18 Nisan 2026

Aydınlar Emekçi Halktan Neden Koptu?

Bugün cevaplamaya çalışacağımız, “Aydınlar işçi sınıfından neden koptu?” sorusu, devrimin öznel koşulları bağlamında yüzleştiğimiz krizin değerlendirilmesinde önemli bir yerde duruyor.[1]. Sorgulanması gereken ilk şey, sorunu bu şekilde formüle ederken neyin varsayıldığıdır. Aydınlar ve işçi sınıfı arasında bir kopukluk, bir ayrışma olduğunu söylerken esasında belirli bir aydın tipinden söz ediyoruz.

Aydınların büyük çoğunluğu, özellikle kapitalist yaşam biçimi dâhilinde, kaderlerini egemen toplumsal sisteme bağlamıştır. Egemen düzenin gerekli bir bileşeni olarak iş gören aydınlar, insanlığın büyük çoğunluğunun sınıfsal düşmanı burjuvazinin ideallerini benimseyip, egemen sınıfın dar çıkarlarını sınıf düşmanlarına benimsetmeye çalışan dille süslerler.

Marx, burjuvaziyi sermayenin kişileştirilmiş temsilcileri olarak tanımlar. Aynı şekilde, aydınlar da kapitalist ideolojinin kişileştirilmiş temsilcileridir. Antonio Gramsci’nin bize öğrettiği gibi, dağınık ve popüler olmayan bu burjuva varsayımlarını tutarlı ve çekici bir bakış açısına dönüştürmekle görevlidirler. Halk, ilgili bakış açısı üzerinden bu varsayımları gerçeklik olarak kabul etmeye alıştırılır. Aydınlar, her zaman mağaradaki kölelerin gerçekliğin kendisini somutlaştıran mağara gölgeleri olarak gördükleri ateşi yakan ve heykelleri hareket ettiren kişiler olagelmişlerdir.

Ama aydınların işçilerden kopukluğundan dem vururken aklımızda bu geleneksel aydınlar yok. Biz burada daha çok, tarihin hareketini görebilen, burjuva dünya görüşlerinde çatlaklar açabilen ve daha sonra proletarya ve halk sınıflarıyla, geleceğin, insancıl ve demokratik yaşam biçiminin özünü teşkil eden güçlerle birleşen aydınlardan bahsediyoruz.

Marx ve Friedrich Engels, her zaman “tarihsel hareketin bütününü teorik düzlemde kavrayacak seviyeye yükselen” ve “geleceği elinde tutan devrimci sınıfa katılmak için kendilerini burjuvaziden kopartan “burjuva ideologları”nın varolduğunu söylüyordu. Burada W. E. B. Du Bois, Herbert Aptheker, Juan Marinello, Michael Parenti gibi, burjuva akademisine bağlı kurumlardan kopup çıkarlarını emekçi ve ezilen halklara bağlayan aydınlardan bahsediyoruz. Onlar, işçi sınıfı hareketine iktidar mücadelesinde çeşitli şekillerde duru bir bilinç kazandıran teorisyenler, tarihçiler ve şairlerdi.

Peki bu aydınlarla işçi sınıfı arasındaki bağa ne oldu? Özgürlük özlemlerini mi kaybettiler? İşçi ve ezilen kesimlere yönelik haksızlıklara karşı öfkeyle titreme becerileri mi ortadan kayboldu?

Bu soruyu bu kısa zaman diliminde cevaplama girişiminin, zorunlu olarak, konuşmanın önemli yönlerini her zaman dışarıda bırakacağını belirtmek gerekiyor. Burada, Kültürel Özgürlük Kongresi’nin yürüttüğü kampanyalar, sahte bir anti-komünist solun oluşumu, emperyalist devlet kurumlarının, burjuva vakıflarının ve benzeri kuruluşların, hem emperyalist merkezde hem de çevre ülkelerde emekçilerden ve gerçek hareketlerinden kopuk bir sol aydın imal etme konusunda oynadığı role dair uzun uzun konuşmayı çok isterdim.[2] Buradaki meslektaşlarımın, önümüz koyduğumuz soruyu cevaplarken başvuracağımız bu önemli hususlara gereken önemi vereceklerinden eminim.

Ancak ben, bunun yerine, aydınların pratiğine, akademinin kendisinin belirlediği ve radikal aydınların işçi ve ezilen halkların mücadelelerinden ve hareketlerinden kopmasını zaten yapısına işlemiş olan beklenti ve gerekliliklere odaklanmak istiyorum.

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: Bu sorunu, sadece aydınların bir sınıf olarak kök saldığı ya da belirli aydınların öznel eksikliklerine dayanan bir sorun olarak ele alamayız. Marksist dünya görüşü, böyle bir ayrılığı üreten sistemi, toplumsal bütünlüğü incelememizi gerekli kılıyor.

Bizim görevimiz, zihin işçilerinin ilişkilerini, onları akademinin yapılarına ve ihtiyaçlarına hapseden biçimler aracılığıyla yapılandıran, bir nevi bilgi üretiminin politik ekonomisini incelemektir. Gabriel Rockhill’in tabiriyle, bu bilginin, sistematik olarak “radikal şifacılar”ı, uyumlu solcuları ve sözde radikal saflık fetişine dayalı bakış açılarını yeniden üreten ve ölüme mahkûm kapitalist-emperyalist sistemimizin yeniden üretilmesinde vazgeçilmez bir rol oynayan politik ekonomisidir.

Radikal görüşlü akademisyen adayları, lisansüstü eğitime girdikleri andan itibaren bu sisteme entegre edilirler. Sınıf mücadelesine aydın olarak katılmaya dair yüce umutları, akademinin onlardan akademisyen olarak beklediği şartlar tarafından törpülenir. Yazılarının belirgin bir akademik üslup taşıması gerektiği, popüler dil kullanımının hoş karşılanmadığı, aşırı referansların, yani bir konu hakkında yorum yapmış evrendeki tüm düşünce tanrılarını alıntılamanın, iyi bir çalışmanın, doğru bir bilimsel çalışmanın işareti olduğu söylenir.

Hakikat ve insanın özgürlüğü mücadelesi en iyi ihtimalle arka plana atılıyor, hatta bazen tümüyle kenara itiliyorlar. Kariyerlerinin başlangıç aşamasındaki genç akademisyenlerin beyinleri, seçkin bir grup elit akademisyen için yazmayı, dergiyi etkileyen faktörlere tapmayı ve düşünsel-teorik kapasitelerini halk için kullananları, gerçek anlamda Sokratesvari bir şekilde gerçeğin radikal arayışına girişenleri, dünyayı doğru bir şekilde anlamak ve insanlığın kitleleriyle birlikte çalışarak onu değiştirmek için çabalayanları küçümseyerek dışlamayı esas alan aristokratik dogmalarla yıkanıyor.

Lisans eğitiminden kaynaklanan on binlerce dolarlık borç yükü altında ezilen genç akademisyenlere, doktora yapmış olsalar bile, iş bulmanın son derece zor olacağı, en azından birikmiş borçlarını ödeyecek kadar yeterli maaş veren ve akademik çalışmalarına devam edebilecekleri bir iş bulmanın imkânsız olduğu söyleniyor. Özellikle radikal duyarlılığa sahip olanlara, akademik derneklere katılmaları, alanlarındaki insanlarla ağ kurmaları, önde gelen dergilerde yayınlanan çalışmaları incelemeleri ve böylece bir gün kendilerinin de bu köleleri kadro basamaklarında tırmandırmayı amaçlayan yayın çarkına katılmaları gerektiği söyleniyor. Halk kitleleri için yazarak zamanlarını boşa harcamamaları, yayın ve medya çalışmaları yapmanın (ki bu çalışmalar, ücretli dergilerin veya üniversite yayın kitaplarının okuyucularından çok daha fazla insana ulaşıyor) zaman kaybı olduğu söyleniyor. Akademik çalışmalarını halka, günümüzün gerçek hareketlerine dayandırma girişimlerinin her biri redde tabi tutuluyor.

Akademik kapitalist tarikata girmelerini kolaylaştıran gurular şu soruyu soruyor:

“Bu tür çalışmaların özgeçmişinizde işe alım komiteleri nezdinde nasıl görüneceğini biliyor musunuz?”

“Sizce, akademik kariyerinizde ilerlemenizi sağlayacak olan akademisyenler, Countercurrents’ta yayınlanan popüler makalelerinizi, Monthly Review’de çıkan kitaplarınızı, düşük etkiye sahip veya hiç etki yaratmayan dergilerde yayınlanan makalelerinizi takdir edecekler mi?”

Sokratesvari hakikat arayışına kendinizi adamaya, dünyayı değiştirmede rol oynamaya yönelik her girişiminiz, özgeçmiş değerlendirme tanrıları tarafından günah olarak görülüp mahkûm ediliyor.

“Mezun olup iyi bir iş bulma potansiyeline sahip olmak istemiyor musunuz?”

“Yarı zamanlı öğretim görevlisi olmaya, üç ders veren tam zamanlı profesörlerin maaşının yarısı karşılığında yedi ders vermeye mahkûm olmak mı istiyorsunuz?”

“Sadece bizim çok özel ve seçkin çarkımıza katılmak istemediğiniz için ailenizi gelecek on yıllar boyunca borç köleliğine mahkûm etmek mi istiyorsunuz? Sonuçta, kim bir dergiye göndermek için aylarca makale yazmakla uğraşmak istemez ki? Şanslıysanız, bir yıl sonra size makalenizin keyfi hareket eden hakemlerin belirli önyargılarına dayanan revizyonlarla kabul edildiğini bildiren bir cevap alacaksınız. Bu eğlenceli değil mi? Felsefe ve genel olarak beşeri bilimler, tam olarak bundan ibaret değil mi?”

Sonunda, maddi baskılar genç vizyon sahibi akademisyenlerin azmini kırar. Proleterleşme sürecine geri dönen ve öğretim asistanlığıyla geçinemeyen bu gençler, bir gün profesörlerinin rahat yaşamlarını sürdürme umuduyla kısır döngüye girerler.

Ancak radikal duyarlılıkları hâlâ mevcuttur. Bir çıkış yoluna ihtiyaç duymaktadırlar. Etraflarına bakarlar ve akademik kısır döngünün içinde, saygın dergiler için uç noktalarda yazılar yazan bir grup “radikal” bulurlar. Kısa sürede kendi akrabalarıyla, radikal politikayı toplumsal ihlale indirgeyenlerle, emperyalizmin şiddetinden ziyade “epistemik şiddet” gibi kavramları incelemekle daha çok ilgilenenlerle buluşurlar.

“Özgeçmişimi zenginleştirebileceğim, ve omuzlarımda taşıdığım suçluluk duygusundan kurtulabileceğim yer tam da burası” diye düşünür genç akademisyen. Bu suçluluk duygusu, derinlerde yatan şu farkındalıktan kaynaklanır: “İnsanlığın mücadelelerine ihanet ettim, başlangıçta savaşmayı amaçladıkları güçlerin bir aracı haline geldim.”

Onların varoluşları, yaşamları her zaman Jean-Paul Sartre’ın “kötü niyet” dediği şeye dayanacaktır. Kendilerini kandırmak, kural halini alır. Artık radikaller, dil konusunda aydınlanmış olanlar, onlardır. İşçi sınıfı, eğitmek zorunda oldukları geri kalmış bir ayak takımından ibarettir artık. İşçiler ancak aydınlara yaklaştığı takdirde eğitilebilir bir kesimmiş gibi görünür. Bu aşağılık insanlarda ne gibi bir umut olabilir ki?

Elbette, Amerikan kapitalizmi eleştirilebilir, ama en azından aydınlanmış, LGBT ve diğer konulara duyarlı bir toplumuz. Ruslar, Çinliler, Venezuelalılar, İranlılar vb. gerici değil mi? Trans konuları hakkında ne düşünüyorlar? Aydınlanmış medeniyetimizin çıkarları doğrultusunda, hükümetimizin onları medenileştirme çabalarını desteklememiz gerekmez mi? Gidip onlara değerli demokrasimizden ve insan haklarımızdan birazını sunsak iyi olmaz mı? Eminim, bu ülkelerin halkları bu hediyemizi epey takdir edecektir.

Akademide hâlâ çalışan bizim gibi insanlar için fazlasıyla tanıdık olan hikâyeler bunlar. En azından benim görüşüme göre, radikal aydınların işçi sınıfından ve onların hareketlerinden kopuşu, kapitalist elitin kurumsallaştırdığı bir gayrettir. Bu ayrışma, aydınların sistemin hayatta kalmaları için onlardan beklediği şeye dönüşme sürecine sinmiş bir olgudur, onun içinde örtük olarak işlemektedir. Aydınların bilgi üretimi sürecinde kurdukları ilişkiler, işçi sınıfından kopuşlarını zaruri kılmaktadır.

Akademik yaşamın bu katılığı, son yüzyılda daha da kesifleşti. Evet, geçmişte halkın yanında yer alan radikal akademisyenlerin akademik kurumları tarafından dışlandığı birçok örneğe tanıklık ettik.[3] Peki ama bu insanlara nereye gittiler ve neden bizi terk ettiler?

Kara listeye alınan Du Bois, Komünist Parti’nin Jefferson Okulu’nda ders verdi. Herbert Aptheker, akademiden atıldıktan sonra Komünist Parti’nin teorik dergisi Political Affairs’in baş yayın yönetmeni oldu. Yukarıda bahsedilenlerin haricinde, günümüzü ellilerin ABD’sinden farklı kılan başka hangi faktörlerden söz edebiliriz?

Cevap basit: Sahip olduğumuz hegemonya karşıtı halk kurumları, kısmen hükümetimizin çabalarıyla, kısmen de Sovyet bloğunun çöküşü veya devrilmesiyle yok edildi.[4] Her ne kadar bizim gibi insanlar, şu anda bunları yeniden inşa etmeye çalışsa da, bugün geçmişte sahip olduğumuz maddi ve mali koşullardan çok uzağız. Sovyetler’in Amerikan komünistlerine sağladığı fon ve yardım, ne yazık ki, çağımızın egemen sosyalist devletleri tarafından bize sağlanmıyor.

İdeoloji, aşkın bir alanda var olmaz. İnsanlar ve kurumlar aracılığıyla somutlaşır. Radikal akademisyenlerin burjuva akademisinin çizgisine uyum göstermeye zorlanmamalarını sağlayacak kurumlar olmadan, bu bölünmenin maddi koşulları varlığını koruyacaktır.

İzin verirseniz, konuşmamı şu hususla bitirmek istiyorum. Halktan ve onların mücadelelerinden kopuk, burjuva hayatın kısır döngüsüne kendisini kaptırmış, sözde radikal akademisyenleri kınamak çok kolay. Kınamak, bazen haklı olsa da, bence doğru tepki, acımak olmalıdır.

Bunlar, bir trajedinin kahramanlarıdır. G. W. F. Hegel’in belirttiği gibi, bir trajedinin özü, bir bireyin üstlendiği çeşitli roller arasındaki çelişkilerde bulunur. Sofokles’in Antigone’si, belki de bunun en iyi örneğidir. Burada, bir kız kardeş (Antigone), erkek kardeşini (Polineykes) gömme göreviyle, Kral Kreon’un Polineykes’i resmi bir cenaze törenini hak etmeyen bir hain olarak gören emrine uymak zorunda olan bir yurttaş olarak üstlendiği görev arasında sıkışıp kalmıştır. Bu çelişki, Hegel’in “her ikisi de tek taraflı oldukları için yanlıştır, ancak her ikisi de haklıdır” sözüyle güzel bir şekilde tasvir edilmiştir.

Sözde radikal aydınlarımız da aynı şekilde, üstlenmek istedikleri iki rolün, devrimci ve akademik rolün arasındaki çelişkinin esiridirler. Mevcut kurumlar içinde, her bir rolün ima ettiği görevler arasında bir uzlaşma sağlanamaz. Bu, her bir akademisyende farklı biçimler alan klasik trajedinin ana zeminidir. Ayrıca, Sokrates’in Platon’un Şölen eserinin sonunda Aristofanes ve Agathon’a hatırlattığı gibi, bu, aynı zamanda bir komedidir de, çünkü “trajedinin gerçek sanatçısı aynı zamanda komedinin de sanatçısıdır.”

Radikal aydınların işgal ettikleri trajedi, aynı zamanda komedi sahnesi, ancak partiler, Hampton Enstitüsü, Orta Batı Marx Enstitüsü, Uluslararası Manifesto Grubu, Eleştirel Teori Atölyesi gibi hegemonya karşıtı eğitim kurumları oluşturularak aşılabilir. Akademisyenler, halk içinde ancak suretle kök salabilirler. Ancak akademisyenler de kapitalizm koşullarında yaşayan insanlardır. Onlar da herkes gibi ödemek zorunda oldukları faturalara sahiptirler. Bu nedenle, bu kurumlar, hem geleneksel burjuva akademisine ihanet eden aydınları hem de işçi sınıfının bağrından çıkan organik aydınları mali olarak destekleme kapasitesini geliştirmek için gayret etmelidir. Bence bu, bugün incelediğimiz, aydınla işçi sınıfı arasındaki uçurumu kapatmaya çalışanların karşı karşıya oldukları temel görevlerden biridir.

Carlos L. Garrido
10 Aralık 2023
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Toplumsal devrimler için öznel koşulların vazgeçilmezliği hakkında daha fazla bilgi için yazarın kitabının son bölümüne bakılabilir. The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism. İştiraki.

[2] Emperyalistlerin inorganik bir sol aydın yaratma çabaları hakkında daha fazla bilgi için yazarın The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism isimli kitabına, Frances Stonor Saunders’ın Cultural Cold War kitabına ve Gabriel Rockhill’in yakında çıkacak olan kitabı The Intellectual World War kitabına bakılabilir.

[3] Son 30-40 yıllık kesitte, Anthony Monteiro (Afrika-Amerika Çalışmaları bölümünün burjuva çizgisine uymadığı için Temple Üniversitesi’nden kovuldu) ve Norman Finkelstein (Filistin yanlısı çalışmaları sebebiyle Hunter Koleji’nden atıldı) gibi akademisyenler, kurulu düzen karşıtı görüşleri nedeniyle akademide kara listeye alındılar.

[4] Burada Sovyetler Birliği’nin yerini doldurabilecek tek ülke, hiç şüphe yok ki Çin’dir. Ancak Çin, beynelmilel proleter dayanışma konusunda Sovyet standardını karşılayamamıştır.

17 Nisan 2026

, ,

Amerika’yı Neden Kuşatmıyoruz?



Aşağıdaki metin, Abdülaziz Rentisi (23 Ekim 1947 - 17 Nisan 2004) tarafından kaleme alınmış, Nisan 2003 başlarında yayımlanmış/dağıtılmış bir makaledir. Makale, Rentisi’nin çeşitli direniş aktörlerinin ABD’ye karşı uygulayabileceği farklı boykot biçimlerine ilişkin görüşlerini dile getirmektedir. İkinci Körfez Savaşı’nın ortasında ve genelde Filistinlilere, özelde Batı Asya’daki Filistinlilere yönelik zulme odaklanan makale, Rentisi’nin ABD’ye karşı en etkili direniş biçimi olarak gördüğü şeyi ifade etmekte ve savunmaktadır. ABD’ye karşı ekonomik ve kültürel boykotu savunması bakımından, Rentisi'nin savunduğu strateji, onun uygun bir şekilde gerçekleştirilebilir olarak gördüğü şeyin orta derecede pragmatik bir ifadesi olarak durmaktadır. Bu belge, makalenin tamamının başlangıçta kayıp olduğu düşünüldüğü için önemli bir tarihi değere sahiptir. Bildiğim kadarıyla, bu belgenin bugüne kadar yapılmış ilk İngilizce çevirisidir.

Belgenin bu versiyonunda, daha sonra eklenmiş bir giriş de bulunmaktadır. Herhangi bir yazar adı içermemekte, bunun yerine İngilizcede tam bir karşılığı olmayan “Nâziât” (النازعات) kelimesi yer almaktadır. “Nâziât Sûresi” (Kur’an 79), İngilizcede genellikle Those Who Drag Forth (veya alternatif olarak Those Who Extract) olarak çevrilir ve bu, orijinal Arapça ifadenin anlamına en yakın olanıdır. Bu girişin anonim bir Hamas üyesince yazıldığı sonucuna ulaşmak mümkün. Giriş bölümünün ilk iki paragrafında Rentisi’den sürekli “liderim” olarak bahsetmesi göz önüne alındığında, bunun Rentisi’nin Hamas’ın başında bulunduğu yirmi beş günlük dönemde kaleme alındığı açıktır. Bu dönem, Şeyh Ahmed Yasin’in 22 Mart 2004’te Siyonist teşekkül tarafından öldürülmesinin ardından başladı ve Rentisi’nin 17 Nisan 2004’te hedef alınarak öldürülmesine kadar sürdü.

Rentisi’nin hayatının genel hatlarını okura tanıtmak amacıyla makaleye kısa bir biyografi ekledim.

Biyografi:

Abdülaziz Rentisi, 23 Ekim 1947’de Mecdel ve Yafa arasında bulunan Yibna köyünde doğdu. Anne ve babası Fatima ve Ali Abdül Hafız’dı. 1948’deki Nekbe’den ve köyünün Siyonist güçlerce işgalinden sonra, Rentisi’nin ailesi Gazze’ye kaçtı ve Han Yunus mülteci kampına yerleşti. O sırada altı aylıktı. Dokuz erkek ve iki kız kardeşiyle birlikte kampta büyüdü. Rentisi, Birleşmiş Milletler Filistinli Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı’na (UNRWA) bağlı okullarda eğitim gördü, zor şartlar altında yaşayan kalabalık ailesine destek olmak için okuldayken çalışmak zorunda kaldı.

Rentisi, 1965 yılında ortaöğretimini tamamladı. Bu, babasının vefat ettiği yılla aynı zamana denk geliyordu. Rentisi, okulunun en başarılı öğrencilerinden biriydi, bu başarı ona UNRWA bursuyla Mısır’da okuma şansı sundu. İskenderiye Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu, 1971 yılında doktor olarak mezun oldu. Mezun olduktan sonra Rentisi, Han Yunus’taki Nasır Hastanesi’nde doktor olarak çalıştı. 1973 yılında Rentisi, Raşa Adluni ile evlendi.[1] Daha sonra 1974 yılında çocuk hastalıkları alanında uzmanlaşmak üzere İskenderiye Üniversitesi’ne geri döndü ve 1976 yılında çocuk hastalıkları alanında yüksek lisans derecesi aldı.

1976’da Gazze’ye taşındıktan sonra Rentisi, Nasır Hastanesi’nde çocuk hastalıkları bölüm başkanı olarak görevine devam etti. Sıklıkla yoksul çocukları ücretsiz olarak tedavi ederdi. Mısır’daki öğrenimi sırasında Müslüman Kardeşler’in fikirlerinden etkilenmişti. Gazze’ye döndükten sonra harekete katıldı, Han Yunus vilayetinde en önde gelen liderlerinden biri oldu. Ayrıca Mücemmetü'l-İslamiye ve Filistin Tıp Birliği’nin yönetim kurulu üyesiydi. Buna ek olarak, 1978’de açıldığında Gazze İslam Üniversitesi Fen Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Siyonist işgal, onu 1983’te Nasır Hastanesi’ndeki işinden uzaklaştırdı. Rentisi, o yıl ilk kez tutuklandı ve işgal yetkililerine ödenecek vergileri boykot etme kampanyası düzenlemekle suçlandı. 1986’da Rentisi, Gazze İslam Üniversitesi’ndeki işine geri döndü ve üniversite kliniğinin sorumlusu oldu. Rentisi, 9 Aralık 1987’de Şeyh Ahmed Yasin’in evinde bir araya gelen ve İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) kurmaya karar veren Gazze’deki Müslüman Kardeşler'in yedi liderinden biriydi. Özellikle, Gazze’deki Müslüman Kardeşler’in siyasi bürosu toplandı ve bir önceki gün yaşanan olayın (Siyonist işgalcilere ait askeri cemsenin Cebeliye mülteci kampında Filistinli bir sivilin arabasına çarpması ve dört Filistinli işçinin ölmesi olayının) ve Filistin halkının bu olaya verdiği tepkinin, işgalle çatışma başlatmak için uygun koşulları yarattığı sonucuna vardı. İlk Hamas bildirisi, o akşam kaleme alındı. Toplantıya katılanlar, Şeyh Yasin, Rentisi, Salah Şehadet, Muhammed Şamah, İsa Naşşar, Abdülfettah Dukhan ve İbrahim Yazuri, böylece Hamas'ın resmi kurucuları oldular. 14 Aralık 1987’de Hamas’ın ilk basın açıklaması Hareketü’l-Mukavemetü’l-İslamiyye (İslami Direniş Hareketi) adı altında yayınlandı. Bu açıklamada örgütün politikaları ve (Mısır’ın Camp David Anlaşmalarını imzalamasının kınanması gibi) tutumları özetlendi. “Hâ”, “mīm”, “sīn” harfleriyle imzalanan açıklama, “Hamas”ın kuruluşunu resmen duyurdu.

İşgal karşıtı faaliyetleri nedeniyle Siyonist işgal yetkilileri, Rentisi’yi Şubat 1988’de ikinci kez tutukladı ve Eylül 1990’a dek hapiste tuttu. Serbest bırakılmasının ardından, Aralık 1990’da üçüncü kez tutuklandı ve bir yıl süreyle idari gözaltına alındı. Rentisi, 17 Aralık 1992’de işgal yetkilileri tarafından Lübnan’ın güneyindeki Mercü’z-Zuhur köyüne sürgün edilen Hamas ve Filistin İslami Cihadı’ndan 415 Filistinli aktivist arasında yer alıyordu. Burada Rentisi, sürgündeki Filistinlilerin resmi sözcüsü olarak seçildi.

15 Aralık 1993’te Rentisi, yoldaşlarıyla birlikte, (işgal yetkilileri, Filistin siyasi liderliği ve ABD arasında Nisan 1993’te varılan bir anlaşma sonucu) Gazze’ye döndü. Ancak hemen idari gözaltına alındı. Ağustos 1995’te, Siyonist işgal askeri mahkemesi tarafından hapse mahkûm edildi ve Nisan 1997’ye kadar hapiste kaldı. Nisan 1998’de, o sırada Hamas’ın resmi sözcüsü olarak görev yapan Rentisi, Filistin Ulusal Yönetimi’nin güvenlik güçlerince tutuklandı. Annesinin ölümü nedeniyle 15 ay sonra serbest bırakıldı. Rentisi, 2000 ve 2001 yılları arasında Filistin Yönetimi’nce üç kez tutuklandı. Açlık grevine başlamasının ve Siyonist işgal ordusunun uçaklarının tutulduğu hapishaneyi bombalamasının ardından serbest bırakıldı.

10 Haziran 2003’te Rentisi, Siyonist işgal istihbarat servisleri tarafından düzenlenen bir suikast girişiminin hedefi oldu. Korumalarından biri şehit oldu, oğlu Ahmed ağır yaralandı. Ardından, Eylül 2003’te bir başka başarısız suikast girişiminin hedefi oldu. Ayrıca, Şeyh Ahmed Yasin’in 22 Mart 2004’te şehit edilmesinden üç gün sonra üçüncü bir başarısız suikast girişiminin de hedefi oldu.

Rentisi, Başkan George W. Bush’un “küresel teröristler” olarak adlandırdığı altı Hamas liderinden biriydi. Sonuç olarak, varlıkları donduruldu ve onunla tüm işlemler yasaklandı. Yasin’in şehit edilmesinden sonra Hamas, Rentisi’yi halefi olarak atadı. Bu görevi üstlenmesinden bir aydan kısa bir süre sonra, 17 Nisan 2004’te, Siyonist işgal helikopteri Gazze’deki arabasına üç füze ateşledi, kendisi ile iki arkadaşı şehit oldu. 18 Nisan 2004’te, Gazze’deki Şifa Hastanesi’nden başlayan cenaze törenine on binlerce Filistinli katıldı. Büyük Ömer Camii’nde dualar edildi. Rentisi, Şeyh Rıdvan Mezarlığı'na defnedildi.[2]

* * *

Amerika’yı Neden Kuşatmıyoruz?


Giriş

Filistin Medya Merkezi, liderim (Allah onu korusun) bu makaleyi yazdığı zaman yayınlamıştı, ancak daha sonra internetten ve merkezin web sitesinden silindi. Müslüman Kardeşler Tarih Ansiklopedisi, liderimin sayfasında diğer birçok makalesiyle birlikte yeniden yayınlayana kadar kayıp olarak kabul ediliyordu. Bu makalenin değeri, okuyucunun, zamanında Hamas’ı temsil eden liderim ile mücahit hareketini temsil eden Şeyh Usame bin Ladin’in çağrısı arasında Amerika’ya ilişkin görüş ve eleştiri birliğinde bulacağı ortak noktada yatmaktadır. Bugün, düşmanın sınırlarına girmesiyle birlikte, en çok ihtiyaç duyulan şey, çatışma veya fitne benzeri çekişme olmadan çözülebilecek farklılıkları küçümsemeden, yöntem ve hareket açısından ortak zemin aramaktır.

Bu, liderimin yeniden yayımlanan ilk makalesi ve bunu takip edecek daha birçok makale var. Bu makaleler, direnişin ihtiyaç duyduğu ve günümüz gerçekliği için hâlâ geçerliliğini koruyan konuları ele alıyor. Bir süre önce yazılmış olsalar da, hâlâ geçerliliğini koruyorlar. Mücahitlerin mirası, her zaman vukuf ve anlayışla damgalanmıştır; bu da yazılarının çoğunun zamansal bağlamını aşmasını ve tükenmez bir fayda ve rehberlik kaynağı olarak kalmasını sağlar.

Allah bize başarı nasip etsin.

-Çekip çıkaranlar

* * *

 

Dr. Abdülaziz Rentisi’nin Makalesi

Kur’an’ın ilahi adaletinin bir parçası da, düşmanlarımıza onların bize davrandığı gibi davranmayı öğretmesidir:

Kim size zulüm ederse, siz de ona, size zulmettiği ölçüde zulüm edin.” [Bakara: 194]

“Eğer cezalandırırsanız, siz de onlara, size yapılan azabın aynısıyla azap edin.” [Nahl: 126].

Dolayısıyla, bize karşı savaşanlarla savaşmamız şaşırtıcı değildir: “Size karşı savaşanlara Allah yolunda savaşın” [Bakara: 190] ve bize karşı saldırganlıklarını kesen, haklarımızı iade eden, yani teslim olup hakikate boyun eğenlerle barışmamız da şaşırtıcı değildir. Gerçekten de, “Eğer onlar barışa yönelirlerse, siz de ona yönelin” [Enfâl : 61]. Peki, düşman, bizi Irak, Sudan, Libya ve diğer Arap ve İslam ülkelerindeki kuşatma gibi bir kuşatmayla kuşatırsa ne yapmalıyız?

İlahi adalete uygun olarak onları kuşatmamız gerektiği açıktır. Bu, ahlaki, ulusal ve vatansever bir görev olmasının yanı sıra, şeref ve haysiyetin de bir gereğidir ve her şeyden önce dini bir görevdir.

Peki Amerika’yı kuşatmak mümkün mü, yoksa bir hayal mi?

Gerçek şu ki, Amerika’ya yönelik kapsamlı bir abluka ancak, ümmet iyi durumda olursa, içinde bulunduğu bunalımdan çıkarsa, halkı birleşirse, saflarını sıklaştırırsa ve Rabbinin ipine sımsıkı sarılırsa başarılabilir. Bu, mümkün ve bir gün gerçekleşecek olsa da, mevcut durumumuzda böyle olmadığı açıktır. Eğer ümmet iyi durumda olsaydı, Amerika’yı diplomatik, ekonomik, kültürel ve güvenlik açısından boykot ederdik. Ona karşı her türlü ambargoyu uygulardık, hatta Amerika’yı boykot etmeyen ülkeleri cezalandırırdık. Bahsettiklerim bir hayal gibi görünüyor, bu doğru. Bunu inkâr etmiyorum, ancak bunun nedeni, ümmetin sefil gerçekliğidir ve başka bir şey değildir.

Ümmetin hali, hızlı bir çözüm için pek umut vaat etmiyor. Pişmanlık, acı, keder ve çaresizlikle yetinmeli miyiz, yoksa Amerika’ya bir abluka uygulamamızı sağlayacak alternatifler mi aramalıyız? Belki bu alternatifler, ümmetin ayaklanması halinde başarabileceği şeylerden daha az etkili olabilir, ancak gene de Amerika denilen düşman üzerinde muazzam bir etki yaratabilirler. Bununla, kalplerinde nefret, öfke ve esarete karşı kıyamın ateşi yanmaya başlamış olanların Amerika’ya uygulayacağı ablukayı kastediyorum. Eğer insanlar hedeflerine ulaşmak isterlerse, Allah’ın izniyle, bunu başaracaklardır. Amerika’ya son derece etkili bir abluka uygulayabilirler. Bu, çeşitli bayraklar altında gerçekleştirilebilir:

Ekonomik Abluka

Bu, ulusal, Arap, İslami veya uluslararası bir alternatifi olan hiçbir Amerikan malını satın almamamız gerektiği anlamına gelir. Alternatifi olmayan ancak onsuz da yapabileceğimiz Amerikan mallarından mutlaka vazgeçmeliyiz. Bunu yaparken, dini bir görev yerine getirdiğimizi, yaptığımız işin Allah yolunda bir cihat olduğunu ve Kıyamet Günü’nde bunun karşılığını alacağımızı hissetmeliyiz. Bu yasağı kasten veya dikkatsizce ihlal eden herkes, Kıyamet Günü’nde sorguya çekilmemek için tövbe etmesi gereken bir günah işlediğini düşünmelidir.

Amerika’nın elde ettiği kârlar, ister küçük ister büyük olsun, savaş uçaklarına, füzelere, yıkıcı bombalara, mermilere ve tüfeklere dönüştürülüyor. Başka bir deyişle, her gün gördüğümüz korkunç sahnelere, çocuklarımızın, kadınlarımızın ve yaşlılarımızın bedenlerinin ve kanlarının her yerde, her gün ufku doldurduğu görüntülere dönüştürülüyor. Bunlar, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanları aşağılamak için bir makineye dönüştürülüyor. Ayrıca, medeniyetimizi yok etmeyi, bizi dinimizden ve inançlarımızdan uzaklaştırmayı amaçlayan Siyonist haçlı planlarını da destekliyorlar.

"Şüphesiz inkâr edenler, mallarını Allah’ın yolundan insanları saptırmak için harcarlar” (Enfâl: 36).

Ve eğer yapabilirlerse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam edeceklerdir" (Bakara: 217).

Onlar, sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi isterler" (-Nisa: 89).

Direnişle Kuşatma

Amerikalıların Filistin, Afganistan, Irak, Filipinler, Çeçenya, Keşmir ve diğer yerlerde güvenliğimizi elimizden aldığı, Amerika’nın bize doğrudan saldırdığı veya düşmanlarımızı her türlü lojistik yardımla destekleyerek onların bizim adımıza bize saldırmasına imkân sağladığı bir dönemde, bu saldırganlığa Amerika’yı direnişle kuşatarak karşılık vermeliyiz.

Güvenliğimizi elimizden alanların güvende kalmasına izin vermemeliyiz. Amerikalılar, bir Müslüman ülkeye her girdiklerinde, temel amaçları bir tür saldırganlık gerçekleştirmek olmuştur. Onlar, kötü Amerikan zihniyetinin bizi öldürmek için tasarladığı en yeni kitle imha silahlarıyla deneyler yapanlardır. Onlar, kendilerine sadık rejimleri Müslüman gençlerimizi zulmetmeye ve ortadan kaldırmaya devam edenlerdir. Onlar, Müslümanlarla savaşan, geçim kaynaklarının her zerresini yok edenlerdir. Onlar, Müslümanların servetini yağmalayanlardır. Müslümanları televizyonda bile aşağılamakta aşırıya kaçanlar onlardır. Guantanamo’daki Nazi-Siyonist gözaltı tesisinde ve bugün Irak’ta olduğu gibi. Amerika’nın Müslümanlara karşı tüm saldırganlık biçimlerini burada saymaya gerek yok. Amerikan propagandasının her Müslümanı dünyanın her köşesinde aranan, peşinde koşulan bir terörist olarak göstermesine değinmek yeterli olacaktır.

Peki neden onlar bizi takip ederken biz de onları takip edemiyoruz? Neden onlar bizi rahatsız ederken biz de onları rahatsız edemiyoruz? Bunu yapacak gücümüz var. Çocuklarımızı öldürdükleri kitle imha silahlarından mahrum bırakıldığımıza göre, bedenlerimizi silaha dönüştürmek bizim hakkımız değil mi?

Bu katiller, güvenliklerinin bizim güvenliğimiz pahasına sağlanamayacağını hissetmedikçe, biz de güvenliğin tadına varamayacağız. Aziz Irak halkının iki şehidi, Naşid ve Vedad, Amerika’yı güvenliğin tadından mahrum bırakabileceğimizi kanıtladı. Direniş silahı, Amerikan terörizmi karşısında en keskin silahımızdır. Şair Ebu Kasım Şabbi’nin aktardığı üzere, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Ben zafere korku salarak ulaştım” (Sahih Buhari, no. 438; Sahih Müslim, no. 523a).

Güçler eşitlenmedikçe adalet olmaz. Onların terörizmi, bizim direnişimizle çarpışmalı.

Medya Ablukası

Siyasilerin, medya mensuplarının ve sivil toplum örgütlerinin Amerikan basınına boykot uygulaması bir görevdir. Arap ve İslam rejimlerimiz, Amerikan medya mensuplarının ülkelerimize girmesine izin verirse, özellikle Amerikan gazetecilerinin büyük bir kısmının tehlikeli bir güvenlik ve istihbarat görevi üstlendiğini fark edersek, onlara karşı sert bir boykot uygulayabiliriz. Onları boykot etmek, farklı düzeylerde olumsuz etkiler yaratacaktır. Bu etkiler en azından psikolojik, güvenlik ve ekonomik düzeyleri kapsar.

Turizmin Abluka Altına Alınması

Eğer ülkelerimizdeki resmi makamlar Amerikalılara, Amerika’nın Müslümanlara uyguladığı seyahat ve hareket kısıtlamalarının aynısını uygulayamıyorsa, en azından otellerimizi, restoranlarımızı, ticari dükkanlarımızı ve özel ulaşım araçlarımızı onlara kapatabilecek kapasitede olduğumuzu kanıtlamalıyız. Yaptığımız şeyin ulusal ve dini bir görev olduğunu anlamalıyız, bilhassa bu Amerikalı turistlerin çoğunun, istihbarat görevi görerek, güvenliğimiz ve ulusal çıkarlarımız pahasına kendi ülkelerinin çıkarlarına hizmet ettiğini idrak etmeliyiz.

Bunlar kapsamlı olmasa da, abluka modellerinden bazılarıdır. Siyonist teşekkülün abluka altına alınması, dünyanın her köşesindeki İslam evlatlarının gurur duyduğu ulusal ve dini bir görev haline geldiği gibi, biz de Amerika’yı abluka altına almalı, bunu vicdanımızda ve duygularımızda güçlendirmeliyiz. Amerika, İslam’a savaş ilan etti, Bugün Irak ve Filistin’deki Müslümanlara karşı en iğrenç terör eylemlerini gerçekleştiriyor.

Abdülaziz Rantisi
2003
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Raşa Salih Ahmed Adluni 17 Kasım 1955’te doğdu. Gazze İslam Üniversitesi’nde “dini temeller” okudu, ve daha sonra Mücemmetü’l-İslamiye’de Filistinli Kadınların Çalışmaları Dairesi müdürü olarak çalıştı. Kocası gibi o da Hamas’ın aktif bir üyesiydi. İngilizce diplomasının yanı sıra Kur’an tefsiri alanında yüksek lisans derecesi de aldı. 19 Ekim 2023’te Aksa Tufanı sırasında Siyonist ordunun gerçekleştirdiği bir hava saldırısı sonucu şehit oldu. Bkz: “Al-Rantisi’s wife: I was shocked by his death... but I didn’t shed a single tear,” El-Masry El-Youm, 16 Şubat 2009; (erişim tarihi: 6 Mart 2026.MY.

[2] Bu biyografide bir araya getirilen kaynaklar şunlardır: Yayına Hz.: Mahdi Abdul Hadi, Palestinian Personalities: A Biographic Dictionary. gözden geçirilmiş ve güncellenmiş ikinci baskı (Kudüs: PASSIA), 2006; Michael Fischbach, “Al-Rantisi, Abd al-Aziz”, yayına hz.. Philip Mattar, Encyclopaedia of the Palestinians (New York: Facts on File, 2005).

, ,

Troçki’nin Sürgünü


Troçki, Sovyet Rusya’dan sürgün edildi: Bu, uluslararası devrimci kamuoyunun kolayca alışamayacağı bir olay. Devrimci iyimserlik, bu devrimin Fransız Devrimi gibi kahramanlarını mahkûm ederek sona ereceği ihtimalini asla kabul etmedi. Ancak mantıklı olan da zaten, ilk büyük sosyalist devleti örgütleme görevinin, bir milyondan fazla tutkulu militandan oluşan bir parti tarafından, tartışma veya şiddetli çatışmalar olmaksızın, oy birliğiyle yerine getirilmesi beklenmemesiydi.

Troçkist görüşün Sovyet siyasetinde yararlı bir rolü var. İki kelimeyle tanımlamak gerekirse, o, Rus gerçekliğinin taşkınlarla malul, düzensiz akıntısıyla yüzleşen Marksist ortodoksluğu temsil ediyor. Sosyalist devrimin işçi sınıfı, kent ve sanayi ile tanımlı anlamına dair bir örnek. Rus devrimi, beynelmilel, cihanşumul değerini, yeni bir medeniyetin yükselişinin öncüsü olma vasfını, Troçki ve yoldaşlarının tüm gücü ve önemiyle ısrarla savundukları fikirlere borçludur. Bolşevik Partisi’nin canlılığının en iyi kanıtı her daim tetikte ve teyakkuz halinde olan eleştiri pratiğidir. Bu pratik olmasa, Sovyet hükümeti, muhtemelen biçimci, mekanik bir bürokratizme düşme riskiyle karşı karşıya kalırdı.

Ancak şu ana kadar Stalin’in yerine Marksist programı gerçekleştirme konusunda nesnel planda daha büyük beceriye sahip bir lideri geçiremediği gerçeği üzerinden bakıldığında, olayların Troçkizmin doğru olmadığını ispatladığı açıktır. Troçkist muhalefet, esas olarak eleştiri kürsüsünü kullanıyor. Ancak Sovyet politikalarına karşı komplo kurabilecek unsurların değerlendirmesine göre, Stalin de Buharin de, Troçki ve yandaşlarının temel anlayışlarına çoğuna katılmayacak insanlar değiller. Öte yandan, Troçkist öneriler ve çözümler, aynı sağlamlığa sahip değil. Tarım ve sanayi politikaları ile bürokratizme ve NEP ruhuna karşı mücadeleyle ilgili olanların çoğuna, Troçkizmde, somut ve net formüller içerisinde yoğunlaşma imkânı bulamamış teorik radikalizm havası sinmiş. Bu zeminde Stalin ve çoğunluk, yönetim sorumluluğunun yanı sıra, olasılıklar konusunda daha gerçekçi bir anlayışa sahip.

Her büyük devrim gibi, kendi ivmesiyle açtığı zorlu bir yolda ilerleyen Rus devrimi de henüz rahat, dinlenerek geçireceği günlere tanıklık edemedi. Devrim, kahraman ve istisnai insanların eseridir, tam da bu nedenle, ancak en büyük ve en muazzam yaratıcı gerilim sayesinde mümkün olabilmiştir. Bu nedenle Bolşevik Parti, ne huzurun hâkim olduğu, herkesin aynı fikri savunduğu bir okul değildi. Lenin, ölümünden kısa bir süre öncesine kadar yaratıcı liderliğini partiye dayattı, ancak bu olağanüstü liderin muazzam ve eşsiz otoritesine rağmen parti içinde şiddetli tartışmalar yaşandı. Lenin, otoritesini kendi gücüyle kazandı. Daha sonra bu gücü düşüncesinin üstünlüğü ve keskinliğiyle korudu. Bakış açıları her zaman gerçekliğe en iyi şekilde karşılık geldiği için galip geldi. Ancak birçok kez Lenin’in düşünceleri, Bolşeviklerin tutucu kesimine mensup isimlerin direnişini kırmak zorunda kaldı.

Lenin’in ölümü, muazzam kişisel otoriteye sahip yaratıcı liderlik makamının boşalmasına neden olduğu için, Rus Komünist Partisi’nden daha az disiplinli ve daha az organik olan her türden partide derin karışıklıklara yol açtı. Troçki, kişiliğinin parlak yanları ve özgünlüğü nedeniyle tüm yoldaşlarından ayrılıyordu. Ancak Leninist ekiple sağlam ve uzun süreli bir bağı yoktu. Devrimden önce üyelerinin çoğunluğuyla ilişkisi oldukça soğuktu. Bilindiği gibi, Troçki, 1917’ye dek Rus devrimcileri arasında neredeyse bireysel bir konuma sahipti. Lenin gibi liderleriyle birçok kez sert polemikler yürüttüğü Bolşevik Parti’ye mensup değildi. Lenin, Troçki ile işbirliğinin değerini zekice ve cömertçe bir yaklaşım dâhilinde takdir ediyordu. Troçki de, devrimin lideriyle ilgili yazılarının hacminin de ortaya koyduğu biçimiyle, devrimci bilincin en ilham verici ve büyüleyici eseriyle kutsanmış bir otoriteye koşulsuz ve kıskançlık duymadan saygı duyuyordu. Ancak Lenin ile Troçki arasındaki mesafenin neredeyse tamamı ortadan kalksa da, Troçki ile parti tam olarak özdeşleşemezdi. Troçki, halk komiseri olarak gösterdiği performansıyla herkeste hayranlık uyandırsa da, partinin tam güvenine sahip değildi. Parti mekanizması, kendilerini Troçki’den biraz uzak ve yabancı hisseden, partinin eski tutucu Leninist kanadının elindeydi, Troçki’nin onlarla blok oluşturması pek mümkün değildi. Ayrıca anlaşıldığı kadarıyla, Troçki, Lenin’in en üst düzeyde sahip olduğu özel siyasi yeteneklerden yoksundu. İnsanları nasıl bir araya getireceğini bilmeyen Troçki, bir partiyi yönetmenin sırlarına vakıf değildi. 1905 ile 1917 yılları arasında Bolşevizm ve Menşevizmden eşit uzaklıktaki bireysel konumu, onu Lenin ile birlikte devrimi hazırlayan ve gerçekleştiren devrimci ekipten ayırmanın yanı sıra, onu bir parti liderinin somut pratiğine de alışkın olmaktan uzaklaştırmış olmalıydı.

Devrimin tüm imkân ve gücü gerici tehditlere yöneltildiği sürece, Bolşevikler arası birlik, savaşın yol açtığı acıyla güvence altına alınmıştı. Ancak istikrara kavuşma ve normalleşme çalışmaları başladığında, bireyler ve eğilimler arasındaki farklılıklar kendini göstermek zorundaydı. Troçki gibi istisnai bir kişilik olmasa, muhalefet daha mütevazı bir düzeye çekilebilirdi. Bu durumda, şiddetli bir bölünme yaşanmazdı. Ancak Troçki’nin komuta kademesinde olmasıyla, muhalefet, hızla isyankâr ve mücadeleci bir dile kavuştu, çoğunluk ile hükümet bu gelişmeye kayıtsız kalamadı.

Üstelik Troçki, kozmopolit bir insandı. Zinovyev, komünistlerin düzenlediği bir kongrede, onu köylüyü görmezden gelmekle ve ihmal etmekle suçlamıştı. Her halükarda, sosyalist devrimi uluslararası bir olgu olarak anlıyordu. Kapitalizmin geçici istikrarı üzerine yazdığı önemli yazıları, dönemin en dikkatli ve en arifane eleştirileri arasındadır. Ancak ona dünya sahnesinde bu kadar itibar kazandıran, devrimi uluslararası bir olgu olarak gören anlayışı, Rus siyasetinin pratiğinde onu geçici olarak gücünden mahrum bıraktı. Rus devrimi, ulusal örgütlenme dönemindeydi. Bu dönemde mesele, sosyalizmi uluslararası düzeyde kurmak değil, iki kıtaya yayılan, bu nedenle, coğrafi ve tarihi bir bütünlük teşkil eden 130 milyonluk bir ulusta kurmaktı. Bu aşamada, Rus devriminin, onun ulusal karakterini ve sorunlarını daha derinden hisseden insanlarca temsil edilmesi en mantıklısıydı.

Saf bir Slav olan Stalin, bu adamlardan biridir. O, her zaman Rus topraklarına kök salmış devrimciler grubuna; Troçki, Radek ve Rakovski ise hayatlarının büyük bir bölümünü sürgünde geçiren gruba aittir. Uluslararası devrimciler olarak bu isimlerin çıraklık dönemleri sürgünde geçti. Bu çıraklık dönemi, Rus devrimine evrenselci bir dil ve cihanı kuşatan bir vizyon kazandırdı. Şimdilik, sorunlarıyla baş başa kalan Rusya, daha sade ve saf Rusları tercih ediyor.

Rus devrimi, ihtiyatlı hareket etmesi gereken bir dönemden geçiyor. Stalinist ekipten kişisel olarak kopuk olan Troçki, ulusal başarı sahnesinde uç bir figür. Onu, Napolyonvari bir enerji ve ihtişamla, Kızıl Ordu’nun başında, sosyalizm öğretisini Avrupa’da zafere taşıyacak biri olarak tahayyül edebiliriz. Onu normal zamanlarda mütevazı bir bakanlık görevinde hayal etmek o kadar kolay değil. NEP (Yeni Ekonomi Politika) onu, cidalci olarak sahip olduğu savaşçı konumuna dönmek zorunda bırakıyor.

José Carlos Mariátegui
23 Şubat 1929
Kaynak

16 Nisan 2026

Madalyonun İki Yüzü



Bugün okullarda yaşanan ve aileleri tedirgin eden şiddet olaylarında egemen siyaset tek başına etkili ve sorumlu değildir. Bu siyasetin karşısında, halk değerlerini çürüten politikalarla çıkan solun sorumsuzluğu tartışılmak zorunda.

1953’te ABD’de emperyalistlerin toplantılarında aldıkları kararlar, zihinlerin ele geçirilmesine yönelikti. Yaklaşık yüz yıldır bu politika ve “gönüllü” rıza üretiminde sol, etkin rol oynadı. Şiddetin sosyolojik nedenlerine yakından bakmak, en öz hâliyle genel geçer bir betimlemeden öteye geçemez, sadece bir çerçeve çizer, bu konu, başlı başına bağımsız araştırma konusudur.

Günümüz dünyasında sınıfsal gerçeğe saldırılması sınıf politikalarının ekonomi çemberiyle daraltıldığı algısı üzerinden yürüyor. Gerçek bu değildir. Sınıfsal olanı belirlemede ekonomi, temel oluşturur. Sömürü, sadece ücret üzerinden yürüdüğünde zihin, kişilik, yaşam biçimi, bütünlükler ve değer alanı kontrol dışı bırakılırsa olası hak arama eylemleri süreğenleşir ve dalga dalga yayılır. Sınıfsal olan, insanın bütünlüğüyle ilgilidir. Düşünme biçiminden davranışlara kadar insanın taşıdığı nitelikler, bağlı olduğu sınıfın verdiği bilinçle var olur. Sömürü düzeninde şiddet günlük hayatın “olağan” durumuna dönüşür, şiddetin yönünü hegemonya belirler, günümüzde bu hegemonya da burjuva sınıfın tekelindedir. Sömürülenlerin sokakta, iş yerlerinde hatta ev içinde şiddeti birbirine yöneltmesi, sömürü gerçeğinin dışında bir nedende aranamaz. Mevcut üretim sistemi genişledikçe emekçilerin yaşamı zihinden psikolojiye kadar daralır.

Merceği kendi ülkemize tuttuğumuzda, tespitlerin daha somut göstergeleri çok açık biçimde kendisini gösteriyor. Sömürü, dizginsizce devam ettiğinden, barınma sorunu, gelecek ve güvenceli yaşam kaygısı, temel ihtiyaçların karşılanmasında yaşanan zorluk toplumsal krizi beraberinde getiriyor.

Toplumsal krizi halı altına süpürüp görünmez kılmaya çalışma pratikleri sürece yayıldığından, nicel birikimler nitel sıçramalara yol açıp sürecin sonunda insanlık dışı şiddet olaylarıyla gün yüzüne çıkıyor. Sabah kuşağı programlarında halkın içinde gerçekleşen sapma, halkın tamamına teşmil edilip TV aracılığıyla “acımasız dünya sendromu” zihinlere yerleştiriliyor. Bu programların kurumlardan daha iyi iş çıkardığına yönelik çarpıtılmış algı temelde şu mesajı veriyor: “Birbirinize, ailenize, çevrenize güvenmeyin; güvenlik ihtiyacınız her zaman dinamik kalsın.”

Solun iddia ettiği gibi şeriat geleceğine yönelik sahte algı geçersizdir. Bu programlar kapatılsa, birey ve basın özgürlüğü söylemiyle sansür ve yasakçılık karşıtlığıyla sahneye çıkacak olan yine soldur. Sol, bu programların halkta oluşturduğu algıdan faydalanıp “kutsal aile”nin yerin dibine batmasına yönelik sloganlar, dövizler, pankartlar, yayınlar hazırlıyor. Bu bağlamda, solun değirmenine suyu taşıyan, sabah programları ve dizilerdir.

Dokuz medya tekelinin halkların zihinlerini yönlendirdiği günümüz dünyasında Disney Plus adlı çizgi film kanalında cinsiyetsiz altı-yedi yaşındaki çocukların öpüştüğü, eşcinsellerin evlenip çocuk edinerek yapay aile kurduğu, cinsiyetin pranga olduğuna yönelik hazırlanan içerikler yasaklandığında ilk tepki soldan geliyor. Youtube üzerinden dört emperyalist TV şirketinin +90 adıyla kurduğu kanalda translar, fahişeler, serserilere yönelik yapılan yayınlar hep aynı hedefe yönelik: sömürü düzeninin devam ettirilmesi. Bütünlüklerin dağıtılıp insanın yalnızlaştırılması sürecinde insan, tutunamayan, bunalımlı, umutsuz, değersiz, çaresiz bir varlığa dönüşür. Ya sömürü düzeninin yaydığı suçu üretir ya da içe kapanıp kendini tüketir. Halk, bugün bu iki uç arasında salınıyor.

TikTok, sanal oyunlar, Telegram grupları gibi platformlar, suç üretiminin merkezi. Kapitalizm, çocukların gerçeklik algısını ters yüz edip gerçeğin yerine sanalı koyuyor: Kendisini Pokemon zannedip balkondan atlayan, yönlendirici dijital oyunların komutlarına uyarak yaşamına son veren, oyundaki savaş karakteri gibi giyip yolda gördüğü insanları bıçaklayan çocuk ve gençler... Tüm bunlar kapitalizmin normalidir ve olmasını istediği düzendir. Aynı şekilde dizilerde sürekli bağıran ve kendisini zengin bir erkeğin hayatına angaje ederek kolay yoldan köşeyi dönmeyi çalışıp ailesiyle sürekli hesaplaşan kadınlar, silahsız ve lüks arabasız gezmeyen, trafikte son hızla giden erkekler, özgürlük adı altında çocuğun hiçbir denetime tabi tutulmadığı aile düzeni dizi senaryolarının sahneleridir.

Çeteleşme, çatışma, cinayet, dizilerle yayılıyor. Politik olmayan ve kolektiflerde yer almayan yoksul ve küçük burjuva ailelerin çocukları için bu temsil rol-model oluyor. Solculuğuyla göklere çıkarılan Ercan Kesal’ın başrolünde oynadığı Çukur dizisinde güya sol mahalle düzeni mesajıyla mafyacılık özendirildi. Bir anda arabalar, duvarlar, giysiler dizi logosuyla bezendi. Dizinin bir bölümünde işlenen cinayet biçimi, on beş gün içinde aynı biçimle işlenip üçüncü sayfa haberine dönüştü. Dizinin sola ve halka verdiği feodal delikanlılık mesajı “Biz uyuşturucu ve kadın ticareti yapmayız, karşıyız.” Gerçek öyle mi? Aynı dizide bu sloganın sahipleri silah kaçakçılığı rolündeydi. Bu silahlar da çetelere satılıyordu. Yeni nesil denilen, kendi rap şarkısını üretip yayan, saçma bir kardeşlik hukuku kurarak çocuklara suç işleten mahalle çeteleri, bu dizilerden sonra yeni bir biçim aldı: Daltonlar, Casperlar, Boyun vb. çeteler. Düzenin en aşağılık kesimleri halkın arasına salındı. Bu dizilerle çeteler aynı dönemin ürünü. Bu diziler de yayından kaldırılsa ilk tepki soldan gelir.

Solun sendikaları bugün “Yaşam Nöbeti” gibi alakasız bir adlandırmayla eylem yapıyor. Her şey bir imaj çalışmasından ibaret. Bu çocukların ve gençlerin içine düştükleri durumdan kendilerini sorumlu tutmamak için yavuz hırsızlık yapıyorlar. Şimdi soruluyor: “Aileler çocuklarına hiç mi eğitim veremiyor?” Bu eğitimi gerilik kabul eden solculardı.

Çocuğuna cinsel eğitim verilmesini talep eden, sosyal medyayı dizginsiz kullanmasını savunan solcu aileler, bugünkü sürecin müsebbibidir. Beş yaşındaki kız çocuğunu dansöz gibi oynatıp TikTok’ta paylaşan anne-babanın bu süreçteki sorumluluğu nedir? Bu insanlara dijital dünya yurttaşlığını, çocuklarına karışmamaları gerektiğini, çocukta “travma” oluşturulmamasının pedagojik koşul olduğu söylemini sol üretti.

Okullarda yaşanan olaylar, sömürü düzeninin ve onunla ideolojik, değer, kültürel hegemonya mücadelesi yürütmeyen solun ülkeyi getirdiği noktanın sonucudur. Daha düne kadar sendikalarının şubelerinde, sitelerinde ve yayınlarında “Biz aileyi yok etmeye çalışıyoruz, iyi bir STK olamadık” diyenler, bugün çıkıp sorumluluğu üzerinden atamaz. Faşist çetelerin okullarda kol gezmesine olası müttefikiyle ters düşmemek için razı olanların ses çıkarmaya hakkı yoktur.

İnsan, bir bütündür: Çocuk, İran’da da Epstein Adası’nda da Filistin’de de ülkemizde de çocuktur. İnsan, her yerde sınıfsal aidiyetiyle insandır. Bu sol için bu gerçek geçersizdir. Daha uyuşturucu kullanımı, dağılmış aileler, şiddetin geldiği noktayla ilgili sendikaların hazırladığı ne bir rapor ne de bir çalışma var. Mantar gibi türeyen özel okulların olduğu yerde solun sınıfsal tercihi burjuvaziden yanadır.

Bize çok kızıyor bu sol. Sorumuz çok açık: Ekrem için Saraçhane’de milislik yapan sol, bugün neden aileler ve velileri kapsayan toplumsal mücadeleyi çocuklar özelinde geliştirmez? Sorunun kendisi de yanıtı da sınıfsaldır. Bizim durduğumuz yer açık: Vatan evimiz, halk bizim ailemiz.

Sinan Akdeniz
16 Nisan 2026

, , ,

Mariátegui Bizim


“Özetle, Mariátegui bir Marksist-Leninistti. Bunun da ötesinde, Partinin kurucusu olarak Mariátegui’de, Başkan Mao’nun evrenselleştirdiği tezlere benzer tezler buluruz. Dolayısıyla, benim görüşüme göre, Mariátegui, bugün yaşasa bir Marksist-Leninist-Maoist olurdu. Bu bir spekülasyon değil, sadece José Carlos Mariátegui’nin yaşamını ve çalışmalarını anlamanın ürünü olan bir tespittir.”

[Başkan Gonzalo, Röportaj, 1988]

Jacobin dergisi, kısa süre önce Michael Löwy ile Jose Carlos Mariátegui üzerine bir röportaj yayınladı.[1] Derginin eğilimine sadık kalan yazarlar, röportajda, Mariátegui’yi kendi zamanından ve mekânından kopartmaya, düşüncesinin içeriğini zayıflatmaya ve gerçek mirasını tamamen göz ardı etmeye çalışıyorlar. Dergi yazarları, Mariátegui’yi Avro-komünistlerin gözdesi Antonio Gramsci’nin yanına yerleştiriyorlar. Bu manevralar, uzun bir karşı devrimci ajitasyon tarihinin parçasıdır ve ele alınmayı hak etmektedir.

Dürüst olmayan teorisyenler, neredeyse sürekli olarak, en büyük devrimci liderlerin erdemlerini ayaklar altına almaya çalışırlar. Buna defalarca kez tanık olunmuştur. Bu kişiler, karşı-devrimle işbirliği içerisindedirler. Lenin, devrimcilerden bahsederken bu olaya değinmiştir:

“Ölümlerinden sonra, ezilen sınıfları ‘teselli etmek’ ve onları kandırmak amacıyla, devrimciler, zararsız ikonalara dönüştürülürler, tabiri caizse, aziz ilan edilirler, isimleri belli ölçüde kutsallaştırılır, ama öte yandan, devrimci teori özünden kopartılır, devrimci yanı köreltilir, sıradanlaştırır.”

[Lenin, Devlet ve Devrimi]

Lenin’in ortaya koyduğu bu olgu, her çağda, her ülkede ve çoğu devrimci liderde bir dereceye kadar görülmektedir. Lenin’in bahsettiği üzere, İkinci Enternasyonal Marx ve Engels’in içini boşaltmıştır. Çinli revizyonistler, Mao’yu salt bir ulusal kahramana indirgeyip sıradanlaştırmıştır. Jacobin dergisi kendi imgeleminde imal ettiği Mariátegui’yi herkese dayatır.

Lenin biz komünistlere, “bu türden sahiplenme, mülk edinme pratikleriyle mücadele edin, onları karşı-devrimci yönünü açığa çıkartın” talimatı vermektedir. Egemen sınıfın fikirlerine hiçbir şekilde meydan okumayan, aksine, onları kırmızı bir gecelikle örtbas eden, güçsüz ve iradesiz bir isyan fikrini herkese pazarlamaya çalışan her türden karşı-devrimci girişim reddedilmelidir.

Aynı şekilde, Leninizmden bağımsız olarak, yani Marksizm-Leninizmin Lenin sonrası gelişmelerini ve dünya üzerindeki olağanüstü etkisini değerlendirmeden, Lenin’i değerlendirmek imkânsızdır. Lenin, Lenin’den daha büyüktür ve yalnızca yaşamıyla değil, ölümünden sonra eserlerinin kazandığı yaşamla da daha iyi anlaşılabilir. Aynı şey, Mariátegui için de geçerlidir. Bizi burada ilgilendiren de budur.

Akademik sahte Marksizmde, bazı büyük düşünürlere tutunup, fikirlerinin halk hareketlerinde ve en önemlisi de devrimci hareketlerde nasıl hayat bulduğunu incelemeden, onların fikirlerinin sadece zihinlerde ve tartışma topluluklarında kaldığını iddia etmek bir moda haline gelmiştir. Mariátegui'yi ve kurduğu Peru Komünist Partisi’ni, partinin yeniden yapılanmasını, liderliğini ve Başkan Gonzalo’nun yol gösterici düşüncesini kavramadan dürüstçe değerlendiremezsiniz. Gonzalo, Mariátegui’nin öğretileri ve düşünceleri üzerine inşa ederek, bunları geliştirmiş ve bu öğretileri gerçeğe dönüştürmüştür.

Peru Komünist Partisi’nin (PKP) 1968 tarihli bir belgesinde, parti âdeta Jacobin türü tahrifçilere cevap veriyor gibidir:

“Onu sessizliğe gömmeye çalışanlar, Mariátegui hakkında çok şey yazıp çizdiler. Elbette, onu gizemli kılmak, sistematik olarak çarpıtmak, anlamsız ukalalıkla onu ‘daha iyi’ göstermek için Mariátegui’den epey bahsedildiğini de görüyoruz. Mariátegui hakkında ilk olarak, kendini davaya adamış bir Marksist olmadığı, düşüncesinin Marksizm-Leninizm tarafından desteklenmediği söylendi.”

Parti, genelin özele uygulanmasını gerçekten anlamanın önemini vurguladı:

“Mariátegui, sadece dört beş formülü bilen, onları ezberden tekrar eden biri değildi. Çok daha fazlasıydı, daha derin, daha Marksistti. Marksizm-Leninizmi alıp gerçekliğimizle bütünleştiriyor, ülkemize taşıyor, toprağımızda somutlaştırıyor; Marksizm-Leninizmi somutlayıp, takdim ettikten, onun ülkeye nüfuz etmesini sağladıktan sonra bizi halen daha güncel olan bir düşünceyle bizi aydınlatıyor.”

Jacobin makalesi, Mariátegui’yi Troçki’ye sempati duyan biri olarak gösteriyor. Bunu 1923’te Troçki’nin kültür hakkındaki görüşleri üzerine yazdığı bir makaleye dayandırıyor. Mariátegui’nin en büyük içgörülerinden saparak, Jacobin röportajı, Stalin ve ait olduğu çoğunluğu Marksizmi Rusya’nın gerçekliğine en etkili şekilde uygulayabilecek kişiler olarak gösteren, Troçki’nin sürgününe dair 1929 tarihli makalesini görmezden geliyor. Mariátegui, Troçkistleri yalnızca komünist hareketin teori takıntısına itiraz eden eleştiriler sundukları için yararlı buluyor.

Mariátegui, Peru’yu Peruluların kılmayla ilgili konumuyla tutarlılık arz eden yaklaşımı dâhilinde şunları söylüyor:

“Rus devrimi, ulusal örgütlenme dönemindeydi. Bu dönemde mesele, sosyalizmi uluslararası düzeyde kurmak değil, iki kıtaya yayılan, bu nedenle, coğrafi ve tarihi bir bütünlük teşkil eden 130 milyonluk bir ulusta kurmaktı. Bu aşamada, Rus devriminin, onun ulusal karakterini ve sorunlarını daha derinden hisseden insanlarca temsil edilmesi en mantıklısıydı.

Saf bir Slav olan Stalin, bu adamlardan biridir. O, her zaman Rus topraklarına kök salmış devrimciler grubuna mensuptur; Troçki, Radek ve Rakovski ise hayatlarının büyük bir bölümünü sürgünde geçiren bir gruba mensuptur.”

[Mariátegui, “Troçki’nin Sürgünü Üzerine”, 1929]

İki çizgi mücadelesinin rolünü ve geneli özele uygulama zorunluluğunu sezgisel olarak kavrayan Mariátegui, aydınlatmaya devam ediyor:

“Bu nedenle Bolşevik Parti, ne huzurun hâkim olduğu, herkesin aynı fikri savunduğu bir okul değildi. Lenin, ölümünden kısa bir süre öncesine kadar yaratıcı liderliğini partiye dayattı, ancak bu olağanüstü liderin muazzam ve eşsiz otoritesine rağmen parti içinde şiddetli tartışmalar yaşandı. Lenin, otoritesini kendi gücüyle kazandı. Daha sonra bu gücü düşüncesinin üstünlüğü ve keskinliğiyle korudu. Bakış açıları her zaman gerçekliğe en iyi şekilde karşılık geldiği için galip geldi. Ancak birçok kez Lenin’in düşünceleri, Bolşeviklerin tutucu kesimine mensup isimlerin direnişini kırmak zorunda kaldı.”

Troçki konusunda ise Mariátegui, onun Marksizmi Rusya’nın özel yönlerine uygulama konusunda başarısız olduğunu düşünüyordu. Kendi ülkesinde devrim yapma ile ilgili görüşü üzerinden Mariátegui şu tespiti yapıyordu:

“[...] Stalin’in yerine Marksist programı gerçekleştirme konusunda nesnel planda daha büyük beceriye sahip bir lideri geçiremediği gerçeği üzerinden bakıldığında olayların, Troçkizmin doğru olmadığını ispatladığı açıktır.”

Bir de şu tespitini aktarmak gerek:

“Troçkizmde, somut ve net formüller içerisinde yoğunlaşma imkânı bulamamış teorik radikalizm havası vardır. Bu zeminde Stalin ve çoğunluk, yönetim sorumluluğunun yanı sıra, olasılıklar konusunda daha gerçekçi bir anlayışa sahiptir.”

Jacobin dergisi, Mariátegui’yi (beceriksizce de olsa) olağanüstü bir düşünür olarak öne çıkarmaya çalışırken, Peru İşçileri Genel Konfederasyonu’nu kurması, programını ve anayasasını yazması gibi gerçek örgütlenme çabalarını sistematik olarak göz ardı etmektedir. O, sadece yerli köylülere ulaşma ihtiyacını teorize etmekle kalmamış, bunu başarmak için ilk pratik adımları da atmıştır. En önemlisi de, proletaryaya ve halka liderlik edecek Peru Komünist Partisi’ni kurmuştur.

İçi boşaltılmış bir Mariátegui ile övünme eğilimi yeni bir şey değil. Başkaları, bunu Jacobin’den daha kapsamlı bir biçimde yaptı. Aslında Peru Komünist Partisi onlarca yıl önce yoldan sapmış, Mariátegui’nin kattığı özü yitirmişti.

“Partinin gelişimi ve ondan çıkarılacak dersler konusunda şunları söylemek mümkün: Parti tarihini, çağdaş Peru toplumunun üç dönemine karşılık gelen üç bölüme ayırarak anlayabiliriz. Birinci dönem, ilk bölüm, Partinin Kuruluşu’dur. Bu dönemde tam anlamıyla Marksist-Leninist olan José Carlos Mariátegui’ye sahip olduğumuz için şanslıydık. Ancak kaçınılmaz olarak Mariátegui’ye karşı çıkıldı, onun çizgisi terk edildi, yarım bıraktığı kuruluş kongresi hiçbir zaman yapılmadı. Yapıldığı söylenen kongre ise, bildiğimiz gibi, Mariátegui’nin teorilerine tümüyle karşı olan sözde ‘ulusal birlik’ çizgisine onay verdi. Bu şekilde Parti, Del Prado’nun bağlantılı olduğu Browderizmin ve daha sonra modern revizyonizmin etkisi altında kalarak, oportünizm tuzağına düştü. Bu süreç, bizi ikinci döneme, Partinin Yeniden Yapılanması dönemine götürüyor. Bu, özetle, revizyonizme karşı bir mücadeledir. Net bir biçimde gördüğümüz gibi, bu dönem altmışların başında yoğunluk kazanmıştır. Bu süreç, Parti üyelerinin revizyonist liderliğe karşı birleşmesine ve daha önce de belirttiğim gibi, Ocak 1964’teki 4. Konferans’ta onları partiden ihraç etmelerine yol açtı. Yeniden yapılanma süreci, 1978-1979’a kadar parti içinde devam etti ve bu dönemde sona erdi. Ardından üçüncü dönem, Halk Savaşı'nı yönetme dönemi başladı ki bu da şu anda içinde yaşadığımız dönemdir.”

[Başkan Gonzalo, “Röportaj”, 1988]

Jacobin dergisi ve benzeri yayınlar, genelin özele uygulanmasıyla birlikte partiye rehberlik edecek düşüncenin ortaya çıktığını söyleyen temel ilkeyi anlayamıyorlar. Jose Carlos Mariátegui’nin uğruna yaşadığı ve öldüğü şey tam da bu uygulamaydı. Partiyi onun düşüncesi kurdu. Bu düşünceye yönelik inceleme ve onu uygulamaya dönük adımlar,sonrasında genel Maoizmle birleşti. Böylece seksenlerde ve doksanlarda halk savaşını yeni ve şaşırtıcı zirvelere taşıyacak, günümüze dek devam edecek olan Gonzalo Düşüncesi ortaya çıktı. Kafalarını iki ellerinin arasına alıp derin düşüncelere dalan, doğrudan sınıf mücadelesini ve Marksizmin temellerini reddedenler, bu gerçekleri göz ardı ediyorlar.

Mariátegui'yi proto-Maoist olarak anlamak, Peru’da devrimin nasıl ve neden bu şekilde geliştiğini anlamamızı sağlar. Mariátegui, Mao gibi, salt halk cephesine bağlı kalmakla yetinmedi. Mariátegui, komünist liderliğe henüz teorileştirilmemiş olan kitle çizgisini armağan etti. Faşizm ve kadınlar konusundaki çalışmaları eşsizdi. Bu konularda en gelişmiş analizlerin temelini attı. İlgili analizlerin, Mariátegui'nin kurduğu parti tarafından geliştirilmesi hiç de şaşırtıcı değildi.

Jacobin’de çıkan röportajda görüşülen kişi, Michael Löwy, tarihsel materyalizmi tamamen reddediyor. Bu reddiye üzerinden, Mariátegui’yi birey olarak ele alıyor. Bireye dair yorumun tüm tarihsel gerçeklerin, kanıtların ve bağlamın önüne geçtiğini düşünüyor. Bu manevra, bu tür isimlerin çıkarları için hayati önem taşıyor.

Jacobin, sorgulama sürecinde Mariátegui’yi çarpıtmak amacıyla yalanları tekrarlayarak şu türden iddialarda bulunuyor:

“Mariátegui’nin tepkilerini ve fikirlerini anlama çabası üzerinden birileri çıkıp onun kitaba bağlı olduğunu söylüyor, birileri de kitap dışı olduğunu. Üçüncü Enternasyonal’in kıyıya köşeye attığı bir isimken Mariátegui, sonrasında yetmişlerde Latin Amerika’da ortaya çıkan Yeni Sol eliyle yeniden keşfediliyor. Hatta kısa süre önce Latin Amerika’da Pembe Dalga denilen, solcu hükümetlerin kurulduğu dönemde ismi yeniden gündeme geldi.”

O halde, tarihin hayal gücüyle nasıl çeliştiğine dair bir örnek olarak, Mariátegui’nin önderlik ettiği ve kurduğu partinin programlarına ve yazılarına tekrar göz atalım:

“Partili komünistler, Üçüncü Enternasyonal’e bağlıdır. Partiyi oluşturan grupların da ona bağlanmasını sağlamak için çalışmayı kabul ederler. Benimsediğimiz ideoloji, felsefi, siyasi ve sosyo-ekonomik, tüm yönleriyle kabul ettiğimiz devrimci ve militan Marksizmdir. Desteklediğimiz yöntemler, ortodoks devrimci sosyalizmin yöntemleridir. İkinci Enternasyonal’deki sosyal demokrasisin yöntemlerini ve eğilimlerini sadece reddetmekle kalmıyor, aynı zamanda her türlü yolla ve biçimde bunlarla mücadele ediyoruz.”

[Mariátegui’nin 1 Mart 1930’da PKP Merkez Komitesi’ne sunduğu, aynı yılın 4 Mart’ında onaylanan belgeden]

Yukarıdaki cümleleri idrak ettiğimizde, “Pembe Dalga”nın da Jacobin gibi Marksizmi katledenlerin de bizim Mariátegui’mizi görmezden gelip ona karşı çıkarken, yalnızca sahte bir Mariátegui’yi pazarlamaya çalıştıklarını net bir biçimde görüyoruz.

Röportaj yapılan kişi, tamamen katılmamız gereken bir gerçeği daha dile getiriyor:

“Mariátegui’nin yazılarında dil bulan, komünizmin Yerli Amerikalı köklerine yönelik vurgusu Afrikalı Amerikalıların mücadelelerine de uygulanabilir.”

Bu uygulama, geneli özele uygulama gerekliliğini kavrayan Maoistler dışında hiç kimse tarafından denenmemiştir. Eğer Siyahi Milleti, Mariátegui’nin öğretilerinin temel gerçeklerini kavrarsa, Jacobin türü paçavralar bu kavrayışın sonuçları karşısında tir tir titreyecektir.

Röportaj yapılan kişi, “Latin Amerika’da bu yolu örtük olarak ya da açıktan yürüyen bir politik güç var mı?” sorusuna, kasıtlı olarak ki Peru ve yakın tarihi hakkında az da olsa bilgi sahibi olduğunu varsayarsak, “kasıtlı olarak” demek zorundayız, PKP’nin varlığını, her zaman Mariátegui’nin yolunu savunduğunu, hatta bu nedenle burjuvazi tarafından hakaret olarak kullanılan “Aydınlık Yol” ismiyle anıldığını görmezden geliyor. Jacobin röportajında şöyle deniyor:

“Onun örnekliğinin izinden giden Aníbal Quijano ve Alberto Flores Galindo gibi önemli Perulu düşünürleri de anmak lazım. Yerlilerin politik mücadelelerine önderlik eden isimlerden olan Hugo Blanco, Mariátegui’nin düşüncelerinden etkilenmiş biri. Yakın dönemde onun Hugo Chavez ve sizin de bahsini ettiğiniz MST gibi köylü hareketleri üzerindeki etkisinden söz etmek gerek tabii. Ama bence bugün Mariátegui’nin genel anlayışını kendi varlığında en iyi şekilde cisimleştirmeyi bilmiş devrimci hareket, her ne kadar yazılarının açtığı yoldan ilerlemiyor olsa da, Chiapas’taki Zapatist deneyimidir.”

Röportaj yapılan kişi, PKP’yi görmezden geliyor, Mariátegui’nin gerçek takipçilerinin Zapatistalar olduğunu iddia ediyor! Mariátegui’nin proletarya diktatörlüğü, devrimci şiddet ve öncü parti teorilerine bağlılığını ise hiç dikkate almıyor.

Röportajda Mariátegui’nin mitin gücü ve dini sembolizmin kullanımına dair yazıları olumlu bir şekilde ele alınırken, onun çizgisinin Peru koşullarına pratikte uygulanmasına dönük çabalar göz ardı ediliyor.

Mariátegui ve mitin gücü tartışılırken, Başkan Gonzalo önderliğindeki PKP’nin bu gücü somutlaştırdığını ve gerçeğe dönüştürdüğünü anlamak gerekiyor. Peru’nun yerli köylüleri, Başkan’a “Puka Inti” diye hitap ederdi. Bu tabir, İnka mitolojisinden beslene Quechua halkının dilinde “Kızıl Güneş” demek. Birçoğu Gonzalo’yu, efsanelerde aktarılan, yüzlerce yıl önce İspanyol zalimleri hayal kırıklığına uğratan, dondan dona giren ruhlardan biri olarak görüyordu.

PKP’nin, insan yağını emerek beslenen efsanevi bir varlığı tanımlayan “Piştako” terimini kullanarak köylülere emperyalizmi öğrettiğini hatırlamak gerekiyor. Bu örnekler ve Gonzalo’nun devrimci kitlelere olan inancı üzerinden PKP, Mariátegui’yi “büyük bir düşünür” olarak görüp öven kişilerce “metafiziğe dayalı görüşlere sahip kıyametçi bir tarikat” olarak tarif etti. Mao, sarayını ejderhalarla süsleyen ancak gerçek bir ejderhayı görünce kaçan imparatordan bahsederken, esasen Jacobin türü yayınların ardındaki kişilerin zihniyetini özetlemişti.

Jose Carlos Mariátegui’nin öğretileri ve düşüncelerinin yeniden ele alınması ve somut gerçekliğe uygulanması gerektiği doğrudur. Ancak bu noktada şunu söylemek gerrekiyor: ilgili öğretiler ve düşünceler, Marksizm-Leninizm-Maoizm, özellikle de Maoizm merceğinden değerlendirilmeli, bu şekilde, Jacobin dergisi ve Michael Löwy de dâhil olmak üzere, Marksizmi tahrif edenlere karşı bu öğretiler ve düşünceler zincirlerinden kurtulmalıdırlar.

Kavga
21 Aralık 2018
Kaynak

Dipnot:
[1] Nicolas Allen, “Mariátegui’s Heroic Socialism”, 15 Aralık 2018, Jacobin. Türkçesi: İştiraki.