Şubat
2026’da Tucker Carlson, ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’ye “Büyük
İsrail”in anlamı hakkında sorular sordu. Carlson, Nil’den Fırat’a kadar olan
toprakların Tanrı tarafından vaat edildiğini anlatan Yaratılış 15:18’i örnek
gösterdi. Huckabee ise “Hepsini alsalar iyi olur” diye mırıldandı.
İsrail’deki
siyasi yelpazenin her kesiminden liderler, onunla aynı fikirde. İsrail Maliye
Bakanı Bezalel Smotriç, “Bu savaşın sonunda, İsrail Devleti’nin Gazze’de,
Lübnan’da, Suriye’de ve elbette Batı Şeria’daki sınırları değişmeli” dedi.
“Bana kalsa, çoktan toprak ilhak ederdik” diye ekledi. Sadece İsrail sağı
değil, “liberal” muhalefet lideri Yair Lapid de Eski Ahit’in İsrail’e Mısır’dan
Irak’a kadar uzanan topraklar üzerinde hak tanıdığını düşünüyordu.
Büyük
İsrail projesi, bir asırdan fazla süredir şekilleniyor. Bu proje, sadece İsrail’in
sınırlarının olmaması veya sınırlarının sonsuza dek genişlemesi gerektiği fikri
değil, aynı zamanda İsrail’in sınırlarının ötesindeki ülkeleri de domine
etmesi gerektiği fikri üzerine kurulu. Gerçekten de, 1948’den beri kurulan her
İsrail hükümeti, ya ülkenin sınırlarını genişletmeyi düşündü ya genişletmek
için askeri harekâtlara girişti ya da fiilen genişletti. Büyük İsrail fikrine
yönelik destek iniş çıkışlı bir seyre sahip olsa da, proje, bugün tarihin
herhangi bir döneminden daha fazla destek görüyor. Bu, İsrail’in bölgedeki
nüfuz alanının hızla genişlediği, sonu görünmeyen bir dönemde gerçekleşiyor.
İşte karşınızda 1948’den günümüze Büyük İsrail'in kısa bir tarihi.
Büyük
İsrail (1948-1967)
Siyonist hareket, tabiatı gereği yayılmacıydı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren Siyonist liderler, genellikle Eski Ahit’ten ilham alarak, geniş sınırlara sahip bir Yahudi Filistin’i tahayyül ettiler. Elbette, Siyonist yerleşimciliğin yürüyeceği yol, satılık arazinin mevcudiyetine bağlıydı. Satılan ilk araziler neticesinde, kıyıya yakın ovalarda, Celile, Cezril Vadisi ve Beysan boyunca Yahudi yerleşimleri kuruldu. Birinci Dünya Savaşı’na dek onlarca, İkinci Dünya Savaşı’na dek yüzlerce yerleşim kuruldu. Otuzların sonlarında ve kırklarda, Siyonistlerin arazi almalarında amaç, Siyonist yerleşimler ağının bölgesel derinliğini güçlendirmek ve sınırlarını genişletmekti. Ekim 1946’da, Siyonist yerleşimciler çölde kurulmuş 11 karakolu ele geçirmek için gece yarısı yola koyuldular. Operasyona katılan Miryam Bonim, “Amacımız Negev’i fethetmek ve oraya yerleşmekti” dedi.
1936-1939
yılları arasında kurulan Siyonist yerleşimlerin haritası. Siyonist
yerleşimciler bir bölgeye geldiklerinde, “Kule ve Çit” yöntemi olarak bilinen yerleşim
inşası yöntemiyle, 24 saatten kısa bir sürede bir gözetleme kulesi ve birkaç
çatılı baraka inşa ediyorlardı.
Kasım
1947’de Birleşmiş Milletler, Filistin’in bölünmesini ve ülkenin yüzde 56’sının
Yahudi Devleti’ne verilmesini istedi, oysa nüfusun yüzde 33’ünü oluşturan
Yahudiler, toprakların yüzde 7’sine sahiplerdi. Siyonist liderler, sınırların
New York’taki bürokratlarca değil, Filistin’deki silahlı milisler eliyle
çizileceği anlayışıyla, planı kabul etti. Gerçekten de, Siyonist güçler,
ardından İsrail ordusu, savaş sırasında Filistin’in yaklaşık yüzde 78’ini ele
geçirdi. Kudüs, Latrun, Babü’l-Vad ve Batı Şeria’nın diğer bölgeleri de dâhil
olmak üzere, geri kalanının büyük bir kısmını ele geçirmeye çalıştı ancak
başarısız oldu. Aslında, İsrail ordusu, Aralık 1948’in sonlarında Sina ve Gazze
Şeridi’ni neredeyse ele geçirmişti, ancak yoğun ABD ve İngiliz baskısı
nedeniyle taarruzu durdurmak zorunda kaldı. Bu süreçte yaklaşık 500 Filistin
köyünü yerle bir eden İsrail askerleri, 750.000 Filistinliyi evlerinden
sürdüler. Son 78 yıldır da bir daha geri dönmemelerini sağlamak için
uğraşıyorlar. Böylece ortaya bir garnizon devleti çıktı.
İsrail
liderlerinin asıl yandıkları husus, 1948’de Filistin’in tamamını fethedememiş
olmalarıydı. O zamanki başbakan yardımcısı Yigal Alon, “Ben-Gurion
yönetimindeki İsrail hükümetini, 1948-1949’da hem askeri hem de politik olarak
işi bitirmemize izin vermediği için asla affetmedim” demişti. Askeri lider Moşe
Dayan da 1949’da “İsrail’in sınırı Ürdün Nehri olmalı. [...]mevcut sınırlar her
açıdan komik” diyordu.En yüksek kademelerdeki birçok kişi, “Bağımsızlık Savaşı”nda
işi tamamlamadıklarını düşünüyordu. Bu başarısızlık, İsrail halkbilimine “nesiller
boyu ağlayan halk”la ilgili imgeler ve üretimlerle yansıdı. İsrail’de kimse, İsrail’in
1948-1967 arası dönemde kullandığı haritanın kendisine Auschwitz anılarını
anımsattığını söyleyen Abba Eban kadar açık sözlü değildi. İsrail’in kendi
sınırları içinde var olması gerektiğine inanan herkes, görünüşe göre bir başka
Holokost’a destek sunuyordu.
Sözün
kısası, İsrail savaş sonrası sınırlarından memnun değildi, bu nedenle hiçbir
zaman sınırlarını açıktan ilan etmedi. Ateşkes anlaşmalarının sınır değil,
ateşkes hatları oluşturduğunu ısrarla dile getirdi. İsrail hükümetinin 1951
Yıllığı’nda dile getirdiği biçimiyle, “küçük ülkemizin bir bölümünde
bağımsızlığın başlangıcına ancak şimdi ulaştık. Statükoyu korumak işe
yaramayacak. Genişlemeye odaklanmış dinamik bir devlet kurduk” deniliyordu.
Çoğu Siyonist lider için 1948’deki fetih, 1946’daki fetihlerin, bu fetihler de
1936-1939’daki fetihlerin, onlar da elli yıllık Siyonist yerleşim pratiğinin
bir uzantısıydı.
1948’den
sonra İsrail, kontrolünü ateşkes hatlarına kadar ve ötesine genişletmek için
çalışmalara başladı. Bunu ilk olarak sınır bölgelerini boşaltarak yaptı. 1949’dan
1959’a kadar İsrail, güneydeki çölde bulunan sınır bölgesinden, ayrıca Lübnan,
Suriye ve Ürdün’e sınırı olan bölgelerden yaklaşık 30.000-40.000 Filistinli ve
Bedeviyi daha kovdu. Ardından, ellilerde İsrail, boşaltılan sınır bölgelerinin
kalıntıları üzerine 108 yeni yerleşim yeri kurdu. Bunların 26’sı Lübnan
sınırında, Ürdün nehri ve Gilboa eteklerinde, 13’ü doğu sınırında, 8’i Kudüs
koridorunda, 25’i Gazze bölgesindeydi. Bu şehir ve kasabalrın birçoğu, ne yazık
ki, defalarca, inşa edildikleri amaca, yani sivilleri ön cephelere, ilk saldırı
ve savunma hattı olarak yerleştirme amacına hizmet etti.
Ne
var ki İsrail’in yayılmacı eğilimi sınır tanımıyordu. İsrail, Mısır ile ateşkes
anlaşması imzalandıktan sonra Gazze’nin doğu ucundaki üç kilometrelik bir
şeridi ele geçirdi. Bu şeritteki Filistinlilere ait evleri ve mezarlıkları
yıktı, tarlaları İsraillilerin kullanımı için ekti. İsrail, 1949’da Gazze’yi
ele geçirmeyi bile önerdi, ellilerin başlarında Mısır işgali altındayken, pek
başarılı olamasa da, mültecilerden bölgeyi boşaltmak için uğraştı.
Ardından,
Ekim 1956’da İsrail güçleri, Sina Yarımadası ve Gazze’yi işgal ettiler, Süveyş
Krizi sırasında Mart 1957’ye kadar burada kaldılar. İsrail, kısa süren işgali
sırasında nüfusu tahliye etmeye çalıştı ancak başarısız oldu, hatta Gazze’deki
Filistinli mültecileri nasıl tahliye edeceğine dair önerileri değerlendirmek
üzere bir komite kurdu. Ancak sonunda, ABD Başkanı Eisenhower, beş ay sonra
İsrail’i geri çekilmeye zorladı, böylece İsrail’in Gazze’ye yönelik planları
rafa kaldırıldı, ancak hiçbir zaman unutulmadı.
İsrail,
ateşkes neticesinde belirlenen Suriye hattının ötesindeki toprakları da ele
geçirmeye çalıştı. 1950’de İsrail, Suriyeli çiftçilerin topraklarına tecavüz
ederek, Hule Gölü’nü kurutma projesini devreye soktu. 1951’de tüm silahtan
arındırılmış bölge üzerinde münhasır egemenlik iddiasında bulunan İsrail,
sonraki on yılın büyük bir bölümünü bu bölgede kanal inşaatı, sulama hendekleri
ve diğer su yönlendirme projelerini uygulamakla geçirdi. İsrail, ayrıca elliler
ve altmışlarda Suriye mevzilerine sayısız şiddetli askeri baskın ve saldırı düzenledi.
1967’ye gelindiğinde İsrail, tüm silahtan arındırılmış bölgeyi tarıma açma niyetini
ortaya koydu. Ne yazık ki, 1967 Savaşı’nın kökleri Mısır kadar Suriye’de de aranmalı.
Lübnan
sınırı daha istikrarlı olsa da, İsrail, orada da genişleme girişimlerinde
bulundu. Siyonist liderler, 1910’lardan itibaren Litani Nehri’ni kuzey sınırı
olarak belirlemiş, hatta kırklı yıllarda nehir üzerinde su yönlendirme
projeleri inşa etmek için Lübnanlı Hristiyanlarla işbirliği yapmıştı. Ekim 1948’de
Lübnan’ı işgal eden İsrail, güneydeki çoğunluğu Şii olan 15 köyü ele geçirdi,
ancak ateşkes anlaşması neticesinde İsrail geri çekilmek zorunda kaldı. Sonraki
yirmi yıl boyunca, İsrailli liderler, Litani Nehri de dâhil olmak üzere, güney
Lübnan’ı ele geçirme fikrini defalarca ele aldılar. Ben-Gurion, 1956’daki
Süveyş Krizi öncesinde İngiliz ve Fransızlara da aynı öneriyi sundu fakat
kendisiyle alay edildi. Ne yazı ki, Ben-Gurion’un takipçileri onu daha fazla ciddiye
aldılar.
1948’den
sonra birçok İsrailli lider, ülkenin ulusal hedeflerini 1948 sınırları içinde
gerçekleştirebileceğine inanırken, çok daha fazlası, fırsat doğarsa, her yöne
doğru genişleme fikrini destekliyordu. Bu, ellilerde yavaş yavaş benimsenen
yeni bir askeri doktrinle, yani “İsrail inisiyatifi düşmanın eline bırakmamalı”
doktriniyle örtüşen bir fikirdi. İsrail, savaşın koşullarını ve
zamanlamasını seçmek zorundaydı. Bu nedenle İsrail, elliler ve altmışlar
boyunca Gazze ve Batı Şeria’ya sayısız sınır ötesi baskın düzenleyerek,
yüzlerce insanı öldürdü. Bu nedenle İsrail ordusu, bu dönemde sınır tahkimatına
büyük ölçekli yatırım yapmaktan kaçındı, çünkü askeri alımlar, taarruz güçleri
için yeniden yönlendirildiler. İleride göreceğimiz üzere, tam da bu sebeple
İsrail, 1967’de ve sonrasında birçok kez savaşa girdi.
Haziran
1967 Savaşı
Levi
Eşkol, 1962’de başbakan seçildi. Kısa bir süre sonra İsrail ordusunun
Genelkurmay Başkan Yardımcısı İzak Rabin, ona ülkenin ideal sınırlarını çizdi:
doğuda Ürdün Nehri, güney ve batıda Süveyş Kanalı, kuzeyde Litani Nehri. Kudüs
ve Latrun bölgesini, Batı Şeria’nın tamamını işgal etme planları, ayrıca Kalkilya’yı
ele geçirip yıkma planı geliştirildi. Bir de 1929 katliamının intikamını almak
için, Hebron’da (Halil) bir “transfer işlemi” gerçekleştirme planından söz
ediliyordu. Bir akademisyenin de dile getirdiği üzere, “İsrail Savunma
Kuvvetleri’nin İsrail’in sınırlarını pratikte olarak genişletmeye
çalışabileceği fikri, altmışların ortalarında defalarca gündeme geldi.”
1
Ocak 1964’te İzak Rabin, Genelkurmay Başkanı olarak atandı. Rabin, astlarını toplayarak
kendi askeri doktrinini özetledi. Rabin’e göre ordu, “operasyonel faaliyetler
için daha büyük bir ivme kazanarak savaşa hazırlanmak” suretiyle barışı daha da
yakın kılacaktı. Onlarca yıl bu düstur, temel bir askeri ilkeye dönüştü: “savaş,
barışa açılan kapı”ydı. Rabin, ayrıca İsrail’in önleyici bir saldırıda bulunma
ihtimalini ve bu saldırıyı destekleyecek fikri katkının hazırlanması ihtiyacını
da ele aldı. Rabin, “İsrail Devleti’nin büyük olması gerektiği düşüncesinde
ahlaki bir kusur görmüyordu.” Görünüşe göre, asıl İsrail’in kendi sınırları
içinde kalması gerektiği düşüncesi ahlaki bir kusurdu.
Sonrasında
neler olduğunu biliyoruz. 5 Haziran 1967’de İsrail, Mısır’a sürpriz bir saldırı
başlattı. Altı gün içinde Sina Yarımadası’nı, Gazze’yi, Kudüs de dâhil olmak
üzere Batı Şeria’yı ve Golan Tepeleri’ni ele geçirdi. Bu, stratejik bir kâbusa
dönüşecek olan çarpıcı bir askeri zaferdi.
Saldırıdan
önceki aylarda ve haftalarda, İsrailli liderler, Filistinli militan gruplara
desteğini kesmemesi halinde, Şam'a yürüyecekleri ve hükümeti devirecekleri
yönünde tekrar tekrar tehditlerde bulunmuşlardı. Bu durum karşısında, Mısır
Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ı, Mayıs 1967’de İsrail’in Suriye’ye yönelik
tehdidine dair, meseleyi yanlış aktaran bir Sovyet raporuna inandı ve Sina
Yarımadası’na asker gönderdi. Mısır ordusu, BM güçlerini yarımadadan çıkardı ve
Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine kapattı.
İsrailli
liderler için bu bir kriz değil, bir fırsattı. İsrail askeri liderleri,
Amerikan istihbaratının İsrail’in, ilk saldırıya uğrasa bile, Birleşik Arap Cumhuriyeti
ordularını kolayca alt edebileceği yönündeki değerlendirmelerine
katılıyorlardı. Ancak İsrail’in, önleyici eyleme dayalı kendi askeri doktrinini
benimsemesi halinde, bölgedeki güç dengesini değiştirebileceği ve caydırıcılık
kapasitesini yenileyebileceği düşünülüyordu. Öyle de oldu.
Savaştan
sonra İsrail’i savunanlar, İsrail’in varoluşsal bir tehditle karşı karşıya
olduğu ve ilk harekete geçmesi gerektiğine dair bir türkü tutturdular. Oysa
1967’de savaşa giren hiçbir İsrail lideri bu yalana inanmıyordu. Tehdit ifadesi,
sonradan uydurulmuş ve “tercihen girilmiş savaş” olarak tanımladıkları şeyi
haklı çıkarmak için kullanılmıştı. Menahim Begin, İzak Rabin, Haim Bar-Lev,
Ezer Vayzman, Mordehay Bentov ve Matityahu Peled’ gibi isimler, hep bir ağızdan,
savaşı takip eden yıllarda bu gerçeği açıktan dile getirdiler.
Büyük
İsrail fikri, bir hafta içinde gerçeğe dönüşmüştü. İsrail hükümeti, 18-19
Haziran 1967’de toplandı, Filistinli mültecilerin sayısının diğer yerlere “transfer”
yoluyla önemli ölçüde azaltılmasının ardından, Gazze Şeridi’nin ilhak edilmesi
gerektiğine, İsrail’in doğu sınırının artık Ürdün Nehri olmasına, bitişikteki
Ürdün Vadisi’nin ise İsrail kontrolünde kalmasına karar verdi. Ayrıca, Batı
Şeria’nın yaklaşık yetmiş kilometrekarelik bir bölümünü gizlice ilhak ederek,
buraya “Doğu Kudüs” adını verdiler. Golan Tepeleri’ni de ilhak ettiler, ancak
bu ilhak, 1981 yılına dek gerçekleşmedi.
Savaş
sırasında ve sonrasında İsrail, işgal altındaki topraklardan yüz binlerce
Filistinliyi kovdu. Hatırlanacağı üzere, İsrail, üzerinde yaşayan insanları değil,
toprakları istiyordu. İsrail, Latrun bölgesi, Kalkilya-Tulkerim bölgesi, Batı
Şeria’nın güneyi, Ürdün Vadisi, Kudüs, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri’nde
yaşayan insanları kovdu. İsrail için bunlar, dini, askeri veya politik öneme
sahip bölgelerdi, bu nedenle sonsuza dek İsrail kontrolü altında kalmaları,
dolayısıyla boşaltılmaları gerekiyordu.
Savaşın
sona ermesinin ardından İsrail, işgal altındaki topraklarda Filistinlileri
toplayıp Ürdün’e göndererek nüfus azaltma çabalarını hızlandırdı. Kudüs’ten ve
Batı Şeria ile Gazze’nin diğer bölgelerinden Ürdün sınırına kadar ücretsiz
otobüs seferleri düzenlediler ve Filistinliler, bir daha geri dönme haklarından
gönüllü olarak vazgeçmeye zorlandılar. Altı ay içinde İsrail, otuz Filistin
köyünü ve kasabasını yıktı, yaklaşık 300.000 Filistinliyi yerinden yurdundan etti.
Yitip
Giden Filistin (1967-Bugün)
İşgalin
ilk yıllarından itibaren İsrail politikaları, uzun süre kalmayı esas alan
planın yürürlükte olduğunu ortaya koyuyordu. İsrail’in bölge üzerindeki
kontrolü, nüfusa dair derinlikli bilgiye ihtiyaç duyuyordu. Bu amaç
doğrultusunda, hükümete bağlı kurumlar, bir bilim insanının ifadesiyle, “sonsuz
sayıda tablo, grafik ve rakam” içeren sayısız rapor kaleme aldılar. İsrail
ordusu, hızla politik, ekonomik ve toplumsal yaşamın tüm yönlerini kontrol eden
bir izin uygulaması geliştirdi. Aylar içinde İsrail, Batı Şeria’daki geniş
toprak parçalarını kapalı askeri bölgeler ilan etti. 1968’de Filistinlilere
kimlik kartı vermeye başladılar. Aylar içinde İsrail, sonsuza dek sürecek bir
işgalin altyapısını kurdu.
Ardından
yerleşimler kurma adımı geldi. Başlangıçta yavaş ilerleyen bu süreç seksenlerde
İsrail’in sağının egemen hale gelmesiyle birlikte hızla ivme kazandı. Likud
partisinin 1977 tarihli seçim manifestosu, “deniz ile Ürdün arası” bölgenin
sadece İsrail’in egemenliği altında olması fikrini savunuyordu. Yetmişlerin sonlarından
itibaren kurulan İsrail hükümetleri, vaatlerini yerine getirerek, 1982-1988
yılları arasında işgal altındaki Filistin topraklarında yaşayan yerleşimci
nüfusunu üç katına çıkardı. Bu dönemden itibaren, İsrail solu ve sağı, hem sakin
hem de çatışmalı dönemlerde yerleşimler kurma girişimini neredeyse hiç
kesintiye uğratmadan sürdürdü, yerleşimlerin alanını genişletti. Proje, devlet
tarafından finanse edildi. Nüfus, son 58 yıl içinde her evden ve her karış
toprakran istifade etti. Bugün, Doğu Kudüs de dâhil olmak üzere, Batı Şeria’da hukuka
aykırı bir biçimde yaşayan İsrailli yerleşimci sayısı 750.000’in üzerinde.
1967’den
beri İsrail, Batı Şeria’nın yarısından fazlasını ele geçirdi. 1967-1975 yılları
arasında İsrail, Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 27’sini kapalı askeri bölge, yüzde
22’sini “devlet arazisi” (çoğu Yahudi yerleşimlerine tahsis edildi) ve yüzde 6’sını
(çoğunlukla 1969-1997 yılları arasında) Filistinlilere ayrılmış kapalı doğa
rezervi ilan etti. Oslo Süreci, işgalin ilk otuz yıllık kesitine damga vuran
büyük toprak gaspı sürecini bir miktar yavaşlatmış olsa da, bu durum, günümüze dek
devam etmektedir. Örneğin 2022’de İsrail yetkilileri, Batı Şeria’da son
yılların en büyük doğa rezervini açıkladılar. Oslo Süreci, Büyük İsrail
projesini yavaşlatmadı, bilâkis, bu yöndeki çalışmalarını Batı Şeria’nın yüzde 60’ına
denk düşen C Bölgesi’ne yeniden yönlendirdi ve oraya odakladı. İsrail, C
Bölgesi’ni 19 Haziran 1967’de doğu sınırı olarak kabul etmişti. Ürdün Vadisi
burada bulunuyordu. Ayrıca İsrail, burayı sonsuza dek kontrol edeceğine çok önceden
karar vermişti. Oslo, sadece bu kararı pekiştirdi.
2010’lu
yıllara gelindiğinde, İsrailli liderler, sadece Büyük İsrail fikrini değil,
aynı zamanda dilini de benimsediler. Sosyal Yardım Bakanı Haim Katz 2015’te, “İsrail
toprakları bütündür. Filistin diye bir şey yoktur” demişti. Gene 2015’te
Dışişleri Bakan Yardımcısı Zipi Hotoveli, “Bu topraklar bizimdir. Tamamı
bizimdir” diyordu. 2016’da Tarım Bakanı Uri Ariel, “Nehir ile deniz arasında
sadece İsrail Devleti olacak. Ürdün’ün batısında iki devlet yok” diyerek, aynı
fikirde olduğunu ortaya koymuştu. 2021’de dönemin İsrail Başbakanı Naftali
Bennett, “Deniz ile Ürdün arasında başka bir devlete yer yok. [...] Çünkü
toprak bizim hakkımız” diyordu. Aynı şekilde, Temmuz 2023’te Adalet Bakanı
Yariv Lavin de “zaten İsrail’e ait olan toprakların tamamı bizim olacak”
cümlesini kuruyordu. 7 Ekim arifesinde, Büyük İsrail konusu netleşmiş, karara
bağlanmış bir konuydu.
7
Ekim ve Sonrası
7
Ekim saldırıları, Gazze’den başlayarak Büyük İsrail’in tüm anlamını değiştirdi.
İsrail, artık Gazze’yi karadan ve denizden abluka altına almak ve havadan
bombalamakla yetinmiyordu. Ekim 2023’ün sonlarından itibaren İsrail güçleri,
Gazze’nin çoğu bölgesini defalarca işgal etti. İsrail, tampon bölgeleri
genişletti. Soykırım sürecinin büyük bir kısmında Gazze’deki birçok bölgeyi
aktif savaş bölgesi ilan eden İsrail, Filistinlileri giderek küçülen yerleşim
bölgelerine sıkıştırdı. Gazze’nin yaklaşık yüzde 85’i Filistinlilere aylarca kapalı
kaldı. İsrailli müteahhitler, evlerini gece gündüz buldozerlerle yıkarken
nüfusun tamamı defalarca yerinden edildi. Ancak direniş savaşçıları, yeniden
ortaya çıkmaya ve görünüşte yenilgiye uğradıkları bölgelerde gelişkin ve ölümlerle
neticelenen operasyonlar yürütmeye devam etti. Böylece soykırıma eşlik eden
savaşın süresi uzadı.
Ocak
2025’teki ilk ateşkes, İsrail güçlerinin Gazze’nin birçok bölgesinden geçici
olarak çekilmesini sağladı, ancak civardaki tampon bölgeler, Filadelfi Koridoru
ve Refah sınır kapısı, bu geri çekilme işleminden muaf tutulmadı. Sonuçtan pek
memnun kalmayan İsrailli liderler, aylarca süren düşük seviyeli ihlallerin
ardından, Mart ayında tam ölçekli bir saldırı başlattılar. Bu saldırı, Ekim
2025’e dek sürdü. Bu tarihte bir başka “ateşkes” anlaşması imzalandı, ancak
İsrail, bu anlaşmayı her gün ihlal ederek, ateşkesin imzalandığı günden beri
yaklaşık bin kişinin ölümüne neden oldu.
Ekim
2025’teki “ateşkes”, Gazze’yi doğu ve batı olarak ikiye bölen yeni bir sınırı,
Sarı Hat’tı gündeme getirdi. Teoride İsrail, Gazze’nin yüzde 53’ünü kontrol
edecekti, ancak pratikte İsrail, Sarı Hat’tı sürekli değiştirerek, Gazze’nin
giderek daha büyük bir bölümünü ele geçiriyor, Filistinlileri kelimenin tam
anlamıyla denize doğru itiyor. Filistinliler, hattın Filistin tarafında uyuyup,
İsrail tarafında ateş altında uyanıyorlar. Bu yazının yayınlandığı günlerde
İsrail, Gazze’nin yaklaşık yüzde 63’ünü kontrol altında tutuyor, bu oran
artmaya devam ediyor. Bugün İsrail’in kara harekâtını yeniden başlatmayı,
Filistinlilere yönelik soykırımcı katliamını yoğunlaştırmayı planladığına dair
haberler geliyor.
Bu
arada, Gazze’ye yerleşim inşa edilmesine dönük çağrılar, giderek daha da yüksek
sesle dillendiriliyor. İsrailli politikacılar ve yerleşimciler, geçen Temmuz
ayında Gazze’nin ilhakı ile ilgili bir konferans düzenlediler ve burada ABD’nin,
kuşatma altındaki Gazze’yi açlık, hastalık, ateşe verme veya zorla sınır dışı
etme yoluyla iki milyon Filistinliden arındırıldıktan sonra bir “tatil beldesi”ne
dönüştürme planlarına onay verdiğini söylediler.
Batı
Şeria’ya gelince, 7 Ekim olayları, İsrail’in bölgeyi ele geçirme çabalarını
dönüştürmekten ziyade hızlandırdı. Hatırlanacağı üzere, Aralık 2022’de Binyamin
Netenyahu, İsrail tarihinin en sağcı hükümetini kurduğunda, Büyük İsrail fikri,
büyük bir sıçrama yapmıştı. Bezalel Smotriç, Batı Şeria’nın efendisi olarak
atandı ve yerleşimler inşa etme girişiminin idaresini kendi ellerine aldı.
Yerleşimci milisleri silahlandırdı, finanse etti ve destekledi. Bu milisler, hiçbir
ceza almaksızın, insanları evlerinden zorla atıyorlar, ölümlerle neticelenen
pogromlar gerçekleştiriyorlar. Yerleşimlerin sayısının artmasına, alanının genişlemesine,
yeni yerleşimlerin inşa edilmesine, ırk ayrımcısı yollara ve askeri altyapıya
onay verildi. Tüm bunlar olurken, İsrail güçleri, Batı Şeria’da son otuz kırk
yıl içinde görülen en yüksek ölümlere sebep olan bazı baskınlara imza attı. Tüm
bunlar, 2023 yılının Temmuz ayı içinde oldu.
7
Ekim’den bu yana Büyük İsrail projesi, canlı yayında, gözlerimizin önünde, tam
anlamıyla hayata geçiriliyor. İsrail askerleri ve yerleşimcileri, Cenin, Nur-i
Şems ve Tulkerim mülteci kamplarından, Misafir Yatta, Humsa, Vadiyü’s-Seyik, Muğayyirü’d-Deyr,
Ras Aynü’l-Auja, Susiye ve diğer onlarca yerleşim yerinden 45.000 Filistinliyi
evlerinden çıkardı. Temmuz 2024’te İsrail, onlarca yıldır yaptığı en büyük
toprak gaspını gerçekleştirmek suretiyle binlerce dönüm araziyi “devlet arazisi”
ilan etti, onlarca yeni yerleşim karakoluna onay verdi. Son aylarda yerleşimci
teröristler, her gün yaklaşık bir düzine terör saldırısı düzenleyerek, on
binlerce Filistinliyi evlerinden çıkarmaya çalışıyor. Büyük İsrail, beyan
edilmiş basit bir fikir değil, yıllardır şiddetlenen bir süreç.
7
Ekim, Büyük İsrail’i Filistin projesinden bölgesel bir projeye dönüştürdü.
Elbette yukarıda belirtildiği gibi, İsrail, uzun zamandır Lübnan’ı kontrol
altına almaya çalıştı, dahası, yetmişlerden bu yana ülkeyi altı kez işgal etti.
Her seferinde Güney Lübnan’daki militan direnişi püskürtmeye çalıştı ve her
seferinde direnişin yeniden ortaya çıktığını gördü. İsrail, 1982 işgalinden
sonra ülkenin güney şeridini neredeyse yirmi yıl boyunca işgal etti, ancak
Lübnan’daki kalıcı İsrail varlığının, İsrail’e karşı direnişi zayıflatmak
yerine güçlendirdiğini bizzat öğrendi. Direniş güçlendikçe, işgal daha
maliyetli hale geldi. Öyle maliyetliydi ki, 2000 yılına gelindiğinde, İsrail
halkı sabrını yitirdi ve ordu geri çekildi. Ancak İsrail, Lübnan’ı iyi
niyetinden dolayı terk etmedi, yenilgi sebebiyle terk etti.
Sonraki
yirmi yıl boyunca İsrail ve Hizbullah, 2006’daki topyekûn savaş da dâhil olmak
üzere, yaşanacak bir sonraki çatışmaya hep hazırlıklı girdi. 7 Ekim 2023’ten
sonra İsrail ve Hizbullah, Eylül 2024’e dek çatıştı. Bu tarihte İsrail, çağrı
cihazları gibi iletişim aletlerine bomba yerleştirerek, Lübnan genelinde çok
sayıda insanı öldürdü, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ı suikastle katletti.
İsrail kara kuvvetleri Lübnan’ı işgal etti, ancak Hizbullah güçlerinin ağır
direnişi nedeniyle fazla toprak işgal edip elinde tutmayı başaramadı. İsrail’in
Lübnanlıları öldürmeye ve ülkedeki beş askeri karakolu işgal etmeye devam
ettiği süreçte bir “ateşkes” anlaşmasına varıldı.
Süreç,
ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşa dek bu şekilde gelişti. 2 Mart
2026’da İsrail, Lübnan’a karşı tam ölçekli bir savaş başlattı. Litani Nehri’nin
güneyindeki Lübnan topraklarını işgal etme planlarını açıklayan İsrail, güney
Lübnan ile güney Beyrut’ta 1,2 milyondan fazla insanı yerinden etti. Bazı, bunu
Lübnan’ın “Nekbe”si olarak adlandırdı, zira güneyin halkına “kuzeyde İsrail’in güvenliği
garanti altına alınana dek Litani Nehri’nin güneyine geçmeleleri” söylendi.
Daha sonra, İran’ın baskısı nedeniyle İsrail, en azından kısmi bir geri dönüşe
izin vermek zorunda kaldı.
Bu
arada, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç, “Litani Nehri, Lübnan Devleti ile
yeni sınırımız olmalı” açıklamasını yaptı. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısının
şiddeti, ABD’nin İran’la Lübnan’ı da içerecek biçimde, tüm cepheleri kapsayan
bir ateşkes imzalamak istemesi sebebiyle bir nebze olsun azaldı. Ancak İsrail’in
Lübnan'a yönelik saldırıları halen daha devam ediyor. Bu saldırılar son
günlerde arttı. Ortada ABD’nin İsrail’i dizginleyeceğine dair hiçbir işaret
yok.
Bir
yandan da “Büyük İsrail” fikrinin yaktığı ateş, İsrail genelinde de yayılıyor.
İsrailli akademisyen Umri Abadi, İsrailoğulları ve Yahudi tarihi nedeniyle
Güney Lübnan’ın geri alınması için Eski Ahit’e dayalı bir argüman ortaya koydu.
Aşırı sağcı İsrailli aktivist grup “Uri Zafon”, Yahudilerin Lübnan’a yerleşmeleri
fikrini savunurken, İsrailli gazeteciler ve yorumcular, liderlerinin ülkenin
güneyini fethetmesini ve orada kalmasını istiyorlar.
Büyük
İsrail, Aralık 2024’te Esad rejiminin çöküşünden sonra Suriye’de de önemli
adımlar attı. 1974 tarihli Ateşkes Anlaşması’nı tek taraflı olarak geçersiz ilan
eden İsrail, silahtan arındırılmış bölgenin ve Suriye topraklarının birkaç yüz
kilometrekarelik bir bölümünü, stratejik Hermon Dağı tepelerini ve Kuneytra ile
Daraa vilayetlerinin büyük bölümlerini ele geçirdi. İsrail güçleri, Suriye
silahlı kuvvetlerini, donanmasını, hava savunma sistemlerini ve füze stoklarını
yok etmek için 350’den fazla hava saldırısı düzenledi. Ağustos 2025’ten bu yana
İsrail güçleri, Suriye topraklarında en az 1.672 ihlale imza attı, ayrıca
İsrail güçleri, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’ya bağlı güçlere karşı
Kürtleri destekleyerek, bölünmüş ve istikrarsız bir ülke yaratmaya çalışarak,
Suriye’nin iç işlerine de müdahale ediyor.
Şimdi
bir de İran’a karşı topyekûn bir savaş başlattılar, orada da aynısını yapmaya
çalışıyorlar.
Sonuç
İsrail’in
askeri doktrini, bölgedeki hiçbir ülkenin, milis gücün veya halkın İsrail’e
askeri bir tehdit teşkil etmemesi fikri üzerine kurulu. Ama aynı tehditlerin
İran için geçerli olmasını istiyor. Kendi Şii nüfusuna karşı savaş açma amacı
güden Lübnan silahlı kuvvetleri de bu listeye dâhil. Şara’nın İsrail ile
çatışmalardan kaçınma çabalarına rağmen ortadan kaldırılması gereken Suriye
silahlı kuvvetleri de listede. Tıpkı Tevrat’ta adı geçen, İsrailoğullarının
kadim ve amansız düşmanı olarak tasvir edilen Amalik isimli kavim gibi düşman
olan halka mensup tüm erkeklerin, kadınların, çocukların, keçilerin öldürülmesi
gerekiyor. Aynı listede Filistinli silahlı örgütler de var. Hatta İsrail’in
kendisine akan fonları dondurduğu, ama nedense İsrailli efendilerine sarsılmaz
bir sadakatle hizmet eden Filistin Yönetimi’nin bile varlığını sürdürmesi
imkânsız.
Zachary Foster
11 Mayıs 2026
Kaynak









