İbretlik

Bob Avakian’ın 1 Ağustos 2020 tarihli açıklaması[1], dünya komünist hareketi tarihine geçecek ibretlik belgelerden birisidir.

Bob Avakian, Maoist hareket içerisinde son yirmi-otuz yıllık süreçte birçok tartışma ve ayrışmada çok etkin rol oynayan bir isimdir. Önceleri Yeni Sentez, birkaç yıldır ise Yeni Komünizm dedikleri çizginin geldiği ibretlik yer, bence itinayla üzerinde durulup, incelenmesi gereken bir durumdur. Keskin sol söylemlerin arkasına gizlenen sağcı çizginin ortaya çıkması için Trump gibi birine ihtiyaç varmış demek ki.

Makaleye dair ilk elden sorulması gereken birkaç soruyu buraya bırakalım:

1- Mevcut ABD yönetimine dair yapılan faşizm tespitinin temeli nedir? Komünist-devrimci hareketin yüz yıllık faşizm tespitleri dışında yeni bir tanımlama/teorik çerçeve mi geliştirildi? Böyleyse bu nedir? Şayet ABD'de faşizm işbaşında ise İran, Türkiye vb. ülkelerdeki yönetim biçimini nasıl tanımlayacağız? Misal, ABD'de faşizmin hangi karakteristik özellikleri bulunmaktadır?

2- Şimdiye değin, özellikle Türkiye'deki komünist-devrimcilerin seçimlerle olan ilişkisini en sert/sol söylemlerle eleştiren Bob Avakian çizgisi, TR gibi ağır faşizm koşulları altında, en fazla HDP gibi demokrat bir partiye oy veren kişi ve kurumları, “reformizm-revizyonizm-burjuva düzene entegrasyon” üzerinden eleştirirken, ABD'de iki büyük burjuva kampın, eli kanlı iki parti ve ismi arasında geçecek olan bir seçime katılmayı hangi teorik-politik argümanlarla açıklamaktadır?

3- “Trump/Pence faşizmi” tespiti yapıp, bunların geriletilmesinin acil görev olduğunu iddia ederek “Demokrat Parti adayı Biden'e oy verin” çağrısı yapmanın, devrimci politika, ABD ve dünya halkları açısından faydası nedir? Misal, Trump öncesi ya da bu Kasım ayından itibaren Trump sonrası ABD yönetimindeki değişikliğin ABD ve dünya halkları açısından getiri-götürüsü nedir/ne olacaktır?

4- Makalenin 4. maddesinde “şiddeti” (ki biz buradan devrimci şiddeti, illegaliteyi, silahlı mücadeleyi vs. anlıyoruz) kategorik olarak reddeden anlayışın oturduğu teorik-politik-pratik çerçeve nedir?

Hıdır Gürz

5 Ağustos 2020

Dipnot

[1] Bob Avakian, “On the Immediate Critical Situation”, 1 Ağustos 2020, Revcom. Türkçesi: YK.

Amil’in Düşünsel Projesi

Mehdi Amil’in Düşünsel Projesi ve Sorun Alanının Dönüşümü

Mehdi Amil’in çalışmalarında belirleyici olan, Arap dünyası ile Marksizm arasındaki karşılaşma ve bu karşılaşmaya dair düşüncelerdir. Bu bağlamda Amil şu tespiti yapar:

“Her bir teorik ve politik adımımızda karşımıza engeller ve güçlükler çıkar. Görebildiğimiz kadarıyla kullandığımız ve her tür bilgi biçiminin üretiminde zaruri olan teorik araçlar olarak Marksist kavramlar, Marksist teorinin üretimine ve sorunlarımıza dair bilimsel bir anlayışın oluşumuna mani olan ana engeller hâline gelmişlerdir.”[1]

Amil’in düşünsel seyahatinin çıkış noktası, işte bu kabuldür. Bu tespit, aynı zamanda Marksizmin genelde Arap dünyasının gerçeklerine, özeldeki Lübnan’daki toplumsal formasyonun gerçeklerine uygun şekilde uyarlanmasına dönük bir çaba olarak okunabilir.

Öte yandan bu çaba konusunda Amil yalnız da değildir. Arap dünyasında Marksizmin tarihi, bu türden görüş ve yaklaşımlarla doludur. Fakat bu tarz çalışmalarda gündeme getirilen Arap Marksizmi, esasen teorik bir zeminden yoksundur. Ama buna karşın Arap coğrafyasında Marksizmin uyarlanması konusunda ciddi çalışmalar yapılmıştır.

Bu çalışmalardan biri, altmışlarda Faslı tarihçi ve felsefeci Abdullah Larui’ye aittir. Marx’ı tarihselcilik düzleminde okuyan Larui, bu okumayı ilgili ideolojinin Arap dünyasına uyarlanması noktasında başvurulacak en uygun çerçeve olduğunu düşünür.[2]

Marksizmin Arap gerçekliğine uyarlanması konusunda gündeme getirilen diğer bir alternatif formül ise “İslamî solculuk” başlığı altında toplanan muhtelif akımlar tarafından geliştirilmiştir. İslamî solculuk, Arap-Müslüman geçmişin içinden Marksizme ve sosyalizme dair gerçekleri çekip çıkartmak için uğraşmıştır.

Dolayısıyla esasen Amil’in çabasını bu iki yaklaşımın karşısına çıkartılan bir seçenek olarak görmek mümkündür. Bu bağlamda Amil, Arap dünyasının tarihselci Marksizmin o teleolojik çerçevesi içinde çözünmesine de Arapların geçmişine sadakatle bağlı olmak adına Marksizmin devrimci niteliğinin sulandırılmasına da karşı çıkar.

Amil’in Marksizminde çıkış noktası, Lenin ve Mao’da da gördüğümüz, “evrensel olanın yapısal düzlemde ayırt edilmesi” [temyiz-i kevniye] ile ilgilidir. Burada Marksizm Arap gerçekliğine, iki karşıtlık düzlemi birbirine bağlanarak uyarlanır.

İlk karşıtlık düzlemi, teori ile politik pratik arasındaki ilişkiyle ilgilidir. Amil bu çelişkiyi komünist partinin politik pratiği ve yeni bir sınıf bilincinin edinilmesi üzerinden çözüme kavuşturur.[3]

“İster istemez sınıfsal pratikler olduğu sürece teorik pratikler, proletaryanın bakış açısı üzerinden uygulanan birer pratik vasfı kazandıkları vakit, yani parti pratiği hâline geldiğinde, devrimci boyuta kavuşurlar.”[4]

Bu geçişkenlik üzerinden teori, sınıf, proletarya ve parti eşitlenip birleştirilir, böylelikle teoriyle pratik arasındaki karşıtlık, çözüme kavuşturulur.

İkinci karşıtlık düzlemi ise çevre ülkelerin genel bağlamına has bir düzlemdir ve özel ile genel, başka bir ifadeyle, Batı dünyası ile Arap dünyası arasındaki etkileşime atıfta bulunur. Amil bu meseleyi, eşitsiz gelişim yasasının tayin ettiği maddi düzlem üzerinden ele alır.

“Marksist düşüncenin birliği ve evrenselliği ile Marksist-Leninist düşüncenin temel yasalarından olan eşitsiz gelişim yasası arasında ne tür bir ilişki vardır? […] Ülkelerdeki maddi koşullar birbirlerinden farklı olduğundan, yüzleşilen muhtelif meselelerdeki farklılığın niteliği ile düşünce düzeyinde oluşan birlik arasındaki çelişkili ilişkiyi nasıl ele almalıyız?”[5]

Larui bu meseleye tarihselcilikle cevap vermektedir. Burada Marx, devrimci değişimin teorisyeni değil, kapitalist gelişimin teorisyeni olarak okunur. Bu tarz bir liberal çıkarımdan uzak durmak adına Amil, Althusserci Marksistlerin her türden Hegelci eğilime yönelik güvensizliği temelinde, bağımlılık teorisine yakın duran bir fikrî hamle dâhilinde, kapitalizmin evrenselliği ile onun ülkeden ülkeye değişen etkilerine dair sırrı çözmek için Sömürgeci Üretim Tarzı kavramını gündeme getirir.[6]

Sömürgeci üretim tarzı, sömürgelere has bir formasyondur veya başka bir ifadeyle, gelişimine emperyalist merkezle kurulmuş yapısal bağımlılık ilişkilerinin yön verdiği kapitalist formasyondur. Amil, bu görüşünü aynı zamanda, genel bağımlılık çerçevesini Althusserci “çağırma” anlayışıyla ilişkilendiren teorik yaklaşımıyla besler.

Burada özel ve genel, bağımlılığın maddi yapısı içerisinde birleştirilir, böylelikle burjuva sınıfının öncü olduğunu söyleyen, kapitalist sistemi ilerici bir sistem olarak gören, ayrıca Batı’nın tarihsel kılavuz olduğunu iddia eden yaklaşımlar devre dışı bırakılır.

Sömürgeci üretim tarzı temelli anlayış, Marx’ı kapitalist gelişmenin teorisyeni olarak Batı’ya hapseder, ama öte yandan da periferiyi Batı’nın tarihsel geçmişi değil de coğrafi açıdan çağdaşı olarak ele alan bir Marksist okumayı mümkün kılar. Bu yaklaşım sayesinde Amil, yereldeki burjuvazinin, sömürgeci üretim tarzının ve küresel kapitalizmin krizlerini anlama, aynı krizin bu üç unsur dâhilinde sunduğu örnekleri idrak etme imkânı bulur. Bu tarz bir okuma ile Amil, tarihselci okumanın tepeden inmeci dilinden uzaklaşır. 1979’da yayımlanan Nazariyye fi el-Mümaresetu’l Siyasiyye’deki [Politik Pratikte Teori] tespiti de bu yöndedir.[7]

Amil bu çalışmayı özel bir tarihsel konjonktürde kaleme alır. Amil’e göre Marksizmi Arap dünyasına uyarlama meselesi, teori ve periferi denilen iki bütünlük arasındaki karşılaşmanın bir sonucu değil, Lübnan ve Arap coğrafyasındaki değişen sorun alanlarına belirli bir Marksizm okumasının uyarlanmasını öngören tarihsel bir projedir. Amil’in bu projesi iç tutarlılığına, bu okuma, ilgili sorun uzamının bir parçası olarak yapıldığında, o uzamın güçlükleri, sorduğu sorular, getirdiği kısıtlamalara cevap olarak ele alındığında kavuşur.

Amil’in belirlediği sorun alanı, çok katmanlıdır. Yetmişlerin Lübnan’ı bağlamında düşünce alanı sınırlı bir özerkliğe sahiptir. Bu darlıkta Amil, farklı düzlemleri ele alır. İlki, politik alandır. Bu düzeyde Amil, karşımıza LKP’nin teorisyeni olarak çıkar ve esas olarak 1967 yenilgisi sonrası dönemin ve Lübnan iç savaşının damgasını vurduğu Lübnan’daki ve belirli ölçüde Arap coğrafyasındaki politik alana müdahale eder.

1967 yenilgisi, belirli Marksist mahfillerin radikalleşmesine sebep olur. Bu isimler, devrimci olduğunu iddia eden Arap rejimleriyle ilgili kanaatlerini değiştirirler ve Filistin devrimci mücadelesinin yükselişe geçmesiyle birlikte, cesaretlenirler.

Lübnan iç savaşı ise savaşın ana oyuncularından birinin teorisyeni olarak Amil için toplumsal, politik ve bölgesel bir mücadeledir. Amil bu süreçte, emperyalizme karşı mücadeleyi Marksizmin sosyo-ekonomik boyutuyla birlikte ele alır.[8] Dahası bu iç savaş, bilhassa altmışların başında cumhurbaşkanı olan Fuad Şehab’ın modernleşmeye yönelik ürkek politikalarının başarısız olması sonrası, Lübnan’da reformların yapılmasının imkânsız olduğunu teyit etmiştir.

Bu süreçte politik gündemin ana maddelerini, ülkenin kimliği, mezhep temelli politik sistemin niteliği ve seküler seçenek ihtimali gibi meseleler teşkil etmiştir. Gelgelelim bu “ülke içini ilgilendiren” meseleler, hikâyenin sadece bir kısmını oluşturmaktadır. Diğer kısım, savaşın bölgesel bileşeniyle, özellikle Filistin meselesi üzerinden bölgede yaşanan ayrışmayla alakalıdır.

Amil gibi birçok Lübnanlı solcu için savaş, Arap milli kurtuluş hareketlerinin mücadelesinin ve Filistin direnişinin bir uzanımı olarak cereyan etmiştir. Bu noktada önemli dönüm noktası ise Lübnan Komünist Partisi’nin ikinci kongresidir.[9]

Amil’e göre politik alanda yaşanan olaylar, Lübnan’daki düşünce alanının süzgecinden geçmekte, bu düşünce alanı ise savaşın başlarında Hristiyan milliyetçi güçlerle radikal güçler arasındaki karşıtlık temelinde biçimlenmektedir. Bilindiği gibi bu radikal güçler, sonrasında Baasçılar, Nasırcılar, farklı Arap milliyetçisi ekipler hâlinde bölünmüş, Marksist ve sosyalist bir dizi akım bu radikal güçlerin içinden çıkmıştır.[10]

Hristiyan milliyetçi güçlerle radikal güçler arasındaki tartışmalar daha çok Lübnan kimliği, ülkedeki politik sistemin niteliği, Arap-İsrail çatışmasında bu politik sistemin oynadığı rol gibi konu başlıklarına odaklanmaktadır. Radikal kamp ise kendi içinde milliyetçi ideolojilerle Marksizm arasındaki ihtilaflara tanıklık etmektedir. Bu tartışmalar ise temelde politik mücadelenin toplumsal boyutuna yoğunlaşmaktadır. Sonrasında Marksistler arasında Marksizmin Arap dünyasına uygun şekilde uyarlanması, savaş, mezhepçilik ve kitle anlayışları gibi konularda tartışmalara tanık olunmuştur.

Amil’in yerelde ele aldığı düşünsel ve politik alanları dikine kesen alan ise Batılı teorik alandır. Bu alanı esas biçimlendirense bilhassa Louis Althusser, Nicos Poulantzas, ve Yves Lacoste’un çalışmalarının Fransız felsefesine ve Marksist teoriye yaptığı katkılardır. Düşünce üretiminin tali görüldüğü koşullarda, farklı bir bağlamda üretilen fikirlere ve anlayışlara nadiren rastlanabilmektedir.[11] Her ne kadar Amil, periferide olmanın ceremesini çekip Batı sahasına müdahil olamasa da Lübnan ve Batı’daki iki düşünce sahası arasındaki benzerlikler üzerine sürekli kafa patlatmış, iki saha içerisindeki konumunu netleştirmeye çalışmış, buradan da karşıya aldığı isimleri bu saha temelinde incelemiştir.

Amil’in sorun alanında belirleyici olan, farklı sahalar arasındaki ilişkilerden oluşan çok katmanlı uzamdır. Burada farklı zamansallıklar ve meseleler sürekli irdelenir. Özelde bu sorun alanını temelde karakterize edense bir yandan yereldeki politik alanla düşünce alanı arasındaki ilişki, bir yandan da Batılı teori alanının yereldeki teori alanı arasındaki ilişkidir. Düşünce alanı zayıf bir özerkliğe sahiptir, bu anlamıyla periferideki düşünce üretiminin tabi olduğu koşullara dair sınırlı bir görüş sunar.

Amil, kendi Arap Marksizmi projesini tam da bu bağlamda geliştirir. Bu çok katmanlı sorun alanında Marksizm, Mignolo’nun ifadesiyle, “sınırlarda ifa edilen bir tür düşünme pratiği” olarak varolur. Sınırlarda düşünmek, hem modern-sömürgeci dünya sisteminin iç sınırlarında hem de dış sınırlarında yapılan bilgi üretimi üzerine eleştirel düşünmek” demektir.[12]

Amile’e göre Marksizm, toplumsal dünyayla ilgili bir bakış açısını ifade eder. Marksizm, Amil’in sorun alanını oluşturan muhtelif alanları birleştiren ana ilke, rakip görüşler içerisinde tayin edici konuma sahip olan kerterizdir. Bu noktada Marksizm, periferideki düşünce üretiminin koşulları üzerine düşünmede bir araç olarak iş görür.[13] Başka bir ifadeyle Arap Marksizmi, hem Marksist kavramların Arap dünyasına aktarılmasına ihtiyaç duyan hem de Arap dünyasındaki düşünce sahasını sosyolojik düzlemde incelemeyi şart koşan politik bir teoridir.

Bu çok katmanlı sorun alanı üzerinden bakıldığında Marksizm sayesinde bir yandan politik mücadelenin mevcutta varolduğu yerler arasında ilişki kurulmuş, bir yandan da Arap politik düşüncesindeki kurucu kopuş pratikleri arasındaki boşluk kapatılmıştır ki bu vasfı onun periferide neden popüler olduğunu da izah eder.[14] Arap Marksizminde gördüğümüz iki temel nitelik, Marksizmin sahneden çekilmesiyle Arap düşüncesinde bıraktığı boşluğu izah etmememize katkıda bulunur. O boşluk, esasen Arap dünyasının ve Batı ile ilişkisinin tüm yönleriyle teorinin konusu edilmemesiyle alakalıdır.

Hikâyenin akışına baktığımızda bahsi edilen bağlamın bir biçimde değiştiğini görürüz. Amil’in sorun alanı dönüşür ve projesi geleceğe taşınma imkânı bulur. Bu noktada Amil’in politik-teorik faaliyet sahası zaman içerisinde bölünür. Dolayısıyla Marksizmin ifa etmesi gereken teoriyle pratiği birleştirme görevi, hükmünü yitirir.

Teoriyle pratiğin ayrışmasına sebep olan ilk etken, nihilizmle ve iç savaş üzerinden Marksizmden uzaklaşma eğilimiyle birlikte Marksizmin nüfuzunu yitirmiş olmasıdır. Lübnan’da Marksizmden kaçış, esasen tüm dünya genelinde “totalitarizm karşıtlığı” denilen moment dâhilinde yaşanan kaçışın bir tezahürüdür.[15] Seksenlerle birlikte teoriyle pratiğin birleşmesi ihtimali, savaşın yol açtığı mezhepçi dönüşüm ve Marksizmin dünya genelinde sorgulanması bağlamında, iyice ortadan kalkar.

Teoriyle pratiğin ayrışmasına sebep olan ikinci etkense esasen Arap dünyasındaki tartışmalarla pek örtüşmeyen bir konu olarak, Batı’da gündeme gelen yeni eleştiri pratiğinin ortaya çıkmasıdır. Bu eleştiri pratiği, Edward Said’in Şarkiyatçılık kitabının yayımlanması ile birlikte yaşanan tartışmalarda gündeme gelen postmodern ve postkolonyal fikirlerle alakalıdır. Artık farklı alanlar arasında ilişki kurmak imkânsızlaşmıştır. Arap Marksistleri, hem kendi ülkelerinde hem de genel teorik alanda politik bir konum alma imkânını yitirmişlerdir. Bu süreçte Batı’daki direniş söylemi ile periferideki aydınların dertleri birbirinden ayrışmıştır.

Bu gelişmeler üzerinden Amil, dolambaçlı bir yola girmek zorunda kalmış, bu yolda düşünsel ve politik faaliyetler üzerinden, yapısalcılık savunusunu terk edip iradeci bir sınıf mücadelesi anlayışına yönelmiş, Arap dünyasını kültürcülük üzerinden aktaranlara yönelttiği eleştirileri geride bırakıp Doğu’yla alakalı temsillerin eleştirisinin eleştirisine yelken açmıştır.

Samer Frangie

[Kaynak: International Journal of Middle East Studies, Sayı 44 (2012), s. 467-471]

Amil

Dipnotlar

[1] Mahdi Amil, Munaqashat wa-Ahadith: Qadaya Harakat al-Taharrur al-Watani wa-Tamyiz al-Mafahim al-Marksiyya ‘Arabiyyan (Tartışmalar ve Sohbetler: Ulusal Kurtuluş Hareketi ve Marksist Kavramların Arap Coğrafyasındaki Somutlaşma Biçimleri Üzerine (Beyrut: Dar al-Farabi, 1990), s. 241. Bu makale derlemesi Amil’in ölümünden sonra yayımlanmıştır.

[2] Bkz. Abdallah Laroui, L’Ideologie Arabe Contemporaine (Paris: Francois Maspero, 1982); ve The Crisis of the Arab Intellectual: Traditionalism or Historicism? (Berkeley ve Los Angeles, Calif.: University of California Press, 1976). Marksizmin “Araplaştırılması” konusunda farklı bir değerlendirme için bkz.: Yasin al-Hafiz, “Ta’rib al-Marksiyya” (Marksizmin Araplaştırılması) al-A’mal al-Kamila li-Yasin al-Hafiz içinde (Beyrut: Markaz Dirasat al-Wihda al-‘Arabiyya, 2005), s. 321–27.

[3] Amil, Munaqashat wa-Ahadith, s. 18–22.

[4] A.g.e., s. 62.

[5] A.g.e., s. 236–37.

[6] Bağımlılık teorisyenlerince yapılan benzer bir tartışma için bkz. Andre Gunder Frank, “The Development of Underdevelopment,” Monthly Review 18 (1966): s. 17–31.

[7] Amil, al-Nazariyya fi al-Mumarasa al-Siyasiyya: Bahthun fi Asbab al-Harb al-Ahliyya fi Lubnan (Politik Pratikte Teori: Lübnan İç Savaşının Sebepleri Konusunda Tahkikat) (Beyrut: Dar al-Farabi, 1990).

[8] Lübnan iç savaşı öncesinde, altmışların sonlarında bir dizi greve ve toplumsal hareketlenmeye tanık olundu. Bu sürecin sonunda, Kasım 1972’de Gandur grevi gerçekleşti, yaşanan çatışmalarda birçok militan öldürüldü. Öğrenci isyanlarına eşlik eden bu toplumsal hareketlenmeler savaş öncesinde Lübnan toplumu denilen kazanın iyiden iyiye kaynayıp taşmasına sebep oldu. Toplumsal huzursuzluk politik krize evrildi, bu kriz temelde Lübnan’daki politik sistemde ve sistemin mezhepçi niteliğinde yaşanan sertleşmenin bir sonucuydu. Daha fazla ayrıntı için bkz. Fawwaz Traboulsi, A History of Modern Lebanon (Londra: Pluto Press, 2007).

[9] 1968’de Beyrut’ta düzenlenen LKP ikinci kongresi parti tarihinde önemli bir momentti ve politik konumlarındaki dönüşüme işaret etmekteydi. Kongre Arap ulusal kurtuluş hareketleriyle emperyalizmin, Siyonizmin ve gerici Arap rejimleri arasındaki yarılmayı esas alan yorumlar için gerekli zemin olarak iş gördü. Bu analiz üzerinden Arap kurtuluş hareketlerinin muhtelif unsurlarının, dünyanın üç ana anti-emperyalist gücünün, yani dünya sosyalist sisteminin, kapitalist ülkelerdeki devrimci işçi hareketinin ve dünya genelinde faal olan ulusal kurtuluş hareketlerinin birleşmesi çağrısında bulunuldu. Bu bağlamda LKP uzun zamandır ikircikli bir tutum aldığı Filistin direniş hareketini tanıdı. LKP konusunda daha fazla bilgi için bkz. Tareq Y. Ismael ve Jacqueline S. Ismael, The Communist Movement in Syria and Lebanon (Gainesville, Fla.: University Press of Florida, 1998).

[10] Bu radikal güçler konusunda genel bir değerlendirme için bkz. Tareq Y. Ismael, The Arab Left (Syracuse, N.Y.: Syracuse University Press, 1976).

[11] Latin Amerika’nın düşünce tarihi ile ilgili olarak Walter Mignolo, “dünya sisteminin merkezindeki, Almanya, Fransa ve İngiltere’deki düşünce üretiminin ve yeni düşünce dalgasının soykütüklerini düzenli olarak kesintiye uğrattığını” söyler. Local Histories/Global Designs, s. 56.

[12] A.g.e., s. 11.

[13] Bu düşünsel hamlenin iki boyutu da Pierre Bourdieu’nün politika alanına dair tarifiyle kimi benzerliklere sahiptir. Buna göre politika alanı “insanları farklı görmeye ve inanmaya itme becerisi üzerinde tekel kurmak”la alakalıdır. Burada “hem bir sahaya yönelik bir tür müdahale olarak politik eylem hem de toplumsal dünyadaki ayrışmanın ve onu görmenin ilkelerini değiştirmekle ilgili bir çaba söz konusudur.” Propos sur le Champ Politique (Lyon, France: Presses Universitaires de Lyon, 2000), s. 67–68.

[14] Abdullah Larui için önemli olan, belirli bir Marksizm anlayışının Arap düşüncesinin merkezine oturmasıdır. Bu merkezî konum ise Marksizmin Doğu ile Batı arasındaki birliği tesis etme becerisine dayanır, Avrupa’ya teslim olmaksızın geleneği reddeder ve halktaki inançla öznel hakikati bir araya getiren bir tür pratik temin eder. Bkz. L’Id´eologie Arabe Contemporaine ve The Crisis of the Arab Intellectual.

[15] Michael Scott Christofferson, French Intellectuals against the Left: The Antitotalitarian Moment of the 1970s (Oxford and New York: Berghahn Books, 2004), s. 19. Bu totalitarizm karşıtlığının bazı Lübnanlı aydınlar üzerindeki tesiri konusunda bkz. Fadi A. Bardawil, When All this Revolution Melts into Air.

Kara Bayrak

Bugün Yarın dergisi ile ilgili yazı yazan herkes, yalan söylüyor. Bütün öğrenci faaliyetlerinin tek çatı altında toplanmasına sol örgütler karşı çıktı, öğrenci derneklerinin dağıtılmasını onlar istedi. Bunu yeni dönemin emri gereği yaptılar.
Sonra devletin ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda üniversite hayatı dönüştürüldü. Özel üniversiteler açıldı. Bu konuda hiçbir örgüt, eylemlilik içine girmedi. Herkes uyum sağladı. 12 Eylül artığı, artık kadükleşmiş YÖK’e itiraz etmek dışında bir şey yapılmadı. Sol, “YÖK’e devrimci olarak karşı çıkalım” diyenler ve “öğrenci olarak karşı çıkalım diyenler arasında bölündü. Sınıf atlaması, köylülükten kurtulması, düzenin çarklarına sıkılacak yağ olması için öğrenci sendikaları kuruldu. Her şey, devlet ve sermaye içindi. Bu ikisi krize girse ilk yardıma solcular koşuyordu.
Aslında öğrenci derneklerinin dağıtılmasını, sol istedi. Üniversite, devlet ve sermaye ile ilişkisi dâhilinde dönüşünce o öğrenci dernekleri kulüplere evrildiler. Artık her örgütün kendi kültür kulübü vardı. Örgütler, kulüplerin kalıbına döküldüler. Bugün o sebeple feminist, vegan ve LGBT kulüpleri olarak varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Doksanlardaki pratik, doğalında böylesi bir sonuç verdi. Sınıfsal-politik olan değil, bireysel-apolitik hazlar öne alındı. O kulüplerde o hazlar okşandı.
Üniversitelerde kulüpler, devlete ve sermayeye uygun bireylerin hamurunun karıldığı tekneler olarak işgördüler. “Pirezentabıl”, kendisini satmasını bilen, patronuna ve grup çalışmasına saygılı, gerektiğinde köleliği yüceltebilecek, başkalarını aşağılamayı huy edinmiş kişiler üretildi. O kulüplerde kenar mahallelerden gelen gençlere keman, tango ve dağcılık kursları verildi. Eskiden dağcılık, gerilla ön eğitimi için öğreniliyordu, şimdilerde yüksek plazaların camlarını silmek için var.
Bu koşullarda Gençlik Komiteleri’nin özel üniversiteler tanıtım günleri düzenlemesine şaşmamak gerek. Örgütler, varolabilmek için her tür taklayı atıyorlar, her kılıfa giriyorlar, her tavizi verebiliyorlar. Çünkü artık örgüt de kalmadı. Kendisini soyut devlet kurgusuna karşı kuranla, soyut sermaye kurgusuna karşı kuran, kulüpler içinde eridi.
Komiteler’in bir tanıtım videosunda solcu öğrenci, okulundaki İngilizce eğitimiyle, dekanın derse girmesiyle, Erasmus fırsatlarıyla vs. övünüyor. Dersin, hocanın, okulun sınıfsal içeriğini artık kimse sorgulamıyor. (Muhtemelen bu arkadaşlar, yaptıkları işçi çalışmasında "bizim patron öğle yemeğinde pilav veriyor, sigara molası da var, gelin bizim fabrikada çalışın" diye çağrıda bulunuyorlardır.) Bugün biri, kazara ajitasyon amacıyla amfiyi işgal etmeye kalksa, ortalıkta onu “gerici” ilân edip dövecek çok solcu var. Artık her örgüt, “üniversiteler evimiz, TÜSİAD babamız” diye bağırıyor. Sınıfların ve sınırların silindiği kampüslerde kazanan, gene baba oluyor. Bu da devrimcilik ve sosyalizm diye pazarlanıyor. Sol, sermayeyle yürüyebileceğini, devletle güçlenebileceğini iyi biliyor.
Yarın dergisinin önemli isimlerinden biri olan Füsun Öztürk, derginin Ekim 1984 tarihli 38. sayısında feminizmle ilgili bir yazıyor. Sibel Özbudun’un konuyla ilgili kitabını değerlendiren yazıda şu söyleniyor:
“Son günlerde ısıtılıp ısıtılıp yeniden önümüze sürülmeye çalışılan bir konu var. Gündemi belirlemeye çalışan, başarılı olamadıkça da kendi içine gittikçe kapanan ve saldırganlaşan feminizm. Bir burjuva akımı olarak doğan, kendi içinde birçok kollara ayrılan ve kimi yerde erkek düşmanlığına, lezbiyenciliğe kadar varan, çok ‘zengin’ bir akım bu.”[1]
Köprünün altından çok su aktı: O "zengin" akım, yaklaşık kırk yıl sonra sosyalist harekete diz çöktürdü ve onu ele geçirdi. Artık herkes, TÜSİAD’ın feminist hareketinin kuyruğuna tutunarak varolabiliyor. O nedenle özel üniversitelerin pazarlanması işi, sosyalistlere taşere ediliyor. Irksallaştırılan erkek, düşman ilân ediliyor. Sınırın ve sınıfın tezahürü olarak sunuluyor, şeytanlaştırılarak taşlanıyor. Taşları TÜSİAD satıyor. Toplayıp istifleyense devlet.
Sol, devlet ve sermaye arasındaki güncel, kısa vadeli, geçici ve yüzeysel gerilimlere bakıp, devrim ve sosyalizm hayallerine dalıyor. Sosyalist hareketin gerçekle ilişkisi kalmadığı için hayal âleminde varolmayı zorunlu olarak seçiyor. Seçebiliyor olmayı özgürlük, özgürlüğü devrimcilik zannediyor. Pazar, sosyalist hareketi yutuyor.
O nedenle herkes, gerici buldukları, kolektifi, mücadeleyi ve davayı anlatan kızıl bayrakları yırtıp atıyor. Bireyi, hazzını, çıkarını, izole varlığını anlatan, her toz tanesini illaki gösteren kara bayraklar sallanıyor. Kara bayraklar, düşmanı ezecek güç oluşmasın, kitleler bir olmasın diye rüzgâra bırakılıyor. Rüzgârın kimin olduğuna kimse bakmıyor.
Peru Komünist Partisi-Aydınlık Yol’un kurucusu ve önderi Abimael Guzmán, partinin imana, umuda ve iyiliğe muhtaç olduğunu söylüyor. O imanın ve umudun müşterek olduğu üzerinde duruyor. “Asıl korku, kişinin kendisini evrenin merkezine koymasıyla ilgilidir” diyor. Yoldaşlarına “duvarları aynalarla kaplı evinizden çıkın, parti bayrağını doruklara taşıyın” emrini veriyor. “Lağım suyu” dediği bireyciliğin kokusundan kurtulmak gerektiğinden söz ediyor. Bu bireyciliğin kara bayrağının terk edilmesini, ruhun parti bayrağı ile kuşandırılmasını istiyor.[2]
Bu sözler, puslu geçmişten yankılanan boş birer nida artık. Denizin yedi kat dibine, çelikten bir hücreye hapsedildiler. Hep birlikte Z kuşağı ile ilgili ezberlerin duvarına çarpıp dağılıyorlar. Z kuşağı gibi isimlendirmelerse esasen küçüklü-büyüklü burjuvanın çocukları ile ilgili. Proleter çocukları, 10 yaşında kömür ocağına inenler, çöpten kâğıt toplayanlar, çıraklık dışında hayali olmayanlar için yapılmıyor o sosyolojik değerlendirmeler. Onlar için hiçbir şey değişmiyor. Yoksul ve emekçi çocukları tarif edecek bir harf bulunmuyor.
Sol örgütler, o Z kuşağının kendi nefsini, kendi çıkarını düşünen mensupları adına, kara bayraklar sallıyorlar. Kendi yetiştirdikleri evlatlarına alkolsüz bira, şekersiz kola misali, zararsız solculuk öğütlüyorlar, doğal olarak solculuk, hobileşiyor. Eski kuşak şefler, kızılın Z kuşağına mensup çocuklarına rahatsızlık vereceğini düşünüyorlar. Burjuvaların kurduğu, sahibi olduğu okulları onlardan önce, onlardan daha fazla sahipleniyorlar, yüceltiyorlar. Anadolu’nun tamir atölyelerine, fabrikalarına girme hayali kuranlara değil, Avrupa’nın, Amerika’nın plazalarına girme hayali kuranlara boncuk dağıtıyorlar.
Doksanların sonunda “Anadolu Kaplanları ile birlikte bizim de payımıza bir şeyler düşer, AB fonlarından biz de nemalanırız” diyen ÖDP çizgisi, bugün özel üniversitelerin tanıtım günlerini örgütleyen Gençlik Komiteleri’ni keserek ilerliyor. Bazı solcuları aşağısı kesmiyor, yoksulla yoksul, açla aç olmayı, ezilenle ezilmeyi içine sindiremiyor. Guzmán gibi, “tek kişinin bir kıymeti yoktur, kitlelerse her şeydir. Bir şeyin parçası olmak istiyorsak, o kitleler olmalıdır” diyemiyor. Bu tür sözleri kendisine edilmiş birer küfür olarak görüyor.
Devlete ve sermayeye bağlanmış bir sosyalist siyasetin kitlelerle kaynaşması, mümkün değil. O, ancak devletten ve sermayeden özel ve yüce olmayı öğrenebiliyor. Alttakilere körleşiyor. Yoksulla, ezilenle alay eden dil, sosyalist örgütlerce kabul görüyor. Yoksul ve ezilen, sosyalist örgütler eliyle hizaya sokuluyor, disipline ediliyor, düzene bağlanıyor. Bireyin nefsine, çıkarlarına, hezeyanlarına örgütlenmiş bir solculuk, ancak devlete ve sermayeye hizmet edebiliyor. Ama bilinsin ki bir kolektif, mücadele ve dava illaki var. Üçünü birlikte temsil eden kızıl bayrak, yoldaşlarını arıyor.
Eren Balkır
1 Ağustos 2020
Dipnotlar
[1] Füsun Öztürk, “Feminizm ve Bazı Yanlışlar”, Yarın, Ekim 1984, s. 17.
[2] Collected Works of Communist Party of Peru, Cilt 1 (1968-1987), Christopher Kistler ve Josef Hallqvist, Birinci Baskı 2016, s. 244-250.

Moncada

26 Temmuz 1953 günü Moncada Kışlası’na yapılacak saldırı için yola çıkmadan önce Fidel Castro Ruz’un yaptığı konuşma
Ya özgürlük ya ölüm!
Yoldaşlar:
Birkaç saat içerisinde ya muzaffer ya da mağlup olacaksınız, ama yoldaşlar, lütfen öncesinde şu sözlerime kulak verin!
Her ne olursa olsun bu hareket zafere ulaşacaktır. Yarın zafer sizin olursa Martí’nin arzuları kısa sürede gerçekleşme imkânı bulacaktır. Muzaffer olmaz iseniz, bu hareketinizle Küba halkının bayrağı yukarı kaldırıp öne atılması için gerekli örnekliği sunmuş olacaksınız. Halk, Doğu bölgesinde ve tüm ada genelinde bize destek olacaktır. Yüzyılın öncü gençleri olarak biz, tıpkı 1868’de ve 1895’te olduğu gibi, burada, Doğu’da şu şiarı ilk kez haykırıyoruz: Ya özgürlük ya ölüm!
Hepiniz planın hedefine zaten vakıfsınız. Hiç şüphe yok ki bu, tehlikeli bir plandır ve bu akşam benimle gelen herkes plan için ne yapacaksa bunu özgür iradesiyle yapmalıdır. Karar vermek için hâlen daha vaktiniz var. Bu arada elimizde yeterince silâh olmadığı için bazılarınız mecburen geride kalacak. Gitmeye kararlı olanlar bir adım öne çıksınlar. Sloganımız şu olacaktır: “Kimseyi öldürmeyeceğiz, böylesi bir durum, sadece son çare olarak gündeme gelecektir.”
Fidel Castro Ruz
26 Temmuz 1953

Minneapolis’te Fırtına Biçmek

Sömürge gençlerinin ruhsuz ve güçsüz olduklarını artık kimse söylemesin. Kitlelerin Jacobin dergisine ve Amerikalı Demokratik Sosyalistler’e mensup, içi geçmiş ve iktidarsız solcularını aştığını bir kez daha gördük. Bu solcular, İkinci Enternasyonal döneminin teorik faaliyetine saplanıp kalmışlar ve havaya beş para etmez tavsiyeler savurmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Minneapolis ise alev alev. Bu konuda Jacobin’in yayın yönetmeni Bhaskar Sunkara’nın yapabileceği hiçbir şey yok. Polisin de öyle. Bunların insanları vuracak cephanesi tükeniyor. Plastik mermiler yetmiyor, göz yaşartıcı bombalar gerisin geri polise fırlatılıyor, kitleler, her bir mahalleyi tek tek ele geçiriyor. Target mağazasındaki mallar kamulaştırılıyor, sırada ayaklanmanın yaşandığı bölgedeki diğer mağazalar var. Otobüs şoförleri, vergisini halkın ödediği taşıtlarının kendi milletinden ve sınıfından insanların hapse götürülmesi için kullanılmasına karşı çıkıyorlar. Sokaktaki güçler, genelde yediği haltların üzerini örtüp duran liberal belediye başkanını ilerici adımlar atmaya zorluyorlar. Floyd’u katleden domuz, evine gelen yemeği yiyemiyor, çünkü ev kuşatma altında.

Kanallar, insanların her isyanda ve militan gösteride ortaya çıkan polis tarafından nasıl korkutulduğunu ortaya koyuyor. Devrimci gençler öne geçiyor, oportünistlerse kafalarına taş yiyince kenara çekiliyorlar. Minneapolis sokaklarında, rüşeym hâlindeki halk ordusunun oluşumunun ilk aşamasına tanıklık ediyoruz. Yedi yıl önce Ağustos ayında Ferguson’da çakılan kıvılcım hiç sönmedi, tüm dünyayı ateşe veriyor ve yanmaya devam ediyor. Minneapolis’ten sonra Los Angeles’ın yoksul semtlerinde, Şikago, New York, St. Louis ve Baltimore’un kenar mahallelerinde, Brezilya’nın favelalarında siyah ve Latin çocuklar, benzer eylemlere imza atıyorlar.

İnsanlar, kendilerine benzeyen, kendisi gibi ezilen millete ve sınıfa mensup kişilerin teslim olmadıklarını, âleme isyan bayrağını çektiklerini görünce seviniyorlar. Dünyanın sokaklarındaki sıcaklık hiç düşmeyecek gibi görünüyor. Sömürgeci güçlere bağlı liberallerse mala mülke verilen zarara ağlıyorlar ve aptal bir yaklaşımla, “dava edin” deyip duruyorlar. Ne davası be! Düşman mahkeme salonlarında bize adalet bahşedecek değil ya.

Davayı bizzat biz açmalı, halkın mahkemesini kurmalı, cezayı bizzat kesmeli, tüm faşist Amerikan sisteminin ipini çekmeliyiz. Adalet bizim tesis edeceğimiz bir şeydir ve bu konu, her türlü uzlaşmaya ve tavize kapalıdır.

Savaş savaşarak öğrenilir. Minneapolis sokaklarında polise karşı ufak da olsa kendi silâhlarını imal eden gençler halk savaşına, Mao’yu ezber eden ama onu asla uygulamayan zevattan daha fazla hâkimdirler. Floyd’un canını alan sistemi yıkmak için verilecek o son kavga için güçlerimize gerekli olan temeli, pratik ve o ufak silâhlar teşkil edecektir.

O gençler bugün barikat kuruyorlar, domuzları silâhsız ve mermisiz bırakıyorlar, cenk ediyorlar. Savaş alanı incelendiğinde polislerin ehliyetsiz, korkak ve kafası karışık birer domuz olduğu görülüyor. Bu da onların gadrine uğramış veya aileleri polisin işkencesine ve dayağına maruz kalmış kişilerin yüzünde bir gülümsemeye neden oluyor. Bu ülkeyi kurmak için uzak diyarlardan zorla getirilen ecdadım, bu yaşananlara öte dünyada gülüyor. Efendiler korkuyor, çünkü ayaklar baş oluyor.

Yönü belli olmayan isyanların bir ülkede devrime dönüşmesi, elbette ki mümkün değil. Her bir imparatorluğun çöküşü, ekmek isyanlarının ve polis ile orduya karşı verilen mücadelelerin izini taşır. Bir kez daha tekrar edelim: murat bu ayaklanmalara rehberlik etmekse, açığa çıkan enerji yok olmasın veya eski devleti gerisin geri beslemesin isteniyorsa disiplinli ve kararlı komünistlerden oluşan bir partiye ihtiyaç vardır.

Devrim, belirli bir süreç dâhilinde, adım adım inşa edilir. Bu mücadeleler çoğalmaya, sahip oldukları yoğunluk artmaya devam edecektir. Komünistlerin görevi, kafalarını kitaplardan kaldırıp nerede bulunuyorlarsa isyan eden halka karışmak ve ondan bir şeyler öğrenmektir.

BRG

28 Mayıs 2020

Kaynak


Pedofili ve Sol

Fransız hukuk sistemi, bir ergenlik yaşı (rıza yaşı) belirleme konusunda neden isteksiz?
Bunun muhtemel nedeni, Mayıs 1968 sonrasında yaşanan gelişmeler. Bu dönemde öğrenciler, kapitalizme, tüketime, elitist ve adaletsiz olduklarını düşündükleri kurumlara ve değerlere karşı eylemler gerçekleştirdiler, kitlesel gösteriler ve grevler örgütlediler. Eylemler, kültür devriminin birer ifadesiydi ve bu devrim, Fransa’nın kimliği üzerinde kalıcı bir iz bıraktı. 1968 sonrası her şey değişti. Örneğin çocuklar, cinsel varlıklar olarak görülmeye başlandı. Pedofili, cinsel yönelim olarak kabul edildi, özgürlük anlayışının bir parçası olarak değerlendirildi.
Zamanla pedofili savunucuları, bilhassa elit entelektüel kesim içerisinde güçlendi. Gazetelerde yetişkinlerle çocuklar arasındaki ilişki meselesine ve çocukların özerkliğine dair birçok haber çıktı. “Yetişkinlerle çocuklar arasındaki ilişkinin cinsellikle ilgili niteliğini tanımak, burjuva düzenine karşı gelmenin yollarından biridir” denildi.
Fransa’da gösteriler sonrası cinsel özgürlüğün ve yaşam tarzlarının serbest olduğu bir ortam oluştu. Bu ortam, pedofili yanlısı hareketi güçlendirdi. Pedofili yanlısı aktivistler, Pedofili Kurtuluş Cephesi, Farklı Çocukluk İçin Araştırma Faaliyeti ve Farklı Çocukluk Araştırma Grubu gibi isimlerde dernekler kurdular. Pedofiller, sübyancılar, Arka, Küçük Çapkın, Yavru Kurt isminde dergiler çıkarttılar. Guy Hocquenghem, Gabriel Matzneff ve René Schérer gibi Fransız entelektüeller, hareketin sözcülüğünü üstlendiler: bu süreçte pedofili karşıtları, “gerici” olmakla suçlandılar. Ayrıca pedofiller, cinsel istismar suçlusu değil, tıpkı eşcinseller gibi, “gerici” yasaların birer mağduru olarak tarif edildiler. Bu düzlemde eşcinselliği ve pedofiliyi suç kılan yasalara karşı çıkılmaktaydı.
Bazı feministler, aile terapistleri ve hükümetteki bir avuç kadın harekete karşı çıktı. Bu kişiler, yetmişlerde ve seksenlerde pedofiliyi sahiplenen Fransız entelektüellerin halkın genel kanaatini dikkate almadıklarını, toplumsal ve ailevi uygulamalardaki gerçekliği görmediklerini söylediler.
Bu dönemde medyanın ve aydınların belirli bir kesimi pedofiliyi savunurken, doksanlarda ani bir dönüşüm yaşandı. Kamuoyu, çocuk tacizine ve enseste dikkat kesildi. Aile içi şiddet sorununu ele alan baskı grupları, özellikle feminist örgütler, bu meselelere daha fazla ilgi gösterilmesini sağladılar.
Bu süreçte pedofili yanlısı aktivistler, bir güçlükle karşılaştılar. Fransız halkı, bir yetişkinin çocukla girdiği cinsel ilişkinin eşit bir ilişki olmadığını düşünüyordu. Bunun üzerine pedofili yanlısı hareket, ilişkiyi “simetrik” kılmak için uğraşmaya başladı. Bu kişiler, yazılarında çocukları “net düşüncelere sahip, feraset ve iradeyle donatılmış kişiler” olarak tarif etmeye başladılar. Buradan da çocukların yetişkinlerle aynı haklara sahip olmaları gerektiğini söylediler. Hatta çocukların korunması gerektiği anlayışının ataerkil olduğunu söyleyip, bu korumanın çocuğun kişisel bütünlüğünü tehlikeye soktuğunu iddia ettiler.
Mayıs 1968 sonrası Fransız entelektüeller, devletin reşit olmayan çocukları cinsel istismara karşı koruma yetkisi almasına karşı çıktılar. Bu itirazın en önemli örneği, 26 Ocak 1977’de Le Monde’da yayınlanan dilekçe idi. Metne Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Félix Guattari, Gilles Deleuze, Jacques Derrida, Roland Barthes, Jacques Rancière, Jean-François Lyotard, Philippe Sollers, André Glucksmann ve Louis Aragon gibi aydınlar imza attı. Dilekçe, çocuklarla cinsel ilişkiye girdikleri için yargılanan üç adamı savunmak için kaleme alınmıştı. Dilekçede şu söylenmekteydi:
“Fransız hukuku, 13-14 yaşındaki çocukların hüküm verme ve cezalandırma konusunda gerekli olan idrake sahip olduğunu söylüyor, ama çocuğun duygusal ve cinsel hayatı söz konusu olduğunda bu beceriyi hasıraltı ediyor.”
Dilekçeyi imzalayanlara göre çocuklar ve ergenler, cinsel hayatlarını yaşama hakkına sahiplerdi. Mahkemeye çıkartılan üç adam beş yıl hapis cezası aldı, ama cezalarının tamamını yatmadı.
1979’da Liberation’da başka bir dilekçe yayınlandı. Bu dilekçe ise altı ve on iki yaşında iki kız çocuğu ile cinsel ilişki kurmuş bir adam ile ilgiliydi. Dilekçeye aralarında Christiane Rochefort ve Pascal Bruckner gibi 63 isim imza attı. Dilekçeye imza atanlar, kızların durumdan memnun olduklarını söylüyorlardı. Hatta “Çocukları sevmek, aynı zamanda onların bedenlerini sevmek demek. Arzu ve cinsel oyunlar, çocuklarla yetişkinler arasındaki ilişkinin parçasıdır” diyorlardı. İddialarına göre “ilişkiye giren adam, kızları düşünmüş, onlarla bir tecrübe yaşamış, kızlar, onda buldukları mutlulukla ailelerini de mutlu etmişti.” Bu isimler, rıza yaşının (ergenlik yaşının) bir tuzak olduğunu, Fransa’da çocukların 13 yaşından itibaren eylemlerinden sorumlu olmaya başladıklarını söylüyorlardı. Aynı kişiler, “madem ilâç alabiliyorlar, seçtikleri kişiyle seks de yapabilirler” diyorlardı.
Bu Fransız aydınlara göre çocuklar, kendi cinsel hayatlarını yönetme hakkına sahiplerdi. Bu türden bir özgürlük yorumu, çocuklara cinsel ilişkiyle mutlu olma yetkisi veriyordu. Rıza göstermeleri, doğal bir sonuçtu. Aksini iddia etmekse lütufkârlıktı. Çocuklara insan olarak saygı duymamak demekti.
1978’de katıldığı bir radyo programında Michel Foucault, çocuklarla seks yapma konusunda şunu söylüyordu: “Bir çocuğun olan biteni izah edemeyeceğini, rıza gösteremeyeceğini söylemek, hoş görülmesi, kabul edilmesi mümkün olmayan iki ayrı istismar biçimidir.”
Bu süreçte sosyologlar, Fransa’da çocuklara yönelik tacizlerin sayısının 1972’den itibaren arttığını söylediler. 1982’deki bir rakama göre çocuklara yönelik cinsel saldırılar, yaklaşık yüzde 22 arttı.
Sonraki süreçte bahsi geçen dilekçeleri yayınlayan Le Monde ve Liberation yanlışlarını düzeltmeye çalıştı. Gazeteci Sorj Chalandon, 1968 sonrasında Fransa’nın devasa bir toplumsal deneye tanıklık ettiğini söyledi. Gazeteci, bu deneyin pedofiliyi de içerdiğini düşünüyordu: “Ahlak düzeni. Düşman oydu. O dönemde Liberation yaygın olarak yaşanan baş dönmesinin bir tezahüründen başka bir şey değildi.” Yazara göre o dönemde her türden otoriteye karşı çıkılıyordu. Bu dönem, ona göre bir tür laboratuvar işlevi görmüştü.
[…]
Marie Doezema

Yapılması Gereken


Ey insanlık, daha ne kadar susmayı düşünüyorsun? Ne kadar üç maymunu oynasan da kaçışın yok, dokunmak istemediğin yılan, eninde sonunda sokacak seni (emeğini sömürecek, kişisel haklarını çiğneyecek, bedenini kirletecek ve yaşam hakkını elinden alacak), bu kaçınılmaz bir gerçeklik. Çünkü sessiz kaldığın her sürede, ezenler zevk aldığın düşüncesiyle kirli emellerine son surat devam edecektir.
Kadın, çocuk, doğa, hayvan ve emek katliamları, sistemin aşağılık adalet sistemiyle durdurulamaz.
Tepki, boyutları ve ölçüsüyle ses getirir. Kendi rezil kişiliklerini ve korkaklıklarını aydın ve entelektüel kimlikleri altında gizleyen, sınıf mücadelesinin içerisine sızmış burjuva özentisi emek düşmanları, yazılarında, söylemlerinde tepkisel olarak kınamayı yeğliyor ve sistemin adaletinden medet umuyor.
Söyler misiniz, kınamayla hangi sorun giderilmiştir? Yahut sistemin adaleti, sorunların gerçek sahiplerine dokunabilmiş midir?
Sistem hepimize düşman. Önce düşmanımızı belirlemeyiz. Emek düşmanı kapitalistleri ve onların işbirlikçi politikacıları, bariz düşmanlarımızdır. Yapılması gereken en sert biçimde tepki göstermektir. Ulrike Mienhof der ki:
“Bir taş atarsanız, bu cezalandırılması gereken bir eylemdir. Bin taş atılırsa, bu siyasi bir eylemdir. Bir araba yakarsanız, bu cezalandırılması gereken bir eylemdir. Yüz araba ateşe verilirse, bu siyasi bir eylemdir. Protesto, bana neyin yanlış geldiğini söylememdir, direniş ise benim için yanlış olanın tekrarlanmamasını sağlamamdır. Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim.”
Ulrike Meinhof ve yoldaşları, dönemlerinin sorunlarına tepkisiz kalmayan cesur insanlardı.
Amaçları, var olan sorunları daha çarpıcı biçimde ortaya çıkartmak ve buna karşı bir şeyler yapmaktı.
Zaten onlar da sistemi yıkamayacaklarının farkındaydı, amaç sarsmaktı ve başarılı da oldular. Düşmana korkunun ne demek olduğunu gösterdiler ve gördük ki düşman üzerinde kınama değil kurşunlar etkili oldu.
Kızıl Tugaylar, İtalya’daki işadamları ve politikacıları hedef aldı. Yoksulluğun ve gericiliğin sebebi onlardı çünkü, halkı yoksulluğa mahkûm ederek, onları suça teşvik ediyorlardı. Kazancı hayallerine yetmeyen bir insan hangi yolu seçer, sürekli sistem tarafından aşağılanan birey, nasıl sağlıklı hareket edebilir? Psikolojik ve ruhsal bakımdan çöküntüye uğrayan bir insan, suça meyilli hâle gelir.
Bundandır ki Kızıl Tugaylar, işadamlarına ve politikacılara kurşun sıktı. Kınamadılar, “üzgünüz” demediler sorunlara. Sonunda çoğu işadamı aileleriyle birlikte İsviçre’ye ve başka ülkelere kaçmak zorunda kaldı.
Şehir gerillası, zaferden uzaktır. Amacı, sadece halk yığınlarının öfkesini dışa vurmak ve halk saflarını bütünleştirip korumaktır. Bir kadın mı katlediliyor, bir çocuk vahşice öldürülüyor mu? Hemen karşılığı verilip, politik bir kişi hedef alınmalıdır. Ne kadar işbirlikçi hedef alınırsa, o oranda sistem korkuya kapılır ve iş büyümeden daha adil bir adalet mekanizması uygulamaya konulur.
İşçi düşmanları için de geçerli bu tepki, belli kapitalist şahsiyetler hedef alındığında, ezilen ve köleleştirilen, kendilerini yapayalnız hisseden emekçiler üzerinde bir şok etkisi yaratır. Çünkü patronlar, emekçilerin gözünde tanrı gibidirler. İstedikleri zaman işlerine son verip onları açlığa mahkûm edebilirler ve zenginlikleri onları dokunmaz kılar. Ama bir kurşun ve devrilen bir tanrının görüntüsü, emekçilerin gözündeki bu miti yıkar ve cesaret aşılar.
Düşmanla aramızda şiddet, her zaman kaçınılmaz bir çözüm olagelmiştir. Öldürmek, çözüm değildir elbet; çözüm, proleter bir devrimdir. Öldürmek, sadece intikam almak ve düşmana kararlılığımızı göstermek için bir araçtır.
Ve demeliyiz ki: “ne kadar canımız yanarsa, o ölçüde yakanlara misillemede bulunacağız. Sizinle uğraşacak güce ve cesarete sahibiz. Belki biraz zaman alacak ama sonunda hakkınızdan geleceğiz.”
Can Şahin
23 Temmuz 2020