Emperyalist
muktedir sınıfın her şeyi harap eden yozlaşma süreci, tüm çıplaklığıyla gözler
önüne seriliyor. Gazze’de devam eden soykırımdan Küba’ya uygulanan yıkıcı
ablukaya, Venezuela başkanının yasadışı müdahaleyle kaçırılmasına, İran’a karşı
savaşa ve daha fazlasına kadar, ABD imparatorluğu, liberal emperyalizm
anlayışıyla ilişkilendirilen kadife eldivenin yırtık pırtık hali içinden
çıkarttığı demir yumruğunu giderek daha fazla gösteriyor. Liderleri artık
projelerinin sömürgeci doğasını ve etnonasyonalizm ile dini köktenciliğe
dayandığını açıkça ilan ediyor (örneğin, bkz.: Rubio 2026). Bu arada, Çin'in
öncü rol oynadığı küresel Güney’in yükseliş süreci devam ediyor, çok kutuplu
bir dünya, dayatılan tek kutuplu düzeni giderek daha fazla sorguluyor.
Domenico
Losurdo’nun (1941–2018) çalışmaları, tüm bunları net bir şekilde ortaya koyan
bir analiz çerçevesi sunmaktadır. Bu nedenle, mevcut durumumuz için son derece
önemlidir. Bir bilim insanı, profesör ve ömür boyu mücadele etmiş komünist bir
militan olarak Losurdo’nun teorik pratiği, eşi Erdmute Brielmayer (1943–2024)
ile yakın işbirliğiyle şekillenmiştir. Genellikle onun yardımıyla, Marksizm,
küresel komünist hareket, kapitalizmin ve burjuva düşüncesinin tarihi üzerine
onlarca kitap yazmıştır.
Modern
emperyalizme dair bütüncül analizinin yanı sıra sömürgecilik karşıtı mücadele
ve sosyalist inşanın çelişkilerine ilişkin görüşleri göz önüne alındığında,
Losurdo’nun ortaya koyduğu kapsamlı çalışmalar, kapitalist esaretin tarihini ve
ondan kurtulma mücadelesini anlamak için vazgeçilmez bir harita sunmaktadır.
Özellikle modern emperyalizmin merkez ülkelerin kültürünü nasıl
şekillendirdiğine dair zengin bir analiz sunan Losurdo, emperyalizmin sol
siyaset ve teori üzerindeki etkisine özel bir önem verir. Bu bağlamda, Batı
solunda, kendini Marksist olarak niteleyenler de dâhil olmak üzere,
Avrupamerkezci, devlet karşıtı, ütopik ve mesihçi eğilimleri eleştirel bir
şekilde ele alır ve tarihsel bir bağlama oturtur. Daha da genelde, Losurdo’nun
felsefeyi tarihsel bağlama oturtma çabası, teoriyi tarih zeminine yerleştirdiği
ve iddialarını, ezilen sınıfların kurtuluş mücadelelerinden doğan bilgi ve
talepleri içeren ahlaki ve siyasi bir ufuk karşısında değerlendirdiği için,
Marksist düşünce tarihine önemli bir model sunmaktadır.
International
Critical Thought [Uluslararası Eleştirel Düşünce”] dergisinin bu
özel sayı, Losurdo’nun geniş araştırma yelpazesini yansıtan, bilhassa
emperyalizm ve özgürleşme ile ilgili analiz faaliyetleirne yaptığı katkılara
odaklanan, onunla ilgili ve onun eliyle kaleme alınımış bilimsel çalışmaları
bir araya getiriyor. Bu sayı, bir yandan da Losurdo’nun köktencilik meselesini
ele aldığı bir makalesinin ve 2010 yılında Çin’de yaptığı seyahatleri üzerine
düşüncelerini paylaştığı bir röportajın çevirilerini içeriyor. Dünyanın dört
bir yanından bilim insanlarınca yazılan diğer makaleler, çalışmalarının bugünün
dünyasını anlamak ve en acil sorunlarını ele almak için nasıl önemli kaynaklar
sunduğunu ortaya koyuyor. Makaleler, Marksist felsefe ve metodolojiye
katkılarını, burjuva teorisinin eleştirel tarihselleştirilmesini, çağdaş Batı
teorisi ve solun eleştirilerini, sosyalizmi inşa etme yolundaki tarihsel
mücadeleye dair anlatımını ve daha fazlasını inceliyorlar. Bu özel sayı,
Losurdo’nun araştırmalarıyla daha geniş ve derin bir ilişki kurulmasını teşvik
etmeyi amaçlarken, aynı zamanda Marksist teori ve pratiğin titiz ve yenilikçi
geleneğini daha da geliştirmek denilen, acilen yürürlüğe konulması gereken
proje için bir ilham kaynağı olarak da ondan yararlanmayı hedefliyor.
Emperyalizm
ve Sosyalizmi İnşa Etme Mücadelesi
Marx
ve Engels’in ortaya koyduğu kapsamlı sınıf mücadelesi teorisinden yola çıkan
Losurdo, emperyalizm geliştikçe, modern çağın en önemli sınıf mücadelelerinin
sömürgecilikten, yeni sömürgecilikten ve faşizmden kurtuluş için ulusal
mücadeleler biçimini aldığı gerçeğini ortaya koyan isimdir (Losurdo 2024 ve
Losurdo 2021).
Emperyalist
kapitalizm, değerin çevreden merkeze aktığı eşitsiz gelişme üzerine kurulu
dünya sisteminde dünyayı birleştirdiğinden, az gelişmiş ülkelerin önde gelen
emperyalist uluslarca dayatılan sistemden kurtulma mücadelesi, gezegendeki
insanlık projesini uluslararası bir sömürü, baskı ve ekolojik yıkımla tanımlı
sistemden kurtarmak için verilen mücadelenin en üst aşamasıdır. Bu sebeple, ulusal
kurtuluş mücadelesi, sadece özgür seçimin bir sonucu değil, ulusun temel birim
olduğu eşitsiz bir uluslararası sistemin maddi tarihiyle de yakından ilgilidir.
Uluslararası
komünist hareket, dünya genelinde emperyalizme ve faşizme karşı verilen
mücadelede önde gelen güçlerden biridir. Sermayenin küresel boyunduruk altına
alma yönündeki kontrolsüz dürtüsüyle komünistlerin insanlığın kurtuluşu projesi
arasındaki çatışma, sosyalizmin büyük ölçüde tarihsel olarak az gelişmişliğe
maruz kalmış ülkelerde gelişmesine sebep olmuştur. Neticede sosyalizmin inşası
ve ulusal egemenliğin savunulması, kaçınılmaz biçimde, kalkınma ve modernleşme
mücadelesini beraberinde getirmiştir. Losurdo’nun da dediği gibi, sömürgeci,
yarı sömürgeci veya yeni sömürgeci hâkimiyetle yüzleşmiş ulus devletler,
yalnızca siyasi-askeri bir mücadele aşamasıyla bağımsızlık kazanmakla
kalmamalı, aynı zamanda üretim güçlerinin gelişiminin son derece önemli olduğu
siyasi-ekonomik bir aşamayla da bağımsızlıklarını korumalıdır (bkz.: Losurdo
2015b, s. 317). Dahası, bu gelişmenin sürekli emperyalist saldırganlığı
savuşturacak kadar hızlı ve somut olması gerekir, çünkü emperyalist
boyunduruğun zincirlerinden kurtulan uluslar, varoluşsal bir seçimle karşı
karşıya kalırlar: onlar ya kalkınacak ya da öleceklerdir!
Bugünün
dünyası, Losurdo’nun sosyalizmi inşa etme mücadelesinin, hatta emperyalizmin
dayatmalarının ötesinde ulusal kalkınma mücadelesinin kendi kaderini tayin etme
arayışında olan ülkeleri yeniden sömürgeleştirme ve geriletme çabalarına karşı
sürekli bir mücadele gerektirdiği argümanının doğruluğunu teyit eden bolca
kanıt sunmaktadır. Örneğin, ABD’nin Küba’ya uyguladığı abluka veya Venezuela’ya
yönelik giderek sertleşen saldırıları, kalkınma mücadelesinin sosyalizmi inşa
etme mücadelesinden ayrılamaz olduğunu görmek için yeterlidir. Daha fazla kanıtı,
Çin’in emperyalizme karşı kendini savunma pratiğinde ne kadar güçlü bir faktör
olduğunu ortaya koyan ekonomik kalkınma sürecinde bulmak mümkündür.
Gerçekten
de, Losurdo’nun çalışmaları, Çin’in modernleşmesine dair önemli görüşler
sunuyor, bu konuları ele alan Batılı akademik çalışmaların çoğunu gölgede
bırakan yanlış bilgileri ve güçbelâ gizlenen ırkçılığı ortadan kaldırıyor. Bu
sayıda yer alan “Çin’e Eğitici Bir Gezi: Bir Felsefecinin Düşünceleri” başlığını
taşıyan, Losurdo’nun 2010 yılında dört Çin şehrine yaptığı ziyaretini temel
alan makale, Çin’in ekonomik kalkınması ve çelişkileri üzerine yaptığı analizi
içeriyor. Ayrıca, diğer yazılarında da yer alan, Çin sosyalizminin yanlış
anlaşılmasına, özellikle de 1978’de başlatılan Çin’in reform ve dışa
açılmasının neoliberal kapitalizm lehine sosyalizmi terk etme kararı anlamına
geldiği Batı Marksizmine ait klişeye dair düşüncelerini de içeriyor. Buna
karşılık Losurdo, çalışmasında, Çinli liderlerin, sosyalist deneylerin
tarihinden öğrendikleri öz eleştiri süreciyle, önceki girişimlerde tespit
edilebilen dogmatik eğilimlerin üstesinden gelen yenilikçi bir sosyalist
modernleşme yaklaşımı geliştirmeye çalıştıklarını ortaya koyuyor.
Üretim
güçlerinin güçlerin geliştirilmesi ihtiyacı ve ileri teknolojilerin kalkınmada
niteliksel sıçramalara imkân sağlaması sebebiyle Çin, bu alanda dünyanın önde
gelen ülkelerinden, yani emperyalist ülkelerden teknoloji transferini teşvik
etmenin yollarını bulmak zorunda kaldı. Çin, neoliberal dönemde dünya
üretiminin üretim yeniden yapılandırılması sürecinde, ekonominin üretken
temelini geliştirdi, aynı zamanda teknoloji transferindeki fırsatları gördü.
Elbette bu, dengesiz kalkınma ve çokuluslu şirketlerin üretim tesislerinin
ekolojik etkisi de dâhil olmak üzere önemli fedakârlıklar olmaksızın gerçekleşemezdi.
Geriye dönüp bakıldığında, bunların yüksek teknoloji geliştirme denilen stratejik
hedefe ulaşmak için taktiksel uzlaşmalar olduğu görülüyor. Çin liderleri
ayrıca, belirli piyasa mekanizmalarının doğru şekilde kontrol edildiği takdirde
üretimi nasıl teşvik edebileceğini ve modernleşme için nasıl
kullanılabileceğini de fark ettiler. Aynı zamanda, kapitalist bir sınıfın
ekonominin ve devletin en yüksek noktalarını ele geçirebilecek, böylece
kalkınma projesini kendi çıkarlarına tabi kılabilecek bir konuma gelmek
istemediler. Kısacası, Çinli liderler, kapitalizmin sosyalizmi yok edecek
noktaya gelmesine izin vermek yerine, kapitalist gelişmeyi işçi devletince
denetlenen bir sosyalist proje için kullanmanın yollarını aradılar.
Bunun
riskli bir girişim olduğunu, Çin’in reform ve dışa açılma süreciyle ilgili bir
dizi çelişki ve riskin ortaya çıktığını materyalist görüşe sahip hiç kimse inkâr
edemez. Nitekim, Çin liderliğinin görevlerinden biri de bu tür tehlikelerden
kaçınmak veya bunların sahip olduğu ağırlığı azaltmaktır. Aynı zamanda, bugün
Çin’in sosyalist kalkınmaya doğru yürüdüğü yolun başarılı ve dirençli olduğu net
bir biçimde görülmektedir. Şu anda Çin, küresel bir güç ve satın alma gücü
paritesi açısından dünyanın önde gelen ekonomisidir. Ayrıca yoksulluğun
azaltılması, halk sağlığı, bilim, teknoloji, altyapı, ekolojik sorumluluk esası
üzerine kurulu toplu taşıma, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji,
ağaçlandırma ve daha birçok alanda uluslararası planda lider ülkedir (bkz.:
Cheng 2021; Martinez 2023; Martinez ve Bennett 2025). Dahası Çin, emperyalist
dünya düzenine varoluşsal bir tehdit olarak görülen, alternatif uluslararası
kalkınma modeli için inşa edilmiş küresel mimarinin parçasıdır (bkz.: Clegg
2009; Woodward 2017; Matar 2024).
Kapitalizmin
tarihi, üretim güçlerinin sömürgeci yağma ve üretici sınıfların yoğun sömürüsü
yoluyla hızla geliştirilebileceğini göstermişken, sosyalizmi hedefleyen
devletler, mümkün olduğunca farklı bir yol izlemeli, ülkelerin işçi sınıflarından
gördüğü desteği pekiştirmeli, emperyalizmin yarattığı artı değere bel
bağlamamalıdır. Aynı zamanda, emperyalizmin onlara karşı yürüttüğü ekonomik,
siyasi, askeri ve kültürel savaşın maddi bağlamında modernleşmeleri
gerekmektedir. Emperyalizmle kalkınma konusunda mücadele ederken bu ülkelerin
yoğun emek ve sömürünün tüm biçimlerini (veya devleti) ortadan
kaldırabileceklerini varsaymak, anti-materyalist ve akıl dışı bir yaklaşımdır.
Losurdo, sosyalist devletlerin gelişiminde yer alan zorluklar ve çelişkiler ile
emperyalist güçlerden kaynaklanan gerçek bir boyun eğme tehdidi konusunda
gerçekçi olmamız gerektiğine vurgu yapıyor. Sürekli hatırlattığı gibi,
sosyalizmin inşası, birçok kişinin tahmin ettiğinden çok daha uzun bir süreçtir.
Dolayısıyla, yenisi eskisiyle sömürgeciliğe karşı mücadele henüz bitmemiştir.
Jared
Bly, bu sayıdaki makalesinde tam da bu konuyu ele alıyor. Bly, Afrika’daki yeni
sömürgeciliğe karşı mücadelelerde karşılaşılan bazı zorluklara ışık tutmak için
Losurdo’nun “pratiğin idealizmi”ne dair eleştirisinden istifade ediyor. Bly,
pratiğin idealizminin, toplumsal kurumların (devlet, piyasa vb.) maddi
nesnelliğini yanlış tanıma veya küçümseme eğilimine denk düştüğünü, devrimci
pratiğin dönüştürücü gücünü abarttığını söylüyor. Bly, Afrika’daki yeni sömürgeciliğin
tarihinin katkısıyla, pratiği idealize eden yaklaşımın edindiği cazibenin epey
güçlü olduğunu iddia ediyor. Pratiğin idealizmini, Thomas Sankara’nın Burkina
Faso’daki sendikalarla olan çatışması üzerinden örnekleyen yazae, Sahel
Devletleri İttifakı gibi bugüne ait anti-emperyalist hareketler için de dersler
çıkarıyor.
Losurdo’nun
Marksist Sınıf Mücadeleleri Teorisine İlişkin Açıklaması
Losurdo’nun
modern tarih boyunca sömürgeci zulümden kurtuluş mücadelelerine dair yaklaşımına,
Marksist sınıf mücadelesi teorisine dair, onu sınıf mücadelelerinin aldığı
çeşitli biçimleri açıklayan, çoğu zaman işçiler ve kapitalistler arasında
doğrudan bir çatışmaya indirgenemeyen kapsamlı bir toplumsal çatışma teorisi
olarak gören anlayışı eşlik ediyor (bkz.: Losurdo 2016, s. 43). Marx ve Engels’in
yanı sıra Lenin, Mao Zedong ve diğer devrimcilerin yazılarını ustalıkla
inceleyen Losurdo, yaşamı güvence altına alan araç ve kaynakların maddi temeli
üzerine gelişen sınıf mücadelelerinin, birden fazla türü içeren bir başlık
olarak kavranması gerektiğini söylüyordu. Sömürücü sınıflar (misal, burjuvazi
ve aristokrasi veya rakip ulusal burjuvaziler) arasındaki çatışmalara ek
olarak, bunlar farklı türde kurtuluş mücadelelerini de (kapitalist
metropollerde işçi sınıfının yürüttüğü mücadeleler, sömürgeleştirilmiş veya
yarı sömürgeleştirilmiş toplumsal oluşumlardaki insanlarca yürütülen
mücadeleler ve Lenin’in “ev içi kölelik” olarak adlandırdığı şeye karşı
kadınlar öncülüğünde sürdürülen mücadeleler) içerir (bkz.: Losurdo 2016, s. 44).
Dahası, Losurdo'nun vurguladığı gibi, ekoloji aynı zamanda Marksist pratikte
sınıf mücadelesinin önemli bir alanı ve dayanağı olarak da anlaşılmaktadır.
Doğayı kullanım değerlerinin birincil kaynağı olarak kabul eden bu gelenek,
kapitalist üretim ilişkilerinin doğaya, tabii “doğaya ait olan ve onun
ortasında var olan” insanlara yönelik ölümcül tehdidini uzun zamandır anlamış
ve buna karşı örgütlenmiştir (Engels’ten aktaran: Losurdo 2016, s. 42; ayrıca
bkz.: Foster 2024a; Foster, York ve Clark 2010).
Marksist
sınıf mücadelesi teorisi, toplumsal çatışmayı maddi tarih zeminine
yerleştirdiği için, bu mücadelenin aldığı muhtelif biçimlere açıklama
sunabilmektedir. Emperyalizm çağında, emperyal merkezdeki tekelci finans
kapitalist oluşumlar, aşırı kâr elde etmek için çevre üzerindeki kontrolü ele
geçirmek adına mücadele ederken, sınıf mücadelesinin başlıca alanlarından biri,
emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş mücadeleleri olmuştur. Bugün ABD
önderliğindeki emperyalizmin sosyoekonomik bütünlüğü yapılandırdığı ve
gezegenimizdeki insani gelişim projesini, en önemlisi de az gelişmişlik
gerçeğini etkilediği göz önüne alındığında, zincirlerini kırmak için verilen
sınıf mücadelesi, en önemli mücadeledir. Bu elbette, ulusal bağlamda işçiler ve
mülk sahipleri arasındaki mücadelelerin önemsiz olduğu anlamına gelmez, bilâkis,
bunların emperyalizmin toplumsal bütünlüğü içinde maddi olarak
konumlandırılması gerektiği anlamına gelir. Sınıf mücadelesinin en yüksek
düzeyi, gezegeni sermaye imparatorluğunun ölümcül pençesinden kurtarmak için
verilen uluslararası mücadeledir.
Bazı
Batılı akademisyenlerin bu konudaki kafa karışıklığına rağmen (bkz.: Brennan
2024), Marksist anlayışa göre, emperyalizmden kurtuluş için verilen ulusal
mücadelelerin sınıf mücadeleleri olduğu söylemek, burjuva ve emperyalist
ideolojilerin temel taşları olan ulusal şovenizme veya kültüralizme onay vermek
değildir. Losurdo’nun da hatırlattığı gibi, Marx ve Engels’in geliştirdiği
diyalektik ve materyalist sınıf mücadelesi anlayışı, toplumsal çatışmayı
kültürel veya ırksal özellikler ve farklılıklara atıfta bulunarak açıklamaya
çalışan düşünce biçimlerinden keskin bir şekilde ayrılır. Marksist sınıf
mücadelesi teorisi, eşitlik ve özgürlük arayışını ikili bir şekilde ele alırken,
“sınıf mücadelesini indirgemeci ve kaba ekonomist terimlerle yorumlayan”
liberal teoriden de farklılaştırılmalıdır (Losurdo 2016, s. 75). Losurdo, Nancy
Fraser gibi liberal eğilimli Batılı Marksist düşünürleri, yeniden dağıtım
mücadelesi ve tanınma savaşı olarak adlandırılan mücadeleleri, sanki
sosyo-ekonomik eşitlik mücadelesi ile tüm öznelerin insan onurunun savunulması
arasında seçim yapmak gerekiyormuş gibi göstermeleri nedeniyle, sert bir
şekilde eleştiriyordu (bkz.: Losurdo 2016, s. 73-99).
Bazı
Batılı teorisyenlerin ideolojik bakış açısına göre, sınıf mücadelesi, ancak mülk
sahipleriyle işçiler arasında doğrudan yaşanan bir çatışma olarak görülmelidir.
Burjuva ve devrimci milliyetçilikler arasındaki farkları ortadan kaldıran bu
teorisyenlere göre, bir ulusu emperyalizmin pençesinden kurtarma girişimleri, diyalektik
karşıtı bir şekilde anladıkları milliyetçilikten başka bir şey değildir. Oys
kapitalizmin maddi tarihi, hiçbir vakit burjuvazi ve proletarya arasında cereyan
basit bir çatışmadan ibaret olmamıştır. Bunun yerine, emperyalist burjuvazi,
devletleri boyunduruk altına alarak gezegenin büyük bir bölümünü geri bırakmış,
dünyada bir işçi hiyerarşisi kurarak, zulüm sistemleriyle derin bir süreklilik
içinde, işçileri aşırı sömüren yapılar dayatmıştır. Bu sisteme karşı
mücadelenin gerçek tarihi, teorik bir tercih değil, pratik bir zorunluluk
nedeniyle, emperyalizmin sömürü ve zulme hizmet eden zincirlerini kıran ulusal
kalkınma projeleri üretmiştir.
Somut
tarihin titiz bir analizini ortaya koyan Losurdo, sömürü ve aşırı sömürünün
çeşitli zulüm biçimleriyle diyalektik olarak bağlantılı olduğunu göstermiştir.
Dünyanın en çok sömürülen işçileri, emperyalizmin kurbanları, aynı anda
ırksallaştırılmış ve insanlık dışı ideolojilere maruz bırakılmıştır. Özellikle
kadınlar, çok sayıda ücretsiz ve toplumsal olarak değersiz emekle yükümlü
tutulurken, aynı zamanda alt sosyoekonomik statülerini normalleştirmeyi
amaçlayan baskıcı ideolojilerin de hedefi olmuşlardır. Kapitalizmde sömürünün toplumsal
yeniden üretiminin temel birimi olan burjuva çekirdek aile üzerine kurulu
rejimin baskın cinsiyet ve cinsel normlarına uymayan insanlar da ayrımcılığa
uğramakta, şiddete ve insanlık dışı muameleye maruz kalmaktadır. Genel olarak
ele alındığında, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kadın düşmanlığı, homofobi,
transfobi vb. gibi baskıcı ideolojiler, küresel işçi sınıfını bölmeye, çeşitli
grupları birbirine düşürmeye, böylece egemen sınıfın hâkimiyetinin oluşturulmasına
ve mülksüz kitlelerin kolayca sömürülmelerine hizmet eder.
Bu
nedenle, zulüm ve insanlık dışı muameleye karşı mücadele, gerçekte yaşandığı
şekliyle, sınıf mücadelesinin bir parçasıdır. Sadece liberal veya sınıf
mücadelesini çarpıtan diğer nesneleştirici dünya görüşlerine bağlı olanlar,
yaşamı güvence altına alan araçlar ve kaynaklar üzerindeki mücadeleler ile
ırksal ve cinsiyete dayalı baskıcı tahakküm biçimlerinden kurtuluş mücadeleleri
arasında bir uyumsuzluk veya kopukluk olduğunu varsayarlar (bkz.: Losurdo 2016).
Antonio
Gramsci’den yola çıkan Losurdo, komünizmin “insan türünün birliğini inşa etme
sürecinin tamamlanmasına adanmış bütünsel bir hümanizm projesi” olduğunu güçlü
bir şekilde dile getiriyordu (Losurdo 2015c, s. 297; ayrıca bkz.: Losurdo 2015a,
s. 112). Ekonomik indirgemeci olmaktan çok uzak olan dünya komünist hareketinin
en iyi unsurları, her daim, sömürgecilik karşıtı ve ırkçılık karşıtı özgürleşme
ve kadınların özgürleşmesi mücadelelerinin ön saflarında yer almıştır.
Bu
sayıda yer alan João Romeiro Hermeto, Jesse Olsavsky, Taylor Genovese ve David
Peat’e ait makaleler, bu konu başlıklarının önemli bir kısmını ele alıyor. Losurdo’nun
projesinin bütününe dair kapsamlı bir yaklaşım sunan Romeiro Hermeto, onun
liberalizmin kölelik ve sömürgecilikteki köklerini ortaya koyan bir karşı
tarih, fikirleri somut toplumsal mücadeleler içinde konumlandıran bir karşı
felsefe ve Batı solunun teslimiyetini eleştirirken anti-emperyalist sosyalist
projeleri uzun süreli kurtuluşun olmazsa olmazı olarak gören bir karşı
politikayı birleştirerek, hayati bir teorik çerçeve sunduğunu söylüyor.
Karşı
tarihine gelince, Losurdo, dünyanın önde gelen liberal devletlerinde gelişen
sözde liberal demokrasinin aslında bir tür Herrenvolk demokrasisi
olduğunu, yani beyaz, erkek mülk sahiplerinden oluşan sözde bir efendi ırkın
haklarını güvence altına alan bir siyasi sistem olduğunu ortaya koymuştur.
Evrenselcilik
iddialarına rağmen, liberalizm, her zaman iki farklı yönetim biçimini daimi
kılmıştır: biri üstün ırka hizmet eden yönetim biçimi, diğeri ise ezilenlere
hizmet eden yönetim biçimi. İkinci grup, haklara sahip olma hakkından, yani
sözde evrensel hakların uygulandığı alana dâhil olma hakkından mahrum
bırakılmıştır. Bu durum, en yalın şekilde sömürgeler bağlamında görülse de,
kapitalist merkez ülkelerdeki işçilerin, kadınların ve ezilen ulusların boyun
eğdirilmesi pratiği de bu konuda önemli örnekler sunmaktadır. ABD, imparatorluk
içinde proletaryanın en savunmasız üyeleri olarak düşük ücretli göçmen nüfusuna
uyguladığı ırkçı terörizmle somut bir örnek ortaya koymaktadır.
Olsavski’nin
gösterdiği gibi, Losurdo’nun on dokuzuncu yüzyılda kölelik karşıtı düşünceyle kurduğu
ilişki, liberalizm analizini ve genel olarak tarihsel ve felsefi çalışmalarını
derinden etkilemiştir. Olsavski, Losurdo üzerinden, kölelik karşıtı hareketin, Herrenvolk
liberalizminin “özgür toplumun mekânsal ve ırksal sınırlarını kaldırma pratiği”ni
reddettiğini söylüyor. Kölelik karşıtı hareketin başarısının ardından liberal
emperyalistler onu ekmeklerine yağ niyetine sürüyorlar. Buna karşın, Losurdo,
kölelik karşıtlığının Herrenvolk liberalizminin önemli bir hasmı
olduğunu, bu nedenle sosyalizm için verilen özgürleşme mücadelelerinin önemli
bir öncüsü olduğunu ısrarla dile getiriyor (Losurdo 2014).
Genovese
ve Peat, birlikte kaleme aldıkları makalede, Losurdo’nu Herrenvolk liberalizmine
yönelik eleştirisinden yola çıkarak, Herrenvolk Marksizmine yönelik bir
eleştiri ortaya koyuyor. Bu tabir, insanlıktan çıkarılmış alt sınıflar
hilafına, ayrıcalıklı bir grubun kurtuluşuna odaklanan Marksizm taklidini ifade
etmek için kullanılıyor. Herrenvolk Marksizminin ilk örneğini İkinci
Enternasyonal’in revizyonizminde bulmak mümkün. Bu revizyonizm, emperyalist
güçlerin ulusal burjuvazilerini desteklemesine, çoğu zaman sömürgeciliği de hoş
görmesine veya savunmasına yol açmıştır. Lenin’in de belirttiği üzere, bu tür bir
milliyetçi şovenizm, Marksizmin bağlı olduğu, insanın kurtuluşunu öngören
evrensel ve beynelmilel projesine mani olmaktadır.
Genovese
ve Peat, bugün emperyalist merkezindeki Marksistler arasında görülen milliyetçi
şovenist eğilimleri de eleştiriyor, göçmenlerin mücadelelerini, ırkçılığa ve
cinsiyet ve cinsel baskıya karşı mücadeleyi görmezden gelen, ancak fiilen
öncelikle beyaz, erkek, heteroseksüel bir işçi sınıfı fikrini savunan, kendini
komünist ilan edenlerin durumuna vurgu yapıyor. Genovese ve Peat’in de dediği
gibi, bu tür indirgemeci bir Herrenvolk Marksizmi, “sınıf mücadelesini
indirgemeci ve kaba ekonomik terimlerle yorumlayan” liberal çerçeveyi zımnen
benimsiyor. Bu yaklaşım; ulus, ırk, cinsiyet ve cinsellik konularında gerici ve
şovenist anlatılar üzerinden düşman sınıfla işbirliğine giren sağcı sapmayı teşkil
ediyor.
Marksizmin
şovenist versiyonlarının üstlendiği, sözde “tanınma politikası”nın toptan ve
diyalektik olmayan bir şekilde reddedilmesi, nihayetinde dayanışma karşıtıdır,
küresel işçi sınıfının bölünmesine, dolayısıyla zayıflamasına katkıda bulunur.
Sözde sınıfa dönüş denilen duruş, kimlik politikası olarak adlandırılan şeye
yol açan sınıf mücadelelerinin tarihini, yani Herrenvolk liberalizminin
dışlamalarına karşı verilen mücadeleleri gizler veya basitçe görmezden gelir.
Tam da bu mücadelelerin ilerlemeleri sayesinde, Yeni Sol’un bazı kesimlerinin
kültürcülüğü ve daha sonra profesyonel yönetici sınıf tabakasının desteklediği
çokkültürlülük ve kimlik politikası gibi sınırlamaya yönelik uygulamalar
geliştirilmiştir. Bu yaklaşımın toplumsal işlevlerinden biri de, liberal çevre
içindeki dışlamaya karşı devrimci mücadeleleri yeniden canlandırmaya çalışarak,
onları etkili bir şekilde etkisiz kılmasıdır.
Kimlik
politikalarına veya tanınma mücadelelerine yönelik diyalektik ve materyalist
bir yaklaşım, kendini bunların sınırlama ve dikkat dağıtmaya ilişkin rolleriyle
sınırlayamaz. Çok yönlü doğalarıyla ilgilenmeli, onları sınıf mücadelelerinin
maddi tarihi içinde konumlandırmalıdır. Bu, liberal kimlikçiliğe yönelik
olarak, onu egemen sınıfın sınıf politikalarını kültür savaşlarıyla değiştirme
çabası olarak ele alan, açık görüşlü bir eleştiriye ihtiyaç duyar. Bununla
birlikte, (her ne kadar egemen sınıf ilgili sistemi kontrol etmek istese de) liberal
kimlik politikalarının kontrollü muhalefetinin, egemen sınıfı, önceki
dönemlerin karakteristik özelliği olan ırksal, cinsiyet ve cinsel ayrımcılık
sisteminden kopmaya zorlayan sınıf mücadelelerindeki ilerlemelerin
sonucu olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. Beyaz milliyetçiliğinin, Avrupamerkezciliğin
ve ilgili etnik-milliyetçi ve dini kimlikçilik biçimlerinin, uzun zamandır
emperyalist egemen sınıflarca kitleleri bölmek ve karıştırmak, onları sınıf
düşmanlarıyla yanlışa sevk edilmiş ittifaklara girmeye teşvik etmek için
kullanılan güçlü silahlar olduğunu anlamak da aynı derecede önemlidir. Bu
kimlik politikası biçimleri, Lenin’in burjuva milliyetçiliklerinde kınadığı,
devrimci ve proleter milliyetçiliklerden ayrı olarak, Marksizmin ilkelerine
tamamen aykırı ve sosyalizmi inşa etme mücadelelerine ters düşen gerici
özelliklere sahiptir.
İmparatorluğun
merkezinde yükselen faşizmle birlikte, beyaz Hristiyan milliyetçiler, “duyarcılık”
olarak nitelendirilen her şeye karşı savaş açtılar, bu düzlemde, işçi sınıfının
bazı kesimlerini onları bölen bir kültür savaşına dâhil etmeye çalıştılar.
Formül son derece basit olmasına rağmen, etkili oldukları görülüyor: “İşçileri
kendi aralarında savaştırın, böylece onları boyun eğdirmek daha kolay olur!”
Bu, kapitalistlerin sınıf savaşlarını yoğunlaştırmalarına ve işçilerin
ayrımcılığa karşı mücadeleler de dâhil olmak üzere elde ettikleri önemli
kazanımları geri almalarına imkân sağlayan bir yöntem. Bu nedenle Marksistler,
giderek faşistleşen sularda yüzen “duyarcılık” karşıtı geniş çaplı saldırılarla
aynı safta yer alamazlar. Bu bağlamda, kimlik politikalarından çok önce,
sömürgeleştirilmişler, göçmenler, ırksallaştırılmış gruplar ve kadınlar da dâhil
olmak üzere, küresel işçi sınıfının en çok ezilen ve sömürülen üyelerinin
kurtuluşu için verilen mücadelenin ön saflarında yer alan en iyi unsurlarıyla
bilinen, Marksizmden beslenen sınıf mücadelelerinin uzun tarihini yüceltmek ve
savunmak gerekmektedir.
Losurdo,
Marksizm ile ilgili felsefi yazılarında ve emperyalizme dair tarih
çalışmalarında, dinin modern çağda sınıf mücadelesinin kilit bir alanı olduğunu
ortaya koymuştur. Örneğin, Yahudi-Hristiyan mirasının Batı’daki egemen ideoloji
üzerindeki etkisini ve Konfüçyüsçülük gibi diğer geleneklerin Doğu üzerindeki
etkisini analiz etmiştir. Bu, coğrafi veya kültürel determinizmin mekanik
ufukları içinde anlaşılmamalıdır. Bunun yerine, Losurdo, kelimenin tam
anlamıyla çevreye işlenmiş, toplumsal dokuya derinlemesine sinmiş, derinden
kurumsallaşmış bir maddi tarihin etkilerinin nasıl devam ettiğini incelemiştir.
Ayrıca, dinin hem yukarıdan, kitlelerin afyonu olarak, hem de aşağıdan,
ezilenlerin kurtuluş çığlığı olarak nasıl bir silah haline getirildiğini
açıklamıştır.
Losurdo’nun
dine yönelik tarihsel materyalist yaklaşımı, bu sayıda yer alan ve aslen 1999’da
Almanca olarak yayımlanan (daha sonra Losurdo’nun El lenguaje del imperio:
Léxico de la ideología americana [“İmparatorluğun Dili: Amerikan İdeolojisi
Sözlüğü”] kitabına entegre edilmiş daha uzun bir bölüm haline getirilen) köktencilikle
ilgili yazdığı makalesinde tüm açıklığıyla sergilenmektedir.]. Köktenciliği
atavistik bir dini aşırıcılık biçimi olarak anlamak yerine, tarihsel olarak iki
farklı kültürün çarpışmasına modern bir tepki olarak konumlandırır. Bu tepki,
kültürlerden birini diğerinin lehine reddederken, her ikisini de doğal olarak
görme eğilimindedir. Bu, belirli bir dinle sınırlı değildir. Losurdo,
köktenciliği İslam ile ilişkilendiren klişeyi sorgular. Dahası, özellikle
İslamcı köktenciliği, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arap dünyasının
sömürgeleştirilmesinin maddi süreci içinde, Ekim Devrimi’nin tetiklediği
sömürgesizleştirme döneminin başladığı döneme yerleştirir. Potansiyel bir
direniş kalesi olarak, bu köktencilik biçimi, genellikle sanıldığından çok daha
az akıl dışı ve modern karşıtı biçimler alabilir.
Romeiro
Hermeto’nun bu sayıdaki makalesinde dile getirdiği üzere, Losurdo da dini
köktenciliği “Batı’nın emperyalist haçlı seferinin temel taşı” olarak
tanımlamıştır. Seküler, modern ve rasyonel bir Batı’nın, bağnaz, geri kalmış ve
akıl dışı bir “Geri Kalanlar”dan kendini ayırmasının çok ötesinde, dini
köktenciliğin ABD siyasi kültürünün ve emperyalist projesinin merkezinde yer
aldığını söylemiştir (bu, Samir Amin ve diğerleriyle paylaştığı önemli bir
görüştür). Emperyalist egemen sınıfın, imparatorluk kurmayı kutsal bir savaş
olarak sunmak için dini köktenciliği etnik-milliyetçilik ve beyaz kimlikçiliğiyle
birleştirerek harekete geçirdiği günümüzde bu durum daha da açık hale
gelmiştir.
Emperyalist
İdeoloji ve Batı Solunun Namevcudiyeti
Losurdo,
(Marx, Engels, Lenin, Mao Zedong ve Ho Chi Minh gibi) Marksist devrimcilerin
ezilen ve ezen uluslar arasındaki sınıf mücadelesi türünden sınıf mücadelesinin
farklı biçimlerini kavrayabildiklerini, ezilen sınıfların somut kurtuluş
mücadeleleriyle ilgilendiklerini göstermiştir. Buna karşılık Losurdo, Batı’daki
birçok solcunun bu dersleri redde tabi tuttuğunu, tarihin gerçek akışından
ziyade, sosyalist devrim fikrinin peşinden koşmayı tercih ettiğini ortaya
koymuştur. Sosyalizmi inşa etmeye yönelik gerçek, somut mücadeleler ki bunlar,
zorunlu olarak çelişkilerle maluldür, bu bireylerin beklentilerini
karşılamadığında, bu çabaları toptan reddetmektedirler. Bu arada, ABD
emperyalizmini inkâr veya örtbas eden yaklaşım, emperyalist ülkelerdeki sol
söylemin önemli bölümlerinin ayırt edici özelliği haline gelmiştir (bkz. Foster
2024b).
Batılı
aydınların, ABD emperyalizminin egemenliği dışına çıkıp kendi kaderini tayin
etmeyi amaç edinmiş devletlere yönelik saldırıları, karmaşık gerekçeleri veya
öznel niyetleri ne olursa olsun, bu devletlerin egemenliğini ve meşruiyetini
baltalamaya yönelik emperyalist ajandaya destek sunmaktadır.
ABD’li
siyaset bilimci Adolph Reed Jr., ABD’nin Venezuela’ya yönelik yürüttüğü hibrit
savaşa Batı’nın muhalefet etmemesini eleştiren bir makalesinde şunları dile
getirmektedir:
“Bazı Batılı solcuların,
solcu hükümetlerde gördükleri siyasi yetersizliklere yönelik aşırı yargılayıcı
tutumları [...] kendi devletimizin emperyalist ajandalarına katkı sunmakta,
hatta onların üzerine güzel bir koku sıkmaktadır. Oysa bu ajandalar, en hafif
tabirle, politik ekonomiye ve kapitalist sınıfın iktidarıyla alakasız şeyler
değildir” (Reed 2019).
Batı
solu, emperyalizm eleştirisini giderek terk ederken, bu eleştiri yerine,
genellikle insan hakları temelli politikaların liberal çerçevesini
benimsemiştir. Bu çerçeve, emperyalist militarizmi ve rejim değiştirme
operasyonlarını insani yardım veya demokrasiyi teşvik etme ve otoriterliğe
karşı mücadele olarak görüyorsa kabul eder. ABD’nin Vietnam’da yaşadığı
yenilgiden bu yana rejim değişikliği arayışı dâhilinde hibrit savaş biçimlerini
kullanma eğilimi, anti-emperyalist militanlığın zayıflamasına katkıda
bulunmuştur. Dahası, Losurdo’nun gösterdiği gibi, emperyalizmin yürüttüğü
kültür savaşı, ABD liderliğindeki emperyalizmin vahşetini gizleme ve kurbanlarını
barbar gösterme konusunda önemli bir rol oynamaktadır.
Losurdo,
birçok Batılı solcunun yeni sömürgeciliğe karşı mücadelelerin gerekliliklerini
ve sömürgecilik karşıtı mücadelenin uzun süreli seyrinde kalkınmanın rolünü
takdir edemediğini söylüyordu. “Devrimci romantizm” duygusuyla sömürgecilik
karşıtı mücadelelerin silahlı aşamasını yücelten birçok kişi, siyasi
bağımsızlığı korumak için gerekli olan ekonomik ve teknolojik kalkınma doğrultusunda
verilen, aslında daha sıradan olan mücadelenin önemini takdir edemiyor (Losurdo
2015b, s. 283). Örneğin, öz savunma ve kalkınmanın insanların kendi kaderlerini
tayin etmeleri için bir gereklilik olduğu bağlam dâhilinde birçok Batılı
solcunun teorik ve ütopik beklentilerinin aksine, devletin derhal ortadan
kaldırılması arzu edilen bir şey değildir.
Losurdo’ya
göre, Batı emperyalizmine oportünist bir şekilde uyum sağlama, sol içindeki
zayıflığın ve revizyonizmin başlıca kaynağıdır. Losurdo, bu eğilimin ilk
kanıtlarını, Lenin’in şiddetle kınadığı Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Avrupalı
sosyal demokratların milliyetçi şovenizminde bulmuştur. Bu durum, Lenin’in
İkinci Enternasyonal’den ayrılmasına, sömürgecilik karşıtı olan proleter
enternasyonalizmine bağlılığıyla Komünist Enternasyonal’i kurmasına yol
açmıştır.
Lenin,
Avrupa sosyalistlerinin ulusal şovenizminin maddi temelini belirlemek için işçi
aristokrasisi teorisine başvurmuştur. Emperyalizmin kutuplaştırıcı etkilerinin,
emperyalist ülkelerde, küresel proletaryanın büyük çoğunluğundan çok daha iyi
yaşam ve çalışma koşullarına sahip, zengin bir işçi tabakası yarattığını, bu
işçilerin kendilerini, sömürgeleştirilmiş ve yeni sömürgeleştirilmiş bölgelerdeki
proleterlerin çıkarlarına karşı kendi ulusal burjuvazilerinin çıkarlarıyla
tanımlamalarına sebep olduğunu söylemiştir (bkz.: Lenin 1987)
Losurdo’nun
Batı soluna yönelik eleştirileri, bugünün dünyasının ideolojik alanını ele
almak için Lenin’in görüşlerinden yola çıkıyor. Lenin gibi Losurdo da, Batı
solunu tahrif ve tahrip etmeyi sürdüren Avrupamerkezciliğinin ve milliyetçi
şovenizmin kökenlerinin nihayetinde emperyalizmin politik ekonomisinde aranması
gerektiğini, emperyalizmin Herrenvolk liberalizminin dışlayıcı, çoğu
zaman ırkçı üst yapılarında görülebileceği iddiasındaydı. Emperyalizmin
merkezinde faal olan soldaki tezahürleri de dâhil olmak üzere, liberal
düşünceye yönelik keskin eleştirileri, açıkça ırkçı ve etnisite merkezci
söylemlerden oldukça farklı olan, bugüne ait emperyalist ideoloji biçimlerini
de açıklığa kavuşturuyor. Nitekim, bu tür söylemler, kendi kendini
tanımlamasında ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı çıkmayı, demokrasi ve insan
haklarını desteklemeyi önceliklendiren söylemlerde sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Losurdo,
bugünün emperyalizminin elindeki kültürel aygıtın ve bunun sınıflar arası düzlemde
insanların bilincini şekillendirmede oynadığı role dair Marksist analize önemli
katkılarda bulunmuş, bu katkı, anti-emperyalist direnişin kaderi açısından
büyük sonuçlar doğurmuştur. Son kitaplarından birkaçı bu konuya öncelik
vermektedir. Iskra Yayınevi’nin AIM serisi kapsamında yakında çıkacak olan Absent
Left [“Namevcut Sol”], emperyalizmin sürdürdüğü kültürel savaşı incelerken,
özellikle burjuva medyasının duyguları manipüle ederek bilinci
şekillendirmedeki rolüne dikkat çekmektedir.
Western
Marxism [“Batı Marksizmi” -2024], emperyalizmin merkezindeki Marksist
ve liberal teorisyenlerin emperyalizmin yapılandırıcı gücünü yanlış anlama ve
küçümseme eğilimini, buna ek olarak, entelektüel işçi aristokrasisinin
üyelerinin sosyalizmi inşa etmeye yönelik somut çabalara karşı sergiledikleri
alabildiğine yargılayıcı, çoğu zaman düşmanca olan yaklaşımlarını
eleştirmektedir. Bu eğilim, bir yandan tarihsel olarak emperyalizmin tahakkümü altındaki
bölgelerde büyük ölçüde gerçekleşen Marksist uygulama ve sosyalist devlet
inşası ile diğer yandan, emperyalist merkezde uygulanan ve bu çabaları büyük
ölçüde küçümseyen, emperyalizme ve az gelişmişliğe karşı mücadelenin
gerekliliklerinden habersiz bir akademik Marksizm biçimi arasında bir ayrışmaya
yol açmıştır.
Losurdo,
sömürge sorunu konusunda oluşan farklılığın yani emperyalizmin analizi ve
ulusal kurtuluş mücadelelerine verilen önemde meydana gelen ayrışmanın, Doğu
Marksizmi ile Batı Marksizminin (daha doğru bir ifadeyle, devrimci Marksizm ile
onun emperyalizme sapan halinin) sunduğu örnekler arasındaki ayrışmanın özünde
yattığını savunmuştur. Emperyalizmin merkezindeki Marksistler, çevredeki
Marksistlerin üstlenmekten başka seçeneği olmadığı anti-emperyalist mücadelenin
karmaşık yönlerine çoğu zaman pek değer vermemişlerdir.
Derginin
bu sayısınde yer verile, Western Marxism kitabının derinlikli
eleştirisini içeren makalesinde King Liao, Losurdo’nun argümanlarını özetliyor,
bu argümanların önemli disiplinler arası sonuçlarına değiniyor. Yazar, Sovyet
ve Çin modernleşmesini sömürgecilik karşıtı mücadelenin temel vakaları olarak ele
alan analizinde, yalnızca kalkınma ve sosyalist tarih çalışmaları değil, aynı
zamanda modernliğin kültürel özellikleriyle veya farklı modernleşme süreçleri
ile modernist kültürel ifade gelenekleri arasındaki ilişkilerle ilgilenen
beşeri bilimler alanındaki çalışmalar için de önemli sonuçlar doğurduğunu dile
getiriyor.
Losurdo’nun
üzerinde durduğu “Batı Marksizmi” kategorisi, yanlış bir yaklaşım üzerinden,
sıklıkla kapitalist Batı’daki tüm teorik üretimin deterministik bir
değerlendirmesi olarak görülüyor (örneğin Brennan 2024). Western Marxism kitabı
için yazdığımız takdim yazısınd dile getirdiğimiz üzere, bu kategori, kültürel
kimliğin veya Batı’ya has bir epistemolojinin ifadesi değil, Batı’daki tarihsel
gelişmelerin bir sonucu olarak yaygınlaşan bir ideolojik yönelimi tarif eder.
Batı’daki tüm Marksist düşünürlerin aynı şekilde düşüneceği mekanik ve
bütünleyici bir determinizm yerine, Losurdo, tek tek aydınların eylemini göz
ardı etmeden, kültür ve teori üretimindeki eğilimleri tarihsel bir bağlama
oturttu. Nitekim, çalışmaları, teoride sınıf mücadelesinin Batı’da da sürdüğünün
bir kanıtıdır. Olsavski; W. E. B. Du Bois ve Losurdo’nun, emperyalizmin
merkezinde egemen ideolojilere boyun eğmeyen, bilâkis, onlara şiddetle karşı
çıkan Marksist aydınlara örnek teşkil ettiklerini dile getirirken bu gerçeğe vurgu
yapar.
Matthew
Sharpe ve Matthew King’in makalesi, Western Marxism kitabına yöneltilen
bir başka eleştiriyi ele alıyor. Bu eleştiri, Losurdo’nun herkesi aynı çuvala
attığı, zira eleştirdiği teorisyenlerin sadece Marksistleri içermediği ile
ilgilidir. Sharpe ve King, Losurdo’nun çerçevesinin Batı’da “radikal” olarak
nitelendirilen teorilerin büyük bir bölümünü doğru bir şekilde karakterize
ettiğini söylüyor. Bu bağlamda yazarlar, ilgili çerçevenin, Losurdo’nun Western
Marxism’de kısaca değinmekle yetindiği İtalyan felsefeci Giorgio
Agamben’in çalışmalarına dönük analiz açısından sahip olduğu faydayı ortaya
koyuyorlar. Aynı şekilde, Scott Ritchie, Losurdo’nun Batı’da üretilen radikal teoriye
yönelik eleştirisinin, ABD’deki eğitim çalışmaları alanındaki radikal liberal
teorinin çelişkilerini ve gerici eğilimlerini nasıl açıklığa kavuşturduğunu
ortaya koyuyor, bilhassa Brezilyalı devrimci eğitimci Paulo Freire’nin düşüncelerini
ve eserlerini aklamaya dönük çalışmaları eleştiriyor.
Teoride
Sınıf Mücadelesi ve Marksist Özeleştiri
Bu
sayıdaki birçok yazarın da dile getirdiği üzere, Losurdo’nun asarı, teori
üretimini emperyalist kültürel aygıt tarafından üretilen pazarlama söylemleriyle
ve özel alanlarla değil, ezilenlerin kurtuluş mücadeleleri de dâhil olmak üzere,
küresel sınıf mücadelesinin tarihiyle ilişkilendirerek tarihselleştiren
diyalektik materyalist bir düşünce tarihi modeli sunmaktadır. Bunu yapmak, Batı’daki
küçük burjuva teori üretiminin büyük bir bölümünde ortak olan, çoğu zaman göz
ardı edilen sömürgeci ve elitist varsayımları ortaya çıkararak, emperyalist
teori endüstrisince tüm dünyada desteklenmeleri haricinde ortak noktaları
bulunmayan gerici, liberal, hatta kendini Marksist olarak niteleyen kimi
düşünürler arasındaki benzerlikleri gözler önüne seriyor.
Bu
sayıda yer alan Rory Jeffs’e ait makale, Losurdo’nun tarihsel araştırma
yöntemine dair, özünde politik olan bir bakış açısı sunuyor. Jeffs, Losurdo’nun
yaklaşımının değerinin, Friedrich Nietzsche’nin çalışmaları ve bunların kabulü
üzerine yaptığı tarih temelli ve kapsamlı çalışmasında ortaya çıktığını
savunuyor. Bu çalışma, Nietzsche’nin Hristiyan ahlakı ve burjuva ideolojisine
yönelik eleştirilerinin, aristokratik radikalizmini ifade etmesine rağmen,
köleliğin savunulmasını ve sosyalizme yönelik şiddetli saldırıları içeren
gerici bir siyasi ajandayı sürdürdüğünü gösteriyor. Jeffs’in de belirttiği
gibi, bu durum, Nietzsche’nin fikirlerinin kendilerini “solcu aydınlar” olarak
tanımlayan kişilerce benimsenmesinin eleştirel bir şekilde sorgulanmasını
gerektiriyor. Özellikle de Nietzsche’nin etkisi, Batı’daki ünlü radikal
teorisyenlerce dile getirilen, Marksizmin insan özgürleşmesine ilişkin
iddialarına yönelik meta-eleştirel şüphecilikte karşımız çıkıyorsa, o vakit bu tespit
daha da önem kazanıyor.
Romeiro
Hermeto’nun kapsamlı makalesinde belirttiği gibi, Losurdo, liberalizm üzerine
yazdığı kitabının alt başlığından yola çıkarak, teorinin karşıt tarihini
yazmıştır. Bu, yalnızca metinlerin içsel analizine ciddi bir bağlılık
gerektirmekle kalmaz, aynı zamanda, yazarlarının benimsediği pozisyonların
materyalist bir bağlamda ele alınmasını da gerektirir. Bireylerin öznel teorik
üretimini küresel sınıf mücadelesinin nesnel dünyası içinde diyalektik olarak
konumlandırmak suretiyle, belirli teorik projeler, evrensel tarihin gelişmeleri
içinde titizlikle idrak edilebilirler.
Bu,
Losurdo’nun düşünce tarihine dair anlayışında indirgemeci veya determinist
olduğu anlamına gelmez. Bilâkis, bir diyalektikçi olarak Losurdo, aydınların
belirli bir konjonktür içinde özel konumlar alırken sergiledikleri eylemliliğe
vurgu yaparken, bir yandan da söz konusu konjonktürde etkili olan ideolojik
güçleri de ön plana çıkarmıştır. Losurdo’ya göre tarih, önceden belirlenmiş bir
kalıba göre, mekanik olarak ilerlemez. Tarih, bir mücadele alanıdır. Bu mücadele
alanının maddi tarihi sonraki gelişmeleri etkiler.
Losurdo’nun
çalışmaları, Marksist gelenek içinde özeleştirinin temel önemine vurgu yapar. Dogmatik
eğilimlere karşı güçlü bir şekilde direnir. Marksizm, sadece dünyayı
yorumlamayı değil, aynı zamanda onu dönüştürmeyi de amaçladığı için, pratik
gerçeklik, başarılarının veya başarısızlıklarının nihai ölçütüdür. Bu nedenle,
Marksist özeleştiri, yerleşik teorik çerçevelerin sürekli olarak maddi
gerçeklikle ilişkili olarak sınandıkları, gerektiğinde, dünyada etkili bir
şekilde hareket etme ve özgürleşme, eşitlik ve ekolojik sürdürülebilirlik ajandası
dâhilinde mevziler elde etme becerilerini artırmak için dönüştürüldükleri bir
süreçtir. Losurdo’nun Çin tarihine dair derinlikli ve keskin analizi buna iyi
bir örnektir.
Losurdo’yu
incelemek için bundan daha iyi bir zaman olamazdı. Bize sadece Marksizmin,
pratiğin önceliğine dayanan, özeleştirel ve yenilikçi bir gelenek olduğunu
değil, aynı zamanda bu geleneğin, faşizme meyyal emperyalist dünya düzenine
karşı bir kalkan görevi görebilecek sosyalist projelerin geliştirilmesini
teşvik ederek, gerçek dünyada ürünler ortaya koyduğunu öğretiyor. Losurdo’nun Gramsci
gibi isimlerin çalışmalarında tespit ettiği eleştirel komünizm geleneğini aktaran,
birçok cephede kılıç sallayan çalışmalarından öğrenilecek çok şey var. Bize,
dünyayı değiştirmek için en tutarlı teorik çerçeveyi geliştirmeye çalışan,
hayati önemi haiz, capcanlı bir Marksizm sunuyor.
Bu
tespitler bizi tabii ki asarını körü körüne benimsemeye itmemeli. O kitaplar,
bizi insanlığın hayatta kalma ve kaderini tayin etme hakkı için dövüşen aynı
kolektif geleneğin bir parçası olarak, onun çalışmalarına katılıp onu ileriye
taşımaya mecbur etmeli. Bu sayıda yer alan makalelerin bu önemli projeye en
azından küçük bir katkı sağlayacağını umuyoruz.
Jennifer S. Ponce de León
Gabriel Rockhill
27 Mart 2026
Kaynak
Kaynakça
Brennan, T. 2024. “‘Western Marxism’ Is Not a Monolith.” 4 Kasım. Jacobin.
Cheng, E. 2021. China’s Economic Dialectic: The
Original Aspiration of Reform. New York: International Publishers.
Clegg,
J. 2009. China’s Global Strategy: Towards a Multipolar World. Londra:
Pluto Press.
Foster,
J. B. 2024a. The Dialectics of Ecology. New York: Monthly Review Press.
Foster,
J. B. 2024b. “The New Denial of Imperialism on the Left.” Monthly Review
76 (6). MR.
Foster,
J. B., R. York ve B. Clark. 2010. The Ecological Rift: Capitalism’s War on
the Earth. New York: Monthly Review Press.
Lenin,
V. I. 1987. Essential Works of Lenin. Yayına Hz.: H. M. Christman. New
York: Dover Publications.
Losurdo,
D. 2008. El lenguaje del imperio: Léxico de la ideología americana [“İmparatorluğun
Dili: Amerikan İdeolojisi Sözlüğü”]. Çeviri: A. García Mayo. Madrid: Escolar y
Mayo Editores.
Losurdo,
D. 2014. Liberalism: A Counter-History. Çeviri: G. Elliott. New York:
Verso.
Losurdo,
D. 2015a. Antonio Gramsci: Del liberalismo al comunismo crítico [“Antonio
Gramsci: Liberalizmden Eleştirel Komünizme”]. Çeviri: J. Vivanco. Madrid:
Ediciones del oriente y del mediterráneo.
Losurdo,
D. 2015b. La izquierda ausente: Crisis, sociedad del espectáculo, guerra
[“Namevcut Sol: Kriz, Gösteri Toplumu, Savaş”]. Çeviri: J. Vivanco. Barcelona:
El Viejo Topo. AIM ve Iskra Yayınevi yakında İngilizcesini yayımlayacak.
Losurdo,
D. 2015c. War and Revolution. Çeviri: G. Elliott. New York: Verso.
Losurdo,
D. 2016. Class Struggle: A Political and Philosophical History. Çeviri:
G. Elliott. New York: Palgrave Macmillan.
Losurdo,
D. 2021. La cuestión communista: Historia y futuro de una idea [“Komünizm
Meselesi: Bir Fikrin Tarihi ve Geleceği”]. Çeviri: J. Vivanco. Barselona: El
Viejo Topo.
Losurdo,
D. 2024. Western Marxism: How It Was Born, How It Died, How it Can Be Reborn.
Yayına Hz.: G. Rockhill. Çeviri: S. Colatrella ve G. de Stefano. New York:
Monthly Review Press.
Martinez,
C. 2023. The East is Still Red: Chinese Socialism in the 21st Century.
Glasgow: Praxis Press.
Yayına
Hz.: Martinez, C. ve K. Bennett, 2025. People’s China at 75: The Flag Stays
Red. Glasgow: Praxis Press.
Matar,
L. 2024. “China and the Third World: Arab Region in Perspective.” Middle
East Critique. TF.
Reed,
A., Jr. 2019. “Vietnam to Venezuela: US Interventionism and the Failure of the
Left.” Common Dreams. CD.
Rubio,
M. 2026. “Secretary of State Marco Rubio at the Munich Security Conference.” US
Department of State. State.
Woodward,
J. 2017. The US vs China: Asia’s New Cold War? Manchester: Manchester
University Press.


