27 Temmuz 2026

ICE ve Kaçak Köle Avcıları


Birçok Amerikalı, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) ajanlarınca durdurulup sorgulanma ihtimaline karşı, evlerinden her çıktıklarında vatandaşlık belgesi taşımaları gerektiği gerçeğini öğrenince şaşırdı. Aslında bu yönergeyi veren, mevcut İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem’di.

Ülkede hep siyahileri etkileyen durdurup arama uygulamalarının geçmişi göz önüne alındığında, bu sorunlu bir durum. Latinler yanında en çok da siyahilerin vatandaş olmadıklarından şüphe ediliyor. Vasquez Perdomo-Noem davasında Yüksek Mahkeme, federal görevlilerin insanları “nasıl göründüklerine, hangi dili konuştuklarına, ne iş yaptıklarına, hatta nerede olduklarına” göre durdurmaları fikrine destek sundu. Ancak Minnesota’da kısa süre önce açılan bir davada davacılar, “Somalililerin ve Latinlerin önyargıdan kaynaklanan, ırk temelli fişleme pratiği sebebiyle durdurulup göz altına alındığını”, bu durumun anayasal haklarını ihlal ettiğini savundular. Aynı davacılar, “Ayrımcı pratikler, bu süreçte çok sayıda ABD vatandaşını da kapsıyor. İnsanlar kelepçeleniyor, yüzleri taranıyor, bir yandan da belgeleri görmezden geliyor” dediler.

Siyah veya esmer tenliyseniz, kolluk kuvvetlerince durdurulma olasılığınız çok daha yüksek. Bu sorun nesillerdir mevcut. Bu koşullarda yönetim, istenmeyen yabancıları ayıklama konusundaki gayretli girişimleri ışığında, bazı beyaz insanları bile olumsuz etkileyecek adımlar atıyor. Bu konuyla ilgili bilinç, giderek artıyor. Göçmen karşıtı ve yurttaş hakları karşıtı politikaların yarattığı tehlikeyi vurgulamak için bazıları, İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Nazi uygulamalarıyla paralellik kurdular.

Gizli bir polis gücü olan Gestapo, insanlardan rutin olarak kimlik belgeleri taşımalarını talep ediyordu. Bu taktiği Yahudilere ve diğerlerine karşı şiddet uygulamak, onları tespit etmek için kullanıyorlardı. Bazıları, ICE ajanlarının da aynı şekilde çalıştığını iddia ediyor. Ancak insanların anlaması gereken şey, Holokost’un aşamalar halinde gerçekleştiğidir. Tarihçi Peter Lowenberg’ün tespiti şu yönde: “Hedef grup önce marjinalleştirilmeli, ardından vatandaşlık kanununun dışına atılmalı. Bu kritik bir moment. Bu adım sayesinde ilgili grup hukuken dışlanıyor. Bir sonraki adım, aşağılamadır.”

Bu süreci “sürgün, en nihayetinde ölüm kampları” izledi. Tarihin tekerrür etmesini engellemek istiyorsak, işaretleri görmemiz, geleceği okumamız gerektiği açık. Bazıları, tam da bunu yapıyor.

ABD Çalışma Bakanlığı’nın kısa süre önce “Tek Vatan. Tek Halk. Tek Miras” başlığıyla yayınladığı videoyu birçok kişi Nazi sloganı “Ein Volk, ein Reich, ein Führer”e (tek halk, tek devlet, tek lider) benzetti. ABD, farklı ırksal ve etnik kökenlere, kültürel uygulamalara, dini inançlara ve değerlere sahip gruplardan oluşan, farklılıkları içeren bir ülke. “Tek miras” iddiası, bu gerçeği ortadan kaldırıyor, ülkeyi temelde beyaz insanlara aitmiş gibi gösteren genel söyleme katkıda bulunuyor.

Vox'ta yazan Eric Levitz, Trump yönetiminin “beyaz milliyetçilere işmar etmekten vazgeçemediğini” söylüyor. Buradan onun Nazi propagandasının bir araç olarak kullanıldığı imasında bulunuyor.

Bu tür kıyaslamalar yerinde olsa da, yetkililerin “belgeleri görmek” istemesi ve marjinalleştirilmiş grupların haklarını ihlal etmesi örnekleri için yurt dışına bakmaya gerek yok. Bu taktikler, geçmişte köle avcılarının, yakın zamanlarda ABD’deki polis memurlarının kullanılan taktiklere çok benziyor. Neticede önyargı ve faşizmin giderek artan tehdidine karşı uyarıda bulunulurken bile, birçok kişinin siyahilerin ülke içinde karşılaştığı adaletsizlikleri göz ardı etmesi, endişe verici.

Amerika'nın istisnai olduğuna dair efsane, toplumumuzun genel olarak adil olduğunu öne sürer. Ancak bu eski moda düşünce, ulusun tarihiyle çelişmektedir. Siyahiler, bu ülkede özgür oldukları süreden çok daha uzun süre köle olarak yaşamıştır. Neredeyse bir yüzyıl boyunca ayrımcılığa maruz kalmış, nesiller boyu tam ve eşit vatandaşlıktan mahrum bırakılmış, bu sisteme meydan okudukları için şiddet tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır.

Ne yazık ki bazıları, yalnızca Avrupalıların çektiği zorluklarla empati kurabiliyor. Avrupa genelinde on milyondan fazla Yahudi’nin ölümüne yol açan yabancı soykırımı bir trajedi olarak görüyorlar, ancak Belçika Kralı II. Leopold’un Afrika halkına karşı işlediği ve on milyon kadar insanın ölümüne yol açan soykırım gibi diğer örnekleri göz ardı ediyorlar.

Dilediği, tercih ettiği şeyle empati kuran yaklaşım, Hitler’in neden canavarca bir diktatör olarak hatırlandığını ve Leopold ile askerlerinin siyahilere uyguladığı adaletsizliklerin neden nadiren tartışıldığını açıklıyor. Ülkemizin, yerli halka karşı işlediği suçlara rağmen Kolomb Günü’nü kutlamasının nedeni de budur. Bu durum, bazı kişilerin “belgelerinizi görmek” isteyen ICE memurları ile Naziler arasında, köle avcıları, Konfederasyoncular, Ku Klux Klan üyeleri ve polis memurlarından daha fazla karşılaştırma yapmaya istekli olmalarını da açıklayabilir.

Bazı Beyaz Amerikalılar, yurt dışındaki olaylara suçlama yöneltmek suretiyle, burada siyahilere ve diğerlerine karşı işlenen vahşetlerden kendilerini soyutlamayı umuyorlar. Ancak Nazilerin büyük ölçüde Amerikan ırkçılığından ilham aldıkları göz önüne alındığında, bu tutum, sadece haksız değil, aynı zamanda yanıltıcı da görünüyor.

Nazi rejiminin Avrupa’da iktidara gelmesinden çok önce, Güney Carolina, 1704 yılında Amerika’nın ilk köle devriyelerini kurdu. Diğer Güney eyaletleri de kısa süre sonra aynı şeyi yaparak, kölelikten kaçmaya çalışanları yakalamak için devriyeler oluşturdu. Bu devriyeler, siyahi insanları tarlalarda, ormanlarda ve bataklıklarda kovaladı, kaçanları yakalamak, hatta öldürmek için sıklıkla köpekler kullandı. Bu sistemde beyazlar, köleleştirilmiş siyahi insanların bir plantasyondan diğerine seyahat etme veya bir kentteki pazara gitme gibi işleri halledebilmesi için yazılı bir izin belgesi taşımasını istiyorlardı. Özgürlük belgeleri veya izin belgesi yoksa, devriyeler, onların köle olduğunu varsayıyordu. Irkçılık nedeniyle, birçoğu köle olmasalar bile köle olmaları gerektiğine inanıyordu. Okuma yazma öğrenmeye mani olan yasalar nedeniyle, çoğu siyahi insan, bu dönemde okuma yazma bilmiyordu, bu nedenle kendi belgelerinin sahtesini üretemiyorlardı.

Özgür doğacak kadar şanslı olanlar bile her zaman kölelik tehdidiyle karşı karşıyaydı. Bu dönemde siyahi insanlar, baharın ortasında donmuş bir su kütlesinin üzerinde yürüyormuş gibiydiler. Yanlış yöne atılan tek bir adım, gözden düşmelerine, dondurucu soğuğa maruz kalmalarına ve özgürlüklerini tümüyle kaybetmelerine neden olabilirdi. Sadece siyahi olmaları nedeniyle, bireyler köleleştirilme olasılığı karşısında asla tam anlamıyla güvende değillerdi. Örneğin, 1808 civarında New York’un Minerva kasabasında özgür doğmuş bir siyahi adam olan Solomon Northup, Louisiana’da köle olarak satıldı.

Northup, otobiyografisi On İki Yıl Kölelik’te, sorunlarının, kendisini gezici sirklerinde müzik çalması için işe alan iki beyaz adamla tanışmasıyla başladığını söylüyor. Onu, bir çiftliğinin, karısı ve üç çocuğuyla paylaştığı evinin bulunduğu kendi siyahi topluluğundan söküp aldılar. İlk başta her şey yolunda görünüyordu. Ona başlangıçta söz verilenden daha yüksek bir miktar olan kırk üç dolar ödediler. Ancak bu görünüşte nazik davranış, onu gafil avlamak için başvurdukları bir hilenin parçasıydı.

Adamlar, Solomon’a uyuşturucu verdiler. Ateşli bir gecenin ardından doktora götürülmesini önerdiler. Ancak onu aslında Washington’daki bir köle hapishanesine götürdüler. Uyandığında, kendini zeminin ortasında büyük bir halkaya zincirlenmiş halde buldu. William adında bir beyaz adam ona artık köle olduğunu söyledi. Solomon, özgür doğduğunu söyleyerek itiraz etti, ancak köle sahibi, gerçeği ayırt edilemez hale gelene dek Georgia’dan kaçan bir çocuk olduğu yalanını tekrarladı. Dayak o kadar acımasızdı ki, bir noktada köle sahibi, sopanın sapını kırdı. Özgür doğmuş olsalar da, beyaz insanların önyargısı, Solomon Northup gibi siyahileri sürekli tehlikeye atıyordu. Bugün de durum aynı, çünkü vatandaşlık statüsü, tek başına insanları ırk temelli fişleme tehlikesinden korumuyor.

Vatandaşlığınızı kanıtlamak zaman alabilir, özellikle ICE ajanları yanınızdaki kanıtları görmezden gelirse, aile, arkadaşlar, iş arkadaşları veya avukatlardan yardım almanız gerekebilir. Beklerken, belgesiz göçmenlerle aynı kötü muameleye maruz kalabilirsiniz: gözaltına alınmak, kötü muamele görmek, sevdiklerinizden ayrılmak, hatta hiç ziyaret etmediğiniz ülkelere gönderilmek.

Yargıç Sonia Sotomayor, Vasquez Perdomo-Noem davasıyla ilgili yazısında, “Hükümetin Latin kökenli görünen, İspanyolca konuşan ve düşük ücretli bir işte çalışan herkesi tutuklayabildiği bir ülkede yaşamak zorunda kalmamalıyız” diyordu. Fakat bu söylediği, tam da Trump yönetiminde gerçekleşmekteydi. Bazılarının hakları önemsiz görüldüğünde böyle şeyler oluyor.

Başta bazıları, ülke genelinde Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’nin (ICE) düzenlediği baskınların yalnızca yabancı ülke doğumlu kişileri etkileyeceğine inanıyordu. Ancak bazı ajanlar, vatandaşlığı kanıtlayan belgeleri görmezden geldi ve göçmenlik duruşmalarına katılmak ya da vatandaşlık başvurusunda bulunmak gibi kanıtları dikkate almadı. Yani, burada yasal olarak bulunmak, yeterli koruma sağlamıyor.

Geçen sonbaharda yayınlanan bir raporda, federal ajanların en az 170 vatandaşı “günlerce tekmeleyip, sürükleyip, gözaltında tuttukları” belirtildi. Siyahilerin zaten yerel polisin ırk temelli fişleme pratiğiyle karşı karşıya kaldığı bir ülkede, göçmen karşıtı baskınlar, durumu daha da kötüleştiriyor.

Bazı insanlar, göçmenlere şiddet uygulandığını gördüklerinde, “Bu, bizim mücadelemiz değil” diyorlar. Protesto hareketlerinin ön saflarında yer alan siyahi Amerikalılara, kendi gruplarının üyeleri kötü muameleyle karşılaştığında kenarda durmaları söyleniyor. Ancak günler, haftalar ve aylar geçtikçe, topluluğumuz üzerindeki etki inkar edilemez hale geliyor. Örneğin, görev başında bulunmayan bir ICE ajanı, yılbaşı gecesi Los Angeles’taki dairesinin hemen dışında Keith Porter adlı 43 yaşındaki bir siyahi adamı vurdu. Başka bir olayda, Minneapolis’teki ICE ajanları, içinde altı siyahi çocuk bulunan bir arabaya göz yaşartıcı gaz attı, hava yastıklarını patlattı ve çocukları zehirli kimyasallara maruz bıraktı. Anneleri Destiny, en küçük çocuğunun “ağzının etrafında köpük toplanan evladının cansız halde yere yığıldığını” söyledi. Ayrıca, kocasının "gözlerinden yaşlar aktığını", kendisine "Sen nefesini geri alana kadar sana tüm nefesimi vereceğim” dediğini aktardı. Neyse ki çocuklar hayatta kaldı, ancak yaşadıkları deneyim, göçmen karşıtı politikalar sonucunda siyahi Amerikalılara karşı devlet destekli şiddetin tırmandığını ortaya koyuyor. Ne Porter ne de Jackson ailesi protestolara katılmıştı, ama bu göçmenlik karşıtı politikadan bir şekilde etkilendiler. Tıpkı Dr. Martin Luther King Jr.’ın Birmingham Hapishanesi’nden gönderdiği mektupta dediği gibi: “Herhangi bir yerde yaşanan adaletsizlik, adaleti her yerde tehdit eder.”

Dördüncü Kanun Değişikliği, vatandaşlara "kişiliklerinde, evlerinde, belgelerinde ve eşyalarında makul olmayan arama ve el koymalara karşı güvende olma hakkını" garanti eder. Memurların bir kişiyi ten rengine göre yargılamaları veya herkesin evden her çıktığında vatandaşlık belgesi taşımasını beklemesi, makul karşılanacak bir şey değil.

Gazeteci Bob Niedt, Kiplinger’da tüketicileri Sosyal Güvenlik kartı, pasaport, doğum belgesi ve diğer belgeleri cüzdanlarında taşımamaları konusunda uyardı, çünkü bu, kimlik hırsızlığı riskini artırıyordu. Bu uyarı, Trump yönetiminin vatandaşların federal memurlara vatandaşlık belgesi vermeye hazır olmaları gerektiğini söyleyen emriyle çelişiyor. Bazıları ırk temelli fişleme pratiğine rağmen bu emre uymamız gerektiğini iddia etse de, bu beklenti, vatandaşların “makul olmayan aramalar”dan muaf olma hakkını göz ardı ediyor.

Vatandaşlara ve ülkedeki diğer insanlara durdurulup aranmaya hazır olmalarını, bu duruma katlanmalarını söylemek yerine, ırkçılığı sürdüren, vatandaşların haklarını hiçe sayan kurumların hesap vermesini, gerekirse bunların ortadan kaldırılmasını talep etmeliyiz.

Hem bugünkü hem de altı yıl önce gerçekleşen protestolara rağmen, ırk temelli fişleme pratiği devam ediyor. Bu pratik, köle avcılarından bugünün kolluk kuvvetlerine dek uzanan bağı ortaya koyuyor. Örneğin, “2003-2024 yılları arasında New York Emniyet Müdürlüğü memurlarınca durdurulan kişilerin yüzde 90’ı siyahilerdi. New Yorklular içinde siyahilerin oranı yüzde 23, Latinlerin oranı yüzde 29 olmasına rağmen tüm durdurma işlemlerinin yüzde 52’inde siyahiler, yüzde 31’inde Latinler ana fail.”

ICE ajanlarına, eğitim seviyeleri ne olursa olsun, kimin vatandaş olup olmadığını belirleme talimatı vermek, ırksal önyargıya kapı aralıyor, zira bu tür varsayımlar, genelde karar verme sürecini etkiliyor. Araştırmalar, “polise takdir yetkisi veren yasal kuralların, ‘yargı yönetimi açısından mantıklı’ olsa bile, mevcut adalet sistemimizde eşitsizlik hilafına işletilebileceğini” (Rushin & Edwards, 2021) öne sürüyor.

Aylar önce siyahi göçmenlerin sıkış tepiş bindikleri köle gemilerindeki hallerini ortaya koyan görüntüler dolaşıma sokuldu. Ancak üzücü gerçek şu ki bu gerçek, beyaz insanlar bu çatışmanın içine çekilene, beyaz bir anne olan Renee Good bir ICE ajanı tarafından öldürülene ve genç bir beyaz adam olan Kaden Rummler, protestoculara ateş açan kolluk kuvvetlerince sol gözünden vurulup kör edilene dek kimsenin umurunda olmadı.

Bugün Amerika’da gördüklerimizle Nazilerin benimsediği politikalar arasında bazı kıyaslamalar yapmak, akademik açıdan doğru olsa da, aynı kıyaslama, bu ülkedeki kolluk kuvvetlerinin tarz ve üslubunu belirleme konusunda köle avcılarının oynadığı rol tümüyle göz ardı edildiğinde, sorunlu bir hal alıyor.

Bazı beyazlar, önyargıları ve faşizmi yerli bir sorun yerine dışarıdan ithal edilmiş olgular olarak takdim etmek için beyhude yere çaba harcıyorlar. Bunu yaparak, kendilerini marjinalleştirilmiş gruplara uygulanan kötü muameleden önemli ölçüde uzaklaştırabiliyorlar. Ayrıca, devlet destekli şiddetin daha kolay kabul edildiği, vatandaşların haklarının açıkça göz ardı edildiği bu noktaya nasıl geldiğimizi düşünmek denilen o gerçek görevi üstlenmekten kaçıyorlar.

Misal, “bu, benim bildiğim Amerika değil” deyip duranlar, farkında olmadan, siyahi insanlara ve ırksal azınlıklara uygulanan adaletsizlikleri men edilecek şeylermiş gibi görmediklerini itiraf ediyorlar. Oysa Amerika, ırkçılığın halen daha devam ettiği bir ülke.

Siyahi insanlar, durdurulup aranma, tutuklanma ve haksız yere mahkûm edilme olasılığı en yüksek grup olmaya devam ediyor. Aynı zamanda, ten rengi farklı olan göçmenlerin sınır dışı edilmeleri için yapılan baskınlara hedef olma, hücre hapsinde tutulma ve mahkemelerde adil yargılanma hakkından mahrum bırakılma olasılıkları daha yüksek.

Amerika’da bir kişinin ten rengi, yaşadığı deneyimleri belirliyor. Birçok açıdan, bizi buraya getiren şey, ırkçılığı inkâr eden tavırdır. Bu ülkede siyahi insanlara uygulanan adaletsizlikleri kabul etmeye yanaşmayanlar, başkalarının da aynı şekilde göz ardı edilmesinin yolunu açtılar.

Dr. Allison Wiltz
22 Ocak 2026
Kaynak

Kaynakça:
Alvord, K. (16 Ocak 2026). Kristi Noem says Americans should be prepared to prove their citizenship as ICE ramps up raids. People.

Balkansky, A. (1 Ekim 2019). Runaway! fugitive slave ads in newspapers: Headlines & Heroes. The Library of Congress. LOC.

Breuninger, K. (17 Ocak 2026). Labor Department accused of echoing Nazi slogan in Social Media Post. CNBC.

Chacón, J. (24 Eylül 2025). Whose common sense? some reflections on Noem v. Vazquez Perdomo. Stanford Law School. Stanford.

Foy, N., & Maney, S. (16 Ekim 2025). Immigration agents have held more than 170 Americans against their will, ProPublica finds. Propublica.

Hadden, Sally E. Slave Patrols: Law and Violence in Virginia and the Carolinas. Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 2001.

Herchenroeder, K. (16 Ocak 2026). Ice’s tear gas sent a 6-month-old to the hospital, the latest in an alarming pattern. Motherjones.

How the Supreme Court’s latest decision clears the way for racial profiling during immigration raids. American Immigration Council. (9 Eylül 2025). AIC.

Karl and Marie Cahn’s identification papers: Artefact. Musée de l’Holocauste Montréal. (30 Aralık 2024). Muse.

Larose, G. (5 Aralık 2025). Murrill: NOPD is breaking laws if it doesn’t ‘fully cooperate’ with ICE, Border Patrol • Louisiana Illuminator. LI.

Levitz, E. (14 Ocak 2026). The Trump administration can’t stop winking at white nationalists. Vox.

Luck, Patrick, 2023, “Louisiana Runaway Slave Advertisements Dataset, 1801–1820”, HD, Harvard Dataverse.

McVan, M. (16 Ocak 2026). These are the arrests you’re not seeing • Minnesota Reformer. MR.

Mubashir Khalif Hussen, Mahamed Eydarus ve Javier Doe v. Kristi Noem in her official capacity as Secretary of the U.S. Department of Homeland Security. (15 Ocak 2026). PDF.

National Archives and Records Administration. (n.d.). The Nuremberg Laws. National Archives and Records Administration. Aotus.

Niedt, B., & LeValley, D. (12 Ocak 2026). 10 worst things to keep in your wallet. Kiplinger. Kiplinger.

Northup, S., Coomber, S., & Barder, G. (2024). Twelve Years a slave. Sweet Cherry Publishing.

Rannard, G., & Webster, E. (12 Haziran 2020). Leopold II: Belgium “wakes up” to its bloody colonial past. BBC.

Rushin, S., & Edwards, G. (2021, March). An empirical assessment of pretextual stops and racial … PDF.

Verite News. (31 Ekim 2024). NOPD says data shows no racial disparities. we checked it. Verite.

Vitali, A., Hunt, K., & Thorp, F. (14 Aralık 2018). Trump referred to Haiti and African nations as “Shithole” countries. Ali Vitali, Kasie Hunt ve Frank Thorp V. NBC.

Dr. Allison Wiltz, “Why Violence Against Black Americans Wasn’t Seen as Red Line”, 12 Ocak 2026, Medium.

Dr. Allison Wiltz, “How Popular Brands Capitalize on Slavery Loophole for Profit, 12 Ocak 2025, Medium.

,

YP


1998 yılında Nemit isminde 20 yaşında bir Çerkes kızı, Ankara’da katledildi. Katil, Nemit’in ev arkadaşının sevgilisini elinden aldığı gençti. Onu bulmak için geldiği evde Nemit’le tartıştı. Tartışma neticesinde Nemit’i katletti. SİP’ten yoldaşlarının aktardığına göre ertesi gün bir yönetici, partide herkesi topladı. “Nemit’in ölümü adli vaka, politik değil. Ama bu gerçeği gizleyeceğiz. Onu faşistlerin öldürdüğünü söyleyeceğiz. Bu yönde propaganda yürüteceğiz” dedi. Sonra Nemit’in adı unutuldu. Katili üç yıl sonra Rahşan affıyla serbest kaldı.

Sinekten yağ çıkartan yönetici, parti içinde güç kazanınca Kemal Okuyan’dan pay istedi. 1999 yılında yaşanan iç tartışmada kavga çıktı. Anlatılanlara göre, Okuyan’ın en yakın yoldaşının kardeşi (Anıt Baba) Okuyan’a yumruk attı. Bunun üzerine Okuyan “küstü”, bavulunu toplayıp havalimanına gitti. Memleketi Amerika’ya gitmek üzere olan şefi, yoldaşları yoldan zor döndürdüler. O kavganın bizatihi içinde olan, bugün Kemal Okuyan’ın adını andığı Ercan Kesal, umarız, o kavgalı günleri senaryolaştırır da sinema perdesinde olan biteni izleriz. Ama filmde, aslında Okuyan’ın parti içinde kimlerin kendi yanında olduğunu görmek için yalandan havalimanına koştuğuna dair sahneye özel bir yer ayrılmalı. O sahne, küçük burjuvanın sosyalist hareketi nasıl çürüttüğünün delili.

Gezi sonrası partinin borçlarını kim ödeyecek kavgası da filme çekilebilir. O günler de utanç verici ve yüz kızartıcıydı. Partiye kayyum atandı. Sonra sorumluluk almak istemeyenler, ayrıldılar.

Bahsi edilen SİP’li yönetici, Rahmi Koç’un profesörü oldu. Pandemi sürecini yöneten isimler arasında yer aldı. Mesela bu ilişkilerin de filmi çekilebilir. Halka nasıl zulmedildiği, solcu kurumların bu zulme nasıl ortak olduğu üzerinde durulabilir. “Tekeller olmazsa bilim olmaz” diyen Birgün yazarına özel bir yer ayrılabilir.

“Utanmak devrimcidir” diyor Marx. Kemal Okuyan’ın CHP adına, onun yerine utanması, karşı-devrimcidir. Son rozet takma gösterisini Ercan Kesal’la konuştuğunu, ikisine de yaşananların Nasipse Adayız filmini hatırlattığını söylüyor. Asıl soru şu: “Sen bir burjuva partisi adına, onun yerine niye utanıyorsun? Aranızdaki sınıfsal bağ nedir?”

Devrimci Yol ve TKP, CHP’ye endeksli, ona bağlı, onunla tanımlı. Sağda solda Devrimci Yol ve TKP adına çalışma yürüten birileri varsa, bu ülkede devrim de sosyalizm de hayalden ibarettir. Bu gerçek, artık idrak edilmeli. Çünkü CHP ve taşeronlarının devrim ve sosyalizm gibi bir derdi davası olamaz.

Son cast ajansı vukuatında Devrimci Yol’un payı ve parmağı var. O haber, Yan Yana forumlarıyla birlikte ele alınmalı. Verilen görevi ifa eden Devrimci Yol, YP’den vekillik için pay istiyor. İşleyen ve Taş gibiler, ceylan derisi koltukların keyfine varmak istiyorlar. Bir Dev-Yolcunun dediği gibi, Vekillerimizin canını şimdiden kaymak çekiyor!

Bunların devrim ve sosyalizm gibi bir dertleri yok. Yoksuldan, işçiden ve ezilenden nefret ediyorlar. Onların varlığına tahammül edemiyorlar. Öznel varlıklarından rahatsız oluyorlar. Küçük burjuva olarak, burjuva efendilerine hoş görünmek için cumhuriyetçilik veya demokrasicilik kapısından içeri girmek istiyorlar.

Sosyalizmi cumhuriyetçilikle; devrimi demokrasicilikle yumuşatmanın, efendilerin masasına servis etmenin derdindeler. Tek varlık sebepleri, gerekçeleri bu. Kansu Yıldırım gibi teorik âlemde ön almaya ama dönüp dolaşıp sermayeye ve CHP’ye yaranmaya çalışıyorlar. Dün Altuzerci olan, sonradan sendikalist-işçiciye dönüşen Yıldırım, Birgün’ün haberine, ardına yöresine bakmadan, sahip çıkıyor. “Bir gazeteci, haberin diğer tarafına da soru yöneltmeli?” ilkesine hiç bakmıyor.

Birgün, haberi “CHP figüran tutmuş” diye servis ediyor. YP-CHP kavgasında tetikçilik yapıyor. Sonra “bak cast ajansı bizi doğruladı. Figüran tutulmuş” diyor. 5N1K ile de ilgileri yok. Tek dertleri tetikçilik, aparat olarak bir yerlere yaranmak. YP’den gelen paraların ve makam mevkilerin hakkını vermek.


“İmamoğlu Dolar’a iyi geldi” diyen, Dolar adına ve onun için düşünen Birgün gazetesi, Özgür Özel’in NATO övgüsü içeren yazısını sansürleyerek veriyor. NATO’ya yönelik övgülerden hiç bahsetmiyor. Küçük burjuva, herkesi kendisine ram ve kul etmeye, kendisi gibi kılmaya çalışıyor. 25 yıldır “Erdoğan gitsin”ci siyaseti yürüten küçük burjuva sol, şimdi de onun kral olacağını söylüyor. Böylelikle, birilerine “Bize mecbursunuz. Bizim kavalımıza fare olun” diyor. Efendilere işmar ediyor, gerekirse önlerinde diz çöküp yalvarıyor. Olan, devrimci ve sosyalist harekete oluyor. Sol memenin altındaki cevahiri dertli ve öfkeli olmayanlar, bu küçük burjuva solcuların yaptıklarını, söylediklerini görmüyorlar. Hakikatin üzerini örtüyorlar.

Bugün YP’ye ve burjuvaziye peşkeş çektikleri kurumların ardındaki ter ve kan, bu küçük burjuvaların umrunda değil. Ranttan pay istiyorlar. Dün “Merkez Bankası bağımsız olsun” diyen Birgün gibi solcular, bugün başka bir yalana sarılıyorlar. Dün “AKP batıyla ilişkilerimizi bozdu” diyenler, bugün AKP’nin batıdan destek gördüğünü söylüyorlar. Dün belediyelerde, kurultayda ve başka yerlerde çevrilen dolapları haber yapmayanlar, cast ajansına gizlice sızıyorlar. YP’den alınan paraların hakkını veriyorlar.

AK Parti, ak olmadığı için AKP olarak anılıyorsa, Yeni Parti de yeni olmadığı için YP olarak anılmalı. Netflikse atıf, bağırırcasına yazılan logo, uyduruk ufuk çizgisi, bir partiyi yeni yapmıyor. Tek programı, “devleti şirket gibi yöneteceğim” diyen İmamoğlu’nun aklı uyarınca özel şirketlerle devlet arasında taşeronluk ilişkisi kurmaktan, devleti sermayeye basit bir aparat kılmaktan ibaret. Eski pilav, yeni diye yutturuluyor. Bu yalana “devrimciyim, sosyalistim” diyenler alet oluyor.

Dün neoliberalizm, Reagan-Thatcher hattı üzerinden devlete ayar çeken Özal’a sarılanlar, Bekaa Vadisi’nde Ahu Tuğba’nın toplumdaki etkilerini tartışanlar, Papa’ya mektup yazıp yalvaranlar, “devrimci değil gazeteciyiz” diyenler, bugün gene bir yerlere sarılıyorlar, olur olmaz kültürel öğelerden medet umuyorlar, birilerine yalvarıyorlar, gene gazetecilik kisvesine bürünüyorlar. Gazetecilikle alakası olmayan gazeteciliklerini devrimcilik diye pazarlıyorlar. Tek akılları, tek taktikleri, tek stratejileri bu.

Dün CHP’ye küfreden Tanıl Bora, bugün “seksen öncesi Devrimci Yol’un etkisi CHP’de bir grup milletvekilini örgütlemişti” buyuruyor. CHP içi siyasete cevaz veriyor. Aynı CHP, iktidardayken en çok da solcuları eziyor. Perinçek’e sol örgütlerle ilgili bilgileri CHP’li bakan veriyor. Pol-Der üyelerine baskıyı CHP uyguluyor. O dönemi anlatan Pol-Der başkanı, hatıratında solcu bir ismi eleştiriyor. Eleştirinin olduğu kısmı bizzat kitabı yayımlayan Tanıl Bora sansürlüyor.

Görünen o ki her iki taraf da bir bagajdan kurtulmak istiyor. YP, Kılıçdaroğlu istediği için değil, kuranların arzu ve iradesi ayrışmak olduğundan kuruluyor. Kuranlar, SİP’in yöneticisi gibi efendisinin dizinin dibine geri dönecek, bu sahneden inecek. Olan, bu küçük burjuva muhalefete bel ve umut bağlayanlara olacak.

Eren Balkır
27 Temmuz 2026

26 Temmuz 2026

,

Sanatçıyı Siyasetinden Ayıramazsınız: Ziad Rahbani'nin Direniş Siyaseti


Doksanların başlarında Lübnan Uluslararası Yayın Kurumu’na bağlı televizyon kanalına verdiği röportajda, Sovyetler Birliği’nin kurucusu ve ilk lideri Lenin’in portresinin evinde asılı olduğunu söyleyen Ziad Rahbani, birçok kişinin Lenin’i dedesi sandığını, bu kişileri düzeltmeye çalışmadığını şaka yollu dile getiriyordu. O zamanlar şok edici ve komik bulunan bu tür açıklamalar, Rahbani’nin zekice ve derinlikli mizah anlayışını ortaya koyuyordu.

Rahbani’nin cesur açıklamaları ve küresel Güney’in, ötekileştirilmiş, ezilen kesimlerin siyasetini ve duygularını benimseyen yaklaşımı, ne onun sanatsal niteliğini zayıflattı ne de ülke genelinde gördüğü ilgi ve sevgiyi azalttı. Bilâkis, ürettiği eserler, sürekli olarak yeni oyunlar, şarkılar ve hiciv yüklü çalışmalarını bekleyen, kendisiyle derinden ilgilenen bir halkta karşılık bulmaya devam etti.

Cenazesi, Lübnan’da sanatın ve siyasetin başaramadığı şeyi başardı: Ziad Rahbani, Lübnan halkını birkaç günlük keder ve yas için bir araya getirdi. Lübnan genelindeki tüm partilerden politikacılar yanında, Halid Habr ve Marsil Halife gibi solcu müzisyenlerden, Lübnan Güçleri’ni açıktan destekleyen Elissa gibi sağcı pop yıldızlarına kadar birçok sanatçı, ona saygılarını sundu. Lübnan Güçleri, o günlerde Ziad Rahbani’nin hayatının önemli bir kısmında komünist hareketi hararetle savunduğu, parlak sanat kariyerinin son dönemlerinde merhum Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın politikalarını açıktan benimsediği gerçeğini örtbas etmek istiyor gibiydi. Sanki sanatı politikadan ayırmak mümkün bir şeymiş gibi. Eğer bir sanat eseri politikse, o illaki Ziad’a ait olmalıydı.

Günümüzde merhum Ziad Rahbani’nin koyu bir solcu ve Filistin davasının savunucusu olduğu, herkesin malumu. Babası Assi, annesi Feyruz Rahbani, hayatlarının ilk döneminde Arapların birliği hareketinden etkilenmişti. Görünen o ki bu etki, isyankâr ve duyarlı evlatları üzerinde silinmez bir iz bırakmıştı.

Şadi”, Zehratü’l Medain” (Şehirlerin Çiçeği), “Senerciyu Yavmen” (Bir Gün Geri Döneceğiz), “Ya Quds (Ey Kudüs) gibi birçok şarkısı, Ziad’ın sonrasında bestelediği Filistin yanlısı “Vahdun” (Bir Başlarına) şarkısının öncüleri niteliğindeydi.

Vahdun” aslen Lübnanlı şair Talal Haydar tarafından yazılmış bir şiir. Haydar, Ziad’ın eski dostu. Haydar, şiiri İsraillilere karşı fedai eylemi gerçekleştiren üç genç için yazmış. Üç fedai de, Baalbek’teki evinin önünden her sabah geçer, ona selam verirlermiş. Haberleri izleyip kim olduklarını öğrendiğinde çok üzülmüş ve onlar için “Vahdun” şiirini kaleme almış. Bilhassa ilk iki dizesi epey etkileyici:

“Bir başına, dururlar mürver çiçekleri gibi
Bir başına, toplarlar zamanın yapraklarını”

Ziad’ın bu şiiri bestelemesi ve şarkının Feyruz tarafından seslendirilmesi, Filistin davasına bakış açıları konusunda çok şey anlatır.

Rahbani’nin Filistin için bestelediği diğer bir şarkı da 1976’daki Tel Zahter katliamının kurbanlarına adanmış olan “Tel Zahter”dir. Sağcı Hristiyan milislerinin (ve Suriye rejiminin) katlettiği binlerce Filistinli ve Müslüman Lübnanlı Rahbani’yi derinden etkiledi. Bu olay, Rahbani’nin politik ve toplumsal uyanışında bir dönüm noktası oldu. Rahbani, Lübnan’daki sağcı Hristiyan örgütlerini (Kataib ve Lübnan Güçleri’ni) açıktan faşist, mezhepçi ve Arap karşıtı olarak görüp ağır bir dille eleştirdi. Sonrasında yazdığı oyunların dili ve içeriği karamsarlaştı. Katliamdan sonra bestelediği üçüncü oyunu Bel Nesbe la Bukra Şu” (Yarın Ne Olacak?), köyünü terk edip göz alıcı Beyrut’a giden ve ailesinin geçimini sağlamakta zorlanan, hayal kırıklığına uğramış bir barmeni anlatıyordu. Oyunun temel temaları, mezhepçilik, sınıf mücadelesi ve siyasi hicivdi.

Film Ameriki Tavil” (Uzun Bir Amerikan Filmi) adlı oyun, Amerikan iç savaşının mezhep çatışmalarından etkilenen, psikolojik rahatsızlığı bulunan bir grup hastayı konu alıyordu.

Ziad’ın müziği, oyunları, şiirleri ve yorumları, politik bilincin derinliklerine işlemiş, estetik ve ideolojik unsurları, sanatında birbirinden ayrılamaz hale gelmişlerdi. Ziad olmak ya da Rahbani ailesinin herhangi bir üyesi olmak, kişinin yaratıcı ve teorik görüşlerinin derin bir ulusal aidiyet duygusundan neşet etmesi demekti. Bu aidiyet, bir süreliğine gerçeğe dönüştürülen, Arapların birliğine, Arap milletine yönelik özlemle ilgiliydi. Rahbani kardeşler (Assi ve Mansur), ellilerde ve altmışlarda Arap milliyetçiliğinden ve Cemal Abdünnasır’ın ideolojisinden derinden etkilenmişlerdi. Arap kültürel kimliğini ortak çıkış noktası olarak gören anlayışlarını kendi dönemlerinin politik ikliminde makes bulan şarkılara ve oyunlara yedirdiler.

Ancak rüzgâr, tersine dönüp Arap milliyetçiliği anlayışı, Arap uluslarının çoğunda gözden düşmeye başlayınca, Ziad Rahbani’nin sanatı, çevresindeki sanatçılar ve aydınlar için bir tür sığınak haline geldi. Ziad’ı “devrimci” olarak nitelendiren eleştirmenler, onu babasının ve amcasının halefi olarak selamladılar. Sanki ondan yeni bir müzik çağına rehberlik etmesini ve bu süreçte çok ihtiyaç duydukları cevapları sunmasını umuyorlardı.

Rahbani’nin onlara cevap verip vermediğinin bir önemi yok. Önemli olan, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, Rahbani’nin sanatını siyasetinden ayırmanın imkânsız olmasıdır. Direnişten kök alan sanatı, kolektif hafızamıza ve ulusal bilincimize sinmiş, alabildiğine politik olan bir dilde somutlaşmıştır, somutlaşmaya da devam edecektir. Neticede Ziad Rahbani’nin belki de kendi kuşağındaki hiçbir Arap sanatçısının başaramadığı bir şeyi başardığı açık: Sanatçıların çoğunun kamuoyunun rızasını almadan yaşayamadığı, bu esaretiyle ölüp gittiği bir dünyada, o, politik ve toplumsal onayın sınırlarını aşmış bir isimdi.

Meysa Accan
8 Ağustos 2025
Kaynak

,

Şarkı Söyleyen ve Savaşan Kelimeler: Ziad Rahbani



“Hangi ülkeye ait olduğumu öğrenmek için yoksullarla birlikte yürüyorum.”

Ziad Rahbani’nin bu sözü, bir tiyatro oyunundan ödünç alınmış bir cümle değil. Yoruma yer bırakmayacak ölçüde net ve duru bir siyasi açıklama.

O bu sözü, açlık çeken ama inançlarını kaybetmeyenlerin, onurlarından başka hiçbir şeye sahip olmayan, seslerinden başka koruması olmayanların adına sarf etti.

Bugün Ziad aramızdan ayrılıyor. Her daim gerçeği dile getiren o sahne, sessizliğe gömülüyor.

Kısa süreliğine şişirilmiş balon sanatçılardan değildi o. Bilincin vücut bulmuş hali olan Ziad, aramızdan ayrıldı.

Yaratıcılığın düşünceyle, hicvin öfkeyle, müziğin inançla kesiştiği istisnai bir olguydu.

Ziad, sadece bir sanat ortamının parçası değildi. Sanatın icra edildiği tüm ortamın ta kendisiydi.

Tüm hâkim teorik yaklaşımları eşsiz felsefesiyle aşan ayrıksı bir isimdi.

Che Guevara ve Karl Marx’ın nadir görülen bir harmanıydı. O, hep kendi dilinde, bizim dilimizde, hem sokaklarda hem de vicdanımızda yankılanan bir sesle konuştu.

Bilinçaltına hızla nüfuz eden, oraya yerleşip bir daha asla ayrılmayan işinin ehli bir hayaletti o.

Ziad, her zaman baskı ve zulüm görenlerin yanında saf tuttu. Bu, gelip geçici bir sempatinin ötesinde, totaliter yapılar, baskıcı rejimler ve sınıf sömürüsünün tüm araçları karşısında sergilenmiş kararlı bir duruştu.

Ziad, “Ben kâfir değilim, açlık kâfir, zillet ve zulüm kâfir” diyendi. Bu söz, konuşmanın direnmek olduğunu, sistemi sarsabilecek gücüyle, samimi bir yerden söylendiğinde kurşundan daha ölümcül bir silaha dönüşebildiğini bilen birinin cesaretiyle söylenmişti.

Kıtlık ve açık savaş zamanında, vatanların harap olduğu, halkların yok edildiği bir dönemde, onun sözleri, sanki bu sabah yazılmış gibi yankılanıyor. Kehanetleri, maskesi olmayan yeni bir Arap gerçekliğine işaret ediyor.

Ziad, sözlerle yetinen biri değildi. Direnişin demirini sanatla dövdü.

Bestelediği her ezgi bir duruş, her oyun bir siper, kâğıt üzerindeki her satır vicdana iletilmiş bir mesajdı.

Bir şarkısında, “Ey halkımın rüzgârları, ey barışın ruhu” diyordu. Bu, sadece br şarkı değil, tarafsızlık sığınağını terk edip bir savaş cephesi haline gelen sanata olan aleni bağlılığının bir ilanıydı.

Ziad, pusulası asla sapmayan, Filistin davasına ve insanlık onuruna veda anında bile sadık kalan diğer Lübnanlı ve Arap solcular gibi eğitim, düşünce ve sanat alanında eşi benzeri görülmemiş bir isimdi.

Corc Habaş’ın vefatı kaderin ihanetiydi. Ziad’ın onunla tanışma imkânı bulamadan vefat etmesiyle de kader hepimizi sırtımızdan bıçakladı.

Corc, Ziad’la hiç tanışmadı, Ziad da Corc’la. Ama bu ikisi arasındaki bağ çok güçlüydü. O bağ Filistin’di, soldu, o ölümsüz fikirdi.

Ziad, sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda kanayan bir vicdan, alev alev yanan bir ateş ve hafızalarda silinmez bir semboldü.

Ey tiyatroyu bir çatışma arenasına, şakayı bir suçlamaya, müziği bir direnişe, öfkeyi saf, tavizsiz bir sanata dönüştüren sizler, huzur içerisinde uyuyun.

Seni içimizden kimse söküp alamayacak. Sesin de, kelimelerin de, yitip gittiklerinde oturup ezber ettiğimiz vatanlarımız gibi aklımıza kazıdığımız şarkıların da bizimle kalacak.

Aya Gassân Said
28 Temmuz 2025
Kaynak

25 Temmuz 2026

Trump’ın Amerika’sı ve Dördüncü Reich’ın Yükselişi



Bugün dünyaya “Trampizm” olarak takdim edilen şey, bir sapma, kişisel bir patoloji veya Amerikan liberal demokrasisinin anlık bir bayağılaşması değil, tarihsel süreçte son evresine girmiş olan bir imparatorluğun kendisini tüm çıplaklığıyla faş etmesidir.

Donald Trump döneminde ABD, evrensel değerleri, birçok ülkenin kabul ettiği normları veya sözde “kurallara dayalı düzeni” temsil ediyormuş gibi davranmayı bıraktı. Maske düştü, altından, çürüyen tekelci finans kapitalin üretimsiz korumacılık, egemenliksiz milliyetçilik, zafersiz militarizm ve liberal ikiyüzlülüğün retorik disiplininden bile yoksun ırkçılıkla tanımlı çıplak mantığı çıktı.

Bu momentin mucidi Trump değil. O, sadece mevcut dönemin dili. İmparatorluk sisteminin maddi pratikte zaten dönüştüğü şeyi kaba bir dille ifade etti: kendi çöküşünü ertelemek için yağmalayacak, disipline edecek ve yeniden sömürgeleştirecek yeni alanlar arayan, gerileyen bir hegemon var karşımızda.

“Dördüncü Reich” benzetmesi, gazetecilik abartısı değil, tarihsel-materyalist bir teşhistir.

İki büyük savaş arası dönemin Almanya’sı gibi, bugünün ABD’si de muazzam askeri gücün göreceli ekonomik gerileme, sanayisizleşme, finansal asalaklık ve içi boşaltılmış bir toplumsal tabandan oluşan bir gerçeklikle karşı karşıya. Üretimi artırmak suretiyle birikimi yeniden sağlayamayan ülke, yeni saldırılarla yüzünü dışa, yoğunlaşmış otoriterlikle de içe dönüyor.

İki ülke arasında ölçek konusunda bir fark olduğuna hiç şüphe yok: Nazi Almanyası, Lebensraum’unu (“yaşam alanı”) Doğu Avrupa’da ararken; ABD, Latin Amerika ve Karayipler’de arıyor. Bu anlamda, yirmi birinci yüzyıl koşullarında Monroe Doktrini’nin eski sömürgeci dilini yeniden diriltiyor.

Tanık olduğumuz şey, tiyatro estetiği olarak faşizm değil. Karşımızda, çürüyen bir emperyalist merkez için, jeopolitika düzleminde bir zorunluluk olarak geliştirilmiş bir faşizm, yani gerilemenin dış politikası olarak faşizm duruyor.

Bu anlamda, yarıküreyi yeniden sömürgeleştirmek, ABD için bir tercih değil zorunluluk. Küresel Güney, bilhassa Latin Amerika, imparatorluğun artı değer, ucuz iş gücü, stratejik kaynaklar ve siyasi boyun eğdirme için en yakın ve en şiddetli şekilde erişilebilir rezervuarı olarak işlev görüyor. Küresel genişleme durduğunda, Çin boyun eğmeyi reddettiğinde, Avrasya kuşatmaya direndiğinde, Afrika kendi ortaklarını çeşitlendirdiğinde, imparatorluk “arka bahçesi”ne geri döner.

Darbeler, yaptırımlar, renkli devrimler, hukuk savaşı, uyuşturucu militarizasyonu, IMF şantajı ve doğrudan askeri tehditler, Washington’daki düşünce kuruluşlarında tartışılan politika seçenekleri değil, artık rıza yoluyla kendini yeniden üretemeyen bir sistemin otomatik refleksleridir. Trump, Obama’nın rafine ettiği, Biden’ın bürokratikleştirdiği şeyi sadece hızlandırdı ve bayağılaştırdı. Süreklilik emperyalizm için aslidir, bu süreçte sadece ton değişiyor.

Yanlış bir değerlendirme üzerinden sıklıkla izolasyonist olarak anlaşılan “Önce Amerika” söylemi, aslında son derece yayılmacıdır. Dünyadan çekilmeyi kastetmez. Dünyanın şiddet kullanımı üzerinden yeni bir hiyerarşiye kavuşturulmasını ifade eder. Uluslararası hukukun yalnızca zayıflara uygulandığı, egemenliğin koşullu olduğu ve insan haklarının itaatsiz devletlere karşı seçmeci bir yaklaşımla kullanılacak bir silah olduğu düzeni anlatır. Trump döneminde bu mantık, liberal emperyalizmin gizlemeyi tercih ettiği bir açıklığa kavuştu: Latin Amerika devletleri ortak değil, vasaldır. Hükümetler, ancak boyun eğdikleri ölçüde meşrudur. Özerk kalkınma girişimleri, güvenlik tehdidi olarak görülürler. Bu, insani kılıfından sıyrılmış emperyalist gerçekçiliktir.

Bu projenin faşist boyutu yalnızca dış politikada değil, Amerikan toplumunun kendi iç yeniden yapılanmasında da yatmaktadır. Tekelci finans kapital, kalan üretken tabanı yamyamlaştırırken, toplumsal sözleşme çöker. Altyapı bozulur, yaşam beklentisi düşer, uyuşturucu kullanımı bir salgın hastalık gibi işçi sınıfını kasıp kavurur, ırksallaştırılmış fazla nüfus, entegre edilmek yerine polis gözetimine sokulur.

Trump’ın otoriter söylemi (kurumlara duyduğu küçümseme, şiddetle flörtü, açık ırkçılığı) ideolojik bir sapma değil, bu maddi koşullara karşılık gelen kültürel üst yapıdır. Rıza artık göreceli refah yoluyla satın alınamadığında, korku, gösteri, iç ve dış düşmanlara karşı sürekli seferberlik yoluyla elde edilmelidir. Burada faşizm, dışarıdan gelen bir ithalat ürünü değil, geç dönem emperyalist kapitalizmin içsel bir unsurudur.

Bugün liberal yorumcuların sürekli olarak gözden kaçırdıkları, emperyalistlerle uyumlu solun yüzleşmeyi reddettiği gerçek üzerinde durulmalıdır: “Dördüncü Reich”, seleflerinden yapısal olarak daha zayıftır. Daha önceki emperyal genişlemelerin aksine, ABD, bugün alternatif birikim, teknoloji ve siyasi meşruiyet merkezlerinin var olduğu bir dünyayla karşı karşıyadır. Çin’in yükselişi, Avrasya’daki entegrasyon sürecinin yeniden başlaması, Küresel Güney’in artan iddialılığı, imparatorluğa karşı ahlaki itirazları değil, maddi sınırlamaları ifade etmektedir. Bu nedenle, yarıküreyi yeniden sömürgeleştirme girişimi, güven değil, çaresizlik temelli bir stratejidir. Giderek çok kutuplu hale gelen bir dünya sistemi karşısında küçülen egemenlik alanını güvence altına alma girişimidir.

Tarihsel materyalizm açısından bakıldığında, mevcut moment, görevlerimizi karmaşıklaştırmaktan ziyade netleştiriyor. Küresel Güney, Trampizmi liberal normalliğe dönüşle düzeltilmesi gereken bir anormallik olarak yorumlayamaz, çünkü liberal normalliğin kendisi, her zaman kibarlaştırılmış emperyalist şiddetti.

Küresel Güney, “daha iyi Demokratlar” veya “çok taraflı reform”un, hayatta kalması giderek cebre bağlı olan bir imparatorluğu dizginleyebileceği yanılsamasına da kapılamaz.

Tarihin dayattığı seçim nettir: ya yarımküre, yeniden sömürgeleştirmeye boyun eğecek ya da halkın iktidarı, sosyalist dönüşüm ve stratejik caydırıcılık yoluyla gerçek egemenlik inşa edilecek. Üçüncü bir yol yok, ahlakı temel alan bir kestirme yol yok. STK’lar, emperyalist gerilemenin yasalarından kurtulmamızı sağlayacak bir kaçış yolu açamazlar.

Bu anlamda, Trump’ın Amerikası, istemeden de olsa tarihsel bir hizmette bulunuyor. İdeolojik perdeyi aralayarak, ABD’yi kusurlu bir demokrasi değil, uzun zamandır olduğu gibi, ayrıcalıklarını korumak için dünyayı yakmaya hazır tekelci finans kapitalin merkezi organı olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

“Dördüncü Reich”, geleceğe yönelik bir tehdit değil, eşitsiz bir şekilde ifade edilen, şiddetle uygulanan ve giderek istikrarsızlaşan mevcut bir gerçekliktir. Tüm bu rejimlerde olduğu gibi, görünürdeki gücü derin bir zayıflığı gizlemektedir. İmparatorluklar retorik olarak meydan okunduğunda değil, onları ayakta tutan maddi koşullar, örgütlü, bilinçli ve egemen alternatiflerce ortadan kaldırıldığında çökerler.

Tarih, her zaman olduğu gibi, tarafsız değildir. Güçleri hizaya getirir. Bu hizalanmada, Trump’ın Amerikası, emperyalizmin yeni yüzyılının başlangıcında değil, eski bir yüzyılın sarsıntılı sonundadır. Çırpınan Amerika, acımasız ve umutsuz bir haldeyken, ötesindeki dünya, yavaş, düzensiz ve acı verici bir şekilde emperyalizm sonrası bir ufka doğru ilerlemektedir.

Bişarat Abbasi
6 Ocak 2026
Kaynak

24 Temmuz 2026

,

Yanlış Çatılan Çubuk


Aydın Çubukçu’nun Mahir eleştirisi 25 Haziran’da Teori ve Eylem dergisinde yayınlandı. Çubukçu’nun eleştirileri, Ortodoks Leninizmin, kendi özel Lenin kurgusunun sınırları dışına çıkmıyor. Somut durumun somut çözümlemesini bile yapamıyor.

Eleştiri usulden geçersiz, çünkü Çubukçu niyet okuyor. Mahir’in şu kitabı okumadığını, kendi teorisi için ilgili kısmı alıp teoriyi tahrif ettiğini söylüyor. Niyet okuma, okuyanın niyetini açığa çıkarır. Mahir’in ML teoriyi aştığını söylemesinin geçersiz olduğunu iddia ediyor fakat Mahir, Çubukçu’nun EMEP’inin yaptığı gibi, Marks’ı aştığını iddia eden birilerinin peşinden vekillik için gitmediği gibi kitapta aşmaya dair bir ifade kullanmıyor, teorisyenler için “usta” nitelemesinde bulunuyor.

Bugünlerde Mahir konulu yazılan kitaplara Çubukçu sitem edip bu konuda ilk eleştiriyi 1978’de kendi siyasi çizgisinin yaptığını söylüyor ama bugün niye eleştirilmeden kitap yazıldığından dem vuruyor. Doğrudur, 1978 ve 1992’de Çubukçu ekibi bu eleştirileri yaptı. O zaman mantıksal tutarlılıkla şu soruyu soralım: Bugün Çubukçugiller, neden 1970’lerde Denizlerin idamının ardından çıkardıkları Yoldaş dergisinde Hüseyin İnan’ın görüşlerini Troçkist ilan ettiklerini söylemiyor, neden bu yazıyı tekrar yayımlamıyor/basmıyor?

Mahir’in teorisine temelden karşı çıkan Çubukçu, suni dengenin aslında 15-16 Haziran’da kırıldığını fakat Mahir’in bunu görmezden geldiğini çünkü teorisini temelsiz dayattığını iddia ediyor. Çubukçu, bindiği dalı bir kez daha kesiyor. Onun savunduğu çizginin aksine 15-16 Haziran’da işçilere ateş açılmış, Kemal Türkler dâhil sendika bürokratları bürolardan çıkamayıp, “haddi aşmaması” için radyo üzerinden işçilere seslenmiştir. İşçi, hiçbir zora başvurmadığı hâlde...

Yine bir başka bindiği dalı kesen çarpıtmayı 15-16 Haziran gösteriyor. Mahirlerin bu derece zora başvurma yöntemleri yüzünden egemenlerin kendileri üzerine geldiğini iddia ediyor Çubukçu. Öyleyse neden 15-16 Haziran’da ve 1 Mayıs’ta işçiler katledildi?

Aydın Çubukçu çizgisinin geldiği yer, iflastır. Aynen Mahir’in dediği gibi, Lenin’i zaman ve mekân mefhumundan bağımsız ele alıp ortodoks bir çizgiyi reformizm için donduruyor. Bu dondurma işleminin söylem alanı da “Lenin’e tam bağlı kalmak” diye ajite ediliyor.

Şimdi gelelim, 78’deki eleştiriye ve Çubukçu’nun reformist çizgisine. 12 Eylül’e kadar Tiran Radyosu’nda yayın hakkı olan HK, darbeyle etkisiz kılındığı hâlde Arnavutluk yönetimi darbecilere destek açıklamasında bulundu. Erdal Eren asıldığı hâlde Enver Hocacı Arnavutluk yönetimi, darbecileri kınamadı bile. 12 Eylül’de de aynı çizgi direniş göstermedi. Doğru çizgi ve teoriye sadakat bu mudur? Eleştiren, eleştirdiğinin alternatifini hayata geçirmek zorundadır.

Böyle olmak zorundaydı. Teoriyi dondurup Sovyet tipi düzen değişikliği bekleyenler, önce 12 Eylül’de, sonra Sovyetler Birliği dağıldığında bozguna uğradılar. İngiltere’den konuşan Çubukçu çizgisi, hiçbir zaman bu ülkenin sosyo kültürel, tarihî, ekonomik şartlarına uygun teori üretemedi.

Bugün küçümsenen ve eleştirilen Anadolu halkının temayüllerini, metropolleri dolduran emekçilerin küçük burjuva hüsranlarını anlamanın yolu, suni dengenin inşasını kavramadan geçer. Objektif şartların en keskinleştiği dönemlerde bile üst yapıdaki inşanın değişimin önünde nasıl set çektiğini anlamadan, Mahir eleştirisi yapılamaz.

Çubukçu’nun yazısının sonunda Mahir’in de zaten ölmeden önce teorisinin çöktüğünü fark ettiğini söylüyor. İdealizmin geldiği aşama bu olsa gerek. Bunu gören biri, neden kesintisiz şekilde mücadelesini sürdürsün? Yol yakınken havlu atmaz mıydı? Mahir, Çubukçu’ya mı demiş bunu? Teorisinin hayata geçirilmesinin dolambaçlı on yılları alacağını söyleyen ve buna uygun hareket eden bir isim için Çubukçu’nun iddiası olsa olsa saçmalamadır. Bırakalım mevcut tartışmayı, tarih bilmemektir. Aynı bilgisizlik, suni dengenin kırılmasını Pir Sultanlara bağlamaktadır. Sistemler arası olayları bugüne teşmil etmek, mantık hatasıdır. Ekonomik temel, mezhep, feodal beylik kategorilerini çarpıtmak bu kadar kolay, yazınca oluyor.

Çifte standart, kronolojik çarpıtma, niyet okumayla eleştiri yazısı yazılamaz. Mahir, ilgili tarihsel olayları yorumlama biçimiyle haklı çıktı, Çubukçu her defasında bindiği dalı kesiyor. Çubukçu çizgisinin zaman içinde CHP kuyruğu haline geleceğini söylemesiyle de haklı çıktı. Basit bir belediye başkanlığı seçiminde Gebze’de Doğu Perinçek kadar oy alan EMEP de türevleri de ne bu ülkenin özgün koşullarını çözümleyebilir ne de ekonomizmden bir adım ileri gidebilir. Şimdi umudu yine Batı emperyalizmine bağladıklarından CHP’nin otobüsleri üstünde konuşuyorlar.

Perinçek, Nizip'te muhtarlık almanın başarısıyla övünüyordu, EMEP’in de halkın belleğine yer etmiş bir direniş ördüğü görülmemiştir. İşçi sınıfı ailelerini batağa çeken uyuşturucu, bahis, fuhuş çarpıklığının ekonomi politiğini anti emperyalizm düzleminde eleştiremeyenler, Epştayn bataklığı karşısında ses çıkarmayanlar, ancak fahişe pazarlayan kadının teşhir edilmesine karşı çıkarlar. Bu söylem de cemevlerinde sahiplenilerek dillendirilir. Çubukçu EMEP’inin geldiği yer burasıdır.

Mahir’in çökerttiği Kenan Somer, Yalçın Küçük, Mihri Belli, Şahin Alpay ve Perinçek’in çizgi ve görüşleriyle Çubukçu aynı yerdedir. Bu isimleri eleştirdiği için bile Çubukçu söz söylüyor.

Siz, Deniz’i sömürmeye devam edin. Siz Mahir’i boşverin, kendi denginiz TKP ve Sol Parti’yi eleştirin, Mahir çapınızı aşar. Bir kez daha Mahir’in dediğini söylersek: “Oportünizm ancak ideolojik mücadeleyle alt edilir.”

Sinan Akdeniz
24 Temmuz 2026

23 Temmuz 2026

Müteharrik Akıl: Proletaryanın Hegemonyasına Karşı Burjuvazinin İrrasyonalizmi

Sofokles, Antigone’de, kendi zamanının karakteristik özelliği olan, ilahi hukuk ile medeni hukuk, akrabalık temelli akılla politik topluluk temelli akıl arasındaki toplumsal çatışmayı sahneye aktarır. Bertolt Brecht, 1947’de Zürih’teki sürgünü sırasında, Hölderlin’in 1804 tarihli çevirisinden oyunu sahneye aktardı. Sanatsal bir model haline gelen klasik tiyatronun bu evrimi ve dönüşümü, Brecht’e göre oyun, “ilk keşfin”, bireysel yaratıcı eylemin, kolektif sanatsal üretim karşısında anlamını yitirdiği bir dönemin işaretiydi. Antigone, modeli veya miti, kronolojik bağlamından sıyırıp, tarihsel gerçeklik arayışı dâhilinde günümüze fırlatıyordu.

Brecht’in oyununda, Berlin’e Kızıl Ordu’nun ilk bombalarının düştüğü Nisan 1945’te geçen kısa bir prologla başlıyor. Bu uyarlamada Kreon’un yerine Hitler’i koyuyor, Teb’i Nazi Almanyası’na dönüştürüyor. Ancak her şeyden önemlisi, hegemonya konusunda yaşanan çatışmayı tarihsel düzlemde yeniden düzenleme imkânı buluyor. Alman yazarın klasik metinde yaptığı diğer değişikliklerde asıl mesele, kendi döneminde yaşanan çatışmayı görünür kılmak: emperyalist iktidar karşısında itaatsizliğin meşruiyetini gündeme getiren Brecht, bu yeni formülasyon üzerinden, Antigone isimli oyununda önemli şeylerin yaşandığı bir dönemde faşizm ve hegemonya üzerine düşünmek için olağanüstü bir referans noktası sunuyor.

I. Savaş Yeni Bir Hukuk Meydana Getirir

Brehtvari koro dâhilinde yaşlıların haini cezalandırma hakkının, kardeşini gömme hakkını öncelemesine dair sitemleriyle yüzleşen Kreon, onlara şu cevabı verir: “Savaş yeni bir hukuk meydana getirir.” Brecht, böylece tragedyadaki çelişkinin alanını ahlaki düzlemden, meşruiyeti üreten koşullara kaydırır. Peki bu savaşın hukuku denilen şey nemenem bir şeydir?

Clausewitz’in savaşın, siyasetin başka araçlarla devamı olduğu yönündeki ünlü özdeyişine uygun hareket eden kapitalizm, tekelci aşamasında hayatta kalabilmek için muazzam ve çok yönlü politik, ekonomik ve askeri şiddet mekanizmalarının harekete geçirilmesine ihtiyaç duyar. Üretim güçlerinin gelişimi, üretim ilişkileriyle çatışır. Kapitalist rekabet cebri kural haline getirmiştir. Bu kuralın işlediği düzende ücretli emekten elde edilen kârlar için yoğun bir mücadele verilir. Üretim, oldukça yüksek toplumsallaşma ve beynelmilelleşme seviyelerine ulaşmıştır, bu nedenle mücadele, küresel ölçekte gerçekleşmektedir. Bu iç dinamik, giderek daha sık, yoğun ve koordineli döngüsel krizlere yol açar. Kriz, yeni tarihsel içeriğin eski biçimleri parçaladığı noktadır: devrimci geçmişi nedeniyle burjuva hukuku bile, belirli koşullarda burjuvazi için bir engel haline gelir.

Yeni kanun, ne pahasına olursa olsun, hayatta kalmaktır. Savaş, siyasetin bir uzantısı olduğu gibi, siyaset de ekonominin yoğunlaşmış bir ifadesidir. Burjuvazinin yönetim organları olan devletler, dış savaşlardan (diğer devletlerle veya devlet ittifaklarıyla olan anlaşmazlıklardan) ve iç savaşlardan (artan sömürüyü teşvik etmek ve düzeni sağlamaktan) sorumludur. Savaş, Kreon’un kötü niyetlerinin sonucu değildir. Kreon’un kötü niyetleri, tarihsel zorunlulukların bir tezahürüdür.

Bu yeni gerçekliğin hukukta somutlaşması, derin bir ideolojik değişimin olası biçimsel tezahürlerinden sadece biridir. György Lukács, İkinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı Akla Saldırı adlı eserinde, irrasyonalizmin yozlaşmış burjuva felsefesine hâkim olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu eserde Lukács, Schelling’den Hitler’e kadar uzanan çeşitli düşünce sistemlerinin etkilerini ve iç bağlantılarını inceler. İrrasyonalizmin doğuşu ve siyasi doruk noktası için kilit önem taşıyan Almanya’ya odaklanmasına rağmen, vardığı sonuçlar, diğer gerçekliklere ve uluslara da uygulanabilir.

Lukács, farklı dönemler ve yazarlar arasındaki teorik iç içe geçmeyi açıklığa kavuştursa da, irrasyonalist felsefenin içsel gelişimine dair anlayıştan ısrarla uzak durur: Macar düşünür, çeşitli felsefi yaklaşımların belirleyici hatlarının, temel itici güçlerde, sınıf mücadelesinde aranması gerektiğini söyler. Temel bağlantı, içsel ve dışlayıcı bir diyalektikte değil, ideolojik yapıyı tahrik eden ve meşrulaştıran maddi belirlemelerde bulunmalıdır. Dahası, felsefeye dair her türden tarihsel inceleme, diyalektik materyalizmi esas alıyorsa tam da böylesi bir yaklaşıma sahip olmalıdır.

“Modern irrasyonalizmin ilk önemli dönemi […] idealist, diyalektik-tarihsel ilerleme kavramına karşı mücadelede ortaya çıkar; bu, Schelling’den Kierkegaard’a kadar uzanan, aynı zamanda Fransız Devrimi’nin kışkırttığı feodal tepkiden burjuva sınıfının ilerleme fikrine karşı düşmanlığına götüren yoldur.

Paris proletaryasının Haziran ayında verdiği mücadelelerden, bilhassa Paris Komünü’nden bu yana durum kökten değişti: Bundan böyle, proletaryanın ideolojisi, diyalektik ve tarihsel materyalizm, irrasyonalizmin daha da gelişmesini belirleyecek temel nitelikteki saldırıların hedefi olacaktır.”

Burjuvazinin tamamen gerici bir sınıfa dönüşmesi, buna paralel olarak, yeni bir devrimci özne olan proletaryanın oluşmasıyla birlikte, her türden rasyonaliteye giderek daha fazla düşman olan bir dünya görüşü açığa çıkmıştır. Lukács, bu düşmanlığın temel özelliklerinin şunlar olduğunu söyleyecektir: “İdraki ve aklı küçümseme, sezginin açıktan yüceltilmesi, aristokratik bilgi teorisi, toplumsal ilerlemenin reddi, mitomani vb.”

Bu metin, ideolojik üretime dair indirgemeci ve araçsalcı bir anlayış sunmaz. O, açıklayıcı bir sentezleme pratiği olarak görülmelidir. Lukács’ın eseri bu türden gizli bir riskle maluldür. Araçsalcılık, ideolojik işleme ve genelleme süreçlerinde mevcuttur, ancak onu nesnel bir toplumsal işlev ve pratik önceler. Burjuva gerçekliğinin gizemlileştirilmesi, üzerinin örtülmesi, onu varsayan ve sürekli olarak yeniden üreten toplumsal faaliyetten, bilhassa üretken faaliyetten beslenir. Toplumsal gerçekliğin bu fetişleştirilmiş ve gerici vizyonunun ortaya çıktığı unsurlar, emek-sermaye çelişkisinin keskinleşmesinin bir sonucu olarak yoğunlaşırken, aynı zamanda dengeleyici unsurlar (dünyaya dair bilimsel bir anlayışa kavuşmaya çalışanlar) da yoğunlaşır.

Bir örnek verelim: Tekelci kapitalizm, toplumsal iş bölümünü, proletarya yaşamının atomizasyonunu ve nesneleştirilmesini eşi görülmemiş seviyelere çıkarırken, aynı zamanda dünyanın farklı bölgelerinden işçi sınıfını tek bir üretken bağda birleştirerek, nesnel çıkarlarını birbirine kenetler. Kreon’un dediği gibi: “Otoritem ve kılıcın gücü sayesinde onları hem bir arada tutuyorum hem de ayrı tutuyorum.”

II. Kılıcın Gücü

Peki gördüklerimizle belirli bir olgu olarak faşizm arasındaki bağı nasıl kurmalıyız? İdeolojik düzeyde kalacak olursak, faşizmin senkretizmi göz önüne alındığında, onun özel bir analitik zorluk sunduğunu söyleyebiliriz. İspanyol faşizmini çalışmış, önde gelen düşünürlerden biri olan Ramiro Ledesma’nın bu konuda neler söylediğine bakalım:

“Faşizmin kendisinin evrensel özelliklere sahip olduğunu reddetme eğilimindeyiz. Aslında İspanya’da açığa çıkmış olan faşizm, dünyadaki siyasi mücadeleler alanında ‘Faşizm’ olarak bilinen şeyle tutarlılık arz eden bir politikadır. [...] Faşizmin küresel bir olgu olarak tam şeklini mükemmel bir şekilde ortaya koyan bir dizi özellikten, profilden, amaçtan ve tahayyülden söz edebiliriz. [...] Elbette tek faktör olmamakla birlikte, faşizmin evrenselleşmesini önemli ölçüde etkileyen yalnızca iki faktöre odaklanacağız:

Bu yaklaşım, yeni bir devletin hukuki-politik keşfine yönelik bir eğilim sergiliyor ve tarihsel olarak bu devletin, dönemin ruhu ve ihtiyaçları açısından, on dokuzuncu yüzyıl boyunca, Birinci Dünya Savaşı’na kadar liberal-parlamenter devletin ifade ettiği anlamı taşıması gerektiği iddiasında bulunuyor.

Onun stratejisi, toplumsal bir güç olan Marksizme (proletaryanın sınıf partisine) karşı devrimci bir şekilde mücadele etmek, onu, kitlelerin yanılsamasıyla ve coşkusuyla ikame etmekti.”

Faşizmin doktrin düzleminde yüzleştiği güçlük, her şeyden önce, kendi irrasyonalist felsefi temelinde yatmaktadır: gerçekliğe dair rasyonel anlayış, kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel sınırlarını ortaya koyar. Burjuvazinin çıkarları, tutarlı ve kapsamlı her türden anlayışı reddeden tavırda ifadesine kavuşur. Bu, aslında, çağımızdaki diğer baskın düşünce biçimleri için de geçerli bir husustur. Rölativizm, demagoji, iradecilik gibi hususlar, zayıflayan burjuva düşüncesinin temel özellikleridir. Dolayısıyla, her irrasyonalizm biçimi faşizmle karşılaştırılabilir değildir, ancak tüm faşizm, zorunlu olarak irrasyonalisttir.

Bu içsel özelliğinin yanı sıra, şovenist ve üstünlükçü özü göz önüne alındığında, faşizm evrensel bir sistem içinde yüzleşilen zorlukla tanınabilir. Faşizm, tekelci kapitalizmin temel bir özelliğinin en keskin ifadesidir: ekonominin çok yüksek derecede uluslararasılaşması ve karşılıklı bağımlılığı ile ulusal çıkarların savunulması ve güvence altına alınması için ulusal temelin güçlendirilmesi arasındaki paradoks. Faşizm, böylece sınıflar arasında oluşan, ulusal topluluk fikrini güçlendirir, bir halkın kurucu kültürel özelliklerini öze yerleştirip çarpıtır, gelenekler ve soyağaçları uydurur, bunları mitolojik ve kurtarıcı bir anlatıya büründürür. Bütün bunlar, emperyalist ve yayılmacı bir amaç tarafından yönlendirilir.

Faşizmin çelişkili doğası, aynı zamanda belirli bir sınıfsal yapılanmadan, muhtelif toplumsal tabakaların ürettiği ideolojik unsurların bir karışımından da kaynaklanmaktadır. Faşizmin, özel bir gerici model olarak, temel özelliklerinden bir,i kitle bileşenidir. Bu kitle bileşeni, özellikle kentli küçük burjuvazinin radikalleşmesi ve artan seferberliğinin sonucudur. Yarı doktrinsel formülasyonu, bu sektörler ile büyük burjuvazinin bir kesimi arasındaki çıkar yakınlaşmasını sentezler. Politik örgütlerden ve ölüm mangalarından devlet iktidarı olarak kurulmasına kadar olan evrimi boyunca faşizm, tarihsel olarak en radikal, küçük burjuva unsurlarından arınarak, finans kapitalle giderek daha güçlü bir ideolojik, politik ve operasyonel bağ kurmuştur.

Yukarıdakilerden, faşizmi ve onu meşrulaştıran hegemonya momentini anı anlamak için önemli bir nokta ortaya çıkıyor: Faşizmin yükselişini destekleyen ve faşizmin yeniden yorumladığı veya yoğunlaştırdığı tüm yapısal ve ideolojik unsurlar, parlamenter demokraside veya diğer burjuva diktatörlüğü biçimlerinde zaten mevcuttur. Emperyalist çağda, burjuvazi tamamen gerici bir sınıftır: Dünyasının üzerine kurulduğu çelişkiler giderek yoğunlaşır. Bu nedenle kapitalizmin gericiliğe yönelmesi kaçınılmazdır. Bu süreç, sermayenin sömürüsünü ve şiddetini yönetmek için alternatif modeller öneren “ilerici” olarak adlandırılan burjuva oluşumlarını da içerir.

Diğer önemli çıkarım ise, her gerici politik biçim veya faaliyetin mutlaka faşist olmadığıdır. Burjuvazinin gerici bir sınıf olarak egemenliğinin karakteristik özelliklerini taşıyan politik olguları ve davranışları, onun en “abartılı” ve “vahşi” versiyonuyla ilişkilendirmek, yaygın ve geniş çaplı bir yanılgıdır. Bu, şüphesiz, burjuvazinin kendisinin yürüttüğü ideolojik operasyon dâhilinde işlevlik kazanır. İlgili operasyon, sağcı oportünizm tarafından büyük bir beceriyle yürütülür ve bu eylemlerin burjuva egemenliğinin dışından kaynaklandığı şeklinde yorumlanmasına imkân sağlar. Bununla birlikte, burada halk arasında faşizm karşıtı bir hafıza da söz konusudur. Bu kötülüğün yeniden zirveye ulaşılacağından korkulur, eskiden ulaştığı zirve yeniden anımsanır. Bu küçümsemeyla, alaycı tavırla ve elitist bir tutumla yumuşatılacak, incelikli kılınacak veya görecelileştirilecek bir husus değildir. Kapitalizmin bütününe karşı verilen mücadelede faşizme karşı duruşun kapsamı genişletilmeli, o duruş yaygınlaştırılmalı, pratikte somutlaştırılmalıdır.

Eğer burjuva terörünün her uygulaması mutlaka faşist değilse, eğer ona hayat veren yapılar ve fikirler zaten “mevcut” kapitalist hükümette mevcutsa, eğer yeni “savaş kanunu” faşizmden önce de vardıysa ve çöküşünden sonra da varlığını sürdürdüyse, faşizmin ortaya çıkışını tanımlayan ve sağlayan gerçek ayırt edici unsur nedir?

1. Yukarıda bahsedilen tüm unsurların toplamına ihtiyaç vardır: irrasyonalizm, şovenizm, emperyalist hırs, kitle tabanı, küçük ve büyük burjuvazinin ittifakı vb.

2. Faşizmin kendisini sermaye iktidarına karşı gerekli bir çözüm olarak ifade etmesine imkân sağlayan özel bağlam: organik bir kriz bağlamı.

III. Söz, Hakikatin Örsünde Dövülmesi Gereken Ham Demirdir

Bordiga, faşizmin geleneksel burjuva programına hiçbir yenilik getirmediğini söylemiştir. Faşizmin bir olgu olarak özgün ve ayırt edici yönlerinin bu şekilde yanlış anlaşılması, aşırı solculuğun temsil ettiği teorik iflasın iyi bir örneğidir. Olgunun yalnızca önceden var olan ideolojik anlayışlara en uygun olan verilerini almak, soyutlama alanında kalmak ve sonuçları tarihsel gelişmenin kendisine biçimsel ve dışsal olarak dayatılan sınırlar şeklinde ele almak, tüm devrimci pratiğin ölümüne yol açar.

Faşizmi “burjuvazinin zayıflığına dair bir alamet” olarak gören klasik tanım, çok daha verimlidir. Gerçekten de, faşizmin yükselişi ve iktidara gelmesi, geleneksel yollarla iktidarı sürdürmenin zorluğunun bir tezahürüdür. Kapitalizmin tükenmesi, çelişkilerini yönetmenin muazzam yıkıcı güçlerin harekete geçirilmesini gerektirmesinin yanı sıra, projesinin meşruiyetini de kalıcı olarak baltalar. İçsel çelişkilerin yoğunlaşması, tek olası çözümün düşmanlarının veya engellerinin yerinden edilmesi veya ortadan kaldırılması olduğu, bir “geri dönüşü olmayan” noktaya ulaşabilir.

Burjuvazi, başlangıçta uzlaşma yoluyla egemenlik kurar, ancak eskiyen burjuva iktidarı, onu sisteminin birliğini garanti altına almak için giderek daha baskıcı mekanizmalar ve müdahaleler kullanmaya zorlar. Çelişkilerinin yoğunlaşmasının barışçıl bir şekilde çözülmesinin zorluğuyla karşı karşıya kalan burjuvazi, kararlı ve güçlü bir müdahaleye ihtiyaç duyabilir. Basitçe ifade etmek gerekirse, bu, Ledesma’nın yukarıda alıntılanan sözlerinde yer alan üç programatik noktaya karşılık gelir: emperyalist savaş, devrimci hareketin yok edilmesi ve yeni bir devlet modelinin kurulması.

Faşizm, egemen sınıfta bir değişim ya da burjuva iktidar yönetiminin sadece bir varyantı değildir. Ekonomik, politik ve ideolojik kriz bağlamından kaynaklanan, tekelci aşamasındaki sermayenin siyasi biçiminde yaşanan önemli bir değişikliktir. Bağlamsal faktör kilit önemdedir, çünkü tekelcilik ve faşizm arasındaki organik bağlardan yola çıkarak bazıları, faşizmi sermayenin emperyalist aşamasındaki egemenliğinin tercih edilen, doğal biçimi olarak yorumlamıştır. Tarih, bu anlayışın deterministik sınırlamalarını fazlasıyla göstermiştir. Faşizm, krizin üstesinden gelmek için gerekli eylemleri uygulamaya dökme sürecinde finans kapitale karşı tüm muhalefeti doğrudan ortadan kaldırmak ve etkisiz kılmak için iktidar bloğunun yeniden örgütlenmesini ifade eder.

Ancak, daha önce de belirtildiği gibi, faşizm sadece araçsal bir olgu değildir: Faşizmin yükseliş sürecini besleyen, nihayetinde burjuva hegemonyasının kısmen yeniden kurulması için bir mekanizma görevi gören çok yönlü krizin kendisidir. Ledesma, Marksizmin sadece yok edilmesinden değil, kitlelerin coşkusunda yerini almasından bahsetmiştir. Kriz, finans kapital ile radikalleşmiş orta sınıflar arasında fikir ve çıkarların geçici olarak yakınlaşmasını sağlayan katalizördür: Devlet tapıncı, şovenizm, ekonomik milliyetçilik, aydın düşmanlığı, elitizm, üstünlükçülük, korporatizm… bu istikrarsız ve eşitsiz güçler, her iki sektörü de birleştirir ve diğer toplumsal gruplar içindeki fraksiyonlar üzerinde etkilerini gösterir. Bu ittifak tarafından oluşturulan kitle tabanı ve meşruiyet çerçevesi, büyük sermayenin girişiminin genişlemesine imkân sağlar. Bu plan ilerledikçe, ittifak giderek daha fazla parçalanır: Tekelci çıkarlar lehine olan politikaları, faşizmin sözünün gerçeğin örsü karşısında kırıldığını ortaya koymaktadır.

IV. Sorumlu Olana İtaat Edin ve Onun Emrettiğini Yapın.
Bense Geleneklerin Gerektirdiklerini Uygulayacağım

Kreon, yaşlıların desteği ve yeni hukuk aracılığıyla egemenlik kurarken, Antigone de itaatsizlik motivasyonunu gelenekte, yani egemen ideolojiyle çatışan doğallaştırılmış bir ideolojik yapıda bulur. Faşizmin burjuva zayıflığının bir belirtisi olduğu yönündeki önceki gözleme, aynı zamanda işçi sınıfının da bir belirtisi olduğunu eklemeliyiz. Bu, proletarya içinde itaatsizliği ve isyankar eylemi meşrulaştıracak bir ideolojik yapının sınırlı erişiminin ve içselleştirilmesinin bir belirtisidir.

Zinovyev, Bolşevizmin tarihini, “proletaryanın hegemonyası” fikrinin gerçekleştirilmesi için sürdürülen bir mücadele olarak tanımlamıştır. “Hegemonya” terimini ilkin Rus sosyalistleri yaygınlaştırmışlardır. Bu kavram, proletaryanın diğer toplumsal tabakaları kendine çekme veya etkisiz kılma getirme sürecini tanımlasa da, diğer sınıfların faaliyetlerine de uygulanabilir bir kavram olduğu açıktır. Hegemonya temelli bakış açısı, toplumsal pratiğe dair diyalektik bir anlayışı talep eder. Anlayış, fikirlerin sınıf mücadelesi alanında üretildiğini, bu nedenle hegemonyanın tahakküm veya boyun eğme mekanizmalarını ifade ettiğini söyler. Bolşevizm, bu anlayışın tutarlı bir şekilde uygulanmasıyla sadece tarihteki ilk başarılı sosyalist devrimi yapmakla kalmamış, aynı zamanda Marksizmi öğreti düzeyinde geliştirmiştir.

Bazı güncel yorumlar, Bolşevizm ile önceki devrimci sosyal demokrasi geleneği arasındaki ilişkinin, farklılaştırıcı unsurlardan, süreksizliklerden veya gelişmelerden yoksun, yalnızca bir süreklilik ilişkisi olduğunu öne sürmektedir. Oysa bu yorum, ancak oportünizmin epistemolojik kökenlerine odaklanarak, toplumsal ve sınıfsal kökenlerini göz ardı ederek yapılabilir. Tarihsel materyalist bir yaklaşım, 1914 ihanetini, sosyal demokrat faaliyetler üzerinde iz bırakmış olan önceki ekonomik, politik ve ideolojik koşulların bir tezahürü olarak anlar. Lenin, 1914-1918 döneminde tam olarak bunu yapar: oportünizmi daha da derinlemesine tanımlamak adına sosyal demokrasinin yakın tarihini gözden geçirir.

Leninizm, yalnızca önceki hataların muhasebesini yapmakla kalmayıp, aynı zamanda bu hataları muzaffer devrimci sürecin deneyimi ve yeni bir dönemin özgün özellikleriyle sentezlediği için de doktrinsel bir gelişmeyi temsil eder. Bu birleşimden, emperyalizm çağında proleter devrimin evrensel programı ortaya çıkar. Bu program, temelde Komünist Enternasyonal’in yol gösterici ilkelerinde ve analizlerinde bulunabilir.

Gramsci, Lenin’in en büyük katkısının, yeni bir ideolojik zemin yaratabilecek bir hegemonik aygıta duyulan ihtiyacı anlaması olduğunu söylüyordu. bu da proletaryanın kendi dünya görüşünü içselleştirdiği ve diğer kesimleri de ona çektiği bir dizi uygulama ve örgütlenme biçimi anlamına geliyordu. Bu vizyonun kalbi ise komünist partiydi.

Komünist parti, işçi sınıfının bir koludur. Proletaryadan resmen ayrı bir yapı olarak ilk kuruluşu sadece zaruri atılması gereken bir adımdır. İşlevi, sadece proletarya bilincini tutarlı ve bilimsel bir şekilde ifade etmek değil, aynı zamanda sınıfın geri kalanıyla onu ilerleyecek şekilde kaynaşmasını sağlayacak bir faaliyet geliştirmektir. Bu faaliyet, sınıf mücadelesinden bağımsız değildir: potansiyelin gerçeğe dönüşebileceği yer, çatışmadır. Pratik deneyim yoluyla işçi sınıfı, tarihsel süreçte bilinçli bir aktör haline gelir, burjuva toplumuna alternatif bir dünya görüşü, bir toplum projesi ve bir politik program sunar. Rasyonel bir anlayış, evrensel bir proje ve bir mücadele programı, gerekli olan bunlardır.

Proletarya kendi çıkarlarının farkına vardıkça ve bu farkındalığı mücadele biçimlerine dönüştürdükçe, halkın lideri haline geleceği koşulları yaratır.

Ajitasyon, propaganda, örgütsel meseleler ve partinin teorik gelişimi bu sürece tabidir. Ancak bunun içinde, Lenin ve Bolşeviklerin özgün anlayışının anahtarı olan ve her zaman yeterince vurgulanmayan, aşamacılık ve kendiliğindenlikten temel bir kopuşu işaret eden önemli bir yön emvcuttur: politik inisiyatif.

Politik inisiyatif; partinin somut gerçekliğe, verilen güçler dengesine, her an uygun liderlik hamlesini gerçekleştirmek için pratikte yaptığı müdahaleden oluşur. Burada, taktiklerin operasyonel ve aktif bir şekilde anlaşılmasına, hegemonya tesis etme sürecinin gelişmesi için daha elverişli bir çerçeve oluşturmayı amaçlayan bir dizi eyleme, slogana ve harekete ihtiyaç vardır. İnisiyatif, devrime elverişli eğilimleri hızlandırmak, zamanın ruhuna uygun müdahalede bulunmak, politik cesareti ve yaratıcılığı teşvik etmek demektir.

Faşizm meselesine dönecek olursak, yalnızca gerici bir harekete indirgenemese de, komünizmi yok etme vaadi, bazı ülkelerde zaferinin anahtarı olmuştur. Devrimci bir işçi hareketinin yokluğu, kapitalist planlar için en büyük engeli ve tehlikeyi ortadan kaldıracaktı. Ancak faşizmin zaferi, komünistlerin geri çekilme veya gelişme eksikliği yoluyla bıraktığı belirli bir “boşluk” sayesinde de mümkün olmuştur. Bu boşluk, bazı ara toplumsal kesimleri kendine çekebilecek ve diğerlerini etkisiz hale getirebilecek bir proletarya cephesinin yokluğunun bir sonucudur. Organik krizi, devrimci durumu, bir iktidar mücadelesine dönüştürme konusunda yetersiz kalınmıştır.

Burjuva toplumunun yeniden üretiminde ortaya çıkan çelişkiler ve çatlaklar ile bunların edindiği politik ve ideolojik ifadelerin cesurca harekete geçirilebilmeleri için bunların komünistler tarafından ele alınması ve analiz edilmesi gerekmektedir. Faşizm, hem bir hareket olarak başlangıcında hem de bir devlet olarak son aşamalarında, komünistlerin göz ardı edemeyeceği ve hegemonya sürecini etkilediği için pratik sonuçları olması gereken bir dizi sorun ve sonuca yol açmaktadır.

Kapitalizmin olgunlaştığı ülkelerde, işçi sınıfı tam olarak tanımlanmış bir profile sahiptir. İşçi sınıfı, devrim için ana ve belirleyici toplumsal aktördür. Bu nedenle, anti-kapitalist bir bakış açısıyla faşizm karşıtı eylem için de hayati öneme sahiptir. Dolayısıyla, ilk ve gerekli koşul, faşizme karşı mücadelenin ön saflarında yer alabilecek tek sınıfın birleşmesi, ayağa kaldırılması ve örgütlenmesidir.

Ancak bu koşul, kendi cephesini güçlendirmek ve burjuva cephesini zayıflatmak amacıyla diğer yoksul veya ezilmiş kesimler üzerinde faaliyet yürütme ihtimalini ortadan kaldırmaz. Kapitalist gelişmenin ulaştığı düzey, bu ittifakların elindeki imkânların sınırlarını tayin eder. Bu sınırlar kısmen, politik momentlerin özelliklerine ve etkilerini artırma yeteneğine göre şekil alır. Tepedeki çatışmalar ve çelişkiler bile, istismar edilebilir içsel zayıflıklar yaratır.

Devrimi örgütlenmesi gereken bir şey olarak ele almak, nihayetinde proletaryayı önder bir sınıfa, var olan tüm devrimci ve gerçekten ilerici enerjileri uyandırabilen, güçlendirebilen ve yönlendirebilen bir sınıfa dönüştürmeyi amaçlayan bir politik pratiğin uygulanmasını gerektirir.

Ne yazık ki, önümüzdeki görev, özellikle Komünist Parti’nin yeniden toparlanması gibi daha temel yönlere odaklanmaktır. Ancak parti kurma süreci, halk mücadelelerinden, kitlelerin endişelerinden ve tartışmalarından kopuk, bir boşlukta gerçekleşmez.

Dimitrov şöyle diyordu:

“Biz hayattan kopuk tarihçiler değiliz. Milyonlarca işçiyi rahatsız eden şu soruyu cevaplamakla yükümlü olan, işçi sınıfına mensup savaşçılarız: Faşizmin zaferi önlenebilir mi ve hangi yollarla önlenebilir?”

Gericilik ve faşizmin tanımını derinlikli bir yaklaşımla yapmak, bunların büyüdüğü koşullarda, acil bir görevdir, ancak zorluk, bu açıklamadan, bilmesinlerciliğin, gericiliğin karşısında aklı yeniden harekete geçirecek eylem hatları çıkarmakta yatmaktadır.

Javier Martín Rodríguez
13 Temmuz 2026
Kaynak