Gazze’de
satranç tahtasının tamamına bakmamızı gerektiren bir şeyler oluyor. 1 Şubat’ta
İsrail’de yayın yapan Kanal 12, dünyanın dikkat kesilmesi gereken bir
habere imza attı: Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’nin sivil yönetimini tümüyle
devralmak için görüşmeler yürütüyor. Amaç, insani yardımı koordine etmek değil.
Kentin yeniden yapılanmasına yardımcı olmak da değil. Onu tümüyle ele geçirmek.
Detaylar
şöyle: Abu Dabi, Gazze’deki pazarları yönetecek, tüm ticaret ve lojistiği
kontrol edecek, ABD’li özel yüklenicilerle birlikte silahlı BAE güçlerini
konuşlandıracak, gelen her malı İsrailli tedarikçiler ve yükleniciler
kullanarak, İsrail üzerinden yönlendirecek. İsrail, BAE ve ABD aralarında
anlaşma taslaklarını çok önceden dolaştırdılar bile. İsrailli yetkililer, amaçlarının
ne olduğunu gizlemiyorlar: milyarlarca dolarlık yatırımla desteklenen işlem
dâhilinde, BAE’nin kenti tümüyle ele geçirmesini sağlamayı amaçlıyorlar.
Birleşik
Arap Emirlikleri, bu türden iddiaları doğal olarak reddediyor. Ancak uygulama
için gerekli altyapının mevcut olduğu, ağların on beş yıldan fazla bir süre
önce kurulduğu, engellerin sistematik olarak kaldırıldığı ve bu mimariyi inşa
eden aynı aktörlerin bugün uygulama aşamasına geçtiği koşullarda iddiaların
reddedilmesinin bir anlamı yok.
Buraya
nasıl geldiğimizi anlamak için bazı öğeleri birleştirmek gerekiyor. Artık ölü
olan bir istihbarat görevlisi, uzun yıllar İsrail-BAE arasında ilişkiler
kurulsun diye iki ülke arasında aracılık etti. Pakistan başbakanı, “tehlikeli”
addedildi ve rejim değişikliği operasyonuyla devrildi. İşgal altındaki
topraklarda paralı askerler eğitildi. Otokratlar, gözetim teknolojisi üzerinden
birbirine bağlandılar. Körfez ülkelerinden gelen milyarlarca dolar tutarında
para, Amerika’nın politik işbirliğini güvence altına aldı.
Şimdi
de olayların aktığı genel güzergâha bakalım.
İsrail-BAE
Devletini Epstein İnşa Etti
Jeffrey
Epstein, güçlü insanları tanıyan sıradan bir finansçı değildi. Ocak 2026’da
yayınlanan belgeler, araştırmacıların yıllardır şüphelendiği şeyi teyit ediyor:
Epstein, Gazze’yi ilhak etmeye hazırlanan İsrail-BAE ittifakını kuran istihbarat
görevlisiydi.
2013
yılında, İbrahim Anlaşmaları manşetlere çıkmadan yedi yıl önce, Epstein, eski
İsrail Başbakanı ve askeri istihbarat şefi Ehud Barak ile DP World’ün CEO’su
Sultan Ahmed bin Süleyman arasında gerçekleşecek görüşmeleri ayarlayan isimdi.
DP World’ü yakından tanımak lazım. Dünyanın en büyük liman ve lojistik
operatörlerinden biri. BAE’nin kontrolünde. Epstein, salt iş yemekleri düzenleyen
biri değildi. Süleyman’ı İsrail’in stratejik çıkarları için vazgeçilmez biri
olarak pazarlıyor, lojistik yatırımlarını, istihbarat paylaşımını ve ekonomik
entegrasyonu teşvik ediyordu. Dubai’nin muktedir ailesiyle kurduğu doğrudan
bağlantıları kullanan Epstein, İsrail-BAE işbirliği siyasi olarak kabul
edilebilir hale gelmeden önce onu mümkün kılan gölge diplomat olarak iş gördü.
Belgeler,
dosyalar, Epstein’in Barak’ın İsrail askeri istihbaratını yönettiği dönemde
onun yanında eğitim aldığını ortaya koyuyor. Kendisi, Suriye ve İran konusunda
Rus-İsrail istihbarat kanallarına aracılık eden isimdi. Afrika genelinde İsrail’in
gözetleme teknolojisi konusunda imzaladığı anlaşmaların zeminini o hazırladı. BAE’nin
başındaki muktedir elitlere her zaman ulaşabilme imkânına sahipti. BAE’li iş
kadını Azize Ahmedi, ona kutsal Kâbe örtüsü gönderiyor, kasırgalardan sonra
adasını kontrole gidiyordu. Sızdırılan mesajlarda, şu anda BAE’yi yöneten ve
muhtemelen Arap dünyasının en güçlü figürü olan Muhammed bin Zeyid ile yapılan
görüşmelere atıfta bulunuluyor.
FBI
notları, açık ve net. Epstein’i Mossad bağlantılı, Trump ve Kushner da dâhil
olmak üzere, Amerikalı yetkilileri hedef alan, İsrail’in nüfuz tesis etme
amaçlı yürüttüğü operasyonlar için kullanılan aracı isim olarak tanımlıyorlar.
Burada mesele, ağ kurmak değil, kompromat (bir başkasına yönelik şantaj,
itibarsızlaştırma ya da manipülasyon hedefiyle elde edilmiş yüz
kızartıcı/uygunsuz/suçlayıcı bilgi), ekonomik avantaj ve istihbarattan oluşan
terkibi esas alan, en nihayetinde İbrahim Anlaşmaları’na evrilecek gizli
ittifakı inşa etmekti.
Epstein,
2019’da öldü. Ancak kurduğu ağlar ölmedi. Resmileştiler, genişlediler, şimdi
Gazze’yi nihai başarı kanıtı olarak istiyorlar.
İmran
Han Meselesi: Neden Gitmek Zorunda Kaldı?
Hikâye,
burada daha da kasvetli bir hal alıyor. Sürecin belirli bir güzergâh dâhilinde
ilerlediği açık. 2018’de, İmran Han’ın partisi Pakistan’daki ulusal seçimleri
kazandıktan kısa bir süre sonra, Jeffrey Epstein, uluslararası haber olması
gereken bir e-posta gönderdi. Gönderdiği e-postada İmran Han’ı, “barış
konusunda Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan, İran’ın dini lideri Ayetullah
Hameney’den, Çin’in devlet başkanı Şi Cinping’den ve Vladimir Putin’den çok
daha büyük bir tehdit” olarak tanımlıyordu.
Bir
an durup bunu düşünün. İsrail ve Amerikan istihbaratıyla bağlantılı ağların
içinde faaliyet gösteren Epstein, Pakistan’ın demokratik olarak seçilmiş
başbakanını Türkiye, İran, Çin ve Rusya liderlerinden daha tehlikeli görüyordu.
Yeni seçilmiş bir Pakistan başbakanı, Epstein’in ağlarının tasarladığı türden
bir “barış”ı neden tehdit etsin ki?
Çünkü
Han, diğer liderlerin hiçbirinin temsil etmediği bir şeyi, bağımsızlık
konusunda söylediklerinin arkasında duran bir popülist liderin önderliğinde hareket
eden, nükleer silaha sahip, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir demokrasiyi
temsil ediyordu. Han, itaatkâr bir kukla değildi. Bağımsız dış politikayı
yüksek sesle savundu, Pakistan’ın birilerinin vekil gücü olmasına izin vermeyeceğini
söyledi. Filistin’in haklarını koşulsuz olarak destekledi, İsrail’le
normalleşmeyi reddetti. BAE ve Bahreyn, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayınca şunu
söyledi: “Filistinlilere adil bir çözüm hakkı verilene kadar Pakistan İsrail’i
asla tanımayacaktır.”
Ancak
Han’ı bu ağlar için gerçekten tehlikeli kılan şey, Washington’ın talep ettiği
şekilde taraf seçmeyi reddetmesiydi. Şubat 2022’de, Rus tankları Ukrayna’ya
girerken, İmran Han, Moskova’da Vladimir Putin ile görüşüyordu. Bu, 23 yıl
sonra bir Pakistan başbakanının Rusya’ya yaptığı ilk ziyaretti. Amerikalı
yetkililer, bu ziyareti “çok yakından” izlediklerini açıkça belirttiler. Han
İslamabad’a döndüğünde, televizyonda yayınlanan bir konuşmasında, Pakistan’ın “özgür
ve bağımsız” bir dış politika istediğini, “Batılı güçlerin kölesi olmayacağını”
söyledi.
Beş
hafta sonra Han iktidardan uzaklaştırıldı.
Belgelenmiş
Darbe: Engeller Nasıl Ortadan Kaldırılıyor?
İmran
Han’ın başına gelenler, halktan beslenen, doğal bir politik muhalefetin eseri
değildi. Planlı bir görevden alma girişimiydi. Elimizdeki belgeler bu iddiayı
doğruluyor. Mart 2022’de, Han’ın Moskova gezisinden sadece birkaç hafta sonra,
ABD Dışişleri Bakanlığı, onun kaderini belirleyen bir toplantı düzenledi. Daha
sonra Intercept sitesinin sızdırdığı, Pakistan’daki diplomatik makamlara
ait gizli bir belge, Dışişleri Bakan Yardımcısı Donald Lu’nun Pakistan
büyükelçisine tam olarak ne söylediğini aktarıyordu.
Lu,
gayet açık sözlüydü. Han iktidardan uzaklaştırılırsa, “Washington her şeyi
affedecek” dedi. Ardından tehdit geldi: “Aksi takdirde, ilerleyen süreçte
işlerin zorlaşacağını düşünüyorum.” Bu, ince bir diplomasi değildi. Bu,
Pakistan’ın kendi gizli yazışmalarında belgelenen, devlet düzeyinde yürütülen
bir şantajdı.
10
Nisan 2022’de, Pakistan’ın askeri yapılanmasının Amerikan tehdidiyle yüzleştiği
dönemde meclis, Han’ı güvensizlik oylamasıyla görevden aldı. Han, ülke
tarihinde bu türden bir mekanizma aracılığıyla görevden alınan ilk Pakistan
başbakanı oldu. Yeni hükümet, hemen kendisine yolsuzluk suçlamaları yöneltti. Öyle
ki, Han’ı eleştirenler bile bu iddiaları ciddiye alma konusunda zorlandılar.
Amaç, onu mahkûm etmek değildi. Amaç, Pakistan’ın en popüler politikacısının
bir daha asla iktidara dönememesini sağlamaktı.
Columbia
Üniversitesi’nde görevli iktisatçı ve dış politika analisti Jeffrey Sachs, bu
konuda alışık olmadığımız türde bir açıklıkla şunları yazdı: “ABD’nin
eylemlerinin, Pakistan Başbakanı İmran Han’ın Nisan 2022’de iktidardan
uzaklaştırılmasına yol açtığına inanmak için güçlü nedenler var.” Han’a
yöneltilen suçlamaları “uydurma” olarak nitelendiren Sachs, bunların Pakistan’ın
en popüler siyasi figürünün geri dönüşünü engellemek için tasarlandığını dile
getirdi.
Peki
tüm bunlar, Gazze için neden önemli? Çünkü Han’ın görevden alınması, yolsuzluk
veya yönetim başarısızlıklarıyla ilgili değildi. Gazze’yi bünyesine katmayı
amaçlayan bölgesel mimarinin önündeki bir engeli ortadan kaldırmakla ilgiliydi.
Han, İsrail’in Pakistan ile normalleşmesi önünde duran isimdi. Filistin’in
egemenliğinin pazarlık konusu olmadığını söylüyordu. Washington, Abu Dabi veya
Tel Aviv’den kontrol edilemeyen, gerçekten bağımsız bir dış politika izliyordu.
Epstein, onu 2018’de “tehlikeli” olarak nitelendirmişti. 2022’ye gelindiğinde,
Epstein’in kurulmasına yardımcı olduğu ağlar, Han’ın gitmesine ihtiyaç duyacak
noktaya gelmişti.
İmran
Han ortadan kaldırıldıktan sonra Pakistan, artık katılmayı reddettiği sisteme
entegre edilebilirdi.
Han
Sonrası Pakistan: Direnişten Suç Ortaklığına
Ocak
2026’ya ışınlanalım. Han’ın devrilmesinin ardından iktidara gelen Başbakan Şahbaz
Şerif, Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu’nda Trump’ın hazırladığı “Barış Kurulu”
tüzüğünü imzaladı. Pakistan, Gazze’nin geleceğini denetlemek üzere kurulan çok
taraflı anlaşmaya BAE ve diğer 24 ülkeyle birlikte imza attı. Donald Trump,
ömür boyu başkanlık görevini üstlendi.
Bunun
neyi temsil ettiğini düşünün. İmran Han, Filistin’de adalet sağlanmadığı sürece
Pakistan’ın İsrail’i asla tanımayacağını açıktan dile getirmişti. Rejim
değişikliğinden sonra onun yerine geçen hükümet, Pakistan’ı açıkça BAE-İsrail’in
Gazze’yi kontrol etmesi için gerekli zemini hazırlayacak hukuki çerçeveye dâhil
etti. Yetkililer, Pakistan’ın sadece insani yardım sağlayacağını, askeri güç
göndermeyeceğini iddia ediyorlar. Ancak haftalardır ABD liderliğindeki
Uluslararası Güvenlik Gücü altında 3.500 Pakistan askerinin
konuşlandırılacağına dair haberler dolaşıyor.
Bu
birliklerin konuşlandırılıp konuşlandırılmamasının pek bir önemi yok. İmzanın
kendisi suç ortaklığıdır. Pakistan, yeniden yapılanma kılıfına bürünmüş
kurumsal sömürgeciliğe Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülke olarak gerekli
meşruiyeti sağlıyor. Barış Kurulu’nun barışla bir alakası yok. Satır aralarını
okumak gerek. Bu, örgütlü Filistin direnişini destekleyebilecek her türlü
siyasi altyapıyı ortadan kaldırmak için kullanılan, “radikalleşmeyi önleme”,
ekonomik entegrasyon ve idari kontrolle alakalı bir girişim.
Rejim
değişikliği bağlamını anladığınızda, Pakistan’ın katılımı son derece mantıklı
hale geliyor. ABD, Gazze operasyonlarına katılması için Pakistan ordusunun
başkomutanı General Asım Münir’e muazzam bir baskı uyguladı. Pakistan, ekonomik
olarak çaresiz durumda, Körfez kredilerine ve şartlı IMF kurtarma paketlerine
bağımlı. Barış Kurulu’na katılarak Pakistan, Amerika’nın iyi niyetini, Körfez
mali desteğini ve milyarlarca dolar değerindeki yeniden yapılanma
sözleşmelerine erişimi güvence altına alıyor.
Ancak
bunun bedeli, Han’ın temsil ettiği her şeye ihanet etmektir. Han, tam da bu
düzenlemeyi reddedeceği için görevden alındı. Bağımsız dış politikası, Epstein’in
kurmasına yardımcı olduğu ağlar tarafından oluşturulan bölgesel mimariyle
bağdaşmıyordu. Han ortadan kaldırıldıktan sonra Pakistan, yakında BAE ve İsrail
eliyle Gazze’de teşkil edilecek olan vekalet sistemine entegre edilmeye hazır
hale geldi.
Bu,
bir kaza ya da tesadüf değildi. Bu, belirli bir planlamanın, engelleri
kaldırmaya yönelik çabaların ve hazırlanan planın uygulanmasının sonucuydu.
Kushner’ın
Parası: Trump Ailesi Nasıl Satın Alındı?
Jared
Kushner, Ocak 2021’de Trump hükümetinden ayrıldı. Ayrıldığı vakit özel sermaye
şirketi yönetme konusunda hiçbir deneyime sahip değildi. Altı ay sonra, bir
şekilde yeni kurduğu fon için 2 milyar dolarlık yatırım sağladı. Para,
kendisine verdiği hizmetler karşılığında onu ödüllendirmek için her türden nedene
sahip olan kaynaklardan gelmişti. Kendi danışmanları, fonu “her açıdan yetersiz”
olarak nitelendirmelerine rağmen, para gene de akmaya devam etti.
Bu,
bir yatırım değil, ödemeydi. Kushner, Beyaz Saray’daki görevi boyunca, Filistin’in
egemenliğini tümüyle hiçe sayan İsrail ve Körfez ülkeleri arasındaki
normalleşme anlaşmalarını ifade eden İbrahim Anlaşmaları’nın baş mimarıydı.
Körfez otokratlarını savundu, büyük silah anlaşmalarının imzalanması için gerekli
zemini hazırladı, Filistinlileri haklara sahip bir halk olarak değil, ekonomik
entegrasyonun önünde bir engel olarak gören bir Ortadoğu politikası tasarladı.
Kushner,
daha sonra İsrail-Filistin çatışmasını “bir emlak sorunu” olarak tanımladı ve
iki devletli çözümü “çok kötü bir fikir” olarak nitelendirdi. “Emlak sorunu”.
Bu ifade, bahsini ettiğimiz ağın Gazze’ye bakış açısını her yönüyle ortaya
koyuyor: Adalete ihtiyaç duyan politik bir mesele değil de yönetilmeye ihtiyaç
duyan bir kalkınma fırsatı. Kurtarılması gereken işgal altındaki bir bölge
olarak değil, daha iyi yönetime ihtiyaç duyan, yeterince kullanılmayan bir
arazi.
Kushner’ın
aldığı paranın İsrail’in teknoloji yatırımlarına gittiği biliniyor. Bu da
Körfez sermayesinin doğrudan İsrail şirketlerine akmasının belgelenmiş
örneklerinden biri. Bu para, BAE-İsrail ittifakının teknolojik omurgasını
oluşturan gözetleme ve savunma sanayilerine geri dönüyor. Bu, kapalı bir döngü:
Amerikalı siyasetçilere ulaşma imkânı, Körfez yatırımlarını güvence altına
alıyor, böylelikle İsrail teknolojisi finanse ediliyor, bu da bölge genelinde
otoriter kontrolü mümkün kılıyor, neticede Amerika’daki siyasetçilere ulaşma
imkânı konusunda daha fazla fırsat yaratıyor.
Bugün
Kushner sahneye geri döndü, Gazze’yi ele geçirmek için pozisyon alan Körfez
ülkelerinden gelen milyarlarca doları elinde tutarken, Trump’a Ortadoğu
politikası konusunda danışmanlık yapıyor. Çıkar çatışmaları birer hata değil.
Tüm sistemin kendisi.
İbrahim
Anlaşmaları: Filistin’i Silmek Her Zaman Amaçtı
İbrahim
Anlaşmaları, İsrail ve Arap devletleri arasında imza edilecek tarihi barış
anlaşmaları olarak lanse edildi. Bu, bir pazarlama metni. Gerçekte temsil
ettikleri ise Epstein’in en az 2013’ten beri kurduğu istihbarat ve ekonomi
ağlarının resmileştirilmesiydi; bu ağlar, Filistinlileri kendi gelecekleri
açısından önemsiz hale getiren bölgesel bir yapı oluşturdular.
Trump’ın
2020’de İbrahim Anlaşmaları süreciyle birlikte açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması”
bir barış planı değildi. Kâğıt üzerinde bir ilhak planıydı. Plan, İsrail
kontrolündeki Batı Şeria’nın yüzde 87’sinin doğrudan İsrail tarafından ilhak
edilmesini öngörüyordu. Filistinlilere, askeri güçten yoksun, hava sahası veya
sınırları üzerinde kontrolü olmayan, elektromanyetik spektrumu kontrol
edemeyen, İsrail’in onayı olmadan anlaşma yapma hakkı bulunmayan bir “devlet” kalacaktı.
İsrail,
Ürdün Vadisi ve tüm uluslararası geçiş noktaları üzerindeki güvenlik kontrolünü
elinde tutacaktı. Filistin “devletinin” tamamen silahsızlanması ve her türlü
direniş hareketini bastırması gerekecekti, bu da Filistinlilerin İsrail işgali
için güvenlik hizmetleri sağlamasının beklendiği anlamına geliyordu. Kudüs’ün
statüsü, İsrail kontrolünde kalacak, kutsal yerler ise Filistin değil, Ürdün
tarafından yönetilecekti.
Bu,
bir devlet kurma girişimi değildi. Bu, egemenlik söylemiyle ambalajlanmış bir
güvenlik taşeronluğu, bir tür Bantustan yönetimiydi. Anlaşma, uluslararası
pazarda satılamayacak kadar açık ve bariz bir şekilde sömürgeci olduğu için
başarısız oldu. Ancak mantık ölmedi. Yeni biçimlere, daha sessiz düzenlemelere,
yeniden yapılanma ve istikrara dair teknokratik bir dile dönüştü.
Bu
mantık, şimdi Gazze’de, sivil yönetici olarak BAE, Müslüman meşruiyet sağlayıcı
olarak Pakistan, çok taraflı bir tiyatro olarak Trump’ın Barış Kurulu
aracılığıyla hayata geçiriliyor. Bu “yüzyılın anlaşması” denilen şeytan, insani
yardım amaçlı müdahale kılıfı altında, arka kapıdan içeri sokuluyor.
Vekil
Güç Modeli Olarak BAE: Test Edildi, Geliştirildi, Gazze İçin Hazır
Birleşik
Arap Emirlikleri, Gazze’ye tarafsız bir insani yardım kuruluşu olarak girmiyor.
İsrail’in bölgedeki en yetenekli vekil gücü, Gazze’nin tam da ihtiyaç duyduğu
şeye yönelik özel olarak inşa edilmiş bir altyapıya sahip: görünür askeri
konuşlandırma yerine paralı askerler ve gözetim yoluyla yönetilen işgal.
Birleşik
Arap Emirlikleri, 2011’den beri, özellikle küçük nüfusu üzerinden, çok sayıda
askerin konuşlandırılmasını politik açıdan imkânsız kılması sebebiyle, dünyanın
en gelişmiş yabancı paralı asker güçlerinden birini kurdu. Blackwater
şirketinin kurucusu Erik Prince’i 500 milyon dolardan fazla bir bütçeyle 800
kişilik bir yabancı tabur kurması için görevlendirdi. ABD’de yasal sorunlarla
karşı karşıya kalan Prince, Abu Dabi’ye taşındı ve Kolombiyalı paralı askerleri
işe aldı çünkü, iddiaya göre, Müslümanlarla savaşacak Müslümanlara güvenmiyordu.
Bu
güçler, Yemen ve Libya’ya yayılmış durumda. Birçoğu, çöl arazisinin Yemen’e
benzemesi sebebiyle özellikle seçilen, İsrail işgali altındaki Necef
topraklarında eğitildi. BAE, çoğu çocuk olmak üzere, 15.000’den fazla Sudanlı
paralı asker kullandı. İsrail ile doğrudan işbirliği yaparak, Sokotra, Perim ve
Zukar gibi stratejik Yemen adalarında askeri üsler, radar sistemleri ve
gözetleme altyapısı kurdu.
Bu,
teori değil, belgelenmiş bir gerçek. İsrail ve BAE, Kızıldeniz ve Aden Körfezi
boyunca ortak istihbarat altyapısı oluşturdu, küresel ticareti yöneten deniz
geçiş noktalarını kontrol altına almak için ortaklaşa hareket etti. BAE, Yemen’deki
Güney Geçiş Konseyi’ni özellikle önemli limanlar ve Babülmendep Boğazı üzerinde
kontrol sağlamak için destekledi.
Gözetleme
boyutunda da önemli adımlar atıldı. Pegasus casus yazılımının arkasındaki
İsrail şirketi NSO Group, İsrail Savunma Bakanlığı’nın açık onayıyla
teknolojisini BAE’ye sattı. Pegasus, BAE yetkililerinin telefonunu ele
geçirmesinin ardından hapse atılan BAE’li aktivist Ahmed Mansur da dâhil olmak
üzere, bölge genelinde muhaliflere, gazetecilere ve insan hakları
aktivistlerine karşı kullanıldı. Bu ortak gözetleme kapasitesi, İsrail-BAE
ittifakının entegre istihbarat, koordineli baskı, birleşik kontrolden müteşekkil
teknolojik çekirdeğini oluşturuyor.
Şimdi
bu altyapının tamamının Gazze’ye uygulandığını hayal edin. BAE güçleri sahada
güvenliği sağlıyor. İsrailli yükleniciler, her tedarik zincirini kontrol
ediyor. Amerikan özel askeri şirketleri operasyonel koruma sağlıyor. Gözetleme
sistemleri, her iletişimi, her hareketi, her işlemi izliyor.
Bu,
bir yeniden yapılanma değil. Bu, esir alınmış bir halkın tümüyle güvenli bir
yapıya kavuşturulması, Gazze’nin görünürde İsrail askerinin varlığına ihtiyaç duymayan
teknokratik işgal için bir prototipe dönüştürülmesidir.
Güzergâh
Şimdi Daha da Net: Her Parça Yerli Yerinde
Bir
kere gördükten sonra, artık görmezden gelemezsiniz. Mimarinin oluşum süreci
tamamlandı:
2013-2019:
Epstein, İsrail istihbaratını BAE’nin ekonomik ve siyasi gücüyle bağlayan gizli
ağlar kurdu, Barak ile DP World liderliği arasında kritik toplantılara aracılık
etti, Muhammed bin Zeyid’e erişim imkânı sundu, Mossad bağlantılı bir aracı
olarak faaliyet yürüttü.
2018: İmran
Han’ı “Erdoğan, Hameney, Şi veya Putin’den çok daha büyük bir tehdit” olarak
tanımlayan Epstein onu, nükleer silaha sahip popülizmi ve gerçek bağımsızlığa
olan bağlılığı nedeniyle bir engel olarak tanımladı.
2020: İbrahim
Anlaşmaları, Epstein’in yıllar içinde gizlice inşa ettiği, Kushner’ın mimarı,
Trump’ın ise icradan sorumlu görevlisi olduğu İsrail-BAE ittifakını resmiyete
kavuşturdu. Yüzyılın Anlaşması, Filistin’in devletleşme kılıfı altında ilhakını
önerdi, ancak amacını açıktan dile getirdiği için başarısız oldu.
2021:
Kushner, Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra eline 2 milyar dolar geçti. Böylelikle
BAE-İsrail çıkarlarına hizmet eden bölgesel yeniden yapılanma sürecinin inşasında
oynadığı rolünü paraya tahvil etti.
Şubat
2022:
Ukrayna işgali başlarken Han, Moskova’da Putin'i ziyaret ederek bağımsız dış
politikasını ve Filistinlilerle dayanışmasını daha da güçlendirdi; bu da onu oluşmakta
olan düzenle uyuşmayan biri haline getirdi.
Mart
2022:
ABD Dışişleri Bakanlığı, sızdırılan gizli bir belgede ortaya konulduğu
biçimiyle, Han’ın görevden alınmaması halinde Pakistan’ı açıktan tehdit etti.
Bu, tehdit, Han’ın görevden alınmasının ardında Amerikan müdahalesinin
olduğunun kanıtıydı.
Nisan
2022:
Han, Amerikan baskısı altında Pakistan ordusu tarafından düzenlenen güvensizlik
oylamasıyla görevden alındı. Pakistan tarihinde bu türden bir mekanizmayla
görevden uzaklaştırılan ilk başbakan oldu.
Ocak
2026:
Han sonrası Pakistan, Gazze’yi denetlemek üzere BAE çerçevesine katılarak Barış
Kurulu anlaşmasını imzaladı, Han’ın müzakere edilemez” dediği, Filistin yanlısı
taahhütlerden vazgeçti.
Şubat
2026:
İsrail medyası, BAE’nin, İsrail’in desteği ve Amerika’nın koordinasyonuyla,
Gazze’nin tümüyle siviller tarafından ele geçirilmesi konusunda görüşmeler
yürüttüğünü ve anlaşma taslaklarının aralarında dolaştırıldığı haberini yaptı.
Bu,
tesadüfen bir araya gelen, birbiriyle ilgisiz olaylar dizisi değil. Bu,
sistematik bir şekilde engellerin kaldırılması ve ardından uygulamaya
geçilmesidir. Han’ın ortadan kaldırılması gerekiyordu çünkü o, Gazze’nin
BAE-İsrail kontrolüne geçmesi karşısında muhalefeti harekete geçirebilecek
türden bağımsız bir Müslüman liderliği temsil ediyordu. Rejim değişikliği
yoluyla görevden alındıktan sonra Pakistan, katılmayı reddettiği çerçeveye
entegre edilmeye hazır hale geldi.
Epstein’in
İsrail istihbaratını BAE gücüyle birleştirmek için kurduğu ağlar, hedeflerine
ulaştı: Gazze’yi bir direniş bölgesinden, bağımsız liderleri ortadan
kaldırılmış, Müslümanların çoğunlukta olduğu devletlerin meşrulaştırdığı, gözetleme
ve paralı asker güçleriyle güvence altına alınan, İsrail’e ait her türden izin
üzerini örten Körfez’deki vekillerce yönetilen bir lojistik merkezine
dönüştürdü. Trump’ın Barış Kurulu, farklı ülkelerin sürece dâhil edildiği
sahneyi teşkil etti. Kushner’ın milyarları, Trump ailesinin işbirliğini ve
erişimini güvence altına alıyor. Pakistan’ın imzası, engel ortadan
kaldırıldıktan sonra İslami meşruiyeti sağlıyor.
Birleşik
Arap Emirlikleri’nin yönetimi ele geçirmesi, askeri işgali sivil yönetime
dönüştürerek, geçici olması gerekeni kalıcı hale getiriyor, egemenliği ortadan
kaldırırken yeniden yapılanma söylemini koruyor.
Sırada
Ne Var: Fetih Olmadan Yok Etme Modeli
Birleşik
Arap Emirlikleri, Gazze’nin sivil kontrolünü ele geçirdiğinde ki ortada, bunun
olup olmayacağından ziyade, ne zaman olacağı sorusunu sormamıza neden olacak
emareler var, bu kontrol, işgal olarak nitelendirilmeyecek. Uluslararası medya,
bunu istikrara kavuşturma, pragmatik yeniden yapılanma, insani bir gereklilik
olarak pazarlayacak. Piyasa açılışları, yatırım duyuruları, altyapı projeleri
hakkında ışıltılı haberlere rastlayacağız. Basın bültenlerinde iş yaratma ve
ekonomik kalkınmaya vurgu yapılacak.
Dile
getirilmeyecek olan şey ise kalıcılıktır. BAE’nin yüklenicileri, tedarik
zincirlerine yerleştikten, BAE güvenlik güçleri, operasyonel kontrolü
sağladıktan, gözetim altyapısı halkı izlemeye başladıktan sonra, Gazze, asla
gerçek egemenliğini geri kazanamayacaktır. Yönetilen bir bölge olarak varlığını
sürdürecek, ekonomik açıdan Körfez sermayesine bağımlı olacak, güvenliği Abu
Dabi’ye bağlı yabancı paralı askerlere devredilecek, direnişi terörizm olarak
tanımlayan Barış Kurulu eliyle politik düzlemde etkisiz hale getirilecektir.
Filistinliler,
Yüzyılın Anlaşması’nda yer alan aynı yanlış seçimle karşı karşıya kalacaklar:
vekalet yönetimini kabul etmek ya da kuşatma altında kalmak. Her türden örgütlü
direniş, terörizm olarak tasnif edilecek, İsrail istihbaratının desteğiyle BAE
güçleri eliyle ezilecek. Gerçek egemenlik talepleri, gerçekçi olmayan, radikal
ve nihayet istikrarı getiren pragmatik çözümün önündeki engeller olarak redde
tabi tutulacaklardır.
Gazze
haberlerinden yorulmuş, artık başka konulara geçmek isteyen uluslararası
toplum, bu sonucu mevcut en iyi seçenek olarak görüp kabul edecektir.
Epstein’in
ağlarının mümkün kıldığı gelecek budur. Kushner’ın milyarlarca dolarının satın
alınmasına yardımcı olduğu gelecek budur. İbrahim Anlaşmaları’nın mümkün kılmak
için tasarlandığı gelecek budur. Yolun açılması için İmran Han’ın görevden
alınmasını gerektiren gelecek budur. Pakistan, engeli ortadan kaldırıldıktan
sonra, Barış Kurulu’na imza atarak bu geleceğe meşruiyet kazandırmaktadır.
Gelgelelim,
bu türden adımlar Gazze’nin ötesini etkileyecek. Bu modelin uygulanabilir
olduğu görülünce, işgalin “yönetim” olarak yeniden adlandırılabileceği,
egemenliğin ekonomik bağımlılık yoluyla ortadan kaldırılabileceği, direnişin
görünür askeri güç yerine gözetim ve paralı askerler aracılığıyla
yönetilebileceği ispatlandığında, model her yerde uygulanacaktır.
Batı
Şeria. Güney Lübnan. Direniş hareketlerinin var olduğu, bağımsız liderliğin
inşa edilmiş bölgesel yapıyı tehdit ettiği her yerde model devreye sokulacak. Halkın
tecrit edilebildiği, kuşatılabildiği, ardından sürekli acı çekmek ile vekiller
aracılığıyla teknokratik kontrolü kabul etmek arasında seçim yapma şansının
sunulduğu her yerde, model tesis edilecek.
Bu,
sadece Filistin’in meselesi değil. Bu, yirmi birinci yüzyılda egemenliğin
altyapısıyla ilgili. Epstein gibi istihbarat görevlileri ağları kuruyor, Muhammed
bin Zeyid gibi otokratlar sermaye ve güç temin ediyorlar, Kushner gibi oportünistler
siyasetçilere erişme imkânını paraya tahvil ediyorlar, Erik Prince gibi paralı
askerler, operasyonel kapasiteyi oluşturuyorlar, İmran Han gibi engeller,
işbirliği yapılamadıkları zaman rejim değişikliğiyle ortadan kaldırılıyorlar,
Pakistan gibi devletler, bağımsız liderleri sistematik olarak ortadan
kaldırıldıktan sonra meşruiyet kazanıyorlar.
Güzergâh
tamamlandı. Altyapı işler durumda. Engeller kaldırıldı. Gazze, egemenliğin
dünyanın görüp mahkûm edeceği askeri fetih değil, idari yapıların ele
geçirilmesi, ekonomik bağımlılık ve çok taraflı anlaşmalar aracılığıyla nasıl
ortadan kaldırıldığının, kalıcı esaret zincirleri yüzeyin altında şangırdarken,
yüzeyde nasıl bir tiyatro sahnesinin kurulduğunun kanıtıdır.
Onların
parmak izleri her yanda, yeter ki siz nereye bakacağınızı bilin. Tüm izler, on
beş yıldır planlanan aynı nihai hedefe işaret ediyor.
Frame The Globe
3
Şubat 2026
Kaynak








