28 Ekim 2026

, ,

Katip Yasin



Cezayirli olan Katip Yasin, 6 Ağustos 1929'da Konstantin yakınlarındaki Smondo adlı bir kasabada dünyaya geldi. Doğduğunda kendisine Yasin adı verildi. Katip soyadıydı. Ama sonrasında bunu terse çevirmeyi tercih etti. Sonrasında Katip Yasin olarak tanındı.

Babası avukattı. Zübeyde Şarki ile evlendi. En büyük oğluna Berbericede “özgür insan” anlamına gelen Amazik adını verdi.

Sekiz yaşında şiir yazmaya başladı. Kısa bir süre Kur’an okuluna gittikten sonra Setif’teki Fransız okuluna başladı ve orada Nerval, Baudelaire ve Verlaine gibi şairlerle tanıştı.

On altıncı doğum gününden önce, 8 Mayıs 1945’te Fransız işgaline karşı düzenlenen Setif protestolarına katıldı. Gösterilerde tutuklandı, hapse atılan Katip’in okulla ilişiği kesildi.

Hapisten çıktıktan sonra Cezayir’de ve çöllerinde dolaştı, şiirler yazdı. İlk şiir derlemesi olan “Solilokuy, münacat” 1946’da yayımlandı.

1947'de Cezayir Komünist Partisi'ne katıldı, 1951’de Sovyetler Birliği’ne bir ziyaret gerçekleştirdi. Cezayir’den Fransa'ya gitti. 1948-1951 arası dönemde Fransız yazar Albert Camus tarafından kurulan Alger Républicain [“Cumhuriyetçi Cezayir”] gazetesinde muhabir olarak çalıştı.

1955’te Avrupa'ya seyahat etti. Bertolt Brecht ile tanıştı. Fransa’dan İtalya’ya gitti ve bir süre orada yaşadı.

Vietnam’ı iki kez ziyaret etti, ilki 1967’de, ikincisi ise 1970’te.

Cezayir’deki Fransız işgaline karşı ve ulusunun davasını savunmak için romanlar, oyunlar ve şiirler yazdı. En ünlü oyunu, yayınlandığında Fransa’daki kültür ortamında büyük yankı uyandıran “Kuşatma Altındaki Ceset” (Le Cadavre encerclé) idi. Ayrıca “Yıldız” [Necm] adlı romanını da yayımladı. Her iki roman da Cezayir’e ve çektiği acılara göndermeler içeriyordu.

1970’te Cezayir'e döndü, Fransızca yazmayı bırakıp Cezayir’de konuşulan Arapça lehçesiyle yazmaya başladı. Cezayir şehirlerinde ve Avrupa başkentlerinde oyunlarını sahneleyen bir tiyatro grubu kurdu. Şöyle diyordu: “Fransız Cezayir’ine karşı isyan ettiğim gibi, Arap Müslümanların Cezayir’ine de isyan ediyorum. Ben Arap ya da Müslüman değilim. Ben Cezayirliyim.”

1963’te Floransa’da Jean Amroush Ödülü, 1975’te Lotus Ödülü ve Paris’te Büyük Ulusal Edebiyat Ödülü de dâhil olmak üzere birçok edebiyat ödülüne layık görüldü. 28 Ekim 1989'da Grenoble'da lösemi nedeniyle altmış yaşında hayatını kaybetti.

Kaynak

* * *

Aşağıda Katip Yasin’in anti-emperyalist mücadelenin kronolojisi üzerine yazdığı kısa makalenin çevirisine yer veriliyor. Arapçadan İngilizceye çevirisini Muhammed Velid Grine yaptı.

Abdülkadir’e[1] ihanet eden feodal beyler mücadeleden vazgeçtiklerinde, daha önce Türklere veya Romalılara hizmet ettikleri gibi Fransızlara da hizmet ettiler. Bir asırlık kölelik, görünüşte isimsiz ve tarihsiz olan, sömürgecilerin ve petrol tankerlerinin cenneti haline gelmeden önce “Roma’nın buğday sepeti” olarak adlandırılan bu topraklarda, Cezayir halkının bin yıllık direnişine son vermiş gibi görünüyordu. Kaidler (reisler) ve Başağalar[2] onların bekçiliğini yaptılar.

İhanet etmek, işgalcinin meydana getirdiği burjuva ve küçük burjuva “elitler”e düştü. Bu beyler, doktorlar ve eczacılar, ulusun bayrağını yeniden göndere çekme onuruna sahip değillerdi. Sanki Cezayir ölmüş gibi, başında oturup ağıt yaktılar, o, yitip gitmiş yanılsamaların suçlayıcı mezarlığında gömülmüş gibi ağladılar.

Ulusun bayrağı, bin yıllık bir savaş olan, bazen açıktan ve ayan beyan, bazen gizli ve yeraltında yürütülen, topraksız köylünün, anavatansız proletaryanın günlük savaşı olan halk savaşıyla bir kez daha göndere çekildi. Yurtdışındaki işçiler, ulusun bayrağını ilk ve son kez göğe yükselttiler.

Onlar, Paris’te L’Etoile Nord-Africaine’i [“Kuzey Afrika Yıldızı”] isimli örgütü kuran ve Fransa’da topraklarımızın bağımsızlığı için savaşan ilk örgüt olan Ho amcanın[3] arkadaşlarıydı.

Fransa’daki büyük emperyalist güce meydan okumaya cüret eden bu örgütün mütevazı kurucuları, uluslararası proletaryanın yeni güçleriyle birleştiler. İşte bu sayede Ekim sosyalist devrimi, Dien Bien Phu’yu[4] doğurdu, işte bu sayede Dien Bien Phu, 1 Kasım 1954’ü[5] doğurdu. Küba, Şili ve Nikaragua bu sayede doğdu.

Ho amcanın şiirinde şöyle deniyor:

Ard arda gelen gök gürültüsü
Sis perdelerini kaldırır
Tohumları filizlendirir.

Katip Yasin
1960
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Emir (Prens) Abdülkadir (1808-1883): 1830’da Cezayir’i işgal eden Fransız sömürgeci ordusuna karşı gerçekleşen Cezayir ulusal direnişinin en büyük liderlerinden biri. Emir Abdülkadir, batı ve orta Cezayir’de bir devlet (Abdülkadir Emirliği) ve bir ordu kurdu. 1832’den 1847’deki teslimiyetine dek Fransız sömürgecileriyle savaştı. -çevirmenin notu.

[2] Cezayir’deki feodal beylerin unvanları. Cezayirli köylüleri ezen ve köleleştiren kişilerdi. Sömürge dönemi boyunca Fransız işgal yetkilileriyle işbirliği yaptılar. -çn.

[3] Ho Chi Minh. -çn.

[4] Mayıs 1954’te Vietnam’daki Fransız sömürgeci birliklerine karşı Viet Minh’in elde ettiği nihai zafere atıfta bulunulmaktadır. Dien Bien Phu, Vietnam’ın ulusal bağımsızlık savaşındaki önemli bir muharebenin adıdır. -çn.

[5] Cezayir’in ulusal bağımsızlık savaşı (1954-1962) 1 Kasım 1954’te başladı. -çn.

27 Ekim 2026

,

Halk Karşıtı Hükümetin Yerini Halk Karşıtı Muhalefet Aldı



Yeni Yugoslavya Komünist Partisi (YYKP), 25 Ekim’de yapılan meclis seçimlerinin ardından gerçekleşecek hükümet değişikliğinin, Sırbistan’daki emekçilerin epey kötü olan halinde en ufak bir iyileşmeye yol açmayacağını belirtiyor.

Sebebi basit. Sırp İlerici Partisi ve koalisyon ortaklarının emperyalizm yanlısı burjuva hükümetinin yerini emperyalizm yanlısı burjuva muhalefet partisi “Öğrenci Listesi” aldı. Bu gerici oluşum, Batı emperyalizminin 5 Ekim 2000’deki karşı-devrimci darbesinden sonra Sırbistan’da iktidara getirdiği, ülkemizin sosyalist inşa döneminden kalan kazanımlarını da ortadan kaldıran ünlü Sırbistan Demokratik Muhalefeti’nin (SDM) halk karşıtı politikasının halefidir.

Sonuç olarak ortada, Sırbistan’ın emekçi halkına umut vaat eden hiçbir şey yok, çünkü halk karşıtı hükümetin yerini halk karşıtı muhalefet aldı.

On dört yıldır iktidarda olan Sırbistan İlerici Partisi, Sırbistan Demokratik Muhalefeti’nin 2001’de başlattığı özelleştirme sürecini sürdürerek, mümkün olduğunca fazla kâr elde etmek için yabancı şirketlere sübvansiyon sağladı, onları bölgemizdeki en düşük kurumlar vergisi oranıyla ödüllendirdi. SİP, şirket sahibi işverenleri bir dizi vergi dışı yükümlülükten muaf tutarak, sağlık ve eğitim bütçesine akan fonları azalttı, hastalık izni onay koşullarını sıkılaştırdı, son gününe kadar ticaret çalışanları için Pazar gününü tatil günü ilan etmeyi inatla reddetti. Sırbistan, eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nde tüccarların kapitalist patronları için kâr elde etmek amacıyla Pazar günleri çalışmak zorunda olduğu tek ülkedir. İlericilerin iktidarı döneminde, tamamen işçi karşıtı olan İş Kanunu değişiklikleri yapıldı, böylece SDM döneminde başlayan, iş mevzuatında yapılan, büyük sermaye lehine olan, sömürüyü perçinleyen değişiklikleri devam ettirdi.

SİP hükümeti, pratikte, Sırbistan’ın güneyindeki Kosova ve Metohija eyaletinin işgalini ve Arnavut ayrılıkçısı kukla emperyalist rejimin bu bölgedeki Sırp halkına karşı uyguladığı terörü görmezden gelmiştir. SİP, amacı zenginleri daha da zengin, fakirleri daha da fakirleştirmek olan bir uluslar hapishanesi olan Avrupa Birliği’ne Sırbistan’ın gerici bir şekilde katılım sürecini sürdürmüştür. Sırp ordusu ayrıca, Batı emperyalizminin vurucu yumruğu olan, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ni parçalayan, topraklarında kanlı bir kardeş katli savaşına neden olan, 1999’da Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne saldıran, Kosova ve Metohija’yı işgal eden, daha sonra Sırbistan-Karadağ ortak devletini parçalayan NATO ile “Barış İçin Ortaklık” çerçevesinde işbirliğini sürdürmektedir. SDM’nin 10 yıllık gerici iktidarı boyunca yaptığı her şeyi, SİP, 2012’den günümüze kadar sürdürmüştür.



Öte yandan, hükümet, propaganda mekanizması aracılığıyla, yüksek yaşam standardı ve ortalama 1000 avro civarındaki maaşlar hakkında masallar anlatarak halkı öfkelendirdi, oysa gerçekte bu maaş, Avrupa’nın en düşük maaşları arasında yer alıyor. Ülkedeki çalışanların yarısının bu maaşı ancak hayal edebildiğini, çünkü ortalama maaş olan 794 avrodan daha az kazandıklarını da eklemek gerekiyor.

Ocak ayından itibaren asgari ücret 600 avro olacak. Ortalama tüketici sepetinin 943 avro değerinde olduğu, (Ocak ayından itibaren artacak olan) asgari ücretin ise 485 avro olduğu gerçeği, bunun ne kadar düşük olduğunu gösteriyor. Aleksandr Vuçiç liderliğindeki hükümet, ayrıca tarihin en yüksek emekli maaşlarıyla övünmüştü; ancak gelecek yılın Ocak ayından itibaren ortalama emekli maaşının değeri sadece 520 avro civarında olacak. Tüm bunlar, Sırbistan İlerici Partisi’nin iktidarı kaybetmesinin ve en önemli koalisyon ortağı olan Sırbistan Sosyalist Partisi’nin yeni tamamlanan seçimlerde barajın altında kalmasının nedenleridir.

Eski Demokrat Parti yetkililerinin önderliğinde ve parlamentoda daha önce temsil edilmiş tüm burjuva emperyalist partilerin desteğiyle, Sırbistan Demokratik Muhalefeti’nin ideolojik halefi olan halk karşıtı “Öğrenci Listesi”nin Sırbistan vatandaşlarının çıkarları doğrultusunda iktidarda kalacağı dönem, SİP hükümetinden bile daha kötü olabilir.

AB’ye katılma politikası devam edecek, NATO ile askeri işbirliği de öyle; Kosova ve Metohija’nın Batı emperyalizmi tarafından işgal altında olması da göz ardı edilmeye devam edecek, ancak Brüksel’in baskısıyla dost Çin ile işbirliği de sonlandırılacak. Ayrıca, “Öğrenci Listesi”nin bazı liderleri, Rusya’ya yaptırım uygulanmayacağını iddia etse de, bu gerici oluşumun liderleri arasında bu konuda bir uzlaşmaya varılıp varılamayacağı büyük bir soru işareti.

Yeni Yugoslavya Komünist Partisi ve gençlik örgütü Yugoslavya Komünist Gençlik Birliği; AB, NATO, kardeş Rusya ve BRICS ile işbirliği ve anti-faşist mücadele konularında ortak görüşleri paylaştıkları Rus Partisi’nin listesinden Sırbistan Ulusal Meclisi seçimlerine katıldı. Liste, medyada eşitsiz muamele görmesine, Sırbistan’daki en büyük burjuva emperyalist partilere kıyasla kampanya için önemli ölçüde daha az paraya sahip olmasına rağmen, oyların yüzde 0,2’sini alarak mükemmel bir seçim sonucu elde etti. Bu iyi sonuca, YYKP ile YKGB’nin çağrısı üzerine listeyi destekleyen komünistlerin oyları da katkıda bulundu.

YYKP, seçim kampanyasının, işçi sınıfının sömürüye ve Batı emperyalizmine karşı mücadelesini güçlendirmek için mümkün olan en geniş ölçüde kullanıldığını değerlendirmektedir.

YYKP, bu vesileyle, seçimlerden bir gün sonra gerçekleşen ve “Öğrenci Listesi”ni destekleyen sözde “vatandaş meclislerinin” Informer televizyon kanalına yönelik utanmaz ve vahşi saldırısını en sert şekilde kınamaktadır. Gençlik ve öğrenci örgütümüzün lider kadrosundan bir üye, daha önce bu televizyon kanalı tarafından hedef alınmış olsa da, YYKP ve YKGB’nin faaliyetlerini tamamen görmezden gelen ve yayın politikasına ciddi itirazlarımız olan, zararlı bulduğumuz bu televizyon kanalına saldırılsa da biz bu saldırıyı kınıyoruz, bizim bu olay konusunda da tavrımız budur.

Son olarak, YYKP, işçi sınıfını, kır proletaryasını, öğrencileri, emeklileri, gençleri, işsizleri, Yugoslavları ve dürüst aydınları, başkalarının emeğinin sömürülmesine ve Batı emperyalizmine karşı mücadelede tüm ilerici, anti-faşist ve sol güçleri kapsayacak bir seçim cephesi oluşturmaya çağırıyor.

YYKP Sekreterliği
Belgrad
27 Ekim 2026
Kaynak

,

2005 İsyanı: Kaçırılmış Fırsat



Bu makalede Vissam Bengerbi ile Selim Nadi, 29 Mayıs 2005’teki referandumda “hayır” oylarının zaferiyle sonuçlanan Avrupa Anayasası Antlaşması’na yönelik halk protestosu ile (polis tarafından takip edilirken bir trafoya sığınan ve burada can veren gençler) Zeyd Benna (17) ile Bouna Traoré'nin (15) ölümünün ardından işçi sınıfı ve göçmen mahallelerinde çıkan isyanları birlikte ele alıyor.

* * *

 

2005, iki halk ayaklanmasının ardı sıra yaşandığı yıldı. İki kopuş anı, iki öfke patlaması, iki isyan, ikisini birbirinden görünmez bir duvar ayırıyor. Bu çifte isyan, farklı biçimlerde de olsa, aynı stratejik unsura, hem ulusal hem de Avrupa’daki tezahürüyle ırksal ve neoliberal devlete işaret ediyor. Sadece yönetmekle kalmayıp, hukuk, eğitim, polis ve şimdi de uluslarüstü kurumlar aracılığıyla ırk ve sınıf hiyerarşilerini aktif olarak üreten bir devlet bu. Yaygın kanaatin aksine, bu, mahalleleri veya ötekileştirilmiş kesimleri “unutan” bir devlet değil; onları ötekileştirilmiş kesimler olarak örgütleyen bir devlet.

29 Mayıs 2005’te Fransız vatandaşlarının büyük çoğunluğu, Avrupa Anayasası Antlaşması’nı (ECT) referandumda reddetti. Bu, kitlesel ve halk tarafından ortaya konulan ret, piyasa ekonomisine, rekabete ve toplumsal yıkıma dayalı bir Avrupa’ya karşı bir haykırıştı. İşçiler, güvencesiz işlerde çalışanlar ve işsizler, neoliberal düzenin yasalarla güvence altına alınmasına “Hayır” dediler. Bu, siyasi acizliği anayasallaştıran bir antlaşmanın reddiydi. Daha geniş anlamda, elitist, anti-demokratik ve otoriter bir neoliberal düzenin reddiydi. Bu antlaşma ayrıca, eski sömürgelere dayalı imparatorluğun bağrından çıkmış ülkelerden veya sömürgecilik sonrası dönemin göçmenlerinin torunları tarafından yönetilen toplumsal hareketlerden gelebilecek her türlü itiraza ve başkaldırıya karşı Avrupa’nın ekonomik düzenini kalıcı olarak koruma altına almayı amaçlıyordu.

Birkaç ay sonra, nüfusun başka bir kesimi sahneye çıktı ve tamamen farklı bir dil konuştu. Ekim ve Kasım 2005’te, Clichy-sous-Bois’de polis tarafından takip edilen Zeyd ile Bouna’nın ölümlerinin ardından, işçi sınıfı mahalleleri ayaklandı. İsyan, üç hafta sürdü. 27 Ekim-16 Kasım arasında Paris alev alev yandı.

Yangınlar, çatışmalar, geceler boyu sürdü. Gençler, Siyahlar ve Araplar, ezilenlerin torunları, Cumhuriyetin kıyısına köşesine itilmiş olanlar, ayaklandılar. Bu, zillete, devlet ırkçılığına, polis şiddetine ve her gün aşağılayan tavırlara karşı bir isyandı. Onur için bir isyandı bu.

Biri sandık başında, diğeri sokaklarda gerçekleştirilen bu iki ayaklanma, özünde müşterek bir düşmanı hedef alıyordu. Her biri kendi yöntemleriyle aynı tahakküm sistemini mahkûm ediyordu: sömürgeci küresel yönetimin mantığından miras kalan neoliberal, ırkçı ve emperyalist bir Avrupa düzenini. Bu düzen, bugün göç politikalarında, Küresel Güney ile sürdürülen ticaret ilişkilerinde ve iç sınırların kontrolünde bu uygulamaları yeniden kullanıyor. Rekabet adına toplumsal hakları yok eden ve beyaz olmayanları polislik, sınır kontrolleri ve hapis yoluyla yöneten bir düzen.

Fakat ne var ki bu iki başkaldıran kesim, hiç buluşmadı. Tam tersine. “Hayır” oyu verenler, isyan eden insanlarla konuşmadılar. O zamanlar bugün olduğundan daha çok beyaz ırkına bağlı olan toplumsal sol, alevleri anlamadan oturup izledi. Bu anlama güçlüğü, onları şüpheci olmaya, hatta kınamaya bile yöneltti. Kenar mahalle sakinleriyse “Hayır” oyuna karşı olmasalar da, Avrupa Anayasası etrafındaki tartışmalara gerçekten dâhil olduklarını hiç düşünmediler. İki isyan birbirine karşı sessiz ve dilsizdi.

Şimdi bu sessizliğin kırılması gerekiyor. Çünkü ciddi bir halk stratejisi, yalnızca ulus devletin politikalarından değil, aynı zamanda mevcut toplumsal düzeni yapılandıran ve pekiştiren Avrupa kurumlarından da kopulması fikrini benimsemeli. Çünkü bu kurumlar, hâlâ üzerimizde ağır bir yük oluşturuyorlar. Bugünkü mücadelelerimizde ağır bir yük oluşturuyorlar. Ülke içindeki gerçek ayrışmalardan, yani sınıf ve ırk temelli ayrışmalardan yola çıkmadan, “bir halk yaratacağını” iddia eden herhangi bir siyasi stratejide ağır bir yük oluşturuyor.

Burada önerdiğimiz şey, 2005’e nostaljik bir bakış değil. Bundan stratejik dersler çıkarmaya yönelik bir çaba. Bir hipotez ortaya atıyoruz: Peki ya 2025’te, son yıllardaki halk mücadelelerinin sunduğu dersler, iki kesim arasındaki farklılıkları bir kenara bırakarak veya silerek değil, aralarında siyasi diyalogu teşvik ederek. siyasi ırkçılık karşıtlığının bize öğrettikleriyle birleşerek, konuştukları, yaşadıkları, direndikleri yerlerden başlayarak, bu iki grubun siyasi birliğini gerçekten “bir halk oluşturmak” için nihayet mümkün kılarsa?

2005 yılında iki tür öfkeye tanıklık ettik. 2025 yılında ise bunları stratejik olarak ele almalıyız. Bu strateji, teorik ve politik çalışmalarla başlamalı, bu çalışmaların, bu yakınlaşmayı yapısal olarak zorlaştıran, hatta imkânsız kılan kurumsal çerçeveyi de incelemesi gerekiyor: Avrupa Birliği’nin hukuki ve politik mimarisi, toplumsal çatışma biçimleri ile sömürgecilik tarihinden kaynaklananlar arasında kalıcı ayrımı muhafaza ediyor. Anayasa Antlaşması’nın gerçekte ne olduğunu anlamalıyız; isyanların gerçekte ne olduğunu anlamalıyız; bu iki öfke biçiminin yakınlaşmasının neden başarısız olduğunu ve bu yakınlaşmayı bugün nasıl mümkün kılacağımızı anlamalıyız.

2005 Ayaklanmaları: İçimizdeki Lanetlilerin İsyanı

Anayasa Anlaşması’na verilen “Hayır” oyu duyulmuş olsa da saygı görmemişken, Ekim-Kasım 2005’teki isyanlar ise dinlenmemiş, sadece kınanmıştır. Beyaz işçi sınıfının sandıkta verdiği tepkiyi, işçi sınıfı mahallelerinden gelen şiddetli tepki takip etmiştir. Her iki durumda da devlet, inkâr ederek karşılık vermiştir.

Clichy-sous-Bois, Aulnay, La Courneuve, Villiers-le-Bel, Toulouse, Lyon… Bunlar kanunsuz bölgeler, “Cumhuriyetin kayıp toprakları” değil, tam tersine! Bunlar Cumhuriyetin en çok kontrol edilen, en sıkı polis gözetimi altında olan, en çok gözetlenen bölgeleri. Bu yerler, sistemin dışında değil: sistemin arka yüzü, sistemin entegre etmeyi reddettiği kişileri dışarı attığı sınır bölgeleri.

2005 isyanları, salt münferit bir olay değildi. Aracılar olmadan gerçekleşen siyasi bir ayaklanma, programsız bir isyandı, ama sebepsiz de değildi. İmparatorluğun çocuklarının çığlığıydı; toplumun en alt tabakasına itilmiş, ses çıkarmadan yerlerinde kalmaları emredilmişti, oysa şimdi herkes gibi vatandaş olduklarına inandırılmışlardı.

İnsanlar, vandalizm, nefret ve barbarlık sakızlarını çiğnemek istiyorlardı. Sosyolog Gérard Mauger bile bu isyanların politik niteliğini küçümseyerek, onları “ön-politik” bir olay olarak nitelendiriyordu. Oysa bir halkın “Artık böyle yönetilmek istemiyoruz” demesinden daha politik ne olabilir ki?

Açık konuşalım: 2005 isyanları, hakikatin konuştuğu momentti. Kendini duyurmak için şiddetle ifade edilen politik bir hakikat: yapısal ırkçılığın, polisin ırksal disiplin aracı olarak kullanılmasının, kenar mahallelerin sömürgeci yönetime ait bölgeler olduğu hakikati. Bu, bir kriz değil, bir alametti. Politik krizin alametiydi, bu krizin diğer yüzü de Avrupa Anayasası’nın reddiydi.

Gene de bu isyan, sol kesimde hiç yankı bulmadı. Ne partilerde, ne sendikalarda, ne de Avrupa Anayasası’na karşı yapılan gösterilerde. Bu isyan, beyaz solu rahatsız etti. Çünkü bu isyan, Araplar ve Siyahlar tarafından yönetiliyordu. Çünkü solun bir kesiminin sınıf sorunlarına dair sahip olduğu karikatürden dışına akan, tümüyle sınıf mücadelesinin parçası olan, ama kıyıdan köşeden, ezilenlerin bakış açısından ele alınan bir isyandı bu.

“Hayır” oyu verenlerle isyan edenler arasındaki bağ kurulmadı. Bu eksiklik, salt yanlış anlamayla ilgili bir mesele değil. Bu, hukukta, mekânda ve tarihte örgütlenmiş yapısal bir ayrışmanın ürünü. Avrupa kurumları da bu ayrılığı güçlendirdi: işçi sınıfının bir kesimini ekonomik vatandaşlık kurgusuna entegre ederken, ırkçı saldırıya maruz kalan işçileri kalıcı bir güvenlik istisnası biçimine mahkûm etmişlerdir.

İki İsyan: Tek Düşman

2005’te gerçekleşen ayaklanma, öncelikle eşit derecede meşru olarak tanınmadıkları için bir araya gelmedi. Avrupa Anayasası’na verilen “hayır” oyu, daha sonra etkisiz hale getirilmiş olsa bile, demokratik bir ifade ve bir dereceye kadar meşruiyete sahip bir endişe ifadesi olarak değerlendirildi. Öte yandan, isyanlar, hemen göz ardı edildi: toplumsal bir patolojiye indirgendi, siyaset dışına atıldı, suç ilân edildi.

Oysa bu iki hareket, aynı tarihsel dizgenin parçası. Halk egemenliğini sadece bir süs eşyasına indirgeyen uluslarüstü bir ekonomik gücün yükselişi ve ötekileştirilmiş kesimler için ırksal olarak kontrol edilen bir aygıtın pekişmesiyle işaretlenen bir dizge bu. Aynı mülksüzleştirme sürecinin farklı bakış açılarından deneyimlenen iki somut ifadesi.

Avrupa Anayasası eleştirisi, katı bir ekonomik düzenin yasalara yerleştirilmesine yönelikti. Ancak imparatorluktan miras kalan ırk ayrımcılığını ve hiyerarşileri ağzına alamadı. Tersine, isyanlar dışlanma, kontrol ve devlet şiddetinin günlük deneyiminden yola çıkarak konuştular. Ancak klasik solun kategorileriyle yapılandırılmış siyasi alanda seslerini duyurmayı başaramadılar.

Az önce de belirttiğimiz gibi, onları birleştirememek, sadece politik değil, yapısal bir sorundur. Bu, içinde faaliyet yürüttüğümüz çerçeve hakkında bir şeyler ortaya koyuyor. Bu, meşru toplumsal çatışmaları, demokrasinin sınırları dışında sayılan protesto biçimlerinden ayıran bir çerçeve. Şikâyetleri hiyerarşik bir düzene sokan bir çerçeve. Avrupa Birliği, en gerçek anlamıyla ırk temelli bir devlet gibi işlev görüyor: uluslarüstü düzeyde, farklılaşmış vatandaşlık biçimleri arasındaki ayrışmayı organize ediyor, bazı yaşamları yönetilebilir kılarken, bazılarını polis, sınır veya insani yardım yönetimine bırakıyor. Demokratik rasyonelliği temsil ettiği iddiasını dile dökerken, sömürgeci hiyerarşileri miras alıyor. Ekonomik çatışmaları siyaset dışı bırakıyor, ırksal çatışmaları görünmez kılıyor. İki kademeli bir vatandaşlık üretiyor ve işçi sınıfının farklı kesimleri arasında politik sentez kurma ihtimalini tümüyle ortadan kaldırıyor.

Bunu kabul etmek, “bir halk yaratma” fikrinden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, bölünmelerden doğan, bölünmelere karşı değil, bölünmelerden doğan gerçek bir halkın temellerini atmaktır. Saflığıyla değil, içinden geçen çatışmaları organize etme kapasitesiyle tanımlanan bir halk. İşte bizi bekleyen görev bu.

Bir Halk Yaratmak: Stratejik Koşullar

2005’in ortaya koyduğu gerçekleri ciddiye alırsak, sadece olayları gözlemlemekle yetinmemeliyiz. Basit bir soru sormalıyız: Irksal çizgiler boyunca örgütlenmiş, parçalanmış bir ülkede bugün “bir ulus inşa etmek” ne anlama geliyor? Sadece bir sözden ibaret değil, stratejik bir görev olarak. Zor ama elzem bir görev.

Birden fazla adaletsizliğin varlığını kabul etmek ve onları kınamak yeterli değil. Onları yok etmeden, birlikte anlamayı başarmalıyız. 2005 ayaklanmalarının bize öğrettiği şey, mülksüzleştirme deneyiminin tek tip olmadığıdır. Tek bir güvencesizlik veya dışlanma biçimi yok. Farklı edinilmiş deneyimler, belirli baskı biçimleri var ve bunlar, belirli koşullarda nesnel olarak birleşebilirler.

Dolayısıyla soru şu değil: “Sınıf ve ırk arasında seçim yapmak zorunda mıyız?” Bu yanlış bir ikilem. Soru şu: Müşterek hedefler ve net politik amaçlar belirleyerek, çok sayıda koşuldan nasıl kolektif bir özne inşa edebiliriz?

Bir halk inşa etmek, “çeşitliliği” yüceltmekle ilgili değil. Bu, egemen bir toplumsal bloğun içindeki çelişkileri politik olarak örgütlemek ve onları saldırgan bir güce dönüştürmekle ilgili. Bu, düşman hakkında netleşmeye ihtiyaç duyar, yani bugün ekonomik, hukuki ve güvenlikle alakalı kurumlarda ifadesini bulan kapitalist düzen yanında halk kesimleri içindeki ilişkiler, proletaryanın fraksiyonları arasındaki güvensizlik, rekabet ve bazen de tahakküm ilişkileri hakkında da netlik gerektirir. Bu nedenle bir halk inşa etmek, kendi kampımızın bile “somut durumunun somut tahlili”ni yapmayı gerektirir.

Bu nedenle, bu durum, en güçlü anlamıyla politik bir çalışmaya ihtiyaç duyar. Sıklıkla birbirinden ayrı toplumsal dünyalar arasında analiz, örgütlenme ve çeviri pratiği içeren bir çalışma. Bu, sadece kınama veya öfke ifade etmekle kalmayıp, önceliklerin, ittifakların ve koordineli müdahale biçimlerinin oluşturulduğu çerçeveler gerektirir.

Bu bağlamda, bir şeyi kabul etmek gerek: 2025’in koşulları 2005’inkilerle aynı değil. Çatışma ortamı değişti. Toplumsal atomizasyon, işçi hareketinin dağılması ve bazı eylemci çevrelerin kimlik temelli veya ahlaki ideolojilere örgütlenmesi, zaten bölünmüş olanı daha da parçaladı. Ancak bu, her yeniden yapılanma stratejisinin başarısızlığa mahkûm olduğu anlamına gelmez. Özellikle de ırk meselesinin sol örgütler içindeki yeri başta olmak üzere, birçok ilerleme kaydedilmiştir. Jean-Luc Mélenchon’un Nail Merzuk’un 27 Haziran 2023 günü ölümünün ardından çıkan isyanlar sırasındaki tepkisi buna bir örnek. Sakinliğe çağrı yapmak yerine, adalet çağrısında bulunmayı tercih etti! Bu duruş, 2005’te sol örgütlerin suç ortaklığı içeren sessizliğiyle tam bir tezat oluşturuyor.

Dolayısıyla, çalışma sürecinin ucu hâlâ açık. Her şeyi sıfırdan icat edecek değiliz. Mevcut düzenle yüzleşme temelinde ittifakların kurulabileceği gerilim noktalarını, olası kırılma noktalarını belirlemek gerek.

Burada bir halk inşa etmek, zayıf bir uzlaşma aramak anlamına gelmez. Bu, çatışmacı, heterojen ancak örgütlü bir toplumsal blok oluşturmak, ulusal anlatıdan dışlananlar adına konuşabilmek ve gerçek siyaset sahnesinde etki yaratabilmek anlamına gelir. Bu, savunma reflekslerinden kopmayı gerektirir. Bu, birliği kendi başına bir amaç değil, kolektif gücün bir koşulu olarak aramak anlamına gelir.

2025: Kritik Bir Moment

Yirmi yıl sonra, 2005 ayaklanmalarının mesajı her zamanki kadar güçlü kalmaya devam ediyor. Bu ayaklanmalar, birbirini tamamlayan iki gerçeği ortaya koydu: halkın iradesine karşı inşa edilmiş bir Avrupa projesinin tükenmişliği ve sürekli olarak dışladığı kişileri tanımaktan aciz bir cumhuriyetçi modelin çıkmazı. Bunlar, krizlere rağmen kendini yeniden örgütlemeyi bilmiş aynı (ekonomik, politik, ırksal) düzenin iki ifadesi.

2025’in bizden talep ettiği, anma törenleri düzenlemek ya da aynı analizleri tekrarlamak değil. İki yana bakarak yapılan gözlemi stratejik bir yöne kavuşturmak. Çünkü tek başına vuzuh, hareket yaratmaz. O, bir proje, bir yöntem, bir temel ile desteklenmelidir.

Bu anlamda stratejik ufkumuz, yapısal dışlamayı esas alan Avrupai mekanizmanın içeriden reforma tabi tutulamayacağı gerçeğini kabul etmek zorundadır. Ciddiyetle inşa edilmiş her türden halkçı politika, er ya da geç, AB’yi oluşturan bu genişlemiş ırkçı devletin ortadan kaldırılması ihtimalini gündeme getirmek zorunda kalacaktır, bu, toplumsal çatışmaların politik olarak gerçekten ifade edilebileceği tek çerçeve olan ulusal çerçeveye geri dönmek anlamına gelse bile.

Bugün bir halk inşa etmek, gerçekten özgürleştirici bir politik çerçeve tasavvur etme potansiyeline sahip birleşik bir cephe oluşturmak anlamına gelir. Bu da nihayetinde Avrupa Birliği’nden ayrılma meselesini ulusal bir geri çekilme biçimi olarak değil, halkçı, toplumsal ve sömürgecilik karşıtı bir projenin gerçekten var olabilmesi için stratejik bir koşul olarak ele almayı gerektirir. Bu, politik bileşime, bir girişim kapasitesine ihtiyaç duyar. Mevcut çıkmazlardan, yönetimsellikten, azınlık konumundan ve ahlaki geri çekilmeden kurtulmak anlamına gelir.

Selim Nadi
Vissam Bengerbi

Kaynak

,

Mesihçi İsrail Ordusunun Muhtemel Sonuçları



İsrail’de yaklaşan parlamento seçimleri, aşırı sağcı politikacıları, kamuoyu açıklamalarının ve görünüşlerinin içeriğini yeni uçlara savurmaya itti. Buna, Avrupa hükümetleri ve geçmiş ABD yönetimleriyle yapılan önceki anlaşmaları bilerek ihlal eden, Batı Şeria’daki E1 yerleşim bloğunun tehlikeli bir hamle dâhilinde genişletilmesi gibi pratik önlemler de eşlik etti. Ancak bu kamuoyu önündeki gösterişin ardında, bugünün kabadayılığını yarının politika gündemine dönüştürebilecek uzun vadeli eğilimler yatıyor. Bu eğilimlerden biri de, İsrail ordusunun giderek artan sayıda erinin, operasyonel komutanlıklardaki üst düzey subaylarla birlikte, aşırı milliyetçi-dini kampa ideolojik olarak yakınlaşması. Bu yakınlaşma, seçim sonuçlarından bağımsız olarak, en geniş kapsamlı ve uzun süreli sonuçlara yol açabilir.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, aşırı sağcı Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) partisinin lideri Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben-Gvir, radikal alçaklığın kamuoyu önünde sergilenmesinde başı çekti. Resmi sosyal medya hesabından (daha sonra yayından kaldırılan) videoda, Filistinli mahkûmları Nazi dönemi toplama kamplarını anımsatan fabrika benzeri bir hapishaneye taşıyan endüstriyel bir konveyör bandını çalıştırırken görüldü. Yerleşimci hareketi de dâhil olmak üzere aşırı milliyetçi-dini figürler, Gazze’de Yahudi yerleşimlerinin yeniden kurulması çağrılarını tazelenmiş bir güçle yinelediler. Bugün giderek artan sayıda kişi, hükümetlerinden Güney Lübnan'da da aynısını yapmalarını talep ediyor. Bu arada Başbakan Binyamin Netenyahu’nun Likud Partisi, seçim kampanyasının bir parçası olarak, İsrail’in Hamas, Hizbullah ve İran’la yaptığı gibi Türkiye ile de yüzleşmesi gerektiğini vurgulayarak, çıtayı yükseltti.

Bu arada Netenyahu, Savunma Bakanı İsrail Katz ve diğer üst düzey yetkililer, her cephede savaş tehdidini sürekli olarak dile getirirken, İsrail ordusu, 7 Eylül’de Ürdün sınırının bir bölümünde kapsamlı bir tatbikat gerçekleştirdi. 2026 yılı içinde yapılan ikinci tatbikat. Toplamda ise bir yıl içinde üç tatbikat yapılmış oldu. Bir de Suriye sınırı yakında nispeten daha küçük ölçekli bir tatbikat yapıldı. Görünüşte “sürpriz saldırıya hazırlık” amacıyla yapılan bu tatbikatların, öncelikle seçimler öncesinde Arap düşmanlarının her cephede kapıda olduğuyla ilgili kamuoyu algısını güçlendirmeyi, aynı zamanda Ürdün ve diğer komşuları korkutmayı amaçladığı düşünülüyor.

Bu tür kılıç sallama hamlelerinin seçimler öncesinde öngörülebilecek hamleler olduğunu söylemek lazım. Bunların çoğu, en azından bir süreliğine, seçimlerden sonra azalacaktır. Güney Lübnan’a Yahudi yerleştirileceğine dair söylem, gelecekte aşırı milliyetçi dini hareketin ideolojisinin gerçek bir parçası haline gelebilir, daha sonra diğer birçok tartışmalı konu gibi İsrailli Yahudiler arasında siyasi yelpazenin tamamında yaygınlaşabilir, ancak şimdilik bunun en fazla marjinal bir görüş olduğunu söylemek lazım. Bu görüş, geniş aşırı sağcı kesimde bile yaygın değil, Gazze’ye Yahudi yerleştirme fikrinden çok daha farklı bir mesele bu. Aslında, mevcut ulusal uzlaşmanın ötesine geçen bu çağrılar, öncelikle yerleşimcilerin girişimlerini ve Batı Şeria’da sinsice ilerleyen ilhak sürecini normalleştirmeye ve pekiştirmeye hizmet ediyor. Zaten temel amaç da bu.

İsrail’deki sağcı yelpazenin tüm bileşenlerinin kamuoyu önünde sergiledikleri gösterişli tavırların ve o iğrenç ajitasyon-propaganda faaliyetinin ardındaki itici gücün önemini idrak etmek gerek. Bilhassa bu durum, ülkenin askeri planda sergilediği davranışları, komşu ülkelerle ve genelde tüm bölgede ülkelerle kurduğu ilişkileri önümüzdeki yıllarda şekillendirecek uzun vadeli eğilimleri ortaya koyuyor. Kısacası, zehirli iddiaların ve şiddet içeren hayallerin birikimi, zamanla azalmak yerine daha da somutlaşacaktır.

En belirgin uzun vadeli eğilim, İsrail’in stratejik askeri duruşundaki değişimdir. Daha önce uzun süredir uygulanan, caydırıcılık ve seçici ancak nispeten sınırlı askeri güç kullanımı yoluyla düşman aktörlerin “kuşatılması” veya “yönetilmesi”ni öngören anlayış terk edildi. Bunun yerini, egemenliği ve düşmanı zayıflatmayı esas alan “kalıcı güvenlik” doktrini aldı Bu doktrin, tüm zorluklara ve tehditlere tümüyle askeri çözümlerle cevap verme fikrini temel alıyor: fiili veya potansiyel düşmanların, derhal, orantısız ve ezici güç kullanımıyla, kalıcı askeri kontrol ve toprak işgali yoluyla tümden ortadan kaldırılmasını temel bir ilke düzeyine yükseltiyor.

Bu değişim herkesin malumu. İsrail’deki siyasetin sürekli askerileştirilmesine dönük çabaları esas alıyor. 7 Ekim 2023’ten beri Netenyahu, savaşı İsrail siyasetinin temel itici gücü olarak öne sürmeye gayret etti. Aşırı dindar ve aşırı milliyetçi sağın yükselişiyle birlikte bu, İsrail’deki otoriter dönüşümü daha da körükledi.

Daha az dikkat çekilen, ancak tartışmasız daha büyük sonuçlar doğuracak bir eğilim ise, giderek artan sayıda üst düzey subayın ve genel olarak personelin ideolojik planda aşırı milliyetçi dindar kesimin yanında hizalanmasıdır. Bu ortaya çıkan eğilim, en az son on beş yıldır gözlemlenebilen bir olgu. Sosyolog Yagil Levi, 2011 yılında “İsrail Savunma Kuvvetleri’nin kontrolü için mücadele”den ve “dindar Siyonist liderlerin gizli ajandası”” olarak adlandırdığı şeyden bahsediyordu. Bu liderler, “birliklerde dindar askerlerin büyük bir kitle oluşturmasının, İsrail ordusunun yerleşim yerlerini tahliye etme yeteneğini zayıflattığına” inanıyorlardı. 2014 yılına gelindiğinde Levi, yetmişlerden beri ortaya çıkan bir eğilim üzerinden, İsrail ordusunun “teokratikleşmesi” hususunda uyarıda bulunurken, piyade subayları kursundan mezun olan dindarların oranının 2008 yılına kadar yüzde 26’ya ulaştığını da dile getirmişti.

Levi’nin de belirttiği üzere, bu eğilimin en belirgin sonuçları, silahlı yerleşimci milisleri ile resmi ordu ve Sınır Polisi birimlerinin birleşerek, devletin “ilhak sürecini gizlice ilerletmek” için bir “gri kol” olarak ortaya çıktığı Batı Şeria’da görüldü. Şimdiye dek bu gayri resmi ancak devlet destekli “polis ordusu”, yerleşim projesini desteklemeye odaklanmış durumda. Ancak “resmi” orduyla arasındaki sınırların en hafif tabirle silikleştiğini söylemek gerek: James Shotter’ın haberine göre, artık muharebeden evvel askerlere motivasyon konuşmalarını subaylar yerine hahamlar yapıyor, üst düzey subaylar ise Tanrı adına dini bir savaş yürüttüklerini söylüyorlar.

Bu değişimi daha da destekleyen bir diğer uzun vadeli eğilim ise, Levi’nin “mavi yakalı savaşçıların isyanı” olarak adlandırdığı, onlarca komuta kademelerine, elit birimlere ve birliklere hâkim olan, ancak sonunda pes eden laik (çoğunlukla Aşkenazi) orta sınıfa karşı “dini topluluklardan, orta ve alt sınıf Mizrahilerden, yerleşimcilerden, göçmenlerden” gelen askerlerin isyanı.

Bu durumun sonuçları, 2005 yılında Gazze’deki Yahudi yerleşimlerinin tahliyesinin tekrarını önleme girişiminin veya işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde ebedi bir kontrol tesis etme çabasının çok ötesine uzanıyor. İsrail askeri avukatları, Gazze savaşıyla ilgili olarak, uluslararası insancıl hukuku tümüyle tersyüz ettiler. Sivillerin korunması ve orantılılık, tümüyle yeniden yorumlandı. Ordu, artık bütünüyle “öldürücülük ruhu”yla hareket ediyor, hukuk profesörü Nura Ureykat’ın sözleriyle, görünüşte uluslararası hukuk çerçevesini uygularken bile “sivil alanı ufaltıyor”. Ancak göreve gelecek aşırı milliyetçi-dini komutanlar, bu alanı da tümüyle ortadan kaldırıp, yerine dini doktrin ilkelerine dayalı ve değişmez kılınmış, hepten farklı bir ahlaki çerçeveyi hâkim kılmaya hazırlanıyorlar.

Bu eğilimler, İsrail’in yaklaşan genel seçimlerini kim kazanırsa kazansın, öngörülebilir gelecekte kalıcılaşacak. Nathan Brown’ın da dediği gibi, bir sonraki İsrail hükümetini kim kurarsa kursun, yeni hükümetin de öngörülebilir gelecekte onu takip edecek hükümetlerin de yeni güvenlik doktrinini yürürlükten kaldırması düşük bir ihtimal. Nitekim, İsrail ordusunda mesihçi dünya görüşü güçleniyor, bu görüş, herhangi bir sivil siyasi liderin, İsrail’in askeri gücünün tüm bölge genelindeki kullanımıyla ilgili nihai kontrolü elinde tutma yeteneğine dair her türden varsayımları hükümsüz kılıyor.

Yezid Sayig
15 Eylül 2026
Kaynak

26 Ekim 2026

, ,

Hindistan’da Komünizm ve Halk Demokrasisi


Parlamenter komünist yönetimle ilgili en uzun ve en büyük deneylerden biri, bugün kritik bir dönüm noktasında. 1977’den Mayıs 2026'ya kadar Hindistan’da milyonlarca insan, komünistlerin liderlik ettiği muhtelif eyalet hükümetleri idaresi altında yaşadı. Kerala’daki son eyalet seçimleriyle, Hindistan Komünist Partisi (Marksist) (HKP(M)) liderliğindeki 11 partiden oluşan bir koalisyon olan Sol Demokratik Cephe (SDC), on yıllık iktidarın ardından devrildi. 1977’den bu yana ilk kez Hindistan’da komünist bir partinin iktidarda olduğu tek bir eyalet yönetimi bile yok.

Komünistlerin Hindistan yönetiminin idari haritasından silinmesinin yarattığı dram, bu özel sonucun önemini abartmamıza sebep olmamalı. Kerala’da siyaset, her zaman belirli idareler arasında salınıp durmuştur. SDC’nin 2021’de ikinci kez iktidarı alması eşi benzeri olmayan bir gelişmeydi. Bununla birlikte, mevcut hali, Hindistan’daki Marksistler, projelerini gözden geçirmek adına değerli bir fırsat olarak görmeliler. Hint kıtasında sosyalizme giden herhangi bir uygulanabilir yol, radikal bir yeniden düşünmeyi gerektirir ve bu dönemden çıkarılan dersler, Hindistan’daki ve ötesindeki sol için değerli olabilir.

Hindistan’da Komünizm mi Yoksa Hint Komünizmi mi?

Hindistan’daki örgütlü komünist partilerin kökenleri Komünist Enternasyonal’e dayanmaktadır. 1917 Ekim Devrimi’nin ardından Moskova’dan dünya devrimi çağrısı yükseldiğinde, dünyanın dört bir yanından radikaller (çoğu kendini sömürgecilik karşıtı eylemci olarak tanımlayanlar) Sovyetler Birliği’ne akın ettiler. Bunlardan biri de, genellikle ilk “Hint komünistlerinden” biri olarak kabul edilen ünlü M. N. Roy’du.

Roy, kariyerine Bengal’de radikal bir milliyetçi olarak başlamış, ancak New York’tayken Marksizmden etkilenmiştir. Oradaki radikal hareketlerle teması, Amerikalı komünist Evelyn Trent’in etkisi ve ana akım milliyetçi hareket karşısında duyduğu memnuniyetsizlik onu alternatifler aramaya yöneltmiştir.[1] Hatıratında da belirttiği üzere, New York’ta Hint milliyetçisi Lala Lajpat Ray ile birlikte bir sosyalist toplantıya katılmıştı. Dinleyicilerden biri, “Milliyetçiler, Hint halkının yoksulluğunu sona erdirme konusundaki önerileri nelerdir?” diye sordu. Milliyetçi bir konuşmacı, “Önce kendi evimizin efendisi olalım” diye cevap verince ona, “Hint halkı için, yabancı emperyalistler yerine yerli kapitalistler tarafından sömürülmeleri pek bir fark yaratmayacak” denildi. Roy önce öfkelendi, ancak “kendi durumlarında bir yanlışlık olduğunu” fark etti.

“Birden zihnimi bir ışık hüzmesi delip geçti. Yeni bir ışıktı bu. Salonu tek başıma terk ettim, zihnim hâlâ allak bullaktı. Ama net olmasa da, farklı bir özgürlük tablosu tahayyül ediyordum.”[2]

Nesiller boyu Hintli solcular için Marksizme giden yol, milliyetçiliğe ve hegemonik Hindistan Ulusal Kongresi’nin (HUK) politikalarına duyulan hoşnutsuzlukla başladı. Bu yol, Hindistan’ın kendi içinde toplumsal ve ekonomik devrim vizyonunun yanı sıra anti-emperyalizm vizyonuyla da birleşmişti.

Meksika’da kısa bir süre kaldıktan sonra Roy, Moskova’ya gitti ve sömürge sorunu üzerine ünlü “Lenin-Roy tartışması”na katıldı. Esasen, Roy, alt kıtada siyaseten bağımsız bir komünist yaklaşımı savunurken, Lenin sömürge dünyasında burjuva milliyetçiliğinin devrimci potansiyeli üzerinde duruyordu. Bu tartışma, Hindistan’daki komünistlerin çözüme kavuşturamadıkları “ulusal burjuvazi” meselesiyle nasıl ilişki kuracakları sorusuna dair parametrelerin belirlenmesin sağladı. Komünistlerin milliyetçilikle ilişkisinin ayrıntıları, özellikle rakipleri onlara karşı “ulus karşıtı” yaftasını yapıştırdığı noktada, hâlâ sorunlu bir mevzuydu. Kısmen bu soru nedeniyle, 1962’de parti bölündü ve Hindistan Komünist Partisi (Marksist) ile Hindistan Komünist Partisi (HKP) diye iki yapı ortaya çıktı. İlki, işçi sınıfının burjuva yönetimine karşı mücadelesinin birincil görev olduğu yaklaşımını benimserken, ikincisi, “[Nehru’nun Hindistan Ulusal Kongresi’nin unsurlarını da içeren] feodal bir Hint yönetici sınıfına karşı geniş bir ittifak kurulması ile ilgili strateji”yi savundu.[3]

Hindistan komünist hareketinin ilk döneminde enternasyonalist ve sürgünde yaşayan unsurlar belirleyiciydi. Roy gibi Hintli diasporasına mensup, sürgünde yaşayan radikallerin etkisiyle Hindistan Komünist Partisi (HKP) kuruldu, Komintern’in desteğiyle kurulan parti, iki büyük savaş arası dönemde ilk tereddütlü adımlarını attı. Sanayi şehirlerinde sendikalar kurmaya ve grevler düzenlemeye başladı. İlerleyen yıllarda, Hindistan Ulusal Kongresi’ne (HUK) karşı kararlı bir düşmanlık sergileyen parti, otuzların sonlarında Komintern’in dünya hareketi için geliştirdiği stratejiye uygun olarak, bir yandan da kongreyle Halk Cephesi kurmak için adımlar attı.

Hindistan Komünist Partisi’nin savunduğu komünizm biçimi, Marksizm-Leninizmin Hindistan koşullarına uygulanabilirliğine inanıyordu. Fanon’un ifadesini kullanarak, Marksizmin “genişletilmesi” gerekebileceğini öne sürenlere karşı, Roy gibi isimler, “Hindistan’a özgü bir komünizm çeşidi aramak saçmadır. Kendini komünist olarak adlandıran bir Hintli, dünyanın geri kalanındaki diğer kişiler gibi bir komünist olmalıdır” diyordu.[4] Partinin fiili uygulaması ve sahadaki eylemcilerle hareketlerin muazzam yaratıcılığı, Hindistan kültürünün ve tarihinin özgünlüklerine çok daha duyarlı olsa da, “yerlileştirme” ihtiyacına yönelik bu ilk itirazın bıraktığı iz, en azından ilk yıllar boyunca varlığını korudu. Gene de komünistlerin Hindistan’a has özellikleri ve gerçekleri dikkate almayı reddettiğine ilişkin suçlamanın, bilhassa o komünistlerin pratikte sergiledikleri yaratıcılığı göz ardı ettiğini söylemek gerekiyor.

Komünistler, etkileyici bir dizi sendika, köylü örgütü ve İlerici Yazarlar Birliği ve Hindistan Halk Tiyatrosu Birliği gibi kültürel hareketlerle bağlar kurdular. Ayrıca Hindistan bağımsızlık hareketini sola doğru itmeye çalıştılar. Bu, hareketin alt kıtanın şehir ve köylerindeki emekçi milyonların maddi kaygılarına odaklanmasını sağladı. İngiliz İmparatorluğu’ndan tam bağımsızlık çağrısında bulunan ilk sesler arasında Hintli komünistler de yer alıyordu. Onlar aynı zamanda işçi hareketinin öncüleriydi. Bombay’daki genel grevi onlar örgütlediler, hem Hint kapitalistlerini hem de sömürge devletini korkutmaya başladılar. Buna karşılık, 1929’da sömürge tarihinin en büyük ve en maliyetli davası, 30 şüpheli solcuya karşı başlatıldı: Mirut Komplo Davası’nda sendikacılar, devrimci öğrenciler ve solcu aydınlar, “Kral-İmparator’a karşı savaş açmak için komplo kurmakla” suçlandı.[5] Savcılığın kafasında komünistler zaten suçluydu. Dört yıl süren davanın acımasız doğası ve kısmen de sanıklar arasında üç beyaz İngiliz komünistin bulunması sebebiyle, dava, uluslararası bir dayanışma hareketine yol açtı.

Bununla birlikte, devletin polis operasyonlarıyla Hindistan’daki komünizmi ortadan kaldırma girişimi başarısız oldu. 1935’te Hindistan Komünist Partisi (HKP), milliyetçi hareketin ana akımıyla birlikte bir Halk Cephesi kurdu. Sendikalarda ve köylü hareketlerinde etkilerini artırmaya devam ettiler. 1946’da Kraliyet Hindistan Donanması isyan ettiğinde, üç bayrak kaldırdılar: Kongre, Müslüman Birliği ve Hindistan Komünist Partisi. HKP, isyancılara tam destek verdi ve büyük dayanışma grevleri düzenledi. Anayasa düzleminde İngiltere ile müzakerelere devam etmek isteyen Kongre ve Müslüman Birliği, denizcileri kınadı ve teslim olmaya çağırdı. Kongre tarafından zulümden korunacaklarına dair söz verildikten sonra teslim oldular; derhal tutuklandılar. Bu, Hindistan’daki savaş sonrası dönemin tonunu belirledi: Milliyetçiler, iktidarın ele geçirilmesinden ziyade devredilmesi için müzakere etmeye çalışırken, ülke genelinde patlak veren kitlesel coşkuyu ve militanlığı giderek daha fazla dizginlemeye çalıştılar.

Ye Azadi Ek Jut He

Bağımsızlığın arifesinde ve hemen sonrasında ülkeyi sarsan kitlesel radikalizm dalgasının ortasında, Komünist Parti, yeni bir slogan ortaya attı: ye azadi juht he, canta abii buki he [“Bu özgürlük bir yalan, halk hâlâ aç”]. Taktiksel olarak belki de yanlış bir yaklaşım olsa da, slogan bir gerçeği dile döküyordu. Hindistan’da bağımsızlık, iç savaş, kitlesel ölümler ve kast sistemine dayalı, sınıfsal ve ataerkil sömürüyü büyük ölçüde olduğu gibi muhafaza eden “pasif” bir devrimle başlamıştı. Kongre de muhalefete karşı giderek daha hoşgörüsüz hale geldi ve sömürgecilik sonrası kurulan devlete karşı kabul edilebilir muhalefete oldukça dar sınırlar çizmeye başladı.[6] Komünistlerin yeni çizgisi, gerçek bağımsızlığı sağlayamadığını savundukları devlete karşı ayaklanmak gerektiği üzerinde duruyordu. Hükümetin tepkisi sert oldu. Yaklaşık 50.000 komünist tutuklandı, bunun neticesinde hareket, bir süre yeraltına inmek zorunda kaldı. Nehru, devletin esasen komünistlerle “savaş halinde” olduğunu kabul eden açıklamalar yaptı.[7]

Bu, aynı zamanda Hindistan’daki sol tarihinin en önemli olaylarından birinin yaşandığı dönemdi. 1946’da, hükümdar Nizam Mir Osman Ali Han tarafından yönetilen Haydarabad prensliğinde, köylüler, bir vergi tahsildarının silahlı adamlarıyla çatıştılar. Köylülerin liderlerinden biri, vurularak öldürüldü, bunun üzerine köylüler “Artık yeter!” dediler. Tarihçi Sunil Puruşotam’ın da aktardığı biçimiyle, “sopalar taşıyan gönüllüler, köyden köye kızıl bayrak taşıyarak, halk şarkıları söyleyerek ve halkı toprak sahiplerine karşı isyana teşvik ederek zafer yürüyüşlerine (jaitra yatra) başladılar.”[8] Toprak sahipleri ve adamları onların önünden kaçtılar. Köylüler yeni bir toplumun kurulduğunu söylediler: “Vetti’ye (kast temelli zorunlu çalışma), bagela’ya (borç köleliği) ve geleneksel cinsiyet hiyerarşilerine son”[9] verdiklerini açıkladılar. Bu gelişmenin ardından topraklar yeniden dağıtıldı, borçlar affedildi, “devletin şiddet tekelini sorgulayan radikal bir doğrudan demokrasi biçimi” gündeme geldi.[10] Hindistan Komünist Partisi (HKP), 5 yıl boyunca önce Haydarabad Nizamı’na, ardından da Hindistan devletinin Haydarabad’ı Hindistan Birliği’ne zorla dâhil etme amacıyla gerçekleştirdiği “polis operasyonu” sonrasında Hindistan devletine karşı bir köylü ayaklanmasına öncülük etti. Hindistan silahlı kuvvetleri bölgeye girdi, köylü isyancılarını bastırdı, ardından Hindistan güçleri, Kongre üyeleri, Hindu milliyetçileri ve yağmacılar tarafından 40.000’e kadar Müslümanın öldürüldüğü korkunç bir toplumsal katliama katıldı. HKP, 1951’de mücadeleyi resmen sona erdirdi, ancak Hindistan’da devrimin yeni bir yorumunun tohumları ekilmişti: Telangana Silahlı Mücadelesi olarak bilinen olay, bazılarına göre Hindistan’ın Maoist ayaklanması olan Naksalcılığın öncüsüydü.

Komünistler İktidarda

Bazıları Telangan’yı ilham kaynağı olarak görürken, hareketin diğer üyeleri, savaş sonrası ayaklanmanın solcu bir maceracılık örneği olduğunu düşünüyorlardı. Bunun yerine, sömürgeciliğin ardından kurulan burjuva demokrasisi çerçevesine dâhil olma fikrini savundular. Bu, komünist devrime olan nihai bağlılıkla birleşmiş olsa da, seçim siyasetine katılmanın gene de bazı faydalar sağlayabileceği düşünülüyordu. Nehru yönetimindeki Kongre, parlamentoda büyük bir çoğunluğa sahipti, ancak bağımsız Hindistan’da ilk demokratik muhalefeti 16 sandalyeyle Hindistan Komünist Partisi oluşturdu.

HKP, Bengal ve Kerala gibi yerlerde önemli mevziler elde etti. Kongre’nin siyaset alanı üzerindeki ağır baskısının nispeten hafif olduğu yerlerde HKP siyasete dair görüşünü dile dökmeyi ve önemli destek toplamayı bildi. Ülke genelinde sanayi şehirlerinde ve kırsal kesimdeki köylü hareketleri arasında üsler kurdular. Gramsci’nin “ulusal-halkçı” bilinç dediği şey, Bengal ve Kerala’da dil buldu.[11] Kerala’da bu, sömürge döneminden kalma prenslik devletlerinden ve İngiliz eyaletlerinden Malayalamca konuşan bir Kerala eyaletinin kurulması hareketine öncülük etmek anlamına geliyordu. Aynı zamanda, “başka yerlerdeki anti-emperyalist ve sosyalist mücadelelerden ilham alırken”, aynı zamanda Kerala ve Hindistan'ın özelliklerine kök salmış bir sınıf temelli kimlik ve kültürü dile getirmek anlamına geliyordu.[12]

Batı Bengal’de bu, Bengalilerin merkezi hükümete karşı duydukları mağduriyet duygusunu dile getirmek ve yıllarca süren Kongre kaynaklı otoriterliğe dikkat çekmek, aynı zamanda eyalet halkını somut özgürlük için mücadele yürütme ve radikal bir kültür inşa etme konusunda harekete geçirmek anlamına geliyordu.

Komünistler, Bengal’deki radikal milliyetçi hareketlerin mirası sayesinde de güçlendiler. Bu hareketler, çoğu zaman Gandi’nin şiddetten uzak durma ilkesini ve Kongre’nin kontrolünü aşmıştı. İki savaş arası dönemdeki genç devrimcilerin çoğu Komünist Parti’ye katıldı. Bu miras, 1942’de Bengal’de yaşanan kıtlık esnasında 3 milyondan fazla insanın açlıktan öldüğü dönemde HKP’nin tüm yiğitliği ve kahramanca tavrıyla yürüttüğü yardım çalışmalarını da içeriyordu. Kongre liderliğinin tutuklanması, komünistlerin İkinci Dünya Savaşı’na destek vermek suretiyle legalize olması gibi hususların yanı sıra Kongre’nin o dönemde tarım ve sanayide kâr elde eden güçlerin çıkarlarıyla iç içe geçmiş olması, komünistlerin bu boşluğu doldurup bu şekilde hareket etmelerini sağladı.[13] Şiir, tiyatro ve müzik gibi kültürel alanda yürütülen etkileyici çalışmalarla komünistler, “hegemonik bir kültürel güç” haline geldiler.[14]

Ancak, sömürgecilik sonrası Hindistan’da seçim sistemine iştirak etme kararı alındıktan sonra komünistler, kendilerini dünyanın dört bir yanındaki sosyalistlerin daha önce karşılaştıkları bir sorunla karşı karşıya buldular: Devrimden önce iktidara gelen devrimci bir parti ne yapmalıydı?

1957’de Kerala’daki Hindistan Komünist Partisi, bu zorluğun üstesinden gelmek zorunda kaldı. E. M. S. Nambudiripad liderliğinde HKP, dünyadaki ilk demokratik olarak seçilmiş komünist hükümetlerden biri oldu. Toprak reformu, işçi hakları ve halk yanlısı politikalar içeren bir program uyguladılar. Ancak, örneğin dinî mekânlardan kontrolü alarak tek tip ve laik bir eğitim sistemi kurmaya çalıştıklarında kitlesel bir hoşnutsuzlukla karşılaştılar. Bu huzursuzluk, toprak sahipleri ve çıkar çevrelerinin muhalefetiyle birleşince, Merkezi Hükümet’in eyalet yönetimini feshetmesine ve doğrudan merkez yönetimini dayatmasına yol açtı. Son araştırmacılar, Nambudiripad hükümetinin yıkılış sürecinin örgütlenmesinde CIA ve İngiliz istihbaratının rolüne işaret ediyorlar.[15]

Bununla birlikte, komünistler bir adım atmışlardı; o noktadan itibaren Kerala, Batı Bengal ve Tripura gibi bölgelerde devlet iktidarı için yarışacaklardı. Sosyalizme geçişin mevcut Hindistan anayasasının sınırlarını aşacağını kabul eden komünisttler, şimdilik bu sınırlar içinde hareket etmek zorunda olduklarını gördüler.

Komünistler, hâlâ bu konumdalar. Bugün bile, HKP(M) Programı, sosyalizme geçişin burjuva kapitalist demokrasisinin sınırları içinde başarılamayacağını ısrarla savunuyor. Onlara göre mevcut devlet, “büyük burjuvazinin önderliğindeki burjuvazinin ve toprak sahiplerinin sınıf egemenliğinin bir organıdır ve bu büyük burjuvazi, kapitalist kalkınma yolunu izlemek için giderek yabancı finans kapitaliyle işbirliği yapmaktadır.” Buna karşılık komünistler, “Halk Demokrasisi” adını verdikleri bir vizyonu dile getiriyorlar. Mevcut düzende, “burjuva-toprak sahibi yönetimi altında halkın geri kalmışlıktan, yoksulluktan, açlıktan, işsizlikten ve sömürüden kurtuluşu için hiçbir umut olmadığını” söylüyorlar.

Komünistlerin yorumuna göre, Hindistan’daki kapitalizm, “gelişmiş kapitalist ülkelerde kapitalizm öncesi toplumun küllerinden doğan kapitalizmin” aksine, “kapitalizm öncesi bir topluma” aşılanmıştı. (Avrupa’da bile kapitalizm öncesi yapıların ne kadarının gerçekten ortadan kaldırıldığı elbette tartışmaya açıktır). Dolayısıyla, komünistlerin ve işçi sınıfının görevi, “kapitalizm öncesi toplumu yok etmekle ilgilenen tüm ilerici güçleri birleştirmek ve demokratik devrimin tamamlanmasını kolaylaştırmak ve sosyalizme geçiş için zemin hazırlamak”tır.[16] Bu acil bir görevdir. Hindistan’daki demokratik devrim tamamlandıktan sonra sosyalizme geçiş yolu izlenecektir. Bu, elbette (Bolşevikler de dâhil olmak üzere) birçok komünist partinin mücadele ettiği bir konudur. Sosyalizm mücadelesi, çoğu zaman demokrasi mücadelesidir. Sosyalist bir politikanın, laikliğin savunulması, otoriterliğe karşı mücadele ve Hint halkına anlamlı bir vatandaş olma hakkı (özgürlük ve bunu anlamlı bir şekilde kullanabilme yeteneği) sunan bir toplumsal sözleşmeyle nasıl birleştirilebileceği sorusunun cevabı kolay. Asıl zorluk, sosyalist bir geleceğe yürürken bugünü var etmek ve bunun için mücadele etmek, ancak ikincisini birincisine tabi kılmamaktır.

Sonuçlar

Bu teorik temelle, HKP(M) ve HKP, onlarca yıldır seçimlere giriyor. Komünistler için temel bir çelişki, (çoğu zaman on milyonlarca insanı yöneten) devlet idarelerinin dizginlerini ele geçirmeleri ve bu yönetimlerin Hindistan’ın burjuva-demokratik-kapitalist federal yapısı sınırları içinde faaliyet göstermesiydi. Bu durum, sosyalizme geçiş açısından başarabilecekleri şeylere katı sınırlar koydu, ayrıca önemli alanlarda mali transferler ve fonlama için merkezi hükümete bağımlı oldukları anlamına geliyordu.

Bununla birlikte, inanılmaz başarılara imza attılar. Kerala, sosyal göstergelerdeki ve “servetin yeniden dağıtılması temelinde ilerleyen kalkınma süreci”nin elde ettiği büyük başarılar nedeniyle Birleşmiş Milletler tarafından kalkınma “model”i olarak adlandırıldı. Daha geniş bir toplumsal hareketler ekolojisinin, kast karşıtı seferberliklerin ve radikal işçi sınıfı ve köylü hareketlerinin liderleri olarak, Kerala’daki komünistler, akademisyen Nissim Mannatukkaren’in dediği gibi, “toprak ağalığının ortadan kaldırılması, toprak haklarının kiracılara verilmesi, emeğin korunması, kaynakların kamuya açık eğitim, sağlık, tarım kredileri ve gıda sağlanmasına harcanması” gibi başarıları elde etmek için kitle seferberliklerini ve görev sürelerini birleştirdiler.[17]

Koronavirüs pandemisi sırasında, Kerala’daki Sol Cephe hükümeti, kamu eylemi için bir model kurdu, özellikle Modi hükümetinin duyarsızlığı ve insanlık dışı yaklaşımına kıyasla, Kovid salgınını önleme konusundaki verimli hameleleri, kamu seferberliği ve insancıl yaklaşımıyla övgü topladı. Ayrıca, yetki devri, köy meclisi (pançayat) düzeyinde yönetişim ve katılımcı bütçeleme uygulamalarıyla da kimi denemelere imza attı.

Batı Bengal’de Sol Cephe, Kerala’daki gibi iktidarda iniş çıkışlar yaşamadı. Bunun yerine, 1977’den 2011'e kadar iktidarda kaldı. Solun yıllarca süren yoğun baskısının ardından, 1977’de koalisyonun güçlü ortağı olarak ilk dönemlerini kazandılar. İndira Gandi’nin anayasayı askıya alması ve 1975-1977 yılları arasında ilan ettiği olağanüstü halin ardından gelen “Olağanüstü Hal” sonrası dalgada, oyların yüzde 35’ini alarak Tüm Hindistan İlerici Bloğu ve Devrimci Sosyalist Parti gibi diğer sol partilerle koalisyon kurdular. Bunu takip eden yıllarda, yaşam standartlarındaki iyileşme, kitlesel seferberlikler, kültürel çalışmalar, beyaz yakalı ve kamu sektörü çalışanlarının (ayrıca HKP(M) için bir “kale” haline gelen polisin) maaşlarındaki iyileşme, laikliğe bağlılık ve taban aktivizmi temelinde inanılmaz bir seçim ve parti makinesi kurmayı bildiler.[18] En iyi hallerinde, toprak reformu programlarını ve ortakçı çiftçiler için kiracılık haklarını, kitle seferberliği ve “gerçek bir coşku atmosferinde işleyen katılım süreci”yle birleştirdiler.[19]

Hindistan’ın üçüncü küçük eyaleti Tripura’da da HKP(M), 1977’den 2018’e kadar iktidarda kaldı. Verimli ve dürüst bir yönetim sergiledikleri kabul edilse de, Hindistan Halk Partisi (BJP) ile “Tripura Yerli Halk Cephesi”ne mağlup oldular. Bir yazarın belirttiği gibi, “HKP ‘barış, istikrar ve kalkınma’dan bahsederken, BJP ‘halkın, özellikle genç seçmenlerin artan özlemlerini’ istismar etti, Narendra Modi’nin popülaritesinden faydalandı.”[20]

Eyalet yönetiminin geçmiş performanslarına ve “barış, uyum, kalkınma” vaatlerine sırtını yaslayan politika, eyalette nüfusun yaklaşık yüzde 20’ini teşkil eden işsiz genç işçiler için bir anlam ifade etmiyordu. Ayrıca, HKP(M)’nin himayecilik sistemiyle çalıştığı, yani partiye bağlılıklarını ilan edenlerin ayrıcalıklı muamele gördüğüyle ilgili hayal kırıklıklarına da tanık olunuyordu. Bu, Kerala ve Batı Bengal’de de karşımıza çıkan bir mesele.

Ulusal düzeyde, 2000’li yılların başlarında Manmohan Sing’in Hindistan Ulusal Kongresi hükümetiyle kurdukları koalisyonun bir parçası olarak, hükümete Mahatma Gandi Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Yasası’nı (MGN REGA) geçirmesi için baskı yaptılar; bu yasa, dünyanın en büyük sosyal yardım programı ve kırsal kesimdeki birçok insan için hayati bir can simidi niteliğindeydi. Ayrıca, ülkedeki politik durumun elverişsiz olduğu bir dönemde parti, iktidara gelmeme kararı almadan önce, 1996’da neredeyse HKP(M)’nin eski liderlerinden Jyoti Basu’nun başbakan olduğu bir koalisyon hükümetinin parçası olacaktı.

Görev sürelerinin sınırlamalarına ve çelişkilerine rağmen, başarıları gerçekti ve birçok insanın hayatını iyileştirdi. Ancak parti, birçok açıdan, devrimden ziyade bir yönetim makinesine dönüşme riski taşıyordu. İnsanlar, giderek daha çok, sağlayabileceği fırsatlar ve bağlantılar nedeniyle HKP(M)’ye katıldı. Muhalefete karşı hoşgörüsüzlük ve yerel düzeyde parti kadrolarının giderek daha sert davranışları bir hayal kırıklığı yarattı. Ekonomik olarak da sol hükümetler, büyüme ve istihdam sağlamakta zorlandı. Kerala, büyük ölçüde yurt dışına, özellikle Körfez ülkelerine giden işçilerden gelen havalelere bağımlıydı. Batı Bengal, kamu sektörü çalışanlarının maaşları için şişen bir bütçeden, artan topraksızlıktan ve şehirler ile kırsal kesim arasındaki servet uçurumlarından muzdaripti. Sermaye kaçışı ve düşmanca merkezi hükümetlerin dayattığı mali zorluklar, solun ekonomik zorluklarında çok gerçek bir rol oynuyor, ancak bunu tamamen açıklamıyor.

Daha da önemlisi, seçimciliğin kendine özgü zamansallıkları, kendine özgü teşvik edici yönleri mevcuttur. Hareketin devrimci ufku giderek yok olmaya başladı. Son yıllarda Kerala’da sınıf mücadelesi üzerine kurulu dil, kalkınma ve sosyal yardım üzerine kurulu dille rekabet halindeydi. Kapitalizme karşı mücadele, partinin diğer partilerden daha insancıl bir şekilde yönetebileceği iddiasına evrildi. Bu, aynı zamanda parti kadrosunun tabandan gelen girişimleri için daha az alan olduğu anlamına geliyordu. Subho Basu ve Auritro Majumder’in de belirttiği gibi, “disiplin, artık kendiliğindenliğin önüne geçti, sadakatse partinin politik faaliyetlerinin ana mekanizması olarak, politik zekânın yerini aldı.”[21] Ancak partinin devrimci amacı ve parlamenter siyasete katılımı için en çarpıcı çıkmaz, 1967’de Naksalbari köyünde yaşandı.

Oy Sandığı ve Kurşun Sandığı

Batı Bengal’deki Naksalbari köyünde, hükümetin toprağın yeniden dağıtım politikasını uygulamaya kararlı köylüler ve yereldeki komünist eylemciler, gıda krizi ortasında doğrudan eyleme geçerek, boş arazileri işgal ettiler. Şiddete dönüşen polis müdahalesi sırasında, Sonam Vangdi adlı bir polis memuru üç okla vurularak öldürüldü. Hindistan’ın en uzun süren isyanının ilk kurşunu, sırtına 15 aylık bir bebek bağlamış olan Şanti Munda adlı bir kabile kadını tarafından ateşlendi.[22] Polisin misillemesi hızlı ve kanlıydı, olaylar, ülke genelinde bir ayaklanma dalgasına yol açtı. Çin medyası (1962’de Hindistan’la yapılan savaştan beş yıl sonra) bu ayaklanmayı “bahar aylarında ülke genelinde işitilen gök gürültüsü” olarak değerlendirip selamladı.[23]

O dönemde, Hindistan Komünist Partisi (Marksist), eyaletteki koalisyon hükümetinde küçük ortak konumundaydı. Bu isyanla karşı karşıya kalan parti, önce arabuluculuk yapmaya çalıştı. Bu başarısız olunca, parti, isyancılara karşı yapılan baskıya katıldı. Bu durum, isyanı destekleyen ve hayal kırıklığına uğramış parti üyelerinin Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’i kurmasıyla bir bölünmeye yol açtı. Böylece, Hindistan Maoizmi doğdu. Bölünme süreci zaten uzun zamandır işliyordu: Hindistan Komünist Partisi (Marksist) üyeleri, devrimin parlamenter siyasete tabi kılınmasından rahatsızdı, bazıları köylü isyanı çağrısında bulunuyordu. Kardeşin kardeşi öldürdüğü şiddet olayları kendi yolunu buldu, süreç onlarca yıl devam etti.

Yeni ortaya çıkan hareketin lideri Çaru Mocumdar, “sınıfsal imha” politikasını savunuyordu. Bu süreçte toprak sahipleri veya devlet görevlileri hedef alındı. Köylülerin ilk isyanı sırasında şehirlerdeki gençler de harekete akın etti. Birçoğu, devrimci coşku ve devrim davasına olan bağlılık nedeniyle silahlı gruplara katılmak için köylere gitti. Bazı yerlerde bu gençler, kendiliğinden, şiddet yöntemlerine başvurdular. “Kalküta’da iptidai bombalarla, hatta jiletlerle dolaşarak, yalnız gezen polis memurlarına saldırdılar.”[24]

Maoist görüşe göre, Hindistan yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkeydi; kırsal kesimdeki feodalizmin ana düşman olduğu düşünülürken, Maoist modele uygun bir kır devrimi savunuluyordu. Parti, köylüleri örgütleyecek, nihayetinde kır şehirleri kuşatacak bir silahlı güç oluşturacaktı. İlk ayaklanma bastırıldı, ancak Naksalcılık, 1967’den bu yana birçok kez sahneye çıktı. En son örneği 2004 yılında kurulan Hindistan Komünist Partisi (Maoist) idi.

Yirmi birinci yüzyılda Naksalcılar büyük ölçüde, açgözlü madencilik şirketlerine ve yerinden edilmeye karşı mücadele eden Adivasi toplulukları içinde kitle desteği buldular. 2006 yılında, Kongre Partisi Başbakanı Manmohan Sing, onları “Hindistan’ın karşı karşıya kaldığı en büyük iç güvenlik tehdidi” olarak nitelendirdi. Maoistler, Hindistan devletinin ve uluslararası sermayenin erişmek için can attığı bölgelerde aktifler: Tahmini 80 milyar dolar değerindeki mineraller, haklı olarak yerlerinden ayrılmak istemeyen toplulukların topraklarının, ormanlarının ve nehirlerinin altında bulunuyor. Arundati Roy’un yazdığı gibi, Naksalcı orduları, “ağır açlık koşullarında yaşayan, kıtlığın eşiğindeki epey yoksul kabile insanlarından oluşuyordu. [...] Onlarca yıldır acımasızca sömürülen, küçük işletmeciler ve tefeciler tarafından sürekli olarak dolandırılan, kadınları polis ve orman departmanı personeli tarafından tecavüze uğrayan insanlar bunlar. Onların bir nebze de olsa onurlarına kavuşmak için yürüdükleri o yolu büyük ölçüde, onlarca yıldır yanlarında yaşayan, çalışan ve savaşan Maoist kadrolara borçlu.”[25]

Elbette, Maoistlerin siyasete yaklaşımında, Hindistan’ı “yarı-feodal” bir toplum olarak analiz etmeleri, bireysel “sınıf düşmanları”na” karşı şiddete başvurmaları ve Hindistan devletinin aşırı baskısı altında örgütlü bir güç olarak varlıklarını sürdürmek için bazen yapmak zorunda kaldıkları uzlaşmalar gibi kimi sorunlar mevcut.[26] Gene de, silahlı adamlar onlara silah zoruyla kalkınma adına yer açmaları gerektiğini söylediğinde, çaresiz kalan topluluklar için çoğu zaman son savunma hattını teşkil ediyorlar.

Kongre Partisi’nin 2009 yılında “Yeşil Av Operasyonu” adı altında başlattığı Naksalcılığın ezilmesine dönük harekât, iktidardaki Hindu milliyetçisi partisi BJP tarafından büyük bir şevkle sürdürüldü. 2007’de zirveye ulaştığında, ülkenin önemli bölgelerini kapsayan “Kızıl Koridor”a on binlerce paramiliter unsur ve polis gücü konuşlandırıldı. Hareketin sempatizanı olduğundan şüphelenilenlere karşı da büyük bir baskı uygulandı: Tutuklanan önde gelen akademisyenlerden protesto eden çiftçilere kadar herkese karşı “Şehirli Naksal” etiketi yapıştırıldı. 2025 yılında, Hindistan Komünist Partisi (Maoist) genel sekreteri, 70 yaşındaki Nambala Kişava Rao, Çattisgar’da bir polis operasyonunda öldürüldü.

Mart 2026’da İçişleri Bakanı Amit Şah, Hindistan’ın “Naksalcılıktan arındırıldığını” söyledi: artık o “kâbus” sona ermiş, kalkınma yolu açılmıştı.[27] Naksalcılığın ortadan kaldırılması için bu yılı son tarih olarak belirlemiş olan Şah, muzaffer muktedirlere has bir dille “Kızıl Koridor”un “Büyüme Koridoru’na dönüştüğünü söyledi. Gelgelelim, bu zafer konuşmalarının erken yapıldığını söylemek lazım. Hükümet, isyanı öncelikle ideolojinin bir ürünü olarak görüyor ki bu, muhtemelen en büyük hataları. Naksalcılık, maddi koşulların bir ürünü. Yoksulluk ve baskı devam ediyor. Gazeteci N. Venugopal’ın BBC ile yaptığı son röportajında dediği gibi, “liderler ölebilir ama öfke bakidir. Adaletsizliğin olduğu her yerde hareketler olacaktır. Artık onlara Maoizm demeyebiliriz, ama orada hep olacaklar.”[28]

İleriye Doğru

Hindistan’daki komünizmin parlamenter kanadı da zor durumda. Sol Cephe’nin Bengal’deki hegemonyası 2011’de önemli ölçüde eridi, cephe, zaten bir süredir krizlerle boğuşuyordu. Popülist lider Mamata Benerci tarafından iktidardan uzaklaştırıldılar. Benerci’nin Trinamul Kongresi 2026 yılına kadar eyaleti yönetti. Şimdi ise, Hindu milliyetçiliğinin hegemonyasına karşı direnişin son kalelerinden biri olarak görülen eyaletin yönetimini BJP devraldı.

Batı Bengal’de sol, yukarıda bahsedilen örgütsel katılaşma, boğucu bir parti siyaseti kültürü ve muhalif seslere karşı sekter tutum gibi sorunların kurbanı oldu. Ayrıca, eyalet halkı için istikrarlı bir ekonomik temel sağlamakta ve geleneksel işçi-köylü tabanının yanı sıra reformlarından bazılarından fayda sağlayanların beklentilerini karşılamakta zorlandı. Hindistan’ın neoliberalizme yönelmesi ve doksanlarda Sosyalist Blok’un çöküşüyle karşı karşıya kalan HKP(M), Özel Ekonomik Bölgeler kurmaya ve eyalete yatırım çekmeye çalıştı. Bu durum, ilk dönemde toprak ve kiracılık hakları edinmelerine yardımcı oldukları bazı kırsal kesimlerle çatışmaya yol açtı. Gerilim, 2007 yılında Nandigram’da doruğa ulaştı. Hükümetin toprak gaspına karşı direniş, sol hükümetin müdahalesine ve polis tarafından on dört kişinin vurulmasına neden oldu. Bir makalede belirtildiği gibi, “Hindistan’da polisin köylülere ateş etmesi yeni bir olgu değil. Önceki olaylara kıyasla can kaybı oranı daha düşük. Asıl sorun, köylülüğün kurtarıcısı olduğunu iddia eden Sol’un, tekelci sermaye için toprak elde etmek amacıyla polisi ve parti kadrolarını kullanıyor olmasıydı.”[29]

Öte yandan, birçok kişi, Kerala’nın Batı Bengal partisinin sert yaklaşımına kıyasla daha insancıl bir alternatif sergilediğini söylüyor. Burada, yukarıdan aşağıya yaklaşım yerine vatandaşların dertlerine hassasiyet gösterme, katılımcı bütçeleme ve tabandan seferberlik yöntemlerine başvuruldu. Ancak burada bile, 2026 yenilgisinden önce dikkat çekici zorluklar ve çelişkilere tanık olundu.

Kerala’nın başarısının ve yüksek toplumsal göstergelerinin büyük bir kısmından Sol Cephe sorumlu tutulabilir. Ayrıca eyaletteki tartışmanın şartlarını belirlemeye de yardımcı oldu. Oradaki siyaset, büyük ölçüde “rekabetçi sosyal yardımcılık” anlayışı etrafında dönüyordu, hem Sol Cephe hem de yeni zafer kazanan BDC (Birleşik Demokratik Cephe) ilerici politikalara bağlılıklarını dile getiriyordu. Ancak giderek artan bir şekilde, HKP(M)’nin eyaletteki söylemi kalkınma, büyüme ve yatırımla ilgiliydi.[30] Son seçimde Sol “sosyal yardım hizmetleri, sağlık ve eğitim alanı” ile ilgili sicilini temel alan bir kampanya yürütürken, muhalefet kampanyasını, “işsizlik, enflasyon ve yönetişim” konuları üzerinden yürüttü.[31]

Partinin bazı üyeleri, partilerini “sınıf mücadelesini sivil toplum siyasetiyle ikame etmek”le suçladı.[32] Kerala’daki Hindu milliyetçilerinin artan hareketliliği, Sol Cephe’nin “Hindu oyları”nı yitirme ihtimalini de gündeme getirdi. Buna karşılık, Sol Cephe o ünlü laiklik savunusunu sulandırmaya, “dindarlıkla mücadele etmek yerine onu kendi safına çekmeye” başladı.[33] Bu durum, en belirgin şekilde Sabrimala olayında görüldü. Sol Cephe, büyük tepkilerle karşılaşınca, uzun süredir menopoza girmemiş kadınların girişlerinin yasak olduğu, Kerala’daki Sabrimala Tapınak Kompleksi’ne bu kadınların girişine izin veren Yüksek Mahkeme kararını uygulama konusunda önceden dile getirdiği taahhütten vazgeçti.

Sol Cephe’nin yatırım konusundaki arayışları cepheyi Londra Borsası’na yanaşmaya itti. İlgili dönemin Maliye Bakanı Thomas Isaac, komünistlerin “şirketleri kendi oyunlarında yendiğini” söyleyerek onlarla dalga geçiyordu. Sol Cephe, Gautam Adani gibi Modi’ye bağlı oligarklarla birlikte çalıştı.[34] Son örnekte, balıkçılar, Adani’nin desteklediği devasa bir liman inşaatına karşı çıktıklarında HKP(M) onlara sert tepki gösterdi, balıkçıların “yabancılardan fon aldıkları” imasında bulundu, hatta onlara, genellikle sağcıların komünistler için kullandıkları “vatan haini” yaftasını yapıştırdı.[35] Solcu hükümet, topluluklar için şüpheli ekonomik değere sahip ve çevresel olarak maliyetli olan büyük, yüksek maliyetli altyapı projelerine yönelik Hindistan devletinin eğilimini paylaşması onun durumunu daha da kötüleştirdi.

Sınıf mücadelesi, kalkınma ve seçimle alakalı amaçlara tabi kılındı. Kamu sektöründe çalışanlar, iş yerinde zorluklarla karşılaştıklarında, HKP(M)’ye bağlı sendikalardan yalnızca “muğlâk cevaplar” aldılar.[36] Devlet eliyle kalkınma sürecinin dayattığı adımlar, o süreçten etkilenen toplulukların çıkarlarıyla çatıştığında, kitlesel sol cepheler bile seslerini çıkarmaya yanaşmıyorlar.

Parti tabanında bu gelişmelerle ilgili anlaşılabilir bir huzursuzluk mevcut. Ancak zaten zaman zaman zor olan iç kültür, çok daha kötüleşti. Partideki muhalefet alanı daralıyor. Son seçimlerin en çarpıcı yönlerinden biri, birçok eski HKP(M) üyesinin bağımsız aday olarak seçime girmesi veya BDC’ye katılmasıydı. Bir makalede belirtildiği gibi, “iç muhalefet seçimlere giriyordu”. Birkaç çarpıcı örneği ele alalım. T. K. Govindan, seçimlerde aday seçimlerinde kayırmacılık suçlamaları nedeniyle partiden ayrılan kıdemli bir parti lideriydi. Seçimde 12.000’den fazla oy aldı. Yeni seçilen bir diğer milletvekili ise, “siyasi kimliklerini sendika aktivizmi ve taban örgütlenmesi yoluyla inşa eden eski kuşak HKP(M) siyasetçilerinden” olan Sudakaran’dır.[37] O da partinin gidişatı karşısında duyduğu hayal kırıklığı ve parti içi demokrasinin ezildiği hissiyle partiden ayrıldı.

Bengal ve Kerala’da HKP(M) benzer oranlarda oy kaybetti. Fakat Kerala’daki durumun düzeltilmesi mümkün. Eyalette hükümetler arasında gerçekleşen salınım, olağan bir durum. Dahası, seçim sonucu solun reddi ve Hindu milliyetçiliğine yöneliş anlamına gelmiyor. Tam tersine, SDC’nin (Sol Demokratik Cephe’nin) izlediği yola karşı duyulan hayal kırıklığını ortaya koyuyor, ancak dile getirdikleri ideallerden vazgeçmiyor. Şimdi öz eleştiri için gerçek bir fırsat var ve muhalefette geçirilecek bir dönem partiye yardımcı olabilir.

Olası İhtimaller

Hindistan’daki komünizmin tarihi, uzun ve olaylarla örülü bir tarihtir. Kahramanları ve kötü adamları, tuzakları ve gerçek kahramanlık ve radikalizm anları mevcuttur. Aynı zamanda, kendini davaya adamış sıradan işçiler ve köylüler, parti üyeleri, aydınlar ve kitleler tarafından aktif olarak yazılmaya devam eden bir hikâyedir. Kapitalizmin alt edilmesini acil bir insani, ekolojik ve ekonomik zorunluluk haline getiren çelişkiler var olmaya devam etmektedir.

Hindistan’daki komünist hareket, bu konuda hayati bir rol oynayacaktır, ancak hiç şüphe yok ki hareket, toplumsal hareketler, kast karşıtı hareketler, feministler, gençlik ve öğrenci hareketleri, bölgesel partiler ve işbirliği yapabileceği diğer halk hareketlerinin bir parçası olarak var olacaktır.[38] Bu hareketler, hem sandıkta hem de sokaklarda mücadele edecektir.

Hindistan’daki hareketin sahip olduğu, yaratıcılık ve radikalizmi besleyen, tükenmek bilmeyen kaynaklar, mevcut çıkmazdan çıkış yolları bulmak için kullanılmaya devam edecektir. Öneri olarak, birkaç muhtemel yola işaret etmek mümkün (ki zaten partide ve sol içinde birçok kişi bu yolları daha önceden dile dökmüştü).

Öncelikle Hindistan’ın üretim sürecindeki parçalanmadan etkilendiğini görmek gerekiyor. Bu nedenle, kayıt dışı ve örgütlenmemiş sektörlerdeki işçilerin seferber edilmesi son derece önem kazanıyor, ki bu, komünist Hindistan Sendikalar Merkezi’nin (HSM) de kabul ettiği bir husus. Bu, iş yerleri yanında mahallelerin de harekete geçirilmesi anlamına geliyor (bu, ilk döneminde Hindistan Komünist Partisi’nin 1927 yılında Bombay’da gerçekleştirilen Genel Grev’de inanılmaz bir etki yaratarak yaptığı bir işti).[39]

Mevcut moment, aynı zamanda laikliğin tutarlı bir şekilde savunulmasını ve ülke genelinde giderek daha fazla egemen hale gelen zehirli neo-faşizme ilkeli bir şekilde karşı çıkılmasını gerektiriyor. Bu cephede Sol, direnişin en güçlü ve tutarlı kaynaklarından biri olmaya devam ediyor. Kast, cinsiyet, inanç, bölge ve dil ayrılıklarını tanıyan, ancak farklılıkları yeniden somutlaştırmayan bir sınıf politikasının dile getirilmesine gerek var. Aşırı milliyetçiliğe veya kalkınmacılığa gömülmeden, geçim kaynağına, onura ve ekonomik, toplumsal ve politik alanlarda gerçek özgürlüğü kullanma yeteneğine odaklanan, anlamlı bir “sosyal vatandaşlık” biçiminin dile getirilmesi şart.[40] Komünist vatanseverlik sergilemek veya anti-emperyalist mücadele sırasında parti üyelerinin kahramanlıklarını yeniden gündeme getirmek, Hintli olmanın tam olarak ne anlama geldiğine ve ülke insanlarının temel haklar olarak neye sahip olduğuna dair yeni bir anlayış geliştirmeye çalışmak kadar önemli arz etmiyor. Bu yaklaşım, insanlık ve çevre açısından, kalkınma ve refah konusunda yeni görüşlerin dile dökülmesine ihtiyaç duyuyor. Ancak bunların geçici adımlar olduğunu hatırlamak gerek. Partinin teşhisi geçerliliğini koruyor: kapitalizm, bizi kuşatan sorunları çözemez. Bu da demek oluyor ki sınıf mücadelesinin ve devrimci siyasetin diline ve pratiğine geri dönmek gerekiyor.

Mevcut durum, yeniden düşünmeyi ve yeniden tasavvur etmeyi gerektiriyor. Bu da ancak mücadelenin seçimlere tabi kılınmadığı, gençlerin, ezilen kastların, dini azınlıkların ve kadınların seslerinin ciddiye alındığı, ilerlemek için bugüne dek sahip olduklarından daha fazla alan buldukları, gerçekten demokratik ve açık bir parti içi kültürle mümkün.

Kongre Partisi’nin Hindistan genelinde sahip olduğu hegemonya, yirminci yüzyılın sonlarında ülke siyasetinin bölgeler nezdinde bölünmesiyle birlikte kırıldı. Sermayenin gelişmesi, bölgesel partilerin ve güç odaklarının yükselişi ve Kongre’nin kendi kibriyle birlikte, giderek daha fazla parti, belirli eyaletlerde bağımsız güç merkezleri oluşturmaya başladı.[41]

Geri dönüp bakıldığında komünistler de benzer bir durumdaymış gibi görünüyorlar. Seçimlerde Tripura, Batı Bengal ve Kerala haricinde zayıf bir performans sergiledi. Kitle hareketlerinin çok daha geniş bir erişim alanı var, ancak BJP’ye bağlı sendikalar, öğrenci hareketleri ve diğer yapılar komünistlere daha fazla güçlük çıkartıyorlar. En önemlisi de BJP’nin bir vakitler Kongre’nin ülke genelinde sahip olduğu hegemonya düzeyine yaklaşması. Bunun önünde ciddi engeller var. “Hintçe, Hindu, Hindistan” sloganının Pencap’taki Sih çoğunluğuna veya Güney'deki gibi Hintçe konuşmayan eyaletlerdeki seçmenlere hitap etmesi olası değil, ancak gene de BJP, seçimlerde güçlü bir unsur. Ayrıca, şiddet içeren ve faşist bir yapıya sahip, ancak örgütlü ve iyi finanse edilmiş etkileyici bir sokak hareketine de sahipler. Komünistlerin onları seçim sandığında yenmesi pek mümkün değil. Ancak bunu yapmaya çalışacak koalisyonların parçası olabilirler, gene de şimdilik sokaklarda, iş yerlerinde ve topluluklarda belirli bir etkiye sahip olmalı.

Kadrolarının özverisinden yararlanmak, tabandan gelen yaratıcılığa izin vermek ve tüm Hindistan düzeyinde seçim sonuçlarından ziyade taban oluşturmaya yeniden odaklanmak, Hindistan’ın faşizme doğru gidişine karşı en tutarlı muhaliflerden biri olmaya devam etmelerine yardımcı olacaktır. Doğru dengeyi sağlamak zor. Sosyalistler genellikle ya seçimciliği tamamen reddetmiş ya da hareketi onun katı kurallarına tabi kılmıştır. Bunun yerine, hareket, esneklik gösterip, belirli koşulların ve tabanın taleplerine duyarlı olmak suretiyle geniş bir taktik yelpazesini tercih etmeli.

Komünist öğrenci grupları, Temmuz 2026’da Delhi’de gerçekleşen büyük öğrenci eylemlerinde yer aldı. Hindistan Sendikalar Merkezi (CITU), geçici işçileri örgütleme konusunda ilerleme kaydetmeye çalışıyor, tabandaki kadrolarının yaptığı, fark edilmeyen çok fazla çalışma olduğu kesin. Çiftçi sendikalarının ekseriyetinin toprak sahiplerinin güdümünde olduğu koşullarda topraksız tarım işçilerini örgütlemek, onların toplumsal yeniden üretim ve çevre sorunları ile ilgili mücadelelerde yer almalarını sağlamak için daha fazlası yapılabilir. Bu, öncelikle bazı partilerde sınıf ve kalkınma konusunda yaygınlık arz eden fikirleri yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor. Elimizde kolay cevaplar yok, ancak çıkmazın aciliyetini kabul etmek de önemli bir adımdır.

Komünistlerin önünde zorlu bir görev var. Aynı anda iki zaman diliminde birden var olmaları gerekiyor: Hem bugünün mücadelelerine, ihtiyaçlarına ve taleplerine sıkıca bağlı kalmalı, hem de sosyalist dönüşümün nihai hedefine odaklanmalıdırlar. Bu zorluk, dünya çapındaki sosyalistlerle paylaştıkları bir zorluktur. Hindistan’daki komünist hareketin nerede yanlış yaptığı, neleri doğru yaptığı, bundan sonra nereye gideceği ile ilgili tespit ve değerlendirmeler bize çok şey öğretebilir.

Tanrup Sandu
27 Ağustos 2026
Kaynak

Dipnotlar:
1. Bkz.: Shreya Bhattacharya, “Evelyn Trent: Erased Voices and the Radical Struggle Against Imperial Capitalism”, Discourse on Anti-Colonialism, 21 Mayıs 2025, Substack.

2. M. N. Roy, M. N. Roy’s Memoirs (Ajanta Publications, 1964), s. 28.

3. Kheya Bag, “Red Bengal’s Rise and Fall”, New Left Review, Sayı. 70 (Ağustos 2011): 69–98.

4. M. N. Roy, “An Indian Communist?” Masses of India III (July, 1927), aktaran: Gene D. Overstreet ve Marshall Windmiller, Communism in India (Berkeley ve Los Angeles: University of California Press, 1960), 89.

5. Manu Goswami, “A Communism of Intelligence: Early Communism in Late Imperial India”, Diacritics 48, Sayı. 2 (2020), Muse.

6. Sharma, ‘“Yeh Azaadi Jhooti Hai!”: The Shaping of the Opposition in the First Year of the Congress Raj”, Modern Asian Studies 48, Sayı. 5 (2014): 1358–88.

7. Sunil Purushotham, From Raj to Republic: Sovereignty, Violence, and Democracy in India (Stanford University Press, 2021), 183.

8. A.g.e.

9. A.g.e.

10. A.g.e.

11. Nissim Mannathukkaren, Communism, Subaltern Studies and Postcolonial Theory: The Left in South India (Routledge, 2022).

12. A.g.e., s. 59.

13. Ania Loomba, Revolutionary Desires: Women, Communism, and Feminism in India (Routledge, 2018), 198.

14. Subho Basu ve Auritro Majumder, “Dilemmas of Parliamentary Communism: The Rise and Fall of the Left in West Bengal”, Critical Asian Studies 45, Sayı. 2 (2013): 167–200, TF.

15. M. P. Basheer, “The Kerala Precedent: How Article 356 Became a Weapon of Cold War Politics”, Wire, 19 Ağustos 2025.

16. Communist Party of India (Marxist), “Party Programme”, erişim tarihi: 10 Temmuz 2026, CPIM.

17. Mannathukkaren, Communism, Subaltern Studies and Postcolonial Theory, 1.

18. Bag, “Red Bengal”.

19. A.g.e.

20. Suhrid Sankar Chattopadhyay, “Fall of a Citadel”, Frontline, 14 Mart 2018.

21. Basu ve Majumder, “Dilemmas of Parliamentary Communism.”

22. Anonymous, “Naxalbari@50: Maoist Uprising Was Sparked by This Tribal Woman Leader”, Hindustantimes, 23 Mayıs 2017.

23. “Spring Thunder Over India’, People’s Daily, 5 Temmuz 1967, MIA.

24. Rahul Pandita, “The Rise and Now Fall of the Maoist Movement in India”, Aeon, 21 Ekim 2025.

25. Arundhati Roy, Mr Chidambaram’s War, 2010, ISR.

26. Örneğin Maoistler bazen kontrol ettikleri bölgelerde faaliyet yürüten işletmelerden “koruma parası” alıyorlar. Bkz.: Kheya Bag, “Red Flags In The Forest”, New Left Review, Sayı. 118 (Ağustos 2019): 141–48.

27. Rashmi Drolia, ‘“I Can Proudly Declare India Naxal-Free”, Says Amit Shah’, The Times of India, 19 Mayıs 2026, TI.

28. Suvojit Bagchi, “Is India Finally Winning the Decades-Long War against Maoist Insurgency?”, BBC, 27 Mayıs 2025.

29. Basu ve Majumder, “Dilemmas of Parliamentary Communism.”

30. Nileena MS, “How Kerala’s CPI(M) Took a Hammer to Its Ideology While Chasing Electability”, Caravan, 1 Nisan 2026.

31. “Kerala Election Wrap-up: How UDF Ended LDF’s 10-Year Rule”, The Times of India, 22 Mayıs 2026, TI.

32. MS, “How Kerala’s CPI(M) Took a Hammer to Its Ideology”.

33. A.g.e.

34. A.g.e.

35. A.g.e.

36. A.g.e.

37. Lakshmi Priya, “Beyond Anti-Incumbency: What Kerala’s Verdict Says about the LDF”, Newslaundry, 7 Mayıs 2026.

38. HKP(M), Hindistan Öğrenci Federasyonu ve Tüm Hindistan Demokratik Kadınlar Derneği gibi kitle örgütlerine sahip.

39. Sinha, Abhinav. “Whither Working Class Movement?,” n.d., Academia. Bombay grevini bir başka çalışmamda ele almıştım: Tanroop Sandhu, “Mills and Marxists: Communism and Internationalism in Interwar Bombay”, History Workshop Journal, Cilt 101, Bahar 2026, s. 169–195, Oxford.

40. Basu ve Majumder, “Dilemmas of Parliamentary Communism”.

41. Achin Vanaik, “India’s Two Hegemonies”, New Left Review, Sayı. 112 (Ağustos 2018): 29–59.