17 Ekim 2026

Bin Muhteşem Güneş



Ben ABD:

11 Eylül’le yol alan süreçte terörü bahane, demokrasiyi de maske ederek Orta Doğu’yu sömürme planım olan ve adına “BOP” dediğim projeye hız verdim.

Tüm dünyaya yapıp ettiklerimin ne derece doğru olduklarını göstermek adına, sinemadan romana, her tür aracı da gücüm sayesinde devreye aldım.

Halid Hüseynî, Afganistanlı bir doktordu. Burada yaşıyordu. Ona ülkesi Afganistan’ı işgal edişimin ne kadar “haklı” ve “gerekli” olduğunu ilan edeceğim iki roman yazdırdım.

Biri, şu Bin Muhteşem Güneş, diğeri de Uçurtma Avcısı’ydı.

Dünyanın en çok kitap yayımlanan ülkesi olan ben, bu romanları öne çıkartıp diğer tüm ülke yayınevlerine işaret fişeği göndermiş, tercüme vasıtasıyla tüm dünyaya reklâmımı yaptırmıştım. Nice insan ve siz belki ağlayarak okudunuz Hüseynî'yi.

Ben artık belki gözünüzde kurtarıcıydım! Oysa benim içim nice Epstein’lerle ve daha nice dehşetli vahşetlerle doluydu. Onları sakladım. Ve size kendi ülkesine ihanet eden bir vatan haininin romanlarını milyonlarca satarak, ayrıca sırtınızdan para da kazandım. Ben bu işi biliyorum.

Öyle nice zoka var. Bu satırlara sığmaz. Ben olsam o kitapları evimde tutmaz, kimseye de okutmazdım.

En dehşetli kısım: Benim BOP’la yaptığım, milyonları katleden, mahveden projeme sözde Müslüman ülkelerden nice sözde lider ve yazık ki hocaları ve onların ardından giden nice takipçilerini de destekler gördüm. Amacım da buydu zaten.

Bana karşı olmadıkları gibi, bütün güçleriyle destek olmaya durdular. Hele içlerinde Said Nursî okuduğu iddiasında olanları hiç anlamadım. Nasıl bir okumaydı bu ki okudukları Risâle-i Nûr'da o: “Biz de ferah ve ferec ve saadet isteriz. Fakat kâfirlerin kılıcıyla değil. Kılıçlarından gelecek faide bize lazım değil” diye ben ve benim gibi İngiliz vs. kâfirleri apaçık gösteriyor, Müslümanları bizim gibi kâfirlere yaslanarak kendi ülkelerinde operasyona kalkışmamaları hakkında uyarıyordu.

Sizde şu bana ses çıkarmayanlar benim zulümlerime ortak oldular. İnandıkları Kur’an’a göre ateş elbette onlara dokunacak. Hem de çok dehşetli. Çünkü Allah’ları öyle diyor.

Evinde o roman olanlar: Kitap, dördüncü bölüme kadar okuyucuyu Afganistan işgalimin “haklı” ve “gerekli” olduğuna hazırlar. O bölümde işi bitmiş ve zokamı yutmuşsunuzdur.

Leyla, o kısma kadar ülkesindeki savaşa karşıdır. Kocası ise taraf. İlk kavgalarını da bu yüzden yaparlar. Tam kocasıyla öpüşürken birden onu iter. Fakat vatanperver Leylâ’nın bu vatanperverliği iki satır devam etmez. Ve büyük bir olasılıkla kocasının “haklı” ve bu savaşın, yani benim ABD olarak Afganistan’ı işgalimin ne kadar “gerekli” olduğuna karar verir.

İşte yukarıdan beri sürekli tırnak içinde verdiğim o iki kelimeyi romanın o son bölümünde aynen italik olarak göreceksiniz. Bu, elbette bilinçli idi. Sizin zokayı yutmanıza ilave yemdi.

Sonuç: Eğer yukarıda söylenenleri anladıysanız, Hüseynî'ye yaktırdığım o sahte ve hain güneşleri söndürün. Ve ülkenize dâhili ve harici kâfirlerin müdahalesine izin vermeyecek güneşler asın. Var mısınız?

Kemâl Kumandaş
17 Ekim 2026
Kaynak

,

Suud Sarayı Alev Alev



Şehit Yahya Sinvar’ın dediği gibi, “Allah'a yemin ederim ki, gezegeni değiştirecek bir savaşa tanıklık ediyoruz. Bu savaş, her şeyi yakacak bölgesel ve dini bir savaşa dönüşecek. Savaş Ramazan’la bitmedi, Ramazan’la başlıyor.”

Ramazan Savaşı görünüşte sona erdi. Bu savaş haklı bir savaştı. Her şeyi yakıp kül eden bölgesel ve dini bir savaşın ortasındayız. Basra Körfezi’nden Suudi Arabistan’a kadar yayıldığını, Mescid-i Aksa’yla aramızdaki mesafenin her geçen gün daha da kısaldığını görüyoruz.

Yemen Cephesi

Sinvar’ın başlattığı yangın, Körfez’deki tüm üsleri yakıp kül etti, meşaleyi cesur Yemen devraldı. Yangın, şimdi Suudi Arabistan olarak adlandırılan bölgeye de sıçradı. Suudilerin en fazla günah yüklü mekânı Aramco, genel merkez de dâhil olmak üzere, birçok noktada yanıyor. Eskiden Jeffrey Epstein ile gönlünce eğlenen, Suudilerin soytarı prensi Muhammed Bin Selman, bugün “sığınaklarla donatılmış, ağır güvenlik önlemleriyle korunan saraylar arasında mekik dokuyor, hareketlerini yakından takip eden yetkililerin özel olarak seçtikleri bir güvenlik ekibi tarafından korunuyor.”

Bilinmelidir ki Suudiler, 2015’te Yemen havaalanlarını bombalamaya başladı, o zamandan beri yüz binlerce çocuğu açlıktan öldürdü. İran’ın sivil havacılık sahasındaki ablukayı aşmaya cüret ettiği Hamaney’in cenazesi ardından Suudiler, Sana havaalanını tekrar bombaladı. Yemen, bu saldırılardan bıkmış durumda. Ama Filistinlilerin cesareti her yanı sardı. Alevler, kurtuluşun doruk noktası olan, yangının sonunu simgeleyen Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya giderek yaklaşıyor.

Suudi Hanedanı, bu noktada tam bir geri zekâlılar hanedanı; kaybedecek çok az şeyi olan Yemen’e saldırmaya devam ediyorlar, oysa kendilerinin kaybedecek çok şeyi var. Suudi sarayı kaybediyor. Press TV’nin haberine göre, “General Yahya Saree, Suudi koalisyonunun Sana’ya herhangi bir saldırı düzenlemesi halinde Yemen silahlı kuvvetlerinin Dammam’daki Aramco genel merkezini, Riyad’daki Kral Halid Havalimanı’nı ve Riyad’daki Aramco rafinerisini hedef alacağı konusunda uyardı.” Ne oldu biliyor musunuz, Suudiler Sana’ya saldırdı, Yemen de sözünü tuttu. Yemen, sabi sübyanı taciz edenlerin ense köklerine yapıştırıyor şamarı. Yemen, kendi kararlarını bizatihi kendisi alıyor. Suudiler, onları durduramıyor.

Reuters’ın da dile getirdiği biçimiyle, emperyalizmin sansürüne rağmen, “Suudilerin Aramco şirketinin Dahran’daki genel merkezi Salı günü bir saldırıda büyük hasar gördü, yangın birkaç kata yayıldı. Konuyla ilgili doğrudan bilgi sahibi üç kişi Reuters’a bu bilgiyi verdi... Dördüncü bir kişi, bazı işlevlerin küresel ofislere taşındığını, yangının Çarşamba sabahının erken saatlerine kadar devam ettiğini söyledi. Başka bir kaynak ise, Aramco CEO’su Emin Nasır’ın ofisinin bulunduğu binanın en üst üç katının ağır hasar gördüğünü, tavanın bir kısmının çöktüğünü, pencerelerin ve kapıların patladığını ekledi.” Diğer iki hedef olan Aramco rafinerisi ile Kral Halid Havalimanı da vuruldu, ancak görüntülerde bir ayrım yapmak veya aradaki farkı söylemek zor çünkü her zaman vuruluyorlar. Bu, artık sıradan bir olay. Rafineri, hiç de iyi durumda değil, Riyad’a uçuşlar yapılamıyor.

Suudi Arabistan, gerçek bir ülke olsaydı, bu gidişatı her an, hiçbir maliyet olmadan ve sadece halkının yararına olacak şekilde durdurabilirdi. Ama gerçek bir ülke değil, Suudi Arabistan, boyunu aşan bir savaşa zorla sürülen bir sağmal inekten başka bir şey değil. Yemen’in Suudiler için şartları basit ama elbette kabul etmeyecekler, çünkü Suudiler, gerçek insanlar değil, sadece yozlaşmış bir aile.

Ensarullah, çoğu bildirisini şu cümlelerle bitiriyor: “Saldırılar durana, sevgili ülkemize yönelik kuşatma sona erene kadar, kuşatmaya kuşatmayla, çatışma sürecini tırmandıracak adımlara bu türden adımlarla cevap verme politikamızı sürdüreceğiz. Suudi denilen düşmanın askeri yapısını hedef alacağız.”

Bu mesele, o kadar karmaşık değil, ancak Suudi Arabistan, Ukrayna, BAE veya Beyaz İmparatorluğun stratejisini uygulayan (bu strateji üzerinden uygulamaya dâhil edilen) herhangi bir ülke kadar gerçek bir ülke değil.

Suudileri memeleri acıyacak kadar çok sağılan bir süt ineğine benzeten Yemen lideri Abdülmelik Husi, onları alaycı bir dille eleştiriyor, Suudilerin kesinlikle bir savaş atı olmadığını söylüyor. Buna karşın savaş sahasındalar, Jeffrey Epstein’ın hayaleti, elinde kırbaç, Suudileri cepheye sürüyor.

Suudilerin Güney Yemen’de savaşan vekil ordusu (vekilinin vekilinin vekilinin zavallı vekili) çöküyor, toprak kaybediyor, hava desteği sadece toprakları bombalamaya yetiyor, hiçbir şey ele geçiremiyor. Buna karşılık Suudiler, orantısız bir şekilde vuruluyor. On yılı aşkın süredir soykırım niteliğindeki kuşatmanın ardından, Yemen’in kaybedecek çok az şeyi varken, Suudilerin her şeyi var. Bu yüzden kaybediyorlar. Suudi hava savunmaları, neredeyse hiçbir işe yaramıyor. Yemen, hedeflerini önceden bildiriyor, bildirdikten sonra gene de o hedefleri vuruyor. Hava saldırısı sebebiyle maç ertelendi diye Suud bayrağını sallayan Cristiano Ronaldo gibi yaşlı paralı askerler, Suudi rejimi kimseye hava desteği sağlayamadığı için biçare kalıyor.

Yemen’in bu savaşı durdurmak için tekrar tekrar öne sürdüğü şartlar basit (ve Kur’an’a uygun). Eğer Suudi Arabistan, Yemen’e yönelik saldırılarını ve kuşatmasını durdurursa, Yemen de onlara saldırmayı ve kuşatmayı bırakacak. Bu noktada Kur’an’ın şu ayetlerine atıfta bulunuluyor:

“Size karşı savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez. Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir! Eğer onlar vazgeçerlerse, artık Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın; fakat vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur.” Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir... Eğer vazgeçerlerse, saldırganlar hariç hiçbir düşmanlık olmasın.” [Bakara:190-193]

Ensarullah’ın “Suudi Arabistan’ın saldırganlığına karşılık” ve “saldırılar durana kadar devam edeceğiz” ifadelerinde Kur’an’dan alınan bu emirleri açıkça uyguladığını görebilirsiniz.

Fakat Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır:

“Hakikati inkâr etmeye kararlı olanlara gelince, onları uyarsanız da uyarmasanız da bir şey değişmez; onlar inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerinin üzerini de bir örtüyle örtmüştür. Onlar çok büyük bir azaba uğrayacaklardır.” [Bakara:6-7]

Ahmak olmamak için Kur’an bilgisine sahip olmaya gerek yok. Kendini koruma içgüdüsüne sahip herhangi bir ülke, komşularıyla savaşmaktan kaçınır, özellikle de komşuları da karşılık verebiliyorsa. Ancak Suudi Arabistan, Ukrayna ve Körfez’deki sapkın ülkeler gibi gerçek bir ülke değil. Suudi Arabistan, zaten Büyük İsrail’in bir parçasıydı, sapkınlık içinde ilk ölen, onlar oldu.

Sadece Beyaz İmparatorluğun bir piyonu, efendileri teslim oluyorken o kurban ediliyor. Suudilerin davranışlarını politik açıdan analiz etmeye gerek yok, böyle bir yetkileri yok. Suudiler, Ukrayna gibi sahte ülkelerin modelini sürdüren, savaşın kaybedildiğini, içlerine düştükleri zilletin, küçük düşürüldükleri hallerin beyhude olduğunu kabul etmek yerine, vekili adına vekillik yapıp saldırmayı tercih etti. Suudiler, büyük savaşın basit bir piyonu, kendilerini koruma kapasiteleri yok.

Bu büyük savaş (bana sorarsanız 3. Dünya Savaşı), Sinvar’ın bölgesel ve dini bir savaş olarak adlandırdığı, 500 yıllık Büyük Şeytanizm’den sonra Beyaz İmparatorluğu bölgeye sürükleyen bir savaştır. Sinvar, Mescid-i Aksa'yı taşarak kibriti çaktı ve ateş tufanı yükseliyor. Gazze’den (soykırımın bitmek bilmediği o yerden) başlayan, Lübnan'da hâlâ kor halinde olan, tüm Körfez üslerini küle çeviren, şimdi Suudi hava sahasına giren ateş. Ama arka planda kalan İran’ı da unutmayın, çünkü onlar hâlâ yanıyorlar.

İran Cephesi

Yemen, haram yiyenlere karşı sert önlemler alırken, İran da Hürmüz Boğazı’ndaki saldırılarını artırdı. Amerika, boğazdan ne kadar petrolün geçişine eşlik ettiğini övünerek anlatıyordu, ancak İran’ın onları sadece oyaladığı anlaşılıyor. Anlamı olmayan ara seçimlerin gelip çattığı dönemde İran, gemileri batırmaya ve yakmaya başladı. Bunların çoğu Suudi Arabistan’a ait gemilerdi. Bunlar uyarı atışları değil. Bu gemilerin çoğu, telafi edilemeyecek, geri döndürülemeyecek kayıplar.

İran Devrim Muhafızları Donanma Komutanı’nın da dediği gibi, “Bugün Amerika, bir yakıt kaçakçısı haline geldi. Boğazdan dört beş petrol tankerini geçireceğim diye tüm kaynaklarını seferber ediyor.” ABD Donanması, ardı ardına yaşadığı iki yenilgiden sonra, küçük ölçekli korsanlık faaliyetinin sınırlarına hapsoldu. İran bir süre korsanlık yapmalarına izin verdi, ancak şimdi acımasızca gemileri batırıyorlar.

Beyaz Cephe

Burada olup bitenleri İmparatorluğun bakış açısından görebilirsiniz. Gazze, Beyaz İmparatorluğun Stalingrad’ıydı. Naziler gibi davranıp, çıkarken her şeyi yakıyorlar. Ama askeri açıdan yaşananlar kimseyi yanıltmasın. Bu, bozguna evrilmiş bir ricat.

Şunu anlamak gerek: Tüm bu saldırıları İmparatorluk başlattı. Beyazlar, on yıl boyunca Suudi Arabistan üzerinden Yemen’e saldırdılar, tıpkı on yıl boyunca Ukrayna üzerinden Rusya’ya saldırdıkları gibi. Hepsinde aynı Beyaz İmparatorluğun olduğunu görebilirsiniz çünkü aynı aptalca şeyleri yapıyorlar. Hiçbir bağımsız ulus, bu kadar büyük ve güçlü komşularına saldırmak gibi aptalca şeyler yapmazdı, ancak gördüğümüz gibi bunlar bağımsız ulus değil.

Anlamakta zorlandığım şey, Beyaz İmparatorluğun bunu neden yaptığı. Oysa yüz yıl boyunca hak etmedikleri devlet adamları olarak rahat rahat yaşayabilirlerdi. Tüm açık düşmanları (İran, Çin, Rusya) onlarla seve seve ticaret yapardı. Benim açıklamalarım var, ancak Kur’an’da anlamadığım bir şey şimdi, bu bağlamda, anlam kazanıyor. Kur’an, Allah’ın bazı insanların kalplerini katılaştırdığını, buna karşı yapılabilecek hiçbir şey olmadığını söylüyor. Kur’an’da şöyle deniyor: “Hiç olmazsa kendilerine tarafımızdan bir sıkıntı geldiğinde içten bir niyazda bulunsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı; şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi.” [En’âm: 43]

“Onlara, ‘Ülkede fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘Biz sadece barışın savunucularıyız’ derler; oysa gerçekte fesat çıkaranlar onlardır, bunun farkında olmasalar da.” [Bakara: 11-12]

Ardından, kutsal caminin koruyucusu olduklarını iddia ederken Epstein ile birlikte eğlenen Suudilere atıfta bulunuluyor gibi görünüyor.

“İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İnandık’ derler. Şeytanları ile baş başa kaldıkları zaman, ‘Biz, sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyoruz’ derler. Allah da onları alay konusu yapar. Azgınlıkları içinde bocalayıp durmalarına zaman tanır.” [Bakara: 14-15]

Kur’an, devamında bahsini ettiğim metafora atıfta bulunuyor:

“Onlar, doğru yola karşılık sapkınlığı satın almışlardır. Bu ticaretlerinde bir kazanç yoktur. Ve doğru yolu bulamamışlardır. Onların durumu karanlıkta ateş yakan kimselerin durumu gibidir. Ateş, etraflarını aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların ışığını yok eder ve onları karanlıklar içinde görmez halde bırakır. Ya da onların durumu; içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşekler bulunan, sağanak bir yağmurda; ölüm korkusuyla, yıldırım sesinden kulaklarını parmaklarıyla tıkayan kimselerin durumuna benzer. Oysaki Allah, Kafirleri her yönden kuşatmıştır.” [Bakara: 16-19]

Ateş ve tufan metaforlarının anlamına bakmak gerek. Acı çekenler ve mücadele edenler için umut var. İşbirliği yapanlara ve yeryüzünü ifsat edenlere hayır diyenler var. Sinvar bu hakikati hepimizden önce görmüştü, ama şimdi hepimiz görebiliyoruz. Yaşı kurusuyla her şeyi yakıyor ateş. Tüm kızıllığı ve sıcaklığıyla alevler yükseliyor. Bölgesel savaş, dini savaş, inşallah kaçınılmaz olarak Mescid-i Aksa’ya uzanan yolu açıyor.

Indrajit Samarajiva
14 Ekim 2026
Kaynak

16 Ekim 2026

, ,

Yahya Sinvar’dan Seyyid Abdülmelik Husi’ye Mektup



Hamas Lideri Yahya Sinvar’ın, Yemen Ordusu’nun, yürüttüğü operasyonların beşinci aşamasını başlattığını duyurmasının ardından, ki bu duyuru, Sinvar’ın ölümünden bir ay önce, 2024 yılındaki Mevlid Kandili’nde yapılmıştı, Yemen Devrimi Lideri Seyyid Abdülmelik Husi’ye yazdığı mektubun metni:

 

Âlemlerin Rabbi, samimi ve takva sahibi askerlerinin yardımcısı olan Allah’a hamd olsun. Mücahitlerin önderi, salihlerin rehberi, ailesi ve asil sahabeleri ile kıyamet gününe kadar imanı savunmada sebat eden tüm mücahitlere salat ve selam olsun.

Aziz kardeşim, saygıdeğer Seyyid Abdülmelik Bedreddin Husi, Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Allah sizi korusun.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) doğum yıldönümünde, birlikte Mescid-i Aksa’nın adını taşıyan mübarek savaşı yürüttüğümüz bir dönemde bu mesajı size yazmaktan mutluluk duyuyorum. Aksa Tufanı, genel olarak bölgedeki, özellikle Filistin’deki Siyonist projeye güçlü bir darbe indirmiştir. Bu vesileyle, Allah’ın şu sözlerine uygun olarak, Filistin’i özgürleştirmeye dair kutsal vaadinin ilk sayfalarını yazıyoruz: “Sonra, nihai vaat geldiğinde, yüzlerini senden çevirmeyecekler, ilk girdikleri gibi camiye girecekler ve fethettikleri her şeyi tamamen yok edecekler.”

Aksa Tufanı Savaşı sürecinde hem savaş alanında hem de değerli heyetlerinizle ilettiğiniz mektup ve mesajlarda sizden gördüğümüz o samimi duygular, coşkulu hisler ve sarsılmaz irade nedeniyle size teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

Sevgili kardeşim, Sayın Seyyid Abdülmelik, Filistin güne, Aksa Tufanı savaşına katılımınızın beşinci aşaması kapsamındaki operasyonunuzun başlatıldığına dair haberle uyandı. Bu bağlamda, düşmanın tüm savunma ve önleme amaçlı katmanları ve sistemleri aşan füzelerinizi düşmanın derinliklerine ulaştırma konusunda gösterdiğiniz başarıdan dolayı sizi tebrik ederim. Siyonist teşekkülün derinliklerine yönelik gerçekleştirdiğiniz bu operasyonunuz, Aksa Tufanı’nın ateşini harlamış, Tel Aviv’in kalbinde yol açtığı etkiyi yeniden artırmıştır.

Siyonist düşman, Filistin halkımıza karşı yürüttüğü soykırımcı savaşın ve ABD ile müttefiklerinin gözetiminde direniş cephelerinin kuşatılması ve etkisiz hale getirilmesinin, Filistin halkımıza karşı yürüttüğü Nazi benzeri savaşta zaferini sağlayacağına inanıyordu. Ancak, bu sabahki nitelikli operasyonunuz düşmana açık bir mesaj gönderdi.

Düşmanın kuşatma ve etkisiz kılma planları başarısız oldu, destek cephelerinin etkisi, gururlu ve özgür halklarımızın zaferi için verilen mücadelede daha etkili ve güçlü bir hal almaya başladı.

Bu bağlamda, Aziz Yemen Ordusu’nun kahramanları, gaspçı varlığın derinliklerine ulaşacak düzeye gelene dek askeri kabiliyetlerini geliştirme konusunda büyük bir başarı göstermiştir.

Ayrıca, tarihleri boyunca Filistin halkımızı ve haklı davalarını sürekli olarak destekleyen büyük Yemen halkına da selamlarımı iletiyorum. Aziz Yemen’deki savaş alanları, Aksa Tufanı savaşının başından beri her hafta buna şahitlik etmeye devam ediyor.

Sevgili kardeşim,

Gazze Şeridi’ndeki halkımız iki gerçekle karşı karşıya: Nazi benzeri saldırganlık, soykırım, kuşatma ve açlığın neden olduğu acı ve büyük ıstırap, tüm millet üyelerinin desteğini ve dayanışmasını gerektiriyor.

Kassam Tugayları önderliğindeki cesur direniş, 7 Ekim saldırısını eşsiz bir maharetle gerçekleştirdi, bir yılı aşkın süredir düşmanı tüketen ve ona ağır kayıplar verdiren bir savunma savaşı sürdürüyorlar.

Bu bağlamda, sizi temin ederim ki, direniş güçlüdür, düşmanın açıklamaları yalan ve psikolojik savaştan ibarettir

Tıpkı “Aksa Tufanı”nın düşmanın askeri iradesini kırdığı gibi, onun siyasi iradesini de kıracak uzun soluklu bir yıpratma savaşı yürütmek üzere hazırlıklarımızı yaptık.

Sizinle, Lübnan’daki cesur direnişteki kardeşlerimizle (Hizbullah) ve Irak’taki İslami direnişle (Haşdi Şabi) birlikte ortaya koyduğumuz çabalar, düşmanı dize getirecek, onu yenilgiye uğratacak, Allah’ın izniyle topraklarımızdan kovulmasının yolunu açacaktır. Soruyorlar, “Ne zaman olacak?” De ki, “Belki yakındır.”

İslami Direniş Hareketi -Hamas adına
Kardeşiniz Yahya Sinvar
Siyasi Büro Başkanı
15 Eylül 2024
Kaynak

, ,

Yahya Sinvar’ın Son Arzusu

Hamas lideri, 16 Ekim 2024 tarihinde İsrail güçlerince katledildi. Sinvar’ın kanının son damlasına kadar savaştığını gösteren görüntüler, dünyanın dört bir yanındaki insanları derinden etkiledi. Hayatı ve direnişiyle tarihe geçen Sinvar’ın son arzusu, şehadetinin ardından yayımlandı.

* * *

Ben Yahya. Sürgünü geçici bir vatana, bir hayali ise ebedi bir mücadeleye dönüştüren bir mültecinin oğluyum.

Bu satırları kaleme alırken, çocukluğumun geçtiği ara sokaklardan hapishanede geçen uzun yıllara, bu toprakların üzerinde dökülen her bir damla kana kadar hayatımın her anını hatırlıyorum.

1962 yılında, Filistin’in paramparça bir hatıraya dönüştüğü ve siyasetçilerin masalarındaki haritalarda unutulup gittiği bir dönemde, Han Yunus mülteci kampında dünyaya geldim. Hayatı ateş ve kül arasında örülmüş bir adamım. İşgal altındaki bir yaşamın, daimi bir hapishaneden başka bir şey olmadığını çok erken yaşta anladım.

Daha ilk günlerimden itibaren, bu topraklarda yaşamanın sıradan bir şey olmadığını, burada doğan herkesin kalbinde ehlileşmeyecek bir silah taşıması gerektiğini, özgürlüğe giden yolun ne kadar uzun olduğunu biliyordum.

Size yazdığım, son arzumu içeren mektup, işgalciye ilk taşı fırlatan o çocukla başlıyor. Yaralarımız karşısında sessiz kalan bir dünyaya karşı, taşların söylediğimiz ilk sözler olduğunu öğrenen o çocukla...

Gazze sokaklarında şunu öğrendim: Bir insan, yaşadığı yıllarla değil, vatanına sunduklarıyla ölçülür. Benim hayatım da böyle geçti. Hapishaneler ve savaşlar, acılar ve umutlarla... 1988’de ilk kez hapse girdim ve müebbet hapis cezasına çarptırıldım, ancak korkunun ne olduğunu hiç bilmedim.

O karanlık hücrelerde, her bir duvarda uzak ufuklara açılan bir pencere; her bir parmaklıkta ise özgürlüğe giden yolu aydınlatan bir ışık gördüm. Hapishanede, sabrın sadece bir erdem değil, aynı zamanda bir silah olduğunu öğrendim, tıpkı denizi damla damla içmek gibi, acı bir silah...

Sizden istediğim şudur: Hapishanelerden korkmayın, zira onlar, özgürlüğe giden uzun yolculuğumuzun basit bir parçasıdır.

Hapishane bana, özgürlüğün sadece gasp edilmiş bir hak değil, acıdan doğan ve sabırla şekillenen bir kavram olduğunu öğretti. 2011 yılındaki “Vefay-i-Ahrar” (Özgürlere Vefa) esir takası anlaşmasıyla serbest bırakıldığımda, artık ben eski ben değildim. Daha güçlü biri olarak çıkmıştım. Verdiğimiz mücadelenin gelip geçici bir çaba değil, kaderimiz olduğuna dair inancım daha da pekişti. Bu, son damla kanımıza dek taşıyacağımız bir kaderdi.

Sizden istediğim şudur: Dik durun, onurunuza ve asla ölmeyen o hayale sımsıkı tutunun. Düşman, direnişten vazgeçmemizi, davamızı sonu gelmez müzakerelere dönüştürmemizi istiyor. Ancak ben size diyorum ki: “Zaten hakkınız olan bir şey için asla pazarlık etmeyin.”

Onlar, sizin silahlarınızdan ziyade, sarsılmaz duruşunuzdan korkuyorlar. Direniş, yalnızca elimizde taşıdığımız bir silah değil, her nefesimizde Filistin’e duyduğumuz sevgidir. Kuşatmaya ve saldırganlığa rağmen var olma irademizdir.

Sizden isteğim şudur: Şehitlerin kanına, bize bu dikenli yolu miras bırakanlara sadık kalın. Onlar, özgürlüğe giden yolu kendi kanlarıyla döşediler. Bu yüzden onların fedakârlıklarını, siyasetçilerin hesaplarına ya da diplomasi oyunlarına kurban etmeyin. Biz, ilk neslin başlattığı şeyi sürdürmek için buradayız, bedeli ne olursa olsun bu yoldan sapmayacağız. Gazze, her zaman direnişin başkenti olmuştur ve öyle kalacaktır. Dünya dört bir yanımızı kuşatsa dahi, Gazze, Filistin’in asla durmayan kalbidir.

2017 yılında Hamas’ın Gazze’deki liderliğini üstlendiğimde, bu sadece bir yetki devri değil, taşlarla başlayıp tüfeklerle devam eden direnişin kesintisiz bir biçimde ilerletilmesiydi. Kuşatma altındaki halkımın çektiği acıları her gün yüreğimde hissettim. Özgürlüğe doğru attığımız her adımın bir bedeli olduğunu biliyordum.

Şunu da iyi bilin: “Teslim olmanın bedeli, çok daha ağırdır.” Bu yüzden toprağa, köklerin toprağa tutunduğu gibi sımsıkı sarılın, zira yaşamayı seçmiş bir halkı hiçbir fırtına yerinden söküp atamaz. Aksa Tufanı savaşında ben, bir grubun ya da hareketin lideri değil, özgürlük hayali kuran her bir Filistinlinin sesiydim. Beni harekete geçiren şey, direnişin sadece bir seçenek değil, bir görev olduğu inancıydı. Bu savaşın, Filistin mücadelesi denilen kitapta yeni bir sayfa olmasını, örgütlerin birleştiği, çocuk ile yaşlı, taş ile ağaç arasında hiçbir ayrım gözetmeyen bir düşmana karşı herkesin aynı siperde durduğu bir dönem olmasını istedim.

Aksa Tufanı, bedenle yürütülen bir savaştan önce ruhla yürütülen bir savaştı. Silahlı bir çatışmadan önce ise iradeye dayalı bir mücadeleydi. Ardımda bıraktığım şey kişisel bir miras değil, özgürlük hayali kuran her bir Filistinli için, oğlunu şehit olarak omzunda taşıyan her bir anne için, hain bir kurşunla katledilen kızı için acı gözyaşları döken her bir baba için kolektif bir mirastır.

Sizden son isteğim şudur: Direnişin asla boşa gitmediğini, direnişin sadece sıkılan bir kurşundan ibaret olmadığını, onur ve haysiyetle yaşanmış bir hayat olduğunu daima hatırlayın. Hapishane ve kuşatma bana, mücadelenin uzun, yolun ise çetin olduğunu öğretti. Ancak şunu da öğretti: teslim olmayı reddeden insanlar kendi elleriyle mucizeler yaratabilirler.

Dünyanın size adil davranmasını beklemeyin, zira ben, dünyanın bizim acılarımız karşısında nasıl sessiz kaldığına bizzat şahit oldum. Adaleti beklemeyin, adaletin bizzat kendisi olun. Filistin hayalini kalbinizde taşıyın. Her yarayı bir silaha, her gözyaşını ise bir umut kaynağına dönüştürün.

Son arzum şudur: Silahlarınızı bırakmayın, taşlarınızı elinizden düşürmeyin, şehitlerinizi unutmayın ve hakkınız olan o hayalden asla taviz vermeyin.

Biz buradayız. Toprağımızda, kalplerimizde ve çocuklarımızın geleceğinde var olmaya devam edeceğiz.

Size Filistin’i emanet ediyorum. Ölüme dek sevdiğim o toprağı ve omuzlarımda, asla eğilmeyen bir dağ gibi taşıdığım o hayali size bırakıyorum.

Eğer ben düşersem, siz benimle birlikte düşmeyin; asla yere düşmeyen o bayrağı alın ve kanımı, küllerimizden daha güçlü bir şekilde doğacak nesiller için bir köprü yapın.

Unutmayın ki vatan, sadece anlatılacak bir hikâye değil, bizzat yaşanması gereken bir gerçektir. Bu topraklarda toprağa düşen her bir şehitle birlikte, binlerce yeni direnişçi doğar.

Eğer tufan geri püskürtülür de ben aranızda olmazsam, bilin ki ben özgürlük dalgalarının ilk damlasıydım. Sizin bu yolculuğu sürdürdüğünüzü görmek için yaşadım.

Onların boğazına saplanan bir diken, geri dönüşü olmayan bir tufan olun. Dünya, bizim bu toprakların gerçek sahipleri olduğumuzu, haber bültenlerindeki birer sayıdan ibaret olmadığımızı kabul edene dek asla durmayın.

Yahya Sinvar
Kaynak

,

Çok Yaşa Yahya Sinvar


Dr. Ziad Hamid’in bu mektubu ilkin, Arapça olarak Falasteen al-Muslima [“Müslüman Filistin”] dergisinin 7. cildinde, Temmuz 2000'de yayımlandı.

* * *

 

Siyonist düşmanın hapishanesinde hücre hapsinde bulunan kıymetli hocam Yahya Sinvar’a:

Öncelikle şunu söyleyeyim ki, ben ne kalem ustasıyım ne de bildiriler yazan biriyim. Ben, sadece sevgi ve özlemle dolu, “Allah, sevginin kıymetini bilenlere merhamet etsin” sözünden ilham alarak, sana mektup yazan biriyim.

Sevgili kardeşim Yahya, Ebu İbrahim, Allah’ın selamı senin ve yanındakilerin üzerine olsun.

1987 yılının sonlarında, o mübarek İntifada’nın ilk günlerinde, İslam Üniversitesi’ndeki son görüşmemizin üzerinden on üç yıldan fazla zaman geçti. O gün bir daha hiç görüşemeyeceğimizi düşünmemiştim.

Kısa bir süre sonra yakalandın, hapishane duvarlarının ardında kayboldun. Gene de seni o vakitler hayal kırıklığıyla parmaklarını ısırırken, bazen yaptığın gibi saçlarını yolarken, düşmana dilediğin kadar sert vuramadığın için öfkelenmişken anımsıyorum.

Seninle ilk kez İntifada’dan dört yıl önce, üniversite kampüsünde, biz ve birçok kardeşimiz öğrenci örgütlenmesinde yer alırken tanıştım. Ama sen, sadece bir üniversite öğrencisi değildin. Sadece öğrenci birliğinde faaliyet yürütmüyordun. Bir yandan da geçimini sağlamak için inşaatlarda beton döküyordun. Aynı zamanda Gazze’yi kuzeyden güneye, yorulmak bilmeden günlerce ve gecelerce dolaşıyordun. Peugeot 404’ünle, tembel ve aylak insanlara bağırarak, coşku ve azim aşılamaya çalışıyordun. Cihat ve dava için, halkımızın ve milletimizin gelecekteki zaferi için zamanla yarışıyordun.

Şimdi sen, kardeşlerinle birlikte düşmanın hücrelerinde tutuluyorsun. Tek kişilik hücrenin zincirlerine bağlısın. Sürgünden sana duyduğum özlem ve hasret, kalbimi tam da bu sebeple sıkıştırıyor.

Bugün kardeşlerimiz ve yoldaşlarımız aklıma düştüğünde hayal gücüm bana yük oluyor: Bazılarımız kenarda oturmayı seçti, bazılarımız, hayatın rahatlığına ve zenginliğine yöneldi, bazılarımız da ancak siyasetin afyonuyla vatanın varlığını tanımak adına, cihadı eleştirdi, ondan el çekti. Bazılarımız para, çocuklar, yüksek lisans ve yurtdışındaki rahat hayatlarıyla meşgul.

Oysa sen Yahya, o zindanlarda kahraman yoldaşlarınla birlikte, vatanın küllerine sarılarak, onu bu kadar derinden sevmenin bedelini ödüyor, Filistin ve Kudüs uğruna yıllarını heba ediyorsun.

Biz ise Allah’tan mağfiret ve selamet diliyoruz.

Sizin için, hocamız Dr. Attallah Ebu Âlâ’nın eski şiirlerinden birindeki son dizesini yineleyecek, “Çok yaşa Yahya Sinvar!” diye dua edeceğim.

Ziad Hamid
Temmuz 2000
Kaynak

,

Casus Avcısı



Şehit Yahya İbrahim Hasan Sinvar, 1962 yılında Han Yunus kampında doğdu. Ailesi daha önce, İsrail denilen sahte teşekkül bünyesinde Aşkelon olarak adlandırılan, modern bir şehir olarak kabul edilen Mecdîl'deki evlerinden sürülmüştü. Sinvar, Gazze İslam Üniversitesi’nde Arap edebiyatına ve Müslüman Kardeşler’in öğretilerine kendini adadı. Hamas’ın militan örgüt içindeki İsrail casuslarını ve sızıntıları ortadan kaldırmakla görevli yürütme organı olan gizli güvenlik birimi “Mecid”in kuruluş sürecinde yer aldı.

İsrail askeri mahkemesi, Sinvar’ı 1988’de yargılayıp hapse attı. Hapisteyken İbraniceyi eksiksiz öğrendi. İsrail’i iyice inceleyen Sinvar, düşmanlarının taktiklerini kavradı. Bu komutan için İbranice, sadece bir dil aracı değildi; işgalcinin dünya görüşünün kapılarını aralamanın anahtarıydı. Sinvar, düşmanın dilini bilmenin onun korkularını anlamamızı sağlayacağına inanıyordu.

Yahya Sinvar, 22 yıl boyunca Yahudi devletinin elinde tutsak kaldı. 2011 yılında, hapishaneden kendisinin planladığı bir operasyonla İsrail askeri Gilad Şalit’in serbest bırakılması karşılığında serbest bırakıldı. Altı yıldan kısa bir sürede Hamas’ın Gazze kolunun başına geçti.

Sinvar’ın askeri planlarından biri, bugün “Aksa Tufanı” olarak bilinen olaydır; bu olay, 7 Ekim 2023’te birkaç saat içinde binden fazla İsraillinin öldürülmesine, 200’den fazla kişinin esir alınmasına, İsrail’in güvenlik doktrininin temellerinin sarsılmasına yol açmıştır. Sinvar, Gazze Savaşı’na aktif olarak katıldıktan sonra, 17 Ekim 2024’te Gazze’deki Refah’ta bir binada şehit edildi. Bazıları, Yahya Sinvar’ı İsrail’in en büyük yenilgisi olarak nitelendirirken, bazıları da Yahudi medyasının yarattığı abartı nedeniyle, “Sinvar İsrail’in gizli piyonu olabilir miydi?” diye sormaktadır.

Sinvar’ın güçlü ve devrimci kişiliği, yazar ve araştırmacı Russell Borna’yı 2025 yılında Sinvar hakkında bir kitap yazmaya yöneltmiştir. Bu kitap, Halkın Kahramanı Yahya Sinvar ve Son İntifada adıyla yayımlanmıştır. Bu kitap, kısa süre önce Şehriyar Şafî tarafından tercüme edilerek Yahya: Milletin Kahramanı, Devletin Düşmanı adıyla Şehid Kâzımî Yayınları tarafından yayımlandı ve piyasaya sürüldü.

Sadakat ve Dini Kökenler: Mücadelenin Unsurları

Gençlik yıllarında Han Yunus Filistin mülteci kampında okumaya hevesli bir genç olarak Sinvar, kamp dışındaki dünyanın Filistinlilerin çektiği acılara sadece sempati duymadığını, aynı zamanda bu acıların sebebi ve yazarı olduğunu da görmüştü. 1982’de tutuklandı, Filistin mücadelesindeki giderek artan konumunun farkında olan Siyonist yetkililer, kısa ama yoğun ve yorucu bir gözaltı döneminden sonra, onu serbest bıraktı. O zamana kadar siyasi bir aktör haline gelen Sinvar, serbest bırakılmasından birkaç ay sonra Hamas’ın kurucusu ve lideri Şeyh Ahmed Yasin ile temaslarını artırdı.

Sinvar’ın ikinci tutuklanması 1985’te gerçekleşti, bu olay, onu yeni yeni gelişmekte olan bir devrimciden kararlı bir devrimciye dönüştürdü. Bu tutuklanma ve hapis dönemi, “inanç” ve “devrimci strateji” alanlarındaki çıraklığının başlangıcını işaret etti. Şeyh Ahmed Yasin’in rehberliğinde, önceki Filistin hareketlerinin başarısızlığındaki en önemli faktörün ihanet olduğu sonucuna vardı. Şeyh Ahmed Yasin’in rehberliği ve öğretilerini edinirken “sadakat” unsuruna hayran kaldı. Kendi mücadeleci ve devrimci deneyimlerini aktarırken, Şeyh, mücadelenin dini meşruiyetinin önemine vurgu yapıyordu. Filistin Kurtuluş Örgütü gibi laik Filistinli örgütler, Marksizm veya Pan-Arabizm okulundan ilham alırken, Hamas, köklerini İslami özgünlükte görüyordu. O, diğer örgütlerin aksine, yabancı destekçilere bağımlı değildi, bizatihi halk ve toplum tarafından besleniyordu.

Hamas’ın En Korkulan Birliğinin Komutanı: Casus Avcısı

Hamas’ın kuruluşu, Müslüman Kardeşler’in siyasi vizyonunun halk direnişinin taktiksel militarizmiyle birleştiği ve İslami Direniş Hareketi’nin (Hamas) kurulduğu 1987 yılına dayanmaktadır. Hareket, Nukab hapishanesinin hücrelerinde ve Şeyh Ahmed Yasin’in takipçileri eliyle kuruldu. Hamas’ın doğuşu, en gizli ve korkulan organı olan Mecid’in kurulmasıyla birlikte gerçekleşti. Yapısı devrimci hareketlerin güvenlik mekanizmalarından esinlenerek oluşturulan bu Hamas birimi, düşmana hizmet eden “işbirlikçileri”; yani İsrail’in istihbarat örgütü Şin Bet’e bilgi sağlamak, güvenli evleri ifşa etmek veya savaşçıları tespit etmek için görevlendirilen Filistinlileri ortadan kaldırmakla görevlendirilmişti. Yahya Sinvar, Mecid’i yönetmek üzere hapishane hücrelerindeyken seçilmişti. Mecid’in faaliyetleri, Filistinlilere açık bir mesaj iletti: “Ya saf direnişten yanasınız ya da hiçbir şeysiniz”. Sinvar da bu birimi parmaklıkların ardından yönetti, neticede “casus avcısı” lakabını kazandı.

Bay Duvar!

Sinvar, 1988’de yargılandı ve dört kez müebbete çarptırıldı. Duruşmanın büyük bölümünde sessiz kaldı, çok az savunma yaptı, bazen olan bitene tümüyle kayıtsız kaldı. “Casus avcısı” lakabının yanı sıra, mahkûmlar arasında bir başka lakabı daha vardı: “Duvar!” Sorguda diz çökmemesi ve herhangi bir isim vermemesi nedeniyle, İsrailli sorgucular ve işkenceciler, onda herhangi bir korku belirtisi görmemişlerdi. Herhangi bir mahkûmu veya hükümlüyü çıldırtabilecek uzun hapis cezası, Sinvar için düşünmek ve planlarını oluşturmak için altın bir fırsattı. İbranice metinlere, İsrail gazetelerine ve İsrail toplumu üzerine çalışmalara yoğunlaştı, zira onlar gibi düşünmek istiyordu. İsrail yetkilileri de bu olayın farkındaydı, ona verilmiş olan hapis cezasını bir “hapishane üniversitesi” olarak adlandırdılar.

Sinvar, 22 yıl sonra bir esir takasıyla hapisten çıktığında, daha sonra Hamas’ın “hapishane doktrini” olarak adlandırılacak bir dizi inanç ve ilke oluşturmuştu. Bu görüşe göre, bir hareketin gücü sahip olduğu silahlarla değil, liderlerinin karakteriyle ölçülürdü. Her daim sadakate vurgu yapan Sinvar, direnişin içteki zayıflık sebebiyle kolayca dağılabileceği sonucuna vardı. Bu yüzden, her zaman karşı-istihbarat eğitiminde ısrar etti. Düşmanın sıradan bir konuşmayı bile düşüncelerini açığa çıkarmak için kullanabileceğini bilerek temkinli davrandı.

İşte bu iyi organize edilmiş zihinsel çerçeveler sayesinde Sinvar, İsrail’in yüzleşmeye hazır olmadığı bir ayna haline geldi. Siyonist rejimin böyle bir varlığa karşı sürekli ve bitmek bilmeyen korkusu şuydu: “En tehlikeli düşman, silahlı olan değil, sözlerinizi sizden daha iyi bilen düşmandır.”

Düşman toplumu tam ve doğru bir şekilde anlamış olan Yahya Sinvar, İsrail toplumunun dirençli olmasına rağmen kırılgan olduğunu da biliyordu. Askeri gücü inkâr edilemezdi, ancak siyasi görüşü son derece parçalanmıştı. İstihbarat teşkilatları yetenekliydi, ancak toplumu korkuya ve psikolojik savaşa meyilliydi. Yahudi ekonomisi gelişmişti, ancak uzun süreli çatışmalarda sosyal uyumu kırılgandı. Sinvar, İsrail’in yenilmezliği efsanesinin tek bir saldırıyla değil, sürekli ve hedefi belirlenmiş baskıyla kırılabileceğine inanıyordu.

“En Eşitsiz Mahkûm Takası Operasyonu”nu
Parmaklıklar Ardında Anbean Tahayyül Etmek

Düşman güçlerini önce tutuklayıp, daha sonra büyük çaplı esir takası yapmaları için baskı altına almayı amaçlayan cesur ve gizli strateji/plan, Yahya Sinvar tarafından hapishanenin içinden hazırlandı. Bunu Muhammed Şarate ile birlikte yaptı. Uygulaması şu şekilde gerçekleşti: 2006 yılında, bir Hamas birliği, Kerem Şalom köyü yakınlarındaki bir İsrail kontrol noktasına yeraltı geçidinden baskın düzenleyerek iki İsrail askerini öldürdü ve üçüncü asker Gilad Şalit’i esir aldı.

Bu operasyon, beş yıl sonra bölge tarihinin en eşitsiz esir takasına yol açtı; bu takasta 1027 Filistinli esir, Gilad Şalit karşılığında İsrail hapishanelerinden serbest bırakıldı. Önemli nokta şu ki, Sinvar, yakalama operasyonunu ve nihayetinde esir takasını baştan sona hapishane hücresinin içinden tahayyül etmişti. Bu nedenle, Yahya kitabının yazarı Russell Borna, Sinvar için hapishanenin asla bir ceza yeri değil, bir komuta merkezi olduğunu söylüyor. Hücresinin içinden fiilen müzakere komitesinin bir üyesi haline gelmişti.

Demir Eksen

Sinvar, direnişin tepkisel bir hareketten proaktif bir güce dönüşmesi gerektiğine inanıyordu. İşgalcinin vahşeti için provokasyona ihtiyacı olmadığını, direnişin de bir bahaneye değil, zafere ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Bu Hamas komutanı, inançsız bir kurşunun sadece bir metal parçası olduğuna, mücadelenin direnişin sadece bir yönü olduğuna, diğer yönünün ise zihinsel ve düşünsel istikrar olduğuna inanıyordu. Bu görüşü ve direnişi geliştirmek amacıyla Sinvar, Lübnan’daki Hizbullah, İran İslam Devrimi Muhafızları ve İslami Cihad fraksiyonlarıyla yeni görüşmelere başladı.

Hamas’ın bir diğer komutanı olan ve Sinvar ile yakın çalışan Muhammed Deyf, büyük ölçüde kamuoyunun gözünden uzak durdu. Sinvar da kamuoyunun karşısına çıkmadı, basın toplantılarına rastgele katılmadı, güvenlik ilkelerine riayet etti. Sinvar ve Deyf arasındaki koordinasyon, Hamas’ın Demir Ekseni’nin oluşmasına yol açtı. Her iki isim de Hamas’ın gelişmekte olan, “Diplomasiyle harmanlanmış direniş ve sabır kılığına bürünmüş gizli saldırı” stratejisinin ana mimarları haline geldi. Böylece, Sinvar’ın rehberliğinde, Gazze’de modern yeraltı metro sistemleri kullanılarak tünel kazma çalışmaları başladı ve devam etti.

Franz Fanon ve Malcolm X’ten Alıntılar:
“İsrail Camilerimizden Korkmuyor!”

Sinvar, 2012’de örgüt içinde yapılan seçimlerin ardından Hamas’ın siyasi bürosunun başına geçti. Hamas’ın askeri ve siyasi kolları arasındaki geleneksel ayrımın bir zayıflık olduğunu savunan Sinvar, uzun vadeli planlamada ısrar etti. Ona göre Hamas, çok tepkisel hale gelmişti, İsrail operasyonları onu kolayca kışkırtıyor veya kısa vadeli siyasi çıkarlardan etkileniyordu. Bu nedenle, beş yıllık stratejik planlar önerdi.

Hamas’ın özel siyasi büro toplantılarında sık sık Franz Fanon ve Malcolm X’ten alıntılar yaparak, Filistin’in sömürgecilikten kurtulmasının sadece dindarlığı değil, aynı zamanda anti-emperyalist direnişi de gerektirdiğini arkadaşlarına hatırlatıyordu. Sinvar’ın o günlerinden en akılda kalıcı sözlerinden biri şudur: “İsrail camilerimizden değil, birliğimizden, disiplinimizden, unutmayı reddetmemizden ve mücadeleden geri adım atmayı reddetmemizden korkuyor.”

Yahya Sinvar, 13 Şubat 2017’de Hamas’ın Gazze kolunun yeni lideri oldu. Bu olay, Batı medyasının onu hızla “aşırılıkçı” olarak nitelendirmesine ve İsrail güvenlik yetkililerinin onu “terörün beyni” olarak adlandırmasına yol açtı.

Caydırıcılık Doktrinini Güçlendiriyoruz.
Sert Bir Şekilde Misilleme Yapacağız!

Liderliğinin en önemli gelişmesi, “Hamas'ın caydırıcılık doktrininin güçlendirilmesi” oldu. Sinvar, yeni kırmızıçizgiler belirledi: Gazze’ye herhangi bir sızma, Mescid-i Aksa’ya saygısızlık veya hedef gözeterek gerçekleştirilen suikastlar ağır bir misillemeyle karşılanacaktı. Sinvar’ın liderliği döneminde Gazze, artık sadece kendini savunmakla kalmıyor, çatışmaya hazırlanıyordu. Gazze, yüzleştiği krize üç yönlü stratejiyle yaklaştı: direniş, dayanıklılık ve gözden geçirilen politika.

Direniş, Sinvar için müzakere edilemez bir kırmızıçizgiydi. Kuşatma, devam ettiği ve Batı Şeria’daki İsrail yerleşimleri sürdüğü sürece, silahlı mücadelenin sadece saldırganlığı caydırmak değil, Filistinlilerin onurunu korumak için de onun devam etmesi gerektiğine inanıyordu. Sinvar’ın o günlerden günümüze ulaşan sözlerinden biri şudur: “Kuşatma, sınırlarımızı kontrol edebilir, ancak azmimizi ve irademizi kontrol edemez.”


Sinvar’ın Gözünde Savaşın ve Barışın Anlamı

Sinvar için savaş, kendi başına bir amaç değil, bir amaca ulaşma aracıydı, barışsa teslimiyet değil, bir sonraki çatışmadan önce kısa, stratejik bir duraklama olarak görülüyordu. Oslo Anlaşmaları ve Amerikan diplomasisi tarafından itibarsızlaştırıldığına inandığı “Barış” kelimesini asla kullanmadı, ancak sık sık sakinlik, haysiyet ve karşılıklı caydırmadan bahsetti.

Sinvar’ın, düşmanlarının medya yalanlarına bir cevap, kendisinin ve ortaklarının “ölüm arayışı” söylentilerine ve iftiralarına bir reddiye olarak kabul edilen açıklamalarından birinde şunu söyledi: “Ölümü sevmiyoruz; hayatı seviyoruz, ama teslimiyeti değil, haysiyetli bir hayatı!” Sinvar, bu düşünce çizgisine dayanarak, Hamas’ın silahsızlanmasını talep eden şartlı yardımı kararlılıkla reddetti. Sinvar, bilge bir komutanın sadece savaşlarını değil, sessizliklerini de akıllıca seçmesi gerektiğine inanıyordu.

Zıtlıkların Toplamı ve Erişilemez Kara Kutu

Koronavirüs pandemisinden sonra Sinvar, Hamas’ın sağlık kaynaklarını seferber etti ve çöküşü önlemek için uluslararası sağlık kuruluşlarıyla birlikte çalışarak sıkı karantinalar uyguladı. Sinvar’ın kişiliğinin önemli yanı, koronavirüs döneminde halk sağlığı direktifleri veren savaşçının, mali yardımların dağıtımını onaylayan devrimci ve stratejik sükunet çağrısında bulunan direniş sembolüyle aynı kişi olmasıydı. Bu zıtlıkların yan yana gelmesi, Sinvar’ın pragmatik bir savaşçı olarak mirasıydı. Sinvar’ın kamuoyu önünde konuşmayı reddetmesi, düşmanlarını hayal kırıklığına uğratmıştı. İsrail istihbaratı, kişilikleri analiz etme becerisine rağmen, onu anlamakta zorlanmıştı. Sinvar nadiren telefon kullanırdı, nerede olduğunu kimse bilmezdi, hatta Hamas’taki meslektaşları bile genellikle aracılar aracılığıyla mesaj alırdı. Dijital sinyallerden kaçınırdı, Hamas tünellerinden çıkan mesajların hiçbirinde meta veri bulunmazdı.

Sinvar, böylece kendini gizemli, erişilemez ve tahmin edilemez bir kara kutuya dönüştürdü. Sinvar’ın 7 Ekim saldırısından sonra hayatta kalması, liderliğini bir efsaneye dönüştürdü. Bu efsane, şehit edilmesiyle daha da güçlendi. İsrail, yoğun baskı uygulayarak 7 Ekim’de yakalanan tüm sivillerin koşulsuz olarak serbest bırakılmasını talep etti, ancak Sinvar şu şartı dile getirdi: “Bu, İsrail hapishanelerinde ölmekte olan Filistinli mahkûmların geniş çaplı serbest bırakılması olmadan gerçekleşmeyecekt.”

İsrail’in Dedikodusu

Psikolojik ve medya savaşının ardından İsrailli generaller, onu “cesetlerle satranç oynayan bir deli” olarak nitelendirirken, Batılı diplomatlar, onu “acıya kayıtsız, soğukkanlı bir stratejist” olarak tanımladılar. Bu gizemli komutana ulaşamamaktan dolayı hayal kırıklığına uğrayan İsrailli yetkililer, onun bir hava saldırısında veya çöken bir tünelde öldürüldüğüne dair söylentilere sarıldılar, ancak bunu doğrulayamamaları onları sürekli bir teyakkuz halinde tuttu; hayatta kalma olasılığı Gazze’yi öngörülemez hale getirdi.

Yahya’nın Mirası

Bir keresinde Sinvar, Kur’an’ın bir sayfasının köşesine şu mesajı yazmıştı: “Mezarlarımızda bile teslim olmayız, sadece yaşayanlar olarak konuşuruz.”

Yahya kitabının yazarı Russell Borna’ya göre, Yahya Sinvar hakkındaki gerçek ne olursa olsun, onun kesin bir mesajı vardı: Şekillendirdiği miras, sadece Hamas’ın bir sonraki dönemini değil, Filistin’in kendisini de yeniden tanımlayacaktı.

Mehr News
16 Ağustos 2026
Kaynak

15 Ekim 2026

,

Sankara Ölmedi


“Siyaset, ancak insanların mutluluğunu hedefliyorsa bir anlam ifade eder.”

Bu, Thomas Sankara’nın hayatına damgasını vuran, bugün hatırasını aydınlatıcı ve öğretici kılan en saf düşüncelerinden sadece biridir.

Batılı siyasetçiler, kendi ülkelerindeki Afrikalılara, yani Afrika’daki Afrikalılara yardım edeceklerini söylediler. Oysa bu yardımı yapmanın daha saygın bir yolu mevcuttu. Her yanda eşitsiz ekonomiler inşa eden emperyalistler, Afrika’yı cezalandırıp durdular. Oradaki halkları hep gövdeleri suyun içinde, başları yukarıda yaşamaya mahkûm ettiler. O sömürgeci korsanlıktan, halklara yardım eli uzattığını zanneden yardımsever pozu kesmekten hiç vazgeçmediler.

O en zengin kıtada yoksulluk, yirmi birinci yüzyılda bile kölelikle eşanlamlı olan acınası bir paradokstu. Aslında, o muhteşem toprakların özgürleşmesi için, bugün trajik ve zamansız ölümü gerçekleşen Thomas Sankara gibi tarihin devlerinin siyasi misyonlarını dış müdahale olmadan yerine getirmelerine izin verilmesi kâfi gelecekti. Bildiğimiz üzere, Afrika’nın yeraltında saklı olan tüm o zenginlikler için kıtaya açlık ve ölüm ihraç edildi.

Kongo’da Patrice Lumumba, Libya’da Muammer Kaddafi, Mozambik’te Eduardo Mondlane gibi o da katledildi. Bu isimler de kendi halklarına onurlarını geri kazandıramadan, sömürgeci güçler eliyle devrildiler.

Thomas Sankara, Soğuk Savaş’ın son kalıntılarına tanık olunduğu dönemde, ABD ve Fransa’nın suç ortaklığıyla, 15 Ekim 1987’de suikasta kurban gitti. Hain Blaise Compaoré’nin darbesi için gerekli yolu açmak içindi suikast. Blaise Compaoré, Washington ve himayesindeki güçlerin çıkarlarına hizmet edecek, Burkina Faso’nun teslimiyetini sağlayacak kukla olarak görülüyordu.

Afrika’nın kendi kaderini tayin etme konusundaki kararlılığı nedeniyle dünya güçleri tarafından sevilmeyen Thomas Sankara, 1983’te başlayıp suikast günü sona eren başkanlığı süresince, eski Yukarı Volta’nın ismini de çehresini de değiştirdi. Ülkenin ismi Burkina Faso oldu. Bu isim, Burkina Faso dilinde “özgür ve bağımsız insanların yurdu” anlamına geliyordu.

Uzak Batı Afrika'da yer alan bu ülkenin tarihsel, siyasi ve sosyal bağlamı, diğer birçok ülkeden farklı değildi. 1919’dan beri Fransız sömürgesi, dolayısıyla Fransız Özerk Bölgesi’nin bir parçası olan bu bölge, verimsiz ve geri kalmış bir halde varlığını sürdürdü. On yıl sonra sömürgeciler tarafından parçalanarak komşu devletler arasında taksim edildi. Bu durum, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etti. Savaş sırasında, içteki bağımsızlık baskısı altında Fransa, sömürgeyi mevcut topraklarının büyük bir bölümü üzerinde yeniden kurdu. 1960’ta Maurice Yaméogo’nun ilk cumhurbaşkanı olarak atanmasıyla birlikte ülke, bağımsız oldu. Böylelikle, Fransız yörüngesi ve istekleri doğrultusunda şekillenen, otoriter ve baskıcı askeri rejimlerin dönüşümlü olarak hüküm sürdüğü yirmi yıllık dönem başladı. Son aşamasına darbeler ve halkın çektiği acılar eşlik etti. Halk, ayrımcı diktatörlük ile asla terk edilmeyen Fransız sömürgeciliği arasında sıkışıp kalmıştı.

Ocak 1983’te Thomas Sankara, Jean-Baptiste Ouédraogo liderliğindeki hükümetin başbakanı olduğunda durum değişti. Ancak, sadece birkaç ay sonra Ouédraogo, Paris’e karşı kabul edilemez tutumu nedeniyle, onu tutuklattı. Sankara sonuçta, sömürgecilik karşıtlarının ve yoksulların kurtuluş umuduydu. Yozlaşmış yönetici sınıftan bıkmış halkın ve genç askerlerin desteğiyle önce hapisten çıkartıldı, ardından da ülkenin başına getirildi. İktidarın el değiştirmesiyle birlikte özgürlüğün ülkesi Burkina Faso doğdu.

Sankara, ilk iş olarak herkesin yararlanacağı hastaneler ve okullar inşa etti. Aynı zamanda, devlet aygıtındaki yolsuzluğu ortadan kaldırdı, toprakları işçilere geri verdi, kadın sünnetini yasakladı, kitlesel aşılama kampanyalarını destekledi, toprakların çölleşmesi sürecini yavaşlattı ve azınlığın ayrıcalıklarını ortadan kaldırarak daha adil bir toplum modeli kurdu.

Halkını kalbinde taşıyanlardan beklenen de buydu. Onun siyasi ajandası, toplumsal, ekonomik ve kültürel reformlar üzerine kurulu bir ajandaydı. Dış politikada Sankara, Batılı güçlerle bağını kopardı, aynı zamanda Bağlantısızlar Hareketi’yle ilişkiler kurdu. Onun yaklaşımı, ezilen kitlelerin seferber edilmesini, halk komitelerinden oluşan, nihayetinde katılımcı bir hükümet içinde en geniş yurttaş kesimini toplumsal ve politik kararlara dâhil etmeyi, en temelde, iktidarı tabandan kurmayı öngörüyordu.

Enternasyonalist bir şahsiyet olarak Sankara, tüm dünyanın gözleri önünde, ezilen halkları, kendisinin “tüm devrimin mirasçıları” olarak adlandırdığı halkları savaşmaya teşvik ederek, BM tarihinde silinmez bir sayfa açtı.

Bugün yaşanan olaylar üzerinden vurgulanması gereken bir husus da onun özgür Filistin davasını savunmuş olmasıydı.

Sankara, kâr odaklı toplum modeline alternatif bir toplum modeli hedefliyordu. Bu modeli, en iyi, hatta tek olası model olarak görmeye bugün de devam ediyoruz.

Sankara, Afrikalıları savunan ve kendisini, onlara, kısa bir süre önce düşünülemez olan hedeflere ancak güçlerini birleştirerek ve kapitalizmin boyunduruğuna karşı koyarak ulaşabileceklerine dair gerçeği hatırlatmaya adamış bir Afrikalıydı.

Tüm ileri görüşlülüğüyle “tefeciliğin bedeli halkın kanıyla ödenmemeli” diyerek, IMF denilen eşkıya çetesini de insani yardım kılıfı altında halkların boynuna geçirdiği ilmeği de redde tabi tuttu.

Bugünün altüst olmuş dünyasında, Sankara, hem doğa hem de kadından yana saf tutan bir devrimciydi.

Ekosistemleri yok eden emperyalistlere karşı “herkes bir ağaç diksin” kampanyası yürüttü. “Her insana beş litre su” sloganıyla Afrika’nın susuzluk çekmesine mani olacak çalışmalara imza attı. Beyaz adamın kontrolünde olan gökyüzü, toprak ve su halka verildi.

Gerçek bir öncü olarak Sankara, tutkulu konuşmalarında Burkina Fasolu kadınlara sık sık uyarılarda bulunarak, onlara erkeklerle her gün aynı çileyi çektiklerini ama bir yandan da erkeklerin eylemleri üzerinden cinsiyetle alakalı bir çileyi yüklendiklerini söyledi. Tüm sözleri, bugün Batı toplumundaki karikatürleştirilmiş ahlaki ve kültürel yönelimden daha yalın ve açıktı.

Barış yanlısı eylemleri sebebiyle halkının “Hayalperest Başkan” olarak tanımladığı Sankara kendisini, sömürge döneminden kalma burjuva ayrıcalıkları silip atmaya adadı. Bunlar, zengin azınlığa ait ayrıcalıklardı.

Yolsuzluğa zerre bulaşmayan Sankara, herkesin eşit olmasını talep etti, çünkü adil bir dünyanın ancak dürüst insanlarla inşa edilebileceğine inanıyordu. Bugün Burkina Faso halkı, gururla taşıdıkları ulusa ait olma bilincine, vatanseverlik ateşine, genel manada Afrika’nın kurtuluşu davasına yönelik bağlılığa bugün sahipse, bu, Sankara’nın geride bıraktığı kültürel miras, ölümü ardından bile onun en savunmasız kesimlere umut ve kurtuluş arzusu aşılayabilme becerisi sayesindedir. Bu haliyle Sankara, aynı yolu yürümeye çalışan, Afrika’nın birliği fikri üzerinden inşa edilmiş hareketler için tükenmek bilmeyen bir ilham kaynağı haline gelmiştir.

Afrika’yı sömürgeleştirme saplantısı genlerine kazınmış olan Batı’nın hegemonyacı emelleriyle bağdaşmayan bir isim olarak Sankara, hemen ortadan kaldırıldı. İmparatorluğun paralı haini Compaoré (ironik bir şekilde, eski silah arkadaşı) ve adamları, o ölümcül kurşunları sıkmadan evvel Sankara “Devrim asla ölmez” diye haykırdı.

Sosyalist, vatansever, Marksist ve devrimci Sankara ile Burkina Faso halkının kendi kaderini tayin etme mücadelesinin sona ermesi, kapitalist küreselleşmenin Afrika’ya sunduğu “yardım”ın anlamını somutlayan önemli birer örnektir. Sankara ve halkı, Batı’nın o şovenist ve baskıcı duruşunu gizlemek adına, haksız yere övünüp durduğu “ahlaki üstünlüğü”nü başka diyarlara ihraç etmenin ne anlama geldiğini de izah etmektedir.

Sankara ve halkı, Afrika kıtasının sonsuza dek beyaz akbabaların tercih ettikleri av sahası olarak kalması konusunda gelişen toplumsal dürtülerin daha filizlenmeden bastırılmasını ifade eder. Burkina Faso’nun kurucusu ve özgür bir adam olarak Thomas Sankara, işte bu haysiyetsizliği ortadan kaldırmak için uğraştı.

Matteo Parini
16 Ekim 2025
Kaynak