Suriye Komünist Partisi (SKP), kendisinden ayrılana dek
Suriye-Lübnan’daki politik örgütle bağlantılı bir yapıydı. Şimali’nin
Suriye-Lübnan Komünist Partisi (SLKP) genel sekreterliği görevi, Suriyeli Halid
Bektaş’ın örgütün mutlak kontrolünü ele geçirmesiyle (1932) sona erdi. Aynı
zamanda Bektaş, partinin odağına o dönemin hâkim Stalinist ilkelerini
yerleştirmek için uğraştı.[1] Bu, özellikle daha yumuşak bir çizgi izlemeye ve
Moskova’dan daha fazla uzaklaşmaya meyilli Lübnanlı liderlerin yönetim ve
ideoloji zemininde açıklanması zor olan tutarsızlıklarla malul olmalarına neden
oldu. Birlikte oldukları süre boyunca, Suriye-Lübnan
komünistleri, politik, toplumsal ve yazınsal faaliyet alanında oldukça
aktiflerdi. Bu noktada komünistlerin özellikle, diğer politik örgütlerin
desteklediği fakat kuruluşunda ve yönetiminde partinin bizzat sorumluluk
üstlendiği Antifaşist Birlik’in (1943) oluşumunda oynadığı role değinmek gerek.
Levant
komünizminin birliği 1944’te sona erdi. Kopuş sürecinde benimsenen “İki ülke,
iki parti” sloganı, her iki hareket tarafından da kabul edildi.[2] Ancak, SKP’nin
genel sekreteri olarak Bektaş, bölgedeki komünizmin önde gelen figürü haline
geldi. 1954’te Şam’daki mecliste bir koltuk kazandı. Güçlü kişiliği ve (kendi
ifadesiyle) ihtiyaç anlarında sergilediği çok yönlülük, partiyi yeniden
canlandırmasını ve geleceğe dair beklentileri olan bir topluma etkisini
aktarmasını sağladı. Ancak, komünist lider başlangıçta, tarihi Filistin’de
İsrail Devleti’nin kurulmasıyla ilgili yürütülen tartışmalarda Sovyetler
Birliği’ne sorgusuz sualsiz verdiği destek nedeniyle kazandığı kötü şöhretin
üstesinden gelmek için uğraşmak zorunda kaldı.
1.
Bağımsız Suriye’de SKP
Suriye,
1946’da Fransa’dan bağımsızlığını kazandı, ancak diğer dış aktörlerin
müdahalelerinin yol açtığı etkilerden kurtulamadı. Özellikle de ertesi yıl
ülke, İsrail’in bölgeyi işlevsiz kılacak yeni bir “sömürgeci” sorun olarak
ortaya çıkması ve bu yapının başlangıcından itibaren eski Avrupa güçleri, ABD
ve SSCB tarafından desteklenmesi gibi bir tehditle karşılaştığında yüzleştiği
sorun daha da derinleşti. Bu tehdidi Suriye topraklarına ve çıkarlarına yönelik
doğrudan gerçekleştirilmiş bir saldırı olarak gören Şam bu adımı, gelecekte Arapların
birleşmesiyle kurulacak büyük devlete mani olacak “yeni bir emperyalist genişleme
çabası” olarak nitelendirdi. Böylece, “Suriye için mücadele”, tüm Soğuk Savaş
boyunca sürdü. Bu uzun dönemde Washington ve Moskova, modern “devlet sistemi”
aracılığıyla hegemonyalarını yeniden teyit etmek için bölge genelinde rekabet
ettiler (Quilliam, 1997; Sapag, 2017).
Milletler
Cemiyeti’nin himayesinden kurtulan bu Levant ülkesi, Fransız hâkimiyetindeyken “toplumsal
sorun”un ulusu ilgilendiren bağımsızlık[3] sorununa tabi olduğu bir yer iken, zamanla
bir ulusal demokratik devrime ihtiyaç duyan, ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma
ve büyük toprak sahiplerine[4] dayalı olan bir ülkeye dönüştü (Schad, 2005).
Kurtuluşun bu şekilde öncelikli kılındığı koşullarda ülke, ulusal dayanışma
pratiği tüm güçleri birleştirmeyi bilse de kontrolleri altındaki kırsal bölgelerde
her türlü toplumsal protestoyu veya isyanı bastırmak için elinden geleni ortaya
koyan kudretli isimler ve toprak sahiplerince yönetiliyordu. Bununla birlikte
Suriye, önceleri (1920’lerde), Batı dünyasında görülen sendikalardan ziyade
geleneksel lonca sistemine daha yakın bir tür dernekçiliğin başarıyla
geliştirildiğine tanıklık etmişti (Schad, 2005). Bu sistem, iyi ücretler, iş
yerinde iyi sağlık koşulları ve grev hakkı talep eden ilk başta ekonomi
sahasının elitlerinde görülen burjuva ideolojisinin koşulladığı küçük zanaatkâr
ve işçi gruplarından oluşuyordu. Sonrasında açığa çıkan toplumsal
hareketlerdeki ve işçi hareketlerindeki artış Paris’i hareketi kontrol altına
almaya çalışmaya yöneltti. Böylece 1935 yılında iş sahiplerini işçilerle bir
araya getiren meslek birliklerinin oluşumunu düzenlemeyi amaçlayan bir
kararname çıkartıldı.[5] Bu noktadan itibaren, Fransa’nın çıkarttığı her yöne
çekiştirilebilecek yasanın hükümleri uyarınca, yeni işçiler, resmi olarak kurulmuş
örgütlere katılmaya başladılar, ancak aynı zamanda yasadışı ilan edilmiş,
Marksist-Leninist bir ideolojiyi benimseyen sendikalara da katıldılar.
İkinci
Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, büyük toprak sahiplerini temel alan tarımsal
faaliyetlerle, pamuk, cam, fosfat ve sabun üretimiyle bağlantılı küçük bir
sanayi ortaya çıktı. Bunun doğrudan bir sonucu olarak, özellikle Şam ve Halep’te
(Seale, 1988) henüz yeni yeni gelişmekte olan işçi sınıfı toplulukları, işçi
hakları için protesto eden bağımsız sendikalarda bir araya geldiklerinde
görünürlük kazanmaya başladılar, bu da SKP’nin kendisini işçi protestoları için
bir toplanma noktası haline getirerek ajitasyon-propaganda faaliyetlerinin
yürütüldüğü alanı genişletmesine yol açtı (Gallissot, 1978).
2.
SKP ve SSCB ile Bağları
Öncelikle,
Rusya’nın Suriye'deki stratejik çıkarlarının çok eski zamanlara dayandığını
belirtmek gerek. Bu çıkarlar, esas olarak dokuzuncu yüzyılda Ortodoks
Hristiyanlığın kültürel-dini faaliyet alanını genişletmesiyle birlikte
oluştular (Laqueur, 1957; Pichon, 2013, 2014; Sapag, 2017), Osmanlı döneminde
ise Çarlık rejimi, Büyük Suriye üzerinden Ortadoğu’ya yayılmaya dair eski
emeline ulaşmak için çalışma yürüttü ama bu konuda aşarılı olamadı. 1917
Devrimi’nden sonra yeni SSCB, bölgede ancak ortaya çıkmaya başlayan ve
Rusya'nın kendi himayesi altında tutmaya çalıştığı bir dizi zayıf komünist
parti aracılığıyla yer edinmeye çalıştı. Ancak Stalin’in ölümünden sonra[6] ön
plana çıkan Sovyet diplomasisi, Arapların bağımsızlığı fikrinden yana olan
hareketlerle açıkça rekabet etmeye ve onları etkilemeye başladı. Bu çalışma,
bölgede yaygın olan burjuva milliyetçiliğini/pan-Arabizmi de içeriyordu. İlgili
akımın savunucuları, Moskova’ya karşı faydacı bir yaklaşım sergilemekten
çekinmediler ve sürekli şu cümleyi dile getirdiler: “Silahlarınızı istiyoruz,
ancak fikirlerinizi reddediyoruz” (Pichon, 2013).
SKP
lideri Halid Bektaş ise 1953 yılında son bulan Stalin döneminde ya inançtan ya
da disiplinden dolayı SSCB’nin Ortadoğu’ya yönelik (şüpheli) planlarına rıza
gösterdi. Bunun sonucunda, Stalinist vizyon çerçevesinde, Yahudi-Rus liderleriyle
var olan bağlar aracılığıyla Moskova’nın çıkarlarına hizmet edecek şekilde,
İsrail Devleti’nin kurulmasına Moskova’nın dâhil olması fikrini tereddütsüz
kabul etti.[7] Ancak, İsrail’in ABD ile hızla kurduğu bağ, Stalin’in
politikasının başarısız olduğunu kısa sürede ortaya koydu (Ulianova, 2005),
aynı zamanda Arap komünist partilerini, özellikle de bölgedeki önde gelen
temsilcileri olan “belâgatli Kürt” Bektaş’ı (Seale, 1988) zayıf ve itibarsız
bir konuma sürükledi. Hruşçov’un tepeye çıkmasıyla birlikte oluşan, Kremlin’in “burjuva
devletleriyle” eşit şartlarda ilişki kurma, özellikle Ortadoğu’daki faaliyetlerinde
yeni SSCB’nin uluslararası etkisini güçlendirme karar sonrasında (kendi
ifadesiyle) “ilginç bir güçlükle yüzleşildi”. Oysa karar, “sömürgeci
efendilerin halkın boynuna geçirdiği kölelik boyunduruğundan kurtulması” için
alındığı söylenmişti (Kruşçev, 1970: 438). Bununla birlikte, hiç şüphe yok ki SSCB
ile Suriye arasındaki bağlar, Stalinistlerin kendisini uzaklaştırma ve tarihi
Filistin’de İsrail'in kurulmasına yardımcı olmak için müdahale etme kararına
rağmen, zaman içinde yeniden teyit edilen çıkar temelli ittifaklar üzerinden
kurulmuştu (Pichon, 2014).
Suriyeli
komünistler, 1954’te isyancı askerler ve Baas Partisi ile birlikte, muhafazakâr
albay ve cumhurbaşkanı Edib Çiçekli’nin devrilmesinde aktif olarak işbirliği
yaptılar. Bu durum, hapsedilen veya sürgüne zorlanan SKP liderlerinin ve
aktivistlerinin siyasi faaliyete geri dönmelerine ve darbenin diğer failleriyle
birleşerek milliyetçi eğilimlere sahip, Batı’nın her türlü müdahalesini
reddeden bir Ulusal Cephe oluşturmalarına yol açtı. Moskovalı diplomatlar,
Levant ülkesinde Soğuk Savaş rüzgârınının kendi lehlerine dönebileceğini fark
ederek yeni duruma hemen müdahale ettiler. Bu arada Washington, ülkedeki
ilerici Sovyet yanlısı duygular ve Halid Bektaş önderliğindeki komünist
hareketin kazandığı mevzi karşısında endişeye kapıldı.[8]
Nitekim,
1955 yılına gelindiğinde SSCB, Suriye’de ciddi kazanımlar elde etti. Önde gelen
temsilcisi Bektaş, bir önceki yıl Suriye meclisinde 11.000 oy farkla bir
sandalye kazandıktan sonra bölgenin ilk komünist milletvekili oldu (Heikal,
1978: 48). Bu sonuç, liderin tıpkı ideolojisi gibi, halk nezdinde sahip olduğu
prestijin deliliydi. Şunu da eklemek gerek: Suriye Komünist Partisi'nin etkili
stratejisi, geleceğe yönelik olarak, Batı’yı reddeden ortak bir
anti-emperyalist güç oluşturmak amacıyla milliyetçi partilerle ihtiyatlı bir
şekilde ittifak kurmaktan ibaretti; ancak parti, Marksist-Leninist ilkelerinden
vazgeçmeden bunu başardı. Bektaş’ın taktiksel Makyavelizmi son derece zekice ve
ustalıkla kullandığını söylemek mümkün. Kendini diyaloga açık bir devlet adamı
olarak takdim eden Bektaş bir yandan bilimsel Marksizmin önemine (uluslararası
hedefine) dair fikrini geri plana çekiyor bir yandan da ortak bir zemin bulmak
ve yalnızca Suriye’nin çıkarları doğrultusunda iş birliği yapmak için “tüm
gerçek milliyetçiler”le güçlerini (ulusal hedef doğrultusunda) birleştirmeyi
biliyordu. Bu arada SSCB, Suriyeli komünist liderle aynı sıklıkta, bölgedeki
ekonomik ve askeri projelerin uygulanmasını teşvik etmek amacıyla Marksist görüşlerin
yayılmasına karşı ılımlı bir tutum sergiliyordu. Böylece SSCB, o dönemdeki dış
politikasının toprak kazanmak ve düşman Batı güçlerini zayıflatmakla ilgili
temel amacına hizmet eden fırsattan yararlanmayı bildi (Buss, 1970; Ismael
& Ismael, 1998; Kruschef, 1970; Pichon, 2014).
Bektaş’ın
her ülkenin kendine has özelliklerine vurgu yapan milliyetçi önerileri, o
dönemdeki konuşmalarından birinde şu şekilde dile dökülüyordu:
“Programımız (büyük
hedeflerimiz) [...] bağımsızlık ve egemenliğin temellerini güçlendirme, [...]
dünya barışının güçlendirilmesine katkı sunma ve emperyalist komplolara meydan
okuma, [...] demokrasiyi yaygınlaştırıp güçlendirme; ekonomimizi özgürleştirmek
ve iyileştirmek için çalışma; tarımımızı reforme etme; işçilerin, köylülerin ve
tüm emekçilerin yaşam standardını yükseltme amacını güder. Ulusal demokratik
kurtuluşun sağlanmasının ardından, bilimsel sosyalizmin daha yüksek bir
aşamasına kapıyı aralıyoruz. [...] Programımız, her ulusun sosyalizm yolunun,
her ulusun özellikleriyle, tarihsel evrimiyle, ekonomik koşullarıyla ve
toplumun diğer ulusal özgünlükleriyle tutarlı olması gerektiğini kabul etmektedir.”
[Bektaş, 1955’te Şam’daki Mecliste Yaptığı Konuşma; Ismael
& Ismael, 1998]
ABD
tarafından aceleyle yürürlüğe konulan Bağdat Paktı’nın kapsamı yanında, Hruşçov’un
“Nasır hükümetine ve Arap halkına yardım etmek” (Kruşçev, 1970) için
gerçekleştirildiğini söylediği[9], SSCB’nin Mısır’a yönelik müdahalesi, SKP’nin
belirsiz konumunu sürdürmesine yol açtı. Hem Arap sosyalizminin hem de Arap milliyetçiliğinin
devrimci potansiyel içerebileceğini iddia eden parti, aynı zamanda ulusal
burjuvazinin egemen emperyalizmden uzaklaştığı fikrini de memnuniyetle karşılıyordu
(Agwani, 1968). Bu hususu göz önünde bulunduran Suriyeli komünistler, 1958’de (silahlı
kuvvetlerin desteğini arkasına alan) Suriye Baas Partisi ile Mısır
Cumhurbaşkanı Abdünnasır, karşılıklı çıkarlara dayalı (bölgesel/anti-komünist)
ittifakın kurulması, Mısır ile Suriye arasında Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) adıyla
bir birliğin oluşturulması konusunda anlaştıklarında, tuzağa düştüklerini
gördüler, bir yandan da Nasır rejiminin Mısırlı yoldaşlarını baskı altına
aldığının da farkına vardılar. Neticede Suriyeli komünistler, sadece Nasır’ın ekmeğine
yağ sürecek, asla gerçekleşmemesi gerektiğine inandıkları bu eşitsiz birliğe
(artık yeraltından faaliyet yürütmek suretiyle) sert bir muhalefet sergilemek
zorunda olduklarını düşündüler.
Bu
gelişmeden önce de Bektaş, Süveyş krizinden bu yana Nasır’ın etrafını kuşatmış
olan zafer havasına rağmen, kendisine zaten pek güvenen biri değildi. Bektaş, Nasır’ı
“ABD ajanı ve Mısır’daki büyük sermayenin piyonu” olarak yaftalamaktan, politik
sistemini “firavun emperyalizmi”[10] olarak tanımlamaktan çekinmedi
(Abdel-Malek, 1966). Bir yandan da Bektaş, “küçük burjuva insanlardan oluşan”
burjuva Arap hareketi ile radikal kurtuluş hareketi veya SSCB’nin “bilimsel”
komünizm modeli arasında var olan kutuplaşmaya vurgu yaptı (Buss, 1970 (Agwani,
1968)). Kaçınılmaz olarak, SKP lideri sürgüne gitmek zorunda kaldı. Baas
Partisi’nin radikal kanadının iktidara geldiği 1966 yılına dek sürgünde kaldı.
3.
SKP ve Baasçılıkla Bağları
SKP’nin
burjuva partilerine (Bektaş’ın iddia ettiği gibi, “öznel idealizm”den muzdarip
olan partilere (Buss, 1970)) karşı belli bir saygı gösterdiği dönem, partinin
ve liderlerinin yüzleştikleri zulmün ağırlaşmaya başlamasıyla aynı döneme denk
geldi. Ancak aynı zamanda, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kuruluşu ardından,
Nasır’ın demir yumruğunun bir sonucu olarak (Agwani, 1968; Seale, 1988), Baas
Partisi, ana liderleri ve kurucu ortakları Salah Bitar ve Mişel Eflak’ın da
onayıyla etkisiz hale getirildi. Bununla birlikte, kısa süre sonra Nasır’ı
herhangi bir güç paylaşımına razı olmayacak hırslı bir mutlakiyetçi olarak
görmeye başladılar. Nasır ise Suriye’yi Mısır yönetimi altındaki küçük bir ada
olarak görüyordu. Böylece 1959’da, gerilim ve artan hoşnutsuzluk ortamında,
Suriye ordusunun bazı kesimleri, sonuçsuz ve etkisiz bir ayaklanma
gerçekleştirdiler. Bunun sonucunda Birleşik Arap Cumhuriyeti, yalnızca Nasır’ın
kararlılığı sayesinde, iki yıl daha varlığını sürdürebildi. Bu durum,
(Baasçılar ve Suriye Komünist Partisi de dâhil olmak üzere) tüm politik
partilerin destekledikleri başarılı bir darbeyle Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin
dağılmasına, bununla birlikte, “milyonlarca Arap’ın” birliği hayalinin kesin
olarak sona ermesine kadar sürdü (Corm, 2016).
Suriye’de
ise herkes, birlik projesinin başarısızlığından beceriksiz siyasi elitleri suçladı
ama kimse “büyük Nasır’a dokunmadı. Buna rağmen, iki yıl sonra Mısır, Suriye ve
Irak arasında geçici bir güç birliği tesis etmek için adım atıldı. O noktadan
itibaren, “büyük milliyetçiler” (küresel birleşik bir Arap planını savundukları
için bu şekilde adlandırılıyorlardı) kaçınılmaz olarak iktidarı daha pragmatik
bölgeselcilere veya Suriye ulusunun bağımsız bir varlık olduğunu, tek başına
hareket ettiğini savunan Hafız Esad gii isimlere devrettiler.
Şunu
da eklemek gerek: SKP ve Halid Bektaş için Arap birliği, hiçbir zaman öncelikli
bir hedef olmadı, ancak parti ve lideri, kimi vakit büyük burjuva
milliyetçiliklerine dair görüşünü dile getirdi. Aynı zamanda, SSCB ve diğer
sosyalist ülkelerle işbirliği yapma konusundaki isteksizlikleri nedeniyle
onları her zaman şovenist ve vasat olarak değerlendirdi (Nehmé, 1984). Bu
arada, Hruşçov yönetimindeki SSCB (1955-1964), küçük burjuva-milliyetçi
hareketler aracılığıyla iktidara gelen Arap hükümetlerine silah desteği
sağlamaktan çekinmedi (Buss, 1970). Bu hükümetler, iktidara geldikten sonra güçlerini
kendi ülkelerindeki komünist partileri ezmek için kullandılar.
Hruşçov,
Arap ülkelerinin silah açısından güçlendirilmesinin “sömürgecilerin zayıflaması
ve SSCB’nin bölgedeki nüfuz alanının genişlemesi” anlamına geldiği göz önüne
alındığında, bu çelişkiyi önemli görmedi (Kruschef, 1970).
Ancak
şüphesiz Suriyeli komünistlerin en parlak günleri, genel sekreterlerinin
1954-1958 yılları arasında parlamentoda yerini aldığı zamandı. Bektaş’ın etkili
Albay Afif Bizri ve Başbakan Halid Azmi’nin desteğinden yararlandığı eşsiz bir momentti
bu. Söz konusu yardımı, Nasır’ın İsrail ve Batı emperyalizminin Suriye toplumu
için oluşturduğu gerçek tehdidi ortaya koyması neticesinde alabilmişti. Bilhassa
Süveyş krizi (1956) sonrasında oluşan politik sol eğilimden sonra bu tehdit
daha da belirginleşti. Baasçılarla olan yakın ilişkisinden de faydalanan
SKP’nin ülkedeki destek kitlesi büyüdü, itibarı arttı (Isaac, 2009). Ancak, SKP’nin
popülaritesindeki bu beklenmedik artış, Suriye Baas Partisi’nin komünistlere
karşı güvensizlik duymasına ve savunma pozisyonuna geçmesine yol açtı. Bu
anti-komünist hareketi önlemeyi esas alan bu yaklaşım, Nasır ile komünistlerin
kaydettiği ilerlemenin farkında olan Suriye milliyetçiliğinin liderleri
arasında geçici bir ittifak kurulmasına yardımcı oldu.
Birleşik
Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) yıkılması (1961) ardından SKP, yalnızca birkaç yüz
üyeye sahipti. Zorunlu sürgünde olan liderleriyle parti, gayet zayıf bir
haldeydi. 1963 darbesinden sonra kurulan ve Baasçılar ile geçmişe özlem duyan
Nasırcıların oluşturduğu “hileli” koalisyon neticesinde kurulan yeni hükümet
(Seale, 1988), SKP’nin üzerindeki baskıyı artırdı. Parti, yeraltından faaliyet yürütmek
zorunda kaldı.
Halid
Bektaş, ancak üç yıl sonra, iktidardaki Baasçılara karşı çıkan bir Baasçı
kesimin desteğiyle gerçekleşen yeni bir radikal askeri ayaklanmanın ardından
Şam’a dönebildi (Buss, 1970). Fakat dönüşü şarta bağlıydı: Moskova’nın Baasçı
liderler üzerindeki doğrudan baskısı sayesinde ülkeye dönen Bektaş, siyasi
faaliyet yürütmeyecekti[11] (Ramet, 1990; Seale, 1988). Komünist lider, Sovyetler’in
belirlediği tüm kurallara sadık kalması nedeniyle bunu itirazsız kabul etmek
zorunda kaldı. Her şeyden önemlisi, SSCB’nin Suriye’de kesin ilerleme
kaydettiği gerçeğini göz önünde bulundurursak, Sovyetler’in Baasçılığı ekonomik
ve askeri olarak tereddütsüz destekleyeceği, hatta bu desteğin sadece soğuk
pragmatizmden kaynaklansa bile, ülkenin çeşitli güç mekanizmaları üzerinde
kontrol sağlamak için olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. Dahası, zaman içinde, Şam,
Suriyeli komünistlere güvenmemeye devam etse de, Moskova, özellikle Mısır’ın (Sedat
yönetiminde) bölgedeki Washington politikalarına yönelmesinden sonra, artan
ekonomik ve askeri ortaklıklar senaryosunda Baasçılara sorgusuz sualsiz destek
verdi (Sapag, 2017: 132). Bu, Baasçılığın, “Arap sosyalizmi”ni (Bektaş’a göre “ütopyacı
topluluğunu”) Sovyet liderlerinin söylemsel olarak ilan ettiği “bilimsel
sosyalizm”le ilişkilendirme biçimindeki belirsizlikler ve çelişkiler ortaya
konulmuş olmasına rağmen gerçekleşti (Buss, 1970). Böylece SSCB, Batı
güçleriyle olan rekabetini göz önünde bulundurarak hareket etmeye devam etti;
bu da Suriye’nin stratejik konumunun, Akdeniz’in doğu kıyısında yer alması ve
üç kıtanın birleştiği bir noktayı temsil etmesi nedeniyle kilit önem taşıdığı
anlamına geliyordu (Quilliam, 1997; Laqueur, 2016). Şüphesiz ki SSCB, bölgesel
güç stratejisinin, Moskova’ya her zaman sadık olan kardeş partisine karşı bir
miktar küçümseme veya ilgisizlik içerebileceği olasılığını asla dikkate almadı.
Şam’a
dönme izni aldıktan sonra (1966), Halid Bektaş, partisinin iktidardaki Baasçı
liderlerle kurduğu yakın ilişkinin (al-Baker, 2011) yanı sıra, Baasçıların
burjuvazinin ve yenilmiş Baasçı eski tüfeklerin gücünü ortadan kaldırmayı
amaçlayan kimi sosyalist pratiklerle uyum sağlama girişimlerinin ortaya
konulduğunu gördü. Böylece komünist lider, SKP üyeleri ile radikal Baasçılar
arasında düzenli gerçekleştirilen toplantılara destek sundu. Amacı, Baasçıların
görüşlerine uygun olarak, yerleşik burjuva güçlerini alt edebilecek tek bir
öncü parti olabilmekti. Hatta tarım ve savunma alanlarında Sovyet
politikalarının uygulanmasını bile talep etti.
Neredeyse
aynı zamanda, SBKP’nin 13. Kongresi’nde (Mart-Nisan 1966) komünistlerin burjuva
milliyetçileriyle nasıl etkileşim kurması gerektiği konusunda yürütülen
tartışmalarda Bektaş, “muğlak” Arap hükümetleriyle işbirliğini her ne pahasına
olursa olsun savunan ve küçük burjuva unsurlarının bilimsel sosyalizme giden
yolu açabileceğini iddia eden Sovyet “iyimserleri” veya “revizyonistleri”ne
duyduğu güvensizliği ve onlara yönelik reddiyesini açıktan dile getirdi (Buss,
1970). Hiç şüphe yok ki, bu dönemde her daim kendini kitaba bağlı Leninist
olarak takdim eden Bektaş, hiçbir tereddüdünün olmadığını, konuyla ilgili
olarak hiçbir tavizde bulunmayacağını ortaya koydu. Aynı zamanda, Moskova’nın yüzünü
iktidardaki burjuvaziye çevirmesinin komünistleri sadece gözlemci konumuna
düşürdüğünü söyleyen Bektaş, aktif bir cevap verme imkân ve becerilerinin
kalmadığı konusunda uyarıda bulundu.
Suriye
lideri, “ulusal burjuvaziyle ittifak”[12] sloganını kesin olarak bir kenara
bıraktıktan sonra, bu ittifaktan vazgeçmeyi veya küçük burjuva-milliyetçi
rejimlere aşırı desteği yürürlükten kaldırmayı, bunun yerine, Arap komünist
partilerini, bölgede kendi ayrıcalıklı Moskova ortakları tarafından sıklıkla
bastırılan tartışılmaz öncü güç olarak öne çıkarmayı savundu.[13] Bununla
birlikte, fikirlerini yazılı olarak ifade ederken Bektaş, her zaman SSCB’ye ve
ilgili üst düzey liderlerine karşı gereken soğukkanlı yaklaşımı ve saygıyı
muhafaza etti.[14] Sonuç olarak, Arap milliyetçilerinin desteklenmesi
gerektiğini, ancak bu desteğin yalnızca eleştirel bir yaklaşımla ve uyanıklıkla
verilmesinin şart olduğunu açıkça dile getirdi:
“Sovyetler Birliği ve
diğer sosyalist ülkeler, Asya ve Afrika’da yeni özgür olmuş ülkelerin
bazılarıyla ittifak politikası izlemiş olsalar da, bu, komünist partilerin,
genel olarak demokratik güçlerin her koşulda hükümetlerini desteklemeleri ve
demokratik özgürlükler için mücadeleden vazgeçmeleri gerektiği anlamına gelmez.
[...] Bu tür ittifakları, işçi sınıfının rolünü reddeden sahte teorilerle haklı
çıkarmaya yönelik girişimlere karşı tetikte olmalıyız.”
(Metin,
Aralık 1965’te Problems of Peace and Socialism [“Barış ve Sosyalizm
Sorunları”] dergisinde yayınlandı; Heikal, 1978; Laqueur, 2016)
4. Suriye’deki
İktidar Değişikliklerinde
Suriyeli Komünistlerin Geçirdikleri Evrim
1966’dan
1970’e dek uzana süreçte iktidardaki Baasçı liderlerin “sosyalist dönüşüm
programı”nı (Picard, 1996; Trentin, 2013) uygulamaya koymaları sonucunda,
Suriye Komünist Partisi ilgili dönemde hükümetin somut adımlar atması konusunda
beklenti içine girdi. Suriye komünistleri, Moskova ile tam bir uyum içinde,
Baasçı hükümetin Suriye devletini egemen burjuva aktörlerinin çıkarlarının
üstüne çıkarmaya yönelik yeni siyasi pratiğine iştirak ettiler fakat gene de, toplumsal
sınıfları, muğlak bir Suriye toplumu şeklinde bütünleme fikri, Halid Bektaş’ın
hükümete yönelik endişelerini diri tuttu. Sevtü’l-Arab gazetesinin
yasallaştırılmasının ardından partiye yazılı siyasi propaganda yapma izni
verilse de Bektaş ilgili yaklaşımını bir biçimde muhafaza etti.
Bu
arada sanki yeni Baasçı rejim, devlet ekonomisinin tümüyle Rusların sundukları
hizmetlere bağımlı olmasını dert etmiyor gibiydi, bu nedenle, rejimin “sosyalist
ekonomik sistemimizin temeli” olarak adlandırdığı devasa Sovyet yardım planı,
sanki farklı alanlarda ve eşit statüdeki iki hükümet arasında bir işbirliği
anlaşmasıymış gibi takdim edildi (Karsh, 1991). Ancak SSCB’ye olan bu
bağımlılık hali, paradoksal bir şekilde, Sovyetler’in egemen veya “devrimci”
Baasçılıkla olan bağlarının sanıldığı kadar kalıcı olmayacağını kabul ettiği
bir dönemde, ülkede kısa sürede endişelere yol açtı. Aynı şekilde, Rus
ideologlar, bölgedeki Baasçı partilerin alenen anti-komünist olan görüşleri
yanında sosyalist nitelikteki radikal ekonomik programlarına dair aşırıya kaçan
fikirlerin peşi sıra başa geçen liderlerin dayattıkları “iç çelişkiler”in
tezahürü olduğunu gördüler.
1966’da
gerçekleşen askeri darbeden sonra bile, galipler içinde en radikal unsur olan
Baasçılar, Sovyet hamilerine karşı (kimi hallerde) meydan okuma ve kendi
farkını ortaya koyma ile tanımlı bir tavır sergilediler (Buss, 1970; Karsh,
1991).[15] Bu arada, gördüğümüz gibi Halid Bektaş’a darbeden sadece 15 gün
sonra[16] Şam’a dönme izni verilirken, ardından, yoldaşlarından biri (A. Kuvvetli)
Ulusal Cephe hükümeti içinde ulaştırma bakanı olarak atanırken, SKP eski
çizgiyi koruyan bir politika izlemek zorunda kaldı. Dahası, bu, Soğuk Savaş’ın
işlediği bağlam dâhilinde, jeostratejik çıkarlarını öncelikli kılmaya devam
eden ve Suriye devrimci hükümeti içindeki kırılgan dengeyi aşındırabilecek her
türden kavgadan kaçınan Moskova’nın açık rızasıyla gerçekleşti.[17]
Şüphesiz
ki, SKP’nin şanlı günleri olarak kabul edilen dönem, Bektaş’ın mecliste olduğu,
(“Kızıl Başbakan” olarak anılan) Halid Azmi’nin desteğinden istifade edildiği
ellilerin ortalarıydı. Fakat parti, hiçbir zaman Sovyetler’le özdeşleştiği ya
da Suriye içinde Moskova’dan aldığı söylenen destek neticesinde belirli bir
konuma gelmiş değildi (Picard, 1996).
1966'da
Bektaş, Baas rejimiyle, “devletin yüzü sosyalizme dönük ilerici yönelimini
geliştirip pekiştirmek”[18] amacıyla işbirliği yapma niyetini ortaya koyunca,
ordu içindeki kimi kesimler, Savunma Bakanı Hafız Esad’ı hükümet içindeki aşırı
komünist etki ve devletin ekonomi ve askeri alanda SSCB’ye aşırı bağımlılığı konusunda
uyarmasına yol açtı. Bu uyarı karşısında, meslektaşlarının yüreklerine su
serpen Hafız Esad, genel anlamda “Düzeltme Hareketi” başlığı altında kendi
değişimini uygulamaya koymaya hazırlanıyordu (Karsh, 1991).
1967’de
Bektaş, İsrail karşısında aldıkları aşağılayıcı yenilgiden sonra Arap ordularına
yönelik eleştiri sürecine aktif olarak katıldı. Komünist partinin başı olarak
Bektaş, ülkesinin silahlı kuvvetlerinin de yenilenler arasında olduğunu
varsayarak, Suriye’nin İsrail ile kaçınılmaz çatışmasında bir uçuruma doğru
sürüklendiğini söyledi, aynı zamanda dolaylı olarak hükümeti boş açıklamalar
yapmakla suçladı (Mann, 2013). Aynı şekilde, Suriye topraklarını işgal eden
İsrail’in emperyalist saldırganlığına karşı Filistin davasının kararlı bir
savunucu olarak konuştu. Ancak 1967’deki büyük yenilginin Suriyeli komünistler
için de dolaysız sonuçları oldu: Ülke içinde açığa çıkan genel bunalım ve
oluşan çatışma ortamı dâhilinde SKP’ye mensup kimi kesimler, Sovyetler’le
ilişkilerini sorgulamaya başladılar, böylece o zamana kadar “Bektaş’ın Partisi”
olarak kabul edilen parti bölündü, neticede zayıfladı ve eylemlilik açısından
neredeyse önemsiz hale geldi.
5.
Halid Bektaş’ın SKP’sinde Uzun Zamandır Beklenen Ayrışma
1966-1970
arası iş başında olan Baas hükümeti ve SKP, birlikte yaşama ve işbirliği
anlayışı üzerine kurulu ilişkilerini sürdürürken, revizyonistlerin önderliğinde
parti içinde özeleştiri hareketi açığa çıktı. Aynı dönemde bir de 1967 felâketinden
sonra İsrail’e karşı seferber olan gençleri bir araya getiren, kendiliğinden
devrimci koalisyonlar kuruldu. Bu tartışma ve ajitasyon ortamında, Suriye,
1969-1970 arası dönemde Kral Hüseyin’in ordusuyla yaşadığı çatışmalarda Ürdün’deki
Filistin hareketini desteklediğinde, her türden komünist, ordularının Fedaileri
desteklemek için müdahale etmesi fikrini sorgusuz sualsiz destekledi. Bununla
birlikte, savunma bakanı ve ordunun en güçlü adamı olan Hafız Esad, sonucu
belirsiz bir oyun oynayarak, askeri güçleri müdahale etmeme politikası uyarınca
kışlada tuttu, hatta yüzlerce Arap gönüllünün Filistin Kurtuluş Örgütü’nün
direniş milislerine katılmasına mani olsun diye askere sınırda bir bariyer
görevi görmesini emretti.
Bu
arada, SSCB Haziran 1967 savaşında ABD ile doğrudan çatışmaya girmekten
kaçınmıştı, ancak çatışma bittikten sonra Moskova, Şam’a “Sovyetler Birliği’ni
gereksiz uluslararası çatışmalara sürükleyen bağımsız politikalara artık razı gelmeyeceklerini”
söyledi (Mann, 2013). Bu, Suriye’nin komünist müttefikine ve silah
tedarikçisine olan güvensizliğinin artmasına yol açtı. Ancak Moskova, o dönemde
için için kaynayan devrimci hareketleri kendi etkisi altında kalmalarını
sağlamak, her şeyden önce Riyad Türk liderliğindeki revizyonistlerin
dizginlerini sıkı tutmak için uğraştı. Bu sayede SKP’nin bölünmesini önlemeyi
amaçladı, ancak bunu başaramadı. Gene de SSCB, ideolojik çatışmaları ve iktidar
mücadelelerini SKP içinde Moskova’nın sıkı kontrolü altında tutmak amacıyla,
çeşitli Suriyeli komünist kadroları Moskova’ya çağırarak iç anlaşmazlıklarını
Sovyetler’in huzurunda çözmelerini istedi.
SKP’nin
Üçüncü Kongre’sinde (1969) isyancı kesimler, hem Bektaş’la ilgili oluşturulan
kişilik kültünü hem de partinin Sovyetler’le ilişkilerinin düzeyini tartıştılar
(Picard, 1996).
İçteki
ideolojik ayrışma, SKP Politbürosu’nun beş üyesinin yazdığı metne de
yansımıştı. Bu üyeler, resmi bir bildiriyle, İsrail’e karşı radikal bir
politika uygulamak için birlikte çalışabilmeleri amacıyla Arap milliyetçi örgütleriyle
açıktan bağ kurulmasını talep ediyorlardı. Aynı zamanda, partinin Ortadoğu
konusunda Moskova’nın direktiflerinden daha fazla uzaklaşması gerektiği de dile
getirildi. Buna karşılık, Bektaş ve takipçileri, statükoyu koruma fikrini
kararlılıkla savundular. Bu alınan konum, Sovyetler Birliği Komünist Partisi
tarafından da aktif olarak desteklendi. Ancak muhalifler üzerinde uygulanan
muazzam baskıya rağmen, Sovyetler, Suriye komünizminin yaralarını sarmayı
başaramadı. Bildirinin baş kahramanı Riyad Türk’ün açıklamalarına göre, bunun
nedeni, Sovyetler’in Suriye hakkında ulaştığı sonuçlarla sunduğu taahhütlerin ”yanlış
ve hatalı” olmasıydı.[19] Ayrıca, SKP’nin katıldığı Ulusal İlerici Cephe’yi[20]
“aşırı bürokratik” olarak değerlendirdi ve bu durumun komünistlerin öncü bir “halk
hareketi” olmasını engellediğini düşündü (Baron, 2013). Neticede Bektaş’ın
güçlü kişiliği ve ütopik olarak gördüğü her türlü popülist girişimi reddetmesi,
ayrıca komünizmin yalnızca SSCB tarafından temsil edilen Marksist-Leninist
ilkelerle yönlendirilmesi gerektiğine dair kesin inancı, 1973’te gerçekleşen ayrışmaya
yol açtı. Ortaya aynı kısaltmalarla ifade edilen, biri Bektaş’ın diğeri Türk’ün
liderliğinde iki komünist parti çıktı. (İkinci SKP adına bir de “Siyasi Büro”
ibaresin eklemişti).
Bu
arada, 1967’den sonra başlayan Baas Partisi içindeki mücadeleler sertleşti. Ancak,
burjuva toplumunun dönüştürücüsü olarak gördüğü hükümete olan bağlılığını ve
desteğini sürdüren SKP, Sovyet veya Çin etkisine sahip gerçek bir sosyalizme
yönelim konusunda sık sık ideolojik tartışmalar yürüttü. Bununla birlikte, bu
tartışmalarda Marksist radikalizme karşı çıkan güçlü Hafız Esad, genel olarak
Arap komünist partilerine duyduğu küçümseme ve hor görmeye rağmen, sürgünden
döndükten sonra tutkulu Bektaş’ı ve onun kişilik kültünü yatıştırmayı başardı
(Picard, 1996). Askeri bir lider olan Esad, her zaman dengeyi koruyabildi ve
istediği hedeflere ulaşmak için gerekli stratejileri uygulayabildi. Özellikle,
İsrail ile olan savaştan yara almadan çıkmayı başardı; yenilgiye ilişkin
eleştirileri, Şubat 1966’daki radikal darbeyi yöneten ve 1969-1970 yıllarında
(hükümetinin emirlerine uyarak) Ürdün Kralı Hüseyin tarafından köşeye
sıkıştırılan ve katledilen Filistin hareketine yardım etmeye çalışan general ve
Baasçı güçlü adam Selahaddin’e yönlendirdi. Ancak orduda zaten bazı güçlü
müttefikleri olan Esad, bu girişimi desteklemekle kalmayıp kontrol altına
almakla da yetinmedi. Filistin örgütlerinin başarısızlığından sonra, yenilgiden
Salah Cedid’i sorumlu tuttu, sonrasında bu yenilgiyi onu devirmek için bir
fırsat olarak kullandı.
Böylece,
tahmin edilebileceği gibi, tüm Baasçıların gücü savunma bakanının eline geçti. Bu
da onun yeni darbesinin kansız ve toplumsal bir tepkiye yol açmadan
gerçekleştiği anlamına geliyordu. Dahası, ayaklanma gerçekleştiğinde Ürdün ile
olan çatışmada Filistinlilere karşı stratejik olarak mesafeli tavrı, ona
bölgesel ve uluslararası bir onay kazandırdı. Gene de Esad, kendi ülkesinde çok
daha ileri gidecek, tek başına temsil ettiği Baasçılık, Suriyeli nesiller için
bir yaşam biçimi haline gelecekti (el-Baker, 2011; Karsh, 1991).
Hafız
Esad’ın uzun askeri-siyasi kariyeri boyunca neredeyse mükemmel bir şekilde
yapmayı bildiği bir şey varsa, o da kendi çıkarlarına uygun müzakereler
yürütmekti. Özellikle Mart 1969’da Esad, hükümette var olan “komünist tipte
rejim”in ülkeyi ekonomik felâkete sürüklediğini, bölgesel düzeyde izole
ettiğini kamuoyuna açıkladı. Bu açıklamaları yaparken, kontrol ettiği askeri
polis, ordudaki komünist eylemcileri ve tehlikeli olduğu iddia edilen Sovyet
yanlısı kişileri tutukluyordu. Bununla birlikte, Moskova ile temasını sürdüren
Esad, SSCB ile Suriye arasındaki ilişkileri güçlendirme ihtiyacına vurgu yaptı
(Karsh, 1991: 64-5). Esad ile Sovyetler arasındaki ilişki hemen sonuç verdi. Dahası,
Esad’ın hayatının geri kalan kısmında sorunsuz bir şekilde sürdürüldü.
SSCB’nin
(bu Suriyeli subayın ısrarı üzerine) yapmayı kabul ettiği ilk şey, Suriyeli
komünist lideri etkisiz hale getirmekti. Daha önce iktidardaki parti içinde
süren güç mücadelelerinin oluşturduğu tehlike konusunda uyarıda bulunmuş olan
Halid Bektaş, Moskova’ya çağrıldı ve burada SKP’nin Baasçıların yaşadığı iç
çatışmalar ve ardından yaşanacak olaylar konusunda ihtiyatlı tavır göstermesi
gerektiği hususunda kendisine talimat verildi. Karsh’a göre, Bektaş, dayatılan
kararı kabul ettikten sonra, “Esad bu Sovyet jestine cömertçe karşılık verdi.
Bazı rakiplerini görevlerinde tutmayı, Şam’da bulunan, başta SKP olmak üzere, Sovyet
yanlısı unsurlar üzerindeki baskıyı hafifletmeyi kabul ettiğini dile getirdi.”
(Karsh, 1991).
Hafız
Esad ve onun Düzeltme Hareketi (Kasım 1970) önderliğindeki yeni Baasçıların
iktidara gelmesinden sonra, tüm ülke, yeniden kesintisiz işleyecek bir sürece
girdi. Bu süreçte Bektaş’ın SKP’si, iktidara hiçbir zaman meydan okumadı, ancak
belirli zamanlarda Esad’ın merkezileşmiş iktidarına direnen parti üyelerinden
bazıları hapsedildiler veya zorla sürgüne gönderildiler.[21]
1971’de
SKP Merkez Komitesi, Filistin halkını savunmayı amaçlayan bir dizi ilkeyi
tartıştı ve İsrail ile ilgili olarak siyasi milis hareketinin pratiğini ve
toprakların kurtuluşu meselesini ele aldı. Zaten fiilen ikiye bölünmüş olan
parti aleniyet kazanan anlaşmazlıklarla boğuşuyordu. Bektaş’ın katı tutumu bir
kez daha Sovyet ilkelerini tekrarlamakla yetindi, neticede Bektaş, Filistinli
milislerin mücadelesinin, 1967 savaşında İsrail tarafından işgal edilen tüm
toprakların kurtarılması ve evlerinden sürülenlerin geri dönmesiyle
sonuçlanması gerektiğini söyledi. Bu arada, Riyad Türk önderliğinde hareket
eden ve parti liderliğine başkaldıran unsurlar, taleplerinde çok daha ileri
gittiler: Birleşmiş Milletler tarafından bir Yahudi devletine verilen ve SSCB’nin
de lehte oy kullandığı topraklar da dâhil olmak üzere, “tüm Filistin kurtarılana
dek Siyonist düşmana karşı aralıksız mücadele çağrısı”nda bulundular.
Bektaş,
rakiplerinin “Siyonist kurumların veya ona benzeyen şeylerin tasfiye edilmesi”
ile ilgili sloganlarıyla, Siyonistler konusunda alabildiğine basitleştirilmiş
bir hedef belirlediklerini söylemeye devam etti (Flores, 1980). Halid Bektaş,
parti aygıtını kontrolü altında tutarak Politbüro üyelerinin çoğunu kendi
tarafında tutmayı bildi. Ancak, Lübnan Komünist Partisi’nin desteğini alan (ve
Bektaş’dan uzaklaşan) Türk liderliğindeki muhalif grup, genel sekreterin
Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin ideolojik-maddi desteğine sahip olması
nedeniyle, bu konuda yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı (Flores, 1980).
Kısa
süre sonra, Moskova’dan gelen direktifler doğrultusunda, hâlâ SKP lideri olan Bektaş, muhaliflere proletarya enternasyonalizmine gözlerini kapatmakla suçlayarak bir uyarıda
bulundu. Bektaş, Filistinlilerin siyasi-askeri hareketiyle yakınlaşma ve
işbirliği sürecinin ilgili momentinde Türk’ün Sovyet komünizmi ile koşulsuz
ittifakını ilan etmesini talep etti. Ancak her şeyden önce, Hafız Esad’a göre
Moskova, Suriye’nin “en sadık ve en aktif dostu” haline gelmişti. Bu anlamda Esad,
stratejik açıdan Moskova’nın ülkenin iç işlerine ve ulusal medyasına her türden
çıkar ilişkisi içinde müdahale etmediği düşüncesindeydi (Karsh, 1991: 69).
Daha
önce de gördüğümüz üzere, anlaşmazlıkların ardından parti ikiye bölündü:
Partinin adını elinde tutan Halid Bektaş kanadının karşısında “Siyasi Büro”
ibaresini parti adına ekleyen ama gene Suriye Komünist Partisi olarak bilinen,
Riyad Türk’e bağlı parti duruyordu. Bu uzlaşma zeminine imkân vermeyen ayrışma
süreci, aradaki kavganın yanında iki lider arasındaki kişilik farklılıklarından
da kaynaklanmıştı. Bektaş grubu, Esad’ın Baasçıları tarafından yönetilen Ulusal
İlerici Cephe içinde sonraki birkaç yıl boyunca varlığını sürdürdü. Ancak Türk,
1980’de Başkan Esad ile doğrudan çatıştığı ve onu diktatör ilan ettiği için
muhalif unsur olarak kabul edildi.
Neticede
Riyad Türk, yıllarca hapis yattı (1980-1998). 2005 yılında Türk, genel
sekreterlik görevinden ayrıldı, Kıyas Yun Suvd liderliğindeki partisi sosyal
demokrat bir yola girdi, nihayetinde Suriye Demokratik Halk Partisi ismini aldı.
Aynı zamanda, pek önem arz etmeyen, dolayısıyla, iktidardaki Baas Partisi’nin
üzerinde durma gereği duymadığı başka komünist örgütler de ortaya çıktı.
Bektaş’ın
SKP’si Moskova çizgisini savundu, eski şahıs merkezli siyasetini muhafaza etti.
Öyle ki Bektaş’ın ölümünden sonra dul eşi ve ardından oğlu örgütün liderliğini
ve gücünü ele geçirdi. Bilhassa bu şahıs merkezli siyaseti esas alan yaklaşım
üzerinden partinin ele geçirilmesi neticesinde, 1986 yılında Mihail Garbaçov'un
glasnost politikasının himayesi altında SKP bir başka bölünme yaşadı. Yusuf
Faysal partiden ayrılıp SKP (Birleşik) isminde yeni bir komünist örgüt kurmaya
karar verdi. Buna karşın, Ulusal İlerici Cephe içindeki faaliyetlerini sürdürdü.
6.
Esad ve Baasçıların İktidarda Olduğu Dönemde SKP
Kasım
1970’te Esad, iki komünisti de içeren bir ulusal birlik hükümeti kurdu
(Quilliam, 1997). Ertesi yıl Mart 1971’de Suriye cumhurbaşkanı Ulusal İlerici
Cephe’yi kurdu. SKP, gene iki üyesiyle birlikte cepheye katılmayı kabul etti.
Aslında Bektaş’ın yaptığı şey, Esad’ın temsil ettiği Baasçı rejime övgüler
yağdıran Moskova çizgisini izlemekten ibaretti: “Suriye halkı, ekonomik
bağımsızlık ve toplumsalilerleme yolunda kararlılıkla ilerliyor[22]. [...] Suriye
toplumunun köklü toplumsal ve ekonomik dönüşümü gerçekleşiyor.”[23] (Karsh,
1991).
Nitekim,
Karsh’ın da belirttiği gibi, Brejnev bile Suriye’yi o dönemde Üçüncü Dünya’da
SSCB’nin önde gelen müttefiki olan Mısır ile karşılaştırarak Esad’ı savundu
(Karsh, 1991). Ancak kısa bir süre sonra, İsrail ile yaşanan Ekim Savaşı’ndan
(1973) ve Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın siyaseten başka bir yola sapmasından
sonra, Rus askeri yardımı, 1970 yılında en radikal veya sosyalist Baasçıların
yürüttükleri ekonomik toplumsallaştırma politikasının en coşkulu aşaması kesin
olarak sona erse de, Suriye ordusunun yeniden inşası için belirleyici sonuçlar
doğurdu (Quintana & Garza, 1980).
Bizim
görüşümüze göre, hem cemaat hem de mezhep temelinde oluşan parti içi
farklılıkların üzerinde durmayı bilen Cumhurbaşkanı Hafız Esad’ın pragmatik ve
esnek yaklaşımı (Quintana & Garza, 1980), ülke içinde bir destek ve sükunet
ortamı, Ulusal İlerici Cephe içinde ise ideolojik bir uzlaşma ortamı meydana
getirdi. Bu arada Bektaş yönetimindeki SKP de aynı derecede rahat hissediyordu,
çünkü parti, politik faaliyetlerinin Baasçı iktidarın bu yeni aşamasına
hoşgörüyle karşılanacağını ve süreçte güçleneceğini, devlet sektörünün egemenlik
tesis etmesinin (karma işletmelerin ve büyük altyapıların millileştirilmesinin)
neticede Esad’ın iş yapma biçimine özgü bir sistem olsa bile, bir “sosyalist”
sisteme yol açacağını düşünüyordu.[25] Ayrıca Bektaş, cumhurbaşkanının genel
olarak komünistlere ve ideolojilerine duyduğu doğal güvensizliğin de
farkındaydı.
Esad’ın
mutlak iktidarında Bektaş yönetimindeki SKP, neredeyse önemsiz hale geldi[26],
hatta ülkenin cumhurbaşkanı için harcanabilir bir müttefike dönüştü, ancak Bektaş’ın
Moskova ile bitmek bilmeyen ilişkisi, onu kimi zaman Sovyetler’e sadakatle
bağlı kimi zamanda ona yönelik muğlâk eleştiriler dile getiren bir güç olarak
iktidarın koltuğu altında tuttu. Misal bu çelişkiler, 1976’da Cumhurbaşkanı
Süleyman Faranciye’nin çağrısı üzerine Suriye ordusunun Hristiyan sağcı
fraksiyonu desteklemek, dolayısıyla SKP’nin doğal ve ideolojik müttefiklerine
karşı Lübnan’a girmesiyle aleniyet kazandı. Ayrıca, Suriye’nin ulusal çıkar
gerekçesiyle Henry Kissinger’ın Filistin örgütlerine karşı bazı manevralarını
kabul ettiği, aynı zamanda bölgeye yönelik kapsamlı bir strateji uyarınca
hareket ettiği döneme bir de “komünist” herhangi bir söylemin eksikliği damga
vurdu.[27] Filistin’in bölünmesine (1947-1948) verdikleri desteği kendilerince
eleştiren LKP liderlerinin aksine, SKP aldığı konuları hiçbir vakit düzeltmedi.
Söylemi en yaygın retoriğe doğru kaymış olsa da, temel amacı, “ABD
sömürgeciliğinin desteklediği İsrail saldırganlığının sonuçlarını ortadan
kaldırmak, ardından kaçınılmaz olarak Filistinlilerin geri dönme ve kendi
kaderini tayin etme hakkını kabul etmek” olarak belirledi. Bekleneceği üzere
parti her daim resmi Moskova çizgisini savundu:
“Peki, içimizden herhangi
biri, SSCB’nin Filistin’in bölünmesi önerisine yönelik tutumunu eleştirebilir mi?
İçimizden herhangi biri, SSCB’nin Filistin sorununun çözümüne ilişkin mevcut
tutumunu eleştirebilir mi? [...] İzin verirseniz, tamamen kardeşçe duygularla,
şunu söylemek istiyorum: SSCB’nin dostu olduğumuz ancak stratejik hedef
konusunda ondan farklı olduğumuz yönündeki tüm söylemler komünist değildir. [...]
Filistin’in kurtuluşu veya gasp edilmiş vatanlarının kurtuluşu sloganı altında
veya Siyonist kurumların tasfiyesi veya benzeri bir slogan altında İsrail’in
bir devlet olarak ortadan kaldırılmasından söz edenler, yalnızca hedeflerin ortaklaştırılmasını
savunan Komünist Enternasyonal’in Yedinci Kongresi’nin kararlarıyla çelişmekle
kalmıyorlar, aynı zamanda proletarya enternasyonalizmiyle de çelişiyorlar. Bu
durum, sınıfsal tavırla, dolayısıyla Arap halkının çıkarlarıyla ve bir parti
olarak bizim çıkarlarımızla çelişmektedir.”[28]
SSCB’nin
gözünde ve Soğuk Savaş bağlamında bakıldığında, Hafız Esad’ın Suriye'siyle olan
ilişkileri, Camp David Anlaşmaları’nın ardından ABD’nin Mısır ile olan yakın
bağlarını bir ölçüde dengelemiştir. Şam’a SSCB’den gelen destekse ülkenin
İsrail ile stratejik-askeri dengeye ulaşmasını, dolayısıyla, bölgesel
müzakerelerde vazgeçilmez hale gelmesini sağlamıştır (Pichon, 2013).
Yurtiçindeki komünist partilerse, Baasçıların tartışılmaz hegemonyasını, onların
içe yönelik politikalarıyla bölgeyle alakalı politikalarını kabul edip
etmemelerine bağlı olarak, yasal sınırlar içinde var olma imkânı bulacaklardı.
Mihail
Garbaçov’un 1985’te iktidara gelmesinden sonra, Sovyetler Birliği’nin Suriye’ye
silah yardımında bir değişiklik olacağı açıkça ortaya çıktı. O dönemde
dağılmakta olan SSCB, etkili ve rekabetçi askeri desteği sürdürmek için gerekli
kaynaklardan yoksundu. Bunu göz önünde bulunduran pragmatik Esad, stratejisini
yeniden yönlendirmeyi ve diplomasisini bölgedeki büyük arabuluculuk gücüne
sahip ABD’ye odaklamayı seçti. Bu, aynı zamanda Baasçıların düşmanı Irak’ın
kontrol altına alınmasına ve/veya yok edilmesine de katkıda bulunacaktı.
Böylece doksanlarda Şam, Washington’a, Avrupa güçlerine ve Suudi Arabistan ile
Katar’daki monarşilere giderek daha da yaklaştı (Pichon, 2013), ancak bu geçici
ittifak, ABD’nin Suriye’yi “şer ekseni”ne dâhil etmesiyle sona erdi. Son
olarak, 2003-2004'te SSCB'nin mirası doğal olarak Vladimir Putin’in Rusya
Federasyonu’na uyum sağladı. Şimdi ABD’ye yönelik yeni karşılıklı suçlamaların
yaşandığı bölge bağlamında, Suriye Devlet Başkanı, Suriye’nin izolasyonunu
kırmak ve ülkenin silahlı kuvvetleri için malzeme tedarikini yenilemek
ihtiyacından açıkça kaynaklanarak, ülkesinin Rusya ile geleneksel dostluğunu
yenilemeyi karlı buldu.
Tüm
bu yıllar boyunca, Suriye komünist partileri bölünmüş halde varlığını sürdürdüler,
önemli bir güç haline gelemediler. Ancak 2000 yılında Bektaş’ın Suriye Komünist
Partisi, gene kişisel rekabetler ve örgütün kontrolü için verilen mücadeleler
nedeniyle bir başka bölünme yaşadı. Örgüt, artık eski genel sekreterin dul
eşinin elindeydi. Şimdi Kadri Cemil liderliğindeki muhalefet, “ideolojik olarak
katılaşmış ve parçalanmış bir liderlik olarak algılanan şeye karşı aşağıdan
değişim sağlayarak partiyi gençleştirmeyi ve birleştirmeyi” hedeflediğini açıkladı.
Ancak Cemil, sonunda yeni bir komünist parti kurdu: Suriye Komünistlerinin
Birliği (Hinnebusch & Imady, 2018).
Son
olarak şunu ekleyelim: 2011 yılında komünist partiler, Beşar Esad hükümetini
destekleyen tutumlar benimsemeye başladılar. Başlangıçta Suriye Solu, meşru bir
devrimin gerçekleştiğini, Esad’ın ülkeyi hızla ekonomik neoliberalizme doğru
götürdüğünü, ancak ülkenin siyasi dünyasını en ufak bir şekilde bile
özgürleştirmediğini düşünenler[29] ile, radikal terörist İslamcılığın, bölgesel
komploların ve emperyalist yabancıların müdahalesinin tehlikeleri konusunda
uyarılar gönderirken aynı zamanda sistemi ve ordusunu desteklemeye devam eden
resmi komünist örgütler[30] arasında bölündü.
Bu
makalenin sonunda, 2011’den beri Suriye’yi kasıp kavuran savaşla ilgili olarak
komünist partilerden birkaç resmi açıklamayı eklemek isterim.
Haziran
2011’de SKP (Birleşik), ülkede meydana gelen “ciddi olaylar ışığında” bir
bildiri yayınladı:
“Protestolar ve
gösteriler, sömürgeciliğe ve Suriye meselelerine yönelik her türlü dış
müdahaleye karşı duran kitlelerce gerçekleştiriliyor. Partimiz, şiddetin sona
erdirilmesini talep etti. [...] Ayrıca, bazı komplocuların halk protestolarını
etnik çatışmaları alevlendirmek ve Suriye halkının ulusal birliğini yok etmek
için kullanmaya çalışabileceği, Suriye ulusal politikalarına karşı olan dış
çevrelerce körüklenen kaosu yaymaya çalışabileceği konusunda da uyarıda
bulunmak istiyoruz. [...] Bu krizde Suriye’ye tam destek veren Rusya ve Çin’in
kararlı ve olumlu tutumlarını takdir ettiğimizi belirtmek gerek.”[31]
Birkaç
ay sonra, 12 Aralık 2016’da yeni bir bildiri yayınlandı:
“Uluslararası hukuk,
hiçbir ülkenin başka bir ülkenin iç işlerine müdahale etmesine izin vermez. Teröristler
ve destekçileri, Suriye’de Başkan Esad’ın istifa etmesini talep ediyorlar, oysa
bu, sadece Suriye halkının karar vereceği bir meseledir.”[32]
Ammar
Bektaş, 2013 yılında Roma’da şunları söyledi:
“Suriye, ABD ile İsrail’in
Ortadoğu’ya yönelik dayatmalarını reddeder, Irak ve Lübnan Lübnan direnişini,
Filistin halkının ulusal haklarını destekler. Biz komünistler 1966’dan bu yana kesintisiz
olarak hükümetle birlikte çalışıyoruz. Suriye, sadece silahlı kuvvetlerin
desteğiyle direnemezdi. Suriye, halkın desteğine sahip olduğu için direndi.
Dahası, Suriye, İran, Çin, Rusya ile olan ittifakının desteğine de sahipti. [...]
Suriye katliamını sona erdirmenin en etkili yolu, öncelikle gerici, emperyalist
ülkelerden silahlı muhalefete yapılan dış yardımı ve desteği durdurmaktır. Bu
dış yardım durdurulduktan sonra, Suriye hükümetininkiler de dâhil olmak üzere
tüm askeri operasyonları sona erdirebiliriz. Ardından, meclis seçimleri ve
siyasi reformlarla demokratik bir süreci yeniden başlatabiliriz. Açık ki bu,
silahlı çatışmanın mevcut aşamasında mümkün değildir.”[33]
Bir
de iktidarla çatışan, bugünlerde sosyal demokrat bir bakış açısını benimseyen,
Esad hükümetine karşı çıkan karmaşık bir koalisyona liderlik eden Suriye
Demokratik Halk Partisi var (2005 yılında bu adı alan parti, daha önceleri Riyad Türk’ün liderliğiyle
kurulan SKP-Siyasi Büro idi). Partiyi Marksizm-Leninizmden uzaklaştıran,
iktidardaki Baasçılığa karşı eleştirel duruşunu muhafaza eden Riyad Türk, aynı
zamanda Şam Deklarasyonu’nun (2005) oluşturulması sürecinde de yer aldı. Suriye
Ulusal Konseyi’nin (Ekim 2011) kurulmasından bu yana, Türk ve partisi, hem Esad’ın
istifasını hem de “demokratik muhalefet” olarak adlandırdıkları kesime silah
sağlasınlar diye yabancı güçlerin askeri müdahalesine destek sundu.
Rosa Velasco Muñoz
[Kaynak:
Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.:
Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 109-128.]
Dipnotlar:
1. O dönemde Bektaş’ın SSCB’nin koşulsuz bir destekçisi olduğuna inanıyoruz,
dolayısıyla, Stalinist çizgiye boyun eğmesi bu ışık altında anlaşılmalıdır.
2.
İki partinin altmışlara dek bir ölçüde bağlarını koruduğunu, daha sonra ise
bağlarının koptuğunu belirtmek gerek (Kardahji, 2015: 137).
3.
Seale’ye göre, Suriye’nin coğrafi alanı Osmanlı döneminde 300.000 km2’den
1946’da 185.190 km2’ye kadar küçüldü (Seale, 1988).
4.
“Suriye, ağırlıklı olarak tarım ülkesiydi. O zamanki yaklaşık 3,5 milyonluk
nüfusunun iki milyonu köylülerden oluşuyordu. Bu köylüler çoğunlukla kerpiçten
yapılmış, suyu, kanalizasyon sistemi, elektriği, asfalt yolları vs. bulunmayan,
yaklaşık 5.500 köyde yaşıyorlardı.” (Seale, 1988)
5.
Schad’e göre, burada terminolojide bir sorun var, bu da bu örgütlerin “melez
doğası”nın somut tezahürü (Schad, 2005). Fransızca metin, onları “dernekler”
olarak tanımlarken, Arapça metinse (cemaat yerine) “nikabat’ veya birlik
terimini kullanıyor.
6.
1950’de SSCB, kapitalist ülkelerdeki politik örgütlere ve ulusal kurtuluş
partilerine/hareketlerine her yıl fon gönderebilen “Uluslararası Yardım Fonu”nu
kurdu, ancak 1955’e dek Fon, Arap komünistlerine tek kuruş ayırmadı. Hâlâ
birleşik olan SLKP 40.000 dolar aldı, ancak Filistin Komünist Partisi, SLKP’nin
Suriyeli Halid Bektaş aracılığıyla bölgede daha iyi bir muhatap olmasına rağmen
10.000 dolar daha fazla aldı (Ulianova, 2005).
7.
1948’den önce Rusya’da kurulan çeşitli Yahudi dernekleri, daha sonra İsrail
Devleti’nde kamu kuruluşları haline geldi (Ulianova, 2005).
8.
ABD, Suriye’deki bu politik değişimi daha fazla kabul etmeye hazır değildi.
Sonuç olarak, 1946 ile 1957 yılları arasında CIA, ülkede bir dizi darbe
girişiminde bulundu. Mart 1957’de CIA direktörü Allen Dulles, Suriye’deki durum
hakkında bir rapor yayınladı ve bu raporda “kesinlikle solcu, Sovyet yanlısı hükümete
yönelik eğilimin güçlendiğine” vurgu yaptı (Blum, 2005).
9.
1956’da Hruşçov, iki ülke arasındaki “alaycı ilişkiler”den dem vururken de aynı
derecede açık sözlüydü: Nasır’ın “komünistleri bile hapse attığı” gerçeğine
rağmen SSCB’nin Nasır”ı desteklediğini söylüyordu (Ginat, 2013).
10.
Achcar’ın “Nasırcı askeri-bürokratik diktatörlük” tanımı, bizim görüşümüze
göre, doğru bir tanımdır (Achcar, 2013: 149). Bu arada Agvani, Nasır’ın tüm
çabalarını yeni cumhuriyeti (BAC) kendi gücüne ve nüfuzuna tabi kılmak üzerinde
yoğunlaştırarak Suriye Baas Partisi’nin beklentilerini kısa sürede boşa
çıkardığını belirtiyor (Agwani, 1968).
11.
Ramet’e göre Bektaş, Moskova’nın aracılık ettiği anlaşma sayesinde Suriye’ye
dönmeyi başardı: Fırat Nehri barajının inşası karşılığında geri dönme imkânı
bulmuştu (Ramet, 1990).
12.
Éric Rouleau, “Le parti communiste syrien est décidé à aider le régime de Damas
à développer et consolider son orientation progressiste DÉCLARE AU ‘MONDE’ M.
KHALED BAGDACHE”, Monde, 13 Temmuz 1966.
13.
Şüphesiz ki Bektaş’ın aklında, Nasır’ın komünizme karşı açık düşmanlığı vardı.
Özellikle, SSCB’ye yaptığı dostane bir ziyaretin (1955) ardından Mısır
cumhurbaşkanı şunları söylemişti: “Bu gezi, anti-komünist ilkelerimize gölge
düşürmeyecek.” Böylece Nasır, komünistleri tutuklamaya ve yargılamaya devam
etme niyetini açıktan dile getiriyordu (Ginat, 2013).
14.
Hruşçov, Ekim 1964’te SBKP Merkez Komitesi tarafından görevden alındı.
İktidarda olduğu dönemde, Jukov gibi SBKP içindeki kimi eleştirmenler ve “karamsar
isimler” olarak bilinenler, komünist liderin milliyetçi Arap rejimlerine karşı
gösterdiği küçümsemenin abartılı olduğunu, örneğin BAC’ın açık başarısızlığını
göstererek savundular (Buss, 1970).
15.
Baasçı hükümet, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Moskova’nın
Arap-İsrail çatışmasına “adil bir çözüm” olarak yalnızca 242 Sayılı Karar’ın
kullanılmasını destekleyen oylamasına karşı radikal muhalefetini SSCB’ye
iletti.
16.
Bektaş, Suriye’ye birkaç kez dönmeye çalıştı, ancak farklı hükümetlerle yaptığı
görüşmelerdeki başarısızlığı nedeniyle bunu yapamadı. 1966 darbesinin
liderlerinden dönüş izni aldığında, bu karar, Arap ve Batı hükümetleri
tarafından şiddetle eleştirildi; ancak bu vesileyle, Fırat Barajı karşılığında
Moskova’dan gelen baskı, Bektaş’ın dönüş izni almasında etkili oldu.
17.
Heikal, Bektaş’a, Marksistlerin sol bloğu desteklemesi ancak onlara karşı
konuşmaması gerektiği fikrine dayalı açık bir sınırlama mesajı gönderildiğini
belirtiyor (Heikal, 1978).
18.
Halid Bektaş ile yapılan bir röportajdan (Éric Rouleau, ‘Éric Rouleau, ‘Le
parti communiste syrien est décidé”, Monde, 13 Temmuz 1966).
19.
Örneğin, Sovyetler, Suriyeli komünistlere “Filistin sorunu” konusunda
sloganlarının kesinlikle İsrail Devleti2nin yıkılmasını savunmaması gerektiğini
söyledi: “Ne Sovyetler Birliği ne de Arapların herhangi bir dostu bu tür bir
slogana destek sunacaktır”. New Times, 30 Haziran 1972.
20.
Ulusal İlerici Cephe, 1972’de kurulan Baas kontrolündeki partilerin bir
koalisyonuydu.
21.
Bu noktada, 1980’de tutuklanıp hapse atılan komünist yazar Yasin Hacı Salih’ten
bahsetmek gerek. 16 yıl hapiste kaldı, kişisel deneyimlerini Bilhalas Ya Şabab
adlı kitabında yayınladı. Hacı’ya göre, Müslüman Kardeşler veya Irak Baasçıları
mensubu tutsaklara uygulanan işkence yöntemleri, kendisi gibi komünistlere
uygulananlardan çok daha gelişmiş ve acımasızdı.
22.
Pravda (22 Mayıs 1971).
23.
TASS (Mayıs 1971).
24.
Brejnev’in SBKP 14. Kongresi’ne sunduğu rapor (30 Mart 1971).
25.
1973’ten itibaren, SSCB’den yaklaşık 2.500 danışman Suriye ordusunda görev
yapıyordu; bu durum, SKP lideri için Başkan Esad’ın doğru yönde ilerlediğini
gösteriyordu. Ancak aynı zamanda Bektaş, rejimle bağlantılı burjuvazi
aracılığıyla “küçük burjuva sosyalizminin” kurulduğunun farkında değil gibi
görünüyordu.
26.
Komünistlerin nüfuzu, en yoksul kırsal işçilerden oluşan küçük gruplara doğru daralmıştı.
27.
1974’te, Birleşmiş Milletler arabuluculuğuyla, İsrail’in 1967 savaşında işgal
ettiği Golan Tepeleri’nde İsrail ve Suriye arasında Golan Anlaşması imzalandı
(Güvenlik Konseyi Kararı Sayı 350, 31 Mayıs 1974). Bu arada, Nixon, Mayıs 1974’te
Şam’ı ziyaret etti.
28.
Halid Bektaş’ın konuşması (Kasım 1971), Journal of Palestine Studies, 2,
1 (Sonbahar, 1972).
29.
“Suriye ve Yurtdışında Demokratik Değişim İçin Ulusal Koordinasyon Komitesi”
hem bağımsız politikacılar hem de var olan birçok farklı sol partiden,
Abdülaziz Hayr’ın Komünist İşçi Partisi ve Demokratik Halk Partisi de dâhil
olmak üzere tanınmış muhalif figürlerden oluşmaktadır.
30.
Çatışmanın başında kimi bölgelereki ilerici kesimler, resmi komünist partileri
Esad hükümetinin yanında yer alıyorlar diye eleştirdiler. Ancak, ülkedeki
çatışmaların yol açtığı yıkıcı etkiler nedeniyle, bu eleştiriler azaldı,
terörist İslamcı güçleri yenme ihtiyacına vurgu yapıldı. Lübnan milis gücü
Hizbullah’ın savaşa bir savaşçı güç olarak girmesinden sonra bile, bu ülkeden
solcu olarak kabul edilen bazı şahsiyetler ve medya, Esad’ı destekleme
noktasına geldi. Temmuz 2011’de, Kadri Cemil’e bağlı komünistler, Ali Haydar'ın
Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi (İntifada) ve herhangi bir siyasi örgüte
mensup olmayan birkaç başka isimden oluşan “Halkın Değişim ve Kurtuluş Cephesi”
kuruldu. Ülkeyi korumak ve özellikle kırsal kesimlerde dengeli bir ilerleme
sağlayacak, iş imkânları sunacak ve altyapıda sürdürülebilir kalkınma
sağlayacak bir kalkınma planıyla değişime doğru ilerlemek için geniş bir cephe
oluşturmayı önerdiler (al-Bunni, 2013). Her iki lider de Esad hükümetinin bir
parçası oldu (Haydar 2018’de ulusal uzlaşma işlerinden sorumlu devlet bakanı
olarak görevine devam etti).
31.
Bildirinin tamamına şuradan ulaşmak mümkün: Wordpress.
32.
Tüm metin internette mevcut: Solidnet.
33.
Ammar Bektaş’ın Grand Soir gazetesiyle gerçekleştirdiği röportaj, 28 Ağustos
2013: Legrandsoir.
Kaynakça:
Abdel-Malek, Anouar (1966) “Problématique du Socialisme dans le monde arabe”.
L’Homme et la Société, 2.
Achcar,
Gilbert (2013) The People Want: A Radical Exploration of the Arab Uprising,
Berkeley, CA, University of California Press.
Agwani,
M. S. (1968) “El conflicto ideológico en el Oriente árabe”. Foro
Internacional, 8, 4, 32.
al-Baker,
Basheer (2011) “Uncovering Syria (II): We Are All Baathists”. Ahbar,
2 Eylül.
al-Bunni,
Akram (2013) “An Analysis of the Syrian Left Realities’. Rosa Luxemburg Foundation,
RLS.
Baron,
Xavier (2013) Aux origines du drame syrien: 1918–2013, Paris,
Tallandier.
Blum,
William (2005) Asesinando la esperanza, Santiago de Cuba, Editorial
Oriente.
Buss,
Robin (1970) “Wary Partners: The Soviet Union and Arab Socialism”. Adelphi Paper,
73.
Corm,
Georges (2016) Pensée et politique dans le monde arabe: contextes
historiques et problématiques, XIXe–XXIe siècle, Paris, La Découverte.
Flores,
Alexander (1980) “The Arab CPs and the Palestinian Problem”. Hamsin, 7.
Gallissot,
R. (Yh.) (1978) Mouvement ouvrier, communisme et nationalismes dans le monde
arabe, Paris, Les Editions ouvrières.
Ginat,
Rami (2013) Egypt’s Incomplete Revolution: Lutfi al-Khuli and Nasser’s
Socialism in the 1960s, Londra, Routledge.
Heikal,
Mohammed (1978) The Sphinx and the Commissar, New York, Harper & Row.
Hinnebusch,
Raymond & Imady, Omar (2018) The Syrian Uprising: Domestic Origins and
Early Trajectory, Londra, Routledge.
Isaac,
Steven (2009) “The Ba‘th of Syria and Iraq”. Ness, I. (Yh.) The
International Encyclopedia of Revolution and Protest içine, Malden, MA,
Wiley-Blackwell.
Ismael,
Tareq Y. & Ismael, Jacqueline S. (1998) The Communist Movement in Syria and
Lebanon, Gainesville, FL, University Press of Florida.
Kardahji,
Nick Chafic (2015) A Deal with the Devil: The Political Economy of Lebanon,
1943–75, Berkeley, CA, University of California.
Karsh,
Efraim (1991) Soviet Policy towards Syria since 1970, New York,
Palgrave.
Kruschef,
Nikita (1970) Kruschef recuerda, Madrid, Prensa Española y Santillana.
Laqueur,
Walter (1957) Comunismo y nacionalismo en el Cercano Oriente, Méjico, Costa-Amic.
Laqueur,
Walter (2016) The Struggle for the Middle East: The Soviet Union and the Middle
East, 1958–68, London, Routledge.
Mann,
Joseph (2013) “Syria, Precipitator of the Six Day War”. Middle Eastern
Studies, 49, 4.
Nehmé,
Majed (1984) “Le Parti communiste syrien: de la stratégie internationaliste à la
contestation nationaliste”. L’Afrique et l’Asie modernes, 144.
Picard,
Élizabeth (1996) “Fin de partis en Syrie”. Revue du monde musulman et de la Méditerranée,
81, 1.
Pichon,
Frédéric (2013) “La Syrie, quel enjeu pour la Russie?”. Politique Etrangère,
1.
Pichon,
Frédéric (2014) Syrie: Pourquoi l’Occident s’ est trompé, Monaco,
Editions du Rocher.
Quilliam,
Neil Mason (1997) Syria: Adjusting to the New World Order, Durham University,
Doktora Tezi.
Quintana,
Santiago & Garza, Humberto (1980) “La economía política de Siria”. Estudios
de Asia y Africa, 15, 4, 46.
Ramet,
Sabrina P. (1990) The Soviet–Syrian Relationship since 1955: A Troubled Alliance,
Boulder, CO, Westview Press.
Sapag,
Pablo (2017) Siria en perspectiva. De una crisis internacionalmente
mediatizada al histórico dilema interno, Madrid, Ediciones Complutense.
Schad,
Geoffrey D. (2005) “Colonial Corporatism in the French Mandated States: Labor,
Capital, the Mandatory Power, and the 1935 Syrian Law of Associations”. Revue
des mondes musulmans et de la Méditerranée, 105–106.
Seale,
Patrick (1988) Assad of Syria: The Struggle for the Middle East, Londra,
IB Tauris.
Trentin,
Massimiliano (2013) “La République démocratique allemande et la Syrie du parti
Baas”. Les cahiers Irice, 1, 10.
Ulianova, Olga (2005) “Medio Oriente en la política soviética durante la guerra fría”. Revista de Estudios Árabes, 1.


.jpg)