18 Haziran 2026

,

Ali Şeriati’nin Politik Fikriyatını Anlamak

 

Ali Şeriati’yi seksenlerin başlarında okumaya başladım. O zamanlar Malezya’nın kuzeyindeki bir üniversitede ders veren genç bir akademisyendim. Okuduğum ilk eseri İslam Sosyolojisi Üzerine adlı kitabıydı. Ondan sonra, Marksizm ve Diğer Batı Yanılgıları adlı eserini okudum, ardından Hac isimli çalışmasına geçtim. Yıllar içinde, diğer birçok eserini de okuma fırsatım oldu. Bu sayede, çeşitli siyaset bilimi derslerindeki öğrencilerim de Şeriati’nin kitapları ve fikirleriyle tanıştılar.

Şeriati, fikriyatımı derinlemesine etkiledi. Kendisinin İslam’ın mesajının özünü yakaladığını düşünüyorum. Bu öz, Allah’ın insanlığa sunduğu ebedi mesajın özü ve temelidir. Bu, gerçeğe dönüştürülmesi gereken bir mesajdır. Şeriati, tam da bunu yapmaya çalıştı. Bunu denediği için, tüm bu çabalara eşlik eden acı ve ızdırapları çekti. O, aslında bu ebedi mesajı savunmaya çalışırken hayatını feda etti. Beni kendisine bağlayan da bu vasfıydı. İdealleri uğruna yaşayan ve ölen bir aydındı o. Tam da bu sebeple, 2007’de Suriye’ye gerçekleştirdiğim seyahat sırasında Şam’daki Behişte Seyyide Zeyneb’deki mezarını ziyaret ederek bu asil insana saygılarımı sundum.

Tevhide Dair Bakış Açısı

Bu yazıda, Şeriati'nin politikayla ilgili düşüncelerine odaklanıyorum. Bir anlamda, onun politika hakkındaki düşüncelerini toplumun diğer yönlerine ilişkin fikirlerinden ayırmak mümkün değil. Hepsi birbirine bağlı ve iç içe geçmiş durumda. Bu nedenle söze, yaşamın kendisine, insan varoluşunun anlamı ve amacına dair kapsamlı vizyonuyla başlamak, ardından da yaşamın önemli bir boyutu olarak politikaya odaklanmak gerek.

Şeriati’nin de dediği gibi,

“Dünya görüşüm tevhidden müteşekkil. Allah’ın birliği anlamında gelen tevhid, tüm tek tanrıcılarca kabul edilir. Fakat benim teorimde kastettiğim anlamda tevhid, evreni bu dünya ve ahiret, doğa ve doğaüstü, öz ve anlam, ruh ve beden olarak bölmek yerine, hep birlikte bir bütün olarak ele almak demektir. Varoluşun tamamını tek bir biçim, tek bir canlı, bilinç, irade, zekâ, duygu ve amaç sahibi bir organizma olarak görmektir. Tevhide inanan birçok insan var, ancak bunu sadece dini-felsefi bir teori olarak, yani ‘Allah birdir, birden fazla değildir’ anlamında görüyorlar. Ama ben, tevhidi bir dünya görüşü anlamında ele alıyorum ve İslam’ın da bunu bu anlamda ele aldığına inanıyorum.”[1]

Devamında bu fikrini daha ayrıntılı izah ediyor:

“Öyleyse tevhid, doğanın doğaüstüyle, insanın doğayla, insanın insanla, Allah’ın dünya ve insanla birliği anlamında yorumlanmalıdır. Bunların hepsini, bütünsel, uyumlu, yaşayan ve bilinçli bir sistem olarak tasvir eder. Tevhidin yapısının, dünyadaki çelişkiyi veya uyumsuzluğu kabul edemeyeceğini söyledim. Dolayısıyla, tevhidin dünya görüşüne göre, varoluşun tamamında hiçbir çelişki yoktur: insan ve doğa, ruh ve beden, bu dünya ve ahiret, madde ve anlam arasında hiçbir çelişki yoktur. Tevhid, hukuki, sınıfsal, toplumsal, politik, ırksal, ulusal, bölgesel, genetik hatta ekonomik çelişkileri de kabul edemez; zira o, tüm varlığı bir bütün olarak görme biçimine denk düşer.”[2]

Şeriati’nin belirttiği gibi, tevhidin bir sonucu da:

“insanın herhangi bir toplumsal güce bağımlılığının reddedilmesi ve onun, münhasır olarak ve tüm boyutlarıyla, varlığı yöneten bilinç ve iradeye bağlanmasıdır. Tevhid, her bireyin destek, yönelim, inanç ve yardım kaynağı, evrenin tüm hareketlerinin etrafında döndüğü tek bir merkezi nokta, bir akstır. Tüm varlıklar, tüm varlığın güçlü kaynağı, tek irade, tek bilinç, evrene hükmeden tek güç olan merkezden eşit uzaklıktaki ışıltılı yarıçaplarla tanımlanan bir daire içinde hareket ederler. İnsanın bu dünyadaki konumu, bu gerçeğin nesnel bir tezahürüdür; daha açık bir şekilde, Kâbe’nin etrafında tavafı da bu şekildedir.”[3]

İnsanın bu merkezi noktayla, bu eksenle ilişkisine dair anlayış bizi şu sonuca götürür:

“Tevhidî dünya görüşünde insan, yalnızca tek bir güçten korkar, yalnızca tek bir hâkimin huzurunda hesap verir. Yalnızca tek bir kıbleye yönelir, umutlarını ve arzularını yalnızca tek bir kaynağa yöneltir. Bunun sonucu olarak, diğer her şey yanlış ve anlamsızdır, insanın tüm çeşitli ve farklı eğilimleri, çabaları, korkuları, arzuları ve umutları boş ve verimsizdir.”[4]

Şeriati, buradan şu sonuca varır:

“Tevhid, insana bağımsızlık ve haysiyet bahşeder. Yalnızca O’na, tüm varlığın en yüce normuna teslim olduğunda insan, tüm yalan güçlere, korkunun ve açgözlülüğün tüm aşağılayıcı zincirlerine karşı isyan etme imkânı bulur.”[5]

Allah'ın birliğine olan inancın, Allah’a adanmış bir teslimiyetin ve Allah bilincini oluşturan değerler ve ilkeler doğrultusunda yaşamanın ve hareket etmenin, Allah’ın insanlığa ebedi mesajı olduğunu vurgulamaya bile gerek yoktur.

Şeriati, sayısız konferansında, mektubunda ve makalesinde bu mesajı insanlara iletmeye çalıştı. Gördüğümüz üzere, Allah’ın birliğinin felsefi bir açıklaması olan tevhidî dünya görüşünde bu mesajı detaylandırdı ve özetledi, ancak bu dünya görüşünü politika, ekonomi, kültür, etnisite içi ilişkiler veya aile hayatı açısından özel olarak ne anlama geldiği konusunda pek fazla geliştirmedi. Başka bir ifadeyle Şeriati, tevhidî bir politika, tevhidî bir ekonomi, tevhidî bir kültür veya etnisite içi ilişkiler ile aile hayatına dair tevhidî bir bakış açısını detaylı olarak inşa etmedi.

Politikayla Kurulan Bağlantı

Şeriati’nin tevhidî dünya görüşüne dayanarak, bu dünya görüşündeki bazı fikirler ile politika arasında bir bağlantı kurmaya çalışacağım. Allah’a teslimiyet, tevhidin merkezinde yer aldığından, bir lidere, seçkinlere veya bir kliğe tam ve mutlak bağlılık talep eden her türden ideoloji veya politik sistem Şeriati’nin lanetli gördüğü hususlardı.

Ayrıca, güç, Allah’ın sıfatlarından biridir. Bu, biz insanların kullandığı her gücün geçici ve fani olduğunu bize hatırlatır. Bu nedenle, gücü artırmak veya otoriteyi tekele almak yanlıştır. Buradan hareketle, politikada otoriterlik, gücün merkezileştirilmesi veya her türden diktatörlük biçimi, Şeriati’nin kabul edemeyeceği şeylerdir. O, sert otoriterliğin sıklıkla yol açtığı zulmün ve muhalefetin bastırılmasının toplumu nasıl zayıflattığının çok farkında olan bir isimdi.

Otoriterliğe de gücün artırılması girişimlerine de hararetle karşı çıkan bir isim olmasına karşın Şeriati, güce dair bir anlayış geliştirmedi, gücün özelliklerini, sınırlarını, meşru kullanımlarını ve altında yatan etik temeli ortaya koymadı. Güçle alakası olan kurumlar ve yapılarla da ilgilenmedi. Ayrıca, egemen bir kültürün etik bir politik düzeni nasıl şekillendirebileceği ve sürdürebileceği veya tersten, onu nasıl bozup yok edebileceği konusunda da herhangi bir düşünce sunmadı.

Hilafet ve Güven

Şeriati'nin, iktidarın kullanımını anlamaya çalışırken kültüre ve yapıya eğilmek yerine, insanı, yeryüzünde halife olarak insanı güçlendirmeye çalıştığı izlenimi ediniliyor. Halife olarak insan,

“tevekkülü kabullenmiştir. Dolayısıyla o, iradesini özgürce kullanabilen sorumlu ve adanmış bir varlıktır. Mükemmelliğini, insanları dışlayarak Allah ile özel bir ilişki kurmakta bulmaz; İnsan ırkının mükemmelleştirilmesi mücadelesinde, insanların özgürlüğü, geçim kaynağı ve refahı uğruna zorluklara, açlığa, yoksunluğa ve azaba katlanmada, düşünsel ve toplumsal mücadelenin harında, ancak o zaman dindarlığa, mükemmelliğe ve Allah’a yakın olur.[6]

Politika düzleminde bu tespit bize Şeriati’nin, insanın ilahi emanetin taşıyıcısı olarak sahip olduğu konumun iktidar arayışının özü olduğu düşündüğünü söylemektedir. Zira siyasetin ekseni iktidardır. İnsan, bu emaneti derin bir sorumluluk duygusuyla yerine getirmelidir. Özgürlüğünü kullanması, bu emaneti yerine getirmesini sağlamak içindir. Ancak bu süreçte mücadele etmek ve acı çekmek zorunda kalacaktır. Bu nedenle acı çekmek, Şeriati’nin politika anlayışının vazgeçilmez bir bileşeni haline gelir.

Şeriati, acı çekmenin, hatta hayatın kendisinden vazgeçmeye, şehadete yol açsa bile, insanlık ailesi için adaleti sağladığı sürece buna değer olduğunu düşünüyordu. Adaletin temel bir yönü, tüm yaratılışın onurunu korumak ve yükseltmekti. Adalet ve onur, ancak asil araçlar kullanılarak elde edilebilecek asil hedeflerdi. Siyasette araçların amaçları şekillendirmesi nedeniyle Şeriati, benliğin nefsinden kurtulmasına vurgu yaptı. İnsan, ancak bu kurtuluş sayesinde, Allah’ın emanetini yerine getirme kararlılığıyla, kişisel hırslardan arınmış bir şekilde, adaleti ve zaferi halka sunmayı başarabilir.

Şeriati, halka adaleti sunma hedefine vurgu yapmak suretiyle aslında liderliğe ve yöneticinin birincil sorumluluğuna odaklanmaktadır. Yazılarında, liderlerin sahip olması gereken vasıflara değiniyordu. Örneğin, Hz. Muhammed, İmam Ali, İmam Hüseyin ve Ebuzer Gıfarî hakkındaki etkileyici düşünceleri bu vasıfları aktarır. Peygamber hakkında şunları yazar:

“Hayatının sonuna dek Arabistan’da İslam yönetimi kurulana kadar, yaşam tarzını değiştirmedi. Bir ülkenin mutlak hükümdarıydı ve arpa ekmeği yiyordu. Tıpkı mütevazı bir köle gibi, fakirlerle birlikte yerde yemek yerdi. Eşeğe çıplak sırtla biner, çoğu vakit arkasına başka birini oturturdu.”[7] Şeriati sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Peygamberin evinin zemininin yarısı kumla kaplıydı.”[8]

Peygamberin “açlığın yakıcılığına dayanabilmek için sık sık karnına taş bağlayarak kendini açlıkla sınadığı” söylenir.[9] Sadelik ve tevazu, Peygamber’in en belirgin özellikleriydi; Müslümanlar, çağlar boyunca yöneticilerinden her zaman bu özellikleri örnek almalarını bekleyip durdular.

Liderlerdeki asil özellikler, övgüye değer olarak kabul edilse de, Şeriati, gördüğümüz gibi, yeryüzünde vekil olarak insanın statüsüne daha fazla önem vermiştir. Bu konuda, Farabî ve Maverdi’den Gazali ve İbn Haldun’a kadar klasik Müslüman âlimlerden farklıydı.[10] Onlar için, bir toplumun başarısını garantileyen şey yöneticinin erdemleriydi. Şeriati, yöneticiliğin ötesine geçerek insanın güçlendirilmesini ön plana çıkarıyordu.

İnsana kim olduğunu, neden yeryüzünde bulunduğunu, hayatın nihai amacının ne olduğunu sürekli hatırlatarak Şeriati, bizi politikayı, iktidarın politikası veya politikanın iktidarı ile yavanlaştırılmamış, sıradanlaştırılmamış manevi-ahlaki bir bakış açısıyla görmeye zorlar.

Komünizm ve Kapitalizm

Şeriati’nin politika anlayışı, kimi yönlerden klasik İslam siyasi düşüncesinden farklı olsa da, son üç yüzyılda Batı tarafından üretilen iki büyük siyasi sistemle de çelişiyordu. Öncelikle, kökeninde Marksizm bulunan bir sistem olarak komünizme bakacağız; bu konu hakkında Şeriati’nin söyleyecek çok şeyi vardı. Şeriati, birçok nedenden dolayı Marksizmi eleştirdi. Aşkın ve kutsal olanı reddetmesi, yaşamı yalnızca maddi düzlemde ifade bulan bir güç, bir süreç olarak sunması, Şeriati gibi inananlar için kabul edilemez hususlardı. Marksizmin düşünsel-teorik dayanağı olan ve kendisini “gerçekliğin tek tamamen bilimsel açıklaması” olarak sunan diyalektik materyalizmi, “mutlak ve münhasır gerçek” düzeyine yükseltilmiş, bağnaz eğilimlere sahip bir dogma olarak görüyordu.[11] Marksizmin dogmatik karakteri nedeniyle, insanlık için tek gerçek sistem olduğuna ikna olan komünist sistem, kendi yörüngesinin dışındaki fikir ve kurumlara karşı çoğu zaman son derece acımasızdı. Ayrıca, komünist toplumların deneyimi, merkezi iktidarın, işçi sınıfının refahından ziyade, devletin çıkarlarına hizmet eden endüstriyel üretimi artırmak için kullanıldığının delilleriyle doluydu. Altmışlar ve yetmişlerde Şeriati, hem teoride hem de pratikte komünizmin bu ve diğer ciddi kusurlarını bilince çıkarttı.

Şeriati, düşünsel yolculuğunun başlarında kapitalizmin devasa zayıflıklarını da fark etmişti. Liberal düşüncenin belirli boyutları kapitalist sistemin düşünsel temelini oluşturuyor. Bu anlamda, bireysel özgürlüğün yüceltilmesi ve piyasa ekonomisinde bu fikrin tezahür etmesinin kimi zaman büyük bencillik ve açgözlülük temelli eylemlere yol açtığını, zenginliğin az sayıda kişinin elinde toplanmasının, tek tek uluslarda ve küresel düzeyde çok zenginler ile sefalet içindeki yoksullar arasında uzanan uçurumun giderek genişlemesinin büyük ölçüde bencillik ve açgözlülükten kaynaklandığını söylemek mümkün.

Şeriati ayrıca, kapitalizmin insanı, en büyük amacı sürekli kâr maksimizasyonu olan bir makinenin kölesi kıldığını tespit etti.[12] Kapitalist toplumlarda insan da sonsuz tüketim arzusunun güdümündeydi.[13] Çünkü üretim çarklarını döndüren ve kâr marjını genişleten şey, dizginsiz tüketimdi.

İdeoloji ve sistem olarak kapitalizm, anlaşıldığı üzere, servet edinimi ve maddi başarıyla tanımlı. Aşkın ve kutsal olan, onun düzeninde pek önemli değil. Ancak, kapitalist toplumlar, bir bütün olarak, bazı komünist devletlerin aksine, resmi dine karşı saldırgan ve düşmanca bir tutum benimsemezler. Şeriati, bu farkın ayırdındaydı.[14]

Dini İdeoloji

Bununla birlikte Şeriati, kapitalizmin de komünizm gibi, tevhidden, yani Allah’ın birliğinden ilham alan, insanı halife, yeryüzünde bir vekil olarak gören, adalet ve haysiyet arayışına adanmış bir toplumun beslenmesine elverişsiz olduğunu biliyordu. Peki tevhid ve vekilliğin, elitlerin ve halkın sözlüğünde kendilerine yer bulduğu bir gerçeklikte böyle bir toplumu hayata geçirmek mümkün müydü? Bunun hiçbir güvencesi yok.

Şeriati, İslami nüsukların ve ibadetlerin sadakatle uygulandığı, Allah’a bağlılığın ve Peygamber sevgisinin gece gündüz övüldüğü birçok Müslüman toplumunun var olduğunu, ancak zengin ile fakir arasındaki uçurumu ortadan kaldırmayı amaçlayan tevhidî adaletin ortadan kaldırıldığını, bir hükümdarın önünde doğru bir söz söyleyen halifenin onurunun acımasızca ayaklar altına alındığını üzülerek dile getiriyor. Bu durum, İslam tarihinin ilk on yıllarında bile böyleydi.

Şeriati, bunu, üçüncü halife Osman ibn Affan döneminde Peygamber’in dindar sahabesi Ebuzer’in mücadelesini anlattığı öyküsünde çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Ebuzer, halifenin aşırılıklarına ve yanlışlarına karşı cesaret ve dürüstlükle konuşmayı bildi. Önemli bir takipçi kitlesi edindiği için Halife, onu tehdit gördü, cezalandırdı ve kendisine zulmetti. Bu sürecin sonunda Ebuzer çölün ıssızlığında trajik bir biçimde öldü.[15]

Hakikat ve adaletten sapmış olan iktidar sahipleri ile ilke ve doğruluk temelinde onlara karşı çıkanlar arasındaki bu çatışmaya tarih boyunca tanıklık edilmiştir.

Bununla birlikte, bir dinin (bu durumda İslam’ın) özüne ihanet edenler, çoğu zaman dini sembolleri ve uygulamaları kendi yanlışlarını meşrulaştırmak için kullanır ve istismar ederler. Şeriati’nin de dediği gibi:

“İslam’ın bu koruyucuları, İslami ibadetlerin ve ayinlerin yüceltilmesinden, İslamî geleneklerin yayılmasından, gücünün artırılmasından, medeniyetinin, bilimlerinin, kültürünün ve tasavvufunun genişletilmesinden ve aşılanmasından sorumlu olan kişilerdi. İslam’ı içeriden yıkanlar, kâfirler ve materyalistler değil, bu kişilerdi. Onlar İslam’ı cansız, yönsüz ve hareketsiz kıldılar.”[16]

Şeriati, komünizmin ve kapitalizmin yönlerini ve dini öğretilerin çarpıtılmasını tevhidî bir toplum arayışındaki engeller olarak tanımlayarak, aslında medeniyet tarihi boyunca var olan adaletsizliğin ve insanlık dışılığın bazı temel nedenlerini ortaya koyuyordu. Politik iktidarın sembolü olan Firavun, ekonomik iktidarın vücut bulmuş hali olan Karun (Kroezos) ve dini otoritenin temsilcisi olan Belâm bin Baura, adalet ve onurun önünde sürekli olarak engel teşkil eden üç insan tipidir.[17] Bu güçler, egemenliklerini ve kontrollerini korumak, muhafaza rtmek için sıklıkla iş birliği yapar ve komplo kurarlar. Onlarla yüzleşmek ve onları alt etmek, mevcut ve gelecek nesillerin refahını önemseyen herkesin kutsal görevidir.

Direniş

Bu tür değerlendirmeler, Şeriati’nin politika anlayışında direnişe verdiği öneme vurgu yaparlar. Ebuzer’e duyduğu hayranlık, direniş siyasetine ne kadar değer verdiğinin bir delilidir. Sadece Ebuzer’e bakmaz. Şeriati, direnişin izlerini, Peygamber’in adalet ve barış için verdiği asil mücadelede, dördüncü halife Ali ibn Ebu Talib’in katlanmak zorunda kaldığı acılarda, Fatıma’nın örneklediği erdemli yaşamda ve Hüseyin’in şehadetinde buluyordu.

Direniş, fedakârlıkla ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş bir olgudur. Bildiğimiz gibi, direniş, bu yolu seçenlerden büyük fedakârlıklar talep eder. Şeriati’nin bize hatırlattığı gibi, fedakârlık, İslam’ın merkezinde durur. Bu nedenle, dinin en önemli uygulamalarından biri olan hac ibadetinin kalbinde fedakârlık vardır. Hac ibadetinin neden fedakârlıkla tanımlı bir ibadet olarak bilindiğini bu tespit açıklamaktadır.[18]

Kişinin feda etmesi gereken şey, bencilliğidir. Bunun nihai ifadesi, Hz. İbrahim’in Allah sevgisi nedeniyle kendi oğlu İsmail’i kurban etmeye hazır olmasında yansıtılmıştır. Hac, esas olarak bu “İsmail’i kurban etme” ilkesi etrafında şekillenmiştir.[19] Bencilliği dizginlemek ve özverili olmak tüm Müslümanlardan beklenir. Özellikle siyasetçiler için, kendi bencil çıkarlarını bir kenara bırakıp, Allah bilincine dayalı daha büyük bir amaca hizmet etmeyi gerçekten aramaları şarttır. Tevhidî politika, işte tam olarak budur.

Bugünün Dünyasının Değerler Sistemi

Eğer Şeriati bugün hayatta olsaydı, öngördüğü özverili siyasetin önündeki başlıca zorluklardan bazılarını ne olarak görürdü? Birçok Müslüman toplumunun iç siyasetindeki büyük bir zorluğu ve küresel siyaset ve ekonomi arenasındaki daha da ağır zorluğu örnek göstererek, çağdaş dünyada politikada tevhidin gerçekleşmesinin önündeki engelleri açıklayacağım.

Saldırgan, şiddet içeren mezhepçilik, Irak ve Suriye, Lübnan ve Bahreyn, Yemen ve Pakistan gibi ülkelerde Müslüman ümmetinin birliğine ve dayanışmasına yönelik devasa bir tehdit olarak ortaya çıkmıştır. Sünniler Şiilere, Şiiler de Sünnilere karşı kışkırtılmaktadır. Ümmet içinde bin yıldan fazla süredir var olan bir bölünme, son yıllarda büyük ölçüde ulus devletler, bölgeler ve uluslararası düzeydeki siyaset ve güç dinamikleri nedeniyle daha da kötü bir hal almıştır. İki mezhep arasındaki devam eden çatışma nedeniyle on binlerce Şii ve Sünni öldürülmüş, sakat bırakılmış ve işkence görmüştür. Çatışmanın temel nedenleri, bir grubun içindeki unsurların, diğer grubun yükselişi olarak algıladıkları ve kendine özgü fikir ve uygulamalarıyla eski grubun egemenliğine meydan okuma potansiyeli taşıyan bir durum karşısında kendi güçlerini ve nüfuzlarını muhafaza etme arzusu.

Müslüman ümmetinin haricindeki güçler, kendi ajandaları uyarınca hareket etmek adına bir tarafı diğerine karşı destekleyerek ümmet içindeki çatışmayı daha da şiddetlendirdiler. Cinayetleri sona erdirmeye yönelik çeşitli girişimler şimdiye kadar başarılı olamadı[20], ancak Sünni ve Şii topluluklarından etkili isimleri ortak bir yeminin kabulü yoluyla bir araya getirme yönünde ciddi bir girişime tanık olundu.[21] Şeriati, bu çabaları destekleyen bir isimdi.

Diğer bir zorluk ise, hegemonyanın siyaseti ve ekonomisiyle yakından ilgili küresel bir zorluktur. Sömürge döneminin resmi anlamda sona ermesine rağmen, Washington liderliğinde hareket eden Batı’daki güç merkezleri, dünyaya hükmetmeye ve kontrol altında tutmaya devam ediyor. Küresel hegemonyayı tesis etmeye yönelik bu türden çabalar ve girişimler, dünyanın bazı bölgelerinde savaşların ve kaosun hüküm sürmesinin başlıca nedenidir.[22]

Altmışlarda ve yetmişlerde hedefte Vietnam ve Çinhindi, Kongo ve Şili vardı. Bugün ise Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Yemen ve Somali hedefte. Küresel terörizm bile hegemonya ile paradoksal bir ilişki içinde. Bir yandan, terör eylemlerine başvuran bazı gruplar, ABD ve Batı hegemonyasına meydan okuyor görünüyor. Öte yandan, terörizmin kendisi de hegemonik aktörler ve müttefiklerinin ellerindeki dizginleri ve egemenliklerini korumak için maniple ediliyorlar.[23] Emperyalizmin ilkeli bir eleştirmeni olarak Şeriati’ye göre, Washington merkezli hegemonyanın devam eden gücü ve hegemonik aktörlerin oportünist manevraları, adaleti ayaklar altına alıyor.

Bu adaletsizliğe, insan ailesinin birliğine ve dolayısıyla tevhid anlayışına doğrudan etki eden küresel hegemonyanın bir başka boyutu daha ekleniyor. Bu, son birkaç on yılda hegemonyası artan küresel kapitalizmin ekonomik boyutudur. Şeriati’nin döneminde yani altmışlarda ve yetmişlerde bile kapitalist uluslararası şirketlerin etkisi hızla artıyordu. Bugün, küresel düzeyde finansal kapitalizmin yerleşmesiyle (yatırım bankaları, para piyasaları ve trilyonlara ulaşan hedge fonlarıyla) sermayenin ezici gücü daha da belirgin hale gelmiştir. Bu durum, servetin küçük bir zümrenin elinde toplanmasına, ardından aşırı zenginler ile en altta kalan insanlık arasındaki uçurumun daha da genişlemesine yol açmıştır.[24]

Küresel hiyerarşinin zirvesindeki yüzde 1’lik kesimin, insanlığın geri kalanının toplam serveti kadar servete sahip olduğu, bu serveti kontrol altında tuttuğu tahmin edilmektedir![25] Böylesine büyük bir uçurumun tevhidi ve insan ailesinin birliğini hükümsüz kıldığını söylemeye bile gerek yok.

Ne Yapılmalı?

Hem iç politikada hem de küresel düzeyde, Şeriati’nin temel politik fikirlerini eyleme dönüştürme zorunluluğu, her zamankinden daha acil bir meseledir. Genç Müslümanlar ve gayrimüslimler, tevhide ve insanın yeryüzündeki halife konumuna anlam ve içerik kazandırmak için çaba göstermelidirler. Bu, sadece (Şeriati’nin kısa yaşamında çok iyi başardığı bir görev olarak) eğitimle ve bilinçlendirme çabalarıyla değil, aynı zamanda kıtalar arası seferberlik ve ağ oluşturmayı da gerekli kılan bir görevdir.

Şeriati’nin sözlerinden ve çalışmalarından ilham alan gençler, dünyanın herhangi bir köşesinde, mütevazı bir ölçekte bile olsa, adaleti ve onurun alanını genişletmeyi bilirlerse, yirminci yüzyılın en büyük eylemci aydınlarından birinin mirasına layık olmuş olacaklardır.

Çandra Muzaffer

[Kaynak: Ali Shariati and the Future of Social Theory: Religion, Revolution, and the Role of the Intellectual, Yayına Hz.: Dustin J. Byrd ve Seyed Javad Miris, Brill, 2017, s. 170-180.]

Dipnotlar:
1 Ali Shariati, On the Sociology of Islam. Çeviri: Hamid Algar, (Berkeley: Mizan Press, 1979), s. 82.

2 A.g.e., s. 85–86.

3 A.g.e., s. 87.

4 A.g.e.

5 A.g.e.

6 A.g.e., s. 123.

7 Ali Shariati, Shariati in English. Basım tarihi ve yeri, ayrıca yayıncının adı bilinmiyor. S. 123.

8 A.g.e., s. 140.

9 A.g.e.

10 Bu ve diğer düşünürlerin yazıları için bkz.: M.M. Sharif, A History of Muslim Philosophy: Cilt. 1 ve 11. Wiesbaden: Otto Harrassowitz, 1963.

11 Ali Shariati, Marxism and Other Western Fallacies: An Islamic Critique. Çeviri: R. Campbell. (Berkeley: Islamic Foundation Press, 1979), s. 26.

12 A.g.e., s. 16.

13 A.g.e., s. 17.

14 A.g.e., s. 25.

15 Bkz.: Shariati, Shariati in English, s. 144–145.

16 Ali Shariati, What is To Be Done. (United States of America: The Institute for Research and Islamic Studies, 1986), s. 38.

17 A.g.e., s., 48. Ayrıca bkz.: Ali Shariati, On the Sociology of Islam, s. 115–116.

18 Haccın gerçek anlamına dair derinlikli izahatı konusunda bkz.: Ali Shariati. Hajj. Çeviri: Dr. Ali A. Behzadnia ve Najla Denny. Houston, Teksas: Free Islamic Literatures inc., 1980.

19 A.g.e., bilhassa “İsmail’in Kurban Edilmesi” başlıklı bölüm.

20 Sünni ve Şiilere iki lider hitap etme imkânı buldu: Malezya’nın eski başbakanı Dr. Mahazir Muhammed ile İran İslam Cumhuriyeti’nin eski cumhurbaşkanı Seyyid Muhammed Hatemi. İlki Sünni, ikincisi Şiiydi. Malezya’nın idari başkenti Putrajaya’da 22 Mayıs 2013 günü Adil Bir Dünya İçin Uluslararası Hareket adına iki başkan açıklamada bulundu. Bkz.: Mahathir bin Mohamad ve S. Muhammad Khatami (2013) “A Joint Appeal to Sunnis and Shiʾasʾ Putrajaya.

21 Burada maalesef bugünlerde geri plana itilmiş olan, herkesin bildiği Amman Mesajı’na atıfta bulunuluyor. Sünni-Şii ayışması bağlamında ilgili Mesaj’a dair bir değerlendirme için bkz.: Chandra Muzaffar 2016. Critical Concerns from East to West (e-kitap), s. 127–131: Issuu.

22 Bazı yazılarımda küresel hegemonya meselesini ele aldım. Örneğin bkz.: Chandra Muzaffar, 2008. Hegemony, Justice; Peace. Shah Alam, Malezya: Arah Publications.

23 Bu husus yeni çalışmalarımda analiz ediliyor. Örneğin bkz.: Chandra Muzaffar, 2016. “Religious Loyalties, Shared Humanity and Global Citizenship”, Critical Concerns içinde (e-kitap), s. 338–365, ayrıca Chandra Muzaffar, 2013. “The Global War on Terror – and The Prawn Behind the Stone” A World in Crisis: Is There A Cure? içinde (e-kitap), s. 28–40. Issuu.

24 Bu meselenin tartışıldığı bir çalışma için bkz.: Chandra Muzaffar, 2013, “A World in Crisis: The Relevance of Spiritual-Moral Principles” A World in Crisis içinde (e-kitap), s. 9–28. Şu çalışmada da incelendi: Chandra Muzaffar 2015, “From Unipolar to Multi-Polar” The Long Journey to Human Dignity and Global Justice içinde (e-kitap), s. 78–95 İssuu.

25 Yüzde 1’in ekonomisi (Oxfam).

Kaynakça:
Muzaffar, Chandra. Hegemony, Justice; Peace. Shah Alam: Arah Publications, 2008.

Muzaffar, Chandra. Critical Concerns from East to West. Petaling Jaya: International Movement for a Just World, 2016. Issuu.

Muzaffar, Chandra. A World in Crisis: Is There a Cure? Petaling Jaya: International Movement for a Just World, 2013. Issuu.

Muzaffar, Chandra. The Long Journey to Human Dignity and Global Justice. Petaling Jaya: International Movement for a Just World, 2015. Issuu.

Shariati, Ali. On the Sociology of Islam. Berkeley: Mizan Press, 1979.

Shariati, Ali. Shariʾati in English. Yayınlandığı yer, yayınlayanın adı, yayın tarihi bilinmiyor.

Shariati, Ali. Marxism and other Western Fallacies an Islamic Critique. Çeviri: R. Campbell. Berkeley: Islamic Foundation Press, 1979.

Shariati, Ali. What is to be Done. United States of America: The Institute for Research and Islamic Studies (IRIS), 1986.

Shariati, Ali. Hajj. Translated by Ali A. Behzadnia and Najla Denny. Houston: Free Islamic Literatures INC, 1980.

Sharif, M.M. A History of Muslim Philosophy Vol I & II. Wiesbaden: Otto Harrassowitz, 1963.

,

Düşman Teslim Olmuyorsa Yok Edilmeli

 

Marx ve Lenin’in öğretileriyle örgütlenen işçi ve köylü öncülerinin enerjisi, Sovyetler Birliği’nde kitleleri, anlamı dört basit kelimeyle ifade edilen bir hedefe doğru yönlendiriyor: yeni bir dünya yaratmak.

Sovyetler Birliği’nde, Genç Öncüler bile, yeni bir dünya ve yeni yaşam koşulları yaratılacaksa, bireylerin, her zaman işçi ve köylülerin kan ve terinden elde edilen muazzam zenginlikleri, herhangi bir şekilde biriktirmelerinin imkânsız hale getirilmesi gerektiğini anlıyorlar.

İnsanların sınıflara bölündüğü gerçekliği, azınlığın çoğunluğun emeğini ve yaratıcı gücünü sömürme ihtimalini ortadan kaldırmak gerekiyor. İnsanları birbirinden ayıran, onları anlaşılmaz ve birbirine yabancı kılan dini ve ulusal önyargıların zehirli yanlışlarını ortaya çıkarmak, emekçilerin hayatından, asırlık kölelikten kaynaklanan tüm kirli ve vahşi günlük gelenekleri yakıp yok etmek gerekiyor. Kapitalistlerin, emekçilerde hayati çıkarların birleşmesi gerektiğine dair bilincin gelişmesine mani olan, insanların katledilmesine, milyonlarca emekçinin birbirine karşı savaşmasına imkân sağlayan, her zaman aynı amaç doğrultusunda kapitalistlerin halkı soyma hakkını güçlendirmek, anlamsız kâr hırslarını ve işçiler üzerindeki güçlerini artırmak için kullanılan her şeyi yok etmek gerekiyor.

Yani uzun vadede, tüm halkın ve her bireyin yeteneklerinin ve becerilerinin özgürce gelişmesi için koşullar yaratılmalı. Tüm halk için eşit fırsatlar oluşturulmalı, böylece herkesin, şimdiye dek yalnızca istisnai olanların, sözde “büyük” insanların ulaşabildikleri ve ancak muazzam miktarda boşa harcanan enerji pahasına erişebildikleri bir seviyeye ulaşabilmesi sağlanmalı.

Bu, bir romantiğin rüyası mıdır? Hayır, bu bir gerçek. Yeni bir dünya inşa etme yolunda işçilerin ve köylülerin kitlesel hareketini “romantik bir rüya” olarak görenler, o işçi ve köylülerin düşmanıdır. “Bir Rus Kadını”nın bana kısa süre önce yazdığı gibi, onlar “Avrupa zihniyetine sahip, iyi eğitimli küçük bir kesim”dir. Bu kadının dediği gibi, “zekânın azınlığa ait olduğuna”, “zekâyı kitleler arasında aramamak gerektiğine”, “kültürün az sayıda yetenekli insan tarafından yaratıldığına” inanmaktadırlar.

Bu sözlerle o “Rus Kadını”, sert ama doğru bir şekilde, burjuva ideolojisinin ve sefaletinin tüm anlamını dile döküyordu. Burjuva zihniyetinin proleter kitlelerin manevi yenilenmesine karşı olduğunu ortaya koyuyordu.

Dünyanın dört bir yanındaki proletaryanın bu manevi yenilenmesi tartışılmaz bir gerçektir. Sovyetler Birliği’ndeki işçi sınıfı, dünya proletaryasının önünde yürüyerek, bu yeni gerçeği muhteşem bir şekilde teyit etmektedir. Kendi önüne büyük bir görev koymuş olan Sovyet işçi sınıfı, yoğunlaşmış enerjisiyle bunu başarıyla gerçekleştirmektedir. Yüzleşilen güçlükler devasa ölçülerde elbette ama insan gerçekten isterse dilediği sonuca ulaşabilir!

Diktatörlüğün ilk yıllarında bile, neredeyse silahsız, yalınayak, paçavralar içinde, açlıktan kırılan işçi sınıfı, Avrupa kapitalistlerinin kusursuz bir biçimde donattığı Beyaz Muhafız ordularını ve müdahaleci güçlerin birliklerini ülkeden kovdu.

On üç yıldır işçi sınıfı, az sayıda dürüst, içtenlikle kendini adamış uzmanın yardımıyla, ancak yoldaşlarını, hatta bilimin kendisini iğrenç bir şekilde tehlikeye atan bir sürü alçak hainin muhalefetine karşı, kendi devletini inşa ediyor. Dünya burjuvazisinin nefretinin zehirlediği bu mevcut ortamda her küçük hatayı, her kusuru, her günahı kötü niyetli bir sevinçle karşılayan, olan bitene duygusuz yaklaşan, gerçeğe “makine” gibi davranan yurttaşların yılan gibi tıslayıp durdukları mevcut halde yükünü ve dehşetini henüz tam olarak kavrayamadığı bu cehennemvari koşullarda çalışan işçi sınıfı, gerçekten şaşırtıcı, gerçekten devrimci ve harika bir enerji açığa çıkartmıştır.

Bu koşullarda, yalnızca işçilerin ve Komünist Parti’nin sergilediği kahramanlara has cesaret ki bu parti, işçi sınıfının aklını, devrimci kitlelerin zihnini temsil ediyor, örneğin, 1929-1930 Planı’nda öngörülen yüzde yirmi iki yerine sanayi üretimini yüzde yirmi beş artırmak gibi başarılar elde edebilir. Kolektif çiftçilerin yirmi milyon hektar ekmesi planlanmıştı, ama otuz altı milyon hektar ektiler! Aynı zamanda, işçi sınıfı ve köylüler, enerjilerini sanayiyi geliştirmeye, kırsalı yeniden örgütlemeye harcayarak, yüzlerce yetenekli işçi, şok işçisi (udarnik), işçi muhabir, yazar, mucit gibi kendi yeni zihin emeği güçlerini yetiştirdiler.

Ülke içinden kurnaz düşmanlar gıda kıtlığına yol açıyorlar. Kulaklar, cinayet, kundaklama ve her türlü alçaklıkla kolektif çiftliklerdeki köylüleri terörize ediyorlar. Tarihin belirlediği süreyi aşan her şey, bize karşı, bu da kendimizi hâlâ bir iç savaşta sayma hakkını bize veriyor. Bundan çıkan doğal sonuç şudur: “Düşman teslim olmuyorsa, yok edilmelidir.”

Ülkemiz haricinde, Avrupa sermayesi de bize karşıdır. O da zamanını doldurmuştur ve yok olmaya mahkûmdur. Ama gene de kaçınılmaz olana direnmek istiyor ve direnmeye gücü var. Sovyetler Birliği içinde yıkıma devam eden hainlerle el ele çalışıyor, o hainler de kendi alçaklıklarının sınırına dayanana dek, Avrupa sermayesinin hırsızlıkla alakalı amaçlarına yardımcı oluyorlar.

1914-1918 döneminde Avrupa’da yaşanan katliamın önde gelen örgütçülerinden olan, savaşçı” lakaplı Poincaré, Fransız kapitalistlerinin oyununu neredeyse yok eden bu adam, eski Sosyalist Briand, kötü şöhretli Lord Birkenhead ve sermayenin diğer sadık uşakları, Hristiyan kilisesinin başını sallayarak verdiği onayla birlikte, Sovyetler Birliği’ne karşı bir haydut çetesi misali saldırmak için hazırlanıyorlar.

Tüm dünyanın burjuvazisine karşı sürekli savaş halindeyiz. Bu, işçi sınıfını pratikte öz savunma sürecine karşı hazırlanmaya mecbur kılıyor. O, bu hazırlığı, hem kendisi hem de tüm dünya proleterleri için bir örnek olarak yarattığı her şeyin savunmak amacıyla yürütüyor.

İşçi sınıfı ve köylüler silahlanmalıdırlar, çünkü Kızıl Ordu’nun bir zamanlar dünya kapitalizminin saldırısına zaferle karşı koyduğunu unutmamalıdırlar. O zamanlar Kızıl Ordu; silahsız, aç, yalınayak, paçavralar içindeydi; askeri bilim konusunda çok iyi eğitilmemiş yoldaşlarca yönetiliyordu. Şimdi ise bir Kızıl Ordu’muz, bir savaşçı ordumuz var ve her savaşçı, ne için savaşması gerektiğini çok iyi biliyor.

Eğer Avrupa’nın kapitalistleri, kaçınılmaz geleceğin korkusuyla tamamen çıldırır, işçilerini ve köylülerini bize karşı göndermeye cüret ederlerse, kapitalizmin başını bir kez ve sonsuza dek kesecek, tarihin onun için hazırladığı mezara atacak eylemler ve sözlerle onları karşılamaya hazır olmalıyız.

Maksim Gorki
1930

[Kaynak: Culture and the People, Lawrence and Wishart, Londra, 1939, s. 89-93.]

17 Haziran 2026

,

Cengelilerin Yüzleştikleri Yeni Açmaz


Ekim Devrimi ve İngiltere’nin Ülkeye Tümden Hâkim Olma Çabası

 

İngiltere: Yeni Baş Düşman

Çarlık rejiminin ve Kerenski hükümetinin yıkılmasıyla birlikte oluşan boşluk, kısa süre sonra İran’da İngiliz nüfuzunun artmasına yol açtı.

1. Çarlık rejiminin ortadan kalkması, İngilizlerin politik ve ticari çıkarlarını desteklemek için yeni fırsatlara kapı açarak ülkenin eşi benzeri görülmemiş bir biçimde ele geçirilmesine sebep oldu.[1]

2. Bir yandan İngiltere’nin “en kıymetli sömürgesi” olarak Hindistan’a yönelik Sovyet tehdidi, diğer yandan da İran üzerinden (hâlâ uzak bir ihtimal olsa da) Sovyetler’in Basra Körfezi’ne ulaşma ihtimali, İngiltere’nin Batı Asya ve Kuzey Afrika’daki sağlam konumunu zayıflatma riski barındırıyordu. Bütün bunlar, savaş neticesinde elde edilmiş olan zaferlerin pekiştirilmesini gerektiriyordu.

3. İngilizler, özellikle İran sınırının hemen kuzeyindeki petrol zengini Bakû bölgesinde, Kafkasya’daki Çarlık etkisinin yerini almak istediklerine dair açık işaretler gösterdiler.

4. Rus emperyalizmine bağımlı olan ve artık “politik açıdan yetim kalan” yönetici elit kesim, umutsuzca İngiliz vesayetinin peşine düşmüştü.

Bu gelişmeler ışığında, Kerenski hükümetinin yıkılışı sonrasında bile İngiliz kuvvetlerinin İran’daki varlığının devam etmesi, Çarlık generalleri Baratov ve Biçerahov ile işbirliği yapmaları, İranlılar, bilhassa Cengeli hareketince İngiltere’nin İran’a ve bölgedeki işlere hükmetme arzusunun bir işareti olarak algılandı. İngilizlerin Kuzey’deki Cengeli Hareketi ile olan ilgisi, özellikle Rus birliklerinin ayrılmasının duyurulmasından sonra, İran'da üstlenmeyi planladıkları rolü inkâr edilemez bir şekilde ortaya koyuyordu.[2]

Bu yeni İngiliz duruşunun göze çarpan bir yönü de, Güney İran Piyade Birliği’ne ek olarak, kuzey İran için de benzer bir güç oluşturmalarıydı. Böylece İngiliz yanlısı Rad gazetesi, Ocak 1918’de Fransız, İngiliz ve ABD hükümetlerinin, “kendi tebaalarını koruma bahanesiyle, ‘Kuzey Polisi’ olarak adlandırılacak 4.000 kişilik bir güç toplamayı planladıklarını” bildirdi. Üç hükümetin masrafları üstlendiği süreçte çoğunluğu Ermeni olan çok sayıda adam, zaten silah altına alınmıştı. Fransız ve İngiliz subaylar eğitim için çoktan gelmişti.[3] Bu, o kadar açık bir ihlaldi ki, İran Dışişleri Bakanlığı, İtilaf devletlerine sert bir protestoda bulundu. Bu protesto, İran’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlılıklarını yeniden teyit eden Amerikalılardan hemen bir ret cevabı aldı.[4] Ancak İngilizler protesto karşısında yılmadı ve bu süreç, savaşın sonuna kadar devam etti.[5] 18 Ağustos 1918’de İran gazetesi, “Kazvin, Zencan ve Garrus civarında İngiliz liderliğindeki bir askeri güçle çatışma yaşandığını” duyurdu.

Cengelilerin bu gelişmelere yönelik tepkisi, bizzat çıkarttıkları Cengel gazetesinde hemen karşılık budu. Daha sonra, Gilan’daki ilk Bolşevik Devrim Komitesi, Rus askerlerini bölgeden çıkmaya zorlayamayınca, Cengeliler, “İran’ın çaresiz halkının feryatları”nı dile getirerek, Rusya’daki yeni Bolşevik rejimini Rus birliklerinin varlığına karşı gevşek davranmamaları konusunda uyardılar.[6] Rus güçlerinin İran’da ne kadar uzun süre kalırsa, bölgede İngilizlerin kendi emelleri doğrultusunda mevzi elde etmelerine o kadar katkı sunacakları konusunda uyarıda bulundular.[7] “Yeni Rus demokrasisi”nin Rus askerlerini geri çekme sözünü tutacağını umarak, Moskova’nın yeni yöneticilerine “kurnaz ve bencil” İngilizlerin kararlaştırılan tahliyeyi engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını söylediler.[8] Küçük Han, ayrıca Gilan’daki Rus komutanlarına, birliklerinin halka karşı kötü davranışlarda bulunmalarını yasaklayan bir ültimatom gönderdi.[9]

Cengeliler, Rus Devrim Komitesi’ni başka bir nedenle de çağırmışlardı: Batı İran’da Rus askerlerince işlenen vahşetler. Örneğin, Hamedan çarşısının yağmalanmasıyla ilgili haberler Reşt’e ulaştığı vakit Cengeliler, Ruslara, birliklerinin Reşt’i yağmalamaya veya düzeni bozmaya kalkışmaları halinde “kendilerine derhal saldıracaklarını” bildirdiler. Neticede 8 Şubat 1918’de Reşt’teki Rus konsolosluğunda yapılan bir toplantıda, komite temsilcileri, Cengeliler ve İran hükümeti arasında karma bir milis gücü oluşturulması konusunda anlaşmaya varıldı. Bu güç, on beş Cengeli ve on beş Rus askerinden oluşacak, her iki taraftan birer subayın komutasında hareket edecek, masrafları Cengelilerce karşılanacak, Sipahdar’ın evinde konuşlandırılacaktı.[10]

Kısa süre sonra Cengelilerin etkisi altına giren milislerin sayıları ve sorumlulukları çok hızlı bir şekilde arttı.[11] İlk icraatlarından biri, Çar yanlısı Albay Barumodin’i İngilizler için İran’da hizmet etmek üzere gönüllüler toplamaya çalıştığı için tutuklamak oldu.[12] Yaklaşık iki hafta sonra, sayıları 200’e ulaşan, bu güçle Enzeli’deki Rus konsolos yardımcısını kovan milisler, kendilerini resmi güç olarak tanımasını güvence altınacak belgeleri imzalasın diye Reşt’teki Rus konsolosuna takdim ettiler.[13]

İngilizler, birbiri ardı sıra yaşanan iki Rus devriminden sonra Cengelilerin iyileşen durumundan ve Rus askerlerinin onlara karşı artan sempatisinden endişe duyuyorlardı. Kısa vadede, Kafkasya’daki egemenliklerinin tehlikeye gireceğini düşünüyorlardı. Uzun vadede ise, Cengelilerin önderliğinde, Tahran’da kurulacak vatansever bir hükümetin Bolşeviklerle ittifak kurabileceğinden, İngilizlerin elindeki Hindistan için oluşturulmuş savunma hattını da İran’a tümüyle egemen olma halini de tehlikeye atabileceğinden korkuyorlardı. Bu anlamda İngilizler, iki seçenekle karşı karşıya kaldılar: ya Cengeli Hareketi’ni daha başlangıçta ezeceklerdi ya da onlarla bir anlaşmaya vararak, İran’ın başındaki siyasetçilerin geri kalanı gibi onları da kendi etkileri altına alacaklardı.

Daha önce belirtildiği gibi, Cengeli programında sakıncalı bir şey bulmayan Kazvin’deki İngiliz siyasi komiseri Maclaren, Cengelilerle bir anlaşma konusunda “nabız yoklama”nın bir sakıncası olmadığını düşündü.[14] Ancak, ihtiyatlı davrandı ve önce Cengelilerce atanmış olan Reşt valisi Emir Eşayer’e Küçük Han ile bir görüşmek için başvurdu. Sonra bu fikirden vazgeçti.[15] İki Cengeli temsilcisi, İzzetullah ile Mir Mansur, ona Cengelilerin İngilizlere güvenmediklerini söyledi.[16] İzzetullah aslında Amerikalı misyoner Davidson Frame’in düzenlediği toplantıda Kaptan Goldsmith’e de aynı şeyi söylemişti. Bu toplantıda, sıradan bir ulaştırma subayı gibi davranan İngiliz yüzbaşısı İzzetullah’a, “İngiltere’nin İslam’I her daim korumaya hazır olduğunu, içinde diğer tüm devletlerden daha fazla Müslümanı barındırdığını, Mekke Şerifi’nin Türklerin karşısında konum aldığını, İngiltere’nin İran’a dostluk ve yardım elini uzatmak istediğini” söyleyerek onu ikna etmeye çalıştı. Devamında aynı yüzbaşı, İngiltere’nin İran’ın tarafsızlığına saygı duymaya hazır olduğunu, Güney İran Piyade Birliği’nin “yolları korumaktan başka hiçbir şey için kullanılmayacağını” söyledi. Ayrıca Cengeli lideriyle görüşme arzusunu yineledi. İzzetullah ise “nezaketle tanımlı bir kayıtsızlık, İngiltere’ye karşı devam eden düşmanlık ve şüphe” ile tanımlı tavrını sürdürdü. Özellikle yüzbaşının ülkenin on yıllık tarihini İranlıların bildiği gibi değil de Londra’nın gözüyle tasvir etmeye çalışması sebebiyle İngilizlerin samimiyetinden şüphe duydu.[17]

Bu arada, İngilizlerin Hazar bölgesine hâkim olma çabalarını hükümsüz kılmak adına Cengeliler bir dizi önlem aldılar.[18] Artan İngiliz karşıtı propagandanın yanı sıra, İngiliz mallarına ve İngilizlere ait İran İmparatorluk Bankası’na (IBP) yönelik boykot eylemini başlattılar. “Halktan ve tüccarlardan İran İmparatorluk Bankası’na ait banknotları kabul etmemelerini, bankayla tüm ticari ilişkilerini kesmelerini” istediler. Neticede tüccarlar, “İngiliz yanlısı görülme korkusu”yla paralarını İngiliz bankasından gümüş kranlar halinde çektiler. Bankanın likiditesine yönelik bu hücum, Reşt’teki IBP şubesinin Tahran ofisinden “gerektiğinde tüm borçları karşılamak için mümkün olduğunca çok para göndermesini” istemesine yol açtı.

Mart 1918’in ilk haftasında, milisler bankanın müdürü Binbaşı R. S. Oakshott’ı tutukladılar, zira müdür banka yöneticiliği haricinde başka görevleri de ifa eden bir isimdi.[19] Hemen ardından, Reşt’te bulunan ofisinden bölgedeki İngiliz planlarının uygulandığı süreci yöneten Konsolos Maclaren da, personeline müşterilere ödeme yapmayı reddetmelerini ve bankayı kapatmalarını emrettiği için tutuklandı. Bu durum, bilhassa Gilan’daki iş dünyasını öfkelendirdi.[20]

Ama Cengelilerin şüpheleri yersiz değildi. 18 Mart 1918’de, Kafkasya’dan dönüşünde İngiliz istihbarat subayı Yüzbaşı E. Noel da tutuklandı. Noel, Tahran’daki İngiliz bakanı Marling tarafından Bakû’ye keşif görevi için gönderilmişti.[21] Kendi anlatımına göre, “Bakû’deki durum, Kazvin’deki General Dunsterville ile görüşmesini gerekli kılmıştı.”[22] Noel’in Bakû bölgesinde yaşanan ve şiddetli seyreden iç savaşla bağlantılı olarak ifa ettiği görev, Cengeliler açısından, İngilizlerin hem Kuzey İran’da hem de Kafkasya’da nüfuz alanlarını genişletme planlarının canlı bir kanıtıydı. On yıl sonra, Tuğgeneral F. J. Moberly bu korkuları teyit edecek cümleler dile getiriyordu:

“Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden sonra, onların İran’a sızmalarına mani olmak için Rus askerlerinden oluşan bir gücün örgütlenmesi yönünde muhtelif adımlar atıldı. Güven duymadığımız Rus askerleri ülkeden çıkarıldı, Baratov, İngiliz parasıyla, sadık unsurlardan oluşan bir birlik kurmaya çalıştı. Ona yardım etmek için, Mezopotamya’da İngilizlerle birlikte savaşmış bir Rus subayı olan Biçerahov, Ocak 1918 başlarında Kirmanşah’a geldi.”[23]

Moberly ayrıca, Bolşevik asker sovyetleriyle işbirliği içinde Enzeli limanının kontrolünü ele geçiren Cengelilerin, “İran’da İngilizlerin atacağı tüm adımlara güç kullanarak karşı koymaya kararlı olduklarını” dile getirmekteydi.[24]

Bu direniş karşısında, aşırı bir Bolşevik karşıtı olan General Biçerahov, Bakû’deki Bolşevikleri aldatmak için İngilizlerle işbirliği yaptı. Kasım 1917’de Bakû Sovyeti’nin Ermeni Stepan Şaumyan önderliğinde kurulmasından beri rakiplerini kuşatma konusunda elde ettikleri anlık başarılara rağmen, Bolşevikler, iktidarlarını sağlamlaştıramamışlardı. 1918 baharında Enzeli’deki askerleri sovyetinin lideri Çiliapin, onları Biçerahov’un Sovyet rejimine bağlılık beyanını kabul etmeye ikna etti.[25] Bravin’in görevden almak için büyük çaba sarf ettiği Tahran’daki Çar yanlısı bakan von Etter’in Mayıs 1918 tarihli bir raporu, Çiliapin’in faaliyetlerine bir miktar ışık tutuyor:

“Yürütme ve Askeri-Devrimci Komite birleşti. İkincisinin başkanı Çiliapin, Bakû üzerinden en yüksek yetkilere sahip isimdir. [...] Albay Biçerahov’un ilerleyişi üzerine Bolşevikler, Enzeli’yi terk etmeyi planlamışlardı, ancak daha sonra ilişkiler düzelince Biçerahov, Bakinsky [Şaumyan] Hükümeti’ni tanıdı, hatta Bakû’den Kızıl Ordu’ya bağlı bir birlik ona yardıma geldi.”[26]

İngiliz siyasi komiseri Clutterbuck, 10 Mayıs 1918 tarihli gizli bir raporunda bu değerlendirmeyi kabul ediyor:

“Bolşevikler, Pan-İslamcılığın yayılmasından çok endişe duyuyorlar, Küçük Han’ı Alman-Pan-İslamcı koalisyonunun bir aracı ve düşmanları olarak gördüklerini resmen açıkladılar.[27] Bakû Sovyeti, Biçerahov’dan Bakû-Gilan cephesinin kontrolünü üstlenmesini istedi. Kabul etmesi halinde tüm kaynaklarını ve güçlerini onun emrine vereceklerdi. Biçerahov teklifi kabul etti, ancak İngiliz yardımının gerekliliğine yaptı, ayrıca Sovyetler’in Enzeli’nin İngiliz işgaline ve İngiliz birliklerinin Kafkasya’ya gelişine onay vermesi gerektiğini söyledi.”[28]

Aynı İngiliz subayı, sevinçle şunları yazıyordu:

“Kafkasya’daki ve Hazar çevresindeki tüm sovyetler bu projeye dâhil olduklarına göre, Tatarların Pan-İslamcı partisini bu bölgelerde bize karşı kışkırtabiliriz, böylece Biçerahov’un ilerlemesine izin verilir verilmez Kafkasya’ya karşı koyulmadan ilerleyebilir, Hazar’ın kontrolünü ele geçirebiliriz.”[29]

Bakû'deki Sovyet hükümeti teklife neredeyse hemen onay verdi. Clutterbuck’ın raporunun yazıldığının günün ertesi, Savaş Bakanlığı’na şu bilgi verildi:

“Sovyetler, İngilizlerin Enzeli’yi işgal etmeleri talebi konusunda anlaşmaya vardılar. Ayrıca, İngiliz askeri heyetinin Kafkasya’ya girmesine izin vermeye de hazırlar, ancak sivil kıyafetlerle gitmelerini istiyorlar.”[30]

İngiltere’nin hükümetlerini tanımayı reddetmesine rağmen, Bakû Bolşevikleri, “Biçerahov tarafından eğitilmek üzere Enzeli’ye 5.000 adam göndermeyi öner”di. Kısa süre sonra iki yüz adam geldi. İngilizler, tüm bunları “Küçük Han’a hem önden hem de arkadan saldırmak” için altın bir fırsat olarak gördüler.[31]

Şaumyan hükümetinin imzaladığı bu anlaşmanın bir diğer önemli sonucu da Moskova’nın Tahran büyükelçisi Bravin’in çabalarını baltalaması oldu. Bravin, Küçük Han’ı “devrimci” ve “İran’ın hürriyetinin savunucusu” olarak desteklerken, Biçerahov ve Kazaklarını İngilizlerin “aşağılık paralı askerleri” ve “İran’ın hürriyetini savunanların düşmanları” olarak görüp ağır bir dille eleştiriyordu.[32] Ekim Devrimi’nden sonra yeni kurulan Bolşevik Komitesi’ne İngiliz karşıtı propaganda konusunda yardımcı olmak için Petrograd’dan Gilan’a gelen propagandacıların da konumu buydu.[33] Böylece hem Enzeli Devrim Komitesi hem de Şaumyan hükümeti, Bravin’in Tahran’daki çalışmalarını sabote etti. Mayıs 1918 tarihli raporunda Bakan Etter, Enzeli Komitesi’nin “Bravin’e karşı çok öfkeli” olduğunu da eklerken, Clutterbuck şunları kaydetti: Biçerahov, Şaumyan’a hükümetinin “Bravin’den kurtulması ve Etter ile misyonunu tanıması" gerektiğini şart koşmuştu. Şaumyan’ın hükümeti, bu teklifi kabul etmiş, Bravin meselesini çözmek için özel bir elçi göndermişti.[34] Bu, Bravin’in İran’da yaklaşık altı aydır yürüttüğü çalışmayı sabote etmeye yönelik açık bir girişimdi.

İktidarının içeriden kuşatıldığını düşünen Şaumyan, şimdi bir de bilhassa Türk ordusunun, diğer yandan da İngilizlerin destekledikleri Ermeni Taşnak hareketinin olası saldırısıyla, genel anlamda, harici rakiplerin aktif düşmanlığıyla karşı karşıyaydı.[35]

Belirtildiği gibi, Cengeliler, başta Biçerahov’un 10.000 ila 20.000 arasında olduğu tahmin edilen güçlerinin kontrol ettikleri bölgeden geçmesine izin vermeyi reddettiler.[36] Tabii Cengeliler, Biçerahov’un ve İngiliz müttefiklerinin Kazvin’i elde tutmak, kendilerini ezmek ve Kazvin-Enzeli yolunu kontrol altına almak gibi başlıkları içeren planlarından bihaberlerdi.[37] Sadece Rus birliklerinin güney Kafkasya’ya yöneleceklerinden şüphe ediyorlardı. Ancak Biçerahov’un operasyonlarına destek, sadece General Dunsterville tarafından önerilmekle kalmadı, aynı zamanda Tahran’daki Marling de bu operasyonlara destek sundu. Marling, Londra’daki Dışişleri Bakanlığı’na şu tavsiyede bulundu: “Biçerahov, önümüzdeki birkaç hafta boyunca bize lazım. Askerlerinden kurtulana dek onun İran’da kalması için kendisine para ödemeye değer.”[38]

Öte yandan, Cengeliler, bilhassa İngilizlere ve Biçerahov’a yönelik güvenlerini iyice yitirmişlerdi. Temsilcileri Hüseyin Ağa Kasmai ile Çarlık Generali Baratov arasında, Cengelilerin ellerinde tuttukları İngiliz esirlerinin serbest bırakılmaları karşılığında demokratik lider Süleyman Mirza İskenderi’nin özgürlüğü ya da yargılanması ile ilgili yapılan görüşmeler sonuçsuz kalmıştı.[39] İngilizler, İskenderi’nin adil bir biçimde yargılanmasını güvence altına almak adına İranlı bir temsilcinin de hazır bulunduğu bir İngiliz-Rus mahkemesinin Kazvin’de kurulması ve onun orada yargılanmasına ilişkin, Baratov’un da desteklediği öneriyi reddetmişlerdi.[40] Ne var ki Enzeli’de faal olan, Bolşeviklerin liderliğinde hareket eden asker sovyeti Cengelileri, Biçerahov’un kuvvetlerinin Gilan’dan geçmelerine izin vermeye ikna etti. İran üzerine çalışma yürüten Stalinist tarihçiler sonrasında bu kararla ilgili olarak Cengelileri sorumlu tuttular. Eldeki kanıtlara rağmen, Küçük Han’ı Bakû Sovyeti’nin düşüşüne katkıda bulunmakla suçladılar.[41]

Oysa Cengelilerin verdikleri onay, Kafkasya’ya gitmekte kararlı olan ve Rusların arkasında saf tutan İngiliz birliklerini kapsamıyordu. Binbaşı Donohoe hatıratında, Küçük Han’ın “Rus birlikleri dilerlerse İran’dan çekilebilirler, Hazar’daki limanlarına ulaşmak için kendisinin işgal ettiği topraklardan geçmelerine izin vermeye tümüyle hazırız. Fakat İngilizler olmaz! Onların İran’da hiçbir işleri yok. Rusya’ya gitmek istiyorlarsa başka bir yol bulmaları gerek” sözlerini aktarıyor. Küçük Han’ın teklifi reddeden bu açıklamasındaki “kibirli dil” General Biçerahov’u öfkelendirdi ve Kkendisine bir ültimatom gönderdi. Küçük Han bu cevabı görmezden geldi.[42]

Dunsterville’in Küçük Han ile görüşme girişimi de başarısız oldu.[43] İngiliz general, Küçük’ün düşmanlık konusunda sergilediği inadı, emrindeki yabancı subayların manipülasyonlarına bağlıyor, “bu subaylar esasında Küçk Han’ın hareketinin ana itici gücü. Onlar, kendi amaçlarına ulaşmak için Küçük Han’I uçurumdan aşağı itmeye çalışıyorlar” diyordu. Gilan’da Alman subaylarının “oyuncağı” olduğunu düşündüğü Küçük Han’ı kazanamamasından dolayı hayal kırıklığına uğrayan Dunsterville sonrasında şunu söyledi: “Keşke kulağına bir kelime fısıldayabilseydim de ölüme doğru yürümeseydi!”[44]

Cengeli kaynakları, Dunsterville’in İranlı politikacılar konusunda eskiden beri başvurulan iki aracı devreye soktuğunu söylüyorlar. Bu araçlardan ilki rüşvetti. Kendi askerlerinin geçebilmesi için Küçük Han’a yarım milyon toman teklif etti ancak bu teklifi Küçük Han öfkeyle reddetti.[45] Onu satın almak için başvurduğu bir başka girişimde de, Gilan Eyaleti üzerindeki yönetimini tanımayı teklif etti. Küçük Han bu teklifi de elinin tersiyle itti.[46] Bunun üzerine İngilizler, Çarlık rejimine bağlı diplomat Nikitin eşliğinde Küçük Han’a daha “kabul edilebilir” bir elçi olan Binbaşı Stokes’u göndermeye karar verdiler.[47]

Nikitin’in anlatımı, Cengelilerin İngilizler ve Biçerahov’un temsilcileriyle doğrudan görüşmelerine dair elimizdeki tek bilgi. Biçerahov, daha önce konsolos yardımcısı olarak görev yaptığı Gilan’ı bildiğinden, Kürdistan’dan kendisini aradı.[48] Biçerahov, Şaumyan’ı aldatma planından Nikitin’e bahsetti. Bakû’deki Bolşevik liderle, bölgenin Türk-Tatar güçlerince işgal edilme olasılığını ve Bakû Komünü’nün devrilmesine mani olmak için sunulacak yardım konusunda zaten görüştüğünü dile getirdi. Biçerahov, Bolşevikler arasında Rus İmparatorluğu’nun birliğini korumak için mücadele eden “akılcı bir hareket ve uygun bir politika”nın hüküm sürdüğünü de sözlerine ekledi. Bu nedenle, devrimden sonra Rusya’nın düştüğü uçurumdan “kurtarılması” için Dunsterforce’un (Dunsterville’e bağlı askeri birliklerin) yardımını istemişti.

Biçerahov, bu planın başarısının doğal olarak, kudretliymiş gibi görünen, Alman subaylarının desteğini arkasına almış Cengelilerin kontrolündeki bölgeden geçiş iznine bağlı olduğunu ekledi. Bolşeviklerin “politika değişikliği” konusunda tam olarak emin olmasa da, Nikitin, Çarlık askeri komutanıyla çalışmayı kabul etti. Böylece, Morgan Shuster’ın İran Hazine Polisi’nin başına getirmesini istediği ve birkaç yıl önce Rusların Shuster’ın İran’daki görevine son vermesinin başlıca nedeni (veya bahanesi) olan Binbaşı Stokes’la birlikte hareket etmeye başladı. Mayıs ortasında, Cengelilerin iki elçisi, Kazvin’de Rus birliklerinin Gilan’dan geçmelerine izin vermeye hazır olduklarını açıkladı. Cengeliler, hatta Ruslara erzak sağlamayı bile teklif ettiler.

Bolşeviklerin Biçerahov ve İngiliz müttefiklerinin gerçek amaçlarını öğrenmesinden korkan Nikitin, Cengeli elçilerine İngilizlerin de Gilan’dan geçip geçemeceğine dair bilgi aldı. Aldığı ikircimsiz “hayır” cevabı Stokes’u şoke etti, bunun üzerine, İran devrimindeki “rol”ü” ve Tebriz’in birinci vekili Takizade ile olan dostluğuyla övünmeye başladı.[49]

Cengeliler bu tür sözlerden hiç etkilenmediler. Nikitin ve Stokes, Küçük Han ile Ateşgâh’taki karargâhında görüşmeye karar verdiler. Nikitin, Biçerahov’un Türklerin güney Kafkasya’yı işgal etmelerine mani olmak için “İngiliz kardeşleri”nin Bakû’de yanında olmalarını dilediğini söyledi. Gilan’daki konsolosluk günlerinin güzel anılarını kullanarak Nikitin, Cengelileri yumuşatmaya çalıştı. Ama Cengeliler, hiç geri adım atmadılar. Binbaşı Stokes ise, İngilizlerin “emirler”inin yerine getirilmesi, ayrıca, Yüzbaşı Noel’in derhal serbest bırakılması gerektiğini söyleyerek, Cengelileri daha da kızdırmayı başardı.[50]

Mirza Küçük Han da Cengelilerle aynı konumu aldı: İngilizler, Gilan’dan geçemezdi, ancak Biçerahov’un kuvvetleri yüz-iki yüz kişilik gruplar halinde geçebilirdi. Mencil’de silahlarını Cengelilere teslim etmek zorunda kaldılar, Cengeliler o silahları Enzeli’de geri vereceklerdi. Ancak Nikitin ve Stokes, raporlarını vermek üzere Kazvin’e dönmeden önce, Biçerahov, Mencil’de askeri operasyonlar başlattı ve birliklerini harekete geçirdi.

Nikitin’in “samimiyet ve nesnellik” iddialarına rağmen, anlatımı tam olarak dürüst değil. Örneğin, kendisinin ve Stokes’un Reşt’teki Rus ve Fransız konsoloslukları aracılığıyla Kazvin’e ne kadar istihbarat gönderdiği bilinmiyor. Biçerahov’un, İngilizlerle birlikte saldırmadan evvel iki elçinin dönüşünü neden beklemediği konusunda da net bir şey söylemiyor. Dahası, Nikitin, bu sırada İngilizlerin amaçlarının kendisinin (yani Çarlık rejiminin) savunduğu “ulusal çıkarlar”a aykırı olmadığını savunurken, Küçük Han’ı Şaumyan ile İngilizlere karşı işbirliği yapmakla suçluyor! Gördüğümüz gibi, ortada bu iddiayı destekleyecek tek bir kanıt bile yok.

Eldeki tek “kanıt”, Küçük Han’ın Bakû Komünü’nden silah temin etme konusunda Şaumyan’la temas halinde olduğunu söylüyor. Küçük Han, Mayıs 1918’de Bakû’deki Bolşevik hükümetine bir heyet gönderdi. Hükümet içerisinde ekonomi bakanı olarak yer alan Himmet partisi lideri Nerimanov üzerinden orada hareketine sempatiyle yaklaşıldığını düşündü. Ancak, Ermeni Bolşevik Şaumyan yardım sunmayı reddetti.[51] Bununla birlikte, Küçük Han’ın, esasen vatansever duygularla hareket ederek, hassas bir bölgede, ait olmadığı bir yerde emperyalist bir gücün (İngilizlerin) varlığının olası sonuçlarını dikkate aldığına hiç şüphe yok.

Başka bir olay, Cengelilerle Bolşevikler arasındaki gizli anlaşma iddialarını tümüyle çürütüyor. Biçerahov’un güçlerinin Gilan’dan geçişi yanında, Çiliapin ve Kolomitsev başkanlığındaki Devrimci Komite’nin benimsediği konumla ilgili yürütülen müzakereler sırasında, Bolşevikler ve Cengeliler arasındaki ilişkiler gerildi, iki taraf birbirine düşman oldu. Muhtemelen bu gelişme sebebiyle Küçük sonrasında Bolşeviklerle kurulacak ilişkilerde sergilediği aşırı ihtiyatlılığa katkıda bulundu. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Biçerahov’a hiç güvenmeyen Küçük Han, onun İngilizlerle işbirliği yaptığından şüpheleniyordu, dolayısıyla, kuvvetlerinin Gilan üzerinden Bakû’ye geçmesine izin verilmesine karşı çıkıyordu. Küçük Han’ın muhalefeti, Gilan’da Bolşevik liderliğinde hareket eden komitenin birkaç ültimatom vermesine neden oldu. Komite, Cengelilerin ele geçirdikleri veya satın aldıkları Rusya kaynaklı savaş teçhizatı ile ilgili meseleyi tartışmada gündeme getirdi.

1 Mayıs 1918’de imzalanan son ültimatomda Bolşevikler, Enzeli halkına temelde şunları söyledi: “Bir zamanlar sizi, ülkenizin özgürlüğü ve yeni bir demokratik düzen için savaşan devrimciler olarak gördük ve size yardım ettik. Ancak bir dizi olay, bize sizin bir haydut çetesi olduğunuzu gösterdi. Bu şekilde Mencil’de asker yoldaşlarımızı soydunuz, Reşt’te askeri teçhizatımızı ele geçirdiniz.[52] Çeşitli bahanelerle çalıntı malları iade etmeyi reddettiniz. Bu ültimatomla, Rus sistemine ait, satın alınmış veya çalınmış tüm silahları ve askeri teçhizatı iade etmeniz için size beş gün süre veriyoruz, aksi takdirde sizi suçlu addedip cezalandıracağız.” Başkan Çiliapin ve Enzeli Savaş ve Devrim Komitesi Sekreteri Kolomitsev’in imzaladığı ültimatom, o zamanlar Enzeli bölgesinin komutan yardımcısı olan İhsan’a emanet edildi. İhsan, bu ültimatomu Kasma’daki İttehad-ı İslam merkezine bizzat teslim etti.[53]

Küçük Han ve arkadaşları, 1 Mayıs tarihli ültimatoma cevap vermeyi reddederek, bunun “medeni bir şekilde” değil, “haydutlar”ca yazıldığını söylediler.

Cengeliler, Bolşeviklere “Ne yapıyorsak sizden öğrendik” diye cevap verdiler. Cezalandırılması gereken birileri varsa, önce Bolşevikler cezalandırılmalıydı. Bir miktar askeri teçhizatı ele geçirmek haydutluksa, Bolşeviklerin Rusya’da ve başka yerlerde Rus devletine ait tüm serveti ele geçirme eylemine ne denebilirdi?[54] Cengeliler, Vasakuni’ye, Bolşeviklerin önderliğindeki Savaş ve Devrim Komitesi’nin verdiği ültimatomu aldıktan üç gün sonra, Nikitin eşliğinde İngiliz temsilcilerinin Biçerahov ve İngiliz kuvvetlerinin Gilan’dan geçişi konusunda müzakere etmek üzere geldiklerini söylediler. Cengeliler, zaman darlığı sebebiyle cevap veremediler. Ancak, Şaumyan’ın Biçerahov’a ait güçlerin geçişine izin verme talebini kabul etmişlerdi. Küçük Han, İngilizlerin onları takip etmesi durumunda Cengelilerin saldıracakları tehdidinde bulundu.[55]

Vasakuni’nin tasvirine göre Cengeliler Bolşeviklere karşı nankörlük etmişlerdi. Aynı Vasakuni, Lenin ve Şaumyan geçmişte İran’ı desteklemiş ve ülkeyi bölme girişimini kınamış olmalarına rağmen, Cengelilerin Bolşeviklere sempati duymadığını, çünkü onları seleflerinden daha az Rus olarak görmediklerini, onlardan “veba” gibi uzak durduklarını söylüyor.[56] Cengel gazetesi ise kendilerine çok yardımcı olan Bolşeviklere dair çok az kelam ediyordu. Neticede Küçük Han, Vasakuni’nin önerdiği, Bolşeviklerle dayanışma anlaşmasını reddetti.[57]

İngilizlerle Askeri Çatışma ve Sonuçları

İngilizler, kısa süre sonra Küçük Han’a, İran’daki siyasetçilere davranıldığı gibi gibi davranılmaması gerektiğini anladılar. Dolayısıyla, ta Şubat ayının başlarında çatışmaya hazırlanmaya başladılar. Hazırlanan bir planda, Emir Muktedir Zargam Sultani, Emir Eşayer ve Talış Dulab bölgesindeki birkaç mollaya ait aşiret güçlerinin devreye sokulması üzerinde duruldu.[58] Londra’da Balfour tarafından önerilen bir diğer plan ise Kafkas Ermenilerinin “Tatar başıbozuklarının güçlendirilmesiyle birlikte yaklaşık üç yüz Gürcüyü” silahlandırmayı öngörüyordu.[59] Üçüncü plan ise Bakû’deki Şaumyan hükümetiyle işbirliği yapmak üzerine kuruluydu. Planlarını Çarlık rejimine bağlı müttefiklerinden bile gizli tutan[60] İngilizler, bu arada bilhassa ağır silahlar ve hava desteği olmak üzere takviye kuvvetleri ayarlamışlardı.[61] Ancak Komutan Dunsterville, Cengelilerin elindeki kuvvetin “ciddiyetle değerlendirilmemesi gerektiğine” inanıyordu.[62]

Cengeliler de savaşa hazırlanıyorlardı. Ancak safça bir yaklaşım üzerinden, Rus Devrim Komitesi’nden, İngilizlerle olası bir çatışma durumunda Çarlık generallerinin tarafsız kalacağına dair güvence istediler. Rus komitesi, İngilizlerin lehine bir taktik olan on beş günlük bir gecikme talep etti. Cengeliler, İngiliz birliklerinin geçişini engellemek için Mencil köprüsünü havaya uçurmakla tehdit ettiler. Bunu “İran’ın bağımsızlığına aykırı” olarak değerlendirdiler.[63] Bu ruhla Cengeliler, İngilizlerin eline geçmemeleri için Gilan’daki Rus mühimmat depolarını ele geçirmeye çalıştılar.[64]

Bu arada, gerilimi azaltmak için Küçük Han, 11 Haziran’da banka müdürü Oakshott ve Konsolos Maclaren’ı serbest bırakmayı kabul etti.[65] Ancak daha önce belirtildiği gibi, 12 Haziran’da Mencil’deki Cengeli kuvvetleri, aniden “birleşik bir Rus-İngiliz kuvveti”nin saldırısına uğradı.[66] Bir İngiliz generalinin komutasındaki 10.000 ilâ 20.000 asker, 2.000 Cengeli ile karşı karşıya geldi. Gayri resmi raporların dediğine göre Cengeliler elli ile yüz adamını çatışmada kaybetti. Birçok kişi yaralandı ve bilinmeyen sayıda kişi esir alındı.[67] Düzensiz seyreden savaş, Ağustos başlarına kadar sürdü. İngilizler ve Rus müttefikleri, Cengelilerin sahip olmadıkları hava bombardımanı imkânı, makineli tüfekler, zırhlı araçlar ve ağır toplar yardımıyla nihayet Hazar kıyılarına kadar ilerlemeyi başardılar.[68] İngilizler, Cengelilere yardım eden bir köyü ateşe verdiler.[69] Christopher Sykes bu operasyondan ardından, “Katliamı Cengeliler gerçekleştirdi” dedi.[70] Reşt ve Enzeli’den çekilirken, İngilizler, onları bombalayarak birçok sivili öldürdü ve yaraladı.[71]

Yaklaşık iki ay süren savaş boyunca, her iki taraf da Gilanlılara yönelik propaganda faaliyeti yürüttü. İngilizler, esas olarak Cengelileri Merkezi güçlerle işbirliği yapmakla suçladılar, ancak, savaşın ortasında Konsolos Maclaren’dan gelen bir diplomatik yazının ortaya koyduğu gibi, propagandaları duymazdan gelindi. Maclaren, maaşlı adamları olan Biçerahov’un askerlerinin kadın ve çocukları öldürmesi ve yaşanan tecavüz vakaları neticesinde sırtlarına binen “ahlaki yük” sebebiyle İngilizlerin halktan destek görmediğini söylüyordu.[72] Öte yandan, Almanya ve Türkiye ile işbirliği içinde hareket ettiğine dair suçlamaları reddeden Cengeliler, Tahran’daki İngiliz yanlısı gazetecileri ve politikacıları ülkenin bağımsızlığına karşı sergiledikleri alçakça tavır nedeniyle eleştirdiler, İngiliz propagandasından korkanları kınadılar, İran’ın bağımsızlığını geri kazanma, anayasal bir hükümet kurma ve devletteki yolsuzluğu ortadan kaldırma kararlılıklarını yeniden teyit ettiler.[73]

İlginç bir şekilde, özgürlük, ulusal bağımsızlık ve adalet adına kibirli açıklamalar yaparken, İran’daki İngiliz vahşetine karşı kayıtsız kalan ABD hükümetini de kınadılar.[74] Son olarak, İngilizlerin İranlıların refahı hakkındaki endişelerini ikiyüzlü olarak nitelendirdiler. Hemşehrilerine, İngiliz işgali sonucu Kirman, Yezd, Kirmanşah, Hamedan, Kazvin ve Gilan’da yaşanan zorlu koşulları hatırlattılar. Hindistan ve Mısır gibi diğer sömürgeleri örnek göstererek, İngilizlerin İran’ın bağımsızlığını desteklediği iddialarıyla alay ettiler. Cengelilere göre, bırakalım İngiliz kuvvetlerinin gerçekleştirdikleri saldırıları, tek başına Güney İran Piyade Birliği’nin kurulması da İngiltere’nin düşmanca niyetlerinin yeterli kanıtıydı.[75]

İki ay süren savaş, Cengelilerle İngilizler arasında imza edilen “barış antlaşması”yla sona erdi.[76] Bu anlaşmaya göre, Cengeliler, kuvvetlerini Kazvin-Enzeli yolundan uzak tutacak, hizmetlerindeki yabancı subayları görevden alacak, İngilizlere yiyecek satacak, İngiliz esirlerini (Kaptan Noel dâhil) serbest bırakacak ve Reşt’i boşaltacaktı.[77] Öte yandan İngilizler, Gilan'dan İngiliz olmayan herhangi bir askeri gücün geçişi için Cengelilerin onayını almayı[78], yiyecek aramak için kırsal bölgelere kuvvet göndermemeyi, İranlılar İngiliz karşıtı bir ittifaka girmedikçe, İran’ın iç işlerine müdahale etmemeyi ve İttihad-ı İslam’ın planlarına, İngilizleri tehdit etmedikleri sürece karşı çıkmamayı kabul etti. Anlaşma, nihayetinde Gilan halkını, Tahran tarafından bir vali atanana dek geçici bir vali seçmeye davet ediyordu.[79]

İngilizlerin galip olarak kendi şartlarını dikte ettikleri açık. Ancak o dönemde ve hatta daha sonra Cengeliler, antlaşmayı İngilizler nezdinde tam bir zafer olarak göstermemeye gayret ettiler.[80] Bu, şüphesiz bir itibarı kurtarma çabasıydı. Zaten İngilizlerin elde ettiği zafer de tam olmaktan uzaktı, çünkü “ev sahiplerine” bazı tavizler vermek zorunda kaldılar. Bu tavizler, orada kaldıkları sürece Hazar bölgesinde barışı korumak için şarttı. İngilizler, Cengelilerin Gilan sınırlarının ötesinde halktan gördükleri desteğin farkındaydılar.[81] Gelgelelim, İngilizlerin politik bir zafer kazandıklarına hiç şüphe yoktu. Cengelilerle savaş halindeyken, İngilizler, ülkedeki kabine krizinden yararlanmayı başardılar ve genç Ahmed Şah’ı kendi adayları olarak dayattılar. 11 Temmuz 1918’de Hasan Vusuk başbakan olarak atandı[82], böylece savaş döneminde bakanlıklardaki koltuk kapmaca oyununa bir süre ara verildi, durum İngilizler lehine istikrara kavuştu.

İngilizlerin bu büyük zaferinin ardından, Biçerahov’un gelişi ve İngiliz birliklerinin yaklaşmakta olduğu haberiyle birlikte, 31 Temmuz’da Bolşevik liderliğindeki Bakû Sovyeti düştü. Bu olaylar ve bir yandan İngiliz yanlısı Orta Hazar diktatörlüğünün kurulması, diğer yandan Türk kuvvetlerinin Bakû’yü ele geçirememeleri, İngilizler için bir başka zaferdi. Hatta 1918 Eylül ortalarında Bakû’de Türk yanlısı Musavatçı hükümetin kurulması bile, savaşın sonuna doğru İngilizlerin işine yaradı. İngilizler, sadece petrol yataklarını işgal etmekle kalmadılar, aynı zamanda bu rejimi bir İngiliz himayesine dönüştürerek Musavatçılara kendi şartlarını dikte ettiler[83], öyle ki Tahran’da iş başında olan Vusuk’un İngiliz yanlısı hükümetince “dış ilişkiler alanında İran ve Azerbaycan hükümetlerinin faaliyetlerini birleştirme” konusunda bile ikna edildiler.[84]

1918 yazında İngilizlerin yükselişi, İran siyaset sahnesinde derin ve giderek artan bir psikolojik etki yarattı. Bu etki, İngilizlerin Büyük Savaş’ta galip ilan edildiği Ateşkes zamanında zirveye ulaştı. Sonuç olarak, bir yıl önce Cengeliler tarafından Reşt valisi olarak atanan Şahseven Şatranlı kabilesinin reisi Emir Eşayer Halhali’nin (Mencil savaşından sonra) “firarına”[85] ek olarak, Tahran’daki yeni hükümetin teşvik ettiği gerici toprak sahipleri, Cengelilerin elinde kalan son kent merkezi Lahican’ı ele geçirmek için bir askeri sefer düzenlediler. Sefer, Emir Esad (Said Devlet, Sipahsâlâr Tonekabuni’nin büyük oğlu) tarafından yönetiliyordu. Cengeliler, ona Kur’an’a el basarak ettiği, kendilerine karşı düşmanca bir eyleme girişmeyeceğine dair yeminini hatırlattılar, ancak o planlanan saldırıya devam etti. Cengeli komutanı Dr. Haşmet, Küçük Han’dan gelen takviyelerle birlikte, Emir Esad’ın kuvvetlerini birkaç saat içinde yenerek, Talış’tan Serdar Muktedir Zargam Sultani’nin emrindeki bazı adamları öldürdü. Oğlunun yenilgisine öfkelenen Sipahsâlâr, 1.500 kişilik bir kuvvetle Lahican’a doğru yola çıktı ama hayal kırıklığına uğradı. Savaş başlamadan önce Sipahsâlâr, Cengelilerle anlaşmaya vardı ve Cengelilerin mali yönetimine karşılık (kendi mülkü olan) Tonekabun’un valiliğini kabul etti.[86]

İngilizlerin Yükselişi ve Yeni Cengeli Karşıtı Harekât

Yerel aşiret liderlerinin yok edemedikleri ve askeri yenilgilerinin politik güçlerini neredeyse hiç azaltmadığı Cengelilere karşı büyük bir güç konuşlandıramayacaklarını fark eden İngilizler, Küçük Han’ı kazanmaya çalıştılar. Cengelilerin Türklerle herhangi bir çatışmada belirleyici olacağını biliyorlardı. Bu nedenle, Kasım 1918’de İtilaf Devletleri’nin zaferinden sonra açıkça üstünlük kurmalarına rağmen, Tahran’da itaatkâr bir hükümetin iş başında olduğu koşullarda İngilizler, Cengeli meselesine yönelik politik bir çözüm bulma işine odaklandılar. Merkezinde “havuç ve sopa” yönteminin yer aldığı üç yönlü bir yaklaşım benimsediler.

1. Küçük Han’ı Tahran hükümetiyle müzakere yürütmeye ikna etmeye çalıştılar.[87]

2. Cengeli liderlerini İngiliz egemenliğindeki Vusuk hükümetine karşı direnişlerinden vazgeçmeye ikna etmek için Tahran’dan Gilan’a elçiler gönderildi.[88]

3. Cengeli Hareketi’ni bir terör rejimi yoluyla tamamen bastırmak amacıyla, Kazak Tümeni’nin desteklediği acımasız bir genel vali Gilan’a gönderildi. Vali, zor duruma düşerse elindeki güçler İngiliz askerleriyle takviye edilecekti.

Bu tür geçmişe dönük düşüncelerle Binbaşı Oakshott, 17 Eylül 1918’de Küçük Han’ı ziyaret etti. Cengeli liderinin görünüşte “Pers Hükümeti ile olan anlaşmazlıklarını çözmeye her şekilde istekli olduğunu, bu konuda Tahran’a bir telgraf göndereceğine söz verdiğini” gördü. Vusuk liderliğindeki mevcut Kabine tarafından atanan çeşitli departmanlardaki tüm yetkilileri kabul etmeye tamamen istekliydi, çünkü Pers’in çıkarlarının, savaştan sonra Pers’in bağımsızlığını ve bütünlüğünü garanti etmesi gereken İngiltere’de olduğunu açıkça görüyordu. Dahası, Küçük Han’ın, İran’ın Türkiye’ye savaş ilan etmesi durumunda İngiliz subaylarının kendi kuvvetlerine katılmalarına izin vermeye istekli olduğu, ancak Tahran’da İngiliz karşıtı bir kabinenin iktidara gelmesi durumunda “küçük bir Venizelos olayı” yaratma ihtimali hususunda İttehad-ı İslam’a “danışması” gerektiği bildirilmişti.[89] Kısacası, Oakshott, Cengelilerle gelecekte kurulacak ilişkiler konusunda oldukça iyimserdi, onlarla “taktiksel düzeyde” ilişki kurması durumunda Cengelilerin İngilizlere “önemli ölçüde” yardımcı olacaklarını düşünüyordu.[90]

Ancak Cengelilerin yenilgiden ve İngilizlerle antlaşmanın imzalanmasından sonraki aylardaki davranışları, aslında galip olduklarını gösteriyor gibiydi. Cengelilerin Gilan’da yaptıkları göz önüne alındığında, Dunsterforce Siyasi Bürosu’ndan Yüzbaşı Ian Moir, hükümetinin politikasının "her ne pahasına olursa olsun barış" anlamına geldiğini, çünkü Cengelilerin eylemlerinin sözlerini doğrulamadığını dile getiriyordu. Zira kısa süre önce Cengeliler, İngilizlere “alenen dost” olan ve “aşırı fahiş fiyatlar uygulayan” Enzeli valisini (Nadir Mirza’yı) yakalayıp götürmüşlerdi.[91] Moir, Cengelilerin pirinç fiyatlandırma politikasından, Tahran hükümetine karşı “isyankâr” tavırlarından, Gilan’ın idari işlerine müdahalelerinden ve Başbakan Vusuk’un Tahran’a heyet gönderme davetini küçümsemelerinden şikâyetçiydi. Cengelileri, “hiç cezayla yüzleşmeksizin bize meydan okuyabileceklerini ve bizi engelleyebileceklerini göstermek istiyorlar” diye itham eden Moir, “vatanseverliğin, İran’daki diğer tüm benzer hareketlerde olduğu gibi, sadece haydutluğu örtbas etmek için kullanılan bir kılıf” olduğunu söylüyordu.[92] Enzeli’de Binbaşı McDonnel da aynı şekilde küçümseyici bir tavır sergiliyordu.[93]

Başbakan Vusuk da da Siyasi Komiser Kennion’a “Cengelilerin İran hükümetine karşı davranışlarından, neredeyse isyancı olmalarından” şikâyetçiydi. Hükümetin Gilan’daki elçileri, Cengelilere yeni bir vali seçiminin onlarla istişare edilerek yapılacağını söylemiş olsalar da, Cengeliler, “tatmin edici bir cevap” sunmamışlardı.[94] İngilizlerin Cengelilerle yaptığı anlaşma göz önüne alındığında, başbakan, İran hükümetinin onları “cezalandırmak” için bir güç göndermesi durumunda İngilizlerin tutumunun ne olacağını “öğrenmek” konusunda endişeliydi. Kazvin”den gönderilen bir notta, Yarbay Kennion, Moir ile anlaşmanın İngilizler için süresiz olarak “bağlayıcı” kabul edilemeyeceği konusunda hemfikirdi. Cengelilere Tahran’daki bakanlarının tutumlarını onaylamadığını, ısrarcı olmaları durumunda, İngilizlerin İran hükümetinin onları kontrol altına almak için gerekli gördüğü her türlü adımı atmasına mani olmayacağını, hatta gerekirse onlara yardım bile edeceğini bildirmeyi önerdi.[95]

Bu açıkça bir blöftü. Kennion’ın daha sonra itiraf ettiği gibi, İran hükümeti, isyancılara “tepeden bakacak” durumda değildi. İngiliz subayı, Cengelilerle Tahran arasındaki düşmanlıkların ciddi zorluklar yaratacağını vurguladı: “Bence elçiliğin her iki tarafla da iyi niyetle hareket ederek bir uzlaşma yolu bulması en uygunu.”[96] 5 Kasım’da büyük bir umutla, Cengelilerin hükümetin otoritesine “gerçek manada vatansever ve demokratik olan bir reform programını benimsemeleri [...], ayrıca İngiliz işgalinin gerçekleşmemesi durumunda” boyun eğeceklerini öne sürdü.[97]

Görünüşe göre, bu uzlaşmacı tutum, Başbakan Vusuk’un 14 Kasım’da Cengelilere yazdığı bir mektuba da yansıdı. Başbakan, “ülkenin çıkarları” adına, “farklılıkların ortaya konulmasına her türden tutuma ve merkeziyetçilikten uzaklaşma”ya tahammül edilemez olduğunu dile getirerek, “ulusal ideallere ulaşmak için pratik önlemlerin” uygulanmasının ancak merkezi hükümetin nüfuzunun ülkenin her yerine yayılmasından sonra mümkün olduğunu ekledi. Ancak Vusuk, 500 ilâ 700 kişiden oluşan, “yeterince” aylık maaş alan, hükümetin emri altında kalacak, hükümet tarafından emredilmedikçe hiçbir işe karışmayacak bir Cengeli gücünü muhafaza etmeyi önerdi.[98] Bu sevimli teklifin özü, Cengelilerin siyasi itibarlarını feda edemeyeceklerini düşündükleri reformlar için belirsiz bir vaatle birlikte, onların çekirdek kadrosuna aylık olarak ödenecek rüşvetten ibaretti.

Başbakanın direnişi, karışıklık döneminde bazı ayrıcalıklarını yitirmiş olan toprak sahibi tüccarlarca desteklenmekteydi. Daha fazla kayıptan korkan bu grup, camilerde gösteriler düzenledi, Cengelilerin yüzde 10’luk aşar vergisini iptal etmezlerse çarşıyı kapatmakla tehdit etti. Ancak bu tehdit Cengelileri hiç etkilemedi. İngilizlere açıkladıkları gibi, sadece Meclis’in koyduğu kurallara uygun olarak vergi alıyorlardı ve İran hükümeti adına eyaleti yozlaşmış ve eski kafalı memurlardan arındırıyorlardı.[99] Bu arada Cengeliler, Tahran hükümetine boyun eğmeleri önerine karşı tepki geliştirdiler, dürüst ve vatansever bir adam olması şartıyla, Gilan valisi olarak atadığı kişiyi kabul etmeye hazır olduklarını dile getirdiler.[100]

Vusuk hükümeti, Cengelilerle görüşmek üzere Gilan’a çeşitli elçiler gönderirken, İngiliz elçiliği, Kuzey İran’daki İngiliz kuvvetlerine (Norperforce) bağlı subaylara Küçük Han’ı Tahran’ın şartlarını kabul etmeye ikna etmeleri talimatını verdi. Tahran tarafından gönderilen ilk iki elçi (“saygın, özgürlük sevdalısı” bir din adamı olan Hacı Ağa Şirazi ile Vusuk gibi Demokrat Parti’nin sağcı bir üyesi olan Muhammed Tedeyyün) ikna etme konusunda başarısız oldu.[101] Tahran’a boyun eğme isteklerini İngiliz elçilerine defalarca iletmelerine rağmen, Cengelilerin Vusuk ve hükümetine güvenmemek için her türlü nedeni vardı. Onu, Aralık 1911’deki Rus ültimatomunun yol açtığı kriz sırasında anayasacı hükümeti ve reform umutlarını Ruslara satan eski bir demokrat olarak tanıyorlardı. 1916 sonbaharında kısa bir süre başbakanlık yaparken, içişleri bakanı Sipahdar Reşti ile birlikte Cengelileri ezmek için Rus konsolosuyla komplo kurmuşlardı.[102] Bu tür politikacılara, özellikle de artık doğrudan İngiliz vesayeti altında oldukları için, güvenilmezdi.

Vusuk’un İngiliz elçiliğiyle önceden kararlaştırılan “nihai” şartları şunlardı:

1. İran hükümeti, İttehad-ı İslam’ın 2.000’e kadar silahlı adamını istihdam edecekti, ancak toplar, makineli tüfekler, tüfekler ve fişekler de dâhil olmak üzere, tüm mühimmatlarını teslim etmeleri şartıyla. Bunlar müfrezelere ayrılacak, hükümetin uygun gördüğü bölgelere konuşlandırılacaktı.

2. İttehad-ı İslam, askeri bir güç olarak dağılmalıydı, ancak hükümet, Reşt’te “politik bir dernek” olarak varlığını sürdürmesine itiraz etmeyecekti.

3. İttehad-ı İslam tarafından kurulan tüm okullar ve kamu kurumları Tahran hükümetince devralınacaktı.

4. Gilan milletvekillerinin Dördüncü Meclis’e girmelerini sağlayacak seçim, merkezi olarak atanan valinin gelişinden sonra yapılacaktı.[103]

İngiliz elçiliğince “epey makul” olarak nitelendirilen bu koşullar, Cengelilerin İngilizlere olan bağlılığıyla bilinen Tahran’daki bir hükümete tamamen teslim olmaları anlamına geliyordu. Küçük Han bu şartları tereddütsüz reddetti.

Ancak Cengeliler tanımamalarına rağmen, Vusuk hükümetiyle müzakere yürütmeleri konusunda onları ikna etmeyi amaçlayan İngilizler, onlarla temaslarını kopartmadılar. Hatta Binbaşı Oakshott, onlar adına Tahran ile bir anlaşmaya varmayı teklif etti. Binbaşı, başta Tahran ile müzakere etme yetkisine sahip olmasına rağmen, dile getirdiği bu “dostane tavsiye” de Küçük Han tarafından reddedildi.

Bu noktada, hem din adamı hem de toprak sahibi olan Hacı Bahir Ulum ve toprak sahibi hekim Melik Hükema tarafından organize edilen Küçük Han karşıtı bir hareket teşvik edilerek devreye sokuldu. (Daha önce dile getirdğimiz üzere, toprak sahipleri, Cengelilere ve onların yüzde 10’luk aşar vergisine karşıydı. Tüccarlar da Cengelilerin dayattıkları ihracat vergisinden nefret ediyorlardı.) Birlikte, tüketim vergilerine karşı direnişleri temelinde esnaf ve köylüleri harekete geçirmeyi umuyorlardı. Muhalefet liderleri ayrıca, halkı Küçük Han’a karşı çevirmek için din adamlarını da harekete geçirdi ve Tahran’a Gilan’daki Cengeli yönetimine sona erdimek adına asker göndersin diye baskı yaptı. Ayrıca Küçük Han’ı kesesini doldurma iddialarıyla itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Sadece onu kınayan broşürler bastırmakla kalmadılar, aynı zamanda ona yönelik iki başarısız suikast girişiminde de bulundular. Suçluları yakalayan Küçük Han sonrasında onları serbest bıraktı.[104]

Yeni yıla gelindiğinde, farklılıklar nihayet doruk noktasına ulaşmıştı. Ocak 1919 ortalarında, Tahran’daki İngiliz bakanı Sör Percy Cox, “akut bir aşama”ya ulaşmış olan ve müzakereler yoluyla ortadan kaldırmayı başaramadığı isyancı hareketten dolayı hayal kırıklığına uğrayarak, İran hükümetini Cengelilere son tekliflerini kabul etmeleri için kırk sekiz saat süre veren bir ültimatom vermeye çağırmayı düşündü.[106] Hareketi, İngiliz çıkarları ve Vusuk hükümeti için “ciddi bir tehdit” olarak gören Cox, Tahran’ın onlara karşı “etkili bir eylemde bulunma gücünden yoksun” olması nedeniyle, İngiliz kuvvetlerinin İran’dan çekilmeden önce Cengelileri yatıştırmanın şart olduğunu düşünüyordu.[107] Önerilen ültimatomu yerine getirmemeleri durumunda, Cox’un kurgusuna göre, Sipahsâlâr, Emir Afşar ve Talış hanlarına bağlı güçler, Gilan’ı doğudan ve batıdan aynı anda işgal edeceklerdi. “Norperforce’un Reşt ve Enzeli şehirlerini güvence altına alarak ve muhtemelen Cengeli köylerini bombalamak için uçaklar göndererek işbirliği yapması da önerildi.”[108]

Ancak 6 Şubat’ta Reşt’te düzenlenen ve Yüzbaşı Wickham (Norperforce siyasi komiseri), IBP yöneticisi Binbaşı Oakshott, Albay Mathews (İngiliz kuvvetlerinin komutanı) ve Reşt komutanı generalin katıldığı bir toplantıda, “gerekli değerlendirmelerin ardından”, hemen gerçekleştirilecek askeri harekâta başlanmaması tavsiyesinde bulunuldu.[109] Gerekçeleri şu şekildeydi:

1. Komutanın emrindeki kuvvetler göz önüne alındığında, “projenin yürürlüğe konulması, şu an için imkânsız”dı;

2. “Havaalanlarının durumu nedeniyle, uçakların altı hafta daha uçmaları mümkün olmayacaktı”, neticede, Enzeli’den gelen, İngilizlere ait irtibat hattı “ciddi şekilde tehlikeye girebilirdi”;

3. Cengelilerle yapılacak savaşta İran Kazaklarına güvenilemezdi.

Dolayısıyla, Küçük Han’ı hükümetin şartlarını kabul etmeye ikna etmek amacıyla, onunla görüşmeye karar verdiler.[110]

7 Şubat’ta General Champain, Konsolos Yardımcısı Eldrid (Reşt’teki Norperforce siyasi komiser yardımcısı), Oakshott, Mathews ve Wickham (bir Norperforce siyasi komiseri) eşliğinde Pasikhan’da Küçük Han ile görüştü.[111] Eski bir jandarma subayı olan Mirza Hasan Han’ın yanında bulunan Küçük Han, ziyaretçilerine “alenen” ve “dosdoğru”, mevcut hükümete hiçbir şekilde güvenmediğini, onun İran halkını hiçbir şekilde temsil etmediğini, herhangi bir takipçisi olduğu sürece onlarla asla anlaşmayacağını söyledi. “Şimdi teslim olmak, tüm çabalarını boşa çıkarmak ve yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir” dedi. Ancak, Meclis’in dayatabileceği her türlü şartı kabul etmeye hazır olduğunu belirtti. Wickham, kendisine Vusuk hükümetinin İngilizlerden “manevi ve mali destek” aldığını, önceki hükümetlerden “çok farklı" olduğunu söylediğinde, Mirza Küçük birden “Biz ölmeye hazırız” diye araya girdi.[112] Wickham, “valilik veya başka herhangi bir devlet makamına ilişkin, İngiliz koruması altında sunulan bir teklifin Küçük Han’ı etkilemesinin çok düşük bir ihtimal olduğunu” düşündü.[113] Raporu Binbaşı Oakshott tarafından doğrulandı.114

Bu gelişme ışığında, olası bir saldırı için Kuzey’e hükümet birlikleri gönderildi. Küçük Han, Reşt’teki İngiliz konsolos yardımcısı Eldrid’e, hiç vakit kaybetmeden, Kazakların Kazvin’den gelen yolu kullanmasına izin vermeyeceğini bildirdi.[115] Küçük Han’ı temsil eden Mirza Mahmud Garnier ile yaptığı telefon görüşmesinde Eldrid, Kazakların hareketinin İngilizlerle imzalanan anlaşmanın şartlarını ihlal ettiğine dair iddiaya karşı çıktı. Küçük Han o noktada Kazaklarla çatışmanın yaşanması durumunda bu konuda İngilizlerin tarafsız kalması gerektiği uyarısında bulundu. Cengelilerin planladıkları eylemin "ciddi" olacağını dile getiren Eldrid, Kazaklar hakkındaki görüşlerini resmi olarak iletmelerini, böylece yetkili makamlara iletilebileceğini söyledi.[116] Bunun üzerine Küçük Han, Eldrid’i görüşmeye davet etti ve o “vahşi” Kazakları, geçmişte insanların evlerine girip yağmalamış, kadınlara karşı (tecavüz gibi) “uygunsuz eylemler”de bulunmuş “disiplinsiz adamlar”ı İran askeri olarak görmeyeceğini söyledi. Bu güçlerin Gilan’a girmeleri durumunda kendileriyle imzalanmış anlaşmanın ihlal edileceğini bir kez daha dile getirdi.[117]

26 Şubat’taki ziyareti sırasında Eldrid, Küçük Han’a komutanın görüşlerini açıkladı: “Kazaklar, Gilan yolunda ilerleme hakkına sahiptir, ancak Cengelilerin varlığı anlaşmayı ihlal edeceğinden böyle bir hakları bulunmamaktadır!”[118] Öte yandan, Pasikhan’da toprak sahipleri, mollalar ve önde gelen Cengelilerin gerçekleştirdikleri (Hacı Ahmed’in katılmadığı) o kapsamlı toplantıda demokrat lider S. Celil Erdebili’nin yanında duran Küçük Han, Vusuk ile kurulacak her türden işbirliğine kesinlikle karşı çıktı. Kişisel çıkarlarını bir kenara koyan, cumhuriyete dair düşüncelerini veya İngilizlere karşı her türden niyetini rafa kaldıran Küçük, Vusuk hükümetine itaat etme fikrine ısrarla karşı çıkıyordu. Eldrid’e şunları söyledi: “İyiler arasında en iyilerden biri olduğumu iddia etmiyorum, bilâkis, en kötülerden biri olduğumu düşünüyorum. [...] İyiler arasında en kötülerin, kötüler arasında en kötülerle birleşmesinden ancak kötülük doğabilir.” Burada Küçük, Vusuk kabinesinden “yedi adaletsiz kişi” diye bahsediyordu.[119]

Küçük Han’ın İngilizlerin taleplerine boyun eğmeyi kesin bir şekilde reddetmesi ve Hacı Ahmed Kasmai’nin kısa süre önce saf değiştirmesi ışığında, Kazakların Gilan’a girmesine karşı geliştirdiği tepki, Kuzey İran’daki İngiliz kuvvetlerinin (Norperforce) başındaki liderlere, Cengelilerin tutumunun kısa süre içinde “radikal bir değişime uğradığını”, bunun “İttihad-ı İslam tarafından anlaşmanın feshedilmesine eşdeğer” olduğunu beyan etme konusunda bir bahane sundu. Bu sırada, İngiliz askeri yetkilileri, Cengelilere karşı topyekûn bir saldırı hazırlığı içindeydi.[120] Norperforce, 1 Mart’ta Bağdat karargâhına Küçük Han’ın Kazakların Gilan’a girmelerine mani olma girişiminin antlaşmayı feshetmek için “yeterli gerekçe” sunduğunu bildirdi. Bütün bunlar, Wickham’ın iki hafta önceki “birkaç ve önemsiz istisna haricinde, Cengelilerce antlaşma şartlarına sıkı sıkıya uyulmuştur” şeklindeki ifadesiyle açıkça çelişiyordu.[121] Askeri hazırlıkları hızla devam ederken, İngilizler, artık antlaşmada yer almayan son argümanlarını yeniden öne sürebilirlerdi: “Cengeliler, Merkezi Hükümet’e yeniden bağlanmalılar, aksi takdirde sempatimizi kaybedecekler.”[122]

İngilizlerin çabaları, Küçük’ü ikna edemese de, en azından Hacı Ahmed ve birkaç kişinin Cengelilerden kopmalarına sebep oldu. İlk anlaşmazlık belirtileri, 1918 sonbaharında ortaya çıktı, ancak kısa sürede giderildi. Bu çatışma haberini memnuniyetle karşılayan İngilizler, ayrışanlar yeniden birleşseler bile bu birliğin geçici olacağı öngörüsünde bulundular. İngiliz konsolosu ve diğer ilgili kişiler, Hacı Ahmed üzerinde çalışmaya başladılar. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı, Küçük Han’ın yakın dostu Mirza Rıza Han’dı. Oakshott, Mirza Rıza Han’ın İngilizlere ve Tahran kabinesine “tamamen vatansever” duygularla yaptığı “hizmetlerin” Gilan’daki Maliye Dairesi başkanlığına atanarak takdir edilmeyi hak ettiğine dair güvence vermişti.[123] Mirza Rıza Han, özellikle sadece Hacı Ahmed’i değil, aynı zamanda Şubat 1918’de Cengelilere iltica eden 150 Kazak grubunu da kendinden uzaklaştırmak için çalıştı.[124]

Nitekim, Küçük Han’ın askeri bir sefere çıktığı sırada 27 Aralık’ta toplanan Cengeli liderlik komitesi (Heyet-i İttihad-ı İslam), (şüphesiz Hacı Ahmed ve Mirza Rıza’nın ikna çabası neticesinde) “İran hükümetinin şartlarını kabul etmeye ve Cengelileri terk ederek güçlerini hükümetin eline bırakmaya” karar verdi.[125] Bu beklenmedik karar, bir yandan Küçük Han ile Cengeli liderlik komitesi arasında bir anlaşmazlık konusu haline gelmiş olmalı. Diğer tarafta ise Hacı Ahmed ve iki önemli müttefiki Mirza Rıza ile Dr. Ebulkâsım Han vardı. Her ikisi de bir önceki Ağustos ayında İngilizlerle anlaşmayı imzalamıştı.[126]

1919 kışı boyunca, IBP yöneticisi Oakshott ve Konsolos Yardımcısı Eldrid, Hacı Ahmed’i taraf değiştirmeye teşvik etmeye çalıştılar.[127] Özellikle Hacı Ahmed’in kardeşi Şeyh Mahmud ve kayınbiraderi, etkili ve gerici bir toprak sahibi din adamı olan Hacı Bahir Ulum’un çabaları önemliydi.[128] Aslında, bir rapora göre, Hacı Ahmed ve maiyeti, yani çoğunluğu “kendi akrabaları ve mülk sahibi olan kişiler”, Ocak ayının başlarında Vusuk hükümetine “devlet ve İngiliz Bakanı tarafından resmen imzalanıp mühürlenmesi” şartıyla, bir “af” başvurusunda bulunmuşlardı.[129]

Küçük Han, birilerinin yakında hareketten kopacağının farkındaydı. Firarilerin Tahran’daki kabineyle olan temaslarını öğrenmiş olmalıydı. Tahran’daki Cengeli temsilcisi Hacı Şeyh Muhammed Reşti’nin Dr. Haşmet’e yazdığı bir mektup, ona sadece Dr. Ebulkâsım Han ile Mirza Rıza’nın Tahran’daki girişimleri değil, aynı zamanda yeni Kazak birlikleri ve çeşitli aşiret güçlerinin Cengelilere karşı başlattıkları yeni askeri harekât hakkında da önemli bilgiler verdi.[130]

Hacı Ahmed’in sadakatinin zayıflamasıyla hareketin birliğinin tehdit altında olduğunu gören Küçük Han[131] önleyici tedbirler aldı: eski sempatizanlarının yerine kendi sempatizanlarını getirdi, birçok Cengeli ve müttefikleri ise merkezi hükümete ve İngilizlere boyun eğmesin diye Hacı Ahmed’e baskı uyguladılar.[132] Demokratların temsilcileri de Hacı Ahmed’i İttihad-o İslam’ın kararlarına uymaya ikna etmek için son bir girişimde bulundular. Ne bu çabalar, ne de takipçilerinden bazılarının Küçük Han’a katılması sonuç verdi, zira Hacı Ahmed, Hacı Bahir Ulum Rafi üzerinden Vusuk’a geçiş izni ve af için çoktan başvuru yapmıştı.[133] 17 Mart’ta iki düşman kampın temsilcileri uzlaşma amacıyla bir toplantı düzenlediler ama bir sonuca varamadılar, çünkü Hacı Ahmed çoktan affedilmişti, dolayısıyla, Eldrid’in de dediği gibi, Hacı Ahmed’in öne sürdüğü şartlar uzlaşmaya mani olmak için çevrilmiş bir dolaptan ibaretti.[134] Tehlikeyi sezen Dr. Haşmet, Mirza Ali Han ve İzzetullah, Hacı Ahmed’i tutuklayıp partiyi silahsızlandırmayı teklid etti fakat Küçük Han, yoldaşlarına bu şekilde muamele edilmesine karşı çıktı.[135]

Başbakan Vusuk’un Hacı Ahmed’e ve maiyetindekilere gönderdiği, 26 Mart 1919 tarihli “af” mektubu dört şart öne sürüyordu:

1. Hacı Ahmed ve adamları öncelikle silahlarını ve mühimmatlarını hükümete teslim etmeliler;

2. Hükümet emirlerine uymalı, ve ona hizmet etmeye hazır olmalılar;

3. “İsyancıları ve muhalifleri” ortadan kaldırma konusunda devlet güçleriyle tam işbirliği yapmalılar;

4. “Hükümetin ve Gilan halkının çıkarlarına aykırı” hiçbir eylemde bulunmamalılar.[136]

Ayrıca, herhangi bir “ihanet”le yüzleşilmemesini güvence altına almak adına Wickham, Hacı Ahmed’in “kendisi ve gerilla liderlerince imzalanmış, takipçilerinin sayısını belirten ve teslim etmeye hazır olduğu mühimmatın ayrıntılarını veren” ayrı, resmi bir teslimname (teslimiyet bildirisi) sunmasını istedi.[137] Hacı Ahmed’in hemen kabul ettiği af belgesi, takipçilerinin büyük bir kısmının kendisinden kopmasına neden oldu. Af belgesinin Hacı Ahmed’in eline ulaştığı günlerde Norperforce’a bağlı Yüzbaşı Wickham, Küçük Han ve hareketinin başındaki on lideri kırk sekiz saat içinde görüşmeye davet etti. Bunun bir tuzak olabileceğini sezen, “rahatsızlığı nedeniyle” mazeret bildiren Küçük Han, başka bir zaman ve buluşma yeri önerdi. Küçük’ün teklifini reddeden Wickham, gecikmeksizin Tahran hükümetine boyun eğmesini talep eden bir ültimatom, yani bir “bildirim” veya özel duyuru gönderdi.[138]

Hacı Ahmed’e ve Dr. Haşmet’e telefonla alelacele okunan, ancak aynı zamanda yazılı olarak da iletilen bu ültimatomda[139] Wickham (10 Şubat’ta Küçük’le ilgili söylediklerini unutarak), Cengelileri “isyankâr kitle” olarak nitelendirdi ve antlaşmanın isyancıları korumak için değil, “İran’ı Türk birliklerinin işgalinden korumak” için imzalandığını söyledi. Kendi itirafının aksine, Cengelileri antlaşmayı “tekrar tekrar ihlal etmek”le suçladı. Birkaç kez dostane İngiliz tavsiyelerini reddettiklerini belirten Wickham, artık İngilizlerin Tahran’a itaatsizlik eden kesimlerle “dostluk”larını sürdüremeyeceğini ilan etti. Wickham, Küçük Han’a İran’ı terk edip Mezopotamya’da İngiliz koruması altında yaşaması ve İngiliz hükümetinin himayesi altında elde edilen “ilerleme”yi gözlemleyebilmesi için “samimi tavsiyeler”de bulundu! Kendisine alacağı kararı için beş gün süre verildi.[140]

30 Mart’ta, Hacı Ahmed’in de hazır bulunduğu bir hükümet temsilcisiyle yaptığı görüşmede Küçük Han, hükümetin Gilan için jandarma gücü olarak kendi liderliğindeki 1.350 adamı kabul etmesi halinde teslim olmaya razı olacağını açıkladı.[141] Hükümet temsilcisi, “biraz korkmuş bir halde, konuyu İran Hükümeti’ne havale edeceği”ne dair etkisiz bir cevap verdi.[142] Wickham, bunu doğru bir şekilde, bir geciktirme taktiği olarak gördü. Küçük Han, özellikle ağaçların yapraksız olduğu bir dönemde düşman uçaklarının bombardıman tehlikesini bildiği için, kuvvetlerine karşı birleşik askeri seferi ertelemeye çalışıyordu. Bahar ilerledikçe, çok sayıda firar ve moral kaybına rağmen, en kötüsünden kaçınmayı umuyordu. Tahran hükümeti adına Küçük’ün blöfüne karşı çıkan Wickham, İngilizler için kabul edilebilir tek koşulların ültimatomda belirtilenler olduğunu kesin bir dille belirtti.[143] Bunu kanıtlamak için 29 Mart’ta, sanki bir darbe olmuş gibi, “takdire şayan bir hız”la İngiliz birliklerini Reşt şehrine getirdi.

Bu arada, İngilizlerin büyük bir taarruz planlarının farkında olan Küçük Han, o sırada Musavatçıların yönetiminde olan Bakû’den mühimmat, hatta muhtemelen askeri uçaklar elde etmek için her türlü çabayı gösterdi.[144] Bakû’yle kurulan temas hiçbir sonuç vermedi.[145] Ayrıca, yaklaşan krize desteği artırmak için Küçük, 1917’den beri Cengelilerin çiftçilerden aldığı yüzde 10’luk arazi vergisinden vazgeçmeye karar verdi, devlet mülklerine ve zenginlerin arazilerine el koyarak kaybedilen geliri telafi etmeyi umdu.[146]

Bu zamana kadar Küçük Han’ın durumu hızla kötüleşti. Hacı Ahmed ve adamlarının firarının yanı sıra, aynı gün (Mirza Rıza Han’ın tahmin ettiği gibi) Cengelilere iltica eden İranlı subay Yüzbaşı Mirza Hasan Han ve yirmi beş “isyancı” Kazak, İngiliz komutanına teslim oldu.[147] Askeri hazırlıklara ek olarak, İngilizler, “Küçük Han’ı itibarsızlaştırmak, onu gerçek yüzüyle, bir isyancı ve haydut olarak göstermek, Gilanlılara İngiltere’nin gücüyle desteklenen hükümete karşı koymaya çalışmanın beyhude olduğunu anlatmak için yoğun çabalar sarf ediyorlardı.”[148]

Dahası, gerici din adamı toprak sahibi Hacı Bahir Ulum Rafi liderliğindeki mollaların da belirli bir rol üstlendiği süreçte “İngiliz Konsolosluğu ile bağlantısı olmayan” bir yığın insan, Küçük Han ve gerilla liderlerine İngilizlerin şartlarını kabul etmeleri yönünde tavsiyelerde bulunmak üzere, “iyi niyetli” kişiler kılığında Cengelilerin yanına gitmeleri yönünde teşvik edildi. Bunların içinde İttihad-ı İslam’ın bazı eski üyeleri, hatta Serdar Muhyi bile vardı. Artık Küçük’ün dostu sayılmayan bu kişilerin derdi hareketi kurtarmak da değildi.[149] Mirza’ya teslim olması, “böylece köylüleri savaş felâketinden kurtarması” konusunda “yalvardılar”. Bu ricalar, bilhassa “kararsızlar arasında istenen panik ve umutsuzluk halini yaratma konusunda” etkili oldu; zira İngilizler, “bir kilometre çapında bir alana zehirli gaz yayan bombalar atmaktan çekinmeyeceklerini” söylediler.[150] Alınan önlemin eksiklerini gidermek istercesine, İngiliz ültimatomunu alıp Tahran hükümetine teslim olduktan sonra Hacı Ahmed, İttehad-ı İslam’ı, Merkez Komite’sini ve diğer kurumlarını feshettiğini duyurdu.[151]

Küçük Han için durumu daha da dramatik hale getiren şey, en yakın yardımcılarından biri olan Dr. İbrahim Haşmet’in kısa süre önce saf değiştirmesiydi.[152] 7 Mart’ta, İngiliz siyasi komiserine ve Çarlık Kazak Tümeni komutanına, 400 silahlı adamla teslim olmaya ve Gilan’ı derhal terk etmeye hazır olduğunu söyledi. Küçük Han’a hiçbir şekilde yardım etmemesi şartıyla, adamlarını toplaması için on gün süre verildi.[153] Ancak Mirza ile yaptığı bir görüşmede, izleyeceği yanlış yolun kesinlikle ölümüne yol açacağı konusunda uyarıldı.[154] Dr. Haşmet’i bu argümanlar yapacağı şeyden kısa süreliğine caydırdı, zira ülkedeki yeni psikolojik ortam ve Kasım 1918’de İngilizlerin elde ettikleri zaferinden ardından Cengelileri yarı yolda bırakan tüm İngiliz karşıtı politikacıların sessizliği ve geri çekilmesi, onu dehşete düşürmüştü.[155]

Bu firar dalgasına rağmen Mirza, Vusuk kabinesi aracılığıyla kendisine iletilen, aslında İngilizlere ait olan emirlere uymayı reddetti. Bu süreçte boş durmadı. Cengeli yerleşimlerinin tamamını ortadan kaldırmaya ve daha önce bildikleri göçebe hayata geri dönmeye karar vermişti. Fumen karargâhında adamlarına içine düştükleri zor durumu anlattı. Firar eden silah arkadaşlarını eleştiri yöneltme gereği duymayan Küçük Han, geride kalanlara kişisel kazanç veya şöhret değil, İran’ı yabancıların boyunduruğundan kurtarmak için savaştığını söyledi. Yiyecek ve mali kaynaklarının tükendiğini, İran askerlerini öldürürlerse kardeş katliamı yapmak zorunda kalacaklarını, bu nedenle, aynı yolda devam etmenin artık mümkün olmadığını belirtti. Mücadeleyi bırakıp ailelerine dönmek isteyenlerin bunu kınanma korkusu olmadan yapabileceğini, ancak gerekirse, kendisinin ormanda yalnız başına mücadeleye devam edeceğini söyledi. Cengelilerin Gurab Zermih’teki son karargâhı 25 Mart 1919'da (son İngiliz ültimatomu verilmeden önce) büyük bir üzüntü ve gözyaşı içinde dağıtıldı, 943 savaşçı, nereye giderse gitsin onu takip etmeye hazır olduklarını ilan etti. Bu, zaruri olan taktiksel bir ricattı.[156]

Küçük Han, Hacı Ahmed’in yaptığı gibi beyaz bayrağı çekemediğinden, Cengeli liderlerine ve militanlarına son bir uyarı verildi (İngiliz uçakları tarafından Gilan’a broşürler atıldı). Broşürlerde Gilanlılara, İngiliz askeri yetkililerinin, “İran’ın güvenliğinin sağlanması, yasalarının pekiştirilmesi, İran’ın ilerlemesi ve gelişmesiyle ilgilendikleri” gerekçesi üzerinden, artık Vusuk hükümetine Gilan sorununu çözmede yardımcı olmaya kararlı oldukları bildirildi.[157] Bu, bir savaş ilanıydı. Böylece, Nisan ortasında, Çarlık subayları ve Norperforce’un İngiliz komutanları komutasındaki İngiliz askerleri ile İran Kazak Tümeni’ne bağlı askerler birlikte Cengelilere karşı eşi benzeri görülmemiş bir saldırı başlattıklarında Küçük Han liderliğindeki hareketin gücü en düşük seviyedeydi.[158] Ancak, İngiliz kuvvetlerinin topyekûn saldırısı başlamadan önce, Batı’da Tavaliş’te[159] ve Doğu’da Mazenderan’da Sipahsâlâr’da Emir Eşayer komutasındaki Kazaklar ve aşiret güçleri, Mirza Küçük, Fumen bölgesini terk ederek Lahican’a gittiler ve henüz teslim olmamış olan Dr. Haşmet’e katıldılar. Cengeli kuvvetlerinin tamamı, artık karadan ve askeri uçaklarla takip edilerek, doğudaki Tonekabun’a doğru hareket etti.

Kuşatma tehlikesinin giderek arttığı koşullarda Mirza, yine tutkulu bir konuşma yaparak, subaylarına ve askerlerine isterlerse vicdan azabı duymadan dağılıp teslim olabileceklerini söyledi. Yaklaşan askeri çatışmalar, onları ölüm veya tutuklanma tehdidiyle karşı karşıya bırakıyordu. Bu savaşın kardeş katliamına yol açacağı açıktı.[160] Mirza, hükümet güçlerinin aslında sadece kendisinin peşinde olduğunu, dolayısıyla, teslim olmaları halinde arkadaşlarının zarar görmeyeceğini düşünüyordu.[161] Nisan ayının sonuna doğru, adamlarından bazıları teslim olmaya karar verdi. En büyük grup, taciz edilmeyecekleri veya hükümetin misillemesine maruz kalmayacakları konusunda güvence almış olan Dr. Haşmet’in grubuydu.[162] Ne yazık ki, ne İngilizler ne de hükümet sözlerini tuttu. Haşmet’in eski kalesi Lahican’da, kötü muamele gören tutsaklar dayak yediler iplerle bağlandılar. Lahican’daki kasaba halkı, güzergâhları boyunca sıralanarak, anlaşılmaz bir şekilde gerillanın esaretini “sevinç gösterileri” ile karşıladılar, hatta önlerinden geçen Cengelileri taşladılar. Reşt’te ise tam tersi muamele gördüler.[163] Reşt’e vardıklarında[164] Dr. Haşmet, adamlarından ayrıldı, (Saburi ve Fahrai’nin aktarımına göre) yeni Genel Vali Serdar Muazzam’ın (Teymurtaş) emriyle yargılanmadan hemen darağacına gönderildi.[165] Haşmet’in izleyen kalabalığın önünde son bir konuşma yapma girişimi, sorumlu İranlı subay tarafından engellendi. Subay, Haşmet’in yüzüne vurdu, gözlüklerini kırdı, ağzından kan akmasına neden oldu.[166] Halkı bastırmak ve bir terör ortamı yaratmak amacıyla, tutuklananlar arasından on altı köylü ve Gilanlı katırcı seçilerek asıldı. Tamamen masum olan bu insanların tek “suç”u Küçük Han ile işbirliği yapmaktı.[167] 24 Mayıs’ta yaklaşık 250 mahkûm, Horasan’daki Kaşan ve Kalat’a işkence dolu bir iç sürgüne gönderildi, bazıları esaret altında öldü.[168] Wickham’ın, Serdar Muazzam’ın “hükümetin dizginlerini tereddütsüz bir şekilde ele aldığını, enerjisi, cesareti ve yeteneğiyle üstlendiği göreve, yani ‘anarşiye sürüklenmesine izin verilen bir eyalette düzeni yeniden sağlama’ görevine layık olduğunu ispatladığını” söyleyen raporu, Teymurtaş’ın işlediği vahşetlere dair Farsça anlatımların güvenilir olduğunu ortaya koyuyor.[169] Sadri Eşref, Serdar Muazzam’ın Gilanlılar arasında isyanı kışkırttığını, bu nedenle daha sonra Vusuk tarafından görevden alındığını belirtiyor.[170]

Mirza’ya gelince, bunlar, devrimci kariyerinin kesinlikle en karanlık günleriydi. Son konuşmasından sonra, geriye sadece sekiz adam kalmıştı. Firarların psikolojik yüküne ek olarak, bir de tahmin edilebilir şekilde felâketle sonuçlanan asimetrik savaşlara devam etmek isteyenlerin sert eleştirileriyle de başa çıkmak zorunda kaldı.[171] Ayrıca, morali bozuk adamlarının önünde, Gilan ve Mazenderan arasındaki ormanda yaşlı bir Gilanlı köylü kadının, kendi hırsını tatmin etmek için Gilanlı gençlerin kanını döktüğü için onu eleştirmesi gibi sözleri de yutmak zorunda kaldı.[172] İlkbaharın sonlarında ve yazın başlarında, Küçük Han ve en sadık adamları (Halo Kurban, İhsan, Sadullah Han Derviş, İsmail Han Cengeli ve Hasan Aliani Muin Rüaya) köylerin bombalanması da dâhil olmak üzere, en ağır zulümle yüzleştiler.[173] Mayıs ortalarına kadar İngiliz uçakları, Hâlâ 300 ilâ 500 kişi arasında olduğu tahmin edilen Cengelilerin ve sempatizanlarının saklanıyor olabileceği Rudbar yakınlarındaki köylere saldırdı.[174] Bir kişi öldü, altı kişi yaralandı. İngilizler, bombardımanların “Rüstemabad’da mükemmel bir moral etkisi yarattığını” düşündüler.[175]

Tek şansları, babası Sipahsâlâr ve kayınpederi Başbakan Vusuk tarafından Tonekabun ormanlarındaki Cengeli kalıntılarını ezmekle görevlendirilen Said Devlet’teki isteksizlikti. Kendi nedenlerine bağlı olarak bu göreve karşı çıkıyordu.[176]

İngilizler, firarilerin “Küçük Han’ın hali çok fena” açıklamaları üzerinden onun “umudunun tükendiği”[177] sonucuna ulaştılar.[178] Kendi bölgesi Fumen’e, gömdüğü mühimmata geri dönmesi; Mazenderan’a kaçması; dağlara sığınması veya Tahran’da sığınacak yer bulması; ya da teslim olması bekleniyordu. İngilizler, kaderinden kaçamayacağı, bu nedenle, “Gilan’daki mevcut gücü koruma gerekliliğinin ortadan kalktığı” sonuncuna ulaştılar. İngiliz ve İran hükümetleri arasında bir bölünme belirtisi oluşmasını önlemek için “gereksiz birliklerin kademeli olarak geri çekilmesi” tavsiye edilirken, Starosselski komutasındaki Kazaklar baskı yapmaya devam ettiler.[179]

Ancak, Cengeli Hareketi henüz ölmediğinden, ortada bir de beşinci seçenek vardı. İki ay boyunca kuzey ormanlarında dolaştıktan ve sık sık dost Gilanlı köylülerce ağırlandıktan sonra[180] Küçük Han, bir kez daha Gilan yaylalarında yeniden yerleşmeyi başardı ve buradan bölgedeki İran hükümetine bağlı güçlere karşı gerilla saldırıları düzenledi. 1919 yılının Temmuz ortalarında, yenilenen faaliyetlerine dair haberler, uzak diyarlarda sürgünde olan adamlarına ulaşmaya başladı.[181] Kasım başlarında Tahran, Küçük Han’ın Kazaklara karşı elde ettiği yeni başarıların haberleriyle dolup taştı. Birçoğunu ortadan kaldırdığı ve yaklaşık 200 esir aldığı, bu esirlerin bir esir değişimiyle serbest bırakılacağı bildirildi.[182] Gilan eyalet valisinin Aban 1298 (21 Ekim-20 Kasım 1919) ayı için hazırladığı resmi raporda, Cengelilerin güçlerini 453 silahlı ve 200 silahsız adamla birlikte yeniden teşkil ettikleri, silahsızların ise şehir ve kırsal kesimde erzak ve istihbarat operasyonlarından sorumlu oldukları açıkça belirtiliyordu. Rapor ayrıca, Cengeli güçlerinin, önceki bahardaki yenilgilerine rağmen, esas olarak halkın umutsuzluğu ve hükümet yetkililerinden memnuniyetsizliği nedeniyle arttığını vurguluyordu. Durum o kadar kötüydü ki, zalim vali Teymurtaş, Cengelileri ezmek için İngilizlerden doğrudan müdahale etmelerini istedi. Raporda, Reşt’te nüfusun yüzde 95’inin hareketi desteklediği belirtildi. Etkileri o kadar büyüktü ki Cengelilere karşı hükümetin başarısızlığından hayal kırıklığına uğrayan eyaletteki mülk sahipleri ve diğer nüfuzlu tkili kişiler bile, iktidarı ele geçirmeleri durumunda servetlerini güvence altına alma umuduyla, onlarla temas kurmaya çalışıyorlardı.[183] Yıl sonuna doğru Vusuk kabinesi, Gilan’a elçiler göndermeyi ve altı ay önce serveti tamamen tükenmiş gibi görünen Cengeli lideriyle bir “barış antlaşması” imzalamayı gerekli gördü.

Cengelilerin yeniden bir araya gelip canlanmalarını iki faktör sağladı: Vusuk hükümetinin İngilizlerle imzaladığı İngiltere-İran Anlaşması ile hem Kafkas hem de Rus Bolşeviklerinin İran işlerine olan ilgisinin yeniden canlanması (bkz.: Sekizinci Bölüm).

Sonuç

Bu dönemde komşusu zalim Çarlık rejiminin ortadan kalkmasıyla büyümeye devam eden Cengeli Hareketi, kısa süre sonra başka bir güçlü düşmanla, İngilizlerle karşı karşıya kaldı. İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı’nda elde ettiği nihai zafer, İran’ın gerici ve yozlaşmış yönetici elitine yeni bir yaşam şansı verdi. Dahası, İngilizlerin zaferi, İran’daki Alman yanlısı partinin umutlarını suya düşürdü, “liberal milliyetçileri” mezarlık benzeri bir sessizliğe gömdü. Yeni rüzgâr, ayrıca çok sayıda oportünisti İngilizlerin safına çekti. Örneğin, umutlarını Cengelilere bağlamış olan Emir Eşayer, Mirza Rıza Han Afşar, Molla Salih, Molla Ruhani, Sâlâr Fetih, Said Devlet, hatta Hacı Ahmed Kasmai gibi isimler vardı.[184] Bu tür “çıkarlar üzerine kurulu” ittifaklar, köylüler üzerinde moral bozucu bir etki yarattı. Köylüler, özellikle Cengelilerin köylülere karşı acımasızlıkları ve sömürüleriyle bilinen savaş ağalarıyla kurduğu ittifaklar karşısında büyük hayal kırıklığına uğradılar. Daha sonra, her biri Cengelilerden ayrılıp düşmanın safına geçtiğinde, birçoğu şaşkınlık ve ihanet duygusuyla sarsıldı, bu nedenle, mücadeleye devam etmeye dair hevesini yitirdi.[185] Bununla birlikte, başka faktörler de yeni psikolojik koşullara destek sundu.

Cengelilere zarar veren ikinci bir faktör ise savaşta askeri uçakların kullanılmasıydı. Bu, Wickham’ın her zaman üzerinde durduğu bir avantajdı.[186] Aksi takdirde, Biçerahov komutasındaki İngilizler ve Rus müttefikleri, insan gücü ve mühimmat üstünlüklerine rağmen, Cengelilere yabancı bir arazide asla karşı koyamazlardı. Dahası, 1919 baharında İngilizlerin zehirli gaz kullanma tehdidi, Mirza Küçük ve yardımcılarına kimyasal savaşın dehşetini kesinlikle gösterdi. Tahran’daki müttefiklerince terk edilmiş, Kafkasya’daki (ister Bolşevik ister Musavatçı olsun) “devrimci dostlar”dan yardım alamayan, sadece kendisine bağlı, giderek zayıflayan güçlerine güvenen Küçük Han, halklarını eşitsiz bir savaşa devam etmeye zorlayamazdı. dolayısıyla, Küçük Han’ın müesses yapıları dağıtıp, gerilla savaşına geri dönmesi, taktiksel ricatta karar kılması anlaşılabilir görünüyor.

Cengeli Hareketi’ni zayıflatan üçüncü bir faktör ise Küçük Han’ın düşmanlarına, özellikle de esirlerine karşı uyguladığı “alışılmadık” muameleydi. İntikamın sadece kabul edilmekle kalmayıp, aynı zamanda şiddetle tavsiye edildiği bir ülkede, Mirza’nın aşırı insancıl muamelesi (esirleri babacan bir nasihatle tekrar düşmanlığa bulaşmamaları konusunda uyararak serbest bırakması) adamları için kesinlikle şaşırtıcıydı. Gerçekten de, Küçük’ün adamlarının eline düşseler öldürülecek olan esirler, onun bu yumuşaklığını insanlık değil, zayıflık işareti olarak yorumlamış olmalıydılar.

Küçük Han, sık sık kardeş katliamına karşı olduğunu söylerdi. Buna karşın, Kazakları, İngilizlerin de farkında olduğu vahşetlerden sorumlu olan “medeniyetsiz vahşiler” olarak nitelendirirdi. 1919 baharında kardeş katliamından kaçındı, ancak o sonbaharda tam tersini yaptı. Bu çelişkili davranış, takipçilerini şaşırtmış, hatta hayal kırıklığına uğratmıştı. Muhtemelen otoritesi bir miktar bu yüzden zayıfladı. Bu tutumun en çarpıcı ifadesi, Küçük Han’ın, ihanet edip teslim olmasının öncesinde Dr. Haşmet’in Cengelilerin iki numaralı lideri Hacı Ahmed Kasmai’yi tutuklaması ile ilgili talebini reddetmesiydi. Bu durum, daha sonra İngiliz muhatabına tüm olaydan duyduğu hayal kırıklığını ve İran’ı tamamen terk etme arzusunu dile getiren Haşmet için tüm hareketi anlamsız kılmış olmalıydı. Bu bağlamda, dürüst ama hayal kırıklığına uğramış çok sayıda Cengeli savaşçısının firar etmesi kimseyi şaşırtmamalı.

Daha az önemli olmayan bir diğer faktör ise Mirza’nın toprak reformu konusundaki kararsızlığıydı. Daha sonra görüleceği üzere, bu konuyla ilgili sürekli dile getirdiği şüpheler, hareketinin son günlerine dek onu rahat bırakmadı. Ancak bu dönemde ilgili kararsızlık, tepede nüfuzlu ve zengin toprak sahipleriyle kurduğu koalisyonlarla bağlantılıydı. Güçlü düşmanlara karşı verilen bu mücadelenin mali yükünün büyük bir kısmını omuzlarken, Gilanlı köylüler, şimdi de kendilerine karşı zehirli gaz kullanmakla tehdit eden bir düşmanın elinde korkunç ve büyük bir savaşın yükünü çekmek zorunda kaldılar. İngilizlerin dayattığı barış koşullarında toprak sahiplerinin devam eden zulmüne boyun eğme seçeneğinin karşısına, Küçük Han’ın muğlak toprak politikasıyla çıkmak zorunda kaldılar. Başka çile ve ıstıraplarla yüzleştiler. Köylülerin mücadeleye dair coşkusunun hızla erimesine şaşmamak gerek.

Ancak tüm bunlara rağmen, Gilanlıların çok saygı duyduğu halk adamı Küçük Han’ı ayakta tutan şey, merkezdeki iç baskıya ve İran’ın yabancı boyunduruğuna karşı sergilediği kararlı duruş, eşi benzeri görülmemiş dürüstlüğü ve neredeyse herkes düşmanın önünde diz çökerken her şeye rağmen direnme konusunda sergilediği demir iradesiydi. Cesareti, onuru ve dürüstlüğü göz önüne alındığında, halk, onun hatalarını ve zayıflıklarını sık sık göz ardı ediyordu. Olumsuz koşullar, kaderci bir şekilde Allah’ın iradesine veya İran düşmanlarının ezici gücüne atfediliyordu.

Son olarak, hem bu kaderciliği hem de Küçük’ün tüm yabancılara duyduğu güvensizliği pekiştiren şey, Kafkasya’ya güçlerini sevk etmeleri gerektiğinde bir “barış antlaşması” imzalayan, daha sonra da himayelerindeki Vusuk’un kabinesini Tahran’da sağlamlaştırmak istediklerinde bu anlaşmayı fesheden İngilizlerin ikiyüzlülüğüydü. Küçük Han’ı önce “olağanüstü bir adam” ve “vatansever”, daha sonra ise “haydut” olarak görmeleri, birçok kişinin gözünden kaçmamıştı. Wickham’ın da belirttiği gibi, bu aşamada İngiltere’nin “gücü”, sadık vatanseverlere değil, İran’ın 1812’deki yenilgisinden beri ülkedeki siyasi elitlerin aleni temel özelliği olan ahlaki acziyete, düşünsel beceriksizliğe ve siyasi zafiyete galebe çaldı.

Hüsrev Şakiri

[Kaynak: Birth of the Travma: The Soviet Socialist Republic of Iran, 1920-1921, University of Pittsburgh Press, 1995, s. 81-108.]

Dipnotlar:
[1] Sovyet Rusya, Kuzey İran’da İngiltere’nin Rusya’nın elindeki ticari konuma sahip olmasından endişeleniyordu. Bkz.: L. I. Miroshnikov, Iran in World War I (Moskova, 1963), s. 56.

[2] Devlet Arşivleri Kurumu arşivleri üzerinden hüküm veren İngilizler, 1917 yazı öncesine dek Cengeli Hareketi ile pek ilgilenmediler.

[3] Ra‘d, 16 Ocak 1918.

[4] A.g.e. 30 Ocak 1918.

[5] Tahran’da çıkan yarı resmi gazete İran’ın yaptığı haberde İngilizlerin Garrus’ta Kürdistan bölgesi yakınlarında polis gücü oluşturma çabalarına devam ettiği söyleniyordu. Cengelilerden kopan Halhallı Emir Muktedir halkı bu güce katılmaları yönünde teşvik etti. Iran, 16 Ağustos 1918 tarihli haberinde bölgedeki jandarma ve polis gücünün İngilizlerce teşkil edilen yapıya dâhil olduğunu söylüyor. (USNA 891.00, Roll 5).

[6] Cengelilerin de bildiği üzere, Rus devrimci komiteleri oldukça etkili güçlerdi (Miroshnikov, Iran in World War I, s. 76).

[7] Jangal, Sayı. 11, 1917.

[8] A.g.e. Sayı. 18 ve 23,1917.

[9] Rad, 16 Ocak 1918.

[10] Maclaren letter, 14 Şubat 1918, FO 248/1203.

[11] A.g.e.

[12] Maclaren letter, 8 Şubat 1918 ve Rawlinson letter, 11 Şubat 1918, FO 248/1203.

[13] Maclaren letter, 25 Şubat 1918, FO 248/1212.

[14] Scott’ın Maclaren’dan gelen, Küçük Han’la anlaşılabileceğini söyleyen mektubuna bakılabilir (31 Aralık 1917, FO 248/1138).

[15] Maclaren letter, 10 Ocak 1918, FO 248/1203. Maclaren, ilk başta ormana avcılık amaçlı seyahat düzenleme bahanesiyle Küçük Han’la görüşmeyi düşünmüş (Maclaren letter, 1 Ocak 1918, FO 248/1203).

[16] Maclaren letter, 20 Şubat 1918, FO 248/1203.

[17] Davidson Frame, confidential letter to Maclaren, 13 Şubat 1918, FO 248/1203.

[18] M. H. Donohoe, With the Persian Expedition (Londra, 1919), s. 64-65, 203. Donohoe seferi şu şekilde gerekçelendiriyor: ““Dunsterville ve kuvveti İran’da ne yapıyordu? [...] İngiltere, neden İran’ın tarafsızlığına saygı göstermemiş, İran topraklarını işgal etmiş, İran’ın tepkilerini görmezden gelmişti? Cevap basit: İran’a girmemizin nedeni, kendi davamızı ve Müttefiklerin davasını savunmak kadar İran’ın haklarını da savunmaktı. Dunsterville’in asıl amacı, Güney Kafkasya’da Ermenileri, Gürcüleri ve mümkünse Tatarları örgütleyerek Bolşevizmle mücadele etmekti.”

[19] Askeri hiyerarşide belirli bir yere sahip olduğu görülen Oakshott’ın “solcu politik görüşleri” olduğundan söz ediliyor (G. Jones, Banking and Empire in Iran [Londra, 1986], 1:278). Eğer bu doğruysa, Oakshott’ın bu solcu görüşleri Cengeliler meselesiyle ilgilenirken rafa kaldırdığı görülüyor. Bu noktada Goodwin üzerinden İngiliz ordusuna 2 Nisan 1918’de gönderdiği mesajına bakılabilir: FO 248/1212. Oakshott, bir İngiliz bankası için çalışan tek subay değildi. O dönemde Norperforce’un siyasi komiser yardımcısı ve Reşt konsolosunun yardımcısı olan Yüzbaşı Eldrid de 1890’larda Persya İmparatorluk Bankası’nda çalışıyordu. Gones, Banking and Empire in Iran, 1:200).

[20] Bankanın İranlı sekreterinin ana büroya gönderdiği mektup (15 Mart 1918, FO 248/1212). Cengeliler konsolos’un gözaltına alınmasını, Merkez Kuvvetler’le çalışan “ulusal hükümet” içindeki önemli isimlerden Mirza Süleyman Han İskenderi’nin Kirmanşah’ta gözaltına alınmasına misilleme olarak gerekçelendiriyorlardı. (A.g.e.; E. Fakhra’i, Sardar-i Jangal [Teheran, 1965], s. 113). Asıl merak edilen husus, kendisinin esaret altındayken dışarıya nasıl mesaj ilettiği. ABD’li misyoner Murray, Reşt’ten gönderdiği raporda, gözaltındaki iki kişiye İngilizlere şifreli olarak telgraf çekmelerine izin verildiğini söylüyor (Letter from U.S. legation, Tahran, 30 Ekim 1919, USNA 891.00/1071).

[21] Noel altı ay süreyle gözaltında kaldı, İngilizlerle “barış anlaşması” imzalandıktan sonra serbest bırakıldı. Noel’in Tahran’daki İngiliz bakanına gönderdiği 29 Eylül 1918 tarihli rapor için bkz.: The Revolutionary Movement in Iran versus Great Britain and Soviet Russia, 1914-1932, yh.: Cosroe Chaqueri (Floransa, 1979), s. 882- 88 (RMI) \ Sardar, s. 113-14.

[22] RMI, s. 882.

[23] F. J. Moberly, History of the Great War, Operation in Persia, 1914-1919, Historical Section of the Commission of Imperial Defence, London [?], 1929, s. 273-74. Ayrıca bkz.: C. Sykes, Wassmuss, aThe German Lawrence” (Londra, 1936), s. 172. Sykes, İngilizlerin parasıyla İran’da çar yanlısı askerlerin yeniden organize edildiği bilgisini teyit ediyor. Sykes ayrıca Dunsterville’in Rus generalini İngiliz askerleri Rus askerlerinin yerini alana dek onların çıkış işlemini ertelemesi konusunda ikna ediyor.

[24] Moberly, History of the Great War, s. 273-74.

[25] General Dunsterville ile Çiliapin de müzakere yürüttü. Dunsterville’in dediğine göre (The Adventures of Dunsterforce (London, 1920) s. 205-06) “Yoldaş Çiliapin’i ertesi gün karargâhımda ağırladım. Eskiden sert ve uzlaşmaz biriymiş gibi görünen adamın yerinde yeller esiyordu. Çiliapin karşımda fazla uysal biri olarak duruyordu. Tüm ciddiyetiyle bana Cengelilerle tüm ilişkileirni sonlandırdığını söyledi.” Oysa Çiliapin Cengelilerle ilişkilerine devam ediyor, Cengelilerin elindeki İngiliz tutsakların serbest bırakılması ve Reşt’te İngiliz Bankası’nın yeniden açılması konusunda onlarla müzakere yürütüyordu. (Baratov tetter, Rusça, 25 Mart 1918, WO 95/5043). Diğer cephelerde faal olan Çiliapin bir yandan da kendisine buharlı ikaz cihazı veren İngiliz konsolos yardımcısı ile Kazvin’de görüştü (28 Mart 1918, WO 95/5043). İngilizler kendisini gözaltına alıp Gilan’dan çıkarttı (Miroshnikov, Iran in World War I, s. 81).

[26] Nikolai von Etter, “Political Situation in Persia in May 1918,” WO 106/ 55; ayrıca bkz.: Lazar Bicherakhov, “Memoranda, The General Situation,” 20 Mayıs 1918, WO 95/5043.

[27] Biçerahov’un da bildiği üzere bu iddia doğru değildi. İngilizlerin Küçük Han’la temas kurmalarını isteyen, Biçerahov’du. Biçerahov, Küçük Han’ın Azerbaycan’ın Türklerce işgal edilmesi ihtimali karşısında İngilizlerle ittifak kurabileceğini düşünüyordu (Clutterbuck report, 3 Mayıs 1918, WO 95/5043).

[28] Dunsterforce secret report to Baghdad, 10 Mayıs 1918, WO 95/5043.

[29] A.g.e.

[30] Telegram no. 158, 11 Mayıs 1918, file 40, WO 95/5043.

[31] A.g.e.

[32] Telegram no. 9, 19 Haziran 1918, FO 248/1213.

[33] Maclaren tetter, 1 Ocak 1918, FO 248/1212.

[34] Dunsterforce secret report to Baghdad, 10 Mayıs 1918, WO 95/5043.

[35] F. Kazemzadeh, The Struggle for Transcaucasia (New York, 1951), s. 133. Kazımzade şunu söylüyor: “Biçerahov, tipik bir Rus emperyalizmi yanlısıydı. Askerleri İran’da kötü bir şöhrete sahipti. İsmini bugün bile duyanlar, kendisine yönelik nefretini dile getirirler. Bolşeviklere düşmandı. Asıl arzusu Kafkasya’ya gidip Bakû Sovyeti’ni yok etmekti. Fakat bir yandan da Türklerin Bakû’yü ele geçirmelerine mani olmak istiyordu.” Ayrıca bkz.: T. Swietochowski, Russian Azerbaijan, 1905-1920 (Londra, 1985), s. 137-42.

[36] H. von Kiesling, Mit Feldmarschall von der Goltz Pascha in Mesopotamien und Persien (Leipzig, 1922), s. 124. Kiesling, sayının 10.000 olduğunu söylerken E. C. Edwards (“German Intrigues in Persia,” Yale Review, Nisan 1918, s. 620) 20.000 olduğu iddiasında.

[37] Dunsterville telegram no. 141, to the British Middle East Command at Baghdad, Mayıs 1918, file 19, WO 95/5043.

[38] Marling to FO, no. 153, Mayıs 1918, WO 95/5043.

[39] Cengeliler, İskenderi’nin İngiliz esaretinden kurtulması talebinden hiç vazgeçmediler. 3 Mart1918 günü Reşt’te düzenledikleri kitlesel İngiliz karşıtı gösteride İskenderi serbest bırakılmazsa gerekli tedbirleri almakla tehdit ettiler (British consular report, 4 Mart 1918, FO 248/1212).

[40] Bkz.: Baratov telegram to Dunsterville, 16 Nisan 1918, WO 95/5043.

[41] Gerçekleri tahrif edenler, Kazımzade’nin (The Struggle for Transcaucasia, s. 133) alıntıladığı Sovyet kaynaklarını göz ardı etmekle kalmıyor, daha da önemlisi, Bakû’deki Bolşevik lideri Efendiyev’in Küçük Han’ı bu suçlama karşısında aklayan açık ve net ifadesini de onaylıyorlar. Efendiyev şöyle diyor: “Küçük Han’daki fazileti, yani İngiliz ajanı Biçerahov ile İngiliz fonlarıyla donatılmış eski Baratov alayına mensup gönüllülere dair öngörüsünü göz ardı edemeyiz. Küçük, Transkafkasya’daki varlıklarının sonuçlarının farkında olarak, Biçerahov alayının [Gilan üzerinden] geçişine izin vermek istemedi. Ancak Bakû Sovyeti, Biçerahov’un niyetlerini yanlış anladı ve geçişine İranlı devrimcilerin liderinin izin verdiğini ısrarla dile getirdi.” (Effendiev, “Enslavement of Persia by the English,” Zhizn NatsionaVnostei 39 [47], 12 Ekim 1919. Çiliapin’in Biçerahov tarafından kandırıldığı, Küçük Han’ın Çiliapin’in geçişine ilk başta karşı çıktığı bilgisini şu çalışma da teyit ediyor: A. A Sepehr, Iran dar Jang-i Bozorg (Teheran, 1956), s. 390.

[42] Donohoe, With the Persian Expedition, s. 204-05. Gilan’dan geçmek için gerekli izin konusunda bkz.: report by the tsarist Major-General Lastochin in Hamadan to Dunsterville, no. 151, n.d. [Bahar 1918], WO 95/5043.

[43] General Dunsterville Londra’daki İran Derneği’nin bir toplantısında şunu söylüyor: “İran’da tanışmak istediğim ama bir türlü tanışamadığım İranlı beyefendilerden biri de Küçük Han’dır.” (L. C. Dunsterville, “Six Months in North-West Persia,” Persia Magazine 1, Sayı. 2 [Haziran 1921]: 48).

[44] Dunsterville, The Adventures of Dunsterforce, s. 122.

[45] M. H. Sabouri-Dailami, Negahi az Daroun heh Enqelab-i Mossallahaneh- yi Jangal (Tahran, 1979), s. 67. Küçük Han’ı itibarsızlaştırmak adına İngilizler, Gilan’dan geçmeleri karşılığında Küçük Han’a para verdikleri dedikodusunu yaydılar. Iran, 18-28 Ağustos 1918.

[46] Mirza Isma’il Khan Jangali, Qiyam-i Jangal, Yad-dasht-ha-yi Mirza Esma ‘il Jangali [Memoirs] (Jangali), yayına hz. ve takdim eden: E. Ra’in (Tahran, 1978), s. 73.

[47] Sardar, s. 117-21.

[48] Bu bağlantıyı şu çalışma da aktarıyor: B. Nikitin, Irani keh Man Shenakhteh Am (Tahran, 1950), s. 289-310; “Souvenirs,” unpublished MS deposited at the INALCO Library, Paris, s. 211-26.

[49] O dönemde Berlin’de olan Takizade İngilizlere ve Ruslara karşı Alman imparatorluğu ile birlikte çalışmaktadır!

[50] Hacı Ahmed Kasmai, Noel’in İranlı demokrat lider Süleyman Mirza İskenderi’nin gözaltısına tepki olarak tutuklandığını söyleyerek İngilizleri geri çevirdi.

[51] G. Yaghikian, Showravi va Jonbesh-i Jangal, ed. B. Dehgan (Tahran, 1984), s. 415-22. Yağikyan, Şaumyan ile Nerimanov’la biraraya gelen Mirza Ebutalib Emuzigar’ın başkanlık ettiği heyete tercümanlık yaptı. Nerimanov aslen İranlıydı ve İran’a bağlı bir isimdi. Cengeliler kendisinden Gilan’da Bolşevikleri temsilen bulunmasını, Çiliapin ve asker sovyetindeki diğer isimlerin yerini almasını istedi ama bu teklifi Nerimanov geri çevirdi. Yağikyan’ın aktardığı kadarıyla Nerimanov, Şaumyan’ın ismi bilinmeyen “diğer” danışmanlarının onu Cengelilere yardım etme fikrinden caydırmasından korktu. Fakat 14 Ekim 1918’de Cox’a yazdığı mektupta Yağikyan, Cengelilerin ve Bolşeviklerin güvenini kazanmış bir isim olarak kendisinin İngilizlere karşı kurulacak askeri işbirliğinin bozulmasında daha da özelde Şaumyan’ın Cengelilerin istediği silahları vermemesi konusunda ikna edilmesinde önemli rol oynadığını söylüyordu. Bkz.: Cosroe Chaqueri, ‘The Role and Impact of Armenian Intellectuals in Iranian Politics, 1905-1911 "Armenian Review 41, Sayı. 2 (1988): 32-33.

Fahrai, Yağikyan’ın iddialarına itiraz ediyor. Yağikyan’ın çalışmasını basan yayın yönetmeni Dehgan’ın cevabı Yağikyan’ın Cox’ yazdığı mektup konusunda gayet ikna edici. Bkz.: Ayandeh, Sayı. 1-3 (1966), 8-12 (1987). Reşt’te bulunan İran dışişleri bakanı temsilcisinin Cengeliler-Bolşevikler ilişkisine dair yalan yanlış değerlendirmeleri için bkz.: Iran va Jang-i Jahani-ye Avval, Asnad-i Vezdrat-i Kharejeh, yh. K. Bayat (Tahran, 1990), doc. no. 86, s. 275-77.

[52] Vasakuni (“Kuchek Khan and his Work,” Zank, 28 Nisan 1919 ve 6 Mart 1920), Küçük Han’ın sanki İngilizlere aitmiş gibi Gilan’daki Rus teçhizatına el koyduğunu söylüyor. Küçük Han, Enzeli ve Reşt’teki konsolosluklarda bulunan Rus araç gereçlerine ve teçhizatına el koyuyor. Rus mallarının alınmasına yasak getiren Cengeliler, Rus askerlerini döverek cezalandırıyorlar.

[53] Bu ültimatomun birebir çevirisini aktarmayan Vasakuni, özüne sadık kaldığını zira metni birkaç kez okuduğunu söylüyor (“Kuchek Khan and his Work,” Zank, 17 Temmuz 1920).

[54] A.g.e.

[55] A.g.e.

[56] A.g.e. 6 Mart 1920.

[57] A.g.e. 3 Mayıs 1919.

[58] Maclaren letter, 9 Şubat 1918, FO 248/1203.

[59] Balfour letter to Qazvin HQ, 23 Nisan 1918, FO 248/1203.

[60] A.g.e.; Maclaren letter, 10 Şubat 1918.

[61] General Dunsterville (The Adventures of Dunsterforce, s. 67) hatıratında şunu söylüyor: “Cengelilerle başa çıkabilmek için askere ihtiyaç vardı. Sahada gerekli sayıda askere sahip olmadığımızdan Küçük Han müzakere yürütmeyi reddediyordu.”

[62] A.g.e.; “The Kuchek Khan Movement,” Zank, 8 Nisan 1918.

[63] Telegram no. 126 to Balfour, 20 Şubat 1918, FO 248/1203. Ayrıca bkz.: reports by the Iranian kargozar, Mehdi Farrokh, between February 19 and March 13, 1918, FO 248/1202.

[64] A.g.e.

[65] Cengelilerin resmi açıklaması için bkz.: Jangali, s. 89. Dunsterville, The Adventures of Dunsterforce adlı eserinin 78. sayfasında, iki İngiliz’in “kendilerine gösterilen hoşgörü nedeniyle” Enzeli’ye kaçtığını yazarken, Yağikyan (Enzeli’de yaşayan, Reşt’teki İngiliz konsolosluğuyla temas halinde olan eski bir Ermeni sosyal demokrat ve Kanada vatandaşı olmuş kişi), Tahran’daki İngiliz bakanına onların serbest bırakılmasında etkili olduğunu söylemiştir (Marling’s letter, 14 Ekim 1918, FO 248/1212). Dunsterville’in anlattığı hikâye, iki İngiliz’in “zeki bir hile”ye başvurup kaçtığından, Enzeli’deki bir Rus gemisine sığındığını yazan Presbiteryen misyoner Murray tarafından kısmen doğrulanmaktadır (30 Ekim 1919, USNA 891.00/1071). Nikitin, Dunsterville’in kitabını okuduktan sonra 1941’de yazdığı yazıda, iki İngiliz’in kendisi ve Stokes tarafından Ermeni Kızılhaç çalışanlarının yardımıyla düzenlenen bir hile sayesinde kaçtığını belirtiyor (Nikitin, Irani keh Man Shenakhteh Am, s. 306; “Souvenirs”, s. 222-23).

Maclaren tuhaf bir akıbetle karşılaşıyor. Söylendiğine göre bir aile meselesiüzerinden Tahran’daki İngiliz askeri ateşesi Albay Barttelot’ı vurup öldürüyor. Kendi canına kıymak isterken bacağına isabet eden kurşun yüzünden hastaneye kaldırılıyor. Oradan mahkeme huzuruna çıkartılmak üzere İngiltere’ye gönderiliyor (Caldwell report, 15 Ekim 1918, USNA 891.00/ 1092).

[66] Donohoe, With the Persian Expedition, s. 204-05.

[67] Fahrai (Sardar, s. 135) 100 Cengelinin öldüğünü, 50’sinin yaralandığını, tutsak alınanların sayısının bilinmediğini söylüyor. Elde resmi rakamların bulunmadığını aktarıyor (Jangali, s. 79-80). Murray ise ölü, yaralı ve tutsak Cengeli sayısının elli olduğunu söylüyor (Murray letter, 30 Ekim 1919, USNA 891.00/1071).

[68] Cengeliler, kendilerine ait mevzilerin bombalanması konusunda İngilizlere istihbarat sağladığı gerekçesiyle Gulam Hüseyin Ebtehac’ı (Pehleviler döneminde güçlü bir bankacı olan Ebulhasan Ebtehac’ın kardeşi) suçladılar. Ebtehac ailesi, babalarının Cengelilerce öldürüldüğüne inanıyordu, ancak babaları Şiilerin inancında önemli bir yer tutan Gizli İmam’la ilgili hakaret içeren bir yorum dile getirdiği için köylülerinden biri tarafından öldürüldü. Fahrai’ye göre (Sardar, s. 102, 140), Cengelilerce casus olarak tutuklanıp yargılanmasına rağmen, Ebtehac, Cengelilerin iki önemli lideri ve Ebtehac’ın Bahailik üzerinden dindaşı olan İhsan ve Rıza Afşar’ın baskısıyla serbest bırakıldı. Bkz.: A.-H. Ebtehaj, “Memoirs,” yh.: H. Ladjevardi, file 39 [1], s. 1; ve Planning and Power in Iran, Ebtehaj and Economic Development under the Shah, yh.: F. Bostock ve G. Jones (Londra, 1989]), s. 17-20. Burada babasının ölümünü farklı şekilde aktaran yazar, babasının İngiliz işgal güçlerine yüksek maaş karşılığı tercümanlık yaptığını kabul ediyor.

[69] Muharebeler ve bombardımanların açıklamaları için bkz.: 12 Haziran 1918’den itibaren Dunsterville’e gönderilen Clutterbuck telgrafları ve 1 Eylül 1918'de Bakû’den gelen Dunsterforce raporu (her ikisi de WO 95/5043’te); 20 Temmuz 1918’de başlayan Reşt Operasyonları Raporu; ve Nisan-Eylül 1918 için Mezopotamya Dunster Birlikleri dosyası (her ikisi de WO 95/5044'te); 1 Ağustos 1918’de İngiliz askeri ataşesine gönderilen Dunsterforce raporu (FO 248/1212); Sabouri, Negahi az Daroun, s. 66-81; ve Jangali, s. 76-105. Fransız askeri ataşesi Yüzbaşı Ducrocq, Cengelilere karşı yapılan operasyonlar hakkında rapor verirken, İngilizlerin askeri uçaklarla desteklenen üstün gücünü teyit ediyor (8 Mayıs 1919, Archives du MAEF, Asie, Serie E, Perse, 1919-1929, dosya 5, s. 36-40). Nikitin, Reşt’in İngilizler tarafından bombalandığını doğruluyor (Irani keh Man Shenakhteh Am, s. 310; “Hatıralar”, s. 225-26); ayrıca Rıza Hacavi, “Memoirs”, yayınlanmamış el yazması, s. 32. Cengelilerin İngilizlerin bir hastaneyi bombaladığı iddiası (Jangali, s. 91), J. D. Frame tarafından doğrulanmıştır (rapor, 20 Temmuz 1918, USNA 891.00/1047). Beş hasta öldü ve üçü yaralandı.

[70] C. Sykes, Wassmuss, "The German Lawrence,” s. 177.

[71] Dunsterville’e gönderdiği raporda Clutterbuck Reşt’in bombalanmasını tavsiye ediyor. Cengelilerin İngilizlerin yaptığı zulümlerle ilgili bir değerlendirmesi için bkz.: S. Kuchekpour, Nahzat-i Jangal va Oza-i Farhangi va Ejtema'i-yi Gilan va Qazvin (Reşt, 1990), s. 11-13.

[72] Maclaren letter, 29 Haziran 1918, FO 248/1212. Maclaren, Rus askerlerinin bir kadın hamamına zorla girmesi gibi olaylardan bahsediyor olmalı. Bu olay bazı İranlı kaynaklarda da aktarılıyor. Bkz.: A. H. Mas'oud-Ansari, Zendegi-yi Man, s. 250, akt.: Ayandeh 13, Sayı. 8-10, s. 652, n. 2.

[73] Jangali, s. 77-81.

[74] A.g.e., s. 83-84.

[75] A.g.e., s. 86-89, 96-100.

[76] İlginç olan şu ki o dönemde İngilizler sadece Küçük Han’la görüşmek istiyor, Küçükpur’un (Nahzat-i Jangal, s. 15) aktardığı kadarıyla fazla rahatsız oldukları Hacı Ahmed Kasmai’yi görmezden geliyorlardı!

[77] Anlaşmanın İngilizlerce hazırlanan hali de bu koşulu İngiliz güçlerine dayatıyor.

[78] İngilizlerin hazırladığı versiyon biraz farklı. Orada merkezi hükümete bağlı güçlerin serbestçe geçiş hakkı ile ilgili bir madde bulunuyor.

[79] “Anlaşma”yı İngiliz kuvvetleri komutanı Albay Mathews), Meyer (İngiliz siyasi komiseri), Dr. Ebulkâsım Han Farbud ve Rıza Afşar (Cengeli maliyesinden sorumlu kişi) imzaladı. Anlaşma metninin tam hali için bkz.: Jangali, s. 109-10; Sardar, s. 155; ve Jangal, Sayı. 2, 1918. İngilizlerin hazırladığı versiyon için bkz.: Cox’un telgrafı, 14 Temmuz 1919, FO 248/1243 ve 1203. Küçükpur ve kitabını yayına hazırlayan isim (Nahzat-i Jangal, s. 15, 159) yanlışlıkla, Dunsterville’in müzakerelere katıldığını söylüyor. (Dunsterville Cengeli lideriyle hiç görüşmediğini dile getiriyor.)

[80] Örneğin bkz.: Sardar, s. 155-57.

[81] Bu müzakereler sırasında İngilizler Küçük Han’a “sen demokrat ve yurtsever bir isimsin. Bu yüzden bu yozlaşmış hanedanlığın yıkılması ve yeni bir yöneticinin başa geçirilmesi konusunda sana yardım edebiliriz” diyorlar. Küçük, bu fikre karşı çıkıyor, niyetinin İran’ı İngilizler dâhil tüm yabancı güçlerin nüfuzundan kurtarmak olduğunu söylüyor (Kuchekpour, Nahzat-i Jangal, s. 15-16).

[82] Vusuk’un açıklaması için bkz.: Ek Bölüm.

[83] General Thompson ile Musavatçı bakanlar arasında gerçekleşen müzakereler konusunda bkz.: Kazemzadeh, The Struggle for Transcaucasia, s. 163-69. Kafkasya’nın en zengin kısımlarında kazanımlar elde eden İngilizlerin hikâyesini en iyi aktaran isimlerden biri de Bakû’deki Bibi Eybat Petrol Şirketi yönetim kurulu başkanı H. Allen. Allen, İngilizlerin Bakû petrol sahalarını işgal etmesini “altın bir fırsat” olarak değerlendiriyor. Bakû’nün İngiliz İmparatorluğu’na bağlı “ikinci Hindistan veya ikinci Mısır” olacağını söylüyor (Financial News, 24 Aralık 1918, akt.: L. Fischer, Oil Imperialism [New York, 1928], s. 31).

[84] Paris’teki Azerbaycan heyetinin açıklaması, akt.: Kazemzadeh, The Struggle for Transcaucasia, s. 220-30.

[85] Sardar, s. 138.

[86] A.g.e., s. 151-53; Jangali, s. 106-07; Sabouri, Negahi az Daroun, s. 83-86. Kimileri,Serdar Muktedir’in de öldürüldüğünü iddia etti. Ama bu iddia, yanlış, çünkü Muktedir, 1921 kışında Cengelilerle temas kuruyor, onlara karşı mücadele ediyor.

[87] Bkz.: Oakshott telegrams, 3 Ocak 10, 11,1919, FO 248/1243.

[88] Vusuk’un o dönemki temsilcisi Hacı Mirza Muhsin Rıza idi (Oakshott report, 3 Ocak 1919, FO 248/1243).

[89] Oakshott letter, 18 Eylül 1918, FO 248/1203.

[90] A.g.e.

[91] Moir memorandum, 14 Ekim 1918, FO 248/1203.

[92] A.g.e.

[93] McDonnel letter, 18 Ekim 1918, FO 248/1203.

[94] Başbakan Vusuk önce İngilizlere müzakere konusunda ilk adımı Cengelilerin atması gerektiğini söyledi fakat Cengeliler bu öneriyi görmezden geldi. Bkz.: Eylül 1918 tarihli nota ve başbakanın kabinesinen gönderilen 28 Eylül 1918 tarihli mektup, FO 248/1203.

[95] Kennion memorandum, 23 Ekim 1918, FO 248/1203.

[96] Kennion letter, 5 Kasım 1918, FO 248/1203. Kennion, al-ver ilişkisi kurulmasını önerdi, bu noktada Gilan’daki Belçikalı gümrük memuru ile Cengeliler arasında oluşan görüş ayrılığına işaret etti (Kennion memorandum, 8 Kasım 1918, FO 248/1203).

[97] A.g.e.; İran hükümetinin ve İngiliz heyetinin “kaygı”sı konusunda bkz.: memorandum, “Jangali Situation,” 8 Ekim 1918, FO 248/1203.

[98] Vosouq letter, 14 Kasım 1918, FO 248/1203.

[99] Kennion memorandum, 20 Kasım 1918, FO 248/1203; aynı vergi konusunda toprak ağalarının ve tüccarlarının sundukları dilekçeler konusunda bkz.: Resht report Sayı. 9, 13 Şubat 1919, FO 248/1260.

[100] A.g.e.; Oakshott telegram, 25 Kasım 1918, FO 248/1260.

[101] Sardar, s. 161-63.

[102] 8 Kasım 1916 günü kaleme alınmış mektubunda Vusuk’un kabinesinde yer alan içişleri bakanı, Müfekkir Devlet’e Reşt’teki Rus konsolosuyla birlikte 300-400 Kazak’tan oluşan bir birliği organiz etmesi, Emir Eşayet Halhali’den silahlı adam alması, bunları Cengelileri ortadan kaldırması talimatı verdi. Bakan aynı zamanda bu hamle konusunda General Baratov’dan yardım almaya çalıştı. Mektup Cengelilerin eline geçti ve şurada yayınlandı: Sardar, s. 162-63.

[103] Telegram from British legation at Teheran to the Norperforce, 20 Ocak 1919, FO 248/1243.

[104] V. Vasakouni, “One Year in Gilan, the Political Events of 1919,” Zank, 12 Haziran 1920.

[105] Cox telegram, Sayı. 124, 16 Ocak 1919, FO 248/1243.

[106] Wickham report, 10 Şubat 1919, FO 248/1243.

[107] Cox telegram and letter, 14 Şubat 1919, FO 248/1243.

[108] A.g.e.

[109] Toplantıda Wickham, Oakshott, Mathews ve Reşt’teki birliklere komuta eden subay Thompson da hazır bulundu.

[110] Wickham report, 10 Şubat 1919, FO 248/1243, s. 3.

[111] A.g.e.; Wickham telegram, 7 Şubat 1919, FO 248/1243.

[112] Wickham report, 10 Şubat 1919, FO 248/1243, s. 5. “Doğal olarak tüm Perslere şüphe ve güvensizlikle yaklaşsam da, Küçük Han’ın çok istisnai bir adam, davasına bağlı, sadık biri olduğuna inanmaktan başka çarem yoktu ve geçmiş deneyimler de sözünün senet olduğunu kanıtladı.” Böylece Wickham, Küçük’ün “İngilizler Perslerin gerçek dostlarıydı, Perslerin uluslar arasındaki eski yerini yeniden kazanmasına yardımcı olmak için ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı” şeklindeki taktiksel açıklamasına inandı! (A.g.e., s. 6).

[113] Wickham report, 7 Şubat 1919, FO 248/1243.

[114] Oakshott report, 9 Şubat 1919, FO 248/1243.

[115] Eldrid telegram, 17 Şubat 1919, FO 248/1243.

[116] Resht situation report no. 3, 22 Şubat 1919, FO 248/1260.

[117] Anlaşma metninin Farsça aslı (3 Hut 1297 = 25 Şubat 1919) ve çevirisi: FO 248/1243.

[118] Resht situation report no. 4, 27 Şubat 1919, FO 248/1260.

[119] A.g.e.

[120] Norperforce summary no. 40, 28 Şubat 1919, FO 248/1243.

[121] Wickham report, 10 Şubat 1919, FO 248/1243. Wickham ayrıca, “İttihad-ı İslam mensuplarının yaşadığı yoğun ormanlık alanlardan dolambaçlı bir şekilde geçen Enzeli-Mencil yolu tamamen güvenli iken, Kazvin-Hamedan yolunda soygunlar neredeyse her gün meydana gelmektedir” diyor. Aynı durumu, Sör Percy Cox Ocak ortasında çektiği telgrafında (FO 248/1243, s. 2) da tespit ediyor. Norperforce’un komutanı İngiliz subay Tümgeneral Thompson da aynı şeyi kabul ediyor. Küçük Han’a, anlaşmanın şartlarına “sadakatle” uyması nedeniyle teşekkür eden general, Türklerle savaşa katılma yönündeki tekrarlanan teklifleri reddettiği için onu övüyor. Bkz.: Jangali file 139, 9 Kasım 1918, FO 248.1203.

[122] Norperforce telegram to Baghdad GHQ, 1 Mart 1919, FO 248/1243.

[123] Oakshott report to Norperforce political officer, 9 Aralık 1919 ve Oakshott letter, 11 Aralık 1918, FO 248/1203.

[124] A.g.e.

[125] Oakshott telegram, 28 Aralık 1918, FO 248/1203.

[126] Dr. Ebulkasım Han’ın ayrılması konusunda bkz.: Eldrid report, 22 Şubat 1919, FO 248/1260.

[127] Oakshott telegram, 9 Şubat 1919; Eldrid telegrams, 8 ve 17 Şubat 1919, FO 248/1243.

[128] Resht situation report no. 5, 6 Mart 1919; İngilizlerin eline geçen, Şeyh Mahmud tarafından savaş bakanı Sipahdar Reşti’ye Mart 1919’da gönderilen mektup;; Resht situation report no. 7, 13 Mart 1919, all in FO 248/1260.

[129] Wickham report, 12 Mart 1919, FO 248/1243.

[130] İngilizlerin eline geçen, Muhammed Reşti’nin 19 Şubat 1919 tarihli mektubunun çevirisine ayrıca N. Yortçi’nin Serdar Nusret Erdebili’ye gönderdiği 26 Şubat 1919 tarihli mektuba bakınız, FO 248/1243.

[131] Ahmed’in sadakatsizliğinin bir işareti de askeri operasyonlar için fon sağlamayı reddetmesiydi (Sabouri, Negahi az Daroun, s. 90-91). Bu sıralarda, Hacı Ahmed’in emri altında olan, Cengeli maliyesinden sorumlu olan Rıza Afşar (İngilizlerle yapılan antlaşmanın müzakerecilerinden biri), Cengelilerin sahip olduğu tüm nakit parayla, yani 84.000 tomanla “firar etti” (Sardar, s. 97); Hacı Ahmed’in bu operasyona ne kadar dahil olduğu bilinmiyor.

[132] Hakimi letter to Premier Vosouq, 20 Mart 1919, FO 248/1243.

[133] Sardar, s. 173; Wickham report, 12 Mart 1919, FO 248/1243.

[134] Eldrid report, 20 Mart 1919, FO 248/1243.

[135] A.g.e.; Resht situation report no. 5, 6 Mart 1919, FO 248/1260.

[136] Sardar, s. 174.

[137] Wickham report, 6 Mayıs 1919, FO 248/1243.

[138] Jangali, s. 111-16; Sardar, s. 164-70; Bu görüşmelere dair değerlendirme için bkz.: Wickham’s report, 6 Mayıs 1919, FO 248/1243.

[139] Mirza, telefonla İngiliz subay ile görüşmeyi reddetti.

[140] 29 Mart 1919 tarihli ve Reşt’teki İngiliz kuvvetlerinin komutanı Binbaşı Bredin tarafından imzalanan, Farsça yazılmış ve geniş çapta dağıtılmış bir diğer ültimatomda, halka açık toplantılar yapılması, şah ve hükümetine karşı konuşmalar yapılması, silah taşınması ve Majestelerinin birliklerine veya şahın birliklerine herhangi bir şekilde müdahale edilmesi yasaklanmıştır. Bkz.: FO 248/1260.

[141] Bu düşük sayı ile ilk belirtilen 650 sayısı arasındaki fark, bize firarilerin sayısını vermektedir.

[142] Wickham report, 6 Mayıs 1919, FO 248/1243; benzer bir değerlendirmeyi o dönem Cengeli lideriyle birlikte olan Saburi yapıyor (Negahi az Daroun, s. 94).

[143] A.g.e. Küçük Han’ın temsilcileri, 2 Nisan 1919’da Wickham’a benzer bir teklifte bulundular. Wickham bu teklifi reddederek, Mirza’nın adamlarına İngilizlerin “Küçük Han’a yapılan bildirimde ifade edilenlerden başka herhangi bir şartta bulunmaya hazır olmadıklarını” söyledi (Wickham telgrafı, 2 Nisan 1919, FO 248/1243). Zaman kazanmaya yönelik bir diğer girişim ise Küçük Han’ın Gilan’da eyalet encümeninin zorla örgütleme çabasıydı, ancak İngilizler bunu Tahran’dan yeni sert Genel Vali Serdar Muazzam tarafından gönderilen emirlerle engelledi. Bkz. Reşt durum raporu no. 10, 26 Mart 1919, FO 248/1260.

[144] Küçük Han, yeğeni Mirza İsmail’İ (Davudzade) askeri teçhizat karşılığında 50.000 sterlinlik pirinçle Bakû’ye gönderdi. Bu durum, 1907-1909 yılları arasında Reşt Eyalet Encümeni Başkanı ve İttihad-ı İslam üyesi olan, 1917 yazında Emin Devlet ile birlikte tutuklanan kişinin Başbakan Vusuk’a yazdığı bir mektupta bildirilmiştir (Hacı Mirza Muhammed Rıza Hakimi, 29 Mart 1919, FO 248/1243).

[145] Fahrai’ye (Sardar, s. 178) göre, Davudzade’ye İttihad-ı İslam Komitesi üyesi Meşhedi Alişah eşlik ediyordu. Eldrid bu Alişah’ın Hacı Ahmed Getter’in safında olduğunu söylüyor. 20 Mart 1919 FO 248/1243).

[146] Hakimi letter to Vosouq, 29 Mart 1919, FO 248/1243.

[147] Savaş başlamadan önce İngilizler, Cengelilerin gücünü 1800 kişi olarak tahmin etmişti; bunların 350’si süvari, geri kalanı piyadeydi (“Distribution of Forces of the Ettehad-i Islam”, 7 Şubat 1919, FO 248/1243). Norperforce’tan Yarbay Little’ın raporuna göre (28 Nisan 1919, FO 248/1243), İngiliz ve Pers birliklerinin Fumen’e ilerlediği Nisan ortalarında, Hacı Ahmedin çabalarıyla Cengeli kuvvetleri zaten 1.100’e düşmüştü. Firarlar devam ettikçe, Küçük Han ve Dr. Haşmet güçlerini birleştirdiklerinde, sayıları 700-800’ü bile geçmemişti, öte yandan, İhsan’ın yanında 300’den fazla asker olmadığı tahmin ediliyordu. Little’ın raporuna göre, geriye kalan Cengeli sayısı 100’den azdı.

[148] Wickham report, 6 Mayıs 1919, FO 248/1243.

[149] Bu tür dönekler arasında, Emin Devlet ile işbirliği yaparak Cengelilerin 1917 yazında onu tutuklamasına yol açan Hacı Mirza M. Rıza Hakimi de vardı; İkinci Meclis’in dağılmasından beri Serdar Muhyi, Kirmanşah’taki Alman yanlısı “ulusal hükümet” ile olduğu kadar Vusuk’un kabinesiyle de işbirliği yapmıştı. Sadece iki hafta önce Tahran’daki kardeşine yazdığı mektupta, Vusuk hükümetinin “hükümetin amaçları doğrultusunda 200 asker ve 200 süvari toplamasına, Cengelilerin topladığı vergileri ve yasadışı haraçları bu kuvvetin masrafları için almasına izin vermesi” gerektiğini önermişti. Ayrıca hükümetin Cengelilerle savaşmak için Kazakların gelişini hızlandırması gerektiğini de eklemişti. Bkz. Eldrid telgrafı, 20 Mart 1991, FO 248/1243.

[150] Wickham report, 6 Mayıs 1919, FO 248/1243, italik bana ait. Bu çağrılara ilişkin bir değerlendirme için bkz.: Kuchekpour, Nahzat-i Jangal, s. 17.

[151] Vasakouni, “One Year in Gilan, the Political Events of 1919,” Zank, 7 Ekim 1920.

[152] Wickham report, 6 Mayıs 1919 ve Wickham telegram, 2 Nisan 1919, FO 248/1243.

[153] Wickham (6 Mayıs 1919, FO 248/1243), Dr. Haşmet’in 31 Mart günü 200 adamıyla teslim olduğunu söylüyor. Teslim olan isimlerden Saburi, sayının 180 olduğunu ve 8 Mayıs günü teslim olduklarını iddia ediyor. Lakin bu iddia yanlış olmalı (Negahi az Daroun, s. 11); Fakhra’i (Sardar, s. 179) 270 sayısını veriyor.

[154] Sardar, s. 179.

[155] Vasakouni, “One Year in Gilan, the Political Events of 1919,” Zank, 7 Ekim 1920; Haşmet, Wickham’a “ne yaptıysam vatanseverlikle ilgili yüce gerekçeler üzerinden yaptım” dedi. “Artık Haşmet yaptığı hizmetleri takdir etmeyen ülkede kalmak istemiyordu.” Tıp eğitimini Fransa’da tamamlamak için izin istedi (Wickham report, 6 Mayıs 1919, FO 248/1243); ayrıca Küçük Han’ın teslim olmasına mani olduğunu söyledi (Wickham report, 20 Mayıs 1919, FO 248/1244).

[156] Sabouri, Negahi az Daroun, s. 92-93; Hacavi (“Memoirs,” s. 33) Mirza’nın güçlerini dağıtma kararı konusunu başka şekilde izah ediyor: (1) İngilizlerin iyi örgütlenmiş, iyi idare edilen güçleri yok etmesi mümkün değil; (2) Yağmurlu günlerde Dayleman yakınındaki Kaku dağında gizlice depolanan silah ve cephanenin İngiliz saldırılarına karşı korunması gerekiyordu; (3) Devrimciler, Mazenderan’daki Kocur ile Klarsetak’ta bulunan Mücahidlerin ve Said Devletin yanına sığınmayı umut ettiler.

[157] A.g.e.

[158] Fransız askeri ataşesi, savaş güçlerinin 6.000 kişiden oluştuğunu, bunların 1.500-2.000’inin Hint askeri olduğunu, geri kalanının ise şu şekilde bölündüğünü belirtiyor: (1) 300 İngiliz, makineli tüfekli bir dağ bölüğü, iki dağ topu ve üç veya dört askeri gemi; (2) Tahran Birliği’nden 2.000 Kazak, dört büyük top; (3) Albay Verba ve Yüzbaşı Hudanski komutasındaki Gilan, Erdebil, Kürdistan ve Meşhed Kazak Birlikleri; (4) Emir Afşar liderliğindeki Kazvin, Zencan ve Erdebil’den 400 Şahseven süvarisi; ve (5) Karma Tugay’dan 500 Pers askeri (serbaz). İngiliz kuvvetlerine General Champain, Perslere ise Albay Starosselski’nin komuta ettiği Çarlık subayları komuta ediyordu (raporlar, 8 Mayıs ve 8 Eylül 1919, MAEF Arşivleri, Asya, İsviçre, Pers, 1919-1929, dosya 5).

[159] İttihad-ı Tavaliş adlı Cengeli karşıtı örgüt, esas olarak Binbaşı Oakshott için çalışan İran İmparatorluk Bankası baş sekreteri Mirza Hüseyin Han Münşi’nin çabaları sayesinde kuruldu (Wickham raporu, 6 Mayıs 1919, FO 248/1243).

 

[160] Jangali (s. 119-21), Küçük Han’ın bu konuşmasının biraz farklı bir versiyonunu aktarıyor; Mirza’nın artık direnemeyenlere teslim olmalarını tavsiye ettiğini aktarıyor. Bu versiyon, Serdar tarafından da doğrulanıyor, s. 202-03. Tude yanlısı bir makale, Sadık Han Küçükpur’un hatıratına atıfta bulunarak, Mirza Küçük’ün sistematik olarak düşmanla yüzleşmeyi veya onlara saldırmayı reddettiğini iddia ediyor; Chista, Sayı. 1, 1987, s. 7. Ayrıca bkz. Kuchekpour, Nahzat-i Jangal, s. 18-23.

[161] Bu bilgi, Said Devlet’ten gelen bir mektuptan alınmıştır (Sardar, s. 205).

[162] Kendisi de orada bulunan Saburi, gerekli güvenceleri aldıktan sonra teslim olduklarını belirtmektedir (Negahi az Daroun, s. 108-12); Fahrai, güvencelerin, amanların (güvenlik belgelerinin) eskiden olduğu gibi, Kur’an’ın bir kopyasının iç kapağında verildiğini iddia etmektedir (Sardar, s. 170-80); Öte yandan, Wickham, Dr. Haşmet ve adamlarının hükümet güçleriyle savaştıktan sonra teslim olduklarını bildiriyor; önceki görüşmeleri ve Mirza Küçük tarafından tüm adamlara verilen özgürlük göz önüne alındığında, Wickham’ın iddiası, gerçeği yansıtmaktan çok, kendi yetki alanındaki birlikleri yüceltme amacını güdüyor.

[163] Bunu, kendisi de bu fiziksel ve psikolojik zorlukları yaşamış olan Saburi anlatmaktadır (Negahi az Daroun, s. 112-13); Reşt halkı, tutsakları üzüntü ve keder içinde karşılamıştır. Şaşkına dönen Saburi, Lahicanlıların önceki liderlerine karşı düşmanlığını açıklayamamaktadır. Teslim olanlara değer vermediklerinden ve onları hor gördüklerinden olabilir mi? Hacavi (“Memoirs”, s. 43), Haşmet’e hakaret edenlerin “Haşmet’e ölüm! Yaşasın Ahmed Şah!” diye bağıran bir grup “serseri çocuk” olduğunu söylüyor.

[164] İngilizler, Haşmet ile birlikte 230 esirin geldiğini söylüyor. O sırada Reşt’teki toplam sayı 500’dü, muhtemelen bu sayıya Hacı Ahmed ile teslim olanlar dâhil değildi (telgraf no. 74, 11 Mayıs 1919, FO 248/1244).

[165] Sabouri (Negahi az Daroun, s. 114); Sardar, s. 180-81; bu, tüm Cengelilerin izlenimi gibi görünüyor (Khajavi, “Memoirs”, s. 44). İngiliz siyasi komiser yardımcısına göre (reports, 14 ve 20 Mayıs 1919, FO 248/1244), Haşmet, 12 Mayıs’ta “askeri mahkemede yargılandı”. Askeri “mahkeme”, Çarlık Yüzbaşısı Slivitski başkanlığında Kazak Tümeni’nden dört İran subayından oluşuyordu. Haşmet, “tek amacının İngilizlere karşı çıkmak olduğunu” iddia etti. Öngörülen karar çıktı: İran hükümetine karşı “bilerek” silahlandığı için asılarak ölüme mahkûm edildi. Albay Starosselski, cezanın derhal infaz edilmesini emretti. Bir mollanın ziyaretinden sonra, Haşmet, Kazak silahlarının kesik kesik sesleri arasında süngü zoruyla kontrol altında tutulan 3.000 kişilik dehşete düşmüş, inleyen bir kalabalığın önünde saat 17:00’de idam edildi.

Kerim Keşavarz anılarında, çevresindekilerin Haşmet’in Başbakan Vusuk ve genel valisi tarafından kandırılmasından pişman olduklarını, teslim olmak yerine, canını savaşırken verebilmesini dilediklerini anlatır (Ayandeh, Sayı. 6, 1982, s. 326-27).

[166] Hacavi, “Memoirs”, s. 44. Tude yanlısı yazar M. Peyande, Doktor Heshmat-i Jangali (Tahran, 1989), s. 112-17’de, Dr. Haşmet’in zayıflığını ve rejime boş yere boyun eğişini temize çıkartmak isterken örtük olarak yaşanan felâketin asıl sorumlusunun Küçük Han olduğunu söylüyor. Ayrıca bkz.: Kuchekpour, Nahzat-i Jangal, s. 23-28.

[167] Jangali, s. 118; Khajavi, “Memoirs,” s. 49. O dönem Gilan Adalet Bakanı olan Sadri Eşref masum olduklarını teyit etti (Khaterat, [Tahran 1985], s. 240-41). Emirleri verdiği vakit sarhoş olan genel valinin sadece beş kişiyi astırdığını söylüyor. Hacı Ahmed Kasmai ve adamlarının silahları alınıyor, Kasmai, bir süre hapiste tutuluyor. Serbest kalan Kasmai, kalan ömrünü inzivada geçiriyor. Zira Küçük Han’dan ihanet ederek koptuğu için Gilanlılar kendisinden nefret ediyorlar (Sardar, s. 196-200).

[168] Tutsaklar arasında bulunan Saburi, bu sürgünü tüm detaylarıyla aktarıyor (Negahi az Daroun, s. 116-41). Ayrıca bkz.: Sardar, s. 181.

[169] Wickham report, 6 Mayıs 1919, FO 248/1243.

[170] Sadr ol-Ashraf, Khaterat, s. 241.

[171] Sardar, s. 204-05.

[172] A.g.e., s. 206-07.

[173] Örneğin bkz.: report no. 128, 21 Nisan 1919, FO 248/1243.

[174] İngilizlerin Cengelilerin gücüyle ilgili muhtelif raporları için bkz.: file no. 152, 153, 156, 161, 182, 183, 11-27 Mayıs 1919, FO 248/1244.

[175] Resht political report, 16 Mayıs 1919, FO 248/1244.

[176] Sardar, s. 211. İngilizler, Said Devlet’in Cengelilerle “entrika çevirdiğini”, Küçük Han’ın saklandığı, Hürremabad yakınlarındaki yeri “bilmesine” rağmen bunu gizli tuttuğunu, bunun sebebinin ise Vusuk’a duyduğu düşmanlık olduğunu, onun hayatına kastetmek için bir komplo kurduğunu tespit ettiler (BAGS/MR, s. 383). Mirza, yardım istemek için Hacavi’yi gönderdi, ancak Said Devlet, Hacavi ve arkadaşlarını tutuklatıp hükümet güçlerine teslim ettirdi (“Memoirs”, s. 35-38). Oportünist bir kişiliğe sahip olan Said Devlet, Cengeliler ve Vusuk hükümeti arasında gidip geldi.

[177] Little report, 28 Nisan 1919, FO 248/1243.

[178] “Summary of Intelligence Items,” 22 Nisan 1919, Küçük Han’ın ve başka isimlerin 23 ve 24 Nisan’da gönderdikleri, İngilizlerin eline geçen üç mektubun çevirisi; Wickham reports, 23 Nisan ve 6 Mayıs 1919; all in FO 248/1243.

[179] Resht political report, 20 Mayıs 1919, FO 248/1244. Küçük Han’ın ileride yürüteceği faaliyetlerle başa çıkmak için Reşt’te bir İngiliz birliğinin ve bir askeri uçağın kalması öngörülüyor (A.g.e., s. 3).

[180] Khajavi, “Memoirs,” s. 41-42.

[181] Sabouri, Negahi az Daroun, s. 120-21.

[182] I A.g.e., s. 140-41, 147.

[183] Islamic Republic of Iran, National Archives, Sazman-i Asnad-i Melli, Ganjineh, bk. 1 (Tahran, 1988), s. 70-74. Ancak raporda, Cengelilere karşı kırsalda yürütülen askeri operasyonların Ekim sonlarında sonuç vermeye başladığı da belirtiliyor. Bu, daha sonraki gelişmelerin hükümetin Cengelilerle müzakere etmek zorunda kaldığını gösterdiği için fazla iyimser bir rapor olarak değerlendirilebilir.

[184] Cengeli Hareketi’ne dâhil olanlar, Tavaliş ve Halhal bölgelerindeki aşiret liderlerinin Küçük Han ile işbirliği yapmasının üç nedenini belirtiyorlar. Birincisi, adamlarının kendi yurttaşlarıyla savaşmak istememesi; ikincisi, Ruslardan nefret etmeleri; üçüncüsü, Rusların Cengelilerle başa çıkamaması nedeniyle “bekle gör” tutumunu benimsemeleri (Sardar, s. 93; Div-Sâlâr, Armaghan, no. 8, 1965, s. 371).

[185] Fransız askeri ataşesi, Hacı Ahmed’in “ihaneti” ve Haşmet’in firarının Cengeliler arasında kargaşaya yol açtığına inanıyordu (report, 8 Mayıs 1919, MAEF Arşivleri, Asya, Seri E, İran, 1919-1929, dosya 5).

[186] Bu, aynı zamanda Fransız askeri ataşesinin de görüşüydü; A.g.e.