10 Mart 2026

,

Kapsamlı Kurtuluş İçin Devrimci Bildirgeye Doğru



Batı’dan alınacak onayı öncelikli görmeye, uzlaşmacı çerçeveleri desteklemeye ve direniş stratejisini eskimiş olarak görmeye son vermenin vakti geldi. Bunun yerine, kitlelerin özgürlük için verdikleri sebatkâr mücadelede onlarla birlikte olmalıyız.

Gassân Ebu Sitte, Suphi Suphi, Vissam Fakavi, Salah Hammuri gibi isimler de dâhil olmak üzere Filistinli ve Arap düşünce liderlerinin açıklaması.

* * *

 

Küresel Güney’deki kurtuluş hareketleri, sömürgeleştirilmiş halkların bakış açısını yansıtan yeni siyaset dillerini oluşturuyorlar.

Amílcar Cabral, aydınların ve eğitimli elitin oynadığı rolü halk devrimlerinin kalbindeki kritik bir zaaf olarak tanımlayan liderlerden biriydi.

Cabral’ın uyarısı, Filistin ve Arap bağlamında, acımasız ve benzeri görülmemiş bir soykırımın halktan yaygın bir sessizlik ve ihanetle karşılanmasının, birçok Arap ve Müslüman rejimin suç ortaklığıyla sonuçlanmasının ardından, hızla gündeme geliyor. “İşlevsel” aydınlar arasında, direnişin siperlerini terk edip liberalizm ve neoliberalizmin salonlarıyla doluşmak, kitlelerin organik mücadelesinden geri çekilip sömürgeci merkez içindeki akademik taklitçiliği tercih etmek yönüde bir eğilim açığa çıkmıştır.

Arap aydınları, bilhassa Filistinli aydınlar, tarihten kök alan ulusal rollerini ancak gerçek direnişin birincil kaynağı ve nihai hedefi olan kitlelerle organik bir uyum içinde olmak suretiyle yerine getirebilirler. Aydınlar, son gerçekleşen imha savaşları sırasında gösterdikleri sebat ve fedakârlık örnekleri, çağdaş tarihte nadiren eşine rastlanan kitlelerin muazzam potansiyel enerjisini ve ahlaki şartlara bağlılığını örgütlemeye ve yönlendirmeye çaba harcamalıdırlar.

Bazı aydınlar, uzlaşmacı ve yenilgici çerçeveleri normalleştirirken, Batı yanlısı yaklaşımları teşvik etmeye çalışmışlardır. Silahlı mücadeleyi özgürleştirici niteliğinden arındırmak ve onu usul veya güvenlik meselesi olarak yeniden tanımlamak için, doğru terim olan “silahsızlanma” yerine “silah düzenlemesi” gibi terimler kullanmışlardır.

Bu durum, emperyalist veya Siyonist kontrol dışında tutulan her türlü silahı tehdit olarak nitelendiren Oslo Yönetimi’nin “güvenlik kaosu” söylemini yankılıyor. Silahlar, halk direnişinin alanından uluslararası yükümlülüklerle bağlı bürokratik kurumların kucağına devredildi. Bu, silahları fiilen evcilleştiriyor, direnişteki rollerini etkisiz hale getiriyor; bu da bize daha önce teslimiyet koşullarında yaşananları anımsatıyor.

Bu tür hamleler, daha geniş bir stratejinin parçası olarak gündeme geliyorlar. “Silah düzenlemesi”ni destekleyenler, direniş için kapsamlı bir stratejik çerçeve oluşturmakta her zaman başarısız oluyorlar. Küresel dayanışma, sahadaki mücadeleye alternatif olarak öne sürülüyor. Direnişin öldüğü ilan ediliyor ve Filistin halkı, on yıllardır vaat edilen ancak asla gerçekleşmeyen o küresel uyanışı bekleyen pasif kurbanlar olarak görülüyor. Bu adımlar, gerçekliğin tersine çevrilmesini ifade ediyor: Sahadaki direniş, asli güçtür, dayanışma onun ardından gelir. Direnişi dayanışmayla ikame etmek, halkın eylemliliğini baltalar, sayısız fedakârlıkta dökülen kanı hiçe sayar.

Özünde, bu eğilim, Filistin ve Arap direnişini Batı ve Siyonist teşekkül tarafından kabul edilebilir görülen biçimlerle sınırlandırmayı amaçlayan bağımlılık sistemleriyle ve liberal çerçevelerle örtüşmektedir. Mücadeleyi müzakere yoluyla çözülmesi gereken bir insan hakları sorunu olarak yeniden çerçevelendirir, silahsızlanmayı ve teslimiyeti “silah düzenlemesi” kisvesi altında düşünsel-teorik pozisyonlar olarak yeniden tanımlar. Bu tür anlatılar, insani krizleri istismar ederken, siyasi tasfiyeyi teşvik eder, kültürel elitleri sömürgeci baskının yapısal doğasıyla yüzleşmekten muaf tutar.

On yıllardır bazı Arap rejimleri, Filistin direnişini “terörizm” olarak damgaladılar. Bugün bazı aydınlar da bu görüşü tekrarlayarak, Gazze’nin çektiği acılardan istifade edip tarihi çatışmanın sona erdiğini, Filistinlilerin yenilgiyi kabul etmesi gerektiğini söylüyorlar. Dökülen kana saygı, ulusal projeye sadık kalmamızı ve halkın sebatını pekiştirmek için elimizden gelen her şeyi yapmamızı talep ediyor, onu yüzüstü bırakmamızı değil. Siyonizmin yerleşimci sömürgeciliği, direnişi ve kitlelerin desteğini tüketmeye bel bağlayarak, nihai çözüm stratejisini sürdürmeye devam ediyor. Bu tür yenilgici tezlerin savunulması, en çok da siyasi ve kültürel sebata ihtiyaç duyduğumuz anda bu stratejiyi ideolojik olarak güçlendiriyor.

Son dönemdeki çıkartılan yayınlar, düzenlenen konferanslar ve kaleme alınan çalışmalar, Siyonist teşekkülün soykırımcı ve yerleşimci-sömürgeci doğasını, Arap rejimleriyle olan bağlantılarını kavrayamamıştır. Anahtar terimler yanlış kullanılarak, yüzeysel ve yanıltıcı bir söylem üretilmiştir. Bu sesler, ulusal özlemleri egemen güçlerin hizmetinde yeniden şekillendirmek için tasarlanmış, dayatılmış bir ideolojik yapı olan “yeni bir çağdayız” söylemini teorize ederek, kültürel gerileme ile siyasi başarısızlık arasındaki yakın bağlantıyı vurgulamaktadır.

Bu “Ertesi Gün" düşüncesi, derin varoluşsal öneme sahip kavramların çarpıtılmasına dayanır ve onları yapay, sığ bağlamlara kapatır. Siyasi çöküş, kaçınılmaz olarak düşünsel ve kültürel gerilemeye yol açar; bu, Küresel Güney’deki kurtuluş hareketlerinde aşina olduğumuz bilindik bir kalıptır. Sömürgecilik ve soykırım ile ilgili karşılaştırmalı çalışmalar, direnişe düşman gündemlere hizmet edecek şekilde tahrif edilir, bu da teorik netliği elzem kılar.

Bu yazılar, kültürel bir gerilemeden daha fazlasını ortaya koyuyorlar. Siyonizmin, Amerika’nın ve itaatkâr Arap yönetimlerinin dikte ettikleri geleceğe yönelik düzenlemeleri haklı çıkarmak için direniş hareketlerinin ölüm ilanını yazmaya çalışmak, aslında Arap aydınlarının ve savundukları kültürel akımların ölüm çanlarını çalmak anlamına geliyor. Karşı karşıya olduğumuz şey, kapsamlı bir teslimiyet ve parçalama pratiğidir.

Filistinli aydınların ve siyasetçilerin sıklıkla kullandıkları “ırk ayrımcılığı” terimi, en iyi ihtimalle, yüzeysel bir anlayışla ele alınıyor. Bu, yeni bir şey değil, hatta eski bir ABD başkanı bile bu terimi kullandı. Teşhis olarak yararlı olsa da, bu tanım, sınırlı, kısmi ve potansiyel olarak yanıltıcıdır. Yeryüzünde tanık olduğumuz birçok yerleşimci-sömürgeci rejim, ayrımcılık uygulamıştır. Ancak birçok uzmanın da hemfikir olduğu üzere, Siyonist projeyi tanımlayan kitlesel imha mantığına bu rejimlerde rastlanmamaktadır.

Siyonist yerleşimci-sömürgeciliğinin yarattığı varoluşsal tehdit, yalnızca ayrımcılık uygulamasıyla değil, temelde soykırımcı yapısıyla ilgilidir. Karşımızda duran, Güney Afrika’daki ırk ayırmcısı rejiminin bir kopyası değildir, bu anlamda, Güney Afrika'yı model olarak göstermek yanıltıcıdır. Ayrımcı sistemler, Kuzey Amerika’dan Avustralya’ya kadar birçok yerde görülmüştür. Siyonizmi ayıran şey, ondaki yapısal yok etme mekanizmalarıdır. Çatışmayı bir tür ırk ayrımcısı rejime indirgediğimizde, bu gerçeği göz ardı eder, alakasız tarihsel bağlamlara dayalı çözümlerin öne sürülmesi riskiyle karşı karşıya kalırız.

Siyonizme ırk ayrımcılığı penceresinden baktığımızda, elimizdeki sonucu gerçeklikten ve tarihten kopartır, Güney Afrika’daki üç yüzyıllık sömürgeciliği devre dışı bırakırız. Uzun süreli sömürgeci egemenliği normalleştirir, uluslararası dayanışmayı, hukuki işlemleri ve boykotları tek “çözüm” olarak sunarız. Bu basitleştirme, Siyonizmdeki yerleşimci sömürgeciliğin soykırımcı doğasını gizler, eski dayanışma hareketlerini yanlış anlar, direnişi bir suç haline getirir.

Buna karşılık, Cezayir modeli, analitik olarak Filistin’e daha yakındır. Dostlar alışverişte görsün diye feryat figan etmek yerine, dava, açıktan silahlı devrimi savundu, yapısal sömürgeciliği sorunun nedeni olarak tanımladı, kurtuluşa giden yol olarak bu sorunun ortadan kaldırılması gerektiğini ısrarla dile getirdi. Cezayir örneği, dayatılan sınırlar içinde müzakere yürütmek yerine, özgürlüğe ulaşmanın yolu olarak direnişi vurgulamak suretiyle egemen söyleme meydan okuyor.

Irk ayrımcılığını tekrar tekrar gündeme getirmek, Batılı izleyicilere bireysel suçlulara veya aşırılıkçı yerleşimcilere odaklanan, ancak yerleşimci-sömürgeci devletin kendisini göz ardı eden basitleştirilmiş bir bakış açısı sunuyor. Bu durum aynı zamanda, temel sorunla yüzleşme cesaretine sahip olmayan Filistinlilerin ve Arapların da ekmeğine yağ sürüyor. Eleştiriyi ırk ayrımcılığı ile sınırlamak, uluslararası insan hakları çerçevelerinin hukukçu zihniyetini yeniden üretiyor, bu da istemeden de olsa, sistemi meşrulaştırırken, bir yandan da sömürgeci egemenliğe zerre dokunmuyor.

Kitlelere Dönüş: Devrimci Aydın, Kitlelerden Yana Saf Tutmalı

Afrika Gine ve Yeşil Burun Adaları’nın Bağımsızlığı İçin Afrika Partisi’nin kurucusu Amílcar Cabral, kurtuluşun köklerini halkın yaşadığı gerçeklikte bulun çağrısı dâhilinde “kaynağa dönme” anlayışını gündeme getirdi. Bu, nostaljik bir tavır değil, stratejik bir zorunluluktu: Cabral için halk kitleleri, onların özgün kültürü ve fedakârlıkta bulunma konusunda ortaya koydukları muhteşem irade, direnişin ilk ve en temel hattını oluşturuyordu.

Cabral’ın vizyonunun merkezinde aydın elitlere yönelik bir itiraz vardı. Sömürgeleştirilmiş toplumlarda, küçük burjuvazi, kırılgan bir konumdadır: toplumu yönetmek için bilgi ve araçlara sahip olmakla birlikte, toplumsal ve kültürel olarak sömürgeci sistemin aracıları olarak hizmet edecek şekilde eğitilmişlerdir. Cabral, onlara net bir seçim sundu: “ya devrime ihanet edeceksiniz ya da radikal bir aydın haline gelerek sınıftan yana saf tutup kitlelerin mücadelelerine iştirak edeceksiniz.”

Filistin bağlamında bu ikilem, herkes için apaçık ortadadır. Birçok aydın, halkla yeniden bağlantı kurmak yerine, ulusal projeyi dış çıkarlara uygun hale getirmek için komprador rejimler ve emperyalist merkezlerle aynı safta yer almıştır. “Kapsamlı Devrimci Kurtuluş Bildirgesi” önerimiz, Filistinli ve Arap aydınları (akademisyenleri, STK çalışanlarını, araştırmacıları, siyasi ve askeri bürokratları) bu tarihi anla cesaretle ve ahlaka bağlılıkla yüzleşmeye çağırıyor. Çağrı açık: Kaynağa, direnişi destekleyen ortamlara, sıradan insanların Gazze, Lübnan ve Yemen’de görüldüğü üzere, olağanüstü fedakârlıklarda bulundukları yerlere geri dönün. Bu çağrının, kendi halklarının pahasına kişisel kazanç için yarışıp duran aydınlarla keskin bir tezat teşkil ettiği açıktır.

Küresel Güney’in aydınları, egemen “sömürgeci aydınlanma”nın esiridir. Birçoğu direnişi, sınıfsal ve kişisel önceliklerle şekillenen Batılı bir bakış açısıyla yorumlarken, kitlelerin devrimci potansiyelinden korkar, hatta ona karşı çıkar. Onlar için kurtuluş, sömürgeci yapıların yıkılması yerine önemsiz tavizler istemek anlamına gelir. Köklere; mülteci kamplarına, köylere, şehirlere, geleneksel sosyal ağlara ve yerel direniş pratiklerine dönmek bir yük, sömürgeci modernliğin ve bireysel ilerlemenin sahte vaadi uğruna terk edilmesi gereken bir şey olarak görülür.

Uyumlu aydınların oynadıkları zararlı rol, direnişi sömürgeci hassasiyetlere uygun hale getirmek için “modernleştirme” ve “medenileştirme” girişimlerinde ortaya çıkar. Kurtuluş hareketlerini mücadele odaklı içeriklerinden arındırıp, liberal kurumsal çerçevelere yeniden yerleştirirler. Birçoğu, kasıtlı olarak, yerellikte kökleşmenin sahip olduğu devrimci potansiyeli görmezden gelir veya alaya alır, gerçekte soykırım, etnik temizlik ve sistematik yıkım yaşanırken, kurbanları ve işgalcileri “eşit yurttaşlar” olarak ele almak gibi liberal fantezileri ithal etmeyi tercih eder.

Bu aydınlar, “tüm yurttaşlar için devlet”, kurumsal reform, liberal demokrasi veya ulusal birlik gibi fikirleri bu çerçeveler içinde savunduklarında, mücadeleyi sürdüren halk kitlelerini dışlıyorlar. On yıllarca süren başarısız uzlaşmalardan sonra, bu tür öneriler, özgürleşmeden ziyade, diplomatik çözümlere uzanan yollardır. Kültürel otorite, yerleşimci-sömürgeci ve emperyalist projenin yapısal vahşetini maskelemek için silah haline getirilerek, direniş yerine müzakere aracı haline getiriliyor.

Söylemleri kasıtlı olarak dolambaçlı, dolaylı ve bağışçı dostudur; bu da onları nihai bedeli ödeyen ön saflardaki aktörlerden ayıran bir bilgi uçurumuna yol açar. Bu, itaatkâr elitler, müttefik Arap rejimleri ve sömürgeci merkez arasındaki bağları gizleyen sınıfsal bir maske işlevi görevi görürler. Neticede kitleler, kendi kurtuluş mücadelelerinin itici gücü olmaktan çıkarılırlar ve varoluşsal çatışmalar akademik talimlere indirgenir.

Herhangi bir ulusal proje, tarihsel aktörleri ve sahadaki aktörleri, özellikle de silahlı direniş savaşçılarını görmezden gelirse ve yalnızca elit otoritenin bir aracı kılınırsa, devrimci özünü kaybeder. Gerçek ideoloji ise, kitlelerin, suç ortağı kültürel yöneticiler tarafından dayatılan sömürü katmanlarını çözmelerini sağlayan pratik bir güçtür. Sorun, sadece akademik soyutlama değil, temelde karşıt bir sınıf ve siyasi pozisyondur. Kurtuluş hareketlerini halkın yarattığı ivmeden mahrum bırakır, onları sömürgeci ve işbirlikçi devletleri destekleyen düşünsel-teorik talimlere indirger.

Filistin için başarı, bağımlı devlet aygıtlarının ve sömürge sistemlerinin yapısal olarak reddedilmesini gerektirir. Her devrimci, her savaşçı ve her aydın, halkın kendi iradesini yeniden tesis etmek ve gerçek özgürlüğe ulaşmak için, sömürgeci merkezden müttefik bürokrat rejimlerine kadar, işbirliği araçlarıyla olan düşünsel, siyasi ve kültürel bağlarını koparmalıdır.

Kapsamlı Kurtuluş Bildirgesi

Filistin’deki Arap halkının ve daha geniş Arap ulusunun üyeleri olarak, aynı zamanda düşünsel ve kültürel alanlarda çalışan akademisyenler, araştırmacılar ve işçiler olarak, soykırımcı yerleşimci-sömürgeci sistem altında sınıfsal yapıların, işlevsel konumların ve kültürel geçmişlerin yol açtıkları derin varoluşsal açmazın farkındayız.

Bu nedenle, halk kitlelerinin tercihine, tarihi mücadelelerine ve tüm alanlardaki kapsamlı direnişlerine tam ve sarsılmaz bir şekilde bağlı olduğumuzu ilan ediyoruz. Bu duruşun doğurabileceği her türlü bedeli, ne kadar büyük olursa olsun, tereddüt etmeden üstlenmeye hazır olduğumuzu teyit ediyoruz.

Bu bildirge, Arap aydınlarını, aracı aydın ve görevli ajanın sonunun geldiğini duyurmaya, aydını bilgi ile kültürü bir lüks veya meslek olarak değil, halkımızın ve milletimizin kapsamlı kurtuluş ve birlik mücadelesinde merkezi bir silah olarak gören, dirençli, organik ve katılımcı aydınların doğuşunu ilan etme konusunda bizimle birlikte olmaya çağırmaktadır.

Bu çağrı ışığında şunları söylüyoruz:

1. Kurtuluşa ve ulusal projeye dair anlayışlar, mülteci kampı, köy, hapishane hücresi, siper ve tünel gibi direnişin sürdüğü mahallerin gerçek maddi koşullarından yola çıkarak formüle edilmelidirler. İthal liberal çerçeveleri ve işbirlikçi güçlerin ve sömürgeci merkezin tercihlerine ve çıkarlarına göre tasarlanmış hazır formülleri reddediyoruz. Bu modeller, Arap toplumsal ve politik güçlerini gerçek mücadeleden kopartmak ve etkisiz hale getirmek için toplumsal mühendislik araçları olarak kullanılırken, düşman acımasızca hedeflerine ulaşmaya devam etmektedir. Gerçek kurtuluş, tam kurtuluşun ön koşulu olarak, bilişsel sömürgeciliğin ortadan kaldırılmasıyla başlar.

2. Kaynağı ne olursa olsun, arkasında kompradorların olduğu her türden finansmanı reddediyoruz. Bu tür finansman, siyasi koşullara bağlıdır. Filistin ve Arap bilincini farklı etiketler altında evcilleştirmeyi amaçlar. Ulusal projeye dair gerçek ve devrimci bir anlayışa ulaşmak istiyorsak, aracıların otoritesini ortadan kaldırmak, bağışçılara ve finansörlere bağlı Arap aydınlarının ve bürokrasilerinin rant arayışına yönelik yapılarını reddetmek şarttır. Ulusla ve direnişle alakalı çalışmaları, emperyalist güçler veya komprador rejimlerce finanse edilen STK’lar, hükümet organları veya araştırma merkezlerinde bir tür istihdam aracına dönüştürenler, kaçınılmaz olarak, ulusal projeyi oldukça tehlikeli bir biçimde ihlal etmektedirler. Bu ihlalin yenilgiye ve yıkıma yol açacağını görmemektedirler.

Bu nedenle, tam bir devrimci şeffaflık ve her türlü dış finansmanın reddedilmesini talep ediyoruz. Herhangi bir faaliyet veya programın tek ölçütü, fon sağlayıcılar veya bağışçılar tarafından dayatılan koşullar değil, direnişe olan katkısı olmalıdır. Bu bildirge, ayrıca Arap aydınlarının tarafsızlık iddiasını da reddeder. Aydın, ne arabulucu ne de tarafsız bir seyircidir. Ya çatışma ve direniş siperlerinde halkın yanında yer alır ya da kendini düşmanın safında bulur. Soykırımı ve kapsamlı direnişin gerekliliğini görmezden gelip reformist bir dil kullanan her türlü söylem, suç ortaklığıdır.

3. Sahadaki aktörler, tek ve nihai referans noktası olarak yeniden konumlandırılmalıdırlar. Ulusal proje, uzaktan, emperyalizmin başkentlerinden veya komprador rejimlerinin başkentlerinden yönetilemez. Meşru siyasi otorite, elinde silah olanlara ve sömürgeci mekanizmayla sahada durmaksızın doğrudan mücadele eden destekleyici çevrelere aittir. Onların her bir günü fedakârlıkla tanımlıdır. Kanlarını takdim ettikleri mücadelede sahip oldukları o hakiki yerel kültürleri, ulusal projenin ahlaki ve varoluşsal kalkanını teşkil eder.

4. Komprador burjuvazinin dayattığı kültürel kimlik, ortadan kaldırılmalıdır. Aydınlar, uluslararası kurumların ve alt kademe görevlilerin onayına bağlı akademik prestij veya kariyer basamaklarını tırmanma çabasından bilinçli olarak vazgeçmelidir. Bilgi ve bilgi üretimi, mülteci kampları, köyler ve halk direniş toplulukları gibi direnişçi toplumsal yapılara hizmet etmelidir.

5. Sınıftan yana hizalanmayı esas alan bir strateji geliştirilmeli, bilgi, maddi güce dönüştürülmelidir. Her Arap akademisyenini ve aydınını, sömürgeci merkez ve işbirlikçi rejimlerin verdiği ayrıcalıklara boyun eğmeyi bırakmaya çağırıyoruz. Araştırma araçları ve teknik bilgileri, direnişin elinde cephane haline gelmelidir. Siperlerde ve savaş alanlarında anlaşılmayan ve kullanılmayan bilgi, kısır ve tarihsel olarak ulusal projeye düşmandır. Halkının kurtuluşuna kendini adamış gerçek bir aydın, gözlemden katılıma geçmeli, tüm alanlardaki teknik ve düşünsel-teorik uzmanlığını koşulsuz olarak direnişin halk tabanının hizmetine sunmalıdır.

6. Sömürgeci merkezin ve onun araçsallaştırdığı işbirlikçi Arapların işlevsel ajanları olarak faaliyet yürütmeye devam eden aydınlar ve akademisyenler, ifşa ve boykot edilmelidir. Bu, kişisel bir intikam meselesi değildir. Bu, bireyden daha büyük olan ulusal bir projede, kurtuluş yolunun işbirlikçiliğin kirlerinden arındırılması için gerekli bir yapısal temizliktir.

Halkımızın yüz binlerce şehit ve yaralı verdiği son imha savaşlarından, Gazze’nin tamamen yıkılmasından ve Batı Şeria, Filistin, Lübnan ve Arap bölgesinde devam eden saldırılardan sonra tanık olduğumuz sessizlik, bu dökülen kana ihanettir.

Aracı ve temsilci rollerinden vazgeçmeyi reddeden herkesin düşünce ve siyaset düzleminde ifşa edilmelerini istiyoruz. Kendini davaya adamış aydınlar, sömürgecinin dilini benimseyen her türlü söylemi gözetlemeli, belgelemeli, bunu kültürel ihanet örneği olarak kamuoyuna duyurmalıdır. Ayrıca, Arap toplumlarına, özellikle de Filistin toplumuna normalleşme veya barış sağlama gündemlerini dayatan kuruluşlar ve araştırma merkezleri tarafından alınan koşullu fonların ifşa edilmesini de talep ediyoruz.

Ayrıca, sömürgeci merkez ve komprador rejimlerle aynı safta yer alan elitlerin tecrit ve boykot edilmesini, ulusal projeyi herhangi bir platformda temsil etmelerinin reddedilmesini talep ediyoruz. Belirlenmesi ve uyulması gereken ilke açıktır: direniş olmadan temsiliyet olmaz, ferman sadece devrimci meşruiyete aittir. Bu meşruiyetin tek kaynağı ise direnişi besleyen toplumsal coğrafya, siperler, tüneller ve hapishane hücreleridir.

Bu temelde, ulusal projeye ve onun gereklerine kendini adamış, ilgili ve katılımcı aydınlardan oluşan bağımsız bir halk kuruluşu olarak Kurtuluş Kültürü Gözlemevi’nin kurulmasını talep ediyoruz. Görevi, kültürel ve siyasi kurumların performansını, Kapsamlı Kurtuluş Bildirgesi’ne bağlılıklarına veya ondan uzaklaşmalarına göre değerlendirmek olacaktır.

Direnişe Ait Kültürel Alternatif

Bu bildirgenin amacı, eleştiriyle sınırlı değildir. Aynı zamanda ahlaki, ulusal ve tarihsel bir sorumluluk olarak varoluşsal ve düşünsel-teorik bir alternatif önermeyi de amaçlamaktadır. Bu perspektiften hareketle, bilişsel tahakkümün çökmesiyle birlikte direnişe ait kültürel bir alternatif oluşturmayı taahhüt ediyoruz. Bu, direnişin epistemolojisini, halk direnişinin ve kolektif mücadelenin yaşandığı ortamda kök salmış, katılımcı bir bilgi alanı olarak benimsemeyi gerektirir.

Bu doğrultuda, aşağıdaki ilkeleri dile getiriyoruz:

1. Bilgiyi yaşanmış gerçeklikten kök almalı.

Bilgiyi yerelleştirmek, halk direnişinin sürdüğü ortamlardaki yaşam alanını ve maddi koşulları düşünsel-teorik çalışma ve bilgi üretiminin birincil laboratuvarı olarak tanımak demektir. Kendisini ulusun ve Arapların kurtuluşuna adamış organik aydın, tarafsız bir gözlemci olarak kalamaz veya kendisini akademideki odasına kapatıp tecrit edemez. Bunun yerine, metodolojik araçlar, direnişin tarihsel kaynakları olarak savaşçıya, çiftçiye, işçiye ve mülteciye hizmet eden pratik araçlar haline gelmelidir. Akademisyenlerin ve aydınların merkezi rolü, direniş projesinin dayanıklılığını ve etkinliğini artıracak şekilde uzmanlaşmış bilgi alanındaki boşlukları kapatmaktır.

2. Düşünsel-teorik egemenlik tesis edilmeli, sömürgecinin terminolojisi ortadan kaldırılmalı

Sömürgeciliğin sözlüğünden kesin bir şekilde kopulması, direniş için birleşik kavramsal araçlar geliştirmek suretiyle gerçek düşünsel bağımsızlığa ulaşılması çağrısında bulunuyoruz. Dilimizi emperyalist merkezler içinde şekillenen ve onların çıkarlarıyla uyumlu terimlerden ve çerçevelerden arındırmak, varoluşsal bir zorunluluktur. “Silahsızlanma”, “terörizm”, “yönetişim” ve “neoliberal reform” gibi kavramlar, ulusal yapıları parçalamak ve mücadeleyi sulandırmak için sıklıkla kullanılmaktadır. Bununla mücadele etmek, Arap akademisindeki Batılılaşmış dilsel çerçeveleri ortadan kaldırmayı ve bunların yerine, direnişin halk diline dayanan bir kelime dağarcığını yerleştirmeyi gerektirir.

Herhangi bir akademik tezin veya düşünsel-teorik görüşün değeri, siperde, mülteci kampında, tünelde ve hapishane hücresinde anlaşılabilir ve kullanılabilir olup olmadığına göre ölçülmelidir.

Direnişe kendini adamış aydının görevi, kitleler için stratejik bir pusula sağlamaya yardımcı olmaktır, siyasi yabancılaşmayı pekiştiren soyut bilgi üretmek değil. Ayrıca, özellikle halkımızın ve direnişlerinin tarihsel anlatısını ve değer sistemini kaleme alırken, Batı’nın merkeziliğini tek gerçek referans kaynağı olarak gören yaklaşımı reddediyoruz.

3: Bilgi demokratikleştirilmeli, ideoloji somut bir güce dönüştürülmeli.

Devrimci ideoloji, sloganlar bütünü değildir. O, mücadelenin jeopolitik boyutlarını açıklığa kavuşturan ve Arap toplumundaki belirli kesimleri emperyalist güçlerle ve Siyonizmin yerleşimci projesiyle birbirine bağlayan ortak çıkarlar da dâhil olmak üzere, yapısal sömürüyü ortaya koyan bir çerçevedir. Aynı zamanda, direnişin sürdüğü mahaller, aydınlara teorinin liberal söylemin soyutlamalarına kaymasını engelleyen yaşanmış deneyim, pratik bilgi ve somut gerçekler sunar.

Savaşçının ve aydının ortak kaderi, bilgiyi düşünsel-teorik bir lüks olmaktan çıkarıp, maddi silahlarla yan yana işleyen sembolik silahlara dönüştürür. Bu bağlantı, direniş eylemine tarihsel anlamını, varoluşsal ufkunu ve ahlaki meşruiyetini kazandırır.

Bu bildirge, ulusal karar alma yetkisini aracı ve temsilci olarak hareket etmeye alışmış elitlerden alıp, direnişi sürdüren ve fedakârlıklarıyla tarihi şekillendiren kitlelere ve toplumsal ortamlara iade etmeyi amaçlamaktadır. Bu, dilencilik siyasetinin ötesine geçerek, sömürgeci yapıların yıkılmasına yönelik bir çağrıdır.

Kitlelerin yaptığı muazzam fedakârlıklar ışığında, Arap aydınının asgari ahlaki sorumluluğu, elit olma ayrıcalıklarından ve dar kişisel çıkarlarından vazgeçerek direniş eylemine tam olarak katılmayı gerektirir. Dirençli Filistin halkına, Arap ulusal kimliğimize ve Küresel Güney’deki düşünsel-teorik köklerimize ait olmaktan gurur duyduğumuzu bir kez daha dile getiriyoruz. İnsani ve uluslararası bakış açımızı bu temeller üzerinden oluşturuyor, sömürgeciliğin silmeye çalıştığı tarihi geri kazanmayı amaçlıyoruz.

Batı merkezli hiyerarşileri ve kusurlu modernite modelini takip etme yanılsamasını reddediyoruz. Batı’ya boyun eğen taklitçilik rolünü reddediyoruz. Sömürgeciyi topraklarımızdan uzaklaştırmakla kalmayıp, onun etkisini bilincimizden de silip atacak özgür bir Arap insanının ortaya çıkmasına sadece direnişe ait bilgi katkıda bulunabilir.

Güç dengesine bakılmaksızın, mevcut düzeni korumak yerine, onun temellerini yıkmayı tercih ediyoruz.

Zafere ulaşana dek bilgiye vurulmuş zincirleri kıralım.

Yaşasın Arap Filistin’i!

Ahbar
10 Mart 2026
Kaynak

Kontrollü Muhalefet: Duyarcı Sosyalizm


İktidar, kendisine karşı çıkan bir örgüte veya harekete, hoşgörüyle yaklaşabilir, ona sızabilir, onu finanse edebilir, hatta bizzat kurabilir. Bu tür durumlarda muhalefet, sisteme karşı çıkamayan örgüt veya hareket şahsında kontrollü muhalefete dönüşür. Tarihsel düzlemde iktidar, her zaman muhalefeti tümüyle ortadan kaldırmayı hedeflemez. Bazen sadece ona biçim verir, onu etkisiz kılar veya muhalefetin muktedirlerin hayrına ve çıkarına olacak şekilde hareket etmesini sağlar.

Bu noktada aklınıza Matrix filmi gelsin. Makinelere karşı savaşan isyancılar, yoldaşları Cypher’ın gizlice düşmanla işbirliği yaptığını, yanılsamalı dünyanın sunduğu konfor karşılığında onlara ihanet etmeye hazır olduğunu keşfederler. Savaştıklarına inandıkları savaş yeterince gerçektir, ancak muhalif hareketleri artık tehlikededir. Çoğu izleyici açısından bu sahne hayal ürünü olsa da bir yandan da insanı ürkütecek ölçüde tanıdık bir sahnedir. Gerçek dünyadaki siyaset de benzer bir yolu izler: isyan, mevcut zevahirini muhafaza eder ama iktidara meydan okuma kapasitesi, belli ellerin kontrolüne geçmiştir veya etkisiz hale getirilmiştir.

1900’lerin başlarındaki Rusya’yı düşünün. Çarlık rejiminin gizli polis teşkilâtı Ahrana, devrimci örgütleri sadece gözetlemekle kalmadı, bazı durumlarda onları yönetti. En ünlü ajanları, hükümet bakanlarına yönelik terörist suikastları organize ederken gizlice polise bilgi veren, iki taraflı çalışan Yevno Azef’ti. Çevresindeki devrimcilere Azef, kararlı bir radikal devrimci pozu kesiyordu. Gerçekte ise devletin bir aracı olarak iş görüyordu.

Daha sonra Sovyet rejimi, bu taktiği geliştirdi. Güven Operasyonu (1921-1926), gerçek Bolşevik karşıtı muhalifleri tuzağa düşürmek için tasarlanmış sahte bir yeraltı monarşist örgütünün kurulmasını içeriyordu. Sözde direnişe katılanlar izlendi, ele geçirildi ve çoğu zaman ortadan kaldırıldı.

Bu tarihi örnekler, kontrollü muhalefetin mekaniğini ortaya koyuyor: muhalefete izin veriliyor veya o bizzat üretiliyor, ancak başarılı olamayacak şekilde yapılandırılıyor.

Soğuk Savaş sırasında ABD, daha incelikli ama aynı derecede etkili bir strateji benimsedi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Washington, komünist partilerin Batı Avrupa, Latin Amerika, hatta ülke içinde nüfuz kazanabileceğinden endişe ediyordu. Solu doğrudan bastırmak yerine, devlet ve müttefik kurumları, “komünist olmayan sol” olarak adlandırılan bir yapıyı geliştirdi: bu yapı, komünizme karşı çıkan ancak mülk sahibi sınıfın ve onların yönetsel ve profesyonel elit kesim içindeki müttefiklerinin siyasi gücüne meydan okumaya istekli olmayan liberal ve sosyal demokrat seslerden müteşekkildi. Frances Stonor Saunders (The Cultural Cold War -Kültürel Soğuk Savaş) ve Hugh Wilford (Muhteşem Wurlitzer -Kudretli Wurlitzer) gibi tarihçiler, bu ağları ayrıntılı olarak belgelediler.

Bu yetiştirme süreci, kapsamlı ve sistematikti. 1950’de kurulan Kültürel Özgürlük Kongresi, Encounter, Monat ve Preuves gibi dergileri destekledi, uluslararası konferanslar düzenledi, Avrupa ve ötesinde kültürel etkinlikleri finanse etti. Mali destek, genellikle Ford Vakfı ve Farfield Vakfı gibi görünüşte bağımsız vakıflar aracılığıyla yönlendirildi ve özerk bir entelektüel yaşam görünümü yaratıldı. İşçi örgütleri de bu yapıya dâhil edildiler. Amerikan İşçi Federasyonu ve Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO) aracılığıyla, yurtdışındaki anti-komünist işçi örgütleri fon ve lojistik destek aldı. Zamanla, Avrupa’daki post-yapısalcılığın bazı kolları da dâhil olmak üzere, Marksist çerçeveleri yerinden eden teorik hareketler bile, güvenilir bir şekilde anti-komünist oldukları, bu nedenle az siyasi risk oluşturdukları gerekçesiyle olumlu karşılandı.

Bu projenin bir yanı örtük bir yanı da alenen yürütüldü. Önde gelen kurumlardan isimler, dikkatle çerçevelendirilmiş bir muhalefet biçimini teşvik etmenin değerini açıkça teorize ettiler. Arthur M. Schlesinger Jr.’ın etkili makalesi “Ne Sağ, Ne Sol, Ama Hayati Bir Merkez” (1948), faşizm ve komünizmin ahlaki olarak eşdeğer olduğu iddiasına dayanan bir merkezcilik politikası geliştirdi. Bu çerçeve, radikal eleştiriyi gayrimeşrulaştırırken, liberal anti-komünizmi tek sorumlu alternatif olarak sundu.

Eski bir CIA yetkilisi olan Thomas W. Braden, “CIA’in ‘Ahlaksız’ Olmasından Memnunum” (1967) başlıklı yazısında daha da açık bir şekilde ifade etti. Demokratik kurumlara gizli müdahaleyi anti-komünizm üzerinden meşrulaştıran yazar, gerçek komünistlerin yerini alabilecek ve işlevleri yerine getirildikten sonra bir kenara atılabilecek anti-komünist sosyalistleri yetiştirmenin stratejik faydasını açıktan savunuyordu.

Kamuoyu, bu uygulamaların bilincine çok sonra vardı. 1967’de Ramparts dergisi, Ulusal Öğrenci Birliği’nin gizli CIA finansmanını ifşa etti. 1975’teki Kilise Komitesi soruşturmaları, kültürel ve siyasi yaşamı şekillendirmeye yönelik kapsamlı çabaları açığa çıkarttı. Amerikalı gazeteci Sol Stern’in uluslararası öğrenci siyasetiyle ilgili anlatımları, bağımsızmış gibi görünen ama aslında Sovyet karşıtı olan aydın ağlarının hükümetle bağlantılı kanallar aracılığıyla nasıl sessiz sedasız finanse edildiğini ayrıntılarıyla gösterdi.

Partisan Review gibi dergiler, bu ekosistemde merkezi bir rol oynuyorlardı. Dergi, savaş sonrası kültürel duyarlılıkları şekillendirecek isimlerin çalışmalarını yayınladı: James Baldwin, Saul Bellow, James Burnham, George Orwell, Susan Sontag, Philip Roth vs.

Burada mesele, devletin kültürel hayata ara sıra müdahale etmesi değil, prestijli, ahlaki açıdan ciddi, ancak siyasi olarak etkisizleştirilmiş bir solun inşasının kasıtlı bir stratejik hedef olarak görülmesiydi. Seksenlere gelindiğinde, CIA’in “Fransa: Aydınların İhaneti” başlıklı raporu türünden iç istihbarat değerlendirmeleri bile, Fransız postmodern akademik teorisinin ciddi bir siyasi risk oluşturmadığına dair güveni dile getiriyordu. Bunun nedeni, Marx’a, sınıf politikalarına ve sınıf temelli analize olan düşmanlığının, radikal estetiğine rağmen, onu kurumsal açıdan güvenli kılmış olmasıydı.

Bu örnekler, hep birlikte, savaş sonrası Amerikan devletinin radikal siyaseti sadece bastırmakla kalmadığını, aktif olarak alternatif bir sol inşa ettiğini göstermektedir: kültürel olarak saygın, kurumların ödüllerine mazhar olan, söylemsel açıdan muhalif, ancak yapısal olarak kalıcı ekonomik ve siyasi güce sahip olanlara ciddi bir meydan okuma yeteneğinden yoksun bir soldu bu. Ortaya çıkan şey, muhalefetin yokluğu değil, onun dikkatlice yeniden şekillendirilmesiydi. Öyleyse, ilgili soru, böyle bir olgunun tarihsel düzlemde var olup olmadığı değil, yapısal olarak benzer bir şeyin bugün, artık açık devlet desteğiyle koordine edilmese bile, devam edip etmediğidir.

Ortaya çıkan sonucu, muhalefetin yalnızca dikkatlice yönetilen sınırlar içinde izin verildiği başka bağlamlarda gözlemlenen genel seyirde ortaya çıkan sonuçlarla kıyaslamak mümkün. Sol vardı, konuşuyordu ve örgütleniyordu, ancak yalnızca zenginlerin çıkarlarıyla uyumlu biçimlerde. Sol eleştirebiliyordu, ancak ciddi bir şekilde karşı çıkamıyordu. Gelişmesine izin verildi, ancak yalnızca evcilleştirilmiş ve etkisizleştirilmiş bir biçimde. Daha yakın zamana ait örnekler olarak Slavoj Zizek veya Noam Chomsky akla gelebilir. Jacobin dergisi de (temsilciler meclisi üyeleri Alexandria Ocasio-Cortez, İlhan Ömer, Ayanna Pressley ve Raşide Talip’ten oluşan) “Ekip” de bu bağlamda anlaşılmalı.

Günümüze gelelim.

Wall Street Journal, kısa süre önce “binyılın sosyalist solu”nu anlattığı yazısında trans bir aktivisti çağdaş sosyalizmin sembolik yüzü olarak takdim etti. New York Times’da çıkan bir makalede, Portland’daki “sıcak komünist yaz”dan bahsediyor, Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA) partisi üyesi Angelite Morilla’yı ofisinde, penceresinde trans bayrağı, dışarıda Mamdani tabelasıyla gösteriyordu. Yüzeyden bakıldığında bu, ilerici ve kapsayıcıymış gibi görünüyor. Oysa eksik yanı bize çok şey söylüyor.

Politik ekonomi ve ücretler, sermaye varlıklarının mülkiyeti ve kontrolü, endüstriyel gerileme, sağlık sistemleri, şirketlerin gücü veya ekonomik avantajlarla ilgili tartışmalara zerre odaklanılmıyor. Bunun yerine, sosyalizm öncelikle bir kimlik politikası olarak çerçeveleniyor: azınlık, kentsel, akademik ve kültürel olarak performatif bir şey olarak takdim ediliyor. Sıradan çalışan insanlara fayda sağlayacak, iktidara doğrudan meydan okuyacak genel politikalar, daha çok salt belirli insan gruplarını ilgilendiren konulara bağlanıyor. Oysa zaten bu gruplar, sıradan çalışan insanlar arasında yer alıyorlar.

Artık konu başlığı değişti, bununla birlikte, kendini şimdi “sosyalizm” olarak sunan şeyin toplumsal tabanı, siyasi amaçları ve stratejik yönelimi de değişti.

Elbette, çoğunluğu teşkil eden “işçi” kategorisi, geçimini sağlamak için çalışan herkesi kapsar, ancak bu, sadece çalışmaları ölçüsünde geçerlidir, belirli bir alt gruba ait olmaları ölçüsünde değil. Peki öyleyse, daha dar ve daha az genel kategorileri vurgulamakta ısrar ederek ne murad ediliyor?

Bu siyasetin ortaya çıkarttığı sonuç açık. O, genel, çoğunlukçu siyaseti baltalıyor. Sosyalist adayları öncelikle son derece spesifik kültürel meselelerle ilgilenen kişiler olarak sunmak, bölücü ve halktan kopuk bir yaklaşımdır. Dikkati dağıtır, fikri saptırır. Solculuğu veya sosyalizmi, sıradan çoğunluktan ziyade egzotik bir azınlığa ait bir şeymiş gibi takdim eder. Aslında, solculuğu veya sosyalizmi, genellikle gerçek siyasi ve ekonomik rakiplerine değil, bu tür kültürel konularda geleneksel görüşlere sahip olan sıradan çoğunluğa karşıt bir şeymiş gibi ele alır. Sosyalizm, omurgasını teşkil etmesi gereken ücretli çalışanların çoğunluğuna yabancı bir biçimde sunulduğunda, sonuç radikal görünebilir, ancak yapısal olarak koordineli siyasi eylemden yoksundur. Kimlik siyaseti, böylece sadece çağdaş solun bakış açısı değil, tarihsel olarak onu tanımlayan maddi mücadelelerden ziyade solculuğun kendisinin yargılandığı mercek haline gelir. Çoğunlukçu siyaset bu noktada boşa düşer, hükmünü yitirir. Nihayetinde artık gerçek siyasi muhalefet gibi görünen şey, sadece bir tiyatrodan ibarettir.

Demek ki asıl mesele, derindeki yapısal değişimdir. Tarihsel düzlemde muhalefeti kontrol etmek için bilinçli kimi eylemlere ihtiyaç vardı: provokatör ajanlar, gizli fonlar, sızma faaliyetleri. Bugün, solun büyük bir kısmı bu işlevi kendi başına yerine getiriyor. Sınıf yerine kimliği, koalisyon yerine parçalanmayı, pratik politika yerine kültürel sembolizmi vurgulayarak, çağdaş sol, çoğu zaman işçilerin çoğunluğuna hitap etme kapasitesini ortadan kaldırıyor. Yapısal sonuç giderek, daha çok önceki rejimlerin kasıtlı manipülasyon yoluyla elde ettiklerine benziyor.

Bu olguyu “otomatik kontrol edilen muhalefet” olarak adlandırabiliriz: dışarıdan yönetim veya gizli müdahaleye gerek kalmadan, kendini etkisiz hale getiren bir muhalefet. Kasıtlı olmayabilir, ancak işlevsel olarak aynı sonucu üretir. Sonuç, daha önceki güçlerin sızma ve manipülasyon yoluyla elde ettiklerine çok benzer: kurumları, kaynakları ve karar alma gücünü kontrol edenlere ciddi itirazlar geliştiremeyen, görünür ancak etkisiz bir muhalefet açığa çıkar. Harici aktörler, tarihte de görüldüğü üzere, bu eğilimleri teşvik etmeye veya güçlendirmeye devam ederler. Ancak, kendi kendini baltalayan dinamikler zaten kendi başlarına işlerini görürler.

Günümüzdeki durumu farklı kılan şey, tarihsel olarak kasıtlı sabotajla ilişkilendirilen tekniklerin çoğunun artık aktivist kültürünün içinde kendiliğinden ortaya çıkmasıdır. CIA’in örgütlere sızan ajanları ve provokatör ajanlar için rehber olarak kaleme aldığı Basit Sabotajlar İçin Saha El Kitabı (1944), bugün arşivsel bir merak konusu olmaktan ziyade, çağdaş örgütsel işlevsizliğin istem dışı bir tanımını vermektedir: örgütler, aşırı prosedürcülükte ısrar etmekte, çıkarcı kararlara izin vermemekte, komiteleri fazla şişirmekte, kelime seçimleriyle ilgili takıntılı tartışmalar yürütmekte, zaten çözülmüş olan sorunları tekrar tekrar gündeme getirmekte, sürekli olarak alakasız konuları öne çıkartmakta, eylemi felç eden kimi “tedbir”leri ahlakileştirmektedir. Tüm bunlar, eskiden örgütleri içeriden baltalamak için önerilen tekniklerdi. Bugün ise, sorumlu örgütlenmenin içsel normları olarak yaygın bir şekilde ele alınıyorlar.

Profesyonel-yönetici sınıfına mensup solcular arasında “çeşitlilik” konusu bir takıntı halini almış durumda. Christian Parenti, “çeşitliliğin” egemen sınıf ideolojisi olarak işlev gördüğünü, geçimini ücretle çalışarak sağlayan sınıfa karşı “böl ve yönet” stratejisi olarak kullanıldığını, bunun yeni bir şey olmadığını söylüyor. Fakat asıl mesele şu. Bugün bu strateji, yoksullaşma ve işçileşme tehdidiyle karşı karşıya olan, profesyonel-yönetici sınfına mensup kesimlerin egemen olduğu sapkın bir solculuk türünce içselleştiriliyor. Önceden zenginlerin geliştirdikleri stratejiler, mevcut koşullarda yeniden uygulamaya konuluyor. Bir zamanlar kasıtlı bir düzenleme gerektiren şey, giderek otomatik olarak kendini yeniden üretiyor. Nötralizasyon mekanizması, ikinci doğa haline gelmiş gibi görünüyor.

Bu sorunun niteliğini anlamak için şu senaryoya bakmak lazım. Diyelim ki, kürtaj veya diğer tartışmalı tıbbi prosedürleri kapsamayan bir genel sağlık hizmeti tasarısı önerildi. Bu tasarı, neredeyse herkesin yararına olacak bir tasarı. Ancak bazıları, azınlık bir kesim, belirli bireyler için kürtaj erişimini içermediği için bu öneriye karşı çıkabilir. Bu durumda, sol liberal kesim fiiliyatta, çalışan insanların ezici çoğunluğuna fayda sağlayacak ve mevcut sağlık sisteminden kâr elde eden şirketlerin çıkarlarına yıkıcı bir darbe indirecek bir politikaya karşı çıkacaktır. Aslında bu, söz konusu şirketlerin çoğunluğu sömürme yeteneklerinin devamını savunmak anlamına gelir. Bu, benim şu an kafamdan uydurduğum bir örnek değil: “Kürtaj yanlısı, Herkes İçin Üreme Özgürlüğü hareketi, Kolorado’da 2016 yılında devletin sağlık sigortasını ödemesiyle ilgili referandumda hayır kampanyası yürüttü, çünkü eyalet anayasası kürtaj için devletin para ayırmasına yasak getiriyordu. Dolayısıyla, kürtaj ve üreme hakları savunucuları, bu girişimin özel sağlık planları kapsamındaki kadınların kürtaja erişimini ortadan kaldıracağından korktu.”

Bir başka örnek olarak, Ta-Nahisi Coates’in Bernie Sanders’ı ve onun geneli ilgilendiren politikalarını, Amerikalıların azınlığı için belirli konularda yeterince iyi olmadığı gerekçesiyle eleştirmesini ele alalım. Bu eleştiri artık neredeyse unutulmaya yüz tutmuştu. Neticede, eğer bazıları tartışmalı bir prosedüre erişemezse, çoğunluk, normal tıbbi bakıma erişemez. Nihai sonuç bu olacaktır. Ayrıca, bu modelin herhangi bir sol politikanın kaçınılmaz bir özelliği olmadığını da tespit edebiliriz. Bu, öncelikleri ve dürtüleri yeniden biçimlendiren, on yıllarca süren ideolojik oluşumun bir yansımasıdır. Kısmen, 75 yıllık anti-komünist propaganda ve kontrollü muhalefetin sonucu budur.

İlgili durum, yalnızca tesadüfi kötü kararların sonucu değil. Solun toplumsal yapısındaki daha derin bir dönüşümü yansıması. Başka katkıda bulunan faktörler de var. Bu gelişme, açıkça çoğunlukçu ve politik ekonomiye odaklanan sözde Eski Sol’un, azınlıkların ve diğer kimlik temelli grupların baskısına karşı mücadeleye odaklanan sözde Yeni Sol tarafından ortadan kaldırılması ve yerini almasıyla kök salmıştır. Bu ortadan kaldırma ve yer değiştirme ise, yirminci yüzyıl boyunca iş denilen olguda yaşanan yapısal dönüşüme dayanmaktadır. Ücretli endüstriyel emek, iş pratiğinde çoğunluğu teşkil etme vasfını yitirdikçe ve ekonomi, hizmet sektörü alanına kaydıkça, neticede maaşlı veya beyaz yakalı emek giderek yaygınlaştıkça, solun toplumsal tabanı değişti. Başka bir ifadeyle, Profesyonel-Yönetici Sınıfının yükselişi, hem Eski Sol’un gerilemesini hem de altmışlar sonrası solculuğun bakış açısını tayin etti.

Günümüz solundaki orta sınıf yönelimi, neden mülkiyet ve güç yoğunlaşmalarıyla mücadele etmekten ziyade görgü kuralları, dil ve terfi engelleriyle daha çok ilgilendiğini açıklıyor. Kimlik politikalarının, tarihsel olarak sol politikayı tanımlayan ekonomik mücadelelerin yerini almasının nedenini açıklıyor. Ayrıca, günümüz solunun çoğunluğu teşkil eden sıradan işçi sınıfına yönelik düşmanlığını da açıklıyor.

Profesyonel-yönetici sınıfı, sıradan, vasıfsız işçilerden haz etmez. Sonuç olarak, Eski Sol ile Yeni Sol arasında gerçek bir süreklilik olmadığını, sadece terminolojide bir süreklilik olduğunu kabul etmek gerekiyor. Yeni Sol, Eski Sol’un anlamını kavrayamaz durumdadır.

Bu sürecin önemli yansımaları olduğunu görmek gerek. Bireyler gerçekten de ırk, cinsiyet ve azınlık statüsüyle ilgili sorunlarla karşılaşabilirler. Ancak bu kaygılar, sosyalizmin örgütleyici ilkesi olarak geneli gören politikayı yerinden ettiğinde, emekçi çoğunluk, parçalanır ve kayıtsızlaşır. Solun enerjisi, kültürel olarak önemli olsa da, iktidar, zenginlik ve otoritenin nasıl örgütlendiğini ciddi olarak sorgulamayan mücadelelere teksif edilir.

Birçok insan, bu gidişata destek veriyor. Bu sebeple, tabiri caizse, bu tür “solcular” varken, kontrollü muhalefeti kim ne yapsın? Muktedir zenginlerin bu soldan korkmasına gerek yok. Bunlar, tam da zenginlerin sahip olmayı tercih edecekleri türden muhalifler.

Bu “solcular” kaybetmeye ve onlarla aynı safta olan herkesin kaybetmesini sağlamaya kararlı görünüyorlar. Gerçekten işe yarayabilecek bir şey denerseniz, hemen boynunuza “nasyonal sosyalist” yaftası asıyorlar.

“Böl ve yönet”, imparatorlukların en eski stratejilerinden biridir. Bunu, çoğunluğun çıkarlarına karşı kendi konumlarını savunan zengin ve güçlü bir azınlıktan beklemek doğaldır. Oligarklar azınlıkları sever, çünkü azınlıklar birdir ve “çeşitlilik” kutlamalarıyla erdemli görünürken onların arkasına saklanmak kolaydır. Eskiden olsa, bu tavrı sol ya da en azından eski sol, sergilemezdi. Ancak durum değişti. Sol, azınlıkçı oldu. Artık tercih ettiği azınlığa mensup figürleri merkeze alarak kazanamıyorsa, büyük çoğunluğu çöpe atıp kaybetmeye her daim razı. İşte sorun tam da bu.

Tarih, iktidarın muhalefeti nadiren oluruna, kendi haline bıraktığını söylüyor. Ahrana’dan Güven Operasyonu’na ve CIA’in kabul edilebilir, makul sol yaratma çabalarına kadar, muhalefet, her daim yönetilmiş, etkisiz hale getirilmiş veya iç edilmiştir. Bugün, benzer bir sonuç, çoğu zaman kasıtlı bir düzenleme çabası sergilenmeksizin ortaya çıkıyor. Muhalefetin büyük bir kısmı, artık bu işi kendi başına yapıyor. Kendi kendini baltalayan sol, otomatik kontrol edilen muhalefet, klasik kontrollü muhalefete önemli ölçüde benzer sonuçlar üretiyor. İster iç dinamikler yoluyla isterse bugün zenginlerin desteğiyle güçlenme yoluyla olsun, sonuç aynı: radikal pozu kesen sol, siyaseten etkisizdir. Bu sol, mülk sahibi sınıfın, onun istihdam ettiği denetçilerin (profesyonel-yönetici sınıfının), tüm o kâhyaların ve bekçilerin, koruduğu kurumların politik iktidarına kafa tutacak, çoğunluğu, geniş kitleleri kucaklayan koalisyonlar inşa etme becerisinden yoksundur.

Sınıfın Birliği
16 Ocak 2026
Kaynak

,

Erkekler Lezbiyen Olamaz


Norveçli bir feminist, erkekler ve kadınlar arasındaki biyolojik farklılıklara dikkat çektiği için üç yıl hapis cezasıyla karşı karşıya. Dramatik bir gelişmenin doruk noktası bu.

Şu an feminizm de muazzam bir siyasi baskı altında. Feministler, hem devlet baskısına hem de kendilerini “transseksüel lubunya” olarak adlandıran aktivistlerin saldırılarına maruz kalıyor.

Norveçli bir feminist, Twitter’da kadınların erkek olamayacağını söylediği için üç yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya.

Nefret Söylemi mi?

Kadın hakları örgütü Kadının Beyanı Enternasyonali’nin sözcüsü Christina Ellingsen, transseksüel ve biyolojik bir erkekle Twitter’da yaptığı bir tartışmanın ardından polise ihbar edildi. Aktivist, kendisini “lezbiyen” olarak tanımlıyor, ancak Ellingsen, “erkeklerin lezbiyen olabileceğine” neden inandığını soruyor. Ardından ihbar ediliyor.

Norveç’te nefret söylemi yasası 2021’den bu yana toplumsal cinsiyet kimliklerini de kapsıyor. Mahkeme şimdi Ellingsen’in temel bir biyolojik ilkeye dayanan itirazının “nefret söylemi” olup olmadığını belirleme yükümlülüğüyle karşı karşıya.

Bu trans aktiviste Uluslararası Af Örgütü de destek verdi. Bu STK, kısa süre önce Ellingsen’i aktivisti “taciz etmekle” suçladı. Feminist, bir televizyon tartışmasında, “Sen bir erkeksin. Anne olamazsın.” dedi.

Bir Twitter kullanıcısı, görünüşte absürt konuşmaya, “Biyoloji artık nefret söylemi haline geldi. Bodoslama Ortaçağ’a doğru ilerliyoruz” yorumunu yaptı. Bu söz gerçekten doğru olabilir.

Cinsiyetlere Saldırı

Trans bireyler ve feministler arasındaki çatışma, ilk olarak ABD’de yaşandı. Tartışma, Harry Potter yazarı J.K. Rowling’in daha önce “rahimli insanlar”ın net bir terim olup olmadığını sormasıyla popüler oldu.

“Kadın” kelimesi, bu nedenle tartışmalı ve keyfi bir hale getirilmek isteniyor. Erkekler de bazı ülkelerde kendilerine “kadın” diyebiliyor. Bunu yakın zamanda (yani son 100 yıldır) yapan feministler için bu, kadınların kendilerine yönelik büyük bir saldırı. Ancak muazzam bir baskı altındalar: Trans aktivistlerin saldırgan söylemleri neredeyse hiç ciddiye alınmıyor; saldırılanlar “transfobik” yaftası yiyor, oldukça yalın olan eleştirileri susturulmaya çalışılıyor.

Feministler “TERF” (transları dışlayan radikal feminizm) terimiyle yaftalanıyor. İktidardaki siyasi güçler bile bu ideolojinin arkasında birleşiyor. Bu gelişmenin birkaç yıl içerisinde kadınlara özel alanların ortadan kalkmasına yol açacağı yönündeki uyarılar ise önemsizleştiriliyor.

Donna Krasniqi, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi içerisinde bu gelişmeye karşı çıkan isimlerin öncüsü. Mayıs ayı başlarında partinin Kadınlar Günü'nde düzenlediği toplantıda duygusal konuşma, parti içerisinde maruz kaldığı baskının delili niteliğinde.

Konuşmanın ardından Viyana Emek Odası Eğitim Dairesi Başkanı İlkim Erdos, onu “kendini övme ihtiyacı” ve “saygısızlık” ile suçladı. Haziran 2021’de Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SPÖ), herkesin kendi cinsiyetini belirleyebilmesi gerektiğini belirten bir karar aldı. Norveç, biraz daha ileri gitmiş gibi görünüyor.

Kadın ve Erkeğin Yerini Translar Üzerinden Sibernetik Organizmalar mı Alıyor?

Bu tartışmanın daha önce göz ardı edilmiş bir yönü, transgender ideolojisi ile transhümanizm arasındaki (olası) bağlantıdır. Eğer insanlar, giderek daha çok devasa makinenin mekanik dişlileri, insandan ziyade makine haline gelmeye zorlanıyorsa, toplumsal cinsiyet kimliklerinin ortadan kaldırılması mantıklı olacaktır. Sonuçta ortada ne erkek ne de kadın kalacak, ortaya sibernetik organizmalar çıkacaktır.

Bu gelişmenin başlangıç noktalarından biri, Donna Haraway’in 1985 tarihli “Posthümanist” metni “Siborglar İçin Manifesto” olabilir. Metnin son cümlesi şu şekildeydi: “Tanrıça olmaktansa siborg olmayı tercih ederim.”

Thomas Oysmüller
31 Mayıs 2022
Kaynak

, ,

İran’a Karşı Savaş



İran’a karşı savaş, başladı. Bu savaşa onlarca yıldır hazırlanılıyordu. Yaptırımlar, gizli operasyonlar, bölge genelinde direniş güçlerinin sistematik olarak hedef alınması, İran’ı zayıf ve izole halde tutmak için kasıtlı olarak kurulan bölgesel düzen, her zaman daha doğrudan bir şeyin öncüsüydü. Şimdi yaşananlar, bu projenin doruk noktasıdır. Diplomasinin bu süreci durdurmasına imkân yoktu.

Bu savaşı başlatan saldırılar, nükleer tesislere odaklanmamıştı. Saldırılar başlamadan iki gün önce Umman Dışişleri Bakanı, anlaşmanın fiilen tamamlandığını doğrulamıştı: İran, uranyum zenginleştirmesini sivil seviyelere indirmeyi, daha fazla zenginleştirmeyi durdurmayı ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) tam gözetimini kabul etmişti. Teknik ekiplerin o Cuma günü bir araya gelmesi planlanmıştı. Bombalar gene de atıldı.

Resmi gerekçe ne olursa olsun, ilk saldırılar, İslam Cumhuriyeti’nin komuta ve kontrol altyapısını, ideolojik liderliğini ve örgütsel çekirdeğini hedef aldı. Bu, nükleer bir programı ortadan kaldırmak değil, siyasi bir sistemi yıkmak için tasarlanmış bir harekâttı. Bundan sonra ne olacağını anlamak için bu ayrıma bakmak şart.

Belirli bir askeri hedefi olan savaşın bir sonu vardır. Bölgesel düzeni yeniden yapılandırmayı amaçlayan bir savaşın ise yoktur. İkinci kategoriye giren savaş, yeniden yapılandırma, başarılı olduğunda, başarısız olduğunda veya maliyetler siyasi olarak dayanılmaz hale geldiğinde sona erer. Bu savaşın hangi tür savaş olduğunu bilmeden, ne kadar süreceğini, İran’ın bu konuda gerçekçi olarak ne yapabileceğini ve sonunda bu bölgenin nasıl görüneceğini öngöremeyiz.

Savaşın Ardındaki Proje

İsrail’in stratejik vizyonu, her zaman açık ve net olmuştur. İsrail, bu vizyonu hiçbir şekilde gizlememiştir: Direniş Ekseni’ni, yani Gazze, Lübnan, Yemen, Irak ve İran’ı kesen, İran yanlısı güçler zincirini ortadan kaldırmak. Bunu çevreleme veya caydırma yoluyla değil, ortadan kaldırarak yapmak niyetindedir. Bu eksen kırıldığında, bölgesel düzen, geriye kalanlar etrafında yeniden şekillenecektir.

İran, bölgesel direnişin omurgasıdır. Onsuz, Hizbullah ikmal hattını kaybeder, izole bir Lübnan milis gücü haline gelir. Yemen, stratejik bir baskı noktası olmaktan ziyade yönetilebilir bir soruna dönüşür. Irak'taki gruplar hamilerini yitirirler. Filistin davası, kendisine destek olan en önemli devletten mahrum kalır. Bölgede İsrail ve Amerika’nın hareket serbestiyetini zorlaştıran her cephe, bağlantılı stratejik bir meydan okuma olmaktan ziyade, bir dizi yerel soruna dönüşür.

Körfez ülkeleri için de sonuçlar, aynı derecede önemlidir ve bu kısım, genellikle gözden kaçırılır. İran’ın Washington'ın yönetmek için işbirliğine ihtiyaç duyduğu yıkıcı bir güç olarak var olması nedeniyle, Körfez ülkeleri, şu anda petrol, üsler ve normalleşme süreci üzerinde bir miktar etkiye sahipler. İran bölgesel bir tehdit oluşturduğu sürece, Washington, Körfez çıkarlarını gözetmek zorundadır. İran’ın parçalandığı ve hiçbir denge unsurunun kalmadığı bir Ortadoğu, Körfez ülkelerinin Washington’ın koşulsuz müşterileri haline geldiği, şartlar üzerinde hiçbir etkiye sahip olmadığı ve bağımsız bir pazarlık zeminine sahip olmadığı bir bölgedir. Bu, bu savaşın bir yan etkisi değil, amaçlanan sonuçlarından biridir.

Parçalanmış bir İran, istikrar getirmez. Her devletin ya hizalandığı ya da hiçbir şeye karşı denge kuramayacak şekilde yapayalnız kaldığı, tek bir güç ekseni etrafında örgütlenmiş bir bölge kalır elimizde. Bu savaşın kazara yol açtığı bir sonuç değil, asli amacıdır. Neticede İsrail, askeri üstünlüğü eline geçirir, bu güce karşı koyabilecek hiçbir devlet kalmaz. En olası senaryoda, Batı Şeria tümüyle ilhak edilir, Filistin’e dair siyasi ufuk kalıcı olarak sona erer ve artık İsrail’i durduracak kimse kalmadığı için o topraklarını dilediği gibi genişletir.

Kısa süre önce ABD’nin İsrail Büyükelçisi, İsrail’in Nil’den Fırat’a kadar uzanan topraklar üzerinde hakkı olduğunu söyledi, üstelik bu iddiasını Kitab-ı Mukaddes üzerinden temellendirdi. Washington’dan bu açıklamaya herhangi bir düzeltme gelmedi. Bu, bir dil sürçmesi veya hoşgörülen marjinal bir görüş değil. Bu, ulaşılmak istenen hedeftir, bu savaş, yolun nasıl açıldığının göstergesidir.

Körfez Ülkeleri: İki Strateji Arasında Sıkışmış Durumda

Hem İsrail hem de İran, Körfez ülkelerinin bu savaşın seyri dâhilinde önemli birer değişken olduğunu görüyor, bu sebeple, her iki taraf da bu ülkeleri zıt yönlere çekmek için onlara baskı uyguluyor.

İsrail, bu ülkelerin İran’la açık bir çatışmaya sürüklenmesini istiyor. Daha geniş kapsamlı bir bölgesel savaş, direniş anlatısını parçalıyor, aynı anda birçok tarafı yıpratıyor ve Washington’ın yıllardır üzerinde çalıştığı türden bir yeniden yapılanma sürecini hızlandırıyor. Öte yandan İran, Körfez topraklarındaki ABD üslerine saldırıyor, Körfez ekonomilerinin bağlı olduğu enerji altyapısını ve nakliye yollarını tehdit ediyor. Bunu da Amerikan güçlerine ev sahipliği yapan hükümetlerin sırtına binen savaş maliyetini artırmak için yapıyor. Yapılan hesaba göre bu hükümetler, ekonomiyle ve güvenlikle alakalı sonuçları üstlenerek, bu maliyetleri süresiz olarak taşımaya devam etmek yerine, sonunda Washington’ı ateşkes yönünde baskı altına alacaklardır.

Körfez ülkeleri, şimdiye dek bu işin dışında kalmaya çalıştılar. Bunun yerinde ve doğru bir dürtüsel tepki olduğunu söylemek lazım. Ancak çatışmanın kendilerini kuşatan bölgede derinleşmesiyle birlikte, bu ülkelerin manevra alanları daralıyor, her iki taraf da tarafsızlığı sürdürme konusunda zorlanıyor. Ne seçecekleri veya neye zorlanacakları, savaşın seyrini belirleyecek.

İran’ın Stratejisi: Gerçekte Ne Elde Etmeye Çalışıyorlar?

İran, doğaçlama tepki geliştirmedi. Hamaney’in suikastından saatler sonra İran, Körfez genelindeki ABD radar sistemlerine saldırdı, Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya başladı, İsrail hedeflerini vurdu, aynı anda birden fazla cephede koordineli operasyonlar başlattı. Bu, hemen devreye sokulsun diye hazırlanmış bir doktrindi. Hazırlık, savaştan önceki son haftalarda, Hamaney’in sessizce Devrim Muhafızları’na hiçbir kırmızı çizgi belirlemeden, operasyonlar konusunda tam yetki vermesi ve Ali Laricani’yi bundan sonraki aşamayı yönetecek politik isim olarak görevlendirmesi, bu hazırlığın alametleriydi. Bir taraf konuşacak, diğer taraf ise kısıtlama olmaksızın savaşacaktı.

İran’ın elde etmeye çalıştığı şey, bildiğimiz türde bir askeri zafer değil. Maliyeti dayatmaya çalışıyor. Amaç, bu savaşı devam ettirilemeyecek kadar pahalı hale getirmek. Askeri açıdan bu, Amerika’nın kayıplarını kaçınılmaz hale getirmek anlamına gelir, çünkü Amerikan kamuoyu, Ortadoğu jeopolitiğini yakından takip etmez, ancak ceset torbalarını ve benzin fiyatlarını takip eder, her ikisi de şu anda herhangi bir yönetimin iç politikada sürdürebileceği şeyleri kısıtlayan bir seyir içerisindedir. Ekonomik açıdan ise, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Körfez’deki enerji altyapısına yönelik tehditler, petrol fiyatlarını yukarı çekerek, bu savaşta hiçbir çıkarı olmayan ancak maliyetini üstlenen ortakların Washington’a baskı uygulamasına neden olmaktadır.

Bu stratejinin sunduğu avantajlar esasen, onun birden çok cepheyi ilgilendiriyor olmasından kaynaklanıyor. İran’a müttefik güçlerin oluşturduğu, Hizbullah, Ensarullah ve Irak’taki grupları içine alan ağ, karşı tarafı küçümsemek için kullanılan tabirle, “vekil güçler” değiller. Bunlar, sonuçta gerçek çıkarları olan aktörlerdir ve bunların eş zamanlı olarak harekete geçirilmesi, İsrail ve Amerika’nın dikkatini, hava savunmasını ve lojistiğini, sistemde boşluklar oluşmasına yol açacak ölçüde birden fazla cepheye yaymak için tasarlanmıştır. Hizbullah, ciddi şekilde zayıflamış durumda ve mevcut haliyle İsrail için varoluşsal bir tehdit teşkil etmiyor. İşte tam da bu yüzden Lübnan cephesi, İsrail için çok maliyetli: İsrail, onu yalnız bırakamaz. Zayıflamış ve toparlanmasına zaman tanınan bir Hizbullah, gelecek için bir sorundur, bu nedenle İsrail, şimdi İran’a karşı hava harekâtı yürütürken, Gazze’de henüz bitmemiş savaşı yönetirken, Yemen ve Irak'tan gelen insansız hava aracı ve füze ateşine karşı savunma yaparken, aynı zamanda güney Lübnan’da bir kara harekâtına girişmiştir. Tek bir cephenin kırılmasına gerek yok. Sistem, kaynak tüketiminin sürdürülemez hale gelmesi için aynı anda yeterince yönden baskı altında tutulmalıdır.

Fettah-2 hipersonik füzelerinin konuşlandırılması ve Amerikan radar ağlarına karşı yürütülen körleştirme operasyonları, özellikle dikkat çekicidir. İran, ilk kez, aktif bir savaş bölgesinde Amerikan askeri altyapısının sürekli ve koordineli bir şekilde zayıflatılmasının, nükleer caydırıcılığı olmayan bölgesel bir güç için operasyonel olarak uygulanabilir olduğunu göstermektedir. Bu, sadece askeri açıdan önemli değil. Bölgedeki her devlet için siyasi açıdan da önemlidir, zira her devlet, Amerika’nın gücüne karşı direnişin uygulanabilir olup olmadığını veya sadece bombalanarak teslim olmaya yol açıp açmayacağına dair bir hesaplama içindedir.

Hamaney Öldü Ama İran Ayakta

Suikast, ülkenin meşruiyetini temsil eden ismi ortadan kaldırarak, devrimci bir devleti ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Sorun şu ki, Hamaney bunu anlamıştı ve yıllarca buna karşı mücadele etmişti. Öldürüldüğü sırada, her önemli komuta pozisyonunun birden fazla belirlenmiş halefi vardı ve Devrim Muhafızları'na yukarıdan yetkilendirme gerektirmeyen operasyonel bağımsızlık verilmişti. Sistem, tepede tek bir vazgeçilmez figür olmadan işlev görecek ve savaşacak şekilde, belirli bir bilinçle tasarlanmıştı. Suikast, bir boşluk doğurmadı. Hazırlıklı olunan geçiş sürecinin fitilini ateşledi.

Bir sonraki ayetullah kim olursa olsun, onun daha sert bir çizgiyi izleyeceği açıktır. Hameney, neredeyse tüm değerlendirmelere göre sistemin tepesindeki en ölçülü ve siyasi açıdan en temkinli figürdü. Ondan sonra gelenler, bombardıman altında, savaşın ortasında faaliyet yürütüyorlar. Her kurum, uzlaşmadan ziyade gerilimi tırmandırma politikasını teşvik ediyor.

Bombardımanın kendisi, İsrail ve ABD’nin umduğu siyasi sonucu üretmiyor. Sivil altyapıya yönelik saldırılar, halkın kendi hükümetlerine sırtlarını dönmesine neden olmuyor. Aksine, insanlar, kendi liderlikleri hakkında ne düşündüklerine bakılmaksızın, kendilerini bombalayanlara karşı bir araya geliyorlar. Bu sonuç, Irak’ta, Amerikan askeri varlığının yirmi yılı boyunca Afganistan’da ve son on sekiz ayda Gazze’de tüm çıplaklığıyla görüldü. İran şehirlerine yapılan saldırılar, kız çocuklarına yönelik saldırıda 176 çocuğun öldürüldüğü haberleri de dâhil olmak üzere, halkın direniş iradesini kırmıyor. Aksine, daha da güçlendiriyor. Tarihte, bir hükümetin dış bir güç tarafından bombalanarak ortadan kaldırılmasının ardından bir işgalin yaşanmadığı ciddi bir örneğe rastlanmıyor. Burada işgale yönelik bir istek dillendirilmiyor.

Süreç Nasıl İşleyecek?

Kısa savaş senaryosu, birkaç haftalık saldırılar, İran liderliğinde parçalanma, yeni bir hükümetin kurulması, mevcut olmayan iki şeyi gerektirir: bombardıman altında iktidarı ele geçirebilecek güçlü bir İran muhalefeti ve baskı altında birleşmek yerine dağılan bir Devrim Muhafızları. İkisi de mevcut değil. Bu senaryo, zaferin ilan edildiği, sessizce sona eren bir fetretle sonuçlanır.

Olası bir gidişat, uzun süreli yıpratma savaşıdır. Saldırılar gerçekleştirilir, misillemeler yapılır, kısa aralar verilir, operasyonlar yeniden başlar. Her döngü, İran altyapısının bir başka katmanını zayıflatır, liderliğin bir başka katmanını yok eder. Her iki taraftaki yapısal teşvikler, çözümden ziyade uzamaya işaret etmektedir. Her iki tarafın da kesin bir sonuca ulaşma ihtimali bulunmuyor, durmak için ikna edici bir nedenleri de yok. Eğer bu mantık geçerliyse, amaçlanan son nokta, yeni bir İran hükümetinden ziyade, bölgesel bir aktör olarak işlevsizleşmiş, parçalanmış bir İran devletidir.

Üçüncü bir senaryo ise savaşın bölgeye yayılmasıdır. Körfez ülkeleri açık çatışmaya sürüklenir, yanlış hesaplamalar artar, zaten birden fazla cephede yürütülen savaş, kimsenin kontrol edemeyeceği bir boyuta ulaşır. İsrail’in bunu istemek için nedenleri var. Daha önce de tartışıldığı gibi, ancak savaşı tırmandığı süreci istismar etmek ve onu kontrol edebilmek farklı şeylerdir. Bu süreç kaçınılmaz değildir, ancak bunun koşulları oluşturulmaktadır. Bunu önleme konusunda hem gerekli teşvike hem de kapasiteye sahip aktörler olması gerekenden daha azdır.

Bölgenin Geleceği Ne Olacak?

Asıl önemli olan soru, belirli bir askeri çatışmayı kimin kazanacağı değil. Bu aşama sona erdiğinde bölgesel düzenin nasıl görüneceğidir, çünkü bu aşama bir şekilde sona erecektir ve sonrasında gelecek olanlar, kimin ayakta kaldığına ve hangi durumda olduğuna bağlı olacaktır.

İran’ın parçalanması durumunda, harita, İran’ı aşan bir boyutta değişir. Zaten Washington ile aynı çizgide olan Körfez ülkeleri, Amerikan ve İsrail taleplerine karşı koyma konusunda sahip oldukları son alanı da kaybederek, daha az ortak ve daha çok bağımlı hale gelirler. Filistin sorunu, onu yapısal olarak canlı tutma iradesine ve kapasitesine sahip son devlet aktörünü de kaybeder.

Eğer İran direnmeyi başarırsa, kendisine yöneltilen saldırıları absorbe ederse, yeterli örgütsel tutarlılığı muhafaza ederse, karşı tarafa savaşı siyasi olarak sürdürülemez hale getirecek kadar maliyet yüklerse, o zaman farklı bir sonuç oluşur. Mevcut bölgesel düzenin kendini nasıl koruduğunun temelini oluşturan “direniş beyhude” argümanı önemli bir darbe alır. Davranışlarını ezici ve sonuçsuz Amerikan askeri üstünlüğü varsayımı etrafında hesaplayan devletler, yeniden hesaplama yapmaya başlarlar. Bu, daha iyi bir sonucu garanti etmez, ancak mevcut düzenin kalıcı olarak ortadan kaldırmaya çalıştığı ihtimalleri yeniden gündeme getirir.

Körfez ülkelerinin anlaması gereken şey, İran’ın zayıflığını kutlamanın güvende olmayı garanti etmeyeceğidir. İran’ın bölgesel bir denge unsuru olarak ortadan kalkması istikrarlı bir boşluk yaratmaz. Aksine, tek düzenleyici ilkenin Washington’a yakınlık olduğu ve bu devletlerin şu anda sahip oldukları nüfuzun, Washington’a olan bağımlılıklarıyla doğru orantılı olarak azaldığı bir bölge yaratır. Tampon bölge ortadan kalkmaktadır. O tamponun ardında duran herkes için bu gelişmenin sahip olduğu anlamın üzerinde eskisine oranla daha fazla durulmalıdır.

Şu anda, bombaların altında, Ortadoğu’nun kendi bölgesel düzenine sahip olmasına izin verilip verilmeyeceği veya dış güçler tarafından dış çıkarlar için yönetilen bir coğrafya olarak varlığını sürdürüp sürdürmeyeceğine karar veriliyor. Bu, öylesine sorulmuş bir soru değil. Bu savaşın gerçek sonuçları bunlar ve cevap gözlerimizin önünde veriliyor.

A. Tahrir
5 Mart 2026
Kaynak