Ünlü
bir aydının bir toplantının açılış konuşmasına Antonio Gramsci’den klişeleşmiş,
şu türden bir alıntıyla başlaması gayet olağan bir durum ama gene de böylesi bir şeye
tanık olmanın yorucu olduğunu belirtmeliyim: “Eski dünya ölüyor, yenisi
doğamıyor. Bu fetret devrinde muhtelif hastalık belirtileri ortaya çıkıyor.”
Bunu neden yaptığını fark ettiğinizde kaygılanıyorsunuz. Süperstar haline gelmiş bir aydın
için klasik isimler, uzun yıllardır izleyicilerce büyük talep gören bir
performans, diyalektik denge oyunu için sadece sahne dekoru işlevi görüyor.
Kendine
özgü Sloven aksanı ve tuhaf mizahıyla Slavoj Žižek, Hollywood’un gişe rekorları
kıran filmleri ve Batı tarzı tuvaletlerin tasarımları dâhil her yerde ideoloji
buluyor. Ancak Testaccio’daki pitoresk Roma mezarlığında medfun Antonio Gramsci,
Žižek’in kendi mirasına nasıl davrandığını görseydi, mezarında ters dönerdi.
Görünüşe
göre Žižek, marjinal bir figür, bir tür modern zamanların Diyojen’i imajını
uzun zamandır terk etmiş durumda. Bugün, en iyi akademik kurumlara ve konser
salonlarına kabul edilen, başarılı bir aydın. Londra, Ljubljana ve ABD’de
yaşıyor, buralarda çalışıyor, etkinliklere katılıp nutuklar atıyor, kitapları üzerinden yüksek
ücretler kazanıyor. Kitapları âdeta bir üretim bandında ilerliyor, bazen yılda
iki tane birden çıkartıyor. Küresel yıldız statüsünün tadını çıkartan Žižek’in hayatı,
Batı akademisindeki ortalama bir araştırmacının (güvencesiz vize statüsü, cılız
maaş ve kısa süreli sözleşmelerle tanımlı) hayatından açıktan farklı.
Žižek,
popüler performanslarından birinde, kendini Marx ve Gramsci’nin yanına yerleştirip onların klasik kavramlarını çözümlemeye başlıyorsa, o vakit bizim de klasiklerin hangi
konumdan ve kimin çıkarları doğrultusunda konuştuğunu hatırlamamız gerekiyor.
Gramsci’nin bahsettiği o ara dönem, fetret devri, çökmekte olan hegemonyanın,
radikal siyasi itirazların yaşandığı bir dönemdi. 1920’lerin korkunç krizleri
ve kutuplaşması arasında Gramsci, Mussolini’nin faşizmine karşı savaşmayı
seçti. Moskova’ya gitmedi, en tehlikeli dönemde İtalya'da yeraltı direnişini
örgütlemeye başladı. Binlerce diğer İtalyan komünist gibi o da hayatını
tehlikeye attı. 1928’de Gramsci’nin davasında sahne alan o faşist savcının şu
ünlü sözü tarihe geçti: “Bu beynin 20 yıl boyunca çalışmasını durdurmalıyız.”
Hapishanede
Gramsci, bir dizi ciddi hastalığa yakalandı ve hapis hayatının son yıllarını
bir hastanede geçirdi. 21 Nisan 1937’de serbest bırakıldı, ancak Roma’daki
klinikten ayrılacak takadi bile yoktu. Altı gün sonra Antonio Gramsci, beyin
kanamasından öldü. Geride, Avrupa’daki işçi hareketlerinin yenilgisini anlamaya
ve sınıfsal analiz yoluyla yeni bir kurtuluş stratejisi bulmaya yönelik bir
girişim olan efsanevi Hapishane Defterleri eserini bıraktı. Ölümünden yıllar
sonra fikirleri, çeşitli akademik araştırma alanlarında belirleyici güce
kavuştu, hem solcu hem de sağcı siyasi güçlerin cephaneliğinde önemli bir araç
haline geldi.
Bir
asır sonra, küresel istikrarsızlıkla tanımlı yeni bir çağda, süperstar Slavoj
Žižek, Gramsci ve Marx’tan alıntıları, yalnızca Avrupa kıtasındaki muktedir sınıfın militarist söylemine “solcu bir baharat” serpiştirmek için kullanıyor.
Merhum
Žižek Ahir Zamanın Hizmetinde
Peki Žižek,
bugün kamuoyuna ne sunuyor? 2022-2026 yılları arasında kamuoyu önünde yaptığı
konuşmalar ve kaleme aldığı metinler, Avrupa’yı özgürlüğün ve Aydınlanma’nın
mirasının ana kalesi olarak savunma fikri üzerine kurulu. Sloven felsefeciye göre, bugün gerçek anlamda evrensel bir özgürleşme
potansiyeline sadece Avrupa sahip, üstelik bu rol, eşsiz tarihsel deneyimiyle önceden
belirlenmiş:
“Trump’ın çevrecilik, politik
doğruluk ve LGBT hakları üçlüsüne yönelik saldırıları ile Rusya ve Avrupa
arasındaki çatışma arasında derin bir benzerlik söz konusu. Bu noktada şu temel
soruyu sormak gerek: Bugün hangi medeniyet, Trump’ın saldırdığı üçlüyü tam
olarak kendinde somutlaştırıyor? Sadece bir tanesi: Aydınlanmanın en son biçimi
olan Avrupa medeniyeti.”
Žižek’e
göre, modern dünya hiç ilerlemiyor, bilâkis, en korkunç tehditlerden birine,
dünyanın sonuna doğru sürükleniyor. “Şu anda Avrupalılar, devrimci imdat frenini
çekmeli” diyen Žižek, ağır koşullarda yaşayan ve Nazizmden kaçmak zorunda kalan
Walter Benjamin’in ortaya koyduğu metafora sırtını yaslıyor. Alman aydını,
devrimlerin “tarihin lokomotifleri” olduğu Marksist varsayımını yeniden gözden
geçirdi. Onun yorumuna göre, gerçek özgürleştirici eylem, tam da “yolcuların”
felâkete doğru giden hareketi durdurmaya çalıştığı anda gerçekleşecekti.
Benjamin, 1940 yılında İber Yarımadası’nın sınırında bir felâketle karşılaştı.
Nazi işgali altındaki Fransa’ya sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya
kalınca intihar etti.
Günümüzün
başlıca meseleleri; iklim krizinin ulaştığı derinlik, yeni bir küresel savaş
tehdidi, yeni otoriter rejimler ve yapay zekâdır. Ancak Slavoj Žižek,
anti-kapitalist bir çizgide hiçbir çözüm sunmamaktadır. Bir yandan, evrenselci bir
isim olarak, kendi değer ve yaşam kurallarına sahip, birbirinden farklı “medeniyetler”den
oluşan dünyadan haz etmediğini söylemektedir. 2015-2016’da yaşanan göç
krizinden bu yana, Žižek, kendine özgü kurnaz üslubuyla sık sık İslam’da kadın
hakları, genelde İslam kültürü hakkında kelam etmiş, bu açıklamalar yoğun bir
eleştiri dalgasıyla karşılanmıştır.
“Sol
liberal” muarrızlarına saldırmak için İslam konusunu bir silah olarak kullanan Žižek,
onları çokkültürcü hoşgörü adına Aydınlanma ideallerine ihanet etmekle suçladı.
Žižek, Samuel Huntington’ın eserlerinde yer alan, farklı “medeniyetler”den
oluşan dünyayı kabul edilmesi gereken doğal bir düzen olarak gören tezden
hoşlanmadığını söyleyen bir isim.
Öte
yandan, Žižek, bu “medeniyet”lerden birinin, (AB’nin temsil ettiği) Avrupa’nın
egemenliğe kavuşması gerektiğini söylüyor. Žižek’e göre, dünyaya gerçek
ilerleme ışığını ancak Avrupa egemenliği getirebilirken, diğer bölgelerden
gelen “sömürgecilik karşıtı mücadele”yi tam zıt yönden ele alıyor:
“Dünyada ortaya çıkan yeni
güç blokları, yeni faşizmin birer versiyonundan başka bir şey değil.
Rusya-İran-Venezuela eksenini düşünün. Avrupa, burada bir istisna olmalı: O, özgürleştirici
Aydınlanma’ya sadık kalınacak tek yer.”
Žižek’in
son konuşmalarında ve metinlerinde, AB’deki siyaset sınıfından duymaya alışkın
olduğumuz saldırgan Avrupamerkezci tutumu dile döktüğünü görebiliyoruz. Bunu
çoğu zaman aynı terimlerle ve aynı argümanlarla yapıyor. Skandallara yol açan bir
aydın olarak Žižek, anti-emperyalist enternasyonalizm denilen konumu reddediyor,
solcu muarrızlarını küçümseyici bir yaklaşımla “barışseverler” olarak
nitelendiriyor. Bu karşı tarafı aşağılamak için başvurulan ifade, esasen ABD’de
Vietnam Savaşı’na karşı protesto eylemleri düzenlendiği dönemde popülerlik
kazandı ve o zamandan beri savaş yanlısı şahinlerce aktif olarak kullanılıyor.
Žižek,
son açılış konuşmasını, neredeyse 70 yıl önce Avrupa Birliği’nin öncülünün
kurulduğu Roma’daki aynı binada yaptı. “Yetmiş Yıl Sonra Avrupa Birliği”
başlıklı konuşmasının tüm duygusal dokusu, tam olarak bu tarihi temel alıyordu.
Sloven felsefeci, pasaj pasaj çeşitli bağlamlardan alıntılar yaptı, bunları
havaya fırlattı, popüler diyalektiğini bunlara uyguladı ve dinleyicilere geri
verdi. En sevdiği hadım etme metaforu, sağcı popülistlerin günümüz Avrupa’sına
karşı tutumunu açıklamak için kullanılıyor: Avrupalı seçmen, Eski Dünya’nın “dışarıdan
gelenler” (göçmenler ve azınlıklar) karşısında hayati erkek gücünü yitirdiği
fikriyle korkutuluyor. Peki Froydculuktan istifade eden bu hilebazlık, bize ne
kazandırıyor? Savaşlar, iklim krizi veya yaşam maliyeti krizi gibi büyük
krizleri anlamamıza nasıl yardımcı oluyor?
Bir
asır önce Gramsci, burjuva hegemonyasının krizinden bahsetmiş, bu krizin hem
proleter devrime hem de faşizme kapı araladığını dile getirmişti. Žižek, son
yıllardaki konuşmalarında ve metinlerinde, bu denklemden proleter devrimi
çıkartıyor, (oldukça tuhaf bir şekilde yorumladığı) faşizmi muhafaza ediyor, “dini
köktencilik tehdidi”ni listeye ekliyor. Bu manipülasyon, Žižek’in Rusya ve Çin’in
faşizme doğru ilerlediği (ya da zaten o mertebeye ulaştığı), Ortadoğu
halklarının gerçek devrimci projelere sahip olduklarını iddia edemeyeceklerini,
zira ulusal-muhafazakâr, dini rejimlerinin kıskacında sıkışıp kaldıkları
imasında bulunmasına imkân sağlıyor. Milliyetçi ideolojiyi ekonomik kalkınma
projeleriyle birleştiren büyük ülkeler hakkında Žižek, şöyle diyor:
“Dolayısıyla, günümüzdeki
başlıca seçenekler şunlardır: Fukuyama’nın gördüğü hayalden arta kalanlar,
doğrudan dini köktencilik, özellikle de ılımlı otoriter yumuşak faşizm olarak
adlandırmaktan başka çarem olmayan şey: Modi’nin Hindistan’ında görüldüğü
üzere, toplumsal uyumu korumak için milliyetçi ideolojiyi harekete geçiren
güçlü devletle birleşmiş piyasacı kapitalizm.”
Yazar;
İran, Çin ve Rusya gibi yükselen güçlerin kendilerini sömürgecilik karşıtı
mücadeleyle özdeşleştirmelerinin yanlış olduğuna inanıyor. Žižek’e göre,
onların alternatif önerisi, farklı bir tür evrenselciliktir. Bu evrenselcilikte
farklı “politik-teolojik yaşam biçimleri” barış içinde etkileşim kurabilir.
Bu
sebeple, “dini köktenciler”, kendilerini “ılımlı faşistler”le aynı grupta
buluyorlar: Taliban, Rusya, Hindistan, Çin, Kuzey Kore ve İran, resmi
temsilcilerinin ağzından kendilerini Amerikan emperyalizmi ve sömürgeciliğine
karşı savaşçı olarak adlandırmalarıyla birbirine bağlanıyor. Žižek, en son
makalelerinde ve denemelerinde, otoriter rejimlerin iç sorunlarını “dış düşman”
imajını kullanarak çözmek istedikleri fikrini sürekli olarak dile getiriyor.
Latin Amerika ve Afrika konusunda ise Žižek, bu bölgelerin evrensel kurtuluş
için gerçek bir mücadelenin başlayabileceği bölgeler olarak bile görülemeyeceğini
söylüyor.
Slavoj
Žižek’in yeni dünya görüşü, açık bir çelişkiyle malul. Kapitalizm, dünya
genelinde ülkeler ve bölgeler arasında eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir sistemdi,
halen daha öyle. Çin’in kelimenin tam anlamıyla bir İngiliz kolonisi olduğu,
İran’ın çok uzun zamandır bağımsız politikalar yürütme ve kendi kaynaklarını
kontrol etme hakkı için mücadele ettiği gerçeğini nasıl ele almalıyız? Žižek, bağımlı
ülkelerin ve bu bağımlılığı yüzyıllardır sömürenlerin olduğu küresel ekonomi
hakkında ne düşünüyor?
Sloven
aydın, retorik düzeyde evrenselcilik fikrini savunsa da, politik önerisi,
özünde evrenselciliğin zıttını, dışlama ve özgüllük mantığını temel alıyor.
Avrupa'nın kendine özgü “medeniyet”i, sömürgeciliği, faşizmi, temel sorunların
çözülmediği, küresel eşitsizliği aşamadığı gerçekliğini kesen tarihsel
güzergâhında tarihsel yolunda sayısız kez başarısız olmuştur. Ama nasıl
oluyorsa aynı muhayyel Avrupa, “özel” tarihsel deneyimi ve Aydınlanma mirası
sayesinde, eski mesihçi rolünü bir şekilde koruyor, bir şans daha elde edebiliyor.
Žižek
ve Rusya
Žižek’in
fikri başarısızlığı, bize daha yakın olan Rus materyallerini
incelediğimizde daha da belirginleşiyor. Demokrasi karşıtı homo putinus kavramına
yüzünü çeviren Žižek, Rusya’da olup bitenleri Putin ve yetkililerinin
söyledikleriyle eşleştiriyor; Putin’in, Kremlin ideologu Hariçov’un veya
Kaliningrad bölgesinin eski valisi Alihanov’un iğrenç konuşmalarından alıntılar
yapmayı tercih ediyor. Žižek’in görüşüne göre, Rusya’nın bugünkü yolu, bu
ideolojiyle görevlendirilmiş yetkililerce ülkeye dayatılan Avrasyacılık ve
gelenekçilik ideolojisi tarafından belirleniyor. Bu ideoloji, ülkedeki insanların
devlet uğruna kitlesel özveride bulunmaya hazır olmalılarını talep ediyor.
Žižek’in
Batılı Kremlinologların klişelerini tekrarlayarak söylediğinin aksine, Rus
yönetici sınıfı, farklı çıkar gruplarının çatıştığı, oldukça karmaşık bir
sistem: bu sınıfı, bir tür Aleksandır Dugin hayran kulübü olarak göremeyiz. Daha da
önemlisi, Ruslar, bir toplum olarak radikal muhafazakâr fikirlerle muhtemelen
hiç ilgilenmiyorlar.
Başkanlık
yönetiminin ideolojik bloğunun fantezileri ile gerçek Rus toplumunun farklı
gezegenlerde var olduğunu söylemek için birçok nedenimiz var. Niceliği ve niteliği birlikte esas alan sosyolojik analizin de ortaya koyduğu biçimiyle, Rusya, Dugin’in
muzaffer olduğu bir ülke değil. Modern Rusya, siyasetten arındırılmış bir
piyasacı toplumdur. Dünyanın en yüksek ekonomik eşitsizlik seviyelerinden
birine sahip, neoliberal kişisel başarı kültünün ifrata vardırıldığı bir
ülkedir. Bugün Rusya, “bilgi girişimciliği” (Bir kişinin sahip olduğu
uzmanlığı, bilgiyi veya yaptığı araştırmaları dijital ürünlere dönüştürerek
internet üzerinden satması ve ticarileştirmesi anlamına gelen iş modeli) ile kişisel
koçluk sektörünün geliştiği bir toplumdur.
Peki
bugün Rusya’da asıl hâkim fikir nedir? Ekonomik güçlüklerden ve borç
köleliğinden kendi çabalarıyla kurtulmak. Bu, Ukrayna'da cephelerde şu anda
öldüren ve ölenlerin büyük bir kısmının motivasyonudur. Çok sayıda tanıklık,
şikâyetler ve protestolar, askeri personelin ailelerinden gelen video mesajları,
hatta gazeteci Anastasya Trofimova’nın geniş yankı uyandıran belgesel filmi,
savaşa katılanların savaşın amaçları konusunda kafa karışıklığı yaşadığını ortaya
koyuyor. Özel Askeri Operasyon (ÖÖO) denilen süreç boyunca, askere alma
bürolarında kuyruklar oluşmadı, sözleşmeli ordu, esas olarak eşi benzeri
görülmemiş mali ödemelerle takviye edildi.
Žižek,
diğer yüzlerce Batılı yorumcu gibi, Rus toplumunu analiz etmek yerine, Rus
ideolojisine dair analizini Rus elitinin bireysel temsilcilerinden aldığı uygun
alıntılara dayandırıyor.
Žižek,
Roma’daki konuşmasında, Rusya’nın “yıkıcı neoliberal tutumlar dayatan ülkeler
listesi”ni son derece ciddi bir şekilde analiz ediyor, bunu Rusya’nın Kuzey
Kore ve Taliban’a ideolojik yakınlığının bir göstergesi olarak değerlendiriyor:
“Bu listedeki devletler,
artık resmen ‘düşman devlet’ olarak nitelendiriliyor, çünkü ‘Ruslara ait geleneksel
manevi ve ahlaki değerler’i paylaşmıyorlar. Burada çok kutuplu bir dünyadan söz
edilmiyor. Rusya’nın değerlerini paylaşmıyorsanız, Rusya’nın düşmanısınız
demektir.”
Ancak
gerçek şu ki, bu 49 ülkelik liste, neredeyse tamamen başka bir listeyle, yani “düşman
ülkeler” listesiyle aynı (tek fark Slovakya ve Macaristan’ın ikinci listede yer
almaması). Her iki liste de Rusya’nın ekonomik kısıtlamaları ve karşı yaptırım
politikasıyla bağlantılı: şu anda Rusya Federasyonu’na karşı yaptırımların
uygulandığı süreçte rekor sayıda yaptırım uygulandı (bu konuda İran’ı geride bırakan
Rusya’ya yönelik yaptırımların sayısı yirmi altı binden fazla). Listeler, her
şeyden önce, Rusya’nın ekonomik politikasının bir parçası.
Žižek’in
en sevdiği analojilerden biri de Rusya ve İsrail arasında kurduğu analoji. Ona
göre, her iki devlet de etnik grupların varlığını inkâr ediyor (ilkinde
Ukraynalılar; ikincisinde Filistinliler).
Burada
itiraz etmek gerekir ki, Rus propagandasının ve Putin’in Ukraynalılara yönelik
savaş suçlarına ve yabancı düşmanlığı içeren söylemlerine rağmen, bu durum,
Rusya ve İsrail’i devlet olarak eşitlemek için pek yeterli değil.
Rusya
Federasyonu’nda, bölgeler arasında muazzam ekonomik eşitsizliği pekiştiren ve
yeniden üreten, aynı zamanda yerel halkları ve kültürleri asimile eden otoriter
bir devlet aygıtına tanık oluyoruz. Bununla birlikte, 21 ulusal cumhuriyeti
içeren çok etnisiteli bir federasyondan bahsediyoruz. Rusya üzerinde her
zaman somut bir etkiye sahip olmuş olan bu durumun gelecekte de siyasi bir rol oynama ihtimali
bulunmaktadır.
İsrail
örneğinde ise, hem kâğıt üzerinde hem de pratikte, topraklarında ağır bir ırk
ayrımcılığı sistemi uygulamış olan etnokratik bir devletten bahsediyoruz.
Ne
Yapmalı? Avrupamerkezcilikten Enternasyonalizme
Sloven
felsefeci, Roma’daki konuşmasının sonunda nihayet geleceğin bir resmini
çiziyor: 150 yıl önce komünizm hayaleti Avrupa’yı kasıp kavuruyor, tüm politik
güçler onu yok etmeye çalışıyorken, bugün bu hayalet, bizatihi Avrupa’nın
kendisidir. Her “medeniyet”, insanlığın tüm dertlerinden Avrupa kıtasını
sorumlu tutmak için nedenler buluyor. Böylece, geleceğe dair vizyonunda Žižek,
komünist projeyi, maddi dünyada zaten verilmiş olan Avrupa Birliği fikriyle ikâme
ediyor. Bazıları, bu Avrupa için sadece yaşamakla kalmayacak, aynı zamanda
ölecek. Žižek bu gerçeği, bazı Avrupalı yetkililerin söylemlerini yankılayan klişe ifadeler kullanarak hatırlatıyor.
Ukrayna’nın Avrupa bünyesinde oynadığı
rol, askeri-faydacı bir işleve indirgeniyor:
“AB’nin tutumu, Rusya ile
savaş riskini göze alarak Ukrayna’yı koşulsuz desteklemek olmalıdır. Ukrayna
düşerse Avrupa felç olur. Ukrayna, uzak bir yer değil, Avrupa için önemsiz bir
konu da değil. Avrupa’nın hayati önem taşıyan ileri karakoludur.”
Sözlerinde
güçlü duygularla karşısındaki ikna etmeyle ilgili o solcu beceriyi kullanan,
hatta “liberal demokrasinin cesedinden kopma”yı yüksek sesle öneren Slavoj
Žižek, aslında hiçbir fikir öne sürmüyor, sadece “kendinden korkma!” diyerek, Avrupa’ya
psikolojik bir tedavi yöntemi öneriyor.
Dile
döktüğü ceset metaforundan devam edersek, bugün bu “demokrasi denilen cesedin”
yavaş yavaş bir zombiye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Alternatif önerilerin
bulunmadığı koşullarda, AB’nin artan toplumsal eşitsizliği kemer sıkma
önlemleriyle birleştirerek, derin kriz uçurumuna sürükleneceğine, Avrupalı orta
sınıfa ve en yoksul kesime askeri-sanayi kompleksinde çalışarak durumlarını
iyileştirme fırsatı sunacağına inanmak için her türlü neden var.
Paradoksları
analiz etmeyi çok seven Žižek, en önemlisini kaçırmış gibi görünüyor: onun
pasif siyasi önerisi, Vladimir Putin’in Rusya ile yaptıklarına epey benziyor.
Bu yörüngelerin sadece sosyo-ekonomik düzlemde değil, aynı zamanda ideolojik
düzlemde de kesiştiği ortaya çıkıyor. Bu düzleme göre, dünyada özel bir tarihsel
misyonla karşı karşıya olan istisnai bir medeniyet mevcut: Putin ve Dugin Rusya’yı,
Žižek Avrupa'yı bu şekilde görüyor.
Avrupalıların
kendileri, Küresel Güney ülkeleri ve tüm dünya, Avrupa’yı sevmemek, hatta ondan
nefret etmek için son derece haklı nedenlere sahipler. Önümüzde, Avrupa’nın
inşa ettiği bir dünya var. Üstelik bu dünya, Avrupalı sömürgeci
imparatorlukların, dünya savaşlarının, yeni ve eski soykırımların, kaynak
sömürüsünün ve küresel ticaret ve üretimdeki devasa yapısal eşitsizliğin mirası
üzerine kurulu.
Piyasa
ekonomisinin küresel krizleri koordine edemediğinden sürekli şikâyet eden bir
isim olarak Slavoj Žižek, AB’den harekete geçmesini istiyor. Ancak aynı
zamanda, uluslararası düzeyde eşitlik ilkelerine dayalı ekonomiyi koordine
etmeye yönelik gerçek girişimlerin tarihsel planda İkinci ve Üçüncü Dünya
ülkelerinden geldiğini aklına getirmiyor. Bu tür bir koordinasyona yönelik son
ciddi girişim, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (NIEO) projesiydi.
Proje,
yetmişlerde BM platformlarında Bağlantısızlar Hareketi ülkeleri tarafından
aktif olarak desteklendi. “Yardım değil ticaret” sloganı altında, Küresel
Güney, endüstrilerini geliştirebilmek ve sisteme yönelik bağımlılıktan
kurtulabilmek için doğal kaynakları üzerinde koşulsuz egemenlik, uluslararası
şirketleri kontrol edecek mekanizmalar ve teknoloji transferi garantileri talep
etti. Yeni Uluslararası Düzen’in ideolojik temeli, Raúl Prebisch ve Samir Amin
gibi bağımlılık teorisyenleri ve neo-Marksistlerin fikirlerine dayanıyordu.
Bu
proje, salt bir “tartışma platformu” değildi. Altmışlarda “77’ler Grubu” adını
taşıyan politik blokta örgütlenen, merkez ülkeleri sistemik bir diyaloga
girmeye zorlayan çevre ülkelerin mücadelesinin doruk noktasıydı. Bu bloğun
baskısı sayesinde, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) rolü önemli
ölçüde arttı. Bu, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını açıkça savunan ilk
küresel platformdu. Eşitsiz alışveriş mekanizması o kadar doğru bir şekilde
tanımlandı ki, bu tanım bugün bile halen daha sömürgecilik karşıtı ekonomik
eleştirinin temelini teşkil etmektedir. Günümüzde projenin mirası yeni
girişimler şahsında yaşamaya devam ediyor.
Seksenlerdeki
borç krizi ve neoliberalizm denilen tepki, projeyi aktif aşamasında toprağa gömdü:
adil bir koordinasyon yerine, çevre ülkeler, IMF’in dayattığı, ağır koşullar
içeren yapısal uyum programlarıyla yüzleştiler. Uluslararası finans
kuruluşları, ülkeleri ticaret engellerini kaldırmaya ve büyük ölçekli
özelleştirmeler yapmaya zorladı. “Serbest piyasa” dogması ve Rikardocu
karşılaştırmalı üstünlük teorisiyle neoklasik paradigma, çevre ülkelerin kendi
sanayileşmelerinden vazgeçmelerinin haklı çıkartılmasına katkıda bulundu. Bu
tür tutumlar, uzun süre mutlak görülen, hâkim ekonomi anlayışı haline geldiler.
Žižek,
BRICS bloğuna karşı da oldukça agresif bir tutum sergiliyor. Oysa idealize etme
tuzağına düşmeden veya önemini abartmadan, BRICS ülkelerinin bugün küresel
ekonomide AB’den çok daha büyük bir rol oynadıklarını kabul etmek gerekiyor. Bu
gerçekle mücadele etmek, yel değirmenleriyle savaşmaya benziyor. Peki BRICS’in
kendisi bir alternatif değilse, özellikle Avrupalılar olarak bugün böylesi bir
alternatifi nerede aramalıyız?
Slavoj
Žižek, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesini desteklemeyi
reddettiği için İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’i sorumlu bir lider olarak değerlendirip
övüyor. Ancak Sánchez’in politikası ile Žižek’in önerileri arasındaki çarpıcı bir
fark var: Sánchez, Avrupa ile Küresel Güney arasında köprüler kuruyor, hatta
Güney ülkeleri arasında işbirliğini teşvik ediyor.
Sánchez,
Çin’e yaptığı son ziyarette, çok kutuplu bir dünyanın bir tehdit değil, içinde
yaşadığımız nesnel gerçeklik olduğunu belirten bir konuşma yaptı. Aynı zamanda,
çok kutupluluğun egemenlerin egoizminden kaynaklanan kaosave güçlülerin hukukuna
evrilmemesi gerektiğini, çok taraflılığa, yani işleyen çok taraflı anlaşmalar
sistemine dayanması gerektiğini vurguladı. Sánchez, bölgesel güç merkezlerinin,
tüm ülkelerin çıkarlarının eşitlik ilkeleri doğrultusunda dengelenebileceği (temelde
BM gibi) küresel kurumların bir parçası olması gerektiğini ısrarla dile getirdi.
Çok kutupluluğun gerçek amacının, uluslararası hukuku yeniden devreye sokmak ve
demokratikleştirmek olduğunu söyledi.
Asya’dan
döndükten sadece birkaç gün sonra Sánchez, Barselona’da “Küresel İlerici
Seferberlik” adı altında büyük bir solcu güçler kongresinin açılışını gerçekleştirdi.
Burada Küresel Güney’in ve ortanın solunda duran önemli liderleri bir araya
getirdi. Forumun pratik gündemi, tam olarak büyük kurumsal projelere
ayrılmıştı. Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum, ülkelerin askeri
bütçelerinin çevreye yönlendirilmesini sağlayacak bir projeyi uygulamaya koydu.
Lula da Silva, ultra zenginlere küresel bir vergi getirilmesi için baskı
yapıyor. İspanyol hükümeti ise dijital âlemde faal olan tekellerin demokratik
kontrolü için bir plan sunuyor.
Bugün
Žižek’in analizine göre, umutsuz hatta “düşman” olarak nitelendirilen ülkelerin ve bölgelerin, özellikle Çin’in enerji dönüşümündeki muazzam başarısına
bakıldığında, küresel ölçekte ilerici politikalara mevzi kazandıracak adımlar
atıyorlar. Buna karşın, Slavoj Žižek, dünyadak ilericiler arasında kurulacak
işbirliğinin tartışılmasına karşı çıkıyor. Daha da dikkat çekici olan ise Žižek’in
Avrupa’ya yönelik her türden somut eleştiriden kaçınmasıdır. Aldığı konum
radikalmiş gibi görünse de, aslında Avrupalı elitlere şaşırtıcı derecede
dostane yaklaşıyor ve bize en önemli toplumsal çelişkiler hakkında hiçbir şey
söylemiyor.
* * *
Slavoj
Žižek, her fırsatta, Ortaçağ Rusya’sında bir Moğol savaşçısının bir Rus köylü
kadınına tecavüz etmesi ve kocasını, tozlanmasın diye testislerini tutmaya
zorlamasıyla ilgili, ünlü, müstehcen ve politik olarak doğru olmayan bir fıkra
anlatıyor. Savaşçı, atına binip gittikten sonra, gözyaşları içinde olan kadın, kocasının birdenbire sevinçten coştuğunu görüyor. Çünkü kocası emri sabote
etmiştir, Moğol’un testislerinin tozlanmasına izin vermiştir. Köylü, bu küçük
itaatsizliği bir zafer olarak algılamıştır. Žižek, bu anekdotla, bugünün
eleştirel aydınlarının çalışmalarına işaret ediyor. Onlar, sisteme gerçek bir
tehdit oluşturmayan, küçük sembolik yıkıcılıklarla meşguldürler. İktidardakilerin
“testislerini kesebilecekleri” akıllarına bile gelmiyor.
Belki
de sol felsefenin süperstarı ve tüm sempatizanları, esasında diyalektik
yöntemin, kapitalizm eleştirisi çıkarılıp yerine şovenist anlatılarla karışık
eskatoloji konulduğunda anlamını yitirdiği gerçeği üzerinde durmalı. Slavoj
Žižek, Avrupalı bürokratların söylemlerini bu kadar güvenle tekrarlıyorsa,
bugün kendisi, bu müstehcen fıkrada hangi rolü üstlendiğini de açıklığa
kavuşturmalı.
Vladimir Metelkin
6 Mayıs 2026
Kaynak



