29 Haziran 2026

,

Köktencilik


“Köktencilik”, genelde birilerine saldırmak ve polemik yürütmek amacıyla kullanılan bir terim. Piyasa köktenciliği sosyalist devlet köktenciliğinin, endüstriyel köktencilik çevreci köktenciliğin karşısına çıkartılıyor. Terim, o kadar genele teşmil edilir ki, her şeye aynı şekilde uyar. Köktenciliği anlamak için bu kullanım biçiminden, onu her yere iliştirme alışkanlığından vazgeçmek gerekiyor.

Ayrıca, bu terimi iki klişeden ayırmak şarttır.

1. Köktenciliğin İslam ile ilişkilendirilmesi. Eğer köktencilik, en yaygın kabul gören kullanıma göre, ilkelerini kutsal kabul edilen kitaplardan alan, daha sonra Batı normlarını gayrimeşrulaştırmanın araçları haline gelen hareketlerle ilişkilendiriliyorsa, o vakit farklı köktencilik türlerinden bahsetmeli, bu listeye Hristiyan ve Yahudi köktenciliği de eklenmelidir. Aslında bu terim, ilk kez Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Protestan Amerikalılarca üretilmiş, bu çevrenin mensupları, kimi vakit kendilerini “köktenci” olarak tanımlayan bir harekete atıfta bulunmuşlardır. Batı dünyasının merkezinde ortaya çıkan, insanların kendilerini olumlu ve gurur verici bir ifadeyle tanımlamak için kullandıkları kategori, Batı harici dünyadan Batı’ya göç edenleri “barbar” olarak damgalamaya yarar, oysa aynı göçmenler, kendilerini “Müslüman” olarak bilinmeyi tercih etmektedirler.

2. Köktenciliğin Batı modernitesine yönelik, gerçeği örtbas eden bir önyargıyla ilişkilendirilmesi. Oysa en yüzeysel sosyolojik analiz bile, söz konusu hareketlerin en büyük desteğini şehirlerde, bilhassa elit ailelere mensup, çoğu vakit modern (dini olmayan) bilim dallarına odaklanan ziraat, elektrik mühendisliği, tıp, mühendislik gibi bölümlerde okuyan öğrencilerden destek gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu öğrenciler, toplumsal özlemlerine ulaşmalarına mani olunan, birinci sınıf eğitim almış aydınlardır. Bazılarının önemli uluslararası deneyimleri mevcuttur, misal, İran devletinin verdiği bursla bir Amerikan üniversitesinden diploma alınmıştır (bkz.: Kepel 1994; Spataro 2001). Köktenciliği modern/modern öncesi şeklinde belirlenmiş o yanlış ikiliğe dayandıran yaklaşımın yersiz ve uygunsuz olduğunun kanıtı, Ortadoğu’da köktenciliğin galip geldiği tek ülke olan İran’ın ekonomik ve politik açıdan en modern ülke olması gerçeğidir. Tarihsel olarak yirminci yüzyılın başında devrime tanıklık etmiş olan ülkede CIA’in desteğiyle 1953 yılında Musaddık’ın demokratikleşme girişimi sekteye uğratılmıştır.

Köktenciliğin gölgesinin düşmediği tek bir kültür bile yoktur. Fakat bu olguyu açıklamak için sadece köktenciliklerden bahsetmek yeterli olmayacaktır. Köktencilik, belirli bir kültürün ifadesi değil, iki farklı kültürün çarpışmasına verilen özel bir tepkidir. Kıskançlıkla korunan, kendine has bir kimliğin damgasını vurduğu bir tepkidir bu. Köktencilik, bir kültürün diğerini reddetmesi ve her ikisini de doğal olarak görme eğilimidir.

Bu anlamda köktencilik, yeni bir olgu değildir. Toynbee, o çok kıymetli kültür tarihi çalışmasında, Yahudi toplumunda iki zıt tutumu birbirinden ayırır: (entegrasyona ve asimilasyona hazır olma ile eşanlamlı olan) Herodculuk ile Mutaassıpçılık. Toynbee, Mutaassıpların Roma yönetimine karşı isyanını, on dokuzuncu ortalarında İngiliz yayılmacılığına karşı savaşan Müslüman kahramana atıfla, “Yahudi Mehdi” olarak tanımlar. Buradan aynı Toynbee, yukarıdan Batılılaşmayı dayatma girişimiyle Slavcıları direnişe sevkeden Büyük Petro’yu ele alır. Boxer İsyanı da ona göre bir Mutaassıpçılık biçimidir, aynı şekilde, belli ölçüde Siyonizm de öyledir (Toynbee 1934, s. 580-623).

Toynbee, aslında Mutaassıpçılığı geçmişe bağlılıkla, Herodculuğu ise geleceğe bakmakla bir tutmak suretiyle hataya düşer. Bunu yaparak, bir hareketin nesnel sosyo-politik önemini, katılımcılarının ideolojik bilinciyle karıştırır. Çok farklı kültürlerden gelen “Mutaassıplar”, gelenek ve kutsallıkla bağlantılı olduklarını iddia etseler bile, birçok yeni unsur içeren ve geçmişle hiçbir ilgisi olmayan süreçler başlatmışlardır. Bu, özellikle günümüzde görülen İslami köktencilik için geçerli bir husustur.

İslami köktencilik, Ortadoğu’da sadece gelenekçiliğe değil, aynı zamanda resmi dini kurumlara da eleştirel bir tavır alır. Ayrıca Kur’an ve Hadis’i yaratıcı bir biçimde tefsir eder (Choueiri 1990, s. 120-125). Bu tür bir argüman, yalnızca içeriği bakımından değil, aynı zamanda mevcut toplumsal düzenin dayandığı geleneksel Sünni din adamları (ulema) ile yeni bir aydın tabakasını karşı karşıya getirdiği için de devrimcidir.

Batı’da Reform sonucu din adamlarının kutsal metinlerin tefsiri konusunda sahip oldukları tekelin kırılması, modernizmin yükselişi için önemli bir momenttir. Benzer bir kırılma, Ortadoğu’da köktenciliğin baskısıyla yaşanmıştır. Radikal İslamcılık, ortaya çıkardığı ilk aydın tabakası ile aslında diğer yönlerden durgun kalan bir topluma modern bir siyasi parti benzeri bir şey katmıştır. Teorisyenlerine göre bu parti, kendine “öncülük” görevi atfetmiştir (Choueiri 1990, s. 126).

Toynbee, kültürler arasındaki karşılaşma ve çatışmanın genel olarak Herodculuk/Mutaassıpçılık diyalektiğiyle tanımlı olduğunu söylerken haklıdır. Köktenciliğin fenomenolojisi, bu kültürel çatışmaların fenomenolojisinden başka bir şey olamaz. İki kültür arasındaki fark ne kadar büyük, çatışma ne kadar belirginse, köktenci tepkilerin ortaya çıkma olasılığı da o kadar yüksek olur. Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki ilişkilerde durum tam da böyledir. Fethedilmiş, boyun eğdirilmiş ve susturulmuş kültürlerin uyanışı, saf güven ve acı verici hayal kırıklığı deneyimlerine tepki olarak ortaya çıkan reddiyelerin görüldüğü krizlere yol açar. Örneğin, 1900’lerde Çin’deki Boxer İsyanı, on yıllar önce gerçekleşen, Çin ve Hristiyan fikirlerinin karışımıyla karakterize edilen, iktidardaki hanedana ve Konfüçyüs geleneğine karşı çıkan Taiping İsyanı’nın ardından yaşanmıştır.

Köktenciliğin etki alanı, kültürlerin çarpışmasını genele teşmil eden “küreselleşme” ve kapitalist metropollerde, hatta daha da önemlisi, sınır bölgelerinde yüzyıllardır kök salmış kültürel kimliklerin, oluşan toplumsal bağların yok olmasına yol açan neoliberal dünya ekonomisi eliyle genişleyip çeşitlendi. Marx zaten, kapitalist üretimin “kozmopolit” kavrayışının ve bu üretime en uygun din olarak Hristiyanlığın dayatılmasının doğal toplumsal bağları yok ettiğini, en zayıfları kaderlerine terk ettiğini belirtmişti (Marx ve Engels [1957] 1990c, s. 93). Ortaya çıkan köktenci tepkiler, kültürel ve ulusal farklılıkları homojenleştiren ve ortadan kaldıran saldırgan ve emperyalist bir “evrenselciliğe” karşı protestonun somut ifadeleridir.

Marksizmden ilham almış olan hareketlerin krizi, devlet destekli sosyal hizmetlerin asgari düzeyde tutulması ve “karşılıklı yardımlaşma örgütleri” kurulması yoluyla en yoksul kesimlere eğitim, dolayısıyla, “modernite”ye erişim imkânı sunmak suretiyle yardım etme becerileri sayesinde büyüyen köktenci hareketlere alan açmıştır. Avrupa’da da, tıpkı İngiltere’de görüldüğü üzere, Müslümanlar arasında köktenciliğin yayılması, Teçırizmin ekonomik liberalizminin yarattığı boşluğu doldurma yeteneği sayesinde mümkün olabilmiştir.

İslami köktenciliğin ortaya çıkışı, Arap dünyasının sömürgeleştirilme sürecinin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yani Ekim Devrimi ile başlayan sömürgelik halinden kurtuluş sürecinin tam da başladığı anda başlamış olmasıyla bağlantılıdır. İsrail’in “Batı”nın önemli bir parçası olarak kurulması, Arapların aşağılanma duygusunu daha da derinleştirmiş, ağırlaştırmıştır. Köktenci tepki; çarpık, kasvetli, hatta barbarca görünse de, ilk bakışta göründüğünden çok daha az akıl dışıdır. Sömürgeci güçlerin Arap ülkelerinde kontrol altına alıp dönüştüremedikleri tek kurumlar, din ve orduydu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yakındoğu ve Ortadoğu tarihi, Batılı güçlerin hegemonyasına karşı mücadele etme girişiminde ya (kısmen Sovyetler Birliği’nden veya Marksizmden etkilenmiş) orduya ya da dine başvuran bir direnişin öyküsüdür.

İslam’a yönelmek, emperyalist güçlerin (her alanda) tesis ettikleri hâkimiyetlerine direnebilecek bağımsız bir kimlik inşa etme girişimidir. İslami köktenciliğin en ünlü teorisyenlerinden biri olan Seyyid Kutub, arkadaşlarından oluşan cenahı şu şekilde tanımlamaktadır:

“Müslüman bir militan, asil ve kadim bir kabileye mensuptur. O; geçmişte Nuh, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, İsa, Muhammed gibi birçok asil liderin önderlik ettiği yüce bir hareketin parçasıdır.” (Aktaran: Spataro 2001, s. 71)

Dost ve düşman, bir kimlik olarak, uzak geçmişte aranıp bulunuyor. Kutub, bilhassa düşmana “doğuştan” bir saldırganlık atfediyor (Guolo 1994, s. 101). Mealen, “Günümüzdeki yozlaşmanın üstesinden ancak Batı’nın askeri, ideolojik ve siyasi saldırganlığından önceki bir zamana, benliğe ve onun mistik olarak ortaya çıkan kökenlerine dönüşle gelinebilir” diyor. Direniş, liberalizm ve komünizm dâhil, Batı’daki siyasi hareketler ve kurumlar veya kültürün, modanın ve dilin en farklı ifadeleri arasında ayrım yapmayan bir yasaklama, bir tür kültürel “tezkiye” biçimi alıyor. Burada önemli ve belirleyici unsur, “modernite”ye değil, “Batı’ya” karşı mücadeledir.

Köktenciliğin önemli bir özelliği de kültürler arasındaki ilişkileri ve karşılıklı etkileri silerek değişmez bir kimlik oluşturma eğilimidir. Belirli bir kültürel geleneği kompakt, dışlayıcı ve diğerlerine karşı düşmanca olarak takdim etmek suretiyle etnik bir nitelik kazanma tehdidini içerir. Köktencilik, doğuştan gelen bir özellik olduğu iddiasına dayanan bir kültürel gelenektir.

Batı egemenliğinin eleştirisi, Batı’nın bir bütün olarak eleştirisine dönüşür, neticede liderlik rolü sona ermekte olan Batılı insanın eleştirisine yol açar (Choueiri 1990, s. 101). Ancak çatışmaya dair özcü yorum, ırkçılığa varmaz: İslami köktencilik, kendisini “uluslararası devrimci partinin öncüsü” olarak gören, amacı dünya ölçeğinde İslami fetihler gerçekleştirmek olan bir misyonerlikle tanımlıdır.

Köktencilik, Batı ülkeleri arasındaki çatışmalardan da neşet edebilir. Fransa ile İspanya ve Almanya gibi ülkeler arasındaki ilişkiler, bunun en açık örneğidir. Fransa, Fransız Devrimi’ni ve beraberindeki Hristiyanlıktaki gerilemeye tanıklık ettiğinden, çok daha sekülerdi. Ayrıca ülkede ağırlıklı olarak kent kültürü hâkimdi. Uzun süre boyunca Avrupa’da, bilhassa 1789 devriminden sonra, Fransa ile teorik ve politik bir bağ kurma fikrinin oluştuğu Almanya’da tesis ettiği kültürel hegemonyanın bir rakibi yoktu. Bu coşkunun aksine, Termidor sonrası dönem ve Napolyon yayılmacılığının yarattığı kriz, “baş düşman”dan kaynaklanan her türlü fikirden kurtulmayı amaçlayan kökten bir reddiyeye yol açtı. İnsan hakları ve hukuk önünde eşitlik bildirgesi yabancı bir unsur olarak görülürken, “Alman gelenekleri”, Fransızların liberal cinsel ahlakının karşısına yerleştirildi. Bu, günümüzde gördüğümüz İslami köktenciliği akla getiriyor. Hatta Almanya’da din bile kültürün millileştirilmesinin bir parçası haline geldi (“bizim Alman Tanrımız”).

Napolyon’un istilacı faaliyetleri, feodal üretim ilişkilerini ortadan kaldırıp modernleşmeyi getirirken, ulusal ve dini kimliği de yerin dibine soktu. Prusya ve İspanya’da, Napolyon ordusunu ve Aydınlanma ile devrim fikirlerini ortadan kaldırmayı amaçlayan isyanlara yol açtı. Bu hedeflere ulaşmak için, kitlelere ve halka ayaklanma çağrıları yapıldı. Böylelikle düşman, önemli toplumsal kesimlerin desteğinden mahrum bırakıldı. Burada da köktencilerin arzu ettikleri saf Alman veya saf İspanyol kurgusu, hayal ürününden ibaretti (Losurdo 1983, s. 189-216; 1989, 1. ve 14. Bölüm).

ABD örneği, köktenciliğin tek bir ülke içinde cereyan eden kültürel çatışmalardan da neşet edebileceğinin delilidir. ABD’de yaşanan İç Savaş’ın ardından devasa bir kentleşme ve sanayileşme süreci yaşandı. Bu, İrlandalı Katoliklerin, Doğu Avrupalı Yahudilerin ve diğerlerinin kitlesel göçüyle, ayrıca eski kölelerin beyazlardan korunma ihtiyacından kaynaklanan Afrikalı-Amerikalı kiliselerinin sayısının artmasıyla bağlantılı bir süreçti. Yeni göç dalgası, sadece yeni dinlerin bilincini taşımakla kalmadı, aynı zamanda Darvinci evrim, sosyalizm ve anarşizm gibi yeni fikirlerin yayılmasını da kolaylaştırdı. Kentleşme süreci, beraberinde toplumsl kontrol imkânlarının azalması, yeni cinsel ahlak biçimlerine yol açtı. Ekonomik olarak, Avrupa kaynaklı kitlesel göç, iş rekabetini artırdı: Uzak Batı’ya göç etme seçeneği, artık geçerli değildi. Ciddiyet arz eden kimlik krizinin yol açtığı toplumsal-politik çatışmaların sayısı iyiden iyiye arttı.

Yirminci yüzyılın başlarında Amerikan köktenciliği, bu güçlüklere çözüm bulmak istiyordu. Amacı, göçmenleri ve yabancı fikirlere kapılıp “saf Amerikancılık”tan uzaklaşan vatandaşları düşman olarak tanımlamaktı (MacLean 1994, s. 22). Ku Klux Klan gibi yerlici hareketler, “eşsiz medeniyetimizin temeli” olarak takdim ettikleri “ahir zaman dini”ne dönüşü savunuyorlardı (MacLean 1994, s. 92). Birçok eyalette köktenci baskının bir sonucu olarak Darvinci evrim teorisi yasaklandı. MacLean’in de ifade ettiği gibi, bu kesimin sıklıkla dillendirdiği argüman şuydu: “ABD Anayasası, Kutsal Kitap ve Hristiyan dinine dayanmaktadır, birine yapılan saldırı diğerine yapılmış sayılır” (MacLean 1994, w. 92). Georgia eyaletinin Athens şehrinde Klan üyeleri, şehrin Hristiyan kimliğini vurgulamak amacıyla “Bayrak ve İncil”in şehir lisesine yerleştirilmesi için para topladılar (MacLean 1994, s. 11; Riesebrodt 1992, s. 57). Etnik kültürlerin, yol açtığı etkilerle, bu etnisitelerin kültürel ifadeleri olarak dans, caz ve uygunsuz kadın kıyafetleri üzerinden “Anglosakson ahlakı”nı ahlaksızlığa ve edepsizliğe sürükledikleri söylendi (MacLean 1994, s. 113; Riesebrodt 1992, s. 62). Burada da geleneğe yönelik başvuru kontrol altına alınmaktaydı: kendini Amerikan yaşam tarzının kutsanması olarak tanımlayan gelenek bağnaz bir aktivizme yol açıyordu.

Eğer dogmatizm, eleştirdiği ideolojiye karşı kullandığı yorumlama için belirlediği ölçütleri kendine tatbik etme konusundaki beceriksizlik olarak tanımlarsak, o vakit Batı ile Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki çatışmalarda köktenciliği sadece ikincisinde görmenin dogmatiklik olduğunu söylemeliyiz. Önde gelen Batılı aydınlar, İslam’ın aksine Batı’nın Yahudi-Hristiyan “ruhunu” methettikleri vakit (Spinelli 1995) iki din arasında patlak veren korkunç çatışmaları kabule yanaşmazlar ya da “Batılı insan”ı özgürlüğün, insan haklarının ve eleştirel sorgulamanın tek temsilcisi olarak nitelerken, diğer (örneğin İslami) geleneklerin Batı kültürünün önemli yönlerine yaptıkları büyük katkıları unuturlar. Burada, köktenciliğin tipik bir eğilimini görüyoruz: klişeleri temel alan, düşmanlık üzerine kurulu varoluş biçimlerine sahip olurken, bunların tarihini ve karşılıklı etkilerini dikkate almazlar. Bu noktada köktenciliği ırkçılıktan ayırmak gerekmektedir: köktenciliğin değer verdiği şey ırk değil, “ruh” ve “Batılı insan”dır; bu figür, önde gelen İslami köktencilerin yazılarında da yer alır, ancak tam zıt bir yargıyla.

Bazı köktenci hareketler alenen gericiyken, diğerleri muğlâklıkla tanımlıdır. Marx’ın belirttiği gibi, Napolyon döneminde “Fransa’ya karşı yürütülen tüm kurtuluş savaşları [...] alenen gericilikle el ele giden bir yenilenmenin damgasını taşımaktadır” (Marx ve Engels [1957] 1990b, s. 444). Bu ulusal egemenlik gayesiyle gerçekleştirilen savaşlar, Aydınlanma ve Devrim ülkesine karşı yürütüldüklerinden, ilgili ülkeler, Fransa’daki Aydınlanma ve Devrim’in kültürünün yayılmacı politikanın ve ulusal baskının aracı olarak gördüler. Engels daha da ileri giderek, Alman halkının Napolyon karşıtı savaşlarını burjuva-demokratik devrimin başlangıcı olarak yorumlar (Marx ve Engels [1957] 1990a, s. 539).

İslami köktencilik türü hareketler de aynı yolu izlediler. Batı’da yabancı düşmanlığının yüzeysel ifadeleri olarak küçümsenen Sepoy ayaklanmaları, Mehdi ayaklanması ve Boxer İsyanı, gerçekleştikleri ülkelerde ulusal devrimin ilk, geçici ve temel ifadeleri olarak görülmelidir. Tam da bu sebeple, Mao Zedong (1978, s. 199) Boxer İsyanı’nı emperyalizme karşı gerçekleştirilmiş “haklı bir savaş” olarak tanımlar. Hatta Lenin bile ([1953] 1990a, s. 382) bu isyanı “Çin’in Batı kültürü ve medeniyetine duyduğu nefretin bir ifadesi” olarak görmeyi reddeder ve “Çin halkı, hiçbir çatışma yaşamadıkları Avrupa halkından nefret etmez; Avrupa kapitalistlerine ve onlara hizmet eden Avrupa hükümetlerine karşıdırlar” der. Aynı Lenin, Slavcıların Batı karşıtı köktenciliğini küçümser. “Materyalist Batı çürümüştür, ışığın yegâne kaynağı, mistik ve dindar Doğu’dur” diyenleri alaya alır (Lenin [1953] 1990c, s. 154). Avrupa’nın kültürel geleneklerini genel olarak mahkûm etmek yerine, sömürgeci halkların zalimlerine karşı gerçekleştirdikleri isyanlara sebep olan fikirlerin sahibi olarak “Avrupa kültürü” adına sömürgeciliği ve emperyalizmi eleştirir (Lenin [1953] 1990b, s. 75). Bu yorum, karşılıklı etkileşime izin vermeyen, klişelere dayalı karşıtlığa alan bırakmaz.

İslami köktenciliğe verilecek cevap, “medeniyetler çatışması”nı ilan etmek olamaz. Huntington’ın (1996) şeması, Taliban’ın yükselmesine destek olan, Türkiye yanında, Sovyetler’in dağılması sonrası ortaya çıkan birçok Müslüman devletle bağ kuran ABD’nin jeopolitik düzlemde gerçekleştirdiği acımasız eylemleriyle çelişen bir kurgudur. ABD, İran’ın meydan okumasına, sadece İran'ı kontrol altında tutmakla kalmayıp aynı zamanda Çin ve Rusya'nın istikrarını da tehlikeye atan gerici bir İslamcı birliğine sunduğu destekle karşılık vermektedir.

“Yahudi-Hristiyan ruhu” denilen şeyi savunmak için başlatılacak bir haçlı seferi, köktenciliği körükleyip meşrulaştırmaktan gayrı bir işe yaramayacaktır. Bunun yerine, Batı’yı eleştiren ama başarılarını da kabul eden bir konumun benimsenmesi gerekmektedir. Bu konumu benimsememek, Batı’nın hegemonyacı ve emperyalist politikalarına karşı direniş hareketlerinin neden genelde dini bir savaş veya medeniyetler arası savaş biçimi aldığını izah etmektedir. Batı’yı eleştirme ve başarılarını benimseme arasındaki denge bozulursa, geriye sadece Batı’nın Avrupa dışı kültürlere karşı yürüttüğü kutsal bir savaş kalacaktır.

Domenico Losurdo
1999
Kaynak

Kaynakça:
Choueiri, Y. M. 1990. Islamic Fundamentalism. Boston: Twayne.

Guolo, R. 1994. Il partito di Dio: L’ Islam radicale contro l’ Occidente [Allah’ın Partisi: Batı’ya Karşı Radikal İslam]. Milano: Guerini e associati.

Huntington, S. P. 1996. The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order. New York: Simon and Shuster.

Kepel, G. 1994. The Revenge of God: The Resurgence of Islam, Christianity and Judaism in the Modern World. University Park, PA: Penn State University Press.

Lawrence, B. B. 1989. The Defenders of God: The Fundamentalist Revolt against the Modern Age. San Francisco, CA: Harper and Row.

Lenin, V. I. (1953) 1990a. Lenin Werke [Lenin Toplu Eserler], Cilt. 4. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Lenin, V. I. (1953) 1990b. Lenin Werke [Lenin Toplu Eserler], Cilt. 5. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Lenin, V. I. (1953) 1990c. Lenin Werke [Lenin Toplu Eserler], Cilt. 18. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Losurdo, D. 1983. “Fichte: la resistenza antinapoleona e la filosofia classica tedesca” [Fichte: Napolyon Karşıtı Direniş ve Klasik Alman Felsefesi]. Studi storici, Sayı. 1/2: s. 189-216.

Losurdo, D. 1989. Hegel und das deutsche Erbe: Philosophie und nationale Frage zwischen Revolution und Reaktion [Hegel ve Alman Mirası: Felsefe ve Devrim-Gericilik Arasında Millet Meselesi]. Köln: Paul Rugenstein.

MacLean, N. 1994. Behind the Mask of Chivalry: The Making of the Second Ku Klux Klan. New York: Oxford University Press.

Mao, Z. 1978. Mao Tse-Tung Ausgewählte Werke [Mao Zedong Seçme Eserler], Cilt. 1. Pekin: Verlag für fremdsprachige Literatur.

Marx, K. ve F. Engels. (1957) 1990a. Marx-Engels Werke [Marx-Engels Toplu Eserler], Cilt. 7. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Marx, K. ve F. Engels. (1957) 1990b. Marx-Engels Werke [Marx-Engels Toplu Eserler], Cilt. 10. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Marx, K. ve F. Engels. (1957) 1990c. Marx-Engels Werke [Marx-Engels Toplu Eserler], Cilt. 23. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Riesebrodt, M. 1992. Fundamentalismus als patriarchalische Protestbewegung: Amerikanische Protestanten (1910-1928) und Iranische Schiiten (1961-79) im Vergleich [Patriarkal Protesto Hareketi Olarak Köktencilik: Amerikalı Protestanlar (1910–1928) ve İranlı Şiiler (1961–1979) Kıyaslaması]. Tübingen: Mohr.

Spataro, A. 2001. Fondamentalismo islamico: dalle origine a Bin Laden [“Islami Köktencilik: Köklerinden Bin Ladin’e]. Roma: Editori Riuniti.

Spinelli, B. 1995. “La frontiera dell’Ovest” [Batı’nın Sınırı]. La Stampa, 18 Ekim.

Toynbee, A. 1934. A Study of History, Cilt. 8. New York: Oxford University Press.

, ,

Lumumba Dünya Kupası’nda

Komplo teorilerini savunan, her olayı perde gerisinde ipleri tutan gizli ellerle açıklayan biri değilim. Ancak bazı gerçekler kendilerini bir biçimde dayatıyor, olaylar arasındaki bağlantıyı görmezden gelmeyi güçleştiriyor.

Michel Koka Mbuladinga, 2025 yılında Fas’ta düzenlenen Afrika Uluslar Kupası sırasında seyirciler arasında durup Patrice Lumumba heykelinin pozunu vermeye başlayınca, özellikle Avrupa’da birçok kişi şu soruyu sormaya başladı: Patrice Lumumba kim? Hikâyesi neydi?

Arama motorlarında adını arayanların sayısı da hayat hikâyesi ile ilgili kitapların satışları da hızla arttı. Bu süreç, sadece tarihsel merakla sınırlı kalmadı. Avrupa kamuoyu, Lumumba ve Kongo tarihi konusunda daha da bilinçlendikçe, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin doğusundaki savaşı eleştiren Kongolular ve örgütleri, Avrupa başkentlerinde düzenlenen protestolara geniş geniş katılım gösterdiler.

Medyanın Lumumba’nın ailesinin suikastıyla ilgili tüm gerçeği ortaya çıkarmak ve sorumluları adalete teslim etmek için izlediği yola yönelik ilgisi de arttı. Avrupa’da Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki çatışmanın doğasına ilişkin bilinç ve farkındalık arttıkça, savaş ekonomisinden veya çocuk işçiliği ve doğal kaynakların sömürülmesiyle bağlantılı tedarik zincirlerinden doğrudan veya dolaylı olarak kâr elde etmekle suçlanan çeşitli çokuluslu şirketlere yönelik boykot çağrıları da yoğunlaştı.

Bu şirketlerin ilk sermayesi, toprakların ele geçirilmesini, Kongo’nun doğal kaynaklarının ve emeğinin zorunlu çalışma ve örgütlü kölelik sistemleri aracılığıyla sömürülmesini kolay kılan bir sömürge sistemi bağlamında üretildi.

Unilever’in en bilinen markalarından biri olan Rexona’nın geçmişi, endüstriyel imparatorluğunu Belçika sömürgeciliğinin hüküm sürdüğü dönemde Kongo’dan çıkarılan palmiye yağına büyük ölçüde borçlu olan Lever Brothers şirketine uzanır. 1911’de şirketin kurucusu William Lever, Belçika hükümetinden Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yaklaşık 750.000 hektarlık bir araziyi kapsayan bir sömürge imtiyazı elde etti. Belçika Kongo Petrol Şirketi (Huileries du Congo Belge - HCB), palmiye ormanlarını işletmek ve yağlarını İngiltere’deki sabun üretiminin ana hammaddesine dönüştürmek amacıyla kuruldu.

Bu imtiyaz alanları, Belçika’nın neredeyse iki katı büyüklüğünde bir alanı kapsayacak şekilde genişledi. İşgücü kıtlığını telafi etmek için şirket, Belçika’ya bağlı sömürge yönetimiyle işbirliği yaparak, binlerce Kongolu üzerinde uygulanan zorunlu çalışma sistemini kullandı. Nüfus, katı bir kota sistemine göre hurma hasadı yapmaya zorlandı, gerekli miktarı karşılayamayanlar, hapis cezasıyla ya da Kral II. Leopold’ün kanlı saltanatıyla ilişkilendirilen en acımasız sömürge cezalandırma araçlarından biri olan kırbaç cezasıyla karşı karşıya kaldılar. Sömürge yetkilileri, ayrıca “boş arazi” olarak gördükleri yerleri de ele geçirip şirkete verdiler, oysa bu yerler, yerel toplulukların yaşam alanlarının bir parçasıydı.

Bu anlamda, Lever Brothers, toprak gaspı, nüfusun boyun eğdirilmesi ve Kongo’nun doğal kaynaklarının Avrupa’daki sanayi zenginliğinin bir kaynağına dönüştürülmesi süreci ile birlikte büyüdü. 1930 yılında Lever Brothers, Margarin Şirketi ile birleşerek Unilever’i kurdu. 1960 yılında Patrice Lumumba’nın iktidara gelmesi ve doğal kaynaklar üzerindeki ulusal egemenliği yeniden tesis etme ve yabancıların ekonomik nüfuzunu azaltma üzerine kurulu bir projeyi uygulamaya koymasıyla, Unilever de dâhil olmak üzere birçok büyük Batılı şirketin çıkarları riske girdi. Bu nedenle, Lumumba’nın devrilmesi Unilever’in çıkarına oldu, zira şirket, Lumumba suikastından sonra yürürlüğe giren ekonomik sistemin başlıca faydalanıcılarından biriydi.

Unilever, Mobutu Sese Seko’nun yönetimi sırasında Kongo’daki faaliyetlerine devam etti. Mobutu, sömürge döneminden miras kalan ekonomik ayrıcalıklar için onlarca yıl elverişli bir ortam sağladı. Şirket, 2009 yılında satmaya karar verene dek Kongo’da palmiye plantasyonlarına sahip olmaya devam etti.

Rexona’nın, ürünlerini tanıtmak için Patrice Lumumba gibi bir figürü seçmesi, büyüme sürecini aklama girişiminden ayrı ele alınamaz. Bu yükseliş, sömürgedeki ayrıcalıklar, kaynakların yağmalanması ve Kongo’daki zorunlu çalışma koşulları olmaksızın mümkün olamazdı.

Bu reklâm, Trump’ın göçmenlik ve vize politikaları nedeniyle Michel Kuka Mboladinga’nın milli takımını desteklemek için ABD’ye girişine mani olunması ardından, son derece önemli bir zamanda yayına girdi. Sanki şu mesaj veriliyordu: “Bakın, biz onun yanındayız, onu bir deodorant reklâmıyla destekliyoruz.”

Kapitalizm, sadece insan emeğini sömürmez, aynı zamanda insanların anılarını da gasp eder.

Devrimci bir simge, anlamından ve tarihinden arındırılıp bir pazarlama aracına dönüştürüldüğünde, kitleleri harekete geçirme ve kışkırtma gücünü yitirir, sadece tüketim döngüsünün bir parçası haline gelir. Mirası daha sonra bir deodorant şişesine, iç çamaşıra veya bir sosis torbasına indirgenir, özgürleştirici gücü amacından koparılır.

Kribsu Diallo
29 Haziran 2026
Kaynak

28 Haziran 2026

, ,

Emperyalizm ve Özgürleşme: Losurdo’ya Giriş


Emperyalist muktedir sınıfın her şeyi harap eden yozlaşma süreci, tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Gazze’de devam eden soykırımdan Küba’ya uygulanan yıkıcı ablukaya, Venezuela başkanının yasadışı müdahaleyle kaçırılmasına, İran’a karşı savaşa ve daha fazlasına kadar, ABD imparatorluğu, liberal emperyalizm anlayışıyla ilişkilendirilen kadife eldivenin yırtık pırtık hali içinden çıkarttığı demir yumruğunu giderek daha fazla gösteriyor. Liderleri artık projelerinin sömürgeci doğasını ve etnonasyonalizm ile dini köktenciliğe dayandığını açıkça ilan ediyor (örneğin, bkz.: Rubio 2026). Bu arada, Çin'in öncü rol oynadığı küresel Güney’in yükseliş süreci devam ediyor, çok kutuplu bir dünya, dayatılan tek kutuplu düzeni giderek daha fazla sorguluyor.

Domenico Losurdo’nun (1941–2018) çalışmaları, tüm bunları net bir şekilde ortaya koyan bir analiz çerçevesi sunmaktadır. Bu nedenle, mevcut durumumuz için son derece önemlidir. Bir bilim insanı, profesör ve ömür boyu mücadele etmiş komünist bir militan olarak Losurdo’nun teorik pratiği, eşi Erdmute Brielmayer (1943–2024) ile yakın işbirliğiyle şekillenmiştir. Genellikle onun yardımıyla, Marksizm, küresel komünist hareket, kapitalizmin ve burjuva düşüncesinin tarihi üzerine onlarca kitap yazmıştır.

Modern emperyalizme dair bütüncül analizinin yanı sıra sömürgecilik karşıtı mücadele ve sosyalist inşanın çelişkilerine ilişkin görüşleri göz önüne alındığında, Losurdo’nun ortaya koyduğu kapsamlı çalışmalar, kapitalist esaretin tarihini ve ondan kurtulma mücadelesini anlamak için vazgeçilmez bir harita sunmaktadır. Özellikle modern emperyalizmin merkez ülkelerin kültürünü nasıl şekillendirdiğine dair zengin bir analiz sunan Losurdo, emperyalizmin sol siyaset ve teori üzerindeki etkisine özel bir önem verir. Bu bağlamda, Batı solunda, kendini Marksist olarak niteleyenler de dâhil olmak üzere, Avrupamerkezci, devlet karşıtı, ütopik ve mesihçi eğilimleri eleştirel bir şekilde ele alır ve tarihsel bir bağlama oturtur. Daha da genelde, Losurdo’nun felsefeyi tarihsel bağlama oturtma çabası, teoriyi tarih zeminine yerleştirdiği ve iddialarını, ezilen sınıfların kurtuluş mücadelelerinden doğan bilgi ve talepleri içeren ahlaki ve siyasi bir ufuk karşısında değerlendirdiği için, Marksist düşünce tarihine önemli bir model sunmaktadır.

International Critical Thought [Uluslararası Eleştirel Düşünce”] dergisinin bu özel sayı, Losurdo’nun geniş araştırma yelpazesini yansıtan, bilhassa emperyalizm ve özgürleşme ile ilgili analiz faaliyetleirne yaptığı katkılara odaklanan, onunla ilgili ve onun eliyle kaleme alınımış bilimsel çalışmaları bir araya getiriyor. Bu sayı, bir yandan da Losurdo’nun köktencilik meselesini ele aldığı bir makalesinin ve 2010 yılında Çin’de yaptığı seyahatleri üzerine düşüncelerini paylaştığı bir röportajın çevirilerini içeriyor. Dünyanın dört bir yanından bilim insanlarınca yazılan diğer makaleler, çalışmalarının bugünün dünyasını anlamak ve en acil sorunlarını ele almak için nasıl önemli kaynaklar sunduğunu ortaya koyuyor. Makaleler, Marksist felsefe ve metodolojiye katkılarını, burjuva teorisinin eleştirel tarihselleştirilmesini, çağdaş Batı teorisi ve solun eleştirilerini, sosyalizmi inşa etme yolundaki tarihsel mücadeleye dair anlatımını ve daha fazlasını inceliyorlar. Bu özel sayı, Losurdo’nun araştırmalarıyla daha geniş ve derin bir ilişki kurulmasını teşvik etmeyi amaçlarken, aynı zamanda Marksist teori ve pratiğin titiz ve yenilikçi geleneğini daha da geliştirmek denilen, acilen yürürlüğe konulması gereken proje için bir ilham kaynağı olarak da ondan yararlanmayı hedefliyor.

Emperyalizm ve Sosyalizmi İnşa Etme Mücadelesi

Marx ve Engels’in ortaya koyduğu kapsamlı sınıf mücadelesi teorisinden yola çıkan Losurdo, emperyalizm geliştikçe, modern çağın en önemli sınıf mücadelelerinin sömürgecilikten, yeni sömürgecilikten ve faşizmden kurtuluş için ulusal mücadeleler biçimini aldığı gerçeğini ortaya koyan isimdir (Losurdo 2024 ve Losurdo 2021).

Emperyalist kapitalizm, değerin çevreden merkeze aktığı eşitsiz gelişme üzerine kurulu dünya sisteminde dünyayı birleştirdiğinden, az gelişmiş ülkelerin önde gelen emperyalist uluslarca dayatılan sistemden kurtulma mücadelesi, gezegendeki insanlık projesini uluslararası bir sömürü, baskı ve ekolojik yıkımla tanımlı sistemden kurtarmak için verilen mücadelenin en üst aşamasıdır. Bu sebeple, ulusal kurtuluş mücadelesi, sadece özgür seçimin bir sonucu değil, ulusun temel birim olduğu eşitsiz bir uluslararası sistemin maddi tarihiyle de yakından ilgilidir.

Uluslararası komünist hareket, dünya genelinde emperyalizme ve faşizme karşı verilen mücadelede önde gelen güçlerden biridir. Sermayenin küresel boyunduruk altına alma yönündeki kontrolsüz dürtüsüyle komünistlerin insanlığın kurtuluşu projesi arasındaki çatışma, sosyalizmin büyük ölçüde tarihsel olarak az gelişmişliğe maruz kalmış ülkelerde gelişmesine sebep olmuştur. Neticede sosyalizmin inşası ve ulusal egemenliğin savunulması, kaçınılmaz biçimde, kalkınma ve modernleşme mücadelesini beraberinde getirmiştir. Losurdo’nun da dediği gibi, sömürgeci, yarı sömürgeci veya yeni sömürgeci hâkimiyetle yüzleşmiş ulus devletler, yalnızca siyasi-askeri bir mücadele aşamasıyla bağımsızlık kazanmakla kalmamalı, aynı zamanda üretim güçlerinin gelişiminin son derece önemli olduğu siyasi-ekonomik bir aşamayla da bağımsızlıklarını korumalıdır (bkz.: Losurdo 2015b, s. 317). Dahası, bu gelişmenin sürekli emperyalist saldırganlığı savuşturacak kadar hızlı ve somut olması gerekir, çünkü emperyalist boyunduruğun zincirlerinden kurtulan uluslar, varoluşsal bir seçimle karşı karşıya kalırlar: onlar ya kalkınacak ya da öleceklerdir!

Bugünün dünyası, Losurdo’nun sosyalizmi inşa etme mücadelesinin, hatta emperyalizmin dayatmalarının ötesinde ulusal kalkınma mücadelesinin kendi kaderini tayin etme arayışında olan ülkeleri yeniden sömürgeleştirme ve geriletme çabalarına karşı sürekli bir mücadele gerektirdiği argümanının doğruluğunu teyit eden bolca kanıt sunmaktadır. Örneğin, ABD’nin Küba’ya uyguladığı abluka veya Venezuela’ya yönelik giderek sertleşen saldırıları, kalkınma mücadelesinin sosyalizmi inşa etme mücadelesinden ayrılamaz olduğunu görmek için yeterlidir. Daha fazla kanıtı, Çin’in emperyalizme karşı kendini savunma pratiğinde ne kadar güçlü bir faktör olduğunu ortaya koyan ekonomik kalkınma sürecinde bulmak mümkündür.

Gerçekten de, Losurdo’nun çalışmaları, Çin’in modernleşmesine dair önemli görüşler sunuyor, bu konuları ele alan Batılı akademik çalışmaların çoğunu gölgede bırakan yanlış bilgileri ve güçbelâ gizlenen ırkçılığı ortadan kaldırıyor. Bu sayıda yer alan “Çin’e Eğitici Bir Gezi: Bir Felsefecinin Düşünceleri” başlığını taşıyan, Losurdo’nun 2010 yılında dört Çin şehrine yaptığı ziyaretini temel alan makale, Çin’in ekonomik kalkınması ve çelişkileri üzerine yaptığı analizi içeriyor. Ayrıca, diğer yazılarında da yer alan, Çin sosyalizminin yanlış anlaşılmasına, özellikle de 1978’de başlatılan Çin’in reform ve dışa açılmasının neoliberal kapitalizm lehine sosyalizmi terk etme kararı anlamına geldiği Batı Marksizmine ait klişeye dair düşüncelerini de içeriyor. Buna karşılık Losurdo, çalışmasında, Çinli liderlerin, sosyalist deneylerin tarihinden öğrendikleri öz eleştiri süreciyle, önceki girişimlerde tespit edilebilen dogmatik eğilimlerin üstesinden gelen yenilikçi bir sosyalist modernleşme yaklaşımı geliştirmeye çalıştıklarını ortaya koyuyor.

Üretim güçlerinin güçlerin geliştirilmesi ihtiyacı ve ileri teknolojilerin kalkınmada niteliksel sıçramalara imkân sağlaması sebebiyle Çin, bu alanda dünyanın önde gelen ülkelerinden, yani emperyalist ülkelerden teknoloji transferini teşvik etmenin yollarını bulmak zorunda kaldı. Çin, neoliberal dönemde dünya üretiminin üretim yeniden yapılandırılması sürecinde, ekonominin üretken temelini geliştirdi, aynı zamanda teknoloji transferindeki fırsatları gördü. Elbette bu, dengesiz kalkınma ve çokuluslu şirketlerin üretim tesislerinin ekolojik etkisi de dâhil olmak üzere önemli fedakârlıklar olmaksızın gerçekleşemezdi. Geriye dönüp bakıldığında, bunların yüksek teknoloji geliştirme denilen stratejik hedefe ulaşmak için taktiksel uzlaşmalar olduğu görülüyor. Çin liderleri ayrıca, belirli piyasa mekanizmalarının doğru şekilde kontrol edildiği takdirde üretimi nasıl teşvik edebileceğini ve modernleşme için nasıl kullanılabileceğini de fark ettiler. Aynı zamanda, kapitalist bir sınıfın ekonominin ve devletin en yüksek noktalarını ele geçirebilecek, böylece kalkınma projesini kendi çıkarlarına tabi kılabilecek bir konuma gelmek istemediler. Kısacası, Çinli liderler, kapitalizmin sosyalizmi yok edecek noktaya gelmesine izin vermek yerine, kapitalist gelişmeyi işçi devletince denetlenen bir sosyalist proje için kullanmanın yollarını aradılar.

Bunun riskli bir girişim olduğunu, Çin’in reform ve dışa açılma süreciyle ilgili bir dizi çelişki ve riskin ortaya çıktığını materyalist görüşe sahip hiç kimse inkâr edemez. Nitekim, Çin liderliğinin görevlerinden biri de bu tür tehlikelerden kaçınmak veya bunların sahip olduğu ağırlığı azaltmaktır. Aynı zamanda, bugün Çin’in sosyalist kalkınmaya doğru yürüdüğü yolun başarılı ve dirençli olduğu net bir biçimde görülmektedir. Şu anda Çin, küresel bir güç ve satın alma gücü paritesi açısından dünyanın önde gelen ekonomisidir. Ayrıca yoksulluğun azaltılması, halk sağlığı, bilim, teknoloji, altyapı, ekolojik sorumluluk esası üzerine kurulu toplu taşıma, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji, ağaçlandırma ve daha birçok alanda uluslararası planda lider ülkedir (bkz.: Cheng 2021; Martinez 2023; Martinez ve Bennett 2025). Dahası Çin, emperyalist dünya düzenine varoluşsal bir tehdit olarak görülen, alternatif uluslararası kalkınma modeli için inşa edilmiş küresel mimarinin parçasıdır (bkz.: Clegg 2009; Woodward 2017; Matar 2024).

Kapitalizmin tarihi, üretim güçlerinin sömürgeci yağma ve üretici sınıfların yoğun sömürüsü yoluyla hızla geliştirilebileceğini göstermişken, sosyalizmi hedefleyen devletler, mümkün olduğunca farklı bir yol izlemeli, ülkelerin işçi sınıflarından gördüğü desteği pekiştirmeli, emperyalizmin yarattığı artı değere bel bağlamamalıdır. Aynı zamanda, emperyalizmin onlara karşı yürüttüğü ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel savaşın maddi bağlamında modernleşmeleri gerekmektedir. Emperyalizmle kalkınma konusunda mücadele ederken bu ülkelerin yoğun emek ve sömürünün tüm biçimlerini (veya devleti) ortadan kaldırabileceklerini varsaymak, anti-materyalist ve akıl dışı bir yaklaşımdır. Losurdo, sosyalist devletlerin gelişiminde yer alan zorluklar ve çelişkiler ile emperyalist güçlerden kaynaklanan gerçek bir boyun eğme tehdidi konusunda gerçekçi olmamız gerektiğine vurgu yapıyor. Sürekli hatırlattığı gibi, sosyalizmin inşası, birçok kişinin tahmin ettiğinden çok daha uzun bir süreçtir. Dolayısıyla, yenisi eskisiyle sömürgeciliğe karşı mücadele henüz bitmemiştir.

Jared Bly, bu sayıdaki makalesinde tam da bu konuyu ele alıyor. Bly, Afrika’daki yeni sömürgeciliğe karşı mücadelelerde karşılaşılan bazı zorluklara ışık tutmak için Losurdo’nun “pratiğin idealizmi”ne dair eleştirisinden istifade ediyor. Bly, pratiğin idealizminin, toplumsal kurumların (devlet, piyasa vb.) maddi nesnelliğini yanlış tanıma veya küçümseme eğilimine denk düştüğünü, devrimci pratiğin dönüştürücü gücünü abarttığını söylüyor. Bly, Afrika’daki yeni sömürgeciliğin tarihinin katkısıyla, pratiği idealize eden yaklaşımın edindiği cazibenin epey güçlü olduğunu iddia ediyor. Pratiğin idealizmini, Thomas Sankara’nın Burkina Faso’daki sendikalarla olan çatışması üzerinden örnekleyen yazae, Sahel Devletleri İttifakı gibi bugüne ait anti-emperyalist hareketler için de dersler çıkarıyor.

Losurdo’nun Marksist Sınıf Mücadeleleri Teorisine İlişkin Açıklaması

Losurdo’nun modern tarih boyunca sömürgeci zulümden kurtuluş mücadelelerine dair yaklaşımına, Marksist sınıf mücadelesi teorisine dair, onu sınıf mücadelelerinin aldığı çeşitli biçimleri açıklayan, çoğu zaman işçiler ve kapitalistler arasında doğrudan bir çatışmaya indirgenemeyen kapsamlı bir toplumsal çatışma teorisi olarak gören anlayışı eşlik ediyor (bkz.: Losurdo 2016, s. 43). Marx ve Engels’in yanı sıra Lenin, Mao Zedong ve diğer devrimcilerin yazılarını ustalıkla inceleyen Losurdo, yaşamı güvence altına alan araç ve kaynakların maddi temeli üzerine gelişen sınıf mücadelelerinin, birden fazla türü içeren bir başlık olarak kavranması gerektiğini söylüyordu. Sömürücü sınıflar (misal, burjuvazi ve aristokrasi veya rakip ulusal burjuvaziler) arasındaki çatışmalara ek olarak, bunlar farklı türde kurtuluş mücadelelerini de (kapitalist metropollerde işçi sınıfının yürüttüğü mücadeleler, sömürgeleştirilmiş veya yarı sömürgeleştirilmiş toplumsal oluşumlardaki insanlarca yürütülen mücadeleler ve Lenin’in “ev içi kölelik” olarak adlandırdığı şeye karşı kadınlar öncülüğünde sürdürülen mücadeleler) içerir (bkz.: Losurdo 2016, s. 44). Dahası, Losurdo'nun vurguladığı gibi, ekoloji aynı zamanda Marksist pratikte sınıf mücadelesinin önemli bir alanı ve dayanağı olarak da anlaşılmaktadır. Doğayı kullanım değerlerinin birincil kaynağı olarak kabul eden bu gelenek, kapitalist üretim ilişkilerinin doğaya, tabii “doğaya ait olan ve onun ortasında var olan” insanlara yönelik ölümcül tehdidini uzun zamandır anlamış ve buna karşı örgütlenmiştir (Engels’ten aktaran: Losurdo 2016, s. 42; ayrıca bkz.: Foster 2024a; Foster, York ve Clark 2010).

Marksist sınıf mücadelesi teorisi, toplumsal çatışmayı maddi tarih zeminine yerleştirdiği için, bu mücadelenin aldığı muhtelif biçimlere açıklama sunabilmektedir. Emperyalizm çağında, emperyal merkezdeki tekelci finans kapitalist oluşumlar, aşırı kâr elde etmek için çevre üzerindeki kontrolü ele geçirmek adına mücadele ederken, sınıf mücadelesinin başlıca alanlarından biri, emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş mücadeleleri olmuştur. Bugün ABD önderliğindeki emperyalizmin sosyoekonomik bütünlüğü yapılandırdığı ve gezegenimizdeki insani gelişim projesini, en önemlisi de az gelişmişlik gerçeğini etkilediği göz önüne alındığında, zincirlerini kırmak için verilen sınıf mücadelesi, en önemli mücadeledir. Bu elbette, ulusal bağlamda işçiler ve mülk sahipleri arasındaki mücadelelerin önemsiz olduğu anlamına gelmez, bilâkis, bunların emperyalizmin toplumsal bütünlüğü içinde maddi olarak konumlandırılması gerektiği anlamına gelir. Sınıf mücadelesinin en yüksek düzeyi, gezegeni sermaye imparatorluğunun ölümcül pençesinden kurtarmak için verilen uluslararası mücadeledir.

Bazı Batılı akademisyenlerin bu konudaki kafa karışıklığına rağmen (bkz.: Brennan 2024), Marksist anlayışa göre, emperyalizmden kurtuluş için verilen ulusal mücadelelerin sınıf mücadeleleri olduğu söylemek, burjuva ve emperyalist ideolojilerin temel taşları olan ulusal şovenizme veya kültüralizme onay vermek değildir. Losurdo’nun da hatırlattığı gibi, Marx ve Engels’in geliştirdiği diyalektik ve materyalist sınıf mücadelesi anlayışı, toplumsal çatışmayı kültürel veya ırksal özellikler ve farklılıklara atıfta bulunarak açıklamaya çalışan düşünce biçimlerinden keskin bir şekilde ayrılır. Marksist sınıf mücadelesi teorisi, eşitlik ve özgürlük arayışını ikili bir şekilde ele alırken, “sınıf mücadelesini indirgemeci ve kaba ekonomist terimlerle yorumlayan” liberal teoriden de farklılaştırılmalıdır (Losurdo 2016, s. 75). Losurdo, Nancy Fraser gibi liberal eğilimli Batılı Marksist düşünürleri, yeniden dağıtım mücadelesi ve tanınma savaşı olarak adlandırılan mücadeleleri, sanki sosyo-ekonomik eşitlik mücadelesi ile tüm öznelerin insan onurunun savunulması arasında seçim yapmak gerekiyormuş gibi göstermeleri nedeniyle, sert bir şekilde eleştiriyordu (bkz.: Losurdo 2016, s. 73-99).

Bazı Batılı teorisyenlerin ideolojik bakış açısına göre, sınıf mücadelesi, ancak mülk sahipleriyle işçiler arasında doğrudan yaşanan bir çatışma olarak görülmelidir. Burjuva ve devrimci milliyetçilikler arasındaki farkları ortadan kaldıran bu teorisyenlere göre, bir ulusu emperyalizmin pençesinden kurtarma girişimleri, diyalektik karşıtı bir şekilde anladıkları milliyetçilikten başka bir şey değildir. Oys kapitalizmin maddi tarihi, hiçbir vakit burjuvazi ve proletarya arasında cereyan basit bir çatışmadan ibaret olmamıştır. Bunun yerine, emperyalist burjuvazi, devletleri boyunduruk altına alarak gezegenin büyük bir bölümünü geri bırakmış, dünyada bir işçi hiyerarşisi kurarak, zulüm sistemleriyle derin bir süreklilik içinde, işçileri aşırı sömüren yapılar dayatmıştır. Bu sisteme karşı mücadelenin gerçek tarihi, teorik bir tercih değil, pratik bir zorunluluk nedeniyle, emperyalizmin sömürü ve zulme hizmet eden zincirlerini kıran ulusal kalkınma projeleri üretmiştir.

Somut tarihin titiz bir analizini ortaya koyan Losurdo, sömürü ve aşırı sömürünün çeşitli zulüm biçimleriyle diyalektik olarak bağlantılı olduğunu göstermiştir. Dünyanın en çok sömürülen işçileri, emperyalizmin kurbanları, aynı anda ırksallaştırılmış ve insanlık dışı ideolojilere maruz bırakılmıştır. Özellikle kadınlar, çok sayıda ücretsiz ve toplumsal olarak değersiz emekle yükümlü tutulurken, aynı zamanda alt sosyoekonomik statülerini normalleştirmeyi amaçlayan baskıcı ideolojilerin de hedefi olmuşlardır. Kapitalizmde sömürünün toplumsal yeniden üretiminin temel birimi olan burjuva çekirdek aile üzerine kurulu rejimin baskın cinsiyet ve cinsel normlarına uymayan insanlar da ayrımcılığa uğramakta, şiddete ve insanlık dışı muameleye maruz kalmaktadır. Genel olarak ele alındığında, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kadın düşmanlığı, homofobi, transfobi vb. gibi baskıcı ideolojiler, küresel işçi sınıfını bölmeye, çeşitli grupları birbirine düşürmeye, böylece egemen sınıfın hâkimiyetinin oluşturulmasına ve mülksüz kitlelerin kolayca sömürülmelerine hizmet eder.

Bu nedenle, zulüm ve insanlık dışı muameleye karşı mücadele, gerçekte yaşandığı şekliyle, sınıf mücadelesinin bir parçasıdır. Sadece liberal veya sınıf mücadelesini çarpıtan diğer nesneleştirici dünya görüşlerine bağlı olanlar, yaşamı güvence altına alan araçlar ve kaynaklar üzerindeki mücadeleler ile ırksal ve cinsiyete dayalı baskıcı tahakküm biçimlerinden kurtuluş mücadeleleri arasında bir uyumsuzluk veya kopukluk olduğunu varsayarlar (bkz.: Losurdo 2016).

Antonio Gramsci’den yola çıkan Losurdo, komünizmin “insan türünün birliğini inşa etme sürecinin tamamlanmasına adanmış bütünsel bir hümanizm projesi” olduğunu güçlü bir şekilde dile getiriyordu (Losurdo 2015c, s. 297; ayrıca bkz.: Losurdo 2015a, s. 112). Ekonomik indirgemeci olmaktan çok uzak olan dünya komünist hareketinin en iyi unsurları, her daim, sömürgecilik karşıtı ve ırkçılık karşıtı özgürleşme ve kadınların özgürleşmesi mücadelelerinin ön saflarında yer almıştır.

Bu sayıda yer alan João Romeiro Hermeto, Jesse Olsavsky, Taylor Genovese ve David Peat’e ait makaleler, bu konu başlıklarının önemli bir kısmını ele alıyor. Losurdo’nun projesinin bütününe dair kapsamlı bir yaklaşım sunan Romeiro Hermeto, onun liberalizmin kölelik ve sömürgecilikteki köklerini ortaya koyan bir karşı tarih, fikirleri somut toplumsal mücadeleler içinde konumlandıran bir karşı felsefe ve Batı solunun teslimiyetini eleştirirken anti-emperyalist sosyalist projeleri uzun süreli kurtuluşun olmazsa olmazı olarak gören bir karşı politikayı birleştirerek, hayati bir teorik çerçeve sunduğunu söylüyor.

Karşı tarihine gelince, Losurdo, dünyanın önde gelen liberal devletlerinde gelişen sözde liberal demokrasinin aslında bir tür Herrenvolk demokrasisi olduğunu, yani beyaz, erkek mülk sahiplerinden oluşan sözde bir efendi ırkın haklarını güvence altına alan bir siyasi sistem olduğunu ortaya koymuştur.

Evrenselcilik iddialarına rağmen, liberalizm, her zaman iki farklı yönetim biçimini daimi kılmıştır: biri üstün ırka hizmet eden yönetim biçimi, diğeri ise ezilenlere hizmet eden yönetim biçimi. İkinci grup, haklara sahip olma hakkından, yani sözde evrensel hakların uygulandığı alana dâhil olma hakkından mahrum bırakılmıştır. Bu durum, en yalın şekilde sömürgeler bağlamında görülse de, kapitalist merkez ülkelerdeki işçilerin, kadınların ve ezilen ulusların boyun eğdirilmesi pratiği de bu konuda önemli örnekler sunmaktadır. ABD, imparatorluk içinde proletaryanın en savunmasız üyeleri olarak düşük ücretli göçmen nüfusuna uyguladığı ırkçı terörizmle somut bir örnek ortaya koymaktadır.

Olsavski’nin gösterdiği gibi, Losurdo’nun on dokuzuncu yüzyılda kölelik karşıtı düşünceyle kurduğu ilişki, liberalizm analizini ve genel olarak tarihsel ve felsefi çalışmalarını derinden etkilemiştir. Olsavski, Losurdo üzerinden, kölelik karşıtı hareketin, Herrenvolk liberalizminin “özgür toplumun mekânsal ve ırksal sınırlarını kaldırma pratiği”ni reddettiğini söylüyor. Kölelik karşıtı hareketin başarısının ardından liberal emperyalistler onu ekmeklerine yağ niyetine sürüyorlar. Buna karşın, Losurdo, kölelik karşıtlığının Herrenvolk liberalizminin önemli bir hasmı olduğunu, bu nedenle sosyalizm için verilen özgürleşme mücadelelerinin önemli bir öncüsü olduğunu ısrarla dile getiriyor (Losurdo 2014).

Genovese ve Peat, birlikte kaleme aldıkları makalede, Losurdo’nu Herrenvolk liberalizmine yönelik eleştirisinden yola çıkarak, Herrenvolk Marksizmine yönelik bir eleştiri ortaya koyuyor. Bu tabir, insanlıktan çıkarılmış alt sınıflar hilafına, ayrıcalıklı bir grubun kurtuluşuna odaklanan Marksizm taklidini ifade etmek için kullanılıyor. Herrenvolk Marksizminin ilk örneğini İkinci Enternasyonal’in revizyonizminde bulmak mümkün. Bu revizyonizm, emperyalist güçlerin ulusal burjuvazilerini desteklemesine, çoğu zaman sömürgeciliği de hoş görmesine veya savunmasına yol açmıştır. Lenin’in de belirttiği üzere, bu tür bir milliyetçi şovenizm, Marksizmin bağlı olduğu, insanın kurtuluşunu öngören evrensel ve beynelmilel projesine mani olmaktadır.

Genovese ve Peat, bugün emperyalist merkezindeki Marksistler arasında görülen milliyetçi şovenist eğilimleri de eleştiriyor, göçmenlerin mücadelelerini, ırkçılığa ve cinsiyet ve cinsel baskıya karşı mücadeleyi görmezden gelen, ancak fiilen öncelikle beyaz, erkek, heteroseksüel bir işçi sınıfı fikrini savunan, kendini komünist ilan edenlerin durumuna vurgu yapıyor. Genovese ve Peat’in de dediği gibi, bu tür indirgemeci bir Herrenvolk Marksizmi, “sınıf mücadelesini indirgemeci ve kaba ekonomik terimlerle yorumlayan” liberal çerçeveyi zımnen benimsiyor. Bu yaklaşım; ulus, ırk, cinsiyet ve cinsellik konularında gerici ve şovenist anlatılar üzerinden düşman sınıfla işbirliğine giren sağcı sapmayı teşkil ediyor.

Marksizmin şovenist versiyonlarının üstlendiği, sözde “tanınma politikası”nın toptan ve diyalektik olmayan bir şekilde reddedilmesi, nihayetinde dayanışma karşıtıdır, küresel işçi sınıfının bölünmesine, dolayısıyla zayıflamasına katkıda bulunur. Sözde sınıfa dönüş denilen duruş, kimlik politikası olarak adlandırılan şeye yol açan sınıf mücadelelerinin tarihini, yani Herrenvolk liberalizminin dışlamalarına karşı verilen mücadeleleri gizler veya basitçe görmezden gelir. Tam da bu mücadelelerin ilerlemeleri sayesinde, Yeni Sol’un bazı kesimlerinin kültürcülüğü ve daha sonra profesyonel yönetici sınıf tabakasının desteklediği çokkültürlülük ve kimlik politikası gibi sınırlamaya yönelik uygulamalar geliştirilmiştir. Bu yaklaşımın toplumsal işlevlerinden biri de, liberal çevre içindeki dışlamaya karşı devrimci mücadeleleri yeniden canlandırmaya çalışarak, onları etkili bir şekilde etkisiz kılmasıdır.

Kimlik politikalarına veya tanınma mücadelelerine yönelik diyalektik ve materyalist bir yaklaşım, kendini bunların sınırlama ve dikkat dağıtmaya ilişkin rolleriyle sınırlayamaz. Çok yönlü doğalarıyla ilgilenmeli, onları sınıf mücadelelerinin maddi tarihi içinde konumlandırmalıdır. Bu, liberal kimlikçiliğe yönelik olarak, onu egemen sınıfın sınıf politikalarını kültür savaşlarıyla değiştirme çabası olarak ele alan, açık görüşlü bir eleştiriye ihtiyaç duyar. Bununla birlikte, (her ne kadar egemen sınıf ilgili sistemi kontrol etmek istese de) liberal kimlik politikalarının kontrollü muhalefetinin, egemen sınıfı, önceki dönemlerin karakteristik özelliği olan ırksal, cinsiyet ve cinsel ayrımcılık sisteminden kopmaya zorlayan sınıf mücadelelerindeki ilerlemelerin sonucu olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. Beyaz milliyetçiliğinin, Avrupamerkezciliğin ve ilgili etnik-milliyetçi ve dini kimlikçilik biçimlerinin, uzun zamandır emperyalist egemen sınıflarca kitleleri bölmek ve karıştırmak, onları sınıf düşmanlarıyla yanlışa sevk edilmiş ittifaklara girmeye teşvik etmek için kullanılan güçlü silahlar olduğunu anlamak da aynı derecede önemlidir. Bu kimlik politikası biçimleri, Lenin’in burjuva milliyetçiliklerinde kınadığı, devrimci ve proleter milliyetçiliklerden ayrı olarak, Marksizmin ilkelerine tamamen aykırı ve sosyalizmi inşa etme mücadelelerine ters düşen gerici özelliklere sahiptir.

İmparatorluğun merkezinde yükselen faşizmle birlikte, beyaz Hristiyan milliyetçiler, “duyarcılık” olarak nitelendirilen her şeye karşı savaş açtılar, bu düzlemde, işçi sınıfının bazı kesimlerini onları bölen bir kültür savaşına dâhil etmeye çalıştılar. Formül son derece basit olmasına rağmen, etkili oldukları görülüyor: “İşçileri kendi aralarında savaştırın, böylece onları boyun eğdirmek daha kolay olur!” Bu, kapitalistlerin sınıf savaşlarını yoğunlaştırmalarına ve işçilerin ayrımcılığa karşı mücadeleler de dâhil olmak üzere elde ettikleri önemli kazanımları geri almalarına imkân sağlayan bir yöntem. Bu nedenle Marksistler, giderek faşistleşen sularda yüzen “duyarcılık” karşıtı geniş çaplı saldırılarla aynı safta yer alamazlar. Bu bağlamda, kimlik politikalarından çok önce, sömürgeleştirilmişler, göçmenler, ırksallaştırılmış gruplar ve kadınlar da dâhil olmak üzere, küresel işçi sınıfının en çok ezilen ve sömürülen üyelerinin kurtuluşu için verilen mücadelenin ön saflarında yer alan en iyi unsurlarıyla bilinen, Marksizmden beslenen sınıf mücadelelerinin uzun tarihini yüceltmek ve savunmak gerekmektedir.

Losurdo, Marksizm ile ilgili felsefi yazılarında ve emperyalizme dair tarih çalışmalarında, dinin modern çağda sınıf mücadelesinin kilit bir alanı olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, Yahudi-Hristiyan mirasının Batı’daki egemen ideoloji üzerindeki etkisini ve Konfüçyüsçülük gibi diğer geleneklerin Doğu üzerindeki etkisini analiz etmiştir. Bu, coğrafi veya kültürel determinizmin mekanik ufukları içinde anlaşılmamalıdır. Bunun yerine, Losurdo, kelimenin tam anlamıyla çevreye işlenmiş, toplumsal dokuya derinlemesine sinmiş, derinden kurumsallaşmış bir maddi tarihin etkilerinin nasıl devam ettiğini incelemiştir. Ayrıca, dinin hem yukarıdan, kitlelerin afyonu olarak, hem de aşağıdan, ezilenlerin kurtuluş çığlığı olarak nasıl bir silah haline getirildiğini açıklamıştır.

Losurdo’nun dine yönelik tarihsel materyalist yaklaşımı, bu sayıda yer alan ve aslen 1999’da Almanca olarak yayımlanan (daha sonra Losurdo’nun El lenguaje del imperio: Léxico de la ideología americana [“İmparatorluğun Dili: Amerikan İdeolojisi Sözlüğü”] kitabına entegre edilmiş daha uzun bir bölüm haline getirilen) köktencilikle ilgili yazdığı makalesinde tüm açıklığıyla sergilenmektedir.]. Köktenciliği atavistik bir dini aşırıcılık biçimi olarak anlamak yerine, tarihsel olarak iki farklı kültürün çarpışmasına modern bir tepki olarak konumlandırır. Bu tepki, kültürlerden birini diğerinin lehine reddederken, her ikisini de doğal olarak görme eğilimindedir. Bu, belirli bir dinle sınırlı değildir. Losurdo, köktenciliği İslam ile ilişkilendiren klişeyi sorgular. Dahası, özellikle İslamcı köktenciliği, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arap dünyasının sömürgeleştirilmesinin maddi süreci içinde, Ekim Devrimi’nin tetiklediği sömürgesizleştirme döneminin başladığı döneme yerleştirir. Potansiyel bir direniş kalesi olarak, bu köktencilik biçimi, genellikle sanıldığından çok daha az akıl dışı ve modern karşıtı biçimler alabilir.

Romeiro Hermeto’nun bu sayıdaki makalesinde dile getirdiği üzere, Losurdo da dini köktenciliği “Batı’nın emperyalist haçlı seferinin temel taşı” olarak tanımlamıştır. Seküler, modern ve rasyonel bir Batı’nın, bağnaz, geri kalmış ve akıl dışı bir “Geri Kalanlar”dan kendini ayırmasının çok ötesinde, dini köktenciliğin ABD siyasi kültürünün ve emperyalist projesinin merkezinde yer aldığını söylemiştir (bu, Samir Amin ve diğerleriyle paylaştığı önemli bir görüştür). Emperyalist egemen sınıfın, imparatorluk kurmayı kutsal bir savaş olarak sunmak için dini köktenciliği etnik-milliyetçilik ve beyaz kimlikçiliğiyle birleştirerek harekete geçirdiği günümüzde bu durum daha da açık hale gelmiştir.

Emperyalist İdeoloji ve Batı Solunun Namevcudiyeti

Losurdo, (Marx, Engels, Lenin, Mao Zedong ve Ho Chi Minh gibi) Marksist devrimcilerin ezilen ve ezen uluslar arasındaki sınıf mücadelesi türünden sınıf mücadelesinin farklı biçimlerini kavrayabildiklerini, ezilen sınıfların somut kurtuluş mücadeleleriyle ilgilendiklerini göstermiştir. Buna karşılık Losurdo, Batı’daki birçok solcunun bu dersleri redde tabi tuttuğunu, tarihin gerçek akışından ziyade, sosyalist devrim fikrinin peşinden koşmayı tercih ettiğini ortaya koymuştur. Sosyalizmi inşa etmeye yönelik gerçek, somut mücadeleler ki bunlar, zorunlu olarak çelişkilerle maluldür, bu bireylerin beklentilerini karşılamadığında, bu çabaları toptan reddetmektedirler. Bu arada, ABD emperyalizmini inkâr veya örtbas eden yaklaşım, emperyalist ülkelerdeki sol söylemin önemli bölümlerinin ayırt edici özelliği haline gelmiştir (bkz. Foster 2024b).

Batılı aydınların, ABD emperyalizminin egemenliği dışına çıkıp kendi kaderini tayin etmeyi amaç edinmiş devletlere yönelik saldırıları, karmaşık gerekçeleri veya öznel niyetleri ne olursa olsun, bu devletlerin egemenliğini ve meşruiyetini baltalamaya yönelik emperyalist ajandaya destek sunmaktadır.

ABD’li siyaset bilimci Adolph Reed Jr., ABD’nin Venezuela’ya yönelik yürüttüğü hibrit savaşa Batı’nın muhalefet etmemesini eleştiren bir makalesinde şunları dile getirmektedir:

“Bazı Batılı solcuların, solcu hükümetlerde gördükleri siyasi yetersizliklere yönelik aşırı yargılayıcı tutumları [...] kendi devletimizin emperyalist ajandalarına katkı sunmakta, hatta onların üzerine güzel bir koku sıkmaktadır. Oysa bu ajandalar, en hafif tabirle, politik ekonomiye ve kapitalist sınıfın iktidarıyla alakasız şeyler değildir” (Reed 2019).

Batı solu, emperyalizm eleştirisini giderek terk ederken, bu eleştiri yerine, genellikle insan hakları temelli politikaların liberal çerçevesini benimsemiştir. Bu çerçeve, emperyalist militarizmi ve rejim değiştirme operasyonlarını insani yardım veya demokrasiyi teşvik etme ve otoriterliğe karşı mücadele olarak görüyorsa kabul eder. ABD’nin Vietnam’da yaşadığı yenilgiden bu yana rejim değişikliği arayışı dâhilinde hibrit savaş biçimlerini kullanma eğilimi, anti-emperyalist militanlığın zayıflamasına katkıda bulunmuştur. Dahası, Losurdo’nun gösterdiği gibi, emperyalizmin yürüttüğü kültür savaşı, ABD liderliğindeki emperyalizmin vahşetini gizleme ve kurbanlarını barbar gösterme konusunda önemli bir rol oynamaktadır.

Losurdo, birçok Batılı solcunun yeni sömürgeciliğe karşı mücadelelerin gerekliliklerini ve sömürgecilik karşıtı mücadelenin uzun süreli seyrinde kalkınmanın rolünü takdir edemediğini söylüyordu. “Devrimci romantizm” duygusuyla sömürgecilik karşıtı mücadelelerin silahlı aşamasını yücelten birçok kişi, siyasi bağımsızlığı korumak için gerekli olan ekonomik ve teknolojik kalkınma doğrultusunda verilen, aslında daha sıradan olan mücadelenin önemini takdir edemiyor (Losurdo 2015b, s. 283). Örneğin, öz savunma ve kalkınmanın insanların kendi kaderlerini tayin etmeleri için bir gereklilik olduğu bağlam dâhilinde birçok Batılı solcunun teorik ve ütopik beklentilerinin aksine, devletin derhal ortadan kaldırılması arzu edilen bir şey değildir.

Losurdo’ya göre, Batı emperyalizmine oportünist bir şekilde uyum sağlama, sol içindeki zayıflığın ve revizyonizmin başlıca kaynağıdır. Losurdo, bu eğilimin ilk kanıtlarını, Lenin’in şiddetle kınadığı Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Avrupalı sosyal demokratların milliyetçi şovenizminde bulmuştur. Bu durum, Lenin’in İkinci Enternasyonal’den ayrılmasına, sömürgecilik karşıtı olan proleter enternasyonalizmine bağlılığıyla Komünist Enternasyonal’i kurmasına yol açmıştır.

Lenin, Avrupa sosyalistlerinin ulusal şovenizminin maddi temelini belirlemek için işçi aristokrasisi teorisine başvurmuştur. Emperyalizmin kutuplaştırıcı etkilerinin, emperyalist ülkelerde, küresel proletaryanın büyük çoğunluğundan çok daha iyi yaşam ve çalışma koşullarına sahip, zengin bir işçi tabakası yarattığını, bu işçilerin kendilerini, sömürgeleştirilmiş ve yeni sömürgeleştirilmiş bölgelerdeki proleterlerin çıkarlarına karşı kendi ulusal burjuvazilerinin çıkarlarıyla tanımlamalarına sebep olduğunu söylemiştir (bkz.: Lenin 1987)

Losurdo’nun Batı soluna yönelik eleştirileri, bugünün dünyasının ideolojik alanını ele almak için Lenin’in görüşlerinden yola çıkıyor. Lenin gibi Losurdo da, Batı solunu tahrif ve tahrip etmeyi sürdüren Avrupamerkezciliğinin ve milliyetçi şovenizmin kökenlerinin nihayetinde emperyalizmin politik ekonomisinde aranması gerektiğini, emperyalizmin Herrenvolk liberalizminin dışlayıcı, çoğu zaman ırkçı üst yapılarında görülebileceği iddiasındaydı. Emperyalizmin merkezinde faal olan soldaki tezahürleri de dâhil olmak üzere, liberal düşünceye yönelik keskin eleştirileri, açıkça ırkçı ve etnisite merkezci söylemlerden oldukça farklı olan, bugüne ait emperyalist ideoloji biçimlerini de açıklığa kavuşturuyor. Nitekim, bu tür söylemler, kendi kendini tanımlamasında ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı çıkmayı, demokrasi ve insan haklarını desteklemeyi önceliklendiren söylemlerde sıklıkla karşımıza çıkıyor.

Losurdo, bugünün emperyalizminin elindeki kültürel aygıtın ve bunun sınıflar arası düzlemde insanların bilincini şekillendirmede oynadığı role dair Marksist analize önemli katkılarda bulunmuş, bu katkı, anti-emperyalist direnişin kaderi açısından büyük sonuçlar doğurmuştur. Son kitaplarından birkaçı bu konuya öncelik vermektedir. Iskra Yayınevi’nin AIM serisi kapsamında yakında çıkacak olan Absent Left [“Namevcut Sol”], emperyalizmin sürdürdüğü kültürel savaşı incelerken, özellikle burjuva medyasının duyguları manipüle ederek bilinci şekillendirmedeki rolüne dikkat çekmektedir.

Western Marxism [“Batı Marksizmi” -2024], emperyalizmin merkezindeki Marksist ve liberal teorisyenlerin emperyalizmin yapılandırıcı gücünü yanlış anlama ve küçümseme eğilimini, buna ek olarak, entelektüel işçi aristokrasisinin üyelerinin sosyalizmi inşa etmeye yönelik somut çabalara karşı sergiledikleri alabildiğine yargılayıcı, çoğu zaman düşmanca olan yaklaşımlarını eleştirmektedir. Bu eğilim, bir yandan tarihsel olarak emperyalizmin tahakkümü altındaki bölgelerde büyük ölçüde gerçekleşen Marksist uygulama ve sosyalist devlet inşası ile diğer yandan, emperyalist merkezde uygulanan ve bu çabaları büyük ölçüde küçümseyen, emperyalizme ve az gelişmişliğe karşı mücadelenin gerekliliklerinden habersiz bir akademik Marksizm biçimi arasında bir ayrışmaya yol açmıştır.

Losurdo, sömürge sorunu konusunda oluşan farklılığın yani emperyalizmin analizi ve ulusal kurtuluş mücadelelerine verilen önemde meydana gelen ayrışmanın, Doğu Marksizmi ile Batı Marksizminin (daha doğru bir ifadeyle, devrimci Marksizm ile onun emperyalizme sapan halinin) sunduğu örnekler arasındaki ayrışmanın özünde yattığını savunmuştur. Emperyalizmin merkezindeki Marksistler, çevredeki Marksistlerin üstlenmekten başka seçeneği olmadığı anti-emperyalist mücadelenin karmaşık yönlerine çoğu zaman pek değer vermemişlerdir.

Derginin bu sayısınde yer verile, Western Marxism kitabının derinlikli eleştirisini içeren makalesinde King Liao, Losurdo’nun argümanlarını özetliyor, bu argümanların önemli disiplinler arası sonuçlarına değiniyor. Yazar, Sovyet ve Çin modernleşmesini sömürgecilik karşıtı mücadelenin temel vakaları olarak ele alan analizinde, yalnızca kalkınma ve sosyalist tarih çalışmaları değil, aynı zamanda modernliğin kültürel özellikleriyle veya farklı modernleşme süreçleri ile modernist kültürel ifade gelenekleri arasındaki ilişkilerle ilgilenen beşeri bilimler alanındaki çalışmalar için de önemli sonuçlar doğurduğunu dile getiriyor.

Losurdo’nun üzerinde durduğu “Batı Marksizmi” kategorisi, yanlış bir yaklaşım üzerinden, sıklıkla kapitalist Batı’daki tüm teorik üretimin deterministik bir değerlendirmesi olarak görülüyor (örneğin Brennan 2024). Western Marxism kitabı için yazdığımız takdim yazısınd dile getirdiğimiz üzere, bu kategori, kültürel kimliğin veya Batı’ya has bir epistemolojinin ifadesi değil, Batı’daki tarihsel gelişmelerin bir sonucu olarak yaygınlaşan bir ideolojik yönelimi tarif eder. Batı’daki tüm Marksist düşünürlerin aynı şekilde düşüneceği mekanik ve bütünleyici bir determinizm yerine, Losurdo, tek tek aydınların eylemini göz ardı etmeden, kültür ve teori üretimindeki eğilimleri tarihsel bir bağlama oturttu. Nitekim, çalışmaları, teoride sınıf mücadelesinin Batı’da da sürdüğünün bir kanıtıdır. Olsavski; W. E. B. Du Bois ve Losurdo’nun, emperyalizmin merkezinde egemen ideolojilere boyun eğmeyen, bilâkis, onlara şiddetle karşı çıkan Marksist aydınlara örnek teşkil ettiklerini dile getirirken bu gerçeğe vurgu yapar.

Matthew Sharpe ve Matthew King’in makalesi, Western Marxism kitabına yöneltilen bir başka eleştiriyi ele alıyor. Bu eleştiri, Losurdo’nun herkesi aynı çuvala attığı, zira eleştirdiği teorisyenlerin sadece Marksistleri içermediği ile ilgilidir. Sharpe ve King, Losurdo’nun çerçevesinin Batı’da “radikal” olarak nitelendirilen teorilerin büyük bir bölümünü doğru bir şekilde karakterize ettiğini söylüyor. Bu bağlamda yazarlar, ilgili çerçevenin, Losurdo’nun Western Marxism’de kısaca değinmekle yetindiği İtalyan felsefeci Giorgio Agamben’in çalışmalarına dönük analiz açısından sahip olduğu faydayı ortaya koyuyorlar. Aynı şekilde, Scott Ritchie, Losurdo’nun Batı’da üretilen radikal teoriye yönelik eleştirisinin, ABD’deki eğitim çalışmaları alanındaki radikal liberal teorinin çelişkilerini ve gerici eğilimlerini nasıl açıklığa kavuşturduğunu ortaya koyuyor, bilhassa Brezilyalı devrimci eğitimci Paulo Freire’nin düşüncelerini ve eserlerini aklamaya dönük çalışmaları eleştiriyor.

Teoride Sınıf Mücadelesi ve Marksist Özeleştiri

Bu sayıdaki birçok yazarın da dile getirdiği üzere, Losurdo’nun asarı, teori üretimini emperyalist kültürel aygıt tarafından üretilen pazarlama söylemleriyle ve özel alanlarla değil, ezilenlerin kurtuluş mücadeleleri de dâhil olmak üzere, küresel sınıf mücadelesinin tarihiyle ilişkilendirerek tarihselleştiren diyalektik materyalist bir düşünce tarihi modeli sunmaktadır. Bunu yapmak, Batı’daki küçük burjuva teori üretiminin büyük bir bölümünde ortak olan, çoğu zaman göz ardı edilen sömürgeci ve elitist varsayımları ortaya çıkararak, emperyalist teori endüstrisince tüm dünyada desteklenmeleri haricinde ortak noktaları bulunmayan gerici, liberal, hatta kendini Marksist olarak niteleyen kimi düşünürler arasındaki benzerlikleri gözler önüne seriyor.

Bu sayıda yer alan Rory Jeffs’e ait makale, Losurdo’nun tarihsel araştırma yöntemine dair, özünde politik olan bir bakış açısı sunuyor. Jeffs, Losurdo’nun yaklaşımının değerinin, Friedrich Nietzsche’nin çalışmaları ve bunların kabulü üzerine yaptığı tarih temelli ve kapsamlı çalışmasında ortaya çıktığını savunuyor. Bu çalışma, Nietzsche’nin Hristiyan ahlakı ve burjuva ideolojisine yönelik eleştirilerinin, aristokratik radikalizmini ifade etmesine rağmen, köleliğin savunulmasını ve sosyalizme yönelik şiddetli saldırıları içeren gerici bir siyasi ajandayı sürdürdüğünü gösteriyor. Jeffs’in de belirttiği gibi, bu durum, Nietzsche’nin fikirlerinin kendilerini “solcu aydınlar” olarak tanımlayan kişilerce benimsenmesinin eleştirel bir şekilde sorgulanmasını gerektiriyor. Özellikle de Nietzsche’nin etkisi, Batı’daki ünlü radikal teorisyenlerce dile getirilen, Marksizmin insan özgürleşmesine ilişkin iddialarına yönelik meta-eleştirel şüphecilikte karşımız çıkıyorsa, o vakit bu tespit daha da önem kazanıyor.

Romeiro Hermeto’nun kapsamlı makalesinde belirttiği gibi, Losurdo, liberalizm üzerine yazdığı kitabının alt başlığından yola çıkarak, teorinin karşıt tarihini yazmıştır. Bu, yalnızca metinlerin içsel analizine ciddi bir bağlılık gerektirmekle kalmaz, aynı zamanda, yazarlarının benimsediği pozisyonların materyalist bir bağlamda ele alınmasını da gerektirir. Bireylerin öznel teorik üretimini küresel sınıf mücadelesinin nesnel dünyası içinde diyalektik olarak konumlandırmak suretiyle, belirli teorik projeler, evrensel tarihin gelişmeleri içinde titizlikle idrak edilebilirler.

Bu, Losurdo’nun düşünce tarihine dair anlayışında indirgemeci veya determinist olduğu anlamına gelmez. Bilâkis, bir diyalektikçi olarak Losurdo, aydınların belirli bir konjonktür içinde özel konumlar alırken sergiledikleri eylemliliğe vurgu yaparken, bir yandan da söz konusu konjonktürde etkili olan ideolojik güçleri de ön plana çıkarmıştır. Losurdo’ya göre tarih, önceden belirlenmiş bir kalıba göre, mekanik olarak ilerlemez. Tarih, bir mücadele alanıdır. Bu mücadele alanının maddi tarihi sonraki gelişmeleri etkiler.

Losurdo’nun çalışmaları, Marksist gelenek içinde özeleştirinin temel önemine vurgu yapar. Dogmatik eğilimlere karşı güçlü bir şekilde direnir. Marksizm, sadece dünyayı yorumlamayı değil, aynı zamanda onu dönüştürmeyi de amaçladığı için, pratik gerçeklik, başarılarının veya başarısızlıklarının nihai ölçütüdür. Bu nedenle, Marksist özeleştiri, yerleşik teorik çerçevelerin sürekli olarak maddi gerçeklikle ilişkili olarak sınandıkları, gerektiğinde, dünyada etkili bir şekilde hareket etme ve özgürleşme, eşitlik ve ekolojik sürdürülebilirlik ajandası dâhilinde mevziler elde etme becerilerini artırmak için dönüştürüldükleri bir süreçtir. Losurdo’nun Çin tarihine dair derinlikli ve keskin analizi buna iyi bir örnektir.

Losurdo’yu incelemek için bundan daha iyi bir zaman olamazdı. Bize sadece Marksizmin, pratiğin önceliğine dayanan, özeleştirel ve yenilikçi bir gelenek olduğunu değil, aynı zamanda bu geleneğin, faşizme meyyal emperyalist dünya düzenine karşı bir kalkan görevi görebilecek sosyalist projelerin geliştirilmesini teşvik ederek, gerçek dünyada ürünler ortaya koyduğunu öğretiyor. Losurdo’nun Gramsci gibi isimlerin çalışmalarında tespit ettiği eleştirel komünizm geleneğini aktaran, birçok cephede kılıç sallayan çalışmalarından öğrenilecek çok şey var. Bize, dünyayı değiştirmek için en tutarlı teorik çerçeveyi geliştirmeye çalışan, hayati önemi haiz, capcanlı bir Marksizm sunuyor.

Bu tespitler bizi tabii ki asarını körü körüne benimsemeye itmemeli. O kitaplar, bizi insanlığın hayatta kalma ve kaderini tayin etme hakkı için dövüşen aynı kolektif geleneğin bir parçası olarak, onun çalışmalarına katılıp onu ileriye taşımaya mecbur etmeli. Bu sayıda yer alan makalelerin bu önemli projeye en azından küçük bir katkı sağlayacağını umuyoruz.

Jennifer S. Ponce de León
Gabriel Rockhill

27 Mart 2026
Kaynak

Kaynakça
Brennan, T. 2024. “‘Western Marxism’ Is Not a Monolith.” 4 Kasım. Jacobin.

Cheng, E. 2021. China’s Economic Dialectic: The Original Aspiration of Reform. New York: International Publishers.

Clegg, J. 2009. China’s Global Strategy: Towards a Multipolar World. Londra: Pluto Press.

Foster, J. B. 2024a. The Dialectics of Ecology. New York: Monthly Review Press.

Foster, J. B. 2024b. “The New Denial of Imperialism on the Left.” Monthly Review 76 (6). MR.

Foster, J. B., R. York ve B. Clark. 2010. The Ecological Rift: Capitalism’s War on the Earth. New York: Monthly Review Press.

Lenin, V. I. 1987. Essential Works of Lenin. Yayına Hz.: H. M. Christman. New York: Dover Publications.

Losurdo, D. 2008. El lenguaje del imperio: Léxico de la ideología americana [“İmparatorluğun Dili: Amerikan İdeolojisi Sözlüğü”]. Çeviri: A. García Mayo. Madrid: Escolar y Mayo Editores.

Losurdo, D. 2014. Liberalism: A Counter-History. Çeviri: G. Elliott. New York: Verso.

Losurdo, D. 2015a. Antonio Gramsci: Del liberalismo al comunismo crítico [“Antonio Gramsci: Liberalizmden Eleştirel Komünizme”]. Çeviri: J. Vivanco. Madrid: Ediciones del oriente y del mediterráneo.

Losurdo, D. 2015b. La izquierda ausente: Crisis, sociedad del espectáculo, guerra [“Namevcut Sol: Kriz, Gösteri Toplumu, Savaş”]. Çeviri: J. Vivanco. Barcelona: El Viejo Topo. AIM ve Iskra Yayınevi yakında İngilizcesini yayımlayacak.

Losurdo, D. 2015c. War and Revolution. Çeviri: G. Elliott. New York: Verso.

Losurdo, D. 2016. Class Struggle: A Political and Philosophical History. Çeviri: G. Elliott. New York: Palgrave Macmillan.

Losurdo, D. 2021. La cuestión communista: Historia y futuro de una idea [“Komünizm Meselesi: Bir Fikrin Tarihi ve Geleceği”]. Çeviri: J. Vivanco. Barselona: El Viejo Topo.

Losurdo, D. 2024. Western Marxism: How It Was Born, How It Died, How it Can Be Reborn. Yayına Hz.: G. Rockhill. Çeviri: S. Colatrella ve G. de Stefano. New York: Monthly Review Press.

Martinez, C. 2023. The East is Still Red: Chinese Socialism in the 21st Century. Glasgow: Praxis Press.

Yayına Hz.: Martinez, C. ve K. Bennett, 2025. People’s China at 75: The Flag Stays Red. Glasgow: Praxis Press.

Matar, L. 2024. “China and the Third World: Arab Region in Perspective.” Middle East Critique. TF.

Reed, A., Jr. 2019. “Vietnam to Venezuela: US Interventionism and the Failure of the Left.” Common Dreams. CD.

Rubio, M. 2026. “Secretary of State Marco Rubio at the Munich Security Conference.” US Department of State. State.

Woodward, J. 2017. The US vs China: Asia’s New Cold War? Manchester: Manchester University Press.