04 Şubat 2026

, ,

Gazze’de Oyun Sonu


Gazze’de satranç tahtasının tamamına bakmamızı gerektiren bir şeyler oluyor. 1 Şubat’ta İsrail’de yayın yapan Kanal 12, dünyanın dikkat kesilmesi gereken bir habere imza attı: Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’nin sivil yönetimini tümüyle devralmak için görüşmeler yürütüyor. Amaç, insani yardımı koordine etmek değil. Kentin yeniden yapılanmasına yardımcı olmak da değil. Onu tümüyle ele geçirmek.

Detaylar şöyle: Abu Dabi, Gazze’deki pazarları yönetecek, tüm ticaret ve lojistiği kontrol edecek, ABD’li özel yüklenicilerle birlikte silahlı BAE güçlerini konuşlandıracak, gelen her malı İsrailli tedarikçiler ve yükleniciler kullanarak, İsrail üzerinden yönlendirecek. İsrail, BAE ve ABD aralarında anlaşma taslaklarını çok önceden dolaştırdılar bile. İsrailli yetkililer, amaçlarının ne olduğunu gizlemiyorlar: milyarlarca dolarlık yatırımla desteklenen işlem dâhilinde, BAE’nin kenti tümüyle ele geçirmesini sağlamayı amaçlıyorlar.

Birleşik Arap Emirlikleri, bu türden iddiaları doğal olarak reddediyor. Ancak uygulama için gerekli altyapının mevcut olduğu, ağların on beş yıldan fazla bir süre önce kurulduğu, engellerin sistematik olarak kaldırıldığı ve bu mimariyi inşa eden aynı aktörlerin bugün uygulama aşamasına geçtiği koşullarda iddiaların reddedilmesinin bir anlamı yok.

Buraya nasıl geldiğimizi anlamak için bazı öğeleri birleştirmek gerekiyor. Artık ölü olan bir istihbarat görevlisi, uzun yıllar İsrail-BAE arasında ilişkiler kurulsun diye iki ülke arasında aracılık etti. Pakistan başbakanı, “tehlikeli” addedildi ve rejim değişikliği operasyonuyla devrildi. İşgal altındaki topraklarda paralı askerler eğitildi. Otokratlar, gözetim teknolojisi üzerinden birbirine bağlandılar. Körfez ülkelerinden gelen milyarlarca dolar tutarında para, Amerika’nın politik işbirliğini güvence altına aldı.

Şimdi de olayların aktığı genel güzergâha bakalım.

İsrail-BAE Devletini Epstein İnşa Etti

Jeffrey Epstein, güçlü insanları tanıyan sıradan bir finansçı değildi. Ocak 2026’da yayınlanan belgeler, araştırmacıların yıllardır şüphelendiği şeyi teyit ediyor: Epstein, Gazze’yi ilhak etmeye hazırlanan İsrail-BAE ittifakını kuran istihbarat görevlisiydi.

2013 yılında, İbrahim Anlaşmaları manşetlere çıkmadan yedi yıl önce, Epstein, eski İsrail Başbakanı ve askeri istihbarat şefi Ehud Barak ile DP World’ün CEO’su Sultan Ahmed bin Süleyman arasında gerçekleşecek görüşmeleri ayarlayan isimdi. DP World’ü yakından tanımak lazım. Dünyanın en büyük liman ve lojistik operatörlerinden biri. BAE’nin kontrolünde. Epstein, salt iş yemekleri düzenleyen biri değildi. Süleyman’ı İsrail’in stratejik çıkarları için vazgeçilmez biri olarak pazarlıyor, lojistik yatırımlarını, istihbarat paylaşımını ve ekonomik entegrasyonu teşvik ediyordu. Dubai’nin muktedir ailesiyle kurduğu doğrudan bağlantıları kullanan Epstein, İsrail-BAE işbirliği siyasi olarak kabul edilebilir hale gelmeden önce onu mümkün kılan gölge diplomat olarak iş gördü.

Belgeler, dosyalar, Epstein’in Barak’ın İsrail askeri istihbaratını yönettiği dönemde onun yanında eğitim aldığını ortaya koyuyor. Kendisi, Suriye ve İran konusunda Rus-İsrail istihbarat kanallarına aracılık eden isimdi. Afrika genelinde İsrail’in gözetleme teknolojisi konusunda imzaladığı anlaşmaların zeminini o hazırladı. BAE’nin başındaki muktedir elitlere her zaman ulaşabilme imkânına sahipti. BAE’li iş kadını Azize Ahmedi, ona kutsal Kâbe örtüsü gönderiyor, kasırgalardan sonra adasını kontrole gidiyordu. Sızdırılan mesajlarda, şu anda BAE’yi yöneten ve muhtemelen Arap dünyasının en güçlü figürü olan Muhammed bin Zeyid ile yapılan görüşmelere atıfta bulunuluyor.

FBI notları, açık ve net. Epstein’i Mossad bağlantılı, Trump ve Kushner da dâhil olmak üzere, Amerikalı yetkilileri hedef alan, İsrail’in nüfuz tesis etme amaçlı yürüttüğü operasyonlar için kullanılan aracı isim olarak tanımlıyorlar. Burada mesele, ağ kurmak değil, kompromat (bir başkasına yönelik şantaj, itibarsızlaştırma ya da manipülasyon hedefiyle elde edilmiş yüz kızartıcı/uygunsuz/suçlayıcı bilgi), ekonomik avantaj ve istihbarattan oluşan terkibi esas alan, en nihayetinde İbrahim Anlaşmaları’na evrilecek gizli ittifakı inşa etmekti.

Epstein, 2019’da öldü. Ancak kurduğu ağlar ölmedi. Resmileştiler, genişlediler, şimdi Gazze’yi nihai başarı kanıtı olarak istiyorlar.

İmran Han Meselesi: Neden Gitmek Zorunda Kaldı?

Hikâye, burada daha da kasvetli bir hal alıyor. Sürecin belirli bir güzergâh dâhilinde ilerlediği açık. 2018’de, İmran Han’ın partisi Pakistan’daki ulusal seçimleri kazandıktan kısa bir süre sonra, Jeffrey Epstein, uluslararası haber olması gereken bir e-posta gönderdi. Gönderdiği e-postada İmran Han’ı, “barış konusunda Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan, İran’ın dini lideri Ayetullah Hameney’den, Çin’in devlet başkanı Şi Cinping’den ve Vladimir Putin’den çok daha büyük bir tehdit” olarak tanımlıyordu.

Bir an durup bunu düşünün. İsrail ve Amerikan istihbaratıyla bağlantılı ağların içinde faaliyet gösteren Epstein, Pakistan’ın demokratik olarak seçilmiş başbakanını Türkiye, İran, Çin ve Rusya liderlerinden daha tehlikeli görüyordu. Yeni seçilmiş bir Pakistan başbakanı, Epstein’in ağlarının tasarladığı türden bir “barış”ı neden tehdit etsin ki?

Çünkü Han, diğer liderlerin hiçbirinin temsil etmediği bir şeyi, bağımsızlık konusunda söylediklerinin arkasında duran bir popülist liderin önderliğinde hareket eden, nükleer silaha sahip, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir demokrasiyi temsil ediyordu. Han, itaatkâr bir kukla değildi. Bağımsız dış politikayı yüksek sesle savundu, Pakistan’ın birilerinin vekil gücü olmasına izin vermeyeceğini söyledi. Filistin’in haklarını koşulsuz olarak destekledi, İsrail’le normalleşmeyi reddetti. BAE ve Bahreyn, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayınca şunu söyledi: “Filistinlilere adil bir çözüm hakkı verilene kadar Pakistan İsrail’i asla tanımayacaktır.”

Ancak Han’ı bu ağlar için gerçekten tehlikeli kılan şey, Washington’ın talep ettiği şekilde taraf seçmeyi reddetmesiydi. Şubat 2022’de, Rus tankları Ukrayna’ya girerken, İmran Han, Moskova’da Vladimir Putin ile görüşüyordu. Bu, 23 yıl sonra bir Pakistan başbakanının Rusya’ya yaptığı ilk ziyaretti. Amerikalı yetkililer, bu ziyareti “çok yakından” izlediklerini açıkça belirttiler. Han İslamabad’a döndüğünde, televizyonda yayınlanan bir konuşmasında, Pakistan’ın “özgür ve bağımsız” bir dış politika istediğini, “Batılı güçlerin kölesi olmayacağını” söyledi.

Beş hafta sonra Han iktidardan uzaklaştırıldı.

Belgelenmiş Darbe: Engeller Nasıl Ortadan Kaldırılıyor?

İmran Han’ın başına gelenler, halktan beslenen, doğal bir politik muhalefetin eseri değildi. Planlı bir görevden alma girişimiydi. Elimizdeki belgeler bu iddiayı doğruluyor. Mart 2022’de, Han’ın Moskova gezisinden sadece birkaç hafta sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı, onun kaderini belirleyen bir toplantı düzenledi. Daha sonra Intercept sitesinin sızdırdığı, Pakistan’daki diplomatik makamlara ait gizli bir belge, Dışişleri Bakan Yardımcısı Donald Lu’nun Pakistan büyükelçisine tam olarak ne söylediğini aktarıyordu.

Lu, gayet açık sözlüydü. Han iktidardan uzaklaştırılırsa, “Washington her şeyi affedecek” dedi. Ardından tehdit geldi: “Aksi takdirde, ilerleyen süreçte işlerin zorlaşacağını düşünüyorum.” Bu, ince bir diplomasi değildi. Bu, Pakistan’ın kendi gizli yazışmalarında belgelenen, devlet düzeyinde yürütülen bir şantajdı.

10 Nisan 2022’de, Pakistan’ın askeri yapılanmasının Amerikan tehdidiyle yüzleştiği dönemde meclis, Han’ı güvensizlik oylamasıyla görevden aldı. Han, ülke tarihinde bu türden bir mekanizma aracılığıyla görevden alınan ilk Pakistan başbakanı oldu. Yeni hükümet, hemen kendisine yolsuzluk suçlamaları yöneltti. Öyle ki, Han’ı eleştirenler bile bu iddiaları ciddiye alma konusunda zorlandılar. Amaç, onu mahkûm etmek değildi. Amaç, Pakistan’ın en popüler politikacısının bir daha asla iktidara dönememesini sağlamaktı.

Columbia Üniversitesi’nde görevli iktisatçı ve dış politika analisti Jeffrey Sachs, bu konuda alışık olmadığımız türde bir açıklıkla şunları yazdı: “ABD’nin eylemlerinin, Pakistan Başbakanı İmran Han’ın Nisan 2022’de iktidardan uzaklaştırılmasına yol açtığına inanmak için güçlü nedenler var.” Han’a yöneltilen suçlamaları “uydurma” olarak nitelendiren Sachs, bunların Pakistan’ın en popüler siyasi figürünün geri dönüşünü engellemek için tasarlandığını dile getirdi.

Peki tüm bunlar, Gazze için neden önemli? Çünkü Han’ın görevden alınması, yolsuzluk veya yönetim başarısızlıklarıyla ilgili değildi. Gazze’yi bünyesine katmayı amaçlayan bölgesel mimarinin önündeki bir engeli ortadan kaldırmakla ilgiliydi. Han, İsrail’in Pakistan ile normalleşmesi önünde duran isimdi. Filistin’in egemenliğinin pazarlık konusu olmadığını söylüyordu. Washington, Abu Dabi veya Tel Aviv’den kontrol edilemeyen, gerçekten bağımsız bir dış politika izliyordu. Epstein, onu 2018’de “tehlikeli” olarak nitelendirmişti. 2022’ye gelindiğinde, Epstein’in kurulmasına yardımcı olduğu ağlar, Han’ın gitmesine ihtiyaç duyacak noktaya gelmişti.

İmran Han ortadan kaldırıldıktan sonra Pakistan, artık katılmayı reddettiği sisteme entegre edilebilirdi.

Han Sonrası Pakistan: Direnişten Suç Ortaklığına

Ocak 2026’ya ışınlanalım. Han’ın devrilmesinin ardından iktidara gelen Başbakan Şahbaz Şerif, Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu’nda Trump’ın hazırladığı “Barış Kurulu” tüzüğünü imzaladı. Pakistan, Gazze’nin geleceğini denetlemek üzere kurulan çok taraflı anlaşmaya BAE ve diğer 24 ülkeyle birlikte imza attı. Donald Trump, ömür boyu başkanlık görevini üstlendi.

Bunun neyi temsil ettiğini düşünün. İmran Han, Filistin’de adalet sağlanmadığı sürece Pakistan’ın İsrail’i asla tanımayacağını açıktan dile getirmişti. Rejim değişikliğinden sonra onun yerine geçen hükümet, Pakistan’ı açıkça BAE-İsrail’in Gazze’yi kontrol etmesi için gerekli zemini hazırlayacak hukuki çerçeveye dâhil etti. Yetkililer, Pakistan’ın sadece insani yardım sağlayacağını, askeri güç göndermeyeceğini iddia ediyorlar. Ancak haftalardır ABD liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Gücü altında 3.500 Pakistan askerinin konuşlandırılacağına dair haberler dolaşıyor.

Bu birliklerin konuşlandırılıp konuşlandırılmamasının pek bir önemi yok. İmzanın kendisi suç ortaklığıdır. Pakistan, yeniden yapılanma kılıfına bürünmüş kurumsal sömürgeciliğe Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülke olarak gerekli meşruiyeti sağlıyor. Barış Kurulu’nun barışla bir alakası yok. Satır aralarını okumak gerek. Bu, örgütlü Filistin direnişini destekleyebilecek her türlü siyasi altyapıyı ortadan kaldırmak için kullanılan, “radikalleşmeyi önleme”, ekonomik entegrasyon ve idari kontrolle alakalı bir girişim.

Rejim değişikliği bağlamını anladığınızda, Pakistan’ın katılımı son derece mantıklı hale geliyor. ABD, Gazze operasyonlarına katılması için Pakistan ordusunun başkomutanı General Asım Münir’e muazzam bir baskı uyguladı. Pakistan, ekonomik olarak çaresiz durumda, Körfez kredilerine ve şartlı IMF kurtarma paketlerine bağımlı. Barış Kurulu’na katılarak Pakistan, Amerika’nın iyi niyetini, Körfez mali desteğini ve milyarlarca dolar değerindeki yeniden yapılanma sözleşmelerine erişimi güvence altına alıyor.

Ancak bunun bedeli, Han’ın temsil ettiği her şeye ihanet etmektir. Han, tam da bu düzenlemeyi reddedeceği için görevden alındı. Bağımsız dış politikası, Epstein’in kurmasına yardımcı olduğu ağlar tarafından oluşturulan bölgesel mimariyle bağdaşmıyordu. Han ortadan kaldırıldıktan sonra Pakistan, yakında BAE ve İsrail eliyle Gazze’de teşkil edilecek olan vekalet sistemine entegre edilmeye hazır hale geldi.

Bu, bir kaza ya da tesadüf değildi. Bu, belirli bir planlamanın, engelleri kaldırmaya yönelik çabaların ve hazırlanan planın uygulanmasının sonucuydu.

Kushner’ın Parası: Trump Ailesi Nasıl Satın Alındı?

Jared Kushner, Ocak 2021’de Trump hükümetinden ayrıldı. Ayrıldığı vakit özel sermaye şirketi yönetme konusunda hiçbir deneyime sahip değildi. Altı ay sonra, bir şekilde yeni kurduğu fon için 2 milyar dolarlık yatırım sağladı. Para, kendisine verdiği hizmetler karşılığında onu ödüllendirmek için her türden nedene sahip olan kaynaklardan gelmişti. Kendi danışmanları, fonu “her açıdan yetersiz” olarak nitelendirmelerine rağmen, para gene de akmaya devam etti.

Bu, bir yatırım değil, ödemeydi. Kushner, Beyaz Saray’daki görevi boyunca, Filistin’in egemenliğini tümüyle hiçe sayan İsrail ve Körfez ülkeleri arasındaki normalleşme anlaşmalarını ifade eden İbrahim Anlaşmaları’nın baş mimarıydı. Körfez otokratlarını savundu, büyük silah anlaşmalarının imzalanması için gerekli zemini hazırladı, Filistinlileri haklara sahip bir halk olarak değil, ekonomik entegrasyonun önünde bir engel olarak gören bir Ortadoğu politikası tasarladı.

Kushner, daha sonra İsrail-Filistin çatışmasını “bir emlak sorunu” olarak tanımladı ve iki devletli çözümü “çok kötü bir fikir” olarak nitelendirdi. “Emlak sorunu”. Bu ifade, bahsini ettiğimiz ağın Gazze’ye bakış açısını her yönüyle ortaya koyuyor: Adalete ihtiyaç duyan politik bir mesele değil de yönetilmeye ihtiyaç duyan bir kalkınma fırsatı. Kurtarılması gereken işgal altındaki bir bölge olarak değil, daha iyi yönetime ihtiyaç duyan, yeterince kullanılmayan bir arazi.

Kushner’ın aldığı paranın İsrail’in teknoloji yatırımlarına gittiği biliniyor. Bu da Körfez sermayesinin doğrudan İsrail şirketlerine akmasının belgelenmiş örneklerinden biri. Bu para, BAE-İsrail ittifakının teknolojik omurgasını oluşturan gözetleme ve savunma sanayilerine geri dönüyor. Bu, kapalı bir döngü: Amerikalı siyasetçilere ulaşma imkânı, Körfez yatırımlarını güvence altına alıyor, böylelikle İsrail teknolojisi finanse ediliyor, bu da bölge genelinde otoriter kontrolü mümkün kılıyor, neticede Amerika’daki siyasetçilere ulaşma imkânı konusunda daha fazla fırsat yaratıyor.

Bugün Kushner sahneye geri döndü, Gazze’yi ele geçirmek için pozisyon alan Körfez ülkelerinden gelen milyarlarca doları elinde tutarken, Trump’a Ortadoğu politikası konusunda danışmanlık yapıyor. Çıkar çatışmaları birer hata değil. Tüm sistemin kendisi.

İbrahim Anlaşmaları: Filistin’i Silmek Her Zaman Amaçtı

İbrahim Anlaşmaları, İsrail ve Arap devletleri arasında imza edilecek tarihi barış anlaşmaları olarak lanse edildi. Bu, bir pazarlama metni. Gerçekte temsil ettikleri ise Epstein’in en az 2013’ten beri kurduğu istihbarat ve ekonomi ağlarının resmileştirilmesiydi; bu ağlar, Filistinlileri kendi gelecekleri açısından önemsiz hale getiren bölgesel bir yapı oluşturdular.

Trump’ın 2020’de İbrahim Anlaşmaları süreciyle birlikte açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması” bir barış planı değildi. Kâğıt üzerinde bir ilhak planıydı. Plan, İsrail kontrolündeki Batı Şeria’nın yüzde 87’sinin doğrudan İsrail tarafından ilhak edilmesini öngörüyordu. Filistinlilere, askeri güçten yoksun, hava sahası veya sınırları üzerinde kontrolü olmayan, elektromanyetik spektrumu kontrol edemeyen, İsrail’in onayı olmadan anlaşma yapma hakkı bulunmayan bir “devlet” kalacaktı.

İsrail, Ürdün Vadisi ve tüm uluslararası geçiş noktaları üzerindeki güvenlik kontrolünü elinde tutacaktı. Filistin “devletinin” tamamen silahsızlanması ve her türlü direniş hareketini bastırması gerekecekti, bu da Filistinlilerin İsrail işgali için güvenlik hizmetleri sağlamasının beklendiği anlamına geliyordu. Kudüs’ün statüsü, İsrail kontrolünde kalacak, kutsal yerler ise Filistin değil, Ürdün tarafından yönetilecekti.

Bu, bir devlet kurma girişimi değildi. Bu, egemenlik söylemiyle ambalajlanmış bir güvenlik taşeronluğu, bir tür Bantustan yönetimiydi. Anlaşma, uluslararası pazarda satılamayacak kadar açık ve bariz bir şekilde sömürgeci olduğu için başarısız oldu. Ancak mantık ölmedi. Yeni biçimlere, daha sessiz düzenlemelere, yeniden yapılanma ve istikrara dair teknokratik bir dile dönüştü.

Bu mantık, şimdi Gazze’de, sivil yönetici olarak BAE, Müslüman meşruiyet sağlayıcı olarak Pakistan, çok taraflı bir tiyatro olarak Trump’ın Barış Kurulu aracılığıyla hayata geçiriliyor. Bu “yüzyılın anlaşması” denilen şeytan, insani yardım amaçlı müdahale kılıfı altında, arka kapıdan içeri sokuluyor.

Vekil Güç Modeli Olarak BAE: Test Edildi, Geliştirildi, Gazze İçin Hazır

Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’ye tarafsız bir insani yardım kuruluşu olarak girmiyor. İsrail’in bölgedeki en yetenekli vekil gücü, Gazze’nin tam da ihtiyaç duyduğu şeye yönelik özel olarak inşa edilmiş bir altyapıya sahip: görünür askeri konuşlandırma yerine paralı askerler ve gözetim yoluyla yönetilen işgal.

Birleşik Arap Emirlikleri, 2011’den beri, özellikle küçük nüfusu üzerinden, çok sayıda askerin konuşlandırılmasını politik açıdan imkânsız kılması sebebiyle, dünyanın en gelişmiş yabancı paralı asker güçlerinden birini kurdu. Blackwater şirketinin kurucusu Erik Prince’i 500 milyon dolardan fazla bir bütçeyle 800 kişilik bir yabancı tabur kurması için görevlendirdi. ABD’de yasal sorunlarla karşı karşıya kalan Prince, Abu Dabi’ye taşındı ve Kolombiyalı paralı askerleri işe aldı çünkü, iddiaya göre, Müslümanlarla savaşacak Müslümanlara güvenmiyordu.

Bu güçler, Yemen ve Libya’ya yayılmış durumda. Birçoğu, çöl arazisinin Yemen’e benzemesi sebebiyle özellikle seçilen, İsrail işgali altındaki Necef topraklarında eğitildi. BAE, çoğu çocuk olmak üzere, 15.000’den fazla Sudanlı paralı asker kullandı. İsrail ile doğrudan işbirliği yaparak, Sokotra, Perim ve Zukar gibi stratejik Yemen adalarında askeri üsler, radar sistemleri ve gözetleme altyapısı kurdu.

Bu, teori değil, belgelenmiş bir gerçek. İsrail ve BAE, Kızıldeniz ve Aden Körfezi boyunca ortak istihbarat altyapısı oluşturdu, küresel ticareti yöneten deniz geçiş noktalarını kontrol altına almak için ortaklaşa hareket etti. BAE, Yemen’deki Güney Geçiş Konseyi’ni özellikle önemli limanlar ve Babülmendep Boğazı üzerinde kontrol sağlamak için destekledi.

Gözetleme boyutunda da önemli adımlar atıldı. Pegasus casus yazılımının arkasındaki İsrail şirketi NSO Group, İsrail Savunma Bakanlığı’nın açık onayıyla teknolojisini BAE’ye sattı. Pegasus, BAE yetkililerinin telefonunu ele geçirmesinin ardından hapse atılan BAE’li aktivist Ahmed Mansur da dâhil olmak üzere, bölge genelinde muhaliflere, gazetecilere ve insan hakları aktivistlerine karşı kullanıldı. Bu ortak gözetleme kapasitesi, İsrail-BAE ittifakının entegre istihbarat, koordineli baskı, birleşik kontrolden müteşekkil teknolojik çekirdeğini oluşturuyor.

Şimdi bu altyapının tamamının Gazze’ye uygulandığını hayal edin. BAE güçleri sahada güvenliği sağlıyor. İsrailli yükleniciler, her tedarik zincirini kontrol ediyor. Amerikan özel askeri şirketleri operasyonel koruma sağlıyor. Gözetleme sistemleri, her iletişimi, her hareketi, her işlemi izliyor.

Bu, bir yeniden yapılanma değil. Bu, esir alınmış bir halkın tümüyle güvenli bir yapıya kavuşturulması, Gazze’nin görünürde İsrail askerinin varlığına ihtiyaç duymayan teknokratik işgal için bir prototipe dönüştürülmesidir.

Güzergâh Şimdi Daha da Net: Her Parça Yerli Yerinde

Bir kere gördükten sonra, artık görmezden gelemezsiniz. Mimarinin oluşum süreci tamamlandı:

2013-2019: Epstein, İsrail istihbaratını BAE’nin ekonomik ve siyasi gücüyle bağlayan gizli ağlar kurdu, Barak ile DP World liderliği arasında kritik toplantılara aracılık etti, Muhammed bin Zeyid’e erişim imkânı sundu, Mossad bağlantılı bir aracı olarak faaliyet yürüttü.

2018: İmran Han’ı “Erdoğan, Hameney, Şi veya Putin’den çok daha büyük bir tehdit” olarak tanımlayan Epstein onu, nükleer silaha sahip popülizmi ve gerçek bağımsızlığa olan bağlılığı nedeniyle bir engel olarak tanımladı.

2020: İbrahim Anlaşmaları, Epstein’in yıllar içinde gizlice inşa ettiği, Kushner’ın mimarı, Trump’ın ise icradan sorumlu görevlisi olduğu İsrail-BAE ittifakını resmiyete kavuşturdu. Yüzyılın Anlaşması, Filistin’in devletleşme kılıfı altında ilhakını önerdi, ancak amacını açıktan dile getirdiği için başarısız oldu.

2021: Kushner, Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra eline 2 milyar dolar geçti. Böylelikle BAE-İsrail çıkarlarına hizmet eden bölgesel yeniden yapılanma sürecinin inşasında oynadığı rolünü paraya tahvil etti.

Şubat 2022: Ukrayna işgali başlarken Han, Moskova’da Putin'i ziyaret ederek bağımsız dış politikasını ve Filistinlilerle dayanışmasını daha da güçlendirdi; bu da onu oluşmakta olan düzenle uyuşmayan biri haline getirdi.

Mart 2022: ABD Dışişleri Bakanlığı, sızdırılan gizli bir belgede ortaya konulduğu biçimiyle, Han’ın görevden alınmaması halinde Pakistan’ı açıktan tehdit etti. Bu, tehdit, Han’ın görevden alınmasının ardında Amerikan müdahalesinin olduğunun kanıtıydı.

Nisan 2022: Han, Amerikan baskısı altında Pakistan ordusu tarafından düzenlenen güvensizlik oylamasıyla görevden alındı. Pakistan tarihinde bu türden bir mekanizmayla görevden uzaklaştırılan ilk başbakan oldu.

Ocak 2026: Han sonrası Pakistan, Gazze’yi denetlemek üzere BAE çerçevesine katılarak Barış Kurulu anlaşmasını imzaladı, Han’ın müzakere edilemez” dediği, Filistin yanlısı taahhütlerden vazgeçti.

Şubat 2026: İsrail medyası, BAE’nin, İsrail’in desteği ve Amerika’nın koordinasyonuyla, Gazze’nin tümüyle siviller tarafından ele geçirilmesi konusunda görüşmeler yürüttüğünü ve anlaşma taslaklarının aralarında dolaştırıldığı haberini yaptı.

Bu, tesadüfen bir araya gelen, birbiriyle ilgisiz olaylar dizisi değil. Bu, sistematik bir şekilde engellerin kaldırılması ve ardından uygulamaya geçilmesidir. Han’ın ortadan kaldırılması gerekiyordu çünkü o, Gazze’nin BAE-İsrail kontrolüne geçmesi karşısında muhalefeti harekete geçirebilecek türden bağımsız bir Müslüman liderliği temsil ediyordu. Rejim değişikliği yoluyla görevden alındıktan sonra Pakistan, katılmayı reddettiği çerçeveye entegre edilmeye hazır hale geldi.

Epstein’in İsrail istihbaratını BAE gücüyle birleştirmek için kurduğu ağlar, hedeflerine ulaştı: Gazze’yi bir direniş bölgesinden, bağımsız liderleri ortadan kaldırılmış, Müslümanların çoğunlukta olduğu devletlerin meşrulaştırdığı, gözetleme ve paralı asker güçleriyle güvence altına alınan, İsrail’e ait her türden izin üzerini örten Körfez’deki vekillerce yönetilen bir lojistik merkezine dönüştürdü. Trump’ın Barış Kurulu, farklı ülkelerin sürece dâhil edildiği sahneyi teşkil etti. Kushner’ın milyarları, Trump ailesinin işbirliğini ve erişimini güvence altına alıyor. Pakistan’ın imzası, engel ortadan kaldırıldıktan sonra İslami meşruiyeti sağlıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin yönetimi ele geçirmesi, askeri işgali sivil yönetime dönüştürerek, geçici olması gerekeni kalıcı hale getiriyor, egemenliği ortadan kaldırırken yeniden yapılanma söylemini koruyor.

Sırada Ne Var: Fetih Olmadan Yok Etme Modeli

Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’nin sivil kontrolünü ele geçirdiğinde ki ortada, bunun olup olmayacağından ziyade, ne zaman olacağı sorusunu sormamıza neden olacak emareler var, bu kontrol, işgal olarak nitelendirilmeyecek. Uluslararası medya, bunu istikrara kavuşturma, pragmatik yeniden yapılanma, insani bir gereklilik olarak pazarlayacak. Piyasa açılışları, yatırım duyuruları, altyapı projeleri hakkında ışıltılı haberlere rastlayacağız. Basın bültenlerinde iş yaratma ve ekonomik kalkınmaya vurgu yapılacak.

Dile getirilmeyecek olan şey ise kalıcılıktır. BAE’nin yüklenicileri, tedarik zincirlerine yerleştikten, BAE güvenlik güçleri, operasyonel kontrolü sağladıktan, gözetim altyapısı halkı izlemeye başladıktan sonra, Gazze, asla gerçek egemenliğini geri kazanamayacaktır. Yönetilen bir bölge olarak varlığını sürdürecek, ekonomik açıdan Körfez sermayesine bağımlı olacak, güvenliği Abu Dabi’ye bağlı yabancı paralı askerlere devredilecek, direnişi terörizm olarak tanımlayan Barış Kurulu eliyle politik düzlemde etkisiz hale getirilecektir.

Filistinliler, Yüzyılın Anlaşması’nda yer alan aynı yanlış seçimle karşı karşıya kalacaklar: vekalet yönetimini kabul etmek ya da kuşatma altında kalmak. Her türden örgütlü direniş, terörizm olarak tasnif edilecek, İsrail istihbaratının desteğiyle BAE güçleri eliyle ezilecek. Gerçek egemenlik talepleri, gerçekçi olmayan, radikal ve nihayet istikrarı getiren pragmatik çözümün önündeki engeller olarak redde tabi tutulacaklardır.

Gazze haberlerinden yorulmuş, artık başka konulara geçmek isteyen uluslararası toplum, bu sonucu mevcut en iyi seçenek olarak görüp kabul edecektir.

Epstein’in ağlarının mümkün kıldığı gelecek budur. Kushner’ın milyarlarca dolarının satın alınmasına yardımcı olduğu gelecek budur. İbrahim Anlaşmaları’nın mümkün kılmak için tasarlandığı gelecek budur. Yolun açılması için İmran Han’ın görevden alınmasını gerektiren gelecek budur. Pakistan, engeli ortadan kaldırıldıktan sonra, Barış Kurulu’na imza atarak bu geleceğe meşruiyet kazandırmaktadır.

Gelgelelim, bu türden adımlar Gazze’nin ötesini etkileyecek. Bu modelin uygulanabilir olduğu görülünce, işgalin “yönetim” olarak yeniden adlandırılabileceği, egemenliğin ekonomik bağımlılık yoluyla ortadan kaldırılabileceği, direnişin görünür askeri güç yerine gözetim ve paralı askerler aracılığıyla yönetilebileceği ispatlandığında, model her yerde uygulanacaktır.

Batı Şeria. Güney Lübnan. Direniş hareketlerinin var olduğu, bağımsız liderliğin inşa edilmiş bölgesel yapıyı tehdit ettiği her yerde model devreye sokulacak. Halkın tecrit edilebildiği, kuşatılabildiği, ardından sürekli acı çekmek ile vekiller aracılığıyla teknokratik kontrolü kabul etmek arasında seçim yapma şansının sunulduğu her yerde, model tesis edilecek.

Bu, sadece Filistin’in meselesi değil. Bu, yirmi birinci yüzyılda egemenliğin altyapısıyla ilgili. Epstein gibi istihbarat görevlileri ağları kuruyor, Muhammed bin Zeyid gibi otokratlar sermaye ve güç temin ediyorlar, Kushner gibi oportünistler siyasetçilere erişme imkânını paraya tahvil ediyorlar, Erik Prince gibi paralı askerler, operasyonel kapasiteyi oluşturuyorlar, İmran Han gibi engeller, işbirliği yapılamadıkları zaman rejim değişikliğiyle ortadan kaldırılıyorlar, Pakistan gibi devletler, bağımsız liderleri sistematik olarak ortadan kaldırıldıktan sonra meşruiyet kazanıyorlar.

Güzergâh tamamlandı. Altyapı işler durumda. Engeller kaldırıldı. Gazze, egemenliğin dünyanın görüp mahkûm edeceği askeri fetih değil, idari yapıların ele geçirilmesi, ekonomik bağımlılık ve çok taraflı anlaşmalar aracılığıyla nasıl ortadan kaldırıldığının, kalıcı esaret zincirleri yüzeyin altında şangırdarken, yüzeyde nasıl bir tiyatro sahnesinin kurulduğunun kanıtıdır.

Onların parmak izleri her yanda, yeter ki siz nereye bakacağınızı bilin. Tüm izler, on beş yıldır planlanan aynı nihai hedefe işaret ediyor.

Frame The Globe
3 Şubat 2026
Kaynak

Medusa’nın Cruise Gemisi

Küçük burjuvazinin proletarya adına, onun yerine konuşmasına izin verilmemelidir. Bu konuya verilecek somut örnek Başaran Aksu, diğeri Kemal Okuyan’dır. İlki, işçi sınıfının partiyle; ikincisi partinin işçi sınıfıyla ilişkisindeki kopukluktur. İkisi de aynı madalyonun iki yüzüdür. TKP ve Devrimci Yol, bu ülkede devrim ve sosyalizm olmasın diye vardır.

Meydan Okuyan’ın Epstein belgelerine yönelik ilk tepkisi şudur: “Bu belgeler yüzünden burjuvazinin itibarının zedelenmesine izin verilmemelidir. Sonuçta tek siyasetimiz, onun devrimine, cumhuriyetine ve ülkesine bekçilik yapmaktan ibarettir.”

“İşçi sınıfının devirmek zorunda olduğu sömürücü sınıfa itibar verdiğini”, “ona siyasi-ideolojik anlam yüklediğini” söyleyen Kemal Okuyan aslında küçük burjuvazi adına konuşuyor. İşçi sınıfının böyle bir itibarı verdiğinden, anlamı yüklediğinden haberi yok! Okuyan, sınıfı Samsun’a doğru yola çıkmış geminin kaptanı benim diye kandırmaya çalışıyor. İşçi sınıfı adına konuşan küçük burjuva Okuyan, dilinin altındaki baklayı çıkartıyor. Tek siyasetinin burjuvazinin itibarı, siyasi-ideolojik anlamı olduğunu söylüyor. Samsun’dan Ankara’ya uzanan yolu yeniden yazayım derken, o yola teslim oluyor.

O yolda yürüyen Kemal Okuyan, “aslında tanısan seversin burjuvaları” diyen zengin dostlara sahip bir isimdir. Bir parti konferansı öncesi yöneticilerin özgeçmişini yazarken kendisi de dâhil tüm isimlerin mezun oldukları özel liseleri anan Okuyan, kazara içeri girmiş, ekibe katılmış düz lise mezunu bir ismin özgeçmişini yazarken nedense lise adını belirtmemiştir. Bu açıdan, Kemal Okuyan, işçi sınıfının değil, Epstein belgelerinde geçen, Epstein’e mektup yazıp yardım isteyen, muhafazakâr İslam karşısında destek talep eden Robert Koleji yöneticisinin yoldaşıdır.

Başaran Aksu ise sahte bir anarko-sendikacılıkla, partiyle sınıf arasındaki bağı küçük burjuvazi adına kopartmayı “işçi önderliği” sanan bir isimdir. Aksu, Epstein belgelerinin birkaç “aşağılık holdingci şerefsiz”in varlığıyla ilgili bir şey olduğunu söylüyor. Her şeyi zenginlerin kârından pay almaya indirgiyor. Tüm pratiğini bu sığ anarşizme ve sendikalizme hapsediyor. Lenin’e küfrediyor. Onun sosyal medyasında kullandığı gevşek, lakayıt dil, işçiliği ve işçi sınıfını küçümsemesinin sonucu.

Esasında bu iki isim şahsında küçük burjuvazinin siyasi-ideolojik kavgasına tanıklık ediyoruz. Biri, burjuvaziye yönelik haseti, diğeri proletaryaya yönelik nefreti örgütlemeye çalışıyor. İkisi de “Adı Tuncay soyadı Özilhan, Allah değil ya!” diye bağıran işçinin iradesini kırmak, güç biriktirmesine, iktidarı almasına mani olmak için uğraşıyor.

Kemal Okuyan, burjuvazinin itibarı için çalışmaya, ona anlam yüklemeye mecburdur. O, ancak “patronların ensesinde” olabilir. Kuyruğuna tutunabilir. Dev dalgalardan ve fırtınalardan korkan küçük burjuvaziye sakin ve huzurlu cruise gemisi seyahati vaat edebilir. Bandırma vapurundaki kavgaya bile alan açamaz. Perinçek’in o kanadı tutma görevini devralmıştır. Liberalizm adına milli itiraz dahi susturulmalıdır.

TKP’nin burjuvazinin durumsal marazlarına, sapmalarına, tercihlerine ve hatalarına karşı burjuva idealleri korumaktan başka bir işi yoktur. Ancak kendi cruise gemisine çağırır, burjuvazi ve iktidarıyla dövüşecek halk ordusuna çağıramaz.

Partisini çeşitli olaylarda devlet güçleriyle çatışmaktan kaçınmakla ya da Okuyan’ı hiç gözaltına alınmamış olmakla eleştirmenin anlamı yoktur. Çünkü partisi de Okuyan da zaten bu imajı pazarlamakta, kendisini bu imkânı sunan özne olarak takdim etmektedir. “Hırçın dalgalardan korkuyorsanız, bizim gemiye binin”den başka bir şey söyleyemez. O huzuru ve güveni satar. Turizm şirketi olarak TKP, bu tür şirketlerin ideolojisi uyarınca hareket eder. “Hem çok yer gezeyim hem de o yerlerin avamıyla, pisliğiyle temas etmeyeyim” diyen akla seslenir. Gemisi, bu akıl içindir.

En fırtınalı dönemde partisini CHP limanına demirleyen kendisidir. Ama bir beden analojisiyle “Dem ve CHP virüslerinden kurtulacağız” demek de ona düşer. Burada fırtınalı havada ilerleyen iki partiden dökülecek, sorumluluk almak istemeyenleri toplamaya taliptir.

“Virüs” demişken, Epstein belgelerine de yansıyan pandemi simülasyonunda efendilerin yanına elde tuzluk ilk koşan kişi de Kemal Okuyan’dır. “Bilim ve yurttaşlık” adına tekellere ve sermayeye uşaklık etmeyi komünistlik olarak yutturmayı bilmiştir. Ama sonra “muazzam bir servet transferi yaşandı” diyen de kendisidir. Oysa partisi, o transferi seyretmiş, çilesini çekenleri oyalamıştır.

Bu beceri, CEO’su olduğu, parti ismi taşıyan şirketin turizm sahasında yürüttüğü faaliyetlerin bir neticesidir. Cruise gemisini de içerideki programları da satmayı o şirket üzerinden öğrenmiştir.

Doksanların sonunda partiden ayrılan bir arkadaşa neden ayrıldığını sorduğumuzda, şu cevabı veriyordu: “Partinin bir iç yayını var. Çarklı çekiçli. Derginin bir sayısında ‘proletarya toplumu bölüyor. Bizim tüm toplumu görmemiz, tüm topluma seslenmemiz, toplumsallaşmamız lazım’ deniliyordu. Diğer bir yazıda ise ‘Kemalistleri, emekli bürokratları, CHP’li devlet memurlarını örgütlemek gerektiğinden’ söz ediliyordu. İlk şart ikinci şartla bağlantılıydı. Parti, ilk başta taktığı komünist devrimci maskesini çıkartıp attı. Her şeyin yalan olduğunu gördüm. Ayrıldım.”

Bu tanıklık, yaklaşık otuz yılda değişen bir şey olmadığını göstermektedir. Hâlâ Ergenekon subayı peşinde koşulmakta, CHP istepnesi imal edilmektedir.  CHP karşısında duyulan hayal kırıklığı örgütlenip tekrar o kanala akıtılmaktadır. Epstein belgelerinde yansıyan burjuvazinin kurduğu cumhuriyet de devlet de ülke de savunulmalıdır.

Bunların yetiştirmesi olan küçük burjuva sosyalizm nokta org sitesi de yirmi yıl önce şeflerini (Zeki Tombak) “küçük burjuvasınız” diye eleştirebilmek için bizim yazılarımızı kullanıyordu. Sonra bu gençler, küçük burjuva oldular. Bu sefer de “küçük burjuvaya çok saldırıyorsun” demeye başladılar. Bugün komplolar karşısında arınık, saf, huzurlu bir cumhuriyet ve devlet varmış gibi yapıp, bunlar için gerçeği teorilerinin önünde diz çöktürmeye çalışıyorlar. Vaktiyle burjuvazinin emriyle gidip Hristiyanlık eğitimi almış Aytunç Altındal’ın veya Amerika’da eğitim almış Yalçın Küçük’ün iki cümlesi etrafında dünyayı tavaf ettiriyorlar. Güveni zedeleyen burjuvalara; huzuru bozan proleterlere mesafe koyma çabası içerisinde, ömür tüketiyorlar.

1 Şubat’taki gemili etkinlik, rotayı ele veriyor. Huzur ve güvene çağrı, bundan sonra önerilecek siyaset konusunda çok şey söylüyor. Bu zamana kadar İstanbul’da etkinlik düzenleyen partinin Ankara tercihi, ülkedeki burjuva siyasetinin zorunlu rotasının bir sonucudur. DİSK, Ankara’ya dümen kırmıştır. “Başkentimiz”de komünizmin bayrağı dalgalandırılmalıdır. Türkiye adına, o olarak konuşulmalıdır. Mustafa Kemal’in resmi TKF’si, devlet katında resmi bir büroya kavuşmalıdır. Bu parti, Epstein belgelerine göz atıp sıvışır. Tekellerin ve devletlerin işret âlemlerine hizmet eden otelde çalışırken ölen işçi gencin intikamı için “şu otelin önünde eylem yapalım, gerekirse onu ateşe verelim” cümlesi, kimsenin aklına gelmez. Bu sınıf kini, hiçbirisinde yoktur. Bu tür örgütler, sınıf kini olmasın, “ipsiz sapsızlar, kafası karışıklar, gürültücüler, patavatsızlar, kaba insanlar” siyasette kendilerine yer bulmasın diye vardırlar.

Bu anlamda Kemal Okuyan, Başaran Aksu ve Nevşin Mengü, verdikleri tepki açısından yan yanadır. Hepsi de kıymetli ve muteber burjuvazilerinin pisliklerinin ortalığa saçılmasına kızmış, perde gerisindeki gücü korumanın telaşına düşmüştür. O işret âlemleriyle irtibatlı olan Koç ailesinin öz evladını TKP’nin danışma kuruluna alan Okuyan, belgelerin üzerini örtmeye mecburdur. O evlat, Kıbrıs’ta görevdeyken faşistlerle birlikte Rum avlıyor, sosyalist gençlerle ilgili rapor hazırlıyordu. Başaran Aksu, seksenlerde porno dergiler çıkartan yoldaşlarına, şirket kurup işçileri sömüren yoldaşlarına, kültür-sanat piyasası üzerinden burjuvaziye uşaklık eden yoldaşlarına tek laf etmedi. Çerkezoğlu gibileri başa getiren kendileri, onları eleştirme hakkına ipotek koyanlar da kendileri. 

TKP’nin tek siyaseti, burjuva devrimine ve cumhuriyetine bekçilik yapmaktır. Bu tür örgütler, “dangalak, şerefsiz ve ahlaksız üç beş burjuva” yüzünden devrim ve cumhuriyet kirlenmesin diye vardırlar. O devrim ki Antalya-İzmir hattında yasal ve yasa dışı ticaret yapan zenginlerin partilerinin, balolarının gizlenmesi için her yana yayılmasıdır. O cumhuriyet ki dümdüz edilen Dersim’deki küçük kızların ağalara paşalara peşkeş çekilmesidir. TKP, tüm bu pratiğe onay ve destek vermektedir. Neticede burjuvaziyle burjuva, proletaryayla işçi, farklı şeylerdir. İlki savunulmalı, ikincisine ilerlemecilik ve aydınlanmacılık adına düşman olunmalıdır.

Lenin, tüm topluma seslenenlerin oportünist küçük burjuvalar olduğunu söyler. Toplumu proletarya devrimi ve iktidarı üzerinden bölen, kendi bütünleyici hattını ören parti iradesine küfredenleri her daim eleştirmiştir. 

Bugün Lenin, Lenin maskesi takmış oportünistlerin ve reformistlerin oyuncağıdır. Bu oportünistlere göre Lenin, “Ekim Devrimi’ni Şubat Devrimi’ni bir üst level’a taşımak için yapmıştır.” Şubat Devrimi ve ardındaki iradeyle dövüşmüş, onlara hasım olamaz. Burjuvaziye karşı çıkan bir Lenin, bugün gericidir. Bu açıdan Lenin, burjuvaziye alan açan Şubat Devrimi’ne sahip çıkmış, eksikleri gidermiş, çapakları almış, temize çekmiş olmalıdır. Bu anlayış, Ekim Devrimi’ne düşmandır.

Bu açıdan, toplam TKP tarihine “Menşevik” demenin anlamı yoktur. Menşevizmin tarihi, en azından devrime ve sosyalizme dair kısıtlı bir teoriye ve pratiğe sahiptir. TKP tarihi, Mustafa Kemal’in “komünist hareket ordunun emrinde olsun” talimatının ürünüdür. Mustafa Suphi çizgisine ihanettir. Bu düzlemde sol, devletin ve sermayenin kendisine açtığı tezgâhlara put gibi tapmaktan başka bir şey yapamaz.

* * *

1929’da bugünün solcularının put bildikleri cumhuriyetin ve devrimin şairi Yakup Kadri, “beşeriyet gibi ipsiz sapsız, beşeriyet gibi karışık, beşeriyet gibi gürültücü, patavatsız, kaba” bulduğu Nâzım Hikmet’i eleştirir. Nâzım, verdiği cevapta şunu söyler:

“Behey! Kara maça bey!
Halka ahmak diyen sensin.
Halkın soyulmuş derisinden
sırtına frak giyen sensin.
Yala bal tutan beş parmağını
beş çürük muz gibi,
homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.”

Bugün TİP, ÖDP ve TKP, kara maça beylerinin, sırtlarında halkın soyulmuş derisinden frak bulunanların, çürük muz gibi parmaklarını yalayanların partileridir. Proletarya adına konuşan küçük burjuva, aslında asaletten anlayanlar adına konuşuyordur. Bu burjuvaziyi muteber gören, ona anlam ve değer yükleyen söz ve dil, reddedilmelidir.

Eren Balkır
3 Şubat 2026

03 Şubat 2026

Epstein Adasına Giden Yolun Taşları Nasıl Döşendi?

1935 yılında New Jersey’de doğan Dr. Judith Reisman, 1966 yılına gelene kadar sıradan bir hayat sürer. Fakat o yıl hayatını baştan sonra değiştirecek bir olay yaşar. 10 yaşındaki kızı tecavüze uğrar. Kızı ağır bir depresyona girer, kimselere söyleyemezler.

Sonunda bir gün Reisman, Maryland’de oturan, kendi ifadesiyle “kibar ve anaç” bir kadın olan teyzesini arar. Olayı anlatır. Teyzesinin cevabı onu şoke eder: “Belki kızın kendisi istemiştir. Biliyorsun, çocukların doğumlarından itibaren cinsel arzuları vardır.” Reisman, bu cevaba sadece “Hayır, hayır!” diyebilir.

Sonra kendi ifadesiyle “liberal” biri olan Berkeley’deki arkadaşı Carole’ü arar, durumu ona anlatır. Teyzesinden aldığı cevabın neredeyse aynısını alır. Birbirlerini tanımayan, farklı yerlerde yaşayan ve farklı görüşlere sahip iki kişinin benzer cevaplar vermesi Reisman’ı sersemletir. Fakat o farkında olmasa da bu iki cevaba da kaynaklık eden bir kültür ABD’de çoktan kök salmaya başlamıştır. Bu arada kızı birkaç yıl sonra beyin anevrizmasından ölür.

Reisman, bu kültürel kaynağın ne olduğunu Galler’de katıldığı bir sempozyumda öğrenecektir: Alfred Kinsey ismiyle o yıllarda tanışır ve hayatını 2021’de 86 yaşında ölünceye kadar Kinsey’nin mimarı olduğu “cinsel devrim” ile mücadeleye adar. Fakat bu mücadelenin ona bedeli vardır: Hakkında kampanya başlatılır, baskı ve linçe maruz kalır. Sebebi açıktır: Kinsey’nin “bilimsel” çalışmalarının üstüne kurulmuş (şimdi artık ona ihtiyaçları yok tabii ki) devasa bir endüstri vardır. Bu endüstri, “bilim”, “siyaset”, “hukuk” ve “ekonomi” tarafından korunmaktadır.

Nitekim Time dergisi, Ağustos 1953’te Kinsey’yi kapağına taşımış, Hollywood ise ona olan şükran borcunu başrolünü Liam Neeson’ın oynadığı Kinsey filmiyle ödemiştir. Film Türkiye’de de gösterime girmiş, Sabah’ta çıkan bir yazı, filmi “bomba gibi bir film” olarak tanıtmıştır.

Reisman, Amerika’daki “devrimin” babası olan Alfred Kinsey’yi araştırmaya başlar. Tabii ki ilk karşılaştığı şey, bu devrime kaynaklık eden iki “bilimsel” araştırma raporudur. Bunlardan biri, 1948’de yazılmış olan “İnsan Erkeğinde Cinsel Davranış”, diğeri de, Epstein’in doğduğu yılda, 1953’te yayınlanmış olan “İnsan Dişisinde Cinsel Davranış” isimli kitaplardır.

Her iki araştırma da günümüz dünyasının “cinsiyet” ve “cinsellik” anlayışını radikal bir şekilde değiştirmiştir. Değiştirdiği ilk şey, ABD’deki “hukuk” sistemidir. Bununla birlikte, “playboy endüstrisi” olarak tanımlayabileceğimiz güçlü bir endüstrinin temelleri de bu araştırma raporlarına dayanarak atılacaktır. Buralara sonra geleceğiz. Reisman’ın hikâyesini anlatmaya devam edelim.

Reisman, bu kitapları bulur ve okumaya başlar. Okudukça çocuğunun başına gelenlerin neden “normal” görüldüğünü anlamaya başlar. Özellikle daha sonraları “Tablo 30-34 vakası” olarak bilinen sayfalara geldiğinde, başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hisseder. Tablo 31’e ilişkin bilgileri Sarah D. Goode’un 2011’de Palgrave McMillan yayınlarından çıkan kitabından aynen aktarıyorum:

“Tablo 31, ‘Ergenlik Öncesi Orgazm Yaşları: 317 erkek çocuğun gerçek gözlemine dayanmaktadır’ başlığını taşımaktadır. Bu tabloda 2 aylık bir bebek, 3 aylık iki bebek ve benzeri bebekler yer almaktadır. Toplamda, bu tabloda 1 yaşına kadar olan 28 bebeğe ait veriler bulunmaktadır ve bunlardan dokuzunda orgazm gözlemlendiği iddia edilmektedir. Ayrıca, 1 ile 4 yaş arası 49 çocuk; 5 ile 9 yaş arası 112 çocuk; 10 ile 12 yaş arası 115 çocuk ve 13 ile 14 yaş arası 13 çocuk daha bulunmaktadır. Tablodaki tüm çocuklar 15 yaşın altındadır.”

Reisman gözlerine inanamaz. Kinsey ve araştırmaları üzerine yazılmış ne bulduysa okumaya başlar. Okudukça hayreti daha fazla artar çünkü kimse, “Tablo 30-34”ten söz etmemektedir. Şöyle der Reisman: "Kinsey’yle ilgili yüzlerce pozitif makale okudum ama hiçbir yerde bu tablo ve grafiklerle ilgili en küçük bir eleştiriye rastlamadım.”

Reisman, raporların üstüne gittikçe bir şeyi daha fark eder: Kinsey’nin araştırmaları “fake” bulgular ve “oynanmış” örneklemler üzerine inşa edilmiştir. Reisman şöyle demektedir: “Kinsey’nin ekibi, 18 bin kişi içinden sadece 4.500 kişiyi kullandı. Erkek örnekleminin üçte birinden fazlası (1.400 kişi) da zaten cinsel suçlar işlemişti.”

Buna rağmen “bilim dünyası” bu raporları bağrına basmıştır. Ne var ki her şey olup bittikten sonra meşhur tıp dergisi Lancet, 1991 Mart sayısındaki “Really, Dr. Kinsey” (“Gerçekten mi, Dr. Kinsey?”) yazısında bunu itiraf edecek, Kinsey’nin verilerini sadece güvenilmez değil, aynı zamanda etik dışı ve kriminal bir rapor olarak değerlendirecektir.

Notre Dame Üniversitesi Anayasa Hukuku Profesörü Dr. Charles Rice da aynı fikirdedir:

“[...] uydurma, ideolojik güdümlü ve yanıltıcı. Bu araştırmaya itibar eden herhangi bir yargıç, yasa koyucu veya diğer kamu görevlisi, görevi kötüye kullanma ve sorumluluktan kaçınma suçundan sorumludur.”

Kinsey’nin raporu yayınlandığı yıllarda ABD’de deprem etkisi yapar. Televizyonlar, dergiler, gazeteler raporun sonuçlarını “bilimsel” sonuçlar olarak duyurur. Hatta Kinsey adına şarkılar yapılır. Popüler kültür, var gücüyle Kinsey’nin arkasındadır. Sadece ABD’de 275 bin kopyası satılır. Raporlar (Türkçe dâhil) 30 dile çevrilir ve toplamda 750 bin satar.

Fakat raporda ilginç bir ayrıntı daha vardır. Kinsey, Rockefeller Vakfı tarafından desteklenmiştir. 1948’de yayınlanan rapora vakfın Tıp Bilimleri Direktörü Alan Gregg bir önsöz yazar: Kinsey’nin bulgularının bir bilim adamının bakış açısını yansıttığını; önyargı ve tabulardan bağımsız olarak ortaya konulduğunu vurgular.

Kinsey raporlarının ilk önemli etkisinin Amerikan hukuk sistemindeki yasaları değiştirmek olduğunu söylemiştim. Gerçekten de Amerikan geleneklerine aykırı görülen pek çok eylem, bu rapordan sonra yasallaştırılmıştır. Dr. Linda Jeffrey, Kinsey raporlarına dayanılarak, 52 cinsel suçun kaldırıldığını belirtmektedir. Frank Horack, 1950’de Illinois Law Review’de yayınlanan makalesinde bunu öngörmüştür:

“Kinsey Raporu’nun temel etkisi, hukukun uygulanması düzeyinde olacaktır. Polis memurları, savcılar, hakimler, denetimli serbestlik memurları ve cezaevleri müdürlerinin bireysel davaları değerlendirmek için ihtiyaç duydukları istatistiksel desteği sağlayacaktır. [...] Yetkililer onu okuyacak. Savunma avukatları ona atıfta bulunacak. Kanıt olarak sunulmasa bile, resmi işlemleri etkileyecektir.”

Nitekim, Horack’ın söylediği gerçekleşmiş, “Model Penal Code” [“Ceza Kanunu Modeli”] denilen çalışmayla Amerikan ceza sistemi Kinsey raporları temel alınarak 1962’de değiştirilmiştir. Dr. Linda Jeffrey şöyle yazar:

“Amerikan Hukuk Enstitüsü’nün (ALI) yasama organlarına ve avukatlara önerdiği ceza hukuku reformları, 1960-1980 yılları arasında büyük ölçüde benimsendi ve Kinsey’nin anormal cinsel davranışlarının Amerikan çocuklarına cinsel eğitim yoluyla öğretilmesine izin verdi.”

Kinsey’nin biyografisini yazan Jonathan Gathorne-Hardy de Kinsey’nin etkisinin hem ABD hem de Britanya hukuk sisteminde belirleyici olduğunu belirtir.

Bu arada, Amerikan ceza sisteminin değiştirilirken de dikkate alınması gereken bir detay vardır. ABD hukuk sistemi de Rockefeller Vakfı’nın desteğiyle değişmiştir. Buna sadece “destek” demek, vakfın rolünü anlatmaya yetmeyebilir. Daniel Butler Friedman, 2009’da Harvard Civil Rights-Civil Liberties Law Review [“Harvard Yurttaş Hakları-Temel Haklar Hukuku Eleştiri Dergisi”] dergisinde yayınlanan makalesinde bu rolü “sessiz devrim” olarak nitelendiriyor:

“Yüz yılı aşkın bir süredir, zengin aileler servetlerini özel vakıflar aracılığıyla Amerikan toplumunu yeniden şekillendirmek için kullanıyorlar, ancak hukuk üzerindeki muazzam etkileri hâlâ yeterince anlaşılmıyor.”

Friedman, 1962’de tamamlanan yeni ceza sisteminin Rockefeller’ın parasıyla gerçekleştirildiğini ama vakfın sadece para vermediğini, Amerikan ceza sistemi değişikliğini “denetlediğini” ve “yönettiğini” belirtir. Friedman, Rockefeller’ın rolünü neden “sessiz devrim” olarak tanımladığını ise şöyle açıklıyor: “Ülkede büyük bir dönüşüm gerçekleştireceklerdi ama kendi rolleri neredeyse tamamen görünmez olacaktı.”

Nitekim öyle de olmuştur.

Hukukun değiştirilmesiyle birlikte, kültür de değişir. Her yeri “playboy endüstrisi”nin ürünleri kaplamaya başlar. Derginin ilk sayısı, ikinci raporun hemen ardından, 1953’te yayınlanır. Nitekim, bu endüstrinin kurucusu Hugh Hefner, bunun gerçekleşebilmiş olmasını Kinsey raporlarına bağlar.

Dr. Reisman, bu endüstrinin pedofilinin “legal” ve “popüler” kaynağını oluşturduğunu düşünür ve bu derginin 1953-1984 arasında yayınlanmış sayılarını incelediği bir araştırma yayınlar. 1986’da yayınlanan araştırmanın sonuçlarına göre dergi, karikatür ve görsellerde 4 bin 656 çocuğu istismar etmiştir. Dergi, sadece 1971 yılında 187 çocuğun fotoğrafını yayınlamıştır, sayı başına 16 çocuk.

1994’te Reisman’a karşı bu araştırmadan dolayı dava açılır, davayı Reisman kazanır. Fakat Reisman’ın araştırması, bilim dünyasında “güvenilir” bulunmaz, şiddetli eleştirilere maruz kalır. Hakkında kampanya başlatılır. New York Times ve benzeri gazeteler araştırmayı aktarırken bu “güvenilmezliği” vurgulayarak aktarır.

1970’li yılların sonuna gelindiğinde hukuk, bilim, sermaye ve popüler kültürün etkileşimiyle yaygınlaşan “cinsel devrim” kurumsallaşmaya başlar. Çocuklarla ilişkiyi savunan ilk “STK”, 1978’de NAMBLA ismiyle Amerika’da kurulur. NAMBLA, BM’de danışmanlık statüsü bulunan ILGA isimli çatı kuruluşun bir üyesi olur. ILGA’nın statüsü 1993’e kadar devam eder. Bünyesinde “pedofilik” kuruluşları bulundurduğu için üyeliği askıya alınır. ILGA, 2002 ve 2006 yıllarında tekrar BM’ye başvurur. Peşinden başka STK’lar da kurulur.

2006 yılında ise çocuklarla ilişkiyi savunan ilk siyasal parti, Hollanda’da PNVD ismiyle kurulur. Parti’nin kapatılması için başvuruda bulunulur ancak Lahey bölge mahkemesi hâkimi H. Hofhuis, partiyi kapatmak için “yeterli delil” olmadığı için başvuruyu reddeder. Seçimlere girecek kadar imza toplayamayan parti, 2010 yılında kapanır ancak 2020’de yeniden açılır. Aynı yıl BBC’nin aktardığı bir haberde, Parti’nin "Cinsel açıdan aktif olmak için yasal yaş sınırının kaldırılması” amacı taşıdığı belirtilmektedir.

Kuşkusuz aktardıklarımız hikâyenin bir kısmıdır. Fakat bu kadarı bile Epstein adasına giden yolun taşlarının bir günde döşenmediğini bize anlatır. Eğer ortada kurumsallaşmış ve küreselleşmiş bir pislik varsa bu pisliğe nefes aldıran, onun yaşamasına izin veren bir habitat da var demektir.

“Dünyayı bir grup sapık yönetiyor!” ifadesi doğrudur ama böylesine bir örgütlü kötülüğün dinamiklerini anlamaya yetmiyor. Bu sapıkların Epstein adasıyla kurduğu kültürel köprüleri, kanalları ve bağlantıları takip etmediğimiz takdirde bu dinamikler olduğu yerde kalacaktır. Bugün dünyamız, Kinsey’nin tetikçiliğini yaptığı bir kültürü yaşıyor.

Popüler kültüre, akademiye, bilime ve siyasete yön veren paradigmaya baktığımızda, dünyayı yöneten elitlerle kurulan işbirliklerine tanık olacağız; kimi zaman aktif, kimi zaman sessiz, kimi zaman da farkında olmadan kurulan bir işbirliği…

Kinsey’nin filminin çekildiği, onun yüceltildiği bir dünyadayız. Kinsey’nin dayattığı normların hukuka kaynaklık ettiği bir dünyadayız. Bu hukukun dünyaya örnek gösterildiği, herkesin hakkını oralarda aradığı bir dünyadayız. AB sözleşmelerine ram olmuş bir dünyadayız. Yeraltına değil yeraltıyla bağlantılı “legal” yollara bakmalıyız. Bu legalite, Epstein adasının faillerini cezalandıran değil, onları örten, koruyan ve kollayan bir legalitedir.

Herkesi son kareye kadar sessiz bırakan bir hegemonya var ettiler. Yaşadığımız sorunların kaynaklarını görmemizi engelleyen pek çok bariyerle çevriliyiz. Reisman, 1981’de bir kongrede Tablo 30-34’ü ele aldığı sunumunda yaşadığı bir olayı anlatır. Bu olay, hegemonik kültürün felç edici etkisini çok iyi örnekler, onunla bitireyim:

“Sunumumu kesip seyircilere baktım. Salon tamamen sessizliğe gömülmüştü. Sonunda uzun boylu, sarışın Nordik tipli birisi kalktı ve şöyle dedi: ‘Ben İsveçli bir gazeteciyim ve şimdiye kadar hiç böyle bir konferansta konuşmadım. Benim işim bu değil. Fakat size ne oluyor, probleminiz nedir? Bu kadın, biraz önce bu odanın üstüne bir atom bombası attı ve siz hiçbir şey sormuyorsunuz, hiçbir şey söylemiyorsunuz?”

Not: 1947 yılında Indiana Üniversitesi’ne bağlı Kinsey Enstitüsü kurulmuştur. Enstitünün şimdiki başkanı Justin Garcia’dır. Indiana Public Media’nın yayınladığı haberde Garcia’nın Epstein’le iletişime geçtiği, ondan fon talebinde bulunduğu görülmektedir. Aynı enstitüde araştırmacı olan Dr. Helen Fisher de Epstein’le en az üç kez iletişime geçmiştir. Fisher, Beyaz Saray Hukuk Danışmanı’nın da bulunduğu bir ortamda Epstein’le yemek yemiştir. Epstein, Fisher’e, İsrail başbakanını kastederek, “Ehud Barak da muhtemelen öğle yemeğine katılacak” şeklinde bir mail göndermiştir. Aşağıdaki fotoğrafta Indiana Üniversitesi’nde Kinsey Enstitüsü'nün kuruluşunun 75. yılı anısına yaptırılan Kinsey anıtı görülmektedir.

Mücahit Gültekin
3 Şubat 2026
Kaynak

 

, ,

Filistin Defterini Tümüyle Kapatma Stratejisi

 

Neo-muhafazakâr Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, Siyonist Tzedek Derneği’nin düzenlediği konferansta, Amerika’nın İran’da rejimi değiştirmeyi öngören politikasının gerçek sebebini açıkladı: Filistinlileri Ortadoğu’da tecrit etmek, İsrail’in bölge üzerinde tesis edeceği hâkimiyet için yol açmak.

Graham, İran’daki rejim değişikliği konusunda şunları söyledi:

“Eğer bu işi başarabilirsek, bu, Ortadoğu’da bin yıl içinde yaşanan en büyük değişiklik olur: Hamas ve Hizbullah gider, Husiler gider, İran halkı düşman değil müttefik olur, Arap dünyası yüzünü korkmadan İsrail’e çevirir, Suudi Arabistan-İsrail ilişkileri normalleşir, 7 Ekim olayları bir daha yaşanmaz.”

Başka bir deyişle, Lindsey Graham ve ABD, İran’da gerçekleşecek olası bir rejim değişikliğinin, Filistin direnişinin ve onunla ittifak halinde olan Hizbullah ve Ensarullah gibi örgütlerin çöküşüne yol açacağına, Ortadoğu güçlerinin Filistinlilere hiçbir taviz vermeden İsrail ile normalleşmesini sağlayacağına, böylece Gazze ve Batı Şeria’da etnik temizlik için gerekli zeminin oluşacağına, Büyük İsrail projesine hizmet etmek üzere, İsrail’in Suriye ve Lübnan’a daha fazla yayılması için gerekli yolları inşa edeceğine inanıyor.

Bu inanç ve arzu, yalnızca İran’da rejim değişikliği arzusunu körüklemekle kalmıyor, aynı zamanda 11 Eylül’den bu yana ABD’nin Ortadoğu’daki dış politikasının da temel motivasyonunu teşkil ediyor. Bu dış politikanın derdi, “terörle mücadele” değil.

1996’da, Bush yönetiminde üst düzey görevlere gelen Richard Perle, Douglas Feith ve David Wurmser gibi isimler, o dönemde yeni seçilen Binyamin Netanyahu’ya danışmanlık yaparken, kendisine “Defteri Tümüyle Kapatma: Bölgeyi Güvence Altına Almak İçin Yeni Bir Strateji” başlıklı bir mektup göndererek, Filistinlilerle yürütülen barış görüşmelerini tümüyle sonlandırmasını, bunun yerine, öncelikle “Saddam Hüseyin’i Irak’taki iktidardan uzaklaştırmasını (ki bu, İsrail için başlı başına önemli bir stratejik hedef)” diyerek Filistinlileri bölgede tecrit etme işine etmeye odaklanmasını istediler.

Netanyahu sözünü tuttu. Başbakan olarak, ilk döneminde Oslo Anlaşması’ndan “tümüyle koptu”, daha sonra da yaptığıyla övündü.

Netanyahu, eski ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher’ı, Batı Şeria’nın hangi kısımlarının askeri bölge olarak tanımlanacağına İsrail’in tek başına karar vermesine izin vermeye nasıl zorladığını şöyle anlatıyor:

“Bana o mektubu vermek istemediler, bu yüzden onlarla Hebron anlaşmasını [Hebron’u Filistinlilere geri veren anlaşmayı] imzalamadım. Kabine toplantısını kısa kestim ve ‘İmzalamıyorum’ dedim. Ancak o toplantı sırasında, mektup bana ve Arafat'a ulaştığında Hebron anlaşmasını onayladım. Bu, neden önemli? Çünkü o andan itibaren fiilen Oslo anlaşmalarına son vermiştim.”

Kısa süre sonra, “defteri tümüyle kapatma” önerisinde bulunan belgenin yazarları, George W. Bush yönetiminde Ortadoğu konusunda önemli danışmanlık koltuklarına oturdular.

11 Eylül saldırılarından sonra, İsrail, bu saldırıyı “İsrail’in önemli stratejik hedefi” olan “Saddam Hüseyin’i Irak’ta iktidardan uzaklaştırmak” için kullandı; zira Saddam Hüseyin, Filistinlilere fazla sempati duyuyordu.

“Defteri tümüyle kapatma” önerisini sunan belgenin yazarlarından, eski ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin Ortadoğu Danışmanı David Wurmser'in daha sonra itiraf ettiği üzere, “İsrail açısından, Yasir Arafat’ın ileride Saddam gibi bir süvari birliğine sahip olmamasını istedik.”

George W. Bush’un danışmanı Philip Zelikow, “Irak’tan gelen gerçek tehdit İsrail’e yöneliktir. Bu, kimsenin ağzına almaya cesaret edemediği türden bir tehdittir, çünkü Avrupalılar, bu tehdidi pek önemsemiyorlar. Amerikan hükümeti de bunu söylemsel olarak çok fazla dillendirmek istemiyor, çünkü bu, popüler bir söylem değil” dedi.

Ancak İsrail ve Bush yönetimi için Irak savaşı, Ortadoğu’daki tüm düşmanlarını ortadan kaldırmayı amaçlayan “defteri tümüyle kapatma stratejisi”nin sadece ilk aşamasıydı.

ABD Generali Wesley Clark’ın açıkladığı gibi, defteri tümüyle kapatma planı, önce Irak’ta Saddam Hüseyin’i devirmeyi öngörürken, “Irak’tan başlayarak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan, son olarak da İran’ı bitirmeyi hedef alan saldırı dâhilinde yedi ülkeyi beş yıl içerisinde ortadan kaldırma hedefine doğru evrildi.

Clark’ın daha sonra katıldığı Piers Morgan Şov’unda açıkladığı gibi, liste, İsraillilerin finanse ettikleri bir çalışmada hazırlanmıştı. Çalışmada, “İsrail’i korumak arzusundaysanız, onun başarılı olmasını istiyorsanız, İsrail’i çevreleyen devletlerden kurtulmalısınız” deniliyordu.

ABD ve İsrail’in müdahalesiyle hedef ülkeler listesindeki diğer tüm ülkeler ya zayıflatıldı (Lübnan, Somali, Sudan) ya da tamamen ortadan kaldırıldı (Irak, Libya, Suriye). Bu durum karşısında neo-muhafazakârlar ve Siyonistler, İran’ı “Defteri tümüyle kapatma” planının uygulanmasının önündeki son engel olarak görüyorlar.

Dissident
21 Ocak 2026
Kaynak

,

Kadın Ticareti Savunucusu Olarak Sol

Seks, her daim alıcısı olan bir şeydir. Yirminci yüzyılın sonlarında veya yirmi birinci yüzyılda büyümüş herkes, bu klişeleşmiş sözü genç yaştan itibaren içselleştirmiştir. Seks her zaman satar.

Ama nedense kimse, seksin neden sattığı, kimin seksinin satıldığı, kimin için satıldığı sorularını sormaz. Neden, kimin ve kim için soruları, büyük ölçüde Batı toplumunun ve kadınlara, kızlara, erkeklere ve trans bireylere yönelik muamelesinin derinden rahatsız edici yönlerini açıklığa kavuşturur.

Küresel bir ekonomik sistemde yaşıyoruz ve egemen sınıf, kâr elde etmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Seksi kârlı hale aynı egemen sınıf getirdi. Birinin bedeninin sömürülmesi, kârlı bir iş. Pezevenklik, Hollywood ünlülerinden Washington’daki siyasetçilere kadar herkesin yapabileceği en kazançlı mesleklerden biri. Üstelik süreç içerisinde zenginler ve muktedirler, seks endüstrisi olarak adlandırılan şeyi normalleştirmek için büyük çaba sarf ettiler. Seks endüstrisi, zorla fuhuş, çocuk köleliği ve bu pratiğe iştirak etmese de onu görmezden gelenler üzerinden ilerleyen bir sektör.

Pornografi ve fuhşu da içerecek biçimde seks endüstrisi, tüm dünyadaki en kârlı sektörlerden biri. Başlıca alıcıları ve medyadaki satıcıları, ABD, İsrail, İngiltere ve eski Sovyet Bloku ülkeleri. Bu ülkeler, aynı zamanda seks ticaretinin de merkezidir.

ABD’de her yıl on binlerce kadın ve çocuk, sürekli genişleyen pazarın talebini karşılamak için cinsel köleliğe zorlanıyor. Ulusal Kayıp ve İstismar Edilen Çocuklar Merkezi tarafından incelenen çocuk cinsel istismarı vakalarında, 2008 ile 2011 yılları arasında yüzde 774’lük bir artış yaşanmış. Çocuk seksi ticaretine dair olayların sayısı, 2004 ile 2013 yılları arasında iki katına çıkmış (Adalet Bakanlığı, 2017). 2024 yılında bu rakamların daha da artması kaçınılmaz.

Seks ticaretinin, özellikle de çocuk seksi ticaretinin yaygınlığı, ana akım siyasi partiler, geleneksel medya veya daha iyi bir dünyayı desteklediklerine inanan sözde “ilericiler” arasında tartışılan bir konu değil. Esasında bugün bu sektörü “insanı özgürleştiren ve güçlendiren bir şey”miş gibi takdim edip, ona ait gerçekleri gizleyen kolektif bir çaba ortaya konuyor.

Günümüzde seks ticaretinin yayılmasının başlıca yollarından biri de doğdukları andan itibaren en çok sömürülen kadınları hedef alan “seks işçiliğini destekleyen” propaganda kampanyasıdır. Bu propaganda, seks ticaretindeki sömürüyü hem genç kadınların hem de onlara ulaşma imkânını satın almak isteyen erkeklerin gözünde meşru kılma çabasındadır. Burada her iki tarafın sürece kendi rızaları ile katıldıkları söylenerek seks ticareti normalleştirilmektedir. Cinsel istismar ise kazara gerçekleşen, kasti olmayan bir şeymiş gibi takdim edilmektedir.

Oysa seks endüstrisindeki kişilerin büyük bir çoğunluğu, insan ticaretinin kurbanlarıdır. Kaliforniya, hem dünyanın en büyük pornografi içerik üreticisidir (BBC, 2011) hem de ABD’deki insan ticaretinin merkezidir. İnsan ticareti kurbanı değilse bile her porno yıldızı, insan ticareti kurbanı olan birini illaki tanır. Seks endüstrisinin büyük ölçüde rızaen olduğu ve endüstrinin can damarı olan insan tacirlerinden başka kimseye fayda sağlamadığını kim söylüyorsa yalan söylüyordur. Bu yalanla yüzleşilmelidir.

İnsanı iliğine kadar sömüren seks endüstrisinde rıza diye bir şey olamaz. Rıza, diğer toplumsal koşullardan izole edilmiş bir halde, boşlukta var olamaz. Kapitalizmde işçilerin hayatta kalabilmek için genellikle tek meta olan emeklerini satmaları gerekir. Emeklerini satamayan bireyler, ellerinde kalan tek şeyi, bedenlerini satmaya zorlanırlar. Peki, emeğini satmakta veya hak ettiği kârı elde etmekte en çok zorlanan kimdir? Genellikle toplumumuzda en çok sömürülenler, örneğin ırksallaştırılmış ve engelli kadınlardır.

İspanya’da seks işçilerinin yüzde 90’ı göçmendir (TAMPEP, 2009). Bu insanlar, sektörden kaçmak veya kaçınılmaz olarak yüzleşecekleri sömürüyü bir yerlere bildirmek için çok az imkân bulabilmektedirler.

Eğer kapitalizmde tüm işler zorla yapılıyorsa (ki yapmazsanız ya aç kalırsınız ya da ölürsünüz), insanlar para yoluyla sekse zorlanıyorsa, bu, doğası gereği zorla seks demektir. Eğer bir seks işçisi, para olmadan biriyle seks yapamaz duruma gelmişse bunu zorla seks olarak nitelendirmek gerekir.

Seks ticareti, kapitalizmin en çok sömürülen kadınları veya diğer marjinalleştirilmiş insanları tecavüzün gerekli olmadığı diğer işlerden koparttığı, tecavüzcülerini insani gösterdiği sürecin ürünüdür. Seks işinin büyük ölçüde, hatta kısmen, rızaya dayalı olduğu söylendiğinde, insan tacirlerinin işini yapmış oluruz.

Aceprensa yayınevine verdiği röportajda, Jessa Dillow Crisp adlı Kanadalı bir kadın, çocukluğundan beri ailesinin yürüttüğü insan ticareti faaliyetinin kurbanı olduğunu söylüyor. Porno filmi çekimleri sırasında kendisine silah doğrultulduğundan, tecavüz esnasında gülümsemesi gerektiğinden, aksi takdirde onu öldüreceklerinden bahsediyor. Crisp’in durumunda olan ve seks sektöründe cinsel şiddeti bildiren birçok kadın, polis tarafından “rıza gösterdikleri” ve kayıtlarda bulunan fotoğraflardaki gülümsemelerin bunun kanıtı olduğu gerekçesiyle dikkate alınmıyor.

Cinsel ilişki satın alan bir kişi olmanın normal ve saygın bir şey olduğuna inanmamız bekleniyor. Oysa bu kişilerin cinsel ilişki satın aldığı pezevenkler, neredeyse her zaman çocukların da dâhil olduğu, seks endüstrisine ait ortamlarda faaliyet yürütüyorlar. Çocuklar, bu sektördeki en kârlı meta. Pezevenkleri birer işveren, cinsel ilişki satın alanları da birer tüketici gibi görmemiz bekleniyor. Oysa pedofiliyle sıkı bir bağ içerisinde olan sektörde insan bedenini tüketmek, bir soda veya oyun konsolu tüketmekten temelde farklı bir eylemdir. Cinsel ticarete konu olan bazı kişiler, günde en fazla kırk kez satılıyor. Bu insanlar, seks endüstrisindeki görev sürelerinin başlangıcını müteakip en fazla yedi yıl yaşıyorlar (MG Injury Firm, 2023).

Kapitalizmde cinsel istismar, epey yaygındır ve normalleştirilmiştir. Bu koşullarda “ilericiler”, OnlyFans’de içerik üretenler listesinin tepesindeki yüzde birlik dilime mensup kadınların yaptıkları işten gurur duyduklarına dair sözleri ve hikâyeleri alıyorlar, böylece, tüm bir sistemi bireyin görüşü üzerinden okuyorlar. Ama nedense bu “ilericiler”, seks ticaretinde sömürülen kadınların yüzde 89’unun başka bir geçim kaynağına sahip olmadığı, mümkün olsa hemen kaçıp kurtulacakları, seks ticareti sektöründeki kadınların yüzde 68 oranında, yani gazilerle aynı oranda travma sonrası stres bozukluğu yaşadığı gerçeğini (Journal of Trauma Practice, 2003) görmezden geliyorlar.

OnlyFans’i kadınların kendilerine yakın partnerlerce satıldığı gerçeğini göz ardı edip, bu uygulama üzerinden iş yürüten, genel seks endüstrisinin parçası olan kadınların mutlu olduklarını söyleyenler, kadın tacirlerinin ekmeğine yağ süren bir propaganda faaliyeti yürütüyorlar.

Günümüzde tanık olduğumuz cinsel istismar vakalarının yüzde 88’i, kurbanları kandırmak ve tuzağa düşürmek için kullanılan dijital platformlar kaynaklı (MG Injury Firm, 2023). “Rıza temelli”ymiş gibi takdim edilen porno filmleri bile genelde cinsel şiddetin erotikleştirilmiş bir versiyonunu sunuyor.

Tüm bu gerçekliğe karşın birçok solcu, seks endüstrisinin kadınları güçlendirdiğini söylüyor. Aslında bu solcular, işi isteyerek seçen bireylerin bile “işin getirdiği bir risk” olarak katlanmak zorunda kaldıkları kişiyi harap edici davranışları, istismarı, tacizi ve ihlalleri görmezden geliyorlar.

Bir porno filmi çekiminde kadın, sahneyi tek bir erkekle paylaşacağını sanırken sete gittiğinde düzinelerce erkeği karşısında bulabiliyor. Böylesi bir olayda yönetmen, projeyi sonlandırmasına izin vermiyor, kadın, saatlerce toplu tecavüze uğruyor. Bu olay, kayda alınıyor, ardından da ünlü porno sitesinde yayınlanıyor. Bu, münferit bir olay değil. 2020’de PornHub, rıza dışı cinsel içerik barındırdığı gerekçesiyle 13 milyon videonun 10 milyonunu kaldırmak zorunda kaldı.

Bir kişi meta haline geldiğinde, bedeni için para ödendiğinde, “kullanım değeri” değişim değerine dönüşür. Kapitalizm koşullarında o kişinin bedeni, artık başkasının otoritesine tabidir. Bir kadın, porno yönetmeninden veya seks alıcısından para aldığında, muhtemelen öldürülmekten kaçınmak için şiddet içeren eylemlerde bulunmak zorunda kalacağı durumlara zorlanır. Fuhuş esnasında kadın, “normal” seks olarak kabul ettiğimiz şeyi bekler, ancak kırbaçlanır, boğazlanır veya ayaklar altında çiğnenir.

Seks satın alan kişiler, prezervatif kullanmayı reddeder. Bu da seks sektöründeki kadınlarda HIV oranının sektör dışındaki kadınlara göre 13,5 kat daha yüksek olmasına yol açar (Ulusal Sağlık Enstitüsü, 2014). Seks satın alanlar, toplumun saygın üyeleri değil, toplumun savunmayacağı bir kadına zarar vermek isteyen tecavüzcülerdir.

Seks endüstrisini eleştirenler ki bunlar, genellikle bu endüstriden gelenlerdir, sıklıkla seks ticaretinin sömürdüğü kişileri kadın özgürlüğü hareketinden dışladıkları yönünde suçlamalarla yüzleşirler. Tam tersine, kadın özgürlüğünü engelleyen şey, bu endüstriyi eleştirenler değil, pezevenklerin ve fahişelerin aynı çıkarlara sahip olduğunu söyleyenlerdir. Gerçekte, pezevengi mahkûm etmek, fahişeyi savunmaktır.

Hiç kimse, bir CEO’nun bir konveyör bant işçisiyle aynı çıkarlara sahip olduğuna, işçilerin uzuvlarını kaybetmesine yol açan, iş güvenliği bulunmayan bir fabrikayı eleştirmenin işçilerden nefret etmek anlamına geldiğine inanmaz.

Seks ticaretine karşı olanlar, genellikle kapitalizmin gerçeklerini gizlemekle suçlanırlar, oysa o gerçekleri esasen bu endüstriyi destekleyen ve bağlamını yok sayan seks ticareti yanlısı sol gizler. Bazıları, emek sömürüsünün zararlı olduğunu, ancak cinsel sömürünün özgürleştirici olduğunu bile söyler. Bu iddia, seks işçilerinin “güçlenmesine” hizmet etmez, onlara sadece zarar verir.

Asıl insanları bu sektöre mecbur eden ekonomik koşulları ortadan kaldırmak kadını güçlendirir. Kadın, ilgili sektörü tümüyle ortadan kaldırıp, seksin bir daha asla metalaştırılmamasını sağladığımızda güçlenir. Kadın bedeni sermayenin emrinde olmadığında, güce ve hürriyete kavuşur. Birileri, sırf liberal akademi cinsel istismarın kadını güçlendirici bir şey olduğunu söyledi diye onu eleştirmekten imtina etmektedir. Oysa kadın ticaretini ve “seks işçiliği”ni desteklemek, kadını güçlendirmez.

Peki, ilerici kesimler, bu sektörü neden göz ardı ediyorlar. Kapitalizmde sömürüyle ilgili birçok tartışmada seks ticareti denilen sektör, neden tümüyle tartışma dışı tutuluyor? Bu soruların cevabı basit: Çünkü toplumumuzun en güçlü kesimi bu işten kâr elde ediyor, bu işe ortak.

Elitler, ortalama vatandaşı kâr için savaşı desteklemeye yönlendirdikleri gibi, ortalama vatandaşı kâr için cinsel istismarı desteklemeye de yönlendirebiliyorlar. Jeffrey Epstein’in ağırlıklı olarak çocuklardan oluşan cinsel istismar şebekesi artık herkesin malumu. Epstein, yüzde 1’lik dilime mensuptu. Bağlantı kurduğu önemli insanlar arasında Donald Trump, Bill Clinton, Prens Andrew ve İsrail istihbarat teşkilatı Mossad’ın birçok yetkilisi yer alıyordu. Ancak Epstein’in davası münferit bir olay değil. Son otuz-kırk yıldır seks endüstrisinde ciddi bir patlama yaşanırken, başta Batı dünyası olmak üzere hükümet yetkilileri, ünlüler ve milyarderler, seks ticareti şebekeleriyle bağlantılı hale geldi. Daha da rahatsız edici olanı, CIA, FBI ve Mossad gibi istihbarat teşkilatlarının doğrudan katılımcı olarak suçlanması.

Seksenlerde yaşanan bir olayda, Cumhuriyetçi Parti’nin yükselen yıldızı Larry King’in, Ronald Reagan, George H. W. Bush, milyarder Warren Buffet yanında Nebraskalı yargıçlar, avukatlar, polis şefleri ve iş adamlarının da parçası olduğu sansasyonel bir cinsel istismar çetesiyle hareket ettiği ortaya çıktı. İspanyol gazetesi Pronto’ya göre (ki gazete, olayı iktidardaki sınıf için rahatsız edici bir şekilde haber yapan tek Batılı medya kuruluşuydu), FBI, soruşturmayı pratikte sabote etti. Ayrıca, muhtemelen CIA, King’in pedofil çetesiyle doğrudan bağlantılıydı. Soruşturmada yer alan on beş tanık ve diğer önemli isimler öldü; milyarderlere ait Amerikan medyası ise suçlamaları “cadı avı” olarak nitelendirdi.

Başka bir olayda ise eski başsavcı Rudy Giuliani, Manhattan Beach’teki McMartin Anaokulu’nda çocukları içeren cinsel istismar çetesine dair kanıtları örtbas etti. FBI’ın yüzlerce görüşme yapmasına ve suçlayanların yüzde 80’inin fiziksel travma geçirmesine rağmen, hiçbir iddianame hazırlanmadı. Sadece Aralık 2021’de CIA, en az on çalışanının çocuklara karşı cinsel suçlara karıştığını açıkladı, ancak bunlardan sadece biri, yasal sonuçlarla karşılaşıp ceza aldı.

Cinsel şiddet ve seks endüstrisindeki büyüme de emperyalizmle bağlantılı olgulardır. ABD, pazarlarını genişletmek için savaşa girdiğinde, bu, aynı zamanda seks pazarının da genişlemesi anlamına gelir. Özellikle siyasi bağlantıları olan zengin Batılı erkeklerin işlettiği seks turizmi, giderek popülerleşen bir sektördür. Bu sektör, dünya çapında yaklaşık 750 üssü bulunan ABD ordusu tarafından desteklenmektedir. Kore ve Vietnam savaşları sırasında, ABD ordusunun üslerinin etrafında, başka geçim kaynağı olmayan Vietnamlı, Koreli, Filipinli ve Taylandlı savaş mültecilerini alıp sattığı “eğlence tesisleri” bulunuyordu. Kore’de en az 50.000 Amerikalı asker, Koreli kadınlardan seks satın aldı (New York Times, 2023). 1969’da Güney Kore, seks ticareti de dâhil olmak üzere, ABD’nin askeri işgalinden 160 milyon dolar kazanıyordu.

Askeri üslerin kendileri de seks ticaretinin merkezleridir. 1987’de ordu, 15 kreşinde çocuklara yönelik cinsel istismar iddialarıyla yüzleşti. Haziran 1988’de Panama’daki askeri üste on kadar çocuğun AIDS’e yakalandığı öğrenildi (Mercury News, 1988).

ABD’deki cinsel istismarın büyük çoğunluğu, ülkede göçmenlerin yoğun olarak yaşadıkları Kaliforniya, Teksas ve Florida gibi bölgelerde gerçekleşiyor. Özellikle Houston ve Dallas gibi Teksas eyaletine bağlı büyük şehirler, Meksika’daki çocuk cinsel köleliği ağlarıyla bağlantılı. Buralarda satın alınan çocukların çoğu, dehşet verici sahneler içeren, ölümle neticelenen tecavüzlerin ve saldırıların yer aldığı filmlerde sahne alıyor.

1996’da BBC, Meksika polisinin ABD’nde en az dört bin müşterisi olan uluslararası bir çocuk pornografisi şebekesini çökerttiği haberini paylaştı. Öte yandan bugün Amerikan  halkı, Meksikalılardan nefret etmeye ve onların sömürülmesine sempati duymamaya teşvik ediliyor. Peki bu durum, Meksikalı çocuklara tecavüz edip onları öldüren ve bunun görmezden gelinmesini isteyenlerden başka kime fayda sağlıyor?

Florida, başlı başına ayrı bir sorun. Florida’nın eski bir temsilcisi olan Matt Gaetz, genç bir kızın alınıp satılması olayına karıştı. Jeffrey Epstein’in cinsel istismar merkezi Palm Beach'te bulunuyordu. Büyük ölçüde yeraltında işleyen bu sektörde, her yıl eyalette yüzlerce vaka bildiriliyor.

Ağustos 2024’te, Hillsborough kasabasında cinsel istismar mağdurlarının alım satımına karışan 148 kişi yakalandı. Sadece Miami bile, insan tacirlerinin bir sonraki kurbanlarını avlamak için gece hayatına dalıp çıktığı küresel bir insan ticareti merkezi.

Amerikan solu, nefsinin tayin ettiği saplantılı bir yönelim dâhilinde, “sağ” olarak nitelediği kesimle arasına mesafe koymak için türlü taklalar atıyor. Tüm Amerikan halkının üzerinde mutabakata varması gereken, cinsel istismarın yaygınlığı ve bunun ortadan kaldırılması gerekliliği gibi bir meselede bile Amerikan solu, muhafazakârlarla aynı safta yer alacakları kaygısıyla bu sorunu kabule yanaşmıyor. Oysa asıl sorumsuzluğu, bilhassa sağın Meksika halkı veya Demokrat Parti’yi failmiş gibi gösterdiği, dikkatleri başka yöne çektiği koşullarda, sağcıların bizi alt etmesine izin verenlerde aramak gerekiyor.

Sınıf sömürüsünün üzerini örten perdeyi yırtıp atmayı görev bilmeli, tüm enerjimizle bu sömürüyü mahkûm etmeliyiz. Daha iyi bir dünya için mücadele, bizi bir sosyal kulüp kurmaya değil, ulusal ve nihayetinde uluslararası düzeyde, yavrularımızı üç kuruşa alıp satan kapitalist sınıftan kurtuluşa yol açacak davalara hizmet etmeye istekli, her kesimden insanın oluşturduğu kolektif bir beden kurmaya teşvik etmelidir.

Devrimci Eğitim ve Eylem Birliği
24 Ocak 2025
Kaynak