15 Mart 2026

, , ,

ABD Emperyalizmi Üretim Sahasında: Monroe Doktrini’nden İşçi Emperyalizmine



The Pen is My Machete [“Kalemdir Benim Palam”] dergisinin bu özel sayısı, içinde olduğumuz tarihi konjonktürün öneminin somut bir yansımasıdır. Yayına hazırlanırken, 28 Şubat 2026 sabahının erken saatlerinde, emperyalist-Siyonist güçler, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı askeri saldırı başlattı. Bu, ülkeyi istikrarsızlaştırmak ve rejim değişikliği sağlamak amacıyla yıllarca süren tek taraflı baskıcı önlemler ve diğer hibrit savaş biçimlerinin ardından gelen suç niteliğinde bir savaş eylemidir. Ayrıca, sözde ateşkese rağmen Gazze’de devam eden, emperyalist-Siyonist güçlerin Filistin halkına karşı iki buçuk yıldır uyguladığı soykırımın hemen ardından, Batı Şeria’da yoğunlaşan yerleşimci-sömürgeci şiddeti, Suriye’deki acımasız rejim değişikliği, Yemen’e yönelik kesintisiz saldırılar ve Hizbullah’ı hedef alan, güney Lübnan’a yönelik saldırılar da Filistin kurtuluş mücadelesini ezmek ve bölgesel direnişi destekleyen güçleri tecrit edip kırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.

Korkunç saldırılar neticesinde, Minab şehrindeki ilkokullarında katledilen yüzden fazla kız çocuğunun yanı sıra devrimci, anti-emperyalist lider Ayetullah Ali Hüseyni Hameney katledildi. Bu süreçte çok sayıda şehit verildi.

Nevid ve Nina Ferniya’nın da tespit ettiği üzere, çağımızın temel çelişkisi, ABD liderliğindeki emperyalizmdir. Bu çelişkiyle yüzleşilmediği her an, “hayatın devamlılığı”nı tehdit etmektedir. Bu anlamda, İran bugün hepimiz için savaşıyor. Bu vahşete karşı sergilediği direniş, Filistin ve Sudan’dan Küba ve Venezuela’ya kadar “tüm Küresel Güney’i” savunmaktadır.[1]

Batı Asya’da derinleşen Siyonist-emperyalist saldırı, Amerika kıtasında genişleyen ABD militarizmiyle eş zamanlı olarak gerçekleşiyor. 3 Ocak 2026’da ABD emperyalizmine bağlı güçler, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne yönelik işgal harekâtında Başkan Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı. Saldırıda yüzden fazla insanı öldürüldü. Ölenler arasında, başkanlığı savunmak için görevlendirilen otuz iki Kübalı güvenlik görevlisi de bulunuyordu. Onların şehadeti, devrimci enternasyonalizmin en yüksek ifadesidir.

Bu saldırı, Trump yönetiminin Monroe Doktrini’ne “ek” olarak geliştirdiği “Donroe Doktrini”nin somut yansımasıdır. Bölgeye yalnızca ekonomik ve ideolojik yollarla hâkim olma becerisini yitiren ABD emperyalizmi, daha önceki bir dönemin şiddet araçlarını içeren, zora başvurmayı öngören önlemlerine geri döndü. 2004’te Haiti’ye yönelik emperyalist işgal ve Haiti Devlet Başkanı Jean-Bertrand Aristide’in kaçırılmasını anıştıran[2] Venezuela’ya yönelik saldırı, bu ülkenin egemenliğini elinden almayı, bölgedeki yarı egemen projelere bile, tam teslimiyeti reddetmenin acımasız rejim değişikliğiyle sonuçlanacağı konusunda uyarıda bulunmayı amaçlıyor.

Aynı zamanda, Küba Devrimi’nin maddi temellerini aşındırmak amacıyla tasarlanmış kapsamlı bir enerji ablukasıyla birlikte Küba üzerindeki kuşatma daha da sıkılaştırıldı. Trump’ın 29 Ocak tarihli, adaya petrol sağlayan her ülkeye yaptırım tehdidinde bulunan Başkanlık Kararnamesi, Küba toplumunun ve ekonomisinin her sektöründe zincirleme krizlere yol açtı. Hastanelerde acil servisler ve hayat kurtarıcı tedaviler için yakıt yok, kilit endüstriler felç oldu, Küba’nın gıdasının yaklaşık yüzde 80’ini sağlayan tarım, ciddi şekilde sekteye uğradı.

Alejandro Rosés Pérez’in bu özel sayıda yayınlanan, Karayipler’de yenilenen Monroe Doktrini ile ilgili analizi, 3 Ocak’ta Venezuela’ya yapılan saldırıyı ve Küba üzerindeki yoğunlaşan kuşatmayı, Washington’ın “yarımkürede güvenlikle ilgili düzenlemeleri yeniden şekillendirme” ve bölgenin ikinci büyük ticaret ortağı olan Çin’i yarımküreden çıkarma stratejisinin bir parçası olarak görüyor.

Bu özel sayıda yayınlanan Renate Bridenthal’ın Kuzey Kutbu ile ilgili yazısı, bu yarımküreye dair analizi kuzeye doğru genişleterek, İran ve Venezuela’yı bombalayan ve Küba’yı abluka altına alan aynı emperyalist stratejinin şimdi Grönland’a nasıl uzandığını ve kutup bölgesini ABD’nin emperyalist emellerinin yeni bir arenasına nasıl dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Karayipler, Batı Asya ve Kuzey Kutbu’nda aynı emperyalist güç, hibrit savaş yoluyla kendini gösteriyor. Emperyalizm savaşını, sadece füzeler ve insansız hava araçlarıyla değil, aynı zamanda ülke ekonomisini mali açıdan boğma, enerji manipülasyonu, psikolojik savaş, propaganda ve ekonomik kuşatma gibi silahlarla da yürütüyor. Egemenlik ve bununla birlikte uluslararası hukuk, alenen ve hiçbir cezayla yüzleşmeden ihlal ediliyor.

Bu cezasızlık, birden fazla ölçekte işleyerek, yurtdışındaki emperyalist şiddeti, içerideki faşist devlet şiddetiyle birleştiriyor. 7 Ocak 2026’da Minneapolis’te bir ICE ajanı Renée Nicole Good’u öldürdükten sonra, Başkan Yardımcısı J. D. Vance, ajanın “mutlak dokunulmazlık” ile korunduğunu, Good’un ölümünün “kendi hatasından kaynaklanan bir trajedi” olduğunu iddia ederek, cinayeti savundu. Yerli uluslara karşı yüzyıllarca süren soykırım ve Afrika halklarının şiddet temelli köleleştirilme sürecinin eseri olan bir ülkede, devlet şiddetinin alenen savunulması kimseyi şaşırtmamalı.

Belirli bir ırkın cezadan muaf tutulması, hükümetin İran’ı bombalamasına, Küba’yı abluka altına almasına, aynı zamanda göçmen topluluklarına yönelik militarize edilmiş ICE baskınları düzenlemesine ve ülke içinde işçi sınıfından yerli, siyah ve melez topluluklara karşı devam eden terör ve yapısal şiddet uygulamasına imkân sağlıyor. Yurtdışında soykırımı finanse eden aynı devlet, aynı şekilde siyah, melez, yerli ve işçi sınıfından insanları da hapse atıyor. Maduro ve Flores’in Filistinli siyasi tutuklu Tarık Bazruk ve cezaevi devleti tarafından hedef alınan diğerleriyle birlikte tutulduğu New York’taki ünlü Büyükşehir Gözaltı Merkezi gibi hapishaneler, ABD kapitalist emperyalizmine payanda görevi görüyor.

Krizlerle boğuşan ABD emperyalizminin kutuplaşmış birikim sürecini sürdürmek için şiddeti yoğunlaştırdığı bu mevcut küresel sistem bağlamında emek, önemli ve belirleyici bir siyasi alandır. Bu özel sayı, genellikle ayrı ayrı ele alınan iki cepheyi, emperyalist gücün yurt dışına yansıtılmasını ve emeğin yurt içinde disipline edilmesini bir araya getirerek, bunları kapitalist-emperyalist sistemin karşılıklı olarak kurucu boyutları olarak inceliyor.

Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’nden John Watson'ın bu özel sayıda yeniden basılan 1969 tarihli röportajında ısrar dile getirdiği gibi, “üretim düzleminde yüzleşilen baskı, yurt dışındaki emperyalist baskının yansımasıdır. Detroit’teki patrona karşı mücadele ve Vietnam’daki imparatorluğa karşı mücadele birbiriyle yakından bağlantılıdır. Bu anlayış, imparatorluğu sürdüren tarihsel ve maddi koşulları, onu ortadan kaldırmak için benimsenen direniş biçimlerini sorgulayan bu sayıdaki birçok katkıya hayat veriyor.

Derginin yayın yönetmenlerinden Jeannette Graulau, “Devrim Adına: Daha İyi Bir Dünya İçin Latin Amerika’dan Dört Konuşma” başlıklı makalesinde, bu ufku genişletiyor ve tarihselleştiriyor. İlgili makale, özel sayıyı Monroe Doktrini’nin uzun tarihi bağlamına oturtuyor. Doktrinin izlerini, James Monroe’nün 1823 tarihli bildirisinden, askeri müdahale, ekonomik kuşatma ve yarımkürenin kontrolü için bir çerçeve olarak, yeniden gündeme geldiği günümüze dek takip eden Graulau, mevcut saldırıları, ABD’nin emperyalist genişlemesi, işgalleri, darbeleri ve yaptırımlarının José Martí’nin tabiriyle Nuestra América”daki [“Bizim Amerika”] iki yüzyıllık geçmişi bağlamında ele alıyor.

Fidel Castro’nun 1960’ta, Ernesto “Che” Guevara’nın 1964’te, Salvador Allende’nin 1972’de ve Gustavo Petro’nun 2025’te BM Genel Kurulu’nda yaptığı dört önemli konuşmayı merkeze alan Graulau, devrimci liderlerin doktrinle “imparatorluğun kendi yurdunda” nasıl yüzleştiğini, BM’yi anti-emperyalist vuzuh için küresel bir sahneye nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. Bu konuşmalar, hep birlikte, Graulau’nun Monroe Doktrini ile ilgili “üç temel tarihsel gerçek” dediği hususları ortaya koyuyor:

1. ABD imparatorluğu, varlığını “savaşlar yoluyla sürdürüyor”;

2. Ezilen halklar, faillerin kim olduklarını “tümüyle ve açık bir biçimde anlıyor”;

3. “Bugün, insanlık adına gerçeği söyleme fırsatı sunuyor.”

Bunu yaparken Graulau, bu konuşmaları egemenlik, dayanışma ve kolektif özgürleşmeye dayalı “ulaşılabilir bir ütopya”yı yenilemek için temel metinler olarak değerlendiriyor.

Kapitalist Irkçılık ve İşçi Emperyalizminin Oluşumu

Devrimci gelenek, dayanışma temelli kurtuluşa işaret ediyorsa, tarihsel kayıtlar da bu yolu sürekli olarak engelleyen toplumsal güçlerle yüzleşmemizi gerektirir. Emeğin rolü konusunda meselenin ne olduğunu anlayabilmek için öncelikle kapitalist-emperyalist merkezde emeğin tarihsel olarak eşitsiz mübadele sistemiyle bütünleştirilmesinde kullanılan mekanizmaları incelememiz gerekiyor.

“İşçi emperyalizmi”, örgütlü emeğin emperyalizm, tekelci sermaye ve sömürgeci egemenlikle olan maddi, ideolojik ve kurumsal uyumuna işaret eden bir kavram olarak gerekli analitik çerçeveyi sağlar. Kapitalist-emperyalist merkezdeki egemen emek oluşumları, çoğu zaman işçi sınıfının bazı kesimlerini disipline etmek ve onları egemen sınıfa ait projelere dâhil etmek için iş görmüş, bunun neticesinde uluslararası işçi sınıfı dayanışmasına mani olmuştur. Bu ittifak muhtelif biçimler almıştır: anti-komünist tasfiyeler, emperyalist devletin dış politikasıyla işbirliği, Küresel Güney’deki rejim değişikliği operasyonlarına destek ve katılım, Küresel Güney’de sınıf mücadelesi odaklı ve anti-emperyalist işçi oluşumlarının bastırılması, kapitalist-emperyalist çekirdekte taban muhalefetinin bastırılması ve imparatorluk tehlike altındayken işçi liderliğinin demokratik hesap verme sorumluluğundan azade kılınması.

Bu analizin teorik temelleri, bu sayıda yeniden paylaşılan, V. I. Lenin’e ait “Emperyalizm ve Sosyalizmde Ayrışma” (1916) başlıklı makalede net bir biçimde ortaya konmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında yazdığı yazıda Lenin, emperyalizmi “tekelci kapitalizm; asalak veya çürüyen kapitalizm; ölüme mahkûm kapitalizm” olarak tanımlar. Tekellerin aşırı kârlarının, “burjuvazinin rüşvet verdiği işçi tabakası” olarak, oportünizm ve şovenizm için gerekli toplumsal temeli teşkil eden işçi aristokrasisinin oluşumunu nasıl mümkün kıldığını ortaya koyar. İşçi sınıfı hareketinin bu unsurlardan kurtulmadığı takdirde “burjuva işçi hareketi” olarak kalacağı konusunda uyarıda bulunur. Lenin, emperyalizmin yalnızca ekonomik baskı değil, aynı zamanda ideolojik manipülasyon yoluyla da kendini sürdürdüğünü vurgular. Bu ideolojik manipülasyon, “dalkavukluk, yalanlar, hile, moda ve popüler sloganlarla hokkabazlık”, işçileri devrimci mücadeleden uzaklaştırmak için tasarlanmış reform vaatleri gibi başlıklardan oluşur.

Bu teorik çerçeve, ABD’deki işçi hareketinin tarihinde somut ifadesini bulmaktadır. Burada işçi aristokrasisinin oluşumu, ırk temelli hiyerarşi ve dışlayıcı faaliyetlerle bağlantılıdır. Başlangıcından itibaren, ABD işçi hareketi, “kapitalist ırkçılık” üzerinden yapılandırılmıştır.[3] Beyaz işçiler, önce kölelik, ardından Siyah Kanunları, iş ayrımcılığı, hapishane işçiliği ve sendika dışlaması yoluyla Siyahi işçilerin aşırı sömürülmesi yoluyla göreceli avantajlar elde ederken, büyük sendikalar, kurumsallaşmış ırkçılıkla maluldür. Siyahi işçiler, 1869’daki Ulusal Siyahi İşçi Sendikası’ndan 1925’teki Yataklı Vagon Hamalları Kardeşliği’ne, 1969’daki Dodge Devrimci Sendika Hareketi’ne kadar bağımsız örgütler kurarak karşılık verdiler.[4] Bu mücadeleler, sadece kapsayıcılık talep etmekten daha fazlasını yaptı. İşçi aristokrasisinin, Gerald Horne’un “beyazlıkta somutlaşan sınıf işbirliği” ve ırksallaştırılmış aşırı sömürü olarak tanımladığı bir temele nasıl dayandığını ortaya koydular.[5]

Yerli uluslar, paralel ancak farklı bir dışlanma biçimiyle karşı karşıya kaldılar. ABD’deki işçi kuruluşları ve sermaye, kabile egemenliğini sendika yetkisi ve şirket genişlemesi için bir engel olarak gördü ve yerli ulusların kendi topraklarındaki iş ilişkilerini belirleme yetkisini tanımayı reddetti. 1935’te Ulusal İş İlişkileri Kanunu’nun (NLRA) yürürlüğe girmesinden yaklaşık yetmiş yıl sonra, Ulusal İş İlişkileri Kurulu, yasayı kabile yönetimlerine uygulanmayan bir yasa olarak yorumladı ve onları hükümlerinden muaf tuttu. Ancak 2004 yılında Kurul, rotasını tersine çevirerek, ilk kez kabile yönetimlerine ait işletmeler üzerinde yetki iddiasında bulundu. San Manuel Yerli Tombala Salonu kumarhane olmak isteyince mahkemelik oldu. Bu süreçte alınan karar yerliler açısından hukukun nasıl işlediğini anlatır: devlete ait kurum, kabilenin ticari faaliyetleriyle ilgili yetkisini aşan bir adım atmış, yerlinin egemenlik hakkını ortadan kaldırmış, yerli halkların sürekli olarak mülksüzleştirilmesi yoluyla sermaye birikimini kolaylaştırmıştır.[6]

İmparatorluk Üretim Sahasında:
İşçi Siyonizmi ve Sömürgeci-Emperyalizmle İşbirliği Yapan Kurumlar

İşçi Siyonizmi de aynı analitik çerçeve içinde ele alınmalıdır. Siyonist teşekküle bağlı Histadrut (İsrail Genel İşçi Konfederasyonu), bir sendika federasyonu gibi görünse de, gerçekte yerleşimci sömürgeci devlet kurma çabası dâhilinde iş görmüş, iktidara bağlı bir kurum olarak faaliyet yürütmüştür. Sendika federasyonu, süreç içerisinde Filistinli işçileri yerinden eden ve aşırı sömüren ırkçı ve dışlayıcı çalışma rejimlerini uygulamıştır.

Suzanne Adely’nin bu sayıya katkısında savunduğu gibi, işçi Siyonizmi emperyalizmden ayrılamaz. Adely, Siyonist teşekküle bağlı Histadrut’un “işçi Siyonizminin temel taşı” olarak nasıl işlev gördüğünü, “yirmilerden beri Filistin halkına karşı ırkçılığa, yerleşimci sömürgeci mülksüzleştirmeye, soykırıma ve etnik temizliğe öncülük etmek ve bunları aklamak için o ‘ilerici’ kurum imajını nasıl kullandığını” ortaya koymaktadır. Bu proje, “Siyonist kurumların ABD’de işçi Siyonizmine destek oluşturmayı amaçlayan kampanyası”nın Amerikan sendikalarından sol politikaların daha geniş çaplı tasfiyesiyle aynı zamana denk geldiği ABD’de verimli bir zemin buldu. Amerikan İşçi Federasyonu-Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO), yurtdışında "ABD emperyalizmine ait aygıtın sadık bir işbirlikçisi” olarak, Histadrut ile ittifak kurdu. Bu ittifak, bir zamanlar canlı olan anti-emperyalist ve anti-Siyonist akımların erimesini sağladı, işçi Siyonizminin ABD işçi hareketindeki yerini sağlamlaştırdı. AFL-CIO liderleri, Siyonist teşekkülün iddia edilen işçi merkezli gelişimini Küresel Güney için “komünist olmayan ‘ulus kurma’ pratiğinin başarılı bir örneği” olarak reklâm ettiler. Ayrıca, İsrail’i ABD kamuoyuna, sadık bir anti-komünist müttefik olarak sundular.[7]

AFL’in ABD emperyalizmiyle olan uyumu, dünya genelinde ABD destekli darbelere ve isyan karşıtı hareketlere verilen destekte de kendini gösterdi. Soğuk Savaş sırasında, AFL-CIO’ya bağlı Amerikan Özgür İşçi Geliştirme Enstitüsü (AIFLD), Guatemala (1954), Brezilya (1964) ve Şili’de (1973) demokratik olarak seçilmiş milliyetçi, solcu hükümetleri baltalamak için CIA ile işbirliği yaparak, acımasız askeri diktatörlüklerin temellerinin atılmasına yardımcı oldu.[8] Venezuela’da, AFL-CIO’nun Dayanışma Merkezi, 2002’de Hugo Chávez'e karşı askeri darbeyi kışkırtmak için tasarlanmış protestoları planlayan Venezuela İşçi Konfederasonu’nu (CTV) finanse edip destekledi, yıllar sonra da Chávez’in sosyalist işçi politikalarını baltalamak için muhalif işçi gruplarıyla çalışmaya devam etti.[9]

Bu tarihin karşısında, canavarın karnında daha radikal bir işçi örgütlenme geleneği varlığını sürdürmüştür. Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’nden John Watson ile 1969’da yapılan, dergide yeniden yer verdiğimiz röportaj, bu marjinalleştirilmiş akımı ele almaktadır. Watson, Detroit’teki Siyahi işçilerin mücadelelerini sömürgecilik karşıtı kurtuluş hareketleriyle aynı küresel zemine yerleştirerek, “üretim sahasındaki” baskının yurtdışındaki emperyalist baskıyı yansıttığını söylemektedir. İşçi bürokrasilerinin emperyalist politikayla nasıl uyumlu olduğunu ortaya koyarak, özellikle Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) ve AFL-CIO’yu önemli muhalifler olarak göstermektedir. Watson, UAW Genel Sekreteri Emil Mazey’nin Birliği “sendikacılığa yönelik, otuzlu ve kırklı yıllardaki komünistlerden daha büyük bir tehdit” olarak nitelendirdiğini, UAW’nin ise Birliği kınayan 350.000 mektup gönderdiğini, militan faaliyetler nedeniyle işten çıkarılan Siyahi işçileri savunmayı reddederek, kendi tüzüğünü ihlal ettiğini anlatmaktadır. Watson ayrıca, AFL-CIO’nun, tarihsel olarak “ülkedeki en ayrımcı ve ırkçı sendikalarının faaliyet  yürüttüğü”, vasıflı işçiler sahasında ortaya konulan örgütlenme çabalarına "mani olmakla” tehdit ettiğini dile getirmektedir.

Watson, bu yerleşik bürokrasilere karşı, işyeri mücadelesini küresel sömürge karşıtı direnişle ilişkilendiren stratejik bir vizyon ortaya koyuyor. İşçiler, tek bir fabrikada greve gittiklerinde, şirketin onları bastırmak için “dışarıdan getirilen polis gücünü, mahkemeleri, kitle iletişim araçları”nı, özetle, egemen sınıfın tüm kaynaklarını seferber ettiğini söylüyor. Bu, ABD emperyalizminin “bir kurtuluş hareketini bastırmak için dünyanın küçük bir bölgesinde güçlerini yoğunlaştırmasına" benziyor. Che Guevara’dan yola çıkan Watson, çözümü, “emperyalizmin güçlerini “iki, üç, daha fazla Vietnam”ı devreye sokarak dünyaya yaymalarını sağlamakta", sermayeyi baskıcı gücünü dağıtmaya zorlamakta buluyor. Watson için bu, Birliği fabrikalar ve endüstriler genelinde grevleri koordine edebilecek ulusal bir örgüt haline getirmek anlamına geliyordu. Bu sömürgecilik karşıtı bakış açısı, Birliğin Filistin’i aynı mücadelenin bir parçası olarak görmesine yol açtı. Adely’nin makalesinde belirttiği gibi, Birliğin 1969 tarihli açıklamaları ve “1973’te Arap otomotiv işçilerinin Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) liderliğinin İsrail’e verdiği desteğe karşı düzenlediği izinsiz grevler”, “sömürgecilik karşıtı, küresel işçi enternasyonalizmi”ne dayanan, Siyonist teşekküle karşı Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar çağrısının erken bir örneğini temsil ediyordu.

Anti-Emperyalist İşçi Enternasyonalizmini Yeniden Canlandırmak

Bu enternasyonalist gelenek, mevcut konjonktürün hızlanan emperyalist şiddetine cevap olarak yeniden görünür hale geldi. Filistin ve bölgesel direnişi ezip Batı Asya’da emperyalist kontrolü yeniden tesis etmek için yürütülen Siyonist-emperyalist savaşın son iki buçuk yılında, Watson’ı ve Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’ni yarım yüzyıl önce harekete geçiren aynı sömürgecilik karşıtı anlayıştan beslenen bir işçi enternasyonalizmi ortaya çıktı.

Meseleyi ABD bağlamında ele alan Suzanne Adely yazısında, 2004 yılında kurulan Filistin Yanlısı İşçi Hareketi'nin, “muhtelif sektörlerde, işkollarında ve coğrafyalarda ülke genelinde yaklaşık elli bağlı kuruluşa” ulaştığını, yoğunlaşan emperyalist-sömürgeci şiddet karşısında Filistin’in yaptığı çağrıyı desteklediğini, “BDS grev hattı”nı öne çıkartan çalışmalarında kolektif olarak hareketin büyüdüğünü söylüyor. Filistin Gençlik Hareketi’nin (FGH) “Maersk’in Maskesini İndir” kampanyası, bu işçi enternasyonalizmindeki dirilişte etkili oldu, sadece silah üreticilerini değil, soykırımı mümkün kılan tedarik zincirlerini ve lojistik altyapısını da hedef aldı. Dünyanın en büyük entegre nakliye ve lojistik şirketi olan Maersk, Lockheed Martin ve Raytheon gibi büyük ABD yüklenicilerine yapılan sevkiyatlar da dâhil olmak üzere, İsrail’e yönelik yüz milyonlarca dolarlık silah bileşeninin taşınmasına katkıda bulundu.[10]

FGH, kampanyası aracılığıyla lojistiğin emperyalizmin dolaşım sisteminin merkezinde yer aldığını ortaya koydu. Uluslararası planda kesintisiz yüzleştiği baskı karşısında Maersk, askeri kargo taşımacılığındaki rolünü kamuoyuna açıklamak zorunda kaldımış ve Haziran 2025’te Batı Şeria’daki yasadışı Siyonist yerleşimlerde faaliyet gösteren şirketlerle olan ilişkilerini askıya aldı.[11] Dahası, İspanya ve Fransa’daki liman işçileri, İsrail’e giden sevkiyatları yüklemeyi reddetti, Fas liman işçileri de benzer bir eylemde bulundu.[12]

Uluslararası hukuku uygulamada defalarca başarısız olan devlet kurumlarına başvurmak yerine, Maersk’in Maskesini İndir kampanyası, stratejik yıkıma dayanan bir işçi enternasyonalizmi geleneğini yeniden canlandırarak, aşağıdan, halk eliyle “silah ambargosu”nu uygulamaya koydu. Kampanya, bu mirası çağdaş tedarik zinciri kapitalizmine uyarlarken, liman işçilerinin ırk ayrımcılığı karşıtı ve diğer emperyalizm karşıtı mücadelelerle olan dayanışmasını hatırlatmaktadır.[13]

Bu hareketlere paralel olarak, İlerici Enternasyonal, emperyalist-Siyonist savaş ekonomisini destekleyen taşeron ağlarını haritalamak için sistematik araştırmalar yürüttü. Sachin Peddada’nın Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi’nin bir podcast yayınında dile getirdiği biçimiyle, askeriye-sanayi sistemi, temel bileşenleri üreten kasaba ve şehirlere dağılmış “yüzlerce, hatta binlerce taşerona”, yani küçük fabrikalara bağlıdır. Bu firmalar, kamuoyunun çok az denetimi altında, düşük kâr marjlarıyla faaliyet göstermektedir. Peddada, “Bu tedarik yollarından birinin bile kesintiye uğraması durumunda, yeni bir tedarikçi bulmak için acele etmeleri gerekiyor, bu da üretim sürecini yavaşlatıyor. Filistin’deki ölümleri azaltıyor” diyor. Bu araştırma, kamu alım verileri aracılığıyla bu düğüm noktalarını belirleyerek, sembolik protestodan lojistik darboğaz noktalarında eyleme geçirilebilir müdahaleye geçişi mümkün kılıyor. Bu çalışma, merkeziyetsiz savaş üretiminin kırılganlığını ortaya koyarak, Gazze, Karakas, Tahran, Port-au-Prince veya Havana’yı hedef alan emperyalist şiddet mekanizmasını yavaşlatabilecek topluluk düzeyinde örgütlenme ve yerel müdahale imkânları sunuyor.

Anti-emperyalist işçi enternasyonalizmi geleneği, İtalya’daki Unione Sindacale di Base (Tabandan Sendikal Birlik -USB) örgütlenmesi aracılığıyla da güçlü bir ifadeye kavuştu. 2010 yılında tabandan sendikaların birleşmesiyle kurulan USB, kamu sektörü çalışanlarından, lojistik çalışanlarından ve büyük göçmen nüfusuna sahip topluluklardan oluşan bir taban oluşturdu. Çalışma, anti-emperyalizmi ve Filistin'i yerel işçi mücadelelerinin merkezine koydu. Avrupa lojistik sektörlerindeki Arap ve göçmen işçiler, ki bunların çoğu USB üyesi, soykırımcı güce ait tedarik zincirlerini kırmak için grevler ve abluka eylemleri gerçekleştirdi.[14] USB’nin Cenova merkezli liman işçileri kolektifi (CALP), Küresel Sumud Filosu’na saldırı olması durumunda “her şeyi bloke edecekleri”ni söyledi. Bu tehdit, Nisan 2025’te İtalya genelinde limanları, demiryollarını ve karayollarını kapatan grevlere dönüştü. Bir örgütçünün 2025 genel grevi sırasında belirttiği gibi, “Bizim hikâyemiz, Filistin halkının hikâyesinin bir parçasıdır. Filistin halkını savunduğumuzda, kendimizi savunuyoruz. Onların mücadelesi bizim mücadelemizdir.”[15]

2026 yılının başlarında Akdeniz genelinde koordineli eylemlerle işçi enternasyonalizmi yeni bir aşamaya ulaştı. 6 Şubat’ta İtalya (USB), Yunanistan (Enedep), İspanya’nın Bask Bölgesi (LAB), Türkiye (Liman-İş) ve Fas’tan (ODT) liman işçileri, “Liman İşçileri Savaş İçin Çalışmıyor” başlıklı Uluslararası Protesto Günü’nü başlattı ve yirmiyi aşkın büyük Akdeniz limanında eylemler düzenledi. Alman ve ABD limanları dayanışma gösterdi. İşçiler, “limanlar savaş yeri değil, iş yeridir” diyerek, silah sevkiyatlarını açıktan reddettiler ve liman altyapısının kitlesel katliam için lojistik merkezlerine dönüştürülmesini eleştirdiler.[16] Gazze’deki soykırımı merkeze koyan çalışma, tüm emperyalist savaş makinesine karşı daha geniş bir reddiyeyi ifade ediyordu. Eylem, anti-emperyalist Dünya Sendikalar Federasyonu tarafından desteklendi ve yurtdışındaki savaşın, yurt içindeki kemer sıkma politikaları, ücret baskısı ve yeniden canlanan faşizmle bağlantılı olduğunu fark eden işçiler arasında artan uluslararası koordinasyona işaret etti.[17]

Bu hareketlilikler, Venezuela’ya Karşı Savaşa Hayır ağı tarafından düzenlenen ve bu özel sayıda yer alan Eglims Peñuela Lovera ile Virgilio Barreto’nun konuşmalarını yaptığı Uluslararası İnternet Toplantısı: Savaş İçin Çalışmaya Hayır! başlıklı etkinliği koşulladılar.[18] Peñuela Lovera konuşmasında, “emperyalizmle ancak devrimci enternasyonalizm yoluyla, halklar arasındaki dayanışma yoluyla mücadele edilebileceğini” söyledi. Barreto konuşmasında, 3 Ocak’ta ABD’nin Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği askeri saldırıyı, yaptırımlara, ablukaya ve enformasyon savaşına direnen bir ülkeyi yeniden sömürgeleştirme yönünde başvurulan son çare olarak nitelendirdi. Barreto düşmana meydan okuyan konuşmasında şunları söyledi: “Biz özgür, bağımsız ve egemen bir ülkeyiz. Hiçbir dış güçten emir almıyoruz. [...] Biz, kimsenin sömürgesi değiliz, asla da olmayacağız.”

Ulusal Kurtuluşta Emek ve Enternasyonalizmin İkili Karakteri

Küresel Güney’deki radikal örgütçülerin bu müdahaleleri, işçi aristokrasisine meydan okumanın ve kapitalist-emperyalist merkezdeki tedarik zincirlerini bozmanın ötesine uzanan, işçi enternasyonalizminin kritik bir boyutuna işaret ediyor. Bugün işçiler, savaş mekanizmasını bozmak için güçlerini giderek daha fazla kullanıyorlar. Küresel Güney’de emek, uzun zamandır sömürgecilik karşıtı mücadelenin temel direği olagelmiştir.

Bu gelenek, Patrick Higgins’in dergimizin geçen ayki sayısında yayınlanan bir röportajında analiz ettiği Vietnam ve Filistin ulusal kurtuluş mücadelelerinde somutlaşmıştır. Higgins, “Halk Savaşı, şiddetten çok daha fazlasını içerir. Belirli taktiksel ve stratejik hedeflere yönelik operasyonları yürütebilecek, şiddeti yönlendirebilecek bir öncü partiye ihtiyaç duyar” diyor.[19]. Nevid Ferniya’nın “Vietnam’dan Filistin’e” başlıklı özel sayının girişinde ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, Vietnam direnişi, halk savaşının ulusal sınırları aştığını, kapitalist-emperyalist merkez ve çevre mücadeleleri arasında diyalektik bağlantılar kurduğunu anlamıştı. Bu gerçek, General Vo Nguyen Giap’ın Vietnamlıların Tet Taarruzu’nu planlarken Detroit’te 1967’de gerçekleşen ayaklanmadan ilham aldıkları yönündeki açıklamasıyla da doğrulanıyor. General Giap, “Detroit’ten, şehirlere gitmeyi öğrendik” diyordu.[20]

Bu diyalektik anlayış, savaş alanından emek alanına kadar uzanır. Sendikalar ve kooperatifler, yalnızca artı değerin elde edilmesi ve dağıtılması koşullarıyla ilgilenen oluşumlar değil, Higgins’in de dediği gibi, ulusal kurtuluş mücadelesinde “halkın örgütlenme sanatını öğreten mücadele örgütleri” olarak iş görürler. Filistin deneyiminden yola çıkan Higgins, 1968-1970 yılları arasında Ürdün’deki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) içinde yer alan fedailerin ve Marksist-Leninist örgütlerin askeri faaliyetleri grevler, gösteriler ve kitlesel örgütlenmeyle nasıl birleştirdiğini, milisleri, işçi sendikalarını, kadın komitelerini ve ticaret birliklerini “Halk Savaşı”nın mevcut dokusuna nasıl işlediğini tartışıyor. Venezuela’nın egemenliğini savunurken hayatlarını veren üniformalı otuz iki Kübalı enternasyonalistin şehitliği, üretim sahasında imparatorluğa karşı verilecek mücadele ile ulusal kurtuluş mücadelesinin aynı savaşın birbirinden kopartılmaması gereken cepheleri olduğunu kanıtlıyor.

Bu mücadele, kapsamı itibarıyla Güney’de sürmektedir. Jeannette Graulau’nun bu sayıda yeniden yer verilen Latin Amerika kaynaklı dört konuşmaya yazdığı giriş yazısında belirttiği gibi, Fidel Castro’dan Salvador Allende'ye ve Gustavo Petro’ya kadar liderler, Birleşmiş Milletler’de Monroe Doktrini’ne karşı çıktılar. Graulau, bu konuşmaların “ortak Bolivarcı özgürleşme ve birlik arayışımızı gündeme getirdiğini” ve “Monroe Doktrini”nin yeniden canlandırmaya çalıştığı tahakkümün mantığına meydan okuduğunu yazıyor. Bu konuşmalar, yarımkürede ABD emperyalizmine karşı verilen mücadelenin her zaman birleşik bir mücadele olduğunu, Kübalı enternasyonalistlerin Venezuela’yı savunurken hayatlarını kaybetmelerinin, Filistinli fedailerin Ürdün’de örgütlenmelerinin ve Detroit’te grev yapan Arap otomobil işçilerinin hepsinin birbirine bağlı olduğunu hatırlatıyor.

Aynı halk savaşı ruhu, bu özel sayıda yeniden yer verilen, Ramón Pedregal Casanova’nın dünya çapındaki işçi hareketlerine ve toplumsal hareketlere yönelik militan çağrısına da hayat veren ruhtur: “İmparatorluğun ticaret yollarını, yanlış bilgilendirme kanallarını bloke ederek ve dünya çapındaki elçiliklerini kapatarak” Küba’ya uygulanan soykırımcı ABD ablukasını “tersine mühendislik”le ortadan kaldırmak mümkündür. Bu tür eylemler, Küba’ya olan borcu uluslararası planda “saldırgan” eylemlere dönüştürüyor.

Özetle, işçi enternasyonalizminin ikili bir karakteri mevcuttur. Emperyalizmin merkezinde, emperyalist saldırı altındaki Küresel Güney işçileriyle aktif dayanışma kurmak, askeri tedarik zincirlerini kapatmak da dâhil olmak üzere, işçi aristokrasisiyle işçi emperyalizmiyle ve işçi siyonizmiyle bağlarını kopartmak zorundadır. Küresel Güney’de ise emek, egemenliği elde etmek ve savunmak için savaşan halk ordularının içinde yer alan ulusal kurtuluşun temel bir payandası olarak iş görür. Bu iki boyut birbirinden ayrılamaz.

Küba ve “Saldırgan” Enternasyonalist Çağrı

Bu sayıda yer alan diğer yazılar, anti-emperyalist mücadelenin geniş alanını inceleyerek, sistem karşıtı devlet ve işçi sınıfı direnişini şekillendiren ve ondan etkilenen analizi birden fazla cepheye yayıyor ve bu analizi mümkün kılan düşünsel-teorik geleneklere saygı gösteriyor. Bu direniş ruhu, Jeannette Graulau’nun Afrika ve Latin Amerika’da dört uluslararası tıp tugayında görev yapmış emekli bir Kübalı komünist doktorla, bir Fidelistle yaptığı röportajda yankı buluyor. Havana’da verdiği röportajda doktor, krizin gerçekten de “Küba ulusunun devrimci kanını” güçlendirdiğini ısrarla belirtiyor. Bu ruhla, kapitalist-emperyalist çekirdeğin her tarafına duyulması gereken bir mesaj iletiyor: Kübalılar “rejim değişikliği istemiyor!”

Dan Kovalik’in Başkan Petro’nun Trump ile görüşmesine dair analizi, bu mücadelelerin yürütüldüğü diplomatik zemine dair bir görüş sunuyor. Kovalik, Kolombiya başkanının, ulusu için yasal bir zafer elde etmek üzere yeniden canlanan Monroe Doktrini’nin baskılarıyla nasıl başa çıktığını ortaya koyuyor. Roberto Fernández Retamar’ın burada yeniden yer verilen klasikleşmiş makalesi, José Martí ve Lenin’i yan yana koyuyor. İlki, Amerika kıtasında Monroe Doktrini’ne karşı ilk anti-emperyalist mücadeleyi başlatan kişi, ikincisi ise sömürge dünyası için devrimci teoriyi damıtan isim. Birlikte, Küba’nın direnişinin, on dokuzuncu yüzyıldan günümüze kadar, Küresel Güney’deki egemenlik mücadelelerine ilham vermeye devam eden derin bir devrimci soyağacına dayandığını hatırlatıyorlar.

Küba Dışişleri Bakanlığı’nın “Tumba el bloqueo” (Abluka) adlı raporunda, emekli doktorun sözlerle anlattığı şeyi, yani ABD politikasının soykırımcı niyetini ve yıkıcı etkisini, sayılarla belgeleyerek, ablukanın somut gerçekliğini ortaya koyuyor. Julio Huato’nun Mexico City’deki Küba-Filistin dayanışma protestosunda yaptığı konuşma, meselenin özüne iniyor. Küba, ABD’nin askeri gücünü tehdit ettiği için değil, sosyalist egemenliğin ve uluslararası dayanışmanın canlı bir örneğini sunduğu için hedef alınıyor. “Küba’yı ABD için kabul edilemez kılan şey, onun sunduğu örnekliktir”. Küresel Güney’de nesillere ilham vermiş olan bu örneklik, Huato’nun ısrarla belirttiği gibi, bugün bizden Küba için her şeyimizi ortaya koymamızı talep etmektedir.

Tamanisha J. John ve Kevin Edmonds’ın Black Agenda Report’ta yayınlanan, burada da yer verilen makalesi, Karayip hükümetlerinin Küba’ya nasıl ihanet ettiğini ortaya koyuyor. Sessizlikleri ve ABD imparatorluğuna boyun eğmeyi esas alan yaklaşımları sebebiyle ilgili bölge enternasyonalist katkılar sunmuş olan Küba’ya ihanet ediyor. Oysa Karayipler’in Küba’ya olan borçlarını ödemesi mümkün değil.

Yazarlar, “emperyalist anlatıların genellikle Küba’nın yardımlarını ve kalkınma sürecine sunduğu katkıları olumsuz bir biçimde sunduğunu, uluslararası alanda geniş kitleleri Küba’nın kalkınma sürecine sunduğu katkıların ‘zararlı’ olduğuna ikna ettiğini" ortaya koyuyorlar. Bu durumu düzeltmek için gerçekleri ortaya koyan yazarlar, “ABD’nin Batı Yarımküre’deki emperyalist stratejisinin devam ettiğini ve bölgedeki devletleri bu stratejiye doğrudan uyum sağlamaya zorladığını" söylüyorlar. Bu emperyalist baskıya karşı John ve Edmonds, gerçek egemenlik ve kendi kaderini tayin etmenin tek yolunun kitlesel anti-emperyalist mücadele olduğunu belirtiyorlar.

İssam Abdürresul Ebubekir Elkorgli ve Barry Lituchy’nin, bu sayı hazırlanırken vefat eden Michael Parenti’ye ithafen yazdıkları anma yazısını Pambazuka News yeniden yayınladı. Yazı, bize devrimci analizi mümkün kılan radikal bilim insanı-örgütçü geleneğini hatırlatıyor. “Kendisini fikir endüstrisinden dışlayan sisteme karşı konuşan ve öğreten” Parenti, emperyalist güce tam da onun merkezinden gerçeği söyleyen, dünyanın mülksüzleştirilmiş ve ezilmişlerinin yanında koşulsuz olarak yer alan geleneğin somut haliydi. Bu gelenek, bu sayının sayfalarında da devam ettiriliyor.

Tüm bu katkılar tek bir konu başlığında ortaklaşıyorlar: emperyalizmin küresel bir sistem olduğu, direnişin de aynı şekilde birleşik, uluslararası ve tavizsiz olması gerektiği anlayışı. Mevcut konjonktürde, İran’ın soykırımcı, siyonist emperyalizme karşı gururlu direnişi karşımızda, Filistin ve diğer Direniş Ekseni güçleriyle birlikte, Küresel Çoğunluk için egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı yolunu aydınlatan, birleşik anti-emperyalist mücadelenin ufkunu tayin eden öncü bir ışık olarak duruyor.

Corinna Mullin
3 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Navid Farnia and Nina Farnia, "Iran v. US Imperialism: An Interview with Navid Farnia & Nina Farnia,” 22 Ocak 2026, Pambazuka. Türkçesi: İştiraki.

[2] Jemima Pierre, "Haiti: An Anatomy of Invasion,” Black Agenda Report, 10 Şubat 2026, ilk basıldığı tarih: 2024, BAR; Partido Comunista Revolucionario – RCI Mexico, “Manifesto against imperialist aggression in Latin America,” 24 Şubat 2026, Marxist.

[3] Charisse Burden-Stelly, Black Scare / Red Scare: Theorizing Capitalist Racism in the United States (Şikago: University of Chicago Press, 2023).

[4] Philip S. Foner, Organized Labor and the Black Worker, 1619-1981 (Şikago: Haymarket Books, 2018).

[5] Gerald Hone, “Gerald Horne: Against Left-Wing White Nationalism (Organizing Upgrade),” Monthly Review, 20 Şubat 2024, MR.

[6] Riley Plumer, “Overriding Tribal Sovereignty by Applying the National Labor Relations Act to Indian Tribes in Soaring Eagle Casino and Resort v. National Labor Relations Board,” Law and Inequality 35 (2017): s. 131. Bu davayı ve yerlilerin egemenliği açısından yol açtığı sonuçları yazıya eklememi öneren Nina Ferniya’ya teşekkür ederim.

[7] Jeff Schuhrke, No Neutrals There: US Labor, Zionism, and the Struggle for Palestine (Şikago: Haymarket Books, 2025).

[8] Kim Scipes, AFL-CIO’s Secret War against Developing Country Workers: Solidarity or Sabotage? (Lanham, MD: Lexington Books, 2010); Jeff Schuhrke, “How the ‘AFL-CIA’ Undermined Labor Movements Abroad,” Jacobin, 9 Şubat 2024.

[9] Tim Gill, “Newly Revealed Documents Show How the AFL-CIO Aided US Interference in Venezuela,” Jacobin, 8 Mayıs 2020.

[10] Palestinian Youth Movement, “Mask Off Maersk Campaign”, PYM.

[11] Tyler Walicek, “Palestinian Youth Movement Vows to Make Genocide Support Too Costly for Maersk,” In These Times, 8 Ekim 2025, ITT.

[12] Aseel Saleh, “Moroccan dockworkers call for boycott of Maersk's arms shipment to Israel,” Peoples Dispatch, 17 Nisan 2025, PD.

[13] Kaleem Hawa, Lea Kayali ve Abdullah Farooq, “Mask off Maersk Shows How to Win an Arms Embargo,” Democratic Left, 8 Ağustos 2025, DL.

[14] Tasnima Uddin, "The Making of Italy's Pro-Palestine General Strike,” 16 Ekim 2025, Jacobin.

[15] A.g.e.

[16] Peter Cole, “Don't Like War? Then Don't Work! Remembering When Dockworkers Shut Down the Ports on May Day,” In These Times, 26 Nisan 2018; Marc Wells, "Mediterranean dockworkers prepare International Day of Protest against escalating global war,” 2 Şubat 2026.

[17] USB Ports, Enedep, ODT, Liman-Is, LAB, “Call for an International Joint Day of Action for Ports”, yayınlayan: World Federation of Trade Unions, 30 Aralık 2025.

[18] “International Online Rally: No Work for War! In Solidarity with the Mediterranean Port Workers' General Strike (February 6)," YouTube video, yükleyen: UNAC, 7 Şubat 2026, Youtube.

[19] Patrick Higgins, “Arab Revolution, Palestine National Liberation, and Anti-Imperialist Struggle, Part 2,” The Pen is My Machete Blog, 31 Ocak 2026, AISC. Türkçesi: İştiraki.

[20] Navid Farnia, “Introduction: From Viet Nam to Palestine,” Pen is My Machete, 31 Aralık 2025, AISC.

14 Mart 2026

, ,

Şahçılığın Ardındaki Akademik Irkçılık


Savaş, ABD’nin İran’ın dini liderini öldürmesi ve 168 kız öğrenciyi katletmesiyle başladı.

Suikastlar ve okul çocuklarına yönelik saldırılar, artık ABD ve İsrail’in dünyadaki davranış biçiminin olağan bir parçası haline geldi. Gene de Toronto ve Beverly Hills gibi yerlerde insanların bu cinayetleri kutladığını görmek hepimizi şoke etti. Geldikleri ülkelerdeki iktidarların yıkılmasını isteyen, kendi diasporasına dâhil olmuş yığınla insana rastladığımız Kuzey Amerika’da bile, İsrailli olmayanların soykırımcıların attıkları bombalara sevindiklerine nadiren şahit oluruz. Bu tür kişileri görsek, kafamız allak bullak olur, şaşırırız. İsrailli Yahudiler, ölümlere seviniyorlar ama ölenler, neticede Filistinli, Lübnanlı ve İranlı. Hiçbir şekilde başka Yahudi halklarının ölümüne sevinmiyorlar.

Peki o zaman bu dans eden şahçıları nasıl açıklayacağız? Memleketlerindeki insanlarla neden dayanışma ilişkisi kurmuyorlar?

Bu sorunun tek bir cevap var: Ölümler karşısında dans edenler, kendilerini bombalanan insanlardan ırksal olarak farklı görüyorlar. İran’a atılan bombaların kurbanlarıyla, İsrailli Yahudilerin Filistinlilerle olan bağından daha fazla bir bağa sahip değiller. Peki nasıl bu hale geldiler? Siyonistler nasıl imal edildilerse onlar da aynı şekilde imal edildiler: nesiller boyunca, ders kitapları ve medya bombardımanı ile zihinleri şekillendirildi. Meğer bu dans hareketlerinin kökeni beklenmedik bir yerdeymiş: bir buçuk asır öncesinden kalma tozlu akademik metinlerde.

Öjeni Derneği’nin ırkçı başkanı J. M. Keynes, bir asır önce şu önemli cümleyi sarf etmiş: “Havada dolaşan sesleri işiten muktedir deliler, çılgınlıklarını birkaç yıl öncesinin bir akademisyeninin yazılarından damıtıyorlar.” Bu şahçıların danslarıyla eşlik ettikleri akademik ezgi, Aryan ırk teorisinin ezgisidir.

1784’te Kalküta’da Asya Derneği’nin kurucusu olan Şarkiyatçı Sir William Jones, Aryan terimini ilk kullanan kişidir. Jones, 1786 civarında bu Aryanlar hakkında kalem oynatmış ilk isimlerdendir.[1]

“[...] Biz Avrupalılar, Persler ve Hindularla birlikte, aramızdaki görünür ve yüzeysel farklılıklar ne kadar büyük olursa olsun, gene de büyük uluslar ailesi içinde yakın ve ortak bir kardeşliğin parçasıyız. Aryanlar, önce batıya ve kuzeye, sonra doğuya ve güneye doğru Aryanlar yayıldılar.”

Jones’un çağdaşı olan Friedrich von Schlegel, 1819’da Almanya'yı ve Hint-İranlıları Aryan ırkı içinde bir araya getiren çalışmasında bu konuyu ele aldı: “Her şey, ama her şey, Hindistan kökenlidir” dedi. Yunanca ve Sanskritçe kelimelerden “Aryan” kelimesini türeten Schlegel’e göre, Hindistan’a, Mısır’a ve Avrupa’ya uygarlığı getiren de Aryan ırkıydı.[2]

Baştan beri bu Avrupalı ırk antropologları, Aryan yanlısı oldukları kadar Arap karşıtıydılar da. Fransız şarkiyatçı Ernest Renan[3], 1852’de şunları söylüyordu:

“Tüm Semitik halklar gibi liriklik ve peygamberlik denilen o dar çembere hapsolmuş olan Arap Yarımadası sakinleri, bilim veya rasyonalizm diye adlandırılabilecek şeylerden hiç nasiplenmemişlerdir. Yunan felsefesi, Abbasi hanedanının temsil ettiği Pers ruhu, Arap ruhunu alt ettiğinde İslam'a nüfuz edebilmiştir. Semitik bir dinin egemenliği altında olmasına rağmen, Pers, her zaman bir Hint-Avrupa ulusu olarak haklarını korumuştur.”

Ernest Renan, Arapların ve Aryanların “birbirinden tümüyle farklı, [...] düşünce ve duygu biçimleri bakımından hiçbir ortak noktası bulunmayan iki farklı tür” olduğuna inanıyordu.

Irkçılık, birçok zehirli fikirle beslenmiş, akademi kökenli bir teoridir, başlıca kurucu babalarından biri de Arthur de Gobineau’dur. 1855 tarihli İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme’nin yazarı, ırkın tarihin motoru olduğunu, tüm iyi şeylerin saf beyaz ırktan geldiğini, ırk ve kandaki saflığın her şeyin anahtarı olduğunu öğretmiştir. Gobineau, Aryanların saf ve bozulmamış olduğunu, Yahudilerin seçilmiş ırk ve diğerlerinden üstün olduğunu, Arapların, Afrikalıların ve Asyalıların yozlaşmış ırklar olduğunu söylemiştir.[4] aslen İranlı olan, Kanada’da hocalık yapan Ali Rıza Asgarzade’nin Gobineau’yu tarifinde dile getirdiği biçimiyle:

“Irklar arası melezleşmeyi medeniyetlerin çöküşünün en önemli nedeni olarak gören Gobineau, medeniyet kurma yeteneğinden yoksun halklarla karışan medeniyetlerin sonunda mahvolacağını savunuyordu. Ona göre, insana ait tüm becerinin, gücün, zekânın, yaratıcılığının, hayal gücünün ve becerikliliğinin kaynağı ‘kan’dı. Bu vasıflar, bir bireyden diğerine, bir ırksal nesilden diğerine kan yoluyla aktarılıyordu. Bir ırkın kanı kirlenirse, tüm ırk ve medeniyeti de kirlenirdi. Gobineau, farklı ırkların yetenek, değer ve beceri bakımından doğuştan eşitsiz olduğunu, yalnızca ‘beyaz Aryan ırkları’nın kültür ve medeniyet yaratabileceğini ısrarla dile getirdi. Aryan olmayanlar ve ‘koyu tenli ırklar’, daha yüksek kültür ve medeniyet biçimleri üretemezlerdi, bunları ancak beyaz ırklardan ödünç alabilirlerdi.”[5]

Gobineau’nun kanla ilgili değerlendirmesi şu şekildeydi:

“Beyaz ırk, başlangıçta elinde güzellik, zekâ ve güçle ilgili tekeli bulunduruyordu. Diğer çeşitlerle birleşmesiyle, güçsüz güzel, zekâsız güçlü veya zeki olsalar bile hem zayıf hem de çirkin melezler ortaya çıktı. Dahası, beyaz kanın kalitesi, tek bir karışımla değil, ardışık aşılamalarla belirsiz bir miktara çıkartıldığında, artık doğal avantajlarını taşımıyordu, çoğu zaman zaten var olan ırksal unsurlardaki karışıklığı daha da artırıyordu.”[6]

Azerbaycanlı oyun yazarı Feth Ali Ahundzade’nin[7] geliştirdiği, Fars’a has Aryan ırk teorisi anlayışının ilham kaynağı, Gobineau’nun 1855 tarihli kitabıydı. Ahundzade, 1860 tarihli Mektûbat adlı kitabında, Arapların her şeyden sorumlu olduğunu savunuyordu. Fikrini desteklemek için yazar, Ortaçağ’dan kalma bir oyun olan Firdevsi’nin Şehnâme’sinden şu alıntıyı yapıyordu yapıyordu: “Deve sütü içip kertenkele yemekten / Arapların kaderi öyle bir noktaya geldi ki / Artık tek arzusu Fars tacıdır.”

Ahundzade, İslam’ın sadaka geleneğiyle alay ederek, İranlıların "hacca gitmek ve aç Arapları doyurmak için 100 veya 200 toman masraf yapmamaları” gerektiğini söylüyordu.

Ahundzade, Şiiliğin temel şehitlik hikâyesiyle alay ederek, onu şu şekilde özetliyordu: “Bin iki yüz küsur yıl önce, on ya da on beş Arap, Kûfe çölünde on ya da on beş başka Arap’ı öldürdü [burada, her yıl Şiilerin İmam Hüseyin ibn Ali’nin şehit edilişini anma törenine atıfta bulunuluyor. Aslında İmam Hüseyin ibn Ali, Kûfe’de değil, Kerbela’da katledildi].”

Ahundzade en çok da Araplardan nefret ediyordu: “Arap kabilesi, yalan uydurma ve masal yaratma kapasitesi bakımından dünyanın kabileleri arasında eşsizdir. İran halkı ise yalanlara ve masallara inanma temayülü açısından emsalsizdir.”

Ahundzade’nin gölgesinde gelişip serpilen Mirza Ağa Han Kirmani (ö. 1896), 1890’larda yazdığı iki kitapla bu çürük temeli besledi. İlk kitabın adı Se mahtub, ikincisinin adı Sad hatabe idi. Arapları “kıçı başı açık, yabani, aç, serseri” olarak nitelendiren Kirmani, devamında şunları söylüyordu:

“Bu anadan üryan haydutların, evsiz barksız fare yiyicilerinin, [...] en aşağılık insanların, en vahşi hayvanların, deveye binen hırsızların, siyah ve sarı cılız bir sürü hayvan gibi, hatta hayvanlardan bile beter olanların yüzlerine tükürüyorum.”

Kirmani, ayrıca “Avrupalı felsefecilerin Aryan ırkına mensup İranlılar ve Semitik Araplar kadar birbirine düşman ve zıt karakterde iki millet daha önce hiç görmediğimizi yazdıklarını” da söylüyor.

Araplara yönelik insanlık dışı yaklaşımı o kadar aşırı ki, onların yok edilmeyi bile hak ettikleri imasında bulunuyor.

“Eğer İran’ın acımasız uleması ve Araplara yönelik o bitmek bilmeyen methiyeleri olmasaydı, İranlılar, ecdadının kanının intikamını alır, yeryüzünde tek bir barbar Arap kabilesini bile bırakmazlardı.”

Yirminci yüzyıla kadar Aryan ırk teorisi için her şey yolundaydı, ta ki İngiliz ve Alman ırkçıları aslında Hintliler ve Perslerle aynı ırktan olmak istemediklerini fark edene kadar. Bu sebeple, İngilizler teorilerini değiştirdiler, zavallı Hint-İranlı ırkçılar geç kaldı. Asgarzade’nin de dile getirdiği biçimiyle (s. 92):

“Bu, özellikle İran ve Hindistan gibi yerlerde kendi Nazizm versiyonlarını hazırlayan, Hitler’in Aryan ırkıyla aynı ‘üstün ırk’a biyolojik olarak bağlı oldukları varsayımına dayanan aşırı heyecanlı Aryancı unsurlara büyük bir darbe indirdi.”

Asgarzade süreci şu şekilde özetliyor (sayfa 102):

“Tüm bu söylemsel/ideolojik karmaşa, uyumsuzluk ve Aryancı saçmalıklar bize, Aryan miti, üstün Aryan ırkı, saf kan ve üstün medeniyet gibi anlayışların, belirli grupların iktidar ve egemenlik arzularına, özlemlerine zemin hazırlamak için kullanılan güçlü ideolojik/söylemsel araçlardan başka bir şey olmadıklarını gösteriyor.”


Akademisyenlerin fikirlerini yaymak için altyapıya, ideal olarak devlet iktidarına ihtiyaç duydukları açık. Bunun dışında, dergilerden üniversite öğrencilerine ve öğretmenlerine, ders kitaplarından çocuk eğitimine (şimdilerde Batı destekli Farsça uydu televizyonuna, Batı tarafından işletilen Farsça sosyal medyaya) varana kadar birçok araca sahipler. Bu fikirler, 1921’de bir darbeyle iktidara gelen Kazak subayı Rıza Şah Pehlevi’de onlara ilgili bir hami buldu. Alman Naziler[8], otuzlarda Aryan ırk teorisini yaymak için bir dizi derginin çıkartılmasına destek oldular. İran-e Bestan, İranşehr, Mehr-e İran, Pertev-e İran, Anahita, Taht-e Cemşid, İran edebiyat sahnesinin en önemli dergileriydi. Asgarzade, konuyla ilgili şunları söylüyor (s. 111):

“Nazilerin elindeki propaganda mekanizması, ‘iki ulusun’ da Aryan ırkına mensubiyet açısından ortaklaştığını söylüyordu. Irkçı eğilimleri daha da körüklemek amacıyla, 1936’da Hitler Kabinesi, İranlıları ‘safkan Aryanlar’ oldukları gerekçesiyle Nürnberg Irk Yasaları’nın kısıtlamalarından muaf tutan özel bir kararname yayınladı (Lenczowski, 1944, s. 160). 1939’da Naziler, İranlılara Alman Bilim Kütüphanesi adını verdikleri bir kütüphane tahsis ettiler. Kütüphane, ‘İranlı okurları ‘Nasyonal Sosyalist rejimle İran’daki ‘Aryan kültürünün akraba olduğuna ikna etmek için’ özenle seçilmiş 7.500’den fazla kitap içeriyordu (Lenczowski, 1944, s. 161). Muhtelif Nazi yanlısı yayınlarda, konferanslarda, konuşmalarda ve törenlerde, bu liderler arasındaki benzerliklere vurgu yapmak amacıyla Rıza Şah, Hitler ve Mussolini arasında paralellikler kurulmuştur (Rezun, 1982, s. 29).”

1950’lerden 1979 yılına dek uzanan dönemde kaleme alınan çalışmaları incelemeden de ortadaki fikri anlayabilirsiniz (bu tarih için Asgarzade ve İbrahimi’ye bakılmalı). Şunu söylemek yeterli: Şahçılar, bu ırkçı külliyatın düşünsel varisleridir. Siyonizm, Herzl ve Jabotinski’nin kalemlerinden dökülmüşse, İranlı şahçıların Aryanizm anlayışı da Gobineau, Ahundzade ve Kirmani’nin kalemlerinden dökülmüştür. Şu anda dünya düzenini alt üst eden ABD/İsrail macerasının muhatapları, açıklayıcıları, bilgi kaynakları, bu eserlerin ve türevlerinin okurlarıdır. Dünyayı ırklara bölünmüş olarak görüyorlar, kendilerini Aryan kabul ediyorlar. İran’daki İranlıları Araplar tarafından kirletilmiş, saf olmayan varlık olarak değerlendiriyorlar.

Bu arada İran, 1979’da gerçekleşen bir devrimin ürünü olan bir devlet ve toplumla yoluna devam etti. Evlatlarını matematik olimpiyatları ve güreş gibi alanlarda kazansınlar diye müsabakalara gönderdi.

1979 devrimi, Aryancı aydınların hor gördükleri her şeye onay ve destek verdi. Şii İslam’ı öne çıkarttı, Filistin’deki ezilen Araplar adalete kavuşsun diye mücadele etti, Avrupalı efendilerle karşı karşıya geldi.

Bu okumalardan ve fikirlerden derinden etkilenen şahçılar, 168 kız öğrencinin ve 86 yaşındaki bir din adamının ölümünü kutlamak için dans ederken, kendilerini öldürülenlerden daha saf ve üstün varlıklar olarak görüyorlar.

Oysa seçilmiş halklar veya üstün ırk diye bir şey yok. Tıpkı Siyonist efendileri gibi, kendilerini Aryan sananlar da tıpkı bizim gibi sıradan fani.

Justin Podur
7 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Alireza Ashgharzadeh, Iran and the Challenge of Diversity: Islamic Fundamentalism, Aryanist Racism, and Democratic Struggles, s. 85. Farrar’ın 1878 (Farrar, 1878, s. 306–307) tarihli çalışmasına William Jones atıfta bulunuyor.

[2] Asgharzadeh: “Schlegel, Essay on the Language and Wisdom of the Indians [‘Hintlilerin Dili ve Bilgeliği Üzerine Deneme’ -1808/1849] adlı kitabında, Sanskritçe konuşan Aryan ırkının Himalayalar’daki anavatanlarından Hindistan, Mısır ve Avrupa’ya medeniyet taşıdığını iddia ediyordu. 1819’da Schlegel, dünyaya kültür ve medeniyet getirdiği varsayılan bu söylem düzeyinde ortaya çıkmış olan Hint-Avrupa ırkını tanımlamak için ‘Aryan’ terimini kullandı. ‘Aryan’ terimi, Herodot’un Arioi’sinden (Arya) ve Sanskritçe’nin Ariya’sından türetilmişti. Ari kökünü, Almancada ‘onur’ anlamına gelen ‘Ehre’ kelimesiyle ilişkilendiren Schlegel, dili ırksal ve ulusal meselelerle ilişkilendirerek, dilin artan önemine yeni bir boyut kazandırdı.”

[3] Renan’ın sözleri, Rıza Ziya İbrahimi’nin 2016 yılında yayımlanan The Emergence of Iranian Nationalism: Race and the Politics of Dislocation [“İran Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı: Irk ve Yer Değiştirme Politikası”] adlı kitabından alınmıştır.

[4] İbrahimi’nin 114. sayfasında alıntılanmıştır.

[5] Asgharzadeh, s. 69.

[6] Gobineau, 1915/1967, s. 209–210, aktaran: Asgarzade.

[7] İbrahimi’nin kitabının ana konuları Ahundzade ve Kirmani’dir. Sonraki paragraflarda bu ikisinden yapılan alıntıların tamamı İbrahimi’ye aittir.

[8] Asgharzadeh: “Naziler, 1933 gibi erken bir tarihte, İran-e Bestan [‘Eski İran’] adlı ırkçı bir dergi yayınlamaya başladılar. Dergi, Siemens-Schukkert tarafından finanse ediliyordu. Yayın yönetmenliğini, Berlin’deki NADFA Siyasi Dairesi'nden Binbaşı von Viban yürütmekteydi. Şeyh Abdurrahman Seyf adlı Nazi yanlısı bir İranlı aydın da derginin yayın yönetmeni yardımcılığı görevini üstlenmişti (Blucher, 1949, s. 137). [...] ‘İran-e Bestan, İranlı elitler ve aydınlar arasında Fars ırkçılığını savunmada çok önemli bir rol oynadı. Fars milliyetçilerinin, Aryan olarak görmedikleri herkese karşı şovenist saldırılar başlatmaları için gerekli fitili ateşledi. Nazi dergisinin ardından, İranşehr, Mehr-e İran [“İran Sevdası”], Pertev-e İran [“İran’ın Işığı”], Anahita, Taht-e Cemşid [Hayali Antik Pers Kralı Cemşid’in Tahtı] gibi her türlü şovenist dergi, gazete ve yayın Fars edebiyat sahnesine hâkim oldu. Bu yayınların tamamı, Fars ulusunun geçmişini ve İslam öncesi ihtişamını öne çıkarırken, İran’ın geri kalmışlığından “vahşi Arapları ve Türkleri” sorumlu tutuyordu. (s. 11)

,

Marksizmin Sonu mu Geldi?

Kimileri, Marksizmin bir “bilim”, kimileri de “indirgemeci ve bilim dışı iddialardan oluşan bir dogma” olduğunu söylüyor. Ben ise Marksizmin, hipotezler formüle eden ve öngörülebilirliği test eden pozitivist anlamda bir bilim olmadığını, daha ziyade, sistematik açıdan belirli bir sistem temelinde kavramsallaştırmayı, yüzeysel görünüşlerden daha derin ve geniş özelliklere doğru ilerlemeyi, böylece hem özel olanı hem de genel olanı ve ikisi arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamayı sağlayan bir sosyal bilim olduğunu öne sürüyorum.

Marksizmin, sınıf iktidarının ve siyasi ekonominin zorunluluklarıyla, toplumun ve tarihin itici güçleriyle ilgilendiği için, ana akım burjuva sosyal biliminden daha üstün olan bir açıklayıcı güce sahiptir. Politik ekonominin sınıf temeli, ana akım sosyal bilimlerin pek anlayış veya hoşgörü göstermediği bir konudur.[1] 

1915’te Lenin, “burjuva biliminin Marksizme kulak bile vermediğini, onu çürüttüğünü ve yok edildiğini ilan ettiğini” söylüyordu. Marx, sosyalizmi çürüterek kariyer yapan genç akademisyenler ve her türlü köhnemiş sistemin geleneğini koruyan yaşlı, çökmüş kişiler tarafından aynı şevkle saldırıya uğruyor.

Seksen yıldan fazla bir süre sonra, kariyerist akademisyenler, hâlâ Marksizmin bir kez ve tamamen yanlış olduğunu ilan ediyorlar. Anti-komünist liberal yazar Irving Howe’un dediği gibi: "Marksist olanlar da dahil olmak üzere ders kitaplarının basit formülleri artık geçerli değil. Bu yüzden bazılarımız [...] kendimizi Marksist olarak görmüyoruz” (Newsday, 21 Nisan 1986). Burada, Marksizmin modası geçmiş veya basitleştirilmiş olmadığını, sadece Howe gibi Marksizm karşıtlarının beslediği imajın öyle olduğunu savunmak istiyorum.

Bazı Kalıcı Temeller

Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki komünist hükümetlerin devrilmesiyle birlikte, “Marksist dogma”nın ölüme mahkûm olduğu yönündeki açıklamalar yeniden canlandı. Ancak Marx’ın en önemli eseri, aslında kendi zamanında var olmayan “mevcut sosyalizm”in değil, kapitalizmin bir incelemesi olan Kapital’di; bu konu hayatlarımız için son derece önemlidir. Mantıklı olan, kapitalizm ortadan kalktığında, sosyalizmi değil, Marksizmi demode ilan etmek olmalı. Sadece Marx’ın hâlâ geçerli olduğunu değil, aynı zamanda bugün on dokuzuncu yüzyılda olduğundan daha geçerli olduğunu, kapitalist hareket ve gelişmenin ardındaki güçlerin, onları ilk incelediği zamana göre daha geniş bir kapsamda işlediğini söylemek gerekiyor.

Bu, Marx ve Engels'in öngördüğü her şeyin gerçekleştiği anlamına gelmez. Onların çalışmaları kusursuz bir kehanet değil, kusurlu, eksik bir bilim (tüm bilimler gibi) olup, dünyada daha önce hiç olmadığı kadar kanlı izler bırakan bir kapitalizmi anlamaya yönelikti. Marksizmin temel varsayımlarından bazıları şunlardır:

Yaşamak için insanların üretmesi gerekir. İnsanlar sadece ekmekle yaşayamazlar, ama ekmeksiz de yaşayamazlar. Bu, tüm insani faaliyetlerin maddi güdülere indirgenebileceği anlamına gelmez, ancak tüm faaliyetlerin maddi bir temele bağlı olduğu anlamına gelir. Bir sanat eserinin ardında doğrudan bir ekonomik dürtü olmayabilir, ancak sanatçının eseri yaratmasına ve sanata zaman ayırabilen ilgili izleyicilere sergilemesine imkân sağlayan maddi koşullar olmasaydı, o eserin yaratılması imkânsız olurdu.

İnsanların hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları şeyler doğada mevcuttur, lakin bunlar, hemen tüketilmeye uygun değildir. Bu nedenle emek, insan varoluşunun temel bir koşulu haline gelir. Ancak emek, hayatta kalmayı sağlama yolundan daha fazlasıdır. İnsanların maddi ve kültürel yaşamlarını geliştirdikleri, bilgi edindikleri ve yeni toplumsal örgütlenme biçimleri kazandıkları araçlardan biridir. Üretim güçleri etrafında gelişen çatışmalı sınıf çıkarları, bir toplumsal sistemin gelişimini şekillendirir. Erken dönem bahçecilik toplumlarından veya köle, feodal, ticari veya endüstriyel kapitalist toplumlardan bahsettiğimizde, temel ekonomik ilişkilerin belirli bir toplumsal düzeni nasıl belirlediğini bugün daha net görüyoruz.

Kapitalizm yanlısı teorisyenler, sermayeyi yaratıcı ve ilahi bir güç olarak sunarlar. Onlara göre sermaye, emeğe şekil verir, ona fırsat sunar. Sermaye, üretim, iş, yeni teknolojiler ve genel refah için zemin hazırlar. Marksistler ise denklemi tersine çevirirler. Sermayenin kendi başına hiçbir şey üretemeyeceğini, sermayenin emek tarafından üretilen şey olduğunu savunurlar. Sadece insan emeği çiftliği ve fabrikayı, makineyi ve bilgisayarı yaratabilir. Bir sınıflı toplumda, birçok kişi tarafından üretilen bu zenginlik, nispeten az sayıda kişinin elinde birikir ve bu kişiler, kendilerini destekleyen sömürücü toplumsal düzeni daha fazla güvence altına almak için ekonomik güçlerini siyasi ve kültürel güce dönüştürürler.

Standart “damlama etkisi” teorisi, en tepedeki zenginliğin birikiminin sonunda aşağıdakilerin geri kalanına daha fazla refah getirdiğini söyler; yükselen bir dalga suyun yüzündeki tüm tekneleri yukarı kaldırır. Ben ise bir sınıflı toplumda zenginliğin birikiminin yoksulluğun yayılmasını teşvik ettiğini savunuyorum. Zengin azınlık, yoksul çoğunluğun sırtından geçinir. Kapitalizmde, lüks yaşam tarzlarını destekleyecek yoksul köleler olmadan, rahat içinde yaşayan zengin köle sahipleri olamaz. Şafaktan alacakaranlığa kadar topraklarını işleyen yoksul, topraksız serfler olmadan, zenginlik içinde yaşayan malikâne lordları olamaz. Aynı şekilde, kapitalizmde, milyonlarca düşük ücretli ve aşırı çalıştırılan çalışan insan olmasaydı, finans devleri ve sanayi patronları olmazdı.

Sömürü, yalnızca cüzi ücretlerle değil, işçinin yarattığı zenginlik ile aldığı ücret arasındaki eşitsizlikle de ölçülebilir. Örneğin, bazı profesyonel sporcular, çoğu insandan çok daha yüksek maaşlar alırlar, ancak sahipleri için ürettikleri muazzam zenginliğe kıyasla, kariyerleri boyunca yüzleştikleri zorluklar ve nispeten kısa ömürlü sporculukları, yaşadıkları sakatlıklar ve ömür boyu süren faydaların yokluğu göz önüne alındığında, çoğu işçiden çok daha yüksek oranda sömürüldükleri söylenebilir.

Muhafazakâr ideologlar, kapitalizmi kültürü, geleneksel değerleri, aileyi ve toplumu koruyan sistem olarak savunurlar. Marksistler, kapitalizmin savaşları, sömürgeleştirmeleri ve zorunlu göçleri, toprakların çitlerle çevrilmesi, tahliyeleri, yoksulluk ücretleri, çocuk işçiliği, evsizlik, düşük istihdam, suç, uyuşturucu istilası ve kentsel sefalet göz önüne alındığında, tarihteki diğer tüm sistemlerden daha fazla bu tür şeyleri baltaladığını söyleyeceklerdir.

Dünyanın her yerinde, daha geniş anlamda topluluk, organik toplumsal ilişkileri ve güçlü karşılıklı ortaklık ve akrabalık bağlarıyla tanımlı Gemeinschaft, küresel sermaye tarafından zorla ticarileştirilmiş, atomize edilmiş, piyasa halini almış toplumlara dönüştürülmektedir. Komünist Manifesto’da Marx ve Engels, kapitalizmin “dünyanın tüm yüzeyine yerleşme” ve “kendi suretinde bir dünya yaratma” ile ilgili amansız dürtüsüne atıfta bulunur. Tarihte hiçbir sistem, eski ve kırılgan kültürleri yıkmada, yüzyıllardır süregelen uygulamaları birkaç yıl içinde paramparça etmede, tüm bölgelerin kaynaklarını tüketmede ve insan deneyiminin çeşitliliğini standartlaştırmada bu kadar acımasız olmamıştır.

Büyük sermayenin sermaye birikiminden başka hiçbir şeye bağlılığı yoktur. Hiçbir ulusa, kültüre veya halka sadakati yoktur. İnsan ve çevre maliyetlerini umursamadan, mümkün olan en yüksek oranda birikim yapma içgüdüsüne göre hareket eder. Piyasanın ilk yasası, başkalarının emeğinden mümkün olan en büyük kârı elde etmektir. Özel yatırımın belirleyici koşulu, insan ihtiyacından ziyade, özel kârlılıktır. Özel yatırımda toplumsal düzlemde akıl dışı olan “biriktir, biriktir, biriktir” düsturunca hareket eden insani gayret akıl temelli bir sisteme kavuşturulur.

Doğrusu Yanlışından Daha Fazla

Marx’ı reddedenler sıklıkla, proletarya devrimi ile ilgili tahminlerinin yanlış çıktığını iddia ederler. Buradan, kapitalizmin ve emperyalizmin doğasına ilişkin analizinin de yanlış olması gerektiği sonucuna varırlar. Ancak, insanlık durumunun gelişmesi hakkında büyük iyimser tahminlerde bulunan binyılcı düşünür Marx ile, bize kapitalist toplum hakkında günümüze kadar acı verici bir şekilde geçerliliğini koruyan temel görüşler sunan iktisatçı ve sosyal bilimci Marx arasında ayrım yapmalıyız. Anti-Marksist yazarlar, ikinci Marx’ı hep yanlış aktarmışlardır. Aşağıdaki tahminleri ele alalım:

İş Dünyasındaki Döngüler ve Resesyon Eğilimi. Marx, kapitalistin amansız kâr arayışında açgözlülükten daha fazlasının söz konusu olduğunu belirtmiştir. Rekabetin ve artan ücretlerin baskısı altında, kapitalistler, verimliliklerini artırmak ve işgücü maliyetlerini azaltmak için teknolojik yenilikler yapmak zorundadırlar. Bu da kendi sorunlarını yaratır. Üretim için ne kadar çok sermaye malına (makine, tesis, teknoloji, yakıt gibi) ihtiyaç duyulursa, sabit maliyetler o kadar artar ve kâr marjlarını korumak için verimliliği artırma baskısı da o kadar büyük olur.[2]

Marx, işçilerin ürettikleri mal ve hizmetleri geri satın almak için yeterince ücret almamaları sebebiyle, kitlesel üretim ile toplam talep arasında her zaman bir dengesizlik sorunu olduğunu belirtmiştir. Talep azalırsa, mülk sahipleri üretim ve yatırımı azaltırlar. Talep bol olsa bile, işgücünü küçültmeye ve kalan çalışanların sömürüsünü yoğunlaştırmaya, sosyal hakları ve ücretleri azaltmak için her fırsatı değerlendirmeye meyillidirler. İşgücünün satın alma gücündeki bu düşüş, talebin daha da azalmasına ve en az varlığa sahip olanlara en büyük acıyı veren iş durgunluklarına yol açar.

Marx, kârların düşmesi, uzun süreli durgunluklar ve ekonomik istikrarsızlık eğilimini öngörmüştü. İktisatçı Robert Heilbroner’ın belirttiği gibi, bu olağanüstü bir tahmindi, çünkü Marx’ın zamanında iktisatçılar, ekonomik canlanma ve çöküşten oluşan döngülerin kapitalist sistemin doğasında var olduğunu kabul etmiyorlardı. Ancak bugün biliyoruz ki, durgunluklar kronik bir durumdur ve Marx’ın da tahmin ettiği gibi, bu durum, uluslararası bir boyut kazanmıştır.

Sermaye Yoğunlaşması. Komünist Manifesto ilk olarak 1848’de yayınlandığında, büyüklük normdan ziyade istisnaydı. Gene de Marx, sermaye daha da yoğunlaştıkça büyük firmaların daha küçük rakiplerini piyasadan çıkaracağını veya satın alacağını ve iş dünyasına giderek daha fazla hâkim olacağını tahmin etti. Bu, o gün kabul gören bir bilgi değildi, bu gerçeğe dikkat edenler muhtemelen bu bilgideki öngörünün gerçekleşmesini imkânsız görmüşlerdi. Ama o öngörü gerçekleşti. Gerçekten de, seksenlerde ve doksanlarda şirket birleşmeleri ve şirket devirleri, kapitalizmin tarihinde görülen en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Proletaryanın Büyümesi. Marx’ın bir diğer öngörüsü de proletaryanın (kendi aletleri olmayan ve ücret veya maaş karşılığında çalışmak zorunda olan, emeklerini başkasına satan işçilerin) toplam işgücünün giderek daha büyük bir yüzdesini oluşturacağıydı. 1820’de Amerikalıların yaklaşık yüzde 75'i çiftliklerde veya küçük işletmelerde ve zanaat atölyelerinde çalışıyordu. 1940’a gelindiğinde bu oran yüzde 21,6’ya düştü. Bugün toplam işgücü içerisinde kendi işinde çalışan insanların oranı yüzde 10’dan az.

İşgücündeki aynı değişim Üçüncü Dünya’da da gözlemlenebilir. 1970’ten 1980’e kadar Asya ve Afrika’daki ücretli işçi sayısı neredeyse üçte iki oranında artarak, 72 milyondan 120 milyona yükseldi. Eğilim, hem sanayi hem de hizmet işçileri olmak üzere, işçi sınıfının istikrarlı bir şekilde büyümesi yönündedir ve Marx'ın öngördüğü gibi bu, kapitalizmin hüküm sürdüğü her ülkede küresel olarak gerçekleşmektedir.

Proletarya Devrimi. Marx, kapitalizm geliştikçe proletaryanın da gelişeceğini öngörmüştü. Bunun doğru olduğunu gördük. Ancak Marx, daha da ileri gitti: Artan sefalet ve kutuplaşmayla birlikte, kitleler, en nihayetinde ayaklanacak ve burjuvaziyi devirecek, üretim araçlarını herkesin yararına olacak şekilde kamu mülkiyetine geçireceklerdi. Devrim, büyük ve gelişmiş işçi sınıflarına sahip daha sanayileşmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşecekti.

Marx’ı işçi sınıfında etkileyen şey, örgütlenme ve bilinç düzeyiydi. Daha önce ezilen sınıfların aksine, büyük ölçüde kentsel alanlarda yoğunlaşmış olan proletarya, eşi benzeri görülmemiş bir siyasi gelişme düzeyine sahip görünüyordu. Sadece köleler ve serfler gibi baskıcılarına karşı isyan etmekle kalmayacak, aynı zamanda tarihte daha önce hiç görülmemiş eşitlikçi, sömürüye karşı bir toplumsal düzen yaratacaktı. Marx, kendi döneminde, hızla büyüyen İngiliz işçi sınıfının kulüplerinde, karşılıklı yardım derneklerinde, siyasi örgütlerinde ve gazetelerinde alternatif bir sistemin ortaya çıktığını gördü. İlk kez tarih, kitleler tarafından bilinçli bir şekilde, kendi başına bir sınıf olarak yazılacaktı. Ara sıra yaşanan isyanların yerini sınıf bilincine sahip bir devrim alacaktı. İşçiler, malikaneyi yakmak yerine, onu kamulaştıracak ve onu ilk başta inşa eden sıradan halkın kolektif yararına kullanacaklardı.

Elbette Marx’ın devrim hakkındaki tahminleri gerçekleşmedi. Gelişmiş bir kapitalist toplumda başarılı bir proletarya devrimi yaşanmadı. İşçi sınıfı geliştikçe, işlevi polis baskısı mekanizmaları ve bilgi ve kültürel hegemonyasıyla kapitalist sınıfı korumak olan kapitalist devlet de gelişti.

Sınıf mücadelesi, kendi başına kaçınılmaz bir proletarya zaferi veya hatta bir proletarya ayaklanması getirmez. Baskıcı toplumsal koşullar devrimi haykırabilir, ancak bu devrimin yakında olacağı anlamına gelmez. Bu nokta, günümüz solcularının bazıları tarafından hâlâ anlaşılmamaktadır. Marx’ın kendisi de son yıllarında, zafer kazanacak bir işçi devriminin kaçınılmazlığı konusunda şüphe duymaya başlamıştı. Şimdiye dek devrim değil, karşı-devrim galebe çaldı. Kapitalist devletlerin halk mücadelelerinde yol açtığı şeytani tahribat, milyonlarca insanın hayatına mal oldu.

Marx ayrıca, gelişmiş kapitalist devletin zenginliğini ve gücünü, halkın bilincini yavaşlatan ve dikkatini dağıtan veya reform programları aracılığıyla hoşnutsuzluğu körelten çeşitli kurumlar yaratmak için ne ölçüde kullanabileceğini de hafife almıştır. Beklentilerinin aksine, Rusya, Çin, Küba, Vietnam gibi daha az gelişmiş, büyük ölçüde köylü toplumlarda başarılı devrimler meydana gelmiştir; ancak bu ülkelerdeki proletarya da sürece katılmış ve bazen, 1917'deki Rusya örneğinde olduğu gibi, isyanın öncülüğünü bile yapmıştır.

Marx’ın devrim hakkındaki tahminleri onun öngördüğü gibi gerçekleşmemiş olsa da, son yıllarda Güney Kore, Güney Afrika, Arjantin, İtalya, Fransa, Almanya, İngiltere ve ABD de dâhil olmak üzere, düzinelerce başka ülkede etkileyici işçi sınıfı militanlığı örnekleri görülmüştür. Bu tür kitlesel mücadeleler, genellikle kurumsal medyada yer almaz. 1984-1985 yıllarında İngiltere’de, bir yıl süren acımasız bir grev sonucunda yaklaşık 10.500 kömür madenci tutuklandı, 6.500’ü yaralandı veya darp edildi ve on biri öldü. Bu çatışmanın içinde kalan İngiliz madenciler için sınıf mücadelesi, eskimiş, demode bir kavramdan çok daha fazlasıydı.

Diğer ülkelerde de durum aynı. Nikaragua’da kitlesel bir ayaklanma, nefret edilen Somoza diktatörlüğünü devirdi. Brezilya’da, 1980-1983 yıllarında, Peter Worsley’nin gözlemlediği gibi, "Brezilya işçi sınıfı [...] on dokuzuncu yüzyılda geliştirilen Marksist teoride kendisine atfedilen rolü tam olarak oynadı ve Sao Paulo’yu, temel geçim sorunları üzerinden başlayan ancak sonunda orduyu önemli siyasi tavizler vermeye, özellikle de hakiki parti-siyasi yaşamın bir ölçüde yeniden tesis edilmesine zorlayan bir dizi büyük kitlesel grevle felç etti.” Devrimler, nispeten nadir gerçekleşen olaylardır, ancak halk mücadelesi yaygın ve sürekli görülen bir olgudur.

Zenginlik Arttıkça Yoksulluk da Artıyor

Marx, servetin daha da yoğunlaşmasıyla yoksulluğun daha da yaygınlaşacağına ve çalışan insanların durumunun giderek daha da umutsuzlaşacağına inanıyordu. Eleştirmenlerine göre, bu öngörü yanlış çıktı. Onlar, Marx’ın ham sanayileşme döneminde, soyguncu baronlar çağında ve on dört saatlik çalışma günü döneminde yazdığına dikkat çekiyorlar. İşçi sınıfı, sürekli mücadele sayesinde, on dokuzuncu yüzyılın ortalarından yirminci yüzyılın ortalarına dek yaşam koşullarını iyileştirdi. Bugün, ana akım sözcüler, ABD’yi müreffeh bir orta sınıf toplumu olarak tasvir ediyorlar.

Ancak insan gene de merak ediyor. Reagan-Bush-Clinton döneminde, 1981'den 1996’ya kadar, geçimini çalışarak sağlayanların ulusal gelirden aldığı pay yüzde 12’den fazla azaldı. Yatırımlardan geçinenlerin payı ise neredeyse yüzde 35 arttı. Nüfusun yüzde 1’inden azı, ulusal servetin neredeyse yarısına sahip. En zengin aileler, nüfusun alt kesmini teşkil eden yüzde 90’lık kesimdeki ortalama hane halkından yüzlerce kat daha zengin. Amerika’nın zengin ve fakirleri arasındaki mesafe, yarım yüzyıldan fazla bir süredir hiç olmadığı kadar büyük ve bu mesafe giderek genişliyor. Bu nedenle, 1977 ile 1989 yılları arasında, en üstteki yüzde 1’lik kesimin kazançları yüzde 100’ün üzerinde artarken, en düşük üç dilimin reel gelirlerinde ortalama yüzde 3 ila yüzde 10’luk bir düşüş yaşandı.[3]

New York Times (20 Haziran 1996), 1995’teki gelir eşitsizliğinin “İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana hiç olmadığı kadar derin ve kapsamlı” olduğunu söylüyor. En üstteki yüzde 20’lik kesimin ortalama geliri, 1968 ile 1994 yılları arasında yüzde 44 artarak 73.754 dolardan 105.945 dolara yükselirken, en alttaki yüzde 20’lik kesimin geliri yüzde 7 artarak 7.202 dolardan 7.762 dolara, yani sabit dolar cinsinden sadece 560 dolara çıktı. Gelgelelim, bu rakamlar sorunu hafife alıyor. Times’ın haberi, çok zenginlerin gelirini bildirmeyen bir Nüfus Sayım Bürosu çalışmasına dayanıyor. Yıllarca bildirilebilir üst gelir sınırı, yıllık 300.000 dolardı. 1994’te büro, izin verilen sınırı 1 milyon dolara çıkardı. Bu gene de en zengin yüzde birini, yılda 1 milyon dolardan çok daha fazla kazanan yüzlerce milyarderi ve binlerce çok milyonerini dışarıda bırakıyor. Gerçekten büyük para, istatistiksel olarak önemsiz sayılacak kadar küçük bir nüfus kesiminde yoğunlaşmış durumda. Ancak sayıları az olmasına rağmen, kontrol ettikleri servet miktarı muazzam ve Nüfus Sayım Bürosu rakamlarının izin verdiğinden bin kat daha büyük bir gelir eşitsizliğini gösteriyor. Dolayısıyla, herhangi bir yılda 100 milyon dolar kazanabilecek bir çok milyarder ile 8.000 dolar kazanan bir hademe arasındaki fark 14’e 1 (genellikle en yüksek ve en düşük arasındaki bildirilen fark) değil, 14.000’e 1’den fazla. Gene de en yüksek gelirler bildirilmiyor ve sayılmıyor. Özetle, bu tür araştırmaların çoğu, bize çok zenginlerin gerçekte ne kadar zengin oldukları konusunda hiçbir fikir vermiyor.[4]

ABD’de yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı 1977’de 24 milyondan 1995’te 35 milyonu aştı. İnsanlar, daha önceki dönemlere göre daha derin bir yoksullukla boğuşuyorlar, bu yoksulluktan kurtulmak konusunda daha fazla zorlanıyorlar. Buna ek olarak, açlık ve yoksullukla ilgili çeşitli hastalıklar da artış gösterdiğini belirtmek lazım.[5]

İş gücünde genel bir gerileme yaşandı. Düzenli istihdamın yerini sözleşmeli işçilik veya geçici yardım alıyor, bu da daha düşük ücretler ve daha az veya hiç sosyal hak olmamasına yol açıyor. Birçok sendika, yok edildi veya ciddi şekilde zayıflatıldı. Koruyucu hükümet düzenlemeleri geri çekiliyor veya uygulanmıyor, iş yerinde hızlandırma, yaralanmalar ve diğer suistimallerde artış yaşanıyor.

Doksanlara gelindiğinde, küçük bağımsız üreticiler de dâhil olmak üzere, orta ve işçi sınıflarının artan yoksullaşması, çeşitli ülkelerde belirgin hale geliyordu. Yirmi yıl içinde, sanayileşmiş ülkelerdeki çiftçilerin yarısından fazlası, yaklaşık 22 milyon kişi, iflas etti. Bu arada, önceki iki bölümde belirtildiği gibi, serbest piyasa “reformları”, eski komünist ülkelerde çok az sayıda insan için büyük servetlerin büyümesiyle birlikte yoksulluk, açlık, suç ve sağlık sorunlarında dramatik bir artışa yol açtı.

Üçüncü Dünya, son yarım yüzyılda derinleşen bir yoksullaşmayla cebelleşti. Yabancı yatırımlar arttıkça, topraklarından sürülen sıradan insanların sefaleti de arttı. Şehirlerde iş bulmayı başaranlar, geçimlerini sağlayacak kadar düşük ücretlerle çalışmaya zorlanıyorlar. İngiltere’de on sekizinci yüzyılın sonlarındaki toprakların çitlerle çevrilmesi ile ilgili yasalar, ortak arazileri nasıl çitlerle çevirdiğini ve köylüleri Manchester ve Londra’nın cehennemî sanayi bölgelerine sürerek onları dilenci veya yarı aç fabrika işçilerine dönüştürdüler. Toprakların çitlerle çevrilmesi, Üçüncü Dünya’nın tamamında devam ediyor ve on milyonlarca insanı yerinden ediyor.

Arjantin, Venezuela ve Peru gibi ülkelerde, kişi başına gelir 1990’da yirmi yıl öncesine göre daha düşüktü. Meksika’da işçiler, 1995’te 1980’e göre yüzde 50 daha az kazandı. Latin Amerika nüfusunun üçte biri, yaklaşık 130 milyon kişi, tamamen yoksulluk içinde yaşarken, on milyonlarcası da zar zor geçiniyor. Brezilya’da, düşük gelirli kesimlerin satın alma gücü, 1940 ile 1990 yılları arasında yarı yarıya azaldı ve nüfusun en az yarısı çeşitli düzeylerde yetersiz beslenmeden muzdaripti.

Afrika’nın büyük bir bölümünde sefalet ve açlık korkunç boyutlara ulaştı. Zaire’de halkın yüzde 80’i mutlak yoksulluktan muzdarip. Asya ve Afrika’da nüfusun yüzde 40’ından fazlası açlık sınırında yaşıyor. Marx, genişleyen bir kapitalizmin az sayıda insan için daha fazla zenginlik, çoğunluk için ise artan sefalet getireceğini öngörmüştü. Görünüşe göre olan da bu. Her şey küresel ölçekte cereyan ediyor.

Bütüncül Bir Bilim

Tekrar tekrar eski bir “doktrin” olarak reddedilen Marksizm, sabit kurallar bütünü olmaktan ziyade, toplumsal ilişkileri ve tarihin büyük bir bölümünü şekillendiren içsel nitelikleri ve hareket eden güçleri görmek için anlık görünüşlerin ötesine bakma yöntemi olduğu için, çağdaş ve etkileyici niteliğini muhafaza ediyor. Marx’ın belirttiği gibi: “Dış görünüşler ve şeylerin özü doğrudan örtüşseydi, tüm bilim gereksiz olurdu.” Gerçekten de, modern sosyal bilimlerin çoğunun gereksiz görünmesinin nedeni, belki de dış görünüşlerin sıkıcı izini sürmekle yetinmesidir.

Kapitalizmi anlamak için öncelikle ideolojisinin sunduğu görünüşleri bir kenara bırakmak gerekir. Çoğu burjuva teorisyeninden farklı olarak Marx, kapitalizmin iddia ettiği şey ile gerçekte ne olduğu arasında iki farklı şey olduğunu fark etti. Kapitalizmin benzersiz özelliği, yalnızca birikim amacıyla emeğin sistematik olarak gasp edilmesidir. Sermaye, daha fazla sermaye biriktirmek için yaşayan emeği ilhak eder. İşin nihai amacı, tüketiciler için hizmet sunmak veya yaşamı ve toplumu sürdürmek değil, insan ve çevre maliyetlerine bakılmaksızın, yatırımcı için daha fazla para kazanmaktır.

Marksist analizin temel bir noktası, toplumsal yapının ve sınıf düzeninin davranışlarımızı birçok yönden önceden belirlemesidir. Kapitalizm, çalışma ve toplumun her alanına girer ve tüm toplumsal yaşamı kâr arayışına yönlendirir. Doğayı, emeği, bilimi, sanatı, müziği ve tıbbı metaya, emtiayı da sermayeye dönüştürür. Toprağı gayrimenkule, halk kültürünü kitle kültürüne, vatandaşları borç batağındaki işçilere ve tüketicilere dönüştürür.

Marksistler, sınıflı toplumun sadece bölünmüş bir toplum değil, sınıf iktidarının yönettiği, devletin mevcut sınıfsal yapısını koruma konusunda hayati bir rol oynadığı bir toplum olduğunu bilirler. Marksizm, toplumsal sistemin çeşitli bileşenleri arasındaki bağlantıları tanıdığı için “bütüncül” bir bilim olarak kabul edilebilir. Kapitalizm, sadece bir ekonomik sistem değil, aynı zamanda siyasi ve kültürel bir sistem, bütün bir toplumsal düzendir. Bu düzenin herhangi bir parçasını incelediğimizde, ister haber veya eğlence medyası, ceza adaleti, Kongre, savunma harcamaları, denizaşırı askeri müdahale, istihbarat teşkilâtları, kampanya finansmanı, bilim ve teknoloji, eğitim, sağlık hizmetleri, vergilendirme, ulaşım, konut vs., belirli parçanın bütünün doğasını nasıl yansıttığını görürüz. Eşsiz dinamizmi, genellikle daha büyük toplumsal sistemi özellikle de sistemin kurumsal sınıfın ayrıcalıklarını koruma ihtiyacı üzerinden destekler ve şekillendirir.

Sistemi sürdürme işlevlerine uygun olarak, büyük haber medyası, gerçekliği görünüşte birbirleriyle veya daha büyük bir sosyal ilişkiler kümesiyle çok az ilişkisi olan olaylar ve konuların bir dağılımı olarak sunar. Irkçılık gibi belirli bir olguyu ele alalım. Irkçılık, esasen ırkçıların sahip olduğu bir dizi kötü tutum olarak sunulur. Bir sınıf toplumu için onu bu kadar işlevsel kılan şeyin ne olduğuna dair çok az analiz yapılır. Bunun yerine, ırk ve sınıf, birbirleriyle rekabet halinde olan karşılıklı olarak dışlayıcı kavramlar olarak ele alınır. Ancak sınıf gücünü anlayanlar, sınıf çelişkileri derinleşip ön plana çıktıkça ırkçılığın sınıf çatışmasında daha az değil, daha önemli bir faktör haline geldiğini bilirler. Kısacası, hem ırk hem de sınıf aynı anda mücadelenin kritik alanları olma olasılığı yüksektir.

Marksistler, ayrıca ırkçılığın sadece kişisel tutumu değil, kurumsal yapıyı ve sistemik gücü de içerdiğini savunurlar. Irkçı örgütlerin ve duyguların genellikle, çalışan nüfusu birbirine karşı bölmeyi, onu düşman etnik gruplara ayırmayı amaçlayan, iyi finanse edilmiş gerici güçler tarafından yayıldığına dikkat çekerler.

Marksistler, ayrıca ırkçılığın, işgücünün bir bölümünü aşırı sömürüye karşı savunmasız tutarak ücretleri düşürmenin bir aracı olarak kullanıldığına da dikkat çekerler. Irkçılığı kurumsal toplumun daha geniş bağlamında görmek, liberal bir şikâyetten radikal bir analize geçmektir. Irkçılığın temelde rasyonel ve iyi niyetli bir sistemin irrasyonel bir çıktısı olduğunu düşünmek yerine, temelde irrasyonel ve adaletsiz bir sistemin rasyonel bir çıktısı olduğunu görmeliyiz. “Rasyonel” derken, onu besleyen sistemi sürdürmede amaçlı ve işlevsel olmayı kastediyorum.

Topluma bütünsel bir yaklaşımdan yoksun olan geleneksel sosyal bilimler, toplumsal deneyimi bölümlere ayırma eğilimindedir. Bu nedenle, şu veya bu olgunun kültürel mi, ekonomik mi yoksa psikolojik mi olduğunu düşünmemiz istenir; oysa genellikle bunların hepsinin bir karışımıdır. Dolayısıyla, bir otomobil, şüphesiz ekonomik bir üründür, ancak aynı zamanda kültürel ve psikolojik bir bileşeni, hatta estetik bir boyutu da vardır. Analitik olarak farklı olguların ampirik olarak nasıl sıklıkla birbirleriyle ilişkili olduğunu ve aslında birbirlerinden güç ve tanım kazanabileceğini daha iyi anlamamız gerekiyor.

Marksistler, kurumların “orada öylece var olan”, dağlardaki doğal masumiyete sahip görünümler olduğunu düşünmezler. Özellikle kilise, ordu, polis, askeriye, üniversite, medya, tıp ve benzeri daha ayrıntılı resmi kurumlar için bu görüşü kabul etmezler. Kurumlar, sınıf çıkarları ve sınıf gücü tarafından büyük ölçüde şekillendirilir. Tarafsız ve bağımsız kaleler olmaktan çok uzak olan toplumun büyük kurumları, büyük kapitalist sınıfa bağlıdır. Şirket temsilcileri, yönetim kurulları ve yöneticilikler üzerindeki kontrolleri aracılığıyla doğrudan karar alma gücünü kullanırlar. İş dünyasının elitleri, genellikle çeşitli kurumların bütçelerini ve mülkiyetini kontrol ederler. Bu kontrol, şirket tüzükleri aracılığıyla yasalara yazılır ve devletin polis gücüyle uygulanır. Güçleri, seçilen yöneticilere, belirlenen politikalara ve çalışanların performanslarına kadar uzanır.

Geleneksel sosyal bilimlerin tek bir amacı varsa, o da toplumsal eylem ile kapitalizmin sistemik talepleri arasındaki bağlantıları görmezden gelmek, iktidarın dile getirdiği her bir görüşün sınıfsal boyutunu es geçmek, sınıfın herhangi bir görüşünü iktidar ilişkisinin parçası olarak ele alan değerlendirmelerin üzerini örtmektir. Geleneksel araştırmacılar iktidarı, parçalanmış ve akışkan bir şey olarak ele alır. Sınıfı ise, oy verme alışkanlıkları, tüketim tarzları vs. ile ilişkilendirilecek bir meslek veya gelir kategorisinden başka bir şey değildir. Sınıf, kesinlikle, mülk sahipleri ve onlar için çalışanlar arasındaki bir ilişki olarak görülmez.

Marksist görüşe göre, sınıf, kendi başına bir toplumsal varlık değildir. Serfler olmadan lordlar, köleler olmadan efendiler, işçiler olmadan kapitalistler olamaz. Sınıf, sadece sosyolojik bir kategori olmaktan öte, üretim araçlarıyla ve toplumsal ve devlet iktidarıyla olan bir ilişkidir. Sınıfın iktidarına ait gerçekler hariç her şeye odaklanan geleneksel sosyal bilimciler, kamu politikasının anlaşılması için önemli olan bu fikri kenara iterler.[6]

Örneğin, bazı siyaset bilimcilerin on yıllarca başkanlığı ve Kongre’yi incelemiş olmalarına rağmen kapitalizm hakkında tek bir kelime bile etmemeleri, kapitalist bir siyasi-ekonomik düzenin zorunluluklarının siyasi gündemi önceden belirlemede ne kadar önemli bir rol oynadığına şöyle bir göz atmamaları, dikkat çekici bir konudur. Sosyal bilimler, toplulukları ve sorunları birbirinden kopuk, özerk varlıklar olarak ele alan “toplumsal güç çalışmaları” ile doludur. Bu tür araştırmalar, genellikle politika aktörlerinin doğrudan etkileşimine sınırlı kalır ve sorunların daha geniş bir toplumsal çıkar yelpazesiyle nasıl bağlantılı olduğu hakkında çok az şey söylenir.

Muhafazakâr ideolojik ön yargılar, çoğu sosyal bilimci ve politika analistinin araştırma stratejilerini düzenli olarak etkiler. Örneğin, siyaset biliminde:

(1) Sanayi kapitalist uluslar ile Üçüncü Dünya ulusları arasındaki ilişkiler, (a) “bağımlılık” ve “karşılıklı bağımlılık” olarak ve karşılıklı yarar sağlayan bir gelişmeyi teşvik eden bir yapı olarak tanımlanır; (b) sanayi ve az gelişmiş dünyaların her ikisinde de ayrıcalıklı sınıfların yararına daha zayıf ulusların topraklarını, emeklerini ve kaynaklarını sömüren bir emperyalizm olarak ele alınmaz.

(2) ABD ve diğer “demokratik kapitalist” toplumların (a) ortak çıkarları yansıtan ortak değerlerle bir arada tutulduğuna bakılır, (b) sınıf gücü ve egemenliğiyle ilgilenilmez.

(3) Siyasi süreçte gücün parçalanması, (a) çıkar gruplarını temel alan çoğulculuğun akışkanlığı ve demokratikleşmesinin göstergesi olarak kabul edilir; (b) gücün hesap verilemez ve demokratik olmayan şekillerde belirli kişilere teslim edilmesi ve buna göre yapılandırılması üzerinde durulmaz.

(4) Geleneksel siyasi inançların kitlesel yayılımı (a) siyasi “toplumsallaşma” ve “vatandaşlık eğitimi” olarak tanımlanır ve (b) bilgi akışını bozan ve kamuoyunun eleştirel algılarını çarpıtan bir beyin yıkama yerine arzu edilen bir yurttaşlık süreci olarak ele alınır.

Bu örneklerin her birinde, ana akım akademisyenler (a) versiyonunu bir araştırma bulgusu olarak değil, eleştirel bir analiz gerektirmeyen ve araştırmanın dayandırıldığı önsel bir varsayım olarak sunarlar. Aynı zamanda (b) versiyonunu destekleyen kanıtları ve araştırmaları göz ardı ederler.

Toplumsal davranış üzerinde bu kadar etkili olan baskın sınıf koşullarını görmezden gelerek, geleneksel sosyal bilimler, yüzeysel gerçekliğe razı olabilir ve anlık eylemleri yalnızca anlık terimlerle açıklamaya çalışabilir. Bu yaklaşım, görüngüsel ve özgün açıklamalara, belirli kişiliklerin ve durumların özelliklerine yüksek öncelik verir. Bu tür araştırmalar (haberler, günlük gözlemlerimiz, hatta bazen siyasi mücadelelerimiz) genelde, birbirine uzakmış gibi görünen güçlerin deneyimlerimizi nasıl önceden şekillendirebileceği gerçeğini gözden kaçırmaktadırlar.

Nedenini Sorgulamayı Öğrenmek

Marx’ın bakış açısı olmadan, yani sınıfın çıkarlarını ve gücünü dikkate almadan düşündüğümüzde, belirli şeylerin neden olduğu sorusunu sorma gereği duymayız. Haberlerde birçok şey aktarılır, ama çok azı açıklanır. Toplumsal düzenin nasıl örgütlendiği ve kimin çıkarlarının galebe çaldığı konusunda pek bir şey söylenmez. Olayların neden olduğunu açıklayan bir çerçeveden yoksun olduğumuz için, dünyayı ana akım medya yorumcularının gördüğü gibi görmeye başlar, olayların akışını, daha büyük bir toplumsal ilişkiler kümesiyle rabıtalı olmayan bir dizi alakasız gelişmenin ve şahsiyetin üzerinden ele alırız, her şeyi tesadüfler, koşullar, farklı ve çelişen niyetler ve bireysel hırs temelinde açıklarız, asla güçlü sınıf çıkarlarına, bu çıkarlara hizmet edecek sonuçlar üreten düzene bakmayız.

Böylece, toplumsal sorunları onları yaratan sosyo-ekonomik güçlerle ilişkilendiremeyiz ve sadece kendi eleştirel düşüncemizi kısıtlamayı öğreniriz. Farklı bir şey denediğimizi hayal edin; örneğin, zenginlik ve yoksulluğun tesadüfen yan yana gelen şeyler değil de, zenginliğin yoksulluğa neden olduğu, hem yurt içinde hem de yurt dışında ekonomik sömürünün kaçınılmaz bir sonucu olduğu için birlikte var olduğunu açıklamaya çalıştığımızı düşünün. Peki, böyle bir analiz, kapitalist medyada veya ana akım siyasi hayatta nasıl bir ilgi görebilir?

Endonezya’da çocuk işçiliğinin çokuluslu şirketler tarafından neredeyse açlık sınırında ücretlerle çalıştırıldığına dair özel bir hikâyeyi haber yaptığımızı hayal edelim. Bu bilgi, muhtemelen sağcı yayınlarda yer almazdı, ancak 1996’da kimi aktivistlerin on yıllarca süren çabaları ardındna, orta yolcu ana akım gazetelerde yer aldı. Peki ya haddimizi aşıp, bu sömürücü işveren-işçi ilişkilerinin Endonezya askeri hükümetince elindeki tüm güçle desteklendiğini söylesek ne olurdu? Bu haberi yayınlayacak medya kuruluşu sayısı daha da azalırdı. Belki en fazla New York Times veya Washington Post’un iç sayfalarında kendisine yer bulabilirdi.

Sonra haddimizi biraz daha aşıp bu baskıcı düzenlemelerin ABD’den gelen cömert askeri yardım olmasaydı, geçerli olmayacağını, neredeyse otuz yıldır Endonezya’nın halka zulmeden ordusunun ABD’deki ulusal güvenlik devletince finanse edildiğini, silahlandırıldığını, ondan danışmanlık hizmeti aldığını ve onun tarafından eğitildiğini söylesek ne olurdu? Muhtemelen bu türden bir hikâye liberal basında kendisine yer bulamazdı, sadece konuya odaklanan, sınıfsal analizden uzak duran Nation ve Progressive gibi sol liberal yayınlar bu hikâyeyi paylaşırdı.

Şimdi Endonezya’da bulunan,acımasız ekonomik sömürü, vahşi askeri baskı ve cömert ABD desteği ile tanımlı koşulların birçok başka ülkede de mevcut olduğunu dile getiren bir haber yapalım. Daha sonra, haddimizi iyice aşarak, bu gerçeği sadece kınamak yerine, ardı ardına gelen ABD yönetimlerinin neden dünyanın dört bir yanında bu tür nahoş faaliyetlere bulaştığını sorma cüretini gösterelim. Devamında da, tüm bu olayın ABD’nin dünyayı serbest piyasa ve dev çokuluslu şirketler için güvenli hale getirme konusundaki kararlılığıyla tutarlı olduğunu, amaçlanan hedeflerin (a) dünya genelinde işçilerin ücret seviyelerini düşürerek ve kendi çıkarları adına örgütlenmelerini engelleyerek servet biriktirme fırsatlarını en üst düzeye çıkarmak ve (b) genel küresel serbest piyasa sermaye birikimi sistemini korumak olduğunu açıklamaya çalışalım.

Peki ya tüm bunlardan yola çıkarak, ABD dış politikasının muhafazakârların dediği gibi pek de “ürkek” veya liberallerin dediği gibi “aptalca” olmadığı, bilâkis özel şirketlerin açgözlülüğünden ziyade, halkın ihtiyaçlarına hizmet etmeye çalışan hemen hemen tüm hükümetleri ve toplumsal hareketleri zayıflatma konusunda son derece başarılı olduğu sonucuna varırsak ne olurdu?

Burada alelacele özetlenen, ortaya koymak için biraz çabaya ihtiyaç duyan analiz doğru eleştiriye tekabül eder. Bu, kapitalist emperyalizmin Marksist eleştirisidir. Bu eleştiriyi bir tek Marksistler yapmıyorlar ama bu tür eleştiriler ancak Marksist bir yayında kendisine yer bulabilirler. Haddimizi fazlasıyla aştığımız açık. Zira belirli bir durumu (çocuk işçiliğini) daha geniş bir toplumsal ilişkiler kümesi (şirketlerin sınıfsal gücü) açısından açıklamaya çalıştığımız için, sunumumuz “ideolojik” bulunup reddedilecektir. Egemen güçlerin dayattığı, algılara hükmeden tabular, insanlara bu güçler hakkında eleştirel düşünmekten kaçınmayı öğretir. Buna karşılık, Marksizm, bize nedenini sorgulamayı, siyasi olaylar ile sınıfsal iktidar arasındaki bağlantıyı görmeyi öğretir.

Marksizmi değersizleştirmek için yaygın olarak başvurulan bir yöntem de onun söylediklerini yanlış aktarmak ardından da bu yanlış aktarılan fikre saldırmaktır. Bu, çoğu anti-Marksist eleştirmenin ve dinleyicilerinin Marksist literatüre yalnızca yüzeysel olarak aşinalığı oldukları, bunun yerine, kendi karikatürize edilmiş fikirlerini temel aldıkları için kolayca işleyen bir süreçtir. Tam da bu sebeple, Roma Katolik Kilisesi, Marksist Komünizm Üzerine Pastoral Mektup isimli yazısı, “yapısal [siz ‘sınıfsal’ okuyun] devrimin insanın kendisindeki bir hastalığı tamamen iyileştirebileceği” veya “insanın tüm acılarının çözümünü sağlayabileceği” iddiasını reddeder. İyi ama kim böyle bir iddiada bulunuyor ki? Devrimin insanın tüm acılarını tümüyle iyileştirmediğini kim inkâr edebilir? Ama bu iddia neden Marksizmi reddetmek için kullanılıyor? Çoğu Marksist, ne kıyametçi ne de ütopiktir. Mükemmel bir toplum değil, daha iyi, daha adil bir yaşam hayal ederler. Tüm acıları ortadan kaldırma iddiasında bulunmazlar, en iyi toplumlarda bile talihsizlik, ölüm ve yaşamın diğer kırılganlıklarının kaçınılmaz saldırıları olduğunu kabul ederler. Elbette her toplumda, her ne sebeple olursa olsun, yanlış işlere ve kendi çıkarlarına hizmet eden yolsuzluklara meyilli kimi insanlar illaki çıkar. İnsanların son derece kusurlu olan fıtratı, kapitalizmin temel amacı olan, hesap vermeyen azınlığın elinde güç ve zenginliğin birikmesine izin vermemek konusunda bizi daha da kararlı kılmalıdır.

Kapitalizm ve çeşitli kurumları, günlük yaşamın en kişisel boyutlarını kolayca fark edilemeyen şekillerde etkiler. Marksist bir yaklaşım, daha önce kör olduğumuz bağlantıları görmemize, sonuçları nedenlerle ilişkilendirmemize, keyfi ve gizemli olanı düzenli ve gerekli olanla ikame etmemize katkıda bulunur. Marksist bir bakış açısı, adaletsizliği bireysel seçimin ötesine geçen sistemik nedenlere dayalı olarak görmemize ve önemli gelişmeleri tarafsız olaylar değil, sınıfın gücünün ve çıkarının amaçlanan sonuçları olarak görmemize yardımcı olur. Marksizm ayrıca, istenmeyen sonuçların bile üstün kaynaklara sahip olanlar tarafından kendi çıkarlarına hizmet etmek için nasıl kullanılabileceğini ortaya koyar.

Marx, bugün hâlâ geçerli mi? Medyanın haberleri çoğunlukla ana akım görüş yönünde neden çarpıttığını, hem yurt içinde hem de yurt dışında giderek daha fazla insan ekonomik zorluklarla yüzleşirken, paranın neden bir avuç insanın elinde toplaşmaya devam ettiğini, bu ülkede ve başka yerlerde neden bu kadar çok şahıs zenginken kitlelerin neden yoksul olduklarını, neden ABD güçlerinin, dünyanın birçok bölgesine müdahale etmek zorunda kaldığını, neden zengin ve üretken bir ekonomi kronik durgunluklara, düşük istihdama ve toplumsal ihtiyaçların ihmaline yol açtığını ve neden birçok siyasi görevlinin kamu yararına hizmet etmek istemediğini veya edemediğini soruyorsanız, demek ki Marx hâl” geçerlidir.[7]

Bazı Marksist teorisyenler, soyut düşüncenin zihni uyuşturan irtifalarına o denli yükselmişler ki yeryüzündeki siyasi gerçeklere nadiren temas edebiliyorlar. Vakitlerini kendi yazılarına yönelik atıfta bulunarak, Doug Dowd’un “Kaç Marksist, artı değerin tepesine çıkıp dans edebilir?” sorusunda dile getirdiği skolastik ritüeli icra ederek tüketiyorlar. Neyse ki, bize sadece Marksist teoriyi anlatmakla kalmayıp, onu siyasi gerçeklere uygulayarak sahip olduğu faydayı ortaya koyanlar da var. Bu insanlar, ilk elden elde edilen deneyimle bu deneyimi şekillendiren yapısal güçler arasında nasıl bağlantı kuracaklarını biliyorlar. Hadlerini aşıyorlar ve sınıfın gücünden bahsediyorlar.

İşte bu yüzden, tüm yanlış yorumlamalara ve baskılara rağmen, Marksist araştırmalar varlığını sürdürüyor. Tüm cevaplara sahip olmasa da, üstün bir açıklayıcı güce sahip ve burjuva araştırmalarının yapmayı reddettiği gerçeklik hakkında bize bir şeyler anlatıyor. Marksizm, yüksek mevkidekiler ve yalanlar dağının tepesinde yaşayanlar arasında korku ve titremeye neden olan türden yıkıcı gerçekler dile getiriyor.

Michael Parenti

[Kaynak: Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 121-140.]

Dipnotlar:
[1] Sınıfın gücünün gerçeklerini tanımaya yönelik bu isteksizlik, kendilerini solcu olarak gören birçok kişi arasında bile mevcuttur. Bir sonraki bölümde “Her şeye varım sınıf olmaz” diyen teorisyenlerle ilgili yürüttüğümüz tartışmaya bakılabilir.

[2] Bir sektör, sermaye yoğun hale geldikçe, belirli sayıda iş yaratmak için aynı oranda daha fazla para yatırılması gerekir. Ancak işletmeler iş yaratmaya adanmış yapılar değildir. Aslında, kapitalistler, sürekli olarak işgücünü küçültmenin yollarını bulmaktadır. 1980’den 1990’a gelindiğinde Fortune dergisinin belirlediği ilk 500’e giren ABD’deki en büyük şirketlerin yarattığı iş imkânı sayısı sıfırdı. Bu dönemdeki yeni iş imkânlarını, çoğunlukla daha az sermaye yoğun küçük firmalar, hafif sanayi, hizmet sektörü ve kamu sektörü yarattı.

[3] Paul Krugman, Peddling Prosperity (New York: W.W. Norton: 1994), s. 134-135.

[4] Bu prosedürün neden kullanıldığı sorulduğunda, Nüfus Sayım Bürosu yetkilisi, araştırma asistanıma büronun bilgisayarlarının daha yüksek miktarları kaldıramadığını söyledi. Bu mazeretin gerçekte bir karşılığı yok, çünkü Nüfus Sayım Bürosu, üst sınırı yükseltmeye karar verdikten sonra bunu herhangi bir zorluk yaşamadan yaptı. Verdiği bir diğer neden ise gizlilikti. Yer koordinatları verildiğinde, çok yüksek gelirli bir kişi tespit edilebilirdi. Ayrıca, yüksek gelirli katılımcılar, gelirlerini olduğundan düşük gösteriyorlardı. Bildirdikleri faiz ve temettü kazançları, gerçek yatırım getirilerinin yalnızca yaklaşık yüzde 50 ila yüzde 60’ı kadardı. Gerçek sayıları çok az olduğundan, tüm ulusun rastgele bir örneğinde ortaya çıkmaları mümkün değildi. Nüfus Sayım Bürosu, en üst yüzde 20’lik dilimde bulunanları “en zengin" olarak niteliyor, 70.000 dolar civarında kazanan üst orta sınıf profesyonelleri ve diğer insanları, yani “en zengin” olmaktan çok uzak olan insanları aynı kategoride bir araya getiriyor.

[5] Daha kapsamlı veriler için şu makaleme bakılabilir: “Hidden Holocaust, USA,” Michael Parenti, Dirty Truths içinde (San Fransisko: City Lights Books, 1996).

[6] Bir sonraki bölümde sınıfla ilgili yürütülen tartışmaya bakılabilir.

[7] Bu soruların cevabını arayanlar, şu kitaplara bakabilirler: Democracy for the Few, 6. Baskı, (New York: St. Martin’s Press, 1995); Against Empire (San Fransisko: City Lights Books, 1995); ve Dirty Truths (San Fransisko: City Lights Books, 1996).