09 Şubat 2026

,

Direnişin Efsanesi: Gazzeli Guevara

Şeyh İzzeddin Kassam’dan başlayarak, tarihi Filistin’deki birçok direniş savaşçısının hayat hikâyeleri bugün iyi bilinirken, Gazze’nin silahlı mücadelesinin merkezi figürlerinden biri olan Esved konusunda çok az şey yayınlanmıştır.

Nekbe’nin bir çocuğu olan Muhammed Mahmud Musletü’l-Esved, 8 Ocak 1946’da Hayfa’da doğdu. İki yaşındayken evinden kovularak Şati Mülteci Kampı’na yerleştirildi ve orada büyüdü.

Muhammed Esved’in büyüdüğü ortam, Gazze’deki baskınlar ve katliamlarla birlikte, zorlu yaşam koşullarıyla tanımlıydı. Belki de en kötü dönem, İsrail’in Mısır’la savaştığı sırada Gazze’yi işgal ettiği 1956 yılıydı.

ABD’nin baskısıyla savaşı durdurmak zorunda kalmasına rağmen, İsrail, iki haftadan kısa bir süre içinde, 8 Mart 1957’ye kadar sürecek dört aylık Gazze işgalini denetlemek amacıyla bir askeri yönetim teşkil etti.

Bundan sonra Mısırlılar, kıyı şeridindeki kontrolü ellerinde tuttular ve Filistin mücadelesinin gidişatını, Muhammed Esved’in direnişe katılma yolculuğu da dâhil olmak üzere, büyük ölçüde etkilediler.

1959 yılında, Esved henüz 13 yaşındayken, Marksist devrimci Che Guevara, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın isteği üzerine Gazze’yi ziyaret etti. Tarihi kayıtlarda Bureyc Mülteci Kampı’nı ziyareti sırasında Che’nin, kamp liderlerinden Mustafa Ebu Midyan’a şunları söylediği aktarılmaktadır:

“Asıl bana ülkenizi özgürleştirmek için yaptıklarınızı göstermelisiniz. Eğitim kamplarınız nerede? Silah üretim fabrikalarınız nerede? Halkın seferberlik merkezleri nerede?”

Direniş savaşçılarının ve ideolojilerinin tüm tohumları bu ilk yıllarda atıldı. Esved, bu etkilerden uzak kalmadı. 1963’te Arap Milliyetçi Hareketi’ne (AMH) katılarak işgalcilere karşı gösteriler düzenleme konusunda üstün başarılar gösterdi.

Hatta eğitimine devam etmek için Mısır’a bile gitti, ancak ailesinin onu maddi olarak destekleyememesi nedeniyle, bir yıl sonra Gazze’ye geri döndü, bunun yerine iş bulmaya ve kendini devrimci mücadeleye adamaya karar verdi.

Filistin direnişi lideri Corç Habeş önderliğindeki AMH, Mısır Cumhurbaşkanı Abdünnasır Nasır’la ittifak halindeydi, bu nedenle Gazze’de son derece etkili hale geldi.

Ancak 1967’de İsrail, Mısır’a karşı Odak Operasyonu’nu başlattı. Bu operasyonla birlikte başlayan “Haziran Savaşı”nda Arap milleti mağlup oldu. Halk arasında Nekse (Gerileme) olarak bilinen olay, Gazze’nin tümüyle işgal edilmesiyle sonuçlandı.

1967 yılına kadar, Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın Arap Sosyalist Milliyetçiliği olarak bilinen Nasırizm, İsrail’e karşı direnişi yönlendiren en önemli ideolojiydi. Ancak, onun yenilgisi, dağılan Arap Milliyetçi Hareketi de dâhil olmak üzere, bu direniş ideolojisi döneminin sonunu getirdi.

AMH Genel Sekreteri Corç Habeş, onun yerine Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) adında yeni bir Marksist direniş hareketi inşa etti.

Gazze’de FHKC, hızla İsrail’e bağlı işgal güçlerine karşı silahlı saldırıların çoğunu yöneten en önemli direniş örgütü haline geldi. Bu direnişin kilit ismi, sürecin sonunda “Gazzeli Guevara” adını alacak olan Muhammed Esved’di.

Esved, kendilerine Halk Direnişinin Öncüleri adını veren ilk FHKC direniş kadrolarının oluşumuna yardımcı oldu. İlk silahlı operasyon, İsrail işgal güçleri tarafından işletilen ve yerel halk tarafından “mezbaha” olarak adlandırılan Seraya Hapishanesi’ne iki el bombası kullanılarak yapılan bir saldırıydı. Bu operasyonun emrini, Gazzeli Guevara vermişti.

Muhammed Esved, altmışlar ve yetmişlerde İsrail işgal askerlerine karşı sayısız saldırının fikir babası olmasının yanında önemli bir eğitimciydi de. Gazze genelinde FHKC’nin devrimci mesajını yaymada merkezi bir figürdü. Halkın Corç Habeş, Ebu Ali Mustafa ve Gassân Kenefâni’nin eserleri ve ideolojisiyle tanışmasını sağladı. Fetih’in Gazze’de faal olmasına karşn FHKC, bölgedeki en etkili silahlı direniş örgütüydü.

Esved, FHKC’nin Gazze’de yürüttüğü mücadeleye önderlik ederken yoldaşı Ebu Ali Mustafa da Batı Şeria’daki direnişe önderlik ediyordu. Hatta Şati Mülteci Kampı bölgesinde bir İsrail askeri aracına düzenlenen pusuya katıldı ve hedef aldığı kişiye iki el bombası atarak kayıplara yol açtı.

Bu olay ve onun emriyle gerçekleştirilen diğer sokak çatışmaları, Esved’in ve yaklaşık 100 kişinin işgalci güçler tarafından kaçırıldığı kitlesel bir tutuklama kampanyasına yol açtı. İsrail hapishanesinde iki yıl geçirmesine rağmen, işgalci rejimin askerlerine karşı koordine edilen saldırılardaki gerçek rolü ortaya çıkarılamadı.

Gözaltındayken, Filistinli siyasi tutsaklarca gerçekleştirilen ilk koordineli açlık grevine de katıldı.

1970 yılının Temmuz ayında Esved, serbest bırakıldı. İşgalcilere karşı saldırılar düzenlemek üzere direniş savaşçılarını hazırlama çalışmalarına hemen geri döndü. Gece saatlerinde karanlık istifade edilerek gerçekleştirilen sokak çatışmaları, eski İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’ın “Gazze’yi gündüz biz yönetiyoruz, gece ise Guevara ve yoldaşları yönetiyor” demesine yol açtı.

Bu askeri operasyonlar, büyük ölçüde Muhammed Esved ve arkadaşlarının çabaları sayesinde, yetmişlerin başlarında önemli oranda arttı. İsrail askerlerine karşı en etkili saldırılardan biri, FHKC savaşçılarının ilk kez RPG temin etmeyi başardığı Zeytun mahallesinin Ummü’l-Limon bölgesinde gerçekleşti.

Gazzeli Guevara komutasındaki savaşçılar, bir konvoyu, bir mevziye doğru çekerek araçlarına ateş açtılar, bir istihbarat subayı ile birlikte çok sayıda askeri öldürdüler.

Sonunda İsrailliler, FHKC içine sızan bir ajan aracılığıyla istihbarat elde etmeyi başardılar ve Gazze’nin gizemli Guevara’sını tespit ettiler. Ardından Dr. Reşad Mismar’ın evinde izini sürdüler. Başlangıçta İsrail ordusu, Esved’i bulamadı, bu nedenle, evin ölçümlerini almak için bir mühendislik birimini sahaya sürdü. Nihayetinde tüm binayı havaya uçurdu.

Gazzeli Guevara, iki yoldaşı Kamil Amsi ve Abdülhadi Haik ile birlikte kuşatma altındayken teslim olmayı reddetti ve ölümüne savaşmanın kendilerine yakışan bir kader olduğuna karar verdi.

Gazze genelinde Muhammed Esved bir efsane haline geldi. Hayatıyla ilgili hikâyeler, işgal altındaki kıyı bölgesinin her köşesine kulaktan kulağa yayıldı.

Aslında, Gazze’de FHKC ve Fetih hareketlerinin popülaritesinin azalmasının ardından, İslami direniş hareketlerinin örgütlediği yeni nesil, silahlı mücadelenin bu merkezi figüründen büyük ilham aldı. Gazze’deki FHKC savaşçıları, gelecek nesiller boyunca saygılarını sunmak için mezarını ziyaret ettiler.

Gazze dışındaki birçok kişi ve onu öldüren İsrailliler, şu gerçekten habersizler: Muhammed Mahmud Esved’in sunduğu örneklik, nesiller boyu direniş savaşçıları için büyük bir ilham kaynağı olmuştur.

Robert Inlakesh
4 Eylül 2025
Kaynak

, ,

Epstein’in Mandacı Solu


Amerikan başkanlarından Truman, “Amerika, dünya sistemi olmadan yaşayamaz” görüşünü öne sürüyor. Bu görüş, Soğuk Savaş yıllarından başlayarak hayatı geçirildi, tüm işgal, sömürü ve çürüme gerçeğiyle sürdürülüyor.

Avrupa’da onur yürüyüşünde dans eden eden polis, eşcinsel karakterlere yer veren diziler, beş yaşında çocuğa trans kimlik biçenler, uyuşturucuyu “özgürlük” diye pazarlayan, pornografiyi “cinsel devrim” diye savunanlar eliyle; Ortadoğu, Kuzey Afrika, Asya ülkelerinin işgal edilmesi, Balkanlar’ın “iç” savaşlarla parçalanması; emperyalistlerden fon alan sendikalar, sivil toplum kuruluşları, muhalif medya eliyle sürdürülüyor yeni dünya düzeni.

“Tarihin sonunun geldiği” masalına ilk kulak veren, sol oldu. Sovyetler’in dağılmasının ardından Soros aracılığıyla milyarlarca dolar Balkanlar ve Ortadoğu’ya sivil toplum kuruluşlarını destekleme fonlarıyla dağıtıldı.

Bugün MESEM’e karşı eylem ve söylem geliştirip çocuk komisyonları kuran, kadın bültenlerinde KAOS GL’ye sayfalar ayıran KESK-Eğitim Sen’in Epstein bataklığı karşısında tek cümle kuramaması, mandacılık ilişkisi dışında bir şeyle açıklanamaz. Onur yürüyüşü yasağının Ramazan’ı deldiğini öpüşen iki kadının görseliyle manşetine taşıyan Evrensel’in bugün Epstein için yaptığı haberlerin yaşanan gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi olamaz. İnsan haklarını sınıfsal ilişkilerin dışında konumlandıran İHD’nin; Suriye özelinde saç örme ve İran özelinde temsili saç flamasıyla İran konsoloslukları önünde eylemleri düzenleyen çevrelerin; Avrupa'daki gençlik festivalinde trans dansöz oynatmayı politika diye üretenlerin; Sarıgazi’de yeğenini pazarlayan fahişeyi savunanların bu rezilliğe dair emperyalistlerin konsoloslukları önüne gitmemesi olağandır, aynılar aynı yerde hizalanmalıdır. O hizayı çeken, emperyalizmdir.

Bu solun sahiplendiği Chomsky'nin dil teorisi, kolektif yapı içinde dil yeteneğini geliştiren insan gerçeğinin karşısında konumlanıp emperyalizmin birey kurgusunu teorize eder.

Ergenlik dönemini 18 yaşına kadar hormon baskılama ilaçlarıyla erteleyip, sonrasında tıbbî müdahaleyle çocuğun cinsiyetinin değiştirilebileceğini söyleyen kadın akademisyenler, bugün sessizdir. Bunun adı, tüm bu çevrelerin suçüstü yakalanmasıdır.

Altı yaşındaki çocuğun çarşafa büründürülmesine karşı çıkanlar, aynı yaştaki çocuğun cinsiyet beyanında bulunmasını esas alıp cinsiyet değiştirme müdahalesini savunuyor. Bunu emperyalizm adına yapıyor.

Sol, mide bulandırmakla kalmıyor, emperyalizmin askerliğini yapıyor. Savundukları aşının ve tam kapanma safsatasının salgın öncesinde planlandığı gerçeği, yazışmalarda ortaya çıkıyor.

İnternete verilen görüntülerde Epstein adasında yaşlı burjuvaların çocuklarla yaptığı satanist ayinlere yer veriliyor. Burjuvazinin dini hiçbir zaman halkın inancıyla ortak paydada buluşmaz, burjuvazi şeytana iman eder. Hakka iman edenlere savaş açar.

İran hedeftir, hedef olmak zorundadır. Ülkemizdeki solcular, İran rejiminin Tude’yi yok ettiğini kitlelere anlatıp emperyalizmin saldırıları karşısında “taraf” olunmamasını ajite ediyor. Tude’nin liderlerinin devrimi nasıl sattığını anlatamazlar, anlattıklarında kendilerinin makyajı akacaktır. Tude’nin ileri kadrolarının Humeyni saflarına geçilmesi için duvar yazıları yazma “hakkını” nasıl kullandıklarını anlatmazlar. O ileri kadrolarla solun şefleri arasında bir fark bulunmuyor.

İranlı kadınları burjuvaziyi pazarlama işini sol üstlenmemelidir. Ebu Gureyb zindanlarında yaşananlarla Epstein adasında yaşananlar arasında biçim farkları olsa da özü aynıdır. Emperyalizmin doğası budur, doğasına uygun hareket etmek zorundadır. Solun doğası bu değildir, ruhunu şeytana satanlara taraf olmak, insan onuruna aykırıdır. Bugün emperyalizme karşı mücadele, insan onurunun gereğidir.

Çocuk ve yaşlı algısını burjuvazi şekillendirmeye çalışıyor. Biz, “çocuk” denildiğinde Filistinli çocukları ve Küçükarmutlu'daki Sevcan’ı, “yaşlı” denildiğinde Yahya Sinvar’ı ve Alman emperyalizminin mahkemelerine Filistin kefiyesiyle çıkıp elindeki defteri “Filistin’e Özgürlük’ dövizine çeviren Daniela’Klette’i aklımıza getiriyoruz.


Burjuvazinin yaşlısı şeytanın vekilidir, çocuğu kurban eder. Bugün ortaya saçılan rezillik emperyalizmin gerçek yüzüdür, görmek istemeyenler için emperyalizmin özü budur.

Epstein’in ve şürekasının bireysel rezilliği olarak propaganda yapıp feryat koparanlar, emperyalizmin suçlarının üstünü örtemezler. Emperyalizmin kurmak istediği yeni dünya düzeninin laboratuvarı, Epstein adasıdır. Bu ada kapanır, başka ada açılır.

Epstein adası neyse emperyalizmin kurduğu hapishaneler de odur. Bu gerçeği kabul etmemek, sosyalist mücadelenin gerçeklerinden halkı kaçırmaktır. Emperyalizm zihinlere karargâh kurar, kurduğunda hiçbir fiziksel işgale gerek kalmaz.

Solun sol eliyle bitirilmesi, bu zihin işgaliyle ve fonlarla gerçekleşti. Avrupa ve ülkemiz solu emperyalizme teslim oldu. Trans çocuğu, fahişeliği, alkolü savunan politikalar Epstein’in değirmenine su taşıdı. Bu sürecin emperyalizmin çürümüşlüğü olduğu halklara teşhir edilmediği sürece ABD’nin dolaşıma soktuğu üç milyon sayfa belge ve görüntünün, adaletin kılıcı diye yine ezilen-sömürülen halklara reklâm-propaganda çalışmasına evrilmesi kaçınılmazdır ki şu an süreç bu şekilde işliyor.

Eşcinselliğin sınıflı toplumlarla gelişmesi köle sahipleriyle başlamış, feodal ve kapitalist dönemde fuhşun sömürünün yeni biçimleri olarak insanlık tarihinde görülmesiyle devam ettirilmiştir. Burjuvazi, insanın değer yaratma sürecinde toprağa gömdüğü tüm gerilikleri özgürlük diye pazara çıkardı.

İran’da elektrik sayacı ve uydu sinyalleri üzerinden porno izleyenleri cezalandırma yönünde kulaklara fısıldanan saldırı, emperyalizmin solunun eseridir. Seküler kesimlerin aradığı otuz yıl önceki ülke, kırmızı nokta filmlerin yayınlandığı döneme denk geliyor. Fuhşu seks işçiliği diye savunan varsa bunu kendi ailesine önersin. Bu gerçeği açık yüreklilik, berrak bir ideoloji ve dille savunmadığımız sürece kaybetmeye mahkûmuz.

Sünneti “erkek çocuğun bedenine müdahale” diyerek yaygara kopartanlar, trans çocuk reklâmı yapıyorlar. Zorla aşı yapılmasını, aşı yaptırmayanların kamu kurumlarındaki görevine devam edemeyeceğini, tam kapanmanın şart olduğunu söyleyen sol, bunu “bedene zorla müdahale” diye kabul etmiyor. O sol ki açlık grevindeki insanların bedenine zorla müdahale edilip sakat bırakılmalarını savunan öjeni uzmanlarından ibarettir.

İki öpüşen kadının Ramazan yasağını deldiğini manşet yapan kafa, emperyalizmin ideolojisinin ürünüdür. Aynı kafa, yoldaşı olması gereken kadını taciz ettiği için dövülerek parti saflarından atılanı sahiplenir, parti gerçeğine savaş açar. Partiyi aile olarak görmeyenler, aile içinde kabul görmeyecek sapmalara sessiz kalır.

Yarın yine sol, MESEM, iş cinayetleri, kadın ve çocuk hakları, LGBT’ye kalkan olmak için alanlara çıkacak. O zaman suratına tükürülmeyi hak eden de bu soldur. Bizim yıkılmaz tek kale olan kitlelerden/halktan başka dayanağımız olamaz. Marjinale siyaset örenler; şeytana tapan, çocukları katleden, genç kızların zorla ırzına geçen emperyalizme taraftır.

Emperyalizme hiçbir zaman taraf olmayacağız, tüm değerlerine saldırılıp birbirine düşman edilen halklarımıza sırtımızı hiçbir zaman dönmeyeceğiz.

Sinan Akdeniz
9 Şubat 2026

08 Şubat 2026

,

Gabriel Rockhill Savunusu

I. Rockhill’in suçu: Tarihsel materyalizmi Batı Marksizminin bizatihi kendisine uygulamak

Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] adlı eseri, Marksist tartışmadaki bir kırılmayı temsil eder. Bunun nedeni, kitabın yeni bir doktrin icat etmiş olması değil, emperyalizmle uyumlu solun teorik günah addettiği şeyi yapmış olmasıdır: Rockhill bu kitabında, tarihsel materyalizmi, bizatihi Batı Marksizminin teorilerini üretenlere (emperyalizmin teori endüstrisine), ona ait kurumlara, finansman kaynaklarına, muteber mahfillere ve emperyalist iktidar yapısıyla iç içe geçmiş jeopolitik unsurlara uygular.

Uzun zamandır kendilerini tarihin üstünde duran ebedi eleştirmenler olarak takdim etme ayrıcalığından yararlanan Batı Marksizmi ve Troçkizm, bu kitap sayesinde birden kendilerini tarihin mahkemesinde sanık kürsüsünde buldu. Bu akımlar, sınıf mücadelesine, Soğuk Savaş’a, emperyalist stratejiye, vakıflara, üniversitelere, dergilere ve kültürel cephelere dair soruşturmanın konusu haline geldiler. Kitaba bu denli histerik tepkiler verilmesinin sebebi bu.

Rockhill, sadece Batı Marksizmini eleştirmekle kalmadı, bu olguyu kutsallıktan ve başındaki ahlaki haleden arındırdı, onun, tekelci kapitalizmin emperyalist üstyapısı içerisinde ortaya çıkan, olgunlaşan ve tahkim edilen, tarihsel olarak üretilmiş bir ideolojik formasyon olduğunu ortaya koydu. Bu nedenle, Sebastian Budgen gibi figürlerin öfkesi, tesadüfi değil. Burada kişisel bir öfkeden ziyade, sembolik sermayesi materyalist incelemeye tabi tutulan bir sınıfsal kesimin refleksi söz konusu.

Rockhill, sistemli çalışma, teorik birikim ve arşivler üzerinden, Batı Marksizmini tanımlayan asli özelliklerin, rastgele hatalar veya talihsiz sapmalar değil, işlevsel nitelikler olduğunu ortaya koyuyor: bu nitelikler, reel sosyalizme yönelik düşmanlıktan, “otoriterlik” takıntısından, politik ekonomiyi kültür ve söylem lehine terk eden yaklaşımdan, örgütlenme yerine ahlakçılıktan, devlet iktidarına, egemenliğine ve devrime olan alerjisinden oluşuyor. Batı Marksizmini emperyalizm için sadece katlanılabilir değil, aynı zamanda kullanışlı hale getiren, tam da bu niteliklerdir.

Batı Marksizminin emperyalistlerle uyumlu oluşuna dair tespit, özünde şunu söyler: Her bir teorisyen, bilinçli olarak CIA’ye hizmet etmese de, o teorisyenlerin ait olduğu toplam gelenek, tam da Marksizmi devrimci bir bilim olarak etkisiz kıldığı, onu iktidardan güvenli bir şekilde uzak duran, eleştirel bir estetiğe, etik bir duruşa veya skolastik bir söyleme dönüştürdüğü için beslenmiş, ödüllendirilmiş, dolaşıma sokulmuş, kutsanmıştır.

II. Sebastian Budgen’daki öfke patlamasının sebebi, eleştiri değil panik

Sebastian Budgen’da gördüğümüz o alaycı, sınıfsal nefret-tiksinti, insanın hayat hikâyesini küçük gören, sansürle övünen, öfke yüklü tuhaf tepkisi, her türlü dipnottan daha etkili olan haliyle, Gabriel Rockhill’in esasen zülf-i yâre dokunduğunu teyit ediyor.

Sebastian Budgen, Rockhill’in kitabındaki argümanlarla, aktardığı, arşive dayalı kanaatlerle ve sunduğu teorik çerçeveyle ilgilenmek yerine, kendisini tehdit altında hisseden bir bekçinin klasik yöntem ve usullerine başvuruyor: yazarımız, kitabın fikirlerini hastalıklı şeylermiş gibi takdim etmeye çalışıyor (bu noktada sürekli “paranoyak tarz”dan dem vuruyor), yazarı komploculara yardım ve yataklık yapmakla suçluyor (onu, uçakların kimyasal madde püskürttüğünü söyleyen veya 11 Eylül’ün komplo olduğunu iddia eden komplocuların yanına yerleştiriyor), yazdıklarını psikolojizm üzerinden alaya alıyor (“orta yaş krizine girmiş biri”nin dünyadaki kamplardan söz edip durduğunu söylüyor). Bu bekçinin meramını en açık biçimde ortaya koyan hamlesi ise kurumlara yaptığı şikâyetler üzerinden Rockhill’i yıldırmak istemesi (bu noktada Budgen, yazarın “Historical Materialism dergisine ait mekânlardan ömür boyu defedilmesi gerektiğini” söylüyor).

Budgen’inki Marksist polemik değil, ideolojik polisliktir. Bu, teorinin değil, iktidarın dilidir. İşgal ettiği alanın açık materyalist inceleme karşısında paramparça olacağını bilen birinin dilidir.

Budgen, kitleleri alenen küçümseyen ifadelerinde hakaretamiz kelime ve cümlelere daha fazla başvurmaktadır. Yazarın başvurduğu, “bodrum katlarında sürünen, banyo yüzü görmemiş Amerikalılar”, “köylü bilinci” ve “her söylenene kananlar” türünden ifadeler, Batı Marksizminin derin elitist ve sömürgeci bilinçaltını ortaya koymaktadır. Burada bahsi edilen mahfilin gerçek sınıfsal karakteri çıkar karşımıza: bu insanlar, hep birlikte, kentlerde faal olan kurumlara gömülmüş, radikalizmini emperyalizmin çıkarlarını asla tehdit etmeyecek şekilde, özenle kurgulamış, halka ait olana, devrimcilere veya Küresel Güney’in Marksizmine duydukları küçümsemeyi, alaycılık maskesinin arkasına zar zor gizleyen akademisyen ve gazeteciler çetesini teşkil etmektedirler. Vurulan yerden ses geliyorsa ve en fazla bu kesim feveran ediyorsa demek ki Rockhill’in Batı Marksizminin açık bilimsel tartışmayı değil, bekçilik, dışlama ve meşruiyetin tekelleştirilmesine dönük çabaları temel aldığına ilişkin tezi doğrudur.

III. Rockhill’i neden çürütemiyorlar? (dolayısıyla ona neden iftira atmak zorunda kalıyorlar?)

Budgen ve çevresinin Rockhill’in iddialarını çürütecek bir şey söylememesinin basit bir sebebi var: Bunlar, Rockhill’i çürütemezler. Onu çürütebilmeleri için bu çevrenin yıllardır yapmasınlar diye eğitildikleri şeye karşı gelmeleri gerekecek, bu anlamda, vakıfları, devlet kurumlarını, Soğuk Savaş döneminde geliştirilmiş kültürel stratejileri, emperyalist jeopolitiği ve düşünsel emeğin sınıfsal konumunu analiz etmek zorunda kalacak. Bu noktada ilgili çevre, ahlaki eleştirinin rahatlığından vazgeçip, politik ekonomi ile devlet iktidarının tehlikeli alanına girecek.

Çin, Küba, Vietnam, Venezuela veya Sovyet deneyimini savunan Marksizmin neden sistematik olarak marjinalleştirildiğini, bu projeleri mahkûm eden Marksizmin ise neden sürekli kürsülere kavuştuğunu, mali açıdan beslendiğini, eserlerinin neden tercüme edildiğini ve desteklendiğini açıklama zorunluluğuyla yüzleşecek. Mecburen, “otoritarizm karşıtı” Marksizmin neden emperyalizmin merkezinde, devrimci Marksizminse neden Küresel Güney’de geliştiğini açıklamak durumunda kalacak. Hâsılı, bu çevre, Rockhill’i çürütmeye kalktığında, emperyalizm içerisinde sahip olduğu ayrıcalıklı düşünsel tabaka olarak varoluşunu izah etme yükümlülüğüyle yüzleşecek.

Bu izahatı sunmamak için kalkıp başkalarına iftiralar atıyorlar. Rockhill’e “haksızsın” diyemiyorlar, ellerinden sadece “sayıklıyor bu” demek geliyor. Kanıtlarını yanlışlamaya çalışmıyorlar. “Paranoyak bu” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar. “Rockhill’in siyaseti anti-emperyalist değil, o otoriter rejimlere tapan bir eski kafalı” diyorlar.

Bu gevezelik ve laf ebeliği üzerine kurulu strateji, burjuva ideolojisinin kendisi kadar eskidir: bu strateji, materyalizmin meşruiyetini tehdit ettiğini gördüğünde onu hemen hastalıkmış gibi takdim etmeye çalışır.

Eleştiri iktidarı ifşa ettiğinde, söz konusu eleştiri, eleştirmeni gayrimeşrulaştırır. Dikkat çekici olan, bunun artık bilimsel bir yaklaşım sergilemeden, alenen yapılıyor olmasıdır. Maske düşmüş, kel görünmüştür. Emperyalistlerle uyumlu sol, artık demokratik veya çoğulcu görünmeye bile çalışmıyor; sadece yasaklıyor, dışlıyor, alay ediyor ve yoluna devam ediyor.

IV. Küresel Güney’in Marksistlerinin verdiği hüküm: Yeni bir şey yok, her tespit teyit edildi

Küresel Güney’in Marksistlerinin bakış açısıyla bakıldığında bu olan bitende şaşılacak hiçbir yan yok. Bizim için Batı Marksizmi, uzun zamandır tuhaf ve kısır bir olguydu: o, sürekli eleştiren, hep derinlikli laflar ediyormuş gibi görünen ama devrimi üretme veya savunma konusunda tümüyle kifayetsiz olan bir yapıydı.

Halklarımız, sömürgecilik, emperyalizm, yaptırımlar, darbeler ve azgelişmişlikle mücadele ederlerken, Batı Marksistleri, söylem, karamsarlık ve olumsuzluk üzerine makaleler yazdılar. Bu yazıları yazarken, çoğu vakit, zımnen veya alenen, emperyalistlerin sosyalist devletlere karşı geliştirdikleri dili benimsediler, onlarla aynı şeyleri söylediler.

Bizim için Marksizm, hiçbir zaman bir yaşam tarzı veya kimlik olmadı. O, bizim için hep hayatta kalmak için başvurduğumuz bir silah, bir kalkınma teorisi, devlet kurma rehberi ve egemenlik bilimiydi. Bu nedenle, Batı Marksistlerinin iktidarı ele geçiren, devletler kuran, sermayeyi disipline eden ve imparatorluğa meydan okuyan Marksizm karşısında dehşete kapılmaları belirli bir mantığın ürünüdür. Onların Marksizmi asla kazanmak için tasarlanmamıştı.

Bu anlamda, Rockhill’in müdahalesi, Küresel Güney için son derece önemlidir, çünkü emperyalist merkezlerin on yıllardır küçümseme ve hor görme üzerine kurulu tavrına karşı tarihsel deneyimimizi yeniden meşrulaştırır. Bu teorik müdahale, Batı Marksizmini Marksist düşüncenin evrensel ölçütü değil, belirli bir bölgeye ve tarihsel döneme ait, politik açıdan uzlaşmacı bir teşekkül olarak görür. Marksizmi gerçek kahramanlarına, Asya, Afrika, Latin Amerika ve kapitalizmin daha geniş çevresindeki devrimci hareketlere, sosyalist devletlere ve anti-emperyalist mücadelelere iade eder.

Bu açıdan bakıldığında, Budgen’ın geçirdiği öfke nöbetinin, saldırgan bir iradenin tezahürü değil, geçirenin niteliğine dair teşhiste bulunmamızı sağlayacak bir tür gösterge olarak görülmesi gerekmektedir. Bu öfke nöbeti, kişinin teslim olduğu hegemonyada çatlaklar oluştuğunu, Küresel Güney’in artık Jacobin, Verso veya Historical Materialism gibi çevrelerden onay görmeyi beklemediğini, Marksizmin bir kez daha her zaman olması gerektiği şeye, eleştiri denilen oyundan ziyade devrim bilimine dönüştüğünü bilen bir geleneğin korkusunun bir yansımasıdır.

V. Sonuç: Hükmü tarih verecek, dergiler değil

Son tahlilde, Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] adlı kitabının sahip olduğu önemin, Rockhill’in sevilip sevilmemesiyle, kitabının yayımlanıp yayımlanmamasıyla veya “Historical Materialism dergisine ait mekânlara” davet edilip edilmemesiyle bir alakası yok. Budgen’ın da kabul ettiği üzere, bu mekânlar, zaten bu türden müdahalelere mani olmak için sürekli denetim ve gözetim altında tutuluyorlar.

Rockhill’in kitabının önemi, teorik güç dengesindeki bir değişimi işaret etmesinde yatıyor: bu anlamda kitap, emperyalist merkezlerden onay aramayı bırakan, kendine güvenen bir düşünce akımı olarak, anti-emperyalist, devlet odaklı, Küresel Güney’e bağlı Marksizmin yeniden ortaya çıktığının delili. Emperyalizmle uyumlu sol, teorideki tekelin dizginlerini yitirmeye başladığını gördüğü için bu histerik tepkiyi veriyor.

Rockhill, Batı Marksizmini sadece rezil rüsva etmekle kalmadı, aynı zamanda onu tarihselleştirdi. Bir kez tarihselleştirildiğinde, artık Batı Marksizmi, evrensel, masum veya radikalmiş gibi davranamaz. Bu yüzden kendisine yönelik eleştiriler, bu denli acımasız hakaretlerle, aleni ve otoriter yasaklarla karşılanıyor. Oysa tarih, yayın kurullarında veya podcast’lerde yazılmaz. Mücadelelerde, devrimci devletlerde ve toplumsal dönüşümlerde yazılır. Bu alanda, emperyalistlerle uyumlu solun ortaya koyabileceği hiçbir şeyi yok. Bugün Rockhill, ona ne derlerse desinler, duymaktan en çok korktukları gerçekleri dile getirdi.

(Umarım bu kavga, Yoldaş Gabriel Rockhill’e daha fazla kuvvet ve kudret katar.)

Bişarat Abbasi
29 Aralık 2025
Kaynak

,

Emperyalist Teori Endüstrisine İçeriden Bir Eleştiri


Gabriel Rockhill Röportajı

Michael D. Yates
21 Kasım 2025

 

Gabriel Rockhill, Villanova Üniversitesi’nde felsefe profesörüdür. Doktorasını Paris 8 Üniversitesi ve Emory Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Başarılı bir akademisyen olan Rockhill, hem ABD’de hem de Fransa’da birçok yayın organında eserler yayınlamıştır. Domenico Losurdo’nun (Monthly Review yayınlarınca basılan) Western Marxism: How It Was Born, How It Died, How It Can Be Reborn [“Batı Marksizmi: Nasıl Doğdu, Nasıl Öldü, Nasıl Yeniden Doğabilir”] adlı kitabının İngilizce baskısının editörüdür. Michael Yates, Rockhill ile yeni kitabı Who Paid the Pipers of Western Marxism? [Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Öttürdü?” Monthly Review Yayınları, 2025] hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.

* * *

 

Gabriel, yetişkin olarak kim olduğumuzu çocukluğumuz şekillendiriyor. Bize nerede ve nasıl büyüdüğünüzden bahseder misiniz? Bunun şu anki kişiliğinizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Kansas kırsalındaki küçük bir çiftlikte büyüdüm. El emeği, küçük yaşlardan itibaren hayatımın ayrılmaz bir parçasıydı. Bu, elbette çiftlik işlerini de içeriyordu, ama aynı zamanda inşaat işlerinde de çalıştım. Babam bir inşaatçı ve mimar, bu yüzden çiftlikte çalışmadığım zamanlarda, okul ve spor haricinde, zamanımın çoğunu inşaat şantiyelerinde geçiriyordum.

“Sömürü” kelimesini bilmezden evvel onu bizzat tecrübe etmiştim (tarım işlerinde asla ücret alınmazdı, inşaat işlerinde de ilk başlarda ücret alınmazdı). Bu, beni entelektüel bir hayata yönlendiren şeylerden biriydi: Okul, bedensel emekten hoş bir kaçış noktasıydı ve benim için çok keyifliydi.

Babam, tasarıma derinden tutkulu biri. “El ve zihin” şiarını dilinden düşürmez. Yani “gerçek bir mimar olmak için tasarladığınız şeyi inşa etmek (el) için pratik bilgiye sahip olmanız gerekir (zihin)” der. Gençken ikincisine daha çok ihtiyaç duyuyordum, ancak birincisiyle bağımı hiç kopartmadım. Geriye dönüp baktığımda, bu yaklaşımın üzerimde kalıcı bir etkisi olduğu açıkça görülüyor. Bugün teoriyle pratik arasındaki diyalektik ilişki olarak adlandıracağım şeyi benimsememi sağlayan, tam da bu yaklaşımdı.

Ailem, Vietnam Savaşı’na karşı çıkan liberal çevreden. Kapitalizm karşıtı veya emperyalizm karşıtı olmasalar da, şirketler âlemine sonuna kadar karşı olan isimlerdi. Babam, aynı zamanda üniversitede mimarlık dersleri veriyor, küçük bir tasarım-inşaat firması işletiyor. Dolayısıyla annem-babam, sınıfsal statü açısından küçük burjuvadır. Çağdaş topluma dair birçok haklı eleştirileri var, onlardan kâr hırsının toprağı ve çevreyi nasıl yok ettiği konusunda çok şey öğrendim. Ancak, öncelikle bir tür kendin yap yaklaşımı üzerinden, şirketlerin gaspı olarak gördükleri şeye karşı direniyorlar ki bu da beni oldukça etkiledi. Bununla birlikte, her şeyin ticarileşmesinin üstesinden gelebilecek daha geniş bir siyasi projeyi benimsemiyorlar. Sınıfsal statüleri buna mani oluyor, ayrıca, ideolojik düzeyde sosyalizmi reddediyorlar. Bu şekilde şartlandırılmışlar. (ABD geriledikçe, bu şartlandırma girişimlerinin daha fazla alıcısı olmuşlar.)

Yeni kitabınızda şiddetle eleştirdiğiniz bazı kişilere bir zamanlar olumlu yaklaşıyordunuz. Bunlar arasında bazı profesörleriniz ve akıl hocalarınız da var. Bu akademisyenlere yönelik değerlendirmenizi hangi tecrübeleriniz değiştirdi?

Iowa’da üniversiteye gittiğimde, yaşıtlarımın gerisinde kaldım. Birçoğunun düşünsel-teorik uğraşlara ayıracak daha fazla zamanı vardı. Kansas kırsalındaki bir lisede aldığım eğitimden daha iyi bir örgün eğitim almışlardı (gerçi ben, el emeği ve işçi sınıfı toplulukları hakkında çok daha fazla şey biliyordum). Özellikle doksanlı yılların ortalarında yüksek lisans eğitimime başlamak için Paris’e taşınmama imkân sağlayan bir burs aldığımda, sık sık geride kaldığımı ve kendi kendime öğrenmem gerektiğini hissettim. Bu nedenle, tarihe ve sosyal bilimlere yönelmeden evvel, Bir çiftçi çocuğunda görülecek türden, kendimi cezalandırmayı esas alan çalışma ahlakı temelinde, Fransızca ve diğer dilleri öğrendim, ayrıca, felsefe tarihi ve beşeri bilimler alanlarında da yoğun bir okuma yaptım.

Radikal söylemlere ilgi duyuyordum, ama aynı zamanda oldukça kafam karışmıştı. Bir yandan, geriye dönüp baktığımda, sömürüyü ve baskıyı anlamak, bunlarla mücadele etmek için teorik araçlar aradığımı görüyorum (cinsiyet, cinsel yönelim ve ırk sorunları benim açımdan küçük yaşlardan beri önemliydi). Ancak aynı zamanda, o kadar çok sembolik sermayeye sahip, değerli ve sofistike söylemlere de ilgi duyuyordum ki, bu söylemler beni kaçmak istediğim bedensel emek bataklığından kopartıyordu (inşaat işçisi ve yarı zamanlı bulaşıkçı olarak çalışmaya devam etmem, o bataklığı bana sürekli hatırlatıyordu).

Üniversitede, Jacques Derrida’nın hem ABD’de edindiği şöhretiyle hem de çalışmalarının karmaşık yapısı nedeniyle, yaşayan en radikal düşünür olduğunu düşünmeye başladım. Paris’e taşındığımda, onun gözetiminde yüksek lisansıma başladığımda, Derrida ve takipçilerinden çok etkilendim. Sonuçta, sembolik sermayesi veya elit eğitimi olmayan bir taşralıydım, bu yüzden Paris’teki aydın mahfilinde epey kültürsüz ve geri kafalı biriymiş gibi duruyordum.

Ancak, sınıf ve kültürel güvensizliklerle boğuşan birinin öfkesiyle, aynı zamanda sağlıklı ilerleyen kendi kendine öğrenme çabası ve otorite karşıtlığıyla donanmış olarak çalıştım ve kısa süre sonra Derrida’nın iddiaları ile yorumladığı metinler arasında tutarsızlıklar fark etmeye başladım. Almanca, Yunanca ve Latince orijinal metinler üzerinde çalışmayı da içeren titiz bir ampirik doğrulama süreciyle, tez danışmanımın, kendi kuşağının diğer büyük Fransız düşünürleri gibi, metinleri önceden oluşturulmuş teorik çerçevesine uydurmaya zorladığını, böylece onları yanlış yorumladığını fark ettim. Ayrıca, bilgi üretiminin ve dolaşımının kurumsal tarihini inceleyerek, giderek daha materyalist bir analiz biçimine yöneldim. Doktora tezimde ve ilk kitabım Logique de l'histoire’de [“Tarihin Mantığı”] açıkladığım gibi, Derrida’nın teorik pratiğinin büyük ölçüde içinde faaliyet yürüttüğü maddi sistemin tarihinin bir sonucu olduğunu net bir biçimde gördüm.

Aynı zamanda, geniş siyasi dünyaya yönelik ilgim de giderek arttı. Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı? adlı kitabımda yer alan kısa otobiyografik bölümde anlattığım gibi, 11 Eylül 2001, önemli bir dönüm noktasıydı. Fransız Teorisi üzerine aldığım ilk elden eğitimin (bu geleneğin yaşayan diğer önde gelen isimleriyle de seminerlere katılıyordum) dünya siyasetini, özellikle emperyalizmi anlama konusunda yetersiz kaldığını anladım. Gezegenin büyük bir kısmında olan bitene dair herhangi bir fikrim yoktu. Ama düşünce-teori alanının elitlerinin önemli ve kıymetli söylemlerinin incelikli yanlarını ayrıntılı bir biçimde idrak edebiliyordum. Samir Amin gibi isimleri giderek daha çok okudum. Bu yazarlar, benim için birçok şeyi açıklığa kavuşturdular, ancak teorik ve pratik gelişimim, Slavoj Žižek gibi Batılı Marksistleri okumak zorunda olduğumdan, halen daha tutuktu.

Losurdo gibi siz de “Batı Marksizmi” terimini kullanıyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz? Sadece coğrafi bir farklılığa mı işaret ediyorsunuz?

Batı Marksizmi, emperyalist merkezde ortaya çıkan, kültürel emperyalizm yoluyla dünyaya yayılan Marksizmin özel bir biçimidir. Kapitalizmin tarihi, dünyanın Batı Avrupa ve ABD harici kalan kısmının az gelişmesine neden olmuş, bu emperyalist merkezleri geliştirmiştir. Birinciler, dünyanın geri kalanından doğal kaynakları ve emeği çok düşük bir bedelle ele geçirmiş veya güvence altına almış, çevre ülkeleri ise malları için bir pazar olarak kullanmış, ve Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e uluslararası bir değer akışı meydana getirmiştir. Bu durum, Engels ve Lenin’in merkez ülkelerde “işçi aristokrasisi” olarak adlandırdığı, yani koşulları çevre ülkelerdeki işçilerinkinden daha üstün olan küresel işçi sınıfının üst tabakasının oluşmasına yol açmıştır. Bu üst tabakadaki işçiler, doğrudan veya dolaylı olarak, az önce bahsedilen değer akışından faydalanmaktadır. Dünya işçi sınıfında oluşan bu tabakalaşma, merkezdeki daha ayrıcalıklı işçilerin emperyalist dünya düzenini korumakta maddi bir çıkara sahip olduğu anlamına gelmektedir.

Batı Marksizmi, işte bu maddi bağlamda ortaya çıkmıştır. Losurdo, Batı Marksizminin izlerini, önde gelen emperyalist ülkeler arasındaki rekabetçi çatışmayı ifade eden Birinci Dünya Savaşı dönemindeki sosyalist hareket içinde ortaya çıkan ayrışmaya dek büyük bir ustalıkla takip eder. Avrupa’daki işçi sınıfı hareketinin liderlerinin çoğu, işçileri savaşı desteklemeye teşvik etmiş, hatta bazıları sömürgeciliği savunarak, isteyerek veya istemeyerek, ulusal burjuvazilerinin çıkarlarıyla aynı safta yer almışlardır. Lenin, revizyonist ve anti-Marksist olarak tanımladığı bu eğilimlerin en sert eleştirmenlerinden biriydi. Bunlara karşı güçlü bir sloganla karşılık verdi: “Savaşa hayır, sınıf savaşına evet!”

Batı Marksizmi, Küresel Güney’dekilerin, özellikle de kendilerini sosyalist ilan edenlerin egemenliklerini güvence altına alma ve özerk bir kalkınma yolunu izleme mücadelesini desteklemeyi reddetme eğiliminde olduğu için, çoğu zaman “anti-emperyalizm karşıtlığı” olarak adlandırabileceğimiz bir yönelime sahip olagelmiştir. “Anti-emperyalizm karşıtlığı”ndaki çifte olumsuzlamanın, Batı Marksistlerinin fiilen emperyalizmi destekleme eğiliminde olduklarını anlamak için, meşhur “olumsuzlamanın olumsuzlanması” hakkındaki akademik tartışmalar konusunda uzman olmanıza gerek yok.

Bu eğilim, tartışmasız bir şekilde, son yüzyılda daha da yoğunlaştı. Lenin’in eleştirdiği revizyonistler, örgütlü siyasete derinden dâhil olmuşken, daha sonraki Batılı Marksistlerin çoğu akademiye çekildi ve burada kendi Marksizm versiyonlarını baskın kıldı. Batı Marksizmi, sosyoekonomik temel ve emperyalist dünya düzeni tarafından yönlendirilirken, aynı zamanda emperyalist üst yapı eliyle de beslenmiş ve şekillendirilmiştir. Bu da devletin siyasi-hukuki aygıtı ve (terimin en geniş anlamıyla) kültürü üretip yayan kültürel aygıta işaret eder. Son kitabımın önemli bir bölümü, önde gelen emperyalist ülkelerin üst yapılarının ve bunların Lenin’in savunduğu Marksizm versiyonuna karşı ideolojik savaş silahı olarak Batı Marksist söylemlerini nasıl desteklediklerinin analizine ayrılmıştır. Kapsamlı arşiv araştırmaları gerektiren bir bilgi üretimi ve dağıtımının politik ekonomisiyle ilgilenerek, kapitalist sınıfın ve burjuva devletlerinin, anti-emperyalist Marksizme (yani Marksizmin tamamına) karşı sınıf mücadelelerinde Batı Marksizmini ne ölçüde doğrudan “anti-emperyalizm karşıtı” bir müttefik olarak desteklediği gerçeğinin üzerindeki örtüyü kaldırmaya çalıştım.

Aydınlar ve örgütleyiciler, Batı Marksizminin güçlü emirlerine maruz kalıyorlar, ancak bunlara sıkı sıkıya bağlı kalmaya kararlı değiller. Gerçekten de Batı’da Batı Marksisti olmayan birçok Marksist var ve benim çalışmamın amaçlarından biri de ki Losurdo’nun çalışmaları da aynı amacı paylaşıyor, bu insanların sayısını artırmaktır. Kitabı okuyanlar, kendilerini Batı Marksizminin ideolojik kısıtlamalarından kurtarmak için kendi iradelerini harekete geçirme konusunda cesaret bulacaklardır.

Kitabın başlığı “Kimlerin düdüğünü çaldı?” sorusunu yöneltiyor. Burada aslında “Kimlerin borusu ötüyor? sorusu soruluyor. Kitabınız, bu ifadelerin Theodor Adorno ve Max Horkheimer gibi Frankfurt Okulu aydınlarının Marx’a ve sosyalizmin uygulandığı yerlerde olup bitenlere düşmanca pozisyonlar almaları için rüşvet aldıkları anlamına gelmediğini açıkça ortaya koyuyor. Bunun yerine, hegemonik bir sosyal sistemde, yani kapitalizmde, bilginin üretimine dair bir teori geliştiriyorsunuz. Teorik analizinizi ve önde gelen sol aydınların kapitalist hegemonyayı nasıl ve neden mümkün kıldıklarını tam olarak açıklayabilir misiniz?

Adorno ve Horkheimer gibi isimlerin önderliğindeki Frankfurt Okulu’nun geliştirdiği eleştirel teori, Batı Marksizmine temel bir katkı sunmuştur, ben de tam da bu nedenle kitabın bir bölümünde bu katkıya odaklandım. Metodolojik yaklaşımımın, bireysel özgürlüğü determinizmle karşı karşıya koyan baskın liberal ideolojiyi kesinlikle reddettiği konusunda tamamen haklısınız. Aydınların ya tamamen özerk hareket ettiği ya da dış güçler tarafından sıkı bir şekilde kontrol edildiği fikri, maddi gerçekliğin diyalektik karmaşıklıklarını göz ardı eden, alabildiğine basitleştirici bir yaklaşımdır.

Araştırmam, ABD’deki ulusal güvenlik devletinin ve daha da özelde CIA’in tarihiyle ilgili olduğu için, bazı okurlar, aydınların kukla olduğunu, CIA’in perde gerisinde büyük kukla ustası rolünü oynadığını iddia ettiğimi varsayıyor. Bu, kesinlikle doğru değil. Kitap, baskın bilgi üretim, dağıtım ve tüketim sisteminin maddi bir tarihini sunuyor. Aydınlar faaliyetlerini içinde yaşadıkları bu sistemde yürütüyorlar. Aydınlar, bu sistem içinde eyleme geçme ve seçim yapma yeteneğine sahipler, sistemi yapılandıran ödül ve cezalara çeşitli şekillerde tepki verirler. Kitap, özne ile sistem arasında diyalektik bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor. Sistem, hiçbir şekilde tarafsız değil, bilâkis, emperyalist dünya düzeninin üst yapısal bir uzantısı olduğundan, hedeflerine katkıda bulunan özneleri ödüllendiriyor. Bu anlamda, anti-emperyalist aydınlar birer kukla değiller, sadece sistem içinde yükselmek için öznenin oportünist olmasını gerekli kılan maddi kurumlar dâhilinde faaliyet yürütüyorlar. Başka bir deyişle, sistemin talep ettiklerini ona vermek ve reddettiklerini reddetmek suretiyle ilerleme yolunu seçiyorlar.

Emperyalist merkez içinde kariyer yapmaya ve toplumsal merdiveni tırmanmaya çalışan, tüm yatırımını bu becerisine yapmış olan sol aydınlar hayatta kalma meselesi olarak, sistemde yol almayı öğrenmek zorundadırlar. Hepsi komünizmin kabul edilemez olduğunu, reel sosyalizmi savunmaktan, hatta titizlikle incelemekten bile hiçbir şey kazanılamayacağını biliyorlar. Mevcut kurumlar içinde sol bir pozisyon işgal etmek istiyorlarsa, eleştirinin sol sınırına saygı duymaları, ve ideal olarak bu sınırı denetlemeleri gerekiyor. Eğer radikallerse, genellikle radikal şifacılar olarak hizmet ederek daha hızlı ilerliyorlar, yani saygın ve kabul edilebilir siyaset alanında potansiyel radikalliğe deva bulmaya çalışan, “radikal”i komünist olmayan solun terimleriyle yeniden tanımlayan aydınlar olarak hareket ediyorlar. Bütün bunlar, (gerçek) bir alternatif olmadığı için kapitalizmle, hatta emperyalizmle uzlaşmaya yol açma eğilimindedir.

Emperyalist teori endüstrisi bünyesinde önde gelen bir sol aydın olabilmek için bireylerin bu sistemin protokollerine uyması, kendi iradelerini bu uyumu sağlama yönünde devreye sokmaları gerekir. Araştırmalarım, bir yandan da bu modelin sadece Batı Marksizmi ve Fransız Teorisi geleneğiyle değil, aynı zamanda tüm öncü söylemleriyle (postkolonyal çalışmalar ve liberal lubunya teorisinden dekolonizasyon teorisine, yeni materyalizme vb.) çağdaş radikal teoriyle de uyumlu olduğunu göstermektedir. Teori piyasası, bu düşünürleri ve gelenekleri ne kadar farklı ve hatta uyumsuz olarak sunsa da, bunlar, en önemli ideolojik yönelimleri olan antikomünizm konusunda ortak bir noktada buluşmaktadırlar.

Kitabınızdaki en uzun bölüm, sizin deyiminizle, “Batı Marksizminin Öttürdüğü Radikal Düdük”, Herbert Marcuse’ye ayrılmış. Marcuse’ye yönelik eleştiriniz, altmışların Yeni Sol’unun önde gelen felsefecilerinden ve savunucularından biri olması ve Angela Davis’in profesörü, akıl hocası ve sırdaşı olması göz önüne alındığında, tartışmalara yol açacak gibi görünüyor. Kitabınızın yayımlanmasından önce bile, eleştirmenler, Marcuse hakkındaki görüşlerinize düşmanca yaklaşıyorlardı. Ona neden bu kadar çok dikkat çektiniz?

Marcuse, genelde Frankfurt Okulu’nun ilk kuşağının en radikal üyesi olarak tanımlanır. Bu nedenle, başlangıçta onun çalışmalarına ilgi duymuş ve hepsini büyük bir ilgiyle okumuştum. Hayatının sonlarına doğru, Adorno ve Horkheimer gibi isimlerden oldukça solda yer alan bir dizi pozisyon aldı. Aynı zamanda, birçok insan gibi, CIA ile bağlantıları olduğuna ve kontrollü bir muhalefet biçimi olarak görev yaptığına dair söylentiler duymuştum. Söylentilerle yetinmeyip, Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası talepleri ve arşiv araştırmaları yoluyla arşiv kayıtlarını incelemeye karar verdim.

İtiraf etmeliyim ki, yıllar içinde kitabın son bölümü haline gelen çalışmayı bir araya getirmeye ilk başladığımda, ben de biraz şaşırmıştım. Almanca yazılmış bazı mükemmel akademik çalışmaları okuyarak, Marcuse’nin uzun FBI dosyasını inceleyerek, Dışişleri Bakanlığı ve CIA kayıtlarına danışarak, Rockefeller Arşiv Merkezi’nde araştırma yaparak, Marcuse’nin ABD devleti için yaptığı çalışmalar hakkında sorulan sorularda samimiyetsiz davrandığını net bir biçimde gördüm. Aslında CIA ile düzenli olarak işbirliği yapıyordu. Tim Müller’in açığa çıkarttığı biçimiyle Marcuse, Ulusal Güvenlik Tahminleri Birimi’nin (ABD hükümetinin en üst düzey istihbarat biriminin) hazırladığı rapora katkı sunmuştu. ABD’deki ulusal güvenlik devletiyle olan işbirlikleri, üniversitede bir pozisyon elde ettiğinde sona ermedi ve hayatının sonuna kadar mevcut veya eski devlet görevlileriyle yakın bağlarını sürdürdü. Ayrıca, yakın arkadaşı ve uzun süreli bir CIA danışmanı olan Philip Mosely ile birlikte çalıştığı Rockefeller Vakfı’nın Marksizm-Leninizm Projesi’nin önde gelen aydınıydı. Son derece iyi finanse edilen bu Amerika kaynaklı projenin misyonu, Marksizm-Leninizme karşı Batı Marksizmini uluslararası alanda tanıtmak ve desteklemekti.

Marcuse’nin Sovyet karşıtlığı ve güçlü anarşist eğilimlerine yıllardır eserlerini okuduğum için çok aşina olmama rağmen, bu araştırmaya onun küresel sınıf mücadelesi içindeki konumuna dair önceden belirlenmiş bir fikirle girmedim (hatta ona dair görüşüm, radikalliğiyle ilgili genel kabul görmüş varsayımları daha fazla temel alıyordu). Bulgularım ve bunların emperyalist teori endüstrisinin derinlere kök salmış antikomünizmi üzerine gelişen bir tezi pekiştirmeye katkıları göz önüne alındığında, onun durumunu ayrıntılı olarak ele almam gerektiğini düşündüm. Bu da kendi siyasi evrimini ve FBI’ın gözetleme faaliyetlerini anlama çabasına ihtiyaç duyuyordu. Bu çaba, bir aydının kimi yönlerden emperyalizmin çıkarlarına hizmet ederken bir yandan da ne kadar radikal olabileceğini anlamamız için gerekliydi.

Bu bağlamda, eleştirel geri dönüşlere kesinlikle açık olduğumu ve bilginin sosyalleşmesine sıkı sıkıya inandığımı belirtmeliyim. Eğer birileri yorumuma katılmıyorsa ki eminim Marcuse’ye yatırım yapanlardan bazıları katılmıyordur, o zaman incelediğim tüm arşivi gözden geçirmeleri ve olguları açıklama yetisi yüksek, iç tutarlılığa sahip bir yaklaşımla değerlendirmeleri gerekiyor. Bu türden bir analiz ortaya konsa onu ilk okuyan ben olurum. Ancak, çalışmamı reddetmeleri, tüm kanıtların titiz bir şekilde incelenmesinden ziyade önsel varsayımlara dayanıyorsa, üzülerek söylüyorum ki, bu ciddi bir değerlendirmeyi hak etmiyor demektir, çünkü böylesi bir yaklaşım, dogmatizmin bir ifadesinden başka bir şey değildir.

Günümüzde Batı Marksizmini destekleyenler arasında ki şüphesiz sosyal demokratların ve demokratik sosyalistlerin çoğunu bu kapsamda ele alabiliriz, var olan keskin ayrılıklar göz önüne alındığında, dünyayı kökten değiştirecek yol konusunda neler söylemek istersiniz? Uzlaşma mı gerekli? Batı Marksizmini eleştirmeye devam eden bağımsız ve küresel bir radikal sola mı ihtiyaç var?

İşte en önemli soruya geldik. Teori, kitleleri kavradığında dünyada gerçek bir güç haline gelir. Kitabım, birçok yönden ABD’nin emperyalist egemenliğinin hüküm sürdüğü bir çağda solun yeniden şekillenme sürecini ele alıyor. Kitabın ikinci yarısı Batı Marksizmine odaklanırken, eser bir bütün olarak, CIA’in terminolojisini kullanacak olursak, “saygın” yani “komünist olmayan”, kapitalizmin, hatta emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu bir solun yeniden tanımlanmasıyla ilgilidir. Aydınların bu yöne nasıl sürüklendiğinin tarihi, sadece kendi başına değil, daha genel manada sol hakkında ortaya koyduğu şeyler nedeniyle de önemlidir. Bugün solun büyük bir kısmı tümüyle uyumludur.

Öyleyse asıl görev, anti-emperyalist ve anti-kapitalist olan gerçek solu yeniden canlandırmaktır. Bu, özellikle karşımızdaki güçler göz önüne alındığında, devasa bir görevdir. Ancak bunu başaramazsak, nükleer kıyamet, yoğunlaşmış toplumsal katliam, ekolojik çöküş veya diğer kapitalist güdümlü güçler yoluyla insan yaşamı ve diğer birçok yaşam formu yok olacaktır.

Bu duruma layıkıyla karşılık verebilmek için en az üç önemli sorunu çözüm sunmamız gerekiyor. İlk sorun, bu kitabın ana odak noktası olan teori sorunudur. Çağdaş teori, genel olarak diyalektik ve tarihsel materyalizmle bağını kopartmış haldedir, üstelik tarihsel materyalizm, genelde demode, dogmatik, indirgemeci, basit, totaliter vb. olarak karalanmıştır. Daha da kötüsü, Marksizmin kendisi, oportünistlerle işbirliği içinde çalışan gerici güçler tarafından ele geçirilmiş ve moda bir kültürel meta haline getirilmiştir. “Batı Marksizmi” veya “kültürel” Marksizm ki bu da anti-komünist, kapitalizmle uzlaşmacı ve bazen açıktan emperyalist, hatta faşisttir. Kültürcülük en üstün konumdayken, sınıf analizi bir kenara atılmıştır. Dahası, bu, kesinlikle sadece akademiyle sınırlı bir sorun da değildir, çünkü örgütçülerin dünyası, bu anti-komünist ideolojilerden derinden etkilenmiştir. Bu bağlamda, kitabım, bu tür gerileme eğilimlerini ortadan kaldırmayı, diyalektik ve tarihsel materyalist gelenekle bağı yeniden kurmayı, metodolojik katkılarını geliştirmeyi ve çağdaş dünyadaki emperyalist üst yapının analizini derinleştirmeyi amaçlamaktadır.

Diğer iki sorun ise örgütlenme sorunu ve Brecht’in biçimin pedagojisi dediği meseledir. Kapitalist dünyanın büyük bir bölümünde, parti biçimi, demokratik merkeziyetçilik, hatta genel olarak hiyerarşik siyasi örgütlenmeler ya terk edilmiş ya da kenara itilmiştir. Ancak, disiplinli ve kolektif güç inşa eden örgütlenmeler olmadan solun mücadele edip kazanmasının hiçbir yolu yoktur. Bu örgütlenmeler, insanları bir araya getirebilmeli, onları eğitebilmeli ve kaderlerini kendi ellerine almaları için güçlendirebilmelidir. Bütün bunlar, biçimleri aracılığıyla insanlarla gerçekten bağlantı kuran ve onları dünyayı değiştirmek için kolektif eyleme katılmaya motive eden iletişim, kültürel ifade ve örgütlenme biçimlerine ihtiyaç duyar. Kitabım, öncelikle teori sorununa odaklanırken, örgütlü bir sol siyasetin hayati önemini de vurgulamakta ve fiilen var olan sosyalizm biçimindeki önemli kazanımlarını öne çıkarmaktadır. Ayrıca, kitabın ilgi çekici bir anlatı sunmasını ve insanları daha iyi bir dünya inşa etmek için kolektif mücadeleye dâhil eden keyifli bir okuma olmasını umuyorum.

Bu aydınlatıcı röportaj için teşekkür ederim.

Bu mükemmel sorular ve yaptığınız tüm çalışmalar için ben teşekkür ederim!

Kaynak

07 Şubat 2026

NATO'nun Şeytani Pedofili Şebekesi

Pedofili rejimini yenmek için, sistemin içine işlemiş çocuk kaçakçılığı şebekelerini araştırıp ifşa etmemiz gerekiyor. Bu şebekeler, Epstein, onlar içerisinde belirli bir görev üstlenmezden önce de varlardı. Bu şebekeler, Epstein’in çevresinin yapıp ettiklerine dair ifşaatlara rağmen, hiçbir engelle karşılaşmadan faaliyetlerine devam ediyorlar.

Hikâyenin bu kısımlarına baktığımızda, kendilerini elitlerdeki pedofiliye karşı muhalefetin liderleri olarak konumlandıran “ilerici” veya “demokratik sosyalist” siyasi aktörlerin, bu sadist operasyonlara suç ortaklığı yaptıklarını görüyoruz. Çünkü bu operasyonlar, ABD’deki dış politika mekanizması eliyle yürütülüyorlar. ABD siyasetinde faal olan “ilerici” kanat, NATO yanlısı duyarcılık ideolojisini savunuyor.

Ukrayna’daki vekâlet savaşına destek vermek, küresel çocuk kaçakçılığı makinesine destek vermek demek. Çünkü elitler içerisindeki Trampçı kanatla yakından bağlantılı olan cinsel istismar ve şantaj şebekesiyle İsrail ve Ukrayna birbirinden ayrılamayacak olgulardır. Çünkü ABD dış politikası, tüm yönleriyle, çocukların kaçırılması ve çocuklara yönelik cinsel istismar üzerine kuruludur. Ukrayna’nın kendisinin bu doğaya aykırı suçlar için bir merkez haline gelmesinin sebebini burada aramak gerekiyor.

İşte tam da bu noktada, 2004 yılında yayımlanan Programmed to Kill: The Politics of Serial Murder [“Öldürmeye Programlı: Seri Katilin Politikası”] adlı kitabının yazarı David McGowan’ın araştırmasına bakmak gerekiyor. Kitap, siyasi düzenimizin nasıl işlediğini anlamak için hayati öneme sahip.

Kamuya açık bilgilerden istifade eden yazar, ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerine sürekli olarak temin edilen reşit olmayan cinsel köleleri tartışıyor. Burada amaç, sisteme dâhil olan yetkililerin çocuklara karşı işlenen suçlara bizzat katılmalarını sağlamanın yanında, onları bu istismar sistemiyle temasa geçirmek suretiyle savaş makinesine hizmet edenlerin başında sürekli sopa sallandırmaktır. Çocuklara yönelik cinsel istismara ortak olmak, ABD imparatorluğunun en üst düzey lider kadrosunun bir üyesi olmanın şartıdır. Amerikan dış politikasının temel işleyişi hakkındaki bu bağlam üzerinden, dış politika altyapısının ürettiği diğer tüm pedofili suçları tamamen mantıklı hale geliyor.

Amerika halkı, başındaki bankacı diktatörlüğünü yıkana dek, zenginlerin ve muktedirlerin bugün hâlâ icra ettikleri çocuk istismarı eylemleri tam anlamıyla ifşa edilemeyecek. Ama gene de pedofili şebekelerine dair alametlerin tarihin bu noktasında nerede ortaya çıktığına bakarsak, bu suçların ne kadar yaygın olduğunu ölçebiliriz. Bu istismarın yoğun yaşandığı yerlerden biri de Ukrayna. Ukrayna’nın müttefik bulduğu yerler de bu tür eylemlere tanık olunan yerler. Emperyalizme ait çocuk istismarı aygıtının bu katmanına odaklanmak önemli, çünkü Amerikan siyasetinin her iki tarafının bu istismar suçunu nasıl işlediklerini ortaya çıkardığımızda, halk, pedofiliyi nasıl yok edeceğine dair çok daha net bir anlayışa sahip olacaktır.

Ukrayna’daki pedofili şebekesinin bir ucu, öncelikle sosyalizmin çöküşünden beri Doğu Avrupa’da yaygınlık kazanan, Kiev’de ABD eliyle gerçekleştirilen darbeyle kurulan rejimin de desteklediği organ kaçakçılığı şebekelerine uzanıyor.

Bu rejim, hem Ukrayna’da hem de diğer emperyalist merkezlerde pedofiliyi, Kan Tapınağı ve 764 gibi şeytani istismar tarikatları üzerinden teşvik ederek besliyor. Bu tarikatlar, doğrudan Ukrayna’nın iktidardaki Nazi cuntası ile bağlantılıdır ve çocukları terör silahlarına dönüştürmek amacıyla cinsel olarak travmatize etmeyi amaçlıyor.

Bu pratik, kurucusu David Myatt ile dünyaya yayan isim olarak Joshua Sutter’ın Batı’ya ait istihbarat ağının bir parçası olduğu, şemsiye niteliğindeki Dokuz Açı Tarikatı’na aittir. Sutter, Ukrayna’daki Azak hareketinin dostudur. Liderleri, onu etkinliklerine davet etmiş, onun beyaz üstünlükçülüğü anlayışına yakın durduğunu söylemiştir. Bu anlayış, Demokrat Parti’nin ideolojisiyle tümüyle uyumludur. Bu partinin postmodern, emperyalizm yanlısı, şovenist niteliğe sahip toplumsal ilerlemecilik anlayışı, Azak Taburu’nda gördüğümüz Hitlercilikle kolaylıkla sentezlenebilecek bir anlayıştır. İlgili sentez, geçen yılki Minneapolis saldırısını ortaya çıkaran insanlık karşıtı eğilimlerin birleşimi olan “Amerikan Azakçılığı”nı üretmiştir. Saldırıyı gerçekleştiren isim olan Robin Westman, hem Naziliğine hem de translığına atıfta bulunmuştur. Bu iki özelliği satanizmle ilişkilendirmektedir.

Benzer eğilimler ya da Nazi/satanizm bileşkesini içeren görüşler, Nikolas Cruz’dan Natalie Rupnow’a dek birçok silahlı saldırganın hikâyelerinde rastladığımız hususlardır. Westman her ne kadar yaptıklarından pişmanlık duysa da, bu anlamda adını andığımız saldırganlar içerisinde bir istisnayı teşkil etse de onu hükümetimizin silahlı saldırganlar yaratmak için yürüttüğü operasyonların ilk örneği olarak görebiliriz.

Bugün ilaç endüstrisi, trans bireyleri sömürmek için uğraşıyor. Çocukları zihin kontrolü operasyonları için hazırlayan federal ajanlar, sürekli olarak yeni savunmasız bireyler arıyor.

İşte Demokrat Parti’nin altyapısının bu kadar uğursuz bir rol üstlendiği yer, tam da burası. Zira bu altyapı, sorunlu gençleri bu psikolojik operasyonların talep ettiği kişilere dönüştürmek için bir kanal işlevi görüyor. Bu ideoloji, gelişmemiş beyinleri bir şekilde maniple ediyor. Bu noktada, “madem ilaç prospektüsleri her şeyin en iyisini dile getiriyor, o zaman gidin ailenizi reddedin” diyor. Bu zihniyet, aileleri parçalayarak toplumumuzu daha da atomize ederken, en savunmasız insanları emperyalist yıkımı sürdürmek için çalışan bürokrasinin kucağına atıyor.

Çocuk istismarı rejimini yıkmak istiyorsak bu gerçeği ve bu bağlamı idrak etmemiz gerekiyor. Egemen sınıfın her iki kanadının da çocuklara nasıl saldırdığını anladığımızda, düşmanın neye benzediğine dair belirsiz kavramlar yerine, egemen sınıfın belirli kurumlarını hedef almamızı sağlayacak anlaşılabilir bir bakış açısı kazanırız. Egemen sınıfın bu suçları hakkında farkındalık yaratmak, ancak hareketimizi finans kapitali devirmek üzerine kurarsak ve finans kapitali kendi başına bir sistem olarak anlarsak, failler yenilecektir.

Bankacılığın iktidarı, “Yahudi sorunu”ndan dem vurup duran psikolojik operasyonun iddia ettiği gibi Yahudilerin vekil gücü değil, bugün var olan kapitalizmin ta kendisidir. Bankacılığın iktidarının kullandığı silahlar, ancak kapitalist kontrolün tek panzehiri olan proleter ikili iktidarı temel alan bir hareket inşa ederek karşılanabilir.

Maddi, ideolojik ve manevi düzeyde, pedofili, proletaryanın temsil ettiği şeyle çelişir. Toplumun üreticileri olarak işçiler, temelde insanlığın zekâsının, zenginliğinin ve gücünün ilerlemesine bağlıdırlar. Proleter siyaset, pornografi kültürünün, pedofili kültürünün, narsist bireyciliğin ve bu egemen sınıfa mensup çocuk tecavüzcülerinin taptığı her şeyin yok edecek güçtür.

Örgütlerimiz, bu siyaseti ne kadar çok benimser, işçileri kapitalizmin yıkıcı davranışlarını reddetmeye yönlendirirse, işçi iktidarını inşa edecek imkân ve beceriye o ölçüde kavuşuruz.

Epstein ifşaatlarından almamız gereken en önemli derslerden biri şudur: Karşı karşıya olduğumuz düşman, bizi de beraberinde aşağı çekmeye çalışan bir düşmandır. Dolayısıyla amacımız, bu düşmanın temsil ettiği kötülükleri ortadan kaldırmaktır.

Rainer Shea
4 Şubat 2026
Kaynak

Maddi Çelişkiler ve Sınıfın Kötüye Kullanımı



Nina Turner, eski Ohio Senatosu üyesi. Demokrat Partili. Bugün solcular onu öven sözler ediyorlar, cümlelerini alıntılıyorlar, sosyal medyalarında ona ait tespitleri paylaşıyorlar. Çünkü o, “sınıf” gibi şeylerden dem vuruyor. Bir tvitinde “Size yattığınız yerden bir yaşlı kadın ya da adam para vermiyorsa ve geçinmek için çalışıyorsanız, siz işçi sınıfına mensupsunuz” demişliği bile var. Ancak kimse, onun “sınıf” kelimesini yanlış kullandığını görmüyor.

Yukarıda bahsini ettiğimiz tvit, kendisini solcu olarak tanımlayanların sınıfı ve onu şekillendiren maddi çelişkileri nasıl tamamen yanlış anladığının mükemmel bir örneği. “Geçinmek için çalışıyorsanız, siz işçi sınıfına mensupsunuz” kulağa hoş gelen bir slogan, ama yanlış.

Şirkette önemli bir hisseye sahip bir CEO’nun çalışmadığını söyleyebilir miyiz? Elbette çoğu insanın “iş”le ilişkilendirdiği el emeği veya hizmet işlerini yapmıyorlar, ancak geçimlerini sağlamak için bir iş yapıyorlar. Aynı şekilde, küçük işletme sahipleri gibi küçük burjuvazinin birçok üyesi de geçimlerini sağlamak için çalışıyorlar. Peki ama bu insanlar, işçi sınıfına mensup mu? Uzun vadeli çıkarları, nihayetinde işçi sınıfıyla aynı olsa da (ki bu insanlar, tekelleşme ve genel olarak servetin yukarı doğru aktarımı neticesinde proleterleşecekler), kesinlikle işçi değiller.

Çalışıyor olsalar da, bu grupların hiçbiri “işçi sınıfı”nın parçası değil, çünkü üretim araçlarıyla ilişkileri işçi sınıfından temelde farklı. Onlar, emeği ücret veya maaş karşılığında satmak yerine, emeği kontrol ediyorlar, yönetiyorlar, ondan değer çıkartıyorlar. Sermayeden en çok da CEO’lar istifade ediyor. Küçük burjuvazi, altındaki işçileri sömürerek bu CEO’ların safına katılmayı hedefliyor.

Buradaki sorun, “iş yapmak” denilen eylemin ayrıştırma ve tasnif için kullanılmasıdır. Bugün her türden faaliyete “iş” diyebiliriz, ancak kapitalizmde önemli olan, birinin çalışıp çalışmaması değil, üretim araçlarına sahip olan, böylece emeği toplumsallaştıran biri için çalışıp çalışmamasıdır. Bu, kapitalizmin temel, tanımlayıcı çelişkisidir: Üretimin toplumsallaştırılması, ancak ürün ve kârın özel mülkiyete geçmesi. “Sınıfları” var eden maddi çelişki budur.

Dolayısıyla, mülkiyetin keyfi olmadığını, nedensiz yere ortaya çıkmadığını, somut bir maddi ilişki olduğunu anlamamız gerekiyor. Sınıfsal konumunuzu, kaç saat çalıştığınız veya hangi görevleri yerine getirdiğiniz değil, sermayede anlamlı bir paya sahip olup olmadığınız (bununla birlikte, üretimi toplumsallaştırıp toplumsallaştırmadığınız) belirliyor.

CEO’ların veya ev sahiplerinin “çalışmasının” nedeni bu: emekleri, öncelikle üretimle olan maddi ilişkilerini sürdürmekle, ikincil olarak da servet biriktirmeyle ilgili.

Bu Nina Turner, “yattığı yerden yaşlı bir adamdan ya da kadından para almayanlar”a cazip geliyor. Peki bu para veren kişi “patron” değil midir? Birisi, ister seks işçiliği, ister arkadaşlık, isterse başka bir şey adına olsun, başkasına metalaştırılmış bir faaliyet için para ödüyorsa, aslında bir tür emek satan bir astını istihdam ediyor demektir. Verimli bir ilişki olmasa da bu, gene de metalaştırılmış bir sistemde emektir.

Buradaki sorun açık: Nina Turner’ın tviti, “iş” kavramını tamamen yüzeysel, maddi bir ayrım gözetmeyen bir kategori olarak ele alıyor. Liberaller/solcular, sınıf ve toplumsal ilerleme hakkında konuşmaya çalıştıklarında, işte bu sorunla karşılaşıyorlar: sınıflı toplumun merkezinde duran gerçek maddi çelişkiyi göz ardı ediyorlar.

Sınıf, sadece çalışıp çalışmamakla ilgili değil. Üretim araçlarıyla olan ilişkiniz ve onlarla ne yaptığınızla ilgili. Üretim araçlarına sahipseniz, ancak (küçük çaplı, bireysel bir çiftçi veya Uber şoförü gibi) üretimi toplumsallaştırmadan kendi başınıza yapıyorsanız, burjuva değilsiniz. Bu ilişki, köylünün üretimle ilişkisi üzerinden tasnif edilebilir, ancak bu ilişkide genelde yasal zeminde tanınmayan bir istihdam söz konusudur. Uber şoförleri, yasal zeminde “serbest meslek erbabı küçük işletme sahipleri” olarak görülürler, ancak fiiliyatta sosyal haklardan yoksun çalışanlardır.

Üretim araçlarına sahip olan bir kişi üretimi toplumsallaştırdığında, kapitalizmin temel çelişkisi onda ifade kanalı bulmuş olur. Böylelikle sınıflandırabileceğimiz maddi koşullar oluşur.

Sınıf anlayışını maddi farklılıklar üzerinden kavradığımızda, gerçek ilerlemeyi sağlamanın yoluna girmiş oluruz. Bu anlayış olmadan, fikirler ve idealler, sınıf çıkarlarından bağımsız olarak herkesin hizmetine sunulabilir. Bu ayrımları yapmadığımızda, “işçi sınıfı” gibi etiketler ve terimler, işçilerin koşullarını ele almakla ilgilenmeyen kişiler tarafından kullanılır. Bu, kafa karışıklığı yaratır, nihayetinde dili ve fikirleri kendi çıkarları için kullanabilen egemen sınıfın ekmeğine yağ sürer.

Analizimizi maddi ilişkilere, örneğin üretim araçlarının mülkiyetine odakladığımızda, çözülmesi gereken somut bir çelişkiye odaklanmış oluruz. Amacımız, idealleri belirli bir anlatıya uydurmak için değiştirmek veya yeniden yorumlamak değil, bu ideallerin gerçekleşmesini engelleyen temel çelişkiyi ele almaktır.

Burjuva devrimlerinin ideallerini ele alalım: özgürlük, eşitlik ve kardeşlik. Bunlar, iyi ideallerdir, ancak yalnızca teoride evrenseldirler.

Kapitalizm koşullarında bu idealler, egemen sınıfın çıkarlarına hizmet ederler. Özgürlük vardır, ancak yalnızca özgür olmak için gerekli sermayeye sahip olanlar için geçerlidir. Eşitlik vaat edilir, ancak alt sınıftan artı değerin sömürülmesiyle tanımlanan bir sistemde var olamaz. Kardeşlik asil bir kavramdır, ancak karşıt çıkarlara sahip sınıflar gerçek anlamda bir topluluk duygusunu paylaşamazlar.

İdealleri maddi sınıf analizine tabi kılarak, bu ideallerin egemen sınıfın çıkarlarına hizmet edecek şekilde nasıl çarpıtıldığını anlamamızı sağlayan bir çerçeve oluşturuyoruz. Bu da egemen sınıfın dili kendi çıkarlarına kullanmasını zorlaştırıyor. Başka bir deyişle, maddi sınıf anlayışı, belirsizliği ortadan kaldırmak ve muhalefeti yatıştırmak, yanıltmak veya etkisiz hale getirmek için tasarlanmış taktiklere direnmek için bize araçlar sağlıyor.

Sonuç olarak, idealler, ancak sınıfın maddi çelişkisi çözüldüğü takdirde herkese hizmet edebilir. Bu da sınıfı gerçekte var olduğu haliyle idrak etmeyi gerekli kılar: sadece birinin “çalışıp çalışmaması” değil, üretim araçlarıyla olan ilişkisidir önemli olan.

Peter Coffin
9 Eylül 2024
Kaynak