02 Nisan 2026

,

Serbest Piyasa Cenneti Doğuya Yayılıyor I

Eski komünist ülkelerde kapitalist restorasyon farklı biçimler almıştır. Restorasyon, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği'nde bu komünist hükümetlerin devrilmesini gerektirmiştir. Çin'de ise komünist sistem çerçevesinde ilerlemiştir. Vietnam’da da böyle olduğu ve belki de Kuzey Kore ve Küba’da da sonunda böyle olacağı görülmektedir. Çin hükümeti, kendi ifadesiyle “komünist bir liderlik altında” yoluna devam ederken, özel sermayenin nüfuz süreci nispeten rahat bir şekilde devam etmektedir.

Solun Yıkılması

1989-1991 yıllarında Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde iktidarı ele geçiren anti-komünistler, siyasi ve kültürel yaşamda burjuva egemenliğini dayatmaya başladılar ve hükümetten, medyadan, akademiden, meslek örgütlerinden ve mahkemelerden komünistleri tasfiye ettiler. Kendilerini “demokratik reformcular” olarak tanıtan bu kişiler, demokratik halk direnişinin sınırsız serbest piyasa kapitalizmini kurma çabalarını kısıtlamasından kısa sürede rahatsız olmaya başladılar.

Rusya’da, Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in yandaşları “demokrasinin tehlikelerinden” söz etmeye başladılar ve “çoğu temsilci kurumun [piyasacı] reformlarımızın önünde engel teşkil ettiği” şikâyetini dile getirdiler (Nation, 2 Aralık 1991 ve 4 Mayıs 1992). Anlaşılan o ki, “reformcular” tarafından siyasi demokrasinin temeli olarak nitelendirilen serbest piyasa, demokratik yollarla kurulamıyordu. 1992’de Polonya, Çekoslovakya ve Rusya devlet başkanları, parlamentolarının feshini ve başkanlık kararnameleriyle yönetme yetkisi verilmesini talep ettiler. Bu sayede, serbest piyasa “reformlarına” direnen “muhafazakârlar” ve “eski düzenin kalıntıları” aleyhine baskıcı önlemler alabileceklerdi. Amaçları, gücü halka vermek değil, ayrıcalıklı kesime kazanç sağlamaktı.

Bu baskı yoluyla demokratikleşme süreci, komünizmin fiilen devrilmesinden bile önce başlamıştı. 1991 yılında, Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov, Rusya Devlet Başkanı Yeltsin’in teşvikiyle, SSCB Komünist Partisi’nin yasal statüsünün artık geçerli olmadığını açıkladı. Partinin üye fonları ve binalarına el konuldu. İşçilerin işyerlerinde herhangi bir siyasi faaliyette bulunmaları yasaklandı. Altı solcu gazete yasaklanırken, çoğu açıkça gerici olan diğer tüm yayınlar kesintisiz olarak dağıtılmaya devam etti. ABD medyası ve hatta ABD solunun çoğu, bu baskıcı faaliyetleri “demokratik reformların ilerlemesi” olarak tarif edip övdü.

Gorbaçov, daha sonra Sovyet Kongresi’nin kendisini feshetmesini talep etti. Kongre, değişime karşı çok fazla direnç gösteriyordu. Aslında Kongre, demokratik tartışmalara ve çok partili seçimlere karşı değildi, bunlar, zaten uygulamada mevcuttu. Kongre, dizginsiz serbest piyasa kapitalizmine direniyordu ve bu nedenle de ortadan kaldırılması gerekiyordu. Gorbaçov, tartışmalar sırasında defalarca konuşanlara müdahale etti ve tek başına olağanüstü hal kararıyla Kongre’yi feshetmekle tehdit etti. İstediği feshi elde edene kadar üç kez oylama yaptırdı. Bu sert yöntemler, ABD basını tarafından herhangi bir eleştirel yorum yapılmadan haberleştirildi.

Yeltsin ve Gorbaçov’a bu baskıcı politikayı izlemeleri için bahane veren şey, 1 Ağustos 1991’de yaşanan garip olaydı. Sovyetler Birliği’nde yaşamın kötüye gittiğine dair belirsiz ifadeler kullanan gergin bir grup devlet yetkilisi, Gorbaçov hükümetine karşı ilginç bir şekilde organize edilmiş bir “darbe” girişiminde bulundu. Ancak bu girişim, daha başlamadan başarısızlıkla sonuçlandı. Haftalar sonra Washington Post (26 Eylül 1991) darbenin yenilgisinin Sovyet zengin sınıfı için bir zafer olduğunu sevinçle belirtti. Darbenin militan muhalifleri arasında sıradan Sovyet vatandaşlarının ortalama maaşının yirmi katını kazanan özel girişimciler ve Rus borsasının binlerce üyesi vardı. Onlar, “iş ve ticaret yapma haklarını savunmak için Moskova sokaklarına çıktılar. Darbe başarısız oldu, demokrasi zafer kazandı... Özel sektör işadamları, savunucular için yiyecek ve ekipman satın almak üzere 15 milyon rubleden fazla bağışta bulundu.” Bir borsa simsarı, Yeltsin’in demokrasiyi savunma çağrısına çok az işçinin cevap vermesine şaşırmıştı.

Bu yatırımcı sınıfının silahlı darbe karşısında gösterdiği cesaretin başka bir açıklaması daha olabilir. Komünizmin sosyalist bir eleştirmeni olan Boris Kagarlitski, “Aslında, darbe falan olmadı” diyordu. Askerler, silahsız ve kafası karışık durumdaydı, çağrılan tanklar komuta edilmiyordu, “sözde darbenin liderleri, iktidarı ele geçirmek için ciddi bir girişimde bile bulunmadılar.” Kagarlitski’ye göre asıl darbe, Boris Yeltsin’in bu olayı anayasal yetkilerini aşmak ve Sovyetler Birliği’ni parçalamak için kullanması ve tüm yetkilerini kendi Rus Cumhuriyeti’ne aktarmasıyla gerçekleşti. Yeltsin, “eski rejimi” lağvettiğini iddia ederken, 1989-1991 yıllarında kurulan yeni demokratik Sovyet hükümetini devirdi.

1993 yılının sonlarında, acımasız serbest piyasa politikalarına karşı halkın güçlü direnişiyle karşı karşıya kalan Yeltsin, daha da ileri gitti. Rus parlamentosunu ve ülkedeki belediye ve bölge konseyleri dâhil olmak üzere, diğer tüm seçilmiş temsilci organları zorla feshetti. Rusya Anayasa Mahkemesi’ni kaldırdı ve parlamento binasına silahlı saldırı düzenleyerek tahminen iki bin direnişçi ve göstericiyi öldürdü. Binlerce kişi daha suçlama veya yargılama olmaksızın hapse atıldı ve yüzlerce seçilmiş yetkili soruşturma altına alındı.

Yeltsin, sendikaların tüm siyasi faaliyetlerini yasakladı, düzinelerce yayına baskı uyguladı, tüm yayın organları üzerinde tekel kontrolü edindi ve on beş siyasi partiyi kalıcı olarak yasadışı ilan etti. Tek taraflı olarak anayasayı yürürlükten kaldırdı ve cumhurbaşkanına politika üzerinde neredeyse mutlak yetki verirken, demokratik olarak seçilmiş parlamentoyu fiilen etkisiz hale getiren yeni bir anayasayı halka sundu.[1] Bu suçları nedeniyle, ABD liderleri ve medyası tarafından “demokrasinin savunucusu” olarak takdim edilip övüldü. Yeltsin'in en çok beğendikleri yanı, “özelleştirmeye verdiği destekte asla tereddüt etmemesi” idi (San Francisco Chronicle, 6 Temmuz 1994).[2]

“Demokrat” Yeltsin, Komünist Parti gazetesi Pravda’nın yayınını iki kez askıya aldı. Gazetenin sahip olduğu imkânları kullanabilmesi için fahiş kira bedeli talep etti. Ardından Mart 1992’de gazetenin on iki katlı binasına ve matbaasına el koydu. Tüm mülkiyetini hükümetin (Yeltsin yanlısı) gazetesi Russiskaye Gazeta’ya devretti. Yeltsin’in “seçkin” Omon birlikleri, Moskova ve diğer Rus şehirlerinde solcu göstericilere ve grev yapanlara defalarca saldırdı. Yeltsin hükümetine şiddetle karşı çıkan bağımsız milletvekili Andrey Aidzerdzis ve komünist milletvekili Valentin Martemyanov, siyasi suikastlerin kurbanı oldular.

1994 yılında, yüksek mevkilerdeki yolsuzlukları araştıran gazeteci Dmitri Holodov da suikaste kurban gitti. 1996 yılında Yeltsin, komünist rakibinin ciddi meydan okumasını boşa çıkararak cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. Seçim kampanyasında, sofistike anket teknikleri ve odak grupları kullanan ABD'li seçim danışmanları ekipleri kendisine yardımcı oldu.[3] Yeltsin, ayrıca ABD kaynaklarından gelen milyonlarca dolarlık bağışlardan ve Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası’ndan gelen 10 milyar dolarlık yardım paketinden de yararlandı. Zaferi için aynı derecede önemli olan bir diğer faktör ise (ABC’nin 1996 yılının Temmuz ayında geç saatlerde yayınladığı bir haberinde özet olarak bildirildiği üzere) oy pusulalarının hileli biçimde sayılmasıydı.

Yeltsin, Rusya’nın televizyon ağları üzerindeki kontrolü ele geçirdi, aralıksız tanıtımlarla dolu bir propaganda kampanyasından yararlandı. Buna karşılık, muhalefet adayları önemsiz kişiler haline getirildi. Eğer çıkabildilerse de ancak çok kısa zamanlar için ekrana çıktılar. Yeltsin’in yeniden seçilmesi, Batı’da demokrasinin zaferi olarak selamlandı. Ancak aslında bu, özel sermaye ve tekelci medyanın zaferiydi ki aslında demokrasi demek olmasa bile ABD’li liderler ve kanaat önderleri tarafından sıklıkla öyle kabul ediliyordu.

Yeltsin, demokrasiye değil kapitalizme bağlıydı. 1996 yılının Mart ayında, seçimlerden birkaç ay önce, anketler, onun komünist aday Gennadi Zuganov'un gerisinde olduğunu gösterdiğinde, Yeltsin, “seçimleri iptal edecek, parlamentoyu kapatacak ve Komünist Partiyi yasaklayacak” kararnameler çıkarılmasını emretti (New York Times, 2 Temmuz 1996). Ancak, bu önlemlerin çok fazla direnişe yol açabileceğinden korkan danışmanları tarafından vazgeçirildi. Seçimi iptal etmemeye karar verse de, “Yeltsin, kaybetmesi halinde hükümeti komünistlere devretmeye asla niyetli değildi” (San Francisco Chronicle, 26 Temmuz 1996).

1996 seçim kampanyası sırasında Yeltsin ve arkadaşları, komünistlerin zaferinin “iç savaş”a yol açacağını defalarca dile getirdiler. Aslında, seçimler istedikleri gibi sonuçlanmazsa demokrasiyi bir kenara bırakıp güç ve şiddete başvuracaklarını açıkça ifade ediyorlardı. Bu, boş bir tehdit olarak da algılanmadı. Bir noktada yapılan anketler, “nüfusun yaklaşık yarısının komünistlerin kazanması halinde iç savaş çıkacağına inandığını” gösterdi (Sacramento Bee, 26 Temmuz 1996).

Tüm bu süreç boyunca Yeltsin, Beyaz Saray ve ABD medyasının güçlü desteğini aldı. Nation dergisinde (17 Haziran 1996) yayınlanan bir başyazıda şu soru soruluyordu: Rusya'da halk tarafından seçilmiş bir komünist başkan, Yeltsin’in sert özelleştirme politikalarını izleyerek ülkesini yoksulluğa sürüklemiş, en zengin varlıklarının çoğunu eski komünist yetkililerin küçük bir kesimine devretmiş, muhalif unsurları bastırmış, politikasına karşı çıkan halk tarafından seçilmiş parlamentoyu tanklarla dağıtmış, kendisine neredeyse diktatörlük gücü veren bir anayasa yazmış ve Yeltsin’in yaptığı diğer tüm şeyleri yapmış olsaydı ne olurdu? ABD liderleri, bu “komünist” başkanın yeniden seçilmesine coşkuyla destek verip, onun ihlallerine karşı sessiz kalır mıydı?

Bu soru, aslında retorik olarak sorulmuştur. Nation dergisinin başyazısı, cevabın hayır olduğunu varsaymaktadır. Aslında, ben şu cevabı verirdim: Evet, elbette. ABD liderleri, bu “komünist” başkanı desteklemekte hiçbir sorun yaşamazlardı, çünkü o sadece isim olarak komünist olacaktı. Gerçekte ise kapitalist restorasyonun sadık bir ajanı olacaktı. Washington’daki birbiri ardına gelen yönetimlerin, Çin’deki mevcut komünist liderlerle dostane ilişkiler kurarak, onların ihlallerini görmezden geldiğini ve hatta mazur gösterdiğini görmek yeterlidir. Çin liderleri, ülkelerini özel yatırımlara ve artan ekonomik eşitsizliğe açarken, çok uluslu şirketlere muazzam kârlar sağlayan, geçimini sağlamak için çift haneli saatler çalışmaya hazır, mülksüz bir işgücü sunuyorlar. Bu ülkedeki bazı köşe yazarları bilmiyor olsa da, ABD’nin siyasi ve ekonomik liderleri ne yaptıklarını biliyorlar. Onların gözü parada, paranın geldiği kabın renginde değil.

Komünizmin yıkılmasından bu yana, çeşitli Doğu Avrupa ülkelerindeki serbest piyasa yanlısı sağcı güçler, Ulusal Demokrasi Vakfı, Amerikan İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (AFL-CIO) Hür Sendika Enstitüsü (CIA ile yakın bağlantıları olan bir grup) ayrıca anti-komünist ve muhafazakâr dini ideolojiye sahip bir kuruluş olan Hür Kongre Vakfı gibi ABD tarafından finanse edilen kurumlardan önemli mali ve örgütsel destek aldılar.[4]

Komünistler ve diğer Marksistler, Doğu Avrupa’nın tamamında siyasi baskıya maruz kaldılar. Doğu Almanya’da, Demokratik Sosyalizm Partisi’nin parti üyeleri tarafından ödenen mülkleri ve ofisleri, partiyi iflas ettirmek amacıyla el konuldu. Letonya’da, serbest piyasa “reformu”nun adaletsizliklerini protesto eden komünist aktivist Alfreds Rubies, yargılanmadan yıllardır hapiste tutuluyor. Litvanya’da komünist liderler, işkence gördükten sonra uzun süre hapis cezasına çarptırıldılar. Gürcistan’ın anti-komünist cumhurbaşkanı Zviad Gamsahurdia, yaklaşık yetmiş siyasi gruptan muhalifleri yargılamadan hapse attı (San Francisco Chronicle, 17 Nisan 1991).

Estonya, nüfusun yüzde 42'sinin Rus, Ukrayna veya Beyaz Rusya kökenli olması nedeniyle oy kullanmasının yasaklandığı “serbest seçimler” düzenledi. Ruslar ve diğer azınlıklar birçok işten uzaklaştırıldı. Barınma ve eğitimde ayrımcılığa maruz kaldılar. Letonya da çoğu neredeyse yarım asırdır ülkede yaşayan Rusların ve Leton olmayan diğer halkların oy hakkını elinden aldı. Ne kadar da güzel bir demokrasi baharı![5]

Tek Yönlü Demokrasi

Demokratik yönetimden daha önemlisi, kapitalist restorasyonun kod adı olan serbest piyasa “reformu”ydu. Demokrasi, tek partili komünist yönetimi istikrarsızlaştırmak için kullanılabildiği sürece, gerici güçler tarafından destekleniyordu. Ancak demokrasi, serbest piyasa sisteminin restorasyonuna engel olduğunda, sonuçlar artık hoş görülmüyordu.

1990 yılında Bulgaristan’da kapitalist restorasyon planlandığı gibi gitmedi. Hür Kongre Vakfı da dâhil olmak üzere, ABD kaynaklarından sağlanan cömert mali ve örgütsel yardıma rağmen, Batı Avrupalı gözlemcilerin adil ve açık bir seçim olarak değerlendirdiği seçimlerde Bulgar muhafazakârlar komünistlerin gerisinde kaldılar. Bunu, CIA’in Şili, Jamaika, Nikaragua ve İngiliz Guyanası’ndaki sol hükümetlere karşı düzenlediği kampanyaları anımsatan, koordineli bir dizi grev, gösteri, ekonomik baskı, sabotaj eylemleri ve diğer kargaşa olayları izledi. Beş ay içinde, serbest piyasa yanlısı muhalifler, demokratik olarak seçilmiş komünist hükümeti istifaya zorladı. Bulgar komünistler, “ABD’nin özgürce seçilmiş yetkililere karşı çalışarak demokratik ilkeleri ayaklar altına aldığıyla ilgili” şikâyetlerini dile getirdiler.[6]

Aynı durum Arnavutluk’ta da yaşandı. Demokratik olarak seçilmiş komünist hükümet seçimlerde ezici bir zafer kazandı. Ancak gösteriler, genel grev, yurt dışından gelen ekonomik baskı, Ulusal Demokrasi Vakfı ve diğer ABD kaynakları tarafından finanse edilen yıkıcı eylemlerle karşı karşıya kaldı. İki ay sonra komünist hükümet çöktü. Sağ güçler iktidara geldikten sonra, Arnavut komünistlere ve kapitalist restorasyonun diğer muhaliflerine oy kullanma veya siyasi faaliyetlere katılma hakkını reddeden yeni bir yasa çıkarıldı. Tüm vatandaşlara demokratik haklar tanıdıkları için ceza olarak, Arnavut komünistler ve tüm eski devlet memurları ile hâkimler sivil haklarından mahrum bırakıldılar.

1996 Arnavutluk seçimlerinde, iyi bir sonuç alacağı tahmin edilen sosyalistler ve diğer muhalefet partileri, “bariz bir şekilde hileli” seçimleri protesto etmek için sandıklar kapanmadan birkaç saat önce seçimlerden çekildiler. Avrupa Birliği ve ABD’den gelen seçim gözlemcileri, polisin birçok kez gözdağı verdiğini ve oy sandıklarına sahte oylar konulduğunu gördüklerini söylediler. Sosyalist Parti’nin son seçim mitingi yasaklandı ve birçok önde gelen lider, geçmişteki komünist bağlantıları nedeniyle aday olmaktan men edildi (New York Times, 28 Mayıs 1996). Sosyalistler ve müttefikleri protesto mitingleri düzenlemeye çalıştıklarında, Arnavut güvenlik güçleri tarafından saldırıya uğradılar ve onlarca gösterici dövülerek ağır yaralandı (People’s Weekly World, 11 Mayıs 1996 ve 1 Haziran 1996).

Rusya, Polonya, Macaristan, Ukrayna, Beyaz Rusya, Çekoslovakya ve Romanya’da alenen antisemitist olan örgütler, kripto-faşist partiler ve nefret kampanyaları ortaya çıktı. Destansı anti-faşist direnişi anan müzeler kapatıldı ve Nazizme karşı mücadelenin anıtları yıkıldı. Litvanya gibi ülkelerde, eski Nazi savaş suçluları aklandı, hatta bazıları, hapiste geçirdikleri yıllar için tazminat aldılar. Yahudi mezarlıkları tahrip edildi ve koyu tenli yabancılara yönelik yabancı düşmanı saldırılar arttı. Komünistler artık ortada olmadığından, düşük mahsul fiyatları, enflasyon, suç ve diğer sosyal sorunlar için Yahudiler ve yabancılar suçlandı.

11 Haziran 1995’te Lech Walesa’nın kişisel papazı Peder Henryk Jankowski, Varşova’da bir ayin sırasında “Davut’un Yıldızı’nın gamalı haçta olduğu kadar orak ve çekiçte de yer aldığını” ve “Yahudilerin şeytani saldırganlığının komünizmin ortaya çıkmasından ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sorumlu olduğunu” söyledi. Papaz, Polonyalıların Yahudi parasıyla bağlantılı kişilerden oluşan hükümetleri hoş görmemeleri gerektiğini de ekledi. Vaaz sırasında orada olan Walesa, arkadaşı Jankowski'nin antisemitist olmadığını, sadece “yanlış anlaşıldığı” iddiasında bulundu. Jankowski, sözlerini geri almak yerine, sonrasında bir televizyon kanalına verdiğ röportajda aynı nefret dolu sözleri tekrarladı. Aynı dönemde, Varşova’da 10.000 kişinin katıldığı Polonya için Dayanışma gösterisinde “Yahudiler gaz odasına” ve “Yahudi-komünist komplosuna son” yazılı pankartlara rastlandı, ancak bu durum, kilise veya devlet yetkilileri tarafından kınanmadı (Nation, 7 Ağustos 1995).

Şili'deki faşist Pinochet rejiminin ekonomi politikaları, Macaristan’da yeni kurulan kapitalist hükümet tarafından açıkça takdir edildi. 1991 yılında, çok geçmeden ortadan kalkacak olan SSCB’nin önde gelen siyasi figürleri ve ekonomistleri, Santiago’da Şili ekonomisi üzerine bir seminere katıldılar ve kitle katili General Pinochet ile samimi bir görüşme yaptılar. Şili diktatörü, Rusya’nın önde gelen yayınlarından Literaturnaya Gazeta’da da dostane bir röportaja konu oldu. Yeltsin’in eski güvenlik şefi Aleksandr Lebed, Pinochet hayranıydı.

Bazı komünist ülkeler kapitalist devletlere dönüşmek yerine, siyasi varlıkları tamamen ortadan kaldırıldı. Sovyetler Birliği’nin bariz örneğinin yanı sıra, Federal Almanya Cumhuriyeti’ne dâhil edilen Alman Demokratik Cumhuriyeti yani Doğu Almanya da vardır. Güney Yemen, Kuzey Yemen tarafından askeri olarak saldırıya uğradı ve ezildi. Etiyopya, Tigreli ve Eritreli güçler tarafından işgal edildi, bu güçler, çok sayıda Etiyopyalıyı yargılamadan hapse atıp, Etiyopyalıların mallarına el koydu, Etiyopya'da eğitim, iş ve haber medyasını kontrolleri altına alan bu güçler, “siyasi örgütlenme ve eğitimde kabileciliğin sistematik olarak uygulanmasını” dayattı (Tilahun Yilma yazıları, New York Times, 24 Nisan 1996).

Kabileci siyasi organizasyonun sistematik bir şekilde uygulanması, Yugoslavya’nın kaderini de çok iyi tanımlıyor. Yugoslavya, silah zoruyla Batılı güçlerin himayesi altında bir dizi küçük, muhafazakâr cumhuriyete bölünmüş bir ülkedir. Bu parçalanma, tüm tarafların işlediği bir dizi savaş, baskı ve zulümle sonuçlanmıştır.

Yugoslavya’da ilk ayrılan cumhuriyetlerden biri Hırvatistan’dı. 1990 yılında, eski Nazi işbirlikçileri de dâhil olmak üzere, sağcı bir grup, proto-faşist Ulusal Muhafız Kolordusu’nun silahlı gücünü arkasına alarak iktidarı ele geçirdi, ardından, Sırpları, Yahudileri, Çingeneleri ve Müslümanları ikinci sınıf vatandaş statüsüne indiren bir anayasayı yürürlüğe koydu. Sırplar, kamu hizmetlerinden ve polislikten uzaklaştırıldı, evlerinden çıkarıldı, işleri ellerinden alındı ve özel emlak vergilerine tabi tutuldu. Hırvatistan’daki Sırp gazeteleri yasaklandı. Birçok Sırp, üç yüzyıldır yaşadıkları topraklardan zorla çıkarıldı. Gene de Hırvatistan, Batılı destekçileri tarafından yeni doğmuş bir demokrasi olarak selamlandı.

1996 yılında, Adolf Hitler’in organizasyon becerilerinin hayranı olduğunu açıkça belirten Belarus Cumhurbaşkanı Aleksandr Lukaşenko, bağımsız gazeteleri ve radyo istasyonlarını kapattı ve muhalefet parlamentosunu feshetti. Lukaşenko, kaç oy pusulası basıldığı veya nasıl sayıldığı bilinmeyen, şişirilmiş katılım oranına sahip bir referandumda mutlak iktidarı elde etti. Bazı muhalefet liderleri, canlarını kurtarmak için kaçtı. “Bir zamanlar traktör ve televizyon üreten zengin bir Sovyet cumhuriyeti olan Belarus, artık nüfusunun üçte birinin “derin yoksulluk” içinde yaşadığı “çaresiz bir durum”dadır (San Francisco Bay Guardian, 1 4 Aralık 1996).

Vaclav Havel’i Takdir mi Edelim?

Doğu’daki kapitalist restorasyoncular arasında, ABD’li yetkililer, medya yorumcuları ve akademisyenler tarafından Vaclav Havel kadar övülen başka bir isim yoktur. Havel, komünizm sonrası Çekoslovakya’nın ilk cumhurbaşkanı ve daha sonra Çek Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olan bir oyun yazarıdır. Havel’i hayranlıkla izleyen birçok sol eğilimli kişi, onun bazı özelliklerini gözden kaçırmış görünüyor. Havel, gerici dini karanlıkçılığa sahip, sol muhalifleri demokratik olmayan yöntemlerle bastırdığı bilinen, ekonomik eşitsizliğe ve sınırsız serbest piyasa kapitalizmine derin bağlılığı olan birisidir.

Zengin ve koyu bir anti-komünist ailede dadılar ve şoförler tarafından yetiştirilen Havel, demokrasinin “nesnellik ve istatistiksel ortalama kültünü” ve çevre krizini çözmek için rasyonel, kolektif sosyal çabaların uygulanması gerektiği fikrini sert bir şekilde reddetmiştir. “Rasyonel, bilişsel düşünceye” daha az güvenen, “varlığın gizemli düzeni karşısında alçakgönüllülük” gösteren ve “dünyanın öznelliği ile kendi öznelliği arasındaki temel bağlantı olarak kendi öznelliğine güvenen” yeni bir tür siyasi lider çağrısında bulundu. Görünüşe göre, bu yeni tür lider, Platon’un filozof kralından farklı olmayan, “aşkın sorumluluk duygusu” ve “arketipik bilgelik” ile donatılmış üstün bir elitist düşünür olacaktı.[7] Havel, bu aşkın arketipik bilgeliğin nasıl gerçek politika kararlarına dönüşeceğini ve kimin yararına, kimin zararına olacağını asla açıklamadı.

Havel, Hıristiyan ulusunda Hıristiyan aileyi korumak için çaba gösterilmesi çağrısında bulundu. Kendisini barışçı bir adam olarak tanıtan ve baskıcı rejimlere asla silah satmayacağını söyleyen Havel, Filipinler ve Tayland’daki faşist rejime silah sattı. 1994 yılının Haziran ayında, Şili demokrasisini katleden General Pinochet’nin Çekoslovakya’da silah alışverişi yaptığı bildirildi, ancak Havel, bu konuda herhangi bir itirazda bulunmadı.

Havel, 100.000’den fazla Iraklı sivili öldüren George Bush’un Körfez Savaşı’na tüm kalbiyle katıldı. 1991’de, diğer Doğu Avrupalı kapitalist liderlerle birlikte, Havel, Küba’daki insan hakları ihlallerini kınamak için ABD ile birlikte oy kullandı. Ancak El Salvador, Kolombiya, Endonezya veya diğer ABD müttefiki ülkelerdeki hak ihlallerini kınayan tek bir kelime bile etmedi. 1992’de Çekoslovakya cumhurbaşkanı olan büyük demokrat Havel, serbest piyasa “reformlarını” daha iyi uygulayabilmek için parlamentonun askıya alınmasını ve kendisinin kararname ile yönetmesine izin verilmesini talep etti. Aynı yıl, komünizmi savunmayı sekiz yıla kadar hapis cezası ile suç sayan bir yasayı imzaladı. Çek anayasasının bunu kendisinden talep ettiğini iddia etti. Aslında, kendisinin de bildiği gibi, bu yasa, Çek anayasasına dâhil edilen İnsan Hakları Şartı’nı ihlal ediyordu. Her halükârda, bu yasanın yürürlüğe girmesi için onun imzası gerekmiyordu. 1995 yılında, komünistlerin ve eski komünistlerin kamu kurumlarında çalışmasını yasaklayan başka bir antidemokratik yasayı destekledi ve imzaladı.

Antikomünizmin yayılması, Havel için en önemli öncelik olmaya devam etti. Havel, ABD tarafından finanse edilen iki soğuk savaş radyo istasyonu olan Radio Free Europe ve Radio Liberty’nin faaliyetlerini sürdürmeleri ve Doğu Avrupa’yı antikomünist propagandayla doyurmaya devam edebilmeleri için “çılgın bir uluslararası kampanya” (San Francisco Chronicle, 17 Şubat 1995) yürüttü. Havel hükümeti, ulusal, dini ve sınıfsal nefreti yaymayı suç sayan bir yasa çıkarttı. Sonuç olarak, büyük parasal çıkarları eleştirmek artık yasadışı hale geldi ve haksız bir şekilde etnik ve dini bağnazlıkla aynı kefeye kondu. Havel hükümeti, sendikalara siyasete karışmamaları konusunda uyarıda bulundu. Bazı militan sendikaların mallarına el konuldu ve uysal şirket sendikalarına devredildi.

1995 yılında Havel, komünizme karşı “devrim”in her şey özelleştirilene kadar tamamlanmayacağını açıkladı. Havel hükümeti, Sosyalist Gençlik Birliği’nin mülklerini tasfiye etti. Bu mülkler arasında kamp alanları, dinlenme salonları ve çocuklar için kültürel ve bilimsel tesisler bulunuyordu. Mülkler, sokaklarda başıboş dolaşmaya mahkum edilen gençlerin aleyhine, beş anonim şirketin yönetimine devredildi.

Çek Cumhuriyeti’nin özelleştirme ve “iade” programları kapsamında fabrikalar, dükkânlar, mülkler, evler ve kamu arazilerinin büyük bir kısmı yabancı ve yerli kapitalistlere çok ucuza satıldı. Çek ve Slovak cumhuriyetlerinde, eski aristokratlara veya onların mirasçılarına, ailelerinin 1918’den önce Avusturya-Macaristan imparatorluğu altında sahip oldukları tüm araziler iade edildi, önceki sahipleri mülksüzleştirildi ve birçoğu yoksulluğa sürüklendi. Havel, kırk yıl önce ailesine ait olan kamu mülklerini kişisel mülkiyetine aldı. Kendisini başkalarına iyilik yapmaya adanmış bir adam olarak sunarken, kendisi için de oldukça iyi işler yaptı. Bu nedenlerden dolayı, bazılarımız Vaclav Havel’e karşı sıcak ve olumlu duygular beslemiyor.

Doğu'yu Sömürgeleştirmek

Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’ndeki kapitalist restorasyoncular, devlet iktidarını ele geçirdikten sonra, kurumsal yağma, bireysel açgözlülük, düşük ücretler, akılsız popüler kültür ve sınırlı seçimli demokrasiden oluşan yeni düzenin yerleşmesini sağlamak için çok çalıştılar. Bir zamanlar halka hizmet eden üretimdeki kamu mülkiyetini ve tüm sosyal programlar ağını ortadan kaldırmaya başladılar. Eski komünist ülkeleri, topraklarını, işgücünü, doğal kaynaklarını ve pazarlarını kamulaştırarak, küresel kapitalist sisteme entegre ettiler ve bu ülkeleri hızla yoksul Üçüncü Dünya ülkeleri haline getirdiler. Tüm bunlar, ABD'deki şirketlerin sahip olduğu basın tarafından insanlık için büyük bir ilerleme olarak selamlandı.

Eski komünist ülkeler, Batı sermayesi tarafından yeniden sömürgeleştiriliyor. Dış ticaretlerinin çoğu, artık çokuluslu şirketler tarafından kontrol ediliyor. Üçüncü Dünya ülkeleri gibi, birbirlerinin pazarlarından giderek mahrum kalıyorlar. Bir zamanlar aralarında yoğun ve karşılıklı yarar sağlayan ticaret, ekonomileri küresel kapitalizmin yatırım ve sömürü ihtiyaçlarına bağlanırken, artık çok azalmış durumda. Karşılıklı kalkınma yerine, şimdi küresel tekelci sermayenin dayattığı kötü kalkınma sürecini yaşıyorlar.

Çok uluslu şirketler, kendilerine büyük kârlar sağlayacak ve Rus halkına çok az fayda sağlayacak şekilde, Rusya’nın geniş petrol ve doğal gaz rezervlerini ve zengin maden yataklarını sömürmek için Rusya’ya giriyorlar. ABD’li ve Rus çevrecilerinin protestolarına rağmen, Pentagon’un desteklediği bir risk sermayesi fonunun finansal desteğiyle ABD kereste şirketleri, gezegenin ormanlarının beşte birini barındıran ve birçok nadir türün yaşam alanı olan Sibirya’nın vahşi doğasını kesip yok etmeye hazırlanıyor (New York Times, 30 Ocak 1996).

Eski komünist ülkelere sağlanan tüm yardımlar özel sektöre aktarılıyor. Guardian gazetesinde (19 Kasım 1994) belirtildiği gibi, “Batı’nın yardım programları sayesinde ortaya çıkan yüz milyonlarca dolar, esas olarak yardım trenine binmek için doğuya yönelen Batılı şirketlerin cebine akmıştır.” Romanya, özelleştirme hisselerinin alım satımı için bir tezgah üstü piyasa açtığında, 20 milyon dolarlık “başlangıç maliyetleri büyük ölçüde ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı tarafından karşılandı” (Wall St. Journal, 17 Eylül 1996).

1996 yılında IMF, Rusya’ya 10,2 milyar dolarlık bir kredi verdi. Bu kredinin şartları arasında tarım ve diğer devlet varlıklarının özelleştirilmesi ve insan hizmetleri ile yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması yer alıyordu. ABD’nin sağladığı yardım, özel yatırımcıların kamu mülklerini satın almalarına ve Doğu Avrupa ülkelerinden kamuya ait hammaddeleri en uygun yatırım koşulları altında çıkarmalarına yardımcı olmak için kullanılıyor.

Doğu’da özel yatırımların başlamasıyla birlikte, üretim vaat edildiği gibi büyümedi, aksine önemli ölçüde düştü. Yüzlerce cazip ve ödeme gücü yüksek devlet işletmesi özelleştirildi, çoğu zaman sembolik fiyatlarla yabancı yatırımcılara satıldı, diğer devlet işletmeleri ise sermayesizleştirildi veya iflasa sürüklendi. 1989 ile 1995 yılları arasında, bugünkü Çek Cumhuriyeti’nde tüm işletmelerin yaklaşık yüzde 80'i özelleştirildi ve sanayi üretimi üçte iki oranında azaldı. Polonya’da özelleştirme, 1989 ile 1992 yılları arasında üretimin üçte bir oranında azalmasına neden oldu. Doğu Almanya’da on binlerce işçi istihdam eden devasa elektronik ve yüksek teknoloji kompleksleri, Batı Almanya’nın dev şirketleri tarafından devralındı ve ardından kapatıldı. Özelleştirmeyle birlikte, eski Sovyetler Birliği’nin bilimsel ve teknik altyapısının büyük bir kısmı, fiziksel tesisleriyle birlikte parçalanmaktadır.

Özelleştirildikten sonra, Moskova’daki dev fabrika ZiL’in kamyon üretimi yıllık 150.000’den 13.000’e düştü ve işgücünün neredeyse yüzde 40’ı işten çıkarıldı. Nisan 1996’da, geri kalan işçiler, Rus hükümetine ZiL'in kontrolünü geri alması için dilekçe verdiler. Geçmişte, ZiL işçileri ve aileleri, fabrikada “sarsılmaz bir iş güvencesine” sahiplerdi. ZiL’in sağladığı dairelerde yaşıyor, okullarına gidiyorlardı. Bebekken günlerini ZiL kreşinde geçiriyor, hastalandıklarında ZiL doktorları tarafından tedavi ediliyorlardı. “İşçilerine değer veren bir ülkede büyüdüm” diyen bir makine teknisyeni, şimdi o sisteme karşı çıktığı için pişman olduğunu söylüyor (New York Times, 8 Mayıs 1994).

Yugoslavya’nın ayrılıkçı cumhuriyetlerinden biri olan Makedonya’da bir işçi temsilcisi, “Özelleştirme, şirketlerimizin yok edilmesi anlamına geliyor gibi görünüyor” dedi. Makedonyalılar, çokça konuşulan etnik çatışmalardan çok, serbest piyasa ekonomisinin getirdiği zorluklardan daha fazla rahatsız görünüyorlardı. İşin hayatlarını ele geçirdiğinden şikâyet ediyorlardı: “İnsanların başkalarına zaman ayıracak vakti yok. Kendine bile zaman ayıracak vakti yok. Sadece para kazanmak için zaman var” (PBS-TV haberi, 16 Ocak 1995).

Eski komünist ülkelerde binlerce kooperatif çiftliği zorla dağıtıldığı için tahıl, mısır, hayvancılık ve diğer ürünlerin tarımsal üretimi düştü. Yeni özel çiftçiler, küçük arazilere sahip hale geldiler. Bu çiftçiler, genellikle kredi, tohum, gübre veya makine temin edemiyorlar ve hızla sahip oldukları arazileri kaybediyorlar veya geçimlik tarıma geri dönüyorlar. Macaristan’ın tarım kooperatifleri, sosyalist ekonominin iyi performans gösteren sektörlerinden biriydi. Ancak özelleştirmeyle birlikte, 1993 yılında tarımsal üretim yüzde 40 düştü (Los Angeles Times, 29 Ocak 1994).

Bir zamanlar Doğu Avrupa’nın tahıl ambarı olarak kabul edilen Bulgaristan’da tarımsal üretimde ciddi bir düşüş yaşandı ve 1996 yılına gelindiğinde ciddi bir ekmek kıtlığı ortaya çıktı. Bulgaristan, ayrıca aylık yüzde 20 düzeyinde seyreden enflasyonla boğuşuyordu ve hepimizin bildiği türde, IMF kredilerini almaya hak kazanmak için hizmetleri kısmak, geçmiş borçları ödemek için borç almakla tanımlı bir dış borç döngüsüne girmişti. “Bulgaristan hükümeti, 9,4 milyar dolarlık dış borcun bir kısmını geri ödemek üzere hayati önem taşıyan uluslararası kredileri alabilmek için daha fazla serbest piyasa kemer sıkma önlemi uygulamak” zorundaydı (San Francisco Chronicle, 18 Temmuz 1996).

1992 yılında Litvanya hükümeti, eski mal sahipleri ve onların torunlarının sosyalist dönemde el konulan mülklerini geri alabileceklerini kararlaştırdı. Sonuç olarak, kırsal nüfusun yaklaşık yüzde 70'ini oluşturan on binlerce çiftçi ailesi, yarım asırdan fazla süredir çalıştıkları topraklardan tahliye edildi ve bu süreçte ülkenin tarımsal temeli yok oldu.

Doğu Almanya’daki üretimin büyük bir kısmı, Batı Alman firmalarıyla rekabeti önlemek için ortadan kaldırıldı. Bu durum, Batı Almanya’nın yoğun teşvik alan ve daha az üreten özel çiftliklerini korumak için kolektif tarımın parçalanmasıyla açıkça ortaya çıktı. [8] Batı Alman kapitalistleri, tazminat ödemeden, fabrikalar, değirmenler, çiftlikler, apartmanlar ve diğer gayrimenkuller ile sağlık sistemi dâhil olmak üzere, Doğu Almanya’daki neredeyse tüm kamulaştırılmış mülkleri ele geçirdiler. Bu, Avrupa tarihinde özel sermaye tarafından gerçekleştirilen en büyük kamu malı istimlakı oldu. İstimlak edilen varlıkların değeri yaklaşık 2 trilyon dolardı.

Doğu Almanya’daki tüm bu serbest piyasa özelleştirmesinin nihai sonucu, bir zamanlar kişinin gelirinin yüzde 5’ini oluşturan kiraların üçte ikisine kadar çıkmasıdır; aynı şekilde ulaşım, çocuk bakımı, sağlık hizmetleri ve yüksek öğrenim masrafları da birçok kişinin ulaşamayacağı düzeyde arttı.

Muhtelif siyasi görüşlere sahip Doğu Almanlar bir dizi şikâyette bulunmaktadır:

(a) Para, Doğu’dan Batı’ya akmıştır, bu da Doğu’nun sömürgeleştirilmesi anlamına gelmektedir.

(b) Serbest piyasa bir masaldır; Batı Almanya ekonomisi, ağır bir şekilde sübvanse edilmekte ve tamamen düzenlenmektedir, oysa bu Doğu’nun çıkarlarına aykırıdır.

(c) Batı Alman polisi, Doğu Alman polisine göre çok daha acımasızdır.

(d) Batı Almanya, Doğu Almanya’yı Marksizmden uzaklaştırmaya zorladığı kadar kendi içinde kapsamlı bir şekilde Nazizmden arındırılsaydı, tamamen farklı bir ülke olurdu (Z Magazine, Temmuz 1992).

Son noktadayla ilgili olarak, Alman yetkililerin, öğretmenler ve küçük idareciler dâhil olmak üzere, Doğu Almanya ile herhangi bir resmi sıfatla “işbirliği” yapanlara karşı cezai kovuşturma başlattığına dikkat edilmelidir.[9]

Komünist devletlerden göç edenler, Batı’da karşılaştıkları bürokrasinin boyutuna şaşırıyorlar. Kanada’ya göç eden iki Sovyet vatandaşı, birbirlerinden bağımsız olarak, “buradaki bürokrasi memleketimizdekinden bile daha kötü” diye şikâyet ediyor (Monthly Review, Mayıs 1988). Batı’da yaşayan Doğu Almanlar, vergi, sağlık sigortası, hayat sigortası, işsizlik tazminatı, iş eğitimi, kira yardımı ve banka hesapları için doldurmaları gereken karmaşık formların çokluğu karşısında şaşırıyorlar. Dahası, “vermeleri gereken kişisel bilgiler nedeniyle, devletin kendilerini [Doğu Almanya güvenlik polisi] Stasi’den daha fazla gözetlediğini, izlediğini düşünüyorlar” (Z Magazine, Temmuz 1992).

Soğuk Savaş döneminde İsrail’e göç eden Sovyet Yahudileri, yaşamın zorlukları ve ideali yitirme konusunda benzer bir hayal kırıklığı yaşadılar. Evlerine gönderdikleri iç karartıcı mektuplar, SSCB'den İsrail'e göçün azalmasında önemli bir faktör olarak kabul edilir.

Kapitalist restorasyonun tüm hızıyla devam ettiği dönemde, eski komünist ülkelerin halkları serbest piyasa cennetinde yaşamın nasıl olduğunu öğrenmek için bolca fırsat buldular. Onların deneyimleri bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.

Michael Parenti

[Kaynak: Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 87-104.]

Dipnotlar:
[1] Yeni anayasa, 1993 yılının Aralık ayında yapılan referandumda onaylanmış gibi görünüyordu. Ancak, Yeltsin’in kendisi tarafından atanan bir komisyon, anayasanın onaylanması için gerekli olan yüzde 50’lik katılım oranının yerine, oy kullanma hakkına sahip seçmenlerin yalnızca yüzde 46’sının referanduma katıldığını tespit etti (Los Angeles Times, 3 Haziran 1994). Yeltsin’in yasadışı bir anayasa altında hüküm sürdüğü gerçeği pek dikkat çekmedi.

[2] Yeltsin’in baskısı ve bunun ABD medyasında örtbas edilmesi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Michael Parenti, Dirty Truths (San Fransisko: City Lights Books, 1996) içinde yer aan “Yeltsin’s Coup and the Media’s Alchemy” başlıklı makale.

[3] Bu ABD'li siyasi danışmanlar, (aksini yapsalar da) Rus işlerine müdahale ettikleri izlenimi vermemek için sıkı bir gizlilik içinde çalıştılar. Yeltsin'e uzun konuşmalar yapmamasını tavsiye ettiler, daha kısa konuşmalar ve fotoğraf fırsatları yaratmasını önerdiler. Yeltsin’in yararlanabileceği ve kaçınması gereken konuları ve imajları belirttiler. Uzun süredir ABD’li danışmanların yabancı ülkelerin seçimlerine müdahil olmalarına karşı çıkan siyaset bilimci Larry Sabato, Amerikalıların yabancı ülkelerin seçimlerinde oy kullanmaları halinde vatandaşlıklarının elinden alınabileceğini belirtti. “Öyleyse neden yabancı bir seçimde milyonlarca oyu etkilemek kabul edilebilir olsun?” Buna ek olarak, hiçbir yabancının ABD’li adaylara para bağışında bulunmasına veya seçim kampanyalarında çalışmasına izin verilmediğini belirtmek isterim. Ancak ABD’li liderler, yabancı seçimleri manipüle etmek ve etkilemek için büyük meblağlar ve gizli danışman ekipleri gönderebilirler. Bu, ABD politikasının işleyişindeki çifte standardın bir başka örneğidir.

[4] Okur, aramızdan ayrılmış olan Sean Gervasi’nin Sovyetler Birliği’nin Batı tarafından istikrarsızlaştırılmasına ilişkin iki derinlikli çalışmasına bakmak isteyebilir: CovertAction Quarterly, Güz 1990 ve Kış 1991-1992.

[5] Burada odak noktası, çoğunlukla Doğu Avrupa ve Rusya’nın eski komünist ülkeleri olmakla birlikte, devrik solcu devrimcilere karşı benzer ve daha kanlı baskılar Afganistan ve Güney Yemen’de de gerçekleştirilmiştir. 1995 yılında Etiyopya’da, Mengitsu Haile Meryem’in sosyalist hükümetinin üç bin eski üyesi, bir zamanlar ülkeyi yöneten feodal despot İmparator Haile Selasiye’yi idam ettikleri için yargılanmıştır.

[6] Bulgaristan hakkında daha fazla bilgi için bknz.:, William Blum’un CovertAction Quarterly dergisinin 1994-1995 Kış sayısında yayınlanan raporu.

[7] Havel’in New York Times’ta yayınlanan gülünç köşe yazısına bakın (1 Mart 1992); bu yazı, ABD’deki hayranları arasında utanç verici bir sessizliğe neden oldu.

[8] Bkz.: Robert McIntyre’ın Monthly Review dergisinin Aralık 1993 tarihli sayısında yayınlanan raporu

[9] Binlerce eski Doğu Almanya yetkilisi, yargıç ve diğer kişiler “vatana ihanet” suçlamasıyla hapse atılmış veya hapis cezasına çarptırılmıştır. Beşinci bölümdeki tartışmaya bakınız.

, ,

Kahrolsun Lemanizm


HKP’yi MKP ve TKP-ML ile Ekrem maskesi ardında bir araya getiren nedir?

Toplamda Kaypakkaya geleneği, patron-ağa devletinden Netflix’teki Sex Education dizisinden seks dersleri alan, o dersler üzerinden sevişmeyi öğrenen örgüte evrildi. Fazla liberal özgürlük merakı sebebiyle, “TİKKO”daki gerici “Türkiye” kelimesinin yerini “Serbest” kelimesi aldı. Dersim dağlarında LGBT marşları bestelendi. Son elli yılda ürettikleri tek anlamlı şeyse Kaypakkaya Marşı. Onu da üretenlerin hatırası önünde trans dansöz oynatarak tükettiler. Geçmişi inkâr ve reddettiler. Artık yumrukları havada olan köy çocuklarına kompradorlar için liberallik öğretmekle meşguller.

Bu tasfiye işleminin ardında Avrupa emperyalizmiyle kurulan bağlar ve ilişkiler var. Sonradan görme liberaller, her şeyi dümdüz edince özgürleşeceklerini sanıyorlar. ABD ve İsrail’in dümdüz eden pratiğini özgürleştirici buldukları için savunuyorlar. Onları piyasada kıymetli kılan güçler, yok edilmeli.

Bunlar, Maoist de değiller. En fazla, sonradan görme turuncu liberaller. Bu tür örgütler, sürekli “ah turuncu devrim süreci başlasa da iki barikatta poz versek” deyip duruyorlar. Küçük burjuvazi, her suyun başı olmak istiyor, hep sırtının sıvazlanmasını talep ediyor. Poz vermek dışında başka bir teorileri ve pratikleri yok. Tüm patikaları, Dersim’i av sahasına dönüştürmüş burjuvazinin kucağına çıkıyor. O kucağın siyasetini yürütüyor.

Ekrem’e seçimde destek oluyorlar. Destek karşılığı, Ekrem’in yağmaya açtığı 1 Mayıs mahallesinde bunlara küçük bir çay ocağının olduğu park veriliyor. O park, zamanla kumar merkezi haline geliyor. Öte yandan, mahalle, Finans Mahallesi’ne dönüştürülüyor. Nedenini kimse sorgulamıyor. Ekrem’in “yerel burjuvalığını” nedense kimse tartışmıyor. Ama İran söz konusu olunca efendiler adına “Marksizm-Leninizm”e dair gevezeliklere başvuruyorlar. Onu bir kılıf olarak kullanıyorlar. Sosyalist hareket içre liberal tasfiye işleminde üzerlerine kuzu postu geçiriyorlar.

O kendilerine çay ocağı verilen mahalle, Dersim’deki soylulaştırmaya, ehlileştirmeye tabi. Maçoğlu, zenginler için nohut yetiştiriyor. Piyasacı bir yerden dönüşüme onay veriyor. En fazla, TKP’li Arif yoldaşlarına birkaç ihale hediye edebiliyor. İrtikabın anlamını onlarla birlikte pratikte öğreniyor. Maçoğlu ve Kaypakkaya geleneğini TKP, Kadıköy asfaltına gömüyor. O, Çayancılık gibi Kaypakkayacılığı da tasfiye ederek ilerliyor. Her şeyi Kadıköy putu önünde diz çöktürüyor. O put sergilensin diye, Ermenilere ait bir okul, TKP’ye veriliyor. Verenler ve verilme gerekçesi, hiç sorgulanmıyor.

Çünkü herkes, Avrupa kavşağında buluştu. Avrupa’ya iltica edildi, sığınıldı. Mülteciler ve sığınmacılar, geçmişin hatırasını sömürerek yol aldılar. Kuraldı: Avrupa’ya gelen, önce bir istihbarat masasına oturuyor, orada devlete “tek taş atmayacağım” sözünü veriyor. O söz, buraya yönelik ideolojiyi ve pratiği tayin ediyor. Orada kuzu olan, burada kurt olduğunu ispatlamak için taklalar atıyor. Ama bu taklaların buranın halkıyla ve gerçeğiyle bir alakası yok.

Geçmişte, Fransa’daki bir Sarı Yelekliler eylemini bir “Kürt devrimcisi”, “Bunlar faşist, desteklememek gerek” sözüyle yorumluyordu. Sınıfsal gerçekliği sorgulamayı gericilik bilen bu akıl, Türkiye ve Ortadoğu’ya ancak şarkiyatçı, sömürgeci bir liberal olarak bakabiliyor. Buranın sorumluluğunu almak istemeyenler, buradaki yüklerden kendilerini kurtardıklarını düşündükleri efendilerinin elini ayağını öpüyorlar. İrfan Aktan, bir AB toplantısında “Sizin için o kadar İslam’la, Müslümanla mücadele ettik, bize bu mücadelenin karşılığını vermediniz, olmaz” diye sitem ediyor. Bu işgalci, sömürgeci dil, buraya, bugüne dayatılıyor.

Zaten TKP de “gerici” gördüğü Küba ile ancak Avrupa üzerinden ilişki kurabiliyor. Trump’ın parmak salladığı ülkeye ancak resim çizerek, sağdan soldan resim toplayarak destek çıkabiliyor. Oysa yıllardır TKP,Küba’yı satarak kazandığı paranın zekâtını verse Havana’da bir iki mahalle aydınlanırdı. Küba da yarın “yetersizdi, eksikti, yanlıştı zaten” denilerek kenara atılacak.

İki sosyalist, Çekya’da fabrika ateşe veriyor. Burada bu eylem yapılmıyorsa, yapması gerekenler, ABD-İsrail’e yaranmak için uğraşıyorlarsa, bu ülkede sosyalist yok demektir.

Ekrem’in burjuvalığını kafaya takmayanlar, İran devletinin burjuvalığına küfürnameler döşeniyorlar, o devletin ardındaki halk devrimine küfreden liberal, Şahçı koroya dâhil oluyorlar. Gürcüstan’da AB’ci, liberal turuncu devrime destek verenler, İran halkının kolektif iradesine küfrediyorlar.

Maoistlerin belirli beynelmilel kanalları, bağları vardı. Bu ağlar içerisinde Peru, Filipinler, Hindistan hatta Afganistan Maoistleri belirli bir ağırlığı sahipti. Kimi tartışmalar üzerinden ayrışma yaşandı. CIA elemanı Bob Avakyan, 11 Eylül sonrası öne çıkartıldı, yelkeni şişirildi, o gazla, Maoizmi din gibi gösterip tasfiye etmeye çalıştı, peygamberliğini ilan etmeye kalktı. Pek sonuç alamadı.

Bizdeki Maoistler, anlaşılan o ki Maoist de değiller. En azından Filipinler Komünist Partisi, İran konusunda net bir pozisyon alıyor. Bizdeki “Maoistler”, “hayır, İsrail’den ve ABD’den yana olmalıyız” diye bağırıyor. Bir yerlere işmar ediyor.

Filipinler Komünist Partisi, “Ortak askeri saldırının amacı, İran halkını ABD’nin emperyalist taleplerine boyun eğmeye, egemenliklerinden ve petrol ile diğer maden kaynakları üzerindeki ulusal kontrollerinden vazgeçmeye zorlamaktır. İran, ulusal egemenliğini savunduğu ve Amerikan emperyalizmine direnen diğer güçleri desteklediği için, ABD, uzun zamandır Ortadoğu’da kimsenin itiraz etmeyeceğini düşündüğü hegemonyayı kurmak amacıyla bu ülkeyi boyun eğdirmeyi hedeflemiştir”[1] derken, bizim “Maoistler”imiz, “vursun bana ne, ben gerici molla savunacak değilim ya. Varsın ABD-İsrail kazansın” diyor. Emperyalizm adına ulus ve egemenlik gibi terimleri gerici gördüğü için, altı ve içi boş “proletarya” gibi kavramlar ardına saklanıyor. Bunlar, proleter görse topuklarını mabatlarına vura vura kaçar!

Özünde, HKP iç emperyalizmin; MKP ve TKP-ML, dış emperyalizmin açtığı yoldan ilerleyerek, Ekrem kavşağında buluşuyor. Zira HKP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, kent-devletçiliği, piyasacılığı, ülkenin şirket gibi yönetilmesini savunuyor. Finans-kapitalin elemanı olarak, onların projelerinin yerel sorumlusu olacağına dair söz veriyor. Üretim sermayesine karşı mali sermayenin geliştirdiği ideolojik saldırıya itiraz ediyorlar ama bunu buranın ağa-paşaları için yapıyorlar. İki örgütün de derdi, buranın işçisinin rençberinin derdini yüklenmek, öfkesiyle bileylenmek değil.

İki örgüt, tarihsel olarak 1931’de Türkiye’de Türk olmayanların ellerinden işlerinin alınmasını öngören yasadan kök alıyor. Bir taraf Rumcu, Ermenici bir yerden, onların sermayesine, diğer taraf Rum’dan Ermeni’den gasp edilen sermayeye bekçilik ve kâhyalık yapmanın derdinde. İki tarafın da ezilen, sömürülen, işçi ve rençber, umurlarında değil. Dertleri burjuva demokrasisi ve burjuva cumhuriyeti.

Elin Avrupa’sında efendilere etmedikleri, edemedikleri lafları buralara boca ediyorlar. Oranın kibriyle bakıyorlar buraya, buranın halklarına, gerçeğine. Sömürgeci dil üzerinden İran’a dair ahkam kesebiliyorlar. Burada iki fiske yiyip Avrupa’da soluk alanlar, tepelerine son teknoloji ürünü bombalar yağarken ülkeden kaçmayan İranlılara laf söyleyebiliyorlar.

“[...] devrimci önderlerin halka doğru hareketi ya yataydır -bu takdirde önderler ve halk ezenlerle çelişki içinde bir birlik oluştururlar- veya bir üçgendir, devrimci önderler bu üçgenin tepe noktasında yer alırlar ve ezenlerle olduğu kadar ezilenlerle de çelişki içindedirler.”[2]

Üçgenin tepesine yerleşen solcular, halka ahkam kesiyorlar. Avrupa’lardan gelip elindeki radyoyla köylüsüne hava atan, onu ezen Alamancılar gibi davranıyorlar.

“Herhangi bir gerici devleti sırf emperyalizmin bir kanadıyla çelişkisi var diye desteklemek, Marksist politika açısından sağ sapmadır” diyen Anton Ekmekçi, Lenin’e, Enver Hoca’ya ve Mao’ya “sağ sapma” diyor. Üçgenin tepesinde durup liberal ahkam kesebileceğini düşünüyor. Liberalliğini komünistlik zanneden bu Anton, ikrar ettiği haliyle, “Leman”ist. Dil sürçmesi, doğruyu söylüyor: Anton, Leninizme küfrediyor.


“Örneğin, yarın Fas Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran veya Çin Rusya’ya savaş ilan ederse, ilk saldıranın kim olduğuna bakılmaksızın bunlar ‘haklı’, ‘savunma’ savaşları olacaktır. Her sosyalist, ezilen, bağımlı, eşitsiz devletlerin, baskıcı, köle sahibi, yağmacı ‘büyük’ güçlere karşı zaferine sempati duyar.”[3]

Üstelik bu satırları Lenin, ait olduğu emperyalist ülke üzerinden, emperyalist arası kapışmaya sahne olan bir dünya savaşı bağlamında yazıyor. Türkiye’yi Rusya, kendini Lenin zannedenlerin İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarını anlamaları mümkün değil.

Anton da liberal AKP’liler ve liberal troçkistler gibi “İran da emperyalist canım!” korosuna dâhil olduğu için, “iki emperyalist arasında tercih yapmam ben” diyor. 47 yıldır ambargo ve ablukayla boğuşan, buna rağmen halkın ve milletin iradesini güçlü tutan bir yapı görünce aklına kendi hizmet ettiği emperyalistler geliyor. Avrupa’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın, Fransa’nın emperyalizmine tek laf edemeyenler, mazlum İran’a saldırıyorlar. Bölgeyi yeniden, kendi çıkarları uyarınca kurmak isteyen Siyonistlere ve emperyalistlere uşaklık ediyorlar.

Anton gibiler, mülke ve mülk sahiplerine ortak oluyor. Pentagon ve Tel Aviv’deki efendilerinin yanına oturup onlar gibi İran’ı analiz ediyor. Gazzeli çocukların, Irak’ın, Suriye’nin, Yemen’in, Venezuela’nın, Küba’nın zulüm görmüş halklarının yanına oturmayı kendisine yük ve zûl kabul ediyor. Özünde, onun gibilerin Lenin ve Marx’la bir alakası yok. Sadece liberal fikirlere meşruiyet kazandırmaya çalışarak, Avrupa’da yer yurt bulmaya çalışıyorlar. Bu Siyonizmin ve emperyalizmin dünyasında yer açmaya çalıştıkları şey ne Marksizm-Leninizm, ne de Maoizm, sonradan görmelerin liberalizmi.

Anton gibiler, “Bozgunculuk” fikrini önce Almanya, Hollanda gibi yerlerde eyleme dökebiliyorsa konuşmalı. TİP gibi, oralarda Siyonizme destek veren partilere oy toplamamalı. “Kaypakkaya yaşasaydı İsrail’i desteklerdi” diyen Oruçoğlu’na kürsü vermemeli.

Bu tür liberaller, bağlı oldukları güç odaklarının emirlerini yerine getiriyorlar. “Rejim” ve “mollalar” kelimelere başvuruyorlar, esas olarak emperyalizmin-Siyonizmin dilini kullanıyorlar. Halkların direnişini görmüyorlar. O direnişin, emperyalizm ve Siyonizm karşısında yenilmesini istiyorlar. Onların propaganda mekanizmasının uzantısı haline geliyorlar. Bu “Lemanizm”, belki de İran halkını hor ve küçük gören bu şarli ebdoculuk, bu halk ve ezilen düşmanlığı, yerden yere vurulmalı. Tek layık olduğu şey bu.

Eren Balkır
1 Nisan 2026

Dipnotlar:
[1] Marco Valbuena, “FKP Bildirisi”, Filipinler Komünist Partisi Baş Enformasyon Bürosu, 1 Mart 2026, İştiraki.

[2] Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Çev.: Dilek Hattatoğlu ve Erol Özbek, Ayrıntı Yayınları, Nisan 1995, s. 141-142.

[3] V. I. Lenin, Socialism and War, 1915, MIA.

01 Nisan 2026

, ,

Meksika Solunun STK’larla Mücadelesi



Meksika Gelirler İdaresi (SAT), hafta sonu yüzden fazla STK’nın vergi izinlerini iptal etti, bağış alma ve vergi muafiyetlerinden yararlanma imkânlarını ellerinden aldı. Birçoğu, ileride STK statüsünü yeniden kazanabilir, ancak on-on beş kadarı, mali kurallara uymadıkları için doğrudan tasfiye edildi. Bu adımlar, Başkan Claudia Sheinbaum ve selefi Andrés Manuel López Obrador yönetiminde iktidardaki solcu Morena partisinin Meksika’daki israf ve yabancı müdahaleye karşı yürüttüğü geniş kapsamlı mücadelenin bir parçasıdır.

Meksika muhalefeti ve uluslararası basındaki müttefikleri, bu eylemleri ülkenin sözde "demokratik gerilemesinin" kanıtı olarak görüp kınadılar. Gerçekte, Meksika Yolsuzlukla ve Cezasızlıkla Mücadele Örgütü (MCCI) gibi muhalefetle bağlantılı STK’lar, kısmen artık faaliyette olmayan ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) finanse ettiği yapay sivil toplum kompleksinin parçası. Eski cumhurbaşkanı Obrador’un 2018’de göreve gelmesinin ardından ilk işlerinden biri, önceki hükümetlerin STK’lara ve özel şirketlere devrettiği işlevler üzerinde devlet kontrolünü yeniden sağlamaktı. Yönetimi, STK’lara sağlanan 300 milyon dolardan fazla devlet desteğini kesti ve tüm yüklenicileri devlet çalışanı olarak yeniden sınıflandırarak, hükümetteki rollerini fiilen sona erdirdi.

2013’ten beri, Meksika’nın Kara Para Aklama Yasası, 7.000 dolardan fazla bağış alan STK’ların bireysel bağışçıların kimliklerini açıklamalarını zorunlu kılıyor; 15.000 dolardan fazla alanlar ise bireysel işlemleri yetkililere bildirmek zorunda. Bu kısıtlamalar, ülkenin devam eden uyuşturucu savaşı ortamında organize suçla mücadele etmeyi amaçlıyordu. Morena iktidara gelmeden evvel, ülkenin vergi dairesi, STK’lar için yabancı fonları gevşek bir şekilde denetliyor, aynı şekilde, şirketlerin ve zenginlerin vergi yükümlülüklerinden kaçınmasına izin veriliyordu.

Obrador ve Sheinbaum’un vergi kaçakçılığına karşı yürüttüğü operasyonlar ve STK düzenlemelerinin sıkı bir şekilde uygulanmasını öngören politika, Meksika Yolsuzlukla ve Cezasızlıkla Mücadele Örgütü (MCCI) kurucusu Claudio X. González gibi isimlerin Morena’yı “uyuşturucu diktatörlüğü” kurmakla suçlamasına yol açtı. Bu iddia, Washington’la bağlantılı Kurumsal Devrimci Parti (PRI) ve Ulusal Eylem Partisi (PAN) hükümetlerinin Morena’dan önce kartellerle derin bağlar kurduğu bilinmesine rağmen, sınırın kuzeyinde Cumhuriyetçiler ve birçok liberal tarafından da benimsendi. Ancak ortalama bir Meksikalı size, kartellerin ülkenin siyasetini yozlaştırıcı bir etkiyle etkileyen güçlü çıkar gruplarından sadece biri olduğunu, bir diğerinin yabancı destekli STK’lar olduğunu söyleyecektir.

Meksika Yolsuzlukla ve Cezasızlıkla Mücadele Örgütü (MCCI) gibi kuruluşların finansmanının büyük bir kısmı nihayetinde USAID ve özgürlükçü Atlas Ağı’ndan gelen bağışlara dayanıyordu. Genel olarak, Obrador’un cumhurbaşkanlığı sırasında STK’ların yabancı finansmanı yüzde 56 oranında artarak yarım milyar doları aştı ve devlet fonlarına yaptığı kesintileri fazlasıyla telafi etti. Sheinbaum şimdi López Obrador’un örneğini izleyerek, STK’ların ilgili düzenlemelere uymasını sağlıyor.

Sheinbaum’un beynelmilel ilerlemeciliğe yönelik tavrı selefine kıyasla daha az düşmanca. Selefinin iklim değişikliğinden cinsiyet normlarına dek her konuda sergilediği sapkın görüşler, kimlikçi solcuların öfkesini çekmişti. Buna karşılık, yurtdışındaki ilerlemeciler, yaklaşık yüzde 70’lik bir onay oranına sahip olan Meksika’nın ilk kadın ve iklim bilimci başkanına hayran kalmış durumda. Ancak Meksika liderinin Elon Musk’ın başında olduğu Devletin Verimliliği Dairesi’nce (DOGE) USAID’in neredeyse tamamen ortadan kaldırılmasını kutladığını fark etselerdi şaşırabilirlerdi.

Sheinbaum hükümeti, yeşil STK’ların ve aktivist gruplarının muhalefetine rağmen, yenilenebilir enerjiyle eş zamanlı olarak, sessizce hidrolik kırılma yönteminin yaygın bir şekilde kullanılması talimatı verirken, bir yandan da demiryolu sektörünü canlandırıyor. Cumhurbaşkanı ayrıca güvenlik bakanı Omar García Harfuch ile birlikte ülke tarihinin şahit olduğu belki de en saldırgan organize suçla suçla mücadele operasyonunu da başlattı. 22 Şubat’ta Meksika özel kuvvetleri, CJNG kartelinin lideri Nemesio Oseguera Cervantes, namı diğer “Menço”yu infaz etti, ayrıca, bu ay içerisinde askerler, Culiacán'da Sinaloa kartelinin on bir üyesini öldürdü. Bu başarılar, Morena, STK’ların finanse ettikleri profesyonel sınıftan kopmasaydı ve yabancı müdahaleye karşı önlemler almasaydı, elde edilemezdi.

Buna karşılık, Demokrat Parti’nin ilerici kanadı, STK-endüstriyel kompleksiyle iç içe geçmiş durumda; bu nedenle USAID’in dağıtılması karşısında yaşanan şok ve dehşet de buradan kaynaklanıyor. Sonuç olarak, yönetim, hesap vermeyen, asalak STK’lara devrediliyor. Bu STK’lar, partinin temsil iddiasında bulunduğu işçi sınıfına mensup seçmenlere çok az şey sunarken, üniversite mezunu profesyoneller için bir iş programı gibi iş görüyor.

Zohran Mamdani’nin New York belediye başkanı olarak yapabileceği en kötü şey, diğer ilerici bölgelerin örneğini takip edip STK’ların işlettikleri marketleri “devlet mülkü”ne geçirmek olacaktır. Partiyi popülist bir yöne doğru yeniden yönlendirmek isteyenler, Obrador ve Sheinbaum’dan ders alarak, STK “gruplaşmalar”ını ortadan kaldırmalı, yabancı ülkelerden fon alanları incelemelidir.

Juan David Rojas
25 Mart 2026
Kaynak

,

İdam Cezası Yasası Siyonizmin Siyasi ve Ahlaki İflasının Zirvesidir

Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi, İsrail meclisinin Filistinli tutsakların idamına ilişkin yasaya nihai onayı vermesini, Siyonist devletin siyasi ve ahlaki iflasının zirvesi, Filistin, Lübnan ve Suriye’deki Arap topraklarını işgal etme amacı doğrultusunda “Büyük Saldırganlık Devleti” projesini gerçekleştirmek için halkımızı topyekûn ve tek tek yok eden sömürgeci özünü ortaya koymaya yönelik bir başka adım olarak nitelendirdi.

Demokratik Cephe şunları söyledi:

“Filistinli tutsakların idamına ilişkin yasanın kabul edilmesi, işgalci devletin, halkımızla olan çatışmayı çözme konusundaki başarısızlığının açık bir itirafıdır. Bu, anavatanımızda ve diasporada halkımıza karşı yürüttüğü tüm savaşlara rağmen geçerlidir. Bu savaşların sonuncusu, Gazze’de gerçekleştirilen soykırım savaşıydı. Bu savaş, halkımızın faşist hükümetin savaş yoluyla başaramadığını siyasi olarak başarma girişimini engellemesiyle sonuçlandı. Savaş, halkımıza, topraklarımıza ve Batı Şeria’daki kutsal yerlerimize karşı tüm yönleriyle devam ediyor, müsadere, toprak gaspı, vatandaşların soğukkanlılıkla öldürülmesi ve işgalin hapishanelerinde onlarca kişinin hapsedilmesi şeklinde kendini ortaya koyuyor.”

Demokratik Cephe, devamında şu tespiti yaptı:

“Faşist Ben-Gvir’in Filistinli tutsakları idam etme projesinin başarısını kutlaması şaşırtıcı değil. Ama tarih, bize Nazilerin ve faşistlerin halklara karşı işledikleri suçlar karşısında sevinçle dans ettikleri, ancak halkların ve ordularının elinden aşağılayıcı yenilgiler tattıkları benzer deneyimlerin olduğunu söylüyor.”

Demokratik Cephe, idam cezası yasasının gerçekte işgal güçleri ve yerleşimci çetelerinin Batı Şeria ve Gazze’de her gün infazlar şahsında işledikleri suçları örtbas etme girişiminden başka bir şey olmadığını vurguladı.

Demokratik Cephe ayrıca, tüm bunların işgalci devleti tarihsel ve siyasi çıkmazından kurtarmayacağını da dile getirdi.

Netenyahu’nun işgalci devletin iradesini Arap komşularına zorla dayatma tehdidi ve işgalci devletin “anlayışlar”ını” değiştireceğine dair açıktan dile getirdiği sözler, tarihsel başarısızlığın bir başka yansımasıdır.

Cinayet, yok etme, yıkım ve yerinden etme gibi tüm yöntemler, ulusal projemizi yok etmeyi başaramadı. Projemiz, uluslararası toplumun desteğini çekmeye devam ediyor, işgalci devleti utanç verici bir yalnızlığın köşesine bir kez daha itiyor.

Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi
31 Mart 2026
Kaynak

,

Usludan Yeğdir Delimiz

“Önce orta sınıf.”

 

Hep böyle süreceği sanılır
bir gül hikâyesinin,
Hep böyle sürer gerçi amma
bir gün sonu değişir.

[Turgut Uyar]

 

Dört Bir Yan

Hastaneler, sokaklar, işçi bulma ve sigorta kurumları... Ne yana baksanız, halkın çaresizliği dışında bir şey göremezseniz. Uyuşturucu kullanıp ailesine bıçak çeken, her gün duyulan intihar ve cinayet haberleri, güvenin bitirildiği insan ilişkileri... Ne yana baksanız, insanlık dışı çürüme dışında bir şey göremezseniz.

Anadolu’nun küçük şehirlerinde sigortalı olmak için asgari ücretle çalıştırılmak bir “ayrıcalık” gibi algılanırken, insan öğüten büyükşehirlere geldiğinizde 60-65 yaş arası -belki de torun sahibi- kadınların asgari ücretli işlerde çalıştığını görürsünüz. Büyükşehirlerde asgari ücretle ancak yaşı ve yılların çilesi itibariyle işgücü tükenmiş emekçiler çalışır çünkü asgari ücretle küçük çocukları olan işgücüne sahip hiçbir insan, çalışmak istemez.

Evsizlere büyükşehirlerde rastlarsınız. Metro merdivenlerinin yanında, köprü altlarında, refüjlerde sırtında battaniyeyle gezen insanlar büyükşehirlerin yaralarıdır.

Köylere gittiğinizde üretimin bitirildiğini, tarımın çöktüğünü, hiçbir köylü çocuğunun tarıma bel bağlamadığını görürsünüz. Bugün hiçbir köylünün çocuğu ne hayvancılıktan ne tarımdan anlar.

Umutsuzluk, yozlaşma, insanca yaşamanın olanaklarının bitirilmesi, karamsarlık, ailenin dağılması, güvensizlik, düzenin normalidir. Dört yanınızın sömürüyle çevrildiği yerde yaşam kurtlar sofrasına döner. Yozlaşan yozlaştırır, yozlaşmaya direnmek ancak bilinçle gerçekleşir. Yozlaşma, ekonomi politik bir sorundur.

Mahalle Yanarken...

Her yanın acıyla örüldüğü yerde solun ekonomi politiğine baktığınızda, halkla sol saflarda yer alan insanlar arasındaki sınıf farkını tespit ettiğiniz an, kurtuluşumuzun neden geciktiğini fark etmemek mümkün değildir.

Halk acı, değersizleşme, sömürü ve yozlaşma tükenirken solun bir yanda eğlenmesi, protestodan öteye geçmemesi, diplomasız insanı halktan saymaması, sömürüyü sonlandırmaya yönelik politika geliştirip halkla bütünleşmemesinin hiçbir açıklaması ve affedilir bir tarafı olamaz. Avrupa’da yaşamak, orası olmuyorsa, apartmanların olduğu site semtlerde ikâmet etmek; alkolsüz düğün eylememek, halkı aşağı ve geri görmek, marjinalizme bel bağlamak, solun normalidir.

Kurtuluş hareketlerinin asli vazifesi, halkla bütünleşip umudu büyütmektir. Umudun olmadığı yerde mücadele gelişemez. Bir yanda acı varken diğer yan gülüyorsa aynı safta yer almıyor demektir. Bugün çok eleştirilen seçim partilerinin büroları bile yoksul mahallelerde konumlanırken solun kültür, sanat ve dergi bürolarınının ve derneklerinin büyükşehirlerin en merkezî, eğlence ve turizm semtlerinde yer alıyorsa, çarpıklığın eleştirisini yapmaya bile gerek kalmaz. Bizden olan, bizim yanımızdadır, bizim yanımızda olmayan, bizden değildir. Biz halkız, halktan beride ve ötede değiliz. Bizi yetiştiren insanların çarpıklıklarını aşıyorsak, dönüşen, dönüştürmek zorundadır. Her dönüştürme, kendi havzasında cereyan eder. Bir yanımıza baktığımızda acıyı, diğer yanımıza baktığımızda eğlenceyi görüyorsak, iki yan kalmayıp iki taraf oluşmuştur. Biz, taraf olmak zorundayız.

Umudu büyütmek, dediğini yapmak, iddiası ölçüsünde yaptığına sahip çıkmak, yükselen popülizme aldanıp yön değiştirmemek zorundayız. Ne çok zorundayız çünkü yaşam, zorunlulukların sonucunda yönünü buluyor.

Bugün solun köylülükle bir ortaklaşalığı bulunmadığını anlamak zor değil. Ege ve Karadeniz’in köylerindeki şalvarlı kadınların yanında doğa mücadelesine katılan ne giyimi ne davranışı ne saç biçimi köylüye uyan solcu kadınların derdi, köylü mücadelesine destek vermek değildir, asıl amaç, köylü kadını kendine benzetmek, kendini ona kabul ettirmektir. Şalvarlı entarili kadının cesareti, onun yanına gelen solcu kadında bulunmaz, solcunun misyonu, köylünün mücadelesini törpülemektir. Hiçbir solcu kadın, o köylüyü, temizlik işçisi kadını, bulaşık yıkayanı alanlara getiremez. Tek taraflı gidiş, tapınılan aydınlanma ideolojisinin sonucudur; köylü geridir, medeniyet götürülmelidir; medeniyet ise kadında tecessüm etmelidir.

6 Şubat’ta bir deprem yaşadık. Tüm sol, özellikle Hatay’a yığıldı. Ardından Mayıs seçimleri geldi. CHP’ye çalışmanın getirisini alamayan sol, tası tarağı çadırı standı toplayıp anayurdu olan büyükşehre irtica etti. Öyle ya, halk, oy veren insan sayısının toplamında öte bir şey değildir sola göre. Açıkça yazılmasa da yüz yüze sohbetlerde solcu partilerin bireyleri “keşke”ler sarf ederek deprem bölgesine hiç gitmemiş olmayı dilemiştir. Kanıt mı? Şöyle bir bakınız o dönem çevrenizde konuşulanlara, kanıt, yaşamın ve belleğin kendisidir.

Bilinmez ki millî mücadeleye katılan insanlar, yeni bir rejim kurmak için evini terk etmediler. Sol, resmî tarih yazımına kalem verendir. Mürekkebi aydınlanmacılık ve kişi kültünden öteye geçemez. Aydınlanmacının Mehdi bekleyişi, her seferinde hüsranla sonuçlanır.

Rabia Naz ile belediye başkanının taciz ettiği kız çocuğu, aynı değildir. Failin partisi sol için taraf olma nedenidir. Bizim için Narin de Rabia Naz da yoksul halkların, İran’ın, Filistin’in kız çocukları aynıdır. İran’da katledilen kız çocuklarıyla Epstein Adası’nda tecavüze uğrayan kız çocukları aynıdır. Çocuğun dini, milliyeti ve kültürü yoktur.

Makarenko suça sürüklenmiş yoksul çocukların eğitimi için görevlendirildiğinde, çocukların ulusunu ve dinini sormamıştır. Kurtuluş mücadelesini en çok da çocuklar için veriyoruz. Kirletilmemiş ve zihni işgal edilmemiş bir geleceğin teminatı için. Sol gibi demiyoruz ki “çocuklara beyaz yakalı bir gelecek vaad edelim.”

İşçi, köylü, diplomalı... Alın terinin karşılığını verecek bir düzende terin ve emeğin insana fayda temelinde bir yaşam. Diplomalı bir toplum olsa olsa solun “tertemiz” hayalidir. O hayal gerçekleşmeyecek.

Ayrıca belirtmek gerekir ki Epstein’i burjuvazinin çürümüşlüğü ve emperyalizmin asalaklığı diye halka teşhir etmeyenler, dün Sarıgazi’de teşhir edilen kadın satıcısına sahip çıkanlardır. Kız çocuklarını ve çaresiz yoksul kadınları fuhuş çetesine sürükleyenlere karşı mağdur kadınların aileleri de solun gösterdiği hümanizmi gösterir mi? Bu sorunun yanıtı insan olmanın ne anlama geldiğiyle ilgilidir. Dün o kadın şahsında çetelere sahip çıkanlar, bugün Epstein çürümüşlüğü karşısında susar, susmak zorundadır. Marx ve Engels’ten alıntı yaparak politik cambazlık yapanlar, Marx ve Engels’in fuhşa dair yazılarına neden ithafta bulunmaz!

Bugüne nasıl geldik? 1980’e kadar yönünü Arnavut, Çin ve Sovyet desteğinin gelmesine çevirenler, aslında hiçbir zaman halk için mücadele etmediler. Dinamizmi hep küçük burjuvanın yönetici olma kibri belirledi. Bu yön, 1990 sonrası AB’ye çevrildi. AB ile bütünleşmenin yolu CHP’de arandı. Bugüne böyle gelindi. Mücadele, bu toprakların özgün koşulları, kültürel yapısı, tarihi ve halk gerçeği üzerinden şekillenmediği sürece sürekli Mehdi aranır, beklenir.

Küçük Burjuva Solcunun Kişilik Yapısı

Gelenek ve tarih sömürüsü, adının ardına önüne sol-sosyalist yazılması, bedel ödeyenler üzerinden konum elde edilmesi, hiçbir çevreyi sol da yapmaz sosyalist de. Ortada biblosu bile kalmamış bir sol varsa, küçük burjuvazinin kendini dev aynasında görmesindendir. O ayna kırılacak, kırılmadığı sürece hayali devlere bel bağlanacak, bel bağlandıkça halk yenilecek.

Sol, Oblomov’dur, Oblomov, solun ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Oblomov, akşama kadar yataktan çıkmaz. Kendisi gibi tembel uşağı Zahar’a emirler yağdırıp kızar, Zahar da bilir Oblomov’un sözden öte bir anlam ifade etmediğini ve iradesiz olduğunu. Oblomov hep plan yapar, hayal âleminde yaşar. Süreç, günden güne tükenmeye götürür Oblomov’u. Bugünün solu tam olarak Oblomov’dur. Küçük burjuva bize çok kızıyor, kızacak, kızmıyorsa yanlış yapıyoruz. Kızıyorsa, ideolojik olarak doğru yoldayız.

Küçük burjuva, dünyanın merkezine kendisini yerleştirip yaşamı oradan algılar. Söylemiyle eylemi arasında uçurum vardır. Sorumluluk almaz, hesap vermekten kaçar; akıl vermeyi, mücadele edene üst akıl olmayı kişilik hâline getirir. Hep o alanları dolduracak milyonların gelmesini bekler, bekler ki katıldığında anlatacak bir hikâyesi olsun. Harmanda izi olmayanın hasatta sözü ve yüzü olmaz. Özü hakka yönelen, hakta ve halkta kendini görür. Küçük burjuva solcusu bu gerçeği anlamaz. Uzun konuşmayı nutuklar atmayı sever. Mücadele etmemek için hep gerekçeleri vardır. En küçük adım atmayı bile maraton koşusu gibi görür. Kendine muhtaç etmek motivasyondur onda.

Küçük burjuva solcusu biriciktir. Özel zevklere sahiptir. Tatil yapmak, konserlere ve tiyatrolara gitmek, söyleşilerde sandalye kapmak olmazsa olmazıdır. Kalabalık mitinglere ve kutlamalara katılmak olmazsa olmazıdır. Tek tek insanların davranışlarını eleştirip aşağılamak, sürekli bir özel alan oluşturmak, anlatılacak hikâyesini yüceltmek yaşam pratiklerindendir.

Küçük burjuva iki yüzlüdür. Kadın haklarını savunur, duygusal ilişkilerinde kadına şiddete bile başvurabilir. Neyi keskin savunuyorsa onu hayata geçirmiyordur, neyi yüksek sesle dillendiriyorsa ondan kaçıyordur. Söylem, onun imajı ve prestiji içindir. Eylem bedeldir. İddiası olup bedel ödemekten kaçan, maske diye kullandığı söylemin meşruluğuna inanmayandır. “Kimse için değmez, sınırımızı aşmayalım” diyen, küçük burjuvadır. İnsan, toplumsal bir varlıktır, verdiği toplumsal hak mücadelesi en başta kendi kurtuluşu içindir. Suya atılan taş misali, kendisinde başlayan halka çevreye doğru yayıldıkça mücadele büyür, gelişir.

Küçük burjuva solcusu kolektivizmi değil, toplamı esas alır. Onun partisi de kolektiften değil, toplamdan ibarettir. Kimse kimseye hesap vermediğinde ortaya anarşizm çıkar ki anarşistler parti kurmaz. O yüzden ısrarla dile getirdiğimiz, “Bu yapıların içinde ya da dışında olmak arasında fark bulunmuyor” tespiti bu yüzdendir. Hesap verilmeyen bir kolektif, sadece bir toplamdır; toplamın içi ya da dışı sayıdan ibarettir.

Küçük burjuva solcusu sekterdir, kendini dayatır, dayatması kabul görmediğinde tüm emeği bir anda yıkacak potansiyele sahiptir. Emekle örülen değerleri kısa ve orta vadeli hesapları için kullanmaktan geri durmaz; çıkarcıdır, bencildir. İdeoloji, sadece ve sadece bir kimlik edinmek ve kendisini halktan ileri ve aydın görmek için vardır. Özümsemediği tüm marjinal kesimleri ve sapmaları kendi prestiji için savunmaktan geri durmaz.

Küçük burjuva solcusu, sivil toplumcu ve protestocudur. Kavgadan kaçmayı akıllı solculuk, uzlaşmacılığı ileri zekâlılık diye pazarlar. Tüm uzlaşıların sonu sefalettir. Yıllarca süren mücadelelere “Karşılığında ne alındı?” diye bakar. İdeolojik sağlamlık ve zaferi hep bu karşılık üzerinden tarif eder.

Küçük burjuva solu ve solcusu, düzenin tüm çarpıklığını kendi çevresinde ve yaşam alanında yeniden üretir. Düzenin eğlence biçiminden öteye geçemez, onun dilini kullanır, özel mülkiyeti önceliğidir.

Küçük burjuvanın en zayıf noktası, imajının ve prestijinin dağılması, kibrinin kendisini dayatamaması, iki yüzlülüğünün ortaya çıkarılmasıdır. İdeolojik mücadelemiz, hem sömürü düzeninin söylemine hem de küçük burjuva solunun maskesini indirmeye yöneliktir. Burjuvaya öykünen, yeni bir yaşamı burjuva olmak için isteyen, biricikliğine dokunulmaması için politika ve söylem üreten küçük burjuva, bugünün mücadelesinin önündeki en büyük engeldir.

Burjuvazi, bizimle doğrudan temas etmez, araya araçlar ve bariyerler koyar fakat onun temsilcisi küçük burjuvazi, her an etrafımızdadır ama bizden değildir. İdeolojik manipülatif söylemleriyle kolektifin oluşmasını engelleyip yaşadığımız gerçekleri doğru algılayamamamızı sağlayarak zihnimizi zehirler. Burjuvaziyle kavgada küçük burjuvazi, bir tuzaktır.

Sonuç olarak, her yanımızın acıyla yoğrulup sömürü ve yozlaşmayla işgal edildiği günümüz dünyasında sakınmadığımız sözümüz için küçük burjuva solu ve solcusunun varsın gururu kırılsın. Onlar alınmasın diye İran’a destek vermekten, torun sahibi insanların asgari ücretle çalışmasının çaresizliğini görmekten, sömürü düzeninin yaydığı ahlaksızlıkla mücadele etmekten geri durmayacağız.

Şöyle bir çevremize bakalım, nasıl bir dünyada yaşıyoruz... Gerçekten bu sol, bizim kadar yoksul, hastane önlerinde bekleyenler kadar çaresiz, sokakta yatanlar kadar evsiz mi? Sonra Ertuğrul gibilerin kürkçü dükkânlarından medet umulmayacağını, bize bizden başkasının çare olmayacağını daha net anlarız. Biz, solculara değil; sömürülmekten umudu tükenen yoksul ve ezilenlere sesleniyoruz, seslenmeye de devam edeceğiz.

Sinan Akdeniz
1 Nisan 2026