25 Eylül 2026

Assata Başımızın Tacı


25 Eylül 2025, saat 13:15 civarında, Assata Olugbala Şakir, ecdad kervanına katıldı. Bu, aslında hem acı hem de hoş bir haberdi. Acıydı, çünkü Assata, bir daha asla aramızda olmayacak, bir daha asla hikâye anlatmayacak veya bir daha asla şiir yazmayacak; acıydı, çünkü artık onu, siyahi insanlar için cesaret ve onurla mücadele eden, böylesine şiddetli bir muhalefet karşısında dimdik duran canlı bir örnek olarak gösteremeyeceğiz. Ama aynı zamanda hoş bir haberdi. Çünkü ABD İmparatorluğu’nun başındaki güçler, onu tüm o korkunç teknolojileriyle avlasalar da onu öldüremediler veya tekrar bir kafese koyamadılar. Hoştu, çünkü artık fiziksel âlemde olmasa da, Assata Şakir, ruhen bizimle birlikte.

Assata, 1997 tarihli Eyes of the Rainbow [“Gökkuşağının Gözleri”] belgeselinde, “ecdadımın benden beklentilerini karşılamak istiyorum, çünkü benden önce gelenler, okyanusun dibinde yatanlar, ister şeker kamışı tarlalarında, ister pamuk tarlalarında, isterse bir ağaçtan sarkarken hayatını kaybedenler için bu mücadeleyi sürdürmenin görevim olduğuna gerçekten inanıyorum”[1] diyordu. Şimdi, görevini en üst düzeyde yerine getirmiş olan Assata, siyahi devrimci savaşçı kadın ve erkeklerin panteonuna katıldı. Adı artık Kraliçe Nanny, Jean-Jacques Dessalines, Harriet Tubman, Nat Turner, Robert F. Williams, Mable Williams, Winnie Mandela, Malcolm X, Lolita Lebron, Safiye Buhari, Sekou Odinga ve daha niceleriyle birlikte anılmalı. Geriye kalan bizler ise onu gururlandırmalıyız.

Neyse ki Assata bize, kendi sözleriyle yazılmış, sıkıntılarının, özlemlerinin ve görüşlerinin zengin arşivine ait o haritayı bıraktı. Bu, Assata’yı, Malcolm’ın dediği gibi “masumları suçlu, suçluları da masum kılma” misyonuna sahip FBI’ın ve müesses nizama hizmet eden medyanın çarpık mantığıyla hatırlamak zorunda olmadığımız anlamına geliyor. Aksine, “biz, maviden daha koyu tenli insanlar”, onu bizim için olduğu gibi, savaşçı kraliçemiz olarak hatırlayacağız.

Joanne Deborah Byron, 16 Temmuz 1947’de Brooklyn Kadın Hastanesi’nde doğdu. Üç yaş civarı, büyükanne ve büyükbabası Lula ve Frank Hill, onu Kuzey Carolina’nın Wilmington kentine götürdü. Bir iş kurmak için yeterli parayı biriktirmişlerdi; bu başarı, Büyük Buhran’ın ve istihdam alanındaki ırk ayrımcılığının yarattığı tahribatın ortasında ayakta kalmak için gösterdikleri muazzam çabanın yansımasıydı. Hill ailesi, Assata’nın teyzesi ve gelecekteki avukatı Evelyn Williams’ın ifadesiyle, "ABD’nin siyahi vatandaşlarına gönülsüzce açtığı küçük fırsat kapılarında ustaca manevra yapmayı” çocuklarına ve torunlarına öğretirken, “Amerika’yı sevmek denilen o hastalıklı uyum sağlama çabası”nı redde tabi tuttu.[2]

Assata, Jim Crow yasalarının belirlediği ırk ayrımcılığı rejiminde büyüdü. 1857’de Yüksek Mahkeme Baş Yargıcı Robert B. Taney, bu beyaz üstünlükçü rejimi, “siyahi adamın, beyaz adamın saygı duymak zorunda olduğu hiçbir hakkı yoktur” şeklinde özetlemişti. Varlığı bu çarpık denklemin tamamen dışında bırakılan siyahi kadınlar için bu dünyanın nasıl bir yer olduğunu kavramak zor. Yıllar sonra Assata, Küba’da sürgünde yaşarken, büyükannesinin politik gelişimi üzerindeki etkisinden bahsedecek, onun “bana, aleyhime olan muazzam güçlüklerin üstesinden gelmeyi akledebilmek için ihtiyaç duyduğum o iç gücü veren ilk kişi” olduğunu söyleyecekti.[3] Ancak çocukken, Wilmington’daki siyahi cemaati, Joey’i korudu. Ailesi, ona o günlerde “Joey” diyordu. Assata için cemaat, beyaz insanların hayatlarında yalnızca asgari bir rol oynayacağı bir ortam oluşturuyordu.[4]

Assata, sekiz-dokuz yaşlarında New York’a döndü. Annesi Doris Johnson ve teyzesi Evelyn Williams tarafından büyütüldü. Williams, erken gelişmiş, sanata meyilli, ilkeli ve cesur yeğenini “babasız bir mucize” olarak tanımlıyordu.[5] Assata, kendisini boğan bir şey varmış gibi hissetmekten bıktığı için 17 yaşında liseyi bıraktı.[6] Sonunda girdiği Genel Eğitim Geliştirme Sınavı’nı kazandı, ardından Manhattan Borough Toplum Koleji’ne (BMCC), ardından da New York Kent Koleji’ne (CCNY) kaydoldu. İlkin ailesinin ektiği politik bilinç tohumları, bu dönemde yeşermeye başladı. Öğrenme deneyimi açısından en önemli adımları sınıf dışında attı, bu konuda kendisine profesörlerinden çok akranları yardımcı oldu. Yıllar sonra kapitalizmde eğitimin rolü üzerine düşünürken şunları söyleyecekti:

“Kimse, size onları alaşağı etmek için gerekli eğitimi vermeyecek. Kimse size gerçek tarihinizi, gerçek kahramanlarınızı öğretmeyecek, hele bir de bu bilginin sizi özgürleştireceğini biliyorlarsa. Amerika’daki okulların tek derdi, insanların beyinlerini Amerikancılıkla yıkamak, onlara biraz eğitim vermek ve kapitalist sistemin gerektirdiği pozisyonları doldurmak için gereken becerileri kazandırmak. Amerika’daki okulların bizi eğitmesini beklediğimiz sürece cahil kalacağız.”[7]

Assata’nın devrimciye dönüşmesi, Altın Davullar Derneği adlı siyahi bir öğrenci örgütüne katılmasıyla başladı. Bu örgüt ve ona bağlı (İslam Milleti, Afrikalı-Amerikalı Birliği Örgütü ve Yeni Afrika Cumhuriyeti gibi) politik ağlar aracılığıyla Assata, siyahi tarihi ve kültürü üzerine derinlemesine çalışmalar yürüttü. Otobiyografisinde, “Nat Turner’ı öğrendiğim gün onun hatırasından o kadar çok etkilendim ki kendimi evde zor tuttum” diyordu.[8] Tutkulu bir okur haline geldi, ancak aynı zamanda kendisini halkından kopartacağını düşündüğü sınıflara ve kütüphanelere hapsolmamaya karar verdi. “Pratiksiz teori, teorisiz pratik kadar eksiktir. İkisinin bir arada olması gerekir. İkisini de yapmaya kararlıydım” diyordu.[9]

Assata, 1967’de devlet baskısıyla ilk kez yüzleşti. Kendisi ve diğer yüz BMCC öğrencisi, üniversitenin yetersiz siyahi çalışmaları müfredatını ve siyahi öğretim üyesi eksikliğini protesto etmek için bir üniversite binasının girişine barikat kurduktan sonra okula izinsiz girme suçlamasıyla tutuklandı.[10] Ertesi yıl, Assata ve diğer BMCC öğrencileri, Brooklyn’in Ocean Hill-Brownsville bölgesindeki siyahi ve Porto Rikolu velilerin, mahallelerindeki okulların nasıl yönetileceğine karar vermek için örgütledikleri mücadeleye iştirak ettiler. Bu dönemde, siyahi emeğinin yoğun bir şekilde sömürüldüğü beş güney eyaletinden oluşan egemen bir siyahi ulus yaratmayı amaçlayan siyahi devrimci bir oluşum olan Yeni Afrika Cumhuriyeti’nin (YAC) vatandaşı oldu.[11]

Assata (ki o zamanlar Joanne Deborah Byron olarak biliniyordu) bu dönemde Lois E. Chesimard ile kısa bir evlilik yaptı, ardından yasal adını Joanne Chesimard olarak değiştirdi. Yıllar sonra, derin bir mücadele içindeyken, Assata bu köle soyadlarını bırakıp en çok bilinen unvanları benimsedi. “Kendimi ne bir JoAnne, ne bir Zenci, ne de bir Amerikalı gibi hissediyordum. Kendimi Afrikalı bir kadın gibi hissediyordum” diyordu.[12] Yeni Afrikalı isimleri alma geleneğine uygun olarak, derin anlamlar taşıyan isimler seçti.[13]

Assata, “mücadeleci kadın; Olugbala, “Halk sevgisi”, Şakir de “şükreden” anlamına geliyordu. Seçtiği ikinci isim, Siyahi Kurtuluş Ordusu Olugbala Kabilesi’nin diğer üyelerince de benimsendi: Anthony Kimu Olugbala White, Woodie Changa Olugbala Green, Frank Olugbala Fields, Zeyd Malik Şakir namı diğer Dedane Olugbala, Melvin Rema Olugbala Kearney, Twymon Kakuyan Olugbala Myers. Seçtiği soyadı, Malcolm X’in ortağı Selahaddin Şakir gibi kendisini davaya adamış devrimcilerle dolu Şakir ailesinin politik soyuna bağlanıyordu; Selahaddin’in oğulları Lumumba ve Zeyd, Kara Panter Partisi’nin New York Bölümü ve Siyahi Kurtuluş Ordusu’nun (KPP/SKO) önemli figürleriydi; Afeni Şakir, Lumumba’nın karısı ve bir diğer önemli New York Panteriydi; Mutulu Şakir ise akupunktur uzmanı ve Yeni Afrika Cumhuriyeti üyesiydi. Assata’nın bir Şakir olarak sahip olduğu şöhret, vaftiz oğlu, aynı zamanda Afeni Şakir’in oğlu, sonradan katledilecek olan rapçi ve şair Tupac Amaru Şakir’in gölgesinde kaldı.[14]

Assata Şakir, örgütün Philadelphia’daki Devrimci Halk Anayasası Kongresi’ne katıldıktan kısa bir süre sonra, 1970 sonbaharında Kara Panter Partisi’nin New York Şubesi’nde çalışmaya başladı.[15] Partiye tam zamanında katılmış olması, onun cesareti ve mücadeleye olan bağlılığı hakkında çok şey anlatıyor. Ülke genelinde Panterler, devlet makamlarınca avlanıyor, taciz ediliyor, tutuklanıyor ve öldürülüyorlardı. Bir yıl önce, KPP’nin Illinois Şubesi’nden Fred Hampton ve Mark Clark, Şikago Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı bir infaz timi tarafından katledilmişti. Şube başkanı Hampton, öldürüldüğünde uyuşturulmuş haldeydi ve hamile eşinin yanında yatakta uyuyordu.[16]

2 Nisan 1969’da Şakir ailesinden iki üye, Lumumba ve Afeni, bir düzineden fazla New York Panter üyesiyle birlikte koordineli bir polis baskını sırasında yakalandı. Baskın, yıkıcı faaliyetlere odaklanan gizli bir New York Emniyet Müdürlüğü birimi olan Özel Hizmetler ve Soruşturma Bürosu tarafından gerçekleştirilmiş olsa da, altında FBI’ın imzası vardı. “Panter 21” olarak bilinen grup, polis memurlarını öldürme ve polis karakollarını, tren istasyonlarını, mağazaları, devlet dairelerini ve Bronx Botanik Bahçeleri’ni bombalama planları da dâhil olmak üzere bir dizi uydurma suçla suçlandı. Assata, o günleri değerlendirirken, “New York polisinin, Panterlerin New York şubesinin en deneyimli, yetenekli ve zeki liderlerini kaçırdığı ve her biri için 100.000 dolar fidye talep ettiği, hareketteki herkes tarafından biliniyordu” dedi.[17]

Panterlere yönelik devlet baskısı, hareketi ezmek ve siyahi cemaati içerisindeki diğer insanları yetki alanının dışında kalan yollarla mücadeleden kopartmak için tasarlanmıştı. Ancak Assata yılmadı. 1970 ve 1971 yılları arasında KPP’nin yer üstü kadrosunun adanmış bir üyesi olarak çalıştı. Panter 21 sanığı Joan Bird ile işbirliği yaparak bir tıp kliniği kurdu, üniversite öğrencileri için politik eğitim dersleri verdi, Ücretsiz Kahvaltı Programı’nda çalıştı ve mahkûm savunma kampanyalarını destekledi.

Assata, ayrıca KPP ve ilişkili olduğu diğer muhtelif oluşumlar içerisinde cinsiyetçiliğe karşı ideolojik ve politik mücadele verdi. “Kara Panter Partisi İçerisinde Cinsiyetçilik Sorunu Üzerine” adlı önemli bir makale kaleme alan yoldaşı Safiye Buhari gibi Assata da örgüt içerisindeki cinsiyetçiliği, erkeklerin ve kadınların kapitalizmin ve beyaz üstünlükçülüğünün ataerkil yapısı dâhilinde başvurdukları toplumsallaşma tarzları ve yöntemlerinin bir ürünü olarak anlıyordu. Assata, toplumdaki kapitalizmi ve beyaz üstünlükçülüğünü alt etmek için örgütlenip mücadele eden insanların, toplumdaki ve kendi hareketleri içerisindeki cinsiyetçiliği ve ataerkilliği ortadan kaldırmak için de örgütlenmeleri gerektiğini görmüştü.[18]

Assata, KPP’nin çöküşünden onlarca yıl sonra, “Afrikalıların beyaz üstünlükçülüğünü alt etme ve Avrupa’nın dünya üzerindeki hâkimiyetine son verme girişimlerinin direnişle karşılaşacağı açık olsa da, çok azımız, gelecek saldırılara hazırlıklıydık" dedi.[19] O ve birlikte mücadele ettiği kişiler, o vakitler şu gerçekten bihaberlerdi: büyük ölçüde siyahi gençlerden oluşan bir hareket olarak KPP, Karşı İstihbarat Programı olarak bilinen gizli ve büyük ölçüde yasadışı bir FBI girişiminin hedefiydi. FBI Direktörü J. Edgar Hoover’ın sözleriyle, yaygın olarak bilinen ismiyle COINTELPRO’nun temel amacı, ABD’deki neredeyse tüm ilerici hareketleri, özellikle de KPP’yi “ifşa etmek, sekteye uğratmak, yanlış yöne sevk etmek, itibarsızlaştırmak veya başka şekillerde etkisiz hale getirmek”ti.[20]

FBI (yerelliklerdeki polis teşkilatları, CIA ve diğer devlet kurumlarıyla birlikte), sömürge karşıtı direnişi ezmek isteyen Amerikan ve Avrupa imparatorlukları tarafından yüzyıllar boyunca geliştirilen kontrgerilla taktikleri cephaneliğini harekete geçirerek, bu hedefe uygun bir hareket planı belirledi.[21] FBI, sinsi taktikleriyle (dezenformasyon, gözetleme, ajan provokatörler vb.) Büro’nun öfkesini Marcus “Musa” Garvey’nin Evrensel Zenci Geliştirme Derneği’ne yoğunlaştırdığı 1920’lerden beri, Siyahi hareketleri dağıtacak gizli çalışmalar yürütmüştü. Yarım yüzyıl sonra, bir COINTELPRO yazısında FBI’ın “Kara Mesih’in yükselişini engelleme” yönündeki çabaların iki katına çıkarıldığı söyleniyordu. Burada muhtemelen dolaylı olarak Garvey’den bahsedilmekteydi. Devletin kara gölgesi, altmışlar ve yetmişlerdeki politik suikastlerin üzerinde tehditkâr bir şekilde gezinip durdu: Malcolm X, Martin Luther King Jr., Fred Hampton, Mark Clark, Bunchy Carter, John Huggins ve George Jackson bu süreçte katledildi.

Panter 21 destanı, iki yıldan fazla sürdü ve o zamana kadar New York eyaleti tarihindeki en uzun ve en pahalı dava haline geldi. Bu çileli süreç, KPP’nin (yanlışlıkla Doğu ve Batı olarak yaftalanan) iki düşman gruba ayrıştığı, FBI’ın hızlandırdığı tartışmalı “ayrışma” ile aynı zamana denk geldi, bu ayrışmayı daha da derinleştirdi. FBI’ın gizliden yürüttüğü dezenformasyon faaliyetlerinin etkisiyle bu gruplar, Panterlerin Panterleri öldürmeye başladığı iç savaşa dönüştü. Assata daha sonra, yoldaşlarının hayatına mal olan “Doğu Yakası/Batı Yakası” çekişmesi ile ana akım Hip-Hop müzik içerisinde yaşanan, vaftiz oğlu Tupak Şakir’in hayatına mal olan Doğu Yakası/Batı Yakası çekişmesi arasındaki benzerliğe dikkat çekti.

Çoğu insan, dışarıdan ve içeriden gelen bu varoluşsal tehditlere, hareketten uzaklaşarak karşılık verirdi. Ancak Assata, kararlı tutumunu muhafaza etti, hatta onu daha da güçlendirdi. Yeraltına indi, gizli bir militan direniş altyapısına katıldı. Siyahi Kurtuluş Ordusu aracılığıyla Assata ve diğer özverili devrimciler, devlet baskısının ağırlığı altında giderek daha fazla ezilen yer üstü hareketlerini desteklemek için tasarlanmış suç sayılan faaliyetlerde bulundular. Bu faaliyetler şunları içeriyordu: yakalanan aktivistleri esaretten kurtarmak, esir değişimi amacıyla düşmanları kaçırmak, yirminci yüzyıldan kalma bir yeraltı demiryolu aracılığıyla politik kaçakları nakletmek ve onlar için güvenli bir liman sağlamak, mücadeleyi finanse etmek için bankalardan ve uyuşturucu satıcılarından para toplamak ve devletin silahlı ajanlarıyla silahlı çatışmaya girmek.

Filistin’i Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinden kurtarmak için uzun süre mücadele edenler gibi, siyahi kurtuluş hareketinin üyeleri de sık sık uluslararası hukukun kendilerine silahlı mücadeleye girmek için yasal bir temel sağladığını öne sürdüler.[23] Assata, 1987’de şunları söylüyordu:

“Çok da uzak olmayan bir gelecekte, bir gün, dalkavukluğa ve yağmaya dayanmayan her siyahi örgütü yeraltına çekilmek zorunda kalacak. Bu ülke, ne kadar hızlı faşist aşırı sağa doğru ilerlerse ilerlesin, siyahi devrimci örgütler, bu kaçınılmaz sonuca hazırlanmaya başlamalı. Faşist hükümetler, ne kadar barışçıl ve şiddetten uzakmış gibi görünürlerse görünsünler, devrimci veya ilerici muhalefet örgütlerinin var olmasına asla izin vermezler.”[24]

Günümüzde “Direniş”, güçlenen faşizm karşısındaki acizliğiyle yüzleşmeye devam ederken, Assata’nın soyundan geldiğini iddia edenler, onun tavsiyelerinin yeterince dikkate alınmadığı gerçeğiyle yüzleşmelidirler.

Assata’nın yeraltındaki ilk dönemi, ister istemez belirsizdir. 5 Nisan 1971’de, 23 yaşındaki Assata, Manhattan’ın merkezindeki Statler Hilton Oteli’nde çıkan bir çatışmada karnından vuruldu. Evelyn Williams’a göre, herkesçe bilinen bir uyuşturucu satıcısına “tuzak kurmak” için silahlı bir eylemde bulunurken yaralandı. Bu bağlamda, söz konusu eylem, SKO’nun siyahi cemaatleri içerisinde uyuşturucu ticareti yapanları taciz etme ve fonlarına el koyma kampanyasının bir parçasıydı. Assata’nın KPP/SKO’dan yoldaşı Doruba bin Vahid, 1971 tarihli “Ağır Uyuşturucular Hakkında” başlıklı makalesinde, “Hem polisin bulaştığı yolsuzlukların hem de siyahilerdeki çıkarcılığın kurbanları olarak, toptan yıkımımızdan kâr elde edecek olanlara asla taviz vermemek görevimizdir” diyordu.[25]

FBI’ın, polisin ve burjuva basınında egemenlere vantrologluk yapanların dedikleri haricinde elimizde Assata’nın yeraltı faaliyetlerine dair pek bir bilgi yok. New York Emniyet Müdürlüğü’ne çalışan, onun propaganda faaliyetlerini yürüten Robert Daily, Assata’yı "Siyahi Kurtuluş Ordusu denilen çetenin ruhu, onu bir arada tutan, harekete geçiren, ateş etmelerini sağlayan anaç tavuk” olarak tanımlıyordu.[26]

Devlet makamlarının iddiasına göre Assata, polis cinayeti, el bombasıyla polis otosuna saldırı ve birkaç banka soygunu gibi bir dizi SKO eylemine iştirak etmişti. FBI, karşı istihbarat programlarını, özellikle SKO’yu ezmek için tasarlanmış yeni girişimlerle pekiştirdi. Bunlar arasında “New York’ta Polis Cinayetleri” (NEWKILL), “Chesimard soygunları” (CHESSROB) ve “Hapishane Aktivistleri Gözetim Programı” (PRISACTS) gibi çalışmalar yer alıyordu.

Yüzyıllardır siyahileri köleleştiren, bizi altmış yılı aşkın süredir fiili ırk ayrımcılığına, hapishanelerde ve gettolarda devasa kafeslerde tutma biçiminde fiili bir ayrımcılığa maruz bırakan aynı ABD hükümeti, Assata Şakir ve Siyahi Kurtuluş Ordusu’nu “terörist” olarak yaftaladı. Bazı kafası karışık zenciler, makul yurttaş rolü keserken bazıları olan bitenin bilinciyle hareket ediyorlardı. Assata, o dönemde hepimizi “Düşmanlarınızın sizin yerinize düşmanınızı seçmesine asla izin vermeyin” diye uyarıyordu.[27]

1976’da görülen hırsızlık davasında kendi avukat yardımcılığını üstlendi. Bu sayede SKO’yu kendince tarif etme imkânı buldu.

“Siyahi Kurtuluş Ordusu denilen fikir, Siyahilerin maruz kaldıkları koşulların bir ürünüdür: bu koşullar yoksulluğa, it bağlasan durmaz evlere, kitlesel işsizliğe, kötü sağlık hizmetlerine ve zayıf eğitim imkânlarına dairdir. Bu fikrin oluşmasının sebebi, siyahi halkın bu ülkede eşit ve özgür olmayışıdır. Amerikan hapishanelerindeki insanların yüzde doksanı ya siyahidir ya da Üçüncü Dünyalıdır. Bu fikir doğmuştur, çünkü sokaklarımızda on yaşında çocuklar vurulup öldürülmektedir. Çünkü uyuşturucu, toplumumuzun iliklerine sinmiştir ve çocuklarımızın yaşadığı hüsran ve hayal kırıklığından beslenmektedir. SKO anlayışının oluşmasının sebebi, bu ülkede siyahilerin maruz kaldıkları toplumsal ve ekonomik zulümdür. Ayrıca zulüm varsa direniş de vardır. SKO, o direniş hareketinin bir parçasıdır. Siyahi Kurtuluş Ordusu, tüm insanların özgürlüğü ve adaleti için mücadele etmektedir.”[28]

Assata Şakir’in yeraltındaki ilk dönemi, 2 Mayıs 1973’te, iki yoldaşı Zeyd Malik Şakir ve Sundiata Acoli ile birlikte New Jersey Otoyolu’nda iki eyalet polisi tarafından durdurulduklarında sona erdi. Çıkan çatışmada Zeyd Şakir ve Werner Forester ismindeki polis hayatını kaybetti. Assata, her iki kolundan ve omzundan vurulurken, diğer polis memuru James Harper da omzundan yaralandı. Assata, gözaltına alındı. Acoli, olay yerinden kaçmayı başardı, ancak kapsamlı bir insan avı sonucunda üç gün sonra yakalandı.

ABD hükümeti, devrimcileri politik tutsak olarak hapiste tuttuğunu hiçbir zaman kabul etmedi, ancak, cezaevi yöneticilerinin, Assata Şakir gibi tutuklu devrimcileri politik bir tehdit olarak gördüğü açıktı. Altı buçuk yılının iki buçuk yılını erkeklere ayrılmış hücre hapsinde geçirdi; bu, sadece onu cezalandırmak için değil, aynı zamanda diğer tutukluları politik fikirler “bulaştırma”sına mani olmak için de atılmış bir adımdı. Duvarların ardında kaldığı süre boyunca fiziksel olarak en ağır muamelelere göğüs gerdi, işkence gördü, korkutulmaya çalışıldı, gözetlendi, tıbbi şiddete ve tıbbi ihmale maruz kaldı.

“ABD’deki hapishanelerde gördüğüm şey, bizatihi kölelikti. Zincirlenmiş, hücrelerde tutulan o siyahi insanlar sadece yoksullardan oluşuyordu. [...] Ayaklar altında çiğnenip eziliyorlardı. Gördüklerimi asla unutmayacağım. Yaşadıklarımı asla unutmayacağım. Halkımın yaşadıklarını asla unutmayacağım.”[29]

1973 yılının sonlarında Assata ve KPP/SKO’dan yoldaşı Kamau Sadıki, devrimci sevgi, meydan okuma ve iyimserlikle tanımlı, olağanüstü bir eylem gerçekleştirdi. Mahkeme salonunun yanındaki bekleme odasına kapatıldıkları sırada, devam eden protestolarını susturmak için tasarlanmış bir hamleyle, şimdiye kadarki en cesur protestoyu tasarladılar: Siyahiler yaşamalıydı. Cinsel olarak yakınlaşmadan önce, ikili, açıktan hamilelik olasılığını ve siyahileri yok etmeye kararlı bir dünyaya siyahi bir çocuk getirmenin etik olup olmadığını tartıştı. Düşmanlarının hayatlarının gidişatını kontrol etmesine izin vermemeye karar verdiler.[30]

Assata’nın hamileliği, hapishane yetkililerinden gördüğü kötü muameleyi azaltmadı. Zincirlenme, yetersiz beslenme, tecrit ve tıbbi istismara maruz kalma deneyimi, hem geçmişte hem de günümüzde tutuklu kadınların maruz kaldığı şiddeti gözler önüne seriyor. Assata Şakir’in 11 Eylül 1974’te Kakuya Amala Olugbala Şakir isminde sağlıklı bir kız çocuğunu dünyaya getirmesi, tam bir mucizeydi.

Küçük ama özverili bir avukat ekibi ve politik savunma kampanyasının desteğiyle Assata Şakir ve diğer sanıklar, üç ayrı davada beraat ettiler. Ancak Mart 1977’de, savcılığın iddiasındaki bazı tutarsızlıklara (COINTELPRO entrikalarından bahsetmeye bile gerek yok) rağmen, tamamı beyazlardan oluşan bir jüri, onu Memur Forester’ın öldürülmesinden ve çatışmayla bağlantılı diğer suçlardan mahkûm etti (Sundiata Acoli, 1974’te hüküm giymişti).

Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Assata’nın 65 yıl hapis cezasına çarptırılmasının ardından devletin planı onun bir kafeste ölmesiydi. Ancak o ve yoldaşlarının başka planları vardı. 2 Kasım 1979 günü öğleden sonra Assata, Yeni Afrika Cumhuriyeti örgütü mensubu Chokwe Lumumba’nın “belki de bu yüzyıl, bu on yıl içerisinde imparatorluğun tanık olduğu en büyük askeri başarılarından biri” olarak adlandırdığı eyleme iştirak etti. O gün, Yeni Afrika Örgütü, Siyahi Kurtuluş Ordusu ve Yeraltında Hava Durumu isimli örgütlere mensup devrimcilerden oluşan bir ekip, Assata’yı New Jersey’deki Clinton Kadın Islahevi’nden kaçırdı. Eylem, Sekou Odinga, Mtayari Shabaka Sundiata, Marilyn Buck, Mutulu Şakir, Silvia Baraldini ve Judy Clark’ın da aralarında bulunduğu küçük bir ekip tarafından gerçekleştirildi. Ağır silahlarla donatılmış, savaşa hazır durumda olmasına karşın ekip, tek bir el ateş etmeden hedeflerine ulaştı. Bu durum, devletin militanların “sadece kan dökmek isteyen deliler” olduğuna dair söylemini çürüttü. Yıllar önce merhum Odinga bu olayı anlatırken bana, “Devrimciler cesur olmalı” demişti.

Assata, hayatında ikinci kez yeraltına indi. Beş yıl boyunca yakalanmadı. Hareket içerisindeki unsurların ve hareketi destekleyen kesimlerin, bu kadar uzun süre, böylesine büyük bir riski üstlenip, kişisel kazanç veya tanınma beklentisi olmadan ona koruyup saklaması, insanların ona ve temsil ettiği harekete ne kadar çok sevgi beslediğini açıkça gösteriyor. Rahip Herbert Daughtry’nin New York Amsterdam News gazetesinde yayınlanan köşe yazısının başlığı “Hızlı koş kardeşim, çok hızlı koş”tu.[32]

1984’te, bir yeraltı ağının yardımıyla Assata, Küba’ya ulaştı.

“Aslolarak kendilerine, ‘Ben buradayım, temsil ettiğim şey bu ve benimle ne yapacağınıza karar vermeyi size bırakıyorum’ dedim, neyse ki desteklerini esirgemediler ve bana politik sürgün statüsü verdiler.”

Kübalılar, onun davasını işitmişti, politik tutuklu olarak gördüğü muamele hakkında BM’ye sunduğu 1978 tarihli dilekçeden haberdarlardı.[33]

Assata’nın hayatının geri kalanını, 40 yılı aşkın bir süreyi Küba’da görece özgürlük içinde geçirmiş olması son derece önemli. Bu ada ülkesi, sömürgeci egemenliğin boyunduruğundan başarıyla kurtulmuş, onlarca yıllık emperyalist müdahalelere ve ezici bir ABD ambargosuna rağmen kendi yolunu çizmiş bir toplumun canlı örneği. 1959’daki Küba Devrimi’nden bu yana Küba, Afrika, Latin Amerika, Güneydoğu Asya ve ABD’deki komünist hareketlere ve ulusal kurtuluş hareketlerine maddi destek sağlayarak, devrim ihtimalinin feneri oldu. 1998 tarihli açık mektubunda Assata, “Gezegen yüzeyinde varolan en büyük, en dirençli ve en cesur köle (adalı) kamplarından biri burası” diyordu.

Assata, Küba’dayken kızıyla yeniden bir araya gelebildi, otobiyografisini tamamladı, sosyalizm anlayışını derinleştirdi, kendisini Küba tarihi, siyaseti ve kültürü üzerine çalışmalara adadı. Hapishanedeyken şehadet getirip İslam’a geçmiş olan Assata, Küba’dayken “kendisinden başka bir parça buldu” ve köleleştirilmiş Afrikalılar tarafından Küba’ya getirilen Afrika’ya ait, maneviyata dair pratiklerle ilişkisini derinleştirdi.[35]

2004 tarihli bir makalesinde, “Afrika halklarının kurtuluşu Avrupamerkezci bir dünya görüşüyle inşa edilemez. Afrika ve diğer yerli kültürlerden, iş birliğine dayalı toplumlar inşa etmek için ihtiyaç duyduğumuz manevi ve ahlaki değerleri keşfetmemize yardımcı olacak çok şey öğrenilebilir” diyordu.[36]

Assata, Küba’da bir noktaya kadar nispeten rahat hareket etti. Ancak 2005 yılında ABD Adalet Bakanlığı, Assata Şakir’i Yurt İçi Terörist İzleme Listesi’ne ekledi ve başına 1 milyon dolar ödül koydu. 2013 yılında, Başsavcı Eric Holder ve Başkan Barack Obama gibi siyahilerin, Tom Amca’ların o yalan yanlış liderliğinde Assata, FBI’ın En Çok Aranan Teröristler Listesi’ne eklenen ilk kadın oldu ve başına konulan ödül iki kat artırılıp 2 milyon dolara çıkartıldı.[37]

Küba hükümetinin ABD devletinin “Assata’yı bize teslim et” baskısına hiçbir şekilde boyun eğmemesi, takdirle karşılanmalıdır. Fidel Castro, ABD’nin açıklamasına şu cevabı vermiştir: “Assata’yı bir terörist olarak takdim etmek istediler, oysa bu, adaletsizlikti, zulümdü, aşağılık bir yalandan başka bir şey değildi.”[38] Ama gene de 2005-2025 arası dönemde dünya, Assata’ya dair hiçbir şey işitmedi, onun sözlerine vakıf olmadı. Birçoğumuz, bu sessizliği memnuniyetle karşıladık, çünkü bu, onun hâlâ özgür olduğu anlamına geliyordu.

Ama şimdi savaşçı kraliçemiz, yeni adalımız, kaçak kölemiz, aramızdan göç etmiş olan ecdadımızın kıymetli bir parçası haline geldi. O, artık ölülerimizin ruhlarının cisimleştiği bir suret (egungun).

Bu arada mücadele birçok cephede devam ediyor. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu, servetin bir avuç azınlığın elinde toplandığı sürecin yepyeni bir biçimiyle, güçlenen faşizmle, açıktan ilan edilmemiş olan emperyalist savaşlarla, soykırım sözcüğünü tam anlamıyla karşılayan katliamlarla ve iklim krizinin yoğunlaşan etkileriyle mücadele ediyor.

Bu saldırıya karşı mücadele ederken politik tutsaklarımızı unutmamalıyız. Assata’nın çocuğu olan 39 yaşındaki Kamau Sadıki, 69 yaşında ve şu anda Gürcistan’da tutuklu, üstelik akut sağlık sorunları yaşıyor.[40] İmam Cemil Emin (eski adıyla H. Rap Brown) ve 41 yaşındaki Mumya Ebu Cemal, altmışlar ve yetmişlerdeki faaliyetleri sebebiyle hapiste tutulan Panterler.

2006 yılında Rahip Joy Powell, polis şiddetine karşı yürüttüğü faaliyetlerin intikamını almak isteyen devlet tarafından, saldırı ve hırsızlık suçlamasıyla yargılandı. Şu anda New York’ta tutuklu.[42] İngiltere’de Filistin Hareketi mensubu Filistinli devrimci Teuta Hoca[43] ile ABD’de Casey Goonan, Gazze’deki soykırıma karşı yükselen isyan dalgasına katılmış, sonrasında hapse atılmış iki isim.

Assata’nın hatırasını tebcil etmenin, yüceltmenin en iyi yolu, kurtuluş mücadelelerini ve politik tutsakları desteklemektir. Assata’nın da dediği gibi, “Söz de gerekli elbette ama bilinmelidir ki tarihte her devrim eylemle yapılmıştır. Bizim düşmanımızın bağrına saplanacak mızraklara ve bizi koruyacak zırhlara ihtiyacımız vardır. Siyahiler, mücadele etmeyi mücadele ederek öğrenmelidirler. Yanlışlarımızdan öğrenmeyi bilmeliyiz.”[45]

Orisanmi Burton
7 Ekim 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Gloria Rolando, Eyes of the Rainbow. 1997.

[2] Evelyn Williams, Inadmissible Evidence: The Story of the African-American Trial Lawyer Who Defended the Black Liberation Army. Lawrence Hill Books. New York, 1993, 25

[3] Eyes of the Rainbow.

[4] Bibi Angola, Assata Speaks, 1980, s. 33.

[5] Williams, Inadmissible Evidence, s. 10.

[6] Angola, Assata Speaks, s. 34.

[7] Assata Shakur, Assata, Lawrence Hill Books. New York, 1987, s. 181.

[8] Shakur, Assata, s. 175.

[9] Shakur, Assata, s. 180.

[10] Williams, Inadmissible Evidence, s. 7.

[11] Shakur, Assata, 185; Edward Onaci, Free the Land: The Republic of New Afrika and the Pursuit of a Black Nation-State. The University of North Carolina Press. Chapel Hill, NC, 2020.

[12] Shakur, Assata, s. 185.

[13] Edward Onaci, Free the Land: The Republic of New Afrika and the Pursuit of a Black Nation-State. The University of North Carolina Press. Chapel Hill, NC, 2020, s. 88.

[14] Santi Elijah Holley, An Amerikan Family: The Shakurs and the Nation They Created. Mariner Books, New York: 2023.

[15] Williams, Inadmissible Evidence, s. 8; Shakur, Assata, s. 205.

[16] The Murder of Fred Hampton.

[17] Shakur, Assata, s. 205; Ayrıca bkz.: Orisanmi Burton, “Revolution is Illegal: Revisiting the Panther 21 at 50”. Spectre Journal. 21 Nisan 2021: SJ.

[18] Shakur, Assata, s. 223 & 254; Safiya Bukhari, “On the Question of Sexism in the Black Panther Party,” The War Before. The Feminist Press. New York, 2010; “Assata Shakur’s Message to Black Women Engaged in Revolutionary Organizing,” Millennials are Killing Capitalism. Mülâkat. 2025. Youtube.

[19] Assata Shakur, “Forward,” State of the Race: Creating Our 21st Century, Where Do We Go From Here. Diaspora Press, Boston, X.

[20] Kenneth O’Reilly, Racial Matters: The FBI’s Secret File on Black America. Free Press. New York, s. 131.

[21] Orisanmi Burton, Tip of the Spear: Black Radicalism, Prison Repression & the Long Attica Revolt. UC Press. Berkely, 2023.

[22] Assata Shakur, “The Interview,” Pan-African News Wire. 2 Mayıs 2003. SFA.

[23] Ihsan Adel, “Do Palestinians Have the Right to Resist and What Are the Limits?” Law for Palestine. Law4palestine.

[24] Shakur, Assata, s. 227.

[25] Williams, Inadmissible Evidence, s. 6. Richard Moore, “Concerning Hard Drugs,” Right On. 1971, s. 6.

[26] Robert Daley, Target Blue. Delacorte Press. New York, s. 430.

[27] Shakur, Assata, s. 152.

[28] Shakur, Assata, s. 169. İlgili bölümün çevirisi: İştiraki.

[29] Eyes of the Rainbow; Dhoruba bin Wahad, Assata Shakur ve Mumia Abu Jamal, “Still Black Still Strong: Survivors of the War Against Black Revolutionaries”. Semiotext(e). Cambridge, MA, 208; Shakur, Assata.

[30] Eyes of the Rainbow.

[31] Walter H .Waggoner, “Joanne Chesimard Convicted in Killing Of Jersey Trooper,” TheNew York Times. 22 Mart 1977.

[32] Herbert Daughtry, “Run hard sister, run hard.” The New York Amsterdam News. 1 Aralık 1979, s. 17.

[33] Talk with Assata Shakur Somewhere in Cuba, 1995, s. 7. SFA.

[34] Dylan Rodriguez, Forced Passages: Imprisoned Radical Intellectuals and the U.S. Prison Regime. U Minnesota Press, s. 64.

[35] Assata Shakur, “The Interview,” Pan-African News Wire. 2 Mayıs 2003, s. 4. SFA.

[36] State of the Race, s. xxiii.

[37] PA.

[38] Cubanet.

[39] Freekamau.

[40] IJAN.

[41] Freemumia.

[42] Freejoypowell.

[43] Instagram.

[44] Instagram.

[45] Shakur, Assata, s. 52. İlgili yazının çevirisi: İştiraki.

24 Eylül 2026

, ,

Slavoj Žižek’in Aydına Yakışmayan Siperleri

Ünlü bir aydının bir toplantının açılış konuşmasına Antonio Gramsci’den klişeleşmiş, şu türden bir alıntıyla başlaması gayet olağan bir durum ama gene de böylesi bir şeye tanık olmanın yorucu olduğunu belirtmeliyim: “Eski dünya ölüyor, yenisi doğamıyor. Bu fetret devrinde muhtelif hastalık belirtileri ortaya çıkıyor.” Bunu neden yaptığını fark ettiğinizde kaygılanıyorsunuz. Süperstar haline gelmiş bir aydın için klasik isimler, uzun yıllardır izleyicilerce büyük talep gören bir performans, diyalektik denge oyunu için sadece sahne dekoru işlevi görüyor.

Kendine özgü Sloven aksanı ve tuhaf mizahıyla Slavoj Žižek, Hollywood’un gişe rekorları kıran filmleri ve Batı tarzı tuvaletlerin tasarımları dâhil her yerde ideoloji buluyor. Ancak Testaccio’daki pitoresk Roma mezarlığında medfun Antonio Gramsci, Žižek’in kendi mirasına nasıl davrandığını görseydi, mezarında ters dönerdi.

Görünüşe göre Žižek, marjinal bir figür, bir tür modern zamanların Diyojen’i imajını uzun zamandır terk etmiş durumda. Bugün, en iyi akademik kurumlara ve konser salonlarına kabul edilen, başarılı bir aydın. Londra, Ljubljana ve ABD’de yaşıyor, buralarda çalışıyor, etkinliklere katılıp nutuklar atıyor, kitapları üzerinden yüksek ücretler kazanıyor. Kitapları âdeta bir üretim bandında ilerliyor, bazen yılda iki tane birden çıkartıyor. Küresel yıldız statüsünün tadını çıkartan Žižek’in hayatı, Batı akademisindeki ortalama bir araştırmacının (güvencesiz vize statüsü, cılız maaş ve kısa süreli sözleşmelerle tanımlı) hayatından açıktan farklı.

Žižek, popüler performanslarından birinde, kendini Marx ve Gramsci’nin yanına yerleştirip onların klasik kavramlarını çözümlemeye başlıyorsa, o vakit bizim de klasiklerin hangi konumdan ve kimin çıkarları doğrultusunda konuştuğunu hatırlamamız gerekiyor. Gramsci’nin bahsettiği o ara dönem, fetret devri, çökmekte olan hegemonyanın, radikal siyasi itirazların yaşandığı bir dönemdi. 1920’lerin korkunç krizleri ve kutuplaşması arasında Gramsci, Mussolini’nin faşizmine karşı savaşmayı seçti. Moskova’ya gitmedi, en tehlikeli dönemde İtalya'da yeraltı direnişini örgütlemeye başladı. Binlerce diğer İtalyan komünist gibi o da hayatını tehlikeye attı. 1928’de Gramsci’nin davasında sahne alan o faşist savcının şu ünlü sözü tarihe geçti: “Bu beynin 20 yıl boyunca çalışmasını durdurmalıyız.”

Hapishanede Gramsci, bir dizi ciddi hastalığa yakalandı ve hapis hayatının son yıllarını bir hastanede geçirdi. 21 Nisan 1937’de serbest bırakıldı, ancak Roma’daki klinikten ayrılacak takadi bile yoktu. Altı gün sonra Antonio Gramsci, beyin kanamasından öldü. Geride, Avrupa’daki işçi hareketlerinin yenilgisini anlamaya ve sınıfsal analiz yoluyla yeni bir kurtuluş stratejisi bulmaya yönelik bir girişim olan efsanevi Hapishane Defterleri eserini bıraktı. Ölümünden yıllar sonra fikirleri, çeşitli akademik araştırma alanlarında belirleyici güce kavuştu, hem solcu hem de sağcı siyasi güçlerin cephaneliğinde önemli bir araç haline geldi.

Bir asır sonra, küresel istikrarsızlıkla tanımlı yeni bir çağda, süperstar Slavoj Žižek, Gramsci ve Marx’tan alıntıları, yalnızca Avrupa kıtasındaki muktedir sınıfın militarist söylemine “solcu bir baharat” serpiştirmek için kullanıyor.

Merhum Žižek Ahir Zamanın Hizmetinde

Peki Žižek, bugün kamuoyuna ne sunuyor? 2022-2026 yılları arasında kamuoyu önünde yaptığı konuşmalar ve kaleme aldığı metinler, Avrupa’yı özgürlüğün ve Aydınlanma’nın mirasının ana kalesi olarak savunma fikri üzerine kurulu. Sloven felsefeciye göre, bugün gerçek anlamda evrensel bir özgürleşme potansiyeline sadece Avrupa sahip, üstelik bu rol, eşsiz tarihsel deneyimiyle önceden belirlenmiş:

“Trump’ın çevrecilik, politik doğruluk ve LGBT hakları üçlüsüne yönelik saldırıları ile Rusya ve Avrupa arasındaki çatışma arasında derin bir benzerlik söz konusu. Bu noktada şu temel soruyu sormak gerek: Bugün hangi medeniyet, Trump’ın saldırdığı üçlüyü tam olarak kendinde somutlaştırıyor? Sadece bir tanesi: Aydınlanmanın en son biçimi olan Avrupa medeniyeti.”

Žižek’e göre, modern dünya hiç ilerlemiyor, bilâkis, en korkunç tehditlerden birine, dünyanın sonuna doğru sürükleniyor. “Şu anda Avrupalılar, devrimci imdat frenini çekmeli” diyen Žižek, ağır koşullarda yaşayan ve Nazizmden kaçmak zorunda kalan Walter Benjamin’in ortaya koyduğu metafora sırtını yaslıyor. Alman aydını, devrimlerin “tarihin lokomotifleri” olduğu Marksist varsayımını yeniden gözden geçirdi. Onun yorumuna göre, gerçek özgürleştirici eylem, tam da “yolcuların” felâkete doğru giden hareketi durdurmaya çalıştığı anda gerçekleşecekti. Benjamin, 1940 yılında İber Yarımadası’nın sınırında bir felâketle karşılaştı. Nazi işgali altındaki Fransa’ya sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalınca intihar etti.

Günümüzün başlıca meseleleri; iklim krizinin ulaştığı derinlik, yeni bir küresel savaş tehdidi, yeni otoriter rejimler ve yapay zekâdır. Ancak Slavoj Žižek, anti-kapitalist bir çizgide hiçbir çözüm sunmamaktadır. Bir yandan, evrenselci bir isim olarak, kendi değer ve yaşam kurallarına sahip, birbirinden farklı “medeniyetler”den oluşan dünyadan haz etmediğini söylemektedir. 2015-2016’da yaşanan göç krizinden bu yana, Žižek, kendine özgü kurnaz üslubuyla sık sık İslam’da kadın hakları, genelde İslam kültürü hakkında kelam etmiş, bu açıklamalar yoğun bir eleştiri dalgasıyla karşılanmıştır.

“Sol liberal” muarrızlarına saldırmak için İslam konusunu bir silah olarak kullanan Žižek, onları çokkültürcü hoşgörü adına Aydınlanma ideallerine ihanet etmekle suçladı. Žižek, Samuel Huntington’ın eserlerinde yer alan, farklı “medeniyetler”den oluşan dünyayı kabul edilmesi gereken doğal bir düzen olarak gören tezden hoşlanmadığını söyleyen bir isim.

Öte yandan, Žižek, bu “medeniyet”lerden birinin, (AB’nin temsil ettiği) Avrupa’nın egemenliğe kavuşması gerektiğini söylüyor. Žižek’e göre, dünyaya gerçek ilerleme ışığını ancak Avrupa egemenliği getirebilirken, diğer bölgelerden gelen “sömürgecilik karşıtı mücadele”yi tam zıt yönden ele alıyor:

“Dünyada ortaya çıkan yeni güç blokları, yeni faşizmin birer versiyonundan başka bir şey değil. Rusya-İran-Venezuela eksenini düşünün. Avrupa, burada bir istisna olmalı: O, özgürleştirici Aydınlanma’ya sadık kalınacak tek yer.”

Žižek’in son konuşmalarında ve metinlerinde, AB’deki siyaset sınıfından duymaya alışkın olduğumuz saldırgan Avrupamerkezci tutumu dile döktüğünü görebiliyoruz. Bunu çoğu zaman aynı terimlerle ve aynı argümanlarla yapıyor. Skandallara yol açan bir aydın olarak Žižek, anti-emperyalist enternasyonalizm denilen konumu reddediyor, solcu muarrızlarını küçümseyici bir yaklaşımla “barışseverler” olarak nitelendiriyor. Bu karşı tarafı aşağılamak için başvurulan ifade, esasen ABD’de Vietnam Savaşı’na karşı protesto eylemleri düzenlendiği dönemde popülerlik kazandı ve o zamandan beri savaş yanlısı şahinlerce aktif olarak kullanılıyor.

Žižek, son açılış konuşmasını, neredeyse 70 yıl önce Avrupa Birliği’nin öncülünün kurulduğu Roma’daki aynı binada yaptı. “Yetmiş Yıl Sonra Avrupa Birliği” başlıklı konuşmasının tüm duygusal dokusu, tam olarak bu tarihi temel alıyordu. Sloven felsefeci, pasaj pasaj çeşitli bağlamlardan alıntılar yaptı, bunları havaya fırlattı, popüler diyalektiğini bunlara uyguladı ve dinleyicilere geri verdi. En sevdiği hadım etme metaforu, sağcı popülistlerin günümüz Avrupa’sına karşı tutumunu açıklamak için kullanılıyor: Avrupalı seçmen, Eski Dünya’nın “dışarıdan gelenler” (göçmenler ve azınlıklar) karşısında hayati erkek gücünü yitirdiği fikriyle korkutuluyor. Peki Froydculuktan istifade eden bu hilebazlık, bize ne kazandırıyor? Savaşlar, iklim krizi veya yaşam maliyeti krizi gibi büyük krizleri anlamamıza nasıl yardımcı oluyor?

Bir asır önce Gramsci, burjuva hegemonyasının krizinden bahsetmiş, bu krizin hem proleter devrime hem de faşizme kapı araladığını dile getirmişti. Žižek, son yıllardaki konuşmalarında ve metinlerinde, bu denklemden proleter devrimi çıkartıyor, (oldukça tuhaf bir şekilde yorumladığı) faşizmi muhafaza ediyor, “dini köktencilik tehdidi”ni listeye ekliyor. Bu manipülasyon, Žižek’in Rusya ve Çin’in faşizme doğru ilerlediği (ya da zaten o mertebeye ulaştığı), Ortadoğu halklarının gerçek devrimci projelere sahip olduklarını iddia edemeyeceklerini, zira ulusal-muhafazakâr, dini rejimlerinin kıskacında sıkışıp kaldıkları imasında bulunmasına imkân sağlıyor. Milliyetçi ideolojiyi ekonomik kalkınma projeleriyle birleştiren büyük ülkeler hakkında Žižek, şöyle diyor:

“Dolayısıyla, günümüzdeki başlıca seçenekler şunlardır: Fukuyama’nın gördüğü hayalden arta kalanlar, doğrudan dini köktencilik, özellikle de ılımlı otoriter yumuşak faşizm olarak adlandırmaktan başka çarem olmayan şey: Modi’nin Hindistan’ında görüldüğü üzere, toplumsal uyumu korumak için milliyetçi ideolojiyi harekete geçiren güçlü devletle birleşmiş piyasacı kapitalizm.”

Yazar; İran, Çin ve Rusya gibi yükselen güçlerin kendilerini sömürgecilik karşıtı mücadeleyle özdeşleştirmelerinin yanlış olduğuna inanıyor. Žižek’e göre, onların alternatif önerisi, farklı bir tür evrenselciliktir. Bu evrenselcilikte farklı “politik-teolojik yaşam biçimleri” barış içinde etkileşim kurabilir.

Bu sebeple, “dini köktenciler”, kendilerini “ılımlı faşistler”le aynı grupta buluyorlar: Taliban, Rusya, Hindistan, Çin, Kuzey Kore ve İran, resmi temsilcilerinin ağzından kendilerini Amerikan emperyalizmi ve sömürgeciliğine karşı savaşçı olarak adlandırmalarıyla birbirine bağlanıyor. Žižek, en son makalelerinde ve denemelerinde, otoriter rejimlerin iç sorunlarını “dış düşman” imajını kullanarak çözmek istedikleri fikrini sürekli olarak dile getiriyor. Latin Amerika ve Afrika konusunda ise Žižek, bu bölgelerin evrensel kurtuluş için gerçek bir mücadelenin başlayabileceği bölgeler olarak bile görülemeyeceğini söylüyor.

Slavoj Žižek’in yeni dünya görüşü, açık bir çelişkiyle malul. Kapitalizm, dünya genelinde ülkeler ve bölgeler arasında eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir sistemdi, halen daha öyle. Çin’in kelimenin tam anlamıyla bir İngiliz kolonisi olduğu, İran’ın çok uzun zamandır bağımsız politikalar yürütme ve kendi kaynaklarını kontrol etme hakkı için mücadele ettiği gerçeğini nasıl ele almalıyız? Žižek, bağımlı ülkelerin ve bu bağımlılığı yüzyıllardır sömürenlerin olduğu küresel ekonomi hakkında ne düşünüyor?

Sloven aydın, retorik düzeyde evrenselcilik fikrini savunsa da, politik önerisi, özünde evrenselciliğin zıttını, dışlama ve özgüllük mantığını temel alıyor. Avrupa'nın kendine özgü “medeniyet”i, sömürgeciliği, faşizmi, temel sorunların çözülmediği, küresel eşitsizliği aşamadığı gerçekliğini kesen tarihsel güzergâhında tarihsel yolunda sayısız kez başarısız olmuştur. Ama nasıl oluyorsa aynı muhayyel Avrupa, “özel” tarihsel deneyimi ve Aydınlanma mirası sayesinde, eski mesihçi rolünü bir şekilde koruyor, bir şans daha elde edebiliyor.

Žižek ve Rusya

Žižek’in fikri başarısızlığı, bize daha yakın olan Rus materyallerini incelediğimizde daha da belirginleşiyor. Demokrasi karşıtı homo putinus kavramına yüzünü çeviren Žižek, Rusya’da olup bitenleri Putin ve yetkililerinin söyledikleriyle eşleştiriyor; Putin’in, Kremlin ideologu Hariçov’un veya Kaliningrad bölgesinin eski valisi Alihanov’un iğrenç konuşmalarından alıntılar yapmayı tercih ediyor. Žižek’in görüşüne göre, Rusya’nın bugünkü yolu, bu ideolojiyle görevlendirilmiş yetkililerce ülkeye dayatılan Avrasyacılık ve gelenekçilik ideolojisi tarafından belirleniyor. Bu ideoloji, ülkedeki insanların devlet uğruna kitlesel özveride bulunmaya hazır olmalılarını talep ediyor.

Žižek’in Batılı Kremlinologların klişelerini tekrarlayarak söylediğinin aksine, Rus yönetici sınıfı, farklı çıkar gruplarının çatıştığı, oldukça karmaşık bir sistem: bu sınıfı, bir tür Aleksandır Dugin hayran kulübü olarak göremeyiz. Daha da önemlisi, Ruslar, bir toplum olarak radikal muhafazakâr fikirlerle muhtemelen hiç ilgilenmiyorlar.

Başkanlık yönetiminin ideolojik bloğunun fantezileri ile gerçek Rus toplumunun farklı gezegenlerde var olduğunu söylemek için birçok nedenimiz var. Niceliği ve niteliği birlikte esas alan sosyolojik analizin de ortaya koyduğu biçimiyle, Rusya, Dugin’in muzaffer olduğu bir ülke değil. Modern Rusya, siyasetten arındırılmış bir piyasacı toplumdur. Dünyanın en yüksek ekonomik eşitsizlik seviyelerinden birine sahip, neoliberal kişisel başarı kültünün ifrata vardırıldığı bir ülkedir. Bugün Rusya, “bilgi girişimciliği” (Bir kişinin sahip olduğu uzmanlığı, bilgiyi veya yaptığı araştırmaları dijital ürünlere dönüştürerek internet üzerinden satması ve ticarileştirmesi anlamına gelen iş modeli) ile kişisel koçluk sektörünün geliştiği bir toplumdur.

Peki bugün Rusya’da asıl hâkim fikir nedir? Ekonomik güçlüklerden ve borç köleliğinden kendi çabalarıyla kurtulmak. Bu, Ukrayna'da cephelerde şu anda öldüren ve ölenlerin büyük bir kısmının motivasyonudur. Çok sayıda tanıklık, şikâyetler ve protestolar, askeri personelin ailelerinden gelen video mesajları, hatta gazeteci Anastasya Trofimova’nın geniş yankı uyandıran belgesel filmi, savaşa katılanların savaşın amaçları konusunda kafa karışıklığı yaşadığını ortaya koyuyor. Özel Askeri Operasyon (ÖÖO) denilen süreç boyunca, askere alma bürolarında kuyruklar oluşmadı, sözleşmeli ordu, esas olarak eşi benzeri görülmemiş mali ödemelerle takviye edildi.

Žižek, diğer yüzlerce Batılı yorumcu gibi, Rus toplumunu analiz etmek yerine, Rus ideolojisine dair analizini Rus elitinin bireysel temsilcilerinden aldığı uygun alıntılara dayandırıyor.

Žižek, Roma’daki konuşmasında, Rusya’nın “yıkıcı neoliberal tutumlar dayatan ülkeler listesi”ni son derece ciddi bir şekilde analiz ediyor, bunu Rusya’nın Kuzey Kore ve Taliban’a ideolojik yakınlığının bir göstergesi olarak değerlendiriyor:

“Bu listedeki devletler, artık resmen ‘düşman devlet’ olarak nitelendiriliyor, çünkü ‘Ruslara ait geleneksel manevi ve ahlaki değerler’i paylaşmıyorlar. Burada çok kutuplu bir dünyadan söz edilmiyor. Rusya’nın değerlerini paylaşmıyorsanız, Rusya’nın düşmanısınız demektir.”

Ancak gerçek şu ki, bu 49 ülkelik liste, neredeyse tamamen başka bir listeyle, yani “düşman ülkeler” listesiyle aynı (tek fark Slovakya ve Macaristan’ın ikinci listede yer almaması). Her iki liste de Rusya’nın ekonomik kısıtlamaları ve karşı yaptırım politikasıyla bağlantılı: şu anda Rusya Federasyonu’na karşı yaptırımların uygulandığı süreçte rekor sayıda yaptırım uygulandı (bu konuda İran’ı geride bırakan Rusya’ya yönelik yaptırımların sayısı yirmi altı binden fazla). Listeler, her şeyden önce, Rusya’nın ekonomik politikasının bir parçası.

Žižek’in en sevdiği analojilerden biri de Rusya ve İsrail arasında kurduğu analoji. Ona göre, her iki devlet de etnik grupların varlığını inkâr ediyor (ilkinde Ukraynalılar; ikincisinde Filistinliler).

Burada itiraz etmek gerekir ki, Rus propagandasının ve Putin’in Ukraynalılara yönelik savaş suçlarına ve yabancı düşmanlığı içeren söylemlerine rağmen, bu durum, Rusya ve İsrail’i devlet olarak eşitlemek için pek yeterli değil.

Rusya Federasyonu’nda, bölgeler arasında muazzam ekonomik eşitsizliği pekiştiren ve yeniden üreten, aynı zamanda yerel halkları ve kültürleri asimile eden otoriter bir devlet aygıtına tanık oluyoruz. Bununla birlikte, 21 ulusal cumhuriyeti içeren çok etnisiteli bir federasyondan bahsediyoruz. Rusya üzerinde her zaman somut bir etkiye sahip olmuş olan bu durumun gelecekte de siyasi bir rol oynama ihtimali bulunmaktadır.

İsrail örneğinde ise, hem kâğıt üzerinde hem de pratikte, topraklarında ağır bir ırk ayrımcılığı sistemi uygulamış olan etnokratik bir devletten bahsediyoruz.

Ne Yapmalı? Avrupamerkezcilikten Enternasyonalizme

Sloven felsefeci, Roma’daki konuşmasının sonunda nihayet geleceğin bir resmini çiziyor: 150 yıl önce komünizm hayaleti Avrupa’yı kasıp kavuruyor, tüm politik güçler onu yok etmeye çalışıyorken, bugün bu hayalet, bizatihi Avrupa’nın kendisidir. Her “medeniyet”, insanlığın tüm dertlerinden Avrupa kıtasını sorumlu tutmak için nedenler buluyor. Böylece, geleceğe dair vizyonunda Žižek, komünist projeyi, maddi dünyada zaten verilmiş olan Avrupa Birliği fikriyle ikâme ediyor. Bazıları, bu Avrupa için sadece yaşamakla kalmayacak, aynı zamanda ölecek. Žižek bu gerçeği, bazı Avrupalı yetkililerin söylemlerini yankılayan klişe ifadeler kullanarak hatırlatıyor. Ukrayna’nın Avrupa bünyesinde oynadığı rol, askeri-faydacı bir işleve indirgeniyor:

“AB’nin tutumu, Rusya ile savaş riskini göze alarak Ukrayna’yı koşulsuz desteklemek olmalıdır. Ukrayna düşerse Avrupa felç olur. Ukrayna, uzak bir yer değil, Avrupa için önemsiz bir konu da değil. Avrupa’nın hayati önem taşıyan ileri karakoludur.”

Sözlerinde güçlü duygularla karşısındaki ikna etmeyle ilgili o solcu beceriyi kullanan, hatta “liberal demokrasinin cesedinden kopma”yı yüksek sesle öneren Slavoj Žižek, aslında hiçbir fikir öne sürmüyor, sadece “kendinden korkma!” diyerek, Avrupa’ya psikolojik bir tedavi yöntemi öneriyor.

Dile döktüğü ceset metaforundan devam edersek, bugün bu “demokrasi denilen cesedin” yavaş yavaş bir zombiye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Alternatif önerilerin bulunmadığı koşullarda, AB’nin artan toplumsal eşitsizliği kemer sıkma önlemleriyle birleştirerek, derin kriz uçurumuna sürükleneceğine, Avrupalı orta sınıfa ve en yoksul kesime askeri-sanayi kompleksinde çalışarak durumlarını iyileştirme fırsatı sunacağına inanmak için her türlü neden var.

Paradoksları analiz etmeyi çok seven Žižek, en önemlisini kaçırmış gibi görünüyor: onun pasif siyasi önerisi, Vladimir Putin’in Rusya ile yaptıklarına epey benziyor. Bu yörüngelerin sadece sosyo-ekonomik düzlemde değil, aynı zamanda ideolojik düzlemde de kesiştiği ortaya çıkıyor. Bu düzleme göre, dünyada özel bir tarihsel misyonla karşı karşıya olan istisnai bir medeniyet mevcut: Putin ve Dugin Rusya’yı, Žižek Avrupa'yı bu şekilde görüyor.

Avrupalıların kendileri, Küresel Güney ülkeleri ve tüm dünya, Avrupa’yı sevmemek, hatta ondan nefret etmek için son derece haklı nedenlere sahipler. Önümüzde, Avrupa’nın inşa ettiği bir dünya var. Üstelik bu dünya, Avrupalı sömürgeci imparatorlukların, dünya savaşlarının, yeni ve eski soykırımların, kaynak sömürüsünün ve küresel ticaret ve üretimdeki devasa yapısal eşitsizliğin mirası üzerine kurulu.

Piyasa ekonomisinin küresel krizleri koordine edemediğinden sürekli şikâyet eden bir isim olarak Slavoj Žižek, AB’den harekete geçmesini istiyor. Ancak aynı zamanda, uluslararası düzeyde eşitlik ilkelerine dayalı ekonomiyi koordine etmeye yönelik gerçek girişimlerin tarihsel planda İkinci ve Üçüncü Dünya ülkelerinden geldiğini aklına getirmiyor. Bu tür bir koordinasyona yönelik son ciddi girişim, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (NIEO) projesiydi.

Proje, yetmişlerde BM platformlarında Bağlantısızlar Hareketi ülkeleri tarafından aktif olarak desteklendi. “Yardım değil ticaret” sloganı altında, Küresel Güney, endüstrilerini geliştirebilmek ve sisteme yönelik bağımlılıktan kurtulabilmek için doğal kaynakları üzerinde koşulsuz egemenlik, uluslararası şirketleri kontrol edecek mekanizmalar ve teknoloji transferi garantileri talep etti. Yeni Uluslararası Düzen’in ideolojik temeli, Raúl Prebisch ve Samir Amin gibi bağımlılık teorisyenleri ve neo-Marksistlerin fikirlerine dayanıyordu.

Bu proje, salt bir “tartışma platformu” değildi. Altmışlarda “77’ler Grubu” adını taşıyan politik blokta örgütlenen, merkez ülkeleri sistemik bir diyaloga girmeye zorlayan çevre ülkelerin mücadelesinin doruk noktasıydı. Bu bloğun baskısı sayesinde, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) rolü önemli ölçüde arttı. Bu, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını açıkça savunan ilk küresel platformdu. Eşitsiz alışveriş mekanizması o kadar doğru bir şekilde tanımlandı ki, bu tanım bugün bile halen daha sömürgecilik karşıtı ekonomik eleştirinin temelini teşkil etmektedir. Günümüzde projenin mirası yeni girişimler şahsında yaşamaya devam ediyor.

Seksenlerdeki borç krizi ve neoliberalizm denilen tepki, projeyi aktif aşamasında toprağa gömdü: adil bir koordinasyon yerine, çevre ülkeler, IMF’in dayattığı, ağır koşullar içeren yapısal uyum programlarıyla yüzleştiler. Uluslararası finans kuruluşları, ülkeleri ticaret engellerini kaldırmaya ve büyük ölçekli özelleştirmeler yapmaya zorladı. “Serbest piyasa” dogması ve Rikardocu karşılaştırmalı üstünlük teorisiyle neoklasik paradigma, çevre ülkelerin kendi sanayileşmelerinden vazgeçmelerinin haklı çıkartılmasına katkıda bulundu. Bu tür tutumlar, uzun süre mutlak görülen, hâkim ekonomi anlayışı haline geldiler.

Žižek, BRICS bloğuna karşı da oldukça agresif bir tutum sergiliyor. Oysa idealize etme tuzağına düşmeden veya önemini abartmadan, BRICS ülkelerinin bugün küresel ekonomide AB’den çok daha büyük bir rol oynadıklarını kabul etmek gerekiyor. Bu gerçekle mücadele etmek, yel değirmenleriyle savaşmaya benziyor. Peki BRICS’in kendisi bir alternatif değilse, özellikle Avrupalılar olarak bugün böylesi bir alternatifi nerede aramalıyız?

Slavoj Žižek, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesini desteklemeyi reddettiği için İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’i sorumlu bir lider olarak değerlendirip övüyor. Ancak Sánchez’in politikası ile Žižek’in önerileri arasındaki çarpıcı bir fark var: Sánchez, Avrupa ile Küresel Güney arasında köprüler kuruyor, hatta Güney ülkeleri arasında işbirliğini teşvik ediyor.

Sánchez, Çin’e yaptığı son ziyarette, çok kutuplu bir dünyanın bir tehdit değil, içinde yaşadığımız nesnel gerçeklik olduğunu belirten bir konuşma yaptı. Aynı zamanda, çok kutupluluğun egemenlerin egoizminden kaynaklanan kaosave güçlülerin hukukuna evrilmemesi gerektiğini, çok taraflılığa, yani işleyen çok taraflı anlaşmalar sistemine dayanması gerektiğini vurguladı. Sánchez, bölgesel güç merkezlerinin, tüm ülkelerin çıkarlarının eşitlik ilkeleri doğrultusunda dengelenebileceği (temelde BM gibi) küresel kurumların bir parçası olması gerektiğini ısrarla dile getirdi. Çok kutupluluğun gerçek amacının, uluslararası hukuku yeniden devreye sokmak ve demokratikleştirmek olduğunu söyledi.

Asya’dan döndükten sadece birkaç gün sonra Sánchez, Barselona’da “Küresel İlerici Seferberlik” adı altında büyük bir solcu güçler kongresinin açılışını gerçekleştirdi. Burada Küresel Güney’in ve ortanın solunda duran önemli liderleri bir araya getirdi. Forumun pratik gündemi, tam olarak büyük kurumsal projelere ayrılmıştı. Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum, ülkelerin askeri bütçelerinin çevreye yönlendirilmesini sağlayacak bir projeyi uygulamaya koydu. Lula da Silva, ultra zenginlere küresel bir vergi getirilmesi için baskı yapıyor. İspanyol hükümeti ise dijital âlemde faal olan tekellerin demokratik kontrolü için bir plan sunuyor.

Bugün Žižek’in analizine göre, umutsuz hatta “düşman” olarak nitelendirilen ülkelerin ve bölgelerin, özellikle Çin’in enerji dönüşümündeki muazzam başarısına bakıldığında, küresel ölçekte ilerici politikalara mevzi kazandıracak adımlar atıyorlar. Buna karşın, Slavoj Žižek, dünyadak ilericiler arasında kurulacak işbirliğinin tartışılmasına karşı çıkıyor. Daha da dikkat çekici olan ise Žižek’in Avrupa’ya yönelik her türden somut eleştiriden kaçınmasıdır. Aldığı konum radikalmiş gibi görünse de, aslında Avrupalı elitlere şaşırtıcı derecede dostane yaklaşıyor ve bize en önemli toplumsal çelişkiler hakkında hiçbir şey söylemiyor.

* * *

Slavoj Žižek, her fırsatta, Ortaçağ Rusya’sında bir Moğol savaşçısının bir Rus köylü kadınına tecavüz etmesi ve kocasını, tozlanmasın diye testislerini tutmaya zorlamasıyla ilgili, ünlü, müstehcen ve politik olarak doğru olmayan bir fıkra anlatıyor. Savaşçı, atına binip gittikten sonra, gözyaşları içinde  olan kadın, kocasının birdenbire sevinçten coştuğunu görüyor. Çünkü kocası emri sabote etmiştir, Moğol’un testislerinin tozlanmasına izin vermiştir. Köylü, bu küçük itaatsizliği bir zafer olarak algılamıştır. Žižek, bu anekdotla, bugünün eleştirel aydınlarının çalışmalarına işaret ediyor. Onlar, sisteme gerçek bir tehdit oluşturmayan, küçük sembolik yıkıcılıklarla meşguldürler. İktidardakilerin “testislerini kesebilecekleri” akıllarına bile gelmiyor.

Belki de sol felsefenin süperstarı ve tüm sempatizanları, esasında diyalektik yöntemin, kapitalizm eleştirisi çıkarılıp yerine şovenist anlatılarla karışık eskatoloji konulduğunda anlamını yitirdiği gerçeği üzerinde durmalı. Slavoj Žižek, Avrupalı bürokratların söylemlerini bu kadar güvenle tekrarlıyorsa, bugün kendisi, bu müstehcen fıkrada hangi rolü üstlendiğini de açıklığa kavuşturmalı.

Vladimir Metelkin
6 Mayıs 2026
Kaynak

23 Eylül 2026

Froydculuk ve Froydcu Marksistler

“Sigmund Freud dünyayı hepten ateşe verdi. Birçok insan, Froydculuğun dünyanın çehresini değiştireceğine inanıyor.” Freud’un Batı Avrupa’daki öğrencilerinden ve takipçilerinden biri olan F. Vittels diyor bunu.

Sigmund Freud, kendini Kopernik ve Darwin ile aynı seviyeye koyuyor. 90'lı yıllarda teorileri geniş halk kitleleri tarafından oldukça düşmanca bir şekilde karşılanmıştı, şimdilerdeyse burjuva dünyasının yeni kutsal kitabı haline geliyor. Freud moda, Freud göklere çıkarılıyor. Birçok sosyal demokrat, Freud’u Marx’ın yerini koyuyor.

Bu hayranlık, SSCB’ye dek uzandı. Elbette Sovyetler’de Batı Avrupa’da görülen boyutlara ulaşamadı, ulaşamazdı da. Orası yeterli panzehre sahipti. Ama gene de, tıpkı Batı Avrupa’da sadece sosyal demokratlar değil, Henriett Roland Holst[1] gibi “aşırı radikal” isimler de Marksizmi Froydculukla “tamama” erdirmekle meşgulken, SSCB’de de benzer eğilimler, M. A. Reisner gibi kimi Marksistlerimiz, daha doğrusu, sözde Marksistlerimiz tarafından sergileniyor. İşte Profesör Reisner şunları söylüyor:

“Froydculuğun kıymetli özünü burjuva toplumunun getirdiği çerçöpten, idealist, metafizik tahrifattan, çelişkilerden ve tutarsızlıklardan ancak materyalist diyalektik, Marksist yöntem yoluyla ayırabiliriz. Marksist bilim, Freud’un materyalini yeniden işlemenin yanı sıra, başlangıçta sisteminin ayrılmaz bir parçası olan materyalizmi ve monizmi korumanın yollarını ve araçlarını bulmalıdır. Freud’un teorisinden dinin toplumsal nevrozuna karşı yeni bir silah yaratmayı ancak proletaryanın sınıf mücadelesine iştirak edenler başarabilirler.”[2]

“Psikanalizin (Freud’un teorisinin) verilerini, bilhassa psikologlara ve Marksist sosyologlara tavsiye ediyoruz. Orada kendi araştırmalarını zenginleştirmek ve derinleştirmek için paha biçilmez bir malzeme bulacaklardır.”[3]

Benzer ifadeler, Sovyet basınında birçok kez yer aldı. Ancak Rus Froydcumuza geçmeden önce, Freud’un teorisi hakkında birkaç kelâm edilmelidir.

Froydculuk, güya ruhsal veya sinirsel bozukluklarla ilgilenen tıp alanında özel bir dal olarak ortaya çıktı. Freud’un sinir hastalıklarını analiz ve tedavi etme yöntemine psikanaliz deniyor. Freud, cinsel arzunun her nevrozun kökeninde yattığı sonucuna vardı. Sinirsel bozukluklar, cinsel arzuların kusurlu bir şekilde bastırılmasının sonucundan başka bir şey değil. Birey, bu arzuların tatmininden kendini mahrum bırakmaya zorlandığında ortaya bozukluklar çıkıyor, hatta böyle bir tatmin düşüncesinin bile bilinçaltına girmesine izin verilmiyor. “Nevrozlar,” diyor Freud, “tabiri caizse, cinsel işlevin özel bir bozukluğunu temsil eder. Bir kişinin nevroza maruz kalıp kalmaması, tümüyle libido miktarına ve arzularını tatmin etme, böylece bu birikmiş enerjiye doğal bir çıkış yolu bulma imkânlarına bağlıdır.”[4]

Freud, “libido” terimi üzerinden, cinsel arzuları şu şekilde anlıyor: “Psikolojik yaşamda cinsel işlevin tezahürü olan enerji.”[5]

İnsanın ruhsal yaşamının temelinde, özünde fiziksel ve ruhsal olgular arasında bir yerde duran bu arzular yatıyor.

Psikanaliz, iki temel arzu grubunu, iki kompleksi birbirinden ayırıyor: “ego kompleksi” (veya kendini koruma içgüdüsü) ve cinsel istekler.

Nevroz, kural olarak, cinsel arzuların pratik bir çıkış yolu, tatmin bulamadığı durumlarda ortaya çıkıyor. Bu durum, cinsel arzu “ego kompleksi” veya “gerçeklik ilkesi” ile çatıştığında oluşuyor, bu da ruhsal bir çatışmaya yol açıyor. Cinsel arzunun tatmini, birey için kendini koruma, öz saygı veya toplumsal görevler vb. içgüdüleriyle çatıştığı için “yasak” addediliyor.

Böylece, arzular arasından bir “ayıklama”, bir “seçme" işlemi gerçekleştiriliyor, bu işleme bilinçli benlik, hiçbir şekilde yer almıyor. Bu ayıklama, Freud’un “sansür” olarak adlandırdığı özel bir ruhsal ilkenin işlevi.

Freud’a göre, ilkel insan ve çocuklar, yalnızca “şehvet ilkesi”ne, “haz ilkesine” itaat ediyorlar. Gelişimin bu aşamasında henüz hiçbir şey “yasaklanmış” değildir. Daha sonra yeni bir faktör ortaya çıkıyor: “gerçeklik ilkesi”. Arzu tatminine yönelik eğilim, bu ilkeyle çatışıyor, genellikle “sansür” tarafından bastırılıyor ve bilinçten uzaklaştırılıyor.

Bu tür bir bastırma, en çok da bebeklikte bilinçsiz ruhsal deneyimlerin yaygın bir biçimini temsil eden, yetişkinlikte ise bebekliğe dönüş olarak kabul edilmesi gereken “sapık arzular” olarak adlandırılan durumlarda meydana geliyor. Bunların arasında en belirgin olanlar, enseste yönelik eğilimler (yakın akrabalara yönelik cinsel hisler) ve narsisizmdir (libidonun kendine yönelmesi).[6]

Freud’a göre, bebeklik döneminde libido, her zaman narsistik bir eğilime sahiptir. Sadece yaşamın ilerleyen dönemlerinde dış nesnelere (diğer kişiler vb.) yöneliyor ama o zaman bile eksik kalıyor. Nevrotik bir “bebekliğe dönüş” tehlikesi ise asla dışlanmıyor. Psikanalitik okulun bakış açısına göre, nevrozların oluşumunda, “Ödip kompleksi” olarak adlandırılan, yani kızların babalarına, oğulların annelerine vb. karşı ensest cinsel duygular beslemesi, aynı zamanda kızlar ve anneler arasında kıskançlık duygusu önemli bir rol oynuyor. Bu ruhsal kompleks adını, babasını öldürüp annesiyle evlenen Yunan mitolojisindeki Oedipus efsanesinden alıyor.

Freud, Ödip öyküsünde ele alınan ilişkinin Froydculuğun ve insanlığın geniş bir tarihsel döneminin karakteristik özelliği olduğuna inanıyor. Bunların dış evlilik, totem kültü, ataerkillik vb.nin kaynağı olduğunu varsayıyor. Ödip kompleksi, gerçeklik ilkesiyle çatışan ve “sansür” adı verilen ruhsal aygıtın sürekli olarak bastırmaya çalıştığı, bilinç eşiğini asla geçmelerine izin vermediği “anti-sosyal” eğilimlerin bir örneği olarak gösteriliyor. Anti-sosyal cinsel eğilimler bastırılıyor, ruhsal çatışma, bunların ortaya çıkmasına neden oluyor. Bireyin bilinçli zihninden zorla uzaklaştırılıyorlar. Bir kişi, bu tür eğilimlerin ruhunda var olduğunu asla bilemeyebilir. Bunlar bilincinden silinir, gene de varlıklarını sürdürürler, ancak “bilinçaltı düşünceler” biçiminde.

Bu “bilinçaltı düşünceler”, birey için kabul edilemez oldukları için bilinç eşiğini geçmeleri yasaklanmış ve bastırılmış olup, Freud’un “bilinçaltı” olarak adlandırdığı gizli bir ruhsal dünyayı oluştururlar.

Bu Froydcu “bilinçaltı dünyası”nın iki özelliği öne çıkıyor:

1. Tamamen geçmişten gelen ruhsal deneyimlerden oluşur: tarih öncesi insanın kalıtsal “haz eğilimleri” (arzuların tatminine yönelik eğilimler) ve gerçeklik ilkesinin henüz eksik olduğu, hiçbir şeyin yasak görünmediği o çocukluk dönemine ait cinsel deneyimler.

2. Freud’un “bilinçaltı”sı, zorunlu olarak “bilinçli” olana karşıttır; içeriği bilinçli benlik için kabul edilemezdir; sürekli olarak bilinç ilkeleriyle çatışma halindedir.

İlkel kabilelerin cinsel psikolojisi, çocukluğun ilkel psikolojisine karşılık gelir ve “bilinçaltı”nda yer alır. Orada tüm “şeytanlar” beklemededir: ensest, Ödip kompleksi, narsisizm, hadım kompleksi, anal erotizm vb.

Tüm bu faktörlerin önemi, bilinçaltına itilmiş olmaları gerçeğiyle hiçbir şekilde azalmaz. Hâlâ aktif kalırlar, bireyin davranışlarını ve nöropsikolojik aygıtını etkilerler. Etkileri özellikle nevrotiklerde güçlüdür. Freud bize şunu söyler:

“Histerik bir bireyin ruhsal yaşamı aktiftir, ancak bilinçsiz düşüncelerle yüklüdür, tüm semptomlar bu düşüncelere bağlıdır. Gerçekten de, histerik ruhun en çarpıcı özelliği, yalnızca bilinçsiz düşünceler tarafından domine edilmesidir. Histerik bir kadın mide bulantısından muzdaripse, bu bilinçsiz bir hamilelik düşüncesinden kaynaklanabilir. Gene de hasta, bunun hakkında hiçbir şey bilmeyebilir, oysa psikanaliz yoluyla bu düşünce, ruhunda kolayca tespit edilebilir ve bilinçli benliğin bilgisine sunulabilir.”[7]

Sadece hasta değil, akıl sağlığı yerinde olan kişiler de bilinçsiz düşüncelerin etkisine maruz kalırlar. Bu etki, çeşitli işlevsel bozukluklarda, hafıza ve konuşma kayıplarında ve rüyalarda kendini gösterir.

Freud, rüyaların yorumlanmasını en büyük başarılarından biri olarak görür. Genel olarak, insan iradesinin karanlık ve uzak bir geçmişten kaynaklanan gizemli cinsel içgüdüler tarafından yönetildiği kanıtlanmıştır. Bunlar hayatımız üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Kader gibi kaçınılmaz ve ezicidirler. Freud bize, zihnin ilkel hallerine tekrar tekrar odaklanma eğiliminin, gizlenmiş bir ölüm özleminden başka bir şey olmadığını söyler.

Freud, “Gelişimin erken aşamalarında insanlık her zaman narsisttir” der. İnsanın evrenin merkezi ve tacı olduğuna, güçlerinin sınırsız olduğuna inanılır. Önce Kopernik, sonra Darwin, bu “narsist” anlayışları ortadan kaldırmak için çok şey yaptılar. İnsan kibrine vurulan üçüncü ve en ağır darbe ise Freud’un kendisi tarafından indirildi. “İnsan, kendi evinde, yani kendi ruhunda efendi değildir” dedi.

Froydcular, kendilerini nöropatoloji veya bireysel psikolojiyle sınırlamazlar. Bunlar arasında psikanalitik yöntemleri toplumsal olgulara uygulama eğilimi vardır.

Freud, Totem ve Tabu adlı kitabında toplumsal sorunları analiz etmeye çalışır. Yöntemini sosyoloji uzmanlarına tavsiye eder. Freud, “Sosyolog, amacımızın ona kendi araştırmasında yardımcı olmak, kendi materyaline uygulayabileceği bir araç sağlamak olduğunu bilmelidir” der.[8]

Bazı Marksistlerin bu tavsiyeyi oldukça ciddiye aldığını zaten gördük. Öyleyse Freud’un kendisinin ve takipçilerinin sosyolojik çalışmalarında hangi sonuçlara vardıklarını görelim.

Freud’a göre, ilkel kabilelerin psikolojisi, nevrotiklerin psikolojisine tam olarak karşılık gelir. Toplumun kökeni, ünlü “Ödip kompleksi” ile yakından bağlantılıdır. İnsan toplumu, Freud’un şu şekilde tanımladığı ilkel bir sürü olarak yola koyulur: “Burada, tüm kızları ele geçiren ve tüm yetişkin oğulları kovan, vahşi ve kıskanç baba hüküm sürer.” Daha sonra toplum, yeni bir gelişim aşamasına geçer, bu da şöyle olur: “Bir gün kardeşler birleşti, babayı öldürdüler ve onu yediler. Bu, baba sürüsünün sonuydu. [...] Yeme eylemi sırasında kendilerini babayla özdeşleştirmeye çalıştılar: herkes, babanın gücünün bir parçasını özümsedi.” Totemik yemek, insanlığın bu ilk şenliği, birçok toplumsal kurumun seyrini belirleyen o dikkat çekici suça bir geri dönüşten başka bir şey değildir: toplumsal örgütlenme, ahlaki kısıtlamalar, din.”[9]

Freud'a göre din, “evrensel bir saplantı nevrozu”dur. Sanat vb. diğer ideolojiler, dönüştürülmüş ensest arzular olan yüceltilmiş (daha yüksek uygulamalara dönüştürülmüş) cinsel enerjiden başka bir şey değildir. Bazen Freud düşüncede yükselirken kelimenin tam anlamıyla havaya çıkar.

Peki havacılığın kökenini bilmek ister misiniz? Freud’un “açıkça gösterdiği gibi” kökeni çocukluk libidosundadır. Freud, “artık nihayet amaçlarına ulaşmış olan havacılık, çocukluk erotizminde kök salmıştır” çünkü “rüyalarda uçma arzusu, cinsel aktiviteye duyulan özlemin bir sembolüdür.”

Freud’un öğrencilerinden ve takipçilerinden biri olan Colney, modern toplumsal yaşamı Froydculuk bakış açısından analiz etmeye çalıştığında, şu gibi olağanüstü ifadeler ortaya koydu: komünizm, çocukluk psikolojisine bir geri dönüş, özel bir delilik biçimidir. Kır komünizmi, tüm oğul-kardeşlerin ortak anneleriyle (burada Colney “toprak ana” kelimeleriyle oynuyor) cinsel ilişkiye girme arzusunun süreklileşmiş, ilkel bir tezahürüdür. Leninizm, bir savaş psikozu: proletaryanın devrimci ruhu, birikmiş libidonun bir sonucudur. Sömürüden şikâyetler, zulüm saplantısının özel bir biçimidir. “Dünyanın işçileri, birleşin!” sloganı, eşcinselliğin bir göstergesidir.

İşte Froydcu “sosyoloji”, kimi “Marksistlerimizin” bayıldığı teori! Elbette, Froydizmin “sosyolojik” kısmının tamamen reddedildiği ve sadece bireysel psikolojisinin dikkate alındığı söylenir. Oysa her iki ifade de yanlıştır. Froydcu Marksistlerimizin Freud’un sosyolojisini tamamen reddettiği doğru değildir. Profesör Reissner’in dini bir nevroz biçimi olarak gördüğünde Freud’u taklit ettiğini zaten belirtmiştik. Dine yönelik en ağır suçlaması ise muhtemelen dinin birikmiş libidoyu daha iyi bir kullanmasına mani olduğuyla ilgilidir. Doğru uygulandığında ise “tüm sömürücü sınıfı havaya uçurabilir!”[10] Ayrıca, vahşilerin zihniyetinin tamamen cinsel olduğu konusunda da hemfikirdir. “Freud’un teorileri, özellikle de çoğunlukla cinsel kavramlardan oluşan bebeklerin ve vahşilerin zihniyeti hakkındaki keşfi, göz ardı edilemez.”

Profesör Reissner, ayrıca çeşitli sınıf ideolojilerinin cinsel kökeninden, ideolojiler alanındaki yüceltme ve baskıdan da söz eder. Froydculukta “gerçek materyalist unsurlar” “gerçek bilimsel ve materyalist temeller” bulması doğaldır.[11]

Reissner, yoldaş A. Varyaş tarafından sadakatle taklit edilmiştir. Varyaş, Modern Felsefe Tarihine Giriş adlı eserinin “ideolojinin doğası” başlıklı bölümünde, Freud’un “bilinçaltı yaşamının yasaları”nı ayrıntılı olarak ele almaktadır. Bunu yapmasının nedeni, sosyal psikoloji, ideolojiler vb. bazı olguların bu yasalar temelinde açıklanabileceğine olan inancıdır. Ona göre, Freud’un “bilinçaltı” kavramı, bazı çekincelerle birlikte, Marksist bir kavramdır ve toplumsal yaşamın olgularına tatbik edilebilir. Komünist Akademi’de okuduğu makalesinde Yoldaş Varyaş, Freud ve diğer psikiyatristlerin “rüyaların mekanizmasına, ruhsal bozukluklara, mitlerin ve dinlerin kökenine, totem, tabu, evlilik gelenekleri, ritüeller, dini kavramlar, ruh fikri, ölüm problemi, otorite ve toplumsal düzenlemelere dair ilk kavramlara yeni bir ışık tuttuklarını” iddia etmektedir.[12]

Aynı raporun daha sonraki bir baskısında, Modern Felsefe Tarihi adlı eserinde, Marksist eleştiriden etkilenen Yoldaş Varyaş, yukarıda alıntılanan ifadeyi değiştirerek, “yeni bir ışık tuttular” yerine biraz daha yumuşak bir ifade olan “yeni bir teori geliştirdiler” ifadesini kullanmıştır.[13] Ancak gene de, “geri adım atmış olsa da” Yoldaş Varyaş, kesin olarak aynı pozisyonda kalmaktadır.

Yoldaş Varyaş’ın Froydculuk ve Marksizm Bakış Açısından Eleştirisi başlıklı makalesi (Dialectics in Nature dergisi, 1926, Sayı 1) Bu, çok karakteristik bir durum. Burada, Marksist eleştirmenler tarafından rahatsız edilen yoldaş Varyaş, Freud’u reddetmek için elinden gelenin en iyisini yapıyor; aynı zamanda Marksizm ile Froydculuğu “uzlaştırma” yönünde açık bir eğilim de var. Örneğin, Freud’un özünde idealist olan “bilinçaltı” anlayışını toplumsal biçimlerin, oluşumlarında yer alan insanların bilinçli iradesinden bağımsız olarak ortaya çıktığını söyleyen Marx’ın anladığı bilinçaltıyla ilişkilendirmeye çalışıyor.

Varyaş, Freud’un ve Marx'ın kategorilerinin yalnızca birkaç küçük noktada farklılık gösterdiğini varsayıyor. Dahası, Varyaş şunları söylüyor:

“Bu kategorinin Marx ve Engels’in toplum felsefesinde önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Tabii Freud’un anlayışının çok daha sınırlı, bireyselci, dinamik ama gayrı diyalektik olduğunu biliyoruz.”

Görünüşe göre Freud’un kendisi de, fikrinin bu şekilde sınırlandırılmasına tümüyle onay vermemiş. Bu anlayışı üretim faktörleri temelinde ele alıp izah edersek, tam da Marksist anlayışa tekabül eder. Freud, bu Marksist anlayışı daraltmıştır.”

Aslında Varyaş, Freud’un bilinçaltı kavramını Marksist bir kavrama dönüştürecek şekilde “genişletmeyi” gerekli gördüğünü söylüyor. Varyaş, Froydcu bilinçaltının özel anlamını hiçbir zaman kavrayamadı, öte yandan, Marksist kategorileri de pek anlayamadığını söyleyebiliriz. Yoldaş Varyaş, Marksist ve Froydcu kategoriler arasındaki temel metodolojik farkı görmüyor. Froydcu yöntemler ona oldukça kabul edilebilir görünüyor ve sadece bunların kimi ufak düzeltmelere ihtiyaç duyduğunu düşünüyor. Şöyle diyor:

“Froydculuk, çok sayıda olguyu, geniş bir malzemeyi bir araya getirdi, dikkatimizi ensest gibi yeni ve belirsiz sorunlara çekti, ancak Marksizmi bilmeyen psikanalistler doğru sonuçlara varamadılar. Bu nedenle, toplumsal olguların kısmi analizleri bizim için işe yaramaz (sadece işe yaramaz mı? -yn.) ve bazen (?) kafa karışıklığına bile yol açıyor. Ancak aynı zamanda Marksist olan uzmanların elinde değerli bir yöntem haline gelebilir.”

Yoldaş Varyaş’ın “Froydculuk eleştirisi” o kadar çok “çekince” içeriyor ki, Froydculara Marksizmi incelemeleri, Marksistlere de Froydculuğu incelemelerini salık veriyor. Böyle bir sentez ne tür bir sonuç ortaya çıkartırdı? Bir tür Froydcu-Marksizm, kimi yoldaşlarımızı çoktan meşgul eden absürt bir kombinasyon.

Bugün tanık olduğumuz “Froydcu-Marksistler” veya “Froydcu-Komünistler” cenahına yoldaş Zalkind de dâhil. Yoldaş A. B. Zalkind’in “sosyolojisi” Froydcu yönteme, “bilinçaltı”nın temel doktrinine dayanıyor. Yoldaş Zalkind’e göre Freud, bilinçaltı teorisinde, kendi niyetinden bağımsız olarak, sınıf “bilinci” ve “bilinçaltı” (sınıf psikofizyolojisi) çalışmalarını ve yaratıcı süreçteki (bilim, sanat, sosyal faaliyet vb.) sınıf unsurlarının araştırılmasını büyük ölçüde ilerletebilecek “psişik seçilim”in kesin toplumsal yasalarını kurmuş.[14]

Gördüğünüz üzere Froydculuk, Marksizmin bir eklentisi olarak kabul ediliyor. A. B. Zalkind, sadece Froydcu metodolojiyi övmekle kalmıyor, aynı zamanda onu günümüzde toplumsal yaşamın analizi için kullanmaya çalışıyor. “Psikonevrolojinin bakış açısından devrim”, “Komünist Parti’nin psikofizyolojisi”, “Devrimci amacın refleksi” gibi makaleler kaleme alıyor. Bu makalelerden, “Ekim Devrimi’nin zaferinin nöro-psişik köklerinin (temelinin) akıl sağlığını güvence altına aldığını”, “devrimin kitlelerdeki yozlaşmış mistisizmi parçaladığını” öğreniyoruz. “Halk kitlelerinin yozlaşması”, devrimin sağlıklı nöropsikolojik kökenleriyle yan yana” diyen Zalkind, gerçekleri tahrif eden görüşler öne sürüyor!

Yoldaş Zalkind’e göre “Marksist biyologlar ve psikologlar, Froydcu metodolojiye azami dikkati göstermek zorunda.”

Yoldaş Zalkind, esasında bilimsel yöntemler söz konusu olduğunda tipik bir eklektiktir. Marksizmi Froydculukla, Froydculuğu refleksolojiyle birleştirmeye meyyaldir. Bu şekilde bütünsel bir sonuca ulaşılamaz.

Marksistler nezdinde bile Froydcu “sosyoloji” ve metodoloji, kimi zaman karşı konulmaz bir cazibeye kavuşabiliyorsa, burjuva teorisyenlerinin bunlarda boş ve gerici söylemler için malzeme bulmalarına şaşmamak gerek. Sovyetler’de üretilen biyoloji ve psikiyatri literatürü Froydcu kavramlarla dolu. Hatta bilimsel yöntemlerinin psikanalistlerin keyfi öznelciliğine ve mistisizmine karşı kanıt oluşturması gereken materyalist biyoloji okulunun temsilcilerinin eserlerinde bile bolca bulunuyorlar. Profesör V. V. Saviç, 1927’de yayımlanan İnsan Davranışının Unsurları" adlı kitabında şöyle diyor:

“Cinselliğin daha yüksek tezahürleri arasında inanç olgusundan bahsetmeliyiz. [...] İnanç kördür. İnanç, çok sık fedakârlığa yol açar, bu, duygunun tipik bir özelliğidir. ‘Ey insanlık için canını veren kahramanlar!’ Bu sözler, ‘Devrim Kurbanları’ meydanına dikilen kemerlere yazılmıştı. [...]”

Burada sadece Froydculuk, refleksolojiyi yerinden etmiyor, daha ziyade, burada Froydculuğun en gerici özellikleriyle karşılaşıyoruz. Bu doktrin üzerindeki örtüyü kaldırıp atıyor, neticede devrim, Froydculuğun ve cinselliğin “albenili” bir tezahürü olarak takdim ediliyor. Froydcu fikirlerin bu şekilde uygulanmasına anti-Marksist literatürde sıklıkla rastlanıyor.

Genelde Froydcu-Marksistlerimiz, Froydculuğu, en azından ana hatlarıyla, Marksist araştırmacılarımız için oldukça faydalı olabilecek sağlam bir materyalist doktrin olarak görüyorlar. Yoldaş Varyaş, “Freud ve takipçileri, önde gelen fikirlerinin Marksist bir fikir olduğundan asla şüphelenmediler. Bizim görüşümüze göre Froydculuk, Marksizm ile Brown’un hareket teorisinin elektrodinamikle olan ilişkisine benzer bir ilişki içindedir. Tüm psikoloji dalları gibi Froydculuk da diyalektik materyalizmin bir bileşenidir. Özel durumlara uygulanabilen genel teorinin bir bölümüdür” diyor.

Peki felsefecilerimiz haklı mı?

Soruyu temel unsurlarıyla ele alarak inceleyelim.

Öncelikle Froydculuk, uyumlu bir sistemi ifade etmez. İfadeleri çok sık çelişkili ve belirsizdir. Nöropatolojide bile nevrozu tümüyle cinsellik üzerinden ele alan yorum, uzmanların itirazlarıyla karşılaşır. Ancak bizi ilgilendiren bu özel eleştiri değil, Freud’un metodolojik açıdan eleştirisidir.

Burada, öncelikle Freud’un mutlak psikolojizmi, “fizyoloji karşıtlığı” itirazlara açıktır. Yöntemi, refleksolojinin objektif yönteminin tam tersidir. Eğer Hegel “ölçümün tek kesin kural olduğu” iddiasında haklıysa, o zaman psikanalizin tamamen öznel ve psikolojik yönteminin bilimsel bir değeri yoktur.

Froydcular, eski psikoloji okulunun dayandığı iç gözlemin sınırlamalarının üstesinden geldiklerini düşünüyorlar. Ancak bu, bir hatadır. Başlıca itirazımız, psikanalizin psikolojik yöntemlerinden biri olarak iç gözlemi kullanması değildir. İnsan psikolojisiyle uğraşırken iç gözlemi göz ardı edemeyiz. Ancak bu tür yöntemler tali bir rol oynamalı, yaşayan bir organizmanın tepkilerini incelemenin diğer ve objektif yöntemleriyle kontrol edilmelidir. Oysa psikanaliz, yalnızca (burada araştırma nesnesi olarak alınan) öznenin tümüyle iç gözleme dayanan tanıklıklarıyla çalışır. Başka bir deyişle, psikanaliz, yalnızca ölçülemeyen öznel ruhsal verilerle ilgilenir.

Froydculuk, fizyolojiyi ve fizyolojik koşulları tümden göz ardı eder. Bütünüyle öznel ruhsal çatışmalardan doğan ve gelişen, tamamen ruhsal bir olaylar zincirini inceler. Doğru, “bilinçaltı”, dışarıdan gözlemleniyor gibi görünüyor, iç gözleme yer bırakmıyor. Ama bu da bir hata. Aslında Freud, “bilinçaltına dair bilgimizin ancak bilinçli olan aracılığıyla, yani hastanın bilinciyle, incelediğimiz “bilinçaltı” olan kişinin bilinciyle toplanabileceğini savunur.

Marksist, yani gerçekten bilimsel psikoloji, diğer yöntemleri dışlayarak tek bir yöntemle sınırlandırılamaz. Ne iç gözleme ne de koşullu reflekslerin tamamen nesnel incelemesine dayanabilir, çünkü ruhsal yaşam, bir bütün olarak ele alındığında, fizyolojik reflekslerin basit bir kombinasyonundan daha fazlasıdır.

“Marksist psikoloji, diyalektik yardımıyla hem öznel hem de nesnel yöntemlerin tek taraflılığını aşmaya ve bir sentez elde etmeye çalışır. Marksist psikolojinin temel formülü şudur: ‘Nesnel yöntemlerin kontrolü altında iç gözlem.’[...]”

[A. Deborin, Revolution and Culture, 1927, Sayı. 2]

Bu açıdan bakıldığında Froydculuk, tek taraflı ve son derece öznel görünmektedir.

Freud, cinselliğin her şeyin temelinde olduğunu ilan etti. Bu gerçek, bazı yoldaşlarımızın onun teorisinin materyalizmin zirvesi, en “fiziksel” (belki de “aşırı fiziksel”?) bir doktrin olması gerektiğini düşünmelerine yol açtı. Bu, bir yanılgı.

Freud’un arzu ve “libido” tanımı bile belirsiz ve idealisttir. Freud, cinsel arzunun biyolojik anlamı bu işlevden ayrı olarak anlaşılamasa da, üremeden asla bahsetmez. Ancak Freud, biyolojik üreme ilkesinden değil, belirli bir ölümcül “haz ilkesi”nden, tamamen psikolojik ve soyut bir kavramdan hareket eder. Freud’un “libido”sunun üreme ile hiçbir ilgisi yoktur, özünde narsisttir. Aseksüeldir.

Vittels, daha önce bahsettiğimiz Freud hakkındaki kitabında şöyle yazıyor:

“Freud’un ünlü öncüsü Platon, cinsiyet ayrımını tamamen göz ardı etti. Onun için aşk, sadece güzelliğe duyulan aşktı. Freud’un, bebeklerin otoerotizminden kaynaklanan ve yücelmenin doruklarında sona eren aşk anlayışı, bu kadim fikri yeniden canlandırıyor. Eros’un cinsiyeti yoktur. İnsan doğasının hayvansal yanı, onu cinsiyetin boyunduruğuna mecbur eder. Ama onun doğası, her zaman yukarıya, cennete doğru yükselmektir.”

Freud’un anladığı şekliyle cinselliğin bu tanımı, tüm sistemin “fizik karşıtı”, materyalizm karşıtı karakterini çok açık bir şekilde göstermektedir.

Freud’un “tekrarlama eğilimi” teorisi, Freud’un idealizminin bir başka örneğidir. Bu teoriye göre, kendini koruma içgüdüsü, şimdiye dek kendisine atfedilen öneme sahip değildir. Her organizma, en eski ve en temel olanı yokluk, ölüm olan daha ilkel durumlara geri döner. Her canlı varlık, ölümü özler. “Ölüm, yaşamın nihai amacıdır” (Freud).

Freud, psikanalizde kullanılan “arzu” kavramının, dünyanın yalnızca “irade ve kavram”dan ibaret olduğunu savunan Schopenhauer’in “İrade” kavramına benzediğini birçok kez dile getirmiştir. Freud, bu idealist felsefeciyi kendi öncüsü olarak anar.

Freud, “ölüm özlemi”nden bahsederken şöyle der:

“Farkında olmadan Schopenhauer’e geri döndük. Onun için ölüm, yaşamın sonu ve dolayısıyla nihai amacıydı, oysa cinsellik, yaşam özleminin bir tezahürü olarak ortaya çıkıyordu.”

Freud, yalnızca ruh ikizi hissettiği Schopenhauer’e değil, diğer idealist felsefecilere de sık sık atıfta bulunur. Daha önce alıntıladığımız kitapta Freud, Kant’ın, uzay ve zamanın dış nesnelerde içsel değil, yalnızca kendi algımızın kategorileri olduğu görüşünün psikanaliz tarafından doğrulandığını yazar. Bu doğrulama, zaman kategorisinin Freud’un “bilinçaltı”na uygulanamayacağı gerçeğinden ibarettir. Freud, bunu birkaç kez tekrarlar: “Bilinçaltındaki süreçler zamandan bağımsızdır, zamansal ilişkilerden arınmıştır, zamanla değişmezler, kısacası zamanla hiçbir ilgileri yoktur.”

Buna rağmen, Varyaş gibi isimler, Freud’un “bilinçaltı” kavramının Marx’ınkiyle aynı olduğunu, Marx’ın insanların önceden tasarlanmış bir plan olmaksızın, “bilinçaltında” tarih yazdığını söylediğini iddia ediyorlar.

Hepsi bu da değil. Freud’un “bilinçaltı” kavramı, sadece zamandan bağımsız değildir. Ayrıca, onun bilinçaltındaki süreçlerin gerçeklik ilkesini de pek dikkate almadığını öğreniyoruz. Sadece “haz ilkesi”ne bağlıdırlar, kaderleri yalnızca yoğunluklarına ve organizmadaki haz ve acının düzenlenmesine uygunluklarına bağlıdır.

Bu “haz ilkesi”, Freud’un sistemine teleolojik unsurlar katmıştır. Freud, bir yerde “biyolojik sorunları analiz ederken teleolojik düşünce biçimine başvurmaktan kaçınamayız” demektedir. Gerçekten de Freud’un kendi düşünce biçimi sıklıkla sık teleolojiktir.[15]

Freud’un sistemi, insan ruhunun ve öncelikle insan iradesinin maddi ve toplumsal çevresinden tümüyle idealist bir şekilde ayrılmasıyla sonuçlanır. “Bilinçaltı”, görünmez bir şekilde insanın iradesini yönetir. İnsan iradesi, ilkel (arkaik) cinsellik biçimindeki muazzam, yenilmez güçlerin insafına kalmıştır. Bu güçler, insan ruhunun içeriğini belirler. Bugünkü maddi çevrenin, toplumsal ortamın etkisi sıfıra indirgenir, “ortadan kaldırılır”. Bu teorinin tarihsel materyalizmin temel ilkeleriyle çeliştiği apaçık ortadadır. Bilhassa “insani şahsiyetin [...] toplumsal ilişkilerin bir toplamı olduğu” fikrini reddeder.

Freud, ruhsal aktiviteyi asli, dış dünyayı ise tali bir kategori olarak ilan eder. Freud, haz ilkesinin “birincil karakterinden” bahseder. Ancak bazen arzular haz ilkesi yoluyla tatmin edilemez. Freud’a göre, ancak o zaman “ruhsal aygıt dış dünyaya yönelmek, gerçek ilişkilerini incelemek ve onları etkilemeye çalışmak zorunda kalır.”[16] Dış dünya, “bastırma” mekanizmasının aktivitesinin bir sonucu olan öznel bir kavramdır. İçsel acı verici uyarılar dışarıya yansıtılır, daha sonra gerçeklikler, yani dış etkiler olarak yorumlanır.[17]

Yoldaş Varyaş, Freud’u on sekizinci yüzyıl Fransız materyalisti olarak nitelendiriyor, ancak yukarıda alıntılananlar gibi olağanüstü ifadeler, tamamen öznel idealizmden başka bir şey olarak adlandırılamaz. Yoldaş Varyaş’a göre, “Froydculuğun çıkarımları bunlardır, doğruyu söylemek gerekirse on sekizinci yüzyıl materyalizmine bir geri dönüşü ifade etmektedir.” [History of Modern Philosophy 1. Cilt, s. 1]

Henriet Roland Holst, en azından, Varyaş ve diğer Rus Froydcu-Marksistlerden daha tutarlı olduğunu gösterdi. Gerçekçilikten, materyalizmden, maddeden “bıkmış” durumda. Bu nedenle şöyle diyor:

“Komünizm, nihayetinde hayatın veya insani şahsiyetin tamamını rasyonel kılmanın imkânsız olduğunu anlamalı. Bu tehlikeden ancak komünizm, insanların yaratıcı yeteneğini tarihsel sürecin temeli olarak alırsa kaçınılabilir. Akılcı ve Mekanik denilen putların önünde diz çökmek, kültürü kurtarmanın yolu değildir. Bu, ancak Madde ve Teknik tapıncından kurtulmuş olanlar tarafından yapılabilir.”

“Madde tapıncı”ndan ve materyalist kavramlardan kurtuluş, maddi dünyadan kurtuluş anlamına gelmez. Ancak komünizm ve Marksizmin her bir izinden kurtuluş anlamına gelir. Roland Holst’un başına gelen de buydu.

Freud’un “bilinçaltı” yorumunun mantıksal gelişimi, onu sınıf mücadelesinin reddine götürdü. Ona göre sanat, ahlak vb. tüm insanlık için ortaktır, çünkü insan ruhunun temel unsurları zamanın dışında bir alanda kök salmıştır. Bunlar, Freud’un “bilinçaltı” anlayışının kimi Marksistlerle oynadığı oyunlardır!

Soruyu analiz ettikten sonra, Zalkind ve Reissner’in Freud’un psikolojinin “toplumsallaştırılması”nı özel bir erdem olarak görmekle uçlara savrulduklarını söyleyebiliriz. Onlara göre, Tarihsel Materyalizm ve Marksizm, Freud’un şahsında güçlü bir müttefik edinmiştir. Yanılıyorlar. Freud’un psikolojisi, aşırı bireycilik nedeniyle anti-sosyaldir. Froydculuğun Marksizmle ve materyalizmle hiçbir ortak noktası yoktur. Froydculuk, sınıf mücadelesinin önemini reddeder. Proletarya karşıtı karakteri, hem yönteminin ve sisteminin genel idealist karakterinde hem de bu sistemin ayrıntılarında ifadesini bulur. Haz ilkesinin, erotizmin, insan ruhunun narsistik (yani bireyci) unsurlarının öneminin aşırı değerlendirilmesinde, “tekrarlama eğilimi”nin ve “ölüm özlemi”nin yozlaşmış, kaderci karakterinde, Bilime ve insan potansiyeline ilişkin şüpheciliğinde ve karamsarlığında karşılık bulur.

Bu Batı Avrupa’da hüküm süren Froydculuğa duyulan hayranlık, materyalizme karşı büyüyen burjuva tepkisinin bir belirtisidir, yozlaşmaya dair bir semptomdur. Eğer bu akın, Sovyet sınırlarında durdurulmuşsa, saflarımızda Froydculuğun çok az takipçisi varsa, bu, Froydcu sapmaları ifşa etmeyi, onlara vaktinde ve hak edilmiş bir reddiyeyle cevap vermeyi bilmiş, tutarlı Marksist eleştirinin neticesidir.

A. Stolyarov

[Kaynak: Literature of the World Revolution, State Publishing House, Moskova, Haziran 1931, Sayı. 1, s. 90-99.]

Dipnotlar:
[1] Eskiden Hollanda Komünist Partisi üyesi olan Holst, partiden istifa etti. Marksizmi Froydculukla “baş göz” etmeye çalışan başka “Marksistler”den de söz edilebilir (bu isimler nihayetinde Marksizmi “boşamış”lardır.)

[2] Reisner’in Vittels’in yukarıda adı anılan kitabına yazdığı önsöze bakılabilir.

[3] The Press and Revolution 1924, Sayı. 2-3.

[4] Freud. The Main Psychological Theories in Psychoanalysis.

[5] Freud. A.g.e. Ancak Freud’un sistemindeki en önemli kavramlardan biri olan “libido” tanımının hâlâ oldukça belirsiz kaldığını belirtmekte fayda var. Örneğin bir yerde, “libido” teriminin yalnızca bu terimin dar anlamıyla cinselliği, yani amacı cinsel ilişki olan cinsel aşkı değil, aynı zamanda “aşk” kelimesiyle bağlantılı her şeyi, bir yandan kişinin kendine olan sevgisini, diğer yandan baba ve çocuk sevgisini, dostluğu, insan sevgisini ve herhangi bir maddi nesne veya soyut fikir için kendini feda etmeyi” kapsadığını yazıyor. (Mass Psychology and Analysis) Her şey aynı çuvala atılıyor. Bu tür belirsizlik, genel olarak Freud’un metodolojisinin tipik bir özelliğidir.

[6] “Bastırma” teorisi, Freud’un sisteminin merkezi doktrinidir. Bu, Freud’un kendisi tarafından da doğrulanmıştır. “Bastırma teorisi, psikanalizin temel taşıdır” diye yazıyor.

[7] Freud. Chief Psychological Theories.

[8] Freud, Totem and Taboo.

[9] A.g.e.

[10] Vittels’in daha önce bahsettiğimiz kitabının önsözüne bakılabilir.

[11] A.g.e. Press and Revolution için yazdığı, yukarıda atıf yapılan makalesinde Profesör Reissner şunları söylüyor: “Sadece antik dinler değil bugünün dini hareketlerine bilhassa kült örgütleme sürecinin psikolojisine tatbik edilebilecek sağlam bir materyalist yönteme ait tüm özellikleri gösteren psikoanalizi herkese tavsiye edebiliriz.”

[12] Communist Academy Herald, Sayı. 9.

[13] History of Modern Philosophy.

[14] Zalkain. Essays on the Culture of the Revolutionary Period.

[15] Freud. Essays on Sexual Psychology.

[16] Chief Psychological Theories.

[17] A.g.e. Ayrıca bkz.: Beyond the Pleasure Principle.