01 Eylül 2026

, ,

Büyük Umutlar Vaat Eden Moment: Bakû Kurultayı


Eylül 1920, Rusya’daki devrimci devlet için hem büyük umutlar vaat eden ama aynı zamanda büyük tehlikelerle yüklü bir momentti. 1917’de Rus işçileri, iktidarı ele geçirdiler. O günden sonra “iç savaş” olarak adlandırılan dönemden geçtiler. Gerçekte bahsi edilen dönemde İngiliz ve Fransız orduları, Rus topraklarını işgal ettiler. 1919 yılında aynı zamanda Macaristan ve Bavyera’daki devrimler de ezildi.

Bolşevik liderler, devrimin nüfuz ve faaliyet alanının genişletilmesi gerektiğini, devrimin tecrit edilmesi durumunda hayatta kalamayacağını biliyorlardı. O günlerde sosyalizmden bahseden bir ülke yoktu. Dolayısıyla yeni Sovyet devleti, kendi çıkarları ve dünya işçilerinin çıkarları temelinde ittifaklar kurmak zorundaydı. Ya sosyalizm zaferlerine yenilerini ekleyecekti ya da sömürü devam edecek, yeni savaşların çıkması beklenecekti.

Komünist Enternasyonal, 1919’da bu zeminde kuruldu. Amacı, dünya devrimini teşvik etmekti. Enternasyonal’in 1920 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında Moskova’da düzenlenen ikinci kongresi, dünya kapitalizmini yıkmaya mahir yeni komünist partiler kuracak sosyalistleri ve sendikacıları bir araya getirdi. Ne var ki delegelerin önemli bir bölümü Avrupa’dan gelmişti. Komintern başkanı Zinovyev’in ifadesiyle, “Enternasyonal kongresinin ikinci yarısında müttefiklerin kimler olacağı üzerine tartışmalar yürütüldü.”[1] Bakû Kurultayı’nın yolunu bu tartışmalar açtı.

1914-1918 arası dönemde cereyan eden savaş, bir emperyalist savaştı. İngiliz ve Fransız emperyalistlerin sömürge halklarını kurtarma niyetinde olduklarına dair sözleri yalandan ibaretti. Versay Anlaşması, Avrupa ülkelerine kendi kaderini tayin etme hakkını bahşederken, bu noktada Afrika ve Asya’daki ülkeler bu haktan muaf tutuldu.

Bolşeviklerse sömürgeciliğin ve ırkçılığın ortadan kalkacağı, tümüyle unutulacağı bir dünya vizyonuna sahiplerdi. Bolşevik parti üyesi Radek’in ifadesiyle, “artık herkes, ırk ayrımcılığının olmadığı, haklar ve yükümlülükler konusunda hiçbir farklılığın gözlemlenmediği, herkesin aynı haklardan yararlandığı, herkesin aynı görevlere sahip olduğu yeni ve özgür bir insanlık inşa etme işine uyum sağlamak zorundaydı.”[2] Öte yandan, Komintern’in ikinci kongresinin benimsediği manifestoda emperyalist ülkelerdeki komünistlerin kendi emperyalizmlerine karşı mücadele yürütmelerinin önemine vurgu yapılıyordu:

“Doğrudan veya dolaylı olarak, bazı ulusların ayrıcalıklı konumunu diğerlerinin hilafına savunan, sömürge köleliğine göz yuman, farklı ırk ve renkteki insanlar arasında haklar olduğunu kabul eden, emperyalist ülkelerin burjuvazisinin sömürgeler üzerindeki egemenliğini sürdürmesine yardımcı olan, bu sömürgelerin silahlı ayaklanmasını desteklemek yerine, İrlanda, Mısır ve Hindistan’ın Londra plütokrasisine karşı ayaklanmasını tüm gücüyle desteklemeyen İngiliz sosyalisti, bu 'sosyalist', proletaryanın desteğini ve güvenini talep etmekten çok uzaktır, kurşunları hak etmese bile en azından kınanmayı hak etmektedir.”[3]

İşte bu bağlamda, Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, ezilen halkların temsilcilerini Bakû’ye davet etti. Yer seçimi gayet iyiydi. Bakû, 1918’de bağımsızlığını kazanan, eski Çarlık İmparatorluğu ülkelerinden biri olan ve “Rusya ile Doğu arasındaki kavşakta”[4] bulunan Azerbaycan’da yer alıyordu. Öte yandan, Bakû, bir Petrol merkeziydi ve Bolşevikler, petrolün yirminci yüzyılda alacağı önemin farkındaydılar. Amerikalı devrimci John Reed, delegelere hitap ederken şu soruyu sordu: “Bakû’nün Amerikan dilinde nasıl telaffuz edildiğini biliyor musunuz? ‘Oil’ [“Petrol”] diye telaffuz ediliyor.”[5]

Bakû’ye yolculuk tehlikelerle doluydu. İngiliz hükümeti, delegelerin şehre ulaşmasını engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı. Örneğin, İranlı delegeleri taşıyan bir buharlı gemiye İngiliz uçağı saldırdı. İki delege öldü, birkaçı yaralandı. İngiliz savaş gemileri, ayrıca Türk delegelerinin Karadeniz’i geçmesini engellemeye çalıştı. İki İranlı, Azerbaycan sınırında İran polisi tarafından öldürüldü.[6] Moskova’dan gelen delegeler ise iç savaşın harap ettiği bölgelerden geçmek zorunda kaldılar. Fransız delege Alfred Rosmer, kendi yolculuğunu şu şekilde aktarıyor:

“Yolculuk [...] iç savaşın neden olduğu yıkımın büyüklüğünü ilk elden kavramamızı sağladı. İstasyonların çoğu harap olmuştu. Tali hatlar, her yerde yarısına kadar yanmış vagonların kalıntılarıyla doluydu. Beyazlar yenilince, geri çekilirken ellerinden geldiğince her şeyi yakıp yıktılar. En önemlilerinden biri de Lozovaya istasyonlarıydı. Bu istasyonlar kısa süre önce bir çetenin saldırısına uğramıştı. Bu bölgelerde hâlâ sıkça yaşanan bu tür saldırıların yol açtığı hasarı bizzat gözlemledik.”[7]

Gene de kurultaya çok sayıda delege katıldı. Kesin sayıyı belirlemek zor olsa da kurultay tutanaklarına göre delege sayısı 1.891’di, bunların 1.273’ü komünistti. Komünist olmayan delegeler de memnuniyetle karşılandı. Komünist Enternasyonal Başkanı Zinovyev’e göre:

“Biz, size hangi partiye mensup olduğunuzu sormadık. Size sadece şu soruları soruyoruz: ‘İşçi misiniz? İşçi kitlelerinin bir parçası mısınız? İç savaşa son vermek ve zalimlere karşı mücadeleyi örgütlemek istiyor musunuz?’ Bu sorular kâfi. Başka bir şeye ihtiyacımız yok, sizden herhangi bir siyasi pasaport da istemiyoruz.”[8]

Delegelerin çoğu, eski Çarlık İmparatorluğu ve Ortadoğu ülkelerinden gelmişti. 100 Gürcü, 157 Ermeni, 235 Türk, 192 İranlı ve 82 Çeçen vardı, bunlara 14 Hindu ve 8 Çinli eşlik ediyordu. Tercümeler uzun sürdü. Salonda Çarlık döneminde zulüm gören Asya dilleri işitildi. Alfred Rosmer’in gözlemi şu yönde:

“Salon epey canlı ve renkliydi. Doğu’ya ait tüm kostümler bir araya gelerek şaşırtıcı ve zengin bir renk cümbüşü meydana getirmişti.”[9]

Zinovyev, açılış konuşmasında Rus devrimcilerinin mücadelelerinin dünya emperyalizmine karşı verilen genel mücadelenin sadece küçük bir parçası olduğunu, Rus Devrimi’nin çok daha büyük bir hareketin parçası olmadan zafer kazanamayacağını anladıklarını açık bir dille ortaya koydu:

“Dünyada sadece beyaz ırktan insanlar yok diyoruz […]. Avrupalıların yanı sıra, Asya ve Afrika’da yüz milyonlarca farklı ırktan insan yaşıyor. Dünyanın her yerinde sermayenin egemenliğine son vermek istiyoruz. İnsanın insan tarafından sömürülmesini ancak devrimci ateşi sadece Avrupa ve Amerika’da değil, tüm dünyada yayarak, Asya ve Afrika’da yaşayan insanlığın bir kısmının da bizi takip etmesiyle kesin olarak ortadan kaldırabileceğimize inanıyoruz. Komünist Enternasyonal, tüm dilleri konuşan insanların kendi bayrakları altında birleşmesini istiyor. Komünist Enternasyonal, sadece Avrupa proleterlerinin değil, aynı zamanda Asya, Yakın ve Uzak Doğu’nun köylü kitleleri, bir tür muazzam piyade rezervi oluşturarak, onların peşinden hareket edecekler.”[10]

Zinovyev, Rus Devrimi’nin çok daha büyük bir hareketin sadece küçük bir bölümü haline geleceği öngörüsünü de dile getirdi:

“Doğu gerçek manada harekete geçtiğinde Rusya ve onunla birlikte tüm Avrupa, bu geniş resmin sadece küçük bir köşesini elinde tutacak.”[11]

Batılı işçiler için bu Doğu’ya verilecek destek, sadece ahlaki bir yükümlülük değildi. Zinovyev, sömürgeleştirilmiş halkların mücadelelerini desteklemenin maddi ve ilk elden savunulması gereken çıkarı olduğunu hatırlattı:

“Şu anda, işçilerini korkutmak isteyen İtalyan burjuvazisi[12], gerekirse sömürge birliklerini onlara karşı göndereceğini söylüyor.”[13]

Elbette, Avrupalı işçiler ile sömürgelerdeki ezilenler arasında birlik sağlamak kolay olmayacaktı. Birçok işçi emperyalizm yanlısı tutumu benimsemiş, sömürge halkları ise emperyalist ülkelerdeki işçilerin kendi emperyalistlerinden en azından kırıntılar aldığı konusunda belirgin bir şüpheye sahiplerdi.

İngiliz delegesi Tom Quelch, birliğin nesnel bir temeli olduğunu dile getirdi. Konuşmasına Karl Marx’tan bir alıntıyla başladı: “İngiliz işçi sınıfı, ancak İngiliz kolonilerinin halkları da özgür olduğunda gerçekten özgür olacaktır.” Devamında şunu söyledi: “İngiliz işçi sınıfının düşmanları, İngiliz kapitalistleri, aynı zamanda ezilen Doğu halklarının da düşmanlarıdır.”[14]

Kapanış konuşmasında Zinovyev, Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sunu yeniden gözden geçirmeyi önerecek kadar ileri gitti. Marx’ın formülü “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” iken, Zinovyev’e göre bu formül “Bütün ülkelerin işçileri ve bütün dünyanın ezilenleri, birleşin!” olmalıydı.

Kurultay büyük bir coşkuya yol açtı. Zinovyev (güçlü bir hatip olmasına rağmen bazen isteklerini gerçekmiş gibi algılayan biri olarak), “İngiliz ve Fransız kapitalistlerine karşı gerçek bir kutsal savaş (cihad) başlatmak” gerektiğini düşünüyordu.[15]

Belki de daha gerçekçi ve dürüst bir bakış açısı Karl Radek tarafından dile getirildi:

“Biz ise bu halklara, kapitalizme karşı mücadelemizde onların gücünü kullanmak değil, sermayenin boyunduruğundan, ortaçağ kurumlarından, feodalizmden ve cehaletten kurtulmalarına, gerçekten insani bir yaşam sürmelerine yardımcı olmak için gidiyoruz. Onlara, büyük acılar içinde doğan genç komünist toplumun henüz Batı’nın zenginliklerini getiremeyeceğini bilerek gidiyoruz, bu zenginliği biz yaratmalıyız. Onları özgürleştirmek, yeni yaşamlarını, emekçi halk kitlelerinin çıkarlarına uygun olduğunu düşündükleri şekilde inşa etmelerine yardımcı olmak için gidiyoruz.”

Kurultay, sadece bir başlangıçtı. Doğrusu, bir kongreden çok bir toplantıydı. Zaman çok kısıtlıydı, çeviri ihtiyacı sebebiyle ağır aksak ilerledi. Delegelerin tam olarak nasıl seçildiğini bilmek zor. Çoğuna kendilerini ifade etme fırsatı verilmedi, gerçek manada demokratik kararlar almak neredeyse imkânsızdı. Bununla birlikte, büyük önem taşıyan birkaç konu tartışıldı.

Alfred Rosmer[16], Fransız emperyalizminin ikiyüzlülüğünü ortaya koyma fırsatını kullandı:

“Dünya savaşı patlak verdiğinde, Fransa ve İngiltere liderleri ve basındaki uşakları, bu evrensel yangının barbar Almanya tarafından ezilen halklara özgürlük getireceğine dair bize güvence verdiler. Ama eğer mesele, ezilen halkları özgürleştirmekse, […] neden bu büyük güçler, kendilerinin ezdiği halklara özgürlük vererek işe başlamadılar?

Neden İngiltere, İrlanda’ya özgürlük vermedi? Neden Hindistan’da yaşayan 300 milyon insanı boyunduruğu altında tutuyor? Alman barbarlığına karşı savaştığını iddia eden Fransa, neden Fas, Tunus, Cezayir’i eziyor, Asya’dan bir parça toprak alarak imparatorluğunu genişletmek için Kilikya ve Suriye’deki savaşa devam ediyor

Tam tersine, Fransa ve İngiltere, savaş öncesinde bu halklara verdikleri cüzi reformları bile geri almaya çalışıyor. Almanlarla savaşmak, bu amaçla, yüz binlerce Cezayirli, Tunuslu ve Faslıyı seferber etmek gerektiğinde, Faslılara her türlü özgürlük vaat edilmişti, ancak bugün Tunus temsilcileri, savaş alanlarında ölen 45.000 Tunusluyu anarak, Fransız hükümetinin verdiği sözleri çekingen bir şekilde hatırlattıklarında, Fransız hükümeti, tek cevap olarak ‘elebaşlarını’ tutuklayıp hapse atıyor, bildirilerini yayınlama özgürlüğünü elinden alıyor, yerel gazeteleri kapatıyor.”[17]

Ancak kurultay, anti-emperyalist mücadeleleri desteklerken, onu örgütleyenler, emperyalistlerin yerini yerli sömürücülerin almaması gerektiğini ısrarla dile getirdiler. Zinovyev’e göre:

“[…] Gürcü köylüsü, ulusal bağımsızlıkla ilgili o güzel şarkıları ne yapsın! […] Toprak, eski sahiplerinin elinde kalacaksa, eski boyunduruk geçmişteki gibi devam edecekse, gelen ilk İngiliz askeri, Gürcü işçisinin ve köylüsünün göğsüne çizmesinin topuğuyla basacaksa ne yapsın bağımsızlığı. […] Doğu’da başlayan devrim, İngiliz emperyalistlerini ziyafet çektikleri sofradan kovup yerlerine zengin Müslümanları oturtacağı için önemli değildir. […] Biz, dünyanın işçilerin nasırlı elleriyle yönetilmesini istiyoruz.”[18]

Elbette orada farklı dinlerden delegeler vardı, ancak kurultayda özellikle çok sayıda Müslüman bulunuyordu. Bolşevikler için amaç, Müslüman geleneğinde var olan radikalizmi öne çıkartmaktı. Rus delegesi Skaçko’nun tespiti şu yöndeydi:

“Kur’an bile toprağın sadece onu işleyene ait olduğunu söylüyor. Pers’teki mollalar gibi onu ele geçiren dindar insanlar, Müslüman dininin temel yasasını ilk ihlal edenlerdir. Onlar, bu dinin savunucuları değil, ihlalcileridir. Feodal toprak sahipleri gibi asalak ve zalimlerdir. Dahası, beyaz sarık ve Kur’an’ın altında sömürücü tembel yaşamlarını gizlerler. Yoldaşlar, bu saygıdeğer maskeyi yırtmalı, onları mülksüzleştirmeli, topraklarını çalışan köylü sınıfına dağıtmalıyız.”[19]

Ancak uygulama, her zaman teoriyi takip etmedi. Eleştirel sesler duyuldu. Kurultay başkanlarından Taşpolat Narbutabekov, Türkistan’daki Bolşevik bürokratların eylemlerini protesto etmek için çok sert ifadelerle konuştu:

“Yoldaşlar, size söyleyeceğim şu ki, Türkistan’ın çalışan kitleleri iki cephede savaşmak zorunda. Bir cephe gerici mollalarsa diğer cephe Avrupalıların milliyetçi eğilimleridir. Türkistan’daki gerçek durumu ne Yoldaş Zinovyev, ne Yoldaş Lenin, ne de Yoldaş Troçki, Türkistan’daki gerçek durumu biliyor. Son üç yılda orada neler olduğunu kimse bilmiyor. […] Şimdi Müslümanlar, bize gelip ‘inançlarımız ayaklar altına alınıyor, namaz kılmamız yasaklanıyor, ölülerimizi dinimize göre gömmemize mani olunuyor’ diyorlar. Bunun anlamı nedir? Buna işçi kitleleri içinde karşı-devrim tohumları ekmek denir.”[20]

Nitekim, Bolşeviklerin iyi niyetlerine rağmen, Lenin’in “Büyük Rus şovenizmi” dediği şeyin hiç de ölmediği ortaya çıktı.

1891 delege içinde sadece 55’i kadındı. Delegeler arasında şüphesiz ataerkil tutumlar gözlemleniyordu.[21] Üç kadının kurultay üyeliğine seçilmesi önerildiğinde, bu öneri, güçlü bir muhalefetle karşılandı.[22] Ancak üç kadının seçimi açıklandığında, sonunda alkışlar ve ayakta tezahürat işitildi.[23]

Kadınların bakış açısını sunan bir Türk kadını [Naciye Hanım], peçeyle ilgili endişe duyan Batılı feministlerle alay ederken, Doğu erkeklerine de ciddi bir itiraz yöneltti ve çok somut taleplerde bulundu[24]:

Yakın zamanda Doğu’da başlayan kadın hareketine, toplumsal hayat içinde kadının rolünün narin bir bitkinin ya da kibar bir oyuncak bebeğin rolünden öteye gidemeyeceğini savunan aklı bir karış havada olan feministlerin gözüyle bakılmamalıdır. Kadın hareketi, Dünya genelinde cereyan eden devrimci hareketin ciddî ve önemli bir sonucu olarak görülmelidir. Birçok insanın zannettiği gibi Doğulu kadınlar, sadece sokaklarda peçe takmadan dolaşma hakkı için dövüşmüyorlar. Yüksek ahlâkî değerlere sahip Doğulu kadınlar için, söylenebilir ki, peçe ya da çarşaf en az önemi haiz meseledir. İnsanlığın yarı nüfusunu teşkil eden kadınlar, eğer erkeklerin rakibi olarak kalırlarsa ve onlara eşit haklar verilmezse, toplumun ilerlemesi elbette ki imkânsızdır: Doğu toplumlarının geri kalmışlığı, bunun inkâr edilemez ispatıdır.

Yoldaşlar emin olunuz ki, eğer yaptığınız çalışmalarda gerçek birer yardımcı olan kadınlara başvurmuyorsanız, ne kadar içten ve etkin olursa olsun, toplumsal hayatın yeni biçimlerini somutlamak için harcadığınız emek ve çabalar sonuçsuz kalacaktır.[...]

Fakat biz, İran, Buhara, Hive, Türkistan, Hindistan ve diğer Müslüman ülkelerdeki kız kardeşlerimizin durumunun daha da kötü olduğunu biliyoruz. Ancak bize ve kız kardeşlerimize yapılan haksızlık cezasız kalmamıştır. Bunun ispatı, gericilik ve çöküş içindeki Doğu ülkelerinin durumudur. Yoldaşlar, biliniz ki kadınlara yapılan her türlü kötülük bugüne dek cezasız kalmamış, bundan sonra da kalmayacaktır.

Komünist Doğulu kadınların savaşı daha da zor olacağı kesindir, çünkü tüm bunlara ek olarak onlar, erkek milletinin zulmüne karşı da mücadele etmek zorundadır. Eğer siz Doğulu erkekler geçmişte olduğu gibi gelecekte de kadınların kaderlerine karşı kayıtsız kalırsanız, sizler ve bizlerin hep birlikte üzerinde yaşadığımız ülkelerimiz yok olacaktır: bunun tek alternatifi, tüm mazlumlarla birlikte kanlı bir ölüm-kalım mücadelesi başlatmak ve haklarımızı güç kullanarak kazanmaktır. [...]

Eğer kendi kurtuluşunuzu yakınlaştırmayı düşünüyorsanız, bizim taleplerimize kulak verin ve somut katkılarla birlikte bizimle işbirliğine gidin.

1. Haklarda tam eşitlik,

2) Kadınlara erkekler için kurulmuş eğitim ve meslek kurumlarına kayıtsız şartsız giriş hakkı verilmesi,

3) Evlilikte her iki tarafa eşit hakların verilmesi. Çokeşli evliliğin koşulsuz ilgası.

4) Kadınların tüm yönetsel ve idarî kurumlarda çalışma hakkının koşulsuz olarak kabul edilmesi,

5) Tüm şehir, kasaba ve köylerde kadınların haklarını koruyan komitelerin oluşturulması.”


Zaman yetersizliği nedeniyle diğer önemli konulara değinilemedi. Örneğin, Filistin ve Siyonizm hakkında üç belge kongreye sunuldu, ancak görüşülemedi.[25] Rus Komünist Partisi, Yahudi seksiyonlarının merkez bürosundan yapılan bir açıklamada, Siyonistler, “İngiliz emperyalizminin hizmetkârları” olarak nitelendirildi. Filistin halkı içine ayrıcalıklı bir Yahudi azınlığın suni bir müdahaleyle yerleştirilmesi ağır bir dille eleştirildi.

Kurultayın hemen ardından ortaya yetersiz bir dizi sonuç çıktı. 35 komünist ve 13 parti üyesi olmayan üyeden oluşan bir Propaganda ve Eylem Konseyi kuruldu. Ancak dünya kapitalizmi, zaten istikrar kazanmaya başlamıştı. Alfred Rosmer’in yorumu şu şekilde: “İlerleyen aylarda, emperyalist güçleri ciddi anlamda endişelendirecek ve meşgul edecek kadar önemli ayaklanmalar olmadı.”[26] Propaganda ve Eylem Konseyi, kısa ömürlü oldu. Faaliyetlerine ancak 1922 yılına dek devam edebildi. Bununla birlikte kurultay, 1921’de 57 milletten 700 öğrencinin eğitim gördüğü, Bakû ile İrkutsk’ta[27] şubeleri bulunan Doğu Halkları Üniversitesi’nin kurulmasında rol oynadı.

Gelgelelim, Alfred Rosmer’in tespitiyle, uzun vadede kurultay, Asya’daki siyasi gelişmeler üzerinde gerçek bir etkiye yol açtı:

“Sarsıntı derindi, ancak etkileri ancak çok sonra hissedildi. Tartışmaların ve kararların meyve vermesi, şimdiye dek her şeye gücü yeten efendilere karşı verilecek mücadelenin bilincinde olan, yeterli sayıda gücün toplanması için zamana ihtiyaç vardı.”[28]

Türkiye’de (1920), İran’da (1920), Çin’de (1921) ve başka yerlerde komünist partiler kuruldu.

Bakû’nün fikirleri dün olduğu gibi bugün de yaşıyor. Ne var ki katılımcıların çoğu trajik bir kaderle yüzleşti. Zinovyev, Radek ve Narbutabekov gibi isimler otuzlarda Stalinist terör neticesinde öldü. Alfred Rosmer, 1924’te Fransız Komünist Partisi’nden ihraç edildi. Stalin’in gelişiyle birlikte, Komünist Enternasyonal, emperyalizmin egemen olduğu ülkelere karşı çok farklı bir politika benimsemeye başladı.

Ian Birchall
12 Eylül 2012
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Yayına Hz.: John Riddell, To See the Dawn, New York, 1993, s. 13.

[2] L’Internationale communiste et la libération de l’Orient. Le premier Congrès des peuples de l’orient, Milano, Feltrinelli, 1967 (ci-après Congrès) s. 69.

[3] Congrès, s. 33.

[4] P Broué, Histoire de l’Internationale Communiste, Paris, 1997, s. 181.

[5] A Rosmer, Moscou sous Lénine, Paris, 1953, s. 127.

[6] Riddell, To See the Dawn, s. 21.

[7] Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 126.

[8] Congrès, s. 29-30.

[9] Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 126-27.

[10] Congrès, s. 12.

[11] Congrès, s. 43.

[12] O dönem İtalya'da büyük grevlerin ve fabrika işgalleri yaşandığı bir dönemdi.

[13] Congrès, s. 34.

[14] Congrès, s. 99.

[15] Congrès, s. 44.

[16] Alfred Rosmer [1877-1964] olağanüstü bir adamdı. Devrimci bir sendikacı olan Rosmer, Birinci Dünya Savaşı’na ilk günden itibaren karşı çıkmıştı. Kırk altı yıl sonra, Cezayir halkına karşı silaha sarılmayı reddeden 121’lerin Manifestosu’nun imzacılarından biriydi. Moscou sous Lénine [“Lenin Döneminde Moskova”] adlı kitabı, Komünist Enternasyonal’in ilk yıllarını çarpıcı bir şekilde yansıtmaktadır. Kitap için bkz.: MIA.

[17] Congrès, s. 102-103.

[18] Congrès, s. 31-42. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun lideri olan Türk milliyetçisi Enver Paşa, kurultaydan ihraç edildi.

[19] Congrès, s. 185.

[20] Congrès, s. 85-87.

[21] Ancak bu tür önyargılar sözde “gelişmiş” ülkelerde de mevcuttu; Fransız kadınlar ancak 1944’te oy kullanma hakkını elde edeceklerdi.

[22] Riddell, To See the Dawn, s. 25.

[23] Congrès, s. 149.

[24] Congrès, s. 205-207.

[25] Bu belgeler Le premier Congrès des peuples de l’orient [“Birinci Doğu Halkları Kurultayı”] isimli çalışmada yer almamaktadır. Sadece şu kitapta bulunmaktadır: Yayına Hz.: Riddell, To See the Dawn, pp. 282-291. Türkçesi: İştiraki.

[26] Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 128.

[27] Broué, Histoire de l’Internationale communiste, s. 182.

[28] Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 128.

31 Ağustos 2026

,

Marksist Terminolojiyle Komünist İdeolojiye Saldırmak

Ölümünden kısa bir süre önce Herbert Marcuse, Rudolf Bahro’nun The Alternative in Eastern Europe [“Doğu Avrupa’daki Alternatif”] adlı kitabına dair bir makale kaleme aldı. Makalede Herbert Marcuse, Bahro’nun “reel sosyalizme yönelik eleştirisini son otuz-kırk yıllık dönemde Marksist teori ve pratiğe yapılan en önemli katkı” olarak nitelendirdi. Bu açıklama, 1977’den 1979-1980 kesitine uzanan süreçte Batı dünyasına hâkim olan büyük medya kuruluşlarında yaygınlaşan, kitap ve Bahro için devreye sokulmuş, koordineli yürütülen bir kampanyanın parçasıydı. 

Bugün bilebildiğimiz kadarıyla bu kampanyadaki önemli isimlerin büyük bir kısmı, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden otuz-kırk yıllık kesitte CIA’yle ya da ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA’in kontrolünde olan, onlar tarafından finanse edilen veya “dost” bilinip sahiplenilen kurum ve kuruluşlarla bağlantılarını sürdürdü.

Gabriel Rockhill, “düşünce alanında reel sosyalizme karşı yürütülen dünya savaşı”nı ele alan üç ciltlik çalışmasının ilk cildinde, 1945’ten sonra ortaya çıkan “emperyalist teori endüstrisi”ne ait ağların tarihini ve özel işlevini inceliyor. Kitapta daha çok Frankfurt Okulu ve genelde “Batı Marksizmi” olarak sınıflandırılan, Batı dünyasındaki akademi alanının ürettiği “Marksizm” biçimlerine odaklanıyor.

Rockhill, bu araştırmayı ilgili teorik literatürü materyalizm temelinde ayrıntılı bir bağlama oturtarak yürütüyor. Kitaba yönelik dile getirilen kimi öfke yüklü tepkilerden de anlaşıldığı üzere, bu girişimin en tartışmalı yönü, “Batı Marksizmi” ve savunucularının Washington’da geliştirilen sosyalizme karşı düşünsel-teorik mücadelenin stratejisine ve pratiğine nasıl dâhil edildiğinin ayrıntılı anlatımıdır.

Rockhill, “Batı Marksistlerinin hem yıllarca çalıştıkları burjuva devleti hem de burjuva kültürel aygıtı tarafından desteklendiği ve güçlendirildiği” bulgusunu zengin bir ampirik materyalle destekliyor. Bu teorik çıktının bu aygıtların ilgisine neden mazhar olduğunu, misal, Frankfurt Okulu’nun düşünsel etkisinin bu “görünmez” destekle ne ölçüde ilgisi olduğunu göstermeye çalışıyor. Rockhill, güçlü devlet kurumlarıyla kurulan işbirliğinin kapitalist dünyadaki entelektüel şöhrete bir gölge gibi eşlik ettiğini” söylüyor.

Anti-Komünist “Marksizm”

Rockhill, kendisine ilk elden yöneltilen suçlamanın aksine, “Batı Marksizminin CIA’in bir icadı olduğu” iddiasında değil. Rockhill, sadece bu teorik çıktının dünya genelinde düşünce alanında sosyalizme karşı yürütülen savaşa nasıl entegre edildiğini, kavramsal düzeyde nasıl düşünüldüğünü yeni bir teorik çerçeve üzerinden aktarıyor. Bu entegrasyonun belirli durumlarda ne kadar ileri gittiğini ve içerik açısından neden mantıksal olarak tutarlı olduğunu ortaya koyuyor. Bunun nedeni tam da “Batı Marksistlerinin emperyalizmi destekleme veya en azından onu kabul edilebilir kılma” eğiliminde olmalarıydı. Rockhill’in, Almanca konuşulan dünyada büyük ölçüde yok olmuş bir disiplin olan Marksist düşünceler tarihinin çerçevesinden yararlanarak, bu “dünya savaşı”na dair kapsamlı bir anlayış geliştirme çabası gerçekten takdire şayan.

Marcuse’nin Bahro ile ilgili denemesini tartışan kısım, kitabın ana çıkarımını dile döküyor. Rockhill’in burada ve birçok başka yerde göstermeye çalıştığı gibi, “Batı Marksizmi”, dünya kapitalizminin ana merkezleri olan ülkelerde “uyumlu bir sol” için tasarlanmış, anti-komünist (veya “emperyalist”) bir sözde Marksizmdi. Bu yaklaşım özü itibarıyla, Rockhill’in “anti-emperyalist” veya “evrensel” Marksizm olarak adlandırdığı şeyi kasten ve bilerek karşıya atıp onunla dövüşüyor.

Rockhill’e göre, “emperyalist Marksizm”in özellikleri şunlar:

1. Marksist-Leninist devrim modelinin yanı sıra “sınıf mücadelesi” kavramının çöpe atılması, Marcuse örneğinde görüldüğü üzere, devrim modelinin ve sınıf mücadelesi kavramının “isyanlar”a yönelik belirsiz bir sempatiyle ikame edilmesi;

2. Materyalizme ait kategorilerden uzaklaşarak, öznelliğe ve bilince (kişinin kendi eylemleri açısından pratikten uzaklaşıp teori alanına kaçılmasına) yönelik vurgu;

3. Sosyo-ekonomik temel ile üst yapı arasındaki ilişkinin ters yüz edilmesi, böylece aydınlara veya kültüre öncülük rolü atfedilmesi;

4. “Sosyalist bir dönüşüm ille de (geçici süreliğine) devlet iktidarının belirli bir elde toplaşmasına dönük pratikle veya bir diktatörlükle bağlantılıdır” düşüncesine karşı mücadele.

Rockhill, “Batı Marksizmi”nin dünyayı değiştirmekle değil, en fazla onu yorumlamakla ilgilendiğini, “gerçek dünyayla uğraşmak zorunda kalmamak için” yalnızca metinlere veya kültürel ürünlere odaklanma eğiliminde olduğunu söylüyor. Bu eğilim, aynı zamanda entelektüel “marka yönetimine” dönük, özel tercihe de yol açıyor: kendine özgü kelime dağarcığı, “teorik belirsizlik” ve “burjuva kültür dünyasına dönük kapsamlı referanslar”.

Misal, Marcuse, sosyalizmi sosyo-ekonomik temelin çatışmalarla dolu bir yeniden yapılandırılması çabası değil de (konseyci) demokratik bir üst yapısal olgu olarak anlıyor. Bahro makalesini örnek olarak kullanan Rockhill, şunları söylüyor:

“Bu tür ülkelerin emperyalizmin saldırısı altındayken derhal merkeziyetçilikten uzaklaşıp kendi devletlerini ortadan kaldırmaları ve tüm nüfusu demokratik olarak güçlendirmeleri gerektiği düşüncesi, gerçek anlamda sosyalist olarak kabul edileceğim diye ısrarla kendi yenilgilerinin nesnel koşullarını yaratmalarından gayrı bir anlama sahip değildir.”

Rockhill, bu tür bir argümanın, Marcuse gibi bir “ABD Dışişleri Bakanlığı’na çalışan bir aydın”a yakıştığını söylüyor.

İdeolojik Savaş

Bu, temelsiz bir suçlama değil. Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrası yürütülen tarih tartışmalarında, 1945’ten sonra ABD eliyle başlatılan “kalpleri ve zihinleri kazanma” mücadelesinin hem kavramsal hem de maddi ölçeğinin hâlâ yeterince farkına varılmadığı görülüyor. SSCB ile olan çatışmasının özel koşulları dâhilinde, emperyalizmin yeni öncü gücü yeni bir propaganda türü geliştirdi. Rockhill’e göre, “demokrasi, özgürlük ve insan hakları bayrağı altında” hareket eden bu emperyalizm, “kendi varlığını (imparatorluğu) inkâr eden” eşi benzeri görülmemiş bir gelenek inşa etti. Kendini küresel ölçekte bir kurtarıcı olarak takdim eden ABD, öncelikle dolaylı etki ve egemenlik biçimlerini temel aldı. Ancak bu, “genel ideolojik dünya görüşü” üzerinde asgari düzeyde bir kontrol tesis etmeden, yani “insanlık tarihindeki en güçlü, en geniş kapsamlı ve merkezi kültürel aygıt” oluşturulmadan mümkün değildi. Bu “ideolojik savaş” aygıtı, aynı zamanda “profesyonel entelijansiya dünyası”nı da hedef aldı.

Bu düşünce, özellikle Ulusal Güvenlik Konseyi’ne rapor veren Psikolojik Strateji Kurulu’nun (PSK) ilk döneminde ortaya çıktı: Dünya komünist hareketine ve Sovyetler Birliği’ne karşı mücadele, artık sadece “sert” anti-komünist propaganda yoluyla değil, 1953 tarihli bir PSK belgesinde belirtildiği gibi, “aydınlara, akademisyenlere ve düşünceye önderlik eden gruplara hitap edecek uzun vadeli düşünce hareketleri” oluşturma yoluyla da yürütülmeliydi.

Rockhill’in kitabının ek bölümünde eksiksiz paylaştığı 1952 tarihli bir PSK belgesi, hem “komünist ideolojiye Marksist terminolojiyi kullanarak saldırmak”tan hem de “Batı toplumunu Marksist terminolojiyi kullanarak savunmak”tan söz ediyor. Bu belge, bu tür literatürün zaten mevcut olduğunu, “bizim” öncelikle bu literatürün “gözden geçirilmesini, popülerleştirilmesini ve yaygınlaştırılmasını” sağlamamız gerektiğini açıkça dile getirmektedir. Bir sonraki hedef, bu literatür kümesini genişletmek olmalıdır: “Yetkin yabancı yazarları bu türden kitapları yazmaya teşvik edecek araçlara sahibiz.”

Rockhill bu anlayışı “komünizme karşı ikna yoluyla satış kampanyası” olarak adlandırıyor. Marcuse, Rockhill’in özel olarak ilgilendiği bir isim, zira Marcuse, diğer “Batılı Marksistler” gibi bu kampanyaya sadece uyum sağlamakla ve bu kampanyanın sağlayacağı popülerlikten istifade etmekle yetinmedi, aynı zamanda bizzat kampanyanın gelişiminde aktif olarak yer aldı. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki “Dünya Komünizmi Komitesi”nin başkanı olarak doğrudan PSK için çalıştı.

Ne var ki Rockhill’in kitabında, öncelikle Marcuse’nin süreçteki kişisel payını kanıtlamak gibi bir derdi yok (ki zaten Marcuse’nin anti-komünist faaliyetlerdeki rolünü gizleme çabalarına rağmen bu gerçek uzun zamandır herkesin malumu). Kimi yerlerde Rockhill, birçok konuda Marcuse’nin diğer “Batılı Marksistler”e nazaran daha solda durduğunu söylüyor. Aslında Rockhill, “Batı Marksizmi” denilen örnek üzerinden “devlet, finans ve aydın cemaati arasındaki bağ”ı titiz bir değerlendirmeyle birlikte ortaya koyuyor. “Devlete bağlı çeşitli güçlerinin, en nihayetinde kapitalist muktedir sınıfın teori üretimi üzerindeki etkisi, sadece Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün Almanya’ya dönüşünün ABD tarafından o zamanlar oldukça büyük bir meblağ olan 440.300 Alman Markı ile sübvanse edilmesinden ibaret değildi.”

Netice itibarıyla Rockhill, İkinci Dünya Savaşı sonrası düşünce hayatının genel resmini etkileyici bir eleştiriyle birlikte takdim ediyor. Okur, bu kitabın Almanca çevirisini büyük bir memnuniyetle karşılayacaktır.

Leo Schwarz
31 Ağustos 2026
Kaynak

,

Sahte Cennet



Küçük burjuvalar cenneti ülkemizde sınıflar mücadelesi zorlu bir süreci gerektiriyor. Nispi refah dengeleriyle ayakta tutulan küçük burjuva, tüm ekonomik krizlere rağmen belirli bir güvenceyi ve yaşam biçimini elinde tutuyor.

Feodalizm yıkılırken ekonomik altyapı altüst olmuş fakat kültürel kalıntıları sürdürmeye devam etmiştir, öyle ki onu yıkan kapitalizm, hâlen feodal kültür ve alışkanlıkları insanların beyinlerine işlemektedir. Ekonomik krizlerden bir şekilde kısmi güvenceyle çıkan küçük burjuva ise kültürel kodlarını ve bencil davranış biçimlerini sürdürmeye devam ediyor.

Ekonomik altyapıyla sınırlandırılan mücadele biçimlerinin insanı belirli bir bütünlükle değerlendirmediği ve toplumsal yapıyı kavrayamadığı gerçeğinden hareket ettiğimizde başarısızlıklarının nedenleri daha net anlaşılabilir. Başarmak cüretine ve özgüvenine sahip olmadıkları da ayrı bir tartışma konusudur. Ekonomik temelli, sendikalist ve işçici temele dayanan mücadele hatları, emperyalizmin geldiği aşamada kitlelerde rızayı nasıl ürettiğini ve hegemonya tesis ettiğini dikkate almıyor.

Sarp yamaçlı, zorlu ve dolambaçlı mücadele yolu fiziksel boyutla sınırlandırıldığında, insan ve kitle dönüşümünün kolay olmadığı hesaba katılmaz ki katılmıyor da. Güvencesizlik, sınıflar mücadelesindeki dinamizmin temel motivasyonudur. Yanılsamaya dönüştürülen güvence ise küçük burjuvanın atıllığının temel nedenidir. Gittiği mekânın konumunu paylaşıp işletmenin kâr marjını katlamasına katkı sağlayan, Apple telefon kullanıp kredi ve çift maaşla araç alarak tatile gidip burjuvayla eşitlendiğini sanmak, kablosuz kulaklıklarla çevreyle iletişimi kesmek, sürekli tüketim ve kesintisiz “değerli” hissetme pratikleri, emperyalist sistemin insan özgünlüğünün içini boşaltma taktikleridir. Sistemin başarısı burada devreye giriyor, rıza üretimini birey gerçekleştiriyor.

Biriciklik ve tüketimle kendini değerli hissetme geriliği, küçük burjuvanın şahsında sistemi ayakta tutan dinamiklerdir. Bu dinamikler, yoksulu hiçe sayar. Sistemin ayakta kalabilmesi için küçük burjuvanın her tarihsel eşikte göreceli ve kısmi refaha eriştirilmesi zorunludur.

Küçük burjuva adına üretilen sol siyaset, “Kıyıdan yararlanma hakkı tüm halkındır” diye slogan atarken, bar ve meyhanelerin kaldırım işgalinde o soyutlaştırıp nesnelleştirdiği halkı hiçe sayar. Kıyı ve kaldırım, halkın değil, siyaset örülen küçük burjuvanın hakkıdır.

Mücadelede burjuvaziden daha zor bir sınıf katmanı varsa o da küçük burjuvadır. Halk sınıflarıyla mekânsal açıdan iç içe, yüz yüzedir. Burjuvazinin kendisine aşıladığı tüm pratikleri, biçimi ve motivasyonu yoksullara taşımada köprü görevine bürünür. Yoksullar ile burjuvazi arasındaki sistem kalkanı küçük burjuvadır. Bencilliğin, tüketimin, yozlaşmanın, anlam ve değer yitiminin üretildiği yer, küçük burjuvanın beyni ve kalbidir; sistemle çelişkisini perdeleyen gerçek, ideolojik zemindir. Hegemonya ve karşı ideolojinin etki ve yayılım alanı tam olarak burasıdır. Solun da politika ürettiği merkez aynıdır fakat sol, küçük burjuvayı değil; küçük burjuva, solu dönüştürüyor. Siyaset diye meydana çıkarılan şey, ağlayan çocuğun eline tutuşturulan akıllı telefon ve tabletten farksız.

Mücadelenin odak sınıfı, en dipteki güvencesiz yoksullardır. İstese de nispi refaha erişemeyecek olan yoksulların zihinleri küçük burjuvanın ideolojik aşılamasından kurtarılmalıdır. Sol diye meydanı dolduranların küçük burjuva kibri, halk düşmanlığı, politika üretimi yoksullar adına bertaraf edilmelidir. Bu nedenle, metropolleri mücadelenin merkezi olmaktan çıkarmak tarihsel görevdir.

Sinan Akdeniz
31 Ağustos 2026

30 Ağustos 2026

,

Dünün Çorbası



Ülkemizin bölgeler kapsamındaki sınıfsal durumuna yakından bakıldığında, köy ve köylülük gerçeğiyle karşılaşılacaktır. Sınıflar mücadelesinde köylülerin konumu, hemen her ülkede sorun teşkil etmiştir. Toprağın köylüye devredileceğine dair Sovyet sloganı, ihtilalin ilk 15 yılında kolhoz sistemine dönüştürüldü. Kulaklar, bu noktada direnç gösterdi. Çin’de ise toprak ve ev, on yılları kapsayacak biçimde kiralandı. İspanya İç Savaşı’nda Komünist Parti ile anarşistlerin ayrışması, KP’nin köylüye toprağı özel mülk olarak dağıtması ile ilgiliydi. Anarşistler tarafından eleştirilen bu çıkış, tarihsel olarak haklıydı.

Sınıflar mücadelesini ülkemizin özgün koşullarında ele aldığımızda, köylülüğün tam olarak ayakları üzerine oturtulmuş bir çözümlemeye kavuşmadığı görülecektir. Marshall “Yardımlar”ı sonrası 1950’lerde tarımda makineleşmenin ardından topraksız köylüler, Ankara ve İstanbul’a göçler başlattılar. Gecekondulaşma, Almanya’ya işçi göçleri, fabrika işçiliğinin yoğunlaşması, bu sürecin ürünüdür. Bugün ise köy nüfusu, yüzde yediye kadar geriledi.

Köylülüğün sınıflar mücadelesindeki yeri ve belirleyiciliği, nüfus dağılımı ölçütünden değerlendirilemez. Kentte yaşayan ve çalışan bir işçi, memur ve esnaf, köyle bağını toprak kiralama, satın alma, aile işletmesini sürdürme üzerinden pekiştiriyor. Bu nedenle, temel ölçüt nüfus verileri olamaz. Üretim araçlarına sahip olmak, sınıflar mücadelesinin belirleyici ölçütlerindendir. Çay, fındık, zeytin, üzüm ve seracılık başta olmak üzere, birçok ürünün hasat ve diğer işlemlerindeki mevsimlik işçi gerçeği, köylünün ağırlıklı nüfusunun yoksul olmadığının önemli bir göstergesidir.

İkinci gösterge, üretim araçları kapsamına giren makinelere; üçüncü ve en temel gösterge, toprağa sahip olmasıdır. Taban fiyat uygulaması dışında kalan birçok ürünün satışı “kayıt dışı” şekilde gerçekleştiğinden, çiftçiliğin ekonomik bilançosu tam olarak açıklanamıyor. Saha araştırmaları, bu bilançoyu netleştirecek raporların oluşturulmasına katkı sağlar ki 71 kopuşunu gerçekleştirenlerin attığı adımlar, bu konuda önemli deneyimler sunmuştur.

Köylerdeki kalabalık nüfuslu ailelerin çocukları kentlerde iş sahibi olduğunda, tekrar çiftçilik üretimiyle bağ kurabiliyor. Bu noktada, köylünün sınıfsal durumu kentten bağımsız değerlendirilemez. Rize özelinde çay üretimini gerçekleştirenler, bu bölgede toprağı olup İstanbul’da uzun süredir yaşayan ailelerdir. Fındık üretiminde de benzer durum geçerlidir. Bu şartlarda çiftçilik, temel geçim mesleği olmaktan çıkıp önemli bir ek gelir kapısına dönüşüyor. Ege özelinde ise iş imkânları ve turizm açısından yaklaşıldığında, toprak sahibi ailelerin bölge dışına göç etmediği görülüyor. Aynı durum, Akdeniz ve İç Ege’deki sera sahipleri için de geçerlidir. Kısacası, Orta ve Doğu Karadeniz, Trakya, Ege ve Akdeniz hattında köylülüğün bittiği/bitirildiği söylemi tam olarak yerli yerine oturmuyor. Asıl gerçek şu ki salgın ve kapanma döneminde İstanbul’da, toprak ve üretim araçlarına sahip olma sürecinde köylerde yoksullar kalmadı.

Feodal bağlar özelinde köylülüğe yaklaşıldığında, köy nüfusunun canlı olduğu bölgelerde geri özellikleri barındıran kalıntılar devam etmektedir. Tarla açmak için doğayı tahrip etmek, ideolojik duruşun güce ve otoriteye göre belirlenmesi, türlü ihbarcılık, hâlen köylülükte devam etmektedir. Hiçbir zaman hiçbir konuda net olmayan sessizlik, ortaya çıkacak güce göre konum belirleme bekleyişinin sonucudur. Köylü için yurt ve yeryüzü algısı, kendi köyünün sınırları içerisindeki güç ilişkileri kadardır.

Sınıflar mücadelesi açısından köylünün ideolojik bulanıklığı, kitle çözümlemesini karmaşık duruma taşıyor. Özellikle saydığımız bölgelerde köylülük, yoksulluk zemininde yükselmiyor.

Sanılanın aksine, köylünün ekoloji mücadelesi diye bir derdi yoktur, mücadeleyi buradan kuranlar, yine sermaye çelişkisini görmeyip dinamizmi romantik zeminin üzerine dikmektedirler.

Maddi koşulların geldiği aşamada, özellikle ülkemiz özelinde, sınıflar mücadelesinin dinamik duruma geldiği, çelişkilerin yoğunlaştığı, sömürünün yozlaştırma pratikleri dâhil insanı kuşattığı yer, kentlerdir. Sınıflar mücadelesinin sürdürülme biçiminde köy ile kır birbirine eşitlenmemelidir. Kalın çizgilerle ayrılan köy ile kır farkı başlı başına ayrı bir yazının tartışma konusudur.

Kent ölçütü de sanayi havzacılığı ve işçici pratikle eşitlenmemelidir. İşsizliğin, barınma krizinin, güvencesizliğin, yozlaştırılma ve çürütme politikalarının ivmelendiği yer kentlerdir. Bu aşamada kentler terazinin tek kefesine konulduğunda, ülkenin iç özgünlüğü ıskalanır.

Köyün, kırın ve kentlerin durumu her dönemde somut koşullara göre somut çözümlemeyle değerlendirilmelidir. Dünün ezberiyle bugünün mücadelesi sürdürülüp yarın kurulamaz. Hâlen Köy Enstitüleri arayışı ve özlemi olan siyasi çizgiler, bugünün koşullarını kavrayamadığı gibi, o günün koşullarını da özümseyemiyorlar.

Dönemin topraksız yoksul köylülerini teskin etmenin ve köyde tutmanın yolu Marshall ve tarımda makineleşmeyle kırılmıştır. Pamuk üretimi için uygulanan zorunlu iskan belirli bir düzeye gelince, makineleşmenin ardından, o pamuğu işleyecek işçi ihtiyacı kentlere göçlerle sağlandı.

Son yüzyıllık süreçte köylülüğün sınıfsal konumu ve aidiyeti dünün çözümlemeleriyle sürdürülemez, kır ile köy ayrıştırılmadıkça, Çin tipi şablon mücadele yöntemleri başarısız kalacaktır. Yeni bir düzen inşa edildiğinde, topyekün mülksüzleştirme gerçekleştirilmediği sürece tarım bir kez daha çökeceği gibi küçük burjuva ve feodal kalıntılar düzeni içten kemirecektir. Sonuç olarak sınıflar mücadelesi, tarihin akışını ve yönünü belirler, bu yüzden kitlelerin sınıfsal çözümlemesi ülkemizin özgün koşullarına göre değerlendirilmeye ve farklı konumlara yerleştirilmek zorundadır.

Sinan Akdeniz
30 Ağustos 2026

29 Ağustos 2026

,

Hanzala’nın Tüm Düşmanlarına Ölüm

Naci Ali, altmışlarda Lübnan’da bir gazetede ilk karikatürünü yayınladığında, okura sırtı dönük, yalınayak çocuk Hanzala’nın altına şunları yazmıştı: “Ben Hanzala, Aynü’l-Hilve mülteci kampındanım. Şerefim üzerine yemin ederim ki davaya sadık ve vefalı kalacağım.”

O zamandan beri, Naci Ali’nin karikatürleri çeşitli Filistin, Lübnan ve Kuveyt gazetelerinde yüzlerce, binlerce, on binlerce kez yayınlanarak onun uluslararası planda tanınmasını sağladı.

Naci Ali’nin yeni bir karikatürünü her gördüğümüzde, şaşırtıcı özgünlüğünün ve sarsılmaz dürüstlüğünün inkâr edilemez gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz, sanki her yeni karikatürle yeminini yeniliyormuş gibi: “Şerefim üzerine yemin ederim ki davaya sadık ve vefalı kalacağım…”

Arap dünyasında karikatür sanatı, temelde Mısır’a has bir sanat biçimidir. Her zaman neşeli bir sanat olmuştur; kahkaha ve gülümsemeye yol açmış, mizahi duygular uyandırmıştır.

Naci Ali, kendi okulunu kurmuştur. Bu okulun simgesi ise okura sırtı dönmüş, yalınayak çocuk figürü olmuştur. Naci Ali, gerici Arap rejimlerinin ahlaksızlığının aksine, saf ve duru bir kişiliği temsil eder.

Bu bağlamda, sık sık Naci Ali’nin yeni bir karikatürüyle karşılaşınca şöyle haykırıyoruz: “Allah seni korusun, saf ama ilham dolu olan, çizgilerle bir halkın duygularını ve bir dönemin özünü yakalayan!”

Her türden ölçütün hükmünü yitirdiği, değerlerin ayaklar altına alındığı bir dönemde, Naci Ali, şaşmaz bir pusula olmuştur. Bu nedenle, devletleri, orduları, hapishaneleri, istihbarat servisleri, gazeteleri ve elçilikleriyle utanç rejimlerinin Hanzala’dan korkmaları asla tesadüf değildir.

Naci Ali’nin sağlığına bir an önce kavuşmasını, her sabah karikatürlerinin tadını tekrar çıkarabilmemizi derinden umarken, hayatına yönelik suikast girişiminde Hüseyin Mürüvvet, Mehdi Amil, Süheyl Tevile, Halil Navus, Gassân Kenefâni, İzzeddin Felek ve Kemal Canbulat’a yönelik suikastların doğrudan bir devamını görüyoruz. Bu ve diğer suikastların sorumluluğu, aşağılık Arap gericilerine ve iktidardaki İsrail yönetimine aittir.

22 Temmuz günü gerçekleşen suikast, Arap halklarının hayatta kalma, gelişme ve özgürleşme potansiyelini yok etme çabasının ayrılmaz bir parçası olarak ilerici ve devrimci düşünceyi ortadan kaldırma girişimidir.

Kendisine sağlık, esenlik diliyor, bir an önce atölyesine dönmesini umuyoruz.

Ayrıca, Hanzala’nın tüm düşmanlarına ölüm diliyoruz!

O, kırsal yaşamın parlayan gerçeği, ihanetin bir felsefeye dönüştürüldüğü gerçeklik karşısında duran haysiyet, davadan dönmeyi haklı çıkarma girişimleri karşısında ölüme bile götürse de sahip olunan metanet, yoğunluğuyla dehşet verici ama dayanılmaz bir acı.

Kısacası, o, gerçek bir Filistinli: yoksul, ihanete uğramış, sabırlı, kırgın, aydınlanmış, kırk yıldır sırtında taşıdığı azabın büyüklüğüyle hem öğretmenin hem de öğrencinin nefretini omuzlarında taşıyan biri.

Ve bu Filistinlinin özgün ve ayırt edici özelliklerinden biri de, kaynağı ne olursa olsun, tüm yanlışları reddeden, her zaman tetikte olan bir vicdana sahip olmasıdır.

Naci Ali, hiçbir fetvadan istifade etmemiş, bilâkis, kendini yoksul Filistinlinin ikinci sesi olarak görmüştür, ne daha fazla ne de daha az. Bu nedenle, o ve oğulları, ejderha misali, yanlış değerlerinin ve kirli ticaretlerinin bataklığında debelenen Arap gericilerine, yakıcı eleştirilerinin ateşini püskürtüyorlar.

Aynı zamanda, Filistin sahnesinde hiç kimse, Naci Ali’nin keskin bilimsel eleştirisinden kurtulamadı. O sahnedeki gerileme eğilimlerini, Arap gericiliğini benimseme girişimlerini ve Amerikan yanılsamasının peşinden koşan yanlışlarını hemen eleştirisinin kılıcıyla tanıştırdı. Aynı zamanda, Hanzala ailesiyle, ezilenlerle ve yoksullarla bağlantısı olmayan “aydınlanmış solcu” elitin dilini içgüdüsel olarak kullananlara alabildiğine düşmandı.

Naci Ali’nin sanatı kardeşçedir. Bildiğini paylaşır, öğretir.

Naci Ali’nin sırlarından biri, çizimlerinin her şeyin temeli olmamasıdır. Aslında onlar, ezilenlerin ve yoksulların deneyimlerinden devşirilmiş, akıl yüklü, hakiki, dokunaklı kelimelerdir.

Bu sebeple, hakiki sanatı, hakiki düşünceyi seven, Filistin’in trajedisinin son bulmasını arzulayan herkes, Naci Ali’yi sadece sevmiyor kendisini onunla özdeşleştiriyor.

Cedid Dergisi
Ağustos 1987
Kaynak

,

Fakir Bir Adamın Fakir Oğluyum



Görselde aralara İngilizce kelimelerin serpiştirildiği, el yazısıyla Arapça olarak kaleme alınmış bir mektup bulunuyor. Mektubu yazan kişi, Filistinli karikatürist Naci Ali.

Mektup, ikonik karakter Hanzala’nın gözünden (muhtemelen bir gazeteciyi ya da yabancı gözlemciyi ifade eden) bir “Bay”a yazılmış.

Metin, kimlik, yoksulluk ve politik mücadeleyle ilgili güçlü bir açıklamayı içeriyor.

* * *

 

“Hayır bayım. Ben komünist değilim. Ben (Kasr köyündenim) bir Kasrlıyım. Zafere dek sürecek bir devrimim.

Ben, Fetih’in safındayım.

Eşim Fatma, dün olduğu gibi bugün de hâlâ Filistin’de. En büyük oğlum FHKC’li. En küçük oğlum, Lübnan Ulusal Direnişi ile birlikte. Kızım, demokrasi yanlısı. Diğerlerinin kimden yana olduğunu bilmiyorum. Yani tüm ailem, Amerika’ya, Siyonistlere, Kataib’e (Falanjistlere), Camp David’e ve Ebu Cehil’in çetesine karşı.

Bir Kasrlı olarak yoksul biriyim. Fakir bir adamın fakir oğluyum. Ama gene de bayım, yoldaşım, ben ülkemi satamam. Beni sustursalar da öldürseler de bunu yapamam. Tüm çocuklarım şehit düşse de Fatma ve ben, taş atacak daha fazla çocuk yaparız.

Evet dostum, bayım, bu liderlerin hiçbiri, İsa’nın ne kadar çile çektiğini bilmiyor. Hepimiz, her Allah’ın günü çarmıha geriliyoruz. Eyüb’ün sabrından söz ediyorlar sonra!!!

Eşim Fatma, her seferinde “Herkes bizi sattı” diyor. Fatma, sevdam, sadece köpek gibi havlamakta iyi olan bin adama değer.

Evet... Nasıriye’deki evimizin anahtarı halen daha Fatma’da. Boynunda asılı.

Sense petrolün oynadığı rolü soruyorsun bana... Amerikalılar, birer canavara dönüşüyorlar!.. Mümkün olsa Amerika’yı sever miydik peki, hayır bunun imkânı yok.

Lübnan’ı, bilhassa güneyini seviyoruz, çünkü orası Celile’ye yakın. Derler ya “Güzel bir gözdür seni şereflendiren.”

Bana “Müslüman mısın yoksa Hristiyan mı, Sünni misin yoksa Şii mi?” diye soruyorsun. Bu, aslında soğuk (anlamsız) bir soru. Gerçekten de öyle...

Başından beri anlamıyor musun dediklerimi, piç kurusu.

Ben fakir bir adamın fakir oğluyum.

Zara Zar
21 Mayıs 2026
Kaynak

28 Ağustos 2026

,

Alman Siyasetinde Deprem: BSW, AfD, Solda Parçalanma


Bölünmüş Bir Millet

Almanya’da siyaset büyük bir değişimden geçiyor. Bir zamanlar Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ve Alman Hristiyan Demokratlar Birliği (CDU) tarafından desteklenen istikrarlı merkezci uzlaşma zemini parçalanıyor, yerini Sahra Wagenknecht’in yeni solcu Bündnis Sahra Wagenknecht (Sahra Wagenknecht Birliği -BSW) ile aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) arasında kutuplaşmış bir yarış alıyor. Bu parçalanma, daha derinde kimi çatlakları ortaya çıkarıyor: refah devleti sahneden çekiliyor, küreselleşmeden etkilenenler tazminat talep ediyor, onlarca yıldır sürdürülen neoliberal reformlar ve kimlik politikalarından hayal kırıklığına uğramış olan halk tepkisini ortaya koyuyor.

AfD, Almanya’nın ikinci büyük partisi olarak manşetlerdeki yerini alırken, BSW daha sessiz bir isyanı temsil ediyor. Bu isyansa kültür savaşları çağında sınıf politikalarını yeniden canlandırma girişimi olarak gerçekleşiyor. Peki bu iki hareket, Almanya’daki ayrışmayı giderip bütünleşmeyi sağlayabilir mi?

Bir Aykırı Eğilimin Oluşumu: Sarah Wagenknecht ve BSW’nin Doğuşu

Solcu Bir Delifişeğe Dönüşen Doğu Alman Sosyalisti

Sarah Wagenknecht’in kariyeri, Almanya’nın kendi ideolojik yolculuğunun yansıması. Doğu Almanya’da faal Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) eski bir üyesi olan Wagenknecht, birleşme sonrası Demokratik Sosyalizm Partisi’ne (PDS) geçti, daha sonra Almanya’nın önde gelen sol partisi Linke’nin eş liderliğini yaptı. Kapitalizme yönelik Marksist eleştirileri ve keskin söylemleriyle tanınan Wagenknecht, servet dağılımını ve barışı savunurken, göç ve kimlik politikaları konusunda ilerici kesimlerle çatışmak suretiyle kutuplaştırıcı bir figür haline geldi.

SPD’nin İhaneti ve Linke’nin Çözülüşü

BSW’nin yükselişini anlamak için, SPD’nin neoliberalizmle yaptığı şeytani anlaşmaya bakmamız gerekiyor. Şansölye Gerhard Schröder (1998-2005) döneminde SPD, eskiden sahip olduğu işçi sınıfından beslenen köklerini terk ederek, Ajanda 2010 ve Hartz IV reformları aracılığıyla kuralsızlaşma, serbestleşme ve kemer sıkma politikalarını benimsedi. Bu politikalar, işsizlik ödeneklerini ortadan kaldırdı, güvencesiz “ufak işler”i normalleştirdi, yoksulları “tembel” olarak takdim edip kötüleyen medya dilini meşrulaştırdı. Bunun sonucunda da SPD seçmenleri, Doğu Almanya’nın PDS’si ile eski SPD üyelerinin kurduğu WASG’nin (Emek ve Sosyal Adalet Partisi) 2007’de birleşmesinden doğan Linke’ye hücum etti.

Gelgelelim, Linke de tökezledi. 2020’lere gelindiğinde, parti içinde (cinsiyet eşitliğini, iklim meselesini ve Ukrayna’ya yönelik desteği öncelikli gören) liberal-sol aktivistlerle Wagenknecht’in başını çektiği, sınıfı öncelikli gören materyalistler (ekonomik adalet ve Rusya ile barışı talep edenler) arasında ayrışma yaşandı. Linke, Ukrayna’ya yönelik sınırsız askeri yardımı desteklediğinde, Wagenknecht, Linke’nin dayanışma partisi değil, savaş partisi haline geldiğini söyledi. 2024’te BSW’yi kurmak için partiden ayrılmasıyla birlikte onlarca yıldır süren hayal kırıklığı doruk noktasına ulaşmış oldu.

Neden BSW?

Solun odağına maddi konuları, yani artan eşitsizliği ve sanayisizleşmeyi alması gerektiğini söyleyen BSW, Almanya’nın tarihsel dönüm noktasına gelindiği iddiası (Zeitenwende) üzerinden militarizasyon sürecine girmesi gerektiğini söyleyen politikayı sonlandırma taahhüdünde bulunuyor. Parti programı, (önemli sektörlerin millileştirilmesi, zenginlerin vergilendirilmesi üzerine kurulu) eski usul sosyal refah devleti politikalarını NATO’ya, Ukrayna’ya yapılacak yardıma ve kitlesel göçlere yönelik popülist şüphecilikle harmanlıyor.

BSW’nin Paradoksu

BSW’nin oynadığı kumar, ekonomik adaletin kültürel ayrılıkların üstesinden gelebileceği üzerine kurulu. Ancak göçmenlik konusundaki duruşu ve Ukrayna savaşında “taraf seçmeyi” reddetmesi, sağcı söylemlerle flört etmekle suçlanmasına yol açtı. BSW’nin barış yanlısı olmasına rağmen, hayal kırıklığına uğramış SPD seçmenlerini ve memnuniyetsiz AfD destekçilerini bir araya getirebilecek mi, yoksa solu daha da mı parçalayacak, göreceğiz.

AfD’nin Neoliberalizmden Milliyetçiliğe Dönüşümü

Partiyi Kemer Sıkma Politikaları Doğurdu

AfD, 2013 yılında Avro Bölgesi’ne yönelik kurtarma paketlerine karşı gerçekleştirilen protestoların içinden çıktı, muhafazakâr akademisyenleri ve CDU’dan ayrılanları kendine çekti. Ancak 2015 mülteci krizi, partinin etno-milliyetçiliğe doğru kayma sürecini hızlandırdı ve onu göçmen karşıtı öfke, elit karşıtı nefret ve o Almanya’nın geçmişine dair efsaneyle beslenen nostaljinin bir aracı haline getirdi.

AfD’nin Taktik Tahtası

* Kültürel Mağduriyet: Göçü “Alman kimliğine” yönelik varoluşsal bir tehdit olarak görüyor.

* Ekonomik Hile: Neoliberal politikaları (düzenlemelerin kaldırılması, vergi indirimleri) savunurken, aynı zamanda “küçük adamın” savunucusu pozu kesiyor.

* Sistem Karşıtı Popülizm: Kendini “duyarcı” sansüre karşı ifade özgürlüğünün tek savunucusu olarak konumlandırıyor.

Ümitsizlik Sürecinin İşleyişi

Émile Durkheim’ın da dediği gibi, hızlı toplumsal değişim, kafa karışıklığına ve aşırıcılığa yol açar. AfD, sanayisizleşme, ücret durgunluğu ve kültürel kopukluğun kurumlara olan güveni aşındırdığı Almanya’nın birleşme sonrası tanık olduğu “ümitsizlik süreci” içinde gelişti. Tabanı sadece ekonomik olarak çaresiz olanlar değil, aynı zamanda gerilemeden korkanlardan oluşuyor. Bu da onu güvensizlik ve kızgınlığın güçlü bir karışımına dönüştürüyor.

AfD ve NATO: Kuzu Postundaki Kurtlar

“Ukrayna savaşı karşıtı” gibi görünse de, AfD bir barış yanlısı değil. Almanya’nın Ukrayna’ya askeri yardımını eleştirip, Rusya ile diyalog çağrısında bulunsa da parti, NATO’yu açıktan destekliyor, hatta Almanya’nın askeri bütçesinin yüzde 5’e çıkarılması fikrini savunuyor. 2023 tarihli programında “NATO’yu savunma ittifakı olarak güçlendirmeyi” ve AB’nin savunma teşkilâtına entegrasyonuna karşı çıkmayı vaat ediyor. Aslında parti, anti-emperyalist değil milliyetçi bir duruş sergiliyor.

Birbirine Karşı Ağırlıkların Çarpışması: BSW vs. AfD

İki Kriz, İki Vizyon

BSW ve AfD, seçmenin Almanya’daki siyasi düzene yönelik öfkesini dile döküyorlar, ancak programları birbirinden tamamen zıt. Biri, sınıf dayanışmasını yeniden canlandırmayı hedeflerken, diğeri, etnik milliyetçiliği savunuyor. Aşağıda, aralarındaki keskin farklılıkların bir özeti sunuluyor:

 


BSW’nin Hamlesi: Sınıf Politikalarının Dönüşü

Wagenknecht’in partisi, eşitsizliği sistemik olarak, neoliberal kapitalizmin ve şirket açgözlülüğünün bir ürünü olarak çerçevelendiriyor. Toplumsal çözümler öneriyor: zenginlerden vergi alınmasını, özelleştirilmiş iş kollarının yeniden kamulaştırılmasını ve refah devletinin yeniden inşa edilmesini savunuyor. Soğuk Savaş dönemine has barışçı politikayı temel alan BSW’nin NATO karşıtı duruşu, Almanya’nın içine girdiği militarizasyon yolundan bıkıp uanmış seçmenlere hitap etmeyi amaçlıyor.

AfD’nin Yanılsaması: Neoliberalizm Olarak Milliyetçilik

AfD, “sıradan Almanların” savunucusu gibi görünse de eşitsizliği derinleştirecek politikaları destekliyor. “Önce Almanya” söylemi, aşırı kapitalist ajandasını örtbas ediyor: zenginler için vergileri düşürmeyi, işçi haklarını ortadan kaldırmayı ve kamu hizmetlerini özelleştirmeyi öneriyor. Savaşa karşı olduğunu iddia etmesine rağmen, AfD, Ukrayna’ya yapılan parasal yardımları durdurmaya çalışırken (“Almanya’nın güvenliği için hayati öneme sahip” dediği) NATO’yu hararetle destekliyor; bu çelişki, ondaki barışçılığı değil, oportünizmin tezahürü.

Zeminleri Ortak mı?

Her iki parti de medyaya ve elitlere duyulan güvensizliği istismar ediyor, ancak seçmen tabanları farklılık arz ediyor:

* BSW: Doğu Alman işçilerini, hayal kırıklığına uğramış SPD seçmenlerini ve savaş karşıtı solcuları hedef alıyor.

* AfD: Küçük işletme sahiplerine, koyu muhafazakârlara ve göçmen karşıtı duygular besleyenlere hitap ediyor.

İşin tuhaf yanı şu: Hem BSW hem de AfD seçmenleri, kendilerini “terk edilmiş” hissederken, hareketleri birbirini dışlıyor; biri kapitalizmi suçlarken, diğeri göçmenleri günah keçisi ilân ediyor.

Bu Ayrışma Neden Önemli?

Almanya’daki siyasi yeniden yapılanma, sadece sol ve sağ arasındaki bir çekişmeye değil, adalet kavramının ne olduğuyla ilgili bir mücadeleye dair. BSW, yoksulluğun sömürüden kaynaklandığını savunurken; AfD ise bunun “dışarıdan gelenlerin” kaynakları tüketmesinden kaynaklandığını iddia ediyor. CDU ise, yabancı düşmanlığıyla süslenmiş, yeniden ısıtılmış neoliberalizmi bayat pilav gibi masamıza servis ediyor.

Bertolt Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’da dediği gibi:

Önce aş gelir. Ahlak kuralları onu takip eder.

Brecht’in sözü, Almanya’nın krizinin özünü dile döküyor: Maddi ihtiyaçlar karşılanmadığında ahlaki zemin çatlar. BSW ve AfD, bu çatlak karşısında iki farklı yol sunuyor: dayanışma veya günah keçisi arama. Asıl soru şu: seçmenler hangi vizyonu benimseyecek?

CDU AfD’ye Kuyrukçuluk Yapayım Derken Daha da Sağcılaşıyor

Merkel’in Merkezci Politikasından Merz'in Kültür Savaşlarına

Bir zamanlar Almanya’nın doğal iktidar partisi olan CDU, krizde. Angela Merkel’in merkezci yönetiminden sonra, yeni lider Friedrich Merz, AfD ile flört eden seçmenleri geri kazanmak için dümeni hızla sağa çevirdi. Partinin yeni stratejisi, AfD’nin söylemlerini taklit etmek galiba:

* Göçmen Karşıtı Söylem: “İçteki paralel toplumlar” konusunda uyarıda bulunan Merz, göçmenlerin daha hızlı sınır dışı edilmesini ve çifte vatandaşlığa son verilmesini talep ediyor.

* Sosyal Yardımlara Karşı Eleştiri: İşsizlik ödeneklerini “tembelliğe davet” olarak nitelendiriyor.

* Çevre Politikalarına Tepki: Yeşiller Partisi’nin enerji politikalarını “ekonomik intihar” olarak nitelendirerek eleştiriyor.

Tehlikeli Bir Oyun

CDU’nun tutumunda gerçekleşen bu değişiklik, aşırı sağcı söylemleri normalleştirme riskini taşıyor. Merz, AfD sloganlarını tekrarlayarak, eşitsizliğe hiçbir çözüm sunmadan yabancı düşmanlığını meşrulaştırıyor. Anketler, taktiğin işe yaradığını gösteriyor: CDU, ulusal düzeyde yüzde 30 ile önde, fakat bu politikanın bir bedeli olacak.

Bertolt Brecht’in 1953’te Doğu Almanya’da yaşanan ayaklanma sırasında yazdığı Çözüm adlı eserinde belirttiği gibi:

Bu durumda
Halkı feshedip
Başka bir halk seçmek
Hükümet için daha kolay olmaz mıydı?

Brecht’in alaycı sorusu, günümüzün kurulu düzeninin çıkmazını yansıtıyor: CDU, seçmenlerin umutsuzluğunu gidermek yerine, AfD’nin hafifletilmiş bir versiyonu haline gelerek muhalefeti “ortadan kaldırmaya” çalışıyor.

Weimar Döneminin Gölgeleri: Alman Demokrasisi Çöküşten Kaçınabilir mi?

Bunlar 1930’ların Yankıları mı?

Almanya, henüz Weimar Cumhuriyeti değil. Ancak ortadaki benzerlikler epey rahatsız edici: ekonomik eşitsizlik İkinci Dünya Savaşı öncesi seviyelere ulaştı, kurumlar, aşırıcılığı kontrol altına almakta zorlanıyorlar, kemer sıkma politikaları yürürlüğe konuluyor, merkezdeki eşitler, savaş sebebiyle itibarını kaybetmişler. Oy oranı şu anda anketlerde yüzde 20 seviyesinde görünen AfD’nin normalleşmesi ve CDU’daki sağa kayış, demokrasinin içeriden aşındığını ortaya koyuyor.

Dayanışmayı Yeniden İnşa Etmek: Dürkemci Reçete

Sosyolog Émile Durkheim, toplumsal uyumun ortak değerler ve sağlam sosyal güvenlik ağları gerektirdiğini söylemiştir. Almanya için bu şu anlama gelir:

1. Ekonomik Yenilenme: Demokratik süreçlere olan güveni yeniden tesis etmek için konut, sağlık hizmetleri ve yeniden sanayileşmeye yatırım yapın.

2. Göçe Yönelik Gerçekçi Yaklaşım: Kültürel gerilimleri azaltmak için insani sığınmayı entegrasyon programlarıyla birleştirin. Doğru şekilde uygulanan bölgesel bir göç ve sığınma politikası oluşturun.

3. Demokratik Yeniden Yapılanma: Elitlerle vatandaşlar arasındaki uçurumu kapatmak için sendikaları ve yerel konseyleri güçlendirin.

Sonuç: Ayrışmayı Aşmak

Almanya bir yol ayrımında. AfD, günah keçileri ve nostalji sunarken; BSW, solmakta olan bir dayanışma hayalini savunuyor. Bu arada SPD ve CDU ise bozulmuş bir statükoya tutunuyor.

Ancak tarih, bir yandan da umut vaat ediyor. Savaş sonrası Almanya, sosyal demokrasi ve kapsayıcılık yoluyla kendini yeniden inşa etti. Günümüzün krizleri benzer bir azme ve iradeye ihtiyaç duyuyor. İçi boş bir pragmatizmi değil, ekonomik adaleti kültürel aidiyetle birleştiren bir siyaseti talep ediyor. Bu siyasetin alternatifi, sonsuza dek uçurumun kenarında salınıp duran, parçalanmış bir millettir.

Nel Bonilla
25 Ocak 2025
Kaynak