Gerilimli Coğrafyada İslamî Hareket -III

Mülk Allah Değil Allah’ın
Ortadoğu’daki sınırların direkleri Fransız; tel örgüleri İngiliz malıdır. Sykes-Picot Anlaşması, İslam’ın politik mânâda olmadığının ispatıdır. O sancağın dalgalandığı yere o direklerin dikilmesi, tel örgülerinin çekilmesi mümkün değildir.
Türkiye’deki devlet kurgusu, bir yanıyla Fransız, bir yanıyla İngiliz’dir. “Yedi düvel”den dem vuranların o devletleri sayarken yedi rakamına ulaşmaları mümkün değildir. O mitoloji, ilahiyat, içteki halka düvelin nasıl sindiğini gizlemek içindir.
Buna karşı İslamî duruşun imkânları, İslam öncesinin İran’ından veya Bizans’ından beslenen teorik kurgudan neşet etmezler. Bu kurgu, ister istemez, Fransız veya İngiliz arasında bir tercihe gidecektir. İran’la Bizans arasındaki gerilimin dengelendiği yerle, Fransa ile İngiltere arasındaki gerilimin dengelendiği yer, paraleldir.
Bizans ile Sasanî arasında olmak, iki değirmen taşı arasında ezilmek ciddi sonuçlar doğurmuştur. Her iki imparatorluğun mazlumları ile rabıtalanan İslam devleti, alan hâkimiyeti ile bir tarafa doğru savrulmuş, o mazlumları geri plana atmıştır. Aradaki rabıta kopmuştur. Fransız-İngiliz’in ezdikleriyle kurduğu ilişkide de benzer bir sorun vardır.
Fransa ve İngiltere, ideolojik bir mecazdır. İlkini Cezayir’de, ikincisini Hindistan’da görmek mümkündür. Devletin çekildiği yerde, yerel halkın içinden devşirilen, sömürgeciye layık unsurlar başa geçirilirler. İslamî hareketin bağrında her iki devletin ateşte ısıtılmış ideolojik mührü vardır. İki imparatorluğun ezdikleriyle ilişki kurmamanın günahı, bugünün İslamî hareketlerinin boynunda asılıdır. Zafiyet, bu ağırlıkla alakalıdır.
Kemalist kurgu, o mührün öteki adıdır. Bugün tanık olunan, İslamîlik ya da İslamcılık değil, o ilahiyatın nüfuz ettiği güç odaklarının iktidarla hemhal olmaları ve bu minvalde attıkları adımlardır. “Gâvur”a kızıp oruç bozulmaz. Mesele, İslam’ın iştirakçi, takvaya dayalı, tehvidî pratiğine bakmaktır. Bunun dışına bakan göz, her daim devletin gözüdür.
Emperyalizm ve kapitalizm, siyasal alanda müşterek olanı, müştereğin ruhunu, cismanî birliğini tehdit görür. Bu açıdan Kemalizm ve mevcut muhafazakâr siyasî yapıyla ilgili eleştirilerine aldanmamak gerekir. Kemalizmin ve mevcut siyasî yapının kitlesi içinde mazlumlardan yana tecessüm edecek siyaset ve ideoloji, bu aldanmadan arî olmalıdır. Kürd, kendisini ikisinin yukarısı ile kurduğu ölçüde, coğrafyaya mazlumdan yana ses veremez. Kürd’ün kurtuluşu, felâhı, onların parçaladığını bütünleyecek, bütünlediklerini parçalayacak kavgadadır. Dolayısıyla efendilerin imge, simge ve bilgileriyle yoğrulan bir zihne, en başta Kürd ve diğer mazlum milletler itiraz edebilmelidirler. O milletlerin kavgalarında aranıp bulunacak olan, esas olarak bu itirazdır, şeklî başarı hikâyeleri değil.
İktidar, bir yandan da muktedir olma imkânlarını yok etmeye yazgılıdır. Buna mecburdur. İçeriye sızacak bilinç ve eylem, mazlumları muktedir olmanın tehlikeleriyle korkutmayı öngörür. İktidar eleştirilerinde dikkatli olunması gereken, burasıdır: iktidar, kendisini kötü göstererek de örgütlenmektedir. Bu liberal itirazlara karşı mânâ kazanacak şerbet, mazlumu ayakta tutacaktır.
Bizans’a ya da Batı’ya sığınıldığında onlar da bir şeyler isteyecektir. İslam, siyasî alanın özel insanlara has, onlarla müşahhas noktalarına hapsedilecektir. İddialar, tasavvurlar, ümitler bugünün çıkarlarına teslim edileceklerdir. Kur’an’da ahenge dair sözler cımbızlanacak, fıkıh tarihi, iktidarın yüceliğine atıfla kaleme alınacaktır. Özel insanlar ve kurumlar, İslam’ı ayrıksı, sadece özel olanların sahip olacakları bir göstergeye/gösteriye indirgeyeceklerdir.
Böylelikle İslam, İngiliz’in-Fransız’ın ya da Bizans’ın-İran’ın mülkle ilgili kavgasına kenar süsü olacaktır. Ait olmanın iradesi, mülk sahibi olmanın iradesine yenilecektir. Temel tartışma konusu, burasıdır: ait olan, başkalarını arayacak, ortaklaşacak, müşterek bir ahlâka ve hukuka bakacak, birliğini oradan kuracaktır. Mülk sahibi olan, mülkün aklî uzantısı olacak, onun zorunluluklarına köle gibi hizmet edecek, sadece kendi varlığını üstün görecektir. İslam’ın bu tuzağa düşmesi mümkün değildir.
O, “Mülk Allah’ındır” diyendir. Oysa mülk, Allah’ı mülk edinenlere muhtaçtır. Efendilerin mülkü adına, alttakilerin ağzına mülke dair bal çalmak, bu ihtiyaca hizmet eder. Mülkün tarihi, o ihtiyaca göre yapılandırılmış toplumları emreder. Mülkün tarihselleştirilmesi, yarına dairdir. Kitap’ı, hükümleri motamot, lafzî anlayan kesimler, misal, “ahiret” gibi kelimeleri nedense bağlamlarından söküp alırlar. Ahiret, bugünden sonrasıdır. İlk Müslümanlar, muhtemelen o kelimeyi bu şekilde anlamışlardır. Yarına dair kavganın, iktidarın ilahiyatı eliyle, metafizik âleme fırlatılıp atılması şarttır.
Mülkün mutlak, bütün ve bölünmez oluşuna itiraz, her daim tevhidîdir. Bölenin böldüğünün birlenmesi, birleyenin birleştirdiğinin bölünmesi, elzemdir. İslam sancağının dalgalanacağı yer, burasıdır. Bu direnç, metafizik âleme atılarak, mülkün fizikî varlığına halel getirmeyecek düzeye çekilecektir. Asıl kızılan İslam değil, iktidarın ve mülkün ilahiyatıdır.
Mülk, şirkin kaynağıdır. Ateşten korunmak için, hayata dair kavganın kendisine ait olmak şarttır. Aidiyet, kimlikçilikle iğdiş edilemez. Kimlikçilik, kavganın neferlerini, sınıflara ayırır, sınırlar çeker. İngiliz’in tel örgüsü, Fransız’ın sınır direkleri, ümmetin direnişini iğdiş etmeye dairdir.
1920’lerde bir yanda Ekim Devrimi, bir yanda Rus devleti vardır. Sapla samanın karıştığı yerlere takılmamak gerekir. Ekim, ümmetin kavgasına nüfuz edememenin sancısını çekmiştir. Bugün de ümmet, emperyalizmin pençelerine teslim edildikçe, benzer bir akıbetle karşılaşılacaktır. Mazlumların mücadele birliği, soyut bir ülkü değil, somut bir mihenk taşıdır.
O mihenk taşı, Batı’nın demokrasisine ve devletine biat ettirilemez. Aksine, devlet ve demokrasi, o mihenk taşına vurulmalı, oradan dönüştürülmelidir. Soyut bir devlet veya demokrasi müdafaası, somuttan, somuttaki kavgadan, kavganın sorumluluklarından kaçışın bir tezahürüdür. İngiliz-Fransız veya toplamda ABD, Bizans-Sasanî mirasına bakar. Oryantalistlerden öğrenilen İslam, sadece o mirası görür. Alttaki mücadele birikimi oradan anlaşılır.
Misal, Şeyh Bedreddin ile alakalı yazın, ya Batı ya da Osmanlı üzerinden kaleme alınmıştır. Onda Batı’ya layık, Osmanlı’ya aykırı yanlar öne çıkartılmıştır. Ama kıyamın nasıl ve neden gerçekleştiğine bakılmamıştır. Batı veya Osmanlı, madalyonun iki yüzüdür. Muktedir olan, kendisini bir başarı hikâyesi olarak takdim eder ve başka bir hikâyeye asla izin vermez. “Mülk ortaktır” diyen Bedreddin’in bu sözünü cımbızlamak yetmez, o sözün onca fıkıh çalışması ve birikimi içerisinden nasıl zuhur ettiğini anlamak gerekir.
Değirmen taşları döner, yağmurlar yağar, dolu kırar dalları. Mülksüzlerin hurucu, İslam içredir. İslam, yüce olma imkânı değil, yücedeki tek gücün ortaklaştırılması, ona göre yaşamak ve bir olma hâlidir. Hz. Muhammed’in hadisine atfen, ana nifak, mülktür. Hizb-i naciye, mülke itiraz edenlerin, ortaklaşanların, nefesi, sesi, aklı birleyenlerin fırkasıdır. O fırkanın programının ilk maddesi, La İlahe İllallah’tır, önderi elbette kuru ekmek yiyen bir ananın evladıdır.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Şenol Güneş ve Selahattin Demirtaş

“Krizin faturasını biz ödemeyeceğiz” diyor sol bir örgüt. Doğru söylüyor, çünkü krizin faturasını o örgütün sahip olduğu kafe ve barlardaki emekçiler ödeyecek ve patronlara gene bir şey olmayacak.
Aynı örgüt, “biz sizinle aynı gemide değiliz” diyor. Kimse de ona “Tarafçılarla neden aynı gemiye bindiniz?” diye sormuyor. Krizin faturasını Tarafçılar da ödemeyecek. Çünkü onlar, faturayı emekçiler ödesinler diye varlar. Son dönemdeki Flormar işçisi ilgisi de şovdan, dostlar alışverişte görsünden başka bir şey değil. Kalıcı hiçbir kurum oluşturamayanların, oluşmasına mani olanların Flormar işçisine söyleyeceği bir şeyi olamaz.
* * *
Küçük burjuvanın siyaset diye bildiği şey, pazarlık çünkü. Efendileriyle pazarlık yürütüyor, aşağıdakileri o pazarlıkla hem siyasetten uzak tutuyor hem de onları efendiyle aynı masada olma yalanına örgütlüyor. Hz. İsa’nın masa deviren tekmesi, bir kuvve olarak hâlâ emekçilerde ama. O küçük burjuva, o kuvve fiile çıkmasın diye var. Sadece efendilerine “bak sosyalist olurum ha” deyip pazarlık yürütmek için bir ara “sosyalist” oluveriyor. Kendi mülkünden, pazarlık gücünden, meziyetlerinden asla vazgeçemiyor. İstediğini aldıktan sonra gemiyi terk ediyor. Gemi metaforu bu minvalde kullanılıyor. Kendisinden istenileni yapmaya, aşağıdakilerin başlarına basıp yükselmeye, onları küçümseyip taltif edilmeyi beklemeye mecbur. Lüks kafe ve barlarda yüklü hesaplar ödeyebilenlerin kaleme aldıkları kriz bildirilerine inanmamak gerekiyor.
* * *
Başaran Aksu, solun “iyi polis”i veya “papaz”ı rolüne soyunuyor bu arada. O, muhtemeldir ki dev-yol’un iyi, temiz çocuğu olarak ortalıkta dolaşıyor. Tweetler döşeniyor. Birinde Akrep Nalan’ın evini Nesin Vakfı’na bıraktığına dair haberi paylaşıyor ve mealen şu yorumu kaleme alıyor: “Solda şu erdemli tavrı gösterene, mirasını halka veya kurumlarına bağışlayana rastlanmıyor.”
Burada da kişisel mülkü koruyor Aksu. Çünkü o, seksen öncesinde devyolcuların, sonrasında devsolcuların büyük marketleri basıp kamulaştırma yaptıktan sonra malları yoksul mahallelerine dağıttıkları günleri unutan bir geleneğin parçası. Tek yaptığı, o geleneği ve unutmayı aklamak, yeniden allayıp pullayıp piyasaya sunmak. Aksu’nun dediği üzerinden şu söylenebilir demek ki: bugün ilk kamulaştırma eylemleri, sol şeflerin villalarına, çiftliklerine, yazlıklarına, banka hesaplarına, şirketlerine yapılmalı. İçte de bir devrimci mücadele yürütülmeli. İşte o zaman Başaran Aksu’nun gerçekte yaptığı görülebilir. Göze çektiği sürme anında silinebilir.
Aksu, bu açıdan şu sözü sarf ederken neyi gizlediğini ve koruduğunu iyi biliyor: “Ülkedeki işçilerin patronlara köle edilmesinde sarı ve bürokratik sendikacılardan daha işlevli kesim yoktur. Devlet bu kesimi titizlikle korur. Dokunulmazlıkları vardır. Yağmaladıkları aidatlar asla sorgulanmaz.”
Tek derdi, sendikacıların aldıkları aidatlar ama devyolcuların ve tekapelilerin, bu toplam sol rejimin rant mekanizmaları, devletle ilişkileri hiç sorgulanmıyor. Aksu, mesele tekil şahıslarla ilgiliymiş gibi bir izlenim yaratmak istiyor. Mesele sadece aidatların kime ödendiği sanki! Sonuçta Aksu, “Onlara vermeyin bana verin”den öte bir şey söylemiyor aslında. Emekçinin sendikacı masasını kıracak tekmesine mani olmak için ona dostmuş gibi görünüyor. “Mehmet giderse Başaran gelirse her şey düzelir, mesele ahlaklı duruş” diyor. O rant mekanizmasını kuran devyolculara ve başka örgüt mensuplarına tek laf edemiyor Başaran. Ekmek yediği kaba pislemiyor. Gidiyor Soma’da dayağını yiyor, çekiliyor kenara. Büyük büyük laflar ediyor, sonra o da “şeriatçı yobaz bunlar, vuralım” korosuna dâhil oluveriyor. O, artık lideri Erdal Bakkal olan bir örgütün vitrin mankeni. Biz, yoksul emekçilere de onun gibilerin yalanlarına inanmak düşüyor. Lâkin hiçbirinin sol rejimin kurduğu rant mekanizmalarına kafa tutma cüreti yok. O rejim, söz konusu mekanizmalara sinmiş devleti ve sermayeyi asla karşıya alamaz.
* * *
Vaktiyle Türkiye sosyolojisini nedense Nurdan Gürbilek’e yazdırmışlar ama bugün onun doksanlarda yazdığı kitaplarda eleştirdiklerini bir bir yeni nesil gençlere öğretiyorlar. Gürbilek, seksen sonrasının bir miktar “Ben de İsterem” şarkısıyla özetlendiğini söylüyor. [“İbrahim Tatlıses sokağın artık adalet değil özgürlük istediği bir dönemin yıldızıydı”[1]] Yazar, Freud’a atıfla, uygarlığın iki talebi üzerinden ülkeyi okuyor: Adalet ve özgürlük. “Freud’a göre bireysel özgürlük uygarlığın getirdiği bir şey değil, tersine uygarlığın kısıtladığı bir şeydir”[2] diyen Gürbilek, yetmişlerdeki adalet talebinin yerini bireysel özgürlük talebine bırakmasını eleştiriyor. Son dönem solun tek talebi, Gürbilek’in eleştirdiği.
Yazar, bir yerde “reklamcılık yeni bir dünya yaratmadı; yalnızca patronları da ‘özgürleştirdi’. [..]” diyor. Esasen burada Başaran gibi bir iş görüyor. O reklâmcıların çoğu, Gürbilek’in ve kitabını basan yayınevinin sahiplerinin yoldaşlarıydı. Yazar bir yandan da Kötü Çocuk Türk isimli kitabında porno dergilerinin sol söylemle didişmesini eleştiriyor ve “Pornografi dergileri başka hangi ülkede böyle bir ideolojik misyonla işe başladılar, gerçekten merak ediyorum” diyor.[3] Oysa yazarımız burada da bir gerçeği gizliyor: O dergileri Gürbilek’in yoldaşları çıkarttılar. Dergileri Türkiye’de dağıtan da Fethullah’tı! Demek ki bir yazarı, dönemi, dönemin gerçekleri ve gizledikleri üzerinden okumak gerekiyor. Özelde devyol, genelde sol, kendi dönüşümünün kirli yanlarını akademi suyunda arıtmaya ve kendisini yeniden ak pak satmaya çalışmış, bu görülüyor. Biz yoksul emekçilereyse o yalanlara inanmak düşüyor.
* * *
Bugün genel bir iktisadî kriz var ve futbol takımları gereken transferleri yapamıyorlar. Bu gerçek üzerinden Şenol Güneş, “kulüp çalışanlarının maaşlarını ödemeyip tatile gidenleri” eleştiriyor. Başkan bu söze alınıyor ve “O benim çalışanım, haddini bilsin” diyor. Gene fukara taraftara bu tiyatroya inanmak düşüyor.
Bugün aynı oyun HDP’de de oynanıyor. Demirtaş, “HDP tatil havasından çıksın, faşizmle uzlaşma arayışına son versin” diyor. Ona karşı ayarı Temelli veriyor, “Demirtaş’ın yöntemi yanlış” diyor. Vaktiyle Reyhanlı’da bomba patlayıp onlarca kişi öldüğünde “bir bombayla hükümeti yıpratmak istiyorlar” diyen Demirtaş, 15 Temmuz sonrası aynı gemiye binip Meclis’in ortak bildirisine imza verdiğinde nedense bu cümleleri sarf etmiyordu. Demirtaş, sermaye aile içinde kalsın diye iç evlilikler yapan patronlar gibi, partisine yönelik eleştiri meselesini de kendi tekeline alıyor, böylelikle eleştirilerin önünü almış, onları boşa düşürmüş oluyor. Bize de bu numaraya kanmak düşüyor!
Çünkü sol açısından vakit çadır tiyatrosu vakti... Gölgelere dans ettirme vakti... Biri diğerini eleştirecek, yoksul emekçinin hâlen daha umut beslemesi sağlanacak. “Faşizmle örtülü uzlaşma arayışı”nda olanlar ifşa edilmeyecek, hesap vermeyecek, onlardan asla hesap sorulmayacak. Kriz ortamında herkes gene büyük incili laflar dizecek, ağza parmak bal çalınacak ama şiddetin, o masaya inecek tekmenin ihtimali dirhem dirhem yok edilecek. Herkes işini yapacak, görevini ifa edecek.
İlerlemeyi ve kurtuluşu devlette ve/veya sermayede gören bir solun krize ve krizde çile çekecek yoksul halka söyleyebileceği, yalandan başka bir şey değildir.
Yusuf Karagöz
Notlar
[1] Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak, Metis s. 97
[2] Nurdan Gürbilek, Kötü Çocuk Türk, Metis, s. 23-24.
[3] A.g.e., s. 23-24, 8. dipnot.
Devamını oku ...

Frantz Fanon’un Gözüyle Filistin -III

Bölüm 3
Kapitülasyon Kurumları
İkinci bölümde, Filistin Ulusal Hareketinin (FUH) tarihsel gelişiminin izi, Arap dünyasının paternalist etkisinden kurtulmasından Sumud yıllarına ve Oslo anlaşmasına kadar sürülmüştü. İsrail’i Madrid konferansında tanımasının karşılığında FUH da tanınmış oldu. Ne var ki bu tanınma, sömürgeci ezenin dayattığı koşullarda ve uluslararası sistemin hegemonik ideallerinin de tanınması ile gerçekleşti. İsrail’i tanıyan FKÖ, onun etnik temizlik ve işgalin maksimizasyonu gibi iki kurucu ilkesini de örtük olarak onaylamış oldu. Oslo ve ona eşlik eden Paris Protokolü, yerleşimci-sömürgeci bir projenin sosyoekonomik dinamiklerini tahkim etti ve İsrail, Filistin Yönetimini (FY) kendisinin bir kolu hâline getirdi. Oslo’nun işgalin, istimlâklerin ve tehcirin altyapısının oluşturulmasında büyük rolü olan kapitülasyon kurumlarını nasıl doğurduğunu anlayıp kavramsallaştırmak için, tekrar, yeni-sömürgeciliğin bağımsızlık sonrası gelişimine dair uyarılarda bulunmuş olan Frantz Fanon’a kulak vermek gerekiyor.
Fanon’un Kehaneti
1958 yılında Charles De Gaulle eski sömürgeleri Frankofon topluma dâhil ederek, onları Cezayir’de yaşanan drama gözlerini yummaları için ikna etmeye uğraşırken, bir yandan da Fransa’nın Cezayir’deki askerî varlığını artırıyordu; bu taktik, FLN’nin üzerinde askerî ve diplomatik bir baskı oluşturuyordu. Bu sırada Fanon, ulusal burjuvaziyi sömürgeleşmişliğin gerçekten aşılması yönündeki devrimci bir praksisin gelişmesinin önünde engel teşkil etmekle eleştiriyordu. Onun bazı düşünceleri Geberen Sömürgecilik’te serimlenmişti ama Fanon’un siyasi vasiyeti hâline gelen asıl kitap, ölümünden sonra yayınlanan Yeryüzünün Lanetlileri’ydi. Bu kışkırtıcı metin, belirli ülkelerdeki gerilla hareketleri için bir el kitabına dönüştüğü gibi, sömürgeleşmişliği aşmaya yönelmiş 60’lı yıllardaki hareketlere de ilham veren bir ruhun ortaya konması anlamını taşıyordu. Fanon’un yeni ortaya çıkmış olan Afrika burjuva liderliğine dair çözümlemesi ve onların ihanetlerine durmak bilmeden saldırması, Oslo sonrası Filistin liderliğinin durumu düşünüldüğünde kaçınılmaz olarak akla geliyor.
Fanon, milliyetçilik hususunda miyop bir devrimin “kendini kimi durumlarda ter dökerek ortaya koymuş da olsa, nihayetinde neoliberal olan bir evrenselciliğin uluslaşma talebi sanılması”na yol açacak bir kafa karışıklığının müsebbibi olabileceğini belirtir. Tanınma sağlamak yönündeki gelişmeler, gerçekten devrimci bir dilin oluşturulmasını da engelleyerek, milliyetçiliğin devrimci bileşenlerinin kendilerine ait belirli hususiyetlere kapanmasını koşullar. Ulusal liderlik, tanınma arzusuyla, sömürgecinin sömürgeyi terk ettikten sonra arkasında bıraktığı makamları doldurur ve “Avrupa’nın taklidine bile değil, karikatürüne” dönüşür. Bu karikatür, Fanon’a göre, cepleri doldurmaya ve eski sömürgeci efendileri ve dünya güçlerini ekonomik açıdan cezbetmeye yönelmiş haris bir tutku ile tanımlıdır. Fanon, jilet kadar keskin bir açıklıkla, bağımsızlık sonrası liderliğinin ekonomik programının, nihayetinde sömürgecinin çekilmesine zemin hazırlayan “yüzyüze” görüşmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkan sanayi projelerine hasredilmiş yabancı yatırımları nasıl çektiğini anlatır. Ekonomik planlarındaki kaçakları maskelemek üzere hedonistik projeler geliştirilir ki bunların ulusun gelişmesiyle ilgisi yoktur; çok geçmeden ulusal burjuvazi, sadece yabancı yatırımın aracısı ve idarecisi hâline gelir.
Fanon polemiğinde, Filistin bağlamına da uyar görünen üç kurum üzerinde durur:
1. Parti: Devrimci potansiyelini yitirmiş, sadece yeni-sömürgeci sistemin simgesel ve bürokratik bir mekanizmasına dönüşmüş bir siyasi makinedir.
2. Sermaye idarecileri ve bürokratları olarak ulusal burjuvazi.
3. Bağımsızlık sonrası yaşanan çelişkiler geniş çapta protestolara neden olduğunda, duruma müdahale etmeye çağrılan dış-destekli bir ordu.
Fetih ve Filistin Yönetimi
1959 yılında Yaser Arafat tarafından kurulan Fetih, bir zamanlar silahlı direniş ilkesinden ödün vermeyen, sofistike ve halkçı bir imajın sahibi, silahlı eylemlerin icrası yolu ile Filistin’in yeniden fethini gündemleştiren bir yapıydı. FKÖ içindeki baskınlığı ve mülteci kamplarında tutuluyor oluşu, 1967’den sonra ona diğer hareketler üzerinde bir otorite kazandırdı. Ancak 1987’deki Birinci İntifada itibariyle Fetih’in bir zamanlar sahip olduğu devrimci coşku, artık Filistin halk komitelerine ve halkın doğrudan örgütlenmelerine geçmiş görünüyordu. Kendini bir anda birtakım ihtiyaçların ürettiği bir artı unsur konumunda bulan FKÖ, Oslo anlaşmasına imza attı ve İntifada sırasında biçimlenen kitlesel hareketlerin çağrılarını kulak ardı ederek Filistin Yönetimi’nin kuruluşunu ilân etmiş oldu.
Fanon, partinin bağımsızlık sonrası misyonunun halka “tamamen hareketsizleşmiş” parti kolları aracılığıyla “tepeden emirler vermek” biçiminde dönüştüğünü yazar. Halk ve parti arasında aşağıdan yukarıya kurulacak bir diyalog yerine, parti kitleler ve önder arasında bir engele dönüşür. Fetih’in siyasi mitingleri ve düzenlediği eylemler herhangi bir praksis ve taktikten yoksun hâlleriyle Fanon’un partiyi atalete sürükleyen uyuşukluk konusundaki uyarılarının isabetliliğini gösterir nitelikte. Mahmud Abbas’ın siyasi gücü eline geçirmesi ve Fetih’i Filistin devlet kurumlarından biri hâlinde kurumsal bir çerçeveye oturtması da oldukça açıklayıcı. Bir zamanlar devrim aygıtı olan Fetih, artık geçmişin devrimci hayaletiyle aparatçikleri ve parti bürokratlarını besleyen statükonun devamı arasında bînamaz hâlde. Bütün bunların sonucunda elde, muarızları karşısında gerici, belirli aralıklarla işgali tel’in eden ama bunu ancak uluslararası sistemin sınırları dâhilinde yapabilen bir parti kalmıştır.
Filistin Burjuvazisi ve Uluslararası Toplum
Filistin ulusal burjuvazisi, küresel kapitalizm için aracılık eder hâle geldi, ancak bu aracılığı Batı’nın insan hakları ve kalkınma rejiminin payandası olan bir “insanî” yapıyı işlerliğe koyan “insancıl sermaye”sinin sızmasını destekleyen bir tarzda ifa etti. Oslo anlaşması, “devletleşmek” için düzenlenmiş kurumların geliştirilmesini öngören bir mantığı haiz bir sistem yarattı. Çatışma, Oslo’nun ardından çarpıcı biçimde yeni bir çerçeveye oturtuldu; bu dönüşüm, süregelen bir sömürgecilik-karşıtı mücadelenin siyasetsizleştirilmiş ve kalkınma odaklı bir “kapasite inşası” sanayisine evrilmesi biçiminde gerçekleşti. Kapasite inşası, bir yandan “devletleşmek” için gerekli kurumları hazırlarken, bir yandan da işgalin maddî etkisini hissettirmeme işlevi gören bir STK sektörünün geliştirilmesi ile başlayacaktı.
Oslo’dan bu yana Filistin ekonomisi, büyük oranda dış yardıma bağlı hâle geldi, bu yardımlar karmaşık bir STK ağı ile ediniliyor. Bu örgütlerde istihdamı Filistin liderliği düzenliyor, kadrolar Filistin Yönetimi ile çok yakın ilişki içinde ve çoğunlukla Fetih ile de bağlara sahipler. Filistin siyasetinin “STKlaştırılması”, İsrail’in askerî işgalinin zararlı etkilerinden ötürü tahrip olmuş bir ekonomiyi iyileştirmeye hiçbir katkısı olmayan kurumları Filistin Yönetimi ile el ele verip geliştirmeye çalışan karmaşık bir bürokrasiyi ortaya çıkardı. Körfez-temelli ulusaşırı kapitalist sınıf da bu neoliberal devlet fonlama mantığına sahip aracılar arasında. Bu sınıf, büyük bankaları, ticaret ve sanayi şirketlerini, iletişim firmalarını kontrol ediyor ve Körfez holdinglerinin bölgesel hâkimiyetine olanak sağlıyor. Filistin ekonomisi, STK’ların fonlaması ve Körfez ülkelerinin doğrudan sermaye yatırımları üzerinden büyüme gösterdi ancak bunun sıradan Filistinlilere etkisi yok denecek kadar az. Aksine bu durum, dokunulmazlık kazanmış olan STK’lara ve ulusaşırı kapitalist sınıfa sadece birtakım seçkinlerin hizmetinde olduğu anlaşılan bir ekonomiye yaptıkları yatırımların meyvelerini yeme imkânı bahşetti.
Güvenlik Sahasında İşbirliği
Fanon, sömürge-sonrası toplumdaki atalet ve yoksulluk ile bu toplumun liderliğinin dışarıdan akıl ve destek alan bir orduya giderek bağımlı hâle gelmesi arasında bir koşutluk kuruyor. Ne var ki Filistin’de Oslo-sonrası kurumları arasında en büyüklerinden biri olarak beliren ordu değil, işbirlikçi bir paramiliter güvenlik kuruluşu; bu kuruluşun eylemlerini Filistin Yönetimi ve İsrail’in iç güvenlik örgütü Şin Bet ortaklaşa idare ediyorlar.
Filistin ekonomisi sarsılıp İsrail işgali Filistinlilerin haklarını daha fazla göz ardı ederken, Filistin güvenlik sektörü sahneye girdi ve halkın protesto eylemlerini engellemeye ve İsraillilerle birlikte uygulamaya koydukları tedbirlerle direnişi boşa düşürmeye girişti. Güvenlik sahasındaki işbirliği, uluslararası desteğe de sahip ve her yıl Avrupa Birliği’nin Filistin Polis Misyonu tarafından bu işbirliğine 8 milyon dolarlık bir bütçe ayrılıyor. Bu arada Britanya güvenlik için Filistin Yönetimi’ne 76 milyon pound tahsis etti. Bu para, her ikisi de Fetih liderliğinden kişilerce yönetilmekte olan Başkanlık Muhafızları İstihbarat Servisi’ne ve Önleyici Güvenlik Gücü’ne aktarıldı. Bu kurumların personeli çoğu durumda Dayton Doktrini çerçevesinde doğrudan doğruya ABD tarafından eğitiliyor ve emir-komuta zincirinin bütün unsurlarına itaatkâr bir birlik duygusu aşılanıyor. Bunların Hamas ve İslamî Cihad mensuplarına işkence edilmesinde ve protestoculara yönelik keyfi gözaltı uygulamalarında suç ortağı oldukları anlaşıldı. Eski başbakan Selam Feyyad güvenlik işbirliği sistemini bir “Filistin devleti”nin oluşturulmasına önayak olan merkezî önemde bir kurum olarak sahipleniyordu.
Bu hâl, Fanon’un sömürgecinin belirlediği koşullarda gerçekleşecek bir tanınmaya raptedilmiş bir ulusal bilincin tehlikelerine ilişkin düşüncelerini akla getiriyor. Güvenlik sektörü, ulusu değil, onun burjuva seçkinlerin sınıfsal ve bürokratik ayrıcalıklarından nasiplenen özel bir bölümünü koruyor. Belki de bu durumun en açık göstergesi, 2007 yılında Fetih’in bir kolunun, İsrail’in ve Batı’nın desteğini alarak, Gazze Şeridi’nde 2006’daki milletvekili seçimlerinden birinci parti olarak çıkan Hamas’ın kurduğu hükümeti devirme girişiminde bulunması oldu.
Filistin’deki kapitülasyon kurumlarının kökleri derine uzanıyor ve bunların birçoğunun ortaya çıkışı mevcut liderliğin denetimi dışında yer alan uluslararası yapısal etkenlere dayanıyor. Ayrıca, siyasi durgunluk, ekonomik sıkışmışlık ve “Filistin Sorunu” bağlamındaki genel atalet uzlaşmaz ve güvenilmez bir işgalci gücün varlığında düğümleniyor. Ancak bir zamanlar Filistin halkının, özellikle de sürgündekilerin bir parçası olan Filistin liderliğinin ulusal hareketin ufkunu çarpıcı biçimde daralttığı da bir gerçek. Bu, kısmen tanınma peşinde koşmaktan ileri geliyor ama liderliğin sömürgecilerin haris tutumlarına özenmesi de söz konusu. Bu durum, işgalcinin asimetrik gücünü perdeleyen, başarısız olmuş bir siyasi projeye meşruluk kazandırmaya çalışan ve sadece küçük bir kliğe hizmet eden kurumların ortaya çıkmasını koşulladı.
Nick Rodrigo
Devamını oku ...

Üçe Bölünmüş Bir Yazı


Oğlunun televizyonda açtığı haberleri izlemek yerine pencereden dışarıyı seyretmeyi tercih eden yaşlı kadın, spikerin heyecanlı bir ses tonu ile Afrin’e Zeytin Dalı Operasyonu anlatımı ve devamında karargâhta İbrahim Tatlıses’in “baktın Afrin hoş değil, Münbiç’i dolan da gel” türküsü ile dikkatini o yöne verir, hüzün çökmüş gözleri bir kez daha dolu dolu olur. Ve hafızasındaki Münbiç’i anlatmaya başlar oğluna:
Suriye’deki işgal girişimine kadar kimselerin bilmediği, duymadığı, telaffuzuna lüzum görmediği bir kasaba Münbiç veya Menbiç. Yüz yıl evvelki bir hikâye bu, babası Sivas sancağında saygı duyulan, başarılı bir devlet memuru iken 1 Mayıs 1915’te diğer tüm Ermeni memurlar gibi gözaltına alınıp aileleri ile beraber tehcir yollarına düşmüşlerdi. Harput’a ulaştığında kafilenin yaşlıları ve birkaç bebek ölmüş, Dicle kıyılarında onlarca cesedin yanından geçerek Urfa’ya ulaştığında kafilenin yarısı hastalık, işkence, çetelerin yağması ve infazlarla yitirilmiş, kafilenin çok azı nihayet Menbiç e gelmeyi başarmıştı ama yaşlı kadının kendinden bir yaş küçük kardeşi ve babası bu yolculuğu tamamlayamamıştı. Menbiç’e birçok mezar kazıldı, küçük kız küçük bir mezar kazılması için yalvardı. Mosmor olmuş kucağındaki kardeşi için bir mezar kazılmasına küçücük elleri ile yardım etti yaşlı kadın. Ve pencereye döndü, hayatına dair ne varsa tekrar unutarak.
● ● ●
24 Haziran seçimlerini kazanamayan devşirilmiş Sol, plaza muhalifçikleri ve Sol’un köşebaşlarını tutmuş popülist yazarçizer taifesi ve onun alkış korosu Sol ahlâka aykırı bir tavır sergilemekte beis görmedi. Özellikle tek bir noktadan çıkmış ve slogan haline gelmiş “beter olun” cümlesindeki iticiliği, vicdansızlığı ve akılsızlığı anlamak mümkün değil.
Oysa Sol’un görevi, başarısızlığını itiraf edip hiçe saydığı kitlelere özeleştiri vermektir. Gecekondu mahallerinden, emekçilerden, köylülerden oy alabilen mevcut iktidar başarılı değil, halktan kopuk, sokaktan bihaber Sol eksiktir, başarısızdır. Yok öyle bedavadan “beter olun” demek, sahipsiz bırakılmış bir halka “beter olun” demek kimsenin hakkı değildir.
Bu konuya istinaden küçük bir örnek vereyim: seçimlerden evvel Erdoğan’ın bir toplantıda “erkenden sandık başlarına gidin, işi orada bitirin vs.” sözlerine karşı strateji geliştirmek, daha çok çalışmak yerine kolaycılığa kaçıp bu bir “oyları çalın” talimatı vs. diye yaygara yaptılar. Saat:10:30 gibi oy kullanmaya gittiğimde çok iyi organize olmuş, pırıl pırıl giyinmiş, gayet hevesli AKP görevlileri sürekli hareket hâlinde çalışırken (ki bu sistemi ve çalışma tarzını seçim öncesi mahallelerde de aynı ölçüde yaptılar) diğer tarafta CHP ve HDP hatta İYİ Parti görevlileri ise sayı olarak çok az ve enerjileri yok gibiydi, çoğu geç geldiği için görev bile alamamıştı, tabii burada canla başla çalışan insanları tenzih ediyorum, sözüm muhataplarına, sözüm tıpkı o geceki sorumsuzluğu ile oy verdikleri aday Muharrem İnce gibi seçmenlerini hiçe sayanlara.
● ● ●
Şu İran’da idam ve benzeri dezenformasyon haberlerinden usandık da bu haberleri allayıp pullayıp sosyal medyada pazarlayanlar bir türlü bıkmadı, bıkmadılar çünkü her defasında işe yarıyor, karşılık buluyor. Hatırlarsanız, Türkiye’ye gelip ve memleketlerine dönmek istemeyen İranlı iki genç sevgili veya nişanlı, vücutlarındaki dövmeler yüzünden kollarının kesilip idam edileceklerini söylemişlerdi ağlayarak ve bu haber öyle bir geniş yankı buldu ki birkaç gün sonra devlet olaya el atıp açıklama yaptı. Aklımdan şu geçti: hep “Türkiye’de dövmeli olmak İran’da dövmeli olmaktan daha az tehlikeli değildir.”
Böylesi yalan bir haberin (kol kesilmesi, idam edilmesi) doğruluğunu araştırmaya gerek duymayan Cumhuriyet, Birgün vb. yayın organlarının amacı nedir acaba? Bir de hayali veya adli bir vakadan yola çıkıp “Kürt idam ediliyor” yaygarası kopartanlar var. Esasında bunların dertleri Kürtler değildir. Eğer öyle olsa burnunun dibinde yaşayan Kürtler ve onların yaşadıkları hakikat, hikâyenin çok ötesinde çırılçıplak bir realite.
Geçen günlerde sosyal medyada Maryam Fraji olayı vardı ki bu, bazılarının tam istediği türden bir vaka idi. İlgili süreçte gözaltına alınıp işkence edildiğinden söz edildi. Mesele mahkeme aşamasında. Konu ile ilgili olarak nişanlısı gözaltına alınınca sosyal medyada olayı gündeme taşıyanlar bir anda sustu. Bunun gibi onlarca örnek söz konusu.
Akın Kaya

Devamını oku ...

İki Dümen

Politika, ideoloji ve teori düzleminde ana dümen olarak görülen “kitle” ve “silâh”, masa başı kurguların ürünü, kafanın içindeki hezeyanların tezahürü olamaz. Amaçla aracın yer değiştirmesi üzerinden, amaç hâline gelen kitle ve silâh, bir dümene, hileye dönüşecektir.
Silâhçılık ve kitlecilik, ayrımsız, bağlamsız, dolayısıyla anlamsız hâle geldikçe, devletin ve demokrasinin dönüşümüne endekslenir. Ezilenlerin kudret imkânları silikleştirilerek, posası çıkartılarak, bu güç bir yerlere bağlanır. Ezilenlerin kudret mücadelesi, kitlecilikle tarihsizleştirilir; silâhçılıkla toplumsuzlaştırılır. İki dümen bizzat sahiplerince kırılır.
Silâhın bilgisi devletten; kitlenin bilgisi burjuvaziden edinilir. Burada zımni, gizli bir parantez söz konusudur. Eksik varsa, fazla görülen bir şeyler vardır. Yani kitleyi önemseyenler, silâhı paranteze almışlardır. Ya ele hiç silâh almayacaklardır ya da zaten silâha sahip olanların siyasetini güdüyorlardır. Silâhı önemseyenler için de aynı tespit yapılabilir. Onların cepte kabul ettikleri bir kitle vardır ve bu kitle, burjuvaziye göre teşkil edilmiştir.
“Eğer ABD’de, Kanada’da, Güney Amerika’da ve Avustralya’nın belirli kısımlarında milyonlarca insan, başka zamanlardan gelmiş yüz binlerle yan yana gelmişse bu, Avrupa uygarlığının sömürgecilik ile tanık olduğu ilerlemenin bir sonucudur. Eğer İngiltere’de ve başka yerlerde besleyici ve lezzetli tropik ürünler halkın sürekli tükettiği başlıca gıda maddeleri hâline gelmişse ve Amerika ve Avustralya’daki büyük meralar ve tarlalar, milyonlarca Avrupalı işçiye ucuz et ve ekmek tedarik ediyorsa, sömürgeciliğin tüm teşebbüslerine minnettar olmayı bilmeliyiz. […] Ekonomimizin sömürgecilik üzerinden yaşadığı yayılma olmasaydı, bugün Avrupa’da hâlâ var olan ve bizim kökünü kurutmaya çalıştığımız yoksulluk daha da kötüleşir, onu imha etmeye dönük umutlarımız sönerdi. Terazinin bir kefesine sömürgeciliğin işlediği suçlar, diğerine sömürgelerden edinilen faydalar konulsa, faydaların konulduğu kefe daha ağır basacaktır.”[1]
Sol, bugün Bernstein çizgisine gelmesini, onun şu düşüncesinin şekillendiği düzleme gerilemesine borçludur. Bu bakkal solculuğu, bakkal sahibi olma veya bakkal açma arzusuyla birlikte oluşuyor. Yoksulluğun kökünü sökeceğini söyleyenler, sömürgeciliğin elindeki silâha övgüler diziyorlar. Kitleselleşip seçimlerde oy toplamayı düşünenler, mazlum halkların kanını tartıya vuruyorlar. Buna da “solculuk” deniliyor.
Solculuk-sağcılık, ortada duran krala göre belirlenen konumlar. Tartışmanın olmaması, içe sinen krala karşı herkesin körleşmesini beraberinde getiriyor. Kitleselleşmek isteyen, silâhı mutlak bir paranteze alıyor. Silâhı yücelten, burjuvazinin kitlesine dokunmama yemini ediyor.
Latin Amerika, Afrika gibi coğrafyalarda edinilen, ulusal kurtuluş mücadelelerine dair bilgi, Batı’nın devlet ve burjuva aklının suyuna yatırılıyor ve o akla göre yoğruluyor. Başarı ve güce göre şekillenen tarih, Batı aklıyla yazılıyor. Örneğin Ali Şeriati burada ancak Fransız eğitimi sayesinde önemsenebiliyor.
Batılı aklı yüceltmek için her fırsattan istifade ediliyor. Devlet ve burjuvazi eleştirileri, eleştiri düzeyinde kalıyor ve sadece eksiklere bakıyor, geleceğe dair notlar çıkartılıyor. Bu eleştiriler, iki gücün verili kapsamının genişlemesi ve derinleşmesi sonucu oluşan sancılar olarak biçimleniyor. İkisine karşı kalıcı, köklü ve yerleşik bir gücün oluşumuna katkı sunmuyorlar. Bu oluşuma mani olmak için devlet ve burjuvazi mücadele içine kurtlar, ajanlar yerleştiriyor.
Bugün “dönek” denilen isimler, esasen bir yoldan dönmüş değiller. Burada saf ve mutlak kabul edilen ilk dönem yüceltiliyor, oysa bu kişiler, o gün de bugünkü işlerini yapıyorlardı. Devletin ve burjuvazinin yüzleştiği veya yüzleşeceği varoluşsal tehditlerin güçlenmelerini beklemesi mümkün değil. Önceden önlem almak şart. Döneklerin ilk dönemleri saf, temiz görülerek, onların bu önlemin parçası oldukları görülmüyor, dolayısıyla bugündeki önlemler ve bu amaçla kullanılanların varlığı asla anlaşılamıyor. Dümenlere, başındakilere dair analiz, tefekkür önemli.
Kitle denilen dümen, tarih katında oluşan imkânları tasfiye etmek için. İşçicilik, demokratlık, özünde sömürgeciliği, emperyalizmi paranteze almayı gerekli kılar. Ülke içerisindeki ilerleme öne çıkartılır ve en ilerici mevzi olarak solculuk, pazarlanmaya çalışılır. O, artık siyaset pazarının, rekabetin ana unsuru, payandasıdır.
Dolayısıyla sömürgeciliğin ve emperyalizmin ülke içerisindeki yerleşikleşmesi, kurumsallaşması bir biçimde gizlenir. İşçicilik de üretimdeki ilerlemeye vurgu yapma ihtiyacını karşılar. İşçi varsa, ilerlemişiz demektir. Bir dönem “komünist partimiz varsa, artık Avrupalıyız” demek gibi. Sırf birileri Avrupalı görünecek diye komünist parti kurulmaz. Kurulan da KP olmaz. Bu kuruluşun mücadeleyi geri çekmesi, belirli bir kıvama getirmesi şarttır.
Solun işçi sınıfı içerisindeki geçmişi, yirmilerde devletin sınıf hareketi içerisinde örgütlenmesine dayanır. İlerleme, aydınlanma gibi başlıklar, bunun sonucunda gelişir. Yoksul köylülere temiz kıyafetler verilmesini bugün övenler, oradaki sömürüyü ve zulmü asla görmezler, görmek istemezler. Bu körlük, bilmezden gelmek zorundadır. Kitleci şahsında örgütlenen, burjuvazidir. Dolayısıyla ömründe emperyalizme laf etmemişlerin bugün emperyalizm edebiyatı yapmaları, NATO ilişkileri için belirli kanalların açılması ile alakalıdır.
Körlük, Hamid Dabaşi’nin “komprador aydın” dediği tipin oluşumu için gerekli zemini teşkil eder. Dabaşi’nin “paranın uşağı, avare, köksüz ve paralı asker”[2] olarak tanımladığı bu tip, siyaseti kendi bireyliğinin serbestiyet alanını genişletmek olarak anlar. Tanrı’nın yerine kendine tapmayı, maddi kazanımları yüceltmeyi koyan bu yüksek siyasetçiler, tehdit ve tehlike teşkil edecek kolektif her tür dinamiği tasfiye etmeyi görev bellerler. Bunların kendi devletlerine yönelik eleştirileri karşısında, başka devletlere tek laf etmemelerine aldanmamak gerekir.
Paranın serbestiyetini avarelik imkânı, köksüzlüğü avarelik etme fırsatı olarak gördüğü için bu aydın, askerleşir. O artık kendi ülkesinin vicdanî retçisi, başka orduların askeridir. Sivil-asker ayrımı, bu kişiler şahsında geçersizleşir, çünkü bu kişiler, liberalizmin askerliğini yaparlar. Ordunun neoliberal koşullara uyum sağladığı koşullarda, asker eleştirileri de hükmünü yitirir. Tüm sivil toplum kuruluşları birer garnizona dönüşürler. İlişkilerin sorgulanması asla istenmez.
Frantz Fanon’un son duası şudur: “Benim naçiz bedenim, beni her daim sorgulayan bir insan yap.”[3] Artık bu duayı edecek bir isme rastlanmaz. Dümen de çarklar da dönmelidir. Geminin altındaki kürekçilerin etinden akan kan ve ter kimsenin umurunda değildir. Bunların edebiyatını satanlar, başköşededir. Görevleri, ezilenlere uşak, avare, köksüz ve paralı asker olmayı öğretmektir.
Bahsi edilen garnizonların güvenliği, kolektif dinamiklerin pasifize edilmesine, kontrol altına alınmasına bağlıdır. Dolayısıyla güç ve kudret arayışları geçersiz kılınmalıdır. Yoksulların ve ezilenlerin tümünün imha edilemeyeceğini efendiler de bilirler. Bu önbilgi, aracıları, koruyucu kılıfları şart koşar.
Bunlar, efendileri adına yoksullara, ezilenlere sinmeyi, verili özelliklerini yücelterek övünmeyi öğretirler. Ezilenler, bu isimler aracılığıyla, “ezenlerle değil, ezildiği yanlarla mücadele”nin mevzilerine yığılırlar. Ezilen yanlar, ezenlerle mücadeleyi görmez. Ezilenlerin bilincine, ezilenlerle mücadelenin ezilen yanları beslediği düşüncesi nakşedilir.
Ezilenlere ezildikleri yerlerle mücadele etmeyi öğretmek, yanlıştır. Aslolan, o yerlere devrimin bayrağını dikmektir. Latin Amerika’dan öğrenilen devrim ve devrimcilik bilgisi, Avrupaîdir. Bu bilgi, sadece ezilmenin gerçekleştiği yerlerle mücadeleyi öğretir. Önemli olan, mücadelenin maddesi ve diyalektiğidir. Ezilen yerlerdeki kıyamda olmak, öncü kol çıkartmak ve öne atılmak şarttır. Bu açıdan, bu sefil koşullarda eldeki kandille “yeni insan” arayışına girişmek yanlıştır. “Yeni” yenilenmeden, “insan”ı insan kılmadan bu teşebbüs düzene bağlanacaktır.
“71 devrimciliği” denilen momentin önemli bir zaafı, “bu halkın isyan kültürü yok. Onu biz yaratacağız, isyanı biz başlatacağız” demeleri, Latin Amerika ve başka yerlerdeki pratikleri bu bağlamda okumalarıdır. Öne atılma, öncü kol çıkartma, ezilen yerlerdeki kıyamda olmadan anlamsızdır.
İkinci Dünya Savaşı’na katılmadan Fransız Komünist Partisi olunamaz. Yaşanmış onca darbeyle mücadele edilmeden, Túpac Amaru olunamaz. Sandino, Túpac Amaru gibi isyan geleneklerinin bu topraklardaki köklerine bağlanmak şarttır. Bizdeki tercüme büroları, Latin Amerika’daki Bolívar’ı burada ancak “Atatürk” diye tercüme edebilmektedir.
Silâhın ve kitlenin dümeninde devletten kral, burjuvaziden tanrı olmayı öğrenenler durur. Onlardan kurtulmadan, mücadelenin rotası, bahsi edilen iki gemiye tabi olmaktan kurtulamaz. Silâh ve kitleyi yarıştıranlar, kendi krallıklarını ve tanrılıklarını koruma derdinde olanlardır. Aradaki diyalektiğe ve maddeye tabi bağların kopartılması, rekabetin kaçınılmaz sonucudur. Böylesi bir durumda mücadelenin havası kirlenecek, hayat tatsızlaşacak, düşünce ve sahipleri soysuzlaşacaktır.
“Entelektüel yabancılaşma, orta sınıf toplumunun icat ettiği bir şeydir. Orta sınıf toplumu, önceden belirlenmiş formlar dâhilinde, artık taşlaşmış olan, tüm evrim sürecini, tüm kazanımları, mevzilerdeki tüm ilerlemeyi ve tüm keşifleri yasaklayan bir toplumdur. Kanaatimce orta sınıf, hayatın tatsız, havanın kirli, düşüncelerin ve insanların soysuz olduğu bir toplumdur. Bence bu ölüm hâline karşı bir duruş sergileyen her insan, bir anlamda devrimcidir.”[4]
Devrim devrimcilere muhtaçtır ama devrimcilik de ezilme ve sömürülme hâlinden azade olma imkânı zannedilmemeli, bu şekilde pazarlanmamalıdır. Ezilenlerin kudret mücadelesi denilen ayraca vurulmadan, eldeki araçlar, devletin ve burjuvazinin eline geçecektir. Bu mücadele araçlara kavuşmazsa, devletin ve burjuvazinin ayraçları belirleyici olacaktır. Taşlaşma, mevzilerdeki gerileme burayla alakalıdır. Ezilen yerler, bu noktada allanıp pullanacak, üzerine pembe bir cilâ vurulacak ve pazara çıkartılacaktır.
Derinin altına işlemiş beyazlığın açığa çıkması, devrimcilik olarak satılamaz. Ingmar Bergman’ın faşizmin yükselişini, biraz da överek anlattığı Yılan Yumurtası filmi, ezilen Almanya’nın dirilişine dairdir. Bu çaba, Alman devletinde mündemiç olan Naziliğin açığa çıkışındaki mantığı gizler ve bu çıkışı ezilenlerin uyanışı olarak resmeder.
Öte yandan solun kitlede tanık olunan, kendi kontrolünde olmayan her kolektif çıkışı ve uyanışı “faşizm” olarak kodlaması sorunludur. Ne kitle burjuvazinin, ne de silâh devletin mutlak olarak tekelinde ve mülkiyetindedir.
O tekeli kırmak, mülkiyete son vermek, devlet ve burjuvazi olarak mümkün değildir. Ayraç için araca; araç için ayraca ihtiyaç vardır. Doksanların sonunda “baştan başlayalım, çartist hareket olalım” diyen işçici solcuların hatası buradadır: onlar, ne ayracın ne de aracın oluşumuna izin vermektedirler.
“Baştan başlayalım” diyenler, tasfiyeci olmak zorundadırlar. Ya oluşmuş araçları kendilerine bağlamak için tüm ayraçları silmek ya da ayraçları silmek adına tüm araçları yok etmektir dertleri.
Başa yazılmak, baş olmak isteyen, sonu da tayin etmek istiyordur. Bu isteğe sahip kişinin başla son arasında olan bitenle bir alakası yoktur. Yerle gök, başla son arasında yaşananların sorumluluğu böylece silinir. Tanrı ve baş olma arzusu, mücadeleden kaçmaktır. Ezilenlere öğretilen, yaralardan kurtulma yolları, bu kaçış için çizilir.
Kaçmayacağız, geminin dibinde, zincirli köleler olarak kurtuluşa örgütleneceğiz, dalgalara güveneceğiz, sahibine iman edeceğiz, yolumuzu kendimiz bulacağız.
Eren Balkır
Dipnotlar
[1] Aktaran: Domenico Losurdo, Class Struggle: A Political and Philosophical History, Palgrave, s. 139.
[2] Hamed Dabashi, Brown Skin, White Masks, Pluto Press, s. 60.
[3] A.g.e., s. 181.
[4] Frantz Fanon, Black Skin, White Masks, Pluto Press, 2008, s. 175.
Devamını oku ...

Parti, Kadro, Kitle

Biri partiyi, diğeri kadroyu, bir başkası da kitleyi sabite olarak belirliyor. Sonra piste çıkıp yarışıyorlar. İçi boş, soyut bir parti, içi boş soyut bir kadro veya kitle ile kıyasıya bir yarış içerisine giriyor. Solun serencamı bu.
Burjuvazi ve devlet, kendisine göre bir sol talep ediyor. Solun eksikleri işaret etmesi, bir görev ifa etmesi, vicdanı veya aklı örgütlemesi isteniyor. Her zaman burjuvalar ve devlet, sol içerisine adamlarını yerleştirmeyi biliyor. Aşağının kontrolü ve disiplini bu sayede vücud buluyor. Sol, sermayenin ve devletin vicdanı olarak örgütlenmek istiyor, tek muradı bu.
Sovyetler’in çözüldüğü momentte, seksen sonrası Sovyet siyasetine yanaşmış koca bir örgütün lideri, sessiz sedasız İstanbul’a geliyor ve kendisini devlete teslim ediyor. Yakalanma süsü verilen bu operasyon, beraberinde teoriyi ve pratiği de vuruyor. Bu, münferit bir olay değil. O günlerde 12 Eylül momentinde direnmemiş, savaşmamış örgütler başka bir merhaleye geçiyorlar.
Devlet ve burjuvazi, en çok doksanlarda sola nüfuz etme imkânı buluyor. İşi boşa düşürmeye dönük pratik, bu dönemde yoğunlaşıyor ve solcular, devletsiz ve/veya burjuvazisiz hayatın olmayacağına ikna ediliyorlar. Devlet ve burjuvazi analizleri, onların zaruri olgular oldukları üzerinden biçimleniyor.
Devletsiz ve/veya burjuvazisiz hayatın ütopya olduğundan dem vuruluyor dolayısıyla. Bu sebeple “sömürüsüz kapitalizmin olabileceğinden”, “proletarya diktatörlüğünün Paris Komünü’nün Marx’a bulaştırdığı bir hastalık olduğundan” bahsediliyor. Bağlar böyle çözülüyor, bağlam bu şekilde dağılıyor. Herkes kendisine tevdi edilen görevini ifa ediyor ve bunu illaki "devrimcilik" veya "sosyalistlik" sosuna buluyor.
Söz konusu çözülme ve bağlamsızlaşma sayesinde parti, kadro ve kitle, içi boş, balon misali, bu sayede yükselme imkânı buluyor. Onları ayrı tezgâhlarda satanlar, prim yapıyorlar. Mücadeleden kaçırılan parti, kadro ve kitleyi alaya alıyor; mücadeleden kaçırılan kadro, parti ve kitleyi küçük görüyor; mücadeleden kaçırılan kitle, parti ve kadrodan tiksiniyor. Bunları sermaye ve devlet istiyor.
Doksanlar, mücadeleden kaçış imkânlarının araştırıldığı bir momenti ifade ediyor.
Siyasetin devlete ve burjuvaziye teslim edildiği koşullarda, partinin, kadronun ve kitlenin de içi boşalıyor. Yelkenler, oralardan esen rüzgârlarla şişirildiğinde, geminin rotasını da devlet ve burjuvazi tayin ediyor. 
Mücadele, işçiyle ve ezilenle var kılınmadığı ölçüde, işçiciler ve ezilenciler kapıyor köşeleri. Bunlar, kendinden menkul bir parti, kadro ve kitle formüle ediyorlar. Her birine kazık çakan bu özneler, parti-kadro-kitle arasındaki ilişkiyi de kopartıyorlar. Parti kadro ve kitleden; kadro parti ve kitleden; kitle kadro ve partiden hiçbir şey öğrenmiyor. Özel insanların özel rüyalarını süsleyen bu sabiteler, gerçek hayatta zerre karşılık bulamıyor. Parti, kadro ve kitle arasındaki alaşım mücadele potasında oluşabiliyor.
Mücadele olmayınca, yüksekten uçan particiler, burjuva siyaset alanına kul olmakla sonlandırıyorlar ömürlerini. Burnu havada gezen kadrocular, devletin askeri oluveriyorlar. Kibri devrimci bir vasıf sayan kitleciler, efendilerin yukarıdan oluşturduğu kurguya gerekli zemini teşkil ediyorlar.
Partinin içi boş, balon olduğunu görenler, kadro ve kitleyle onu anlamlı kılmak istiyorlar. Ama bu kadronun ve kitlenin onu ağırlaştırmasına, yere inmesine asla izin vermiyorlar. Parti için geçerli olan bu tespitin kadro ve kitle için de geçerli olduğunu görmek gerekiyor.
İşçiciler ve ezilenciler, parti, kadro veya kitle sabitesini diğerlerinden tecrit etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Devrim için bu tecridin kırılması şart.
Derviş Okan
Devamını oku ...

Madara

Bir ara Türkiye’de faal olan Venezuela Dostluk Derneği, bu ülkedeki gelişmelerle alakalı neden tek bir açıklama yapmaz? Maduro’nun AKP hükümeti ve Türk devleti ile ilişkileri üzerinden “madara” olduğu düşünülüyor anlaşılan.
Burada mesele, gerçeğe ve hayata belirli bir bütünlüğe sahip, saf, havada asılı, soyut bir birey ölçüsünde bakılıyor olması. Yani Hz. Ali, “insanları hakikat ölçüsünde değerlendirin” diyor, tersinin yani hakikatin insana göre değerlendirilmesinin yanlış olduğunu söylüyor. Kendisine “Sen mi haklısın Muaviye mi?” diye sorana “önce hakkı bilin, haklıyı bilirsiniz” buyuruyor.
Orta sınıf, çocuklarını bile bu mikyasa, teraziye göre yetiştiriyor. Hayvan beslemekle çocuk beslemek arasındaki ayrım silikleşiyor. İsim vermenin önemi kalmıyor, bir köpeğe isim verir gibi isimler veriliyor. Birey olarak yetiştirilen çocuklara, dipten derinden, köle ve robot olmak öğretiliyor. Robot Slav dilinde köleyi ifade ediyor. Robotların, endüstri 0.4’ün ideolojisi her planda zihinleri örüyor.
Esasında çocuğun, kadının ve gencin birey olarak yetiştirilmesi, mevcut iktisadî, sosyal ve siyasal gerçekliğe gayet uygun. Kadın hareketi, TOBB’un “güçlü kadın”ı ve yeni bakanı ile hedefine ulaşmış görünüyor. Milli Eğitim Bakanı’nın reklâmı, yeni gençlik bağlamında yapılıyor.
Devlet sorumluluklarından sıyrıldıkça, sorumluluk üstlenmeyen bireyler üretiyor. Kendisini o bireylerde yeniden var ediyor. Bugün Maduro, bu birey tanrısı adına hedef alınıyor. Belirli bir iç tutarlılık ve bütünlük aranıyor, bulunamayacağı bilindiği için, birey ölçüsüne vurulan Maduro, hemen gerici ve yobaz bulunarak çöpe atılıyor. Bir otobüs şoförünün yönetiminde olmak istenmiyor. Her fırsatta otobüs şoförlerine dayak atılıyor. Bir halkın ve devletin sorumluluğunun ne olduğunu bilmiyorlar, bilmek de istemiyorlar.
Çünkü bugün olağan bir aşk hikâyesinin parçası olan bireyi hastalıklı olarak takdim eden diziler çekiliyor, romanlar yazılıyor. Birey, sermaye ve devlet adına, dizginlerinden ve zincirlerinden kurtarılıyor. Tüm tartışma bununla alakalı.
O yüzden geçmişte moda diye Venezuela Dostluk Derneği kuranlar, Venezuela’nın derdiyle dertlenmeyi zûl addediyorlar. Bir zamanlar “buranın Syriza’sı biziz” diyenler, Yunanistan’a borç vermekten bahsediyorlar, en fazla, büyük ülke şovenizmine boyun eğiyorlar. Yunanistan, sadece mültecilik sebebiyle bir anlam taşıyor. Bazı örgütler Yunanistan’da Türkiye’den daha fazla aktifler ama orada yerden eğilip bir çakıl taşı bile almıyorlar.
* * *
Bir filmde (Mandıra Filozofu) başkarakter, patrona “işçileri aynı gemide olunduğuna inandırın. Onların vicdan azabı çekip daha fazla çalışmalarını sağlayın” tavsiyesinde bulunuyor. Bu karakteri oynayan ve bu cümleleri yazan kişi, eski TİP’li. Asıl mesele, Yeni TİP’in bu eski TİP’liden farklı bir şey söylemeyecek olması. Tayyip, bu çürümüşlüğün örtüsünden başka bir anlama sahip değil. Düşman olsa yıkmanın yolları aranırdı. Basit bir şeytan ve taşlamaktan zevk alıyorlar.
CHP zemininde yapılan siyaset, herkesi madara ediyor, görülmeyen bu. Halk, solu giderek daha sevimsiz ve kötü görüyor. Bu ise bilgisizlik ve beceriksizlikle ilgili bir mesele değil. Yeni sol, sorumluluklarından sıyrılmış, ezilenin, halkın ve işçinin sorumluluğunu üstlenmeyen, bu dizginlerden kurtulmayı özgürlük mücadelesi zanneden, bireyler toplamı olmak istiyor.
Bugün solun siyaseti, sermayeye veya devlete yalvarmaktan ibaret. Sermayenin önünde diz çöküp “at sırtından şu AKP’yi” diyorlar veya devletin eteklerine yapışıp “bu AKP sana yakışmıyor, defet!” diye ağlıyorlar. Bu siyaset, AKP’nin sermayeyle ve devletle ilişkilerini anlamamak, daha doğrusu, o ilişkileri karartmak üzerine kurulu. Böylece hiçbir sorumluluk almıyorlar. Örneğin Gezi ve sonrası için hiçbir örgüt hesap dahi vermiyor.
Oysa hepsi Gezi sonrası “Gezi’yi beklemiyorduk, hazırlıksız yakalandık” dedi. Bu söz, “biz örgüt bile değiliz” demenin başka bir biçimi. İtiraf ediyorlar, böylelikle sorumluluklardan kaçış için yol açıyorlar. Kılıf buluyorlar. Tek yaptıkları bu.
Çünkü örgüt, her daim, yılları da alsa, Gezi gibi bir kalkışmaya hazırlanmaktır. Onu beklemektir.
Dolayısıyla bugün “ekonomik kriz patlasın, AKP’den kurtulalım” duasına çıkanlar, gene yalan söylüyorlar. Gene böylesi bir krizde kitleleri örgütleyecek araçlardan ve ayraçlardan mahrumlar. Bu mahrumiyeti talep ediyorlar. Aşağılık yoksulların, zavallı ezilenlerin, beceriksiz işçilerin, koyun halkın sorumluluğunu almak istemiyorlar. Bireyselliklerine halel gelmesin diye bin bir takla atıyorlar.
* * *
Sonuç olarak şu görülmeli: Maduro’ya İHA ile yapılan saldırı burada, Maduro denilen bireyin “aşağılık, yobaz, gerici” birey Tayyip’le ilişkisi yüzünden, sevinçle karşılanacak. Halkın çıkarları karşısına bireyin çıkarları çıkartılacak. Maduro eleştirileri bu minvalde kullanılacak. Sol, bile isteye, emperyalizm karşıtı hassasiyeti ve bilinçlenmeyi sağa terk edecek. O devletin ve sermayenin emirlerini yerine getirmeye mecbur. Milliyetçilik eleştirisi devletin; din eleştirisi sermayenin genişlemesiyle alakalı. Yoksullar, bireysel akıllarına tabi olana dek dayak yiyecek, bu dayağa sol da soldan ortak olacak.
Asıl meseleyse, patlayan bomba sonrası geçit törenindeki askerlerin çil yavrusu gibi kaçışması. Askerle ve askerî araçlarla muktedir olan siyasi hareketi bu liberal şiddetle çözecekler. Buradaki liberal solcularımız, sosyalistlerimiz de kına yakacaklar.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

İki Rota

Niteliğini bilen, bilmek zorunda olan ezilenler, kendi tarihinde gücü güçle savuşturmayı bildiklerini gösteriyorlar. Husçuların 1430 tarihli manifestosunda, “tüm haklar ve kanunlar, insanların belirli bir gücü güçle savuşturmasına imkân verir” diyor.[1] Askerî tarih, bu gücün elimine edilmesini, dizginlenmesini ve disiplin altına alınmasını anlatıyor.
Yoksulların eline silâh vermekten korkan devlet, onları kimi zaman dışarıya savaşa gönderiyor, ülkeye döndüklerinde baş ağrıtmaması için belirli önlemler alıyor. Bu açıdan birinci ve ikinci dünya savaşı sonrası geliştirilen düşünceleri ilgili bağlam dâhilinde ele almak gerekiyor.
Efendiler, belirli politikaları ve adımları için kitlenin desteğini aramak zorunda kalıyorlar. Fransız Devrimi ile birlikte şevk ve birlik ruhu meselesi belirleyici hâle geliyor. Kitleleri şevklendirmek ve birlik ruhu etrafında, belirli amaçlar doğrultusunda birleştirmek gibi zorunlulukla yüzleşiliyor. Bu açıdan orta sınıfın Fransız Devrim’ciliğinden vazgeçememesi, bu niceliğin yarattığı çokluk hissiyle alakalı.
Solun bu birlik ruhu ve şevk meselesinden uzaklaşması şart. Meseleyi buna kapattığı ölçüde, o efendilerin siyaset alanına hapsoluyor. Kopuş, ayrışma, sıçrama imkânları bu noktada hükmünü yitiriyor. Efendilerin kitleleri harekete geçirme araçlarına ve amaçlarına pek aldanmamak gerekiyor.
Efendilerde gelişen düşünceler, cephede güç imkânı edinen yoksulların, ülke içerisinde kontrol altına alınmaları zorunluluğu ile yoğruluyor. Altmışlardan bugüne sarkan düşünce akımları, ekonomik ilerleme ve emperyalizm bağlamında şekilleniyorlar. Egemenlerin etrafına, onları koruyacak tamponu oluşturmak adına, kimileri sahaya sürülüyor ve yoksulların, ezilenlerin kudret arayışları hükümsüz-temelsiz kılınmaya çalışılıyor. Bu işi de genelde efendilerden ödünç alınan sahte kudret imkânlarına sahip olan orta sınıflar üstleniyorlar.
Onların belirli ezilen kimliklere ve kesimlere yönelik savunularına aldanmamak şart. Bu konuda gerekli araçların ve ayraçların mevcut olmaması, ciddi bir soruna yol açıyor. Sömüren-zalim güçlerin yoksullara, emekçilere ve mazlumlara belirli yer ve zamanda kudret araçlarını bahşetmesi karşısında, onların temel araç ve ayraçlardan yoksun kalması, suyu bulandırıyor.
Dolayısıyla meclis koltuğuna oturan sendikacıdan, burjuva siyasetçilerle aynı masaya kurulan sol siyasetçiden medet umulmaya devam ediliyor. Bu da ezilenlerin kendi bağrından çıkartacağı kudret imkânlarını toprağın altına itiyor. Ezilenler kıyam edeceklerse, o toprağı çatlatacak maddî gelişmelerin yaşanması zorunlu.
Çünkü ezilen kimliklere ve kesimlere yönelik savunu, temelde ilgili kimlikleri ve kesimleri, burjuvazinin kudret anlayışı temelinde değerlendiriyor ve onların ağzına bir parmak bal çalıyor. Ezilenlere burjuvaya has kudret imkânlarını öğütleyenler, dolaylı olarak burjuvaziye hizmet ediyorlar. Hazır, verili, mutlak, önsel kudret imkânlarını önerenler, bu imkânların sadece burjuvazi ile mümkün olduğunu gayet iyi biliyorlar. Dolayısıyla siyaset ve teori, bu mümkünlülük üzerinden biçimleniyor. Devletin belirli adımlarını meşru bir zemine kavuşturmak için bu tür önerilere ihtiyacı var.
Bu açıdan “demokrasi” çığlığı ve mücadelesi, temel araçlar ve ayraçlar olmaksızın bir anlam ifade etmiyor. Anlamın oluştuğu bağlamı her daim dikkate almak gerekiyor. Milliyetçilik gibi akımların kendisiyle yarış içerisine girmek, belirli tehlikeleri içinde barındırıyor.
Ezilenler, din ve millet bayrağı altında örgütlenebiliyorlar; mesele, bunların karşısına sosyalizm bayrağını çıkartmak değil. Bu uğraş, efendilerin tercihlerine de hizmet edebiliyor. Böylesi bir uğraş, doğası gereği, burjuvazideki “sosyalizm” olarak algılanan liberalizmin boyasına boyanıyor. Bu anlamda Kur’anî ifadeyle, “Allah’ın boyasıyla boyanmak” gerekiyor. [Bakara:138] Allah, ezilenlerin kadim, kolektif iradesine, bahsi edilen araç ve ayraçlara dair çok şeyler söylüyor.
Latin Amerika’daki kızılı pembeleştirme eğilimi de burjuvazinin kudret imkânlarına bakan düşünce tarzı ile alakalı. “Allah”ın boyası yerine zaten kudret sahibi olanların boyasıyla boyanmak, hayra alamet değil. Evet, “Allah”ın boyası, bugüne pek bir şey söylemiyor, daha çok geleceğe vurgu yapıyor. Ezilenlerin kudreti, bugüne vurarak, geleceği kurarak oluşuyor.
Latin Amerika’da bugüne kul olmak, neoliberalizme düşman toplumsal hareketlerin devlete entegre edilmesini sağlıyor.[2] Devlet, Çin-ABD gerilimi arasında bir salınıma tabi tutuluyor. ABD, Çin modelinin Latin Amerika’da alan bulmasına ses etmiyor. Bu noktada Çin, ABD’ye bölgeye hâkimiyet kurma ve yerleşme amacı ile yaklaşmadığına dair sözler veriyor. Bu minvalde çeşitli anlaşmalar imzalanıyor. Böylelikle toplumsal muhalefet, orta sınıfların güdümünde, belirli yönetişim tarzları dâhilinde, masediliyor.
Kontrgerilla tamimnamelerinin güncellendiği coğrafya olarak Latin Amerika, kuzeyine karşı güç ve kudret imkânlarını verili durum içerisinde zaten güçlü olanlarda arıyor. Seksenlerdeki muhasebe, araçların ve ayraçların imha edildiği momentin bir ürünü.
Allende’nin korumalığını üstlenen örgüt, bu görevin sınıfsal niteliğini sorgulamadığı için başarısız oluyor örneğin. Özünde bugün devlet ve toplum katında yaşanan dönüşümleri, araçların ve ayraçların imha edildiği momenti o tamimnamelerden ayrı ele almamak gerekiyor.
Ezilenlerin kudret ve güç arayışının kontrol altına alınmasına dönük düşünsel arayışların Latin Amerika’dan kaynak almaları tesadüf değil. Bu noktada Avrupa’dan gelmiş, yüzeysel bir ABD eleştirisine sahip isimler öne çıkıyorlar ve bunlar, esasen seksenleri muhasebeyle geçirmiş eski gerilla güçlerinin zihnine sesleniyorlar. Avrupa’ya uygun bir Latin Amerika hayalinin şekillendirdiği düşünceler, Avrupa’daki solculara sıcak geliyor.
“Devletsiz toplum”, “devletsiz demokrasi” gibi söylemler, sivil-asker ayrımına dayanıyor. Bu ayrım, askerin inşa ettiği topluma bir biçimde biat ediyor. Askere öykünen düşünceler, onun gücüne gölge etmesin diye, ezilenlere güçsüzleşmeyi, varolan kimliklerini silâh zannetmeyi öğretiyor. Burada kilit ayrımlar yapılamadığından, söz konusu zan, ciddi yanılsamalara yol açıyor.
Kimlik ve silâh yer değiştiriyor. Temelde kimlik, neoliberal dönüşüme yedekleniyor. Köylülük, işçilik basit bir kimliksel oluşa indirgeniyor. Teorik ayraçlar ve politik araçlar hep birlikte fiilî dönüşüme biat ediyor.
Efendiler, ezilenlere ezilmesinin kendi suçu, günahı olduğunu öğretip duruyor. “İnsan” türünden kategorilerle düşünülmeye alışılıyor ve o “İnsan”a karşı işlenmiş günahlardan ve suçlardan bahsediliyor. Efendiler, zaten yapmaları gerekeni yapıyorlar, bu bilginin unutulmasını “İnsan” potasında erimekte aramalı.
Suçsuz, günahsız “İnsan” olma kavgasına indirgenen sosyalist mücadele, en fazla toplumu ve/veya devleti bu suçlardan ve günahlardan arındırmak olarak tarif ediliyor. Oysa suçu tayin eden hukuk da günahı belirleyen din de onların.
Bu noktada bazı solcuların ağzından çıkan her lafı Türkçeye kazandırdıkları Jameson’ın şu tespitini ciddiye almakta fayda var: “Sosyalist bir devletin neye benzeyeceği üzerine kafa yormak, devleti faşistlere terk etmekten daha hayırlı.”[3] Devleti liberal yerden eleştirenler, onun ezilenlerin kudret mücadelesine ait araçlar listesinden de çıkartıyorlar. Devleti mutlak ayraç kılanlar, araçları; mutlak araç kılanlar ayraçları yok ediyorlar.
Güya askeri, devleti eleştirenler, onlardan ödünç aldıkları güç imkânları ile konuşuyorlar ve burjuvazinin-emperyalizmin yol açıcılığına, “ilericiliğine” sarılıyorlar. Kimse, bu tür konularda her zaman gündemde olan araçların ve ayraçların neden hükümsüz hâle geldiğini sorgulamıyor.
Teorik kavgayı terk etmek ayraçların; politik mücadeleden uzak durmak araçların anlamını ve bağlamını silikleştiriyor. Teoriye burjuva akademilerinin ve düşünce kuruluşlarının hezeyanları; politikaya burjuva meclislerinin, mahfillerinin illüzyonları galebe çalıyor.
Kavganın terk edilmesi, mücadele alanından uzak durulması, belirli bir kurguyu koşulluyor ve bu kurgu, temelde mutlak birey’e dayanıyor; bu bireyse, burjuvazinin eğitiminin bir ürünü. Burjuvazi, kralların, aristokratların kudretine karşı, yoksulların gücünü kullanıyor, sonrasında o gücü kendi uhdesine alıp, kralın mutlak iktidarını kendi bünyesinde kuruyor. Ticaretin, metanın ve paranın akışı adına, kralın devleti, soyluların toplumu burjuvazi bünyesinde cem ediliyor. Öte yandan krala yapılan muameleye Tanrı’ya yönelik tavır eşlik ediyor.
Özünde teoride burjuvazinin tanrısı; pratikte kral konuşur. Burjuvazinin kralına ve tanrısına biat etmek ve sadakat yeminini ona yönelik olarak dillendirmek, araç ve ayraçların hükümsüz hâle gelmesine neden olur.
O kralın ve tanrının kellesini aldı diye burjuvaziyi övmek sorunludur. Çünkü bu övgü, gözleri kör eder ve kralın, tanrının ruhunun burjuvazinin varoluşuna yedirildiği gerçeği gizlenir.
Gerard Winstanley’nin hem “oğul” hem de “güneş” olarak tarif ettiği İsa, ezilenlerin elindeki silâh olmaktan çıkartılıp burjuvaziyi koruyan sırra dönüştürülmüştür. Winstanley’ye göre, “evrensel sevgi, tüm insanları hükmü altına alınca, açgözlülük de silinip gidecektir.”[4]
İşte burjuvazi, o açgözlülük adına, sevgiyi ve Evrensel’i mülk edinmiştir. Toprak mülkiyetine yönelik kıyamı, içini boşaltarak, kendi kentli iktidarına ait kasaya kilitlemiştir. Teorideki tanrı, pratikteki kral, başka bir bedende bedenlenmiştir. Sevgi de evrensel de o kralın mülküdür.
Ayraçların ve araçların devre dışı kalmasıyla göze perde gerilmiş, belirli kişiler, burjuvazinin toprağını kendi “vatan”ı, ekonomisini kendi “gücü”, bedensel varoluşunu kendi “kanı” olarak görmeye başlamışlardır.
Temmuz 1914’te savaş kredilerine sosyal demokratların desteğini buradan anlamak gerekir. O günlerde sosyal demokratlar şunu söylemektedirler:
“Elinde en iyi insanlarımızın kanı bulunan Rus despotizminin zaferi, halkımız ve onun geleceği için büyük bir tehlikedir. Bu tehlikeyi savuşturmalı, uygarlığımızı ve ülkemizin bağımsızlığını korumalıyız.”[5]
Buradaki tüm iyelik ekleri, sıkıntılıdır. O ekler, solun boynuna vurulmuş prangalardır.
Egemenler açısından aynı prangaların kitlelerin ayağına ve boynuna vurulması bir zorunluluktur. Teori de pratik de bu zorunluluk uyarınca biçimlenir. “Rus despotizmi” ile bugünün “Ortadoğu” tasvirleri ilişkilidir. “Uygarlık” savunusu benzeşmektedir, çünkü sosyalist solun tek işi, CHP’ye örgütlenmek, onu kendisine layık olacak şekle sokmaya çalışmak, en fazla, Avrupa sosyal demokrasisinin rengini ona çalmak için uğraşmaktır. CHP rahminden yeni TİP çıkartma girişimleri de bu uğraşla alakalıdır.
Bu prangalara bağlı olarak, teoride ve politikada burjuvazinin biyopolitikası, ekonomi-politikası ve jeopolitikası ağırlık kazanmaktadır. Bu da devlet ve sermaye ile mücadele konusunda belirleyici olan tercihleri tayin etmektedir. Kimin kral, kimin tanrı olmaya soyunduğunun bir önemi yoktur; sol, krala veya kiliseye karşı mücadele tarihini maalesef burjuvazinin kitabından okumaktadır. Uygarlık, insan, güç ondan öğrenilmektedir. Bu noktada kralın veya kilisenin, kimi zaman sosyalist pratiğe alan açmasına aldanmamak gerekir.
Açılan alan, kitlelerin tarihle ve gelecekle rabıtasını kopartmak içindir. Bu da geçici güç için niceliğin yüceltilmesini sağlar. İki ayrı rotaymış gibi görünen şey, tek bütündür. Ezilenlerin farklı bir güzergâha ihtiyacı vardır. Dolayısıyla aslolan, ezilenlerin tarihine ait olmak ve oradan düşünüp hareket etmektir. Krala ve tanrıya karşı mücadele ettiklerini söyleyenler, burjuvazinin tanrılığına ve krallığına tek laf etmezler. Yol buna göre çizilir. O yol güce ve kudrete asla çıkmaz.
Eren Balkır
Dipnotlar
[1] Jeanne E. Grant, For The Common Good, Brill, s. 76.
[2] Jeffrey R. Webber, Red October, Brill, s. 327.
[3] Filip Balunovic, “Frederic Jameson…”, Left East. Türkçe çevirisi: Frederic Jameson Söyleşisi-II, İştirakî.
[4] Christopher Hill, Winstanley: The Law of Freedom and other Writings, Cambridge University Press, s. 55.
[5] Aktaran: Fritz Fischer, War of Illusions: German Policies from 1911-1914, s. 511-12.
Devamını oku ...