“Onları kullanarak birçok proleter annenin oğullarını
öldürebilsin diye
Proleterler, çok düşük bir ücret karşılığında savaş makinelerini inşa eder.
Yerin dibin batsın savaşınız! Gidin bir başınıza savaşın!
Silahlarımızı ters yöne çevirip farklı bir savaş yürüteceğiz biz.
O doğru savaş olacak."
[Bertolt Brecht, Savaşa Karşı Şarkı, 1934]
Brecht’in
dizeleri güzel ama bugün söze yanlış savaşla başlamalıyız.
Bu
tür bir makaleye kişisel bir anekdotla başlamak bencilce gelse de lütfen bir
dakika sabredin. Ben Tahran’da, İsfahan’da veya Kum’da değilim ve büyük
çoğunluğunuz da değil. İran’da olanlar veya orada aileleri ya da arkadaşları
bulunanlar, direnişe dair kurulan hayallerden ve edilen cesur sözlerden daha
fazlasını hak ediyorlar, bu yüzden somut gerçekliğimden başlayıp oradan genele
doğru ilerleyeceğim, sizin de aynısını yapmanızı tavsiye ederim.
Ayrıca,
belirtilmesi gereken bir husus var.
İran’a
yapılan saldırıyı duyar duymaz ilk tepkim şok oldu; bu, beni şaşırttığı için
değil, beni derinden etkilediği için verilmiş bir tepkiydi. İçgüdülerim tam
tersini söylese de, bunun olmamasını ummuştum.
İran’a
karşı savaş, Batı Asya’da emperyalist saldırganlığın süreci tırmandırmasıyla
ilgili gündeme gelen en kötü senaryoydu. Doksan milyondan fazla insana karşı
işlenecek canavarca bir zulüm eyleminden söz ediyorduk. Bir zamanlar sadece
John Bolton, Lindsey Graham ve onlar gibi masa başında oturup birilerinin ölüm
emirlerini veren katillerin sapık zihinlerinde tasavvur edilebilecek bir şey
gibi görünüyordu bu senaryo.
Ama
işte bu savaşla karşı karşıyayız. Bu savaşla övünüyorlardı. Petrol sahaları ve
insanlar yanarken, onların daha fazal kan için haykırışlarını duyabiliyorduk.
Ta
ki kaybetmeye başlayana kadar. O zamandan beri daha sessizleştiler.
Savaş
başladığında Bavyera’daki ailemin yanındaydım. Bu yüzden Münih’teki ABD
Konsolosluğu önünde aceleyle düzenlenen bir gösteriye katıldım. Açıkçası, gitme
nedenim, Amerikan diplomatik misyonlarına bağırmanın somut siyasi kullanımından
ziyade, kaç kişinin katılacağı ve genel ruh halinin ne olacağı konusundaki
merakımdan kaynaklanıyordu. Küçük çaplı bir gösteriydi.
Daha
sonra, eski vatanım olan Viyana’daki İranlı bir arkadaşıma oradaki
anti-emperyalist hareketin mevcut hali ile ilgili bilgi almak için mesaj attım.
Durum hiç de iç açıcı değildi. Hatta, ilk tepkinin ne kadar gülünç derecede
yetersiz olduğunu görünce fazlasıyla rahatsız oldum, zira bu başta gösterilmesi
gereken tepki tümüyle simgesel bir niteliğe sahipti. Arkadaşım, amcasının,
teyzesinin ve üç kuzeninin Amerikan bombardımanı nedeniyle Tahran’daki evlerini
terk etmeye hazırlandıklarını söyledi.
Bunun
sembolik bir anlamı yok.
Siyasetteki
somut ve sembolik olan, özlem duyulan ve gerçek olan arasındaki ayrım, sorunun
bir parçasıdır.
Burada
Batılı devletlerdeki anti-emperyalist hareketin gerçekliğin radikalleşmesine
uyum sağlayamadığını görüyoruz. Seferberliğin olmaması ve herkesin dilindeki
sloganlar, zaten taktikler ve silahlı mücadeleyle dayanışma açısından çok
kısıtlı olan Filistin yanlısı hareketin gerisine düşüldüğünün delili. Buna
sebep olarak polis baskısını gösterenler, meseleyi hafife alıyorlar. Uğraşmaya
değer bulunmayacak, iç rahatlatıcı bir yanılsama bu. İnsanlar, birkaç tekme ve
yumruktan, ara sıra verilen mahkeme tarihinden çok daha kötü şeylerin
üstesinden geldiler, çok daha değersiz davalar için.
Gerçek
şu ki, emperyalizmin merkezinde çevre ülkelerdeki mücadelelere yönelik her
türlü sempati, hem kusurlu bir mağduriyet algısı hem de gerçek bir
enternasyonalizm bilincinin eksikliği nedeniyle boğulmaktadır.
Yalnızca
sempati duymak, hiçbir surette dayanışma anlamına gelmez.
Emperyalizmin
merkezinde, Muhammed Kurd’un deyimiyle, sadece “kusursuz kurbanlar” gerçek bir
desteğe mazhar olabiliyorlar. Çocuklara yönelik toplu kıyımı açıktan meşu gören
birini bulamazsınız ama o kıyıma karşı koyan ve dövüşenlerle kimse olumlu bir
bağ kurmuyor. Almanya’daki Filistin yanlısı gösteriler sırasında, ilkelerine
bağlı örgütlerin, genelde Filistin örgütlerinin, “Yallah, Yallah, İntifada”
veya “İntifada Devrimi” sloganları attığında, çeşitli öğrenci aktivistlerinin
ve Yeşiller Partisi üyelerinin rahatsızlıklarını sessizce yansıttıklarına şahit
olabiliyorsunuz. Oysa neticede orada konuşan, direnişin, savaşın, eylemin
dilidir ve dile bizim teorik düzeyde bile sahip olmamız mümkün değil.
Silahlı
direnişe doğrudan destek açıklamalarının suç sayılmasına aslında pek gerek
yoktu, çünkü büyük çoğunluk, zaten böyle bir açıklama yapmaya cesaret edemezdi!
Bu
maraz, “çabalayan” bir direniş grubu olmaktan çok uzak olan İran devleti söz
konusu olduğunda daha da karmaşık hale geliyor. Güçlü bir silah cephaneliğine,
bir milyonluk orduya, kendi baskı araçlarına, resmi olarak onaylanmış sınıf
işbirliğine ve benzersiz bir şekilde oldukça militan bölgesel anti-emperyalizm
ideolojisine sahip burjuva bir devlet var karşımızda. Daha da kötüsü, Üçüncü
Dünya’daki bitmek bilmeyen trajediler dizisinin ötesinde bir analizi olmayan
birçok kişi için İran şimdi savaşı kazanıyor!
Bu
devlet, ABD-İsrail saldırganlığının “kusursuz bir kurbanı” olmaktan çok uzak,
ama gene de sadece sempatimizi değil, bu saldırganlığı yenmek için açık
desteğimizi de hak etmektedir. Ancak birçok kişi, bunu böyle görmeyecek.
Filistin’e sahip çıkmayanlar ona hiç sahip çıkmayacaklar. Viyana’ya döndüğümden
beri, İranlıların başlattıkları gösterilerde İran ulusal bayraklarıyla ilgili
rahatsızlıklarının, kibarca söylemek gerekirse, yanıltıcı olduğuna insanları
ikna etmek için saatler harcadım.
Zaman
ve düşünme, Filistin silahlı direnişine yönelik tutumlarda olduğu gibi, bunun
bir kısmını düzeltebilir, ama ortada daha temel bir sorun var.
Bu
politik bilinçle ilgili bir mesele:
İyi
niyetli sözler, somut destek, kişisel rahatlığa bir bedel ödetmek anlamına
geldiğinde hızla eriyip gider; bu bedel, çoğu protestonun gerçekte sadece bir
öğleden sonra yürüyüş yapmaktan ibaret olduğu gerçeğinden daha yüksektir. Bu
biraz tuhaf olan toplumsal performans, siyasete galebe çalar. Gerçek direnişin
bedeli çok yüksektir, alternatifler kavranamaz, tümüyle soyut görünür. Bu
durum, emperyalizmin merkezindeki işçi aristokrasisinin ve küçük burjuvazinin,
çevre ülkelerden elde edilen aşırı kârlar üzerindne “rüşvetler” alarak küresel
değer zincirlerinin tepesindeki yerlerini güvence altına almalarına dayanan
özel sınıfsal konuma dayanmaktadır, gelgelelim, bu, doğal bir kanun değildir.
Toplumsal varoluş bilinci belirleyebilir, ancak öznel bilinç, yalnızca sembolik
ikameler değil, siyasetin gerçek etkinliğinde ifade edilirse, hem kişinin kendi
hem de toplumun gerçekliğini dönüştürebilir. Bu anlamda bilinç de toplumsal
varoluşa dönüşebilir.
Kitle
siyasetinin gücü, emperyalizmin merkezinde olduğu kadar çevre ülkelerde de
gerçektir. Bu gerçeğin sadece kitlelerce idrak edilmesi gerekmektedir. Bu
süreçte kitleler, küçük burjuvazinin ve işçi aristokrasisinin geniş kesimlerini
bile yanlarında sürükleyebilir. Bu gerekliliği göz ardı edenler, “sosyalizm”in
tarihin akışıyla sihirli bir şekilde kendilerine bahşedilinceye kadar
başkalarının kirli işlerini yapmasını uman Batı şovenistlerinden başka bir şey
değildir.
Olasılıkları
gerçekliğe dönüştürmek için yönlendirmek gerekir. Doğru bir politik çizgi ve
politik liderlik; devrimci çizgi ve devrimci öncü birlik. Sınıf bilinci
kendiliğinden oluşmaz, uluslararası dayanışma sadece bir slogan değildir, her
şeyden önce taktiklerin mücadele yoluyla sürekli ve çetin bir şekilde
geliştirilmesi gerekir.
Bu
makalenin yapabileceği tek şey, doğru politik çizgi konusunda bir nebze de olsa
açıklık sağlamak. Umarım, bu ilk yönlendirme süreci denilen çorbada biraz
tuzumuz olur.
Peki
ama bizim çizgimiz nedir?
Bu
çizgi, İran devleti ve/veya İran halkının Avrupa-Amerikan emperyalizmini
topyekûn ve koşulsuz olarak yenilgiye uğratacağı sürece sunulacak desteğin
gerisine düşemez. Bu destek, hem emperyalizmin merkezde yaşayanlarca hem de
İran’a karşı yürütülen savaşta kullanılan askeri üslerin bulunduğu çevre
ülkelerdeki çeşitli işbirlikçi devletlerde yaşayanlarca üstlenilmesi gereken
bir görevdir.
Kısacası,
bizim çizgimiz, devrimci bozgunculuk çizgisi olmalıdır:
“Gerici bir savaş
sırasında devrimci bir sınıf, hükümetinin yenilgisini istemekten başka bir şey
yapamaz. Bu, tartışılmaz bir gerçeği, sadece devletin bilinçli yandaşları veya
sosyal şovenistlerin çaresiz uyduları tartışırlar.”
[Lenin, Kendi Hükümetinin Yenilgisi, 1915]
Bugün
de, tıpkı 1915’te olduğu gibi, sosyal şovenistlerin bugündeki mirasçıları,
muhtelif fraksiyonları arasında oportünist manevralara fırsat vermeden geri
püskürtülmesi gereken bir çoğunluğu teşkil ediyorlar. Ayrıca, onların
yalanlarına kanmış kitlelerin bir kısmını da kazanmak gerekiyor.
Ancak,
soyut sloganlar, belirli bir mücadelenin somut koşullarına dayanmadığı takdirde
hiçbir anlam ifade etmez, zararlıdır. 1915’te değiliz, Çarlık Rusyası’nda veya
Alman İmparatorluğu’nda da yaşamıyoruz. Lenin’e ait bu cümlelerdeki genel
duygusu her yanı ve zamanı kuşatıyor olsa da, biz gene de kendi gerçekliğimize
yakından bakalım.
Ortada
ne gibi tehlikeler var, mücadele, hangi çizgilerde yürütülüyor ve ne yapılması
gerekiyor?
Devrimci
bozgunculuk çizgisinden ne gibi politik sonuçlar çıkarılmalıdır?
Batı
Asya’nın Amerikan emperyalizminin mezarı olmasını sağlamak için ne yapmalıyız?
Şu
ana dek elimizde sadece düşmanın kim olduğuna dair net ve açık bir bilinç var.
Amerikan
Emperyalistleri Ne İstiyor?
Tek
kelimeyle: Yıkım, ama sonuçları ne kadar iğrenç olsa da, mantıksız bir yıkım
değil.
ABD
ve İsrail, daha ilk gün, 86 yaşındaki Ali Hamaney’yi ve İran devletinin diğer
üst düzey liderlerini (ve çoğu zaman ailelerini) “yiğitçe” bir eylemle havaya
uçurarak büyük “özgürlük” savaşlarının dilini tayin etti. Bunu, Minab
şehrindeki bir ilkokulda en az 175 sivilin, büyük çoğunluğu küçük çocukların,
katledilmesi izledi. Bu eylemler söz konusu olduğunda, belli hedeflere yönelik
bombalamalar ile sivil ölümlerine karşı soykırımcı kayıtsızlık arasında
neredeyse hiçbir fark yok. İnsanları özgürleştirdikleri tek şey hayatları; şu
anda bu sayı binleri buluyor.
Ertesi
gün, emperyalistler, o günden beri her gün yaptıkları gibi ve muhtemelen krizin
derinliklerine doğru ilerledikçe önümüzdeki aylarda da yapacakları gibi, hemen
zafer ilan ettiler. Bu makaleyi bitirirken, ABD, açıkça sınırlı bir kara işgali
için tasarlanmış bir seferi güç oluşturuyor, devletin sözcüleri ise sanki bu
yeniden atılacak adımın tek başına zaferi getireceğini düşünüyor, tam zaferin
çoktan elde edildiğini iddia ediyor.
Propagandaları
da stratejileri kadar tutarsız.
Emperyalistler,
kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda, Trump’ın “koşulsuz teslimiyet” hakkındaki
gülünç kabadayılığından Netenyahu’nun yalnızca kendi kafasında tezahür eden
“halk ayaklanması”nı destekleme konusundaki saçmalıklarına kadar, birbirini
hükümsüz kılan hedefler arasında deli gibi salınıp duruyorlar. Bunun ötesinde,
saldırganların iddialarına rağmen, İran; ABD, Körfez monarşileri ve İsrail’in
askeri üslerine ve binalarına yönelik saldırılar düzenlemek suretiyle karşılık
verme konusunda dikkat çekici bir kapasite ortaya koydu. Aynı zamanda İran,
Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü kullanarak, ekonomilerini ciddi şekilde
tehdit etti. Bu arada, o çok övülen “Demir Kubbe” daha çok teorik bir kavrama
dönüştü, çünkü Hürremşehr füzeleri ve Şehid insansız hava araçları, her gün
Siyonist devletin askeri ve istihbarat altyapısını hedef alıyor.
Amerika’nın
şişirilmiş askeri bütçesinin salt gücüyle konvansiyonel savaşta yenilmez olduğu
efsanesi, her darbeyle daha da zedeleniyor, bu da en azından emperyalizme karşı
mücadele eden tüm halklar için ahlaki bir zaferdir.
Eğer
bir canavarın yüzüne faça atabiliyorsanız demek ki onu öldürebilirsiniz.
Bu
savaşı ve somut hedeflere ulaşamama halini, Trump ve Hegseth gibi beceriksiz
soytarıları imparatorluğun başına getirmekten kaynaklanan derin bir akıl
dışılığa bağlamak kolaycılık. Belki de, çeşitli gerici ve küçük burjuva
“sosyalistler”in ısrarla dile getirdikleri gibi, Netenyahu ve Siyonist lobisi
eliyle ABD’nin “ulusal çıkarlar”ına aykırı, “İsrail’in hayrına olan” bir savaşa
sürüklenmişlerdir? Ne yani, kuyruk köpeği mi sallıyor?
Özellikle
İran hükümetinin savaş propagandasının bir parçası olarak “Epstein Sınıfı”
terminolojisini oldukça başarılı (ve kurnazca) bir şekilde benimsemiş olması
nedeniyle, bu söylemlere kapılmak cazip gelebilir, ancak bu, analitik bir
tutarlılık açısından bile yetersiz kalmaktadır. Elbette, Netenyahu hükümeti,
zaten Venezuela macerasıyla cesaretlenmiş olan Trump ve yakın danışmanlarını
daha büyük bir savaşa sürüklemeye ikna etmiş olabilir. ABD ve İsrail arasında
savaşın kapsamı konusunda kesinlikle gerçek görüş ayrılıkları mevcuttur, tıpkı
ABD içindeki farklı sermaye fraksiyonları arasında gerçek görüş ayrılıkları
olduğu gibi. Ancak bu, tek başına, ABD burjuvazisinin genel hedefleri ve
Siyonizmin bu hedeflerdeki rolü, hele ki emperyalizmin kendisi ile ilgili
hiçbir gerçeği değiştirmez.
Emperyalizm,
sermayenin gerekliliklerinden kaynaklanan ve çelişkilerinden doğan bağımsız bir
tarihsel mantığa sahiptir. Emperyalizm, bireylerin keyfine göre değil, çoğu
zaman onlara rağmen ve bireyler aracılığıyla işler.
Hegel
bir zamanlar Napolyon’u “at sırtındaki dünya tarihi” olarak tanımlamıştı (bu
söz, aslında yanlış aktarılıyor ama özünde doğru), çünkü kendisi bunun farkında
olmasa bile, Napolyon, kendi çağında dünyanın ruhunun mevcut gelişim aşamasını
bizzat kendisinde somutlaştırıyordu. “Büyük adamlar” tarihi yaratmaz, “büyük
adamlar”ı tarih yaratır. Marx ve Engels, nihayetinde bu anlayışı gizemden
arındırdılar ve tarihin itici gücü olan dünyanın ruhunu, sınıfların amansız
mücadelesinden başka bir şey olmadığını ortaya koydular.
Söylemeye
gerek yok, Trump, Napolyon değil; “dünya ruhu” onu kıt ve yetersiz buldu.
Fransız İmparatoru at sırtındayken, Başkomutan kör bir katırla uçurumdan aşağı
yuvarlanıyor. Trump yönetiminde Amerikan emperyalizminin mantığında temel bir
kırılmaya şahit olunduğunu söyleyenler, ona ve danışmanlarına gereğinden fazla
itibar kazandırıyorlar.
Hepimizin
görebildiği ABD “dış politika”sının yeni saldırıları ile eski saldırıları
arasındaki fark, en iyi ihtimalle bize hegemonyanın azaldığını gösteriyor.
İmparatorluk, hâlâ kontrol edebildiği yerler üzerinde kontrolü yeniden
sağlamaya çalışmaktadır ki bu süreç, en iyi şekilde emperyal küçülme olarak
tanımlanabilir. Çin sermayesini dışarıda tutmak için Kuzey ve Güney Amerika’da
bulunan yari-sömürgelerin yakından kontrol altında tutulmaları gerekiyor. Bugün
bir de İsrail’in Batı Asya'daki üslerini ellerinden geldiğince güvence altına
almaya çalışıyorlar, ama elde ettikleri başarı epey sınırlı.
Bunun
için, İran devletinin etkisiz hale getirilmesi veya yok edilmesi gerekiyor. Bu,
1979’dan, hatta Şah’ın devletinin kalkınmacı politika yoluyla sınırlı özerklik
kurmaya çalıştığı zamandan beri ABD’nin temel politikası olmuştur. Bu politika,
özellikle İsrail’in Batı Asya’daki liderliği ve ekonomik entegrasyonunun,
“İbrahim Anlaşmaları” ile bir zamanlar başarılmış gibi görünürken, Aksa Tufanı
Operasyonu ile ağır darbe aldığı bir dünyada, ABD emperyalizminin bakış
açısından tamamen makuldür. İki yıldan fazla bir süre sonra, bir imha savaşına
rağmen, Filistin direnişi ve müttefikleri yaşamaya devam ediyorlar, Körfez
ülkeleri, İsrail’in bölgesel egemenliğine boyun eğmekte her zamankinden daha
tereddütlü davranıyorlar ve sömürgeci devlet tüm dünyada ağır eleştirilere
maruz kalıyor, mahkûm ediliyor.
Ya
da Georges Abdallah'ın yakın zamanda verdiği bir röportajda belirttiği gibi:
“7 Ekim, bu İsrail’e şunu
söylemek için gerçekleştirildi: “Kendi sınırlarınıza dayandınız. Bu, sizin
hikâyenizin son bölümü.” Bugün Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “eşkiyalık”, bu
son bölümün alametifarikasıdır. İsrail, artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasi
vahası” veya “insani yardım” karakolu olarak poz kesemez. Artık o, barbarlığın
nihai sembolüdür. Meşruiyet kaynağı olarak bu imaj olmadan, İsrail
başarısızlığa mahkûmdur. Belki bir süreliğine ek silahlar sağlayabilirler,
ancak bu tarihsel denklemleri temelden değiştirmeyecektir. Bu gezegenin
geleceğini insanlar şekillendirir.”
İran’ı
yok etmek veya en azından bölgesel etkisini önemli ölçüde zayıflatmak, Siyonist
projenin mevcut haliyle işlevsel kalmasının, bununla birlikte, ABD
emperyalizminin Batı Asya üzerindeki kontrolünü güvence altına alma şansının
tek yoludur. Bu, ABD için elbette önemlidir, ancak İsrail için bu, bir hayatta
kalma meselesidir; savaşın risklerini artırmaya yönelik giderek artan umutsuz
girişimlerden bu durum fazlasıyla anlaşılmaktadır.
Ancak,
akılcılığın tek başına gerçekleşmiş bir olguyla karıştırılmaması gerekir.
Çarlık
devleti, Birinci Dünya Savaşı’na İtilaf Devletleri safında katıldığında,
Balkanlar’daki çıkarlarını güvence altına almak kendisi açısından son derece
mantıklıydı, ancak iç savaşta devrimci mücadeleyi ateşleyerek kendi sonunu
hazırladı. Hitlerciler, Doğu Avrupa’daki soykırımcı sömürgeci projelerini
gerçekleştirmek için İkinci Dünya Savaşı’nı başlattıklarında, Alman
emperyalizmini yeniden canlandırmak mantıklıydı, bu iş kendilerinin
çıkarınaydı, ancak “bin yıllık imparatorluk”ları Sovyet halklarının ayakları
altında ezildi. Bugün, ABD emperyalistlerinin İran’ı yok etmek için Batı
Asya'yı savaşa sürüklemesi mantıklı görünebilir, ancak dünyanın büyük çoğunluğu
onlara karşı dururken, altından kalkamayacakları bir işe kalkışmış olabilirler.
“Her
türden canavar yok edilecek”. Nihayetinde bu işi ancak kitleler başarabilir.
Gelin şimdi de kitlelerin mücadeledeki rollerinden bahsedelim.
İran
Halkının Neye İhtiyacı Var?
Bu
başlığın içeriği bazılarınız için kışkırtıcı olabilir ve sizi temin ederim ki
bu kasıtlı bir tercihtir.
Kitle
siyaseti gerçektir. Hayal gücünde oluşmaz. Eğer koşullarını araştırmaktan
vazgeçip kitleleri dilek ve hayallerimizle ikame edersek, siyasetten tamamen el
etek çekeriz.
Bunu
da göz önünde bulundurarak, İran’daki on milyonlarca insanın neye ihtiyacı
olduğuna karar verme yetkisinin kimde olduğunu sorabilirsiniz.
Hiç
kimsede.
Bununla
birlikte, ister ben, ister siz, isterse başka biri beğensin ya da beğenmesin,
hegemonik ideoloji, İranlı halk kitleleri üzerinde genellikle bu şekli alır.
Ortaya çıkan söylemlerde kitleler ya pasif kurbanlardır, ideolojik olarak ele
geçirilmişlerdir ya da ırkçı klişelerin ve politik açıdan yanlıştan yana saf
tutmuş sloganların ötesinde kavranamaz durumdadırlar. Bu, bir sorundur, bu
yüzden Los Angeles veya Berlin’deki İran diasporasının gerçek deneyimleri ile
ilgili faşistlerin açıkçası utanç verici olan sızlanmalarını ciddiye almak
yerine, bu sorunla doğrudan yüzleşelim. Sonuçta, İranlıların neye ihtiyacı
olduğunu dikte etmeye kimin hakkı var?
Onların
size inandırmak istediklerinin aksine… hiç kimsenin yok. Emperyalistlerin
köpeklerine kulak asmaya gerek yok, çünkü onların “yaşanmış deneyim”e
başvurması, savaş makinesiyle uyumlu bir şekilde havlamalarına neden oluyor.
Tarih, ABD önderliğindeki “rejim değişikliği” yanlılarının, gerici ve dünyanın
her yerindeki kitlelerin düşmanları olduklarını yüzlerce kez kanıtlamıştır.
Sadece
gerçek siyaset önemlidir, bu yüzden, onların faşizmini kendi şartlarına göre
değerlendirin.
Rejim
değişikliği yanlılarının anlattıkları, uzun zamandır liberal sağduyu haline
gelen anlatıyı izlersek, sınıfsal ayrımların ötesinde belirsiz bir kitle olarak
hayal edilen “İran halkı”, salt terör ve düzeltilmeleri mümkün olmayan
radikallerin ideoloji düzleminde n ele geçirilmeleri yoluyla hüküm süren köksüz
din adamlarıyla mücadele halindedir. Bir yanda Devrim Muhafızları’nın Besic
milisleri, diğer yanda “ahlak polisi”. Din adamlarına ve zorla dayattıkları
devlete karşı bu büyük ulusal mücadelede, onu devirmek için her türlü araç
kabul edilebilir. Bazıları, ellerini gizleme inceliğinden yoksun bir şekilde,
açıkça ABD veya hatta İsrail müdahalesini savunarak, marazi bir hal üzerinden,
İslam Cumhuriyeti’ni Nazi Almanyası gibi yok edilmesi gereken bir kötülük
olarak resmediyor. Diğerleri ise en azından Şah’ın “halkçı” restorasyonunu veya
hatta “seküler bir demokrasiyi” savunarak, hitap ettikleri Batılı şovenistlere
sesleniyorlar. Bilhassa “solcular” arasında yaygın görülen bir yaklaşım
üzerinden, tüm bunlar görmezden geliniyor ve yeterli zaman geçtikten sonra
“halkın” ayaklanıp İran “rejim”ini kendi iradeleriyle, neredeyse tanımlanmamış
yeni bir yönetim biçimiyle ikame edecekleri imasında bulunuluyor. Bu solcular,
İran’ı yabancıların etkilerinden arınmış bir baloncuk içinde yaşıyormuş,
devrimler kendiliğinden gerçekleşiyormuş sanıyorlar.
Marksistler
olarak biz, ilgili fikri savunanlar inansın ya da inanmasın, onun tamamen
saçmalık olduğunu biliyoruz. Sınıf analizini ortadan kaldırdığınızda,
anlatılarında geriye kalan tek politik özneler soyut bir “halk” ile soyut bir
“rejim”. Bu boşlukta, emperyalist, eyleme geçebilecek, az çok makul olan tek
özne haline geliyor.
Bu
hayal âleminde üretilen en iyi senaryo, İran’ın ABD emperyalistlerince
boyunduruk altına alınması üzerinde duruyor. Çok daha olası sonuç ise devletin
tamamen çökmesi, ardından yıllarca sürecek acımasız iç ve devletlerarası
savaşlardır; kısacası bu solcular şahsında Siyonistlerin hayali konuşuyor.
Neyse
ki, bu, bir hayal olarak kalacak. Tel Aviv'i vuran füzeler, bu gerçeği tüm
çıplaklığıyla ortaya koydu.
Marksistler
olarak biz de burjuva toplumunun birbirine düşman sınıflara bölündüğünü
görüyoruz. Bu durum, İran için de geçerlidir. Sınıfların çıkarları belirli
yönlerde örtüşmedikçe, birleşik bir İran halkı olamaz. Bu, her zaman geçici ve
koşulludur.
Asıl
soru, İran kitlelerinin (şehirli ve kırsal proletarya, yarı proletarya, küçük
toprak sahibi köylülerin kalıntıları ve küçük burjuvazinin en kırılgan
kesimleri) şu anda İran burjuvazisi ve onlarla ittifak kurmuş, devletin
yönetici sınıflarını oluşturan gerici sınıflarla aynı safta olup olmadığıdır.
Savaşın başlangıcından beri İran devletinin emperyalizmle varoluşsal bir
mücadele içinde olduğuna, emperyalizmin zaferinin ulusal egemenliğin tümüyle
yitirilmesi ve ülkenin yabancı sermaye tarafından yağmalanması anlamına
geleceğine hiç şüphe yok. İran veya ondan geriye kalan her şey, bir kez daha
Batı sermayesinin yarı sömürgesi haline gelecek, ucuz iş gücü, sermaye ihracatı
ve kontrolsüz petrokimya deposuna dönüşecektir. İranlı halk kitlelerinin ulusun
boyunduruk altına alınmasına karşı sergiledikleri kararlı direniş çıkarınadır.
İran burjuva devleti, bu amacı paylaştığı ve bunu etkili bir şekilde yerine
getirebildiği sürece, bu konuda aynı saftadırlar.
Şimdilik,
temel çelişki, kitleler ile emperyalizm arasındadır, kitleler ile ulusal
burjuvazi arasında değil. Ancak, ulusal burjuva devleti, İran’ı boyunduruk
altına alınması karşısında koruyamazsa veya burjuvazinin bir fraksiyonu
emperyalizme teslim olursa veya Venezuela’da olduğu gibi onunla işbirliği
yaparsa, kitleler, mücadelede önderlik etmek zorunda kalabilirler. Bu arada,
örgütsel bağımsızlıklarının korunması ve bununla birlikte, devlet konusunda
gündeme gelen her türden sağcı oportünizmin reddedilmesi çok önemlidir.
Proletarya, ulusal burjuvazinin yanında yer alırken, uyanık kalmalıdır.
Günümüzde,
gelecekle ilgili olarak, Ervand Abrahamyan’ın geç modern İran’ın tarihi ve
bugünü üzerine yazdığı 1982 tarihli klasik eserinin kapanış sözleri bana sık
sık hatırlatılıyor:
“Benzer şekilde, din
adamlarının, şah kadar sevilmeyen ve tüm halkı ona karşı bir araya
getirebilecekleri başka bir halk düşmanı bulmaları da pek olası değil, tabii
yabancı bir düşman, ülkeyi işgal edip tüm ulusun varlığını tehdit etmedikçe.
Son olarak, laik güçler, nefes alıp özellikle aydınlar, kent proletaryası ve
kırdaki alt sınıflar arasında hoşnutsuz kesimler içinde kök salmaya
başladıklarında, din adamları, yavaş yavaş örgütsel açıdan sahip oldukları
tekeli kaybedeceklerdir.
Ancak, hoşnutsuz sınıfları
cezbedecek olanların, özellikle Tude ve Ulusal Cephe gibi daha eski örgütler
mi, yoksa Fedai ve Mücahitler gibi daha yeni örgütler mi, hatta dağılmış
ordunun içindeki unsurlar mı olacağı sorusu gelecek nesillere bırakılmıştır.”
[Ervand Abrahamian, Iran Between Two Revolutions,
1982]
Kırk
yılı aşkın bir süre sonra, Abrahamyan’ın ilk paragrafta öngördüğü her şey,
büyük ölçüde gerçekleşti. Buna karşılık, din adamları, küçük burjuvazi ve
sermaye arasındaki ittifakın kopması tehdidiyle yüzleşildiği dönemde, lider rol
üstlenmeye hazır görünen tüm örgütler, tarih tarafından silindiler. Ancak İslam
Cumhuriyeti, yakın zamana kadar, emperyalist kuşatma ve kentlerdeki yoğun
hoşnutsuzluğun aynı ölçüde yönlendirdiği, dönem dönem politik baskılarla
sonuçlanan sürekli kriz döngüsünden çıkamadı.
Kimse
geleceği bilemez, ancak ulusal savunma savaşının yaşandığı zamanlarda sıklıkla
olduğu gibi, dış koşullar değiştikçe, mevcut iç çelişkiler bulanıklaşır ve
kırılma noktasına ulaşır. Devrimci Fransa’dan Çin İç Savaşı'na, Cezayir
Devrimi’ne kadar birçok örnek bu tespitin doğruluğunun kanıtıdır.
İran
ulusal burjuva devletinin geleceği, savaşın geleceğine, dolayısıyla tüm Batı
Asya'nın geleceğine bağlıdır.
Olası
sonuçlardan birini zaten tartıştık: İran devletinin yıkılması ve geriye kalan
kısmının Batı emperyalizmi tarafından boyunduruk altına alınması, en azından
Siyonist sömürgeci devletinin mekânla ilgili bir sorununu çözüme kavuşturacak,
aynı devlet, Körfez ülkeleriyle daha fazla bütünleşme imkânı bulacak. Ancak,
ABD’nin stratejik olarak tümüyle yenilgiye uğraması ve bölgedeki askeri üs
altyapısının yok edilmesi göz önüne alındığında, bu durum, gözlerimizin önünde
şimdiden boş bir hayale dönüştü bile.
Bu
noktada daha olası görünen sonuç şu: Bölgedeki ABD hegemonyasının en zayıf
halkası olan, köhne ve sevilmeyen Körfez monarşilerine karşı giderek daha fazla
inisiyatif alacak, onları tamamen ezebilecek, ABD’yi İsrail ve Ürdün’e
sığınmaya zorlayacak bir savaş yaşanacak. İran devleti, egemen olduğu bölgede
stratejik bir denge kurmaya çalışacak, bu noktada cesaretlenen Filistin ve
Lübnan direnişiyle boğuşan Siyonizm çökecek. ABD emperyalizmi bölgede tümüyle
mağlup edilecek, Batı Asya’daki hegemonyası sona erecek.
Bu
durum, kesin olmaktan çok uzak olsa da, her geçen gün daha olası hale geliyor.
Oluşması halinde tüm dünyayı sonsuza dek değiştirecek, emperyalist dünya
sistemini on yıllardır görmediği bir krize sürükleyecek.
Bu
kriz, küresel proletaryaya sosyalizm mücadelesinde nefes alacak kıymetli bir
alan sağlayacak. Bu, başlı başına bir zafer olacak ve daha birçok zaferin
yolunu açacak.
Eğer
bir canavarın yüzüne faça atabiliyorsanız demek ki onu öldürebilirsiniz.
Bu
anlamda, adına yakışır şekilde anti-emperyalist olan herkesin umudu, ister
kendi başlarına ayakta durmak zorunda kalsınlar, isterse de emperyalizme karşı
tarihsel olarak ilerici bir savaş veren İslam Cumhuriyeti’nin yanında yer
alsınlar, İranlı kitlelerin zaferi yönündedir. Ancak umut, tek başına yetmez.
Emperyalizmin merkezinde veya Batı Asya’daki ve dünyanın dört bir yanındaki ABD
işbirlikçisi devletlerde yaşayan bizim de, boş sözler ve samimiyetsiz dilekler
yerine gerçek bir dayanışma göstermeyi amaçlıyorsak, bu mücadelede kimi
görevleri üstlenmek zorundayız.
Şimdi
bu görevlerden bazılarından bahsedelim.
Ne
Yapmalıyız?
Öncelikle
şunu belirtelim, ardından konuyu kısaca tartışalım:
“Destek”
kelimesinin aktivist çevrelerce sıklıkla kötüye kullanılmasından ve neredeyse
tüm ülkelerin küçük burjuvazisi arasında yaygın bir anlayış haline
getirilmesinden nefret ediyorum. Siz de nefret etmelisiniz.
Neden
mi? Çünkü “destek”, kavram olarak anlamını yitirdi ve burjuva ideolojik
eğilimlerin klasik tarzı dâhilinde temel anlamıyla çelişen bir anlama kavuştu.
Kafanızdaki düşünceler hiçbir şeye destek sunmaz, bu platformda yazılan veya
arkadaşlarınız ve 'topluluğunuz' arasında söylenen sözler de öyle; siyasi
ajitasyonun genel mücadelede elbette biri yeri var ama bununla sınırlı kalmamak
gerek.
Destek,
her zaman eyleme hazırlanmak ve eylemde bulunmak anlamına gelir. Amaç, gerçek
dünyada somut bir değişim yaratmak olmalıdır. Bunun haricinde her şey, ya
siyaset kılıfına bürünmüş kişisel tatmin, ya saf gösteri ya da çevrimiçi
platform veya STK ekonomisinde küçük bir tüketici taraftar kitlesi bulma
girişimidir. Buna ihtiyacımız yok, İran halkının hiç yok.
Sosyal
medya ve burjuva basını aracılığıyla İran’la “sahici” ve “hakiki” bir bağ kurma
hissiyle birlikte, bu özlem dolu biçimleri gerçek siyasetle ikame etmek kolay,
hatta cazip bile olabilir. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Gene de
tamamen anlaşılabilir, hatta ilerici bir yönelim sağlayabilir.
Biliyorum,
soykırımcı Siyonist rejimin nihayet sorgulandığını görmek, füzelerin ve
insansız hava araçlarının yerleşimcilerin işgal ettikleri yerlerin güvenli
olduğuna dair yanılsamayı paramparça ettiğini görmek, İran’ı yok etme planları
gerçekleşmeyince masa başındaki katillerin çaresizce çırpınmalarını izlemek ve
bunun sonucunda belki de kendilerini yok etmelerini görmek herkesi
sevindiriyor. Bunlar, benim için de sevinç kaynağı.
Aynı
şekilde, trilyon dolarlık silah projeleri ve muazzam ekonomik avantajlarıyla
Amerikan emperyalistlerinin şu anda geri püskürtülüyor olması, Batı Asya’daki
askeri üslerinin çoğunun kullanılamaz hale getirilmiş olması, o askerlerin ve
ajanların zengin Batılı turistler için inşa edilmiş otellerde hamamböcekleri
gibi saklanmak zorunda kalmaları ve kaçmak zorunda kalmaları hepimiz için umut
kaynağıdır.
2025’teki
On İki Gün Savaşı sırasında İsrail’e füzeler yağarken Gazze’deki
Filistinlilerin attıkları sevinç çığlıklarının yansıdığı videoları hepimiz
seyrettik. Nasıl sevinç çığlıkları atmasınlar ki? Biz nasıl atmayalım? Şimdi
aynı videolar, Körfez monarşilerinde de görülebiliyor; burada göçmen işçiler ve
proleterleşmiş kitleler, haklı olarak kendilerine neden tam olarak kendilerinin
ABD ve onları ucuz, yarı kölelik benzeri iş gücü için sömüren yerli
bürokrat-kapitalistleri için ölmeleri gerektiği sorusunu soruyorlar.
Yarın
İran’dan bir füze, Almanya’daki bir ABD askeri üssüne isabet etseydi, bu
senaryo ne kadar düşük bir ihtimal olsa da, desteğim, aynı derecede güçlü
olurdu ve sizin de desteğiniz aynı düzeyde olmalı. Emperyalist dünya sistemi
yeniden bir kriz dönemine giriyor ve bu dönem, ABD hegemonyasını zayıflatmak ve
gerçek düşmanı (hâlâ kendi yurdumuzda olan o düşmanı) ortaya çıkarmak için her
cephede kullanılmalıdır.
Devrimci
bozgunculuk çizgisi, gerici bir savaşta tek doğru politik çizgi olup, yalnızca
kendi hükümetinin ve kendi emperyalist bloğunun yenilgisini arzulamak anlamına
gelmez, aynı zamanda bu yenilgiyi politik mücadele yoluyla gerçekleştirmek
anlamına da gelir.
Bu,
elbette, söylemesi yapmaktan daha zor olan bir iştir.
Teorik
açıdan doğru olan politik görüşlere sahip olsalar ve doğru sözleri söyleseler
bile, insanların ne yapacaklarını bilmediklerinden şikâyet ettiklerini sıklıkla
işitiriz. Bu, dünyanın ya hemen değiştirilmesi gerektiğini ya da asla
değişmeyeceğini düşünen, tüm ülkelerin küçük burjuvazisinin radikalleşmiş
kesimlerinde yaygın olan çocukça bir tavırdan başka bir şey değildir. Günün ruh
haline bağlı olarak sürekli sahte radikalizm ile tam teslimiyet arasında gidip
gelirler. Bazıları, bu arada üretken siyasetle meşgul olabilir, ancak
emperyalizmi ve bununla birlikte kendi devletlerimizin birleşik gücünü yenmek,
bireysel eylemlerle asla ikame edilemeyecek, kesintisiz bir mücadeleyi
gerektirir.
Bu
konuda tekrar tekrar aynı şeyi söylüyormuş gibi görünme riskini göze alarak, bu
iş, dağınık yasal, yarı yasal ve yasadışı mücadeleler arasındaki boşluğu
doldurabilecek, keskin bir devrimci politik çizgiyi geliştirebilecek ve
kitlelerin en ileri kesimlerini mücadeleye dâhil ederek liderliği
üstlenmelerini sağlayabilecek devrimci öncü partinin kurulmasını gerektirir.
Orta
vadede üstlenmemiz gereken görevimiz budur. Kısa vadede ise, bu partiyi kuracak
insanları nereden bulacağımız sorusu ortaya çıkıyor ki bu da yerel koşullara
bağlı olarak mutlaka değişecektir. Doğrudan savaşa dâhil olan İngiltere gibi
emperyalizmin merkezindeki bir devlet ile ABD emperyalizmi ve Siyonizm ile
dolaylı olarak iç içe geçmiş Hindistan gibi yarı feodal komprador devlet veya
ABD sermayesinin bölgeyi yağmalaması için bir araçtan başka bir şey olmayan
Kuveyt gibi gerici bir “yapay” devlet arasında neredeyse hiçbir kıyaslama
yapılamaz.
Bu
farklılığı en iyi bildiğim örnekle açıklayayım:
Almanya’da,
anti-emperyalist hareketin politik açıdan en gelişkin kesimi, hem Alman
emperyalizmine hem de ABD emperyalizmindeki büyük rolüne karşı taleplerin
kesiştiği yarı yasal anti-Siyonist ve anti-militarist mücadele etrafında
birleşti. Rusya’ya karşı savaş hazırlıkları ve Alman devletinin Gazze’deki
soykırıma sunduğu açık destek, küçük burjuva öğrenci hareketinde bir bölünmeye
yol açtı. Daha radikal kesimler, genellikle Almanya’daki proleterleşmiş
göçmenlerin en politik olarak gelişmiş kesimleriyle birleşti.
Komünistler,
bu süreçte önemli bir rol oynadı. Bu birleşik çaba büyük ölçüde
başlangıç aşamasındadır ve somut mücadelelerin karşılıklı entegrasyonunun
eksikliğinden muzdariptir, ancak mevcuttur ve “yeniden birleşme” sonrası
tarihte ilk kez bir örgütsel koordinasyona dayanmaktadır. Aslında, 2023
öncesine göre çok daha ileridedir. Hayatımda ilk kez, öncü bir örgütün
kurulmasının ulaşılabilir bir hedef haline geldiğine şahit oluyorum.
Kendi
ülkenizdeki mücadelenin durumunu size anlatamam, zaten soyut ifadeler olarak
görülecek sözlerime kulak kesilmeniz aptallık olurdu, ancak bundan çıkarılacak
bir ders varsa, o da farklı uluslarda açığa çıkan anti-emperyalist akımların
nerede birleştiğini ve hem ABD emperyalizmine hem de kendi burjuva devletinize
karşı insanları aynı anda harekete geçirerek nasıl ilerletilebileceğini
yakından araştırmanız gerektiğidir.
Tüm
mücadeleler birbiriyle bağlantılıdır.
Alakasız
ve korkak “barış hareketleri”nin peşinden gitmeye gerek yok. Bunlar, tıpkı
yirmi yıl önce “Irak’tan ellerinizi çekin” diye bağırdıklarında olduğu gibi,
pek bir etki yaratamadılar. Bizim sloganımız, İran’ın zaferi, İran halkının
zaferi ve Batı Asya halklarının ABD emperyalizmi ve Siyonizme karşı ortak
mücadelesinde ulaşacakları zafer ile ilgili temenni üzerine kuruludur.
Gün
gelir, ABD emperyalistleri ortadan kaldırılır, bu ilişkiler değişir, tarihsel
olarak ilerici güçler, tam tersine dönüşerek gerici hale gelir, ancak biz
kitlelere yönelik desteğimizi hiçbir zaman çekmeyeceğiz.
Biz
barıştan yanayız, ancak emperyalizmle ve sömürgecilikle asla barıştan yana
değiliz. Ya da Mao’nun bu iki kötülüğe karşı mücadelenin hiç olmadığı kadar
ilerlediği bir dönemde söylediği gibi:
“Eğer ABD’deki tekelci
kapitalist gruplar, saldırganlık ve savaş politikalarını sürdürmeye devam
ederlerse, bir gün tüm dünya halklarınca asılacakları gün mutlaka gelecektir.
ABD’nin suç ortaklarını da aynı kader bekliyor.”
[Mao, Yüksek Devlet Konferansı'ndaki Konuşması,
1958]
O
gün, kimsenin hayal edebileceğinden daha yakın olabilir.
Aksa
Tufanı Operasyonu ile başlayan olaylar, ABD emperyalizminin Batı Asya’da
çürümüş olan temellerini yıkabilecek bir çığa dönüştü. Eğer gerçekten proleter
kurtuluşu yoluyla gerçekleşebilecek insanlığın ilerlemesinin yanında yer almak
istiyorsak, nerede olursak olalım, bu mücadelede hepimizin oynayacağı bir rol
var.
Daha
kazanılacak çok zafer var.
Lukas Unger
29
Mart 2026
Kaynak



