Hizmetkârlık

“Aşırı saflık ve kandırılmaya açıklık;
keçi gibi inatçılık;
çocuk düzeyinde zihniyet ama Batılı çocukta bulunan merak ruhu yok;
kazalara eğilim ve sert tepkiler.”
Bu “tespitleri” yapan, Fransız sömürgeciliğinin hizmetkârı/bileşeni bir profesör, Cezayir halkından bahsediyor. Sene 1918.
Bu “tespitlerin” benzerleri, Türkiye’de de sömürgeciler tarafından Kürtler için yapılagelir. Şaşılacak bir şey yok. Irkçılar devlete hizmet ederler, onun bileşenidirler.
Bu “tespitlerin” benzerleri, Türkiye’de son on yıldır yüksek sesle, solcular tarafından halk için yapılıyor.
Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri’nin son kısmını bu saçmalıkları çürütmeye ayırıyor; sömürgeciliğin günahlarını ifşa ediyor. Halkın şiddet eğilimine, inadına, saflığına yol açan diyalektiği buluyor; halkına hizmet ediyor, halkı ile birlikte dövüşüyor. Savaşın sonunu göremeden, eleminden, derdinden, öfkesinden, genç yaşında ölüyor.
Türkiye’deyse sol, kavga çıkmasın diye uğraşıyor; diyalektiği gizliyor, kime hizmet ediyor? Sene 2018.
Onur Şahinkaya
Devamını oku ...

Devrim Mücadelesine Doğru Yaklaşım

Siyah kitleler direnişi yanlış ele alıyorlar. Watts’de verdikleri mücadele üzerinden direnişi öğrenmiş olan Doğu Oakland’daki kardeşlerimiz, sokaklara dökülüp dükkânlara taş ve Molotof kokteyli attıklarında, karmaşaya sebebiyet verdiklerinde, Gestapo polisince küçük bir yere istiflenip zalimin elindeki fırtına birliklerinin uyguladığı şiddete maruz kaldılar. Bu tarz direniş, münferit, kısa ömürlü ve maliyetli olmasına karşın, ülke genelinde Siyah milletinin yaşadığı tüm gettolara taşındı.
Molotof kokteylini atan ilk kişiyi kimse tanımıyor ama herkes onun bu eylemini saygıyla yâd ediyor ve taklit etmeye çalışıyor. Aynı şekilde, eğer insanlar bu tür faaliyetlere saygı gösterirse, halk partinin eylemlerini illâki taklit edecektir.
Partinin asli işi, halka liderlik yapmaktır. Parti, uzun soluklu direnişin doğru stratejik yöntemlerini söz ve eylemle öğretmelidir. İnsanlar, kalabalık hâlinde sokaklara dökülerek direnmenin artık avantajlı olmadığını öğrendiklerinde, gerilla savaşı yöntemi üzerine kurulu faaliyetlerin avantaj sağladığını anladığında, hemen sunulan örneğin peşinden gidecektir.
Fakat önce insanlar, bu mesajı aktaran partiye saygı duymalıdırlar. Öncü örgüt, zalimin elindeki mekanizmayı üçerli-dörderli küçük gruplarla yok ettiğinde, ardından da zalimin kudretinden kurtulduğunda, kitleler bundan etkilenecekler ve muhtemelen bu doğru stratejiye bağlanacaklardır. Kitleler, bir Gestapo polisinin kafede tezgâha yaslanıp kahvesini yudumlarken infaz edildiğini, infazı gerçekleştiren devrimcilerin peşine adam takmadan kaçtığını işittiğinde, kitleler bu türden bir direnişin geçerli ve doğru olduğunu anlayacaklardır. Otuz milyon siyahı ikişerli-üçerli gruplar hâlinde örgütlemek gerekmez, zira önemli olan, partinin halka bir devrimi nasıl gerçekleştirileceğini göstermesidir.
Öğrenmek, üç yoldan gerçekleşir: çalışmak, gözlem ve deneyim. Temelde siyah toplumu eylemcilerden müteşekkil olduğundan, bu toplum, esas olarak bir eyleme katılmak veya bir eylemi gözlemlemek suretiyle bir şeyler öğrenmektedir. Çalışarak öğrenmek iyidir ama deneyim yoluyla öğrenmek daha iyidir. Siyah toplumu okuyan bir toplum olmadığından, asıl önemli olan, öncü örgütün tümüyle eylemcilerden oluşmasıdır. Siyah toplumuna dair bu bilgi olmaksızın, ırkçı Amerika’da siyah devrimini gerçekleştirmek kesinlikle mümkün değildir.
Partinin asli görevi, insanları uyandırmak ve onlara sadece halkın direnişini büyük bir şiddetle ezmeye değil, Siyahları tümden yok etmeye hazırlanan iktidara karşı yürütülecek direnişin stratejik yöntemini öğretmektir. Eğer iktidar, siyahların elinde şu kadar sayıda silâh olduğunu öğrenmişse, bu bilgi yüzünden iktidar silâhlanma yönünde hazırlık içine girmeyecektir, o zaten hazırlıklıdır.
Bu devrimci eğitim, siyahların direnişi ile ilgili olarak olumlu bir sonuca yol açacak, iktidar nezdinde olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bunun sebebi, partinin her daim devrimci başkaldırıyı örnekliyor olmasıdır. Eğer parti, halkı kurtuluşun araçları ve yöntemleri konusunda bilinçlendirmiyorsa, halkı harekete geçirecek yolu da bulamaz.
Öncü parti ile kitleler arasındaki ilişki, tali bir ilişkidir. Asli ilişki, öncü parti üyeleri arasındaki ilişkidir. Eğer parti denilen mekanizma etkili olacaksa, parti üyelerinin birbirleriyle yüz yüze ilişkilerini muhafaza etmeleri şarttır. İşlevsel bir partiyi veya programı bu doğrudan ilişki olmadan bir araya getirmek mümkün değildir. Tom Amca’ya bağlı muhbirlerin ve oportünistlerin yol açtıkları tehlikeleri asgari düzeye çekmek için öncü örgüt, mücadelenin içerisinde sınanmış devrimcilerden oluşmalıdır.
Öncü örgütün ana amacı, kitleleri eğitim programları ve başka türden faaliyetler üzerinden bilinçlendirmek olmalıdır. Uyuyan kitleler, doğru mücadele yaklaşımı ile bombardımana tabi tutulmalı, parti eldeki tüm araçları, bu bilgiyi kitlelere yaymak için kullanmalıdır. Bunların gerçekleşebilmesi için öncelikle kitlelerin partinin varlığından haberdar olmaları gerekir. Öncü parti, başlarda asla yeraltında faal olamaz. Bu durum, onun etkileme imkânlarını daraltacak, eğitim ile ilgili hedefleri bağlamında elini kolunu bağlayacaktır. Halk sizi bilmiyor ve size saygı duymuyorsa, ona bir şey öğretemezsiniz. Parti, aşağılık iktidar izin verdiği sürece açıkta faaliyet yürütmeli, yeraltına çekilmek durumunda kaldığında, mesajı kitleler tarafından zaten benimsenmiş olmalıdır. Öncü partinin açık alanda yürüttüğü faaliyetleri ister istemez kısa ömürlü olacaktır. Dolayısıyla parti, yeraltına çekilmeden önce halka fazlasıyla tesir etmeyi bilmelidir. O andan sonra halk, partinin varolduğunu bilecek, yeraltındaki partinin faaliyetlerini öğrenmeye çalışacaktır.
Kendisine “devrimciyim” diyen birçok insan, şu hatalı görüş üzerinden faaliyet yürütmektedir: öncü parti, gizli bir teşkilât olmalı ve bu teşkilât iktidar tarafından hiç bilinmemeli, kitleler, ara sıra geceleri evlerine getirilip bırakılan mektuplar dışında, ondan haberdar olmamalıdırlar. Yeraltında faal olan partilerin yeraltında gerçekleştirilecek bir mitingi ilân edecek bildiriler dağıtması pek mümkün değildir. Bugün devrimci olduğu iddiasında olanlar, bu türden çelişkileri ve tutarsızlıkları kabul etmemektedirler. Esasında bu insanlar, halkın yüzleşmesini istedikleri tehlikenin kendisinden korkmaktadırlar. Bu güya devrimci olan kişiler, halkın kendilerinin söylemeye korktukları şeyleri söylemesini, yapmaya korktukları şeyleri yapmasını istemektedirler. Bu türden bir devrimci, korkaktır ve riyakârdır. Gerçek bir devrimci, halis duygularla yüzleşeceği ölümün eli kulağında olduğunu bilir. Ağzından çıkan sözler ve tüm yaptıkları, alabildiğine tehlikelidir. Bunu bilmeyen birinin bir devrimci olarak yola koyulmasının bir anlamı yoktur.
Eğer bu sahtekârlar, devrimler tarihini inceleyecek olurlarsa, öncü örgütün her daim açık çalışmayla işe başladığını, iktidarın baskısı sonucu yeraltına çekildiğini görürler. Küba Devrimi buna örnektir: Fidel Castro, yolun başında kasap Batista’ya ve Amerikalı köpeklere karşı koymuş, Havana Üniversitesi kampüsünde insanlara yaptığı konuşmalarla mücadeleye adım attı. Sonrasında süreç onu dağlara yönlendirdi. Mülksüzler üzerinde muazzam bir tesire sahip olan Castro’nun öğretileri büyük bir saygıyla karşılandı. Castro saklanmak zorunda kaldığında Küba halkı, on iki kişilik ekibini ve kendisini arayıp bulmak için dağlara çıktı.
Castro, devrimci mücadele meselesini doğru ele aldı. Çin Devrimi incelendiğinde de komünist partinin kitlelerin desteğini almak için açık çalışma yürüttüğü görülecektir. Doğru yaklaşımı öğrenebileceğimiz bir yığın başarılı devrim mücadelesinden bahsedilebilir: Kenya’daki devrim, Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’nde tartıştığı Cezayir Devrimi, Rus Devrimi, Başkan Mao Zedung’un çalışmaları vb.
Milyonlarca ezilen, öncü parti üyelerini şahsen tanımayabilir fakat partinin faaliyetlerini ve kurtuluş stratejisini kitle iletişim araçları üzerinden temin edilen dolaylı bilgiler aracılığıyla öğrenebilir. Gelgelelim iktidarın elindeki medyaya asla bel bağlanamaz. Asıl önemli olan, öncü partinin gazete türünden kendi haberleşme araçlarını geliştirmesi, aynı zamanda stratejik öneme sahip devrimci bir sanatı üretmesi, zalimin elindeki mekanizmayı paramparça etmesidir. Örneğin Watts’de zalimin sahip olduğu ekonomi ve mülk öylesine yok edildi ki zalimin Siyah kardeşlerimizin faaliyetlerini örtbas etme yönündeki çabalarının hiçbir anlamı kalmadı, zira tüm siyahlar, yürütülen faaliyetin gerçek niteliğinden ve sebebinden zaten haberdarlardı. Örneğin zalim, Stokely Carmichael Kardeş’in mesajını kendi medyasıyla çarpıtmak, başka yöne çekmekle ilgili ne tür yöntemlere başvurmuş olursa olsun, siyahlar, tüm ülke genelinde o mesajı kusursuz biçimde idrak etmiş ve bağrına basmışlardı.
Son tahlilde Özsavunma İçin Kara Panter Partisi, savunma için gerekli olan tabancaların, el bombalarının, bazukaların ve diğer teçhizatın iktidardan alınması gerektiğini söylüyor. Vietkong gerillalarının da örneklediği biçimiyle, bu silâhlar, zalimden tedarik edilmelidirler. Bu nedenle zalimin kendi adına yürüttüğü askerî hazırlık ne kadar büyükse, siyah toplumunun elindeki silâhların miktarı da o kadar çok olur. Bazı riyakârlar, öncü örgüt halka direnişe hazırlığı öğrettiğinde, bunun sonucunda şiddet ve zorbalığın artacağına inanmaktadırlar; oysa gerçek şu ki, iktidarın zulmü arttıkça devrimci gayret de artar, devrim ateşi harlanır. Dolayısıyla eğer ezilenler için her şey daha kötüye gidiyorsa, devrime ve direnişe daha fazla ihtiyaç duyarlar. Halk devrimi yapar; zora dayalı eylemleri ile zalimler, halkın direnişine sebep olurlar. Öncü parti, sadece doğru direniş yöntemlerini öğretir.
Riyakârlar, Özsavunma İçin Kara Panter Partisi’nin halka giderek daha fazla çile çektiklerini ortaya koymasından şikâyet ediyorlar ve bu tespitin yanlış bir gözleme dayandığını söylüyorlar. Oysa ülke genelinde isyan ateşini körükleyen siyahlar, ırkçı köpek polisin uygulayacağı her türden baskıya asla müsamaha göstermeyeceğini ortaya koyuyorlar. Özünde halk, bugün mücadelesini büyütüp güçlendirmek için bir rehber arıyor. Öncü parti, liderlik yapacak vasıf ve özellikleri kendi bünyesinde barındırıyor.
Huey Newton
[Black Revolutionaries in the United States: Communist Interventions, Cilt II, Communist Research Cluster, 2016, Brooklyn, s. 241-243.]
Devamını oku ...

Ronin

Harekete kimse mani olamaz.
[Âşık Veysel]
Bugün solun, sosyalist hareketin şu Gagabulut denen gence neden sahip çıkmadığını, onun için sosyal medyada ve sokakta neden eylem yapmadığını anlamak mümkün değil. İzmir’in dağlarında çiçek açtıran, “laiklik kazanacak”, “burası İzmir” diyen bu gence onca LGBT hakkından söz eden örgüt destek sunmuyor. Bu genç, hetero genç erkekleri öpüştürüyor, birini diğerinin ayağını öptürüyor, diğerini sokak ortasında soyuyor, eşcinselliği pratikte meşrulaştırıp yayıyor. Bu “devrimci” dönüşüme örgütlenmiş olanlarsa susuyorlar.
Bu, bir işlem galiba. Bir-iki sene önce bir eşcinsel gençle röportaj yapılıyor. Bu genç, bir sosyalist örgüte üyeymiş. Oradan nedense ayrılmış, başka bir örgüte gitmiş. Sonra, dediğine göre, “fazla erkek” görünmesine rağmen Maoist bir örgüte girmiş, burada LGBT çalışmaları yapmış. Nasıl oluyorsa ve nedense o Maoist örgüt, LGBT gibi başlıklarda siyaset yürütmek üzerinden bir gerilim yaşayıp bölünmüş. Hatta bu gencin ilk ayrıldığı sosyalist örgüt, bu ayrışmaya dair bir bildiri kalem almış ve taraflardan birini bir ağabey gibi ikaz etmiş.
Bu söylenenler, sol-sosyalist hareketin genel seyri, nereye örgütlendiği, muhtevası ve biçimi dert edinildiği için gündeme getiriliyor. Meram, örnekler üzerinden aktarılıyor. Özünde ülkedeki siyasette yaşanan dönüşüm, sol-sosyalist harekete de yansıyor.
Misal, üçüncü TİP kuruluyor. Gerekçesini, adını, içeriğini, şeklini-şemalini kimse tartışmıyor. Parti de bir tartışma üzerinden kurulmuyor. Oldubittiye getiriliyor, “ben yaptım oldu” tavrıyla gündemleştiriliyor. Bir örgütün içte yaşadığı sancının ceremesini emekçiler, solcular çekiyor.
Özünde TİP, bir ana rahmi... Bugünkü tüm örgütler oradan çıktılar. Madde ve diyalektik gereği, ayrışmalar, kavgalar, sıçramalar yaşandı. Kıvılcımlı’nın dediği gibi, parlamentarizm ve sendikalizm çerçevesine sıkıştırılmaya çalışılan hareket, o bentleri aştı ve hayatın, toplumun ara sokaklarına, kılcal damarlarına kadar ilerledi. Galiba bugün tüpten çıkmış olan diş macununu geri tüpe sokmak istiyorlar. Ortalıkta dolanan, farklı örgüt geleneklerinden gelen insanları bu “parti”ye mecbur etmeye çalışıyorlar. Ama o parti, kurulduğu koşulların sınırlarını hiç aşamıyor, dolayısıyla oraya, belli bir ayıklama işleminden sonra, dolduruluyor insanlar.
O tüpün sınırlarını parlamentarizm ve sendikalizm tayin ediyor. On yıl önce bir EMEP yöneticisinin dediği gibi, bugün solun bir kesimi, “keşke hiç uğraşmasaydık, TİP olsaydık” diyor. Bu, dedirtiliyor. “Zaten parlamentaristiz ve sendikalistiz, ne gereği var başka heyecanlara, maceralara” deniliyor. Dolayısıyla Erkan Baş’ın “TİP Mahirlerin, Denizlerin yeşerdiği partidir” demesinin bir anlamı bulunmuyor. Çünkü TİP, Mahirlerin, Denizlerin ayrıldığı, kavga ettiği parti aynı zamanda. Bugün de TİP üzerinden, kimilerine boncuklar dağıtılıyor, belirli boşluklar dolduruluyor, ihtimaller ortadan kaldırılıyor ve geçmişte Kuğulu Park’taki propaganda düzeyine çekiliyor herkes ve her şey. O “yeni cumhuriyet”te Kürd’e de Müslüman’a da yer yok. 
Deniz, Mahir, İbrahim, dar anlamda gençlik kategorisine hapsediliyor ve “boylarından büyük iş yapmış, yaramaz çocuklar” olarak takdim ediliyorlar. Olgun, kâmil, yetişkin ve bilgili âlimler, partinin başına çörekleniyor ve dümeni her daim sağa kırıyorlar. O cumhuriyette Deniz'e, Mahir'e, İbrahim'e de yer yok.
Seksen öncesinde, seksende ve sonrasında devlete bağlı isimler, sol örgütlerin tabanının inançlı, tepesinin inançsız olduğunu söylüyorlar. Kamayı buradan sokuyorlar. Bu türden analizler yapanların bugün bu analizleri yapmadığını, buna göre adımlar atmadığını kimse iddia edemez.
Dolayısıyla, bir “içtima” emri duyuyorsak, huylanmak gerekiyor. Cümlemizi bir koğuşa doldurmak istiyorlarsa, bir mıntıkaya gönderiyorlarsa, durup bir sorgulamak şart. Bu yöndeki emirleri tartmak, tartışmak gerek.
Misal, birileri çıkıp “ele silâh almayan adam değildir” diyorsa, durup bu sözün ardına arkasına bakılmalı. Hele “CHP'yi "demokratik halk muhalefeti"nden sayan bir anlayıştan düzen dışı muhalefet olmaz. Neredeyse cumhuriyetle yaşıt olmakla övünen legal bir kuruluştan devrimcilik çıkmaz. Devrimci Yolculuk, devrimin yolunu dün de göstermiyordu, bugün de gösteremez” diyorsa, bu sorgulamayı daha derinden yürütmek gerek. Burada da sinsi bir alan kavgası, geçmişin üzerini örtüp yeni pazarlar arama çabası var. "Devyol'a vuralım, aklanalım, yükselelim" diye düşünüyorlar. Seksen öncesi ve sonrasında da bunu söylediler.
Bu cümleleri yazan kişinin son birkaç yılda attığı, dergisinde yer verdiği tweet’lere baktığımızda, onun CHP muhalefetine “devrimci” dediğini, Adalet Yürüyüşü’ne destek verdiğini, altmış darbesini onayladığını, kentli orta sınıfın diline örgütlendiğini vs. görüyoruz. Üstelik “Devrimci Yolculuk devrimin yolunu dün de göstermiyordu” diyen bu zat, yirmi beş sene önce “nasıl bir yayın çıkartılmalı?” sorusunu soran yazısında, “Devyolculaşmalıyız, onun boşluğuna oynamalıyız” diyordu.
Demek ki Gagabulut ve bu son tweet konusunda da sol örgütlerde tutarlılık aramamak gerekiyor. Ama o tutarlılığı halk da sınıf da aramıyor maalesef.
Halk ve sınıf, kendi ikbaline, dünyalığına, nefsine, şahsına, mevkisine, kariyerine örgütlenmiş olanları pek ciddiye almıyor.
Evet, ortalıkta sayıca çok Ronin varmış gibi görünüyor ama bunların hiçbir karşılığı bulunmuyor. “Dalgaya benzer insan” anlamına gelen Ronin, Japonya’da efendisiz kalmış samurayları ifade ediyor. Bu oradan oraya savrulan, yüzer-gezer roninlerin aristokrat vasıfları, olduğu gibi korunuyor. İçlerinde işçileşene rastlanmıyor. Bunlardan kurulacak bir ordunun kalk borusunu duymasına bile imkân yok!
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Louis Althusser’le Mülâkat

Louis Althusser’le Mülâkat: Marksizmin Krizi
“Roma’da olduğum için memnunum. Biz Fransızlar için Roma kentinin, hatta genel olarak tüm İtalya’nın olağanüstü özelliklere tanık olunacak yerler olarak görüldüğünü söylemem lazım.” Mülâkattan[1] önce Louis Althusser, söze bu cümlelerle başlıyor. Mülâkat[2], Vatikan’da bulunan San Pietro Kilisesi’ne ait kubbeye tepeden bakan, Roma’daki çatılardan birinde gerçekleştirildi. Arka planda kalmayı tercih eden Marksist teorisyen Louis Althusser, TV’lere sık sık mülâkat veren biri değil. Bu mülâkat, Nisan 1980’de bir TV’ye, eşi Hélène’i öldürmeden birkaç hafta önce verildi. Mülâkat, deneme yazarı ve öğretim görevlisi Renato Parascandolo tarafından hazırlanan “Felsefi Bilimler Çoklu Ortam Ansiklopedisi” isimli program için İtalyan Radyo Televizyonu RAI için gerçekleştirildi.
§ § §
Gazeteci: Althusser nasıl Althusser oldu?
Althusser: Pek ilgilenilecek bir mesele değil bu…
Gazeteci: Yolculuğunuzu izah edebilir misin?
Althusser: Benim yolculuğum aslında oldukça basit. Cezayir’de doğdum. Annem, Fransa’nın ortasında bulunan Movo kasabasında doğmuş küçük fakir bir köylünün kızı. Sonrasında dedem, orman bekçisi olarak çalışmak için Cezayir’e gelmeye karar vermiş. Babamsa, aslen Alsaklı olan bir adamın oğlu. 1971’de Fransa’ya gelmek istemiş ama Fransa Hükümeti Cezayir’e sürgün etmiş onu. Babam ve annem bu şekilde tanışmış. 1980’e[3] dek Cezayir’de yaşadım. Sonra altı yıl Marsilya’da kaldım. Üç yılım da Lyon’da geçti. Bir yılım orduda geçti, ardından tutuklandım, beş yıla mahkûm edilip Almanya’ya gönderildim. Sonra Fransa’ya döndüm. 1948’de felsefe bölümünden mezun oldum. École Normale Supérieure’de kaldım ve burada profesör oldum.
Gazeteci: Entelektüel ve kültürel yolculuğun konusunda ne söylersin?
Althusser: Karşıma iki insan çıktı. İlki, Jean Guitton’du. Jean Katolik bir felsefeci, Papa XXIII. John’un arkadaşı, Papa VI. Paul’ün dostu idi. Tezimi tamamlamama o yardımcı oldu. Diğer isimse Joseph Hours adında bir tarih profesörüydü. Muhteşem bir adamdı. 1936–1939 dönemi boyunca olup biten her şeyi, savaşı, yenilgileri, Petain’in yenilgisindeki mucizeyi konuştuk onunla. Bana Petain’in nasıl iktidara geldiğini, yaşanan her şeyi anlattı… muhteşemdi. Dolayısıyla bu hat üzerinden kendimi Katolik olarak gören ben, okuduğum lisede bir Katolik dernek kurdum. Tepeden tırnağa Katolik’tim ve iki bakış açısına sahiptim. Bir yanımda toplumsal sorunları büyük bir saygı ile ele alıp incelememizi isteyen kilise, diğer yanımda Katolik ama aynı zamanda Jakoben bir Galatlı, yani tarih profesörü (Hours) vardı. Hours, bana üzerine çalıştığı her şeyi anlatıyordu, esasında bu, tüm o özgüllüğü ile, inanılmaz bir dünyaydı. İşte ben bu şekilde oluştum.
Gazeteci: Hangi noktada komünist oldun?
Althusser: Ben Katolik iken komünist oldum. Dinimi değiştirmedim, en içten duygularımla Katolik kalmaya devam ettim. Kiliseye gitmiyorum, zaten bu, önemli de değil. İnsanlardan kiliseye gitmelerini istemezsiniz. Katolik kalmaya, yani enternasyonalist bir evrenselci olmaya devam ettim. Komünist parti içerisinde evrensel kardeşliği gerçekleştirmek için daha fazla sayıda araç bulunduğunu düşündüm. Sonra bir de karımdan etkilendim tabii. Karım, o korkunç Direniş sürecinde savaşmış biriydi ve bana çok ama çok şey öğretti. Bana her şeyi kadınlar kazandırdı, kadın hareketine baskın ve önemli bir rol atfetmemin sebebi bu aslında. Kadınlar, sahip oldukları kapasiteden, imkânlardan ve politik yapma yeteneklerinden bihaberler.
Gazeteci: Katolik kültür bugün ne tür bir role sahip?
Althusser: Ah… devasa bir role sahip aslında. Kanaatimce bugün toplumsal devrim veya kapsamlı bir toplumsal değişim, Katoliklerle (tabii burada, her ne kadar kilise de bu değişimin parçası olabilse de, kiliseden söz etmiyorum) dünyadaki tüm dinlerle komünistler arasındaki ittifaka bağlı.
Gazeteci: Bilim ve hümanizm ile ilgili olarak sen, genç Marx’ın düşüncelerini eleştirdin ve bilimin temelini atmadan felsefe yapamadığını söyledin. Bugün Marx’ın Kapital isimli çalışmasında attığı adımları takip ediyorsun ve bir Marksist felsefe kuruyorsun. Marksist felsefe diye bir şey var mı peki?
Althusser: Marksist felsefe diye bir şey yoktur, olamaz. Bunu uzun zaman önce, Kapital’in İtalyanca baskısına yazdığım kısa giriş bölümünü kaleme aldıktan iki ay sonra söylemiş idim. Kitabın yayınlanmasından sonra söylediğim şeylerin neredeyse tamamının yanlış olduğunu anladım. Nihayetinde felsefe dâhilinde belirli bir Marksist konumdan söz edilebilir ama kimse Marksist felsefe diye bir şeyden bahsedemez. Bugün on beş yıllık tecrübemle söyleyebilirim ki, Marksist felsefenin varolması imkânsızdır, o asla varolamaz.
Gazeteci: Diyalektik materyalizm de mi var olamaz?
Althusser: Daha da kötüsü, bence ikisi aynı şey…
● Komünizme Dair…
Gazeteci: “Kendi kendine belirlenim” terimi “komünizm”i mi ifade ediyor?
Althusser: Bence değil.
Gazeteci: Aradaki fark nedir?
Althusser: “Kendi kendine belirlenim” terimi, bugüne dek herhangi bir maddeye/içeriğe kavuşamadı. Kendi kendine belirlenim yok ama komünizm var. Örneğin burada, Roma’daki bir çatıda olan insanlar olarak bizim aramızda mevcut.
Gazeteci: Ne anlamda?
Althusser: Komünizm, sömürüye dayalı herhangi bir ekonomik ilişkinin ama aynı zamanda hâkimiyet üzerine kurulu herhangi bir politik ilişkinin bulunmadığı üretim tarzıdır. Bu üretim tarzında ideolojik köleliğe, baskıya veya gözdağına dayalı herhangi bir ilişkiye rastlanmaz. Şuan burada, bizim aramızda da bu türden ilişkiler mevcut değil.
Gazeteci: Burada, şuanda, bizim aramızda yok öyle mi?
Althusser: Evet şuan yok. Dünyanın her yerinde komünizm adaları var; kilise, belirli sendikalar, hatta komünist partiye ait, komünist olan, belirli hücre ve birimler, birer komünizm adası aslında. Yani esasen komünizm gerçekleştirilmiş bir şey… Futbolun nasıl oynandığına, orada olan bitene bakalım mesela… Futbol, pazar ilişkileriyle, politik hâkimiyetle veya ideolojik gözdağıyla ilgili bir mesele değil. Birbirlerinin karşısına çıkan, farklı takımlara mensup insanlar var ve bu insanlar kurallara, yani birbirlerine saygı duyuyorlar. Komünizm insanlığa duyulan saygıdır.
Gazeteci: Peki saygı ile sevgi arasında ne tür bir fark vardır?
Althusser: Aralarında büyük bir fark var. Kiliseye bakalım mesela. İsa, “komşunu sevmelisin” dediğinde, sevgi bir düzene dönüşür. Ötekini kucaklayan bu düzende komşunu kendini sever gibi sevmek zorundasındır. Fakat ben, düzen müzen isteyen biri değilim. Ötekine saygı duymak, sana ait bir vasıftır. “Başkalarını sevmek zorundasın” dediğinde, o başkaları, sendeki sevginin parçası hâline gelirler ve o sevgiden kaçıp kurtulamazlar. O başkası, sendeki sevgiyi umursamaz ise elinden ne gelir? Israrla “seni sevmek zorundayım, İsa istediği için seni sevmeye mecburum” dediğinde ne yaparsın? Kaçarsın. Gelgelelim, başkasına saygı göstermek zorundasındır, o noktada öteki, ne istersen onu yapmana izin verir. Eğer o kendisini sevmeni isterse, her şey yolundadır. Fakat istemezse, sorun var demektir. Onu seversen, ötekiye onu sevdiğini izah etmeye çalışırsın ama onu sevmezsen dilediğin şeyi yaparsın.
Gazeteci: Lenin, anarşistlerle Marksistler arasındaki ilişkinin yüzde doksanın benzerlik, yüzde onununsa farklılık üzerine kurulu olduğunu, komünistlerin devletin yok olmasını, anarşistlerinse derhal ilga edilmesini istediğini söylüyor. Sen Lenin’le aynı görüşte misin?
Althusser: Evet aynı görüşteyim. Ben anarşistim, sosyal anarşistim. Sosyal anarşizm, komünizmin ötesine geçtiği için ben esasen komünist değilim.
Gazeteci: Anarşizmle komünizm arasındaki bu kültürel birlik neden dağıldı?
Althusser: Bu, aslında oldukça hüzünlü bir hikâye. Sizin de bildiğiniz gibi, Marx ve Bakunin arasındaki ilişkide Marx’ın kişiliğine ait izler baskın. Korkunç bir hikâye aslında yaşanan. Marx’ın anarşistlere hiç de adil davranmadığını, onları çıkışı olmayan bir yola sürüklediğini söylemem lazım. Bu da sonuçta verili hâlleriyle belirli durumlarda zapt edemeyeceğin kitlelerin öfkesine yol açtı. Burada bazı şeyler baki kaldı. Öteki sana kötü davrandığında, yaşananları ona söyleme noktasında İsa olmayı gerektiren durumlar yaşandı, yani başkalarını bağışlayamayacağınız durumlar… Marx’ın Bakunin’e yaptığı türden, bir insana saldırdığınızda ondan nasıl saygı beklersiniz? Bakunin biraz deliydi ama bunun pek bir anlamı yok. Her yerde bizden deliler var. Ben de deliyim mesela.
 Devrime Dair…
Gazeteci: Biraz da Batı’da devrim meselesinden bahsedelim. Bugün Batı’da devrimci bir sürecin açığa çıkması için ne tür tarihsel koşullara ihtiyaç vardır?
Althusser: Bu, esasen bizim araştırma sahamızın dışına taşan, oldukça zor bir soru. Cevaplanması çok zor bir soru bu. Misal, Fransa ve İtalya’da engellerle karşı karşıya olan mevcut duruma bakalım. Kanaatimce buradaki durum, Fransa’ya kıyasla daha fazla engele sahip, bu gayet açık. Lenin bize genel koşulları sunuyor. Yönetenlerin yönetememesi, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istememesi, geçerliliğini her zaman koruyan hususlar. Bunlar birer koşul ama bu koşullar henüz mevcut değil. Yönetenlerin eskisi gibi yönetemedikleri doğru bir tespit ama aynı ölçüde yönetilenler, yani işçiler, köylüler, aydınlar vb. hâlen daha mevcut rejime destek veriyorlar. Dolayısıyla yönetilenler rejime karşı çıkıyorsa, devrim patlak verecek demektir.
Gazeteci: Yani sen, sosyalist devrimin patlak vermesinin sadece kapitalist yeniden üretim tarzlarında yaşanan krizler sayesinde gerçekleşeceğini söylüyorsun, öyle mi?
Althusser: Kapitalist yeniden üretim tarzları her daim krizdedir. Yani Marx’ın kapitalizm tanımı gereğince, kapitalizm her zaman krizdedir. Başka bir tabirle, kriz kapitalizm için olağandır.
Gazeteci: Sen devletin ideolojik aygıtlarının bir sınıf üzerinde hâkimiyet kurma noktasında oldukça önemli yapılar olduğunu söylüyorsun…
Althusser: Evet öyle. Fakat ben, devlete ait olması üzerinde duruyorum. Zira mesele şu: herkes “ideolojik aygıtlar” tabirini kullanıyor. Gramsci’nin “hegemonik aygıt” terimini kullandığını bilmiyordum. Aynı şeyden bahsediyor aslında, sadece ifadede “devlet” kelimesi geçmiyor. Ben, tüm dikkatimle “devlet” demeye devam ediyorum, zira devlet en önemli şey: bu aygıtlar, devlete ait ideolojik aygıtlar. Elbette bu, devleti nasıl tanımladığına bağlı olarak değişir, anlıyor musun? Başka bir devlet tanımı yapmalıyız. Marx’ın verdiği klasik tanım yerine başka bir devlet tanımı geliştirmeliyiz, zira bence Marx devletten zerre anlamazdı. Evet o, devleti hâkim sınıfa ait bir araç olarak anlıyordu ki bu, doğru bir tespitti fakat Marx, devletin belirli bir uzamda nasıl çalıştığını hiç anlamadı.
Gazeteci: Örneğin Gramsci de gazetelerden bahsediyor ve şöyle diyordu: “Kamusal ya da özel olmalarından bağımsız olarak, gazetelerin tamamı hegemonik aygıtlardır.”
Althusser: Evet, tümüyle katılıyorum. “Devletin” demiyor ama bu tespit doğru.
Gazeteci: Yeniden üretim araçları, kitle iletişim araçları ile sınırlı değil bugün, partiler, sendikalar ve aileden de söz etmek gerek. Ayrıca fabrikalar da hiyerarşi ve kariyer gibi belirli yeniden üretim araçları üretiyorlar.
Althusser: Ah evet, elbette öyle. Bundan hiç söz etmedim ama doğru tabii.
Gazeteci: Her şeyin ötesinde sen, “üst-belirlenim” diye yeni bir kavram ortaya attın. Bunu izah edebilir misin?
Althusser: Bu kavramı Freud üzerinden geliştirdim ve onu Freud’la herhangi bir bağı olmayan bir teorik saha dâhilinde kullandım. Bugün Freud’un ve Marx’ın düşünceleri arasında herhangi bir ilişki kurmanız mümkün değil. Bu ilişki ancak felsefeyle, felsefi bir analojiye başvuracak olursak, materyalizm gibi alanlarla kurulabiliyor. Eskiden toplumsal, tarihsel olayların dayandığı gerçeklikte bulunan muhtelif unsurlardan bahsediyordum. Burada belirlenim, üst ve alt belirlenim üzerinden ele alınıyordu. Kavram, tekil değil çoğul. Düşündüğünüz, düşündüğünüze inandığınız, araştırmanızda elde edeceğinize inandığınız şeyde az çok olan “belirlenim”, çoğul bir şey.
Gazeteci: Bir örnek verebilir misin?
Althusser: Örneğin Stalin vakasını ele alalım. Bu, esasen üst belirlenmiş bir vaka. Kruşçef açıklamasını sunuyor ve özetle Stalin’in “deli” olduğunu söylüyor. Birden deli oluyor Stalin. Bu, temelde önceden “tayin edilmiş, belirlenmiş” bir izahat. Fakat kâfi gelmeyeceği net biçimde görülüyor. Bu izahatın Stalin’in kişiliğini ve dünyasını anlamamız noktasında yeterli gelmeyeceği anlaşılıyor. Başka belirlemelere, üst ve alt belirlenime ihtiyaç var, çünkü “belirlenim”in dayandığı dayanakları anladığınıza inandığınız vakit, gerçekliğin önünde mi yoksa ardında mı olduğunuzu, gerçekliğin içinde olup olmadığınızı tam olarak bilmezsiniz, gerçekliğin üzerinde de olabilirsiniz altında da. Bu noktada gerçekliğin üzerine çıkmak, onun ötesine geçmek veya altına inmek zorunda kalırsınız.
Gazeteci: “Üst gerçeklik”, gerçekliğe nispetle ileride olmak anlamına mı geliyor peki?
Althusser: En genel manada sizin gerçeklik dâhilinde geç kaldığınız anlamına geliyor. Belirli durumlarda, örneğin şairler, müzisyenler ve ütopyacı filozoflar, gerçeğin önüne geçiyorlar. Örneğin burada, bu çatıda biz gerçeklik dâhilinde geç kalmışız. Bu kesinlikle doğru, zira biz gerçekliğin farkında değiliz, sadece farkında olmaya çalışıyoruz.
Gazeteci: Alt belirlenime mi tabiyiz yani?
Althusser: Evet alt belirlenime tabiyiz.
Gazeteci: Ernest Bloch, insanın kaderinin her daim anakronik olduğunu, onun her şekilde tarihinin öncesinde yaşadığını, kendi tarihini yirmi yıl veya yüz yıl öncesini düşündüğü için esasen düşünerek yaşadığını söylüyor.
Althusser: Evet insan her zaman geç kalıyor. Kendisine faydası olmuyor. Kendisinden değil, başkalarından bahsediyor.
 Politika
Gazeteci: Çalışma yöntemin araştırma yapma üzerine kurulu…
Althusser: Meylim bu yönde. Bunun her konuda en önemli husus olduğunu düşünüyorum. Bence “düzen” denilen kelime, başa yazılmalı. Onu muhakemedeki değişim, düşünme tarzındaki değişim ve eylem tarzındaki değişim tabirleri izlemeli. Burada kitleleri örgütleme ve seferber etme tarzımızı, başkalarının meseleleri anlamalarını sağlama biçimimizi, insanları eyleme geçmeye teşvik etmeye dair yol ve yordamlarımızı, sendikalarda, politika bünyesinde eylem örgütleme yöntemlerimizi değiştirmekten bahsediyorum.
Gazeteci: Yani aslında politika yapma tarzımızı değiştirmekten bahsediyorsun. Peki ama politika nedir?
Althusser: Politika nedir? [Gülüyor]. Özgürlük ve eşitlik için eyleme geçmektir.
Gazeteci: Örneğin politikanın nasıl yapılacağını bilmek ne anlam ifade etmektedir?
Althusser: Şu anlama gelir: politika ve diğer şeyler hakkında fikirleri olan insanlar arasındaki gerçek ilişkilerin bilincinde olmak.
Gazeteci: Bir keresinde “politikanın nasıl yapılacağını bilmek için piyano çalmayı bilmek gerektiğini” söylemiştin. Ne demek istemiştin?
Althusser: Evet aslında o Mao’nun sözüydü. Bu sözü yayınlanacak olan bir makalede izah ettim… Burada tekrar etmeye gerek yok.
Gazeteci: Bir de meşe ağacı ve eşek hikâyesi anlatıyorsun…
Althusser: Evet, bu oldukça basit bir hikâye aslında. Bana aktarıldığı kadarıyla, bu hikâyeyi Lenin İsviçre’deyken anlatmış. Bu hikâye üzerinden Lenin, insanlara düşünme tarzlarını değiştirmeleri gerektiğini söylüyor. Hikâye şöyle. Rusya’da, köylük bir yerde, yarı çorak bir bölgede gece saat üç civarı kapı çalınıyor. İvan ismindeki ihtiyar köylü, kapıya vurulan yumruk yüzünden, uykusundan uyanıyor. İvan, neler olup bittiğini anlamak için kapıya ilerliyor. Kapıyı açınca karşısına Gregori ismindeki genç bir adam çıkıyor. Gregori, bağıra çağıra “korkunç bir şey var, korkunç… gel benimle lütfen” diyor. Genç Gregori, İvan’ı alıp tarlaya götürüyor. Tarlanın ortasında devasa bir meşe ağacı. Hava karanlık, bu yüzden iki adam da etrafı iyi göremiyor. Gregori diyor ki: “Bana ne yaptılar bir baksana. Meşe ağacımı eşeğe vermişler.” Bir eşeğin meşe ağacına bağlı olduğunu gören İvan’sa şu cevabı veriyor: “Sen kafayı yemişsin Gregori. Artık düşünme tarzını değiştirmelisin. Meşe ağacı eşeğe bağlanmış deme, eşek ağaca bağlanmış de.”
Gazeteci: Soracağım başka bir soru kalmadı, senin söyleyeceklerin yoksa tabii.
Althusser: Sahile inelim mi? Güzel bir gün.
Mülâkatın son kısmına bu çeviride yer verilmemiş. Son kısımda gazeteciyle Althusser arasında kısa bir muhabbet geçiyor. Althusser, terasta karşılarında duran kilise kubbesini merak ediyor. Gazeteci, orasının Vatikan’daki San Pietro Kilisesi’nin kubbesi olduğunu söylüyor. Devamında gazeteci, Papa’nın orada yaşadığını söyleyince, Althusser, gece-gündüz, yaz-kış fark etmez, herhangi bir vakit Papa’yı ziyaret etmeye hazır olduğunu söylüyor, hatta gazeteciyi kendisine eşlik etmesi konusunda yüreklendirmeye çalışıyor.
Çeviri: Ron Salaj
Dipnotlar
[1] Bu mülâkat, bir televizyon programı için yapıldı. Birçok cümle yarıda kesiliyor, bazen de net değiller. Mülâkat yazıya dökülürken biz, özgün versiyona olabildiğince sadık kalmaya çalıştık.
[2] Özgün mülâkatı şuradan izlemek mümkün: Althusser mülâkatı
[3] Althusser Fransa’ya taşındığı ve çalışmalarını sonlandırdığı tarihi yanlış söylüyor. Bunun aradaki dille alakalı engelden kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilmiyoruz. Althusser’in babası, ailesini Marsilya’ya 1930’da götürmüş. Diplomasını 1947’de almış. O tarihte okulun başında ise Gaston Bachelard var.
Devamını oku ...

Rodney’nin Üretken Tutkusu

Walter Rodney, 1980’de suikast sonucu katledildiğinde 38 yaşındaydı ve daha uzun bir kariyere sahip olan akademisyenler kadar ürün ortaya koymayı bilmişti.
Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı isimli çalışmasının yayınlandığı günden beri Afrika tarihi denilen saha, benzer ağırlıkta bir esere tanıklık etmedi. Aynı zamanda Avrupa sömürgeciliğinin Afrika’da yol açtığı kalıcı etkilere dair, özenle yürütülmüş bir araştırmaya dayanan bu analiz, dünya genelinde süren ırkçılık karşıtı eylemliliğe yönelik yaklaşımları alabildiğine radikalleştirdi.
Esasında “eylemci-akademisyen” terimi, Rodney’nin gezegeni sömürgeciliğin ve köleliğin tüm doğal sonuçlarından kurtarmaya dair kararlılığını kendi araştırmalarına bağlayan o üretken tutkusu devreye sokulduğunda en güçlü anlamına kavuşacaktır. Ölümünü müteakip yaklaşık kırk yıl sonra bugün bizler, en nihayetinde bilginin öneminin kendi toplumsal dünyamızı dönüştürme becerimizde yattığını kabul eden kararlı bir entelektüel olmanın ne demek olduğuna dair bu türden parlak örneklere muhtacız.
Biz, hem Rodney’den hem de ondan önce ve sonra Marksizmle ilişkili olup sömürgeciliğin ve köleliğin tarihsel analizini gerçekleştiren isimlerden, kapitalizmin insan doğası ve ilerleme ile ilgili olarak ortaya attığı, zihinlerde kalıcı köklere sahip önermelerine karşı koymanın, ırkçılık üzerine kurulu ideolojileri ve yapıları ortadan kaldırmak için yola çıkan eylemcilerin ve teorisyenlerin en önemli görevlerinden biri olduğunu öğrendik.
Afrika’nın Avrupa’ya tabi oluşunun durgunluk eğiliminden kaynaklandığına dair argümanı çürütürken Rodney, aynı zamanda dış müdahalenin tek başına kıtanın ilerleyişini tetikleyebileceğine dair o ideolojik önermeyi de redde tabi tuttu. Rodney’nin de ifade ettiği biçimiyle, her ne kadar “resmi planda” sadece yetmiş küsur yıl sürmüş olan sömürgecilik kısa bir döneme yayılmış olsa da bu dönemde hem kapitalist dünyada (yani Avrupa ve ABD’de) hem de yeni ortaya çıkmış olan sosyalist dünyada (bilhassa Rusya ve Çin’de) devasa değişimler yaşandı.
Rodney’nin ifadesiyle, “yerinde saymak, hatta diğerleri öne doğru sıçrarken yavaş hareket etmek, gerçekte geri gitmeye denktir.” Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı isimli çalışmasında Rodney, emperyalizmin ve sömürgeciliği besleyen muhtelif süreçlerin Afrika’daki ekonomik, dolayısıyla politik ve toplumsal ilerlemenin önüne yapısal, aşılması zor engeller çıkarttığını söylemektedir.
Ama bu sözleri Afrikalıları “kalkınma konusunda sahip oldukları o nihai sorumluluk”tan kurtarmadığını belirtmek gerekmektedir.
1973’te yaptığım ilk Afrika gezisinde Walter Rodney’yle tanışma şerefine nail olduğum için kendimi ayrıcalıklı sayıyorum. Tanzanya’da bulunan Darüsselam kentine gittiğimde, Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı isimli çalışmanın yayınlanmasının üzerinden pek zaman geçmemişti. O ziyaret esnasında Rodney’nin de içinde bulunduğu akademi ve eylemci mahfillerinde devrimin acil ihtiyaç olduğuna ilişkin kanaatin güçlendiği o döneme ilk elden tanıklık etmiştim.
Darüsselam Üniversitesi’nde Afrika’nın kurtuluşu ve dünya genelinde kapitalizme yöneltilen itirazlar arasındaki ilişkiye dair dersler ve tartışmalar organize eden Rodney’nin bu türden çalışmalarına iştirak etme fırsatı bulmakla kalmadım, ayrıca Portekiz Ordusu’yla savaşan savaşçılarla ve Agostinho Neto ile tanıştığım Angola Halk Kurtuluş Hareketi’ne ait eğitim kamplarını da ziyaret ettim.
Walter Rodney’nin analizlerinde, Marksist kategorilerin ve eleştirilerin biçimlendirdiği, akla yatkın, sağlam gerekçelere dayanan tarihsel soruşturma pratiği, aynı zamanda bilhassa o dönemde Afrika’daki kurtuluş mücadelelerinin genel de dünya genelinde patlak veren devrimci ayaklanmaların tanımladığı tarihsel konjonktüre dair köklü bir idrak çıkıyordu karşımıza.
Çünkü Rodney, belirli bir yönteme ve sisteme sahip bir akademisyendi. O, toplumsal cinsiyet meselelerini görmezden gelmezdi, hatta sonraki süreçte geliştirilecek, feministlere ait sözcükler ve analiz çerçevesinden yoksun olmasına karşın, bu alana dönük yazılar yazardı. Bazı isimler, “sonraki süreçte yaşasaydı, bu tür meselelere daha fazla eğileceğini” söylemektedirler. Gene de Rodney, tüm yazdıkları içerisinde önem arz eden stratejik durumlarla ilgili olarak cinsiyetin rolüne işaret etmeyi bilmiş, sömürgecilik koşullarında, ekonomik sömürünün varlığını sürdürdüğü, yoğunlaştığı dönemde, Afrikalı kadınların “toplumsal, dinî, kurucu, politik imtiyazlarının ve haklarının ortadan kalktığını” söylemiştir.
Rodney’nin üzerinde durduğu ana husus, sömürgeciliğin Afrika’da emek süreçleri üzerindeki etkisiydi. Sömürgecilik, insanların yaptıkları işleri yeniden tanımlayıp “modern” olarak nitelemiş, bir yandan da kadınların yaptıkları işleri “geleneksel” veya “geri” olarak tanımlamıştı. Bu nedenle kadınların yaptıkları işlerin statüsünde yaşanan bu kötüleşme sonucu, hangi işlerin değerli, hangilerinin değersiz olduğuna dair ölçütleri belirleme hakkı, kadınların elinden alındı.
Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı isimli kitabın yayınlandığı dönemde siyah aktivizmi, en azından ABD’de, sadece kadınların doğaları gereği aşağı ve ikincil olduğuna dair, yanlışlıkla Afrikalılara has kültürel pratiklere atfedilen kültürel milliyetçi anlayışların değil, aynı zamanda anaerkilliğe ait, resmi planda desteklenen özelliklerin, başka bir ifadeyle, ABD’deki siyah topluluklarındaki kusurlu aile yapısının (örneğin 1965 tarihli Moynihan Raporu’nun) etkisi altında idi.
Bu kitap, o dönemde radikal siyah hareketleri bünyesinde cinsiyete dair bu türden özcü anlayışlara itiraz etme niyeti olan bizler için önemli bir silâh işlevi gördü. Rodney’nin akademik düzlemde ve eylemcilik açısından yaptığı katkılar, bahsi geçen özel tarihsel momentte en fazla talep edilen şeylere dairdi. Belki de Rodney, kendi memleketi olan Guyana gibi yerlerde gerçek bir devrimci politik değişim imkânına inandığı için öldürüldü. Onun geliştirdiği fikirler, kapitalizmin kendisinin baki kalacağına dair fikri zorla dayattığı, sadece sosyalist ülkeler değil, bağımsızlar hareketi mensubu ülkeleri, yani kapitalizme karşı çıkan tüm mevcut örgütlü güçleri tasfiye ettiği günümüzde çok daha kıymetli hâle gelmiştir.
Dünya kapitalizminin gezegen için en hayırlı geleceği temsil ettiğini ve Afrika ile eski üçüncü dünyanın “azgelişmişlik” kaynaklı sefalet koşullarında sonsuza dek yaşamaya mahkûm olduğunu kabule yanaşmayan bizler, şu can alıcı soruyla uğraşmak zorundayız: Irkçılık temelli yapılara dokunulmadığı sürece kapitalizmin ortadan kalktığı bir dünyayı tahayyül edemeyeceğimizi kabul ettiğimize göre, kapitalizme yönelik devrimci eleştirilerin ırkçılık karşıtı mücadelelerin ayrılmaz birer parçası hâline getirmeleri konusunda eylemcileri ve teorisyenleri nasıl cesaretlendirebiliriz?
Bu anlamda bizlere, Walter Rodney’nin geride bıraktığı mirasın kapsamını genişletip derinleştirmek ve o mirasa uygun hareket etmek düşmektedir.
Angela Y. Davis
Devamını oku ...

Thomas Sankara

Üçüncü Dünyanın İdealist Devrimcisi: Thomas Sankara
Thomas Isidore Noel Sankara. 4 Ağustos 1983’te Burkina Faso’nun 5. Devlet başkanı olduğunda kimse 15 Ekim 1987’de görevini canıyla birlikte trajik bir ölümle bırakacağını düşünmemişti.
Sankara, Burkina Faso’nun asker kökenli eski devlet başkanı. Marksist bir devrimci aynı zamanda. Afrika’nın ulus farkı olmaksızın tüm uluslarını birleştirmeyi amaçlayan ve tüm Afrikalıların birleşmesini savunan Pan-Afrikanizm ideolojisinin savunucularından. 20. yüzyılın en etkili Pan-Afrikanist’i, Gana’nın kurucusu ve ilk devlet başkanı olan sömürgecilik karşıtı lider Kwame Nkrumah’ın şu sözü Pan-Afrikanizm’in kısa bir özetidir aslında: “Biz, bağımsızlığımızı bütün Afrika’nın bağımsızlığına adadık, zira bütün Afrika bağımsızlığına kavuşmadıkça bizim bağımsızlığımızın hiçbir değeri olmayacaktır.”
Thomas Sankara, Roman Katolik bir aile olan Marguerite ve Sambo Joseph Sankara’nın oğlu. Sankara Silmi-Mossi’ydi yani iki etnik grubun buluştuğu bir çocuktu. Babası Mossi kabilesinden annesi ise Pastoralist Fulani kabilesine mensuptu. Babası 2. Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından ele geçirilene kadar Fransız ordusu için savaştı. Sankara, ilkokulu Gaoua’da, liseyi ise ülkenin ikinci büyük şehri Bobo-Dioulasso’da okuduğunda ailesi Sankara’nın bir papaz olmasını istiyordu ama Sankara kendisine çok farklı bir yol çizdi.
Temel askeri eğitimden sonra Sankara 19 yaşında askeri hayatına başladı. Bir yıl sonra askeri eğitim için Madagaskar’a gittiğinde hayatında çok farklı bir dönemece girecekti. Sankara, Madagaskar’da eğitim hayatına devam ederken Madagaskar halkının devlet başkanı Philibert Tsiranana’ya karşı 1971 ve 1972 yıllarında gerçekleştirdiği ayaklanmalara şahit oldu. Sankara, Karl Marx ve Vladimir Lenin okumaları yapıyor, Marks ve Marksizm üzerine çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmalar Sankara’nın politik hayatını derinden etkiledi.
Upper Volta’ya (Burkina Faso’nun eski adı) döndüğünde yıllar sonra “gereksiz” olarak nitelediği Upper Volta-Mali savaşında Upper Volta ordusu için büyük başarılar elde etti. Bu savaştaki başarısı ona ün getirdi ve yavaş yavaş başkent Ouagadougou’da büyük bir popülaritenin sahibi oldu.
Thomas Sankara ordudan bir grup arkadaşıyla “Regroupement des Officers Communistes” (ROC) adlı komünist askerler grubunu oluşturdu. Bu grubun en çok bilinen üyeleri Henri Zogo, Jean-Baptist Boukery Lingani ve Compaore’ydi.
Sankara, Eylül 1981’de askeri hükümette enformasyon bakanı olarak görev yaptı ve ilk kabine toplantısına da motosikletle geldi ama 21 Nisan 1982’de çeşitli sebeplerden dolayı görevinden ayrıldı. Sankara 1983’te yapılan darbe sonucu başbakan oldu fakat bu üzün sürmedi. Fransa başbakanının oğlu ve Fransa Afrika Çalışmaları sorumlularından Jean-Christophe Mitterand’ın ziyaretinden sonra gelişen olaylarda tutuklandı ve görevinden uzaklaştırıldı. Bu durum, halkta büyük bir infiale neden oldu ve halk ayaklandı.
Thomas Sankara, 4 Ağustos 1983’te bir başka darbeyle, 33 yaşında tekrar Burkina Faso Devlet Başkanı oldu. Sankara Fidel Castro, Che Guevara ve Gana’nın askeri lideri Jerry Rawlings’ten ilham alıyordu. 1983’te başkan olarak geldiği darbeyi “Demokratik ve Halkçı Devrim” olarak niteledi. 1983 Ekim’inde yaptığı bir konuşmada devrim ideolojisinin temelini anti-emperyalizm olarak belirledi. Ayrıca eğitim ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesine, ormanları korumaya ve ağaçlandırmaya, kültürel ve ahlaki yozlaşmaya karşı yapılacak çalışmalara ve yoksulluğa büyük önem vereceğini ve bu konular üzerinde çalışacağını da ekledi.
Fransa, bu bölgedeki sömürgelerine genellikle coğrafi adlar vermişti ve bu bölgenin adı da Upper Volta idi. Sankara 1984’te Upper Volta yerine ülkenin adını hür insanlar diyarı manasındaki “Burkina Faso” ile değiştirdi. Ayrıca yeni bir bayrak düzenlendi ve yeni ulusal marş yazıldı.
Sankara’nın yaptığı bu değişimin pratikte büyük bir önemi olmasa da simgesel anlamı vardı. Fransız emperyalistlerin yap-boz tahtası gibi oynadıkları bu bölgeyi toparlayan, örgütleyen ve kendilerini yekvücut hâle getiren ulusal bir kültür oluşturma açısından önemliydi. Fransız sömürgeciliğinin koyduğu ilk ad olan Yukarı Volta bir coğrafi bölgeyi nitelendirirken, bu bölge üstünde yaşayan insanlar bu adda belirsiz ve önemsizdiler. Sonra Sankara, bu ülkenin adını “hür insanlar ülkesi” olarak değiştirdi ve ad coğrafi bir isim olmaktan çıkıp o bölgenin insanlarını niteledi.
Sankara, “devrim kadınların özgürlüğüyle gelir” diyerek kadın haklarına büyük önem verdi. Sankara, Batı Afrika’da kadınlara yönelik benzeri görülmemiş reformları gerçekleştirdi. Kadın sünnetini engelledi. Çokeşliliği yasakladı. Kadınları hükümette yüksek görevlere atadı. Kadınları eğitime, çalışma hayatına ve orduya girmeleri konusunda teşvik etti. Sankara, kadınlara bakanlar kurulunda görev veren ilk Afrikalı lider olarak tarihe geçti. Hatta Sankara’nın güvenliğini motosikletli kadın korumaları sağlıyorlardı. Ayrıca Sankara yönetimi, AIDS’e karşı toptan mücadele başlatan ilk hükümetti.
Sankara, başkanlık yaptığı süre boyunca hiçbir zaman bireysel çıkar peşine düşmeden, idealleri uğruna yolunu çizdi. Bu doğrultuda hükümet üyelerinin ellerindeki Mercedes arabaları alıp onlara zamanın en ucuz arabası olan Renault 5’i verdi. Hükümet üyelerinin özel şoför ve 1. sınıf uçak bileti gibi ayrıcalıklarını kaldırdı. Devlet memurlarının ithal kumaşlar kullanmalarını yasaklayarak, onların geleneksel kumaşlardan yapılmış kıyafetleri giymelerini söyledi. Kendi maaşı da dâhil devlet memurlarının maaşlarını büyük ölçüde azalttı. Başkan olarak kendisi 450 dolar maaş aldı ve tüm varlığı bir araba, 4 motosiklet, üç gitar, bir buzdolabı ve bir bozulmuş buzluktan ibaretti.
Sankara’nın bazı özellikleri de onun devrimin ikonik figürü olmasına, karizmatik duruşuna ve halk kahramanı olarak lanse edilmesine katkı sağlıyordu. Sankara sürekli motosiklet kullanıyor ve gitar çalıyordu. Hatta ordudayken Tout-a-Coup-Jazz adlı grupta gitaristlik bile yapmıştı.
Sankara, ülkede yaptığı reformlarla uluslararası medyada ve uluslararası toplumda dikkatleri üzerine çekti. Birçok uluslararası kurum ve kuruluşta yaptığı konuşmalarda sömürgeci güçlere ve emperyalistlere karşı meydan okuyor, Afrika’nın ekonomik ve ticari olarak Batıya bağlanmasına karşı çıkıyordu. Bu sebeple Afrika ülkelerinin dış borç almalarına karşı çıktı ve bu yönde Afrikalı liderlere çağrıda bulundu. Kendi ülkesi için de “sana yardım eden, seni kontrol eder” diyerek hiçbir dış yardımı kabul etmedi.
Sankara Afrika’nın Che Guevara’sı olarak da anılırdı. Askeri kıyafeti, beresi, militarist duruşu ve ideallerine sımsıkı sarılan kişiliğiyle insanlara Che’yi hatırlatırdı. İkisi de Marksist devrimciydi, askeri devrimlere inanıyorlar, emperyalizme, sömürgeciliğe ve kapitalizme karşı çıkıyorlardı.
Thomas Sankara, iyi ve idealist insanların dikkatini çektiği kadar başka insanların da “huzursuz” olmalarına neden oldu. Bu huzursuzluk darbeye yol açtı. 15 Ekim 1987, Blaise Compare’nin darbe yaptığı ve 2011 yılına kadar gidecek yönetiminin başlangıç tarihiydi. Sankara darbeciler tarafından öldürüldü.
Sankara, Burkina Faso ve Afrika halkına bir kurtuluş çağrısı oldu. Şu sözü Thomas Sankara’nın nesiller boyu ideallerinin canlı kalacağının kanıtı: “Kişileri öldürebilirsiniz fakat fikirler baki kalır”.
Mücahid Durmaz
Devamını oku ...

Bella Ciao

Joseph Heath ve Andrew Potter’ın İsyan Pazarlanıyor diye tercüme edilen çalışması, krizi fırsat bilen Ayrıntı yayınlarınca yayınlanmış vaktiyle. Kitabın yazarları, “hedonizmin, hazcılığın devrimci bir doktrine dönüştürülmesini” eleştiriyorlar, bu dönüşümü Türkiye’de gerçekleştirenler de adamların kitabını satıyorlar. Kimi solcular, satmayı iyi biliyorlar.
Kitabın yazarları şu tespiti yapıyorlar:
“Karşı-kültür üzerine kurulu bir isyanın tüketici kapitalizmini canlandırdığına hiç şüphe yok. Bu isyanın gerçekle uyumlu olup olmadığını çek etmenin vakti geldi. Eğlenmek asla yıkıcı bir şey değil, herhangi bir sistemin altını oyduğundan da söz edilemez. Esasında hedonizm, toplumsal hareketlerin örgütlenmesini ve insanları sosyal adalet adına fedakârlıkta bulunma konusunda ikna etmeyi giderek daha da güçleştiriyor. Kanaatimizce, ilerici solun sosyal adaletle ilgili meseleler bağlamında karşı-kültür eleştirisinden kurtulması, bu karşı-kültür eleştirisini safra misali bünyesinden söküp atması ve sosyal adalet peşinde koşmayı sürdürmesi gerekiyor.”
Sosyal adalet meselesinden kurtulmak ve karşı-kültür eleştirisiyle düzene bağlanmak isteyenler, “insanları fedakârlıkta bulunma konusunda ikna etme” derdinde değiller zaten. Çarklar dönsün diye, imgeleri efendilere peşkeş çekmek niyetindeler sadece.
Bu açıdan kimsenin Hilal Cebeci’ye kızmaya hakkı yok.
Kadının twitter sayfası, ESP, Halkevleri, SYKP gibi örgütlerin twitter sayfalarından farksız. O da solcular kadar solcu. Son kliple birlikte daha fazla “devrimci” poz kesme ihtiyacı duymuş, birçok örgütte de kafa böyle çalışıyor. Sol, nihayet Atilla Taş’ın dişisine kavuşmuş, buna kızacak ne var?
Hilal Cebeci de solcular kadar Arap düşmanı, “sokakta Arap görünce midesi bulanıyor”muş. AKP karşıtı, gerici düşmanı, daha ne isteniyor! Kadın, çocuk tacizi, geri kalmış topluma küfür, hayvansever, vegan, her şey var.
Sosyalistler kadar Atatürkçü, herkesten yüz yıl ileride, herkes kadar Muharreminceci. Sonuçta çav bellanın ritmiyle salladığı kalçasıyla patriarkanın sefil, köhne sütunlarını bir bir yıkmıyor mu? Bunun için ille de bir devyol veya tekape referansına mı muhtaç?
“Bu gerici yobazlar, hazdan, zevkten ne anlarlar?” diyerek bu alana abananlar, kendilerinin nereye hapsedildiğini, kendisine yönelik ne tür bir operasyonun çekildiğini idrak etmiyorlar, bunu asla önemsemiyorlar.
Hilal Cebeci, kliple ilgili eleştiriler üzerine şunu söylemiş: “Ülkemizde sol bitmiş arkadaşlar. Yani devrimcilik, sol görüş gerçekten bitmiş, çok üzücü.”
Başka bir solcu ise “Devrimciler uyanık ve sorumlu olmak zorundadır” diyor. O devrimciler, uygun bir referans bulsa, mesela aşağıdaki tweet ciddi olsa, Hilal Cebeci’yi öncü belleyecek durumda. Cebeci ise sol bitmiş demek için, sol bitsin diye var oysa. Solun boş olan içini boşaltmak için Hilal’e ihtiyaç yok…
O sol, Aziz Sancar’a da bu kafayla yaklaşmıştı bir zamanlar. Nobel’ini sahiplenmiş, popülerliğine yaslanmaya çalışmıştı. Akıl da ondaydı, haz da, duygu da… Onun azizliğine neden uğradığını kimse sorgulamadı. Cebeci gibi sol da yüz yıl sonrasına ait çünkü!
Giderek şu tür bir algı oluşuyor: bugüne biat etmek, haz peşinde koşmayı meşrulaştırmak, düzene bağlanacak bağlar bulmak, geçmişe ve halka küfretmek için solcu olunuyor sanki. Bu solun sosyal adalet ve eşitlik gibi bir derdi olamaz. Yaygarasını koparttığı özgürlükse, devlete ve sermayeye ait güçlerin serbestiyetiyle ilgili. Sorumluluklarından kurtulan devlet ve sermaye, sorumluluklarını sırtından atmayı fazilet ve yücelik sayan bir sola ihtiyaç duyuyor, onu üretiyor.
Çünkü La Casa de Papel dizisine devrimcilik atfediyorlar, bu kodu, imgeyi alıp club müziğine evriltiyorlar. O diziyi çekenler, dijital dünya ve endüstri 4.0 ideolojisi üzerinden ilerliyorlar ve “eski kapitalizm”i eleştiriyormuş gibi yapıyorlar. Süreçte sola ait tüm kodları, birikimi gasp edip kendi namlularına sürüyorlar.
Bu sebeple Bella Çav’ın naftalin kokan hâlini çoktan toprağa gömdüler, o yüzden Cebeci’ye söylettiriyorlar. Teslim olanların üzerine daha çok gidiyorlar, diz çökene, dudaklarını kıpırdatıp dua edene, biatini dile dökene kadar devam edecekler. Dirhem dirhem azaltacak, santim santim çürütecekler.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...