Yazgı

“Onlar düşünsün.”
Sol analizlerin büyük kısmında bu söz öne çıkıyor: “onlar düşünsün”. Evrensel gibi yayınlarda, “kriz var, işçiler düşünsün” deniliyor özünde. Başka yayınlarda işçinin yerini halk alıyor. Kimse, “işçinin, halkın öncüsü bizdik hani?” diye sormuyor, sorumluluk almıyor. İşine geldiği yerde her örgüt, suçu günahı halkın ve işçi sınıfının sırtına yüklüyor.
Bu liberal tutum, tuhaf gelecek ama, Perinçek’in 23 Nisan değerlendirmesinde de var. Perinçek, Maoizm gereği silâha sarılıyor, oysa o silâh, askerin silâhı. Onda Maoizm, somut ordudan soyut halka doğru kuruluyor. Halkı küçümsemek, birey aydın olarak halktan soyutlanmak için orduya kitleniyor. O, sonradan görme Maoist! Bu hâliyle, tüm yükü ordunun sırtına atıyor, kendisini rahatlatıyor.
Esasında Perinçek’i eleştirenlerle Perinçek aynı düzlemde duruyorlar. Hepsi de sorumluluk alma, hesap sorma ve hesap verme arasındaki ilişkiye küfrediyorlar. Şu meşhur 32. Gün programında Bülent Uluer doğru söylüyor: “Perinçek de bizim öz evladımız!” O evlat, liberalizmin yarım bıraktığı işlere soyunuyor, liberaller de faşizmin yarım bıraktığı işleri üstleniyor.
Perinçek, 23 Nisan’ın çocuklara bayram olarak verilmesini eleştiriyor. “Atatürk’ün peygamber olmadığını” söylüyor. Zira kendisi, “münafık bir Atatürkçü”, bir nevi “İslamsız Müslüman”. O yüzden yan yana düşüyorlar. “Medeniyet tarikatı” üyesi olarak bir tür laikleşmeyi, dünyevileşmeyi eleştiren Perinçek, herkesi o dine bağlı kılmaya çalışıyor, bağlı olmayanları tekfir ediyor. Esasında Türkiye’deki Osmanlı’ya kol kanat geriyor, devlet geleneğini koruma altına alıyor, görevini ifa ediyor. O, özel yetiştirilmiş bir ailenin üyesi.
Aynı tutum, eski bir “Maoist” olarak Emrah Cilasun’da da var. Kendisi, Avakian’ın müridi. Postmodern peygamber olarak Avakian, Maoizmin dünya genelinde laik bir din olmasını eleştiriyor. Esasen genel din eleştirisini Maoizm bağlamında, Maoizm için yapıyor. Yerine Amerikan derin devletinin icadı olan “din olmayan din”ini yerleştiriyor. Mao’daki büyüyü, haleyi, tılsımı, hegemonyayı dağıtmak için liberalizmin alet edevatına sarılıyor. “İlk kez bilimsel temeline oturttuğu” iddia edilen komünizm, bireyin esrik varlığından, bilim de onun zırvalarından, çıkarından ibaret. O birey, sorumluluktan azade, hesap vermiyor, hesap sormuyor. Hesap dışı yaşıyor.
Perinçek de halkın sorumluluğunu almamak için orduya sarılıyor. Cilasun da modernizmin ve aydınlanmanın ordularına... Aralarında ölçek farkı var, ölçü aynı. Aynı düzleme Muzaffer Oruçoğlu’nu da almak lazım. Gün Zileli ise devlet adına anarşizm suyunun başını tutuyor.
Hepsi de kısa vadeli çözümler sunuyorlar, devrimi “kuyruklu yıldız çarpması” gibi tahayyül ediyorlar, olmayacak dua olarak sunuyorlar, Marx’ın dediği gibi, işçilere “elli yıl devrim olmayacak” diyemiyorlar.
Bu söz, kısa günün kârı, dostlar alışverişte görsün türü pratiklerin bir eleştirisi olarak dile geliyor. İşi, işe örgütlenmeyi, Lenin’in dediği gibi, “örgütlenmeyi işçilerden öğrenmeyi” öne çıkartıyor.
Kadim tartışmadır: solda ana eğilim, düşmanın büyüklüğünü ve nesnelliğini anlatmanın, tasfiyecilik olduğunu söylüyor. Oysa kitleler, o idrakin alazladığı eylemle devrime yürüyorlar. Devrim, bireyin meslekî ideolojik serzenişlerini tanımıyor.
Tarih sarsılmaya, yarılmaya yazgılı. Bireyin yapacaklarına kitlenenle kitlenin yapacaklarına kitlenen, asla bir olmuyor. Düşmanın büyüklüğüne ve nesnelliğine dair teori, ideolojik ve politik düzeylerde kendi kitlesini “çağırıyor.”
Meselenin hacmini, ebadını ve derinliğini anlamak ve anlatmak, o ölçüde kendi kitlesini ve mücadelesini “kuruyor”. Memelerini bir kilise önünde teşhir etmek de kendine göre bir “kitle ve mücadele” çağırıyor. CHP’yle faşizmi geriletmek de öyle, Twitter’da yeni açtığı kafeye müşteri bulmak için yazılan allı pullu sözler de öyle. Bunlar, köklü, kadim, kapsamlı bir faşizmi yenmeye yazgılı eylemler, asla değiller. Olsa olsa onun ekmeğini yeme derdindeler.
Perinçek de o bireyler gibi, her türlü sorumluluğu, işin yükünü bir yere havale ediyor. O yer ordu oluyor. Ülkede varolma hakkı, siyaset hakkı, düşünme hakkı ona terk ediliyor, geriye bireyin zevkli ve renkli dünyası kalıyor.
23 Nisan eleştirisi, Perinçek’in çocukların asker gibi yetiştirilmesine karşı olan DSİP’le aynı kafada olduğunu gösteriyor. Ordu uzmanlaşmalı, sorumlulukları üstlenmeli, ordulaşmaya asla izin verilmemeli. Sanılanın aksine Vatan Partisi, Türk ve milli olanın devrimcileşmesinin önünü almak için var. TKP ve diğer yapılar gibi. Hepsi, işin belirli bir parçasını ifa ediyor. DSİP “Ermeni” diyor, onun malına, zenginliğine odaklanıyor; Perinçek “o mal benim” diyor. Aynı yerde duruyorlar.
Esnaf-zanaatkâr ideolojisi, ordunun varlığına ve aklına fazla değer ve önem veriyor. Kendisini oradan kuruyor. Sol, devrimi emperyalizme; sosyalizmi kapitalizme havale ediyor. Bu, tam da esnaf-zanaatkâr ideolojisi üzerinden işleyen bir süreç. Bu ideoloji, silâhı orduya teslim ediyor; bireye rahat bir alan açmaya çalışıyor. Perinçek bu yüzden "çıplak kapitalizm" karşı ama giyinik olanına dost!
O ideolojinin, bu devletin belkemiğini oluşturan Anadolu halkının, yoksulunun, o tezeklilerin zihinlerinde ve pratiklerinde oluşacak çatlağı önemsemesi mümkün değil.
Bugün belli başlı isimler, içten içe, Perinçek’e haset ediyorlar. Onun pratiğini farklı bağlamlarda, farklı alanlarda güncelliyorlar. Herkes kendi kümesinin Perinçek’i olmak istiyor.
Ermeni denilince toprağa gömülmüş çil çil altınlar, Kürt deyince gerici yobaz feodal ağalar geliyor akla. Türkiye sosyalist hareketinin bilinci, bunun ötesinde değil. Ermeni ve Kürt düşmanı Perinçek ile Ermeni ve Kürt dostu Türk sosyalisti, esasen yan yana.
Perinçek, sorumluluk almadan, hesap sormadan ve hesap vermeden bugünlere bir lider olarak geldiği için birçok küçük örgütün şefinin ağzını sulandırıyor, göğsünü kabartıyor. Ondaki teori ve Maoizm, “asker-millet el ele” düzeyinde. Bu kemalizmle kemalizmi eleştiriyormuş gibi yapan ama aynı medeniyet tarikatına üye olan örgütler, bir ve aynı.
Perinçek, olmuş bir devrimin müdafisi. Olacak olan devrime doğal olarak karşı. Günlük çözümlerle, ağza sürülen balla, dostlar alışverişte görsün pratiğiyle bugün devrim işçiliğine nasıl düşmanlık edilirin örneğini sunuyor, birçok küçük perinçek gibi…
Ali’siz Alevilik bir icattı, devlete aitti. Perinçek’in Kemal’siz kemalizmi de öyle. Kimi troçkistlerin Troçki’siz troçkizmi, kimi Maoistlerin Mao’suz maoizmi de aynı tespihin taneleri, tespihin imamesi ise devlet.
Eren Balkır
25 Nisan 2019

Çatlak Zemin

Şeyh İmam. Mısırlı müzisyen. “Çöküş dönemlerine kafa tutmuş ve daha iyi bir gelecek için arzulu olan binlerce işçi ve aydını harekete geçiren politik Arap müziğinin en önemli unsuru”.[1] Hafız… Altmışlarda “adalet marşları” besteliyor. Che Guevara’nın ölümü üzerine yaktığı bir ağıt da var.[2]
İmam, “El-Ful V’il Lahme” isimli bir şarkısında[3] her yerde halkı et değil de bakla yemeye teşvik eden bir doktordan bahsediyor. Muhsin isimli bu doktoru eleştirdiği bu şarkısında, “Doktor Muhsin, bırak da biz et yiyerek zehirlenelim siz de bakla yiyerek daha iyi, daha sağlıklı beslenin” diyor.[4]
Tabii ki bu şarkı, ancak tekellerin henüz veganizm pompalamadıkları dönemde bestelenebilirdi. Bugün hem Şeyh İmam hem de bu türden şarkılar, gerici ve demodedirler. Tekeller, etten mahrum ettikleri kitlelere veganizm öğretmektedirler. İşsiz bıraktıkları erkeklerin kızlarını, eşlerini feminizmle kandırmaktadırlar. Aile, vatan, tanrı ile savaşında LGBT bireyleri silâhaltına almaktadırlar. Birey, ancak LGBT olabilir, gerisi zafiyettir. Buradaki mesele, LGBT değil, onun edebiyatını yapanlardır.
Gebze’deki mahpushanede evlatlarını ziyarete giden ama polisin aşağılayıcı saldırısına maruz kalan analara dair görüntüler, ancak vicdanı yaralayabilir. Bu devirde vicdan, kolay iyileşen bir şeydir. Resimlerde, videolarda gördüğümüz hâl de analar da bugün solun büyük bir kısmı için gerici ve demodedir.
Çünkü artık faşistlere inat, “ne tanrı, ne vatan, ne aile” diye haykırıldığı günlerdir.[5] Zemin çatlamış, sınırlarına, kabına sığmayan, bütünlüğünün pazardaki kıymetini gören birey, ortalığa fırlamıştır. Bedeni kendisinin oyun bahçesi zanneden, onu pazarın uzantısı kılan alıklık, güncellenmiştir. Bütünlüğe, özneliğe ancak burjuva olmakla mazhar olabileceğini düşünenler, herkese akıl dağıtmaktadırlar.
Zemini çatlatan piyasa için mahpushane önündeki o ananın başındaki beyaz eşarp, sıkıcı, sıkıştırıcı ve rahatsız edicidir. Ona gölge olan koca-erkek, eril, gerici, yozdur. O anaya siyah gözlükleri ve copuyla baskı uygulanmasına imkân veren vatansızlık ve devletsizlikse, tek özgürlük biçimidir. İşte bazı örgütler, o erkeğe karşı silâhlanmaktadırlar. Ulus-devlet eleştirileri, ulus olmaya, devlet olma kavgasına yöneliktir. Solun ağzında çiğneyip şekil verdiği, sonra da taptığı helva, tekellerindir, burjuvazinindir.
* * *
Mesele, elin iş tutması, ellerin ortaklaşmasıdır. İş tutulunca mekân genişler, ayrıntılar zenginleşir, pratiği besler, iş aktıkça çoğullaşma, çağlama, ihtiyaç hâlini alır. Eli işte gözü oynaşta olan için mekân, giderek daralacak, her daim kapıya bakılacaktır.
Oynaşın, hazzın, keyfin teorisi, mücadelenin teorisini esir almıştır. O teori, içeride neyi nasıl yapılacağına dair fikri kapı dışarı etmiştir. Bugün sermayenin ve emtianın akışına karışanlar, özgürlük naraları atmaktadırlar. Mücadele, mekândaki işten, emekten soyutlanmıştır.
Soldaki Kemalizm ve ulus-devlet eleştirileri, kasıtlıdır ve sığ bir liberalizm üzerinden biçimlenmektedir. Sömürgelik, çift derililik, iç vatan, bu liberalizmin defterinde giderek silikleşen konulardır. O liberalizm, silmek için vardır.
Gözü Avrupa’da olanın yaptığı ulus-devlet ve milliyetçilik eleştirisinin bir hükmü yoktur. Bu tür eleştiriler ve zemindeki çatlaktan sızan liberalizm, piyasa ve tekeller içindir, onlara içrektir. Nefesini orada alabileceğini düşünenler, ciğerlerini kontrol ettirmelidirler.
Sıkışansa yürektir. Kaçma imkânı olanlar kaçarlar, geride kalanlara acıyan bir çift göz, küçümseyen bir dil bırakırlar. O yüzdendir, iteklenen anaların sızısı üç beş twitter cümlesi kadardır. İmamoğlu’nun 1 Mayıs’a giderken açığa çıkan “1 Mayıs’ta gaz yemiş” videosu kadar değer görmeyecek, antrikot piyesi kadar dikkat çekmeyecektir. Ahmet Kaya’nın dediği gibi, “onlar istemiştir gül tenindeki yaraları!”
Dün Ahmet Türk’e atılan yumruk için “toprak ağasına atılan yumruk” lafı eden TKP, koşa koşa, o çok eleştirdiği Kılıçdaroğlu’nun hesabını sormaktadır.[6] Belediye meclis üyesi Candan Badem’in ağzından çıktığı biçimiyle, sonuçta bu parti, “emperyalizmi ortaçağ karanlığına tercih eden”dir.[7]
Avrupa’ya kaçmış olanlarsa, o herkesten ilericilerse, “tezekliler” diye Çubuklu saldırgana küfretmektedirler. Benzer bir dil, Avrupa’daki Müslüman Arap’a “hadi çölüne!” diye hakaretler yağdırmaktadır. Sol, bu hâldedir. Sosyalistin de komünistin de CHP çizgisine örgütlenme süreci tamama erdirilmiştir.
* * *
Faşizme inat ambalajlanan tüm kimlik siyaseti formları, döne dolaşa sosyalist harekete saldıracaktır, buna mecburdur. Kendi varlık koşullarının bu olduğunu iyi bilmektedirler. On yıldır çatılan ideolojinin Gebze’de analara yapılana çıkartabileceği bir sesi kalmamıştır. Herkesi o ideoloji, lâl etmiştir.
“Birey olarak tüm varlığımı, bütünlüğümü tam pazara çıkartacağım, bu tanrı, vatan ve aile buna mani oluyor” diyenler çatmıştır o ideolojiyi. Faşistler, AKP, IŞİD vs… hep bir bahane vardır. Bu düşmanlar saldırdıkça birileri “niye saldırdıklarını bir düşünün, o saldırdıkları yerleri terk edin” demiştir.
Solun, serbest piyasaya dönük gizli bir imanı söz konusudur. Üretim araçları, güçleri ve/veya ilişkilerindeki “gelişme”nin arkasına sakladığı şey, işte bu imandır. Piyasaya düşmüş bir ruh ve beden, sola yön vermektedir. Ondaki anti-faşizm, kitleleri müesses nizama örgütlemektedir.[8] “Türkiye ittifakı” müessestir.
* * *
Dr. Şivan, her gittiği köye bir imam götürür. Kendisi ile ilgili belgeselde söylendiği gibi[9], “imam öyle bir konuşur ki dinleyenler Kur’an’ın Kürtlere indiğini düşünürler”. Hareketin ve mücadelenin inşa edildiği zemin, burasıdır. Mustazaf artık Kürd’dür, Kürdîdir.
O zemin çatlamıştır. Varoluş ve beka derdiyle liberal bağlar kurulmuş, bağlam olmayan bağlamda bağ olmayan bağlara tevessül edilmiştir. Olmayan, olmamakta, oldurmamaktadır.
Devlet, bir bireye bağlanmış “tanrıdan, vatandan ve aileden” memnundur. Kendisi de öyledir. Memnuniyeti, sahte-yüzeysel eşitlikle ilgilidir. Devlet, Sivas’tan ötesinin kendisine ait olmadığını bilir, o bilinçle yangınlara yangın katar.
Kimlik siyaseti, o liberal oynaşlar, o yangınlara dairdir. Derin devlete karşı piyasaya sürülen liberal temrinler, cümleler, talimnamelerin parçasıdır. Bu, iyi bilinmelidir. Sivil toplum kuruluşlarına, liberal ofislere, AB danışmanlıklarına teksif edilen bireyler, ol derin devletin parçasıdır. Burada Avrupa vakıflarına çalışanlar, devlete çalıştıklarını çok iyi bilmektedirler.
* * *
Mahpushane önünde o analar itildiklerinde düşmüyorlarsa bilinsin ki sırtlarını dayadıkları bir iman, bir vatan ve bir aile olduğu içindir.
Eren Balkır
23 Nisan 2019
Dipnotlar
[1] Cedid, “Şeyh İmam’ın Mirası”, İştirakî.
[2] Şeyh İmam, “Gifara Met”, Youtube.
[3] Şeyh İmam, “El-Ful V’il Lahme”, Soundcloud.
[4] “Şeyh İmam”, Toplumsal Haydut.
[5] Denzi Deng, “Tanrı, Vatan, Aile: Ne Boktan Hayat!”, 4 Nisan 2019, Çatlak Zemin.
[6] “İktidar Kılıçdaroğlu’na Saldırının Sorumluluğundan Kaçamaz”, 21 Nisan 2019, Haber Sol.
[7] Eren Balkır, “İran Vesilesiyle, 1 Ocak 2018, İştirakî.
[8] David Broder, “Aptalların Antifaşizmi”, İştirakî.
[9] Dr. Şivan Belgeseli, Çayan Demirel, Youtube.

Aptal ve Deli

Geçen akşam Jordan Peterson ve Slavoj Žižek, Toronto’daki Sony Centre’da bir münazara gerçekleştirdi. Münazaranın başlığı “Mutluluk: Marksizmle Kapitalizm Karşı Karşıya” idi. Münazara, her bir katılımcının yarım saat sunum yapmasına, ardından birbirlerine on dakikalık kısa cevaplar vermesine imkân verecek şekilde programlanmıştı. Sohbet, seyircilerden gelen birkaç soru ile sona erdi.
Yaklaşık üç saat süren etkinliğin gerçekleştiği salonda boş koltuk yoktu. “Yüzyılın en hararetli tartışması”na tanıklık etmeyi umanlar, dostane ve samimi bir fikir alışverişiyle karşılaştılar. Akşam boyunca iki konuşmacı da birbirlerinin fikirlerine ne çok katıldıklarını, birbirlerine ne denli hayran olduklarını dile getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmadı. Bilhassa Peterson, Žižek’in karizmatik performansından ve “karmaşık argümanlar”ından etkilendiğinden dem vururken, Žižek ise Peterson’ın politik doğruculuk eleştirisi, ayrıca argümanlarını sert ve kavgacı bir üslupla dile getirişi üzerinde durdu.
Söylemeden geçmeyelim. Žižek, tabii ki Peterson kadar nefret edilecek bir isim değil. Gelgelelim münazara, bizim solcu aydınımızın Marksistlerin epey uzağına düşmüş olduğunu, ayrıca özgürlük ve adalet adına söz söyleyecek gerçek bir Marksist politikaya neden muhtaç olduğumuzu ortaya koydu.
Peterson’ın Marx’a Dair Görüşleri
Peterson, otuz dakikalık giriş konuşmasının neredeyse tamamında Komünist Manifesto’ya saldırdı. Münazaraya hazırlıklı gelmiş olan Peterson, Manifesto ve Marksist ideoloji ile ilgili on önermesini aktardı. İlk önce Marx ve Engels’in varoluşa dair asli meseleleri sınıflar mücadelesine indirgemesinin yanlış olduğunu söyledi. İddiasına göre Marx ve Engels, hiyerarşinin biyolojiyle sıkı sıkıya bağlantılı bir olgu olduğunu görememişti. Peterson, konuşmasında ayrıca “proletarya diktatörlüğü”nün burjuva diktatörlüğünden daha iyi olup olmadığını da sorguladı.
Birçok isim gibi Peterson da Marx’ı kimlikçi bir düşünür olarak takdim etti ve onun iyi ama ezilen işçi sınıfını kötü kapitalist sınıfın karşısına yerleştirdiğini söyledi. Devamında ise toplumun komünizmde nasıl örgütleneceği meselesi üzerinde durdu ve yürürlükte olan toplumsal sistemden bağımsız olarak, iktidarın her daim az sayıda insanın elinde toplaşacağını söyledi.
Peterson, ayrıca Marx’ı ekonomi zemininde eleştirmeye kalktı. İlk başta Marx’ın kapitalizmin maddi bolluk ürettiğine dair sözlerini aktaran Peterson, ticari zekâsı ve liderlik becerisi sayesinde kapitalistlerin topluma ekonomik değer kattığını, sistemin yoksulluğu ortadan kaldırıp yoksullara yardım etmek için çok şey yaptığını iddia etti. Her ne kadar kapitalizmin zengini daha fazla zengin yaptığını kabul etse de Peterson, bir yandan da kapitalizmin yoksulları da zenginleştirdiğini söyledi. Giriş konuşması, kâr peşinde koşmanın kapitalistleri ahlâken disipline ettiğine, böylelikle onların işçilerine kötü davranmadıklarına, kâr güdüsüyle hareket eden bir patronun işini ve işletmesini kaybetme korkusuyla işçilerini asla sömürmeyeceğine dair sözleriyle sona erdi. Peterson, argümanını şu cümleyle destekledi: “Aslolarak başka insanları sömürmek suretiyle otoriter bir konuma yükselemezsiniz.”
Peterson’ın Marksizmin temel ilkelerine dair sunumu, en hafif tabirle, komik ve kabalaştırılmış cümlelerle dolu bir sunumdu. Dinleyende “bu adam Marksizmin ana metinlerini hiç okumamış” hissi uyanıyordu.
Örneğin insanların doğaları gereği hiyerarşiye ve sömürüye açık olduğuna dair yorumlarını ele alalım: Marx ve Engels, tüm tarihin sınıflar mücadelesi tarihi olduğunu söylerken tüm yazılı tarihi kastediyordu. Zira insanlar, milyonlarca yıl sınıfsız yaşamışlardı. Küçük bir azınlığın çoğunluğun ürettiği artık emeği temellük ettiği sınıflı toplum yakın bir tarihte oluşmuştu ve nispeten yeni bir olguydu, ayrıca Marx ve Engels’e göre insanların doğayla kurdukları ilişkilerin merkezinde gerçek hayatın üretimi ve yeniden üretimi duruyordu.
Tuhaf bir şekilde Peterson konuşmasında daha da ileri giderek, Marx’ın yazılarında “doğa” diye bir kategorinin bulunmadığını söyledi ki bu, tümüyle yanlış bir tespitti. Daha Kapital’in ilk bölümünde Marx, emeğin insanlarla doğa arasındaki temel ilişki, belirli bir emek formunun “ebedi doğanın dayattığı bir gereklilik olduğunu, onsuz insan ve doğa arasında maddi herhangi bir değiş tokuşun gerçekleşmeyeceğini, dolayısıyla hayatın olamayacağını” söylemekteydi. Anlaşılan Peterson, bu cümleleri idrak etmesini sağlayacak olan Birinci Cilt’in sonunu bile getirememişti.
Peterson, hiyerarşi ile ilgili iddialarında sürekli hiyerarşi ile sınıflı toplumu ilişkilendirdi. Ama konuşmasında bir sınıfın başka bir sınıfı sömürmesiyle ilgili imtiyazının neden insanî varoluş için gerekli olduğunu ortaya koymadı. Oysa Marx, sınıflı toplumun aşılması meselesinden bahsettiğinde aklında insanların politik örgütlerin gerekli oluşuna bir son vereceğine dair bir fikir bulunmamaktaydı. Marx’a göre politik “devlet”, sınıflı topluma ait bir organ olarak özel bir anlama sahipti. Sınıflı toplumun aşılması noktasında insanlar, hâlen daha yapıya ve örgüte muhtaç olacaklar, mücadele ve tartışma yoluyla müşterek hususları ölçüp biçme, tartışma ve izini sürme gereği duyacaklardı. Norman Geras’ın sık sık dillendirilen yedi tip iftiraya karşı Marx’ı savunmayı amaç edinmiş olan makalesinde dile getirdiği biçimiyle, “komünizmde kamusal iktidar formları, demokrasi ve seçim ilkelerine dayalı olacaklar”dı.
Peterson’ın insan doğasını esasen günahkâr gördüğü, onu ilk günahla eşanlamlı kabul ettiği açık. Dolayısıyla o, ezilenlerin mevcut durumlarını aşmaya dönük gayretlerinin kaçınılmaz olarak şiddet ve ızdırap yüklü olacağını düşünüyor. Oysa bu, insanların daha fazla şiddete yol açacak korkusu duymadan, mevcut koşullarını kolektif olarak iyileştirmelerine veya adalet arayışı içine girmelerine mani olacak bir yaklaşım.
Ayrıca Peterson yanılıyor, çünkü Marx, işçi sınıfı mücadelesini hiç de kimlikçi bir tarzda ele almıyor: sömürülen proleterler olarak kendi mevcut kimliklerini ortadan kaldırmak, işçilerin çıkarına. Marx’a göre, sosyalist mücadele dayanışma ve fedakârlık gibi idealizme ait kimi unsurları içerse bile proletarya elbette bir melek değil; yüzlerce yıl sınıfsal sömürüye maruz kalmış olmak insanları (Peterson’ın tabiriyle) “iyi birer insan” olarak hareket etmekten alıkoyuyor. Sınıfsal uzlaşmazlığın yol açtığı bu türden meseleleri Peterson’ın sığ ahlakçılığına ait zaviyeden ele alamayız, onları Marx’ın bahsini ettiği yapıyla alakalı ifadeler ışığında değerlendirmek gerekiyor.
Diğer bir mesele de kapitalistlerin değer ürettiği ile ilgili tespiti. Peterson, bu noktada Marx’ın değeri gerekli emek zamanı olarak gördüğünü hiç mi hiç anlamıyor. Burjuvazi, işçileri sömürmeden yani karşılığını ödemediği emekten istifade etmeksizin değer üretemez. Dolayısıyla sömürü, kapitalistlerin ahlakî bir ayıbı veya kusuru değil, kapitalistle işçi arasındaki yapısal ilişkiye mündemiç olan bir olgudur. Peterson’ın kapitalistleri uygarlığın temel kaideleri hâline getirmeye dönük gayreti milattan önce 503’te Roma konsülü olan Menenius Agrippa’nın ayrılmak isteyen pleblere anlattığı ünlü “Mide ve Azaları” masalına benziyor. Masalda vücuttaki organlar mideyi tembel bulup ona karşı isyan ediyorlar, mide çalışmayınca vücudun durduğunu gören organlar mideyle bir anlaşmaya varıyorlar.
Masalı bırakıp biz devam edelim. Buraya kadar aktardıklarımızdan Peterson’ın Marx’ın gerçekte söyledikleri konusunda epey cahil olduğu net bir şekilde anlaşılmıştır umarız. Kendisi zeki bir avuç sağcı eleştirmen gibi Marx’ın düşüncelerini kabul etmiyor ya da seyircinin anlaması için meseleleri basitleştiriyor değil, basbayağı tartışmaya girmeye yetecek bilgiden bile yoksun.
Bugün küresel kapitalizm bağlamında tüketim, ölüm oranları gibi başlıklarda atalarımıza göre daha iyi durumda olmamız, kimi ilerlemelerin yaşanmış olması, insanları kitleler hâlinde sömürüye ve yabancılaşmaya mahkûm etmenin bahanesi olamaz. Peterson, dogmatik bir yaklaşımla, bu nispi ilerlemelerin serbest piyasa sayesinde gerçekleştiğini, asla işçi sınıfının sömürüye karşı verdiği mücadele, kamusal sağlıkla ilgili müdahaleler gibi başka gerçeklerden kaynaklanmadığını söylüyor. Oysa iklim değişikliğindeki hızlanma da dâhil tüm toplumsal sorunların ardındaki temel faktörlerden birisi de kâr güdüsü olduğunu söylemeye bile gerek yok.
Mutluluğa Karşı Birlik
Peterson, klasik bir Marksistle tartışma içine girdiğini, münazaranın önemli bir kısmının Marksizm merkezli ilerlediğini söylüyorken, Žižek farklı bir gündemle çıkıyor sahneye. Otuz dakikalık giriş konuşmasında Žižek, Marx’tan hiç bahsetmiyor, sadece “politik doğrucu” akademisyenlerin kendisini ve Peterson’ı nasıl marjinalleştirdiğinden bahsediyor:
Resmi akademisyen cemaati Peterson’ı ve beni marjinalleştirdi, bunlar burada bizim yeni muhafazakârlara karşı sol liberal çizgiyi savunacağımızı varsayıyorlar. Gerçekten de öyle mi peki? Bana esas olarak sol liberaller saldırmıştır. LGBT ideolojisine yönelik eleştirim konusunda yönelttikleri itirazları anımsamak kâfi.”
Peterson’ın ve kendisinin ortak bir düşmana sahip olduğunu tespit ettikten sonra Žižek, konuşmasına farklı konu başlıklarını tartışarak devam etti. Bu başlıklardan biri de Çin’deki ekonomik mucizeydi. Bu mucize, esasen serbest piyasa demokrasisinin değil, otoriter kapitalizmin eseriydi. Žižek konuşmasında bir de Bernie Sanders’ı radikal bir isim olarak takdim edip şeytanlaştırdı ve onun “demode bir ahlakçı” olduğunu söyledi, ayrıca solun hatası konusunda “beyaz liberal çokkültürcülüğün” suçlanması gerektiğinden bahsetti.
Žižek, ayrıca göç krizinin “kapitalizmin özünde varolan çelişkiler”den kaynaklandığını söyledi, fakat etkinliğin ilerleyen bölümlerinde açık sınır politikasına karşı laflar sarf etti. Žižek, haklı olarak, mültecilere yönelik popülist nefretin akıl dışı olduğunu söyledi. Ancak tuhaf bir biçimde, “mültecilerle ilgili raporların doğru” olduğunu da iddia etti. Muhtemelen Žižek, konuşmasında yabancı düşmanı olarak eleştirilmesine sebep olan, “şiddete meyyal” mültecilerle ilgili önceki açıklamalarından bahsediyordu.
Bu arada hakkını teslim edelim: Žižek, herkesi kapsayan sağlık ve eğitim politikasına destek verdiğini, bu politikanın bireylerin yaratıcı potansiyellerine açığa çıkartmasına imkân sağladığını ifade etti. Ayrıca Žižek, iklim değişikliğinin birilerinin uydurduğu bir yalan değil, belirli bir biçim altında somutlaşacak uluslararası işbirliği üzerinden mücadele edilmesi gereken, insanlığa yönelik fiilî bir tehdit olduğunu kabul eden tespitler dile getirdi.
Gelgelelim tüm münazara boyunca Žižek, birkaç kez kendisinin kötümser olduğunu söyledi. Žižek, mevcut solu hınç ve mağduriyet edebiyatı ile yüklü bir bataklık olarak tarifledi. Marx’taki özgür ve şeffaf toplumsal ilişkileri savunan o iyimser görüşe bağlı olmadığını ifade etti. Marx’taki bu görüşe karşılık Žižek ve Peterson, insanların rasyonel olmadıkları, doğaları gereği kendilerini ve hayatlarını baltalama, sabote etme eğiliminde oldukları iddiasında bulundu.
Üretim güçlerini kapitalizmin boyunduruğundan kurtarmayla ilgili Marksist hedef, Žižek’in üzerinde durduğu bir mesele değil. Onun varoluşçu tespitiyle modernite, “özgürlük denilen asli yükü taşıma ihtiyacı”nı ifade ediyor. Eski tip otorite olmaksızın bizler kendi yüklerimizden sorumluyuz, metalaşmış ve hazcılaşmış bir dünyaya karşı anlam mücadelesi vermeye mahkûmuz. “Bizim zevk verecek bir hayatta kalma pratiği için mücadele etmenin ötesine geçip anlamlı bir davaya kavuşmamız gerekiyor.” Gelgelelim zevke ve hazcılığa karşı önerilen bu türden bir varoluşsal çilecilik, Marx’ın insanî ihtiyaçların evrensel ölçekte giderilmesiyle ilgili projesine ters. Ishay Landa’nın da tespit ettiği biçimiyle mesele, tek başına tüketimciliğe değil, büyük çoğunluğa dayatılan kemer sıkma politikaları temelli kapitalizm koşullarına karşı koymak.
Peterson ve Žižek, konuşmaları boyunca sık sık çıkış noktalarının Yahudi-Hristiyan gelenek (veya “Batı” geleneği) olduğunu söyledi, oysa bu, Hegel ve Marx’ın rasyonalist geleneği değil, Kierkegaard, Nietzsche ve Heidegger’in varoluşçu geleneği. Žižek, konuşmasında felsefi kahraman olarak Marx’ın karşısına Hegel’i çıkarttığını söyledi fakat burada esasen diyalektik bir çözümlemeye maruz bırakılmamış bir Hegelcilik söz konusu. Yani Hegel’deki çelişkiler, çözülmesi mümkün olmayan karşıtlıklara dönüştürülüyor.
Žižek ve Peterson’a göre, yabancılaşma kendi kendine olan, oluşan bir şey. Her iki isim de insanlık hâlinin doğası gereği trajik olduğunu düşünüyor. İster biyoloji, ister psikoanaliz isterse metafizik açıdan ele alalım, insanlığın durumu trajediden ibaret. Temelde hepimiz, hangi politik ve ekonomik rejim olursa olsun, hata yapmaya ve hayal kırıklıklarına mahkûmuz, bunlar alnımıza yazılmış bir kere.
Münazara ilerledikçe Peterson, Žižek’i Marksizm konusunda köşeye sıkıştırmaya çalıştı, ondan Marx ile ilgili konumunu netleştirmesini isteyip durdu. Buna cevaben Žižek, “komünizm” sözcüğünü kışkırtma amacıyla benimsediğini, gerçekte kendisini komünist olarak tanımlamadığını söyledi. Žižek, konuşmasında bir yandan da kendi kendisini sınırlayan, düzenlemelere, mevzuata tabi bir kapitalizme ihtiyaç duyulduğundan dem vurdu. Konuşmasının hiçbir yerinde işçi sınıfının kendi kendisini kurtarmasından bahsetmedi, sadece “insanları özgür olmaya zorlayacak bir efendi”nin gerekli olduğu üzerinde durdu. Žižek, sahneye teknokrat bir liberal olarak çıkmıştı, zira ona göre kitleler kendilerini asla özgür kılamazlardı. İllaki onlara rehberlik edecek bir efendiye ihtiyaç vardı. Peterson’sa bu tür fikirlerle derdi olan, onlarla çatışacak biri değildi. Bilâkis kendisi de kapitalizmin sorunları olduğunu kabul ediyor, dizginlenmemiş piyasalar fikrini asla desteklemediğini söylüyordu. Konuşmasında Winston Churchill’i “kapitalizm muhtemelen en kötü sistemdir lâkin diğer tüm sistemlerden de hâlâ daha iyidir” sözünü alıntıladı.
Etkinliğin sonuna doğru Peterson, Žižek’i son bir kez daha zorladı. Ona kendisini Marksizmle hâlen daha ilişkilendirip ilişkilendirmediğini sordu. Buna cevap olarak Žižek, kimsenin anlamadığı bir yaklaşım dâhilinde, Marx’ın On Sekizinci Brumaire ve Kapital’de geliştirdiği ince ve derinlikli politik-ekonomik analizlerine sırayla atıfta bulundu. Ama bundan gayrı bir kapsamlı bir savunma içine de girmedi.
İki Hasım Kol Kola
Her ne kadar Peterson, Žižek’teki karizmadan büyülenmiş görünse de onu asıl etkileyen, Žižek’in Marx ve Engels’in temel argümanlarını olumlamayı reddetmesi idi. Žižek solcular laflar sıralasa da Peterson’la birlikte, sınıflı toplumun, toplumsal hiyerarşinin varlığını onayladı, ayrıca çekilen çilelerin kader olduğunu söyledi. Onlara göre bizler, kapitalizmin yol açtığı ızdırapla tek tek bireyler olarak ya da ruhsuz düzenlemeler aracılığıyla başa çıkabilir, asla bu sistemi aşmayı umut bile edemeyiz.
Peterson, konuşmasının bir yerinde Žižek’in iddialarının Marksizmle alakası olmadığını daha çok “Žižekizm” gibi bir yönelimin ürünü olduklarını söyledi. Oysa söylenenlerde hiç özgün bir yan yok: mevzubahis olan Žižekizm veya Petersonizm değil, burjuva kötümserliğin eski metafiziği. Bu münazaranın iki katılımcısından da kapitalizme alternatif olacak bir öneri işitmedik. Hatta onların gerçek bir sistemsel alternatife inanmadıklarını ve böylesi bir alternatifi istemediklerini gördük.
Esasen Žižek ile Peterson arasında, John Locke’un aptal ve deli arasında tespit ettiği fark kadar fark var: aptal, kendi önermelerinden yola çıkarak belirli sonuçlara ulaşamazken; deli, görevine sadakat gereği, kötü önermelerden çıkarımda bulunuyor. Buradaki ayrımda Žižek aptalı temsil ediyor, zira ondaki solcu sözler Peterson’ın insanî varoluşla ilgili trajik görüşüyle paylaştığı felsefi önermelerle asla uyuşmuyor. Deliyi temsil eden Peterson ise bu trajik önermeleri alıp oradan, önermelerdeki mantık gereği, sosyalizm karşıtlığına ulaşıyor.
Kim bilir? Belki de bunca ortak yöne sahip olan bu iki insan arasında ileride güzel bir dostluk başlar?
Sam Miller
Harrison Fluss
20 Nisan 2019

Trombon

Bir özel üniversitenin kantininde birisi trombon çalıyor, gençler eğleniyor, bir başkası videoya çekip o görüntüyü sosyal medyasına yüklüyor, yılların direnişçi devrimcisi, bu videoyu hiçbir sınıfsal analize tabi tutmadan, beğenebiliyor. Solun geldiği yer burasıdır. O trombonda ilericilik, özgürlük, piyasanın efil efil esen meltemlerini bulmaktadır.
AKP’ye kızıp yerleşilen yuva kimlerin yuvası, esasen bu, sorgulanmalıdır. Trombon, Fareli Köyün Kavalcısı masalındaki kavalın yerini almıştır çünkü kaval gerici bir çalgıdır. Bugünün temel meselesi olarak mazbata, devrimi ve sosyalizmi gölgede bırakmıştır. Bu iki olgudan bahsedenler, arkaik, gerici, demode olduklarını görmüşler, arkaik, gerici, demode görünmemek için kervana dâhil olmuşlardır. Buna mecburdurlar.
Bugün modern Türk kadını profili olarak Canan Kaftancıoğlu’ya övgüler dizenler, CHP’nin İstanbul adaylarının açıklandığı gün onun neden partiden istifa ettiğini açıklama gereği duymamaktadırlar. Kimse, Alper Taş’ın “aslında kazanacaktık ama belediye meclisinde HDP’ye yer vermedik, onlar da oy vermedi” sözlerini de sorgulamamaktadır.
Alper Taş, “Kürd’ün bağımsızlığına küfrederken Türk’ün bağımsızlığına sahip çıkan”dır.[1] Bugünse “Aslında bizim böyle bir yetkimiz vardı ama biz CHP içerisinde oluşan havadan kaynaklı kimi kesimleri küstürmemek adına bu yetkiyi kullanmadık, CHP’nin inisiyatifine bıraktık”[2] demektedir. Burada bir yalan söz konusudur, zira ne Taş’ın ne de artık mülga olan örgütünün bir iradesi ve inisiyatifi vardır, HDP’ye belediye meclisinde yer verme konusunda CHP’deki şovenizme doğal olarak uyum sağlamıştır, olan budur. Taner Timur gibi isimlerin dinci gericilik karşısında MHP milliyetçiliğinden medet umuyor olması bile soldaki bu şovenizmle alakalıdır. Devlet, içrek, içeride ve içsel olana gül vermekte, dışarıya başını çıkartanı, kurguya dışrak olanı ekmeğe muhtaç etmektedir. Sosyalistler, militan olmaya bir bir küfredip (tabii ki) tek tek seçmen olmuşlardır.
* * *
Arkaik, gerici ve demode olma meselesi, bir tür liberalizmle birlikte gündeme gelmektedir. AKP, sol sosyalist hareketi topyekûn liberalizme örgütlemiştir, işi, işlevi budur. Artık ortada halk sınıfları, işçi sınıfı, ezilenler, yoksullar yok, özgürlüklerinden mahrum edilmiş bireyler vardır. Tüm örgütler, teori ve pratikte bu Birey putu etrafında tavaf etmektedirler. O sol-sosyalist bireylerin, birey olmak için birilerine diyetler ödeyenlerin çok sevdiği güncel bir tabirle, sol, bugün rejim tarafından “trollenmektedir.”
Bu, bir bakıma yaklaşık son on yıldır yaratılan, tarihten, ekonomiden, sosyolojiden bağımsız bir Erdoğan nefreti ile alakalıdır. Nefretse “her şeyi tüm yalınlığı ile gören gözleri kör eder, dolayısıyla kesinlikle sınıf mücadelesine ait bir duygu değildir.”[3]
Artık sınıftan, toplumdan, tarihten azade, bağımsız bireyler olarak hareket etme imkânına kavuşan sosyalistler, o nefret sayesinde, kendilerini Erdoğan isimli bireyin karşısında konumlandırma şansını bulmuşlardır. Erdoğan sayesinde o bireyler, otuz kırk yıldır göremedikleri haz noktalarını, erojen bölgelerini, bireysel kariyerizm imkânlarını, duygularının gölgede kalmış yerlerini, piyasaya dost ve açık bedenini ve varoluşunu (tabii ki) tek tek keşfetme şansı bulmuşlardır. Bu, hiç de az bir şey değildir, zira devrimi yapacak, sosyalizmi kuracak olan, o noktalar, bölgeler, imkânlar, yerler ve bedenlerdir!
Bugün yazılan tweet’ler, döşenen makaleler, savrulan bildiriler aynı kişiye işaret etmektedir. Hepsinde de sınıfsal ve politik ayrımlar silikleşmiştir. 2010 referandumunda yüzde elliye kepçe sallama hesabı yapanlar, bugün çoban misali, eline bir çubuk alıp o yüzde elliyi yönettiğini zannetmektedirler. Misal, Ali Ergin Demirhan gibi türedi “yazarlar”, muhalefete akıl hocalığı yapmakta, yüksek bir yere çıkıp o muhalefeti yönetme zehabına kapılmaktadırlar.
Yazar demektedir ki “sermaye hâlâ Erdoğan’ı destekleme eğilimindedir.”[4] Bu tür laflar yazı solcu bir hava kazanabilsin diye edilmektedir. Ama yazar, muhalefetin de sermaye tarafından desteklendiğini görmek istememektedir. O çok sevgilisi İmamoğlu’nun ilk ziyareti Koç ailesidir, gelgelelim Demirhan gibi solcular o aileyi yoldaş kabul ettiklerinden, o tür ailelere yönelik eleştirel tek bir cümle bile sarf edememektedirler.
“Rejim” dedikleri, belirli ittifaklarla ilerler. Kemal Derviş, biri adına gelip “ülkenin tek çaresi koalisyon” demiş, bu talimatı işiten rejim, hemen AKP ile MHP’ye ittifak kurdurmuştur. Bugünün seçim sonuçlarını da o koalisyona CHP’nin de yedek üye olarak dâhil olması, günaha ortak olması şeklinde okumak mümkündür. Sosyalist solun aşağıya kör, yukarıya meftun gözleri, bu gerçeği görmek istememektedir.
* * *
Şeytanî, kötü Gargamel’e karşı Şirin bireylerin kavgasını devrimci ve sosyalist olarak yutturmaya çalışanlardan, kıdem tazminatı, işçi ölümleri, zamlar, yoksullaşma, açlık, Kürd’e mermi gibi kolektif sınıfsal meseleleri görmeleri beklenemez.
Bugün artık ortalığı Kautsky’ler, Bernstein’lar, Dühring’ler sarmıştır. Burjuvazinin kabul edeceği şeyler Marksizm çıkınından çıkarılacak, kabul etmeyeceği şeyler, çöpe atılacaktır.[5] Trombon onun için üflenmektedir. O, sosyalist hareketin surudur. Ama mezarlarından çekirge sürüleri gibi çıkıp gelecek birileri illaki vardır.
Eren Balkır
18 Nisan 2019
Dipnotlar
[1] Eren Balkır, “Komünizm İşi”, 7 Ekim 2017, İştirakî.
[2] “CHP-HDP Anlaşmazlığı Kırılma Yarattı”, 15 Nisan 2019, Duvar.
[3] Ernst Bloch Söyleşisi, “Nefret mi Öfke mi?”, 1967, İştirakî.
[4] Ali Ergin Demirhan, “Yerel Seçim Sonrası Toplumsal Muhalefet İçin Notlar”, 18 Nisan 2019, Sendika.
[5] Eren Balkır, “Mustafa Sönmez Bu Şafaklarda”, 16 Nisan 2019, İştirakî.
[6] V. I. Lenin, “Burjuva Demokrasisi ve Proleter Demokrasisi”, İştirakî.

Burjuva Demokrasisi ve Proleter Demokrasisi

Kautsky’nin hiç utanıp sıkılmadan içinden çıkılmaz bir hâle soktuğu mevzu, esasen şudur.
Ortak aklı ve tarihi alaya almadan, meseleyi tüm yalınlığıyla ortaya koyalım: farklı sınıflar varolduğu sürece “saf demokrasi”den asla söz edemeyiz. (Parantez içerisinde belirtmek gerekir ki “saf demokrasi”, sınıflar mücadelesine ve devletin niteliğine dair anlayıştan mahrum olunduğunu açığa vuran, cahillere has bir ifade olmakla kalmaz ayrıca o, komünist toplumda demokrasi, değişim ve oluşum süreci dâhilinde bir alışkanlığa dönüşüp sönümleneceğinden, bomboş bir ifadedir de, bu açıdan hiçbir zaman saf demokrasi olmayacaktır.)
“Saf demokrasi”, liberallerin işçileri kandırmak için uydurdukları bir ifadedir. Tarihin de bilincinde olduğu biçimiyle, feodalizmin yerini burjuva demokrasisi almıştır, onun yerini de proleter demokrasisi alacaktır.
Esasen Kautsky, burjuva demokrasisinin Ortaçağ’a kıyasla ilerici olduğu, proletaryanın yanlışa mahal vermeksizin burjuvaziye karşı mücadelesinde ondan istifade etmesi gerektiği gerçeğini ispatlamak için onlarca sayfa yazı döşendiğinde o, aslında liberal zırvalarıyla sadece işçileri kandırmayı amaçlamaktadır. Bu, sadece mürekkep yalamış Almanların değil eğitimsiz Rusların da bildiği bir gerçekliktir. Kautsky, allame olduğuna dair poz ve övüngen bir eda ile işçilerin gözlerini boyamakta, bu noktada günümüzdeki kapitalist demokrasinin burjuva özü konusunda konuşmaktan kaçınmak adına Weitling, Paraguay Cizvitleri gibi konulardan söz etmektedir.
Kautsky, liberallerin ve burjuvazinin Marksizmde kabul edilir buldukları (Ortaçağ eleştirisi, genelde kapitalizmin özelde kapitalist demokrasinin ilerici tarihsel rolü gibi) başlıkları alıyor, buna karşılık, burjuvazinin kabul edilir bulmadığı (proletaryanın burjuvaziye karşı onu yok etmek için uygulayacağı devrimci şiddet gibi) hususları çöpe atıyor, sessizlikle geçiştiriyor ve önemsizleştiriyor. İşte bu sebeple Kautsky, nesnel konumuna binaen, öznel kanaatlerinden bağımsız, bir burjuva uşağı olduğunu kaçınılmaz olarak ortaya koyuyor.
Her ne kadar Ortaçağ’a kıyasla büyük bir tarihsel ilerleme olsa da kapitalizm koşullarında burjuva demokrasisi, her daim kısıtlı, güdük, sahte ve ikiyüzlü bir demokrasi, zenginler için cennet, sömürülenler ve yoksullar için aldatmaca ve tuzak olarak kalmaya mahkûmdur. İşte “Marksist” Kautsky, tam da Marx’ın öğretilerinin en temel kısmını teşkil eden bu gerçeği anlayamamaktadır. Bu temel meselede Kautsky, her burjuva demokrasisini zenginler için demokrasi hâline getiren koşulları bilimsel açıdan eleştirmek yerine, burjuvazinin sırtını sıvazlamakta, onun ruhunu okşamaktadır.
Vladimir Lenin

Mustafa Sönmez Bu Şafaklarda

Yoksul bir işçisiniz, kıt kanaat imkânlarla edindiğiniz kitaplarınızdan bir ya da birkaçını “küçük burjuva” bir arkadaşınız ödünç alıp geri vermiyor. Burada işleyen gizli akıl şudur: “Sen bu kitaplara layık değilsin, onlar senin olamaz, benim olmalı.”
Aynı gizli akıl, yoksulun, işçinin, ezilenin siyasetle ilişkisi konusunda da geçerlidir. Liberal ya da Kemalist türevleriyle küçük burjuva siyaset, yoksula, işçiye, ezilene hep aynı şeyi söyleyecektir: “Sen siyasete layık değilsin.” Burada onların yaptığını ve ağzından çıkanı küçük, hor ve aşağı görecektir.
Çünkü layık olmak için birey (mikro devlet) olmak, zaruridir. Aile, tanrı, vatan, hukuk, her şey, o birey denilen kurguya göre inşa edilmeli, budanmalı, kişilerin ait olduğu yapılar, dinamikler, mücadeleler birer çapak olarak temizlenmelidir. Bu, efendilerin emridir. Birey olamayana yaşam hakkı bile yoktur.
Sonuçta “cumhuriyeti tarih dışına atma pratiği, Kemalistlerin doksan yıldır uygulaya geldiği, cumhuriyeti tarihdışı hatta tarihüstü görme pratiğiyle örtüşmektedir. Ümmet de, hilafet de, âli devlet de, imparatorluk da en fazla Kemalist diktatöryanın eksik cüzlerini tamamlamaya indirgenmektedir.”[1]
Avrupa Parlamentosu’nda dışişleri bakanı İsmail Cem’in dağıttığı Kardeş Türküler kasetinin yerini bugün Dersim’in TKP’li belediye başkanı almıştır. TRT World, Maçoğlu ile ilgili reklâm filmini bu sebeple hazırlamaktadır.
Tarihdışı ve tarihüstü Kemalizm, bugünde bir tür liberalizm veya sosyal demokrasi formu almaktadır. Liberalizm, son günlerde Ayhan Bilgen’de dil bulduğu biçimiyle, “Kars Ankara’dan yönetilemez” der. Bu, Erdoğan’dan ödünç alınmış bir cümledir. Erdoğan, o cümleye ağırlık yaptığı için istenmemektedir. Kars, Ankara olmalıdır, olmadan yönetilemez.
Tarih dışı Kemalizm, Mustafa Sönmez gibi isimler üzerinden Marksizme sinmektedir. Sönmez’ler, emperyalizmle ve kapitalizmle ilişkilerini Marksizmle temize çekmektedirler. Onlara göre AKP, “yabancı yatırımlarına mani olmakta, burjuvazinin gelişimini sekteye uğratmaktadır”. Onların tek derdi, yoksul emekçi halkı emperyalizme müttefik, burjuvaziye yoldaş kılmaktır.
AKP, varoluşu dâhilinde emperyalizm ve kapitalizmle ilişki için gerekli zemini döşemektedir. Bir bahane ve gerekçe olarak örgütlenen AKP, sol sosyalist hareketi ait olduğu yüksek siyaset dünyasına örgütler. O dünyada artık Ayhan Bilgen gibi isimlerin ağzından çıktığı biçimiyle, “Her liberal talep, vahşi kapitalizmin talebi değildir” türünden cümleler dile dökülür.[2]
Çünkü “Kürd’e ve Müslüman’a Kemalizmi anlatmak, ancak Kemalizme küfretmekle mümkündür.”[3] ve “liberal bir kanaldan Müslüman’ın HDP içine akıtılması, AKP’de vücut bulan dönüşümün Kürd halkına doğru yansıtılmasının bir parçasıdır.”[4] Devlet ve burjuvazi, kitleleri, dinamikleri, tarihsel zemini kendine uygun kıvama doğru dönüştürmeye mecburdur. Müslüman’daki dönüşüme bakıp Kürd’deki dönüşümü anlamak mümkündür. Kavşakta, dönüşümün gerçekleştiği yerde bir tür sol (hep) vardır.
Mustafa Sönmez, bu bağlamda, soyut, havada asılı, kendinden menkul bir Siyasal İslam tasvir etmeyi ve herkese onu taşlatmayı iş zannedecektir. Onun gibilerin yazıp çizdiklerinde emperyalizme yalvarma, burjuvaziye yaranmadan başka bir şey yoktur. Siyasal İslam’dan kurtulmak için solun bedeni emperyalizmden medet umacak, ruhu burjuvaziye yardım çağrıları yapacaktır. Sönmez gibiler, kendilerinde varolan Kemalizmi ve ondaki emperyalist-kapitalist bağları aklamakla görevlidirler.
Mustafa Sönmez’in burjuvazinin savaştığını zannetmesi, ona paye vermek istemesiyle alakalıdır. Burjuvazi emekçilerin mücadelelerini çalma, gasp etme üzerine kuruludur. Sönmez'in klavyesinden çıkan sünepe, ezik gibi tabirler, AKP’ye destek açıklaması yapan TÜSİAD üyesi bireylere yöneliktir. Ama o, Kemalizmin sermaye ile ilişkisi dâhilinde, o ölçünün izin verdiği kadar “Marksist” ve “iktisatçı”dır. Adaşı Mustafa Peköz gibi tüm öngörüleri ve kehanetleri boşa çıkmıştır.[5] Bunlar, birer kafe falcısıdır.
Aşağıdaki tweet’inde ise açıktan yabancı finansal kuruluşlarının, şirketlerin safındadır. AKP düşmanlığı yüzünden emperyalistlerin uzaklaşmasından şikâyetçidir. Oysa “ilişkide bulunduğu”, esasen bir örgüt değil Friedrich Ebert’e bağlı bir think-tank kuruluşu olan Halkevleri, on yıl önce, “ülkeden yabancı sermayenin çıkışı yasaklansın” diyen bir yapıdır.[6] Bugünse Halkevleri’nin akıl hocası, yabancıların paraları toplayıp kaçamamasına ve ülkeden uzaklaşmasına üzülmektedir.
Halkevleri’nin arkasındaki derneğe adını veren Friedrich Ebert’se Almanya’da komünistleri katletmiş biridir.[7] “Devrimden günah kadar nefret ederim” diyen bu cumhurbaşkanı[8], parlamenter demokrasinin kurulması adına devrime mani olmak için elinden geleni yapmıştır. Luxemburg’ların kanı Ebert’in gömleğindedir. Çünkü onun arzusu, “sosyalist bir rejimden ziyade ılımlı bir koalisyon hükümetidir.” Halkevleri gibi yapıların da arzusu bu şekildedir. O, Erdoğan’ı kaba bulmakta, Ebert’i arzulamaktadır.
Sönmez ve Halkevleri’nin de bağlı olduğu yer ve tarih açısından benzer bir niyet ve arzu ile hareket ettiğini görmek gerekmektedir. Bugün Erdoğan yüzünden, Erdoğan sayesinde, birilerinin “devrimci”ymiş gibi görünmelerine izin verilmemeli, bu illüzyon sonlandırılmalıdır.
İllüzyon, küçük burjuvanın siyasete layık görmediği emekçiler ve ezilenlerle alakalıdır. Onlar, sınırların ve sınıfların birer delili, tezahürüdür. Yirmilerde Kemalizmin esir aldığı TKP’lilerin bir bölümü, teslim olmadan önce mahkemede, mealen, “biz baktık ki toplum sınıflara bölünmüş, onu bütünleyelim diye yola çıktık” demiş, maksatlarının “teessüs etmiş olan cumhuriyet idaresine içtimaî bir zemin ihzar etmekten ibaret” olduğunu söylemiştir.[9] Bu çizgi, zerre kırılmadan bugüne gelmiştir. Çünkü mesele, Kemalizme gerekli kitle zeminini tesis etmektir.
Bugün bu çizgi çatallandı: “kaynaşmış kitle”cilerle “yurtta sulh”çular yan yana geldiler, ne idüğü belirsiz, buraya yabancı, gerici, yobaz siyasal İslam’ın iktidarını gıdım gıdım geriletiyorlar. Böylelikle AKP’nin içinden geçen bu çatallanmış çizgi, günahlarından arındırılıyor, kendisini temize çekiyor. Sosyalistler ve Marksistler, bu konuda gerekli kimyasalı temin ediyorlar. Ezilenlerin, emekçilerin burjuvazinin iki siyasi çizgisine karşı kendi devrimci çizgisini çekmelerini asla istemiyorlar. Onlara siyaseti ve teoriyi kesinlikle layık görmüyorlar.
Böylesi bir zeminde, Mustafa Sönmez gibi “iktisatçılar”, Veli Saçılık gibi “sosyologlar”, Fatih Yaşlı gibi “tarihçiler” meseleyi gırgıra, mizaha vurarak, takipçi peşinde koşma, bireylere imaj satma imkânı buluyorlar. Liberale ve liberal taleplere asla toz kondurmuyorlar. O liberalizmle bu kadîm devletin zincirlerine ona layık birer birey olarak bağlanıyorlar.
Bu ortamda sanayicilere akıl hocalığı yapan profesör doktor Sinan Alçın, Mustafa Sönmez’in “bu toprakların yetiştirdiği, gözünü gerçekten ayırmayan, hamaset yerine veriyle konuşan bir iktisatçı” olduğunu söylüyor. Aynı kişi, geçen yıl damat Berat Albayrak’ın programını “olumlu bulduğundan” bahsediyor, destekleyici öneriler sunuyor.[10] Bir önceki yıl ise aynı profesör doktor, nasıl oluyorsa, (güya) “işçi sınıfının iktidarını hedeflemiş” olan Emek Partisi’nin yayın organı Evrensel’de bir süre yazılar yazıyor.[11] Demek ki ODTÜ gibi yerlerde Selin Sayek Böke ile yapılan paneller de bu zeminde gerçekleşiyor.
Sonuçta küçük burjuvalar, emekçiye, ezilene, yoksula siyaseti asla layık görmüyorlar, o siyasetin her anını ve her mekânını tahakküm altına alıyorlar, mizahî dilleriyle komedyenlere taş çıkartıyorlar ve başka sarayları eğlendiriyorlar. Hepsi de devrimden bir günah gibi nefret ediyor.
Eren Balkır
16 Nisan 2019
Dipnotlar
[1] Eren Balkır, “Bedenlerin Fethi”, 29 Ekim 2012, İştirakî.
[2] Aktaran: Eren Balkır, “Kürd’ün Rahlesi”, 20 Ekim 2013, İştirakî.
[3] “Kürd’ün Rahlesi”.
[4] A.g.m.
[5] “Muhalif Analistlerin Öngörü Tutturma Sorununda Bir Örnek: Mustafa Peköz”, 27 Aralık 2018, Kontra Salvo.
[6] Eren Balkır, “Hulk’ın Devrimci Yolu Eleştirisi”, 10 Ocak 2009, İştirakî.
[7] “Destekçilerimiz”, Sendika.org.
[8] Friedrich Ebert, Britannica.
[9] 1927 Komünist Tevkifatı, Haz. Jülide Ergüder, Birikim Yay.,1978, s. 36.
[10] “Gerçekçi Hedefler Somut Adımlarla Desteklenmeli”, 20 Eylül 2018, T24.
[11] Sinan Alçın, “Ekonomik Perspektif”, Evrensel.

Aşkın Dini İmanı

Tarihler 13 Nisan 2019 Pazar gününü gösteriyor. Yer Çırağan Sarayı. İki genç evleniyor, Yelda Demirören ve Haluk Kalyoncu. Soyisimler bu sefer isimlerin önünde. Medya pür dikkat vaziyette. 2 bin davetli var mekânda. Davetlilerin bir kısmı Çırağan Sarayı dışına taşmış vaziyette. Allah’ın rahmetine bakın ki bu mutlu günde davetlilerin üzerine yağmurunu indiriyor, bazı davetliler alanı terk etmek durumunda kalıyorlar.
“Soyisimler güçlü” demiştik, bir taraf Yıldırım Demirören ile Revna Demirören çiftinin kızı, diğer taraf Hasan Kalyoncu ile Nevin Kalyoncu çiftinin oğlu. Bir taraf seküler, bir taraf dindar. Hatta taraflar laik ve İslamcı. Abartı sanılmasın, ufak çaplı bir internet araştırmasıyla durumun aynen böyle olduğunu görebilirsiniz. Gene de ufak bir örnek verelim, bir taraf, önümüzdeki sezon önemli bir bahis oyunu olan İddaa’nın ihalesini kapmışken diğer taraf Milli Görüş’e kuruluşundan beri destek veriyor.
Durum epey karıştı, bir tarafta birkaç senedir yeni stiliyle badem bıyıklı Yıldırım Demirören, diğer tarafta düğündeki şık hâlleriyle papyonlu İslamcılar. İki taraf da gayet mutlu gibi. En azından objektiflerde herkes böyle görünüyor.
Bu güzel düğünde çiftimizin nikâh şahitliklerini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Hanımefendi Emine Erdoğan yapıyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal ise nikâh törenini kıyıyor.
Peki salonda başka kimler vardı? Geceye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Şentop, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı Naci Ağbal, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan, eski TBMM Başkanı Binali Yıldırım ve UEFA Başkanı Aleksander Čeferin başta olmak üzere siyaset, iş, spor, medya ve cemiyet hayatının önde gelen isimlerinden yaklaşık iki bine yakın davetli katıldı.
İnsan kıskanmadan edemiyor. Bildiğimiz sarayda, binlerce davetliyle, devletin en üst kademesinden en alt kademesine, istihbaratıyla ve UEFA’sıyla, menüsüyle ıvırıyla zıvırıyla her şey rüya gibi. Bir de Allah o gün rahmetini göndermeseydi keşke, her şey o zaman istenildiği gibi olurdu, neyse ki Çırağan Sarayı’na yapılan ek yapı ile sorun büyük ölçüde çözülmüştü.
Bu mutlu tablo karşında insan ne diyebilir? Herkesin hayali bu değil mi? Kim düğününde; avokado salatalı burrata peyniri, cherry domates, fesleğen ve soğuk sıkma zeytinyağı ile; dört peynirli ravioli, sote ıspanak ve ada çaylı krema sosu eşliğinde; fırında pişmiş dana yanağı, bal kabaklı yumuşak mısır unut polenta, kestaneli kendi sosu ile; çikolata ve vişne “fondant”, tutku meyveli sorbe ve taze meyveler olsun istemez?
Elbette her insan fırında pişmiş dana yanağını kestane sosuyla birlikte düğün menüsünde görmek ister. Ama işte hayat bu, herkesin şansı olmuyor böyle şeylere. Peki kimin şansı oluyor? Bu şans gerçekten bir şans mı yoksa baht mı yoksa kader mi yoksa kısmet mi, olay tam olarak nedir? Hiçbir şey tesadüf değil gibi. Yelda Demirören ve Haluk Kalyoncu aşkı bir tesadüf mü?
Soruyu soruyla açalım: Yelda kızımız, neden tanzim satış kuyruğundaki bir delikanlıya vurulmaz ya da Haluk oğlumuz niçin bir kafede çalışan bir kıza âşık olmaz? Tanzim kuyruğunda saatlerce bekleyip sadece 2 kg patates alan biriyle avokado salatalı burrata peynirli bir düğün yapılamaz mı yoksa? Ya da saatlerce kahve, çay vb. servis yaptıktan sonra dört peynirli ravioli, sote ıspanak ve ada çaylı krema sosu eşliğinde bir düğün olmaz mı?
Kremalar, soslar, kremalar ve soslar; boğaza takılmasın diye mi bunca kaygan yemek? Boğazda kalacağına dair kuvvetli bir hissiyat var sanki. Gerçi bunlar aç karna mı yenir tok karna mı, orasını da kestirmek güç. Belki hiç yenmez, öyle durur masalarda dokunulmadan, çöpe giderse her şey daha elit olabilir.
Kremalar ve soslar arasında İbn Haldun geliyor akla. Yaptığı ayrım, Bedeviler ve Hazeriler. Bu düğünde görülen şey ise şu, Bedeviler biraz Hazerileşti, Hazeriler de biraz Bedevileşti. Yani özetle dışarıdan gelenler biraz şehirlileşti, şehirliler ise biraz köylüleşti.
Bu muhteşem düğün ve aşkta bizim gördüklerimiz işte bu şekilde. Yazının başlığına gelecek olursak, paranın dini imanı olmaz, peki aşkın? Bu sorunun cevabı kremalar ve soslarda değil, Yelda kızımız ve Haluk oğlumuzda saklı.
Zenginin malı züğürdün klavyesini biraz yordu sanırım, okuyanların ise gözlerini. Hâlbuki bize düşen, tanzim kuyruklarında patates için beklemek, asgari ücretle bütün gün ayakta dikilmek ve kremalı, soslu değil; salçalı ve soğanlı yemekler yemektir. Afiyet olsun...
Yusuf Tunçbilek