Kadınlar
ve Medeniyetin Çöküşü
Herkes,
“toksik” iş yerlerinden şikâyet ediyor. Çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık
komiserleri, her yerde işe alınıyorlar. Sınır kapılarının açılmasını öngören
göç politikası, mülteci çocukların insanın gözlerini dolduran görüntüleriyle
halka kabul ettirilmeye çalışılıyor.
Trans
çılgınlığı, anaokulu sınıflarından şirket üst yönetimlerine kadar her yere
yayılıyor. İş yerlerinde e-posta imzalarında kişinin cinsiyetine vurgu yapan
zamirlere yer veriliyor. Uzun bir sabıka kaydı olan Afrika kökenli bir erkeğin
polise direnip vurulmasının ardından beyaz kadınlar, kitlesel protestolarda diz
çöküyorlar.
Kadınların
cinsiyet iddialarını desteklemek için geleneksel adil yargılama kuralları
kaldırılıyor. Irksal eşitsizlikleri gidermek için trilyon dolarlık “tazminat”ların
ödenmesinden bahsediliyor. Kabul edilebilir konuşmalara, tartışmalara ve
bilimsel araştırmalara giderek daha katı sınırlamalar getiriliyor.
Gerçeğin
insanı incitecek duygulara yol açabileceği gerekçesiyle gerçeğe olan destek
azalıyor. Haber medyası, edebiyat, hukuk ve psikiyatride travma ve mağduriyete
aşırı vurgu yapılıyor. Hükümetler, beyaz erkeklere alenen ayrımcılık uyguluyorlar.
Bütün
bunlar, toplumsal iklimde yaşanan değişimlerin, ellilerden beri devam eden, son
yıllarda hızla artan tezahürleri. Bu gelişmenin birçok sebebi mevcut, ancak bir
tanesi, hepsinden daha önemli. Kadınların kamusal hayata girişi.
Bu
durum, bilhassa son otuz-kırk yıl içerisinde kadınların tüm önemli kurumların
üst kademelerine yükselmesiyle, onlara eşi benzeri görülmemiş kültürel ve
siyasi bir güç kazandırdı.
On
yılı aşkın süredir bu konu hakkında yazıyorum. Bu sürenin büyük bir bölümünde
hipotezim, muhtemelen fazlasıyla sapkın bulunduğu için redde tabi tutuldu veya
görmezden gelindi.
Son
bir buçuk yıl içerisinde önemli isimler, kadınların yeni elde ettiği gücün
(örneğin akademi sahasındaki gücünün) kurumlarda yol açtığı sonuçlara dair söz
söylemeye başladılar. Bu güç, artık kimsenin görmezden gelemeyeceği bir düzeye
ulaştı.
Ben,
bu kültür alanının kadınsılaşması sürecinin gerçek boyutunun ve bu gelişmenin
yol açacağı felâketle tanımlı geleceğin gözden kaçırıldığını, bu gerçeğin üzerinin
örtüldüğünü düşünüyorum.
Her
Yere Sirayet Eden Kültürel Kadınsılaşma
Kadınların
yeni gücü, sadece üniversitelerde, insan kaynakları ofislerinde, ana akım medya
şirketlerinde ve büyük yayınevlerinde, Y kuşağı arasında değil, her yerde
hissediliyor ve herkesi etkiliyor. Kültür alanında yaşanan bu süreci genel
manada “pembe değişim” olarak nitelemek mümkün. Bu süreçten ordu ve spor
ligleri gibi geleneksel olarak maço olan kurumların bile etkilenmiş olması, ilgili
değişimin gücünün ve kapsamının önemli bir delili.
Kadınların
kurumlarda ve genel olarak kamusal hayatta iktidara yükselişi, kültürü basit
bir nedenden dolayı değiştirdi: Kadınlar, ortalama olarak erkekler gibi
düşünmez ve davranmazlar. Daha duygusal ve şefkatlidirler, soyut kurallar,
sistemler ve hiyerarşilerden ziyade insanlara ve doğrudan ilişkilere daha
duyarlıdırlar. Sosyal ağlar kurmada ve sosyal etkileşimleri yaymada daha hızlıdırlar.
Riskten daha çok kaçınırlar, fetih ve keşifle daha az ilgilenirler, çevresel
tehditlere karşı daha hassastırlar. Özgür tartışmanın stresli mücadelesine daha
az tahammül gösterirler, bilimsel araştırmaya kendi başına daha az saygı
duyarlar, yargısal süreç fikrine daha az sabır gösterirler. Muhtemelen duygusal
açıdan daha hassas olmaları neticesinde, kısa vadeli, duygu uyandıran sonuçları
vurgulayan anlatılardan daha kolay etkilenirler, uzun vadeli sonuçların kuru
analizleriyle daha az ilgilenirler. Belki de özellikle çocuksuz olduklarında
(ya da çocukları “yuvadan ayrıldığında”), dünyanın “dezavantajlı” kesimlerini âdeta
kendi çocukları gibi benimseme olasılıkları daha yüksektir. Aralarındaki
sürekli eşitsizliklerden dolayı duygusal acı duyarlar ve bu acıyı hafifletmek
için neredeyse her yolu denerler.
Elbette,
kadınlar da erkekler gibi psikolojik özelliklerinin gücü bakımından
birbirlerinden farklılık gösterirler. Ancak buradaki temel fikir, iki
cinsiyetin örtüşen “çan eğrileri” şeklindeki özellik dağılımlarının
ortalamalarının veya medyan değerlerinin önemli ölçüde farklı olmasıdır. Bu
durum küçük, örgütsel ölçeklerde bile açıkça görülebilir, ancak etkisi, medeniyette
yaşanan büyük sarsıntılar bağlamında çok daha belirgin bir biçimde görünür.
Özetle
bugün kadınlar, dünya konusunda kendilerine has bir bakış açısına sahipler.
Artık ellerindeki güç erkeklerin elindeki gücü aştığından, erkeklerin yarattığı
dünyaya duydukları küçümsemeyi ortaya koymak adına, “Biz daha iyisini
yapabiliriz” diyorlar.
Peki
ama kadınlar, daha iyisini yapabilirler mi? Asıl önemli soru şu: Batı kamuoyu,
bu soruyu neden hiç sormuyor?
Güçlerini
Gizliyorlar
Kültürel
feminizasyon üzerine yazdığım önceki makalelerimi, daha küçük ve kesinlikle
muhafazakâr medya kuruluşlarında bile yayınlatmakta zorlandım. Sebeplerinden
tam olarak emin olamıyorum, ancak medyanın her yerinde olduğu gibi, karar alma
zinciri her daim kadın editörlerin elindeydi. Bir de tabii her şeye hâkim olan
ve “kadın düşmanı” olarak nitelendirdikleri her şeye öfkelenen binlerce kadın
aboneden söz etmek gerek.
Kadınların
kültür alanında eşi benzeri görülmemiş bir güce kavuştuğuna, bununla birlikte,
dünyanın çoğu toplumunu önemli ölçüde yeniden şekillendirdiğine ilişkin fikir “kadın
düşmanı” olarak nitelendirilemez. Kadınlar, neden zaferlerini kabul edip bir
zafer turu atamıyorlar? Kadınlar, neden bu tarihsel ve toplumsal olguyu salt göz
ardı etmekle kalmayıp, bir iki görüş yazısı haricinde, onu sessizlik
komplosuyla, suskunlukla karşılıyorlar?
Konuya
dair bir açıklamada şu söyleniyor. Fiziksel olarak daha zayıf ve riskten daha
çok kaçınan cinsiyet olarak kadınlar, eskiden beri gücü daha az açık ve
doğrudan kullana gelmişlerdir. Bu nedenle, güçlerini ortaya koymak, hatta
bununla övünmek istemezler; bunun yerine, zayıflıklarını ve sürekli
mağduriyetlerini vurgulamayı tercih ederler. Bu da diğer etkilerinin yanı sıra
birçok erkekte koruma refleksini harekete geçirmektedir.
Ancak
bence bu açıklama eksik. Bence kadınlar, güçlerini gizlemeyi tercih ediyorlar;
bunun nedeni, gücün sadece gizli olduğunda daha etkili olması değil, aynı
zamanda derinlerde kadın üstünlüğünün, medeniyeti yönetmenin en uygun yolu
olarak savunulmasının zor olduğunun farkında olmalarıdır.
Hatta
alenen mutlak kadın iktidarının peşinde olan feministler, “erkeklere neden
ihtiyacımız var ki?” diye soran kadınlar bile kadın zihniyetine dair
geleneksel, küçümseyici görüşün farkındadır (ve bunu “içselleştirmiştir”). Ann
Coulter ve Camille Paglia gibi birbirinden farklı kadınlar tarafından da dile
getirilmiş olsa da, Aristocu görüş olarak da adlandırılabilecek bu görüş, kadınların
erkeklere kıyasla mantıksız, kararsız, kolay etkilenen, aşırı duygusal,
istikrarsız, sürü psikolojisine yatkın, histeriye ve diğer sosyal bulaşıcı
hastalıklara eğilimli oldukları yönündedir. Hadi diyelim ki bu geleneksel görüş
kaba ve haksız. Bu durum, şu gerçeği değiştirmez: Bugün çoğu kadının anlayışına
göre, “kadın zihniyeti” diye bir şey gerçekten vardır. Bu zihniyet, çoğu halde
daha fazla duygusal hassasiyet ve insan merkezlilik içerir. Bu anlayış, kadınlar
daha erkeksi bir zihne sahip olsalardı, daha iyi anneler olacağını bilir.
Peki,
kültür ve politika alanını biçimlendirme bahsinde bu kadın zihniyeti,
geleneksel erkek zihniyetine göre daha mı üstün? Bu iddiayı açıkça dile getiren
bir kadın görmedim veya duymadım, muhtemelen iddianın zayıflığı apaçık ortada
olduğu için. Kadınsı, annelik odaklı bir zihniyet, kamusal alanda neden daha
üstün olsun ki? Çünkü bu zihniyet, çok farklı bir ortama, yani geleneksel
olarak erkek egemen toplumun koruyucu sınırları içinde gerçekleşen gerçek
anneliğe bir uyum sağlama biçimidir. Aynı şekilde, erkek zihniyeti neden daha
aşağı olsun ki? Çünkü bu zihniyet, en azından kısmen, insanlığın başlangıcından
beri, erkeklerin hüküm sürdüğü kamusal alana bir uyum sağlama biçimidir.
Bana
öyle geliyor ki kadınlar, kültürel ve politik üstünlüklerini haklı çıkaracak (“sıra
bizde”, “erkekler zehirli”den gayrı) sağlam bir argüman bulamadıklarından ve
genel olarak tartışmaların erkeklerin güçlü yönlerine hitap ettiğini bildiklerinden,
üstünlük hallerinin henüz oluşmadığını biliyormuş gibi yaparak, mevzudan
kaçınmaya karar verdiler.
Kadınların
Güçlenmesi Toplumsal Çöküşe Yol Açar
Bu
“Büyük Feminizasyon” süreciyle tetiklenen her toplumsal değişim olumsuz seyretmese
de çoğunun olumsuz olduğu, net etkisinin giderek distopik bir hal aldığı
görülmektedir.
Bu
olumsuz sonuçlar, en azından erkek bakış açısından, oldukça tahmin edilebilir
görünüyor.
Bazı
örnekler:
Yeni,
daha hoşgörülü polislik ve cezalandırma yasaları.
Kısa
vadeli hedef: Afrikalı-Amerikalılara yönelik polis baskısına son vermek.
Uzun
vadeli sonuçlar: Kanunsuzluğun teşvik edilmesi, yaygın suç oranları, iş
dünyasının yurt dışına kaçması.
Evsizlerin
ve sokakta yaşayan diğer kişilerin yerlerinden edilmesini engelleyen, yiyecek
vb. sağlayan belediye kanunları.
Kısa
vadeli hedef: Evsiz insanlara şefkatle davranmak.
Uzun
vadeli sonuçlar: Evsizliğin teşvik edilmesi, şehrin geniş alanlarını kirleten
pis çadır kampları, daha fazla suç, işletmelerin şehri terk etmesi.
Cömert
sosyal yardım politikaları.
Kısa
vadeli hedef: Dezavantajlı kesimlere şefkatle yaklaşmak, açlığı azaltmak vb.
Uzun
vadeli sonuçlar: Yoksulluğun teşvik edilmesi, sosyal yardıma bağımlılığın
yayılması, aile kurmanın engellenmesi (annelerin evlenme motivasyonunun
azalması) ve bunların sonucunda ortaya çıkan tüm sosyal sorunlar.
Geleneksel
olmayan davranışların/yaşam tarzlarının (eşcinsellik, transseksüellik) teşvik
edilmesi.
Kısa
vadeli hedef: Marjinalleştirilmiş kesimleri güçlendirmek.
Uzun
vadeli sonuçlar: Sosyal normların zayıflaması, aslında antisosyal (aile
karşıtı) davranışların yayılması, en kolay etkilenen kesim olarak çocuklar ve
genç yetişkinlerde buna bağlı ruhsal hastalıkların yayılması.
Göçmenliğe
getirilen kısıtlamalara karşı muhalefet.
Kısa
vadeli hedef: “Sıkıntılı kitlelere” yardım etmek (yani, Emma Lazarus’un ünlü
sonesinde ifade edilen aynı anne şefkati duyguları).
Uzun
vadeli sonuçlar: Kitlesel/yasadışı göçün teşvik edilmesi. Ulusal kimliğin yok
edilmesi, güvenin azalması, umutsuzluğun artması, fiyat enflasyonu, kaynak
ülkelerde beyin göçü vb.
Konuşma
özgürlüğünün, tartışmanın, hukuki sürecin, bilimsel araştırmanın kısıtlanması.
Kısa
vadeli hedef: Irksal bilişsel ve davranışsal özelliklerdeki farklılıklar gibi “nefret
dolu” argümanların, kavramların veya basit gözlemlerin yol açtığı duygusal
karmaşayı önlemek.
Uzun
vadeli sonuçlar: Özgürlükçü normların ortadan kalkması, anaçlığa has bir “çünkü
ben öyle söyledim!” anlayışıyla hareket eden özgürlük düşmanlığı, bilimsel
kültürün yozlaşması, bilimsel ilerlemenin tersine dönmesi.
Eşit
sonuçların teşvik edilmesi ile fırsat eşitliği arasındaki fark.
Kısa
vadeli hedef: Doğrudan mali eşitsizliği azaltarak çatışmayı azaltmak ve adaleti
teşvik etmek (bu, çocuklar arasında uyumu teşvik etmek için kullanılan klasik
bir anne stratejisine benziyor; muhtemelen aile temelli paleolitik gruplarda da
normdu).
Uzun
vadeli sonuçlar: Başarıya ulaşmak için normal, sağlıklı teşviklerin yok
edilmesi. Tembel, yeniden dağıtımcı bir yaklaşımın teşvik edilmesi (“Ben
ırkçılığın kurbanıyım, bana para verin”).
Uyuşturucu
kullanımına karşı “zarar azaltma” stratejilerinin (örneğin, ücretsiz iğneler)
teşvik edilmesi.
Kısa
vadeli hedef: Uyuşturucu doz aşımına bağlı ölümleri ve hastaneye yatışları
azaltmak.
Uzun
vadeli sonuçlar: Uyuşturucu kullanımını teşvik etme.
Genel
tablo açık olmalı: Kültür ve politika alanında kısa vadeli, iyi hissettiren
sonuçlara odaklanan kadınsı zihniyet, ters teşvikler yaratma eğilimindedir ve
bu da temelde uzun vadede kötü sonuçları güvence altına alır.
Bu
arada, psikolog Simon Baron-Cohen, deneysel kanıtlarla, “kadın beyninin erkek
beynine kıyasla sistemleri anlama ve kurma konusunda daha az başarılı olduğunu”
savunmuştur. Kadın zihniyetinin, bir sistemin uzun vadeli performansını
belirleyen mekanizmalara nispeten kör olması durumunda bunun neden böyle
olduğunu anlamak kolaydır; burada söz konusu sistem, toplum adı verilen
insan sistemidir.
Kadınların
duygusal ve kısa vadeli konulara daha fazla odaklanmasının kültür ve politika
üzerinde başka olumsuz sonuçları da mevcut. Bunlardan biri, Batı (özellikle İngiliz-Amerikan)
kültürünü saran ve bence kadınların tartışmanın stresi karşısında artan
hassasiyet. Neticede gruplarda duygusal uyum ihtiyacından kaynaklanan, “cadı
avı” benzeri, sosyal bulaşmaya yatkın atmosfer oluşmaktadır. Kadınlar, duyarcı
baş rahibelerinin önderliğinde, “çocuklar için cinsiyet onaylayıcı bakım” gibi
modalar ve çılgınlıklar lehine Batı geleneklerini hızla harap etmektedirler.
Ancak
daha da endişe verici olan, kamuoyunun muhalefetinin zayıflığıdır ki bu da
büyük ölçüde kadınların güçlerini kabul etmekten bile çekinmelerinden, hele ki
aşırılıklarını dizginlemekten hiç yana olmamalarından kaynaklanmaktadır.
Batı,
yavaş bir toplumsal çözülme süreciyle çökmeye devam edecek mi? Bu çöküş,
kültürel anaerkilliğimizin teşvik ettiği eğilimler, göç yoluyla Üçüncü Dünyalaşma,
beyazların kendinden nefret etmesi, erkeklere karşı ayrımcılık, Batı’da düşük
doğurganlık oranı, liyakat yerine çeşitlilik, koruma altındaki ırksal gruplar
için onaylanmış kanunsuzluk vb. üzerinden ele alınmalı.
Çöküş,
muhtemelen aniden ve felâketlere yol açarak gerçekleşecek. Medeniyet, kaybedilen
savaşlarla, o kadar kadınsılaşmamış (veya o kadar medenileşmemiş) işgalci
göçmenlere teslim olmanın neticesinde veya bir gün “duyarlı” makinelere medeni
haklar tanınması suretiyle çökecek.
Her
neyse, gördüğüm kadarıyla, kadınsılaşmış medeniyetimizdeki tüm yollar, onu çöküşe
götürüyor. Söz konusu çöküşün, bu kısa sürecek, kadınların kültür alanında
hegemonya tesis ettikleri tuhaf dönemi sona erdireceğini söylemeye bile gerek
yok.
J. Stone
22
Haziran 2023
Kaynak





