21 Eylül 2026

,

Yapay Zekâ Sorun mu? Yoksa Asıl Sorun Kapitalizm mi?


Yapay zekâ ve riskleriyle ilgili tartışma, son günlerde yeniden gündeme geldi. Tartışma, tümüyle teknik ve etik bir tartışma olma vasfını yitirip, hızla çöküşe yol açma ihtimaline dair tartışma alanına kaydı. Bu durumun başlıca nedeni, eskiden OpenAI ve Anthropic’te çalışmış olan mühendis Jacob Coxon’ın yaptığı açıklamalardı.

“Bugün Anthropic’ten istifa ettim. Son üç yılımı hem OpenAI hem de Anthropic’te ön eğitim araştırmaları yaparak geçirdim. İki şirket de sorumluluklarını bilmeden hareket ediyor. Kendi kendini geliştiren süper zekâya doğru hızla ilerliyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. [...] Bu teknolojinin gücünü kimse hafife almasın. Yakında, her şeyi hackleyebilen, herhangi bir alanı bir gecede altüst edebilecek, gerçek güç ve kaynaklara el koyabilecek insanüstü sistemler haline gelecekler. [...] Yapay zekâyı geliştiren insanlar, bu teknolojinin önümüzdeki on yıllık dönemin sonuna dek hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyorlar. Bu, bir pazarlama hilesi değil. Bilâkis, birçok yönetici ve kıdemli araştırmacı, basında mantıklı görünmek için dillerini yumuşatıyor ama aynı kişilerin özelde korkularını dile getirdiklerini duyar gibiyim. İnsana ait faaliyetlerin hiçbiri bu düzeyde bir tehlikeye yol açmamıştır.”

Coxon’ın (yapay zekânın bilinç edinip Skynet tarzında bizi ortadan kaldırmaya karar vermesiyle ilgili) tezi, oldukça tartışmalı. Ancak bu makalede bu konuya derinlemesine girmeyeceğiz, biz asıl medyada başvurulan söylemlerde göz ardı edilen konulara odaklanmaya çalışacağız.

Öncelikle temel önermeyle başlayalım: Yapay zekâ bir risk midir? Soruyu bu şekilde formüle ederken, odak noktasını değiştirme riskini de taşıyoruz. Belki de şöyle sormak daha doğru olur: Silikon Vadisi’ndeki büyük teknoloji şirketlerinin elindeki yapay zekâ, bir risk midir? Soruyu doğru bir şekilde formüle edip yapay zekâyı kaçınılmaz ve özerk bir şey olarak gören bakış açısını belirli bir çağda (siber kapitalizm çağında) insanlar tarafından yaratılan bir teknolojinin parçası olarak gören bakış açısıyla değiştirirsek, o vakit yaklaşımımız da hızla değişecektir.

Neticede yapay zekâ, zaten işçi sınıfı için açık bir risk oluşturuyor, ancak bu konuda yapmamız gereken tartışmalar, farklı bir bakış açısı üzerinden ilerlemeli.

Ele alınması gereken ilk nüans, özerklik meselesidir. Yapay zekâya özerk bir varlık olarak ele alan yaklaşımımız, iklim krizi, neo-faşist akımların yükselişi veya savaşın tırmanmasıyla olan ilişkimizi akla getiriyor. Yani, ona içselleştirilmiş kapitalist gerçekçilik perspektifinden yaklaşıyoruz. Başka bir deyişle, kapitalist anlatılar olasılık ufkunu daraltarak işlerler, bunu tam da hegemonik kültür ve ideoloji çerçeveleri dayatan belirli bir kültürel üretim ve örgütlenme yoluyla üretime dair, ekonomik süreçleri doğallaştırarak yaparlar.

Dolayısıyla, yapay zekâ ile ilgili sorunları öncelikle meta fetişizmi[1] açısından analiz etmek gerekmektedir. Bu amaçla, şimdi teknoloji sektörünün, özellikle de yapay zekâ ile doğrudan ilgili olan üretim koşullarının gerçek dünyaya ait örneklerini inceleyeceğiz.

Yapay Zekâ ve Emek Sömürüsü

Gerçek dünyaya ait örneklerden biri olarak, Filipinler'de yaklaşık iki milyon insan, yapay zekâ modelleri için veri etiketleme işinde çalışıyor. Yorucu çalışma saatleri boyunca genellikle kendi evlerinden veya kalabalık ve kirli internet kafelerden çalışan bu insanlar: “Otonom sürüş algoritmaları geliştirmek için kullanılan videolarda yayaları palmiye ağaçlarından ayırt ediyor; yapay zekânın politikacıların ve ünlülerin temsillerini oluşturabilmesi için görüntüleri etiketliyor; ve ChatGPT gibi dilbilimsel modellerin anlamsız metinler üretmemesini sağlamak için metin parçalarını düzenliyor.”

Filipinler’de, San Fransisko merkezli Scale AI adlı girişimin bir parçası olan Remotasks platformu bünyesinde çalışanların sayısı en az 10.000. Bu yapay zekâ şirketi, Microsoft, Meta ve OpenAI gibi teknoloji şirketleriyle düzenli olarak iş birliği yapıyor.

Bu platformda çalışan birçok kişi, ekonominin Uberleşme modelinin kurbanı oluyor, zira serbest çalışan olarak işe alınıyorlar, aldıkları maaş asgari düzeyde, birçok kişi platformda yaptıkları işler için biriktirdikleri parayı alamıyor, genel olarak işçi hakları ve kurallarından tamamen yoksun bırakılıyorlar.

Bu tür çalışmalar; Hindistan, Kenya, Venezuela ve Meksika gibi diğer ülkelerde de bu ölçekte yürütülüyorlar. Dolayısıyla, yapay zekâ ile ilgili tartışmaların bilinçlenme ve yok etme başlıkları üzerinden yürütüldüğü koşullarda, bu teknolojinin geliştirilmesinde köleliğin normalleştirildiği gerçeği göz ardı ediliyor.

Dahası, bu yapay zekâ etiketleme ve veri toplama işleri, sadece (saatte 1,46 avro karşılığında) hiçbir güvence olmadan, taşeronluk hizmeti üzerinden yapılmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışanın hareketlerinin son derece kontrol edildiği veya çalışanın yapay zekâyı taklit etmek zorunda kaldığı işler olarak somutlaşıyor.

Adrienne Williams, Milagros Miceli ve Timnit Gebru’nun da dediği gibi: “Yatırımcıların ürünlerine ‘yapay zekâ’yı dâhil etme baskısı nedeniyle, şirketler chatbot gibi yapay zekâ sistemlerini taklit edecek kişiler işe alıyorlar. Nitekim, Londra merkezli yatırım fonu MMC Ventures, 2.830 AB girişim şirketini inceledi ve bunların yüzde 40’ının yapay zekâyı anlamlı bir şekilde kullanmadığını tespit etti.”[2]

Komünist İnisiyatif örgütünden yoldaşlarımızın Hilo Rojo Atraviesa las Mujeres [“Kadınların İçinden Kırmızı Bir İplik Geçiyor” -2024] isimli kitaplarında dile getirdikleri biçimiyle, teknolojik bileşen üretiminin en büyük yüzdesinin, onlarca yıl önce kadın emeğinin yarı kölelik koşullarında kullanıldığı Küresel Güney’de olduğunu da eklemek gerekiyor. Özellikle, yetmişli yıllarda elektronik üretiminde Güneydoğu Asya’daki fabrikalarda bile istihdam edilen kadınların oranı yüzde 80’i buluyordu.

“Şu anda Vietnam’da mikroskop altında ve uzun günler boyunca süren mikroçip üretimi, neredeyse tamamen kadınlar eliyle yapılıyor. Bu kadınlar, son derece güvencesiz koşullarda, sendikasız, yorucu çalışma günleriyle ve evlendikleri veya çocuk sahibi oldukları takdirde işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya: “Böylece sermaye, Küresel Güney’in kadınları nezdinde itaatkâr ve disiplinli bir iş gücüne kavuşuyor.”[3] [Hilo Rojo Atraviesa las Mujeres, s. 71]

Silikon Vadisi ve Faşist Projeler Arasındaki İlişki

Yapay zekâ tartışmasının bir diğer önemli yönü de, küresel kapitalist sistem içinde onu kontrol eden burjuvazinin rolüdür. William I. Robinson, bu burjuva ittifakını dört sektör (teknoloji şirketleri; ulus devlet; askeri-sanayi kompleksi; ve ulusötesi sermaye) üzerinden tanımlamak için “Küresel Polis Devleti” terimini kullanır. Bu ittifak; yapay zekâ, siber teknoloji ve sistemik çöküş konusunda panik yaratan gazetecilik analizlerinde sıklıkla göz ardı edilmektedir.

Dolayısıyla, Robinson’ın Manu Dura [Demir Yumruk”] adlı kitabında analiz ettiği gibi, sermaye akışlarını takip edersek, Silikon Vadisi’ne ve Avrupa, Rusya ve Çin’deki benzeri teknoloji merkezlerine yönelen yatırımlarda kademeli bir artış gözlemleriz.

Devlet bütçeleri, askeri-sanayi kompleksi ve teknoloji şirketleri arasındaki ittifak, bizi iki konuya karşı uyarıyor. İlki, kapitalist sınıfın savaş yoluyla artı değer elde etmek için son derece kârlı olan silah pazarına kafayı takmış olması.

İkincisi de bu ittifakta açıkça görülen toplumsal işlev olarak, işçi sınıfının burjuvaziyle çatışmanın yaşandığı bu yeni dönemde ortaya koyduğu ve koyacağı toplumsal hareketlerin toplumsal kontrolü ve önleyici baskısı.

Palantir Davası

Birkaç ay önce Palantir, ideolojik duruşunu, daha doğrusu, dünya görüşünü özetleyen kısa bir manifesto yayınlayarak büyük yankı uyandırdı. Palantir CEO’su Alex Karp ve Nicholas W. Zamiska tarafından yazılan The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief and the Future of the West [“Teknolojik Cumhuriyet: Sert Güç, Yumuşak İnanç ve Batı’nın Geleceği”] adlı kitaba dayanan bu emirler dizisinde Palantir, büyük teknoloji şirketlerinin burjuva iktidarını korumada ve Çin gibi rakip güçlerin yükselişiyle tehdit edilen ABD-Batı hegemonyasını güçlendirmede oynaması gereken rolü açıkça tanımlıyor.

Gelgelelim, Silikon Vadisi ve onun devlerinin (Musk, Peter Thiel, Zuckerberg...) sahip oldukları hegemonya bizi, sadece Palantir manifestosunun 12. Maddesinde dile getirilen türden fikirleri (“Atom çağı sona eriyor. Caydırıcılık çağı, atom çağı sona eriyor ve yapay zekâya dayalı yeni bir caydırıcılık çağı başlamak üzere.”) destekledikleri için değil, aynı zamanda 12. maddede özetlenen tehdit çok gerçek olduğu için de bizi endişelendirmeli.

Palantir; hükümetler, onlara bağlı ordular, istihbarat teşkilatları ve polis güçleri için büyük veri analizi ve yapay zekâ platformları hizmeti sunduğu için öne çıkıyor. Başka bir deyişle, Palantir, NATO’nun tamamını, İsrail ve Ukrayna gibi bazı müttefikleri kuşatmış bir toplumsal kontrol ve casusluk ağıdır. Dahası Palantir, tüm Silikon Vadisi’nin tüm ağ yapısıyla kurulmuş olan siber bağlantının (karşılıklı bağlantının) somutlaş halidir.

Somutta sahip olduğu yazılımlar; Amazon Web Services, Microsoft Azure veya IBM Cloud gibi diğer teknoloji devlerinin altyapılarıyla iş birliği yapmadan, yani yazılımın küresel olarak dağıtılması, entegre edilmesi ve ölçeklendirilmesi olmadan hiçbir işe yaramaz.

Yukarıdakiler, kapitalizmin nasıl işbirliği ve mimari konusunda kalın bir perde ördüğüne dair bir ipucu veriyor. Bu perdede, tüm topluluklar üzerindeki kontrol, şiddet ve manipülasyon kapasitesi, bilinçli siber varlıklar değil, kapitalist insanlar tarafından yönetilen bu özel ulusötesi altyapılara bağlıdır.

Yapay Zekâ İçin Gerekli Bağlam Olarak Siber-Faşizm

Bir diğer önemli nokta ise devletler, askeri-sanayi kompleksi ve büyük teknoloji şirketleri arasındaki etkileşimden doğan yeni bir faşizm biçiminin ortaya çıkmasıdır. Alberto Toscano’nun dile getirdiği biçimiyle faşizm, kapitalizmin en erken aşamalarından günümüze dek, emperyalizm ve onun tüm nüfusları boyunduruk altına alma yöntemleriyle bağlantılı tarihsel-politik bir süreklilik olarak anlaşılmalıdır. Irk ayrımcılığı ve Filistin’deki soykırım, bu faşist politikaların güncel tezahürleridir. Bu olguların şiddeti, tarihsel bağlama ve kapitalizmin içinde olduğu belirli aşamaya bağlı olarak ya azalır ya da yoğunlaşır.

Siber-faşizmin temel özelliği, merkeziyetsiz yapısıdır. Propaganda ve kültürel örgütlenme aygıtının devlet eliyle işletildiği (Joseph Goebbels’in yönettiği Üçüncü Reich’ın propaganda makinesinden istifade edildiği) yirminci yüzyıl faşizmine kıyasla, günümüzde faşizm, insanlığın icat ettiği en güçlü iletişim aracı olan sosyal medyayı kontrol eden büyük teknoloji şirketleriyle yapılan ittifaklardan doğmaktadır. Bu durum, faşizmi siber, birbirine bağlı ve işletim sistemlerimize yerleşmiş hale getiriyor. Artık sadece devlete bağımlı değil, üstelik her zaman devletle ittifaklar kurmaya çalışıyor.

Yapay Zekâ Sorunu Olarak Ataerkil ve Üstünlükçü Egemenlik

Önceki hususla ve faşizmin meşrulaştırdığı şiddetle bağlantılı olarak, zorbalık veya mobbing (psikolojik ve/veya cinsel taciz) konularında, daha önce sınıf veya ofis gibi fiziksel alanlarla sınırlı olan şeylerin artık dijital alana yayıldığını, tüm siber zorbalık veya cinsel içerikli mesajlaşma davranışlarının dijital sınırı aşarak, fiziksel alanda kendini (yeniden) üretmeye devam edebildiğini görüyoruz.

Bu sınırların bulanıklaşması olgusu, özellikle yapay zekâ tarafından üretilen cinsel içerikli deepfake’lerin son zamanlardaki yaygınlaşmasında belirginleşiyor. Andrea Proenza, Eldiario sitesinde yayınlanan “Grok deepfake vakası kadınlara yönelik dijital şiddet hakkında neyi ortaya koyuyor: ‘Koruma eksikliği muazzam düzeylerde” başlıklı makalesinde bu hususu analiz ediyor. Proenza, bu yapay zekâ tarafından üretilen görüntülerin yalnızca sanal temsiller değil, somut bedenlere (bu durumda kadınların bedenlerine) gerçek şiddet uygulayan güç araçları olarak nasıl iş gördüğü konusunda bizi uyarıyor.

Bu durumların yol açtığı teşhir, utanç, korku veya susturulma, sadece dijital alanla sınırlı kalmayıp, bunlardan muzdarip olanların maddi yaşamlarını da doğrudan etkileyerek itibarlarını, güvenliklerini ve hem dijital hem de fiziksel-kamusal alanda var olma olasılıklarını tehlikeye atıyor.

Bu vesileyle, dijital ortamın ve yapay zekânın yeni şiddet biçimleri yaratmadığını, aksine, önceden var olan ataerkil, faşist ve kapitalist mekanizmaları yeniden programlayıp hızlandırdığını vurgulamak gerek.

Eğer kadın bedeni, endüstriyel kapitalizm dâhilinde aşırı derecede insanlıktan uzaklaştırılacak noktaya kadar nesneleştirilmişse, şimdi faşizmin yükselişi ve bu kapitalist gericiliğin dijital altyapı üzerindeki kontrolüyle birlikte, kadınlar ve diğer şiddet mağdurları (ırksallaştırılmış topluluklar, LGBT topluluğu...) internette son derece anti-feminist, kadın düşmanı, ırkçı ve emperyalist bir sermaye tarafından daha da ağırlaştırılan bu şiddete maruz kalmaktadır.

Yani Şimdi Sorun Yapay Zekâda ve Siber Teknolojide mi?

Belki de eleştirilerimizde asıl noktayı kaçırıyoruz. Yapay zekâ, siber teknoloji gibi özerk bir varlık değil. Bu endüstriler, tüm zulümlerini ilerleme ve sermaye adına meşrulaştıran kapitalistlerce kontrol edilmektedir. Buna karşılık, başka bir gelecek mümkün, bu da ancak teknolojilerin kontrol edilmesine bağlıdır. Ancak o zaman işçi sınıfı, mevcut olanlardan farklı mantıklara dayalı yeni siber teknolojileri reddetme, yeniden yönlendirme veya tasarlama fırsatına sahip olacaktır.

Sorun, Terminatör filminin hikâyesi ve yerimizi apay zekânın alması karşısında duyulan korku değil, kapitalistlerin, asalak vampirler misali, fildişi kulelerinden her gün bizi boyunduruk altına aldığını söyleyen, Kapital’de dile dökülen hikâyedir.

Postkapitalist Teori Merkezi
15 Eylül 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Meta fetişizmi: Chat GPT’de bir şey ararken, yapay zekâ ile görseller oluştururken ya da herhangi bir akıllı cihaz kullanırken, bu metinleri oluşturan üretime ait izler, kapitalist sömürünün izlerini taşır. Genellikle bu izler, Küresel Güney’den Batı’ya uzanır. Batı ise bu geç kapitalizm döneminde her düzeyde kitlesel tüketimin en tipik örneğidir.

[2] “La explotación laboral detrás de la Inteligencia Artificial”, Datagenero.

[3] Un Hılo Rojo Atra Vıesa, Iniciativa Comunista, 2024, PDF.

[4] Andrea Proenza, “Qué revela el caso de los deepfakes en Grok sobre la violencia digital contra las mujeres: “La desprotección es gigantesca”, 16 Ocak 2026, Diario.

20 Eylül 2026

,

Bakû Komiserlerinin Katli



26 Bakû Komiseri, 13 Nisan 1918 günü kurulan Bakû Komünü’nün Bolşevik ve Sol Sosyalist Devrimci üyeleriydi. Kısa süre bağımsız kalan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin başkenti olan Bakû şehrinde kurulan komüne Stepan Şaumyan isimli Ermeni devrimci önderlik ediyordu. Taşnakların, SR’ların ve Menşeviklerin oluşturduğu koalisyonun Bolşevikleri iktidardan uzaklaştırmasıyla birlikte, komünün hayatı 26 Temmuz 1918 günü sona erdi.

Bakû komününün başındaki bakanlar (komiserler) şehri terk ederken, Merkezi Hazar Diktatörlüğü’nce ele geçirilip hapse atıldılar. 14 Eylül 1918 günü, Bakû şehrinin Osmanlı askerinin eline geçmesiyle birlikte Kızıl Ordu askerleri hapishane kapılarını kırıp komiserleri kurtardı. Ardından komiserler Krasnovodsk’a giden bir gemiye bindiler. Ancak kısa süre içinde ele geçirildiler. 20 Eylül gününün gecesi Aşkabat Komitesi’ne bağlı Türkmen SR askerlerce Trans-Hazar Demiryolu Hattı üzerindeki Pereval ile Akça-Kuyma istasyonları arasında bir yerde kurşuna dizildiler. İdam edilmelerinin sebebi, Bakû şehrinin Kafkasya İslam Ordusu’nun eline geçmesine izin vermeleriydi.

Bakû komiserlerinin infazı ile ilgili haber, Transkafkasya’daki sosyalist gazetelerde yayınlandı. Sonrasında Vladivostok’ta çıkan Krasnoye Znamya gazetesinde yer aldı. Aşağıda o dönem yayınlanan Rus Sovyet Hükümeti Bürosu Yayın Organı Soviet Russia dergisinde yer alan haber aktarılıyor.

* * *

 

Bakû’de ve ötesinde genel olarak bilindiği üzere, Eylül 1918’de Bakû’den Krasnovodsk’a gelen bir grup komiser, Batı Türkistan topraklarında (Trans-Hazar bölgesinde) bugün bilinmeyen koşullarda, ortadan kayboldu. Bu adamların ortadan kaybolmasıyla ilgili olarak bir dizi çelişkili, ürkütücü hikâye gündeme geldi. Bu adamlar, Krasnovodsk yakınlarına indiklerinde Trans-Hazar yetkilileri tarafından resmen tutuklanmış, daha sonra şehirdeki hapishaneye kapatılmışlardı. Yirmi altı komiserin tamamının Hindistan’a götürüldüğüne, kaçma girişiminde öldürüldüklerine ya da son olarak, Bolşevik yönetiminin tüm özelliklerine ve aşırılıklarına bağlı oldukları için bilinmeyen bir mahkemece ölüm cezasına çarptırıldıklarına ve cezanın infaz edildiğine dair söylentiler dolaşıma sokuldu.

İnsanların duyularını körelten amansız iç savaşın tüm dehşetine rağmen, tahmin ve varsayımların sonu yoktu.

Gerçekte, yirmiyi aşkın insanın hayatı veya ölümüyle ilgili o soğukkanlı kararın alındığı, o korkunç eylem gerçekleştiği, onların ortadan kaldırılıp katledildiği süreç şu şekilde işledi:

1. Eylül 1918’in ortalarında, Aşkabat’taki İngiliz Askeri Misyonu temsilcisi Yüzbaşı Reginald F. Tig-Jones, Krasnovodsk kıyılarında yirmi altı Bolşevik komiserin yakalandığını öğrendikten sonra, Trans-Hazar Suç Bürosu başkanı Semyon Lvoviç Drujkin ve Bölge Yürütme Komitesi’nin bazı üyeleriyle iletişime geçerek, İngiliz Misyonu’nun planlarına uygun olarak, bu komiserlerin Hindistan’da olmasını istediğini belirtti.

2. S. L. Drujkin, Reginald F. Tig-Jones’un Bakû komiserlerinin Krasnovodsk’tan Meşhed’e, oradan da Hindistan’a taşınması lehine ileri sürdüğü gerekçelere tamamen katılarak, Trans-Hazar bölgesinin Yürütme Komitesi üyelerinden bazılarına, İngiliz Askeri Misyonu şefinin plan ve tasarımlarının uygulanmasına yardımcı olmanın gerekliliğini vurguladı.

3. Bununla birlikte, Tig-Jones ve Drujkin, aynı zamanda Yürütme Komitesi üyelerine, komiserlerin Meşhed’e ve Hindistan’a taşınmasının birçok açıdan kafi gelmeyeceğini, tüm komiserlerin Krasnovodsk’tan yolculuk sırasında vurulması gerektiğini, bunun da Aşkabat’taki İngiliz Askeri Misyonu’nun planıyla tamamen uyumlu olduğunu, ancak belirli “resmi garantiler” ile bu planın düzene kavuşturulması gerektiğini bildirdiler.

4. Özellikle, Tig-Jones ve Drujkin’in planı, Bakû komiserlerinin Meşhed’de İngiliz askeri yetkililerine teslim edildiğini belirten sahte bir makbuz hazırlanmasını öngörüyordu; oysa gerçekte Krasnovodsk ve Aşkabat istasyonları arasındaki demiryolu yolculuğu sırasında kurşuna dizileceklerdi.

5. Tig-Jones ve Drujkin’e göre, Meşhed’deki İngiliz askeri yetkililerinin yirmi altı Bakû komiserinin kendilerine teslim edildiğine dair aldıkları makbuz, komiserlerin ortadan kayboluşunu kamuoyuna açıklamak, böylece ölümleri, cinayetleri veya kaçışlarıyla ilgili tüm söylentilere son vermek amacıyla hazırlanmıştı.

6. Ancak, doğal olarak bazı kamu kuruluşlarının veya kurbanların akrabalarının ve arkadaşlarının er ya da geç görevden alınan komiserlerin nihai kaderinin açıklığa kavuşturulmasını talep edeceğini varsayarak, Yüzbaşı Tig-Jones, Drujkin’e, Drujkin de plan hakkında bilgilendirilen Yürütme Komitesi üyelerine belirli aralıklarla yirmi altı komiserin ölümüne dair resmi sertifikalar verileceğini ve bu sertifikalar için “gerekli herhangi bir tıbbi sertifikanın alınabileceğini” söyledi.

7. Tüm bu nedenler ve Tig-Jones ile Drujkin’in “resmi garantiler”i, güvenlerini kazanmış olan ve başlangıçta kararsızlık yaşayan Yürütme Kurulu üyelerini, yirmi altı Bakû komiserinin öldürülmesinin uygulanabilir, uygun ve gerekli olduğuna ikna etti, neticede de planın derhal uygulanmasına onay verdiler.

8. Bu planı gerçekleştirmek için, adı geçen Yürütme Kurulu üyeleri ve diğer kimi isimler, Krasnovodsk’a gitmeyi kararlaştırdılar. 19 Eylül akşamı, kurşuna dizilecek komiserleri Aşkabat’a götürmek amacıyla Krasnovodsk istasyonuna özel bir tren yanaştı.

9. 19 Eylül gecesinin geç saatlerinde, yirmi altı komiseri Meşhed üzerinden Hindistan’a götürmek için Krasnovodsk hapishanesine başvurdular. Hapishane yönetimi, herhangi bir özel formalite olmaksızın sevke onay verdi.

10. Aynı gece, bu özel tren, komiserler, infazdan sorumlu kişiler ve bir muhafızla birlikte Krasnovodsk’tan ayrıldı, yaklaşık yedi saat boyunca, çok az istasyonda durarak, Aşkabat’a doğru yola devam etti.

11. Sabah saat 6 civarında, 200 kilometre yol kat eden tren, Pereval ve Akça-Kuyma istasyonları arasındaki yolda durdu.

12. Burada, infazdan sorumlu kişiler, yirmi altı komiseri kaderleri konusunda bilgilendirdi ve onları sekiz veya dokuz kişilik gruplar halinde vagondan çıkarmaya başladı.

13. Kaderlerinin açıklanmasıyla sarsılan tüm komiserler, bir bahriyeli hariç, hep birlikte sessizliğe gömüldüler. Bu bahriyeli ise yüksek sesle şöyle haykırdı: “Sakinim. Özgürlük için öldüğümü biliyorum.” Buna karşılık, sorumlulardan biri şöyle cevap verdi: “Biz de er ya da geç özgürlük için öleceğimizi biliyoruz. Ama bunu farklı anlıyoruz.”

14. Bundan sonra bir grup komiser, arabadan çıkarılıp sabah alacakaranlığında götürüldü ve hemen vuruldular. Gri kum tepeleriyle kaplı bölgenin niteliğini fark eden ikinci grupsa (bu durum onlarda kurşunlardan korunma umudu uyandırmış olabilir) kaçmaya çalıştı, ancak ardı ardına sıkılan kurşunlarla delik deşik edildiler. Son grup ise kaçmaya çalışmadı.

15. Tüm komiserleri vurup ölümlerinden emin olduktan sonra, cellâtlar, cesetleri aceleyle kuma (demiryolu yatağından yaklaşık altı metre uzağa) gömdüler, kurbanların eşyalarının bir kısmını orada yaktılar. Eşyalarının çoğu ise trenin içinde yakıldı.

16. Bundan sonra tren, başladığı yere geri döndü.

Hâsılı, yirmi altı Bakû komiserinin idamının hikâyesi bu şekildedir.

Soviet Russia
13 Kasım 1920
Kaynak

19 Eylül 2026

Hendek

Bundan otuz yıl önce Tony Blair, ülkesinin liberal partisine gidiyor, “aramızda bir fark kalmadı, birleşelim” diyor.[1] Marksizm-Leninizme ve proleter harekete karşı bir tür “kale” olarak inşa edilmiş olan İngiliz İşçi Partisi, bundan yüz yıl küsur yıl önce, “üretim, dağıtım ve mübadele araçlarının ortak mülkiyeti”ne vurgu yapan bir maddeyi programına koymak zorunda kalıyor. Blair çizgisi, bu maddeyi programdan çıkartıyor. Liberalizmle birleşme, ortadaki tehlike ortadan kalktığı vakit gündeme geliyor.

Bu tespit, bugünkü Türkiye solu için de geçerli. Demek ki sosyalistler, aradaki sınır çizgileri silindiği, hendekler kapatıldığı için Yeni Parti’ye örgütlenebiliyorlar. 

“Kurucu” parti olarak sunulan oluşumlar, dünyanın her yerinde, özellikle sömürge ve eski sömürge ülkelerde, sosyalist hareketi kendine örgütlüyor, kendine benzetiyor. Onun ince ayarını bu kurucu partiler yapıyorlar. Sosyalist partiler, komünist partiler, “kurucu” partilerin hazırladığı marinasyon içinde kıvama getiriliyorlar.

Misal, Hindistan’da Maoizme kopan parça da dâhil olmak üzere, tüm Hindistan Komünist Partisi, muktedir olduğu yerlerde neoliberalizmin programını uyguluyorlar. Naksalcı hareketin doğmasını sağlayan Naksal köyündeki köylü isyanına kurşunu “Marksist” parti sıkıyor.[2]

Sanılanın aksine, Endonezya’daki katliamda, emperyalistler Müslüman dernekleri silah olarak kullanıyor ama bu işi organize eden, oranın “CHP”si. Hatta katliam sonrası kimi komünist partililer, katliamı gerçekleştiren partinin içinde görev alıyorlar. Katliamda asli rol, İngiliz ve Amerikan istihbaratına ait.

Bugünkü barış görüşmeleri münasebetiyle ortalığa dökülen, Kürt hareketine ilişkin eski kayıtlar, Hendek Savaşı’nın bir genelkurmay operasyonu olduğunu ortaya koyuyor. Dirençli unsurlar, topluca, o hendeklere defnediliyorlar. Yol bu sayede açılıyor. O yolun eleştirisini ise Ayşe Hür, Yektan Türkyılmaz gibi liberaller soğuruyor.

Bugün diziler ve Acun yarışmaları, İngiliz sömürgesi olmamızın tezahürleri olarak vücut buluyor. Dizilerle Ortadoğu’da, mazlum coğrafyada İngilizin ve Amerikalının dişine uygun bireyler yetiştiriliyor.

Son dönemde yayınlanan, küçük burjuvazinin ağzının suyu aksın, zengine öykünsün, gerilimlerinden kurtulsun diye çekilen bir yalı dizisinde “bu takı tam kraliçeye layık” deniliyor. Hangi kraliçe, kimin kraliçesi sorusuna cevap verme gereği bile duyulmuyor. Çünkü herkes, İngiliz kraliçesine göre yaşamayı öğreniyor. İdeolojik ve kültürel hendekler de bir bir kapatılıyor. Herkes, burjuva sofralarındaki marinasyonu, yemekleri, içkileri öğreniyor. Artık küçük burjuvazi, mutfağında Acun’un yemeklerini yapıyor.

İngiliz İşçi Partisi, Alman sosyal demokrasisi gibi mahfillerde ne oluyorsa Türkiye sosyalist hareketinde de o oluyor. AfD’nin arka planını anlamadan, liberalizmin yanına sıvışmak ve sığınmak için teoriler parçalanıyor. Sosyal demokrasi ile liberalizm arasındaki hendekler imha ediliyor. EMEP’in sahibi, İngiliz patronlarının yanından, onlar adına, onlar için, buradaki sendikalara “STK olun!” talimatı veriyor. İşçi aristokrasisinin ideolojisi ve politikası, sosyalizm diye pazarlanma imkânına kavuşuyor.

İngiliz İşçi Partisi’ne kapitalizm ve emperyalizmin seyri bağlamında, her momentte biraz olsun ayar vermek için imal edilmiş olan New Left Review [“Yeni Sol Eleştiri”] dergisi, Türk versiyonunu üretip ülkeye yolluyor. Birikimi tasfiye etmek için imal edilen bu emperyalist silah, Birikim adıyla, Devrimci Yol’un koltuk altına yerleştiriliyor. Asli görevi, onu devrim ve iktidar mücadelesi vermekten alıkoymak için ona gerekli kıvamı vermek. Netekim, 12 Eylül günü sabahı örgütün sahibi, darbeye karşı yapılacaklar konusunu görüşmek üzere Birikim dergisinin sahibinin evine koşuyor. O da “direnmeyin” talimatını iletiyor. Bir Devrimci Yolcu, hatıratında[3], kendilerine zorla Birikim dergisi okutturulduğunu söylüyor. O Birikim, sonra AKP’ye yanaşıyor.

12 Eylül darbecileri, tüm hazırlıklarını başta TKP ve Devrimci Yol olmak üzere, sosyalist hareketin bir devrimci direniş sergilemesi ihtimaline göre yapmışlar. Bu hazırlık kapsamında çok sayıda kefen imal ediliyor, çok sayıda toplu mezar kazılıyor. Ama beklenen olmuyor. Tüm örgütler, tel tel dökülüyor, bir bir teslim oluyorlar.

O TKP ve Devrimci Yol, pantolonunun arka cebinde Cumhuriyet gazetesiyle CHP bürolarına girmeyi, oralarda akan ranta ortak olmayı öğreniyor. Terbiye ve disipline ediliyor. Kıvama getiriliyor. Devrim ve iktidar yanında sınıfı da unutuyor. Müteahhit oluyor. Burjuvaziye kâhyalık, devlete bekçilik yapmayı öğreniyor.


Sınırların silindiği, hendeklerin imha edildiği koşullarda, Tanıl Bora’nın hazırladığı kapağı bir emir olarak görmek gerekiyor. Basit bir fotoşop hatası ya da reklâmcı gevezeliği olarak görülmemeli. O pankartta “Devrimci Yol” adı silinip “Devrimci Müca” yazılıyorsa Bora, birilerine emir veriyordur. Emir, illaki Yeni Parti ile ilgilidir. Blair’in İşçi Partisi’ni silmek istemesi gibi o da Devrimci Yol’u tarihe gömmek istiyordur. “Zıpçıktılık yapmayın, akıllı olun, benim peşinden gelin” buyuruyordur.

Yeni Parti ve Devrimci Yol’la ilgili emir, NATO-AB-ABD ekseninde anlam kazanıyor. Avrupa olmakla tanımlı politika, NATO’yu, NATO olmakla tanımlı politika, Avrupa ve ardındaki emperyalizmi gizliyor. Avrupa, “ordunuz çok büyük, küçültün” diyor. Burada birileri, bu emrin ardındaki NATO’yu gizliyor. NATO, “Suriye’ye girin” diyor. Birileri, bu emrin ardındaki Avrupa’yı gizliyor. Sol içinde Avrupa’yı koruyup NATO’ya saldırıyormuş gibi yapanlarla, NATO’yu koruyup Avrupa’yı eleştirenler, ifşa edilmeyi bekliyor.

Kurtlar Vadisi dizisi arkasında dönen kapışmayı bu bağlamda okumak gerekiyor. Solun Ergenekon’da sahiplendiği veya karşı çıktığı şeyin emperyalist arka planına bakılmalı. Emperyalizm sorgulanmadan, hiçbir şey idrak edilemez.

Eren Balkır
19 Eylül 2026

Dipnotlar:
[1] Liberation News Network, “The Project and the Lieutenants: What Blair’s Confession Reveals About the British Left”, 5 Eylül 2026, Substack. Türkçesi: İştiraki.

[2] Tanroop Sandhu, “Communism and People’s Democracy in India”, 27 Ağustos 2026, Prometheus.

[3] Mehmet Tepebaşı, Yaşanmamış Sayılan Anılar, Dipnot Yay., 2010, s. 145.

18 Eylül 2026

,

Tarihe “Küçük” Bir Not



Son bir hafta içerisinde LGBT derneklerine ve onlara yakın duran kurumlara düzenlenen operasyonların ardından sol çevrelerin yayınlarına baktığımızda, demokratik hassasiyetlerle tepki verildiğini, açıklamayı yapan çevrelerin rejimin yeni bir eşiğe geldiğini, operasyonlar karşısında LGBT kurumlarının yanında olduklarını ifade ettiklerini okuyoruz. Bu yanında olma ve destek hâli, adliye önünde yapılan açıklamalarda gözaltına alınmaları ile pratiğe dökülüyor. Aynı zamanda sol da tarih sayfasından harf harf dökülüyor.

LGBT’nin kurumsal yapılanmasının karşısında oluşan iki kesim, konuya ahlak, demokrasi ve çoğulculuk/farklılıklar üzerinden tavır geliştiriyor. Öncelikle konunun bu ölçütler üzerinden tartışılması, şu an için tartışma konumuz olmayıp, kurtuluş mücadelesine destek vermeyen her düşünceyi ve topluluğu “geri” kabul ediyoruz. Bu gerilik, LGBT’nin dövizlerinde görüldüğü gibi bedellerle örülmüş sosyalist değerlere küfürle inşa ediliyor, sol, buna destek vermekten, onunla yan yana yürümekten geri kalmıyor.

LGBT operasyonlarının ekonomi politiği tartışılmadan üzerine kalem oynatılamaz. Salt egemen karşıtlığı üzerinden sürecin geldiği aşama, geçiştirilemez.

Operasyonun ardından yayınlanan köşe yazılarında sol, aile tartışmasını yeniden başlattı. Ailenin kutsiyeti gibi söylem ve çarpıtmalar bir kenarda bırakıldığında, ailenin dağıtılması kapitalizmin elini rahatlatan taktiktir. Bekâr ve yalnız yaşayan birey üzerinden gelir hesaplaması yapılamıyor. Açlık ve yoksulluk sınırı, aile üzerinden hesaplanıyor. Sosyal açıdan ise bütünlüklerden soyutlanmış insan, sistem için tehlike olmaktan çıkarılıyor. Zayıflayan her bağın sarsılan otoritesinin ardından yoksul ailelerin çocuklarının çeteleştiği görülüyor.

LGBT’nin fon aldığı, bilinmeyen bir gerçek değil, kurumsal web sayfalarında “hangi çalışmayla nereden ve nasıl fon alınacağı" üzerine yayınladıkları 300 sayfalık kitaplara rastlanıyor. Fon veren emperyalist kuruluş ve vakıflar, ülkemizden hangi kurumlara ne kadar fon ve hibe ödemesi yaptığını yayınlıyorlar.

Bugün başka bir sorunla karşı karşıyayız. Ülkemizin güzide, teorisyen ve çokbilmiş, özeleştiriden kaçan, en demokratından en işçicisine solcu çevreleri, ne LGBT’yi ne de fonu tartışıyorlar. “Yasaklara ve baskıya karşıyız ama açlık grevi gibi eylemlere de karşıyız!” açıklamalarıyla son çeyrek yüzyılı geride bırakanlar, dillerine ve yayınlarına pelesenk ettikleri “ama, fakat, lakin” bağlaçlarını LGBT için sarf etmekten imtina ediyorlar. Mandacılığın ekonomi politiğini yapmayanlar, hâlen kitlelere önderlik edip mücadele saflarında birleştireceklerini söyleyedursun, bir gerçek var ki fon alan bir çevre, kurtuluş ideolojisinin söylem ve eylemlerine destek vermez, vermiyor da. Tartışmayı halen daha Ermeni, Kürt ya da cinsel yönelimi farklı olma ölçütü üzerinden yürüten solcular, şu gerçeği de anlamıyorlar: Bülent Ersoy, Cemil İpekçi, Eseyan, Abdülkadir Selvi ve diğer Kürt portreler bugün hangi safta yer alıyor bu egemen saf nedense(!) ahlakçılık yapmıyor. Olay etnik, cinsel ve dinî kimlik mi yoksa sermayenin kurduğu egemenlik mi? Üçüncü bir gerçek ise Kürt milliyetçilerinin DEM’lediği demokratikleşme süreci. Bu süreç başladığı günden beri sadece kendilerine yakın her türden çevreye çekilmedik operasyon kalmadı.

Operasyon kapsamında suçlamalardan biri de “fuhşa” çeşitli yöntemlerle destekte bulunmak. Bu gerçeği de emperyalistlerin açtığı +90 adlı Youtube kanalında konuşan bir fahişeden dinleyebilirsiniz: Kendisinin üniversite mezunu, feminist ve politik bir insan olduğunu, patronsuz şekilde çalıştığını, bu çalışma biçimine de feminist çevrelerin destek verdiğini -ki zaten yazdıkları dövizlerde de mevcut (“yoksa paran...”) söylüyor. Öyle ki sendika binalarında yapılan açıklamalarda, “fuhşun patronsuz yapılması gerektiği” savunuluyor. Yazımızda geçen tüm bilgiler, araştırmak isteyen her insanın ulaşabileceği açık kaynaklara dayanıyor.

Ortada hiçbir düzlemde hiçbir kesim açısından savunulacak ahlaki bir hat yok. Emperyalist sömürünün kendisi başlı başına ahlakı yok ediyor. İnsan, sadece ekonomik olarak sömürülmeyip tüm değerleri tahrip ediliyor. Yaşadığımız süreç bundan ibaret. Sol da bu sürece odun taşıyor. 1990 sonrasında Sovyetler’den ayrılan ülkelere Soros gibi tekelciler üzerinden vakıf, dernek ve fonlarla girildi. Bu gerçeği tartışmadan bugünleri yorumlayanlar da mandacıdır.

Mandacılık sadece tarikat, emperyalizmle anlaşmalar imzalayan tekeller ve medya kuruluşlarıyla işlemiyor, kurumsal ve ayakta kalma biçimi açısından LGBT bu sürecin parçası olarak okunmadıkça, sürecin sınıfsal çözümlemesi yapılamaz. Gökkuşağının yeşili dolarla boyandı, meydandaki sosyalizme küfreden dövizler de dolarla yazıldı.

Sinan Akdeniz
18 Eylül 2026

,

İngiliz Solu ve Liberal Burjuvazi



“Sosyal demokrasinin geride bıraktığı kalıntılardan muhtelif ‘devrimci’ partilere kadar tüm İngiliz solu, neden bu kadar etkisiz, neden işçi sınıfından bu denli uzaklaşmış?” sorularının cevabını, Sör Anthony Charles Lynton Blair’in doksanlarda “Bleyrizm”in zirvesinde olduğu dönemde Norton-sub-Hamdon Baronu Ashdown’a yaptığı itiraflarda aramak gerekiyor. Bu yazıda, bu itirafların İşçi Partisi, sendika liderleri ve işçi sınıfı siyasetinin kaderi hakkında bize neler söylediğine bakacağız.

Aziz Tony’nin İtirafları

Muhafazakâr gazeteci Peter Hitchens bir keresinde Tony Blair’in özgün bir düşünür olmadığını, hatta zeki bir adam olarak da görülemeyeceğini söylemişti. Blair’in kurduğu hükümetin Irak felâketi, Thatcher’ın uzlaştırma siyasetinin perçinlenmesi, İşçi Partisi’nin bir işçi örgütü olarak tümüyle ortadan kalkması ve 2008’deki ekonomik çöküşle tanımlı sicili göz önüne alındığında, bu yargıya kimse itiraz edemez. Ancak öte yandan, özgün olmayan adamlar da birilerine fayda sağlar. İncelikten yoksun olması nedeniyle, Blair’in, sermayenin daha dikkatli bir stratejistinin söylemeyeceği şeyleri yüksek sesle söylemek gibi bir alışkanlığı vardı.

Böyle bir anın, eski Liberal Demokrat lider Paddy Ashdown’ın günlüklerinde kaydedildiğini görüyoruz. Doksanların ortalarında Blair, Liberal Demokratlarla sadece bir seçim anlaşması peşinde koşmuyordu. Ashdown’ın “Proje” olarak adlandırdığı şeyi, yani İngiliz siyasetinin “ilerici” güçlerini yeniden yan yana getirmeyi, nihayetinde birleştirmeyi amaçlayan uzun vadeli bir ortaklığı hedefliyordu. Ashdown’ın günlüklerinde, Temmuz 1996’da Blair’in kendisine iki partinin birleşmesi fikrini sunduğunu, Ashdown’ın, “Bu, uzun vadeli bir hedef olabilir. Muhtemelen başka birinin liderliğinde gerçekleşebilir” cevabını verdiğini görüyoruz.[1] Blair’in de dediği gibi, bu birlik, “yirminci yüzyıl, tümüyle iyi ve yetenekli insanlar bir arada olması gerekirken ayrı partilerde birbirleriyle savaştıkları için Muhafazakârların yüzyılı olarak şekillendi” önermesini temel alıyordu.

Bu cümleyi tekrar okumakta fayda var. 1900 yılında sendikalar tarafından kurulan, Keir Hardie’nin ve Dördüncü Madde’nin kurduğu parti olarak İşçi Partisi, bir Liberale partinin kuruluşunun başlı başına tarihi bir hata, asla olmaması gereken bir bölünme olduğunu itiraf ediyor. Blair’in canını yakan, yüreğini dağlayan şey, işçi sınıfının siyaseten mülksüz kılınması değildi. Ona asıl acı veren şey, işçi sınıfının daha en başta liberalizmden ayrı bir siyasi varoluşa sahip olmaya çalışmasıydı.

Bu, Blair’e has bir tuhaflık değil. Mensubu olduğu siyasetçi katmanının stratejik mantığı bu: son projenin mimarı Mandelson’dı. BBC’nin Ashdown’ın 1999’daki istifası sırasında dediği gibi, Mandelson’ın amacı, İngiliz siyasetinin niteliğini dönüştürmek ve Yeni İşçi Partisi, Liberal Demokratlar, hatta memnuniyetsiz Muhafazakârları kucaklayan merkez sol bir koalisyon aracılığıyla Muhafazakârları seçilemez kılmaktı.[2] Proje, taktiksel açıdan başarısız oldu: zira Blair’in 1997’de 179 sandalye kazanmasıyla elde ettiği çoğunluk koalisyonu gereksiz kıldı, İşçi Partisi’nden Gordon Brown ve John Prescott bu koalisyonu veto etti, Blair, Liberal Demokratların en önemli şartı olan orantılı temsili asla kabul etmedi, buna karşın, proje, stratejik olarak başarılı oldu.

Proje, tüzüğün ve programın Blair eliyle değiştirilmesi ile birlikte kurulan Yeni İşçi Partisi’nin içinde yapılan değişikliklerin açık diplomatik bir ifadesiydi: 1995’te “üretim, dağıtım ve mübadele araçlarının ortak mülkiyeti”ne vurgu yapan 1918 tarihli Dördüncü Madde yürürlükten kaldırıldı, partinin biçimde olmasa da özde sahip olduğu sendikal bağ kopartıldı, İşçi Partisi, İngiliz sermayesinin liberal kanadının bir aracı haline geldi.

Neden Doksanlar?

Bu tür itiraflar, ancak belirli koşullar altında mümkündür. Blair, doksanların ortalarında üst üste gelen iki yenilgi sayesinde söylediklerini söyleyebildi, yaptıklarını yapabildi.

İlk yenilgi, ülke içinde yaşandı: seksenlerde işçi mücadeleleri yenildi. Her şeyden önce, 1984-1985’teki o büyük grevde Ulusal Madenciler Sendikası yenilgiyle yüzleşti. Wapping olayı, liman işçilerinin grevi, sendika karşıtı yasalar ve işyeri temsilcileri hareketinin yok edilmesi ardından İngiliz sendikalarının gücü epey kırıldı. Sanayide, iş yerlerinde kendini savunamayan bir hareket, politik olarak da varlığını sürdüremedi.

İkinci yenilgi, uluslararası planda yaşandı: 1989 ve 1991 yılları arasında Sovyetler Birliği bir karşı-devrimle yok edildi. Hakkındaki değerlendirmeler ne olursa olsun, ki zaten Marksistlerin değerlendirmesi acımasız olmalı, SSCB’nin yıkılması, burjuvazi ve ideologları tarafından tüm sosyalist projeye dair nihai hüküm olarak algılandı. “Tarihin sonu”, neticede akademik bir tez değil, ideolojik bir saldırıydı. Sosyalizm sonsuza dek öldüğü, bununla birlikte, işçi hareketinin tarihsel bir özne olarak varlığının da ortadan kalktığı söylendi.

Burada, yukarıdaki iki yenilgiden kaynaklanan üçüncü bir nokta daha var. Sanayi işçi sınıfının yenilgisi, sosyalist bloğun çöküşü ve Çin’in kapitalist yola girmesi, egemen sınıf için büyük bir fırsat yarattı. Doksanlarda, imalatın büyük ölçüde çevre ülkelere kaydırılması yanında, emperyalist merkezin finansal hizmetleri ve bazı gelişmiş sanayi biçimlerini elinde tutmasıyla, gerçekten küresel bir iş bölümü oluşturmayı bildiler. Bu iş bölümünün tüm yönleriyle benimsendiği Blair-Brown döneminde, İşçi Partisi liderliğinde (Sendikalar Kongresi liderlerinin tam desteğiyle) ülkenin sanayisizleştirilmesi işlemine devam edildi.

İçeride sanayi alanında yaşanan yenilgi, dışarıda sosyalist bloğun çöküşü ve gerçekten küreselleşmiş bir ekonominin ortaya çıkışı gibi olgularla birlikte muktedir sınıf, yüzyıldır yapmaya çalıştığı şeyi gerçekleştirme, İngiltere’de bağımsız işçi sınıfı siyasetinin her türlü ifadesini, hatta İşçi Partisi’nin temsil ettiği sınırlı, kusurlu ve kasıtlı olarak çarpıtılmış ifadeyi bile ortadan kaldırma konusunda bir fırsata kavuştu. Bleyrcilik, sağlıklı bir bedene dayatılan bir sapma değildi. Yenilginin aldığı politik biçimdi.

Blair Gerçeğe Onu Soldan Eleştirenlerden Daha Yakındı

Fakat bu noktada bizim solun “ihanet”e dair o alışılageldik mızmızlanmasından daha net ifadelere başvurmamız gerekiyor. Asıl rahatsız edici olan, Blair’in İşçi Partisi’nin temel niteliğinden uzaklaşmamış olması, partinin ayrıksı varlığı meselesini aşmaya yönelik bir dürtüyle hareket etmesidir. Bu dürtü, partinin temel niteliğinin mantıksal sonucuydu.

Marksist gelenek, bu niteliği Blair’den çok önce tanımlamıştı. 1858 gibi erken bir tarihte, İngiltere’nin dünya sanayiinin tekelini elinde bulundurduğu, bu anlamda, zirvede olduğu dönemde Engels, Marx’a şunu söylemişti:

“İngiliz proletaryası, giderek daha da burjuvalaşıyor, öyle ki bu en burjuva ulus, görünüşe göre nihayetinde bir burjuva aristokrasisine ve bir burjuva proletaryasına, ayrıca bir burjuvaziye sahip olmayı hedefliyor. Tüm dünyayı sömüren bir ulus için bu, elbette ki meşru bir hedef.”[3]

25 yıl sonra Engels, Kautsky’ye İngiltere’de tek bir işçi partisinin bile bulunmadığını, sadece Muhafazakârlar ve Liberal-Radikaller olduğunu, işçilerin “İngiltere’nin koloniler ve dünya pazarı üzerindeki tekelinin ziyafetini neşeyle paylaştığını” yazdı.[4] Maddi temel açıkça belirtilmişti: İmparatorluktan elde edilen aşırı kârlar, sınıfın bir kesimini ve liderliğini satın almıştı. Lenin bu yaklaşımı işçi aristokrasisi teorisi içinde belirli bir sisteme kavuşturdu. İşçi aristokrasisi, işçi hareketi içinde burjuvazinin gerçek ajanları, kapitalist sınıfın işçi yaverleri, reformizmin ve şovenizmin gerçek taşıyıcılarıydı.[5]

Peki ya İşçi Partisi konusunda verdikleri hüküm neydi? Ağustos 1920’deki Komintern’in İkinci Kongresi’nde, İngiliz komünistlerinin İşçi Partisi’ne katılıp katılmaması gerektiği ile ilgili tartışmada, taktiksel nedenlerle katılmayı savunan Lenin, partinin ne olduğu konusunda hiçbir belirsizliğe yer bırakmıyordu:

“Bir partinin gerçekten işçilerin politik partisi olup olmadığı, yalnızca işçilerden oluşan üyeliğine değil, aynı zamanda onu yöneten kişilere, eylemlerinin içeriğine ve politik taktiklerine de bağlıdır. [...] İşçi Partisi, tümüyle burjuva bir partidir, çünkü işçilerden oluşmasına rağmen, burjuvazinin ruhuna uygun hareket eden, en kötü türden gericiler tarafından yönetilmektedir. Bu, İngiliz Noskeler ve Scheidemannların yardımıyla işçileri sistematik olarak kandırmak için var olan bir burjuva örgütüdür.”[6]

Lenin, bunları 1920 yılında, yani, MacDonald’ın 1920’lerdeki ihanetlerinden, 1931’de ulusal hükümetin kurulmasından, Attlee’nin imparatorlukvari yönetiminden, Wilson ve Callaghan’dan, Kinnock’un cadı avlarından, Blair’den önce söylüyordu. İşçi Partisi’nin liberalizme boyun eğmesi fikrinin sahibi Blair değildi. Blair, sadece kalan engelleri ortadan kaldırdı, sonra da Ashdown’a sessizce söylenmesi gerekeni yüksek sesle dile getirdi. Ancak bu engellerin ortadan kaldırılmasının neden mümkün olduğunu görmek için, daha derin sonuçları olan başka bir yenilgiye, burjuvazinin yaşattığı yenilgiye değil, hareketin kendi liderliğinin gerekli zemini inşa ettiği yenilgiye bakmamız gerekiyor.

Bürokrasi Madencilerin Dayak Yemelerini Neden İstedi?

1984-1985 yıllarını kimse dürüstçe ele almıyor, bu yıllarda yaşanan yenilginin asıl sebeplerine kimse bakmıyor. Madencileri, sadece Thatcher hükümeti mağlup etmedi. Onları bir kıskaç yere serdi: kıskacın bir tarafında devletin tüm baskıcı aygıtı, diğer tarfında ise sendika ve İşçi Partisi liderliğinin pasif, zaman zaman aktif sabotajı duruyordu. Resmi işçi hareketinin asla yüzleşmek istemediği gerçek şu ki, Sendikalar Kongresi’ndeki hiyerarşi, büyük sendikaların liderleri ve Neil Kinnock’un İşçi Partisi, Ulusal Maden İşçileri Sendikası’nın (NUM) alevler içinde yok olup gitmesini neredeyse Thatcher kadar sevinçle karşıladı.

Bunun nedenini anlamak için, İngiliz sendika hareketinin liderliğinin ne olduğunu, her zaman sahip olduğu niteliği anlamamız gerekiyor.

Arthur Scargill’i bürokratik aygıtın rahminde doğan biri değil. Kömür madenlerinin bulunduğu Güney Yorkshire bölgesindeki militan işçi örgütlenmesinin bir ürünüydü. Maden İşçileri Sendikası’nın (o dönem başını Joe Gormley’nin çektiği) lider kadrosunun onaylamayıp reddettiği, pratikte karşı çıktığı izinsiz grevlere önderlik ederek şekillenmiş bir adamdı. Scargill, gene de başarılı oldu, çünkü ayaklarını bastığı örgütlenme zemini gerçekti. Gormley gibileri için sorun tam da burada yatıyordu. Konumunu sermaye ile müzakereye borçlu olan sendika liderleri, konumunu üyelerin örgütlü militanlığına borçlu bir lider haricinde, neredeyse her şeye tahammül gösterebilirler.

Bu noktada Scargill’in Maden İşçileri Sendikası Başkanı olarak yerine geçtiği adamı ele alalım. 2002 yılında BBC’nin True Spies belgeseli, kameralar önünde ve ilgili memurların ağzından, 1982’ye kadar NUM başkanı olan Gormley’nin, yetmişler boyunca sendikanın iş kolundaki eylem planlarından Özel Şube’yi (İngiliz TEM’i) haberdar ettiğini doğruladı. Sendika ile polis arasındaki ilişkinin çok güçlü olduğunu söyleyen bir polis memuru, “Sendika içinde ilişki kurulan isimlerden biri Madenciler Sendikası başkanı Joe Gormley’di. Kendisi sendika içinde epey güçlü bir konumdaydı, bizim istediğimizi verecek güce sahipti” diyordu.[7] Gormley istisna değildi: Özel Şube’nin Sanayi Seksiyonu, yetmişlerin başlarında yirmiden fazla üst düzey sendika lideriyle düzenli olarak temas halindeydi. Scargill’in bu ifşaata verdiği cevabı eksiksiz alıntılamak yerinde olur: “Hareketimizin tarihi, ya Özel Şube ile ya da devletle bağlantılı olan liderlik pozisyonlarındaki insanlarla doludur.” Devamında Scargill, daha fazla ismin bu tür bağlara sahip olduğunu öğrenmenin kendisini şaşırtmayacağını söylüyordu.

Bu, tek tek kötü niyetli kişilerin hikâyesi değil. Bu, yapısal bir ilişkinin çıplak ifadesidir. Devletle sendika yönetimleri o kadar bütünleşmişti ki sendika yetkilileri ile siyasi polis arasındaki çizgi, bulanıklaşmıştı.

1972: İşçilerin Zaferi Bürokratları Korkutuyor

Bürokrasinin işçi militanlığına karşı geliştirdiği düşmanlık uzun bir geçmişe sahiptir. Bu düşmanlığın tüm çıplaklığıyla görüldüğü moment 1984 değil, Temmuz 1972’ydi. Londralı beş liman işçisi temsilcisi (Pentonville Beşlisi) başbakan Edward Heath’e bağlı Ulusal Endüstriyel İlişkiler Mahkemesi üzerinden grev karşıtı bir ihtiyati tedbire karşı geldikleri için hapse atılmasına karşı tepki aşağıdan geldi: birkaç gün içinde yaklaşık 250.000 işçi, gayri resmi grevlere katıldı, limanlar durdu, Filo Caddesi’nde grev gözcülüğü yapıldı, Sendikalar Kongresi (TUC), kontrolünden tamamen çıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir hareketle yüzleşti.[8] Ancak o zaman TUC Genel Konseyi, bir günlük ulusal grev çağrısında bulundu. Nakliye İşçileri ve Genel İşçi Sendikası’nın (TGWU) sözde solcu lideri Jack Jones, daha sonra bu kararla ilgili gerçeği itiraf etti: “Gerekli olmayacağını bile bile, genel grev dediğiniz şeyi başlattık.”[9] Hükümet paniğe kapıldı, daha önce duyulmamış olan Resmi Avukatlık Bürosu’nu yeniden faaliyete geçirdi. Pentonville Beşlisi, beş gün sonra Pentonville’den omuzlarda taşındı. Sendikalar Kongresi, harekete yön vermek değil, onu önlemek için grev çağrısında bulundu. Socialist Worker dergisinin o gün kullandığı ifadeyle, bürokratlar “harekete sadece frene basmak için iştirak etmişlerdi.”

Her zaman ne yaşandıysa o yaşandı: zira bürokrasi, kendi tarafının elde edeceği zaferden, işverenlerin zaferinden daha çok korkar. Aygıttan bağımsız olarak, taban eylemiyle kazanılan bir zafer, aygıtın kendisini baltalar. Scargill ve temsil ettiği gelenek, daha sonra, farklı bir üslupta, Demiryolları, Denizcilik ve Nakliye İşçileri Sendikası’ndaki (RMT) Bob Crow da yalnızca sermayeye değil, tüm ara bürokratik katmana tehdit teşkil ediyordu. İşte bu yüzden 1984-1985’te yaşanan yenilginin gerçekleşmesine izin verildi. Burada mesele, belirli kişilikler değil, yapının kendisiydi.

Marx’ın Tespit Ettiği Yapısal Çelişki

Marx, 1865’te Değer, Fiyat ve Kâr adlı eserinde temel noktayı şu şekilde ifade etmiştir:

“Sendikalar, sermayenin saldırılarına karşı direniş merkezleri olarak çalışırlar, bu konuda iyi görürler, ancak genelde örgütlü güçlerini işçi sınıfının nihai kurtuluşu, yani ücret sisteminin nihai olarak ortadan kaldırılması için bir kaldıraç olarak kullanmak, bu anlamda, mevcut sistemi değiştirmek yerine, kendilerini mevcut sistemin etkilerine karşı bir gerilla savaşı yürütmekle sınırladıkları için başarısız olurlar.”[10]

Marx, ertesi yıl Birinci Enternasyonal’in Cenevre’de düzenlediği kongrede verdiği talimatlarda, çelişkinin şartlarını tam olarak belirledi: Sendikalar “işçi sınıfının eksiksiz kurtuluşu denilen kapsamlı çıkar doğrultusunda, işçi sınıfının bilinçli örgütleyici merkezleri olarak hareket etmeyi öğrenmelidirler.” Fakat sendikalar, bunu ancak kurumsal açıdan sahip oldukları nitelik ve vasıftan vazgeçmeleri durumunda yapabilirler.[11]

Çelişki şu: Sendikalar, tanımlanmış işlevi sermayeyi alt etmek değil, onunla pazarlık yürütmek olan işçi sınıfının örgütleridir. Bu işlev, maddi varlığı iki sınıf arasında askıda kalmış tam zamanlı bir bürokratlar tabakası, geliri, statüsü ve toplumsal konumu üyeliğin gücünden değil, müzakere ortağı olarak güvenilirliğinden, yani sermayenin masaya oturma isteğinden kaynaklanan bir tabaka yaratır. Bu tabaka, düzeni tahrip etmeye yetecek militanlığı da kontrolden çıkmayacak militanlığı da kendi çıkarına görür. Scargill ve Crow gibi sendikacılar, sendikanın rolünün sınırlarını aşmaya çalışır, tam da bu sebeple, tecrit edilir, karalanır ve ortadan kaldırılırlar. Birçok sendikacı, ortalık yerde ne denli solcu ifadeler kullanırlarsa kullansınlar, kendilerine biçilen role rahatlıkla uyum sağlarlar. Lenin’in ifadesiyle, kapitalist sınıfın işçi yaverleri olurlar. Lenin’in bu tabiri, Gormley ve polis muhbiri olan yirmi küsur meslektaşı örneğinde cuk oturuyor.

İşçi Partisi’ni Neden kurdular, Artık Ona Neden İhtiyaç Duymuyorlar?

Şimdi de bu tespit ve bilgiler ışığında İşçi Partisi’ne bakalım. 1900’de İşçi Temsil Komitesi, sınıfın bir silahı olarak kurulmadı. 1890’lardaki işverenlerin karşı saldırısının, özellikle 1897-1898’deki mühendis grevinin ardından, sendika yetkililerinin duyduğu korku neticesinde kuruldu: sanayide seviyesi hızla yükselen militanlığın, aygıtın kontrol ettiği politik ifadeden yoksun kalması durumunda, daha radikal bir yol bulacağından korkuldu. Parti, işçi sınıfındaki hoşnutsuzluğu kontrol altına almak ve onu güvenli parlamenter kanallara itmek için vardı. Daha sonra sola kırılan her dümen, aynı işlevi gördü. Sidney Webb’in Kasım 1917’de kaleme aldığı, Şubat 1918 konferansında, Rus Devrimi’nin hemen gölgesinde kabul edilen IV. Madde, İngiliz İşçi hareketinin tarihçisi Tony Cliff’in belgelediği gibi, “devrimi önlemenin bilinçli bir yoluydu. [...] Onları bu adımı atmaya kitlesel eylem korkusu itmişti.” Partinin 1922 tarihli manifestosunda “Devrime Karşı” başlığı altında şu sonuç aktarılıyordu: İşçi Partisi’nin programı, “şiddetli ayaklanmalara ve sınıf savaşlarına karşı en iyi kale”ydi.[12]

Bu açıdan, Dördüncü Madde biçilmiş kaftandı. “İşçilerin el emeğiyle veya zihinsel emekleriyle elde ettikleri tüm meyveleri, üretim araçlarının ortak mülkiyeti temelinde güvence altına alınmalı.” Bu tür cümlelerin dile getirildiği metinleri yırtıp atan Marx, bu programı görse onu da paramparça ederdi. Elli yıl önce Marx, Gotha Programı Eleştirisi’nde, Lassalle’ın “emeklerin eksiksiz getirileri” talebine karşı çıkmıştı.[13] “Emeklerinin tüm meyveleri”, Fabyusçu maskesi takmış Lasalcılıktı: Sömürüye dokunmayan (meyveler “güvence altına alınmadan” önce onların sahiplerinin kim olduğuna bakmayan) ifade, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi meselesini tümüyle göz ardı ediyor, işçilere anayasal yollarla, ancak devrimci yollarla ele geçirilebilecek olanı teslim etmeyi vaat ediyordu. Webb, ne dediğini gayet iyi biliyordu: onun sunduğu şey, bir sosyalizm programı değil, bir teselli ödülüydü. Ona göre sosyalizm, bir politika olarak takip edilmemesi gereken, basit bir ayinden ibaretti.

Şimdi ortadaki mantık netleşiyor. Eğer İşçi Partisi, kontrolden çıkma tehdidi oluşturan bir militanlığı yönlendirmek ve devrimci bir tehdide karşı koymak için sosyalist söylemlerle donatılmak üzere kurulduysa, militanlık yenildiğinde, dolayısıyla, tehdit ortadan kalktığında ne olur? Tam da doksanlarda ne yaşanmışsa o olur.

Ara katman, artık sosyalizm bahanesine ihtiyaç duymuyor. Dördüncü Madde, 1995’te yürürlükten kaldırılıyor. Artık İşçi Partisi’ne bile ihtiyaç duymuyor. Bu sebeple, Blair’in başında olduğu İşçi Partisi’nin politik kanadı tüm partiyi tasfiye edip liberallerle birleşmek için gerekli zemini hazırlıyor. Sendika bürokrasisine ara sıra toplantı izni veren Liberal Parti, bu katmanın maddi çıkarlarına aynı şekilde hizmet ediyor. Demokrat Parti’nin ABD’de Amerikan Emek Federasyonu ve Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO) ile sürdürdüğü ilişki de bu şekilde: sendika partiyle ilişkisinde kudretsiz, varlığı hiçbir sonuç üretmiyor.

Liberal Burjuvaziyle Kaynaşmış Sol

İşte bu noktada analiz, sadece İşçi Partisi’nin sağ kanadı için değil, daha geniş bir kesim için de rahatsız edici hale geliyor. Çünkü doksanlarda İşçi Partisi’nin başına gelenler, farklı örgütlenme biçimlerinde de olsa, neredeyse tüm İngiliz solunun başına geldi.

Parçaları (sosyal demokrat kalıntılar, Troçkist gruplar, Maoist çevreler, STK’ya yakın “hareketçi” sol) tek tek incelemek gerek. Sektlere ait simgeleri ve retorik farklılıkları bir kenara bırakınca, müşterek özü göreceğiz: Politika, işçi sınıfının sermayeye karşı bağımsız örgütlenmesine değil, burjuvazinin liberal kesimi üzerinde baskı kurmaya veya onlarla ittifak kurmaya yöneliktir. İşte bu yüzden İngiltere’e anti-faşist faaliyet sürekli zayıftır. Neticede politika, örgütlü işçi sınıfı pratiği yerine liberal kamuoyunu harekete geçirmeye ve saygın dilekçeler toplamaya indirgenmiştir. İşte bu yüzden, bu ortamlardan egemen sınıf iktidarına dair hiçbir yapısal eleştiri ortaya çıkmaz, zira bu türden bir eleştiri, stratejilerinin dayandığı sınıf güçlerini adını koymak zorunda kalacaktır. Tam da bu sebeple, solcuların projeleri aynı ritimde ve aynı düzen içerisinde başarısız olur. Sonra da her başarısızlık, gerçekte olduğu gibi değil, kötü şans, kötü liderlik veya kötü mesaj olarak açıklanır: burjuva-liberal araçlarla proleter amaçlara ulaşma girişiminin kaçınılmaz sonucu budur.

Bilsinler ya da bilmesinler, ki çoğu bilmiyor, ister örgütsel, ister mali, isterse de sadece ideolojik bir bağ olsun, bu oluşumlar İngiliz egemen sınıfının liberal kanadının ifadeleri olarak iş görüyorlar. Bir yandan sendika bürokrasisi, diğer yandan da hibeye bağımlı STK sektörü onları denetliyor. Tüm bu yapı, kendi liderliği uzun zaman önce Blair ile birlikte işçi hareketinin ayrıksı varlığının düzeltilmesi gereken üzücü bir hata olduğu sonucuna varmış olan bir İşçi Partisi etrafında dönüp duruyor. Bir sonraki seçim geldiğinde ve liberaller ile solun büyük çoğunluğu, Nigel Farage biçimi almış “faşizmi durdurmak” için Bunrham’ın İşçi Partisi, Polanski’nin Yeşilleri ve Liberal Demokratlar arasında “ilerici bir ittifak” kurulması çağrısında bulunduğunda bu sözümüzü aklınıza getirin.

Sonuç

Bu tarihi yeniden ele almamızda amaç, sadece siyaset ve işçi pratiğine yönelik nostaljinin o serin sularına dalmak değil. İşçi Partisi tarihinde geri döneceğimiz bir Asr-ı Saadet dönemi yok. Parti, Lenin’in onu incelediği 1920’de burjuva işçi partisiydi, aradan geçen yüzyıl, bu gerçeği çürüten her türlü iddiayı hükümsüz kıldı. Biz, “bu gerçek karşısında ümitsizliğe kapılmaktan gayrı elimizden bir şey gelmez” de demiyoruz. Yenilgiler kalıcı şeyler değil. Bu uzlaşma zeminini üreten maddi koşullar (İngiliz reformizminin iki temeli olarak emperyalist aşırı kârlar ve Soğuk Savaş rekabeti) artık mevcut değil. Burjuvazinin liberal kanadı, işçi sınıfının hareketsiz kılınması adına verilen tavizleri artık veremez. Bu yüzden, Starmer’ın İşçi Partisi’nden Liberal Demokratlardan dökülenlere kadar tüm politik temsilcilere sadece gerileme sürecini yönetmek düşüyor.

Blair-Ashdown “Proje”sinin, temkinli olamayacak kadar özgün olmayan bir adamın açık sözlü diliyle itiraf ettiği şey, olayın gerçek yapısıdır: İngiltere’de işçi sınıfı siyasetinin önündeki engel, hiçbir zaman Muhafazakârlar olmamıştır. Engel, sınıfın önce İşçi Partisi, şimdi ise hareketin köklerinden bile yoksunken bu partinin siyasetini miras alan tüm “sol” kırıntılardan oluşan sınıf düşmanının hizmetine girmesidir. Bugün görev, Engels’in İngiltere’de işçi partisi olmadığını yazdığı zamankiyle aynıdır: İskoçya, Galler ve İngiltere’de bu tür partilerin kurulması acil bir gerekliliktir. Bunun haricinde her pratik, farklı araçlara, farklı estetik anlayışlara sahip olsa da Blair Projesi’nin parçasıdır. Bundan gayrı bir anlamı yoktur.

Kurtuluş Haber Ağı
5 Eylül 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Duncan Brack, “Lessons from the Ashdown–Blair ‘Project’”, aktaran: Paddy Ashdown, The Ashdown Diaries, Cilt. 1 (1996 merger overture; “Tory century” formulation): Markpack.

[2] BBC News, on the Project and Ashdown’s resignation, 1999: BBC.

[3] F. Engels, “Letter to Marx”, 7 Ekim 1858, akt.: V.I. Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, VIII. Bölüm: MIA.

[4] F. Engels, “Letter to Kautsky”, 12 Eylül 1882 — akt.: a.g.e.

[5] V.I. Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, Preface to the French and German editions (1920): MIA.

[6] V.I. Lenin, “Speech on Affiliation to the British Labour Party,” Second Congress of the Communist International, 6 Ağustos 1920: MIA.

[7] BBC News, “Former NUM chief was police informer” (True Spies), 24 Ekim 2002: BBC.

[8] Firefighter Magazine (FBU), “The Pentonville Five: Arise Ye Workers” (250,000 on unofficial strike): FBU.

[9] Ralph Darlington, “Brows bound with victorious wreaths: the Pentonville Five and the ‘glorious summer’ of 1972,” International Socialism 175 (Jones admission; bandwagon/brakes quote): ISJ.

[10] K. Marx, Value, Price and Profit (1865), XIV: MIA.

[11] K. Marx, Instructions for the Delegates of the Provisional General Council, Geneva Congress (1866): MIA.

[12] Tony Cliff, “War and Reconstruction: Labour adopts Socialism,” The Labour Party: A Marxist History içinde (1988), 3. Bölüm: MIA.

[13] K. Marx, Critique of the Gotha Programme (1875), I. Kısım: MIA.

17 Eylül 2026

Komünizm, İşgal Hareketi, Biçim Meselesi


Rezonans

Wall Street’i İşgal Hareketi, bir biçim olarak, sıklıkla tartışılmış bir konudur. Jodi Dean’e göre İşgal Hareketi, %99’un %1 karşısında maruz kaldığı yapısal eşitsizliğe belirli bir biçim kazandırmış, neticede “yeni oluşmaya başlayan bir parti” gibi davranmıştır (2013: 60). Demek ki görebildiğimiz kadarıyla, her daim “direnişin mikro-politikası”na veya “ezilenlerin eylemliliği”ne methiyeler düzenler bile bugün artık biçime dair bir fikre meylediyorlar.

İşgal Hareketi’nin yöneticilerimizin gücünün gayrimeşruluğu karşısında “birleşmiş halkı bir bedene kavuşturduğunu söyleyen Judith Butler, biçim fikrine bir açıdan yaklaşmış (ama tabii ona hiçbir şekilde sahip olamamıştır) (Butler, 2012). Başka bir noktada ise Butler, İşgal Hareketi’ni “idame ettirilen toplumsal bağa ait bir biçim” olarak görüp göklere çıkartmıştır (Butler, 2011a: 13).

Spivak ise “modernite” içinde kimi politik eylemlilik biçimlerini destekleme yollarını keşfetmeye çalışıyor. Spivak, tam da bu arayışı dâhilinde, Genel Grev’e destek sunuyor (Spivak, 2011). Asıl mesele, Spivak’ın Genel Grev olgusunu teorileştirme girişimiyle başlıyor. Zira artık Genel Grev, işçi sınıfından kopuk ve “devlet karşıtı muğlâk görüşlere sahip insanlara bağlı bir baskı kurma taktiği” haline geliyor (Spivak, 2011: 9).[1] Burada Spivak’ın hamlesinin anlamı gayet açık aslında: elinde İşgal Hareketi’ni ve Genel Grev’i görmezden gelmek gibi bir seçenek olmadığından, onları “ezilenlerin eylemliliği”nin dar sınırlarına sığacak şekilde sıkıştırmaya çalışıyor.

Bu nedenle Butler’ın İşgal Hareketi’ni bir biçim olarak anlamak istememesi, bunun yerine, “bedenlerin ittifakı” gibi terimler kullanması, şaşırtıcı değil.[2] Butler, “izinsiz gösteri yapanların, silahsız gidip polisle, orduyla veya diğer güvenlik güçleriyle karşı karşıya gelenlerin, transfobik bir ortamda trans bireylerin, vatandaş olmak isteyenleri suçlu sayan ülkelerde vizesi olmayanların savunmasızlığından” (Lambert, 2013), “Kendilerini bulan ve kendilerini ‘halk’ olarak oluşturan, bir araya gelmiş bedenlerden” bahsediyor (Lambert, 2013).

Butler, bu “bedenlerin” “savunmasızlıklarının” dirençli bir güç olarak örgütlenmelerinin, yeni bir iktidar biçimi oluşturmalarının önüne nasıl geçmediğini görmeyi reddediyor. Postyapısalcı/alt sınıfçı bir “marjinal ses” veya “mikro direniş” anlayışına uysun diye savunmasızlıklarına fazla vurgu yapan Butler, bu savunmasızlık halini bir fetiş haline getiriyor. Daha da kötüsü, görünüşe göre, bu “mikropolitikadan” kopmasının tek yolu, oldukça popülist görünen “birleşik halk” kavramına başvurmaktır. Bu anlamda Butler, İşgal Hareketi’nde “bedenler ittifakı”nın ve “izinsiz gösteri yapanların” kendilerini daha devrimci yollarla nasıl yeniden yapılandırdıklarını, kabul edilemez derecede şeyleştirilmiş iktidar biçimlerine doğru nasıl ilerlediklerini gözden kaçırıyor. Görebildiğimiz kadarıyla İşgal Hareketi, biçime ve eylemliliğe dair tek taraflı bir anlayışa hapsolmuş teorisyenlerimizin dikkatini pek çekmiyor.

Gerçekten de ortada bir İşgal Hareketi olmasaydı, biçim fikri, belirli “dışlama türleri”ni işaret eden “boş ve biçimsel bir yapı”ya benzetileceğinden, ondan kesin olarak uzak durulacaktı (Butler, 2000: 144). Bu tür yazarlar, biçim fikrini “toplumsal formüllerden daha önemli olan o ideal büyük Öteki’ye veya ideal küçük Öteki’ye” benzetiyorlar (a.g.e.) İşgal Hareketi’ni bir “biçim” veya “yeni oluşmaya başlayan bir parti” olarak kavrayan yaklaşımsa bu yazarlarca, kamp kurma pratiklerinin ve “geleceği bugünden haber veren politika pratiği”ne ait deneylerin merkezsiz uygulamalarına yönelik bir dayatma olarak görüyorlar. Bu bir pratiği, “Kantçı biçimcilik”, soyut bir siyasetin toplumsal olana dayatılması, “özgür eylemliliği” dışlayan edimler olarak değerlendiriyorlar (Butler, 2000: 144-146).

Biçim kavramı, aslında Klossowski’nin Nietzsche yorumunda, “dürtülerin semiyotiği” üzerine yaptığı tartışmada da karşımıza çıkıyor. Dürtülerin yoğunlukları dalgalıdır. Bu dürtüler, jestlerde ve hareketlerde “biçimler”e kavuşur (Klossowski, 1997: 37). Bu biçimler, “kısaltma yoluyla onları istikrara kavuşturan işaretlerin icadından ayırt edilemezler. Çünkü bu işaretler, kısaltılarak dürtüleri azaltır, görünüşe göre dalgalanmalarını bir kez ve tamamen durdurur” (a.g.e.). Neticede burada biçim ve işaret veya “işaretlerin kısaltılması”, “failin yanıltıcı birliğine” yol açar (a.g.e.). Her zaman olduğu gibi burada da biçim, dürtüleri kısıtlayan, daraltan, boğan ya da onlardan soyutlanmış bir şey olarak görülür.

Bu noktada başka bir argümanı dile getirmek gerekiyor: “Özgürlük alanları”nı toplumsal ilişkilerden ve birbirlerinden soyutlayan şey, biçime yapılan vurgu değil, ondan uzaklaşma pratiğidir. Biçim olmadan özgürlük alanlarına doğrudan erişilemez. Aynı şekilde, jest ve hareket biçimleri olmadan dürtülere ve yoğunluklara doğrudan ulaşılamaz. Biçim, özgürlük alanlarından veya dürtülerden kopartılamaz. Biçimden uzaklaşmak, kendi içinde kapalı ve içselleştirilmiş bir özgürlük hermeneutiğine yol açar. Jameson’ın geç kapitalizmi, “çoklu ve alternatif dünyaların değil, daha çok ilişkisiz bulanık kümelerin ve yarı özerk alt sistemlerin bir arada varoluşu”[3] (1991: 372) olarak tanımlamasını hatırlayalım. Her bir küme ve sistem, “farklı zamansal bölgelerden veya toplumsal ve maddi evrenin ilişkisiz bölümlerinden” kaynaklanan güçlü bir mekânsal ayrımın izini taşır (a.g.e.: 373).

Başka bir deyişle, işgal edilen alanlar birbirleriyle ilişkisiz bölümler olsaydı, kapitalizmden kopuş fikrindeki yenilik bir anda hükmünü yitirirdi. Özgürlüğün kendi içinde kapalı “görünüm alanı” olarak işgal edilmiş alanlar, kapitalizmle ne kadar güzel bir şekilde barışıyor gibi görünüyor. Negri, Arendt’in “özgürlüğün görünüm alanı”na ilişkin fikrine dair eleştirisinde bunu şu şekilde dile döküyor: “Özgürlüğün kurtuluştan önce var olduğu ve devrimin politik alanın oluşumunda cereyan ettiği gerçeğinin sürekli olarak yüceltilmesi, olayın yeniliğini sistematik olarak düzleştiren veya deforme eden, onu Amerika’daki örnekle sınırlayan tarihselci bir yorumlama çabasının anahtarı haline geliyor” (Negri, 1999: 16).

Burada başka bir yaklaşımı ele almak istiyorum. Negri’nin yaklaşımı da biçim meselesiyle ilgili olarak, ciddi marazlarla malul. O da özgürlüğün veya işgal edilmiş alanların merkezsiz yarı özerk pratikleri üzerinde duruyor. Ancak gene de odağa anti-kapitalizmi yerleştiriyor. Daha iyi bir terim bulamadığımız için buna “rezonans yaklaşımı” diyelim. Onu ilk elden şu şekilde tanımlamak mümkün: saf bir mikro-direniş politikasından rahatsız olan, biçime şüpheyle yaklaşan bir anti-kapitalistin, rezonans yaklaşımına bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu yaklaşım, işgal edilen alanların mekânsal olarak sınırlı ve kendi kendine var olan yerler olduğu anlayışından vazgeçmeden, İşgal Hareketi’ni daha geniş bir hareket olarak ele almaya çalışır ki bu, bizim bakış açımızdan pek verimli bir yaklaşım değil.

Kendi kendine var olma ve her yerde var olma denilen kazıklara bağlandıktan sonra bu alanlar, birbirlerinde makes bulan yerler olarak takdim edilirler. Bu nedenle, Wall Street’i İşgal Hareketi gibi hareketlere atıfta bulunan Amin (2013: 3) şunu söyler: “Sokak, alakasız bir mekâna ve zamana ait birden fazla olayın ve aksin toplaştığı bir mikrokozmostur, gelgitlerin yaşandığı diyar, insan ve insan olmayanların bir araya geldiği bir yerdir.” Alakasız mekânın titreşimi: İşte İşgal Hareketi, bu şekilde anlaşılıyor, tabii buna anlamak denilebilirse: O, tüm bu işgal altındaki mekânları birbirine bağlayan şey.[4]

Bu fikir, ilkin Yaklaşan İsyan’da (Görünmez Komite, 2009) karşımıza çıkmıştı:

“Devrimci hareketler, bulaşma yoluyla değil, rezonans (titreşim) yoluyla yayılır. Burada kurulan bir şey, orada kurulan bir şeyin yaydığı şok dalgasıyla yankılanır. Titreşen bir beden, bunu kendi biçimine göre yapar.”

Bedene, mekâna, “burada” ve “orada” ifadelerine yönelik vurguya dikkat edilsin. Burada tarzdan söz edilirken, sadece mekânsal veya bölgesel düzeyde kendi kendine yeterlilik meselesine değil, aynı zamanda kendi kendine varoluşa, güce ve her yerde olmaya vurgu yapılıyor. Burada titreşim, aralarında bir ilişki olamayacak iki beden arasında bir “ilişki” gibi sunuluyor, çünkü iki beden de mutlak kendi kendine varoluşları ve her yerde olma imkânları dâhilinde varoluyorlar.

Peki ya bu her yerde olma anlayışını reddedip diyalektik ve çelişki kavramlarına iman edneler (biçim argümanını reddedenler) ne diyorlar? Misal, John Holloway’i ele alalım.[5]

Holloway, “saf mikro politika”yı eleştiriyor, bu nedenle, birbirinden bağımsız özgürlük alanlarına, işgal edilmiş alanların mekânsal sınırlılığına dair anlayışla kavgalı. “Özel olan”dan yola koyulmak veya “hareket etmek” istiyor, ama bunun “mikro politika anlamına gelmediğini” ısrarla söylüyor (2010: 208). Mikro politikadan geniş hareket düzeyine geçmeye çalışırken, “mücadeleler nasıl yayılır?” diye soruyor. Bu noktada biçim meselesine şüpheyle yaklaşan Holloway, rezonans fikrine dönüyor:

“Bir mücadelenin diğerine sıçraması veya bir diğerini ateşleyen kıvılcım görevi görmesi için gereken şey, belirli bir titreşimdir, bu titreşimler, biçimsel örgütlenme çizgilerini takip etmezler, genellikle anlaşılması zordur” (2010: 211).

Dolayısıyla, İşgal Hareketi bir mikro politika olamaz, ancak o, Holloway’e göre, katılaşmış bir biçime ve örgüte doğru meyledecek bir biçim olarak da yorumlanamaz.

Neticede rezonans yaklaşımı için, özgürlük alanlarının veya İşgal Hareketi’ndeki kampların birbirleriyle rezonansa girmesi, devrimci politika için yeterli kabul edilir. Bu, ilgili yaklaşımın temel varsayımlarından birinin bir sonucudur: (tekil) kamp, “özgürlük alanı”, kapitalist toplumsal ilişkilerin daha büyük matrisinin varlığı nedeniyle hiçbir şekilde sulandırılmamıştır veya gerçek dışı değildir.[6] “Öncü politika” terimiyle ifade edilen bu özgürlük, rezonans teorisyenleri tarafından kapitalizme meydan okuyan bir şey olarak takdim edilse de, o, bir şekilde kapitalizmle birlikte var olur ve barış içinde yaşar.

Bu nedenle, Graeber, İşgal Hareketi’ni tartışırken, sermayenin (kapitalizm koşullarında zaten var olduğunu kabul ettiği) özgürlüğün kanını sülük gibi emdiğini söyler. Sermaye, “aslında milyonlarca başka toplumsal ilişkinin kanını emen, bunlar olmadan var olamayandır” (Wolfe ve Graeber, 2012). Bu toplumsal ilişkiler, zaten var olan ve Graeber’ın üzerine yeni bir toplum inşa etmek istediği zemindir. Yani yeni toplum sıfırdan değil, var olanla, sermayenin egemenliği altında zaten var olanla inşa edilecek. İşgal Hareketi, “zaten yaptıklarımızın üzerine inşa etme, ta ki özgürlük nihai örgütlenme ilkesi haline gelene kadar, özgürlük bölgelerini genişletme meselesidir” olacaktır (Graeber, 2013a: 295).

Burada Graeber, esasında kamp merkezli özerk alanlara, kendisinin toplumun tamamının nihai örgütlenme ilkesi haline geleceğini hayal ettiği, birbirinden kopuk, merkezsiz özgürlük bölgeleri olarak İşgal Hareketi’ne vurgu yapıyor. Ancak Graeber bir yandan da hareketin tamamına da odaklanıyor. toplumsal sınıflar ve gruplar arasındaki dayanışmayı hesaba katıyor. Sendikalardan gelen destekten söz ediyor, Eylül 2011’de Zucotti Park’ta bir grup eğitimli, ayrıcalıklı beyaz gencin, daha sonra onlarca işçi ve diğer marjinalleştirilmiş grubun parçası olduğu bir hareketi nasıl tetikleyebildiğine dair şaşkınlığını dile döküyor.

Graeber, stratejik meselelere değiniyor. O, daha geniş anlamda her iki tarafın esasen doğaçlama hareket ettiği, oyunun mevcut haline dair bir anlayış geliştirmeye, herhangi bir anda oyundan hangi noktada sıyrılabileceklerini belirlemeye çalıştığı bir “politik güçler arası denge”ye atıfta bulunuyor (Graeber, 2013a: 250). Graeber, “en hayırlısı, tüm işgal pratiklerini ve sokak eylemlerini bir tür savaş olarak düşünmektir” (a.g.e.: 251) diyor. Ayrıca hukukun sadece göstermelik olduğunu, asıl önemli olanın, sahadaki gerçek güç olduğunu da biliyor. Polisle nasıl başa çıkılacağına dair büyük fikirlere sahip. “Tek bir tavizde bulunan (eylemcilere tek bir çadır temin eden) polis bu hamleyi kusursuz bir strateji dâhilinde, işgalcileri bölmek ve dayanışmacı bağları kesip atmak için kullandı.” (a.g.e.).

Böylelikle Graeber, bize iktidara ve şiddete ait yapıların her şeye hâkim olduklarına dair gerçekçi bir resim sunuyor. Peki ama “iktidarın gerçekleri”ne dair bu bilinç bizi nereye götürüyor? Neticede bu bilinç bizim “Her neyse, siz sadece özgürmüş gibi davranın, sanki bu yapılar yokmuş gibi hareket edin!” dememizi sağlıyor.

“Herkes, iktidarın mevcut yapısının var olduğunun gayet farkında. Ancak bu şekilde [sanki özgürmüşüz gibi, sanki o iktidara ait yapılar yokmuş gibi] davrandığımızda, o yapıların kaçınılmaz olarak ortaya koyduğu, genelde şiddet içeren tepkilerinin ahlak düzleminde belirli bir otoriteye kavuşmasına mani oluruz” (Graeber, 2013a: 233).

Graeber, işgal eylemleri için aradığı ahlaki üstünlüğün zeminini iyi kavrıyor. Ama bu, onun devrimci kitlelerin gerçek bir savaşçı güce dönüşmesini pek dert edinmediğini ortaya koyuyor. Özgürlük pratiklerine dair içselleştirilmiş yorumlama çabasına geri dönüyoruz.

Graeber, kamplar “güvenli” özgürlük bölgeleri olarak yüceltilsinler, geleceği bugünde kuran politikalar “stratejik/etkin politika”dan kopartılsın diye güçler (kapitalist bütünlükle iktidar yapıları) arasında oluşmuş dengeyi genele teşmil etmeye çalışıyor. Özgürlüğü kutsallaştıran bu yaklaşım, sermayenin ve devletin belirlemelerini, genel manada zorunluluğu hesaba katsa da, özgürlüğü geri çekilirken arzuluyor. Böylesi bir özgürlük, “sonuçların tüm mantıklı düzeninden, sebeplerin tüm makul yapısından kendini görünmez kılarak kaçmaya yönelik öznel bir dürtüden”, “Kantçı eleştirinin özgürlüğü”nden başka bir şey değil (Badiou, 2004: 79).

Artık gerçekten kim Kantçı biçimci bir pozisyon alıyor, biliyoruz. Bu amaçların mantıklı düzeni, aşağılayıcı bir “kapitalist bütünlük” içine sıkıştırılıyor, onun “sadece hayal gücümüzde var olduğu” söyleniyor (Graeber, Wolfe ve Graeber, 2012)[7]. Anında sonuç almak için doğrudan eylemde bulunuluyor, sermayenin emrinden doğrudan kopuluyor veya kapitalizm koşullarında zaten işlediği söylenen, ona içkin “komünist” ilişkilerin açığa çıkarıldığı üzerinde duruluyor.

Graeber (2013a) “ikili iktidar” gibi kapsamlı ve geniş bir fikirden söz ettiğinde bile esas olarak devletle sermayenin genele teşmil edilmiş iktidarı ile özgürlüğün müstakil, kendine yeten alanı arasında kurduğu ikilik üzerinden hareket ediyor. İkili iktidar denilen durum, bir iktidarın (devrimci güçlerin) nihayetinde müesses olan iktidarı söküp atacağı geçici bir durum olarak ele alınmıyor. Graeber, ikili yapıyı her daim varlığını sürdürecek bir şey olarak ele alıyor.

Bu titreşimi, rezonansı esas alan yaklaşım, stratejik düşünceyi devreye sokup “güçler dengesi”nden söz etse de onu hep özgürlüğün ezoterik yorumları kadar hayali bir şeymiş gibi görüyor. Merkezsiz pratikler ve işgal edilmiş mekânlar, “güçler dengesi”nden iyi niyetli bir yaklaşımla muaf tutulma iradesinin somut karşılıkları olarak değerlendiriliyorlar. Bunlar, neticede devlet iktidarıyla ve acımasız baskıyla yüzleşildiği vakit eylemsizlik alanları olarak görülüp donduruluyorlar.

İşgal Hareketi’nin hikâyesi de mi bu şekilde seyretti? Belki de öyle değildir. İşgal Hareketi, genelde titreşim yaklaşımının, özelde Butler ve Spivak gibi isimlerin önerdikleri, eylemi felç eden yorum yoğunluğundan ve ondaki stratejik gevreklikten kopuşu ifade ediyordu. İşgal Hareketi, esasında çok daha özgürleştirici olan bir şeye işaret ediyordu.

Biçim Sorunu

Holloway’de gördüğümüz üzere, buradaki varsayım, her türden “daha güçlü” (rezonanstan daha güçlü) İşgal anlayışının bizi “resmi örgütlenme çizgilerini izlemeye” veya somutlaştırılmış biçimleri yüceltmeye yönlendireceği tespiti üzerine kuruludur. Nihayetinde parti-devletin hayaletleri veya “komünizmi inşa etmek” denilen “totaliter” projeler, İşgal Hareketi’ni bir biçim veya yeni bir iktidar türü olarak algılamayı engellemek için devreye sokulmaktadır.[8] İktidar değil, iktidar karşıtlığı; biçim değil, merkeziyetsiz pratikler veya özerk özgürlük bölgeleri ve bunlar arasındaki rezonans... İşgal Hareketi’ne dair çoğu açıklamanın odağında bu tür hususlar duruyor.

Oysa bizim biçime dair anlayışımızda ince bir ayar yapmamız gerekiyor. Bu noktada “Biçim” terimine hiçbir şekilde değer vermeyen Butler ile ona bel bağlayan Jodi Dean ile aramızdaki farka değinmemiz gerekiyor.

İşgal Hareketi’ni yapısal eşitsizliğe belirli bir biçim kazandıran unsur olarak gören Jodi Dean, “İşgal Hareketi’nin, kapitalizm ile halk arasındaki uyumsuzluğa, o kapatılması mümkün olmayan mesafeye politik bir biçim kazandırdığını” söylüyor (2013: 59). Judith Butler’sa “İşgal Hareketinin yapısal eşitsizlik biçimlerine dikkat çektiğinden”, “eşitsizliğe dayanan ve giderek artan bir yoğunlukla eşitsizlik üreten genel ekonomik sistemin görülmesini sağladığından” bahsediyor (2012: 11).

Jodi Dean, İşgal Hareketi’ni “halk”a, o “biz”e belirli bir biçim kazandıran unsur olarak görüyor: “İşgal Hareketi sayesinde artık kendimizi bir ‘biz’ olarak görüyoruz, kim olduğumuzu ve ne istediğimizi tartışırken bile ‘biz’ diyoruz” (2013: 59).

Butler, İşgal Hareketi’ni birleşik “halk” fikrine “beden” (“biçim”?) kazandırmak olarak görüyor:

“Mevcut kurumların yüzüstü bıraktığı yüzde 99, toplumsal ve politik eşitlik adına bir araya geliyor, mevcut iktidar tarafından düzenli olarak bölünen ve silinen ‘halk’ fikrine ses, beden, hareket ve görünürlük kazandırıyor” (Butler, 2012).

Bunun ötesinde, Dean ile Butler arasında açık ve güçlü farklılıklar olduğu açık. Butler, İşgal Hareketi’ni bedenlerin ittifakı açısından düşünüyor. Onu “politik dünyamızı kırmak ve yeniden şekillendirmek isteyen, amansızca kamusal, inatçı, ısrarcı, aktivist bir mücadelede bedenlerin bir araya gelmesi” (Butler, 2011a: 13) olarak değerlendiriyor. Dean ise Badiou’den alıntı yaparak, sadece İşgal Hareketi’nin gerçekleştirdiği kopuşu değil, aynı zamanda “bu kopuşun sonuçlarının örgütlenmesine dönük pratiğe” de destek sunan öznel kapasiteden bahsediyor (2013: 59). Dean, bu noktada kolektif politik özne anlayışını savunuyor ve partiye vurgu yapıyor.

Daha da önemlisi, Dean, yeni bir öznel biçimi veya kapasiteyi yalnızca bir tür “temsil” olarak reddedenleri yerle bir ediyor. Dean’in belirttiği gibi, “temsil girişimlerine direnenler” için durum tersine dönüyor; çünkü onlar, hareketin yalnızca “onun adına toplanan ve hareket edenlerle” sınırlı olduğunu savunuyor gibi görünüyorlar. Dean’in de belirttiği gibi, “İşgal Hareketi, sahip olduğu parçaların toplamından daha fazlasıdır. Hem parça hem de toplamdır” (2013: 59).

Fakat Jodi Dean, biçim kavramını “halkın öznel kapasitesi”, kendi anlatımında %99 ile %1 arasındaki “o kapatılması mümkün olmayan mesafe”yiu temsil eden bir kavram olarak ele alıyor. Öznel kapasitenin, devrimci politikanın itici gücü olarak bu mesafeyi ortadan kaldırmak değil, ona vurgu yapmak, onu odağa yerleştirmek, dikkat çekici kılmak için harekete geçirilmesini savunuyor. Peki ama burada amaç ne? Yazar, bu mesafeyi sürekli vurgulayıp adaletsiz sisteme başkanlık eden yöneticileri utandırmak mı istiyor?

Başka bir ifadeyle Jodi Dean, bize devrimci bir alternatif değil, muhalefet politikası sunuyor. Dean, İşgal Hareketi’ni bir tür parti veya “yeni oluşan parti” olarak ele aldıktan sonra onu “kapitalizme karşı muhalefet”e indirgiyor: “İşgal Hareketi’nin geçici bir cevap sunduğu politik örgütlenme sorunu, kapitalizme karşı muhalefeti mobilize etmek ve yapılandırmakla ilgili” (Dean, 2013: 60). Dolayısıyla, sınıf mücadelesini vurgulamaya devam ettiğinde, sınıf mücadelesini yalnızca kapitalizme karşı muhalefet olarak anlamamızı isteyip istemediği açık değil. Önerdiği “geniş sol parti” de böylesi bir politikanın parçası gibi görünüyor.

Dean, “Bir parti, hareketin eylemlerinin, kamplarının, çalışma gruplarının ve bireysel katılımcılarının özgünlüklerinin ötesinde ve onlardan bağımsız olarak, hareketin öznel kapasitesinin adı ve ifadesidir” diyor (Dean, 2013: 61). Burada Dean, Marksizmin, eylemin, kampların vs. özgüllüklerine gömülü olmayan soyut bir politik anlayış öne sürmesi nedeniyle yöneltilen tüm eleştirilere güzel bir şekilde cevap veriyor. Negri’nin şu eleştirisi böylesi eleştirilerden: “İşçi partisi teorisi, politik olanın toplumsal olandan ayrılmasını varsayıyordu” (1996: 173). Tabii bir de Judith Butler’ın Kantçı formalizm suçlamasından söz etmek gerek.

Burada yapmayı amaçladığımız şey, merkezsiz radikal pratiklerle, yani “eylemlerin, kampların, çalışma gruplarının özgünlükleriyle”, ayrıca uzlaşma ve yataycılık fikri ve pratikleriyle etkileşim kurarak, bir biçim ve parti anlayışı geliştirmektir.

Bu radikal pratikler, biçimsiz halleriyle, örneğin rezonans teorisyenlerinin varsaydığı gibi, özgürlüğün görünüm alanı değildir. Bu pratikler, daha çok, kapitalist biçim içinde (yeniden dağıtım ve haklar alanında veya özgürlük enklavları olarak) işlerler. Neticede kapitalist genelin özel içeriği, eşdeğer değişim, simülasyon vb. ile ifade edilen özgürlükle ilgilidir, dolayısıyla, sermayenin belirlemeleri içindeki özgürlükle ilgilidir.

Graeber, “özgürlük nihai örgütlenme ilkesi haline gelene dek özgürlük bölgelerini genişletmeye devam edebileceğimizi” (2013: 295) söylerken bunu tamamen göz ardı ediyor. Onda komünizm, kapitalist biçimden kopmayı ve yeni bir biçimin başlatılmasını öngörmüyor. Kapitalist zorunluluktan özgürlüğe doğrudan bir yol izlemek istiyor; bu da kapitalist genelin özel içeriğinde keyif sürmekten, “biçimsel eşitliğin” şu veya bu versiyonu dâhilinde ya da geç kapitalizmin “izin verdiği” birçok ihlal etme imkânı ve özgürlük alanında keyif sürmekten başka bir şey değil.

Fakat bizim niyetimiz, merkezsiz pratikleri reddetmek ve soyut bir şekilde bir biçim veya parti anlayışı önermek değil. Bunun yerine, bu özgürlük pratiklerinin genelin/evrenselin yeni bir biçimini başlattığını göstermeye çalışıyoruz. “Görünüş alanı”nda tam olarak ne ortaya çıkıyor? Bizim için “görünüş”, sadece olguların alanı değil, aynı zamanda başka bir numenal boyutun anlık olarak bazı ampirik/olası olgularda “ortaya çıktığı” (“parladığı”) “sihirli anlardır” (Žižek, 2000: 196). Özgürlük pratikleri ve aralarındaki rezonans yoluyla yeni bir biçim ortaya çıkıyor; tıpkı Lenin’in kendiliğindenliğin zaten “ekonomistlerin” görmeyi reddettiği devrimci bilince ait unsurları içerdiğini görmesinde olduğu gibi. Başka bir deyişle, bu pratikleri ciddiye alıyoruz, bu anlamda, politik olanı toplumsal olandan ayırmıyoruz. Biçim, toplumsal ilişkilerden soyutlanmayı veya Kantçı formalizme kaymayı gerekli kılmıyor.

Ayrıca, kendi kendine var olma ve her yerde var olma üzerine kurulu öznellik teorisini reddederken, herhangi bir politik eklemlenme veya öznelleştirme türünü de önermiyoruz. Özellikle, Ernesto Laclau’nun “her yerde olma”ya dair radikal eleştirisine de “politik eklemlenme”ye yaptığı vurguya da katılamıyoruz (Laclau, 2001). Onun “politik eklemlenme” anlayışı da büyük ölçüde kapitalist evrenselin biçimi içinde kalıyor. Daha da kötüsü, Negri gibi her yerde var olmaya vurgu yapan kimi radikal isimlerin yaptığı gibi sınıf mücadelesi meselesini bile gündeme getirmiyor. Žižek’in de belirttiği gibi, Laclau’nun hegemonya mücadelesi olarak gördüğü siyaset anlayışının, kapitalizmi aşkın bir matris olarak “nisyana gömmesi”ne şaşmamak gerek (Žižek, 2006: 567).

Toplumsal ilişkiler, çelişkiler, radikal merkezsiz özgürlük pratikleri, hatta yataycılık pratikleri aracılığıyla parlayan bir biçim: İşgal Hareketi, bize bu türden bir açıklama sunuyor.

Hareketi iki tespit üzerinden izah ediyoruz:

1. Yüzde 99’u popülist bir halk tasavvuru üzerinden tarif ediyor ki biz bu tarifi reddediyoruz.

2. Hareketi “birleşik halk”ı parçalayan ve devrimci bir siyasete yönelen radikal bir yeniden yapılanmaya yol açan unsur olarak değerlendiriyoruz.

Toplumsalın Yeniden İnşası

Popülist Yeniden İnşa

“İşgal Hareketi ile başlangıcından beri var olan kronik evsizler arasındaki ilişkiler”e dair eleştirel raporu ele alalım (Herring ve Gluck, 2011). Raporda, “hareketin, New York polisinin yaptığı gibi bu kırılgan grubu araçsallaştırmamaya özel önem vermesi gerektiği” söyleniyor (a.g.e.: 24). Dolayısıyla rapor, “evsizlik sorununun, muhaliflerin yiyecek ve güvenli bir uyku yeri arayanlara nasıl davranması gerektiği sorusu olarak yeniden çerçevelenmesi gerektiği” üzerinde duruyor (a.g.e.). Evsizlere yalnızca sosyal yardımı temel alan maliyet-fayda hesaplamaları açısından yardım etmeye çalışmak, mevcut baskın normlar tarafından aktarılan, yeniden yapılandırılmamış %99 fikriyle çalışmak anlamına geliyor. Yeniden yapılandırılmış bir %99, bize şöyle bir şey verecektir: “Oakland’ı İşgal Et Hareketi ile Philadelphia’yı İşgal Et Hareketi bünyesinde oluşturulan mutfaklar, şehirlerdeki evsizlerin karnını doyurma hedefini güdüyor.” Bu anlamda rapor, “bu çabaların yeni dayanışma ve ittifak biçimlerinin nasıl görünebileceğine dair bir tartışmayı tetiklediğini” söylüyor.

Yeniden inşa ve biçime dair benzer bir açıklamada şu söyleniyor: “İşgal Hareketi’nde, toplumun birbirinden farklı üyelerinden oluşan, işsizler, öğrenciler, sendika üyeleri, evsizler gibi gruplar üzerinden yeni bir topluluk yarattık. Kamp, kolektif siyasi çaba için gerekli olan iç ilişkileri ve güveni inşa etmek için ihtiyaç duyduğumuz deneme alanını bize sundu” (Snyder, 2011: 13). Açıkça burada, %99’u oluşturan toplumsal bileşenler arasındaki yeni iç ilişkilerle tanımlanan bir biçim üzerinde duruluyor.

Bu yaklaşımda %99’a mensup farklı kesimler arasındaki iç ilişkiler, ilerici bir yöne teksif ediliyor. Bu işlem, İşgal Hareketi’nin temelini oluşturuyor. Bununla birlikte, yeniden oluşturulan %99’a dair bu açıklamada, Dean veya Butler’ın “anti-kapitalizmi”ne rağmen, popülist bir “birleşik halk”ın varlığına mani olacak hiçbir şeye rastlanmıyor. Dolayısıyla, bu “ilerici” yeniden inşa sürecine vurgu yapan biri şunu söylüyor: “Yüzde 99 olarak bizim en büyük ve en hayırlı amacımız, Amerikan ‘halk’ının adil, sürdürülebilir ve özgür bir toplum yaratan ilerici bir güç olarak yeniden inşasıdır.” Bu noktada popülist bir solun inşa edilmesinden de bahsediliyor: “Hareketin o muazzam vaadi şunu söylüyor: ülkeyi, yönetildiği söylenen halk adına, halk tarafından ve halk için kurtarabilecek bir sol popülizm inşa edilmeli” (Petersen, 2011: 30). Burada, İşgal Hareketi’nin biçim olarak sol popülizme biçim ve beden kazandırmakla ilgili olduğu varsayılıyor.

Radikal Yeniden İnşa

Ancak diğer anlatımlara baktığınızda, İşgal Hareketi’nde popülist değil, radikal bir toplumsal yeniden yapılanma görürsünüz. “Bu %1’lik kesimin bir üyesi tarafından doğrudan ezilmedim, ancak polis memurları, eşcinsel düşmanları, cinsel saldırganlar, ev sahipleri ve patronlar tarafından doğrudan ezildim ve sömürüldüm. Bu düşmanların her biri, bu %99’luk kesim içinde yer alıyor olabilir, ancak bu, yapısal düşmanlığımızı hiçbir şekilde hafifletmez” (Aragorn!, 2012: 168). %99’luk kesimin üyeleri, %99’luk kesimin diğer üyelerini doğrudan mı eziyor? Neler oluyor?

Burada %99’luk kesim içinde birbirimizi, iş birliğiyle, nifak sokmakla, bölücülükle suçluyoruz. Ama bir yandan da %99 ile %1 arasındaki ilişki derinlemesine inceleniyor. Resim bulanık. Üstelik, yüzde 1’in karşısına “biz yüzde 99’uz” lafını çıkartan popülizmde anti-kapitalizmde bulan sol için pek de iç açıcı değil!

Burada ilgili “ayrıştırma işlemi”, aslında devrimci kampı güçlendirmekle ilgili, çünkü polis mensupları artık %1’e hizmet etmemeye, (birçoğu polisin öncelikle %1’in bir parçası olarak sayılması gerektiğini düşünse de) %99’a katılmaya çağrılıyor. Nitekim, birçok polis memurunun kendilerini %99’un bir parçası olarak ilan eden açık bir mektup yazdığı söyleniyor:

“Biz, Oakland’lı yurttaşları korumak için her gün canla başla çalışan 645 polis memuruyuz. Biz de daha iyi çalışma koşulları, adil muamele ve çocuklarımız ve ailelerimiz için geçim sağlama imkânı için mücadele eden %99’uz” (Jilani, 2011).

Bu, yukarıda gördüğümüzden farklı bir yeniden yapılanma türü, çünkü burada, %1’in tümüyle halktan kopuk ve zayıf olduğu, (efsanelerde görülen türden) birleşmiş halka veya “biz %99’a karşı” alelacele dillendirilmiş, yersiz ve çoğu zaman oportünist iddialarda bulunulmuyor. Bunun yerine, İşgal Hareketi aracılığıyla, kapitalizmin temelleri (örneğin, %99’luk kesim ve kapitalist evrenseldeki özgürlük ve “eşdeğer değişim”in özel içeriğiyle yaratılan temeller) kademeli olarak ortaya çıkarılıyor, böylece devrimci güçlerin birleşmesi mümkün oluyor; gerçekleşen şey, göreceğimiz gibi, sınıf mücadelesi sürecinde “durumun açıklığa kavuşturulmasıdır”.

Demek oluyor ki İşgal Hareketi, salt kapitalizme karşıtlığın ötesine geçen güçlü unsurlara sahip. Hareket, soyut bir şekilde zaten özgür olduğumuzu ilan eden aşırı coşkulu bir “özgürlük sevgisi” ile sınırlı bir olgu değil. Şunu belirtmek gerek: bizim bakış açımızdan, “özgürmüş gibi davranmak” denilen o temel anarşist ilkede bir sorun yok. Neticede örneğin Lukács tarafından detaylandırılan komünizmin önceden varsayılması denilen anlayış başka neyi ifade ediyor ki? “Dolayısıyla tarihsel materyalizm teorisi, proleter devrimin evrensel gerçekliğini ön varsayar” (Lukács, 1970).

Gerçek olanı önceden varsaymak bir çelişkidir: İşte Marksist “özgürmüş gibi davranma” anlayışı budur. Bu açıdan, Graeber’ın doğrudan eylemi “zaten başka türlü özgürmüş gibi hareket etmek” olarak anlamasını da Yaklaşan İsyan’ın komünizmi “ön varsayım ve deney” olarak ele alan anlayışını, Komünizmi “tahakküme karşı titiz ve cesur bir saldırının rahmi” olarak gören yaklaşımını buradan ele alabiliriz (Invisible Committee, 2009: 16).

Yani, amacımız: toplumsal gerçeklikten içtinap etme, çekilme yoluyla özgürlük değil, toplumsal ve iktidar ilişkilerine gerçek manada bağlanma ve oraya yerleşme yoluyla özgürlüktür. Esasında “Kantçı eleştirinin özgürlüğü”nden kesin bir şekilde kopmaktır.

Bu noktada İşgal Hareketi’nde işçi sınıfı ve/veya proletarya ile ilgili olarak toplumsal ilişkilerin bu radikal yeniden yapılanma sürecini inceleyelim.

Radikal Yeniden Yapılanmanın İki Unsuru

Kopuş ve Biçim Olarak Pratik

2 Kasım 2011’de Oakland’da gerçekleştirilen genel grevi ele alalım.[9] Bu, sıradan bir grev değildi. Sendikalı olmayan işçiler (güvencesiz emek) grevde daha aktiflerdi ama bu işçiler, sendikalı işçilerle de bir tür militan dayanışma içinde hareket ettiler. Öte yandan, sendikalı işçiler limanlardaki greve katıldılar. “2 Kasım 2011 tarihli genel grevi, büyük fabrikalarda ve atölyelerde işçilerin kendi iradeleriyle çalışma alanından çekilmesi değil, örgütlenmemiş iş yerlerinde çalışan, işsiz, az çalışan, bir şekilde güvencesiz durumda olan kitlelerin sermaye akışının darboğazlarında bir araya gelişi olarak cisimleşti” (Aragorn!, 2012: 156).[10]

Zaman ve mekân boyunca dağılmış, hareketli sermaye rejiminde güvencesiz emeği bile kapsayan bu grev, sermayenin güvenli düzenini bozdu. Geleneksel Marksistlerden anarşistlere kadar herkes, sendikalı işçiler ile proletaryanın diğer kesimleri arasında dayanışmaya tanıklık eden bu grevin başarısına övgüler dizdi. Bu grev, yeni, radikal bir pratiğin, kopuş pratiğinin deliliydi. Mesele şu ki, böyle bir pratik henüz kendisine uygun düşen bir biçime kavuşamamıştı. Neticede sınıflar arası dayanışma, o dönemde konjonktürel olarak ortaya çıkmıştı. Şimdi bu noktada İşgal Hareketi’nin bu “uygun” biçimi temin ettiği görülmeli. Gerçekten de burada, Badiou’nün “devrimci örgütlenme süreci, pratiğin önceliği tarafından yeniden işleniyor, yeniden şekillendiriliyor, pratik bu sürece nüfuz ediyor, onu bölüyor” (2004: 76)[11] dediği durumla karşı karşıyayız.

Aktivistler, bu yeni pratiğin zeminini örmek adına yeni mekanizmaların keşfedildiğini zaten dile getirmişlerdi. Fabrika kapılarında grev gözcülüğü gibi eski grev eylemini örgütleme biçimleri ve araçları değil (ki bunlar önemini hâlâ koruyor), yeni bir yöntem olarak uçan grev gözcüsü yöntemine başvuruluyor: “Başta dayanışmanın tali bir aracı olarak geliştirilen uçan grev gözcüsü, grevin asli mekanizması haline geliyor” (Aragorn!, 2012: 156).

Burada amacımız, soyut bir parti bayrağı sallamak değil, radikal pratiklerde ve buna karşılık gelen toplumsal ilişkilerin yeniden yapılanma sürecinde ortaya çıkan biçimi kavramak. Gerçekten de, Lenin’in de, işçilerin “radikal, merkezsiz pratiklerini”, “kendiliğinden faaliyetlerini” çok ciddiye aldığını görürüz. Lenin, işçilerin kendi faaliyetlerini dar ekonomik mücadele sınırları içinde görenleri eleştiriyordu. Lenin’e göre, işçilerin dar ekonomik mücadele bataklığına saplanıp kalmasını isteyenler, belirli aydınlardır (“ekonomistler”) (Lenin, 1975). İşçilerin kendileri ise “biz sadece ‘ekonomi’ politikasının bir kaşıklık lapasıyla doyacak çocuklar değiliz; başkalarının bildiği her şeyi bilmek, politik yaşamın tüm yönlerinin ayrıntılarını öğrenmek ve her politik olaya aktif olarak katılmak istiyoruz” diyorlar (Lenin, 1975: 90-91).

Toplumsal Farklılaşma ve Biçim

Ancak bu, resmin sadece yarısı. Çünkü bu tür radikal pratikler, toplumsal ilişkilerin yeniden yapılandırılmasını beraberinde getiriyor. Bu uygulamalar, Badiou’nün tahayyül ettiği gibi, tamamen öznel bir jest veya “eylem”den kaynaklanmıyor, toplumsal ilişkilerde bir temele dayanıyor. İşçiler, “sadece ‘ekonomi’ politikasının bir kaşıklık lapasıyla beslenmek” istemiyorlarsa, o zaman burada, ortaya çıkışı toplumsal yapının, %99’un yeniden inşasını işaret eden “ilerici işçi” kategorisini hesaba katmalıyız. Bu yeniden inşa, %99 içindeki farklılaşmanın izini taşır. Göreceğimiz üzere, “radikal bir azınlığın” (“ilerici işçilerin”) ortaya çıkışı, artık politik bir çoğunluk olarak kabul edilmektedir. Ernest Mandel, bunun “nesnel bir temeli” olduğunu belirtiyor: “İlerici işçiler kategorisi, işçi sınıfının nesnel zeminde kendi içinde farklı katmanlar oluşturmasından kaynaklanmaktadır” (Mandel, 1970). Burada, Leninistlerin uzun zamandır üzerinde durduğu işçi sınıfı içindeki farklılaşmanın bir ifadesini görüyoruz.

Sendikalı işçilerin bile parçası olduğu radikal pratiğin toplumsal ilişkilerde güçlü bir şekilde kök salmış olması, radikal bir azınlığın eylemleri olan bu tür pratiklerin bölünmeye değil, daha yüksek bir devrimci birliğe yol açacağının delilidir. Dolayısıyla, %99’un sadece bir kesimi aktif ve belirleyici bir rol üstlenmiş olsa bile (örneğin, Oakland’ı İşgal Et Hareketi’nin geri kalanına kıyasla sadece İşgal Hareketi veya Genel Grev’deki gibi sadece sendikasız işçiler), hareket içinde yarattığı anlaşmazlık ve bölünme, daha yüksek bir birlikten başka bir şey değildir. Bu radikal müdahale, “bölünme”ye yol açıyor ama bu aslında “herkesin istediği durumun gerektirdiği bir sonuç. Marx’ın hareketin bütünü koonusunda “yürüyüş çizgisi”nden söz etmesini sağlayan şey, toplumsal ilişkilere yerleşmiş bu radikal pratiklerdir (Marx, 2003: 9-10).[12]

Yukarıdaki sendikasız işçiler gibi, İşgal Hareketi içinde de radikal bir azınlığın tüm hareketi ileriye taşıyan ve bir yürüyüş çizgisi sağlayan eylemler başlattığı birçok örnek mevcut. Bu nedenle, polis şiddetiyle mücadele eden ve polisle çatışan siyahiler, artık bunu, siyahileri İşgal Hareketi’ne dâhil etmek için başlatılan Mahalleyi İşgal Et Hareketi’nde görüldüğü üzere, İşgal Hareketi adına yapmak isteyeceklerdir. Oysa İşgal Hareketi’nin toplumun birçok başka kesimini de kapsaması talebi, siyahiler ve beyaz nüfus arasındaki mevcut ayrışmanın yeniden dile döker. Siyahi bir azınlığın eylemi, büyük olasılıkla artık yeniden oluşturulmuş olan %99’luk kesimin tamamının eylemi haline gelecektir. Artık mesele, siyahilara “yeterli temsil” veya haklar ve koruma sağlamak değil, azınlıkta kalan, ezilmiş statüdeki siyahilerin daha geniş %99’luk kesim adına siyasi bir özne mertebesine yükselmesidir. Dolayısıyla, Mahalleyi İşgal Hareketi veya “Oakland Savaşı”, Wall Street’i İşgal Hareketi’ni gerçek manada bölmedi, bilâkis, onu farklı bir seviyeye taşıdı. Oakland’ı İşgal Hareketi’nin gerçekleştirdiği eylemler, İşgal Hareketi bünyesinde gerçekleştirilen diğer tüm eylemlerin ana ölçütlerini yukarı çekti. İşgal Hareketi’ni radikalleştirdi, liberal demokratların ve popülist solun onu istismar etmesine mani oldu, böylece durumu netleştirdi. Başta Wall Street’i İşgal Hareketi’ni destekleyen popülist Belediye Başkanı, hikâyenin sonunda Oakland’ı İşgal Hareketi’ni ağır bir dille eleştirdi, Wall Street’i İşgal Hareketi’ni onları tanımamaya çağırdı! (Anonim, 2012a).

Burada şu soru sorulabilir: Azınlık eylemi (örneğin polisle şiddetli çatışma) insanları hareketten uzaklaştırmaz mı? Bu, özellikle Oakland’ı İşgal Hareketi[13] ile ilgili olarak ortaya atılan önemli bir sorudur. Bu soruya hangi şekilde cevap verilirse verilsin, en önemli nokta, taktik sorularının sınıf mücadelesinden ve toplumsal çelişkiden ayrılamayacağıdır. Bunun özel bir tezahürü olarak, protestocuların“şiddet kullanması”, kemer sıkma politikaları, kamu ve toplumsal hizmetlerdeki kesintiler nedeniyle “gençliğin topluma ve siyasete yabancılaşması”nın bir yan ürünü olarak ele alınmaktadır. Socialist Register dergisinde yer alan önemli bir makale, Oakland’daki İsyancılar’ı bu şekilde idrak ediyormuş gibi görünüyor (Epstein, 2013: 80). Epstein’e göre, İsyancılar “çaresiz durumları” ve “ana akım kültür ve siyasetten derin bir yabancılaşma duygusu” nedeniyle “son derece çatışmacı bir siyaset” yürütüyorlar (a.g.e.). İsyanı ve “şiddet kullanımı”nı sınıf mücadelesi ve toplumsal çelişkiler meselesinden koparmak, alt sınıftaki “tehlikeli özellikler”i inceleyen benzer türde bir elitist sosyolojiyi akla getiriyor.

Gerçekten de, bu tür “aşırı taktiklerin” ters etki yaratabileceği inkâr edilemez, ancak her zaman değil. Bazen aşırı taktikler veya şiddet kullanımı, insanları eylem sürecine yabancılaştırır, hareketi daraltır. Ancak başka zamanlarda, destekçileri radikalleştirir, onları yabancılaşmadan kurtarır. Örneğin, 2011’deki Londra isyanlarında alt sınıf tarafından kullanılan eşi benzeri görülmemiş şiddet düzeyini düşünün. Bu şiddet, “vahşi alt sınıfı” egemen düzen, devlet ve sermaye karşısında güçlendirdi mi yoksa güçsüzleştirdi mi?[14] Bu sorunun basit bir cevap yok, dolayısıyla şiddete veya isyana karşı alınacak basit bir pozisyon da yok.

Hareket kendi açısından bu noktada, sol liberallerin veya sosyal demokratların hareketi temellük ve kontrol etmesi pahasına, hareketi büyütüp güçlendirmek ya da aşırı taktiklerle onu “daraltmak” tercihleri arasında yapılacak bir seçimle yüzleşiyor. Burada sorun şu ki, bu daralma, aslında proleter kesimler arasında bir genişlemeye yol açabilir, yani “daralma”, büyük olasılıkla daha ayrıcalıklı ancak ilerici üst orta sınıf kesimleri arasında gerçekleşir. İşgal hareketinde, hareketi daraltabileceğiniz, yani ön saflarda proleter unsurlarla radikalleştirebileceğiniz, gene de örneğin (en azından Zucotti sonrası hareket genişledikten sonra hegemonyalarını kaybeden) orta sınıf nezdinde daha geniş olan toplumsal tabanın büyük bir kısmını yitireceğinize dair bir duygu hâkimdi. Hareketi özgün ve biricik kılan da bu duyguydu. Bu nedenle Wall Street’i İşgal Hareketi, Oakland’ı İşgal Hareketi’ni basitçe reddedip onu yabancılaşmış aşırılıkçı bir grup olarak ele almak yerine, bu yeni radikalleşme dalgasıyla uzlaşabilirdi.

Buradan ben şu iddiamı dillendiriyorum: İşgal, bu “azınlığın” artık “çoğunluk” olarak ortaya çıkmasına imkân sağlayan bir biçim haline gelir; çünkü İşgal’in tamamı, hatta tüm ülke, azınlığın (örneğin Oakland İşgali)[15] “liderliğiyle” dayanışma içindedir ve onu kabul etmektedir. Azınlık eylemi, çoğunluğun iradesidir. Badiou haklı: Hareketin içinde olanlar, “açıktan azınlık olanlar, ülkenin tarihsel kaderinin (orada olmayan ezici çoğunluk da dâhil olmak üzere) kendileri olduğunu ilan etme konusunda kabul görmüş bir otoriteye sahiptirler” (2012: 60).

Ancak Badiou’nün biçimsel şemasını reddederek, bu sürecin, işçi sınıfı içindeki kopma ve farklılaşma (tabakalaşma) pratiğinden ve toplumsalın yeniden yapılandırılmasından ayrılamaz olduğunu gösterdik. Dolayısıyla, Oakland grevindeki daha aktif unsurların sendikasız işçiler olması, bir ayrıntı meselesi değil, doğrudan üretim ilişkilerindeki güvencesiz emek konumlarından kaynaklanmaktadır.[16]

Konsensus/Yataycılık ve Biçim

Şimdi de muhtemelen İşgal Hareketi’nin en belirleyici özelliği olan demokratik karar alma ve konsensus ile yataycılığa verilen önemi inceleyelim. Bu, burada geliştirmeye çalıştığımız biçim anlayışıyla çelişiyor mu?

New York Genel Kurulu internet sitesindeki bir giriş yazısı meseleyi şu şekilde izah ediyor:

“Konsensus, yaratıcı bir düşünme sürecidir. Oy kullandığımızda iki alternatif arasında karar veririz. Konsensusla, bir konuyu ele alırız, bu konudaki coşku, fikir ve endişe yelpazesini dinleriz, herkesin vizyonuna en iyi şekilde hizmet eden bir öneri sentezleriz.”[17]

‘Coşku, fikir ve endişe yelpazesini dinlemek” aslında, farklı pozisyonların sadece biçimsel bir temsil elde etmekle kalmayıp, aslında birbirleriyle kesiştiği ve doğrudan karşı karşıya geldiği anlamına geliyor. “Tartışmalı bir planı oylayarak kabul etmek veya reddetmek yerine, fikir birliğiyle karar alan gruplar, herkes kabul edilebilir bulana kadar planı iyileştirmek için çalışırlar” (Kauffman, 2011: 12). Dolayısıyla bu, sadece belirli bakış açılarını sürece dâhil etmek veya temsil imkânı sunmak meselesi değil, birbirleriyle etkileşim kurmak, “çalışmak, iyileştirmek” meselesidir. Halkın mikrofonu hakkında daha fazla bilgi veren metinde şu söyleniyor: “Başkalarının sözlerini tekrarlayarak, onlarla aktif olarak etkileşim kurmaya, onları gerçekten duymaya mecbur ediliyoruz” (Muse, 2011: 9). Bu nedenle, halkın mikrofonu, “empati ve dayanışma kanallarını açmak için olağanüstü bir araç” (a.g.e.).

Fikir birliği ilkesi, sadece görüşlerin özgürce etkileşimine izin vermekle kalmaz, aynı zamanda her bir bireysel pozisyonun, tüm önerilerin ve görüşlerin aktif ve katılımcı bir şekilde değerlendirilmesine de yöneliktir. Bu koşullarda insanlar, egoist bir tutumla, kendi pozisyonlarını “benim pozisyonum bu” diyerek sahiplenmek istemeyebilirler. Eğer uzlaşma, biçimsel bir süreç değil de özsel bir süreç ise, o vakit konsensus, bireysel egoları yatıştırmak gibi her bir bireysel görüşü dikkate almakla ilgili değil, tam tersine bunun sona erdiği ve bireylerin dayanışma içinde kolektif bir zekâ gibi çalışmaya başladığı bir süreçtir. Bunun için elbette uzlaşma, Graeber’ın eşitlik ve özgürlük olarak adlandırdığı bir ortamda işlev görmelidir (Graeber, 2013b).

Dolayısıyla, bir kişinin önerdiği bir pozisyon veya eylem çizgisi, herkesi ikna edebilir ve bu da daha önceki pozisyonlarından vazgeçmelerine yol açabilir. Bir kişinin önerisi artık herkesin önerisidir: fikir birliğinin ve kolektif zekânın özünde işleyiş biçimi budur. Bu nedenle, radikal bir pozisyon, çoğunluğun benimsediği pozisyon olarak ortaya çıkabilir. Azınlığın radikal pozisyonu, maksimalist pozisyon, çoğunluğun pozisyonu olarak ortaya çıkma şansına sahiptir. Azınlık pozisyonu, çoğunluğun iradesiyle ortaya çıkabilir ve yataycılık, biçimsel olarak dikey ancak özünde yatay olan dikey eylem çizgilerini aktif olarak üretir.

Ayrıca, Genel Kurul’daki “karar alma”, her zaman yeni gelişmelerin ortasında gerçekleşti. Protestocuların polis tarafından biber gazına maruz kaldığı videolar (Brooklyn Köprüsü ve UC Davis’teki olayların viral olan videoları) hareketi aniden ileriye taşıdı. Daily Mail, UC Davis olayını aşağılayıcı bir başlıkla haber yaptı: “Wall Street’i İşgal Hareketi: Biber gazı saldırısı, bu siyasi tiyatroda geçici bir canlanmaya yol açtı” (Fleming, 2011).

Aynı şekilde, Oakland’ı İşgal Hareketi bünyesinde yaşanan radikal gelişmeler, genel İşgal Hareketi’ni bir bütün olarak ileriye taşıdı. Dolayısıyla, gerçek konsensus pratiği, farklı bireylerin görüşlerini ele almak veya herkese biçimsel olarak eşit ağırlık vermek yerine, gelişen olaylara cevap vermekle ilgili bir mesele.

Bu, ne anlama geliyor? Bu, belirli koşullarda, görünüşte dikey bir “eylem çizgisi”nin, konsensustan ve hareketin yatay, demokratik ve merkezsiz doğasından ortaya çıkabileceği anlamına gelir. Bu, özellikle konsensusun, herkesin söz hakkına sahip olması ve her birinin benzersiz bir birey olarak görünmesi gereken biçimsel kurallara mekanik olarak bağlı kalmakla ilgili olmadığı durumlarda geçerlidir.

Jodi Dean, İşgal Hareketi’nin, “anarşistlerin bireysel özerkliğe yönelik vurguları”yla neoliberalizm koşullarında kendi benzersizliklerini yüceltmeyi öğrenmiş olanları birleştiren bir boyuta sahip olduğunu dile getirirken haklı (2013: 55). Eğer konsensus ve yataycılık, bu tür yarı-neoliberal egoları beslemeye takılıp kalmayacaksa, radikal siyasetin daha özlü bir anlayışına, dikeyciliği de içeren bir anlayışa nasıl katkıda bulunabileceklerini belirleyebilmeliyiz. Belki de bu, politik açıdan doğru yataycılık ve konsensus uygulanacağına dair yeminler etmek yerine, komünist bir siyaseti yeniden canlandırmanın daha iyi bir yolu olabilir. Graeber’ın (2013a) konsensus ve yataycılığın kimi biçimci anlayışlarına yönelik itirazını bu şekilde okumak gerekiyor.

Bu, demokratik ve merkezsiz karar alma süreçlerinin, kolektif kontrolün dışında belirli hiyerarşilerin ve yapıların ortaya çıkmasıyla birlikte var olabileceği anlamına gelir; yataycılık, dikeyciliğin temeli olabilir. Örneğin, Genel Kurulların yanı sıra, daha uzmanlaşmış bir ekibe ihtiyaç duyan görevleri yerine getirmek için Sözcü Konseylerinin nasıl ortaya çıktığını ele alalım. “Genel Kurul, hareket inşası için inanılmaz derecede gerekli bir organ olsa da, devam eden operasyonel koordinasyon ve yetkilendirilmiş karar alma için yetersizdir” (Muse, 2011: 11). Sözcü Konseyleri tam da bu sebeple kuruldu. “Haftada üç gece Genel Kurul, Wall Street’i İşgal Hareketi’nin operasyonları ve finansmanıyla ilgili kararlar alma yetkisine sahip operasyon grupları ve meclislerden oluşan bir Sözcü Konseyi tarafından değiştirilecektir” (Muse, 2011: 12). Bu, hareketin kendisi olmayan ayrı bir organın ortaya çıkması anlamına gelir: Sözcü Konseyi, “hareketin içindeki bir yapıdır ve hareketin kendisiyle karıştırılmamalıdır” (a.g.e.). Genel Kurul’da Sözcü Konseyleri hakkında, hareketimizin merkeziyetsiz doğasını kaybetme konusunda endişeler dile getirildi (a.g.e.). Peki ama merkeziyetsiz hareketin kontrolünü yitirmek, haklı bir korku muydu? Merkezileşmenin kendisi bir sorun muydu?

Yani burada, hareketle karıştırılmaması gereken, önemli kararlar alan ve bunları uygulayan ayrı bir organın varlığıyla karşı karşıyayız: Bu (başlangıç aşamasındaki) dikeycilik, demokratik karar alma sürecini ihlal mi ediyordu, yoksa yataycılığın doğal işleyişi miydi, bize yataycılığın açılımı olan, yataycılığın gerçeği olan bir dikeycilik mi veriyordu? Burada açıkça görebildiğimiz şey, dikeyciliğe rağmen, burada nesneleştirilmiş bir öznelliğin ortaya çıkmasının zorunlu olmadığıdır.

Bu, bizim için şu anlama geliyor: konsensus ve yataycılık, herkesi dışlamak yerine dâhil eden biçim anlayışımıza katkıda bulunuyor. Bu dâhil etme, asgari bir uzlaşma temelinde değil, hareketin bütününe “yürüyüş çizgisi”ni sağlayan “herkesin sesi” olacak azami bir azınlık pozisyonu temelinde gerçekleşiyor. Bireysel olarak tanımlanmış pozisyonlara (“benim pozisyonum” lafına) kıskançlıkla tutunmak yerine, burada birey “stratejik belirlemeler”le hareketle özdeşleşiyordu. Bireyin sesi, “herkesin istediği”, “durumun gerektirdiği” şeyle örtüşme eğilimindedir. Dolayısıyla, harekete yürüyüş çizgisini sağlayan azınlık, somutlaştırılmış bir öznellik anlamına gelmez.

Bir İktidar Biçimi Olarak İşgal

Bürokratlaşma Tehlikesinden Söz Edilebilir mi?

Özetleyelim. “Özgürlük alanları”, radikal pratikler, toplumsal farklılaşma, radikal bir azınlığın eylemleri, yataycılık ve uzlaşma pratikleri, “kolektif zekâ”nın işleyişi vb. konuları inceledik. Bunların hepsi birden, İşgal adı verilen bir iktidar biçiminin ortaya çıkmasını sağlıyor. Biçim, İşgal Hareketi ve onun birçok mikro pratiğinde kendini gösterir. Bu nedenle, “biçim” bize yapı, hiyerarşi ve işlev gibi “bürokrasiyi çağrıştıran” nitelikleri hatırlatsa bile, böyle bir bürokratik sapma kaçınılmaz değildir. İşgal, böyle bir olasılığa işaret eder. Holloway’in somutlaştırılmış biçime yönelik korkusu veya Butler’ın Kantçı formalizm suçlaması, her zaman doğru değildir. Politik olan, toplumsal olandan soyutlanmamıştır.

Yani, biçim veya parti, yalnızca “içerinin”, mikro pratiklerin ve merkezsiz pratiklerin bir onayı olarak dışsal ve öncü niteliğindedir. Yukarıda Lenin’de gördüğümüz gibi, dışarıdaki parti, aynı zamanda “içeri”nin bir ifadesidir. Parti, işçileri dış bir güç gibi daha yüksek bir seviyeye yükseltmez; aksine parti, içeriden gelen, bir tür ön biçim, bedeninde bir kesik oluşturmanın eşiğinde olan, “ilerici ayrışma”yı temsil eden bir ifade biçimidir. İçeriden gelen, zaten harici biçimi önceler.

İçeriden gelen, toplumsal olan, İşgal Hareketi adı verilen biçimde çok etkiliydi. Yani, toplumsal ilişkilerin devrimci yeniden yapılanması gerçekleşiyordu, bu da %99’un sınıf mücadelesinde bir güç olarak ortaya çıkması anlamına geliyordu. Bu süreç durduğunda, toplumsal ilişkilerin devrimci yeniden yapılanması artık gündemde olmadığında, bir partinin örgütsel biçiminin bürokratik nitelikleri tümüyle bürokratik hale gelir, başka da bir şey olmaz.

Durumu Netliğe Kavuşturmak

Burada zaten biçim meselesini iktidar biçimine atfen ele alıyoruz. Hareket, bir biçim olarak, kapitalizme ve egemen düzene sadece “özgürlük pratikleri” yoluyla değil, aynı zamanda “bir iktidar biçimi”nin yoğunlaşmış gücüyle de karşı çıkıyor. Bu nedenle Oakland’ı İşgal Hareketi, aynı zamanda Oakland Savaşı’dır.

Peki bu, şiddet sarmalına, örneğin isyancıların “İşgal Hareketi’ndeki kanser” (Hedges, 2012) olarak nitelendirilmesine sebep olur mu? Kapitalist devletin ve onun somutlaştırılmış biçimlerinin, somutlaştırılmış, soyut bir parti devletinin kopyalanmasına yol açar mı? Parti veya biçim, radikal pratiklerin ve toplumsal yeniden yapılanmanın bir ifadesi olduğu sürece, yani toplumsal ilişkilerin devrimci yeniden yapılanması olduğu sürece, bu şart değildir. Bunu yukarıda bürokratik nitelikler açısından tartıştık. Daha da önemlisi, stratejik açıdan, biçimin ortaya çıkışı, durumun netleşmesinin tek yoludur. Ne demek istiyoruz?

Bir raporda, “Oakland’ı İşgal Hareketi’nin bu açıklama sürecini nasıl hızlandırdığı” tartışılıyor. Raporda, “Oakland’ı İşgal Hareketi’nde alınan politik kararların, diğer İşgal Hareketi alanlarında genellikle daha tutarsız ve daha az tanımlanmış olan düşmanlıkların aydınlatılmasına yardımcı olduğu” dile getiriliyor (Selfcombust, 2012). Politik karar, “polis memurlarının ve onlarla aktif olarak çalışan herkesin (işgal edilen) alana girmesine izin verilmemesi” yönündeydi. Bu, “polisi kendi saflarında var olanlarla eşitleyen baştan çıkarıcı liberal mantığa kapılan”, bu nedenle, polisin işgal edilen alana girmesine izin veren diğer birçok İşgal Hareketi eylemiyle çelişiyordu. Bu, Oakland’ı İşgal Hareketi’nde “polisin artık eski işlevini göremeyeceği, kampın içinde veya yakınında bulunan herkesi rahatsız etmesinin kabul edilemez olarak değerlendirildiği” anlamına geliyordu. Çok geçmeden, bu tek kararın, “devlet iktidarı ile odak noktası kapitalist toplumsal ilişkiler içinde iyileştirilemeyen ve iyileştirilmeyecek olan ekonomik eşitsizliklere dayanan bir toplumsal hareket arasında var olan uzlaşmaz çelişkiyi açık hale getirdiği” (Selfcombust, 2012)20 ortaya çıktı.

Buradaki işgal hareketi, “herkesin”, hatta polisin bile girebileceği bir özgürlük alanı gibi davranmadı. Bunun yerine, belirli bir strateji ve taktik olmadan özgürlük görünümünün mümkün olmadığı başka bir iktidar biçimi olarak hareket etti. Bu, mücadele alanını yeniden yapılandırdı, çelişkileri keskinleştirdi, durumu netliğe kavuşturdu. Aslında “%99”un kendisi, Graeber’ın dediği harici bakış açısı üzerinden değil, bir iktidar biçimi olarak, güç dengesini yeniden yapılandırdı.

Bir Kez Daha “Yapısal Eşitsizlik”

Oysa bugün Marksistler, iki somut iktidar yapısına (devrimci “ordu” ile devlet güçlerine) karşı anlamsız bir üstünlük mücadelesi vermekle, yapısal eşitsizlik, sınıf mücadelesi ve toplumsal ilişkiler meselelerinden tümüyle kopuk bir tür alan kavgası yürütmekle suçlanıyorlar.

Bu suçlama tümüyle yersiz, çünkü şimdi uçurum ve derin eşitsizliklere karşı mücadele aslında daha da derinleşiyor ve radikalleşiyor. “Radikal” derken, “aşırı taktikler, şiddet kullanımı” değil, “köke inmek”ten bahsediliyor. Çünkü bu mücadele, artık “yaralı özneler”in tazminat arayışının ötesine, toplumsal hoşnutsuzluğun temel dokusu olarak “yaralanma hallerinin” ötesine uzanıyor (Brown, 1995). Bunun yerine, hareketin biçimi ve kolektifin gücünün ortaya çıkışı, tüm bu liberal-eşitlikçiliğin dayattığı bağların ve liberal-eşitlikçi mücadele biçimlerinin ötesine geçmeyi amaçlıyor. Şimdi çoğunluk, bağımlılık ilişkisinden kurtulmak için adımlar atıyor, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeye doğru adım atıyor. Devrimci kitleler örgütleniyor, güçlerini yoğunlaştırıyor.

Burada hareket, eşitsizliğe veya yapısal eşitsizliğe karşı muhalefete biçim vermekle ilgili değil, bu eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik adımlarla ilgilidir. Biçim, mülksüzleştirilenlerin gücünü temellendirir. Boşluğa yol açan koşulları ortadan kaldırmayı, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeyi amaçlar. Yani, ekonomik eşitsizliklerle ilgili bir hareket gibi görünen İşgal Hareketi, tam anlamıyla siyasi bir mücadeleye işaret ediyor. Burada, kapitalizmi aşkın bir matris olarak ele almak, sadece ekonomist terimlerle tasavvur edilen bir “sınıf mücadelesi”, emek-sermaye ilişkilerini değiştirmek veya burjuvaziyi ahlaki ve söylemsel olarak tartışmak meselesi değil, politik iktidar meselesidir. Demek ki Žižek ile aynı fikirdeyiz: bugün kapitalizmin alabildiğine liberal olan parlamenter politik biçimini yıkmaya odaklanmalıyız (2006). Ancak soru şu: “Sınıf mücadelesi” ile politik iktidar mücadelesi nasıl birleştirilir? Politik öznellik, toplumsal ilişkilerde nasıl temellendirilir? Buradaki çabamız, bu sorunun cevaplarını aramaktı. İşgal Hareketi, bize muhtemel bir cevabın kimi temel hatlarını sunuyor.

Bu anlamda, İşgal Hareketi’nin ekonomi ve eşitsizlik sorusunu yeniden formüle ettiğini düşünebiliriz. Bir Marksist için mesele, aslında ekonomiye odaklanmak ve bu anlamda “anti-kapitalizm”i tekrarlamak veya dar anlamda sınıf mücadelesinden bahsetmek değildir.

İşgal Hareketi, ekonomiyi detaylı incelememiz gerektiğine vurgu yapar. Burada, Lenin’in uzun zaman önce gösterdiği gibi, ekonomik mücadele, sadece ekonomik bir mücadele değil, politik bir mücadeledir de. Ekonominin kendisini öznellik alanı olarak ele almakla kastettiğimiz şey budur. Bu nedenle Žižek; Badiou ve Rancière’yi ekonomiye dair bu anlayışı göz ardı ettikleri için eleştirirken haklıdır (2011: 199).

Žižek ise ekonomiyi öznellik alanı olarak ele alma argümanını oldukça soyut bir şekilde ortaya koyma eğilimindedir. İşte tam da bu noktada, devrimci öznellik sınıf mücadelesini, durumun netliğe kavuşturulmasını, radikal azınlık eylemini, merkezsiz pratikleri, yataycılığı, bir iktidar biçimi olarak hareketi ve benzerlerini içerdiğinden, ekonomide derinleşme fikrini öneriyoruz. Ekonomide derinleşmek, toplumsal ilişkilerle ve radikal bir şekilde merkezsiz pratiklerle etkileşim kurmak, bu sayede politik bir anlayışa ulaşmak anlamına gelir.

Önemini abartma riskine rağmen, İşgal Hareketi, ekonomist bir “sınıf mücadelesi” anlayışına sapmadan, “aşkın politik öznellik”ten uzaklaşmanın yollarını gösteriyor gibi görünüyor. Bu anlamda, İşgal Hareketi, somutta bugün komünizm meselesini ortaya koyuyor ve Marksizm-Leninizmi yeniden canlandırıyor.

Fakat aslında, eğer ekonomi (ve gördüğümüz gibi, toplumsal ilişkiler alanı) öznelliğin alanı ise, o zaman özgürlüğün soyut “görünüm alanları”nda gerçek manada politik olanı aramanın ne anlamı var? (Mitchell, 2012: 11) Burada Hannah Arendt’in birçok takipçisinden bahsediyoruz. Bu isimler görebildiğimiz kadarıyla, “işgal edilmiş alanlar”dan epey cesaret almışlar. Onlara sadece şunu söyleyebiliriz: İşgal hareketinden ders alın!

Saroj Giri

[Kaynak: Ephemera Dergisi, Sayı 13(3), s. 577-601.]

Dipnotlar:
1. Spivak, Sorel için genel grevin devrimle ilgili değil, “işçi sınıfını harekete geçirmenin bir yolu” olduğunu düşünüyor (2011: 9)! Her sivil itaatsizlik, Genel Grev sayılıyor, hatta Gandi’nin işçi kitleleri önemli sayılarda sokağa çıktığında her zaman iptal ettiği işbirliği yapmama hareketi bile! (bkz. Anonim, 2011b).

2. Butler, İşgal Hareketi’nden önce de “bedenlerin ittifakı” kavramını kullanmış gibi görünüyor (Butler, 2011b). Bunu kavramın kapsamını İşgal Hareketi’ni içerecek şekilde genişletiyor: “Bedenler, öfkelerini ifade etmek ve çoğul varoluşlarını kamusal alanda gerçekleştirmek için bir araya geldiklerinde, daha geniş taleplerde de bulunuyorlar” (Butler, 2011a: 12).

3. Ancak bu, politik olanın, toplumsal ilişkilerden soyutlanmış görünüm alanını (örneğin liberal eşitlik veya saf bir “özgürlük pratiği”) postmodernist toplumun simülasyonuyla eşitlemek anlamına gelmez. Bunun yerine, İşgal Hareketi’nde uygulayıcılarının düşündüğünün aksine, bu özgürlük pratikleri, terimin bizim anlamımızda radikal bir iddiadır; yani, İşgal Hareketi’nin bir biçimi olarak hayati öneme sahiptirler. Ancak bu konuda Žiže’'e bakmak gerek: “görünüm alanı olarak politika (sınıf ve diğer ayrımların toplumsa gerçekliğine, yani eklemlenmiş toplumsal beden olarak topluma karşıt olarak), evrenselleştirilmiş simülasyonlar çağına girdiğimiz postmodern düşünceyle hiçbir ortak noktaya sahip değildir.” (2000: 195).

4. Bu anlayış şu makalede de karşımıza çıkıyor: “The crisis of representation and the resonance of the Real Democracy Movement from the Indignados to Occupy” [“Temsil Krizi ve Öfkeliler Hareketi’nden İşgal Hareketi’ne Gerçek Demokrasi Hareketinin Yankısı”] (Oikonomakis ve Roos, 2013).

5. Holloway, her yerde olma ile ilgili teorisnin önerdiği olumlu hareketten ziyade, “kapitalizmde öznelliğin öncelikle olumsuz olduğunu, öznelliğin inkârına karşı bir hareket olduğunu” açıkça belirtir (2005: 164).

6. Bkz. Žižek: “Kapitalizm, yalnızca pozitif bir toplumsal alanı sınırlayan bir kategori değil, tüm toplumsal alanı yapılandıran biçimsel-aşkın bir matristir, kelimenin tam anlamıyla bir üretim biçimidir” (Žižek, 2006: 567).

7. Graeber (Wolfe ve Graeber, 2012): “Bence ‘kapitalist bütünlük’, yalnızca hayal gücümüzde var. Kapitalist bir bütünlük olduğunu düşünmüyorum. Bence olağanüstü güçlü olan ve aslında milyonlarca diğer toplumsal ilişkiye asalak gibi bağlı olan, onsuz var olamayacak bir mantığı temsil eden sermaye var.”

8. Başka bir yerde, Venezuela Sosyalizminde katılımcı demokrasi veya “toplumsal demokrasi”nin liberal temsili kurumları yerinden etmek değil de sadece onları tamamlamak için nasıl var olduklarını ortaya koymaya çalışmıştım (bkz. Giri, 2013).

9. Aragorn! (2012) ve Epstein (2013) bu olaylara dair net şeyler söylemektedir.

10. Aslında parlak fikirler sunan Aragorn!’daki anlatımlar, devrimci eylemlerin ana sahnesi olarak üretimden ziyade dolaşıma vurgu yapılması nedeniyle, sıkıntılıdır. Toscano’nun bu noktada Yaklaşan İsyan için geliştirdiği eleştiri bize bir şeyler söyleyebilir: “Yaklaşan İsyan’da öngörülen sabotaj türünün, üretim mekanizmasının kendisinde değil, dolaşım hatları ve düğümlerinde olması tesadüf değil” (Toscano, 2011: 33).

11. Kendi yurdumdan bir örneğe bakmakta fayda var: Hindistan’da Maruti-Suzuki işçilerinin (Haziran 2011’den itibaren) yürüttükleri mücadele, radikal, “merkezsizleştirilmiş”, “yatay”, sendikasız pratiklerin (grevler, iş yavaşlatma, oturma eylemleri, kalıcı ve sözleşmeli işçiler arasında eşi görülmemiş dayanışma, yerleşik sosyal demokrat sendikalara meydan okuma) ve örgütsel biçimin sorusunu benzer şekilde yeniden şekillendirmiştir. Bu mücadele, elbette ki ivme kaybedebilir, yavaş yavaş “sivil toplum” girişimlerine dönüşebilir veya kendileri de sallantıda olan sosyal demokrat sendikalara yeniden dâhil olabilir. Ama kim bilir, belki de bu mücadeleyi komünist siyaset için bir ışık kaynağı haline getirebilecek radikal uygulamalara uygun bir biçim bulabilir. Bu mücadele, ne yazık ki hak ettiği türden ciddi bir ilgi uyandırmadı, ancak başlangıç olarak şu çalışmalara bakılabilir: Chandra (2012), Anonymous (2011a), Anonymous (2012b).

12. Komünist Manifesto’da Marx, “hareketin bir bütün olarak çıkarlarını” ve “proleter hareketin yürüyüş çizgisini, koşullarını ve nihai genel sonuçlarını açıkça anlama” meselesi üzerinde durur (Marx, 2003: 9-10). Bu fikri Giri, 2013’te ele aldım.

13. Bu tartışmaya dair bir açıklama için Epstein’in (2013) Oakland’ı İşgal Hareketi ile ilgili makalesine bakılabilir.

14. Londra ayaklanmalarının proleter niteliği, Badiou’nün yapacağı gibi, onları sadece nihilist olarak küçümseme gereği duymayan Rocamadur/Blaumachen’ın (2012) çalışmasında vurgulanmıştır. Hatta “örgütlü sol”a (aslında sosyal demokrasiye) fazla bel bağlamış olanlar bile, bu raporun açıkça ortaya koyduğu üzere, isyanları daha iyi anlıyor gibi görünüyor: “İsyanlar, genellikle alabildiğine adaletsiz toplumların kaotik bir belirtisi olarak görülüyor, ancak isyanların, bir dahaki sefere ‘daha iyi isyan edecekler diye kararlı yeni bir gençlik hareketinin katalizörü olduğu giderek daha belirgin hale geliyor” (Rigby, 2013). Tabii bu “gençlik hareketi”, “isyan kuşağı”nı evcilleştirmek için dile dökülen anlamsız bir tabir.

15. Jodi Dean, “hareketin, onun adına toplanan ve hareket edenlerden daha fazlası olduğunu” söylerken haklı. Buradan, radikal bir azınlık olarak bir araya gelenlerin, geri kalan kesime kendilerini dayattıkları veya geri kalanları “temsil ettikleri” söylenemez (2013: 59). Fakat Dean de bu radikal azınlığın kimler olduğuna dair ayrıntılara girmiyor. Bunu yapsa belki de bizimle aynı konuma gelecekti.

16. Badiou’nün (2012) The Rebirth of History [“Tarihin Yeniden Doğuşu”] isimli eserindeki analizin tamamen biçimsel bir düzeyde ilerlemesi, toplumsal ilişkileri dikkate almaması, kimseyi şaşırtmamalı. Belki de bu yüzden kitabında, misal, 2011’deki Londra ayaklanmalarının veya 2005’te Paris’te yaşanan banliyö ayaklanmalarının proleter niteliğine bu kadar az yer verdi. Badiou esas olarak, güçlü bir orta sınıf karakterine sahip olan ve sadece bir bileşeni olmayan Arap Baharı gibi gösterilere ve “ayaklanmalar”a aşırı derecede odaklanmıştır. Bunlar, ona göre sadece nihilist eylemle ilgili olan proleter ayaklanmalardan daha çok “tarihsel ayaklanma” kavramına yakındır.

17. Bkz. NYCGA.

18. Farklı bir bakış açısıyla, bu soruların bazılarını Venezuela Sosyalizmi bağlamında tartıştım (Giri, 2013).

19. Žižek, haklı olarak, partinin, sermaye ve devletin belirlemelerinden gerçek bir kopuşun gerçekleştirilebileceği alanı, bölgeyi sağladığına işaret eder (2002).

20. Mücadele sürecinde durumun bu şekilde açıklığa kavuşturulması, yalnızca Sun Tzu’nun çağrısını yerine getireceğimiz anlamına gelir: düşmanını tanı. Mesele şu ki, güçlerinizi yoğunlaştırıp belirli bir “kriz” halini hızlandırmadığınız sürece düşmanınızı tanıyamazsınız. İşte biçim kavramı, tam da bunu mümkün kılan şeydir.

Kaynakça:
Amin, A. (2013) ‘Animated space’, paper for Political Lexicon, Minerva Project, Mayıs Cades.

Anonymous (2011a) ‘India: Wildcat strike at Maruti Suzuki continues’, 9 Haziran. Libcom.

Anonymous (2011b) ‘On Spivak’s non-violent, reformist General Strike’. Wordpress.

Anonymous (2012a) ‘Mayor Jean Quan wants OWS to disown Occupy Oakland’, Russia Today, 31 Ocak. RT.

Anonymous (2012b) ‘Maruti workers struggle’, 27 Eylül. Wordpress.

Aragorn! (ed.) (2012) Occupy everything: Anarchists in the Occupy movement, 2009-2011. Berkeley, CA: LBC Books.

Badiou, A. (2004) ‘The flux and the party: In the margins of Anti-Oedipus’, Polygraph, 15/16: 75-92.

Badiou, A. (2012) The rebirth of history. Londra: Verso.

Brown, W. (1995) States of injury. Princeton, NJ: Princeton University Press.

Butler, J. (2000) ‘Competing universalities’, J. Butler, E. Laclau ve S. Žižek (2000) Contingency, hegemony, universality içinde, Londra: Verso.

Butler, J. (2011a) ‘For and against precarity’, Tidal: Occupy Theory, Occupy Strategy, 1 (Aralık): 12-13. PDF.

Butler, J. (2011b) ‘Bodies in alliance and the politics of the street’, transversal, Ekim. EIPCP.

Butler, J. (2012) ‘So, what are the demands? And where do they go from here?’, Tidal: Occupy Theory, Occupy Strategy, 2(Mart): 8-11, PDF.

Chandra, P. (2012) ‘Maruti: A moment in workers’ self-organisation in India’, Radical Notes, 12 Eylül. Radicalnotes.

Dean, J. (2013) ‘Occupy Wall Street: After the anarchist moment’, Socialist Register, 49: 52-62.

Epstein, B. (2013) ‘Occupy Oakland: The question of violence’, Socialist Register, 49: 63- 83.

Fleming, T. (2011) ‘Occupy Wall Street: Pepper spray attack has led to a temporary resurgence in this political theatre’, The Daily Mail, 21 Kasım. Dailymail.

Giri, S. (2013) ‘Capitalism expands but the discourse is radicalized: Whither “21st century Venezuelan Socialism”?’, Critical Sociology, 39(1): 21-36.

Graeber, D. (2013a) The democracy project: A history, A crisis, A movement. New York: Spiegel and Grau.

Graeber, D. (2013b) ‘Some remarks on consensus’. OWS.

Hedges, C. (2012) ‘The cancer in Occupy’, Truthdig, 6 Şubat. Truth.

Herring, C., and Z. Gluck (2011) ‘The homeless question’, OCCUPY! Gazette, 2: 22-25. PDF.

Holloway, J. (2005) Change the world without taking power. Londra: Pluto.

Holloway, J. (2010) Crack capitalism. Londra: Pluto.

The Invisible Committee (2009) The coming insurrection. New York: Semiotext(e).

Jameson, F. (1991) Postmodernism, or, the cultural logic of late capitalism. Londra: Verso.

Jilani, Z. (2011) ‘Oakland police officers write an open letter’, 1 Kasım. Think.

Kauffman, L.A. (2011) ‘The theology of consensus’, OCCUPY! Gazette, 2: 12-13. PDF.

Klossowski, P. (1997) Nietzsche and the vicious circle. Londra: Continuum.

Laclau, E. (2001) ‘Can immanence explain social struggles?’, Diacritics, 31(4): 3-10.

Lambert, L. (2013) ‘Politics: What is a people?’ Funambulist.

Lenin, V.I. (1919) The Soviets at work. New York: Rand School of Social Science.

Lenin, V.I. (1975[1902]) What is to be done? Beijing: Foreign Languages Press.

Lukács, G. (1970) Lenin: A study on the unity of his thought, Çeviri: N.Jacobs. MIA.

Mitchell, W. J. T. (2012) ‘Image, space, revolution: The arts of occupation’, Critical Inquiry, 39(1): 8-32.

Mandel, E. (1970) ‘The Leninist theory of organisation’, International Socalist Review, 31(9). MIA.

Marx, K and F. Engels (2003 [1848]) The communist manifesto. New York: Norton.

Muse, B. (2011) ‘From GA to Spokes Council’, OCCUPY! Gazette, 2: 9-12. PDF.

Negri, A. (1996) ‘Twenty theses on Marx’, S. Makdisi, C. Casarino ve R.E. Karl (yh.) Marxism beyond Marxism içinde, Londra: Routledge.

Negri, A. (1999) Insurgencies: Constituent power and the modern state. Minneapolis, MN: University of Minnesota Press.

Oikonomakis, L. ve J.E. Roos (2013) ‘The crisis of representation and the resonance of the real democracy movement from the Indignados to Occupy’, Roar Magazine, 18 Şubat. Roar.

Petersen, C. (2011) ‘The politics of the poor’, OCCUPY! Gazette, 1: 30-32. PDF.

Rigby, H. (2013) ‘Two years on: Has the left done enough to engage the voices of the riots generation?’, 8 Haziran. Huffington.

Rocamadur/Blaumachen (2012) ‘The feral underclass hits the streets: On the English riots and other ordeals’, SIC: International Journal for Communization. SIC.

Selfcombust (2012) ‘Some notes on Occupy Oakland and the police’, 1 Şubat. Wordpress.

Snyder, G. (2011) ‘Campaign vs. encampment’; OCCUPY! Gazette, 3: 13-14. PDF.

Spivak, G. C. (2011) ‘General strike’, Tidal: Occupy Theory, Occupy Strategy, 1 Aralık. PDF.

Toscano, A. (2011) ‘Logistics and opposition’, Mute, 3(2): 30-41.

Wolfe, R. ve D. Graeber (2012) ‘The movement as an end in itself? An interview with David Graeber’, 43. Platypus.

Žižek, S. (2000) The Ticklish Subject. Londra: Verso.

Žižek, S. (2002) Revolution at the gates. Londra: Verso.

Žižek, S. (2006) ‘Against the populist temptation’, Critical Inquiry, 32 (Bahar): 551-574.

Žižek, S. (2011) Living in the end times. Londra: Verso.