29 Mart 2026

,

David Harvey ve Kapitalizmin Sürekli Değişen Sınırları



Profesör David Harvey, onlarca yıldır eser üreten, son derece etkili bir Marksist coğrafyacı ve iktisatçı. Kapitalizmi ve onun sürekli değişen özelliklerini ve sınırlarını analiz eden birçok önemli kitabın yazarı. Geçen Ekim ayında 90 yaşına girmesine rağmen, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi’nde ders vermeye hâlâ devam ediyor.

2026’da The Story of Capital: What Everyone Should Know About How Capital Works [“Sermayenin Hikâyesi: Sermayenin Nasıl İşlediği Konusunda Herkesin Bilmesi Gerekenler”] başlıklı yeni bir kitabı çıktı. Kitabı yayımlayan Verso’nun tanıtım yazısında şunlar söyleniyor:

“Harvey, The Story of Capital [‘Sermayenin Hikâyesi’] isimli kitabında, kavramsal mimariye bütüncül bir yaklaşım sergiliyor, emek ve teknolojiden devlete ve jeopolitiğe, kâr oranına, toplumsal yeniden üretime, doğayla ilişkiye, muhayyel sermayeye ve rantiyelerin geri dönüşüne kadar birçok konuda içinden geçtiğimiz bu önemli dönemde bize rehberlik ediyor. Bunu yaparak Harvey, çağdaş kapitalizmin doğasını kavramaya çalışan herkes için önemli bir referans olacak bir eser ortaya koymuştur.”

Verso, ayrıca, Harvey’nin yeni kitabındaki kimi fikirleri aktardığı bir video da yayınladı.[1]

Harvey’nin tüm kitapları, on yıllar boyunca birçok Marksist teorisyenin eğitiminde merkezi bir rol oynamıştır. Kendisi, bilhassa Marksist iktisat teorisinde bir ikon haline gelmiştir. Ancak sorun tam da burada başlıyor. Kanaatimce Harvey, yirminci ve yirmi birinci yüzyıl kapitalizmine dair yorumuyla okurlarını yanıltıyor. Onun Marx’tan bu yana kapitalizmdeki gelişmeleri açıklamak için getirdiği teorik “yenilikler”, temelde yanlış.

Bu sonuca varmamı, son kitabının bir incelemesiyle değil, bunun yerine, son on yılda veya daha uzun süredir Harvey’nin analizini ele aldığım blog yazılarıma ve makalelerime atıfta bulunarak savunacağım.

Harvey, altmışlardan itibaren kapitalizmin coğrafyası ve ekonomik temelleri üzerine birçok kitap kaleme aldı. Bu süreç, ilk çığır açan eseri seksenlerde çıkarttığı The Story of Capital [“Sermayenin Sınırları” -1982] ile başlıyor, New Imperialism [“Yeni Emperyalizm” -2003] ve A Brief History of Neoliberalism [“Neoliberalizmin Kısa Tarihi” 2005] ile iki binlerin başlarına dek uzanıyor. Ancak ben, eleştirime The Enigma of Capital [“Sermayenin Gizemi” -2010] adlı kitabıyla başlayacağım.

Kitabın çıktığı yıl yazdığım blog yazısında da dediğim gibi, Harvey, bu kitapta, kapitalist krizin başlıca nedeni olarak “kârlı yatırımın ulaştığı sınırların” Marx’ın kâr oranının düşme eğilimi yasasıyla (KODEY) ile alakasının bulunmadığını söylüyor. Harvey, özellikle Büyük Resesyon’da krizlere neden olma konusunda bu yasanın herhangi bir rolü olmadığını açıktan dile getiriyor. Bunun yerine, Büyük Resesyon’un, önceki 25 yılın ücretleri baskılayan ve aşırı borçlanmayı teşvik eden neoliberal politikalarından kaynaklandığını düşünüyor. Nihayetinde bu durumun Keynesyen tarzda “etkin talep” eksikliğine yol açtığını, bunun da, Marx'ın kârlılık yasasının öngördüğünün aksine, kârlılıkta bir düşüşe neden olduğunu söylüyor.

Harvey’ye göre “neoliberalizm”, Kapital’in ikinci cildinde özetlendiği biçimiyle, Marx’ın aktardığı yeniden üretim şemasının neredeyse her düzeyini değiştirdi. Kapitalist krizler, yetmişlerdeki krizlerden farklı bir niteliğe sahipti. Artık kapitalist talep, kârların “fazlasını” absorbe etmek için kâfi değildi. Bu nedenle, kredi veya borçlanma yoluyla karşılanması gerekiyordu. Bu kredi miktarı dibe vurduğunda, aşırı üretim veya yetersiz tüketim krizi ortaya çıkıyordu.

Marx, ikinci ciltte, herhangi bir krizin, tüketim ve yatırım sektörleri arasındaki orantısızlıktan veya bir fazlalığı “absorbe etme” kifayetsizliğinden kaynaklandığına ilişkin iddiaları reddeder.[2] Artan yatırım, sermaye malları sektörünün zaman içinde tüketim malları sektöründen daha hızlı büyümesi ihtimalini artırır. Ancak, Andrew Kliman'dan alıntı yapacak olursak: “Yeniden üretim şemalarının gösterdiği şey, tüketim talebinin azalmasına rağmen, yeni makineler üretmek için makine talebindeki artış ve makine üretiminin göreceli genişlemesi yoluyla büyümenin süresiz olarak gerçekleşebileceğidir.” (yayınlanmamış kitabından) Yeni yatırıma veya tüketime yönelik kapitalist talep, değer üretimini gerçekleştirmek için hâlâ yeterli olabilir.[3]

Dolayısıyla kapitalizmdeki krizlerin nedeni, Marx’ın yeniden üretim şemasında aranamaz. Kapitalist üretim biçiminde krediye duyulan ihtiyaç, talep eksikliğinden veya tüketim malları fazlasını "absorbe etme” ihtiyacından kaynaklanmaz. Bunun nedeni, fabrika, ofis ve yeni teknoloji gibi sabit sermayenin finansmanının, tek bir üretim döngüsünde yaratılan değerden sağlanamamasıdır. Bu nedenle, kapitalistlerin tek bir döngüdeki kârlarından daha fazla maliyetli üretim araçlarını satın alabilmeleri için kredi sağlanmalıdır. Kredi, borcu ve faizi geri ödeyecek kadar değerin ileride sağlanacağı vaadiyle verilir.

Buradaki risk, Marx’ın da belirttiği gibi, bu para sermayesinin veya kredinin “muhayyel” olmasıyla ilgilidir, zira yatırım, borcu ve faizi geri ödemek için yeterli artı değer üretecek kadar verimli değildir. Bu durum, özellikle yatırımcılar fonlarını doğrudan üretken sektörlere yatırım yapmak yerine borsa spekülasyonuna yatırdıklarında geçerlidir. Dolayısıyla kapitalizmdeki krizler, Harvey’nin öne sürdüğü gibi, çok fazla artı değeri absorbe edememekten değil, nihayetinde yatırım ve krediyi finanse etmek için artı değerin yetersiz kalmasından kaynaklanır. Bu konuda daha fazla bilgi için, Paul Mattick Jr.’ın Harvey'in çalışmasına yönelik mükemmel eleştirisine bakınız.

2014 yılında Harvey, Seventeen Contradictions of Capitalism [“Kapitalizmin On Yedi Çelişkisi”] isminde, okumaya değer bir kitap yayımladı. Marx’ın kriz teorisini “düzeltmeye yönelik müdahalelerini” bir adım daha ileri götürerek, “kapitalizmin merkezindeki çelişkinin tüketim araçlarından yoksun tüketicilere yol açan sermaye biriktirme dürtüsü olduğunu” söyledi. Krizlere neden olan şey, tüketim eksikliğiydi, kâr eksikliği değil. Dolayısıyla, Marx’ın kârlılık yasası, krizleri açıklayamazdo, bu anlamda önemsizdi.

Harvey’ye göre, seksenlerin başında tanık olduğumuz, sermayeyi değersiz kılıp yok eden, kârlılığı yeniden sağlayan çifte resesyonun bu yasayla hiçbir ilgisi yoktu. Ona göre her şey, “siyasetle alakalı”ydı.

Harvey, Marx’ın kâr oranlarının düşme eğilimi yasasını kapitalizm koşullarında yaşanan krizlerin önemli bir nedeni olduğunu söyleyen fikri redde tabi tutmakla kalmaz. Sermayenin Gizemi adlı eserinde şöyle der:

“Birçok Marksist iktisatçının iddia ettiği gibi, krizin oluşumunun nedenini açıklayan tek bir teori yoktur. Örneğin, tüm bu akışkanlığı ve karmaşıklığı, misal, düşen kâr oranı gibi birleşik bir teoriye sıkıştırmaya çalışmanın hiçbir anlamı yoktur.”

Aslında Harvey, kapitalist krizlerin Marx’ın kârlılık yasasına dayandığını düşünen benim gibi kişileri hedef alıyordu. 2014 yılında yazdığı bir makalede şöyle diyor:

“Krizlerin ortasında, Marksistler, sıklıkla kâr oranlarının düşme eğilimi teorisine temel nedeni izah eden bir teori olarak başvuruyorlar. Örneğin, Michael Roberts, kısa süre önce yaptığı bir sunumda, mevcut uzun süreli depresyonu bu kâr oranlarının düşme eğilimine bağlıyor.”

Harvey, devamında şunları söylüyor:

“Roberts, yasanın geçerliliğinin kanıtı olarak, düşen kâr oranlarına ilişkin bir dizi grafik ve istatistiksel veri ekleyip tezini güçlendiriyor. Verilerin gerçekten argümanını destekleyip desteklemediği (a) verilerin teoriyle ilişkili güvenilirliğine ve uygunluğuna ve (b) Roberts’ın tanımladığı mekanizmadan başka azalan kârlarla sonuçlanabilecek mekanizmaların olup olmadığına bağlıdır.”

Harvey, Michael Heinrich gibi Marx-Engels külliyatı araştırmacılarının Marx’ın da kârlılık yasasına şüpheyle yaklaştığı ve onu terk ettiği yönündeki görüşlerini kabul ediyor. “Heinrich’in açıklamasını, yasanın genel geçerliliği hakkındaki uzun süredir devam eden şüpheciliğimle büyük ölçüde örtüştüğünü düşünüyorum.” Aslında Harvey, bunun bir yasa olup olmadığı konusunda da şüphelere sahip: “Marx’ın dilinin, bulgusunu bir yasa, bir eğilim yasası veya bazen sadece bir eğilim olarak adlandırmak arasında giderek daha fazla gidip geldiğini biliyoruz.”

Harvey, Marx’ın dile getirdiği yasayı kriz teorisinin temeli olarak savunanların, tek taraflı yaklaşımlarıyla, her şeyi tek sebebe bağlama sevdalısı olduklarını söylüyor.[4] Zira, “Yasanın savunucuları, genellikle karşıt eğilimleri küçümsüyorlar.” Dolayısıyla, bizim gibi KODEY teorisyenleri, finansal çöküş gibi krizlerde kapitalizmin sahip olduğu, nedeni ortaya koyacak daha iyi faktörler olduğu gerçeğini dışlıyoruz. Dışarıdan bakıldığında biz, “finansallaşmanın 2007-2008 kriziyle hiçbir ilgisi olmadığını öne sürüyoruz. Bu iddia, olayların gerçek seyri karşısında gülünç görünüyor. Ayrıca bankacıları ve finansörleri krizin yaratılmasındaki rolleri konusunda aklama amacı taşıyor.” Bu, benim gibi insanların 2008 krizinde finansın rolüne çok önem verdikleri gerçeği göz önüne alındığında tuhaf bir suçlama aslında (bu konuda The Great Recession: A Marxist View [“Büyük Resesyon: Marksist Bir Görüş”-2009] ile Guglielmo Carchedi ile birlikte yayına hazırladığım World in Crisis: A Global Analysis of Marx's Law of Profitability [“Krizdeki Dünya: Marx’ın Kârlılık Yasasının Küresel Analizi” -2018] isimli çalışmada benim kaleme aldığım bölüme bakılabilir.)

Harvey, Marx’ın kârlılık yasasını destekleyen, sayıları giderek artan ampirik kanıtların geçerliliğinden şüphe duyuyor, zira “iş dünyasındaki gelişmeleri ele alan dergi ve gazetelerde, ABD’deki kâr oranının veya en azından kârın kütlesinin düşmek yerine yükseldiğine dair bolca kanıt olduğunu” söylüyor. Savaş sonrası kâr oranında bir düşüş olduğu doğru olsa bile, “kâr birçok nedenden dolayı düşebilir” diyor. (Keynes sonrası açıklama) talepteki düşüşü; (yeni-Rikardocu kârdaki düşüş açıklaması bağlamında) ücretlerdeki artışı; (neoklasizmin açıklaması olarak) “kaynak kıtlığını”; (Monthly Review okulunun endüstriyel sermayeden rant elde etme görüşü anlamında) tekellerin gücünü örnek gösteriyor.

Ancak o zamandan beri birçok yazar, Marx’ın kârlılık yasasının mantıksal olarak tutarsız veya “muğlak” olmadığını ya da Heinrich’in öne sürdüğü gibi, Marx’ın bunu sonraki yıllarında terk etmediğini ortaya koydu. Örnek olarak benim “Marx's Law of Profitability: Answering Old and New Misconceptions” [“Marx’ın Kârlılık Yasası: Eski ve Yeni Yanlış Anlamalara Cevaplar”] ile Cristos Balomenos’un “Did Engels’ editing of ‘Capital’, Volume 3 Distort Marx’s Analysis of the ‘Tendency of the Rate of Profit to Fall?” [“Engels Kapital’in 3. Cildi’ni Yayına Hazırlarken Marx’ın Kâr Oranlarının Düşme Eğilimi Analizini Tahrif Etti mi?”] isimli makalesi, ayrıca, benim Engels 200 isimli kitabımın 106-111. sayfaları arasındaki bölüm gösterilebilir.

“Tek taraflı veya saplantılı olma” konusuna gelince, Carchedi’nin de dediği gibi:

“Eğer krizler tekrarlanıyorsa ve hepsinin farklı nedenleri varsa, bu farklı nedenler farklı krizleri açıklayabilir, ancak tekrarlanmalarını açıklayamaz. Eğer tekrarlanıyorlarsa, farklı krizlerin farklı nedenleri olarak tekrar tekrar kendini ortaya koyan ortak bir nedenleri olmalıdır. Krizlerin ‘tek nedenliliği’nden kaçınmanın bir yolu yoktur.”

2015 yılına gelindiğinde, Harvey, okurlarının Marx’ın krizleri sermaye döngüsünün farklı parçaları arasındaki “karşılıklı etkileşim”in bir sonucu olarak gördüğünü düşünmelerini istiyordu: üretim “diğer anlar” tarafından belirlenir. Dolayısıyla, nedensel dizi “tek nedenli” veya tek yönlü değildir: sermayenin karlılığından yatırıma ve üretime ve ardından tüketime doğru değil, “karşılıklı etkileşim”e dayalıdır.

O dönemde yazdığım bir makalede[5], Marx’ın görüşünü farklı şekilde yorumlamıştım. Marx, “belirli bir üretim, belirli bir tüketimi, dağıtımı ve değişimi ve bu farklı anlar arasındaki belirli ilişkileri belirler” diyor. Üretim, sadece “tek taraflı bir biçimde”, diğer anlar tarafından belirlenir. Üretim, bir krizde üretime geri besleme yapan bir zincirleme reaksiyonu başlatır ve tetikler.

Ancak Harvey’nin dediği gibi, kapitalizmde krizlerin birçok nedeni vardır:

“İnsan vücudunun sadece yaşlılıktan başka birçok farklı nedenden dolayı hastalanıp ölebileceği gibi, sermayenin organik bütününde de birden fazla stres ve potansiyel başarısızlık noktası mevcuttur. Dahası, bir noktadaki başarısızlık, genellikle başka bir yerde başarısızlığa yol açar.”

Her kriz farklı nedenlere sahiptir ve diğerlerinden farklıdır, bu nedenle: “Teşhis koymaya çalışan Marksistin görevi, önceki herhangi bir krize atıfta bulunmaksızın, sermayenin bu sefer neyden muzdarip olduğunu tespit etmektir.”

Marksistler, bundan daha iyisini yapamazlar, çünkü insan vücudundaki hastalığa neden olan şeyler zamanla değişebilir; örneğin genler mutasyona uğrar, çevre, yeme alışkanlıkları ve sağlık hizmetleri değişir.

O dönem kaleme aldığım yazıda kapitalizmde yaşanan krizlerle ilgili alternatif bir mecaz önerisinde bulunmuştum: langırt makinesi. Top, sermaye birikimini temsil eder. Zincirleme reaksiyonla çeşitli engellere çarparak hızla döner. Bu engeller yanar ve her biri biraz farklı olan çeşitli krizlere denk düşer.

Harvey’nin mecazında olduğu gibi, bir kriz, diğerinin üzerine sıçrar (konuttan hisse senetlerine, bankalara vb.). Ancak langırt makinesinin varoluş nedeni, seviyesinin aşağı doğru eğimli olması ve yerçekiminin devreye girmesidir; çalışma prensibinin özü budur. Top, her zaman dibe doğru düşme eğilimindedir ve dışarıdan gelen müdahaleler (hükümet müdahalesi vb.) bile bu eğilimi durduramaz. Bu eğilim, nihayetinde engelleri ve müdahaleleri (karşı eğilimler) aşar ve top, en alttaki deliğe düşer. Birikim durur.

Harvey, daha sonra yayımladığı kitabı Marx, Capital and the Madness of Economic Reason’da [“Marx, Kapital ve Ekonomik Aklın Çılgınlığı”], Marx’ın Kapital’in birinci cildinde kapitalizmin üretim kısmına dair harika bir analiz sunmasına rağmen, sonraki ciltlerinin eksik olduğunu, Engels tarafından bir araya getirildiğini söyler. Bu nedenle Marx’ın analizi, modern kapitalizmdeki gelişmeleri açıklamada yetersiz kalmaktadır. Çünkü üretim, “hareket halindeki değerin sadece küçük bir parçası”dır. Harvey, kapitalizmde krizlerin, artı değer üretiminden ziyade, dolaşım veya gerçekleşmedeki bir bozulmada bulunma olasılığının en azından daha yüksek olduğunu düşünmektedir (2. Cilt). Krizlerin, “finansallaşma” sebebiyle finans ve borç konusunda daha sık yaşandığını dile getirmektedir (3. Cilt).

Netice itibarıyla, sınıf mücadelesinin ve kırılma noktalarının en önemlileri, artık geleneksel işçi-kapitalist çatışmasının (iş yeri veya üretim noktası) haricinde, topluluklarda ve sokaklarda mevcuttur, iş yerinde değil.

Bense, Kapital’in birinci, ikinci ve üçüncü ciltlerin arasında bir bağ olduğunu, Marx’ın bu bağ üzerinden, kapitalizmdeki krizlere dair bir teori sunduğunu, bu teorinin de sermayedeki kâr ve artı-değer biriktirme dürtüsünü temel aldığını söylüyorum.[6] İlgili teoriye göre, Marx’ın kârlılık yasasının işleyişine bağlı olarak, kâr, düzenli ve tekrarlayan aralıklarla düşer.

Paul Mattick Jr.’ın yetmişlerde dile getirdiği biçimiyle:

“Dolaşım sürecinde ilk ortaya çıksa da, gerçek kriz, bir dolaşım veya gerçekleşme sorunu değil, yalnızca üretim ve dolaşımın birlikte oluşturduğu yeniden üretim sürecinin bir bütün olarak bozulması olarak anlaşılabilir. Yeniden üretim süreci, sermaye birikimine, dolayısıyla, birikimi mümkün kılan artı değer kütlesine bağlı olduğundan, kriz olasılığından gerçek bir krize geçişin belirleyici faktörleri (tek faktörler olmasa da) üretim alanında mevcuttur. [...] Sermayeye özgü kriz, ayrı ayrı ele alındığında, ne üretimde ne de dolaşımda değil, birikimde içsel olan ve değer yasası tarafından yönetilen kâr oranının düşme eğilimine bağlı olarak oluşan güçlüklerden kaynaklanır.”

Harvey, krizlerin esas olarak ücretlerin, yetmişlerden sonraki neoliberal dönemde olduğu gibi, en dibe dek düşürülmesinden kaynaklandığını iddia ediyor (demek ki bu, bir “gerçekleşme” sorunu, bir üretim sorunu değil). Peki amancak savaş sonrası kapitalizm koşullarında, 1974-1975’te yaşanan ilk eş zamanlı durgunluk, düşük ücretlerden mi kaynaklandı? Bilâkis, o dönem Marksistler de dâhil birçok analist, ücretlerin kârları “düşürdüğünü”, bunun da durgunluğa neden olduğunu savundu. Çoğu Marksist şimdi bunun, 1980-1982’deki durgunluğa yol açan bir kârlılık krizi olduğu konusunda hemfikir.

Harvey, kapitalizmin ellilerde iyi işlediğini, çünkü ücretlerin yüksek, sendikaların güçlü olduğunu, muhtemelen etkili bir talep yarattığını düşünüyor. Bu konuda dile getirilen başka bir açıklamada ise, kapitalizmin altın çağını yaşadığı, çünkü savaş sonrası kârlılığın yüksek olduğu ve sermayenin bu nedenle üretimi ve birikimi sürdürmek için tavizler verebildiği üzerinde duruluyor. Altmışların ortalarından sonra büyük ekonomilerin çoğunda kârlılık düşmeye başlayınca, (işyerlerinde) sınıf mücadelesi yoğunlaştı ve işçi sınıfının yenilgisinden sonra neoliberal döneme girdik.

2018’de Harvey, Marx’ın değer teorisini günümüze uyarlamak için kendi inisiyatifiyle bir çalışma yürüttü. “Marx’ın Emek Değer Teorisine Reddiyesi” başlıklı makalesinde[7], Marx’ın aslında bir “emek değer teorisi”ne sahip olmadığını söyledi. Bunun yerine Marx, değerin, yalnızca piyasadaki değişim yoluyla yaratılan/ortaya çıkan bir metada somutlaşan emeğin bir yansıması olduğunu söylüyordu. Harvey’nin de belirttiği gibi: “Piyasa yoksa değer de yoktur”. Eğer bu doğruysa, değer, üretim sürecinde değil, parada ortaya çıkar.

Harvey burada, Marx’ın kârlılık yasasını da reddeden birçok savunucuya sahip “değer biçimi” teorisini benimsiyor. Oysa bir malın değeri, piyasaya çıkmadan önce üretim sürecinde harcanan ve kapsamı genişletilen emektir.[8] Değer, harcanan fiziksel ve zihinsel insan emeğidir ve bu emek, piyasa için toplumsal üretim süreciyle soyutlanır. Değer, paranın bir ürünü değildir. Para, harcanan emeğin temsili veya değişim değeridir, tersi değil. Marx’ın Kapital birinci cildiğinde dediği gibi: “Bir malın değeri, dolaşıma girmeden önce fiyatında ifade edilir, bu nedenle ilgili değer, dolaşımın ön koşuludur, sonucu değil.”

2019’da küresel ölçekte sermayenin kârlılığında uzun vadeli bir düşüş eğiliminin açığa çıktığı görüşünü destekleyen kanıtlar, Marksist çevreler, hatta bazı ana akım iktisatçılar eliyle ortalığa serilince Harvey, yasanın geçerliliğini reddetmek için yeni bir argüman geliştirdi.[9] Marksistlerin kapitalizme bakarken kâr oranına çok fazla önem verdiklerini, ancak kârın kütlesinin başına ne geldiğiyle ilgilenmediklerini söyledi. Gerçekten de günümüzde bir kapitalist ekonomide neler olup bittiğini ortaya koyan bir gösterge arıyorsak bakmamız gereken şey, kârın kütlesidir.

Ancak bu gerçek, Marx’ın kârlılık yasasını hiçbir şekilde çürütmez. Aksine, kapitalist bir ekonomide kâr oranı düştükçe, kârın toplamının artması büyük bir olasılıktır. Henryk Grossman, başyapıtının büyük bir bölümünü, kâr oranı ve kârın kütlesinin birbirini nasıl etkilediğini gösteren tablolar oluşturmaya ayırdı, sonuçta, yetersiz kârın yatırımı sürdürmeye yetmediğini söyleyen bir kriz teorisi üretti.[10]

2019’da Tarihsel Materyalizm Konferansı’nda Harvey ile yaptığım bir tartışmada[11], düşen kârların en nihayetinde büyümenin yavaşlamasına veya kârın toplamında doğrudan bir düşüşe yol açtığını ve böylece tüketim veya kredide herhangi bir düşüşten çok önce kapitalizmde bir birikim krizine neden olduğunu gösteren güçlü ampirik kanıtlar sundum.

Jacobin dergisinde[12] yayımlanan ve yeni kitabından alıntılar sunan makalesinde Harvey, Marx’ı kapitalizmi küresel bir sistem olarak görmesi nedeniyle övüyor. Ancak mesele, piyasadaki değiş tokuş ve her yerde gerçekleşen kapitalist üretim gibi sayısız ve hacimli toplumsal pratiklerin sicilinden birkaç genel kavram ve ilişkiyi nasıl damıtacağımız, türetilen kavramsal aygıtın (Marx’ın ifadesiyle) genel olarak sermayenin “hareket yasaları”nın geçerli yorumlarına “yeterli” olmasını nasıl sağlayacağımızdır.

Harvey’ye göre, Marksist kriz teorisi, bu göreve uygun değildir. Bunun yerine Harvey, Marksistlerin kapitalizmdeki birikim krizlerinden ziyade, toplumsal eşitsizliğin nedenine ve “emeğin yabancılaşması”na odaklanmaları gerektiğini öne sürüyor. Gördüğünüz gibi, sınıf mücadelesi, artık emek ve sermaye arasındaki çatışmaya değil, “emek kapasitesinin dolaşımına”, yani tüketici gücünün eksikliğine ve artan borçlara dayandırılıyor.

Marksist iktisatçılar için 2020’lerde izlenecek yolun bu olup olmadığı konusunda alınacak kararı okurlara bırakıyorum.

Michael Roberts
24 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] “David Harvey presents The Story of Capital”, 23 Şubat 2026, Verso.

[2] Michael Roberts, “David Harvey, Marx’s method and the enigma of surplus”, 13 Kasım 2011, Next Recession.

[3] Michael Roberts, “Marx’s reproduction schema”, 6 Temmuz 2021, NR.

[4] David Harvey, “Monomaniacs and the rate of profit”, 17 Aralık 2014, NR.

[5] Michael Roberts, “Monocausality and crisis theory - a reply to David Harvey”, 14 Nisan 2016, Academia.

[6] Michael Roberts, “Capital.150 part two: the economic reason for madness”, 23 Eylül 2017, NR.

[7] Michael Roberts, “Marx’s law of value: a debate between David Harvey and Michael Roberts”, 2 Nisan 2018, NR.

[8] Michael Roberts, “Marx’s value theory and the value form interpretation”, 23 Aralık 2023, NR.

[9] Michael Roberts, “The profit-investment nexus: Keynes or Marx”, Nisan 2017, Academia.

[10] Henryk Grossman, Law of the Accumulation and Breakdown, 1929, MIA.

[11] Michael Roberts, “HM1 – Marx’s double-edge law”, 11 Kasım 2019, NR.

[12] David Harvey, “David Harvey on Marxism for the 21st Century”, 24 Şubat 2026, Jacobin.

,

Evet Düşmanlarımızın “Kültür” ve “Medeniyet” Dediği Her Şeyi Yok Edeceğiz

Saksonya eyaletinin Chemniz kentinde 22 Ekim 1871 günü yapılan “Koruma ve Savunma Üzerine” başlıklı konuşmadan kısa bir bölüm. [Wilhelm Liebknecht, Zu Trutz ve Schutz. Festrede, gehalten zum Stiftungsfest des Crimmitschauer Volksvereins am 22. Oktober 1871, dördüncü baskı. Leipzig, Genossenschafts-buchdruckerei, 1874, s. 33–35.]

* * *

[...]

Birkaç cümleyle olsa karşı karşıya kaldığım ilk suçlamayla[1] ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Bize diyorlar ki “bunlar, kültürümüzü yok etmek isteyen on dokuzuncu yüzyılın barbarlarıdır. Sosyal demokrasinin zaferi, medeniyetin çökmesi demektir.”

Tüm halka ücretsiz eğitim verilmesini, genel manada tüm eğitim kurumlarını ücretsiz kılmayı hedefleyen bir parti, demez ki “bu suçlama bana yönelik”. Ama biz belirli bir açıdan bu suçlamayı kabul etmeliyiz.

Evet, rakiplerimizin “kültür” ve “medeniyet” dediği şeyi yok etmek istiyoruz. Köleliği ve baskıyı, insanlar arasında ekilen nefret ve anlaşmazlık tohumlarını, kardeşlerimizin büyük çoğunluğunun düştüğü cehaleti, manevi karanlığı yok etmek istiyoruz.

Evet, burjuvazinin beyleri, kültürünüzün düşmanları olarak biz, cehaleti yok etmek istiyoruz! Sizin kültürünüzse tam da kültürün zıttıdır: Kendini ancak insanları aptallığa mahkûm ederek, onlardan gerçek kültürün hazinelerini utanmazca esirgeyerek, eğitimin mabedini onlara kapatarak kurtarabilir. Bu mabedi halka açmaktır bizim amacımız: Sizin seçilmiş birkaç kişinin tekelinde tuttuğunuz, kendi çıkarlarınıza hizmet etmediği sürece bir kırıntı ekmek bile esirgemediğiniz bilimi, herkesin ortak malı yapmak istiyoruz. Bu da gerçek ilköğretim okulları sistemiyle yapılmalıdır. Bugün devlet okullarında kural haline gelen ve adını alaya alan ezberci öğrenme değil, öğretmenlerinin fiziksel, öğrencilerinin manevi olarak aç bırakıldıkları, yoksul çocukların önüne ruhu beslemeye yetmeyen birkaç cılız kırıntı atan ilköğretim okulları değil, en düşük bilgi düzeyinin öğretildiği ilköğretim okulları değil, hayır, kelimenin gerçek anlamıyla ilköğretim okulları, halk için okullar, tüm çocuklara mümkün olan en yüksek düzeyde eğitim veren, her çocukta tüm yetenekleri uyandırıp geliştiren ve bugün olduğu gibi gerçek eğitimin başladığı yaşta durmayan okullara ihtiyaç vardır.

Sosyalizm: “kültüre düşman”! Çünkü her yeteneği geliştirme ihtimali bulunduğu için düşman öyle değil mi? Kültürel ilerlemenin muazzam bir kaldıraç noktası, gerçek halk eğitiminin bu basit gerçeğinde yatıyor!

Yetenekler, insanlar arasında eşit olarak dağılmıştır. Bu, bilimin her türden şüphe örtüsünü üzerinden söküp aldığı, sosyalist ve demokratik dünya görüşünün temelini oluşturduğu için uymamız gereken bir gerçektir. Ancak günümüz toplumu, yeteneklerini geliştirme fırsatını yalnızca çok az kişiye sunuyor. Bu az sayıdaki kişiye bile, nadir istisnalar dışında, tek taraflı ve sakat bir eğitim veriyor. Yeteneklerin büyük çoğunluğu artık tamamen bastırılıyor.

İnsan, sık sık neden belirli dönemlerde bu kadar çok önemli insanın ortaya çıktığını merak eder. Bunlar, uyuyan yeteneklerin kendilerini ifade etme ve aktif olma fırsatı bulduğu dönemlerdir. Bu durum, özellikle yeni fikirleri ve kurumları savunmak için yeni güçlere ihtiyaç duyulan devrimci dönemlerde geçerlidir.

Örneğin, Fransız Devrimi’ni karakterize eden büyük devlet adamları, hatipler ve generalleri ele alalım. Bu tür zamanlarda normal zamanlardan daha fazla yetenek yoktur, ancak ekonomik bir ifadeye atıfla, bu dönemlerde yeteneğe olan talep daha fazladır.

Fırsat, sadece hırsızları değil, aynı zamanda “büyük insanlar”ı da ortaya çıkarır.

“Büyük insan”, “büyük” olma fırsatını yakalamış sıradan bir insandır. Demek ki, toplumun bir gün herkesin yeteneklerini mümkün olan en yüksek seviyeye çıkarmayı en büyük görevi olarak görmesi için kültürümüz geliştirilmeli, başka bir ifadeyle, herkes için mümkün olan en yüksek eğitim seviyesine çıkartılmalıdır!

Bilimi herkesçe erişilebilir ve özgür kılmak istiyoruz. Artık bilim zincirlenmemeli, hizmeti maddi yoksulluğa veya entelektüel fahişeliğe mahkûm edilmemeli. Evet, kültürünüzü yok etmek istiyoruz. Onu yok etmek istiyoruz, çünkü kültürünüz gerçek kültüre düşmandır; çünkü gerçek medeniyetle bağdaşmaz; çünkü bilimi zenginliğe ve güce satmaya zorlar; çünkü adaletsizliğe dayalı olarak tamamen ahlaksızdır ve bilimin fahişeliğini sahte kültürümüzün en çirkin lekesi olan kadının fahişeliğine bağlamıştır.

[...]

Wilhelm Liebknecht
22 Ekim 1871
Kaynak

Dipnotlar:

Liebknecht burada, Fransa-Prusya Savaşı’nı finanse edecek savaş kredilerine oy vermeyi reddettiği için “vatan hainliği” suçlamasıyla yargılanacağı ceza davasına atıfta bulunuyor. Liebknecht ve parlamentodaki arkadaşı August Bebel, kendilerine isnat edilen suçlar üzerinden ikişer yıl hapis cezasına çarptırıldı, ancak davanın büyük yankı uyandırması, onlara Alman devletinin karşısına sosyalist alternatifi çıkartma ve bu konuda propaganda faaliyeti yürütme fırsatı sundu. Bu tür konuşmalar, Liebknecht’in Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin 1872 ve 1873 yılları arasında üye sayısında yüze 50 civarında bir artışın yaşandığı sürece katkıda bulundu. (Raymond H. Dominick, Wilhelm Liebknecht and the Founding of the German Social Democratic Party, The University of North Carolina Press, 15 Ocak 2011, s. 215).

, ,

Liberallerin Trump’a Desteği



Bugün sümsük liberaller, “Trump’ı sevmiyorum ama İran da kötü canım” türküsünü tutturmuşlar. Oysa içinde bulunduğumuz moment, ABD’nin kınanmasını, İran halkına ve devletine koşulsuz destek sunulmasını gerektiriyor.

İran İslam Cumhuriyeti’ni yok etme planı, bu devletin 1979’da kurulmasından bu yana ABD’nin hiç vazgeçmediği siyasetidir. ABD’de hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, suikastlar, yıkıcı yaptırımlar, dondurulmuş fonlar, siber savaş ve askeri saldırı planlarına imza atmışlardır. Hatta Barack Obama’nın 2015’te imzaladığı, halk arasında “İran anlaşması” olarak bilinen Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) bile, ABD yörüngesinde olmaya daha yatkın olan İranlıları güçlendirme çabasıydı. Anlaşmanın imzalanmasının ardından, İran’ın düşmanları olan Suudi Arabistan’a Yemen’e karşı savaş yürütmeleri ve İran’ın müttefiki Suriye’ye karşı rejim değişikliği girişiminde bulunmaları için askeri yardım sağlandı ve bu girişim, 2024’te başarıyla sonuçlandı.

Haziran 2025’te İsrail ile İran arasında yaşanan 12 Günlük Savaş, ABD ve İsrail’in başarılı bir rejim değişikliği gerçekleştirmesini umduğu operasyonun bir provasıydı. Bölgedeki ABD savaş gemilerinin ve savaş uçaklarının son zamanlardaki artan varlığından, Donald Trump yönetiminin ve İsrailli müttefiklerinin saldıracağı açıktı, nitekim, 28 Şubat 2026’da saldırdılar.

Ancak 12 Günlük Savaş’tan sonra İran’a başka bir saldırı daha oldu. Bu saldırı, ABD’nin sabotaj eylemi neticesinde Ocak ayı içerisinde, İran’ın para biriminin değeri düşürüldü, ekonomi kaosa sürüklendi, halkın öfkesi açığa çıktı. Trump yönetimi, krizi bizzat kendilerinin yarattıklarını açıktan övünerek dile getirdi. Sahada okulları ateşe veren, polis memurlarını öldüren ve diğer şiddet eylemlerine katılan İranlı ajan provokatörler içerisinde Mossad ajanlarının yer aldığına haberleri teyit etti. ABD destekli STK’lar, ölü sayısının 30.000’i bulduğuna dair asılsız haberler üretip yaydılar.

Hakikate vakıf olmak, onu gerçek manada dert edinen herkes için o kadar da zor bir iş değildi. New York Times, “düzensiz” aktivist gruplarının Starlink sistemi aracılığıyla iletişim kurduklarını söylerken, Wall Street Journal, gerçekten dikkat eden herkes için apaçık olanı ortaya koydu. ABD, provokatörlerin savaş propagandası yaymasına yardımcı olan 6.000 Starlink kitini ülkeye kaçak yollarla sokmuştu.

İran, o kadar kapsamlı bir şekilde şeytanlaştırıldı ki, en sıkı anti-emperyalistlerin çok küçük bir kısmı, harici güçlerin ortaya koydukları sabotaj gayretlerine dair ifşaatı tartışmaya veya devletin kendini savunma hakkını savunmaya meyletti.

Kendilerini yanlış bir vehim üzerinden solcu sayan liberaller, en sadık rejim değişikliği savunucularıdır. Onlar kadar ikiyüzlüdür. Neticede bu halleri onların savaş suçlarına destek vermelerine yol açmaktadır.

Savaş propagandası, İran’daki lider kadrosunu “kötülüğün vücut bulmuş hali, kadınları ezen ve muhaliflere işkence eden teokratlar” olarak tasvir etme konusunda epey başarılı oldu. ABD’nin sabotaj faaliyetleri, ekonomik krize yol açarken bile, devlet, protestolara izin verdi, paranın suni müdahaleyle değer kaybetmesinden etkilenen işçi sendikaları ve esnafla görüşerek krizi ele alacağına söz verdi.

Batılılar, toplumları kadınların kısa etek giyip giymemesine ve saçlarını örtmek zorunda olup olmamasına göre değerlendirirken, Birleşmiş Milletler raporuna göre, İranlı kadınlar, tüm üniversite öğrencilerinin yarısından fazlasını oluşturuyor. Kadınlar arasında okuryazarlık oranı, 1979 devriminden bu yana iki katından fazla arttı. Kendilerini bilgili sanan insanlar, siyasi liderliklerinin aşıladığı savaş propagandasını takip etmeyi seçtiklerinde bu gerçekler dikkate alınmıyor.

Liberaller, İran’ı her zaman yetersiz bulan incelemeler kaleme alırken, İsrail’e ait insansız hava araçları ve bombalarının Minab şehrindeki bir kız okulunda en az 170 öğrenci ve personeli öldürmesi karşısında seslerini çıkarmakta zorlanıyorlar. İran Devrim Muhafızları’na ait bir roketin yanlışlıkla ateşlendiği iddialarına rağmen, tüm kanıtlar, bombalamanın ABD ve Siyonist teşekkül tarafından kasten gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor. Yakınlarda bir askeri tesisin bulunduğu ve asıl hedefin burası olduğu iddiaları da aynı derecede yanlış. Bölgenin yakınında en az 10 yıldır böyle bir tesis bulunmuyor ve her halükarda savaş zamanında okullar ve hastaneler korunuyor. Ancak Tahran’daki Gandi Hastanesi de tıpkı Gazze’deki hastaneler gibi ABD ve/veya İsrail tarafından vuruldu. Bu olan biten karşısında, “İran halkını destekliyorum ama hükümetini değil” diyenlerin söyleyecek pek bir şeyi yoktu.

İslamofobi ve şarkiyatçılık, liberal Batılılara, askeri harekât için onay istemeyen Kongre’yi kınarken savaşa karşıymış gibi poz kesmelerine imkân sağlıyor. Ancak aynı zamanda, İran’ın korkunç ve geri kalmış bir ülke olduğu, kurtarılmaya ihtiyaç duyduğu yönündeki cahilane görüşlerini eklemeyi de ihmal etmiyorlar. İran’ın, aslında onun hakkında çok az şey bilen liberal klavye cengâverlerinin kendisini kurtarmasına ihtiyacı olduğuna inanıyorlar. Bilgisiz ve cahil olmalarının nedeni, devlet destekli şirket medyasına ait haberlerden başka bir şey tüketmemeleridir.

İran’ı kurtarılması mümkün olmayan, acımasız bir “rejim” olarak takdim eden, on yılların savaş propagandası görevini layıkıyla yerine getirdi. Liberaller, Trump’ı eleştirirken aynı zamanda geri adım atıp, bu ülkenin halkı için hiçbir tehdit oluşturmayan bir devleti kınayarak kendilerini tebrik edebilirler. Batı tarafından finanse edilen ve devlet destekli şirket medyasıyla işbirliği içinde çalışan STK’lardan gelen dezenformasyona sarılıyorlar, ölü sayıları hakkında kanıtlanmamış iddialarda bulunuyorlar.

İran, onu yok etmeye kararlı uluslarla savaştığı sırada bile kınanırken, saldırganları çok az kişi ve ülke kınıyor. İran, hastaneleri ve okulları mı bombalıyor? İran, binlerce insanı aç bırakarak soykırım mı yapıyor? Uluslararası Ceza Mahkemesi, liderleri için tutuklama emri mi çıkardı? İran, İsrail liderlerine suikast düzenliyor mu? İran, göçmen çocukları gözaltında tutuyor mu?

İran, bunların hiçbirini yapmadı, ancak düşmanı askeri açıdan güçlü, küresel medyayı kontrol ediyor, Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’nin iktidara gelmesini isteyen şahçılara ev sahipliği yapıyor.

Pehlevi, ABD ile trilyonlarca dolarlık iş yapmaya hazır olduğunu alenen söylüyor. Medya, ona ilgi gösteriyor, onunla birlikte zenginleşecek, bombalanma riski altında olmayacak, Avrupa ve ABD’de yaşayan şahçıları destekliyor. Yüz binlerce İranlı, ABD tarafından öldürülen çocukların yasını tutmak için Minab’da toplandı. Oysa bir avuç hükümet karşıtı militan, çoğunluğu oluşturuyormuş gibi muamele görüyor.

Ne yazık ki İran, hayatta kalıp bölgedeki İsrail ve ABD varlıklarına başarılı saldırılar düzenlemiş olsa da, düşmanları askeri açıdan güçlü. Yüksek Lider Ali Hamaney ve diğer yetkililere yönelik suikastlar, devletin sonunu getirmedi. Bunun yerine İran, Ürdün, Suudi Arabistan ve Bahreyn gibi kukla devletleri hedef alan saldırılar gerçekleştirdi.

Pakistan’da binlerce insan, sadece ABD ve İsrail saldırganlığına karşı sokaklara dökülmekle kalmayıp, ABD konsolosluklarında ve büyükelçiliğinde bulunan deniz piyadelerine ateş açarken, ABD’deki liberaller, kadınların saçlarını örtmek zorunda olup olmadıkları üzerine tartışma yürütüyorlar.

Her zaman olduğu gibi milyonlarca insan, ABD başkanlarının ve yönetimlerinin suç teşkil eden eylemlerine tanık olurken itirazlar ortaya koyuyor, bir avuç insan da cehaletin mutluluk olduğuna, uluslarının olağanüstü iyi olduğuna veya Müslümanların yaşam, özgürlük veya herhangi bir mutluluk arayışına layık olmadığına inanmayı tercih ediyor. Sonuçta ya açık desteklerini sunuyorlar ya da dönemi pasif sessizlikle geçiştiriyorlar.

Brookings Enstitüsü’nün 2009 tarihli “İran’a Giden Yol: İran’a Yönelik Yeni Bir Amerikan Stratejisi İçin Seçenekler” başlıklı makalesi, ABD’de yönetimlerin ajandalarında süreklilik olduğunu şu ifadelerle ortaya koyuyor:

“Uluslararası kınamayı en aza indirmek ve desteği (ne kadar isteksiz veya gizli olursa olsun) en üst düzeye çıkarmak için en iyi yol, İranlılara mükemmel bir teklif sunulduğu ancak bu teklifi reddettikleri konusunda yaygın bir kanaat oluştuğunda harekete geçmektir. Bu, öyle bir teklif olmalı ki onu ancak nükleer silah edinmeye ve bunu yanlış gerekçeler üzerinden yapmaya kararlı bir rejim reddedebilsin.”

Bu nedenle, sahte müzakereler, kamuoyunu İran’a güvenilemeyeceğine ikna etmeyi amaçlıyordu. İran’a yönelik düşmanlık üzerinden, çok az insan, Trump’a veya herhangi bir başka başkana karşı gerçek bir muhalefet ortaya koydu. İran’ın var olma ve kendini savunma hakkına sahip olduğunu, halkının öldürülme korkusundan uzak yaşama hakkına sahip olduğunu savunma konusunda istekli olan insan sayısı çok az.

Gerçek anti-emperyalistlerin sayısı az olsa da, rolleri büyük önem taşıyor. ABD’deki insanlar, sadece İranlıların yaşamlarını ve haklarını savunmakla kalmamalı, aynı zamanda o devleti de savunmalıdır, aksi takdirde, onlar da boyun eğip savaş suçlularıyla işbirliği yaparlar.

Margaret Kimberley
4 Mart 2026
Kaynak

28 Mart 2026

, ,

Kılıç ve Boyun: Aksa Tufanı’nı Okumak

Şabbir Rizvi

23 Mart 2026


Liberal burjuvazi, sömürgecilik karşıtı şiddete refleksif tepki olarak her daim medeniyet çağrısı yapmıştır. Ezilenler, sömürgeleştirilenler, hor görülenler, kendilerine dayatılan sistematik şiddete kendi şiddetleriyle karşılık verdiklerinde, medya alanını ezen sınıftan gelen sesler kuşatır ve bu sesler bir biçimde tartışmaya hâkim olur.

Kendilerini “aydınlanmış sınıf”, “medeniyetin hakemleri”, “barbarlık güçlerine karşı demokrasinin savunucuları” olarak konumlandıran liberal burjuvazi, her zamanki taktikleri ve söylemleri kullanıyor: “Sömürgeleştirilen ve ezilen özne, neden barışçıl protesto yapmıyor, tartışma yürütmüyor? Diyaloga ne oldu? Bu kadar şiddetle nasıl müzakere edilebilir?”

Tarihin maddi koşullarını görmezden gelen ve sömürgeleştirilen özneye dayatılan gerçek tarihsel adaletsizlikleri bir kenara bırakan burjuvazinin ulusal kurtuluş ve kendi kaderini tayin hakkı ile ilgili tartışmalara kattığı söylemler, ezilenleri şeytanlaştırmayı ve acımasız sömürgecilik karşısında her türlü dayanışmayı engellemeyi amaçlarken, sömürgeleştirilenlere dayatılan sömürgeci ilişkilerin tarihsel kökenlerini de belirsizleştiriyor.

Filistin direnişi, 7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı Operasyonu’nu başlattığında dünya, en büyük açık hava hapishanesinden çıkan direniş güçlerinin bir halkı tutsak eden sömürgecilerin yenilmez olduğu iddiasını paramparça edişlerini büyük bir hayranlıkla izledi.

“Dekolonizasyon” kavramı, bir zamanlar akademik alana özgü bir terimken, kısa sürede halkın sözlüğüne girdi. Ancak ortada dekolonizasyonun artık ne anlama geldiğini ve nasıl göründüğünü açıklayan, günümüze ait bir olay vardı: direniş, işgalin çitlerini yıkmış, tankları ve işgal askerlerini yakın mesafeden imha etmiş, yerleşim yerlerine ve şehirlere roketler fırlatmış, bölgeyi kahramanca operasyonlarını kabul etmeye zorlamıştı.

Ana akım medya, anlatıyı kontrol altına almak için hemen harekete geçti: direnişin vahşetine dair yalan yanlış hikâyeler yayınlanarak, ezilen halka yönelik sempati ve dayanışmanın temelini dinamitlemeye çalıştı. Sömürgeciyle “barış” kavramı (ona teslim olmayı öngören anlayış), emperyalist merkezdeki deneyimli savaş karşıtı örgütçüleri bile etkileyen konuşmalara zorla sokuldu.

Aynı şekilde, liberal, hatta bazı “sosyalist” felsefeciler, burjuva teslimiyet çizgisini izleyerek, direniş operasyonuna müdahil oldular. Bu, sömürgeci ideolojinin akademik çevrelerin, hatta “ilerici” güçlerin zihinlerine iyiden iyiye yerleşmiş olduğunu ortaya koydu.

İşgalci İsrail, Aksa Tufanı’na Ekim 2023 öncesi bilfiil uyguladığı soykırımı yoğunlaştırarak cevap verdi. Böylelikle sömürgeciyle ilişkide barışın hiçbir şekilde bir seçenek olmadığını gösterdi. İşgalci İsrail, (sömürgeci ve sömürge arasında kurulmuş, ikincinin sömürülmesini öngören ilişkiden farklı olarak) tüm halkı yok etmeye, ortadan kaldırmaya ahdetmişken, ezilen Filistin tarafı, kendisini direnişe ve kurtuluş davasına adadı. Bu iki taraf arasında asla diyalog olamaz, çünkü bu çatışmanın kökeni, esas olarak sömürgeleştirme pratiği ve etnik temizliktir.

1970 yılında, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) sözcüsü ve devrimci teorisyen Gassân Kenefâni’ye, İsrail işgaliyle neden diyaloga girmediği, yani fiilen teslim olmadığı sorulduğunda, böyle bir konuşmanın “kılıçla boyun arasında bir konuşma” olacağını söylemişti.

Buradan, Yanis İkbal’in tam vaktinde yayımlanan The Sword and the Neck: Reading the Al Aqsa Flood [“Kılıç ve Boyun: Aksa Tufanı’nı Okumak”] adlı kitabına geçelim. Devrimci İskra Yayınevi’nce yayımlanan kitap, Filistin direnişinin sömürgecilik karşıtı mücadelesini örtbas etmeyi ve küçümsemeyi amaçlayan liberal-burjuva argümanlarını acımasızca eleştiriyor.

Yaklaşık 130 sayfa olan kitap, hızlı okunabilen bir eser olsa da dikkatlice, tertil ile okunmalı. İlk bölümden başlayarak, kitap, “egemen anlatıların metafiziği ile ezilenlerin fiziği”ni inceliyor. Aksa Tufanı merkezli ana akım söyleme hükmeden anlatıları tarihsel materyalizmin eleştirel merceğinden geçirerek, Filistin’i ele geçirme yönündeki sömürgeci plana verilen desteği liberalizmin temel köklerine kadar izliyor: bu liberalizm, “geri kalmış”, “barbar” ezilenlerin orduları karşısında “özgür insanların toplumu”nun haklarını gözetiyor.

Sonraki bölümler, kitlelerin zihnine dayatılan baskın anlatılarla yüzleşiyor, Slavoj Žižek gibi Filistin direnişini kınayan felsefecileri eleştiriyor ve “barış”ın sadece bir konuşma ve bir “barış” konferansı uzaklığında olduğuna dair yanlış söylemin boş olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap boyunca İkbal, “adalet” ve “barış” gibi kavramlardaki soyut idealizmi, zalim ve mazlum arasındaki ilişkileri analiz etmek için tarihsel materyalizmden yararlanarak eleştiriyor. Bunu yaparak İkbal, Filistin direnişini şeytanlaştırmak için kullanılan anlatıları deşifre etme imkânı buluyor. Okuru, direniş yürüttüğü meşru ve haklı Aksa Tufanı operasyonunu ve tabii işgale karşı direnişin sonraki her türden gelişimini doğru bir şekilde savunmak için tarihsel materyalizme dayalı tartışma noktalarıyla buluşturuyor, ona araştırma-düşünme konusunda gerekli becerileri kazandırıyor.

Kitabı okuyan, ezilenlerin tepkisini meşrulaştırmadan, Filistin direnişinin kahramanca eylemlerini geri adım atmadan savunmadan evvel, baskının ve zulmün iç dinamiklerini anlama imkânına kavuşuyor. Aslında kitap, okura direnişi şeytanlaştırmaya ve sömürgecilik karşıtı güçlerle dayanışmayı ezmeye çalışan hâkim söylem ve anlatıları yıkmak, onlara karşı saldırıya geçmek için gereken tarihsel analizi sunuyor. Kılıç ve Boyun, zalim İsrail’e teslim olmaktan dem vuran her türden argümanı ve önermeyi redde tabi tutuyor, bu reddi, kitabın adına sadık kalarak, sömürgeciliğin gerçekliği üzerinden temellendiriyor.

Kılıç ve Boyun, Aksa Tufanı operasyonu hakkında konuşmak isteyen herkes için mutlaka okunması gereken bir kitap. O, Özellikle emperyalizmin merkezinde ve onun Küresel Kuzey’deki küçük şürekası dâhilinde Filistin’le dayanışma içinde olan her örgütçünün mutlaka okuması gereken bir kitap. Ve tabii Kılıç ve Boyun, sömürgecilik karşısında silahlı direnişin meşruiyetini savunmaya veya belki de anlamaya çalışanlar için mutlaka okunması gereken bir kitap.

* **

Kitabı okuduktan sonra, yazar Yanis İkbal ile iletişime geçtim. Kendisi, kitapla ilgili sorularımı cevaplamak için bana zaman ayırdı. Aşağıda röportajın tamamı, düzenlenmemiş haliyle yer almaktadır.

Bizimle konuşmak için zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Kendinizi kısaca tanıtmanızı çok isteriz: Kimsiniz, nelerle meşgulsünüz, çalışmalarınıza ve siyasi gelişiminize yön veren devrimci etkiler nelerdir?

Hindistan’daki Aligar Müslüman Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve felsefe öğrencisiyim. İlgi alanlarım arasında radikal siyaset teorisi, felsefe, kültür eleştirisi, şiir ve film yer alıyor.

Siyasi kimliğim, Cevahirlâ Nehru Üniversitesi’nde İsrail ve Lübnan’ın güvenlik politikaları üzerine doktora tezi hazırlayan babam sayesinde, erken yaşlarda oluşmaya başladı. Onun anti-emperyalizmle alakalı meselelere yönelik ilgisi, büyüdüğüm ortamı şekillendirdi. Çocukken, Hugo Chávez’in hastalığı sırasında çekilmiş fotoğraflarını gördüğümü ve onun için dua etmemin istendiğini hatırlıyorum. Bu an, anti-emperyalist mücadeleyle aramda duygusal bir bağ kurdu ve bu bağ, bende kalıcı bir etki bıraktı.

Teorik etkiler arasında Vladimir Lenin belirleyici bir isimdir. Devrimci teori ile devrimci hareket arasındaki ilişkiye dönük ısrarı, çalışmalarımı yönlendirmeye devam etmektedir. Bu, kapitalizm ve emperyalizm tarafından üretilen öznellik biçimleriyle yüzleşebilecek teori biçimleri üretmemi zorunlu kılmaktadır.

Kılıç ve Boyun adlı kitabınız, Filistinlilerin yürüttükleri Aksa Tufanı operasyonuna dair burjuva liberal bakış açılarını tarihsel materyalizm ve sınıf analizi üzerinden sorguluyor. Bu düzlemde ele aldığınız argümanları neden seçtiniz?

Burjuva liberal bakış açılarına odaklandım çünkü bunlar, hem egemen söylemde hem de radikal teori olarak sunulan birçok şeyde genel ve hâkim görüş olarak iş görüyor. Bu görüşler, yaygın dolaşım ağı içerisinde, Marksizmin kendi alanında bile siyasi olaylara dönük yorumları biçimlendiriyor.

Bu kitap, Slavoj Žižek ve Étienne Balibar gibi isimleri ele alarak, onların felsefi konumlarının emperyalizm yanlısı ittifaklar için nasıl gerekçeler üretme işlevi görebileceğini göstermeyi amaçlıyor.

Birçoğumuz, Küresel Kuzey’de bulunan akademik altyapıların rahle-i tedrisatından geçiyoruz. Bu nedenle, bu isimlerle etkileşim kurmak, bu yapıya müdahale etmeye yönelik daha geniş bir çabanın parçası haline geliyor.

Amaç, Küresel Güney’de kök salmış, kapitalizmi, dinamikleri emperyalizmden ayrılamaz küresel bir sistem olarak kavrayabilen bilgi biçimlerine alan açmaktır.

Eleştirilerinizi kaleme alırken belirli bir hedef kitleniz var mıydı? Bu kitaptan en çok kim fayda sağlayacak?

Kitabı iki farklı okur kitlesini göz önünde bulundurarak yazdım.

1. Gazze’deki soykırıma tepki olarak siyasi radikalleşme sürecinden geçen Avrupa-Atlantik bağlamında nefes alıp veren okurlar açısından bilhassa “Direniş Ekseni”nin niteliği türünden tartışmalı konularda edinilecek teorik açıklık, hayati önem taşıyor. Genelde “alt emperyalist” veya “otoriter” gibi yaftalar yapıştırılan Direniş Ekseni, kolaycı bir yaklaşım üzerinden kenara itiliyor. Kitap, bu konuları siyasi ontoloji düzeyinde açıklığa kavuşturmayı ve ABD-İsrail ekseninin devlet egemenliğinin maddi yapıları içinde nasıl sınırlara ulaştığını göstermeyi amaçlıyor.

2. Teorik ufukları sıklıkla Kuzey’deki akademik üretimle şekillenen Küresel Güney’deki okur hedef alındı. Kitap, mütevazı bir şekilde, bu hiyerarşiyi sarsmaya ve bilgi üretiminin alternatif yörüngelerine katkıda bulunmaya çalışıyor.

Soldaki birçok kişi, tarihsel materyalist analizi gerçekleştirmeden “adalet” veya “eşitlik” gibi soyut ideallere dayalı konumları benimsiyor. İlerici güçler, bu eğilimin ötesine nasıl geçebilir?

Soyut idealizmin ötesine geçmek için felsefi çalışmaya ihtiyaç var. Batı’daki çağdaş sol teorinin büyük bir kısmı, ontoloji düzeyindeki temel varsayımlara bağlı kalıyor. Žižek’in olumsuzluğu, Balibar’ın “sıkıştırılamaz minimum”u veya Ayça Çubukçu’nun çokluğu gibi kavramlar, özgürleştirici potansiyeli garanti ettiği varsayılan bir fazlalığı gündeme getiriyor. Bu ontolojik garantiler, daha sonra adalet veya eşitlik gibi ideallere yapılan çağrıların temelini oluşturuyor.

Eğer bu tür güvenceler bir kenara bırakılırsa, siyaset, yeni gerçeklikleri aktif olarak üreten pratikler aracılığıyla özgürleştirici sonuçların ortaya çıktığı bir inşa alanı olarak görünür. Rıfat Arir, son röportajında, bu kopuşu olağanüstü bir açıklıkla dile getirerek, akademik düşüncenin sınırlarını sömürgeci şiddetin aciliyeti içinde konumlandırmıştı. Şöyle diyordu:

“Ben, bir akademisyenim. Muhtemelen evde sahip olduğum en sağlam şey, bir Expo marka keçe kalem. Ama İsrailliler bizi işgal ederse… O kalemi kullanacağım, İsrail askerlerine fırlatacağım, bu yapabileceğim son şey olsa bile.”

Burada da gördüğümüz üzere, felsefenin ontolojik güvencelerin sunduğu güvenlik hissi yerini, hayatta kalma ve direnişin düşüncenin koşullarını yeniden şekillendirdiği bir alana bırakıyor. Burada, pratik, soyut güvencelere dayanmayı bırakıp, somut çatışma yoluyla şekillendiği vakit, en ufak nesnenin bile nasıl mücadele için kullanılabilir hale geldiği üzerinde duruluyor.

“Güçsüzlük siyaseti”ni ele alan bölüm, sömürgecilik karşıtı mücadele yoluyla egemenliğin önemini anlatıyor. Bu mücadele, elbette silahlı bir mücadele ve şiddet içeriyor. İlerici güçler, burjuva hükümetleri tarafından yazılmış bir hukuk olan “uluslararası hukuk”u referans noktası olarak kullanmadan, silahlı direniş fikrini normalleştirmek ve meşrulaştırmak için ne yapabilirler?

Çağdaş hukuk dilinin kullanımı, sömürgeleştirilenleri genellikle pasif kurbanlara, savunmasız ve kurtarılmaya muhtaç figürlere indirgiyor. Bu çerçeve, onların mücadeleye katılan aktif siyasi aktörler olarak üstlendikleri rolleri gizliyor.

Ayrıca, uluslararası hukuk, önceki dönemlerde farklı bir anlam taşıyordu. 2024 Filistin Forumu’nda tanıştığım yoldaş Macid Derviş, uluslararası hukukun sömürgecilikten kurtulmanın en yoğun olduğu dönemde Filistin’deki silahlı mücadelenin meşrulaştırılmasına nasıl katkıa bulunduğunu yazmıştı. 1960 tarihli Sömürge Ülkelerine ve Halklarına Bağımsızlık Verilmesine Dair Bildirge’den, yetmişlerde silahlı mücadelenin meşruiyetini teyit eden kararlara kadar, uluslararası hukuk, kısa bir süre için sömürgecilik karşıtı pratiğin kodifikasyonu işlevi görmüştür.

Silahlı mücadeleyi yeniden meşrulaştırmak, sömürgeleştirilenleri yalnızca kurban olarak gören tüm tarih dışı çerçevelerden kopmayı gerektirecektir. Örneğin felsefeci Seyla Benhabib, Gazze’deki durumu “acımasız bir şiddet döngüsü” olarak tanımlıyor: sömürgeci tahakkümü ve sömürge karşıtı direnişi birbirini güçlendiren, tekerrür eden hususlar olarak sunan bu görüş, sömürgeleştirilenlerin eylemliliğini genelleştirilmiş bir acı çekme hali olarak anlıyor. Bunu yaparak, Filistinlileri sonsuz bir zarar döngüsüne hapsolmuş figürler olarak takdim ediyor. Bu noktada eylem, sadece tepki olarak görünüyor, direniş, siyasi özgünlüğünü kaybediyor.

Bu teorik çerçeveden kopmak, sömürgeleştirilenleri strateji geliştiren ve kendilerine dayatılan koşullara müdahale eden aktif özneler olarak görmek gerekiyor. Böyle baktığımızda silahlı mücadele, yeni siyasi gerçekliklerin inşa edildiği kasıtlı ve tarihsel olarak temellendirilmiş bir uygulama olarak görünür. Vurgu, tanınmayı bekleyen genel acılardan, tahakküm yapılarıyla yüzleşen ve onları dönüştüren kolektif kapasitelere kayar.

Kaynak

Yoldaş

Şehirdeki her şey, tuhaf ve idrak edilmekten uzaktı. Kiliselerin çan kuleleri o renkli ve parıltılı halleriyle yükseliyorlardı semaya. Fabrika bacaları ve duvarları kulelerden daha yüksekti. Ticaret odalarının duvarları arasında sıkışıp kalmış halleriyle kiliseler, tozun toprağın içinden fırlamış, harabelerin arasında yeşermiş, muhteşem çiçeklere benziyorlardı. O çanlar müminleri duaya çağırırken, demirden damlar boyunca kayıp giden güçlü sesleri, evleri ayıran dar sokaklarda tek bir iz bırakmadan, silinip gidiyordu.

Kent, bir de her daim geniş olan evlere sahipti. Üstelik bunların bazısı güzeldi de. Şekli şemali bozuk, hiçbir önemi olmayan insanlar, sabahtan akşama kıvrımlı sokaklarda kül rengi fareler gibi koşuşturup duruyorlardı. Gözlerini hırs bürümüş bu insanlar, biraz eğlence ya da biraz ekmek peşindeydi. Kavşaklarda duranlarsa, o tetikte halleri ve ürkütücü duruşlarıyla, “zayıf dediğin, güçlüye zerre şikâyet etmeden teslim olur” düsturu uyarınca izliyorlardı etrafı.

Güçlü dediğinse zengin olurdu. Herkes, paranın güç ve hürriyet getirdiğine inanıyordu. Herkes köleydi, bu yüzden para istiyordu. Yoksulun tek işi, zengindeki lüksü kıskanmak, ondan nefret etmekti. Altın bir yüzüğün yuvarlanırken çıkarttığı sesten daha hoş bir müziğin olmadığına inanılıyordu. Tam da bu yüzden herkes, komşusuna düşmandı, zulüm, şehrin tek hükümranıydı.

Bazen şehre güneş doğsa bile hayat hep soluktu, insanlar birer gölgeye benziyorlardı. Geceleri bu insanlar, neşe yüklü ışıklar yakıyordu her yanda. Karnı sırtına yapışmış kadınlar, sokaklara dökülüp, öpülecek, okşanacak yerlerini en fazla parayı verene satıyorlardı. Her yanı yemek kokuları sarıyor, ardından suratsız ve aç gözler kuşatıyordu sokakları. Şehrin tüm yüzünü yoksul insanların kendilerini duyuracak kudretten yoksun, birilerince boğulmuş iniltileri kaplıyordu.

Can sıkıntısıyla ve huzursuzlukla örülmüş bir hayattı yaşanan. Herkese düşmanlık, kural halini almıştı. Kendisini adil bulan çok az yurttaş vardı. Oysa bunlar, şehirdeki en zalim kişilerdi. Bu kişilerdeki gaddarlık, sürünün gaddarlığını tetikliyordu.

Herkes yaşamak istiyordu. Arzularına uzanan yolu özgürce yürümeyi kimse bilmiyor, o yolu kimse yürüyemiyordu. Doymak bilmez bir canavar gibi bugün, geleceğe yürüyen insanı o güçlü ve sağlam kollarıyla kuşatıyor, bu fazla yapışkan kucaklaşma, insanın gücünü elinden alıyordu. Izdırap çeken, kafası karışık insan, bu hayatın iğrenç yüzü karşısında güçsüzdü. İnsan, hüznün çöktüğü binlerce gözüyle yüreğinin derinliklerine bakıp, ondan bir şeyler bilmemesini istiyordu. Geleceğe dair ışıl ışıl tasvirler, insanın ruhunda ölüp gidiyordu. Güçsüz insanın iniltileri, hayatın işkence ettiği zavallı yaratıklardan dökülen gözyaşlarına ve şikâyetlere karışıyordu.

Bezginlik ve huzursuzluk kuşattı her yanı. Bazen de dehşet kol gezdi sokaklarda. Taş binaların tüm berbat halleriyle yan yana dizildiği o sıkıcı ve gösterişsiz şehirde insanları bir hapishane gibi kendisine kapatan kiliseler, güneş ışığını püskürtüyorlardı. Çile ve öfke yüklü çığlık, başka biçimler alan nefretin fısıltısı, zulmün o tehditkâr patlaması, şiddetin şehvet dolu bağırışları susturuyordu hayatın müziğini.

Derdin ve çilenin sebep olduğu, iç karartıcı endişenin orta yerinde, yoksulluğa karşı verilen hummalı mücadele, bencilliğin çamurlu, alçak gerçekliğinde, yoksulluğu, zenginlikleri yaratanı besleyip büyüten evlerin altında, insana inanan, yapayalnız hayalperestler, herkese yabancı olan halleriyle o fitnenin peygamberleri, adaletin ocağından savrulan kıvılcımlar gibi hareket ediyorlardı. Bu insanlar, o lanetlenmiş yuvalara basit ve büyük olan bir öğretinin tohumlarını taşıyorlardı. Bazen de tüm kaba halleriyle, gözlerinde çakan şimşeklerle, bazen de mütevazı ve nazik bir ifadeyle, zalimin iradesi üzerinden, zorbanın gücü sayesinde kör ve dilsiz araçlara dönüştürülmüş bu kölelerin karanlık yüreklerine bu apaçık ve alev alev yanan hakikatin tohumlarını ekiyorlardı. Bu asık suratlı insanlar, bu ezilenler, yeni kelimelerin müziğine, o yüreklerinin uzun zamandır beklediği müziğe önce pek kulak asmadılar. Ufak ufak kaldırdılar başlarını. Zalimlerin yalanlarla ördüğü ağı paramparça ettiler. Sessizlikten ve kuşatılmış bir öfkeden oluşan varlıklarında, sayısız yanlışın zehirlediği yüreklerinde, güçlünün aklına ait cümlelerle boğulmuş bilinçleriyle, o karanlık ve meşakkatli hayatlarında, aşağılayıcı sözlerdeki acılıkla yoğrulmuş olan her şeyde tek bir kelime işitildi:

“Yoldaş!”

Bu, yeni bir kelime değildi. Daha önce işitmiş, telaffuz etmişlerdi. Ama o ana kadar kullandıkça keçeleşen tüm diğer kelimeler gibi bu da anlamsızlaşmıştı. Yitirilen söz, anlamını da unutuyordu.

Ama bu kelime, güçlü ve berrak haliyle, başka bir sese sahipti. İçinde bir ruh şakıyordu sanki. Her bir yüzü elmas gibi parıldıyordu. Ezilen, kabul etti bu kelimeyi. Onu önce kibarca dillendirdi, yeni doğmuş bir bebeğini kollarında sallayan anne gibi sarıp sarmaladı yüreğiyle. Ona hayran oldu. Kelimenin ışık saçan ruhunu aradıkça o daha da büyüleyici geldi kendisine.

Onlar “Yoldaş” dedi.

Bu kelimenin tüm dünyayı birleştireceğini, tüm insanları özgürlüğün zirvesine taşıyacağını, yeni bağlar kurulmasını, karşılıklı saygıya, insanın özgürlüğü adına başkalarının özgürlüklerine duyulan saygıya dayalı bağlar kurulmasını sağlayacağını anladılar.

Bu kelime kölelerin yüreklerine işledikçe, o köleler köle olmaktan çıktılar. Bir gün hep birlikte şehrin o büyük insani formülle dönüştürüleceğini duyurdular:

“Ben boyun eğmeyeceğim.”

Sonra hayat durdu, çünkü hayatı harekete geçiren güçtü onlar. Başkası değil. Su kesildi, ateş söndü, şehir karanlığa gömüldü. Efendiler, çocuk gibi titremeye başladılar. Korku, zalimlerin yüreklerini ele geçirdi. Kendi boklarının dumanında boğulan, isyanın gücüyle dehşete sürüklenip tüm telaşa kapılan efendiler, kendilerine yönelik öfkeyi gizlemeye çalıştılar.

Kıtlık, bir hayalet gibi dikilmişti karşılarına. Çocukları, hüzün dolu bakışlarla o karanlıkta feryat ediyorlardı. Karanlığa gömülmüş evleri ve kiliseleri, demirin ve taşın cansız kargaşasında eriyip gitti. Herkesi tehdit eden sessizlik, ölümdeki ıslaklıkla kapladı sokakları. Hayat durdu. Çünkü onu yaratan güç, kendisinin farkına varmıştı. Köleleştirilmiş insanlık, iradesini dile dökecek, o büyülü ve yenilmez kelimeyi bulmuştu. Hayat, boyunduruğu söküp attı. Kendi gözleriyle sahip olduğu gücü, yaratıcıdaki o gücü gördü.

Bunlar, yönetenlerin, kendilerini hayatın efendisi zannedenlerin ızdırap çektikleri günlerdi. Binlerce gece kadar uzundu her bir gece. Öyle kasvetliydi ki ufacık, ürke ürke yanan bir ateş bile tüm şehri aydınlatabiliyordu. Yüzlerce yılda yaratılan, insan kanıyla beslenen o canavar şehir, tüm utanç verici zayıflığıyla gösterdi kendisini. Şehir, tüm acınacak haliyle, taş ve ahşap kütlesinden başka bir şey değildi. Evlerin kör pencereleri, kapalı ve soğuk havanın hâkim olduğu sokaklara bakıyordu. Otoyolda hayatın gerçek efendileri cesur adımlarla yürüyorlardı. Onlar da açtı, ötekilerden çoktu belki ama bu hale alışkınlardı. Bedenlerinin çektiği çile, hayatın eski efendilerinin çektikleri çile kadar keskindi. Ruhlarındaki ateşi kimse söndürememişti. Yüzlerine kudretlerine dair bilincin, zafere dair öngörünün ışığı vuruyordu. Karanlık ve dar bir hapishaneden farksız olan sokaklara döküldüler, içlerindeki nefretle, sömürünün acısıyla yüklü ruhlarıyla. Yaptıkları işin önemini gördüler. Bu sayede hayatın efendisi, yaratıcısı, kanun koyucusu olma hakkı üzerindeki örtüyü kaldırıp attılar.

Birliği sağlayacak, o cana can katan kelime, onlara yeni yüzünü, kör edici bir netlikle gösterdi:

“Yoldaş!”

Onun yanında kelimeler cesaretle çınlıyorlar, gelecekte herkese ait olacak o yeni hayatı tüm neşesiyle haber veriyorlardı. Peki bu gelecek yakın mıydı yoksa uzak mı? Bu sorunun cevabı, onların özgürlüğe mi yürüyecekleri yoksa o günün gelişini erteleyecekler mi sorusuna verilecek cevaba bağlıydı.

Bir önceki akşam aç bir canavar olan, çamur kaplı kaldırımda bedenini satın alacak kişiyi hüzünle bekleyen fahişe işitti “Yoldaş” kelimesini, dillendireyim mi dillendirmeyeyim mi, karar veremedi. O güne dek hiç görmediği bir adam yanaştı yanına, elini omzuna atıp fahişeye duygu yüklü bir tonda “Yoldaş” dedi. Kadının utanç yüklü bir gülümseme belirdi yüzünde. Sevinç dolu gözlerle ağlayacak gibi oldu, o yaralı kalbi bunu ilk kez yaşıyordu. Saf neşeyle yoğrulmuş gözyaşları parıldadı gözlerinde. Ki bu gözler, bir önceki gece açlıktan kıvranan bir hayvandaki o aptal ve küstah ifadeyle bakıyordu dünyaya. Şehrin sokaklarında serseriler, tüm dünya işçilerinin o büyük ailesiyle yeniden birlik olmalarını sağlayan zaferi kutladılar. Evlerin ölü gözleri, havaya daha bir soğuk ve tehditkâr baktılar.

Bir önceki gece semiz bir zenginin şefkatinin bedeli olarak önüne bir iki kuruş fırlatılmış olan dilenci de duydu bu kelimeyi. İçinde yoksulluğun kemirdiği fukara kalbinde ilk sadakasını aldığı minnettarlık duygusu belirdi.

Patronlarının kendisine indirdiği darbeleri kuyruğu ince bitkin atına indiren faytoncu, kaldırımda tekerleklerin çıkarttığı gürültüyle insanlıktan çıkmış o adam, yoldan geçen birine gülümseyerek “Merhaba yoldaş!” dedi. Adam, duyduğu kelime karşısında korkuya kapıldı. Sonra faytoncu dizginleri kavradı. Yoldan geçen adama yüzünden henüz silinmemiş olan o keyif dolu gülümsemeyle baktı. Adam, faytoncuya dostuna bakar gibi baktı ve onun lafını başını sallayıp şunu söyleyerek cevapladı: “Teşekkürler yoldaş. Yürüyeceğim. Gideceğim yer çok uzak değil.”

Faytoncu, coşkulu bir ifadeyle, adama “ah güzel o zaman dostum” dedi. Koltuğuna iyice yerleşti, neşeyle kırptı gözlerini, büyük bir gürültüyle yola koyuldu.

İnsanlar gruplar halinde toplaştılar kaldırımlarda. O büyük kelimenin kaderinde bir kıvılcım gibi o insanları birleştirmek yazılıydı. Sakallı, öfkeli, önemli olduğuna dair bilinci kuşanmış bir polis, sokağın köşesinde duran yaşlı bir hatibin etrafına toplaşmış kalabalığa yaklaştı, adamın söylediklerini bir süre dinledikten sonra yavaşça şunu söyledi: “Bu türden toplaşmalar yasaklandı, dağılın.” Bir süre sessiz kaldıktan sonra polis, gözlerini kaçırarak, kısık sesle “Yoldaşlar” diye ekledi.

Genç savaşçıların gururu, kelimeyi yüreklerinde taşıyan, ona can ve kan katan, birlik çağrısını dile döken insanların yüzlerinde karşılık buldu. İnsan, bu hayat dolu kelimenin cömertçe dağıttığı kudretin yok edilemez ve tükenmez olduğunu görüyordu.

Gri üniformalı, silahlı, yürekleri kör askerlerden oluşan birlikler toplaştı, sessizce saf tuttular sonra. Bu, adalet dalgasını geri püskürtmeye hazırlanan ezenlerin gazabıydı.

O devasa şehrin dar sokaklarında, görmezden gelinen yaratıcıların elleriyle dikilmiş soğuk ve sessiz duvarların arasında insana ve kardeşliğe yönelik o asil inanç büyüdü, olgunlaştı.

“Yoldaş.”

Bazen bir köşede bazen bir başka köşede bir ateş yanıyordu. Bir süre sonra bu ateş, birbirimize benzediğimize dair o ateşli duyguyla, dünyayı ateşe vermeye yazgılı büyük bir yangına dönüşüyor, tüm halkları birleştiriyordu. Bu ateş ki alnında bizi harap eden zulmü, nefreti ve öfkeyi tüketip kül etmek yazılıydı. O büyük yangın, tüm yürekleri birleştirecek, asil ve adil insanları işçilerin birleşik ailesinde bir kılacaktı.

Kölelerin yarattıkları, zulmün hüküm sürdüğü o ölü şehrin sokaklarında insanlığa, dünyadaki kötülere ve nefse karşı elde edilecek zafere olan inanç, büyüdü, olgunlaştı. Hissizleşmiş, dert sahibi varlığımızın o bulanık ve karmakarışık halinde kalp gibi derin olan basit bir kelimeydi “Yoldaş”. Oydu geleceğe doğru giderken bize rehberlik eden kutup yıldızı.

Maksim Gorki
8 Ağustos 1906
Kaynak