20 Temmuz 2026

, ,

Fanon, Gazze, İmparatorluğun Kaygıları



Tüm ölü ve yaşayan devrimciler arasında belki de hiçbiri, bugün Batı egemen sınıfında Frantz Fanon kadar korkuya yol açmıyor. Yeni nesil radikal aktivistler ve akademisyenler, Gazze’de yerleşimci-sömürgeci İsrail’in gerçekleştirdiği soykırımı yorumlamak ve ona karşı koymak için Fanon’dan istifade ederken, emperyalist müesses nizam, saldırıya hazırlanma konusunda hiç vakit kaybetmedi.

Bu yılın başlarında, muhafazakâr İngiliz düşünce kuruluşu Policy Exchange [“Politika Alışverişi”], “Güvenlik ve Aşırıcılık” teması altında, “Gazze Sonrası: Fanon ve Takipçileri” (Jenkins 2025) başlıklı bir rapor yayınladı. Rapor, 2011 yılında Libya’da Özel Temsilci, daha sonra Batı yanlısı Ulusal Geçiş Konseyi Büyükelçisi olarak görev yapan eski İngiliz diplomat John Jenkins tarafından kaleme alındı. Aynı yıl ABD ve İngiltere, Libya isyanına el koymaya yönelik NATO müdahalesine öncülük etmişti.

Afrika halkının bu açık düşmanı tarafından kaleme alınmasının yanı sıra, belgenin önsözünü de kimsenin haz etmediği aslen Nijeryalı olan Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch yazmıştı. Badenoch, ezilenlerin kendisine karşı gerçekleştirdiği ayaklanmayı gören bir işbirlikçinin küçümseyici coşkusuyla şöyle diyordu: “[...] İntifadayı Küreselleştirin’ sloganı, çoğu zaman ezilenlerle dayanışma olarak takdim ediliyor. Oysa özünde aynı Fanoncu mantığın yansıması: Şiddete dayalı ayaklanma, sadece kaçınılmaz değil, aynı zamanda erdemli bir davranıştır.” Devamında şu cümleyi ekliyor: “Üniversitelerimizin tüm bunlara karşı kör kalmasına izin veremeyiz” (Jenkins 2025, s. 5-6).

Bu tür tuhaf iddialara rağmen, raporun küçümseyici yaklaşımı kendi argümanlarının ötesine de uzanıyor. Jenkins, bir dipnotta, bu özel sayıya katkıda bulunan Fanon uzmanlarından Sarah Jilani'nin adını anarak, sanki Oxford ve Cambridge mezunu bir akademisyenin böyle sınırları aşmaya cesaret edebileceğini hayal edemiyormuş gibi, Avrupamerkezciliğine meydan okuyan bir makaleyi öven bir tviti nedeniyle onunla alay ediyor (A.g.e., 32).

Bu ek, düşünce kuruluşunun yayınının sadece bir yorum olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Burada bir kaygının dil bulduğunu söylemek gerekiyor. Altta yatan mesaj şu: ABD’nin hegemonyasının ve Siyonizmin temel taşlarını oluşturduğu günümüzdeki yeni sömürgeci küresel düzene yönelik tehdit, teorik tutarlılığını, tarihi okuma becerisini ve özgürleşme pratiğini geliştirmeye çalışırken Fanon’un düşüncesinden faydalanacaktır.

İngiliz emperyalizminin siyasi kuruluşunun Fanon’u bu şekilde öne çıkarması, kaçınılacak bir şey olmaktan çok, memnuniyetle karşılanmalıdır. Rapor, anti-emperyalizme bağlı olan bizim gibi insanların zaten bildiği şeyi ortaya koyuyor: Fanon’un düşüncesi, emperyalizmin, Siyonizmin ve ırksal kapitalizmin yapıları için hayati, geçerli ve evet, tehlikeli olmaya devam ediyor.

Görünüşte rapor, Fanon'u radikalleştirici bir etki olarak yorumluyor, felsefeci ve devrimcinin yanlış ve yüzeysel okumalarıyla onun sömürgecilik karşıtı teorisini İslamcı aşırıcılık ve antisemitizmle ilişkilendiriyor. Bunu yaparken, canlı yayınlanan bir soykırımın üzerinden iki yıl geçtikten sonra, bugün Fanon’la düşünmenin gücünü ortaya koyuyor. Eleştirisinin sınırları aştığını, inanç ve kültür farklılıkları arasında kurtuluş mücadelelerini birleştirdiğini ve hem tarihin güçlülerin cömertliğiyle yönlendirildiğini düşünen liberal bir dünya görüşünün hem de kurumları Siyonist saldırganlık karşısında dişsiz kalmış olan sözde “kurallara dayalı düzen”in boş vaatlerini ortaya çıkarabileceğimiz teorik araçlar sağladığını gösteriyor.

Rapor, Fanon’u ciddiye alınması gereken bir düşünür değil, kontrol altına alınması gereken teorik bir kanser olarak ele alıyor, onun anlamsız şiddetin savunucusu olduğunu söylüyor. Bu kötü niyetli okuma ve vardığı hiçbir şekilde desteklenemeyecek sonuçları, Fanon’un fikirlerinin ne kadar güçlü kaldığının kanıtı.

Kai Mora’nın (2024) kısa süre önce Yeryüzünün Lanetlileri'nden alıntı yaparak savunduğu gibi, Fanon’un analizleri, Gazze’ye yapılanları aydınlatıyor:

“Sömürgecilik, ‘yangın söndürüldükten sonra bile yeniden alev alma tehdidi oluşturan, yanmış bir evin dumanı tüten külleri gibi’ devam etmekte. Gazze, sadece bir savaş alanı değil, aynı zamanda günümüzde sömürgeciliğe ait yapıların bir örneği: ışığın düştüğü bölgelerle ve molozlarla kaplı bölgeler, siviller ve ‘hayvanlar’ olarak bölünmüş bir dünya.”

Fanon’un teşhis ettiği gibi:

“Yerleşimcinin yerlinin yerini fiziksel olarak, yani ordu ve polis gücü yardımıyla sınırlandırması kâfi gelmez. Sömürgeciliğin sömürü pratiğinin bütünsel niteliğini ortaya koymak istercesine, yerleşimci, yerliyi bir tür kötülüğün özü olarak resmeder.”

[Fanon 1963 [1961], s. 41]

Ezilenlerin şiddet içeren intikam fikirleriyle bilinçsizce “yozlaşma”ya meyilli oldukları fikrine dair inancı dile döken politika raporundaki panik hali, Fanon’un gözlemini doğruluyor (Jenkins 2025).

İngiliz yönetiminin Fanon’u tehlikeli olarak damgalama konusundaki ısrarı, bize iki şey söylüyor.

1. Fanon, halen daha mevcut düzene bir tehdit teşkil ediyor.

2. Fanon’a bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Fanon’un tekrar tekrar şeytanlaştırılması, karikatürize edilmesi ve kasıtlı olarak şiddetin nihilist bir savunucusu olarak yanlış yorumlanması, statükonun gerçekten adil olması durumunda ondan korkmak için hiçbir nedeninin olmayacağının açık bir itirafı.

Anti-emperyalistler için Fanon, şiddete genel manada onay verdiği için değil, görünüşte “sömürgeciliği aşmış olması” gereken ancak olmayan bir dünyada kurtuluşu yeniden düşünmeye zorladığı için hayati önem taşıyor.

Fanon için sömürgecilik karşıtı şiddet, asla kan dökmeye dönük bir yüceltme veya nihilist bir intikam çağrısı değildi. Bu, teşhis edici bir kategoriydi, sömürgeci egemenliğin şiddeti, zaten günlük yaşamın düzenleyici ilkesi haline getirdiği o şiddete dair gerçeğin adını koymanın bir yoluydu.

Yeryüzünün Lanetlileri’nde (Fanon 1963 [1961]), sömürgeleştirilenlerin şiddete bilerek meyletmediklerini, bilâkis, polis baskınları, militarize edilmiş sınırlar, cebri çalışma ve sürekli cinayet tehdidiyle sürdürülen bir dünyada şekillendiklerini ısrarla vurgular. Bu nedenle sömürgecilik karşıtı şiddet, etik bir ideal değil, siyasi bir cevaptır: sömürgeleştirilenlerin kendi iradelerini geri kazandıkları ve sömürgecinin artık yaşamın kendisi üzerinde tekel sahibi olmadığını ilan ettikleri andır.

Önemli olan şu ki, Fanon’daki psikiyatrist, bu kopuşu ancak yeni toplumsal ilişkiler yaratma olasılığını açığa çıkardığı ölçüde değerli gördü. Bu ilişkiler, artık ırksal hiyerarşi, sömürü veya insanlıktan çıkarma ile yapılandırılmamıştı. Ona göre şiddet, bir son değil, bir geçişti: ezilen bir halkın öznelliğini yeniden kazanabileceği, çok daha zor olan adil bir toplum inşa etme işi için kolları sıvayabileceği kısa, gerekli ve çoğu zaman travmatik bir fasıla. Bunu fanatizme veya aşırıcılığa indirgemek, Fanon’un ortaya koyduğu yapısal şiddeti silecektir.

Gazze’yi sadece bir bölge olarak değil, bir sembol olarak düşünün: ayrım çizgisinin görünür olduğu, ırk ayrımcılığının, yerleşimci sömürgeciliğinin, ırksal-kapitalist kaynak çekme işleminin mantığının açığa çıktığı bir yerdir orası (Ebb 2024). Bu anlamda, politika raporu, Fanon’a saldırmak, mirasçılarını gayrimeşrulaştırmak, mücadele alanını dondurmak için başvurulan, savunmaya yönelik bir manevradır. Siyah Deri, Beyaz Maskeler (Fanon 1968 [1952]) isimli kitabında Yahudi halkının ırksallaştırılmasına değinen, kendi dininden veya ten renginden olmayanların koşullarını iyileştirmek için çabalayan Fanon’u “antisemitist” olarak yaftalayanlar, statükonun ne kadar kırılgan olduğunun, eski böl-yönet taktiklerinin tükendiğinin kanıtı. İktidar, öznelliklerin değişebileceğinden, insanların baskılarının kaynaklarını gizemden arındırabileceğinden ve ittifakların etnik, sınıf veya ulusal çizgileri aşabileceğinden korkar.

Siyasi düzen, Fanon’u sorunun kökeni olarak gösterdiğinde, aslında sorunun biz olduğumuzu, dünyanın çoğunluğunun soykırım ve sömürü karşısında güçsüz olduğunu ve öyle kalması gerektiğini kabul etmeyi reddeden herkes olduğunu kabul eder. İmparatorluk endişeli, çünkü Filistinlilerin azmi, giderek artan sayıda insanın kurtuluşun sadece yerleşimci sömürgeciliğin yenilgisi değil, ekonomik, politik ve toplumsal yapıların tümüyle yeniden şekillendirilmesi olduğunu anlamasını sağladı.

Emperyalizmi savunanların Fanon’u şeytanlaştırması ve karikatürize etmesi, tartışmadan galip çıktıklarının ispatı değil. Bu savunmaya dönük çabalar, hassas bir noktaya işaret ettikleri için önemli. Emperyalizmi savunanlar, emperyalist-ırkçı mantığa dayalı bir dünya düzeninin, işleyişini gizeminden arındırmış, aynı zamanda aktör olabilen düşünürlerden korktuklarını kabul ediyorlar. Öyleyse bizim görevimiz, özgürlüğün mevcut anlamına karşı ve ona rağmen, yani bir azınlığın cezasız bir şekilde cinayet işleme özgürlüğüne sahip olması, çoğunluğun ise sessizce katlanmak zorunda kalması gerçeğine rağmen, özgürlüğün ne anlama geldiğini düşünmeye, hareket etmeye ve yeniden yaratmaya devam etmektir.

Bize söylenenlere göre tehdit, Fanon’u okumuş çevrelerden gelecek. Umalım ki öyle olsun.

Sarah Jilani
Chinedu Chukwudinma

11 Aralık 2025
Kaynak

Kaynakça:
Ebb. 2024. “For Palestine.” Ebb 1.

Fanon, F. 1963 [1961]. The Wretched of the Earth. Çeviri: C. Farrington. New York: Grove Press.

Fanon, F. 1968 [1952]. Black Skin, White Masks. Çeviri: C. L. Markmann. New York: Grove Press.

Jenkins, J. 2025. “After Gaza: Fanon and his Acolytes.” Policy Exchange. Erişim tarihi: 28 Kasım 2025. PDF.

Mora, K. 2024. “A Fanonian Perspective on Israel and Palestine.” The Republic, 4 Temmuz. Erişim tarihi: 28 Kasım 2025. Rpublc.

,

Frec İstanbuli Söyleşisi



ROAPE
6 Ağustos 2025

 

Fanon anısına, Tunuslu sosyolog Frec İstanbuli ile yaptığımız söyleşiyi yeniden yayınlıyoruz. Geçmişte derslerine girdiği hocası Fanon’un 1959’da Tunus’ta bir üniversitede verdiği derslerden bahseden İstanbuli, onun psikiyatriye dair anlayışını “özgürlük patolojisi” ifadesi üzerinden aktarıyor. İstanbuli, Fanon’un mirasına değindiği söyleşide onun aklından, öfkesinden ve nezaketinden bahsediyor: “Fanon’daki o cömertliği hiçbir zaman unutmayacağım.”

* * *

 

Ellilerin sonunda Tunus’taydınız. Neden orada bulunuyordunuz, orada ne yapıyordunuz, bize biraz bilgi verebilir misiniz?

Ben Tunusluyum. Aralık 1935’te Akdeniz kıyısında bulunan, epey ilgi gören Manastır ismindeki küçük bir şehirde dünyaya geldim. Sonra Uluslararası Kızıl Haç ve Kızılay örgütlerinde çalışacak olan Anya Toivola İstanbuli ile evlendim. Kendisi Finliydi. Bugün ikimiz de emekli olduk. 2008’den beri Helsinki’de yaşıyoruz, ama sık sık Manastır’ı ziyaret ediyoruz.

1942’de henüz küçük bir çocukken dedemin tarlasına kazdığı küçük bir tünelde annem ve babamla saklandığımı anımsıyorum. İkinci Dünya Savaşı’ydı. Almanlar Tunus’taki Fransızlara saldırıyorlardı. İlkokula yeni başlamıştım. Okulun müdürü Fransızdı. Olan biteni pek anlamıyordum. Dedemler okuma yazma bilmezlerdi. “Avrupalılar arasında yaşanan bir savaş bu” diyorlardı.

Ben okula gidip Fransızca öğrenirken benden küçük olan kız kardeşim okuma-yazma öğrenemedi. O dönem öyleydi, kızlar okula gitmezlerdi. Abilerim ilkokulu bitiremediler. Babamın yüz kadar zeytin ağacı vardı. Zeytin yağı tüccarıydı. Ayrıca Manastır’da üç evini Fransız ordusuna mensup subaylara kiralamıştı.

Milliyetçi hareketin gelişme kaydettiği dönemde Tunus’ta Fransız hâkimiyetine karşı mücadele yoğunlaştı. Bu mücadele 1956’da ülke bağımsızlığına kavuşana dek sürdü. 1957 yılında Sousse şehrinde liseyi bitirip üniversite için Tunus’a gittim. Ellilerin sonlarında üniversite iki yıllıktı. Bu sebeple 1960’ta Paris’e gidip burada sosyoloji dalında yüksek lisans diploması aldım. Ardından 1964’te College de France’ta ünlü şarkiyatçı Jacques Berque gözetiminde doktoramı tamamladım.

Paris’ten Fanon’un etkili bir isim olduğunu gördüm. 1959’da Tunus’ta ondan ders almıştım. Fransız solunun Cezayir devrimi konusunda takındığı ürkek tutumdan memnun olmayan Fanon, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ile tanıştı. Onları eyleme geçmeye ikna etti. Artık Fanon’un yarattığı etkinin bizzat şahidiydim. Sartre’ın Paris’in Güney Mahallesi’nde Cezayir’in bağımsızlığına destek veren bildiriler dağıttığını gördüm. Gidip kendisiyle sohbet ettim. Ayrıca kendisinden Tunuslu öğrencilere Cezayir devrimi konusunda konuşma yapmasını istedim. Ardından Simone de Beauvoir’a Cezayir’deki kadınların koşulları ile ilgili konuşması talebimi ilettim. Simone de Beauvoir, aslen Tunuslu olan yetenekli avukat Gisèle Halimi ile birlikte savaşçı Cemile Buheyred’i savunmuştu.

1964’ten 2000 yılına kadar Tunus Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri verdim. 1967 yılında Michel Foucault aynı bölümde benimle birlikte çalışmış, bana arkadaşlık etmişti. Bu dönemde Tunus’ta bölgesel kalkınma, kentleşme ve Tunus şehrindeki gecekondularla ilgili saha araştırması yaptım. Bu tür konularla ilgili yazdığım makaleler dergilerde ve başkalarının hazırladığı kitaplarda yayımlandı.

Sizin de bildiğiniz üzere, Frantz Fanon, eşi Josie ve oğlu Tunus’ta sürgün hayatı yaşadı. Fanon, başkentte psikiyatrist olarak çalıştı, ayrıca dersler verdi. Siz, onun öğrencilerinden biriydiniz. Fanon’la yaşadıklarınızla ilgili bir şeyler anlatmak ister misiniz? Kendisiyle nasıl tanıştınız, ilk izleniminiz neydi? Onunla nasıl temas kurdunuz?

Fanon, Cezayir’e 1953’te geldi. Bir yıl sonra Cezayir devrimi başladı. Bu sırada Fanon, Blida Hastanesi’nde çalışıyordu. Fransız sömürgeci idaresi, yaşanan olaylar üzerindeki etkisinden ürktü, iki yıl sonra Fanon’un görevinden istifade etmesine sebep oldu (bu konuda ölümü ardından yayımlanan, Cezayir’deki sömürgeci idarenin bakanı Robert Lacoste’a yazdığı mektuba bakılabilir.). Pierre Bourdieu, 1955 yılında Cezayir’e geldi ve 1960 yılına kadar orada ders verdi ve araştırmalar yaptı. Hiç tanışmadığı Fanon’u eleştirdi.

Fanon, Cezayir halkının kurtuluşu için siyasi mücadelesini tam anlamıyla 1956-1961 yılları arasında Tunus’ta geliştirdi. Tam da bu dönemde, 1959 yılında Tunus Üniversitesi’nde Fanon’un derslerine katılarak onun öğrencisi oldum. Kendisinden sosyal psikopatoloji dersi aldım. Fanon, psikiyatrinin somatik anlayışını eleştirdi ve açık psikiyatriyi "özgürlüğün patolojisi" olarak savundu. Ayrıca Cezayir’deki Blida hastanesinde geçirdiği zamandan ve oradaki ortodoks meslektaşlarıyla olan mücadelelerinden de bahsetti.

Fanon gibi büyüleyici bir kişiliğe nadiren rastladım. Zeki ve keskin bir adam, tutkulu ve söylemine tamamen hâkim biriydi. Fanon, zarafet, inanç ve üstün bir ikna sanatıyla konuşuyordu. Özellikle, sömürge sisteminin vahşetini ve barbarlığa, şiddete ve adaletsizliğe karşı mücadele etmenin gerekliliğini anlamamızı sağlıyordu. Sosyoloji birinci sınıf öğrencileri olarak, bu, bizim için gelecekteki uzmanlık alanımıza eşsiz bir giriş niteliğindeydi.

Fanon’un derslerine tıp doktorları, akademisyenler, Cezayirli militanlar ve politikacılar gibi öğrenci olmayan bir kitlenin katılması bizi şaşırttı, bu da biz öğrencileri büyüleyen alışılmadık bir atmosfer yarattı. Derslerinden sonra Fanon, bizi psikiyatri hastanesindeki bazı konsültasyonlarına katılmaya davet ederdi. Hastalarını dinleme yeteneğinden ve onları korkmadan konuşturma sanatından son derece etkilendik. Genellikle Cezayir dağlarında devrim sırasında yaşanan travmalarla ilgiliydi.

Hastalar, semptomlarını özgürce dile getirmeye, sorunlarını açıklamaya ve gerçeklikle yeniden bağlantı kurmayı öğrenmeye davet ediliyordu. Fanon, “sosyal terapi, hastanın fantezilerinden kurtulmasına ve gerçekle yüzleşmesine yardımcı olur” diyordu. Fanon’un hastalarına karşı cömertliğini, onları kaygı ve suçluluktan kurtarma yeteneğini asla unutmayacağım.

Tunus’ta geçirdiğiniz yılları, Cezayirli sürgünlerle ve o zamanki Cezayir Kurtuluş Ordusu (FLN) üyeleriyle olan temaslarınızı ve deneyimlerinizi bize anlatabilir misiniz?

1956 yılında Tunus, Habib Burgiba’nın liderliğinde siyasi bağımsızlığını kazanmıştı; bu bağımsızlık için 1934’te Milliyetçi Parti’nin kuruluşundan beri mücadele ediyordu. Burgiba, çok popüler, gerçekçi ve pragmatik büyük bir liderdi. Manastır’da doğmuştu. Eğitimli küçük burjuva bir aileye mensuptu. Bu dönemde Tunus, Cezayirli siyasi liderler ve çok sayıda siyasi aktivist için güvenli bir liman haline gelmişti. Yoğun bir arı kovanı gibiydi!

1957’de Fanon, Dr. Faris takma adını kullanarak Tunus’a geldi ve burası sürgündeki FLN’nin (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ana limanı oldu. Ilımlı bir Cezayirli milliyetçi lider olan Ferhat Abbas, 1958’de Tunus’ta sürgündeki Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti’ni (GPRA) kurdu. Ayrıca Başkan Burgiba ile görüşmeler yapıyordu. Daha sonra, 1961’de, Ben Bella ve Bumedyen liderliğindeki FLN’nin en devrimci kanadına katıldı. Cezayir siyasi yelpazesinin önde gelen isimleri Tunus’ta bulunuyordu; bunlar arasında Rıza Melik, Ahmed Bumencel, Muhammed Yezid, Muhammed Harbi, Abane Ramdane, Pierre Chaulet gibi isimler yer alıyordu.

Zaman zaman onlardan bazılarıyla etkileşimde bulundum. Daha sonra çeşitli bakanlık görevlerinde bulunacak olan Rıza Melik, iyi bir insandı. Fransız solunun çekingenliğinden ve özellikle komünist partinin ihanetinden dolayı acı çekse de, Tunus’ta olmaktan oldukça mutluydu, Tunusluların Cezayir halkıyla olan aktif dayanışmasını övüyordu. 1957’de eşi Claudine ile birlikte Cezayir’den sınır dışı edilen Dr. Pierre Chaulet, üniversitede bizi ziyaret ederdi; ben de 1959’da onlarla tanıştım (Fanon’u FLN ile tanıştıran, Pierre’di). Claudine, bazen benim okuduğum bölümdeki sosyoloji derslerine katılırdı. İkisi de Cezayir devrimine tutkuyla bağlıydı. Pierre Chaulet, 1956’dan beri Cezayir devriminin günlük gazetesi olan, Tunus’ta bulunan, ancak Cezayir’de yasaklı olan Mücahid için de yazıyordu. Hatta güçlü lider Abane Ramdane’nin emrinde gizli operasyonlar yürütmüştü.

Fanon, Cezayir FLN’sinin ateşli bir siyasi sözcüsü haline geldi. Parlak bir polemikçiydi. Mücahid için aktif olarak çalışıyordu. Fanon’un gazetede çıkan yazıları, Maspero tarafından 1964’te Paris’te yayınlanan, 1967’de İngilizcede Towards the African Revolution adıyla yayımlanan Pour la Revolution Algerienne [“Cezayir Devrimine Doğru”] adlı kitapta yer almaktadır. Bunlardan bazılarında, Fanon’un Fransız siyasi solunun çekingenliğine karşı güçlü saldırılarını hissetmek mümkündür. Fanon’un üslubu, titiz bir ulusal analize dayanan tutkunun eşsiz bir sentezidir. Fanon’la temas kuran birçok gazeteci izlenimlerini aktarmıştır. Romalı ünlü gazeteci Giovanni Pirelli, onun gözlerini tarif ederken “savunma hattımı kıran yakıcı gözler” ifadesini kullanır.

Makalelerinden, Fanon’un Cezayir’in ilk Cumhurbaşkanı Ben Bella’nın aksine, Cezayir Ulusal Cephesi’nin sol kanadını temsil ettiği sonucunu çıkartmak mümkün. Fanon’un hayali, devrimci, laik ve modern bir Afrika’ya öncülük eden bir Cezayir’di. Burada Fanon, Arap-Cezayir toplumunun İslami boyutunu hafife aldı ve bu boyutu kavrayamadı. Cezayir’de doksanlarda yaşanan korkunç iç savaşı sırasında, Cezayir’den kaçan kimi modernist Cezayirli aydınlarla tanıştım. Örneğin, Ali Kenz, 1993-1994’te Tunus Üniversitesi’ndeki sosyoloji bölümüme katıldı ve solcu Faysal Yaşir de öyle. Üçümüz de Samir Amin ile birlikte Dakar’da CODESRIA’nın (Afrika Sosyal Bilimler ve Kalkınma Konseyi) üyeleriydik.

Fanon’un dine ilişkin tüm tutumu oldukça tuhaftır. Özellikle, “Eski Cezayir öldü ve yeni bir toplum doğdu” diye yazdığında çok aceleci ve çok iyimser davranmıştır. Burada, Cezayir’de ve Mağrip’in diğer bölgelerinde sömürge döneminden kalan iki belirleyici ve uğursuz mirası hatırlamak gerekir: okuma yazma bilmeme oranının yüksekliği ve sömürgeleştirme sürecinin başlarında başlayan İslami mirasın marjinalleştirilmesi.

1954 yılına kadar Cezayir’de okuma yazma bilmeme oranı yaklaşık yüzde 86 idi. Ülke, Avrupa toplumlarına kıyasla yüz elli yıl geride kalmıştı. Bu, muhtemelen sömürgeciliğin en berbat mirasıydı, ayrıca, analistlerin daha sonra "az gelişmişlik" olarak adlandıracağı şeyin kökenidir. Cezayir’de doğan Jacques Derrida, bu travmayı ağır bir dille eleştirir. Tunus’ta doğan Albert Memmi, sömürge bağlamında iki dilliliği “dilsel bir drama” olarak nitelendirmiştir. Günümüz Cezayir toplumunun doğasını belirlemek için, sadece sömürge mirasını değil, aynı zamanda İslam’ın aynı anda bir toplum, bir devlet ve bir kültür olduğu, bilinen Din, Devlet, Dünya kavramlarıyla özetlenen özel Arap-İslam’a has temel yapıyı da göz önünde bulundurmak gerekir.

Tunus’tayken Fanon, ünlü radikal bilim insanı Jacques Berque ile tanışmaktan ve onun Kuzey Afrika ve Arap dünyası hakkındaki analizlerini dinlemekten keyif alırdı. Berque, Fanon’un “sa colère, sa raison et sa bonté” (“öfkesi, aklı ve iyiliği”) ile bütün bir insan olduğunu söylüyordu.

1961’den sonra ve sonraki on yıllarda size neler olduğunu açıklayabilir misiniz? Bu erken dönemi hayatınız ve gidişatı açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ara bir tarihsel döneme ve nesle ait olduğum için, böyle bir konumun avantajlarını ve dezavantajlarını açıkça görebiliyorum.

Benim neslim, önceki nesillere göre evrensel ve küresel bilgiye daha fazla erişime sahipti. Altmışlı yıllarda Paris, Sorbonne’da ve daha sonra 1973’te bir yıl boyunca Londra Ekonomi Okulu’nda Ernest Gellner’in yanında eğitim aldım. Ayrıca 1987’de Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Yerleşkesi’nde ve 1991'de Ann Arbor, Michigan Üniversitesi’nde misafir profesör olarak bir yıl geçirme fırsatım oldu.

Böyle bir seyahat programında eksik kalan, kendi kültürüm ve tarihimdeki köklerdi. Bunu 1964’te Tunus Üniversitesi'nde ders vermeye başladığımda açıkça fark ettim. Yeterince hâkim olmadığım Kuzey Afrika toplumlarının sosyolojisi üzerine ders veriyordum. Kendi uygarlığım, İslam ve Arapçılık hakkındaki bilgim yetersizdi.

Örneğin, 1967’de Arap ordularının İsrail karşısında yaşadığı yenilgiyi veya 1979 İran devriminde İslam’ın elde ettiği başarıyı idrak edecek düzeyde değildim. Siyasi İslam’ın kitlesel geri dönüşü beklenmedik bir sürprizdi. Kendi tarihime uyum sağlamak ve yetişmek için çok çalışmak zorunda kaldım. Bu, Fanon’un tüm hayatı boyunca incelediği sömürgeciliğin tarihimizde yarattığı yabancılaşma ve mülksüzleştirmenin yıkıcı etkilerine dair derslerden sadece biridir. Tüm bu eksikliklere rağmen, eğitim, sağlık, istihdam vb. dâhil olmak üzere, neredeyse her alanda toplumlarımızın karşılaştığı zorluklar dikkate alındığında, kendimi hâlâ ayrıcalıklı hissediyorum.

Fanon üzerine bir kitap yazan Albert Memmi, günümüzdeki toplumlarımızın durgunluğundan etkilenmiş bir isim. 2006 yılında yayımlanan Sömürgelikten Kurtuluş ve Sömürgelikten Kurtulanlar adlı kitabında sürekli olarak “Neden böyle bir başarısızlık yaşandı?” diye soruyordu. Cevabında “Eski sömürge halklarında, elli yıl sonra, hiçbir şey gerçekten değişmemiş gibi görünüyor, hatta daha da kötüye gitmiş” diyor, devamında şunları ekliyordu: “Zengin ve fakir arasındaki uçurum daha da genişliyor. [...] Bir polis devleti ve zalim müstebit bir sistemi sürdürüyor.”

Sömürgelik halinden kurtulalı altmış yıldan fazla bir süre olmuş. Çoğu Arap ve Afrika toplumunun küresel siyasi yapılanması, Fanon’un analiz ettiği yapıyı andırıyor. Doğrudan sömürgecilik döneminden miras kalan zenginliğini ve gücünü ordu ve parti rejimi yardımıyla kontrol eden bir mikro-burjuvazi oluştu.

Farklı yerlerde ufak tefek değişiklikler yaşandı, yenilikler getirildi, ancak genel manzara değişmeden kaldı. Örneğin, 2011’deki “Arap Baharı”, iç bölgelerin köylüleri gibi dışlanmış kesimlerin yanı sıra, özellikle büyük şehirlerin çevresindeki proletarya ve yarı proletaryanın, zenginlikten pay almak, onurlarına saygı görmek ve adalet için gerçekleşmiş isyanıydı. Ancak örgütlerinin zayıflığı ve içteki bölünmeler, kazanmalarına imkân vermedi.

Bildiğimiz gibi, Sahra’nın güneyindeki tüm Afrika’da, tarihsel miras Arap dünyasında olduğu kadar karmaşıktır: sömürgecilik sınırlar çekmiş, bu sebeple topluluklar ve insanlar keyfi biçimde bölünmüştür. Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinde “Ulusal Bilincin Tuzakları” başlığı altında, Arap ve Afrika toplumlarının bu yapısal özellikleriyle ilgili görüşleri gerçekten etkileyicidir.

Fanon, bu toplumların tüm karmaşık yönlerinin bilincindeydi. 1961’deki son kitabında şöyle yazmıştı: “Etnik ve aşiret diktatörlüklerinden uzaklaşılmalı, çevre ve kitleler lehine ulusal bir politika izlenmelidir.”

Bu nedenle, ezilenlerin kurtuluşuna giden yol, hâlâ uzun ve dolambaçlıdır. Ancak Fanon, değerli araçlar ve bir umut sunmuştur. Fanon, ezilenlerin (Arapçada Mustazafin) kurtuluşuna sonsuz katkıda bulunmuş bir isimdir. İnsanlığın geleceğine dair iyimserliği cana can katacak cinstendir. Fanon’un hümanizmi insanı diriltir, canlandırır. Tarihi ayrımcılıktan, ırkçılıktan, aşağılamadan (Arapçada Hogra) ve adaletsizlikten arındırır, ırk, kültür veya din ayrımı gözetmeksizin, her insan için özgürlük kapısını açar. İnsanların insanlaşmasının (Hegel) tanınması, yeniden canlanmış bir evrenselliğe yol açar. Alternatif bir uygarlık için zaman geldi. Fanon, bize bunu öğretiyor.

ABD’de son açığa çıkan protesto hareketi “Siyahların Hayatı Önemlidir”, Fanon’un insanlığın kurtuluşu için verdiği mücadelenin ne kadar canlı olduğunu, adalet ve onur denilen ideallerin asla yenilemeyeceğinin delilidir!

Kaynak

Frec İstanbuli, kentleşme, göç ve kentli yoksullar üzerine çalışmaları bulunan bir akademisyendir. Yıllarca Tunus Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olarak çalışmış olan İstanbuli, halihazırda Finlandiya’da yaşamaktadır.

19 Temmuz 2026

, ,

Hareketin Dirilişi ve Sovyet Askerlerinin Kuzey İran’a Girişi


Lord Curzon’un İranlı uşakları Başbakan Vusuk ve Dışişleri Bakanı Firuz aracılığıyla Ağustos 1919 anlaşmasını dayatmasıyla İngilizler, İran’ın efendisi olarak yeni rollerini üstlendiklerinde, hem İran’da hem de Batı’da rüzgâr, zaten aleyhlerine dönmüştü. Belki de Hindistan’ın eski genel valisinin, Dışişleri Bakanlığı’nda İran sorunu konusunda tanınmış bir otorite olan kişinin yaptığı en büyük hata, Bolşeviklerin jestlerinin ve propagandasının ezilmiş ve aşağılanmış bir İran üzerindeki etkisini yanlış değerlendirmesiydi.[1] Bu hatalı (belki de kibirli) değerlendirme, İngiltere’nin 1918 ve 1919’da Cengelilere karşı kazandığı iki zaferden etkilenmiş olabilir. Bu zaferler, yabancı egemenliğine karşı tek geçerli direniş ateşini söndürmüş gibi görünüyordu. Cengeliler arasında o kadar büyük bir karamsarlık hâkimdi ki, içlerinde Küçük Han’ın Afganistan’a kaçtığına dair yaygın söylentiler bile dolaşıyordu.[2] İran’ın politik ufkunda yeni bir İngiliz karşıtı fırtınanın kopmaya hazırlandığı koşullarda, Mirza Küçük Han, olayların gidişatı karşısında hayal kırıklığına uğramış olmasına rağmen, İngilizlere karşı bir başka savaşa hazırlanıyordu.

Küçük Han’ın umutlu olmak için bir nedeni vardı. Ülkenin siyasete ilgisini yitirdiği birkaç yılın ardından, bilinçlenmiş kentli halk kitlelerinin desteğiyle İran’ın tüm politik elitleri kendilerine dayatılan Curzon-Vusuk anlaşmasına tepki olarak ayaklanıyordu. Eski İran topraklarının Çarlık rejiminin pençelerinden kurtarıldığı, İran’ın diğer komşularının yabancı kontrolünü ortadan kaldırmak için mücadele ettiği bir dönemde, İngilizlere köle olma fikri bile siyaset sınıfını epey sarsmıştı.[3] İsimsiz kaleme alınan “gece mektupları” ile yeraltı hareketi olarak başlayan İngiliz karşıtı kampanya, kısa sürede yayıldı.[4] Belirtildiği gibi, bir diğer önemli faktör de Curzon-Vusuk anlaşmasına sadece İranlılar değil, İngiliz kamuoyunun ve yönetici sınıfının önemli kesimleri de dâhil olmak üzere, çoğu Batılı güç de karşı çıkıyordu.[5] O günlerde elçi Caldwell, ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporda şunları söylüyordu:

“Halk, tesadüfen kendini ortaya koyup Meclis’e vatansever ve dürüst üyeler seçtiğinde, Tahran’daki Kabine, seçimin dürüstçe yapılmadığı bahanesiyle derhal bir kararnameyle bu seçimi geçersiz kılıyor. Bu, Tebriz, Kaşan ve Kazvin gibi birçok yerde yapıldı. Milliyetçilerin seçileceğinden emin olunan diğer yerlerde ise seçim yapılmadı ve yapılmayacak. Elbette, Meclis için ‘doğru adamı’ güvence altına almanın asıl amacı, İngiliz-İran Antlaşması’nın onaylanması için oy kullanacak kişilere sahip olmaktır, antlaşmaya karşı neredeyse oybirliğiyle var olan halk düşmanlığı nedeniyle bunu yapacak güvenilir adaylar veya üyeler bulmak zordur. Bununla birlikte, süreci yakından takip eden gözlemciler sık sık, İngiliz Hükümeti ve himayelerindeki İranlı eşhasın antlaşmanın reddedilmesi riskini göze alacak kadar aptal olmayacakları için hiçbir meclisin asla toplanmayacağını söylüyorlar. Antlaşmanın formüle edilmesinde ve meclis üyelerinin seçilmesinde izlenen vahim ve baskıcı yöntemler yanında seçilen kişilerin karakteri, Bolşevizmin İran genelinde yayılmasını büyük ölçüde teşvik etmiştir.”[6]

Böylece, hem İran’da hem de yurtdışında Ağustos 1919 anlaşmasına karşı çıkan kargaşa, Küçük Han’ı, hareketinin yüzleştiği ciddi aksiliklere rağmen yoluna devam etme konusunda teşvik etti.

Hareketin Yeniden Canlanması

1919 baharında Cengelilerin İngilizler tarafından ikinci kez yenilgiye uğratılmasının ardından Küçük Han’ın tümüyle halktan koptuğu, biçare ve kaçak haliyle sıkıntılar yaşadığı gerçeklikte, hareketin bahtı bağlanmış gibi görünüyordu. Ancak çok geçmeden, sadece Kuzey’de değil, Horasan ve Tahran’a kadar Cengelilerin hükümet güçleriyle savaştığı söylentileri yayılmaya başladı.[7] Haziran başlarında, Hazar bölgesindeki casusluk ağları aracılığıyla İngilizler, Reşt çevresinde Cengeli faaliyetlerinin yeniden canlandığını öğrendiler.[8] Bir ay içinde, Halo Kurban ve İhsan önderliğindeki küçük seyyar grupların Gurab Zermih bölgesinde hükümet askerlerini silahsızlandırdığı bildirildi. Bu olaylar, zalim Genel Vali Teymurtaş’ı korkuttu.[9] 1919 sonbaharına gelindiğinde, eski Cengeliler veya Kazaklar da dâhil olmak üzere, silahlı grupların tekrar Küçük Han’ın safına geçtiği biliniyordu.[10] Cengelilerin sayısı bir ay içinde 200’den 500’e çıkınca güçleri yeniden organize edildi.[11]

Temmuz ayında (Rus ve Müslüman) kimi Kafkas işçilerinin gizlice Küçük Han’a yardım etmek için geldiğini iddia eden genel vali[12], Kasım ayına dek Tahran’dan Cengelilere karşı yeni askeri operasyonlar yürütmek için acilen 25.000 tomanlık önemli bir meblağ talep edildi.[13]

Vali, tuhaf bir tavır sergiliyordu, zira İngiliz konsolos yardımcısıyla yaptığı görüşmede Küçük Han’ın adamlarını, köylülere ödeme yapmadan yiyecek alıp para cezası keserek zulmeden, halkın nefretle karşıladığı Kazaklarla kıyaslamış, onları şiddetle eleştirmişti. Bunun sonucunda Küçük Han’ın popülaritesi artıyordu. Valinin tespiti şu yöndeydi: “Küçük Han bugün sancağı göndere çekseydi, en azından Gilanlılarca bir kahraman olarak görülürdü. Buraya geri dönerse, bir hayırsever olarak alkışlanırdı.”[14]

Nitekim, İngilizlerin Gilan’dan gönderdikleri raporlar, köylülerin Küçük Han’a tekrardan “gönül rızasıyla” bir şekilde vergi ödediklerini, Küçük Han’ın da Kazakları eleştirdiğini ortaya koyuyor.[15] Hareketin yeniden canlanmasına yardımcı olan bir diğer faktör ise, Emin Devlet gibi büyük toprak sahiplerinin, âdeta intikam alıyor gibi davranmalarıydı. Bir köylü, Emin ve adı kötüye çıkmış karısı tarafından dövülerek öldürüldü ve bunun sonucunda Leşt-i Nişa’dan bazı köylü kadınlar ve çocuklar, Reşt’teki İngiliz konsolosluğunda sığınma talebinde bulundular.[16] Gerçekten de, Küçük Han’ın popülaritesi o kadar istikrarlı bir şekilde artıyordu ki, hükümet askerleriyle birlikte Cengelilerle savaşan Emir Muktedir, savaşa devam etmekte isteksizdi.[17] Hatta kendisinin ve Emir Eşayer’in Cengelilere yiyecek sağladığı bile bildirildi.[18]

Hükümetin çaresiz durumunun bir göstergesi olarak, Temmuz 1919’da (Cengelilerin dağıtılmasından sadece iki ay sonra) İngiltere’nin Konsolos Yardımcısı Eldrid şunları yazıyordu:

“Yerel halk çok endişeli, toprak sahibi sınıfı hükümetin durumu tek başına ele alma gücüne pek güvenmiyor ve Kazakların bölgelerdeki aşırılıkları köylüleri hükümetin yanından ayırdı. Hükümet, bugün geçen Mart ayına göre çok daha az popüler. Hoş olmayan bir gerçeği kabul etmek, hoş olsa bile yanlış bir yanılgıya kapılmaktan evladır. Yakın zamanda, Küçük Han’ın Gilan’a dönmesi durumunda popülaritesinin artacağı görüşünü dile getirdim. Bu görüşün doğrulanması, Gurab Zermih’e yaptığı gece ziyaretine dair raporda bulunuyor. Burada ellerine tırpanı, orağı almış birkaç yüz köylünün onu alkışladığı, kendisine Kazakların aşırılıklarının ayrıntılarını aktardığı söyleniyor. Küçük Han hakkında, bu raporları aldığında hissettikleri konusunda oldukça doğru bir tahminde bulunmamızı sağlayacak kadar bilgiye sahibiz. Gene de, adamlarının iki veya üç Kazak yakaladığı vakit bu kişilerin hiçbir ceza almadıklarını, sadece silahsızlandırıldıklarını, kendilerine para verilip serbest bırakıldıklarını görmek öğreticidir. Kısa bir süre sonra Küçük Han’ın Kazaklara veya Şah’a karşı savaşmadığını söylediği, ‘Yaşasın Şah!’ diye bağırdığı söyleniyor. Hiç şüphe yok ki bu, Kazakların içinde ihtilafa yol açmayı amaçlayan mükemmel bir propaganda çalışmasıdır.”[19]

Kafkasya Yolu ve Bolşeviklerin Yardımı

Curzon-Vusuk anlaşmasının merkezde durduğu iç karışıklıklarla tanımlı sürecin yanında, sınırın kuzeyinde Cengeli Hareketi’ne daha fazla ivme kazandıracak başka önemli olaylar da meydana geliyordu. Böylece hareketin yeniden canlanması, Bolşeviklerin Rusya’daki iç savaşında gösterdikleri başarı, Komünist Enternasyonal’in kurulması ve pratikte yürüttükleri çalışmalar, Rus İmparatorluğu’nun eskiden hâkim olduğu Asya topraklarında Bolşeviklerin Doğu’da devrimci faaliyete daha fazla dikkat kesildiği döneme denk geldi. Bu nedenle İngilizler, Temmuz 1919 ortalarında Güney Kafkasya’daki Bolşeviklerin Küçük Han’a iki mektup gönderdiğini öğrenince hiç şaşırmadılar.

Adalet Partisi’nin Bakû’deki komitesinden gönderilen ilk mektupta Stepan Afonyan’ın İran’da partiyi “örgütlemek”le görevlendirilmiş temsilcileri olduğu dile getiriliyordu.[20] Hazar Denizi’nin güneybatısındaki kıyı kenti Lenkoran’dan gönderilmiş olan ikinci mektupsa Küçük Han ile daha önceki temaslara[21] atıfta bulunarak aynı Afonyan’ı Küçük Han’a Lenkoranlı komünistlerin temsilcisi olarak takdim ediyordu. İkinci mektubun yazarları, Bakû’ye gerçekleştirilen acil bir ziyaretin ardından Küçük Han’ı ziyaret edeceklerine söz verdiler.[22]

İngiliz istihbarat kaynakları, Temmuz ortasında Küçük Han ile dört Bolşevik arasında bir görüşme gerçekleştiğini belirtiyor: bir Ermeni (Afonyan?), bir Türk (Tatar, Azeri?) ve iki Rus. Ona 300 silahlı adam teklif ettiler, ancak Cengeli lideri, “İngilizlerin olaya karışması riskini almak istemediği” için teklifi reddetti.[23] Büyük olasılıkla, bu ilk temastan sonra, davasını oradaki Bolşeviklerle görüşmek üzere iki meslektaşıyla birlikte Lenkoran’a gitmeye karar verdi.[24]

Derviş kılığına girmiş olmasına rağmen, düşmanı Talişli aşiret lideri Emir Muktedir’e hizmet eden adamlar, Küçük Han’ı tanındılar ve onu tutukladılar, ancak Küçük Han özgürlüğünü bir şekilde satın almayı bildi. Lenkoran’daki durumun elverişsiz olduğunu, çünkü Rus Azerbaycan’ındaki İngiliz yanlısı hükümetin önde gelen Bolşeviklerle görüşmeyi imkânsız hale getiren bir Bolşevik karşıtı kampanya başlattığını bildirdi. Küçük Han’ın orada herhangi bir Bolşevik ile görüşüp görüşmediği bilinmiyor. Yirmi altı günlük yolculuk başarısızlıkla sonuçlandı.[25]

Bolşeviklerin Cengeli liderine olan ilgilerinin devam ettiğini biliyoruz. Belirtildiği gibi, Stalin’in Milliyet İşleri Bakanlığı’nın resmi yayın organı, Azeri Bolşeviklerin Küçük Han ve İran’daki devrimci hava hakkında yazdığı bir dizi makale yayınladı. İkinci olarak aynı bakanlık, Vusuk’un gerici kabinesine karşı daha agresif bir tavır takındı. 20 Ekim 1919’da Gürcü Bolşevik V. Naneyşvili, Kirov ile Küçük Han’a yardım etme olasılığını görüştü.[26] Benzer bir ilgi, Küçük Han ile Bakû Bolşevik Komitesi arasındaki ilişkiler hakkında bilgi isteyen isimsiz bir mektupta da dile döküldü. Bu ilgi, komitenin temsilcisi Stepan Afonyan aracılığıyla canlı tutuldu.[27] Türkistan hükümetinin bir temsilcisi olan Emanullah, 1919 yazında liderin yokluğunda Küçük’ün yeğeniyle görüştüğünü bildirdi.[28] Nitekim, bir İngiliz istihbarat raporu, Ekim 1919’da Cengeliler arasında sadece “bazı Kafkaslıların” değil, aynı zamanda Bakû ve Elizabetpol’de (Gence) birkaç Cengeli temsilcisinin de bulunduğunu söylüyordu.[29]

Bu kesintisiz ilginin Cengelilerin Kafkasya’daki gruplarla olan temaslarından kaynaklandığına hiç şüphe yoktu. Küçük Han’ın başarısız gezisinden sonra, yeğeni İsmail Han’ın Ağustos ayında silah ve mühimmat almak için Bakû’ye gittiği bildirildi. Azerbaycan hükümeti tarafından iyi karşılanmasına rağmen, kendisine hiçbir yardım yapılmadı. Aynı amaçla Gence’ye, oradan da Tiflis’e gönderildi. 15 Ekim’de sadece bir katır yükü tüfekle Enzeli’ye döndü.[30] Büyük olasılık hepsi de İranlı olan birçok Bakûlü, Küçük Han’ı destekledi ve ona katılmaya hazır oldukları söyledi.[31] Silah, mühimmat ve eğitmenler isteyen Küçük Han ise bunlara ayda 300-600 toman maaş ödemeye hazır olduğunu iletti.[32]

Biri Tatar diğeri Rus, iki Bolşevik elçisiyle yaptığı ikinci bir görüşmede Küçük Han’a İran hükümetine karşı savaşmak için 60.000 adam teklif edildi. Küçük Han, daha önce belirtilen gerekçelerle bu teklifi de reddetti. Ayrıca, bu kadar çok Bolşevik’in yardımıyla İran’ı özgürleştirse bile, Bolşevikleri daha sonra kovamayacağını, bunu yapmak için İngiltere’nin yardımına ihtiyaç duyacağını da ekledi: Kısacası, İran’ın durumu daha iyi olmayacaktı![33] Ekim ayında Bolşeviklerden, Türk (Tatar) sosyalistlerinden ve Azerbaycan hükümetinden mali ve askeri yardım istedi. Azerbaycanlılar reddetti, Bolşevikler hiçbir şey veremedi. Yalnızca sosyalistler bir miktar yardım gönderdiler.[34] Yeğenini Bakû’ye, İhsan’ı Tiflis’e ve sekreterini de İsfahan’a Bahtiyar aşireti reisleriyle görüşmeleri için gönderdi.[35]

Asıl önemlisi, Gilan bölgesinde Cengeli nüfuzunun devam ettiğine dair kimi göstergelerin mevcut olmasıydı. Lenkoran’dan döndükten sonra Küçük Han’ın şehirdeki köylülerden hediyeler almaya ve onlardan kira toplamaya başladığı, ayrıca zengin bir toprak sahibinin pirinç stoklarına el koyup Cengeli Hareketi’ni desteklemek için sattığı bildirilmektedir.[36] Hazar kıyısında Cengeli otoritesinin devam ettiği, Tahran tümeninden Rus Kazak komutanı R. Kikaçinkov’un Eylül 1919 tarihli mektubunda Küçük Han’ı Tahran hükümetine karşı çıkmanın ciddi sonuçları konusunda uyardığı ve teslim olmaya davet ettiği belirtilmektedir. Küçük Han’a güvenli geçiş teklif edilmiş, hayatının geri kalanında “huzur, saygı ve iyi bir konum” vaat edilmiştir.[37]

İngilizlere satılmış olduğunu düşündüğü bir hükümete hizmet eden yabancı bir subay tarafından imzalanan bir teklifi şiddetle reddeden Cengeli lideri, her zamankinden daha kendinden emin ve daha radikal bir tavır takındı. 1918 yazında İngilizlerin yaptıkları benzer bir teklifi reddettiğini hatırlatarak Kikaçinkov’a şunları söyledi:

“Dünya tarihi bize, ülkeyi yabancı düşmanların egemenliğinden kurtaramayan her hükümeti devirmeyi öğretir. Ülkenin Londra’da hiçbir şeye satılması gerektiğini düşünen mevcut kabineye karşı vatanın kurtuluşu için ayaklanmak halkın görevidir! [...] Bugün dünyadaki devrimler bizi İran’da bir cumhuriyet ilan etmeye ve emekçileri avare sınıfın elinden kurtarmaya teşvik ediyor, zira saray mensupları, ülkemizi demokrasi ve anayasa hukuku ideallerine göre yönetmemize izin vermiyorlar.”

Kazak subayına, geçmişte Haşmet ve diğerlerine verdiği sözü tutmayan hükümetin sözünde durmayacağını söyledi. Tahran’daki yöneticilerle kendisi arasındaki uçurumun aşılamaz olduğuna inanıyordu.[39]

Yeniden canlanan, ancak hâlâ zayıf olan Cengelilere yapılan bir sonraki saldırı onları tekrar diz çöktürmedi. Küçük Han’ın cumhuriyet ilan etme ve “emekçileri özgürleştirme” ile ilgili kararlılığı, aldıkları bu yeni ve radikal konum, Bolşevik elçileriyle (belki de yukarıda bahsedilen Lenkoran gezisi sırasında) gerçek bir görüşmeden değilse bile, en azından önceki müttefiklerinden duyduğu hayal kırıklıklarından kaynaklanmış olabilir. Bolşevik ajanları ve sempatizanları tarafından İran’da hızla yayılan, Bolşevik başarılarına dair son haberler de onu cesaretlendirmiş olabilir.[40] Gerçekten de, Küçük Han’ın Kazak komutanına verdiği cevap, Tahran hükümeti ve İngilizlere karşı politik stratejisinde bir dönüm noktası oluşturmaktadır.

Nedeni ne olursa olsun, 1919 sonbaharının başlarında Cengeli Hareketi tekrar doğdu. Bir İngiliz istihbarat raporu, askeri duruma ışık tutarak, Kazakların (garnizon ve mobil birliklerin) ve Talişli aşiret reislerine bağlı kuvvetlerin yaklaşık 970 kişiden oluştuğunu tahmin ediyor. Kazaklar arasında “yüksek hastalık oranı” da bulunan bu kuvvet, en fazla 200 kişiden oluşan yeniden organize edilmiş bir Cengeli kuvvetiyle karşı karşıya gelecekti. Bunların yarısı, önceki baharda Hacı Ahmed Kasmai ile birlikte teslim olduklarında kötü muamele gördükten sonra Küçük Han’a yeniden katılmıştı. Bu adamlar, Gilan’ın dört bir yanındaki farklı bölgelerde yeni operasyonlar için yeniden organize edilirken, Zencan ve Halhal’dan “isyancılar” da Küçük Han’a katılıyordu. Cengelilerin konumu hâlâ çok kırılgan olmasına rağmen, İngilizler, hükümetin “son darbeyi indiremeyeceğini” düşünüyordu. Gilan valisi ve Kazak komutanı, Kazakların “işi bitirmeyi umamayacaklarını, bunu yapmaya dair hiçbir planlarının olmadığını” kabul ettiler.[41]

Öte yandan, zalim genel valinin görevden alınması yönündeki artan baskı, Norperforce siyasi subayı Binbaşı Edmonds’u, Teymurtaş’ın yerine Ahmed Han Azeri’yi geçici vali olarak atamayı önermeye yöneltti.[42] Tahran hükümetinin, Doğu’da Sovyet devriminin genişlemesinin giderek artan bir tehdit oluşturduğu bir dönemde Cengeli Hareketi’nin dirilişiyle başa çıkamaması, Başbakan Vusuk’u sonunda Küçük Han’a elçiler göndererek bir anlaşma arayışına itti.[43] Elçi, “Küçük Han ve onunla birlikte olanların iyi niyetine ikna olmuş bir şekilde” geri döndü.[44] Birkaç gün içinde Gilan’ın geçici valisi, ateşkes koşullarını ve Cengelilerin merkezi hükümete “teslim olma” şartlarını açıkladı.[45] Bazıları, Küçük Han’ın “sadık hizmetlerini” güvence altına almanın İran hükümeti için büyük bir “avantaj” olacağını düşündü, çünkü o “belirgin bir yeteneğe ve vatanseverlik duygusuna sahip olduğunu ortaya koydu.”[46]

Önerilen anlaşmaya göre, Küçük Han ve kuvvetleri, düşmanlıkları sona erdirecek, kaderlerini Başbakan Vusuk’un ellerine bırakacaktı. Karşılığında, canları ve malları “affedilecek”ti. Küçük Han, “ülkeye geçmişte verdiği hizmetler sebebiyle her zaman saygıyla karşılanacak”, Gilan eğitim idaresini denetleyerek ülkesine sunduğu hizmete devam edecekti. Cengelilere yaşadıkları kayıplar karşılığında tazminat ödenecek, kendilerine bağlı “silahlı kuvvetler” Jandarma adı altında korunacak, Gilan’daki görevlerini yerel yönetimin emriyle ifa edeceklerdi. Söz konusu kuvvetlerin komutası, Gilan’ın geçici valisince önerilecek olan, Tahran’dan gelecek bir subaya verilecekti.[47]

Şubat 1920 ortalarında Azeri, Cengelilere önemli tavizler veren üç ek maddeyi onayladı. İki madde şu şekildeydi:

1. Kuvvetleri jandarmaya katıldığında komuta gene Küçük Han’da olacak;

2. Hükümete bağlı askerler, Fumen’i tahliye edecek. (Azeri, Binbaşı Edmonds’a bu vaatleri yerine getirme niyetinde olmadığını, sadece hareketin dağılmasını sağlamak istediğini söylemişti!)[46]

Bu tavizlerin samimi olup olmadığından bağımsız olarak asıl şu soru sorulmalı: Cengeli lideri, bu anlaşmayı neden kabul etti? Hatırlatmak gerekir ki, daha önce yaşadığı iki yenilgiye rağmen, Küçük Han hükümete boyun eğmeyi kesinlikle reddetmişti. Dahası, bu sırada Cengeliler, güçlerini yavaş da olsa topluyor, buna karşılık hükümetin altındaki toprak, bilhassa Sovyet tehdidi sebebiyle, kayıyordu. Küçük Han’ın kabul ettiği tavizler, İngilizlerin, hatta Çarlık komutanının sundukları kadar uygun değildi. Küçük Han neden aniden bu dezavantajlı koşulları kabul etmişti?

Bir cevap, tavizlerden beklenen etkilerde yatıyor olabilir. Yani, Küçük Han, Binbaşı Edmonds’un da dediği gibi, yaprakların ağaçlardan döküldüğü “tehlikeli kış aylarını atlatmak”, Cengelilerin güçlerini ikiye katlamalarını sağlamak ve adamları toplamak için gerekli zemine kavuşmak istemiş olabilirdi.[49] Başka bir cevap ise Cengeli liderinin Bolşeviklere karşı beslediği güçlü umutlarda veya onlarla yaptığı gizli bir anlaşmada bulunabilir. Bu görüşü destekleyen çok az kanıt olmasına rağmen, önceki yazdan beri Bolşeviklerle yaptığı çeşitli temaslar bu cevabı teyit ediyor. Dolayısıyla, Küçük Han’ın tavizleri kabul etme sebebinin, onun Bolşeviklerin İngiliz yanlısı güçleri bölgeden uzaklaştırması için zaman kazanması gerektiğine inanması olduğunu söylemek mümkün. Cengelilerin Tahran ile Ocak 1920’de yapılan anlaşmayı uygulamak için hiçbir şey yapmamış olmaları göz önüne alındığında, bu, güçlü bir ihtimal.[50]

25-26 Mart 1919’da bir İngiliz siyasi subayıyla yapılan toplantıda, beş Cengeli lideri, sözleşmenin kendi paylarına düşen kısmını yerine getirmeye hazır olduklarını beyan ederken, aynı zamanda daha fazla zaman ve para elde etmek için yeniden müzakere masasına oturmaya hazır olduklarını söyledi.[51] İlginç bir şekilde, bu toplantı sırasında Küçük Han, güçlerini Kazaklara ve aşiret ittifaklarına karşı korumak için silah satın almasını açıktan dile getirdi. Böylece yeni anlaşma, yalnızca Kazakları terhis edilmesine ve toparlanmakta olan Cengeli güçlerine karşı olası saldırıların önlenmesine katkıda bulundu.[52] Küçük Han, uzlaşmacı taktiklerini kış boyunca ve 1920 baharına kadar sürdürmüş gibi görünüyor. Daha önceki bir İngiliz siyasi subayıyla yaptığı görüşmede Küçük Han, İngilizlere karşı her zamanki gibi dostane ve uzlaşmacı davranmış, hatta “İngiltere-İran Anlaşması’nın kalıcı olmasını umduğunu, bunun İran’ın çıkarına olduğuna inandığını” söylemişti. İngilizlerin daha sonra öğrendiği üzere Küçük Han, “bu konuda samimi değildi”, aslında zaman kazanmaya çalışıyordu.[53]

Sovyetler’in Hamleleri ve Enzeli Çıkarması

Sekizinci Bölüm, Tahran’ın sertleşen tutumuna karşılık olarak artan Bolşevik propagandasına kısaca değinmişti. İran’ın başında bulunan, Sovyetler’in diplomatik girişimlerine karşı koyan İngiliz yanlısı hükümet, Curzon-Vusuk arasında imza edilen anlaşmayla ülkenin tümüyle İngilizlerin eline geçmesine zemin hazırlıyordu. Ancak Sovyetler’in Doğu’da, bilhassa Doğulu komünistlerin politik liderliğinde elde ettiği başarılar, Cengelileri doğal olarak etkiledi ve Gilanlı devrimcilerin ittifaka dâhil olmalarını kolaylaştırdı.

Artık Bolşeviklerin askeri başarılarını politik cephede kullanmanın vakti gelmişti. Taşkent’teki Bolşevik komiserinin “İran Demokratlarına” (yani esas olarak Cengelilere) yaptığı çağrıda, Cengelilerin 1907’den beri İngiltere ve-Çarlık rejiminin uyguladığı baskılara karşı sergiledikleri direniş övülüyor, cesaretlerinin ve özverilerinin karşılıksız kalmayacağına dair güvence veriliyordu. Komiser, açıklamasının bir yerinde “Afganistan zaten İngilizlere savaş açarak Devrime katıldı. [...] Hindistan uyanıyor! Türkiye isyan ediyor!” diyordu.

“Ey zillet vadisinde bulunanlar, savaşa hazırlanın, bunun için birleşik cepheyi oluşturun. [...] İngiliz denilen düşmanı bu şekilde mağlup edeceğiz! Size zulmedenleri ezin! Yaşasın İran devrimi!”[54]

Benzer İngiliz karşıtı broşürler ve gazete makaleleri kuzey İran’a da gönderildi. Bolşevik propagandası giderek İslami bir çizgi izledi. Örneğin, Bakû’de yayınlanan Fukara Sedası gazetesi, İngilizleri “tüm ulusları Haç altına toplamaya çalışmakla” suçluyordu.[55] İngilizlerin Mezopotamya’daki İmam Ali Türbesi’ne “acımasız silahlarıyla sıktıkları mermilerle dinlerine duydukları nefreti ortaya koyduklarını” söyleyen gazete Müslümanlara, “Sovyet hükümeti hepinizi özgürleştirmek için kuruldu!” diyordu. Lenin’e, İslam’a ve “İslam’ın gerçek takipçilerine” uzun ömürler dileniyordu.[56] İranlılara ve Kafkaslara sürekli olarak Troçki’nin İran’da Çarlık rejimine verilen tüm tavizleri yürürlükten kaldırdığını anımsatan Fukara Sedası gazetesi yanında, Zahmet ismindeki (Kafkasya’da çıkan, İran’da dağıtılan Azeri) gazetesi de okurlarına İngilizlerin dünya Müslümanlarını, bilhassa İranlıları yeryüzünden silmeye çalıştığını söylüyordu.[57]

Küçük Han’ın vakit kazanmak için Tahran’la anlaşma imzaladığı günlerde Doğu Devrim Komitesi, yaptığı açıklamada, karşı-devrimci Beyaz orduların “artık Kızıllarla başa çıkamayacak durumda olduğunu”, tüm dünyayı soyanların sonlarının geldiğini, Sovyet Rusya’nın “dünya emperyalizmine, özellikle de İngiltere’nin gücüne ve yönetimine karşı aktif olarak savaşan veya mücadeleye yeni başlayan partileri veya grupları elindeki tüm araçlarla desteklemeye karar verdiğini” söylüyordu.[58]

Devrimi doğuya doğru genişletme hazırlıkları yapılırken, Tahran’daki İngiliz yanlısı rejime karşı daha somut propaganda yürütüldü. “Uluslararası Doğu Konseyi”nce yayınlanan, aralarında İran ve Türkiye’nin önde gelen iki komünist lideri Sultanzade ile Mustafa Suphi’nin de bulunduğu kişilerce imzalanan bir bildiride, Doğu ülkelerinin halkları “ayağa kalkmaya, Rusya’nın emekçi sınıflarıyla el ele vermeye” davet edildi. Bildiride, “Bu tür bir birlik ve iş birliği, yalnızca sizi değil, aynı zamanda Türkiye, Arabistan, Afganistan ve İran’daki talihsiz kardeşlerinizi de kurtaracaj” denilmekteydi.[59] Daha somutta, Küçük Han, “İran’ın bağımsızlığının ünlü savunucusu ve İran’daki İngiliz emperyalizmine hiç de azımsanmayacak bir tehdit oluşturan kişi” olarak methediliyordu.[60] Adalet Partisi’nin İranlı işçilere yaptığı bir çağrıda, iktidardaki hanedanın para cezaları, gasp edilmiş vergiler ve hırsızlık yoluyla “tüm İran halkını en büyük sıkıntıya düşürdüğü”, ülkenin egemenliğini İngilizlere bıraktığı dile getiriliyordu. “Tanrıtanmaz rahipler ve mülk sahipleri”, “kendilerini İngiliz altınına sattıkları” için eleştiriliyor, “İranlılar her yönden kuşatılmış ve en düşük yoksulluk seviyesine ulaşmışlardır” deniliyordu. Tüm İranlıları devrimci bayrak altında toplanmaya davet eden Adalet, “yalnızca kendisinin İran’ı özgürleştirebileceğini, ulusun haklarını aşırı vergiler, cezalar ve haraçlardan kurtarabileceğini” söylüyordu.[61] Ancak, Çarlık döneminin hoş olmayan anılarının Sovyet rejimiyle ilişkilendirilmemesi için, Adalet, Rus “köylülerinin İran’ın gerçek dostları” olduğunu, “bugünkü Rusya’nın, 1906’da İran’ı yutmak için İngiliz hükümetine destek sunan Çarlık Rusya’sı ile aynı olmadığını” özenle vurguluyordu.[62]

Tüm bu propaganda boşuna değildi. Sovyetler’in Enzeli’ye çıkarma yapmasından iki hafta önce, Muhyi, üç kardeşi, Mirza Hüseyin Han Kasmai, adı açıklanmayan bir Kazak subayı ve (çoğu Küçük Han’a karşı ve onu kıskanan) yedi katılımcıyla Kafkasya’daki Bolşeviklerin durumunu ve İran üzerindeki etkisini değerlendirmek üzere gizli bir toplantı yaptı. Aynı zamanda, Meşedi Bagi, İran’da bir Bolşevik partisi kurmaya çalışıyordu, kendisi, Tahran ile Reşt arasında mekik dokuyor, Bolşevik propagandasına katkı sunuyordu.[63] Sovyetler’in İran’da ulaştığı başarının niteliğini, hükümetin ve İngiliz hamilerindeki korkunun düzeyinden ve Bolşevik karşıtı kampanyalarının yoğunluğundan anlamak mümkün. Bolşevizme yönelik beğeninin artması, gizli diplomatik kayıtlarla da teyit edilen bir olguydu. Tahran’daki ABD elçisi şunları söylüyordu:

"Bolşevizme yönelik eğilim İran’da her geçen güçleniyor. Birkaç ay önce İranlıların Bolşeviklere kesin ve değişmez bir şekilde karşı olduğu görülürken, bugün bu davaya destek veren çok sayıda insana rastlanıyor. [...] Bolşeviklerin Kafkasya’dan İran’a girmeyi başarmaları halinde İranlıların onlara açık kollarla karşılayacaklarını sıklıkla işitiyoruz.”

Elçi, Bolşeviklerin halktan gördüğü desteği şu şekilde açıklıyordu:

“İran’da Bolşevizmin güçlenmesi, eskiden İranlıların Almanlara duydukları sempatiyle ilişkilendiriliyor. Esasında Bolşevikleri veya ilkelerini sevmiyorlar, sadece Bolşeviklerin İngilizlere şiddetle karşı çıkmalarını önemsiyorlar. Çok sayıda vatansever İranlı, İngilizlerin en büyük düşmanları olduğuna kesin olarak inanıyor. [...] Bolşevizmin İran’da sağlam bir yer edinmesinin pek mümkün olmadığı düşünülse de, gene de bu ülkenin Bolşeviklerin en azılı düşmanı tarafından işgal edilmiş olması sebebiyle, Bolşevizmin İran’a yayılma tehlikesinin büyük olduğunu görmek gerekiyor.”[64]

Sebastian Beck’e göre, temsili hükümetin getirilmesine rağmen sömürülen köylünün hâlâ toprak sahibinin insafına kaldığı, zenginliğin birkaç kişinin elinde toplandığı, İngilizlere rehin verilebilen, baskıdan başka bir şey olmayan bir ülkede, tüm bu kölelikten kurtuluşu vaaz eden Bolşevizm, en geniş kitlelerce kabul görüyordu. Toplumun muhtelif kesimleri, Bolşevikleri tüm dertlerin çaresi olarak görüyor, onları coşkuyla karşılıyordu. Bunun en açık kanıtı, öğretileri İslam’ınkine benzeyen Bolşevizmin, Hz. Muhammed’in din alanında başlattığı çalışmanın ikinci, modern politik aşamasını gerçekleştireceği, Bolşeviklerin İranlıların “manevi dostları” olduğu yönündeki iddiaları dillendiren İran isimli gazetede çıkan bir dizi makaledir. İran gazetesi ayrıca, Bolşeviklerin toplumsal pratiklerini önceden haber veren, İslam’daki “çok eşlilik ve boşanma hakkını” örnekler olarak göstermiştir! Bunun dışında, Seda-ye Tehran gazetesi ise Lenin’i Hz. Muhammed ile kıyaslamıştır.[65]

Bu dönemdeki Bolşevik politikasının ayrıntılarına vakıf değiliz. Bununla birlikte, tek tip bir Doğu politikası olmadığı kesindir: aynı politikanın çeşitli tonları veya farklı politikalar, aynı anda hararetle tartışılmış ve uygulanmıştır. Görüleceği üzere, bu tartışmada iki ana fraksiyon öne çıkmaktadır: Lenin ve Troçki gibiler Batı Avrupa’da devrimi desteklerken, Sultangaliyev gibi isimlerse dünya devriminin ancak Doğu’daki, yani sömürgelerdeki emperyalist egemenliğin ortadan kalkmasıyla gerçekleşebileceğine inanıyorlardı.[66] Bu tartışma sürerken, Müttefikleri (özellikle İngilizleri) eski Rus imparatorluk topraklarından ve muhtemelen İran gibi İngiliz sömürgelerinden ve yarı sömürgelerinden çıkarmak için her cephede pratik önlemler alınıyordu. Ancak yaklaşık yetmiş yıl geçmesine rağmen, devrimci ajitasyonun doğuya doğru genişlemesini denetleyecek, gerekli kararları alacak organlar ile 18 Mayıs 1920’de Enzeli’ye Sovyet birliklerinin çıkarma yapmasına yol açan süreçler konusunda halen daha çok az şey biliyoruz. Asker çıkarmadaki amaç,bu çıkarmaların ilan edilen amacı, Bolşevikler tarafından Rusya’dan dışlanan General Denikin komutasındaki Beyaz Rus güçlerini silahsızlandırmaktı (bu daha sonra daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır).

Mayıs 1920’de Kopenhag’daki Fransız elçiliğinde hazırlanan bir istihbarat raporuna göre, Sovyet Dışişleri Bakanlığı, “İtilaf devletlerine ve her şeyden önce İngiltere’ye karşı ortak siyasi ve askeri yürüyüş” üzerine “gizli bir konferans” düzenledi.[67] Konferansa Lenin, Çiçerin, Radek, Kalinin, Karahan ve General Kamenev gibi önde gelen Bolşevik liderlerin yanı sıra Türkiye, İran, Afganistan, Gürcistan, Ermenistan ve Rusya Azerbaycanı’ndan komünist temsilciler de katıldı. Sovyetler’in ilk İran elçisi Bravin ile Sovyet Dışişleri Bakanı Doğu Dairesi Başkanı Vojnesenski de konferansta hazır bulundu.[68] Şüphesiz ki, böylesine büyük bir konferans, Sovyet birliklerinin İran’a indirilmesi, ardından gelen diğer faaliyetlere ilişkin kararı kesinleştirmiş olmalıdır.

Yapılan haberlere göre Konferans sırasında Bravin şu açıklamayı yaptı:

“Bolşevikler, Müslümanlar arasında verimli bir zemin buluyorlar. Bolşeviklerin vaazlarını eşitlik ilkesi nedeniyle çekici buluyorlar. Müslümanlar, Bolşevizmi büyük bir hevesle kullanıyorlar, ancak sadece ulusal bir biçimde, çünkü ulusal kimliklerini korumak istiyorlar. Artık Bolşevizmin emperyalist olmadığına ikna olmuş durumdalar.”

Haberlerde ayrıca Lenin’in de konuşma yaptığı, İngiltere’ye şiddetle saldırdığı, Türkiye, İran ve tüm Asya’dan “İngiltere’nin emperyalist ruhunu temizlemeyi” talep ettiği aktarılıyordu: “Hindistan’da İngiltere’ye en korkunç darbeyi indirmeliyiz. Nasıl hareket edeceğimizi bilirsek, bu amaca ulaşmak zor olmayacaktır.”

Olan bitenden detaylarıyla haberdar olan İsviçreli yetkililere göre[69] Bolşevikler, o dönemde Türk milliyetçileriyle işbirliği yaparak, Hindistan’ı işgal etmek için İranlılar, Tatarlar ve Türkler arasından toplanan 20.000 kişilik bir seferi ordusu kurmuşlardı. Amaçları, “Müslüman ve Hindu ırklar arasında İngiltere’nin otoritesine karşı kapsamlı bir ayaklanmanın fitilini ateşlemek”ti. Enver Paşa’nın da bu planla bağlantılı olduğu söyleniyordu. Lenin, Sovyet hükümetinin desteğini geri çekmeyeceğine dair “kesin güvence” vermişti, çünkü Lenin, “kendi çıkarı için kapitalist güçlere vermek zorunda kalabileceği sözlere rağmen, Doğu politikasını sürdürmeye kararlıydı” Sovyetler’in Beyaz ordulara karşı elde ettiği hızlı başarılar hakkındaki bu ve diğer raporlar, 1919 yazında İran’ı elinde tuttuğunu düşünen Lord Curzon gibi kibirli sömürgeci politikacıları sarsmış olmalıydı.

Daha da önemlisi, Bolşevik başarıları ve propagandaları, Tahran’daki Vusuk hükümetinin ve İngiliz hamilerinin konumunu zayıflatmış gibi görünüyor. Lord Curzon, Müttefiklerin kabul ettiği “ortak kaynakların azami miktarı”nın İran veya Kafkasya’daki durumu “güvenli” kılamayacağının “tümüyle farkındaydı.” Tahran’daki adamlarına, Hazar bölgesindeki durumun Londra’da “tamamen anlaşıldığını ve kapsamlı bir şekilde değerlendirildiğini”, İngiltere’nin durumu istikrara kavuşturmak için elinden gelen her şeyi yaptığını, ancak himayesindeki başbakana karşı sabrının tükendiğini açıklamak için büyük çaba sarf etti.[70] İngiliz yanlısı yönetici elitin hissettiği çaresizlik, Tahran’daki İngiliz elçiliği ile Dışişleri Bakanlığı arasındaki yazışmalarda açıkça görülüyor. Bakan Cox, Londra’ya Kazaklara yönelik sübvansiyonlar için baskı yaparken, Vusuk’un Bakû’deki temsilcisi S. Ziya Tabatabai, acilen “son Bolşevik başarılarına ve Bolşevik tehdidinin canlılığına” dikkat çekerek, Tahran hükümetini (oldukça geç de olsa) Sovyet liderlerine “Bolşevikler saldırganlıktan ve müdahaleden kaçınıp kışkırtıcı propagandayı bırakırlarsa, İran’ın onlara karşı saldırmak gibi bir amaç gütmeyecek” güvencesini vermek üzere bir heyet veya temsilci göndermeye zorladı.[71]

28 Nisan 1920’de Bakû’nün Sovyetler’in eline geçmesinden sonra ve kaçınılmaz hale gelen çıkarma işlemi dâhilinde görevlendirilen Bolşevik askerlerin İran kıyılarına yaklaşması, Tahran’da, İngiltere’nin en sadık destekçileri arasında bile gerginliğe yol açtı. 14 Mayıs’ta İngiliz bakan, Curzon’a durumlarının umutsuz olduğunu söyledi:

“Bazıları, Bolşevizm ve İslam arasında ortak zemin bulmaya çalışıyor, bazıları Bolşevizmi İngiliz-İran Anlaşması’na saldırmak için bir dayanak olarak kullanıyor. Herkes, birliklerimizin İran’daki Bolşeviklerin acil hedefi olduğunu ve geri çekilmelerini talep ettiğini veya rica ettiğini oybirliğiyle savunuyor. Her zaman İngiliz-İran Anlaşması’nı ve mevcut kabinenin politikasını destekleyen Rad gazetesi bile şimdi sessiz kalıyor, Times muhabiri ve benim sunduğum karşı eleştirileri yayınlama cesaretini göstermiyor.[72]

Bu gidişatın değişmesinin nedeni açıktı: İran’daki herkes Bolşeviklerin gelişini bekliyordu[73] çünkü kuzey İran’da herkesin de bildiği üzere, Mirza Küçük Han Bolşeviklerin devrime yardım etme niyetinde olduklarını öğrenmişti. Gelen mesajın kaynağı, Rus Komünist Partisi’nin (RKP) Lenkoran Komitesi’, yani yaklaşık bir yıl önce kendisiyle ilişkileri başlatan komiteydi. “Kızıl Rus ve Azerbaycanlı işçiler, köylüler ve askerler” adına gönderilmişti.[74] Uzun mektup, İngiliz burjuvazisini Doğu halklarını, bilhassa “büyük ve kadim Pers ulusunu” köleleştirmekle suçluyor, Cengeli liderini, İran’ın “ezilen” halkını kurtarmak için “İngiliz hırsızlarına” karşı muhalefet bayrağını kaldıran “tek” kişi olarak takdim edip övüyordu. Lenkoran komünistleri, “İranlı emekçilerin Büyük Şefi” Küçük Han’a, Sovyet Rusya’nın, İran halkının isterse İngilizleri kovmasına yardım edebilecek durumda olduğunu söylüyordu. Mektup, şu sözlerle sona eriyordu: “Yoldaş! Bil ki İran halkı her konuda bize güvenebilir.” Köklü Müslüman geleneğine uygun olarak, mektuba bir madalya bir de tabanca eşlik ediyordu.

Görünüşe göre, Petrovsk’tan bir Sovyet deniz komutanı tarafından Küçük Han’a Sovyet kuvvetlerinin yakında geleceğini bildiren ikinci bir mektup da gönderilmişti.[75] Bu mektupları alan Küçük Han, Lenkoran’a iki elçi göndererek komiteyle temas kurmaya çalıştı. Ancak sınıra ulaşmadan önce Sovyet kuvvetleri İran’ın Enzeli limanına varmışlardı.[76]

Böylece, 18 Mayıs 1920 şafağında, Bolşevik Amiral Raskolnikov komutasındaki on üç savaş gemisinden oluşan Sovyet Hazar filosu, Enzeli liman tesislerini ve Gazyan’da demirlemiş gemileri bombaladı, İngilizlerden Enzeli’yi “limanda Rusya’ya ait gemilerin ve savaş malzemelerinin bulunması nedeniyle” Enzeli’yi teslim etmesini istedi. Kabul ederlerse, İngiliz birliklerinin ve sivillerin güvenliği güvence altına alınacaktı. Sovyet komutanı, “Moskova’dan emir almadan kendi inisiyatifiyle hareket ettiğini, bu adımları Hazar filosunun güvenliği için gerekli gördüğünü”, filodan “sorumlu” olduğunu söyledi.[77] İlginç bir şekilde, Gilan’da kalan kuvvetlerin Sovyet komutanı, General Champain’e, toplam 1.600 kişilik Sovyet kuvvetinin yarısının piyade, yarısının süvari olduğunu, aralarında bir dizi İranlı Mücahidin gönüllü olarak bulunduğunu” bildirdi.[78]

Tahran’da bulunan, İran’daki Sovyet girişimlerini engellemek ve “İran hükümetinin çıkarları doğrultusunda” faaliyet yürütmek için hızla harekete geçen İngiliz elçisi Cox, Raskolnikov da aynısını yaparsa ateşkesi tanıyacağını söyledi. Sovyet komutanına, İran hükümetinin tutumunun “tarafsızlığının sıkı bir şekilde korunması yönünde” olduğunu bildirdi. Bu nedenle, Rusya’da üç yıl süren kanlı iç savaştan sonra yenilgiye uğradıktan sonra sürülen Çarlık komutanı Denikin’in gemileri Enzeli’ye girmeye çalıştığında, teslim olmaları ve silahtan arındırılmaları şartıyla bu askerlere izin verildi. Bununla birlikte, İran hükümeti, Sovyet filosuna yönelik herhangi bir tehlike konusunda onunla müzakere etmeye ve “içini rahatlatmaya” hazırdı.[79] Cox’un çaresizliği ve umutsuzluğu, Paris’te çıkan Journal de Debats gazetesine şu şekilde yansıyordu: “3 Ağustos 1919 tarihli İngiliz-İran Anlaşması, İran’ı Bolşevik işgaline karşı koruma konusunda hiçbir şekilde başarılı olamadı.”[80]

Olaylara hızla tepki veren Küçük Han da, Reşt’teki İngiliz yetkililerine Gilan’ı terk etmelerini isteyen bir mektup yazdı. “Gilan’da barış ve uyum, kan dökülmesini önlemek için eyaletin kadın sakinlerinin kutsallığının korunması, son olarak, İngiliz ulusunun özgürlük ve demokrasi sevgisi adına” yalvardı, Gilan’ın dara düşmüş halkı adına, “saldıran güçlerin Enzeli’yi bombalamasının sizin askerlerinizin varlığından kaynaklandığına hiç şüphe yok” diyerek, İngilizlere eyaletlerini boşaltmaları için çağrıda bulundu.[81]

Bu arada Sovyetler, elde ettikleri askeri başarıların propaganda sahasında Doğu halkları dâhilinde yol açtıkları sonuçların meyvelerini topluyordu. Tocsin’de yayınlanan bir makale, Enzeli limanının işgalinin “İngiliz soyguncuları ve Şah hükümetinin kuklaları arasında yoğun bir paniğe yol açtığını”, “bu insanlar, kendilerini İngilizlere sattıklarından, işgalin İran’daki devrimci hareketi önemli ölçüde etkilediğini” söylüyordu. Makale, oldukça yanlış bir tespit dâhilinde, “İran ulusal hareketinin lideri Mirza Küçük Han’ın, İngilizlerin ve Şah yetkililerinin panik halindeki tutumundan yararlanarak, askerleriyle Tebriz, Reşt, Kazvin ve Enzeli şehirlerini işgal ettiğini” sözlerine ekliyordu. Sovyet gazetesi, Sovyet Komutanı Raskolnikov ile Küçük Han arasındaki görüşmeye atıfta bulunarak, bunun sonucunda “İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Sovyet bakanları, nihayetinde Mirza Küçük Han önderliğindeki İran Sovyet Cumhuriyeti Devrimci Askeri Sovyeti”nin kurulduğunu söylüyordu.[82] Doğu Milletleri Propaganda Konseyi’nin bir başka broşürü ise, “Mirza Küçük Han’ın İranlı devrimcilerin başında Enzeli’ye varması, Batum’un İngiliz birliklerince tahliye edilmesi ve Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Anadolu’da Türk milliyetçilerinin elde ettiği başarı, hep birlikte, teşkil edilmiş olan birliğin ulaştığı mutlu sonuçlardır” diyordu.[83]

Diplomatik Konumlar ve Adımlar

Belirtildiği gibi, Amiral Raskolnikov, “kendi inisiyatifiyle” hareket ettiğini iddia ederek, “Moskova hükümetinden önceden talimat almadan hızla devreye soktuğu önlemlerin tek amacının Hazar Denizi’ni kontrol altında tutmak” olduğunu söyledi.[84] Olay yerine gelen valiyle yaptığı görüşmede Raskolnikov, “Denikin’in savaş gemilerini ve mühimmatını elinde tutmaktan başka bir niyeti olmadığını, bu amaca ulaşıldığında Sovyet güçlerinin Enzeli’yi tahliye edeceğini açıkça vurguladı.” Onun talimatıyla Sovyet birlikleri, Tahran’ın “Pers hükümetince alıkonulduğunu söylediği, Denikin’e ait savaş gemilerini ve mühimmatını ele geçirmek için Enzeli’ye çıktı.[85] Sovyet işgalinin amacı ne olursa olsun, İngiliz kuvvetleri, Reşt’e çekilmeye, ardından güneye, Kazvin’e doğru hareket etmeye başlayınca Gilan’da, özellikle İngiltere destekçileri arasında panik yaşandı. Londra, bu dönemde Bolşeviklere karşı çıkmanın söz konusu olmadığını açıkça belirtmişti.[86]

İngilizlerin geri çekilmesiyle karşı karşıya kalan İngiliz yanlısı başbakan, aynı anda iki adım attı: Dışişleri Bakanı Firuz’a Milletler Cemiyeti’ne Sovyet Rusya’ya karşı protestoda bulunması talimatını verdi, bir yandan da Sovyet hükümetine uzlaşmacı bir mesaj gönderdi. Milletler Cemiyeti genel sekreteri Sör Eric Drummond’a hitaben yazdığı bir mektupta Firuz, uluslararası kuruluşa Sovyetler’in Enzeli’ye saldırısını ve komutanın eylem için açıkladığı nedenleri bildirdikten sonra “önceden herhangi bir uyarı yapılmadan ve İran tarafından herhangi bir provokasyon veya saldırganlık olmaksızın tarafsız bir limanın bombalanmasını” protesto etti. İran hükümetinin Bolşevik güçleriyle ön müzakere yürütmeye hazır olduğunu, ancak “hiçbir şekilde Enzeli’nin işgaline izin veremeyeceğini” sözlerine ekledi.[87] Vusuk’un protestosundaki yumuşaklık, İngilizlerce yüzüstü bırakılması ve Ruslarla uzlaşma sağlama ihtiyacı göz önüne alındığında anlaşılır bir sonuç.

Vusuk, Sovyet dışişleri bakanı Çiçerin’e gönderdiği bir yazıda, İran’ı bağımsız bir devlet olarak tanıyan ve Çar hükümetinin Şah ile yaptığı tüm anlaşmaları fesheden 1918 tarihli Sovyet bildirisine atıfta bulundu. Bakan yazıda,Azerbaycan ve Sovyet Rusya hükümetleriyle dostane ilişkiler kurmak için şunları söylüyordu:

“İran hükümeti, biri Bakû’ye diğeri Moskova’ya olmak üzere iki heyet gönderme sözü veriyor. Aynı zamanda, İran sularında faaliyet gösteren Sovyet Rus gemilerinin Sovyet Rusya ve Azerbaycan limanlarına hiçbir engelle karşılaşmadan dönmeleri güvence altına alınmıştır. İran hükümeti, ayrıca Sovyet Rusya ile ticari ilişkilerini yeniden başlatma ve bu ilişkilerin kapsamını genişletme arzusunu dile getiriyor. Son olarak, İran hükümeti, Azerbaycan Sovyeti hükümetinin önceden feshedilmiş olan Azerbaycan hükümetiyle Türkiye arasında imzalanan anlaşmayı onaylamaya istekli olup olmadığı konusunda bilgilendirilmesini talep etmektedir.”[88]

Vusuk’un girişimini memnuniyetle karşılamasına rağmen, Dışişleri Bakanı Çiçerin, İran’da İngilizlerin işbirliğiyle gerçekleşen, Kolomitsev’in vurulması gibi çeşitli düşmanca eylemleri uzun uzun eleştirdi.[89] Sovyetler’in Enzeli’ye yönelik saldırısına getirdiği açıklamada Çiçerin şunları söyledi:

“Beyaz Muhafızlar’ın ve Devrim Karşıtı General Denikin’in filosunun Enzeli’ye çekilmesi, Hazar Denizi ticaretini tehdit etti, Kızıl Ordu ile Hazar Denizi’ne kıyısı olan tüm bölgelerdeki Sovyet Hükümeti yetkilileri için sürekli bir tehlike oluşturdu. Sovyet Rusya ile İran arasındaki ilişkiler duracak, iki ülke arasındaki ticaret onarılamaz bir şokla yüzleşecekti. Bu ilişkilerin kesilmesinden ne İran ne de Rusya suçluydu. Dolayısıyla, İran Dışişleri Bakanı’nın ilişkilerin kesilmesine yönelik şikâyeti kesinlikle haklı ve meşrudur. Bu tahammülü zor ve tehlikeli koşullara son vermek için, Hazar Denizi’ndeki Cumhuriyetçi Filo Komutanı, Sovyet Hükümeti’nden herhangi bir talimat almadan bir dizi ihtiyati tedbir aldı. Bunu yaparak, Komutan, yalnızca Rusya ve İran’ın karşılıklı çıkarlarını korumayı, Denikin’in askeri ve deniz kuvvetlerinin son kalıntılarını yok etmeyi amaçladı. Bu eylemler göz önüne alındığında, işgalci İngiliz birlikleri Enzeli’yi boşalttı, tahliye sonrası limana çıkan Sovyet askeri, İran halkı ve yetkililerince sıcak bir şekilde karşılandı. Sovyet hükümeti adına, Sovyet Ordusu’na stratejik gereklilikler aşılır aşılmaz İran topraklarını boşaltma talimatı verildiğini söylemekten onur duyarım.”[90]

Tahran’ın Moskova’ya bir heyet gönderme kararını “memnuniyetle” karşılayan Çiçerin, hükümetinin “Tahran ile posta ve telgraf ilişkilerini derhal yeniden kurmaya, Orta Asya’nın tüm ırklarına yönelik uzlaşma ve barış politikasını sürdürmeye hazır olduğunu” ilan etti. İran’ın içinde bulunduğu zor duruma “anlayış” gösteren Çiçerin, Tahran hükümetinin Sovyet Rusya’nın yeni temsilcilerinin ve konsoloslarının “İran’da hâlâ kalan yabancı birliklerin elinden gelebilecek olası şiddete karşı” tam güvenliğini sağlama şartıyla geçmişi geride bırakmaya hazırdı.[91]

Sovyet bakanındaki uzlaşmacı dil, Tahran’daki kriz atmosferini dağıtmak için kamuoyuna bir açıklama yayınlayan Vusuk kabinesini yatıştırdı. Bildiride, hükümet yetkililerinin “Bolşevik yetkililerle İran’ın sınır bölgelerini boşaltmaları için yoğun bir şekilde görüşmelerde bulundukları, bu nedenle halk, özellikle Tahran halkı için, herhangi bir tehlike, sebep veya karışıklık nedeni olmadığı” açıkça dile getirildi.[92] Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Cecil Harmsworth ayrıca, Sovyet güçlerinin hâlâ Enzeli’de olmasına rağmen, “yakın gelecekte ayrılacaklarına inanıldığını” ifade etti.[93]

Gerçekten de, tüm operasyonun son derece dikkatli bir şekilde yürütüldüğü anlaşılıyor. Bir İngiliz yetkilisi, sonrasında “Bolşevik planının tamamının dikkatle düşünülüp mükemmel bir şekilde uygulandığını, Enzeli’nin uyarı yapılmadan bombalanması ve bildirilen zorla asker toplama gibi iki ciddi istisna haricinde, Bolşevik davranışının nadir görülecek ölçüde özel olduğunu, tüm olayın sonuçları bakımından salt kınamayla karşılabileceğini” söyledi.[94]

Acil hedeflerine ulaşan Sovyet hükümeti, 26 Mayıs’ta Amiral Raskolnikov’a İran topraklarını ve sularını terk etmesi talimatını verdi.[95] Raskolnikov ve siyasi komiseri S. Orjonikidze, Çiçerin’in yardımcısı Karahan tarafından Enzeli’nin sınırlarını aşmamaları ve orada Sovyet birliklerinin bulunmasına rağmen şehirde iktidarın İran’a ait olduğunu kamuoyuna ilan etmeleri konusunda uyarılmıştı.[96] Bu emirlere sıkı sıkıya uyulmuş gibi görünüyor.

Ancak, Rus ve Azerbaycan silahlı birliklerinin Gilan’da ve Hazar kıyısı boyunca diğer yerlerde varlığını sürdürmesi ve Küçük Han önderliğinde İran komünistleriyle “koalisyon” halinde Reşt’te cumhuriyetçi bir hükümet kurulması (bkz. 10. Bölüm), İran hükümetini Sovyetler’in müdahalesini Milletler Cemiyeti’nde protesto etmeye sevk etti. Cemiyetin görüşmelerinin sonuçları Vusuk kabinesini hayal kırıklığına uğratırken[97], Çiçerin’in (Vusuk’un 16 Haziran’da Tahran'da herkese duyurduğu) cevabı cesaret vericiydi. Cevap, tam da antikomünist başbakana hitap ediyordu. “İran hükümetinin Sovyet hükümetiyle dostane ilişkiler kurma arzusundan dolayı teşekkürlerini ifade eden Çiçerin, Vusuk’a bir kez daha üzüntüyle “Sovyet Cumhuriyeti temsilcilerine İran’da nasıl davranıldığını” hatırlattı. Troçki ve kendisinin İran’a dayatılan eski Çarlık imtiyazlarını ve anlaşmalarını iptal ettiklerini bir kez daha dile getirdi. Ayrıca İran başbakanına, “Enzeli’deki çıkarmayı öğrenir öğrenmez” Sovyet filosunun İran topraklarından ve sularından ayrılması emrini verdiğini, bu emrin “zaten yerine getirildiğini” söyledi. Sovyetler’in İran’ın egemenliğine saygı duyduğunu bir kez daha dile getiren Çiçerin, ilişkilerin kurulması için müzakerelerin başlamasını umduğunu söyledi. Vusuk, daha sonra halkına şunları söyledi: “Görünüşe göre Sovyet güçlerinin tamamı İran’dan ayrıldı, ülkenin hiçbir yerinde mevcut değiller. Bu nedenle, Reşt’teki son olaylardan yerel unsurlar ve Bakû’den dönen İranlılar sorumlu tutulmalıdır, İran hükümetinin Gilan’daki faaliyetlerini bastırmak ve eyalette düzeni sağlamak için alacağı önlemler, İran hükümeti ile Sovyet Rusya arasındaki ilişkileri etkilemeyecektir.”[98]

Dışişleri Bakanı Firuz’un 23 Temmuz tarihli iletişimine cevaben Çiçerin önemli bir politika açıklamasında bulundu:

“Sizin gündeme getirdiğiniz soruyu ayrıntılı olarak inceledikten sonra [...] elimdeki kesin verilere dayanarak, size kesin olarak şunu bildirebilirim ki, artık İran topraklarında veya sularında Rus Cumhuriyeti’ne ait hiçbir askeri veya deniz gücü bulunmamaktadır. Sizin beyanlarınıza göre, sizin belirttiğiniz bölgelerde bulunan güçlerin hükümetimizle hiçbir ilişkisi yoktur, yetkililerimiz tarafından veya onların koruması altında hiçbir silah sevkiyatı yapılmamıştır. İran’da devam eden iç çatışmalara karşı Rus hükümetinin tutumu, Reşt’te kurulan hükümet ile Rus hükümeti arasındaki fikir benzerliğine rağmen, müdahale etmeme yönündedir. Müdahale etmeme ilkesi, İran’da sadece savunulan değil, aynı zamanda uygulanan bir ilkedir ve bu ilkeyi her iki tarafa da uyguluyoruz. Ne Tahran’da kurulan hükümeti Reşt’teki hükümete karşı destekleyebiliriz ne de Reşt’teki hükümeti Tahran’daki hükümete karşı savunabiliriz. Dolayısıyla, Sovyet yetkililerinin, sizin istediğiniz gibi, Reşt’te kurulan hükümete veya onun taraftarlarına karşı baskıcı önlemler alması imkânsızdır.”

Çiçerin açıklamasında aslında yalan söylüyordu. İran’daki faaliyetlerde kendisine yardımcı olan (İranski müstear adını kullanan) Pastuhov bu gerçeği sonrasında itiraf edecekti.

Pastuhov, 1923’te yazdığı bir yazıda, Karahan’ın Ocak 1921’de Tahran hükümetinin, ülkede İngiliz birliklerinin varlığının devam etmesi gerekçesiyle, Sovyet birliklerinin İran’dan ayrılması talebini reddettiğini hatırlattı. Pastuhov, bu dönemde Sovyetler’in sergilediği “kararlılığın son derece önemli olduğunu”, zira “bu kararlılığın, İngiliz kuvvetlerinin İran’ı tahliye etmesine yol açtığını” söylüyordu.

Ancak zaman geçtikçe, Çiçerin’in, nihayetinde Sovyet Rusya’nın hangi hükümeti desteklediği netleşti. Bu arada, Tahran ve Sovyet yetkilileri arasındaki görüşmeler, Haziran’da Vusuk’un yerine geçen Başbakan Müşir tarafından bir dostluk antlaşması için resmi müzakereler başlatılana dek devam etti. Haziran (bkz. 11. Bölüm). Müşir’in Ekim 1920 sonlarında görevinden ayrıldığı sırada, Milletler Cemiyeti’ndeki İran heyeti şu açıklamayı yapmıştı: “Sovyet Hükümeti, İran ile samimi dostluğunu resmen ilan etmiştir. Kuzey İran’ı işgal eden bu isyancı grupların hiçbir şekilde Kızıl Ordu’nun bir parçası olmadığı ve Moskova’dan emir almadığı defalarca söylenmiştir.”[101]

Sovyet Çıkarmasının Dâhili Sonuçları

İngilizler ve müttefiklerinin Tahran’da ve başka yerlerde özenle çizdiği tabloya rağmen[102], İranlıların Sovyetler’e karşı herhangi bir düşmanlık hissettiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Gece yarısı bombaların sesiyle uyanan Enzeli halkında ilk başta bir panik yaşandığı doğrudur, ancak savaş tehlikesinin olmadığı konusunda güvence verildikten sonra bu panik havası bir biçimde dağılmıştır. Hatta kent, ilk saldırı sonrası Bolşevikleri coşkuyla selamladı. Raskolnikov ve İhsan gibi isimlerin raporlarına ek olarak, Bolşeviklere düşman bir gözlemci olan Yağikyan da halkın Bolşevikleri sevinçle karşıladığı iddiasını doğruluyor. Bu sevinç, doğal olarak İngilizlerin ayrılmasıyla ilişkilendirilmiştir.[103] Ancak, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, zenginler ve Gilan’daki İngiliz yanlısı unsurlar ciddi şekilde sarsıldılar ve bölgeyi terk etmeye başladılar.[104]

İran’daki iktidar elitleri arasındaki paniğin düzeyini reformist “burjuva” aydınların sesi olan Seda-ye Tehran gazetesindeki bir başyazı üzerinden ölçmek mümkün. Sovyet birliklerinin İran topraklarına girişinden üç gün sonra yayınlanan başyazı şu çağrıyı yaptı:

“Hükümet, tümüyle demokratik hale gelmeli, demokrasinin üç temel ve önemli ilkesini uygulamaya koymalıdır:

1. Ulusal Meclis derhal toplanmalı, milletin en yüksek gücü bu meclise devredilmelidir.

2. Politik güçle dini güç birbirinden tümüyle ayrıştırılmalıdır.

3. Hükümete ve büyük toprak sahiplerine ait tüm topraklar, demokrasi ilkelerine uygun olarak çiftçiler ve köylüler arasında paylaştırılmalıdır.”

Başyazı, aksi takdirde, “ikinci talebin zorla yerine getirileceği, üçüncüsünün mülkiyet haklarının tamamen ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanacağı” uyarısında bulunuyordu.[105]

Sovyet müdahalesi İran’da önemli bir siyasi sonuca yol açtı: İngiltere’ye karşı muhalefeti güçlendirdi, Cengeli hareketini yeniden canlandırdı ve İngiltere’nin desteğinden mahrum kalan, sonunda istifa etmek zorunda kalan Vusuk’un İngiliz yanlısı hükümetini zayıflattı. Ancak daha çarpıcı olan, bu olayların, savaşta kazandıkları zafer ve kendi felç durumları nedeniyle İngilizleri her şeye kadir olarak gören İranlılar üzerindeki etkisiydi.

Sovyet filosuna Enzeli’ye kadar eşlik eden Bolşevik gazeteci Larissa Reissner, olaylar hakkında, her yana çekiştirilebilecek bir değerlendirmede bulundu:

“İngilizlerin sömürgecilik politikası, Enzeli’de İşçi Devleti’nin gerçek güçleriyle karşı karşıya kalınca yenilgiye uğradı. Bu yenilgiye tam da dünyada başka bir yerde değil, her türden şantaja dayalı anlaşmayla aşağılanmış, yoksullaştırılmış ve zayıflatılmış, İngiltere ile ittifaka zorlanmış olan İran’da tanık olundu. Hazar Denizi kıyılarını terk ederken, İngilizler skandal niteliğindeki yenilgilerinin komik ve hüzünlü yönlerini yerlilerin kötü niyetli bakışlarından gizleyemediler. [...] Tüm şehir halkı, her zamanki işlerini bırakıp iskeleye oturdu, çekirdek çitleyip eski kudretli efendilerinin Rus komandolarının taleplerini hızla yerine getirişlerini izledi.”

Reissner, dikkat çekici bir iddiada bulunuyordu:

“Doğu halkları keskin bir gözlem yeteneğine sahiptir, eski efendilerindeki korku ve zayıflık özelliklerini fark ettiklerinde bunları asla unutmazlar. Dün hâlâ bir köpek gibi alçakgönüllü olan İran, bugün yabancıyla karşılaştığında yerinden kıpırdamadan durur, onun suratına dik dik ve bilinçli bir şekilde bakar.”[106]

Gilan veya Tahran’daki hakim ruh halinin bir yönüyle ilgili bu anlatım ne kadar doğru olursa olsun, yönetici elit arasındaki şüpheciler, İngilizlerin kendilerini rezil eden geri çekilme hamlesinin hesaplanmış bir adım olabileceğini düşündüler. İngiltere’deki insanlar Bolşeviklerle çatışma sürecinin devam etmesine destek sunmadıklarından, kabineleri özellikle Sovyet Rusya ile ilişkiler kurmanın Hindistan’daki İngiliz çıkarlarını tehdit etmediği için Vusuk ile yapılan anlaşmayı feda etmeye hazırdı. Hatta, “İran’ın bağımsızlığı” Sovyetler’in Hindistan’a doğru ilerleyişini durdurabilir, İngilizler’in Sovyetler’in iç işlerine müdahale etmesine mani olabilirdi. Bu nedenle, iki rakip devlet, İran’da barışı sağlama ve onu bağımsız kılma konusunda zımni bir anlaşma imzaladı.[107]

Başka bir görüşe göre, İngilizlerin herkesi şaşırtan geri çekilme hamlesi “İran halkını ve ülkedeki kapitalistleri korkutmayı" amaçlıyordu. Bolşevikleri İran’ın içlerine çekip İran’ın bağımsızlığı hakkında yaygara koparınca, İran’daki nüfuzlu kişiler, şahı İngilizlere kalmaları konusunda yalvarmaya zorlayacak, böylece şah, 1919 anlaşmasını fiilen yürürlüğe koyacaktı.[108] Bu alabildiğine yavan ve basit olan görüşler, İran’da hâkim olan “komplocu” zihniyetin yansımasıydı. Ülkedeki durum çok daha karmaşık ve çetrefilliydi.

Üçüncü bir görüşe göre, Sovyet birliklerinin Bakû’de yoğunlaşması ve İngilizlerin hem kendi ülkelerinde hem de İran’da yaşadığı zorluklar göz önüne alındığında, Bolşevik-Cengeli koalisyonunun İngilizlere karşı kurulma ihtimali, Sovyetler’e karşı herhangi bir direnişi veya çatışmayı akılsızca bir girişim haline getiriyordu.[109]

Sonuç

Cengelilerin 1919 baharındaki ikinci yenilgisinin ertesi günü güç ve itibarlarının zirvesinde olan İngilizler, İran’ın mutlak hâkimiydiler. İran kurtuluş hareketi ise paramparça olmuş, kitle desteğinden tümüyle mahrum kalmış, moralsizleşmişti. Ancak, Rus iç savaşı Beyaz ordulara karşı ardı ardına gelen Bolşevik zaferleriyle sona ererken, İran’daki durum tersine dönmeye başladı. Umudunu hiçbir şekilde yitirmemiş olan Küçük Han, güçlerini yavaş yavaş yeniden örgütledi, ancak hareketini asıl, Sovyetler’in Bolşevik devrimini Doğu’ya ihraç etme girişimlerinin tehdidi (veya buna dair algı) canlandırdı. Hem Cengeliler hem de Tahran’daki muhalifleri bu dış faktörden kesin olarak etkilendiler. Bu, başbakanın Ocak 1920’de Küçük Han ile bir anlaşmaya varmak ve onun da onayını almak için yaptığı manevrayı açıklıyor. Başbakan, Bolşeviklerin ilerleyişine mani olmak isterken, Küçük Han zaman kazanmak istiyordu. Cengelilerin ve gelecekteki (geçici) müttefiklerinin elini en fazla kolaylaştıran bir diğer önemli faktör, 1919’da Curzon ve Vusuk arasında yapılan anlaşmanın saçmalığıydı. İran, artık tamamen İngilizlere karşıydı. Öte yandan Bolşevikler, İran sınırına yaklaştıkça, Cengelilerin planları daha pratik bir önem kazandı. Sovyet başarılarının bir diğer sonucu da Cengeli liderini radikalleştirmek oldu. radikalleşen Küçük Han, Sovyet birliklerinin Enzeli’ye inişinden aylar önce cumhuriyetçiliği seçti.

Az önce tartışılan, ilk elden ortaya çıkan sonuçların yanında, İngilizlerle Sovyetler arasındaki ticari görüşmeler tüm ciddiyetiyle devam ederken devrimi doğuya doğru genişletme niyetini işaret eden bir olay olarak Sovyetler’in İran topraklarına girmesi, kapsamlı sonuçlar doğurdu. Devrim sahasını eski Rus İmparatorluğu topraklarıyla sınırlayan işgal pratiği istikrarı tesis etti. İran ile kuzeydeki, artık Bolşevik olan komşusu arasındaki ilişkileri canlandırdı ve İran’ın muktedir elitinin kimi üyelerinin toplumdaki rollerini yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.

Bu değişiklikler, büyük ölçüde (muhtemelen Rus Komünist Partisi içi yaşanan ayrışmaların yansıması olan) Sovyetler’in Doğu sorunuyla ilgili ikili politikası sayesinde yaşandı. Başlangıçta tutarsızlıklarla malul olsa da, bu politika, Lenin, Troçki ve Çiçerin önderliğinde kademeli olarak tutarlı, uzun vadeli, iki yönlü bir stratejiye dönüştürüldü. Stalin ile diğer Sovyet liderleri sonraki yıllarda bu yolu dikkatle yürüdüler. Sonraki bölümlerde de görüleceği üzere, Enzeli çıkarmasından sonra İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulması, çelişkili biçimde, İran’da devrimi teşvik etmek şöyle dursun onu kontrol altına almak suretiyle, Sovyetler’in çıkarlarına hizmet etti.

Hüsrev Şakiri

[Kaynak: Birth of the Travma: The Soviet Socialist Republic of Iran, 1920-1921, University of Pittsburgh Press, 1995, s. 166-187.]

Dipnotlar:
1. 1919 tarihli, tarihsiz ve anonim bir İngiliz karşıtı “mektupta” şu ifadeler yer alıyordu: “Bolşevikler, ilahi merhametin melekleri mi yoksa işkence ve sefaletin canavarları mı, fark etmez, dış etkilerle buraya çekilmedikçe bu ülkeye girmeleri mümkün değil.” Bir diğer mektupta ise İslam ve komünizmin birbirine zıt olduğu, Bolşeviklerin “barışçıl niyetlerini ilan etmelerine rağmen, Bolşevizmin İran’da kök salması durumunda, Vusuk’un küstah politikası ve İngiliz Elçiliği’nin onun ihanetlerine verdiği destek ve savunmanın, gelişmesindeki en önemli faktör olacağı” iddia ediliyordu. (USNA 891.00, Rolls 5 and 33).

2. M. Marchenko (Martçenko), “Mirza Kutchuk, dit Kutchuk Khan, sa Vie et son Oeuvre,” Revue du Monde Musulman 40-41 (Eylül-Aralık 1920): 104. Türkçesi: İştiraki.

3. “Siyaset sınıfı”ndaki insanlar vatansever dürtülerle hareket etmiyorlardı. Hatta bazıları, manda sisteminde kendi imtiyazlarını yitireceklerinden korktuklarından İngiliz karşıtı harekete katıldı.

4. Bu “gece mektuplarının” ve şiirlerinin çevirisi için bkz.: USNA, 891.00, Rolls 5 and 33.

5. Curzon ve Şehzade Firuz’un görüşleri için bkz.: “Banquet to Persian Foreign Minister,” Near East, 5 Aralık 1919, s. 627-28; İngilizlerin Fransız basınının muhalefetine dönük rahatsızlığı konusunda bkz.: a.g.e. 22 Ağustos 1919, pp. 220-21. Anlaşmaya yönelik itiraz konusunda bkz.: J. M. Balfour, Recent Happenings in Persia (Londra, 1922), 5. Bölüm; FAC. Forbes-Leith, Checkmate, Fighting Tradition in Central Asia (Londra, 1928; rpt. New York, 1973), s. 78; S. A. Armitage-Smith, ‘Teheran and the Road There and Back,” Persia Magazine 1, Sayı. 3 (Eylül 1921): 77-85; F. Stanwood, War, Revolution, & British Imperialism in Central Asia (Londra, 1983), 1. Bölüm; ve H. Nicolson, Curzon: The Last Phase, 1919-1925 (Londra, 1934), 5. Bölüm; N. S. Fatemi, Diplomatic History of Persia, 1917-1921 (New York, 1952), 4. Bölüm.

6. Caldwell to State Department, quarterly report no. 6, Tahran, 9 Ocak 1920, USNA 891.00/1148.

7. 1919 yazının ortalarında hareketin yeniden dirildiğine dair haberler Horasan’da sürgünde olan esir Cengelilere bile ulaştı (M. H. Sabouri-Dailami, Negahi az Daroun heh Enqelab-i Mossallahaneh-yi Jangal [Tahran, 1979], s. 128-31).

8. Reports no. 191 ve no. 193, 10 Haziran 1919, FO 248/1244; Resht situation report no. 13, 18 Temmuz 1919, FO 248/1260.

9. Report no. 203, 17 Temmuz 1919, FO 248/1244.

10. Reports, 20 ve 25 Ekim 1919, FO 248/1244.

11. Reports, 17 Ekim ve 28 Kasım 1919, FO 248/1244.

12. Eldrid letter, 18 Temmuz 1919, FO 248/1244.13. Report no. 244, 25 Kasım 1919, FO 248/1244.

14. Report no. 193, 10 Haziran 1919, FO 248/1244. Küçük Han zaten bir efsaneydi. Reşt yakınlarındaki Gilan ormanlarında bulunduğu sıralarda, çeşitli raporlara göre, insanlar onun Kazvin’e, oradan da Şah Abdülazim’e (Tahran yakınlarındaki bir türbeye) ve kutsal Kum şehrine hac yolculuğuna gittiğine inanıyorlardı. Marçenko ise onun Afganistan’a gittiğini söylüyordu! Bir başka söylenti ise, eski bir kitapta “Ormanda bir kurtarıcının ortaya çıkacağı ve on beş yıl sonra Seyyid Hüseyin tarafından öldürüleceği”ni okuduğu için asla teslim olmayacağı yönündeydi. Bkz. Reşt durum raporları Sayı. 13, 18 Temmuz ve Sayı. 18, 13 Eylül 1919, FO 248/1260.

15. Report, 9 Ekim 1919, FO 248/1244.

16. Bir grup Gilanlı toprak sahibi, Emin ve eşinin yaptığı “zulümleri” İngiliz konsolos yardımcısına iletti. Letter, 25 Eylül1919, FO 248/1260. Toprak sahipleri ve eyaletin önde gelen isimleri, bir yandan da genel validen kurtulmak için uğraşıyorlardı (Resht situation report no. 18, 12 Eylül 1919, FO 248/1260).

17. Report, 9 Ekim 1919, FO 248/1244; Muhtemelen Emir Muktedir’i bir yandan da Rus iç savaşında Bolşeviklerin elde edeceği zaferin İran’daki siyaset sahnesinde yol açacağı olası sonuçlar korkutmuştu.

18. Eldrid, Resht situation report no. 13, 18 Temmuz 1919, FO 248/1260.

19. A.g.e. Kazakların yapıp ettiklerinden rahatsız olan Eldrid’in Cengelilere sempatiyle yaklaştığına hiç şüphe yok. Eylül ayı içinde Cengelilerin elindeki tutsaklarla ilgilil olarak valiyle konuşan Eldrid, bunların serbest bırakılması gerektiğini söyledi. Bkz.: Report no. 100, 18 Eylül1919, FO 248/1260.

20. 17 Temmuz 1919 tarihli mektubun altında IKP’nin önde gelen lideri Ahundzade Kater ile N. Turani isimli bir komünistin imzası vardı. (Bkz.: Eldrid letter, 6 Ağustos 1919, FO 248/1244.) İlginç olan şu ki hatıratında Ahundzade, Küçük Han’la gizli kurulan bu temastan hiç bahsetmiyor ama onu “bağnaz ve demagog” olmakla suçluyor. Bkz.: A. Shamideh, Mirzeh Mohammad Akhundzadeh, Bahram Sirus (Bakû, 1974), s. 34.

21. Burada muhtemelen Kafkas Bolşeviklerinin 1918 yazında, Reşt’te bulunan Küçük Han’ın Ermeni Bolşevik Vatsek’ten polisin veya milislerin kendi idaresine verilmesini istediği günlerde onunla kurulan temaslara atıfta bulunuluyor. A. Ibrahimov, Iran Kommunist Partiasinyn Iaranmasy [Bakû, 1963], s. 140).

22. Eldrid letter, 6 Ağustos 1919, FO 248/1244; İkinci mektup tarihsiz, altında İpolenko ve Ogonev isimli iki Bolşeviğin imzası var. Ayrıca bkz.: Resht situation report no. 14, 12 Ağustos1919, FO 248/1260.

23. Situation report no. 4, 28 Ocak 1920, FO 248/1310. Hınçak üyesi Yağikyan’ın Ermeni gazetesi Zenk’te çıkan makalesi de bu bilgileri destekliyor. Aktaran: Mirza Isma’il Khan Jangali, Mirza Isma’il Khan Jangali, Qiyam-i Jangal, Ydd-dasht-ha-yi Mirza Esma’il Jangali [Memoirs], (Jangali), yayına hz.: ve takdim yazısını yazan: E. Ra’in (Tahran, 1978), s. 135-36.

24. Bu bilgiler, Reşt’in önde gelen âlimlerinden Bahri Ulum’a Emanullah’ın yazdığı 22 Ağustos 1919 tarihli mektupta yer alıyor. Eldrid, mektubun postanede kendilerinin eline geçtiğini iddia ediyor! İngilizlerle yakınlığı ve sahip olduğu politik konum dikkate alındığında mektubu muhtemelen bizatihi molla teslim etmiş olmalı. Bkz.: Eldrid letter, 24 Ağustos 1919, FO 248/1244.

25. Muhbirin iddiasına göre Küçük Han yaptığı değerlendirmeyi 16 Ağustos 1919 günü Tabirgurab’daki ev sahibine iletti. Bkz.: Letter, 24 Ağustos 1919, FO 248/ 1244; ayrıca bkz.: Resht situation report no. 16,1919, FO 248/1260. Bu değerlendirmenin farklı biçimleri Farsça olarak paylaşıldı. Rıza Hacavi, Rus devrimcilerinin Küçük Han’ı Kafkasya’ya tartışma için davet ettiğini söylüyor (“Memoirs,” yayınlanmamış el yazması, s. 51). Sağlığını bahane eden Küçük Han yola çıktı ve kısa süre sonra anlaşmayı yapmış olarak yurda geri döndü. Cengeli hareketinden bir yoldaşı Küçük Han’ın Lenkoran’a yaptığı seyahatten kendisine söz ettiğini söylüyordu. Endişelerine ve “işbirliğini onursuzluk addeden” yaklaşımına rağmen Lenkoran’daki Bolşevik temsilcilerinin ısrarı üzerine, Hasan Han Muin Ruaya ve Meşhedi Enam ile birlikte gitmeyi kabul etti, orada Sovyet politik temsilcileriyle bir araya geldi. Küçük Han anlaşmaya da dostluk kurulmasına da karşıydı. Bkz.: M. J. Taheri (Reshti), Sholeh-yi Sham‘i Jangal (Reşt, 1980), s. 122— 23. Olayı anlatan iki isim de Küçük Han’ın Lenkoran’daki Bolşeviklerle yaptığı tartışma konusunda birbiriyle çelişen değerlendirmelerde bulunuyor.

26. M. C. Iskenderov, Iz Storii Borbyi Kommunisticheskoi Partii Azerbaid- zhana za Pobedu Sovetskoi Vlasti (Bakû, 1958), s. 311-12.

27. Kasım 1919 gibi erken bir tarihte Rusça olarak yazılmış isimsiz bir mektup İngiliz istihbaratının eline geçti. Rus Gönüllü Ordusu temsilcisi Albay Balyas’a hitaben yazılmış mektup, Afonyan’ın Küçük Han’la ilişkilerini, özellikle onun herkesin Küçük Han’ın hizmetine girmesini istemesini sorguluyordu. Küçük Han’ın Bolşevik yanlısı ajitasyon faaliyeti için para aldığını söyleyen mektup, bir yandan da Küçük Han’ın Bolşeviklerle temas kurmak için Tiflis’e gittiğini söylüyordu (Enzeli’deki Siyasi Subay Yardımcısı’nın (ismi okunmuyor) raporu, 8 Kasım 1919, FO 248/1244).

28. Report by Amannullah, in Assistant Political Officer’s letter, 24 Ağustos 1919, FO 248/1244.

29. Edmonds report, Kazvin, 12 Ekim 1919, FO 248/1244.

30. Reports no. 22, 21 Eylül 1919; no. 233, 13 Ekim 1919; no. 226, 18 Ekim 1919 (FO 248/1244); no. 138, Kasım 1919; ve no. 112, 2 Ekim 1919 (FO 248/1260).

31. Report no. 112, 2 Ekim 1919, FO 248/1260.

32. Report no. 119, 12 Ekim 1919, FO 248/1260.

33. Situation report no. 4, 28 Ocak 1920, FO 248/1310. Küçük Han’ın Bolşeviklerle yaptığı sohbet Yağikyan’ın makalesinde de aktarılıyor (Bkz.: n. 23). Bu dönemde kimin kime söylediğini tespit etmek mümkün değil.

34. Report no. 131, 1 Kasım 1919, FO 248/1260.

35. Report no. 149, 11 Aralık FO 248/1260. Yakın arkadaşı Mir Salih Muzafferzade yaz başında Bahtiyari aşiretleriyle görüşmekle görevlendirildi ama görüşme sonuçsuz kaldı. Resht situation report no. 14, 12 Ağustos 1919, FO 248/1260.

36. Report by Amannullah, in letter from British Assistant Political Officer at Anzali [name illegible], 24 Ağustos 1919, FO 248/1244.

37. Kikachinkov letter to Kuchek Khan, 16 Eylül 1919, A. A. Sepehr, Iran dar Jang-i Bozorg içinde (Tahran, 1956), s. 388 ve E. Fakhra’i, Sardar-i Jangal, 4. Baskı (Tahran, 1972) (Sardar), s. 217-18.

38. Kuchek Khan letter to Kikachinkov, 18 Eylül 1919. İran’daki eski krallıkla ilgili görüşleri değişti. İngiliz diplomatıyla sohbetinde cumhuriyetin kurulmasına karşı çıktı. Yazın tutsak Kazakların karşısında “Yaşasın Şah!” diye bağırdı. (Eldrid letter, 27 Şubat 1919, FO 248/1260.)

39. A.g.e.

40. ABD elçisi Caldwell (quarterly report no. 6, Tahran, 9 Ocak 1920, USNA 891.00/1148) de Rus Bolşevik propagandacıların Azerbaycan’a, Gilan’a, Mazenderan’a ve Horasan’a geldiklerini söylüyor. Ayrıca bkz.: 10 Nisan 1920 tarihli Bolşeviklerin Azerbaycan’daki fiili varlığına dair raporu (USNA 891.00/1157). Adaletçilerin o dönemde İran’a girişleri ile ilgili değerlendirmeler için bkz.: Ibrahimov, Iran Kommunist Partiasinyn Iaranmasy, s. 163; ve Le Mouvement Communiste en Iran, yayına hz.: C. Chaqueri (Floransa, 1979), s. 120-32.

41. Edmonds report, Kazvin, 12 Ekim 1919, FO 248/1244.

42. Edmonds report no. 244, 15 Ekim 1919, FO 248/1244.

43. Sör Percy Cox, Başbakan Vusuk’un korkularını Ocak 1920’de Lord Curzon’a iletti. “Mevcut durumu endişe ve korkuyla karşılayan Başbakan Vusuk, İran’a yönelik Bolşevik tehdidinin İran hükümetinin iç meselesi olarak görülemeyeceğini söyledi.” Bu sebeple başbakan, para ve askeri teçhizat talep etti. “Başbakan, Bolşeviklerin İran’a yönelik planları esasen özelde İngiltere’nin genelde Müttefiklerin saldırıya uğracağı en önemli yerin İran olması gerçeğini esas aldığını düşünüyordu.” (Cox letter, 17 Ocak 1920, FO 416/66, s. 20).

44. Report, 19 Ocak 1920, FO 248/1292.

45. Bkz.: Reports no. 252, 17 Aralık 1919; ve no. 260, 30 Aralık 1919; FO 248/1244. Ehsanollah Khan, “Revolutionary and National Movement in Persia, 1914-1917, Memoirs of a Contemporary Witness” (“Memoirs”), pt. 3, The Revolutionary Movement in Iran versus Great Britain and Soviet Russia, 1914-1932 içinde, yh.: C. Chaqueri (Floransa, 1979) (RMI), s. 711-12. Şakiri, bu kitabında yeni Cengeli Komitesi’nde bulunan herkesin anlaşmayı razı geldiğini bir tek Küçük Han’ın kabul etmediğini söylüyor.

46. Bir örnek için bkz.: Caldwell, quarterly report no. 6, 9 Ocak 1920, USNA 891.00/1148.

47. İngilizce çevirisi: FO 248/1292 ve USNA 891.00, Roll 5; Farsça metin: Sardar, s. 221-22. Farsçası İngilizce çevirisinden farklı.

48. Edmonds report, 18 Mart 1920, FO 248/1292.

49. A.g.e.

50. Rad gazetesinin 31 Mart 1920 tarihli nüshasına göre Gilan valisi 1920 yılının Mart ayının sonlarında Reşt’e gitti. Sebebi “Cengelilerin ünlü lideri Küçük Han’ın kendisi ve hükümet arasında imza edilen barış anlaşması şartlarına sadık kalmayı reddetmesi”ydi.

51. Küçük Han yanında Hasan Han Muin Ruaya, Mirza İsmail Han, Halo Kurban ve İhsan da toplantıya katılmıştı (bkz.: report no. 25, Jangali file, 30 Mart 1920, FO 248/1292).

52. Sabouri (Negahi az Daroun, s. 149) 1920 baharında Cengelilerin yeni karargâhına geldikten sonra barış anlaşmasının Küçük Han açısından salt zaman kazanmak için başvurulmuş bir taktik olduğunu anladığını söylüyor.

53. İngiliz subayı Butters’a göre Küçük Han toplantının 1920 yılının Mart ayının başlarında yapılmasını istedi. Bkz.: Butters report, Reşt, 9 Mart 1920 and comments FO, 14 Temmuz 1920, FO 371/4918, s. 100-08; ve telegram, 27 Mart 1920, FO 248/1292. İhsan kendisinin toplantıya katılmayı reddettiği iddiasında. Fakat Butters bu iddiayı doğrulamıyor. İhsan ne Küçük Han’ın taviz veriyormuş gibi yaptığından da toplantıyı asıl Küçük Han’ın istediğinden de habersiz. Bkz.: Ehsan, “Memoirs,” pt. 3, RMI, s. 713.

54. Bolshevik Commissar of Tashkent, ‘To the Democrats of Persia,” 20 Ağustos 1919, FO 248/1236.

55. “Bolshevik and Pan-Islamic Propaganda in Turkestan,” Foqara-Sedasi, 29 Ağustos 1919, çeviri: FO 248/1249.

56. A.g.e.

57. Zaria ve Zahmat, 1 Eylül 1919; Assistant Political Officer to Political Officer, Norperforce, 9 Eylül 1919, FO 248/1236. İran ve diğer yerlerde iktidarla mollalar arasındaki ittifakı gören Bolşevikler onların eline koz vermemeye çalıştılar, bu noktada “hain mollalar”a saldırmamayı, onları ifşa etmemeyi seçtiler (Foqara-Sedasi, 29 Ağustos 1919).

58. Malleson telegram, Meşhed, no. M.D. 02987, 18 Ocak 1920, FO 248/ 1311.

59. “Translation of Bolshevik Leaflet from Turkish Addressed to the Oppressed Nations of the East,” FO 371/4917, s. 6.

60. Tocsin, 21 Nisan 1920, çeviri: FO 371/4917.

61. “Appeal to Persian Workmen from the Adalat Committee,” FO 371/ 4917, s. 56-57.

62. A.g.e., s. 57, 42.

63. Report no. 40, 5 Mayıs 1920, FO 248/1310.

64. Caldwell to Department of State, 10 Nisan 1920, USNA 891.00/1157.

65. Sebastian Beck, “Uebersicht fiber die politischen und militarishcen Ereignisse in Persien,” Der Neue Orient 3 (1920): 104; Iran gazetesindeki makaleleri akt.: “Le bolchevisme progresse chez les Persans,” Correspondance d’Orient, no. 238, 30 Mayıs 1920, s. 468.

66. Doğulu komünistlerin devrimci çizgisi konusunda bkz.: A. Bennigsen ve C. Lemercier-Quelquejay, Islam in the Soviet Union (Londra, 1967), pt. 2; ve C. Chaqueri, “The Baku Congress,” Central Asian Survey 2, no. 2 (1983).

67. French legation in Cophenhagen, report prepared ca. May 10 on the “basis of information provided by an agent habituellement bien informe,“ 29 Mayıs 1920, Archives du MAEF, Asie, Serie E, Perse, 1919-1929, doss. 35, s. 118-20.

68. A.g.e.; Kimilerinin iddiasına göre konferansa Tevfik Bey, Mustafa Efendi ve Enver Paşa da katıldı.

69. De Whyte Williams report, 25 Haziran 1920, Archives Nationale de France, Paris, F 7/13467.

70. Curzon letter to Cox, 7 Şubat 1920, FO 416/66, s. 31.

71. Cox letters to Curzon, 2, 5 ve 14 Nisan 1920, FO 416/66, s. 67, 75.

72. Cox letter to Curzon, 14 Mayıs 1920, FO 416/66, s. 119-20.

73. Yağikyan, Sovyet filosunun Enzeli’ye varışından bir ay önce bir Sovyet ajanının Mayıs sonunda veya Haziran başında Sovyet askerlerinin ülkeye geleceklerine dair haberlerin dolaştığını söylüyor. (Hist. Doc., 13:155); ayrıca bkz.: Ehsan, “Memoirs,” pt. 3 (RMI, s. 716). Burada da aynı şey söyleniyor.

74. Letter from Lenkoran Committee of the RCP, 30 Nisan 1920, yayınlayan: G. Yaghikian, Setareh-yi Iran, Kasım 1921 (rpt. Hist. Doc., 13:156-62). Serdar ve Cengeli gazetelerinde başka şekilde aktarılıyor. Yağikyan’ın verdiği yanlış tarih (1921) tekrar veriliyor. Almanca çevirisi için bkz.: RMI, s. 737-40.

75. Aktaran: Ehsan, “Memoirs,” pt. 3 (RMI, s. 716). Şurada örtük olarak aktarılıyor: Sardar, s. 222. Yağikyan bu mektuptan hiç bahsetmiyor.

76. Ehsan, “Memoirs,” pt. 3 (RMI, s. 716-17). İhsan bu çalışmasında S. Derviş ile Hacı Muhammed Cafer’in isimlerini veriyor. Ayrıca Sovyet güçlerinin gelişi konusunda Cengeli karargâhını bilgilendiren Rus yoldaşın ardından elçilerin gönderildiğini söylüyor. Jangali, s. 134. Burada Lenkoran’a iki Cengelinin gönderildiğinden bahsediliyor. Fahrai’nin (Sardar, s. 227-29) Küçük Han’ı Lenkoran’a önceki yaz değil de bu dönemde neden gönderdiği merak konusu!

77. Cox letter to Curzon, 18 Mayıs 1920, FO 416/66, s. 125. Enzeli’nin bombalanması konusunda bkz.: Ehsan, “Memoirs,” pt. 3 (RMI, s. 717) ve Sardar, s. 233. Raskolnikov süreci şu şekilde anlatıyor:

Filomuz ateş açtı. Enzeli kentini değil de İngiliz güçlerinin ve personelinin bulunduğu Kazan’ı (Gazyan’ı) bombaladı. Enzeli bombalanırken torpido gemimiz Reşt yakınlarında dolaşınca İngilizler süvarilerini Enzeli’nin doğusuna gönderdi. [...] Karaya çıktık. Böylece İngilizlerin Reşt’e gitmelerine mani olduk. Bu sayede İngilizleri tuzağa düşürdük. İlk başta direnmeye çalıştılar, iki bölük keskin nişancıyı üzerimize saldılar. Ama gemiden atılan birkaç top mermisiyle dağıldılar ve geri çekilmek zorunda kaldılar. Hiçbir ümidin kalmadığını gören İngilizler, ateşkes görüşmeleri için elçiler gönderdiler. Kendilerine Enzeli’nin geleceği konusunda şunları söyledim: ‘Bu mevcut durum Rusya ve İngiltere arasında yapılacak diplomatik müzakerelerle çözüme kavuşturulacaktır.’ General Champain’i uyardım. Kendisi sürenin iki saat daha uzatılmasını istedi. İran hükümetinden hemen cevap alamayacağını, kendisinin onun çıkarlarını temsil ettiğini söyledi.”

Mülâkatı yapan: Pravda, 15 Temmuz 1920; çeviri: Soviet Russia, 23 Ekim 1920, s. 394.

78. Information given by the Soviet commander Kozhanov to General Champain, FO 371/4907.

79. Cox letter to Curzon, 18 Mayıs 1920, FO 371/4907.

80. Journal de Debats, FO 371/4907, s. 132.

81. Küçük Han’ın Butters’a mektubu. Çevirisi tarihsiz ama 18 veya 19 Mayıs günü yazılmış olmalı. Butters’ın telgrafına iliştirilmiş, 20 Mayıs 1920, FO 248/1310.

82. Tocsin, 25 Haziran 1925; çeviri: FO 371/4917.

83. “Persian Leaflet” circulated by the Bolsheviks, FO 371/4917.

84. Rad, 19 Mayıs 1920.

85. Iran, 20 Mayıs 1920.

86. 22 Mayıs 1920 günü Bonard Law Avam Kamarası’nda “Majestelerinin hükümeti İngiltere-İran Anlaşması uyarınca, İran’ı savunmak gibi bir yükümlülüğe sahip değildir” dedi. 21 Mayıs’ta Londra’da çıkan Times gazetesi şu soruyu sordu: “Bizim Kuzey İran’da bir ya da iki adet tugayımızın olduğu bugüne dek neden hiç söylenmedi, elimizde sadece Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın Hazar Denizi’nde küçük bir deniz gücü oluşturmak konusunda neden bir çaba içine girildiğine ilişkin açıklaması var.”

87. Firouz letter to Drummond, 19 Mayıs 1920; USNA 761.66, Roll 9.

88. Vosouq telegram to Chicherin, Pravda, 21 Mayıs 1920; çeviri: Soviet Russia, 31 Temmuz 1920, s. 101. Cox’un ilk başta İran hükümetinin Moskova’ya “böyle bir telgraf göndermediğini” iddia ettiğini unutmamak gerek. “Telgrafın, amiral gemisi Rosa Luxemburg’un Bolşevik komutanı tarafından uydurulmuş olması mümkün görünüyor.” Daha sonra Cox, Vusuk’tan Çiçerin’e gönderilen telgrafın “gizemini” çözmeyi başardı: S. Ziya Tabatabai’nin yardımcısına, yeni Bakû hükümetinden, eski hükümetle imzalanan anlaşmanın hâlâ geçerli olup olmadığını sorgulaması talimatı verilmişti. Bakû, Moskova’nın kontrolü altında olmadığından, konu Çiçerin’e havale edilmişti. Çiçerin’in “telgrafı, yukarıdaki” sorunun cevabıydı! (Cox’un Curzon’a yazdığı mektuplar, 27 ve 28 Mayıs 1920, FO 416/66, s. 138-39). Muhtemelen Vusuk, sadakatsiz hamisini gereksiz yere kızdırmadan mesajını Sovyetler’e ulaştırmak için dolaylı bir yola başvurmuştu.

89. Bkz.: Cox letters to Curzon, 27 ve 28 Mayıs 1920, FO 416/66, s. 139.

90. Chicherin communique to Vosouq, Iran, 31 Mayıs 1920.

91. Chicherin statement, 31 Temmuz 1920, s. 101.

92. Public declaration by Vosouq government, Iran, 26 Mayıs 1920.

93. Harmsworth report, Temps, 5 Haziran 1920.

94. Balfour, Recent Happenings in Persia, s. 188.

95. A. N. Kheifets, Sovetskaia Rossiia i SopredeVnye Strany Vostoka v Gody Gradazhdanskoi Voiny, 1918-1920 (Moskova, 1964), s. 235.

96. A.g.e.

97. Gilan’daki hükümetin Cengeliler ve müttefiklerince ele geçirilmesinin ardından Vusuk, Şehzade Firuz’u Milletler Cemiyeti’nde Pers İmparatorluğu hükümetini temsil etmekle görevlendirdi. Şehzade, bu görevi yerine getirdi, ancak Milletler Cemiyeti Konseyi toplansa da, muhtemelen (Sovyetler ile müzakereler içinde olan) Londra ile (Sovyet Rusya ile diyaloga karşı çıkan) Paris arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle pek bir sonuç elde edilemedi. Bkz.: S. Fatemi, Diplomatic History of Persia, 1917-1921, s. 210-16.

98. Chicherin, public declaration published in Iran, 16 Haziran 1920.

99. Chicherin communique to Firouz, 10 Temmuz 1920; bkz.: Soviet Russia, 14 Ağustos 1920, s. 174; Sardar, s. 235-38. Burada Sovyetler’le müzakere için bir heyetin görevlendirildiğinden bahsediliyor. Ayıca Çiçerin’in cevabının tamamına yer veriliyor. Ayrıca bkz.: Kheifets, Sovetskaia Rossiia i SopredeVnye Strany, s. 246.

100. C. Iranskii [Pastukhov], “Russko-Persidskie Otnosheniia za Piat’ Let,” Novyi Vostok 3 (1923): 109.

101. “Statement presented by the Persian Delegation to the Plenary Assembly of the League of Nations,” Cenevre, 6 Aralık 1920, Societe des Nations, La Situation de la Perse (Cenevre, 17 Aralık 1920), s. 3.

102. Bkz.: Temps, 5 Haziran 1920; Rad, 23 Mayıs 1920: “Bolşevikler, Enzeli’ye beş yüz piyade ve iki yüz süvari, ayrıca Langerud’a da iki yüz piyade çıkardılar; 70.000 kişinin Erdebil’e gönderildiği söyleniyor!” Rad, 27 Mayıs 1920: “Reşt ve Anzali’den bir dizi mülteci Kazvin’e ulaşmıştır. İngiliz takviye birlikleri her gün Hamedan’dan buraya gelip Gilan’a gidiyor”; İran, 17 Mayıs 1920: “Astara’ya çıkıp Erdebil’e giden bir grup Kafkasyalı Azeri Bolşevik asker, halkın sığırlarını, eşyalarını ve paralarını yağmaladı. Şahseven kabilesi mensupları, Kafkasyalılarla çatışarak ganimetleri geri aldı.” Rad, 24 Haziran 1920: “Bazı insanlar, Reşt’ten uzak sınır bölgelerine göç etmiş, bazıları ise Reşt’ten Tahran’a gitmiştir. Kapitalistlerden ve varlıklı tüccarlardan maddi yardım tahsil edilmiştir.”

103. Bakû’de Raskolnikov, “Enzeli’nin tüm halkı tarafından, Vali’nin başını çektiği rejimin resmi temsilcileri, İran Kazakları, Starosselski tümeni ve İran jandarmaları da dâhil olmak üzere sevinçle karşılandıklarını” belirtti. Şehrin sakinleri, Rusları büyük bir misafirperverlikle evlerine davet ederek, her zaman yenilmezlikleriyle övünen İngilizleri nasıl mağlup ettiklerini sordular. Hayretleri sınır tanımıyordu!” (“Seizure of Anzali by the Bolsheviks,” Kommunist [Bakû], 31 Mayıs; Slovo [Tiflis], 3 Haziran 1920; çeviri: Archives du MAEF, Europe, Serie Z, Russie 1918-29, 630, 653-1, 1920, s. 20). Ayrıca bkz.:also Soviet Russia, 23 Ekim 1920, s. 394; Ehsan, “Memoirs,” pt. 3 (RMI, s. 720) ve Hist Doc., 13:168-69; ve G. Yaghikian, Showravi va Jonbesh-i Jangal, yh. B. Dehgan (Tahran, 1984), s. 41-42.

104. Sabouri, Negahi az Daroun, s. 150.

105. Seda-yi Teheran, 21 Mayıs 1920; gazetenin yayın yönetmeni Seyyid Muhammed Tedeyyün’dü. Eski molla olan Tedeyyün sonrasında Rıza Şah’ın danışman kadrosunda yer aldı.

106. L. Reissner, Oktober (Berlin, 1927; rpt. Konigstein, 1979), s. 163-65. Reissner’in heyecanına İngilizlerdeki gizli keder ve öfke eşlik ediyordu. Bu İngilizlerden biri, “Kuzey İran Anıları” (Near East, 13 Ekim 1921, s. 455) başlıklı yazısında duygularını şu şekilde dile getiriyordu:

“İran’ın tüm ihtişamı, kar, güneş ve değişen ışık altındaki tüm güzelliği, tüm ayvaları, narları, kavunları ve balı... neredeyse üç yıl önce Hazar Denizi kıyısındaki Gazyan’da iyi bir İngiliz içkisinin yokluğunu telafi edemezdi. [...] İç kesimde yaklaşık 35 kilometre uzaklıkta bulunan, 60.000 nüfuslu canlı bir şehir olan Reşt ise bambaşka bir manzara sunuyor. [...] Diğer İran şehirlerine kıyasla oldukça Avrupai bir görünüme sahip olmasına karşın şehrin ana caddesi boyunca görünüşe göre at arabası sürücülerinden gelen sürekli kırbaç şakırtısı ve dilenciler, sakatlar ile seyyar satıcıların uzun, rahatsız edici uğultusu duyuluyor. Bahsetmeye değer bir sağlık hizmetine sahip değil. Her yerde görülen kirlilik ve çöp, bu halkın hem görünüşüne hem de sağlığına aynı derecede kayıtsız olduğunu ortaya koyuyor. [...] Bir Batılıya göre, Muharrem ayındaki çile ayininde kederlerinin doruk noktasına ulaştığı anda, onların çığlıkları, ilahileri ve ağıtları ile kendilerinde ve küçük çocuklarında açtıkları yaralar, Müslüman denilen karakterin en uğursuz ve en az hayranlık uyandıran yönlerini yansıtıyor. [...] Reşt’te eğlence iki şekilde karşımıza çıkıyor: her ikisi de bir süre sonra monotonlaşıyor. Bir yanda sinema, diğer yanda ise Ermeniler tarafından açlık çeken yurttaşlarını rahatlatmak amacıyla düzenlenen danslar duruyor. Bunlar, oldukça coşkulu ve alabildiğine komik danslar. Kimse bunların tam olarak ne zaman başladığını ve ne zaman bittiğini bilmiyor. [...] Halk şarkıları, ozanların dilinden dökülen türküler, meyhane şarkıları, milli şarkılar ve balalayka eşliğinde söylenen şarkılar söyleniyor. O alabildiğine çılgın olan danslara herkes bir biçimde eşlik ediyor. Herkes, keyifli bir telaş içinde odanın içinde bir aşağı bir yukarı koşturuyor. [...] Ama neredeyse her zaman, bildiğimiz tüm şarkılardan daha hüzünlü, kalbi ve hafızayı çok daha keskin bir şekilde delen hüzünlü bir şarkı söyleniyor ve şenliğe gölgesini düşürüyor. O an kendinize kesin deliller eşliğinde, şunu söylüyorsunuz: ‘İşte Doğu budur!’ [...]”

107. Bkz.: A. Mostofi, Sharh-i Zendegani-yi Man, ya Tarikh-i Ejtema’i va Edari- yi Dorek-yi Qajar (Tahran, 1981), 3:170-72.

108. Sardar, s. 233-34.

109. Hist. Doc., 13:175-76.