27 Mayıs 2026

Kapitalizmde Ümmet Olunamaz

1882’de Karl Marx, ilk kez Avrupa dışına çıktı ve eskiden sadece teoride ilgilendiği sömürgeleştirilmiş ülkelerden birine ayak bastı. Cezayir kıyılarına indi ve kısa süre sonra kızı Eleanor Marx’a yazdığı mektupta şunları söyledi: “Müslümanlar için astlık diye bir şey yoktur. Eşitsizlik ‘hakiki bir Müslüman’ için iğrenç bir şeydir, ancak bu düşünceler devrimci bir hareket yoksa yerle bir olacaktır.”

Yaklaşık bir buçuk yüzyıl sonra, onun öngörüsü acı bir şekilde doğrulanıyor. İslam âleminin büyük bir kısmı derin eşitsizlikle malul. Gazze’de soykırım yaşanırken bu âlem sessiz kaldı, paramparça haliyle, olanı biteni izlemekle yetindi. Daha doğuda, Suudi Arabistan’da ise Hac ibadeti, kutsal bir ibadetin ticarileştirilmiş turistik bir versiyonu olarak devam ediyor. Burada Filistinlilerle dayanışma içinde olunduğunu ifade etmek bile yasak.

Yüz milyonlarca insanın günlük davranışlarında, ahlak anlayışlarında, hayırseverliklerinde ve adalet özlemlerinde ifade buldukları asil duygulara rağmen, kitleler, süreçte büyük ölçüde kudretsiz hallerini korudu, baskı altında yaşamaya devam etti. Adaletsizlik ve zulüm, her yerde. Buna karşın, birçok İslam aydını, Müslümanların durumunu bu kadar isabetli bir şekilde kavrayan ve siyasi kaderlerinin gidişatını öngören teorisyenin düşüncelerini reddetmeye devam ediyor.

Müslüman dünyası, her zamankinden daha fazla bölünmüş halde. Tevhidin yerini tefrik aldı. Bununla birlikte, ümmet fikri varlığını sürdürüyor, İslam maneviyatının derinliğine ve Hz. Muhammed’e ulaşan vahyin dünya tarihi açısından ne kadar büyük bir öneme sahip olduğuna tanıklık ediyor.

Ancak ümmet, somut gerçeklikle bağını giderek kaybediyor, yüce manevi alanları pratik hayata dönüştürmekte zorlanıyor. Ümmet fikri, tek başına aç kitleleri doyuramaz, emperyalist barbarlık karşısında koruma sağlayamaz veya adalet, dayanışma ve düzen ihtiyacını karşılayamaz. Bu nedenle İslam dünyası, kendi diniyle arasındaki canlı bağı kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Bu süreç, zaten öncelikle emperyalist merkezde gerçekleşmiştir. Bir din maddi bir uygulama olarak yaşamayı bıraktığında, manevi boyutu bile sorgulanır. İslam’ın kanıtı, her daim, pratikteki etkinliği ve işleyen bir medeniyet kurma yeteneğidir.

İslam dünyasının en keskin siyasi yorumcuları bile, sınıf mücadelesine nadiren dikkat çeker. Çoğu Müslüman, bu mücadelenin iki yönlü kurbanıdır.

1. Köylüler, proleterler veya işsiz kent yoksulları ve yerinden edilmiş mültecilerden oluşan lümpenproleter kitleler olarak, İslam dünyasındaki muktedir sınıfların hâkimiyeti altında acı çekerler.

2. Küresel Güney’in bir parçası olarak, Küresel Kuzey’in keyfi uygulamalarına tabi kalırlar.

Müslümanların çoğunlukta olduğu birçok ulus devletin komprador burjuvazileri, Kuzey’in emperyalist burjuvazisinin çıkarlarına hizmet etmeye devam etmektedir.

Daha önceki üretim biçimlerinde, İslam dünyasında yöneticiler ve yönetilenler arasında ümmet çatısı altında kısmi bir birlik mevcuttu. Bu durumda iktidardakiler, yoksulların toplumsal ihtiyaçlarını karşılamaya en az çaba gösteriyordu. Bugün durum böyle değil. Yöneticiler, artık siyasi iktidar arayışlarında açıkça yabancıların çıkarlarına hizmet ediyorlar.

Bu nedenle, zenginlere karşı kıskançlığa karşı uyarıda bulunan ve genellikle toplumsal eşitsizliği normalleştiren şekillerde yorumlanan Kur'an ayetlerini yeniden ele almak gereklidir. İmparatorluk yanlısı din adamları, genellikle kötü niyet olmaksızın, ancak anti-entelektüelizm sebebiyle, kapitalizmi haklı çıkarmak için bu ayetlere sık sık başvururlar. Kur’an, nispeten eşitler arasında serbest ticaretin hâlâ mümkün olduğu bir dönemde indirilmiştir. Bu tür ticaret, toplumsal tabakalaşmaya yol açsa da, toplumun tamamına fayda sağlayabilecek bir rekabet biçimini mümkün kılmıştır. Ancak kapitalist rekabet, yapısal olarak aldatıcıdır. Zenginler daha da zenginleşirken, fakirler daha da fakirleşir. Amerika’nın hegemonyasının zayıfladığı koşullarda küresel olarak kitlesel eşitsizlik devam etmektedir.

Kapitalizm, işçilerin çıkarlarıyla kapitalistlerin çıkarları arasındaki ayrımı hukuki zemine kavuşturur. Üretim araçlarını işçilerden kopartarak, kapitalistlerin çoğunluğun iradesinin ötesinde kâr peşinde koşmalarını sağlar. Ayrıca, uluslararası düzeyde, adaletsiz ticaret anlaşmaları ve emperyalist savaşlar yoluyla, Küresel Güney’in halklarının egemenliğini yok eder.

Emperyalizmin başarılı olabilmesi için, Müslümanları kendi yarattığı ulus devletlere yapay olarak bölmesi gerekir. Bu devletler, daha sonra yerel elitlerin çıkarı için kendi aralarında rekabet ederek, Müslüman kitleleri daha da bölerler.

Geciken sanayileşmeye ve (on yıllarca süren emperyalist istikrarsızlaştırma ve kaynak sömürüsü nedeniyle) yavaş ilerleyen proleterleşmeye bağlı olarak Müslüman dünyasının önemli bir kısmı, tutarlı bir sınıf bilinci geliştirmekte zorlanmaktadır. Müslümanlar, dünya genelinde emperyalizmden yana saf tutmamıştır. Müslüman toplumların alt tabakaları, yönetenler ve yönetilenler arasında nispeten uyumlu ilişkiler kurulması fikri üzerinden şekillenen bir zihinsel dünyada yaşamaya devam etmektedir.

Dahası Müslümanlar, esas olarak milli burjuvazilerin çıkarlarına hizmet eden ulus devlet putuna tapmaktadırlar. Dini konularda bile, bu burjuvaziler, genellikle Küresel Kuzey’in çıkarlarıyla aynı safta yer alarak, dini bu çıkarlara tabi kılmaktadırlar.

Bazı ülkelerde, yönetici sınıfa mensup Müslümanlar, Avrupa tarzı liberalleşmeyi savunmaktadır. Türkiye ve Balkanlar’daki liberaller, genellikle İslam’ın mirasına karşı küçümseyici yaklaşarak, yoksul Müslüman kitlelerin durumunu daha da kötüleştirmektedirler. Koyu tenli Müslümanlara karşı ırkçılık beslemekte ve sömürgeci hiyerarşiye uygun şekilde, “tarla kölesi” rolünü koyu tenli Müslümanlara bırakarak, kendileri de “ev kölesi” gibi davranmaktadırlar.

Diğer ülkelerde ise bu uyumlulaşma çabası, daha açık bir şekilde gerici bir biçim almaktadır. Bu ülkelerde, Balkanlar’da olduğu gibi laik Müslümanları hor görürken, aynı zamanda evrenselci ümmet anlayışıyla doğrudan çelişen kabileci ulus devleti putlaştırmakta, kârı altın buzağı gibi kutsal saymaktadırlar. Bu kâr, esas olarak kapitalist merkeze yapılan petrol satışlarından gelmektedir.

Siyasi pasifliği ve çelişkili tüketimci hedonizmi savunan, vicdanları rahatlatmak için anlamsız kurallarla dolu bir maskaralıkla bunu telafi etmeye çalışan, kendilerini dinine sadık Müslümanların sığınağı olarak takdim eden gerici devletler, aynı anda Müslüman mültecilere zulmediyor, Müslüman göçmen işçileri acımasızca sömürüyor. Oysa tüm bu pratikler, İslam’ın tam anlamıyla çarpıtılmasının sonucudur.

İslam dünyasının sorunlarını ne liberalizm ne de gerici yorumlar çözecektir. Bunu ancak sınıf bilinci çözebilir, bu bilinç de ancak tarihsel materyalizmin teorik ve rasyonel görüşleri ciddiye alırsak ortaya çıkabilir. Bu bilinç, ümmetin çıkarlarına aykırı hareket eden Müslüman ülkelerin yönetici sınıflarına ve ümmetin koordineli hareketini engelleyen aşiretçi liberal veya gerici milliyetçiliklere karşı mücadeleyi öngörür.

Bu bilinç, bizi emperyalist merkezin işçileriyle, İsrail’e silah sevkiyatını engelleyen İtalyan liman işçileriyle, Müslümanlara yönelik soykırıma tepki olarak Avrupa şehirlerini durdurup felç edebilen işçilerle ve kalpleri ezilen Müslümanlarla dayanışma içinde atan Latin Amerikalı işçilerle birlikte mücadeleye sevk edecektir.

Ancak o zaman Müslümanlar ve tüm insanlık için onurlu bir yaşamı nasıl güvence altına alacağımızı, ezilenlerin çığlıklarına kayıtsızlık ve yanlış ahlaki üstünlükle damgalanmış, atomize edilmiş, dini kurallar üzerine yapılan tartışmalara hapsolmak yerine, imparatorluğun kendisini nasıl ortadan kaldıracağımızı tartışmaya başlayabiliriz.

Küresel Güney’de yaşayan çok sayıda Müslüman, kapitalist emperyalizme karşı dünya mücadelesine katılma sorumluluğunu taşımaktadır. Bu sorumluluk kabul edilirse, Müslümanların tarihte bir zamanlar sahip olduğu rolü, sembolizm yoluyla değil, somut mücadele yoluyla geri kazanmak mümkün hale gelir.

Dünyanın mazlumları halen daha bir cevap bekliyor. Ancak o zaman, kelimenin gerçek anlamıyla bir ümmet olabiliriz. Bu da kapitalizm koşullarıda imkânsızdır.

Muens Sinanoviç
10 Aralık 2025
Kaynak

,

CHP'nin Özü



CHP’ye mutlak butlan kararının ulaştırılmasının ardından binanın boşaltılması için zor kullanımı devreye girdi. Solun önemli bir bölümünün CHP’ye verdiği desteğin yanı sıra sendikaların sergilediği duruş tartışılmıyor.

KESK ve 1 Mayıs Tertip Komitesi’nin diğer bileşenleri, ortak açıklamada bulunup, sürecin anti demokratik olduğunu, halkın iradesinin hiçe sayıldığını, mevcut durumun kabul edilemeyeceğini belirtti.

Öncelikle bu süreçle ilgili KESK ve DİSK’in duruşu ve açıklamaları, samimiyetsizlik ve riyakârlıktır. Dünü hatırlamadan bugün anlamlandırılmaz, bugün anlamlandırılmadan yarın kurulamaz.

OHAL sürecinde direnenleri sendika binasından tekme tokat, yerlerde sürükleyerek çıkaran,

Hatay’ın seçilmiş şube yönetimine “yedek listeyi kaydırma” üzerinden kayyum atayan,

Şubenin boşaltılmamasına karşın yeni büro tutan,

Yerlerde sürüklediği direnen üyeleri daha sonra cezaevine girdiklerinde sendikadan ihraç eden,

Bir dönem ittifak kurduğu sendikal çevreyle ters düştüğünde, onu “faşizm destekçisi” ilan edip üç yıl sonra dengeler değiştiğinde tekrar aynı çevreyle ittifak kurup, o çevreden başkan belirleyen,

Üyeleri 1 Mayıs için “Taksim” diye ısrar ettikleri hâlde her yıl yalan söyleyerek alan seçen,

Saraçhane 1 Mayıs’ında kitleye “dağılın” çağrısı yaptıktan sonra kitle tarafından yuhalanan,

Kendi içinde anti-demokratik süreç işletmeyi kültüre dönüştüren,

Genel merkezinin elli metre ötesindeki sokakta üyesine saldırılmasına tepkisiz kalan,

AB fonlarıyla paneller düzenleyen sendika, KESK’tir.

DİSK’in de durumu ondan farklı olmayıp, AB fonlarını kullanan ilk sendikadır. CHP belediyelerinde greve çıkan işçileri satan, DİSK’tir. Bir sendika yönetimi düşünün ki her 1 Mayıs’ta yuhalansın. O sendika, DİSK’tir.

Bugün Özgür Özel, “Boykotsa boykot, grevse grev!” derken bu sendikalara güveniyor. Ona bu güveni veren, söz konusu sendikalardır. Kendi genel merkezindeki üyeyi darp ederek yaka paça dışarı atanların CHP genel merkezine zorla girilmesi karşısında dayanışma göstermeleri, güce göre şekil almanın ve emperyalizme hizmetin gereğidir.

Özgür ve özel olmak isteyen bireye siyaset örenlerin toplanacağı yer, CHP binasının önü, otobüsünün üstü, belediyesinin ön bahçesidir.

CHP genel merkezinin kapısının kırılması, anti-demokratik değil mi? Acaba bir sol siyasete ait kurumların kapıları başka ülkede mi kırıldı? Bugünkü sözde dayanışmanın özü, kitleleri kurtaracak siyasetin emperyalizmin birey idealine feda edilmesidir.

Daha düne kadar “Genel merkezi terk etmem!” deyip, dün meclise yürüyen CHP’nin emekçi halk kitlelerine faydası olamaz. 1 Mayıs’ta Taksim’e yürüyeceğini söyler, o gün gelince alanı terk edip kaçar.

CHP’nin özü değişmez: yapısı ve tarihsel misyonu gereği bir noktaya kadar gelmiş öfkeyi, önce orada deşarj edip sonra o noktadan geriye çeker. Geriye düşen dinamizm, umutsuzluğu yaymaktadır.

Bu solun emperyalizmin ideolojik aygıtı olarak halkın karşısına çıkarıldığı görülmelidir. Marksizmden aşırma kavramlarla “özgürlük”, “demokrasi”, “laiklik” adı altında mandacılıklarını gizleyemezler.

Dün Enver Hocacı, Maocu, Stalinist olanlar, bugün Ekrem’den özgür ve özel bir gelecek beklerler. Esasında bir sembol olarak Avrupa Gençlik Festivali’nde oynatılan dansöz CHP’ye hizalanan sol örgüt ve çevreler, o dansözü oynatan da emperyalizmdir.

Nesnel bir ilkedir: Dönüşen dönüştürür, kim neye dönüştüyse odur. Dün Kılıçdaroğlu’na, bugün Özgür Özel'e sahip çıkarlar. Acaba Kılıçdaroğlu’na desteğini “Ya Xızır!” paylaşımıyla açıklayan köylücü siyasete taraf gibi poz kesen Pınar Aydınlar, bugün yaşanan süreç hakkında ne düşünüyor?

Sinan Akdeniz
27 Temmuz 2026

26 Mayıs 2026

,

Prozodi

CHP lideri Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı adayı olması sonrası partisinin grup toplantısına son kez başkanlık etti.
Kılıçdaroğlu’nun veda konuşması sırasında Özgür Özel gözyaşlarını tutamayarak ağladı. [OdaTV / 7 Mart 2023]

 

Fikret Kızılok, bir canlı yayına katılır. Zülfü Livaneli’den “Karımı seviyorum” demesini ister. O sıra eşiyle arası bozuk olan Livaneli, meseleyi anlamaz, öfkelenir. Oysa Kızılok, müzik tarihinde prozodiye, yani “Şarkı sözlerinin melodik yapıya, vurgu ve mana bakımından kusursuz bir şekilde uydurulması sanatı”na ilişkin verilen örneğe atıfta bulunmaktadır. Esasında Kızılok’un derdi[1], Livaneli’nin beste yapmayı bilmediğini ortaya koymaktır. Ona göre müzik, sözle uyumlu olmalıdır.

Kendisini ölüm orucu gibi bir gericilikten “kurtaran” polise ve Livaneli’ye bağlılığını hiçbir zaman yitirmemiş olan Barış Yıldırım da aynı geleneği devam ettirmekte, abisinin yolundan gitmekte, her sineğin yağını çıkartmakta, ölen her kişi için prozodi hatalarıyla dolu çocuk şarkıları bestelemektedir. O, sosyalist hareketin ve devrimci hareketin tek bedende somutlaşmış halidir. Ona yönelik eleştiri, bu hareketlere dairdir.

Mesele, bu bestelerin satılabilmesidir. Bunun için de CHP kitlesiyle temas halinde olunmalı, ama bir yandan da “Lenin, Rosa ve Mahir” satılabilmelidir. Neticede yazdığı kitapta illaki şu cümleye yer verilecektir. “Kızıldere’deki evin çatısından başını uzatan Mahir, askerle yürüttüğü pazarlık neticesinde teslim olmuş, ertesi yıl çıkarttığı şiir kitabının imza gününde Karaburunlu bireylerle bir araya gelmiştir. Neticede suni denge de oradan buradan çalınmış, altı boş bir kavramdı. Rosa’yı da Naziler öldürdü. Lenin, hepimizden refomistti.” Gelecek kuşaklar Mahir’i Barış dolayımıyla öğrenecek, Mahirci gelenek bu bilinçle sıçrayacaktır.

Yıldırım, Fraksiyon’dan yoldaşının izinden gitmektedir. O yoldaşı, Aslı Aydıntaşbaş ile birlikte İmamoğlu’na çalışmaktadır. Mesele; teorinin, ideolojik birikimin ve politikanın belirli oportünist çıkarcı bireylerin teknesinde karılıp şekillendirilmesidir. CHP ezgisi, çarpık çurpuk, uyumsuz, detone seslerin havalandırdığı sözlerle birlikte çalınmaktadır.

Belirli bireyler, belirli kapılara, eşiklere bağlanmış, belirli odalar, STK’lar, çıkar ilişkileri, pazar üzerinden kıvama getirilmiştir. Bu bireylerin görevi, sosyalist hareketin bağımsız bir güç olmasına mani olmaktır. En bağımsızmış gibi görünen Başaran bile kripto CHP’lidir! NATO’cu Çakırözer’i “dost” bilmektedir. İşçi, onun için CHP’nin ucuz siyasetinin kılıfından ibarettir. Zaten işçilik, aşağılık bir haldir.

CHP’de kriz olur, o, birkaç işçiyi yürütmek zorundadır. Başka bir gündemi yoktur. Devrimci Yolcuların devrim gibi bir menzili, sosyalizm gibi bir ufku olamaz. Bu tür örgütleri belirli yerlerle kurulmuş ticari, iktisadi ve ideolojik bağlar yönetir. Doğrusu da budur. CHP gerçekliğinden kopanlar, tarla fareleridir, nifak tohumlarıdır, cahil ergenlerdir.

Devletin ve sermayenin ihtiyaçları uyarınca CHP’ye şekil verildiği açıktır. Madem öyle, o ezgiye uyumlu söz edilmeli, prozodi sorunu ortadan kalkmalıdır. Şalvarı şaltak (yaygaracı) sol, eğeri kaltak sol, ekende biçende olmalı, CHP ekmeğini yemede ortak olurken CHP’ye yönelik baskıya birinci elden göğüs germelidir. Sosyalist hareket, sözünün eri olmalı, CHP’ye kalkan, zırh, kılıf, yumruk olabilmelidir. CHP’nin başına bir AKP’linin atanmış olması, sosyalist hareketin zafiyeti, eksikliği ve yanlışıdır.

Bugün CHP genel merkezi, faşizmin ordularınca dümdüz edilirken onu sosyalist hareket korumalıydı. Hatta söz ve müziğin uyumu adına, sosyalist hareket, tüm örgütlerini lağv ettiğini, kapattığını, hep birlikte CHP’ye, olmadı yeni kurulacak Özgür ya da Ek-İm partisine katılacağını açıklamalıdır. Bu, önemli çentik atılmayı beklemektedir. İlgili hamle yapılsa tüm siyaset alanında bir devrimin gerçekleşeceği görülmelidir. O an perdeler yırtılacak, faşizm bir köşeye sinecektir.

Ama görüyoruz ki Kılıçdaroğlu’nun yanındaki isimlerden biri Halkevlericidir. Bir başkası, solcuların bir sendikasındandır. Sol, her iki ata birden oynamayı bırakmalıdır. Doksanlarda Mendereslerle birlikte dergi çıkartan Behice Boran gibi atalarının yolundan gitmemeli, tek ata yönelmeli, hep birlikte, demokrasi bayrağını göndere çekebilmelidir. Ona yakışan budur. Sosyal medya köşelerinde CHP’ye akıl vermeyi bırakmalıdır.

Şahıslar, belirli çıkarlar ve rant üzerinden kıvama getirilmiş, teslim alınmıştır. Bugün sosyal medyada herkes, olan biteni kendi zaviyesinden değerlendirmektedir. Burada bazısı, seksenler öncesi CHP’yi; bazısı, altmışlar öncesi CHP’yi sahiplenmektedir. Bu tasnife gerek yoktur. CHP tarihine otellerdeki self-servis masası gibi yaklaşılamaz. Tüm tarih, sosyalist bir yerden sahiplenilmeli, ilerlemenin neferleriyle buluşulmalıdır. Zaten Orhan Gökdemir de Mustafa Suphi’yle boğazda rakıya oturmuş, iki kadehle onu Kemalizmle barıştırmayı bilmiştir. Üstelemenin, radikalliğin, zıpçıktılığın âlemi yoktur.

Neticede ülke de, demokrasi de, yurttaş birey olma imkânı da ellerimizin arasından kayıp gitmektedir. Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yayınları yasaklayan “Saray rejimi”nin baskılarına boyun eğilmemelidir!

12 Eylül zindanlarında altı oku ve İstiklâl Marşı’nı öğrenen solcu şefler, bu bilinçle yeni dönemi inşa etmişlerdir. Hepsi, sosyalist harekete kendi esaretlerini, teslimiyetlerini, bunların ürettiği özneliklerini dayatmıştır.

Bugün Metin Kayaoğlu gibi dün “Amerika Tayyip’i yıkmak istiyor, baş düşman Tayyip. Amerika’nın yanında olmalıyız” demenin, sonra Trump’ın açıklamaları üzerinden, “Tayyip’i Amerikancı, CHP’yi millici” ilan etmenin bir anlamı yoktur.[2] Dün “Çin yıkılsın” diyen Kayaoğlu, bugün BYD’cidir. Sermayeci solcunun bir uzantısı olarak İmamoğlu’nun eridir. O nedenle, TOKAD’lı Müslümanların Greta’yı ağırladığını görünce “A bunlarda para var demek ki” deyip kendisine bir panel ayarlamıştır. Orada kamera bir an devrilince sözünü unutan Kayaoğlu’nun foyası ortaya çıkmış, goygoyla, yalanla, şovla insanları kandırdığını açık etmiştir. Kendisi, Dev-Yolcuların odasında çalıştırılmış, yetiştirilmiş, ortalığa salınmış bir isimdir. Bu tür kişiler eliyle, Garbis de dâhil, tüm sosyalist hareket, CHP ezgisinin peşine takılmıştır.

Hayırlısı da doğrusu da budur. Zaten kitlesel ve büyük bir yapı vardır. Ne gerek var işçi-köylünün, ezilenin gücünü inşa etmeye. Bu anlamda iltisak, iltihakı doğurmalıdır. Özgür Özel ile meclise yürüyen TİP’li görünümlü il başkanı, “Bu, köleliğe karşı yurttaş olmanın kavgası” demekte, o yurttaşın cebe indirdiği paralara sahip çıkmakta, CHP’nin burjuva ideolojisiyle konuşabilmektedir. Marksizm kirdir, Leninizmse zehir. Bunlardan kurtulmak için CHP ezgisine gerekli sözler döşenilmelidir.

CHP’yle anlaşan, işçi sınıfını ona eski TKP gibi peşkeş çeken EMEP, CHP belediyelerinden gelen imkânlara tavdır, onlara köledir. Yurttaş ev köleleri, “efendimizin evi yanıyor” diye CHP binasına koşmuşlardır. Ama bu koşu, eksik ve cılızdır. Sosyalist hareket, tümüyle CHP’ye iltihak etmelidir. Kurtuluşumuz buradadır. Tarla fareleri, tarla ile birlikte ateşe verilmelidir. O bozgunculara, isyancılara, nifak tohumlarına alan tanınmamalıdır.

Neticede “bizim bu işlerle alakamız yok” yalanını tabanına inandıran TKP, siyasetini CHP’ye göre ayarladığını, yayınlarını bu içerikle yürüttüğünü gizleyebilmektedir. Önceki yazıda kullanılan görsel Cumhuriyet gazetesindeki yoldaşlarından alınmış, oraya küfür ve eleştiri döşenmeyenler, bu becerilerini bize gösterme gereği duymuşlardır. O görsele TKP ismini ekleyen, Cumhuriyet gazetesidir.

Okuyan, tabanına tüm virajları, tüm yalanları, tüm reformizmi yutturma becerisini CHP içinde sergilemelidir. En önemli teorisyeni eski Birikimci Fatih Yaşlı, butlan sonrası “CHP Mansur Yavaş’ı cumhurbaşkanı olarak atasın” demiştir. Ama ne Barış Yıldırım, ne Fatih Yaşlı, ne de Orhan Gökdemir, CHP binalarına yönelik saldırıda faşizmin karşısına dikilmiştir.

Herkes, sosyal medyasından CHP’ye akıl verme yarışındadır. Bu yarışın emekçi halka bir hayrı yoktur. Kollar sıvanmalı, CHP’ye ölümüne sahip çıkılmalıdır. Neticede tek siyasetimiz, sandığa oy pusulası atmaktan ibarettir. CHP de giderse boşluğa düşeriz, işlevsizleşir, bunalıma gireriz!

“Egemen sınıflar, son derece örgütlü olduğu için birlik şarttır. Sermaye, sınırları kolaylıkla aşıyor; devletler baskı ve kemer sıkma politikalarını koordine ediyor; gerici ideolojiler, güçlü medya ve kurumsal ağlar aracılığıyla takviye ediliyor. Bu yoğunlaşmış güce karşı, dağınık ve sekter sol oluşumlar, dönüştürücü bir projeyi ilerletmek bir yana, işçileri ve köylüleri etkili bir şekilde savunamazlar. İşçiler, sömürüyü kolektif olarak deneyimliyorlar, dolayısıyla, tepkileri de kolektif olmalı.”[3]

Nesneli ve kolektifi CHP eşiğinde, onun için terk eden sosyalist hareket, nesnelin karşısına öznelliğini; kolektifin karşısına bireyliğini çıkartmayı öğrenmiştir. Bu öznelliğin ve bireyliğin CHP’nin kurtuluş mücadelesine bir hayrı olmayacaktır. Kadıköy’de çekilmiş bir belgeselde “ben günde 9 bira içiyorum, içtiğim sürece sorun yok. İçemediğim gün Avrupa’ya giderim” diyen gence örgütlenen sosyalist hareket, bu nazlanmaya son vermeli, CHP’li olmalıdır.

Sosyalist hareket, yan yana değil, yana yana ilerlemelidir. Madem bir ateş yanıyor, kendisini o ateşe atabilmelidir. Sosyal medyadaki sığınaklarından, bar köşelerinden, evlerinin lüks odalarından, bacak arasındaki haz noktalarından çıkıp halkın çilesine ve derdine, daha doğrusu, Özgür Özel’in gözyaşlarına, İmamoğlu’nun alnındaki ecel terlerine ortak olabilmelidir. “Kurtu luş yook tekba şına, yahep bera ber yahiç biri miz!”

Eren Balkır
25 Mayıs 2026

Dipnotlar:
[1] “Fikret Kızılok”, 7 Ağustos 2024, X.

[2] “Amerikancı kanat”, 22 Mayıs 2026, X.

[3] Vijay Prashad, “The Need for Global Left Unity”, 22 Mayıs 2026, VP.

25 Mayıs 2026

,

Liberaller, Solcular ve İslamofobinin Yükselişi


Bu yazı, İslam düşmanı politikalar konusunda kilit rol oynayan liberal ve sol örgüt ve hareketlere odaklanıyor. Bu hareketlerin hep birlikte, İngiltere’de ve başka yerlerde, İslam düşmanlığı (İslamofobi) uygulamasını destekleyen temel “sütunlar”dan biri olarak kabul edilebileceğini öne sürüyor. Bu kitapta ele alınan diğer hareketlerde olduğu gibi, bu sol ve liberal akımları yukarıdan aşağıya doğru inşa edilen ve halka dayatılan toplumsal hareketler olarak değerlendiriyoruz. Bu salt sezgi temelli bir tespitmiş gibi görünse de İslam düşmanlığıyla ilgili olarak burada ele aldığımız örgütlerin ve hareketlerin bu tanıma uyan konumlar aldığını, bu tür faaliyetlerde bulunduğunu iddia ediyoruz. Bu bölümün ana kısmında göstereceğimiz gibi, bireylerin ve grupların birçoğu, siyasi yolculuklarına aşağıdan inşa edilen toplumsal hareketlerde başlamış, bu mertebeye ulaşmak için epey yol kat etmiştir. Asslında bu, çok da şaşırtıcı bir durum değil. Diğer hareketlerin üyeleri de benzer aşamalardan geçmiştir. Bunların en bilineni de neo-muhafazakârlardır. İlk neo-muhafazakârların çoğu, liberal anti-komünizme ve sosyal demokrasiye, oradan da son derece gerici politikalara geçmeden önce Troçkist örgütlere mensuptu. Aşağıda, birbiriyle örtüşen dört liberal ve sol harekete odaklanıyoruz:

1. Savaş yanlısı sol;

2. Yeni Ateistler;

3. Bazı seküler feminist akımlar;

4. Yeni Sekülerler.

Bu farklı ancak örtüşen akımların kökenlerini ve siyasi yörüngelerini analiz ederek, olaylara ve gelişmelere yönelik belirli analizler ve siyasi tepkiler etrafında nasıl birleştiklerini açıklıyoruz. Bu akımlar, tarihsel ve uluslararası bir bağlama aittir, ayrıca belirli bir tarih öncesi döneme sahiptir. İran Devrimi, Filistin intifadası ve Berlin Duvarı'nın yıkılışı bu bağlamın ve dönemin önemli unsurlarıdır. Ancak özellikle İngiltere’de, aşağıda tartıştığımız grupları dört önemli politik konjonktür şekillendirmiştir.

1. Irkçılık karşıtlığına bir yanıt olarak çokkültürlülük;

2. Rüşdi Olayı;

3. İlk “Terörle Mücadele” dönemi ve 2003 Irak Savaşı;

4. 2005’te Londra’da patlayan bombaların ardından oluşturulan “Terörle Mücadele ve Terörü Önleme” ajandası.

Bu gibi politik olaylara ve gelişmelere cevap olarak, mevcut ağlar ve hareketler dağılıyor veya yeniden kuruluyor, yeni ittifaklar kuruluyor, birey ve gruplar ortak siyasi pozisyonlar ve öncelikler etrafında birleşiyor. İslamofobi söz konusu olduğunda, sol/liberal ve laik grupların diğer İslamofobik akımlarla, en belirgin olarak neo-muhafazakârlar ve Siyonist hareketin bazı kesimleriyle, ancak aynı zamanda aşırı sağa mensup unsurlarla olan ilişkileri dikkat çekicidir.

Burada biz, yukarıdaki aktörlerin ve grupların kendilerini belirli mücadelelerde nasıl konumlandırdıklarını açıklayarak, zaman içinde bireylerin, grupların ve hareketlerin, hatta (aşağıdan kurulan) ırkçılık karşıtı mücadelelerden kaynaklananların bile, İslamofobik siyasi pozisyonları nasıl benimsediklerini, böylece yukarıdan inşa edilen toplumsal hareketlerin parçaları haline geldiklerini ortaya koyuyoruz. İlk olarak yüzümüzü savaş yanlısı sol kesime çeviriyoruz.

Savaş Yanlısı Sol

2003 yılında ABD önderliğindeki Irak işgali, dünya çapında benzeri görülmemiş düzeyde halk protestolarına yol açtı. Bunlardan biri de 15 Şubat 2003’te Londra’da gerçekleşen, İngiliz tarihinin en büyük gösterisiydi. İngiltere’deki savaş karşıtı gösteriler, Savaş Karşıtı Koalisyon (StWC) tarafından Nükleer Silahsızlanma Kampanyası (CND) ve İngiliz Müslüman Birliği (MAB) ile ortaklaşa düzenlendi. Savaş Karşıtı Koalisyon, iki yıl önce Afganistan işgaline tepki olarak, Jeremy Corbyn ve George Galloway’in de aralarında bulunduğu İşçi Partisi’nin sol kanadı, koalisyondaki baskın siyasi güç olan Sosyalist İşçi Partisi ve diğer radikal sol gruplar arasında bir ittifak olarak kurulmuştu. Ancak 2003 yılına gelindiğinde, Liberal Demokratlar, Plaid Cymru [“Galler Partisi”] ve İskoç Ulusal Partisi de dâhil olmak üzere, ana akım siyasi örgütlerin birçoğu Savaş Karşıtı Koalisyon’a katıldı. Hatta önde gelen ulusal tabloid gazetelerden Mirror bile 15 Şubat 2003 gösterisini destekledi ve o gün sağa sola afiş astı.

O zamana kadar, bazı anketlere göre Savaş Karşıtı Koalisyon (StWC) ve ona bağlı kuruluşlar, İngiltere kamuoyunun çoğunluğunun desteğini arkasına aldı. İngiltere’de Irak’a yönelik yasadışı işgale şiddetle karşı çıkan liberallerin ve solcuların ezici çoğunluğunca desteklendi. Bununla birlikte, savaşı destekleyen ve savaş karşıtı harekete karşıtlıkları yeni gerici siyasi ittifaklara yol açan bir dizi sol muhalif de mevcuttu. Savaş yanlısı muhalifler arasında, ABD ve müttefiklerinin Küresel Güney’de askeri güç kullanma konusunda daha fazla istekli olmasının oradaki siyasi baskıyı ve insan hakları ihlallerini azaltabileceğini uman “insani müdahale”nin liberal savunucuları yanında, anti-totalitarizm ve sol enternasyonalizm geleneğiyle özdeşleşen ve benzer nedenlerle Irak’ta “rejim değişikliği”ni destekleyen solcular yer alıyordu. İngiltere’de Irak Savaşı’na destek veren iki etkili solcudan biri, gazeteci ve yazar Nick Cohen, diğeri de uzun süredir Troçkist camia içerisinde yer almış aydın Norman Geras’tı.

Nick Cohen, o zamanlar en çok Bleyrizmin solcu bir eleştirmeni olarak biliniyordu ve Observer için haftalık bir köşe yazısı yazıyordu. Yeni İşçi Partisi’nin sığınmacılara yönelik muamelesine karşı çıkması nedeniyle Londra’da yaşayan Iraklı Kürtlerle tanışmış ve 2003 işgalini desteklemesinin de bu yüzden olduğunu iddia etti. Oysa politik hayatında saygı duyduğu herkes “savaş karşıtı”ydı. Cohen daha sonra, solun geri kalanının Irak işgaline destek vermemesinin, radikal solun yenilgilerinin yanı sıra “ana akım liberal-solcuların” yurttaş hakları konusunda elde ettiği önemli kazanımların ardından ortaya çıkan derin bir siyasi bunalımın belirtisi olduğuna inanmaya başladı. Cohen, bunun, yönünü şaşırmış ve ahlaken müflis olan bir solun “militan İslam” ve “faşist hükümetler ve hareketler” için bahaneler üretmesine ve “geleneksel kültürler”deki baskıcı uygulamaları “postmodernist” bir yerden savunmalarına yol açtığını iddia etti (Cohen, 2007).

Stalin karşıtı Yeni Sol’un önde gelen yayınları olan New Left Review ve Socialist Register’ın yayın kurulunda görev yapmış Marksist akademisyen Norman Geras, 2003’teki Irak Savaşı’na verdiği açık destek sonucunda benzer bir siyasi dönüşüm geçirdi. İşgal öncesinde Geras, liberal ve solcu arkadaşlarıyla ters düşmüş, “tercih ettiği gazete” olan Guardian’ın görüşlere yer veren sayfalarını “iğrenç” bulduğunu yazmıştı (Geras, 2003a). O dönemde, sol ve giderek daha geniş kitleler, planlanan işgale karşı harekete geçerlerken, Geras, “sözde ilerici görüşün kullandığı dil karşısında hayal kırıklığına uğramış”, kendi aralarında fikirler ve çevrimiçi materyaller paylaşan küçük bir aydın grubuyla ortak bir amaç etrafında bir araya geldi (Geras, 2003b). Sık sık alıntı yaptığı Nick Cohen ve Christopher Hitchens gibi, Geras da hızla klasik bir siyasi dönek haline geldi. Her siyasi dönek gibi inatçı, muhalif ve ahlakçıydı.

İşgalden kısa bir süre sonra, radikal solcuların düzenledikleri bir konferansta yaptığı konuşmada, “yürüyüşleri, dilekçe imzalamayı ve George Bush’a yönelik ukala alaycılığı sosyalizmin, liberalizmin veya her ikisinin temel değerlerinden yapılan felâket bir taviz” olarak değerlendirip kınadı. “Irak halkının özgürleştirilmesine karşı çıkma”nın (ki bunun “George Bush ve yönetimine karşı kontrol edilemez bir düşmanlıktan” kaynaklandığını düşünüyordu) “liberal ve sol görüşün Stalinizmi savunmak kadar utanç verici bir ahlaki başarısızlığı” olduğunu iddia etti (Geras, 2003a).

Geras, daha sonra kendi blogunu kurdu ve bu blog, savaş yanlısı sol çevrelerde verimli ve etkili bir platform haline geldi. Blog dünyasına yeni adım atan Geras, özellikle daha sonra Times’da başyazar olan finansçı Oliver Kamm ile “Tetikçi Harry” takma adını kullanan etkili bir savaş yanlısı sol blog yazarı türünden siyasetine yakın duran blog yazarlarının yardımını gördü (Geras, 2003c).

“Tetikçi Harry”, 11 Eylül saldırılarına cevap olarak, daha önce Harry's Place adlı bir blog kurmuştu. “Demokratik sosyalist siyaset” gibi bir derdi olduğunu söyleyen bu adam, “ilerici bir ahlak” peşinde olduğunu, bu çabasının Bleyrcilikle radikal sol arasında üçüncü bir yol açacağını iddia ediyordu. Gençliğinde Marksist olan “Harry”, bloguna, tarihsel materyalizmi “başta din olmak üzere, seçeneklerin her türlüsüne karşı tercih edilebilir olan bir analiz çerçevesi olarak gördüğünü” belirterek ve “eski sosyalist sol”un özünde “gericieştiğinden” yakınarak başladı (“Hatchet Harry”, 2002). Başlangıçta tek katkıda bulunanı “Hatchet Harry” olan Harry’s Place blogu, kısa sürede Irak Savaşı’nın görünüşte liberal ve solcu destekçileri için önemli bir merkez haline geldi. Bir dönem, düzenli katkıda bulunanları arasında, daha sonra intihal iddiaları nedeniyle Independent gazetesinden uzaklaştırılan ödüllü genç siyasi gazeteci Johann Hari de vardı. Diğer “ana akım” yazarların makaleleri de düzenli olarak blogda yer aldı veya bunlara bağlantı verildi. Bunlar arasında Christopher Hitchens, Nick Cohen ve Kamm gibi daha sonra Times’a katılan eski Komünist köşe yazarı David Aaronovitch’in yazıları da vardı.

Harry’s Place, Geras’ın “Normblog”u ile birlikte, savaş yanlısı sol blogların bir tür çekim merkezi haline geldi. Bu yeni oluşturulmuş çevrimiçi yankı odasındaki birçok sesin ortak teması, sosyalistlerin ve liberallerin evrenselci ve/veya enternasyonalist ahlaki taahhütlerine ihanet ederek, patolojik bir anti-emperyalizm, anti-Amerikanizm ve anti-Semitizme yöneldikleri, yalnızca gerici olmakla kalmayıp Avrupa faşizmiyle kıyaslanabilecek Müslüman örgütlerle ve hareketlerle ahlaki açıdan şüpheli ittifaklar kurdukları fikriydi. Savaş yanlısı solun sergilediği her türden politik görüş, kaçınılmaz olarak Orwell’e göndermelerle bezenmiş, oldukça klişe bir kudretli liberalizm ile muhalif solculuk karışımı olan bir yönelimin ürünüydü. Ancak çoğu zaman ortada kayda değer bir siyaset yoktu.

Bilhass Harry’s Place, alternatif bir siyasi proje sunmaktan ziyade, siyasi trolleme konusunda bir öncü görevi gördü. Genellikle müstear adlarla katkıda bulunan yazarlar, Amerikan, İngiliz ve İsrail militarizmine karşıtlığı nedeniyle savaş karşıtı harekete saldırdılar, özellikle solun siyasi olarak aktif Müslümanlarla ilişkisine odaklandılar. Ancak amansız ve acımasız tacizin ardında bir tür siyasi vizyon ya da en azından bir intikam duygusu vardı. Özünde, Terörle Mücadele’nin siyaseti, zaten çokkültürlülük anlayışından, özellikle Rüşdi sonrası dönemden rahatsız olan liberalleri ve solcuları radikalleştirmişti. Irak bağlamında, bu isimler, sol gelenekler ve değerlerle süreklilik iddiasında bulunan gerici bir siyasete itilmişlerdi.

Savaş yanlısı sola göre, seksenler sonrasında ırk siyasetine damgasını vuran çokkültürlülüğü ve “ahlaki göreceliliği” benimseyerek yolunu kaybedenler, “İslamcılığın” tehlikelerine karşı körleşmişti. Buradan aynı solcular, Müslüman grupların savaş karşıtı harekete katılımının çoğunu, hatta tamamını, İslamcılığın yönlendirdiği iddiasında bulundular.

İngiltere’nin kuzeyindeki Burnley’den gelen İngiliz “gurbetçi” “Tetikçi Harry”, 2001’de Oldham’da yaşanan isyanların ırkçılıkla ilgili olduğu fikrini eleştiriyor, seksenlerin kent isyanlarıyla kıyaslayan yaklaşımları açıktan redde tabi tutuyor, “polisin Pakistanlı gençlerin beyaz gençlerin hapse atılacağı eylemlerden paçayı sıyırmasına izin verdiği” fikrini destekliyordu (Powerbase, 2010). Başka bir olayda aynı “Harry”, memleketinde “beyazlar için girilemez bölgeler”den şikâyet ediyor, “12 yaşında bunlardan birine girdiği için taşlandığını” söylüyordu (Powerbase, 2010). Bu açıklamaların da gösterdiği gibi, savaş yanlısı solun önemli kesimleri, alenen gerici siyasi söylemlere başvurmuş, hareket, çok kültürlü yerleşime karşı benzer şekilde harekete geçen çağdaş muhafazakâr hareketlerle hızla kesişmişti.

Harry’s Place’e “Tetikçi Harry”nin yanı sıra diğer önemli katkıda bulunan kişi, “Harry” gibi 11 Eylül saldırılarından sonra blog yazmaya başlayan bir şirket avukatı olan David Toube idi. Tabloid gazetelerin “İslamcı” provokatörü Ancem Çavdari’nin eski bir arkadaşı olan Toube, Mayıs 2005’te İngiltere’deki sol siyasetin gidişatını tartışmak üzere bir araya gelen yaklaşık 20 kişiden biriydi. Bu toplantının önde gelen katılımcılarından Norman Geras’a göre, (hepsi olmasa da) çoğu Irak Savaşı destekçisiydi. Ancak hepsi, kendilerini “egemen savaş karşıtı söylemle uyumsuz” bulmuş, “terörizm ve ona karşı mücadele, ABD dış politikası, Blair hükümetinin sicili, İsrail-Filistin çatışması ve genel olarak demokratik değerlere ve bunları reddeden hareketlere yönelik tutumlar konusunda güncel sol-liberal düşüncenin çoğuyla ortak bir anlaşmazlık duygusu”nu paylaşıyorlardı (Geras, 2006). Grubun içinde bir başka şirket avukatı Adrian Cohen, Irak’ın İşçi Dostları Direktörü Gary Kent ve bir avuç eski Troçkist aydın, özellikle akademisyenler Jane Ashworth ve Alan Johnson ile Amerikalı işçi aktivisti Eric Lee yer alıyordu. Daha sonra iki kez daha bir araya gelen grup, Norman Geras ve Nick Cohen tarafından kaleme alınan bir yazıyla birlikte New Statesman’da yayınlanan Euston Manifestosu adlı bir siyasi bildiri hazırladı.

Euston Manifestosu’nun yazarları, demokrasi, eşitlik ve “liberal fikir özgürlüğü” lehine ve Amerikan karşıtlığı, terörizm ve istibdata karşı solda “yeni bir siyasi hizalanmaya” ihtiyaç duyulduğunu ilan ettiler (Powerbase, 2016a). Geras, savaş yanlısı “Döngü” grubunun diğer üyeleri, savaş yanlısı solcu blog yazarları, Denis MacShane, John Mann ve Gisela Stuart gibi birçok sağcı İşçi Partisi milletvekilinin desteğiyle manifestoyu hazırlayan grubun başındaydı. Bildiriyi imzalayan önemli isimlerden biri de ülkenin elit yorumcuları arasında yer alan eski komünist John Lloyd’du. Ona yukarıda adı zikredilen Oliver Kamm, bir dönem neo-muhafazakâr Henry Jackson Derneği üyesi olan Marko Attila Hoare ve Londra’da ikamet eden sosyolog David Hirsh eşlik ediyordu. Lansman etkinliğinde konuşan ve manifestoyu Geras ile birlikte kaleme alan akademisyen Alan Johnson, manifestonun

“kısmen yeni bir tür kampanya faaliyetinden doğduğunu, yeni oluşan ağlar tarafından geliştirildiğini söyledi: internet âlemini, blog dünyasını ve parlamentonun, sendikaların ve sivil toplumun “gerçek unsurlar”ını bir araya getiren, sosyal demokrasiyi yenilemeye yardımcı olabilecek ağlardı bunlar. Detaylı bilgi edinmek isteyenler şu sitelere baksınlar: Normblog, Harry’s Place, Little Atoms; LabourStart, Labour Friends of Iraq ve Engage; Unite Against Terror ve Democratiya. Asıl hikâye orada. Bu kampanyalar ve ağlar mütevazı işler. Ancak her geçen gün büyüyorlar, ağırlıklarının çok üzerinde etki yaratıyorlar ve bir geleceğe işaret ediyorlar.” (Johnson, 2006)

Johnson, Euston Manifestosu lansman etkinliğinden iki yıl sonra, önde gelen imza sahiplerinin tutarlı bir grup olarak ortaya çıkmak için yeterli ortak siyasi vizyona sahip olmadıklarını düşündü. Ancak, etkinlikte örtük olarak andığı muhtelif grupların devam eden çalışmalarına dikkat çekti ve “birçok Euston sakininin artık çevrimiçi siyasi dergi Democratiya’da toplandığını” (Johnson, 2008) dile getirdi. Kendisi, bu derginin kurucu editörlerinden biriydi. Johnson, neo-muhafazakâr geleneğin birçok üyesi gibi Troçkistti. 2003 yılına kadar İşçi Özgürlüğü İttifakı da aynı yolun yolcusuydu. Bu geleneğin yolundan giden Johnson, bir süre hükümet için propaganda faaliyeti yürüttü. Bunun için yüzünü sola çevirdi. İçişleri Bakanlığı’na bağlı propaganda birimi olan Araştırma, Bilgi ve İletişim Birimi’nde (2008-2010) danışman ve araştırmacı olarak çalıştı, daha sonra (2011’de) İngiltere’nin önde gelen İsrail yanlısı lobi grubu İngiltere İsrail İletişim ve Araştırma Merkezi’ne (BICOM) katıldı.

Savaş yanlısı solun, muhtelif türevlerinin ve çıktılarının hikâyesinde görüldüğü üzere, sol ile muhafazakâr, neo-muhafazakâr veya Siyonist sağ arasındaki çizgi, her zaman net değildir. Savaş yanlısı sol, sonuçta o kadar da solcu değildi, ancak din ve özellikle İslam’a yönelik şüphelerinde az çok birleşmişti. Saddam Hüseyin rejimini, Hamas’ı veya Hizbullah’ı “faşist” olarak gören veya “İslamofaşizm” gibi terimler kullanan savaş yanlısı bir pozisyon (Molyneux, 2016), Müslümanları zaten ırksallaştırıyordu. Bu düşünce akımının güçlü bir unsuru, “İslamcılığa” veya “köktenciliğe” karşı soyut sekülerizmin savunulmasıydı. Bu eğilim, bilhassa Yeni Ateistler ve resmi seküler hareketin kimi kesimlerinde görüldüğü biçimiyle, açıktan ırkçılığa evriliyordu. Şimdi bu akımlara bakalım.

Yeni Ateistler

“Yeni Ateistler”, 2006 yılının sonlarında, “Terörle Mücadele”nin ilk döneminde öne çıkan bir avuç ateist aydını tanımlamak için kullanılan bir terim. Başta ilgili kişileri aşağılamak için kullanılıyordu. Bunların en bilineni, o yıl çok satan kitabı Tanrı Yanılgısı’nı yayımlayan, çağdaş ateist hareketin en tanınmış aydını olarak görülen İngiliz evrim biyologu Richard Dawkins’tir. Dawkins’ten sonra, en etkili iki Yeni Ateistten biri, 2007’de Tanrı Büyük Değil adlı kitabı yayımlanan İngiliz siyasi yorumcu ve deneme yazarı Christopher Hitchens, diğeri de 2004’te yayımlanan İnancın Sonu adlı kitabıyla ün kazanan ve daha sonra nörobilimci olarak eğitim alan Amerikalı yazar Sam Harris’ti. Biraz daha az tanınan Amerikalı akademisyen Daniel Dennett (Büyüyü Bozmak, 2006) ile birlikte bu kişiler, iki binlerin ortalarından sonlarına doğru öne çıkan yeni ve iddialı bir ateist ve seküler hareketin önde gelen isimleri olan “Yeni Ateizmin Dört Atlısı” olarak bilinmeye başlandı. O zamandan beri, aralarında belki de en öne çıkanları, İngiliz hümanist felsefeci A. C. Grayling ile Harvard psikologu ve dilbilimcisi Steven Pinker olan bir dizi başka ateist ve hümanist aydını da öne çıktı. Daha az tanınan birçok başka figürle birlikte, bu kişiler, (hareketin büyük çoğunluğu erkek ve aydınların ezici çoğunluğu da erkek) ateist, seküler, hümanist ve rasyonalist örgütler, dernekler ve web siteleri etrafında birleşen, konferanslar düzenleyen, kitaplar, videolar ve bloglar üreten nispeten ayrıcalıklı, iyi eğitimli bir İngiliz-Amerikan toplumsal hareketine öncülük ediyorlar.

Yeni Ateizmin özellikle yeni bir yanı olup olmadığı konusunda bazı tartışmalar mevcut. Fikirler düzeyinde, dikkat çekici bir yenilik sergileyebilmiş değil. Genetik ve nörobilim alanlarından bazı yeni bulguların kullanılmasına rağmen, Dawkins gibi isimlerin öne sürdükleri argümanlarla on dokuzuncu yüzyılın Darvincilikten mülhem bilimsel ateizmi arasında pek bir fark yok. Bu ateizm, modern bilimi anakronik dini otoriteye, liberal özgür düşünceyi ise inançlıların batıl inançlarına ve safdilliğine karşı konumlandırıyor. Viktorya dönemine ait öncüllerinde görülen sert tavra öykünen Yeni Ateistler de dinin dünyada kötü niyetli bir sonuç olduğunu, siyasi ve düşünsel açıdan sorgulanması gerektiğini söylüyorlar. Onlar dini, bilim öncesi çağın bir mirası (ve belki de bazı evrimsel adaptasyonların bir yan ürünü) olarak görüyorlar. Bu miras, irrasyonel düşünceyi teşvik ediyor, liberal olmayan fikir ve uygulamaları haklı çıkartıyor, şiddetli çatışmalara yol açıyor veya en azından şiddetlendiriyor. Bu açıdan bakıldığında, Yeni Ateistler, esasen liberal düşüncenin büyük bir bölümünde, kimi solcu ve muhafazakâr düşüncede gizli olan bazı varsayımların güçlü bir açıklamasını sunuyorlar. Eğer “Yeni Ateizm”deki “yeni”yi ortaya koyacak bir yenilik varsa, bu, onların din ve dindarlığa yönelik kaba veya özgün olmayan eleştirilerinden ibaret olan fikirlerinden ziyade, bu fikirlerin ifade ediliş biçiminde ve harekete geçirildikleri tarihsel koşullarda aranmalıdır.

İlk dönem sekülerler ve ateistler, kiliselerin eğitim sistemi üzerindeki etkisini kısıtlamakla ilgileniyorlardı. Bunu yaparken, önemli toplumsal güce sahip dini otoritelere karşı çıktılar. Ancak baskıcı dini otoritenin üstesinden gelme ihtiyacı konusunda genel olarak hemfikir olsalar da, bu ateistler, siyaseten heterojen bir gruptu. Birçoğu, hümanist ve sosyalist ideallere sahipti. Ancak diğerleri, dinin ortadan kaldırılmasını ve bilimsel otoritenin genişlemesini kendi başına bir amaç veya en azından bireysel liberal ve özgür düşünceye dayalı daha az radikal bir toplumsal dönüşüm sürecinin parçası olarak gördüler. Yeni

Ateistler, daha çok ateizmin bu ikinci geleneğine mensuplar. Dahası, dinin ilköğretim ve ortaöğretimden, toptan kamusal hayattan dışlanmasa da, doğa bilimlerinin toplumsal otoritesinin oldukça sağlam bir şekilde yerleşmiş olduğu bir bağlam dâhilinde faaliyet yürütüyorlar. Bu bağlam, Yeni Ateizmin siyasetini anlamak için önemli. Politik ve teorik bir hareket olarak, baskın fikirlere veya güçlü kurumlara değil, dini inançlara, genelde irrasyonel veya bilimsel olmayan fikirlere, nispeten marjinal, hatta önemsiz, siyasi olarak mobilize olmuş dini hareketlere karşı duruyor. İkincisi, esas olarak ABD’deki Hristiyan sağını ve bizim amacımız açısından daha da önemlisi, ABD ve müttefiklerine askeri olarak karşı çıkan, bazıları ABD ve müttefiklerine karşı çıkan, dinden ilham alan Ortadoğu ve Asyalı örgütleri ve hareketleri içeriyor. Bu hareketler, yirminci yüzyılın sonlarında ve başlarında liberalleri endişelendiren dindarlığın ve “dini köktenciliğin” yükselişin simgesi olarak görülüyorlar.

Yeni Ateizmin tüm anlatımlarında dile getirdiği gibi, 11 Eylül saldırıları ve Terörle Mücadele siyaseti, hareketin iki binli yılların ortalarında ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadı. Sam Harris’in 11 Eylül saldırılarına cevap olarak yazdığı bir denemeden doğan İnancın Sonu adlı kitabı, bir intihar bombası saldırısının anlatımıyla başlıyor. Bu kitapta Harris, bir bölümü tümüyle “İslam’la ilgili sorun” başlığına tahsis ediyor. İsrail’in Filistin’i ABD desteğiyle işgal etmesi ve ABD ile müttefiklerinin bölgedeki otoriter rejimlere sağladığı diplomatik destek gibi Ortadoğu’daki siyasi şiddeti tetikleyen siyasi faktörlere değiniyor ama hemen bunların etkisini reddediyor. Harris, kitabında, “terörizm”i açıklayan tek şeyin “Kur’an eskatolojisine duyulan hayranlık” olduğunu ısrarla dile getiriyor, “İslam’la savaş halindeyiz” diyor (2004: 11, s. 109). Daha sonra, “İslam’ın Avrupa için oluşturduğu tehdit hakkında en mantıklı konuşanların aslında faşistler olduğunu” söyleyecek kadar ileri gidiyor (LeDrew, 2015: s. 86).

Harris’in kavgacı üslubunun mantığı, sayısız diğer yazar gibi, Ortadoğu’daki “terörizm” analizini siyasetten arındırmak ve oradaki şiddet döngüsünü besleyen politikaları ahlaki olarak meşrulaştırmak üzerine kurulu. Ancak Harris’in akıl ve kanıta yaptığı güçlü vurguya rağmen, argümanı hükümsüz.

Robert Pape’in 1980 ile 2003 yılları arasındaki saldırıları inceleyen, intihar terörizminin kullanımı üzerine yaptığı çalışma, bu tür saldırıların İslam’la veya genel olarak dinle bağlantılı olmadığını, aksine, yabancı işgalcileri kovma arzusundan kaynaklandığını ortaya koyuyor (Pape, 2003, 2005; sonraki eğilimler ve nedensellik ve politika tepkileri hakkındaki tartışmalar için ayrıca bkz. Atran, 2006). İstatistiki açıdan bakıldığında, Pape’nin ortaya koyduğu sonuçlar, 2003 Irak işgalinden sonra bombalı intihar saldırılarındaki olağanüstü artış ışığında (bu durum, verileri büyük ölçüde görünüşte dini motivasyonlu aktörler lehine çarpıtmıştır) sorgulanabilir olsa da, daha sonraki araştırmalar, “terörizm”e dair verilerin çok daha kapsamlı analizi üzerinden, Harris’in tezini kesin bir biçimde çürütmüştür.

2015 yılında, Ekonomi ve Barış Enstitüsü, “terörist” olaylara ilişkin eldeki en büyük veri setinin kapsamlı bir istatistiki analizine ait sonuçları yayınladı. Çalışma, ilgili verileri 5.000’den fazla veri seti, endeks ve tutum anketiyle kıyasladı. Araştırmacılar, “terörizm”le dindarlık arasında veya “terörizm”le bir nüfus içerisinde Müslümanların sahip oldukları yüzdelik dilim arasında anlamlı bir korelasyon tespit edemediler. Ancak buldukları şey, eylemlerle devam eden silahlı çatışmalar, devlet baskısı, siyasi istikrarsızlık, dini veya etnik gruplar arasındaki mezhepsel şiddet ve düşmanlık geçmişiyle güçlü bir bağ olduğu gerçeğiydi (Ekonomi ve Barış Enstitüsü, 2015: s. 100–4). Bu bulgular, “terörizm”le siyasi baskı arasında bir bağlantı olduğunu öne süren Krueger’in kapsamlı nispeten daha dar olan istatistiki analiziyle genel manada uyuşuyor (Krueger, 2007). Dolayısıyla, en iyi kanıtlar, “terörizmin” ardındaki gerçek itici güçlerin tam da Harris’in reddettiği hususlar olduğunu ortaya koyuyor.

Bu süreçte din tabii ki bir rol oynuyor, ancak o, yalnızca toplumsal çatışmaların genellikle dini fay hatları boyunca mezhepsel bir karakter kazanması ölçüsünde belirli bir ağırlığa sahip. Bu anlamda, Harris’in dine, özellikle İslam’a öncelik verme, onu ana neden olarak takdim etme girişimleri, eldeki kanıtlarla çelişiyor.

Aynı kusurlu argümanlar, hayatının son yıllarında kendisine büyük bir beğeni kazandıran Christopher Hitchens’ın gerici polemiklerinde de dile getirildi. Hitchens, 11 Eylül saldırılarının Ortadoğu’nun mevcut jeopolitiğine atfedilemeyeceğini söyledi. Bush yönetiminin bir diğer gözde aydını olan muhafazakâr Şarkiyatçı Bernard Lewis gibi, o da Ortadoğu’da ABD’ye yönelik “şikâyet ve düşmanlığın” İslam ile Avrupa arasındaki tarihsel medeniyetler arası düşmanlığa ve İslam’ın bir reformasyona uğrayıp moderniteyle uzlaşamamasına atfedilebileceğini söyledi (Seymour, 2012: s. 70).

“Yeni Ateizmin Dört Atlısı”ndan biri olan Hitchens, büyük şöhrete kavuştuğunda bu eski solcu, ABD emperyalizmini açıktan savunan biri olarak kendini çok önceden kabul ettirmiş bir isimdi. 11 Eylül saldırılarından haftalar sonra, o gün “teokratik barbarlığa” karşı bir “savaş” beklediği ve bunu “sonuna kadar sürdüreceğine söz verdiği için coşku duyduğunu” itiraf etti (Hitchens, 2001). Bu destek, işkenceyi savunmayı ve büyük bir neşeyle, şiddeti yüceltmeyi de içeriyordu (Seymour, 2005). Aynı makalede Hitchens, “1989’daki din adamlarının kan dökme arzusu”na değiniyordu. Burada kendisini tehdit altında hisseden yazar, esasında Selman Rüşdi’yi güçlü bir şekilde savunduğu Rüşdi Olayı’na atıfta bulunuyordu. Anılarında Hitchens şöyle yazacaktı: “Rüşdi davasının önemini abartmak gerek.” Arkadaşı Rüşdi’nin başına gelenleri Stalinizmin kurbanlarıyla kıyaslayan Hitchens, Rüşdi’nin “totaliter fikirle yüzleşmek zorunda kalan herkesle aynı soydan olduğunu söylüyordu.

Tanrı’yı “semavi bir diktatör” olarak nitelendiren Hitchens, kendi ateizmini iki binlerde onu dramatik bir şekilde sağa kaydıran anti-totalitarizm politikasının bir parçası olarak görüyordu. Unhitched: The Trial of Christopher Hitchens [“Avare Kasnağı: Christopher Hitchens Davası”] adlı kitabın yazarı Richard Seymour, Hitchens’ın 2007’de ateist politikayı gönülden benimsemesinin, bir ölçüde, önceki oldukça kaba Marksist ateizmine ve Rüşdi Olayı’ndaki rolüne dayanmakla birlikte, en azından kısmen, o dönemde neo-muhafazakâr projenin başarısızlığına yönelik oportünist bir tepki olduğunu öne sürüyor (Seymour, 2012: s. 54).

Seymour’un belirttiği gibi, Hitchens’ın din üzerine yazılarında “genel amaç, çok daha karmaşık bir dizi belirleyicinin ürünü olan toplumsal kötülükleri dine bağlamaktır (Seymour, 2012: s. 67).[1] Harris’te de gördüğümüz gibi, bu, Yeni Ateizmin evrim teorisi ve metafizikten siyasete geçtiği her an yüzleştiği ana sorundur. LeDrew’un da dile getirdiği biçimiyle “Yeni Ateizm”i savunanlar, “modern toplumun yapısının dikkatli bir şekilde incelememe pahasına, dini toplumsal sorunlar için günah keçisi kılarak, toplumsal gerçekliği gizleme eğiliminde olmuşlardır” (LeDrew, 2015: s. 90). Hitchens, Harris ve diğer sağcı Yeni Ateistler söz konusu olduğunda, bu özellikleri, yazılarının zaman zaman en histerik neo-muhafazakâr polemiklerden neredeyse ayırt edilemez hale gelmesine neden olmuştur. Bununla birlikte, aynı gözlem, halen daha Yeni Ateizmin önde gelen aydınlarından biri olarak görülen ama daha itidalli hareket eden Richard Dawkins için de dile getirilebilir. Dawkins’e göre,

“dinin olmadığı bir dünyada intihar bombacıları, 11 Eylül, 7 Temmuz, Haçlı Seferleri, cadı avları, 1605 tarihli Barut (Cizvit) Komplosu, Hindistan’ın bölünmesi, İsrail/Filistin savaşları, Sırp/Hırvat/Müslüman katliamları, Yahudilerin ‘İsa’yı katledenler’ iddiası üzerinden zulme uğramaları, Kuzey İrlanda ‘sorunları’, ‘namus cinayetleri’... kadınların tenlerinin bir santimini gösterme suçundan kırbaçlanması gibi vakalar yaşanmazdı.” (Dawkins, 2016: 23-4)

Bu pasajın da gösterdiği gibi, Dawkins, ataerkil şiddetin ve dini grupları içeren siyasi çatışmaların bir şekilde dinden kaynaklandığına inanıyor. 11 Eylül’den kısa bir süre sonra, dini “Ortadoğu’daki bölünmüşlüğün temel kaynağı” ve “herkesin fazla kibarlıktan veya çok dindar olduğundan fark edemediği odadaki fil” olarak tanımlayan bir yazı yazdı (Dawkins, 2001). Ancak makale, birçok çağdaş yorumdan daha ölçülüydü ve o zamandan beri, 2003’teki Irak işgaline açıkça karşı çıkan Dawkins, diğer birçok Yeni Ateist’e kıyasla Ortadoğu siyaseti hakkında yorum yapmaya veya oradaki çatışmaları dine bağlamaya daha az istekli oldu.[2] Her yönüyle politik bir varlık olarak ateizmi ömür boyu süren siyasi mücadelenin bir parçası kılmış olan Hitchens’ın aksine, Dawkins, ateizmini bilimsel gerçeğe olan bağlılığından kaynaklanan bir ürün olarak gören, tipik bir liberal elitisttir. Onun en büyük kaygısı ve görünüşte daha sağcı Yeni Ateistler tarafından da paylaşılan kaygı, sadece eğitim ve araştırma ilkesi değil, aynı zamanda siyasi yönetim ilkesi olarak da görülen bilimsel rasyonelliğe yönelik tehditlerle mücadele etmektir. Dawkins için siyaset, çatışan fikirler ve çıkarlar arasında müzakere ve görüşme alanı değil, özel bilgi ve uzmanlık gerektiren özel bir alandır. Bu durumu, 2016 yılında Times’a verdiği röportajda dile getirdiği şu sözleri gayet iyi biçimde örneklemektedir:

“Ameliyat olacaksanız elit bir cerrah istersiniz, uçağa binecekseniz elit bir pilot istersiniz. Aynı şey hükümet için de geçerli olmalı. Bizim gibi sıradan insanlar değil, elitler tarafından yönetilmemiz gerekiyor.” (Sylvester, 2016: s. 2–3)

Siyasete dair bu elitist anlayış, dinin doğası gereği irrasyonel ve gerici olduğuna olan inançla birleştiğinde, daha liberal olan Dawkins’in, adil ve rasyonel bir toplumsal düzene tehdit olarak görülen dini grupların siyasete herhangi bir müdahalesine hâlâ şiddetle karşı çıkmasını gerekli kılar. Dawkins’in siyaseti, sırasıyla Hitchens ve Harris’in abartılı ve savunmacı tavırlarından oldukça uzak olsa da, çağdaş liberal düşüncenin çoğunu karakterize eden çoğulculuk türüyle de tanımlanmaz. Çokkültürlülüğün, dini inanç ve uygulamaları çok kolay bir şekilde barındırdığı veya dini grupların siyasi etkisini kolaylaştırdığı düşünülmektedir. LeDrew’un Yeni Ateistlerle ilgili tespitinde söylediği gibi, modern bilimsel ve liberal demokratik düzen, “dini cehalet, epistemik görecelik, kimlik politikası ve kültürel çoğulculuğun girdap gibi dönen bir karışımının tehdidiyle karşı karşıya olduğu düşünülüyor” (LeDrew, 2015: s. 2). Bu açıdan, Dawkins’in örneklediği güçlü liberal elitizm ile Batı medeniyetinin özgüvenini aşındıran veya eleştirel sorgulamaya ve ifade özgürlüğüne daha doğrudan bir tehdit oluşturan aynı teorik ve politik akımları geniş ölçüde tanımlayan çok daha gerici siyasi aktörler arasında bir yakınlık tesis ediliyor. Bu açıdan bakıldığında, İslamofobi, irrasyonel ve sansürcü bir kültüre katkıda bulunan sahte bir kavram olarak görülüyor. Dawkins, 2016'da şunu söylüyordu: “Batı’daki liberaller arasında ırkçı olarak adlandırılmaktan korktukları için her türlü fedakârlığı yapma eğilimi mevcut. Bunlar, İslam’a ayrıcalık tanıyorlar.”

“Birçok insanın zihninde korkunç bir karışıklık var. İslam’ın bir ırk olduğunu düşünüyorlar, oysa öyle değil. İslam’ı eleştirdiğinizde, genellikle ırkçılıkla suçlanıyorsunuz, ki bu saçma. İnsanların dinine hakaret etmekten yanayım. Bence her fırsatta hakaret edilmeli. (Sylvester, 2016: s. 2–3.)

Ne kadar kusurlu olursa olsun, aşağıdan kurulan toplumsal hareketlerin ürünleri olan çokkültürlülüğe ve “siyasi doğruculuğa” duyulan bu güvensizlik ve sabırsızlık, önemli ölçüde kibir, cehalet ve siyasi naiflikle birleşerek, Dawkins’i ve bilimsel rasyonelliğin diğer sözde savunucularını gerici grupların yörüngesine soktu.

Önceki tartışmanın da gösterdiği gibi, Yeni Ateistler, siyasi olarak homojen bir grup değildir. Yeni Ateizm, daha geniş hümanist, ateist ve seküler akımlardan ayrılamaz. LeDrew, çalışmasında, çağdaş ateist hareketin büyük çoğunluğunun, önde gelen Yeni Ateist aydınlardan daha uzlaşmacı bir tutum sergilediğini, daha çoğulcu görüşlere sahip olduğunu öne sürüyor. Dinî dönüşümün üstesinden gelinmesi gereken toplumsal örgütlenmenin bir ürünü olarak dini anlayan hümanist ateizm ile, Viktorya döneminin bilimsel ateizm geleneğinde dini, modernite ve bilimsel rasyonalite ile düzeltilmesi gereken örgütlü bir yanılsama olarak gören Yeni Ateistlerin ateizmi arasında ayrım yapıyor. Yazar, seküler, hümanist ve rasyonalist örgütler ve toplumlar içinde çatışan bu iki görüş arasında oluşan muhtelif gerilim noktalarını açıklığa kavuşturuyor. Bu noktada LeDrew, ABD’deki Soruşturma Merkezi’nin kurucusu Paul Kurtz döneminde seküler hümanizm felsefesinden ve daha uzlaşmacı bir politikadan, Ronald Linday döneminde daha çatışmacı bir yaklaşıma doğru kaymasını, Linday’in onu sağcı özgürlükçü bir konuma yaklaştırmasını ve Uluslararası Küfür Günü’ne öncülük etmesini örnek gösteriyor (LeDrew, 2015: s. 195–7). LeDrew, bunun, “Ateist Sağ” olarak adlandırdığı şeyin giderek artan öneminin bir belirtisi olduğunu savunuyor ve “Yeni Ateizmdeki totalitarizm ve neo-muhafazakârlık eğiliminin, daha geniş anlamda seküler hareketin sağ kanadının büyümesinin yalnızca bir yönü olduğunu” öne sürüyor (LeDrew, 2015: s. 188).

Ateist ve seküler hareketin siyaseti konusunda benzer gerilimler İngiltere’de de açığa çıkıyor. 2013 yılında, New Humanist dergisinin yeni yayın yönetmeni Daniel Trilling, Dawkins’in İslam hakkındaki açıklamalarını eleştirerek, dine dair bazı “eleştirilerin” ırkçı olabileceğini söyledi, devamında, “farklı dini inançlara sahip ve hiçbir inancı olmayan insanlar arasında ortak zemin bulma” ihtiyacına vurgu yaptı (Trilling, 2013).

Narzenin Masumi
Tom Mills
David Miller

[Kaynak: What is Islamophobia: Racism, Social Movements and the State, Yayına Hz.: Narzanin Massoumi, Tom Mills ve David Miller, PlutoPress, 2017, s. 234-267.]

Dipnotlar:
[1] Bu tespit sadece Hitchens’ın 11 Eylül saldırıları, Irak Savaşı ve onu takip eden döneme dair analizleri değil, ayrıca “dindar çeteler”in damgasını vurduğunu iddia ettiği Kuzey İrlanda meselesiyle ilgili sözleri için de geçerli. (Seymour, 2012: s. 65).

[2] Russia Today’de yayınlanan Worlds Apart programına verdiği röportajda Dawkins, IŞİD’in uyguladığı şiddeti dine atfetmek yerine onu bencil şiddete ve intikama dair biyolojik dürtüyle ilişkilendirdi (Russia Today, 2014).

,

Yeni Radde



Türkiye’de bugün yaşanan şey yalnız CHP krizi değil; Türkiye’de devletin toplumu siyasetsizleştirme başarısının krizidir. Yani bugün çöken yalnız CHP değil, CHP’nin temsil ettiği cumhuriyetçi-devletli siyaset biçimidir. Çünkü bu siyaset, uzun süre toplumu örgütleyen değil, toplumsal enerjiyi devlet krizine dönüşmeden emen bir mekanizma gibi çalıştı.

İnsanların öfkesi, siyasete değil prosedüre; örgütlenmeye değil seçime; tarihsel özneleşmeye değil temsile yönlendirildi. Artık bu form, hiçbir sürpriz göstermeyecek şekilde çözülüyor ve iktidar, buna yeni bir hukuki-siyasal biçim veriyor. Çünkü Türkiye kapitalizmine artık “yurtta sulh, cihanda sulh” yetmiyor.

Türkiye sermayesi, daha merkezileşmiş, daha müdahaleci, daha militarize bir devlet formu istiyor. İçeride toplumsal çözülmeyi yönetebilen, dışarıda bölgesel güç olarak hareket eden yeni bir rejim inşa edildi.

CHP, eski cumhuriyetçi denge siyasetinin diliyle hareket ederken, bir dönem gerçekten siyasal gerilimin karşı kutbu olabildi; iktidar ve emperyalizm Kılıçdaroğlu gibi atadığı adamlarla bunu kontrollü bir hale çevirdi. Bir siyasal ethos inşa etti.

Ama artık buradan siyaset üretilebilecek tarihsel sınırın sonuna geldik. Çünkü bugün tıkanan şey, yalnız CHP’nin örgütsel yapısı değil; toplumu temsil mekanizmaları içinde tutarak siyaset üretmeye çalışan bütün bir legalist siyaset anlayışıdır.

Solun önemli bir kısmı da yıllarca siyaseti hukuki sınırlar içinde düşünmeye alıştı. 19 Mart’ta gördük ki cumhuriyetçi sol, Gezi’den bu yana hiçbir şey biriktirmemekle birlikte, eldekini de muhafaza edememiş.

19 Mart’ı 1 Mayıs’a bağlayacak siyasal müdahaleyi de “halk hazır değil” diye geçiştirebildi. Son müdahaleyle halkın siyasete daha hazır olmadığı yere doğru gidiyoruz.

Diğer yanda en radikal hatalarla sistem içine akan Kürt siyaseti ve kuyrukçuları, Kürt meselesini sınıf mücadelesinin, devlet biçiminin ve bölgesel dönüşümlerin parçası olarak değil; dar bir demokratikleşme ve hak meselesi olarak ele aldılar.

Kılıçdaroğlu’nun ve Öcalan’ın fiili saray danışmanı olduğu bir yere geldik; kim bilir belki bu radde, sistematik bir şekilde, muhalefet gücünü ve insan kaynağını iktidar mantığına bozuk para gibi harcatma amacı güden daha özel düzenlemelerin konusudur. Bilmiyoruz, ama siyasal sonuçlarını görmemek, ciddi bir gerizekalılık derecesi gerektirir.

Fiili danışmanların bir süredir ana muhalefet ile iktidar arasında biriken kahir ekseriyeti, dinci ve milliyetçi çevrelerin önüne atılması, yalnızca gelecekte iktidar mantığının yeniden kurulması meselesinden ibaret olacaktır ya da siyasal varlıkları ellerine teslim edilen güçle Türk ve Kürt halkını ne radde minyatürleştirip emperyalizmin hizmetine sunmalarıyla orantılıdır.

Türkiye demokrasisinin dünya sıralamasındaki yerini yükseltme mücadelesi veren sol liberal, radikal sol ve demokratlar, legal alan genişledikçe siyasetin gelişeceği sandılar. Oysa tam tersine, toplumsal örgütlenme kapasitesi çözülürken siyaset, giderek temsil mekanizmalarına sıkıştı. İşte buna “demokrasi, hatta bir dönem “ileri demokrasi” dediler. Toplumun siyasallaşması değil; siyasal kapasitenin kurumsal temsile devredilmesi “ilerleme” sayıldı.

Peki bugün geldiğimiz yere demokrasiciler ne ad verecek? Açık biçimde merkezileşmiş bir devlet zoruyla karşı karşıyayız. Ama mesele, yalnız devlet baskısının sertleşmesi değil.

Hem cumhuriyetçi cephe hem de demokrasi cephesi de yıllar boyunca halkın örgütlü siyasal öznelere değil, yönetilen seçmen kitlelerine dönüşmesine yardımcı oldu. Kendi bağımsız hattını kuracak cesur adımları atmadı.

Devlet, hâkimiyeti salt zorla kurmaz. İnsanların neyi mümkün görüp görmediği üzerinden de kurar. Devlet, yalnız baskı aygıtı değildir; toplumsal hareket kapasitesini biçimlendiren ideolojik bir örgütlenmedir.

İnsanlar, yalnız korktuklarından değil, birlikte hareket ederek tarih yapabileceklerine inanmadıkları için hareketsizleştiler. Türkiye solu uzun süre bu çözülmeyi “seçim mi, kopuş mu” ikileminin dışına taşıyamadı. Böylece gerçek siyasal alan boşaldı.

Minima Politika
25 Mayıs 2026
Kaynak

24 Mayıs 2026

,

Laf Kalabalıkları



Hukuksuzluğu, burjuvazinin kendi kanunlarına bile uymamasını en demokratik söylem ve pratiğin prangaya vurulduğu burjuva demokrasisinin bile olmadığı konjonktürde iktidar ve muhalefetin it dalaşında devrimci komünistlere, işçi sınıfına, ezilen ulus ve halkara karşı demokrasi dersi vermek, “demokrasi herkese lazımdır, susma sustukça sıra sana gelecek” gibi laf kalabalıkları, kendini bilmeyenlerin harcıdır.

Zira faşizm, ezilecekler listesine ilkin işçi sınıfını, devrimci komünistleri, ezilen ulusları ve halkları koyar. Onların iradesini görmeyen bir anti-faşist mücadele olamaz. “Ben kendi adamlarımı bakan koltuklarına oturtacağım” diyen burjuva siyaseti, faşizmle mücadele edemez.

Biz, hukuksuzluğu, haksızlığı, anti-demokratik söylem ve pratikleri sermayenin farklı temsilcilerinin iktidar ve muhalefetin birbiri aralarındaki it dalaşından öğrenecek değiliz. Onlar, birbirini ısırmaz, dişleri sadece bize keskindir.

Tarih şahittir: çeşitli milletlerden oluşan işçi, köylü, emekçi halkımız, ezilen uluslar ve inançlara mensup devrimci komünistler, kendilerine yönelik pratiklerin bilincindedir. Yaşananlar unutulmamıştır.

Biz hukuksuzluğu, maden ocaklarında katledilen işçileri savunduğu, onların savunmalarını üstlendikleri için hapse atılan devrimcilerden biliyoruz.

Biz hukuksuzluğu, faşist diktatörlüğün insanlık dışı yol ve yöntemlerini teşhir etmek için bedenini açlığa yatıran devrimcilerden biliyoruz.

Biz hukuksuzluğu, Dünya işçi sınıfının 1 Mayıs emek ve dayanışma gününde Taksim’e gitme iradesi üzerinden gözaltına alınan ve hapse atılan devrimcilerden biliyoruz.

Biz hukuksuzluğu, Karadeniz’de Mustafa Suphi, Maria ve yoldaşlarının kalleşçe katledilmesinden biliyoruz!

Herşeyi biliyor, unutmuyoruz!

Elbet bizim de günümüz gelecek!

Serkan Yıldırım
24 Mayıs 2026