20 Ekim 2026

,

Bir Dönemi Geride Bırakıyoruz



17 Ekim’de öfke, yanardağ misali patladı. Makronculuğun on yılı ve ardı ardına gelen hükümetlerin halk karşıtı kapitalist politikalarının onlarca yıl boyunca biriktirdiği, büyük ve meşru bir öfkeydi bu. O gün, Fransa’daki halk kitleleri, muazzam bir güç ortaya koydular, devlete bağlı silahlı adamların hattını geri püskürttü. Bir dönemi geride bırakıp yeni bir döneme, büyük sosyalist devrimin gerçekleşeceği döneme doğru yelken açıyoruz.

Son 80 yılda böylesi bir ayaklanma yaşanmamıştı. 17 Ekim, özellikle bu ülkenin en ezilmiş gençliğinin de mücadeleye katılmasıyla, Sarı Yelekliler hareketinin çok ötesine geçti. 17 Ekim, proletarya kampının morali ve mücadele ruhu ile sınıfımızın kaderini kendi ellerine alma yeteneğine olan güveni açısından muazzam sonuçlara yol açacak. Bu kritik dönem, sınıfımızın politikleşme düzeyini yukarı çekmek ve nihilizmin yerleşmesini önlemek için bir fırsat ve zemin olarak değerlendirilmelidir.

17 Ekim, eski mücadele yöntemlerinden kopma arzusunun giderek arttığını ortaya koyuyor: kademeli, önceden planlanmış, müzakere edilmiş grevlerin günleri geride kaldı. İktidara veya ekonomiyi tehdit etmekten uzak, bahar gezilerine dönüşen yürüyüşlerin bir anlamı yok. En önemlisi de burjuvazi tarafından örgütlenen, toplumun meslek ve grup temelli parçalanma süreci hükmünü yitirdi. Meslek temelli korporatizm düzeninde, her birey, kendisini sömürülen tek bir sınıfa değil, diğerlerinden tamamen farklı belirli bir sosyal alt kategoriye, bir mesleğe ve bir yaş grubuna ait hissediyor. Bu, işçi yasalarının ortadan kaldırılması, ortak yaşam ve çalışma koşullarının aşınması, insanları sürekli olarak birbirine düşürerek eski “böl-yönet” sözünü yerine getiren burjuva medya propagandasıyla kitlelere yerleşmiş bir düzen. Bu halkı tefrik etme araçlarının hepsi, 17 Ekim’de halk kitleleri tarafından, kitlelerin arzuladığı devrim girişimi için bir günlüğüne bir kenara bırakıldı. 17 Ekim’de hepimiz birdik, burjuva diktatörlüğüne karşı ayaklanmış ezilenler kampına aittik.

Küçük kasabalarda, büyük şehir merkezlerinde ve kırsal kesimde, halk, abluka, ücretsiz protestolar, kendiliğinden gelişen gösteriler, hatta isyanlar yoluyla burjuva devletini alt etmek için ayaklandı. Valilikler ve belediye binaları ele geçirildi! Paris’te göstericiler, Elysee Sarayı’nın kapılarına 300 metre kadar, hatta belki de daha da yaklaştılar! Bu tür başarılar, birkaç gün öncesine kadar hayal bile edilemezdi.

İsyana çalan bu patlama, herkesin haftalarca tanık olduğu liseli hareketinin acımasızca bastırılması olmadan gerçekleşemezdi. Kamu binalarına yapılan saldırılar, vandalizm eylemleri ve çatışmalar, farklı kuşaklara mensup olan fakat proleter niteliği bariz bir karışımı içeriyordu. 17 Ekim aynı zamanda, gençlerini ceza almayacağı bilinciyle sakatlamaktan çekinmeyen bir devlete karşı en başından beri ifade edilen güçlü bir intikam arzusunu da ifade ediyor.

Fransız kolonilerinde, özellikle yaşam maliyetinin yüksekliğine su temini sorununun da eklendiği Réunion ve Guadeloupe’da, kitleler, Fransa’daki sınıf kardeşleri gibi aynı militanlığı sergilediler. Hareketliliğin resmen başlamasından üç gün önce başlayan isyanlar ve yol blokajlarına tanık olundu. Antiller kolektifinin adı olan “Nous las Palé” (“Konuşmaktan bıktık”), özellikle halkın sesinin ne yerel kurumlarda ne de Fransa’daki efendilerinde hiçbir ağırlığının olmadığı kolonilerde, sınıfın ulusal ölçekte siyaseten olgunlaştığının somut ifadesi.

Hükümetin ve iktidardaki burjuvazinin stratejisi, 17 Ekim günü netleşti. 17 Ekim, ana akım medya tarafından haftalarca şüpheli bir şekilde abartılmıştı, çünkü bu televizyon kanalları ve gazeteler, isyanı her ne pahasına olursa olsun teşvik etmekten kaçınmak için kitlesel seferberlikleri asla haber yapmazlar. Sarı Yelekliler hareketini, geçen yılki 10 Eylül hareketini veya genç Nail’in öldürülmesinden sonra yaşanan büyük ayaklanmaları hatırlayalım. Bu üç örnekte de kitlelerin öfkesi Fransa genelinde hissediliyordu. Her seferinde isyan, bağımsız olarak ve milyarderlere hizmet eden, eylem çağrılarının etkisini her ne pahasına olursa olsun azaltmaya çalışan medya propagandasına rağmen patlak verdi.

Bu ayaklanmaların her birinde, kitleler, ağlar aracılığıyla örgütlendiler. İsyan, Sarı Yelekliler hareketi ve 10 Eylül’de olduğu gibi (çok sayıda yerel genel kurul, insanların toplanıp sosyalleştiği kavşak ablukaları) veya (Nail’in öldürüldüğü ana ait video görüntüsü gibi) şok edici bir olayla tetiklendiğinde, yerel ağlara (insanların birbirini tanıdığı mahallelere) sırtını yaslayarak zamanla yoğunlaştı. İnsanlar, (Facebook ve Snapchat gibi sosyal ağlar, aktivist ağları ve genel kurullar aracılığıyla) örgütlendiler. Öfke, gene meşru ve kapsamlı bir temele sahipti (bu temelse, satın alma gücünün artırılması talebi, ırkçılığa ve işçi mahallelerindeki örgütlü yoksulluğa duyulan öfke, sömürü, 49.3 Sayılı Madde kullanılarak demokrasinin baltalanması ve seçim sonuçlarının reddedilmesi gibi gelişmelerle örülmüştü).

17 Ekim, liselilerin hareketi haricinde, önceden herhangi bir örgütlenmeye sahip değildi. Buna rağmen, 17 Ekim, genellikle kitlesel polis seferberliğiyle ulaşılamayan şehir merkezlerini ve güç noktalarını ele geçirerek, diğer tüm tarihleri geride bıraktı.

Peki, bu kadar düzensiz bir hareket, polisin iyi geliştirilmiş savunma ve taktiklerini nasıl alt edebilir? Mevcut durumda, bu, istihbarat servislerinin büyük bir başarısızlığının, ülkedeki durumun tamamen yanlış anlaşılmasının bir sonucu. 17 Ekim’de sadece 10.000 polis memuru görevlendirilirken, 10 Eylül 2025’te bu sayı 80.000’e ulaşmıştı! Protestocuların görevlendirilen polis memurlarına oranına bakıldığında, bu gülünç bir oran (dördüncü Sarı Yelekliler protestosunda oran 1:1, 10 Eylül 2025’te 2,5:1 ve 17 Ekim’in büyük bölümünde 22:1). Görevlendirme sonunda 60.000 memura ulaşmış olsa da, Bölgesel İstihbarat servislerinin görevinde tamamen başarısız olduğu açık.

Aynı şekilde, Paris’teki dördüncü Sarı Yelekliler protestosunda görüldüğü gibi (ki orada göstericilerin onda biri tutuklanmıştı), durum, kitlesel tutuklamalara son derece elverişli olmasına rağmen, sabah saatlerinde sadece 60, öğleden sonra ise yaklaşık 250 kişi tutuklandı (gün içinde her 400 kişiden biri tutuklandı). Paris’te, son iki gündür bir internet sitesinde paylaşılan ve emniyet müdürlüğünün bildiği çok sayıda buluşma noktası organize edilmişti. Göstericilerin, izinsiz bir protestoya katılmak için nereye gideceklerini bilmeleri mümkün değildi. Birbirleriyle çok az iletişim kurabiliyorlardı, neticede buluşma yerlerinin son videolarını internette aramak zorunda kaldılar. Paris emniyet müdürlüğü, gün boyunca iki kamera dronuyla tüm şehri inceledi ve kalabalıkların hareketlerini yakından izleyebildi.

Paris’te polis, resmi olarak ilan edilen ana gösterinin başlamasından önce, öğlen saatlerinde Cumhuriyet Meydanı’ndaki metro istasyonu tümüyle gaza boğulana kadar protestocuları sadece çember içine alıp göz yaşartıcı gaz kullandı. Günün o saatinde polis, diğer gösterilerde olduğu gibi, atılan cisimlere karşı müdahale veya toplu tutuklama yapmadı. Genel olarak, olayları kendi haline bırakıp, gerilimi artırmak için insanları çember içine alarak ve göz yaşartıcı gaz kullanarak durumu tırmandırdılar. Her şehirde aynı taktik uygulandı. Polis pasifti, “yıkımın olmasına izin verin” emri almış gibi görünüyordu. Bu arada, silahsız protestoculara karşı yeni bir polis şiddeti dalgasına tanık olduk ve bu saldırıların neticesinde kaç insanın öldüğünü ve yaralandığını, kaç kişinin gözaltına alındığını halen daha bilmiyoruz.

Fransız devletinin kamuoyunu manipüle etmek için, politik bir manevra olarak bu yıkıma izin verip vermediğini önümüzdeki günlerde öğreneceğiz. Medya, büyük bir telaşla, kitlelerin meşru taleplerini tamamen görmezden gelerek, kırık pencereler ve yağmalanmış dükkânları haber yaptı. Gerçekte, burjuvazinin lüks salonlarında en büyük şaşkınlığa ve paniğe neden olan şeyin, sürekli medyada yer alan yağmalama olduğunu söylemek gerekir. Bunu Haziran 2023’teki Büyük Ayaklanmalar sırasında gördük. Polisle doğrudan çatışmaların veya seçilmiş yetkililere karşı şiddetin rekor sayıda olmasına rağmen, burjuvazinin en çok da yağma olaylarını eleştirdiğine, yargı sopasını en çok da bu tür olaylar için kullandığına şahit olduk. Malların gasp edilmesi, özellikle (burjuvazinin gözünde insan hayatından daha değerli olan) mülkiyeti korumakla yükümlü olan devletin burnunun dibinde gerçekleştiğinde, en büyük günah olmaya devam ediyor.

Aynı akşam, devlet uyandı ve zavallı belediye işçilerini, sadece propaganda operasyonları için, gece boyunca çalıştırılmak üzere, olay yerine gönderdi, ardından da, sanki işçileri umursuyorlarmış gibi, “Bakın, ortalığı yıkıyorlar ve temizliği yapanlar zavallı işçiler” yaygarası koparttı. Bu zırva tutum, akşam 8 haberlerinde doruk noktasına ulaştı. Televizyon kanalı, “maskeli, siyah giysili ve gözlüklü” bireyler olarak tanımlanan “isyancıları”, gene maskeli, gözlüklü ve benzer giysiler giyen “barışçıl protestocular”ın karşısına çıkarttı. Gerçekte bu, kitleleri bölmek için yürütülen bir operasyondu. Söz konusu operasyonda (onların tabiriyle) “isyancılar” başka bir gezegenden gelen uzaylılarmış gibi takdim ediliyor, “iyi yurttaş”tan farklı kişiler olduklarına dair bir izlenim yaratmaya çalışılıyordu. Oysa gerçekte onlar, aynı taleplerin, aynı öfkenin, aynı özlemlerin ve aynı sınıfsal çıkarların ardında birleşmiş, isyan halindeki insanlardı. Gerçekte olan şey, proletaryanın meşru devrimci şiddet pratiğiydi.

“Ayaklanmacı” ve “aşırı solcu” militanı şeytanlaştırma tekniği, eski bir teknik. Yahudilerden, sömürgeleştirilmiş halklardan ve İtalyanlardan Müslümanlara, günümüzdeki komünistler ve anarşistler gibi devrimcilere kadar herkesi, tüm göçmenlerle birlikte düşman olarak gösterip herkesi dışlamak için kullanılan tekniğin aynısı.

Sokakların her yerinde, göstericiler ve isyancılar arasında dayanışma hüküm sürüyordu. Polisin kitleye yönelik olarak kullandığı göz yaşartıcı gazın etkilerine karşı koymak için herkes, diğerleriyle paylaşmak üzere serum, süt veya fazladan cerrahi maske getirmek gibi önlemler almıştı. Kimse kimseyi tanımıyordu ama herkes birbirinin mücadele içindeki yoldaşıydı. Biri düştüğü vakit bir düzine kişi ona yardım etmek için koşuyordu. 17. Gün’ün özü buydu!

Ne var ki isyan, bu eylem biçimine özgü kısıtlara sahipti. Bununla birlikte, kitleler, önceki hareketlerden farklı kılan bir hareketlilik ve dayanışma ile dikkat çekici bir kendiliğinden örgütlenme pratiği sergilediler. Kitlelerin, son yıllardaki büyük toplumsal hareketlerden, ayaklanmalardan, isyanlardan vs. çok şey öğrendiği açık. Bu olaylar, hem ulaşılan zaferlerle hem de alınan yenilgilerle birlikte sundukları dersler açısından zengin.

Halkın düzensiz bir şekilde iktidarı ele geçirmeyi başardığı “büyük gece” teorisi olarak ayaklanmacılık, on dokuzuncu yüzyıldan beri proletaryanın deneyimiyle geçerliliğini yitirmiş stratejik bir biçim olsa da, yanlış bir yaklaşım üzerinden, devlet binalarının ele geçirilmesini gerçek iktidarın ele geçirilmesiyle bir tutan kitlelerin bir kesiminin zihninde yeniden ortaya çıkıyor. Devrimci güçleri zafer yolunda sadece son derece örgütlü ve deneyimli bir öncü tabur seferber edebilir, siyasallaştırabilir ve örgütleyebilir. Ayrıca bu tabur, uluslararası proletaryanın deneyimleri yanında, stratejik açıdan güncel olan doğru bir ideolojiyi, Marksizm-Leninizm-Maoizmi temel alarak inşa edilmelidir. Bu duruma ve bu stratejik hatalara rağmen, devrimciler, halkın tüm savaşlarında, isyanlarında, devrimci girişimlerinde onlara eşlik etmelidir. Paris ve diğer büyük şehirlerin sokaklarında orak ve çekiç taşıyan kızıl bayrakların dalgalandığına hep birlikte şahitlik ettik.

Şimdi, şiddet olaylarına karışanları mahkûm edecek yeni bir yasa da dâhil olmak üzere, gerici adımları hızlandırmak için tasarlanmış bir dizi önleme tanık olacağız. Başlangıçta, hareketi “memnuniyetsiz iyi yurttaşlar” ve “profesyonel isyancılar” şeklinde ikiye bölen yaklaşım, düzeni sağlamanın olağanüstü yöntemlerini uygulamak ve geliştirmek için kullanılacak. Yeni Putin’imiz olarak Macron, gösterileri yasaklamaktan bahsediyor. Onun gözcüsü Nuñez, bunu zaten birçok şehirde uyguluyor. Pazartesi gününden itibaren bir dizi kentte sokağa çıkma yasağı uygulandı. Denain gibi şehirlerde veya Guadeloupe gibi bazı denizaşırı bölgelerde, aynı adanın Abymes veya Pointe-à-Pitre gibi küçük kentlerinde zaten uygulanıyor. Rennes’de, liselilerin ve üniversitelilerin teşkil ettikleri Genel Kurul, şiddet içeren bir toplantı bahanesiyle yasaklanıp dağıtıldı. Bu yasak, son on yıldır Elysee Sarayı’nda oturan şahsın öncelikli gördüğü politikaları en güzel şekilde örnekliyor. Hatta devrimci gençlik örgütlerini dağıtmaya bile çalışabilirler, bu da baskıya bir katman daha katar. Bu taktikler, burjuva devleti kadar eskidir, ancak yoğunlukları emperyalist kriz dönemlerine göre değişiklik arz eder. Bugün, gerici devletin kapsamlı saldırısına hazırlanmak zorundayız.

Öte yandan, kitlelerin öfkesini desteklemek yerine, Mélenchon, Tondelier, Payan ve Grégoire gibi isimler, meclisteki veya Elysee Sarayı’ndaki rahat koltuklarını riske atmaktan, açıkça kınadıkları ancak saldırmayı reddettikleri kapitalist sistemi tehlikeye atmaktan korkarak, kendilerini o öfkeden tümüyle uzak tutuyorlar. Seçim çağrısında bulunuyorlar. Halk, işçiler için karar alma yetkisi talep ederken, kapitalizmin sonunu, burjuva diktatörlüğünün gücünün sona ermesini isterken, onlar Macron ile el ele vererek, reformizm yoluyla sistemi istikrara kavuşturmayı, güçlendirmeyi planlıyorlar. Bu solcu kapitalistler, isyanlara daha barışçıl bir yaklaşım çağrısında bulunuyorlar, ancak Mélenchon’un ısrarla dile getirdiği gibi, “hissedarların durgunluk dönemine girmesine mani olmak adına” proletaryaya daha fazla kırıntı vererek, nispeten daha yumuşak bir yol izliyorlar.

Paris’in Sosyalist Belediye Başkanı Emmanuel Grégoire, “Eğer Demokratlar durumu yönetebileceklerini gösteremezlerse, eğer şiddetin merkezindekiler yarı savaş halinde yaşıyormuş gibi hissederlerse, eğer televizyon izleyenler, her şeyin dağıldığını düşünürse, o vakit otoriter eğilim sorunu en önemli sorun hale gelecektir” diye mızırdanıyor. Paris Belediye Başkanı, “Hasara neden olan Boyun Eğmeyen Fransa değildi, bu doğru değil” dedi. “Düzeni sağlamak Devletin sorumluluğudur. Bu hafta sonu suçlu olan Devletti, başarısız olan Devletti” diye feveran etme gereği duydu. Devamında, “Gerçek şu ki, toplumsal hareket giderek büyüyor ve bizim politik bir çıkış yolu konusunda hiçbir umudumuz yok. Sonuç olarak, protestolar devam edecek” uyarısında bulundu. Marsilya'nın Sosyalist Belediye Başkanı Benoît Payan ise, “Bu hafta sonu sadece demokrasi değil, Cumhuriyetin temelleri de baltalandı” iddiasında bulundu. “Dünyanın altıncı büyük ekonomisinde düzeni sağlamakta aciz kaldığımız anda, demokrasinin temelleri meselesi doğalında gündeme geliyor” dedi.

Liberal küçük burjuvazi, devletin başındaki Bonapartist emellerden endişe duyuyor. Temelde burjuva demokratik çerçevesine, ama her şeyden önce devletin istikrarına bağlı kalıyor. Ancak, aşırı gerici bir çöküşün sancıları içindeki bir devletten daha istikrarsız bir şey yok, çünkü bu devlet, burjuva “ilerici” değerlerine çok yakın olan bu çerçeveyi paramparça etmekle kalmayacak, aynı zamanda ideolojik savunucularını da siyaset sahnesinden silip atacak. Weimar döneminin, özellikle de burjuvazinin sadece çöküşü hızlandırmakla kalmayıp, her şeyden önce Üçüncü Cumhuriyet’in burjuva demokratik çerçevesini tamamen yok etmeye giriştiği 1940 yılının deneyiminin bilincinde. Demokrasinin yalnızca istikrara bağlı bir değişken olduğunu, her zamankinden daha çok bu kritik anın eşiğinde olduğumuzu o da biliyor.

Söylediğimiz şey şu ki, bugün devrimciler, 17’sinde ayaklanan kitleleri politikleştirip örgütlemek için ortaya koydukları çabaları iki kat artırmalıdır. Devrimciler, bu devrimci coşkunun ya seçimci reformizme ya da örgütlenme yoluyla zafere ulaşmayı reddeden nihilizme veya kaderciliğe dönüşmesine mani olmalıdır. Dahası, devrimcilerin özel bir görevi de, devrimci küçük burjuvaziye ulaşarak ve kırsal proletaryanın izole edilmiş uç kesimlerini arayarak faşist eğilimin güçlenmesini önlemektir.

Bugünün asıl meselesi, 17 Ekim’in Fransa’daki kitlelerin devrimci iradesini açığa çıkarmış olmasıdır. Bu irade var, capcanlı ve güçlü. Fransa’da proletarya, uykusundan uyanıyor. Savaşmaya hazır, kapitalizmle uzlaşma stratejilerinin sınırlarını görüyor. Gerçek değişimin tek yolu olarak devrimci şiddeti benimsiyor. Emmanuel Grégoire, bu toplumsal hareketin sonucunun asla yukarının aşağıya yönelik telkin ve talimatlarıyla elde edilemeyeceğini iddia ederken haklı. Gerçekte, güvenceler sunmak ve baskıyı yoğunlaştırmak için Körfez’in zalim rejimlerinin eşiklerini aşındırsa da şu basit gerçeği değiştiremeyecek: Kitleler artık kıt kanaat geçinmek istemiyor; ücretlerin artmadığı koşullarda pahalılaşan temel ihtiyaçların giderilmesinin giderek güçleştiği bir hayat istemiyor; artık geceleri evlerinden çıkarken polis arabasına rastlarım düşüncesiyle midelerine taş oturmasını istemiyor; Artık ne kurumların sağır edici sessizliğini ne de haklarını talep ederken çıkan bir bombanın sesini duymak istiyorlar; artık çocuklarını uzak diyarlardaki bir savaşa göndermenin sadece bir zaman meselesi olduğu düşüncesiyle yaşamak istemiyorlar. 17 Ekim, Fransız proletaryasının çoğunluğunun, özellikle de gençlerinin öfkesinin patlamasının en saf ifadesidir. Fransa’da işçi kitleleri yaşamak istiyor, yaşamın tek yolunun mücadele olduğunu artık anladılar!

Devrimci bir gazete olarak, bu hareketlilikteki çelişkinin her iki tarafını da görüyoruz. Devlet, maddi zarara vurgu yaparak, medya üzerinden sabotaj kampanyası başlattı. Ancak asıl mesele, sınıf mücadelesinin yaşandığı bu önemli momentte sınıfımızın dönüşümü ve olgunlaşmasıdır. Z kuşağı, kriz kuşağıdır, tartışmasız bir şekilde Devrim kuşağı olacaktır! Devrim mümkündür. Onu gerçekleşebilmesi için öncüsüne, yani Komünist Parti’ye ihtiyacı vardır.

Halkın Davası
20 Ekim 2026
Kaynak

, , ,

Ensarullah ve İran

Ensarullah ile İran arasındaki ilişkinin niteliğine ilişkin tartışmalarda idrak edilmesi gereken temel bir husus var: 

Bu ittifak, Yemen’in İran’a mezhepsel veya doktrinel bağımlılığının sonucunda ortaya çıkmamıştır. Bilâkis bu ittifak, büyük ölçüde hareketin kurucusu Seyyid Hüseyin Bedreddin Husi’nin İran Devrimi’nin dayandığı modele duyduğu hayranlıktan ve 1979’da İmam Humeyni liderliğinde gerçekleşen İslam Devrimi’nin tecrübelerinden yararlanma arzusundan kaynaklanmıştır.

Seyyid Hüseyin Husi’nin derslerine ve “Seyyid Hüseyin’in Notları” olarak bilinen yazılarına bakıldığında, onun İran’a duyduğu hayranlığın, On İki İmam Şiiliğini benimsemesinden ya da “Velâyet-i Fakih” teorisine olan inancından ileri gelmediği görülecektir. Bilâkis bu hayranlık, İran’ın sunduğu politik ve devrimci modele; Amerikan hegemonyasına meydan okuyabilme ve ondan bağımsız bir politik sistem kurabilme becerisine duyduğu takdirden kaynaklanmıştır.

Bu takdir, onun Dünya Kudüs Günü üzerine verdiği derslerde ve İmam Humeyni, Seyyid Hasan Nasrallah ve Hizbullah’a, direniş ve siyasi bağımsızlık örnekleri olarak sıkça atıfta bulunduğu yazılarında açıkça görülmektedir. Hatta Seyyid Hüseyin Husi, On İki İmam Şiiliğine ait bazı inançları eleştirmiş, Zeydi ekolünün bunlardan farklı ve kendine özgü olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla, onun İran Devrimi’ne duyduğu hayranlığı, sadece mezhepsel bir aidiyete indirgemek, kişiliğini ve fikri projesini tam olarak anlayamamış olmak demektir. Bu meseleyi kavrayabilmek için öncelikle Zeydi mezhebinin kendisini anlamak gerekir.

Tarihsel olarak Zeydilik, Şii düşünce ekolleri arasında sınıflandırılsa da, onu İran, Irak ve Lübnan’da baskın olan On İki İmam Şiiliği ile bir tutmamak gerekir. Fıkhi açıdan Zeydilik, Sünni ekollere, özellikle de Yemen’de yaygın olan Şafii mezhebine oldukça yakındır; aralarında fıkıh düzleminde gerçek kimi farklılıklar bulunsa da, fıkhi hükümlerin ve hukuki muhakeme ilkelerinin büyük bir kısmını paylaşırlar. İnanç esasları bakımından Zeydilik, diğer tüm İslami kelâm ekolleri arasında en çok Mutezile ekolüne yakındır. Tarihsel süreçte, Zeydi âlimlerinin önde gelenleri; özellikle tevhit, ilahi adalet ve insanın özgür iradesi gibi konularda Mutezile düşüncesinden etkilenmişlerdir. İşte bu nedenledir ki, Zeydiliğin İslami doktrin haritasındaki konumu, On İki İmam Şiiliği’nden (İsnaaşeriyye) temelden farklılık gösterir.

Zeydiliği Sünni düşünce ekollerinden ayıran en belirgin özellik olan “İmamet” meselesi dahi, On İki İmam Şiiliği’ndeki İmamet anlayışından kökten farklıdır. Zeydilik; on iki masum İmam inancını veya “Gayb”daki (gizli) İmam fikrini kabul etmez; ayrıca İmameti, On İki İmam Şiiliği’nde olduğu gibi, belirli bir soydan gelen ve önceden tayin edilmiş İmamlarla sınırlandırmaz. Zeydiliğe göre İmamet; liderlik vasıflarına, bilgiye ve adalete sahip olmayı, ayrıca zalim bir yöneticiye karşı ayaklanmayı gerektirir. Bununla birlikte, İmamın, Hz. Ali’nin oğulları Hasan veya Hüseyin’in soyundan gelmesi şart koşulur. Dolayısıyla bu, On İki İmam doktrininin temel bir parçası olan “masumiyet” (ismet) ve “gaybet” (gizlilik) teorisinden ziyade, siyasi liderliğin meşruiyetine dair dini bir teoridir.

Bu, oldukça önemli bir husus, zira Zeydiliği sadece İran Şiiliği’nin Yemen’deki bir versiyonu olarak tanımlamak, tarihsel ve doktrinsel bir hatadır. Aynı şekilde, “Ensarullah” hareketini de yalnızca Zeydi mezhebiyle özdeşleştirip ona indirgemek, en az ilki kadar hatalı bir yaklaşımdır. Ensarullah, her ne kadar köken olarak Saada’daki Zeydi çevresinden doğmuş olsa da, sadece Haşimi otoritesini yeniden tesis etmeyi veya 1962’de yıkılan Hamidüddin Krallığı’nı canlandırmayı amaçlayan mezhepsel bir hareket olarak gelişmemiştir. Hüseyin Bedreddin Husi tarafından başlatılan proje, bu anlayıştan çok daha farklı ve kapsamlıdır.

Bunun bir kanıtı da, hareketin başta askeri bir proje ya da Yemen’de faaliyet yürüten İranlı bir örgüt olarak ortaya çıkmamış olmasıdır. Hüseyin Husi, Yemen’in birleşmesinin ardından ortaya çıkan politik ve fikri ortamdan doğdu. 1993 yılında Hak Partisi’nden Yemen parlamentosuna milletvekili olarak giren Husi, zamanla “Kur’anî Yürüyüş” (Mesiretü’l-Kur'aniyye) olarak adlandırdığı fikri projesine yöneldi. Bu proje, en net ifadesini 2002 yılında yaptığı “Zalimlere/Küstah Güçlere Karşı Haykırış” (Sarha fi vechi'l-müstekbirin) başlıklı konuşmasında buldu. Projenin özü; toplumun dini ve politik bilincini Kur’an temelinde yeniden inşa etmek, dış hegemonyaya karşı durmak, adaletsizliğe karşı direniş ve başkaldırı kavramını yeniden canlandırmaktı. Hüseyin Husi, İran Devrimi ve Hizbullah’ın, bu fikirlerin büyük bir kısmını politik ve askeri bir gerçekliğe dönüştürmeyi başardığına inanıyordu.

Ancak temel fark şuydu: Ensarullah, Yemenlileri On İki İmam Şiiliğine (İsnaaşeriyye) döndürme fikriyle yola çıkmamış, farklı mezhepsel geçmişlere sahip Müslümanları ortak bir politik hat ve direniş projesi etrafında bir araya getirebilecek bir İslami hareket inşa etme fikrini benimsemişti. Bu, hareketi diğer pek çok İslami hareketten ayıran en önemli özelliklerden biriydi.

İran ise, İslami birlik fikrini benimsemesine rağmen, belirgin bir On İki İmam Şiisi kimliğine sahip bir devlet olmaya devam etmektedir. Politik sistemi, kendi tercihi olan “Velâyet-i Fakih” ilkesine dayanır. Ensarullah ise projesini “Kur’anî Yürüyüş” ve “İmanî Kimlik” başlıkları altında sunmakta; mezhepsel kimliğe büyük bir önem atfetmeksizin, direniş projesine aidiyeti ve bu projenin politik ve dini söylemine bağlılığı hareketin temeli haline getirmektedir. Bu söylem, hareketin geleneksel Zeydi bölgelerinin ötesine genişlemesine ve Sünni-Şafii çevrelerden destekçi toplamasına yardımcı olmuştur. Bu durum, hareketin Saada dağlarında doğan bir yapıdan, dini ve toplumsal açıdan farklılık arz eden muhtelif Yemen bölgelerinde nüfuz sahibi politik ve askeri bir güce nasıl dönüştüğünü kısmen açıklamaktadır.

Nitekim hareket, dini referans çerçevesini hiç paylaşmayan güçlerle ittifaklar kurmayı bilmiştir. Bunun en belirgin ve somut örneği, 2014 sonrasındaki genişleme sürecinde Genel Halk Kongresi ve eski cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile bağlantılı güçlerle kurduğu ittifaktır. Bu, hareketin Zeydi köklerinden ya da liderlik anlayışında Ehl-i Beyt’e tanıdığı özel statüden vazgeçtiği anlamına gelmez; bilâkis, politik ve örgütsel kimliğinin, üyelerinin ve destekçilerinin mezhepsel aidiyetinden daha geniş kapsamlı olduğunu gösterir.

Burada, çarpıtılmaya ve aşırı basitleştirilmeye en açık konu olan İran ve Hizbullah ile ilişki meselesine gelelim. Ensarullah ile İran arasındaki ilişki, Tahran’ın kendisine bağlı bir Yemen Şii hareketi yaratmaya karar vermesiyle ortaya çıkmış değildir. Hareket, Yemen’in kendi iç koşulları içinde doğmuş ve kurucusunun fikirleri Yemen’deki Zeydi ortamında gelişmiştir. Ardından, İran modeli ve Hizbullah’ta örnek alınmaya ve ittifak kurulmaya değer iki deneyim buldu.

Lübnan Hizbullah’ı, özellikle askeri ilişkilerin inşası ve Yemen’e uzmanlık aktarımı konusunda öne çıkmıştır. Ensarullah’ın kabiliyetlerinin gelişimine dair raporlar ve askeri çalışmalar; İran’ın silahlandırma ve askeri teknoloji alanındaki desteğinin yanı sıra, Hizbullah danışmanlarının eğitim, teşkilatlanma ile muharebe ve teknik uzmanlık aktarımı konularındaki önemli rolüne işaret etmektedir. Bu, üzerinde yeterince durulmayan bir noktadır, zira Hizbullah, Sana ile Tahran arasında yalnızca politik bir aracı değil, aynı zamanda hareketin askeri kabiliyetlerini geliştirmesine, silah parçalarının geliştirilmesi, montajı ve üretimine yönelik yerel kapasiteler dâhil nispeten daha karmaşık askeri yapılar oluşturmak için gereken teknik ve örgütsel uzmanlıktan yararlanmasına yardımcı olan en temel aktörlerden biri olmuştur.

Dolayısıyla, Yemen’de ortaya çıkan askeri güç, yalnızca İran Devrim Muhafızları’nın bir kopyası ya da dışarıdan ithal edilmiş bir yapı olarak görülemez. Bu güç, İran ve Lübnan’dan gelen destek, teknoloji ve uzmanlıktan faydalanmış olsa da, Yemen ortamı içinde gelişmiş; kendi insan ve askeri kaynaklarına dayanmış, uzun bir askeri deneyim, muharebe ve teşkilatlanma birikiminin bir sonucudur. Müttefik bir devletten destek alan bir hareket ile kendi politik iradesinden yoksun olup sadece o devletin kararlarını uygulayan bir hareket arasında temel bir fark vardır. Her ittifak ideolojik değildir. Her askeri destek, bağımlılığın bir kanıtı sayılmaz. Devrimci bir modele duyulan her hayranlık da, o modelin dini ve politik sistemini birebir kopyalama arzusu anlamına gelmez.

Ensarullah’ın İslam, liderlik ve direnişe dair kendine has bir vizyonu var. Bu vizyon; temelini büyük ölçüde İmam Zeyd bin Ali ve İmam Hadi ila’l-Hak Yahya bin Hüseyin’in mirasından ve Yemen Zeydi düşüncesinden alır. Ardından bu fikirleri modern bir politik ve askeri hareket çerçevesinde yeniden yapılandırır. İşte bu nedenle, belirgin bir Zeydi dini referansını korumasına rağmen, Ensarullah’ı geleneksel mezhepsel aidiyet sınırlarını aşan bir proje inşa etme konusunda en yetenekli İslami hareketlerden biri olarak görüyorum.

Zeydi hareketinin kökenleri ile politik projesinin mahiyetinin birbirine karıştırılması; Ensarullah’ın yalnızca İmamet’i yeniden tesis etmeye çalışan bir Haşimi hareketi ya da İran’a bağlı bir Şii örgüt olduğu yönündeki kanaatlere yol açmaktadır. Ancak bu yorumların hiçbiri, hareketin geçirdiği evrimi, söyleminin niteliğini, kurduğu ittifakların kapsamını ve İran ile Hizbullah’la olan özel ilişkisini açıklamakta yeterli değildir.

Ensarullah, Zeydilik ortamında doğan, İran devrim modelinden etkilenen ve mezhepsel sınırların ötesine geçmeyi hedefleyen özgün bir İslami direniş projesi geliştirmiş Yemenli bir harekettir. İran ile kurduğu ittifak, doktrinsel bir uyumun veya politik bir asimilasyonun kanıtı değildir. Bilâkis, farklı mezhepsel kökenlere sahip iki ayrı projenin, ortak politik ve stratejik hedefler doğrultusunda buluştuğu bir ilişkidir. Bu ayrımı kavrayamayanlar, Ensarullah hakkındaki haberleri ne kadar yakından takip ederlerse etsinler ya da askeri kapasitelerini ne kadar derinlemesine incelerlerse incelesinler, hareketi anlama imkânından her daim mahrum kalacaklardır.

Kozmos Politik
14 Ekim 2026
Kaynak

, ,

Nebevî Mücadeleye Yeniden Örgütlenmek

 

“Sizlere ne oluyor da Allah yolunda ve ezilenler için savaşmıyorsunuz? Onlar ki, ‘Ey Rabbimiz! Bizi bu zalimler şehrinden çıkar, bize kendi katından bir koruyucu ve bir yardımcı gönder’ diyorlar?”

[Nisa Suresi, 4:75]

İslam: Eylemliliğin Zirvesi

Günümüzde birçok Müslümanın Filistin hareketiyle bağını kopardığı, başkaları ön saflarda yer alırken, kendilerinin rahat bir şekilde arka planda kaldığı açık. “İyiliği teşvik edin, kötülüğü yasaklayın” [Al İmran Suresi, 3:104] emrini veren İslam’ın takipçileri olarak, pasifliğimiz bizi utandırıyor olmalıdır.

Birçok Müslümanın, şu anda laik sol grupların hâkim olduğu bir alan olan eylemlilik alanına girerek İslami ilkelerini riske atma tehlikesinden endişe duymaları gayet anlaşılır bir durum. Oysa bu endişeyi, kendimizi eylem alanından uzak tutmak için bir tür bahane olarak kullanmamalı, İslamî eylemliliği yeniden sahiplenmeli, Allah’ın emrettiği gibi, adalet için mücadelede en başından itibaren ön saflarda yer alma konusunda gösterdiğimiz beceriksizliğin sorumluluğunu üstlenmeliyiz. Başka bir deyişle, hareketin daha İslamî olmasını istiyorsak, görmek istediğimiz değişimin bizatihi kendisi olmalıyız. Neticede eylemlilik, her daim İslam’ın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Hz. Davud (a.s.), Hz. Musa (a.s.), Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Hz. Hüseyin (r.a.) gibi birçok önemli şahsiyet, Allah yolunda adaleti tesis etmek için hayatlarını adamışlardır.

Tarihimizden ders çıkarmak ve bu şahsiyetleri örnek almak yerine, kendimizi sessiz, bireyci bir İslam anlayışına teslim ettik. Belki iyi niyetli ama nihayetinde yanlış yönlendirilmiş birçok Müslüman âlim ve konuşmacıyı dinliyoruz. Bunlar davetlerini bireye indirgiyorlar, bireysel ve kolektif İslamî gelişmenin birlikte gerçekleşmesi gerektiğini, Kur'an ve Sünnet’e göre davetin amacının her daim bireysel iyileşmeye yol açan kolektif eylem olduğunu unutuyorlar. Bunun yerine, kısmen doğru olan, bireyci “Kendimizi geliştirmedikçe Filistin özgür olmayacak” söylemini işitiyoruz. Aynı şekilde, namaz odalarımızın ve mescitlerimizin izole, apolitik, boş kabuklar haline gelmesine, kolektif dini ve politik öğrenme ve örgütlenmenin merkezleri olarak tarihi rollerinden yoksun kalmasına izin verdik. İslamımızı ibadet ritüellerine ait eylemlere indirgedik. Kur'an’ı bir rehber kitap olarak anlamak ve pratiğe dökmek yerine, sadece ezberleme görevine hapsettik.

Hasan Basri’nin dediği gibi, “Kur’an, O’na göre amel etmek için indirilmiştir. Oysa insanlar, bizatihi okumayı amel olarak kabul etmişlerdir.” Aynı şekilde, Ömer ibn Hattab’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: “Kur’an okuyana aldanmayın. Onun okuması sadece sözdür. Asıl O’na göre amel edenlere bakın.” [El-Hatib, İktiza’ül-İlmi’l-Amel s. 109]. Gerçek iman, statükoyu alt üst eder. Gerçek iman, amel olarak sonuçlanır.

Halkla, Hakikatle Bağı Kesilmiş Âlimler ve Hain Hükümdarlar

Çoğu vakit âlimler, Müslüman kitleleri yatıştırmak için daha da ileri giderek, Allah’a itaatsizlik söz konusu olduğunda yöneticiye itaatin söz konusu olamayacağı gerçeğini göz ardı eden, hükümdara körü körüne itaat anlamına gelen Medhalizmi vaaz etme görevini üstlenirler.

Şüphesiz ki Batı hükümetler, İslam’a boyun eğmiyor veya İslam’a uygun hareket etmiyor. Sömürgeci ve emperyalist geçmişleri ve bugünleri göz önüne alındığında, bu durum, sözde Müslüman ülkelerin çoğunda da geçerli. Suudi Arabistan, Aksa Tufanı öncesi “İsrail” ile normalleşmenin eşiğindeydi. 7 Ağustos 2025’te Siyonist teşekküle silah sevkiyatı yapmıştı. Bu sevkiyat, neyse ki Cenova liman işçileri tarafından durduruldu.

Birleşik Arap Emirlikleri, soykırımcı “İsrailli” turistler için başlıca tatil yeri haline gelirken, aynı zamanda Sudan’daki başka bir soykırımı destekliyor, bundan kâr elde ediyor. Mısır, Filistinlilerin tahliye isteklerinden kâr elde ederek, yardımın girişine izin veremeyeceklerini ilan ederek, kuşatmayı kırmak için Refah’a ulaşmaya çalışan son Sumud Konvoyu hareketini engelleyerek, en son olarak da Siyonist teşekkülle 35 milyar dolarlık bir doğalgaz anlaşması imzalayarak, Gazze kuşatmasını “İsrail” ile ortaklaşa sürdürüyor.

Ürdün, Müslümanların bilincini uyandırmaya çalışan Müslüman eylemcileri hapse atıyor, sınıra doğru yürüyen protestocuları engelliyor; tüm bunlar olurken, Gazze zorla aç bırakılırken, “İsrail”e taze ürünler gönderiyor. Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, Mısır gibi Müslüman ülkeler, Hamas’ın silahsızlanması çağrısına katıldı. Bu eylemlerden hangisi, sözde Müslüman yöneticilerden birinin İslam’a uyduğunu, bağlılığa layık olduğunu gösteriyor?  O vakit Gazze’nin kalbinden gelen uyarıya kulak verelim:

“Bütün milletimizin huzurunda, tüm acı ve kederle bunu kayıtlara geçiriyoruz: Ey bu İslam ve Arap milletinin liderleri, ey seçkinleri ve büyük partileri, ey âlimleri, siz, Yüce Allah katında düşmanlarımızsınız. Siz, her yetimin, her kederli annenin, yerinden edilmiş, evsiz, kederli, yaralı ve aç insanın düşmanlarısınız. Sessizliğiniz yüzünden on binlerce masumun kanı sizin üzerinizde bir yük oluşturuyor.”

[Hamas’ın askeri kanadı Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde, 18 Temmuz 2025.]

Ne yazık ki, birçok âlimimizin ve kurumumuzun güvenilirliğinin ne kadarının kaldığını sorgulamak zorundayız. Ezher gibi prestijli İslamî kurumlar, Gazze’deki açlık ve soykırımı ve Müslüman hükümetlerin sessizliğini kınayan temel açıklamalarını geri çektiklerinde, İslamî ilkelerimizin bütünlüğünü korumak için bunu yapmak bizim görevimizdir.

Fitneyle tanımlı bir dönemde yaşıyoruz ; çok fazla âlim, “barışı korumak” için liderlere itaat etmenin gerekliliğini ilan ediyor (adalet olmadan barış olmaz), “İsrail” ürünlerinin boykot edilmesinin haram olduğuna dair fetvalar yayınlıyor, ulus devlet tarafından kontrol edilen ve denetlenen hutbeler veriyor. Çok fazla âlimimiz, yozlaşmış Müslüman hükümetlerin sözcüsü haline geldi, ümmeti bastırma ve uyuşturma görevini yerine getiriyor.

“Abdullah ibn Amr’ın aktardığı kadarıyla: ‘Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Ümmetin münafıklarının büyük bir kısmı Kur’an-ı Kerim okuyanlardan oluşur.»”

[Müsned Ahmed ibn Hanbel 6633]

Ebuzer şöyle dedi: “Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikteydim. O’nun şöyle dediğini işittim: ‘Ümmetim için Deccal’den daha çok korktuğum bir şey var.’

Sözü karşısında korkuya kapıldım ama gene de sordum: ‘Ey Allah’ın Resulü, o şey nedir?’

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Yoldan çıkmış, sapkın âlimler.”

[Müsned Ahmed (5/145) 21334 & 21335]

Bu manevi çürüme halinde, Uluslararası Peygamber Destekçileri Örgütü ve daha sonra Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği tarafından her yetenekli Müslümanı cihada çağıran fetvalar, Mısır Büyük Müftüsü gibi bazıları tarafından gerçeklerden uzak ve “sorumsuzca” bulunup görmezden geliniyor veya alaya alınıyor. Âlimlerimizin epey bir kısmı, Peygamberimizin eylemliliğine ve adaletsizliğe karşı mücadele konusunda ortaya koyduğu örnekliğe sırtını dönüp O’na ihanet ederek, sahip oldukları yüksek saygınlığa leke düşürmüştür. Dr. Farah Şerif’in sözleriyle, “Gerçek bir Müslüman, zalimlerin kendilerini iyi hissetmelerine izin vermez.”

İbn Asakir, Zeyd bin Eslem’den, Eslem’in de babasından rivayet ettiğine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Cihad, gökten yağmur yağdığı sürece tatlı ve yeşil kalacaktır. İnsanlar öyle bir devre denk gelecekler ki Kur’an okuyanlar onlara: ‘Şimdi cihad zamanı değil’ diyecekler. O devre şahit olan içinse içinde olduğu devir, cihad için en hayırlı vakittir.

O’na (s.a.v.) şöyle soruldu: ‘Ey Allah’ın Resulü! Gerçekten bunu söyleyecek insanlar olacak mı?’

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Evet, Allah tarafından lanetlenmiş olanlar, melekler ve bütün insanlar.”

[Meşâri-ül-Eşvâk, İbnü’n-Nehhâs, Cilt 1 s. 110]

“Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre, Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘Allah yolunda savaşmadan ve cihat etme arzusunu (veya kararlılığını) dile getirmeden ölen kimse, münafık gibi ölmüştür.’”

[Sahih Muslim 1910]

“Tarık ibn Şihab’dan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘Cihadın en güzel şekli, zalim bir yöneticinin karşısında söylenen hakikat sözüdür.’

[Sünen-i Nesâî 4209]

Yaratıcımız zayıflıklarımızı, kolay yola sapma eğilimimizi bilir, bizi kendisine, doğru yola geri döndürür.

“Ey müminler, savaşmak size farz kılınmıştır; fakat siz bundan hoşlanmazsınız. Belki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır, hoşunuza giden bir şey ise sizin için zararlıdır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

[Bakara Suresi, 2:216]

Gemisini Kurtaran Kaptan Tuzağı

Batı’daki Müslüman toplumunda İslamofobi, polis tutuklamaları ve itibarsızlaşma korkusu yaygın bir şekilde hissediliyor. Bu korku, 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı’nın başlamasından bu yana daha da arttı. Toplumumuzun bazı kesimleri saplantılı bir yaklaşımla, özür dileme, eylemi eleştirme yarışına girdi. Bunun sebebi nedir? Kimden kabul bekliyoruz? Neden zalimlerin sofrasında yer almak için onurlu Filistin Direnişi’ne ihanet ediyoruz? Yüzlerce yıl Batı’nın topraklarımızı ifsat ve harap etmesinin, yağmalamasının ardından, Filistin’de ve başka yerlerde bugün bile devam eden bu durumdan sonra, neden hâlâ onları taklit etmeye, onlarla bütünleşmeye çalışıyoruz?

İster kasıtlı isterse bilmeden olsun, ayrımcılık ve dışlanma korkularını silah olarak kullanarak kendimizi güçsüzleştirdik. Allah yolunda rahatlıklarımızdan herhangi birini feda etmeyi düşünme yeteneğimizi yitirdik. Polisin ve onların arkasındaki yozlaşmış Batı sistemlerine fırsat bile vemeden kendi kendimizi zincirledik.

Gerçek şu ki: Batı’da yaşayan Müslümanlar olarak büyük ayrıcalıklara sahibiz. Irkçılık ve Müslüman karşıtı duygular var olsa da, bunların üzerimizdeki etkisi, “İsrail” yerleşimci sömürgeciliğinin ve Filistinlilere yönelik soykırımın etkisine kıyasla çok daha az. Bu nedenle, mağduriyetimizden sıyrılıp, gerçekten ezilenler için ayrıcalıklarımızdan vazgeçmektir bizim sorumluluğumuz.

Muhammed Kürd, son kitabı Perfect Victims: And The Politics of Appeal’da [“Mükemmel Kurbanlar ve Ricacı Politika”] şu soruyu soruyor:

“Açlıktan ölme korkusuyla, askeri bir tankın altında ezilme korkusuyla, enkaz altında boğulma korkusuyla, ailenizin tek kurtulanı olma korkusuyla, kalbinizin milyonuncu kez kırılması korkusuyla karşılaştırıldığında bu korku nedir ki? Bu korku, tiyatro değilse nedir? Neticede tek başına kazanılan bir hayatta kalma hakkı ne kadar da utanç verici bir şey.”

Bu gemisini kurtaran kaptan olmayı öne çıkartan anlayışın neticesinde kendimizi bir çıkmazda buluyoruz. Başımızın üstüne, bizi “saygın” eylemlilik yöntemleriyle sınırlayan bir tavan koymuş durumdayız: hayır yemekleri, düzenli olarak planlanmış sosyal medya hatırlatmaları ve dua.

Buradaki amacım, Gazze’deki insanî yardıma duyulan acil ihtiyacı küçümsemek değil, Gazze’nin öncelikle insanî bir mesele değil, politik ve dinî bir kurtuluş mücadelesi olduğunu hatırlatmak. Dahası, amacım, müminin silahı olan duayı küçümsemek değil, Peygamberimizin (s.a.v.) öğrettiği gibi, duanın somut eylemin tamamlayıcısı olması gerektiğini, onun yerine geçmemesi gerektiğini hatırlatmak.

“Enes ibn Malik’ten rivayet edildiği üzere: Bir adam, ‘Ey Allah’ın Resulü, devemi bağlayıp Allah’a mı tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan bırakıp Allah’a mı tevekkül edeyim?’ dedi. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bağla ve Allah’a tevekkül et.”

[Sünen-i Tirmîzî 2517]

“Ebu Said Hudrî’den rivayet edildiği üzere: Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Sizden kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Eğer bunu yapamazsa, diliyle değiştirsin. Eğer bunu da yapamazsa, kalbiyle değiştirsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.”

[Sahih Müslim 49]

Gazze’deki Müslüman kardeşlerimiz, İslam’ın sadece ibadet ritüellerinden ibaret olmadığını, Allah yolunda ( cihad) yaşanırsa başlı başına bir ibadet olan bir yaşam biçimi olduğunu ümmete sürekli olarak hatırlatıp uygulamaya koymaları çağrısında bulunuyorlar. 22 Mart 2025’te, hedef gözetilerek gerçekleştirilecek suikastle öldürülmesinden sadece iki gün evvel Filistinli gazeteci Hüssam Şabat, sosyal medya hesaplarından şu paylaşımı yaptı:

“Siyonist terörist işgalci güce ait elçiliklerin önünde, ülkelerinizin sokaklarında toplanmanız, Gazze’ye sadece namaz kılarak destek olmaktan çok daha haklı ve gereklidir.”

Hüssam’ın duayı küçümsediğini düşünmemek gerek. Filistinlilerin, özellikle Gazze’dekilerin imanı bizimkinden çok daha üstün ama bu imanın bir yandan da Kur’an’daki şu sözleri örneklediğini görmek gerekiyor: “Allah için şahitlik ederek adalet için dimdik durun, hatta bu kendinize, anne babanıza veya yakın akrabalarınıza karşı olsa bile [...] Arzularınız sizi adaletten saptırmasın.” [Nisa Suresi, 4:135]. Bu düşünceyi paylaşan birçok Gazzeci var. Bu insanlardan biri de Filistinli gazeteci ve Kur'an hafızı Ebubekir Abid. Abid, New Arab sitesindeki yazısında şunları söylüyor:

“Değerli Müslümanlar, sizden asla su şişeleri veya gıda paketleriyle acılarımızı hafifletmenizi istemedik. Bu yolu seçmişseniz demek ki İslam’ı yanlış anlamışsınız. Ne yazık ki, İsrail’in Gazze’ye yönelik olarak 20 günden fazla süredir uyguladığı ablukayı kaldırmadığınız için sadece İsrail’den onay alarak hareket edebiliyorsunuz.

Haksızlığa ve zulme karşı mücadelemizde yanımızda olmalıydınız, pasif bir şekilde kenarda durmamalıydınız. İslam ve Kur’an bize bunu öğretiyor. Biz, toplu halde katledilirken, sadece iyi dileklerde bulunmakla yetinmeyin.”

Halkımıza yönelik soykırıma onay veren kurum ve sistemlere pasif ve boyun eğici bir şekilde yaklaşmak, bu dünyadaki kıymetli varlıklarımızı, yani statümüzü ve güvenliğimizi kurtarma çabası, İslam’ın ilkelerine ihanetten başka bir şey değildir.

Her adımda Allah Teala bize, O’nun yolunda, elimizdeki her türlü imkânla harcama yapmaktan daha çok değer verdiği hiçbir şey olmadığını hatırlatır. Çıtayı yükseltelim. Kendimizi mevcut kapasitemizle sınırlamak yerine, kapasitemizi genişletmek için kendimize meydan okuyalım. Bu durgunluktan kurtulalım.

Bir Çıkış Noktası

Son olarak, eğer korku hâlâ tek motivasyon kaynağımız olmaya devam edecekse, o vakit bu korku, yarattıklarından duyulan korku değil, gerçek müminlerin bir özelliği olan Yaratıcımızdan duyulan korku olsun. Şehit torunlarının naaşları başında konuşan dedenin, “Peygamber Muhammed’e (s.a.v.) söyleyin: Ümmeti bizi yüzüstü bıraktı” sözünden, “Ey İsrailliler, intikamımızı sizden Allah alsın, ey Araplar, sizden de intikamımızı Allah alsın. Biz Mescid-i Aksa’yı destekliyoruz ama bizi destekleyecek kimseyi bulamadık” diye feryat eden kederli anneye, “Biz, sadece Müslümanları suçluyoruz. Onlar felâketin ta kendisi. Felaketimizin sebebi Müslümanlar ve Araplar” diye şahitlik eden babaya kadar herkesten korkulsun.

Ebu Ubeyde’nin “kan kardeşlerinin Araplığı ve İslam’ı utanç verici bir şekilde terk etmesi”ne dair eleştirisi karşısında şu söylenmeli: böylesine ağır bir zulüm karşısındaki pasifliğimiz bizim de suçumuz. Bu bağlamda Peygamberimizin (s.a.v.) şu ibret verici uyarısıyla yüzleşmeliyiz: “Zulme uğrayanların duasından sakının, çünkü onunla Allah arasında hiçbir engel yoktur.” [Sahih Buhari 4347].

Kendimize dürüstçe şu soruyu soralım: Zulme uğrayan kardeşlerimiz için onların beddualarından muaf olduğumuzu düşünecek kadar şey yaptık mı?

“Ebu Bekir’den rivayet edildiği üzere: Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Şüphesiz, insanlar bir zalimi görüp de onun elini tutmazlarsa, Allah yakında azabını hepsinin üzerine indirecektir.”

[Sünen Ebû Dâvûd ve Tirmîzî 2168]

Filistin'deki kardeşlerimizin ve onların asil ve şerefli silahlı direnişçilerinin (Allah onları ve çabalarını mübarek kılsın) katkıları ve fedakârlıklarıyla kıyaslandığında bizim katkılarımız ve fedakârlıklarımız az olsa da, en azından onların eylem çağrılarına kulak verebiliriz; bunlar arasında Cuma namazından sonra halk mitingleri düzenlemek, “İsrail” mallarını boykot etmek, özellikle silah tedarikçileri olmak üzere, “İsrail”/”İsrail bağlantılı” şirketlere karşı doğrudan eylemlere katılmak yer almaktadır.

Ebu Ubeyde, yıllardır kendisine ve halkına zulmedenlere karşı direnen bir mücahidin tüm ağırlığı ve kararlılığıyla, “Bu kan dökülmesinden kimseyi sorumlu tutmuyoruz. Kendi kapasitesine ve etkisine göre hareket etme yeteneğine sahip olan hiç kimseyi dışlamıyoruz” dediğinde, ardına saklanacak hiçbir şey kalmamıştır. Kariyerlerimizi, servetimizi ve zamanımızı Allah yolunda savaşmaya ve böylece mazlumlara yardım etmeye adamalıyız.

“Ey iman edenler! Eğer Allah’a destek olursanız, O da size destek olur, ayaklarınızın toprağa sağlam basmasını sağlar.”

[Muhammed Suresi, 26:7]

Safiye Hak
1 Nisan 2026
Kaynak

,

Öğrenciler Lise Kapılarını Sınıfsal ve Irksal Zulmün Yüzüne Kapattı

’


Fransa’nın kenar mahallelerindeki yoksul kesimlerde başlayan lise isyanı, ekonomik ve ırksal baskının yanı sıra polis şiddetini de hedef alarak ulusal bir boyut kazandı.

13 Ekim’e gelindiğinde, Fransa’da liselilerin başını çektikleri protesto hareketi hızla büyüyerek, ülke genelinde yarım milyona yakın insanın sokaklara dökülmesine neden oldu. O gün, İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg, her şeyin başladığı liselerden biri olan, Paris’in yoksul kenar mahallesi Saint-Denis’deki Paul Eluard Lisesi’ne dayanışma ziyareti gerçekleştirdi. Thunberg, “tüm dünya izliyor, Fransız öğrencileriyle gurur duyuyor” dedi.[1]

16 Ekim’de başlayacak iki haftalık okul tatiliyle birlikte, üç haftayı aşkın süredir devam eden bu dikkat çekici hareketin devam edip edemeyeceği hâlâ belirsizliğini koruyor. Bununla birlikte, Fransa’da olduğu gibi birçok yerde de açıkça neo-faşizme doğru ilerleyen ırkçı bir kapitalist sisteme karşı, sol ve gençliğin en genç kesimi yeni bir itiraz ortaya koydu.

Yaklaşık üç yıl önce, Fransa, yoksul ve etnik olarak ezilmiş kenar mahallerinde ve yoksul mahallelerde başka türden bir ayaklanmayı tecrübe etti. 27 Haziran 2023’te, sorguya çekilmeyi reddeden Cezayir kökenli on yedi yaşındaki Nail Merzuk polis tarafından vurularak öldürüldü. Nail ölü halde yerde yatarken, kenar mahalleler ve diğer marjinalleştirilmiş topluluklar, başı çeken gençler ve ergenlik öncesi çocuklarla birlikte ayaklandı. Beş gün sonra toz duman dağıldığında, 250 polis karakolu ve kontrol noktasının saldırıya uğradığı, 700 polis yaralandığı, birçok mal mülk tahrip edildiği, 3.000 gencin tutuklandığı görüldü. Bu gençlerin çoğu yargılanıp hapse atıldı. Fransa’daki egemen sınıflar, ana akım medya, politikacılar ve sendika bürokratları 2023 ayaklanmasını, uzun vadeli politik veya toplumsal önemi az olan, halının altına süpürülüp unutulması gereken mantıksız bir patlama olarak gördü. Ülkede yaygınlaşan polis şiddeti ve ırk temelli fişleme gibi temel sorunları ele almak için neredeyse hiçbir şey yapılmadı.

Bazı yönlerden, Eylül-Ekim 2026’daki gençlik ayaklanması 2023’ün tekrarıydı. Mevcut ayaklanmayı doğuran topluluklar, esasen 2023’tekiyle aynı. Polisle yaşanan çatışmalar, daha doğrusu, gençlere yönelik acımasız polis şiddeti, çok az şeyin değiştiğini ortaya koyuyor. Politikacıların ve şirket medyasının dilindeki hâkim söylem, isyan edenleri “vahşi” gibi sıfatlarla nitelendirmeye devam ediyor.

Fakat 2026’daki ayaklanma, salt 2023’tekinin daha büyük versiyonu olarak nitelendirilemez. Bunun birkaç sebebi var.

1. Bu yılki ayaklanmanın cüssesi, kapsamı ve kalıcılığı 2023’tekine göre daha büyük. İlk haftasında, Paris bölgesinin yoksul ve dışlanmış kesimlerindeki liselere yayıldı. Bunu yaparken, artık sadece kendiliğinden bir isyan olmaktan çıkıp, çok somut taleplerde bulunan bir harekete dönüştü.

2. Ayaklanma, kenar mahallelerden ve şehrin nispeten daha yoksul bölgelerinden daha avantajlı, hatta ayrıcalıklı liselere de yayıldı. Ayrıca ebeveynleri, üniversite öğrencilerini ve sendikaları da içine çekti. Bütün bunlar, kenar mahallelerin etrafındaki tecrit çemberinin kısa süreliğine de olsa kırılmasına katkıda bulundular. Dahası, birlikte hareket ettikleri takdirde sistemi gerçekten kökten değiştirebilecek türden toplumsal güçleri harekete geçirdi.

3. Kısmen geniş dayanışma ağlarının neticesinde hareket, daha örgütlü ve daha politik hale geldi, giderek net ve kapsamlı talepler dile getirdi. Bunu esas olarak, ayaklanmanın kentsel topluluklara kıyasla daha net bir yapıya sahip olan okul denilen alanı merkeze yerleştirmek suretiyle yapabildi. Bu da katılımcıları, kenar mahallelerde bile, sokak serserileri, “vahşiler” gibi yaftalar üzerinden şeytanlaştırma girişimlerine karşı şerbetledi, tecrit edilmelerine mani oldu.

4. 2023’teki ayaklanmaya kıyasla daha fazla sayıda önemli politik isim, gençleri açıktan destekledi.

5. Tüm bunlar, merkez sağ hükümeti birkaç küçük taviz vermeye zorladı; ancak hükümet ayaklanmaya esas olarak şeytanlaştırma çabaları ve baskı ile cevap verdi.

Daha kapsamlı bir anlama ve değere sahip olan 2026 ayaklanması, kimi vakit Fransız medyasında ve dünyada 1968 denilen o devrimci yılda zirveye ulaşan, üniversite ve işyerlerindeki işgallerin ardından on milyon işçinin greve gittiği kitlesel öğrenci-işçi ayaklanmalarıyla kıyaslanıyor. Bu kıyaslamanın abartılı olduğunu söylemek lazım. Bununla birlikte, 2026 yılı, Fransa’daki Emmanuel Macron gibi kemer sıkma politikalarını esas alan neoliberal kapitalizmi temsil eden, destek kitlesi hızla eriyen politik rejimler tarafından kolayca kontrol altına alınamayacak türden, geniş ve derin bir huzursuzluğun alameti. Zira, bu konjonktürün bir tarafında giderek güçlenen, Boyun Eğmeyen Fransa türünden yeni solcu politik partiler bir tarafında da güçlenen neo-faşist Rassemblement National [“Ulusal Birlik”] duruyor.

2026 İsyanı Nasıl Gelişti?

18 Eylül Cuma günü, Paris’teki Créteil mahallesinde bulunan Saint-Exupéry Lisesi öğrencileri, yaz tatili ardından derslere döndükten kısa bir süre sonra, öğretmenlerin bir günlük grevi üzerine, okullarında gösteri yapmaya başladılar. Bu olay, iklim değişikliği ve büyük orman yangınlarının ülke genelinde dayanılmaz bir yaz mevsimine yol açmasının ardından gerçekleşti. Öğrenciler, klimasız sınıflarda, dayanılmaz sıcaklarda eğitim gördüler. Ayrıca, sınıflar çok kalabalık, okul günleri çok uzun, öğretmenler yeni öğretmen alınamaması nedeniyle derslere girmiyor, binalarsa harap haldeydi. Hatta bazen tuvalet kâğıdı bile bulunmuyordu. Protestoların ardından hükümetin internet üzerinden öğrencilerle yaptığı anket, özellikle iklim değişikliği ve klima eksikliği göz önüne alındığında, okul günlerinin sabah 8:00’den akşam 6:00’ya kadar uzamasının en büyük şikâyetlerden biri olduğunu ortaya koydu.

28 Eylül haftasına gelindiğinde, gösteriler, Paris bölgesine, ardından Fransa geneline yayıldı. 2 Ekim Cuma gününe kadar, binden fazla lisede protestolar patlak verdi, yaklaşık iki yüzünde öğrenciler okulları abluka altına aldılar. Birkaç yerde mala zarar verme olayları yaşandı. Örneğin, Fransa’nın kuzeybatısındaki Nantes’ta bulunan Rosa Parks Lisesi’nde küçük bir yangın çıkarıldı. Bu durum, merkez sağ hükümet ve aşırı sağ tarafından öğrencileri “vahşi” olarak damgalamak için kullanıldı. Sonrasında bu söylem, sert polis müdahalesini haklı çıkarmak için devreye sokuldu.

Kenar mahallelerde ve yoksul bölgelerde, hem meslek okullarını hem de akademik liseleri kapsayan hareket, en aktif şekilde başlamış olsa da, çok kısa sürede gerçekten ulusal ve çok sınıflı bir hal aldı. Örneğin, mezunları arasında Jean-Paul Sartre, Michel Foucault ve bizzat Cumhurbaşkanı Macron’un da bulunduğu, Paris’in zengin bir bölgesindeki prestijli IV. Henri Lisesi’nin öğrencileri de greve giderek, okula “Liselerle dayanışma” yazılı bir pankart astılar.[2] Monde gazetesinde çalışan gazetecilerin tespitiyle, “Bazıları zorunluluktan, bazıları da dayanışma sebebiyle harekete geçtiler.”[3]

Geniş yankı uyandıran çok sayıda vakada polis, genç öğrencilere şiddet uyguladı. Bu saldırıların birinde polisin attığı “şok bombası, on beş yaşındaki bir çocuğun elini koparttı. Bu, aslında diğer birçok Avrupa ülkesinde ciddi şekilde kısıtlanmış ya da tümüyle yasaklanmış olan bir cihaz.

İki hafta sonra polis, kısa da olsa bir açıklama yaparak, 6.877 kişiyi gözaltına aldığını, bunların yüzde 86’sının reşit olmayan çocuklar olduğunu açıkladı. Bu kadar kapsamlı bir operasyonun amacının kitleleri korkutup eylemlere katılım düzeyini düşürmek olduğu açıktı.[4]

6 Ekim’de ise daha geniş çaplı dayanışma ağları oluştu. Yüz binleri, hatta yarım milyonu bulan kitle, lise öğrencilerine destek olmak için Fransa genelinde sokaklara döküldü. Bunların arasında üniversite öğrencileri ve diğer yaşlı yetişkinler de vardı. Birçoğu, gerekirse müdahale ederek, ülkenin gençlerini polisten korumak için orada olduklarının bir işareti olarak beyaz kolluklar takmıştı. Ebeveynler ve diğer yetişkinler de birçok lisenin önünde aynı şeyi yapıyordu. Paris’in devletin desteğinden pek yararlanamayan kenar mahallelerinden Saint-Denis’de, kısa süre önce Boyun Eğmeyen Fransa partisinin aday gösterdiği, belediye başkanı seçilen siyahi eylemci Bally Bagayoko, öğrencileri polis saldırısından korumak amacıyla onlara katıldı.

Geçtiğimiz birkaç yıldır Filistin’le dayanışma gösterilerinin gözetim ve baskıyla karşı karşıya kaldığı Paris’teki prestijli Paris Politik Çalışmalar Enstitüsü de dâhil olmak üzere, üniversite öğrencileri de dayanışma eylemlerine omuz verdi. Ancak, yakındaki bir sokağı ele geçirdikten sonra bu enstitünün öğrencileri, şiddetli bir polis saldırısıyla geri püskürtüldüler.

Şikâyetler ve Talepler

Neredeyse her yerde öğrenciler, çok sayıda sorunu dile getirdiler. Lille’de, on yedi yaşındaki Fanny (ihtiyatlı bir şekilde sadece ilk adıyla anılmak istedi), “ders çalışmak için gerekli koşulların kötülüğünü, aşırı kalabalık sınıfları ve onarıma ihtiyaç duyan binaları” öne çıkarttı. Ancak Fanny daha da derine inerek, “iklim felâketi, iş imkânlarını ortadan kaldıran yapay zekâ ve Marine Le Pen’in neo-faşist partisi RN’nin seçimleri kazanma riski”nden de bahsetti.[5]

8 Ekim’de Antifaşist Koordinasyon’un yaptığı açıklamada da “liselerde hapishane benzeri bir atmosferin” olduğu dile getirildi.

Bazı öğrencilerse ırksal ve etnik dışlanma ve baskıya değindi. Paris’in Saint-Denis mahallesindeki protestoların ayrıntılarını, uzun zamandır hem Ortadoğu’daki çatışmalar hem de Fransa’nın göçmen toplulukları hakkındaki haberleriyle tanınan gazeteci Christophe Ayad aktardı. Ayad’ın haberine göre, 4 Ekim’deki bir mitingde konuşmacı öğrenciler, “Neden Paris’tekilere kıyasla daha az şansa sahibiz?” diye sordular. Bazıları ise “Paris ve kenar mahalleleri birbirinden ayıran bir ayrımcılık söz konusu” dediler. Çok eleştirilen, internet üzerinden gerçekleştirilen üniversite seçme sistemi Parcoursup, “tümüyle keyfi” bulunarak eleştirildi, “Bu eşitsizlikler normal değil!” tespitinde bulunuldu. Konuşmacı öğrenciler ayrıca, kenar mahalleleri Paris’in geri kalanından ayıran, kenar mahalledeki siyahi öğrencileri tüm şiddetin kaynağı olarak gösterip şeytanlaştıran medya dilini de eleştirdiler: “Bir tarafta beyazlar, diğer tarafta siyahlar ve Araplar var,” diyen bir öğrenci, “Öğrenci beyaz değilse, polis şiddeti on kat artıyor” tespitinde bulundu. Müslüman karşıtı ayrımcılığa dikkat çeken bazı öğrenci eylemciler, “Müslümanlara düşman muamelesi yapılıyor” dediler. Bazı öğrencilerse Filistin’e destek gibi daha kapsamlı ve daha politik sloganlar attılar. Yabancılaşmanın iyice derinleştiğinden söz eden öğrenciler, kendilerini “yeni Fransa” olarak da adlandırdılar, böylece hayal ettikleri, gelecekte oluşacak çok etnisiteli ve kapsayıcı topluma işaret ettiler. Belediye Başkanı Bagayoko, kalabalığa “Cumhuriyete saygı duyuyorsunuz. Değerlerine saygı duyuyorsunuz, talepleriniz meşrudur” dediğinde büyük alkış aldı.[6]

Her yerde, sloganlar yeni bir neslin öfkesini, aynı zamanda hayal gücünü ve coşkusunu yansıtıyordu. Askerileştirilmiş Cumhuriyetçi Güvenlik Birlikleri (CRS) isimli çevik kuvvet polislerinden bahseden öğrenciler, “Sizden yardım istedik, siz bize çevik gönderdiniz” diye bağırdılar. ABD’deki Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinin sloganını İngilizce olarak atan öğrencilerse eylemlerde “ACAB” (“Tüm polisler şerefsizdir”) sloganı attılar. El yapımı bir pankartta ise “ACAB” ve “Temmuz 1830” yazıyordu. Bu, Fransa’nın mutlak monarşisini yeniden kurma girişimlerini sona erdiren devrime atıfta bulunuyordu.[7]

Neler Başarıldı?

Şimdiye dek elde edilen somut kazanımlar çok küçük olsa da, üç bin öğretmen işe alma ve öğretmen işten çıkarmalarını askıya alma vaatleri, bu hareketin varlığı ve ısrarı, Fransa da dâhil olmak üzere, Batı Avrupa’yı saran aşırı sağcı yükselişe karşı bir tür zafer niteliğindedir. Bu, özellikle sosyal medyanın, geleneksel televizyonun ve diğer kitle iletişim araçlarının giderek sağcı oligarkların kontrolü altına girdiği bir dönemde, son derece önemlidir. Hindistan’da Hamamböceği Halk Partisi’nde görüldüğü üzere, bu engelleri, gençliğin militanlığı ve yaratıcılığı aştı.

Böylesine militan ve geniş çaplı bir hareketin Küresel Güney’de değil, Batı Avrupa’da ortaya çıkmış olması, günümüzdeki özgürleşme mücadelesinin gerçekten uluslararası bir boyuta sahip olduğunun delilidir.

Fransız liselilerinin ayaklanması da, toplumsal değişimi hayata geçirmenin veya en azından gündeme getirmenin tek yolunun sandık başında oy kullanmaktan çok uzak olduğunu son derece çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Sokaklara dökülmek ve önemli kurumları işgal etmek de bir modeldir, üstelik daha radikal bir modeldir.

Son olarak, 2026’daki bu gençlik isyanı, kölelik günlerinden günümüzün ırkçı kapitalizmine kadar egemen sınıflar tarafından ezilen kesimleri birbirinden ve düzeni eleştiren aydınlarda uzak tutmak, sistemi gerçekten sorgulamak için gereken karşılıklı etkileşimi engellemek için sıklıkla kullanılan ırk ve sınıf engellerini aştı. Bu yıl Fransa’da tanık olduğumuz şey, sadece “birleşin ve savaşın” diyen bir ajandanın yansıması değil. Ortaya çıkan şey, toplumun en çok ezilen kesimlerinin (beyaz olmayan gençler, göçmenlerin torunları ve işçi sınıfının çocuklarının) önderlik ettiği bir harekettir.

Kevin B. Anderson
15 Ekim 2026

Dipnotlar:
1. Charlotte Bozonet vd., “Mouvement lycéen,” Le Monde, 14 Ekim 2026.

2. Arthur Carpentier vd., “Le mouvement lycéen s’étend en France,” Le Monde, 3 Ekim 2026.

3. Rémi Ducasse vd., “Nous, on ne veut rien casser, on veut se faire écouter,” Le Monde, 7 Ekim 2026.

4. “Lycéens: ce que nous dit le recours massif à la garde vue,” editorial, Le Monde, 12 Ekim 2026.

5. Carpentier vd., “Le mouvement lycéen s’étend en France.”

6. Christophe Ayad, “Dans les quartiers populaires, un mouvement lycéen très politisé, accompagné, mais pas manipulé,” Le Monde, 7 Ekim 2026.

7. Lorraine de Foucher vd., “Les lycéens maintiennent la pression dans la rue,” Le Monde, 10 Ekim 2026.