18 Mart 2026

, ,

Ali Laricani Suikastı


Emperyalizmin Çaresizliği ve Liderleri Katletme Stratejisinin Sınırları


Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani’nin ABD/İsrail tarafından katledilmesi, emperyalist bloktaki aşırı şovenizminin ve ırkçılığın düşmanlarına ait gerçekleri görmezden gelmelerine neden olduğunu gösteren son örnektir.

Laricani’nin önemli bir pozisyonda bulunduğuna hiç şüphe yok. Ne var ki İran’da siyasi ve askeri sistemler, bu tür kadroların emperyalistlerce katledilmelerine karşı dayanacak şekilde inşa edilmişlerdir. İran, 1979 devriminden bu yana muhtelif hibrit savaş stratejilerinin uygulanması sebebiyle, kuşatma ve sabotaj halinde yaşamak zorunda kalmıştır.

Devrimden sonraki ikinci İran Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai ile dönemin Başbakanı Muhammed Cevad Bahonar’ın 1981’de İran-Irak savaşı sırasında Halkın Mücahitleri tarafından düzenlenen saldırıda suikasta kurban gittiklerini hatırlatmakta fayda var. Bu deneyim, İran hükümet yapısına kapsamlı bir yedekleme sisteminin entegre edilmesine yol açmıştır ve bu sistem, ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın baskısı altında şu ana dek gayet iyi işlemiştir.

Peki o zaman ABD, hedeflerine ulaşma açısından aslında işe yaramayan bir taktiği neden uyguluyor? Sonuçta İsrail rejimi, on yıllardır Hizbullah ve Hamas gibi direniş örgütlerinin üst düzey liderlerine suikastlar düzenliyor. Ancak gördük ki bu saldırılar, söz konusu örgütlerin gücünü ve etkinliğini artırmasına hiçbir şekilde mani olmadı.

Gerçek şu ki, ABD’nin başını çektiği emperyalist bloğun karşı karşıya olduğu sorunlardan biri de kendi aşırı ırkçılıkları ve şovenizmleridir. Düşmanlarının derinlikli planlar kuramayacaklarını, gelişkin düşünceye sahip olamayacaklarını zannediyorlar. Emperyalizm, İran’daki sistemin gelişmişliğini bir türlü takdir edemiyor. Bu da sadece hiçbir işe yaramayan “şok ve dehşet” amaçlı eylemlere yol açıyor. Bu tür eylemler, saldırı altındaki ulusu, emperyalistlerin istedikleri herkesi ortadan kaldırabileceklerini gösterip, ABD karşısında galip gelme konusunda hiçbir umutlarının olmadığı konusunda ikna etmeyi amaçlıyor.

Bu taktiğin işe yaramadığı anlaşıldığında, ABD sisteminde giderek artan bir güven krizi yaşanacak, bu da emperyalistlerin bugüne dek başarısız olmuş aynı taktikleri kullanarak zafer elde etmenin bir yolunu ararken daha fazla umutsuzluğa kapılmalarına yol açacak.

Basitçe söylemek gerekirse: ABD emperyalizmi, artık başka türlü savaşmayı bilmiyor.

ABD ordusunun yıllar içinde küçültülmesi, hızlı ve büyük ölçekli yıkım gerçekleştirebilecek bir güç ortaya çıkardı, ancak bu güç, uzun süreli savaşlar için tasarlanmış bir yapıya sahip değil. Kuvveti, yıpranmış sanayi altyapısı ve ABD liderleri ile kendi halkı arasında zaten çok zayıf olan bağ, İran gibi bir ülkeyi yenmek için gerçekten gerekli olacak türden bir savaşa izin vermemektedir.

Gelgelelim, ABD emperyalizminin gücü azalırken, liderlerinin kendi üstünlüklerine olan inançları azalmadı.

Medeniyetlerinin üstün olduğuna dair söyleme sarılıp kendilerini her daim eğitimli ve gelişkin kişiler olarak takdim ediyorlar. Hep “haydutlar”ı hedef aldıklarını söylüyorlar.

Netenyahu, İran liderliğini “gangster çetesi” olarak tanımladı. Kişisel olarak kendisine yöneltilen birçok yolsuzluk suçlaması göz önüne alındığında bu, oldukça gülünç bir açıklama. İlgili söz, emperyalist bloğun kendi halklarının İran'ı nasıl görmelerini istediklerini açıkça ortaya koyuyor. İran’ı sadece şiddet ve acımasızlıkla bir arada tutulan bir ülke olarak göstermek istiyorlar, bu nedenle, en tepedeki adamın öldürülmesinin “rejim”in tüm meşruiyetini yitirmesine ve sistemin çökmesine sebep olacağını düşünüyorlar.

Suikast taktiğinin ısrarla sürdürülmesindeki diğer bir faktör ise ABD’nin umutsuzluğa kapılmasıdır. Merhum Ayetullah Hameney’e yönelik suikastın yol açtığı şokun İslam Cumhuriyeti’nin çöküşüne yol açacağına kesin olarak inanıyorlardı. Trump’ın savaşın başında yaptığı açıklama, İran halkının ABD/İsrail’in attığı bombalara karşılık ayaklanıp hükümetlerini devireceğini beklediğini açıkça ortaya koymuştu.

İran’ın sadece çökmeyeceği değil, aynı zamanda ABD’yi bölgeden çıkarmak için net bir planı olduğu anlaşıldığında, ABD’li planlamacılar, hazırlıksız yakalandılar.

İran ne kadar uzun süre direnirse, emperyalistler, ekonomik durumun daha da kötüleşmesi tehdidiyle o kadar çok boğuşmak zorunda kalacaklar. Petrol fiyatları yükselecek, Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması nedeniyle petrol ihracatının kesilmesi, gübre gibi temel ürünleri etkileyecektir. Yükselen petrol fiyatları ve petrol ihracatındaki kısıtlamalar, yakıt fiyatlarında artış gibi emperyalist ülkelerde de gerçek sonuçlar doğuracaktır. Bu da 1973’teki petrol şokunun yol açtığı istikrarsızlıktan bu yana her ABD yönetiminin elinin kolunu bağlayan bir meseledir.

Emperyalistler, İran’ı kendisine acı verecek tavizler vermek zorunda bırakmadan, yani aslında İran’ın Batı Asya bölgesindeki ABD güçlerinin varlığıyla ilgili güvenlik endişelerini gerçekten gidermek durumunda kalmasından önce, daha çok İranlı öldürecek.

Ali Laricani ölmüş olabilir. Ama İran, emperyalistlerin yenilgiye uğradığını görecek kadar yaşayacak.

Kurtuluş Haber Ağı
18 Mart 2026
Kaynak

, ,

Komün Anısına

Paris Komünü'nün ilanının üzerinden bu yana kırk yıl geçti. Geleneği bozmayan Fransız işçileri, 18 Mart 1871 devriminin kahramanlarının anısına düzenledikleri toplantılar ve gösterilerle onlara saygılarını sundular. İşçiler, Mayıs ayının sonunda, “Mayıs Haftası”nın korkunç kurbanları olan ve kurşuna dizilen Komünarların mezarlarına tekrar çelenk bırakacaklar ve mezarları başında, fikirleri zafer kazanana ve miras bıraktıkları dava tamamen gerçekleşene kadar yorulmadan mücadele edeceklerine bir kez daha yemin edecekler.

Fransa’da ve tüm dünyada proletarya, Paris Komünü’nün erkek ve kadınlarını neden ecdadı olarak görüp onurlandırıyor? Komün neyi miras bıraktı?

Komün, kendiliğinden ortaya çıktı. Kimse, onun ortaya çıktığı süreci bilinçli ve örgütlü bir şekilde hazırlamadı. Almanya ile yürütülen, başarısızlıkla neticelenen savaş, kuşatma sırasında çekilen yokluklar, proleterler arasında görülen işsizlik ve alt orta sınıfların yıkımı; kitlelerin üst sınıflara ve tamamen beceriksiz davranan yetkililere karşı duyduğu öfke; kaderine razı olmayan, farklı bir toplumsal sistem için gayret sarf eden işçi sınıfı içerisinde belli belirsiz oluşan huzursuzluk; cumhuriyetin kaderine dair endişeleri gündeme getiren Ulusal Meclis’in gerici yapısı. Tüm bunlar ve daha birçok faktör, Paris halkını 18 Mart’ta devrime sürükledi, beklenmedik bir şekilde iktidarı Ulusal Muhafızların, işçi sınıfının ve onunla birlikte hareket eden küçük burjuvazinin eline teslim etti.

Bu, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olaydı. O zamana dek iktidar, kural olarak, toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin, daha doğrusu, bu sınıfların temsilcilerinin teşkil ettiği hükümet denilen yapının elindeydi. 18 Mart devriminden sonra, M. Thiers hükümeti, askerleri, polisi ve yetkilileriyle birlikte Paris’ten kaçınca, halk, mevcut durumun efendisi haline geldi. İktidar, proletaryanın eline geçti. Ancak modern toplumda, sermayenin ekonomi düzleminde köleleştirdiği proletarya, kendisini sermayeye bağlayan zincirleri kırmadıkça politik alana hâkim olamaz. Bu nedenle, Komün hareketine, sosyalist bir renge bürünmek, yani burjuvazinin, sermayenin egemenliğini devirmek ve çağdaş toplumsal düzenin temellerini yıkmak için çabalamak kaldı.

Başlangıçta bu hareket, son derece belirsiz ve karmaşıktı. Komün’ün Almanlarla savaşı yeniden başlatıp başarılı bir şekilde sonuçlandıracağını uman vatanseverler Komün’ün safına geçtiler. Komün, borç ve kira ödemelerinin ertelenmesi halinde iflasla tehdit edilen küçük esnafın desteğini aldı (hükümet, bu ertelemeyi reddetse de Komün borç ve kiraları erteledi). Son olarak Komün, başlangıçta, gerici Ulusal Meclis’in (“köylüler”, vahşi toprak sahiplerinin) monarşiyi yeniden kuracağından korkan burjuva cumhuriyetçilerinin sempatisini kazandı. Ancak elbette bu harekette asıl rolü, İkinci İmparatorluğun son yıllarında sosyalist propagandayı aktif olarak yürüten ve birçoğu Enternasyonal’e mensup olan işçiler (özellikle Paris’in zanaatkârları) oynadı.

Komün’e sadece işçiler sonuna dek sadık kaldılar. Burjuva cumhuriyetçileri ve küçük burjuvazi, Komün’den kısa süre sonra koptular: Burjuva cumhuriyetçileri, hareketin devrimci-sosyalist, proletarya karakterinden ürktüler; küçük burjuvazi ise Komün’ün kaçınılmaz bir yenilgiye mahkûm olduğunu görünce ondan koptu. Sadece Fransız proletaryası hükümetlerini korkusuzca ve yorulmadan destekledi, sadece onlar, Komün, yani, işçi sınıfının kurtuluşu, tüm emekçilerin daha iyi bir geleceğe kavuşması davası için için savaşıp öldüler.

Eski müttefiklerince terk edilen, desteksiz bırakılan Komün, yenilmeye mahkûmdu. Tüm Fransız burjuvazisi, tüm toprak sahipleri, borsacılar, fabrika sahipleri, büyük küçük tüm soyguncular, tüm sömürücüler, ona karşı birleşti. Devrimci Paris’i ezmek için yüz bin Fransız savaş esirini serbest bırakan) Bismarck’ın desteğiyle bu burjuva koalisyonu, cahil köylüleri ve taşradaki küçük burjuvaziyi Paris proletaryasına karşı ayaklandırmayı ve Paris'in yarısının etrafında çelikten bir çember oluşturmayı başardı (şehrin diğer yarısı ise Alman ordusunca kuşatılmıştı). Fransa’nın Marsilya, Lyon, St. Étienne, Dijon gibi kimi büyük şehirlerinde işçiler de iktidarı ele geçirmeye, Komün ilan etmeye ve Paris’e yardım etmeye çalıştılar; ancak bu girişimler kısa ömürlü oldu. Proleter isyanın bayrağını semaya ilk yükselten Paris, bir başına bırakıldı, nihayetinde yıkıma mahkûm oldu.

Başarılı bir toplumsal devrim için en az iki koşul gereklidir: yüksek düzeyde gelişmiş üretim güçleri ve buna yeterince hazırlıklı bir proletarya. Ancak 1871’de bu koşulların her ikisi de eksikti. Fransız kapitalizminin gelişimi halen daha yetersiz düzeydeydi. Ayrıca Fransa, o dönemde ağırlıklı olarak küçük burjuvazi ülkesiydi (zanaatkârlar, köylüler, esnaf gibi kesimlerin ağırlığı daha fazlaydı.). Öte yandan, ülke, bir işçi partisinden mahrumdu. İşçi sınıfı, mücadelenin rahle-i tedrisinden geçmemişti, hazırlıksızdı, hatta büyük ölçüde görevlerini ve bunları yerine getirme yöntemlerini bile net bir şekilde tasavvur edemiyordu. Proletaryanın ciddi bir siyasi örgütlenmesi yoktu, ülkede güçlü sendikalar ve kooperatifler de bulunmuyordu...

Ancak Komün’ün en büyük eksikliği, zamandı. Durumu değerlendirmek ve programını uygulamaya koymak için gerekli fırsatı bulamadı. Çalışmalara başlamak için henüz vakit bulamamıştı ki, Versay’a yerleşmiş, tüm burjuvazinin desteğini arkasına alan hükümet, Paris’e karşı düşmanca eylemler gerçekleştirmeye başladı. Komün, öncelikle kendini savunmaya odaklanmak zorunda kaldı. 21-28 Mayıs’a, yani son ana kadar, başka hiçbir şeyi ciddi olarak düşünmeye vakti olmadı.

Ancak, bu olumsuz koşullara ve kısa ömrüne rağmen Komün, gerçek önemini ve amaçlarını yeterince ortaya koyan birkaç önlem almayı başardı. Komün, muktedir sınıfların elindeki kör bir silah olan daimi orduyu ortadan kaldırdı, tüm halkı silahlandırdı. Kilise ve devletin ayrıldığını ilan etti, dini kurumlara yapılan devlet ödemelerini (yani rahiplere verilen devlet maaşlarını) kaldırdı, halk eğitimini tamamen laik hale getirdi, bu şekilde cübbeli jandarmalara ağır bir darbe indirdi. Salt toplumsal düzeyde Komün çok az şey başardı, ancak bu az şey bile onun halkçı, işçi hükümeti karakterini açıkça ortaya koymaktadır. Fırınlarda gece çalışması yasaklandı; işçilerin yasal olarak soyulması anlamına gelen para cezası sistemi kaldırıldı. Son olarak, sahipleri tarafından terk edilen veya kapatılan tüm fabrikaların ve atölyelerin, üretime devam edecek işçi birliklerine devredilmesiyle ilgili o ünlü kararnameyi yayınlandı. Sanki gerçek anlamda demokratik, proleter bir hükümet olma vasfını vurgulamak istercesine, Komün, rütbesine bakılmaksızın, tüm idari kadroların ve devlet memurlarının maaşlarının bir işçinin normal ücretini aşmaması ve hiçbir durumda yılda (bugün bizde ayda ödenen 200 rubleden düşük bir parayı ifade eden) 6.000 frankı aşmaması gerektiğine karar verdi.

Tüm bu önlemler, Komün’ün halkın köleleştirilmesi ve sömürülmesi üzerine kurulu eski dünya için ölümcül bir tehdit teşkil ettiğini açık biçimde ortaya koydu. Bu yüzden burjuva toplumu, Paris’teki Belediye Binası üzerinde proletaryanın kızıl bayrağı dalgalandığı sürece kendisini rahat hissedemeyeceğini gördü. Hükümete bağlı örgütlü güçler, nihayet devrimcilere bağlı henüz zayıf olan örgütlü güçlerine karşı üstünlük sağladığında, Almanların mağlup ettiği, elinden sadece yenilgiye uğramış yurttaşlarıyla savaşmak gelen, sadece bu konuda cesaret gösterebilen, bizim Rennenkampf ve Meller-Zakomelski[1] gibi generallerimize benzeyen Bonapartçı generallerParis'in daha önce hiç tanık olmadığı bir katliamı gerçekleştirdiler. Yaklaşık 30.000 Parisli, eli kanlı askerlerce katledildi, yaklaşık 45.000 kişi tutuklandı, bunların çoğu daha sonra idam edildi, binlercesi ise sürgüne gönderildi veya sınır dışı edildi. Toplamda Paris, tüm mesleklerdeki en iyi işçiler de dâhil olmak üzere, yaklaşık 100.000 en iyi insanını kaybetti.

Burjuvazi, olan bitenden memnundu. Liderleri, kana susamış cüce Thiers, generalleriyle birlikte Paris proletaryasını kana boğduktan sonra, “Artık sosyalizmle uzun bir süreliğine işimiz bitti” dedi. Ama bu burjuvazinin kargaları boşuna öttüler. Bastırılmasından altı yıldan az bir süre sonra, Komün’ün savunucularının çoğu hâlâ hapiste veya sürgünde acı çekerken, Fransa’da yeni bir işçi sınıfı hareketi doğdu. Seleflerinin deneyimleriyle zenginleşmiş ve yenilgilerinden hiç yılmamış yeni sosyalist nesil, Komün davası uğruna savaşanların elinden düşen bayrağı alıp cesurca ve güvenle ileriye taşıdı. Şiarları şuydu: “Yaşasın toplumsal devrim! Yaşasın Komün!” Birkaç yıl içinde, yeni işçi partisi ve ülke genelinde başlattığı ajitasyon çalışmaları, egemen sınıfları hâlâ hükümet tarafından hapiste tutulan komünistleri serbest bırakmaya zorladı.

Komün savaşçılarının hatırası, yalnızca Fransız işçilerince değil, tüm dünya proletaryası tarafından da onurlandırılıyor. Çünkü Komün, yerel veya dar bir ulusal amaç değil, tüm emekçi insanlığın, ezilenlerin ve hor görülenlerin kurtuluşu için savaştı. Toplumsal devrimin önde gelen savaşçılarından biri olarak Komün, acı çeken ve mücadele eden her yerde proletaryanın sempatisini kazandı. Yaşamının ve ölümünün destansı hikâyesi, dünyanın başkentini ele geçiren ve iki aydan fazla elinde tutan işçi hükümeti, proletaryanın kahramanca mücadelesinin ve yenilgisinden sonra çektiği ıstıraplar, tüm bunlar, milyonlarca işçinin ruhlarını şahlandırdı, umutlarını uyandırdı, sosyalizm davasına sempati duymalarını sağladı. Paris’teki top sesleri, proletaryanın en geri kalmış kesimlerini derin uykularından uyandırdı ve her yerde devrimci sosyalist propagandanın gücüne güç kattı. İşte tam da bu yüzden Komün’ün davası ölmedi. O, bugün her birimizin içinde yaşamaya devam ediyor.

Komün’ün davası, toplumsal devrimin davasıdır, emekçilerin tam siyasi ve ekonomik özgürleşmesinin davasıdır. Tüm dünya proletaryasının davasıdır. Bu anlamda ölümsüzdür.

V. I. Lenin
Rabochaya Gazeta, Sayı. 4–5
28 Nisan 1911
Kaynak

Not:
Rennenkampf ve Meller-Zakomelski: 1905-1907 Devrimi sırasında acımasız cezalandırma eylemleriyle ünlenmiş Çarlık generalleri.

, ,

Kugelmann’a Mektuplar



Sevgili Kugelmann,

“Tıbbi tavsiyen”, bir bakıma etkili oldu, Doktor Maddison’a muayene oldum, şimdilik onun gözetimindeyim. Ancak kendisi, akciğerlerimin mükemmel durumda olduğunu ve öksürüğün bronşit gibi nedenlerden kaynaklandığını söylüyor. Muhtemelen karaciğeri de etkiliyor.

Dün Laura değilse bile Lafargue’ın şu an Paris’te olduğunu öğrendim. Bu haber, biraz olsun içimizi rahatlattı.[1]

On Sekizinci Brumaire çalışmamın son bölümüne bakarsan, Fransa’da bir sonraki devrim girişiminin, eskiden olduğu gibi bürokratik-askeri makineyi bir elden diğerine devretmek değil, onu parçalamak yönünde olacağını, bunun kıtadaki her gerçek halk devrimi için şart olduğunu söylediğimi göreceksin. Paris’teki kahraman partili yoldaşlarımız da bunu deniyorlar.

Bu Parislilerdeki esneklik, tarihsel girişimcilik, fedakârlık kapasitesi ne kadar yüksek düzeyde öyle! Dış düşmandan ziyade, içteki ihanetin neden olduğu altı aylık açlık ve yıkımın ardından, sanki Fransa ile Almanya arasında hiç savaş yaşanmamış, düşman, Paris’in kapısına dayanmamış gibi, Prusya süngülerinin gölgesinde ayağa kalkıyorlar. Tarihte böylesine büyük bir örneğe rastlanmamıştır.

Eğer yenilirlerse, sadece “iyi niyetleri” sebebiyle suçlanabilirler. Önce Vinoy, sonra da Paris Ulusal Muhafızları’nın gerici kesimi geri çekildikten sonra, hemen Versay’a yürümeleri gerekirdi. Vicdani kaygılar yüzünden doğru an kaçırıldı. İç savaşı başlatmak istemediler, oysa o hain Thiers, Paris’i silahsızlandırma girişimiyle zaten iç savaşı çoktan başlatmıştı.

İkinci hata: Merkez Komite, Komün’e yer açmak için gücünü çok erken teslim etti. Bu hata da o “onuruna fazla düşkün” olan vicdanın çektiği azabın sonucuydu!

Her ne olursa olsun, Paris’teki mevcut ayaklanma, eski toplumun kurtları, domuzları ve aşağılık köpekleri tarafından ezilse bile, partimizin Paris’teki Haziran ayaklanmasından bu yana gerçekleştirdiği en şanlı eylemdir.

Cennetin kapılarına hücum eden bu Parislileri, Almanya-Prusya’nın Kutsal Roma İmparatorluğu'nun kurduğu cennetin kölesi olan kişilerle, o imparatorluğun çöküşü sonrası kışlaları, kiliseleri, toprak ağalarının malikanelerini dolduran, maskaralıktan başka bir şey bilmeyen kişilerle, her şeyin ötesinde cahillerle kıyaslamak gerek.

Konuyla ilgili olarak, Louis Bonaparte’ın hazinesinden doğrudan yardım alanların resmi listesinde, Vogt’un Ağustos 1859’da 40.000 frank aldığına dair bir not bulunuyor. Bu bilgiyi, ileride kullansın diye, Liebknecht’e ilettim.

Haxthausen’in[2] kitabını bana gönderebilirsin, zira son günlerde Almanya’yı bırak, Petersburg’dan gelen broşürler bile elime sağlam geçiyor.

Bana gönderdiğin gazeteler için teşekkür ederim. (Lütfen daha fazlasını gönder, çünkü Almanya ve meclisi gibi konularda bir şeyler yazmak istiyorum.)

Kontese ve küçük baykuşuma en iyi dileklerimle.[3]

Saygılarımla.

Karl Marx
12 Nisan 1871
Kaynak

Notlar:
[1] O sırada Bordo’da bulunan Paul Lafargue, bu şehirde silahlı bir ayaklanma başlatmak için Komün’den yetki almak amacıyla Paris’e gelmişti.

[2] August Haxthausen (1792-1866): Prusyalı memur ve yazar, Rusya’daki toprak ilişkilerinde komünal sistemin hayatta kalmasını ele alan bir kitap kaleme aldı. Feodalizm yanlısı bir gericiydi.

[3] Kontes: Gertrud (Louis Kugelmann’ın eşi); “Küçük Baykuş”: Franziska Kugelmann (Louis Kugelmann’ın kızı).

* * *

Sevgili Kugelmann,

Mektubunu aldım. Şu anda işlerim çok yoğun. Bu yüzden sadece birkaç kelime yazabiliyorum.

[...]

13 Haziran 1849’daki[1] gösteriler türünden küçük burjuva gösterilerle Paris’teki mevcut mücadeleyi nasıl kıyaslayabiliyorsun, anlayamıyorum.

Mücadele, yalnızca tümüyle bizim lehimize olan, elverişli koşullarda yürütülseydi, dünya tarihi gerçekten çok kolay yazılırdı. Öte yandan, “tesadüfler” süreçte hiçbir rol oynamasaydı, tarih, son derece mistik bir nitelik kazanırdı.

Bu tesadüfler, genel gelişim sürecine doğalında dâhil olurlar ve başka tesadüflerce ikame edilirler. Ancak süreçteki hızlanma ve yavaşlama, hareketin başında yer alanların niteliğindeki “tesadüf” de dâhil olmak üzere, bu tür “tesadüflere” fazlasıyla bağlıdır.

Bu seferki belirleyici, olumsuz “tesadüf”, Fransız toplumunun genel koşullarında değil, Prusyalıların Fransa’daki varlığında ve onların Paris karşısında aldıkları konumda yatmaktadır. Parisliler bunun farkındaydı. Ancak Versay’ın burjuva kanadı da bunun farkındaydı. Tam da bu nedenle, Parislilere mücadeleye girişme veya mücadele etmeden teslim olma seçeneğini sundular. Teslimiyet durumunda, işçi sınıfının kapitalist sınıf ve devleti karşısında yaşadığı moral bozukluğu, Paris’teki mücadeleyle yeni bir aşamaya girdi. İlk elden ne tür sonuçlar alınırsa alınsın, dünya tarihi, yeni ve önemli bir başlangıç noktasına kavuştu.

Hoşça kal!

Karl Marx
17 Nisan 1871
Kaynak

Dipnot:
[1] 13 Haziran 1849’da, “Dağlılar” denilen küçük burjuva partisi, cumhurbaşkanı ve Yasama Meclisi çoğunluğunun Fransız anayasasını ihlal ediyor oluşunu protesto etmek amacıyla Paris’te barışçıl bir gösteri düzenledi. Askerler, gösteriyi kolayca dağıttı. Bu durum, Fransa’daki küçük burjuva demokratlarının tümüyle müflis olduğunu kanıtladı.

,

Stratejik Şehadet


Ali Laricani’nin öldürülmesi, tıpkı ondan önce Ali Hamaney’in öldürülmesi gibi, stratejik şehadetin bir örneği olarak anlaşılmalıdır.

Bu dinamik, özellikle tarihsel düzlemde tekrar tekrar başarısız oldukları göz önüne alındığında, İsrail ve ABD’nin sürekli olarak kullandığı, liderleri katletme stratejilerinin temelindeki mantıksızlığı ortaya koymaktadır.

ABD ve İsrail’in sürekli olarak başvurduğu lider katletme, yıpratma ve işgal taktiği, gerçekliğe uyum sağlamakta sürekli olarak başarısız olan, tanıdık bir verimsiz şiddet repertuarına kilitlenmiş düşünce sistemlerinin tezahürüdür. Bu başarısızlık o kadar açıktır ki, Trump bile kısa süre önce ABD’nin İran’a “alışkanlık gereği” saldırdığını itiraf ederek bunu kabul etmiştir.

Temel varsayım, üst düzey liderlerin ortadan kaldırılmasıyla, destekledikleri sistemin zayıflayacağı ve/veya parçalanacağı yönündedir. Oysa bu varsayım, liderliğin hayatta kalmasının en önemli stratejik hedef olarak ele alındığı ve ölüm tehdidinin etkili bir baskı biçimi olarak işlev gördüğü dar bir araçsalcı rasyonelliğin yansımasıdır.

İran ise şehadetin kendisinin önemli siyasi işlevler görebileceği, suikastın amaçlanan sonuçlarına sadece direnmekle kalmayıp, onları tersine çevirebilecek stratejik etkiler yaratabileceği, değer temelli stratejiyi esas alan bir rasyonellik üzerinden hareket etmektedir.

Laricani’nin kitlesel mitinge katılımı ve ölümünden önce şehadet ihtimalini açıktan kabullenen açıklamalar yapması, bu mantığın sonuçlarını taşıyanlar tarafından ne kadar bilinçli bir şekilde benimsendiğinin altını çizmektedir. Bu mantık, en açık şekilde Hamaney'in kendisi tarafından dile getirilmiştir:

“Ya bu yolda şehit oluruz, ki bu yolun şerefi ebedidir ya da zafer kazanırız. Her ikisi de bizim için zaferdir.”

Suikaste kurban gidenleri, Kerbela’daki İmam Hüseyin geleneğinde olduğu gibi, adalet ve direnişin kutsal sembollerine dönüştürerek, şehadet, liderleri katletme taktiğinde amaçlanan etkileri, kolektif kararlılığı başarıyla harekete geçiren, siyasi düzeni meşrulaştıran ve hem sistemin sürekliliğini hem de toplumsal direncini yeniden üreten bir stratejinin temeli kılmaktadır.

Özetle, stratejik şehadet, en nihayetinde yenilenme yoluyla caydırıcılığa katkıda bulunur. Bu sayede, liderleri katletmeye yönelik girişimlerin tekrarlanması, düşmanların liderleri öldürmenin sistemi parçalamadığını veya boyun eğdirmeye zorlamadığını, bilâkis, sistemin pekişmesine katkıda bulunduğunu keşfetmesiyle birlikte, azalan verim yasasına tabi olur.

Emel Saad
17 Mart 2026
Kaynak

17 Mart 2026

İmal Edilmiş Nefret: İsrail'in İslam'ı Şeytanlaştırma Kampanyası


Son dönemde Amerikalıların İslam’a karşı yeni bir kutsal haçlı seferi başlatmaya her zamankinden daha fazla hazır olduklarını fark ettiniz mi? Bu, sadece sosyal medya algoritmalarının ardındaki önyargıdan ibaret bir mesele değil.

Elbette, İslam karşıtı duygular, 11 Eylül’den beri Batı toplumunun az çok belirleyici bir özelliği olmuş, ama bu duygular, siyasi eğilimlerin estirdikleri rüzgârlarıyla birlikte gelip geçmiştir. Ancak Amerika-İslam İlişkileri Konseyi’nin 2024 ortalarında yayınladığı rapor, ABD’de Müslümanlara ve Araplara yönelik nefret suçları ve ayrımcılıkla ilgili şikâyetlerin tüm zamanların rekor seviyelerine ulaştığını ortaya koyuyor.

Dahası, Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre adayı Valentina Gomez gibi aşırı İslam karşıtı, İsrail yanlısı figürlerin sosyal medyada desteklendiği görülüyor. Gomez, Kur’an’ı alev makinesiyle yakarak, tüm Müslümanları “terörist” olarak nitelendirmiş, “İslam’ı sonsuza dek durduracağım” iddiasıyla viral olmuştu.

Örgütlü dinin sert bir eleştirmeni olarak ün kazanan Amerikalı komedyen Bill Maher, eleştiriyi belirli dinlerin hak ettiğini düşünen biri. Maher, Filistin topraklarında İsrail’in işlediği vahşetleri sorgulamaya cüret eden liberal veya muhafazakâr Amerikalıları gün boyu yerden yere vuruyor, hepsini “terörist destekçisi” olarak yaftalıyor.

Öte yandan, dünyada kendisini belirli bir “dini grubun tek vatanı” ilan eden tek devlet olarak İsrail, erkekleri, kadınları ve çocukları toplu halde öldürme, mahkûmları işkenceye maruz bırakma, uluslararası hukuku ihlal ederek başka bir ulusun topraklarını çalma ve tek bir makalede ele alınamayacak kadar çok skandala karışma konusunda serbest geçiş hakkına sahip.

İslam: Batı’nın Yıkımının Habercisi mi?

Amerika’daki İslam karşıtı haçlı askerlerinin listesi uzayıp gidiyor, oysa bugün Hristiyanlığın veya Batı medeniyetinin sonunu getirebilecek birleşik bir İslam veya Arap devleti mevcut değil! Eskiden Saddam Hüseyin ve Beşar Esad’ın siyasi partilerince temsil olunan, Arapların birliğini savunan Baas hareketi ezildi. Aslında Batı kaynaklı istikrarsızlaştırma faaliyetleriyle tanımlı süreç, böylelikle doruk noktasına ulaştı.

Yirmi birinci yüzyılın tapınakçılarının iddialarının aksine, bugün ortada Sünnileri, Şiileri, Vehhabileri, Sufileri vb. İslam medeniyetini büyütme amacıyla birleştirecek bir yapı yok. Esasında Müslümanlar, çoğunlukla birbirleriyle savaşmakla o kadar meşguller ki, başkalarına gerçek bir tehdit teşkil edemezler.

Batı’da İslam’a karşı yaygın olan hoşnutsuzluk, esas olarak kitlesel yasadışı göç ve bu göçmenlerin çoğunun Müslüman olup yasaları çiğnemeleri ve ev sahibi ülkelerin kültürlerine uyum sağlamayı reddetmeleriyle ilgilidir.

Ancak bunun İslam’ın kendisiyle hiçbir ilgisi yok, tamamen Batı’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı on yıllarca süren savaşlar ve rejim değişiklikleriyle istikrarsızlaştırmasıyla ilgili bir mesele bu! Gerçekte savaşlardan harap olmuş topraklardan kaçan insanların göçünü ifade eden ve “İslami istila” olarak tanımlanan olgu, bizzat Batı’nın yarattığı bir krizdir. Yol açtığı olumsuz sonuçlar kendiliğinden oluşmaktadır, İslami bir komploya delalet etmez.

Öte yandan, Yahudilerin gerçekten de iyi finanse edilmiş siyasi çıkarlarını yönlendiren birleşik bir güçten söz edilebilir: İsrail. Yahudi devleti, sömürgeci projesinin devamı için ABD’den yıllık milyarlarca dolarlık askeri yardıma ve Washington’ın küresel diplomatik nüfuzuna bağımlıdır.

İsrail, İslam’dan Nefret Etmenizi İstiyor

Dolayısıyla, İsrail’in ABD’de nüfuz oluşturma amaçlı operasyonlarının Tel Aviv’in başlıca dış politika hedeflerinden biri olması, şaşırtıcı değil. 2024 yılında, Amerikan İsrail Kamu İlişkileri Komitesi (AIPAC), ABD siyasetinin gidişatını doğrudan etkilemek için siyasi kampanyalara yaptığı bağış miktarı yaklaşık 52 milyon doları buldu. Bir de tabii, Esther Projesi gibi İsrail’in nüfuz oluşturma amacıyla yürüttüğü gizli operasyonlar var. Bu Esther Projesi’nde sosyal medyada faal influencer’lara Arapları/Müslümanları şeytanlaştıran ve İsrail’in ABD kamuoyundaki imajını iyileştiren İsrail propagandasını yaymak için gönderi başına 7000 dolar ödeniyor.

Ancak, İsrail’in tüm düşmanlarının ortak dini olan İslam söz konusu olduğunda, Tel Aviv, İsrail ile Hamas arasında 7 Ekim 2023’te başlayan son çatışmalardan bu yana Amerikalıları İslam’dan nefret ettirmek için milyonlarca dolar harcadığı kapsamlı bir kampanya yürütüyor.

Cezire’ye göre, kampanyanın arkasındaki Tel Aviv merkezli pazarlama şirketi Stoic, İsrail Diaspora İşleri Bakanlığı tarafından finanse ediliyor ve amacı, Amerikan kamuoyunu Filistin’e yönelik destek zemininden uzaklaşsın diye gizlice manipüle etmek.

“Kampanyanın varlığı, araştırmacıların sosyal medya platformlarında şüpheli kalıplar fark etmeye başladığı 2024 yılının başlarında ortaya çıktı. İsrail yanlısı içerik yayan ve ağırlıklı olarak Gazze’deki İsrail eylemlerine destek toplamaya odaklanan çok sayıda sahte hesap tespit edildi. Bu hesaplar, ağırlıklı olarak üç internet sitesiyle bağlantılıydı: ‘Moral Alliance’, ‘Unfold Magazine’ ve ‘Non-Agenda’. Bu siteler, topluca Facebook, Instagram ve X’te 40.000'den fazla takipçi topladı.

Kampanya, genellikle meşru haber kaynaklarından alınan İsrail yanlısı makalelerin yayınlanmasını, ardından, yüzlerce sahte sosyal medya hesabı aracılığıyla paylaşılmasını içeriyordu. Bunun bir örneği, BM Yakındoğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) personelinin 7 Ekim saldırısına karıştığı iddialarını konu alan bir makaleydi. Araştırmacılar, içeriğin sıklıkla birden fazla hesapta kelimesi kelimesine tekrarlandığını, aynı kişileri aynı gönderiler ve cevaplarla hedef aldığını tespit ettiler.”

Asıl mesele de Esther Projesi’nin ardındaki bu Stoic ve Bridge Partners firmalarının yabancı kurum olarak kaydedilmemiş veya kimliklerini açıklamamış olmaları. Bu da, Yabancı Kurumların Kayıt Altına Alınması Yasası’nı (FARA) açıktan ihlal edildiğini ortaya koyuyor. ilgili yasa, Rusya gibi Washington’ın hedefinde olan ülkelere uygulanıyor. Rusya’ya ait televizyon kanalı RT, geçen yol kanalla ilişkili olduğu iddia edilen medya kuruluşlarını kaydettirmedi diye “kamusal söylemi gasp etmek”le suçlanmıştı.

Zihninize hangi imgelerin ve fikirlerin girmesine izin vereceğiniz konusunda seçici olun.

[Epiktetos]

Ancak İsrail söz konusu olduğunda, Washington’daki güçlü kişilerin kamusal söylemin başına ne geldiğiyle veya iyi finanse edilmiş siyasi çıkarların bize neye inanmamızı söylediğiyle ilgilenmedikleri net bir biçimde görülüyor. Bu güçlerin kontrolünde işleyen süreçte birey, siyasi meselelerin medya eliyle yapay bir biçimde üretildiğini görmüyor, bu meselelere dikkat kesilmeye değip değmeyeceğini anlama imkânı bulamıyor.

İsrail’in düşmanlarının tamamı da esasen kendi ulusal egemenliklerini korumaya çalışıyor. Dolayısıyla, bu güçlerin size zarar vermek istediği düşüncesine teslim olmayın. İsrail’in dış politika ajandası, zulüm ve yıkımla tanımlı. Bu ajanda, İsrail’den gayrı hiçbir ülkeyi umursamıyor. Tel Aviv, yayılmacı emellerini gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazır olduğunu cümle âleme gösteriyor.

Donald Courter
8 Kasım 2025
Kaynak

, , ,

Bombalara Karşı Çıkanlar İranlı Kadınların Yanında Olmalı



ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından, geçen günlerde, Twitter ve Instagram’ın Hindistan ayağında o bildik, kalıplaşmış cümleler işitildi. Uluslararası toplum, Batı Asya’daki çatışma süreciyle boğuşurken, etkileyici ve kendini ilerici olarak tanımlayan kişilerden oluşan bir grup Hintli feminist, ellerindeki kürsüyü, emperyalizmin ilkeli bir analizini yapmak değil, bizzat emperyalizmi daimi kılmak için kullandı.

“Kadın hakları” ve “özgürleşme” kavramlarının merkezde durduğu sözleriyle bu feministler, Batı’nın emperyalist söylemini kolaylıkla benimsediler ve İranlı kadınların ölümlerini sadece İran devletini değil, aynı zamanda Hindistan’daki Müslümanların politik ifade kanallarındaki “geri kalmışlığı” eleştirmek için bir tür araç olarak kullandılar. Bu olay, emperyalizmin kirini feminizmle aklama girişiminin somut bir yansıması: Esmer kadınları esmer erkeklerden kurtarmayı amaçlayan yeni şarkiyatçı girişim, istemeden de olsa, bombalamalardan sorumlu olan emperyalizmle aynı safta yer alıyor.

Bu olguyu en iyi açıklayan örnek, kamuoyunun tanıdığı Keşmirli feminist akademisyenin açıklamaya imza atmış olmasıdır. Bu söyleme katılımı özellikle öğretici, çünkü bize, Hindistan devletinin baskısı karşısında marjinal fikirleri dile getirdiğini iddia eden seslerin bile, odağa Hindistan sınırlarının dışındaki Müslüman bir ulusu koyduğu vakit emperyalizmin ajandasına nasıl kolaylıkla hizmet edebildiklerini gösteriyor.

4 Mart 2026 günü bu kişinin attığı tvit, İranlı kadınlara yönelik anti-emperyalist duruşun her türlü görünümünü ortadan kaldırarak, bu pozisyonun apaçık militarist özünü ortaya koydu:

“İran rejimi, pervasız, çaresiz, aşırılıkçı ve gerilimi tırmandırmayı gerilimi azaltmaya yönelik bir önlem olarak kullanmak suretiyle iktidarda kalmak istiyor. O, asla nükleer silaha sahip olmamalı. Onların hayatta kalmasına ve yeniden toparlanmasına izin vermek büyük bir hata olur.”[1]

Bu açıklama, feminist veya insani bir çerçeveden tamamen yoksun olmasıyla dikkat çekiyor. İranlı sivillerin güvenliğinden veya huzurundan bahsedilmiyor, sadece rejim değişikliği ve savaşa doğrudan destek veriliyor. “Onların hayatta kalmasına izin vermek” gibi ifadeler kullanmak suretiyle, bir ulusun varlığını stratejik bir hataya indirgeyen askeri dili taklit ediyor. Bu feminizm değil. Washington ve Tel Aviv’deki dış politika anlayışının tezahürü. Bir akademisyenin bu anlayışı, belirli bir çatışma bölgesinde edindiği kimliği kullanarak Hindistan’daki kitlesine ambalajlayıp satması.

Açıklama, hem tuhaf hem de acı verici. Hindistan devletinin Keşmir’deki eylemlerini eleştirerek kamuoyunda önemli bir yer edinmiş olan bu zat, Müslüman çoğunluğa sahip başka bir ülkenin toptan yıkımına onay vermekte hiçbir beis görmüyor. Keşmir için kullanılan, kendi kaderini tayin hakkı, askeri işgale itiraz ve sivillerin korunmasına vurgu yapan teorik çerçeve, ABD-İsrail ekseni fail, İran mağdur olduğunda tümüyle terk ediliyor. Bu seçmeci dayanışma pratiği, emperyalist feminizmin bir özelliğidir.

Keşmir davası, temelde Hindistan’a karşı ahlaki bir argüman olarak çıkartıldığı vakit değerlidir, oysa bu destek, hızla başka bir Müslüman “öteki”yi hedef alan çok daha şiddetli bir emperyalist gayreti desteklemek için kullanılıyor.

Tvit, akademisyenin İsrail ile bağlarını sorgulayan birçok hesabın engellenmesiyle sonuçlanan hızlı ve sert tepkilere yol açtı. Daha önce orada konferanslara katılmış olması, akademik konumunu ve “Keşmirli” bir ses olarak rolünü perçinliyor. Ancak, bu noktada İsrail’in en şiddet yanlısı yerleşimci-sömürgeci devletlerden biri olduğunu yinelemek gerekiyor.

Dünyayı Keşmir’in seslerini dinlemeye çağıran Keşmirli feminist, Filistinli mültecilere geri dönüş hakkı tanımayı reddeden bir devleti destekleyerek, Tel Aviv ağzıyla konuşmaktan çekinmiyor. Bu, emperyalist feministin bir örneğidir: Kendi hükümetinin baskısını eleştirirken, aynı zamanda emperyalist güçleri destekleyen yerli muhbir rolü üstleniyor. Bu güçlerin varlığını ve askeri eylemlerini onaylıyor.

Bu türden zevata karşı Keşmirliler ve Filistinliler arasındaki tarihsel ve halen daha varlığını sürdüren benzerliklere vurgu yapmak gerekiyor. Her iki kesim de işgal, İslamofobi ve yerleşimci sömürgecilik konusunda ortak bir kadere sahip. Bu ortak deneyim, Keşmirlilerin ve Filistinlilerin verdikleri mücadelenin ana zemini.[2]

Ayrıca, Ayetullah Hameney’e yönelik suikasta yas tutan, onu protesto eden Şii Keşmirlilere karşı Hindistan devletinin uyguladığı baskıyı da görmek gerekiyor. Bu bağlamda, atılan tvit, yalnızca yazarın sömürgecilik karşıtı pratiğindeki sınırlılıklarını ortaya koyuyor.

Gelişmiş Bir Kalkan Olarak “Yanlış İkililik”

Militarizmin tüm aleniliği ve çıplaklığıyla yaşandığı koşullarda emperyalizmin ajandalarını destekleyen, anti-emperyalist olduğunu iddia edenler, ince ayrımları gözeten, gelişkin argümanlar dillendirdiklerini söylüyorlar. Misal, bir sosyal medya paylaşımında şu türden cümleler sarf ediliyor:

“Bu noktada, mevcut uygulamayı kullanan insanlar sizden feminizmi eleştireyim diye sizin militarizm yanlısı olmanızı ısrarla talep ediyorlar. Ne yazık ki, İranlı kadınların haklarını savunmanın, İran’a yönelik askeri harekâtı desteklemek anlamına geldiği fikri, ikiliği yanlış kurmaktadır. Ortada iki seçenek yok. İranlı kadınların özgürlük mücadelesini desteklerken, İran’a yönelik emperyalist harekâtı tümden eleştirebilirsiniz. Hameney’i kahraman olarak selamlamayı reddetmek, emperyalizm yanlısı olmak anlamına gelmez.”[3]

Görünüşte bu argüman, kendini “incelikli”, “ilkeli”, ince ayrımları gözeten birinin ağzından dökülüyor. Bu zat, kendisini dengeli, düşünsel açıdan gelişkin biriymiş gibi takdim ediyor. Oysa bu açıklamayı asıl tehlikeli kılan da üzerine geçirdiği saf ipekten “gelişmişlik” gömleği.

Bu formül, emperyalizmi eleştirmiyor, emperyalizmi savunmanın yeni, geliştirilmiş ve çok daha sinsi bir yüzü. Bu tür argümanlarda emperyalizm, anti-emperyalist dayanışma kılığına bürünmüş halde çıkıyor karşımıza. Sözün sahibi, işlevsel açıdan emperyalist çizgiyi takip ediyor.

Bu “yanlış ikilik” argümanının temel sorunu, bir tür korkuluk mantık safsatası olarak kullanılmasıdır. Savaş karşıtı duruşu karikatürize ederek, onu aşırı ve mantıksız olarak gösterir. Bu abartılı korkuluk mantık safsatasına başvurmak suretiyle yazar, kendini her iki bakış açısını da anlayabilen, merkezde duran, rasyonel biri olarak takdim eder. Ancak, emperyalizmin ülkeyi bombaladığı koşullarda bu türden bir “merkezcilik”, sadece imtiyazlıların karşılayabilecekleri bir lükstür. Aynı zamanda bu yaklaşım, İran’a karşı 47 yıldır süren, ekonomisini boğan, onu ilaç gibi temel kaynaklardan mahrum bırakan hibrit savaşı tümüyle göz ardı etmektedir.

Bir ülke bombalandığında, temel siyasi eylem, o bombalara karşı çıkmaktır. İran devletinin kadınlara yönelik muamelesine karşı olduğunu iddia eden tvitler atmak için çaba harcamak, “yanlış ikiliğe” karşı sergilenmiş cesur bir duruş değil, genellikle "kampçılar" olarak bir kenara atılan anti-emperyalistlerden kendini uzaklaştırmanın gösterişli bir ifadesidir.

İkinci ve daha acil mesele, önceliklendirmeyle ilgilidir. Bu formül, “emperyalizmin eylemini kınamayı” ve “İranlı kadınların özgürlük arayışını desteklemeyi” iki paralel ve eşit derecede acil siyasi hedef olarak ele almaktadır. Bu bakış açısı, gerçekliğin alabildiğine yanlış temsilidir.

Şu anda emperyalist eylemler devam ediyor. Bombalar atılıyor, çocukların enkaz altından çıkartılışına tanık oluyoruz. Bu arada, “İranlı kadınların özgürlük mücadelesi”, tarihsel olarak aynı faillerce “Müslüman kadınları kurtarmak” için kullanılan, şu anda İran’da onlara karşı en şiddetli suçlardan bazılarını işleyenlerin propaganda faaliyetinin konusu olmaya devam ediyor. Bir krizin orta yerinde iki olguyu eşitlemek, savaş karşıtı duruşun önemini azaltır. Bu türden bir yaklaşım, sözde “anti-emperyalistler”in savaşı kınarken kendilerin haklı görmelerine imkân sağlar, bir yandan da liberal takipçilerine “yerlileşmedikleri”ne, İslam ve cinsiyetle ilgili “doğru” “modern” görüşleri savunmaya devam ettiklerine dair güvence vermelerini mümkün kılar.

Evrensel Kız Kardeşlik Tuzağı: Duygusallıkla Jeopolitiği Silmek

Militaristlerin ve “ince ayrım” savunucularının yanı sıra, emperyalist feminizmin üçüncü, görünüşte daha yumuşak bir türü ortaya çıktı. Bu, jeopolitiğin acımasız gerçeklerini silmek için duygusal klişeler kullanan “evrensel kız kardeşlik” söylemidir. Bunun en önemli örneği, aşağıdaki tvittir:

“Bir kadın olarak, kadınların bir vatanı olmadığını, her kadının sizin vatanınız olması gerektiğini, onlara sahip çıkmanın ise öncelikle vatanseverliğiniz olması gerektiğini hatırlamalısınız.”[4]

İlk bakışta, bu, uluslararası feminist dayanışma için cesur bir çağrı gibi görünüyor. Virginia Woolf’un ünlü sözünü akla getiriyor: “Bir kadın olarak, benim bir ülkem yok.” Ancak, orijinal bağlamından koparılan birçok slogan gibi, bu ifade de özgürleştirmekten çok kafa karışıklığına yol açabilir.

“Kadınların vatanı yoktur” ifadesi, toprakların, ulusların, devletlerin ve sınırların kadınların yaşamları üzerinde önemli bir etkiye sahip somut güçler olarak var olmadığı varsayımıyla kullanılıyor. “Her kadın sizin vatanınız olmalı” iddiası, kadınlar arasındaki karmaşık, çoğu zaman çelişkili ilişkileri kişisel duygu meselesine indirgiyor. Bu bakış açısı, tarihsel bağlamı ve güç dinamiklerini ihmal eden, şiddet ve savaş eylemleri hakkında rahatsız edici soruları gündeme getiren duygusal bir politikayı örnekliyor. Gazze’de sayısız kadın ve erkeğin yerinden edildiği, Hindistan’da “buldozerin adaleti”[5] yoluyla Müslümanlara yönelik yıkıcı faaliyetlerin damgasını vurduğu bir dönemde bu ifade, duyarsızdır, temelde somut siyasi ve maddi önemden yoksundur.

Somut gerçek şu ki, kadınların gerçekten de vatanları var ve bu vatanlar, ABD ve İsrail yapımı bombalarla sistematik olarak yok ediliyor. Bu, sadece teorik bir kavram değil, aksine, on yıllar ve kıtalar boyunca süregelen emperyalist savaşın belgelenmiş bir örneğidir. Bir kadına, ABD yapımı bir füze ile evi yıkılırken vatanının olmadığını söylemek, bir dayanışma eylemi değil, bir silme eylemidir.

İran’da bu savaşın maddi gerçekliği, sivil altyapının yıkımında açıkça görülüyor. Tahran’dan gelen haberler, kuşatma altındaki bir şehri, “evlerin, hastanelerin ve okulların” vurulduğunu, şehir sakinlerinin güvenlik için toplu alanlarda uyumak zorunda kaldığını söylüyor. Kadınların yaşamlarının temel dokusu, doğum yaptıkları hastaneler, çocuklarının eğitim gördüğü okullar, kamusal yaşamlarının bir parçası olan stadyumlar hedef alınıyorlar. Bu, istenmeden sebep olunmuş bir hasar değil, varoluşun maddi koşullarının kasıtlı olarak yok edilmesidir. ABD-İsrail’in Minab’daki kız okuluna yaptığı terörist saldırıyı kim unutabilir?[6] ABD-İsrail saldırıları sonucu kızların vahşice öldürülmesi demek ki “feminizm”e layık bir olay değilmiş.

Bu yerler, askeri hedefler değil, evler, hastaneler ve kadınların yaşamlarının merkezidir. Bir ABD füzesi İranlı bir kadının evini yıktığında, kadın, bunu Amerikalı feministlerden gelen kardeşçe bir dayanışma jesti olarak görmez, bilâkis, bunu hayatının, ailesinin güvenliğinin ve geleceğinin yıkımı olarak algılar. Ona kadınların vatanı olmadığını söylemek, korumak için mücadele ettiği temeli yok etmektir.

Ancak bu durum, İran’ın çok ötesine uzanıyor. ABD ve İsrail’in Batı Asya ve Güney Asya’daki askeri eylemlerinin tarihi, büyük ölçüde sivillerin evlerinin yıkılmasının tarihidir. Gazze’de, 21 aylık aralıksız bombardımanın ardından binaların ve altyapının yüzde 80’inden fazlası yok edildi. Birleşmiş Milletler, Gazze’deki evlerin en az yüzde 92’sinin hasar gördüğünü veya yıkıldığını tahmin ediyor. Filistinli kadınların evleri, istenmeden oluşan hasar değil, bir politika gereği, sistematik olarak yok edildi.

Afganistan’da ABD ordusu, İsrail’in taktiklerini doğrudan benimsedi. Kandahar saldırısı sırasında Amerikan kuvvetleri, isyancılar tarafından tuzaklanmış oldukları veya aranmaları “çok tehlikeli” görüldüğü için yüzlerce evi ve çiftlik binasını sistematik olarak imha etti.[7]

Irak’ta ABD ordusu, bombalamadan önce sivillerin evlerine ölümcül olmayan mermiler atarak onları uyarmayı amaçlayan “çatıyı vurma”[8] taktiğine başvurdu. Bu teknik, aslında İsrail’in Gazze’deki uygulamalarından esinlenilmişti. Libya’da ise ABD önderliğinde ve Avrupa güçlerinin desteğiyle yürütülen, NATO destekli bombardımanlar, sivil altyapıyı yerle bir etti. Sonrasında ülke paramparça oldu. Kaos, şiddet ve ekonomik çöküşün en büyük yükünü kadınlar çekti. Evleri bombalarla yıkıldı ve ülkeleri, halihazırda işleyen devletleri, yok edildi.

Yemen’de ABD, Suudi liderliğindeki koalisyonun sivil bölgeleri acımasızca hedef alan, evleri, okulları, hastaneleri ve pazarları yok eden harekâtına bomba ve lojistik destek sağladı. Yemenli kadınlar, mahallelerinin enkaza dönüştüğünü, çocuklarının abluka nedeniyle aç kaldığını, geleceklerinin ABD’nin aktif olarak körüklediği bir savaşla çalındığını gördüler.

Bu, “evrensel kız kardeşlik” söyleminin görmezden geldiği somut bir gerçekliktir. Afganistan, İran, Irak, Libya, Filistin ve Yemen'deki kadınların hepsinin evleri vardı. Bu evler, sadece birer sembol değildi, kadınların çocuklarını büyüttükleri, eşyalarını sakladıkları ve hayatlarını kurdukları yerlerdi. Ancak bu evler, ABD’de üretilen, ABD güçleri veya ABD tarafından donatılıp desteklenen müttefikler tarafından atılan bombalarla yok edildi.

Bu duygusallığın tehlikesi, izleyiciyi aktif olarak siyasetten uzaklaştırmasıdır. Gözü, bombayı atandan uzaklaştırıp, ihtiyaç sahibi soyut bir “kız kardeş”e odaklanmaya alıştırır. İmparatorluğun stratejisini, askeri tedarik zincirlerini ve tarihsel bağlamı anlamanın zorlu işini, bir retvit ve kırık bir kalbin kolay rahatlığıyla değiştirir. “Her kadın sizin vatanınızdır” diye paylaşım yapan kadın, kendini son derece ahlaki bir aktör olarak hisseder, ancak aslında bombaları durdurmak için hiçbir şey yapmamıştır. Bununla birlikte, konuşmanın güvenli bir şekilde duygular alanında kalmasını, düşmanın adını koymak denilen o tehlikeli alana asla ayak basmamasını sağlamak için her şeyi yapmıştır. ABD-İsrail’e ait savaş makinesi ve onun savunucularının üzerini örtmüştür.

Sonuç olarak, bu feminizm değil, esasında kontrgerilla faaliyetinin parçası gelmiş bir tür duygusallıktır. Dayanışmanın gerçek potansiyelini hiçbir şey talep etmeyen ve hiçbir şeyi değiştirmeyen kısır, apolitik bir empatiye yönlendirerek, etkisiz hale getirir. İran, Filistin, Afganistan, Irak, Libya ve Yemen’deki kadınların sizin gözyaşlarınıza ihtiyacı yok, bombalara karşı çıkmanıza ihtiyaçları var. Onları sembolik “vatanınız” yapmanıza ihtiyaçları yok, gerçek evlerini yok eden emperyalizme karşı savaşmanıza ihtiyaçları var.

Emperyalizmin Tebaası Konuşuyor: İmparatorluk İçinde Vatanseverliğin Denetlenmesi

Bu dijital temaşa, “beyaz kurtarıcı”nın veya bu durumda Hintli muadilinin gözetimi altında koordine ediliyor. Bunun en açık örneğini, ABD ordusunda görev yapan Hint kökenli bir kadın olan Şilpa Çavdari ortaya koydu.[9]

“Benim güvence altına almak istediğim şey, Hindistan halkının alay konusu haline getirilmesinin önüne geçmek. Bu duruma dünya çapında tanıklık ediliyor. Belki siz orada (Hindistan’da) otururken bunun farkında değilsiniz, ama ben, şu an bulunduğum yerden birçok şeyi görebiliyorum.”

Sömürgeleştirilmiş zihnin temel kaygısı, Batı denilen otoritenin bize yönelik algısıdır. Bu kaygının ardında, ilerici, modern, liberal Hintliler olarak “biz” protesto eden, yas tutan, dindar Müslümanlar olarak “onlar”dan farklı olduğumuzu gösterme arzusu vardır. ABD ordusunun içinden, emperyalist kontrolün bir örneği olan Çavdari, ideal emperyalist tebaayı temsil eder: efendisinin bakışlarını içselleştirmiş, efendisinin kirli işlerini yapmış, şimdi de bu bakış açısını kendi topluluğuna karşı kullanarak, “Hindistan”ın küresel imajına zarar verebilecek her türden birliğe dair emarenin oluşup oluşmadığını soruşturmaktadır.

Oysa Çavdari, aslında emperyalist bakışın sadece pasif bir alıcısı değil, onun aktif bir ajanıdır da. O, sadece utanç duymakla kalmaz, emirler de verir. Mesajı bir rica değil, bir talimattır: “Lütfen o saygıyı yok etmeyin… Yaşadığınız ülkeyi sevin.” İmparatorluk içinden vatanseverliği denetler, vatanseverlere polislik yapar, emperyalizmin askeri olarak edindiği yetkiyi kullanarak, yurt içindeki muhalefeti disipline eder. Mükemmel bir aracı haline gelmiştir: yurtdışında efendisinin kirli işlerini yaparken bir yandan da kendi halkının davranışlarını uzaktan denetler, diğer ezilen halklara yönelik “utanç verici” dayanışma gösterilerinin emperyalist gücün akışına halel getirmesine mani olur.

Çavdari, emperyalist feminizmle ilgili temel bir gerçeği vurguluyor. Hintli bir kadının ABD ordusuna katılmasına imkân sağlayan, aynı zamanda Hintli Müslümanlara “yaşadığınız ülkeyi sevin” diyen mantık, Hintli feministlerin İranlı kadınlar için yas tutmasına ama bir yandan da onları öldüren bombalara sevinmesine de alan açıyor. Bu mantık, bombayı atanla kurban, konuşmacı ile dinleyici, “medeniyeti” tanımlayanla “medenileştirilmesi” gereken kişi arasına mesafe koyuyor.

İran’ı Seven İranlılar

Emperyalist dayanışma gösterisinin tam aksine, gerçek bir feminist analiz, İran’daki kadınların sahadaki maddi gerçekliğini dinleyerek işe başlamalıdır. Twitter entelektüelleri, İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik “incelikli ve hassas” (emperyalizm yanlısı) kınamalarla ve evrensel kız kardeşlik klişeleri üretmekle meşgulken, Tahran sokakları ve ülkelerine yönelik emperyalist tanımı, emperyalizmin ülkeye giydirmeye çalıştığı gömleği reddeden İran diasporası farklı bir gerçeği ortaya çıkartıyor.

Iran.screenshot isimli Instagram kullanıcısının günlük yaşamdan ve direnişten sahnelere yer veren videosunda[10], önemli bir soru soruluyor: “Batı’da oturan İran muhalefetinin ellerinde sivillerin kanı mı var?” Bu soru, emperyalist feminist yalanın özünü ifşa ediyor. İnsanları, Londra, New York veya Güney Delhi’nin güvenli ortamından rejim değişikliğini alkışlamanın maddi sonuçlarıyla yüzleşmeye mecbur ediyor kılıyor. “Batı’da oturan muhalefet”, bombaları hissetmiyor, çocuklarını sığınaklara götürmüyor, sabahki vedanın son olup olmayacağını merak etmiyor. ABD-İsrail saldırılarında öldürülen sivillerin kanı, bombaları atan emperyalizmin ve bu saldırılara ahlaki kılıf sağlayan her entelektüelin, feministin veya influencer’ın ellerindedir.

Videodaki yorumlar, bu materyalist bakış açısını pekiştiriyor. Hintli dijital yorumcularına doğrudan bir eleştiri getiriyor. Bir kullanıcı şöyle yazıyor: “Diasporada yaşayan bazılarımız, bu savaşı desteklemiyor. Ülkemizin egemenliğine saygı duyuyoruz!!” Bu, kritik bir müdahale. Bize ulusal egemenlik arzusunun eril veya gerici bir dürtü olmadığını, gerçek bir özgürleşmenin ön koşulu olduğunu hatırlatıyor. Sürekli askeri saldırı altında olan, altyapısı yıkılmış, ekonomisi çökmüş, halkı sürekli bir travma halinde yaşayan bir ülke, kadınların haklarını kullanabileceği bir ülke değildir. Egemenlik, diğer tüm mücadelelerin verildiği zemindir. Bunu sadece milliyetçilik olarak görüp reddetmek, imparatorluğun gölgesinde yaşamanın ne anlama geldiğine dair derin bir cehaleti ortaya koymaktır.

Bir başka yorum, savaş haberlerini rahatça tüketenlerle savaşı yaşayan insanlar arasındaki uçurumu çarpıcı bir şekilde resmediyor: “Onlar, huzurlu bir uykudan sonra sabah uyanıyorlar, çocuklarını okula götürüyorlar, işlerine gidiyorlar ve günlerini bu savaşın haberlerini izleyerek mutlu bir şekilde geçiriyorlar. Ama İran’da insanlar, o vedanın son vedaları olup olmadığını bilmiyorlar.” Bu, “evrensel kız kardeşlik” söyleminin gizlediği temel eşitsizliği, yani güvenlikle alakalı eşitsizliği ortaya koyuyor. Vergilerle finanse edilen ABD ve İsrail bombaları Tahran’a yağarken bir kafede “İranlı kadınların yanındayım” diye paylaşım yapan Batılı veya Hintli liberal, bir kız kardeş değil, bir infazın seyircisidir. Onun “dayanışması”, ona hiçbir şeye mal olmuyor. Hiçbir riske yol açmaz, hiçbir fedakârlığı ve rahat hayatında değişiklik yapmayı gerekli kılmaz. Bu, katılımcının değil, seyircinin dayanışmasıdır.

Video içeriğiyle, diasporanın İranlı kadınların iradesinin güvenilir bir göstergesi olduğu fikrine de dolaylı olarak itiraz ediyor. Bir yorumcu, şöyle diyor: “İran’daki halkın sadece yüzde 2’sinden azını oluşturan diaspora, İranlıların iradesini temsil etmez. Bu yüzden, onları bir sinek gibi görmezden gelin.” Bu, Batı ve Hindistan’daki liberal söylemde sıklıkla gözden kaçan çok önemli bir husustur. Rejim değişikliği ve askeri müdahale çağrısında bulunan, sesi en çok çıkan kişiler, genellikle bu talep ettikleri şeylerin yol açtığı sonuçlardan zerre etkilenmezler. Asla yaşamak zorunda kalmayacakları bir savaşı savunma lüksüne sahipler. Asıl bedeli, kadınların büyük bir çoğunluğu dâhil olmak üzere İran halkının yüzde 98’i öder. Diasporanın sesini “İranlı kadınların” temsilcisi olarak dinleek, çoğunluğu silip, Batı’ya dönük, uygun bir azınlığın lehine hareket eden derin bir epistemik şiddet eylemine girişmektir.

Twitter’daki “aydınların” kabul etmeye yanaşmadıkları asıl anti-emperyalist feminizm tam da budur. Bu feminizm, bir teoriyle değil, bir soruyla başlar: Kim kazanıyor, kim ölüyor? Anti-emperyalist feminizm, Tahran’a düşen bombaların soyut bir kavram olmadığını, gerçek kadınların, çocukların ve ailelerin hayatlarını yok eden somut bir güç olduğunu kabul eder. Bir F-35’in sunduğu “özgürlüğün” enkaz altında kalma özgürlüğü olduğunu bilir. Ulusların egemenliğine bir put olarak değil, herhangi bir halkın kendi geleceğini belirlemesi için gerekli bir koşul olarak saygı duyar. İran’daki kadınların, körü körüne itaatten değil, hayatta kalma ve imparatorluğun talep ettiği yok oluşa direnme kararlılığından kaynaklanan, uluslarına ve hükümetlerine duydukları sevgiyi dile getiren seslerine gerçek manada kulak verir.

İranlı kadınların yanında olmak, onları aktif olarak yok etmeye çalışan güçlere karşı çıkmak demektir. Bu, videodaki İranlıların da dediği gibi, emperyalist sistem denilen düşman güç nezdinde, İranlıların hayatı, feda edilecek unsurlardır.

Sonuç

Gerçek bir feminist dayanışma sergileme fırsatının heba edilmesi, içinde bulunduğumuz anın trajedisidir. Hindistan’da gerçek bir feminist hareket olsaydı, İran’daki grevlere bakıp, Afganistan, Irak ve Libya’yı istikrarsızlaştıran, ülkeyi kadın haklarının gömüldüğü bir mezarlığa dönüştüren emperyalizmin elini görürdü. Bunun yerine, Twitter feministleri, medenileştirme misyonunun kisvesine bürünmeyi seçtiler. Pankart yerine bombayı, gerçek yerine tvit atmayı tercih ettiler.

Tel Aviv konferanslarının rahatlığında başka bir Müslüman ulusun yok edilmesini destekleyen Keşmirli feminist, hiçbir şey yapmadan kendini iyi hissetmesini sağlayan, “yanlış ikilik”le alakalı tezvirata sarılan liberal, evrensel kız kardeşliğinin duygusal klişelerini diline dolayanlar, yas tutan Şii Müslümanlara yönelik acımasız alaycı sözler edenler[11], nihayetinde emperyalist güce hizmet eden söyleme katkıda bulundular.

Feminist yaklaşımlarının yalnızca ek bir süs eşyası işlevi gördüğü, ithal edildiği, pahalı olduğu ve nihayetinde çatışmaların kaynağını finanse eden ataerkil düzenin bir aracı olarak hizmet ettiği gerçeğini bir biçimde faş ettiler.

Şambavi Siddi
15 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Nitasha Kaul, “Iranian regime is reckless”, 4 Mart 2026, X.

[2] Ather Zia, “Intifada: From Palestine to Kashmir”, 27 Şubat 2025, Social Text.

[3] Ruchika Sharma, “Khamanei”, 3 Mart 2026, X.

[4] p3lagcunlitt, “As a woman”, 10 Mart 2026, X.

[5] Afreen Fatima, “Patterns of Punishment: What Demolition Data Across Four Indian States Tells Us”, 11 Aralık 2025, Polis.

[6] “Probe holds US responsible for Minab massacre”, 12 Mart 2026, Presstv.

[7] “Civilians Killed & Displaced”, Haziran 2025, Cost of War.

[8] Yeganeh Torbati ve Idrees Ali, “U.S. military used 'roof knock' tactic in Iraq to try to warn civilians before bombing”, 27 Nisan 2016, Reuters.

[9] Shilpa Chaudhary, Instagram.

[10] Iran.screenshot, Instagram.

[11] Aliza Noor, “'Jihadis in India Beating Their Chest': Hate Against Muslims Mourning Khamenei”, 2 Mart 2026, Quint.

16 Mart 2026

,

Dayanışmanın Bedeli Ölüm: Onlar Bu Gerçeğin Bilincindeydi


Filistin aktivizmi denilen âlemde tarih, sık sık tekerrür eder.

Yirmi yılı aşkın bir zaman yayınladığım makalelerden biri, Gazze’de İsrail tankının ezerek katlettiği Amerikalı aktivist Rachel Corrie’nin vahşice öldürülmesiyle ilgiliydi. O an, (birçok kişi gibi) Corrie’nin ölümünün ABD hükümetinin ciddi bir tepkisiyle karşılanacağına inanmıştım. Seçimle işbaşına gelmiş yetkililerimizin Filistinlilerin acılarına ve ölümlerine karşı kayıtsız kaldığını düşünsem de, belki de bir Amerikan vatandaşının öldürülmesi karşısında harekete geçeceklerini sanıyordum. Geriye dönüp baktığımda, bunun çocukça bir beklenti olduğunu görüyorum.

Corrie’nin ölümünden bu yana geçen yirmi yılda, İsrail güçleri, Amerikalılara karşı birçok suç işledi, bu işlenen suçları hükümetimiz eylemsizlikle, ana akım medya ise sessizlikle karşıladı. Yakın dönemde katledilen Filistinli-Amerikalı gazeteci Şirin Ebu Akli ile genç Tevfik Abdülcabbar’ın da hesabı sorulmadı. Onlar da aynı eylemsizlik ve sessizlikle yüzleşti.

Rachel Corrie’nin trajik ölümünün ardından sahip olduğum ve hâlâ tutunduğum bir umut ışığı vardı, o da, kızlarının hikâyesini iktidardaki herkesin unuttuğu gerçeklikte onun için mücadele etmeyi sürdüren ebeveynleri Cindy ve Craig’di. Yaşlandıkça, güçleri ve kararlılıkları daha da artmış gibi görünüyor. Kızlarının ölümünden bu yana, Cindy ve Craig Corrie, sadece Rachel değil, diğer ezilen insanlar için de adalet aradılar. Bu arayışlarını kararlılıkla sürdürdüler. Birlikte, Filistin’de ve başka ülkelerde halk destekli eylemliliği, insan haklarını ve şiddetsiz direnişi teşvik etmek için Rachel Corrie Barış ve Adalet Vakfı’nı kurdular.

Vakıf ve avukatlarının yardımıyla, Filistinlilerin sesini yükseltmek için Gazze’ye, Batı Şeria’ya ve ABD’nin dört bir yanına seyahatler gerçekleştiren anne-baba, topluluklarla ve siyasetçilerle görüştü. Benzer kayıplar yaşayan ailelerin yanında yer aldı. Ebu Akli, Abdülcabbar ve İsrail güçlerinin elinde hayatını kaybeden başka isimlerin ölümlerine dikkat çektiler. Bu ölümler, sessizlikle veya inkârla karşılandı.

İktidardakilerin kayıtsızlığına rağmen, Cindy ve Craig, Rachel’ın hayatının ve uğruna öldüğü davanın hâlâ önemli olduğunu dünyaya hatırlatmaya devam ettiler. Yollarımızın en acı koşullarda kesişeceğini hiç tahmin etmemiştim.

2020 yılında, Corrie ailesinin memleketi olan Washington’da, Amerika-İslam İlişkileri Konseyi’nin (CAIR) İcra Direktörü oldum. Birkaç yıl sonra, Eylül 2024’te, sabahın erken saatlerinde bir topluluk üyesinden telefon aldım, tanıdığımız genç bir kadının İsrail güçleri tarafından öldürüldüğünü öğrendim. Adı Ayşenur Ezgi Eygi’ydi. O da Rachel Corrie gibi, yirmili yaşlarında Washington’dan Amerikalı bir aktivistti.

Filistin’i savunan camiadan tanıdığım herkes, Ayşenur ile illaki bir bağ kurmuştu. Filistin halkının çektiği acılara derinden önem veren, hükümetinin Gazze soykırımına karışmasından rahatsız olan, kendini davasına adamış bir aktivist ve insan hakları savunucusuydu. Henüz yirmi altı yaşındayken, Filistin’in Nablus şehrinin güneyinde yeni İsrail yerleşimlerinin kurulmasına karşı çıkmak için Batı Şeria’ya gitmişti.

Uluslararası planda herkesin Gazze’yle ilgilendiği dönemde, Batı Şeria’da devam eden acılar, çok daha az dikkat çekiyordu. Ayşenur, Filistinlilerin orada her gün yüzleştiği günlük gerçeklere ışık tutmaya çalışıyordu. Dayanışma adına onlarla birlikte eylemlere katılıyordu. Ancak Batı Şeria’dayken, İsrailli bir keskin nişancı tarafından başından vurularak, hayatını kaybetti. Onun ölümü, sadece benim ve onu tanıyanlar için derin bir kişisel kayıp değil, aynı zamanda Washington Eyaleti için de bir başka trajedi oldu.

Rachel Corrie’de olduğu gibi, Ayşenur’un öldürülmesi karşısında çocukça tepki geliştirdim. Kendime bir kez daha onun öldürülmesinin “farklı” sonuçlar doğurması gerektiğini, hükümetimizin kesinlikle güçlü bir şekilde karşılık vereceğini düşündüm. Gazze’de devam eden soykırımın ortasında, yetkililerden Ayşenur’un başına gelenin ciddiyetini idrak etmelerini istedim, ancak nafile.

Özellikle tam da öldürüldüğü sırada soykırımın başlangıcından beri konuşma hürriyetini ve kampüs aktivizmini suç haline getirmeye çalışan Demokrat ve Cumhuriyetçi yetkililere Ayşenur’u anlatmak, insani yönünü aktarmak hayli zor bir işti. Onlar, olan biteni hiç umursamadılar.

Ayşenur’un ailesine yardım etmek için topluluk üyelerimle birlikte çabalarken, kendimi eyalet çapındaki çalışmaları koordine etmek için bir Zoom görüşmesinde buldum. Yardım etmek için görüşmeye katılan birçok kişi arasında Craig ve Cindy Corrie de vardı. Gerçeküstü bir andı. Ayşenur için orada bulunma konusunda derin bir sorumluluk hissettikleri açıktı; bu sorumluluk, ancak çocuğunu kaybetmiş ebeveynlerin gerçekten anlayabileceği veya ifade edebileceği türden bir kederle şekillenmişti.

Aktivizmin güçlendiği eyalette Corrie’ler, Filistin’de adalet arayanlara seslerini ve kürsülerini sıklıkla takdim eden, önemli isimlerdir. Son birkaç yıldır, şehir, eyalet ve devlet yönetimindeki siyasetçiler, Filistin aktivizmine karşı eşi benzeri görülmemiş bir saldırı gerçekleştirmelerine rağmen, Corrie’lerin adalet için sürdürdükleri mücadeleye yakından tanık oldum. Etkinliğin niteliği ne olursa olsun, her zaman oradalar. Hatta konseyin (CAIR) icra direktörü olduktan kısa bir süre sonra düzenlediğim küçük bir ziyafette bile onları kalabalığın içinde gördüm. Topluluk örgütlenmesine ve adalete olan bağlılıkları çok derindi.

Corrie ailesi hep yanımızda, hep eylemin içinde, çünkü karşı karşıya kaldığımız siyasi riskleri görüyorlar. Filistinlilerin insanlığını savunmanın en yüksek siyasi makamlarda cezalandırıldığı ve suç sayıldığı bir ortamda bulunduğumuzu anlıyorlar. Bu, konuşma ve toplanma özgürlüğü haklarını kullandıkları için cezalandırılan Mahmud Halil, Bedir Han Suri, Rümeysa Öztürk gibi isimlerin tutuklanmasında ve sürmekte olan davalarında açıktan şahit olduğumuz bir gerçeklik. Bu türden politikalar izleyen kişilerin, İsrail güçlerinin Amerikalı aktivistlerin, gazetecilerin, hatta çocukların tekrar tekrar katletmelerine kayıtsız kalmaları şaşırmamak gerek.

Amerika’da ve dünyada kamuoyu, İsrail’in zulmüne karşı konum alıyor. Bu koşullarda her türden muhalefeti susturmak için topyekûn bir saldırı başlatıldı. Şahsen Kongre üyeleriyle yüz yüze görüşerek, ateşkes kararı alınması ve İsrail’in soykırım yapmasına imkân sağlayan hükümetimizin açık çek politikasının sona erdirilmesi için yalvardım. Sürekli yaptığım çağrılar, İsrail’in kendini savunma hakkına dair ezberlenmiş cevaplarla karşılandı.

Bu arada, Ayşenur’un ailesi, cinayetinin bağımsız bir şekilde soruşturulması için Washington’a gidiyor. İşin tuhaf yanı şu ki, Gazze soykırımını destekleyen Kongre üyeleri, Ayşenur’un acı çeken aile fertlerinin, adaletin tecelli etmesi için görüşmek zorunda kaldıkları isimler.

Egemen sınıfın İsrail’in katlettiği Amerikalıları görmezden gelmesi yetmiyormuş gibi, bir de Filistin savunusunu susturmak için “kâr amacı gütmeyen kuruluşları yok edecek yasa” ve “antisemitizm konusunda bilinçlendirme yasası” gibi yasalar çıkartılıyor. Eğer bu yasalar geçerse, sonuçları felâket olacak.

ABD genelindeki üniversite kampüslerinde ifade özgürlüğü, zaten kısıtlanmış durumda. Bu tür yasaların veya tasarıların kanunlaştırılması halinde, İsrail Devleti’ni eleştiren veya ona karşı çıkan konuşmalar açıktan suç ilan edilecek. Oysa bu, anayasayı ihlal eden bir adım.

Eyaletlerde ve şehirlerde durum pek iç açıcı değil. İtamar Ben Gvir gibi soykırımcı savaş suçluları tura çıkıp her yerde konuşmalar yapabiliyor. İsrail’in Gazze’de etnik temizlik yapması beklentisi üzerinden “Gazze Gayrimenkul Günleri” düzenleniyor.

Onca güçlüğe rağmen, geçtiğimiz Nisan ayında Ayşenur’un eşi (Hamid) ve kız kardeşi (Özden) ile birlikte Washington Eyalet Meclisi’nin onu sembolik bir Meclis Kararı ile onurlandırmasına şahit oldum. Bu, yasa koyucuların Ayşenur’un cinayetine ilişkin bağımsız bir soruşturma ihtiyacını ciddiye almaları için bir fırsattı. Umutlarımızın eli kolu bağlı olsa da, Washington Eyalet Meclisi’ndeki son katılımları sırasında Ayşenur’un ailesinin yanında yer alan Corrie ailesi de dâhil olmak üzere, topluluğumuzun sergilediği bağlılık bize can katıyor.

Onca kedere, siyasi kayıtsızlığa ve muhalefetin sistematik olarak bastırılmasına rağmen, Cindy ve Craig Corrie’nin varlığı, kalıcı bir ahlaki sabite haline gelmiştir. Onlar, yaşanan acıyı kendilerinden daha büyük bir şeye hizmet etmek için silaha dönüştürmenin anlamına dair canlı bir andaçtır. Hakiki eylemli halleri, ödül veya tanınma vaadi olmadan her yıl harekete geçme konusunda gösterdikleri istekte karşılık buluyor. Merkezde olmaya ihtiyaç duymadan, her zaman ortaya çıkıyorlar. Sessiz kalmak onlar için daha kolay olsa da bu sessizliği reddediyorlar.

Corrie ailesinin bu anlardaki varlığı, İsrail devletinin devam eden şiddetini tabii ki ortadan kaldırmıyor, yetkililerimizi tabii ki harekete geçirmiyor. Ancak uzun vadede, yetkililerimizi bu şiddetin sürekli olarak sırtını yasladığı gerçekle, onların suç ortaklığıyla, Filistin halkına ve onların yanında duranlara yapılanları kimsenin ısrarla dile getirmeyeceğine dair efsaneyle yüzleşmeye mecbur edecek.

İmran Sıddıki
10 Temmuz 2025
Kaynak