11 Ağustos 2026

, ,

Ortadoğu’da Üçüncü Dünyacılığın Dönüşümü

Üçüncü Dünyacılık, bugün Küresel Güney olarak adlandırdığımız bölgelerde devrimci, anti-emperyalist militanlığın, uluslararası dayanışmayla desteklenerek, yalnızca ezilen halkların ulusal kurtuluşuna değil, aynı zamanda evrensel kurtuluşa da yol açacağı fikriydi. Bugün böyle bir fikir, hem bugünle alabildiğine alakalıymış hem de biraz demodeymiş gibi görünebilir.

Uluslararası dayanışma, dünya çapında kapitalizme, neo-emperyalizme ve ırkçılığa karşı mücadele eden toplumsal hareketler ve siyasi örgütler için temel bir iddia olmaya devam ediyor. Batı solu, zaman zaman ezilen halklarla dayanışmayı öncelikli kılmak ile bu devletler otoriter ve baskıcı olsalar bile, Batı hegemonyasına karşı savaşan devletleri desteklemek arasında kalmış gibi görünüyor. Üçüncü Dünyacılığın yankıları, Rusya Devlet Başkanı Putin’in Eylül 2022’de Ukrayna’daki ilhaklarını haklı çıkarmak için Batı emperyalizmine karşı “sömürgecilik karşıtı mücadele” ilan etmesi gibi, özgürlükçü olmayan devlet söylemlerinde zaman zaman duyulabiliyor.

Bu birbirinden farklı örneklerde ortak bir duygu var: Dil, altın çağını yaşadığı yetmişlerde Üçüncü Dünyacılığın dilini anımsatsa da, günümüzdeki Üçüncü Dünyacılık ideolojisi, Batı dışı devrimcinin, küresel kurtuluş mücadelesinin öncüsü olarak görüldüğü, güçlü bir geçmişin yankısından başka bir şey değil. Bu uyumsuzluk kendi içinde, son yirmi otuz yıl içerisinde doğuya doğru kayan ve Küresel Güney ile Küresel Kuzey arasındaki önceki ayrımları bulanıklaştıran küresel ekonomik ve siyasi gücün kademeli değişimi de örtbas ediyor.[1] Ancak Üçüncü Dünyacılık bugün bir yankı ise, nasıl ve ne zaman baskın bir küresel slogan olmaktan çıktı, ona bakmak gerekiyor.

Bu kitabın amacı, Üçüncü Dünyacılığın gücünün aynı anda zirveye ulaştığı, daha önce değişim için güçlü bir vaadi ifade ettiği bölgelerden birinde dramatik bir şekilde gerilediği kesiti yeniden ele almaktır. Söz konusu dönem, yetmişlerin sonları ile seksenlerin başındaki tarihi dönüm noktalarını kapsar. Bölge ise Ortadoğu'dur. Özel olarak bu kitap, Batı Asya'daki iki ulusal kurtuluş ve egemenlik mücadelesine odaklanmaktadır: Filistin ve İran’daki mücadeleler, sadece daha geniş bölgedeki siyasi gelişmeler değil, aynı zamanda küresel bir dayanışma hareketi için de büyük önem taşımaktadır.

İran ve Filistin’de, muhalefet ve kurtuluş hareketleri, kendileri ve dünyanın dört bir yanındaki destekçilerince, ellilerin sömürge karşıtı isyanlarıyla yakılan, altmışlı ve yetmişli yıllarda bir dizi sosyalist ve milliyetçi devrim ve devrimci devlet, gerilla örgütleri, halk ayaklanmaları, öğrenci isyanları ve aktivist kampanyaları ile Vietnam’dan Angola’ya, Havana’dan Cezayir’e ve Paris’e uzanan sanatsal, fikri ve akademik aktivizmle bir meşale gibi taşınan hareketler olarak görülmüşlerdir. Ancak seksenlerin başında, İran ve Filistin’deki iki hareket, kahramanları ve destekçilerinin ortaya koydukları ilerici bağımsızlık ve özgürlük vizyonlarını gerçekleştirme konusunda başarısız olmuşlardır. Bunun yerine, 1979 İran Devrimi, İran’ın Batı güçlerinden bağımsızlığını güvence altına alırken, aynı zamanda teokratik temellere sahip bir İslam Cumhuriyeti de ortaya çıkarmıştı; 1982’ye gelindiğinde, Filistin devrimi, sadece Lübnan’daki iç savaş, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün devrimci liderliğinin çöküşü, İsrail saldırganlığı ve Araplar arası kardeş katliamı eliyle değil, aynı zamanda Suriye, Irak ve Libya’daki otokratik rejimlerle kurduğu ittifaklar nedeniyle de gölgede kalmıştı.[2]

Dolayısıyla tarihçiler bize, Üçüncü Dünyacılığın Ortadoğu’da 1979 civarında sona erdiğini söylüyor. Eğer bu doğruysa, Filistin ve İran’daki Üçüncü Dünyacılık devrimlerini savunanlar bu sonu nasıl algıladılar? Bu kitap, İran ve Filistin için iki tarihi dönüm noktası olan 1979 ve 1982’ye kadar olan dönemi yeniden inceliyor. Özellikle, kitap, İran ve Filistin hareketlerindeki ve bunların ulusötesi ilişkilerindeki kişisel, toplumsal ve siyasi-ideolojik değişimlerin mikro tarihlerini, küresel bir olgu olarak Üçüncü Dünyacılığın makro tarihiyle ilişkilendiriyor. Bu bağlantının, Üçüncü Dünyacılık devrimcileri için uzun süredir var olan, birbiriyle ilişkili, çözülmemiş ikilemlerin ve zorlukların yetmişlerin sonlarında ve seksenlerin başlarında nasıl bir krize dönüştüğünü açıklamaya yardımcı olabileceğini savunuyoruz. Bu krizin içsel boyutları, kapsayıcılık ve öncelikler, teori ve pratik, olasılıklar ve sınırlar, araçlar ve amaçlar hakkındaki sorularla ilgiliydi. Bu içsel boyutlar, düşmanın yürüttüğü kontrgerilla ve istihbarat operasyonları, dezenformasyon ve propaganda, gözetim ve sızma, yıldırma ve suikastlar gibi zorlu dışsal zorluklarla birleşti veya bunlarla daha da ağırlaştı. Bu acil zorlukların hemen ötesinde, küresel siyaset ve ideolojide o kadar derin bir değişim vardı ki, on yıl sonra akademisyenler, sadece Üçüncü Dünyacılığın sonunu değil, devrimler çağının sonunu, liberalizmin küresel zaferini hatta “Tarihin Sonu”nu ilan edeceklerdi.[3]

Üçüncü Dünyacılığı krize sokan faktörlerin o dönemde nasıl anlaşıldığını anlamak için kitap, kilit aktörlere odaklanıyor: seyyar devrimciler, öğrenci aktivistleri, gerilla savaşçıları, gönüllü hemşireler, militan aydınlar, propagandacılar, bunun yanında, vizyonlarını ve taleplerini ilettikleri ve paylaştıkları araçlara, yani manifestolar ve bildiriler, örgütler ve ağlar, delegasyonlar ve misyonlar, konferanslar ve festivaller, gazeteler ve dergiler, sloganlar ve ölüm ilanlarına bakıyor. Bu kitapta, az incelenmiş arşivlerden elde edilen belgeler, tanıklıklar ve farklı dillerde yapılmış röportajlar aracılığıyla bu insanlar, ağları ve geride bıraktıkları eserler merkeze alınıyor.

Bu kitapta savunduğumuz gibi, Üçüncü Dünyacılığın krizini anlamak için bu tür kaynaklar, tarihsel araştırmaları yetmişlerin sonları ve seksenlerin başlarının dünya tarihindeki rolüne dair daha dinamik bir bakış açısına doğru itmeye yardımcı olabilir. Ayrıca Ortadoğu’nun özel koşullarını açıklamamıza da yardımcı olabilir. Bu nedenle, İran ve Filistin ulusal kurtuluş mücadelelerinin örneklerini yan yana getirerek ve yeni araştırmalardan elde edilen içgörülerden yararlanarak, bu kitap, tarihin önemli bir döneminin yeni bir yorumunu sunmaktadır.

Bu dönem, sadece Ortadoğu değil, aynı zamanda kendi kaderini tayin etme, özgürleşme, değişim ve dayanışma ile ilgili evrensel ve çağdaş sorularla ilgili olarak da tartışılmayacak bir öneme sahiptir. Bununla birlikte, incelenen dönemin sonuçları ve somutlaştırdığı muazzam değişiklikler, hâlâ yoruma ve nihai karara açıktır. Biz tam da bu sebeple ısrarla Üçüncü Dünyacılığın sonundan ziyade kaderinden bahsediyoruz. Üçüncü Dünyacılığın bazı yönleri bugün de yaşamaya devam ediyor; bunlardan en önemlisi, uluslararası dayanışma hareketleri ve Batı hegemonyasına karşı direnişi temsil ettiğini iddia eden rejimler yer alıyor.

Üçüncü Dünyacılık

Bu kitapta Üçüncü Dünyacılık, o zamanlar ‘Üçüncü Dünya’ olarak kabul edilen yerlerdeki ulusal kurtuluş hareketleriyle zaman ve mekân boyunca bağlantılı bir dizi ilgili fikir ve ideolojiyi kapsayan bir şemsiye terim olarak kullanılmıştır.[4] Robert Malley’nin sözleriyle, Üçüncü Dünyacılık, “devrimci hareketler ve anlardan oluşan bir çeşitliliği ham madde olarak alan, bunları az çok anlaşılabilir bir bütün haline getiren ve bize yalnızca bunları değil, henüz gelecek olan diğerlerini de yorumlayacak araçları temin eden siyasi, fikri, hatta sanatsal bir çaba” idi.[5]

Bu devrimci hareketler ve devletler topluluğu, Batı dışı dünyaya eylemlilik atfetme konusunda ortak bir bağlılığa sahipti, böylece daha önceki enternasyonalizm biçimlerini, Avrupamerkezciliğie klasik Marksizm, sosyalizm veya liberalizme nazaran daha az vurgu yaparak sürdürüyordu. İnsanlığın ve sosyalizmin geleceğine dair bu türden bir vizyon, Batı solunda birçok kişiye hitap etti. Nitekim, tiers-mondisme teriminin kökleri Fransa’ya uzanıyordu.[6] Alışılagelmiş milliyetçi söylemin ötesinde, Üçüncü Dünya ideologlarının ve militanlarının hayalini kurduğu egemenlik, radikal bir kopuştu: kurtuluş hareketlerini küresel olarak az çok tutarlı bir projede bir araya getiren “yereli aşan, sömürge karşıtı bağlar”ı hayal etmenin ve hayata geçirmenin bir yolunu arıyorlardı.[7]

İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden, genellikle 1955’te Endonezya’da düzenlenen Bandung Konferansı’ndan sonra “Bandung Dönemi” olarak anılan dönemde Mısır’dan Cemal Abdünnasır, Hindistan’dan Cevahirlâl Nehru gibi liderler, Soğuk Savaş denilen arka planda, Çin-Sovyet ve ABD hegemonyaları arasında üçüncü bir yol olduğunu söylediler. Sömürge sonrası dönemde kendi kaderini tayin etme hakkı mücadelelerinin ürettiği “Bandung ruhu”na[8] dayanarak, bu liderler, Kuzey-Güney arasındaki ayrışmanın ve çatışmaların Soğuk Savaş rekabetinin dikte ettiği Doğu-Batı dinamiklerinden daha önemli olduğu öncülüyle, 1961’de Bağlantısızlar Hareketi gibi örgütler kurdular. Üç Dünya modelinde, Birinci Dünya ülkeleri, ABD ile ittifak halinde olan ülkelerdi, İkinci Dünya ise Sovyetler Birliği’nin etkisi altındaki sanayi sosyalist devletlerini ifade ediyordu. Üçüncü Dünya ise Afrika, Latin Amerika, Okyanusya veya Asya’da olsun, bağlantısız kalan diğer tüm ülkeleri tanımlıyordu. Üçüncü Dünyacılık, altmışların başlarında dünyayı kucaklayan, gelişmekte olan örgütler, hareketler ve fikirlerden oluşan bir topluluğu ifade ediyordu. Dünya, bazı durumlarda, küresel kapitalizmle ilişkilerine ve yerlerine bağlı olarak, çekirdek, çevre ve yarı çevre ülkeler olarak ayrılan dünya ekonomisinin Marksist teorisi üzerinden taksim edilmekteydi.[9]

Ancak, Üçüncü Dünyacılar, Soğuk Savaş dünyasında ekonomi-politika ve stratejik yönelim söz konusu olduğunda önemli ölçüde farklılık gösteriyordu. Bazıları, söylemde eylemden çok daha radikaldi. Dönemi ele alan tarihçilerin de dile getirdiği üzere, bu önemli farklılıklar ve çelişkiler, ellilerin başlarında Üçüncü Dünyacılığın ortaya çıkışının doğasına mündemiçti. Mısır, Endonezya ve Cezayir gibi gelişmekte olan devletlerdeki siyasi gerçeklik, genellikle “egemen devlet kontrolü rejimine dayanan ve vatandaşları sermayeye uygun şekillerde harekete geçirmek üzere tasarlanmış” belirli bir biyopolitikaya veya vatandaşlarının yönetilme biçimine bağlıydı.[10] Aynı şekilde, “özgürleşme”ye kendini adamış devletler, bireysel özgürlüğü rutin olarak kısıtlıyorlardı. Gana’nın Nkruma’sı ve Mısır’ın Nasır’ı tarafından formüle edilen, Çin-Sovyet sosyalizmi ile Amerika’nın kapitalist hegemonyası arasında kurtuluşa giden üçüncü yol fikri, oldukça farklı rejimleri birbirine bağlayan asgari bir ideolojik bağ görevi gördü.

Çok geçmeden birçok liderin aslında katı bir tarafsızlık ilkesine bağlı kalma konusunda gerekli maharete veya isteğe sahip olmadıkları ortaya çıktı. Aksine; Asya, Afrika, Arap veya Latin Amerika sosyalizminin peşinde Sovyetler Birliği’ne veya Çin Halk Cumhuriyeti’ne yöneldiler veya askeri baskıyla buna zorlandılar. Örneğin, önemli bir Üçüncü Dünya lideri olarak kabul edilen Mısır Cumhurbaşkanı Nasır, ülke içinde komünizme karşıydı, ancak Sovyetler’in askeri tavsiyelerine ve desteğine bel bağlıyordu. Bu tür ideolojik ve stratejik farklılıklar, tarafsızlar arasında tam bir dayanışmanın tesis edilmesine mani oldu.

Sosyalist dönüşüme doğru yönelimden, daha az milliyetçi, daha radikal ve devrimci bir sosyalist vizyonu savunan ikinci bir Üçüncü Dünya yanlısı nesil ortaya çıktı. İdeolojik olarak, bu nesil, genellikle Maoizme yöneldi. Bandung sonrası kuşak, Che Guevara figüründe somutlaşmış, 1966’da Küba’nın Havana kentinde düzenlenen Üç Kıta Konferansı’ndan adını alan Üç Kıtacılık[11] fikriyle ve Afrika-Asya Halkları Dayanışma Örgütü gibi devletlerarası düzeydeki örgütlerle ilişkilendiriliyordu. Küba’da enternasyonalist emelleri olan devrimci bir devletin ortaya çıkışı, altmışlarda gerilla hareketlerince savunulan protestoların ve militan “doğrudan eylem”in giderek daha akışkan hale gelen manzarası için yeni bir odak noktası teşkil etti. İkinci kuşak ayrıca, örneğin öğrenci ağlarında[12] olduğu gibi, daha az kurumsallaşmış ulusötesi radikalizm ağlarıyla da ilişkilendirildi. Birçoğu, Sovyet liderliğindeki bürokratik sosyalizme karşı çıktı ve bunun yerine, daha az bürokratik devrimci idealleri benimsedi. Sömürge karşıtı mücadele ve gençlik isyanının bu yeni enerjilerini karşılamak için çeşitli yorumlar ve uyarlamalarla birlikte, yeni bir küresel Maoizm biçimi gelişti.[13]

Üçüncü Dünyacılığın bu ikinci kolu, Ortadoğu’da, özellikle de Cezayir’de önemli biçimler aldı. Cezayir, ulusötesi devrimciler ağının düğüm noktası haline geldi.[14] Mısırlı ekonomist Samir Amin gibi önemli düşünürler, Üçüncü Dünyacılığı, Üçüncü Dünya’yı dünya ekonomik sisteminin “çevre”sindeki konumu açısından açıklayan kapsamlı bir analizle donattılar. Üçüncü Dünyacılık ayrıca, Batı dışı dünyada devrimci mücadeleye giderek daha fazla ideolojik ve duygusal yatırım yapan Avrupa, ABD ve diğer yerlerdeki “Yeni Sol” siyasi hareketlerle de bağ kurdu.[15] Maoist ideoloji, Batı dışı kökenleri ve köylülerin yanı sıra işçileri de merkeze alan aşağıdan yukarıya seferberliğe verdiği önem nedeniyle, onlara cazip geldi. Başkan Mao’nun aforizmaları ve isyan üzerine gözlemleriyle dolu Küçük Kızıl Kitabı, Ortadoğu devrimcileri ve orta sınıf Avrupalılar için bir devrim kılavuzu haline geldi, böylece toplumsal dönüşüm için ortak, farklı şekilde uyarlanmış olsa da, bir senaryo oluşturdu.[16]

Burada, Üçüncü Dünyacılığın tarih yazımı, bazı tarihçilerin “uzun altmışlar” olarak adlandırdıkları döneme ilişkin literatürlerle önemli ölçüde kesişmekte ve örtüşmektedir. Bu, genellikle altmışlardan daha geniş bir dönemi ifade eder ve Avrupa örneğinde 1968 öğrenci ayaklanmalarıyla doruğa ulaşan yurttaş hakları, savaş karşıtı, kadın ve gençlik hareketlerini kapsar. 1968’in küresel bir olgu olup olmadığı konusunda görüş ayrılığı olsa da[17], dönemi daha geniş bir coğrafi perspektiften tartışan tarihçiler, kaçınılmaz olarak, “küresel altmışlar”ı sömürgecilikten arınma, ulusal kurtuluş ve ulusötesi dayanışma bağlamında, sosyalist hareketler açısından ele alırlar.[18] Dolayısıyla, Avrupa ve ABD’de birçok kişi feminizmi, ekolojiyi ve cinsel azınlık haklarını benimserken, otoriter rejimlerin acımasız baskısıyla karşı karşıya kalan Küresel Güney’deki kurtuluş örgütleri, doğal olarak daha somut ve militan bir bakış açısına sahipti.

Ortadoğu, radikal rejimler, devrimci devlet dışı aktörler ve dayanışma hareketleri arasında, farklı araç ve yöntemlerle de olsa Üçüncü Dünyacı anti-emperyalizme bağlılık gösteren, son derece hareketli bir etkileşim ve ilişkiye tanıklık eden bir bölge haline geldi. 1964’te kurulmasından 1969’da Nasır’ın Mısır'ından tam bağımsızlığını kazanmasına kadar geçen süre içinde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün sahneye çıkışı, devlet dışı militanlığı savunanlara destek verecek bir hareket sağladı. Öğrenci örgütleri, özellikle Paris gibi eski imparatorluk başkentlerindeki diaspora toplulukları, Yeni Sol’u Filistin ve İran’daki mücadeleler gibi mücadelelere bağlamada önemli bir rol oynadılar.[19] Bu son derece siyasallaşmış öğrenciler ve militanlar, Marksist-Leninist ve anti-emperyalist bir eğilimi paylaşıyorlardı, ancak aynı zamanda büyük ölçüde farklılık gösteriyorlardı.

Önemli olan, burada Üçüncü Dünyacılık şemsiyesi altında bir araya getirilen çok farklı mücadelelerin, genellikle dayanışma ağlarının ahlaki, ekonomik ve lojistik desteğiyle birbirine bağlanmasıydı. Çeşitli coğrafyalar arasında bu yeni bağlantı, muazzam ve kalıcı öneme sahip bir siyasi küreselleşmeyi kolaylaştırdı. Frantz Fanon, Che Guevara, Gassân Kenefâni ve Mao Zedong gibi Batı dışı düşünür ve ideologların metinleri, siyasi yönelimi şekillendirdi, küresel bir muhalefet “dil”ini meydana getirdi. Bu isimler, okurlarını “devrim” veya “mücadele” olarak adlandırılan ortak bir dünya kurma projesine dâhil ettiler. Farklı anti-emperyalizm akımları, ifade ve odak noktası, ayrıca, örgütlenme ve kendilerini ifade etme özgürlüğü düzeyi bakımından farklılık arz etseler de, ki bu fark da şiddet içeren direnişe yönelik yaklaşım farklılıkları ile alakalı, sadece gerekli değil, aynı zamanda ulaşılabilir olduğunu bir biçimde hissettiren küresel bir projeye dâhil olma duygusunda ortaklaşıyorlardı.

1979 ve Ortadoğu

Ortadoğu’da Üçüncü Dünyacılık, öncelikle Cezayir, Umman ve Filistin’deki kurtuluş hareketleri aracılığıyla kendini ortaya koydu. Cezayir’deki FLN, tüm dünyanın desteğini gördü. 1962’deki bağımsızlığın ardından başkent Cezayir; Küba, Angola, Eritre, Vietnam ve Filistin gibi yerlerden gelen devrimciler ve kurtuluş hareketleri için bir “Mekke” haline geldi.[20] Neticede Cezayir, Üçüncü Dünyacılık üzerine çalışan tarihçilerden çok sayıda akademisyenin ilgisine mazhar oldu. Bu akademisyenler, FLN’nin sömürgeci Fransız efendilerine karşı kazandığı zaferin ilk coşkusu üzerinde durdular. Bu ilişki, Bandung sonrası oluşan, nispeten daha radikal olan devrimlere tanıklık eden süreci bir biçimde hızlandırdı. Aynı akademisyenler bir yandan da Cezayir deneyimini sentezleyen ve evrenselleştiren küresel bir devrim teorisyeni olarak Fanon’un önemine de vurgu yaptılar.

Filistin, özellikle Haziran 1967 savaşından ve Yasir Arafat liderliğindeki gerilla örgütlerinin Filistin Kurtuluş Hareketi’ni ele geçirmesinden sonra, bu ortaya çıkan uluslararası koordinatların da merkezine yerleşti. Altmışlar ve yetmişler boyunca Yemen, Irak, Suriye ve özellikle Libya’daki, Sovyetler’in desteğini arkasına almış diğer radikal Arap rejimleri, sosyalizm ve Arap milliyetçiliği gibi unsurları cem etmiş bir Üçüncü Dünyacı söylemi benimsediler.[21] Ancak yetmişler boyunca Üçüncü Dünyacı söylemin özündeki dayanışma ve birliğin bu devletlerdeki gerçeklikle örtüşmediği giderek daha açık hale geldi. Dahası, ideolojik düzeyde, sosyalist bölgeselcilik ve Marksist enternasyonalizm, Lübnan’daki Emel Hareketi, Mısır ve Suriye’deki Müslüman Kardeşler gibi İslami diriliş hareketlerince sorgulandı.

1979’da bu kapsamlı eğilimlerin birçoğu doruk noktasına ulaştı. Arap milliyetçiliğinin ve devlet destekli sosyalizmin eski lideri Mısır, ekonomisini yabancı yatırımlara daha da açıp İsrail ile barış yaparken, İran Devrimi, siyasi İslam’a ait bir devlet projesine dönüştü. Bu devrim, önemli yönlerden, ulusa aşkın, radikal niteliği haiz solcu bir devrimken, açıktan sosyalizmden ilham alan talepler dillendirirken[22], hızla Ayetullah Humeyni’nin neredeyse tüm solcu güçleri şiddetli bir şekilde tasfiye ettiği sürece tanıklık etti. Bunun yerine, İran Devrimi, ülkede, bölgede ve dünyada devlet iktidarına talip olan, yeniden canlanan İslamcılar için yeni bir dönemin kapılarını araladı.

Irak’ta Saddam Hüseyin, Temmuz 1979’da cumhurbaşkanı oldu, bir yıl sonra İran’a savaş açtı. Bu yıkıcı savaş, 1988’e dek sürdü. Türkiye’de muhafazakâr-milliyetçi lider Süleyman Demirel, 1980’de askeri darbeye yol açacak siyasi kargaşanın ortasında başbakanlık görevini yeniden üstlendi. Suudi Arabistan’da, Kasım 1979’daki Cami Baskını, Sünni dünyasında yeni radikal dini akımların yükselişini işaret etti; bu eğilim, Aralık 1979’da Sovyetler’in Afganistan’ı işgaline verilen tepkiyle daha da hız kazandı. Bu işgal, Sovyetler ve Mücahitler arasında neredeyse on yıl süren askeri çatışmaya yol açtı. Mücahitler arasında Kaide ve IŞİD gibi cihatçı terör örgütlerinin gelecekteki liderleri de vardı.

Özetle, yetmişlerde Ortadoğu’daki siyasi muhalefete solcu ve sol eğilimli hareketler hâkimken, seksenlerin başında İslamcılığın baskın olmasa da güçlü bir siyasi eğilim haline geldiği açıktı.

Gerçekten de, geriye dönüp bakıldığında, 1979’u sadece Ortadoğu değil, tüm dünya için bir dönüm noktası olarak görmek gerekiyor. Aralık 1978’den itibaren Çin’de Deng Şiaoping’in serbest piyasa politikalarını uygulamaya koyması, ardından 1979’dan itibaren İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ın, 1981’den itibaren ABD Başkanı Ronald Reagan’ın sosyo-kültürel olarak muhafazakâr ve ekonomik olarak neoliberal politikaları ile birlikte tüm bu gelişmeler, her biri kendi yolunda, serbest piyasa kapitalizmi, serbestleştirme, özelleştirme, işçilerin pazarlık gücünün zayıflatılması ve refah devleti temelli sosyal demokrasiye, Keynesçi ekonomi politikasına yönelik saldırılara dayalı yeni bir siyasetin ortaya çıkışını işaret etti.[23] Avrupa’da refah devleti politikaları, “stagflasyon”, zayıf ekonomik performans ve yüksek genç işsizliği nedeniyle daha da zor bir yola girdi. 1973’teki petrol ambargosu, on yıldan fazla süren büyümenin ardından bir dönüm noktasını teşkil etti. Ünlü tarihçi Tony Judt’un “en moral bozucu on yıl” olarak tarif ettiği yetmişlerde çoğu Batı toplumuna, sürekli bir kriz duygusu yerleşti.[24] Yetmişlerin garipliğinde krize süregelen sosyal deneyler ile hızlı ve geniş kapsamlı teknolojik gelişmeler eşlik etti. Bu durum, birçok insan için gelecek ve değişimin hızına ayak uydurma yetenekleri konusunda huzursuzluk yarattı.

Avrupa ve Kuzey Amerika’daki bu gelişmeler, başka yerlerdeki gelişmelerle örtüşerek, küresel bir paradigma değişimini meydana getirdi. Yetmişlerin başları, “Üçüncü Dünya” ve “dekolonizasyonun jeopolitik sürecini tamamlayacak ve gerçekten egemen devletlerden oluşan daha demokratik bir küresel düzen yaratacak”[25] yeni bir uluslararası ekonomik düzene dair umutlarla yüklüyken, seksenlerin başlarına, TINA doktrini, yani Thatcher ve Reagan ekonomisinin “alternatifi yok” fikri galebe çaldı. Bu arada, birçok Afrika, Asya ve Latin Amerika devleti, başarısız ekonomileri nedeniyle Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası’ndan kredi almak ve tartışmalı bir şekilde neo-sömürgeci kontrol yöntemlerinin yeniden icat edilmesini içeren ekonomik liberalleşmeye yönelik yapısal uyumu ifade eden “Washington Mutabakatı”nı benimsemek zorunda kaldı. Bu durum, bazı ülkelerde işçi sınıfı ve kır yoksulları için yıkıcı sonuçlar doğurdu. Özetle, 1979 civarındaki siyasi liderliğin değişmesi, bir dönüşümün işareti olmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni siyaset ve ekonominin günlük yaşam, fikirler ve tarihsel yön duygusu üzerindeki maddi ve kültürel etkileri de bir dönüşüme işaret ediyordu.[26]

Washington, küresel sahnede Sovyet etkisine ve Marksist fikirlere karşı uzun vadeli bir oyun oynarken, Humeyni, sosyalizm, ateizm ve sekülerizme karşı mücadele ediyordu. Her ikisi de devrimci solun küresel rolü üzerinde etkili oldu. Bu anlamda, 1979’un yeni liderlerinin, seküler sosyalist bir yolu savunan “uzun altmışlar”ın devrimci isyanlarına karşı koymak ve onları ortadan kaldırmak için ortaya konulan küresel muhafazakâr teşebbüsün içinde yer aldıklarını söylemek mümkün.[27] Bu isyancıların devrimlerinde başarılı oldukları yerlerde bile, baskıcı güçler eski müttefiklerini alt ettiler. Seksenlerin başlarında, devlet sosyalizminin bir biçimini koruyan devletlerin çoğu, hatta tamamı, otokratik rejimlerce yönetiliyordu. İran, Irak ve Libya örneğinde, devletler Üçüncü Dünyacılığın devrimci ruhunu benimseyerek, otoriter rejimleri kurumsallaştırmak için silahlandırdılar. Zamanla bu rejimler, kendilerini Üçüncü Dünyacılığın bayraktarı olarak tanımladıkları konumlarını demokratik reformu engellemek için kullandılar. Üçüncü Dünyacılığın benimsenmesi, böylece kalıcı etkiler yarattı, bu fikir, bugün de otoriter devletlerin anti-emperyalizm iddiasını şekillendirmeye devam ediyor.

1979’un Ötesinde

1979’un yukarıda tartışılan değişikliklerin çoğunu somutlaştırdığı gerçeği, Ortadoğu’da Üçüncü Dünyacılığın kaderini açıklamak için pedagojik bir yol olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.[28] Gerçekten de, İran’daki 1979 devrimi, Ortadoğu’ya dair kapsamlı literatürün çoğunda, laik ve sol eğilimli ideolojilerin hâkim olduğu on yıllar ile İslamcılığın hâkim olduğu sonraki on yıllar arasındaki kırılma noktası olarak ele alınmaktadır. Bununla birlikte, 1979’a mecazi anlamda “keskin dönüm noktası” olarak ele alıp ona çok dar bir çerçeveden odaklanmak, öncülleri küçümseme riskini de beraberinde getirir. Ayrıca, tarihsel dönemlerin ana belirleyicisi olarak, sosyal, kültürel veya ekonomik tarihin aksine siyasi liderliğe odaklanan geleneksel tarih yazımı yaklaşımını öne çıkartır.[29]

Bu kitapta yer alan yazarların yaptığı gibi, bakışımızı toplumsal hareketlere çevirdiğimizde, 1979’da kendini ortaya koyan eğilimlerin on yıldan fazla bir süredir oluşmakta olduğu açıkça görülüyor. Bu eğilimler, ortaya çıkan bir toplumsal düzeni işaret ediyor ve Üçüncü Dünya’daki anti-emperyalizmin otoriterliğin eline geçmesini, devrimci gruplar arasındaki bölünmeleri ve iç çatışmaları, İslami dirilişi ve ekonomik liberalizmin küresel ilerlemesini içeriyor.

Mısırlı sosyolog Saadettin İbrahim’in 1982’de etkili bir çalışmasında belirttiği gibi, yetmişlerde Ortadoğu’da ortaya çıkan toplumsal düzen, büyük ölçüde Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın bir zamanlar temsil ettiği Arap milliyetçi ve sosyalist politikalarından Körfez devletlerinin “Petro-İslam”ına geçişin bir ürünüydü.[30] Yetmişlerde yükselen bu Körfez gücü, açık sosyal, kültürel ve siyasi sonuçları olan büyük bir servet eşitsizliği yarattı: bölge içi kitlesel göç, yeni kapitalist değerler ve otoriter devletler tarafından yaygınlaştırılan güya “kültürel açıdan hakiki” olan kimlik projelerinin yanı sıra liberalleşmeyle bağlantılı davranış kalıplarına yol açtı. Batı kapitalizmine çevrilen yüz, bir yandan İslamlaşmaya, diğer yandan devrimci akımların kalıcı çekiciliğine yol açtı, muhalif hareketleri belirledi. Üçüncü Dünya devrimcileri, yetmişlerin ortalarında hâlâ mücadele ediyor olsalar da, büyük ölçüde akıntıya karşı mücadele ediyorlardı.

Bu eğilimler nedeniyle, tarihsel yönelim duygusu, yetmişlerin sonlarında, anti-emperyalist solun asli “duygu yapısı” olarak olasılığın yerini ikilemin, hatta yenilginin almasıyla birlikte değişmeye başladı. Bu ikilemler, kısmen Soğuk Savaş’ın dinamiklerinden, özellikle Çin-Sovyet çatışmasından, ABD’nin gizli ve açık karşı-devrimci önlemlerinden, devletlere ve hareketlere giderek daha kapsamlı yaklaşımlarından kaynaklanıyordu. Bunlar ayrıca, kadınların rolü, demokratik örgütlenme kültürünün eksikliği, daha genelde, solun benimsemesi gereken ekonomik, sosyal ve siyasi liberalizm düzeyine dair bazen yıkıcı olan tartışmalar gibi sol içindeki çelişkilerden de kaynaklanıyordu. Özellikle Ortadoğu’da hararetli geçen, yetmişlerin ortalarında önemli ayrılıklara yol açan bir diğer tartışma ise, büyük ölçüde laik muhalefet hareketleri ve örgütlerinde siyasi İslam’ın rolüyle ilgiliydi.

Üçüncü Dünyacılığın yapısal değişimi, bölgedeki devletler içinde ve arasında gerçekleşti, ancak aynı zamanda hareketlerin yerleştiği ulusötesi devrimci ittifaklar ve ağlarda da yankı buldu. Bu şekilde, otoriterliğe ve İslamcılığa doğru kayma, Batı dünyasının dünyanın geri kalanına bakış açısını etkiledi. 1979’a gelindiğinde, Üçüncü Dünyacılık döneminde güneydeki siyasi özneyi Avrupa’da ve başka yerlerdeki kendi devrimci emelleri için ilham kaynağı olarak gören birçok Batılı solcu, hayal kırıklığına uğradı, bunun yerine, Küresel Güney’i giderek daha çok gelişmeye ve yardıma ihtiyaç duyan bir nesne olarak görmeye başladı.[31]

Kısacası, Üçüncü Dünyacılık hareketlerinin yetmişlerin sonlarında neden zayıfladığı veya önemli değişikliklere uğradığı konusunda birçok neden üzerinde durulabilir. Bu bağlamda, bu kitap, 1979’a odaklanmanın, “kırılma noktası”nın farklı bir şekilde dönemlendirilebileceği ihtimalinin üzerini örttüğünü söylemektedir. İran Devrimi’nin Filistin’in (henüz gerçekleşmemiş) devrimi üzerinde büyük bir etkisi olduğu kesin olsa da, 1979’un açıklayıcı gücünün de sınırları vardır. Aksine, Filistin’e dair tarih yazımı açısından bakıldığında, bir dönemin sonunu işaret eden yıl olarak 1982 öne çıkmaktadır. 1982 yazında Batı Beyrut’u bombardımana tabi tutan İsrail’in yürüttüğü askeri harekatın ardından, Arafat ve FKÖ, Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı, bu da Filistin mücadelesinin devrimci aşamasını sona erdirdi. Böylelikle, doksanlarda Batı Şeria’da FKÖ’nün devlet benzeri bir varlığa dönüşmesiyle sonuçlanacak yeni bir aşamayı başlattı.

Yukarıda belirtildiği gibi, Üçüncü Dünyacılık, başından beri devletçi ve devletçi olmayan bir projeyi kapsıyordu. İran devrimi, daha önceki sömürge sonrası kurtuluş ve devlet kurma projeleri üzerine sadece yeni bir dini renk ekleyerek inşa edilmiş bir yapıyken, 1982’ye dek Filistin kurtuluş hareketi, gerilla mücadelesinin ruhunun somut haliydi. Bu anlamda 1982, Küba, Cezayir, Vietnam ve başka yerlerde ilk başarıları getiren yerel askeri seferberliğin daha geniş kapsamlı çekiciliğinden önemli bir uzaklaşmayı işaret etmektedir. Ama bu, gerilla faaliyetlerinin sona erdiği anlamına gelmiyordu. Örneğin, o yıl kurulan ve İran tarafından desteklenen Hizbullah hareketi sona ermediğinin deliliydi. Aksine, Üçüncü Dünyacılık denilen sorun alanı, ezici bir şekilde, aşağıdan devrim ve ona eşlik eden ulusötesi ağ biçimleriyle ilgili bir mesele olmaktan, devlet güdümlü müdahalelerle ilgili bir meseleye evrildi.

Bu değişimde, Üçüncü Dünyacı ittifaklar için genel ideolojik çerçeve olarak Marksizm-Leninizmin kademeli olarak gerilemesi ve 1967 savaşı civarında başlayan on yıllık iç bölünmeler boyunca çeşitli anti-emperyalizmlerin yükselişi de rol oynadı. Militanlar, taktiklerini ve bağlılıklarını sorgulamaya başladıkça, baskın siyasi söylem, solcu, Marksist söylemin kalıntılarından siyasi İslam söylemlerine doğru kaydı. Hüma Katuzyan’ın belirttiği gibi, yetmişlerin sonlarında emperyalizme karşı direnişin yüzü laik fedailerden dini mücahitlere çevrildi.[32] İran, bu geçişte önemli bir rol oynadı, ancak aynı zamanda Arap toplumlarında on yıllarca süren müzakereleri de içeriyordu. Bölgesel gerilimler ve fay hatları, direnişin artık elliler ve altmışlardaki doğrudan anti-emperyalizmden daha geniş bir anlam kazandığı anlamına geliyordu.

Yetmişlerde Üçüncü Dünya projesindeki eski müttefikler arasında bulanıklaşmaya başlayan çizgiler, seksenlerde ölümcül bir hal aldı. Aslında bugün Ortadoğu siyaseti ile ilgili çalışmalarda en yaygın görülen konu başlıkları, o on yılın çatışmalarına geri dönüyor: otoriterliğin pekişmesi, ana muhalif kamp olarak İslamcılık, Arap milliyetçiliğinin gerilemesi, bölgesel siyasetin Mısır ve Körfez devletlerinin önderliğinde ilerleyen normalleşmeci kamp ile Suriye ve İran’ın önderliğindeki reddiyeci kamp arasında ikiye ayrılması, Marksizmin gerilemesi ve özgürlükçü yaklaşımların bastırılması, Körfez ülkelerinde merkezlenen otoriter-neoliberal güç ekseninin yükselişi.

Devletler, farklı pozisyonlar ve ittifaklar benimsedikçe, ulusötesi devrimci aktörler, genellikle gündemleri arasında sıkışıp kaldılar. Birçok militan, otoriter rejimlerin resmi pozisyonlarıyla ters düştükleri için devlet baskısının hedefi oldular. Öte yandan, Ruhullah Humeyni, Saddam Hüseyin, Hafız Esad ve Muammer Kaddafi gibi liderlerin rejimleri, bu yeni çağda anti-emperyalist mücadeleyi tekelleştirmeye ve araçsallaştırmaya çalıştılar. İran-Irak Savaşı ve Lübnan iç savaşı gibi çatışmalar, onları birbirine karşı kışkırttı, aynı zamanda bölge genelinde devlet baskısını daha da artırdı. Üçüncü Dünyacılık unvanının hegemonyası ve sahipliği için yapılan rekabet, otoriter devletlerin kültürel ifade üzerindeki kontrollerini daha sıkı bir şekilde ele geçirmelerine, muhalifleri dışlamalarına, sürgüne göndermelerine, hapse atmalarına ve öldürmelerine yol açtı. Seksenlerin ortalarına gelindiğinde, bölgedeki Üçüncü Dünyacılığın baskın ifadesi, artık toplumsal hareketlerden, muhalif aydınlardan ve sanatçılardan organik olarak üretilen materyal değil, rejim destekli propaganda idi.[33]

Sune Haugbolle
Rasmus C. Elling

[Kaynak: The Fate of Third Worldism in the Мiddle East: Iran, Palestine And Beyond, Yayına Hz.: Rasmus C. Elling ve Sune Haugbolle, OneWorld Academic, 2024]

Dipnotlar:
[1] Martin Müller, “In Search of the Global East: Thinking between North and South”, Geopolitics 25 (3) 2020: s. 734-755.

[2] Alan R. Taylor, “The PLO in Inter-Arab Politics”, Journal of Palestine Studies 11 (2) 1982: s. 70-81.

[3] Robert S. Snyder, “The End of Revolution?”, The Review of Politics 61 (1) 1999: s. 5-28; Francis Fukuyama, “The End of History?”, National Interest (16) 1989: s. 3-18; B.R. Tomlinson, “What was the Third World?”, Journal of Contemporary History 38 (2) 2003: s. 307-321.

[4] Peter Berger, “After the Third World? History, destiny and the fate of Third Worldism”, Third World Quarterly, 25 (1) 2004: s. 9-39; Rajeev Patel ve Philip McMichael, “Third Worldism and the lineages of global fascism: the regrouping of the global South in the neoliberal era”, Third World Quarterly 25 (1) 2004: s. 231-254; Arif Dirlik, “Spectres of the Third World: global modernity and the end of the three worlds”, Third World Quarterly 25 (1) 2004: s. 131-148, 94-116; Robert Malley, The Call from Algeria: Third Worldism, Revolution and the Turn to Islam (Berkeley and Los Angeles: University of California Press, 1996).

[5] Robert Malley, “The Third Worldist Moment”, Current History 98 (631) 1999: s. 359.

[6] Andrew Nash, “Third Worldism”, African Sociological Review 7 (1) 2002: s. 94-123.

[7] Alina Sajed, “Re-remembering Third Worldism: An Affirmative Critique of National Liberation in Algeria’, Middle East Critique 28 (3) 2019: s. 243-260.

[8] Örneğin bkz.: Yayına Hz.: Christopher J. Lee, Making a World After Empire: The Bandung Moment and its Political Afterlives, 2. Baskı (Atina: Ohio University Press, 2020); Luis Eslava, Michael Fakhri, Vasuki Nesiah, “The Spirit of Bandung”, Bandung, Global History, and International Law içinde (Cambridge: Cambridge University Press, 2017); Antonia Finnane ve Derek McDougall, Bandung 1955: Little Histories (Clayton, VIC: Monash University Press, 2010), s. 201; Clifford Geertz, “What was the Third World Revolution?”, Dissent 52 (1) Kış 2005 (218. sayının tamamı): s. 35-45; Adom Getachew, Worldmaking After Empire: The Rise and Fall of Self-Determination (Princeton: Princeton University Press, 2020).

[9] İlkin Mısırlı iktisatçı Samir Amin tarafından formüle edilen dünya sistemleri teorisini yetmişlerde Wallerstein popüler kıldı. Bkz.: Yayına Hz.: Immanuel Wallerstein, The Modern World-System in the Longue Durée (Abingdon, Oxon and New York: Routledge, 2016).

[10] Patel ve McMichael, “Third Worldism and the lineages of global fascism…”, s. 234.

[11] R. Joseph Parrot ve Mark Atwood Lawrence, The Tricontinental Revolution: Third World Radicalism and the Cold War (Cambridge: Cambridge University Press, 2022).

[12] Örneğin bkz.: Sohail Daulatzai, Black Star, Crescent Moon: the Muslim International and Black Freedom Beyond America (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2012).

[13] Julia Lovell, Maoism – A Global History (New York: Knopf, 2019).

[14] Jeffrey James Byrne, Mecca of Revolution: Algeria, Decolonization, and the Third World Order (Oxford: Oxford University Press, 2016); Malley, The Third Worldist Moment, 1999; Elaine Mokhtefi, Algiers, Third World Capital: Freedom Fighters, Revolutionaries, Black Panthers (Londra: Verso, 2020).

[15] Quinn Slobodian, Foreign Front: Third World Politics in Sixties West Germany (Chapel Hill: Duke University Press, 2020); Guiseppe Morisini, “The European Left and the Third World”, Contemporary Marxism 2 1980: s. 67-80.

[16] Richard Wolin, The Wind from the East: French Intellectuals, the Cultural Revolution, and the Legacy of the 1960s (Princeton: Princeton University Press, 2018).

[17] Claudia Derichs, “1968 and the ‘Long 1960s’: A Transregional Perspective”, Re-Configurations: Contextualizing Transformation Processes and Lasting Crisis in the Middle East and North Africa içinde (New York: Springer, 2021), s. 105-115; Yayına Hz.: Chen Jian ve Martin Klimke, The Routledge Handbook of the Global Sixties: Between protest and nation-building (Londra: Routledge, 2018); Yayına Hz.: Samantha Christiansen ve Zachary A. Scarlett, The Third World in the Global 1960s (New York: Berghahn Books, 2013); Duco Hellema, The Global 1970s: Radicalism, Reform, and Crisis (Londra: Routledge, 2019).

[18] Odd Westad, The Global Cold War: Third World Interventions and the Making of Our Times (New York: Cambridge University, 2005); Jeremy Varon, Bringing the War Home: The Weather Underground, The Red Army Faction, and Revolutionary Violence in the Sixties and Seventies (Berkeley: University of California Press, 2004); George Katsiaficas, The Imagination of the New Left: A Global Analysis of 1968 (Londra: South End Press, 1999); Abdel Razzaq Takriti, Monsoon Revolution: Republicans, Sultans, and Empires in Oman, 1965–1976 (Oxford and New York: Oxford University Press, 2013).

[19] Yoav Di-Capua, “Palestine Comes to Paris: The Global Sixties and the Making of a Universal Cause”, Journal of Palestine Studies 49 (1) 2021; Christoph Kalter, “From global to local and back: the ‘Third World’ concept and the new radical left in France”, Journal of Global History 12 (1) 2017: s. 115-136.

[20] Jeffrey James Burne, Mecca of Revolution: Algeria, Decolonization, and the Third World Order (Oxford: Oxford University Press, 2016); ayrıca bkz.: Afshin Matin-asgari, Iranian Student Opposition to the Shah (Costa Mesa: Mazda, 1999).

[21] Karma Nabulsi ve Abdel Razzaq Takriti, The Palestinian Revolution, LP, Oxford: Department of Politics and International Relations, Oxford University (2017).

[22] Eskandar Sadeghi-Boroujerdi, “The Origins of Communist Unity: Anti-Colonialism and Revolution in Iran’s Tri-Continental Moment”, British Journal of Middle Eastern Studies 45 (5) 2018: s. 796-822.

[23] Christian Caryl, Strange Rebels: 1979 and the Birth of the 21st century (New York: Basic Books, 2012).

[24] Aktaran: Duco Hellema, “Introduction”, Yayına Hz.: Hellema, The Global 1970s: Radicalism, Reform, and Crisis içinde (New York: Routledge, 2019).

[25] Nils Gilman, “The New International Economic Order: A Reintroduction”, Humanity: An International Journal of Human Rights, Humanitarianism, and Development 6 (3) Bahar 2015: s. 1-16.

[26] Dünya tarihinin dönemselleştirilmesi ile ilgili bir tartışma için bkz.: Konrad Hirschler ve Sarah Bowen Savant, “Introduction – What is in a Period? Arabic Historiography and Periodization”, Der Islam 91 (1) 2014: s. 6-19.

[27] Christian Caryl, Strange Rebels: 1979 and the Birth of the 21st century (New York: Basic Books, 2012).

[28] D.W. Lesch, 1979: The Year That Shaped the Modern Middle East (New York: Routledge, 1991); ayrıca bkz.:: Kim Ghattas, Black Wave (New York: Henry Holt, 2020).

[29] Hirschler ve Bowen Savant, “Introduction – What is in a Period?”.

[30] Saad Eddin Ibrahim, The New Arab Social Order: A Study of the Social Impact of Oil Wealth (Boulder, CO: Westview Press, 1982).

[31] Peter Berger, “After the Third World?”; J. Garnier ve Ronald S.W. Lew, “From the Wretched of the Earth to the Defence of the West: An Essay on Left Disenchantment in France”, Socialist Register 21 1984: n. page.

[32] Homa Katouzian, “The Iranian Revolution at 30: The Dialectic of State and Society”, Middle East Critique 19 (1) 2010: s. 35-53.

[33] Örneğin bkz.: Yayına Hz.: Amir Moosavi ve Narges Bajoghli, Debating the Iran-Iraq War in Contemporary Iran (London: Routledge, 2018).

10 Ağustos 2026

, ,

Marcuse ve Arap Devrimi



Eğitimli bir Arap arkadaşım, zihinsel ve duygusal tükenmişlik anında bana şöyle dedi: “Umut yok dostum. İnsan özgürlüğüne giden yol tıkalı. İktidar, her şeye yerleşmiş, her yerde yaygın. İktidar, doğası ne olursa olsun, felsefesi ne olursa olsun iktidardır. İnsanlığa bilincinin sınırlarını, özgürlüğünün sınırlarını, mutluluğunun sınırlarını dayatan bir güçtür. Bugün, insanlığı duvarlarının kalınlığı görünmez olan devasa bir hapishaneyle çevreleyebilen kitle iletişim ve kültürel manipülasyon araçlarına sahiptir. Gerçekten de, bileklerini, zihnini ve kalbini varlığını algılamadığı, boğulmasını hissetmediği prangalarla bağlar. Mücadelede umut yok dostum ve özgürlüğe giden bir yol yok. Bilincimize ve vicdanımıza dayatılan bu son derece acımasız oyundan elimizden gelenin en iyisini çıkarmaktan, yaşamaktan, uyum sağlamaktan başka seçeneğimiz yok.”

Doğrusunu söylemek gerekirse, arkadaşımın Marcuse’yi okuyup okumadığını bilmiyordum, ama sözlerinde onun sözleri yankılanıyordu. Ona şöyle dedim: “Arkadaşım, insanlık kendi kaderini şekillendirme gücünden vazgeçti mi? Hem kendisi hem de başkaları için mi düşünüyor? Özgürlüğe getirilen kısıtlamalara rağmen özgürce düşünmeyi, özgürce sevmeyi, özgürce yaratmayı ve özgürce mücadele etmeyi bırakıyor mu? İnsan insan olmaktan mı çıkıyor? Tamamen diz çökmüş, kaçamayacağı gizemli bir canavarın pençesine düşmüş bir kurban mı? Gel birlikte, günümüz dünyasındaki protesto ve cesur reddediş imgelerini, mücadeleyi ve büyük şehitliği, hatta kurtuluş, ilerleme ve barış yolunda zafere doğru atılan adımları inceleyelim. Düşünsel yolculuğumuzun sonucu, tüm acılarına rağmen insanın elinde parlak bir şekilde yanan umut ve zafer alevinin göz kamaştırıcı bir görüntüsüydü. Karşılaştığı tüm engellere rağmen yukarı doğru ilerleyen bir yolun göz kamaştırıcı görüntüsüydü bu.”

Uzun sohbetimizin sonunda ona şunu sordum: “Hiç Marcuse okudun mu?” “Evet” diye cevap verdi. Garip bir şekilde, sohbete başladığım noktadan farklı bir şeyle ayrılmadım. Ona dedim ki: "Ama o isyan ve reddi savunuyor.” Arkadaşım gülümsedi ve şöyle dedi: “Doğrusu, onun reddetme çağrısı neredeyse bir teslimiyet ve boyun eğme çağrısını yansıtıyor gibi görünüyor.

Bu doğru. Marcuse, çağımızda teknolojik gücün insan bilinci ve duyguları üzerinde yarattığı derin özümsemenin bu kapsamlı ve mutlak resmini sunarken, mücadele güçlerini harekete geçirmekten ziyade, onları bastırıyor, aklı ve duyguları umutsuzluk ve teslimiyetin külleriyle boğuyor.

Bilimsel farkındalığına ve militan cesaretine asla şüphe duymadığım başka bir Arap arkadaşımla Marcuse’nin felsefesini tartışıyorduk. Birdenbire arkadaşım uyanıkken gördüğü bir rüyaya benzer bir şeye daldı ve şöyle dedi: “Teoriler ve ilkeler, teoriler ve ilkeler üzerine verilen bir mücadele neticede benim için ne anlam ifade ediyor? Bütün bunların içinde nerede duruyorum? Ben benim. Çağımızda şu veya bu teori adına, şu veya bu ilke adına verilen bu mücadele benim için ne anlama geliyor? Ben yaşamak istiyorum, arkadaşım. Beni anlıyor musun? Yaşamak, hayatımın tadını çıkarmak, hayatımın bana sunulmasını istiyorum.”

“Tüm gerekçeler, mutluluk ve özgüvenle ilgili. Bildiğiniz gibi, Amerika’da yaygın olan kapitalist sisteme düşünsel ve duygusal planda tümüyle karşıyım. Sömürüyü ve sömürgeciliği nefretle karşılıyorum. Ama size açıkça söyleyeyim, eğer Amerika’daki yaşam bana bolluk ve mutluluk dolu bir yaşam sürme imkânı veriyorsa, sistemin doğası ne olursa olsun, bunu memnuniyetle karşılıyorum.” Denilen bu.

Bir kez daha, Marcuse’nin felsefesinin Arap bilincindeki semeresi çıkıyor karşımıza. Marcuse’nin kapitalist ülkelerdeki varlıklı topluma dair aktarımı, bazı aydınlarımızda insan özgürlüğü pahasına ödünç alınan bu (varsayılan) bolluğa karşı bir isyanı tetiklemiyor, buna karşı isyan etme yeteneği konusunda da umutsuzluğa yol açmıyor. Aksine, bu topluma karşı ezici bir özlem uyandırıyor. Arap toplumlarımızın yaşadığı geri kalmışlık ve kültürel yoksunluk hali, bu (varsayılan) bolluğun doğasında var olan baskı, sömürü, ruhsal ve düşünsel yoksullaşmaya kayıtsız kalıyor. Her türlü tüketim malı, her türlü konfor ve yaşamdan zevk alma biçimi. Özgürlükten yoksun mu? Özgürlük de ne? Peki, geri kalmışlığın, yoksulluğun ve yaşamın kendisinden mahrumiyetin orta yerinde bize acı çektiren nedir? Eğer mutluluk, ne bildiğimiz ne de tattığımız, kaybettiğimizde bile hissetmediğimiz bir özgürlüğün bedeli ise, o zaman bu hali memnuniyetle karşılayalım! Hayattan zevk almak, özgürlüğümüzün ta kendisidir!

Bunlar, Marcuse’nin Arap bilincine olan etkisinin meyveleri değil mi?

Arkadaşımın buradaki sözleri, çıkış noktaları farklı olsa bile, ilk sözlerinden farklı değil. Aslında, sözleri yalnızca kişiliğinden veya zihinsel ya da duygusal bir tükenmişlikten kaynaklanmıyor, bilâkis, Arap toplumumuzda yayılan düşünsel, hatta toplumsal bir olguyu ifade ediyor.

Mesele, kesinlikle sadece Marcuse’nin felsefesinin düşünsel etkisi de değil. Nitekim, Marcuse, bugün Amerika’da hüküm süren kapitalist toplumu bir bolluk toplumu olarak tasvir ediyor.

Marcuse, bu bolluğun sahte ihtiyaçları karşılama adına insan özgürlüğünden mahrum bırakılması anlamına geldiği gerekçesi üzerinden onu reddediyor, insanları ona isyan etmeye çağırıyo ama bu durum, dolaylı olarak gelişmekte olan ülkelerdeki insanların kalplerinde Amerika’nın refah içindeki toplumuna yönelik bir özlemi uyandırıyor. Bu özlem, Marcuse’nin o topluma karşı sergilediği ihtiyatı da isyan duygusunu da aşıyor.

Marcuse’nin bizatihi belirttiği gibi, bu özlem, onun eserlerinden hiçbir şey okumamış veya onun hakkında hiçbir şey bilmemiş olsalar bile, zihinlerinde ve ruhlarında kök salmıştır. Bu, Arap ülkelerimizde yayılmaya başlayan teorik bir olgudur. Aslında, bu sadece askıda kalmış teorik bir olgu değil, farklı sistem ve koşullarına rağmen, genel olarak Arap toplumunda politik, ekonomik ve toplumsal köklerden kaynaklanan bir olgudur. Bununla birlikte, özellikle henüz üretken bir ekonomik temel kurmamış, ancak topraklarında petrol bulunması nedeniyle yüksek gelir düzeyine sahip Arap toplumlarında yaygındır. Sorun, Marcuse’nin felsefesinin etkisi de değil, zira  ekonomileri nakliyat ve hizmet sektörünü temel alan (Lübnan gibi) ülkeler, büyük ölçüde bu felsefeyle karakterize ediliyor. Bu gelir, toplumsal verimlilik yoluyla elde edilmiyor, üretken endüstriler kurmaya veya toplumsal yapıda radikal, ilerici bir değişim sağlamaya teşvik etmiyor. Bilâkis, öncelikle aşırı tüketimciliğe yönlendiriliyor. Böylece kabilecilik, feodalizm, mezhepçilik ve toplumsal geri kalmışlığın orta yerinde, bireysel tüketim alanında çağdaş uygarlığın en incelikli tezahürleriyle karşı karşıya kalıyoruz: en yeni otomobil modelleri, en gelişmiş klima sistemleri, en kaliteli mobilyalar, giysiler ve moda ürünleri, en bayağı ve yozlaşmış eğlence biçimleri.

Ancak bu olgu, sadece bu ülkeyle sınırlı değil. Ekonomik planlama ve kalkınmayı, ağır sanayilerin inşa sürecini ve sosyalizme doğru ilerleyişi hızlandırmak için umutların bağlandığı diğer Arap ülkelerine de yayılıyor. Kahire’deki Şavarbî Caddesi gerçekten de haksızlığa uğramış bir cadde.

Bu olgunun yükleri, bu sınırlı sokağın çok ötesine uzanarak birden fazla sokağı, birden fazla yaşam tarzını ve birden fazla düşünce biçimini kapsıyor. Ucuz zevkleri ve savurganlığı benimseyen, tüketim toplumuna hızla dalma ruhu, okuma-yazma bilmeme oranlarının hâlâ ortalama yüzde 70, bazı durumlarda ise yüzde 90 veya daha fazla olduğu Arap toplumlarımızda yaygın durumda. Yoksulluk ve sömürü, yirminci yüzyılın ikinci yarısını utandıran, göz kamaştırıcı ve çirkin tezahürler olarak kalıyor. Topraklarımızın ve kaynaklarının bir kısmı baskıcı sömürgeci ve Siyonist güçlerin işgali altında, onlar tarafından kontrol ediliyor. Binlerce şehit, kurtuluş ve ilerleme mücadelesinde hayatını kaybediyor.

Gerçekten de, tüketimcilik ve savurganlıkla tanımlı ruh, çeşitli şekillerde kültüre nüfuz ederek, bayağılık, önemsizlik, kabalık ve edepsizlik; kibir, yabancılaşma ve izolasyon olarak kendini gösteriyor. Ya da süslü bezemeler, zengin sembolizm veya bulut ve sisle örtülü soyutlamalar içinde gizlenmiş protesto, isyan ve reddetme biçimleri olarak kendini ortaya koyuyor. Şüphesiz ki, İsrail işgaline karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesinin bugün durağanlaşması ve gerilemesi, bu tüketimci ruhu daha da güçlendiriyor. Bu durgunluk, ulusal ve vatansever duyguları etkileyerek, neredeyse farkındalığını ve coşkusunu ortadan kaldırıyor, onu ucuz zevklere dalmış bir şekilde veya umutsuzca bir rahatlık özlemiyle, yanlış bir alternatif aramaya itiyor.

Aynı şekilde, ilerici Arap rejimlerinin olumlu tutumlarındaki durgunluk ve gerileme de, ister İsrail işgaliyle mücadelede ister radikal toplumsal değişim için mücadelede olsun, şüphesiz, bu tüketimcilik ve savurganlık ruhunu, hatta teslimiyet, kayıp ve yabancılaşma ruhunu güçlendiriyor. Eski liberal güçler ve yeni bürokratik burjuva sınıfları, bu akıntıya karşı birleşmiş durumda.

Arap devrimcisi, gerek politik, gerekse askeri, ekonomik veya genel olarak toplumsal düzeyde cazibesini yitirmiştir. Arap ilerici rejimleri, artık eskisi gibi Arap vicdanına ilham vermiyor. Sosyalist pratiklerdeki ışıltı, ekonomi, politika veya demokrasi düzleminde yok olup gitmiştir. Bugüne dek işgal altındaki Arap toprakları için ulusal kurtuluş mücadelesini zaferle ve artan bir güçle yönetmeyi, İsrail işgaline kararlı ve etkili bir şekilde karşı koymayı, radikal ekonomik değişimin temelini atacak, toplumsal geri kalmışlığı ortadan kaldıracak, hızlandırılmış ekonomik kalkınmayı sağlamayı veya kitlelerin toplumsal değişim ve devrime aktif ve etkili bir şekilde katılmasına imkân sağlayacak demokratik kalkınmayı başaramamıştır. Artık Arap vicdanına yeni bir Arap toplumu için yeni bir model sunmuyorlar. Gerçekten de fiiliyatta kimi çabalara ve girişimlere tanık olundu ama devrimci süreç bir yığun engel, güçlük ve kesintiyle yüzleşti. Bu kesintiler, özellikle sosyalizmle ilgili olarak, sosyalizmin kendisine saldırmak ve onu pratik, hatta teorik olarak reddetmek için bir bahane haline gelmiştir. Bu durum, sadece Arap coğrafyasındaki pratiklerde değil, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerdeki küresel pratikler için de geçerlidir. Bu tutum, genel olarak sosyalist ülkelerle, özellikle Sovyetler Birliği ile ittifaklar konusunda politik, askeri ve teorik bir şüphenin açığa çıkmasına neden olmaktadır. Bu şüphecilikten, Amerika’nın korkunç yüzü bir kez daha ortaya çıkmakta, sözde bolluk ve sözde kurtuluşun sahte maskesinin ardına gizlenen çirkinliği, Arap toplumumuzun nasıl olması gerektiğine dair bir model, hatta işgal altındaki topraklarımızı özgürleştirmek ve refahımızı sağlamak için vazgeçilmez bir destek olarak takdim edilmektedir. Ulusal kurtuluşumuzun, toplumsal ilerlememizin ve ulusal birliğimizin baş düşmanının bizatihi umudumuz ve modelimiz olması ne büyük bir trajedi! Bu patolojik bir mazoşizm değil, bir yandan devrimci bilincin kaybı, diğer yandan da liberal ve gerici düşüncenin yeniden canlanmasıdır. Bunlar da Arap coğrafyasındaki devrimci dalgada görülen durgunluk ve gerilemenin bir sonucudur.

Şöyle bir soru sorulabilir: Marcuse’nin felsefesinin tüm bunlarla ne ilgisi var? Neticede Marcuse, tüketim toplumunu, bilhassa Amerikan toplumunu kınıyor: bu doğru. Ama bu toplumdaki bolluk iddiasını temel alan bu kınama, gelişmemiş toplumlarımızın ve yoksun yaşamlarımızın aynasında makes buluyor, o aynada bir hayranlık kaynağı haline geliyor.

Daha önce de belirttiğim gibi, bu felsefenin Arap toplumlarımızdaki bu nesnel olguların sorumlusu olduğunu iddia etmiyorum. Bilâkis, ben, bu olguları felsefi olarak ele aldığını ve dayandıkları pragmatik bilgelik sütunlarını beslediğini söylüyorum. Sadece bu da değil. Aynı zamanda gerçek mücadeleyi boğan bu olgulara karşı mücadeleye dair anlayışların ve biçimleirn oluşmasına mani oluyor. Kendiliğinden isyan biçimlerine, anarşik reddiyeye, mutlak inkâra ve pervasız eyleme yol açıyor. Bu biçimleri felsefi olarak ele alıyor, dayandıkları pratik bilgelik sütunlarını besliyor.

Marcuse, felsefesine nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın, bilincimize, vicdanımıza ve ahlaki pusulamıza, Arap toplumlarımızın acil ve önemli ihtiyaçlarıyla tamamen çelişkili ve uyumsuz olan, reddetmemiz ve çürütmemiz gereken anlayışlar sunuyor. Bilim ve teknolojinin rolünü sorguluyor, oysa bilim ve teknoloji olmadan yaşam ve ilerleme olmaz.

Genel olarak rasyonelliği ve ideolojiyi sorguluyor, oysa bilimsel rasyonellik ve bilimsel bir ideoloji olmadan mücadelemizi doğru bir şekilde yönlendirmenin, kurtuluşumuzun, ilerlememizin ve ulusal birliğimizin seyrini belirlemenin veya bilim ve teknolojiyi etkili bir şekilde kullanmanın hiçbir yolu yoktur.

Genel olarak Sovyetler Birliği’ni ve sosyalist sistemi sorguluyor, oysa Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkelerle mücadelenin, politik, askeri ve ekonomik eylemlerin tüm alanlarında ilkesel ittifakımızı derinleştirmeden mücadelemizi sürdürmenin hiçbir yolu yoktur.

Toplumsal ve kültürel yönleri, kendi çabalarımıza ve kendi yeteneklerimizin geliştirilmesine odaklanmadan ele alıyor.

Avrupa ve Amerika işçi sınıflarını ve devrimci örgütlerini, ki bunlar da mücadelemizde nesnel tarihsel müttefiklerimizdir, sorguluyor. Gençlik ve öğrenci hareketini, başta işçi sınıfı olmak üzere, temel toplumsal güçlerden kopartan bir teoriyi savunuyor. Oysa hareketin yaşaması, sürekliliği veya etkinliği, bu toplumsal güçlerle bağlantısı ve ittifakı, devrimin bilimsel teorisini benimsemesi dışında mümkün değildir.

Son olarak, devrimci örgütlenmenin değerini sorgulayan Marcuse, kurtuluşun ve devrimci eylemin özü olarak kendiliğinden, anarşist ayaklanmaları savunuyor. Devrimci örgütlenme, nesnel ittifaklar ve iyi tanımlanmış, gerçekçi stratejiler olmadan gerçek bir devrimci mücadele olamaz. Ne kadar güçlü veya derin olursa olsun, kendiliğinden, kaotik ayaklanmalarla gerçek bir devrimci zafer elde edilemez.

Marcuse’nin felsefesi budur: mücadeleyi umutsuzluğa sürükleyen, kurtuluşçu, toplumsal ve ulusal çıkarlarımıza ve hedeflerimize düşman toplumsal sistemlere özlem duyan, örgütlü mücadeleden, uluslararası ittifaklardan ve devrimin bilimsel teorisinden sapan bir felsefedir bu.

Bir kez daha dile getirmekte fayda var: Marcuse’nin felsefesi, bugün Arap toplumlarımızda meydana gelen olumsuz olaylardan sorumlu değildir, ancak kapsamlı çeviri pratiğiyle cömertçe sunulan, büyük bir coşkuyla benimsenen bu felsefe, kültürümüz içinde yaşanan bu olumsuz olayları besler ve pekiştirir. İlgili felsefe, sağlıklı kültürel beslenmenin temel unsurlarından yoksun olan düşünce hayatımızın dış cephesine süs niyetine iliştirilmiş yeni bir kültürel eğlence biçimidir.

Bu tür felsefe, çabalarımızı ve irademizi mücadelenin doğru yolundan saptırmaktan, zihinleri ve vicdanları bulandırmaktan gayrı bir sonuç vermez.

Marcuse’nin felsefesinin bugünün Arap toplumlarının gerçekliğindeki dolaylı anlamı bu şekildedir. Marcuse, bu gerçekliğe ilişkin doğrudan ve özel bir duruşa sahiptir. Bu duruşu, İsrail ile aramızda yaşanan çatışmaya, genel olarak Arap devrimine ilişkin tutumunda görmek mümkündür. Marcuse ilgili tutumu, 1968’de çeşitli ülkelerdeki öğrenci hareketinin önde gelen isimleriyle yaptığı ve Ütopyanın Sonu adlı kitabında aktardığı teorik diyalogda dile getirmiştir. Ayrıca, yakın zamanda Jerusalem Post’ta (2 Ocak 1972 tarihli nüshasında) yayınladığı makalede de söz konusu tutumu açık ve yalın bir biçimde dile dökmüştür. Muhtemelen bilmediğim başka makalelerde de bu tutumu teorik ifadelere kavuşturmuştur. Ancak, ilgili diyalog ve makale, bu duruşu tanımlamak için yeterlidir.

Öğrenci liderleriyle yaptığı sohbette Marcuse şöyle diyor:

“Alabildiğine kişisel nedenlerle İsrail’le dayanışma içinde olduğumu anlamış olmalısınız. Ama bu nedenler bir yandan da salt beni ilgilendiren nedenler değil. Duyguların, fikirlerin, ahlakın ve hislerin sadece siyasete değil, bilimin kendisine de ait olduğunu defalarca dile getiren bir kişi olarak ben, bu dayanışmada kişisel önyargıdan daha fazlasını görüyorum. Yahudilerin yüzyıllarca zulüm ve baskıya maruz kaldığını, altı milyonunun kısa süre önce yok edilmiş olduğu gerçeğini unutamam. Bu, bir gerçek. Eğer bu insanlar, nihayet zulüm veya adaletsizlikten korkmayacakları bir yer bulurlarsa, böyle bir hedefle dayanışma içinde olmaktan kendimi alıkoyamam, bu konuda hemfikir olmaktan mutluluk duyuyorum.”

Sartre, “Her ne pahasına olursa olsun engellememiz gereken bir şey varsa, o da İsrail’e karşı yeni bir imha savaşıdır” demişti. İsrail’in ortaya koyduğu soruya verilecek cevap, bu girişle verilmelidir. Bu giriş, İsrail’in tüm eylemlerini onaylamamızı veya karşı tarafa destek vermemizi zorunlu kılmaz. Metnin geri kalanına geçmeden önce, aynı planı giriş bölümünde sunduğu Jerusalem Post’taki makalesine bakalım. Marcuse orada şöyle diyor:

“İsrail Devleti’nin kurulmasına yol açan tarihsel gayenin, toplama kamplarının, katliamların ve diğer işkence, zulüm ve ayrımcılık biçimlerinin tekrarını önlemek olduğuna inanıyorum. Bu amaca tamamen katılıyorum. Bu amaç, dünyanın dört bir yanındaki ezilen etnik ve ulusal azınlıklar için özgürlük ve eşitlik mücadelesinin bir parçasıdır. Mevcut uluslararası koşullarda bu amacın peşinde koşmak, zulüm gören veya zulüm altında yaşayanları kabul edebilecek ve koruyabilecek egemen bir devletin varlığını gerektirir. Nazi rejimi sırasında böyle bir devlet var olsaydı, o, milyonlarca Yahudi’nin yok edilmesini önleyebilirdi. Bu devlet, siyasi zulüm mağdurları da dâhil olmak üzere, diğer zulüm gören azınlıklara da açık olsaydı, birçok başka hayatı korumak mümkün olurdu. [...] Bu gerçekler ışığında, devam eden tartışmamızı İsrail’in egemen bir devlet olarak tanınmasına ve kurulduğu koşulların, yani yerli Arap nüfusuna uygulanan adaletsizliğin dikkate alınmasına dayandırmalıyız.”

Metnin geri kalanını aktarmadan önce, bu iki paragrafta kısaca duralım.

Kendini devrimci düşünür olarak ilan eden Marcuse, İsrail konusunda çok kişisel bir tavır sergiliyor. Yahudi kimliğini unutmuyor, bu nedenle teorik duruşu, açıkça kabul ettiği gibi, tümüyle ırkçı olan bir duruşla iç içe geçiyor. Ancak, Dr. Fuad Zekeriya’nın dediği gibi, Rodinson ve Lilienthal türünden kimi düşünürler başka birşey söylüyorlar.

Bu, onların bu devlete saldırmalarını ve kuruluş fikrini prensip olarak reddetmelerini engellemedi. Marcuse’nin pozisyonunun ırkçı yönünü göz ardı edip teorik bir temel bulmaya çalışırsak, onun Prusya devletini destekleyen Hegel’inkine benzer bir pozisyonu benimsediğini söyleyebiliriz. Ancak bu, tamamen Hegelci bir pozisyon değil, daha ziyade Hegelcilikten bir sapma, onu dondurma ve statükoyu kabul etmedir. Statükoyu kabul etme ve İsrail’i Yahudiliğin nihai somutlaşması olarak görme, Marcuse’nin pozisyonunun düşünsel-teorik temelidir. Ancak bu, genel olarak diyalektik karşıtı ve devrimci karşıtı bir düşünsel-teorik temeldir.

Marcuse’nin İsrail Devleti’nin kurulması konusundaki ısrarını dayandırdığı kişisel olmayan nedenler nelerdir? Bu konuda, toplama kampları, katliamlar, zulüm ve işkence gibi gerekçeleri sıralıyor. Siyonistlerle aynı duygusal bahaneyi öne süren Marcuse, böylece kişisel olmayan nedenlerden tamamen duygusal olan, maddi olmayan nedenlere geçiyor. Irksal veya mezhepsel azınlıklar için çözüm, bağımsızlık ve izolasyonda değil, zulüm, işkence ve ayrımcılığın nesnel nedenlerini ortadan kaldırmakta ve bu azınlıkların toplumlarında eşit hak ve özgürlükler temelinde bütünleşmelerini, temsil edilmelerini ve bir arada olmalarını sağlayacak nesnel ve sağlıklı koşullar yaratmakta yatmaktadır.

Marx’ın incelediği şekliyle Yahudi sorunu, kapitalizmin yükselişiyle bağlantılıdır.

Küresel Siyonist hareket, kapitalist gelişmenin emperyalist tekel aşamasında Yahudi sorununun genele teşmil edilmesinden ve derinleştirilmesinden gayrı bir şey değildir. Bu sorunun, ister Yahudi ister Siyonist aşamasında olsun, objektif ve bilimsel olarak ele alınması, ayrı, dini, ırkçı bir devletin kurulmasını savunmakta veya Yahudi azınlıkların çeşitli milliyetlerinden ayrılıp ayrı bir Yahudi ulusu kurulmasını istemekte değil, Marksist düşünceye göre, kapitalizme ve tekellere karşı bilinçli toplumsal mücadelede, ırksal ve etnik ayrımcılığın içsel olarak devam etmesine karşı mücadelede yatmaktadır. Bu mücadele, baskı ve ayrımcılığın nedenlerini kökten ortadan kaldırmaya ve ezilen azınlıkların sağlıklı toplumsal entegrasyonunu sağlamaya yöneliktir. Yahudi azınlıklar için ırkçı, dini bir milliyet uydurma çağrısı, izolasyonu, ayrışmayı, ve ırksal ve etnik ayrımcılığı güçlendirme çağrısıdır. Özünde emperyalist düşüncenin cephaneliğinden kaynaklanan, onun sömürücü ve saldırgan çıkarlarını elde etme aracı olan gerici bir çağrıdır.

Marcuse, İsrail Devleti’nin kuruluşunu haklı çıkarırken, aynı zamanda Siyonist hareketi de haklı çıkarmaktadır. Siyonizme doğrudan veya dolaylı hiçbir atıfta bulunmamakta, sadece fikirlerini benimsemekte ve İsrail Devleti’nin kurulmasına verdiği destek, sempati ve dayanışmanın ardına saklanmaktadır. Bu da gerçekte, çıkarları ve hedefleri küresel emperyalizmle iç içe geçmiş olan bu küresel Siyonist hareketin pratik bir tezahüründen başka bir şey değildir.

Marcuse, Yahudilere uygulanan zulüm ve işkencelere dair imgeleri abartarak (küresel Siyonist hareketin de kullandığı aynı taktiğe başvurarak) Yahudi ulusal vatanının kurulmasına verdiği desteği haklı çıkarmaya çalışırken, bu zulüm ve işkencenin nesnel nedenlerini, bu nedenlere yönelik nesnel, devrimci çözümleri görmezden gelmekte, o derin zekâsına rağmen, İsrail Devleti’nin, genel olarak Siyonist hareketin kuruluşunun temel nedenlerini ve bu kuruluşun gerçek işlevini göz ardı etmektedir.

Bu devlet ve kuruluş amacının gerçek sebebi incelenmelidir. Irkçı ve dini karakteri, zulüm, işkence ve ayrımcılıkla ilgili argümanları, bu nedenleri, bu işlevi ve bu rolü gizlemek için kullanılan birer cephanelikten ibarettir. Filistin’de, Arap devrimci hareketinin kalbinde, emperyalizmin bilhassa petrol ile ilgili çıkarlarının belirleyici olduğu Ortadoğu’nun merkezinde İsrail’in kurulması, onun gerçek önemini ortaya koymaktadır.

Kuruluşundan bugüne dek ortaya koyduğu pratiklere, yaptığı eylemlere yüzeysel bakanlar bile, onun emperyalizmin silahlı kalesi, bölgedeki sömürücü çıkarlarının bekçisi ve Arap devrimci hareketine karşı baskı aracı olarak, doğası gereği saldırgan ve yayılmacı yapısını net bir biçimde göreceklerdir. Ayrıca İsrail, Asya ve Afrika’daki kurtuluşçu ve devrimci hareketlere karşı komplo kuran sömürücü bir araçtır. Daha önce de belirttiğim gibi İsrail, çıkarları küresel emperyalizmle iç içe geçmiş olan küresel Siyonist hareketin pratik bir somutlaşmış halidir.

Bu devletin iç yapısına yüzeysel bir bakış bile, doğası gereği ırkçı yapısını ortaya koymaktadır. Marcuse’nin iddia ettiği gibi, ezilenler veya işkence ve ayrımcılığa maruz kalanlar için bir sığınak değil, geniş bir baskı, işkence ve ayrımcılık kampıdır. Bu durum, sadece bu devletin kuruluşundan günümüze dek Filistinli Araplara, otoprakların yerli halkına uygulanan katliamlar, zulüm, işkence, ayrımcılık ve yerinden edilmelerde değil, aynı zamanda Yahudilerin kendi devletleri içinde, özellikle Doğu kökenli olanların, hatta İsrail’in varlığına izin vermediği, reddetmek veya sınır dışı etmek için acele ettiği Siyahi Yahudilerin maruz kaldığı sınıfsal ve ırksal ayrımcılıkta da açıkça görülmektedir.

Marcuse, İsrail Devleti’nin kuruluşuna verdiği desteği, bu devletle kurduğu dayanışma ilişkisini tümüyle duygusal temellere dayandırıyor. Bu devletin kuruluşunun gerçekliğinin ve kuruluşundan bu yana aktif olarak oynadığı rolün doğasını göz ardı ediyor. Ayrıca Arap devriminin özgürleştirici ve ilerici doğasını da görmezden geliyor. İsrail’in kuruluş koşullarını anlattıktan sonra, “Sorduğunuz soruyu cevaplamak için başlamamız gereken çıkış noktası İsrail’dir” diyerek meramını net bir biçimde ortaya koyuyor. Buradan İsrail’in tüm eylemlerine onay vermemiz gerektiğini, ille de karşı tarafa destek vermenin şart olmadığını söylüyor.

Bunlar, nesnelliğin mütevazı, kırılgan sınırlarıdır. İsrail’in tüm eylemlerini onaylamıyor, ama karşı tarafa da destek sunmuyor. Karşı taraf dediği, “Arapların İsyanı”dır.

Marcuse’nin konumunu aktardığı, öğrenci birliklerinin temsilcileriyle gerçekleştirdiği sohbete şu sözlerle devam ediyor:

“İsrail Devleti’nin kurulmasını adaletsizliğin bir eylemi olarak görmek mümkün. Çünkü bu devlet, yabancılara ait topraklarda, yerli halk ve onların geleceği için yeterli bir değerlendirme yapılmadan, uluslararası bir anlaşma gereği kurulmuştur. Fakat bu adaletsizlik, daha büyük bir adaletsizlikle düzeltilemez. Şimdi ortada bir devlet var ve o, kendisine düşman olan komşularıyla bir anlaşmaya varmak zorundadır. Tek çözüm budur. İsrail'in bu ilk adaletsizliğe bir adaletsizlik daha eklediğini kabul ediyorum. Yerli Arap halkına, en hafif tabirle, kötü davrandı. Ortaya koyduğu politikaları, kendisinin de karşı çıkması gereken ırkçı ve milliyetçi özelliklerle malul.”

Oysa ortada üçüncü bir adaletsizlik var, o da İsrail’in kuruluşundan bu yana dış politikasının tümüyle Amerikan dış politikasıyla aynı doğrultuda olmasıdır. Birleşmiş Milletler’de, İsrail temsilcilerinden hiçbiri, Üçüncü Dünya’nın emperyalizme karşı yürüttüğü kurtuluş hareketlerini destekleyen bir pozisyon almadı. Bu durum, İsrail’in emperyalizmle, Arapların ise anti-emperyalizmle özdeşleştirilmesine yol açtı.

Devamında Marcuse şöyle devam ediyor:

“Arap dünyası yalnız değil. İlerici devletler ve toplumlardan oluşuyor. Gerici toplumlar ve devletler de mevcut. Emperyalizme verilen desteği tartışacak olursak, hangisinin emperyalizm için daha faydalı olduğunu ayırt edebiliriz: İsrail’in Birleşmiş Milletler’deki oyları mı, yoksa şu veya bu Arap devletinin sürekli olarak sağladığı petrol miktarı mı? İsrail’in birçok kez müzakere teklifinde bulunduğunu, ancak Arap ülkelerinin temsilcilerinin bu teklifleri reddettiğini hatırlamak gerek. Ayrıca, Arapların temsilcilerinin, İsrail’e karşı bir imha savaşı başlatılması gerektiğini açıkça ilan ettikleri yadsınamaz bir gerçektir. Bu koşullarda, Mısır, Suriye ve Ürdün’e karşı yürütülen önleyici savaş gibi bir savaşı anlamak, haklı görmek mümkün olacaktır.”

Marcuse gibi bir düşünürün nesnelliğini, yani düşünsel namusunu sorgulamak zorundayız!

1. Düşmanlığı öncelikle Araplara atfediyor, asıl nedene bakmıyor: Arap topraklarına dayatılan bu devletin kurulması, binlerce sakininin silah zoruyla yerinden edilmesi, Arap ülkelerine karşı sürekli saldırganlığı ve yayılmacı politikaları ile ilgilenmiyor.

2. Birleşmiş Milletler’de İsrail’in kullandığı oyların, İsrail’in küresel emperyalizme sunduğu ve temsil ettiği tek şey olduğunu, bunun tek başına İsrail’in emperyalizmle, Arapların ise anti-emperyalizmle özdeşleştirilmesini sağladığını iddia ediyor. İsrail’in kendi emperyalist doğasını ve Arap devriminin anti-emperyalist doğasını görmezden geliyor.

3. Arap ülkelerinin emperyalizme sağladığı petrolün, İsrail’in verdiği oydan daha faydalı olduğunu öne sürüyor. Arap petrolü üzerindeki emperyalist kontrolü, Arap halkının bu kontrole ve genel olarak emperyalizme karşı mücadelesini, Dr. Fuad Zekeriya’nın haklı tespitiyle, İsrail’in dolaylı olarak kullanılan en önemli silahlardan biri olduğunu görmezden geliyor. Ortadoğu petrolünün Batı ülkelerine akışının devamlılığını sağlamak için devreye sokulan İsrail, Arap Doğu’sundaki emperyalist çıkarların bekçisi ve bu çıkarları korumak için kullanılan saldırgan bir araçtır.

4. Marcuse, İsrail’in 1967’deki saldırganlığını haklı çıkarmak için uluslararası Siyonizmin uydurduğu aynı zayıf argümanlara başvurarak kendi cüretkârlığının sınırını aşıyor.

Marcuse, daha sonra öğrenci hareketi liderleriyle gerçekleştirdiği sohbette Arap-İsrail çatışmasına kendince pratik çözümler sunuyor. Şöyle diyor:

“İsrail ile Arap devletleri arasındaki çatışmanın uzun zamandır ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki bir çatışmaya dönüşmesi üzücü. Yerelin sınırlarını aşan çatışma açık ve gizli diplomasi düzeyine taşındı, iki tarafa silah tedarik etme yarışına evrildi. Şimdi en büyük sorun, bu çatışmayı ilk sınırlarına geri döndürmektir.”

Marcuse, bir kez daha, bu çatışmada Sovyetler Birliği’nin ve Amerika’nın konumunun doğası arasındaki farkı kasıtlı olarak gizliyor. Sovyetler’in Arapların kurtuluş devrimine yaptığı silah tedarikinin önemi ile Amerika’nın İsrail’in yayılmacı saldırılarına yaptığı silah tedarikinin önemini birbirinden ayıramıyor, ikisini aynı seviyeye koyuyor.

Peki, çözüm nedir Bay Marcuse?

Onun çözümü, İsrail ve Arap temsilcilerinin bir araya gelip sorunlarını birlikte çözmeye çalışmalarından ibaret. İdeal olan elbette, “bu görüşmelerin, emperyalist güçlerin müdahalesine karşı İsrail ve Arap rakipleri arasında ortak bir cephe oluşturulmasının temellerini atmasıdır.” Böyle bir cephe kurulmuş olsaydı, bu, çok uzun zaman alırdı.

“Arap dünyasının da bir toplumsal devrime ihtiyacı var, bunu unutmamalıyız. Hatta bu devrim, İsrail’in yok edilmesinden bile daha acil olabilir.”

Marcuse’nin görüşüne göre çözüm, İsrail’i tanımak ve onunla barışmaktır. Bu, çatışmayı ortadan kaldırmanın ve Arap ülkelerinde toplumsal devrime giden yoldur!

İsrail’in varlığının, işlevinin ve Arap bölgesindeki saldırgan, yayılmacı rolünün gerçekliğini göz ardı eden Marcuse, İsrail’in genel olarak Arap devriminin, özellikle de toplumsal ve sosyalist dönüşümünün gerçekleşmesine karşı bir güç olduğu gerçeğini de görmezden gelmektedir. 1967 saldırısının amacı, Mısır’daki sosyalist gelişmeyi engellemek değil miydi?

İsrail ile barış ve onu tanıma çağrısı, Arap devriminin kurtuluşçu, sosyalist ve birleştirici yoluna saldırma iradesinin politik bir ifadesinden başka bir şey değildir.

İsrail ile barışmak ve İsrail’i tanımak, küresel emperyalizmin politik, askeri, ekonomik ve düşünel etkisinin Arap Doğu’sunda yeniden açığa çıkması demektir. Bu, gelişmekte olan ilerici ekonomilere saldırmak, ulusal kültürü tasfiye etmek, Arapların özgürlük, sosyalizm ve birlik mücadelesini parçalamak anlamına gelir. Basit bir ifadeyle, İsrail’in 1967’de askeri olarak başaramadığını politik, toplumsal ve ekonomik olarak başarması, askeri yenilginin Arap devrimi için kapsamlı bir yenilgi haline gelmesi demektir.

Marcuse, Jerusalem Post’ta yayınlanan makalesinde bu noktayı ayrıntılı olarak ele alıyor. Makalesinin başlığında da belirttiği gibi, İsrail, taviz verebilecek kadar güçlü hale geldi. Bu tavizler nelerdir? 1948 sınırlarına geri çekilme ve mülteci sorununa çözüm. Aslında Marcuse, bu dış politikanın temel unsurlarını neredeyse benimsiyor.

Amaç, hedef ve araçlardaki farklılıklara rağmen, Mısır Arap Cumhuriyeti tarafından resmen benimsenen süreçte, İsrail’in 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmesinin onu zayıflatmayacağına, aksine devletini güçlendireceğine inanıyor. Eğer çekilmezse, düşman bir ortamda askeri bir kale olarak kalmaktan başka seçeneği kalmayacaktır.

Maddi ve kültürel gelişimi askeri ihtiyaçları karşılamaya yönelik olacaktır. Bu, İsrail için bir tehlike teşkil etmektedir. Araplarla, İsrail Devleti’nin tanınmasını, Süveyş Kanalı ve diğer su yollarında seyrüsefer özgürlüğünün garanti altına alınmasını içeren bir barış anlaşmasına varılması tek çözümdür. Bu anlaşmanın, Mısır’ın Jarring Muhtırası’na Şubat 1971 müzakereleri için kabul edilebilir bir temel sunarak cevap vermesinden sonra mümkün hale geldiğini belirtiyor.

İsrail’in Sina ve Gazze Şeridi'nden çekilmesi, İsrail’i saldırı riskine maruz bırakmayacaktır. Bu, tarafsız Birleşmiş Milletler güçleri tarafından korunan bir silahsızlandırılmış bölge kurularak önlenebilir. Ancak, Marcuse’nin de belirttiği gibi, bu konudaki tehlike, mevcut koşullar altında yeniden ortaya çıkan savaş tehdidinden daha azdır.

Marcuse, Kudüs sorununun uluslararası gözetim ve koruma altında birleşik bir şehir haline getirilerek çözülebileceğine inanmaktadır. Marcuse’nin Golan Tepeleri’nden çekilme konusunda hiçbir şeyden bahsetmemesi, dikkat çekicidir.

Marcuse, daha sonra mülteci sorununa geçerek iki olasılık sunmaktadır:

1. Sınır dışı edilen ve geri dönmek isteyen mültecilerin geri dönüşü. Bunun Yahudi çoğunluğunu azınlığa dönüştüreceği, böylece İsrail’in kurulmasının asıl amacını boşa düşüreceği ile ilgili İsrail argümanını reddeden Marcuse, çoğunluk oluşturma amacı güden politikaların yenilgiye yol açtığını ileri sürmektedir.

İsrail nüfusu, Arap devletleriyle çevrili bir azınlık olarak kalacaktır. İsrail, daha da büyük bir gettoya dönüşmeden kendisini onlardan izole edemez.

Marcuse’nin savunduğu gibi, İsrail, komşularını düşman olarak görmeye devam ederse, ilerici bir devlet olarak var olamaz. Güvenliği, izole edilmiş, korkak bir çoğunluk yaratmakla değil, Yahudiler ve Araplar arasında eşit hak ve özgürlüklere sahip vatandaşlar olarak bir arada yaşamakla sağlanacaktır.

2. Filistin halkının ulusal özlemlerinin, ister bağımsız bir varlık olarak ister İsrail veya Ürdün ile federal bir ilişki içinde olsun, İsrail sınırları içinde bir Filistin devletinin kurulması yoluyla gerçekleştirilmesidir. Buna, Filistin halkının kaderini Birleşmiş Milletler gözetiminde yapılacak bir referandumla karar verilmelidir.

Ancak nihai çözüm, İsrailliler ve Filistinliler, Yahudiler ve Araplar arasında, Ortadoğu devletlerinin sosyalist federal birliğinde eşit üyeler olarak bir arada yaşamaktır. Marcuse, bunun ütopik bir vizyon olduğunu kabul ediyor. Ancak, tartıştığı olasılıklar şu anda kendini dayatan geçici çözümlerdir ve bunların tamamen reddedilmesi telafisi mümkün olmayan zararlara yol açacaktır.

Şüphesiz ki, Marcuse’nin önerdiği bu çözümler, önceki fikirlerine göre politik açıdan daha ilerici bir adımı temsil etmektedir. Marcuse, neredeyse bazı Arap hükümetlerinin mevcut resmi politik duruşunu benimsemektedir. Bununla birlikte, bu Arap hükümetlerinin pozisyonu, pragmatik, hatta diplomatik bir politik pozisyon ise, bu, özellikle iki pozisyon arasındaki amaç ve araç farkı göz önüne alındığında, bir düşünürden bekleyeceğimiz bir şey değildir. Bu Arap hükümetlerinin amacı, işgal altındaki toprakları geri almak ve Filistin halkının meşru haklarını geri kazanmaktır.

Doğrudan yürütülen müzakereler, barış veya tanıma, hepsi birer seçenektir. Marcuse’nin amacı, İsrail devletinin istikrarıdır, istikrarın araçları ise doğrudan yürütülen müzakereler, barış ve tanımadır. İsrail’in çekilmesi, hatta mültecilerin geri dönüşü (ki bunun mümkün olduğuna inanıyorum) uzun bir mücadelede pratik bir adımdır. Ancak bu, ırkçı ve saldırgan İsrail varlığının temel doğasını ele almayan ve Arap devriminin nihai hedeflerine ulaşmayı göz önünde bulundurmayan bir adımdır.

Arap devriminin amacı, Yahudileri denize dökmek değil, ırkçı, militarist, saldırgan ve yayılmacı İsrail devletini yıkmak, Arapların ve Yahudilerin eşitlik temelinde, kapsamlı bir Arap demokratik sosyalist sisteminin parçası olan demokratik bir sosyalist sistem içinde bir arada yaşadığı bir Arap Filistin devleti kurmaktır.

Marcuse, makalesinin sonunda bu öneriye değiniyor ama Arap milliyetçi devriminin gerçek doğasını kavramayan Marcuse, “Ortadoğu devletleri” olarak adlandırdığı şeye değinmekle yetinmektedir. Ona göre bu Arap Filistin devleti ütopyadan ibarettir. İşin tuhaf yanı şu ki hem sosyalist hem de kapitalist sistemlerin yıkıntıları üzerine kurulu, kapsamlı bir ütopyayı savunmasına rağmen, bu ütopyaya ulaşmak için mücadele çağrısında bulunmuyor. İsrail sınırlarında durmayı, onlara bekçilik yapmayı tercih ediyor.

Marcuse’nin, Ürdün’deki mevcut gerici rejimde bu türden bir devletin nasıl bir biçim aldığını bilmesine rağmen, tuhaf bir biçimde, Ürdün ile federal bir ilişki içinde olan bağımsız devlet fikrini ya da İsrail ile birlikte ayrı bir Filistin devletinin kurulması fikrini savunuyor. Gerçekten de, böyle bir devletin bugün mevcut koşullarda kurulması durumunda nasıl olacağını o da biliyor. Ortada sadece ismen bir Filistin devleti olurdu, özünde Ürdün veya İsrail’deki gerici güçlere boyun eğen bir devlet olarak faaliyet yürütürdü. Filistin halkının iradesini ve ulusal özlemlerini gerçek manada temsil etmezdi.

Marcuse’nin önerdiği çözümler politik açıdan ne kadar ilerici olursa olsun, teorik ve devrimci açıdan statükonun devamından başka bir şeyi ifade etmemektedir.

İsrail’in varlığını ve İsrail devletini tanıması, Filistin halkının devriminin başarısızlıkla sonuçlanmasına ve genel Arap devriminden tecrit edilmesine dönük arzusu, Marcuse’nin düşünsel-teorik geriliğinin yol açtığı üç temel zaaf ve eksikliğin ürünüdür:

1. Kurtuluşçu, ilerici ve milliyetçi doğasıyla Arap devriminin, sosyalizm, birlik, demokrasi ve barış için mücadele eden küresel sömürge karşıtı devrimin bir parçası olduğunu gerçeğini görmedi.

2. Filistin’in silahlı mücadelesinin Siyonist İsrail işgali, saldırganlığı ve yayılmacılığına karşı sahip olduğu meşruiyeti tanımadı.

3. İsrail devletinin ırkçı doğasını, geçici politik sözlerle ve bir dereceye kadar çekingen cümlelerle kınamayı bile tercih etmedi. İsrail’in Arap devrimine, Asya ve Afrika’daki kurtuluşçu ve ilerici hareketlere karşı baskıcı bir araç olarak hizmet ettiği küresel Siyonist hareketi hiç eleştirmedi.

Zeki ve esnek bir politika benimsemek suretiyle katı ve bağnaz eğilimlerden ayrı duruyormuş gibi görünse de Marcuse’nin aldığı bu son konum, Siyonist İsrail’i temel alan fikriyatın yörüngesinde dönmektedir. Misal, İsrail’in ilk devlet adamı, düşünürü ve politika üreticisi Ben-Gurion ile devrimci olduğunu iddia eden bir aydın olarak Marcuse’nin pozisyonu arasında temel bir fark var mı? Kesinlikle yok.

Haziran 1967’deki saldırıdan sonra Ben-Gurion, Araplarla barış ve İsrail’i tanımaları karşılığında Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri hariç, tüm işgal altındaki topraklardan çekilmeyi talep etti. Doğu Kudüs, Ben-Gurion ve Marcuse arasındaki tek farktır. Gördüğümüz gibi, Marcuse, Golan Tepeleri konusunda sessiz kalıyor. Dahası, 1967’den beri Ben-Gurion, bir Arap devletinin kurulması fikrini savunuyor.

Fark, ayrıntılarda gizli, bilhassa Ürdün ve Batı Şeria’yı kapsayan, her bölgenin Ürdün kralının tahtı altında kendi özerk hükümetine sahip olacağı birleşik bir Arap krallığı çağrısında. Ayrıntılar ve yaklaşım bakımından farklılık gösterse de, Marcuse’nin önerisi, Ben-Gurion'unkiyle temelde benzeşiyor. Hem Ben-Gurion hem de Marcuse için geri çekilmenin amacı aynı: Batı Şeria’da özerklik.

Kral Hüseyin'in son önerisiyle temelde örtüşen bu öneri, İsrail devletini onun bağımsız varlığını korumak ve güçlendirmek için esnek olmaya teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Çünkü geri çekilmenin bedeli, Araplarla barış, İsrail Devleti’nin tanınmasıdır.

Marcuse’nin savunduğu Filistin devleti, ister bağımsız bir Filistin sınırları dâhilinde ister İsrail veya Ürdün ile federal bir ilişki içinde oluşsun, daha önce de belirttiğimiz gibi, Kral Hüseyin’in son önerilerinden de anlaşıldığı üzere, Filistin devrimini ve davasını tasfiye etmenin, onu Arap devriminden koparmanın ve İsrail Devleti’ni desteklemenin yanı sıra Ürdün’deki gerici rejimi desteklemenin bir yoludur.

Meselenin özünün, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımak olduğuna hiç şüphe yok. Fakat Marcuse, bu hakkı tamamen biçimsel ve soyut bir şekilde kabul ediyor. Bu hakkın tanınması, hem İsrail içinde hem de Haziran 1967’den sonra işgal edilen topraklarda ve diasporada Filistin halkının gerçek anlayışıyla bağlantılı olmalıdır. Ayrıca, Filistin halkının devrimci mücadelesine ve devrimci liderliğine haklarının teslim edilmesini de içermelidir.

Bu nedenle Marcuse, son pratik önerileri önceki pozisyonlarından daha ileri politik adımları ifade etse de, devrimci düşünceyi benimsemek ve bu çerçeveyi aşmak yerine, Siyonist İsrail’in mevcut çerçevesine kendini hapsediyor.

Oysa devrimci bir düşünürün taktiksel politik düşüncenin sınırları içinde kalması gerekmez. Onun, öncelikle meselenin özüne ilişkin bir tavır alması gerekir.

O halde, temel amaca ulaşmak için taktiksel politik araçlar tanımlanabilir. Fakat Marcuse, bu işi tümüyle göz ardı etmiştir. Yazılarında Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist sistemle Amerika’daki kapitalist sistemi birlikte eleştiren Marcuse, bunlara karşı isyan ve devrim çağrısında bulunmuştur. Ancak İsrail söz konusu olduğunda, bu devletin kurulması ve devamı için gerekçeler uydurmuş, ona destek ifade eden cümleler kurmaktan gayrı hiçbir şey yapmamış, genelde Arap devrimini, özelde Filistin devrimini tümüyle görmezden gelmiştir.

Önceki bölümlerde genel felsefesini ortaya koyduğumuz Marcuse’nin Arap devrimine ilişkin duruşu bu şekildedir.

Genel felsefesi, özgürleşme, reddetme ve devrimci ruh iddialarına rağmen, bir açmaza sürüklemektedir.

Arap devrimine ilişkin konumu ise, biçimsel tarafsızlık ve doğal esneklik iddialarına rağmen, özünde ırkçı İsrail devletiyle ve küresel Siyonist hareketle işbirliği üzerine kuruludur. Bu nedenle, Arap düşüncesi, devrimci kültürünü keskinleştirmek ve kültürel devrimini gerçekleştirmek için devrimci, bilimsel ve örgütlü bir mücadele yürütürken, Marcuse’nin felsefesine karşı ihtiyatlı bir tavır takınmalı, hatta onu bilinçli ve yaratıcı bir şekilde redde tabi tutmalıdır. Arap düşüncesi, bu sayede kurtuluşa, sosyalizme, ulusal birliğe ve demokrasiye giden devrimci yolunu açacak, yürüyüşüne destek olacak, gücüne güç katacaktır.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynak: ماركيوزأو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 148-174]

KitaPDF