27 Nisan 2026

, ,

Anarşistlere Hitap

İtalyan anarşistleri, çok fevriler, çünkü fazla kibirliler. Rus Devrimi ve Bolşevik propagandasının etkisiyle Sosyalist Parti’nin Marksist doktrinin kimi temel noktalarını benimsemesi, bunları işçi kitleleri ve köylüler içerisinde basit ve popüler bir şekilde yaymaya başlamasından bu yana[1] anarşistlerde gördüğümüz, “devrimci hakikatin kahinleri” olduklarına dair uzun süredir muhafaza ettikleri inanç abartılı bir hal almıştır.

Bir süredir İtalyan anarşistleri, “Biz, baştan beri bunu söyleyip durduk! Haklıydık!” ifadesinde karşılık bulan, kendini beğenmişliğin ürünü olan tespitleri dile getirmekle yetinmekten gayrı bir şey yapmıyorlar. Ama nedense kendilerine hiçbir zaman şu tür soruları sormuyorlar: “Madem haklı olan sizdiniz, İtalyan proletaryasının ekseriyeti, neden sizin değil de bizim peşimizden geldi? Neden bu kesim, Sosyalist Parti’den ve onunla müttefik olan sendika örgütlerinden yana saf tuttu? (İtalyan proletaryası, Sosyalist Parti’nin ve ona müttefik olan sendika örgütlerinin kendisini “aldatmasına” neden izin verdi?)

İtalyan anarşistleri, bu soruları ancak büyük bir alçakgönüllülük sergileyip nedamet getirdikten, anarşist bakış açısını, “mutlak hakikat bizde” diyen anlayışı terk ettikten, “haklıyken bile yanlış olduklarını” kabullendikten sonra eksiksiz cevaplayabilirler.

Bu sorulara ancak mutlak hakikatin kitleleri harekete geçirmek veya kitlelere devrimci bir ruh aşılamak için yeterli olmadığını, bunun yerine, belirli bir “hakikat”in gerekli olduğunu kabul ettikten sonra cevap verebilirler. Anarşistler, bu soruları, ancak insanlık tarihinde “hakiki” olanın, yalnızca eylemde somutlaşan, çağdaş bilinci tutku ve azimle kuşandıran, kitlelerin kökleri derinlere uzanan hareketlerinde ve gerçek zaferlerinde kendini ifade eden şey olduğunu kabul ettikten sonra cevaplayabilirler.

Sosyalist Parti, her daim İtalyan işçi sınıfının partisi olmuştur. Hataları ve eksiklikleri, İtalyan işçi sınıfının hataları ve eksiklikleridir. İtalya’da hayatı var eden maddi koşullar geliştikçe, proletaryanın sınıf bilinci de gelişmiştir: Sosyalist Parti, siyasi olarak giderek daha fazla öne çıkmış, kendisine özgü bir doktrin oluşturmaya çalışmıştır.

Öte yandan anarşistlerse, haklı olduklarına ve haklı olmaya devam edeceklerine olan inançlarıyla büyülenmiş bir şekilde, yerlerinde saymıştır, saymaya da devam etmektedirler.

Sosyalist Parti, proletarya ile birlikte gelişmiştir, proletaryanın sınıf bilinci geliştikçe o da gelişmiştir. Bugün bu hareket, kendi doktrini kıldığı Marksist doktrinin dile getirdiği hakikatle tanımlıdır. Bu hareket içerisinde Sosyalist Parti, “özgürlükçü” bir özellik ifade etmektedir; bu gerçek, zeki anarşistler tarafından göz ardı edilmemeli, onlara düşünme fırsatı vermelidir. Anarşistler, bu düşünme pratiği neticesinde, proletarya sınıfının gerçek tarihsel gelişimi olarak doğru anlaşılan özgürlüğün hiçbir zaman özgürlükçü örgütlerde somutlaşmadığı, her zaman Sosyalist Parti’nin bir parçası olduğu sonucuna varabilirler.

Anarşizm, yalnızca işçi sınıfına özgü bir kavram değildir: anarşistlerin sürekli “zaferi” ve sürekli “haklılığı”nın sebebi, tam da budur. Anarşizm, ezilen her sınıfın temel yıkıcı tutumu ve aynı zamanda egemen her sınıfın yaygın vicdanıdır.

Her sınıfsal zulüm, bir devlet biçimi kazanır. Bu anlamda yıkıcı bir tutum olarak anarşizm, ezilen sınıfın çektiği tüm sefaletin bizatihi sebebi olarak devleti görür. Bu nedenle, her sınıf, egemen sınıf haline geldiğinde, kendi özgürlüğünü gerçekleştirdiği için kendi anarşi anlayışını da geliştirir.

Burjuva, ait olduğu sınıfı siyasi iktidarı ele geçirmeden ve kapitalist üretim biçimini korumaya uygun ideal devlet rejimini topluma dayatmadan önce anarşinin sebebiydi. Burjuva, devriminden sonra da anarşiye yol açmaya devam eder çünkü devletinin yasaları onu bağlamaz: neticede o yasaları kendisi yazmıştır. Bu nedenle burjuva, kanunsuz yaşamayı, özgürlükçü olarak yaşamayı ister.

Burjuva, proletarya devriminden sonra yeniden anarşist olacak: Devletin varlığının, iradesine yabancı, çıkarlarına, alışkanlıklarına, özgürlüğüne düşman yasaların varlığının farkına bir kez daha varacak. “Devlet”in “cebir”le eş anlamlı olduğunu görecek, çünkü işçi devleti, burjuvazinin proletaryayı sömürme özgürlüğünü elinden alacak. Çünkü işçi devleti, geliştikçe, kapitalist mülkiyetin her izini ve yeniden canlanma ihtimalini ortadan kaldıracak yeni bir üretim biçiminin kalesi haline gelecek.

Gelgelelim, burjuva sınıfına özgü anlayış anarşizm değil, liberalizmdir. Aynı şekilde, işçi sınıfına özgü anlayış anarşizm değil, Marksist komünizmdir.

Her özel sınıfın kendine özgü bir ideolojisi vardır ve bu ideoloji o sınıfa aittir, başka hiçbir sınıfa değil. Anarşizm, ezilen her sınıfın aldığı “uç” konum olagelmiştir, oysa Marksist komünizm, modern işçi sınıfının ve yalnızca o sınıfın özgün ideolojisidir.

Marksizmin devrimci tezleri, modern proletarya ve kapitalist üretim biçimi (ki modern proletarya bunun bir sonucudur) bağlamı dışında yorumlandığında, Kabbalacı bir şifreye dönüşür. Proletarya, devlete burjuvazi kadar düşman değildir.

Burjuvazi, despotik devletin, aristokratik iktidarın düşmanıydı, ancak burjuva devletine, liberal demokrasiye olumlu bakıyordu. Proletarya, burjuva devletinin düşmanıdır, kapitalistlerin ve bankacıların elindeki iktidarın düşmanıdır, ama proletarya diktatörlüğüne, işçilerin ve köylülerin elindeki iktidara olumlu bakar. Proletarya, işçi devletini sınıf mücadelesinin bir aşaması, en yüksek aşaması görür. Örgütlü bir siyasi güç haline gelen proletarya, o aşamada üstünlüğü ele geçirir. Bu koşullarda sınıflar varlığını sürdürmeye devam eder. Toplumda hâlâ sınıflar vardır. Her sınıflı toplumda gördüğümüz bir biçim olarak devlet, artık işçinin ve köylünün elindedir. Ancak bu devlet, işçi sınıfı ve köylülük tarafından kendi gelişme hürriyetini güvence altına almak, burjuvaziyi tarihten tamamen silmek ve sınıfsal zulmün artık gerçekleştirilemeyeceği maddi koşulları oluşturmak için kullanılır.

Komünistler ve anarşistler arasındaki polemikte bir ateşkes sağlanması mümkün mü? Sınıf bilincine sahip işçilerden oluşan anarşist örgütlerle ateşkes mümkün, ancak anarşist entelektüeller ve profesyonel ideologlardan oluşan örgütlerle ateşkese varılamaz.

Entelektüeller için anarşizm bir puttur: mevcut ve gelecekteki faaliyetlerinin varoluş nedenidir. Bu nedenle, anarşist ajitatörler, işçi devletini, tıpkı burjuvazi gibi, özgürlüklerine yönelik bir sınırlama ve kısıtlama, yani bir “Devlet” olarak deneyimleyeceklerdir. Özgürlükçü işçiler içinse anarşizm, burjuvaziye karşı mücadelelerinde kullandıkları silahlardan sadece biridir. Dolayısıyla, devrimci tutku, ideolojinin üstesinden geldiğinde, özgürlükçü işçiler, mücadele ettikleri devletin aslında sadece burjuva kapitalist devlet olduğunu, devletin kendisi veya devlet fikri olmadığını, ortadan kaldırmak istedikleri mülkiyetin genel mülkiyet değil, kapitalist mülkiyet biçimi olduğunu fark ederler. Anarşist işçiler, işçi devletiyle birlikte, ait oldukları sınıflarının özgürlüğe kavuşacağını, dolayısıyla, kendilerinin de kişisel özgürlüklerine sahip olacaklarını görürler. İşçi devleti, yeni deneyimler ve proletaryaya ait ideallerin olumlu bir şekilde uygulanması için yeni imkânlar sağlayacaktır. Devrimi inşa etme işi onları örgütleyecek, anarşist işçileri davaya adanmış, disiplinli militanlardan oluşan bir öncü birlik haline getirecektir.

Proleter inşa sürecinde işçiler arasında hiçbir fark kalmayacaktır. Komünist toplum zorla, kanun ve kararnamelerle inşa edilemez. Komünist toplum, sanayi ve tarım üretiminde inisiyatifi ele geçirmiş, yeni bir düzende üretimi yeni yollarla yeniden örgütlemeye sevk edilmiş işçi sınıfının tarihsel faaliyetinden doğar.

Anarşist işçi, o vakit kazandığı özgürlüğü sürekli güvence altına alan merkezi iktidarın varlığını takdirle karşılayacak, onun kendisine devrimi savunmak için dönem dönem harekete geçmeye çağrılmadan, aralıksız biçimde çalışmasını sağladığını görecektir.

Anarşist işçi, bu noktada, proletaryanın en iyi unsurlarından oluşan, devrimci yaratıcılığı teşvik eden, fedakârlık örnekleri sunan, geniş işçi kitlelerini bir araya getiren, onları kapitalist sömürünün yol açtığı umutsuzluk ve bitkinlik halinin üstesinden daha hızlı gelmeye yönlendiren, güçlü bir şekilde örgütlenmiş, disiplinli büyük bir partinin varlığını da takdirle karşılayacaktır.

Sosyalistlerin benimsedikleri devrimci süreç anlayışı, Romain Rolland’ın “Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği” sloganıyla özetlediği iki temel ilkeyle karakterize edilir. Anarşizmin ideologları, Karl Marx’ın aklındaki karamsarlığı reddetmekte “çıkarları olduğunu” söylerler:

“Aşırı sefalet veya zulümden kaynaklanan devrim, otoriter bir diktatörlüğün kurulmasını gerekli kıldığı sürece, muhtemelen bizi anarşist sosyalizme değil, devlet sosyalizmine götürecek.”[2]

Sosyalist karamsarlık, son olaylarla korkunç bir şekilde doğrulandı: Proletarya, insan aklının tasavvur edebileceği en saf sefalet ve zulüm uçurumuna sürüklendi.[3]

Anarşizmin ideologları, bu durum karşısında, aptalca ve yavan bir iyimserliği savunan içi geçmiş sloganlardan oluşan, devrimci pozu kesen sığ ve boş söylemlerden başka bir şey sunmuyorlar. Sosyalistler ise buna, işçi sınıfının en iyi ve en bilinçli unsurlarının önderliğinde güçlü bir örgütlenme faaliyetiyle karşılık veriyorlar. Sosyalistler, öncü unsurlar aracılığıyla, geniş kitleleri özgürlüklerini ve bu özgürlüğü korumalarını sağlayacak gücü elde etmeye hazırlamak için her türlü çabayı ortaya koyuyorlar.

Proletarya sınıfı, şu anda şehirlerde ve kırsal kesimde rastgele dağılmış durumda, makinelerin etrafında toplanmış veya toprağa eğilmiş halde çalışıyor. Neden çalıştığını bilmeden çalışıyor, sürekli yaklaşan açlık ve soğuk tehdidi karşısında kölece çalışmaya mecbur ediliyor. Sendikalarda ve kooperatiflerde bir araya geliyor, ancak bu, kendiliğinden bir seçim veya özgür bir ruhtan doğan dürtülerden değil, ekonomik direnişin zorunluluğundan kaynaklanıyor.

Proleter kitlenin tüm eylemleri, burjuvazinin devlet iktidarı tarafından kurulan kapitalist üretim biçiminin oluşturduğu biçimler aracılığıyla yönlendiriliyor. Manevi ve bedensel köleliğin bu koşullarına indirgenmiş bir kitlenin özgür bir tarihsel gelişim sergilemesini, kendiliğinden bir devrimin yaratılacağı süreci başlatıp sürdürmesini beklemek, ideologlara ait saf bir yanılsamadır.

Sadece böylesi bir kitlenin yaratıcı yeteneklerine güvenen, onu disiplinli ve bilinçli militanlardan oluşan büyük bir orduya dönüştürmek için sistematik bir şekilde çalışmayan, yani fedakârlık yapmaya istekli, talimatları eş zamanlı olarak yerine getirmek üzere eğitilmiş, devrimin gerçek sorumluluğunu üstlenmeye hazır, devrimin temsilcileri olmaya hazır militanlar yetiştirmeyenler, işçi sınıfına ihanet ediyorlar, henüz bilinçten yoksun olan karşı-devrimin yolunu açıyorlar.

İtalyan anarşistleri kibirli oldukları için fevriler. Proleter eleştiriyle yüzleştiklerinde hemen küplere biniyorlar. Devrimci fikirlerin ve mutlak teorik tutarlılığın savunucuları olarak övülüp pohpohlanmayı tercih ediyorlar.

Biz, İtalya’da devrimin, sosyalistler ve anarşistler arasında tesis edilecek işbirliğini gerekli kılacağına inanıyoruz. Proletaryanın somut sorunlarına odaklanmış, iki siyasi güç arasında açık ve sadık bir işbirliğine illaki ihtiyaç duyulacak. Bununla birlikte, anarşistlerin de Sosyalist Parti gibi, eski taktiksel ölçütlerini gözden geçirmeleri, siyasi iddialarını zaman ve mekânda somut, gerçek nedenlerle gerekçelendirmeleri gerektiğine inanıyoruz. Bunu yapabilmeleri için anarşistler, ruhlarını özgürleştirmelidirler. Bu, sadece özgürlük talep eden, ondan gayrı bir şey istemeyenlere fazla ve ağır gelecek bir talep değildir.

Antonio Gramsci
3 Nisan 1920
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Komünist Parti, 1921 yılında Gramsci’yi de içeren bir ekip tarafından kuruldu.

[2] L. Fabbri, Letter to a Socialist, Floransa 1914, s. 134.

[3] Burada Birinci Dünya Savaşı’na atıfta bulunuluyor.

26 Nisan 2026

, ,

ABD’de Devrimci Bozgunculuk

Birinci Dünya Savaşı, dünyanın emekçi ve ezilen insanları için bir kan banyosuydu. Emperyalist bir savaşta, 60 milyondan fazla asker, ülkelerinin kapitalistlerinin emriyle, her ülkenin yönetici elitine yeni pazarlar ve kaynaklar sağlamak amacıyla, savaşa gönderildi.

Tahminlere göre, askerler ve siviller de dâhil olmak üzere yaklaşık 20 milyon insan, kapitalist açgözlülük neticesinde hayatını kaybetti.

Kısaca hatırlatmak gerekirse, küresel çatışmayı doğuran çelişkiler, Rus devrimci ve Bolşevik parti lideri Vladimir Lenin’in en önemli eserlerinden biri olan Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (1917) adlı kitabında savunduğu gibi, kapitalizmin gündeme getirdiği çelişkilerdi. Kapitalizm, beş temel özelliğiyle tanımlanan emperyalist aşamasına ulaşmıştı:

1. Sermaye ve üretimde yoğunlaşma: Şirketler ve finans kuruluşları, rakiplerini ortadan kaldırdı veya bünyelerine kattı; bu da üretim ve sermayenin birkaç güçlü tekelde yoğunlaşmasına yol açtı.

2. Finans kapital: Sanayi kapitali ile güçlü bankacılık kurumlarının birleşmesi sonucu ortaya çıkan “finans kapital”.

3. Sermaye İhracatı: Emperyalizm aşamasına kadar kapitalistler emtia ihraç ediyorlardı. Emperyalizm aşamasında ise sermayenin kendisi sömürgelere ve çevre ülkelere ihraç edilerek, emperyalist ülke için büyük kârlar elde edilirken, sömürgeleştirilen ülkenin toplumsal yapısı ve üretim güçleri de kontrol altına alınıyor.

4. Tekeller ve Karteller: Bu örgütlenmelerin ortaya çıkışıyla birlikte, kaynaklar ve üretim üzerindeki kontrol, az sayıda kişinin eline geçiyor.

5. Dünyanın büyük kapitalist güçlerce bölünmesi: Kapitalist sömürü ve kaynak kontrolüyle hareket eden önde gelen kapitalist güçler, dünyayı kendi aralarında bölüştüler.

Lenin’in Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci yarısında yayımlanan, emperyalist dönemin ortaya çıkışını analiz eden kitabı, her devletin propaganda faaliyetiyle alakalı olarak, savaşa dönük gayretlerini desteklemek için gündeme getirdiği gerekçeleri hükümsüz kıldı. Lenin, geliştirdiği tarihsel materyalist analizle, savaşa doğru sürüklenen Bolşeviklerin ve Rus kitlelerinin, bu savaşın ezilen-sömürülen halk kitleleri değil, onları sömüren kapitalistler için bir gerçekleştirilen savaş olduğunu anlamalarını sağladı.

Aynı yıl yayımlanan eserle birlikte Bolşevikler, emperyalist savaşı kendi hükümetlerine karşı iç savaşa dönüştürdüler ve bu savaşta yüz binlerce Rus askeri, yerli kapitalist sınıfın zaferi için feda edildi. Çar tarafından on yıllarca sömürülen ve ezilen Rus kitleleri, burjuva hükümetlerini devirdi ve Ekim Devrimi “Tüm iktidar sovyetlere!” sloganıyla zafer kazandı.

Bu tarihi neden şimdi gündeme getiriyoruz?

Günümüzde emperyalizm, ABD’nin güdümünde ilerliyor. “Soğuk Savaş”tan galip olarak çıkan ABD, SSCB’nin çöküşü ile birlikte, gücünü neredeyse tüm dünyaya yaymasını sağlayacak koşullara kavuştu.

Yeni pazarları, kaynakları ve sömürü biçimlerini kontrol ve fethetme iradesi, bir asırdan fazla bir süre önce olduğu gibi, farklı özellikler ve koşullar altında, bugün de emperyalizmin bir amacı olmaya devam ediyor. Uluslararası düzlemde faal olan kapitalist sınıfıyla ABD, emperyalizmi kendi bünyesinde yoğunlaştırdı. ABD, (İngiltere, Avrupa Birliği ülkeleri gibi) küçük ortakları ve (Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri, Arjantin, vs. gibi) yeni sömürgeci ortakları bulunuyor.

İmparatorluğun merkezinde faaliyet yürüten ilerici ve devrimci güçler, emperyalizme yönelik yaklaşımlarını ve hükümetlerinin egemen devletlere karşı saldırganlığına nasıl karşılık vereceklerini netliğe kavuşturmak zorunda. Bu da bizi başka bir Leninist kavrama getiriyor: Devrimci Bozgunculuk.

Devrimci Bozgunculuğu Anlamak

“Devrimci Bozgunculuk” kavramı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Vladimir Lenin’in savaşın çıkarlarının savaşa katılan tüm ulusların işçi sınıflarının çıkarlarıyla örtüşmediğini savunmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Rusya’daki Çarlık yönetimi, Almanya, Fransa türündn emperyalist hükümetler gibi, işçi sınıfına ölüm ve yıkım getirmiştir. Savaşan tarafların emperyalist doğası, bir ülkenin sözde zaferiyle bile sömürünün devam etmesini, yoksul ve ezilen kitlelerin yoksul ve ezilmiş kalmaya devam etmesini ve egemen sınıfın gücünün artmasını sağlamıştır; bu da kurtuluş ve refah için gerekli koşulları yaratmak yerine, sömürünün kapsamını genişletmiş, ve egemen sınıfa bağlı zalimleri güçlendirmiştir.

Çarlık Rusyası’ndaki koşullar berbattı. Ücretler açlık sınırındaydı. Kaynaklara ulaşmak zordu. İşçilerin çıkarlarını devlet düzeyinde temsil eden gerçek bir mekanizma neredeyse hiç yoktu. Devlet, Çarlık rejimine karşı konuşan veya örgütlenen işçileri baskı altına alıyordu.

Bu nedenle, savaşa karşı çıkmak ve Lenin’in de belirttiği gibi, iktidarı emekçi ve ezilen kitlelerin eline teslim etmek amacıyla “emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmek”, işçi sınıfının çıkarına idi.

ABD gibi bir emperyalist merkez ülkenin içindeki koşullar, öncü bir parti veya örgütlü bir hareketin yokluğu ve elbette ideolojik tutarlılığın eksikliği nedeniyle, devrimci bir durumdan çok uzak olsa da, ABD’nin özellikle İran İslam Cumhuriyeti ve Direniş Ekseni’ne karşı yürüttüğü çok yönlü saldırının fiili cephelerine karşı çıkmak için ortaya atılabilecek bariz nedenleri gösterirken, Amerikan toplumunun çelişkilerini de göz ardı edemeyiz.

ABD’de yoksulluk yaygın. Çalışan ve ezilen kitlelerin mali koşulları iyileşmiyor, işçi sınıfının kaderi kendi ellerinde değil, özellikle finans ve teknoloji sektörlerinde faaliyet gösteren bir grup milyarder kapitalistin insafına kalmış durumda. Sağlık hizmetlerine erişim sınırlı ve eğitim almak için borçlanmak gerekiyor; üstelik bu eğitim programı tamamlandığında güncelliğini zaten yitiriyor veya daha da kötüsü, yapay zekâ eliyle gereksizleşiyor. Üstelik bu durum da işçi kitlelerince denetlenemiyor. Konut sıkıntısı ve artan yaşam maliyetleri, birçok büyük şehirde krizlere yol açmaya devam ederken, (başında ister Cumhuriyetçiler isterse Demokratlar olsun fark etmez) hükümet, polis devletini güçlendirerek karşılık veriyor.

Bunlar, uzun ve giderek büyüyen listedeki büyük sorunlardan sadece birkaçı ve elbette, bunların hepsi planlı bir şekilde yapılıyor. Aynı zamanda, kapitalist devlet bu sistemi korumakta ısrar ediyor ve kaynak çıkarımı amacıyla başka ülkelere milyarlarca dolarlık savaşlar yürütüyor. Bu kaynak çıkarımı, toplumu ezen egemen sınıfın iktidarını ve gücünü pekiştiriyor. Bu yılın başlarında da gözlemlendiği gibi, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılması, Venezuela toplumunun devasa petrol kaynaklarını güvence altına alma yolunda atılan bir adımdı ve bu kaynaklar, artık Amerikan kapitalistlerinin gözetiminde olacak. İran’a yönelik saldırı da farklı değil, hatta daha da vahim sonuçlar doğuruyor, zira İran, yaklaşık elli yıldır Batı Asya’da ABD’nin hegemonyasını tümden tesis etmesine mani olna bölgesel bir güç haline geldi.

Daha iyi koşullarda yaşamak, siyasi sistemleri üzerinde gerçek bir güce sahip olmak, muktedir sınıfın kendilerine dayattığı yıkımı dizginlemek isteyen her Amerikalının sloganı “İran’a karşı savaşa hayır!” olmalıdır. Dahası, saldırganlığın zaten devam ettiği bu kritik momentte, kendi kaderlerini kontrol etmek isteyen Amerikalılar, kendi ordularının yenilgisini istemelidirler. ABD ordusu bölgeden çıkarılmalıdır.

Emperyalist ordu, Amerikalıları kendi ülkelerinde sömüren, sıradan Amerikalıların baskı altına alınması için koşullar yaratan ve onları tuzağa düşüren siyasi sistemi denetleyen kapitalistlerin iradesinin bir uzantısıdır. Kapitalist sınıfın güçlenmesi, devrim şansını çok daha zora sokar. Örneğin, kapitalistlerin yeni elde ettikleri kaynaklardan ve pazarlardan elde ettikleri kârlar, şirketlerin güçlü lobicilik kolu aracılığıyla politikacılara yatırılır, böylece kapitalist sınıfın çıkarlarına uygun yasaların çıkarılması sağlanır. “ABD ordusu ne kazansın ne de kaybetsin” diyen “üçüncü yol”a siyasette ve mücadelede yer yoktur. Öyle bir stratejik yenilgi yaşansın ki ABD emperyalizmine ait tüm mekanizmalar bölgeden defedilsin. Emperyalistlerin gerçekleştirdikleri saldırılar üzerinden herhangi bir kâr veya stratejik avantaj elde etmelerine izin verilemez, aksi takdirde saldırı, emsal teşkil eder, bu da daha fazla saldırıyı koşullar.

Pratikte Devrimci Bozgunculuk

“Hiç şüphe yok ki savaş zamanında kendi hükümetine karşı ortaya konulan devrimci bir eylem, sadece o hükümetin yenilgisini istemek değil, aynı zamanda bu yenilgiyi fiilen kolaylaştırmak anlamına gelir.”[2]

[Lenin, “İmparatorluk Savaşında Kendi Hükümetinin Yenilgisi”]

Devrimci bozgunculuk, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya atılmış bir kavram. Bu anlamda, Birinci Dünya Savaşı’nı ABD’nin bugün İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yürüttüğü savaşla örtüşen “kusursuz bir örnek” olarak görme hatasına düşmemeliyiz.

Birinci Dünya Savaşı, emperyalistlerin savaşıydı. İran’a karşı yapılan saldırıda ise savaşın tarafı olan ABD emperyalistken, ona karşı kendini savunan İran İslam Cumhuriyeti anti-emperyalist bir ülkedir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin kendini savunma amaçlı eylemini kınamak, emperyalizme hizmet etmektir. Emperyalist mekanizmanın İran’a karşı yürüttüğü propagandayı desteklemek, emperyalizme hizmet etmektir. “Ne Washington ne de Tahran” demek, somutta Washington’ın yanında yer almaktır.

İran, egemenliğini emperyalizme karşı savunuyor. O, hiçbir şekilde emperyalist bir aktör veya saldırgan ülke değil.

Emperyalist yapının merkezinde, kitlelerin kendi savaş makinelerini durdurma sorumluluğu var. Bu savaş makinesi, hem yurt içinde hem de yurt dışında sömürü döngüsünü muhafaza ediyor, daimi kılıyor. Dayanışmanın sularını bulandırmak, emperyalizmin ilerlemesi için koşullar yaratmaktır, bu anlamıyla, tüm işçi sınıfının ve ezilen halkların prangalarını daha da güçlendiren bir eylemdir.

Dahası, İran İslam Cumhuriyeti, anti-emperyalist bir devlettir. Emperyalizme yönelik yaklaşımı onun yayılmasına karşı direnmek üzerine kuruludur. İran’ın bölgeye hükmetme planı yoktur. Dünya çapında kaynak sömürüsü peşinde koşan bir finans sınıfına sahip değildir. Sömürgecilik pratiği yoktur. Bir devletin emperyalizme başarılı bir şekilde direnmek için sosyalist veya komünist olması gerekmez. Ayrıca, İran’ın kendini nasıl savunması gerektiği veya herhangi bir konuda, özellikle de emperyalist merkez içinde yaşarken, nasıl bir yönelim sergilemesi gerektiği hususunda eleştiri yapmak, verimli değildir ve kesinlikle saçmadır.

Günümüzde devrimci bozgunculuk anlayışı, somutta ABD’ye ait savaş makinesini durdurmak anlamına gelir. Onun yenilgisini istemek demektir. Amerikalılar, kendi adlarına başka insanların evlerini yıkan, o insanları sakatlayan, yağmaya imza atan savaş makinesinin gerçekliğiyle yüzleşmelidir. Savaş karşıtı hareket, savaşın ve genel olarak emperyalist komploların devamını önleyecek koşullar yaratmaya odaklanmalıdır.

Pratikte, 2024’teki Öğrenci İntifadası önemli bir örnektir. Oradan edinilen derslerden yola çıkarak geliştirilecek taktik ve stratejileri yeniden inceleyebiliriz. Özellikle Filistin’e odaklanan, ülke genelinde İsrail’i tecrit etme amaçlı hareketlerin kapsamı, yapay zekâ araçlarından lojistik hizmetlerine kadar tüm emperyalist savaş makinesini hedef alacak şekilde genişletilmelidir. Savaş makinesi ile ülke içindeki “emniyet” kurumlarınca kullanılan baskı araçları arasındaki bağlar incelenmeli, ifşa edilmeli, boykot ve tecrit kampanyasının konusu kılınmalı, nihayetinde bu kurumlar, ekonomik olarak etkisiz hale getirilmesi gereken kuruluşların yer aldığı o uzun listeye eklenmelidir.

Emperyalizm, kâr biriktirmenin dilini konuşur, bu nedenle emperyalistler, kâr elde etme yeteneklerinden mahrum bırakılmalıdır.

Kitleler, emperyalist propagandanın iğvasından kurtarılmalıdır. Ana akım medyada savaşa karşı geliştirilmiş olan hâkim söylem, İran’a karşı savaş stratejisinin yanlış olduğu, bu nedenle desteklenemeyeceği yönündedir. Bu, İran’a karşı savaşı kınamak anlamına gelmez. Aslında, İran’a karşı savaşa dair hâkim anlayış, İran ile savaş söylemi üzerine inşa edilir, böylece ısrarla İran’ın saldırgan ülke olduğu imasında bulunulur. Bu tanım, savaşa dönük çabaların desteklenmesine katkı sunar. Devrimci bozgunculuk anlayışını benimsemek için, emperyalizmin merkezinde yaşayanlar, savaş stratejisini mahkûm etmeli, savaşın ve tüm saldırganlığın kendisini eleştirmelidirler. Bu süreç, ister Demokratlar ister Cumhuriyetçiler tarafından yönetilsin fark etmez, neticede hepsi de emperyalist çıkarların hizmetindedir.

Devrimci bozgunculuk denilen yaklaşım, savaşın gerçek nedenlerini, yani kaynakların yağmalanması ve istikrarsızlaştırma çabaları ile ilgili tespitleri yaygınlaştırmalı, savaş karşıtı hareket, en iyi yolun emperyalizmin yenilgiye uğratılması olduğunu güvenle dile getirebilmelidir. Amerikalıların maruz kaldıkları ağır maddi koşulları, bu koşulların daha da kötüleştiği gerçeğini ortaya koymalı, Amerikan emperyalizminin başarısının, kapitalist sınıfın güçlenmeye devam etmesi, toplum üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmesiyle birlikte, hem ülke içinde hem de dünya ölçeğinde koşulların daha da kötüleşmesine yol açacağını somut bir dille anlatabilmelidir. Bu çaba dâhilinde ABD silahlı kuvvetlerinin her bir bileşeninde askerlerin savaşın parçası olma fikrinden uzaklaşmalarını sağlamak için ciddi ve yoğun bir kampanya yürütülmelidir.

Hareketin önünde zorlu bir görev var. Amerikalılar, maddi koşullarının kötüleştiğini görüyorlar. Siyasetten en uzak kişi bile toplumda derin bir yanlışlık olduğunu anlayabilir. Toplumun siyaseten ileri olan kesimlerinin, güçlü propaganda makinesiyle yüzleşmesi, emperyalizmin yenilgisini desteklemesi ve emperyalizmin geri çekilmesini talep etmesi gerekiyor. ABD’ye ait savaş makinesinin geri çekilmediği her gün, onun attığı her adım, emperyalizm için maddi bir zafer anlamına gelecektir.

Şabir Rizvi
22 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] V. I. Lenin, “On the Slogan to Transform the Imperialist War Into a Civil War”, Eylül 1914, MIA.

[2] V. I. Lenin, “The Defeat of One’s Own Government in the Imperialist War”, 26 Temmuz 1915, MIA.

,

Hukukun Dışında ve Devrime Doğru



İnsanlar, silah seslerini duyduklarında koşuyorlardı. Nedenini veya nasılını sorgulamadan, kavgaya atılıyorlardı. Ülkenin evlatları, Fransızlarla savaş halindeydi. Her şey apaçık ortadaydı, her şey olup bitiyordu. Anlaşmazlık önemsiz bir şey yüzünden olsa bile veya kavga, sarhoş Fransızlar arasında olsa bile, gene de herkes sürece müdahildi.

İşgalci Fransızlar düşmandı, düşmana direnmekse bir görevdi. O günlerde, evden eve dolaşırken, İbrahim Şankal’ın işgalciye direnmeyle ilgili sözlerinin anlamını idrak ettim: ulusal ruh, coşku, dürtüsellik, dayanışma, gözlerde, ağızlarda ve ellerde nefret. Fransız olan her şeyden ve Fransızlarla işbirliği yapan herkesten, toprak sahiplerinden ve ağalardan haydutlara, iradesiz ve ahlaksızlara varana kadar herkesten nefret edilmeli. Savaşan ve tutuklanmaktan kurtulanlara gelince, şehir onları onurlandırdı, beni de onlarla birlikte onurlandırdı. Bir dünyada olup kendimi başka bir dünyada bulan ben, Allah’ın lütfettiği farkındalık ve cesaretle vatanseverliğin anlamını kavrayan diğerleri gibi vatanseverliğin anlamını kavramadan vatansever olan ben. (Hanna Mina’nın “Cesur Bir Adamın Sonu” adlı eserinden.)

Ulusların devrimci tarihine dair literatür, hem devrimi ve kahramanlığı hem de suçu, kanun ve geleneklere meydan okumayı somutlaştıran bazı istisnai ve tartışmalı figürleri sürekli olarak öne çıkarmıştır. Bu figürlerin hikâyeleri, genellikle kökenleri, koşulları, yolculukları ve sonları bakımından benzerlikler taşır. En önemlisi de, insanların onları nasıl algıladıkları ve onlara nasıl tepki verdikleri bakımından benzerdirler. Tüm bu durumlarda, insanlar algıları düzleminde ayrışmışlardır. Kimileri, onları kanun kaçağı ve suçlu olarak görürken, kimileri, onları istisnai kahramanlar olarak değerlendirdiler.

Araplar, İslam’dan evvel bu olguya aşinaydılar. Bunun en ünlüsü, Kanun Kaçakları Prensi olarak bilinen Arva ibnü’l-Verd olan kanun kaçakları grubuydu. Bu grup, gelenek ve göreneklere meydan okuyarak, kabilelerinin ekonomik, sosyal ve siyasi sistemlerine karşı çıktı. Ya kabileleri tarafından dışlandılar ya da onlardan uzaklaşmayı seçtiler. Zor zamanlarda insanlar, kanun kaçaklarının etrafında toplanıp ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Ama işler iyi gittiğinde, onlara karşı dönüp onları yüzüstü bırakıyorlardı.

Devrimci ile suçlu arasındaki benzerlik, her ikisinin de yerleşik sistemlerden ve yasalardan kopma kararlarında yatmaktadır. Bu nedenle, bir suçlunun örgütlü veya örgütsüz ulusal veya siyasi eyleme geçişi sorunsuz gerçekleşir. Bu durum, örneğin burjuvazinin üyelerinin geçişinin karmaşıklığından farklıdır. Burjuvazi, toplumsal sınıfı, ritüellerini, geleneklerini ve sağladığı maddi rahatlıkları reddetmeyi gerektirir. Hırsız, hırsızlık ve dolandırıcılık deneyimi sayesinde, kanun dışı faaliyet gösterme mekanizmalarında ustalaşmış, tutuklanma ve sorgulamayla başa çıkma becerileri edinmiş, yüksek derecede önceden planlama gerektiren operasyonlara girişmiştir. Bu deneyimler, pratik mantığı itibarıyla amaçları farklı olsa bile, direniş eylemlerine benzer.

Frantz Fanon bu olguyu fark etmiş bir isim olarak, Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabında uygulayıcıları hakkında şunları yazmıştır:

“İnsanlar ayrıca, devrimci enerjilerini muhafaza etmek için topluluk yaşamından bazı olayları kullanırlar. Örneğin, polisin takibine direnen haydut.”

Günlerce süren mücadeleler, dört beş polisi öldürdükten sonra kahramanca bir savaşta şehit düşenler, yoldaşları kurtulsun diye intihar edenler. Tüm bu insanlar, halk için birer rehber, rol model ve kahramandır. Elbette bu kahramanlardan herhangi birine hırsız, yozlaşmış bir adam veya ahlaksız demek faydasızdır. Sömürgecinin takip ettiği adamın bir sömürgeciye haksızlık etmesi veya bir sömürgecinin malına zarar vermesi, onu sıradan bir suçludan açıkça ayırt etmek için yeterlidir.

Şehit Şeyh İzzeddin Kassam, toplumuna olan derin bağlılığını, ona duyduğu sevgiyi, adalet duygusunu, net ve ciddi bir görüş sağlayabilecek analitik araçlara sahip olduğunu gösteren önemli bir ifadeyle, bu insanlar konusunda şunları söylemiştir:

“Bırakın çalışsınlar, çünkü onların çalışmalarında bir gün cihat haline dönüştüreceğimiz bir cesaret var. Sömürgeci, ruhlarımızı öldürmeyi arzuladığı sürece, bu adamlar, boyun eğenlerden daha çok Allah’a ve cihat sevgisine yakındırlar.”

Marksist tarihçi Eric Hobsbawm bundan bahsediyordu. “Kanunsuzlar” olgusunun önemi ve modern liberal devletlerdeki hukuk mantığıyla çelişen özellikleri, esas olarak “toplumsal sözleşme” kavramlarına ve “John Locke” tarafından çerçevelenen insanın mülkiyet, özgürlük ve yaşam gibi doğal haklarına dayanmaktadır.

John Locke’a göre soygun, özel mülkiyete yapılan bir saldırıdır. Devlet ve bu "suç" eyleminden zarar gören toplumsal sınıflar soygunu “suç” eylemi olarak kabul ederler.

Hobsbawm, kitaplarından birinde, çeşitli toplumların popüler hayal gücünde yer alan ve Robin Hood, Rob Ray ve Jesse James gibi hırsızların ve haydutların kahramanlığını yücelten "sosyal haydutluk" olarak adlandırdığı uzun bir tarihe değiniyor. Burada Hobsbawm, bu olguyu, özellikle toplumdaki egemen ve baskıcı sınıfların bir üyesini dolandırmış veya soymuş olan intikamcıyı toplumsal bir rolü yerine getiren hırsız veya suçlunun toplumsal bağlamı açısından inceliyor ve onu “asil hırsız” olarak adlandırıyor. Ayrıca, suçluların, polis, baskı ve kontrol araçları aracılığıyla egemen sınıf tarafından dayatılan toplumsal düzene ve egemen toplumsal ilişkilere bir alternatif sunduğu gerçeğini de araştırıyor.

Güney İtalya’daki Mafya gibi kimi örnekler sunuyor. Hobsbawm, bu figürler ile Vietnam’daki Che Guevara, Giap ve Ho Chi Minh gibi büyük devrim kahramanları veya Arap ve İslam bağlamındaki Abdülkerim, Ömer Muhtar, İzzeddin Kassam, Vedii Haddad gibi kahramanlar arasında bir paralellik kuruyor. Bu kişiler, genellikle rol model haline gelirler. Boyunduruk altında yaşayan toplumlara karşı kışkırtıcı bir tavır sergileyerek, aşağılayıcı yaşam koşulları dayatan sistemin dışında yaşamaya en yatkın kişilerdir. Ayrıca, adaletsiz yasaların şemsiyesi dışında yaşamak ve varlığını sürdürmek için yeterli bilgiye sahiptirler ve bunun karşılığında, bireylere onur ve insanca bir yaşam hakkı tanıyan, aynı zamanda sorumluluklarından da sorumlu tutan, adil geleneklerle dünyalarını düzenleyen katı yasalar meydana getirirler. Örneğin, birisi yetkililere suçunu itiraf ederse veya bir yoldaşını ihbar ederse, bu, grupla olan ilişkisinin sona ermesi için yeterlidir.

Toplumsal hiyerarşinin en altında oldukları için, dünyaları şeffaftır. Onlar, iktidarın hilelerine ve gerçeklerin çarpıtılmasına aldanmazlar, retoriğine, medya araçlarına ve kamuoyu manipülasyonuna da boyun eğmezler. İçinde bulundukları dünya, tüm zorlukları, trajedileri, yoksulluğu ve adaletsizliğiyle, gerçek haliyle bozulmamış durumdadır. Bu nedenle, adaleti en çok takdir eden, bilginin en çok farkında olan ve baskıya en çok direnenlerdir.

Burada, herhangi bir devrim veya gizli hareket ile dünya arasındaki muazzam bağlantıdan bahsetmek gerekmektedir.

Gizli dünya, hukukun dışında faaliyet gösterir, çünkü hukuk, yetkililerin elinde normalleştirme ve tahakküm aracıdır. Bu durumda, hukuku yorumlama ve uygulama hakkı, yalnızca yetkililere aittir. Bu nedenle, devrimci gizli hareketler, yasal çerçeve dışında faaliyet gösteren gizli veya “yeraltı dünyası” ile aynı seviyeye gelir. Devrimci hareketler, düşmanla mücadele etmek için bilgi, lojistik, silah, hatta taktik ve finansman sağlama yöntemleri için uzun zamandır bu gizli dünyaya güvenmektedir.

Arap, Filistin ve Küresel Örnekler

Tartışacağımız örnekler, toplumun en ezilmiş ve yoksul kesimlerinden, en büyük zulüm yükünü taşıyanlardan neşet etmiş olmak gibi ortak bir özelliğe sahiptirler. Dahası, hikâyelerinin çoğunun, bu yeni insan türünün yaratılmasına yol açan koşullar, doğum ve dönüşüm anları açısından benzer olduğu görülmektedir.

Burada maddi deneyimleri bilinçlerini şekillendiren, hikâyeleri toplumsal reddedilme ile başlayan, ancak düğünlerde kadınlar tarafından kutlanan kahramanlar haline gelen, isimleri ve erdemleri insanlarca geleceğe taşınan insanlardan bahsediyoruz. Onlar, kahramanlık ve isyanın örnekleri oldular. Burada, karakterlerinin, erdemlerinin ve psikolojik yapılarının her yönüyle baştan beri devrimci olan insanlardan bahsediyoruz. Cesaretleri, isyanları, cüretkârlıkları ve zekâlarıyla öne çıktılar. Ne dalkavukluğa kandılar ne de evcilleştirildiler.

1913’te öldürülen, feodal bir beyefendinin kızı Fadime’yi seven genç İbrahim’i tanıyor musunuz? Peşine düştüler, ancak o zaman köylülere ve yoksullara feodal beyler ve devletçe uygulanan adaletsizliğin ve zulmün boyutunu anladı. Sonuç olarak, zenginlerden çalıp yoksullara hak ettiklerini veren bir çete kurdu. Bu genç adam, Osmanlı devletine karşı en ünlü isyancılardan biri olan ve halk destanlarında en önemli figürlerden biri haline gelen İbrahim Hakimoğlu’ydu. Büyükanneler, çocuklarına daha yüksek değerler aşılamak ve mücadele, özgürlük, adalet, eşitlik ve sevgi anlayışlarını derinleştirmek için onun hikâyesini anlatırlar.

Hekimoğlu, İngiliz efsanesi Robin Hood gibidir. Ya da kanun kaçaklarının prensi Arva ibnü’l Verd gibi, isyanı da sevgiyle yönlendirilen, (hikâyesi Cesur Yürek filminde ölümsüzleştirilen) İskoç isyancı William Wallace’a daha yakındır. Hekimoğlu’nun hayatı insanlara ilham verdiği gibi, ölümü de ilham verdi; ölü hali, Martini kucaklamış görüntüsü belleğe kazındı.

Henry, o tüfeği Osmanlı İmparatorluğu’ndaki her genç erkeğin kıskançlığı haline getirdi. Bugün bile, Filistin’deki halk şarkılarımız ve marşlarımız hâlâ Hekimoğlu’nun “aynalı Martin”ini anıyor.

Bu adamlar, devrimcilerden yalnızca farkındalıkları ve siyasi projeleriyle ayrılıyor. Bu kahramanlar, yaşadıkları deneyimlerle halk desteğini ve siyasi vizyonlarını oluşturarak, ulusun umudu ve rol modeli oldular.

Che Guevara, Gerilla Savaşı adlı kitabında bu çarpıcı benzerliğe dikkat çekerek, şöyle diyor:

“Gerillalar, yerel halkın tam desteğine sahip olurlar; bu, hiçbir devrimin tama anlamıyla yerine getiremeyeceği bir koşuldur. Belirli bir bölgede faaliyet yürüten haydut çetelerinin örneğini ele alırsak, bu açıkça ortaya çıkar. Bu çeteler, bir gerilla ordusunun tüm özelliklerine sahiptir: birlik, lidere saygı, cesaret ve arazi bilgisi.”

Guevara’ya göre, halk, bu çetelerin etrafında toplanırsa, onları devrimcilere dönüştürür. Bu durum, 1959 yılında Irak’taki Kahla Nehri yakınlarındaki bataklıklarda feodal çeteler tarafından öldürülen Iraklı şehit Suheyb Fellah’ın hikâyesiyle örneklendirilebilir. 14 Temmuz Devrimi’nden sonraki ilk şehitti. Muzaffer Navvab onu, Sami Kemal tarafından seslendirilen “Süheyb” şiiriyle ölümsüzleştirdi.

Halk, bu figürleri, kendisine ait simgeler ve rehber kahramanlar olarak görse de, devlet ve yasaları bu mantığı anlamakta yetersiz kaldı. Yetkililer, bu figürleri projelerinde efsane olarak kullansalar da, onları kanun kaçağı olarak görmeye devam ettiler. Bunun en önemli örneği, Mısırlı şehit Azam Şarkavi’yle ilgili halk destanıdır. Mısırlılar, onun hatırasını bugün bile halk şarkılarında yüceltirler. Hayatı hakkında iki televizyon dizisi yapıldı, ancak hikâyesi, ancak Nasır döneminde, Arap sosyalizminin coşkusunun iyiden iyiye hissedildiği tarihsel kesitte yeniden gündeme geldi. Hayatı hakkında Abdullah Hayz’ın başrolünde oynadığı, Hüssameddin Mustafa’nın yönettiği, Abdül Halim Hafız’ın ise filmdeki mevval ve şarkıları seslendirdiği bir film yapıldı. Buna rağmen, 1921’de 23 yaşında öldürülen Azam Şarkavi’nin kıyafetleri, hâlâ Mısır Polis Müzesi’nde büyük suçlular bölümünde sergilenmektedir.

Devrimci şehit ve teorisyen Malcolm X de böyle bir isimdi. Malcolm X, yoksul bir siyahi ailede doğdu ve aklı başında hiçbir insanın kabul edemeyeceği ırkçı bir sistem altında büyüdü.

Malcolm X’in babası, 1931 yılında altı yaşındayken beyaz üstünlükçü bir grup tarafından öldürüldü, iki amcası da daha sonra beyazlar tarafından katledildi. Annesi ise bir akıl hastanesine yatırıldı.

Malcolm X’in tamamen beyazlardan oluşan bir okulda geçirdiği süre, o zamanlar sadece bir yaşında olmasına rağmen, siyahi insanlara uygulanan adaletsizliğin boyutunu anlamasına yetti. İsyan ve devrim tohumu çok genç yaşta içine ekildi. Tıpkı Cesur Adamın Sonu romanındaki Müfid Vahş gibi, protestosunu ve itirazını dile dökmek için bağırmayı bir protesto aracı olarak öğrendi. Malcolm X, hayatının bu aşaması hakkında şunları söylüyordu: “Erken yaşta öğrendim ki, haklar, sessiz kalanlara verilmez, istediğini elde etmek için biraz gürültü çıkarmak gerekir.”

Büyüdükçe, bu protestocu tavır, daha şiddetli ve isyankâr bir biçime dönüştü. Malcolm X, soygun ve hırsızlığa başladı, bu yüzden hapse girdi. Ancak, hapisteyken ortaöğretimini tamamladı. Daha sonra Boston ve New York’a gitti. Burada şiddet, suç ve uyuşturucu dünyasına daha fazla bulaştı, bu da ikinci kez hapse girmesine yol açtı. Hapisteyken bir yeniden doğuş yaşadı. Oradan yepyeni bir insan olarak çıktı.

Malcolm X’in ABD genelinde siyahilerin maruz kaldıkları adaletsizliğe dair anlayışı derinleşti. Diğer kahramanlarımız gibi, hapishanenin sert deneyimi ona, Fanon ve Ali Şeriati’nin tanımladığı gibi, toplumsal davranışları anlama ve yorumlama bilgisini ve sanatını kazandırdı. Bu davranışları patolojik veya genetik mutasyonlar olarak gören sözde aydınların anladığı ve gördüğü gibi ele almadı.

Malcolm X, en önemli siyahi liderlerden biri olma yolunda ilerledi. Mücadeleye dahli, Cezayir Devrimi de dâhil olmak üzere, diğer ulusların mücadeleleriyle de bağlantılıydı. Yalanları, aldatmayı ve şarlatanlığı reddeden eleştirel bir zihin geliştirdi. Her zaman düşünce ve teoriyi topluma tabi kılmakta ısrar etti. Sonuç olarak, zulme uğradı. Kendisine defalarca suikast girişiminde bulunuldu. Nihayet 21 Şubat 1965’te bu suikast girişimlerinin sonuncusu başarılı oldu.

Cezayirli şehit Ali La Pointe’ye gelince, 1930’da doğdu. Memleketi Cezayir’in Miliana kentindeki sömürgecilerin çiftliklerinde adaletsizlik, yoksulluk ve sömürüyü gördü. Daha sonra boks yapmak için başkent Cezayir’e taşındı. Ardından sömürge yasaları uyarınca kanun kaçağı oldu ve hapse atıldı. Hapiste yeniden doğuşunu yaşadı. Ulusal kahramanların kaçı böyle?

Ebu Celda, Marmit, Ferid Masmas ve Ebu Kabari de hapishanede doğmuş, daha sonra ulusal semboller haline gelmişlerdir.

Ali La Pointe, Cezayir’deki Fransız işgaline karşı birçok operasyona önderlik etmiş, devrimin dağlardan şehirlere taşınmasına katkıda bulunmuştur. Ekim 1957’de Fransızlar saklandığı yeri bombalamış, üç kahramanla birlikte şehit olmuştur: genç kadın Hasibe Ben Buali, Talib Abdürrahman ve devrimin simgesi haline gelen çocuk, Ömer.

Burada ayrıca Ürdün Vadisi’ndeki Arabü’s-Sakr’dan şehit Hüseyin Ali’yi de analım. O, en önemli Filistinli şahsiyetlerden biridir. Ali, kendisine haksızlık eden kuzenini öldürmüştür. Hüseyin Ali gibi Filistinli figürlerin çoğu, hikâyelerine hiyerarşinin en altından en üstüne kadar otoriteyle çatışarak başlar. Önce köy muhtarı, sonra feodal bey, ardından sömürgeciliği ve onun komprador sınıfını andıran burjuvaziyi hedef alır. Daha sonra yerel yargı ve polis teşkilatı gelir, piramidin tepesindeki son çatışmayla sonuçlanır. Ardından İngiliz yetkililer tarafından takip edilir, kaçar ve 1936’daki Büyük İsyan’ın patlak vermesine dek saklanır. Devrimin liderlerinden ve en önde gelen figürlerinden biri olur. Hüseyin, daha sonra İngiliz güçleriyle şiddetli bir çatışmada şehit olur. hikâyesi şair Tevfik Ziyad tarafından “Kancalar ve Borular” adlı destansı şiirinde ölümsüzleştirilir. Bu şiir daha sonra Aşıkin grubu tarafından seslendirilmiştir.

Her devrimin başlangıcı isyandır. Yetkililerin hukuk, istikrar, ortak iyilik ve kamu yararı kavramları adına kurdukları toplumsal sistemden kopuşu ifade eden devrim düzene karşı isyandır. Her toplumsal ve ekonomik otorite, zorunlu olarak siyasi gücün bir uzantısıdır ve onunla kesişir. Bu bakış açısıyla bakıldığında, çoğu zaman güçsüz olan sıradan insanların gözünden bu kahraman figürlerin neden takdir edildiğini daha iyi anlayabiliriz. Aynı bakış açısı, toplumsal, ekonomik ve siyasi otoritelerin bu figürlere karşı düşmanlığını ve onları çarpıtmak ve nihayetinde suçlu ilan etmek için hukuku bir araç olarak kullanmalarını anlamamıza da katkı sunar. Bu bakış açısıyla, kanun kaçağı ile devrimci direniş savaşçısı arasındaki kusursuz geçişi de anlamak mümkündür.

Besil Arac

[Kaynak: وجدت أجوبتي, Bissan Bookshop, 2018, s. 137-143.]

25 Nisan 2026

, ,

Palantir’in Teknolojik Cumhuriyeti ve Faşizm



Palantir’in 22 maddelik manifestosu, bir itiraf gibi: herkese ne olduğunu, ne istediğini, ne yapmayı planladığını anlatıyor, şüphe duyan herkes için yol haritasını âleme aşikâr eyliyor.

Laurence Britt’in, otoriterliğin iktidarı pekiştirmeden önce tanınmasına yardımcı olmak için tasarladığı faşizmin on dört uyarı işaretini ele alalım. Bunları Palantir’in manifestosuna ve şirketin yükselişini çevreleyen maddi koşullara uyguladığımızda, bunun halihazırda önemli bir güç elde etmiş ve daha fazlasını ele geçirme niyetini açıktan ortaya koyan bir proje olduğu görülüyor.

Kahverengi gömlekliler sokaklarda değiller, henüz olmalarına da gerek yok, çünkü onlar, bugün bulut sunucularında. Propaganda, sadece radyoda değil, öngörülerde bulunma amacı güden, polise hizmet eden algoritmada işliyor. Devletin ve şirketin birleşmesini emreden, bir diktatör değil, bu birleşmeyi pratiğe bir yazılım lisans sözleşmesi döküyor. Amerikan toplumunun Nazileştirilmesi, bir balkondan ilan edilmiyor, çünkü zaten hükümeti ve insanların sosyal medya akışlarını yöneten koda yerleştirilmiş durumda.

Şirket, her şeyi itiraf etti. Soru şu: Bunu duyanlar, bir sonraki sözleşme imzalanmadan önce harekete geçecekler mi? On dört uyarı işareti, herkesin gözü önünde. Hastanın semptomları belli, teşhis konuldu, bu asalak organizma, içinde yuvalandığı konağı, yani bizi yemeden önce tedavi için gerekli işlemler devreye sokulmalı.

Ama önce...

Nisan 2026’da Pentagon; ICE, IRS ve Batı’daki birçok üstünlükçü ülkenin istihbarat servislerinde sözleşmeleri bulunan, devlete ait, 400 milyar dolarlık gözetleme ve savunma şirketi Palantir Technologies, “Teknolojik Cumhuriyet” başlıklı 22 maddelik manifestosunu yayınladı.

Bu manifesto, savaş sonrası Nazilerden arındırma sürecinin yürürlükten kaldırılmasını, Almanya ve Japonya’nın yeniden askerileştirilmesini, herkesin askerlik yapması şartının geri getirilmesini, sivil teknolojinin askeri zorunluluklara tabi kılınmasını, insana ait kültürlerin “hayati ilerlemeler” ile “işlevsiz ve gerici” halklar arasındaki hiyerarşik ilişkiye göre tasnif edilmesini savunuyor. Bu, alenen Nazizm.

Hitler’in, Mussolini’nin, Franco’nun, Salazar’ın, Yunan ve Şili cuntalarının iktidara geliş süreçlerini inceleyen siyaset bilimci Laurence W. Britt, 2003 yılında The Fourteen Early Warning Signs of Fascism [“Faşizmin On Dört Erken Uyarı İşareti”] isimli çalışmasını yayımladı. Metnin teorik çerçevesi, vatandaşların otoriter konsolidasyonun belirtilerini, hasta ölümcül hale gelmeden önce tanıyabilmeleri için bir teşhis aracı olarak tasarlanmıştı. Britt’in çerçevesi, Palantir’in 22 maddelik manifestosuna uygulandığında, aradaki yakınlığın soyut bir ideolojik yakınlığın ötesine uzandığı gerçeği, endişe verici bir biçimde görülüyor. Faşizmin temel özelliklerini içselleştirmiş, bunları algoritmik yönetişim çağına uyarlamış, ABD’nin 1945’ten itibaren kurduğu batılı, yani beyaz üstünlükçü ittifak ağı aracılığıyla bu temel özellikleri sağa sola ihraç eden, şirket-devlet birliğine ait aygıtı ifşa ediyor.

Günümüzde Ortaya Çıkan On Dört Uyarı İşareti

1. Güçlü ve Süregelen Milliyetçilik

Britt’in Kriteri: Ulus, kuşatma altında olmasına rağmen, kendini istisnai olarak gördüğü için her şeyin üstüne çıkarılmış, bu nedenle, mutlak sadakat talep etme ihtiyacı duymuş ve her türlü eleştiriyi ihanet olarak nitelendirmiştir.

Palantir Manifestosu (13. Madde): “Dünya tarihinde hiçbir ülke, ilerici değerlere bu ülke kadar mevzi kazandırmamıştır. ABD, mükemmel olmaktan çok uzaktır. Ancak bu ülkenin, aileden tevarüs eden bir vasıf olarak elit olmayanlara gezegendeki diğer herhangi bir ülkeye kıyasla çok daha fazla fırsat sunduğu gerçeği kolaylıkla unutulmaktadır.”

Gerçek: Bu, bir yandan mutlak manada üstün olduğunu iddia eden ama bir yandan da kusurları kabul eden klasik milliyetçi formüldür. Esasen vatanseverlik duygusuyla bir alakası bulunmayan bu milliyetçilik, Silikon Vadisi’nde çalışan mühendislik sınıfının sadakatine yönelik ahlaki bir talepte bulunmak gibi bir işleve sahiptir. Manifestonun 1. maddesi, Silikon Vadisi’nin “yükselişini mümkün kılan ülkeye ahlaki bir borcu” olduğunu, “ulusun savunmasına katılma konusunda olumlu bir yükümlülüğü" bulunduğunu söylemektedir. Bu milliyetçilik, vatanseverliği gözetim devleti için bir işe alım kanalı haline getirmeye çalışarak, araçsal bir işlev görmektedir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti de aynı şekilde, projesini Versay Antlaşması’nın ülkeyi aşağılamasının ardından, Almanya’nın büyüklüğünün yeniden tesis edilmesi olarak anlamış ve sunmuştur. Alman sanayiinin ulusa olan “ahlaki borcu”, özel teşebbüsün devlet hedeflerine tabi kılınmasını haklı çıkarmak için kullanılmıştır. Palantir’in manifestosu da Amerika’ya ait teknoloji sektörü nezdinde aynı işlevi görüyor: “Bir borç var, yükümlülük vatanseverliktir, mühendisler hizmet etmelidir” deniliyor.

2. İnsan Haklarına Yönelik Nefret

Britt’in Kriteri: İnsan hakları, devlet iktidarına engel olarak görülüyor, hak temelli argümanlar, liberal elitlerin zayıflığı, saflığı veya yozlaşması olarak nitelendiriliyor.

Palantir Manifestosu (4. Madde): “Yumuşak gücün, yalnızca etkileyici söylemlerin sınırları ortaya çıktı. Özgür ve demokratik toplumların başarılı olabilmesi için ahlaki çağrıdan daha fazlasına ihtiyaç var. Sert güce ihtiyaç var, bu yüzyılda sert güç, yazılım üzerine kurulacaktır.”

Gerçek: Açık konuşalım, bu formülasyonda yumuşak güç, insan hakları savunuculuğunu, diplomatik girişimleri, uluslararası hukuku ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kurulan küresel enternasyonalizme ait tüm mimariyi içeriyor. Manifesto bunları, “salt abartılı laflar” olarak niteleyip reddediyor. Gereken şey, sert güçtür; bununla kastedilense askeri güç, gözetim ve her ikisini de mümkün kılan yazılımlardır. İnsan hakları, 22 maddede bahis dahi edilmiyor, çünkü önemsiz oldukları için göz ardı edilmeye bile değmiyorlar.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Palantir’in başkanı Peter Thiel’in etrafındaki entelektüel çevre eliyle çalışmaları yeniden gündeme taşınan Alman Nazi hukuk teorisyeni Carl Schmitt, liberal demokrasinin haklara ve usullere olan takıntısının ölümcül bir zayıflık olduğunu savunuyordu. Önemli olan, “dost/düşman ayrımı”ydı, yani, hegemonun kimin tehdit olduğunu belirleme ve buna göre hareket etme kapasitesiydi. Palantir’in manifestosu, özünde Şmitçidir. Haklar, ihtilaflara yol açar, dolayısıyla, ihtilaflar ortadan kaldırılmalıdır.

Britt’in Kriteri: Varlığı olağanüstü devlet önlemlerini haklı çıkaran ve demokratik müzakereyi engelleyen dış veya iç bir düşmanın yaratılması.

Palantir Manifestosu (5. Madde): “Soru, yapay zekâ temelli silahların üretilip üretilmeyeceği değil; kimin üreteceği ve hangi amaçla üretileceğidir. Rakiplerimiz, kritik askeri ve ulusal güvenlik uygulamalarına sahip teknolojilerin geliştirilmesinin faydaları hakkında teatral tartışmalara girmek için duraklamayacaklar. İlerleyecek, kendi işlerine ve yollarına bakacaklar.”

Gerçek: “Düşmanlar”, bilinçli olarak belirtilmemiş olsa da, burada Çin’i, Rusya’yı, ırkçı ve kitleleri yanlışa sürükleyen Batı’nın üstün olduğu fikrine karşı çıkan herhangi bir ulus veya örgütü kastettiklerini biliyoruz. Düşmanın varlığı tartışmayı engeller. Yapay zekâ temelli silahların üretilip üretilmemesi, uluslararası anlaşmaların bunları yasaklayıp yasaklamayacağı, otonom öldürme makinelerinin geliştirilmesinin insanlığın aşmayı reddetmesi gereken ahlaki bir eşik olup olmadığı gibi sorulara yer olmadığını görmek gerekiyor. Düşmanı paranoya yoluyla, sorgusuz sualsiz, çoktan belirlemiş durumdalar. Tek mesele, o makineleri düşmandan daha hızlı inşa etmemizdir. Dolayısıyla, tartışma tiyatraldir, riskleri anlamayan insanlar için bir gösteriden ibarettir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi rejiminin tüm meşruiyeti belirlenmiş olan düşmanların varlığına dayanıyordu: Yahudiler, Bolşevikler, Versay Antlaşması, “arkadan hançerlenme”. Her düşman, olağan hukuki ve politik kısıtlamaların askıya alınmasını haklı çıkarıyordu. Palantir’in yarattığı düşmansa daha soyut, ancak işlevi aynı; çünkü acil durum anlayışları olağanüstü olanı haklı çıkarıyor. Demokratik müzakere, ulusun karşılayamayacağı bir lüks. Sorgulamaya gerek yok, Asker-Sanayi Kompleksi, vereceğiniz cevabı zaten çok önceden belirlemiş durumda.

4. Askeri Üstünlük

Britt’in Kriteri: Askeri değerler, personel ve öncelikler, sivil yönetimin üzerine çıkarılır. Silahlı kuvvetler, ulusal iradenin en yüksek ifadesi olarak yüceltilir.

Palantir Manifestosu (7. Madde): “Eğer bir ABD Deniz Piyadesi daha iyi bir tüfek isterse, onu üretmeliyiz; aynı şey, yazılım için de geçerlidir. Bir ülke olarak, yurtdışında askeri müdahalenin uygunluğu hakkındaki tartışmayı sürdürürken, tehlikeye atılmalarını istediğimiz kişilere olan bağlılığımızı da sarsılmaz bir biçimde koruyabilmeliyiz.”

Gerçek: Formülasyon, dengeli görünmeye, belirli bir dengeyi gözetiyormuş pozu kesmeye çalışıyor: “Askeri harekatı tartışırken, askeri birlikleri destekleyebiliriz”. Ancak manifesto pratikte, sivil teknolojinin askeri zorunluluklara tümüyle tabi kılınması sonucuna ulaşıyor. 1. Madde, Silikon Vadisi’nin mühendislik elitinin savunmaya katılmasını talep ediyor. 4. Madde, yazılıma dayalı sert gücün hayatta kalmanın tek yolu olduğunu ilan ediyor. 12. Madde ise yeni çağın “yapay zekâya dayalı caydırıcılık”la tanımlı olduğunu söylüyor. Askeriye, artık birçok öncelikten biri değil, teknolojik cumhuriyetin, gözlerinizin önünde doğan yeni ulus devletin düzenleyici ilkesidir. Palantir’in iş modeli, bu üstünlüğün yansıması. Şirketin orduyla imzaladığı sözleşmelerin toplam tutarı, yaklaşık 10 milyar dolar. Ürettiği yazılım, Siyonist işgal ordusunun hedefleme sistemlerini çalıştırıyor. Savunma işlerinin başında, Savunma Bakanı olmak isteyen eski bir Cumhuriyetçi kongre üyesi bulunuyor. Eski çalışanları, Pentagon’un üst kademelerinde yer alıyor. Bu, ABD rejiminde askeri personelle şirket personeli arasındaki ayrımın tümüyle ortadan kalktığı anlamına geliyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi devleti, özünde bir askeri projeydi. Ekonomi, eğitim sistemi, gençlik hareketleri, nihayetinde tüm toplum, askeri gücün gerekliliklerini merkeze alan bir çalışma dâhilinde yeniden düzenlendi. Palantir’in manifestosu da aynı yeniden yapılanmayı öneriyor. “Mühendisler, uygulama geliştirmemeli, bir sonraki savaşın sinir sistemini kurmalıdır” diyor.

5. Yaygın Cinsiyetçilik

Britt’in Kriteri: Katı cinsiyet hiyerarşileri uygulanmaktadır. Erkeklik, iktidar ve liderlikle, kadınlık ise zayıflık ve boyun eğmeyle ilişkilendirilmektedir.

Palantir Manifestosu: 22 maddede cinsiyete açıktan atıfta bulunulmuyor. Ancak...

Gerçek: Sessizlik aldatıcıdır. Palantir’in başkanı Peter Thiel, ataerkilliği savunan, kadınlara oy hakkı verilmesinin bir hata olduğunu söyleyen, demokratik eşitliğe yönelik kapsamlı reddiyenin parçası olarak, geleneksel cinsiyet hiyerarşilerinin yeniden tesis edilmesini savunan yeni gerici blog yazarı Curtis Yarvin’in başlıca finansal hamisidir. Yarvin’in “Karanlık Aydınlanma” olarak bilinen felsefesi, Thiel’in on yıldan fazla bir süredir finanse ettiği hareketin düşünsel mimarisini oluşturmaktadır. Yarvin, Trump’ın 2025’teki göreve başlama balosuna katıldı. Başkan Yardımcısı J. D. Vance, onu bir ilham kaynağı olarak takdim etti. Steve Bannon, Yarvin’i arkadaşı olarak nitelendiriyor. Cinsiyetçilik, manifestoda yer almıyor, çünkü zaten ideolojik altyapıda mevcut. “Doğal hiyerarşiler”e dair görüş, yani bazı insanların yönetmeye, diğerlerinin ise yönetilmeye uygun olduğu fikri, Yarvin’in yazılarında ırk, kültür ve sınıf için de geçerli. Bu görüş, cinsiyete de aynı şekilde uygulanıyor. Palantir’in yirmi birinci yüzyıla özel Nazileşme manifestosunda cinsiyetçiliğin açıkça belirtilmesine gerek de yok, çünkü bu, eşitlikçiliğin ortadan kaldırılmasına yönelik genel projenin temellerinde bir biçimde yer alıyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi ideolojisi, alenen ataerkildi. Kadınlar, kamusal hayata katılan bireyler değil, anne ve ev hanımı olarak yüceltiliyorlardı. Rejimin toplumsal düzene dair vizyonu her düzeyde hiyerarşikti. “Karanlık Aydınlanma”nın “akılsız ve içi boş çoğulculuk”la ilgili eleştirisi (22. Madde), aynı “doğal” hiyerarşinin yeniden kurulmasına işaret etmektedir. “Neye dâhil olacağız?” sorusu, cevabın eşitsizlik üzerine kurulu bir toplumsal düzen olduğu imasında bulunmaktadır.

6. Kontrollü Kitle İletişim Araçları

Britt’in Kriteri: Bilgi kanalları, devlet tarafından kontrol ediliyor veya ele geçiriliyor. Muhalif görüşler bastırılıyor veya gayrimeşru kılınıyorlar.

Palantir Manifestosu (18. Madde): “Kamusal figürlerin özel hayatlarının acımasızca ifşa edilmesi, çok fazla yeteneği devlet hizmetinden uzaklaştırıyor. Kamusal alan ve kendilerini zenginleştirmekten başka bir şey yapmaya cesaret edenlere karşı yapılan sığ ve küçük düşürücü saldırılar, o kadar affedilmez hale geldi ki, cumhuriyet, önemli sayıda etkisiz, içi boş insanla baş başa kaldı.”

Gerçek: Bu madde, araştırmacı gazeteciliğe doğrudan bir saldırıdır. Eleştirdiği “acımasız ifşa”, kamu görevlilerinin mali ilişkilerini, kişisel davranışlarını ve ideolojik bağlılıklarını inceleyen gazetecilerin işidir. Manifesto, bu çalışmayı “yetenekli” kişileri hükümetten uzaklaştıran “sığ ve küçük düşürücü saldırılar” olarak nitelendiriyor. Bağlam, bu noktayı suçlayıcı hale getiriyor. Thiel, 2015/2016 yıllarında Jeffrey Epstein’den 40 milyon dolarlık yatırım aldı. Bu, Epstein’in 2008’deki cinsel suç üzerinden yaşadığı mahkûmiyetten sonra gerçekleşti. Epstein, özel yazışmalarında “büyük dost”u olarak nitelendirdiği Thiel’i eski devlet başkanlarıyla anlaşmalar yapmak için bir iş rehberi olarak kullanıyordu. İlişki, Epstein’in 2019’da federal cinsel istismar suçlamalarıyla tutuklanmasından aylar öncesine kadar devam etti. 18. Madde, medya kültürü hakkında felsefi bir şikâyet değil. Gazetecilerin, iktidardaki sınıfı tehlikeye atan mali ilişkileri araştırmayı bırakmalarını sağlamak için hazırlanmış.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Almanya’da Nazi hükümeti, tüm gazeteleri hemen ele geçirmedi, önce basını taraflı, vatansever olmayan ve ulusun düşmanlarınca kontrol edilen bir kurum olarak gösterip itibarsızlaştırdı; halkın bağımsız gazeteciliğe yönelik güvenini zayıflatmak için “yalan basın” anlamına gelen Lügenpress terimini kullandı. Palantir’in manifestosu da aynı itibarsızlaştırma işlemini devreye sokuyor. Medya, cebren bastırılmıyor, önemsiz hale getiriliyor, ortaya koyduğu çalışmalar boş insanların sığ saldırıları olarak nitelendiriliyor.

7. Ulusal Güvenliğe Dair Takıntı

Britt’in Kriteri: Güvenlik kaygıları, diğer tüm değerlerin üzerinde tutulmaktadır. Güvenlik tehditleri, devlet iktidarının etki alanının genişletilmesini ve sivil özgürlüklerin kısıtlanmasını haklı çıkarmak için kullanılmaktadır.

Palantir Manifestosu (12. Madde): “Atom çağı sona eriyor. Caydırıcılığın bir çağı olan atom çağı sona eriyor, yapay zekâya dayalı yeni bir caydırıcılık çağı başlamak üzere.”

Gerçek: Manifesto, yeni bir silahlanma yarışının başladığını ilan ediyor. Palantir’i bunun temel altyapısı olarak konumlandırıyor. “Atom çağı” denilen süreç, anlaşmalar, tahkikat pratikleri ve karşılıklı imha mantığıyla yönetiliyordu. “Yapay zekâ üzerine kurulu yeni caydırıcılık çağı”nın böyle bir mimari yapısı yok. O hukukun işlemediği bir sınır bölgesi, Palantir de o bölgenin şerifi olmaya çalışıyor. Güvenliğe olan takıntı, gerçek tehditlere verilmiş bir cevap değil, bir iş modeli.

Palantir’in gelirleri, 2009’da 4,4 milyon dolardan 2025’te 970 milyon dolara çıktı. Bu artışın neredeyse tamamı, savunma, istihbarat, göçmenlik uygulamaları ve vergi gözetimiyle ilgili federal sözleşmelerden kaynaklanıyor. Her yeni güvenlik krizi, Palantir’in yazılım pazarını büyütüyor. Şirketin güvensizliğin devam etmesinde doğrudan bir mali çıkarı var.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti, 1933’teki Reichstag yangınını yurttaşın hak ve özgürlüklerinin askıya alınmasını, yürütme erkinin pekiştirilmesini haklı çıkarmak için kullandı. Uydurulan acil durum ve verilen cevap, krizden önce var olan siyasi hedeflere ulaşmak için ayarlanmıştı. Palantir’in manifestosu da aynı ayarlamayı yapıyor. Paranoyayı körükleyen bir tehdit yarattılar. Bu noktada verdikleri cevap, sivil teknolojinin askeri zorunluluklara tamamen tabi kılınmasından, yapay zekâ temelli silahlarla ilgili tartışmanın askıya alınmasından, Almanya ve Japonya’daki eski faşist güçlerin yeniden silahlandırılmasından ibaret. Bu haliyle Palantir, Amerikan faşizminin ve hegemonik totaliter iktidara tutunma arzusunun hem ticari hem de ideolojik çıkarlarına hizmet ediyor.

8. Din ve Devletin İç İçe Geçmişliği

Britt’in Kriteri: Dini otorite, devlet iktidarını meşrulaştırmak için kullanılır. Manevi ve siyasi bağlılık kaynaşır.

Palantir Manifestosu (20. Madde): “Belirli çevrelerde görülen, yaygın dini inanca yönelik hoşgörüsüzlüğe karşı koyulmalıdır. Elitlerin dini inançlara karşı hoşgörüsüzlüğü, siyasi projelerinin, içindekilerin çoğunun iddia ettiğinden daha az açık bir düşünce hareketi meydana getirdiğinin belki de en çarpıcı işaretlerinden biridir.”

Gerçek: Manifestonun din savunusu, çoğulcu inanca veya anayasal olarak din ve devletin ayrılmasına dair bir savunu değil, seküler, liberal elitlere karşı geleneksel hiyerarşiye dair bir savunudur. “Dini inanca hoşgörüsüzlük” gösteren “belirli çevreler”, üniversiteler, medya, kıyı bölgelerindeki profesyonel sınıflardır. Bunlar, manifestonun başka yerlerde “yozlaşmış” ve “boş” olarak tanımladığı gruplardır. Curtis Yarvin’in felsefesi, kişisel olarak dindar olmasa da, dini gerekli bir toplumsal kontrol mekanizması olarak savunur. Kitleler, hiyerarşideki yerlerini kabul etmek için inanca ihtiyaç duyarlar. Elitlerin dine karşı “hoşgörüsüzlüğü”, bu görüşe göre, toplumsal düzene yönelik bir tehdittir. Dolayısıyla, manifestonun din savunusu, araçsaldır; din, itaat üretme kapasitesi nedeniyle değerlidir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümetinin Hristiyanlıkla ilişkisi, karmaşık ve çelişkiliydi, ancak halk desteğini harekete geçirmek ve otoriteyi meşrulaştırmak için dini duyguların faydasını anlamıştı. “Gott mit uns” (“Tanrı bizimle”) sloganı, Wehrmacht’a (Alman silahlı kuvvetlerine) mensup askerlerin kemer tokalarında yer alıyordu. Bu da manevi ve siyasi bağlılığın birleşmesinin kasıtlı bir proje olduğunu ortaya koyuyor. Palantir’in manifestosu, aynı birleşmenin seküler çağa uyarlanmış halini ifade ediyor.

9. Kurumsal Güç Koruma Altında

Britt’in Kriteri: Şirketlerin çıkarları, demokratik bir ilke olarak hesap verme ilkesi karşısında korunuyor, ekonomik ve politik iktidar iç içe geçiyor.

Palantir Manifestosu (16. Madde): “Piyasanın harekete geçemediği yerde onu inşa etmeye çalışanları alkışlamalıyız. Kültür, Musk’ın büyük anlatılara olan ilgisine neredeyse alaycı bir şekilde yaklaşıyor, sanki milyarderler, sadece kendilerini zenginleştirmekle yetinmeliymiş gibi. Yarattığı şeyin değerine dair herhangi bir merak veya gerçek ilgi, esasen göz ardı ediliyor.”

Gerçek: Bu, manifestonun sınıfsal bağlılığının en açık ifadesidir. “Milyarderler, toplumu kendi özel vizyonlarına göre yeniden şekillendirme girişimleri nedeniyle eleştirilmemeli, aksine alkışlanmalıdır” diyor. Metin alternatifin milyarderlerin “sadece kendilerini zenginleştirme yolunda kalmaları” olduğu imasında bulunuyor. Manifesto, bu kısıtlamayı reddediyor, çünkü “milyarderin alanı tüm toplumdur” diyor. Palantir’in şirket olarak sahip olduğu güç, federal hükümet içindeki yerleşik konumuyla muhafaza ediliyor. Şirket, 2025 yılında lobi faaliyetlerine 6,1 milyon dolar harcadı. Eski çalışanları, hükümette önemli görevlerde bulunuyorlr. Kaldırılması halinde ulusal güvenlik krizine yol açacak yazılımı devletin operasyonlarına derinlemesine entegre edilmiş halde. Şirket, kendini vazgeçilmez, bu nedenle, hesap verilemez kılmış.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Benito Mussolini, faşizmi devlet ve şirket birleşmesi olarak tanımladı. Nazi Almanyası, bu birleşmeyi Alman sanayiini devlet hedeflerine tabi kılarak gerçekleştirdi, ancak Fritz Thyssen ve Gustav Krupp gibi işbirliği yapan sanayiciler, büyük ödüller aldılar. Demokrasinin üretime engel olduğuna inandıkları için başarısız bir Avusturyalı ressama yol verdiler. Palantir’in manifestosu da benzer nedenlerle, kamuoyunun gözü önünde birilerine yol veren bir metin.

10. İş Gücünün Bastırılması

Britt’in Kriteri: Sendikalar ve toplu sözleşme hakkı yok ediliyor, işçiler, şirket ve devlet otoritesine tabi kılınıyor.

Palantir Manifestosu (6. Madde): “Ulusa hizmet, evrensel bir görev olmalıdır. Toplum olarak, tamamen gönüllülük esasına dayalı bir ordunun önünü açmayı, ancak herkes riski ve maliyeti paylaşırsa bir sonraki savaşa girmeyi ciddi olarak düşünmeliyiz.”

Gerçek: Herkese yapılan ulusa hizmet çağrısı, zorunlu askerlik ve beyin yıkama çağrısıdır. Metinde sınıf boyutu açıkça dile getirilmiştir: tamamen gönüllülük esasına dayalı ordu, savaşın “riskini ve maliyetini” başka seçeneği olmayanların omuzlarına yükler. Manifestoya göre herkesin askerlik yapması, yükü daha adil bir şekilde dağıtacaktır, ancak herkesin askerlik yapması durumunda emek askerileşecektir. Vatandaşlar, artık haklara ve toplu sözleşme yapma imkânına sahip işçiler değil, görevleri olan personel haline gelecektir. Devlet, onların hizmetini belirler, emeklerini kullanır; bu nedenle, iş gücünün bastırılması, yalnızca sendika karşıtı yasalarla değil, vatandaşın zorunlu asker olarak yeniden tanımlanmasıyla sağlanır.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti, 1933’te bağımsız sendikaları feshetti, yerlerine devlet kontrolündeki bir örgüt olan Alman İşçi Cephesi’ni kurdu; bu örgüt, toplu sözleşme hakkını ortadan kaldırdı, işçileri yeniden silahlanmanın gerekliliklerine tabi kıldı. Palantir’in manifestosunda önerilen “ulusa hizmet”, aynı tabi kılma işlemini farklı bir mekanizma aracılığıyla yürürlüğe koyuyor, işçinin artık bir sendika üyesi değil, teknolojik cumhuriyet için bir mayın eşeği, bir asker haline gelmesini öngörüyor.

11. Aydınlara ve Sanata Yönelik Nefret

Britt’in Kriteri: Eleştirel düşünme, sanatsal özgürlük ve düşünsel özerklik reddedilir, aydınlar, zayıf, sadakatsiz veya yozlaşmış olarak nitelendirilirler.

Palantir Manifestosu (2. Madde): “Uygulamaların istibdadına isyan etmeliyiz. iPhone, medeniyetimizin en büyük yaratıcı başarısı değilse bile, en büyük başarısı değil midir? Bu nesne, hayatlarımızı değiştirdi, ancak şimdi de olasılıklar algımızı sınırlayabilir ve kısıtlayabilir.”

Gerçek: Manifestonun “uygulamalar”la ilgili eleştirisi, tüketici teknolojisini kültürel bir açmaz olarak eleştiren bir yaklaşımdır ve belgenin tamamında daha kapsamlı bir küçümseyici yaklaşım göze çarpmaktadır: “salt abartılı laflar”ın reddedilmesi (4. Madde), “teatral tartışmalar”ın alaya alınması (5. Madde), “akılsız ve içi boş çoğulculuğa” yönelik aşağılayıcı tutum (22. Madde). Liberal demokrasinin düşünsel pratiği, tartışmaları, sanatları, çoğulculuğu, yozlaşma ve zayıflık olarak değerlendirilmişti. Küçümseme, söylemsel değil, yapısaldır. Manifesto, aydın sınıfının yerini mühendis sınıfının almasını, beşeri bilimlerin işe yaramaz, sanatların ise süsleme olduğunu öne sürmektedir. Önemli olan, yazılım üzerinde somut güç oluşturma kapasitesidir; mühendis, yeni rahip, kodu ise kutsal kitabıdır.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti, kitapları yaktı, yazarları sürgüne gönderdi, “yozlaşmış sanatı” mahkûm etti. Aydın sınıfı, üniversitelerden tasfiye edildi, yerlerine ideolojik olarak güvenilir memurlar getirildi. Palantir’in manifestosu, kitap yakmayı önermiyor. Daha incelikli bir şey öneriyor: aydının önemsizliği. Kod yazabiliyorken neden okuyasınız? İnşa edebiliyorken, neden tartışasınız? Beşeri bilimler toprağa gömülmüyor, sadece teknolojik gerekliliğin toplumu bütün kılacağına dair iddiaları üzerinden demode kılınıyor.

12. Suç ve Ceza Takıntısı

Britt’in Kriteri: Suç korkusu, genişletilmiş gözetim ve polislik faaliyetlerini haklı çıkarmak için kullanılır; suçlu olarak görülenler ise adil yargılanma hakkı olmaksızın, sert bir şekilde cezalandırılırlar.

Palantir Manifestosu (17. Madde): “Silikon Vadisi, şiddet araçlarının kullanılması sonucu işlenen suçlarla mücadelede rol oynamalıdır. ABD genelindeki birçok politikacı, bu türden suçlar söz konusu olduğunda âdeta omuz silkmiş, sorunu ele almak için ciddi her türden çabadan uzak durmuştur.”

Gerçek: Palantir’in yazılımı, Los Angeles Emniyet Müdürlüğü ile New York Emniyet Müdürlüğü’nün tahmine dayalı polislik sistemlerinin işletilmesinde zaten kullanılıyor. Şirketin Gotham platformu, “önemli örüntüler”i ve “harekete geçmeyi gerektiren hedefleri” belirlemek için kullanılıyor. Şirketin ImmigrationOS platformu, ICE’ın toplu sınır dışı etme mekanizmasını destekliyor, algoritmik belirlemelere dayanarak, sınır dışı edilecek kişileri takibe alıyor. “Suç” sorunu, Silikon Vadisi’nin, özellikle de Palantir’in, benzersiz bir şekilde çözebileceği bir sorun olarak takdim ediliyor. Çözüm, topluluklara yatırım yapılmasında, yoksulluğun azaltılmasında veya ceza hukuku alanının reforma tabi tutulmasında değil, daha iyi yazılım, daha fazla gözetim, daha fazla veri, kimin tehdit oluşturduğuna dair daha fazla algoritmik belirleme ve daha sert cezalarda aranıyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Nazilerin suça, özellikle Yahudilere, Romanlara ve diğer gruplara atfedilen suçlara yönelik takıntısı, polis yetkilerinin genişletildiği, toplama kamplarının kurulduğu sürece, en nihayetinde soykırıma zemin hazırlamıştır. Suçlu, belirli bir eylemi işlemiş bir kişi değil, biyolojik veya kültürel olarak suça yatkın, belirli bir insan tipiydi. Palantir’in tahmine dayalı polislik yazılımı da aynı mantıkla çalışır. Algoritma, bu “tip”i belirler, ardından devlet, bu belirlemeye göre hareket eder.

13. Yaygın Kayırmacılık ve Yolsuzluk

Britt’in Kriteri: Devlet kaynakları, siyasi müttefiklere dağıtılıyor, kamu hizmeti ile ferdi zenginleşme süreci arasındaki ayrım ortadan kalkıyor.

Palantir Manifestosu (8. Madde): “Kamu görevlilerinin rahiplerimiz olması gerekmiyor. Federal hükümetin kamu görevlilerine ödediği gibi çalışanlarına ödeme yapan herhangi bir işletme, ayakta kalmakta zorlanacaktır.”

Gerçek: Manifestonun kamu sektöründeki ücretlendirmeye yönelik eleştirisi, zaten gerçekleşmiş olan şeye yönelik bir hazırlıktır: devlet hizmetinde kariyer yapmış kişilerin yerini Palantir mezunları alacak. Palantir’in eski istihbarat ve soruşturma başkanı Gregory Barbaccia, şimdi federal Baş Bilgi İşlem Sorumlusu (CIO). Palantir’in Baş Teknoloji Müdürü’nün Pentagon’da üst düzey bir görev için düşünüldüğüne dair haberlere rastlanıyor. Eski Palantir çalışanları, IRS veri tabanı sözleşmesi için Palantir’i seçen kuruluş olan DOGE’da görev yapıyor. Sınır dışı etme programının mimarı Stephen Miller’ın Palantir’le kişisel çıkar ilişkisi mevcut. Bu düpedüz yolsuzluk, yapısal kayırmacılıktır. Palantir ile federal hükümet arasında dönen kapı tek yönlü bir vanaya dönüştü, kamu görevlilerinin yerini Palantir mezunları alıyor, sözleşmeler onlara akıyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Naziler, devlet kaynaklarını, sözleşmeleri, el konulan malları ve köle emeğini siyasi olarak güvenilir sanayicilere dağıttılar. Parti üyeliği ile şirketlerin yüzleştikleri fırsatlar arasındaki ayrım kasten ortadan kaldırıldı, çünkü rejime bağlılık, devletin gücüne erişimle ödüllendirildi. Palantir’in manifestosu da aynı düzenlemeyi öneriyor: teknolojik cumhuriyete bağlılık, sözleşmeler ve atamalarla ödüllendiriliyor. Mevcut kamu hizmetinin “etkisiz, boş araçlar”ının yerini mühendislik alanının elitleri alacak.

14. Hileli Seçimler

Britt’in Kriteri: Demokratik süreçler ortadan kaldırılıyor. Seçim sonuçları iktidarı korumak için manipüle ediliyor.

Palantir Manifestosu: 22 maddede seçimler meselesi doğrudan ele alınmıyor. Ancak...

Gerçek: Palantir’in gücü, seçimleri kimin kazandığına bağlı değil, çünkü şirketin sözleşmelerinin değeri, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi Parti’nin iktidarda olduğu dönemde arttı. Şirketin ürettiği yazılım, devletin kalıcı altyapısına yerleşmiş durumda. Seçimler, en üstteki personeli değiştirebilir, ancak işletim sistemini değiştirmez. Thiel, 2009’da “özgürlük ve demokrasi artık uyumlu değil” diye yazmıştı. Bu ifade, bir tahmin değil, bu manifestonun üzerine kurulu olduğu önerme. Teknolojik cumhuriyet, hileli seçimlere ihtiyaç duymaz çünkü onun belirli bir anlam ve değere sahip seçimlere ihtiyacı kalmadı. Halk oy verebilir. Kararı algoritmalar verir. Darbe, daha siz onu görmeden tamama ermiştir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Naziler, seçimleri hemen yürürlükten kaldırmadılar. Mart 1933 seçimleri, aşırı baskı altında yapıldı, ancak şeklen de olsa bir seçimdi. Ardından gelen Yetkilendirme Yasası, yasama yetkisini yürütmeye devretti, sonraki seçimler gerçek bir yarışmanın yerinin alkış ritüellerinin aldığı halk oylamaları haline geldi. Palantir’in manifestosu da aynı düzenlemeye işaret ediyor. “Demokrasi”nin biçimleri korunabilir, ancak özü ortadan kaldırılır. Zaten ortadan kaldırıldı, sadece çoğu insan, henüz fark etmiş değil.

İttifak Ağının Nazileşmesi

Britt’in çerçevesi, faşizmi tek bir ulus-devlet içinde teşhis etmek üzere tasarlanmıştı. Oysa Palantir manifestosu, doğası gereği, ulusötesidir. Amerika’da iktidarın Nazileştirilmesi, yalnızca ABD ile sınırlı değil, ittifak ağı aracılığıyla başka yerlere de ihraç ediliyor.

Manifestonun 15. Maddesi, bu projenin en yalın ifadesidir: “Savaş sonrası Almanya ve Japonya’nın etkisiz kılma çabası yürürlükten kaldırılmalıdır. Almanya etkisiz kılınmıştır, oysa bu, Avrupa’nın bugün ağır bir bedel ödemesine neden olan aşırı bir düzeltmeydi. Aynı, alabildiğine teatral olan, Japonya’nın pasifize edilmesi girişimine yönelik bağlılık da bugün muhafaza edilmesi durumunda Asya’daki güç dengesinin de değişmesine ilişkin tehdidi gündeme getirecektir.” Bu, bir dış politika önerisi değil, 1945 sonrası düzenin temel anlaşmalarından birini tersine çevirme niyetinin bir beyanıdır. Almanya’nın Nazilerden arındırılması ve Japonya’nın askerden arındırılması, savaşın tesadüfi sonuçları değildi. Bunlar, savaşın temel kazanımlarıydı. Savaşlar başlatan ve soykırım işleyen asker-sanayi komplekslerinin kalıcı olarak ortadan kaldırılmasıydı.

Palantir manifestosu, bu ülkelerin yeniden silahlandırılmasını savunuyor. Bir analistin de belirttiği gibi, yeniden silahlandırılmış Almanya ve Japonya, “devasa yeni savunma yazılımı pazarları”dır. Ancak ticari motivasyon, ideolojik motivasyondan ayrılamaz. Manifestonun genel projesi, medeniyetler çatışmasında üstünlük sağlayabilecek bir Batı medeniyet bloğunun konsolidasyonunu, barışçı üyelerin hizaya getirilmesini gerektirmektedir. Almanya ve Japonya yeniden silahlanmalıdır, çünkü teknolojik cumhuriyet, yaklaşan çatışmada onların katılımına ihtiyaç duymaktadır.

Manifestonun Nazilerden arındırma sürecini tersine çevirme çağrısı, Avrupa aşırı sağının programıyla tam olarak örtüşüyor. Almanya için Alternatif (AfD), onlarca yıldır Almanya’nın savaş sonrası oluşan “utanç kültürü”nün terk edilmesi gerektiğini söylüyor. Alman mahkemesinin hukuken faşist olarak nitelendirilebileceğine karar verdiği AfD lideri Björn Höcke, Berlin’deki Holokost Anıtı’nı “utanç anıtı” olarak adlandırmıştı. Nanking Katliamı’nı ders kitaplarından silmeye çalışan Japon revizyonistleri, Palantir’in manifestosunda eleştirdiği “teatral barışçılığa bağlılık” konusunda benzer argümanlar öne sürdüler. Palantir, şimdi onların lobicisi. Devletle yaklaşık bir milyar dolarlık sözleşme imzalamış olan bir Amerikan şirketi, faşist dönemdeki militarizmin yeniden ıslah edilip diriltilmesini bir iş fırsatı ve stratejik bir gereklilik olarak takdim edip pazarlıyor.

Son bir şey daha var:

Yirmi Birinci Yüzyıl Faşizminin Ayırt Edici Özellikleri

Britt’in kitabında sunduğu teorik çerçeve, faşizmin içeriğini dikkat çekici bir doğrulukla yakalarken, Palantir manifestosu da çerçeveyi yirmi birinci yüzyıla uygun kılmak için gereken muhtelif özellikleri ortaya koyuyor.

Algoritmik Yönetişim

En önemli değişiklik, bürokratik kontrolün yerini algoritmik kontrolün almasıyla gerçekleştiriliyor. Naziler, sürgün ve soykırımın lojistiğini yönetmek için binlerce memura ihtiyaç duyuyorlardı. IBM’in Almanya’daki yan kuruluşu, Yahudiler, Romanlar ve diğer gruplar içerisinde ölüm kamplarına gönderilecek trenlere bindirilecek kişilerin envanterini çıkartan Hollerith delikli kart makinelerini temin etti; bu makineler, bürokrasiyi daha verimli hale getirdi. Ancak bürokrasinin yerini almadı.

Palantir’in yazılımı ise bürokrasiyi tümüyle ortadan kaldırıyor. ImmigrationOS yazılımı, bir sınır dışı etme emri oluşturduğunda, karşımızda hesap soracağımız karar verici bir insan bulamıyoruz. Kararı veren algoritma. Bu, tescilli bir sistem ve sorgulanamaz. Algoritma, geride tarihçilerin daha sonra inceleyebilecekleri bir evrak da bırakmıyor. Algoritmik yönetimin ölçeği, hızı ve gayri şeffaflığı, yirminci yüzyılın faşistlerinin sahip oldukları her şeyin ötesinde.

Egemen Yazılım

Palantir, tarihte hiçbir şirketin başaramadığı bir şeyi başardı: egemen yazılım. Devlet, Palantir’in platformları olmadan yönetilemez. Vergi Dairesi, Foundry olmadan vergi verilerini işleyemez. Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilâtı (ICE), ImmigrationOS olmadan sınır dışı işlemlerini takip edemez. Pentagon, Gotham olmadan düşmanlarını hedef alamaz. Bu, devlet ve şirket arasındaki geleneksel ilişkiyi tersine çeviriyor. Yirminci yüzyıl faşizminde devlet, şirketi boyunduruk altına almıştı. Hitler’le işbirliği yapan sanayiciler, nihayetinde hükümetteki Nazilere hesap vermek zorundaydı. Yirmi birinci yüzyılın teknofaşizminde ise şirket, devleti şirketlerdeki faşistlere bağımlı kıldı. Yazılım, devletin bir aracı değil, devlet, yazılımın bir müşterisidir ve müşteri, kendi operasyonlarını çökertmeden satıcıyı kovamaz.

İdeolojik Aklama

Bu manifesto, ideolojik bir aklama belgesidir. Köleliği, ırksal hiyerarşiyi ve demokrasinin ortadan kaldırılmasını açıkça savunan Curtis Yarvin’in neo-monarşist felsefesi,” “medeniyetleri derecelendirme” (21. Madde) ve “boş çoğulculuğa yönelik direnç” (22. Madde) gibi kibar ifadelerle tercüme edilmiştir. Thiel’in 2009’da özgürlük ve demokrasinin bağdaşmadığına dair açıklaması, “yumuşak gücün sınırları” (4. Madde) olarak yorumlanmıştır. Nazilerden arındırma sürecini yürürlükten kaldırma, yeniden Nazileşme çağrısı, ideolojik bir bağlılıktan ziyade, stratejik bir gereklilik olarak teorize edilmiştir. Aklama süreci, ideolojiyi daha geniş bir kitle için kabul edilebilir kılarken, otoriter özünü de korumaktadır. Kibar dil, bir geçit, Palantir’in Faşist Manifesto’sunda özetlenen radikal programları ise varış noktasıdır.

Tehlike Altındaki Sermaye

Thiel, Epstein’den 40 milyon dolar aldı. Bu, dipnotta değinilecek basitlikte bir gerçeklik değil. Bu, Amerika’nın yirmi birinci yüzyıla has faşist mimarisini inşa eden şirketin sermaye yapısına dair bir hakikat. 400 milyar dolarlık bir gözetleme işinin üzerine kurulu olan imparatorluğun başkanı, seri çocuk tecavüzcüsünden para aldı ve bu tecavüzcüyü iş ortağı olarak kullandı. Manifestoda, “özel hayatların acımasızca ifşa edilmesini” durdurma çağrısı yapan 18. Madde, bu “tehlike altındaki sermaye”nin her türlü soruşturma karşısında korunması gerektiğini söylemektedir. Yirminci yüzyılın faşist hareketleri, demokrasiyi kâr elde etmenin önünde bir engel olarak gören sanayicilerce finanse edilmişlerdi. Yirmi birinci yüzyılın teknofaşist hareketi ise hüküm giymiş bir seks tacirince finanse ediliyor. Aradaki fark, tür değil, dereceyle ilgili.

Matt About Town
22 Nisan 2026
Kaynak