09 Mart 2026

, ,

5 Dolarlık Tuzak

İran’ın 5 dolarlık boyayla çizdiği hava aracı görüntülerini milyon dolarlık hava araçlarıyla bombalayan emperyalistlerin düştüğü tuzağa ait görüntüler dolaşıma girdi. Bu savaş taktiği, daha önce Balkanlar’da deneniyor.

Bugün Sendika.org sitesinde sosyalizm ve anti-emperyalizm adına çıkan yazılar okunduğunda, emperyalistlerin verdiği boyayla sosyalizm diye çizilen çevreler dışında bir şey görünmüyor. Bu tuzak, halklara kuruluyor. Emperyalizm geriledikçe sol, tedirgin oluyor.

Milat Bülent Kılıç, Kutay Meriç ve Kutay Meriç imzalı son üç yazıda emperyalizmin megafonluğu yapılıyor. “Ne yani, İran halkına emperyalist işgal varken Molla rejimiyle mücadele etmeyin mi diyeceğiz?" diye bir soru yöneltiliyor. Yanıtımız çok açık: Evet. Bu sapma anlayışa göre Mao, Çan Kay Şek’le mücadele etseydi, Çin halkı Japon İmparatorluğu’nun işgalinden kurtulamayacaktı.

Uzun süredir Troçkist çevrelerin iddia ettikleri, Stalin yönetiminin Hitler ile anlaşma imzaladığı üzerinden anti-propaganda faaliyetleri yürütülüyor. Stalin şahsında Sovyetler’in bu duruşu iç mücadele ya da dış mücadele veren halkların kurtuluşunun dışarıdan müdahaleyle gerçekleşmeyeceğinin kanıtıdır. Nasıl ki kapitalizmin kendi iç dinamikleriyle gelişmeyip, dışarıdan müdahaleyle ortaya çıkarıldığı ülkelerde çarpık-bürokratik kapitalizm gelişiyorsa, sosyalizm ve bağımsızlık da bir halkın özgün mücadelesiyle kazanılır, her ikisi de verilmez alınır.

Sendika sitesinin üç yazarı da bilinçleri bozmak için çabalıyor. İran’daki rejimin tarihini anlatıp mollaların komünistlerden devrimi çaldığı gibi abuk sabuk tezler savunuyorlar.

Devrim ve iktidar mücadelesi, çalınan bir şey midir?

Devrim, meta ya da özel mülkiyet midir?

Devrim, basit bir mücadelenin sonucu mudur ki çalınsın?

Bedelle kazanılan, bedelle verilir. Siyaset literatüründe “devrimi çalmak” diye bir terim yoktur. Bırakınız sınıf bilinci ve diyalektik bilmeyi, politikadan bile anlamayan bu tür yazılar, içine yabancı kavramların boca edilerek kitleyle arasına entelektüel duvar örme kurnazlığını güdüyor. Birbirini tamamlayan üç yazıda emperyalizm aklanıyor. Yatay ilişkilerden kadın özgürlüğüne ve merkeziyetçiliğin/hiyerarşinin reddine kadar nelerden bahsedilmiyor ki! Bu yazılar özelinde “Ne Sam Ne Saddam!” sloganına 25 yıldır sarılan sözde sol çevreler, şu soruları yanıtlamak zorunda:

1. Irak’ta Saddam yönetimi devrildi, bahsettiğiniz o ideal düzen geldi mi?

2. Suriye’de Esad yönetimi devrildi, bahsettiğiniz o ideal düzen geldi mi?

3. Libya’da Kaddafi devrildi, bir parmak bal diye halkların ağzına sürmeye çalıştığınız ideolojik tezler hayata geçti mi?

Onlar, bu sorulara yanıt vermez. Öncelikle Saddam yönetimi devrildi. Saddam ile Halepçe Katliamı sonrasında işbirliği yürütüp bölge Kürtlerini yüzüstü bırakan üçüncü yolcu Öcalan’dır.

Bugün Irak paramparça. Hafız Esad öldüğünde başsağlığı dilenip yönetimi “modern” diye nitelendirip onu sahiplenen, aynı çevreydi. Beşar yönetimi devrildi, bugün Suriye’yi yöneten çete artığı HTŞ/Colani ekibi. Şu göklere çıkarılan merkeziyetçiliğin olmayıp yatay ilişkilerin ve kadın özgürlüğünün savunulduğu Rojava, neden merkeze direnmeyip, Nusayri katliamına sessiz kalıp o ilkelerinden ve statüsünden vazgeçti? Diktatör, molla, otokrasi, sadece bir gerekçeden ibaret.

Bugün İranlı kadınlar için hassasiyet gösteren bu üç yazı, emperyalizmin bombalarıyla katleden kız çocuklarını ve vatanını savunmak için jetlerin tehdidi altında meydanları dolduran kadınları görmez. Görürse maskeleri düşer. Durduğumuz yer çok net: Savaş hâlindeyken iç mücadele yürütülmez, rejim tartışması açılmaz. İşgalciyi güçlendirecek herhangi bir ayrışmanın propagandası yapılmaz, bunu yapmak, halk düşmanlığıdır.

Charlie Hebdo'nun kapağında halkların inançlarıyla rezilce alay edilmesi, Lübnan’ın kuşatılması, kız çocuklarının bombalanması karşısında rejim tartışması yürütmenin, İran’ın yakın tarihini anlatmanın emperyalizme uşaklıktan başka bir anlamı yoktur.

Diktatörlüğü, molla rejimini, otokrasiyi eleştiren üçüncü yolcu Mahir Engizek, kullandığı mahlasta geçen soyadını devşirdiği bölgede neler yaşandığını, Engizekler ve Koma Amed tarihi arasındaki ilişkiyi, üçüncü yolculuğun hiçbir halka bugüne kadar bir şey kazandırmadığını açıklayamaz. O ve diğer iki yazarın kaleminden dökülenler, halklara teslimiyet çağrısını yazan mürekkep damlalarıdır. Ayrıca nedense on yıl önce hendekleri o gün tartışmaya bile açmayanlar, bugünkü üçüncü yolculardır ama bugün “Ne yani, işgal ediliyor diye İran rejiminin ne olduğunu söylemeyelim mi?” diyor.

Siz konuşsanız da konuşmasınız da Demir Kubbe yanıyor. Maduro haydutlarca kaçırılıyor, “Venezuela’da sosyalizm yok!” propagandası başlıyor. Tekrar şu merkeziyetsiz yatay ilişkili yönetim anlayışına gelindiğinde, bunun ne kadar geçersiz olduğu Suriye’de görüldü.

Diyalektiğe ve tarihsel materyalizme göre tarih, neden sonuç ilişkisi ve nicel birikimlerin nitel sıçramasıyla şeklini alır. Bu çevrelerin savunduğu bu yönetimler, bebeğe “Atletizm yarışmasına katıl, katılmıyorsan sana destek olmam” demekle aynıdır, diyalektik ve hayat dışıdır. Tarihi ve toplumları geleceğe yolculuk ettirmeye çalışan her anlayış, liberaldir. Sıçramalı tarih anlayışı metafiziktir, gericidir. Bu yüzden, asıl gerici, bu çevrelerdir.

İranlı kadınları ve kız çocuklarını düşünüp İran Konsolosluğu önünü ve meydanları dolduran sol, nedense emperyalizmin konsolosluklarının önüne Epstein cehennemine kurban edilen genç kızlar için gitmez. Bugün, İranlı kadınlar ve kız çocukları Epsteinci koalisyonun saldırısı altındadır.

Filistin mücadelesinin son halkası yaşanmasaydı, bugün İran’ın meşruiyeti sorgulamaya açılırdı. Sosyal medyada şu an İran karşıtlığını mollalar üzerinden yürütenler: Kemalistler, Kürt milliyetçileri, sol ve IŞİD çeteleri. Siz kime hizmet ediyorsunuz? Hizmet ettiğiniz yer, içinden çıktığınız halklara tuzak kuranlardır. İran rejimini “rafizi, tağut ve şer ekseni” ilan eden IŞİD zihniyetiyle solun aynı yerde hizalanmasında beis görmeyenler, İran’ın meşru mücadelesi karşısında oluşan birliği dağıtmanın peşinde.

Daha üç yıl önce Ukrayna'da silah temizleyip mermi sayan kadınları göstererek vatansever ilan eden sol, bugün İranlı vatansever kadınların görülmemesi için tüm rezilliğe imza atıyor. 160’ın üzerinde kız çocuğunun bombardımanla bir ilkokulda katledildiği gerçeği karşısında bu sol ve sözde eğitim-“bilim” sendikaları, suspus. Bu mu sınıf bilinci, bu mu demokratlık, bu mu kadın ve çocuk hakları savunuculuğu? Bugün 8 Mart, öyle mi?

İran, sekiz günü aşkın süredir bir adım geri atmadı. Trump yönetimi, sürekli çelişkili söylemlerde bulunup süreci sözle kurtarmaya çalışıyor. Üç yıl süren Leningrad Kuşatması'nda 1 milyon Sovyet insanı açlıktan ve kıtlıktan can verdi. Geri adım atılmadı. Berlin’e o bayrağı diken, geri adım atmayan iradedir. Savaşları kazanan irade de burada aranmalıdır.

İran, saldırmadı. Bugün bir kedinin kuyruğuna basıldığında pençelerini çıkarıp kendini savunur, İran’ın kendini savunma hakkı meşrudur. Zafer, iradesine sahip çıkıp, meşruiyetinin inancı ve güveniyle milim geri atmayan halkların olacaktır.

Neden İran halkı bombardıman tehditlerine rağmen meydanlarda, neden İsrail halkı sığınaklarda? Hangi ordu, halkın kendi öz evladı? Neden Amerikan halkı protestolara başladı? Bu sorunun yanıtlarını sol biliyor. Sol, içine düştüğü bataklıktan kurtulmak için çırpınıyor, çırpındıkça batıyor.

6. Filo geldiğinde sahilde secdeye duranların safını bugün sol dolduruyor. Gerici bir anlayış varsa o da bu sola aittir.

“İran, anti emperyalist mi!” diye tepki verilip, anti-emperyalizmin gereğince mücadele yürüten çevreler boşa düşürülmek isteniyor. Sosyalist olmadan da anti-emperyalist olunduğundan bihaber söylemler. Sosyalist olmadan anti-emperyalist olmak ulusçuluğu güçlendirir. İran halkının işgale karşı direnişini savunmak için en temelde insan olmak gerekiyor.

Günümüz dünyasında insan olma vasfı vicdanla, vicdan da ideolojiyle var olur. İran; fiziksel, partisel, ulusal imhayı göze aldı. Fiziksel imhada üst düzeydeki isimleri şehit oldu. Parti ve ulus imhasına karşı tüm gücüyle direniş sergiliyor, bu direnişin meşruiyetini meydanları dolduran İran halkları gösteriyor. Ülkemiz solu neyi göze aldı? İran halkları yekpare, sadece savaşı mozaik yöntemle yürütüyor.

İran’ın 4. sırada gelen petrol rezervi, madenleri, Bir Kuşak Bir Yol projesindeki jeopolitik önemi, kültürel birikimi, Hürmüz Boğazı’na sahip oluşu, Siyonist rejimin varlığı için oluşturduğu tehdit, Filistin halkı için verdiği destek emperyalizmin işgal etmesi için “yeterli” nedenlerdir. Suriye, Irak, Lübnan ve Kuzey Afrika parçalandıkça bütünlükler yitirildi.

“Ne Sam Ne Saddam” diyenlere çağrımızdır: Sınıflar mücadelesinde üçüncü yol yoktur. Üçüncü yol, doğası gereği iki yoldan birini karşısına almak zorundadır. Üçüncü yolun kazanma imkânı bulunmadığı gibi bilinçsizce bile olsa emperyalizme hizmet eder. İki silahlı güç çarpışırken sivil toplumculuk şemsiyesi altında üçüncü yolculuğu savunmak, ideolojik pervasızlığın yanı sıra saflıktır.

Kadın, çocuk, eşcinsel, Kürt, Arap, emperyalizm için sadece gerekçedir. Emperyalizmin bombardımanıyla hiçbir şekilde demokrasi gelmeyeceği gibi o bombardıman sürerken hiçbir şekilde iktidar mücadelesi de verilemez. Söz konusu yazılarda da belirtildiği gibi halihazırda İran’da öyle bir mücadeleyi yürütecek araç ve imkânlara sahip sosyalist bir hareket yoktur, bu yokluk karşısında biz, emperyalizme karşı vatanını savunların safındayız.

“Mollaya bak mollaya” diyenlere “Epstein Adası’na bak, Filistin’e bak, parçalanmış topraklara bak” demek zorundayız. Nasıl bir üçüncü yolculuk ve demokratlık ise İranlı kız çocuklarını düşünüp İran Konsolosluğu önüne gidenler, bugün Epstein çetesine ve bombalanan ilkokullara karşı sessiz. Türk voleybol takımıyla cuşa gelenler, katledilen kadın sporcular karşısında dilsiz. Bunun adı ikiyüzlülüktür.

Kûfe halkı gibi İmam Hüseyin’i yalnız bırakanlarla bu sol arasında bir fark yoktur. Anadolu halkının milli mücadele yıllarında sergilediği vatanseverliğin temel motivasyonu, vatan sevgisinin inançtan geldiği şehitlik gerçeğinde saklıydı. Bu sola göre “Bu halk sosyalist değil, hilafete hizmet ediyor” mu demeliydik? Baldırı çıplak, sömürülen ve yok sayılan Anadolu halkının mücadelesini “Hilafet var” diyerek Sovyetler sahiplenmemeli miydi? Bu gerçeği görmek zorundayız.

Ek olarak, sosyal medya üzerinden belirli çevrelerin açtığı anti-emperyalizm tartışması tarih ve sınıf dışı yerde konumlandığından, direnişin ve mücadelenin meşruiyeti karşısında yenilmeye mahkûmdur. Bu tür yazıları yazmakla çocuklar katledilirken müzik eşliğinde dans eden “İranlı” kadınların safı aynıdır, o safta IŞİD çeteleri vardır. Hâlen bu sola sahip çıkan varsa, bir kez daha düşünmek zorundadır.

Sinan Akdeniz
9 Mart 2026

, ,

İran ve Ramazan Savaşı

 


1979 İran Devrimi, 28 Şubat 2026 itibarıyla ‘İran Devrimi’ olmaktan çıktı. Artık İnsanlığın Devrimi ve en büyük davasıdır. Kaderimiz, onun ellerindedir.

[Profesör Jeannette Graulau, Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi Kurucusu]

 

Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi (AISC), içine girdiği çöküş sürecinin en önemli aşamasında ABD emperyalizminin uyguladığı vahşete karşı İran İslam Cumhuriyeti’nin gösterdiği cesur tepkiyle dayanışma içindedir.

1979’dan beri, ABD ve Siyonist teşekkül, İslam Cumhuriyeti’ni yok etmeyi, balkanlaştırmayı ve yeryüzünden silmeyi amaçlamıştır. Bu çaba, birçok biçim almıştır:

▪ ABD’nin Irak Savaşı ve çok farklı güçlerin dâhil olduğu yaptırımlar üzerinden yürüttüğü vekâlet savaşı;

▪ İran’a ait varlıkların çalışması;

▪ Suikastlar ve liderlerin katledilmesi;

▪ Haziran 2025’teki 12 Gün Savaşı;

▪ Bugünkü Ramazan Savaşı ve Yüksek Lider Ayetullah Ali Hamaney’in katledilmesi.

ABD, 2001’de Afganistan’ı, 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, İran’ın ABD eliyle işgal edilme ihtimali ufukta belirmişti.

İran ve ABD, nükleer konusunda müzakereler yürütürken, ABD’nin ve Siyonistlerin 12 Gün Savaşı’nı başlatması, ABD’nin savaş hamlesinin hızlandığının, imparatorluğun hızla ilerleyen çöküş sürecinden kendisini kurtarmak için umutsuz bir çaba içine girdiğinin delilidir.

Ramazan Savaşı, 28 Şubat Cumartesi günü ABD ve İsrail’in İran genelinde hava saldırıları düzenlemesiyle başladı. Savaşın şimdiye kadarki en ölümcül saldırısı, ABD’nin Minab’daki bir ilkokulda en az 175 kız öğrenci ve personeli öldürdüğü ilk günde gerçekleşti. Ancak görünüşe göre savaşın ilk hamlesi, Yüksek Lider Ayetullah Hameney’in evindeki bir toplantı sırasında suikasta uğramasıydı.

Bu küstahça eylemin büyüklüğü hafife alınamaz. ABD, meşru bir devlet başkanına karşı önceden planlanmış suikastın sorumluluğunu derhal üstlendi, hatta bunu büyük bir başarı olarak nitelendirdi. Görevdeki bir devlet başkanının başka bir devlet başkanı tarafından öldürülmesi, küresel politika ve uluslararası ilişkilerde felâket niteliğinde ve geri döndürülemez bir dönüşümü ifade etmektedir.

Dünya, ölmekte olan bir imparatorluğu kurtarmaya yönelik umutsuz bir girişim sebebiyle insanlık tarihinin en tehlikeli aşamalarından birine tanık olmaktadır.

Ramazan Savaşı, bu tarihsel ve jeopolitik bağlam dâhilinde idrak edilmelidir.

Bugün İran, Batı Asya’da ABD emperyalizmine ait tüm güçlere karşı bölgesel bir savaş yürütüyor. Amacı, ABD emperyalizminin bölgeden sökülüp atılmasıdır.

Dolayısıyla bu, Filistin’in kaderi için bir savaş ve Afrika’nın güney kıyılarından kuzeydeki Rusya’ya, doğudaki Çin ve Kore’ye, batıdaki Küba ve Venezuela’ya kadar ABD emperyalizminin terörize ettiği herkesin savaşıdır.

Ayrıca bu savaş, Kuzey Amerika kıtasına çöreklenmiş emperyalizmin yürüttüğü politikaların kurbanı olan, aynı kıtada yaşayan sömürgeleştirilmiş ve boyunduruk altına alınmış halklar için yürütülmektedir.

Ramazan Savaşı, İran İslam Devrimi’nin bir devamıdır, ancak artık tüm insanlığın devrimci savaşıdır.

İran dimdik ayakta duruyorsa biz de bölgenin cesur halklarıyla omuz omuza olacağız. Gezegenin kaderi, buna bağlı.

Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi
6 Mart 2026
Kaynak

08 Mart 2026

Büyük Feminizasyon


2019’da Harvard Rektörü Larry Summers ile ilgili, dünyaya dair bakış açımı değiştiren bir makale okudum.[1] “J. Stone” takma adıyla yazan yazar, Larry Summers’ın Harvard Üniversitesi rektörlüğünden istifa ettiği günün kültürümüzde bir dönüm noktasını teşkil ettiğini savunuyordu. Yazara göre tüm “Duyarcılık” dönemini, Summers’ın üstünün çizildiği sürecin ayrıntıları, en önemlisi de bu üstünü çizme işlemini gerçekleştirenlerden (kadınlardan) yola çıkılarak yorumlamak mümkündü.

Summers davasının temel gerçekleri bana tanıdık geliyordu. 14 Ocak 2005’te, “Bilim ve Mühendislik Alanında İşgücünün Çeşitlendirilmesi” konulu bir konferansta Larry Summers, kayıt dışı kalması gereken bir konuşma yaptı. Konuşmasında, fen bilimlerinde kadınların yetersiz temsilinin kısmen “üst düzey yeteneklere erişimdeki farklılıklardan” ve erkeklerle kadınlar arasındaki “sosyalleşmeye atfedilemeyen” zevk farklılıklarından kaynaklandığını söyledi. Toplantıya katılan bazı kadın profesörler, bundan rahatsız oldular ve kayıt dışı kuralına rağmen, adamın sözlerini bir muhabire ilettiler. Bunun ardından patlak veren skandal, Harvard öğretim üyelerinin rektöre güvenmiyoruz demelerine, en nihayetinde de Summers’ın istifasına neden oldu.

Makale, kadınların Harvard rektörünün üstünü çizenin kadınlar olduğunu söylemekle kalmıyor, aynı zamanda bu işlemin gayet dişil bir tarzda yapıldığını iddia ediyordu. Kadınlar, bu süreçte mantıksal argümanlar yerine duygusal çağrılarda bulunmuşlardı. MIT’de biyolog olan Nancy Hopkins, “Kadınlar ve erkekler arasındaki doğuştan gelen yetenek farklılıklarından bahsetmeye başladığında nefesim kesildi çünkü bu tür önyargılar beni fiziksel olarak hasta ediyor” dedi. Summers, sözlerini açıklığa kavuşturan bir açıklama yaptı, ardından bir tane daha, sonra üçüncü bir açıklama daha yaptı. Her seferinde özür dilediğine dair ifadeleri daha da yoğun olarak kullandı. Uzmanlar, Summers’ın cinsiyet farklılıkları hakkında söylediği her şeyin hâkim bilimsel anlayışa uygun olduğunu duyurmak için tartışmaya müdahil oldular. Bu türden makul çağrılar, kalabalığın histerisine hiçbir şekilde tesir etmedi.

Makalede, bu üstünü çizme işleminin gayet dişil olduğu, zira tüm üstünü çizme işlemlerinin dişil olduğu üzerinde duruluyordu. Üstünü çizme kültürü, kadınların belirli bir kuruluşta veya alanda yeterince kadın olduğunda yaptıkları bir şeydi.

J. Stone, sonrasında bu geliştirdiği “Büyük Feminizasyon” teziyle ilgili bir kitap kaleme aldı. Ona göre “duyarcılık” olarak gördüğünüz her şey, esasında nüfusun kadınsılaştırılması sürecinin bir yan ürünüydü. Bu basit tez, açıklayıcılık açısından muazzam bir güce sahipti. Gerçekten de içinde yaşadığımız dönemin sırlarını açığa vuruyordu.

Duyarcılık, yeni bir ideoloji, Marksizmin bir uzantısı veya Obama sonrası yaşanan hayal kırıklığının bir sonucu değil. Yakın zamana kadar kadınların sayıca az olduğu kurumlara uygulanan kadınsı davranış kalıplarından ibaret. Peki ben, bu süreci daha önceden neden görememiştim?

Muhtemelen bunun sebebi, çoğu insan gibi benim de feminizasyonun ben doğmadan evvel gerçekleşmiş bir şey olduğunu düşünmüş olmamdı. Örneğin, hukuk mesleğinde faal olan kadınları ele aldığımızda, aklımıza hukuk fakültesine giden ilk kadın (1869), Yüksek Mahkeme’de dava açan ilk kadın (1880) veya ilk kadın Yüksek Mahkeme Yargıcı (1981) gibi başlıklar gelir.

Çok daha önemli bir dönüm noktası, 2016’da hukuk fakültelerinin çoğunluğunun kadınlardan oluşması veya 2023’te hukuk firması çalışanlarının çoğunluğunun kadınlardan oluşmasıdır. Sandra Day O’Connor yüksek mahkemeye atandığında, hâkimlerin yalnızca %5’i kadındı. Bugün Amerika’daki hâkimlerin %33’ü ve Başkan Joe Biden tarafından atanan hâkimlerin %63’ü kadındır.

Aynı gidişat, birçok meslekte görülebilir: altmışlarda ve yetmişlerde birçok öncü isme tanıklık edildi. Seksenlerde ve doksanlarda kadınların temsiliyetinde ciddi bir artış yaşandı. 2010 ve 2020’lerde, en azından genç kuşaklarda, cinsiyet eşitliği sağlandı.

1974’te New York Times muhabirlerinin yalnızca %10’u kadındı. New York Times çalışanları, 2018’de çoğunlukla kadınlardan oluşuyordu,ve bugün kadınların oranı %55.

Tıp fakülteleri 2019’da çoğunlukla kadınlardan oluşuyordu. Kadınlar, 2019’da ülke genelindeki üniversite mezunu iş gücünün çoğunluğunu meydana getirmekteydi. 2023’te üniversite öğretim görevlileri alanında çoğunluk kadınlardaydı.

Kadınlar, henüz Amerika’daki yöneticilerin çoğunluğunu teşkil edebilmiş değil, ancak şu anda %46 gibi bir orana sahipler. Bu da demek oluyor ki çoğunluk bu alanda da kadınlara geçebilir. Dönem, bu geçiş için gayet uygun.

Duyarcılık, birçok önemli kurumda çalışan sayısında çoğunluğun erkekten kadına geçtiği dönemde ortaya çıktı.

Öz de biçimle örtüşüyor. Duyarcılık denildiğinde akla eril yerine dişil olanı, rasyonellik yerine empatiyi, risk yerine güvenliği, rekabet yerine uyumu öncelikli kılmak geliyor. Feminizasyon sürecinin akademi üzerindeki etkilerini inceleyen Noah Carl[2], Bo Winegard ve Cory Clark[3] gibi Büyük Feminizasyon tezinin kendi versiyonlarını öneren diğer yazarlar, politik değerler sahasında cinsiyetler arası farklılıklara işaret eden anket verileri sunuyorlar. Örneğin bir anket, erkeklerin %71’inin ifade özgürlüğünü korumanın, bütünleşik bir toplumu korumaktan daha önemli olduğunu, kadınların %59’unun ise tam tersini söylediğini ortaya koyuyor.

En önemli farklılıklar, bireylerle değil, gruplarla ilgilidir. Deneyimlerime göre, bireyler benzersizdir ve her gün klişelere itiraz eden aykırı isimlerle karşılaşırsınız, ancak erkek ve kadın grupları tutarlı farklılıklar gösterir. İstatistiksel olarak düşündüğünüzde bu mantıklıdır. Rastgele bir kadın, rastgele bir erkekten daha uzun olabilir, ancak on rastgele kadından oluşan bir grubun ortalama boyunun on erkekten oluşan bir gruptan daha uzun olması çok düşük bir ihtimaldir. Grup ne kadar büyükse, istatistiksel ortalamalara uyma olasılığı da o kadar yüksektir.

Kadın grubunda fikir birliği ve iş birliğine destek sunulur. Erkekler birbirlerine emir verirken, kadınlar sadece öneride bulunabilir ve ikna edebilir. Herhangi bir eleştiri veya olumsuz duygu, eğer mutlaka ifade edilmek zorundaysa, iltifat katmanları arasında gizlenmelidir. Bir tartışmanın sonucu, tartışmanın gerçekleşmiş ve herkesin katılmış olmasından daha az önemlidir. Grup dinamiklerindeki en önemli cinsiyet farkı, çatışmaya karşı tutumdur. Kısacası, erkekler çatışmayı açıktan yürütürken, kadınlar düşmanlarını gizlice zayıflatır veya dışlar.

Bari Weiss, New York Times gazetesine sunduğu istifa mektubunda, meslektaşlarının Slack uygulaması üzerinden atılan şirket içi mesajlarda kendisinden “ırkçı, Nazi ve bağnaz” olarak bahsettiğini söylüyordu. Ardından, kadınsı bir hamleyle, “benimle dostça ilişki kurduğu düşünülen meslektaşlarımın iş arkadaşlarım tarafından rahatsız edildi” diyordu.

Bir seferinde gazetenin “Görüşler” kısmıyla ilgilenen bir arkadaşına “kahve içelim mi?” diye sormuş. Sıklıkla ırk mevzuu üzerine yazan bu melez kadın gazeteci, görüşmeyi reddetmiş. Oysa burada alenen temel profesyonellik standartlarını karşılayamama sorunu yaşanmıştı. Aynı zamanda bu tavır, fazla dişildi.

Erkekler, kadınlara nispetle hayatını kompartımanlara ayırma konusunda daha net bir eğilime sahiptirler. Bu anlamda, duyarcılık, esasında birçok yönden toplumu kompartımanlara ayıramamakla ilgilidir.

Bir doktor, o gün gündeme gelen siyasi meselelere dair kimi görüşlere sahip olabilir, ancak bu görüşleri muayenehanenin dışında tutmayı mesleki görevi olarak görür. Tıp artık daha feminen/dişil hale geldiğine göre, doktorlar, eşcinsel haklarından Gazze’ye kadar tartışmalı konulardaki görüşlerini ifade eden rozetler ve boyun askıları takabiliyorlar. Hatta mesleklerinin güvenilirliğini siyasi moda akımlarına bile yansıtıyorlar; örneğin doktorlar, ırkçılığın bir halk sağlığı acil durumu olması nedeniyle Siyahların Hayatları Önemlidir eylemlerinin Kovid kısıtlamalarını ihlal ederek devam edebileceğini söylediler.

Parçaları bir araya getirmeme yardımcı olan kitaplardan biri de psikoloji profesörü Joyce Benenson’ın Warriors and Worriers: The Survival of the Sexes [“Savaşanlar ve Endişelenenler: Cinsiyetlerin Hayatta Kalması”] adlı kitabıydı. Benenson, erkeklerin savaşa, kadınların ise yavrularını korumaya yönelik grup dinamikleri geliştirdiğini öne sürüyor. Tarih öncesi çağların sisleri içerisinde oluşan bu alışkanlıklar, Benenson’ın da alıntıladığı bir çalışmada, modern bir psikoloji laboratuvarındaki deneycilerin, kendilerine bir görev verilen bir grup erkeğin “konuşma süresi için yarıştıklarını, yüksek sesle fikir ayrılığına düştüklerini”, ardından “neşeyle deneyciye bir çözüm sundukları”na dair gözlemlerini açıklıyor. Aynı görevin verildiği bir grup kadın ise “birbirlerinin kişisel geçmişleri ve ilişkileri hakkında kibarca sorular soruyor... bolca göz teması kuran, gülümseyen, sırayla söz alan kadınlar, deneycinin sunduğu göreve çok az dikkat ediyor.”

Savaşın amacı iki kabile arasındaki anlaşmazlıkları çözmektir, ancak yalnızca anlaşmazlık çözüldükten sonra barış sağlanırsa işe yarar. Bu nedenle erkekler, rakipleriyle uzlaşmak ve dün savaştıkları insanlarla barış içinde yaşamayı öğrenmek için yöntemler geliştirdiler. Dişiler, primat türlerinde bile, erkeklerden daha yavaş uzlaşırlar. Bunun nedeni, kadınların anlaşmazlıklarının geleneksel olarak kabile içinde kıt kaynaklar yüzünden yaşanması ve açık bir çatışmayla değil, rakiplerle örtülü bir rekabetle, belirli bir sonu olmadan çözülmesidir.

Tüm bu gözlemler, duyarcılığa dair gözlemlerimle örtüşüyordu, ancak kısa süre sonra yeni bir teori keşfetmenin verdiği mutluluk hissi, yerini derin bir iç sıkıntısına bıraktı. Eğer duyarcılık, gerçekten Büyük Feminizasyon sürecinin bir sonucuysa, 2020’de delilik olarak tanımlayacağımız olayların sayısındaki hızlı artış, geleceğin neler getireceğinin sadece küçük bir örneğiydi. Artık bize, geriye kalan ve topluma biçim veren erkeklerin yaşlandığı, daha genç, daha dişil nesillerin tüm dizginleri ele geçirdiği bir geleceği tahayyül etmek kalmıştı.

Duyarcılık, neticede belirli sektörleri az belirli sektörleri çok tehdit ediyor olabilir. İngilizce bölümlerinin artık tamamen kadınlaşmış olması üzücü, ancak çoğu insanın günlük hayatı bundan etkilenmiyor. Diğer alanlar daha önemli. Gazeteci olmayabilirsiniz, ancak New York Times’da yazılanların kamuoyunda neyin gerçek olarak kabul edileceğini belirlediği bir ülkede yaşıyorsunuz. Eğer Times, grup içi fikir birliğinin popüler olmayan gerçekleri (şimdiden olduğundan daha fazla) bastırabildiği bir yer haline gelirse, bu her vatandaşı etkiler.

Beni en çok korkutan alan, hukuk. Hepimiz, işleyen bir hukuk sistemine bağlıyız ve açıkçası, hukukun üstünlüğünün temelini, hukuk mesleğinin çoğunluğunun kadınlardan oluşmasını sağlayacak süreç oluşturmayacak. Hukukun üstünlüğü, sadece kuralları yazmaktan ibaret değil. Hukukun üstünlüğü, yüreğinize dokunan veya hangi partinin daha sempatik olduğuna dair içgüdülerinize ters düşen sonuçlar doğursalar bile, bu kurallara uymak anlamına geliyor.

Kadınsılaştırılmış bir hukuk sistemi, Başkan Obama döneminde 2011 yılında kurulan üniversite kampüslerinde cinsel saldırı davaları konusunda, 1972 tarihli eğitim kanununa getirilen Onuncu Ek Madde üzerinden açılan mahkemeleri akla getiriyor. Bu yargılamalar yazılı kurallara tabi olduğundan teknik olarak hukukun üstünlüğü kapsamında işlediği söylenebilir. Ancak hukuk sistemimizin kutsal saydığı, suçlayanla yüzleşme hakkı, hangi suçla itham edildiğinizi bilme hakkı ve suçluluğun, bir tarafın eylem hakkında geriye dönük olarak nasıl hissettiğine değil, her iki tarafça da bilinebilen nesnel koşullara bağlı olması gerektiği ile ilgili birçok güvenceden yoksunlardı. Bu korumalar, ilgili kuralları yapanlar, çoğunluğu kadın olan suçlayanlara sempati duyuyorlar, çoğunluğu erkek olan sanıklara duymuyorlar diye kaldırıldı.

Brett Kavanaugh’un Yüksek Mahkeme üyeliğine atanma sürecinin onaylanacağı duruşmalar, hukuka dair bu iki yaklaşım arasındaki çatışmaya sahne oldu. Eril konumu benimseyenler, Christine Blasey Ford’un Kavanaugh ile aynı odada bulunduklarına dair somut bir kanıt sunamaması durumunda, tecavüz suçlamalarının onun hayatını mahvetmesine izin verilemeyeceğini söylediler. Dişil konumu benimseyenlerse, Christine Blasey Ford’un alenen duygusal olan tepkisinin, Senato komitesinin saygı duyması gereken bir tür güvenilirlik teşkil ettiği üzerinde durdular.

Hukuk mesleği çoğunlukla kadınlardan oluşursa, Onuncu Ek Madde üzerinden açılan davaların ve Kavanaugh duruşmalarının ruhunun yaygınlaşmasını beklemek gerekecek. Hâkimler, kayırılan gruplar için kuralları esnetecek ve o kuralları zaten endişe verici bir ölçüde gerçekleştiği gibi, gözden düşmüş olan gruplara sıkı bir biçimde uygulayacak.

Yetmişlerde kadınların hukuk mesleğine büyük sayılarla dâhil edilmesinin yalnızca küçük bir etki yaratacağına inanabilirdiniz. Bu inancın artık hiçbir temeli yok. Değişimler çok büyük olacak. İşin garibi, siyasi yelpazenin her iki tarafı da bu değişikliklerin ne olacağı konusunda hemfikir. Tek anlaşmazlık, bunların iyi mi yoksa kötü mü olacağı konusunda.

Dahlia Lithwick, Lady Justice: Women, the Law, and the Battle to Save America [“Adalet Hanım: Kadınlar, Hukuk ve Amerika’yı Kurtarma Mücadelesi”] adlı kitabının başında, 2016 yılında Teksas’ta bir kürtaj yasası ile ilgili gerçekleşen tartışmalara değiniyor. Ginsburg, Sotomayor ve Kagan ismini taşıyan üç kadın yargıç, “resmi süre sınırlarını hiçe sayarak, erkek meslektaşlarından çok daha fazla konuşmuşlar.” Lithwick bunu, “Amerika’ya gerçek cinsiyet eşitliğinin veya az çok eşitliğin, güçlü Amerikan hukuk kurumlarında nezdinde gelecekteki kadınlar için ne anlama gelebileceğine dair bir fikir veren, bastırılmış yargı kadın gücünün patlaması” olarak nitelendiriyor.

Lithwick, kadınların hukukun formalitelerine yönelik saygısız tavırlarını övüyor; sonuçta bu tavırlar, baskı ve beyaz üstünlüğünün hüküm sürdüğü bir çağda ortaya çıkıyorlar. Lithwick, “Amerikan hukuk sistemi, özünde varlıklı beyaz erkeklere ayrıcalık tanımak için kurulmuş bir makineydi” diye yazıyor. “Ama işleyen tek şey bu ve elinizdekiyle idare ediyorsunuz” diye devam ediyor.

Hukuku ataerkil bir kalıntı olarak görenlerin, ona araçsal bir şekilde yaklaşmaları beklenebilir. Eğer bu anlayış, hukuk sistemimizin tümüne hâkim olursa, o vakit işin süsü püsü aynı kalacak ama neticede bir devrim gerçekleşmiş olacaktır.

Büyük Feminizasyon, gerçekten eşi benzeri görülmemiş bir durum. Diğer medeniyetler kadınlara oy hakkı vermiş, mülkiyet hakları tanımış veya imparatorluk tahtlarını miras almalarına izin vermiştir. İnsanlık tarihinde hiçbir medeniyet, siyasi partilerden üniversitelere ve en büyük şirketlerimize kadar toplumumuzun bu kadar hayati olan kurumunu kadınların kontrol etmesine izin vermemiştir. Kadınların üst düzey mevkilerde olmadığı yerlerde bile, bu kuruluşlarda dili ve fikriyatı kadınlar tayin ediyor, öyle ki bir erkek CEO, insan kaynakları başkan yardımcısının belirlediği sınırlar dâhilinde hareket etmek zorunda kalıyor. Bu kurumların tümüyle yeni koşullar altında da faaliyet göstermeye devam edeceğini varsayıyoruz. Peki bu varsayım için elimizde ne tür dayanaklar mevcut?

Sorun, kadınların erkeklerden daha az yetenekli olması veya kadınların etkileşim kurma biçimlerinin nesnel anlamda daha aşağı olması değil. Sorun, kadın etkileşim kurma biçimlerinin birçok büyük kurumun hedeflerine ulaşmaya pek uygun düşmemesi. Çoğunluğu kadınlardan oluşan bir akademiniz olabilir, ancak bu akademi (bugünün üniversitelerindeki çoğunluğu kadınlardan oluşan bölümler gibi) açık tartışma ve gerçeğin sınırsız arayışından başka hedeflere yönelecektir.

Peki ya akademiniz gerçeğin peşinden koşmuyorsa, ne işe yarar? Gazetecileriniz insanları yabancılaştırmaktan çekinmeyen, huysuz birer bireyci değilse, ne işe yararlar? Bir işletme, atılgan ruhunu kaybeder ve dişilleşmiş, içe dönük bir bürokrasiye dönüşürse, durağanlaşmaz mı?

Büyük Feminizasyon medeniyet için bir tehdit oluşturuyorsa, asıl soru bu konuda yapabileceğimiz bir şey olup olmadığıdır. Cevap, ilk başta neden meydana geldiğini düşündüğünüze bağlıdır.

Büyük Feminizasyonun doğal bir olgu olduğunu düşünen birçok insan var. Kadınlara nihayet erkeklerle rekabet etme şansı verildi ve sonuçta erkeklerden daha iyi oldukları ortaya çıktı. İşte bu yüzden haber merkezlerimizde, siyasi partilerimizin ve şirketlerimizin tepelerinde bu kadar çok kadın var.

Ross Douthat, bu düşünce tarzını bu yıl içerisinde, “uzun ev” terimini[4] feminizasyon sürecine dair bir mecaz olarak kullanıp popülerleştiren sağcı yayıncı Jonathan Keeperman, namıdiğer “L0m3z” ile yaptığı bir röportajda[4] şu şekilde aktarıyordu:

“Erkekler, kadınların kendilerine baskı uyguladıklarından şikâyet ediyorlar. Zaten bu ev de erkekler kadınlarla gereğince rekabet edemedikleri konusunda sızlansınlar diye uzun yapılmamış mıydı? O vakit bugün belki de sabredip yirmi birinci yüzyıl Amerika’sında oluşan zeminde rekabet etmeniz gerekecek.”[5]

Feministler de böyle düşünüyorlar, ama yanılıyorlar. Feminizasyon, kadınların erkeklerle rekabet etmesinin doğal ve organik bir sonucu değil. Toplum mühendisliğinin yapay bir sonucu ve eğer terazinin kefesinden parmağımızı çekersek, bir nesil sonra denge bozulacak.

Terazinin en belirgin unsuru, ayrımcılık karşıtı yasadır. Şirketinizde çok az kadın çalıştırmak, yasa dışıdır. Kadınlar, özellikle de üst düzey yöneticilerinizde yeterince temsil edilmiyorsa, bu durum dava konusu olabilir. Sonuç olarak, işverenler, sırf çalışan sayılarını korumak için kadınlara normalde elde edemeyecekleri işler ve terfiler verirler.

Bunu yapmaları mantıklıdır, çünkü yapmazlarsa vahim sonuçlar ortaya çıkar. Texaco, Goldman Sachs, Novartis ve Coca-Cola, işe alım ve terfilerde kadınlara yönelik ayrımcılık iddiasıyla açılan davalara cevap olarak dokuz haneli tazminatlar ödeyen şirketler arasında yer alıyor. Hiçbir yönetici, cinsiyet ayrımcılığı davasında şirketine 200 milyon dolara mal olan kişi olmak istemez.

Ayrımcılık karşıtı yasa, her iş yerinin kadınsılaştırılmasını gerektiriyor. 1991’de verilen çığır açıcı bir dava, bir tersanenin duvarlarındaki afişlerin kadınlar için düşmanca bir ortam oluşturduğunu ortaya koydu ve bu ilke, birçok erkeksi davranış biçimini de kapsayacak şekilde genişledi. Silikon Vadisi’ndeki düzinelerce şirket, “üniversiteli öğrenci kültürü” veya “toksik erkek kültürü” iddiasıyla davalarla karşı karşıya kaldı ve bu davalarda uzmanlaşmış bir hukuk firması, 450.000 ila 8 milyon dolar arasında değişen tazminatlar koparmakla övündü.[6]

Kadınlar, öğrenci yurdu gibi görünen bir iş yeri işleten patronlarına dava açabilirler, ancak iş yerleri Montessori anaokulu gibi görünen erkekler dava açamazlar. İşverenler, doğal olarak ofisi daha yumuşak hale getirmekten yanadır. Öyleyse, kadınlar modern iş yerlerinde daha başarılı oluyorsa, bunun nedeni, gerçekten erkeklerle rekabette geride kalmaları mıdır? Yoksa kurallar onların lehine mi değiştirilmiş olabilir mi?

Kadınsılaşmadaki artış eğilimi bize çok şey söyler. Kurumlar %50-%50 oranına ulaştığında, cinsiyet eşitliğini aşma ve giderek daha fazla kadına yönelme eğilimine girerler. 2016’dan bu yana hukuk fakültelerinde her yıl biraz daha fazla kadın öğrenci bulunmaktadır; 2024’te bu oran %56’ya çıkmıştır. Bir zamanlar ağırlıklı olarak erkeklerin tercih ettiği bir alan olan psikoloji, artık büyük ölçüde kadınlardan oluşmaktadır ve psikoloji doktoralarının %75’i kadınlara aittir. Kurumlarda belirli bir dönüm noktası söz konusu ve bu noktadan sonra giderek daha fazla kadına yöneliyorlar.

Bu, kadınların erkeklerden daha başarılı olduğu anlamına gelmiyor. Kadınların, daha önce erkek olan kurumlara kadınsı normlar dayatarak erkekleri uzaklaştırdığı anlamına geliyor. Hangi erkek, özelliklerinin hoş karşılanmadığı bir alanda çalışmak ister? Kendine saygısı olan hangi erkek lisansüstü öğrencisi, meslektaşlarının fikir ayrılıklarını açıkça dile getirdiği veya tartışmalı bir görüş benimsediği için onu dışlayacağı bir ortamda akademik kariyer yapmayı tercih eder?

Eylül ayında, Ulusal Muhafazakârlık konferansında yukarıdaki makaleye benzer bir konuşma yaptım. Büyük Feminizasyon tezini böylesine kamusal bir platformda ortaya koymak konusunda endişeliydim. Muhafazakâr çevrelerde bile, belirli bir alanda çok fazla kadın olduğunu veya çok sayıda kadının kurumları tanınmayacak şekilde dönüştürebileceğini ve bu sayede iyi işlemediğini söylemek, hâlâ tartışmalı bir konuydu. Argümanımı mümkün olan en tarafsız şekilde ifade etmeye özen gösterdim. Şaşırtıcı bir şekilde, çok aşırı ve büyük tepkilerle yüzleştim.

Konuşmamın videosu[7] birkaç hafta içerisinde YouTube’da 100.000’den fazla izlendi ve Ulusal Muhafazakârlık konferansı tarihindeki en çok izlenen konuşmalardan biri haline geldi.

İnsanların bu argümana açık olması iyi bir şey, çünkü Büyük Feminizasyon konusunda bir şeyler yapma imkânımız ortadan kalkıyor. Feminizasyonun öncü göstergeleri ve gecikmeli göstergeleri var ve şu anda hukuk fakültelerinin çoğunluğunun kadın, federal mahkemelerin çoğunluğunun ise hâlâ erkek olduğu, ara bir aşamadayız. Birkaç on yıl içerisinde, cinsiyet konusunda yaşanan değişim doğal sonucuna ulaşacak.

Birçok insan, duyarcılığın bittiğini, ruh hali değişimiyle öldürüldüğünü düşünüyor, ancak duyarcılık, nüfustaki feminizasyonun bir sonucuysa, demografik yapı değişmediği sürece asla bitmeyecek.

Bir kadın olarak, yazarlık ve editörlük alanında kariyer yapma fırsatı bulduğum için mutluyum. Şükürler olsun ki, feminizasyon sorununu çözmenin kadınların yüzüne kapıları kapatmamızı gerektirdiğini düşünmüyorum. Tek yapmamız gereken, adil kuralları yeniden tesis etmek. Şu anda, kadınların kaybetmesinin yasadışı olduğu, sözde liyakate dayalı bir sistemimiz var. İşe alımları sadece ismen değil, özünde de liyakate dayalı hale getirelim ve nasıl sonuçlanacağını görelim. Eril, erkeklerin çoğunlukta olduğu bir ofis kültürünün yeniden yasal hale getirilmesini sağlayalım. İnsan kaynakları çalışanının veto yetkisini ortadan kaldıralım.

İnsanlar, mevcut feminizasyon sürecimizin ne kadarının, yasal değişikliklerle ortaya çıkan ve yasal değişikliklerle birlikte ortadan kaldırılabilecek insan kaynakları alanının doğuşuyla[8] bağlantılı olduğunu bilseler, çok şaşırırlardı.

Çünkü neticede ben sadece bir kadın değilim. Aynı zamanda, toplum daha fazla çatışmadan kaçınan ve fikir birliğine dayalı hale gelirse gelişmesi zorlaşacak, pek çok farklı fikre sahip biriyim. Feminen bir dünyada büyümek zorunda kalırlarsa asla tam potansiyellerine ulaşamayacak oğulların annesiyim.

Hepimiz, Amerikan yaşam tarzını destekleyen hukuk sistemi, bilimsel araştırma ve demokratik siyaset gibi kurumlara bağımlıyız ve eğer bu kurumlar, tasarlanma amaçları olan görevleri yerine getirmeyi bırakırsa, hepimiz acı çekeceğiz.

Helen Andrews
16 Ekim 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] J. Stone, “The Day The Logic Died”, 23 Ağustos 2019, Stone.

[2] Noah Carl, “Did Women in Academia Cause Wokeness?”, 2 Aralık 2021, Critic.

[3] Cory Clark ve Bo Winegard, “Sex and the Academy”, 8 Ekim 2022, Quillette.

[4] LoM3Z, “What Is the Longhouse?”, 16 Şubat 2023, Firstthings.

[5] Ross Douthat, “The New Culture of the Right: Vital, Masculine and Intentionally Offensive”, 1 Mayıs 2025, NYT.

[6] Olivia Solon, “The Lawyers Taking on Silicon Valley Sexism: 'It’s Far Worse Than People Know'”, 2 Eylül 2017, Guardian.

[7] Helen Andrews, “Overcoming the Feminization of Culture”, 2 Eylül 2025, Youtube.

[8] Helen Andrews, “Against Human Resources”, 2 Şubat 2024, Lamp.

, ,

Egemenlik Karşıtı Kampın Üyesi Olarak Lübnan Devleti


Bugün İran ve Hizbullah’ın yüzleştiği savaş, bölgeyi yeni bir aşamaya taşımıştır. Bu aşama, Lübnan’ı bu ülkede uzun zaman önce tesis edilmiş olan politik düzeni ortadan kaldırma tehdidiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Ahlaki boyutu bir kenara koysak bile, hukuk ve analiz düzleminde, ülkedeki egemen güçler, devlete pratikte yeni bir biçim vermişlerdir. Bu güçler, bir yandan İsrail’i resmi söylem dâhilinde düşman olarak tanımlasalar da gerçekte ABD ve İsrail yanında savaşmakta, içeride ise kendi ülkesine ve halkına karşı beşinci kol faaliyeti yürütmektedirler. Bugün Lübnan’da devlet, kendisiyle savaşmaktadır.

Hizbullah açısından bu çatışma, kimsenin içinden zaferle çıkamayacağı bir muharebedir. Oluşan ayrım çizgileri, bugün sahada egemenliği savunan ve maddi düzlemde onu üreten güçlerle, o egemenliğin altını oyan, nihayetinde onu ortadan kaldıran devlet yetkililerini birbirinden ayırmaktadır.

Bugün karşımızda, eylemsiz kaldığı için egemenliğini tesis edemeyen bir devlet değil, esasında onu yok etmeye çalışan bir devlet durmaktadır. Bugün egemenliğe karşı olan her kamp, egemenliği kasten ve bilerek silip atma sürecinin parçasıdır, bu anlamda doğrudan Amerikan stratejisinin emirlerine uygun hareket etmektedir.

Bu durum, Lübnan devlet kurumlarının davranışlarında zaten açıkça görülmektedir: İsrail’in bombardımanına, etnik temizlik operasyonlarına ve karadan gerçekleştirdiği müdahalelerine devam ettiği süreçte cumhurbaşkanı, orduya Lübnan toprağını savunma iznini vermemiştir. İsrail’in işgal harekâtının kapsamını genişletme yönünde ortaya koyduğu başarısız girişimlere tanık olduğumuz gerçeklikte ordu, silah ve cephane bulundurma suçuyla insanları tutuklamakta, direnişin iradesini kırmaktadır. Bunlar olurken dışişleri bakanlığı, bölgesel operasyonlara katılan İngiliz askeri uçaklarının Lübnan hava sahasından geçmesine izin vermeyi önermiştir. Bu koşullarda Lübnan devleti, artık sadece kendi topraklarını savunamadığı gibi, bir yandan da Lübnan topraklarında halen devam eden etnik temizlik de dâhil olmak üzere, savaşın tüm sonuçları açısından, eylemleriyle suç ortaklığı yapmaktadır.

Analiz düzleminde, mevcutta öncekilerden farklı bir durumla karşı karşıyayız. Burada artık eskiden görülen, düşmanla işbirliği pratiklerinden farklı bir pratiğe tanık oluyoruz. İşbirliği, genelde toprakların işgal edilip kontrol altına alınması sonrası iktidarla birlikte çalışmayı ifade eder. Bugün tanık olduğumuz durum farklıdır: Lübnan devletinin ne toprağı işgal edilmiştir ne de bu devlet, askeri düzlemde yenilgiye uğratılmıştır. Devletin kurumlarına dokunulmamış, işleyişinde herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Buna karşın devlet, yabancı saldırgan güçle stratejik uzlaşmayı, yan yana gelmeyi tercih etmiş, kendi halkına ve ülkesine karşı yürütülen bir savaşta düşmanın safına geçmiştir. Aynı zamanda bu devlet, kendi kurumlarını ülke içinde aynı saldırgan gücün hedef aldığı direnişi ezmek için kullanmaktadır. Bu anlamda Lübnan devleti, kendi toplumunun savunma becerilerine karşı bir tür beşinci kol faaliyeti yürütmekte, ordusunu içeride düşmanın gücünü arttıracak bir unsur, bir güç çarpanı haline getirmektedir.

Burada görülüyor ki biçimsel egemenlik denilen cilâyı silah haline getiren muktedir sınıf, hayalet devlet fikrini gerçek manada egemen bir gücün tesis edilmesine mani olmak adına bir tür bahane olarak kullanmaktadır. Bunların egemenlik anlayışı, Direniş’in Lübnan’ı savunmasına veya kurtarmasına mani olmakla tanımlıdır. Bu sebeple egemenliği politik bir öğretiden ziyade boş bir slogana dönüştürmüşlerdir.

Yıllardır süregelen, savaş ve barış kararının yalnızca devletin elinde kalması gerektiğiyle ilgili ısrar, bu çerçevede, egemenliğin bir ifadesi değil, Lübnan’ın ne bugünde bir savunmaya ne de egemen bir geleceğe sahip olmasını sağlamaya yönelik bir mekanizma olarak iş görmektedir.

Hizbullah liderliğinin verdiği cevap, çatışmanın mevcut siyasi sistemin sınırlarını çoktan aştığının anlaşıldığını ortaya koyuyor. Şeyh Naim Kasım, bu hafta şunu söyledi: “Bizimle İsrail arasında bir güç dengesi yok, ancak biz, tarih için savaşacağız.” Bu açıklama, savaşın doğrudan askeri denklik ölçütleriyle değil, egemen bir geleceği koruma ölçütüyle ölçüldüğünü gösteriyor. Sözlerinin tonu da dikkat çekiciydi: İsrail’in kendi anlatısına göre zaten gerçekleşecek olan, ancak İsrail’in şartlarına uyarınca yaşanacak savaşa girmek gibi bir niyet yoktu ortada. Mevcut yetkililerin meşruiyeti hakkında da herhangi bir tartışma yapılmıyordu, çünkü bu kadar açık bir şekilde tüm sınırları aşan bir hükümetin, bu savaşın sonuçları sahada siyasi gerçekliğe dönüştüğünde, ele alınmaya değer bir siyasi geleceği kalmamıştır. Direnişe karşı çıkanlara, “çatışma sırasında direnişi arkadan bıçaklamadıkları” sürece “birlikte yeni bir sayfa açma fırsatı” olduğu yönündeki teklifi açık bir ima içermektedir. “Fırsatlar”dan söz eden dil, savaştan sonra siyasi denklemin değişeceği beklentisini varsaymaktadır.

Bu duruş, Hizbullah’ın askeri liderliğinin bugün savaşçılarına yayınladığı, daha önce eşine rastlamadığımız mektupla da pekiştirildi: “Direnişi bırakmayacağız, silahlarımızı bırakmayacağız, sahadan ayrılmayacağız.” Bu mektup, hareketin onu suçlu ilan etmeye çalışan bir devlet veya teslim olmaya zorlamayı amaçlayan dış girişimler tarafından kısıtlanmadığını ortaya koyuyor.

Şu anda yaşananlar, başlangıçta mezhepsel ve siyasi bileşenlerinin toplamından ibaret olan bir devleti yöneten siyasi sistem için son bir krize işaret etmektedir. Savaşın ardından bu bileşenlerin yeniden şekillenmesiyle, mevcut düzenlemenin, Lübnan devletinin doğasını yeniden tanımlayan yeni bir toplumsal ve siyasi sözleşmeye yol açması muhtemeldir.

Emel Saad
7 Mart 2026
Kaynak

,

Sülük Sürüsü

“Eğer düşmanlarımız bizi ekonomik olarak kuşatırsa, biz Ramazan çocuklarıyız. Eğer biz askeri olarak kuşatırlarsa, biz Aşura çocuklarıyız.”

[İmam Humeyni]


Bugün Mikail Aslan gibi isimlerin emperyalizme ve Siyonizme hizmet yarışında öne çıkma çabalarının hiçbir anlamı/değeri yoktur. Bunlar, Siyonizmin elindeki sanat-kültür ağlarından nemalanmanın derdindedirler. O ağlarla kurulan ilişkiler, bireyleri tek tek esir ve ev kölesi haline getirmiştir. Epstein sofrasına oturmaya çalışan Mikail Aslan, vurulan ilkokulda katledilen Mikail isimli çocuğun adı bilmez. O, sadece emperyalizmden ve Siyonizmden gelecek nimete kuldur.

Eski solcular, sosyalistler, Sovyetler’in ve diğer güç odaklarının yerine Amerika’yı koymuşlar, bu net bir biçimde görülmektedir. Demek ki bunların eskiden de Sovyetler’le veya Çin’le ilişkileri bu düzeydeymiş. Halka, millete ve işçi sınıfına karşı hep hainlik etmişler.

Eski bir TKP’li sendikacı, “insanlar Amerika’ya göç ediyor, çünkü tüm tarih boyunca insanlar en ileri medeniyete göç etmişlerdir” diyor. Bu liberal solcuların “En ileri medeniyet” dediği, Epstein adasıdır, ICE’tır, yıkımdır, çürümedir. O çocukların kanını içerek gençleşme yarışıdır. Bir avuç kâr için milletlerin kaderleriyle oynamaktır.

Bugün İran Büyükelçiliği’ni ziyaret eden solculardan birinin yanına eski yoldaşı gelir. Zenginleşmiştir. O zenginlikle koluna bir de “Nataşa” takmıştır. Övüngen ve kibirli bir ifadeyle şunu söylemektedir: “Biz Dersimliler Yahudiler gibiyiz. Her yerde güçlü olmalıyız.” Parayı bulan, hemen Yahudi’yle ilişki kurmakta, onun yanına ilişmektedir. İlişen, paranın iradesidir.

Bu ruhu üfleyen, emperyalizm ve Siyonizmdir. Yanına aldığı kölelere “senin kimliğini yücelteceğim. Ama sen de o kimliğin sınırlarını, kimlik denilen sınırı asla aşmayacaksın. Benim uşaklığımı yapacaksın” der. Eski TKP’li Ayşe Hür’ün, Coni Badem’in, Mikail Aslan’ın uşaklığının sebebi budur. Bunlar, önce esir, ev kölesi ve uşak olmuşlardır, sonra da Marksizmi, sosyalizmi ve mücadeleyi o yalanın etrafında tavaf ettirmeye çalışmışlardır. Savunma yöntemi olarak, “ama üretici güçler gelişiyor” yalanına sarılırlar. “Gerici yobazı desteklemem, Amerika’ya köpeklik ederim daha iyi” derler. Çünkü mesele, emperyalizmin belirlediği “ilericilik-gericilik” tartışmasıdır. “Emperyalizmin nimetlerinden istifade edenler”, halkların öfkesine de kızmamalıdırlar.

Lenin, İkinci Enternasyonal’in çöküşüyle ilgili makalesinde, küçük burjuvazinin emperyalizmin masasından dökülen kırıntılara örgütlendiğini söyler. Bugün küçük burjuvazi, emperyalizmin şişirdiği, güçlendirdiği, hizmetine koştuğu kimliklerin siyasetini yapmaktadır. Erkeklerin katılamadığı 8 Mart, emperyalizmin emridir. “Kürt’ü anlayamazsınız”, emperyalizmin suflesidir.

Mesele, kimlik siyasetinin proleter siyaseti boğması, tasfiye etmesi değildir. Burada proleter siyasete kimlik siyaseti zokası sallanmaktadır. Ona “güçleneceksen benim gibi güçleneceksin” denilmektedir. İşçiye ve proletere “benim gibi kimlik ol” talimatı verilmektedir. Sendikacılar, bu yönde çalışma yürütmektedir. Paralar tabii ki Kıbrıs kumarhanelerinde yenilir.

Kimliği emperyalizm üzerinden yüceltilen, parlatılan, satılan kişi, hemen alttaki ezik halk kitlelerini hor görür. Hemen akıldan, mantıktan, doğru siyasetten, yüce teoriden bahsetmeye başlar. Sünni, Kürt, Kadın vs. kimliğine mensup olan, emperyalizme yanaştığı için akıllıdır, zekidir, ona uymayanlar, yok edilmesi gereken aptallardır. Ziyandır, gereksizdir, atıldır. Meriç gibi Siyonist uşaklarının hizmet ettiği akıl, emperyalizmin aklıdır. Bunlar, her seferinde efendilerine “iyi huylu, uslu ve uyumlu” olduklarını ispatlamaya mecburdurlar.

Herkes, emperyalizmin cephaneliğinin parçası olmanın derdindedir. Sosyal medyadaki salvolar, emperyalizmin dijital cephesine ait faaliyetlerdir. Saydığımız, saymadığımız isimler, birer bottur. Askeri bot öncesinde sosyal medya botları sahaya sürülmektedir. Bunlar suyu bulandırma işini görmektedir. Suyu bulandıranlar, bulanık suda boğulacaktır.

Ender Öndeş gibi isimlerin Mahir yazısı yazması, küfürdür. Oradaki saldırıyı görmek gerekmektedir. Ömrü, emperyalizmin şişirdiği “Kürt” kimliğinin ekmeğini yemekle geçirenlerin Türkiye işçi sınıfına ve Ortadoğu halklarına verebileceği bir şey yoktur. Onlar, bir daha Mahir olmasın diye vardırlar. Hepsi bottur. Birilerinin botudur.

Murat Özer de aynı küçük burjuvalığı “Sünni” kimlik üzerinden ifa etmektedir. Özer de döne dolaşa “Hama da Hama!” der durur. Bugün İran Sünni olsaydı da Filistin’e yardım etseydi, Özer başka bir kimliği yüceltecek, gene İran’a saldıracaktı.

Özer de Mikail Aslan da İran’ın milyonlarca insanı öldürdüğüne dair Mossad-CIA yalanının taşıyıcısıdır. Başka vasıfları yoktur. Özer gibilerine de birileri “Sünniliğini kullanacağız, güçlendireceğiz. Onu kendimize uşak kılacağız. Ama sakın kimliğini aşacak işlere girişme. Haddini bil” denmiştir. O da Türkiye’ye ancak emperyalizm ve Siyonizmin izin verdiği alanda serbestiyet imkânı verildiğini bilmektedir.

Özer gibiler, Trump ağzıyla konuşmaya mahkûmdur. Trump, “Ortadoğu’yu İran zorbasından kurtarıyoruz” demektedir. Bunun anlamı şudur: “Emperyalist ve Siyonist planların önündeki pürüzü ortadan kaldırıyoruz.” Özer, kendisine yol açılıyorsa, emperyalizmin ve Siyonizmin uşağı olduğu için açıldığını illaki görüyor. O, Sünniliğinin yüceldiğini zannederek ömür tüketir ama Sünniliğin içindeki tarihsel diyalektik ve toplumsal gerçeklik silinip gider.

Solculuk, Sünnilik, Kürtlük gibi kimlikler, emperyalizmin ve Siyonizmin karargâhında imal edilmektedir. İçi boşaltıldıktan sonra piyasaya sürülür. Piyasa sürsün diye sürülür. Kimlik savunusu yapanlar, her fırsatta onu satanlar, o kimliklerin ardındaki kolektif kitlelerin sülükleridir, kan emicileridir. İşçi satan kumarbaz sendikacı ile Dersim ve Kürt satan Mikail arasında bir fark yoktur.

Kadınlık da böylesi bir kimliktir. Emperyalist feminizmin “kadın” diye bildiği, bugün İran’da meydanlarda olan kadınlar değildir. Her kimlik, esasında küçük burjuva bir yerden, kendi liberalliğini, daha doğrusu emperyalizmi savunmaktadır. O sebeple, emperyalizme yönelik her eleştirinin karşısına kimlik çıkartılmaktadır. Kimlik kartları, koruma kalkanına dönüşmüştür.

Kimlik vurgusu, metafiziktir, gerçekten kopuktur, olmak zorundadır. Buranın ve bugünün ilişkilerinden uzak durmak, emperyalizmin zamanına ve mekânına bağlanmaktan başka çaresi yoktur. Esas olan, ortaklık ve ortaklaşma iradesidir. Emperyalizmin parçalamak istediği de budur.

Dolayısıyla, ortada soyut bir “halk”la, solculukla, kadınla, Kürt’le vs. değerlendirilecek bir gerçeklik yoktur. İzole, havada asılı, emperyalizmin katına yükseltilmiş, kimlik balonları patlatılmak zorundadır. Mikail Aslan, bu nedenle “Kürtlüğe saldırıyorlar” yalanını bağıra bağıra söyler sonra da Kürt düşmanlığı ile antisemitizmi ilişkilendirir. Kimlere mesaj verdiği açıktır. Bitmiş müzikal kariyerini Yahudi sermayesiyle şişirmenin derdinde olduğu açıktır.

Seksen öncesi Faik Bulut’un İsrail’e tutsak düştüğü söylenir. Tutsaklıkta saf değiştirdiği, sonrasındaki faaliyetlerinden belli olmaktadır. Alisiz Alevilik kitabı ve bugün Kamışlo hatırlatması, onun İsrail safında olduğunun kanıtıdır. En Siyonist olduğu dönemde Demirören medyasının Ortadoğu danışmanı yapılması, tesadüf değildir. Alisiz Alevilik, dövüşten, cenk meydanından, dardan, hakikatten kopartılmıştır. Sudan çıkmış balıktır. Bu kitap, devletin ve emperyalizmin planlı yürüttüğü bir projenin ürünüdür.

Şeyh Bedreddin derler, ama kimse Nâzım’ın söylediklerinden fazlasını bilmez. Sakızlı Rum gemicileri, İran’dan gelen tarikat üyeleriyle, Ege köylüsüyle cenk meydanına çeken iradeye bugün küfredilmektedir.

Mikail, Ayşe Hür ve Coni Badem, “emperyalizme tek karış toprak vermeyeceğiz” diyen Tebrizli başı açık kadının öfkesinde boğulmuştur. Onların halk düşmanlığı, emperyalizmin silah envanterinin parçasıdır.

Bugünün sülükleri, başlarını okşayan, sırtlarını kaşıyan emperyalistlere “iyi huylu, uslu ve uyumlu” görüneceğim diye çabalarken aslında kölelik düzenine hizmet etmektedirler. Kerbela’nın yolunda dimdik ayakta ölenler karşısında, emperyalizmin nimetlerinden faydalanmayı siyaset bilenler, üzerine tuz dökülmüş sülükler gibi eriyip gitmişlerdir.

Eren Balkır
8 Mart 2026

07 Mart 2026

, ,

İran’da Kalkınma, Emperyalist Stratejide Kriz


Güncel Zorluklar ve İran Sorunu

BRICS, Avrasya Ekonomik Birliği ve Çin’in yükselişi gibi alternatif ekonomik blokların ortaya çıkışı, bu yapıyı sarsmaya başladı. Buna rağmen ABD; mevcut ticaret çerçevelerinde sürdürdüğü hâkimiyet, Çin ve (dışlanmadan önce) Rusya dâhil olmak üzere, büyük ekonomilerin bu sistemler içindeki sürekli entegrasyonu sayesinde önemli bir avantaja halen daha sahiptir.

Amerika’nın hızlı ve düşük maliyetli askeri müdahaleleri tercih etmesi ve uzun süreli çatışmaları sürdürmek için iç siyasi kapasitesinin olmaması göz önüne alındığında, İran’a ilişkin stratejik hesaplamalar özellikle önem kazanmaktadır. Trump yönetiminin alışılmadık bir dürüstlükle ifade ettiği gibi, hedef, her zaman rejim değişikliğidir. Bu politika, 1979 İran Devrimi’nden beri ekonomik savaş, gizli operasyonlar ve vekil güç terörizmini içeren kırk yedi yıllık bir hibrit savaşla sürdürülen bir politikadır.

Nkruma’nın neo-sömürgeci müdahale stratejilerine dair analizi, ABD’nin İran’a yönelik saldırganlığının neden süreklilik arz ettiğini anlamak için bir çerçeve sunmaktadır.

“Ekstrem durumlarda, emperyalist gücün birlikleri neo-sömürgeci devletin topraklarını işgal edebilir ve hükümetini kontrol altına alabilir. Ancak çoğu zaman neo-sömürgeci kontrol, ekonomik veya parasal araçlarla sağlanır.”

Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü harekât, bir yandan doğrudan askeri tehditler ve vekil güç terörü, diğer yandan kapsamlı ekonomik yaptırımlar ve finansal izolasyon gibi iki uç arasında gidip gelerek, neo-sömürgeci egemenliğin stratejik esnekliğini yansıtmaktadır.

Bu harekât, öncelikle belirli İran doktrinlerine karşı ideolojik muhalefetten değil, devrimin gerçek ulusal egemenliği ve emperyalist kontrolden bağımsızlığını sağlamasından kaynaklanmaktadır. Terörist örgütlerin konuşlandırılması; CIA, MI6 ve Mossad tarafından istihbarat operasyonları yürütülmesi, İranlı bilim insanları ve yetkililerin suikastları uğraması da dâhil olmak üzere yoğun çabalara rağmen, ABD İran’ı Pehlevi monarşisi altında eski ikincil konumuna geri döndürmeyi başaramamıştır.

Nkruma, bu tür müdahalelerin temel amacını şöyle tanımlıyordu:

“Neo-sömürgecilerin amacı, sadece sermaye ihraç etmek değil, aynı zamanda denizaşırı pazarları kontrol etmektir. Bu nedenle, gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmeye yönelik kararlı adımlar atmasını engellemek için kurnazca girişimlerde bulunmaktadır, çünkü artık asıl amaç, yerli ve büyüyen pazarın sömürülmesidir.”

1979'dan Sonra İran’ın Sanayileşmesi ve Bilimsel Gelişimi

İran’ın devrim sonrası sanayileşmesi, kendi bilimsel ve teknolojik kapasitesini geliştirmesi ve doğal kaynaklarını kontrol altına alması, neo-sömürgeciliğin engellemeye çalıştığı “sanayileşmeye yönelik kararlı adımlar”ın somut karşılıklarıdır. Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü hibrit savaş, sadece rejim değişikliğini değil, emperyalist ekonomik kontrolünden kurtulmanın mümkün olduğunu gösterme tehdidi oluşturan bağımsız kalkınma modelinin yok edilmesini de amaçlamaktadır.

1979’dan bu yana İran’daki kalkınmaya ait nicel veriler, devrimci dönüşümle ilgili bu analizi desteklemektedir. İmalat sektöründe İran, önemli bir büyüme kaydetmiştir: imalat sektörünün katma değeri, devrimin gerçekleştiği 1979 yılında yüzde 7,47 olan düşük seviyeden 2023 yılında GSYİH'nin yüzde 19,41’ine ulaşmış, dünya ortalaması olan yüzde 12,05’in önemli ölçüde üzerine çıkmıştır. Bu, on yıllardır süren yaptırımlara ve ekonomik savaşa rağmen, imalatın ekonomik üretimdeki payının neredeyse üç katına çıktığını göstermektedir.

İran’ın eğitim altyapısının genişlemesi de aynı derecede çarpıcı olmuştur. Devrimden önce İran’da yaklaşık 20 üniversite vardı ve yükseköğrenime kayıtlı öğrenci sayısı 250.000’den azdı. 2024 yılına gelindiğinde, bu sayı, 2.500’ün üzerinde üniversite ve yükseköğretim kurumuna çıktı. 3,5 milyondan fazla öğrenciye ulaştı. Üniversite öğrencisi sayısı 1979’da 160.308 iken 2024’te 4 milyona ulaşarak, 25 kat arttı.

Tıp eğitimi, özellikle çarpıcı bir büyüme kaydetmiştir. Tıp uzmanlarının sayısı devrim öncesinde sadece 5.890 iken, 2019 yılına kadar 36.000’e çıkarak altı katından fazla artmıştır. 2024 yılına kadar, 70’den fazla tıp bilimleri üniversitesine 400.000’den fazla öğrenci kayıt yaptırmış, kadınlar, toplam kayıtların yüzde 65’inden fazlasını oluşturmuştur. Sağlık hizmetleri işgücü, 78.000 pratisyen hekim, 36.000 tıp uzmanı, 24.000 diş hekimi ve 19.000 eczacıdan oluşacak şekilde büyümüştür.

Bilimsel araştırma çıktıları, küresel ortalamaları geride bırakan bir hızla artmıştır. Science-Metrix’e göre, İran’ın bilimsel çıktıları 2010 yılında dünya ortalamasının 11 katı hızla artmıştır; bu, tüm ülkeler arasında en hızlı büyüme oranıdır. İran’ın bilimsel yayınlardaki sıralaması, devrim öncesinde dünya çapında 39. sıra iken, 2023 yılında 15. sıraya yükselmiş ve Ortadoğu’da ve önde gelen İslam ülkelerinde birinci sıraya yerleşmiştir. İran, 1980 yılında sadece 284 olan bilimsel makale yayınlarken, 2024 yılında yayınlanan makale sayısını 75.928’e çıkarmış, 267 kat artış kaydetmiştir.

Alanlara özgü başarılar, İran’ın bilimsel gelişiminin genişliğini göstermektedir. Nanoteknoloji alanında İran, 1996 yılında 66 ülke arasında 58. sırada yer alırken, 2017 yılında 42 sıra yükselerek dünya çapında 16. sıraya, 2024 yılında ise nanoteknoloji yayınlarında dünya çapında 4. sıraya yükselmiştir. İran, 2024 yılında nanoteknoloji alanında 10.860 bilimsel makale yayınlayarak dünya çapında 6. sıraya yükselmiş, nanoteknoloji alanında dünyadaki toplam üretiminin yaklaşık yüzde 5'ini oluşturmuştur.

Nükleer mühendislik alanında İran’ın yayınları dünya ortalamasının 250 katı hızla arttı. 2017 yılı itibariyle İran, nükleer mühendislik ve enerji yayınlarında dünya sıralamasında 12. sırada ve Batı Asya’da ise 1. sırada yer almaktadır. Bu, 1996 yılında Batı Asya’da 13. sırada yer alan İran için çarpıcı bir gelişmedir. İran, uranyum işleme, ileri santrifüj teknolojisi ve tıbbi kullanım için radyofarmasötiklerin üretimi dâhil olmak üzere, tamamen yerli bir nükleer yakıt döngüsü geliştirdi. Bu başarılar, ABD emperyalizminin uyguladığı sürekli ambargolara rağmen gerçekleştirildi.

Havacılık mühendisliği de benzer bir ilerleme kaydetmiştir. İran, 1996 yılında havacılık ile ilgili bilimsel makalelerde dünya sıralamasında 45. sırada yer alırken, 2017 yılında dünya sıralamasında 11. sıraya, Batı Asya’da ise 1. sıraya yükselmiştir. Ülke, yerli olarak geliştirilen roketler kullanarak birçok uyduyu yörüngeye başarıyla fırlatmış ve yerli uydu fırlatma kapasitesine sahip birkaç ülkeden biri haline gelmiştir.

Biyoteknoloji ve tıp bilimi, özellikle dikkate değer ilerlemeler kaydetmiştir. İran, hücre tedavisi alanındaki gelişmelerde dünya çapında ilk beş ülke arasında yer almakta, kök hücre araştırmaları ve tedavisi alanında dünya çapında sekizinci sırada bulunmaktadır. Ülke, gelişmiş rekombinant ilaçlar da dâhil olmak üzere, dünyadaki 150 önemli farmasötik biyoteknoloji ürününden 40’ını üretmektedir. En dikkat çekici olanı ise, İran’ın COVID-19 pandemisi sırasında, gelişmiş rekombinant ilaçlar ve COVIran Bereket isimli Covid aşısı gibi yurt içinde üretilen aşılar da dâhil olmak üzere, ilaç üretiminde yüzde 95-97 oranında kendi kendine yeterlilik sağlamış olmasıdır.

Savunma sanayii, ithalat ikame stratejilerinin başarısını göstermektedir. İranlı savunma yetkilileri, 2023 yılı itibarıyla askeri teçhizatda yüzde 93 oranında kendi kendine yeterlilik sağlandığını ve yerli üretim sistemlerin ihracatının üç kat arttığını bildirmiştir. Bu başarı, İran-Irak Savaşı ve on yıllar süren silah ambargoları sonrasında füze teknolojisi, hava savunma sistemleri, insansız hava araçları ve siber savaş yeteneklerinin yerli olarak geliştirilmesini zorunlu kılan bir süreç sonucunda gerçekleştirilmiştir.

Toplumsal kalkınma göstergeleri, devrimci dönüşümün geniş tabanlı karakterini teyit etmektedir. Yaşam beklentisi, devrim öncesinde yaklaşık 50 yıl iken, 2024 yılı itibariyle 78 yıla yükselmiştir. Genel okuryazarlık oranı yüzde 89’a yükselmiş, kadınların okuryazarlık oranı yüzde 85, erkeklerin ise yüzde 93’e ulaşmıştır. Bebek ölüm oranı keskin bir düşüş göstermiş, İran, 2017 itibarıyla bulaşıcı hastalıklara karşı mücadele konusunda dünya çapında ikinci ülke olarak kabul edilmiştir.

İranlı öğrenciler, uluslararası akademik yarışmalarda olağanüstü bir performans sergilemiştir. Milli takımlar, küresel bilim olimpiyatlarında yüzlerce madalya kazanmıştır, kazanılan 329 madalyanın 110’unu altın madalyadır. 2024 yılında İranlı öğrenciler, önemli yarışmalarda 10 altın ve 10 gümüş madalya ile dünya üçüncülüğünü elde etmiştir. 2025 yılında Uluslararası Astronomi ve Astrofizik Olimpiyatı ile Uluslararası Yapay Zekâ Olimpiyatı’nda üstün başarı göstermiştir.

Bu başarılar, ancak ABD’nin sürdürdüğü emperyalist ekonomik savaş bağlamında tam anlamını kazanmaktadır. Büyükelçi Ali Akber Rızai’nin de belirttiği gibi, “Sürdürülen baskı ve yaptırımlar birçok açıdan kısıtlayıcı olsa da bu baskı ve yaptırımların İran’ın 1979 sonrası bilimsel ve teknolojik gelişim sürecinde iç inovasyonun önemli itici gücü olarak işlev gördüğü görülmektedir.”

İran’ın sanayileşmesini ve bilimsel gelişimini engellemek için tasarlanan yaptırımlar başarıya ulaşmamış, bunun yerine, İran’ın emperyalist baskıya direnişinin temelini oluşturan iç inovasyonu ve kendi kendine yeterliliği zorlamıştır.

Stratejik Sınırlamalar ve Askeri Seçeneklerin Çıkmazı

İran’a yönelik güncel Amerikan stratejisi, bu kısıtlamaların farkında olduğunu göstermektedir. Pentagon, Dışişleri Bakanlığı ve istihbarat servislerinin kalıcı bürokrasisi, kapsamlı bir askeri zaferin ABD’nin artık sahip olmadığı endüstriyel, insani ve siyasi kaynakları gerektireceğini anlamaktadır. Bunun sonucunda ABD, İran’ı yaptırımlar ve para birimi manipülasyonu yoluyla ekonomik olarak boğulmaya yönelmiş, bunu periyodik askeri saldırılar ve terörist operasyonları ile destekleklemiştir. ABD’nin hedefi, hükümetin meşruiyetini ve ekonomik işlevselliğini zayıflatarak, iç çöküşü hızlandırmaktır.

Ancak İran proletaryası, içteki burjuva yönetimi yönelik meşru şikâyetleri ile ABD’nin emperyalist müdahalesinin varoluşsal tehdidi arasında önemli bir ayrım yapma konusunda oldukça sofistike bir tavır sergilemiştir. İran işçi sınıfının geçmiş ve şimdiki yönetimlere karşı ciddi hayal kırıklıkları olmasına rağmen İran işçi sınıfı, Pehlevi yandaşlarının geri dönmesi veya ulusal parçalanma yaşanması halinde egemenlik, eğitim, bilimsel gelişme ve yaşam standartları alanlarında elde edilen tüm devrimci kazanımların anında tersine döneceğini görmektedir.

Son zamanlarda yapılan askeri konuşlandırmalar, uçak gemisi grupları, seyir füzesi donanımlı muhripler, öncelikle psikolojik amaçlara hizmet etmekte, kısa vadede yıkıcı hasarların ortaya çıkacağı korkusunu uyandırırken, uzun süreli müdahalenin sürdürülemez doğasını gizlemektedir. İkmal kapasiteleri, bölgedeki Amerikan üslerine yönelik misilleme saldırıları ve İsrail hedeflerine yönelik sürekli füze saldırıları ile ilgili kritik sorular, Batı politika çevrelerinde hâlâ cevapsız kalmaktadır.

Umman kanalları aracılığıyla yapılan Amerikan diplomatik iletişiminin raporları, İsrail’in katılımı olmadan sadece “sembolik” askeri harekât öneren stratejilerindeki tutarsızlığa işaret etmektedir. Şimdiden İran’ın bu tür girişimleri reddedeceğini öngörmek zor olmasa gerek.

Lojistiğin anlık yürütülmesi zorunluluğunun ve stratejik derinlik yoksunluğunun damgasını vurduğu Amerikan askeri modeli, uzun süreli savaşı, ekonomik, siyasi ve askeri açıdan sürdürülemez kılmaktadır. ABD yönetiminin açıklamalarından da anlaşıldığı gibi, arzu edilen sonuç, ya baskı altında diplomatik teslimiyettir ki bu taktik şimdiye dek sürekli başarısız olmuştur. Ya da rejim değişikliği operasyonlarının bir şekilde başarılı olacağı beklenmektedir.

Serimizin bir sonraki bölümünde, 1991’den bu yana ABD’nin emperyalist stratejisinin gelişimini ve bunun İran’a yönelik saldırılarıyla nasıl örtüştüğünü daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Marx Engels Lenin Enstitüsü
20 Şubat 2026
Kaynak

Birinci Bölüm