13 Ocak 2026

, ,

İran ve Amerika: Tarafınızı Seçin



1979’dan beri İran, Batı Asya’ya hâkim olmaya çalışan ABD emperyalizmine tehdit teşkil eden en önemli ulus devlettir. ABD devrimi yok etmek ve İran’ın emperyalizme yönelik tehdidini ortadan kaldırmak için Irak’ı silahlandırdı, İran-Irak Savaşı’nı başlattı. Ama başarılı olamadı.

ABD dünya tarihinin gördüğü en ağır yaptırımları İran’a uyguluyor, dünya genelinde sahip olduğu banka hesaplarını bloke ediyor, ilaç ve önemli makinelere erişmesine mani oluyor. Bu yaptırımlar halk kitlelerine zarar verse de başarılı olamadı.

İran’ın ekonomisinin ABD emperyalizmiyle pek bir bağı yok. Bu, hem tercih hem de zorunluluk gereği yürünen bir yol. Bugün ülke, kendi ilaçlarını ve silahlarını üretiyor, kendi buğdayını yetiştiriyor, ev araç-gereçlerini ihraç ediyor, güçlü bir sağlık sistemi kuruyor vs.[1]

Iran’ın ulusal kurtuluş teorisinden kök alan ulusal ideolojisi, Cabral, Fidel ve Chavez gibi isimlerin ait olduğu soykütüğüne dayanıyor.

ABD’nin öncülük ettiği emperyalizm karşısında bağımsızlaşmak, ondan kurtulmak isteyen her devlet ve halk, bugün cezalandırılıyor, suçlu ilan ediliyor. İran da Venezuela, Küba ve Çin gibi ülkelerle aynı kaderi paylaşıyor. Ama İran direniyor, ısrarla yürüyüşüne devam ediyor.

ABD çökmekte olan bir imparatorluktur.

Tüm imparatorluklar çöker, ABD, bu konuda istisna değildir. Çöküş sürecine girdiği için zayıflamıştır. Ama aynı zamanda köşeye sıkışmış yaralı bir sırtlan gibidir. Giderek vahşileşmekte, öngörülemez eylemler gerçekleştirmektedir.

ABD ve İsrail, İran’a karşı yürüttükleri melez savaşı tırmandırdı, çünkü 12 Gün Savaşı, İran’ın İsrail’i yok edebileceğini ispatladı. Bu noktada ABD ve İsrail, ülke içerisinde karışıklık çıkarsınlar diye CIA ve Mossad ajanlarını devreye soktu. Bu ajanlar, kitlelerdeki direnci kırmak için altyapının önemli bileşenlerin tahrip ediyorlar.

Bu savaş, yerleşimci İsrail devleti için varoluşsal bir mesele. ABD emperyalizmi, İsrail’i kaybetmesi durumunda Afrika, Asya ve Avrupa’yı birleştiren kavşakta kendisi için önemli bir köprübaşından ve dünyadaki en önemli karakolundan olacak. Bu, önemli risklere yol açacak bir ihtimal.

İran, ne “kapitalist” ne de “alt-emperyalist” bir ülke. Ekonomik planda başka ulusları sömürmüyor, topraklarını ve kaynaklarını çalmıyor. Küresel güneydeki çevre ülkelerden biri olarak İran, dünya tarihinin gördüğü en şedit imparatorluğun saldırısı altında.

İran devletini ve ekonomisini ancak ulusal kurtuluş savaşı denilen analitik kategori üzerinden idrak edebiliriz. Ülke, savaşla hayatta kalmaya, halkının karnını doyurmaya, çocuklarını eğitmeye çalışıyor. Savaşla varoluyor.

ABD emperyalizmi çökerse, dünya, eşi benzeri görülmemiş bir dönüşüme tanıklık eder. Bugün İran, bizim adımıza küresel güneyde dünya tarihi açısından önemli bir kurtuluş mücadelesi yürütüyor. Kimse ayağına dolanmasın, yolunda yürümeye devam etsin!

Her savaşın tarafları vardır. Bu savaşın bir tarafında İranlılar, Venezuelalılar ve Kübalılar gibi özgürlük mücadelesi verenler diğer tarafında ise ABD emperyalizmi duruyor. Tarafınızı seçin, o bayatlamış, modası geçmiş, “her iki tarafa da karşıyız” laflarını bir kenara bırakın.

Nina Farnia
12 Ocak 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Setareh Sadeqi Mohammadi ve Christopher Weaver, “Resistance Economies: An Analysis of Resilience against US Sanctions on Iran and Cuba”, 19 Şubat 2025, TF.

[2] Navid Farnia, “Iran’s 12-Day War of Resistance: National Liberation as Self-Reliance”, 8 Ekim 2025, TF.

[3] Brahim Rouabah ve Corinna Mullin, “On the Coloniality of Solidarity: Iran, Imperialist Aggression, and the Western Left’s Blind Spot”, 9 Ekim 2025, TF.

[4] Toussaint Losier, “Pursuing a Third World War in Pieces: The 12-Day War in the Context of US Grand Strategy”, 8 Ekim 2025, TF.

[5] Nina Farnia, “The 12-Day War and the Collapse of US Imperialism”, 16 Ekim 2025, TF.

12 Ocak 2026

, ,

Emperyalizmin Gangster Dönemi

SSCB çöktüğünde, liberal burjuva yazarlar, demokrasinin ve istikrarın dünya üzerinde ulaştığı zaferin damgasını vurduğu dönemin nihayet geldiğini duyurmuşlardı. Bu liberal burjuva yazarlara göre, sosyalizmin gerçekleştirdiği itiraz, gereksiz ve verimsizdi. 

Sömürgelerine siyasi bağımsızlık bahşetmiş, herkese oy hakkı vermiş, refah devleti temelli önlemleri özünde benimsemiş olan kapitalizmin, bu itirazın mevcut olmadığı koşullarda insanlık için barış, ekonomik güvenlik ve bireysel özgürlük sağlayacağına inanıyorlardı.

Öte yandan, kimi solcu yazarlarsa, sömürgeciliğin sona ermesini, herkese oy hakkı verilmesini ve refah devleti önlemlerinin uygulanmasını, sosyalist itiraz sebebiyle varoluşsal tehditle yüzleşen kapitalizmden koparılmış tavizler olarak görmüş, bu itirazın ortadan kalkmasıyla sistemin her daim sahip olduğu yağmacı karakterini sergilemesine ve bu tavizleri geri almasına yol açacağı öngörüsünde bulunmuşlardı. Solcu yazarlar haklı çıktılar.

Burada ele aldığımız konu başlığı olarak emperyalizm, bugün “gangster aşaması” olarak adlandırabileceğimiz aşamaya geçerek, o alenen saldırgan olan doğasını sergileme imkânı buldu.

ABD emperyalizminin yaptığı gibi, Venezuela’nın usulüne uygun olarak seçilmiş Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşini askeri bir operasyonla evlerinden kaçırıp, uydurma suçlamalarla yargılanmak üzere, kelepçeli olarak ABD’ye getirmek ve uygun bir kukla hükümet kurulana kadar ülkelerini doğrudan bir ABD sömürgesi olarak yönetmek, uluslararası davranışın tüm yasal ve ahlaki normlarını ihlal eden, emperyalizmin bu “gangster aşaması”nı örnekleyen, alabildiğine cüretkâr bir eylemdir.

Ancak bu, emperyalizmin gangster aşamasının tanık olduğumuz son eylemidir. Saddam Hüseyin’inin zor kullanılarak devrilmesi ve tamamen asılsız suçlamalarla idam edilmesi, Libya’nın Muammer Kaddafi’sinin vahşice öldürülmesi, Suriye’nin işgali, tek “suçu” emperyalizm destekli bir yerleşimci sömürgeci proje tarafından evlerinden çıkarılmamayı istemek olan Filistin halkına karşı işlenen soykırım, Gazze’nin Donald Trump tarafından seçilen bir “Vali” eliyle yönetilecek bir ABD sömürgesi olarak ele geçirilmesi ve değerli bir gayrimenkul parçasına dönüştürülmesi, bunların hepsi, emperyalizmin gangster aşamasının farklı kesitleridir.

Liberal görüş, gene Donald Trump’ı bir gangster gibi davrandığı için sorumlulukları onun sırtına yüklüyor, onu aykırı bir kişi olarak görüyor, son dönemdeki yağmacı eylemlerin tüm sorumluluğunu yalnızca ona yüklüyor. Oysa yukarıda bahsedilen olayların çoğu Donald Trump’ın iktidara gelmesinden önce gerçekleşti. Trump ile önceki ABD başkanları arasındaki tek fark, diğerlerinin gangster eylemlerini “medeni” bir söylem altında kamufle etmiş olmaları, Trump’ın ise yönetiminin niyetlerini hiçbir şeyden çekinmeden dile dökmesidir. Ayrıca, Filistinlilere yönelik soykırım da dâhil olmak üzere, yukarıda bahsedilen olayların her birine, “liberal” denilen ilkeleri sürekli savunduğunu söyleyen diğer emperyalist ülkeler tam destek vermişlerdir.

Nicolas Maduro’nun kaçırılması bile, Trump’ın gözüne girmek isteyen (maalesef Hindistan da dâhil olmak üzere) küresel güneydeki birkaç ülke haricinde, dünyanın her yerinde kınanırken, saldırı, Almanya, Fransa ve İngiltere’nin aktif veya örtük desteğini almıştır.

Özellikle ABD’nin Avrupalı müttefikleri, Nicolas Maduro’nun otoriter bir yönetici olduğu, bu nedenle görevden alınması için gözyaşı dökülmesine gerek olmadığı yönünde bir argüman öne sürüyorlar. Bu argümanın tamamen saçma olduğu aşikârdır.

Uluslararası hukuk, ABD’nin veya herhangi bir başka ülkenin, orada demokrasi kurmak için başka bir ülkenin işlerine askeri olarak müdahale etmesine izin vermez. Yöneticinin kim olacağına o ülkenin halkı karar verir. Dolayısıyla, Maduro’nun otoriter olup olmamasının ABD müdahalesiyle hiçbir alakası yoktur.

Ayrıca, Trump’ın kendisi de Venezuela’da Maduro'nun başlıca rakibi Maria Corina Machado’nun, Maduro tutuklandıktan sonra yönetimi devralacak kadar yeterli halk desteğine sahip olmadığını açıkça kabul etmiştir. İki ana siyasi platformun bulunduğu bir ülkede, eğer bir tanesi yeterli halk desteğine sahip değilse, diğerinin daha fazla desteğe sahip olması mantıklıdır. Böyle bir durumda, Trump’ın kendisinin ve birçok Avrupalı liderin yaptığı gibi, Maduro’nun siyasi meşruiyetten yoksun olduğunu iddia etmek tamamen saçmadır. Eğer Machado da Maduro da siyasi meşruiyetten yoksunsa, Trump, Venezuela’da kimin siyasi meşruiyete sahip olduğunu belirtmelidir.

Trump, Maduro’yu devirme nedeninin gerçek sebebini, 3 Ocak Cumartesi günü düzenlediği basın toplantısında kendine özgü açık sözlülüğüyle ortaya koydu: “Yer altından muazzam miktarda servet çıkaracağız.” Ona göre, elde edilecek para, sadece Venezuela halkına değil, aynı zamanda Amerikan petrol şirketlerine ve “o ülkenin bize verdiği zararların tazmini için ABD’ye” de gidecek. Bahsettiği “zararlar”sa görünüşe göre Venezuela’nın petrol kaynaklarını millileştirmesinden kaynaklanıyor.

Venezuela, dünyanın en fazla petrol rezervine sahip ülkesi olup, bu rezervler, dünya toplam rezervlerinin %17'sine kadar ulaşmaktadır. Trump’ın Venezuela’nın petrolünü yağmalama önerisi ise, o ülkeyi ele geçirme ve “yönetme” amacının açık bir itirafıdır. Bu, düpedüz gangsterlikten başka bir şey değildir: Bu gangster, şunu söylemektedir: “Sizde petrol var. Başkanınız onu almamıza mani olursa onu kaçırırız, ülkenizi ya bir sömürge gibi yönetiriz ya da onu yağlamamıza izin verecek kukla bir hükümet kurarız.”

Şüphesiz ki, yeraltı ve yerüstü zenginleri türünden bir ülkeye ait kaynakları yağmalamak, emperyalizmin her zaman yaptığı şeydir. Bu faaliyet, emperyalizmin ana omurgasını teşkil eder.

Sömürgeciliğin sona ermesinden sonra emperyalizm, yoluna çıkan hükümetleri devirerek ve yerlerine itaatkâr hükümetler getirerek yağmalama sürecini sürdürmeye çalıştı. Guatemala’da Arbenz’e, İran’da Musaddık’a, (o zamanki adıyla) Kongo’da Lumumba'ya ve Şili’de Allende’ye karşı CIA destekli darbeler, ilk akla gelen örneklerdir. Daha yakın zamanlarda, Doğu Avrupa ve eski Sovyet cumhuriyetlerinde gerçekleştirilen çeşitli renkli devrimler ve Amerika'nın Batı Asya’ya saldırısı da aynı türdendir. Tüm bu önceki vakalar ile Venezuela arasındaki fark, önceki vakalarda ABD’nin iç çatışmada bir tarafı destekliyormuş gibi görünürken, perde arkasında darbeler üzerinde çalışmasıdır; ancak Venezuela’da, iç çatışmada bir tarafı destekleme bahanesi olmadan, doğrudan askeri müdahale gerçekleştirmiştir.

Elbette emperyalizm, maden bakımından zengin olmasalar bile anti-emperyalist hükümetlere sahip ülkeleri de hedef alıyor. Trump, ünlü Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırma girişiminin bir parçası olarak, Küba, Meksika ve Kolombiya’yı hedef alma planlarını zaten açıkladı. Ancak imparatorluğunun etki alanı sadece Latin Amerika ve Karayipler ile sınırlı değil. Bugün dünyada hiçbir ülke, ABD müdahalesi ihtimali karşısında güvende değil.

Sovyetler Birliği, ABD’nin Küba’ya saldırmakla tehdit ettiği Küba füze krizi sırasında, ABD ile nükleer bir çatışmaya girme riskini göze alarak Küba’yı savunmuştu, tıpkı daha önce Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinin ardından İngiliz-Fransız işgaline karşı Mısır’ı savunduğu gibi. Her iki durumda da emperyalizm geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bugün mevcut olmayan Sovyetler Birliği, ABD önderliğindeki emperyalizm tarafından tehdit edilen tüm dünya ülkelerince büyük bir özlemle anılmaktadır.

Emperyalizmin bugüne kadarki en yüksek aşamasını oluşturan bu gangster aşamasının uzun sürmesi mümkün değil. Dünya halkları, özellikle de emperyalizmin kurbanı olmuş üçüncü dünya halkları, kendilerini bir kez daha emperyalist hâkimiyetin yol açtığı esarete teslim etmeyeceklerdir. Aslında, Arap dünyasındaki emperyalist gangsterliğin önceki örneklerinde bile, müdahalenin sonucu amaçlanandan oldukça farklı olmuştur.

Bu bağlamda, Trump’ın Maduro’nun yoldan çekilmesi sonrası onun yerini alan Venezuela Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez’in Amerikan diktasına uyacağına dair sığ varsayımının boşa düşmesi önemlidir: Rodriguez, ABD’nin eylemini kınadı ve Maduro’nun serbest bırakılmasını talep etti. Bunun üzerine Trump, onu “Maduro’dan daha kötü bir kaderle” tehdit etmeye başladı. Gerçekten de tüm ülke, bu ABD gangsterliğine karşı ayaklandı. Sovyetler Birliği’nin yokluğu, emperyalizmi dünyaya hükmetme arayışları konusunda cesaretlendirmiş olsa da, bu hâkimiyet bir hayal olarak kalacaktır.

Prabhat Patnaik
7 Ocak 2026
Kaynak

,

Antiemperyalizmin Yöntemi


Lukács, 1924 tarihli Lenin: A Study on the Unity of His Thought [“Lenin: Düşüncesinin Birliği Üzerine Bir Çalışma”] adlı kitabında, Lenin’in yalnızca emperyalizmin sosyalist devrim için açtığı fırsat kapısını değerlendirmenin araçlarını sunmakla kalmadığını, aynı zamanda Marksistlerin emperyalizm konusunda teorik netliğe kavuşmaları için gerekli yöntemi de sağladığını söyler. Lenin’in yöntemi, işçi hareketine, işçileri kolektif çıkarlarından koparan emperyalist dinamikler karşısında sınıf mücadelesinde nasıl kararlı adımlar atılacağı konusunda yol gösterir.

Lenin’in emperyalizme müdahalesi o kadar önemlidir ki, Lukács, bu müdahalenin tarihsel materyalizm geleneğine yeni bir unsur kattığını savunur. Bu yeni unsur, Lenin’in işçi sınıfı hareketi içerisindeki farklı akımların oportünizm, şovenizm ve revizyonizmle nasıl rabıtalı olduklarını belirlemeye yönelik çabası dâhilinde açığa çıkar.

Emperyalist adımların atıldığı dönemlerde şovenizmin biti kanlanır. Ne var ki şovenizm, ahlaki bir eleştiri olarak anlaşılmamalıdır. O, ırkçılık veya bağnazlıktaki bireyci duruşa indirgenemez, daha ziyade, oportünizmin bir sonucudur. Oportünizmse proletaryanın burjuva çıkarlarıyla iç içe geçtiği zaman ortaya çıkar. Hem oportünizm hem de şovenizm stratejik bir sorundur: Bir işçi, bu iki konumdan birini benimsediğinde, sınıf mücadelesinin doğasına ilişkin hatalı bir bakış açısı benimser, bu da diğer işçilerin sömürüyü normal olarak görmesine yol açar.

Şovenizm, sömürüyü olağan veya doğal olarak yorumlayan, bu haliyle, işçi hareketini tahrif edip başka yönlere yönlendiren bir eğilimdir. Bu nedenle şovenizm, emperyalizm koşullarından neşet eden, o koşulların yoğunlaştırdığı, kitleleri siyaset dışına atan bir eğilimin açığa çıkmasına neden olur.

Şovenizm genellikle, emperyalist savaşın, işçi sınıfının ayrıcalıklı bir tabakasının, maddi teşvikler nedeniyle işçi hareketini terk etmesine yol açtığını savunan “işçi aristokrasisi teorisi”nin merkezi konusudur. İşçi aristokrasisi teorisi, savaş ganimetlerinin işçi hareketinin burjuvalaşmasına neden olduğu fikrini temel alır. İşçi aristokrasisi teorisi, kısıtlı bir teoridir. Bu kısıtlarından biri, günümüzdeki emperyalist savaşın, Birinci Dünya Savaşı öncesi ve hemen sonrasında görüldüğü üzere, işçi hareketine doğrudan bağımlı olmamasıyla ilgilidir.

İşçi aristokrasisi, geçmişte savaş ve zorunlu askerlik meseleleriyle doğrudan bağlantılı olarak belirli bir işleve sahipti. Ama bugün bu tarz bir işleve sahip değil. Yalnız bu, şovenizmin, günümüz emperyalizmi bağlamında işçi sınıfı siyaseti için bir sorun teşkil etmediği anlamına gelmez.

Bence şovenizm ve oportünizm, hâlâ geçerli terimler, çünkü bunlar, proletaryanın bazı kesimlerinin burjuvalaşması sürecine işaret ediyorlar. Bu genele teşmil edilmiş süreç tekrar tekrar ortaya çıkan bir dizi eğilimi açıklama konusunda gerekli teorik çerçeveyi sunuyor.

Lukács’a göre şovenizm, teorik düzeyde revizyonizmin bir sonucudur çünkü revizyonist, proletaryanın kaygılarını veya çıkarlarını öncelikli görmediği için tarihsel materyalizmden sapar. Revizyonist, sınıf mücadelesinin yorumlanmasında emeğin konumunu değil, “toplumun iyiliği” denilen o soyut ve muğlak konumu benimser. Bu nedenle, Lukács’ın dediği gibi, “revizyonist, diyalektiği mahkûm eder”, çünkü o, proletaryanın durumunu tam da burjuva toplumu içerisinde iyileştirmeye çalışır.[1]

Lenin, emperyalizm teorisyeni olarak, şovenizm, oportünizm ve revizyonizm üçlüsünü eleştirel bir şekilde tanımladığı için önemlidir. Onun Emperyalizm broşürünü okuyanlar, bu üçünün de Karl Kautsky ve onun “ultra emperyalizm” teorisinde yoğunlaştığını hatırlayacaklardır.[2] Kautsky’nin “Ultra Emperyalizm” teorisi, tekellerin ortaya çıkmadığı kapitalizmi savunduğu için yanlıştı. Yani Kautsky, emperyalizmin nasıl gerçek bir devrimci kopuş sunabileceğini göremedi.

Bir teori olarak “Ultra Emperyalizm”, emperyalistler arasında tesis edilmiş, kontrol mekanizması olarak iş görecek bir ağa ve ittifaka atıfta bulunur. Oysa bu türden bir ağ ve ittifak teşkil edildiğinde, işçi hareketinde daha büyük bir şovenizme tanık olunacaktır. Zira burada tümüyle burjuva çıkarları uyarınca biçimlenmiş bir emperyalizm anlayışı söz konusudur.

Kautsky, emperyalizm ve savaş karşısında yeterince devrimci değildi çünkü “barışçıl demokrasi”nin emperyalistler arası rekabetten doğabileceğine inanıyordu. Lenin, Kautsky’nin ultra emperyalizmini, barışçıl ve federatif bir Hristiyan devletine benzer bir küresel sistemin ortaya çıkabileceği, bunun emperyalizme son vereceği yönündeki naif görüşe dayandırır. Kautsky, emperyalizm hakkındaki bu hatalı revizyonist görüşlerden hareketle, emperyalizmin en önemli zirvesi olan Birinci Dünya Savaşı konusunda kararsız bir konum aldı ve bu konumunu muhafaza etti. Kautsky’deki kararsızlık ve emperyalizme sunduğu zımni destek, savaş kredileri oylamasında çekimser kalmasında kendisini gösterdi. Birçok insan, bu eylemini savaşa fiilen oy vermek olarak yorumladı.

Bu noktada Lenin, emperyalizmi tanımlamanın zorunluluk olduğunu gördü. Tekelci kapitalizmle eş anlamlı bir kavram olarak gördüğü emperyalizm, Lenin’e göre, 1. Üretimin yoğunlaşmasını, 2. Bankaların dünyada faal olan tekellere egemen olmasını sağlıyor, ayrıca, 3. Sömürge topraklarına el konulmasını gerekli kılıyordu. Bu başlıklar üzerinden Lenin, kapitalist sistemin temel çelişkisinin, küresel kapitalist sisteme ait dürüst serbest ticaret anlayışı ile gerçekte kartellere benzeyen yapı arasında olduğunu tespit etti. Kautsky, ultra emperyalizm teorisinde bu temel çelişkiyi reddediyordu.

Bence Lenin’in emperyalizm teorisinin tarihsel materyalizme getirdiği en önemli değişiklik, devrimin proletarya temelli olması gerektiği iddiasıdır. Başka bir deyişle, emperyalizm çağında proletarya, devrimi bir sonraki mantıksal seviyeye taşıyabilecek tek sınıf olarak ortaya çıkar. Bu nedenle Lenin, proletaryanın görevinin sadece üretim temelli emek mücadeleleri bağlamında kendi ülkesinde lider konuma gelmek değil, aynı zamanda, dünya genelinde tüm ezilen halkların özgürlüğü için ayağa kalkmak olduğunu öne sürdü.[3]

Doğalında, Marksist politik örgütlenme anlayışının alamet-i farikası olarak sınıfın bağımsızlığının zaruri olduğu görüşünden, emperyalizm koşullarında devrimlerin proleter olması gerektiğine ilişkin güçlü iddiayı temel alan devrim teorisine geçildi. Bu da işçi sınıfı hareketinin omuzlarındaki yükü artırdı, çünkü artık hareket, emperyalizmden etkilenen Küresel Güney’deki işçileri de kucaklayan uluslararası liderliği koordine etmekle de görevliydi.

Kapitalizm, tekelci aşamaya geçti. Artık “geberme”nin eşiğindeydi. Bu durum, burjuvaziyi çöküş ve parçalanma sürecinin yol açtığı girdaba sürüklüyordu. Bu çöküş, ideolojik ve kültürel düzeylerde karşılık buldu. Bu da sınıf sistemine dair dünya görüşünü etkiledi. Öyle ki burjuvazi, hatta daha yumuşak ve ilerici türevleri bile, emperyalizmin gündeme getirdiği zorunlulukları yerine getirmekten imtina edemedi.

Emperyalizm, Kültürel Gerileme ve Çöküş

Emperyalizmin gündeme getirdiği zorunluluklar, düşünsel ve kültürel hayatı ele geçiriyor. Burjuvazi, kaçınılmaz olarak, dünya görüşünü savaş, vahşet ve toplumsal kaosa uyacak şekilde değiştiriyor. Sanat ve kültür, iktidarın kimsenin bir şey kazanmamasını sağlayan mantığı temelinde insana dair görüşler geliştiriyor. Toplumun işbirliği temelli inşası ve faaliyeti ihtimali ortadan kalktı. Rekabet, doğal bir şey olarak teorileştirildi. Artık o, piyasanın toplumsal düzeyde ürettiği bir şey değil. Kanaatimce günümüzde toplumsal hayat şu türden bir çelişkiyle malul: teknoloji oligarklarının ideolojisi rekabete karşı, ama rekabet ideolojisi, genel kültür alanı dâhilinde kaçınılmaz ve doğal olarak içselleştirilmiş bir olgu.

Piyasadaki değişkenlik ve uyguladığı şiddet, doğal ve kaçınılmaz kabul ediliyor. Doğalında refahı esas alan toplum sözleşmeleri aşınıyor. Kapitalist egemen sınıf, refah politikalarının etkinliğini açıkça sorgulamaya başlıyor. Kültür, gaddarlığın olağanlaştırılmasının ideolojik bir zorunluluk haline geldiği bir aşamaya geçiyor. Bu geçiş daha çok, genel süreçlere alaycı bir kayıtsızlıkla yaklaşan liberal aydınları etkiliyor. Gerici aydınlarsa savaşı açıktan yücelten yaklaşımlar sergiliyorlar, emperyalizmin gündeme getirdiği zorunlulukları ifade eden görüşleri savunuyorlar.

Emperyalizmin bir krizi tetiklediği açık. Bu kriz, başta tanımladığımız şovenizmdeki ana soruna, yani işçilerin sömürülmesini olağanlaştırma eğilimine katkıda bulunuyor.

Burjuva aydınlarının ekseriyeti, ücretli emeğin sömürülmesi ile sömürgeciliğin tesis ettiği hâkimiyet arasındaki çelişkinin uzlaştırılamayacağını düşünüyor. Bu bağlamda, Lenin’in, daha sonra Lukács’ın geliştirdiği Marksist emperyalizm teorisinin kavramsal zenginliği bu düzlemde açığa çıkıyor. Bu teori, üstyapının (sanat, edebiyat, din, genel olarak kültür) siyasi epistemolojisini ve emperyalist zorunluluklarla nasıl tanımlı hale geldiğini ve onlar eliyle yönlendirildiğini tarihsel olarak açıklamamıza yardımcı oluyor.

Lukács’ın Aklın Yıkımı adlı eserinde, Nietzsche’ye yönelik eleştirisini hatırlamakta fayda var: “Nietzsche, emperyalizmin toplumsal düzeyde militan olan burjuvazisine ve orta sınıf aydınlara bir ahlak temin etti.”

Nietzsche, sınıf sistemi emperyalizmin yoğunlaşmasına tanık olduğu, bu yoğunlaşma neticesinde kendisinin Bismarck’ın devleti Bonapartist bir şekilde yönetmesine olan inancını yitirmesiyle birlikte, bir gerici peygamber olarak arz-ı endam etti. Nietzsche, büyük savaşların, devrimlerin ve karşı devrimlerin yaşanacağı bir dönemi öngördü, ortaya çıkan kaostan yeni bir ülkü devşirdi: “yeryüzünün efendileri”, artık itaatkâr olan sürü, gerektiği şekilde sindirilmiş olan köleler üzerinde mutlak hâkimiyet tesis edebilecekti.[4]

“Güç istemi” gibi doktrinlere verilen zımni desteğin de emperyalist koşullar ve zorunluluklar tarafından şekillendirildiği argümanını, sadece Lukács dillendirmedi. Ernest Seillière de 1905 tarihli k Apollôn ou Dionysos; étude critique sur Frédéric Nietzsche et l'utilitarisme impérialiste [“Apollon veya Dionysos: Friedrich Nietzsche Emperyalist Faydacılık Üzerine Eleştirel Bir Deneme”] adlı eserinde bu argümanı aktarıyordu.

Nietzsche, emperyalizm yanlısı görüşlere sahipti. Bu görüşler, bizim ölümünden sonra ortaya çıkan “Nietzsche” efsanesini ve “Nietzsche” putlarını daha iyi anlamamıza katkı sunarlar. Esasında Nietzsche’nin elde ettiği popülarite, büyük ölçüde emperyalizmin dayattığı zorunlulukları muteber kılması ve onlara destek sunması ile ilgili bir meseledir.

Emperyalist Dönemde Sınıf Bilincinin Yüzleştiği Güçlük

Emperyalizm, Lenin’in “işçiler içerisindeki ayrıcalıklı kesimler” olarak adlandırdığı şeyi meydana getirme eğilimine sahiptir. Buradaki sorun, ayrıcalıklı kesimin ahlaki şovenizmi değil, sınıfsal açıdan şovenizmin öncelikle küçük burjuva dünya görüşünün hâkimiyeti üzerinden dil bulmasıdır. Küçük burjuvazi, şovenizm, revizyonizm ve oportünizmden oluşan o korkunç üçlüyü kuvvetlendirir.

Peki işçi, bu koşullarla nasıl başa çıkacak? Lenin, ilk döneminde kaleme aldığı Ne Yapmalı? kitabında bu konuda bir ipucu sunuyor:

“Sınıf bilincine sahip olmak için, işçinin zihninde, toprak sahibi ve din adamının, yüksek devlet memuru ve köylünün, öğrenci ve serserinin ekonomik doğası ile toplumsal ve politik özelliklerine dair net bir resim olması gerekir. Ancak bu ‘net resmi’ hiçbir kitap vermez. Her bir toplumsal sınıfı düşünsel, ahlaki ve politik hayatının tüm tezahürleriyle gözlemlemeyi somut ve her şeyden önce güncel politik olgular ve olaylardan öğrendiklerinde, işçiler, tüm sınıfların, tabakaların ve nüfus gruplarının hayat ve faaliyetlerinin tüm yönlerine ilişkin materyalist analizi ve materyalist değerlendirmeyi pratikte uygulamayı öğrenirler. İşçiler, her sınıfın ve her tabakanın bencil çabalarını ve gerçek ‘iç işleyiş’ini gizlemek için kullandığı tüm sloganların ve safsataların anlamını kavramalıdırlar. İşçiler, bu sınıfların ve tabakaların güçlü ve zayıf yönlerini bilmeli, belirli kurumlar ve belirli yasalar tarafından hangi çıkarların yansıtıldığını anlamalıdırlar.”[5]

Lenin’in burada vurgulamak istediği şey, kapitalist toplumsal ilişkilerin sonuçlarından birinin ki bu sonuçlara dair bilinç, bizim ille de bir “aşamacı” kapitalizm teorisi sunmamızı gerektirmez, sermayenin ana çelişkisinin, yani işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişkinin, ilk anda saf veya damıtılmış bir biçimiyle ortaya çıkmadığı gerçeğidir.

Emperyalizm, işçi hareketinin ve sınıf bilincinin karşısına bir güçlük çıkartır, çünkü yarattığı parçalanma, bu temel çelişkiyi yerinden ederek gizlemeye çalışır. Domenico Losurdo’nun Class Struggles [“Sınıf Mücadeleleri”] adlı eserinde dile getirdiği gibi, üç tür sınıf mücadelesi vardır:

1. Proletaryanın emek sömürüsü;

2. Sömürgelerin mücadeleleri (emperyalizmin bir sonucu olan mücadeleler);

3. Kadın mücadelesi.

Losurdo’nun sınıf mücadeleleri tasnifindeki özgünlük, bu üç mücadele biçiminin evrimci bir yaklaşım uyarınca, bir sihir sonucu ortaya çıkmaması, aksine, her birinin Marx ve Engels’in erken dönem çalışmalarına kadar uzanan tarihsel materyalizmde mündemiç olmasıdır. En önemlisi, yalnızca emperyalizmde ortaya çıkacak gibi görünen sömürü ve zulüm arasındaki farkın, emperyalizm olsun ya da olmasın, kapitalist sistemin yerleşik bir özelliği olduğunu göstermesidir. Kapitalist gelişmenin eşitsizliği, kapitalist sistem içinde çok sayıda üretim biçimine yol açar; yani feodal ve kölelik varlığını sürdürür.

Marx ve Engels, işçilerin koşullarını yorumlarken onları ezilen kategorisinde ele alır.[6] Ezilenle sömürülen arasındaki ayrımı sıklıkla uzlaşmaz bir fark olarak görenlerin, sömürüyü normalleştiren burjuvazideki tutarsızlığın bir yansıması oldukları üzerinde durulur. Bu nedenle, şovenizmin en vahim etkisi, işçilerin sömürüyü, toplumsal çürümeyi ve yaşam koşullarının bozulmasını normal ve “olması gereken” bir durum olarak görmelerine yol açmasıdır. Şovenizmin iki eğilimini ele almamız önemlidir: Sömürüyü normalleştirme eğilimi ve sömürgeci egemenliğe maruz kalan ezilen halklarla dayanışma kurmayı reddetme eğilimi.[7]

Postone’da Antiemperyalizm Karşıtlığı

Moishe Postone, 2006 tarihli Tarih ve Çaresizlik adlı makalesinde, soldaki savaş karşıtı ve emperyalizm karşıtı mücadeleye yönelik güçlü bir eleştiri sunuyor. Postone, emperyalizm karşıtlığının kapitalizm perspektifini çarpıttığını, mücadele nesnesini tamamen fetişistik bir nesneye dönüştürdüğünü düşünüyor. Yani Postone’a göre antiemperyalist mücadeleler, Amerikan emperyalizmine düşmanlarının üzerine ahlakçılık gömleği geçiriyor. Postone, antiemperyalizmin, emperyalizmin mantığının analizini tümüyle öznel bir tarihsel güce indirgeyerek, teorik ve pratik bir hata yapıyor. Postone'un emperyalizm görüşü, emperyalizmin emek ve sermaye arasındaki temel çelişkiyi gizlediğini savunması bakımından, Lenin’in anlayışına benziyor. Ancak Postone, antiemperyalizmin, küresel kapitalizmi aktörler üzerinden anlayan, sermayenin soyut ve dinamik temelini ihmal eden fetişistik bir küresel kalkınma anlayışına ricat ettiğine inanıyor.[8]

Postone’un görüşüne göre, antiemperyalizm kusurlu ve hatalıdır, çünkü emperyalist dinamikleri yönlendiren unsurların analizinde öznelliği temel alıyor. Bu öznellik, solun sermayenin tarihsel gerekliliğini, nesnel ve (Postone’un sık sık vurgulamayı sevdiği) sermayenin kişisel olmayan tahakküm biçimlerini kavramasını engelliyor.

Postone, küreselleşme karşıtı hareket ve Irak savaşına karşı seferberliklerde ortaya çıkan anti-emperyalizm türünü eleştiriyor. Esasen, bu antiemperyalizm biçiminin, ABD emperyalizminin kurbanlarıyla ve ABD düşmanlarının diktatör liderleriyle duygu ve düşünce temelli dayanışma geliştiren kişisel öfke tarafından yönlendirildiğini düşünüyor; tüm bunlar, aktörlerin temelde iyi veya kötü olduğu ikilikçi bir ahlaki emperyalizm değerlendirmesine yol açıyor. Yalnız bu değerlendirmede söz konusu ikilikçilik sekülerlik düzleminde dile dökülüyor. Netice itibarıyla sol, emperyalizmi popülist bir sınıf mücadelesi anlayışı içinde yorumluyor.

Postone, bu aktörleri temel alan, popülist antiemperyalizmin tarihsel temelini, şiddet yoluyla kişiliği gerçekleştirme anlayışını esas alan varoluşçu ve anarşist felsefi paradigmalarda buluyor.[9] , Postone; Sorel, Fanon ve Pareto’da karşımıza çıkan, varoluşçu ahlakçılık ve şiddetin kurtuluş aracı olarak kullanılması yöntemini esas alan bu mirası kusurlu buluyor, çünkü ona göre bu miras, kapitalizmle değil, burjuva toplumuyla bir kopuşu hedefliyor. Tüm bunlar, solun antiemperyalist stratejilerinde ve bakış açısında göz ardı edemeyeceği bir kişiselleştirme paradigmasına dayanan ahlaki bir isyana işaret ediyor.

Bu hataların tarihsel mihenk taşı, Yeni Sol’da ve sömürüyü ele almaktan vazgeçip bunun yerine yabancılaşma ve bürokratlaşmayı ele almasında bulunuyor. Şiddete duyulan saplantı, aslında kapitalizmin yeterince devrimcileştirilememesiyle ilgili acizliği gizleyen bir öfkenin ifadesidir ve bu kurtuluş paradigmaları, temelde farklı bir tarihsel bağlama uygulanmıştır; yani, Yeni Sol’un emperyalizmle ilgili dünya görüşü, Fordist dünyanın bürokratik durağanlığına yönelik tepkisini Küresel Güney’e yansıtmıştır. Bütün bunlar, derinde siyasete dair umutsuzluğu gizlemektedir.[10]

Bu antiemperyalizmle ilgili teorik miras, diyalektik düşünceyi göz ardı eden ikilikçi bir “direniş” anlayışı biçiminde bir antiemperyalizm yorumuna yol açmıştır. Diyalektik düşünmek derken şunu kastediyoruz: Postone’un da eleştirdiği gibi, ilgili miras, antiemperyalizmin kendi imkânlarının açığa çıkacağı koşulları veya içinde bulunduğu tarihsel bağlamı kavrayamıyor. Dolayısıyla, antiemperyalizm, sermayenin belirleyici yapısal dinamiklerini yanlış anlıyor. Bu cehaletse emperyalist çatışmaya dair bir popülist-fetişist anlayışa, mücadeleyi irade savaşı olarak gören bir anlayışa yol açıyor.

Antiemperyalizm, ezilenlerde romantizme sebep oluyor, bu da mücadeleyi her türden olumlu siyasi değişimden koparma riskini taşıyor. Postone’a göre anti-emperyalizm, kaçınılmaz olarak şovenizmle bağlantılıdır çünkü sermayeye ilişkin doğru ve dinamik bakış açısını yitirmiştir.

Postone’un Antiemperyalizm Karşıtı Eleştiri

Postone’un antiemperyalizm teşhisi, haklı olarak ilişkilendirdiği altmışların siyasi epistemolojilerinde ortak bir dayanağı olan çok özel bir liberal antiemperyalizm biçimini açıklamaya yardımcı olur. Ancak gerçek şu ki, Lenin ile ilişkilendirildiğinde, Postone’un antiemperyalizm eleştirisinin eksik olduğu görülüyor.

Postone’un eleştirisi, Lenin’den çok Kautsky’ye benziyor, çünkü Lenin’e göre revizyonizmin ilk emaresi, emek veya proletarya değil, soyut bir anlamda topluma dair bir bakış açısının benimsenmesidir. Sermayenin aktörlerden bağımsız temeline dair bakış açısı, emperyalizmin nasıl farklı bir kapitalizm biçimi olduğunu açıklayamaz.

Postone’un liberal antiemperyalizme dair tarihsel teşhisi, tarihte sahip olduğu çelişkili temele dikkat kesiliyor, altmışlarda kurtuluş mücadelelerinin aldığı biçimlerin, Gazze’deki soykırımdan İran’la yaklaşan savaşa kadar bugünün tüm savaşlarıyla aynı ölçeğe sahip olmadıkları, eşit düzlemde durmadıkları üzerinde duruyor.

Postone’un sermayeyi kişisel olmayan bir tahakküm sistemi olarak ele alan teorik yaklaşımının haklı yönleri olsa da, kaçınılmaz olarak örtüşen ve ilişki içinde düşünülmesi gereken tahakküm biçimleriyle bütünleşme ve dayanışma kurma yollarını ayırt etmemize yardımcı olmuyor.

Postone’un emperyalizmde tek taraflı olarak tanımladığı temel ayrım, Lenin’de zaten ele alınmış olan bir husustur: sisteme yönelik sınıf saldırısı ile kapitalist olarak anlaşılan sisteme yönelik saldırı arasında bir ayrım söz konusudur. Antiemperyalizmde eksik olan, ikincisidir, sadece birincisine öncelik verilmektedir. Ancak asıl eksik olan, işçi hareketinin hem sisteme hem de aktörlere dair bir bakış açısına nasıl kavuşacağı sorusunun cevabıdır. Aktörlerle ilgili bakış açısı konusunda, emperyalizme özgü zulüm biçimleriyle nasıl bütünleşilecek, işçi sınıfıyla dayanışma nasıl tesis edilecek ve bu mücadeleleri çözülemeyen bir çatışkı olarak görme eğiliminden nasıl kaçınacağız gibi sorular gündeme gelmektedir. Yukarıda gördüğümüz gibi, bu çatışkı, işçi aristokrasisinin yükselişinden değil, öncelikle emperyalist zorunlulukların aşıladığı topyekûn kültürel dönüşümden kaynaklanan derin bir parçalanmanın kaynağıdır. Lenin’in şovenizm eleştirisinde sunduğu belki de en önemli pratik mesaj, bu ikiliği bir kenara bırakıp, bu mücadele biçimlerini birleştirebilecek sınıfsal bağımsızlığı gerçekleştirme sorumluluğunu işçi hareketine yüklemesidir.

Postone’un antiemperyalizmde görülen yeni-romantizme yönelik eleştirisinin ikna edici olduğuna hiç şüphe yok ama bu eleştiri, özünde Wall Street’i İşgal Et eylemleri ile Sanders öncesine, Irak Savaşı karşıtı solun varolduğu döneme ait. Postone’un tespit ettiği şey, liberal antiemperyalizmdeki akıl dışılıktır. Bu akıl dışılık, tam da emperyalist çatışmayı kişiselleştirdiği için akıl dışıdır. Gelgelelim Postone, bu sorunu, yalnızca anlamaya dayalı soyut bir analitik bakış açısına başvurmaktan başka bir şey yapmıyor, onu gidermek için bir yol önermiyor. Postone’da eksik olan şey, proletarya merkezli bir politikaya bağlı bir sınıf analizidir. Lenin’in emperyalizmin yalnızca sınıfsal bağımsızlığı gerekli kılmakla kalmayıp, her devrimin proletarya temelli olması gerektiği yönündeki güçlü iddiası, işçi sınıfının politik ve toplumsal ilişkilerin bütününe dair algısında bir değişime ihtiyaç duyuyor.

Tüm bu tespitler, emperyalizm karşısında pratik idealizmden kaçınmamız gerektiği gerçeğine dikkat çekiyor. Pratik idealizm, Postone’un emperyalist çatışmaların kaçınılmaz bir sonucu olarak tanımladığı öznelcilik türünü ifade ediyor. Lenin’in savunduğu gibi, bu öznelcilik, emperyalizm karşısında işçinin sömürüsünü önemsiz bir konu haline getiriyor.

Bugün, proletaryanın bakış açısından yönetilen bir siyaset inşa etme zorluğuyla karşı karşıyayız ve bu, Lenin ve Lukács’ın da karşılaştığı türden bir sorundur. Lenin ve Lukács zamanındaki işçi sınıfı hareketinin olgunluğu, günümüzdekiyle karşılaştırıldığında elbette çok daha büyüktür; ancak, gerçekten proleter siyaset inşa etmek için, sivil toplum kurumlarının inşasından, siyasi eğitime, parti kurmaya kadar çeşitli stratejiler uygulamamız gerekir.

İşçi sınıfını kararlı kılmayı, sınıf olarak hareket etme kapasitesini artırmayı ve proletaryayı kapitalist siyaseti aşmanın yollarına yönlendirmeyi amaçlayan bir proleter siyaset, yalnızca güçlü bir antiemperyalist duruşa değil, aynı zamanda emperyalizmin kaçınılmaz olarak yol açtığı kültürel ve felsefi sorunlarla yüzleşmemize de ihtiyaç duyar.

Daniel Tutt
20 Haziran 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Lukacs, Georg, Lenin: A Study on the Unity of His Thought, Verso Books, s. 53.

[2] Kautsky’nin emperyalizmle ilgili görüşleri Lenin’in sert eleştirilerinden etkilenmiştir. Ancak daha hoşgörülü yorumlar da incelenmeye değerdir. Neo-Kautskici düşünür Ian Szabo ile yaptığım röportaja bakabilirsiniz: Youtube.

[3] Lenin’in Emperyalizm metninden bir yıl sonra, 1920 yazında, Komintern’in İkinci Kongresi’nin hemen ardından Bakû’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı, başlangıçta Komünist Manifesto’da ve Uluslararası İşçi Birliği’nin Açılış Konuşması’nda ortaya konan sloganı revize etti. Yeni slogan şu şekildeydi: “Bütün Ülkelerin İşçileri ve Bütün Dünyanın Ezilen Halkları, Birleşin!” Domenico Losurdo, bu noktada “ezilen halkların” artık “işçilerin” yanında hakiki birer devrimci özne olarak ortaya çıktığını, slogana “ezilen halklar”ı dâhil etmenin Lenin’in emperyalizm üzerine yazdığı broşürde ima edildiğini belirtirken haklıdır.

[4] Lukács, Georg, The Destruction of Reason, s. 337.

[5] Lenin, Vladimir, What is to be Done?, MIA.

[6] Engels, kadınların özgürleşmesinin genel özgürleşme sürecinin doğal bir ölçüsü olduğunu belirtmiştir.

[7] Losurdo, Domenico, Class Struggles, s. 174.

[8] Postone, Moishe, History and Helplessness, s. 96.

[9] A.g.e., s. 106.

[10] Bu makalem, 16 Mart 2025’te Georgetown Üniversitesi’nde düzenlenen “Emperyalizm Nedir ve Neden Ona Karşı Olmalıyız? başlıklı panelde verdiğim konuşmayı temel almaktadır.

, ,

Amerika’nın İran’da Yüzleştiği Açmaz: Stratejik Tercihler, Küresel Sonuçlar


Kırk yılı aşkın bir süredir ABD İran’ı, Ortadoğu’daki hâkimiyetine yönelik en önemli engel olarak görüyor. Yaptırımlar, gizli yürütülen operasyonlar, siber saldırılar ve askeri tehditler... Her şey devreye sokuldu, ama hiçbiri anlamlı sonuç elde edilemedi.

Ortaya konulan çabalar, daha çok stratejik tuzaklara yol açtı. Amerika’nın önündeki her seçenek, muhtemel kazançları aşan, kendisine ağır gelebilecek kimi riskler barındırıyor. Bugün Washington, sadece İran’ı nasıl yenebileceğini sorgulamakla kalmıyor, onu yenmek için ortaya konulan çabaların yol açtığı sonuçlar kendi canına mal olacak mı olmayacak mı meselesini de tartışıyor.

İçinde bulunduğumuz momenti bilhassa tehlikeli kılan, Amerika’ya baskı uygulayan, ağır gelen farklı hususların yakınlaşmış olmasıdır: İran’daki iç huzursuzluk konusunda anlatılan hikâyeler, ABD’nin varlığına yönelik artan bölgesel düşmanlık, Çin’in artan nüfuzu ve Venezuela’daki kötüleşen durum. Tüm bu başlıklar, hep birlikte, her türlü eyleme ilişkin maliyet-fayda analizinin mantığını tekrar biçimlendiriyor, Amerika’nın gücü çok fazla sayıda cepheye yaymak zorunda kaldığını ortaya koyuyor.

Bölgesel Savaşa Uzanan Kestirme Yol: Lideri Öldürecek Saldırı

Amerika, İran’a doğrudan saldırabilir. Bu saldırı muhtemelen, Ayetullah Seyid Ali Hamaney’e yönelik suikastı, önemli askeri ve sivil altyapının imhasını içerebilir.

Hameney, sadece siyasi bir figür değil, Şiiliğin önemli dini otoritesidir. Onun öldürülmesi, muhtemelen Şiiliğe yönelik saldırı olarak algılanacak, kitlesel seferberliğe, asimetrik savaşa ve Irak, Lübnan, Yemen, Körfez ve ötesinde misillemelerin gerçekleştirilmesine yol açacak.

İran’ı etkisiz kılmak şöyle dursun, bu türden bir eylem, dünyayı etkileyecek önemli sonuçlara yol açabilecek bölgesel bir savaşı tetikler: enerji piyasasında şoklar yaşanır, deniz yolları kesilir, finansal yapı istikrarsızlaşır.

2003’te ABD’nin Irak’ı işgali ve ardından oluşan bölgesel sonuçlar türünden tarihten bildiğimiz örnekler, olası tepkilerin boyutunu ortaya koyuyor.

Altyapı Savaşı: Kaosun İhraç Edilmesi

Bir diğer seçenek ise İran’ın sivil ve ekonomik altyapısını, petrol rafinerilerini, elektrik şebekesini, limanlarını, boru hatlarını ve ulaşım ağlarını hedef alırken içeride karışıklık çıkarmak.

Bu strateji, toplumsal çöküşü bir silah olarak ele alır. Gelgelelim, toplumsal çöküş süreci, kontrol edilebilecek bir şey değildir.

Bu saldırılar, tüm toplumun cezalandırıldığına dair bir algıya yol açacak, sadece İran’daki güçlere değil, ABD ve müttefiklerinin çıkarlarını hedef alacak saldırıları meşrulaştıracaktır.

Böylesi bir durumda Amerikan üsleri, büyükelçilikleri, lojistik merkezleri ve kurumsal varlıklar hedef haline gelir.

İran’ı zayıflatmak şöyle dursun, bu yaklaşım, istikrarsızlığı doğrudan Amerika’ya ve müttefiklerine taşıma riskini içinde barındırır. Tahran haricinde başka yerlerde krizleri tetikler.

Başarısız Bir Strateji Olarak Gizli İstikrarsızlaştırma Faaliyetleri

Üçüncü yol ise gizli istikrarsızlaşma faaliyetleridir. Amerika, bu noktada silahlı örgütleri destekler, sabotajlara izin verir, suikastları teşvik eder, içteki şiddet eylemlerinin artmasını sağlar.

Şimdiye dek bu strateji, büyük ölçüde başarısız oldu. Bu tür örgütler, kitlesel destek elde edemediler. Bilâkis, güvenlik güçlerine ve sivillere yönelik saldırılar, genellikle halktaki birlik duygusunu güçlendirdi, devletin meşruiyetini pekiştirdi.

İran’ı parçalamak yerine, gizli istikrarsızlaştırma çabaları, zayıflatmayı amaçladığı yapıları istemeden güçlendirmiştir.

İran’ın Kırmızı Çizgileri: Misillemenin Kesinliği

İran, kırmızı çizgilerini açıkça ortaya koydu: Herhangi bir ABD askeri harekâtı misillemeye yol açacaktır. Bu tür bir misilleme, sadece Amerikan üsleriyle sınırlı kalmayacaktır.

İsrail, muhtemelen en çok etkilenen taraf olacak. ABD güçleriyle birlikte askeri tesisler ve altyapı da hedef alınacak.

Tahran açısından İsrail, basit bir gözlemci değil, yürütülen her türden İran karşıtı harekâtın ve kampanyanın parçasıdır. Herhangi bir ABD saldırısı, çok cepheli bir savaşı tetikleme riski taşır, tırmanan savaşın yol açtığı maliyeti önemli ölçüde artırır. İran ile savaş, iki taraflı değil, bölgesel ve sistemsel bir çatışmadır.

Çin’in Stratejik Kırmızı Çizgileri

Çin, İran’ı duygusal bir ortak olarak görmekten çok, stratejik bir “menteşe” olarak değerlendiriyor, enerji güvenliği, bölgesel istikrar ve Ortadoğu’yu Orta Asya ve Avrupa’ya bağlayan kara-deniz koridorlarındaki bir düğüm olarak görüyor. Pekin’in asıl meselesi, “Tahran’a sadık kalmak” değil, istikrarsız bir İran’ın sistem yaratacağı risklerdir. Onun için önemli olan, enerji akışındaki kesintiler, deniz taşımacılığı rotalarında yaşanacak değişiklikler ve baskıcı bulunan bir rejimin küresel ticaret açısından merkezi bir bölgede yıkılmasının emsal teşkil etmesidir.

Bilhassa oluşacak şu iki sonuç, Pekin’in tehdit algısını iyice güçlendirir. Çin’in daha güçlü tepki geliştirme ihtimalini artırır. (Çin ille de askeri tepki vermez, ama ekonomi, diplomasi ve jeopolitika düzleminde cepheleşmeye yol açacak adımlar atar.)

* Rusya’nın zayıflamasıyla, karşı tarafı dengeleyen önemli bir gücün devre dışı kalması, Batı’nın Avrasya genelinde önemli avantajlar elde etmesi;

* İran’ın devlet kapasitesinin ve bölgesel ağının nihai olarak tasfiye edilmesi durumunda, düzensizliğin ömrü iyice uzar ya da ABD’nin kritik enerji ve geçiş noktaları üzerindeki etkisini artıracak stratejik ittifaklar kurulur.

Her iki durumda da Pekin, Amerika’nın “başarısını” bir son nokta olarak değil, Çin üzerinde yoğunlaştırılmış baskı için bir prova olarak okuyacaktır.

Bu demek değil ki Çin, doğalında doğrudan çatışmaya girecek. Ancak İran’ın yüzleşeceği çöküş senaryosuna Pekin, ideolojik açıdan onunla yan yana durduğu için değil, bu çöküşün yol açacağı riskleri kısıtlayıp kendisini korumak amacıyla mani olacaktır.

Venezuela: Paralel Kriz

ABD, aynı zamanda Venezuela’da giderek ağırlaşan bir krizle boğuşuyor. Dışişleri Bakanlığı, kaçırılma, iç karışıklık ve silahlı kolektifler sebebiyle, Amerikalılara ülkeyi terk etmeleri çağrısında bulunarak, dördüncü seviye seyahat uyarısı yayımladı.

Amerikalı büyük enerji şirketleri, artık Venezuela’yı “yatırım yapılamaz yer” olarak görüyor, bu değerlendirmeyi güvenlik riskleri ile siyasi istikrarsızlık sebebiyle yapıyorlar.

Böylesi bir dinamiğin kendisini dayatması durumunda ABD, hayatları ve varlıkları korumak adına, askerini doğrudan Venezuela’ya yönlendirmek zorunda kalacak. Bu durumda askeri ve siyasi kaynaklar tükenecek.

Venezuela, artık tali bir mesele değil, İran, İsrail ve Çin ile birlikte dikkat edilmesi gereken bir bataklıktır. Bu sorun, Washington’u sınırlı manevra alanına sahip olduğu paralel krizlere girmeye mecbur etmektedir.

Stratejik Aşırı Yayılma: Kontrolün Kaybı

ABD’nin sorunu, artık “doğru” seçeneği seçmek değil, çok fazla çözülmemiş çatışmanın birikmiş sonuçlarını yönetmektir.

İran’a yapılacak bir saldırı, ABD ve İsrail varlıklarına karşı misillemeye yol açar, bölgesel müttefikleri çatışmanın içine çeker, enerji piyasalarını tahrip eder, Çin ile gerilimi tırmandırır. Bu arada, Venezuela kaynakları tüketmekte, diğer yerlerde gösterilmesi gereken esnekliği azaltmaktadır.

Bu, bir geri besleme döngüsü üretir: bir problemi çözmek için atılan her adım, başka birini şiddetlendirir.

ABD, her yerde faal görünüyor ama hiçbir yerde dizginler onun elinde değil. Güçse artık saldırma yeteneğiyle değil, zincirleme reaksiyonları önleyebilme yeteneğiyle ölçülüyor. İşte Washington, giderek bu yeteneği sergileyemez hale geliyor.

Stratejik aşırı yayılma, kendisini birden hissettiren bir mesele değildir. İçteki uyumun dağılmasıyla birlikte kendisini gösterir. Artık çok fazla cephe, çok fazla düşman ve çok fazla seçenek vardır.

ABD, İran’la karşı karşıya gelirken sadece bir devletle muhatap olmuyor, mevcut tüm sistemi ateşe vermeden teslim alınamayacak bir ağ var karşısında.

Amerika Artık Rahat Değil

Amerika’nın İran’da yüzleştiği açmaz, güçle değil, bağlamla ilgilidir. Artık dünya, tek başına hareket eden bir gücün eskisi gibi işlemesine izin vermeyecek ölçüde birbiriyle fazla bağlantılı, tepkisel ve dirençli bir yerdir.

İran’a yapılacak bir saldırı, sadece İran ile sınırlı kalmayacaktır. Böylesi bir saldırı, İsrail’e, ABD kuvvetlerine, Çin’in stratejik hesaplamalarına, enerji piyasalarına ve küresel istikrara etki edecek sonuçlar doğuracaktır.

Artık soru, ABD’nin İran'a saldırıp saldıramayacağı değil, böyle bir saldırının tetikleyeceği zincirleme reaksiyondan sağ çıkıp çıkamayacağıdır.

İbrahim Mecid
11 Ocak 2026
Kaynak

11 Ocak 2026

,

Batı Marksizminin Paradoksları


Odak noktamızı Hristiyanlıktan Batı felsefesinin saflık fetişi üzerine kurulu dünya görüşüne kaydırdığımızda, Batı Marksizmi içerisindeki temel paradokslardan biri görünür hale gelecektir: Batı Marksizmi, bir yandan, Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan “pozitivist” ve “mekanistik” Marksizmden kendilerini ayırma umuduyla, “ortodoks dogmaya” karşı mücadelelerinde Hegel’e (Hegelci genç Marx’a) dönmeyi savunan Batı Marksizmi, bir yandan da Hegel ve diyalektik üzerine övgüye değer eserler üretme kapasitesine sahip olmasına rağmen, olguları yorumlama konusunda başvurduğu bakış açısı halen daha Parmenidesçi bir katılıkla ve Aristocu ikili düşünce biçimiyle maluldür.[49]

Batı Marksistleri, Hegel’in ruhunu Marksizme yeniden kazandıranlar olduklarını iddia etse de, somut dünyanın analizi söz konusu olduğunda, diyalektikle ilişkisi en alt seviyede olan kesimdir. Batı Marksistleriyle ilgili olarak, Lenin’in İkinci Enternasyonal’de faaliyet yürüten Kautsky ve Bauer gibi isimlere dediğine benzer bir tespitte bulunabiliriz:

“Kendileri Marksist diyalektiği öğrendiler, başkalarına da öğrettiler (bu alanda yaptıkları şeylerin büyük bir bölümü sosyalist yazına yapılmış değerli katkılar olma vasfını her daim muhafaza edecektir). Ancak, bu diyalektiği uygularken yanlış yaptılar: pratikte diyalektiğe aykırı bir tutum içerisine girdiler. Eski biçimlerin hızlı değişimini ve yeni içeriğin eski biçimler tarafından hızla edinilmesi meselesini dikkate alma konusunda yetersiz kaldılar. Bu sebeple, Hyndman, Guesde ve Plehanov ile aşağı yukarı aynı kaderi paylaştılar.”[50]

Batı Marksistleri, tıpkı Hegel gibi, hakikatin kendisini açığa vurduğu süreçte yanlışların bir moment olarak oynadıkları gerekli rolü kavrayamadılar. Hegel’e göre, “yanlış”mış gibi görünen “en genel manada ayırt erme süreci”nin parçasıdır ve Hakikat için “önemli bir moment”tir.[51] Hegel’in eserlerinde sürekli tekrar eden gözde örneklerden biri olarak tomurcuk, çiçek açtığında “yanlış” bir şey olmadığını kanıtlar. Bu noktada Hegel, her bir unsurun organik bütünlüğe ait “momentler” olarak “karşılıklı gereklilik hali”ni sürdürdüğünü söyler.[52]

Sosyalizm, emperyalizmin ve ulusal burjuva sınıfının dış ve iç baskılarıyla karşılaştığında, devrimi korumak için daha fazla “otoriter” konum almak zorunda kaldı diye “ihanete uğramış” sayılmaz. Sosyalizm, geri kalmış bir ekonomiyle karşılaştığında, kendi zıttıyla ilişki kurması ve üretici güçlerini geliştirmek için yabancı sermayeye açılma sürecine girmesiyle de “ihanete uğramış” ya da (küçümseyici bir ifadeyle, Leninist olmayan anlamıyla) “devlet kapitalizmine dönüştürülmüş” sayılmaz.

“Otoriterlik” momenti ya da “yabancı sermayeye açılma” denilen moment, Batı Marksistlerinin bizi inandırmak istediği gibi sosyalizmin yok edici bir inkârı değil, özellikle ilk aşamalarında, “saf” sosyalizm anlayışına ait idealist kavramların aşılmasını ifade eder. Bu iki moment, sosyalizmi geliştirmek için tarihsel açıdan gerekli olan reddiyeler olarak ortaya çıkar. “Savaş komünizmi”nin güçlükleri karşısında Lenin’in Yeni Ekonomi Politika’sına doğru “stratejik ricat”ı gerçekleştirememiş sosyalist bir Rusya (ki bu güçlükler, esasen İngiltere, ABD, Japonya, İtalya ve diğerlerini içeren on beş ülkenin işgali ardından dayatılmıştı) hayatta kalamazdı. Aynı şekilde, “Stalinizm” denilen pratiğin kolektivizasyon çabaları olmasaydı, Sovyetler Birliği, sanayileşme imkânlarını yitirir, fakirleşirdi. Bir de ayrıca Batı’daki genel beklenti ve arzu uyarınca Hitlerci güçler gelir, “Yahudi Bolşevik” tehdidini yok eder, ilk işçi devletini ve emekçi halkların gerçek manada kendi kendilerini yönetme fikrini ortadan kaldırırdı.[53]

Aynı şekilde, Küba devriminden sonra Batista çetelerine “otoriter” bir tarzda müdahale edilmemiş olsaydı, emperyalizm ve ülkedeki karşı-devrimci güçlerin halk devrimini devirmesi için bir yol açılırdı. Daha az “otoriter” olsaydı, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC), savaş sırasında halkının yüzde 20’sini öldüren, ülkeyi 70 yıldır dünyanın en saldırgan yaptırım rejimlerinden biriyle boğan ABD imparatorluğu (ve NATO uşakları) tarafından yürütülen hibrit savaşı atlatamazdı.

Batı Marksistlerindeki saflık fetişinin kınayıp durduğu “otoriterlik” denilen şey, her durumda bir devrimin egemenliğini ve sosyalist demokrasiyi korumak için gerekli bir bileşendir. Çünkü Batı Marksistleri, “otoriterlik” ve “demokrasi”yi soyut bir şekilde ele alıyorlar, yani, “demokrasi hangi sınıf için?” ve “otoriterlik hangi sınıfa karşı?” sorularını sormadıkları için “otoriterliğin”, emperyalizme ve emperyalizmle işbirliği yapan ulusal sınıflara karşı, halk için daha zengin, daha geniş ve daha gelişmiş bir sosyalist demokrasiyi güvence altına almada oynadığı gerekli rolü göremiyorlar.

Aynı şekilde, 1978’de “açılım” gibi korkutucu bir riski almamış olsaydı, Çin, 800 milyon insanı yoksulluktan kurtaramaz (ülkede aşırı yoksulluğu ortadan kaldıramaz), bugün dünyada sosyalist inşanın ve anti-emperyalist direnişin bir simgesi haline gelemezdi. Samir Amin, Çin konusuyla ilgili tespitinde bu gerçeği etkili bir ifadeyle dile getiriyor:

“Çin düşmanlığı, Batı solunun iktidarsız kimi akımlarında görülen ‘yirmi üçüncü yüzyılın komünizmini inşa etmediğine göre Çin ihanet içerisindedir!’ türünden çocukça görüşleri besliyor!”[54]

Batı Marksizmindeki saflık fetişi, saflığın kendisinin imkânsız olduğunu göremiyor. Doğada, toplumda veya düşüncede olsun, her şeyin heterojen ve karmaşık varlıklar olduğunu, zorunlu olarak, sürece tabi haliyle, diğer tüm şeylerle bağlantılı olduğunu, o bütünlüğün ilgili şey eliyle şekillendiğini, ayrıca bütünün o şeyi şekillendirdiğini anlamıyor.

Lenin, “İkinci Enternasyonal’in Çöküşü” adlı çalışmasında bu gerçeği yalın bir dille ifade ediyor:

“Marksist diyalektiğin bize öğrettiği kadarıyla ne doğada ne de toplumda ‘saf’ bir olgu vardır. Zira diyalektik, bize saflıkla alakalı her türden anlayışın dar, tek taraflı bir algıya dayandığını, bu algının nesneyi kendi bütünlüğü ve karmaşıklığı içerisinde kavrayamayacağını söyler.”[55]

Hegel, nitelik açısından yeni bir aşamaya yönelik her sıçramanın, uzun bir sürece ihtiyaç duyduğunu, sürecin yanlışların yapılacağı, başarıların elde edileceği bir dizi momentten oluştuğunu, sürecin bu şekilde olgunlaşacağını anlamıştı. Tin’den bahsederken çocuk metaforuna başvuran Hegel şunu söylüyordu:

“Tıpkı bir çocuğun uzun süre iyi bir şekilde beslenmesi ardından aldığı ilk nefesin, yalnızca niceliksel büyümenin aşamalılığını bozmasında olduğu gibi ki burada çocuğun doğması sonrası niteliksel bir sıçrama yaşanmıştır, oluşum sürecindeki ruh da yavaş ve sessiz bir şekilde olgunlaşır. Bu noktada ruh, önceki dünyasının yapısını parça parça çözerek, birbirinden kopuk belirtilerle anlayabildiğimiz sallantılı hali ortadan kaldırır.”[56]

Batı Marksistleri, sürecin gerekli olduğu gerçeğini görmezden gelirler. Sosyalizmin, insanlık tarihinin niteliksel olarak yeni bir evresinin, zihinlerinde tasarladıkları saf formda, bir anda var olmasını isterler. Bir çocuğun yetişkin gibi davranmasını beklerler, çocuk, Shakespeare’i ezbere okuyup cebir denklemleri çözemediğinde öfkelenirler. Sosyalist devletlerde kınadıkları şeylerin sadece onlara dayatılmadığını, aynı zamanda bu şeylerin ebediyete dek varolmayacaklarını göremezler. Evald İlyenkov’un dediği gibi, bunları “hareketin tarihsel olgunluğundaki eksikliğin emareleri” olarak görmek yerine, tarihsel olan (yani belirli bir bağlama ait olan) zorunluluğu öze yerleştirip ebedileştirirler. Bu nedenle, gözlemledikleri her türden kusur ve eksiği, sosyalizme doğru ilerleyen küresel hareketin rüşeym hali denilen bağlama oturtmayı unuturlar. Dünyanın hâlâ kapitalist emperyalizm tarafından yönetildiğini unutan Batı Marksistleri, sosyalist direniş merkezlerinin eski dünyanın yozlaştırıcı etkilerinden tamamen arınmış olmasını beklerler. Onlar, mevcut koşulların Michael Parenti’nin ifadesiyle, “kuşatma sosyalizmi” olarak adlandırabileceğimiz, sosyalist inşa sürecinin ilk aşamasının oluşmasına neden olduğunu, bu kuşatma sosyalizmininse Vicay Praşad’ın bahsini ettiği, küresel emperyalist güçlerce yürütülen “melez savaş” güçlerine karşı mücadele yürütmek zorunda kaldığını görmezler.

Batı Marksistleri, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde belirttiği gibi, sosyalist toplumun, kapitalist toplumdan neşet etmiş bir toplum olduğunu, dolayısıyla, ekonomik, ahlaki ve düşünsel açıdan, içine doğduğu eski toplumun izlerini taşıdığını unuturlar.[59]

“Kabul Edebileceğimiz Saf Olmayan Tek Şey Emperyalizmdir”:
Kontrollü Karşı-Hegemonya ve Uyumlu Sol

Batı Marksizminin saflık fetişi, çelişkilerle maluldür. Bu kesim, emperyalist Batı’nın kızıl tehlikeye karşı yürüttüğü mücadelelerinin saf olmadığı gerçeği üzerinde pek durmaz. Örneğin, Adorno ve Horkheimer, “istihbarat servisleri eski Nazilerle doldurulmuş olan Batı Almanya’daki ABD’nin anti-komünist kukla hükümetine destek verdiler.” Bu ikili, öte yandan, Sovyetler’i Nazilerle kıyaslıyor, bir yandan da alenen Hitlerci olan fikirleri yayıyordu. O dönemde Adorno, “Doğu’nun Batı Avrupa’nın alt kesimini ele geçirmesi muhtemel. Doğu’ya karşı koyamayanlar, Chamberlain gibi tavizde bulundukları için suçludur” diyordu.

Bugün akademide üst düzey Marksizm olarak tanıtılan bu ikili, ABD’nin Vietnam’a yönelik olarak gerçekleştirdiği barbar istilasını ABD siyasetinin en sağcı unsurlarından duyulabilecek türden söylemlerle destekledi. Horkheimer, 1967’de şunu söylüyordu: “Amerika savaş yürütecekse bu savaş anavatanın savunmasıyla değil, esasen anayasanın ve insan haklarının savunulması ile ilgili olacaktır.”[61]

Soğuk Savaş süreci ilerledikçe, Batı Avrupa’da Kültürel Özgürlük Kongresi (CCF) adı altında yürütülen kültürel propaganda programı, emperyalizmin komünizme karşı küresel mücadelesindeki en önemli adımlarından biri haline geldi.[62] Frances Stoner Saunders’in tespitiyle:

“Zirvede olduğu dönemde Kültürel Özgürlük Kongresi'nin otuz beş ülkede ofisleri, onlarca çalışanı vardı, yirmiden fazla prestijli dergi yayımladı, sanat sergileri düzenledi, bir haber servisine ve sinema şirketine sahipti, önemli isimlerin katıldığı uluslararası konferanslar düzenliyor, müzisyenlere ve sanatçılara ödüller dağıtıyor, onların halka açık performanslar sergilemelerini sağlıyordu.”[63]

Kongrenin görevi, “Batı Avrupalı aydınları büyüleyen Marksizm ve komünizmle bu aydınlar arasındaki bağı kesmek, onları ‘Amerikan tarzına’ daha uygun bir bakış açısına yönlendirmek”ti.[64] Hem Adorno hem de Horkheimer, CCF ile ilgili projelere katıldı. Örneğin Adorno,

“yazılarını CIA tarafından finanse edilen ve kendi türünde Avrupa’nın en büyük süreli yayını olan, CIA’in diğer yayınlarının birçoğu için de model teşkil eden Monat dergisinde yayımladı. Bunun yanı sıra, Adorno’nun makaleleri, gene CIA’e ait olan Encounter ve Tempo Presente dergilerinde yayımlandı. Ayrıca Almanya'da komünistlere karşı kültür sahasında sürdürülen savaşın (Kulturkampf) örgütlenmesi içerisinde muhtemelen lider konumundaki isim olan CIA ajanı Melvin Lasky’yi evinde ağırladı, onunla yazıştı ve işbirliği yaptı.”[65]

Adorno ve Horkheimer, “kapitalizme karşı zaman zaman ne kadar eleştirel olurlarsa olsunlar, başka bir alternatif bulunmadığını, sonuçta, bu konuda hiçbir şey yapılamayacağını veya yapılmaması gerektiğini düzenli olarak vurguluyorlar”dı.[66] Elbette, soyut terimler olan “totalitarizm” veya “otoriterlik”, emperyalist Batı’nın diline doladığı, hiçbir şekilde teyit edilmemiş antikomünist hikâyeler üzerinden komünizm ve faşizmi eşitlemek için kullanıldığında, liberal demokrasi “muhtemel tüm dünyaların en iyisi” olarak görünüyordu.

Sovyetler, İkinci Dünya Savaşı’nda 27 milyon can kaybettikten sonra, burada bu “Marksistler”, komünistlerin faşistler kadar kötü olduğunu iddia ettiler. Her fırsatta, “Doğu’daki ‘barbarlar’a dair, ırkçılığın çıkınından çıkan nitelemelere başvuran” bu Marksist yazarlar, “alt-insan gördükleri insanları ‘canavarlar’ ve ‘Moğol sürüleri’ şeklinde tanımladılar ve bu insanların ‘köleliği’ seçmiş ‘faşistler’ olduklarını açıktan ilân ettiler.”[67]

Adorno ve Horkheimer’deki antikomünizm, esasen Batı Marksizmi’ndeki saflık fetişinin tezahürüydü. Bu tavır, Mareşal Jukov’un ünlü deyişi “Sovyetler Birliği Avrupa’yı faşizmden kurtardı, ama bu yüzden bizi hiçbir zaman affetmeyecekler” sözünün ispatıydı. Sovyetler Birliği’nin insanlığa yaptığı hizmet, Batı’daki pek çok kişi tarafından takdir edilmeyecekti. bu kişiler, tıpkı Adorno ve Horkheimer gibi, SSCB’yi kınarken aynı zamanda kendilerinin de aynı geleneğe, yani Marksizme bağlı olduklarını iddia ediyorlardı. Buradaki paradoks, Sovyet sistemi konusundaki görüşlerde, CIA’in bu “Marksistler”den daha “sol”da olmasıyla ilgiliydi. Bilgiye Erişim Özgürlüğü Kanunu sayesinde ulaşma imkânı bulduğumuz, 1955 tarihli bir CIA belgesi şunları söylüyor:

“Stalin’in zamanında bile kolektif liderlik vardı. Batı’nın, komünist düzen içerisindeki diktatöre dair fikri abartılıdır. Bu konudaki yanlış anlamalar, komünist iktidar yapısının gerçek doğasının ve örgütlenmesinin anlaşılmasındaki eksiklikten kaynaklanmaktadır. Stalin, geniş yetkilere sahip olmasına rağmen, sadece bir takımın kaptanıydı.”[68]

Komünizmi ve küresel Güney ile Ortadoğu’daki sömürgecilik karşıtı hareketleri kınayıp duran Adorno ve Horkheimer’den çok uzak bir isim olmayan Herbert Marcuse de saflık fetişine derinlemesine bağlı bir bakış açısıyla hareket ediyordu. Vietnam Savaşı’nın zirveye ulaştığı momentte Marcuse, Vietnam konusunda doğru bir tespitte bulunuyordu: “Vietnam, sadece uluslararası siyasete ait meselelerden biri değil, sistemin özüyle yakından bağlantılı bir olgudur.”[69]

Ayrıca ABD’nin Vietnam’ı işgalini, kendi içindeki siyah nüfusa muamelesiyle ilişkilendiren Marcuse, Vietnam’daki mücadele türünden sömürgecilik karşıtı mücadelelerin emperyalist merkezlerdeki mücadelelerle ilişkilendirilmesi gerektiğini savunuyordu.[70] Gene de, Vietnam halkının mücadelelerini desteklemesine rağmen Marcuse, Ho Chi Minh ve Vietnam Komünist Partisi önderliğinde ilerleyen mücadelenin sosyalist toplum inşası ile bir ilgisinin bulunmadığını söylüyordu.[71] Çünkü Marcuse, bu mücadelenin sosyalizmin nasıl olması gerektiğiyle ilgili o “saf” fikri uygulamaya koyamadığını, pratikte inşa edilenin gerçek manada sosyalizm olmadığını düşünüyordu.

Marcuse, Sovyetler Birliği’ne de uzaktı. Sosyalizmin inşasında geri kalmış koşullar ve sürekli emperyalist saldırılar nedeniyle karşılaşılan zorlukları kabul eden Marcuse, bu sosyalist inşayı gene de totaliter ve kapitalist yaşam tarzından niteliksel olarak ayırt edilemeyecek bir pratik olarak görüp mahkûm ediyordu. Marcuse, bu bağlamda, Sovyetler Birliği'nin zorunlu olarak savunmada olduğunu, öncelikle üretim güçlerinin, bilim ve teknolojilerin merkezi olarak geliştirilmesine odaklanması gerektiğini anlamıştı. Lenin’in iktidar ele geçirildikten kısa bir süre sonra belirttiği gibi, Sovyetler’in devrimi ve ülkenin egemenliğini koruyacak, süreçte halkın yaşam standartlarını yükseltecek, etkili bir devlet inşa etmesi gerekiyordu. Sovyetler’in “Sömürgeciliğe ve emperyalizme boyun eğmek ya da ekonomik ve teknolojik kalkınmayı hızlandırmak” arasında seçim yapmak zorunda kaldığını söyleyen Marcuse, onun “toplam yönetim gücüne ihtiyaç duyduğunu [öyle ki] teknik bir seviye elde edildikten sonra otomasyon daha hızlı ilerleyebilsin” diye düşünüyordu.[72] Sovyetler, kendisini emperyalist düşmana ancak bu şekilde savunabilirdi.

Bu gerçeği kabul etmesine rağmen Marcuse, Sovyet “totalitarizmini”, Adorno ve Horkheimer’da gördüğümüz, belirli bir temelden yoksun teorik yaklaşım üzerinden eleştirmeye devam etti. Ancak, Adorno ve Horkheimer’ın aksine, Marcuse’un eleştirisi çok daha ilkel düzeydeydi, çünkü Sovyetler Birliği’nin nasıl savunma pozisyonuna zorlandığını ve Batı emperyalizmi tarafından nasıl sınırlanmış olduğunu anlamasına, Sovyetler’in tam da kendisinin farkında olduğu sebeplere bağlı olarak bu işleri yaptığını bilmesine rağmen onu eleştirmekten geri durmuyordu. Saflık fetişi, bu tür değerlendirmelerde kendisini ele veriyordu: Esasında Sovyetler, Marcuse’nin “saf” sosyalizmine layık olamadığı için eleştiriliyor, onun özünde kapitalist yaşam biçiminden farklı olmadığı ileri sürülüyordu.

Marcuse’nin, dünyanın tek boyutlu gerçekliğe tabi olduğu tezini mümkün kılan da bu saflık fetişi ve “diyalektik düşünceyi sosyalist kamp analizine taşıma konusunda sergilediği beceriksizlik”ti.[73] Sosyalist “kamp”, devrimini korumak için saflığını bozmak zorunda kaldığından, Marcuse’ye göre, kapitalist-emperyalist dünyayla arasındaki fark silinmişti. Dolayısıyla sosyalist kamp, küresel sisteme bir alternatif değil, onun bir bileşeni veya bir biçimi olarak görülüyordu. Marcuse, SSCB’yi tıpkı Horkheimer gibi “devlet kapitalizmi” olarak görüp eleştiriyordu.[74] Her iki isim de SSCB’deki sosyalizmin küresel kapitalist sistemden niteliksel açıdan farklı olmadığını, SSCB’nin küresel kapitalist sistemin nispeten daha “otoriter” ve “devletçi” hali olduğunu düşünüyordu.

Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsan adlı eseri, yalnızca gerçeklerin var olmasını sağlayan faktörlere değil de somut olgulara bakıp yargıda bulunanları diyalektik karşıtı bulup eleştiriyor ama kendisi de sosyalist ve kapitalist kampı küresel “tek boyutlu uygarlığa” ait birbiriyle bağlantılı sistemleri olarak eşitlemek suretiyle, kendisi de olguları diyalektik karşıtlığı üzerinden gerçekleri örtbas ediyor.[75] Marcuse’nin sosyalist kampın tıpkı kapitalizm gibi “çalışma ve sermaye verimliliğini yapısal dirence dayanmadan sömürdüğünü, buna karşılık, çalışma saatlerini önemli ölçüde azalttığını ve yaşam konforunu arttırdığını” söyleyebilmesi için, bu durumu doğuran hem mevcut hem de tarihsel koşulları göz ardı etmesi gerekiyordu.[76]

Kapitalizmin emekçi sınıflara mevcuttaki “rahat” hayatı temin edebilmesinin nedeni, son üç yüz yıl boyunca yabancılara ait topraklardaki kaynakların Batı sermayesine akmasını sağlamak için dünyayı sömürgeleştirmiş olmasıydı. Batı kapitalizminin zenginleştiği bu süreç, (“ilkel birikim” adı verilen) sömürgeleştirme ve çitleme gibi ağır sonuçlar doğuran işlemlere ihtiyaç duyuyordu. Bu işlemler dâhilinde, bir yandan Avrupa’daki halk kitleleri yoksullaştırılırken, sömürge halklar soykırımlara tabi tutuldu, Afrikalılar köleleştirildi, onlara ait topraklare el konuldu. Ardından, on dokuzuncu yüzyılın son on yılında kapitalizmin gelişimi modern emperyalizm aşamasına ulaştığında, bu katliam, çok daha geniş boyutlara taşındı. Bu süreç iki dünya savaşına, Nazizme yol açtı, sömürgeleştirilmiş halkların daha fazla katliam ve soykırımla yüzleşmesine neden oldu. Marx’ın dediği gibi, kapitalizmin “tepesinden tırnağına, her gözeneğinden kan ve pislik akıyordu.”[77]

Bununla birlikte, bu süregelen el koyma ve sömürü sürecinin semeresini Batı ülkelerindeki işçiler yemiyordu. Küçük bir kısmın bu sınıfa akıyor oluşu, kapitalist sınıfın cömertliğinin bir sonucu değildi. Lenin’in (ve Engels’in) dediği gibi, “emperyalist ülkelerdeki proletaryanın ayrıcalıklara sahip üst tabakası, kısmen medeni olmayan uluslardaki yüz milyonlarca insanın sırtından geçinir.”[78] İşçi hareketinin “üst tabakasının” sağcı oportünist ve sosyal şovenist kesimlerinin, “emperyalistlere ait aşırı kârlar üzerinden satın alındığı” doğru ve yerinde bir tespittir.[79] Ancak bu noktada, Lenin’in “küçük burjuvazi ve işçi sınıfının belirli bir [üst] tabakası”ndan söz ettiği üzerinde durulmalıdır. Lenin, emperyalist ülkelerdeki tüm işçi sınıfından bahsetmiyordu.[80]

Marcuse’nin de üzerinde durduğu, elde edilmiş “rahat hayat”a ait unsurların bir kısmı, ABD’de (ve Avrupa’da) yüzyıllık işçi mücadelesinin neticesinde elde edilmişti. Bu mücadeleler de çoğunlukla komünistler, sosyalistler ve militan işçi sendikaları tarafından yönetilmişlerdi. Kapitalizm, emekçilere hiçbir rahatlık sunmadı. O tavizleri, bizatihi örgütlü işçi sınıfı mücadeleleriyle kapitalist sınıftan ve onun siyasi kuklalarından kopartıp almıştı. Bu tavizler, esasında radikal dönüşümlerin önünü almak için, stratejik bir gayeyle bahşedilmişlerdi.

Marcuse’ye göre, emperyalist ülkelerin işçi sınıfı, mevcut duruma tümüyle entegre olduğundan, artık devrimci bir sınıf değildi. Bu, doğal olarak ya 1) Tek Boyutlu İnsan gibi metinlerdeki sefil karamsarlığa ya da 2) bütün işin üçüncü dünya tarafından yapılması gerektiği fikrine yol açıyordu. Her iki durumda da, onun pozisyonları emperyalist merkezin kapitalist sınıfını tehdit etmiyordu. Eğer işçilere, Marksistlerin kapitalizmden fayda sağladıkları, dolayısıyla onu değiştiremeyecekleri söylenirse, o vakit sosyalizm için dövüşmezlerdi. Böylelikle, egemen sınıfa koruyucu kalkan temin edilmiş olurdu. Gene aynı şekilde, işçilere, özgür olabilmeleri için üçüncü dünyanın kendilerini özgürleştirmesini beklemeleri gerektiği söylenirse, o vakit küresel sosyalizm mücadelesinin tüm yükü üçüncü dünyaya terk edilmiş olurdu. O sırada kendilerini “istisnai” varlıklar olarak gören Batı Marksistleri, elleri ceplerinde, oturup küresel Güney’in tüm işleri yapmasını beklerlerdi. Bu politik konum, yalnızca emperyalist merkezdeki işçi sınıfı mücadelesi değil, aynı zamanda emperyalistlerin yürüttüğü hibrit savaşın yükünden sosyalist devrimle birlikte kurtulaak olan çevre ülkelerin mücadeleleri için de zararlıydı. Her zaman parlak fikirler dile getiren Henry Winston’ın dediği gibi:

“Marcuse’ye göre, işçi sınıfı, tüm ümitsizliğiyle, gericileşmiş, sisteme koşa koşa entegre olmuştu. O artık kapitalizmin mezar kazıcısı değil, destekçisiydi. [...] Devrimci değişim adına Marksizm-Leninizme yapılan bu türden saldırılar, sık sık gündeme geliyordu. İşçi sınıfının öncü rolüne ilişkin Marksist-Leninist anlayışa yönelik itirazı esas alan bu türden ‘devrimci’ saldırıları tekeller, pasif bir tutumla karşılamadılar. Tekeller, bu saldırıları gerçekleştirenleri eğitim ve kitle iletişim merkezleri aracılığıyla parasal açıdan besledi, teşvik ve reklâm etti.”[81]

Bu konumun farklı biçimleri, ABD solunun aşırı sol kesimlerinde, bilhassa kimi komünist ve anarşist mahfillerde karşımıza çıktı.[82] Aradaki fark şuydu: işçi sınıfı, emperyalizmin merkezindeki hoşluklara teslim olmuş işçilerden ibaret bir toplam yerine (ki Marcuse bu görüşteydi), en azından yüzde 70’ini teşkil eden beyaz kısmıyla işçi sınıfı, işçi değil “yerleşimci” olarak ele alınıyordu. Bu yerleşimciler, yerleşimci-sömürgeci Amerika projesinin gerekli piyade askerleriydiler. Yeni aşırı sol anlayışa göre işçi sınıfı, sermaye ile antagonistik bir ilişki içerisindeki devrimci sınıf olma vasfından uzaktı, “beyaz proletarya” da bir efsaneden ibaretti. Gerçekte sadece “yerleşimci sınıf” diye bir şey vardı.

Bu görüşler, Marcuse’ninkinden çok daha aşırı olsa da, her ikisi de emperyalist merkezin işçi sınıfının devrimci potansiyeli konusunda alabildiğine kötümser bir yaklaşımın gelişmesine neden oldu. Pratiğe dönük fikirleri kapitalist sınıfın hedefleriyle uyumlu olduğu ölçüde, her ikisi kesim de radikal burjuva medyası, akademi ve STK’lar tarafından kucaklandı. Marcuse’nin sosyalist ve kapitalist kampı diyalektik karşıtı bir yaklaşım üzerinden eşitleyen teorisi, sosyalist kampın geri kalmış ülkelerini, Batı’nın harcadığı süreden çok daha kısa bir zamanda sanayileştirdiği gerçeğini de görmezden geliyordu. Üstelik, sosyalist ülkeler, başkalarının topraklarını sömürgeleştirmek, yerli halkı soykırıma tabi turmak veya siyahları köleleştirmek gibi kapitalist gelişimin arka planını teşkil eden iğrenç suçları işlemek zorunda kalmamışlardı. Bilâkis, sosyalist bloktaki sanayileşme süreci, Afrika, Asya, Ortadoğu veya Hint-Amerika coğrafyasında yüzyıllardır Batı sömürgeciliği ve emperyalizminin baskısı altında olan çevre ülkelerin güçlenmesini sağladı (bu süreç, bugün Çin’in Bir Kuşak Bir Yol Girişimi üzerinden ilerliyor).

Marcuse’nin tarihsel özne rolü bahşettiği “üçüncü dünya”, büyük ölçüde sosyalist bloktan gördüğü dayanışma, askeri, politik ve ekonomik düzeyde ondan aldığı yardımlar sayesinde özgürlüğünü muhafaza etmeyi bildi. Sosyalist blokla bir şekilde ilişki kuramayanlarsa, genellikle bağlı oldukları emperyalist güçlerle ilişkilerini yeni-sömürgecilik biçimi altında sürdürmek zorunda kaldılar. Artık ortada belirgin bir farklılık söz konusuydu ve bu farklılık da Avrupa uluslarının hâkimiyetinin aleniyetini yitirmiş olmasıyla ilgiliydi. Hâkimiyet, eski sömürgelerde yüzeyde Batı tarzı burjuva demokrasileri kılıfı altında hükmünü yürütmekteydi. Bu demokrasiler, IMF ve Dünya Bankası gibi dizginleri Avrupa ve Amerika’nın elinde bulunan küresel finans kurumlarınca borç tuzağına sokularak kontrol altında tutuluyorlardı. Yapısal uyum programları aracılığıyla, Batılı emperyalist güçler, yeni-sömürgelerde özelleştirme, kemer sıkma, serbestleştirme ve düzenlemelerin kaldırılması maddeleri üzerine kurulu ajandalarının uygulanmasını sağlıyor, bu ülkeleri, Batılı tekelci sermayenin yağma pratiğine ve bu ulusları yoğun biçimde sömürmesine dönük faaliyetlerine devam etmesi, bu pratiklerin ve faaliyetlerin alanının genişletilmesi için verimli hale getiriyorlardı. Sosyalist kampın yıkılması sonrası bu sürecin işlediği zemin genişletildi, sürecin kendisi iyice derinleştirildi. Böylelikle, (sosyalist dünya ile kurdukları yoldaşça ilişkiler sayesinde) özerk bir konuma sahip olan üçüncü dünya ülkeleri, hızla Batı sermayesinin kulu kölesi kılındı.

Sosyalist kampın teorisini pratiğe taşıyamadığını, bu nedenle, kapitalizmden niteliksel olarak farklı olmadığını belirten (iki olguyu eşitleyen) Marcuse, hem dönem dâhilinde oluşan jeopolitik duruma hem de teorinin kendisine yönelik cehaletini, bilerek ya da bilmeden ortaya koydu. Yirminci yüzyılda sosyalizm, aynı zamanda insanlık tarihinin en büyük emperyalist güçlerin yürüttüğü hibrit savaş karşısında devrimini korudu, ama ülküleştirdiği, niteliksel açıdan yeni bir toplumu inşa edemedi. Esasında tüm ilişkilere kapitalizmin hâkim olduğu bir dünyada, sosyalizm mücadelesinin “saf” sosyalist ülküye benzemesini beklemek idealist ve çocukçaydı.

Gene de Marcuse bile sosyalist kampın emekçi kitlelere rahat bir hayat sunabildiği gerçeğini kabul etmek zorunda kalıyordu. Oysa, Marcuse’nin iddiasının aksine, sosyalist kamptaki bu rahatlıkla, kapitalist kamptaki rahatlık bir tutulamazdı. Rahatlığa yol açan koşulların her iki kampta da temelde farklı olması bir yana, rahatlığın kendisi de bir olgu olarak köklü bir şekilde farklıydı. İş güvencesi, konut, sağlık hizmetleri, eğitim, çocuk bakımı ve devlet tarafından sağlanan diğer sosyal güvenlikler açısından, sosyalist kamptaki rahatlık, Avrupa’nın refah devletini savunan sosyal demokrasi pratikleri dâhilinde emekçi kitlelerin deneyimlekleri rahatlıktan çok daha yüksek seviyedeydi. ABD’deki emekçi kitlelerin deneyimlediği rahatlığınsa on katıydı. Buna, işçi konseyleri ve parti aracılığıyla siyasi katılım yeteneğini, egemen olan dayanışma ruhunu, ayrıca genel olarak ırkçılık ve suçun yokluğunu eklediğinizde, iki tarafı eşitleyen yaklaşımın saçmalığı daha da belirgin hale geliyordu. Bununla birlikte, karşılaştırma, yalnızca kapitalist ve sosyalist kamp arasında yapılmamalı, sosyalist kampın sosyalizmi inşa ettiği dönemle sosyalist kamp öncesi dönemin koşulları da kıyaslanmalıydı. Bu kıyas bile tek başına, sosyalist kampın yüz milyonlarca insana onurlu ve özgür hayatlar sunma konusunda elde ettiği başarıları tarihsel bağlama oturmamızı sağlıyordu. Bu insanlar Marcuse’nin yorumlarını, Batı Marksizminin iman ettiği saflık fetişinde görülen olağan saygısızlık ve sosyal şovenizmin gülünç ve simgesel tezahürleri olarak görüyorlardı.

Marcuse, görecek kadar uzun yaşayamazsa da, sosyalist kampın çöküşü ve çöküşe eşlik eden “şok terapisi”, sadece önceden sosyalist kampa mensup olan ülkelerde yoksulluk, suç, fuhuş ve eşitsizlik ile ilgili oranları hızla artırmak suretiyle, yaşam standardını, yaşam süresini ve siyasi katılım imkânlarını ortadan kaldırdığı süreç üzerinden harap etmekle kalmadı, aynı zamanda üçüncü dünya ülkelerini ve kapitalist kampa mensup ülkeleri de mahvetti.[83] Komünizm tehdidi görünürde ortadan kalkmışken, üçüncü dünyaya ait kaynaklar (ile Sovyet sonrası dönemde devletlere ait kaynaklar) yeniden Batılı güçlerin sofrasına takdim edildi. Bir vakitler sosyalist kampta rahat içerisinde yaşayan işçi sınıfının sunduğu alternatifin baskısından kurtulmuş olan birinci dünya ülkelerinde sermaye, kendi halk sınıflarına yeniden öfke kusma imkânına kavuştu. Böylelikle, işçi hareketinin yüz yıl boyunca elde ettiği kazanımlar aşındı. Güvencesiz, düzensiz ve daha sömürücü iş koşullarının oluşması için zemin hazırlandı. Bu süreçte beyaz proletaryanın önemli bir kısmı sahip olduğu “orta sınıflara has konum”u kısmen yitirdi. Noah Hraçvik’in tespitiyle, bu kesim yeniden proleterleşti.[84]

Daha önce de dile getirdiğim gibi:

“[...] Tek Boyutlu İnsan gibi, ‘her iki tarafı’ eleştirme ve birbirine eşitleme görevini üstlenen eserler, aslında tek tarafın yani kapitalizmin işlerini görürler. Bu iş dâhilinde ilgili eserler, sosyalist deneyleri gayrimeşru ilan eden ‘sol’ kampanyaya katkı sunarlar. ‘Sol’un bu gayrimeşrulaştırma kampanyası, sermayenin meşrulaştırılmasına dönük çabalar dâhilinde merkezi öneme sahiptir.”[85]

Adorno, Horkheimer, Marcuse gibi yirminci yüzyılda açığa çıkmış Batı Marksizmi geleneğine mensup pek çok kişide gördüğüğümüz saflık fetişi, Gabriel Rockhill’in “küresel teori endüstrisi” olarak adlandırdığı yapının mayasını teşkil eder. Söz konusu fetiş, bahsi edilen isimlerin “radikal şifacılar” olarak işlev görmeleri için gerekli ideolojik zemini meydana getirir. Bu isimler, esasında benim “kontrollü karşı-hegemonya” dediğim şeyin ajanları olarak, “radikalleşme potansiyeline sahip unsurları, özellikle gençleri ve öğrencileri, toplum içerisinde emperyalizm yanlısı anti-komünist bir çatı altında yeniden toplamak için radikal pozu keserler, kendilerini bu radikal imaj üzerinden pazarlarlar.[86] Akademide ve medyada, kapitalizmden çok sosyalizmi eleştiren “Marksistler”e rastlamamız asla tesadüf değildir. Hegemonik düzen, halktaki hoşnutsuzluğu mevcut düzeni esaslı olarak sorgulamayan alanlara yönlendiren kontrollü karşı-hegemonik kurumlar, hareketler ve güçler yaratır, besler, bunların her yana nüfuz etmesini sağlar. Batı akademilerinde övülen “Marksist” yazarlar, bu kontrollü karşı-hegemonya sürecinin somutlaştığı aracılardan başka bir şey değildir.

Günümüz bağlamında, kendilerini “Marksist” olarak görmeye devam eden radikal şifacılardan biri olarak Slavoj Žižek’in “komünist pozu kestiği oyun”u, insanları etkileme konusunda tartışmasız en başarılı olan yöntemdir.[87] Batı’nın en tehlikeli filozofu ve dünyanın en tanınmış Marksisti olarak anılsa da, Žižek’i esasında Batı’nın en etkili radikal şifacısı olarak nitelemek mümkündür. Batı Marksizmindeki saflık fetişi dininin yeni papası odur.[88]

Antikomünist Batılı Marksist ataları gibi, Žižek de komünizmi, yani komünist partiler tarafından yönetilen sosyalist devletleri “insanlık tarihinde ideoloji, politika, etik, toplum dâhil tüm alanlarda tanık olunabilecek en kötü felâket” olarak görür, ayrıca, Stalinist rejimin “çekilen çilelerin o soyut düzleminde” Nazizmden daha beter olduğunu savunur.[89] Rockhill’in de dile getirdiği biçimiyle, Mao’nun “on milyonlarca insanı açlığa mahkûm edip acımasızca öldürdüğünü” iddia ederken Žižek, Mao’nun kendi yurttaşlarını öldürmeyi amaçlamadığı sonucuna varan antikomünist Komünizmin Kara Kitabı’nın bile sağında konumlanıyor. [90] Rockhill onunla ilgili şunları söylüyor:

“Gerçek mücadelelerden kök alan, Siyahlara ait müziği temellük edip, evcilleştiren ve ana akımın parçası kılan Elvis gibi, Žižek de en önemli görüşlerini Marksist gelenekten ödünç alıp onların özünü ortadan kaldırmak adına, eğlenceli postmodern bir kültürel aşureye malzeme kılmak suretiyle, ilgili görüşleri neoliberalizmin komünizmden intikam aldığı dönemde birer tüketim nesnesine dönüştürerek meta hâline getirdi.”[91]

Bu “dünyaca ünlü Marksist”, anti-komünist kariyerine eski memleketi olan sosyalist Yugoslavya’da başladı. Burada, kendisinin de kabul ettiği üzere, “sosyalist düzenin altını oymaya yönelik çalışmalara bizzat katıldı.”[92] NATO’nun Yugoslavya’yı acımasızca bombaladığı dönem öncesinde Žižek, “komünist hükümete karşı yürütülen muhalefet hareketinin bir parçası” olan Mladina isimli haftalık dergiye köşe yazıları yazdı. Bu yayın, “Yugoslavya Komünist Partisi’nin uzun ve ayrıntılı raporuna göre, CIA’in desteklemekle suçlanmıştı.”[93]

Ayrıca Žižek, Liberal Demokrat Parti’nin kurucularından biriydi. Partinin önde gelen isimlerinden Žižek, bir süre partiye başkanlık etti. ABD/NATO’nun çoğunlukla sivilleri hedef alan bombardımanı ile birlikte Yugoslavya bölünme sürecine girdiği 1999 yılında Žižek, bu konuya dair şunu söyledi: “Tam da solcu olduğum için ben ‘Bombalansın mı bombalanmasın mı?’ tartışmasıyla ilgili olarak şunu diyorum: Yeterince bomba atılmadı, zaten o bombaların atılması da çok gecikmişti.”[94]

Bugün Batı’dan kaynaklanan histerik Rusya karşıtı propagandanın yayılmasını sağlayan ve “sol” kesimi NATO’nun faşist Ukrayna’ya finansman sağlaması fikrini desteklemeye teşvik eden aynı “Marksist” felsefeci söylüyor bunları. Bu desteğiyle Žižek, insanlığı nükleer kıyamete daha da yaklaştıran, Rusya’ya yönelik vekâlet savaşına katkıda bulunuyor.[95]

Nikos Mottas’ın belirttiği gibi, “Bugün Ukrayna’yı savunmak için NATO’nun daha da güçlenmesi gerektiğini söyleyen şarlatanla, 1999 yılında NATO’nun emperyalist müdahalesi ve Yugoslavya’nın bombalanmasını açıktan destekleyenin aynı kişi olması kesinlikle tesadüf değil.”[96]

Žižek, 24 Şubat’ta başlayan özel operasyonları ait olduğu, onlara sebep olan faktörlerden kopartıyor.NATO’nun doğuya doğru genişlememeye dair vaadini ayaklar altına aldığını, bu durumun Rusya’nın varlığını ve güvenliğini tehdit ettiğini tümüyle görmezden geliyor. 2014’te ABD’nin planladığı Euromaidan darbesini dikkate almayan Žižek, bu darbenin, Neo-Nazi Azak taburu ve faşist Sağ Sektör’ün müdahalesiyle Yanukoviç’in devrilmesine, anti-komünist ve Rusya karşıtı aşırı sağ oligark Petro Poroşenko’nun iktidara gelmesine sebep olduğunu, bu kesimin Nazi ve Hitler işbirlikçisi Stepan Bandera’yı ulusal kahraman ilan ettiklerini, 2014’ten 2022’ye kadar uzana süreçte Donbass bölgesinde çoğunluğu etnik olarak Rus olan 14.000 kişinin, Azak Taburu mensubu Nazilerin kesintisiz top ateşiyle katledildiklerini görmüyor. Žižek, Komünist Parti ve Rusçaya getirilen yasaktan ölümlere yol açan şiddet eylemlerine dek tüm baskı biçimlerini kapsayan, etnik Ruslar ve komünistlerin maruz kaldıkları zulme gözlerini kapatıyor. Donbass halkının 2014’te saldırıya uğramaya başladıklarından beri Rusya’dan yardım talep ettiklerini, bölgedeki en ilerici güçler olarak Rusya Federasyonu, Ukrayna, Donetsk ve Lugansk komünist partilerinin ilk olarak Rus yardım çağrısında bulunanlar olduğu gerçeğinin üzerini örtüyor. 2014 tarihli Minsk anlaşmalarından bu yana Rusya’nın diplomatik çözüm peşinde koştuğunu, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in yakın zamanda kabul ettiği gibi, Batı’nın vaatlerini yerine getirmeye hiçbir şekilde çalışmadığını, bunun yerine, Minsk anlaşmalarını NATO’nun Ukrayna’nın ordusunu Rusya’ya karşı yürütülecek vekâlet savaşı bünyesinde güçlendirmek için zaman kazanmak amacıyla kullandığını görmezden geliyor.[97] Bu bağlam göz ardı edildiğinde, Žižek’in savaş konusundaki tehlikeli ve çocukça pozisyonu anlam kazanıyor. Ancak bu bağlam bilinmediğinde Žižek’i ciddiye alabiliriz.

Küba (ayrıca Çin, Venezuela ve neredeyse diğer tüm sosyalist deneyimler) söz konusu olduğunda Žižek, Küba sosyalizmine yönelik diyalektik karşıtı burjuva eleştirilerini, gerçeği bağlamından koparan nesnelleştirilmiş bir analiz içerisinde dile getiriyor. Küba devrimini yıkmak için son altmış yıl içerisinde uluslararası planda kınanan ambargolardan kimyasal saldırılara, terör finansmanından CIA’in Fidel’in hayatına yönelik gerçekleştirdiği 600’ü aşkın suikast girişimine kadar birçok yönteme başvuran ABD’ye, dünyanın en büyük imparatorluğuna sadece 90 mil uzaklıktaki küçük bir adanın yüzleştiği tarihsel baskıları görmezden geliyor.[99] Bu bağlamı ve onun nasıl ortaya çıktığını göz ardı etmek suretiyle Žižek, devrimin başarısız olduğu ve Kübalıların günlük yaşamının “atalet, sefalet, uyuşturucu, cinsellik ve haz âlemine sığınma pratiği”ne indirgeyen, saflıkçı, diyalektik karşıtı bir sonuca ulaşıyor. Burada bahsedilen paradoksu net bir biçimde görmek mümkün: Küba, desteklemek için fazla “katışkılı” bulunuyor. Küba gibi ülkeler ve oradaki pratikler Žižek gibilerin saf sosyalizmine layık olamıyorlar. Aynı düzeyde şeylermiş gibi görülmüyorlar. Ama nedense aynı Žižek, ABD, NATO ve Nazilere yakın duran faşist Ukrayna devletini Rus tehdidine karşı destekleyebiliyor. Onu kendince “saf” bulabiliyor. Nedense Žižek, Rus tehdidi dediği şeyin eski sömürge ülkelerin (en azından başlarında ABD kuklası hükümetlerin bulunmadığı ülkelerin) ve sosyalist kampın desteğini arkasına aldığını görmüyor.

Bu noktada ayrıca Batı liberalizminin dil ve söylem konusunda belirlediği “kabul edilirlik” sınırlarına da değinmek gerekiyor. Özgeçmişiyle bize antikomünist olduğu, oportünist bir yaklaşımla “komünist pozu kestiği” gerçeğini gözümüze sokan Žižek, 2019 yılında Jordan Peterson ile gerçekleştirilen, mutluluk meselesiyle ilgili tartışmada “Marksist” konumu temsil etmesi için seçilen kişiydi. Kapitalist egemen sınıfın kontrolündeki karşı-hegemonik kurumlar, soyut bir şekilde formüle edilmiş anti-komünist “Marksizm”in tartışma sahnesinde var olmasına tümüyle rıza gösterirler. “Sosyalizm her zaman başarısız oldu” miti sorgulanmadan, sorgulanamaz bir varsayım olarak varlığını sürdüğü sürece, bu saflık fetişi ile uyumlu “Marksizm”e akademide, medyada, STK’larda ve sivil toplumda serbest hareket edeceği alan her zaman tanınacaktır.

Carlos L. Garrido

[Kaynak: The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.]

Dipnotlar:
[49] Bu konuda Marcuse’nin Akıl ve Devrim; Adorno’nun Hegel: Üç Çalışma; Anderson’ın Lenin, Hegel ve Batı Marksizmi eserlerine bakılabilir. Bunlar Hegel’le ve Hegel’le bağlantılı konularla ilgilenen düşünürlerin ürettiği, övgüyle karşılanan metinlerdir.

[50] V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 31 (New York: International Publishers, 1974), s. 102.

[51] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 23.

[52] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 2.

[53] Daha fazlası için bkz.: Domenico Losurdo, Stalin: The History and Critique of a Black Legend, çeviri: David Ferreira (Open Source, 2020).

[54] Samir Amin, Only People Make Their Own History: Writings on Capitalism, Imperialism, and Revolution (New York: Monthly Review Press, 2019), s. 110.

[55] V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 21 (New York: International Publishers, 1974) 236. Türkçesi: İştiraki.

[56] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 6.

[57] Evald Ilyenkov, “From the Marxist-Leninist Point of View.” Marx and the Western World içinde, yayına hz.: Nicholas Lobkowicz (Londra: University of Notre Dame Press, 1967), s. 403.

[58] Michael Parenti, Black Shirts and Reds: Rational Fascism and the Overthrow of Communism (San Fransisko: City Lights Books, 1997), s. 49. Vijay Prashad, Washington Bullets (Yeni Delhi: Leftword Books, 2020), s. 133-134. “Bir toplum üzerinde dört başı mamur bir hâkimiyet tesis etmek için bundan fazlasına ihtiyaç vardır. Bu noktada sabotaj faaliyetleriyle ekonomik ablukayı bunun yanında hakikati ortadan kaldıracak kültür ve medya çalışmalarını içeren bir melez savaşın yürütülmesi gerekir. Melez savaş denilen şey, toplumsal ve politik hayatın farklı kesimlerinden, devlete çalışan ya da çalışmayan aktörleri kullanan geleneksel ve yeni yöntemlerin birleşimini ifade eder. Fikirler sahasında süren cenk, bu melez savaşın parçasıdır. ABD ve ona bağlı oligarşik müttefikler düşman ülkeleri sabotaj ve ekonomik ablukalarla boğar, sonra da hükümet karşıtı ‘renkli devrim’i yapacak unsurlar yetişsin diye halk denilen tarlayı sürer. Rejim değiştiğinde ise halk kendisinin yıllardır taşıdığı umutları karşılayacak yeni bir hükümetin kurulması aşamasında politik ağırlıktan mahrum bırakılır.”

[59] Marx ve Engels, MECW, Cilt. 24, s. 63.

[60] Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism”. Türkçesi: İştiraki; Theodor Adorno, Critical Models: Interventions and Catchwords, çeviri: Henry W. Pickford (New York: Columbia University Press, 2005), s. 94.

[61] Yayına hz.: Wolfgang Kraushaar, Frankfurter Schule und Studentenbewegung: Von der Flaschenpost zum Molotowcocktail 1946-1995, Cilt. I: Chronik (Hamburg: Rogner & Bernhard GmbH & Co. Verlags KG, 1998), s. 252-3. Aktaran: Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”

[62] Frances Stoner Saunders, The Cultural Cold War: The CIA and the World of Arts and Letters (New York: The New Press, 1990), s. 1.

[63] Saunders, The Cultural Cold War, s. 1.

[64] Saunders, The Cultural Cold War, s. 1.

[65] Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”

[66] Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”

[67] Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”

[68] Central Intelligence Agency, “Comments on the Change in Soviet Leadership,” Freedom of Information Act: CIA.

[69] Herbert Marcuse, La fine dell'utopia, çev.: by S. Vertone, (Laterza, Bari, 1968). Akt.: Losurdo, Western Marxism, s. 88.

[70] Marcuse, La fine dell'utopia; Losurdo, Western Marxism, s. 88-89.

[71] Marcuse, La fine dell'utopia, s. 57, 65, 73; Losurdo, Western Marxism, s. 90.

[72] Domenico Losurdo, Western Marxism, s. 90. Herbert Marcuse, One-Dimensional Man (New York: Routledge, 2007), s. 41.

[73] Carlos L. Garrido, “The Relevance and Failures of Marcuse’s One-Dimensional Man,” Hampton Institute (31 Mayıs 2021): Hampton; Marcuse, One-Dimensional Man, s. 128.

[74] Max Horkheimer, “Lo Stato authoritario,” in La società de transizione, ed. by W. Bre de (Einaudi, Turin, 1979), s. 4.

[75] Marcuse, One-Dimensional Man, s. 187, 66.

[76] Marcuse, One-Dimensional Man, s. 46.

[77] Karl Marx, Capital, Cilt. 1 (New York: International Publishers, 1974) s. 760.

[78] V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 23 (Moskova: Progress Publishers, 1974), s. 107

[79] Lenin, CW, Cilt. 23, s. 107.

[80] Lenin, CW, Cilt. 23, s. 110.

[81] Henry Winston, Class, Race and Black Liberation (New York: International Publishers, 1977), s. 215.

[82] Settlers: The Myth of the White Proletariat [“Yerleşimciler: Beyaz Proletarya Efsanesi”], dışişleri ile baklantığı, “J. Sakai” müstear ismini kullanan bir anarjistin elinden çıkmıştı. Kitap komünist solu son birkaç yıl içerisinde yumuşattı. Kitap tam da radikal akademide ve belirli komünist örgütler içerisinde bugünkü ABD’yi “yerleşimci-sömürgeci proje” olarak takdim eden geçici modanın açığa çıktığı dönemde gündeme geldi. Bu sürecin ideolojik liderliğini Gerald Horne ve kitabı The Counter-Revolution of 1776 [“1776 Karşı-Devrimi”] üstlendi. Burada amaç, Trump hareketinin köklerini ve Obama’ya yönelik tepkilerin kaynağını tarihsel planda tespit etmekti. Kitap, Amerikan devriminin gerçekte kölelik kurumunu koruma amacı güden bir karşı-devrim olduğunu söylüyordu. Yalnız bu yerleşimci-sömürgecilik teorisi, Marksizmin ABD’deki devrimci savaşla ilgili görüşlerini görmezden geliyor, böylelikle, ABD toplumunun gelişimi konusunda Marksizmin diyalektik materyalist bakış açısıyla çelişen bir anlayış için gerekli teorik çerçeveyi sunuyordu. Nesnel çelişkileri, gelişmeleri ve süreci ele almayan, niteliksel birikimin sonucu olarak gerçekleşen nicel sıçramaları görmeyen, doğa, toplum ve düşüncede gözlemlediğimiz hareketin diğer temel diyalektik kanunlarını incelemeyen kitap, sonunda, tıpkı Marcuse gibi, emperyalizmin merkezinde yaşayan işçi sınıfının devrimci potansiyeli konusunda alabildiğine kötümser bir görüş dile getiriyordu. Marcuse’nin kitabındaki radikalizm gibi bu kitaptaki radikalizm de burjuva medyasında, STK’larda ve akademide baş tacı edildi, bol bol okundu. Horne’nin kitabına kaynaklık eden 1619 Project [“1619 Projesi”] isimli kitap bu konuda önemli ve güzel bir örnektir.

[83] Sovyetler’in yıkılışının yol açtığı etkiler konusunda daha fazla bilgi için bkz.: Parenti, Blackshirts and Reds; Carlos Martinez, The End of the Beginning; Roger Keeran ve Thomas Kenny, Socialism Betrayed.

[84] Noah Khrachvik, What is to be Done… Like Now? (Dubuque: Midwestern Marx Publishing Press, 2023).

[85] Garrido, “The Relevance and Failures of Marcuse’s One-Dimensional Man.”

[86] Gabriel Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek,” CounterPunch (January 02, 2023): Counterpunch. Türkçesi: İştiraki.

[87] Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek.”

[88] José Dueño, “The most dangerous philosopher in the West?” America (4 Nisan 2018): America.

[89] “‘20th Century Communism’ by Slavoj Žižek,” HARDtalk BBC, kaynak: Simon Gros YouTube hesabı: Youtube; Slavoj Žižek, Did Somebody Say Totalitarianism? Five Interventions in the (Mis)use of a Notion (Londra: Verso, 2001), s. 127-129.

[90] Slavoj Žižek, In Defense of Lost Causes (Londra: Verso, 2009), s. 169.

[91] Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek.”

[92] Thomas Moller Nielsen, “Unrepentant Charlatanism (with a Response by Slavoj Žižek),” The Philosophical Salon (25 Kasım 2019): PS.

[93] Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek.”

[94] Slavoj Žižek, “Against the Double Blackmail,” New Left Review 234 (Mart-Nisan 1999): NLR.

[95] Slavoj Žižek, “Pacifism is the Wrong Response to the War in Ukraine,” The Guardian (21 Haziran 2022): Guardian.

[96] Nikos Mottas, “Slavoj Žižek, an apologist of Capitalism disguised as “Marxist philosopher,” Midwestern Marx Institute for Marxist Theory and Political Analysis (01 Temmuz 2022): MWM.

[97] Scott Ritter, “Merkel Reveals West’s Duplicity,” Consortium News (05 Aralık 2022): Consortium.

[98] “Slavoj Žižek on Cuba and Yugoslavia,” Žižek.UK (01 Aralık 2016): Zizek.

[99] Carlos L. Garrido, “Anti-Government Protests in Cuba Provoked by U.S. Embargo Has Right-Wingers Salivating at the Prospect of Regime Change,” Covert Action Magazine (12 Ağustos 2021): CAM.

[100] “Slavoj Žižek on Cuba and Yugoslavia,” Žižek.