28 Şubat 2026

, , ,

Emperyalist ve Siyonist Saldırılara Karşı Direnişin Yanındayız



Katil İsrail ve en büyük destekçisi Amerika, bölgemizdeki emperyalizm ve siyonizm karşıtı direnişi boğmak için yürüttüğü savaşında yeni bir perde daha açtı.

Bu sabah saatlerinde, İran’ın başkenti Tahran’a saldırılar gerçekleştirdiler. İran da Tel Aviv’i ve Körfez’deki ABD üslerini hedef aldı.

Biz, ABD-İsrail saldırganlığına, bu azgınlığı mümkün kılan bölgesel işbirlikçilerine karşı İran’ın ve antiemperyalist mücadelenin yanındayız.

Gazze’yi tehcir ve soykırımla ortadan kaldırmaya çalışan, Filistin’i ablukaya alan ve bölgeyi kan gölüne çeviren küresel düzene karşı derhal harekete geçme çağrımızı tekrarlıyoruz.

Türkiye’deki iktidara sesleniyoruz: ABD ve NATO üslerini kapatın!

Emperyalist yayılmacılığın üssü ve taşeronu olmayın.

Bu üsler, daha önceki saldırılarda direnişe karşı kullanıldığı gibi bu saldırılarda da kullanılacaktır.

Engellenmeyen petrol sevkiyatı nedeniyle İsrail'e yaklaşık 2 milyon varil ham petrol sadece bir ay içinde gönderildi. Siyonistlere petrol sevkiyatının derhal kesilmesi talebimizi tekrarlıyoruz.

Diğer taraftan İsrail ordusunda görev yapan çifte vatandaşlar ifşa edilmiş olmasına karşın herhangi bir somut yaptırım kararı hâlâ alınmadı. İşgalci çetenin askerliğini yapanlara karşı ivedilikle yaptırımlar uygulanmalıdır.

Bugün, kınama açıklamaları yetmez. Bugün, soykırımcı emperyalistlere karşı bedel ödeyenlerle birlikte bedel ödeme zamanıdır.

STK’lara sesleniyoruz:

Siyonistlere tam ambargo uygulama talebini yükseltin, İsrail’e petrol sevkiyatı dâhil tüm tedariğin durması için mücadele edin.

Halkımıza sesleniyoruz:

Bugün Gazze’yi, İran’ı, Lübnan’ı, Yemen’i vuran emperyalist kuşatma, gün gelecek savaşı evimize getirecek.

Direnişin yanında olalım, siyonistlerin taşeronu olanlardan birlikte hesap soralım.

Bugün tarafsızlık yoktur. Ya soykırımı finanse eden küresel düzenin safında durulur ya da bu düzeni reddeden halkların direnişinde yer alınır!

Biz buradayız ve açıkça söylüyoruz:

Emperyalizme, siyonizme ve onların bölgedeki işbirlikçilerine karşı direnişin yanındayız. Yaşasın Küresel İntifada!

Direniş Çadırı
28 Şubat 2026
Kaynak

, ,

Savaşın Tarafıyız



ABD ve İsrail’in bu savaşı kazanma ihtimali yok.

Bunun nedeni, sadece İran’ın cevabının önceki çatışmalardan niteliksel olarak farklı olması değil, aynı zamanda, açıkladıkları stratejik hedeflerin o kadar maksimalist olmasıdır ki, buna “varoluşsal savaş” demek bile yetersiz kalır.

ABD ve İsrail’in başlattıkları şey, devleti yok etme harekâtıdır.

Bu hırs, ulaşılması mümkün olmayan çok yüksek bir stratejik çıta belirlemiştir.

Trump, açıktan, rejim değişikliği ve İran'ın tamamen silahsızlandırılmasını, sadece nükleer programının değil, füze programının, yani savunma yeteneklerinin de ortadan kaldırılmasını talep etti.

Bu arada İsrailli yetkililer, “İran’ın geçmiş, şimdiki ve gelecekteki tüm siyasi ve askeri liderliğine saldırıyoruz” diyorlar.

Bu tür bir dil, talep ettikleri şeyin, İran’ın bir devlet olarak varlığını sürdürebileceği yeni bir Epstein soykırım düzeni içinde teslim olmanın bile ötesine geçtiğini gösteriyor.

Onların talep ettiği şey, sadece İran’ın İslami devrimci bir cumhuriyet olmaktan çıkması değil, İran’ın tümüyle bir devlet olmaktan çıkması ve kendini savunma yeteneğinden mahrum bırakılarak, gelecekte bir daha asla devlet olarak yeniden kurulmasının engellenmesidir.

İran, bugün sadece kendini savunma hakkını, hatta Filistin’i savunma ve direniş projesini bir bütün olarak sürdürme hakkını değil, tüm devletlerin ve halkların kendi topraklarını kontrol etme ve kaderlerini özgürce belirleme hakkını savunmaktadır.

Emel Saad
28 Şubat 2026
Kaynak

Yoksullardan Kurtulmak


Görünüşe göre Yunanistan ve Roma’da, üst sınıfların alt sınıflara göre daha fazla çocuk sahibi olmasına ve zekâya dayalı olarak, günümüzdeki düzene kıyasla daha büyük bir toplumsal hareketliliğe, sınıf atlamaya imkân sağlayan bir sınıflı toplum mevcuttu.

[Jeffrey Epstein]

İki saatte sakladıkları altı adamı bulduk, o 3 milyon dosyada kaç adamı saklıyor, varın siz düşünün.

[ABD Kongresi Üyesi Ro Khanna]

Konunun Bill Gates’le bir alakası yok.

[Fatih Yaşlı]

 

Epstein dosyalarının son paylaşılan bölümü, faaliyetlerinin dehşetini tam olarak ortaya koyan birçok emare içeriyor. Görebildiğimiz kadarıyla bu faaliyetler, pedofili ve cinsel istismarın ötesine geçerek, cinayetleri ve yamyamlığı da kapsıyor.

Serbest bırakılmasının ardından, Epstein’in İsrail ile olan bağlarına doğal olarak çok fazla odaklanıldı. Bunun kısmi nedeni, Epstein’in Rothschild ailesinin temsilcisi olarak hareket ettiğinin, aslında eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın yetiştirdiği bir İsrail casusu olduğunun ortaya çıkmasıydı.

Gelgelelim, Epstein’in Siyonist teşekkülle arasındaki bağları vurgulamak tabii ki gerekli ama bunu Epstein’in “küreselci” hareket içinde oynadığı rolü göz ardı etmeden yapmak gerekiyor. Nitekim, Epstein’in diğer bağlarına bakmayıp salt İsrail’e odaklandığımızda, onun uluslararası müesses nizam içindeki yerini, hatta bu yapının kendisini anlayamayız.

Rothschild denilen bankacı ailenin nüfuzu konusunda çok laf ediliyor. Aile, Siyonist teşekkülün desteklenmesinde önemli bir rol oynadı, ona destek vermeyi sürdürüyor, ne var ki aile, sadece Siyonizmle tanımlanamaz.

Rothschild ailesi, aynı zamanda finansın merkezi Londra Şehri aracılığıyla dünya çapında para akışını yönetme konusunda oynadıkları rol, İngiliz İmparatorluğu’nun geleceğini güvence altına almak için kurulan, muhtemelen en zengin ve en kudretli bileşeni olarak içinde faaliyet yürüttükleri Yuvarlak Masa Hareketi ile de tanımlanmalı.

İsrail için casusluk yapmanın yanında Epstein, Rothschild ailesi üzerinden beynelmilel milyarder sınıfı için aracılık ve komisyonculuk yapan bir isim. Asıl dikkat edilmesi gereken husus şu: Epstein’in kariyer sahibi olmasını sağlayan, Rothschild ailesi veya İsrail değil, daha ziyade, CIA veya en azından onunla yakından bağlantılı kişiler.

Araştırmacı gazeteci Whitney Webb’in iki ciltlik eseri One Nation under Blackmail’de [“Tehdit Altındaki Millet”] şunları söylüyor:

“Donald Barr, İkinci Dünya Savaşı sırasında OSS’ye [ABD’deki İngiliz istihbarat servisi, daha sonra CIA oldu] katılmış bir iktisatçı ve psikologun oğluydu. İddiaya göre, Barr, Almanya’da OSS’ye bağlı bir ‘ekibin’ üyesiydi, ayrıca bir esir kampında çalıştı.

[…]

Donald Barr, 1964’te Dalton Okulu’nun müdürü oldu, on yıl sonra, 1974’te, yazar Betty Friedan’ın oğlu da dâhil olmak üzere, önde gelen öğrencilerin üniversiteye kabul süreçlerine müdahale ettiği iddialarının tartışıldığı günlerde okuldan ayrıldı.”[1]

Webb devam ediyor:

“1974 yılının ikinci yarısında Epstein, seçkin Dalton Okulu’nda matematik ve fizik dersleri vermeye başladı. 1976 yılına kadar okulda kaldı. Ana akım basında, Dalton’da Jeffrey Epstein’i kimin işe aldığı konusunda büyük bir görüş ayrılığı yaşandı. Epstein, Dalton'da çalışmaya başladığı sırada okul müdürü Peter Branch’ti. Profesör ve yazar Thomas Volscho’nun 2019’da iletişime geçtiği Branch, Epstein’i işe aldığını hatırlamadığını, ‘işe alım kararlarının genellikle bahar aylarında alındığı’ gerekçesiyle önceki müdür Donald Barr’ın veya belki de Matematik Bölümü başkanının Epstein’i işe aldığından ‘nispeten emin’ olduğunu belirtti.

Branch, ayrıca Barr’ın ‘Dalton’daki öğrencilerin eğitim deneyimini geliştirmek için eski kalıplara uymayan öğretmenleri işe almayı sevdiğini’ de dile getirdi.”[2]

Epstein, Dalton Okulu’ndaki görevi sırasında, Bear Stearns Bankası’nda borsa işlemcisi asistanı olarak atanmasını kolaylaştıracak olan Alan Greenberg ile temasa geçti.[3] Buradan itibaren Epstein, hızla yükseldi.

Epstein, ABD’nin uluslararası güvenlik aygıtıyla bağlantılı kişilerce muhtelif görevlere getirildi, güvenlik devleti destekli yükselişi sayesinde edindiği bağlantıları üzerinden büyük bir servet elde etti. Bu cömertlik, Epstein’in daha fazla bağlantı kurmasına imkân sağladı. İnsanlar, çeşitli projelerini finanse etmek için ondan para talep etmek üzere lobi faaliyetleri yürüttüler.

Daha üst düzeyde ve cinsel istismar operasyonlarına ek olarak Epstein, oligarkları kendi arkadaşlarının yaptığı yatırımlar ve diğerlerinin döviz piyasasında oynadığı bahisler konusunda bilgilendirmek, belki de koordineli eylemleri kolaylaştırmak gibi bir rol üstlenmişti. Batı emperyalizminin ekonomisi, İran parasına yapılan son saldırı gibi koordineli döviz hücumları da dâhil olmak üzere, bu şekilde yönetiliyor ve planlanıyor. Bu nedenle, Epstein’in cinsel istismar ve şantaj operasyonları, güçlü insanlar arasında aracı olarak üstlendiği daha kapsamlı rolünün bir özelliği ve işleviydi. Milyarder sınıfı mensupları arasında ağ kurma yeteneğinden daha fazlasını gerektiren bu işlevin yerine getirilebilmesi için o kadar zeki olmaya gerek yoktu.

İmparatorluk Nasıl İşliyor?

Bu makalenin geri kalanında, Epstein’in uluslararası elitler için üstlendiği “işbitiricilik” rolüne odaklanılacak. Aynı elitlerin, Epstein üzerinden, iklim ve küresel sağlık gibi gündem başlıklarında yolu nasıl temizlediklerine bakılacak.

İncelediğim az sayıdaki Epstein dosyası, sözde medeni Batı’nın artırılmış gerçekliğini besleyen mekanizmanın, acımasızlık ve israf edilmiş insanlık tarafından nasıl beslendiğine dair bir pencere de açıyor.

İklim acil durum söyleminin kökenlerine ve Dördüncü İngiliz İmparatorluğu’na dair makalelerimi okuyanlar, Birleşmiş Milletler’in birçok kişinin sandığı gibi bağımsız, tarafsız bir insan hakları savunucusu olmadığını söylediğimi bilirler. Gerçekte, bu kuruluş, onu yaratan ve günümüzde de çıkarlarına hizmet etmeye devam eden İngiliz İmparatorluğu’na ait bir kurumdur.

İklim ajandası üzerine yaptığım çalışmalar üzerinden, ABD Adalet Bakanlığı’nın paylaştığı Epstein belgelerini bu bağlamda inceledim. Bu belgelerdeki ayrıntılar, iklim değişikliğiyle mücadele etmek için tasarlanan politikaların, aslında iklim hareketini başlatan İngiliz İmparatorluğu’nun Yuvarlak Masa’sının gücünü artırmaya ve pekiştirmeye odaklandığı tezimi daha da destekliyor.[4]

İklim politikasının gelişimi açısından baktığımızda, Epstein ve ağının, milyarder sınıfının üyeleri arasında gerçekleşen toplumsal ve finansal işlemlerin parçası olduğunu, bu işlemler için gerekli mekanizma olarak iş gördüğünü daha net görebiliyoruz.

Epstein’in Dalton Okulu’ndaki görevinden sonra, uzun süredir Yuvarlak Masa’ya bağlı örgütlerin üyesi olan, bu kurumları mali açıdan destekleyen milyarder David Rockefeller, Epstein’i Rockefeller Üniversitesi yönetim kuruluna almak suretiyle kariyerinin başlarında ona önemli bir destek sundu. Kitabında Epstein’i ABD’deki cinsel şantaj operasyonlarının köklü tarihi üzerinden ele alan Whitney Webb’e göre:

“Manhattan’ın doğu yakasında 71. Sokak 11 numarada bulunan evin satışı sırasında Epstein, aynı zamanda CFR [Dış İlişkiler Konseyi] üyesiydi. Epstein, 1995-2009 arası dönemde konseye bağlı kaldı. CFR, Epstein bir çocukla cinsel ilişkiye girdiği için tutuklandığında onu ihraç etmedi. [...] 1995’ten 2006’ya kadar Epstein, konseye yıllık olarak en yüksek bağışı yapan isimdi. Konseye yıllık olarak en az 25.000 dolar katkıda bulundu. [...] Telefon defterindeki isimlerden biri de David Rockefeller’dı. 2000’li yıllardan kalma makaleler, Epstein’in o dönemdeki önemli müşterilerinden birinin Rockefeller olduğuna dair ‘söylentiler’i içeren iki ayrı kaynaktan bahsediyordu. Epstein’in bağlantılı olduğu bir yapı da Üçlü Komisyon’du.

Daha sonra Leon Black’in Epstein ile ilişki kurmaya ancak o zaman başladığını iddia ettiği ortaya çıktı. Kısmen bunun nedeni, Epstein’in doksanlarda üç yıl boyunca David Rockefeller tarafından üniversitenin yönetim kuruluna şahsen atanmış olmasıydı. Ancak Vicky Ward, 2003 yılında Epstein’in 2000 yılında yönetim kuruluna atandığını bildirmişti. Daha önce de belirtildiği gibi, Rockefeller bağlantılı Dime Tasarruf Bankası, Epstein’in Wexner bağlantılı işletmeler aracılığıyla New York gayrimenkullerine yönelik ilk yatırımlarından bazılarını finanse etmişti.”[5]

Epstein, Rockefeller ve uluslararası milyarder sınıfının diğer üyelerinin desteği sayesinde, aranan bir “işbitirici” haline geldi. Bu noktada Epstein, milyarderlerin birbirleriyle pazarlık edebilecekleri, politika geliştirme süreçlerini etkilemek için yakın çevrelerinin dışındaki kişilere ulaşabilecekleri kullanışlı bir kanal görevi gördü. Epstein’in bu rolü üstlendiği, Rothschild ailesinin temsilcisi olarak Peter Thiel ile yaptığı yazışmalarda açıkça görülüyor. Bu bağlantının kurulmasının amacı, Thiel’in Rothschild bankasına bir iyilik yapmasını sağlamaktı:

“Rothschild ailesini temsil ettiğimi muhtemelen siz de biliyorsunuz. 160 milyar dolarlık yönetim sermayesine sahip bankanın teknoloji alanında bir şeyler yapabilmesi için bir yol bulmayı umuyordum. Dünyanın en iyi müşteri listesi, tarih öncesine ait ürünler... Bekleyebilir... Çin’de iyi şanslar... 20-28’inde tekrar Avrupa’da olacağım. Sonra adaya, yani eğer batıya doğru dünyayı dolaşmak istiyorsanız, adaya gelin. Ya da ay sonunda Suudi Arabistan’da buluşmak isterseniz?”

Ancak elbette Epstein ile çalışanlar, sadece Rothschild ailesi değildi. David Rockefeller ile olan bağlarından zaten bahsetmiştim. Epstein, ayrıca Astor ailesi fertleriyle de bağlantılıydı. Whitney Webb’in belirttiği gibi, Yuvarlak Masa’yı finanse eden isimlerden “JP Morgan, 2008’de Bear Stearns’in çöküşünden sonraki birkaç yıl boyunca Epstein tarafından kullanılan ana banka olacaktı. 2002’de Epstein’in Rockefeller’ın servetinin yönetiminde de parmağı olduğuna dair söylentiler işitildi.”[6]

Bu tarihçe, Epstein’in sadece Rothschild ailesinin ajanı olmaktan ziyade, İngiliz İmparatorluğu’na bağlı Yuvarlak Masa hareketinin önde gelen üyeleri ve finansörleri arasında bağlantı kurduğunu, bu hareketin Epstein’in kendisinin de üyesi olduğu Dış İlişkiler Konseyi ve Üçlü Komisyon gibi emperyalist düşünce kuruluşlarını finanse ettiğini ortaya koyuyor.

Yuvarlak Masa, Öjenik ve İklim Gündemi

Epstein Ağı mensupları, aynı sahada cirit atıyorlar. Oligarşik sınıf ve onların vakıfları ile Birleşmiş Milletler’in sözde insancıl çabaları arasındaki karşılıklı bağa bakmak gerekiyor.

Birleşmiş Milletler’in kökeni, esasında Rockefeller Vakfı’nın İngiliz İmparatorluğu için yaptığı çalışmalara dayanıyor. “Beyaz Adamın Sırtındaki Yük: Rockefeller Ailesi İklim Acil Durumunu Nasıl Yarattı?” başlıklı makalemde dediğim gibi:

“ Ortaklaşılan bir mesele olarak ‘iklim krizi’ meselesi için önerilen çözümlerin, İngiliz İmparatorluğu’nun takdirini kazanmış ülkelerde farklı, kazanmamış ülkelerde farklı uygulanmasını tesadüfi bir gelişme olarak göremeyiz. Bazı ülkeler, örneğin İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerine iklim değişikliği konusunda, BM tarafından savunulan yeşil yatırım ve kalkınma çözümü öneriliyor. Bunun bir örneği, İngiliz Milletler Topluluğu İklim Değişikliği Programı’dır. [...] Bu tür girişimler, emperyalist ulusu kuranların ‘İklim Acil Durumu’ söylemine gerçekte verdikleri değeri ortaya koyuyor. Bu girişimler, ülkelerin İmparatorluğa kesintisiz bir biçimde bağlanmasına dönük çabaları meşrulaştırmanın bir aracı olarak iş görüyorlar. İklim Değişikliği Programı şemsiyesi altında gündeme getirilen projelerde karşımıza İngiliz Milletler Topluluğu finansal erişim merkezi çıkıyor. Bu merkezin ortakları arasında Avustralya Dışişleri Bakanlığı ve Dış Ticaret Bakanlığı, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Ofisi (FCDO), İngiliz Hükümeti, Uluslararası Güneş Enerjisi Birliği (ISA), Afrika Birliği Kalkınma Ajansı (AUDA-NEPAD), Karayip Topluluğu (CARICOM), Birleşmiş Milletler Eğitim ve Araştırma Enstitüsü (UNITAR), Norad (Norveç Kalkınma İşbirliği Ajansı), NDC Ortaklığı, Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC), Paris Kapasite Geliştirme Komitesi, Afrika Kalkınma Bankası Grubu, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi, İklim Eylemi için Maliye Bakanları Koalisyonu ve Afrika NDC Merkezi bulunuyor.

Emperyalizm içi yatırım altyapısına esas olarak Rockefeller Vakfı öncülük etti. Vakıf, 1910’larda İngiliz Hükümeti ile bağımlı bölgelere yardım sağlamak üzere bir anlaşma yapmıştı. [...] Rockefeller Vakfı’nın çalışmalarından çıkarılan bir sonuç, Birleşmiş Milletler yardım programlarının temeli haline gelecek olan, yönetişimin sürekliliğine duyulan ihtiyaçtı.”

Tarih boyunca süren bu iklim değişikliği tartışmasının merkezinde duran güç, tabii ki Rockefeller ailesi. Sürece öjenik deneyler damgasını vurdu:

“Kendi ifadesine göre, (Rockefeller Vakfı’nda Doğa Bilimleri Direktörü) Warren Weaver’ı Atom Enerjisi Komisyonu araştırması için kendisine 1.000.000 dolar bağış yapmaya ikna eden kişi, bizzat Roger Revelle’di. Ancak, Biyoloji ve Tıp Danışma Komitesi Başkanı’nın da Rockefeller Vakfı çalışanı, hatta vakfın tıp bilimleri bölümünün direktörü olması göz önüne alındığında, Revelle’in çok fazla çaba sarf etmediğini söyleyebiliriz.

Daha duru bir ifadeyle: ABD hükümeti, Rockefeller Vakfı’nın finanse ettiği atom araştırmalarını denetlemek üzere Rockefeller Vakfı’ndan üst düzey bir yetkiliyi görevlendirdi. Bu, araştırmalarının tek karanlık yönü değil. Faaliyetlerine ilişkin 1995 tarihli raporun başlığının da açıkça dile getirdiği biçimiyle, Bikini Atolü’ndeki atom testleri, aynı zamanda insan deneyleriydi, bir tür öjeni çalışmasıydı. Marshall Adaları yerleşim yeriydi ve adalılar, ABD askeri araştırmaları için numune olarak kullanılacaktı.”

İklim biliminin hâlâ öjeni ve nüfus kontrolü meselesiyle bağlantılı olduğunu, Rockefeller ailesinin, Epstein ve Bill Gates arasındaki ilişki üzerinden de görebiliriz. Epstein bir keresinde Gates’e, “bu yoksul insanlardan nasıl tamamıyla kurtuluruz?” diye sormuş.

Epstein’in sahip olduğu geniş etki alanını ve Gazze’den iklim krizine ve küresel sağlık programlarına kadar uzanan birçok konuda görüşmelerin zeminini oluşturulması çalışmalarına nasıl ve neden dâhil olduğunu anlamak için onun bankacılık ve milyarder sınıfı için ifa ettiği “işbitiricilik” veya uzlaştırıcılık görevine bakmak gerekiyor. New York Times’ın haberine göre, Epstein öjenistti ve bu konuya epey meraklıydı:

“Cinsel istismardan suçlanan zengin finansçı Jeffrey E. Epstein’in sıra dışı bir hayali vardı: New Mexico’daki geniş çiftliğinde kadınları hamile bırakarak, insan ırkına kendi DNA’sını aktarmayı umuyordu.

[…]

Bay Epstein’in vizyonu, genetik mühendisliği ve yapay zekâ gibi teknolojiler aracılığıyla insan nüfusunu ıslah etme bilimi anlamında transhümanizm olarak bilinen konuya uzun zamandır duyduğu hayranlığın yansımasıydı. Eleştirmenler transhümanizmi, insan ırkını kontrollü üreme yoluyla ıslah etmeyi amaçlayan, itibarını kaybetmiş bir alan olan öjeninin modern bir versiyonuna benzetiyorlar.

[…]

Bilim insanları, Bay Epstein’in Manhattan’daki malikanesinde düzenlenen akşam yemeklerinde bir araya geliyordu. Bay Epstein içki içmese de Dom Pérignon gibi pahalı şaraplar bolca tüketiliyordu. Kendisi, 6,5 milyon dolarlık bağışıyla kurulmasına yardımcı olduğu Harvard’ın Evrimsel Dinamikler Programı’nda açık büfe öğle yemekleri düzenliyordu.

[…]

Harvard’daki bir oturumda, orada bulunan Pinker’ın ifadesiyle, Epstein, açlığı azaltma ve yoksullara sağlık hizmeti sağlama çabalarını, bunun aşırı nüfus riskini artırdığı gerekçesiyle eleştirdi.

[…]

Bir de Bay Epstein’in öjeni bilimine olan ilgisi vardı.

Ödüllü iki bilim insanı ve büyük şirketlere ve varlıklı kişilere danışmanlık yapan bir kişinin ifadelerine göre, Bay Epstein, 2000’li yılların başlarından itibaren birçok kez bilim insanlarına ve iş adamlarına, New Mexico’daki çiftliğini, kadınların kendi spermiyle suni döllenme yoluyla hamile bırakılacağı ve kendisinden çocuk doğuracağı bir üs olarak kullanma arzusundan bahsetmişti.”

Epstein’in öjeni bilimine olan ilgisi, muhtemelen hem iklim bilimine hem de küresel sağlık programlarına, yani birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlı politikalara neden ilgi duyduğunu açıklıyor. Daha önceki birkaç yazımda da açıkladığım gibi, iklim değişikliği gündemi, başlangıcından beri, öjeni adı verilen sözde bilimle iç içe geçmiş bir olgudur.

Daha önce kaleme aldığım “Büyük Yalan mı? İklim Aktivizmi, Petrol ve İmparatorluk” başlıklı yazımda, “Hayırsever Güç ve Kalkınma: Gündemi Kim Belirliyor?” başlıklı araştırmadan şu alıntıyı yapmıştım:

“2006 yılında Gates Vakfı, Rockefeller Vakfı ile bir araya gelerek, Yeşil Devrim vizyonlarını Afrika’ya taşıdı. Birlikte, Afrika’daki açlığın esas olarak teknoloji ve işleyen pazarların eksikliğinden kaynaklandığı önermesine dayanan Afrika’da Yeşil Devrim İttifakı’nı (AGRA) kurdular. Buna göre AGRA, özel sektörle ortaklıklar kurmaya, pazarlara ve finansmana erişimi teşvik etmeye ve tarımsal verimliliği önemli ölçüde artırmak için tarımsal yenilikleri geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya odaklanıyor. […]

O zamandan beri Bill & Melinda Gates Vakfı, bu alanda Rockefeller Vakfı’nın liderlik rolünü kademeli olarak devraldı.”

Makalemde de belirttiğim gibi, Gates, sözde “İklim Acil Durumu” ile mücadele etmenin bir yolu olarak nüfus kontrolünü açıkça arzuladığını ifade etmiştir:

“Niyetleri ne olursa olsun, küresel öjeni hareketiyle tarihi bağları olan vakıfların nüfus kontrolü girişimlerinde bulunması, son derece endişe verici, özellikle de Gates’in herkesin bildiği bir öjeni meraklısı, eski Üçlü Komisyon üyesi ve pedofil Jeffery Epstein’in bir ortağı olduğu düşünüldüğünde bu endişe daha da artıyor.”

Epstein’e ait dosyaların yayınlanmasından bu yana Gates’in rolü daha da endişe verici hale geldi; bu dosyalarda Epstein’in onunla “yoksul insanlardan tümüyle kurtulma” ihtimali hakkında konuştuğu ortaya çıkıyor.

Nitekim, daha önce de dile getirdiğim üzere, küreselcilerin savunduğu, karbon salınımıyla temizlenen miktar arasında denge kurulmasını öngören Net Sıfır yaklaşımı, hedefine ulaşılması (ki bu muhtemelen imkânsız) dünya nüfusu içinde on milyonlarca insanın ölümüne ihtiyaç duyuyor:

“Şunu belirtmek gerekir ki, son dönemde gıda üretimindeki artışta bu kadar önemli bir rol oynayan azot bazlı gübreler, sera gazlarından ve fosil yakıtlardan üretiliyor. [...]

Fosil yakıtların kullanımında keskin bir düşüş ve buna bağlı olarak tarımda kullanımlarının düşmesi (Net Sıfır hedefine ulaşmak için gerekli olduğu gibi), dünyayı besleyecek yeterli miktarda gübre üretmeyi imkânsız hale getirir. Petrol üretimini durdurduğunuzda, bu düzlemde sadece küresel nüfusun arttığı ve Ukrayna’daki savaş nedeniyle gıda üretiminin zaten baskı altında olduğu bir dönemde, yeni petrol lisanslarının verilmesini engellediğinizde, gübre fiyatları daha da fırlayacak. Bu da, kıtlıklara, hatta Petrolü Durdurun hareketinin iklim değişikliğinden kaynaklanacağını yanlış bir yaklaşımla öngördüğü türden kitlesel açlığa yol açabilir.”

Bill Gates, nüfus kontrolünü savunmasının yanı sıra, elbette Net Sıfır hedefini de destekliyor ve bu hedefe ulaşmak için daha radikal adımlar atılmasını savunuyor. 2050 yılına kadar Net Sıfır düzeyine gelme hedefi, BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nde yer alıyor. Bu hedefler, Rockefeller ve Gates vakıfları tarafından destekleniyorlar. Epstein’in Yuvarlak Masa üzerinden kurduğu bağlantılar içerisinde iklim ajandasına mali destek sunan güçlerden biri de JP Morgan Chase Bankası.

Banka, BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Yatırım Fuarı’nı destekleyen finans kuruluşlarından biri.

“Yatırımcıları, özel ve kamu kurumlarını, BM temsilcilerini, somut yatırım fırsatları aracılığıyla 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Gündemi ve 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’ne ulaşmak için iş birliği yapmaya bağlayan bir platform.”

Rockefeller ailesine bağlı vakıflar ve Gates Vakfı gibi, Epstein de iklim bilimine büyük bağışlarda bulunmuştu, ancak bu konuya tam olarak ikna olmuş gibi görünmüyordu. 2010 ile 2017 yılları arasında Epstein, Geliştirilmiş Vakıf isimli vakfı üzerinden, fizikçi Laurence Krauss’un Arizona Eyalet Üniversitesi’nde yürüttüğü Kökenler Projesi’ne 250.000 dolar bağış yaptı.

Epstein-Rockefeller-Gates bağlantısı, öjeni, iklim değişikliği ve küresel sağlık girişimlerinin nasıl örtüştüğünü de ortaya koyuyor.

Epstein, Gates ile birlikte “bilhassa düşük ve orta gelirli nüfusları etkileyen hastalıklar için ilaç, aşı ve tanı yöntemlerinin geliştirilmesini desteklemek amacıyla oluşturulmuş bir sosyal etki yatırım fonu” olan Dünya Sağlık Yatırımları Fonu’nun kuruluş sürecine katkıda bulundu.

Bu fon, JP Morgan Chase tarafından da desteklendi. Muhtemelen arkasında bir de Yok Okuş İsyanı örgütünün bugüne dek aldığı en büyük bağışların ardındaki güç olan Çocuklara Yatırım Fonu Vakfı da bahsi geçen örgüte yaklaşık 1,5 milyon sterlin katkıda bulundu.

Gates Vakfı’nın “az gelişmiş” ülkelere aşı dağıtımını öngören çalışmaları oldukça tartışmalı bir konu. Sharmeen Ahmed’in Annual Survey of International and Comparative Law [“Yıllık Uluslararası Hukuk ve Karşılaştırmalı Hukuk Dergisi”] tarafından yayınlanan makalesinde şu tespite yer veriliyor:

“Bill & Melinda Gates Vakfı (Gates Vakfı) tarafından finanse edilen sağlık programları incelediğimizde, sağlık sektöründe faal olan STK’ların hesap vermelerini sağlaması gereken önlemlerin eksik olduğunu görüyoruz. STK’ların hesap vermelerini sağlayacak önlemlerdeki eksiklikler ve bu alanı ıslah edecek çalışmalar ele alınmak zorunda.”

Ahmed şöyle devam ediyor:

“Dünya genelinde sağlığa ve nüfus meselesine odaklanan Gates Vakfı, maliyetleri düşürerek bilimsel keşifleri hızlandırma stratejisine vurgu yapıyor.”

2000’li yılların başından beri, Gates Vakfı tarafından büyük ölçüde finanse edilen Küresel Aşı ve Aşılama İttifakı (GAVI), Küresel Sağlık Yenilikçi Teknolojileri Fonu ve Sağlıkta Uygun Teknolojiler Programı (PATH), Afrika ve Hindistan’daki savunmasız halklara aşı ve ilaç dağıtıyor. 2010 yılında Gates Vakfı, Afrika genelinde deneysel sıtma ve menenjit aşısı denemelerini ve Hindistan’da HPV aşısı programlarını finanse etti. Bu programların tümü, zorla aşılama ve bilgisiz onay vakalarıyla birlikte çok sayıda ölüm ve yaralanmaya yol açtı. Sonuç olarak, hayat kurtarma bahanesiyle yürütülen bu sağlık kampanyaları, test edilmemiş veya onaylanmamış ilaçların büyük ölçekli klinik denemelerini, ilaç uygulamasının daha az düzenlendiği ve daha ucuz olduğu gelişmekte olan pazarlara taşıdı.

Bu sağlık hizmeti değil, on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyıl başlarında İngiliz emperyalizminin işlediği suçlarla ilişkilendirdiğimiz, hâlâ mevcut olmadığını iddia etmekten hoşlandığımız, o acımasız ve merhametsiz emperyalizmiyle ilişkili bir pratik. Dahası, bu uygulamalar, küreselleşmiş milyarderlerin finanse ettiği aşı ve iklim bilimi deneylerinin, Batı’daki insanların sağlığını ve refahını iyileştirmekten çok, Yuvarlak Masa’nın temsilcilerinin emriyle dünyanın yoksul bölgelerindeki insanları “ortadan kaldırmak”, kaynaklarını daha kolay ele geçirmekle ilgili olabileceğinin delili. Bu düzlemde de işçi sınıfı, elitlerin politikaları aracılığıyla küçültülüyor. Bu “komplo teorisi”nin mantıksız olduğunu kimse iddia edemez, zira bugün Çocuklara Yatırım Fonu Vakfı gibi kurumların finanse ettiği Yok Oluş İsyanı gibi çevreci örgütler, tam anlamıyla uygulanması durumunda on milyonlarca insanın ölümüne neden olacak Net Sıfır gündemini savunuyorlar. Öte yandan, iklim ajandasını finanse eden milyarderler, yoksul halkları kıyımdan geçirecek aşıların deneneceği süreçler için gerekli zemini döşüyorlar.

Sonuç

Yukarıda aktarılan tespitler ve değerlendirmeler, Epstein’in bağımsız bir aktör olmadığını, birçokları gibi istihbarat servislerinin ve Yuvarlak Masa’daki efendilerinin bir ürünü olduğunu, onlar için aracı olarak çalıştığını ortaya koyuyor. Bu açıdan, siyasi yelpazenin her bir noktasında rastladığımız “işbitiriciler”den pek bir farkı yok.

“NATO’nun Solcu Anarşistleri” adlı yazımda bahsettiğim solcu güç simsarları da Epstein ile aynı düzlemde:

“Belki de ‘işbitirici’ olarak tanımlanabilecek bu tür kişiler, örgütleri belirli eylemler ve etkinlikler için bir araya getirme konusunda önemli bir pozisyona sahipler. Bir örgütün liderleri, içindeki kişisel destekçileri aracılığıyla, hiçbir dahli olmamasına rağmen, başka bir örgütün kararlarını etkileyebiliyor. Yani, bugün sadece iklim örgütleri arasındaki bağa bakmamak gerekiyor.

Daha da ilginç olanı, çevreci aktivist örgütlerini birbirine bağlayan kişisel ağların, daha geniş İngiliz soluna da uzanıyor olmasıdır. İlgili kişiler açısından bakıldığında, Yok Oluş İsyanı, Kanarya Misyonu, Petrolü Durdurun, İngiltere’ye Para Vermeyin Hareketi, Momentum, Dönüşmüş Dünya Örgütü, İşçilerin Özgürlüğü İttifakı, Ukrayna’yla Dayanışma Kampanyası, Novara Media, Plan C ve İlerici Enternasyonal’in arasında belirgin bir bağ olduğu görülüyor.”

Nüfuz oluşturma konusunda benzer bir mekanizmasının “taban düzeyinde” de işlediğini, doğru bağlantılara sahip kişilerin etkili pozisyonlar elde ettiğini benim gibi siyasetle alakalı olan herkes bilir. Bu da, genellikle sadece iktidara boyun eğmeye, önemli sorular sormamaya ve uygun çizgiyi izlemeye istekli olanların terfi fırsatlarından yararlanmasını sağlar. Kişisel bağlantı yoluyla sağlanan bu vesayet kültürü, yerel düzeyde bile, faaliyetlerinin yeterince soruşturulmadığı koşullarda, nispeten güçlü ve etkili pozisyonlarda faaliyet yürüten pedofillerin birçok hikâyesini dikkate aldığımızda, daha da kasvetli bir boyut kazanır. Bunun bir örneği de tarihten bildiğimiz Islington Çocuk İstismarı skandalıdır. Oysa elimizde, meselenin kurumsal bir yapıya kavuştuğunu düşünmemizi sağlayacak yeterince örnek mevcuttur. Toplumun her düzeyinde insanlar suç ortaklığı yapmamış olsaydı, Jimmy Savile, o suçlarını o kadar uzun süre işleyemezdi.

Müesses nizamın inşa ettiği kültür içerisinde karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı işlerde çalışan işbitiricilerin, zekâ veya bilgi birikimi açısından her daim önde gelen isimler olmasına gerek yok. Güçlü bağlantılara sahip olmaları yeterli. Statülerine bağlı olarak, yerel, ulusal veya uluslararası kuruluşların üyeleriyle anlaşmalar yapabiliyorlar. Bu anlaşmalar, bir yandan destekçilerinin belediye seçimlerinde aday gösterilmesini sağlarken, diğer yandan, onların televizyona çok çıkmasını mümkün kılıyor. Seçilen kişilerin meşru görünmesine, geniş sosyal medya takipçi kitlesi edinmesine katkıda bulunuyor.

Batı’da siyaset, farklı düzeylerde tam da bu şekilde işliyor. Müesses nizam ve istihbarat servisleri, sözde muhalif olan siyasi kişileri kolayca etkileyebiliyor. Bu muhaliflerin çoğu da etki alanlarını genişletmek için müesses nizamın desteğine bel bağlıyor. Müesses nizamın tayin ettiği tartışmanın sınırlarına boyun eğerek mevcut konumlarını zayıflatmak istemeyen gerçek muhaliflerse işbitiriciler hizmet edenlerce dışlanıyor. Bu dışlanma, kara listeye alınan bizim gibi insanların söylediklerinin yanlış veya sorumsuzca olmasından değil, doğru ve iyi araştırılmış olmasından kaynaklanıyor.

Öte yandan, itibar aklamak için uğraşan “işbitiriciler”in desteklediği influencer kültürü sayesinde, Yok Oluş İsyanı ve Petrolü Durdurun gibi örgütler, insanın inşa ettiği medeniyetin çöküşüne neden olacak iklim değişikliğinin kesinliğiyle ilgili masallar türünden yalan yanlış bilgileri yayıyorlar. Bu örgütlere müesses nizamın medya kuruluşları da sözde muhalif solcular da destek sunuyor.

Kişisel bağlantılar üzerinden yürütülen siyasetin bir sonucu olarak, işçi sınıfına karşı son derece acımasız olan Sıfır Net Emisyon politikası, hem orta yolcu hem de solcu ksimlerce büyük bir coşkuyla benimsendi. İnsanlar, saygın olarak gördükleri kişilerin sunduğu yanlış hikâyeleri kolayca kabul ederler. Noam Chomsky gibi isimler bu sebeple öne çıkartıldı. Epstein istisnai bir isim değil. Yürüttüğü operasyon, genel manada siyasetin sağda, solda, arada, altta ve üstte nasıl işlediğinin bir göstergesi.

Son olarak, sansürsüz paylaşılan dosyaları inceleyen ve “çok sayıda suç ortağı”nın bulunduğunu öğrenen ABD Kongresi üyelerinin de bildiği üzere, dünyada birçok Epstein var. Bunlar, en alt kademedeki yerel konseylerden, Batı’da gerçek iktidara sahip olan uluslararası elitlerin en üst kademelerine, Yuvarlak Masa’ya kadar, siyasi yelpazenin her tarafında faaliyet yürütüyorlar.

Phil Bevin
12 Şubat 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Whitney Webb, One Nation Under Blackmail, Cilt 2 (Walterville; Trine Day, 2022), s. 3.

[2] A.g.e., s. 2.

[3] A.g.e., s. 4-5.

[4] İklim değişikliğiyle ilgili görüşüm şu yönde: Bu mesele gerçekten mevcut. Ama onun insanların bir ölçüde katkıda bulunduğu, medeniyet için varoluşsal bir kriz olarak görülemeyecek bir mesele olduğunu düşünüyorum. Bu aslında Yok Oluş İsyanı ve Petrolü Durdurun gibi örgütlerin sürekli yanlış takdim ettikleri birçok ana akım bilim insanının da görüşüdür.

[5] Webb, s. 61.

[6] A.g.e., s. 88.

İrrasyonel İdeolojinin Rasyonel Kullanımı


Bazı yazarlar, faşizmin “akıl dışı” özelliklerine vurgu yaparlar. Böylelikle, faşizmin yerine getirdiği rasyonel siyasi-ekonomik işlevleri göz ardı ederler. Siyasetin büyük bir kısmı, akıl dışı sembollerin rasyonel manipülasyonundan ibarettir. Elbette bu, duygusal çağrıları sınıfsal kontrol düzleminde iş gören faşist ideoloji için de geçerlidir.

Lider kültü önceliklidir: İtalya’da: Duce, Almanyada: Feuhrerprinzip. Lider tapıncına devlet putperestliği eşlik etti. Mussolini şunu söylüyordu: “Faşist yaşam anlayışı, devletin önemini vurgular, bireyi yalnızca çıkarları devletin çıkarlarıyla örtüştüğü ölçüde kabul eder.” Faşizm, her şeyi kapsayan bir devletin ve yüce bir liderin otoriter yönetimini savunur. Fetih ve egemenlik gibi nispeten sert insani dürtüleri yüceltirken, eşitlikçiliği, demokrasiyi, kolektivizmi ve pasifizmi zayıflık ve yozlaşma doktrinleri olarak reddeder.

Mussolini, barışa adanmışlığın “faşizme düşman” olduğunu yazmıştı. 1934’te, sürekli barışın “iç karartıcı” bir doktrin olduğunu iddia etti. İnsanlar veya uluslar ancak “acımasız mücadele” ve “fetih” yoluyla en yüksek mertebede gerçekleştirirlerdi. “Sözler güzel şeyler olsa da, “tüfekler, makineli tüfekler, uçaklar ve toplar daha da güzeldir” diyordu. Başka bir vesileyle de şunu söyleyecekti: “Savaş, tek başına [...] ona göğüs germe cesaretine sahip halklara asaletin damgasını vurur.” İşin tuhaf yanı şu ki İtalyan ordusundaki birçok asker, Mussolini’nin savaşlarına tahammül edemiyordu, karşı tarafın gerçek mermi kullandığını görünce savaştan kaçma yoluna başvurdular.

Faşist doktrin, monistik değerleri vurgular: Ein Volk, ein Reich, ein Fuehrer (“Tek halk, tek yönetim, tek lider”). İnsanlar, artık sınıfsal ayrılıklarla ilgilenmemeli, kendilerini uyumlu bir bütünün parçası olarak, zengin ve fakiri bir olarak görmelidir. Bu görüş, devam eden sınıf sömürüsü sistemini gizleyerek ekonomik statükoyu destekler. Bu, halkın taleplerinin dile getirilmesini, sosyal adaletsizlik ve sınıf mücadelesine dair bilinci savunan sol ajandayla çelişir.

Bu monizm, halkın mitolojik köklerine yapılan atavistik çağrılarla desteklenir. Mussolini için bu, Roma’nın ihtişamıydı; Hitler için ise eski halk. Nazi yanlısı Hans Jorst tarafından yazılan ve Nazilerin iktidarı ele geçirmesinden kısa bir süre sonra Almanya genelinde yaygın olarak sahnelenen (Hitler’in Berlin’deki açılış gecesine katıldığı) Schlageter adlı oyun, halk tasavvufunu sınıf politikasının karşısına koyar.

Tüm o coşkulu haliyle August, babası Schneider ile konuşmaktadır:

August: İnanmazsın baba ama... gençler, artık bu eski sloganlara pek dikkat etmiyorlar. Sınıf mücadelesi ölüyor.

Schneider: Peki, o zaman elinizde ne var?

August: Halk denilen topluluk.

Schneider: İyi ama bu bir slogan mı?

August: Hayır, bir deneyim!

Schneider: Tanrım, sınıf mücadelemiz, grevlerimiz bir deneyim değildi, öyle değil mi? Sosyalizm, Enternasyonal, belki de birer hayal miydi?

August: Gerekliydiler, ama... tarihsel deneyimlerdi.

Schneider: Öyleyse, gelecekte sizin Halk dediğiniz topluluk olacak. Bana bunu nasıl tahayyül anlatır mısın? Fakir, zengin, sağlıklı, üst, alt, bunların hepsi sizinle birlikte sona eriyor, öyle mi?

August: Bak Baba, üst, alt, fakir, zengin, bunlar her zaman var olur. Önemli olan, bu meseleye verilen önemdir. Bizim için hayat, çalışma saatlerine ve fiyat listelerine bölünmüş bir şey değildir. Bilâkis, insan varoluşuna bir bütün olarak inanıyoruz. Hiçbirimiz, para kazanmayı en önemli şey olarak görmüyoruz, hizmet etmek istiyoruz. Birey, halkının kan dolaşımındaki bir kan hücresidir.”[10]

Oğlunun yorumları gayet açıklayıcıdır: “Sınıf mücadelesi ölüyor.” Babanın sınıf iktidarının kötüye kullanılması ve sınıfsal adaletsizlikle ilgili endişesi, nesnel bir gerçekliğe sahip olmayan bir zihniyet biçimi olarak kolayca kenara atılıyor. Hatta yanlış bir şekilde kaba bir para kaygısıyla eşleştiriliyor. (“Hiçbirimiz para kazanmayı önemli görmüyoruz.”) Muhtemelen zenginlik meseleleri, ona sahip olanlara bırakılmalıdır. August, daha iyi bir şeye sahip olduğumuzu söylüyor: zengin ve fakir, hepimizin daha büyük bir zafer için birlikte çalıştığı, bütüncül, monistik bir deneyim. “Muhteşem fedakârlıklar”ın zenginlerin yararına yoksullar tarafından nasıl yapıldığı uygun bir şekilde göz ardı ediliyor.

Bu oyunda ve diğer Nazi propagandalarında dile getirilen politik konum, sınıfa kayıtsız değil, bilâkis, o, sınıf çıkarlarına dair keskin bir farkındalığı, Almanya’daki işçiler arasında var olan güçlü sınıf bilincini maskelemek ve bastırmak için ustaca tasarlanmış bir çabayı ifade ediyor. Sınıfı kurnaz bir üslupla inkâr eden yaklaşım kendi içinde gizli bir itirafı barındırır.

Ataerki ve Sahte Devrim

Faşizmdeki ulusal şovenizm, ırkçılık, cinsiyetçilik ve ataerkil değerler, muhafazakâr sınıfın çıkarlarına hizmet ediyordu. Faşist doktrin, özellikle Nazi versiyonu, ırksal üstünlüğe açıktan bağlıydı. Sınıf statüsü de dâhil olmak üzere, insana ait özelliklerin, vasıfların kan yoluyla miras alındığı söyleyen Nazizm, kişinin sosyal yapıdaki konumunu doğuştan gelen doğasının bir ölçüsü olarak kabul eder. Genetik ve biyoloji, mevcut sınıf yapısını haklı çıkarmak için kullanılır. Bu anlamda, günümüzde akademide faal olan ırkçıların “çan eğrisi” teorileri ve yeniden ısıtılıp insanlara yutturulan öjeniye dair zırvalarla aynı işlevi görürler.

Irk ve sınıf eşitsizliğinin yanı sıra faşizm, homofobi ve cinsel eşitsizliği de destekler. Nazizmin ilk kurbanları arasında, SA fırtına birliklerinin liderleri olan bir grup Nazi eşcinseli de vardı. Hitler, iktidarı ele geçirdikten sonra, SA lideri Ernst Roehm ve bazı kahverengi gömlekli fırtına birliklerinin açıkça eşcinsel davranışlarına dair şikâyetler kendisine ulaşmaya devam edince, Hitler, resmi bir açıklama yayınlayarak, meselenin “tümüyle özel alana ait olduğunu, bir SA subayının özel hayatının, Nasyonal Sosyalist ideolojinin temel ilkeleriyle çelişmediği sürece inceleme konusu olamayacağını” söyledi.

Paramiliter SA güçleri, sendikacılara ve Kızıllara karşı sokak savaşını kazanmak için kullanılmıştı. Fırtına birlikleri, finans kapitali sözde kınayarak, kitlelerin şikâyetlerine hitap eden “devrimci” bir güç olarak hareket etti. SA’nın üye sayısı 1933’te üç milyona fırladı. Bu durum, sanayi baronları ve orduya mensup kodamanları epey rahatsız etti. Burjuvazideki yozlaşmayı kınayan, servetin paylaşılmasını ve “Nazi devrimi”nin tamamlanmasını savunan SA’ya mensup sokak savaşçılarıyla başa çıkılması gerekiyordu.

SA’yı devlet iktidarını ele geçirmek için kullanan Hitler, daha sonra onu etkisiz hale getirmek için devleti kullandı. Şimdi birdenbire Roehm’ün eşcinselliği, Nasyonal Sosyalist ideolojiyle çatışıyordu. Gerçekte, SA’nın ortadan kaldırılmasının nedeni, liderlerinin eşcinsel olması değildi. Her ne kadar eşcinsellik bir gerekçe olarak öne sürülmüş olsa da onun yok edilmesinin nedeni, örgütün ciddi bir soruna dönüşme tehdidi teşkil etmesiydi. Roehm ve yaklaşık 300 SA üyesi idam edildi. Bunların hepsi eşcinsel değildi. Kurbanlar arasında, sol eğilimlere sahip olduğundan şüphelenilen deneyimli Nazi propagandacısı Gregor Strasser de vardı.

Elbette, birçok Nazi, homofobikti, eşcinselleri düşman olarak görüyordu. Bunların en güçlülerinden biri olan SS lideri Heinrich Himmler, eşcinselleri Alman erkekliğine ve Cermen halklarının ahlaki yapısına bir tehdit addediyordu, çünkü ona göre “eşcinsel bir muhallebi çocuğu” üreyemez veya iyi bir asker olamazdı. Himmler’de gördüğümüz homofobi ve cinsiyetçilik, şu açıklamasında somutluk kazanıyordu: “Amerika’da bir erkek bir kıza sadece baksa, onunla evlenmeye zorlanabilir veya tazminat ödeyebilir. [...] Bu nedenle, ABD’deki erkekler, eşcinsellere yönelmek suretiyle kendilerini koruyorlar. ABD’deki kadınlar ise savaş baltaları gibi. Erkekleri parçalıyorlar.”[11] Bu söz, Nazizmin önemli fikir adamlarından birine aitti. Zamanla Himmler, eşcinsellere yönelik baskıların kapsamını SA liderliğinin ötesine taşımayı bildi. Binlerce eşcinsel sivil, SS toplama kamplarında öldü.

Çağlar boyunca toplumlarda, fırsat bulduklarında kadınlar, doğurdukları çocuk sayısını sınırlamaya çalışmışlardır. Bu, çok sayıda askere ve silah işçisine ihtiyaç duyan faşist bir ataerkillik için potansiyel bir sorun teşkil eder. Kadınlar, erkeğe itaat eden, ona bağımlı biri olarak kaldığı sürece üremeyle ilgili haklarını pek savunamazlar. Bu nedenle, faşist ideoloji, ataerkil otoriteyi yüceltti. Duçe, “Her erkek koca, baba ve asker olmalıdır” diyordu. Kadının en büyük görevi, ev içi faziletlerini geliştirmek, ailesinin ihtiyaçlarını özveriyle karşılamak ve devlet için olabildiğince çok evlat dünyaya getirmekti.

Ataerkil ideoloji, her türlü sosyal eşitliği hiyerarşik kontrol ve ayrıcalığa bir tehdit olarak gören muhafazakâr bir sınıf ideolojisiyle bağlantılıydı. Ataerkillik, plütokrasiyi destekliyordu: Kadınlar yoldan çıkarsa aileye ne olacak? Aile ortadan kalkarsa, tüm sosyal yapı tehdit altına girer. O zaman devlete ve egemen sınıfın otoritesine, ayrıcalıklarına ve zenginliğine ne olacak? Faşistler, bugün “aile değerleri” olarak adlandırılan şeye büyük önem veriyorlardı, ancak Nazi liderlerinin çoğu, ailelerine bağlı kişiler olarak tanımlanamazdı.

Nazi Almanyası’nda ırkçılık ve antisemitizm, meşru şikâyetleri uygun günah keçilerine yönlendirmek gibi bir işlev görüyordu. Antisemitik propaganda, farklı kitlelere hitap edecek şekilde zekice tasarlanmıştı. Aşırı vatanseverlere Yahudi’nin “ülkeye yabancı bir enternasyonalist” olduğu söylendi. İşsiz işçilere düşmanlarının “Yahudi kapitalist ve Yahudi bankacı” olduğu söylendi. Borçlu çiftçiler için bu düşman, “Yahudi tefeci”ydi. Orta sınıf için ise “Yahudi sendika lideri ve Yahudi komünist”ti. Burada gene irrasyonel imgelerin bilinçli ve rasyonel bir şekilde kullanıldığına tanıklık ediyoruz. Naziler deli olabilirlerdi ama aptal değillerdi.

Faşizmi sıradan sağcı ataerkil otokrasilerden ayıran şey, devrimci bir aura yaratma çabasıydı. Faşizm, devrimci gibi görünen çağrıları ve gerici sınıf politikalarının büyüleyici bir karışımını sunuyordu. Nazi partisinin tam adı, solcu gibi görünen Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi idi. Daha önce de belirtildiği gibi, SA fırtına birliklerinin saflarında, Hitler devlet iktidarını ele geçirdikten sonra bastırılan militan bir servetin paylaşılmasını talepeden bir eğilim mevcuttu.

Hem İtalyan faşistleri hem de Naziler, solun estirdiği fırtınadan istifade etmek için yoğun ve bilinçli bir çaba sarf ettiler. Kitlesel seferberlikler, gençlik örgütleri, işçi tugayları, mitingler, geçit törenleri, pankartlar, semboller ve sloganlar soldan çalındı. Toplumu canlandıracak, eski düzeni ortadan kaldıracak ve yenisini kuracak bir “Nazi devrimi” hakkında yığınla laf edildi.

Bu nedenle, ana akım yazarlar, faşizm ve komünizmi “totaliter ikizler” olarak ele alma konusunda hoyratça davranıyorlar. Bu noktada, özü biçime indirgiyorlar. Biçimdeki benzerlik, gerçek sınıf içeriğindeki büyük farkı bulanıklaştırmak için yeterli bir neden olarak kabul ediliyor. A. James Gregor ve William Ebenstein gibi yazarlar, sayısız Batılı siyasi lider ve sözde demokratik sol içinde yer alan isimler, faşizmi sürekli komünizmle aynı kefeye koyuyorlar. Bu nedenle, Noam Chomsky, “Şirketlerin yükselişi aslında faşizme ve Bolşevizme yol açan aynı olgunun tezahürüydü, aynı totaliter topraktan doğdu” diyor.[12] Oysa o günün İtalya ve Almanya’sında, çoğu işçi ve köylü, faşizm ve komünizm arasında keskin ve net bir ayrım yapabiliyordu. Aynı şekilde faşizmi destekleyen sanayiciler ve bankacılar da, büyük ölçüde sınıf gerçeklerine dayalı bir yargıyla, komünizmden duydukları korku ve nefret nedeniyle faşizmi destekliyorlardı.

Yıllar önce, faşizmin kapitalizmin irrasyonel çelişkilerini çözmede asla başarılı olamadığını söylüyordum. Bugünse faşizmin bu hedefe ulaştığına inanıyorum, ancak sadece kapitalistler için, halk için değil. Faşizm, halka hizmet edecek bir sosyal çözüm sunmayı hiçbir zaman amaçlamadı, sadece gerici bir çözüm sunarak tüm yükleri ve kayıpları çalışan halkın sırtına yıktı. İdeolojik ve örgütsel donanımlarından arındırıldığında, faşizm, sınıf mücadelesine karşı sunulmuş nihai çözümden, demokratik güçlerin yücedeki finans çevrelerinin yararı ve kârı için tümüyle bastırılması ve sömürülmesinden başka bir şey değildi.

Faşizm, sahte bir devrimdir. Gerçek bir devrimci sınıf içeriği sunmadan, popüler siyaset ve devrimci bir auraya sahipmiş izlenimi yaratır. Eskinin zenginlerinin çıkarlarına hizmet ederken “Yeni Düzen”i savunur. Liderlerinin suçu, kafa karışıklığı değil, aldatmaktır. Halkı yanıltmak için çok çalışmış olmaları, kendilerinin de yanıltıldıkları anlamına gelmez.

Faşizmin Dostları

Ana akım yazarların rahatlıkla göz ardı ettikleri şeylerden biri de Batılı kapitalist devletlerin faşizmle işbirliği yapma biçimidir. İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain, işbirlikçi çabaları dâhilinde Nazilerle son derece yakın ilişkiler içindeydi. Kendisi ve ait olduğu sınıfın önemli bir kısmı, Hitler’i Almanya’da, Nazi Almanyası’nı ise Avrupa’da komünizme karşı bir kale olarak görüyordu.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batılı kapitalist müttefikleri, Nürnberg’de bazı üst düzey liderleri yargılamakla yetindiler ama İtalya veya Almanya’dan faşizmi söküp atmak için kıllarını kıpırdatmadılar. 1947’ye gelindiğinde, Alman muhafazakârları Nürnberg savcılarını Yahudilerin ve komünistlerin kuklaları olarak göstermeye başladılar. İtalya’da, faşizme karşı silahlı mücadele yürüten güçlü partizan hareketi, kısa süre sonra “şüpheli ve vatansever olmayan unsur” olarak muamele gördü. Savaştan bir yıl sonra, neredeyse tüm İtalyan faşistler hapisten çıkarken, Nazi işgaline karşı savaşan yüzlerce komünist ve solcu partizan hapse atıldı. Tarih alt üst edildi, Kara Gömlekliler kurban, Kızıllar ise suçlu olarak gösterildi. Müttefik kuvvetlere mensup devlet görevlileri, bu önlemlere yardımcı oldular.[13]

ABD’nin işgal birliklerinin koruması altında, polis, mahkemeler, ordu, güvenlik teşkilâtları ve bürokrasi, büyük ölçüde eski faşist rejimlere hizmet etmiş olanlarca veya onların ideolojik yandaşlarınca yönetilmeye devam etti. Bu, bugün de geçerli olan bir gerçekliktir. Holokost'un failleri altı milyon Yahudi, yarım milyon Çingene, binlerce eşcinsel, birkaç milyon Ukraynalı, Rus, Polonyalı ve diğerlerini öldürdü ama cezasız kaldı, çünkü büyük ölçüde bu suçları soruşturması gereken kişiler de suç ortağıydı.

Buna karşılık, komünistler, Doğu Almanya’da iktidara geldiklerinde, Nazi işbirlikçiliği nedeniyle hâkimlerin, öğretmenlerin ve yetkililerin yaklaşık yüzde 80’ini görevden aldılar. Binlercesini hapse attılar, savaş suçlarından altı yüz Nazi parti liderini idam ettiler. Eğer bu kadar çok savaş suçlusu Batı’nın koruyucu kanatları altına sığınmasaydı, daha fazlasını vururlardı.

Peki faşizmle işbirliği yapan ABD şirketlerine ne oldu? Rockefeller ailesinin Chase National Bank’i, savaş sırasında Nazilerin yürüttüğü uluslararası ticareti kolaylaştırmak için Alman parasını aklamaya yardımcı olmak amacıyla Vichy hükümetinin başta olduğu Fransa’da bulunan Paris bürosunu kullandı, üstelik bu yüzden tek bir ceza bile almadı.[14] DuPont, Ford, General Motors ve ITT gibi şirketler, Müttefik Kuvvetleri’ne büyük zarar veren yakıt, tank ve uçak üreten düşman ülkelerde fabrikalara sahipti. Savaştan sonra, vatana ihanetten yargılanmak yerine, ITT, Müttefik bombardımanları sonucu Alman fabrikalarına verilen savaş hasarı için ABD hükümetinden 27 milyon dolar aldı. General Motors’a 33 milyon dolardan fazla para verildi. Pilotlara, ABD firmalarına ait Almanya’daki fabrikaları vurmamaları söylendi. Böylece Köln, Müttefik bombardımanı tarafından neredeyse yerle bir edildi, ancak Nazi ordusuna askeri teçhizat sağlayan Ford fabrikasına dokunulmadı. Nitekim, Alman siviller, fabrika binasını hava saldırısı esnasında sığınak olarak kullanmaya başladılar.[15]

On yıllarca ABD liderleri, İtalyan faşizminin hayatta kalmasında pay sahibi oldular. 1945’ten 1975’e kadar uzanan süreçte ABD’deki devlet kurumları, aralarında neo-faşist İtalyan Sosyal Hareketi (MSI) ile yakın bağları olan bazı kuruluşların da bulunduğu İtalya’daki sağcı örgütlere tahminen 75 milyon dolar verdi. 1975’te dönemin dışişleri bakanı Henry Kissinger, İtalyan komünistlerinin seçimleri kazanıp hükümeti ele geçirmesi durumunda hangi “alternatiflerin” düşünülebileceğini görüşmek üzere Washington’da MSI lideri Giorgio Almirante ile bir araya geldi.

ABD’ye sığınan yüzlerce Nazi savaş suçlusu, ya isimlerini gizledikleri rahat koşullarda yaşadılar ya da Soğuk Savaş sırasında ABD istihbarat teşkilatları tarafından aktif olarak istihdam edildiler ve yüksek mevkideki kişilerin koruması altında faaliyet yürüttüler. Bunlardan bazıları, başkanlık seçimleri öncesi Richard Nixon, Ronald Reagan ve George Bush’un Cumhuriyetçi Parti adına kurduğu kampanya komitelerine girmeyi başardı.[16]

İtalya’da, 1969’dan 1974’e kadar, İtalyan askeri istihbaratı ve sivil istihbarat teşkilatlarının üst düzey unsurları, üst sınıf gericilerden oluşan gizli bir loca olan P2 üyeleri, faşizm yanlısı Vatikan yetkilileri ve üst düzey askeri yetkililer, bunun yanında, NATO’dan ilham alan antikomünist paralı asker gücü GLADIO, “gerilim stratejisi” olarak bilinen koordineli bir terör ve sabotaj harekâtı yürüttü. Diğer katılımcılar arasında Ordine Nuovo [“Yeni Düzen”] adlı gizli bir neo-faşist grup, NATO yetkilileri, jandarma üyeleri, mafya patronları, otuz general, sekiz amiral ve Licio Gelli (1944’te ABD istihbaratı tarafından işe alınan faşist bir savaş suçlusu) gibi etkili Masonlar yer alıyordu. Terörizme, CIA gibi “uluslararası güvenlik aygıtı”nın parçası olan kurumlar yardım ve yataklık ettiler. 1995 yılında CIA, gerilim stratejisini araştıran bir İtalyan parlamento komisyonuyla işbirliği yapmayı reddetti (Corriere della Sera, 12 Nisan 1995, 29 Mayıs 1995).

Terörist komplocular, Ağustos 1980’de Bolonya tren istasyonunda seksen beş kişinin ölümüne, yaklaşık iki yüz kişinin yaralanmasına neden olan patlama da dâhil olmak üzere bir dizi adam kaçırma, suikast ve bombalı katliam gerçekleştirdi. Daha sonraki adli soruşturmaların vardığı sonuç olarak, gerilim stratejisi basit bir neo-faşizmin ürünü değil, devlet güvenlik güçlerinin demokratik parlamenter solun artan popülaritesine karşı yürüttüğü daha kapsamlı bir harekâtın neticesiydi. Amaç, “İtalyan Komünist Partisi’nin seçim kazanımlarıyla her türlü yolla mücadele etmek” ve çok partili sosyal demokrasiyi baltalamak, yerine otoriter bir “başkanlık cumhuriyeti” kurmak veya her halükârda “daha güçlü ve daha istikrarlı bir yürütme organı” oluşturmak için halkta yeterince korku ve dehşet yaratmaktı (La Repubblica, 9 Nisan 1995; Corriere della Sera, 27 Mart 1995, 28 Mart 1995, 29 Mayıs 1995).

Seksenlerde Almanya, Belçika ve Batı Avrupa’nın diğer yerlerinde devlet güvenlik teşkilâtlarının hizmetindeki aşırı sağcılar tarafından çok sayıda insan öldürüldü (Z Magazine, Mart 1990). Bu terör eylemleri, ABD’deki şirketlere ait medyada çoğunlukla haber yapılmadı. İtalya’daki önceki gerilim stratejisinde olduğu gibi, saldırılar, mevcut sosyal demokrasileri baltalayacak kadar halk arasında korku ve belirsizlik yaratacak şekilde tasarlanmıştı.

Bu Batı Avrupa ülkelerindeki ve ABD’deki yetkililer, neo-Nazi ağlarını ifşa etmek için çok az şey yaptılar. Faşizmin geride bıraktığı izlerin yol açtığı koku iyice ağırlaştıkça, bize, Hitler’in soyundan gelenlerin hâlâ aramızda olduğunu, birbirleriyle ve çeşitli Batı kapitalist ülkelerinin güvenlik kurumlarıyla tehlikeli bağlantılar içerisinde oldukları gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor.

1994 yılında İtalya’da, neo-faşist MSI’nin genişletilmiş bir versiyonu olan Ulusal İttifak, Kuzeyli ayrılıkçıların oluşturdukları birliğin yanı sıra sanayici ve medya patronu Silvio Berlusconi’nin önderliğindeki yarı-faşist hareket Forza Italia [“İtalya İleri”] ile kurdukları koalisyonla girdikleri genel seçimi kazandı. Ulusal İttifak, işsizlik, vergiler ve göçmenlik konusundaki hoşnutsuzlukları istismar etti. Zengin ve fakir için tek bir vergi oranı, okul kuponları, sosyal yardımların kaldırılması ve çoğu hizmetin özelleştirilmesini savundu.

İtalyan neo-faşistleri, faşizmin sınıfsal hedeflerine yarı demokratik biçimler içinde nasıl ulaşılacağını ABD’li gericilerden öğreniyorlardı: Reagan’da görülen coşkulu iyimserlikten istifade ediyor, postallı militaristlerin yerine medyanın şişirdiği, kitlelerin gönlünü hoş tutan isimlerden yararlanıyor, bir yandan da devletin baskı aygıtının imkân ve becerilerini artırıyor, yerli halkla göçmenler arasında ırkçı düşmanlığı ve çatışmaları körüklüyor, serbest piyasanın yalan olan faziletlerine dair vaazlar veriyor, serveti üst sınıflara dağıtacak vergi ve harcama önlemleri alıyorlardı.

Batı ülkelerindeki muhafazakârlar, faşistlerin kitleleri cezbeden yanlarının az çok sulandırılmış biçimlerinden yararlanıyorlar. ABD’de, “sıradan Orta Amerikalı”ya popülist gibi görünen çağrılar yaparken, en zengin bireylerin ve şirketlerin çıkarlarına hizmet eden önlemler için sessizce baskı yapıyorlar. 1996’da, sağcı Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich, tüm toplumu canlandıracak fiyatları düşürme önerisini sunuyor, bir yandan da kendisinin “gerçek devrimci” olduğunu söylüyordu. İtalya’da, Almanya’da, ABD’de veya başka herhangi bir ülkede sağcılar, “yeni bir devrim” veya “yeni bir düzen” önerisini dillendirdiklerinde esasında eskinin zenginlerinin çıkarlarını gözeten düzeni kastediyorlar. Hepimizi, birçok Üçüncü Dünya ülkesinin girmek zorunda kaldığı, tepedekilerin hepimizin gitmesini istediği o bilindik gericilik ve baskı yoluna sokuyorlar.

Michael Parenti

[Kaynak: Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 11-22.]

Dipnotlar:
[10] Yayına hz.: George Mosse, Nazi Culture (New York: Grosset & Dunlap, 1966), s. 116-118.

[11] Richard Plant, The Pink Triangle: The Nazi War Against Homosexuals (New York: Henry Holt, 1988), s. 91.

[12] Chomsky interviewed by Husayn Al-Kurdi, Perception, Mart/Nisan 1996.

[13] Roy Palmer Domenico, Italian Fascists on Trial, 1943-1948 (Chapel Hill: University of North Carolina Press, 1991 ), farklı yerlerde. Fransa’da Vichy hükümeti yanlısı çok az Nazi işbirlikçisi yargılanıp tasfiye edildi. “Yahudilerin toplanıp Nazi kamplarına gönderilmesi konusunda kimse ciddi bir ceza almadı”, Herbert Lottman, The Purge (New York: William Morrow, 1986), s. 290. Aynı durum Almanya için de geçerli. Bkz.: Ingo Muller, Hitler’s Justice ( Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1991) , 3. Bölüm, “The Aftermath”. ABD’li komutanlar, Uzak Doğu ülkelerinde faşist işbirlikçileri iktidara taşıdı. Örneğin Güney Kore’de işbirlikçiler ve Japonların eğittiği polis, solcu demokratik güçleri ezmek için kullanıldı. Güney Kore ordusuna Japon İmparatorluğu Ordusu’nda çalışmış subaylar komuta etti. “Bu isimler verdikleri hizmetlerden gurur duyuyorlardı.” Önemli bir kısmı Filipinler ve Çin’de savaş suçları işlemişti: Hugh Deane, “Korea, China and the United States: A Look Back,” Monthly Review, Şubat 1995, s. 20 ve 23.

[14] Savaş sonrası Deutsche Bank’ın başkanı, aynı zamanda Hitler’in “finansman kaynağı” Hermann Abs, David Rockefeller tarafından “çağımızın en önemli bankacısı” ifadesiyle övüldü. Ölümü sonrası New York Times gazetesine verilen ilanda Abs’in “İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Almanya’nın yeniden inşa sürecinde önemli bir rol oynadığından” bahsediliyordu. Times gazetesi de Rockefeller da Abs’in Nazi bağlantıları, bankasının Nazi işgali altında olan Avrupa ülkelerinde yürüttüğü yıkıcı faaliyetler, Auschwitz kampında köle emeğini kullanılmasında I. G. Farben şirketinin yönetim kurulu üyesi olarak oynadığı rol konusunda tek laf etmiyordu: Robert Carl Miller, Portland Free Press, Eylül/Ekim 1994.

[15] Charles Higham, Trading with the Enemy (New York: Dell, 1983).

[16] Bu isimlerden biri olan Boleslavs Maikovskis, Letonyalı bir polis müdürüydü. Sovyetler’in yürüttüğü savaş suçlarıyla ilgili soruşturmalardan kurtulmak için önce Batı Almanya’ya ardından ABD’ye kaçmıştı. Letonya’da iki yüzden fazla köyde gerçekleştirilen katliamlarda yer almıştı. Maikovskis, Başkan Nixon’ın yeniden seçilmesi için Cumhuriyetçi Parti’nin kurduğu parti komitesinde bir süre çalıştı, sonra ABD’deki savaş suçları soruşturmasından kurtulmak için Almanya’ya kaçtı. 92 yaşında öldü (New York Times, 5/8196 ). Nazi savaş suçlularına Batılı istihbarat kurumları, patronlar, askerler, hatta Vatikan yardım etti. Ekim 1944’te Alman paraşütlü birlik komutanı Binbaşı Walter Reder, İtalya’nın Bolonya yakınlarındaki bir köyde, partizanların faaliyetlerinin intikamını almak için 1836 savunmasız sivili katletti. Reder, 1985’te, mağdurların akrabalarının protestolarına rağmen, Papa II. John Paul gibi isimlerin başvurusu üzerine hapisten çıkartıldı.