M.
N. Roy, bu konuşmayı 22 Kasım 1922’de Komünist Enternasyonal’in Dördüncü
Kongresi'nde, “Doğu Sorunu”nun tartışılması ve Hollandalı Komünist Willem van
Ravesteyn’in sunduğu rapor ile ilgili olarak yapmıştır.
* * *
Doğu
ülkeleri üç kategoriye ayrılabilir:
1.
En gelişmiş kapitalizme yaklaşan ülkeler. Sadece metropollerden sermaye
ithalatının sanayiyi geliştirdiği değil, aynı zamanda yerli kapitalizmin de
geliştiği, gelişmiş bir sınıf bilincine sahip burjuvazinin ve onun karşıtı
olan, sınıf bilincini de geliştiren ve yavaş yavaş siyasi aşamaya geçen
ekonomik bir mücadeleye girişen proletaryanın yükselişine yol açan ülkeler.
2.
Kapitalist gelişmenin gerçekleştiği ancak bu gelişmenin hâlâ alt düzeyde olduğu,
feodalizmin halen daha toplumun omurgasını teşkil ettiği ülkeler.
3.
İlkel koşulların hüküm sürdüğü, feodal ataerkilliğin toplumsal düzen olarak
hüküm sürdüğü ülkeler.
Peki,
birbirlerinden bu kadar farklı gruplara ayrılabilen sömürge ve yarı sömürge
ülkelerde devrimci hareketin gelişmesine yardımcı olacak genel bir program veya
genel bir taktik çizgisi nasıl belirlenebilir?
Bugün
bu Dördüncü Kongre’de görevimiz, Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde
ortaya konan temel ilkeleri detaylandırmaktır. Bugün, bu ülkelerde hareketi en
iyi nasıl geliştirebileceğimiz konusunda somut bir sorunla karşı karşıyayız. Her
birinde devrimci bir hareket mevcut. Ancak bu ülkelerin toplumsal yapısı farklı
olduğundan, doğal olarak bu ülkelerdeki devrimci hareketin karakteri de
farklıdır. Toplumsal karakter farklı olduğu ölçüde, bu hareketlerin programı da,
taktikler de farklı olmalıdır.
Bu
hususu göz önünde bulundurarak, bu Kongre’de bulunan tüm Doğulu delegeler,
Komünist Enternasyonal’in Doğu bölümüyle işbirliği içinde, Kongre’ye sunulan
bir tez hazırladılar. Bu tezde, Doğu’daki genel durum ortaya konulmuş, İkinci
Kongre’den bu yana hareketin gelişimi belirtilmiş, bu ülkelerdeki hareketin
gelişimini belirlemesi gereken genel çizgi formüle edilmiştir.
İkinci
Kongre zamanında, yani büyük emperyalist savaşın ardından, sömürge halklarının
genel manada ayaklandığını gözlemledik. Bu ayaklanma, savaş sırasında
yoğunlaşan ekonomik sömürüden kaynaklanmıştı.
Bu
büyük devrimci ayaklanma, tüm dünyanın dikkatini çekti. 1919’da Mısır’da, aynı
yıl Kore’de bir ayaklanma yaşandı. Bu iki uç nokta arasında kalan ülkelerde de
az ya da çok yoğunlukta ve kapsamda devrimci bir ayaklanmaya tanıklık edildi.
Ancak o zamanlar bu hareketler büyük, kendiliğinden gelişen ayaklanmalardan
başka bir şey değillerdi, o günlerden bu yana, bu hareketlerin oluşumuna
katkıda bulunan çeşitli unsurlar ve toplumsal faktörler, toplumsal ve ekonomik
temelin gelişmesiyle birlikte, daha da netleşti. Neticede bugün, iki yıl önce
bu hareketlerde aktif katılımcı olan unsurların, henüz ayrılmamışlarsa bile,
yavaş yavaş bu hareketlerden ayrıldıklarını görüyoruz. Örneğin, kapitalizm
açısından daha gelişmiş olan ülkelerde, burjuvazinin üst kademesi, yani ülkede
zaten bir payı olan, büyük miktarda sermaye yatırmış ve bir sanayi kurmuş olan
burjuvazinin bir kısmı, bugün emperyalist korumanın kendi gelişimi için daha
uygun olduğunu görüyor. Çünkü savaşın sonunda meydana gelen büyük toplumsal
ayaklanma devrimci bir ivme kazandığında, sadece yabancı emperyalistler değil,
yerli burjuvazi de bu hareketin potansiyelinden dehşete kapılmıştı. Bu
ülkelerin hiçbirinde burjuvazi, yabancı emperyalizmin yerini alabilecek,
emperyalizmin devrilmesinden sonra kanun ve düzeni koruyabilecek özgüvene sahip
olacak kadar gelişmiş değil. Şimdi gerçekten de, bu devrimci ayaklanmanın
gelişmesi sonucu yabancı yönetimin devrilmesi durumunda, kendi çıkarlarının
ilerlemesine elverişli olmayacak bir anarşi, kaos ve karışıklık, iç savaş
dönemi yaşanacağından korkuyorlar. Yani, burjuvazinin endüstriyel gelişimi, bu
ülkelerin çoğuna yabancı emperyalizm tarafından verilen barış ve düzene ihtiyaç
duyuyor. Bu barış ve düzene yönelik tehdit, karışıklık ve devrimci ayaklanma ihtimali,
yerli burjuvazinin emperyalist efendiyle uzlaşmasını daha uygun hale getirdi.
Bu
durum, doğalında kimi ülkelerde hareketi zayıflattı, ancak aynı zamanda bu
geçici uzlaşma, hareketin temeline zarar vermedi. Emperyalizm, bu ülkelerdeki hâkimiyetini
sürdürmek için ülke içerisinde yardım aramak, toplumsal bir temele sahip olmak
ve toplumsal sınıflardan birinin veya diğerinin desteğini almak zorunda. Bugün
emperyalist sömürünün eski yöntemlerini reddetmek zorunda kalmış, yerli
burjuvaziye veya yerli burjuvazinin belirli bir bölümüne siyasi veya ekonomik
alanda bazı tavizler vermiştir. Bu tavizler, yerli burjuvaziyi geçici olarak
uzlaştırmış, ancak onun önünü açmıştır. Ekonomik gelişme konusunda ortaya
konulacak çabalara alan açmış, kapitalist rekabeti açığa çıkarmıştır, zira,
sömürge ülkelerinde sanayi büyüdükçe, emperyal sermayenin tekelinin temeli
zayıflamaktadır.
Bu
nedenle, yerli ve emperyal burjuvazi arasındaki geçici uzlaşma, sonsuza dek
süremez. Bu uzlaşmada gelecekteki bir çatışmanın gelişimini bulabiliriz.
İkinci
grupta yer alan ülkelerde tefecilik ve ticaret sermayesi, feodal bürokrasi ve
feodal militarizm önemli bir yer tutuyor. Bunlar ulusal harekete önderlik
ediyorlar. Bu ülkelerde emperyalizmle uzlaşma siyaseti uygulanmış, ancak diğer
ülkelerdeki kadar tatmin edici sonuçlar vermemiştir, zira, feodal bürokrasinin
ve sömürgeci feodal beylerin çıkarları, emperyal ve yerli burjuvazi arasındaki
gibi kolayca karşılaştırılabilir değildir. Bu nedenle, geçen yıl Türkiye’deki
mücadelenin, bu ülkedeki milliyetçi mücadelenin, tüm sömürge mücadelelerinin ön
saflarında yer aldığını görüyoruz.
Ancak
Türkiye’deki son olaylar bize bu mücadelenin de zayıf olduğunu gösteriyor,
çünkü biliyoruz ki, bir halkın toplumsal ekonomisi, feodal ataerkil sistemle iç
içe olduğu sürece, ulusal mücadele siyasi ulus bilincini geliştiremez, halkın
bağrında büyüyemez. Burjuvazi ortaya çıkıp toplumun önderi haline gelmedikçe,
ulusal mücadele, tüm devrimci imkânlarıyla gerçekleşemez. Dolayısıyla, tüm bu
ülkelerde, burjuvazinin gelişmesiyle orantılı olarak, ulusal mücadele de
yoğunlaşmıştır. Bu açıdan bakıldığında, sömürgeci burjuvazinin her zaman
emperyal burjuvaziyle uzlaşma tehlikesi bulunduğunu bilsek de, ilke olarak, her
zaman onların yanında olmalıyız. Sömürge ülkelerdeki burjuva ulusal hareketinin
nesnel olarak devrimci olduğunu, bu nedenle desteklenmesi gerektiğini
bilmeliyiz. Ancak bu nesnel gücün koşulsuz olarak kabul edilemeyeceğini,
belirli tarihsel nedenlerin dikkate alınması gerektiğini göz ardı etmemeliyiz.
Burjuvazi, geri kalmış, eski toplum biçimlerine karşı isyan bayrağını
yükselttiğinde, yani mücadele temelde feodal düzene karşı olduğunda,
burjuvazinin halkı yönettiği zaman, devrimci bir faktör haline gelir. O zaman
burjuvazi, devrimin öncüsüdür.
Ancak
bu, Doğu ülkelerindeki veya çoğundaki yeni burjuvazi için söylenemez. Burjuvazi,
buralarda mücadeleye önderlik etse de, aynı zamanda feodalizme değil,
kapitalizme karşı da mücadeleye önderlik etmektedir. Bu nedenle, zayıf, ezilmiş
ve gelişmemiş burjuvazinin daha güçlü ve gelişmiş bir burjuvaziye karşı
mücadelesine tanık olunmaktadır. Sınıf savaşı olmaktan ziyade, bir nevi iç
savaştır, dolayısıyla, uzlaşma unsurları içerir.
Bu nedenle,
sömürgelerdeki milliyetçi mücadele, sömürgelerdeki ulusal kalkınma için
devrimci hareket, yalnızca burjuva ideolojisinden ilham alan ve burjuvazi
tarafından yönetilen bir harekete dayandırılamaz. Her ülkede bu önde gelen
faktörlerin, en gelişmiş ülkelerde liberal burjuvazi ve bu ülkelerin ikinci
grubunda feodal askeri kliklerin, yavaş yavaş emperyalist egemen ve emperyalist
kapitalizmle bir uzlaşma sağlamaya çalıştığını görüyoruz.
Bu
durum bizi, bu mücadeleye başka bir toplumsal faktörün dâhil olup, mücadeleyi
şimdiye dek yönetenlerin elinden liderliği alma ihtimali olup olmadığı
sorunuyla karşı karşıya getiriyor.
Kapitalizmin
yeterince gelişmiş olduğu bu tür ülkelerde, böylesi bir toplumsal faktörün
zaten ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Bu ülkelerde proletaryanın oluşumuna
ve kapitalizmin köylülüğü zayıflatarak büyük bir yoksul ve topraksız tarım
işçisi kitlesini ortaya çıkarışına tanıklık ediyoruz. Bu kitle, artık sadece
ekonomik olmayan, her geçen gün daha da siyasi bir nitelik kazanan mücadeleye
yavaş yavaş dâhil ediliyor. Aynı şekilde, feodalizmin ve feodal askeri kliğin
hâlâ liderliği elinde tuttuğu ülkelerde de bir tarım hareketinin gelişip
büyüdüğünü görüyoruz. Her çatışmada, her mücadelede, emperyal sermayenin
çıkarlarının yerli toprak sahibi ve feodal sınıfın çıkarlarıyla özdeş olduğunu,
dolayısıyla, halk kitleleri ayaklandıklarında, ulusal hareket devrimci
boyutlara ulaştığında, sadece emperyal sermayeyi ve yabancı egemenliği tehdit
etmekle kalmayıp, aynı zamanda yabancı sömürücülerle ittifak kurmuş yerli üst
sınıfı da tehdit ettiğini görüyoruz.
Dolayısıyla,
sömürge ülkelerinde üçgen bir mücadele geliştiğini görüyoruz. Bu mücadele, aynı
zamanda yabancı emperyalizme ve doğrudan ya da dolaylı olarak yabancı
emperyalizmi güçlendiren ve destekleyen yerli üst sınıfa karşı yöneltiliyor.
Tespit
etmemiz gereken temel mesele şu: Çıkarları emperyalizmle çatışan veya ekonomik
gelişimleri emperyal egemenlik tarafından engellenen yerli burjuvazi ve yerli
üst sınıf nasıl cesaretlendirilebilir, mücadeleye nasıl teşvik edilebilir? Bu
faktörlerin nesnel devrimci öneminin nasıl kullanılabileceğini bulmalıyız. Aynı
zamanda, bu faktörlerin ancak belli bir noktaya kadar etkili olabileceğini ve
daha fazla ilerleyemeyeceğini kesinlikle aklımızda tutmalıyız. Belli bir
noktaya kadar etkili olacaklarını, daha sonra devrimi durdurmaya
çalışacaklarını bilmeliyiz. Bunu neredeyse tüm ülkelerde pratik deneyimle zaten
gördük. Son birkaç yılda tüm Doğu ülkelerindeki hareketin incelenmesi,
görüşümüzü geliştirmemize yardımcı olurdu, ancak elimizdeki zaman buna izin
vermiyor. Bununla birlikte, çoğunuzun bu ülkelerdeki hareketin gelişimine
oldukça aşina olduğuna inanıyorum. Mısır ve Hindistan’daki hareketin
burjuvazinin çekingenliği ve tereddütü yüzünden nasıl durma noktasına
geldiğini, köylülüğün ve işçi sınıfının geniş kitlelerini kapsayan ve
emperyalizme ciddi bir tehdit oluşturan büyük bir devrimci hareketin, liderliği
burjuvazinin elinde olduğu için emperyalizme ciddi bir zarar veremediğini
biliyorsunuz.
Burjuvazi
ikiye bölünmüştü: Sanayileşmiş ve emperyal sermaye ile iç içe geçmiş büyük
sanayi ve ticari çıkarlara sahip üst tabaka, genişlemelerini tehlikeli buldu,
bu nedenle emperyalistlere yöneldi, böylece devrimci milliyetçi hareket için
olumlu bir engel teşkil etti. Zayıf toplumsal arka planı nedeniyle, bu büyük
devrimci hareketin başına geçme ve onu ileriye götürme kararlılığına ve
cesaretine sahip değildi, neticede de bu unsurların ihanetine uğrayıp yanlış
yönlendirilen hareket, bugünkü bunalım dönemine girdi.
Öte
yandan, Türkiye’deki mücadeleyi örnek olarak ele alalım. Bu mücadele bugüne
aittir, Türk halkının yaklaşan zaferinin, bugün başında bulunan feodal askeri
klik tarafından mantıksal sonuçlarına nasıl taşınamadığını biliyorsunuz. Türk
halkının nihai zaferi, Türk milletinin tam siyasi ve ekonomik özgürleşmesi,
kendisini bir grup emperyaliste karşı diğerine satmayı uygun bulan küçük feodal
askeri kliğin çıkarlarını korumak için tehlikeye atıldı ve atılmaya devam
edecek. Bu klik, bir grup emperyalistle diğerine karşı ittifak kurmayı uygun
buldu. Bu, bu grubun büyümesine ve büyük ölçüde İngiliz emperyalizminin elinde
olan Sultan’ın yerine Mustafa Kemal Paşa’nın tahta çıkmasına yol açabilir,
ancak Türkiye’deki ulus sorununu hiçbir şekilde çözmez.
Biz
biliyoruz ki, iki üç ay önce dünyanın dört bir yanındaki devrimci unsurlar
Mustafa Kemal Paşa’nın zaferlerini kutlarken, şimdi devrimci işçi ve köylülerin
çabalarıyla özgürleşen Türkiye’de Kemal’in, bu insanlara acımasızca zulmettiği
haberini alıyoruz. Bu da, burjuvazinin ve feodal askeri kliğin bu ülkelerin
birinde veya diğerinde milliyetçi devrimci mücadelenin liderliğini
üstlenebileceği kanıtlanmış olsa da, bu insanların harekete ihanet edip karşı-devrimci
bir güç haline gelmelerinin kaçınılmaz olduğu bir zamanın gelip çattığını
gösteriyor. Nesnel olarak daha devrimci olan diğer toplumsal unsuru onların
yerini alacak ve liderliği üstlenecek şekilde siyasi olarak eğitmeye hazır
olmadığımız sürece, milliyetçi mücadelenin nihai zaferi şimdilik sorunlu hale
geliyor. İki yıl önce bu sorunu bu kadar açıkça düşünmesek de, bu eğilim nesnel
bir eğilim olarak varlığını sürdürdü.
Bugün
bunun sonucunda neredeyse tüm Doğu ülkelerinde komünist partiler, kitlelerin
siyasi partileri var. Biliyoruz ki, bu ülkelerin çoğundaki komünist partiler,
Batılı anlamıyla komünist parti olarak adlandırılamaz, ancak varlıkları,
burjuva siyasi partileri değil, halk kitlelerinin, köylülerin ve işçilerin
taleplerini, çıkarlarını ve özlemlerini ifade edecek ve yansıtacak siyasi
partilere ihtiyaç duyan toplumsal faktörlerin varlığının kanıtıdır. Bu,
yalnızca yerli burjuvazinin ekonomik kalkınmasını ve siyasi yükselişini savunan
milliyetçilik türüne karşıt bir durumdur. Bu Doğu ülkelerindeki komünist
partilerin varlığı ve tarihi rolleri, konuya diğer bir açıdan baktığımızda,
burjuvazinin sömürge ve yarı sömürge ülkelerinde biraz geç (150 yıl sonra)
sahneye çıkması talihsizliği nedeniyle, kurtarıcı rolünü üstlenemeyecekleri,
çünkü ancak belirli bir noktaya kadar gidebilecekleri ve daha ileri
gidemeyecekleri açısından baktığımızda, daha da önem kazanmaktadır. Bu nedenle,
milyonlarca insanın ulusal kurtuluşa doğru ilerleyebilmeleri için önce
kendilerini ekonomik ve siyasi olarak emperyalizmden kurtarmaları gereken bu
ülkelerdeki milliyetçi devrimci hareket, burjuvazinin liderliğinde başarılı
olamayacaktır.
Bu
nedenle, şu anda sadece çekirdek olarak adlandırılabilecek bu komünist
partilerin, burjuvazi tarafından terk edilip ihanete uğradığında, ulusal
devrimci mücadelenin liderliğini üstlenecekleri ölçüde büyük bir rol oynamaya
mahkûm olduklarını görüyoruz. Emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesini onlar sürdürecekler.
Sömürge halklarını ve ezilen ulusları tam siyasi ve ekonomik bağımsızlığa bir
tek onlar kavuşturabilirler.
Bu
partiler, tarihsel olarak bu göreve layıktırlar, toplumsal olarak da bu görevi
yerine getirebilirler, çünkü nesnel olarak en devrimci faktörlere, yani,
emperyalizmle hiçbir ortak çıkarı olmayan, bu ülkeler kapitalist emperyalizm
altında olduğu sürece toplumsal konumları ve ekonomik koşulları hiçbir şekilde
iyileştirilemeyecek faktör olarak işçi ve köylülere dayanmaktadırlar.
Bu
nedenle, ulusal devrimci mücadele, nihai zafere ancak işçileri ve köylüleri
temsil eden bir siyasi partinin önderliğinde ulaşabilir.
Şimdi
yoldaşlar, bu ülkelerde komünist partilerin örgütlenmesi gerekliliği, bizi bu komünist
partilerin program ve taktikleri meselesini tartışmaya mecbur ediyor. Komünist
Enternasyonal program sorununu tartışırken, buna ciddi bir şekilde dikkat
etmesi gerektiğini belirtmeliyim, çünkü Enternasyonal’in programını Doğu
ülkelerinde geliştirmek çetrefilli bir meseledir. Zira, maalesef itiraf etmek
gerek ki Komünist Enternasyonal’deki yoldaşlarımız bu konuları incelemeye
şimdiye dek çok az zaman ayırmışlardır.
Bu
konuda bir program geliştirebilmemiz ve Doğu ülkelerindeki komünist partilerce
benimsenebilecek bir taktik çizgisi oluşturabilmemiz için, Enternasyonal’in
çeşitli kesimlerinin bu konulara biraz daha dikkat etmesi, onları daha dikkatli
incelemesi gerekmektedir. Bu çalışmayı karşılık beklemeden yürütmelidirler,
zira kapitalizm, burjuvazinin iktidarı, kendi ülkelerinde bugün sömürge
ülkelerindeki durumla çok yakından bağlantılıdır.
Emperyalizm,
bugün sömürge ülkeleri sanayileştirerek kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Savaş
sırasında emperyalizm, özellikle İngiliz emperyalizmi, geri kalmış sömürge
ülkelerin ekonomik ve sınai hayatı üzerindeki tekel olma konusunda elinde tuttuğu
hakları azaltmayı gerekli görmüştür. Bu nedenle, 150 yıldan fazla bir süre
boyunca İngiliz sanayii için hammadde kaynağı olarak görülen Hindistan gibi bir
ülkeye, savaş sırasında yeterli sanayi gelişimine izin verilmiştir. Avrupa’daki
kapitalist dengenin bozulması, emperyalizmi dünya kapitalizminin dengesinin
yeniden kurulabileceği yeni pazarlar aramaya zorlamaktadır. Sömürge
ülkelerinde, Hindistan ve Çin gibi sanayileşmiş ülkeleri geliştirerek bu sorunu
çözmeye çalışıyorlar: Sorunun çözümünü bu şekilde bulmaya çalışıyorlar. Sömürge
ülkelerindeki kaynaklara bağlı olarak, emperyalizm, Avrupa proletaryasına karşı
saldırısını ezici bir zafere taşımaya çalışıyor. Bu eğilimi gözden
kaçırmamalıyız. Şöyle diyebiliriz: “Bu zafer mümkün değil, çünkü emperyalizm,
sömürge ülkelerin ekonomik olarak geri kalmış halde bırakılması ve metropol
ülkelerde üretilen malların orada satılması demektir.” Evet, ama bu, olaylara
çok mekanik bir bakış açısı. Unutmamalıyız ki, Çinlinin eteğinin kuyruğu birkaç
santim uzarsa, dünyanın tekstil üretimi ikiye katlanır. Sanayi gelişimiyle 400
milyon Çinlinin yaşam standardı yükseltilebilir, böylece dünyanın tekstil
üretimi ikiye katlanabilir. Çin sanayiinin gelişimi, anavatanlardaki üretimin
daralması anlamına gelmez. Bu ülkeler sanayileşme sürecindeyken, kendi
başlarına üretemeyecekleri makine vb. şeylere ihtiyaç duyarlar, dolayısıyla,
belki bazı mal türlerinde sömürge pazarı sınırlandırılabilir ve
küçültülebilirken, makine söz konusu olduğunda pazar genişletilmelidir.
Ayrıca,
İngiltere ve diğer ülkelerin üretiminin bir kısmının eskiden Orta ve Batı
Avrupa pazarlarında satıldığı kısım yeni tüketiciler bulmalıdır, bu da ancak
sömürge ülkelerinde tüketim gücünü geliştirerek yapılabilir.
Yani,
sömürge ve yarı sömürge ülkelerde emperyal sermayenin yerel sermaye ile yeniden
düzenlenmesinin, kapitalist saldırının geniş planında büyük bir rol
oynayacağını görüyorsunuz. Avrupa ülkelerindeki kapitalist saldırıya karşı
koyabilmek için, güçlerimizi sömürge ve yarı sömürge ülkelerindeki hareketle
koordine etmeliyiz.
Son
iki yılda bu ülkelerdeki burjuva milliyetçi partileriyle güçlerimizi koordine
etme deneyimimiz, bu partiler aracılığıyla burjuva devrimci partilerini en
büyük ölçüde kullanabileceğimizi göstermektedir.
Bu
da bizi birleşik anti-emperyalist cephe meselesinin eşiğine getirip bırakıyor.
Batı ülkelerindeki birleşik işçi cephesi ile birlikte, sömürge ve yarı sömürge
ülkelerde de birleşik anti-emperyalist cepheyi örgütlemeliyiz. Bu
anti-emperyalist birleşik cephenin amacı, emperyalizme karşı büyük bir birleşik
cephede mevcut tüm devrimci güçleri örgütlemektir. Son iki yılın deneyimi bize,
bu cephenin örgütlenmesinin burjuva partilerinin liderliğinde
gerçekleştirilemeyeceğini göstermiştir. Bu nedenle, bu cephenin örgütlenmesi sürecine
öncülük edebilmek için bu ülkelerdeki partilerimizi geliştirmeliyiz. Birleşik
proletarya cephesinin taktikleri, Batı ülkelerinde örgütsel gücün birikmesine
yol açtığı ve sosyal demokrat partilerin ihaneti ve uzlaşmacı taktiklerini
aktif bir çatışmaya sokarak açığa çıkardığı gibi, birleşik anti-emperyalist
cephenin sömürge ülkelerindeki kampanyası da hareketin liderliğini çekingen ve
tereddütlü burjuvaziden kurtaracak, hareketin temelini oluşturan en devrimci
toplumsal unsurlar aracılığıyla kitleleri daha aktif bir şekilde ön plana
çıkararak nihai zaferi güvence altına alacaktır.
Manabendra Nath Roy
22
Aralık 1922
Kaynak



