07 Şubat 2026

NATO'nun Şeytani Pedofili Şebekesi

Pedofili rejimini yenmek için, sistemin içine işlemiş çocuk kaçakçılığı şebekelerini araştırıp ifşa etmemiz gerekiyor. Bu şebekeler, Epstein, onlar içerisinde belirli bir görev üstlenmezden önce de varlardı. Bu şebekeler, Epstein’in çevresinin yapıp ettiklerine dair ifşaatlara rağmen, hiçbir engelle karşılaşmadan faaliyetlerine devam ediyorlar.

Hikâyenin bu kısımlarına baktığımızda, kendilerini elitlerdeki pedofiliye karşı muhalefetin liderleri olarak konumlandıran “ilerici” veya “demokratik sosyalist” siyasi aktörlerin, bu sadist operasyonlara suç ortaklığı yaptıklarını görüyoruz. Çünkü bu operasyonlar, ABD’deki dış politika mekanizması eliyle yürütülüyorlar. ABD siyasetinde faal olan “ilerici” kanat, NATO yanlısı duyarcılık ideolojisini savunuyor.

Ukrayna’daki vekâlet savaşına destek vermek, küresel çocuk kaçakçılığı makinesine destek vermek demek. Çünkü elitler içerisindeki Trampçı kanatla yakından bağlantılı olan cinsel istismar ve şantaj şebekesiyle İsrail ve Ukrayna birbirinden ayrılamayacak olgulardır. Çünkü ABD dış politikası, tüm yönleriyle, çocukların kaçırılması ve çocuklara yönelik cinsel istismar üzerine kuruludur. Ukrayna’nın kendisinin bu doğaya aykırı suçlar için bir merkez haline gelmesinin sebebini burada aramak gerekiyor.

İşte tam da bu noktada, 2004 yılında yayımlanan Programmed to Kill: The Politics of Serial Murder [“Öldürmeye Programlı: Seri Katilin Politikası”] adlı kitabının yazarı David McGowan’ın araştırmasına bakmak gerekiyor. Kitap, siyasi düzenimizin nasıl işlediğini anlamak için hayati öneme sahip.

Kamuya açık bilgilerden istifade eden yazar, ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerine sürekli olarak temin edilen reşit olmayan cinsel köleleri tartışıyor. Burada amaç, sisteme dâhil olan yetkililerin çocuklara karşı işlenen suçlara bizzat katılmalarını sağlamanın yanında, onları bu istismar sistemiyle temasa geçirmek suretiyle savaş makinesine hizmet edenlerin başında sürekli sopa sallandırmaktır. Çocuklara yönelik cinsel istismara ortak olmak, ABD imparatorluğunun en üst düzey lider kadrosunun bir üyesi olmanın şartıdır. Amerikan dış politikasının temel işleyişi hakkındaki bu bağlam üzerinden, dış politika altyapısının ürettiği diğer tüm pedofili suçları tamamen mantıklı hale geliyor.

Amerika halkı, başındaki bankacı diktatörlüğünü yıkana dek, zenginlerin ve muktedirlerin bugün hâlâ icra ettikleri çocuk istismarı eylemleri tam anlamıyla ifşa edilemeyecek. Ama gene de pedofili şebekelerine dair alametlerin tarihin bu noktasında nerede ortaya çıktığına bakarsak, bu suçların ne kadar yaygın olduğunu ölçebiliriz. Bu istismarın yoğun yaşandığı yerlerden biri de Ukrayna. Ukrayna’nın müttefik bulduğu yerler de bu tür eylemlere tanık olunan yerler. Emperyalizme ait çocuk istismarı aygıtının bu katmanına odaklanmak önemli, çünkü Amerikan siyasetinin her iki tarafının bu istismar suçunu nasıl işlediklerini ortaya çıkardığımızda, halk, pedofiliyi nasıl yok edeceğine dair çok daha net bir anlayışa sahip olacaktır.

Ukrayna’daki pedofili şebekesinin bir ucu, öncelikle sosyalizmin çöküşünden beri Doğu Avrupa’da yaygınlık kazanan, Kiev’de ABD eliyle gerçekleştirilen darbeyle kurulan rejimin de desteklediği organ kaçakçılığı şebekelerine uzanıyor.

Bu rejim, hem Ukrayna’da hem de diğer emperyalist merkezlerde pedofiliyi, Kan Tapınağı ve 764 gibi şeytani istismar tarikatları üzerinden teşvik ederek besliyor. Bu tarikatlar, doğrudan Ukrayna’nın iktidardaki Nazi cuntası ile bağlantılıdır ve çocukları terör silahlarına dönüştürmek amacıyla cinsel olarak travmatize etmeyi amaçlıyor.

Bu pratik, kurucusu David Myatt ile dünyaya yayan isim olarak Joshua Sutter’ın Batı’ya ait istihbarat ağının bir parçası olduğu, şemsiye niteliğindeki Dokuz Açı Tarikatı’na aittir. Sutter, Ukrayna’daki Azak hareketinin dostudur. Liderleri, onu etkinliklerine davet etmiş, onun beyaz üstünlükçülüğü anlayışına yakın durduğunu söylemiştir. Bu anlayış, Demokrat Parti’nin ideolojisiyle tümüyle uyumludur. Bu partinin postmodern, emperyalizm yanlısı, şovenist niteliğe sahip toplumsal ilerlemecilik anlayışı, Azak Taburu’nda gördüğümüz Hitlercilikle kolaylıkla sentezlenebilecek bir anlayıştır. İlgili sentez, geçen yılki Minneapolis saldırısını ortaya çıkaran insanlık karşıtı eğilimlerin birleşimi olan “Amerikan Azakçılığı”nı üretmiştir. Saldırıyı gerçekleştiren isim olan Robin Westman, hem Naziliğine hem de translığına atıfta bulunmuştur. Bu iki özelliği satanizmle ilişkilendirmektedir.

Benzer eğilimler ya da Nazi/satanizm bileşkesini içeren görüşler, Nikolas Cruz’dan Natalie Rupnow’a dek birçok silahlı saldırganın hikâyelerinde rastladığımız hususlardır. Westman her ne kadar yaptıklarından pişmanlık duysa da, bu anlamda adını andığımız saldırganlar içerisinde bir istisnayı teşkil etse de onu hükümetimizin silahlı saldırganlar yaratmak için yürüttüğü operasyonların ilk örneği olarak görebiliriz.

Bugün ilaç endüstrisi, trans bireyleri sömürmek için uğraşıyor. Çocukları zihin kontrolü operasyonları için hazırlayan federal ajanlar, sürekli olarak yeni savunmasız bireyler arıyor.

İşte Demokrat Parti’nin altyapısının bu kadar uğursuz bir rol üstlendiği yer, tam da burası. Zira bu altyapı, sorunlu gençleri bu psikolojik operasyonların talep ettiği kişilere dönüştürmek için bir kanal işlevi görüyor. Bu ideoloji, gelişmemiş beyinleri bir şekilde maniple ediyor. Bu noktada, “madem ilaç prospektüsleri her şeyin en iyisini dile getiriyor, o zaman gidin ailenizi reddedin” diyor. Bu zihniyet, aileleri parçalayarak toplumumuzu daha da atomize ederken, en savunmasız insanları emperyalist yıkımı sürdürmek için çalışan bürokrasinin kucağına atıyor.

Çocuk istismarı rejimini yıkmak istiyorsak bu gerçeği ve bu bağlamı idrak etmemiz gerekiyor. Egemen sınıfın her iki kanadının da çocuklara nasıl saldırdığını anladığımızda, düşmanın neye benzediğine dair belirsiz kavramlar yerine, egemen sınıfın belirli kurumlarını hedef almamızı sağlayacak anlaşılabilir bir bakış açısı kazanırız. Egemen sınıfın bu suçları hakkında farkındalık yaratmak, ancak hareketimizi finans kapitali devirmek üzerine kurarsak ve finans kapitali kendi başına bir sistem olarak anlarsak, failler yenilecektir.

Bankacılığın iktidarı, “Yahudi sorunu”ndan dem vurup duran psikolojik operasyonun iddia ettiği gibi Yahudilerin vekil gücü değil, bugün var olan kapitalizmin ta kendisidir. Bankacılığın iktidarının kullandığı silahlar, ancak kapitalist kontrolün tek panzehiri olan proleter ikili iktidarı temel alan bir hareket inşa ederek karşılanabilir.

Maddi, ideolojik ve manevi düzeyde, pedofili, proletaryanın temsil ettiği şeyle çelişir. Toplumun üreticileri olarak işçiler, temelde insanlığın zekâsının, zenginliğinin ve gücünün ilerlemesine bağlıdırlar. Proleter siyaset, pornografi kültürünün, pedofili kültürünün, narsist bireyciliğin ve bu egemen sınıfa mensup çocuk tecavüzcülerinin taptığı her şeyin yok edecek güçtür.

Örgütlerimiz, bu siyaseti ne kadar çok benimser, işçileri kapitalizmin yıkıcı davranışlarını reddetmeye yönlendirirse, işçi iktidarını inşa edecek imkân ve beceriye o ölçüde kavuşuruz.

Epstein ifşaatlarından almamız gereken en önemli derslerden biri şudur: Karşı karşıya olduğumuz düşman, bizi de beraberinde aşağı çekmeye çalışan bir düşmandır. Dolayısıyla amacımız, bu düşmanın temsil ettiği kötülükleri ortadan kaldırmaktır.

Rainer Shea
4 Şubat 2026
Kaynak

Maddi Çelişkiler ve Sınıfın Kötüye Kullanımı



Nina Turner, eski Ohio Senatosu üyesi. Demokrat Partili. Bugün solcular onu öven sözler ediyorlar, cümlelerini alıntılıyorlar, sosyal medyalarında ona ait tespitleri paylaşıyorlar. Çünkü o, “sınıf” gibi şeylerden dem vuruyor. Bir tvitinde “Size yattığınız yerden bir yaşlı kadın ya da adam para vermiyorsa ve geçinmek için çalışıyorsanız, siz işçi sınıfına mensupsunuz” demişliği bile var. Ancak kimse, onun “sınıf” kelimesini yanlış kullandığını görmüyor.

Yukarıda bahsini ettiğimiz tvit, kendisini solcu olarak tanımlayanların sınıfı ve onu şekillendiren maddi çelişkileri nasıl tamamen yanlış anladığının mükemmel bir örneği. “Geçinmek için çalışıyorsanız, siz işçi sınıfına mensupsunuz” kulağa hoş gelen bir slogan, ama yanlış.

Şirkette önemli bir hisseye sahip bir CEO’nun çalışmadığını söyleyebilir miyiz? Elbette çoğu insanın “iş”le ilişkilendirdiği el emeği veya hizmet işlerini yapmıyorlar, ancak geçimlerini sağlamak için bir iş yapıyorlar. Aynı şekilde, küçük işletme sahipleri gibi küçük burjuvazinin birçok üyesi de geçimlerini sağlamak için çalışıyorlar. Peki ama bu insanlar, işçi sınıfına mensup mu? Uzun vadeli çıkarları, nihayetinde işçi sınıfıyla aynı olsa da (ki bu insanlar, tekelleşme ve genel olarak servetin yukarı doğru aktarımı neticesinde proleterleşecekler), kesinlikle işçi değiller.

Çalışıyor olsalar da, bu grupların hiçbiri “işçi sınıfı”nın parçası değil, çünkü üretim araçlarıyla ilişkileri işçi sınıfından temelde farklı. Onlar, emeği ücret veya maaş karşılığında satmak yerine, emeği kontrol ediyorlar, yönetiyorlar, ondan değer çıkartıyorlar. Sermayeden en çok da CEO’lar istifade ediyor. Küçük burjuvazi, altındaki işçileri sömürerek bu CEO’ların safına katılmayı hedefliyor.

Buradaki sorun, “iş yapmak” denilen eylemin ayrıştırma ve tasnif için kullanılmasıdır. Bugün her türden faaliyete “iş” diyebiliriz, ancak kapitalizmde önemli olan, birinin çalışıp çalışmaması değil, üretim araçlarına sahip olan, böylece emeği toplumsallaştıran biri için çalışıp çalışmamasıdır. Bu, kapitalizmin temel, tanımlayıcı çelişkisidir: Üretimin toplumsallaştırılması, ancak ürün ve kârın özel mülkiyete geçmesi. “Sınıfları” var eden maddi çelişki budur.

Dolayısıyla, mülkiyetin keyfi olmadığını, nedensiz yere ortaya çıkmadığını, somut bir maddi ilişki olduğunu anlamamız gerekiyor. Sınıfsal konumunuzu, kaç saat çalıştığınız veya hangi görevleri yerine getirdiğiniz değil, sermayede anlamlı bir paya sahip olup olmadığınız (bununla birlikte, üretimi toplumsallaştırıp toplumsallaştırmadığınız) belirliyor.

CEO’ların veya ev sahiplerinin “çalışmasının” nedeni bu: emekleri, öncelikle üretimle olan maddi ilişkilerini sürdürmekle, ikincil olarak da servet biriktirmeyle ilgili.

Bu Nina Turner, “yattığı yerden yaşlı bir adamdan ya da kadından para almayanlar”a cazip geliyor. Peki bu para veren kişi “patron” değil midir? Birisi, ister seks işçiliği, ister arkadaşlık, isterse başka bir şey adına olsun, başkasına metalaştırılmış bir faaliyet için para ödüyorsa, aslında bir tür emek satan bir astını istihdam ediyor demektir. Verimli bir ilişki olmasa da bu, gene de metalaştırılmış bir sistemde emektir.

Buradaki sorun açık: Nina Turner’ın tviti, “iş” kavramını tamamen yüzeysel, maddi bir ayrım gözetmeyen bir kategori olarak ele alıyor. Liberaller/solcular, sınıf ve toplumsal ilerleme hakkında konuşmaya çalıştıklarında, işte bu sorunla karşılaşıyorlar: sınıflı toplumun merkezinde duran gerçek maddi çelişkiyi göz ardı ediyorlar.

Sınıf, sadece çalışıp çalışmamakla ilgili değil. Üretim araçlarıyla olan ilişkiniz ve onlarla ne yaptığınızla ilgili. Üretim araçlarına sahipseniz, ancak (küçük çaplı, bireysel bir çiftçi veya Uber şoförü gibi) üretimi toplumsallaştırmadan kendi başınıza yapıyorsanız, burjuva değilsiniz. Bu ilişki, köylünün üretimle ilişkisi üzerinden tasnif edilebilir, ancak bu ilişkide genelde yasal zeminde tanınmayan bir istihdam söz konusudur. Uber şoförleri, yasal zeminde “serbest meslek erbabı küçük işletme sahipleri” olarak görülürler, ancak fiiliyatta sosyal haklardan yoksun çalışanlardır.

Üretim araçlarına sahip olan bir kişi üretimi toplumsallaştırdığında, kapitalizmin temel çelişkisi onda ifade kanalı bulmuş olur. Böylelikle sınıflandırabileceğimiz maddi koşullar oluşur.

Sınıf anlayışını maddi farklılıklar üzerinden kavradığımızda, gerçek ilerlemeyi sağlamanın yoluna girmiş oluruz. Bu anlayış olmadan, fikirler ve idealler, sınıf çıkarlarından bağımsız olarak herkesin hizmetine sunulabilir. Bu ayrımları yapmadığımızda, “işçi sınıfı” gibi etiketler ve terimler, işçilerin koşullarını ele almakla ilgilenmeyen kişiler tarafından kullanılır. Bu, kafa karışıklığı yaratır, nihayetinde dili ve fikirleri kendi çıkarları için kullanabilen egemen sınıfın ekmeğine yağ sürer.

Analizimizi maddi ilişkilere, örneğin üretim araçlarının mülkiyetine odakladığımızda, çözülmesi gereken somut bir çelişkiye odaklanmış oluruz. Amacımız, idealleri belirli bir anlatıya uydurmak için değiştirmek veya yeniden yorumlamak değil, bu ideallerin gerçekleşmesini engelleyen temel çelişkiyi ele almaktır.

Burjuva devrimlerinin ideallerini ele alalım: özgürlük, eşitlik ve kardeşlik. Bunlar, iyi ideallerdir, ancak yalnızca teoride evrenseldirler.

Kapitalizm koşullarında bu idealler, egemen sınıfın çıkarlarına hizmet ederler. Özgürlük vardır, ancak yalnızca özgür olmak için gerekli sermayeye sahip olanlar için geçerlidir. Eşitlik vaat edilir, ancak alt sınıftan artı değerin sömürülmesiyle tanımlanan bir sistemde var olamaz. Kardeşlik asil bir kavramdır, ancak karşıt çıkarlara sahip sınıflar gerçek anlamda bir topluluk duygusunu paylaşamazlar.

İdealleri maddi sınıf analizine tabi kılarak, bu ideallerin egemen sınıfın çıkarlarına hizmet edecek şekilde nasıl çarpıtıldığını anlamamızı sağlayan bir çerçeve oluşturuyoruz. Bu da egemen sınıfın dili kendi çıkarlarına kullanmasını zorlaştırıyor. Başka bir deyişle, maddi sınıf anlayışı, belirsizliği ortadan kaldırmak ve muhalefeti yatıştırmak, yanıltmak veya etkisiz hale getirmek için tasarlanmış taktiklere direnmek için bize araçlar sağlıyor.

Sonuç olarak, idealler, ancak sınıfın maddi çelişkisi çözüldüğü takdirde herkese hizmet edebilir. Bu da sınıfı gerçekte var olduğu haliyle idrak etmeyi gerekli kılar: sadece birinin “çalışıp çalışmaması” değil, üretim araçlarıyla olan ilişkisidir önemli olan.

Peter Coffin
9 Eylül 2024
Kaynak

06 Şubat 2026

Mao ve Z Kuşağı


Kovid sonrası neslin önünde iki yol var: ya gelişimleri duracak ya da asgari düzeyde bir yaşam sürdürmek için aşırı çalışmayla tanımlı bir hayata mahkûm olacak. Z kuşağı mensupları, hareketsizleşip hayatın temel alanlarında geri kalıyorlar, dışlanıyorlar, çünkü önlerinde sadece bozuk bir sisteme kendini adama seçeneği bulunuyor. Bu neslin bireysel motivasyonları ne kadar yüksek olursa olsun, ev sahibi olma ve iyi maaşlı işlere erişim imkânları kısıtlanmıştır. “Normal” bir yaşam zaten ulaşılamaz olduğunda, birçok kişi, bilinçli veya bilinçsiz olarak pes etmenin mantıklı olduğuna karar verecektir.

Bu durum, 2000 yılından sonra doğan insanların büyük çoğunluğunu etkiliyor. Radikal siyaset alanında, “aktivist” örgütlerinin faaliyet yürütme tarzları konusunda kimi sonuçlar doğuruyor.

Solcuların faaliyetlerini küçük bir çevreyle sınırladığı küçük burjuva radikalizmi, yeni üyeler konusunda her daim sırtını öğrencilere dayamıştır. Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi gibi küçük burjuva radikal örgütler, düzenli olarak gençleri kavun gibi seçme, bir süre yoğun bir şekilde çalıştırma, ardından eski örgütün posası çıkınca yeni bir grup genç alma modeli üzerine kuruludurlar. Bu örgütler, on yıllardır bu şekilde faaliyet yürütüyorlar. Ancak Kovid sonrası dönemde, işsiz üniversite mezunlarının oranı zirveye ulaşıp Z kuşağının önemli bir kısmı aile kurma fikrinden uzaklaşınca, bu gençler, bu tür oportünist projelerin sattıkları mallardan fazlasıyla uzaklaştı.

Küçük burjuva radikalizmi, “yeterince sert eylemler gerçekleştirirseniz devrim kapıyı çalar” diyen idealist düşünceyi temel alan, yaşlı kuşağa ait bir ideolojidir. Bu görüş, ne kadar çabalarsanız çabalayın, çok yetersiz kalacağınız kasvetli gerçeklikle bağdaşmaz. Bu durum, Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi’nin “solcuların birliği”ni esas alan modelinin eski önemini kaybetmesini, yerini başka bir tür aşırı solculuğun almasını açıklamaya yardımcı olur. Bu türse alabildiğine maceracıdır, salt yasa dışı eylemlere odaklanır.

Tabii bu bahsini ettiğimiz ideoloji, kitlelerin büyük çoğunluğunu kazanma becerisinden yoksun haliyle, sadece Z kuşağının “duyarcı” kesimlerini bir araya getirebiliyor, bu da onların kendilerini halktan pratikte kopartmalarına neden oluyor. Z kuşağının büyük çoğunluğunun bu türden bir pratiğe iştirak etmesi için ortada hiçbir neden yok. Komünistlerin yeni bir işçi hareketi inşa etmesi için, “antifa” olarak adlandırılan çevrelerin sunduğundan çok farklı bir militan pratik sergilemesi gerekiyor. Mao’nun tanımladığı, zihinsel ve fiziksel mükemmellik üzerine kurulu yaşam tarzını somutlaştırmamız lazım. Z kuşağını durgunluktan ancak bu kurtarabilir:

“Beden vahşileştirilirse, medeni zihin de onu takip edecektir. Bilgi, dünyadaki şeyleri bilmek ve onların yasalarını ayırt etmekten ibarettir. Bu konuda bedenimize güvenmeliyiz, çünkü doğrudan gözlem, kulaklara ve gözlere; düşünme ise beyne bağlıdır. Kulaklar ve gözler, beyin gibi, bedenin parçaları olarak kabul edilebilir. Beden mükemmel olduğunda, bilgi de mükemmel olur. Bu nedenle, bilginin dolaylı olarak beden eğitimi yoluyla edinildiğini söyleyebiliriz. Çok sayıda modern bilimin, ister okulda ister bağımsız çalışma yoluyla, incelenmesi için fiziksel güç gereklidir. Fiziksel gücü olan, güçlü bedenli insandır; bu güce sahip olmayansa zayıf bedenli insandır. Güçlü ve zayıf arasındaki ayrım, her birinin üstlenebileceği sorumluluk alanını tayin eder.

Beden eğitimi, sadece bilgiyi artırmakla kalmaz, aynı zamanda duyguları da uyumlu hale getirir. Duyguların gücü, son derece büyüktür. Eski çağlarda insanlar, duyguları akılla terbiye etmeye çalışmışlardır. Bu nedenle, ‘Efendi [yani akıl] her zaman uyanık mıdır?’ sorusunu sormuşlardır. Ayrıca, "Kalbi akılla terbiye etmek gerekir’ de demişlerdir. Oysa akıl kalpten gelir, kalp bedende bulunur. Sıklıkla zayıfların duygularına esir olduklarını, onları kontrol edemediklerini gözlemleriz. Duyuları kusurlu veya uzuvları eksik olanlar, genellikle aşırı tutkuya esir olurlar ve akıl, onları kurtaramaz. Bu nedenle, beden mükemmel ve sağlıklı olduğunda, duyguların da doğru olması değişmez bir yasa olarak adlandırılabilir.”

Sistem, bedenlerimizin veya zihinlerimizin sağlıklı olmasını istemiyor. Bizi, içinde bulunduğumuz kasvetli koşullara, tembellik ederek ve sahip olmamız gereken hayatların yerine elektronik veya kimyasal uyarıcılar kullanarak tepki vermeye zorluyor. Birçoğu, kendisini bu alışkanlıklara kaptırdı, birçoğu da bunlardan kurtulmak istese bile, bu alışkanlıklara bağlı kalmaya devam edecek. Bireye yönelik kişisel gelişim tavsiyeleri, yeterli değil. Bu yıkıcı olguları, arkalarındaki yapı ortadan kaldırılana kadar tamamen yenemeyeceğiz. Yapabileceğimiz şey, sermayenin bize dayattığı hastalıklara karşı duran ve toplumumuzda “geride kalanlar”ın, mahrumların, dışlananların devrim adına emek harcamasına imkân sağlayacak bir yapı inşa etmektir.

Önemli olan, bu emeğin gerçekten bir anlam ifade etmesini ve bu tür bir çalışmanın getirebileceği en büyük yapıcı etkiyi yaratmasını sağlamaktır. Solun birliğini esas alan örgütler, tutkulu üniversite öğrencilerine azami düzeyde iş temin ediyor, bu iş de kaçınılmaz olarak sınıf savaşında gerçek bir ilerleme sağlamadığında, bu öğrenciler, tepki geliştirerek bu emekten uzaklaşıyorlar. Bu iş tatmin edici olmuyor çünkü sorumluların ciddi bir nihai hedefi yok. Pratikleri devrimci olmaktan ziyade “hareketçi”, çünkü tek nihai hedefi mevcut performans temelli faaliyet döngüsünü sürdürmektir.

Anlamsız iş ve tükenmişlik dinamiği, “antifa” grupları için de geçerlidir, ancak bu gruplar, üyelerine sınırsız maceracılık yoluyla azami libidinal boşalma imkânı sunma avantajına sahiptirler. “Antifa” savaşçıları, bu çevrelerde geçirdikleri süre boyunca ne kadar katarsis, arınma yaşarlarsa yaşasınlar, onlar da örgütlere sürekli olarak girip çıkmaya devam edeceklerdir. Doğası gereği, uyumlu sol, üyelerine sürdürülebilir bir şekilde tatmin eden ve zaman içinde birbirini tamamlayan şeyler başarmalarına imkân sağlayan bir iş sunamaz.

“Geride kalanlar”a ihtiyaç duydukları şeyi, sadece gerçek komünist hareket, sınıf mücadelesinin tarihini analiz etme ve siyasi pratikleri test etme konusunda ciddi olan hareket verebilir. Eğer “geride kalanlar”dan biriyseniz, yani sistemin sizi fazlalık olarak gördüğünü anlayacak kadar çok kapı yüzünüze kapandıysa, o zaman aşırı sol örgütlerin hitap etmeye çalıştıkları kişiler siz değilsiniz. Onlar, henüz yeterince “siyah hap yutmamış”, ve bu nedenle Yeni Sol’un başarısız uygulamalarını sürdürmenin değerli olduğuna inanmaya istekli insanları arıyorlar. Bu başarısızlıkları deneyimleyebildiğinizde, neden farklı bir yol izlememiz gerektiği açıkça ortaya çıkıyor.

Bu alternatif yol, Mao Zedong Düşüncesi’nin devrimci disipline dair fikirlerini, koşullarımıza uygun bir örgütlenme modeliyle sentezlediğimiz bir yol olmalıdır. Yaptığımız iş, koşullar geliştikçe değişmek zorunda kalacaktır. Bu örgütlenme modelinin, bize halk tabanı temin edecek kitlesel çalışmaların yanı sıra, devlet tarafından hayatları ve özgürlükleri tehdit edilenlere güvenlik sağlayan “gizli çalışmalar” gibi yer üstü ve yer altı projelerinin bir bileşkesini içereceği açıktır.

Askerileştirilmiş polis ve paramiliter güç olarak işlev gören ICE güçlerinin artan baskıları, insanların durumumuzun ne kadar acil hale geldiğinin farkına varmasını sağlıyor. Aşırı solcuların bu devlet şiddetine karşı direnişi ele geçirmesine mani olmalı, halkın gücünün büyümeye devam etmesini sağlayacak ikili iktidar yapıları kurmalıyız. Bu görevi yerine getirmek için, Mao’nun partisinin sıkıntılı dönemden geçerken yaptıklarını örnek almalı, saflarımızdaki insanları insan olarak sahip oldukları gücü azami düzeye çıkarma konusunda eğitmeliyiz.

Rainer Shea
25 Ocak 2026
Kaynak

21. Yüzyılın Kayıp Devrimi: KP’ye Karşı Yataycılık ve Anarşizm


“Devrim, hiçbir şekilde tek bir eylem olarak görülemez. [...] Devrim, az çok sakin geçen dönemleri az çok kuvvetli patlamaların takip ettiği olaylar silsilesidir. Bu nedenle, parti teşkilâtımızın yürüttüğü faaliyetin temel içeriği, hem en güçlü patlama döneminde hem de tam sükunet döneminde yapılması mümkün ve gerekli olan şey, yani siyasi ajitasyon çalışmasından ibarettir, faaliyetin odağında bu çalışma olmalıdır.”

[Vladimir Lenin]

Son yıllarda örgütlenme faaliyeti yürüten, birbirinden bağımsız örgütlerin sayısında ciddi bir artış yaşandı. Finansal kriz ve Arap Baharı sonrası ortaya çıkan Wall Street’i İşgal Et hareketi ile İspanya’daki Öfkeliler hareketi ile birlikte yatay veya otonom örgütler arz-ı endam etti. Bunlar, yeni yapılar değil. Radikal örgütlenme alanının baskın biçimi olan bu örgütler, bilhassa kendiliğinden gelişen eylemlerde öne çıktı. Dünyanın dört bir yanında, Yunanistan, İspanya, Brezilya, Şili, ABD ve daha birçok ülkede, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde genellikle bu hareketlerin körüklediği önemli toplumsal ayaklanmalar yaşadı. Bunlar, sıklıkla kendiliğinden gelişen, lideri olmayan, yatay olarak yapılandırılmış ve dijital araçlar üzerinden örgütlenmiş gruplar olarak tanımlandı.

Bu anlatılan gerçeklikte yetişmemiş olan yeni nesil, mücadeleye dâhil oldu. Bugün ICE karşıtı direnişte yer alan birçok kişi, örgütlenmenin biçimi konusunu yeniden tartışıyor. Tartışmalı da zaten.

Kendiliğinden gelişen, özerk veya yatay ayaklanmaların yakın tarihini incelemek ve farklı örgütlenme biçimleri arasındaki teorik ve pratik tartışmayı detaylandırmak istiyorum. Bunu yaparken, Vincent Bevins’in If We Burn [“Eğer Yanarsak”] adlı eserinden, bu iki örgütlenme biçimiyle ilgili kendi pratik deneyimimden ve bu tartışmanın temelini oluşturan teorik çalışmalardan istifade edeceğim.

“Yatay-dikey örgütlenme” tartışması, yeni bir tartışma değil. Ancak görünen o ki, mücadeleye katılan her yeni nesille birlikte, bu tartışma, yeniden moda oluyor.

Siyaseten bilinçli ve aktif olduğum günden beri, dünyanın dört bir yanında sınırlı kalan veya gericilikle sonuçlanan kitlesel protesto ve hareketlere tanıklık ettim. Son otuz-kırk yıldır dünya tarihinin en büyük protesto hareketlerini bilfiil tecrübe ettik, ancak küresel kapitalist sistemde hiçbir köklü değişim yaşanmadı. Bu sorunun kökenine inmek zorundayız. Cevabı, inşa ettiğimiz ve sürdürdüğümüz örgüt ve hareketlerin türünde yatıyor.

21. Yüzyıl: Yataycılık ve Siyaset Karşıtlığı Çağı

Brezilya’da Sosyal Demokrasiye Karşı Anarşist Hareket ve Aşırı Sağın Geri Dönüşü

2010’ların başında çok genç olanlar veya bir şekilde meselelere dikkat kesilmeyenler tam olarak fark etmemiş olabilir ama o dönemde dünya alev alev yanıyordu. Çeşitli yerel ve uluslararası koşullara cevap olarak gerçekleşen kitlesel protestolar ve hareketler dünyayı kasıp kavuruyordu. Arap Baharı, Öfkeliler Hareketi, Wall Street’i İşgal Et Hareketi gibi dünyayı etkileyen olaylara tanıklık edildi. 2011-2014 yılları arasında yaşayanlar bir tür “devrim”in gerçekleştiği vehmine kapıldılar. Bunlar, doksanların sonlarında ve iki binlerin başlarında yaşanan, Seattle ve Ukrayna olayları türünden hareketlerin çok daha büyük ve devasa bir yankısıydı.

SSCB’nin ve diğer birçok sosyalist ülkenin büyük bir gümbürtüyle yıkılması ve dağılmasıyla, birçok yerde Eski Sol, toplumsal etkisini yitirdi. Komünist parti tarzı örgütlenme, Soğuk Savaş’ı kaybetmiş gibi görünüyordu. Bu, bildiğimiz anlamda “tarihin sonu”ydu. ABD’de ve genel olarak Batı’da bu, zaten gerileme halinde olan Eski Sol’a mensup komünist partilerin çökmesi anlamına geliyordu. O dönemde direnen Çin, Küba, Kuzey Kore, Vietnam ve Laos gibi ülkeler, SSCB’nin yıkılmasının hemen ardından zorlu bir gelişim ve değişim sürecine girdiler.

Sürecin seyrini tam olarak tasvir etmese de toplum olarak Grunge müzikten Nü-metal türüne geçişimiz, yirminci yüzyılın “Eski” ve “Yeni Sol”unun tümüyle çöküşüyle birlikte üst yapıda kök salmış nihilizmin bir alametiydi. Çoğu yerde, uzun süredir var olan veya bilinen siyasi katılım ve değişim araçları, ölü olarak görülüyordu. Anarşist direniş biçimlerinin yeniden ortaya çıkışı da, neoliberal küreselleşme, aşırı bireycilik ve yukarıda bahsedilen toplumsal nihilizmin yaşandığı Sovyet sonrası dönemin bir yan ürünüydü.

Kitlesel protestolar, kurumların veya kamusal alanların işgali, yeni taktikler değildi. Yeni Sol, önemli bir militan komünist geleneği içeriyor olsa da, Demokratik Toplumcu Öğrenciler (SDS) veya Amerikan Yerli Hareketi (AIM) gibi anti-komünist eğilimlere sahip, çizgisi belirsiz bir solu da kapsıyordu. Yurttaş Hakları Hareketi de genel olarak kitlesel protestolar ve oturma eylemlerine başvurdu. Wall Street’i İşgal Et hareketiyle veya diğer 21. yüzyıl hareketleriyle özdeşleştirilen taktikler bu hareketlerin icadı değildi. Onlar sadece önceki mücadelelerden gelen teknikleri kullandılar.

Elbette, anarşist yapılar veya özerk ve yatay yapılar, 2000’li yıllarda sol veya toplumsal hareketler için yeni değildi. Bu düşünce okulu, uzun ve köklü bir tarihe sahip. Komünist parti yapısıyla teorik, taktiksel ve stratejik farklılıkları bir sonraki bölümde ele alınacak, ancak bu hareketlerin son 26 yıllık hikâyesinden bahsederken, bunların nihayetinde çoğunlukla anarşist gelenekten kaynaklandığını belirtmek gerekiyor. Ancak bu döneme ait her örneğin de bu tasnife uymayacağını belirtmeliyiz.

2010’ların ortalarında Ukrayna veya Hong Kong’da yaşanan ayaklanmalar solcu anarşist değildi, ancak yatay ve “lidersiz” hareketler silsilesi içerisinde yer alıyorlardı. İlgili toplumlardaki bu kendiliğinden patlamalar, “toplumsal patlamalar” olarak tanımlanabilir. Tunus, Mısır, Türkiye, Yemen, Brezilya, Şili, ABD ve diğer birçok yerde, büyük ölçüde bu kitlesel protesto hareketleri tarafından yaratılan siyasi boşluklar da bu öykünün önemli bir unsurudur. Ancak gerçek şu ki, siyasi boşluklar aslında yokturlar. Bu boşluğu hemen doldurmayı bekleyen gruplar her daim sotede bekler.

Brezilya, detaylandırılıp tartışılacak en ilgi çekici örnektir. Brezilya’da faal olan Eski Sol, SSCB’nin çöküşü veya Çin-Sovyet ayrılığından diğer birçok parti kadar zarar görmedi. Bunun en önemli nedeni, bu solun yirminci yüzyıl boyunca uzun süredir devam eden askeri diktatörlüğe karşı direnişin önemli bir parçası olmasıydı.

1980’de, yeni bir kitlesel sol parti olarak İşçi Partisi (PT) kurulduğunda, Brezilya Komünist Partisi (PCdoB), PT ile birlikte bu gelişmenin ve diktatörlük karşıtı koalisyonun önemli bir bileşeniydi. Dolayısıyla, PT, 2002’de Luiz Inácio Lula da Silva ile iktidara geldiğinde, PcdoB, yeni merkez solun ilerici yönetiminin aktif bir parçası oldu. Büyük ölçüde yerli halkın önderliğindeki Topraksız İşçiler Hareketi (MST) de uzun süredir var olan solcu bir siyasi ve sosyal hareketti. Bir de Kropotkin ve Bakunin okuyan gençlerin aktif olduğu punk sahnesi var. Tüm bu faktörler, toplumun temelden değişmediği ve patlamaya hazır olduğu bu diktatörlük sonrası toplumda etkili oldu.

Neoliberalizm, hâlâ medyayı, yargıyı ve orduyu kontrol eden aşırı gerici bir oligarşiyi destekliyordu. Siyasi iktidara gelen yeni sol koalisyon, kırılgandı, hızla sonuç üretmek zorundaydı. 2003’ten 2016’ya kadar (Lula’dan halefi Dilma Rousseff’e kadar), büyük ölçüde solun ve PT’nin hayata geçirdiği politikalar sayesinde 20 milyon insan yoksulluktan kurtarıldı. Asgari ücret artışları, sosyal sağlık hizmetlerine ve yüksek öğrenime yapılan yatırımların artması, halk nezdinde olumlu sonuçlar doğurdu. Ancak görev sürelerinin başlarında, zamanın daraldığını gösteren birkaç ana tanıklık edildi.

Lula’nın seçildiği yıl, Salvador şehrinde PCdoB ile “güçlü bağları olan” öğrenci birliği kitlesel bir protesto hareketi başlattı. Şehirdeki artan toplu taşıma ücretlerine karşı yapılan bu protesto, başlangıçta Eski Sol’un desteğiyle gerçekleştirilmişti. Ancak öğrenci birliğinin kontrol edebileceğinden daha büyük bir kütle oluşunca, protestocular, gösterilerde “bayrak yok” demeye, bunun artık partisiz bir hareket olduğunu ilan etmeye başladılar. 2004 yılında Lula, emperyalist bir rejim değişikliği girişimi üzerinden Haiti’nin başındaki ilerici lider Jean-Bertrand Aristide’i devirmek için Brezilya ordusunu ABD ve BM’nin emrine verdi. Ertesi yıl Dünya Sosyal Forumu’nda Movimento Passe Livre (MPL/Ücretsiz Yolculuk Hareketi) kuruldu.

MPL, başlangıçta çok küçük, lideri olmayan ve yatay bir gruptu. Kuruluş tüzüğünde, “yatay bir hareket, herkesin lider olduğu veya liderlerin bulunmadığı bir harekettir” ifadesi yer alıyordu. Mevcut siyasi partilerden tamamen bağımsız ve “özerk” olacağını ilan etti. Tüm kararlar, çoğunluk oyuyla değil, fikir birliğiyle alınacaktı. MPL’nin kendisi, devlet ve ekonominin çöktüğü 2001 yılında Arjantin’de kurulan ve yataylığı benimseyen mahalle meclislerinden ilham almıştı. Şili de benzer bir geçmişe sahipti.

Lula, iki dönemini yüzde 83’ü bulan destekle tamamladı. Daha önce de belirtildiği gibi, bazı önemli reformlar ve politikalar, Brezilya halkına katkı sundu. Ancak Lula’nın ülkede sosyalizmi kurduğundan söz edilemezdi. Bu hedef zaten, onun ve bilhassa İşçi Partisi’nin planlarında hiçbir zaman yer almamıştı. Lula cumhurbaşkanı seçilmeden evvel, bir önceki hükümetin kurduğu temel ekonomik yapıyı sürdürme sözü vermişti.

Onun halefi olan ve şu anda BRICS bünyesindeki Yeni Kalkınma Bankası’nın başında bulunan Dilma Rousseff, askeri diktatörlük döneminde eski bir komünist gerillaydı. Yetmişlerin başında yürüttüğü çalışmalar sebebiyle hapis yattı, işkence gördü. Rousseff, 2010’daki seçimleri kazanarak, Brezilya’nın ilk ve tek kadın cumhurbaşkanı oldu.

Bütün bunlar, Latin Amerika’yı kasıp kavuran “Pembe Dalga”nın bir parçasıydı. Bu dalgada Venezuela, Arjantin, Bolivya, Uruguay, Şili, Ekvador ve Paraguay’da ilerici ve sosyalist partiler iktidara geldiler. Sol, bölgede yaklaşık bir yüzyıl boyunca ABD kuklalarına ve müdahalelerine direnen kilit güçtü, artık yavaş yavaş gerçek siyasi iktidara kavuşuyordu.

Ücretsiz Yolculuk Hareketi (MPL), en nihayetinde Brezilya halkının geleceği için bu önemli değildi. Siyaset karşıtlığı çağı, norm haline geldi. 2011’de otobüs ücretlerindeki artışı hedef aldılar. O dönemde MPL, 50’den az üyesiyle, yuvarlanan kartopunun çığa evrilmesinde olduğu gibi, Jair Bolsonaro ve aşırı sağın Brezilya’da siyasi iktidarı ele geçirmesini sağladı.

MPL, protestolar düzenledi, otobüs terminallerini işgal etti, toplu halde otobüslere kaçak bindi. Hareketlerini açıktan “parti dışı” hareket olarak ilan etti. Protestocuların eylemlerine getirdikleri tüm siyasi bayrakları yırtıyorlardı.

2013 yılında kitlesel polis baskısı, medyanın yoğunlaştırdığı, içeriğini değiştirdiği haberler, genel küresel siyasi iklim ve daha birçok görünen ve görünmeyen faktör, Brezilya tarihinin en büyük kitlesel protestolarına yol açtı. Milyonlarca insan yürüyüş yaptı. Binlerce kişi, polisin sert müdahaleleriyle yüzleşti, tüm bunlar kameralara kaydedildi.

50 kişiyle başlayan lidersiz ve yapısız hareket bir dizi sorunla yüzleşti: harekete kimin katılacağına kimin katılmayacağına kimler karar veriyordu? Milyonlarca insan size katıldığında, mesajları nasıl ortaklaştıracaksınız? Örgütlediğiniz kitlenin hedefe bağlı kalmasını nasıl sağlayacaksınız? Bu dönemin sürekli tekrar eden bir teması olarak, MPL’nin faşist askeri diktatörlüğe değil, ilerici, sol demokratik bir yönetime karşı başlattığı başkaldırı, aşırı sağın kontrolü ele geçirmesi için gerekli zemin hazırladı.

Liderlere kolektif olarak karar verilmediği durumda, kitle, kendisine bir lider bulur. Brezilya’daki kitlesel hareketin başına gelen de buydu. Jair Bolsonaro ve yandaşları, MPL’nin ismine bile el koydular (o dönemde Özgür Brezilya Hareketi (MBL) isminde sağcı bir örgüt kurdular). Norm haline gelen bu siyaset karşıtlığına tutundular. Kendini siyasi bir yabancı olarak konumlandırarak, popülist destek toplamayı başardılar. Otobüs ücretleri meselesiyle başlayan MPL mücadelesi, devlet baskısına karşı ülke çapında kitlesel bir protesto hareketine dönüştü. O dönemde devleti İşçi Partisi yönettiğinden, ayrıca, MPL, seçimlere dayalı parti siyaseti yürütme eğilimine sahip olmadığından, faşistler fiili boşluğu doldurdular.

Dilma Rousseff, 2016’da görevden alındı, Lula hapse atıldı ve dünyanın beşinci büyük ülkesi, PT hükümeti döneminde elde edilen mevzileri bir bir kaybetti. Bolsonaro’nun çeşitli aşırı sağ partilerle kurduğu ittifaklar ve MBL, mücadeleyi on yıllarca geriye götürdü. Lula, sonunda serbest kaldı. PT, tekrar siyasi iktidarı ele geçirdi. Ancak bu sefer mevcut gücü daha kırılgan. Eskiden yüzde 83 oy alan parti, bu sefer sadece yüzde 34 oy alabildi. Bolsonaro, polis gözetiminde ve darbe girişiminden 27 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya. Babasının yaklaşık 10 milyon insanı yoksulluğa sürüklemesinin ardından, oğlu, muhtemelen bir sonraki seçimde aşırı sağcı aday olacak.

MPL, hâlâ varlığını sürdürüyor, ancak ilk başta örgütü kuran 50 civarındaki üyenin tamamı partiden ayrıldı. MST, Lula’nın serbest bırakılması ve yeniden aday olabilmesi için önemli bir koalisyon ortağıydı. Ancak Brezilya’nın geleceği sisler içinde. Şu an için bu gelecek ufukta görünmüyor. İşçi Partisi ve PCdoB, 2010’ların ortalarındaki toplumsal patlamaların yaralarını sarabilmiş değil. Anarşist hareket, MPL’nin yüzleştiği güçlüklerle birlikte kendisini belirli sınırlara hapsetti.

Mısır’dan Yemen’e Arap Sosyalizminin Yankıları

Mısır, yirminci  yüzyılın büyük bir bölümünde Arap sosyalizmi ve milliyetçiliğinin beşiğiydi. Cemal Abdünnasır, Süveyş Kanalı’nı sömürgecilerden geri alan, siyasi egemenliği kuran, başta Yemen olmak üzere, diğer sömürge karşıtı hareketlere destek veren bir Üçüncü Dünya simgesiydi.

Nasır yanlıları, altmışlarda komünistlere yönelik baskıda büyük bir azalma yaşansa da, ülke içinde komünistlerle hiçbir zaman çok dostane ilişkiler kurmadılar. Mısır, Sovyetler Birliği ile de yakın bağlar geliştirdi. O dönemde Mısırlılar tarafından yürütülen ulusal kurtuluş mücadelesi, Leninist/komünist parti yapısı tarafından şekillendirildi. Nasır’ın kendisi, devrimi savunmak için Leninist tarzda bir grup olan Öncü Örgüt’ün kurulması sürecini başlattı.

Ancak 1970’te Nasır, beklenmedik bir şekilde öldü, yerine Enver Sedat geçti. Sedat, Mısır’ın yüzünü ABD’ye çevirdi, Sovyet askeri danışmanlarını ülkeden kovdu neoliberal politikaları uygulamaya koydu. Sedat, 1973’te İsrail’e karşı savaş başlattığında, savaş planları hakkında sürekli olarak Henry Kissinger ile iletişim halindeydi ve bu planlar otomatik olarak İsraillilere iletiliyordu. Arap sosyalizminin yerini Batı’ya teslim olmuş Arap burjuvazisinin iktidarı aldı. Bu değişim yirminci yüzyılın son dönemine damgasını vurdu.

Sedat, Nasır dönemindeki toprak reformunu tersine çevirerek, toprakları feodal sınıfa geri verdi. Sola yönelik baskıları tekrar devreye soktu. Nasır ve sosyalist politikalarının elde ettiği kazanımların silinmesi üzerine 1977’de ekmek isyanları yaşandı. 1981’de Sedat, 1928’de kurulan gerici milliyetçi bir örgüt olan Müslüman Kardeşler tarafından suikaste uğradı. Sedat’ın yerine Hüsnü Mübarek geçti. Mübarek, seksenlerdeki küresel borç krizine dek neoliberal şok terapisine devam etti. IMF ve Dünya Bankası, Mısır’ı harap eden ekonomik liberalleşmeyi ülkeye zorla dayattı.

Mübarek, 1991’de ABD’nin Irak işgaline verdiği desteğe karşılık, ABD’den gelen borcu kabul etti. 2000’li yıllarda ise “milyarlarca dolarlık devlet varlığını özelleştirdi. Neticede bu varlıklar, yeni oluşan aşırı zengin kapitalist sınıfın eline geçti”. İşsizlik arttı.

Başkent Kahire’nin merkezindeki Tahrir Meydanı, uzun zamandır protestoların ve sınıf mücadelesinin merkezi olagelmişti. Filistin, ABD işgalleri gibi konularda protestolar on yıllar boyunca burada yapıldı. 2000’li yılların başlarında George W. Bush, Mısır’ı “demokratikleşmeye” zorladı, bu da Müslüman Kardeşler’in yerel seçimleri kazanmasına, solcu ve ilerici örgütlerin yeniden ortaya çıkmasına yol açtı. “Yeter artık!” anlamına gelen Kifaya, 2004 yılında hiyerarşik olmayan, farklı ideolojileri içeren bir kolektif olarak kuruldu.

Protestolar ve benzeri etkinlikler tertiplendi ama somutta hiçbir şey değişmedi. 2008’de başkentte gerçekleşen izinsiz grevler, Kifaya’yı genel grev çağrısında bulunmaya yöneltti, ancak bu da başarısız oldu. Bununla birlikte, bu dönemde hem ABD’li STK’lardan hem de Tunuslu radikallerden eğitim ve yardım aldılar.

2010 yılında Halid Said’in Mısır polisince dövülerek öldürülmesiyle her şey dramatik ve trajik bir şekilde değişti. Onlarca yıldır bir polis devleti olarak varlığını sürdürmüş olan ülkede Facebook, bu dramatik tepkinin harekete geçirilmesinde kilit bir unsur olarak iş gördü. Kitlesel eylemlerde sosyal medya önemli bir unsur olarak öne çıkıyordu. Facebook gibi alanlar, bugün Instagram ve Signal gibi kullanılıyorlardı. Tunus cumhurbaşkanının Arap Baharı protestoları nedeniyle tahttan çekilmek zorunda kalmasından sadece on bir gün sonra bir protesto çağrısı yapıldı. Hedef Mübarek değil, fiilen polisin başı olan İçişleri Bakanı’ydı.

Kifaya’nın planlama toplantılarında biri söz alıp, “Tahrir Meydanı’na varınca ne yapacağız?” diye sordu. Herkes gülüp geçti, meydana asla ulaşamayacaklarını düşünüyorlardı. 25 Ocak’ta protestocular polis kordonunu aştı ve meydana ulaştı, saatlerce polis baskısıyla mücadele ettikten sonra kitle yavaş yavaş dağıldı. Üç gün sonra geri döndüler.

Nasırcısı, sosyalisti, komünisti, liberali, dindarı, laiği, genci, küçük burjuvası, yoksulu, herkes eylemlere iştirak etti. Mübarek rejimine karşı olan herkes, protestoda bir araya geldi. Kalabalığın arasından “Ekmek, Özgürlük, Sosyal Adalet!” ve “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!” sloganları yankılandı.

Bevins’in yazdığı gibi, bu, “nispeten kendiliğinden... lidersiz, yatay olarak yapılandırılmış, ideolojik açıdan çeşitlilik arz eden” bir eylemdi. Ancak “şiddetten arınmış” değildi. Kitleler o gün polisle savaşa girdi, savaşı kitleler kazandı. Doksanın üzerinde polis karakolu yakıldı, polis memurlarının çatışma korkusuyla üniformalarını çıkarıp kaçtıkları sahnelere tanıklık edildi.

Bu noktada, kitleler ve bu halk cephesine mensup muhtelif örgütler “her şeyi ele geçirebilirdi”. İsteseler, iktidar ve medya merkezlerine baskın düzenleyip anında bir toplumsal devrim başlatabilirlerdi, bunu hiç şüphe yoktu. Polis, bu noktada ordudan daha güçlüydü. Başkentte onları yenmek önemliydi. Yenilmeleri güç dengesini değiştirdi. Kitleler ve ilgili örgütler, kontrolü ele geçirmediler. Tahrir Meydanı’nda kalmayı seçtiler. Ortad devrimci bir öncü yoktu. Ülke, bu enerjiyi devrime yönlendirecek net bir liderlikten yoksundu. Ortada sadece şehir merkezinde toplaşmış bir “halk kitlesi” vardı.

Göstericiler, haftalarca meydanı ellerinde tuttular. 11 Şubat’ta ordu, kalabalığa ateş açma emrine karşı geldi. Bu, Mübarek’in sonunu getirdi. Ordu, onu azletti, ardından demokratik seçimlerin yapılacağı sözüyle ülkeyi Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi (SSKYK) adına kontrol altına aldı. Sonraki dönemde, özellikle Mısırlı Kıpti Hristiyanlar olmak üzere düzinelerce protestocuyu katlettiler. Protestolara katılan ve hiyerarşik bir yapıya sahip en büyük örgüt, Müslüman Kardeşler’di.

Mayıs 2012’deki seçimlerde Muhammed Mursi (Müslüman Kardeşler), Ahmed Şefik (Mübarek’in partisi), Hamdin Sabahi (Kifaya hareketinin kurucularından, Nasırcı) ve Abdülmünim Ebu’l Futuh (eski/yeniden yapılandırılmış Müslüman Kardeşler) yarıştı. İlerici adayları temsil eden Sabahi oyların yüzde 21’ini, Futuh ise yüzde 17’sini alarak kendi kitle tabanlarını böldüler. İkinci tur seçimleri Müslüman Kardeşler ve Mübarek hizbi arasında geçti.

Protestolara katılan çeşitli küçük gruplar, kime oy verecekleri ve oy verip vermemeleri konusunda bölünmüş haldeydi. Gerici güçlerin yeniden iktidara gelmesine karşı bir birleşik cephe oluşturmak için güçlerini birleştirme yönünde gerçek bir girişim ortaya konulmadı.

Şunu belirtmekte fayda var: bir vakitler Nasır’ın Mısır’ı ile birlikte Arap sosyalist hareketinin önemli bir parçası olan Yemen, bu dönemde çok farklı bir deneyim yaşadı. Daha önce yazdığım ve belgeselini hazırladığım gibi, Yemen’in tarihi, belki de Batı Asya’nın en yanlış anlaşılan radikal tarihidir.

Bölgede Marksist-Leninist bir parti tarafından yönetilen tek ülke olan Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti, yirminci yüzyılda radikal bir dönüşüm geçirdi. Ancak, sosyalist Yemen’in kuruluşundan önce bile Batı ile Suudi müdahalesi ve sömürgecilik her zaman bir sorun olmuştur. Ülkenin neredeyse bir yüzyıl boyunca zorla parçalanması da, tarifsiz acılara yol açan büyük bir sorundu.

Ülke, nihayet doksanlarda birleşti, ancak bu noktada artık ortad bir sosyalist ulus yoktu. Neoliberal reformlar ülkeyi harap etti. Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin küllerinden, farklı ideolojileri içeren bir hareket olan Ensarullah Hareketi doğdu. Hareket, Salih rejimini sona erdirdi. 2011-2014 yılları arasında reform yaptı, ilk politbürolarıyla yeniden örgütlendi, Yemen Sosyalist Partisi ve diğer ilerici güçlerle birleşik bir cephe meydana getirdi. Başkenti ve nüfusun çoğunluğunun yaşadığı bölgeleri geri aldı.

O zamandan beri Suudi Arabistan, BAE ve ABD destekli güçlere ve doğrudan bombalamalara, ablukalara vb. karşı direniyorlar. Bu direniş, Batı’nın ve vekil güçlerinin gerçekleştirdiği soykırımla yüzleşti. Ancak Yemen, lidere sahip, yataycılıktan uzak duran bir birleşik cephe sayesinde bir toplumsal dönüşüm ve devrim dönemine girme imkânı buldu.

Ukrayna’daki Maidan Ayaklanması ve Faşizm

2013’te Ukrayna’da yaşanan Maidan Ayaklanması veya Euromaidan, bölgede bugün bulunduğumuz noktaya uzanan uzun tarihin merkezinde yer alan bir olaydır. Rusya ile yaşanan trajik vekalet savaşında yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bir asırlık tarih ve mücadele, bölgede gerici siyasetin yükselişiyle sonuçlandı.

Ukrayna Milliyetçiler Örgütü (OUN) ve Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) gibi Stepan Bandera dönemindeki faşist gruplarla, son yirmi yıldır Ukrayna siyasetine hâkim olan Azak Taburu, Sağ Sektör vb. gruplar arasında doğrudan bir bağlantı var. Eski faşist gruplar, Holokost sırasında kitlesel katliamlardan doğrudan sorumluydu ve Nazi Almanyası’nın SSCB’yi sömürgeci bir şekilde ele geçirme savaşına yardım etmeye çalıştılar. Azak ve Sağ Sektör, Stepan Bandera’yı Ukrayna’nın “ulusal kahraman”ı olarak yüceltti, alenen faşist politikalar çağrısında bulundu.

SSCB’nin çöküşü ve devrilmesi sırasında, 1990 yılında Ukrayna bağımsızlığını ilan etti ancak ayrılmayı savunmadı. Ertesi yıl, SSCB’de kalmayı savunan seçenek referandumda oyların yüzde 70’ini aldı. Komünist “sertlik yanlıları” ile Yeltsin’in Batı yanlısı güçleri arasındaki çatışmanın ardından, bir sonraki referandumda Ukraynalıların yüzde 90’ı tam bağımsızlık ve SSCB’den ayrılma yönünde oy kullandı.

SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte, sonraki on yılda eski sosyalist cumhuriyetlerde yaklaşık 17 milyon insan hayatını kaybetti. İnsan ticareti, madde bağımlılığı, yoksulluk oranları vb. hepsi, eski sosyalist ekonomilerin ve işçi toplumlarının zorla sermayeleştirilmesiyle birlikte, büyük ölçüde arttı. Bu esasında, modern çağda yerel topluluklara ait kazanımlardan, kapitalizme ve emperyalizme karşı uluslararası mücadeleye dek her şeyi yerle yeksan eden devasa bir ilkel birikim dalgasıydı. Bu, Paris Komünü’nün yıkılmasından bu yana dünyadaki ezilen halkların yaşadığı en büyük yenilgiydi.

Pawel Wargen konuyla ilgili şu tespiti yapıyor:

“SSCB’nin çöküşünden bu yana tüm dünyada ücretler düştü, gıdaya erişme imkânı azaldı, yedek işgücü sayısal olarak arttı. Yaptırımlardan dolarizasyona, borçtan finansallaşmaya kadar emperyal ve neo-kolonyal egemenliğin araçları, Üçüncü Dünya’nın giderek daha büyük bölümlerini boyunduruk altına aldı. Doğu Avrupa’nın ‘özgürleşme’si hikâyesi, neo-kolonyal esaretin tüm kapılarının alabildiğine açıldığı, gezegen için potansiyel olarak ölümcül sonuçlar doğurabilecek bir sömürü selini serbest bıraktığı bir hikâyedir. Birikim sürecine içkin olan şiddet ve yıkım, iklimsel ve çevresel yıkım veya nükleer savaş yoluyla yeryüzündeki yaşamın büyük çoğunluğunu ortadan kaldırmakla tehdit etmektedir.”

2004 yılında Viktor Yanukoviç ve Viktor Yuşçenko başkanlık yarışında birbirlerine rakip olmuşlardı. Yanukoviç, o zamanki Rusya Federasyonu ile ilişkileri sürdürme eğilimindeyken, bankacı Yuşçenko, Batı yanlısı ve ABD merkezli bir dış politikayı destekliyordu. Yuşçenko, seçimleri her açıdan kaybedince, müttefiki “gaz prensesi” Yulia Timoşenko, seçimlerin hileli olduğunu söyleyerek, sokaklarda kitlesel protestolar düzenlenmesi çağrısında bulundu. Yüz binlerce insan, Maidan Meydanı’na akın etti.

ABD, “Turuncu Devrim”e otomatikman, doğalında destek sundu. Ayrıca, Yuşçenko’nun eşi ABD vatandaşıydı ve ABD Dışişleri Bakanlığı ile bağlantılıydı. Kitlesel kamuoyu baskısı, ülkeyi fiilen yöneten kapitalist oligarklarla dolu son derece yozlaşmış bir siyasi sistem ve Yüksek Mahkeme’nin sonuçları geçersiz kılması, Batı yanlısı adayın kazandığı yeni bir oylamayla sonuçlandı. Bu renkli devrim, Batı medyasında “halk iktidarı”nın harika bir örneği olarak kabul edildi.

Bu, Ukraynalıların yüzde 30’unun ana dili Rusça olmasına rağmen, hükümette yalnızca Ukraynacanın kullanılmasını sağlamak, tartışmalı bir şekilde, “Holodomor”u soykırım olarak listelemek ve Bandera’yı “Ukrayna kahramanı” ilan etmek gibi “Ukraynalılaştırma” politikalarının fitilini ateşledi. Yuşçenko, 2010 yılında yüzde 4’lük bir oyla görev süresini tamamladı.

Yanukoviç, 2010 seçimlerini kazandı ve Ukraynalılaştırma konusunda sürdürdüğü kültür savaşı dâhilinde çoğulculuk yanlısı politikalara destek verdi, ancak ekonomik olarak beceriksizdi, etrafındaki siyasi “hareket” (tabii buna hareket denebilirse) burjuva fraksiyonlarından biriydi. 2013’te Ukraynalıların yüzde 56’sı, SSCB’nin yıkılmasının iyiden çok zarar getirdiğini düşündüklerini söyledi. Gerçekten de, 1991’den beri Ukrayna nüfusu 7 milyon azaldı.

2012 yılına gelindiğinde, Avrupa Birliği, AB’ye gerçek bir kabul sağlamadan daha fazla ekonomik liberalleşmeyi (durgunlaşan ücretler ve kesilen emekli maaşları) zorlayacak bir anlaşma teklif etti. Rusya ise 15 milyar dolar ve “doğal gazda harika bir anlaşma” teklif etti, ayrıca yaptırımlar ve ticaret yasakları tehditlerinde bulundu. Yanukoviç, AB anlaşmasını kabul etmeyeceğini açıkladığında, bu, başka bir renkli devrimin başlamasına neden oldu. ABD fonlarıyla desteklenen Sivil Özgürlükler Merkezi gibi STK’lar, Maidan Meydanı’nı geri almak için “yatay” ve “kendiliğinden örgütlenmiş” kitlesel bir protesto hareketini destekledi. ABD gibi İngilizce konuşulan ülkelerde de sosyal medyanın dikkatini çekmek için yoğun bir çaba sarf edildi.

Evet, Maidan hareketi, AB ile Rusya arasındaki ticaret anlaşmaları yüzünden başladı, ama aslında mesele bu değildi. Ülkede on yıllardır süregelen kitlesel bir toplumsal hoşnutsuzluk mevcuttu. Milyonlarca insan ölmüş, milyonlarcası daha yoksulluğa düşmüştü, üstelik ufukta hiçbir çözüm görünmüyordu. Siyasi bir boşluk oluşmuştu ve ticaret anlaşması, bu siyasi kontrol boşluğunu kimin dolduracağını görmek için verilen mücadeleyi başlatan katalizör görevi görmüştü.

Vitali Kliçko gibi merkez sağ Turuncu Devrimciler, Batı destekli STK’larda çalışan liberal akademisyenler ve profesyoneller, Svoboda (Özgürlük) Partisi gibi faşistler, hatta Ukrayna Komünist Partisi, ilk günlerde büyüyen huzursuzluğu kontrol altına almaya çalıştılar. Özellikle gençlere ve öğrencilere yönelik artan polis baskıları durumu daha da kötüleştirdi.

Yukarıda bahsi edilen tüm faşist örgütleri ve monarşistleri de içeren aşırı sağ, futbol kulüplerine ve ordunun alt kademelerine hâkimdi. Savaş ve sokak çatışmalarında en fazla deneyime bunlar sahiplerdi. İyi örgütlenmişlerdi, yapıları hiç de yatay değildi. Faşistler ve aşırı sağ, “daha saf” bir Ukrayna ideolojisi ve Bandera’ya duyulan saygı etrafında birleşmişlerdi. Mücadelenin diğer tüm fraksiyonlarından farklı olarak tamamen kaynaşmışlardı.

Protestolar sırasında, “Yüzler” adı verilen öz savunma grupları ortaya çıktı. Bu gruplar, hızla aşırı sağın kontrolüne geçtiler. Maidan’da bu türden örgütlerin kurulması için kayıt başvurusu yapma hakkı solculara, anarşistlere ve komünistlere verilmedi. C14 adlı genç faşist çete, kayıt yaptırmaya çalışan solcuları sopalar ve bıçaklarla kovaladı. Yüzler, temel isyan okulu ve sokak dövüşü eğitiminden geçerek, Maidan’ın sonunda son derece militarize olmuş paramiliter güçlere benzediler. Aşırı sağ ve ordu, Batı Ukrayna’daki hükümet binalarını ele geçirdikten sonra Halk Konseyleri kuruldu. Ülke, tam anlamıyla faşist bir renkli devrime doğru sürükleniyordu. Tüm bunlar, başlangıçtaki yataycılık ve kitlesel protestolar temelinde gerçekleşmişti.

Faşistler ve Yanukoviç güçleri arasında çıkan sokak çatışmaları ve silahlı saldırılar, düzinelerce kişinin ölümüne yol açtı, Maidan yanlısı güçlerin, yanıltma harekâtı dâhilinde kendi protestocularına karşı keskin nişancı tüfekleri kullandığı, elliden fazla kişiyi öldürdüğü iddia edildi.

Sonrası tüm hüzünlü ve acı verici yanıyla tarihe kaydoldu. Faşist örgütler, tamamen Batı merkezli bir hükümetin kurulmasına yardımcı oldular, ekonomi iyice liberalleştirildi. Kültür Savaşı, Rus azınlıklara ve solculara karşı pogromlar ve Ukrayna Komünist Partisi gibi muhalif partilerin yasaklanmasıyla daha da çirkin bir hal aldı. Kitlesel cinayetler yaygınlaştı, Ukrayna’nın ülkede yaşayan Rus azınlıklara karşı yürüttüğü aşırı sağcı savaş nedeniyle on binden fazla insan hayatını kaybetti. Bu durum, Ukrayna’nın doğusunda ayrılıkçı bir harekete, sonrasında da kitlesel yıkım ve ölümle sonuçlanacak, Rusya savaşına yol açtı.

Vincent Bevins’in dediği gibi, “kitlesel sokak protestolarının evriminde bir model ortaya çıkmıştı. Belirli bir şeyle başlıyorlar, sonra her türden insanı kapsayacak şekilde genişliyorlar”dı. Sonuçta “çelişkili vizyonlar birleşiyor, ama nihayetinde belirli bir vizyon galip geliyordu. “Ortaya sonsuz olasılıklar çıkıyordu.” Ancak, işçi örgütlenmesi ve sol hareketlilik zayıf olduğu vakit gerici milliyetçilik ve faşizm, sınırlı bir ihtimal olarak gündeme geliyordu. Ne yazık ki, Ukrayna’da güçlü bir işçi hareketi de komünist hareket de yoktu. Daha önce de dile getirdiğimiz üzere, siyasi boşluklar, en güçlü ve en iyi örgütlenmiş olanların egemen olma eğiliminde olduğu geçici olaylardır.

Wall Street'i İşgal Et ve Siyahların Hayatı Önemlidir Ayaklanmaları

2008 mali krizi ve ardından gelen Wall Street’i kurtarma operasyonu, küresel sonuçlar doğurdu. Buna ABD içinde kesintisiz uygulanan faşist politikaları ve ırkçı şiddeti de eklediğimizde, bir patlamanın kaçınılmaz olduğu açıktı. 2011’den itibaren ABD genelinde kitlesel protestolar, direniş hareketleri ve ayaklanmalar yaşandı.

2011-2012’deki İşgal Hareketi; Tunus, Mısır, Brezilya ve Hong Kong’u kesen hattın parçasıydı. Kamplarda kararların çoğunluk oyuyla değil, fikir birliğiyle alındığı, “yatay” ve “lidersiz” bir hareketti. Anarşistlerin liderlik ettiği bir hareketti. Ünlü anarşist David Graeber, mücadelenin fiili sözcüsüydü. O ünlü “Biz yüzde 99’uz” sloganının ona ait olduğu iddia edilir. 29 Kasım 2011’de Graeber şunları söylemektedir:

“Wall Street’i İşgal Et konusunda ana akıma mensup bir basın kuruluşunda çalışan bir gazeteciye verdiğim her röportajda bize hep aynı vaazı veriyorlar: ‘Bir liderlik yapısı oluşturmayı veya pratik bir talepler listesi hazırlamayı reddettiğiniz sürece nasıl bir yere varacaksınız?’ Oysa 2 Ağustos’ta, anarşistlerden ve diğer otorite karşıtı isimlerden oluşan küçük bir grup, bu gruplardan birinin düzenlediği bir toplantıya katılarak, planlanan yürüyüş ve mitingden herkesi uzaklaştırıp, temelde anarşist ilkeler üzerine kurulu gerçek bir demokratik meclis kurmak için harekete geçtiğinde, Portland’dan Tuscaloosa’ya kadar Amerikalıların benimsemeye hazır oldukları türde bir hareketin temeli attı.”

Gerçekte, o ufacık Zuccotti Parkı’na girip çıkan binlerce insan, ABD’deki kapitalist düzene zerre tesir etmedi. Klinikler ve kütüphaneler gibi çeşitli demokratik kurumların gelişmesine rağmen, kapitalizme etkili bir şekilde meydan okuyamadılar. Finans kapitalinin hegemonyasının hemen yanı başında olmasına rağmen, ekonomi durmadı. İşgal hareketi, o dönemde Brezilya, Mısır, Tunus, Yemen, Yunanistan ve İspanya’daki benzer ayaklanmalarla kıyaslandığında “çok ufak”tı.

Halk meclisi uzlaşmaya dayalıydı, bu nedenle, küçük bir azınlık, görev süresi boyunca önemli oylamaları engelleyebildi. Yurttaş Hakları Hareketi’nin önemli ismi John Lewis destek sunmak için parka geldiğinde, iki kişi, onun içeri girmesini ve konuşma yapmasını engelledi. Bu isimlerden biri, beyaz bir yüksek lisans öğrencisiydi. Bir kişinin kendi iradesini kolektife dayatmasını radikal demokrasi olarak göremeyiz. Ayrıca, kampın sosyal medya hesaplarını kimin kontrol edeceği konusunda da çatışmalar yaşandı. Tüm bunlar, meclisin zaman içinde bir moment olarak sönüp gitmesine neden oldu.

2014-2020 arası dönemde, ABD’de siyahi ve melez insanlara yönelik ırkçı ve faşist şiddete karşı çok daha önemli ayaklanmalar yaşandı. Freddie Gray, Michael Brown, Eric Garner, Tamir Rice, George Floyd, Breonna Taylor’ın ve daha birçok insanın polis tarafından öldürülmesi, büyük toplumsal huzursuzluğa yol açtı. Polisle yaşanan sokak çatışmaları vaka-ı adiyedendi.

İşgal hareketi sırasında da polisle çatışmalar yaşanmış olsa da, siyahlara yönelik saldırılar sonrasında yaşanan eylemler kadar militan ve doğrudan değildi. Binlerce insan, polis araçlarını ve birkaç binayı ateşe verdi. Bazı yerlerde polis karakolları gibi siyasi iktidara ait merkezler ele geçirildi. İşgal hareketi, arkasındaki enerjiye rağmen, bunların hiçbirini başaramadı.

Siyahların Hayatı Önemlidir sloganı ile gerçekleştirilen ayaklanmalar, kendiliğinden gelişti, lideri yoktu ve farklı ideolojileri içeriyordu. Bununla birlikte, yerel mücadelelerde, genellikle yüzsüz ve perde arkasında olan liderlerin ortaya çıktığı da belirtilmeli. Ulusal Irkçı ve Siyasi Baskıya Karşı İttifak ve SHÖ şubeleri gibi bazı örgütler, bölgelerde daha fazla ağırlığa sahipti. Ayrıca, doğrudan hedefler talep ediliyordu; bunlardan biri de polisin bütçesinin kısılmasıydı.

Neoliberal küreselleşmenin yoğun bir şekilde reddedildiği (İşgal hareketi), ırkçı ve faşist devlet şiddetinin yaşandığı (SHÖ ayaklanmaları) ve Bernie Sanders ile Demokratik Sosyalistlerin yükselişe geçtiği bir dönemde, şu soruyu sormak gerekiyor: Peki ama devrim nerede?

Parti mi, Özerklik mi? Yoksa Bu Yanlış Bir Tartışma Zemini mi?

“İnsanlar yok, kitle var. Bir halk kitlesi var çünkü işçi sınıfı ve giderek çeşitlenen toplumsal tabakalar, her yıl kendi içinden sayıları zamanla artan hoşnutsuz insanlar çıkartıyorlar. Bu insanlar protesto etmek istiyor, mutlakiyetçiliğe karşı mücadelede ellerinden gelen tüm yardımı yapmaya hazırlar. Mutlakiyetçiliğin tahammül edilemezliği, henüz herkes tarafından kabul edilmese de, giderek artan halk kitleleri tarafından daha da keskin bir şekilde hissediliyor. Aynı zamanda, halkımız yok çünkü liderimiz yok, siyasi liderimiz yok, tüm güçleri, hatta en önemsizlerini bile kullanacak kapsamlı, aynı zamanda yeknesak ve uyumlu bir çalışma düzenleyebilecek yetenekli örgütleyicilerimiz yok.”

[Lenin]

21. yüzyıldaki kitlesel ayaklanmaların muhtelif örneklerini, bunların toplumsal ve sınıfsal düzen üzerindeki farklı etkilerini ele aldık, ancak bu çatışan mücadele sistemlerini birbirinden ayırmak ve karşılaştırmak şart. Komünizm ve Anarşizm, Özerklik ve Demokratik Merkeziyetçilik, Yataycılık ve Parti, hangi terimi kullanırsak kullanalım, bu tartışmadan haberdarız. Bu, yüzyıllardır süregelen ve her iki tarafta da duyguları yaralayan bir tartışma.

Daha önce de gösterildiği gibi, tüm yatay yapılar tam olarak aynı değildir, ancak bunları iki kategoriye ayırmak gerek: uzlaşma temelli ve çoğunluk temelli yapılar. 2010’ların başlarındaki dönemde, ilk tür baskındı. Özellikle Brezilya ve ABD’deki mücadelenin ölçeğini bunlar şekillendirdi. Her ikisi de aldıkları bu yapısal karar nedeniyle önemli ölçüde kösteklendi. Brezilya’da MPL, koşullar hızla değişip istikrarsızlaştığında, tıkanıp kaldı ve bu da aşırı sağın daha örgütlü bir güç olarak öne çıkması için gerekli boşluğu yarattı. ABD’de ise, İşgal hareketinin etkili bir şey yapmasına mani oldu. Her iki hareket de neredeyse tamamen örgütlenme teorisinin reddine dönüştü.

Kadınların özgürlüğü mücadelesinin önde gelen örgütçülerinden ve Yeni Sol’un önemli simalarından Jo Freeman, 1971 tarihli “Yapısızlığın Tahakkümü” başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

“Biz öyle inanmak istesek de yapısız bir grup diye bir şey yok aslında. Herhangi bir amaçla, herhangi bir süre için bir araya gelen her türden insan grubu, kaçınılmaz olarak bir şekilde kendini yapılandıracaktır. Bu yapı esnek olabilir, zaman içinde değişebilir, görevleri, gücü ve kaynakları grup üyeleri arasında eşit veya eşitsiz bir şekilde dağıtabilir. Ancak ilgili kişilerin yeteneklerinden, kişiliklerinden veya niyetlerinden bağımsız olarak bir yapı gene de oluşacaktır. Bunu kaçınılmaz kılansa farklı yeteneklere, yatkınlıklara ve geçmişlere sahip bireyler olmamızdır. [...] Serbestiyetçi grup ancak serbestiyetçi toplum kadar gerçekçidir.”

Yapısızlık yalanına tüm anarşist veya özerk gruplar teslim olmazlar. Birçoğu, karşılıklı yardımlaşma, çalışma grupları, eğitim, operasyonel güvenlik vb. konularda komiteler kurar, ancak neredeyse hepsi, tanımlanmış liderlik yapılarını reddeder. Bununla birlikte, bu kavramın kendisi bir yanılsama yaratır, çünkü gayri resmi liderlik yapıları ortaya çıkacaktır. Bu çelişki, ortadan kaldırılmadığı takdirde, kolektif içinde sosyal bir yaraya dönüşecektir. Freeman, şöyle devam ediyor:

“Tüm gruplar, grup üyeleri arasındaki etkileşim kalıplarının bir sonucu olarak, gayri resmi yapılar meydana getirirler. Bu tür gayri resmi yapılari çok faydalı şeyler yapabilir, ancak yalnızca yapılandırılmamış gruplar, tamamen bunlara bağlıdır. Gayri resmi elitler, ‘yapısızlık’ efsanesiyle birleştiğinde, iktidarın kullanımına sınır koyma girişiminde bulunulamazlar. [...] Bunun iki potansiyel olumsuz sonucu vardır. Birincisi, karar alma mekanizmasının gayri resmi yapısı, insanların önemli şeyler söyledikleri için değil, sevdikleri için başkalarını dinledikleri bir kız kardeşlik derneğine fazlasıyla benzeyecektir. [...] İkincisi, gayri resmi yapıların genel olarak gruba karşı sorumlu olma yükümlülüğü yoktur. Ellerindeki iktidar onlara verilmemiştir, o, ellerinden alınamaz. Etkileri, grup için yaptıkları şeylere dayanmaz, bu nedenle grup tarafından doğrudan etkilenemezler. Bu, gayri resmi yapıları ille de sorumsuz kılmaz.”

Peki madem bu örgütsel çerçeve ve ilke bu türden kusurlara sahip, o zaman ne anlamı var? Graeber’in İşgal hareketi sırasında belirttiği gibi:

“Anarşizmi açıklamanın en kolay yolu şudur: Anarşizm, gerçekten özgür bir toplumu, yani insanların birbirleriyle yalnızca sürekli şiddet tehdidiyle zorlanmak zorunda kalmayacakları türden ilişkiler kurduğu bir toplumu yaratmayı amaçlayan bir siyasi harekettir. Tarih, servetteki eşitsizliklerinin, kölelik, borç köleliği veya ücretli çalışma gibi kurumların ancak ordular, hapishaneler ve polis tarafından desteklendiği takdirde var olabileceğini ortaya koymuştur. [...] Sonuçta, Zuccotti Parkı ve sonraki tüm kamplar, sadece demokratik genel kurullar değil, mutfaklar, kütüphaneler, klinikler, medya merkezleri ve karşılıklı yardımlaşma ve öz örgütlenme anarşist ilkelerine göre çalışan bir dizi başka kurumla, eski toplumun kabuğunda yeni bir toplumun kurumlarını yaratmaya yönelik gerçek bir girişim olarak, yeni bir toplumun kurumlarını yaratma konusunda birer deney alanı haline geldi.”

İkili iktidar teşkil etme amaçlı yapılar meydana getirmek, asil bir girişim ve gerçek bir mücadeledir. Bu husus, bu yapılara yönelik eleştirilerde mutlaka dile getirilmeli, eleştiri yapılıyor diye bu gerçeğin üzeri örtülmemelidir. Eğer ikili iktidar teşkil etme amaçlı yapılar, kendi başlarına var oluyorsa, yani mevcut iktidar yapılarıyla çelişmiyorsa, bu durumun gerçek manada kavramın tanımına uyduğunu söyleyebilir miyiz?

Daha önce de belirtildiği gibi, bir diğer sorun da, lidersizliği ve yapısızlığı, öz eleştirel bir bakış açısı olmadan uygulanan, fikir birliğine dayalı bir olgu olarak gören anlayıştır. Graeber’in konuyla ilgili değerlendirmesi şu yönde:

“Örgütçüler en başından beri, sadece liderler olmadan, doğrudan demokrasiyle değil, aynı zamanda uzlaşmayla da hareket etme konusunda cesur bir karar aldılar. İlk karar, ele geçirilebilecek veya zorla yönlendirilebilecek resmi bir liderlik yapısının olmamasını sağladı; ikincisi ise, hiçbir çoğunluğun bir azınlığı kendi iradesine boyun eğdiremeyeceğini, tüm önemli kararların genel rıza ile alınması gerektiğini güvence altına aldı. Amerikalı anarşistler, uzlaşma sürecini (feminizm, anarşizm ve Sarsıcılar gibi manevi geleneklerin birleşmesinden ortaya çıkan geleneği) uzun zamandır çok önemli olarak görüyorlar; çünkü bu, zorlayıcı yaptırım olmadan işleyebilecek tek karar alma biçimidir, zira eğer bir çoğunluğun bir azınlığı kendi emirlerine uymaya zorlayacak araçları yoksa, tüm kararlar, mecburen genel rıza ile alınmak zorunda kalacaktır.”

Ancak, uzlaşmayı sağlama amaçlı oylama, kolektif içindeki çoğunluğu azınlığın önünde diz çöktürür. Bir kişinin basit bir engelleme yoluyla iradesini diğerlerine dayatması demokratik olmaktan çok uzaktır. Bu, aslında Graeber ve diğer anarşistlerin kınadığı hiyerarşik sistemi güçlendiriyor gibi görünmektedir. Gerici veya kapitalist güçlerin tüm hiyerarşik liderlik yapısını ele geçirmek için çaba sarf etmeleri yerine, herhangi bir kararı engelleyebilecek birkaç kişiyi göndermeleri yeterlidir.

Graeber’in “doğrudan eylem” olarak adlandırdığı, mevcut baskıcı kapitalist sistemin dışında ayrı kurumlar inşa etme eylemi, kendi başına devrim değildir. Kapitalistlerin ve emperyalistlerin siyasi iktidarıylagücüyle doğrudan mücadele edilmiyorsa, bu maddi anlamda doğrudan eylem midir? Yoksa sırf eylem olsun diye eylam yapmak mıdır? “Örgütlenme” kelimesi sıkça kullanılır, ama “Nasıl örgütleniyoruz? Ne için örgütleniyoruz? Nasıl örgütleniyoruz?” soruları sorulmaz.

“Geleneksel Marksizm, elbette aynı nihai hedefe ulaşmayı amaçlıyordu, ancak önemli bir fark vardı. Çoğu Marksist, öncelikle devlet iktidarını ve onunla birlikte gelen tüm bürokratik şiddet mekanizmalarını ele geçirmenin ve bunları toplumu dönüştürmek için kullanmanın gerekli olduğunu savunuyordu; öyle ki, bu mekanizmaların nihayetinde gereksiz hale gelip ortadan kalkacağını iddia ediyordu. On dokuzuncu. yüzyılda bile anarşistler, bunun bir hayal olduğunu savunuyorlardı. Onlara göre, savaşa hazırlanarak barış yaratılamaz, yukarıdan aşağıya komuta zincirleri oluşturarak eşitlik sağlanamaz veya kişisel öz gerçekleştirme veya öz tatminini dava uğruna feda eden kasvetli, neşesiz devrimciler haline gelerek insan, mutluluğu yaratılamaz.”

[David Graeber]

Graeber, komünistler ve anarşistler arasındaki temel farkın, komünistlerin sosyalist bir geçişin gerçekleşmesi için siyasi iktidarı ele geçirmenin ekonomik ve sosyal devrim için bir zorunluluk olduğunu göstermiş ve teorize etmiş olmaları olduğunu söylerken haklıdır. Anarşistler ise siyasi iktidarın sınıfsız bir toplum hedefiyle bağdaşmadığına inanırlar. Ancak Graeber, diğer temel fark konusunda, yani örgütlenme biçimimiz konusunda yanılmaktadır.

Komünist parti modeli, neredeyse bir yüzyıl boyunca gelişme kaydetti. İlk sosyal demokrat partiler, Komünistler Birliği ve Birinci Enternasyonal, yirminci yüzyılda komünist partiyi tanımlayacak farklı ilkelerle, özellikle de demokratik merkeziyetçilikle hareket ettiler. Ancak yapıları vardı. Özellikle de liderlik yapıları. Modern anarşizmin ünlü kurucularından Mihail Bakunin bile, katıldığı tek Enternasyonal Kongresi’nde (Basel 1869), “milyonlarca işçinin uluslararası devletinin kurulması” önerisini dillendiriyordu. Bu öneri, devlete, merkeziyetçiliğe vb. bir reddiye olmaktan çok uzaktı.

“Tartışma özgürlüğü, eylem birliği”, demokratik merkeziyetçiliğin belirleyici sloganıdır. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi ve daha sonra Bolşevik Partisi altında gelişen komünist parti, bu kavram üzerine kurulmuştur. Yüzyılın başında Çarlık Rusyası’nda Marksist hareket birçok konuda bölünmüştü, bu konulardan bazıları, kimin parti üyesi sayıldığı ve yerel grupların daha büyük ulusal kolektif içindeki rolüydü.

Bazıları, destek gösteren herkesin parti üyesi olduğunu, yerel kolektiflerin ulusal liderlik yapısından tamamen bağımsız olacağını savundu. Yoğun baskı ve yaklaşan devrim çağında, bunlar, devrimci ve çoğunlukla yeraltında faal olan bir parti için karşılanması imkânsız ölçütler olarak kabul edildi. “Çoğunluk”, kimin üye olduğu konusunda sıkı bir anlayışa, yani parti çalışmalarına aktif olarak katılan birine ve partinin daha küçük organlarının (yani yerel grupların) daha büyük organlara (ulusal komiteye) tabi olması gerektiği fikrine destek veriyordu. Sınırlar konusunda farklı görüşler dile getirilse de bu fikir, komünist partilerin nasıl yapılandırılacağına dair ölçütü tayin etti.

Genellikle, her komünist parti aynı şekilde davranmasa da, partiler, birkaç yılda bir büyük kongreler düzenlerler. Bu kongrelerde tüm kolektif, radikal değişiklikler yapabilir. Her küçük, yerel organdan delegeler, önümüzdeki birkaç yıl için tartışmalar yürütür, politika belirler. Her delegenin eşit oy hakkı vardır. Bu kongreden, kongreler arası dönemde partinin ulusal ve bazen de uluslararası politikalarından sorumlu olacak daimi bir organ, yani ulusal komite seçilir.

Yerel yönetim organları, bölgelere, illere, eyaletlere, hatta şehir, fabrika ve mahalle düzeyinde daha alt organlara ayrılabilir. Bunların hepsi, aşağıdan yukarıya doğru, delegeler ve liderler aracılığıyla beslenir. Şehir şubesi liderleri, şube düzeyinde seçilir, ardından eyalet düzeyindeki liderler oradaki liderliği seçer ve bu süreç, kongrelerde ulusal düzeye kadar devam eder. Sürekli tartışma ve müzakere yürütülür. Demokrasi sürekli sınanır. Ancak kararlar, demokratik bir şekilde, kolektif olarak alınır, eylem planları hazırlanır ve tüm parti üyelerinin, nasıl oy kullandıklarına bakılmaksızın, bu planları takip etmeleri beklenir.

“Proletaryanın iktidar mücadelesinde örgütlenmeden başka silahı yoktur. [...] Proletarya, ancak Marksizmin ilkeleriyle ideolojik açıdan birleştiği süreç milyonlarca emekçiyi işçi sınıfı ordusuna katan örgütün maddi birliğiyle pekiştiğinde yenilmez bir güç haline gelebilir. Böylesi bir güç haline gelmesi kaçınılmazdır.”

[Vladimir Lenin]

Eğer bir şey açıksa, o da örgütlenmenin o kadar da basit bir iş olmadığıdır. Örgütlenme biçimine ilişkin kararların sonuçları olacaktır. Strateji ve taktiklerde farklılıklar vardır. Ne yazık ki, bu durum devlete, kapitalizme, faşizme ve emperyalizme direnenler için hayati sonuçlar doğurabilir. Lenin, kendi zamanında siyasi eklektizmin devrimci durgunluğa yol açtığını görmüştü. Komünist hareketi merkezileştirmek ve parti disiplinini geliştirmek, hayati bir karardı. Bu soyut bir düşünsel-teorik talim değildi. Başarılı bir devrim gerçekleştirmek için bu sistemlerin mevcut olması gerekiyordu.

O Kayıp Devrim Nereye Gitti?

“Sıklıkla işçi sınıfının sosyalizme kendiliğinden yöneldiği söylenir. Bu söz, sosyalist teorinin işçi sınıfının yüzleştiği sefaletin nedenlerini diğer tüm teorilerden daha derinlemesine ve daha doğru bir şekilde ortaya koyması, bu nedenle, işçilerin onu bu kadar kolay özümseyebilmesi anlamında, tabii ki doğrudur. Ancak sosyalizm denilen teori, kendiliğindenliğe boyun eğmediği, kendiliğindenliği kendisine tabi kıldığı sürece. [...] İşçi sınıfı sosyalizme tabii ki kendiliğinden yönelir. Ama gene de en yaygın (ve sürekli ve çeşitli şekillerde yeniden canlandırılan) burjuva ideolojisi, doğalında, işçi sınıfına kendisini daha fazla dayatır.”

[Vladimir Lenin]

İnsanlık tarihinin en büyük kitlesel eylemlilikleri birbiri ardına yaşanmasına rağmen küresel sistemde çok az şey değişti. Kendiliğinden gelişen ayaklanmalar, yirmi birinci yüzyılın önemli bir özelliği haline geldi. Bazı yerlerde, bir siyasi elitin yerini bir başkası aldı. Başka yerlerde ise devletler ve kapitalistler harekete o kadar sert bir şekilde baskı uyguladılar ki, hareket bir daha toparlanamadı. Diğer yerlerde ise, oluşan siyasi boşluklar nedeniyle, bu boşluğu dolduracak gerçek, örgütlü bir işçi sınıfı hareketi olmadığı için, hareketler sönümlendi.

Bir an için şunu hayal edin: ICE isyanları giderek büyüyor. Milyonlarca insan, ülkeyi felç ediyor. Eyaletten eyalete genel grevler düzenleniyor. Ardından, başkente kitlesel yürüyüşler yapılıyor, neticede de Trump’ın adamları, Epstein Adası’na veya başka uzak bir diyara kaçıp saklanıyor. Peki o vakit ülkede siyasi iktidarı kim veya hangi gruplar ele geçirecek? Bir sonraki karar nasıl verilecek? Sınıflar ortadan kalkacak mı? ABD’nin sömürgeci toplumunun yarattığı toplumsal sorunlar yok olacak mı?

Siyasi boşluklar geçici olaylardır. Oluştukları anda neredeyse anında çökerler. Bevins’in dediği gibi:

“Kitlesel protestoların yaşandığı on yılda, sokak eylemleri, çoğu zaman tesadüfen devrimci durumlar yarattı. Ancak bir protesto, devrimci bir durumdan yararlanmak için çok yetersizdir ve bu özel protesto türü, bu konuda bilhassa başarısızdır. Daha iyi bir toplum kurabileceğinize inanıyorsanız, o vakit siyasi boşluğu siz doldurmalısınız. Ancak çok farklı nedenlerle sokaklara çıkan dağınık bir grup birey, en azından bütün bir grup olarak, iktidarı tek başına ele geçiremez. Birisi siyasi boşluğa girip kitleler adına iktidarı ele geçirsin diyorsanız, o vakit bir tür öncüden, belirli bir ideolojik projeden bahsediyorsunuz demektir. [...] Otorite karşıtı düşüncenin nispeten daha ütopik olan biçimlerinde, isyanın yeni toplum haline gelmesi beklenir, ancak bu şimdiye dek işe yaramış bir fikir değil.”

Tahrir ayaklanması sırasında Mısırlı aktivist Hüsam Bahgat, devrimin başarısızlıklarını düşünürken şunları söylüyordu: “Örgütlenin. Örgütlü bir hareket yaratın. Birilerinin sizi temsil etmesinden korkmayın. [...] Hep temsilin elitizm olduğunu düşündük, ama aslında demokrasinin özüydü.”

Parti modeli tabii ki kusursuz değil. Değişim ve reform konusunda zaman zaman yavaş kalabiliyor. Ulusal kongreler veya genel kurullar arasındaki uzun süreler, özellikle kriz zamanlarında olumsuz etkiler yaratabiliyor. Liderlik yerleşebiliyor. Dogmalar, açığa çıkabiliyor. Ancak bu değişimin gerçekleşmesi için doğrudan bir mekanizma mevcut. Burjuva ideolojisinin kalıntılarını kontrol altında tutacak demokratik yapılar var elimizde.

Graeber, Charlie Rose’a verdiği ünlü röportajında, “Bence, insanlara başkaları üzerinde tam bir dokunulmazlık ve iktidar bahşettiğinizde, hiyerarşik yapılar, neredeyse sadomazoşist bir psikolojik dinamik yaratıyorlar” diyordu. Ancak, komünist parti modeli bu tanıma uymuyor. Parti liderleri için “tam bir dokunulmazlık” söz konusu değil. Yalnızca ABD’de bile Lovestone ve Browder gibi parti liderlerinin tasfiye edildiği birçok örnek var elimizde. Parti liderlerinin ait oldukları o büyük kolektif eliyle yapıp ettiklerinden nasıl sorumlu tutulacaklarını açıktan dile getiren tüzükler mevcut. Yapısız, lidersiz ve uzlaşmaya dayalı bir kolektifte ise, bir birey, kolektifin geri kalanının iradesini engelleme konusunda “tam bir dokunulmazlığa” sahiptir. O kişiyi koltuğundan edecek bir yapı yok. Gayri resmi ve demokratik olmayan yapılar geliştiği sürece bu çelişkiden kaçınılamaz.

Yirmi birinci yüzyılın kayıp devrimlerine ve yolda yitirdiğimiz tüm şehitlerin mezar taşlarına baktığımızda, kendimize şu soruyu sormalıyız: Doğru örgütlendik mi? Mevcut kanıtlar, bizim doğru örgütlenmediğimizi söylüyor.Şimdi daha da kötü bir ekolojik krizle, yükselen faşizmle, yeni bir emperyalist dünya düzeniyle ve kapitalist hegemon olan ABD’nin sokaklarında kitlesel faşist şiddetle karşı karşıyayız. Neleri değiştirdik? 2011’den farklı mı örgütleniyoruz? Başarılı olmak istiyorsak, örgütlenme tarzımızı ve anlayışımızı değiştirmeliyiz.

Buradaki olumlu nokta şu ki, tüm bu mücadeleler gerçekten kaybedilmiş değildi. Hareketin hızı kesilmiş olabilir, faşistler, küçük zaferler kazanmış olabilir, ancak bu toplumsal enerji ve sınıfsal öfke henüz toprağın altında dinlenmededir. Kaçımız öldürülürse öldürülsün, hareket durdurulamaz. Devrimci durum yeniden ortaya çıktığında, bu boşluğu doldurmalıyız. Bu siyasi boşluğu bir amaçla doldurmalıyız. “Ya sosyalizm ya da barbarlık” bu yüzyılın sorusudur. Kayıp devrim keşfedilmelidir.

“Tartışmalarınızı sonlandırın, bir araya gelin, durumumuzun gerçekliğini anlayın, faşizmin zaten burada olduğunu, kurtarılabilecek insanların zaten öldüğünü, harekete geçmezseniz daha birçok neslin yoksul, kıyıma tabi tutulmuş, yarım yamalak hayatlar yaşayacağını anlayın. Yapılması gerekeni yapın, devrimde insanlığınızı ve sevginizi keşfedin.”

[George Jackson]

Aksinin olmasını istesek de tüm komünist yazılar gibi bu makale de bu türden konuların ve tarihin tamamını kapsayamaz. Bu makale ilhamını büyük ölçüde, hem Marksist-Leninist bir parti ile özerk örgütlerdeki farklı örgütlenme deneyimlerimden hem de Vincent Bevins’in kısa süre önce yayımlanan “If We Burn [“Eğer Yanarsak”] kitabından almıştır. Okuru bu makalenin ötesine geçmeye ve her şeyden önce devrim için örgütlenme sürecine katılmaya şiddetle teşvik ediyorum.

Matthew J. Hunter
26 Ocak 2026
Kaynak