28 Nisan 2026

, ,

Hormonlu Sol



Doruk Madencilik işçileri aylardır alamadıkları maaşları, insanca çalışma koşulları ve diğer hakları için açlık grevi yapıyor. Açlık grevlerini “maceracılık” sayan sol, günlerdir işçilerin direnişiyle kendilerini var etmeye çalışıyor. Üstelik işçiler, icazete yaslanmadan, en doğal haklarını savunmak için kendilerine gösterilen değil, kendi belirledikleri alanda toplanıyorlar. İşçilerin eylemliliğini savunduğunu iddia eden sol ise sözde işçi-emekçi sendikalarını söz ve yetki sahibi kabul edip 1 Mayıs’ın alanının oradan oraya taşınmasına ortaklık ediyor çünkü işçi-emekçilerin mücadelesinin sorumluluğunu alamayacak kadar küçük burjuvadırlar.

Daha on yıl önce aynı Ankara’da aşı ve emeği için açlık grevleri yapanları yalnız bırakanlar bu soldu. Esasında Doğu Perinçek, aynı yıllarda Taksim’e gidilmemesini, başıbozuklarla birlik olunmamasını, Kadıköy’e gidilmesini söylemişti. 1977’de ihbarcı Aydınlık, Taksim’e gidilmemesi gerektiğini çünkü burada bir provokasyon olabileceğini duyuruyordu. 2014 sonrası bu kez Perinçek’in “başıbozuk” ifadesine, EMEP’in “maceracı, sınıftan kopuk” nitelemesi eklendi. Sol, artık Perinçek’i dinliyor. O yüzden, bugün Doruk Madencilik’in işçilerinin yanında dizilmeleri işçinin hak arama bilincini bulandırmak içindir. Ayrıca tarihin şaşmaz pusulası işçilere reformizmi ve sendikal bürokrasiyi değil, açlık grevini göstermiştir. Solun tüm eleştiri, sapma tezleri ve hak arama diye sunduğu eylem anlayışı bir bir çöküyor.

DİSK, Taksim konusunda alamadığı sorumluluğun yanlış olduğunu, tüm inkâr söylemine rağmen, biliyordu, CHP’lileşme ve AB’ciliğe karşın tarihin tekerinin geriye dönmeyeceği ilkesine aykırı davranarak genel merkezini Ankara’ya taşıması DİSK’i kurtaramadı. Ankara 1 Mayıs’ı, işçilerin direnişiyle karşılanıyor. Fonculuk ve AB sendikacılığında KESK ve DİSK, Ankara’da buluştu. Ankara-İstanbul ve Taksim bağlamının tarihsel kökenine inmek gerekiyor.

İlke TV yayınına geçtiğimiz aylarda katılan DY’li Bülent Forta, geçmişte en çok üzüldüğü durumun İstanbul grubunun kendilerinden kopması olduğunu söyleyip, 12 Eylül’e karşı birleşik mücadele örülmediğini, darbe öncesi kendiliğindenci hareketleri yönlendirmede DY’nin önemli rol oynadığını söylüyor. Konuşmasının örtük iletisi şudur: İstanbul grubunun ayrılması, darbeyi geriletmemenin mazaretidir. Son 25 yıllık süreci de tıpkı Oğuzhan’ın söylemindeki gibi neredeyse hiç yanlış yapmadıkları üzerine kuruyor. Mazruftan ne işçi emekçi ne Taksim çıkıyor. Bu anlayış, Ankara’yı yaşam alanı olarak gören solun yolculuğuna denk düşüyor. Öyle ki Ankara’da gazetecilerin tutuklanmadığı saflığına kapılıp ikamet adresini taşıyan solun gazetecileri bile var çünkü Kavala’dan aldığı parayla gazetelerini ayakta tutanlar, bugün işçi-emekçi adına konuşuyorlar.

Taksim’e çağrı yapan Halkevleri, yine sola 1 Mayıs konulu dosya açtı. Yine yazıp çizmeye başladılar. Böyle olmak zorunda, Halkevleri’nin görevi bu. Sendika sitesinde bir uyarı vardır: Irkçı, ayrımcı, homofobik, şiddet içeren, nefret söylemi vs. tarzı yazıları yayınlamayacakları. Demek ki Halkevleri’nin filtresi var, bu filtre, İran için işgali orta yolculukla meşrulaştıran yazılara işleyip alan açıyor. Transların hormon hakkını savunan açıklamalara yer veriyor. Halk, ilaç alacak parayı ve muayene sırasını bulamazken hormon savunuculuğu yapan Halkevleri adını değiştirmelidir. Sitede bir arama yapıldığında Epstein’ci çürümeye dair tek bir yazının bile yazılmadığı görülecektir. Buradan ne işçi emekçi ne de 1 Mayıs için irade çıkar. Biri halkın gündemine hormonu, öteki böcek yedirmeyi, bir diğeri Sex Education’ı ve trans dansöz oynatmayı dayatıyor. Hepsi de DY’nin açtığı yolda Yolculuk edip TKP’nin çarkları arasında halkı öğütüyor.

TKP’nin sermayedarlığına giden yolu döşeyen NHKM pratiğine eleştiri, özünde ona karşı geliştirilen hasetle malûldür. Hemen her siyasetin masalarıyla kaldırımları işgal eden barı ve meyhanesi var, NHKM yanında küçük işletmedir, amaç KOBİ’nin açılımında yer alan aşamaları tırmanmaktır. Dayanışma geceleri ve etkinlikler için kendi partililerinin işletmesinden alkol alırlar. O etkinliklerde aileye rastlanmaz. Ailesiz, köksüz ve kendini tarihten kovan bir sol, Taksim’e hangi ter, emek ve ruhla çıkabilir?

Artık Gorki’nin Ana’sı, bu sol için “eril tahakküm” altında “dişiliğini” kaybeden bir figürden ibarettir. Emek ve adalet mücadelesini sınıfsal temelden ayrıştıran sol, evlatları için direnenleri de yalnız bırakmak zorundadır, bırakıyor da.

Hak, sınıf ve adalet mücadelesi halktan ayrı yolda yürütülemez, marjinalizm bir bataklıktır. O bataklıkta çiçek yetişmez. 364 gün bar müşteriliği yapan sendikacı ve solculardan 1 Mayıs kararı çıkmaz. Afişlerinde “Alanlara!” yazarlar ama tarihin tescillediği alandan kaçarlar.

Tarihsiz, geleneksiz, belleksiz, takvimsiz mücadele, olsa olsa anarşizmdir. Hakla halkla bütünleşmeyenler, bir gün Ekrem’in, öbür gün veganların, başka bir gün hormon talep edenlerin peşinden gider, günü kurtarmakla tarihi ıskalar, Sumudlardan umut bekler.

Sarı Zarflar filminin de gösterdiği gibi solun bu film aracılığıyla Avrupa’ya mesajı açıktır: “Biz, sizin gibi olacaktık ama bu ‘yobazlar’ izin vermedi.” Filmde, Ankara’da açığa alınan akademisyenler bir evde toplanıyor, masada alkol var. Akademisyenin tiyatrocu eşinin elinden bira hiç eksik olmuyor. Gittikleri tiyatro oyunu Kürtçe, oyunun Kürtçe olması değil asıl sorun, belirli yerlere mesaj vermek. Üniversite bahçesinde gösteri yapan öğrencilerin ellerinde LGBT bayrağı var. Açığa alınan akademisyen ve tiyatrocu çift, çocuğunu özel okula göndermek için sürekli parayı denkleştirmeye çalışıyor. Güya akademisyenler direnmiş de filmde sokak akademisi yapan hocalar, ailevi şartlarından dolayı kendilerine katılmayan arkadaşlarıyla sert şekilde tartışıyor. İşin ilginç olmayan yanı ise başroldeki akademisyen, kampüsteki gösteriye öğrencilerini yönlendiriyor ama derste çekilen video mahkemede karşısına getirildiğinde eyleminin sorumluluğunu alamayıp sessiz kalıyor.

Filmde mütemadiyen halkın inanç ve gelenekleriyle dalga geçiliyor, zaten film, Almanya’da çekiliyor. Asıl sorulması gereken, bu akademisyenleri bildiri imzalamaya ve greve gönderen sendikaları, bu sürecin sonunda gelen OHAL’in filmde neden hiç geçmediği? Geçemez, çünkü bütün sahtekârlıkları bir kez daha tarihe geçer. Avrupacı ve sınıf işbirlikçisi solun Ankara’daki işçilerin yanında ve İstanbul’da Taksim’in uzağında olmasının tüm izahı bu kimlikçi filmde mevcuttur.

Filmin adı ancak Gökkuşağı Zarflar olabilir. Filmde emeğe dair tek görüntü, işinden edilen akademisyenin taksi şoförlüğü yapması ki bu da kurgunun gerçeği ters yüz etmesinden başka bir şey değil. Böyle olmak zorunda, böyle olmadığında sömürü düzeninin ve solun rengi açığa çıkarılamaz.

Ankara’da direnen işçilerin yanında sol varsa bilinmelidir ki oraya palazlanmak için gitmişlerdir. Sömürü düzenine “holdingçilik” diyenlerin sınıflara dair çözümlemelerine itibar edilmemelidir, isyan pazarlanıp görüntüye ram olunuyordur.

Bugün işçiler açlık grevi yapıyorsa, solun hiçbir hükmü kalmamıştır, hayat akması gereken yatakta ilerliyor demektir. Halkın bilincine, belleğine, kültürüne dokunan mücadele kazanacaktır. İşçilerin hak arama eylemliliğinde sürdürdüğü yöntem, Nâzımlardan beri geliştirilen direnme geleneğinin eseridir.

Halk; Tokatköy’de, Ankara’da, işporta ve mısır tezgâhları başında, kayısı ve narenciye kamyonetleri üstünde direndi, direniyor, direnecek. Bu kadar deneyime rağmen sınıflar mücadelesi bir adım ileri taşınamıyorsa bu solun harmanda izi, hasatta yüzü, hayatta sözü kalmamıştır.

77 Taksim’inden TEKEL işçilerinin direnişine kurulan tarihsel köprü, bugün Doruk Maden işçilerinin direnişiyle sınıflar mücadelesine yeni bir kanal açmıştır. Çözümün ana halkanın kavranmasından geçtiği gerçeğini saptıranlar, çürüme siyasetinde kıvranmaya mahkûmdur ve bizim bu solu eleştirmemiz, değil onları kazanmak, olsa olsa yüceltmek olur ki aşağıda olan aşağıdadır.

Sinan Akdeniz
28 Nisan 2026

27 Nisan 2026

,

Anarşizm Karşıtı Argümanlar

Şu anda Uganda’da kendisini anarşist olarak tanımlayan bir grup yok. Muhtemelen bunun sebebi, anarşizmin burjuva kentli aydınların bireyci fikri olmasıdır. Uganda’da kentleşme oranı (henüz) çok yüksek değil, kırsal kesimdeki köylü toplumu ise alabildiğine kolektivist. Bu nedenle, Uganda’da anarşizmin gelişmesi için fazla zemin bulunmuyor. Bu demek değil ki, anarşizm meselesi Uganda’yı kapsam dışında bırakacak. Anarşist görüşler gelecekte ortaya çıkabilir.

Aciliyet arz etmediğinden, bu ideoloji hakkında gereğinden fazla söz sarf etmeyeceğim, bunun yerine, temel noktalarına değineceğim.

Anarşizm Marksizme Karşıdır

Bazı yoldaşlar, Marksizm ve anarşizmin ortak hedeflere sahip olduğunu, sadece farklı yollar izlediğini düşünebilir. Batı’daki birçok yoldaş bile bu ciddi hataya düşüyor. Aslında anarşistler Marksizme hasımdır.

Bu noktada Stalin’in yerinde tespitini hatırlamakta fayda var:

“Bazı insanlar, Marksizm ve anarşizmin aynı ilkeleri temel aldığına, aralarındaki anlaşmazlıkların yalnızca taktiklerle ilgili olduğuna, dolayısıyla bu iki akım arasında bir ayrım yapılamayacağını inanıyorlar. Bu, büyük bir yanılgıdır.

Biz, anarşistlerin Marksizmin gerçek düşmanları olduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla, gerçek düşmanlara karşı gerçek bir mücadele verilmesi gerektiğine de inanıyoruz.”[1]

Rus anarşist Bakunin, Marx’tan nefret etmesiyle biliniyordu. Bakunin, sağlam argümanlar yerine Marx’a karşı ırkçı hakaretlere sarılan biriydi. 1872’de Alman ve Yahudi karşıtı bir konuşmasında şunu söylüyordu: “[Marx] bir Alman ve bir Yahudi olarak, baştan ayağa otoriterdir.”[2] Bakunin, Naziler gibi Avrupalı faşistlerin bakış açısından çok da farklı olmayan ırksal bir bakış açısıyla, Yahudilerden açıktan nefret ediyordu.[3]

Bakunin’in Marx'a duyduğu nefretin asıl sebebi, Paris Komünü’nden sonra Birinci Enternasyonal’de Marksistler/anarşistler arasında yaşanan ayrışmaydı: Anarşistler, Paris Komünü'nün “fazla otoriter” olduğunu iddia ederken, Marx ve Engels, bu özelliklerini Fransız burjuva devletine karşı mücadelelerinde önemsiz buldular. Engels, 1872’de yazdığı “Otorite Üzerine” adlı eserinde şunları söyledi:

“Kesin olan şu ki bir devrim en otoriter şeydir; devrim, halkın bir kesiminin iradesini diğer bir kesime tüfeklerle, süngülerle ve toplarla dayattığı bir eylemdir ve bu irade, her daim otoriter bir biçimde dayatılır. Eğer zafer kazanan taraf boş yere dövüşmüş olmak istemiyorsa, gericilere karşı elindeki silâhlarla, terör aracına dayanarak, mevcut egemenliğini muhafaza etmek zorundadır. Paris Komünü, burjuvaziye karşı silâhlı halkın otoritesine başvurmamış olsaydı, onun bir gün bile ayakta kalması mümkün olabilir miydi? Yoksa bizim bu otoriteyi özgürce ve yeterli ölçüde kullanmadığı için Paris Komünü’nü eleştirmemiz mi gerekiyor?”[4]

Bu açıklama, anarşistlerin neden biz Marksistlerin aksine tarihte hiçbir şey başaramadıklarını ortaya koyuyor. Anarşistler, bizi istedikleri kadar eleştirebilirler, bundan hiçbir sonuç çıkmaz. Biz, eleştirel bir şekilde öğrenebileceğimiz pratik örnekler ortaya koyduk. Anarşistler ise hiçbir başarı sunamayan, en iğrenç sözlerle koltukta oturup başkalarını eleştiren kişilerdir.

Anarşizm Elitisttir

Anarşizm, kendisini “aydın” olarak nitelendiren kentli elitlerin fikridir.

Rusya doğumlu ünlü Amerikalı anarşist teorisyen Emma Goldman, şunu söylüyordu:

“Başka bir ifadeyle, toplumsal ve ekonomik refahın canlı, hayati gerçeği, ancak akıllı azınlıkların gayreti, cesareti ve uzlaşmaz kararlılığı sayesinde gerçekleşecektir, kitleler aracılığıyla değil.”[5]

Elitizm, emekçi halka karşıdır, işçileri-emekçileri “cahil” görür, gerçek toplumsal-ekonomik pratikten kopuk, fildişi kulelerinde yaşayan kentli “aydınlar”ı ise “kurtarıcı” kabul eder. Elbette, kitleler gerici fikirlere sahip olabilir, ancak bu fikirlerin kaynağı onlar değildir. Bu fikirler, egemen burjuvazi tarafından kapitalist devletin okul sistemi, kiliselerdeki gerici rahipler ve medya aracılığıyla zihinlerine zerk edilirler.

Emma Goldman, gerici burjuva elitist halk karşıtı duruşunda hiçbir perspektif sunmaz:

“Çoğunluğa olan inançsızlığım, bireyin potansiyeline olan inancımdan kaynaklanıyor.”[6]

Kitlelere eğitim vermek için yapılacak çok şey var. Emma Goldman, bu görevi üstlenmek istemedi ve aslında burjuvazinin safında yer aldı, ancak bunu asla itiraf etmek istemedi. Kitleler, çoğunluk olmadan hiçbir şey başarılamaz. Birey, kolektife bağlı değilse mahkûmdur. Bu, aynı zamanda anarşist örgütlerin kendi içinde bir oksimoron olmasının da nedenidir.

Anarşist Örgütler: Kendi İçinde Bir Çelişki

Daha önce de görüldüğü gibi, anarşizm bireyciliğe dayanır. Anarşist bir örgüt ya da anarşist bir parti kurma pratiği çelişkiyle maluldür.

Otoriteyi reddeden anarşistler nasıl örgütlenmelidir? Her örgüt, ister parti ister devlet olsun, bir merkezi otoriteye dayanır.

Bakunin, siyaset yapmayı reddeden biri hiç olmadı. Bu, apaçık ortada. Anarşistler, örgütlenme söz konusu olduğunda bu politika dışı kalma fikrini birkaç kez kenara ittiler, fiiliyatta kendi ilkelerini hiçe saydılar: 1936-1939 İspanya İç Savaşı’nda CNT bunun bir örneğiydi. Hatta devlet adını vermek istemeseler bile bir devlet kurdular. Anarşizm, adından da anlaşılacağı gibi, devleti reddeder veya en azından kendi ilkelerine göre reddetmelidir.

Anarşizm ve Devlet

Anarşistler, sınıf mücadelesinin varlığını kabul ediyor olabilirler, ancak burjuva diktatörlüğünü yıkıp proletarya diktatörlüğünü kurmanın gerekli olduğunu görmezler.

Anarşistler, devleti tümüyle reddederler. Hangi sınıfın iktidarda olduğu arasında bir fark gözetmezler.

Rus anarşist Kropotkin şunları söyler:

“Ya devlet, sonsuza dek bireysel ve yerel yaşamı ezerek, insan faaliyetinin tüm alanlarını ele geçirecek, beraberinde savaşlarını ve iktidar mücadelelerini, bir despotu diğeriyle değiştiren saray devrimlerini getirerek hüküm sürecek ve kaçınılmaz olarak bu gelişmenin sonunda... ölüm gelecek! Ya da devletlerin yıkılması, bireyin ve grupların canlı girişiminin ve özgür uzlaşmanın ilkelerine dayalı olarak binlerce merkezde yeni bir hayatın yeniden başlaması sağlanacak.”[8]

Bu, devletin ortadan kaldırılmasının tüm sorunları çözeceği varsayımına dayanan idealist bir yaklaşımdır. Gerçek şu ki devlet, ancak sınıflar ortadan kaldırıldığında yok olabilir, bu da ancak sosyalist devleti, yani proletarya diktatörlüğünü kullanarak, sömürücü sınıfları mülksüzleştirmek ve çalışan halkı hem siyasi hem de ekonomik olarak örgütlemekle başarılabilir.

Lenin, anarşistleri şu şekilde eleştiriyordu:

“Marksizm, her zaman sınıfların ortadan kalkmasıyla devletin de ortadan kalkacağını öğretmiştir. Anti-Dühring’deki devletin ortadan kalkmasıyla ilgili o çok iyi bilinen pasaj, anarşistleri sadece devletin ortadan kaldırılmasını savunmakla kalmayıp, devletin ‘bir gecede’ ortadan kaldırılabileceğini vaaz etmekle suçlar.”[9]

Sosyalizm tek bir ülkede gerçekleştirilebilir, ancak komünizm ancak dünya ölçeğinde ulaşılabilecek bir hedeftir.

Stalin:

“Eğer bir ülkenin dört bir yanı kapitalizmle kuşatılmışsa, müdahale ve yeniden yapılanma tehlikesine karşı tam olarak güvence altına alınmamışsa, sosyalizmin o ülkedeki zaferi nihai olarak kabul edilebilir mi?

Elbette ki bu mümkün değil. Tek ülkede sosyalizmin zaferi meselesine ilişkin konumumuz budur.”[20]

Anarşistler bunu anlamıyorlar. Ekonomiye dair de bir fikirleri yok.

Anarşist Ekonomi

“Anarşist ekonomi”, “anarşist örgüt” gibi bir oksimorondur: Ekonomi örgütlenmeye ihtiyaç duyar, aksi takdirde dağılır, bireyci bir geçim ekonomisine dönüşür. Bu, üretim araçlarının mevcut durumu göz önüne alındığında, büyük bir geri adım ve aynı zamanda bir anakronizm teşkil eder.

Rus İç Savaşı sırasında fiili bir rejim kuran Ukraynalı anarşist Makhno, ekonomi alanındaki merkezileşme ve tekelleşme sebebiyle Sovyetler Birliği’nden ilk günden itibaren nefret etmiş bir isimdi.[11] Makhno, “Toprakların, ormanların, atölyelerin, fabrikaların, demiryollarının ve deniz taşımacılığının vb.” ele geçirilmesini savunuyordu. İşte bu noktada Makhno, ilkesel açıdan Marksistlerden farklı bir yerde durmuyordu. Farklılık, planlı ekonomiyi reddetmesi ve bunun yerine ekonomiyi kontrol etmek için belirsiz “birlikler” önermesiyle baş gösterdi. Bu, aslında küçük ölçekli üretim temelinde çalışmak anlamına geliyordu.

Lenin, Makhno’nun Ukrayna’nın bazı bölgelerinde iktidara gelmesinden yıllar önce, 1905’te anarşistlere yönelik şu türden eleştiriler yapmıştı:

“Anarşistlerin felsefesi, burjuva felsefesinin tersyüz edilmiş halidir. Bireyci teorileri ve bireyci idealleri, sosyalizmin tam zıttıdır. Görüşleri dâhilinde, karşı konulamaz bir güçle emeğin toplumsallaştırılmasına doğru ilerleyen burjuva toplumunun geleceğinden değil, bu toplumun bugününü ve hatta geçmişinden, dağınık ve birbirinden kopuk küçük üreticinin boyun eğdiği kör talihin egemenliğinden bahsederler.”[12]

Anarşistlerin izlediği şekilde ekonomi yönetmek, kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine daha önceki bir aşamaya geri döndürmek anlamına gelir. Bu nedenle anarşizm, kapitalizmi aşmak değil, bunu kabul etmek istemese de burjuva toplumunun bir biçimine saplanıp kalmaktır.

Sonuç

Anarşizm, işçileri-emekçileri sömürü ve baskıdan kurtarmanın yolu değildir. Ciddi bir siyasi veya ekonomik örgütlenmeyi teşkil edemeyecek kadar kısır ve verimsiz oluşu, kapitalizmi aşma konusunda somut ve sağlam bir çözüm sunamaması, anarşizmi hükümsüz kılan ana kusurlardır. Sosyalizme ve komünizme bizi yalnızca Marksizm-Leninizm götürebilir, Uganda’da, Afrika’da ve dünyada zincirlerimizi sadece o kırabilir.

Rote Front
Kaynak

Dipnotlar:
[1] J. V. Stalin, “Anarchism or Socialism ?”, Aralık 1906-Ocak 1907, MIA.

[2] “Bakunin Vs. Marx”, Libcom.

[3] “Translation of The Antisemitic Section of Bakunin’s ‘Letter to Comrades of the Jura Federation”, 1872, Libcom.

[4] Frederick Engels, “On Authority”, 1872, MIA. Türkçesi: İştiraki.

[5] Emma Goldman, “Minorities versus Majorities”, 1917, MIA.

[6] Emma Goldman, “Preface to Anarchism and Other Essays”, 1910, MIA.

[7] Mikhail Bakunin, “To the Brothers of the Alliance in Spain”, 1872, MIA.

[8] Peter Kropotkin, “The State: Its Historic Role”, 1896, MIA.

[9] V. I. Lenin, The State and Revolution, Ağustos-Eylül 1917, MIA.

[10] J. V. Stalin, “On the Final Victory of Socialism in the U.S.S.R.”, 18 Ocak 1938 - 12 Şubat 1938, MIA.

[11] Nestor, Makhno, “The ABC of The Revolutionary Anarchist”, Ocak 1932, Makhno.

[12] V. I. Lenin, “Socialism and Anarchism”,1905, MIA.

, ,

Anarşistlere Hitap

İtalyan anarşistleri, çok fevriler, çünkü fazla kibirliler. Rus Devrimi ve Bolşevik propagandasının etkisiyle Sosyalist Parti’nin Marksist doktrinin kimi temel noktalarını benimsemesi, bunları işçi kitleleri ve köylüler içerisinde basit ve popüler bir şekilde yaymaya başlamasından bu yana[1] anarşistlerde gördüğümüz, “devrimci hakikatin kahinleri” olduklarına dair uzun süredir muhafaza ettikleri inanç abartılı bir hal almıştır.

Bir süredir İtalyan anarşistleri, “Biz, baştan beri bunu söyleyip durduk! Haklıydık!” ifadesinde karşılık bulan, kendini beğenmişliğin ürünü olan tespitleri dile getirmekle yetinmekten gayrı bir şey yapmıyorlar. Ama nedense kendilerine hiçbir zaman şu tür soruları sormuyorlar: “Madem haklı olan sizdiniz, İtalyan proletaryasının ekseriyeti, neden sizin değil de bizim peşimizden geldi? Neden bu kesim, Sosyalist Parti’den ve onunla müttefik olan sendika örgütlerinden yana saf tuttu? (İtalyan proletaryası, Sosyalist Parti’nin ve ona müttefik olan sendika örgütlerinin kendisini “aldatmasına” neden izin verdi?)

İtalyan anarşistleri, bu soruları ancak büyük bir alçakgönüllülük sergileyip nedamet getirdikten, anarşist bakış açısını, “mutlak hakikat bizde” diyen anlayışı terk ettikten, “haklıyken bile yanlış olduklarını” kabullendikten sonra eksiksiz cevaplayabilirler.

Bu sorulara ancak mutlak hakikatin kitleleri harekete geçirmek veya kitlelere devrimci bir ruh aşılamak için yeterli olmadığını, bunun yerine, belirli bir “hakikat”in gerekli olduğunu kabul ettikten sonra cevap verebilirler. Anarşistler, bu soruları, ancak insanlık tarihinde “hakiki” olanın, yalnızca eylemde somutlaşan, çağdaş bilinci tutku ve azimle kuşandıran, kitlelerin kökleri derinlere uzanan hareketlerinde ve gerçek zaferlerinde kendini ifade eden şey olduğunu kabul ettikten sonra cevaplayabilirler.

Sosyalist Parti, her daim İtalyan işçi sınıfının partisi olmuştur. Hataları ve eksiklikleri, İtalyan işçi sınıfının hataları ve eksiklikleridir. İtalya’da hayatı var eden maddi koşullar geliştikçe, proletaryanın sınıf bilinci de gelişmiştir: Sosyalist Parti, siyasi olarak giderek daha fazla öne çıkmış, kendisine özgü bir doktrin oluşturmaya çalışmıştır.

Öte yandan anarşistlerse, haklı olduklarına ve haklı olmaya devam edeceklerine olan inançlarıyla büyülenmiş bir şekilde, yerlerinde saymıştır, saymaya da devam etmektedirler.

Sosyalist Parti, proletarya ile birlikte gelişmiştir, proletaryanın sınıf bilinci geliştikçe o da gelişmiştir. Bugün bu hareket, kendi doktrini kıldığı Marksist doktrinin dile getirdiği hakikatle tanımlıdır. Bu hareket içerisinde Sosyalist Parti, “özgürlükçü” bir özellik ifade etmektedir; bu gerçek, zeki anarşistler tarafından göz ardı edilmemeli, onlara düşünme fırsatı vermelidir. Anarşistler, bu düşünme pratiği neticesinde, proletarya sınıfının gerçek tarihsel gelişimi olarak doğru anlaşılan özgürlüğün hiçbir zaman özgürlükçü örgütlerde somutlaşmadığı, her zaman Sosyalist Parti’nin bir parçası olduğu sonucuna varabilirler.

Anarşizm, yalnızca işçi sınıfına özgü bir kavram değildir: anarşistlerin sürekli “zaferi” ve sürekli “haklılığı”nın sebebi, tam da budur. Anarşizm, ezilen her sınıfın temel yıkıcı tutumu ve aynı zamanda egemen her sınıfın yaygın vicdanıdır.

Her sınıfsal zulüm, bir devlet biçimi kazanır. Bu anlamda yıkıcı bir tutum olarak anarşizm, ezilen sınıfın çektiği tüm sefaletin bizatihi sebebi olarak devleti görür. Bu nedenle, her sınıf, egemen sınıf haline geldiğinde, kendi özgürlüğünü gerçekleştirdiği için kendi anarşi anlayışını da geliştirir.

Burjuva, ait olduğu sınıfı siyasi iktidarı ele geçirmeden ve kapitalist üretim biçimini korumaya uygun ideal devlet rejimini topluma dayatmadan önce anarşinin sebebiydi. Burjuva, devriminden sonra da anarşiye yol açmaya devam eder çünkü devletinin yasaları onu bağlamaz: neticede o yasaları kendisi yazmıştır. Bu nedenle burjuva, kanunsuz yaşamayı, özgürlükçü olarak yaşamayı ister.

Burjuva, proletarya devriminden sonra yeniden anarşist olacak: Devletin varlığının, iradesine yabancı, çıkarlarına, alışkanlıklarına, özgürlüğüne düşman yasaların varlığının farkına bir kez daha varacak. “Devlet”in “cebir”le eş anlamlı olduğunu görecek, çünkü işçi devleti, burjuvazinin proletaryayı sömürme özgürlüğünü elinden alacak. Çünkü işçi devleti, geliştikçe, kapitalist mülkiyetin her izini ve yeniden canlanma ihtimalini ortadan kaldıracak yeni bir üretim biçiminin kalesi haline gelecek.

Gelgelelim, burjuva sınıfına özgü anlayış anarşizm değil, liberalizmdir. Aynı şekilde, işçi sınıfına özgü anlayış anarşizm değil, Marksist komünizmdir.

Her özel sınıfın kendine özgü bir ideolojisi vardır ve bu ideoloji o sınıfa aittir, başka hiçbir sınıfa değil. Anarşizm, ezilen her sınıfın aldığı “uç” konum olagelmiştir, oysa Marksist komünizm, modern işçi sınıfının ve yalnızca o sınıfın özgün ideolojisidir.

Marksizmin devrimci tezleri, modern proletarya ve kapitalist üretim biçimi (ki modern proletarya bunun bir sonucudur) bağlamı dışında yorumlandığında, Kabbalacı bir şifreye dönüşür. Proletarya, devlete burjuvazi kadar düşman değildir.

Burjuvazi, despotik devletin, aristokratik iktidarın düşmanıydı, ancak burjuva devletine, liberal demokrasiye olumlu bakıyordu. Proletarya, burjuva devletinin düşmanıdır, kapitalistlerin ve bankacıların elindeki iktidarın düşmanıdır, ama proletarya diktatörlüğüne, işçilerin ve köylülerin elindeki iktidara olumlu bakar. Proletarya, işçi devletini sınıf mücadelesinin bir aşaması, en yüksek aşaması görür. Örgütlü bir siyasi güç haline gelen proletarya, o aşamada üstünlüğü ele geçirir. Bu koşullarda sınıflar varlığını sürdürmeye devam eder. Toplumda hâlâ sınıflar vardır. Her sınıflı toplumda gördüğümüz bir biçim olarak devlet, artık işçinin ve köylünün elindedir. Ancak bu devlet, işçi sınıfı ve köylülük tarafından kendi gelişme hürriyetini güvence altına almak, burjuvaziyi tarihten tamamen silmek ve sınıfsal zulmün artık gerçekleştirilemeyeceği maddi koşulları oluşturmak için kullanılır.

Komünistler ve anarşistler arasındaki polemikte bir ateşkes sağlanması mümkün mü? Sınıf bilincine sahip işçilerden oluşan anarşist örgütlerle ateşkes mümkün, ancak anarşist entelektüeller ve profesyonel ideologlardan oluşan örgütlerle ateşkese varılamaz.

Entelektüeller için anarşizm bir puttur: mevcut ve gelecekteki faaliyetlerinin varoluş nedenidir. Bu nedenle, anarşist ajitatörler, işçi devletini, tıpkı burjuvazi gibi, özgürlüklerine yönelik bir sınırlama ve kısıtlama, yani bir “Devlet” olarak deneyimleyeceklerdir. Özgürlükçü işçiler içinse anarşizm, burjuvaziye karşı mücadelelerinde kullandıkları silahlardan sadece biridir. Dolayısıyla, devrimci tutku, ideolojinin üstesinden geldiğinde, özgürlükçü işçiler, mücadele ettikleri devletin aslında sadece burjuva kapitalist devlet olduğunu, devletin kendisi veya devlet fikri olmadığını, ortadan kaldırmak istedikleri mülkiyetin genel mülkiyet değil, kapitalist mülkiyet biçimi olduğunu fark ederler. Anarşist işçiler, işçi devletiyle birlikte, ait oldukları sınıflarının özgürlüğe kavuşacağını, dolayısıyla, kendilerinin de kişisel özgürlüklerine sahip olacaklarını görürler. İşçi devleti, yeni deneyimler ve proletaryaya ait ideallerin olumlu bir şekilde uygulanması için yeni imkânlar sağlayacaktır. Devrimi inşa etme işi onları örgütleyecek, anarşist işçileri davaya adanmış, disiplinli militanlardan oluşan bir öncü birlik haline getirecektir.

Proleter inşa sürecinde işçiler arasında hiçbir fark kalmayacaktır. Komünist toplum zorla, kanun ve kararnamelerle inşa edilemez. Komünist toplum, sanayi ve tarım üretiminde inisiyatifi ele geçirmiş, yeni bir düzende üretimi yeni yollarla yeniden örgütlemeye sevk edilmiş işçi sınıfının tarihsel faaliyetinden doğar.

Anarşist işçi, o vakit kazandığı özgürlüğü sürekli güvence altına alan merkezi iktidarın varlığını takdirle karşılayacak, onun kendisine devrimi savunmak için dönem dönem harekete geçmeye çağrılmadan, aralıksız biçimde çalışmasını sağladığını görecektir.

Anarşist işçi, bu noktada, proletaryanın en iyi unsurlarından oluşan, devrimci yaratıcılığı teşvik eden, fedakârlık örnekleri sunan, geniş işçi kitlelerini bir araya getiren, onları kapitalist sömürünün yol açtığı umutsuzluk ve bitkinlik halinin üstesinden daha hızlı gelmeye yönlendiren, güçlü bir şekilde örgütlenmiş, disiplinli büyük bir partinin varlığını da takdirle karşılayacaktır.

Sosyalistlerin benimsedikleri devrimci süreç anlayışı, Romain Rolland’ın “Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği” sloganıyla özetlediği iki temel ilkeyle karakterize edilir. Anarşizmin ideologları, Karl Marx’ın aklındaki karamsarlığı reddetmekte “çıkarları olduğunu” söylerler:

“Aşırı sefalet veya zulümden kaynaklanan devrim, otoriter bir diktatörlüğün kurulmasını gerekli kıldığı sürece, muhtemelen bizi anarşist sosyalizme değil, devlet sosyalizmine götürecek.”[2]

Sosyalist karamsarlık, son olaylarla korkunç bir şekilde doğrulandı: Proletarya, insan aklının tasavvur edebileceği en saf sefalet ve zulüm uçurumuna sürüklendi.[3]

Anarşizmin ideologları, bu durum karşısında, aptalca ve yavan bir iyimserliği savunan içi geçmiş sloganlardan oluşan, devrimci pozu kesen sığ ve boş söylemlerden başka bir şey sunmuyorlar. Sosyalistler ise buna, işçi sınıfının en iyi ve en bilinçli unsurlarının önderliğinde güçlü bir örgütlenme faaliyetiyle karşılık veriyorlar. Sosyalistler, öncü unsurlar aracılığıyla, geniş kitleleri özgürlüklerini ve bu özgürlüğü korumalarını sağlayacak gücü elde etmeye hazırlamak için her türlü çabayı ortaya koyuyorlar.

Proletarya sınıfı, şu anda şehirlerde ve kırsal kesimde rastgele dağılmış durumda, makinelerin etrafında toplanmış veya toprağa eğilmiş halde çalışıyor. Neden çalıştığını bilmeden çalışıyor, sürekli yaklaşan açlık ve soğuk tehdidi karşısında kölece çalışmaya mecbur ediliyor. Sendikalarda ve kooperatiflerde bir araya geliyor, ancak bu, kendiliğinden bir seçim veya özgür bir ruhtan doğan dürtülerden değil, ekonomik direnişin zorunluluğundan kaynaklanıyor.

Proleter kitlenin tüm eylemleri, burjuvazinin devlet iktidarı tarafından kurulan kapitalist üretim biçiminin oluşturduğu biçimler aracılığıyla yönlendiriliyor. Manevi ve bedensel köleliğin bu koşullarına indirgenmiş bir kitlenin özgür bir tarihsel gelişim sergilemesini, kendiliğinden bir devrimin yaratılacağı süreci başlatıp sürdürmesini beklemek, ideologlara ait saf bir yanılsamadır.

Sadece böylesi bir kitlenin yaratıcı yeteneklerine güvenen, onu disiplinli ve bilinçli militanlardan oluşan büyük bir orduya dönüştürmek için sistematik bir şekilde çalışmayan, yani fedakârlık yapmaya istekli, talimatları eş zamanlı olarak yerine getirmek üzere eğitilmiş, devrimin gerçek sorumluluğunu üstlenmeye hazır, devrimin temsilcileri olmaya hazır militanlar yetiştirmeyenler, işçi sınıfına ihanet ediyorlar, henüz bilinçten yoksun olan karşı-devrimin yolunu açıyorlar.

İtalyan anarşistleri kibirli oldukları için fevriler. Proleter eleştiriyle yüzleştiklerinde hemen küplere biniyorlar. Devrimci fikirlerin ve mutlak teorik tutarlılığın savunucuları olarak övülüp pohpohlanmayı tercih ediyorlar.

Biz, İtalya’da devrimin, sosyalistler ve anarşistler arasında tesis edilecek işbirliğini gerekli kılacağına inanıyoruz. Proletaryanın somut sorunlarına odaklanmış, iki siyasi güç arasında açık ve sadık bir işbirliğine illaki ihtiyaç duyulacak. Bununla birlikte, anarşistlerin de Sosyalist Parti gibi, eski taktiksel ölçütlerini gözden geçirmeleri, siyasi iddialarını zaman ve mekânda somut, gerçek nedenlerle gerekçelendirmeleri gerektiğine inanıyoruz. Bunu yapabilmeleri için anarşistler, ruhlarını özgürleştirmelidirler. Bu, sadece özgürlük talep eden, ondan gayrı bir şey istemeyenlere fazla ve ağır gelecek bir talep değildir.

Antonio Gramsci
3 Nisan 1920
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Komünist Parti, 1921 yılında Gramsci’yi de içeren bir ekip tarafından kuruldu.

[2] L. Fabbri, Letter to a Socialist, Floransa 1914, s. 134.

[3] Burada Birinci Dünya Savaşı’na atıfta bulunuluyor.

26 Nisan 2026

, ,

ABD’de Devrimci Bozgunculuk

Birinci Dünya Savaşı, dünyanın emekçi ve ezilen insanları için bir kan banyosuydu. Emperyalist bir savaşta, 60 milyondan fazla asker, ülkelerinin kapitalistlerinin emriyle, her ülkenin yönetici elitine yeni pazarlar ve kaynaklar sağlamak amacıyla, savaşa gönderildi.

Tahminlere göre, askerler ve siviller de dâhil olmak üzere yaklaşık 20 milyon insan, kapitalist açgözlülük neticesinde hayatını kaybetti.

Kısaca hatırlatmak gerekirse, küresel çatışmayı doğuran çelişkiler, Rus devrimci ve Bolşevik parti lideri Vladimir Lenin’in en önemli eserlerinden biri olan Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (1917) adlı kitabında savunduğu gibi, kapitalizmin gündeme getirdiği çelişkilerdi. Kapitalizm, beş temel özelliğiyle tanımlanan emperyalist aşamasına ulaşmıştı:

1. Sermaye ve üretimde yoğunlaşma: Şirketler ve finans kuruluşları, rakiplerini ortadan kaldırdı veya bünyelerine kattı; bu da üretim ve sermayenin birkaç güçlü tekelde yoğunlaşmasına yol açtı.

2. Finans kapital: Sanayi kapitali ile güçlü bankacılık kurumlarının birleşmesi sonucu ortaya çıkan “finans kapital”.

3. Sermaye İhracatı: Emperyalizm aşamasına kadar kapitalistler emtia ihraç ediyorlardı. Emperyalizm aşamasında ise sermayenin kendisi sömürgelere ve çevre ülkelere ihraç edilerek, emperyalist ülke için büyük kârlar elde edilirken, sömürgeleştirilen ülkenin toplumsal yapısı ve üretim güçleri de kontrol altına alınıyor.

4. Tekeller ve Karteller: Bu örgütlenmelerin ortaya çıkışıyla birlikte, kaynaklar ve üretim üzerindeki kontrol, az sayıda kişinin eline geçiyor.

5. Dünyanın büyük kapitalist güçlerce bölünmesi: Kapitalist sömürü ve kaynak kontrolüyle hareket eden önde gelen kapitalist güçler, dünyayı kendi aralarında bölüştüler.

Lenin’in Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci yarısında yayımlanan, emperyalist dönemin ortaya çıkışını analiz eden kitabı, her devletin propaganda faaliyetiyle alakalı olarak, savaşa dönük gayretlerini desteklemek için gündeme getirdiği gerekçeleri hükümsüz kıldı. Lenin, geliştirdiği tarihsel materyalist analizle, savaşa doğru sürüklenen Bolşeviklerin ve Rus kitlelerinin, bu savaşın ezilen-sömürülen halk kitleleri değil, onları sömüren kapitalistler için bir gerçekleştirilen savaş olduğunu anlamalarını sağladı.

Aynı yıl yayımlanan eserle birlikte Bolşevikler, emperyalist savaşı kendi hükümetlerine karşı iç savaşa dönüştürdüler ve bu savaşta yüz binlerce Rus askeri, yerli kapitalist sınıfın zaferi için feda edildi. Çar tarafından on yıllarca sömürülen ve ezilen Rus kitleleri, burjuva hükümetlerini devirdi ve Ekim Devrimi “Tüm iktidar sovyetlere!” sloganıyla zafer kazandı.

Bu tarihi neden şimdi gündeme getiriyoruz?

Günümüzde emperyalizm, ABD’nin güdümünde ilerliyor. “Soğuk Savaş”tan galip olarak çıkan ABD, SSCB’nin çöküşü ile birlikte, gücünü neredeyse tüm dünyaya yaymasını sağlayacak koşullara kavuştu.

Yeni pazarları, kaynakları ve sömürü biçimlerini kontrol ve fethetme iradesi, bir asırdan fazla bir süre önce olduğu gibi, farklı özellikler ve koşullar altında, bugün de emperyalizmin bir amacı olmaya devam ediyor. Uluslararası düzlemde faal olan kapitalist sınıfıyla ABD, emperyalizmi kendi bünyesinde yoğunlaştırdı. ABD, (İngiltere, Avrupa Birliği ülkeleri gibi) küçük ortakları ve (Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri, Arjantin, vs. gibi) yeni sömürgeci ortakları bulunuyor.

İmparatorluğun merkezinde faaliyet yürüten ilerici ve devrimci güçler, emperyalizme yönelik yaklaşımlarını ve hükümetlerinin egemen devletlere karşı saldırganlığına nasıl karşılık vereceklerini netliğe kavuşturmak zorunda. Bu da bizi başka bir Leninist kavrama getiriyor: Devrimci Bozgunculuk.

Devrimci Bozgunculuğu Anlamak

“Devrimci Bozgunculuk” kavramı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Vladimir Lenin’in savaşın çıkarlarının savaşa katılan tüm ulusların işçi sınıflarının çıkarlarıyla örtüşmediğini savunmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Rusya’daki Çarlık yönetimi, Almanya, Fransa türündn emperyalist hükümetler gibi, işçi sınıfına ölüm ve yıkım getirmiştir. Savaşan tarafların emperyalist doğası, bir ülkenin sözde zaferiyle bile sömürünün devam etmesini, yoksul ve ezilen kitlelerin yoksul ve ezilmiş kalmaya devam etmesini ve egemen sınıfın gücünün artmasını sağlamıştır; bu da kurtuluş ve refah için gerekli koşulları yaratmak yerine, sömürünün kapsamını genişletmiş, ve egemen sınıfa bağlı zalimleri güçlendirmiştir.

Çarlık Rusyası’ndaki koşullar berbattı. Ücretler açlık sınırındaydı. Kaynaklara ulaşmak zordu. İşçilerin çıkarlarını devlet düzeyinde temsil eden gerçek bir mekanizma neredeyse hiç yoktu. Devlet, Çarlık rejimine karşı konuşan veya örgütlenen işçileri baskı altına alıyordu.

Bu nedenle, savaşa karşı çıkmak ve Lenin’in de belirttiği gibi, iktidarı emekçi ve ezilen kitlelerin eline teslim etmek amacıyla “emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmek”, işçi sınıfının çıkarına idi.

ABD gibi bir emperyalist merkez ülkenin içindeki koşullar, öncü bir parti veya örgütlü bir hareketin yokluğu ve elbette ideolojik tutarlılığın eksikliği nedeniyle, devrimci bir durumdan çok uzak olsa da, ABD’nin özellikle İran İslam Cumhuriyeti ve Direniş Ekseni’ne karşı yürüttüğü çok yönlü saldırının fiili cephelerine karşı çıkmak için ortaya atılabilecek bariz nedenleri gösterirken, Amerikan toplumunun çelişkilerini de göz ardı edemeyiz.

ABD’de yoksulluk yaygın. Çalışan ve ezilen kitlelerin mali koşulları iyileşmiyor, işçi sınıfının kaderi kendi ellerinde değil, özellikle finans ve teknoloji sektörlerinde faaliyet gösteren bir grup milyarder kapitalistin insafına kalmış durumda. Sağlık hizmetlerine erişim sınırlı ve eğitim almak için borçlanmak gerekiyor; üstelik bu eğitim programı tamamlandığında güncelliğini zaten yitiriyor veya daha da kötüsü, yapay zekâ eliyle gereksizleşiyor. Üstelik bu durum da işçi kitlelerince denetlenemiyor. Konut sıkıntısı ve artan yaşam maliyetleri, birçok büyük şehirde krizlere yol açmaya devam ederken, (başında ister Cumhuriyetçiler isterse Demokratlar olsun fark etmez) hükümet, polis devletini güçlendirerek karşılık veriyor.

Bunlar, uzun ve giderek büyüyen listedeki büyük sorunlardan sadece birkaçı ve elbette, bunların hepsi planlı bir şekilde yapılıyor. Aynı zamanda, kapitalist devlet bu sistemi korumakta ısrar ediyor ve kaynak çıkarımı amacıyla başka ülkelere milyarlarca dolarlık savaşlar yürütüyor. Bu kaynak çıkarımı, toplumu ezen egemen sınıfın iktidarını ve gücünü pekiştiriyor. Bu yılın başlarında da gözlemlendiği gibi, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılması, Venezuela toplumunun devasa petrol kaynaklarını güvence altına alma yolunda atılan bir adımdı ve bu kaynaklar, artık Amerikan kapitalistlerinin gözetiminde olacak. İran’a yönelik saldırı da farklı değil, hatta daha da vahim sonuçlar doğuruyor, zira İran, yaklaşık elli yıldır Batı Asya’da ABD’nin hegemonyasını tümden tesis etmesine mani olna bölgesel bir güç haline geldi.

Daha iyi koşullarda yaşamak, siyasi sistemleri üzerinde gerçek bir güce sahip olmak, muktedir sınıfın kendilerine dayattığı yıkımı dizginlemek isteyen her Amerikalının sloganı “İran’a karşı savaşa hayır!” olmalıdır. Dahası, saldırganlığın zaten devam ettiği bu kritik momentte, kendi kaderlerini kontrol etmek isteyen Amerikalılar, kendi ordularının yenilgisini istemelidirler. ABD ordusu bölgeden çıkarılmalıdır.

Emperyalist ordu, Amerikalıları kendi ülkelerinde sömüren, sıradan Amerikalıların baskı altına alınması için koşullar yaratan ve onları tuzağa düşüren siyasi sistemi denetleyen kapitalistlerin iradesinin bir uzantısıdır. Kapitalist sınıfın güçlenmesi, devrim şansını çok daha zora sokar. Örneğin, kapitalistlerin yeni elde ettikleri kaynaklardan ve pazarlardan elde ettikleri kârlar, şirketlerin güçlü lobicilik kolu aracılığıyla politikacılara yatırılır, böylece kapitalist sınıfın çıkarlarına uygun yasaların çıkarılması sağlanır. “ABD ordusu ne kazansın ne de kaybetsin” diyen “üçüncü yol”a siyasette ve mücadelede yer yoktur. Öyle bir stratejik yenilgi yaşansın ki ABD emperyalizmine ait tüm mekanizmalar bölgeden defedilsin. Emperyalistlerin gerçekleştirdikleri saldırılar üzerinden herhangi bir kâr veya stratejik avantaj elde etmelerine izin verilemez, aksi takdirde saldırı, emsal teşkil eder, bu da daha fazla saldırıyı koşullar.

Pratikte Devrimci Bozgunculuk

“Hiç şüphe yok ki savaş zamanında kendi hükümetine karşı ortaya konulan devrimci bir eylem, sadece o hükümetin yenilgisini istemek değil, aynı zamanda bu yenilgiyi fiilen kolaylaştırmak anlamına gelir.”[2]

[Lenin, “İmparatorluk Savaşında Kendi Hükümetinin Yenilgisi”]

Devrimci bozgunculuk, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya atılmış bir kavram. Bu anlamda, Birinci Dünya Savaşı’nı ABD’nin bugün İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yürüttüğü savaşla örtüşen “kusursuz bir örnek” olarak görme hatasına düşmemeliyiz.

Birinci Dünya Savaşı, emperyalistlerin savaşıydı. İran’a karşı yapılan saldırıda ise savaşın tarafı olan ABD emperyalistken, ona karşı kendini savunan İran İslam Cumhuriyeti anti-emperyalist bir ülkedir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin kendini savunma amaçlı eylemini kınamak, emperyalizme hizmet etmektir. Emperyalist mekanizmanın İran’a karşı yürüttüğü propagandayı desteklemek, emperyalizme hizmet etmektir. “Ne Washington ne de Tahran” demek, somutta Washington’ın yanında yer almaktır.

İran, egemenliğini emperyalizme karşı savunuyor. O, hiçbir şekilde emperyalist bir aktör veya saldırgan ülke değil.

Emperyalist yapının merkezinde, kitlelerin kendi savaş makinelerini durdurma sorumluluğu var. Bu savaş makinesi, hem yurt içinde hem de yurt dışında sömürü döngüsünü muhafaza ediyor, daimi kılıyor. Dayanışmanın sularını bulandırmak, emperyalizmin ilerlemesi için koşullar yaratmaktır, bu anlamıyla, tüm işçi sınıfının ve ezilen halkların prangalarını daha da güçlendiren bir eylemdir.

Dahası, İran İslam Cumhuriyeti, anti-emperyalist bir devlettir. Emperyalizme yönelik yaklaşımı onun yayılmasına karşı direnmek üzerine kuruludur. İran’ın bölgeye hükmetme planı yoktur. Dünya çapında kaynak sömürüsü peşinde koşan bir finans sınıfına sahip değildir. Sömürgecilik pratiği yoktur. Bir devletin emperyalizme başarılı bir şekilde direnmek için sosyalist veya komünist olması gerekmez. Ayrıca, İran’ın kendini nasıl savunması gerektiği veya herhangi bir konuda, özellikle de emperyalist merkez içinde yaşarken, nasıl bir yönelim sergilemesi gerektiği hususunda eleştiri yapmak, verimli değildir ve kesinlikle saçmadır.

Günümüzde devrimci bozgunculuk anlayışı, somutta ABD’ye ait savaş makinesini durdurmak anlamına gelir. Onun yenilgisini istemek demektir. Amerikalılar, kendi adlarına başka insanların evlerini yıkan, o insanları sakatlayan, yağmaya imza atan savaş makinesinin gerçekliğiyle yüzleşmelidir. Savaş karşıtı hareket, savaşın ve genel olarak emperyalist komploların devamını önleyecek koşullar yaratmaya odaklanmalıdır.

Pratikte, 2024’teki Öğrenci İntifadası önemli bir örnektir. Oradan edinilen derslerden yola çıkarak geliştirilecek taktik ve stratejileri yeniden inceleyebiliriz. Özellikle Filistin’e odaklanan, ülke genelinde İsrail’i tecrit etme amaçlı hareketlerin kapsamı, yapay zekâ araçlarından lojistik hizmetlerine kadar tüm emperyalist savaş makinesini hedef alacak şekilde genişletilmelidir. Savaş makinesi ile ülke içindeki “emniyet” kurumlarınca kullanılan baskı araçları arasındaki bağlar incelenmeli, ifşa edilmeli, boykot ve tecrit kampanyasının konusu kılınmalı, nihayetinde bu kurumlar, ekonomik olarak etkisiz hale getirilmesi gereken kuruluşların yer aldığı o uzun listeye eklenmelidir.

Emperyalizm, kâr biriktirmenin dilini konuşur, bu nedenle emperyalistler, kâr elde etme yeteneklerinden mahrum bırakılmalıdır.

Kitleler, emperyalist propagandanın iğvasından kurtarılmalıdır. Ana akım medyada savaşa karşı geliştirilmiş olan hâkim söylem, İran’a karşı savaş stratejisinin yanlış olduğu, bu nedenle desteklenemeyeceği yönündedir. Bu, İran’a karşı savaşı kınamak anlamına gelmez. Aslında, İran’a karşı savaşa dair hâkim anlayış, İran ile savaş söylemi üzerine inşa edilir, böylece ısrarla İran’ın saldırgan ülke olduğu imasında bulunulur. Bu tanım, savaşa dönük çabaların desteklenmesine katkı sunar. Devrimci bozgunculuk anlayışını benimsemek için, emperyalizmin merkezinde yaşayanlar, savaş stratejisini mahkûm etmeli, savaşın ve tüm saldırganlığın kendisini eleştirmelidirler. Bu süreç, ister Demokratlar ister Cumhuriyetçiler tarafından yönetilsin fark etmez, neticede hepsi de emperyalist çıkarların hizmetindedir.

Devrimci bozgunculuk denilen yaklaşım, savaşın gerçek nedenlerini, yani kaynakların yağmalanması ve istikrarsızlaştırma çabaları ile ilgili tespitleri yaygınlaştırmalı, savaş karşıtı hareket, en iyi yolun emperyalizmin yenilgiye uğratılması olduğunu güvenle dile getirebilmelidir. Amerikalıların maruz kaldıkları ağır maddi koşulları, bu koşulların daha da kötüleştiği gerçeğini ortaya koymalı, Amerikan emperyalizminin başarısının, kapitalist sınıfın güçlenmeye devam etmesi, toplum üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmesiyle birlikte, hem ülke içinde hem de dünya ölçeğinde koşulların daha da kötüleşmesine yol açacağını somut bir dille anlatabilmelidir. Bu çaba dâhilinde ABD silahlı kuvvetlerinin her bir bileşeninde askerlerin savaşın parçası olma fikrinden uzaklaşmalarını sağlamak için ciddi ve yoğun bir kampanya yürütülmelidir.

Hareketin önünde zorlu bir görev var. Amerikalılar, maddi koşullarının kötüleştiğini görüyorlar. Siyasetten en uzak kişi bile toplumda derin bir yanlışlık olduğunu anlayabilir. Toplumun siyaseten ileri olan kesimlerinin, güçlü propaganda makinesiyle yüzleşmesi, emperyalizmin yenilgisini desteklemesi ve emperyalizmin geri çekilmesini talep etmesi gerekiyor. ABD’ye ait savaş makinesinin geri çekilmediği her gün, onun attığı her adım, emperyalizm için maddi bir zafer anlamına gelecektir.

Şabir Rizvi
22 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] V. I. Lenin, “On the Slogan to Transform the Imperialist War Into a Civil War”, Eylül 1914, MIA.

[2] V. I. Lenin, “The Defeat of One’s Own Government in the Imperialist War”, 26 Temmuz 1915, MIA.

,

Hukukun Dışında ve Devrime Doğru



İnsanlar, silah seslerini duyduklarında koşuyorlardı. Nedenini veya nasılını sorgulamadan, kavgaya atılıyorlardı. Ülkenin evlatları, Fransızlarla savaş halindeydi. Her şey apaçık ortadaydı, her şey olup bitiyordu. Anlaşmazlık önemsiz bir şey yüzünden olsa bile veya kavga, sarhoş Fransızlar arasında olsa bile, gene de herkes sürece müdahildi.

İşgalci Fransızlar düşmandı, düşmana direnmekse bir görevdi. O günlerde, evden eve dolaşırken, İbrahim Şankal’ın işgalciye direnmeyle ilgili sözlerinin anlamını idrak ettim: ulusal ruh, coşku, dürtüsellik, dayanışma, gözlerde, ağızlarda ve ellerde nefret. Fransız olan her şeyden ve Fransızlarla işbirliği yapan herkesten, toprak sahiplerinden ve ağalardan haydutlara, iradesiz ve ahlaksızlara varana kadar herkesten nefret edilmeli. Savaşan ve tutuklanmaktan kurtulanlara gelince, şehir onları onurlandırdı, beni de onlarla birlikte onurlandırdı. Bir dünyada olup kendimi başka bir dünyada bulan ben, Allah’ın lütfettiği farkındalık ve cesaretle vatanseverliğin anlamını kavrayan diğerleri gibi vatanseverliğin anlamını kavramadan vatansever olan ben. (Hanna Mina’nın “Cesur Bir Adamın Sonu” adlı eserinden.)

Ulusların devrimci tarihine dair literatür, hem devrimi ve kahramanlığı hem de suçu, kanun ve geleneklere meydan okumayı somutlaştıran bazı istisnai ve tartışmalı figürleri sürekli olarak öne çıkarmıştır. Bu figürlerin hikâyeleri, genellikle kökenleri, koşulları, yolculukları ve sonları bakımından benzerlikler taşır. En önemlisi de, insanların onları nasıl algıladıkları ve onlara nasıl tepki verdikleri bakımından benzerdirler. Tüm bu durumlarda, insanlar algıları düzleminde ayrışmışlardır. Kimileri, onları kanun kaçağı ve suçlu olarak görürken, kimileri, onları istisnai kahramanlar olarak değerlendirdiler.

Araplar, İslam’dan evvel bu olguya aşinaydılar. Bunun en ünlüsü, Kanun Kaçakları Prensi olarak bilinen Arva ibnü’l-Verd olan kanun kaçakları grubuydu. Bu grup, gelenek ve göreneklere meydan okuyarak, kabilelerinin ekonomik, sosyal ve siyasi sistemlerine karşı çıktı. Ya kabileleri tarafından dışlandılar ya da onlardan uzaklaşmayı seçtiler. Zor zamanlarda insanlar, kanun kaçaklarının etrafında toplanıp ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Ama işler iyi gittiğinde, onlara karşı dönüp onları yüzüstü bırakıyorlardı.

Devrimci ile suçlu arasındaki benzerlik, her ikisinin de yerleşik sistemlerden ve yasalardan kopma kararlarında yatmaktadır. Bu nedenle, bir suçlunun örgütlü veya örgütsüz ulusal veya siyasi eyleme geçişi sorunsuz gerçekleşir. Bu durum, örneğin burjuvazinin üyelerinin geçişinin karmaşıklığından farklıdır. Burjuvazi, toplumsal sınıfı, ritüellerini, geleneklerini ve sağladığı maddi rahatlıkları reddetmeyi gerektirir. Hırsız, hırsızlık ve dolandırıcılık deneyimi sayesinde, kanun dışı faaliyet gösterme mekanizmalarında ustalaşmış, tutuklanma ve sorgulamayla başa çıkma becerileri edinmiş, yüksek derecede önceden planlama gerektiren operasyonlara girişmiştir. Bu deneyimler, pratik mantığı itibarıyla amaçları farklı olsa bile, direniş eylemlerine benzer.

Frantz Fanon bu olguyu fark etmiş bir isim olarak, Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabında uygulayıcıları hakkında şunları yazmıştır:

“İnsanlar ayrıca, devrimci enerjilerini muhafaza etmek için topluluk yaşamından bazı olayları kullanırlar. Örneğin, polisin takibine direnen haydut.”

Günlerce süren mücadeleler, dört beş polisi öldürdükten sonra kahramanca bir savaşta şehit düşenler, yoldaşları kurtulsun diye intihar edenler. Tüm bu insanlar, halk için birer rehber, rol model ve kahramandır. Elbette bu kahramanlardan herhangi birine hırsız, yozlaşmış bir adam veya ahlaksız demek faydasızdır. Sömürgecinin takip ettiği adamın bir sömürgeciye haksızlık etmesi veya bir sömürgecinin malına zarar vermesi, onu sıradan bir suçludan açıkça ayırt etmek için yeterlidir.

Şehit Şeyh İzzeddin Kassam, toplumuna olan derin bağlılığını, ona duyduğu sevgiyi, adalet duygusunu, net ve ciddi bir görüş sağlayabilecek analitik araçlara sahip olduğunu gösteren önemli bir ifadeyle, bu insanlar konusunda şunları söylemiştir:

“Bırakın çalışsınlar, çünkü onların çalışmalarında bir gün cihat haline dönüştüreceğimiz bir cesaret var. Sömürgeci, ruhlarımızı öldürmeyi arzuladığı sürece, bu adamlar, boyun eğenlerden daha çok Allah’a ve cihat sevgisine yakındırlar.”

Marksist tarihçi Eric Hobsbawm bundan bahsediyordu. “Kanunsuzlar” olgusunun önemi ve modern liberal devletlerdeki hukuk mantığıyla çelişen özellikleri, esas olarak “toplumsal sözleşme” kavramlarına ve “John Locke” tarafından çerçevelenen insanın mülkiyet, özgürlük ve yaşam gibi doğal haklarına dayanmaktadır.

John Locke’a göre soygun, özel mülkiyete yapılan bir saldırıdır. Devlet ve bu "suç" eyleminden zarar gören toplumsal sınıflar soygunu “suç” eylemi olarak kabul ederler.

Hobsbawm, kitaplarından birinde, çeşitli toplumların popüler hayal gücünde yer alan ve Robin Hood, Rob Ray ve Jesse James gibi hırsızların ve haydutların kahramanlığını yücelten "sosyal haydutluk" olarak adlandırdığı uzun bir tarihe değiniyor. Burada Hobsbawm, bu olguyu, özellikle toplumdaki egemen ve baskıcı sınıfların bir üyesini dolandırmış veya soymuş olan intikamcıyı toplumsal bir rolü yerine getiren hırsız veya suçlunun toplumsal bağlamı açısından inceliyor ve onu “asil hırsız” olarak adlandırıyor. Ayrıca, suçluların, polis, baskı ve kontrol araçları aracılığıyla egemen sınıf tarafından dayatılan toplumsal düzene ve egemen toplumsal ilişkilere bir alternatif sunduğu gerçeğini de araştırıyor.

Güney İtalya’daki Mafya gibi kimi örnekler sunuyor. Hobsbawm, bu figürler ile Vietnam’daki Che Guevara, Giap ve Ho Chi Minh gibi büyük devrim kahramanları veya Arap ve İslam bağlamındaki Abdülkerim, Ömer Muhtar, İzzeddin Kassam, Vedii Haddad gibi kahramanlar arasında bir paralellik kuruyor. Bu kişiler, genellikle rol model haline gelirler. Boyunduruk altında yaşayan toplumlara karşı kışkırtıcı bir tavır sergileyerek, aşağılayıcı yaşam koşulları dayatan sistemin dışında yaşamaya en yatkın kişilerdir. Ayrıca, adaletsiz yasaların şemsiyesi dışında yaşamak ve varlığını sürdürmek için yeterli bilgiye sahiptirler ve bunun karşılığında, bireylere onur ve insanca bir yaşam hakkı tanıyan, aynı zamanda sorumluluklarından da sorumlu tutan, adil geleneklerle dünyalarını düzenleyen katı yasalar meydana getirirler. Örneğin, birisi yetkililere suçunu itiraf ederse veya bir yoldaşını ihbar ederse, bu, grupla olan ilişkisinin sona ermesi için yeterlidir.

Toplumsal hiyerarşinin en altında oldukları için, dünyaları şeffaftır. Onlar, iktidarın hilelerine ve gerçeklerin çarpıtılmasına aldanmazlar, retoriğine, medya araçlarına ve kamuoyu manipülasyonuna da boyun eğmezler. İçinde bulundukları dünya, tüm zorlukları, trajedileri, yoksulluğu ve adaletsizliğiyle, gerçek haliyle bozulmamış durumdadır. Bu nedenle, adaleti en çok takdir eden, bilginin en çok farkında olan ve baskıya en çok direnenlerdir.

Burada, herhangi bir devrim veya gizli hareket ile dünya arasındaki muazzam bağlantıdan bahsetmek gerekmektedir.

Gizli dünya, hukukun dışında faaliyet gösterir, çünkü hukuk, yetkililerin elinde normalleştirme ve tahakküm aracıdır. Bu durumda, hukuku yorumlama ve uygulama hakkı, yalnızca yetkililere aittir. Bu nedenle, devrimci gizli hareketler, yasal çerçeve dışında faaliyet gösteren gizli veya “yeraltı dünyası” ile aynı seviyeye gelir. Devrimci hareketler, düşmanla mücadele etmek için bilgi, lojistik, silah, hatta taktik ve finansman sağlama yöntemleri için uzun zamandır bu gizli dünyaya güvenmektedir.

Arap, Filistin ve Küresel Örnekler

Tartışacağımız örnekler, toplumun en ezilmiş ve yoksul kesimlerinden, en büyük zulüm yükünü taşıyanlardan neşet etmiş olmak gibi ortak bir özelliğe sahiptirler. Dahası, hikâyelerinin çoğunun, bu yeni insan türünün yaratılmasına yol açan koşullar, doğum ve dönüşüm anları açısından benzer olduğu görülmektedir.

Burada maddi deneyimleri bilinçlerini şekillendiren, hikâyeleri toplumsal reddedilme ile başlayan, ancak düğünlerde kadınlar tarafından kutlanan kahramanlar haline gelen, isimleri ve erdemleri insanlarca geleceğe taşınan insanlardan bahsediyoruz. Onlar, kahramanlık ve isyanın örnekleri oldular. Burada, karakterlerinin, erdemlerinin ve psikolojik yapılarının her yönüyle baştan beri devrimci olan insanlardan bahsediyoruz. Cesaretleri, isyanları, cüretkârlıkları ve zekâlarıyla öne çıktılar. Ne dalkavukluğa kandılar ne de evcilleştirildiler.

1913’te öldürülen, feodal bir beyefendinin kızı Fadime’yi seven genç İbrahim’i tanıyor musunuz? Peşine düştüler, ancak o zaman köylülere ve yoksullara feodal beyler ve devletçe uygulanan adaletsizliğin ve zulmün boyutunu anladı. Sonuç olarak, zenginlerden çalıp yoksullara hak ettiklerini veren bir çete kurdu. Bu genç adam, Osmanlı devletine karşı en ünlü isyancılardan biri olan ve halk destanlarında en önemli figürlerden biri haline gelen İbrahim Hakimoğlu’ydu. Büyükanneler, çocuklarına daha yüksek değerler aşılamak ve mücadele, özgürlük, adalet, eşitlik ve sevgi anlayışlarını derinleştirmek için onun hikâyesini anlatırlar.

Hekimoğlu, İngiliz efsanesi Robin Hood gibidir. Ya da kanun kaçaklarının prensi Arva ibnü’l Verd gibi, isyanı da sevgiyle yönlendirilen, (hikâyesi Cesur Yürek filminde ölümsüzleştirilen) İskoç isyancı William Wallace’a daha yakındır. Hekimoğlu’nun hayatı insanlara ilham verdiği gibi, ölümü de ilham verdi; ölü hali, Martini kucaklamış görüntüsü belleğe kazındı.

Henry, o tüfeği Osmanlı İmparatorluğu’ndaki her genç erkeğin kıskançlığı haline getirdi. Bugün bile, Filistin’deki halk şarkılarımız ve marşlarımız hâlâ Hekimoğlu’nun “aynalı Martin”ini anıyor.

Bu adamlar, devrimcilerden yalnızca farkındalıkları ve siyasi projeleriyle ayrılıyor. Bu kahramanlar, yaşadıkları deneyimlerle halk desteğini ve siyasi vizyonlarını oluşturarak, ulusun umudu ve rol modeli oldular.

Che Guevara, Gerilla Savaşı adlı kitabında bu çarpıcı benzerliğe dikkat çekerek, şöyle diyor:

“Gerillalar, yerel halkın tam desteğine sahip olurlar; bu, hiçbir devrimin tama anlamıyla yerine getiremeyeceği bir koşuldur. Belirli bir bölgede faaliyet yürüten haydut çetelerinin örneğini ele alırsak, bu açıkça ortaya çıkar. Bu çeteler, bir gerilla ordusunun tüm özelliklerine sahiptir: birlik, lidere saygı, cesaret ve arazi bilgisi.”

Guevara’ya göre, halk, bu çetelerin etrafında toplanırsa, onları devrimcilere dönüştürür. Bu durum, 1959 yılında Irak’taki Kahla Nehri yakınlarındaki bataklıklarda feodal çeteler tarafından öldürülen Iraklı şehit Suheyb Fellah’ın hikâyesiyle örneklendirilebilir. 14 Temmuz Devrimi’nden sonraki ilk şehitti. Muzaffer Navvab onu, Sami Kemal tarafından seslendirilen “Süheyb” şiiriyle ölümsüzleştirdi.

Halk, bu figürleri, kendisine ait simgeler ve rehber kahramanlar olarak görse de, devlet ve yasaları bu mantığı anlamakta yetersiz kaldı. Yetkililer, bu figürleri projelerinde efsane olarak kullansalar da, onları kanun kaçağı olarak görmeye devam ettiler. Bunun en önemli örneği, Mısırlı şehit Azam Şarkavi’yle ilgili halk destanıdır. Mısırlılar, onun hatırasını bugün bile halk şarkılarında yüceltirler. Hayatı hakkında iki televizyon dizisi yapıldı, ancak hikâyesi, ancak Nasır döneminde, Arap sosyalizminin coşkusunun iyiden iyiye hissedildiği tarihsel kesitte yeniden gündeme geldi. Hayatı hakkında Abdullah Hayz’ın başrolünde oynadığı, Hüssameddin Mustafa’nın yönettiği, Abdül Halim Hafız’ın ise filmdeki mevval ve şarkıları seslendirdiği bir film yapıldı. Buna rağmen, 1921’de 23 yaşında öldürülen Azam Şarkavi’nin kıyafetleri, hâlâ Mısır Polis Müzesi’nde büyük suçlular bölümünde sergilenmektedir.

Devrimci şehit ve teorisyen Malcolm X de böyle bir isimdi. Malcolm X, yoksul bir siyahi ailede doğdu ve aklı başında hiçbir insanın kabul edemeyeceği ırkçı bir sistem altında büyüdü.

Malcolm X’in babası, 1931 yılında altı yaşındayken beyaz üstünlükçü bir grup tarafından öldürüldü, iki amcası da daha sonra beyazlar tarafından katledildi. Annesi ise bir akıl hastanesine yatırıldı.

Malcolm X’in tamamen beyazlardan oluşan bir okulda geçirdiği süre, o zamanlar sadece bir yaşında olmasına rağmen, siyahi insanlara uygulanan adaletsizliğin boyutunu anlamasına yetti. İsyan ve devrim tohumu çok genç yaşta içine ekildi. Tıpkı Cesur Adamın Sonu romanındaki Müfid Vahş gibi, protestosunu ve itirazını dile dökmek için bağırmayı bir protesto aracı olarak öğrendi. Malcolm X, hayatının bu aşaması hakkında şunları söylüyordu: “Erken yaşta öğrendim ki, haklar, sessiz kalanlara verilmez, istediğini elde etmek için biraz gürültü çıkarmak gerekir.”

Büyüdükçe, bu protestocu tavır, daha şiddetli ve isyankâr bir biçime dönüştü. Malcolm X, soygun ve hırsızlığa başladı, bu yüzden hapse girdi. Ancak, hapisteyken ortaöğretimini tamamladı. Daha sonra Boston ve New York’a gitti. Burada şiddet, suç ve uyuşturucu dünyasına daha fazla bulaştı, bu da ikinci kez hapse girmesine yol açtı. Hapisteyken bir yeniden doğuş yaşadı. Oradan yepyeni bir insan olarak çıktı.

Malcolm X’in ABD genelinde siyahilerin maruz kaldıkları adaletsizliğe dair anlayışı derinleşti. Diğer kahramanlarımız gibi, hapishanenin sert deneyimi ona, Fanon ve Ali Şeriati’nin tanımladığı gibi, toplumsal davranışları anlama ve yorumlama bilgisini ve sanatını kazandırdı. Bu davranışları patolojik veya genetik mutasyonlar olarak gören sözde aydınların anladığı ve gördüğü gibi ele almadı.

Malcolm X, en önemli siyahi liderlerden biri olma yolunda ilerledi. Mücadeleye dahli, Cezayir Devrimi de dâhil olmak üzere, diğer ulusların mücadeleleriyle de bağlantılıydı. Yalanları, aldatmayı ve şarlatanlığı reddeden eleştirel bir zihin geliştirdi. Her zaman düşünce ve teoriyi topluma tabi kılmakta ısrar etti. Sonuç olarak, zulme uğradı. Kendisine defalarca suikast girişiminde bulunuldu. Nihayet 21 Şubat 1965’te bu suikast girişimlerinin sonuncusu başarılı oldu.

Cezayirli şehit Ali La Pointe’ye gelince, 1930’da doğdu. Memleketi Cezayir’in Miliana kentindeki sömürgecilerin çiftliklerinde adaletsizlik, yoksulluk ve sömürüyü gördü. Daha sonra boks yapmak için başkent Cezayir’e taşındı. Ardından sömürge yasaları uyarınca kanun kaçağı oldu ve hapse atıldı. Hapiste yeniden doğuşunu yaşadı. Ulusal kahramanların kaçı böyle?

Ebu Celda, Marmit, Ferid Masmas ve Ebu Kabari de hapishanede doğmuş, daha sonra ulusal semboller haline gelmişlerdir.

Ali La Pointe, Cezayir’deki Fransız işgaline karşı birçok operasyona önderlik etmiş, devrimin dağlardan şehirlere taşınmasına katkıda bulunmuştur. Ekim 1957’de Fransızlar saklandığı yeri bombalamış, üç kahramanla birlikte şehit olmuştur: genç kadın Hasibe Ben Buali, Talib Abdürrahman ve devrimin simgesi haline gelen çocuk, Ömer.

Burada ayrıca Ürdün Vadisi’ndeki Arabü’s-Sakr’dan şehit Hüseyin Ali’yi de analım. O, en önemli Filistinli şahsiyetlerden biridir. Ali, kendisine haksızlık eden kuzenini öldürmüştür. Hüseyin Ali gibi Filistinli figürlerin çoğu, hikâyelerine hiyerarşinin en altından en üstüne kadar otoriteyle çatışarak başlar. Önce köy muhtarı, sonra feodal bey, ardından sömürgeciliği ve onun komprador sınıfını andıran burjuvaziyi hedef alır. Daha sonra yerel yargı ve polis teşkilatı gelir, piramidin tepesindeki son çatışmayla sonuçlanır. Ardından İngiliz yetkililer tarafından takip edilir, kaçar ve 1936’daki Büyük İsyan’ın patlak vermesine dek saklanır. Devrimin liderlerinden ve en önde gelen figürlerinden biri olur. Hüseyin, daha sonra İngiliz güçleriyle şiddetli bir çatışmada şehit olur. hikâyesi şair Tevfik Ziyad tarafından “Kancalar ve Borular” adlı destansı şiirinde ölümsüzleştirilir. Bu şiir daha sonra Aşıkin grubu tarafından seslendirilmiştir.

Her devrimin başlangıcı isyandır. Yetkililerin hukuk, istikrar, ortak iyilik ve kamu yararı kavramları adına kurdukları toplumsal sistemden kopuşu ifade eden devrim düzene karşı isyandır. Her toplumsal ve ekonomik otorite, zorunlu olarak siyasi gücün bir uzantısıdır ve onunla kesişir. Bu bakış açısıyla bakıldığında, çoğu zaman güçsüz olan sıradan insanların gözünden bu kahraman figürlerin neden takdir edildiğini daha iyi anlayabiliriz. Aynı bakış açısı, toplumsal, ekonomik ve siyasi otoritelerin bu figürlere karşı düşmanlığını ve onları çarpıtmak ve nihayetinde suçlu ilan etmek için hukuku bir araç olarak kullanmalarını anlamamıza da katkı sunar. Bu bakış açısıyla, kanun kaçağı ile devrimci direniş savaşçısı arasındaki kusursuz geçişi de anlamak mümkündür.

Besil Arac

[Kaynak: وجدت أجوبتي, Bissan Bookshop, 2018, s. 137-143.]