İnsanlık tarihi, toplumsal, düşünsel ve cinsel baskının
tarihidir.
Marcuse’nin sunduğu şekliyle bu çağ, söz konusu baskının en
uç biçimini sunmaktadır. Birey, yalnızca toplumsal konumunu değil, zihninin
dokusunu ve içgüdüsel cinsel aktivitesinin sınırlarını da dayatan üretken ve
tüketimci bir rasyonellik sistemine dâhil edilir. Bugün yüzleşilen baskı,
bireyin bu baskı yoluyla toplumsal, düşünsel ve cinsel özgürlük eksikliğine
dair bilinci yitirmesine neden olmak gibi bir tehlikeye yol açmaktadır. Bu açıdan,
Marcuse’nin de dediği gibi, sosyalist bir toplumda birey, kapitalist bir
toplumdaki bireye denktir.
Kapitalist toplum tüketimci, sosyalist toplumda ise
üretimci mantık dayatılmaktadır. Her ikisi de, bireyin kendini gerçekleştirme
iradesine ve cinsel tatmin iradesine karşı duran baskıcı teknolojik gücün
mantığını ifade etmektedir.
Kapitalist toplumda, görünürdeki açıklığına, hatta
dizginsiz doğasına rağmen, seks, mevcut sistemin istikrarını korumak için
kullanılan tanımlanmış, yönlendirilmiş ve kontrol edilen bir ticari değer
haline gelmiştir.
Sosyalist toplumda cinsellik, hızlandırılmış üretim
temposunca emilir ve dayatılan çalışma ahlakının rasyonelliğiyle uyum sağlar,
böylece toplumun genel hedeflerine hizmet eder. Dolayısıyla, cinsellik, her iki
sistemde de toplumsal uyumun bir aracı haline gelir.
Peki ama kapitalist sistemdeki cinsel baskı, o sistemin
doğasıyla tutarlı, mantıklı bir ifadeyse, bu, insan, hatta bireysel
özgürleşmeyi temel hedef olarak belirleyen sosyalist sistemdeki Marksist
düşüncenin özüyle çelişmez mi?
Marcuse, Marx’ın yazılarının bireyin psikolojik yönünü
ihmal etttiği iddiasında bulunur. Ekonomik ve toplumsal özgürleşmeye, genel
olarak insan özgürlüğüne ulaşmanın maddi ve nesnel koşullarını tanımlamaya
odaklanmış olan bu yazılar, psikolojik özgürleşmeyi ele almamışlardır. Belki de
Marx'ın ilk dönemine ait el yazmalarında bu psikolojik özgürleşmenin izlerini
bulabiliriz, ancak elimizde “Marksist psikoloji” diye bir şey bulunmamaktadır.
Marcuse, bu psikolojinin Marksizme eklenmesi gerektiği
iddiasındadır. Psikoloji ile toplumsal ve politik felsefe arasındaki sınırlar
silinmiştir. Psikolojik kategoriler politik kategoriler haline gelmiştir.
Marksizmi zenginleştirmek için yüzünü Freud’a çeviren
Marcuse, Marksizmin içinde psikolojik boyutun eksik olduğunu söyler, toplumsal ve
zihinsel baskının özelliklerini tanımladıktan sonra içgüdüsel baskının
özelliklerini ortaya koyar. Eros ve Uygarlık veya “Aşk ve Uygarlık” adlı
kitabının özündeki fikir budur.
Ancak Marcuse, Freud’a da Marx’a yaptığını yaptı.
Marcuse’nin felsefesinde Marx’tan sadece teorik masasından çarpıtılmış
kırıntılar bulduğumuz gibi, bu felsefede de Freud’dan sadece genel
düşüncelerinden bazılarını buluyoruz. Marcuse bunları kendi vizyonuna uyacak
şekilde, kendi tarzında yeniden formüle ediyor.
Öncelikle, Freud'un psikanalitik teorisinin temel
unsurlarını basit ve özlü bir şekilde sunalım. Freud, kendi zamanında doğa
bilimleri alanında uygulanan şeyi, yani psikolojik olguları fizyolojik neden-sonuç
ilişkileriyle değil, öncelikle tamamen psikolojik nedensonuç ilişkileriyle
açıklamayı, psikoloji alanına uygulamaya çalıştı. Freud, ruhun derinliklerine
inerek, hareket ve gelişimin içsel yasalarını ortaya çıkardı. Klinik
çalışmalarından (özellikle histeri ve nevroz üzerine yürüttüğü çalışmalardan),
yaptığı gözlemlerin ve pratik deneyimlerin toplamından yola çıkarak, Freud,
psikolojik yapının hatlarını tanımlayan ve bunu, bir çocuğun doğumundan
itibaren ve yaşamın ilk beş veya altı yılı boyunca çevreyle etkileşime giren ve
mücadele eden içgüdüsel psikolojik sabitlere kadar izleyen bir teori
geliştirdi.
Bireyin nihai psikolojik özellikleri genellikle bu
yıllarda belirlenir. Bu özellikler üç seviyeden oluşur: Birinci seviye,
bilinçaltı veya bilinçdışıdır; bu, bireyin genel olarak arzularının,
tutkularının ve doğal içgüdülerinin, özellikle de toplumun ifade etmesini ve
yerine getirmesini engellediği cinsel içgüdülerinin alanıdır. Bu nedenle, bu
bölge, bastırmaların ve tabuların bir deposu haline gelir. Ancak, sadece bir
depo değil, gizlenmesine rağmen, bireyin dışa dönük davranışları için itici,
motive edici ve yönlendirici bir güçtür. Bu bilinçdışı bölge “ilahi” olarak
nitelenir (toplum, ilahinin bileşenlerinden ve bastırmalarından tek başına
sorumlu değildir; Freud'un teorisi başka, çoklu faktörler öne sürer).
İkinci seviye, bastırılmış arzuların toplumsal taleplerle
dengelendiği ve bireyin dışa dönük davranış özelliklerinin buna göre
belirlendiği kişiliğin mantığı olan egodur.
Üçüncü seviye ise, genel olarak ahlaki ve toplumsal
vicdan olarak adlandırabileceğimiz süperegodur. Psikolojik yapının merkezinde
yer alan toplumsal değerler ve standartlar alanıdır.
İlahi olanın iç işleyişi üzerinde bir baskı gücü ve
egonun davranışları üzerinde bir kontrol gücü vardır. Bireyin dışa vurumu bir
yandan bilinçaltının iç işleyişi tarafından yönlendirilirken, diğer yandan
çevresinin yükümlülükleri ve taahhütleri tarafından kısıtlanır ve kontrol
edilir. Bu kısıtlama, uygarlığın temelidir. İnsan uygarlığı, (Freud’un dediği
gibi) bastırma veya (Marcuse’nin dediği gibi) baskılama üzerine kuruludur. Bu
nedenle, Freud’un gördüğü şekliyle mutluluk, uygarlıkla ilgili bir olgu
değildir. Mutluluk, her türlü kısıtlama, yükümlülük veya taahhütten arınmış
erotik psikolojik ifade anlamına gelir. Uygarlık ise, bu mutluluğa her zaman
dayatılan, gerçekleşmesini ve yerine getirilmesini sınırlayan bir dizi
kısıtlamadır. Dolayısıyla, insan bireyi, psikolojik yapısının özünde iki ilke
arasında yer alır: bilinçaltının iç işleyişinden kaynaklanan haz ilkesi ve
çevresinden, hatta içinden gelen gerçeklik ilkesi.
Freud, haz ilkesi ile gerçeklik ilkesini uzlaştırmanın
hiçbir yolu olmadığına ve bu nedenle haz ilkesinin ancak uygarlığın yıkımı ve
çöküşüyle elde edilebileceğine inanır. Dolayısıyla, uygar insanın davranışı,
cinsel içgüdüsünün bastırılması ve gizlenmesinin bir ifadesi olarak kalacak,
toplumsal özgürlüğünün bedelini kendi kişisel mutluluğuyla ödemeye devam
edecektir. Bir yandan mutluluk, diğer yandan özgürlük, cinsel özgürleşme ve
uygarlık arasındaki çelişki devam edecektir.
Freud’a göre, özgürlük uygarlıkla bağlantılıdır, çünkü
uygarlık, bizi çocuksu içgüdüsel arzulardan kurtarır. Bu, hem bir bastırma hem
de bir özgürleşmedir. Dolayısıyla, mutluluğun ve cinsel özgürleşmenin zıt
kutbudur. Freud’un doğal kabul ettiği bu durumu, toplumsal sistemlerin doğası
ne olursa olsun değiştirmenin hiçbir yolu yoktur. Bu nedenle Freud, sosyalizmi
ve komünizmi toplumsal özgürlük ve kişisel mutluluğa ulaşmanın başlangıç
noktaları olarak sık sık alaya alır. İnsanın yapısında hiçbir şey değişmeyecek;
aksine, aynı baskı, bastırma, suçluluk ve günah yapıları tekrarlanacaktır. Bu
yapılar tekrarlanacak, ancak değişmeyecekler.
Bir insanın hayatında ne tür toplumsal ve ekonomik
değişiklikler olursa olsun, bireyin psikolojik yapısını kökten değiştirmek ya
da onu yeniden şekillendirmek mümkün değildir. Bir gün bir anne, Freud'a
çocuğunu nasıl yetiştireceğini sordu. Freud, kesin bir dille şöyle cevap verdi:
"İstediğinizi yapın. Hangi yöntemi seçerseniz seçin, kötü olacaktır."
Bu nedenle, psikolojik yapıyı değiştirmek veya yeniden şekillendirmek mümkün
değildir, çünkü doğası gereği sabittir ve değişmezdir. İnsan, ya normaldir,
gerçeklik ilkesine uyum sağlayabilir ya da hastadır, uyum sağlayamaz.
Dolayısıyla, gerçeklik ilkesinden sapan herkes hastadır; ister gerçekten hasta
olsun, ister isyancı, devrimci veya toplumsal değişim savunucusu olsun.
Ancak, normal olarak kabul ettiğimiz bu birey, ancak
bastırılmış arzularını kontrol altında tutarak, bunların patlamasını ve serbest
kalmasını engelleyerek normaldir. Freud’a göre bu kısıtlamadan ve baskıdan
kurtulmanın tek sağlıklı yolu yüceltmedir; yani bastırılmış cinsel arzuları
genel olarak edebi ve sanatsal yaratımda kültürel alternatiflere veya çalışma
ve üretimde veya savaşlarda medeni alternatiflere dönüştürmektir; bunlar,
cinsel içgüdünün bir boyutu olan yıkıcı veya ölüm içgüdüsünün (Tenedos) yüceltilmesidir.
Freud için yüceltme medeniyettir. İnsanlık, gerçeklik ilkesinin otoritesine
karşı isyan etmeye çalışmıştır.
Çocuklar, bu ilkenin ve bu otoritenin sembolü olan babaya
karşı isyan edip onu öldürdüler. Baba, özellikle kadınlar olmak üzere, yasak
olan her şeyi tekeline almıştı. Çocukları onu öldürüp iktidarı ele
geçirdiğinde, asli günah doğdu. İnsan hayatı, bu asli günahtan kurtulmak için
sürekli bir girişimden başka bir şey değildir, ancak bu sürekli tekrarlanır.
Tüm kadınlar... İsyan, babayı öldürmeye yönelik yeni bir girişimdir.
Nietzsche’nin de belirttiği gibi, insan hayatındaki bu
ilk suçun ebedi bir tekrarı vardır: “Toplum ve İnsan-Birey. Her çocuk, annesine
sahip olmak için rüyalarında babasını öldürür. Oedipus, her çocuğun (veya Ödip
kompleksinin diğer tarafı olan Elektra kompleksine göre her kızın) temsil
ettiği ve işlediği ilk günahtır.” Freud, Ödip kompleksinin daha sonra çocuğun
hayatında süt dişlerinin dökülmesi gibi kendiliğinden ortadan kalktığına ki bu,
psikolojik denge durumudur, inanmasına rağmen, babayı öldürme ve annenin peşinden
koşma (veya tam tersi) ile ilgili günah duygusunun kalıcılığı, zihinsel
hastalığın ikincil bir kaynağı olarak iş görür.
Öte yandan, ruh sağlığı, babanın öldürülmesinden sonra
kurulan yeni gerçekliğe uyum sağlamaktır. Bu ilk günah işlendikten sonra, katil
kardeşler miras konusunda anlaşmazlığa düştüler ve çatışma, ilk toplumsal
örgütlenmeyi, yani içgüdülerin ilk teslimiyetini ve görevlerin kabulünü temsil
eden bir tür toplumsal sözleşmeyle sonuçlandı; bu sözleşme, saygı duyulması,
uyulması ve yüceltilmesi gereken sosyal ve ahlaki kurumlar kurdu. Bu sağlıklı
psikolojik gelişim düzeyi, cinsel aktivitenin olgunlaşmasıyla birlikte gelişir.
Oralden anal, sonra fallik ve nihayet sağlıklı aşk aşamasına doğru ilerler. Bu
olgunlaşma ve özellikleri, bireyin psikolojik yapısında yaşamın ilk beş veya
altı yılında belirgin hale gelir. Bireyin bu yıllar boyunca elde ettiği uyum ve
adaptasyon derecesi, kısaca ve çok basitleştirilmiş bir şekilde, Freud'un
ruhsal dinamiklerin genel haritasını verir.
Şüphesiz, daha önce de belirttiğimiz gibi, Freud,
psikolojinin gelişiminde olumlu bir rol oynamış, onu on dokuzuncu yüzyılın
mekanik sınırlamalarından, klinik gözlem ve psikososyal kavramlara dayalı
bilimsel bir yaklaşıma dayalı daha geniş ve derin hümanist ufuklara taşımıştır.
Ancak, görünüşte dinamik olmasına rağmen, Freud’un teorisi, idealist olmasına
rağmen, önceki psikoloji okullarının katı, mekanik sınırlarını aşarak daha da
katı, biyolojikcinsel determinizme düşmüştür.
Freud'un kendi takipçilerinin klinik gözlemleri, onun
ruhsal yapıda öne sürdüğü içgüdüsel sabitleri sıklıkla çürütmüştür. Dahası,
Freud’un teorisi, psikolojik yapının toplumsal ve tarihsel boyutlarını göz ardı
etmektedir. Bireysel davranışı bilinçaltındaki gizemli, yıkıcı bir güce
indirgeyerek, onu temelde irrasyonel hale getirir.
Freud’un teorisi, bu irrasyonel psikolojik determinizmle
sınırlı kalmaz; aynı zamanda baskıyı ebedi bir zorunluluk haline getiren,
değişim veya özgürleşme olasılığını ortadan kaldıran genel bir uygarlık
determinizmine de yol açar. Freud, toplum tarihindeki çelişkili güçleri ve
bireysel ruhsal yapıdaki yaratıcı güçleri göz ardı etmiştir. Bu nedenle,
devrimi hastalıkla, devrimciyi ise mevcut düzene karşı çıkmaları bakımından
hastayla eşleştirir.
Ancak, Freud'un teorisindeki bu mutlak karamsarlık ve
katılık, bazı Froydcu psikologları, teorisini geliştirmeye, hatta bazen temel
ilkelerinden neredeyse sapmaya kadar varmaya yöneltmiştir. Marcuse’nin
girişimi, bu çabaların bir uzantısıdır, hatta muhtemelen kendi girişimini bu
girişimlerin eleştirisi üzerine kurmuştur.
Marcuse öncesi bu girişimlerin en öne çıkanı, tamamen
klinik gerekçelerle Freud’un cinsel içgüdü ile ölüm içgüdüsü (genel olarak
yıkıcı içgüdü) arasında yakın bir bağlantı olduğu iddiasını reddeden Wilhelm
Reich’tır. Cinsel aktivitenin mutlak özgürleştirilmesini ve onu engelleyen tüm
kısıtlamaların ve tabuların ortadan kaldırılmasını savunmuş, bunu genel olarak
tüm insan özgürleşmesinin gerekli temeli olarak görmüştür. Diğer önemli
girişimler arasında Erich Fromm ve Karen Horney’nin girişimleri yer almaktadır.
Harry Stack Sullivan ve meslektaşları, Froydculukta
kültürel yaklaşım olarak adlandırılan yeni bir akımı temsil ederler. Bu
yaklaşım, klinik gerekçelerle de olsa, cinsel dürtü, ölüm dürtüsü, çocukluktaki
cinsel evreler ve Ödip kompleksi gibi birçok biyolojik sabiti dışlar. Genel
olarak içgüdülerin psikolojik olguların oluşumundaki ve açıklanmasındaki rolünü
inkar etmeseler de, Freud’dan farklı olarak, onlara sınırlı bir rol atfederler.
Ruhun oluşumunda ve gelişiminde daha büyük rolü eğitime ve kültüre bağlarlar.
Onlara göre, insanın kişiliği, bir çocuğun hayatının ilk beş veya altı yılında
tamamen biyolojik olarak belirlenmez, bilâkis, toplumsal etkileşim ve
başkalarıyla ilişki yoluyla şekillenir ve gelişir. Dahası, sevgi, insanın
kişiliğinin gelişiminde ve verimli toplumsal ilişkilerin kurulmasında önemli
bir rol oynar.
Erich Fromm, Freud’un teorisini kapitalist sistemin
toplumsal bağlamının ideolojik bir yansıması, merkeziyetçi, sömürücü, ataerkil
bir toplumun yansıması olmakla suçladı. Fromm, Freud’un teorisi ile bu
kapitalist sistem içindeki hâkim ekonomik ilişkiler arasında bir paralellik
bile kurdu. Freud’un psikolojik çerçevesine göre, insan ilişkileri, izole
bireyciliğin ve temel biyolojik ihtiyaçların değiş tokuşunun hâkimiyetiyle
karakterize edilen kapitalist piyasa ilişkilerine benzer. Fromm, Freud’un
insanlığı Robinson Crusoe olarak tasvir etmesini reddetti ve insanlarda
doğuştan gelen antisosyal içgüdülerin varlığını inkâr etti. Freud’un birey ve
toplum arasında kurduğu çelişkinin, öz sevgi ile ve başkalarına duyulan sevgi
arasındaki çelişkiyle ilişkili olduğunu söyledi.
Sabit bir insan doğası yoktur. İnsanlık, sinir
sisteminin esnekliği sayesinde kendi doğasını yaratır. Tarih, farklı tarihsel
dönemlerde açığa çıkan, kişiliklerde görülen çeşitlilikle buna tanıklık eder.
Erich Fromm’un dediği gibi, Freud, sadece insanlığın zalim babasını öldürmesini
değil, aynı zamanda gelecekteki tarihini ve uygarlığını da öldürmesini
sağlamıştır. Kısacası, bu yeni Froydcu akım, Freud’un teorisini statik, katı
karakterinden, tamamen biyolojik ve irrasyonel doğasından ve karamsar
karakterinden kurtarmaya çalışmıştır.
Bu nedenle, daha önce de belirttiğimiz gibi, Marcuse’nin
girişimi, hepsinden farklı olup, onları Freud’dan bir sapma olarak görse de, bu
girişimlerin sadece bir uzantısıydı. Wilhelm Reich örneğinde sol sapmaya,
Fromm, Horney ve Sullivan örneklerinde ise sağ sapmaya tanıklık edildi.
Marcuse’nin dediği gibi, Reich, cinsel özgürleşmeyi tüm bireysel ve toplumsal
kötülükleri iyileştiren panzehir olarak görüyordu.
Ona göre ilerleme, sadece “milliyetin özgürleşmesi”dir.
Marcuse’ye göre Fromm, Horney ve Sullivan ise idealist ve dinsel ahlaka
başvururlar ve mevcut toplumsal düzene uyum sağlamaya çalışırlar. Bireyin
“bütünsel kişiliğini” erken çocukluk ve biyolojik yapının ya da onun
psikosomatik durumunun yerine koyarlar. Dolayısıyla, Marcuse’nin dediği gibi,
Freud’dan tamamen bir kopuş, ideoloji ve gerçeklik arasındaki çizgilerin
bulanıklaşması söz konusudur. Peki Marcuse, Freud’a göre nerede duruyor? Gerçek
şu ki, önceki girişimlerden farklı olarak, Freud’dan pek farklı değil veya
kendi ifadesiyle, bir kopuş değil, ancak bu girişimlerin aksine, klinik
gözlemlere dayanıyor ama kesinlikle Freud’un klinik gözlemlerini temel almıyor.
Freud’un teorisi üç seviyeden oluşur:
Birinci seviye, temel psikolojik kavramlarını içerir.
İkinci seviye, klinik gözlemlerinden türettiği teorileri
içerir.
Üçüncü seviye, Freud’un genel deneyimlerinden vardığı
felsefi sonuçları ifade eder; örneğin, uygarlık, savaş, din, sosyalizm vb.
hakkındaki görüşleri, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları adlı kitabında yer
alır.
Dikkat çekici olan, ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi,
Marcuse’nin Freud’un kavramlarından, farklı yorumlarla da olsa, yararlanmış
olmasıdır. Freud’un klinik gözlemlerini göz ardı etti, hatta önemli yönlerini
bile görmezden geldi. Bunun yerine, genel felsefi sonuçlarına odaklandı, ancak
o da bunları farklı, hatta çelişkili bir şekilde yorumladı. Belki de Marcuse,
çalışmasının psikoloji alanına girmediğini iddia ederek bunu haklı çıkarmaya
çalıştı.
Analitik yön, analitik yönün kendisinde değil, analitik
psikoloji felsefesinde veya metaanalitik psikolojide yatmaktadır.
Marcuse’nin başlangıç noktası, Freud’un uygarlığın insan
içgüdülerinin sürekli olarak bastırılmasına dayandığı iddiasıdır. İçgüdüsel
ihtiyaçların tatmini, uygar toplumla bağdaşmaz, bu nedenle ilerlemenin
büyümesi, artan bastırmayla bağlantılıdır. Buradan Marcuse, temel bir sonuç
çıkarır: Froydcu teori, özünde, yalnızca biyoloji temelli bir teori değil,
toplumu esas alan bir teoridir. Freud için uygarlık, yalnızca biyolojik
varoluşa değil, aynı zamanda toplumsal varoluşa da baskı ve cebir uygular.
İnsanın hem toplumsal hem de içgüdüsel yapısını sınırlar. İnsanlık tarihi,
bastırmanın tarihidir. Bu tarih boyunca haz ilkesi, her zaman gerçeklik
ilkesine tabidir.
Gerçeklik ilkesinin kontrolü altında, insan, akıl yürütme
işlevini geliştirir. Böylece insan, dışarıdan kendisine dayatılan bir
rasyonelliğe yönelmiş, bilinçli, düşünen bir özne haline gelir. Marcuse,
Freud’daki haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki çatışmanın sonsuza dek
karşıt oldukları için ebedi bir çatışma olduğunu kabul eder. Dolayısıyla, baskı
olmadan bir medeniyetin ortaya çıkması mümkün değildir.
Burada Marcus,e şunu soruyor: Haz ilkesi ile gerçeklik
ilkesini, radikal olarak farklı toplumsal ilişkiler kurarak uzlaştıramaz mıyız
ya da başka bir deyişle: Baskıcı olmayan bir medeniyetin kurulması imkânsız
mıdır? Marcuse, Freud’un teorisinin bazı unsurlarının böyle bir medeniyetin
olasılığına izin verdiğini, ancak teorinin bazı eklemelere ihtiyaç duyduğunu
söylüyor. Burada Marcuse, teori içinde bir medeniyetin kurulmasına imkân
sağlayan bu eklemeleri sunma görevini üstleniyor.
Froydculuk, haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki
çatışmanın ortadan kalktığı, baskıcı olmayan bir uygarlığın mümkün olduğunu
söyler. Marcuse, iki yeni kavram ortaya koyar: “ek baskı” ve “geri dönüş
ilkesi”.
İlk kavramla ilgili olarak Marcuse, “temel baskı” ve “ek
baskı” olarak adlandırdığı iki kavram arasında ayrım yapar. Temel baskı, insan
ırkının devamı için içgüdülerin gerekli sınırıdır. İnsanlar arasındaki cinsel
ilişkileri düzenleyen doğal temeldir; yaşamın kendisinin korunması ve devamı
için gerekli, doğal sınırlardır. Öte yandan ek baskı, tarih boyunca toplumsal
kontrolün biçimleri, sistemleri ve çıkarları tarafından dayatılan, bu gerekli,
doğal sınırlara eklenen toplumsal kısıtlamalardan oluşur. Temel baskı,
soybilimsel ve biyolojik açıdan gerekli olandır, ek baskı ise farklı toplumsal
ve tarihsel koşullar tarafından dayatılandır.
Marcuse’nin eklediği ikinci kavram ise geri dönüş
ilkesidir. Marcuse’nin belirttiği gibi, bu “gerçeklik ilkesinin çağdaş toplumda
aldığı özel biçimdir.” Bu, kıtlık ya da bolluk zamanlarında doğası gereği
baskıcı olan, baskıcı emek ve üretim yoluyla ihtiyaçları karşılamaya dayalı bir
toplumsal örgütlenmedir. Kıtlığın rasyonel, yönlendirilmiş emek yoluyla
dağıtımını garanti eder, aynı zamanda egemen sistem için kâr elde edilmesini de
garanti eder. Geri dönüş ilkesi, cinsel arzuların bastırılmasını zorunlu kılar
ve bunları mevcut üretken örgütlenmeye hizmet edecek emek gücüne yönlendirir.
Eros’u (aşk tanrısı) bastırır.
Logos’un çıkarı ve Prometheus’un çıkarı. Prometheus, geri
dönüş ilkesinin arketipik kahramanı, emeğin ve üretkenliğin, baskı yoluyla
ilerlemenin uygarlık sembolüdür. Eros ise kurtuluş ve özgürleşmenin şairidir.
Marcuse’nin Freud’un gerçeklik ilkesini geri dönüş ilkesine dönüştürdüğü
temelin, “ek baskı” olarak adlandırdığı yeni kavramını formüle ettiği temelle
aynı olduğunu belirtmekte fayda var. Geri dönüş ilkesinin egemenliği,
Marcuse’nin “ek baskı” olarak adlandırdığı kontrol kurumlarını dayatır. Bu iki
ilke veya kavramdan, üreme ve tek eşlilik gibi cinsel içgüdülerin her türlü
baskısı doğar ve erotik yön azalır. Çalışmaya ve üretime yönlendirilir, egemen
toplumsal düzene boyun eğdirilir. Marcuse, bu iki ilke veya kavramla Freud’un
teorisini katılığı ve karamsarlığından kurtarmayı ve insanlık için
özgürleştirici bir mesajın temeli haline getirmeyi amaçlar. Freud’un dediği
gibi, uygarlık baskıyı gerektirir ve bu doğrudur. Ancak Marcuse’nin söylediği
gibi, bu durum, getiri veya fayda ilkesine göre işleyen kurumlar tarafından
dayatılan ek baskıyı gerektirmez. Dolayısıyla, baskıcı rasyonalite kurumlarının
otoritesinden kurtulmak, yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda içgüdüsel
olarak da özgürleşmeyi sağlar. Eğer birincil baskıdan kurtulmak, yaşamın devamı
için gerekli ve doğal ilişkileri düzenlediği için imkansızsa, o zaman ikincil
baskıdan kurtulmak mümkündür.
Haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki çelişkiyi
ortadan kaldıran, böylece içgüdülerin derin bir şekilde tatminini ve gerçek
insan mutluluğunu sağlayan bir açıklık. Bu şekilde Froydculuk o katılığından ve
karamsarlığından sıyrılır, özgürleştirici bir mesaj haline gelir.
Marcuse’nin söylediği gibi, teknolojik rasyonelliğin
devamı yalnızca baskının devamıdır. Özgürleşmeyi sürekli yükselen bir yaşam
standardıyla eşitleyen argüman, yalnızca baskının devamını haklı çıkarmaya
hizmet eder. Marcuse’nin iddia ettiği gibi, özgürleşmenin ve ilerlemenin tek
ölçütü, geri dönüş veya teslimiyet ilkesi, baskıcı rasyonellik ilkesi dışında
kriterlerde yatmaktadır. Bu kriterler, “temel ihtiyaçların karşılanması ve hem
içsel hem de dışsal, içgüdüsel ve düşünsel açıdan suçluluk ve korku
kompleksinden kurtuluştur. Çünkü Baudelaire’in dediği gibi, gerçek uygarlık
gazda, buharda veya yuvarlak masalarda değil, asli günahın etkilerini en aza
indirmekte yatar.” Buna giden yol, Logos’ta değil, Eros’tadır.
Biyolojik baskı, uygarlığın başlangıcından beri var
olmuştur, ancak günümüzde yeni bir biçim almaktadır. Geçmişte, tatmin, protesto
ve yüceltmeye, yani yeni değerlerin kaynaklarına yol açmıştır. Ancak modern
teknolojik toplumda bu protesto bastırılır ve özümsenir, bu da içgüdülerin
duyarsızlaşmasına yol açar. Cinsel aktivite serbest bırakılır, ancak yalnızca
yönlendirme, kontrol ve öz çıkar çerçevesinde.
Cinsel aktivite özgürlüğü, cinsel içerikli gazete, dergi,
film ve oyunların yaygınlaşması, teşhirci cinsel uygulamalar ve şiddet
gösterileri, mevcut düzenin istikrarına hizmet etmek için cinselliğin manipüle
edilmesinin tüm biçimleridir. Cinsellik bu şekilde özgürleşmez, aksine
özümsenir. Önceki baskıcı toplumlarda var olan cinsel yüceltme sona ermiş ve
modern teknolojik toplumda yerini yüceltme eksikliğine bırakmıştır.
Baskıcı bir yücelik dayatılıyor. Cinsellik, meşru bir
tüketim malı haline gelerek toplumsal köleliği daha da kötüleştiriyor ve
sistemin bütünlüğünü güçlendiriyor. Böylece modern dünyanın erotik alanı, son
derece sınırlı hale geliyor. Egemenlik artık Logos ve Prometheus’a aitken, Eros
hapsedilmiş durumda. İnsani varoluşun özü Logos değil, Eros’tur. Logos, tek
başına dünyayı değiştirmek veya özgürleştirmek için artık yeterli değil.
Prometheus’un şiirin kahramanlarına, Eros’a, Orfeus’a ve Narkissos’a boyun eğme
zamanı geldi. Aşka, doyuma ve özgürlüğe boyun eğme zamanı. Orfeus ve Narkissos,
yeni ve farklı bir gerçekliği simgeliyor.
“Onların imgesi neşe ve tam bir doyum imgesidir ve
sesleri emretmez, şarkı söyler.” Orfeus, kurtarıcı ve yaratıcı olarak şairin
arketipidir. Baskıdan arınmış bir dünya düzeni kurar. Onda tüm sanat, özgürlük
ve kültür sonsuza dek birleşir. O, kurtuluşun şairi, insanlığı ve doğayı zorla
değil, şarkıyla uzlaştırarak barış ve huzur getiren tanrıdır. Narkissos, Orfeus
gibi, üreme temelli cinselliğin baskıcı sistemine karşı çıkar. Narkissos’un hayatı
hayal gücüyle dolu bir hayattır ve varoluşu tefekkürdür. Eros, Orfeus ve
Narkissos, dilimizin şarkıya, işimizin oyuna dönüştüğü yeni bir hayatın
sembolleridir. Eğer Logos (akıl) dünyayı değiştirmek ve özgürleştirmek için
artık yeterli değilse, bu amaca ulaşmak için gnostik aracımız, hayal gücüdür.
Tek düşünsel-teorik değer budur.
Marcuse’nin dediği gibi, bu özgürlük, büyük ölçüde
gerçeklik ilkesine göre özgür kalır. Bu nedenle, reddetme özgürlüğünü de
içerir. Devrimci hayal gücünün hedeflediği şey, baskıcı, otoriter babanın
ölümüdür. Dolayısıyla, hayal gücü, özgürlük için epistemolojik aracımız ve yeni
bir güzellik ve özgürleşmiş erotizm düzeni kurma aracımızdır.
Hayal gücü tarafından yaratılan bu düzeni tanımlayan iki
temel kategori "sonu olmayan teleoloji” ve “yasa dışı meşruiyet”tir. Bu
iki kategori, gerçekten baskıcı olmayan bir sistemin özünü gösterir. Birincisi
güzelliğin yapısını, ikincisi ise özgürlüğün yapısını tanımlar. Ortak
özellikleri, hem insanlıkta hem de doğada özgürleşmiş olasılıkların serbest
oyunundan elde edilen tatmindir. Bu noktada Marcuse, aklın fiziksel,
duyarlılığın ise düşünsel olduğu baskıcı olmayan bir uygarlığın özelliklerini
tanımlamak için Kant’ın Yargı Yetisinin Eleştirisi’ndeki estetik
teorisinden yararlanır. Bu kavram, Friedrich Schiller’in İnsanın Estetik
Eğitimi Üzerine Mektuplar adlı eserinde gelişmeye devam eder. Schiller,
burada özgürlüğü aklın değil, duyuların özgürleşmesi yoluyla arar. Schiller’e
göre, özgürlüğe güzellik yoluyla ulaşırız. O halde hayal gücü, baskıdan
arınmış, cinsel içgüdülerin tam gücünü yeniden kazandığı ve tam tatmin
sağladığı bir güzellik ve özgürlük sistemine giden epistemolojik yolumuzdur.
Üremenin egemenliği ortadan kalkar ve tüm beden, cinsel zevkin nesnesi haline
gelir, sadece lokal bir zevk değil, tüm bedenin zevkidir bu.
Marcuse, “içgüdüsel özgürleşme ilkesi de dâhil olmak
üzere yeni bir gerçeklik ilkesinin ortaya çıkmasının, edinilmiş medeni
akılcılığın seviyesinin altına bir gerilemeye yol açacağını” kabul eder. Bu
gerileme, hem maddi hem de toplumsal olacaktır, ancak artan bilinç ışığında ve
yeni bir akılcılık tarafından yönlendirilen bir gerilemedir. Bu öncüllerden,
baskıcı olmayan bir uygarlık, huzur ve barışla karakterize edilen yeni bir
insan yaşamı olasılığı ortaya çıkar.” Bu, cinsel anarşi midir? Marcuse şöyle diyor:
“Hayır…
baskının temel ilkesi, ek olanı değil, içgüdünün kendisi tarafından tanımlanan
ve kabul edilen sınırlar ve kısıtlamalarda somutlaşarak kalacaktır. Haz, kendi
kendini belirleyen bir faktöre sahiptir.”
Bu, kısaca ve basitleştirilmiş bir şekilde, Marcuse’nin
Froydcu metafizik olarak adlandırdığı şeye dayalı olarak sunduğu insan
özgürlüğü tablosudur. Soruya geri dönelim: Marcuse, Freud ile ilişkisinde
nerede duruyor? Gerçekte, Marcuse’nin felsefesinde Freud’dan geriye, spekülatif
felsefesinin bazı genel özellikleri dışında neredeyse hiçbir şey kalmamıştır.
Buradaki amacımız, Freud’un düşüncesini savunmak değil, Marcuse’nin Froydcu
teoriyi yorumladığı ve geliştirdiği iddiasını tartışmaktır.
Gerçekte Marcuse, Froydcu terimleri ve kavramları alt üst
ederek onlara farklı, hatta çelişkili anlamlar yüklemiştir. Bazı
akademisyenlerin savunduğu gibi, Marcuse, bunu yapma hakkına sahipti, ancak
bunları Froydcu terimler ve kavramlar olarak sahiplenmeden ve Freud ile
herhangi bir bağlantı kurmadan. Nitekim, Froydcu gelişiminde Marcuse, bilinçaltı
gibi bazı temel Froydcu kavramlardan kaçınarak, bunların yerine başka bir kavram
koymuştur.
Eros, yani aşk. Bazı akademisyenler bunu şaşırtıcı
buluyor. Ancak şaşırtıcı bir durum yok, çünkü Marcuse, bilinçaltı kavramını
kullansaydı, teorisinin tamamen irrasyonel doğasını ortaya koymuş olurdu. Freud
için bilinçaltı, irrasyonel, yıkıcı arzuların deposudur. Bu nedenle Marcuse, bu
kavramı kullanmaktan kaçındı ve yerine Eros kavramını koydu. Gene de,
Marcuse’nin terminolojisindeki Eros, buna rağmen, Freud’un terminolojisindeki Eros’tan
tamamen farklıdır. Marcuse için, uygarlığın bastırmaya ve engellemeye çalıştığı
cinsel enerjinin bir sembolüdür. Freud için ise tam tersidir. Uygarlık
güçlerinin (veya uygarlığa doğru itici gücün) yanındadır. Bu, cinsellik karşıtı
bir güç içerdiği anlamına gelir. Aslında, Lefebvre’nin dediği gibi, Marcuse’nin
Eros’u Freud’dan çok Nietzsche’ye aittir.
Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te şöyle der: “Ey
ruhum! Sana şunu söylemeyi öğrettim: Bugün seni iffetten ve sefil erdemlerden
arındırdım, güneşin gözleri altında çıplak durmayı öğrettim.” Gerçekten de,
belki de Freud'un Eros’undan çok Platon’un Eros’una daha yakındır.
Dahası, daha önce de gördüğümüz gibi, Freud’un mutluluk
ve özgürlük, cinsellik ve uygarlık arasında kurduğu çelişki, Marcuse tarafından
ortadan kaldırılır. Freud için özgürlük, bastırılmış, çocuksu içgüdüsel
arzulardan kurtuluştur, bu nedenle mutluluğun zıttıdır. Ancak Marcuse için
özgürlük, bu bastırılmış arzuların kurtuluşudur. Dolayısıyla, bunlar ile
mutluluk arasındaki ilişki yakın ve samimidir. Aynı şey, Freud’un cinsellik ve
uygarlık arasında kurduğu çelişki için de geçerlidir.
Marcuse, Freud’un gerçeklik ilkesine alternatif olarak
kullandığı iki yeni kavram olan “ek baskı” ve “geri dönüş ilkesi”ni kullanarak
bunu ortadan kaldırdı. Aslında, Freud’un gerçeklik ilkesi o kadar özel bir
öneme sahiptir ki, son derece soyut bir anlam dışında geri dönüş ilkesi olarak
uygulanamaz. Sadece saf dış gerçekliğe değil, aynı zamanda ruhun içsel
yapısındaki yapısal faktörlere de aittir. Aynı şey, temel anlamıyla bile baskı
kavramı için de geçerlidir. Baskı kavramından biraz farklıdır. Freud, baskıyı
nadiren kullanır, belki de sadece Uygarlığın Huzursuzluğu adlı
kitabında. Öte yandan, baskı da ruhun yapısındaki içsel mekanizmalarla
ilgilidir. Dahası, Marcuse’nin ek baskı kavramını eklemesi Freud’un teorisiyle
bağlantısızdır, neredeyse tamamen mantıksal tutarlılıktan yoksundur. İnsanın
toplumsal tarihinin hareketinin insanın cinsel tarihinin hareketiyle aynı
olduğu doğru olsaydı, birincil ve ek baskı arasında ayrım yapmanın hiçbir
gerekçesi olmazdı. Her uygarlık evresinde, toplumsal zenginliği düzenlemek için
baskı kurumları vardır. Bu kurumlar, hâkim sisteme göre değişir ve cinsel
içgüdünün özünü etkiler. Freud’u cinsellik ve uygarlık arasındaki çelişkiyi öne
sürmeye, mutluluğun uygarlıkla ilgili bir olgu olmadığını savunmaya ve mutlak
kötümserliğine iten de budur. Marcuse, birincil ve ikincil baskı arasında bir
ayrım yaratarak Freudyen determinizmden ve onun kötümser karakterinden kaçmaya
çalışır. Ama ne amaçla? Kendi ifadesiyle, geçici de olsa bir uygarlık
gerilemesine. Bu, istemeden de olsa Freud’un cinsel tatmin ve uygarlık, mutluluk
ve uygarlık arasında dile getirdiği çelişkiyi koruduğu anlamına gelmez mi?
Uygarlık yeni bir şekilde yoluna devam ettikten sonra bile, cinsel
ilişkilerdeki doğal biyolojik düzenleme yalnızca asli baskı mı olacak, yoksa
mutlaka uygarlıkla mı bağlantılı olacak?
Yeni toplumsal örgütlenme, sadece yeni bir baskı biçimi
midir? Birincil ve ikincil baskı arasındaki ayrım, Froydcu olmamasının yanı
sıra, Marcuse’nin cinsel özgürleşme vizyonunu, herhangi bir toplumsal veya
ahlaki boyuttan yoksun, tamamen biyolojik bir özgürleşme olarak ortaya
koymasına rağmen, kırılgandır. Bizim amacımız Freud ve Marcuse arasındaki
farkın sınırlarını tanımlamak değil, bu farkı vurgulamaktır. Marcuse’nin
Freud’u geliştirmediğini, bilâkis, ona karşı çıktığını ve onun üzerine herhangi
bir şey inşa etmediğini, bilâkis, genel düşüncelerinden bazılarını seçmeci bir
üslupla kullandığını göstermektir. Buna rağmen, Marcuse’nin vardığı nihai
sonuç, insanlığın cinsel geleceğine ilişkin görünüşte özgürleştirici ve iyimser
düşüncesine rağmen, Freud’unkinden temelde farklı değildir.
Freud, uygarlığı cinsel özgürleşmenin antitezi olarak
ortaya koyarken, Marcuse de cinsel özgürleşmenin sağlanabileceği bir uygarlığı
müjdeler. Her iki isim de gerçekte insanlığı öncelikle biyolojik ve cinsel bir
varlık olarak tasvir etmiştir. Freud, uygarlığın bir gerekliliği olarak cinsel
içgüdüden ziyade aklı önceliklendirirken, Marcuse ise özgürleştirici bir
gereklilik olarak cinsel içgüdüyü aklın önüne koymuştur. Bununla birlikte, her
ikisi de mutluluğu temelde biyolojik ve cinsel özgürleşmeyle
ilişkilendirmiştir. Dahası, Marcuse’nin cinsel aktivitenin çağdaş teknolojik
topluma entegre edildiği, özellikle kapitalist piyasa içinde ticari bir güce
dönüştürüldüğü ve sonuç olarak baskıcı yüceltme karşıtlığı tarafından domine
edildiği sonucu, Marcuse’nin anarşik cinsel isyanı savunarak üstesinden gelmeye
çalışmasına rağmen, Froydcu kötümserliğe bir başka boyun eğme biçimini temsil
etmektedir.
Dolayısıyla, Marcuse, Freud gibi, insanlığı yorumlamada
ve özgürlüğe giden yolu tanımlamada tek boyutlu bir yaklaşıma dayanan idealist
bir düşünür olarak karşımıza çıkar; bu yaklaşım doğalcı, biyolojik ve içgüdüsel
bir yaklaşımdır. Gerçekten de, Marcuse için, özgürleşme vizyonunda insanlık tek
boyutludur kendi sözleriyle, biyolojik
ve cinsel boyut.
Ona göre, logos (akıl) artık insan özgürleşmesinin bir
aracı değildir, insan özünü de oluşturmaz. Öte yandan, eros (aşk) ve hayal
gücü, insanlığın özü ve özgürleşme yoludur. Marcuse, kitaplarındaki bazı
pasajların düşündürebileceği gibi, aklı tamamen reddetmez, aksine onu eros ve
hayal gücüne kıyasla ikincil bir güç haline getirir veya daha doğru bir
ifadeyle, yeni bir zihniyetin habercisi olur. Bununla birlikte, insan
özgürleşmesini irrasyonellik temeli üzerine kurar ve cinsel özgürleşme ile
toplumsal özgürleşme arasındaki bağlantıya rağmen, cinsel özgürleşme genel
olarak insan özgürleşmesinin neredeyse özüdür. Bu açıdan bakıldığında,
Marcuse’nin Wilhelm Reich’a yönelttiği sert ve şiddetli eleştirilere rağmen,
Marcuse ile Reich arasında pek bir fark bulamıyoruz.
Hiç şüphe yok ki Eros, insan özgürleşmesinin bir
boyutudur, ancak insanlığın tek boyutu olamaz. Perrault’un dediği gibi, Eros
hem güzel hem de çirkin eylemler üreten karmaşık ve istikrarsız güçlerin
gizemli bir dalgalanmasıdır. Barışçıl ve estetik değerlerin tek ilham kaynağı
olamaz. Lefebvre’ye göre, insanlığın en iyi çağları Logos ve Eros’un uyum
içinde olduğu çağlardır; tıpkı ayrılıklarının çarpıklık ve çirkinlik çağlarını
oluşturduğu gibi. Marcuse’nin bir yandan Eros ve hayal gücü, diğer yandan akıl
arasında kurduğu çelişki önemlidir.
Başka bir yol, insan özgürlüğüne değil, aksine kaosa ve
medeniyet gerilemesine, hatta belki de insanlık dışı bir cinsel baskı biçimine
yol açacaktır. Bu, Marcuse’nin öğretilerine dayanan Batı Almanya’nın Birinci
Komünü’nün acı verici deneyiminin sonucu değil miydi?
Komün, üyelerini tek eşli cinsel ilişkilerin baskıcı
doğasından kurtardı, ancak kısa sürede grup cinsel ilişkilerinin de bir başka
baskı biçimi olduğunu keşfetti. Bu nedenle, Komün’de iki insan arasında gerçek
aşk filizlenir filizlenmez, bu dayatılmış cinsel özgürlükten kurtulmak için
aceleyle ayrıldılar! Bu deneyimi “Cinsellik ve Sınıf Mücadelesi” adlı kitabında
ayrıntılı olarak ele alan Wilhelm Reich, bu deneyin temel hata kaynağının
eleştirel okulun, Frankfurt Okulu’nun ve özellikle Herbert Marcuse’nin
düşüncelerine dayanması olduğunu kabul ediyor. Ayrıca, benzer bazı deneylerin,
özgürleştirici cinsel deneyimlerine karşı bir tepki olarak dini ve mistik
hareketlere dönüşmesine de işaret edebiliriz! Marcuse’nin kendi çağrısına göre
özgürlük ancak onu gerçekten uygulayanlar aracılığıyla elde edilebilir. Bu
deneyler, Marcuse’nin düşüncesini uygulamaya yönelik öncü girişimlerden başka
bir şey değildi!
Ancak, kısmi bir deneyin başarısızlığına veya kapitalist
ülkelerdeki mevcut sistem çerçevesinde meydana gelen bazı çağdaş olaylara
dayanarak Marcuse’nin genel felsefesini yargılayamayız. Marcuse, kapitalist
sistemdeki cinsel gerçekliğin tasvirinde şüphesiz haklıdır. Seks, kapitalist
pazarın bir unsuru, bu pazar içinde tanıtım, uyarılma ve ticaret aracı haline
gelmiştir.
Hiç şüphe yok ki kapitalist sistem, istikrarını
güçlendirmek için cinsel ifadeyi özümsemeye ve yönlendirmeye çalışır. Ancak,
bazı cinsel ifade biçimlerinin bu sisteme karşı bir protesto ve isyan biçimi
olduğu kadar, istikrarsızlığının ve uyumsuzluğunun da bir tezahürü olduğunu
inkar edemeyiz.
Marcuse’nin dediği gibi, kapitalist toplumda cinsel
yüceltme döneminin sona erdiğini ve baskıcı yüceltmeme halinin hâkim olduğunu
söyleyemeyiz. Aslında, sanatsal ve edebi ifadedeki çoğu yüceltme biçimi, bu
toplumda bir protesto biçimi ve istikrarsızlığın ve uyumsuzluğun bir
tezahürüdür.
Cinsel isyan, tek başına kapitalist toplumu değiştirmenin
bir yoludur ve hatta çöküşüne bile yol açabilir. Bunu Marcuse'nin kendisi de
kabul etmektedir. Buna karşılık, farklı toplumsal yapıları ve ulusal
geleneklerinden kaynaklanan farklılıklarına rağmen, sosyalist toplumlarda
cinsellikte dil bulan tepkilere rastlıyoruz. Bu toplumlardaki cinsel özgürleşme,
genel toplumsal gelişmeyle bağlantılıdır.
Kadınlar özgürleşmiş ve erkeklerle eşit hale gelmiş,
ekonomik ve toplumsal kısıtlamalar artık aşka engel teşkil etmemektedir. Aile
ve cinsel ilişkiler, artık ticari işlemlerin, ürün tanıtımının veya pratik
gerekliliklerin bir parçası değildir. Bu sistemlerde fuhşun toplumsal bir olgu
olarak ortadan kalkması bunun bir ifadesi olabilir. Ancak bu, bireysel özgürlüğün
tam olarak gerçekleşmesi anlamına gelmez, çünkü bu, önceki bölümde de belirttiğimiz
gibi, toplumsal ve ekonomik özgürleşmenin tamamlanmasına ve komünizmin
inşasının ikinci aşamasında gereklilik alanından özgürlük alanına geçişe
bağlıdır. Bu nedenle, Marcuse, her ikisinin de aynı baskıcı teknolojik
rasyonaliteye tabi olduğu öncülüne dayanarak, sosyalist ve kapitalist
sistemlerdeki cinsel özgürlük konusundaki duruşu eşitlediğinde, aralarındaki
derin ideolojik ve pratik farklılıkları göz ardı ederek oldukça yanılıyor.
Gerçekten de, sosyalist ülkelerdeki cinsel ilişkiler, kapitalist ülkelerdeki bu
ilişkileri karakterize eden rastgelelikten ziyade kısıtlamaya daha yakın
olabilir.
Bunu, bir tür toplumsal baskıya, bu ilişkilerin ihtiyaç
baskısından kurtuluşuna ve sevgiyle olan bağlantısına, ayrıca sosyalist
toplumun ve insan mücadelelerinin genel özgürleştirici ve ilerici hedefleriyle
olan bağlantıları nedeniyle aşkınlığa yönelme eğilimlerine bağlayabiliriz.
Ancak cinsel özgürlük çağrısı, Marx için yeni bir şey
değildir. Özgürlük anlayışı ve pratiğe dökülmesine ilişkin çağrı Marcuse’de
merkezi hususlardır. Psikolojik boyut, Marksizmin müjdelediği yeni gerçekliğin
temel bir yönüdür.
Önemli sosyalist sistemler bu yeni gerçekliği inşa etmeye
çalışırlar. Ancak Marksist bakış açısında, cinsel özgürlük insanlığın tek boyutunu
oluşturmaz, aksine insan kişiliğinin diğer boyutlarını tamamlar. Toplum, akıl,
zihin veya yaratıcı hayal gücüyle çelişmez, aksine onlarla birlikte birleşik,
bütünleşik ve sürekli gelişen bir insan boyutu oluşturur.
Bu nedenle, Marcuse ve diğer yazarların iddia ettiği şey
yanlıştır: Marksizmin bireyin psikolojik yönünü ihmal ettiği, yalnızca genel
insan özgürlüğüne ulaşmak için maddi ve ekonomik koşullara odaklandığı iddiası
temelsizdir. Aslında Marksizmin başından itibaren Marksist bir psikoloji kurmak
gibi bir derdi yoktur, ancak böyle bir bilimin unsurlarını içermiştir. Bilhassa
Stalin döneminde, psikoloji çalışmalarında fizyolojik temellere öncelik verme
eğilimi abartılı bir şekilde mevcuttu. Ancak bu, Marksist geleneğin veya
metodolojinin bir devamı değil, ondan kopulmasıydı. Bugün psikoloji
çalışmaları, Sovyetler Birliği’nde, genel olarak sosyalist ülkelerde, özellikle
Marksist yazarlar nezdinde önemli bir ilgiye mazhar olmaktadır.
Marx ve Engels’in yazılarında, bireye ve insan
öznelliğine yönelik yoğun ve derin bir ilgiye rastlanmaktadır.
Bu, yalnızca Marx’ın erken dönem el yazmalarında değil,
diğer yazılarında da mevcuttur. Marx ve Engels, insanlığı yalnızca üretim
ilişkilerine, genel, soyut bir öze indirgemedi. Aksine, İkinci Bölüm’de
belirttiğimiz gibi, Marx, özellikle Feuerbach olmak üzere Genç Hegelcileri,
soyut insanlık kavramını kullandıkları için eleştirdi ve “halk” terimini kullanmakta
ısrar etti. Dahası, Marksizmin nihai amacı, soyut bir kavram değil, ayrı ve özgün
bir gerçeklik olarak bireysel insanın özgürleştirilmesidir. Komünizmin nihai
amacı, özgürleşmiş, yaratıcı bireydir. Marx’ın dediği gibi, insanların
toplumsal tarihi, bireysel gelişimlerinin tarihinden başka bir şey değildir.
“Yalnızca onun görüşüne göre, bireylerin sahici ve özgür gelişiminin boş sözden
ibaret olmadığı toplum komünist toplumdur.”
Engels bilhassa Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni adlı kitabında, insanlığın cinsel gelişiminin toplumsal gelişimiyle
ilişkisine dair özel bir inceleme buluyoruz. Bu kitabın İkinci Bölüm’ünde,
farklı toplumsal sistemlerde aile sisteminin ve cinsel değerlerin gelişimini
izler, insanlar arasındaki cinsel ilişkilerin olgunlaşmasını, sömürücü ekonomik
ve toplumsal ilişkilerin ortadan kalkmasına bağlı kılar. Bu çalışmadan,
toplumda aile sisteminden kurtulmanın kaçınılmaz olduğu sonucuna varmamıştır.
Sınıfsız yaklaşım, daha ziyade, yeni toplumsal düzenin
değişen hümanist içeriğinden kaynaklanan ve insan kişiliğinin eşitlik, özgürlük
ve gerçek sevgi temeli üzerinde gelişmesini öngören bir içerik değişikliğini
ortaya koymaktadır. Bu konuda son dönem Marksist çalışmaların belki de en
olgunu Lucien Sève’in Marksizm ve Kişilik Teorisi adlı kitabıdır. Bu
kitap, insan bireyinin gelişiminin ebedi Froydcu üçlüsüyle sınırlı olmadığı,
belirsiz ve kötü niyetli bir bilinçaltı tarafından esir alınmadığı veya
yönlendirilmediği bir Marksist psikoloji kurma yönünde ciddi bir girişimdir.
Bunun yerine, insan kişiliği gerçekleşir, yaratıcı potansiyeli gelişir,
bireysel yetenekleri bilinçli ve özgür bir şekilde toplumsal eylemle etkileşim
içinde parlar.
Önemli olan, Marksizmin bir dönem psikolojik çalışmaları
ihmal etmiş olması, bunun temel teorik çerçevesi veya nihai hedeflerinden
değil, pratik uygulaması sırasında karşılaşılan nesnel koşullardan kaynaklanmış
olmasıdır. Bununla birlikte, bu çalışma, teorik temellerinin yaratıcı bir
şekilde genişletilmesi ve sosyalist uygulamanın yaşanmış deneyimiyle bağlantısı
sayesinde bugün yeniden önem kazanmaktadır. Marksizmin amacı bireyin tam
özgürleşmesidir, ancak bu amaca ancak tam ekonomik ve toplumsal özgürleşme ile
ulaşılabilir. Aralarındaki ilişki diyalektiktir; birey, ekonomik ve toplumsal
özgürlük tamamlanana dek özgürlüğünü beklemeyecektir. Ekonomik ve toplumsal
özgürlük de bireysel özgürlük olmadan elde edilemez. Bireysel özgürlük,
ekonomik ve toplumsal özgürlüğün itici gücüdür ve bunun tersi de geçerlidir.
Bireyin sosyalist bir toplumu inşa etmede bilinçli ve özgür katılımı olmadan,
gerçek ve yaratıcı toplumsal ilerleme sağlanamaz, bu toplumsal ilerleme
olmadan, birey için gerçek, yaratıcı özgürlük var olamaz.
Ancak, sosyalist bireyin özgürlüğü, tüm düşünsel, ruhsal,
psikolojik, fiziksel ve biyolojik kapasitelerinin tam olarak gelişmesidir.
Sadece cinsel gelişim değildir.
Bu, yalnızca düşünsel açıklık değil, aksine, bireysel
insani kişiliğin durgunluk veya duraksama olmaksızın, oluşumuna ve ilerlemesine
sınırsız ölçüde katıldığı ve buna karşılık kendi sınırsız ilerlemesine ve
özgürlüğüne katılan insan toplumuyla çelişmeden açığa çıkmasıdır. Marx’ın
sözleriyle, bu, tam insan varlığının inşasıdır.
Bireysel özgürlük anlayışı bu şekildedir. Bu, hem teorik
hem de pratik olarak Marksizm tarafından sunulan yoldur. Ancak Marcuse’nin
sunduğu şey, insanlığı tamamen biyolojik ve içgüdüsel bir duruma indirgemektir.
Bireyin gerçek bir devrimci özgürleşmesini sağlayamayacak, anarşist bir
çağrıdır.
Ancak bu yargı, ayrı bir bölümün konusu olmayı hak
etmektedir.
Mahmud Emin Âlim
[Kaynak: ماركيوزأو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 121-147]




