08 Haziran 2026

,

Giriş

18 Mayıs 1920’de Sovyet güçleri İran’ı işgal ederek Hazar kıyılarını ele geçirdiler. Sovyet güçleri, bir buçuk yıl sonra İran’dan çekildiler, bu süre zarfında İran’ın yönetici elitleriyle bir dostluk antlaşması imzaladılar.[1] İran’dayken, yaklaşık altı yıldır Çarlık ve İngiliz işgal güçlerine karşı savaşan, komünist olmayan (Cengeli olarak bilinenler) İranlı devrimcileri, İran Komünist Partisi ile koalisyona girmeye ve İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni (İSSC) kurmaya teşvik ettiler. İSSC’nin çöküşü ve İran’ın kurtuluş hareketinin yenilgisi, yeni bir hanedan olan Pehlevilerin başa geçmesine neden oldu. Bu, 1978-1979’da İslam Devleti’nin kuruluna sebep olan yeni bir sömürgeci “modernleşme” sürecini başlattı.

İran’daki mevcut durum, Pehleviler döneminde yarım yüzyıldan fazla süren travmatik kültürel ve sosyoekonomik gerilemenin doğrudan sonucudur. Pehlevi rejiminin altında yatan iç ve dış politikaları anlamak için, başarısızlığıyla İran’daki politik sahneye yeni bir düşünce ve yeni bir aktör grubu kazandıran hareketi incelemek gerekir. Bu temel, İSSC’nin yükselişi ve düşüşü sırasında atılmıştır.

Lenin yönetimindeki genç Bolşevik hükümetin bu kaçamağının, Sovyetler’in İran konusunda İngilizlerle yaptığı ticaret anlaşması görüşmelerinin ve İran’daki vatansever bir hareketin tasfiyesinin tarihi pek anlatılmamıştır. Pehlevi döneminde Cengeli Hareketi'nin tarihi üzerine bir sessizlik perdesi çökmüş, Stalinist tarihçiler ve İranlı takipçileri ise komünist olmayan liderlerinin itibarlarını lekelemeye çalışmışlardır.[2] Bununla birlikte, Cengeli komutanının adı, İran’ın yeni yöneticilerince keşfedilmeden çok önce, efsanevi bir biçimde de olsa, İranlıların kolektif tarihsel hafızasına kazınmıştı. Şahın devrilmesinden bu yana İran’da yeni bir rejimin kurulmasıyla birlikte, Cengeli hareketini çevreleyen mitolojiye İslami bir boyut eklenmiştir. “Milliyetçiler” için bir kahraman olmaya devam ederken, Cengeli lideri Küçük Han, Stalinist tarih yazımından esinlenen çoğu İranlı solcu nezdinde, elinde İranlı bir komünist liderin kanı bulunan bir “küçük burjuva hain” olmasa bile, bir anti-kahramandır. Öte yandan, İslam devletinin yeni ideologları için, başarısız da olsa, Humeyni’nin bir öncüsüdür.

İran’daki çoğu politik akım, ortadan kalkmasından bu yana tartışmalı ve tarihi tahrif edilmiş, hatta gizemli hale getirilmiş olsa da, Cengeli Hareketi’ni, farklı politik görüşlere sahip olmalarına rağmen, ülkelerinin bağımsızlık ve sosyoekonomik kurtuluş mücadelesinin önemli bir parçası olarak görmüş, hareket, İranlı nesiller üzerinde iz bırakmıştır.

Altı yıllık mücadelenin ardından Cengeli Hareketi, Londra, Moskova ve Tahran’da güçlenen üç askeri diktatörlüğün birlikte uyguladığı baskı karşısında dağılmadan önce bir yıldan fazla bir süre boyunca kırılgan bir şekilde varlığını sürdüren İSSC’ye evrildi. Bu hareketi, dış dünyayla ilişkilerini ve İran’daki müteakip olayları anlamak için, üzerine toprak serpilmiş olan tarihi ayrıntıların titiz bir şekilde yeniden açığa çıkartılması gerekmektedir. Bu işlem, Cengeli Hareketi ve Sovyet Rusya ile ilişkilerinin kasıtlı olarak çarpıtılması nedeniyle, daha da zereklidir.[3] Hareketin ve bilhassa “enternasyonalizm” iddiası ile ilişkili olarak yaşadığı çöküşün sonuçları da aynı derecede önemlidir, zira hareket, İran tarihi açısından birden fazla anlam üzerinden belirleyici bir dönüm noktasıdır.

Paradoksal olarak, İran’ın modernleşme girişimi, ülkeyi sosyoekonomik ve kültürel gelişmeye ve büyüyen politik-askeri diktatörlüğe maruz bırakan Pehlevi rejiminin kurulmasına zemin hazırladı. Bu durum, istibdata veya keyfi yönetime karşı tüm tarihsel savunmaların ve onları koruyan değerler sisteminin çözülmesine yol açtı. Sovyet Rusya açısından İSSC, devrimden devletçiliğe, Lenin’in Yeni Ekonomik Politika (NEP) olarak adlandırdığı devlet kapitalizmine ve onun devamı olan (şimdi daha çok Stalinizm olarak bildiğimiz) döneme geçişi müjdeleyen tarihi bir dönüm noktası oldu ve bu durum, hem iç hem de uluslararası alanda felâket sonuçlar doğurdu. İngiltere eylemleriyle, ulusal hareketlerin, bir ulusun bağımlılık bağlarını ve bunların geniş kapsamlı sosyoekonomik sonuçlarını değiştirmeden, sadece sözde destek verip ortadan kaldırmak suretiyle yeni sömürgeci çizginin başlangıcını önceden haber verdi.

Ancak, modern tarihsel metodoloji açısından daha da önemlisi, İSSC tarihini çarpıtma girişimleri, nihai görevi geçmişin hikâyesini çarpıtarak mağduriyeti artırmak olan resmi yeni sömürgeci tarih okulunu önceden haber vermiştir. Bu çarpıtmanın sonuçlarının İran içindeki gelişmelerle sınırlı kalmadığını, bu çarpıtmaların yazarlarını ve takipçilerini yanıltarak, özellikle kritik noktalarda geçmişi doğru bir şekilde analiz etmelerini engellediğini belirtmek gerekmektedir. Bu noktayı göstermek için, bu yeni sömürgeci okulun yakın tarihli bir olay üzerindeki etkilerini kısaca ele alacağım.

İran devrimi yaşanınca, batılı ve doğulu İran uzmanlarının küçük dünyası, ideolojileri ne olursa olsun, şaşkına döndü. Ayrıntılı teoriler ve modellerle donanmış olsalar da, çok azı, bu olguyu idrak ve izah edebildi. Göreceğimiz gibi, temel engelleri, önyargılarla malul zihniyetleriydi.

İran’da yaşanan politik olaylar, Pehlevi döneminde İranlılara vaat edilen hayırlı geleceği geri dönülmez bir şekilde hükümsüz kıldı. Uzmanların şahı ve “büyük medeniyet”ini nisyana gömmeleri uzun sürmedi. Artık “aziz” Humeyni’yi ve yeni keşfedilen “İran ulusal-kültürel” kimliğini, yani Şii İslam’ı yüceltmenin vakti gelmişti. Bu uzmanlar için geçiş acısız gerçekleşmişti, çünkü İranlı aydınlar arasında ona tepki gösterecek çok az kişi vardı. Genel olarak, tipik sömürgeci bir boyun eğmeyle İranlı elitler, yeni akımı takip ettiler ve yeni ezgiyi mırıldanmaya başladılar.

Ancak İranlı aydınlar, Batılı veya Sovyet akıl hocaları gibi, kısa sürede şaşkına döndüler: Şah’ın aksine, Humeyni, din adamı rejimine tam, İslami olarak düzenlenmiş bir itaat talep ediyordu. Bu çıkmaza düşmelerinin nedeni, oportünizm ve “ebedi” öngörülemezliğiyle bu “garip ve gizemli” toplumla ilgili yetersiz bilgileriydi. İki nedenden dolayı günümüze dek toplum, gizemli ve tahmin edilemez kalmıştır:

1. Yakın döneme dair İran araştırmalarının mevcut güçlere tabi olması;

2. Avrupamerkezci bir metodoloji. Bunlar elbette yeni sömürgeci tarih okulunun kaçınılmaz özellikleridir.

Birinci faktör, yalnızca Pehlevi hanedanlığının kurulmasından, daha da özelde, 1953 darbesinden kaynaklanmaktadır. 1925’te Pehlevilerin iktidara gelmesinden önceki İran tarihi ile ilgili çalışmalar, yabancı akademisyenlerin ve gözlemcilerin bir zamanlar eleştirel bir duruş sergileyebildiklerini ortaya koymaktadır. İkinci faktör olarak Avrupamerkezci metodoloji, aynı zamanda yeni sömürgeci okulun bir sonucudur. Bu faktör, İran’ın Batı toplumlarının bir devamı olarak incelenmesi ve buna göre bilişsel kategorileri üzerinden görülmesini ifade eder.

Bu yeni sömürgeci araştırmalar, bilhassa 1953 darbesinden bu yana, iktidar elitinin hassasiyetlerini incitmemek ve yabancı akademisyenler söz konusu olduğunda, Tahran ile akademisyenin kendi hükümeti arasındaki “samimi ilişkiler”i zedelememek için gösterilen “ihtiyatlılık” üzerinden çalışmalara büyük zarar vermiştir. Bu zararın en somut kanıtı, ABD’li akademisyenlerin sunduğu iki eleştiridir.

İlk eleştiri, önde gelen İran uzmanı James Bill tarafından yapılmış olup, Pehlevi dönemi boyunca akademik çalışmalara verilen zararın boyutunu ortaya koymaktadır. Bill şöyle diyor:

“Amerika’da basın-yayın kuruluşları, İran hakkında hassas veya eleştirel bir haber yapamazdı, aynı şekilde, akademi de etkileyici olmayan bir sicile sahipti; [...] Bugünün İran’ı ile ilgili çoğu akademik çalışma şaşırtıcı derecede eleştirel değildi. Akademisyenler, genellikle Pehlevi ailesiyle bağlantılıydı. Birçoğu, rejim hakkında özel olarak çekincelerini dile getirmiş olsa da, yayınlarında son derece ihtiyatlı davranıyorlardı.”[4]

İran’da iki kez görev yapmış bir ABD diplomatı olarak Stan Escudero, şahlığın yıkılmasından sonraki olayları analiz eden gizli bir belge kaleme aldı. Belgede Escudero, “Otuz yılı aşkın süredir bize iyi hizmet etmiş olan” Şah ile ABD'nin ilişkisini gözden geçirirken, “yıllarca süren baskı, yolsuzluk, kötü yönetim, dalkavukluk, boş vaatler ve genel verimsizlik”in rejimi zayıflattığını ve monarşinin çöküşüne zemin hazırladığını dile getiriyordu.

Escudero, bu rejimin çöküşünün Amerikalılar için neden bir “sürpriz” olduğu sorusuna şu şekilde cevap veriyordu:

“Bence Pehlevi rejiminin çöküşüne hazırlık yakalandık, çünkü gerçeği bilmek istemiyorduk. [...] 1968 civarında, eski dosyalardan anlayabildiğim kadarıyla, Dışişleri Bakanlığı ve Tahran’daki ABD Büyükelçiliği (ve muhtemelen yönetim) nezdinde Şah’ı eleştiren haberleri kısıtlamak, dile getirilmemiş bir politika haline gelmişti.”

Escudero, genel olarak bu konuyu gündeme getirdiğinde kendisine kritik bilgilerin sızdırılabileceği ve Washington’daki Şah’ın düşmanlarınca kötüye kullanılabileceği söylendiğini de ekliyor.

Escudero nihayet, ABD’nin Pehlevi rejimine yönelik hakim yaklaşımı hakkındaki acı gerçekle yüzleşiyor: “Son on yılda [1968-1978] uygulanan bu esasen dürüst olmayan politika yoluyla, Dışişleri Bakanlığı kendisini, ABD’nin İran’daki son gelişmelere daha iyi hazırlanmasını sağlayabilecek bilgilerden mahrum bıraktı.”[5] (İşin tuhaf yanı şu ki, bu çalışmada incelenen dönemde Tahran’daki ABD büyükelçiliğince temin edilen bilgiler, kapsamlı, gerçeklere dayalı ve büyük ölçüde tarafsızdı.)

Dolayısıyla akademide Pehlevilerle ilgili oluşan maraz, yirminci yüzyılda İran tarihinin, özellikle Pehlevi yönetimiyle ilgili olarak, ciddiyetle incelenmesine mani oldu. Neticede İran tarihinin hayati önem taşıyan konuları olan işçi örgütleri, sosyalist ve komünist örgütler ile Cengeliler veya Dr. Musaddık önderliğindeki vatansever hareket gibi çeşitli toplumsal ve politik hareketler ihmal, hatta kasten göz ardı edildi.[6] (Bazı akademisyenler, devrimden sonra bunu telafi etmeye çalıştılar.) Bu nedenle, İran hakkında yayımlanan kitapların çoğunun, ya Pehlevi hanedanlığının “olumlu başarılar”ıyla ya da giderek artan bir şekilde, Şii İslam ve Humeyni’nin İslam devrimiyle ilgili olması şaşırtıcı değildir.[7] Neticede süreç terse döndü: siyasetin akademinin tarafsız bulgularından ders çıkarması gerekirken, akademi, büyük bir tutkuyla, siyasetin gözüne girmeye çalıştı. İran tarihi, resmi tarihe (historia official[8]) dönüştü.

Bana göre, İran tarihinin dinamiklerini açıklamak, yani İran’ın yakın dönem tarihini doğru anlamak, geri kalmışlığının nedenlerini ve nasılını açıklamak, daha da önemlisi, bir hanedanın, bir partinin veya İran’ın güçlü komşularıyla ilişkilerinin resmi tarihi olarak takdis edilen hususları gizemden arındırmak için çok az şey yapıldı. Bunun en iyi kanıtı, 1979’dan beri Pehlevi rejimi hakkında yayınlanan “eleştirel” eserlerin sayısının artmasıdır.[9] Ancak (çoğu zaman kendisini tekrarlayan) kitapların bolluğuna rağmen, zaten mevcut olan bilgi birikimine çok az şey ekleniyor. Çok az bilim insanı, İran İslam devletinin güçlü propaganda mekanizmasınca yayılanların ötesine geçmeye çalıştı. İran’ı, Batı Asya’yı ve Kuzey Afrika’yı sarsan, dünyayı da etkisi altına alan büyük ayaklanmanın arka planı, kökenleri ve temelleri hakkında, Şii din adamlarının bu olayda önemli bir rol oynadığı haricinde, hâlâ çok az şey biliyoruz.

İran toplumu, hâlâ yeni politik gelişmelere tanık oluyor, buna karşın, kimse, bu yüzyılda altta yatan dinamikleri anlamak için çaba sarf etmiyor. İran’da toplumu ve siyaseti yöneten “yasalar”ı anlamak için, disiplinlerarası bir yaklaşımı uygulamak ve son iki yüzyıldaki İran yaşamının tüm yönlerine derinlemesine inmek gerekiyor. İran toplumunu bütünüyle araştırmak ve analiz etmek için, Batı’nın gerçeklerinden devşirilen kategorilere dayalı şematizasyondan vazgeçilmelidir. Dahası, çağdaş İran’ın incelenmesi, uluslararası güç siyasetinin gerekliliklerine tabi tutulmamalıdır. İran’ın yakın tarihinden, bilhassa doksanlara dek Pehlevi rejiminin sürdürülebilirliği hakkındaki tahminler ışığında, çıkarılacak bir ders şudur ki, uluslararası güç siyaseti bile sahte bilimsel savunmalara değil, doğru, tarafsız ve bilimsel analizlere dayanmalıdır. Kısacası, yeni sömürgeci tarih okulunun yıkılması ve ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Çağdaş İran tarihinin baskın yöntemlerini ve bunların korkunç sonuçlarını altüst etmek ve unutulmaya yüz tutmuş önemli tarihsel temaları araştırma sorumluluğunun bir kısmını üstlenmek için yetmişlerde bu çalışmayı üstlendim. Görevim daha da önemliydi çünkü incelediğim hareket, İran’ın yirminci yüzyıl tarihinin önemli bir parçasıydı ve hem İran’daki radikal siyasetin politik kurumları hem de ideolojik temelleri üzerinde şekillendirici bir etkiye sahipti.

Hem tarihçi hem de arkeolog, tarihi kalıntılar üzerinde çalışır. Meslekleri arasında benzerlikler ve farklılıklar mevcuttur. Biri, geçmişin fiziksel kalıntılarını incelerken, diğeri, geçmişi yeniden inşa etmek için onun soyut ve teorik yönlerini araştırır. Ancak arkeologların tarihçilere göre iki avantajı vardır. İlki, kanıtları ne kadar eksik olursa olsun, somuttur, dolayısıyla doğrulanabilirdir; tarihçiler ise kural olarak geçmişin öznel kalıntılarıyla ilgilenirler. İkincisi, arkeologlar da hasar görmüş arkeolojik verilerle karşılaşmak zorunda kalsalar da, hasar, genellikle doğanın eseridir. Buna karşılık, tarihçiler, her zaman kanıtlarının, daha tarafsız bir analizle ortaya konan geçmişten farklı bir tabloyu aktarmak isteyenlerce kasıtlı olarak tahrif edilmiş olabileceğinin farkında olmalıdırlar. Modern zamanlarda, paradoksal olarak, politik bilinç düzeyi yükseldikçe, baskıcı bir yaklaşımla, bilinçli olarak müdahale edilmiş bile olabilir.

Ancak hasar, bilinçli çabalarla sınırlı değildir. Ne yazık ki, devrimci bir hareketin yenilgisini genellikle politik baskı takip ettiğinden, hayatta kalanlar, davalarına sadık kalsalar ve gelecekte öğrenilecek derslerin farkında olsalar bile, zulüm korkusuyla anılarını kaydetmezler. Böylece zengin bir tarihsel veri kaynağı yitip gider. Dahası, hayatta kalanlar, ölenlerin yazmış olabileceği tarihten farklı bir tarih yazma eğilimindedir; geçmişe başka bir bakış açısıyla bakarlar, neticede onlar yenilgiden, hayal kırıklığından, geri adım atmaktan, hatta yüceltme girişimlerinden sağ çıkmışlardır. Ayrıca, devrimci bir hareketin önemli yönleri, militanların, kadroların ve liderlerin ölümüyle kayıtlardan silinir. Çok sert koşullar altında baskıcı rejimlerle savaşan az sayıda devrimci, düşmana teslim olmamak için geride tartışmalarının, girişimlerinin, politik ve askeri talimatlarına ait bir iz bırakır.[10]

Aynı şekilde, galipler tarafından kaydedilen tarih de başka bir bakış açısından yazılır. O galipler, haklı oldukları, adil bir davaya hizmet ettikleri veya ilahi gücün desteğini gördükleri için zafer kazandıklarını düşünürler. En büyük zararı, bir hareketin, partinin veya devletin geniş arşivlerine erişime “devletlû gerekçeler”le mani olanlar verirler. Bunlar en kötüsüdür; tarihe “baskıcı bir bilinci” uygulayan bu isimler, tarihi sistematik olarak ve bilinçli bir müdahaleyle tahrif ederler. İnsanlık tarihinde “bile isteye sebep olunmuş” sellere ve depremlere benzetilebilirler. İnsanlığa, tarihe ve tarihsel bilince karşı işledikleri suçlar çok yönlüdür.

Bu nedenle, İran’ın modern tarihini ele alırken, tarihçi, tarihsel kaydı çarpıtmaya çalışan ve böylece sadece söz konusu tarihi ve öznelerini değil, aynı zamanda bu özel tarihsel geçmişi tüm karmaşıklığıyla yakalamaya çalışanları da mağdur eden olumsuz bilinç konusunda son derece titiz olmalıdır. Cengeli Hareketi’nin tarihini ise ya rakipleri resmi bir üslupla kaleme almış (çarpıtılmış) ya da onu gizemlileştiren hayranları kaleme almışlardır. Bizim görevimiz, her ikisinin de ötesine geçmektir.

1980 yazında, Gilan ormanlarında seyahat ederken, birkaç yaşlı Gilanlıya devrimci Cengeli lideri Mirza Küçük Han hakkında soru sorma şansım oldu. Cevap, her zaman aynıydı: “Evet, dün gibi hatırlıyorum. İşte! Onu beyaz bir at üzerinde geçerken görmüştüm.”[11] İran tarihinin yeni sömürgeci ve Stalinist okullarının çabalarına rağmen, birçok İranlı, sadece memleketi Gilan’da değil, İran’ın her yerinde onu vatansever bir savaşçı olarak görüyor, İran siyasetinde yer alanlar arasında “nadir görülen bir dürüstlük abidesi” olarak kendisine saygı duyuyor.

Bu çalışma, ilgili tarihin mevcut rejimin ortaya çıkışından önce ne kadar efsanevi hale geldiğini ve yeni efsanelerin nasıl uydurulduğunu ortaya koyacak. Ayrıca, Küçük Han’ın Humeyni’yle arasındaki tek benzerliğin, teoloji eğitimi aldığı birkaç yılla sınırlı olduğunu; hiçbir zaman tam anlamıyla bir molla olmadığını savunacaktır. İki adam arasındaki, özellikle hedeflere ulaşmak için kullanılan yöntemler ve sonrasında yaşananlar açısından kurulan benzerliğin gerçeklerle bir alakası bulunmamaktadır.

Humeyni, Küçük Han’ın yenilgisinden yaklaşık altmış yıl sonra iktidara geldi, bu deneyimden ve iki lideri birbirinden ayıran diğer olaylardan ders çıkarmıştı. Sadece iki farklı sosyopolitik bağlamda faaliyet göstermekle kalmadılar, aynı zamanda dayandıkları toplumsal örgütlenmeler de farklıydı; bu nedenle sonuçlar da farklı oldu. Özellikle önemli olan, hem yerli hem de yabancı dost ve düşmana karşı çok farklı yaklaşımlar sergilediler. Ayrıca başka bir açıdan da farklıydılar. Küçük Han, tarihin kendisi ve hareketi hakkında ne söyleyeceği konusunda aşırı derecede bilinçliydi ve bu konuyu kendisine dert edinmişti. Humeyni’nin ise öncelikli düşüncesi, Allah’ın rızası olarak gördüğü şeydi.

Çalışmam, öncelikle Cengeli Hareketi’nin doğduğu Hazar kıyı bölgesinin ekonomik ve politik tarihini inceleyecek. İkinci Bölüm, Çarlık ve İngiliz egemenliğinin başlamasıyla güçlenen, Cengeli Hareketi'nin yükselişine ve düşüşüne katkıda bulunan bölgenin sahip olduğu potansiyelleri ve güçlükleri tasvir edecek. Üçüncü Bölüm, İran’ın meşruti hükümet mücadelesi (1906-1911) sırasında demokrasi arayışında Hazar bölgesinin rolünü analiz etmektedir. Bu iki bölüm, İran’ın geleneksel bir toplumdan modern Avrupa modeline göre şekillenen bir topluma geçişte karşılaştığı sorunları ele almaktadır. Bu sorunlar, sadece Cengeli Hareketi’ni değil, günümüzdeki demokrasi ve modernleşme hareketini de etkilemiştir.

Dördüncü Bölüm, Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı zorlukları ve İran’a yönelik askeri işgali ele alarak, Cengeli liderinin önderliğinde vatansever hareketin yeniden canlanmasına zemin hazırlayan koşulları aktarmaktadır. Bu bölüm, ayrıca hareketin doğuşunu ve 1917 Rus devriminin etkisiyle aniden yükselişini incelemektedir.

Beşinci Bölüm’de ise Cengeli Hareketi’nin politik programı ve yapısı incelenerek, hem geleneksel karakteri hem de ülkeyi yabancı askerlerden temizleme mücadelesi aktarılmaktadır. Altıncı Bölüm, Bolşeviklerin Rusya’nın geleneksel etkisini geçici olarak ortadan kaldırdığı dönemde, İngilizlerin İran’ı ele geçirme planlarına zemin hazırlayan, İngilizlerin yükselişi dönemindeki Cengeli-İngiliz askeri arasındaki çatışmaları yeni bir teorik zemine oturtmaktadır. Yedinci Bölüm, Cengeli Hareketi’nin çeşitli yabancı gözlemciler ve tarihi çarpıtmaya yardımcı olan İranlı aktörlerce nasıl tasvir edildiğini eleştirel bir şekilde incelemektedir.

Sekizinci Bölüm, İran’daki Bolşevik diplomatların çalışmalarını ve İran Komünist Partisi’nin kuruluşunu araştırarak, Sovyetler’in İran’ın ulusal kurtuluş hareketine yönelik amaç ve tutumlarını ele almaktadır. Sovyet stratejisi, Sovyet birliklerinin İran’ın Hazar kıyısına inişinden sonraki iki yönlü Sovyet yaklaşımını analiz eden Dokuzuncu Bölüm’de daha ayrıntılı olarak incelenmektedir. İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kuruluşunu yeniden ele alan Onuncu Bölüm, Bolşevik saldırısı ve İngilizlerin geçici ricatı karşısında Cengelilerin yüzleştikleri ikilemi incelemektedir. Bu gelişmeler, İngiliz ve Hint çevrelerinde İran sorununun yeniden düşünülmesine neden olmuştur.

On Birinci Bölüm ve On İkinci Bölüm, Cengelilerin komünistlerle kurdukları koalisyon hükümetini, çöküşünü, Tahran, Moskova ve Londra arasındaki müzakereler sırasında Sovyetler’in hareketi ayakta tutma girişimlerini eleştirel bir şekilde incelemektedir. On Üçüncü Bölüm, bu müzakereleri yeni bir teorik zemine oturturken, On Dördüncü Bölüm, yeni kanıtlar temelinde, İran’ın modern tarihinde önemli bir dönüm noktası olan Şubat 1921 darbesinin başarısına yol açan İngiltere’nin yeni sömürgeci politikasının oluşumunu ve uygulanmasını izleyip değerlendirmeye tabi tutmaktadır. On Beşinci Bölüm ile On Altıncı Bölüm, Sovyet hükümetinin Londra ve Tahran ile büyük ekonomik ve politik öneme sahip iki anlaşma imzalamasının ardından, Cengeli Hareketi ile İSSC’nin dağılmasına yol açan İran’daki iki yönlü Sovyet politikasını daha ayrıntılı olarak analiz etmektedir.

Son bölüm, İngiltere’nin yeni sömürgeci politikası ve Lenin’in “tek ülkede sosyalizm” anlayışının ardından İran’ın kurtuluş hareketinin çöküşünün iç ve dış faktörlerini izleyerek, tüm faktörlerin ağırlığını değerlendirmeye çalışmaktadır. İran’da yaygın olan Maniheist düşünce biçiminin aksine, bu metin, İran’ın özgürlük ve demokrasi arayışını engelleyen önemli sonuçlara yol açmış olsa da, yabancı faktörlerin belirleyici unsurlar olarak kabul edilemeyeceğini savunmaktadır. Cengeli Hareketi’nin ve yirminci yüzyıl İran’ındaki benzer hareketlerin yenilgisinin temel nedenleri, İran’ın politik liderliğini şekillendiren sosyoekonomik ve zihinsel yapılarda aranmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Cengeli Hareketi’nin çöküşü, yarım yüzyılı aşkın bir süre boyunca ve tüm görünüşlere rağmen, özellikle teorik düzeyde, onarılamaz olabilecek travmatik bir tarihsel gerilemeye yol açan Pehlevi rejiminin doğuşu olarak görülebilir; bu travmaya İngiliz yeni sömürgeciliği ile Büyük Rus “enternasyonalizm”i" önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

Hüsrev Şakiri

[Kaynak: Birth of the Travma: The Soviet Socialist Republic of Iran, 1920-1921, University of Pittsburgh Press, 1995, s. 3-11.]

Dipnotlar:
[1] Eski şah, bilhassa Sovyetler’in karaya çıkışıyla ilgili olarak, tarihi gerçekleri büyük ölçüde çarpıtmıştır. Şöyle yazıyor: “1920 yılında İran-Sovyet Dostluk Antlaşması üzerinde görüşmeler devam ediyordu ve bu antlaşma, babamın darbesinden hemen sonraki yıl imzalandı. Bu dostane görüşmelerin ortasında, Sovyetler, şaşırtıcı bir eyleme başvurarak saldırdılar; İsyancı İranlı lider Küçük Han’ı desteklemek için İran’ın Hazar limanı Enzeli’ye asker çıkardılar [...]. Küçük Han’ın, inanılmaz bir küstahlıkla ‘Gilan Sovyet Cumhuriyeti’ dedikleri şeyi kurmasını sağladılar” (M. R. Pahlavi, Mission for My Country [Londra, 1960, s. 113]). Sovyetler’in önce Enzeli’ye indiği, beş ay sonra İran hükümetini müzakere masasına getirdiği herkesin malumu. Olayların sırasını tersine çevirmek, hayati bir tarihi öneme sahip bir çarpıtma.

[2] I. Spector’ın Cengeli Hareketi konusunda Sovyet kaynakları üzerinden dile getirdiği uyarıda da aktarıldığı biçimiyle, “İngilizce olarak yayınlanan birçok eser, bu İranlı milliyetçinin Sovyet değerlendirmesini büyük ölçüde kabul etmiştir” (The Soviet Union and the Muslim World, 1917-1958 [Seattle, 1959], s. 91). Ne var ki Spector’ın kendisi de aynı yanlışa düşmüştür.

[3] Cengeli Hareketi ile onun Sovyet Rusya ile ilişkilerini yanlış aktaran iki çalışma için bkz.: H. Carrere d’Encausse, “Le renouveau de l’lslam,” Le Monde, 4 Ocak 1980, bu makalede hareketin lideri “komünist bir molla” olarak tasvir ediliyor”; ve E. Ybert-Chabrier, “Gilan, 1917-1920: The Jangali Movement According to the Memoirs of Ihsan Allah Khan,” Central Asian Survey 2, Sayı. 3 (1983). Bu ikinci makalenin yazarı, ilk makalenin yazarının öğrencisi. Çalışmasında “bilimsel yeniden üretim” sürecinin kusurlu olduğunu ispatlıyor. Ayrıca bkz.: Chaqueri, “The Jangali Movement and Soviet Historiography,” Central Asian Survey 5, Sayı. 1 (1986).

[4] James A. Bill, The Eagle and The Lion, The Tragedy of American-Iranian Relations (New Haven, 1988), s. 372-74,370-71,501. İlginç olan şu ki Sorbonne’daki Doğu Okulu’nda okutmanken M. Fouchecourt bana İran’ın yakın dönem tarihinin 1925 sonrası kısmını derslerimde anlatmamamı söylemişti. Bu, Pehlevi hanedanlığının kurulduğu yıldı.

[5] Stanley T. Escudero, ‘What went wrong in Iran?” Gizli, Bahar 1979 [?], Documents from the US Espionage Den, Cilt. 63, yayınlayan: İmam’ın Yolundan Giden Müslüman Öğrenciler (Tahran, 1987), s. 70-73.

[6] İran’ı inceleyen Sovyet tarihçisi Miroşnikov, İran tarihinde Birinci Dünya Savaşı konusunda hiçbir incelemenin bulunmasının nedeninin “arşivlerin akademisyenlere tümüyle kapalı olması” olduğunu söyler (Iran in World War I, Lectures given at Harvard University in 1962 [Moskova, 1963], s. 4). Bu tespitin, Sovyet arşivlerinde çalışma talebinde bulunduğum dönemde halen daha geçerli olduğunu bizzat öğrendim.

[7] Bu konuda istisnalar var: Richard Cottam, Nationalism in Iran (Pittsburgh, 1966) ve Iran and the United States: A Cold War Case Study (Pittsburgh, 1988); buna karşılık S. Zabih (The Communist Movement in Iran, Stanford, 1966); ve birçok çalışmasında G. Lenczovski, bu tür meselelere ideolojik yaklaşsalar da onları özel bir ilgiyle ele aldı. Bazıları da tarihsel nesnellik ve ideolojilerden arınmış inceleme konusunda kibirli iddialarda bulundular ama bu türden önemli meseleleri tartışmamayı seçerek ilgili alana zarar verdiler. (Bkz.: Chaqueri, “Soviet Historiography and la Raison d’Etat,” presented at the annual meeting of the Middle Eastern Studies Association, Boston, 1986.)

[8] Historia Oficial seksenlerde Arjantin’de Generaller Dönemi” ilgili çekilen eleştirel filmin adı.

[9] Robert Looney’nin devrim sonrası yayınladığı Economic Origins of the Iranian Revolution (New York, 1982) ismli kitap eski rejime ekonomi konusunda danışmanlık yaptığı sırada Pehlevi döneminde yayınlanan kitaplardan farklı bir yerde durur! Ayrıca bkz.: A. Bausani, “The Qajar Period: An Epoch of Decadence?” Qajar Iran, Political, Social and Cultural Change, 1800-1925 içinde, yayına hz.: E. Bosworth ve C. Hillenbrand (Edinburgh, 1983); ve A. Banani’nin şu kitaba yazdığı önsöz: E. G. Browne, The Press and Poetry of Modern Persia (rpt. Los Angeles, 1983).

[10] Örneğin Küçük Han’ın Küçükpur’a yazdığı mektuba bakılabilir (Nehzat-i Cengel, s. 185). Mektupta Küçükpur’a mektuba iliştirilmiş belgeleri yakması talimatı veriliyor.

[11] Sonradan öğrendiğim kadarıyla Küçük Han’ın beyaz bir atı varmış.

,

İran’da

1920’de Sovyetler’in Hazar’daki zaferlerini ele alan bir makale. Fyodor Raskolnikov, Kızıl Donanma’nın Hazar filosuna komuta ederek Bakû ve Enzeli’nin ele geçirilmesini, Denikin’in ordusunun yenilgiye uğratılmasını, Gilan Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulmasını, Küçük Han ile İran Kızıl Ordusu’nun liderliğini anlatıyor.

Raskolnikov’un Hazar Denizi’nin fethi ve Sovyet kuvvetlerinin Enzeli’yi ele geçirmesi hakkında kısa bir değerlendirme yaptığı aşağıdaki röportaj, Petrograd’da çıkan Pravda gazetesinin 15 Temmuz tarihli nüshasında yayınlandı. Yoldaş Raskolnikov, röportajda anlatılan dönemde Sovyetler'e ait Hazar filosunun komutanıydı. Sonrasında Baltık filosunun komutanı olarak atandı.

* * *

Hazar Denizi’nin Fethi

Hazar Denizi’nin fethi, 1919 ve 1920 yıllarını kapsayacak şekilde, iki yıl sürdü. 1919’da filomuz, Astrahan’ı hem denizden hem de Volga’dan aktif olarak savundu, aynı zamanda Kızıl Ordu’nun Volga kıyıları boyunca ilerlemesine yardımcı oldu ve Denikin ordusunun her iki kıyıdan da uzaklaştırılmasına yönelik faaliyetlere destek verdi.

1920 yılının başlarında, Petrovsk’un ele geçirilmesinin ardından, filomuz, Hazar Denizi’ni İngiliz ve Denikin filolarından temizleme görevini üstlendi. Filomuzun üssü Astrahan’dan Petrovsk’a taşındı. Filo, buradan aktif operasyonlarına başladı.

Torpido botumuz Karl Liebhnecht’in Aleksandrovsk kalesi yakınlarında düşmanın iki kruvazörüyle yaptığı ilk muharebe, filomuzun savaş kabiliyetini ve düşman kuvvetlerinin moral bozukluğunu açıkça gösterdi. Bu muharebenin sonucunda iki düşman botunu ve General Tolstoy’un Ural Beyaz Ordusu’ndan kalan 2.000 kişilik askeri birliği ele geçirdik.

Bakû’ye varan düşman gemilerinin mürettebatı, torpido botumuzun kendilerine yaşattığı yenilginin haberini taşıdı. Bakû’deki Beyazlar, “Bu şehirde kalıp savaşalım mı yoksa Enzeli’ye mi gidelim?” sorusuyla yüzleştiler. İngiliz komutanlığının baskısı altında, Hazar Beyaz filosunun tamamının, ordunun bir kısmının ve tüm askeri malzemelerin Enzeli’ye transfer edilmesine karar verildi. Ancak yenilgi sebebiyle moral bozukluğu yaşayan mürettebatın ve subayların bir kısmı, kuvvetlerimize karşı deniz operasyonlarına katılmamaya karar verdi, Enzeli’ye gitmeyi reddetti ve Bakû’ye indi.

1920 yılında Volga-Hazar askeri filosu FF'nin komutanı Raskolnikov.

Beyaz filo Enzeli’ye girdiğinde, İngiliz askeri komutanlığı, Beyaz Kuvvetler’e ait gemilerin mürettebatını gözaltına aldı, çünkü Beyazlara ait gemilerin İngiliz koruması altına alınması halinde İngiliz filosunun onlara saldırmayacağına inanıyorlardı.

Bu dönemde İngilizler, Enzeli’yi Hazar Denizi’ndeki egemenlikleri için bir üs haline getirmek üzere, yoğun hazırlıklara başladılar. Deniz piyadelerini ve subaylarını Mezopotamya ve İran üzerinden Enzeli’deki donanma gemilerine mürettebat sağlamak için göndermeye başladılar. Eş zamanlı olarak, Enzeli’yi tahkim etmeye ve savunmaya hazır hale getirmeye başladılar. Enzeli’yi tahkim ederek, İran’a, Mezopotamya’ya ve onlar için en önemlisi olan Hindistan’a giden yolları kapsayacak en ön ve en ileri üsleri haline getirmeyi umuyorlardı.

Bakû’'de bir ayaklanma patlak verdikten ve isyancı işçiler, kardeş Kızıl Ordu birliklerine ve Kızıl Filo’ya yardım çağrısında bulunduktan sonra, filomuz, Petrovsk’tan Bakû’ye gönderildi. 1 Mayıs’ta Kızıl Ordu ile neredeyse eş zamanlı olarak oraya ulaştı.

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilanı ardından Sovyet Rusya ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin İngilizlerin Enzeli’den Bakû’ye yeni bir saldırı düzenlemeyeceğinden emin olamayacaklarını bildiğim için, Enzeli’yi ele geçirmeye ve oradan Beyazlara ait tüm gemileri kaldırmaya, böylece İngilizleri Hazar Denizi’ndeki ana dayanaklarından mahrum bırakmaya karar verdim.

Amiral gemisi Karl Liebknecht.

Enzeli’nin Ele Geçirilmesi

18 Mayıs sabahının erken saatlerinde filomuz Enzeli’ye yaklaştı ve ateş açarak, şehri değil, İngilizlerin tüm karargahlarının ve askeri güçlerinin bulunduğu Kazan’ı bombaladı. Enzeli’nin bombalanmasıyla eş zamanlı olarak, torpido botumuz, Reşt yakınlarında bir gösteri düzenleyince İngilizler hemen süvarilerini oraya gönderdiler.

Enzeli’nin doğusuna, şehirden yaklaşık on iki ila on dört kilometre uzaklıkta, İngilizlerin Reşt’e giden yolunu kesmek için bir birlik çıkarttık. Böylece İngilizler tuzağa düştüler. İlk başta İngilizler, direniş göstermeye çalıştılar ve bize karşı iki keskin nişancı birliği gönderdiler. Ancak gemi toplarından birkaç atıştan sonra İngiliz birlikleri düzenini yitirdi ve geri çekildi. Durumu umutsuz bulan İngilizler, ateşkes istemek için bize elçiler gönderdiler.

İngiliz elçilerine, limanda Rusya’ya ait gemiler ve askeri malzemeler bulunduğunu göz önünde bulundurarak, Enzeli’yi derhal teslim etmeleri gerektiğini söyledim.

Enzeli’nin gelecekteki kaderine gelince, onlara bu sorunun Rusya ve İngiltere arasında diplomatik görüşmeler yoluyla çözüleceğini söyledim. Ültimatomumu General Şampein’e ilettim, o da iki saatlik sürenin uzatılmasını istedi ve çıkarlarını temsil ettiğini iddia ettiği İran hükümetinden bu kadar çabuk cevap alamayacağını belirtti.

Bundan bir süre sonra Enzeli Valisi gemime geldi ve Rus Kızıl Ordu filosunu İran adına karşılamaya geldiğini söyledi. Enzeli’nin tahliyesine onay verdi.

İngilizler, geceye kadar İran hükümetinden bir cevap getiremedikleri için, General Shampein’e, Denikin filosundan ele geçirdiği ve bir kısmı hâlâ Enzeli’de bulunan (ve bir kısmını zaten şehirden çıkarmış olduğu) tüm deniz malzemelerini bize teslim etmesi karşılığında, İngiliz birliklerinin şehri terk etmesine izin vermesini teklif ettim. General Shampein, bu talebi kabul etti ve tüm malzemelerimizi zarar görmeden iade edeceğine dair resmi bir söz verdi. Bundan kısa bir süre sonra, Hintli sipahiler, otuz top ateşleme mekanizması getirdiler ve bunları bize teslim ettiler.

Sonrasında, İngiliz birliklerinin Enzeli’yi tahliye etmesine izin verdim, ancak Rus Beyaz askerlerini yanlarına almamaları şartıyla. İngiliz birlikleri şehri terk ederken, hiçbir Denikin subayının onlarla birlikte kaçmaması için dikkatlice gözlem yaptık.

Hint birliklerinin, İngilizlerin, Türklerin ve sipahilerin morali çok düşük görünüyordu. Enzeli’den onlara yolu açtığımızda, Enzeli’den olabildiğince çabuk çıkmak için koşarak uzaklaştılar. Enzeli’nin tahliyesinden önce İngilizler, halka kısa bir süreliğine ayrılacaklarını, yakında Enzeli'yi yeniden işgal etmek için yüz bin kişilik bir ordu göndereceklerini duyurdular. Ancak şehrin aceleyle tahliyesini ve askeri malzemeleri bize ne kadar itaatkâr bir şekilde teslim ettiklerini gören halk, bu palavralarına inanmadı.

Enzeli Halkı Askerlerimizi Karşılıyor

İngilizler Enzeli’yi boşaltmadan önce, biz şehre asker çıkardık ve şehri işgal ettik. Tüm sokaklar ve meydanlar insanlarla dolup taşmıştı. Şehrin her yeri kızıl bayraklarla kaplıydı.

Ülkeye giriş yaptığımız ilk andan itibaren İran’ın içişlerine karışma niyetimizin olmadığını açıkladık. İran Valisi ve diğer İranlı yetkililer, bizi İngiliz baskısından kurtaranlar olarak karşıladı. Halkın tamamı İngilizleri sömürücü olarak görüp lanetliyordu.

Enzeli’de muazzam bir askeri ganimet ele geçirdik: İngilizler tarafından silahlandırılmış ve silahlı gemiler ile nakliye gemilerinden oluşan Denikin’in tüm filosu bizim elimize geçti. Buna ek olarak, elliden fazla top, yurtdışından getirilen 20.000 mermi, Krasnoyarsk’tan çıkarılıp ABD’ye satılan ancak şimdi Astrahan’a gönderilen 10 ton pamuk, 5 ton bakır, 15 ton ray, kırk araba, yirmiden fazla gemi telsiz istasyonu ve üç saha telsiz istasyonu, altı deniz uçağı ve dört muhrip ele geçirdik. Daha küçük malzemeleri saymak mümkün değil. Bu askeri malzemeleri Bakû ve Astrahan’a taşıdık.

Küçük Han

Enzeli’nin işgalinden sonra Küçük Han ile görüşmelere başladık. Onu Reşt’e doğru ilerlemeye teşvik ettik. İngilizler bunu duyunca aceleyle Reşt’i boşalttılar ve Bağdat’a çekildiler.

Küçük Han bir zamanlar molla idi, ancak dinden hayal kırıklığına uğrayıp halkının İngilizler tarafından nasıl sömürüldüğünü görünce, din adamı cübbesini duvara asıp eline tüfek aldı. Dağa çıkarak, güvenilir adamlarından oluşan küçük bir birliği etrafına topladı. Yedi yıl boyunca İran’ın özgürlüğü için İngilizlere karşı acımasız bir savaş yürüttü. İngilizler, onun üzerine defalarca güçlü askeri birlikler gönderdi, ancak hiçbir sonuç alamadılar. Halk Küçük Han’ı destekliyor, ne zaman İngiliz askeri gelse ona haber veriyordu. İngilizlere ani bir saldırı düzenleyip ağır kayıplar verdirdikten sonra, Küçük Han, kendisini ve askerlerini takip edenlerin hiçbir şekilde kullanamayacakları yollardan dağlara çekiliyordu.

Kızıl filonun Enzeli’ye varması, Küçük Han’ın Reşt’i ele geçirmesine, orada İran’da devrimci bir hükümet kurmasına imkân sağladı. Küçük Han tarafından kurulan devrimci hükümet, yalnızca yoksullar değil, toprak sahipleri, hatta İngiliz boyunduruğu altında acı çekmiş olan hanların bir kısmı tarafından da coşkuyla karşılandı.

Küçük Han, idealist ve devrimci biridir. Burjuva İran hükümetini devirip toprakları yoksullara teslim edene kadar zengin sınıflarla işbirliği içinde hareket edecektir. Han olarak anılmaktan hoşlanmaz. Hanların halka zulmettiklerini, kendisinin ise sadece halkın temsilcisi olduğunu söyler.

Yoldaş Raskolnikov, Küçük Han’ın İran’ı İngiliz boyunduruğundan kurtarma mücadelesinin başarılı olacağına inanıyordu; zira İran hükümetinin ülkede gerçek bir gücü yoktu. Burjuva hükümetinin en iyi organize olmuş birlikleri olan İran Kazakları ve jandarması, Küçük Han’ın yanındaydı ve İngilizlere karşıydı. İran halkının onlardan nefret ettiğini bilen ve Hindistan ile Mezopotamya’da bir isyan çıkmasından korkan İngilizler, İran hükümetine herhangi bir yardım göndermeye cesaret edemezlerdi.

İngilizlerle savaşmak için Küçük Han, kendisinin de üyesi olduğu devrimci bir askeri konsey kurdu. Küçük Han, askeri operasyonlar konusunda oldukça bilgiliydi, ancak kitlesel savaştan ziyade, gerilla savaşında daha mahirdi. Ancak coğrafi koşullar gerilla savaşından başka bir seçeneği mümkün kılmadığı için Küçük Han’ın zaferi kesin gibi görünüyordu.

Küçük Han hükümeti, yapısı itibarıyla devrimcidir. Küçük Han gibi yıllarca İran’ın kurtuluşu için savaşmış kişilerden oluşmaktadır. Komünist Parti’ye en yakın isim ise, devrimci İran silahlı kuvvetlerinin başkomutanı ve İran devrimci askeri konseyinin bir üyesi olan Yoldaş İhsanullah’tır.

Hükümet, İran Komünist Partisi ile yakın temas halindedir. Hükümet, İran devriminin dar ulusal çerçevelerle sınırlandırılamayacağını, Doğu’nun diğer halklarının da kurtuluşuna yardımcı olması gerektiği gerçek idrak etmektedir. Hükümet, Mezopotamya’daki devrimci hareketle de temas halindedir.

Küçük Han da Sovyet Rusya’nın ateşli bir sempatizanıydı. Yoldaş Raskolnikov sözlerini şöyle tamamladı: “Ayrılırken, Yoldaş Lenin’e içten selamlarını iletmemi ve onun öğrencisi olarak hareket edeceğini, Sovyet Rusya ile devrimci İran arasındaki ittifakın asla bozulmayacağını söylememi istedi.”

E. V.
23 Ekim 1920
Kaynak

,

İmamoğlu Neden Kaybetti?


Bir yüzü oyun öbür yüzü gerçek olan burjuva siyaseti, bu sayede gerçekliğinden şüphe edenlere iki ayrı yol önerebilir; sahnedeki tiyatroya yüz çevirerek asıl gerçeğe bakmak ve başkalarına da onu göstermeye çalışmak ya da utanmadan sahneye atlamak ve kendi sesini başka her türlü sesin, düşüncenin doldurduğu curcunaya katmak.

Burjuva siyaseti, içerisinde doğan her görüşün yönünü belirleyemese bile siyasi ufkun sınırlarını çizer ve egemenliğini varlığı dahi bilinmeyen kuralların üzerine kurar. Tiyatroya nasıl katılacağına karar vermek, orada oynayacağın rolü seçmek demektir; sahnedekinin bir “oyun” olduğunu söylemek faydasızdır, eğer oyunun ne olduğu temelleriyle kavranmamışsa. Tüm oyunlar bir manada gerçektir çünkü kurgu ile gerçek arasında kesin bir ayrım yoktur; kurgu ve gerçek, kendi başlarına ayakta duran iki ayrı dünya değildir, aksine, her ikisi de hem kendisiyle ve karşıtıyla süregiden faal birer ilişkidir; bir yazarın sözcüklerine ancak sahnedeki etten kemikten insanlar can verebilirler.

Ancak tiyatro sanatıyla siyaset tiyatrosu arasında temel bir fark bulunur; sanat eseri, daha perde aralanmadan yutulması gereken, ilaç işlevi görecek bir zehrin yani yalanın, kurguyla gerçek arasındaki ayrımı perde kapanana dek unutmanın karşılığında gerçeği göstermeyi amaçlarken, burjuva siyaseti, sahnedeki sahici mücadelelerin, fedakarlıkların ve ıstırapların ani parlaklıklarının arkasında her şeyi yürüten büyük ve daimi güçleri gizlemeyi başarır. Sanat eserinde yazar ile onun hayal gücü temelde bir vasıta, aşıldığında silinecek bir sınır ya da gerçek ile kurgu arasına kurulan bir köprüdür ve aslolan her zaman seyircidir, siyaset sahnesinde boy gösteren aktörler ise tüm yeteneklerini sahne gerisinde oyunun seyrini belirleyen sermaye için sergilerler. Sermaye ise lazım gördüğünde aktörleri, dekorları hatta tüm sahneyi bile ateşe verebilir; belki daha canlı bir yangına ihtiyacı vardır belki de oyunu en baştan kurmayı amaçlıyordur.

Hukuk davaları çok cezbedici oyunlardır ve burjuva siyasetinin tarihi Dreyfus davasından O. J. Simpson davasına kadar onlarla örülüdür. Karmaşık bir hukuk davası, seneler süren bir oyun ve seneler boyunca sahneyi kavuran ama ortadan kaldırmayan bir yangındır. Bir hukuk davasında tıpkı spor müsabakaları gibi bir kazanan vardır, bir de kaybeden, ancak şu farkla: oyunun kahramanlarının hürriyetleri, mal mülkleri ve tüm hayatları hakimin vereceği karara bağlıdır. Bir nevi televizyonlardaki realite şovlarına benzerler davalar ancak gerçek ile kurgunun oynadığı roller başkadır; televizyon şovlarında “gerçek” sanılan öyküler, kurgu niteliğini kazanacak kadar ayıklanıp yeniden düzenlenirlerken hukuk davalarında gerçeğin bizzat kendisi, gerçek olarak bilindiği için kurgunun çekiciliğini kazanır.

Sosyalistlerin burjuva siyasetine ve onun oyunlarına dönük asli vazifesi, eleştiridir. Eleştiri, kınama değildir, zira kınama olduğu anda ve yerde, bir ölü nesne gibi kalır. Eleştiriyse ayrıntıların izlerini sürer, peşlerinden gider ve varacakları yeri keşfederek onları aşar, sonunda genel şartlara yani kurgu ile yaşamın birliğine ulaşır. Burjuva siyaseti, her zaman her sorunu ortadan ikiye ayırır.

Konumuz, CHP davası ve ortada gene iki taraf var: bir tanesi davayı, onu hazırlayan şartları ve doğurduğu tüm gelişmeleri hukuki bir mesele sayıyor, karşılarındaysa davayı bir “Siyasi Darbe” olarak tanımlayanlar duruyor. Kendilerini hükümete ve eski CHP’ye yakın bulanlar, sorunun siyasi tarafını göz ardı ediyorlar, kendilerini muhalefet olarak tanımlayanlarsa davanın seyrinin hukuki içeriğini görmezden geliyorlar.

Sosyalistler birleştirmeliler ama nasıl, önce ayrımları görerek ve düşünerek; hukuku özerk bir güç değil iktidarın bir aracı, çok çeşitli girdilerden sınırlı çıktılar üretmekle sorumlu karmaşık bir makine ve mecbur kaldığında yalınlaşarak çelişkilerinden geçici bir süre için sıyrılabilen bir silah olarak kavrayarak, hukuk ile siyaseti birleştirirler ve aralarındaki suni ayrımı aşarlar.

Burjuva toplumlarında siyaset, çoğunlukla çatışan, nadiren bir araya gelen ama her an her yöne dönebilecek sermaye menfaatlerinin savaş meydanıdır. Bu manzara, belki de sadece tasavvurda varolan, asla dinmeyen bir “doğal” savaşa yakındır. Ancak uygarlık, doğanın iştahının ve gözü dönmüşlüğünün karşısına bir başka ağırlık koyar. Sermayenin doymaz iştahı, onun her istediğini yiyemese bile karnını her zaman doyurmasını sağlayacak şarların devamından mesul yapay bir organın yani devletin gücü tarafından dengelenir.

Burjuva düşüncesi devleti de ikiye böler; makbul ve meşru devlet ile karanlık ve gizemli bir “derin devlet”.

“Derin devlet” terimi, Türkiye’nin dünya siyaset külliyatına yaptığı belki de en çarpıcı katkıdır. Bazen “üst akıl” gibi başka adlarla da anılan”derin devlet” gerçekte bizzat devletin kendisidir.

Devlet bir işlevler bütünüdür. Derin devlet de bu işlevlerin bir kısmıdır. “Derin” sayılan işlevlerin özelliği, çoğu zaman yazılı kuralları, yani “hukuku” görmezden gelmeleridir ancak bu da burjuva düzeni dâhilinde gereklidir zira işlevler kuralların dışında ve ötesindedir, bir makinenin varlığı onun işleyişidir, kullanım kılavuzu değil. İşlevler iktidardır, iktidar ise irade, insan eline verilen kitabı ilgiyle okusa da kitabın dünyasında yaşayamaz, kendi dünyasında, şartların dayattıklarını ve gerekli gördüklerini yapmalıdır.

Hükümetler, sermayenin başlattığı ve bitirdiği dalgalanmaları yansıtırlar, devlet ise sahnenin altındaki kaide, üzerindekilerin sıçrayıp düştüklerinde tüm ağırlıklarıyla çarptıkları, onları bazen yaralayan, bazen de geri kalkmalarına olanak veren zemindir. Burjuvazinin egemen olduğu toplumlarda devletin temeli, ulus bilinci ya da ortak geçmiş değildir; devletin devamını zorunlu ve olanaklı kılan güç, sermaye birikimidir. Sermaye birikimi güdüsü sayesinde devletler şartlara uyum sağlarlar ve geçmişlerinden bugüne sürüklenirler. Sermaye birikiminin kaba ve güçlü ellerinde devletin mukaddes gövdesi şekilden şekle girer, ama bu sayede süratle değişen şartlara da uyabilir. Devletin ruhu, efsanelerde, mefkurelerde, kitaplarda olduğu gibi kalabilir belki, ancak bedeni devamlı yenilenmeye mecburdur. O, hükümetleri aşan ve devletin merkezine yerleşerek genel istikametini belirleyen, ilkeye dönüşmüş bir arzudur.

İmamoğlu’nun babası, oğlunun ve şirketinin başına gelenlerden sonra, hayatını komünizmle mücadele etmeye adamış olmaktan pişmanlığını beyan etmişti. Bu eski toprak sermayedar, herhalde mülksüzleştirmenin bir tek komünizmde gerçekleştiğini sanıyordu.

Oysa mülksüzleştirme ya da Türkçesiyle “mala çökme”, sağlaması defalarca yapılmış bir sermaye aktarımı yoludur. İmamoğlu’nun işçilerinin sırtından kazanarak seneler boyunca biriktirdiği sermaye, hâkimin bir kalem darbesiyle başkalarının eline geçti.

AKP, yirmi senelik iktidarı boyunca devletle yarı yarıya bütünleşmiştir, bunu sağlayan da bir toplumsal güç olarak sermaye birikimidir. Ondan önceki uzun dönemli tek parti iktidarları için de durum böyleydi. Türkiye’nin tek parti iktidarlarında sermaye birikimi yolu içe dönüktür. Bu yol, herhalde Türklere Almanlardan mirastır, Almanlar, Ruslara ve İngilizlere karşı Osmanlılarla kurdukları uzun ittifak sırasında onlara sanayiyi ve piyasayı nasıl ayağa kaldıracaklarını öğretmişlerdir.

Almanlar ise sömürgecilik mücadelesinde İngilizler ve Fransızların gerisine düştükleri için bizzat devletin yönettiği ve yürüttüğü bir kalkınma programı uygulamış ve askeri mühendislik dâhil birçok alanda dünya lideri haline gelmişlerdi. Savaştaki büyük mağlubiyetin, işgalin püskürtülmesinin ve Sovyetler’den ilham alan sosyalist hareketlerin dağıtılmalarının ardından Cumhuriyet, ülkeye serbest piyasa düzenini tesis etmek için kuruldu.

Sermaye, serbest piyasanın damarlarındaki kan, kanı pompalayacak kalp ve kararları verecek zihindir. Cumhuriyetin ilk kuruluş dönemindeki süratli sermaye birkimi, tek parti iktidarının hem sebebi hem de sonucudur.

Demokrat Parti’nin on senelik iktidarı dönemindeki gene çoklukla inşaat sektörü kaynaklı büyüme de benzer bir nitelik taşıyordu. İlk CHP döneminden sonraki en uzun ömürlü tek parti iktidarını kuran AKP de ilk CHP gibi içe dönük bir birikim programı benimsedi. Hayır, bilinçli bir tercih olmaktan öteye siyaset ile ticaret arasında kurulan uzun soluklu ilişkilerin hayata getirdiği zorunlu bir sonuçtu bu. Birçok holding, doğrudan devlet ihaleleri yoluyla ve büyük süratle büyüdüler. Bu büyümenin boyutları şaşırtıcı olmaktan öteye, uçuktur: Dünya Bankası veritabanına bakılırsa, tüm dünyadaki en büyük kamu-özel sektör işbirliği projelerinin birçoğu Türkiye’de gerçekleştirilmiştir.[1]

Bu holdingler, dünya devleriye mücadele edebilecek yetkinliğe ve hacme henüz ulaşmasalar bile Türkiye'nin etki alanındaki ülkelerde, Balkanlar’da, Arap ülkelerinde ve Türki cumhuriyetlerde birçok inşaat projesini, gene devletler düzeyindeki ilişkilerin araladığı kapılardan girerek, kazanabildiler. Onların içeride korunup büyütüldükten sonra dışarıya kanatlanmaları, Türkiye’nin sermaye birikimi yolunu, devlet siyaseti ve şirketlerin kâr arayışının tam bütünlüğünde gösteren bir resimdir. Yalnız bir dakika, bir şeyi atlamadık mı?

İlk CHP ile şimdiki AKP arasına ne oldu? Elbette, Türkiye'de Limak, Cengiz, Kalyon, Kolin ve Makyol’dan önce de sermayedarlar vardı, ancak onlar, AKP döneminde sahne gerisinde kaldılar. Uzun ara dönemin sermayedarları, aynı zamanda koalisyonların, güven oyu alamayan hükümetlerin, bitmeyen bir siyasi keşmekeşin zamanına aittir. Koç, Sabancı, Şahenk, Boyner; bunlar, ipleri ellerinde tutmaya, her istediklerini almaya, hürmet görmeye ve itaat edilmeye alışmışlardı. Türkiye’nin koalisyon hükümetleriyle yönetildiği dönemde ülkeyi gerçekten yöneten onlardı. Sermayedarlar asla ellerindekiyle yetinmezler, hallerine şükretmezler, ganimetten her zaman aslan payını isterler. Onların doymaz kişilikleri, burjuvazinin kalbin en derinlerine inmiş ve yerleşmiş sınıf bilincinin nüvesidir. Ancak hükümette ister tek bir parti olsun ister üç, serbest piyasa düzenindeki gerçek şudur ki aslolan haksız rekabettir, hiçbir sermayedar adil rekabet istemez zira şartlar eşit olduğunda kimse belli bir ölçeğin üzerinde büyüyemez ve yeni bir rakip çıkıp sonunda eskileri süpürür. Böylesi bir düzen devletin de işine gelmez, devlet, bu halde kendi devamlılığını güvenceye alacak stratejik ortaklıları kuramaz. İçeride kurulmuş stratejik ortaklıkların yokluğunda devlet, dışarıdan gelecek desteğe daha bağımlı hale gelir. Devlet, sermayeden ayrı bir güç, derin bir akıl ile irade değildir, o, sermayenin ortak ve uzun dönemli menfaatlerinin bileşiminden ibarettir. Devlet, sermayeyi kendi vahşi içgüdülerinden korumak ve uzun dönemli menfaatlerini güvenceye almak için vardır ancak bu işlevi, tarihin ve insan ruhlarının derinliklerinde yeniden biçim alır, dünya görüşlerine, kutsal değerlere, ilkelere dönüşür. Devlet, nereden geldiğini unutur ve aslolanın kendisi olduğunu sanmaya başlar. Sermaye bu soylu rüyalara sahne arkasından güler.

Dışarıda kalan sermayedarları tepeye çıkaracak tek yol siyasetten geçer. Yalnız siyasi iktidar, haksız rekabet koşullarının yeniden düzenlemelerini olanaklı kılar. Sermayenin yaşamda bildiği tek ilişki türü mülkiyet ilişkisidir ve onun için siyasi iktidar da bir mülktür; ya benimdir ya da bir başkasının. Burjuva siyasetinde siyasi partiler de bir tür şirkettir ancak orada da rekabet gene haksızdır. Önceki dönemin sahne gerisinde kalan sermayedarları ile yeni palazlanan holdingler, iktidarı sağlamca kavramış AKP’nin içerisine sızamayacaklarını, orada iyice katılaşmış menfaat hiyerarşisini bozamayacaklarını biliyorlar. Onlar için aslolan, büyük oynamak ve hükümeti tümden eline almaktır.

Türkiye’nin iki partili yeni düzeninde dışarıdaki sermayedarlara kalan, CHP’dir. Ancak CHP’nin bizzat kendisi de onlara göre bir sorun: bugünkü CHP, 12 Eylül darbesiyle kapatıldıktan sonra Deniz Baykal eliyle yeniden kurulan ve birkaç sene içerisinde kendisinden daha büyük SHP’yi adının ve geçmişinin ağırlığında eriten bir partidir.

Sermayedarlar için önce CHP’nin ele geçirilmesi gerekliydi. Bu yönde ilk deney Mustafa Sarıgül’dür. CHP’li Yarkadaş, Koç ve Şahenk gibi sermayedarların Ataköy Marina’da yaptıkları toplantılarda Sarıgül tasarısını geliştirdiklerini aktarmıştı.[2]

Sarıgül için seçilen siyasi tarz, Amerika’dan ithaldi: “Çare Sarıgül.” İyi de neyin çaresi? Gayet doğal zira onun arkasına almayı umduğu sermaye de Batı’ya bağlı, Batı sermayesinin Türkiye’deki bir devamıydı. İçeriksiz siyasetiyle Sarıgül, siyasi bir liderden çok bir üründü, market raflarında alıcısını beklerken müşterilerin aklını çelebilmek için somut işlevinden çok çekici ambalajına güveniyordu. Bu türden, pazarlama araçlarının ve teknolojilerinin siyaset alanına doğrudan taşınmalarıyla inşa edilen yeni siyasetin mucidi Barack Obama’dır. Obama’nın sloganı “Ümit ile Değişim”di. Tamam da ne için ümit ve neye doğru değişim? O hassas anda sermayedarlar belki kendilerine biraz fazla güvendiler ve acele ettiler, Sarıgül’ün geçmişini ve kişiliğini hesaba katmadılar. Velinimetleri onu ne kadar sarmalasalar da ürün paketini yardı; Sarıgül, parti kongresinde üyelerle yumruklaştı ve başkanlık seçimini Baykal’a kaybetti.[3]

Başaramazsan yine, yine, yine dene, iş yaşamının ilk kaidesi bu değil midir?

İmamoğlu ikinci ve daha gelişkin bir Sarıgül’dü, üstelik sermaye, ondan ne bekleyeceğini biliyordu zira İmamoğlu aileden bir müteahitti, yani kendisi de bir sermayedardı. Onun geçmişinde ANAP’lı olduğu ve CHP’ye şirketinin önünü açmak için üye olduğu yazılmıştı. Bu eski müteahit, siyasete hemen ısındı ve tekrarlanan seçimlerin sonucunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Üç büyük şehri yitirdikleri belediye seçimlerinde AKP’nin lider kadrolarının da gafil avlandıkları anlaşılıyor. Ancak AKP’nin genel seçimler için halen bir sigortası vardı, karşılarına çıkacak ana muhalefet partisinin lideri, ne Türkiye siyasetinin kendisine özgü kavgalarında pişmiş meslekten bir siyasetçiydi, ne de siyasete, yani insanlara kendisini sevdirmeye ve dinletmeye doğal bir yatkınlığı vardı, aksine, iş geçmişi onun kişiliğini kusursuz bir memur olarak biçimlendirmişti.

Bir devlet memuru için en hayati beceri, devletin kendisinden istediklerini süratle anlamak ve yerine getirmektir. Dokunulmazlıkların kaldırılmasında ve mühürsüz oyların kabulünde Kılıçdaroğlu, yeteneklerini ispatladı. İktidarın düşmanlarının hamlelerini belirleme kudreti olduğu da bir kez daha kanıtlandı.

İmamoğlu’nun CHP’nin başına geçebilmek için izlediği yol, Türkiye’deki siyaset ve sermaye ilişkisinin en net resmidir. Tüm burjuva siyaseti bir sahnedir, tüm siyasetçiler ise birer aktör, sahneye girecekleri zamanlar da bellidir, sahneyi terk edecekleri zamanlar da; oyunu günden güne devam ettiren ise ya paradır ya para, ya da para para para.

Belediyelerdeki son yasal düzenlemelerin sonunda Büyükşehir belediyeleri bütünüyle şirketleştiler. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İGDAŞ, Kiptaş, İSPARK, Kültür A.Ş. ve diğer otuza yakın şirketlerin toplamından ibarettir. Belediye şirketlerini diğer şirketlerden tek ayıran, özel ve resmi konumlarıdır, yani haksız rekabet içerisindeki daimi ayrıcalıkları. Eğer sanığı olduğu davanın iddianamesi temeli itibariyle doğruysa, İmamoğlu’nun tasarısı, belediye şirketlerinin kasasında biriken kaynakları partiye geri çevirerek, kendisiyle iktidarın arasındaki tüm dolayımları bir hamlede aşmayı denemekti. Bu yaptığına siyaset ile ticaret arasındaki pürüzleri ortadan kaldırmak ve ikisini bağlayan sallantılı, güvenilmez köprüleri temizleyip aralarına sağlam bir boru hattı kurmak da denebilir.

İmamoğlu davasında ilk anlaşılması gereken şu: Davayı başlatan CHP’lilerdir. Yanıtı aranacak soru ise şudur: İmamoğlu, nasıl bir tehlikeydi ki bu kadar kavgayı, çatışmayı, mahkeme yoluyla ana muhalefet partisinin liderliğinin değişmesini gerekli kıldı? İmamoğlu’nun iktidara geldiğinde yapacaklarına dair ayrıntılı bir programı var mıydı?

İmamoğlu’nun siyaseti de selefi Sarıgül gibi Obama siyasetinin devamıdır. Sloganı da aynı türdendi: “Her şey çok güzel olacak.” Sloganlardan ibaret bir siyaset mi? Burjuva siyasetinde liderler muğlak konuşurlar ki söylenenlerden herkes dilediğini anlasın. Bu dünyada düşüncenin sınırlı dahi olsa bir özerkliği yoktur, dünya görüşleri de piyasa şartlarına tabidir ve ancak başka herhangi bir ürün gibi mevcutlar arasından seçilebilir. Ancak asıl mesele, İmamoğlu değil, onun arkasında birleşen menfaatler ile taşıdığı dünya görüşü. İmamoğlu çiftinin kurdukları Reform Vakfı bu ağın bir düğümüdür, vakfın 2022 senesinde yayınladığı “Türkiye Ekonomisinin Büyüyen Lakin Kalkındırmayan Serüveni” başlıklı rapor, Türkiye’nin kurtuluşunu “dijital ve yeşil teknolojilerde” buluyor.[4]

İmamoğlu'nun tutuklandıktan hemen sonra NYT’de yayınlanan yazısı da Türkiye’nin “otoriterleşmesinden”, “Asad rejiminden” ve “Putin’in Ukrayna’yı işgalinden dem vuruyor.[5] Benzer biçimde, Özel’in Newsweek’te yayınlanan yazısı da birçok kez NATO’nun önemine ve Türkiye’nin NATO içerisindeki yerine vurgu yapıyor. [6]

Tüm bunlar, tutarlı bir siyasetten çok güçlü birer sinyaldir; yenilikçi CHP’lilerin iktidara geldiklerinde Batı sermayesinin suyuna gideceklerine, hassas konularda direnç göstermeyeceklerine dair işaretler. Muhalefetin içeride sıkıştığında hemen Batı’ya feryat edişi ilk değil. Türkiye’de muhalefet, her zaman Batıcıdır, iktidar ise ülkedeki sorunlarla cebelleşerek iktidarda kalmayı başardıkça zorla ve yavaşça yerlileşir. Bu eğilimler “doğal”, yani genel ve tarihsel koşulların sonucudur.

Türkiye sermayesi, bir manada Batı sermayesinin devamı olmaktan ibarettir ancak bu iki unsurun birliği yine de çelişkilerle örülüdür. Batı sermayesi, artık ulusötesi olmayı geçmiş ve “küresel” bir kimlik kazanmıştır, yani köksüzdür, küresel niteliğini ona kazandıran ise finansal özüdür. Yerli sermayenin ise dalları ne kadar uzaklara erişirse erişsin kökleri doğup büyüdüğü yerdedir. Yerli sermaye, nüfusun hem tüketici hem de işçi olarak suyunu çıkararak büyümek ister. Yabancı sermaye ise dağınık ve düzensiz bir ülkenin her türlü kaynağını, porsiyonlar halinde tüketmeyi amaçlar zira ne de olsa menüleri geniştir.

Batı, çevresindeki toplumlara bir hülya ile bir zincir önerir. Hülya, “demokrasi”, “insan hakları” ve “hukukun üstünlüğü”nden kuruludur. Zincir ise Batı’nın sermaye hiyerarşisine yerleşmek ve bir daha da yerinden oynayamamaktır.

Küresel sermaye için her pazar bir yarı sömürgedir. Batılıların “demokrasi” dediği, yerli sermayenin bütünleşik iradesinin toplumu biçimlendirme kabiliyetinden yoksun bırakılışıdır, dağınıklık ve zayıf iradenin tesisidir.

Batı’nın Türkiye’ye dair rüyası iç pazarın sığlaşması, işsizliğin yaygınlaşması ve eğitimli, genç nüfusun göçmen işçiye dönüşmesidir; Romanya, Bulgaristan, Polonya ve son birkaç senedir Yunanistan’a olduğu gibi. İlginç olan şu ki İmamoğlu ile ekürisi Özel, ülkenin başına geçerlerse, birkaç sene içerisinde Batı’yla ters düşecekleri kesindir.

Çok kişi unutmuş gibi görünse bile arşivler açık: Vladimir Putin, Yeltsin’in halefi olarak Amerika’nın Rusya’ya seçip beğendiği liderdi ve ilk dönemi sırasında oğul Bush ile de can dostuydular. Bülent Ecevit, Robert Kolej mezunu ve ABD’de anti-komünizm dersi almış bir liderken hükümet kurduktan sonra birçok konuda ABD’ye sert muhalefet etmiştir. İşte bu tür çatışmalarda, yani Batı’nın seçip yetiştirdiği liderlerin, Batı menfaatlerine direnmek zorunda kalışlarında, hem Batı hem de Türkiye siyasetinin sırrı saklıdır.

Türkiye iktidarı için tehditler, hep Batı’dan doğarlar zira sermayenin siyaset sahnesindeki aktörleri, sıkça Batı hülyasına aldanırlar ve gerçekleri ancak bir süre iktidara yerleştikten sonra kavrayabilirler. Onların tasavvurları zayıftır, bir şeyi anlamaları için mutlaka ağırlığını duymaları gerekir. Sosyalizm ise doğudan doğacak tehdit, ümit ve gerçektir.

İmamoğlu vakasıyla alakalı varılacak sonuç şu: İmamoğlu ile arkadaşları, kitleleri arkalarına alabilseler ya da baskın bir sermaye ittifakı kurmayı başarabilselerdi, bu kadar çabuk ve kesin biçimde devre dışı kalmazlardı.

Ekrem İmamoğlu'nun yükselişi de düşüşü de çok süratli gerçekleşti. Belki de hata burada: Biraz fazla mı süratli? İmamoğlu, burjuvazinin bir mensubu olarak, kendi sınıfının siyasetini iyi kavradığı ve dahası, kendisini iktidara taşıyabilecek bir düzeni inşa etmeye başladığı için bir tehditti, düşüncelerini ve adını siyasete yerleştirmek amaçlı bir ağ kurmuş ve en başta kendi partisini aşamalı olarak dönüştürmeye başlamıştı. İktidar olmanın ilk adımı iktidara talip olmaktır, iktidara ciddiyetle talip olmak ise iktidara rakip olmayı yani varolana rakip bir başka iktidar kurmayı gerekir. İmamoğlu’nun doğal siyasetçi kabiliyetleri burada ortaya çıkıyor: işi baştan sıkı tutmayı bilmiş, Özgür Özel’in parti başkanı seçildiği kongrede divan başkanlığı yapmış, oyların denk çıktığı ilk turdan sonra yeniden sayım yapılmasını sağlamış ve Kılıçdaroğlu’na atılan altı oy geçersiz sayılmıştı.

Bir işin iyi yapılması gerektiğinde onu kendisi yapmayı tercih eden, aklındakini yapan ve bildiğini okuyan bir siyasetçi gibi görünüyor İmamoğlu. Onun hassas anlarda “iş bitiren” Türk tarzı siyasetçiliği, Amerikan tarzı bir halkla ilişkiler kampanyasıyla birleştirilmişti. Amerika’daki araçları ve siyaset tekniklerini Türkiye’ye doğrudan taşıyabileceğini düşünmüş olabilir.

Ekrem İmamoğlu, köklü bir CHP’li değildi ve devlet tecrübesi de yoktu. CHP’nin nasıl bir parti olduğunu bilmiyordu, devletin ne amaçlar için hangi yollara başvurabileceğinden de herhalde habersizdi. İmamoğlu, siyaseti oya ve paraya indirgemişti, zira aileden bir tüccardı. Her şeyin bir fiyatı vardır. Evet, burjuvazi için öyle belki ama bir farkla: Para, sermaye değildir. Para, iktidar değildir. İktidar, sınıf hâkimiyetidir. İmamoğlu’nun iktidar tasarısı, tarihi ve siyasetin özerkliğini, sermayenin uzun vadeli ortak menfaatlerinin koruyucusu olarak devletin işlevlerini göz ardı etmişti. Hatalarının en çarpıcı işareti ise Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarının İmamoğlu’nun arkasında birleşmek yerine bekle-gör siyaseti yürütmüş olmalarıdır. Ülkenin ve dünyanın genel şartlarını sahiden bilen onlardı. İmamoğlu’nu destekleyenler ise muhtemelen Limak ve Kalyon’a özenen, büyümeyi arzulayan ancak haksız rekabetin duvarlarına toslayan sermayedarlardı. Bu muhteris sermayedarlar ile siyasetteki dostları, bir şirketi satın alır gibi ülkenin iktidarını da ellerine alabileceklerini düşündüler. Bu sebeplerle iktidar tasarısının içerideki ayağı zayıftı.

Dışarıdaki ayağına gelince: Amerikan daha doğrusu Obama tarzı siyaset halen makbul mü? Obama’nın ilk seçim zaferi bir manada Amerika’da “Siyasetin Sonu” sayılmıştı. Eskide kalan Cumhuriyetçi Parti’nin bir daha seçim kazanamayacağı öngörülmüştü. Obama’nın arkasından gelen Trump, bu hülyayı görenlerin suratlarına sert bir tokat aşketti. Arkasından Obama’nın yaveri Biden, Beyaz Saray’a taşındı ve eskiye, yani sekiz sene önce Obama’nın başlattığı “yeni”ye kesin dönüş yapıldığı sanıldı ama Trump, üçüncü adaylığında ikinci zaferini kazanmayı başardı. Trump’ın dört sene Beyaz Saray’ın dışında kaldıktan sonra ikinci kez başkan seçilmesi, Obama siyasetinin “mutlak butlan”ıdır.

Trump, ABD’nin iri ve kaba suretiyken kim demokrasi dersi almak ister? Trump’tan bunalanlar dahi Merz’i ya da Starmer’ı lider yerine koyarlar mı? Batı’nın egemenliği savaş sonrasında sanayi ve finans üzerine kurulmuştu. Bugün egemenliğin ilk unsuru tümden kayıp; görülüyor ki Çinliler, Ruslar hatta İranlılar dahi teknolojide ABD’yi yakalamışlar. Batı’nın egemenliği, artık sadece Dolar ile Euro üzerine kuruludur, kalan öğeleri de hep soyut niteliklidir; kültür, propaganda, finans.

Gerçeklik, kendisini dayattıkça ve tarihin istikameti belirginleştikçe Batı’nın banal ve bir zamanlar çekici görünen sureti siliniyor. Hem içerideki hem de dışarıdaki unsurlarına bakıldığında anlaşılan şu: İmamoğlu ,çok açıdan vadesi dolmuş bir siyaset yürütüyordu. Onun siyasi tasavvurunun sınırları da gün geçtikçe açığa çıkıyor.

CHP’yi terk ettikten sonra İmamoğlu ile ona sadık arkadaşlarının yeni bir merkez sağ parti kuracakları konuşuluyor. “Merkez Sağ” koalisyonlar döneminde anlamlı olan bugün için ise gülünç ve tarih dışı kalan bir siyaset türüdür. İmamoğlu’na süratle yükselme fırsatı veren, CHP’nin yerleşik kurumları, geniş ağı ve kutsiyet taşıyan ismiydi.

İmamoğlu ile Özel’in kuracakları yeni merkez sağ partiyi, Deva ya da Gelecek gibi bir tabela partisi olmaktan ne kurtaracak? O tabela partileri de CHP’nin cömertliğinden faydalanarak meclise girmişler ve hemen arkasından filikayı terk etmişlerdi.

Araştırılması gereken önemli bir gizem daha var, o da İmamoğlu’nu sadakatle destekleyen solcular. Bu solcular, hangi sebeplerle sağ görüşlü bir müteahittin arkasına diziliyorlar? Üstelik CHP seçmeninin bile İmamoğlu’nu tümden desteklemediği, mahkeme kararının ardından aceleyle ilan edilen ancak sönük geçen mitinglerde ortaya çıkmışken. Neden miting meydanlarında CHP’lilerden fazla diğer “sol” partilerin destekçileri vardı?

Bu mitinglerde partilerinin flamalarını sallayan “solculara” sorulursa mahkeme kararıyla CHP liderliğinin değiştirilmesinin bir “demokrasi” meselesi olduğunu söyleyeceklerdir. Batı tarzı solcuların ortak özelliği, bazı siyasi figürlerin, partilerin ya da gerçeğe dönmesi engellenmesi gereken olasılıkların, solun tüm diğer hedeflerinin, önceliklerinin hatta eleştirinin ve bütünlüklü düşünme çabasının dahi önüne geçen bir acil durum oluşturduğunu iddia etmeleridir. ABD için bu Trump ve arkasındaki MAGA hareketi, Almanya için AfD, Fransa için Le Pen ile partisi, Birleşik Krallık için Reform Partisi bu türden özel tehditlerdir. Türkiye solcuları ise istisnai ve asıl tehlike olarak “Erdoğan Rejimi”ni görüyorlar.

Bu türden solcular genelde kendilerini sosyalist olarak adlandırsalar dahi fiiliyatta çabaları “sosyalizm”i kurmaktan ziyade faşizmi yenmeye dönüktür. Onları tanımlayan nitelik, tarihsel bir dava ve nesnel kavrayışa dayalı bir mücadele olarak sosyalizm değil, bir tavır olarak “radikalizm”dir. Onlar, toplumu uyarmayı asıl vazifeleri sayıyorlar.

Solculuğun halen toplumda bir ağırlığı vardır, siyasi düzenin sahici yüzünü bilen ve başkalarının söylemekten çekindiği gerçekleri açıkça söyleyebilen kişiler olarak tanınırlar, solcular. Ancak onların feryatları ve siyasi zamanını acil bir ana daraltmaları, siyaseti devamlılık içeren geniş ve çelişkili bir bütün olarak kavramayı güçleştiriyor.

Solcular, sosyalizme giden yolu bir merdiven gibi tahayyül ediyorlar; hedefe varmadan önce tırmanılması gereken “demokrasi” ve “insan hakları” gibi basamaklar toplumun önünde duruyor, oysa ülke günden güne merdivende yükseleceğine alçalıyor. Demokrasi, onlara göre, Faşizm ile Sosyalizm arasındaki aşamadır. Ancak solcuların demokrasi anlayışları tam olarak burjuva demokrasisine denk düşer; gündelik yaşamın somut şartlarına değil, usule dairdir, onların demokrasi tanımları.

Siyasi mücadele, bir merdiveni tırmanabilmek değil, tüm bir manzaranın fethi içindir ve manzaradaki her unsur, görünürdeki zıddını da barındırır. Faşizm, burjuva demokrasilerinin kaçınılmaz bir eğilimidir, “demokrasi”nin ürkerek terk ettiği yaşayan çelişkilere kabaca ama aynı zamanda korkmadan sahip çıkarak beslenir ve yayılır. Acil durumlar, yaşamın sıradan sayılan seyrinden doğarlar ve yaşamın temelleri değişmedikçe doğmaya devam edecekler.

Düzeni değiştirebilmek için önce onu bütün bir resim olarak görebilmek gerekir. Solcular, işte bu en hayati dar boğazda burjuva düzenine hizmetlerini sunuyorlar ve gerçekliğin resmini parçalıyorlar. Kurnaz ve içten pazarlıklı burjuvazi ise onlara cebindeki bozuklukları fırlatıyor ve düzen solcularını yedeğinde tutuyor.

Ahmet Aşure
9 Haziran 2026

Dipnotlar:
[1] These top 10 projects account for over 58 percent of global investment (US$57.2 billion of US$111.6 billion). (2015), PDF.

[2] Archive.

[3] Olaylı kurultayda neler yaşanmıştı (Haziran 09, 2023), Hürriyet.

[4] Türkiye Ekonomisinin Büyüyen Lakin Kalkındırmayan Serüveni (2022) PDF.

[5] A country with a long democratic tradition now faces the serious risk of passing the point of no return. - I Am the Turkish President’s Main Challenger. I Was Arrested.: Ekrem İmamoğlu (March 28, 2025) NYT.

[6] Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis | Opinion: Özgür Özel (June 01, 2026) Newsweek.

[7] Özgür Özel Yeni Parti Kuracak: TV100 (1 Haziran 2026) - Youtube.

[8] “B Planı” Devrede! Özgür Özel ve İmamoğlu Düğmeye Bastı! Barış Terkoğlu Kulisleri Patlattı: SÖZCÜ Televizyonu (2 Haziran 2026 ) - Youtube.