Tavizlerin
Beyhudeliği
ABD
emperyalizmi, tüm geleneksel diplomasiyi geçersiz ve hükümsüz kılan bir mantığa
göre işliyor. Hedef alınan ülkeler, bu ister İran olsun isterse asalak Trump
rejiminin saldırılarına maruz kalan bir başka devlet olsun, ne tür tavizlerde
bulunursa bulunsunlar bu tavizlerin hiçbiri, vampir Washington’un taleplerini
karşılayamaz. Temel gerçek şu ki, emperyalistler, tam teslimiyetten gayrısını
kâfi görmezler.
Lenin’in
tespitiyle:
“Kapitalizm, bir avuç ‘gelişmiş’
ülkenin dünya nüfusunun büyük bir bölümüne yönelik sömürgeci zulme ve halkları
mali açıdan boğan bir dünya sistemine dönüştü. Bu ‘ganimet’, tepeden tırnağa
silahlanmış, dünyayı yağmalayan iki üç kudretli devlet arasında üleşiliyor. [...]
Bu yağmacılar, ganimetlerinin paylaşımı için tüm dünyayı bizzat başlatıp yürüttükleri
savaşların içine çekiyorlar.”
ABD
emperyalizmi ile İran hükümeti temsilcileri arasındaki müzakerelerle ilgili son
haberler, bu dinamiği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. İran’ın petrol ve
doğal gaz sahalarına erişim konusunda vereceği tavizler ve ABD’den sivil yolcu
uçakları satın alma teklifleri, boş beklentiler içerisinde olunduğunun kanıtı. ABD
emperyalizmi, bu türden tavizlerle ilgilenmiyor, çünkü tabi olduğu yapısal zorunluluk,
uzlaşmayı değil, İran’ın egemen bir varlık olarak ortadan kaldırılmasını
emrediyor.
Son
petrol yöneticileri toplantısında bir araya gelen sermaye temsilcileri,
girişimin gerçek doğasını ortaya koydular: emperyalist güçlerin ulusa ait tüm
ekonomik varlıkları yağmalamalarına izin veren tam teslimiyet haricinde hiçbir
taviz, emperyalizmi tatmin edemez.
Mao
Zedong’un emperyalist psikolojiye dair değerlendirmesi, bu görünürdeki
mantıksızlığı açığa vuruyor:
“Onlara sorun çıkart, sonra
başarısız ol, tekrar sorun çıkart, tekrar başarısız ol... ta ki onlar geberene kadar:
emperyalistlerin ve dünyanın dört bir yanındaki gericilerin halkın davasıyla
başa çıkma mantığı tam da budur. Asla bu mantığa aykırı hareket etmezler. Bu,
bir Marksist yasadır. ‘Emperyalizm kana susamıştır’ dediğimizde, doğasının asla
değişmeyeceğini, emperyalistlerin kasap bıçaklarını asla bırakmayacaklarını, onlar
ölene dek hiçbir zaman Buda olmayacaklarını kastediyoruz.”
Emperyalizmin
Yapısal Krizi
Bu
değerlendirmenin ardındaki teori, Lenin’in emperyalizm analizini ve modern
emperyalist güçlerin somut uygulamalarını temel alır. Bu emperyalist güçler,
sistemin çökme ihtimalini ancak önemli devletlerin (İran veya emperyalizmin
bakış açısından tercihen Rusya veya Çin’in) uzun süreli yağmalayarak
erteleyebilirler. Ortada bu denli derin bir kriz mevcuttur. Lenin, bu yapısal
zorunluluğu şu şekilde ifade etmiştir:
“Kapitalizm olduğu gibi
kaldığı sürece, fazla sermaye, hiçbir zaman belirli bir ülkedeki kitlelerin
yaşam standardını yükseltmek amacıyla kullanılmayacaktır, çünkü bu,
kapitalistler için kârda bir düşüş anlamına gelir; bunun yerine, sermayeyi geri
kalmış ülkelere ihraç ederek, bu kârları artırmak amacıyla kullanılacaktır.”
Mevcut
açmaz, özünde yapısal bir sorundur: Sistem, artık üretimin kapsamını
genişleterek gelişemez; sadece kendini besleyebilir. Asalak, içine yerleştiği konağı
tüketmek zorundadır. Washington’daki strateji plancıları, mevcut yapılanmada
İran’ı en savunmasız av olarak belirlemiş görünüyor. Ancak bu hesabın hatalı görüşleri
temel aldığı görülüyor. ABD askeri saldırganlığa devam ederse, sonuç ABD için
stratejik bir yenilgiyle sonuçlanan Haziran 2025’teki on iki günlük savaştan
önemli ölçüde farklı olmayacaktır.
Trump
yönetiminin İran’a yönelik saldırılarını İsrail’in nüfuzuna bağlayan analizlere
rastlanıyor. Bu analizler yüzeyseldir. Wasington’daki İsrail yanlısı fraksiyon,
bu tür bir savaşı tabii ki savunuyor ama bu tür analizlerin Siyonizmin emperyalist
strateji içinde oynadığı rolü yeterince kavrayamadığını söylemek gerekiyor.
Washington, Londra gibi yerlerdeki İsrail yanlısı ağ, heterojen unsurlardan
oluşuyor; bazıları, Siyonist ideolojiyle bağnazlık üzerinden kurduğu bağ
temelinde motive olurken, bazıları da İsrail’in asıl yerleşimci sömürgeciliğin
öncüsü olarak iş gördüğünü düşünüyor.
Askeri
Seçenekler ve Kısıtları: Kâğıttan Kaplanın Gerçek Yüzü
ABD,
olumlu yönde çözüme kavuşturulması imkânsız olan stratejik bir ikilemle karşı
karşıya. Mao Zedong’un 1946’da Anna Louise Strong ile yaptığı röportajda
emperyalizmi “kağıttan kaplan” olarak nitelendiren değerlendirmesi, bu çıkmazı
anlamak için temel bir teorik çerçeve sunuyor. Mao’nun da dile getirdiği üzere:
“Bütün gericiler kâğıttan
kaplandırlar. Görünüşte gericiler korkutucudur, ancak gerçekte o kadar güçlü
değillerdir. Uzun vadeli bir bakış açısıyla, gerçek anlamda güçlü olanlar,
gericiler değil, halktır.”
İlk
askeri seçenek olan İran’a yönelik hava saldırısı, belirtilen rejim değişikliği
hedefine ulaşamaz. Tarihsel deneyim, bu tür saldırıların genellikle devrimci
liderliğin, bu durumda Ayetullah Hameney’in temsil ettiği liderliğin, halk
desteğini pekiştirdiğini ortaya koymaktadır. İkinci seçenek olarak, askeri
operasyonları İsrail’e devredip Ukrayna’ya sağlananlara benzer veya onlardan
daha fazla tedarik ve koruma güvencesi sunmayı temel alan yaklaşımın da 2025’teki
savaşta etkisiz olduğu görülmüştür. On iki gün sonra, İsrail’in İran’ın
elindeki muhtelif füze ve insansız hava aracı yeteneklerini engelleyemediği
ortaya çıkmış ve geri çekilmeye zorlanmıştır. 12 günlük savaştan bu yana İsrail
veya Amerikan hava savunma kapasitelerinde bir iyileşme olduğuna dair elde hiçbir
kanıt yoktur. Nitekim, Ukrayna’ya konuşlandırılan sistemlerin Rus füze
teknolojisine karşı sürekli olarak savunmasız olduğu görülmüştür. Patriot ve Terminal
Yüksek İrtifa Alan Savunması (THAAD) bataryalarının Ukrayna’ya transfer
edilmesi sebebiyle tükenmesi, bunun yanında, ABD’deki üretici güçlerin tükenen
sistemleri yenileme kapasitesinin düşüklüğü neticesinde İran’ın sahip olduğu
füze imkânları karşısında ellerin kolların bağlanmasını beraberinde getirmektedir.
Emperyalizmin
tercih ettiği, Hürmüz Boğazı’na uçak gemilerini konuşlandırıp, Tahran gibi
büyükşehirlerin bombardımana tabi tutulmasını, bunun neticesinde rejimin çökertilmesini
öngören senaryonun stratejik açıdan sonuç vermeyeceğini görmek gerekmektedir.
Bu kısıtlılık, Mao’nun ABD’nin savaş yetenekleri ve gücüyle ilgili tespit
ettiği temel özelliğin bir yansıması:
“Dünyada (zıtların birliği
yasası uyarınca) iki ayrı niteliği haiz tek bir şey bile yoktur. Bu anlamda,
emperyalizm ve tüm gerici güçler de iki ayrı niteliğe sahiptir: bunlar hem
gerçek manada kaplandır hem de kâğıttan kaplandır. [...] Bir yandan gerçek
kaplanlar olarak insanları, milyonlarca ve on milyonlarca insanı yiyebildiler. Ama
en nihayetinde birer kâğıttan kaplan, ölü kaplan, soya peyniri gibi yumuşak kaplanlara
dönüştüler.”
Mao’nun
diyalektik analizi stratejik gerçekliği açıklığa kavuşturuyor:
“Dolayısıyla, emperyalizm
ve tüm gericiler, özünde, uzun vadeli bir bakış açısıyla, stratejik bir bakış
açısıyla bakıldığında, oldukları gibi, yani kâğıttan kaplanlar olarak
görülmelidirler. Strateji anlayışımızı bu görüş üzerine kurmalıyız. Öte yandan,
onlar, aynı zamanda yaşayan kaplanlar, demir kaplanlar, insanları yiyebilecek
gerçek kaplanlardır. Taktik anlayışımız ise bu görüşü temel almalıdır.”
Emperyalist
Savaşın Tarihsel Modeli
Son
askeri müdahaleler incelendiğinde bunların Mao’nun belirlediği şablon uyarınca
gerçekleştikleri görülüyor. 2001’deki Afganistan işgali, doğrudan ABD kara
saldırısı yoluyla değil, Kuzey İttifakı güçlerinin satın alınması yoluyla
gerçekleşti. 2003’teki Irak işgali, doğrudan ABD askeri müdahalesini içerse de,
Irak’taki askeri liderlerin sadakatini satın alan kapsamlı istihbarat
operasyonlarının ardından geldi. Libya ve Suriye’deki harekâtlarda da benzer
yöntemler tatbik edildi: kararsız unsurlar satın alındı, bunların emperyalizme
bağlanmaları sağlandı, bunun sonucunda hedef alınan hükümetler çökertildi.
Bu
yaklaşım, Libya ve Suriye’de başarılı oldu. Fakat İran’da farklı koşullarla
karşılaşıyor. ABD’nin İsrail’i askeri operasyonlar için tekrar kullanmaya
kalkışması durumunda, benzer taktikler izlenecektir: üst düzey hükümet
personelinin suikastı, azami işbirlikçi unsurların işe alınması. Bu çabalar,
İran’ın Suriye veya Libya’dan niteliksel olarak farklı bir devrimci toplum
olması sebebiyle pek sonuç vermediler.
Hibrit
Savaşın Başarısızlığı
İran’ın
hain örgütleme çabalarına karşı sergilediği direniş, önemli bir engel. Sürekli
çatışmaya elverişli kara kuvvetleri olmadan, 2022-2023 olayları sırasında
denendiği gibi, hükümet ve devlet yapılarını parçalama kapasitesini devreye
sokmadan, ABD’nin sahaya süreceği operasyonel imkânlar kısıtlı kalacaktır. Neticede
doksanlarda ve iki binlerde kusursuz kılınan hibrit savaş, mevcut potansiyelini
giderek tüketmiştir.
İşbirlikçilerin,
Irak, Libya ve Suriye’de konuşlandırılan vekalet ordularının bulunmadığı,
emperyalist çıkarlar için ulusal egemenliği paraya satacak paralı askerlerin bulunamadığı
koşullarda, ABD, rejim değişikliği için yetersiz oldukları ispatlanmış araçlar
olarak bombalara, yaptırımlara ve teröre bel bağlamak zorunda kalıyor. İran
halkının 1979 İslam Devrimi’nin yıldönümünü, büyük şehirlerden köylere kadar
yirmi milyon katılımcıyla anmış olması, rejim değişikliği olasılığına karşı en
ikna edici argümanı oluşturuyor.
Bu
düzlemde, Mao’nun gerici şiddet ile devrimci güç arasındaki ilişkiye dair
analizinin uygulanabilir bir analiz olduğu ortaya çıkıyor:
“İster yerli ister yabancı
olsun, tüm karanlık güçlerin dizginsiz şiddeti ulusumuza felâket getirmiştir;
ancak bu şiddetin kendisi, karanlık güçlerin hâlâ bir miktar gücü kalmış olsa
da, zaten ölüm döşeğinde olduklarını ve halkın yavaş yavaş zafere yaklaştığını ortaya
koymaktadır. Bu, Çin, tüm Doğu ve tüm dünya için geçerlidir. [...] Tüm
gericiler, kitlesel katliamlarla devrimi bastırmaya çalışırlar, ‘katliam ne
kadar büyük olursa devrim o kadar zayıf olur’ diye düşünürler. Ancak bu gericilere
has iyimser düşüncenin aksine, gerçek şu ki, gericiler, ne kadar çok katliama
başvurursa, devrimin gücü o kadar artar, gericiler de felâketlerine o kadar çok
yaklaşırlar. Bu, kimsenin değiştiremeceği bir kanundur.”
Bu
dinamik, İran ve Kuzey Kore’deki rejim değişikliği operasyonlarının
başarısızlığını açıklıyor. Kitleler, devlete bağlılıklarını koruduğunda ve
devletin savunması, devrimci korunma, egemenlik ve bağımsızlık için seferber
edilebildiğinde, emperyalizmin elindeki seçenekler önemli ölçüde daralır. Lenin’in
emperyalizmin asalak niteliğine dair analizi, bu tür bir seferberliğin neden
belirleyici olduğunu açıklığa kavuşturuyor:
“Emperyalizmin en temel
ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracatı, rantiyecileri üretimden daha
da tamamen kopartır ve birçok denizaşırı ülke ve koloninin emeğini sömürerek
yaşayan tüm ülkeye asalaklık damgasını vurur.”
Rantçı
devlet, seferber edilmiş nüfuslarla doğrudan çatışmanın maliyetini
karşılayamaz.
İran’ın
Caydırıcılığı
İran,
ek stratejik avantajlara sahip. ABD üslerine saldırma ve önemli hasar verme
yeteneği, Amerikalı planlamacılar için stratejik ikilemler yaratıyor. İsrail’in
vekil güçleri olmadan doğrudan saldırı gerçekleştirmesi durumunda, önemli
askeri varlıklarını kaybedeceği, simgesel düzeyde yenilgi yaşama riskiyle
yüzleşeceği görülüyor. İran bir yıl daha saldırı ve yıldırma politikasına devam
ederse, emperyalistler geri adım atacaklar.
Daha
geniş bir tablo ortaya çıkıyor: ABD emperyalizmi, belirlediği düşmanlarıyla
doğrudan yüzleşemiyor. Mao’nun ABD’nin askeri düzlemde sahaya aşırı yayılmasına
ilişkin değerlendirmesi bugünleri anlatıyor:
“ABD emperyalizmi, Çin’in
Tayvan topraklarını işgal etti, onu son dokuz yıldır işgal altında tutuyor.
Kısa bir süre önce de silahlı kuvvetlerini Lübnan’ı işgal etmek ve işgal altına
almak için gönderdi. ABD, dünyanın birçok ülkesinde yüzlerce askeri üs kurdu.
Çin’e ait Tayvan toprakları, Lübnan ve ABD’nin yabancı topraklarda bulunan tüm
askeri üsleri, ABD emperyalizminin boynuna geçirilmiş birer ilmek gibidir. Bu
ilmekler, başka kimse değil, bizzat Amerikalılarca imal edilmişlerdir. Bu
ilmekleri kendi boyunlarına geçirenler de gene onlar olmuştur, iplerin uçlarını
Çin halkına, Arap ülkelerinin halklarına ve barışı seven, saldırganlığa karşı
çıkan tüm dünya halklarına uzatmışlardır.”
Rusya’ya
karşı müdahale, terör, ekonomik savaş, deniz araçlarına ve ticari gemilere
yönelik korsanlık yoluyla gerçekleşiyor. Çin’e karşı baskı ise komşu
devletlerin istikrarsızlaştırılması yoluyla kendini ortaya koyuyor. Ancak
şiddetli misilleme riskleri doğrudan saldırıyı engelliyor.
Neticede
ABD, İslam Cumhuriyeti’ne ait hükümet sisteminin nihai olarak parçalanacağı
beklentisiyle hibrit savaşını ısrarla sürdürüyor. Gerçekte ise tam tersi bir
sonuç ortaya çıkıyor: ABD’nin İran, Küba ve diğer hedef ülkelere yönelik
saldırganlığı, bu ülkelerin karşılıklı işbirliğini ve bütünleşmesini hızlandırıyor.
Ortaya
Çıkan Çok Kutuplu Tepki
İran’ın
ABD saldırganlığıyla ilgili deneyimi, Çin ve Rusya ile önemli bir yakınlaşmaya
yol açtı. Pekin, artık Tahran’a ABD kuvvetlerinin konuşlandığı yerler konusunda
gerçek zamanlı istihbarat sağlıyor. Çin’e ait istihbarat gemileri, Amerikan
uçak gemilerinin bulundukları bölgelere konuşlanıyor. Rusya ve Çin’e ait uydu
gözetleme sistemleri, ABD askerinin hareketlerini izliyor; bu gelişmeler, Trump’ın
Çin’e karşı hareket temelli olan ve olmayan karşılıklar vereceğine dair
tehditler savunmasına neden oldu.
Eskinin
silahlı diplomasi yöntemlerinin işe yaramaması, İran’ın gücünün yansıması. ABD,
elindeki tüm hileli yöntemleri kullanmak zorunda kaldı, ancak şimdiye dek bu yöntemlerin
hepsi de başarısız oldu. Bu başarısızlık, devrimci kazanımları savunan İran
halkının gücünü ve kararlılığını ortaya koyuyor.
Mao’nun,
düşmanın gücünün doğru değerlendirilmesine ilişkin stratejik tavsiyesi, hâlâ
çok önemli:
“Düşmanın gücünü
abartmaktan kaçının. Misal, ABD emperyalizminden korkmayın... bu tür abartılar
ve korkular tümüyle yanlıştır. Dünya genelinde emperyalizm ve Çin’deki gerici Çang
Kay-şek kliğinin yönetimi, zaten çürümüş haldedir ve hiçbir geleceği yoktur.
Onlardan nefret etmek için sebeplerimiz vari Çin halkının tüm iç ve dış
düşmanlarını yeneceğimizden eminiz. Ancak hem iç hem de dış düşmana karşı
verilen (askeri, siyasi, ekonomik veya ideolojik mücadeleler dâhil) her türden
mücadelede, düşmanı asla hafife almamalıyız. Bilâkis, düşmanı ciddiye almalı,
zafer kazanmak için tüm gücümüzü savaşa yoğunlaştırmalıyız.”
Nükleer
Sorun
Son
olarak nükleer silahlar meselesine değinmek gerek. İran’ın güvenlik garantisi
için Kuzey Kore’nin nükleer silah edinme modelini örnek alması gerektiği
yönündeki öneriler, caydırıcılık sorununu yanlış anlıyorlar. Nükleer silahlar,
ABD saldırılarına karşı korumaz. Pakistan’ın doksanların sonlarından beri sahip
olduğu nükleer kapasite, Pakistan askeri liderliği içindeki işbirlikçi ağlar
sayesinde tekrarlanan Amerikan saldırılarına ve egemenlik ihlallerine mani
olamamıştır. Nükleer silahlar her derde deva değildir.
Kuzey
Kore’nin güvenliği, yalnızca nükleer kapasiteden değil, doğru iç örgütlenmeden,
yani devrimci ve ulusal savunma için seferber olabilen, yekvücut hareket edebilen
kitlelerden kaynaklanmaktadır. Pakistan’daki komprador rejimin içinde bulunduğu
sefil durum, bunun alternatifini ortaya koymaktadır. İran’ın durumu da benzer
nedenlerle ABD saldırısına alan açmaktadır, ancak gene de bugün genç nesiller
bile artık emperyalist tehlikeleri idrak etmektedirler. İslam Cumhuriyeti’ne
yönelik bireysel hayal kırıklıklarına rağmen, halk, Şah’ın yeniden iktidara
gelmesinin, Halkın Mücahitleri’nin uyguladığı terörün ve ABD destekli
kuklaların koşulları iyice ağırlaştırdıklarının farkındadır.Ulusal savunma için
bir araya gelmeye hazır olmak, rejim değişikliğine ve renkli devrime karşı en
önemli güvencedir.
Mao’nun
savaşta belirleyici faktöre ilişkin analizi bugüne doğrudan tatbik edilebilir:
“Buna, ‘silahlar her şeyi
belirler’ teorisi diyorlar. Oysa bu teori dedikleri şey, savaş meselesine
yönelik mekanik bir yaklaşımın, öznel ve tek taraflı bir bakış açısının
ürünüdür. Bizim görüşümüz buna karşıdır. Biz, sadece silahları değil, insanları
da görüyoruz. Silahlar, savaşta önemli bir faktördür, ancak belirleyici faktör
değildir. Belirleyici olan, eşyalar değil, insanlardır. Güç mücadelesi, sadece
askeri ve ekonomik güç mücadelesi değil, aynı zamanda insan gücü ve moral
mücadelesidir. Askeri ve ekonomik güç, en nihayetinde insanlar tarafından
kullanılmak zorundadır.”
Sonuç:
Bitmek Bilmeyen Kriz
ABD
emperyalizmi bu engeli, ancak topyekûn savaş yoluyla aşabilirdi. Oysa bu yol,
Vietnam’dan bu yana elli yıldır umutsuzca kaçındığı bir biçimdir. Amerikan
nüfusunun kitlesel olarak seferber edilmesi, karşılanması veya gizlenmesi
imkânsız olan maliyetler ve kitlesel kayıpların yaratacağı iç istikrarsızlık
gibi tahammül edilemez riskleri beraberinde getirir. Lenin’in emperyalizmin
çöküşüne ilişkin açıklaması bugünleri izah etmektedir:
“Emperyalizm, muazzam
miktarlarda para sermayesinin bir avuç ülkede birikmesidir. [...] Dolayısıyla
bu ülkelerde, ‘kupon keserek’ yaşayan, hiçbir girişimde yer almayan, mesleği
tembellik olan sınıf, daha doğrusu, rantiyeciler tabakası olağanüstü ölçülerde
büyür.”
Böyle
bir sistem, topyekûn savaşın gerektirdiği fedakârlıkları yerine getiremez.
Mao’nun
ABD emperyalizminin nihai kaderine ilişkin değerlendirmesi, bize ulaşmamız gereken
sonucu sunuyor:
“Daha önce dediğim gibi, tüm
güçlü zannedilen gericiler kâğıttan kaplandan başka bir şey değildirler. Bunun
nedeni, onların halktan kopuk olmalarıdır. Bakın! Hitler, bir kâğıttan kaplan
değil miydi? Hitler devrilmedi mi? Ayrıca Rus çarının, Çin imparatorunun ve
Japon emperyalizminin de kâğıttan kaplanlar olduğunu söyledim. Bildiğimiz gibi,
hepsi devrildi. ABD emperyalizmi, henüz devrilmedi ve atom bombasına sahip.
Bence o da devrilecek. O da bir kâğıttan kaplan.”
Kitlesel
seferberliği önleme mecburiyeti, şu anda gözlemlenen bitmek bilmeyen durumu teyit
ediyor: ABD mevzi elde edemiyor, ama geri adım da atmıyor, İran ve diğer
uluslara yönelik saldırılarına devam etmeye mecbur. Yağmalama olasılığı ortadan
kalkarsa, müzik kesilir, duvarlar yıkılır, tüm emperyalist düzen, 1789’da Paris
halkının karşılaştığı şeyle, yani öfkeli kitlelerin adaletiyle karşı karşıya
kalabilir. Lenin’in uyarısında dile getirdiği gibi, emperyalizmin karakteristik
özelliği şudur:
“Kapitalist
ülkelerin yürüttükleri sömürgecilik politikası, gezegenimizdeki işgal edilmemiş
toprakların ele geçirilmesi sürecine sona geldi. [...] dünya tümüyle taksim
edildi, öyle ki gelecekte sadece yeniden bölüşüm mümkün olabilir.”
Zayıflayan
emperyalist güçler, yeniden bölüşümü başka uluslara dayatacakları güçten
yoksundurlar.
Emperyalist
gelişmenin nihai yasası, halen daha Mao’nun belirlediği yasa:
“Savaş, başarısız ol,
tekrar savaş, tekrar başarısız ol, tekrar savaş... ta ki zafere ulaşana kadar; halkın
mantığı budur. Halk da her zaman bu mantık uyarınca hareket edecektir. Bu da
bir başka Marksist yasadır.”
Marx Engels Lenin Enstitüsü
16
Şubat 2026
Kaynak










