.
Kara Panter Partisi, 5 Eylül 1970’te Temple Üniversitesi’nde Devrimci Halkın Genel Kurulu’nu topladı ve bu kurula on bin eylemci iştirak etti. Ardından parti, Kasım ayında Howard Üniversitesi’nde Halkın Devrimci Anayasa Kongresi’ni toplama kararı aldı. Ancak maalesef FBI’ın Cointelpro operasyonları üzerinden gerçekleştirdiği müdahaleler sebebiyle kongre toplanamadı. Sonrasında partinin önde gelen isimleri tutuklandı ve bu liderlerin kongreyi örgütlemesine mani olundu. Bugün Ulusal Yoksulların ve Ezilen Halkların Kongresi başarıyla toplandığında sağcı faşist siyasete meydan okumayı bilecek, yoksullara ve ezilen halklara kitle hareketi ve halk hareketi dâhilinde onların hayatlarının dizginlerini ellerine almaları konusunda gereken ilhamı verecektir.
Celil A. Müntekim
[Kaynak: This Country Must Change: Essays on the Necessity of Revolution in the USA, Yayına Hazırlayan: Craig Rosebraugh, Arissa Media Group, 2009, s. 30-33.]

Din ve Devrim

Malcolm’ın Mirasçıları

“Kara Panter Partisi’nin kuruluşunda asıl harekete geçirici güç, Malcolm’daki bilgelik, kudret ve insanlık sevgisiydi.”
Black Panther, Mayıs 1969
Malcolm X, Kara Panter Partisi’nin “koruyucu azizi” idi. Parti üyelerinin insan hakları hareketindeki bütünleşmeci yaklaşımlara ve politik yönelimlere şüpheyle yaklaşmasına sebep olan, oydu. Parti üyelerine onları sıradan insanlar iken davaya kendisini adamış birer devrimciye dönüştürecek haysiyete, politikaya ve ırka dair yeni tanımları o temin etti. Yeni politik liderler kuşağı ile kopmuş bağı tekrar kurmak için Afrika’ya o seyahatler düzenledi. Genç siyahları eline silâh alıp kendilerini devletin zulmüne karşı savunmaları gerektiğine ikna eden de oydu.
Malcolm, insan hakları hareketine aktif katılım ve özdisiplin üzerinden maneviyatı ve ruhu canlı tutma becerisine dair bir simgeydi. Bu, bilhassa uyuşturucuyu bırakmasında ve hapishane sicilinde kendisini ele veren bir durumdu. Malcolm, benzer geçmişe sahip insanlara ilham veren bir isimdi. Panterler, Malcolm’ın hikâyesinin birçok yönden kendi hikâyeleri olduğunu biliyorlardı.
Malcolm X, Kara Panter Partisi’ni bizatihi kendisinin geliştirdiği dört görüşle etkiledi: (1) Afro-Amerikanlar, politik hedeflerine ulaşma noktasında silâh kullanabilirler; (2) Harekete katılmak suretiyle bireyler, manevi ve ruhani açıdan iyileşme imkânı bulacaklardır; (3) Siyahlar, başka etnik gruplarla ittifaklara açık olmalı ama bu ittifakları sadece karşılıklı saygı temelinde inşa etmelidirler; (4) İnsan hakları hareketi, ırkçılık ve Batı kapitalizmine karşı uluslararası planda yürütülen mücadelenin bir parçasıdır.
Bu son görüş, farklı yönlerden ele alınmayı hak etmektedir. Bir yandan bu görüşten ülke içerisinde süren insan hakları hareketi için manevi bir güç devşirmek için yararlanılabilir. Söz konusu görüş, DuBois’in Afro-Amerikanların çifte bilince sahip olduğuna dair görüşüyle de uyumludur. Onlar hem Amerikalıdır hem de “zenci”. Siyahlar hem Amerikalıdır hem de ayrı ve özgül bir varlıktırlar. DuBois, siyahların kültürel açıdan sahip oldukları özgünlüğü yitirmeden bütünleşmek niyetinde olduklarından bahseder.[1] Diğer yandansa aynı görüş, Amerikalı siyahları ABD’den politik bağımsızlık talebini meşrulaştırmak adına ülke içindeki bir sömürge olarak tanımlanmalıdır.
Malcolm X (Malcolm Little) babasının ölümü ve annesinin bunun üzerine geçirdiği ruhsal çöküntü sonrası yoksul bir çocukluk geçirir. Bu noktada Malcolm, yüzünü Boston ve New York sokaklarına çevirir, kimsenin adını bile bilmediği sıradan bir dolandırıcı hâline gelir, sonuçta da 1946 yılında hırsızlık suçlamasıyla hapse atılır. Hapishanede ruhani açıdan dönüşüme uğrar ve 1948’de Elijah Muhammed’in başını çektiği İslam Milleti’ne katılır.
Malcolm hapisten çıktıktan sonra vaiz olur. Yaptığı yoğun çalışmalar sonucu Elijah Muhammed’in en çok güvendiği yardımcısı haline gelir. Ama Elijah Muhammed’in ahlakına dair sorgulamaları neticesinde Mart 1964’te örgütten atılır. Malcolm, ayrıca İslam Milleti’nde insan hakları mücadelesine katılmama siyasetine karşı sert eleştiriler yöneltmektedir. Malcolm’ın kanaatine göre, Müslümanlar Güney’de insan hakları konusunda çalışma yürütenleri savunmalıdırlar.
İslam Milleti’nden kovulması ardından Afro-Amerikan Birliği Örgütü’nü kurar. Ona göre esas savunduğu siyaset felsefesi siyah milliyetçiliği idi. Malcolm, bu düşünceyi siyahların maddi-manevi koşulları geliştirmek için kendi toplumlarının siyasetini ve ekonomisini yönetmesi olarak tarif ediyordu. Malcolm açısından siyahların maruz kaldıkları toplumsal hastalıkların sebebi, beyaz ırkçılığı, siyahların kendi hayatlarını yönetemiyor oluşu ve entegrasyonu öne alan siyah elitlerin herkesi yanlışa sevk eden siyasetleri idi.[2]
Malcolm, sıradan siyahlar açısından okul ve barınma alanları bağlamında beyazlarla bir olmayı savunan görüşlerin ve bu yönde belirlenmiş hedeflerin gerçekle uyuşmadığına inanıyordu, çünkü ona göre beyazlar, bu türden girişimlere başarıyla karşı koymayı bileceklerdi. Sonuçta siyahlar, içinde yaşadıkları toplumun çoğunluğunu teşkil edeceklerdi. Entegrasyon, Malcom’a göre bir vehimden ibaretti. Başkasına muhtaç olmama, kendine yetme, yegâne seçenekti. Başka bir ifadeyle, siyahlar kendi toplumsal ve politik kaderlerinden sorumlu olmalılardı.
Malcolm’a göre, milliyetçi felsefe siyahları çektikleri çile konusunda bilinçlendirdi. Bilinçlenen siyahlar kendilerini savundular, siyahlara saldırmaya niyetlenenlere karşı koydular. Malcolm, takipçilerinden bağımsızlığın silâhlı mücadeleyle elde edildiği Afrika ve Asya’daki ulusal kurtuluş mücadelelerini analiz etmelerini istiyordu. Afrika Birliği Örgütü’nün Amerika’daki insan hakları mücadelesine destek sunmasını sağladı. Malcolm, ayrıca Birleşmiş Milletler’i Afro-Amerikanların ülke içerisinde uğradıkları saldırıları ve suiistimalleri soruşturması konusunda ikna etti.[3]
Malcolm, Şubat 1965’te suikasta uğradı. İslam Milleti üyesi birçok kişi, saldırıyla ilgili olarak tutuklandı ve suçlu bulundu. Birçok siyahî genç, onun vefatını büyük bir trajedi olarak değerlendirdi. Bu gençler, Müslüman vaizi ülkelerindeki insan hakları hareketinin ufkunu Afrika ve Asya’daki bağımsızlık mücadeleleriyle genişletmek isteyen yeni tipte bir lider olarak kabul etti. Malcolm ve arkadaşlarına göre, insan hakları mücadelesini milli bağımsızlık mücadeleleriyle ilişkilendirmek, insan hakları hareketinin yerli niteliğini dönüştürecek, onu devrimci beynelmilel bir insan hakları hareketi hâline getirecekti.
Amerikan insan hakları hareketi, yirminci yüzyılın ortalarında dünya genelinde demokrasi, modernleşme ve ulusal kurtuluş için verilen mücadelenin bir parçasıydı. İnsan hakları hareketi, ırksal ve ideolojik bariyerleri aşan politik ittifakların kurulmasını sağladı. Siyah toplumunda temel yurttaşlık hakları ve politik haklar konusunda uzlaşan milliyetçiler ve bütünleşmeciler bir araya geldiler.
Gelgelelim milliyetçiler, bir yandan da politik özerklik mesajını dillendirmekteydiler. Bu sebeple insan hakları hareketi ikili karakter kazandı. Hâkim bütünleşmeci ideoloji, mücadeleyi tam yurttaşlık haklarını kitlesel seferberlik ve yasal ajitasyon aracılığıyla güvence altına alacak bir hareket olarak tarif etmekteydi. Zamanla küçük ama lafını sakınmayan bir örgüt oluştu ve Afro-Amerikan toplumunun kendi hayatını politik ve ekonomik düzlemde yönetmesine dair imkânları artırmak amacıyla tam özerklik mücadelesi veren kişi ve grupları bir araya getirdi.
Kara Panter Partisi, ilk başta politik özerklik talep eden radikal milliyetçi bir hareketti. Parti ideolojisinin önemli bir kısmı Malcolm X’in insan hakları hareketlerini ulusal kurtuluş hareketleri ve üçüncü hükümetleri ile kurulan ittifaklar aracılığıyla oluşturulacak devrimci harekete dönüştürmeyi öngören görüşüne dayanıyordu. KPP merkezi komitesi üyesi Landon Williams’ın da tespiti bu yöndeydi: “Bizler, kendimizi Malcolm’ın mirasçısı olarak kabul ediyorduk. Hatırladığım kadarıyla Malcolm şunu söylüyordu: “Biz, bu toplumda insanca muamele görmek istiyoruz, bu konuda gerekeni elimizdeki her türden araçla yapacağız.’ Bu sözü hâlâ kulağımda, benim inancım da hâlâ bu yönde.”[4]
Paul Alkebulan
[Kaynak: Survival Pending Revolution: The History of the Black Panther Party, The University of Alabama Press, 2007, s. 8-11.]
Dipnotlar
[1] W. E. B. DuBois, The Souls of Black Folks (1903; yeni baskı, New York: Bantam Books, 1989), s. 3–4.
[2] Malcolm X, Ballots or Bullets; Malcolm X, Grass Roots Speech: Detroit, Michigan, November 10, 1963, ses kaydı (New York: Paul Winley Records, 1963); Benjamin Karim, The End of White World Supremacy: Four Speeches by Malcolm X (New York: Arcade Publishing, 1971), s. 134–35. Bu konuşmalarında Malcolm, geleneksel siyasetin siyahlara “ihanet ettiğini” söylüyor ve siyahların neden milliyetçi olmaları gerektiği üzerinde duruyor: “Remember the Words of Brother Malcolm,” Black Panther, 18 Mayıs 1968, s. 6–7.
[3] Malcolm X, Ballots or Bullets; Malcolm X, Grass Roots Speech; Karim, End of White World Supremacy, s. 134–35; İnsan Hakları Kongresi’nden Amerikalı komünist William Patterson da kaleme aldığı Soykırımı Suçluyoruz isimli broşürü ile birlikte 1951 yılında Birleşmiş Milletler’e dilekçe sunmuştur.
[4] Landon Williams, Siyah Gücü ve Kara Panterler üzerine röportaj, KQED, San Francisco, Nisan 1990.

Kızıl Tugaylar’ın İlk Teorik Metni


Bir yıldır mücadele yürütmekte olan Kızıl Tugaylar örgütü, Eylül 1971’de ilk sistematik teorik bildirgesini yayımlar. Belge, örgüt kurucularının takdir ve beğeniyle karşıladıkları Uruguaylı şehir gerillası hareketi Tupamaroların başvurdukları tarza uygun olarak, röportaj şeklinde kaleme alınmıştır.
1. Sınıf mücadelesinin mevcut aşamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bize kalırsa mevcut durum konusunda sol, ortak bir kanaate sahiptir.
Reformistler de meclis dışı güçler de burjuvazinin toplumu işçi sınıfı karşıtı ve gerici bir bakış açısı temelinde yeniden örgütleme planının farkındadır. Genel mânâda herkes, bir yandan burjuvazi açısından politika ve ekonomi düzleminde yeni bir güç dengesinin oluştuğu bir yandan da işçilerin mevcut üretim ilişkilerini ortadan kaldırma imkânına kavuştuğu belirli bir çelişkinin oluşmaya başladığını görmektedir. Fakat başvurdukları stratejileri, gericiliğin saldırıları karşısında giderek intihardan gayrı bir seçeneğe çıkmayan reformistleri bir yana bırakacak olursak, biz esas olarak hazırlıklı olmama hâli üzerinde duruyoruz. Bu hâl dâhilinde devrimci güçler kendilerini mücadelenin olgunlaştığı yeni bir düzeyle baş başa buluyorlar. Devrimci sol şunu hiç anlamıyor: 1968’de başlamış olan mücadeleler döngüsü, bugün görüldüğü gibi, çatışma sürecinin şiddet araçlarını kuşanmasına sonuçlanmak zorundaydı. Tam da bu sebeple mevcut duruma denk düşecek uygun araçlar hiçbir vakit geliştirilemedi. Bizim politik deneyimimiz işte bu ihtiyaçtan doğdu.
2. Bugünkü krizin sebepleri nelerdir?
Bugün burjuvazinin tüm politik planları suya düşmüş durumdadır. Kapitalizmin kalkınma planlarında yaşanan başarısızlığın ve reformist partilere ait politik planların sonuçsuz kalmasının sebebi budur. Karşısında toplumun istikrara kavuşturulmasına yönelik bir plan olarak reformizmi redde tabi tutan ve sömürüye son verilmesini gündemine almış bir işçi sınıfı bulan, ayrıca tek tek ülkelerde barışçıl kapitalist kalkınma planlarını sekteye uğratan emperyalizm içi nesnel çelişkilerle yüzleşen burjuvazi, tüm iktidar aygıtını sağcı bir çizgide tekrar organize etmek zorunda kalmıştır.
3. Sizce politik durum yakın gelecekte hangi yönde gelişecek?
Bugün burjuvazi mecburiyetler gereği belirli bir yola girmiş durumda: Bu sınıf mevcut durumu, nispeten daha despotik bir iktidar örgütlenmesi aracılığıyla yeniden kontrol altına almaya mecbur. Sermayenin emek karşısında daha da despotikleşmesi, devletin ve sınıflar mücadelesinin askerîleşmesi, baskının stratejik bir olgu olarak yoğunlaşması, bu yönelimin nesnel sonuçları. İtalya’da bugün bizler, merkez solun alternatifi olarak asayiş bloğunun, gerici bir bloğun oluşumuna tanıklık ediyoruz. Söz konusu blok ilerleyişini, milliyetçi sağın bayrağı altında sürdürüyor. Bu blok, ekonomik ve toplumsal durumu kendince tekrar güvence altına almaya çalışıyor, buna bağlı olarak da her tür devrimci ve anti-kapitalist mücadeleyi bastırmak istiyor.
4. Bunu faşizmin yeni bir sürümü olarak niteleyebilir miyiz?
Bu meseleyi bu tür terimlerle açıklamaya çalışmamak gerek. Baskı ve zulüm temelli stratejinin amacının devrimci hareketin en ağır baskı aygıtlarıyla bastırılması yöntemi olarak faşizmin yaptığı gibi burjuva “demokratik devlet”i kurumsal düzeyde tasfiye etmek olmadığı, inkâr edilemeyecek bir gerçek. Fransa’da De Gaulle’ün yaptığı “darbe” ve bugünkü “Gaulle’cü faşizm”, demokrasi maskesiyle sürdürüyor hayatını. Kısa vadede bunun burjuvazi için rahatsızlık yaratacak bir model olduğunu kimse söyleyemez.
Gelgelelim savaşçı ve devrimci bir hareketin varolduğu ekonomik ve toplumsal durumu istikrara kavuşturmayı ummanın çocukça olacağını da ifade etmek gerek.
5. Siz ne tür bir seçenek sunuyorsunuz?
Devrimci sol ve onun parçası olarak bizim karşımıza iki yol çıktı. Bu yollardan biri, yıllar önce redde tabi tuttuğumuz, anarko-sendikalist veya Kominternci versiyonlar uyarınca işçi hareketinin geçmiş tarihsel deneyimini tekrarlayan reformist yoldu. Diğer yol ise bu dönemde kentlerde yürüyen devrimci mücadeleyle bütünleşmeyi öngören yoldu.
Genel mânâda meclis dışı sola mensup örgütler reformist yolu hiçbir zaman terk etmediler, zira bu örgütler, Birinci Dünya Savaşı sonrası süreçte devrimci hareketin yaşadığı yenilgileri eleştirel bir analize nasıl tabi tutacaklarını bilmiyorlardı. Bunlar, bir kez daha (önce politik hazırlık, ajitasyon ve propaganda, ardından silâhlı ayaklanma fikri üzerine kurulu) iki aşamalı devrimci süreç anlayışını benimsediler. Bugün aynı örgütler, hâlen daha ilk aşamada atılması gerektiğini düşündükleri ilk adımları atmakla meşguller, öte yandan burjuvazi ise silâhın namlusunu çoktan göstermiş durumda.
Yönetici sınıf, kitle hareketinin en etkin biçimlerine saldırıyor, savaşçı militanlar siyasi davalarda yargılanıp hapse atılıyorlar, faşist kara gömlek terörizmi yeniden hortluyor, işçi grevlerine faşistler saldırıyor, polis küçük fabrikalara, evlerinden atılmış kiracılara ve öğrencilere saldırılar düzenliyor, isyan geleneği bulunan mahallelerde ev ev aramalar yapılıyor, fabrikalarda provokatörler ve faşistler görevlendiriliyor, tüm bu gelişmelerse burjuvazinin silâha başvurduğunun birer kanıtı. Silâhlı çatışma zaten başlamış durumda, amacı ise işçi sınıfının direniş kapasitesini ortadan kaldırmak. Gelecekte yaşanacak isyanın o bilinmeyen saati hiçbir zaman gelip çatmayacak. Birçok yoldaşın umut ettiği biçimiyle proletarya ile burjuvazi arasındaki nihai kapışma, burjuvazinin kazanacağı en son muharebeden başka bir şeyi ifade etmiyor. Bu kapışma 1922’de yaşandı ve iktidarı faşistler aldı.
6. Kendinizi hangi ideolojik ve tarihsel gelenekle tanımlıyorsunuz?
Bizim referans noktalarımız Marksizm-Leninizm, Çin’deki Proleter Kültür Devrimi ve hâlen kentlerde faaliyet yürüten gerilla hareketleridir; özetle beynelmilel devrimci ve işçi hareketinin bilimsel geleneğidir. Buna göre biz, politik örgütle askerî örgüt arasındaki ilişki meselesi konusunda, devrimci aşama dâhilinde Avrupalı komünist partilere yön veren teorileri hiçbir şekilde kabul etmiyoruz.
7. Bu noktayı biraz daha açar mısınız?
Brezilyalı yoldaşların tespitine göre, komünist partilerin giderek yozlaşıp birer sosyal demokrat yapıya dönüşmelerinin sebebi, onların burjuvazinin işçi sınıfı hareketine dayattığı askerî mücadelenin mevcut düzeyleriyle başa çıkmayı bilememeleridir. Mesele tek başına liderlerin ihanet etmiş olmaları değil, ayrıca onların ellerindeki örgüt denilen silâhı yeterince kullanmamış olmalarıdır.
Kentlerde faal olan tüm silâhlı örgütler bu hususu dikkate almış, ta işin başından itibaren mücadelenin tüm düzeylerinde karşı koymayı bilecek şekilde örgütlenmişlerdir.
8. Dolayısıyla size göre asıl mesele silâhlı mücadeleye başlamak mıdır?
Silâhlı mücadele zaten başlamış durumda. Ama maalesef bu, bir taraf eliyle yürütülen bir mücadele. Yani sadece burjuvazi, elindeki silâhı kullanıyor ve karşı tarafa vuruyor. Dolayısıyla asıl mesele, çatışmayı aynı düzeyde karşılama becerisine sahip sınıfsal aracı oluşturabilmekte.
Kızıl Tugaylar, bu inşa sürecinin mevcut yönü dâhilinde silâh temelli ilk adımlardan ve sınıfsal politik öncülerin silâhlı politik öncülere evrildiği sürecin yol açtığı ilk sonuçlardan biridir.
9. Sizdeki silâhlı öncü anlayışı fokocu mu?
Hayır değil. Bizim bakış açımıza göre, İtalya’da silâhlı mücadeleyi sınıf hareketinin dolaysız bir ifadesi olan bir örgüt yürütmelidir. Biz de bu sebeple isyanın ve sömürünün yoğunlaştığı sanayi merkezlerinde oluşturulmuş fabrika ve mahalle temelli işçi hücrelerinden oluşacak bir yapıyı meydana getirmek için uğraşıyoruz.
10. O hâlde sizin hazırlık aşamasında olduğunuzu söyleyebilir miyiz?
Genel mânâda bu aşama dâhilinde seçtiğimiz yol, deneyim ve kadro biriktirmeyi öngören uzun bir süreçten geçmemizi gerekli kılıyor. Ama öte yandan bu aşamanın sınıf mücadelesinden ayrı ele alınmaması gerekiyor. Ne yapılacaksa sınıf mücadelesi dâhilinde yapılacak.
11. Peki bu aşamada olmasına karşın Kızıl Tugaylar, çatışma süreci dâhilinde belirli bir rol oynayacak mı?
Sınıf hareketi içerisinde belirgin bir eğilim mevcut. Bu eğilimin devrimci mücadelede yeni örgüt biçimlerinin gerekli olduğunu söyleyen, meclis dışı örgütlerle hiçbir alakası bulunmayan bir eğilim olduğunu söylemek gerek. Bu eğilime göre doğrudan eylemler, gizlilik yöntemleri ve özsavunma amaçlı örgütler üzerinde durulmalı. Kızıl Tugaylar, işte bu ihtiyacı gördü ve gerekli taktiksel aşamayı teşkil eden ilk deneyim aşamasından stratejik silâhlı mücadele aşamasına geçilmesini önerdi.
12. Bu geçişin gerçekleşmesi için gerekli şartlar nelerdir?
İktidar mücadelesi veren hiçbir silâhlı devrimci hareket, iki temel şartın bilincine varmadan mücadele yürütemez: 1) Tüm düzeyleriyle iktidarın karşısına dikilme (politik tutsakların özgürleştirilmesi, katil polislerin idam cezasına çarptırılması, kapitalistlerin mallarına el konulması vb.) ve çatışma sürecinin tüm düzeylerinde hayatta kalmayı bilme; 2) Fabrikalarda ve işçi mahallelerinde alternatif bir güç hâline gelme.
13. Alternatif proleter güç derken neyi kastediyorsunuz?
Bize göre devrim, basit mânâda teknik-askerî bir olgu değildir, silâhlı öncü, silâhsız kitle hareketinin silâhlı kanadı olarak görülemez, öncü kitledeki birliğin zirvesi, o kitlenin iktidar talebidir.
14. Bu aşamada hangi çizgide ilerlemek niyetindesiniz?
Son aylarda örgütümüz, sınıf hareketi içerisinde stratejik bir tartışmanın başlaması için uğraştı. Bugünse bize göre asıl mesele, örgütlenme çalışmasıdır. Başka bir ifadeyle, silâhlı örgütün burjuvazinin taktiksel saldırılarını karşılamayı amaç edinmiş olan ilk biçimlerinin, fabrikalardaki mahallelerdeki ve okullardaki gündelik mücadeleler dâhilinde kök bulmasını sağlamak zorundayız. Bu amaç doğrultusunda patronların uyguladığı terörün nesnel ve öznel yönleriyle mücadele ederken, çalışma hayatının ve toplumsal hayatın kapitalist planda örgütlendiği sürece karşı verilecek mücadeleyi kapitalist iktidar yapısına karşı mücadeleden ayırmamak, faşist çetelerin uyguladığı şiddete karşı koymak, bir yandan da politik ve askerî örgütçülerle yeterli bir güç oluşturup vurmak, sınıf hareketine mensup militanlara ve sınıfın çıkarlarına saldıran polislerin, ajanların ve hâkimlerin işlediği suçların cezasız kalmamasını sağlamak gerekiyor.
İlk planda yapılması gereken böylesi eylemler, bizim halkı seferber etmemizi, ayrıca tasfiyeci ve kötümserliğe boğulmuş eğilimlerin yayılmasına mani olmamızı mümkün kılacaktır. Genel mânâda bu çatışma süreci, önceki durumun yeniden oluşma ihtimalini ortadan kaldırmayacaksa da silâh temelli iktidar mücadelesi nezdinde gerekli olan stratejik çatışmanın öncülü olarak iş görecektir.
15. O hâlde Kızıl Tugaylar’ı geçiş örgütleri olarak nitelendirebilir miyiz?
Hayır nitelendiremeyiz, çünkü silâhlı mücadele, işçilerden oluşan fabrika komiteleri, işçi-öğrenci birlikleri veya meclis dışı solun kurduğu politik örgütler türünden ara yapılarla yürütülemez. Silâhlı mücadele, daha işin başından itibaren, proletaryanın stratejik örgütüne ihtiyaç duyar.
16. Burada partiden mi söz ediyorsunuz?
Kesinlikle. Kızıl Tugaylar, proletaryanın silâhlı mücadele yürüten partisinin oluşumu için gerekli ilk toplaşma noktalarıdır. Bizim komünist ve devrimci işçi hareketi geleneğiyle bağımızı kuran da tam olarak bu noktalardır.
17. Meclis dışı örgütlerle ilişkiler konusunda ne tür bir konum belirlediniz?
Bizim kısır, hiçbir sonuç üretmeyen ideolojik polemik yürütmek gibi bir derdimiz yok. Meclis dışı örgütlere yönelik tavrımızı asıl tayin eden, onların silâhlı mücadele konusunda aldıkları konumdur. Gerçekte bu örgütler, kendilerini devrimci olarak tarif etseler de bünyelerinde pasifist akım yeniden güçlenmektedir. Bu, bizim asla paylaşmayacağımız bir vasıftır. Bu vasıf, örgütlerin proletaryanın silâhlı örgütüne güçlü bir biçimde karşı çıkmalarına neden olmaktadır. Oysa bu örgütlere mensup bazı militanlar, silâhlı mücadele perspektifini benimseyeceklerdir. Bunlarla tartışma yürütülmelidir. Tek mesele bu da değildir: zamanlama ve takip edilecek taktikler, ayrıca örgütün proleterleşmesi gibi konuların tartışılması gerekmektedir. Öte yandan mevcut öncü yapıların gizemli ve kutsal birer varlıkmış gibi takdim edilmesine de karşıyız. Bu yaklaşım, söz konusu yapıları sınıfın öncüleri olarak tanımlamaktadır. Proletaryanın politik ve silâhlı öncülerini inşa etme meselesi hâlen daha tartışılması gereken bir konudur. Bu mesele, ne kendi kendisini yüceltip duran yüzeysel girişimlerle ne de işçi sınıfı açısından önem arz etmeyen güçlerin birikmesini esas alan planlarla çözüme kavuşturulabilir.
18. Meclis dışı sola mensup bazı örgütlerin size yönelik suçlamaları konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bu noktada bize yönelik suçlamaları ikiye ayırmamız gerekiyor: ilki özünde bizi “maceracılık”la eleştiriyor ve bizim yeterli silâhlı aygıta sahip olmaksızın silâh kuşanmış burjuvaziyle çatışmayı öngördüğümüzü iddia ediyor. Bizi militan bir tarzda eleştirenler bile bu tür bir yargıda bulunabiliyorlar.
Diğer tür suçlamayı dile getirenlerse bizi “provokatör” veya “faşist” olarak resmediyorlar ve bizim politik bir cevabı hak etmediğimizi söylüyorlar. İlgili suçlama, uygun anı dikkate alan bir eylemliliği öngörüyor. Bu suçlamaların ötesinde biz, esas olarak sınıf mücadelesinin ilerlemesiyle proleterleşme sürecine gireceğine inanıyoruz ki bu esasen, silâhlı mücadeleye dair konumun kaçınılmaz olarak tasnif edici, ayrıma sebebiyet veren bir ölçüt hâlini aldığı bir süreç. İtalya Komünist Partisi de bu sürece girecek. Bu sebeple biz, sözde devrimci aydınlarda yaygın olarak görülen her türden ideolojik hizipçiliği reddediyoruz ve silâhlı mücadele yolunu seçen tüm yoldaşlarımızla güçlü bir birlik oluşturmaya dönük hedefimizi tekrar dillendiriyoruz.
[Kaynak: Chris Aronson Beck, Reggie Emilia, Lee Morris, Ollie Patterson, Strike One To Educate One Hundred, A Seeds Beneath the Snow Publication, 1986, s. 56. 59.]

Kızıl Terör

"Burjuvaziye ve uşaklarına ölüm, yaşasın kızıl terör
-Petrograd 1918 [Mir Elmir Alizade aracılığıyla]

El mecbur merkezde çalışma yürütmek zorunda kalan bizim gibi isimler, devlet aygıtını geliştirme ve makul düzeyde, hemen ulaşılabilecek bir ölçekte bile olsa, bürokrasiye has musibetlerden arınma görevini ifa etmeyi sürdüreceğiz.
Ne var ki bu görevin ifası esnasında yardımın en büyüğünü yerelliklerden alıyoruz, almaya da devam edeceğiz. Genel anlamda, gözlemleyebildiğim kadarıyla, yerelliklerde durum merkezdekinden daha iyi; tabii bu, anlaşılır bir gelişme, zira tabiatıyla bürokrasi kaynaklı musibetler esas olarak merkezde yoğunlaşıyorlar.
Bu açıdan Moskova, cumhuriyetteki en kötü şehir olmasa da genel bir ifadeyle, en kötü “yerellik”. Yerelliklerde sürecin iyi ve kötü yanlarına kıyasla ortalamaya göre belirli sapmalarla yüzleşiyoruz, üstelik kötü yan, iyi yana nispetle daha az karşımıza çıkıyor.
Kötü yana savrulan sapmaları, eski devlet memurlarının, toprak sahiplerinin, burjuvazinin ve komünistlere yaltaklanıp bazen köylülere iğrenç saldırılar gerçekleştiren ve onlara zorbalık eden diğer alçaklar eliyle sergilenen kötü muameleler olarak nitelemek mümkün.
Bu da teröristlerin tasfiye edilmesini, duruşmasız yargılamaları ve idam mangalarını gerekli kılan bir durum. Bırakalım Martof’lar, Çernof’lar ve onlar gibi Parti dışı cahiller, döşlerine vurup “Şükürler olsun sana Tanrım, ‘bunlar’ gibi değilim, hiçbir vakit terörizmi benimsemedim” diye bağırsınlar.
Bu ahmaklar, “terörizmi benimsemiyorlar” çünkü onlar, işçi ve köylülerin aldatılması noktasında beyaz muhafızların aşağılık birer suç ortağı olmayı tercih ediyorlar.
Sosyalist-Devrimciler ve Menşevikler “terörizmi benimsemiyorlar”, çünkü “sosyalizm” bayrağı altında bunlar, kitleleri beyaz muhafız terörizminin insafına terk etme görevini yerine getiriyorlar. Kerenski rejiminin ve Kornilof’un Rusya’da, Kolçak rejiminin Sibirya’da, Menşeviklerinse Gürcüstan’da gerçekleştirdiği darbe bu tespit için bir kanıt olarak iş görüyor. Diğer kanıtları ise Finlandiya, Macaristan, Avusturya, Almanya, İtalya, Britanya gibi ülkelerde İkinci Enternasyonal’e ve “İki Buçukuncu”[1] Enternasyonal’e mensup kahramanlar sunuyorlar.
Bırakalım beyaz muhafız terörizminin uşak ruhlu suç ortakları, terörizmi tümden reddettikleri o çamur içerisinde debelenip dursunlar. Bizler, acı ve kuşku götürmez bir gerçekten bahsediyoruz: beklenmedik bir biçimde yaşanmaya başlanan krizin kuşattığı ülkelerde eski bağların koptuğu, 1914-18 arası dönemde yaşanan emperyalist savaş ardından sınıf mücadelesinin tüm ülkelerde yoğunlaştığı koşullarda terörizmi riyakârlarla ve süslü sözcükler satıp duranlarla savuşturamazsınız.
Ya Amerika’da, Britanya’da (İrlanda’da), İtalya’da (faşistler), Almanya’da, Macaristan’da ve başka yerlerde beyaz muhafızların, burjuvaların terörizmi ya da kızıl proleter terörizm. Orta yol yok, üçüncü bir yol yok, olmayacak da.
V. I. Lenin
21 Nisan 1921
Dipnot
[1] Orta yolcu parti ve örgütlerin oluşturduğu enternasyonale “İki Buçukuncu Enternasyonal” denildi. Devrimci işçilerin İkinci Enternasyonal’den ayrılıp kurdukları bu oluşumun temelleri 1921’de Viyana’da atıldı, birlik 1923’te dağıldı, üyeleri İkinci Enternasyonal’e katıldılar.

Post-rektum

Sovyetler’in dağılışının üzerinden yaklaşık 30 yıl geçti. Bu otuz yılı sol-sosyalist hareket, devrimi örgütlemek ve devrime örgütlenmek için değerlendirmedi. Solun bir bölümü, birilerine kendilerinin Sovyetler gibi olmadıklarını kanıtlamakla geçirdi. Diğer bölümü ise 30 yıl boyunca Sovyetler’in varlığı ile kurulmuş ilişkinin kapitalizm ve devletin ilerleyişi açısından faydalı olduğunu kanıtlamak için uğraştı. İki yol aynı kavşakta birleşip ayrıştı.
* * *
Bugün egemenlerin sesi olarak iş gören Netflix gibi ortamlarda, sosyalizmin dünya genelinde yükselen prestijine yönelik saldırı örgütleniyor. Egemenler, sosyalizmin ilgi gördüğünden bahsediyorlar, bu değerlendirmelerde Sovyetler’e “kötü sosyalizm” olarak işaret ediliyor, ardından da dişe-damağa uygun bir “sosyalizm” kurgulanıyor.
Bu sosyalizm de 30 yıl boyunca Sovyetler konusunda dile getirilmiş eleştiriler üzerinden tasavvur ediliyor. Herkese sosyalizm diye bu tasavvur sevdiriliyor. Egemenler, tahammül edebilecekleri bir sosyalizmi bize sevdirmeye mecburlar. Sol da buna teşne. O da sınıfa, halka değil, bireye sesleniyor, sosyalizmini zihinde buna göre kurguluyor.
* * *
Sovyet eleştirileri üç kelime üzerinden işlerlik kazanıyor: Özgür, açık ve çeşitli.
Buna göre Sovyetler, esas olarak baskıcı, kapalı ve düz/tek boyutlu olduğu için eleştiriliyor. Egemenler, bu fikri ve pratiği sosyalistlere öğretiyor. Bu üç ayaklı eleştiri, Sovyetler’i kapitalizmle aşmanın ideolojisi adına yapılıyor.
Veganizm, feminizm, LGBT pratiği, tam da bu bağlamda sosyalist harekete nüfus edebiliyor. Sosyalist hareketin devrim ve sosyalizm mücadelesi vermesi artık mümkün değil, tüm ruhu ve bedeni esir alınmış durumda. Bu esaret, özgürlük naralarıyla perdelenmek isteniyor. Sonuçta artık herkes, devrimi ve sosyalizmi değil, rektumu, haz noktalarını merkeze koyarak düşünüp hareket ediyor.
* * *
Aslında veganizm, feminizm, LGBT ideolojisi, bir yönüyle 19. yüzyılın başlarında gündeme gelen solculuğun yerini alıyor. Kentlerde oluşan işçi kitlelerinin öfkesini soğurmak, sindirmek için piyasaya sürülen solcular, yerlerini postmodern solculara bırakıyorlar.
Esasında kapitalizm, ilk dönemde işçilerin, yoksulların ağzına bir parmak bal çalmak, onların sırtını sıvazlamak, başlarını okşamak için küçük burjuva solcuları piyasaya sürüyor. Benzer bir durum bugün de söz konusu. Tekeller, evlerindeki, yataklarındaki ve mutfaklarındaki kölelerin başlarını okşama, sırtlarını sıvazlama, ağızlarına bir parmak bal çalma işini solculara veriyorlar. Bugün veganizmin, feminizmin ve LGBT ideolojisinin tekeller eliyle beslenip büyütülmesini buradan anlamak gerekiyor.
* * *
Kapitalistlerin ve tekellerin ayak işlerini gören küçük burjuva solcuların bir işi de topluma, halka, sınıfa kopuş imkânlarını unutturmak. Bir sosyalizm tarif ediyorlar, bu sosyalizm, kapitalizmin layıkıyla, eksiksiz, bütün olarak yaşanmasını şart koşuyor.
Bir öncü tanımlıyorlar, bu, misal, M. Kemal’e benziyor, kemalizme benzetilen marksizme sonrasında “zaten onun gibi olamazsın, bari Kemalist ol” deniliyor. Pazarlık yüksekten açılıp en aza razı geliniyor. İnsanları kendisine mecbur etme çabası, farklı araçlarla ortaya konuluyor.
Benzer bir hinlik, toplum ve tarih bağlamında da tekrarlanıyor. Ezilenler ve işçiler, eksik, yarım, arızalı olduklarına ikna ediliyorlar. Bu boşluğa doluşan küçük burjuvalar, burjuva efendileri adına tam, bütünlüklü, kusursuz liderler oldukları yalanına inanan insanlar arayıp duruyorlar. Bu yalana inandırılan insanlara bir süre sonra “abartmayın, ben de herkes gibiyim, küçük burjuvayım, peşime düşmeseydiniz” diyorlar.
* * *
Aslında mürtet, münafık ve kâfir olan insanlar, ancak bir şeyhle, imamla Müslüman olabildiklerine inanıyorlar. Aynı durum sosyalistler için de geçerli. Küçüklü büyüklü tüm burjuvazinin hayat pratiğini benimseyen fani kullara bir zamanlar “devrim yapacağız” diyenler, sonrasında kurtarıcı olarak Ekrem İmamoğlu’nu işaret edebiliyorlar.
Bir gecede örgütün programatik hattı değişiyor, kimse sorgulamıyor. Bir günde örgüt, düzen partisi sularına çekiliyor, kimse itiraz etmiyor. Aynı gün herkes şeflerin telinden söylüyorlar şarkıyı. Devrim ve sosyalizm mücadelesi ise sorguya, eleştiriye, teorik mücadeleye ihtiyaç duyuyor. Bu mücadele, öznel varlığını bizatihi devrim ve sosyalizm zannedenler eliyle sekteye uğratılıyor. O varlıksa haz ve çıkar küpünden başka bir şey değil.
* * *
Sovyetler’e “baskıcı” eleştirisi yapıp “özgürlük” diye bağıranlar, hareketi esaret altına alıyorlar. Liberallerin uzun zamandır Marx’ta ve marksizmde rahatsız edici buldukları ne varsa sosyalistler onlara düşman ediliyor. Sosyalistler, bir gecede sosyal liberal veya özgürlükçü liberal oluveriyor. Sosyalizm mücadelesini sosyal demokratların ve liberallerin içi boş didişmesi şekillendiriyor.
Sonuçta bireye kapatılmış, birey merkezli siyaset, kendisini kolektife, harekete, partiye göre inşa eden siyasete savaş açıyor. Egemenler, kendisine zarar verecek fazlalığı, doğrudan sosyalistler eliyle buduyor. Bireyi aşan, aşmaya meyilli, kolektifi, hareketi ve partiyi (parçalamayı) anlatan ne varsa imha ediliyor.
* * *
Sovyetler’e yönelik kapalılık eleştirisi, ilmihal dâhilinde, sosyalistlere ezberletiliyor, cinsel, etnik vs. kimlikler, pazarın serbestliği ve açıklığı kapsamında anlam kazanıyor. Sosyalistlere pazarı kutsamak öğretiliyor.
Ama aynı kimlikler, kendisine kapalı bir evren oluşturuyorlar. Irkçı, Nazi, neofaşist yapılarda görülen kendine kapalı çeteleşme, sosyalist hareketleri de vuruyor. Herkes, kendisini “üstün ırk”, “üstün devrimci” gördüğü için, ortaklaşmayı, yoldaşlaşmayı kabullenemiyor. Sonuçta Sovyetler’e yönelik eleştiri zihinlere nakşediliyor, bir tür kapalılık eleştirisi yapılıyor, açıklık önemseniyor ancak hareket, kendinden menkul, kapalı, havada asılı hücrelere hapsedilip tasfiye ediliyor. Onca kapalılık eleştirisi, kapalı, dar cemaatler adına yürütülüyor.
* * *
Sovyetler’le ilgili eleştirinin üçüncü ayağını ise çeşitlilik/renklilik meselesi oluşturuyor. Bu eleştiri, sosyalistlere temel ilke olarak öğretiliyor. Pazara iman eden küçük burjuva solcular, birer renk olarak yaşamayı içlerine sindirebiliyorlar. Burjuva pazarında tezgâha dizilmeyi devrimci bir gelişme olarak yutturmaya çalışıyorlar. “Artık insan yerine konuluyoruz, ciddiye alınıyoruz, daha ne istiyorsunuz” diyerek tabanlarını kandırmaya devam ediyorlar.
Doksanlarda Sovyetler’den gelen ütüde marka bulunmuyor, üzerinde “ütü” yazıyor, alt kısmında ise otuz yıldır değiştirilmemiş fiyat soğuk damga olarak vurulmuş hâlde görülüyor.
Solcuların çok savundukları Fransız Devrimi öncesi Paris’te fiyatların sabitlenmesini işçiler, serbest bırakılmasını köylüler ve liberaller talep ediyor. Sovyet eleştirilerini, Sovyet sonrası dönemin teorisini ve pratiğini liberallerin geleneği tayin ediyor. Amerikan ve Fransız devrimleri içi boşaltılarak Sovyetler’in karşısına çıkartılıyor. O ütüye herkes düşman ediliyor.
* * *
Egemenler, bireyin haz noktalarına üstünlük, yücelik, özgüllük, biriciklik atfederek ilerliyor. Dolayısıyla herkes dolaylı ve doğrudan, egemenlere örgütleniyor. Sovyetler ve siyaset, rektuma ve hazza göre sigaya çekiliyor.
Aynı liberal tutum, bir yandan kadını rahminden, analık vasfından, bağlarından kurtaracağını söylüyor, bir yandan da “Hindistan’da kadınların daha çok çalışmak için rahimlerini aldırmak zorunda kaldıklarından” söz ediyor.[1] Bugün feminizm tam da o kapitalizmin diliyle konuşuyor, onun yapmak istediğini yapıyor. Kapitalizmin yaptıklarını bireyler şahsında kılıflandırmak, feminizme düşüyor.
Aynı tutum, “vatan da neymiş, özgür bireyler olun” diyor ama öte yandan da “kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum” diyen mültecinin mektubunu paylaşabiliyor.[2] Yıllardır ait olma hissine küfreden, aidiyete düşman kesilen, mülkiyet adına aidiyet bilincini gerilik olarak takdim eden kesimler, bir boşluğa dolmak, bir ihtiyaç hâlini almak, seslenilmek istiyorlar ve sanki mültecilerin derdiyle dertleniyorlarmış gibi yapıyorlar. dertse, mülteciler üzerinden gelecek fonlara kaşık sallamak.
Bu açıdan Judith Butler, “kapitalizm eleştirisi içermeyen feminist yaklaşımlar bir tür bireyselciliği üretir”[3] derken aslında yalan söylüyor, çünkü kapitalizm ve devlet, esasen birey ve bireyselcilik temelinde/ölçüsünde eleştiriliyor, ayrıca bu eleştiri, kapitalizm ve devlet karşıtı mücadeleye galebe çalıyor.
“Eğer tüm bir millet gerçekte utanma nedir bilirse, sıçramaya hazırlanmak için yere çöken bir aslan hâline gelir”[4] diyen Marx’a inat, utanmayı gericilik olarak kodlayan bireyci eleştiri, o Avrupa kaynaklı fonlarla değirmenlerini döndürüyorlar, aslanı kediye çevirip onun sıçramasına mani olmak istiyorlar.
O fonlar besliyor veganizmi, feminizmi, LGBT ideolojisini. Şimdilerde bu solcular, ellerini ovuşturup mültecilerle ilgili olarak akıtılacak fonları utanma nedir bilmeden bekliyorlar. Bu insanların mültecilerin kara öfkesini boğmakla görevli olduklarını, böyle bir görev verilmese bile bizatihi kendilerinin onu icat edip üstleneceklerini anlamak için öyle allame-i cihan olmaya gerek yok.
* * *
Sovyetler, “özgür, açık ve çeşitli” gibi sıfatlarla idrak edilmeyi, burjuva ölçütlerle analize tabi tutulmayı hak edecek, değersiz bir deneyim asla değil. Onu ve eleştirisini bu türden sıfatlardan kurtarmak gerekiyor. Sovyetçilik de bu sıfatlarla yürütülen Sovyet eleştirisi de mücadeleye kesinlikle katkı sunmuyor. Sovyetler, önemli bir huruç olarak, yarının ipuçlarını kendi içinde barındırıyor. Onu kapitalizmin görmek istemedikleri üzerinden anlamak, bir sonuç üretmiyor. Dağılışını takip eden otuz yılın biriktirdiği tüm çer çöple mücadele, yarının hareketi ve mücadelesini aydınlatacağı için önemsenmeli.
Eren Balkır
3 Ağustos 2019
Dipnotlar
[1] “Arjantin’den Hindistan’a Kadınların Gündemi”, Haz. Elif Görgü, 29 Temmuz 2019, Ekmek ve Gül.
[2] Mahnaz Hassaniyan, “4 Ülkede Mültecilik”, 25 Nisan 2017, Ekmek ve Gül.
[3] George Yancy, “Judith Butler Söyleşisi”, 10 Temmuz 2019, Nytimes; Türkçesi: Ayşe Yıldız, 22 Temmuz 2019, Independent Turkish.
[4] Karl Marx to Arnold Ruge, Mart 1843, marxists.org. Türkçesi: “Utanç”, İştirakî.

Halkın Fedaileri Azınlık

Halkın Fedaileri Azınlık
Birinci Kongre Aralık 1981 –Beş Karar
Önemli Özeleştiri Başlıkları
-Örgütümüz, sınıflar mücadelesine devrimci anlamda müdahale etme noktasında belirli bir hedeften ve plandan yoksundu, sonuç olarak da kendiliğinden yaşanan gelişmelerin takipçisi olmaktan çıkamadı,  ayrıca örgütsel yapı beklenmedik bir genişleme gösterdi.
-Örgütümüz, devrimci bir teoriye sahip olma ve bu teoriyi dillenme amacıyla içeride ve dışarıda yürütülmesi gereken ideolojik mücadeleyi küçümsedi, ayrıca örgütün ana gövdesi ile lider kadro arasında canlı bir ilişki kuramadı.
-Örgütümüz, kadroların eğitimi ve bilinçlenmesi meselesine hiç eğilmedi, ayrıca örgütün genel yapısı içerisinde faal olan unsurların enerjilerinden ve imkânlarından yeterince istifade etmedi.
Komünistlerin Temel Görevleri
Alınan karar bağlamında örgütümüz, demokratik devrimde proletaryanın yürüyeceği politik yolu şu şekilde belirlemiştir.
Her daim devrimci niteliğini muhafaza edecek yegâne sınıf olarak proletarya, devrimin bu aşamasında proleter demokrasi konusu üzerinde ısrarla durmaya devam edecek, ayrıca demokratik devrimin maddi bir zemine kavuşmasını kendi çıkarına uygun bir gelişme olarak gören kentlerdeki ve köylerdeki küçük burjuvaların alt ve orta katmanları ile (devrimci demokrasiyle) birleşecektir. Süreç dâhilinde proletarya, sınıfsal nitelikleri, yani burjuvaziyle arasındaki yakınlık ve benzerlik sebebiyle küçük burjuvazinin üst katmanını kendisinden uzaklaştıracaktır. Söz konusu kesim, İran devriminde tereddütlü bir konumu benimsemektedir, ayrıca milliyetçi reformizmle sosyal reformizm gibi politik eğilimleri temsil etmektedir. Mevcut dönemde sahip olduğu görev gereği proletarya, bağımlı burjuvazinin hâkimiyetini sürdürmesini mümkün kılan, yönetici sınıfa ait devlet mekanizmasını parçalar ve yok eder. Sonrasında proletarya, proletaryanın, köylerdeki ve kentlerdeki emekçilerin devrimci demokratik diktatörlüğünü inşa eder. Kurulacak halkın demokratik cumhuriyeti, temelde işçilerin, köylülerin ve diğer emekçilerin silâhlı şuralarına dayanır ve devrimi nihai ve mutlak zafere taşır.
Alınan karara göre, yukarıda belirtilen hedeflere aşağıdaki araçlar kullanılarak yürünecektir:
A. İşçi sınıfının devrimci öncü partisi olmadan devrimin nihai ve mutlak zaferi güvence altına alınamaz.
B. Bu hedefe ulaşılmasında katkı sunan ikinci temel unsur, halkın birleşik devrimci cephesinin oluşturulmasıdır.
C. Bu hedefin maddi bir zemine kavuşabilmesi için proletaryanın silâhlı güçlere ihtiyacı vardır.
Mevcut Durum Değerlendirmesi
Teorik zemini daha öncesinde “Silâhlı Müfrezeler ve Taktiklerimiz Nasıl Örgütlenecek” başlıklı çalışmanın birinci bölümünde yer alan 3 numaralı “Halkın Mücadelesi” broşüründe aktarılan işbu karar, kongrede oybirliğiyle kabul edilmiştir. Sonrasında tamamlanmamış devrim meselesi, ekonomik ve politik kriz, ayrıca ayaklanmanın yeniden gerçekleşmesi gibi halkın ucu açık mücadelesinin sunduğu ihtimaller üzerinde duran karar, bir yandan da proletaryanın nihai zafere ulaşmasının mümkün olduğunu söylemekte, ayaklanma hazırlıklarının önemi, aciliyeti ve hayatiyeti üzerinde durmaktadır.
Ayaklanma ile ilgili olarak politik ve askerî hazırlıkların paralel şekilde yürütülmesi gerektiği üzerinde duran karara göre kitle hareketinin örgütlenmesi, her şeyin ötesinde işçi sınıfı hareketinin örgütlenmesi, ayaklanma bağlamında yürütülecek politik hazırlık sürecinde üstlenilmesi gereken ana sorumluluktur. Karar, ayrıca mevcut konjonktürde benimsenmesi gereken asli görevin, kitlelerin politik anlamda pekiştirilip bütünlenmesini amaçlayan taktikler üzerinde durmaktadır.
Mevcut Politik Örgütlere Dair Karar
Alınan karar dâhilinde mevcuttaki tüm politik örgütler dört kategoriye ayrıldı:
1. Karşı-devrimci partiler: Karşı devrimci örgütler arasında değerlendirilmesi gereken, büyük burjuvazi ve orta burjuvaziyle bağlantılı tüm örgütler. Emekçi Partisi (Rençberan) gibi sosyal-şovenist partiler de karşı-devrimci parti ve örgütler arasında değerlendirilmelidir. Bizim bu türden partilere yönelik politikamız, topyekûn saldırı ve açık mücadele üzerine kuruludur.
2. Demokratik devrimde ortada konumlanan ve küçük burjuvazinin üst katmanına ait sınıfsal çıkarları ve politik eğilimleri savunan, orta yolcu örgütler. Bu örgütlerin en tipik örneği, sosyal reformist örgütler ve milliyetçi reformistlerdir. Bunlara yönelik politikamız onları tecrit etme üzerine kuruludur.
3. Devrimci örgütlerse üç kategoride değerlendirilmiştir:
a. İşçi sınıfı hareketi içerisinde en devrimci eğilimleri temsil eden politik örgütler (ikinci çizgi)
b. Üçüncü çizgide yer alan politik örgütler. Bunların sapkın ideolojileri ve “sosyal emperyalist” tezi benimseyen yaklaşımları parti ittifakımız bünyesine asla giremez. Bahsi geçen örgütlerin ABD emperyalizmini ve yerli uşaklarını İran halkının asli düşmanı olarak kabul ediyor olmaları, iktidara karşı devrimci konumu benimsemeleri ve devrimci örgütler arasında görülmeleri, bu durumu değiştirmez.
c. Halkın Mücahidleri gibi küçük burjuvazinin alt ve orta kademesine ait sınıfsal çıkarları ve eğilimleri savunan örgütler; devrimci demokratlar.
4. Ezilen milli azınlıklarla bağlantılı yerel partiler ve örgütler, bilhassa Kürdistan Demokratik Partisi sınıfsal konuma dönük analizimiz uyarınca, demokratik devrim noktasında “orta yolcu” bir konum almakta ise de mevcut konjonktürde bu partiler ve örgütler devrimci çizgide duran unsurlar olarak kabul edilmektedir.
Sol Azınlık Grubu’na Dair
Kongre, ayrıca Sol Azınlık Grubu ile ilgili de bir karar almıştır. Bu karar dâhilinde kongre, Sol Azınlık Grubu’nun örgüte katılma önerisini kabul etmiş, bu kararı onaylamıştır. İşbu karar uyarınca Sol Azınlık’ın kendi beyan ettiği konumlar temelinde, örgütle Sol Azınlık arasında ideolojik ve stratejik hat konusunda temel bir farklılığın bulunmadığı tespit edilmiştir. Karar uyarınca Sol Azınlık’taki yoldaşlar, İran Halkın Fedaileri Gerillaları Örgütü’ne [Sazemane Çerikhaye Fedayi Halghe Iran] katılacaklardır. Ancak bu katılım, ancak bahsi geçen örgütteki yoldaşların bu kongrede alınan kararları kabul etmeleri ve Halkın Fedaileri’nin tüzüğüne uygun çalışma yürütmeleri şartıyla gerçekleşecektir. Merkez komite, detaylar üzerinde duracak ve kararı uygulamaya koyacaktır.
KAR, Sayı 140 (Aralık 1981)
[Kaynak: s. Sepehr Zabih, The Left in Contemporary Iran, Hoover Institution Press, 1986, s. 210-213.]