Biz
Marxistler için liberal demokrasi, zaten baştan bir ufuk daralmasıdır. Çünkü
politikayı gerçek güç ilişkilerinden koparıp, ahlaki tercihler ve doğru
fikirler meselesine indirger.
Sanki
toplumdaki sorunlar, üretim ilişkilerinden, sınıf dengelerinden, devlet
biçiminden değil de insanların yanlış düşünmesinden kaynaklanıyormuş gibi
anlatılır. Bu yüzden liberal düşünce, teoride kendisini bilgi tartışmasına,
yani “nasıl düşünmeliyiz” sorusuna hapseder; pratikte ise siyaseti ahlak
dersine çevirir. Bu da bize göre yalnızlık mabedi anlatısı kuran liberalin kaçışıdır.
Kim doğru dili kullanıyor, kim kaba konuşuyor, kim eleştiriyi aşırıya
kaçırıyor… Tartışma çoğu zaman buraya sıkışır.
Tanıl
Bora’nın metni[1] bunun tipik bir örneği. Ahlaki bir rahatsızlık, teoride
psikolojizme dönüşüyor ve mesele, “öğrenme korkusu” diye açıklanıyor. Oysa
ortada psikolojik bir problem değil, siyasal bir kriz var. Kendisine
yöneltilen eleştirilerin bazıları gerçekten ölçüsüz “görünebilir”. Ama bugün
yapılan şey, o eleştirilerin siyasal içeriğiyle, yani hakikatiyle yüzleşmek
yerine, meseleyi psikolojik bir arızaya indirgemek. Politik bir tartışmayı
insanların ruh haline bağlayarak etkisizleştirmek.
Marx’ın
politik ekonomiciler için söylediği şeyi hatırlayalım: görüntü ile hakikati
sürekli birbirine karıştırırlar. Bu, çoğu zaman salt kötü niyetten
kaynaklanmaz. Belirli bir maddi zeminde oluşmuş düşünme alışkanlıkları zamanla
doğallaşır, niyet haline gelir. Ama bu alışkanlık yerleştiğinde, insan, ne
kadar inkâr etse de hakikati görmezden gelme hali giderek düşünsel körlüğe ve
yer yer düpedüz kötülüğe bulaşır.
Türkiye’de
yıllarca liberaller, demokrasi dediğimiz şeyi kurumlara, prosedürlere ve doğru
dile indirgedi. Sanki doğru kavramlar konuşulursa siyaset de düzelecekmiş gibi
anlatıldı. Oysa bu çerçeve, aynı zamanda büyük bir iktidar transferinin ve
sınıfsal yeniden yapılanmanın ideolojik zeminiydi. Demokrasi tahayyülü
kuruluyordu. Bunun tam da anlattığımız çerçevede imkânsız olduğunu söyleyenlere
ise gerçek bir tartışma zemini hiçbir zaman açılmadı.
Liberal
değerlere destur vermeden yazılan hiçbir metnin o mecralarda yer bulmadığını
bilen bilir. Eleştiri, biraz daha zorlayıcı ve teorik olduğunda, o meşhur kibarlık
da hızla ortadan kalkar.
Şimdi
düşünün: Bir fikriniz var, düşünmeye başlamışsınız, kendi cümlelerinizi kurmak
istiyorsunuz. Ama size önerilen tartışma zemini, baştan sınırları çizilmiş bir
“demokratik tartışma” yordamı. O çerçeveyi kabul etmezseniz, zaten tartışmanın dışına
düşüyorsunuz. İşte o noktada gerilim doğar. Gerçekten demokrasi eksikliği gibi “görünür”,
ama demokrasiyi kendi küçük dünyalarında fetheden liberaller, onun kapitalist
maddi yapısal ilişkilere “gerekçe” ürettiğini görmezler. Onu maddi neden gibi
anlamak isterler, kendi küçük varlığının bir anlamı olsun ister. Neden teoride
psikolojizme gittiklerinin cevabı tam olarak burada.
Demokrasi,
o temelde zaten toplumun onda dokuzu için yoktur; sınıfsaldır. İnsanlar,
düşündüklerini ifade edecek kanallar bulamadıkça söz sertleşir, öfke büyür. Bu,
boş bir slogan değil; siyasetin gerçek gerilimidir. Biz, buna politika diyoruz.
Onlarsa, işler iyi gittiğinde kapitalizmin yapısal zincirlerini daha da
sağlamlaştıracak hayal satmaya “politika” diyorlar, işler kötü gittiğinde,
sınıfsal çelişki su yüzüne çıkmaya çalışırken uydurulan yalanları -liberalin
beğenmediği ve çeşitli kulplar taktığı- “mevcut bilinç durumuyla” parçalamaya
başladığında ise insanlık halini psikolojiyle ve kendi kovuğuna çekildiği
vicdanıyla açıklıyor. İlki, tam olarak bir teorik tıkanmanın sonucu, İkincisi
de pratik tıkanmanın. Bunu kaba bir otoriter zorbalıkla yapmıyorlar. Tam
tersine, ince bir şekilde yapıyorlar. Sizin normatif düşünce alanında
donanımsız ve silahsız olmanızdan faydalanarak ustaca manipüle ediyorlar.
Üstelik her zaman “suçun birazı sizde” diyebilecekleri bir zemin de var. Ama
bilgi onların tapulu malı değil. Tecrübe de salt liberallerin dar psikolojist
teorik-ahlakçı pratik denklemine sığdırılamaz.
Düşüncenin
bütün inceliklerini bilmese de insan, bazı şeyleri fark eder, bazı şeyleri
bilir, çünkü deneyimler. Elbette insanın bu ince, demokratikleştirilmiş kibar
manipülasyon karşısında kendisini eğitmesi gerekir. Ama bizi öfkelendiren ve bu
öfkeyi politik kılan şey, olgu heveslisi liberalin bu sınıfsal olguyu hiçbir
şekilde dikkate almamasıdır. Hatta ustaca manipüle etmesidir. Bunları yaptığı
açığa çıktığında, yüzleşmekten kaçmasıdır. Halen kendi özel politik
katkılarıyla küçültülen insana kendi dar teorik ve pratik çerçevesinden kibarca
don biçme cüretidir. Bize göre aymazlığı kimlik edinmesidir.
Burjuvazinin
gericiliği 1848 devrimleriyle birlikte tescillenmişti. Liberallerin ve liberal
kurumların kaderi ise I. Paylaşım Savaşı sonrasında belirginleşti.
Anti-Bolşevik histeriyle liberal kurumlar, bizzat burjuvazi tarafından delik
deşik edildi ve yerleri siyasal sağ ile dolduruldu. Liberaller, kısa bir
bocalamadan sonra yönlerini seçtiler: Sovyetler’i hedef alarak, emperyalist
düzenin anti-komünist liberal demokratları oldular. Bu yüzden, bugün kriz
dönemlerinde en akıllı liberalle bile konuşsanız, dönüp dolaşıp aynı Soğuk
Savaş reflekslerine sarılıyor. Çünkü mesele, artık düşünmek değil; düşüncenin
sınırlarını korumaktır. Teoride psikolojizm, pratikte ahlakçılık… Liberalizmin
bugünkü hali budur.
Liberalizm
düşünceden korkmaz; düşüncenin kendi sınırlarını aşmasından korkar. Bu, kriz
zamanlarında sadece belirginleşir.
Minima Politika
5 Mart 2026
Kaynak
Dipnot:
[1] Tanıl Bora, “Öğrenme Korkusu”, 4 Mart 2026, Birikim.









