07 Aralık 2025

,

Aksa Tufanı: Kuşatma, Kopuş, Devrimci Savaşın Mantığı


Her devrim dönemi, belirli olaylara dair hararetli tartışmalara ve münazaralara sahne olmuştur. Günümüzde de 7 Ekim’de gerçekleştirilen Aksa Tufanı operasyonunun “sorumsuzca icra edilmiş bir maceracılık” mı yoksa “uzun soluklu halk savaşının ilk hamlesi” mi olduğu tartışılmaktadır. Bu soru, Filistinlilerin kendi kendilerini yok edecekleri bir sürece mi sürüklendikleri yoksa soykırıma karşı akılcı bir yol mu izledikleri konusunda karar vermemizi sağlamak için sorulmaktadır. İlgili soruyu cevaplamak için, anlık imgelerin ve propagandanın ötesine bakmak, 7 Ekim’i bir asırlık yerleşimci-sömürgeci fetih ve on yıllarca süren kuşatma dönemi bağlamına yerleştirmek gerekmektedir. Soruşturma, Gazze'nin dayanılmaz koşullarını üreten tarihsel suçları ön plana çıkarmalı, Fanon ve Cabral’dan Mao ve Giap’a kadar sömürgecilik karşıtı savaşın teorik çerçevelerini incelemelidir. Ayrıca Filistinlilerin seslerine, Cezayir’den Durban’a ve Harlem’e kadar uzanan devrimci geleneğe kulak vermelidir. Ancak o vakit Aksa Tufanı’nın “nihilist bir öfke patlaması” mı yoksa “disiplinli bir kopuş” mu olduğuna karar verebiliriz.

Filistin’de uygulanan yapısal şiddet, aynı ölçüde yapısal olan bir çaresizliğe yol açtı. İsrail’in uyguladığı abluka, Gazze sakinlerinin çoğunun Batı Şeria’ya veya yurtdışına gitmesine mani oluyor. Gazzelilerin tek çıkış yolu olan Erez sınır kapısını kontrol eden İsrail, meslek sahibi insanlara, sanatçılara ve öğrencilere geçiş izni vermiyor. Mısır, Refah sınır kapısındaki geçişleri yavaşlatıyor, bu da mevcut kısıtlamaların daha da ağırlaşmasına neden oluyor.

Kuşatma, ırk ayrımcısı İsrail’in yaptığı zulmün önemli bir bileşeni olarak, Gazze ekonomisini mahvetti, Filistin toplumunu parçaladı. Gazze’deki Filistinliler, yeterli elektrik, ilâç veya temiz sudan yoksun yaşıyorlar. İşsizlik, yaygın bir sorun. Şehirde kalan gençlerin bir geleceği yok, ancak şehri terk edenler de çoğu vakit geri dönme imkânı bulamıyorlar.

Batı Şeria, ağır ağır işleyen ilhak süreciyle cebelleşiyor. İsrail, bölgeyi birbirinden kopuk kantonlara bölen yerleşim yerleri inşa etmeye devam ediyor. 2023 yılında şehir, İkinci İntifada’dan bu yana en fazla ölümü yaşadığı yıla tanık oldu. Temmuz 2023’te İsrail güçleri, Cenin mülteci kampına büyük bir saldırı düzenleyerek, en az sekiz Filistinliyi öldürdü, 50 kişiyi yaraladı. Buldozerler ambulansları durdurdu, yolları kapattı, saldırı saatlerce sürdü. İsrail güçlerinin Filistinlileri öldürmesi, kasabaları işgal etmesi ve sağlık hizmetlerini ihlal etmesi, günlük bir rutin haline geldi.

Bu gelinen nokta, Filistin tarihinin sonu olarak değerlendiriliyordu. Statüko denilen şey, esas olarak asimetrik şiddetin sürdürülmesi üzerine kuruluydu. Tarih öğrencisi için Gazze Şeridi bir istisna değil. Yerleşimci sömürgeciliğin mantığının mükemmelleştirilmiş hali. Sessizce yok olamayacak kadar yoğun, görmezden gelinemeyecek kadar görünür ve entegre olamayacak kadar istenmeyen bir yerli nüfustan bahsediyoruz. Şehri sessiz sedasız çürütmeyi öngören politikaya halkı nefessiz bırakan şiddet pratiği eşlik ediyor. Sömürgeci şiddetinin amacı, sadece öldürmek değil, kimin nasıl yaşamasına izin verileceğini kontrol etmektir. Achille Mbembe buna “nekropolitika”, yani “yaşamla ölüm arasındaki sınırı kimin işgal edebileceğini belirleme gücü” diyor. Gazze, varlığını tümüyle bu sınırda sürdürüyor. Fanon’un da dediği gibi:

“Sömürge yönetimi altında var olmak, her türlü potansiyelden mahrum bırakılmış olarak yaşamak, harcanabilir hale gelmek demektir.”

Tüm bunlar, isyanın belirli bir akla kavuşacağı koşulları yarattı. Filistinli savaşçılar, sürekli gözetim altında yıllarca tüneller inşa ettiler, eğitim aldılar, roket stokladılar. Tarihsel ayaklanmaları incelediler, taktiklerini şehir kuşatmasına uyarladılar. Bir halk savaşının hızlı kazanılamayacağını anladılar. Toprağın fethinden ziyade psikolojik ve politik zaferi hedeflemesi gerektiğini anladılar. Zira Carlos Marighella’nın Şehir Gerillasının El Kitabı’nda dediği gibi, gerilla savaşı “[...] ideolojik saflığın değil, halkın ihtiyaçlarının ürünü olmalı”ydı.

2023’te, gidişatı tayin edecek o günde tam da böyle oldu. Halkın ihtiyaçları denilen rahim, savaşı doğurdu.

Bu, yeni bir moment değil aslında. Filistin, böylesi bir momenti daha önce de yaşamıştı. 1936-1939 yılları arasında, İngiliz işgali altındaki Filistin’de kitlesel bir isyan patlak verdi. İşçiler, köylüler ve kentli militanlar, üç yıl süren bir isyanda güçlerini birleştirdiler. Bu, yirminci yüzyılın en uzun sömürgecilik karşıtı ayaklanmalarından biriydi. Ayaklanma, ancak büyük İngiliz askeri gücü ve iç parçalanma sayesinde bastırılabildi.

Gassân Kenefâni, isyanı incelerken, isyanların hiç yoktan ortaya çıkmadığını söylüyordu. İsyanlar, “umutsuzluğun maddi koşullarından” ve “mevcut liderliklerin ihanetinden” doğuyordu.

Kenefâni’nin vardığı sonuç, devrimin kolektif bir zorunluluk olduğu yönündeydi. Siyasi seçenekler ortadan kalktığında, ulusal onur ayaklar altına alındığında, halk, geriye başka hiçbir şey kalmadığı için güç kullanma seçeneğine yönelecekti.

Maceracılık ise, kitle desteğinden kopuk, stratejik planlamadan yoksun, izole edilmiş, düşüncesizce girişilmiş eylemlerdir. Che Guevara’nın Bolivya harekâtı gibi Fokocu deneyler, toplumsal bir tabana sahip olmadıkları için başarısızlığa uğradılar.

Aksa Tufanı’nı “maceracılık” olarak değerlendirenler, genellikle ardından gelen ağır kayıplara ve yıkıma işaret ediyorlar. Oysa devrim tarihi, ezilen halkların o kusursuz koşulları beklemediğini ortaya koyuyor. 

Kurtuluşun mantığı, sömürgeci için çoğu zaman anlaşılmazdır. İşgal altındaki bir halk, harekete geçtiğinde, bu “delilik” olarak yorumlanır. Durup beklediğindeyse “edilgen” görülüp çöpe atılır. Sömürge halklarının zincirlerini kırmaları için uygun bir zaman, kabul edilebilir bir yöntem veya uygun bir görgü kuralı yoktur.

Mao Zedong’un uzun soluklu halk savaşı teorisi, teknolojik olarak üstün bir işgalciye karşı savaşın aşamalar halinde ilerlemesi gerektiğini vurgular: stratejik savunma, stratejik yenişememe hali ve stratejik karşı saldırı. Söz konusu teori, kitlelere dayanır, siyasi bilinç oluşturur ve halkı korurken düşmanı yıpratmayı hedefler. Sömürgeciliğin çelişkileri barışçıl bir yol bırakmadığında silahlı mücadeleyi başlatmakta ısrar eder.

7 Ekim’in amacı, kibbutzları ele geçirmek değil, İsrail’in yenilmezlik imajını yerle bir etmek, esirlerle takas etmek üzere rehineler almak, farklı coğrafyalardaki Filistinlileri birleştirmek ve küresel dayanışmayı ateşlemekti. Bu, uzun soluklu halk savaşının ilk aşaması olarak, rehaveti kıran ve düşmanı aşırı tepki vermeye zorlayan dramatik saldırı aşamasına uygundur.

Sonradan ortaya çıkan kanıtlar, saldırının ani gelişmediğini ispatlıyor. İki yıl sonra, Batılı düşünce kuruluşları, Hamas’ın zayıfladığını ve büyük çaplı saldırılar düzenleyemediğini, ancak Gazze’de İsrail askerlerine karşı gerilla savaşı yürütmeye devam ettiğini bildirdiler. Örgüt, ilk bombardımandan sağ kurtuldu, yeniden örgütlendi ve düşmanının ezici gücüne rağmen varlığını sürdürdü. Batı Şeria’da, İsrail saldırılarına doğrudan cevap olarak gelişen militan faaliyetler arttı. “Bir intihar eylemi” olarak göremeyeceğimiz operasyon, uzun soluklu savaşın yeni bir aşamasını başlattı.

Mao, zayıf bir güç için zaferin anahtarının hız değil, zaman olduğunu yazmıştı. Toprak değil, araziydi önemli olan. Geleneksel zafere değil, düşmanı yıpratacak meşruiyetin teminine odaklanılmalıydı. Mücadele ne kadar uzun sürerse, düşman kaynaklarını, moralini ve siyasi desteğini o kadar çok tüketiyordu.

“Düşman ilerler, biz geri çekiliriz. Düşman kamp kurar, biz taciz ederiz. Düşman yorulur, biz saldırırız. Düşman geri çekilir, biz kovalarız.” [Mao Zedong]

Operasyonun acil hedefleri taktikseldi: İsrail kasabalarına sızmak, rehineler almak, düşmanı şok etmek ve Gazze bariyerinin kırılganlığını göstermek. Ancak operasyon stratejik öneme sahip, daha kapsamlı hedefler uyarınca gerçekleştirilmişti:

1. İsrail’in Gazze’yi cezayla yüzleşmeden kuşattığı koşullarda oluşan pat durumuna son vermek.

2. Esir takası için koz sağlamak; zira daha sonraki müzakereler, yüzlerce Filistinli tutuklunun serbest bırakılmasıyla sonuçlandı.

3. İsrail güçlerini zorlayacak bölgesel cepheleri tetiklemek. Savaş, Gazze’nin ötesine, Lübnan, Suriye, Yemen ve İran’a sıçradı; İsrail, Ekim ayından sonra daha geniş bir bölgesel çatışmaya yöneldi. Bu, İsrail’in birden fazla cephede savaşmak zorunda kalması, zayıf noktalarını açığa çıkarması ve ordusunu çok geniş bir coğrafyaya salması anlamına geliyordu.

4. İsrail’in soykırım niyetini ifşa etmek. Sivil katliamlarının ve yıkımın ulaştığı boyut, dünya genelinde eşi benzeri görülmemiş bir kınamayla karşılandı, ayrıca dünya gerçekleri gördü. Tüm bunlar, zihinleri ve kalpleri fethetmek için de önemliydi. Latin Amerika, Afrika ve Asya’da, ayrıca Siyahi yanlısı ve Afrika’nın Birliği’ne odaklanan hareketlerde insanlar, artık özellikle Gazze direnişini emperyalizme karşı aynı mücadelenin bir parçası olarak görüyorlar.

Carlos Marighella, gerillanın rolünün “rejimi düzensizliğe sürüklemek, gerçek yüzünü göstermeye zorlamak ve krizi derinleştirmek” olduğunu söylüyordu.

Filistin direnişi, tam da bunu yaptı.

Bu durum, Filistin konusunda fazlasıyla çekingen veya cahil olan dünyanın dört bir yanındaki solcuların, Filistin’in kurtuluşunun kapitalizme karşı mücadeleyle bağlantılı olduğunu net ve yalın bir şekilde görmelerini sağladı.

İsrail, Ortadoğu’da emperyalist çıkarlar için bir garnizon devleti, Batı sermayesi için bir karakol işlevi görüyor. Elindeki teknoloji ve silah sanayii işgalden kâr sağlıyor; gözetleme aygıtı ise zulüm araçlarını dünyaya ihraç ediyor. Filistin’deki sömürgeci yönetiminin ortadan kaldırılması, bu bağa bir darbe vuracaktır. Bugün anti-kapitalist, anti-emperyalist, Pan-Afrikanist ve Siyahların Kurtuluşu yanlısı olanlar, Filistin davasını kendi davaları olarak görüyorlar.

5. Operasyon, yeni bir direnişçi neslinin fitilini ateşledi. On binlerce Filistinli, İsrail’in saldırılarından sağ kurtuldu. Birçoğu, savaşı ve yerinden edilme deneyimini yaşadı, bu da onları radikalleştirdi.

Bu hedeflerin en çarpıcı sonuçlarından biri, İsrail’in meşruiyetini kaybetmesi oldu. Atlantik Konseyi, ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin hızla azaldığını belirtiyor. Amerikalıların %53’ü, İsrail konusunda artık olumsuz bir görüşe sahip, genç Cumhuriyetçiler giderek daha eleştirel. Amerika, Avrupa veya Asya’da hiçbir ülke, Siyonist teşekkül hakkında çoğunlukla olumlu bir görüşe sahip değil. Savaş, İsrail’i tüketiyor.

Analistler, devam eden saldırıların yıkıcı ekonomik sonuçlar doğurma ve ülkeyi geriletme riski taşıdığı konusunda uyarıyorlar. Avrupalı liderler harekete geçmeleri için iç baskılarla karşı karşıya kaldıkça, yaptırım tehditleri de artıyor. Bu arada, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, İsrail’in soykırımdan sorumlu olduğu ve Filistin topraklarına el koyma ve kullanma kararını geri alması gerektiği sonucuna vardı. İsrail’in bu karara uymayı reddetmesi, daha fazla izolasyona ve yasal işleme yol açabilir.

Artık her şeyi açıkça görüyoruz. Aksa Tufanı, düşüncesizce girişilmiş bir macera değil, uzun soluklu bir halk savaşının fitilini ateşleyen, önceden hesaplanarak atılmış bir adımdı. Gazzeli savaşçılar, pasif kalırlarsa yok olacaklarını bildikleri için stratejik bir zorunlulukla hareket ettiler. Saldırı, İsrail’in soykırım politikalarını açığa çıkardı, yenilmezlik havasını dağıttı, küresel dayanışmayı harekete geçirdi ve Filistinlilerin kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış kişiler değil, nispeten güçlü bir konuma sahip savaşçılar olarak savaşmalarını sağladı.

Frantz Fanon, sömürgeleştirilenler için şiddetin varoluşsal olduğunu yazmıştı. Şiddet, yeniden doğuş anıydı. Ezilenlerin öznelliğini yeniden kazandığı eylemdi. Fanon’a göre, sömürgecilik, insanı tümüyle insanlıktan çıkartıyordu. Bedeni eziyor, iradeyi kırıyor, geçmişi yeniden yazıyordu. Ancak şiddet, kolektif mücadeleye dayandığında, üste çıkmayı sağlayacak bir araç haline geliyordu.

“Sömürgeleştirilmiş insan, özgürlüğüne şiddet dâhilinde ve şiddet aracılığıyla kavuşur. Bir nesneye indirgendiği için, direndiği anda kendisini bir insan olarak yeniden keşfeder.”

Fanon, hem barışçılık denilen kurguya hem de nihilist teröre karşı uyarıda bulunuyordu. Gerçek şiddetin örgütlü, halkçı ve hedef odaklı olması gerektiğini söylüyordu. O, devrimci özneyi inşa etmeliydi.

Aksa Tufanı’nı maceracılıktan ayıran da buydu, zira bu eylem, halktan kopuk değildi, siyasi bir çıkmazın ürünüydü. Siyonizm, isyanın koşullarını yarattı. O isyanı gerçekleştirmekse direnişe düştü.

Filistinliler pasif kalsaydı, İsrail’in projesi sorgulanmadan devam edecekti. Kuşatma, daha fazla çocuğu aç bırakacak, dünya, yaşananlardan gözlerini kaçıracaktı. Ne esir değişimi, ne soykırım ifşası, ne de küresel kamuoyunda bir kırılma yaşanacaktı. 7 Ekim, dünyayı Gazze’nin aheste seyreden ölümünün dehşetiyle yüzleşmeye zorladı. Saldırıdan sağ kurtulan ve gerilla savaşını sürdüren Filistinliler, İsrail’in onları kolayca yok edemeyeceğini cümle âleme gösterdiler.

Devrimci eylemin meşruiyeti, yalnızca başardıklarıyla değil, engelledikleriyle de ölçülebilir. Devrimler, genellikle eylemsizlik ayaklanmadan daha tehlikeli hale geldiğinde oluşurlar. “Gazze eylemsiz kalsaydı, ne olurdu?” sorusuna verilecek cevap, 7 Ekim’in ardındaki mantığı herhangi bir gerekçeden daha açık bir şekilde ortaya koyar. Hamas ve müttefikleri harekete geçmeseydi, Filistin, Gazze’ye yönelik ablukanın ağırlaştırılarak sürdürülmesi durumunda İsrail ve Suudi Arabistan arası ilişkilerin normalleştiği, Arapların pazarlık gücünü yitirdiği bir gerçeklikle yüzleşecekti. Batı Şeria’da yerleşimlerin alanının genişlemesiyle fiili ilhak tamama erdirilecekti. Filistin direnişi tecrit edilecek, parçalanacak, siyasi kayıtsızlığa mahkûm edilecekti. İsrail devletinin serdiği sessizlik örtüsü altında nihai bir çözüme doğru yöneldiği koşullarda, Gazze’deki askeri varlığın başı tümden kesilecekti.

Dolayısıyla Direniş, siyasal açıdan tümüyle yok oluşa doğru ilerleyen süreçte, son uygulanabilir strateji olarak eylemi seçti. Stratejik açıdan bu eylem, Lenin’in “devrimci zorunluluk” olarak adlandırdığı şeyin, yani mücadele koşullarının, garantili bir başarının yokluğunda bile, bir kırılma noktası yarattığı momentin bir yansımasıydı.

Direniş, İsrail’i kendi stratejisinin dışına çıkartıp tepki vermeye mecbur etti. Onu kazanamayacağı bir savaşa ve yönetemeyeceği bir ahlaki çöküşe sürükledi. Devrimci teori açısından bakıldığında operasyon, diyalektiği tersine çevirdi. Tarihsel aktör olan İsrail’i tepkisellikle malul bir güç, tarihin nesnesi olan Filistin'i ise özne haline getirdi. Bu diyalektiği tersine çeviren müdahale, daha önce de belirtildiği gibi, başarılı bir uzun soluklu halk savaşının ilk aşamasıydı. Olan biten, daha net idrak edilmeye başlandı. Çelişkiler netleşti. Belirsizlik ortadan kalktı. Devrimci siyasetin gelişebileceği zemin ve temel oluştu.

Bu özel halk savaşının temelinin bir diğer büyük parçası da devrimci İslam’dır. Gazze’de siyasal İslam, işgal altında yeni bir egemenlik biçimi olarak ortaya çıkmıştı. Seçimlerin engellendiği noktada meşruiyet kazandı. Devletin çöktüğü yerlerde hizmet sundu. Kalıcı kuşatma ve yerleşimcilerle mücadele bağlamında, kökeni veya resmi ideolojisi ne olursa olsun, en yerleşik, disiplinli ve maddi köklere sahip güç, kaçınılmaz olarak siyasal merkeziliği ve öncü rolünü üstlenecekti.

Kwame Nkrumah, devrimci savaşın “kitlelerin yaşanmış deneyimlerine dayanması gerektiğini” söylüyordu.

Gazze örneğinde İslamcılık, toplumsal uyumun önceden var olan altyapısını (camiler, hayır kurumları, karşılıklı yardım ağları) temsil eder. Kitleler tarafından zaten anlaşılabilen, fedakârlık ve disiplinle tanımlı bir sözlükçeye sahiptir. Yabancı himayesine bağlı olmayan bir meşruiyet yapısını ifade eder. Davranışı, sadakati ve dayanıklılığı düzenleyen bir içsel ahlak sistemine denk düşer.

İslamcı direnişi “tepkiselci” olarak kategorize eden teorik çerçeveler, analiz edildiğinde hükmünü yitirir. Edilgenliği anlatan “tepki”, moderniteye karşı bir saldırıyı ima eder. Oysa Hamas’ın 7 Ekim’de yaptığı şey tepki değildi, o zamandan beri yaptığı da tepki olarak görülemezdi.

7 Ekim’i kınayanlar, doğru soruyu sormuyorlardı: “Başka ne seçeneğimiz vardı?” Diplomasi ölmüştü. Kuşatma kalıcıydı. Düşman ilerliyordu. Dünya sessizdi. İnsanlar yok oluyorlardı. Gazze de böylesi bir gerçeklikte Cezayir’in, Vietnam’ın ve Haiti’nin yaptığını yaptı. Kendisine karşı çok önceden başlatılmış olan savaşı başlattı. Bunu tarih gerektirdiği için yaptı. İsrail, askeri açıdan üstünlüğünü sürdürüyor. Peki ya siyasi açıdan? Maske düştü: soykırım, televizyonda yayınlanıyor ve direniş devam ediyor.

“Her şeyleri vardı.

Mücadeleye devam etme isteğinden başka hiçbir şeyimiz yoktu.

Ve sonunda biz kazandık.”

Aksa Tufanı, uzun soluklu halk savaşının sonu değil, başlangıcıydı. Birçok aşaması olan bu savaş, birçok kez yenildi, çok sayıda şehit verdi, vermeye de devam edecek.

Bugün Filistinliler ağlarını yeniden kurmalı, yardım faaliyetleri örgütlemeli, siyasi olarak örgütlenmeli, kuşatma altında silahlı direnişi sürdürmelidirler. Ayrıca iç çoğulculuğu da gözetmelidirler; farklı grupların merkeziyetçilik olmadan koordineli çalışması gerekmektedir. Ne yapalım ki savaş başladı. Bu bile tek başına bir zaferdir. Çünkü direniş yoksa sadece yok oluş vardır.

Ebu Hüreyre
12 Ekim 2025
Kaynak

06 Aralık 2025

, ,

Cezayir Bakanına Mektup


 

Cezayir Genel Valisi
Cezayir Bakanı’na

Sayın Bakan,

Kamu Sağlığı ve Nüfus Bakanlığı, 22 Ekim 1953 günü kendi isteğim ve kararım üzerine beni Cezayir Valiliği bünyesinde Cezayir’de faaliyet yürüten Psikiyatri Hastanesi’nde görevlendirdi.

Blida-Joinville Psikiyatri Hastanesi’nde 23 Kasım 1953 günü çalışmaya başladım. O günden itibaren tıbbi direktör olarak bana verilen görevleri yerine getirdim.

Psikiyatrinin Cezayir’de uygulandığı nesnel koşullar, sağduyuyu zedeleyecek nitelikte. Buna karşın ben, öğreti düzeyinde hakiki insani bakışı her gün redde tabi tutan sistemdeki kötü ahlakı zayıflatabileceğimizi düşünüyorum.

Yaklaşık üç yılımı bu ülkenin, bu ülkede yaşayan insanların hizmetine sundum. Her türlü çabayı ortaya koydum, coşkum zerre azalmadı. Daha iyi bir dünyanın kurulacağına dair herkesçe dillendirilen umudu hedef olarak görmeyen hiçbir faaliyette bulunmadım.

Fakat gündelik hayat, yalanlarla, korkaklıkla ve insana yönelik nefretle dokunmuşsa insandaki o coşku ve adanmışlık ne yapabilir ki?

Kalp fukaraysa, akıl kısırsa, bir de bu ülkenin halkından nefret ediliyorsa, hangi iyi niyet, coşkunun ve adanmışlığın gerçekleşmesini sağlayabilir ki?

Delilik, insanın özgürlüğünü yitirmesine sebep olan araçlardan biridir. Bu bakış açısı üzerinden görebildiklerim bana, bu ülke halkındaki yabancılaşma düzeyinin korkutucu düzeylere ulaştığını söylüyor.

Psikiyatri, insanın içinde bulunduğu ortama artık yabancı kalmamasını sağlamayı amaç edinmiş bir tıbbi teknikse, kendi yaşadıklarım üzerinden söyleyebilirim ki bu ülkede sürekli el gibi yaşayan Araplar, kendilerini her yönden kişiliksiz kılan bir gerçekliğin içerisinde yaşıyorlar.

Cezayir’in toplumsal halini nasıl tanımlamak gerek? Sistematikleşmiş insansızlaşma, o hali en iyi tarif eden ifade galiba.

Hukuksuzluğun, eşitsizliğin, her gün çok sayıda insanın öldürüldüğü gerçeğin yasal zemine kavuştuğu bir yerde, ne pahasına olursa olsun, belirli değerleri uygulama çabasının saçma ve anlamsız bir kumar olduğunu görmek gerek.

Cezayir’deki toplumsal yapı, bireyi gerisin geri ait olduğu yere taşımaya dönük her türden gayrete düşmandır.

Sayın Bakan, bir an gelir, sebat, marazi bir dirayetlilik halini alır. Artık o noktada umut, geleceğe açılan kapı değil, gerçeklikle örgütlü bir hal dâhilinde çelişen öznel davranışın mantığa aykırı bir biçimde sürdürülmesi gayretidir.

Sayın Bakan, bugün Cezayir’i kana bulayan olaylar, gözlemleyenlerin utanacağı bir rezillik değil. Olan biten her şey, mekanizmadaki bozulmanın ya da yaşanan bir kazanın sonucu da değil.

Cezayir’deki olaylar, bir halkı aklından beyninden mahrum kılmaya dönük beyhude bir çabanın sonucudur.

Cezayirlinin alçakgönüllü ve iyi niyetli görünümü altında onurlu bir hayata dair köklü arzunun yattığını görmek için psikolog olmaya gerek yok. Yurttaşlara has bir tür vicdana seslenmek suretiyle, basitleştirilemeyecek tezahürlere saygı gösterdiğimizde elimize hiçbir şey geçmeyecek.

Toplumsal yapı, insanın ihtiyaçlarına hizmet edecek kurumlar oluşturarak işler. Kendi parçası olan insanları bir çare ve ümit sunmayan çözümlere yönlendiren bir toplumun yaşaması mümkün değildir. Onun yerine başka bir toplum inşa edilmelidir.

Bu gerçeği dillendirmek, yurttaşların görevidir. Herhangi bir mesleğe ait ahlak da sınıf dayanışması da ailenin kirli çamaşırlarını sırda yıkama arzusu da bu konuda önceden bir hakka sahip değildir. Milli olduğunu iddia eden hiçbir gizemlileştirme girişimi, akla olan ihtiyaca galebe çalamaz.

Sayın Bakan, 5 Temmuz 1956 günü greve giden işçileri cezalandırma kararı, akıl dışı bir girişim olarak, beni epey etkileyen bir tedbir.

Grevci işçiler de aileleri de yıldırılmaya, korkutulmaya çalışıldılar. Oysa yaptıkları eylem idrak edilmeli, mevcut gerçeklik ışığında olağan bir şey olarak görülmeliydi.

Ya da o işçilerin işten el çekmiş olmaları, ortak bir görüşün ifade edilme biçimi olarak değerlendirilmeli, o sarsılmaz inanç karşısında her türden cezanın beyhude, gereksiz ve işlevsiz olduğu anlaşılmalıydı.

Gerçek şunu söylüyor: grevci işçilere hâkim olan ruh hali korkuyla tanımlı ve o, beni de işçileri de pek o kadar etkilemiyor. İşçiler, tüm sakinlikleri ve sessizlikleri ile barış ve onurla tanımlı yeni bir çağı inşa etme kararlığına sahipler.

Ülkede yaşayan işçiler, toplumsal pratik düzleminde işbirliği yapmalılar. Ama önce işçiler, içinde yaşadıkları toplumun izzetli ve seçkin bir toplum olduğuna ikna edilmelidirler. Bir an gelir, sessizlik samimiyetsizlik haline gelir.

Kişilerde hâkim olan niyetler, en yaygın değerlere yönelik kesintisiz saldırıyla çelişiyorlar.

Birkaç aydır vicdanım, mazur görülemeyecek bir yığın tartışmanın gerçekleştiği bir yere dönüştü. O tartışmaların neticesinde, “insandan, başka bir ifadeyle, kendimden ümidi kesmemem gerek” sonucuna ulaştım.

Buradan bedeli ne olursa olsun, “yapacak bir şey yok” türünden yalandan bir bahaneye sırtımı yaslayarak, bir sorumluluğu üstlenmeye devam etmemeye karar verdim.

Sayın Bakan, tüm bu sebeplere bağlı olarak sizden istifamı kabul etmenizi, Cezayir’deki görevimi sonlandırmanızı rica ediyorum.

Saygılarımla.

Dr. Frantz Fanon
Psikiyatri Hastanesi Hekimi
Blida-Joinville Psikiyatri Hastanesi Başhekimi

1956

[Kaynak: Toward the African Revolution: Political Essays, Fransızcadan Çeviren: Haakon Chevalier, Grove Press, 1967, s. 52-54.]

05 Aralık 2025

Öjeni ve Sömürgecilik


Batılı medya organlarının önemli bir bölümü, Gazzelilerin yaklaşık üç yıldır maruz kaldıkları korkunç durumu İsrail’de cisimleşmiş olan demokrasinin hayatta kalma mücadelesi olarak tasvir ediyor. Bu mücadele, bugünün kana susamış teröristlerine ve yarının potansiyel teröristlerine (çocuklara) ve doğmamış terörist yetiştiren kadınlara karşı veriliyor.

Bu noktada tartışmalı bir meseleye atıfta bulunuluyor: Nazilerin Yahudilere yönelik vahşeti.

Yahudi bir din devletinin vatandaşları olan İsrailliler, bugün Nazilerin soykırım yoluyla etnik temizlik programını yürütmek için kullandıklarına benzer araç ve hedeflere başvuruyorlar.

Bugün Filistinlilerin imhası denilen olgu, soykırıma evet veya hayır demeyle sınırlı tutulabilecek bir şey değil. Esas olarak, bu barbarlığın ardındaki gerçek motivasyona ve Batılı elitlerin ona bağnazlıkla verdikleri onay ve desteğe bakılmalı.

Nazilerin programı, Batı’da yaygın olarak kabul gören bir sözde bilim olan “ırksal saflık” veya “öjeni” tarafından desteklenen ölümcül bir etnik temizliği esas alıyordu. Öjeni teorilerinin, en azından “bilimsel olarak tanımlanmış” haliyle, Charles Darwin’in kuzeni Sir Francis Galton’ın çalışmalarını takiben İngiltere’de ortaya çıktığını hatırlamakta fayda var. Zamanla Galton Derneği, aristokratlar, din adamları, Nobel ödüllü isimler, ünlü bilim insanları, tanınmış aydınlar ve zengin girişimciler de dâhil olmak üzere İngiliz toplumunun elit kesimini örgütledi. Yıllar içinde Galton’ın öjeni fikirlerini paylaşan birçok kişi arasında özellikle tanınmış isimlerden sadece birkaçını saymak gerekirse, ünlü ekonomist John Maynard Keynes, James Meade (1977 Nobel Ekonomi Ödülü), Peter Medaware (1987 Nobel İmmünoloji Ödülü) ve ünlü istatistikçi (zeka testi ve faktör analizinin kurucularından biri olan) Charles Spearman’ı sayabiliriz. Winston Churchill de oyun yazarı George Bernard Shaw ile birlikte öjeni teorilerine hayranlık duyan isimlerdendi.

1906’da Stockholm’de kurulan İsveç Irk Hijyeni Derneği, 1922’de Avrupa’nın en etkili ırk hijyeni enstitülerinden biri olan İsveç Irk Biyolojisi Enstitüsü’nün kurulmasının temellerini attı. İkinci Dünya Savaşı’na uzanan dönemde, Alva ve Gunnar Myrdal, öjeni teorileriyle tanımlanan “yeni hümanizm”in teorisyenleri oldular. Gunnar, daha sonra 1974’te Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görülürken, eşi, silahsızlanma alanındaki çalışmalarından dolayı 1982’de Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Myrdal’lar, “uygun olmayan ebeveynlerin üremesine izin vermenin, hiçbir açıdan savunulamaz bir argüman olduğuna” inanıyorlardı. Lebensborn’un (Nazi “Aryanlaştırma” programının) Alman Nasyonal Sosyalist sözlüğünde özellikle geçerli olan “insan malzemesi” terimini ortaya attılar . “Nihai çözüm” terimi de Naziler arasında benzer bir geçerliliğe sahipti, ancak bu da Üçüncü Reich’ın bir ayrıcalığı olmaktan uzaktı. 1913-1932 yılları arasında Kanada Kızılderili İşleri Bakanlığı’nın Müdür Yardımcısı olan Campbell Scott, 1910 tarihli bir mektupta Britanya Kolombiyası Kızılderili temsilcisine şunları söylüyordu:

“Bu okullara giden Kızılderili çocuklarının hastalıklara karşı doğal direnç yeteneklerini yitirdikleri ve bunun sonucunda kendi köylerindekinden daha fazla sayıda öldükleri iyi bilinmektedir. Ancak bu, Kızılderili sorununun nihai çözümünü amaçlayan Bakanlığın politikasına uygundur.”

Duncan Campbell Scott, 1948’de Ulusal Tarihi Kişi unvanını aldı. Dolayısıyla, siyasi muhaliflerin, akıl hastalarının, komünistlerin, sosyalistlerin, sendikacıların, Romanların, eşcinsellerin, etnik azınlıkların ve 1940’tan sonra Yahudilerin sistematik olarak yok edilmesinin, Naziler tarafından gerçekleştirilen çoklu soykırımla ilişkilendirilen terimlerin kullanımında bile özgünlüğünü büyük ölçüde yitirdiği açıktır.

1920’lerin Amerika’sında öjeni savunucuları, Kızılderililer, Meksikalılar, İtalyanlar ve engelliler gibi aşağı ırklar pahasına üstün bir İskandinav ırkının gelişimini teşvik etmeye çalıştılar. Stratejileri arasında zorunlu kısırlaştırma, evlilik kısıtlamaları ve uygunsuz görülen herkesin özel kolonilere kapatılması vardı.

Amerikan öjeni kampanyası, bu ülkenin sınırlarını aştı, Nazi Almanyası da dâhil olmak üzere tüm dünyaya yayıldı ve burada Ari ırkın üstünlüğü teorilerinin ve soykırımın “bilimsel” olarak örtbas edilmesinin temeli haline geldi. Naziler, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar Amerikan bilim insanları ve kurumları tarafından açıkça desteklenen Amerikan öjeni ilkelerini tamamen ve kısıtlamasız bir şekilde benimsedi. Hitler, Amerikalı öjenist Madison Grant’in 1916 tarihli Büyük Irk’ın Ölümü adlı makalesine “İncil’im” adını vermişti. Amerikan toplumunun tepesindeki elitler, banka sahipleri, üniversite rektörleri, seçkin bilim insanları ve bilimsel araştırmaların hayırsever finansörleri, 1900’lerin başından İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllara kadar toplumun tüm “kabul edilemez” görülen üyelerinin ortadan kaldırılmasını istediler. Savaştan önceki yıllarda ve sonrasında Rockefeller Vakfı, Psikiyatrik Genetik adı verilen yeni bir tıp uzmanlığının kurulmasını finanse etti ve Psikiyatri, Antropoloji, Öjeni ve İnsan Kalıtımı için Alman “Kayzer Wilhelm Enstitüleri”ni (şimdiki Max Planck Enstitüsü’nü) finanse etti.

Bugün bile Hillary Clinton, 1937-1957 yılları arasında Galton ve Amerikan Öjeni Derneği tarafından kurulan Öjeni Derneği’nin üyesi olan Amerikalı Margaret Sanger’dan övgüyle söz ediyor. Sanger, 1942 yılında Amerika Planlı Ebeveynlik Federasyonu’nu kurmuş, yayınlarında ırkçı öjeni fikirlerini dile getirmiş, faaliyetlerine bu fikirler yön vermiştir.

Batı propagandası, büyük ölçüde savunmasız olan ve silahlandıklarında, ABD ve İtalya da dâhil olmak üzere, Batılı müttefikleri tarafından sağlanan askeri malzemelerle ilgilenmeyen, en modern silahlarla donatılmış bir orduya kıyasla açıkça daha zayıf olan Filistin halkına yönelik zulmün altında yatan nedeni gizlemek için elinden gelen her şeyi yapıyor.

İsrail’i ve hedeflerini savunmak için saf tutan, sözde kolektif Batı tarafından temsil edilen bağnaz güç blokunun niyetinin kesin bir tanımı var: sömürgecilik.

Batılı güçler, sömürgecilik bayrağı etrafında birleşir, o bayrak altında yürürler. İsrail’in tüm destekçilerini birbirine bağlayan, dinmeyen sömürgecilik ruhudur. İngiliz sömürgeciliğinin işgali altında iken Bengal’in Hindistan bölgesinde 1796’dan 1900’e kadar yaklaşık 27 milyon kişinin ölmesine, son derece medeni olan Belçikalıların kontrol ettikleri Kongo’da 1885’ten 1908’e kadar 10 milyon insanın ölümüne sebep olan, sömürgeciliktir. 1943’ten 1944’e kadar uzanan dönemde Bengal’i bir de kıtlık vurdu, bu olay, 2 ila 3 milyon arasında ölüme neden oldu. Bu trajedinin sorumlusu, kendi itirafıyla, daha ilkel bir halka ait toprakların, onları daha iyi sömürebilecek daha gelişmiş bir halk tarafından gasp edilmesini yanlış bulmayan Winston Churchill’di.

Afrika’da, 1962-2005 yılları arasında Batılı güçlerin desteklediği savaşlarda yaklaşık 12 milyon kişi öldü. 1961-2011 yılları arasında en az yedi Afrikalı lider, Batılı güçler tarafından doğrudan veya gizli operasyonlarla katledildi. Patrice Lumumba (Demokratik Kongo Cumhuriyeti Başbakanı, 1961’de öldürüldü), Sylvanius Olympio (Togo’nun ilk Cumhurbaşkanı, 1963’te öldürüldü), Amilcar Cabral (Gine-Bissaulu devrimci lider, 1973’te öldürüldü), Murtala Muhammed (Nijerya Cumhurbaşkanı, 1976’da öldürüldü), Thomas Sankara (Burkina Faso Cumhurbaşkanı, 1987’de öldürüldü), Laurent-Désiré Kabilia (Demokratik Kongo Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, 2001’de öldürüldü), Muammer Kaddafi (Libya Cumhurbaşkanı, 2011’de öldürüldü). Tüm bu liderler, farklı ideolojilere ve farklı bağlamlara sahip olsalar da, sömürgeciliği ve ülkelerinin yabancı güçler tarafından sömürülmesini reddetmek gibi bir ortak özelliğe sahiplerdi.

Tüm Batı, Uganda’da İdi Amin Dada, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Jean Bédel Bokassa, Zaire’de Mobutu Sese Seko ve Ekvator Ginesi’nde Macias Nguema gibi kana susamış diktatörlere koşulsuz destek sundu.

Afrika kıtasında kalabilmek için, Batılı güçlerin sömürge sonrası dönemd ekontrolü ele geçirme çabalarıyla kışkırttıkları sayısız devletler arası savaşa ve iç savaşa tanıklık edildi. Bunlara, ilerici liderleri devirmeyi amaçlayan darbeler de eklenmeli. Unutulmuş savaşların yol açtığı milyonlarca unutulmuş ölüm de cabası. Bunlardan sadece birkaçını saymak gerekirse, Cezayir (1992-2002), Lübnan (1975-1990), Sudan (1955’ten günümüze), Biafra (1966-1970), Etiyopya (1974-1991), Mozambik (1975-1992), Angola (1975-1994), Uganda (1979-1986), Ruanda (1994), Kongo (1997-2003) iç savaşları (ki bunlar tek başına doğrudan ve dolaylı olarak 5,4 milyon ölüme neden olmuştur), Suriye (2011 -henüz sonuçlanmadı), Libya (2012 -henüz sonuçlanmadı), Irak-İran savaşı (1980-1988) ve ABD’nin Irak’a karşı yürüttüğü “Körfez Savaşı” (1990-2003) hatırlanmalıdır.

Bu bağlamda, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın Irak’a uygulanan aşırı sıkı ambargonun yol açtığı ölümlerle ilgili meşhur sözünü hatırlamakta fayda var. Röportajcı, ambargo nedeniyle Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalardan daha fazla çocuğun öldüğünü belirttiğinde, Albright buna değdiğini söyledi.

Joseph Conrad’ın ünlü romanı Karanlığın Yüreği’nde yazdığı gibi: “Temelde dünyayı bizden farklı tene sahip olan veya burnu biraz daha yassı olanlardan almak anlamına gelen fetih, çok yakından bakıldığında pek de hoş bir manzara sunmaz.”

Dolayısıyla Gazze’de yaşananlar, sömürgeci kibrin tüm acımasızlığıyla ve tüm sonuçlarıyla harekete geçmiş halidir. Etnik temizlik, sömürgeci çıkarların altında yatan ideolojidir ve Nazilerin tabiriyle, egemenlik planlarına karşı çıkan herkesi “untermensch (alt-insan) olarak kabul eder; bu ideoloji, hiçbir zaman terk edilmemiş olan öjeni teorileriyle tam bir uyum içindedir.

Filistin meselesi ile Cezayir’in Fransız egemenliğinden kurtuluş yılı olan 1954 ile 1962 yılları arasında faaliyet gösteren Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni kuşatan, o büyük ölçüde unutulmuş olaylar arasında rahatsız edici benzerlikler bulunmaktadır. Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinin tarihi, Gazze’de tanık olduğumuz olaylara çok benzemektedir. Sömürgeci güçlerin baskıcı yöntemleri her zaman aynı vahşetle tanımlıdır.

Kurtuluş mücadelesinin kökenleri, 5 Mayıs ayaklanmalarını takip eden günlerde, bağımsızlıkçı militanların Fransız işgalinin sona ermesini talep ettiği ve yeşil-beyaz zemin üzerine kızıl hilal taşıyan bayraklar salladığı Sétif ve Guelma şehirlerinde 1945'teki kanlı olaylara kadar uzanmaktadır. Binlerce Cezayirli, Fransız polisi, askerleri ve silahlı yerleşimciler tarafından öldürüldü. Kurbanların kesin sayısı hiçbir zaman belirlenemedi. İngiliz istihbarat servisleri, ölü sayısını yaklaşık 6.000 ve yaklaşık 14.000 yaralı olarak tahmin etti. Bugün bu tahminler revize edilmiştir; bazı Fransız tarihçiler, ölü sayısının 20.000 olduğuna inanırken, Cezayir hükümeti, 45.000 olduğunu tahmin etmektedir.

1 Kasım 1954’te Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) gerillaları, Cezayir’in çeşitli bölgelerinde askeri tesislere, polis karakollarına, depolara ve iletişim tesislerine yönelik organize saldırılar düzenledi. FLN, Kahire’den radyo aracılığıyla Cezayir halkına ve ulusal davaya bağlı militanlara “ırk veya din ayrımı gözetmeksizin, İslam ilkelerine ve tüm temel özgürlüklere saygılı, egemen, demokratik ve sosyal bir Cezayir devletinin yeniden kurulması” çağrısında bulundu.

Fransız silahlı kuvvetleri, gerillalara barınak ve ikmal sağladığından veya onlarla herhangi bir şekilde iş birliği yaptığından şüphelenilen köylere kolektif sorumluluk ilkesini acımasızca uygulayarak amansız bir savaş yürüttü. Çok sayıda köy, fosfor bombaları da dâhil olmak üzere, hava bombardımanına maruz bırakıldı, tarlalar ve meyve bahçeleri yok edilerek çiftçiler, her türlü geçim kaynağından mahrum bırakıldı. Fransızlar, isyancılarla iş birliğini önlemek veya resmi açıklamalara göre onları Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin şiddetinden korumak için kırsal nüfusun büyük bir bölümünü, hatta bazen tüm köyleri askeri gözetim altındaki özel kamplarda topladı. İki milyondan fazla Cezayirli, evlerinden sökülüp atıldı.

“Cezayir Muharebesi”, 30 Eylül 1956’da üç kadının Fransız sivillerin yoğun olarak bulunduğu üç farklı noktaya bomba yerleştirmesiyle patlak verdi. Üç kişi öldü, elli kişi yaralandı. Fransızların tepkisi, şiddetli ve acımasızdı. Fransız yerleşimci grupları tarafından polisin de desteğiyle Cezayirli sivillere yönelik terör saldırılarını, 5.000 kişilik seçkin bir paraşütçü birliğinin konuşlandırılması izledi. Bu birlikler, insanları işkenceden geçirdi, kadınlara tecavüz etti. Hesaplamalara göre savaş sırasında tutuklanan 24.000 Cezayirliden yaklaşık 3.000’i Fransız güçleri tarafından işkenceye uğrayarak hayatını kaybetti.

Sayısız işkence yönteminin yanı sıra, Cezayirli kadınlara yönelik tecavüz, baskıcı ve acımasız bir savaş stratejisinin gerçek bir aracıydı. Askeri yetkililer tarafından her zaman reddedilen tecavüz, Fransız birliklerinin Cezayirli kadın nüfusuna karşı kullandığı bir cezalandırma ve terör aracıydı. Bu tür uygulamaların zirvesi, özellikle kırsal kesimlerde, 1959 ve 1960 yılları arasında yaşandı. Fransız birlikleri ayrıca, gözaltı kamplarında tutulan kadınları askerler ve subaylar için seks kölesi olarak kullanarak kötü şöhretli bir eylem daha gerçekleştirdiler.

FLN, 17 Ekim 1961’de Paris’te yaklaşık 30.000 Cezayirlinin katıldığı barışçıl bir gösteri düzenledi. Fransız polisi, kalabalığa ateş açarak gösteriyi dağıttı. 14.000 kişi tutuklandı ve 200 kişi öldürüldü; bunların çoğu Seine Nehri’ne atıldı. Fransız hükümeti yalnızca 32 kurbanı kabul etti.

Cezayir, 1962’de bağımsızlığını kazandı. Savaşın bilançosu çok ağırdı. 10 milyonluk nüfusun yaklaşık 300.000 ila 1.000.000 Cezayirli sivili öldürüldü (Cezayir hükümetine göre 1,5 milyon) ve yaklaşık 3.000.000’i toplama kamplarına gönderildi. Ayrıca, 28.500 Fransız askeri, 30.000 ila 90.000 Fransa’ya sadık Cezayirli asker, 4.000 ila 6.000 Avrupalı sivil hayatını kaybetti, yaklaşık 65.000 kişi yaralandı.

Fransa’daki sosyalist ve komünist partilerin, Fransız emperyalizminin Cezayir devrimine karşı savaşını etkin bir şekilde desteklediği unutulmamalıdır. Dönemin Sosyalist Başbakanı Guy Mollet, Cezayir’deki baskıların tırmanmasını siyasi olarak yönetirken, komünist milletvekilleri katliamı durdurmak için hiçbir şey yapmadılar. Tek istisna, Cezayir bağımsızlık hareketini istikrarlı ve tavizsiz bir şekilde destekleyen Jean-Paul Sartre’dı.

Sartre, Ocak 1956’da Cezayir'de bir barış toplantısına katıldı ve en ünlü metinlerinden biri haline gelecek olan “Sömürgecilik Bir Sistemdir” başlıklı bir konuşma yaptı. Bugün Fransa’da “kötü öğretmen” olarak anılıyor. Bir felsefeci öldüğünde, hemen bir diğeri yaratılır. Sartre’ın yerini hemen “iyi öğretmen” Bernard Henry-Lévy aldı. Bu zat, kısa süre önce La Stampa gazetesinde yayınlanan bir röportajında, Gazze’deki işgal, kıtlık ve soykırımın çürütülmesi gereken üç yalan olduğunu söyledi.

Ulusal Kurtuluş Cephesi, ünlü bir bildirisinde şöyle yazıyordu: “Sömürgecilik, ancak boğazına bıçak dayandığında teslim olur.” Bundan daha uygun ve daha yerinde bir ifade olamazdı. Bu nedenle, Gazze için önerilen her türden barış planı başarısızlığa mahkûmdur. Bu trajediyi körükleyen sömürgeciliğin boğazına bıçak dayanmadı. Bıçağın sapı onun elinde.

Stefano Dumontet
11 Kasım 2025
Kaynak

04 Aralık 2025

Emperyalizm ve Anti-emperyalizm


Emperyalizm, yirminci yüzyılın o radikal eylemlere tanık olunan dönem boyunca Marksist ve solcu yazının merkezinde yer almış bir kavramdır. Ancak yetmişlerden bu yana uzanan süreçte kavram, önemini yitirmiştir.

Sol siyasetin tarihine aşina olan okular, bir dizi akademisyenin ve eylemcinin “emperyalizm” fikrinin ölümünü ilan ettiğini fark edecektir. Bu eleştirilerin yöneldiği çeşitli akademik disiplinlere rağmen, genellikle kapitalizmin şimdilik neredeyse yenilmez olduğuna, en iyi ilerici siyasetin, kapitalizmin daha iyi versiyonlarını dünya çapında yaymak ve her türlü “otoriter” veya “baskıcı” rejime son vermek olduğuna dair temel siyasi anlayışını paylaşırlar. Bu eleştirileri iki düzeyde ele alacağım.

Öncelikle şu sorulmalı: “Emperyalizm” kavramı, günümüz dünya kapitalizmini anlamak için hâlâ geçerli mi? Yirminci yüzyılın ilk yarısında dünya savaşları dönemini geride bıraktık. Batı ve Üçüncü Dünya’daki anti-emperyalist mücadeleler sayesinde Batılı güçler, ülkeler üzerindeki hâkimiyetlerinin büyük bir bölümünü kaybettiler.

Lenin döneminde emperyalizm, en az iki ana temayı ifade ediyordu: kapitalistler arası rekabet ve savaş, ayrıca bir avuç Batılı devlet ile dünyanın geri kalanı arasındaki hiyerarşik ilişki. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden, Rus ve Çin devrimlerinden ve bağımsızlık hareketinden bu yana eski siyasi harita kökten değişti, bu düzlemde, Lenin’in analizlerinin çoğu anlamsızlaştı. Örneğin, ulusal kurtuluş mücadelelerinin ardından tekelleşme veya üretim, finans ve ticaretin merkezileşmesi, Üçüncü Dünya ülkelerinin çoğunda yaygınlaştı. Dolayısıyla, emperyalist devletleri emperyalist olmayan devletlerden ayırmak artık işe yarar bir yöntem değil. Bu anlamda, ABD-Çin veya ABD-Rusya ilişkileri konusunda “emperyalistler arası rekabet” ifadesinin kullanılmasına karşı olduğumu belirtmeliyim.

Gelgelelim, dünya kapitalizmi, az sayıda ülkenin diğerlerini kontrol ettiği bir sistem olmaya devam ediyor ve bu nedenle “emperyalizm” halen daha önemli bir kavram. Emperyalizm, dün olduğu gibi bugün de salt “sınıf temelli” bir olgu değildir. Kapitalist dönemde emperyalizmin ortaya çıkışı, emperyalist ülkelerdeki ulus inşası ve refah devleti politikalarının büyük bir kısmını içeriyordu. Kapitalistlerin emperyalist uluslarını (öncelikle emekçileri) yönetme kapasiteleri, genellikle emperyalist olmayan uluslardan çaldıkları, gasp ettikleri veya “barışçıl” bir şekilde el koydukları fazlalık üzerinden işçi aristokrasisini ne kadar besleyebildiklerine bağlıydı.

Marx ve Engels, emperyalizmin İngiliz işçi sınıfını yozlaştırmasından defalarca bahsetmişlerdir. Lenin’in sözleriyle, emperyalizmin tanımlayıcı bir özelliği, “bir avuç zengin veya güçlü ulus tarafından giderek artan sayıda küçük veya zayıf ulusun sömürülmesi”dir. Ayrıntılardaki birçok değişikliğe rağmen, dünya kapitalizminin hiyerarşisi çok az değişmiştir. Örneğin, ülke düzeyinde kişi başına düşen gelirlerin sıralaması on dokuzuncu yüzyılın sonlarından günümüze kadar nispeten istikrarlıydı.

Son otuz-kırk yıllık dönemde küreselleşme, özünde dünya kapitalizminin üçüncü dünya ve eski sosyalist devletlere yayılmasına dayanıyordu. Sözde “kurallara dayalı”/ABD merkezli küresel düzende dünya kapitalizmi, bir süre dünyanın dört bir yanından kapitalistlerin katılımıyla oldukça sorunsuz bir şekilde işledi. Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemin balayı evresinde bile, dünya kapitalizminin hiyerarşisi belirgindi; Batı, Çin de dâhil olmak üzere, sözde geçiş ve gelişmekte olan pazarlar ve üçüncü dünyanın geri kalanı, dünya işbölümünde farklı konumlarda yer alıyordu. Yirmi birinci yüzyıl ile bağımsızlık öncesi kapitalist dünya düzenleri arasındaki çarpıcı benzerlikler göz önüne alındığında, “emperyalistler” ve “kompradorlar” gibi terimleri kullanmak halen daha mantıklı ve anlamlı.

Böylesi bir düzen, sorgulanamaz kabul edilen ABD hegemonyasıyla kurulmuş özel tarihsel bağı temel alır. Batı ve kapitalist dünyanın geri kalanındaki kapitalist krizlerle birlikte, küreselleşmenin bir zamanlar geliştiği koşullar çökmeye başladı. Avrupa, Ortadoğu ve Latin Amerika’da devam eden çatışmalar, Pax Americana’nın zayıflamasının işaretleri olarak görülmeli. Özellikle Rusya, Soğuk Savaş sonrası Batı’ya yeniden katılma çabasından vazgeçti ve hatta Batı’ya karşı askeri ve ekonomik olarak üstünlük sağlamayı başardı.

Dünya hızla değişiyor. Batılı elitler, ticaret savaşları, riskten kaçınma ve ayrışma ile ilgili fikirler dillendiriyorlar. Buradan, “ulusötesi kapitalist sınıfın” dünya kapitalizminde önemli bir güç olduğu günlerin artık sayılı olduğunu anlıyoruz.

Bu noktada sosyalist strateji meselesine geçebiliriz. Strateji, akademik araştırmalarla ilişkilidir, ancak onlardan oldukça farklıdır. Salt bir avuç azınlık için düşünsel-teorik çalışmalar yürütmekten bahsedemeyiz. Hâkim kapitalist ideolojinin, piyasaların ve şiddetin beslediği dünya kapitalizminin olağan seyrinde ilerlediği gerçeklikte etkili bir sosyalist hareketten söz edemeyiz.

Böyle bir stratejiyi formüle etmek için, en azından ilk kıvılcım için, dünya kapitalizminin dinamiklerini kapsamlı ve gerçekçi bir şekilde anlamamız gerekir. Kapitalizmden sosyalizme geçişte tüm çelişkiler aynı stratejik öneme sahip değildir. Kapitalizmin her köşesinde sayısız sorun vardır. Ancak karşılaştırmalı olarak, gelişmiş kapitalist devletler (dünya kapitalizmindeki konumları sebebiyle) daha fazla pazarlık kozuna sahiptirler, sınıfsal taviz kopartma konusunda daha iyi maddi koşullar sağlayabilmektedirler. Dolayısıyla, yalnızca kapitalizmdeki somut sorunlara odaklanırsak, reformizm bizi için için tüketir, “müstebit, otoriter, zorba” gibi üçüncü dünyaya has kabul edilen vasıflara dair Avrupamerkezci suçlamaları kolaylıkla benimseriz. Kapitalizmin tüm içsel sorunlarını açığa çıkarmak ve bunlarla mücadele etmek tabii ki yanlış değildir, ancak bu, kendi başına sosyalist bir strateji olarak görülemez.

Lenin ve Mao’nun bir asır önce karşı karşıya kaldığı soruyu yeniden sormalıyız: “Dünya kapitalizmindeki zayıf halkalar hangi ülkelerdir?”

Hem Rusya’da hem de Çin’de sosyalistler, görece geri ekonomilere sahip, çok zayıflamış devletlerde benzeri görülmemiş ilerlemeler kaydettiler. Egemen sınıflar, genellikle savaşlar yüzünden felç olmuş durumdaydı ve anlamlı mücadeleler yürütecek ve/veya emekçi halkı kandıracak kadar güçlü değillerdi. Çin gibi sömürge ve yarı sömürge ülkelerde anti-emperyalizm, geniş bir cazibeye sahipti ve milyonları harekete geçiriyordu. Emperyalist güçlerin ve onların işbirlikçilerinin önemli ölçüde zayıflaması, bu gibi durumlarda başlangıçtaki ilerici toplumsal değişimler için genellikle önemli ön koşullardı. Önemli bir örnek olarak, Çin komünistleri, Japon emperyalizmine karşı uzun ve başarılı mücadeleleri sırasında milliyetçi hükümetle birleşik cephe altında siyasi ve askeri güçlerini büyük ölçüde güçlendirdiler.

Lenin ve Mao, farklı tarihsel koşullarda çalışmış olsalar da, hem Üçüncü Dünya devrimlerini hem de komünistlerin önderlik etmediği ulusal bağımsızlık hareketlerini desteklediler. Üçüncü Dünya’daki genel sömürü ve baskının varlığını elbette biliyorlardı, ancak emperyalizme karşı genel eğilimin, dünya devriminin ivme kazanmasında stratejik öneme sahip olduğunu düşünüyorlardı.

Günümüz dünya kapitalizmi, askeri ve ideolojik düzlemde, ABD önderliğindeki Batılı ülkeler tarafından güvence altına alınırken, ekonomik olarak küresel sermaye tarafından, Çin gibi gelişmekte olan ekonomilerin ve geçiş ekonomilerinin katkılarıyla desteklenmektedir. ABD hegemonyasını çeşitli düzeylerde hedef alan anti-emperyalist güçler, dünyada kapitalizmi sona erdirmeye yönelik her sosyalist stratejinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bununla karşılaştırıldığında, Üçüncü Dünya’da her gün gördüğümüz birçok çatışma ve çelişkinin her zaman aynı önemde olmadığını savunuyorum.

Dünyada kapitalizmi sona erdirme çabası, dünya çapında işbirliği girişimlerini zorunlu kılıyor. İnsanlar, bu tür işbirliklerinin birleşik bir cephe mi yoksa sol içinde bir işbölümü olarak mı teorize edilmesi gerektiği konusunda tartışabilirler. Gene de, anti-emperyalizm (özellikle ABD hegemonyası) konusunda ortak bir anlayışın aciliyetini günümüz sosyalist mücadelelerinin özü olarak görüyorum. İnsanlar, hâlâ önemli fikir ayrılıklarına sahip olabilir ve olmalıdırlar, ancak bir dizi uygulamayla birlikte saygı temelinde çalışma yürütebiliriz. Yüzlerce çiçek açsın!

Zhun Xu
26 Eylül 2025
Kaynak

03 Aralık 2025

,

HDK Konferansı Üzerine


Halkların Demokratik Kongresi’nin 8–9 Kasım tarihlerinde düzenlediği “Sosyalizm Yeniden” başlıklı konferans, ilk bakışta sosyalizmin tarihsel birikimini tartışma, sınıf mücadelesinin güncel sorunlarına yanıt üretme ve Marksist-Leninist kuramın bugünkü koşullardaki anlamını değerlendirme iddiası taşıyor görünse de, konferansın fiilî içeriği, bu izlenimden bütünüyle uzaktı.

Program incelendiğinde, tartışmaların ağırlık merkezini Abdullah Öcalan’ın “yeni paradigma” olarak formüle ettiği ve İmralı merkezli olarak şekillenen, düzenle uyum arayan ideolojik hattın oluşturduğu açık biçimde görülmektedir. Konferansın, bu hattı meşrulaştırmak ve sol hareketin geniş kesimlerini bu çerçeveye eklemlemek amacıyla, özel olarak kurgulandığı anlaşılmaktadır.

Sol hareketin bazı temsilcileri -kendilerini Marksist-Leninist geleneğin devamı saymalarına rağmen- konferansta ortaya koydukları söylemlerle Öcalan’ın Marksizm-Leninizm’i “aşılması gereken dogma” olarak sunan yaklaşımının âdeta dolgu malzemesi hâline gelmiştir. Bu tablo, uzun yıllara yayılan ideolojik tasfiyeciliğin yeni bir evresine işaret etmektedir.

Konuşmalarda “yeni paradigmanın” sınıf dışı “demokratik toplum” anlayışı, devlet ve devrim kavramının reddi, sınıf mücadelesini merkezden düşüren tezler ve sosyalizmin tarihsel deneyimlerine yönelik yüzeysel ya da bilinçli çarpıtmalar neredeyse tartışmasız biçimde yeniden üretilmiştir.

Konferans boyunca pek çok konuşmacı, Marksist-Leninist kuramın temel kavramlarını tarihsel bağlamından kopararak ele almış; sosyalist devrim teorisinin zorunlu öğelerini ya belirsizleştirmiş ya da tümüyle reddetmiştir. Bu, bir “yöntem hatası” değil, bilinçli bir yönelimdir. Çünkü “yeni paradigma”, sınıf mücadelesi yerine sınıflar-arası uzlaşıyı, devlet iktidarının parçalanması yerine devlet-dışı toplumsal ağların kurucu rolünü, devrimci kopuş yerine müzakereci dönüşümü merkezine alan bir ideolojik çerçevedir. Bu nedenle, Marksist-Leninist teoriyle uzlaştırılması mümkün değildir; “yeni paradigma”, ancak onu reddederek var olabilir.

Konferanstaki sol-sosyalist katılımcıların önemli bir bölümü, Kürt hareketiyle yıllara yayılan pragmatik ilişkilerin sonucu olarak bu ideolojik yönelime açık ya da örtük onay vermiştir. Bu tutum, Kürt halkının meşru demokratik haklarıyla dayanışma ile Kürt hareketinin programatik çizgisine eklemlenme arasındaki farkın bilinçli biçimde bulanıklaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Oysa anti-emperyalist ve anti-kapitalist dayanışma, ulusal hakların savunulması ve faşist saldırılar karşısında ortak mücadele, herhangi bir hareketin ideolojik programına bağlanmayı zorunlu kılmaz. Fakat bugün solun önemli bir kesimi, bu ayrımı gözetmez hâle gelmiştir.

Marksist-Leninist olduğunu iddia eden çevrelerin konferansta karşılarına çıkan ideolojik saldırılar karşısında neredeyse bütünüyle sessiz kalmaları, yalnızca taktiksel bir suskunluk değil; solun kendi tarihsel birikiminden kopuşunun açık bir göstergesidir. Marksizmin “eskidiği”, “yanlışlandığı” ya da “aşıldığı” yönündeki iddialar; sınıflar mücadelesi teorisinin geçersiz ilan edilmesi; Ekim Devrimi’nin tarihsel öneminin reddi; bilimsel sosyalizmin yerine sınıf dışı “demokratik modernite”nin geçirilmesi gibi saldırılar karşısında neredeyse hiçbir ideolojik yanıt verilmemiş olması, soldaki teorik erozyonun geldiği düzeyi göstermektedir.

Konuşmalarda Marksist yöntemin yerine eklektik bir düşünsel yapı geçirilmiş; tarihsel ve toplumsal analizler sınıfsal temelden koparılarak, kültürel ve kimlik merkezli bir yaklaşıma indirgenmiştir. Örneğin, konferans boyunca sıkça kullanılan “komün” kavramı, toplumsal üretim ilişkileri içinde kolektif bir örgütlenme formu olarak değil, kimi durumlarda aşiret benzeri yapılarla özdeş bir toplumsal birliktelik olarak sunulmuştur. Kavramların bu şekilde boşaltılması, yeni ideolojik yönelimin karakterini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Marksizm-Leninizm bir dogma değil, toplumsal gelişmenin yasalarını bilimsel biçimde kavrayan ve somut koşulların somut tahlili üzerine kurulu devrimci bir yöntemdir. Sorun Marksizmin “güncelliğini yitirmesi” değil, onu mekanik, şematik ve yaratıcı olmayan biçimlerde uygulayanların yetersizliğidir.

Kapitalist-emperyalist sistemin dünya çapında derinleşen krizleri, savaş ve sömürünün yeni biçimleri, bağımlılık ilişkilerinin ağırlaşması ve emperyalist tahakküm mekanizmalarının genişlemesi, bugünün gerçekliğinin sosyalist devrim perspektifi olmadan kavranamayacağını her geçen gün daha fazla göstermektedir.

Emperyalist çağda ulusal özgürlük mücadelesi nesnel olarak anti-kapitalist bir karakter taşır; bu nedenle, sosyalist devrim perspektifiyle bağ kurulmadan başarıya ulaşması mümkün değildir.

Sosyalizmin yerine reformu ikame etmeye çalışan tüm teoriler, kapitalizmin özünü değiştirmeden çelişkileri yumuşatma hayaline dayanır. Tarihsel deneyim, bu tür yaklaşımların her seferinde burjuva düzeninin yeniden üretimine hizmet ettiğini göstermiştir.

Bugün “demokratik sosyalizm”, “demokratik modernite”, “devlet-dışı toplumsal örgütlenme” gibi söylemlerle sunulan formüller de bu geleneğin yeni biçimleridir. Sermaye iktidarını yıkma hedefini dışlayan hiçbir yaklaşım, ezilen sınıfların kurtuluşuna hizmet edemez.

Türkiye’de emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin yarattığı yapısal tıkanma, demokrasi ve özgürlük sorunlarının kapitalist düzen koşullarında çözümlenemeyeceğini açıkça göstermektedir. Dolayısıyla, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi dahi sosyalist devrim perspektifiyle bütünleşmek zorundadır. Bu gerçeklik, Marksizm-Leninizmin güncelliğini değil, zorunlu tarihsel rolünü doğrulamaktadır.

Sonuç olarak, HDK konferansı, sosyalizmi tartışmak bir yana, sosyalizmin bilimsel temellerine yönelmiş sistematik bir tasfiye sürecinin ideolojik platformu olarak işlemiştir. Sol hareketin bu sürece edilgen biçimde eklemlenmesi, yalnızca teorik bir zayıflığın değil, tarihsel misyonundan uzaklaşmanın ifadesidir.

Bugün devrimci görevin özü, sınıf mücadelesini yeniden merkeze alan, bilimsel sosyalizmin yöntemini savunan ve burjuva ideolojisinin tüm varyantlarına karşı keskin bir ideolojik mücadeleyi yeniden örgütlemektir. Bunun dışındaki tüm arayışlar, düzenle uylaşmanın farklı biçimlerinden ibarettir.

Kolektif Mücadele
2 Aralık 2025
Kaynak

,

Bir Komünist Nasıl Olmalı?



Hepimiz, o onurlu “komünist” unvanına sahip olmak istiyoruz. Peki, bu unvanın değerini azaltmadan onu nasıl pratiğe dökebiliriz? Mao Zedong, komünist olmanın ve yaşamanın talep ettiği kimi hususları daha önceden ortaya koymuştu.

1.

Bir komünist, kitlelere örnek olmalı. Mao, bu konuyla şunları dile getirmişti:

“Sekizinci Hat ve Yeni Dördüncü Ordu’da faaliyet yürüten komünistler, cesurca savaşma, emirleri yerine getirme, disiplini koruma, siyasi çalışma yapma, içteki birliği ve dayanışmayı geliştirme konusunda örnek olmalıdırlar.”[1]

Rol model olma işlevini yerine getirmeden kimse, bizi samimi bulmayacak, dolayısıyla, hiçbir şey başaramayacağız. Co Enlay da bu hususa vurgu yapıyordu:

“Hiçbir zaman kitlelerden uzaklaşmayın; onlardan öğrenin ve onlara yardımcı olun. Kolektif bir yaşam sürün, çevrenizdeki insanların dertlerini araştırın, sorunlarını inceleyin ve disiplin kurallarına uyun.”[2]

Hiçbir zaman kitlelerden uzaklaşmamalıyız. Kitleden kopan, topraksız ağaç gibidir.

2.

Tüm komünistler, eğitim konusunda rol model olabilmelidir. Mao şöyle demiştir:

“Bu nedenle komünistler, eğitim çalışmaları konusunda örnek olmalılar; her zaman kitlelerden öğrenmeli, onlara öğretmelidirler.”[3]

Tembellik, eğitim çalışmaları için zararlıdır. Çalışmazsak, hazırlıksız ve eğitimsiz, özetle, beceriksiz oluruz. Kitlelere gerçeklere dayalı bir şeyler anlatacak hiçbir şeyimiz olmaz. Böylesi bir durum, genel manada bir siyasi hareketi ölüme sürükler. Öyleyse, Co Enlay’ın dediği yapılmalı:

“Çalışkan olun, temel bilgileri kavrayın, birçok konu hakkında yüzeysel bilgi edinmek yerine tek bir konuya yoğunlaşın.”[4]

3.

Hiçbir komünist, başkalarına patronluk taslamamalı veya kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koymamalıdır. Mao, şöyle demişti:

“Kitleler içinde çalışma yürüten her komünist, onların dostu olmalı, onlara patronluk taslamamalı, bürokrat bir politikacı değil, yorulmak bilmez bir öğretmen olabilmelidir. Hiçbir zaman ve hiçbir koşulda bir komünist, kişisel çıkarlarını ön planda tutmamalı, kendi çıkarlarını ulusun ve kitlelerin çıkarlarına tabi kılmalıdır.”[5]

Haklar söz konusu olduğunda, kendimizi kolektifin eşit parçaları olarak görmeli, ancak kitlelere liderlik etme sorumluluğuna sahip olmalıyız. Bu sorumluluğa sahipsek demek ki kitlelerin seslerini ciddiye alırken onlara önderlik etmekle ilgili siyasi iddiaya sahibiz. Kitleler bize bu sayede güvenecek, mütevazı halimizle halk içerisinde kök salacağız. Ayrıca bu sorumluluk, yolsuzluğa yol açma potansiyeli taşıyan bencillikten uzak durmamızı sağlayacaktır.

4.

Tüm komünistler, Marksizmin sözünü her yana yaymalıdır. Mao şöyle demiştir:

“Biz komünistler tohum gibiyiz, halk da toprak. Nereye gidersek gidelim, halkla cem olmalı, onun içinde kök salmalı, orada yeşermeliyiz. Yoldaşlarımız nereye giderse gitsin, kitlelerle iyi ilişkiler kurmalı, onlarla ilgilenmeli, zorluklarının üstesinden gelmelerine yardımcı olmalıdır. Kitlelerle bir olmalıyız. Ne kadar çok kitleyle birleşirsek o kadar iyi. Kitleleri harekete geçirmek, halk güçlerini genişletmek ve partimizin önderliğinde bunu başarmak için elimizden geleni yapmalıyız.”[6]

Halkı örgütlemek ve en ileri unsurları toparlamak için Marksizm tohumlarını halkın arasına ekmeliyiz. Biz, ancak bu sayede büyüyüp gelişeceğiz.

5.

Tüm komünistler, kadrolar ve kitlelerin benimsedikleri yanlış fikirlerle mücadele etmelidirler. Co Enlay şöyle demiştir:

“İlkeler temelinde, başkalarındaki ve kendimdeki her türlü yanlış ideolojiyle kararlılıkla mücadele edeceğim.”[7]

Yanlış görüşler düzeltilmeden ilerlemek imkânsızdır. Yanlış görüşler ortadan kaldırılmazsa hareket durur, hatta geriler. Bu durum, hem günlük işlerimiz hem de nihayetinde davamız için zararlıdır.

Komünistlerin sahip olmaları gereken başka vasıflar da var ama bu beşi bizim odaklanmamız gerekenlerdir.

Kızıl Cephe
Kaynak