22 Mart 2026

, ,

Halk Savaşına Dair İki Söz



Bu kıymetli metin, akademisyen Hadi Alevi’ye ait. Yazı 1963’te Irak’ta yayınlanan Muzakkaf [“Entelektüel”] dergisinde yayınlandı. Alevi, yazısına İmam Ali ve Mao Zedong’a ait sözlerle başlıyor. Halk savaşının felsefesini düşmanla yaşanan çatışmaların kirlenmeden arınmaya, imhadan bekaya doğru işleyen diyalektik süreci bağlamında ele alıyor. Yazıyı, halkımızın öncüsünün İsrail’in inşa ettiği kafes dışına çıkmak için verdiği en şiddetli muharebelerin yaşandığı bir dönemde yayınlıyoruz.

* * *

 

Kılıcın bakiyesi daha çoktur, daha çok sonuca yol açar
[İmam Ali]

“Devrimci savaş, yalnızca bizi düşmanlarımızın zehrinden kurtaran bir panzehir değildir, o aynı zamanda bizi kendi kirimizden de arındırır.

[Mao Zedong]

 

Bu makalenin konusu, ilki İmam Ali’ye, ikincisi Mao Zedong’a ait iki sözdür. İki söz, içerik açısından birbirine benzer.

Kılıcın Bakiyesi

Bu ifade, bir mecaz olarak, Nehcü'l-Belaga’nın üçüncü bölümünde, İmam Ali’den nakledilen bilgelik ve özdeyişler bölümünde yer almaktadır. İfade, tam metni şu şekilde olan kısa bir cümlenin bağlamında geçmektedir.

Kılıcın bakiyesi daha çoktur, daha çok sonuca yol açar.

Muhammed Abduh, “kılıcın bakiyesi” ifadesini şu şekilde yorumlar:

“Onlar, şereflerini korumak ve zulme karşı koymak uğruna öldürülenlerin bakiyesidir. Zillete değil, ölüme razı olmuşlardır. Bu yüzden, geriye kalanlar, şerefli ve cesurdur, sayıları artar ve nesilleri çoğalır. Zelil olanların aksine, onların kaderi yok olmak ve ortadan kalkmaktır.”

İbn Ebü’l-Hadîd ise, hocası Ebu Osman’a Ali’nin sözleri hakkında şu ifadeyi nakletmiştir:

“Keşke hükmü açıklarken sebebini de belirtmiş olsaydı.”

Dolayısıyla, bu ifade karşısında şaşkınlığını dile getirir: “Kılıcın bakiyesini daha çok yapan nedir?” sorusunu sorar.

“Ardından hükmün doğruluğunu teyit eder: “Onun ifadesinin doğruluğunu kendi çocuklarında, Zübeyr’in çocuklarında, Beni Muhalleb’de ve aralarında katliamın hızlı gerçekleştiği diğerleri gibi kişilerde bulduk.”

Burada kastettiği, bu ailelerin sunduğu çok sayıda kurbanın tam tersi bir etki yarattığı; soylarını sonlandırmadığı, bilâkis, sayılarını artırdığı yönündedir.

İbn Ebü’l Hadîd, Ziyad’ın huzuruna getirilen Haricilerden bir kadının şu sözünü aktarır:

“Ziyad, ona şöyle demiş: ‘Allah’a yemin olsun ki, seni biçip yok edeceğim.’ Kadın ise şöyle cevap vermiş: ‘Hayır... öldürmek bizi tohum yapıp toprağa eker!”

Bu ifade, tuhaf bir imaya sahip. Grupların toplu olarak katledilmesinin soykırım olasılığını beraberinde getirdiği genel olarak kabul edilmektedir. Nitekim, eski dünyanın bazı halkları bu şekilde yok edildi, çünkü fetih, uluslararası ilişkilerde yaygın görülen bir uygulamaydı.

Fetih, çoğu zaman fethedilen halkın yok edilmesiyle sonuçlanır. Bu, öldürülme ve kalan nüfusun fetheden nüfusa asimile edilmesi veya topraklarından sürülmesiyle gerçekleşir. Ali, öldürmenin bolluk getirdiğini iddia ederek bu normdan sapmıştır. Bu durum, İbn Ebü’l Hadîd’in hocası Ebu Osman’ın şaşkınlığını ve İmam’ın hükmü belirttikten sonra sebebini de açıklamasına dair isteğini açıklar.

Böyle bir kararın altında yatan nedeni araştırmak, tabiri caizse, uzmanlık gerektiren bir iştir. Bir kişi, ister sosyal, ister bilimsel, ister siyasi olsun, belirli bir konuya aşina değilse, en basit sonuçlarını bile kavramakta zorlanabilir.

Bunun bir örneği, Şeyh Ebu Osman’ın sorduğu sorudur. Bu adam, öğrencisi İbn Ebü’l Hadîd gibi, sadece teorik araştırma alanında faal olan bir düşünürdü. Bu tür düşünme pratiği, konunun niteliğine bağlı olarak, değerli görüşler sunabilir veya sonuçsuz kalabilir. Genellikle toplumsal veya politik gerçeklikle doğrudan ilgili konuların boyutlarını kavramakta başarısız olur.

Burada şunu hatırlamak gerek: İmam Ali, rivayet edildiği gibi, soyut bir zihne dayalı görüş ve yargılarda bulunmamıştır, çünkü bu dönemin ölçütlerine göre, İmam Ali, bir bilim ve araştırma insanı olmadan evvel bir politikacı ve toplumsal eylemciydi.

Onun fikirleri pratiğin ürünüdür. Bilhassa barışçıl ve silahlı yönleriyle politika sahnesindeki pratik faaliyetleri bu fikirler üzerinden somutlaştırır. Bu konularda Nehcü’l Belaga’da kayıtlı, derinlikli görüşler mevcut. Kanaatimce bu görüşlerin çoğunun doğru.

Aktardığımız söz, İmam’ın kişiliğinin şiddete dair yönünün yansımasıdır. Gerek asker gerekse komutan olarak katıldığı tüm savaşlarda elde ettiği zaferlerle kanıtlandığı üzere, o, savaş stratejisi bilgisine sahip, özel bir savaşçıydı.

Ancak bu insan, şövalyelik duygusu veya salt macera arzusundan dolayı savaşmadı. Onun için savaş, barışçıl yollarla çözülemeyen sorunları gidermek için başvurulan son çareydi. Bu gerçek, Cemel, Siffin ve Nahrevan savaşları sırasındaki eylemlerinde ortaya çıkmaktadır.

İmam Ali’nin, adalet sevgisinden, yoksullara olan ilgisinden, halifeliği zalimin açgözlülüğünü ve mazlumun açlığını ortadan kaldırmanın bir aracı haline getirme çabasından kaynaklanan, konuşmaları ve mektuplarıyla açıklığa kavuşturduğu kimi toplumsal ve politik hedefleri vardı.

Tüm bu hedefler, yaşadığı tarihsel dönemin bağlamında dile getirildi. Bu anlamda, onu, kendi tarihinin ve ait olduğu nesnel koşulların taşıyabileceğinden daha fazla yük altına sokmaya hakkımız yoktur. Burada, “kılıcın bakiyesi” kavramının, tarih boyunca yaygın olduğu üzere, kendilerini savunacak durumda olmayan, varoluşa dair duygulardan, özgür ve onurlu yaşama hakkından kaynak alan dürtülerle hareket eden, toplu katliamlara maruz kalan halklara yönelik olarak geçerli olmadığını açıklığa kavuşturmak zorundayız.

Ali’nin bahsettiği bakiye, toplumun varlığı, yaşam hakkı veya onuru ile ilgili meşru bir amaç uğruna verilen mücadelenin sonucu olmalıdır. Aynı zamanda, gasp ve saldırganlıkla meşgul bir savaşçı grubun bakiyesinden söz edilemez.

Çünkü bu yönde dile getirilmiş bir görüşün, tarihsel dönemin koşullarından bağımsız olarak, İmam Ali’nin kişiliğinin dayandığı temel eğilimle bağdaşmayacağını belirtmek zorundayız.

Burada önemli olan, bakiye kavramı. Cevahiri’nin dediği gibi, bir halk, kendi davasını savunmak adına mücadeleye giriştiğinde çokça kurban verir, birçok kıymetli şeyini feda eder.

Böylelikle halk, sayısal varlığına ait, bakiye teriminin ima ettiği anlamda, sayıca az olabilecek, ancak mücadele alanlarında bilinçli ve dürüst bir şekilde savaşarak, hayatta kalma nedenlerini ve yok olmaya karşı isyanını içinde taşıyan bir insan kategorisine dönüştüren şeyi yitirir.

Silahlı mücadeleden zaferle çıkmasa da, onurlu bir savaşçının zaferle sonuçlanan bir savaştan sonra sahip olduğu o genç ruh ortaya çıkar. Böylece, bakiyesi güç ve verimlilikle dolu yeni bir tohum haline gelir. Sayıca çoğalır, daha çok çocuk doğurur, mütevazı atalarından daha büyük bir hayatta kalma kapasitesine sahip olur.

Panzehir

Şimdi de Mao Zedong’a atfedilen sözün İngilizceden çevrilmiş metnini sunuyorum:

“Devrimci savaş, yalnızca bizi düşmanlarımızın zehrinden kurtaran bir panzehir değildir, o aynı zamanda bizi kendi kirimizden de arındırır.”

Burada Mao, bir halkın damarlarında kir dolaştığı sürece, silahlanmadan önce tamamen temiz olamayacağını söylüyor. Bu kirin kaynağını aradığımızda, onu halkın yaşadığı sınıf yapısında buluyoruz.

Sınıflı toplumda yaşayan insanlar, ekonomik sömürünün kurbanıdırlar. Bu durum, onları hayatın en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakır. Sömürü, sömürülen kişinin insanlığından mahrum bırakılması, yani çarpıtılmasıyla birlikte gelir.

İslam dönemi filozoflarından bazıları ve on sekizinci yüzyıl Fransız felsefecileri, insanlığın özünde iyi olduğunu, kötülük ve yozlaşmanın ise sonradan edinildiğini gözlemlemişlerdir. Hatta bazıları, kamusal ahlakı siyasi sistemle ilişkilendirmişlerdir.

Mâverdî (Hicri 450, Miladi 1058) ünlü eseri Edebü’l-Dünya ve’d-Din’de şöyle der: “Adaletsizlik vicdanları bozar.”

Mâverdî’nin bu ifadesi, adaletsiz bir siyasi sistemin toplumsal yozlaşmanın kaynağı olduğu yönünde son derece önemli bir görüş içermektedir. Modern bilimsel felsefe, bu görüşü destekler. Bu görüş üzerinden şunu söyleyebiliriz: doğası ne olursa olsun, sömürü ve kölelik koşulları altında yaşayan bir halk, umduğumuz gibi, asil bir halk olamaz.

Bu tür koşullar, insan (dehası) tarafından yaratılan ve sınıf veya ırksal köleliğe dayalı toplumların mirasına girmiş olan ihanet, kumar, fuhuş, dolandırıcılık, hırsızlık gibi marazların oluşması için uygun ortamı yaratır.

İdealist düşünürler ve reformcular, bu sorunları kendi düşünce biçimlerine göre ele almaya çalıştılar, ancak sorunun kaynağını belirleyemedikleri için onları çözüme kavuşturamadılar. Günümüzün bilimsel düşünürleri, insanlığın ancak koşulları değişirse değişeceğini biliyorlar.

Çağdaş bilimsel düşüncede, insanı oluşturan unsurlar, ister manevi ister maddi olsun, arasında net sınırlar yoktur. İnsanî faaliyet alanları, tevhidî yapısını muhafaza eder ama bir yandan da birbirleri karşısında nispeten bağımsızdırlar.

Dolayısıyla, örneğin, ahlaki siyasi sistemle, insan davranışı ve fikirleri de maddi koşullarla bağlantılıdır. Buna göre, olaylar birbirleriyle ilişkili olarak ele alınır. Bu durum, idealist düşünceye biraz garip gelebilir...

Bu tür reçetelerden biri, çağımızın en parlak düşünürlerinden biri olan Mao Zedong tarafından formüle edilmiştir. Bu büyük düşünür için halk savaşı, emperyalist zulmün boyunduruğundan kurtuluşun başlıca yoludur.

Ancak olay burada bitmiyor. Mao, halk, zalimlere karşı silahlandığı vakit, onun geçmişteki koşullarından, geri kalmışlık ve açlık dönemlerinden tevarüs etmiş kirden kurtulmaya başladığını iddia ediyor.

Savaş, halkın kendisini sınıf düşmanlarından kurtarması için bir araç olduğu kadar, kendini arındırması için de bir araçtır. Bu derin gözleme göre, arınmış bir halk, silahlı bir halktır. Bu reçete, daha sonra Mao’yu izleyen devrimcilerin, örneğin şehit Fanon ve Guevara’nın ve sevgili Fidel’in sloganı haline geldi.

Mao, tıpkı İmam Ali gibi, sebebini belirtmese de, devrimci halkların deneyimleri bu görüşün doğruluğunu kanıtlamıştır. Bu yüzyılın ilk on yıllarından itibaren, geri kalmışlık ve kirlilikle tanımlı dönemlerin yıkıntıları üzerinde sömürüden arınmış, gelişmiş sanayi toplumları kurmayı başaran halklar tarih sahnesine çıkmıştır.

Onlar, bu statüye silahlı mücadele yoluyla ulaştılar. Bu tür deneyimlerin önde gelen örnekleri arasında Sovyetler Birliği, Çin, Kore, Vietnam ve Küba halkları yer almaktadır. Hepsi de halk savaşlarının ürünüdür.

Bu halklar, çağdaş tarihin zirvesinde yer alarak, az gelişmiş ve köleleştirilmiş uluslar için özgürlüğe ve kurtuluşa giden bir yol çizmişlerdir. Tüm bu halkların, aralarında derin bir uçurum bulunan, tarihlerinin iki farklı evresinden geçtiklerini belirtmekte fayda var.

Resmi politikadan kamusal ahlaka kadar hayatın her alanını kapsayan bir gerileme dönemindeyiz! Bunu, insanların kendilerinin bilincine vardığı anda başlayan derin bir dönüşüm takip eder. Ardından, kendilerini gerçekliklerinden kurtarmak için silahlanırlar.

Halk, savaşın önceki dönemin etkilerinden arındırdığı, zorlu mücadele ve fedakârlıklarla daha da geliştirdiği yenilenmiş bir ruhla zafer dönemini karşılıyor. Bu canlanmış ve saf ruhla halk, bir sonraki aşamada ulusu inşa etme görevine hazırlanıyor.

Şimdi Ali ve Mao’nun sözleri arasındaki bağlantıyı inceleyelim. Ali’ye göre toplum, savaştan güçlü ve verimli, hayatta kalma ve çoğalma yeteneğine sahip olarak çıkarken, Mao’ya göre toplum, savaştan kirlerinden arınmış olarak çıkar.

Dolayısıyla, ikisi aynı durumun, haklı bir dava için savaşan halk gerçeğinin iki yüzünü dile döker. Her iki önder de gerekliliği ve meşruiyeti kabul eder. Halk, şiddeti ve vahşetiyle bir savaş neticesinde kazandıklarından daha fazlasını kaybetmez.

İmam Ali de “çok sonuç” derken bunu kasteder. Ali’nin kılıcın bakiyesi sözü güçle alakalıdır. O dönemin reformcularının anladığı biçimiyle bu güç sosyal adaletle bağlantılıdır.

Mao Zedong’daki arınma kavramının, sömürücü ilişkilerden sosyalist ilişkilere geçişle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu anladığımızda, sosyalizmin şüphesiz sosyal adaletin en yüksek aşamasını temsil ettiğini görürüz.

Dolayısıyla, iki unsur bir araya gelebilir: kılıcın ürettiği çokça sonuç ve arınma, adalet ruhu ve bunun sonucunda ortaya çıkması gereken asil siyasi ahlak anlayışı cem olur. Ancak bu birleşme göreceli bir mesele olmaya devam etmektedir, çünkü adalet kavramı bu çağda geçmiş çağlardakinden farklı bir şekilde evrim geçirmiştir.

Arap Modeli

Filistin halkı, kehanetin doğru olduğunu kanıtlıyor...

Hadi Alevi
1963
Kaynak

,

Enternasyonal’in Eski Muhafızları



Rosa Luxemburg ve Leo Jogiches’in yoldaşı Julian Marçlevski (Karski 17 Mayıs 1866-22 Mart 1925), 1893’te Zürih’teki sürgünleri sırasında kurdukları Polonya ve Litvanya Krallığı Sosyal Demokrat Partisi’nden ve bu partinin, 1898’de Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin kurulmasından, hatta 1903’te Bolşeviklerden önce bile benimsediği solcu ve enternasyonalist tutumlardan bahsetmektedir.

* * *

 

Polonya Komünist Partisi, Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşunda Bolşevikler, Spartakistler ve İtalyanlarla işbirliği yapmış olsa da, bugüne dek kongremize Polonya, doğrudan herhangi bir delege göndermemiştir. Parti, her zaman yasadışı olarak faaliyet yürütmek zorunda kalmış, kelimenin tam anlamıyla dış dünyadan tamamen izole edilmiştir. Bugün de tümüyle yasadışıdır ve mevcut kongreye delege göndermeyi başarıp başaramayacağı kesin değildir.

Bununla birlikte, bu parti, yabancı yoldaşlarının ilgisini hak etmektedir. Çarlık döneminde ve daha sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali döneminde olduğu gibi, Polonya Komünist Partisi de son iki buçuk yıldır, yani kapitalist Polonya Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, Çarlık rejiminde kullanılanlardan çok daha sert önlemlerle sistematik olarak zulme uğramış, faaliyetleri engellenmiştir. (Polonyalı sosyalistler jandarmada, poliste vb. görev yapmaktadır ve vatanseverler, şahsen tanıdıkları yoldaşlarımıza ihanet etmektedir.)

Gene de, parti üyelerinin yarısının sıklıkla hapiste olmasına, partinin savaş ve tarifsiz ekonomik yıkımla dağılmış ve güçsüzleşmiş bir proletarya ile çalışmak zorunda kalmasına rağmen, dağılmamış, aksine kendini kurmuş ve güçlendirmiş, Polonya proletaryasının saflarında büyük bir etki yaratmış, işçiler arasında giderek daha fazla otorite tesis etmiştir.

Bu durum, proletaryanın partisine olan inancından ve onu denenmiş bir lider gibi benimsemesinden kaynaklanmaktadır. İşçiler, partinin kuruluşundan (1893) bu yana geçen 28 yıl içinde şekillenen program ve politikalarının, ihtiyaç duydukları anda onları yarı yolda bırakmayacağını biliyorlar. Polonya proletaryasının pahasına bile olsa, ilkelerine sarsılmaz bağlılığı, 1893’ten beri var olan eski Polonya ve Litvanya Krallığı Sosyal Demokrat Partisi (SDKPIL) ile 1906’da kurulan, nispeten daha genç olan, Polonya Sosyalist Partisi’nin (PPS) sol kanadını bir araya getiriyor.

SDKPIL, 1893 yılında, aynı yıl kurulan ve “Polonya’nın Bağımsızlığı” gibi milliyetçi, küçük burjuva sloganı ortaya atan Sosyalist Vatansever PPS’nin (Polonya Sosyal Demokrat Partisi) bölünmesi sonucu ortaya çıktı. Lenin’in birkaç yıl sonra Menşevikler konusunda dile getirdiği “İki Parti” sloganı, SDKPIL sayesinde Polonya’daki hareketin başından itibaren uyduğu bir kural haline geldi. Bu parti, kendisini Polonya Nasyonal Sosyalist Partisi’nden ayırmak ve belirli bir bölgede, yani Polonya Kongresi’nde (1815) faaliyet gösteren bir parti olduğunu açıkça belirtmek için “Polonya Sosyal Demokrat Partisi” adını aldı. Rosa Luxemburg, Varski, Marçlevski ve Tizka tarafından kurulan bu parti, sadece sosyal vatanseverliğe değil, aynı zamanda sosyal reformizme, revizyonizme ve Rus topraklarındaki Menşevizme de karşı mücadele etti. Rusya’daki sosyal demokrat hareket ortaya çıkmadan önce bile Rus devrimci hareketinin çizgisi uyarınca kaleme alınmış bildiriler yayınladı. Rusya Sosyal Demokrat Partisi kurulduğunda, onunla ittifak kurdu. Ayrıca, İkinci Enternasyonal’in ulusal bağımsız partiler temelinde kurulmasına karşı çıktı, ulusal partilerin Enternasyonal ile daha fazla merkezileşmesini ve organik bağlantı kurmasını talep etti. Partinin en büyük zaferi, sosyal-vatanseverlerin bağımsızlık anlayışının iflas ettiği, savunucusu PPS’nin ikiye bölündüğü 1905 Devrimi oldu.

O zamandan beri PPS’nin “Sol Kanat”ı, SDKPIL’inkine benzer bir politika izlemeye başladı. Çoğunluğu elde etti ve 1906’da “Sağ Kanat”ı partiden ihraç etti.

Sol Kanat, böylece sosyal-vatanseverlikten kurtulduktan sonra, kendi saflarındaki Rus Menşevizmine meyilli olanların kararsızlıklarına ve kendi merkezci unsurlarına karşı mücadele eden SDKPIL’in bakış açısına sürekli olarak yaklaştı. Savaşın başından beri Sol Kanat, toplumsal devrim ve diktatörlüğün partisi olarak SDKPIL ile aynı safta yer aldı ve kapitalist Polonya devletinin kurulmasında kullanılan sosyal-vatansever aldatmacalara karşı mücadele etti. SDKPIL ile birlikte Zimmerwald ve Kienthal konferanslarına katıldı. 1918 Birleşme Kongresi’nde Polonya Komünist Partisi, İkinci Enternasyonal’in yıkıntıları üzerine Üçüncü Enternasyonal’in kurulmasının gerekli olduğunu görüşünü kabul etti.

Partinin kurucu ilkeleri, “ayrışma” politikası, “Sağ”a ait unsurlardan net bir şekilde ayrılma, “Kutsal Birlik”e ve “vatan savunması” anlayışına karşı tutarlı mücadeleden oluşuyordu. Bu son bahsi edilen mücadele, Polonya’nın üç Büyük Güç tarafından maruz kaldığı korkunç ulusal baskının bir sonucuydu. Dahası, sadece 25 yıllık gelenekler değil, diğer son derece elverişli koşullar da Polonya’da birleşik bir komünist partinin kurulmasına katkıda bulundu. Menşevizm ve Merkezcilik, Polonya burjuvazisinin tamamen gerici karakteri ve burjuva “liberalizminin” tamamen yokluğu nedeniyle, Polonya’da uzun vadede imkânsızdı. “Sol Kanat”, Almanya’dan bağımsızlığı savunan kesimin sol kanadıyla da kıyaslanamaz, çünkü ilki savaşın hayal kırıklıklarıyla değil, çok daha önce, 1906’da “Sağ Kanat”tan radikal bir kopuşla komünist olmuştur.

1918’den beri parti içinde ciddi bir çatışma yaşanmadı. Geçen yıl Varşova’ya yapılan saldırı sırasında parti, Sovyet Rusya’nın yanında tutarlı bir tavır sergileyerek, “hain parti” olarak kendini askeri mahkemelerin, infazların ve Beyaz Terör’ün korkunç intikamına açık hale getirdi. O dönemde saflarımızda oluşan boşluklar, neyse ki şimdi dolduruldu.

Parlamenter eylemi boykot etme yönünde gelişen, pek önemsenmemesi gereken eğilim, Şubat 1921’deki Ulusal Konferans’ta fazla zorluk çekmeden aşıldı. Bu parlamento karşıtı hareket, Almanya’dakinden farklı gerekçelerle ortaya çıkmıştı. Polonya’da parlamentarizmin baştan beri önemsiz olduğunu söylüyor, bu iddiasını da Alman meclisinin sadece burjuvazinin diktatörlüğünü gizlemeye yarayan bir kurgu olduğu düşüncene dayandırıyordu. Aynı konferans, sorunsuz kabul ettiği 21 maddeyle ilgili olarak, partinin bu maddeler hazırlanmadan çok önce bunların içeriğine tamamen uygun olarak çalıştığını belirtti.

Birlik ve deneyim açısından Polonya Komünist Partisi, yalnızca Rus partisiyle kıyaslanabilir. Ancak, ondan on yıl daha eskidir. Partinin kaderi, Alman Komünist Partisi’nin kaderiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Enternasyonal’in bu iki çok önemli bölümü arasındaki bağlar, mümkün olduğunca güçlendirilmelidir ki Polonya partisi, Berlin’de komünizmin zafere ulaşacağı anda tarihi görevini yerine getirebilsin, sosyalist Almanya ile Sovyet Rusya arasında bir köprü kurabilsin ve Batı emperyalizmi Kızıl Almanya’yı boğmaya kalkışırsa, devrilmiş Polonya burjuvazisinin Alman proletaryasını sırtından bıçaklamasını engelleyebilsin. Dilerim, İngiltere ve Fransa’da proletarya, o zamana dek komünizm bayrağı altında birleşip kendilerini örgütleyerek, burjuvazilerinin çabalarını boşa çıkarabilecek duruma gelir.

Julian Marçlevski
Moscow Sayı 12.
7 Haziran 1921
Kaynak

[Moscow, Komintern’in 1921 yılında Moskova’da düzenlediği üçüncü Kongrenin İngilizce yayın yapan gazetesiydi. T. L. Akselrod’un yayın yönetmenliğini üstlendiği gazete, yayın hayatına kongreden bir ay önce, 25 Mayıs’ta başladı, 12 Temmuz günü kapandı.]

,

Gilbert Achcar



Gilbert Achcar, tüm kariyerini emperyalizm için solcu bir kılıf örme çabası üzerine inşa etti.

Yugoslavya’dan Irak’a kadar, emperyalist saldırıya maruz kalan devletlere yönelik şikâyetlerini dile getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmadı.

Her durumda, bu devletlerin eylemlerini genel tarihsel bağlamlarından koparttı, ardından bunları, “kampçılar” dediği kesimlerin insanların ıstırabına yönelik kayıtsızlıklarını vurgulamak için kullandı.

Achcar, Libya’da uygulamaya konulan NATO stratejisinin “hatalarına” yönelik incelikli” bir eleştiri geliştirdi. NATO’nun müdahalesini, isyancıları Batı’nın silahlarına bağımlı hale getirmek yerine, Kaddafi’nin hava kuvvetlerini ve tanklarını imha etmekle sınırlaması gerektiğini ısrarla dile getiren, emperyalizmin ülkelerin kalkınma süreçlerini baltalama ve insanları telef etme stratejilerinin üzerini örten Achcar, sistemsel olanı politika hatası olarak takdim etmek suretiyle, esasında bir hileye başvuruyordu.

Suriye’de rejim değişikliğini desteklemek amacıyla, “tüm emperyalizmler” ve “demokrasinin üstünlüğü” gibi duygusal sloganları diline doladı. Achcar, bu kavramları, emperyalist müdahalenin temel hedefine yönelik halkın küçümseyici yaklaşımını besleyecek, gerçek güç dengelerine yönelik ciddi bir değerlendirmenin dışında tuttu.

Achcar, dolaylı olarak tarihsel ve diyalektik materyalizmin Marksist metodolojisine de bir saldırı niteliğinde olan büyülü düşünme biçimini savunuyor. Bu nedenle Achcar, kurtuluşa karşı yürütülen bilişsel savaşın arka cephedeki mühimmatçısı olarak görülmeli.

Gilbert Achcar, gerçek bombalar düşmeye başladıklarında bizi sessizliğe mahkûm etmek için tasarlanmış düşünce bombalarını üretip duruyor. Fabrikadaki vardiyasının ardından emperyalist savaşı da kınaması, enkazın içinde yaşamaya mahkûm olanlara pek fazla teselli sunmuyor.

Pawel Wargan
16 Mart 2026
Kaynak

21 Mart 2026

, , ,

David Graeber’dan Rojava’ya Saygı Duruşu


Emperyalistler ve ona her daim sadakatle bağlı olan Batılı “solcular”, iliklerine kadar NATO destekçisi “Akademisyen Anarşist” David Graeber ve kendi kendisini sürekli galeyana getiren ünlü solcu Charles Davis önderliğinde, Suriyeli Kürtleri mülk edinmeye ve Suriye’de “İspanya İç Savaşı” sırasında yaşananlara çok benzer bir durum yaratmaya çalışıyorlar. “Solcular” propaganda faaliyeti dâhilinde İspanya İç Savaşı’na atıfta bulunuyorlar, emperyalistler de somutta bizzat o iç savaşın koşullarını imal ediyorlar.

Bu süregelen aldatmacanın neticesinde, emperyalist saldırganlığa karşı Suriye’yi destekleyenler, “gelişiyormuş gibi görünen demokratik Kürt özerkliği”ni veya “Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı” mücadelesini engellemekle suçlanıyorlar. Bu mücadele, Kuzey Suriye’de özgürlükçü anarşist bir eko-ütopya yaratmayı ve “mel’un Esad rejimi”nin ya da Şarkiyatçı burjuva propagandasının sözlüğüyle düşünmeyen, aklı başında insanların “Suriye Devleti” olarak bildiği yapının, genelde Suriye ulusunun pençelerinden kurtulmayı amaçlıyor.

Graeber ve ekibinin efsanevi fantezilerinin aksine, çoğu komünist, ABD ordusu aracılığıyla elde edilen bu sözde “özerkliğin” emperyalizmin himayesi altında asla elde edilemeyeceğinin tümüyle farkındadır. Bu özerklik, yalnızca gasp edilecek, Suriye’yi bölüp, bu gerici hedeflerin sonuçlarını ve tüm bölgenin boynundaki boyunduruğu daha da ağırlaştırmak amacıyla imparatorluğun gerici hedeflerine ulaşmak için kullanılacaktır.

Oportünistler ve anarşistler, İspanya’daki iç savaşın beynelmilel düzeyde sahip olduğu tarihsel-maddi özellikleri yanlış anladıkları, kendi ütopyalarının peşinden gittikleri, Franco faşizmine karşı birleşik cepheden ve cumhuriyetten kopmayı seçtiklerinden, bugün de ulusların, Suriye ulusunun ve etnik kökenine bakılmaksızın, tüm halkının kendi kaderini tayin hakkına karşı çıkmayı, Kürtlere verilecek bu emperyalist “yardım”ın doğuracağı kaçınılmaz emperyalist egemenliği ve Suriye’nin bölünmesini desteklemeyi seçiyorlar. Uzağı göremeyen, belirli bir kesite odaklanmış, “haklı dava”ya vurgu yapan destekleriyle Batılı “sol” oportünistler ve kendilerini gizlemeyi bile beceremeyen sosyal şovenistler, bir kez daha gerici yolu destekliyorlar.

İnsanlar, ABD imparatorluğundan “saf olmayan yardım” elde etmeye çalışan ezilen aktörlerle “empati kurabilirler”, ancak komünistlerin görevi, bu “saf olmayan yardımın” özünde gerici olduğunu, hem bu yardımı elde etmeye zorlanan ezilen aktörün hem de bölgedeki işçi sınıflarının ve ezilen halkların maddi amaçlarına aykırı olduğunu ortaya koymaktır. ABD imparatorluğu, kendi çıkarlarına hizmet etmedikçe, en ufak bir ilerici harekete bile asla yardım etmemiştir ve bu çıkarlar da baştan sona gerici olmaktan başka bir şey değildir.

“Solcular”, pekâlâ şu türküyü söyleyebilirler: Suriye’deki Kürt davası, Suriyeli Arap yönetici sınıfının elinde maruz kaldıkları tarihsel zulme dayanan “haklı bir davadır”, bu nedenle, “saf olmayan ABD yardımını arzulayan” Kürtler, varsayılan ütopik bir geleceğe ulaşmak için desteklenmelidir. Ancak bu, tek taraflı düşünen, bir ahmağın dile getirebileceği bir argümandır.

Bir komünist, ezilen İrlandalıların, İngiliz yönetici sınıfının boyunduruğunu kırmak, ateşten kaçıp cehennem ateşine düşmek için Alman Nazilerinin askeri veya siyasi “yardımını”, dolayısıyla egemenliğini kabul etmelerini savunur muydu?

PYD, imparatorluk tarafından verilen “yardım” üzerinde hiçbir siyasi yetkiye sahip olmayacak; bu tür yardımı almaları sonucunda, Barzani kabilesinin NATO/İsrail destekli Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer şekilde, imparatorluğun emrine girmek zorunda kalacak.

ABD; PYD ve askeri kanadı YPG’ye ancak bu eylem ABD’nin emperyalist çıkarlar bağlamında mevzi sahibi olmasına katıda bulunuyorsa yardım edecektir (bu nedenle emperyalist “solcu” David Graeber’in hararetle desteklediği) bu çıkarlar ise tüm bölgenin büyük çoğunluğunun, özellikle de Kürt nüfusunun büyük çoğunluğunun çıkarlarına temelden aykırıdı .

ABD’nin Suriye’deki hedefleri, Suriye devletini emperyalist (Batı/İsrail) egemenliğini engelleyemeyecek, birbirine düşman etnik-mezhepsel “mini devletlere” bölmektir. Bu, Kürt işçi sınıfının, hele ki Suriye ve bölgenin işçi sınıflarının kurtuluşuna giden yol değildir. Bu yol ancak Irak’taki Barzani kabilesi gibi tüm burjuva Kürt unsurlarının küçük bir azınlığının savunduğu “özgürlük”ten” (emperyalist himayeden) başka bir yere çıkmaz. Bu “özgürlük” de nüfusun çoğunluğunun köleleştirilmesi pahasına gerçekleşir.

“Rejim altında” yaşamın daha iyi olmayacağı iddiası pekâlâ dile getirilebilir fakat bu, tüm gerçeklere aykırı, tarihsel gerçeklerden uzak, onlara kör bir varsayımdır. Suriye’deki Kürt azınlık “rejim altında” baskılarla yüzleşmiş olabilir, ancak bölgede Kürtlerin yüzleştiği baskılar en ağırı değildi. ABD himayesindeki rejimlerde azınlıkların maruz kaldıkları baskılar daha ağırdı.

Yani, “solcular”, Suriye’deki Kürt toplumunun faşist ABD emperyalizmiyle ittifak kurmaya, ondan yardım koparmaya çalışan kesimleri, Suriye ordusu ve PYD içindeki Esad karşıtı unsurlarla yaşanan aralıklı çatışmalara ve dışarıdan bu yönde etkilemeye çalışanlara odaklanarak, Suriye’deki tüm Kürt toplumunun tek ifadesi olarak yeniden sahipleniyorlar. (Burada PYD’nin kendi geleceği konusunda bölünmüş ve ittifakları değişken olduğu, Suriye ordusu ve Ulusal Savunma Kuvvetleri’nin yerel milisleriyle ara sıra çatışmalara girdiği ve "Esad’ın faşist güçlerini” kınadığından bahsedilmelidir. Ancak gene de başka yerlerde somut yerel ittifaklar mevcuttur, Suriye Baas Partisi ile PKK/PYD liderliği arasındaki tarihi bağlardan bahsetmeye gerek bile yok.

Graeber ve ekibi, şu anda büyük bir emperyalist saldırganlık ve her taraftan gelecek tepki tehdidi altında olan Suriye ulusunun bölünmesini ve zayıflatılmasını teşvik ediyor. Ayrıca Kürtlerin ABD imparatorluğuna boyun eğmesini, saldırgan bir savaşta onun kuklası olmasını, Suriye ordusu ve devletine karşı vekillik yapmasını istiyor. PYD’nin, onlarca yıldır Kürt toplumuna yönelik zulümde başrol oynayan bir imparatorluğa teslim olmasını savunuyor.

ABD imparatorluğunun Suriyeli Kürtlerin siyasi özerklik arayışına sadece yardım etmeye çalışmadığını vurgulamak gerekiyor. İsyan boyunca ABD ve ortakları, PYD’ye karşı baskı aracı olarak “IŞİD” ve benzerlerini kullanmış, PYD ile Suriye Devleti arasında daha fazla ayrışmaya ve ABD/Türk kontraları için bir kanal görevi görmelerini sağlamaya çalışmıştır.

PYD, 2012’de “Suriye Ulusal Konseyi”ndeki emperyalizmin kuklalarından ayrılıp Suriye Devleti’ne karşı oluşturulan projeye katılmayı reddettiğinden beri, bu “isyancı” kontralar, Kürt topluluklarına acımasızca saldırmıştır. Tesadüf o ki o dönemde David Graeber ve şürekası, aynı “ılımlı” şovenist tekfircileri övüyordu. Bu tekfirciler, Kürt özerkliğinin her türlüsüne kesinlikle karşıydı. ABD ve Türkiye, PYD’ye yapılacak her türden yardımın katı koşullara bağlı olacağını çok açık bir şekilde ifade ettiler. Başlıca koşul ise tarafsız duruşlarından vazgeçmek, dolayısıyla, Bookchin’in özgürlükçü anarşist ekolojik ütopyasının gerçekleşme olasılığını da ortadan kaldırıp Suriye ordusuna karşı bu “isyancılara” katılmaktı.

“Solcu” emperyalistler, ABD’nin Suriyeli Kürtlerin bu metafiziksel “demokratik özgürlükçü özerklik” arayışına “yardım etmeye” istekli olduğunu (ya da mevcut koşullarda böylesi ihtimalin pratikte bulunduğunu) iddia ederken, imparatorlukların Kürt işbirlikçileri, PYD’yi emperyalizmle ittifaka zorlamaya ve nihai amaç olarak onları Suriye ulusunu geri dönülmez bir şekilde bölüp parçalamak için bir araç olarak kullanmaya çalışarak, tüm bölgeyi ve bölge halklarının Batı ile İsrail’in emperyalist faşizmine karşı mücadele kabiliyetini daha da zayıflatmaya çalışıyorlar.

Suriye Kürtlerinin faşist Amerikan imparatorluğuna boyun eğmesini savunan Batılı “solcular”, Kürtlerin ilerleyişine veya “kendi kaderini tayin hakkı”na destek sunmuyorlar. Kürtlerin ilerlemesi kisvesi altında emperyalist gericiliği destekliyorlar. Bu eylem biçiminin ve bu gerici ittifakların halesine kapılan Kürtlere, tıpkı Barzani’nin Irak’ta ABD ve İsrail emperyalizminin kukla Kürt petrol devletini oluşturan ayrılıkları yaratmaya yardım etmesinde olduğu gibi, seçimlerinde yanıldıklarını hatırlatmak, komünistlerin üstlenmesi gereken bir sorumluluktur.

Komünistler, enternasyonalist bakış açısına sahiptir, dolayısıyla kendi emperyalist burjuvazimize “kendi seçtikleri yerlileri” destekleme kisvesi altında tavizler veren bağnaz şovenistler değildirler. Komünistlerin görevi, PYD’yi ve destekçilerini, imparatorluktan medet ummanın, inâyet beklemenin gerici ve tehlikeli bir politika olduğu, bu politikanın ezilen Kürtler de dâhil olmak üzere, Suriye halkının daha da sefaletine ve baskısına yol açacağı konusunda uyarmaktır.

Komünistler, bu düşmanlığın tarihsel kökenlerini de aynı şekilde tanımalı, emperyalist faşizme karşı birleşik bir Suriye cephesinin gerekliliği üzerinde dururken, Arap yönetici sınıfları içindeki şovenist unsurları ve Kürt nüfusuna uyguladıkları baskıyı eleştirmeyi ve bunlara karşı çıkmayı unutmamalıdır. İki eğilimi birbirinden ayırmak ve emperyalist faşizmin mevcut dönemindeki üretim biçimleri altında sınıf mücadelesinin bütünlüğü içinde, küresel işçi sınıflarının ve ezilen halkların hedeflerini ilerleten ilkeli bir pozisyon belirlemek gerekmektedir.

Phil Greaves
21 Ocak 2015
Kaynak

, ,

Zafer İran’ın Olacak

Savaş Konusunda Üzerinde Durulması Gereken Altı Husus

 

Savaşlar, nadiren salt savaş alanında sonuçlanırlar. Askeri harekâtlar şehirleri yıkabilir, çok sayıda insanın ölümüne sebep olabilir, ancak siyasi sonuçları dayanıklılık, meşruiyet ve anlık şiddetin altında yatan tarihsel akımlar belirler.

ABD Başkanı Donald Trump’ın İran halkına dayattığı savaş, İsrail ve ABD için taktiksel zaferler getirme ihtimaliyle yüklü olsa da siyasi zemin, halihazırda farklı bir hikâye anlatıyor. İran, altyapısını ve insanlarını kaybetti, ancak muhtemelen siyaseten savaşı o kazanacak.

1. Rejim Değişikliği

Görünüşe göre, ABD ve İsrail’in yürüttüğü askeri harekâtın temel amacı, rejimi istikrarsızlaştırmak veya değiştirmekti. Oysa Amerikan istihbarat birimlerinden gelen ilk değerlendirmeler, üst düzey siyasi liderlerin öldürülmüş olmasına rağmen, siyasi sistemin çökmediğini ortaya koyuyor. Dahası, yoğun bombardımana rağmen, herhangi bir iç isyan da patlak vermedi. Hatta savaş, İslam Cumhuriyeti’ni ve İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nu güçlendirmiş görünüyor. Tarih bize gösteriyor ki, özellikle İran gibi ulusal gurur konusunda önemli bir geçmişe sahip bir ülke, dışarıdan saldırıya uğradığında, egemenlik sorunu ön plana çıktığı için, iç siyasi değerlendirmeler geçici olarak geri plana atılıyor. Buradan anlıyoruz ki ABD ve İsrail, savaş konusunda gerçek bir siyasi hedefe sahip değil.

Peki bu bombalar ne zaman duracak? 9 Mart’ta Trump, İran’ın “donanmasının, iletişim imkânlarının ve hava kuvvetlerinin kalmadığını, füzelerinin dağıldığını, insansız hava araçlarının her yerde havaya uçurulduğunu” söyledi. Madem İran’ın askeri kapasitesi kalmadı, o vakit neden İran’ı işgal edip devletin geri kalanını devirmiyorlar? Açıkçası, bu düşünülmüyor. Rejim değişikliği hedefi, sürgündeki eski İran oligarşisinin ve İsrail hükümetinin sadece bir hayali olarak kalıyor.

2. Asimetrik Güç

Filistin halkına karşı yapılan soykırım sürecinde, İsrail ordusu, Lübnan ve Suriye genelindeki “direniş ekseni” güçlerini zayıflattı (eski bir Kaide liderinin Suriye cumhurbaşkanı olmasına izin verilmesi, ardından İsrail’e İran’ı bombalamak için uçuş hakkı tanınması da bu sürecin parçası). Hem İsrail hem de ABD, İran’ın misilleme olarak İsrail’e saldırırken bu “direniş ekseni” avantajından yoksun kaldığını düşündü. Oysa bu direniş ekseni, sadece askeri bir ittifak değil, aynı zamanda siyasi bir kültürü de temel alıyor.

Son on yılda Güney Lübnan ve Suriye’nin  çoğunlukla Şii olan işçi sınıfı mahallelerinde yaptığım seyahatler, bu bölgelerin İran’ın dini ve siyasi liderliğiyle güçlü bir kültürel yakınlığa sahip olduğunu gösterdi. Bu bağ, İran’ı İsrail ve ABD’ye yönelik kapsamlı bir siyasi mücadeleye dâhil ederek stratejik ortamı karmaşıklaştırıyor ve savaşı tırmandırma işleminin maliyetini artırıyor. Çatışma, basit bir devletler arası savaş değil, Batı Asya’nın geleceği üzerine daha geniş bir mücadelenin parçası olup, ABD ve İsrail’in İran’da üstünlük kurmasına izin vermek istemeyen muhtelif politik ve toplumsal örgütleri içeriyor.

3. Diplomatik Sorunlar

ABD-İsrail’in İran’a yönelik yürüttüğü savaşı, bir ilkokulda 165 kız çocuğunun ölümüne yol açan saldırıyla başladı. Uluslararası Af Örgütü’nden Erika Guevara-Rosas, “Sınıfları sivillerle dolu bir okula yapılan bu korkunç saldırı, sivillerin bu silahlı çatışma sırasında yüzleştiği felâket ve tümüyle öngörülebilir bedelin mide bulandırıcı bir örneğidir” dedi.

Saldırılar, hastaneler ve enerji tesisleri gibi önemli sivil altyapıyı yok etti ve İran genelinde günlük yaşamda ciddi sorunlara yol açtı. ABD ve İsrail, müzakerelerde bir atılım sağlanmış gibi görünürken, bu bombardımana başladığından beri, dünya genelindeki hükümetler ve halklar, ABD’nin diplomasi yerine ezici askeri güç kullanmasının bir başka örneğini görüyor. Bu algı önemlidir, çünkü küresel meşruiyet artık değişti. Çin ve Rusya gibi ülkeler İran’ı tecrit etme fikrine karşı çıkıyor. Görünüşe göre Rusya, İran’ın yeni Yüksek Lideri Müçteba Hameney’i bombardıman sırasında aldığı yaraların tedavisi için Moskova’ya hava yoluyla götürdü. Bu da ülkeler arasındaki kalıcı ilişkilerin somut bir işareti.

4. Stratejik Coğrafya

İran’ın, dünyanın petrol ve doğal gaz arzının büyük bir kısmının geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatabilme becerisi, küresel ekonominin tamamında aksamalara yol açtı. Petrol fiyatlarının göstergesi olan Brent petrolün fiyatı 100 doların üzerine çıktı, petrol tankerleri için navlun oranları ve savaş riski sigorta primleri hızla arttı, boğazdan geçen gübreler mahsur kaldı. Bu da küresel tarımı büyük ölçüde etkileyecek. İran’ın boğazı kapatabilme konusunda sergilediği jeopolitik beceri, ona az sayıda devletin sahip olduğu bir avantaj sunuyor. ABD şimdi, boğazı yeniden açması için İran’a askeri ve diplomatik baskı uygulayacak bir ülke bulamıyor, bu işle çok az ülke ilgileniyor gibi görünüyor. Örneğin Çin, kendi gemilerinin geçişine izin versin diye İran ile ikili görüşmelere başladı, ardından da gerilimin azaltılması çağrısı yaptı. Japonya ve Güney Kore gibi ABD’nin Asyalı müttefikleri ile Avrupa ülkeleri, askeri maceraya katılmayı reddettiler.

5. Askeri Gücün Sınırları

İsrail ve ABD, İran tesislerine ve altyapısına saldırabilir, ancak yaklaşık 100 milyonluk bir nüfusa sahip, birçoğu işgale aktif olarak direnecek bir ülkeyi işgal edemez. Böyle bir kara işgali, durumun büyük ölçüde sakin olduğu Irak ve Yemen’i de içine çekecek bölgesel bir çatışmayı tetikleyecektir. Irak’taki birkaç saldırı, ABD ve İsrail’in kara işgali durumunda İran’ın orada elde edeceği desteğin çok küçük bir kısmı. Irak (2003) ve Libya (2011) deneyimleri, cumhurbaşkanlığı makamını yıkmanın kolay olduğunu, ancak siyasi sistemi kaos olmadan ortadan kaldırmanın daha zor olduğunu ortaya koyuyor. Askeri üstünlük, siyasi gerçeklikle çatışıyor. Hava gücü, altyapıyı yok edebilir, ancak siyasi bir ideolojiyi silemez veya iç bütünlüğünü koruyan bir devleti parçalayamaz.

6 Nükleer Silahların Geleceği

ABD ve İsrail’in Temmuz 2025’teki saldırısı, İran’ın nükleer tesislerini tümüyle yok etti. Trump o günlerde, “Yok etme doğru bir terim!” diyordu. Ancak 440 kg zenginleştirilmiş uranyum stoğu ülkenin elinden alınamadı. Bu, İran’ın, nükleer silahlarla caydırma seçeneğine başvurma zorunluluğu ile ilgili kanaatini değiştirmesi halinde, yürürlüğe konulacak nükleer silah programının temelini oluşturuyor.

Nükleer silahların yayılmasının yakın tarihi öğretici: 1994’te Kuzey Kore, plütonyum nükleer programını dondurmak için Mutabakat Çerçevesi’ni imzaladı. Daha sonra, ABD Başkanı George W. Bush’un 2001 yılında rejim değişikliği söylemini (“şer ekseni” ifadesi üzerinden) yoğunlaştırmasının ardından, Kuzey Kore, 2003 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan çekildi. 2006’daki Altı Taraflı Görüşmeler’de diplomatik bir atılım yaşandı, ardından ABD, Kuzey Kore’nin 25 milyon dolarlık parasını dondurdu, bu da Ekim 2006’daki nükleer silah denemesine yol açtı. İran’a dayatılan bu iki savaş (2025 ve 2026), nükleer silah denememe sözünü çiğnemesine neden olabilir, neticede İran’ın nükleer silah geliştirmesine yol açabilir.

İran, bu savaştan altyapısı hasar görmüş, büyük ekonomik baskı altında ve can kayıpları nedeniyle aileleri perişan olmuş bir şekilde çıkacak. Ancak savaşlar yalnızca yıkımla değerlendirilmezler. Siyasi hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığına göre değerlendirilirler. ABD ve İsrail, savaş konusunda belirledikleri hedeflerin hiçbirine ulaşamayacak. Tarih, sık sık bu türden tuhaf durumlara sahne olur. İmparatorluklar askeri üstünlüklerine güvenerek savaşlara girerler, ancak siyasi meşruiyetin, ulusal direncin ve stratejik coğrafyanın bombaların kolayca yenemeyeceği güçler olduğunu bir biçimde keşfederler.

Vicay Praşad
18 Mart 2026
Kaynak

Batı’nın Savaşları ve Kürtler


Son günlerde, ABD’nin Kürt milislerini İran’a karşı harekete geçirme girişimlerini ele alan haberler, Ortadoğu’da eski bir jeopolitik soruyu yeniden gündeme getirdi: Kürtler, Batı’nın stratejileri için daha ne kadar zaman hücum kıtaları görevi görmeye devam edecekler? Yakın tarih, bu rolün Kürtler için defalarca trajediyle sonuçlandığını ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz on yıllar boyunca Kürtler, Washington ve müttefiklerince Ortadoğu’da sıklıkla “doğal ortak” olarak gösterildiler. Ancak pratikte bu ilişki, alabildiğine araçsaldı. Yeni bir bölgesel kriz ortaya çıktığında, Batı’daki müesses nizamın kimi bileşenleri, düşman olarak görülen hükümetlere baskı uygulamak için Kürt silahlı gruplarını uygun bir araç olarak yeniden kullanmaya başladılar. Bugün aynı mantık, İran’a yönelik savaş bağlamında, yeniden ortaya çıkıyor.

İran toprakları içinde Kürt isyanlarını kışkırtma fikri, diğer senaryolarda görülen aynı yolu izliyor. Sorun şu ki, bu strateji, bölgenin askeri ve siyasi gerçeklerini tamamen göz ardı ediyor. Kürt milisleri, İran İslam Cumhuriyeti gibi konsolide bir devletle karşı karşıya gelmek için gerekli stratejik kapasiteye sahip değil. Düşük yoğunluklu çatışmaların aksine, Tahran’la doğrudan bir çatışma, gelişmiş bir askeri aygıt, etkili bir iç güvenlik ağı ve son derece dirençli bir devlet yapısıyla karşı karşıya kalmak anlamına gelir.

Pratik açıdan bakıldığında, İran içinde silahlı bir ayaklanma başlatma girişimi, muhtemelen hızla etkisiz hale getirilecektir. Tahmin edilebilir sonuç, ilgili milislerin yok edilmesi ve yerel Kürt nüfusunun acı çekmesi olacaktır. Aslında, diğer ülkelerdeki son deneyimler, bu tür projelerin sınırlarını zaten ortaya koymaktadır.

Suriye’de Kürt milisleri, iç savaş sırasında öne atıldılar ve ABD’den kapsamlı askeri destek aldılar. Ancak bu ortaklık, son derece kırılgandı. Washington’ın stratejik çıkarları değiştiğinde, Kürt güçleri, dış saldırılara ve kontrol edemedikleri bölgesel baskılara açık hale geldi. Bu durum, son zamanlarda HTŞ hükümetinin Kürt bölgelerine yönelik saldırılarında da görüldü.

Türkiye’de durum daha da net. Orada, Kürt örgütlerinin dâhil olduğu, on yıllarca süren silahlı çatışmalar, tekrarlanan askeri yenilgilerle sonuçlandı. Türk devleti, kendi topraklarında etnik isyanları ezme kapasitesine sahip olduğunu defalarca gösterdi. Özerkliğe veya siyasi tanınmaya doğru ilerlemek yerine, çatışma döngüsü, bu toplulukların marjinalleşme sürecini daha da pekiştirdi.

Bu emsaller, temel bir soruyu gündeme getiriyor: İran’la ilgili olarak aynı hatayı neden tekrarlayalım?

Stratejik gerçeklik, Tahran’a karşı girişilecek her türden askeri maceranın öngörülebilir bir sonuç doğuracağını ortaya koyuyor. İran devleti, isyancı milisleri hızla ezmek için yeterli askeri kaynaklara, seferberlik kapasitesine ve iç meşruiyete sahip. Kürtleri İran’a karşı Batı destekli bir savaş aracı haline getirme girişimi, bu nüfus için gereksiz acılara yol açmaktan başka bir işe yaramayacak.

Askeri boyutun ötesinde, sıklıkla göz ardı edilen ideolojik ve kültürel bir sorun da var. Özellikle Batı destekli yapılardan etkilenen bazı Kürt siyasi çevrelerinde, Suriye’deki feminist ve "eşcinsel” taburlarda görüldüğü gibi, ilerici kimlik politikaları ve “duyarcı” kültürüyle ilişkilendirilen kavramlar da dâhil olmak üzere, Batı’nın liberal söylemiyle uyumlu kültürel ajandaların benimsenmesi yaygın hale geldi.

Bu ajandalar, Batı’daki kimi siyasi ortamlarda makes bulsa da, Kürt hareketlerini Ortadoğu’nun sosyopolitik gerçeklerinden sıklıkla uzaklaştırıyor. Bölgesel konumlarını güçlendirmek yerine, bu uyum, bazı Kürt gruplarının harici jeopolitik projelerin uzantısı gibi hareket ettiği algısını besliyor. Eğer asıl amaç, Kürt toplulukları için kalıcı siyasi temsil ve istikrar sağlamaksa, farklı bir yol izleniyor olmalı.

Tarihsel olarak, devletsiz halklar, tanınma imkânına ve siyasi haklara, ayrılıkçılık, yabancı fikirlerin ithali ve dış güçlerce körüklenen sürekli isyanlar değil, yaşadıkları devletler içinde kurumsal entegrasyon ve müzakere yoluyla kavuşmuşlardır.

Bu bağlamda, Kürtler için en rasyonel strateji, Batı’nın ajandaları için yedek güç olarak iş görmekten vazgeçmek olacaktır. Diğer aktörlere fayda sağlayan çatışmalarda “mayın eşeği” olmak yerine, Kürt hareketleri, çabalarını içteki siyasi süreçlere, kültürel haklara, kurumsal katılıma ve barış içinde bir arada yaşamaya odaklamalıdır.

Ortadoğu’da istikrar, bölgedeki devletlerin kalıcı olarak parçalanmasıyla sağlanamaz. Aksine, barış, farklı topluluklar mevcut ulusal yapılar içinde bir arada yaşamanın yollarını bulduklarında ortaya çıkar.

Kürt liderler, bu stratejik gerçeği anlarlarsa, en nihayetinde dışsal araçsallaştırmanın tarihsel döngüsünü kırabilirler. Ancak o zaman Kürtlerin jeopolitik oyunlarda kullanılıp atılan parçalar olmaktan çıkıp, kendi ülkelerinde meşru siyasi aktörler olarak hareket etmeye başlayacakları bir geleceğe kapı aralanacaktır.

Lucas Leiroz
8 Mart 2026
Kaynak

, ,

İran Körfez Ülkelerine Neden Saldırıyor?


Bu makaleye nasıl etkili bir giriş yapılabilir, bilemiyorum. Daha başta İslam Devrimi’nin ABD ve İsrail’e yönelik tarihsel düşmanlığından, bölgedeki direniş hareketlerine verdiği destekten ve İran’daki “reformcular”la “sertlik yanlıları” arasındaki mücadelenin merkezinde ülkenin bölgesel konumunun durduğundan bahsedebilirim. Bunun yerine ben, yazıya Dr. Fatma Smadi’nin Hamas and Iran: From Marj al-Zuhour to the Al-Aqsa Flood [“Hamas ve İran: Mercü’z-Zuhur’dan Aksa Tufanı’na”] adlı kitabından, 1992-1993 yıllarında Güney Lübnan’ın Mercü’z-Zuhur kentine sürgün edilen Hamas hareketi liderleri ile İran Devrim Muhafızları arasındaki ilk görüşmelere dair aktarımını paylaşarak başlayacağım:

“Müçteba Ebtahi[1], elinde o döneme ait bir fotoğrafı göstererek, ‘İranlılar, eğitimli liderlerle ilgileniyorlardı’ diyordu. Mercü’z-Zuhur kampında farklı yaş gruplarından 20 üniversite profesörü, 60’tan fazla mühendis ve 25 doktor vardı. İranlıların görüşlerine aykırı olsa bile, konumlarını açık ve cesur bir şekilde ifade ettiler.

Mercü’z-Zuhur’a ilk gelenlerden isimlerden olan Ebtahi, sürgün kampındaki medya komitesinin başkanı şehit Abdülaziz Rantisi’nin (Allah rahmet eylesin) kendisine söyledikleri karşısında şaşırdı: ‘Olduğun yerde kal, bana daha fazla yaklaşma.’

Ebtahi, o ana dair şunu söyledi: ‘Onlardaki temkinlilik hâlâ hatırımda. Bizi kâfir ve müşrik sanıyorlardı, İmam Ali’ye taptığımızı düşünüyorlardı, hatta bazıları, bana el uzatıp selam vermeye bile yanaşmadı. Ama sonradan aramızda bir kardeşlik bağı oluştu.’

Ebtahi ile sürgündeki Filistinliler arasındaki ilk görüşmenin gergin geçmesinin ardından, Filistinliler, onu çadırlarında ağırlamak için birbirleriyle yarışmaya başladılar.”[2]

Hem Arapların hem de Batılıların İran’a dair bilgileri, çoğu zaman mezhepçi ve emperyalist nitelikteki propaganda ile sınırlıdır. İran’a dair genellemeler, mezhepçi yanlış anlamalar ve basitleştirilmiş anlayışlar, dünya çapında yaygın görülen hususlardır. O dönemde görülen, İran karşıtı tutumlar konusunda şu tespiti yapmak mümkün: İran ve Irak arasında yıllarca süren savaş, ABD ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) tarafından her iki ülkenin de yeteneklerini zayıflatmak amacıyla körüklenen yıpratma savaşı ile birlikte, Arapların İran’a ve liderlerine karşı geliştirdikleri olumsuz tutuma katkıda bulundu. Bununla birlikte, İran’ın Hamas’a ve bölgede İsrail’e karşı savaşan diğer direniş hareketlerine verdiği destek, büyük ölçüde muhafaza edildi. Hamas liderliği ile İran arasında hiç kesilmeyen temas, yukarıda görüldüğü gibi, İran’a yönelik, çoğu vakit mezhepçilikten kaynaklı yanlış anlamaları ortadan kaldırdı. Bu giriş bölümü, İran ve halkı hakkındaki basitleştirilmiş anlayışlara karşı bir uyarı niteliğindeydi. Buranın kaygan bir zemin olduğunun farkındayım.

İran’ı anlamanın önemini bir kenara bırakırsak, 7 Ekim sonrası döneme, İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere uyguladığı soykırım, cezasız kalışı ve tüm bölgeye savaş açabildiği gerçeği damga vurdu. Netenyahu’nun “süper Sparta”ya yaptığı atıflar, Siyonizmin kendisini salt askeri gücüyle tüm bir bölgeyi alt üst edebilecek bir aşamaya taşındığına vurgu yapıyor. Daha önce Siyonizm, kendisini bir tür “süper Atina” olarak hayal ediyor, Batı ve Körfez ülkeleriyle normalleşmenin ve yüksek teknoloji girişimlerinin, bölgedeki varlığını sağlamlaştıracağı, aynı zamanda Filistin topraklarını yavaş yavaş yutacağı ve Gazze’deki Filistinlileri abluka altına alıp Filistin direnişinin gücünü azaltmayı amaçlayan “çim biçme” harekâtlarına maruz bırakacağı bölgesel bir merkez olarak sunuyordu.

Körfez Ülkelerindeki ABD Üsleri

İran’ın Körfez ülkelerini neden bombaladığını anlamak için, yukarıda bahsedilen birbirinden kopuk gerçekleri tarihle ilişkilendirmemiz gerekiyor. Daha önce ABD, Suudi Arabistan'daki Zahran hava üssünü ara ara kullandı. Bahreyn, (Nekbe’nin yaşandığı, USS Rendova eskort gemisinin Bahreyn’i ziyaret ettiği, İkinci Dünya Savaşı sonrası küresel düzende ABD’nin süper güç olarak yükselişini işaret eden) 1948’de ABD Donanması’nın Ortadoğu Kuvvetleri’ne ev sahipliği yaptı. USS Rendova’nın ziyareti sırasında, Bahreynli ileri gelenler, ABD’nin Siyonist teşekkülü tanımasını protesto etmek amacıyla gemideki çay partisine katılmayı reddetmişlerdi. Yakın dönemde Körfez ülkeleri, 1991’de Irak’a karşı düzenlenen Çöl Fırtınası Operasyonu’ndan bu yana, ABD birlikleri için kalıcı üslere ev sahipliği yaptılar. İbnü’l-Bazz ve İbn Useymin gibi ulemanın fetvasıyla desteklenen Körfez şeyhleri, Saddam rejiminin Müslüman bir rejim olmadığı sonucuna varmışlardır. Aslında bu, sadakatsizlikle damgalanmış ve bir tiran tarafından yönetilen bir rejimdi. Bu nedenle, Saddam’la mücadele için ABD’ye güvenmek, “kardeş bir Müslüman yönetici”ye karşı kullanılmadığı gerekçesiyle dini açıdan kabul edilebilir hale geldi.

Ancak bu üsler, ABD’nin Gazze’de İsrail’in uyguladığı soykırıma ve İran’a gerçekleştirilen iki saldırıya verdiği desteğin merkezî düğüm noktaları olarak iş görmeye devam etti, hep birlikte, İsrail ile ABD'nin oluşturduğu Arap güvenlik şemsiyesini meydana getirdi. Dr. Halid Avdetullah’ın 2017’deki katıldığı bir konferansta aktardığı gibi, Katar’da bulunan en büyük Amerikan üssü olan Udeyd üssü, ABD ordusuna bağlı CENTCOM’un merkezi lojistik merkezi ve ileri karargâhı olarak tarihi, 2003’teki Irak işgalinin mirasına; Irak Krallığı döneminde İngilizlerin bölgedeki sömürge karşıtı ayaklanmaları bastırmak için “polislik önlemi” olarak Habaniye hava üssünü kullanmasına; ve 1910-1911’de İtalya’nın Libya işgali sırasında hava savaşının ilk kullanımına kadar uzanıyor. Bu bağlamda, İngilizlerin hava savaşını standart bir isyanla mücadele önlemi olarak ele alma geleneği, iki temel faktör, Gazze soykırımı sırasında ölümün normalleşmesi ve çağımızda ucuz ve tek kullanımlık insansız hava aracı teknolojisinin yaygınlaşması sebebiyle yeniden kural haline geldi.

Peki Arap coğrafyasında politik ve ekonomik ağırlığın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinde yoğunlaştığı aşamaya nasıl geldik? Yetmişlerde petrol fiyatlarının hızla yükselmesi ve Lübnan İç Savaşı’nın patlak vermesi, Körfez sermayesinin bankacılık ve gayrimenkule aktarılmasıyla Bahreyn’in bölgenin açık deniz finans ve ekonomi merkezi olarak Lübnan’ın yerini almasına neden oldu. Bu durum, Arap devletlerinin ulusal burjuvazisi ile petrol gelirleriyle geçinen Körfez ekonomilerinin çıkarlarının ortaklaşmasını sağladı.[3] Tabii bu gelişme, Camp David sonrası dönemde Mısır’ın azalan önemiyle de bağlantılıdır.

Doksanlarda ve 2000’lerin başında, BAE, Bahreyn’in yerini aldı, bu durum, günümüze dek devam etti. Bu sürecin sonunda, Adam Hanieh’nin Lineages of Revolt [“İsyanın Kökenleri”] adlı eserinde belirttiği gibi, Körfez ülkeleri, Mısır’daki ekonomik sektörlerinin büyük bir bölümünü ele geçirdi. Arap bölgesinde neoliberalizm, ancak Körfez sermayesinin akışı ve her egemen devlet projesinin yenilgiye uğramasıyla mümkün hale geldi.

Günümüzde İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine ve ABD üslerine yönelik saldırıları iki yönlü bir nitelik kazanmıştır: Bir yandan bölgedeki ABD askeri altyapısını ve dolayısıyla, ABD’nin İran’a karşı savaş yürütme kapasitesini zayıflatmayı amaçlarken, diğer yandan da savaşın durdurulması için gerekli siyasi ve ekonomik baskıyı yaratmayı hedeflemektedir, zira bu savaş, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana, ABD ve İsrail tarafından inşa edilen tüm sosyo-ekonomik paradigmayı tehdit etmektedir.

12 Günlük Savaş: Yeni Dersler

İran’ın Haziran 2025’teki 12 Günlük Savaş sırasında İsrail ile olan çatışmasından öğrendiği en önemli derslerden biri, sadece mesafe, askeri lojistik ve bölgedeki İsrail/ABD askeri altyapısı nedeniyle Siyonist yapının kalbine derinlemesine bir darbe indirmenin yeterli olmadığı gerçeğiydi. Bunun yerine, kademeli bir yıpratma stratejisine ihtiyaç vardı. Bu nedenle, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin hedef alınması ve dünya genelinde bir enerji krizi tehdidinin oluşturulması, İran’ın 12 Günlük Savaş’ta öğrendiği kademeli yıpratma stratejisinin temelini teşkil etmektedir.

İran, ABD radarlarını, hava savunmalarını ve (belki de) KİK’in sahip olduğu enerji kanallarını hedef alarak, en azından seksenlerden beri ABD tarafından desteklenen tüm bölgesel altyapıyı yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu dönemde ABD stratejisi, İran’daki İslam Devrimi, buna karşılık olarak KİK’in kurulmasının ardından, siyasi yumuşak gücünü ve askeri sert gücünü, dolayısıyla, İsrail’in çıkarlarını Körfez’e giderek daha fazla bağlamaya yönelmiştir.

Körfez’in ana enerji üreticisi ve ihracatçısı konumunda olması sebebiyle bu savaşın küresel boyutları, kimsenin gözünden kaçmayacak niteliktedir. Bu bağlamda, İsrail ile bir dizi Körfez İşbirliği Konseyi ülkesi arasında imzalanan İbrahim Anlaşmaları, ABD’nin İslam Devrimi’nden sonra benimsediği “stratejik uzlaşma” stratejisi kapsamında sadece bir formaliteden ibaretti. Ayrıca, KİK’in uzun süre hedef alınması, Körfez ülkelerinin siyasi ve ekonomik ağırlık merkezini yok etme riskini taşımaktadır, zira her siyasi ve ekonomik merkez de “kargaşa”nın hüküm sürdüğü Arap coğrafyasının geri kalanına kıyasla KİK’in göreceli istikrarına bağımlıdır.

Bu nedenle, Abu Dabi borsasının iki gün kapalı kalması, ardından BAE hisselerinde büyük satışlarla yeniden açılması şaşırtıcı değil. Ham petrol, İran’a karşı savaş nedeniyle büyük zarar gördü, varil fiyatları 96 doların üzerine çıktı. İran Devrim Muhafızları’nın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini petrol üretmeyecek kadar istikrarsızlaştırmasıyla birlikte fiyatların daha da artması bekleniyor. Stratejik petrol rezervlerinin serbest bırakılması veya Trump yönetiminin medyada çevirdiği numaralar, petrol fiyatlarındaki artışa ve bunun dünya ekonomisi üzerindeki dalgalanma etkilerine uzun vadeli bir çözüm getiremez.

İran’a karşı savaş ne kadar uzarsa, Körfez İşbirliği Konseyi de bunun sonuçlarından o kadar çok etkilenmek zorunda kalır. Bölgenin tamamı, Körfez’i Arap bölgesinin en önemli ekonomik ve siyasi gücü olarak merkeze oturtan neoliberal geçmişinden kopuşun eşiğinde. Bu kopuş, savaşın KİK ekonomilerinin artık kaldıramayacağı noktaya kadar uzamasına bağlı. Bu durum, bölge devletlerine, bilhassa Türkiye, Mısır ve İran gibi ülkelere hem iç hem de dış politikalarını değişen olaylara göre yeniden düzenleme konusunda büyük sonuçlar ve fırsatlar sunmaktadır.

Mevcut halde Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, iç ve dış politikalarını yeniden değerlendirme konusunda epey geç kaldılar. Tamamen kendi çıkarlarını gözeten bir paradigmaya bel bağlamak suretiyle bu ülkeler, Gazze, Sudan, Libya, Yemen ve Güney Lübnan’da ölen çocukların kanıyla inşa edilmiş, ABD-İsrail’e ait ekonomik ve askeri altyapıyla bağlarını ve onunla bütünleşmiş hallerini yeniden gözden geçirmek zorundalardı.

Eylül 2025’te Doha’ya yapılan İsrail saldırısı, bu yeniden değerlendirme için yeterli bir uyarı olarak ele alınmalıydı. Oysa ABD emperyalizminin önemli ortakları ve İsrail ile eşit düzeyde olma halinin sahip olduğu cazibe, KİK ülkelerini İran’ın kendilerini hedefe koyacağı gerçeğine körleştirdi. KİK, manevra yapma, belki de bölgedeki duruşunu yeniden düşünme fırsatını tümüyle yitirdi.

İran’ın Stratejileri

Birçok kişi, haklı olarak, İran’ın Siyonist teşekküle yönelik saldırılarının 12 Günlük Savaş’taki kadar yoğun olmadığını söylüyor. İran’ın benimsediği kademeli yıpratma stratejisiyle birlikte, bunu üç muhtemel senaryo üzerinden izah etmek mümkün.

▪ Senaryo A: Merkeze Saldırıya Hazırlık için Çevreye Saldırı Düzenlemek

Bölgede ABD-İsrail’e ait askeri altyapı sebebiyle, İran’ın Siyonist teşekkülün çevresini temizlemesi ve ona karşı yoğunlaştırılmış bir harekâtın yolunu açması, ona daha fazla avantaj sunacaktır. Böylelikle, ABD, radar ekipmanını kaybedecek, operasyonel olarak körleşecek; mühimmat kıtlığı ve/veya hava savunma ekipmanının imhasına bağlı olarak, Siyonist teşekküle fırlatılan füzeler engellenemeyecek, bölgedeki veya İsrail’deki varlıklarını stratejik olarak koruyamayacak. İran, sonrasında yerleşim yerlerine vurabilir. Orduya ait üsleri ve ekonomik öneme sahip merkezleri bombalayabilir. Hizbullah’ın İsrail’e karşı savaşa katılması ile birlikte, İsrail, askeri kaynaklarını son noktasına kadar tüketecektir. Bu senaryoda İran, ancak bölgedeki Amerikan-Siyonist projesine karşı yeni bir stratejik paradigma benimsemesi, kısa ve orta vadede kendisine karşı başka saldırıların yapılamayacağından emin olması durumunda duracaktır.

▪ Senaryo B: Ekonomik Baskı

İran, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Arap Körfezi’nin petrol gelirlerine dayalı ekonomilerinin istikrarsızlaştırılması yoluyla, tüm dünyayı kendisine karşı savaşa çekmeyi ve ABD-İsrail saldırısını durdurma konusundaki isteksizliklerinin, daha doğrusu reddetmelerinin tüm bedelini dünyaya ödetmeyi amaçlıyor. Bu amaç doğrultusunda, enerji akışları aksatılıyor, Batı’nın Körfez ülkelerindeki yatırımlarının çekilmesine, Körfez’in sermayesinin Batı’dan kaçmasına neden oluyor, neticede dünya, İran devletinin hiçbir taviz vermemesi koşuluyla, ABD ve İsrail saldırılarını frenlemek için güçlerini kullanmaya zorluyor. Körfez ülkeleri, dünya petrol üretiminin yüzde 30’una katkıda bulunuyor, bu oranın 2050’de yüzde 40’a çıkması bekleniyor. Bu, oran hiç de ufak değil. Tedarik zincirlerindeki sürekli aksamalar, yukarıda bahsedilen karşılıklı sermaye kaçışlarıyla birlikte dünyayı bir durgunluğa ve enerji krizine sürükleme potansiyeline sahip.

▪ Senaryo C: Merkeze Saldırıya Hazırlık için Çevreye Saldırı + Ekonomik Baskı

Bu senaryo, oldukça basit aslında: ABD ve İsrail’i dizginlemek ve ateşkes sonrası varılacak herhangi bir anlaşmada İran’a elverişli yeni bir stratejik ortam oluşturmak için hem askeri baskıyı hem de ekonomik istikrarsızlığı cem ediyor. Bu senaryo, İsrail’in bölgede İran’a karşı daha fazla stratejik eylemde bulunma kapasitesinin olmamasını sağlayacak, bölgedeki hareket serbestiyetini sınırlayacak, yeni bir saldırıyı önlemek amacıyla, İran ile ABD arasında yeni angajman kuralları oluşturacaktır. Dahası, tüm senaryolarda yer alan bir diğer husus ise, İran’ın başarılı olması ve Hizbullah’ı ateşkes sonrası düzenlemelere dâhil etmesi durumunda şu sonuçlara ulaşılacaktır:

1. Güney Lübnan, artık İsrail işgali altında olmayacak;

2. Lübnan’daki yeniden yapılanma çalışmaları tam hızla başlayacak;

3. Hizbullah’ın varlığı, İsrail, Lübnan hükümeti ve ABD destekli rakip siyasi güçlerce tehdit edilmeyecek.

Geleceğe Dair Öngörüler

Bu yazıda öne sürülen senaryolar ve stratejiler, hem İran’ın taktiksel ve stratejik yaklaşımları hem de ABD-İsrail’e ait savaş mekanizması açısından sürekli olarak değişmektedir. Her dakika yeni bir olay yaşanıyor. Üç senaryodan herhangi birinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği veya ateşkes sonrası gerçekliğin nasıl başlayacağı konusunda bir öngörüde bulunmak zor. Umarım, okura, İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine saldırmasının nedenlerini, jeopolitik gerçekliğin yanı sıra neoliberalizmin ve bölgedeki savaşın politik ekonomisi bağlamında anlamaları için gerekli genel bilgiyi sunabilmişimdir.

Geleceğe dair kesin bir şey varsa o da onun bugün yaşadığımız gerçeklikten çok farklı olacağıdır. İran İslam Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürmesi ve ABD-İsrail askeri altyapısının yıkılması, emperyalizme ve bölgeye yönelik emellerine bir darbe indirecektir. Dahası, bu durum, Büyük İsrail planına da darbe vuracaktır, zira Siyonist teşekkül, bugün sahip olduğu askeri ve siyasi manevra özgürlüğünden mahrum kalacak, bölgenin eski ekonomik ve siyasi düzeni de altüst olacaktır. Umarım bu gelecek öngörüsü gerçekleşir, çünkü ABD-İsrail’in devam eden hâkimiyeti, bölgemizdeki özgürlük umutlarına en yıkıcı darbeyi vuracaktır.

Ameed
13 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Devrim Muhafızları üyesi.

[2] Smadi, Fatima. (2024). Iran Wa Hamas: Min Marj al-Zuhour Ila Toufan al Aqsa, Ma Lam Yurwa Min Al-Qissa [“Hamas ve İran: Mercü’z-Zuhur’dan Aksa Tufanı’na: Anlatılmamış Hikâye], s. 164-165. Doha: Al-Jazeera Centre for Studies & Arab Scientific Publishers, Inc.

[3] Corm, Georges. (1985). Al-Tanmiya al-Mafquda: Dirasat fi al-Azma al-Hadariyya wal Tanmawiyya al-Arabiyya [Eksik Kalkınma: Arap Medeniyeti Çalışmaları ve Kalkınma Krizi”], s. 272. Beyrut: Dar al-Tale’a.