11 Eylül 2001’in üzerinden tam 25 yıl geçmiş. ABD’de gerçekleştirilen saldırılar, Hintli Marksist Eycaz Ahmed’in aynı adlı makalesinde ve kitabında “çağımızın emperyalizmi” adını verdiği şeyi tetikledi.
2004 tarihli makalesinde Ahmed, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından, dizginlerinden boşalmış olan ABD gücünün George W. Bush’un “Terörle Küresel Savaş” anlayışını ve pratiğini ürettiği politik dönüm noktasını belirli bir bağlama oturtmaya çalışıyordu.
Önceki
dönemlerde olduğu gibi emperyalist rekabetlerin rüzgârına saçlarını kaptırmak
yerine, yirmi birinci yüzyılın emperyalizmi, tek bir hegemonun, ABD’nin ezici
ağırlığıyla tanımlandı.
Bu dönüm noktası, ABD’nin gerçekten küresel, emperyal bir devlet olarak yükseliş sürecini başlattı. Rakipsiz, sınırsız ve yapısal olarak eriştiği coğrafyaların kapsamını genişletmeye mecbur bırakılmış bir devlet vardı karşımızda.
Bu
imparatorluğu seleflerinden ayıran şey, yapısal talebiydi: küresel tedarik
zincirleri aracılığıyla süper kârlar elde ederken, sermaye ve emtianın dünya
genelindeki hareketini güvence altına almak için tüm dünyayı denetleyebilecek
bir askeri mekanizmaya ihtiyaç vardı.
Üç
Kıta Enstitüsü’ndeki araştırmacılar bu aşamayı "hiper-emperyalizm"
olarak adlandırıyor. Bu, Lenin’in 1916’da “emperyalizmi kapitalizmin en yüksek
aşaması" olarak nitelendiren emperyalizm teorisinin güncellenmiş ve yirmi
birinci yüzyıl jeopolitiğine uyarlanmış versiyonu. Bu yeni çerçeve, ABD’nin tek
kutuplu kontrolünü açıklığa kavuşturuyor: dolar üzerinde tesis edilmiş olan hegemonya,
askeri faaliyet alanının aşırı genişlemesi, uluslararası bankacılık ve ticaret
üzerinde yapısal hâkimiyet. En göze çarpan ve ölümcül özelliği ise gezegenin eş
zamanlı militarizasyonu ve atmosferin hızlanan ısınma sürecidir.
800’den
fazla denizaşırı üssün yakıt ihtiyacını karşılamak, ABD ordusunu gezegen
çapında bir fırına dönüştürüyor, böylelikle ABD, insanlık tarihinde tek bir
kurum olarak en büyük petrol tüketicisi ve sera gazı emisyoncusu haline
getiriyor. Bu küresel karakollar “tam spektrum hâkimiyet” doktrinini
uygularken, ABD ordusu ve müttefikleri, gezegen çapında bir ekonomik düzenin
silahlı koruyucuları olarak iş görüyorlar. Dış saldırganlığı ve iç denetimi,
siyasi alternatifleri ezen, disipline eden ve ortadan kaldıran tek bir baskı
aygıtında birleştiriyor.
Yazısını
kaleme aldığı sırada Eycaz Ahmed, Bush yönetimini yüzyılın en sağcı Amerikan
hükümeti olarak değerlendirmişti. Bu rejim, iç politikada yeniden yapılandırma
girişimlerinden ve Batı Asya’daki petrol rezervlerini ele geçirmeye odaklanan,
iki partiyi içeren emperyalist uzlaşmadan neşet etmişti. O zamandan beri, arada
inkıtaya uğrayan Trump iktidarı, bu değerlendirmeyi bile aşarak, özellikle
Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı olmak üzere küresel ticaretin stratejik
deniz yolları üzerinde askeri ve polis gücünü pekiştirmek için saldırılar
düzenledi. Bununla birlikte, ABD-Suudi Arabistan-İsrail ekseninin İran ve Yemen
direnişi karşısında sön dönemde yaşadığı askeri yenilgiler, emperyalist savaş mekanizmasının
yapısal açıdan kırılgan olduğunu ortaya koydu. Bu direniş güçleri, kritik
nakliye yollarına düşük maliyetli insansız hava araçları ve gemisavar füzeler
ateşleyerek, küresel emtia piyasalarında şok dalgaları yarattı ve dünyanın
birincil enerji arterlerinin artık istendiği gibi tekelleştirilemeyeceğini
kanıtladı. Bunlar, büyüklükleri, ekonomik güçleri ve askeri teknolojileri
Sovyetler Birliği ile kıyaslanabilecek herhangi bir şeye, hele ki onları
yenmeye çalışan son derece teknolojik ve militarize olmuş toplumlara kıyasla
çok geride kalan uluslar ve direniş hareketlerydi.
Bu
zaaflarla karşı karşıya kaldıklarında, Batı medyası ve siyasetçiler, soykırımcı
sınır savaşlarının diline geri dönüyorlar. Örneğin, on dokuzuncu yüzyılda yerlilerin
ABD’nin topraklarını genişletme çabalarına karşı sergiledikleri direniş, her
fırsatta, doğuştan gelen vahşilik, bağnazlara has kötülük veya anlamsız şiddet
olarak şeytanlaştırıldı ve yerlilerin toprak, egemenlik ve kültür savunusu göz
ardı edildi.
On
sekizinci yüzyıldaki sömürgecilik karşıtı ayaklanmalardan 2016’da Standing Rock’ta
kendilerini makinelere kilitleyen Su Koruyucularına kadar birçok peygamberlere
has, maneviyatın yönlendirdiği yerli direniş hareketi “bağnaz”, “kıyametçi” ve
temelde akıl dışı olarak tanımlandı. Güvenlik kurumları, modern yerli toprak
savunucularını bile “cihatçı” olarak damgaladı. Dahası, erken dönem sömürgeci
anlatılar, yerli ulusları rakip Avrupa imparatorluklarının sadece “piyonlar”ı
veya “vekiller”i olarak nitelendirmek suretiyle, yerli halkların kendi
diplomatik stratejilerini, siyasi özerkliklerini ve bağımsız gelişen motivasyonlarını
redde tabi tuttu.
Bugün
İran ve Yemen konusunda da bu sömürgeci söz dağarcığı kullanılıyor. Halihazırda
süren direnişin temelini oluşturan İslami kurtuluş hareketleri, “nihilist”, “bağnaz”
ve “aşırılıkçı” olarak şeytanlaştırılıyor. Bu etiketler, hesaplanmış bölgesel
caydırıcılık taktiklerini, egemen diplomasiyi ve emperyalizm karşıtı savunmayı,
aklı temel almayan “Batı medeniyetine yönelik nefret”e indirgiyor.
Ensarullah,
Gazze’deki soykırıma karşı Kızıldeniz’de deniz ablukası uyguladığında, Batı’da
manşetler, bu stratejik eylemi bölgesel kurtuluş mücadelesinin hizmetine
sunulmuş gücün somut bir ifadesi değil, “kanunsuz korsanlık” veya “aşiret
kanunsuzluğu” olarak çerçeveliyor. Yemen direniş hareketi Ensarullah’ı adıyla
anmak yerine, Batı medyası, onu haydut bir “Husi aşiret klanı” olarak
basitleştiriyor. Aynı zamanda, yorumcular hareketi pasif bir İran “kukla”sı
veya “vekil”i olarak görmek suretiyle hareketin yereldeki etkisinin üzerini
örtüyorlar.
İran’ı
ve müttefik hareketleri, Batı medeniyetine karşı faaliyet gösteren haydut
aktörler olarak gösterenler, tek taraflı saldırıları, ağır ekonomik ablukaları
ve emperyalist saldırganlığa karşı savunmayı suç kılma çabalarını
meşrulaştırıyorlar. Bunu yapan kişiler, ABD ve İsrail arasında tesis edilmiş
olan yerleşimci-sömürgeci ittifakının uyguladığı aşırı şiddeti meşrulaştırmak
için on dokuzuncu yüzyılın sınır savaşlarında geliştirilmiş efsanelere ve yalanlara
sarılıyorlar.
Terörle
Küresel Savaş sürecinin başlatılmasının üzerinden yirmi beş yıl geçtikten
sonra, dışa dönük saldırganlık, içteki militarizm ve gezegenin ısınması
arasındaki diyalektik ilişki, kritik bir seviyeye ulaştı. Emperyalist devletin
stratejik enerji damarlarını kaba kuvvetle güvence altına alma konusundaki
takıntısı, yirmi birinci yüzyıl emperyalizminin temel çelişkisini ortaya
koyuyor: o, sermayenin dolaşımını korumak için atmosferi yakmak zorunda.
Hiper-emperyalist aygıt, tüm teknolojik gücüne ve gezegen çapındaki
emisyonlarına rağmen, küresel sermayeyi destekleyen düğüm noktalarında
otoritesinin şaşırtıcı derecede kırılgan olduğunu görüyor.
ABD,
bölgenin kendi kaderini tayin etme hakkını ve bu yönde ortaya konulan iradeyi
kanunsuz bir bağnazlık, doğuştan gelen vahşilik olarak çerçevelemek suretiyle,
stratejik zayıflığını ahlaki olduğunu iddia ettiği bir askeri seferin ardına
gizlemeye çalışıyor. Bu kez sınır savaşlarının dilini yeniden canlandırıyor. İlkinin
trajediyle neticelendiğini, ikincisininse komediyle neticeleneceğini görmüyor.
Bu
söz dağarcığı, daha derin ve gelişen gerçeği gizleyemez: Tam spektrum hâkimiyetine
dayalı küresel düzen, kendisine karşı yükselen çok kutuplu direnişi kontrol
altına alamıyor.
Nick Estes
17 Eylül 2026
Kaynak






