08 Temmuz 2026

, ,

Gassân Kenefâni: Marksizm ve Filistin Mücadelesi

Bu, Kotsai Sigauke’nin 6 Eylül’de Londra’da editörlüğünü Louis Brehony ve Tahrir Hamdi’nin birlikte üstlendikleri Ghassan Kanafani: Selected Political Writings [Gassân Kenefâni: Seçme Politik Yazılar -2024] kitabının lansmanında yaptığı konuşmanın düzenlenmiş bir versiyonudur.

* * *

Gassân Kenefâni, 8 Temmuz 1972’de Beyrut'ta Mossad’ın bombalı araçla yaptığı saldırı neticesinde katledildi. Öldüğünde, sadece 36 yaşındaydı. Emperyalizmin amansız düşmanları oldukları için öldürülen uzun bir devrimciler zincirinin halkasıydı: 21 yaşında öldürülen Fred Hampton, 29 yaşında öldürülen George Jackson, 37 yaşında öldürülen Thomas Sankara, 47 yaşında öldürülen James Connolly bu zincirin parçası olan isimlerden bazıları.

53 yıl önce ölmüş olmasına karşın Gassân Kenefâni, önemini halen daha muhafaza ediyor.

7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı operasyonun talebi üzerine yeniden canlanan Filistin’le dayanışma hareketine Siyonist devletin barbarlıkla cevap verdiği koşullarda, emperyalist ülkelerde Filistin’le dayanışma içerisinde olan insanlara yönelik baskıların arttığına tanıklık ettik. Bu süreçte Gazze’de soykırıma varan katliamlar da Batı Şeria’ya yönelik ilhak girişimi de devam etti.

Böylesi bir politik gerçeklikte, Louis Brehony ve Tahrir Hamdi’nin hazırladıkları kitap büyük önem taşıyor. Gassân Kenefâni’nin emperyalizme karşı verdiğimiz mücadelemizde kendimize bir yol bulmamıza yardımcı olacak fikirlerini yeniden keşfetme çabası, gerçekten çok önemli.

Devrimci Fikirlerin Yeniden Keşfi

Lenin, Devlet ve Devrim adlı eserinde, devrimcilerin hayattayken zalim sınıflardan zulüm gördüklerini, takibata uğradıklarını söyler. Ölümünden sonra ise aynı zalim sınıflar ve onların oportünist uşakları, o devrimcileri zararsız birer ikonaya dönüştürmeye, fikirlerini çarpıtmaya ve onları devrimci içeriklerinden arındırmaya çalışırlar. Bu durum, Kenefâni için de geçerlidir.

O, mülteci olarak yaşadı. Ait olduğu örgüt, “terör örgütü” olarak yaftalanıp karalandı. Bugün ölü olduğu için her türden insan ve örgüt, onun sözlerini paylaşıyor, ama çok azı, onun yazılarının devrimci özünü gerçek manada kavrıyor.

Bugün kimileri, Kenefâni’nin Siyonizm ve emperyalizmle uzlaşmaya tümüyle isteksiz olan bir Filistin milliyetçisi olduğu gerçeğini küçümsüyorlar. Öte yandan, onu dar görüşlü bir milliyetçi olarak takdim edenlere de rastlanıyor. Kenefâni’nin Filistin mücadelesini emperyalizme karşı verilen sınıfsal mücadelenin parçası olarak gördüğü gerçeğini görmezden geliyorlar. Daha da kötüsü, Hazım Camcum gibi kimi akademisyenler, Kenefâni’yi “anarşist” olarak takdim ediyorlar! Bu, Kenefâni’nin kendisini Filistin’in ve işçi sınıfının kurtuluşuna adamış bir Marksist-Leninist olduğu gerçeğini gizlemeye, Filistin kurtuluş hareketinin geniş bağlamı dâhilinde, komünist analiz ve uygulamanın önemini inkâr etmeye yönelik kasıtlı bir girişimdir.

Kenefâni ve Lenin: Ulusal Kurtuluş ve İşçi Sınıfı

Kitapta, Kenefâni’nin ulusal kurtuluş konusunda Marx ve Lenin’in inşa ettiği komünist geleneği takip ettiğini görüyoruz. Bu hususa, çalışmanın Arap milliyetçiliği ve sosyalizmi ele alan ilk bölümünde yer veriliyor olsa da, ona daha çok kitabın “Hedef: Marksist-Leninist Cephe’nin Kurulması” başlıklı bölümde vurgu yapılıyor. Kenefâni, ulusal kurtuluş ve sosyalizmi birbiriyle diyalektik bir ilişki içerisinde olan, birbirine kopmaz bağlarla bağlı, ayrılması mümkün olmayan iki unsur olarak görüyor.

Kenefâni, Filistin mücadelesinde yer alan farklı sınıfların çıkarlarını analiz etti. Oslo Anlaşmaları’ndan bu yana işbirlikçi Filistin Yönetimi tarafından temsil edilen Filistin burjuvazisinin gerici doğasını ve Filistin küçük burjuvazisinin potansiyel olarak devrimci ancak kararsız rolünü doğru bir şekilde değerlendirdi. Kenefâni, Siyonizmle mücadele etmek için birleşik bir ulusal cephenin kurulması fikrini savunurken, yalnızca Filistin köylülüğü ve işçi sınıfının ulusal mücadelede tutarlı bir devrimci rol oynayabileceğini, Filistinli kitleleri ancak onların zafere götürebileceğini söyledi. Ayrıca, Filistin halkının başlıca düşmanlarını belirledi: Siyonist teşekkül, Filistin burjuvazisi, gerici Arap rejimleri ve dünya emperyalizmi. Hepsinin yenilmesi gerekiyordu.

Kenefâni, sağlam bir enternasyonalistti. Filistin’in kurtuluşu, Ortadoğu’nun ve diğer tüm ezilen halkların kurtuluşundan ayrılamazdı.

Bu, Lenin’in neredeyse elli yıl önce ulusal kurtuluş mücadeleleri konusunda aldığı komünist konumdur. Yegâne enternasyonalist konum budur. Ulusal olarak ezilen işçi sınıfı ve köylülük, ulusal olarak ezilen küçük burjuvaziyle birlikte, baskıcı burjuvaziye karşı mücadele eder. Burjuvazi, kendi konumunu güvence altına almak ve emperyalist sömürünün ganimetlerinden pay almak için kaçınılmaz olarak emperyalizmle bir anlaşma yapar. Sınıf bilincine sahip işçi sınıfı ve köylülük, kendi bağımsız sınıf politikalarını izler. Kenefâni, “Marksist-Leninist Cephe”nin kuruluşunu tam da bu sebeple önemli görüyordu.

Dar milliyetçilik, sınıf sorununda teslimiyete, bu da ulusal sorunda teslimiyete yol açar. Öte yandan, ulusal sorunu terk edip gerici, soyut bir enternasyonalizme yönelmek, sınıf sorununda teslimiyetçiliği beraberinde getirir. Filistin’le dayanışma içinde olduklarını ortaya koymak adına Kenefâni’den alıntı yapan ancak komünist geleneğe karşı çıkan herkes, esasen Kenefâni’nin fikirlerini çarpıtıyor demektir.

Kenefâni’nin sınıfsal analizini anlamak, İngiltere’deki oportünistlerin oynadıkları yıkıcı rolü görebilmemizi sağlayacaktır. Filistin’le Dayanışma Kampanyası, Jeremy Corbyn ve Zarah Sultana, “barışçıl çözümler” için ahlaki çağrılarda bulunmak suretiyle, Filistin davasını sulandırıyorlar, onu ulusal kurtuluş mücadelesi olmaktan çıkartıp insani bir meseleye indirgiyorlar.

Emperyalist hükümetler, Filistin’e emperyalizmden yana olan bir çözümü dayatmak ve Filistin mücadelesini ortadan kaldırmak istedikleri için iki devletli “çözüm” çağrısında bulunuyorlar. Hem meseleye “insancıllık” üzerinden bakan oportünistler hem de emperyalist devletler, Filistin işçi sınıfının eylemliliğini inkâr etmek ve Filistin’in kurtuluşu ile Ortadoğu’da emperyalizmin yıkılması olarak özetlebileceğimiz tarihsel misyonunu yerine getirmesine mani olmak istiyorlar. İngiltere’de bu türden çabalara aman vermemeli, onlara tüm gücümüzle karşı çıkmalıyız.

Kenefâni, ulusal kurtuluş meselesine ezilen bir ulusa mensup bir komünist olarak baktı. Bizse aynı meseleyi emperyalist bir ulusa mensup bir komünist olarak ele alıyoruz. Bu bağlamda, Filistin’in kendi kaderini tayin etme hakkı için verdiği mücadelenin parçası olan tüm kesimleri koşulsuz olarak destekliyoruz. Ancak mücadeleyi zafere götürecek olanın, en nihayetinde Filistin işçi sınıfı olduğunu da biliyoruz.

Kenefâni ve Silahlı Mücadele

Kenefâni, silahlı mücadeleyi tereddütsüz savundu. Filistin halkının işgale karşı silahlı mücadele yoluyla direnme hakkını desteklemenin terörizm olarak suçlandığı, “Filistin’le dayanışma” içinde olduklarını açıkça ortaya koyan her türden oportünistin silahlı mücadeleyi kınadığı bir dönemde yaşıyoruz (Jeremy Corbyn’in kendisi de parlamentoda Aksa Tufanı Operasyonu’nu defalarca kınadığını gururla dile getirmişti).

Ghassan Kanafani: Selected Political Writings isimli bu kitap, silahlı mücadeleye yönelik savununun neden gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Bu savunu, en açık biçimde “FHKC ve Eylül Krizi Üzerine” ve “Kılıcın Boyunla Sohbeti” başlıklı bölümlerde dile dökülüyor. Her iki bölüm de Kenefâni’nin silahlı mücadeleye yönelik eleştirilere cevap verdiği, bugün işittiğimiz argümanların aynılarıyla yüzleştiği röportajlara yer veriyor.

“Eylül Krizi” başlıklı bölümde, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin uçak kaçırma eylemlerinin Ürdün devletini direnişe saldırması konusunda tahrik ettiği ile ilgili argümanlar dillendiriliyor. Bu argüman, bugün İsrail’in Gazze’deki soykırımını tartışırken liberal medya tarafından sıklıkla tekrarlanıyor. Ayrıca, operasyonların kitleleri harekete geçiremediği yönünde argümanlara da rastlanıyor. Bu da bugün silahlı mücadeleyi kınayan “sol” oportünistlerin sıkça başvurduğu bir argüman.

Kenefâni, o dönemin siyasi durumunu ve FHKC’nin bu siyasi durumu analiz ettikten sonra neden bu yolu seçtiğini sabırla açıklıyor. O zamanki durum, bugünküne çarpıcı bir şekilde benziyordu: Filistin direnişi tecrit edilmişti, civarındaki Arap rejimleri, Filistin direnişini ortadan kaldırmak amacıyla, emperyalizmle ve İsrail’le anlaşmalar yapıyordu. Direnişin yürüttüğü operasyonlar, Filistin davasını yeniden dünya sahnesine taşıdı, böylelikle gerici planlar bozuldu.

Şurası açık ki Filistinlileri ve direnişlerini yüzleştikleri zulmün sorumlusu olarak gösterenler, somut durumdan bihaberler.

Kılıcın Boyunla Sohbeti” başlıklı bölümde Kenefâni, FHKC’nin neden İsraillilerle barış görüşmelerine girip çatışmaları durdurmadığını soran, barışa dair ahlaki çağrılarda bulunan bir röportajcının karşısında silahlı direnişi savunuyor. Kenefâni’nin de belirttiği gibi, röportajcı, esasen Filistinlilerin neden teslim olmadığını soruyordu. Bu, iki eşit taraf arasında bir çatışma değil, özgürlük ve vatanları için savaşan ezilmiş bir halkın çatışmasıydı. Filistin halkının savaşmaktan başka seçeneği yoktu.

Filistin’le olan dayanışmamızda, Filistinlilerin kurtuluş mücadelesini silahlı mücadele de dâhil her türden yolla yürütme hakkını savunmak zorundayız. Bu, aynı zamanda silahlı mücadeleyi suç haline getirme girişimleriyle mücadele etmek anlamına da geliyor. Bunu yapmak için sadece doğru teorik çerçeveye değil, aynı zamanda Filistin’deki siyasi duruma dair somut bir anlayışa da sahip olmalıyız. Filistin’le dayanışma içinde olurken bir yandan da silahlı mücadeleyi redde tabi tutan oportünistler, tutumları için her türlü teorik gerekçeyi ortaya atıyorlar: örneğin, Kenefâni’nin kendisinin de reddettiği ilerici bir İsrail işçi sınıfı olduğu fikrini veya silah kullanmadan barışçıl bir çözümün mümkün olduğu fikrini dile getiriyorlar. Bu fikirler, emperyalizme teslimiyet anlamına gelmektedir.

Kenefâni’nin fikirlerini yeniden keşfederek, bu tür fikirlerin neden saçma olduğunu görebilir, bunları savunanları ifşa edebiliriz.

Komünistler olarak, burjuvaziyle aynı safta dizilip direnişi kınayamayız. Filistinlilere nasıl direnecekleri konusunda ders veremeyiz. Bu husus bilhassa önemli, çünkü bugün silahlı mücadele suç sayılıyor. Bu gerçekle mücadele etmemiz şart.

Filistin’le Dayanışma Kampanyası (PSC) yanında Jeremy Corbyn gibi “ilerici” siyasetçiler ve örgütler, ya silahlı direnişin varlığını yok sayıyorlar ya da direnişi ve Aksa Tufanı Operasyonu’nu açıktan kınıyorlar. Böylelikle direnişle dayanışma gösteren herkesi ezmeye çalışan devletin ekmeğine yağ sürüyorlar. Bugün Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’ndan (SOAS) iki öğrenci, Kenefâni’nin geleneğini savundukları için 14 yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya.

Örgütlenme, Kitleler ve Kurtuluş

Kenefâni, Küba, Vietnam, Çin ve Rusya’daki devrimlerden derinden etkilenmiş bir isim. Lenin, Che Guevara, Ho Chi Minh ve Mao Zedong gibi Marksistlerin eserlerine atıfta bulunuyor. Onların deneyimlerinden yola çıkarak, Filistin işçi sınıfının mücadelesine öncülük edebilecek devrimci bir örgüt kurmanın gerekliliğini savunuyor. Gelgelelim Kenefâni, Marksist metinlerden aldığı soyut formülleri Filistin durumuna körü körüne uygulamamış, bunun yerine böyle bir örgüt kurmayla ilgili pratik görevleri ve Filistinlilerin bu süreçte karşılaştığı zorlukları somut olarak analiz etmiştir.

Aynı zamanda bu örgüt meselesi, sadece mekanik bir üslupla ele alınacak bir mesele değildi. Kenefâni, örgütlenmenin ilişkilerle ilgili olduğunu ve bu nedenle diyalektik olduğunu vurguladı. Bu şekilde incelendiği takdirde bir örgüt, dinamik, esnek ve hassas olabilirdi. Kenefâni, teori ve pratik arasındaki ilişki; örgüt üyeleri arasındaki ilişkiler; örgüt üyeleri ile liderlik ve kadro arasındaki ilişkiler; örgüt ile kitleler arasındaki ilişkiler gibi başlıklar üzerinde durdu.

Bunlar, önemli sorular ve devrim yapmaya çalışan her komünist tarafından sorulmuş sorular. Son nokta özellikle önemli. Kitleler var, bir de kitlelerin mücadelede önderlik etmesi için kurduğu örgütler var. Ama kitleler boş durmuyor, mücadeleye katılıyorlar. Che Guevara’dan ilham alan Kenefâni, “Direniş Özdür” başlıklı bölümde, Filistin mücadelesinin sadece Filistinlilere bir devlet verilmesiyle ilgili olmadığını, Filistinlilerin kendilerini dönüştürmesiyle ilgili olduğunu savundu. Mücadele, Filistinliler arasında yeni toplumsal ilişkiler kuruyordu. Kısacası mücadele, yeni bir insan yaratmak için bilinç inşa etmekle ilgiliydi.

İnsanlık kritik bir yol ayrımında ve bizi buraya getiren, Filistin direnişidir. Herkesin, her yerde, emperyalizme karşı mücadelede oynayacağı bir rol var, bu noktada örgütlenme meselesi bu mücadele için çok önemli. Kenefâni’nin de dediği gibi:

“Emperyalizm bedenini dünyaya yaymış, başını Doğu Asya’ya, kalbini Ortadoğu’ya, damarlarını ise Afrika ve Latin Amerika’ya kadar uzatmıştır. Ona nerede vurursanız, zarar vermiş, Dünya Devrimi’ne hizmet etmiş olursunuz.”

Filistin halkının emperyalizmi yok etme mücadelesinde ön saflarda yer almasından ders alarak örgütlenmek ve hareket etmek, bizim sorumluluğumuzdadır. Bu kitap, bize bunu yapabilmemiz için gerekli araçları sağlayacaktır.

Kotsai Sigauke
17 Eylül 2025
Kaynak

,

Dostlar Alışverişte Görsün


Bugün (7 Temmuz 2026) sol liberal örgütlerin Kurtuluş Parkı’nda protesto ettikleri şey, emperyalizm değil, Trump’tır. Misal, FKF ve devamı niteliğindeki Devrim Partisi’nin sözcüsünün goygoyunun bir anlamı yoktur. Zira bu hareketin üyeleri, on küsur yıl önce “Amerika, Tayyip’i devirecek. Bizim buna kızıl boya çalmamız lazım” diyorlar, Kuğulu Park’ta cumhuriyet müsamereleri düzenliyorlardı. Hepsi için de emperyalizm, Doğu’ya göre ileriydi ve ileri olan, savunulmalıydı. Sadece aşırılıklar, sapmalar, kötü görüntüler eleştirilmeliydi. Onlara sadece “insanları incitmeden de sömürebilir, onlara zulmedebilirsiniz” demek düşüyordu.

Basın açıklaması sırasında FKF’nin eski yoldaşı Erkan Baş’ın ilk kez doğruyu söylediğine tanık olundu. Zar zor, utana sıkıla, korka korka pankartı açmaya çalışan şeflerin üzerine yürüyen polise Erkan Baş, “Bir şey yok!” diyordu. Gerçekten de dostlar alışverişte görsün diye yapılmış basın açıklamasında bir şey yoktu. Sadece basın açıklamasına bir devrimci değil, gazeteci olarak katılmış olan Sera Kadıgil’in takipçi kasma çabalarına tanık olundu. Vekil Sevda, az kalsın gözaltına alınacakken vekilliği sayesinde kurtuldu. Lindacıların katılımının cılızlığı da eyleme iliştirilmiş bir süsten ibaretti. Çünkü onlar, iç emperyalizmle dış emperyalizm arasındaki bağ olmayı içine sindirmiş bir örgüttü.

NATO’ya Hayır Koordinasyonu, NATO bileşeni ülkelerin fonlarından beslenen örgütlerden oluşuyor. O nedenle, NATO protestosuna halkı getir(e)miyorlar. Üç beş örgüt temsilcisi ve HDP sayesinde vekil olmuş kişi, şovunu icra ediyor. Dostları alışverişte görürken tabii ki Soros’tan ödül alan vekil, “halkımız tencere tavayla ses çıkartsın” diyor. O halkı örgütleyecek örgütlerse ortalıkta yok. Yıllardır bu toplantının yapılacağı belli. Böylesi bir gündem konusunda çıkartılan ses, sinek vızıltısından ibaret. Kimse, tatil planlarının aksamasını istemiyor anlaşılan. Sol, başkenti halktan ve kirden arındıran devletin gösterisine halel getirmek istemiyor.

Sorosçu vekilin örgütü EMEP’in şefi İngiltere’de. Başka bağlantıları olmalı ki orada. Eleştirisinin sınırını ABD-İngiltere gerilimi tayin ediyor. O İngiltere’nin ordusuna hizmet eden akademisyeni buradaki Ortadoğu konferansına konuşmacı olarak çağırması, bir Siyonisti davet etmesi tesadüf değil. Bu akıl, proleter devrimci değil, gazeteci ve sendikacı yetiştiriyor.

Gazeteci, hakikati tasfiye ediyor; sendikacı, hakikatin kavgasını verecek işçi sınıfının kanını emiyor. EMEP’in tüm ideolojisi ve politikası, gazetecilik ve sendikacılık üzerine kurulu. O nedenle şefleri, örgütün sahibi Aydın Çubukçu, “sendikalar STK olabilmeli” buyuruyor. O STK’ların emperyalist odaklarla bağlarını çok iyi biliyor. Emperyalizm, sosyalist hareketi ve proleter hareketi gazeteciler ve sendikacılar üzerinden tasfiye ediyor. CHP’nin yedek örgütüne dönüşen EMEP, bu tasfiyenin ana unsurlarından biri. Bu kadar vekillik için taklalar atılmasının bir anlamı olmalı.

Epstein’den söz edenler, LGBT üzerinden pedofili savunuyorlar. Feminizm üzerinden NATO ideolojisine destek sunuyorlar. Geri kalmış Doğu’nun kadınını “kurtarılacak nesne” olarak gören akıl, ancak Trump’ı eleştirebiliyor. Erkan Baş, konuşmasına Trump’la başlıyor, Trump’la susuyor. O da biliyor, kendisine ABD’deki liberal solcuların uzantısı olma görevi verildiğini. Trump’ı ancak Amerikalı liberal solcular kadar eleştirebileceğinin o da bilincinde.

Bu açıdan, SODAP sözcüsünün söyledikleri de yalan. Filistinli çocuklardan söz ederken tabii ki İran’da katledilen 168 çocuktan bahsedemiyor. Çünkü örgütü, İran’a yönelik savaşta açıktan ABD ve İsrail’den yana saf tuttu. Bunlar, Trump’ın daha dün Tayyip’i devirecek diye destekledikleri Biden’ın eksik bıraktıklarını yaptığını, emperyalizmin gereklerini yerine getirdiğini söyleyemiyorlar. Çatlaklara yerleşip düzenin kırıntılarını abartmakla görevli olan birer reformist örgüt olarak düzene hizmet ediyorlar.

O kadar demokrasiden dem vuruyorlar, ama eylem alanından halkı kopartıyorlar. İradeyi halktan çalıyorlar. Kendi liberal öznel varlıklarına indirgedikleri siyaseti burjuva siyasetinin temiz yüzü olarak pazarlıyorlar. Gazetecilik ve sendikacılık, proleter devrimciliği öldürüyor. Bırakalım iki çatapat patlatmayı, eylem alanına tek bir sendikayı, tek bir mahalle örgütünü, tek bir öğrenci birliğini taşıyamıyorlar. Bunların vekilleri, ancak gazeteci gibi instagramına görüntü çekiyor. Yanı başında yoldaşı gözaltına alınıyor, kılı kıpırdamıyor. Bu örgütlerden biri polisi “memleketin evlatları” olarak nitelendiriyor. O yüzden, o yoldaş gözaltına alınırken kimsenin ses çıkmıyor. Memleketin yurttaşı olup kabul görmek için herkes susuyor.

Bu kurulan sahnedeki en iyi espri de ömrü AB’cilik yapmakla geçen Sol Parti’nin emperyalizmden bahsedebilmesi. Diğer espri de devlet icazetiyle kurulmuş olan TKP’nin Kızılay’a polis gözetimi ve izniyle girmesi, ardından “yüzlerce insanın kafası, kolu, kaburgası kırıldı” demesi. Oysa video ne güzel bir alet! Orada görülüyor ki çevik bile olmayan polis, iki iteklemeyle alanı TKP’ye açıyor. Düzen, kimleri nereye istifleyeceğini iyi biliyor. Dün NATO toplantısında pikniğe koşanlara bugün şov yapma izni veriliyor.


O liberal kadraja giren örgütlerden birinin temsilcisi, TÖP vekili, bir örgüt toplantısında söz alan erkeğin Lenin, Marx atıflarıyla konuşması üzerine, sözünü kesip “arkadaşımız hep erkeklerden söz ediyor” diyen kişi. Bu örgüte katılan ekiplerden biriyle seçim çalışması için yapılan toplantıda ekibin şefi, “Kürt mahallesine gideceğiz. Orada it kopuk gençlerle muhattap olmayalım. HADEP yöneticileriyle temas halinde olalım” diyordu. Biz de “tam aksine o aşağıladığınız gençlerin aklı ve yüreğiyle bir olunmalıdır” diyorduk.

Bu örgütlerin gazetecilik bilinci, Fuatavni, Can Dündar, Sedat Peker ile tanımlı. Kitleleri geri tutan, özel şahısların özel muhabbetlerine kapanan, ideolojik bir gevezelik bu. Yukarılardaki pazarlıklarda pay sahibi olmak, pay kopartmak isteyenlerin pratiği var karşımızda. Bu gazetecilik bilinci ile işçi sınıfını hakikatten ve politikadan kopartmaya ant içmiş sendikacılık bilinci, birbirini tamamlıyor. Emperyalist kurumlardan aldığı parayla ülke içinde proje yürüttüğünü söyleyen İrfan Kaygısız gibi sendikacılar, işçi sınıfından nefret ediyorlar, tiksiniyorlar. Onu rant kapısı olarak görüp istismar ediyorlar.

Kurtuluş Parkı’ndaki sol, suyun başında olmayı, her şeyin başını sonunu tayin etmeyi, efendileriyle pazarlık yürütmeyi seviyor. Dişine değen kanın tadını alan gazetecilik ve sendikacılık pratiği, küçük burjuva bir mesleki faaliyet olarak, sosyalist hareketi ele geçiriyor. Kuzu postundaki kurtlar, sosyalist hareketi iç ve dış emperyalizme peşkeş çekiyorlar. NATO toplantısı gündemi bunun kanıtı. Sol, iç ve dış emperyalizmi incitmemek için uğraşıyor.

Suyun başını tutanlar, iradenin, hakikatin ve politikanın çoğullaşmasını, çağlamasını, çığ olup zalimlerin-sömürücülerin üzerine devrilmesini istemiyorlar. Her şeyi kendi varlıklarına göre ele alıyorlar. Herkesi kendilerine ram, kul ve esir etmeye çalışıyorlar. İşçileşmiyor, hakikatin kavgasını vermiyorlar. O yüzden NATO’yu öylesine, laf olsun diye eleştiriyorlar. O eleştirinin pratik bir eylem olarak kitleselleşmesine mani oldukları için şefler. O suların başına o yüzden yerleştirildiler.

Eren Balkır
7 Temmuz 2026

Trump’ın Değişim Silahını ABD Hegemonyası Değişmesin Diye Kullanıyor

Tarih, bize imparatorlukların emperyalist amaçlarının gerçek nedenlerini asla açıkça ortaya koyamayacaklarını söyler. Eğer savaşın nihayetinde hangi sınıfa fayda sağladığını açıkça dile getirirseniz, yoksul bir halkın çocuklarını savaşa gönderemezsiniz.

Platon, Devlet adlı eserinde, ekonomik temeli “ebediyete dek para kazanmak” üzerine kurulu devletlerin “komşularının topraklarından bazılarını ele geçirmek” zorunda kaldıklarını dile getiriyordu. Bu ekonomik dürtü, kaçınılmaz olarak savaşa yol açar. Jean Paul Sartre’ın dediği gibi, “zenginler savaş açtıklarında, ölenler yoksullardır.” Bu, sınıf tarafından parçalanmış tüm toplumlar için geçerlidir. Savaş zamanlarında her zaman kâr eden bir sınıf ve ölen bir sınıf vardır.

Savaşan devletlerin yönetici elitleri, savaşın ardındaki ekonomik nedenleri hiçbir zaman açıkça ilan edememiştir. Savaşın meşruiyeti, her zaman genel kamuoyunun aldatılmasını içermiştir. Aeschylus’un “savaşta ilkin gerçek, kurban edilir” sözü doğruydu. Savaşın sürdürülmesi, her zaman yönetilenlerin rızasını üretmek için kurgulanabilecek bir söyleme ihtiyaç duyar.

Antik Yunanlılar ve İngiliz İmparatorluğu, barbarları medenileştirme yönündeki asil, neredeyse insancıl çağrılarla savaş çabalarını ve sömürgeleştirmeyi haklı çıkarmıştır. Kendilerinden olanlar, her zaman tam anlamıyla insan olanlardı. Olmayanların üzerine ise barbar ötekiliğin kokusu sinmişti. Elenleşme sürecinden güneşin hiç batmadığı imparatorluğa dek, sömürgecilik eliyle başlatılıp sürdürülen tüm savaşlar, bizzat bir hayırseverlik ve iyi niyet eylemi olarak takdim edilmiştir. Neticede değerli kaynaklarımızı sizi “medenileştirmek” için harcadığımız için minnettar olmalısınız.

Paradoksal olarak, yayılmacı savaşlar, sıklıkla savunmacı savaş biçimini de almıştır. Roma İmparatorluğu, genişlemeyi haklı çıkarmak için sıklıkla barbar dış tehditlerden korunma ihtiyacına başvurmuştur. Saldırı, genellikle en iyi savunma biçimi olarak sunulmuştur. Fethetmek, halkımızı evde güvende tutmanın yoludur. Örneğin, Pön Savaşları sırasında, sömürgeci genişleme pratiği, Kartaca tehdidine karşı koyma girişimi olarak meşrulaştırılmıştır.

Yirminci yüzyılda o kadar da Soğuk olmayan Savaş’ın ideolojik meşruiyeti de aynı biçimi aldı. Bu biçim, komünizmin yayılmasını önlemeye yönelik savunma önlemleri olarak sunulan emperyalist yağma ve fetihlerde somutlaştı. Saldırı, bir kez daha savunma kılıfına büründürüldü.

Modern çağda, ABD imparatorluğunun her ikisini de tutarlı bir şekilde birleştirdiğini gördük. Ancak ABD imparatorluğu bağlamında, herhangi bir anda “savunma amaçlı saldırı” “insani fetih” anlayışına, “insani fetih” anlayışı “savunma amaçlı saldırı” anlayışına galebe çalabiliyordu.

Örneğin, Irak Savaşı sırasında “savunma amaçlı saldırı”, en etkili olan modeldi. Evet, hâlâ “ezilen kadınlara yardım etme” veya bölgeye “demokrasi getirme” ihtiyacına dayanan “insani fethi” gerekçelendirme modeline kısmen başvuruluyordu. Ancak bu, özellikle 11 Eylül’den sonra, egemen sınıfın halkta yaratmayı başardığı esmer, Müslüman “öteki” korkusunun yanında nihayetinde ikincil bir rol oynadı. Bu korku, savunma amaçlı saldırı modelinin meşruiyet kazanması için çok önemliydi. Bush, 1 Haziran 2002’deki West Point konuşmasında şunu söylüyordu: “Tehditlerin tamamen gerçekleşmesini beklersek, çok geç kalmış oluruz. Savaşı düşmanın yurduna taşımalı, planlarını bozmalı, en kötü tehditlerle ortaya çıkmadan önce onunla yüzleşmeliyiz.”

Saldırıyı savunma olarak gören modelin egemenliği, Amerikalıların ağzında kötü bir tat bıraktı. Zamanla Irak savaşına oybirliğiyle karşı çıktılar ve bunun kitle imha silahlarının uydurma tehlikelerinden bizi korumak değil, petrol ve petrol piyasalarının kontrolü için yapılan bir savaş olduğunu anladılar.

Bu durum, egemen sınıfın savaşın meşrulaştırılması için temel yöntem olarak insani yardım modeline yönelmesine imkân sağladı. Esad, “halkını zehirli gazla öldürdüğü” için devrilmeliydi. Küba, Miami fonlarıyla desteklenen San Isidro hareketinin “siyahi sanatçılarını” baskı altına aldığı için devrilmeliydi. Venezuela, Maduro’nun LGBTQ bireyleri baskı altına alan acımasız bir diktatör olduğu için devrilmeliydi; İran, Rusya vb. ülkeler için de aynı durum geçerliydi. Çin, Müslüman Uygur azınlığına karşı “soykırım” uyguladığı için devrilmeliydi. Kitle İmha Silahları konusunda olduğu gibi, bu suçlamaların hiçbirine dair gerçek bir kanıt, elbette hiçbir zaman sunulmadı.

İnsani fetih modeli, giderek “duyarcılık” denilen özel bir biçim aldı. Siyaset teorisyeni Marius Trotter, bu meseleyi gayet güzel dile döküyor:

“Yükselen Çin ve yeniden güçlenen Rusya karşısında, Amerikan egemen sınıfı, hem yurt içinde hem de yurt dışında düşmanlarına karşı saldırı için gerekli dürtüye kavuşmak adına, ahlaki bir haçlı seferine ihtiyaç duyuyor. Siyahilerin Hayatı Önemlidir pankartları, çok renkli Onur bayrakları ve doğru cinsiyet zamirlerini ilan eden trompetlerin gölgesinde Amerikan İmparatorluğu’nun silahları Duyarcı Emperyalizm inancını yayacak.”

Fakat bu duyarcılık meselesinin kendisi, aklı başında hiçbir insanın kabul edemeyeceği kadar absürt uç noktalara ulaştığında, savaş meşrulaştırması için bir model olarak hızla kutsallığını yitirdi. Kimse, ABD’nin Doğu ülkelerinde USAID tarafından savunulan trans hakları için savaşa girmekle ilgilenmiyor. Yüzyılın ilk 20 yılını Müslümanları bombalayarak, milyonlarcasını öldürerek geçiren ABD’nin şimdi Sincan’daki Müslümanları umursadığına dair temelsiz anlatıya kimse gerçekten inanmıyor. En başta sunmaları gereken o kanıtlar nerede?

Kübalı felsefeci Ruben Zardoya’nın da dediği gibi, tahakkümün çevirdiği dolapların üzerindeki perde yırtılınca tahakkümün kendisi zayıflar. Emperyalizmi meşrulaştıran duyarcılık da aynı durumla yüzleşti. Yaldızları döküldü. Emperyalist gücün ve tahakkümün daha fazla zayıflamasını önlemek adına, muktedir, sınıf rota değiştirmek zorunda kaldı.

Halkın bilinci, emperyalizmin bu duyarcı modelini çöpe attığında, hükümsüz kıldığında, muktedir sınıf, temiz bir sayfa açmak zorunda kaldı. Trump ve sahte muhalif sağcı yandaşları, duyarcılık karşıtı mücadele yürütürken, mükemmel bir alternatif haline geldiler. Amerikan halkı, muhalif ve müesses nizam karşıtı karşı olmak istediği bir dönemde, onlara aynı statüko muhaliflik ambalajı içinde sunuldu. Halkın karşısına, son birkaç yıldır emperyalist ideolojinin aldığı biçime karşı mücadele yürüten, ancak emperyalizmin kendisiyle, onu ilk etapta üreten sistemle mücadele etmeyen insanlar çıkartıldı.

Jackson Hinkle ve Haz El-Din’in daha önce de belirttiği gibi, “duyarcılığın” saçma sapan yönleri bilerek ve kasten öne çıkartıldı, böylelikle egemen düzenin en yüzeysel ve en sığ unsurları muhalifmiş gibi pazarlandı, böylelikle “muhalif sağ” diye bir balon şişirildi.

Daha önce de dediğim gibi, ABD’de bu çağa, hegemonyanın kendisini karşı hegemonya olarak sunma zorunluluğu damga vurdu. Yöneticiler, her zaman halkı maniple ederek, onun kendisini aşağılık ve güçsüz görmesini sağlar, bir yandan da baştakilerin elitlere karşı bir mücadele yürüttüğünü düşünmeleri için çaba sarf eder.

Muhafazakârlardan liberallere, çeşitli Troçkist “solculara” ve “demokratik sosyalistlere” kadar tüm Amerikan siyaseti, giderek daha fazla muhalif bir biçim almaktadır. Bunlar, sürekli olarak kendi bünyesinde iktidar için mücadele veriyormuş gibi davranarak varlığını sürdüren bir sermaye aristokrasisine mensupturlar. Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi, saray bürokrasisi, tam da kendisini sistem tarafından boyun eğdirilmiş güçsüz özneler olarak takdim ederek yeniden üretilir; Amerikan siyasi otoritesine hâkim olan diyalektik uyarınca bugün sistemden kaynaklanan mutlak güçlerini muhafaza etmek adına birileri iktidarsız taklidi yapmaktadırlar. İktidar, güçsüzlük taklidiyle kendini sürdürmektedir.

Döndük dolaştık, bugünlere geldik. Trump başkanlığında, “insani emperyalizmin” sefil uşaklarından biri olan USAID’in tasfiye edildiği, muhtemelen Ulusal Demokrasi Vakfı ve emperyalist saldırıları meşrulaştırmanın ve yürütmenin modern biçimine bağlı birçok diğer kurumun da aynı şekilde tasfiyesinin gündeme geldiği bir dönemdeyiz.

Scott Ritter’ın dediği gibi, bunun ülkede cumhuriyetin iliğini kurutan asalak Derin Devlet’e karşı bir devrim olduğunu düşünmek isterdim. Umarım bu devrim gerçekleşiyordur, umarım, Ritter’ın bu “devrim” neticesinde borç yükünden kurtulacağımız süreç işliyordur.

Ama bendeki Marksist akıl, ABD emperyalizmini ideolojik olarak meşrulaştırmanın sürekli gelişen biçimlerine dair anlayışım, bana belki de başka bir şeyin olup bittiğini söylüyor: Önceden başvurulan bir meşrulaştırma biçimine geri dönülüyor.

Belki de Soğuk Savaş’ta ve bu yüzyılın ilk 25 yıllık kesitinde tanık olduğumuz, saldırıyı savunma olarak kullanan modelin egemenliğine bir geri dönüş söz konusu. Bu model, ABD’nin güvenliği ve jeopolitik konumu için “varoluşsal bir tehdit” olarak sunulan Çin hakkındaki söylemde tüm çıplaklığıyla görülüyor. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Waltz, “Çin Komünist Partisi ile Soğuk Savaş halindeyiz” diyordu. Ayrıca, Çin’in “Otuzlardan bu yana hızla askeri yapısını güçlendirmek suretiyle ABD için varoluşsal bir tehdit haline geldiğini” söylüyordu. Dış politika çevrelerinde çok yaygın olan bu Çin’i varoluşsal bir tehdit olarak ele alan dil, emperyalizmi meşrulaştıran, saldırıyı savunma olarak kullanan modelin temelini oluşturuyor.

Bazı analistler, fetih gayesinin, ilahi bir buyruğa atıfta bulunan söylemle örtbas edildiği Monroe Doktrini tarzı bir emperyalizme dönüldüğünü öne sürdüler. Bu, imparatorluklar tarihinde gördüğümüz bir başka biçim. Bu söylem modelinin, ABD’nin Batı Yarımküre’deki dış politikasında kullanılan retorikte de kullanıldığı açık.

Aslında hiçbir şey bilmiyoruz. Ne olacağını bekleyip görmemiz gerekecek.

Bu belirsizlik, sadece mevcut duruma dair bilgimizle sınırlı değil. Bence şu anki sorun, dünyanın nasıl gelişeceği, ABD emperyalizminin önümüzdeki yıllarda nasıl şekilleneceği hakkındaki bilgimizle ilgili değil. Belirsizlik, dünyanın kendisiyle ilgili. ABD rejimi, Weltgeist’in (Dünyanın Ruhunun) doğuya doğru kaydığı bir dünyada en azından hegemonik güç görünümünü sürdürmek için neler yapabileceğini, sonraki adımlarını nasıl atacağını anlamaya çalışıyor.

Bence en emin olabileceğimiz şey şu: Bu, bizzat milyarderlerin eliyle emperyalizmin merkezinde cereyan eden bir anti-emperyalist devrim değil. Önde gelen milyarderlerin, STK’ların, düşünce kuruluşlarının ve finansal yatırım şirketlerinin bazılarının Trump yönetimine tamamen olumlu bakması, hatta onu desteklemesi, Trump’ın sisteme karşı büyük bir saldırı gerçekleştirdiği tezini boşa düşürüyor. Sonuçta, sistemi en iyi temsil edenler, Beyaz Saray’da kim olursa olsun, sürekli para kazanmaya devam eden bu vurguncular. Her yönetim değişikliğinde koltuğunu koruyan bu kişiler, seçimle iş başına gelmemiş yöneticiler topluluğunu meydana getiriyorlar. Çıkarlarına hizmet eden istihbarat teşkilâtıyla birlikte, ünlü “Derin Devlet”i oluşturuyorlar. BlackRock CEO’su Larry Fink, başkanlık kampanyaları sırasında ettiği lafa kulak vermek gerek: “Hep duyuyorum, ‘bu hayatınızın en önemli seçimi’ diyorlar. Bıktım bu laftan. Oysa zaman geçtikçe gerçekliğin bir önemi kalmaz.”

Emperyalist sisteme ve Derin Devlet’e yönelik bir saldırıdan ziyade, bunun yeni bir emperyalist yönetim ve meşrulaştırma biçimine doğru bir yönelim olması çok daha olası. Amerikan kapitalizmi, Büyük Buhran’dan sonra hayatta kalmak için yeni bir biçime bürünmek zorunda kaldı. Aynı şekilde, İmparatorluğun bugün yüzleştiği krizde de ABD aynı şeyi yapıyor. Trump burada, Franklin D. Roosevelt’e (FDR) benzer bir figür. FDR, kapitalizmi kurtarmak için serbest piyasa ideologlarının kitaba bağlı görüşlerinden koptu. Sistemi hayatta tutmak için o zamana dek aldığı biçimden uzaklaştı. Belki de Trump da benzer şekilde, Amerikan emperyalizmini çöküşün eşiğine getiren kitaba bağlı görüşlere ve kurumlara saldırarak, Amerikan emperyalizmini kurtarmaya çalışan bir figür.

Uzun vadede ABD hegemonyasını sürdürmeyi amaçlayan her parlak devlet adamı, imparatorluğu bu gerileme sürecinden kurtarmak için tam da aynı şeyi yapardı. Sonuçta, Giuseppe Tomasi di Lampedusa’nın Leopar adlı romanında dediği gibi, şeylerin aynı kalabilmesi için değişmesi gerek.

Umarım yanılıyorumdur, ancak bence gördüğümüz değişim, bu türden bir değişim. ABD emperyalizmi, temelini muhafaza edebilmek için yeni bir meşruiyet biçimine geçiş yapıyor.

Carlos L. Garrido
19 Şubat 2025
Kaynak

07 Temmuz 2026

,

Doğu Politikasının Bir Yılı

“Doğunun gençleri! Genç komünistler örgütünün kızıl bayrağı altında toplanın!”
[Taşkent, Türkistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 1921]

 

Dışişleri Bakanı Çiçerin, 1921 yılında bakanlığının yaptığı çalışmaları ele alan bu kıymetli raporunda, özellikle İngiltere’nin İran’dan çekilmesi ve yeni rejimle yapılan antlaşma, Afganistan ile kurulan ilişkiler, Türkiye ve Japonya ile müzakereler ve Orta Asya’da Sovyet gücünün artması konularına değiniyor.

* * *

 

Kasım 1920’den Kasım 1921’e kadar uzanan süreçte, tam siyasi ve ekonomik bağımsızlık için mücadele eden Doğu halklarının ulusal hareketlerinin epey güçlendiğine şahit olduk. Bu dönemde tüm Doğu devletlerinin tarihi, Doğu halklarının ekonomik ve siyasi yaşamlarını güçlendirme ve zenginleştirme çabalarına tam bir sempatiyle yaklaşan Sovyet Rusya’ya yakınlaştığı gerçeğini kayıt altına alıyor.

Sovyet Rusya ile Milliyetçi Türkiye arasındaki müzakereler, 1920 yılında başladı. Türk Milli Meclisi’nin gönderdiği heyet, hükümetlerine rapor vermek üzere, 1920 sonbaharında Moskova’dan ayrıldı. Misyonumuzun sekreteri Upmal, 6 Kasım’da Ankara’ya ilk ulaşan kişi oldu. O dönemde Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler biraz sorunluydu, çünkü Türk hükümeti, Rusya’nın Türkiye ile Ermenistan arasında arabuluculuk yapmasına izin vermiyordu. Kâzım Karabekir Paşa’ya bağlı Türk ordusu, karşı-devrimci Ermeni Taşnak Hükümeti birliklerine karşı kazandığı zaferin ardından, Erivan önündeki hattı işgal etmişti. Ermeni Sovyeti Hükümeti’nin ilanından sonra Türkiye, 2 Aralık’ta Aleksandropol’de Taşnak Hükümeti ile Ermenistan için son derece ağır şartlar içeren ve tüm ülkeyi Türkiye’ye bağımlı hale getiren bir barış anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşma, ne Ermeni Sovyet Hükümeti ne de müttefik Sovyet Cumhuriyetleri tarafından tanındı. Rusya ile Türkiye arasındaki müzakerelerde bu anlaşmanın değiştirilmesi meselesi gündeme geldi. Ancak aynı zamanda iki devlet arasında siyasi bir anlaşma için görüşmeler de sürdürülüyordu. Fakat Türkiye, bir yandan da İtilaf Devletleri ile de görüşmeler yapıyordu. 1921 yılının ilk ayları birbirine paralel ilerleyen görüşmelerle geçti. İstanbul ve Ankara’dan Londra’ya gelen Türk heyetleri, Türk halkının her türlü gelişimini imkânsız kılan Sevr Antlaşması’nda değişiklik yapılmasını talep ettiler, ancak başarılı olamadılar.

7 Mart’ta, Londra’daki Türk heyetinin başkanı Bekir Sami Bey, Fransa ile Kilikya’dan çekilmeyi öngören bir anlaşma imzaladı. Ancak bu anlaşma, Türkiye’ye büyük tavizlere mal oldu. 13 Mart’ta İtalya ile de benzer bir anlaşma imzaladı. Nisan ayında ise bu iki anlaşma da Türkiye Millet Meclisi tarafından iptal edildi ve Bekir Sami Bey, Dışişleri Bakanlığı görevinden istifa etti.

Bu arada, Türk Büyükelçisi Ali Fuad Paşa ve başında Yusuf Kemal Bey’in bulunduğu Türk barış heyeti, 2 Şubat’ta Moskova'ya geldi. 16 Mart’ta Moskova’da iki ülke arasındaki dostane ilişkileri güçlendiren ve sağlam bir temele oturtan bir anlaşma imzalandı. Batum Gürcistan’a bırakıldı, Kars, Ardahan ve Artvin, Türkiye’nin eline geçti. 3 Mayıs’ta Nazarenus, Sovyetler’in Ankara Büyükelçisi olarak atandı. Onun Ankara’ya gelişi, Kars bölgesindeki Rus nüfusunun maruz kaldığı baskıyla ilgili ihtilafın çözümünü kolaylaştırdı.

Türkiye Kıtlıkla Mücadele Çalışmalarına Destek Veriyor

Son aylarda Rusya’da şiddetli bir kıtlık yaşandı. Türk hükümeti de kıtlık bölgelerine tahıl ve gıda yardımı yaparak bu mücadeleye katıldı. Bu aylarda Türk halkı, Yunan saldırısının ağır sınavından geçti. İtilaf Devletleri’nden büyük miktarda para ve mühimmat desteği alan Yunanistan, Türk birliklerinden çok daha kalabalık bir orduyu Türkiye’ye karşı gönderebildi. Türk birliklerinin kahramanlığı sayesinde Mustafa Kemal, Ankara yakınlarındaki Sakarya Nehri’nde Yunan ordusuna kesin bir yenilgi yaşatmayı ve onları batıya doğru geri püskürtmeyi başardı. 20 Ekim’de Türkiye ile Ankara’ya gelen Franklin-Bouillon arasında görüşmeler başladı ve bu görüşmeler neticesinde Türk birliklerinin Kilikya’dan çekilmesi konusunda bir anlaşmaya varıldı.

Yunanistan’ın saldırısı sırasında, Türkiye açısından ciddiyet arz eden bir momentte Ukrayna Sovyet Hükümeti, Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti’nin delegesi olarak Yoldaş Frunze’yi Türkiye ile Ukrayna arasında bir anlaşma imzalanması için Ankara’ya göndermeyi önerdi. Frunze, şu anda Ankara’ya doğru yolda. Moskova Antlaşması, Türkiye ile Kafkas Sovyet Cumhuriyetleri arasında anlaşmalar imzalanmasını öngörüyor. Türkiye, Rusya ve üç Kafkas Sovyet Cumhuriyeti temsilcilerinin konferansı 26 Eylül’de Kars’ta başladı, 10 Ekim’de, bir yandan Türkiye ile diğer yandan Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki tüm ihtilaflı noktaları düzenleyen bir antlaşmanın imzalanmasıyla sona erdi.

İran’la İlişkiler

İran’da Ekim Devrimi’nin üçüncü yıldönümü, Sovyet Rusya ile siyasi ilişkilerde radikal bir değişime denk geldi. 22 Ekim 1920’de İran Komünist Partisi Merkez Komitesi, İran’daki devrimin burjuva devrimi aşamasından geçmesi gerektiği yönünde bir karar aldı.

Çiçerin 1921’de Sovyet-İran antlaşmasını imzalarken.

Böylece, Gilan’daki Sovyet Hükümeti’nden yürütülen, İran’da komünist rejim kurma çabalarına son verildi. 25 Ekim’de İran Hükümeti Büyükelçisi Memalik, Bakû’den Moskova’ya gitti, orada Rus ve İran hükümetleri arasında bir antlaşma imzalanması için görüşmeler başladı. Tam bu sırada İngiliz diplomasisi, İran’ı daha önce asan Vüsûü'd-Devlet hükümeti tarafından imzalanan İngiliz-İran antlaşmasına uymaya ikna etmek için her türlü çabayı gösteriyordu. 27 Ekim’de, İngiliz-İran antlaşmasına karşı olan Müşirü’d-Devlet’in demokratik kabinesi, İran Kazak hükümetinde görev yapan Rus subaylarının görevden alınması yönündeki İngiliz talebini geri çevirince Müşirüd’-Devlet istifa etti. Halefi Sipahdar, Rus subaylarını görevden aldı, ancak İngiltere’ye antlaşmanın yakında onaylanacağına dair güvence vermesine rağmen, Meclis’i toplayıp İngiliz-İran antlaşmasını onay için onlara sunmaya bir türlü yanaşamadı.

Moskova’daki müzakerelerin son derece olumlu bir seyir izlemesi, İran’ın iç siyasi hayatı üzerinde büyük bir etki yarattı. 6 Ocak’ta İran hükümetinin Rothstein’ın Tahran’daki Rus temsilcisi olarak atanmasına razı olduğuna dair bir telgraf aldık. 23 Ocak’ta Karahan, İran büyükelçisine Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Gilan’dan askerlerini çekmesini engelleyen gerekçeleri açıklayan ve İngilizler İran’dan ayrılır ayrılmaz Azerbaycan’ın askerlerini derhal geri çekeceğini belirten bir not iletti. İngiliz yanlısı Sipahdar, İngiliz-İran antlaşmasının onaylanması için 2 Şubat’ta Meclis’i topladı. Ancak 2 Şubat’ta antlaşma onaylanamadı. 21 Şubat’ta Tahran, Rıza Han’a bağlı İran Kazakları tarafından ele geçirildi ve Sipahdar kabinesinin üyeleri tutuklandı.

26 Şubat’ta Ziyaeddin’in kurduğu yeni hükümet, İngiliz-İran antlaşmasının feshedildiği ve iç reform planının önerildiği bir bildiri yayınladı. Aynı gün Moskova’da Rus-İran antlaşması imzalandı, bu da eski Çarlık rejiminin İran’a yönelik politikasının radikal bir şekilde tasfiye edildiği anlamına geliyordu.

İngilizler Birliklerinin İran’dan Tahliye Edilmesi

13 Nisan’da Londra’dan yapılan bir radyo yayınında, İngiliz birliklerinin Kuzey İran’dan tahliyesinin Mayıs ortasında tamamlanacağı duyuruldu. İngiliz birliklerinin tahliyesiyle eş zamanlı olarak Azerbaycan birliklerinin tahliyesi de başladı. 25 Nisan’da Sovyet temsilcisi Rothstein, Tahran’a geldi.

İngiltere-İran antlaşmasının iptaline rağmen, Ziyaeddin’in kabinesi, İngiliz yanlısı bir politika izledi, bu da 24 Mayıs'ta hükümetin düşmesine sebep oldu. 4 Haziran’da Ahmed Kavam başkanlığında yeni bir kabine kuruldu. Ziyaeddin, otomobille Bağdat’taki İngilizlerin yanına gitti. 22 Haziran’da İran Ulusal Meclisi açıldı. Ancak artık İngiltere-İran antlaşmasının onaylanması söz konusu değildi.

13 Temmuz’da, Belgov başkanlığındaki Dış Ticaret Komiserliği heyeti, İran’a doğru yola çıktı. Bu sırada Sovyet birliklerinin Gilan’dan tahliyesi zaten sona ermişti. İsyancılar, hâlâ kendi güçleriyle orada varlıklarını sürdürüyorlardı. İran hükümeti, Azerbaycan hükümetini Gilan’daki isyancıları desteklemekle suçladı. Azerbaycan hükümeti, bunu resmen reddetti ve Bakû’deki İran konsolosu, Azerbaycan hükümetinin tutumunun doğruluğunu resmen onayladığını ifade etti.

İngiliz birliklerinin İran’dan çekilmesinin ardından, Ahmed Kavam hükümeti döneminde çalışan İngiliz eğitmenler görevden alındı. 18 Eylül’de İngiliz maliye danışmanı İngiltere’ye gitti. Ekim ayında Gilan’daki isyancıların liderleri arasında çatışma başladı. Bunların çoğunluğu, İran hükümetiyle barış anlaşması imzaladı. 30 Ekim’de Gilan’daki cephe nihayet tasfiye edildi ve İran hükümetine boyun eğmek istemeyen isyancılar Azerbaycan’a gittiler.

Kuzey illeri üzerinden İran’a uzanan yolun açılması, İran ve Rusya arasındaki ilişkileri büyük ölçüde kolaylaştırdı. İran hükümeti de Türk hükümeti gibi Volga bölgesinde açlık çekenlere gıda yardımı yaptı.

Rusya ve Afganistan

Geçtiğimiz yıl boyunca Rusya ve Afganistan arasındaki ilişkilerde en önemli rolü bir antlaşmanın imzalanması oynadı. 1 Eylül’de, Rus temsilcisi Suriz ile Afgan hükümeti arasında Kabil’de bir antlaşma taslağı imzalandı. 1921 yılında Henry Dobbs başkanlığındaki bir İngiliz heyeti Kabil’e geldi ve İngiltere ile Afganistan arasında bir antlaşma imzalanmasını önerdi. İngilizler, Afganlara sürekli isyan halinde olan Hindistan halkına daha fazla yardım etmemeleri gerektiğini önerdi. İngilizler ise Afganistan’a maddi yardımda bulunmayı ve 1919’daki İngiliz-Afgan savaşı sırasında uğradığı tüm kayıpları telafi etmeyi istiyordu. Buna karşılık Afganlar, sınır boyunca uzanan Hindistan bölgelerinde plebisit yapılmasını talep etti.

28 Şubat’ta Rus hükümeti ve Afganistan’ın Moskova’daki temsilcisi tarafından Rusya-Afganistan anlaşması onaylandı.

1921 baharında Afganistan’da kanunların yazılması, köleliğin kaldırılmasına ilişkin kanunlar, toprak kanunlarının oluşturulması gibi büyük iç reformlar başladı. Afgan hükümeti, sanayiyi geliştirmek ve ülkenin kültür seviyesini yükseltmek için çaba sarf ediyordu.

Sonraki aylarda Henry Dobbs, Rus-Afgan anlaşmasına karşı mücadelesini sürdürdü. Çabalarına rağmen, onay belgelerinin değişimi Kabil’de gerçekleşti.

16 Temmuz’da Rusya’nın yeni temsilcisi Raskolnikov, Kabil'e geldi. Kendisi, son derece sıcak bir şekilde karşılandı. Dobbs heyeti, Eylül ayında Kabil’den ayrılıp Londra’ya döndü.

Buhara ve Horasan’da (Hive) Sovyet gücünün istikrarlı bir şekilde pekiştiği gözlemlendi. 6 Ekim 1920’de ilk Tüm Buhara Sovyet Kurultayı (Sovyet Kongresi) toplandı.

4 Mart’ta Rusya ile Buhara arasında bir ittifak antlaşması ve ekonomik anlaşma imzalandı. İkinci Tüm Buhara Kurultayı 20 Eylül 1921’de toplandı.

Sovyet Rusya, büyük Çin Cumhuriyeti ile de diplomatik ilişkiler sürdürmektedir. 3 Şubat’ta Çin Konsolosu Zeng Kuang Ping, Moskova’ya geldi. Çin hükümeti, prensip olarak bir Sovyet temsilcisinin Pekin’i ziyaret etmesinden yana olduğunu açıklamıştı. Bu konunun ayrıntıları son dönemde incelendi. 24 Ekim’de Çin Konsolosu, hükümetinin Rus Ticaret Heyeti’ni tanıdığını duyurdu ve aynı gün Rus hükümetinin temsilcisi Paikes, Çin’e gitti.

Uzak Doğu Cumhuriyeti, temsilcisi Yurin’in Pekin’e geldiği Eylül 1920’de Çin ile diplomatik ilişkilerini zaten yeniden başlatmıştı.

Vladivostok’taki Japonlar

26 Mayıs’ta Vladivostok’ta Japonya’nın yardımıyla bir ayaklanma gerçekleşti. Onların yardımıyla gerici Merkulov hükümeti kuruldu. O sırada Moğolistan’ı elinde tutan ve Japonya ile yakın temas halinde olan Beyaz Muhafızlar lideri Baron Ungern, birliklerini Uzak Doğu Cumhuriyeti ve Sovyet Hükümeti birliklerinin üzerine saldı. Eski Moğolistan’da Ungern’in yönetimi sırasında Rus topraklarında kurulan ve devrimci bir ordu oluşturan Moğolistan Devrimci Halk Hükümeti, Sovyet Rusya ve Uzak Doğu Cumhuriyeti ile yakın ittifak içinde, Beyaz Muhafızlara karşı mücadele yürüttü.

Bu üç gücün birlikleri, Ungern birliklerini yenerek, başkent Ugra’yı ele geçirdi. Temmuz ayında Moğolistan devrimci hükümeti, Sovyet Rusya’dan, dışarıdan gelen tehlikenin tamamen ortadan kalkmasına kadar Moğolistan’da birliklerini bırakmasını istedi. 10 Ağustos’ta Sovyet hükümeti, bu isteği yerine getirmeye hazır olduğunu açıkladı. 10 Eylül’de Sovyet hükümeti, Moğolistan ve Çin arasında arabuluculuk rolünü üstlenmeye hazır olduğunu söyledi. 26 Ekim’de Moğol heyetinin Moskova’ya gelmesiyle iki devlet arasında dostluk anlaşması imzalanması için görüşmeler başladı. Şu anda Moğolistan’ın batı bölgelerinde, geniş bir alanda, hâlâ Beyaz Muhafız birlikleri bulunmaktadır. Onlara karşı mücadele, başarıyla sürdürülmektedir.

Japonya’yla Müzakereler

Kasım Devrimi’nden bu yana ilk kez Japonya ile doğrudan müzakereler yapma fırsatımız oldu. 26 Ağustos’ta Dairen'de Uzak Doğu Cumhuriyeti ile Japonya arasında, Japon birliklerinin Primoria bölgesinden çekilmesi ve ekonomik ilişkilerin kurulması konusunda müzakereler başladı. Uzak Doğu Cumhuriyeti, bu müzakerelere bir Rus temsilcisinin katılmasını şart koştu. Japon hükümeti, her iki hükümeti de ilgilendiren konularda Rus heyetiyle müzakerelere girmeye hazırdı. 24 Ekim’de Sovyet temsilcisi Marklevski, Japonya ile yapılacak konferansa katılmak üzere yola çıktı.

Asya’da nereye baksak, Doğu devletlerinin Sovyet Rusya ile ilişkilerinin güçlendiğini veya dostlukla tanımlı önemli bir yaklaşımın açığa çıktığını görüyoruz. Doğu halkları, Sovyet Rusya’nın, bağımsız ekonomik ve siyasi yaşamlarını derinleştirme ve güçlendirme çabalarına sempati duyan, özverili bir dost olduğunu giderek daha fazla farkına varıyor.

Georgi Çiçerin
Dışişleri Bakanı
6 Kasım 1921
Kaynak

,

Kukla Gösterisi


Deniz Göktaş ve Tuz-Biber

Deniz Göktaş ve gösterisinde temsil ettiği değer sistemi, hiçbir şekilde bu topraklara ait değil. Gösterinin bir yerinde oruç tutan bir toplu taşıma şoförünün gerginliğini bir IŞİD militanıyla eşitliyor. Bu bakış sıkıntılıdır, bilinçlidir. Oruç, Sünni mezhebiyle sınırlandırılamayacak şekilde kapsam alanı geniş bir ibadet olup, birçok mezhepte ve dinde tarih boyunca varlığını korumuştur. Daha geçtiğimiz hafta Muharrem Orucu, Aleviler tarafından tutulup aşure dağıtımıyla tamamlandı.

Deniz Göktaş’ın sosyoloji bilgisi, emekçi şoförün mezheb aidiyetiyle sınırlıdır. Aitsiz olan aitsizleştirir. Toplu taşıma şoförleri, uzun saatler araç kullanıp hem yolcu hem trafik gerginliğine maruz kaldığından, psikolojik dayanıklılığı son yıllarda en zayıflayan meslek gruplarına mensup emekçilerdir. İstanbul’da toplu taşıma şoförlerinin yaptığı kazaların nedenleri, onları yıpratan sömürü düzenidir.

Halkın gerginliğinin nedenleri ise bellidir, toplu taşımayı halk kullanır, öfkesini sınıf bilincinin yoksunluğundan kaynaklı şekilde, birbirine ya da şoföre yansıtır. ODTÜ Psikoloji mezununun savunma mekanizmalarından biri olan “yer-yön değiştirme”yi bilmemesi imkânsızdır. Belirttiğimiz gibi buradaki amaç, emperyalist efendilerinin teorilerini üreten Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”nı mizah adı altında zihinlere işlemektir.

Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezi; sınıf mücadelelerinin sona erdiği, asıl mücadelenin modern Batı uygarlığıyla geri Doğu uygarlığı arasında cereyan ettiği fikrini esas alan, kapsamı güncellenmiş Haçlı Seferleri’ne dayanır. Burada söz konusu olan Hristiyan-Müslüman çarpışması olmayıp, emperyalizme halkların boyun eğdirilmesidir. Rıza göstermeyen ve sömürgeleşme karşıtı savaşan tüm halklar, emperyalist Batı için “terörist” ve geridir. Romalıların, kendisiyle savaş açan halklara (Doğu halklarına) “barbar” yakıştırmasında bulunduğu gerçeği dikkat alındığında, Huntington’a sadık müritliğin Deniz Göktaş gibilerin sözde mizahında hayata geçtiğini söyleyebiliriz.

Özünde mizah, kitleler önünde yapılıyorsa, sınıf mücadelesini gerileten bir pratiğe dönüşür. Bu noktada mizah ve yaşama sevinci birbirine karıştırılmamalıdır. Politik mizah adı altında Deniz Göktaş’ın sahneye koyduğu pratik, sınıfsal temelden yoksun söz kolajı ve sınıf öfkesini düzleyen siyasi bir pratiktir, liberaldir. Halkın dini inançlarının mizah konusuna dönüştürülmesi sınıf mücadelesini gerileten, ortadan ikiye-üçe yaran, gayrı ciddi bir hamledir. Sınıfın yerine kimliğin ve yaşam biçiminin konulmasıdır. Deniz Göktaş, Leman, Charlie Hebdo aynı çizginin temsilcileridir. Bu aşamada Deniz Göktaş, gözaltındaki sorgu sürecinde mizah, ironi, metafor söylemlerine sığınmayıp yaptığını savunsaydı, bugün tartışma başka bir mecrada gelişirdi.

Daha birkaç yıl önce aynı Tuz-Biber projesinde sahne alan Alevi kadın komedyenin sol ve Alevi kesim tarafından “düşkün” ilân edilmesiyle bugün Deniz Göktaş’a solcu ve Alevi kimliği üzerinden sahip çıkılması, solun Huntington’ın megafonu olduğunun kanıtıdır. Bunun adı sınıf siyaseti değil, değer erozyonudur. Halkın demografik olarak ağırlıklı kesiminin Sünni olması, egemen Sünni politik anlayışa rıza gösterdiği anlamına gelmez. Ayrıca bu topraklarda Hasan, Hüseyin, Rıza, Ali, Fatma isimlerini yaşatmada Sünni halkın emeği yok sayılamaz fakat Deniz Göktaş ve özdeşi solun yaptığı, kimlikleri bölmektir.

Fatsa köylülerinin talebi üzerine köye cami yaptıran Terzi Fikri pratiği ve anlayışını bugün DY yaşatmadığı gibi Deniz Göktaş için NATO sekreterine soru soran Hollandalı gazeteciyi ve sekreterin “demokrasi, seçim, sandık” bağlamında verdiği yanıtı “yorumsuz” haber yapan Birgün artık Özgür ve Özel, Kavala ve emperyalizmin jurnalidir.

Sürece uygun şekilde gösteri videosunu reklamsız şekilde Youtube’a koyup ardından 10 milyonun üzerinde izlenme sayısına ulaştırma projesi, tam olarak 2 Temmuz ve NATO sürecinin üzerine çekilen örtüdür.

Fıkralar, meddah gösterileri, anlatılar, geleneksel yapı içindeki işlevini kapitalist aşamada yitirmiştir. Bu değerleri halkı birleştirmek için yaşatmak yerine stand-up adı altında kapitalizmin sözcülüğünü yapmak, ideolojik bir tuzaktır. Stand-up’ın sınıflar mücadelesine hiçbir katkısı olmadığı gibi onun küçük burjuvanın gerçekten kaçtığı sığınak olduğu unutulmamalıdır. Bugün bireysel-kolektif tüm pratikler ideolojiktir ve iki sınıftan birinin mücadelesine katkı sağlar.

Kadük Platform

Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk adlı öyküsünde eşitlikçi düzenin sömürü aygıtlarının inşasıyla nasıl bozguna uğratıldığı anlatılır. Sabahattin Ali’yi ölüme götüren sürecin başlangıcı, bu öyküdür.

Öyküde sömürüye itiraz eden insanların sırça köşkün bodrumuna kapatılması, tarih boyunca ezen-ezilen/sömüren-sömürülen ilişkisinde hapishanenin önemi vurgulanır. Sermaye birikiminin korunması, egemenler için ancak ve ancak zor aygıtlarının işletilmesiyle mümkündür. Rıza üretilemediğinde baskı/zor aygıtları devreye girer. Rıza için ideolojiyle zihin yeni bir şekle büründürülür, kurtuluş arz eden karşı ideolojiyi çarpıtacak, zihni koruyacak araç ve söylemler geliştirilir.

İdeolojilerin çarpışma aşamasında egemen sınıflar zoru hayata geçirirler. Cezaevi, ideolojik mücadelede bedenin değil, iradenin teslim alınmaya çalışıldığı tahakküm mekânıdır.

Kale zindanları, hapishaneler, tabutluklar, yüksek güvenlikli cezaevleri, Kaplan Kafesleri, Ebu Gureyb, İsrail zindanları, emperyalist aşamaya kadar süren ideolojik tahakküm mekânlarıdır. Tarih boyunca aykırı her sesin bastırılmasının yolu cezaevinden geçmiştir. Egemen açısından iki boyutlu işleve sahip cezaevlerinin hedefi açıktır: İlk boyutta tutsak, ikinci boyutta halk vardır.

12 Eylül geldiğinde umudu ve stratejik desteği Arnavutluk, Sovyetler ve Çin’den bekleyen çevreler, merkezî yapı olarak teslim bayraklarını Mamak’ta ve diğer cezaevlerinde çektiler. DİSK, tek tip elbisenin politik cansız mankenidir. 96 sürecinde ertelenen yeni cezaevi modeli 19 Aralık’la geldi. Bireyci kültürün ve liberal toplum modelinin sembolü hayata geçirildi. Son beş yıldır inşa edilen yüksek güvenlikli cezaevlerine karşı sol, Taksim Önder Babat Kültür Merkezi’nde geçtiğimiz yıl “Kuyu Tipleri Kapatılsın Platformu”nu kurup ortak basın açıklaması düzenledi. Göstermelik birkaç sosyal medya paylaşımı dışında hiçbir adım atmadı. Amaç, belli ki kendi yolunda ilerleyen mücadelenin önünü kesmek, sesini duyurmamaktı. Şimdi internette yer alan haberlere göre, Deniz Göktaş’ın aynı tipte bir cezaevine sevk edildiği iddia ediliyor. Bunun üzerine sol, sazı tekrar eline aldı.

Bugün, görseldeki haberi yapan Birgün solun bir prototipidir. Bir yandan NATO için basın açıklaması, diğer yandan Deniz Göktaş için paktın sekreterine soru sorulması. Bırakalım devrimci gazeteciliği, gerçeğin halklara ulaştırılması isteniyorsa şu soru sorulmalı: Hollandalı gazeteci şahsında Birgün, haberi neden “yorumsuz” verdi? Özgür Özel’in Newsweek’e yazdığı yazıyı sansürleyerek veren Birgün’den ve soldan böyle bir adım beklenemez. Haber, yorumla verilmeliydi.

Gerçek şu ki Deniz Göktaş şahsında cezaevi projelerinin mimarı emperyalizm teşhir edilmelidir. Bu çap, emperyalizm beslemesi soldan beklenemez.

İrlanda'da Bobby Sands’lerin açlık grevleri göklere çıkarılıp bunu konu edinen filmler sol tarafından izletildiği hâlde burnunun dibindeki gerçeğin bu direnişi aştığı görmezden geliniyorsa emperyalizme uşaklığın tartışılacak hiçbir yanı kalmamıştır. Ne hikmettir ki(!) yıllardır “tecrit” diyen Kürt milliyetçilerini ne bu durumla ne de emperyalist paktlarla ilgili derdi vardır. Onun da solla arasında bir fark yoktur. Savaş karşıtı KESK aynı biçimde sürece sessizdir, o da Birgün ve Hollandalı gazeteci kadar soldur/solcudur.

“Modern” Dehak

Mitolojiye göre Dehak, zulmettiği halktan her gün bir evlat ister ve onu yer. Bugünün Dehakları; uyuşturucu baronları, bahis ve fuhuş çeteleridir. Bugünün Kerbela’sı, emperyalizmin halkların canını aldığı çöldür.

Uyuşturucu, her mahalleye, köye, beldeye kadar yayılmış durumda. Uyuşturucu, fuhuşu ve başıboş şiddeti beraberinde getiriyor. Modern Dehak, her gün birden fazla can alıyor. Epştayn bataklığının emperyalizmin istediği düzenin numunesi olduğu anlatılmalı, buna karşı mücadele edilmelidir. Her insanın yapacağı bir şey muhakkak vardır. Bir araya gelinemese de birin iki yapılması mümkündür.

Edip Cansever’in dediği gibi “İnsan, yaşıyorken özgürdür”, İsmet Özel’in söylediği gibi “Her şey ben yaşarken oldu.” Yaşıyoruz ve bu topraklardayız. Deniz Göktaş gibilerin espri adı altındaki söz kalabalığıyla yapılacak sohbetimiz yok. Buradayız ve bu topraklardayız. Toprağın altındakilere borcumuz, üstündekilere sözümüz var. Küçük burjuvanın özgür ve özel bireyleri olmak, kendimizi tüketmekten öteye geçmez.

En küçük yerleşim biriminde bile yaşasak, ailemiz dâhil, en yakınımızdaki insan, sesimizi birleştirip çoğaltacağımız insandır. En iyi gazete, halkın diliyle yazılır. Her insan, ortak gerçeğimizi yanındakine anlatmalı. Biri iki, ikiyi üç, üçü beş ve daha fazlası yapmak zorundayız. Mücadele etmek, insan olmanın onuru ve tarihsel zorunluluğumuzdur.

Solun kulağımıza fısıldadıklarını değil; yoksulluğumuzu, bir ev sahibi olamamızı, en yakınlarımızın uyuşturucu ve bahis bataklığında çürütüldüğünü, öfkemizi birbirimize kusmanın bizi ayrıştırdığını ve birbirimize düşman ettiğini, insanı insan yapan tüm değerleri halkın ve kolektif mücadelenin üretebileceğini, bir hayatı insanca tamamlamanın güzelliğini, direnerek umut etmeyi, eylemeyi ve birbirine dayatmadan dinleyebilmeyi, bizi ezen ve sömürenin dinî ve millî farklar olmayıp emperyalistler olduğunu, söylediğini yapan yaptığını savunan insanlar olmanın ne kadar değerli olduğunu birbirimize anlatmak zorundayız.

Yakınımızdaki insanla yapılan nitelikli sohbet, yazılan ideolojik ve insani bir yazı, sesine katılan bir slogan, mücadeleye güç verecektir. İnsan, faydalı olduğunda yaşamın anlamını hisseder. Fayda, feodal ilişkilerdeki sömürülmeye denk düşmez. Fayda, bir mücadeleye katkı sağlandığında anlam kazanır. Değersizlik duygusunu yayan, kapitalizmdir. İnsan, içinde bulunduğu şartların sonucunda hayata ve kendisine bakışını belirler. İçinde yaşadığımız şartları doğru çözümlediğimizde, değersizlik ve anlamsızlık duvarı yıkılmaya başlayacaktır.

Her insanın yapacağı bir şey muhakkak vardır. Mücadele edene destek olmak da bunun bir parçasıdır. Nefes aldığımız sürece hangi şartta olursak olalım, çaresiz değilizdir. Çaresizlik duygusu, sadece bizim zihnimize kabul ettirdiğimiz yılgınlığın yansımasıdır.

Yaygın bir örnektir: süt kovasına düşen kurbağa, yaşamak için çırpındıkça sütü tereyağına dönüştürüp sıçrayarak kovadan kurtulur. Kolektivizmi büyüttükçe sömürü düzenlerinden kurtulabiliriz.

Kurtuluş için “Büyük şeyler yapmak” çarpıtması, canlıların ve doğanın yasasını inkârdır ki hiçbir şey yapmama ve yaptırmanın söylemidir. Bir bebek önce uzuvlarını kıpırdatır, sonra emekler, sonra yürümeye çalıştıkça düşer kalkar ve yürümeyi öğrenir. Yaşamın çizgisi budur: emek, eylemle ve dirençle inşa edilir. “Büyük şeyler”, bir anda ve birkaç yılda olmaz.

Solun bize dayattığı soytarı kültürünün anlamsız kahkahası, yoksulluğumuzu sona erdirmek için sürdüreceğimiz yürüyüşün önündeki bariyerlerdir. O bariyerleri yıkmak, küçük burjuva solunun özgür ve özel bireyinin prestijini yerle bir edecektir. Ayrı gayrı değil, özgür ve özel şekilde değil, insan, ancak insanla güzeldir.

Hangi çevre ve hangi insan, bilinçli bir şekilde bireyi kolektif mücadelenin üzerinde görüyorsa ezen ve sömürenin değirmenine su taşıyordur, o yel değirmenleri yıkılacaktır.

Sonuç olarak, Yaban romanındaki köylüler gibi solun bizi kurtarmasını bekleyemeyiz.

Sinan Akdeniz
7 Temmuz 2026