29 Mart 2026

, ,

Liberallerin Trump’a Desteği



Bugün sümsük liberaller, “Trump’ı sevmiyorum ama İran da kötü canım” türküsünü tutturmuşlar. Oysa içinde bulunduğumuz moment, ABD’nin kınanmasını, İran halkına ve devletine koşulsuz destek sunulmasını gerektiriyor.

İran İslam Cumhuriyeti’ni yok etme planı, bu devletin 1979’da kurulmasından bu yana ABD’nin hiç vazgeçmediği siyasetidir. ABD’de hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, suikastlar, yıkıcı yaptırımlar, dondurulmuş fonlar, siber savaş ve askeri saldırı planlarına imza atmışlardır. Hatta Barack Obama’nın 2015’te imzaladığı, halk arasında “İran anlaşması” olarak bilinen Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) bile, ABD yörüngesinde olmaya daha yatkın olan İranlıları güçlendirme çabasıydı. Anlaşmanın imzalanmasının ardından, İran’ın düşmanları olan Suudi Arabistan’a Yemen’e karşı savaş yürütmeleri ve İran’ın müttefiki Suriye’ye karşı rejim değişikliği girişiminde bulunmaları için askeri yardım sağlandı ve bu girişim, 2024’te başarıyla sonuçlandı.

Haziran 2025’te İsrail ile İran arasında yaşanan 12 Günlük Savaş, ABD ve İsrail’in başarılı bir rejim değişikliği gerçekleştirmesini umduğu operasyonun bir provasıydı. Bölgedeki ABD savaş gemilerinin ve savaş uçaklarının son zamanlardaki artan varlığından, Donald Trump yönetiminin ve İsrailli müttefiklerinin saldıracağı açıktı, nitekim, 28 Şubat 2026’da saldırdılar.

Ancak 12 Günlük Savaş’tan sonra İran’a başka bir saldırı daha oldu. Bu saldırı, ABD’nin sabotaj eylemi neticesinde Ocak ayı içerisinde, İran’ın para biriminin değeri düşürüldü, ekonomi kaosa sürüklendi, halkın öfkesi açığa çıktı. Trump yönetimi, krizi bizzat kendilerinin yarattıklarını açıktan övünerek dile getirdi. Sahada okulları ateşe veren, polis memurlarını öldüren ve diğer şiddet eylemlerine katılan İranlı ajan provokatörler içerisinde Mossad ajanlarının yer aldığına haberleri teyit etti. ABD destekli STK’lar, ölü sayısının 30.000’i bulduğuna dair asılsız haberler üretip yaydılar.

Hakikate vakıf olmak, onu gerçek manada dert edinen herkes için o kadar da zor bir iş değildi. New York Times, “düzensiz” aktivist gruplarının Starlink sistemi aracılığıyla iletişim kurduklarını söylerken, Wall Street Journal, gerçekten dikkat eden herkes için apaçık olanı ortaya koydu. ABD, provokatörlerin savaş propagandası yaymasına yardımcı olan 6.000 Starlink kitini ülkeye kaçak yollarla sokmuştu.

İran, o kadar kapsamlı bir şekilde şeytanlaştırıldı ki, en sıkı anti-emperyalistlerin çok küçük bir kısmı, harici güçlerin ortaya koydukları sabotaj gayretlerine dair ifşaatı tartışmaya veya devletin kendini savunma hakkını savunmaya meyletti.

Kendilerini yanlış bir vehim üzerinden solcu sayan liberaller, en sadık rejim değişikliği savunucularıdır. Onlar kadar ikiyüzlüdür. Neticede bu halleri onların savaş suçlarına destek vermelerine yol açmaktadır.

Savaş propagandası, İran’daki lider kadrosunu “kötülüğün vücut bulmuş hali, kadınları ezen ve muhaliflere işkence eden teokratlar” olarak tasvir etme konusunda epey başarılı oldu. ABD’nin sabotaj faaliyetleri, ekonomik krize yol açarken bile, devlet, protestolara izin verdi, paranın suni müdahaleyle değer kaybetmesinden etkilenen işçi sendikaları ve esnafla görüşerek krizi ele alacağına söz verdi.

Batılılar, toplumları kadınların kısa etek giyip giymemesine ve saçlarını örtmek zorunda olup olmamasına göre değerlendirirken, Birleşmiş Milletler raporuna göre, İranlı kadınlar, tüm üniversite öğrencilerinin yarısından fazlasını oluşturuyor. Kadınlar arasında okuryazarlık oranı, 1979 devriminden bu yana iki katından fazla arttı. Kendilerini bilgili sanan insanlar, siyasi liderliklerinin aşıladığı savaş propagandasını takip etmeyi seçtiklerinde bu gerçekler dikkate alınmıyor.

Liberaller, İran’ı her zaman yetersiz bulan incelemeler kaleme alırken, İsrail’e ait insansız hava araçları ve bombalarının Minab şehrindeki bir kız okulunda en az 170 öğrenci ve personeli öldürmesi karşısında seslerini çıkarmakta zorlanıyorlar. İran Devrim Muhafızları’na ait bir roketin yanlışlıkla ateşlendiği iddialarına rağmen, tüm kanıtlar, bombalamanın ABD ve Siyonist teşekkül tarafından kasten gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor. Yakınlarda bir askeri tesisin bulunduğu ve asıl hedefin burası olduğu iddiaları da aynı derecede yanlış. Bölgenin yakınında en az 10 yıldır böyle bir tesis bulunmuyor ve her halükarda savaş zamanında okullar ve hastaneler korunuyor. Ancak Tahran’daki Gandi Hastanesi de tıpkı Gazze’deki hastaneler gibi ABD ve/veya İsrail tarafından vuruldu. Bu olan biten karşısında, “İran halkını destekliyorum ama hükümetini değil” diyenlerin söyleyecek pek bir şeyi yoktu.

İslamofobi ve şarkiyatçılık, liberal Batılılara, askeri harekât için onay istemeyen Kongre’yi kınarken savaşa karşıymış gibi poz kesmelerine imkân sağlıyor. Ancak aynı zamanda, İran’ın korkunç ve geri kalmış bir ülke olduğu, kurtarılmaya ihtiyaç duyduğu yönündeki cahilane görüşlerini eklemeyi de ihmal etmiyorlar. İran’ın, aslında onun hakkında çok az şey bilen liberal klavye cengâverlerinin kendisini kurtarmasına ihtiyacı olduğuna inanıyorlar. Bilgisiz ve cahil olmalarının nedeni, devlet destekli şirket medyasına ait haberlerden başka bir şey tüketmemeleridir.

İran’ı kurtarılması mümkün olmayan, acımasız bir “rejim” olarak takdim eden, on yılların savaş propagandası görevini layıkıyla yerine getirdi. Liberaller, Trump’ı eleştirirken aynı zamanda geri adım atıp, bu ülkenin halkı için hiçbir tehdit oluşturmayan bir devleti kınayarak kendilerini tebrik edebilirler. Batı tarafından finanse edilen ve devlet destekli şirket medyasıyla işbirliği içinde çalışan STK’lardan gelen dezenformasyona sarılıyorlar, ölü sayıları hakkında kanıtlanmamış iddialarda bulunuyorlar.

İran, onu yok etmeye kararlı uluslarla savaştığı sırada bile kınanırken, saldırganları çok az kişi ve ülke kınıyor. İran, hastaneleri ve okulları mı bombalıyor? İran, binlerce insanı aç bırakarak soykırım mı yapıyor? Uluslararası Ceza Mahkemesi, liderleri için tutuklama emri mi çıkardı? İran, İsrail liderlerine suikast düzenliyor mu? İran, göçmen çocukları gözaltında tutuyor mu?

İran, bunların hiçbirini yapmadı, ancak düşmanı askeri açıdan güçlü, küresel medyayı kontrol ediyor, Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’nin iktidara gelmesini isteyen şahçılara ev sahipliği yapıyor.

Pehlevi, ABD ile trilyonlarca dolarlık iş yapmaya hazır olduğunu alenen söylüyor. Medya, ona ilgi gösteriyor, onunla birlikte zenginleşecek, bombalanma riski altında olmayacak, Avrupa ve ABD’de yaşayan şahçıları destekliyor. Yüz binlerce İranlı, ABD tarafından öldürülen çocukların yasını tutmak için Minab’da toplandı. Oysa bir avuç hükümet karşıtı militan, çoğunluğu oluşturuyormuş gibi muamele görüyor.

Ne yazık ki İran, hayatta kalıp bölgedeki İsrail ve ABD varlıklarına başarılı saldırılar düzenlemiş olsa da, düşmanları askeri açıdan güçlü. Yüksek Lider Ali Hamaney ve diğer yetkililere yönelik suikastlar, devletin sonunu getirmedi. Bunun yerine İran, Ürdün, Suudi Arabistan ve Bahreyn gibi kukla devletleri hedef alan saldırılar gerçekleştirdi.

Pakistan’da binlerce insan, sadece ABD ve İsrail saldırganlığına karşı sokaklara dökülmekle kalmayıp, ABD konsolosluklarında ve büyükelçiliğinde bulunan deniz piyadelerine ateş açarken, ABD’deki liberaller, kadınların saçlarını örtmek zorunda olup olmadıkları üzerine tartışma yürütüyorlar.

Her zaman olduğu gibi milyonlarca insan, ABD başkanlarının ve yönetimlerinin suç teşkil eden eylemlerine tanık olurken itirazlar ortaya koyuyor, bir avuç insan da cehaletin mutluluk olduğuna, uluslarının olağanüstü iyi olduğuna veya Müslümanların yaşam, özgürlük veya herhangi bir mutluluk arayışına layık olmadığına inanmayı tercih ediyor. Sonuçta ya açık desteklerini sunuyorlar ya da dönemi pasif sessizlikle geçiştiriyorlar.

Brookings Enstitüsü’nün 2009 tarihli “İran’a Giden Yol: İran’a Yönelik Yeni Bir Amerikan Stratejisi İçin Seçenekler” başlıklı makalesi, ABD’de yönetimlerin ajandalarında süreklilik olduğunu şu ifadelerle ortaya koyuyor:

“Uluslararası kınamayı en aza indirmek ve desteği (ne kadar isteksiz veya gizli olursa olsun) en üst düzeye çıkarmak için en iyi yol, İranlılara mükemmel bir teklif sunulduğu ancak bu teklifi reddettikleri konusunda yaygın bir kanaat oluştuğunda harekete geçmektir. Bu, öyle bir teklif olmalı ki onu ancak nükleer silah edinmeye ve bunu yanlış gerekçeler üzerinden yapmaya kararlı bir rejim reddedebilsin.”

Bu nedenle, sahte müzakereler, kamuoyunu İran’a güvenilemeyeceğine ikna etmeyi amaçlıyordu. İran’a yönelik düşmanlık üzerinden, çok az insan, Trump’a veya herhangi bir başka başkana karşı gerçek bir muhalefet ortaya koydu. İran’ın var olma ve kendini savunma hakkına sahip olduğunu, halkının öldürülme korkusundan uzak yaşama hakkına sahip olduğunu savunma konusunda istekli olan insan sayısı çok az.

Gerçek anti-emperyalistlerin sayısı az olsa da, rolleri büyük önem taşıyor. ABD’deki insanlar, sadece İranlıların yaşamlarını ve haklarını savunmakla kalmamalı, aynı zamanda o devleti de savunmalıdır, aksi takdirde, onlar da boyun eğip savaş suçlularıyla işbirliği yaparlar.

Margaret Kimberley
4 Mart 2026
Kaynak

28 Mart 2026

, ,

Kılıç ve Boyun: Aksa Tufanı’nı Okumak

Şabbir Rizvi

23 Mart 2026


Liberal burjuvazi, sömürgecilik karşıtı şiddete refleksif tepki olarak her daim medeniyet çağrısı yapmıştır. Ezilenler, sömürgeleştirilenler, hor görülenler, kendilerine dayatılan sistematik şiddete kendi şiddetleriyle karşılık verdiklerinde, medya alanını ezen sınıftan gelen sesler kuşatır ve bu sesler bir biçimde tartışmaya hâkim olur.

Kendilerini “aydınlanmış sınıf”, “medeniyetin hakemleri”, “barbarlık güçlerine karşı demokrasinin savunucuları” olarak konumlandıran liberal burjuvazi, her zamanki taktikleri ve söylemleri kullanıyor: “Sömürgeleştirilen ve ezilen özne, neden barışçıl protesto yapmıyor, tartışma yürütmüyor? Diyaloga ne oldu? Bu kadar şiddetle nasıl müzakere edilebilir?”

Tarihin maddi koşullarını görmezden gelen ve sömürgeleştirilen özneye dayatılan gerçek tarihsel adaletsizlikleri bir kenara bırakan burjuvazinin ulusal kurtuluş ve kendi kaderini tayin hakkı ile ilgili tartışmalara kattığı söylemler, ezilenleri şeytanlaştırmayı ve acımasız sömürgecilik karşısında her türlü dayanışmayı engellemeyi amaçlarken, sömürgeleştirilenlere dayatılan sömürgeci ilişkilerin tarihsel kökenlerini de belirsizleştiriyor.

Filistin direnişi, 7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı Operasyonu’nu başlattığında dünya, en büyük açık hava hapishanesinden çıkan direniş güçlerinin bir halkı tutsak eden sömürgecilerin yenilmez olduğu iddiasını paramparça edişlerini büyük bir hayranlıkla izledi.

“Dekolonizasyon” kavramı, bir zamanlar akademik alana özgü bir terimken, kısa sürede halkın sözlüğüne girdi. Ancak ortada dekolonizasyonun artık ne anlama geldiğini ve nasıl göründüğünü açıklayan, günümüze ait bir olay vardı: direniş, işgalin çitlerini yıkmış, tankları ve işgal askerlerini yakın mesafeden imha etmiş, yerleşim yerlerine ve şehirlere roketler fırlatmış, bölgeyi kahramanca operasyonlarını kabul etmeye zorlamıştı.

Ana akım medya, anlatıyı kontrol altına almak için hemen harekete geçti: direnişin vahşetine dair yalan yanlış hikâyeler yayınlanarak, ezilen halka yönelik sempati ve dayanışmanın temelini dinamitlemeye çalıştı. Sömürgeciyle “barış” kavramı (ona teslim olmayı öngören anlayış), emperyalist merkezdeki deneyimli savaş karşıtı örgütçüleri bile etkileyen konuşmalara zorla sokuldu.

Aynı şekilde, liberal, hatta bazı “sosyalist” felsefeciler, burjuva teslimiyet çizgisini izleyerek, direniş operasyonuna müdahil oldular. Bu, sömürgeci ideolojinin akademik çevrelerin, hatta “ilerici” güçlerin zihinlerine iyiden iyiye yerleşmiş olduğunu ortaya koydu.

İşgalci İsrail, Aksa Tufanı’na Ekim 2023 öncesi bilfiil uyguladığı soykırımı yoğunlaştırarak cevap verdi. Böylelikle sömürgeciyle ilişkide barışın hiçbir şekilde bir seçenek olmadığını gösterdi. İşgalci İsrail, (sömürgeci ve sömürge arasında kurulmuş, ikincinin sömürülmesini öngören ilişkiden farklı olarak) tüm halkı yok etmeye, ortadan kaldırmaya ahdetmişken, ezilen Filistin tarafı, kendisini direnişe ve kurtuluş davasına adadı. Bu iki taraf arasında asla diyalog olamaz, çünkü bu çatışmanın kökeni, esas olarak sömürgeleştirme pratiği ve etnik temizliktir.

1970 yılında, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) sözcüsü ve devrimci teorisyen Gassân Kenefâni’ye, İsrail işgaliyle neden diyaloga girmediği, yani fiilen teslim olmadığı sorulduğunda, böyle bir konuşmanın “kılıçla boyun arasında bir konuşma” olacağını söylemişti.

Buradan, Yanis İkbal’in tam vaktinde yayımlanan The Sword and the Neck: Reading the Al Aqsa Flood [“Kılıç ve Boyun: Aksa Tufanı’nı Okumak”] adlı kitabına geçelim. Devrimci İskra Yayınevi’nce yayımlanan kitap, Filistin direnişinin sömürgecilik karşıtı mücadelesini örtbas etmeyi ve küçümsemeyi amaçlayan liberal-burjuva argümanlarını acımasızca eleştiriyor.

Yaklaşık 130 sayfa olan kitap, hızlı okunabilen bir eser olsa da dikkatlice, tertil ile okunmalı. İlk bölümden başlayarak, kitap, “egemen anlatıların metafiziği ile ezilenlerin fiziği”ni inceliyor. Aksa Tufanı merkezli ana akım söyleme hükmeden anlatıları tarihsel materyalizmin eleştirel merceğinden geçirerek, Filistin’i ele geçirme yönündeki sömürgeci plana verilen desteği liberalizmin temel köklerine kadar izliyor: bu liberalizm, “geri kalmış”, “barbar” ezilenlerin orduları karşısında “özgür insanların toplumu”nun haklarını gözetiyor.

Sonraki bölümler, kitlelerin zihnine dayatılan baskın anlatılarla yüzleşiyor, Slavoj Žižek gibi Filistin direnişini kınayan felsefecileri eleştiriyor ve “barış”ın sadece bir konuşma ve bir “barış” konferansı uzaklığında olduğuna dair yanlış söylemin boş olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap boyunca İkbal, “adalet” ve “barış” gibi kavramlardaki soyut idealizmi, zalim ve mazlum arasındaki ilişkileri analiz etmek için tarihsel materyalizmden yararlanarak eleştiriyor. Bunu yaparak İkbal, Filistin direnişini şeytanlaştırmak için kullanılan anlatıları deşifre etme imkânı buluyor. Okuru, direniş yürüttüğü meşru ve haklı Aksa Tufanı operasyonunu ve tabii işgale karşı direnişin sonraki her türden gelişimini doğru bir şekilde savunmak için tarihsel materyalizme dayalı tartışma noktalarıyla buluşturuyor, ona araştırma-düşünme konusunda gerekli becerileri kazandırıyor.

Kitabı okuyan, ezilenlerin tepkisini meşrulaştırmadan, Filistin direnişinin kahramanca eylemlerini geri adım atmadan savunmadan evvel, baskının ve zulmün iç dinamiklerini anlama imkânına kavuşuyor. Aslında kitap, okura direnişi şeytanlaştırmaya ve sömürgecilik karşıtı güçlerle dayanışmayı ezmeye çalışan hâkim söylem ve anlatıları yıkmak, onlara karşı saldırıya geçmek için gereken tarihsel analizi sunuyor. Kılıç ve Boyun, zalim İsrail’e teslim olmaktan dem vuran her türden argümanı ve önermeyi redde tabi tutuyor, bu reddi, kitabın adına sadık kalarak, sömürgeciliğin gerçekliği üzerinden temellendiriyor.

Kılıç ve Boyun, Aksa Tufanı operasyonu hakkında konuşmak isteyen herkes için mutlaka okunması gereken bir kitap. O, Özellikle emperyalizmin merkezinde ve onun Küresel Kuzey’deki küçük şürekası dâhilinde Filistin’le dayanışma içinde olan her örgütçünün mutlaka okuması gereken bir kitap. Ve tabii Kılıç ve Boyun, sömürgecilik karşısında silahlı direnişin meşruiyetini savunmaya veya belki de anlamaya çalışanlar için mutlaka okunması gereken bir kitap.

* **

Kitabı okuduktan sonra, yazar Yanis İkbal ile iletişime geçtim. Kendisi, kitapla ilgili sorularımı cevaplamak için bana zaman ayırdı. Aşağıda röportajın tamamı, düzenlenmemiş haliyle yer almaktadır.

Bizimle konuşmak için zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Kendinizi kısaca tanıtmanızı çok isteriz: Kimsiniz, nelerle meşgulsünüz, çalışmalarınıza ve siyasi gelişiminize yön veren devrimci etkiler nelerdir?

Hindistan’daki Aligar Müslüman Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve felsefe öğrencisiyim. İlgi alanlarım arasında radikal siyaset teorisi, felsefe, kültür eleştirisi, şiir ve film yer alıyor.

Siyasi kimliğim, Cevahirlâ Nehru Üniversitesi’nde İsrail ve Lübnan’ın güvenlik politikaları üzerine doktora tezi hazırlayan babam sayesinde, erken yaşlarda oluşmaya başladı. Onun anti-emperyalizmle alakalı meselelere yönelik ilgisi, büyüdüğüm ortamı şekillendirdi. Çocukken, Hugo Chávez’in hastalığı sırasında çekilmiş fotoğraflarını gördüğümü ve onun için dua etmemin istendiğini hatırlıyorum. Bu an, anti-emperyalist mücadeleyle aramda duygusal bir bağ kurdu ve bu bağ, bende kalıcı bir etki bıraktı.

Teorik etkiler arasında Vladimir Lenin belirleyici bir isimdir. Devrimci teori ile devrimci hareket arasındaki ilişkiye dönük ısrarı, çalışmalarımı yönlendirmeye devam etmektedir. Bu, kapitalizm ve emperyalizm tarafından üretilen öznellik biçimleriyle yüzleşebilecek teori biçimleri üretmemi zorunlu kılmaktadır.

Kılıç ve Boyun adlı kitabınız, Filistinlilerin yürüttükleri Aksa Tufanı operasyonuna dair burjuva liberal bakış açılarını tarihsel materyalizm ve sınıf analizi üzerinden sorguluyor. Bu düzlemde ele aldığınız argümanları neden seçtiniz?

Burjuva liberal bakış açılarına odaklandım çünkü bunlar, hem egemen söylemde hem de radikal teori olarak sunulan birçok şeyde genel ve hâkim görüş olarak iş görüyor. Bu görüşler, yaygın dolaşım ağı içerisinde, Marksizmin kendi alanında bile siyasi olaylara dönük yorumları biçimlendiriyor.

Bu kitap, Slavoj Žižek ve Étienne Balibar gibi isimleri ele alarak, onların felsefi konumlarının emperyalizm yanlısı ittifaklar için nasıl gerekçeler üretme işlevi görebileceğini göstermeyi amaçlıyor.

Birçoğumuz, Küresel Kuzey’de bulunan akademik altyapıların rahle-i tedrisatından geçiyoruz. Bu nedenle, bu isimlerle etkileşim kurmak, bu yapıya müdahale etmeye yönelik daha geniş bir çabanın parçası haline geliyor.

Amaç, Küresel Güney’de kök salmış, kapitalizmi, dinamikleri emperyalizmden ayrılamaz küresel bir sistem olarak kavrayabilen bilgi biçimlerine alan açmaktır.

Eleştirilerinizi kaleme alırken belirli bir hedef kitleniz var mıydı? Bu kitaptan en çok kim fayda sağlayacak?

Kitabı iki farklı okur kitlesini göz önünde bulundurarak yazdım.

1. Gazze’deki soykırıma tepki olarak siyasi radikalleşme sürecinden geçen Avrupa-Atlantik bağlamında nefes alıp veren okurlar açısından bilhassa “Direniş Ekseni”nin niteliği türünden tartışmalı konularda edinilecek teorik açıklık, hayati önem taşıyor. Genelde “alt emperyalist” veya “otoriter” gibi yaftalar yapıştırılan Direniş Ekseni, kolaycı bir yaklaşım üzerinden kenara itiliyor. Kitap, bu konuları siyasi ontoloji düzeyinde açıklığa kavuşturmayı ve ABD-İsrail ekseninin devlet egemenliğinin maddi yapıları içinde nasıl sınırlara ulaştığını göstermeyi amaçlıyor.

2. Teorik ufukları sıklıkla Kuzey’deki akademik üretimle şekillenen Küresel Güney’deki okur hedef alındı. Kitap, mütevazı bir şekilde, bu hiyerarşiyi sarsmaya ve bilgi üretiminin alternatif yörüngelerine katkıda bulunmaya çalışıyor.

Soldaki birçok kişi, tarihsel materyalist analizi gerçekleştirmeden “adalet” veya “eşitlik” gibi soyut ideallere dayalı konumları benimsiyor. İlerici güçler, bu eğilimin ötesine nasıl geçebilir?

Soyut idealizmin ötesine geçmek için felsefi çalışmaya ihtiyaç var. Batı’daki çağdaş sol teorinin büyük bir kısmı, ontoloji düzeyindeki temel varsayımlara bağlı kalıyor. Žižek’in olumsuzluğu, Balibar’ın “sıkıştırılamaz minimum”u veya Ayça Çubukçu’nun çokluğu gibi kavramlar, özgürleştirici potansiyeli garanti ettiği varsayılan bir fazlalığı gündeme getiriyor. Bu ontolojik garantiler, daha sonra adalet veya eşitlik gibi ideallere yapılan çağrıların temelini oluşturuyor.

Eğer bu tür güvenceler bir kenara bırakılırsa, siyaset, yeni gerçeklikleri aktif olarak üreten pratikler aracılığıyla özgürleştirici sonuçların ortaya çıktığı bir inşa alanı olarak görünür. Rıfat Arir, son röportajında, bu kopuşu olağanüstü bir açıklıkla dile getirerek, akademik düşüncenin sınırlarını sömürgeci şiddetin aciliyeti içinde konumlandırmıştı. Şöyle diyordu:

“Ben, bir akademisyenim. Muhtemelen evde sahip olduğum en sağlam şey, bir Expo marka keçe kalem. Ama İsrailliler bizi işgal ederse… O kalemi kullanacağım, İsrail askerlerine fırlatacağım, bu yapabileceğim son şey olsa bile.”

Burada da gördüğümüz üzere, felsefenin ontolojik güvencelerin sunduğu güvenlik hissi yerini, hayatta kalma ve direnişin düşüncenin koşullarını yeniden şekillendirdiği bir alana bırakıyor. Burada, pratik, soyut güvencelere dayanmayı bırakıp, somut çatışma yoluyla şekillendiği vakit, en ufak nesnenin bile nasıl mücadele için kullanılabilir hale geldiği üzerinde duruluyor.

“Güçsüzlük siyaseti”ni ele alan bölüm, sömürgecilik karşıtı mücadele yoluyla egemenliğin önemini anlatıyor. Bu mücadele, elbette silahlı bir mücadele ve şiddet içeriyor. İlerici güçler, burjuva hükümetleri tarafından yazılmış bir hukuk olan “uluslararası hukuk”u referans noktası olarak kullanmadan, silahlı direniş fikrini normalleştirmek ve meşrulaştırmak için ne yapabilirler?

Çağdaş hukuk dilinin kullanımı, sömürgeleştirilenleri genellikle pasif kurbanlara, savunmasız ve kurtarılmaya muhtaç figürlere indirgiyor. Bu çerçeve, onların mücadeleye katılan aktif siyasi aktörler olarak üstlendikleri rolleri gizliyor.

Ayrıca, uluslararası hukuk, önceki dönemlerde farklı bir anlam taşıyordu. 2024 Filistin Forumu’nda tanıştığım yoldaş Macid Derviş, uluslararası hukukun sömürgecilikten kurtulmanın en yoğun olduğu dönemde Filistin’deki silahlı mücadelenin meşrulaştırılmasına nasıl katkıa bulunduğunu yazmıştı. 1960 tarihli Sömürge Ülkelerine ve Halklarına Bağımsızlık Verilmesine Dair Bildirge’den, yetmişlerde silahlı mücadelenin meşruiyetini teyit eden kararlara kadar, uluslararası hukuk, kısa bir süre için sömürgecilik karşıtı pratiğin kodifikasyonu işlevi görmüştür.

Silahlı mücadeleyi yeniden meşrulaştırmak, sömürgeleştirilenleri yalnızca kurban olarak gören tüm tarih dışı çerçevelerden kopmayı gerektirecektir. Örneğin felsefeci Seyla Benhabib, Gazze’deki durumu “acımasız bir şiddet döngüsü” olarak tanımlıyor: sömürgeci tahakkümü ve sömürge karşıtı direnişi birbirini güçlendiren, tekerrür eden hususlar olarak sunan bu görüş, sömürgeleştirilenlerin eylemliliğini genelleştirilmiş bir acı çekme hali olarak anlıyor. Bunu yaparak, Filistinlileri sonsuz bir zarar döngüsüne hapsolmuş figürler olarak takdim ediyor. Bu noktada eylem, sadece tepki olarak görünüyor, direniş, siyasi özgünlüğünü kaybediyor.

Bu teorik çerçeveden kopmak, sömürgeleştirilenleri strateji geliştiren ve kendilerine dayatılan koşullara müdahale eden aktif özneler olarak görmek gerekiyor. Böyle baktığımızda silahlı mücadele, yeni siyasi gerçekliklerin inşa edildiği kasıtlı ve tarihsel olarak temellendirilmiş bir uygulama olarak görünür. Vurgu, tanınmayı bekleyen genel acılardan, tahakküm yapılarıyla yüzleşen ve onları dönüştüren kolektif kapasitelere kayar.

Kaynak

Yoldaş

Şehirdeki her şey, tuhaf ve idrak edilmekten uzaktı. Kiliselerin çan kuleleri o renkli ve parıltılı halleriyle yükseliyorlardı semaya. Fabrika bacaları ve duvarları kulelerden daha yüksekti. Ticaret odalarının duvarları arasında sıkışıp kalmış halleriyle kiliseler, tozun toprağın içinden fırlamış, harabelerin arasında yeşermiş, muhteşem çiçeklere benziyorlardı. O çanlar müminleri duaya çağırırken, demirden damlar boyunca kayıp giden güçlü sesleri, evleri ayıran dar sokaklarda tek bir iz bırakmadan, silinip gidiyordu.

Kent, bir de her daim geniş olan evlere sahipti. Üstelik bunların bazısı güzeldi de. Şekli şemali bozuk, hiçbir önemi olmayan insanlar, sabahtan akşama kıvrımlı sokaklarda kül rengi fareler gibi koşuşturup duruyorlardı. Gözlerini hırs bürümüş bu insanlar, biraz eğlence ya da biraz ekmek peşindeydi. Kavşaklarda duranlarsa, o tetikte halleri ve ürkütücü duruşlarıyla, “zayıf dediğin, güçlüye zerre şikâyet etmeden teslim olur” düsturu uyarınca izliyorlardı etrafı.

Güçlü dediğinse zengin olurdu. Herkes, paranın güç ve hürriyet getirdiğine inanıyordu. Herkes köleydi, bu yüzden para istiyordu. Yoksulun tek işi, zengindeki lüksü kıskanmak, ondan nefret etmekti. Altın bir yüzüğün yuvarlanırken çıkarttığı sesten daha hoş bir müziğin olmadığına inanılıyordu. Tam da bu yüzden herkes, komşusuna düşmandı, zulüm, şehrin tek hükümranıydı.

Bazen şehre güneş doğsa bile hayat hep soluktu, insanlar birer gölgeye benziyorlardı. Geceleri bu insanlar, neşe yüklü ışıklar yakıyordu her yanda. Karnı sırtına yapışmış kadınlar, sokaklara dökülüp, öpülecek, okşanacak yerlerini en fazla parayı verene satıyorlardı. Her yanı yemek kokuları sarıyor, ardından suratsız ve aç gözler kuşatıyordu sokakları. Şehrin tüm yüzünü yoksul insanların kendilerini duyuracak kudretten yoksun, birilerince boğulmuş iniltileri kaplıyordu.

Can sıkıntısıyla ve huzursuzlukla örülmüş bir hayattı yaşanan. Herkese düşmanlık, kural halini almıştı. Kendisini adil bulan çok az yurttaş vardı. Oysa bunlar, şehirdeki en zalim kişilerdi. Bu kişilerdeki gaddarlık, sürünün gaddarlığını tetikliyordu.

Herkes yaşamak istiyordu. Arzularına uzanan yolu özgürce yürümeyi kimse bilmiyor, o yolu kimse yürüyemiyordu. Doymak bilmez bir canavar gibi bugün, geleceğe yürüyen insanı o güçlü ve sağlam kollarıyla kuşatıyor, bu fazla yapışkan kucaklaşma, insanın gücünü elinden alıyordu. Izdırap çeken, kafası karışık insan, bu hayatın iğrenç yüzü karşısında güçsüzdü. İnsan, hüznün çöktüğü binlerce gözüyle yüreğinin derinliklerine bakıp, ondan bir şeyler bilmemesini istiyordu. Geleceğe dair ışıl ışıl tasvirler, insanın ruhunda ölüp gidiyordu. Güçsüz insanın iniltileri, hayatın işkence ettiği zavallı yaratıklardan dökülen gözyaşlarına ve şikâyetlere karışıyordu.

Bezginlik ve huzursuzluk kuşattı her yanı. Bazen de dehşet kol gezdi sokaklarda. Taş binaların tüm berbat halleriyle yan yana dizildiği o sıkıcı ve gösterişsiz şehirde insanları bir hapishane gibi kendisine kapatan kiliseler, güneş ışığını püskürtüyorlardı. Çile ve öfke yüklü çığlık, başka biçimler alan nefretin fısıltısı, zulmün o tehditkâr patlaması, şiddetin şehvet dolu bağırışları susturuyordu hayatın müziğini.

Derdin ve çilenin sebep olduğu, iç karartıcı endişenin orta yerinde, yoksulluğa karşı verilen hummalı mücadele, bencilliğin çamurlu, alçak gerçekliğinde, yoksulluğu, zenginlikleri yaratanı besleyip büyüten evlerin altında, insana inanan, yapayalnız hayalperestler, herkese yabancı olan halleriyle o fitnenin peygamberleri, adaletin ocağından savrulan kıvılcımlar gibi hareket ediyorlardı. Bu insanlar, o lanetlenmiş yuvalara basit ve büyük olan bir öğretinin tohumlarını taşıyorlardı. Bazen de tüm kaba halleriyle, gözlerinde çakan şimşeklerle, bazen de mütevazı ve nazik bir ifadeyle, zalimin iradesi üzerinden, zorbanın gücü sayesinde kör ve dilsiz araçlara dönüştürülmüş bu kölelerin karanlık yüreklerine bu apaçık ve alev alev yanan hakikatin tohumlarını ekiyorlardı. Bu asık suratlı insanlar, bu ezilenler, yeni kelimelerin müziğine, o yüreklerinin uzun zamandır beklediği müziğe önce pek kulak asmadılar. Ufak ufak kaldırdılar başlarını. Zalimlerin yalanlarla ördüğü ağı paramparça ettiler. Sessizlikten ve kuşatılmış bir öfkeden oluşan varlıklarında, sayısız yanlışın zehirlediği yüreklerinde, güçlünün aklına ait cümlelerle boğulmuş bilinçleriyle, o karanlık ve meşakkatli hayatlarında, aşağılayıcı sözlerdeki acılıkla yoğrulmuş olan her şeyde tek bir kelime işitildi:

“Yoldaş!”

Bu, yeni bir kelime değildi. Daha önce işitmiş, telaffuz etmişlerdi. Ama o ana kadar kullandıkça keçeleşen tüm diğer kelimeler gibi bu da anlamsızlaşmıştı. Yitirilen söz, anlamını da unutuyordu.

Ama bu kelime, güçlü ve berrak haliyle, başka bir sese sahipti. İçinde bir ruh şakıyordu sanki. Her bir yüzü elmas gibi parıldıyordu. Ezilen, kabul etti bu kelimeyi. Onu önce kibarca dillendirdi, yeni doğmuş bir bebeğini kollarında sallayan anne gibi sarıp sarmaladı yüreğiyle. Ona hayran oldu. Kelimenin ışık saçan ruhunu aradıkça o daha da büyüleyici geldi kendisine.

Onlar “Yoldaş” dedi.

Bu kelimenin tüm dünyayı birleştireceğini, tüm insanları özgürlüğün zirvesine taşıyacağını, yeni bağlar kurulmasını, karşılıklı saygıya, insanın özgürlüğü adına başkalarının özgürlüklerine duyulan saygıya dayalı bağlar kurulmasını sağlayacağını anladılar.

Bu kelime kölelerin yüreklerine işledikçe, o köleler köle olmaktan çıktılar. Bir gün hep birlikte şehrin o büyük insani formülle dönüştürüleceğini duyurdular:

“Ben boyun eğmeyeceğim.”

Sonra hayat durdu, çünkü hayatı harekete geçiren güçtü onlar. Başkası değil. Su kesildi, ateş söndü, şehir karanlığa gömüldü. Efendiler, çocuk gibi titremeye başladılar. Korku, zalimlerin yüreklerini ele geçirdi. Kendi boklarının dumanında boğulan, isyanın gücüyle dehşete sürüklenip tüm telaşa kapılan efendiler, kendilerine yönelik öfkeyi gizlemeye çalıştılar.

Kıtlık, bir hayalet gibi dikilmişti karşılarına. Çocukları, hüzün dolu bakışlarla o karanlıkta feryat ediyorlardı. Karanlığa gömülmüş evleri ve kiliseleri, demirin ve taşın cansız kargaşasında eriyip gitti. Herkesi tehdit eden sessizlik, ölümdeki ıslaklıkla kapladı sokakları. Hayat durdu. Çünkü onu yaratan güç, kendisinin farkına varmıştı. Köleleştirilmiş insanlık, iradesini dile dökecek, o büyülü ve yenilmez kelimeyi bulmuştu. Hayat, boyunduruğu söküp attı. Kendi gözleriyle sahip olduğu gücü, yaratıcıdaki o gücü gördü.

Bunlar, yönetenlerin, kendilerini hayatın efendisi zannedenlerin ızdırap çektikleri günlerdi. Binlerce gece kadar uzundu her bir gece. Öyle kasvetliydi ki ufacık, ürke ürke yanan bir ateş bile tüm şehri aydınlatabiliyordu. Yüzlerce yılda yaratılan, insan kanıyla beslenen o canavar şehir, tüm utanç verici zayıflığıyla gösterdi kendisini. Şehir, tüm acınacak haliyle, taş ve ahşap kütlesinden başka bir şey değildi. Evlerin kör pencereleri, kapalı ve soğuk havanın hâkim olduğu sokaklara bakıyordu. Otoyolda hayatın gerçek efendileri cesur adımlarla yürüyorlardı. Onlar da açtı, ötekilerden çoktu belki ama bu hale alışkınlardı. Bedenlerinin çektiği çile, hayatın eski efendilerinin çektikleri çile kadar keskindi. Ruhlarındaki ateşi kimse söndürememişti. Yüzlerine kudretlerine dair bilincin, zafere dair öngörünün ışığı vuruyordu. Karanlık ve dar bir hapishaneden farksız olan sokaklara döküldüler, içlerindeki nefretle, sömürünün acısıyla yüklü ruhlarıyla. Yaptıkları işin önemini gördüler. Bu sayede hayatın efendisi, yaratıcısı, kanun koyucusu olma hakkı üzerindeki örtüyü kaldırıp attılar.

Birliği sağlayacak, o cana can katan kelime, onlara yeni yüzünü, kör edici bir netlikle gösterdi:

“Yoldaş!”

Onun yanında kelimeler cesaretle çınlıyorlar, gelecekte herkese ait olacak o yeni hayatı tüm neşesiyle haber veriyorlardı. Peki bu gelecek yakın mıydı yoksa uzak mı? Bu sorunun cevabı, onların özgürlüğe mi yürüyecekleri yoksa o günün gelişini erteleyecekler mi sorusuna verilecek cevaba bağlıydı.

Bir önceki akşam aç bir canavar olan, çamur kaplı kaldırımda bedenini satın alacak kişiyi hüzünle bekleyen fahişe işitti “Yoldaş” kelimesini, dillendireyim mi dillendirmeyeyim mi, karar veremedi. O güne dek hiç görmediği bir adam yanaştı yanına, elini omzuna atıp fahişeye duygu yüklü bir tonda “Yoldaş” dedi. Kadının utanç yüklü bir gülümseme belirdi yüzünde. Sevinç dolu gözlerle ağlayacak gibi oldu, o yaralı kalbi bunu ilk kez yaşıyordu. Saf neşeyle yoğrulmuş gözyaşları parıldadı gözlerinde. Ki bu gözler, bir önceki gece açlıktan kıvranan bir hayvandaki o aptal ve küstah ifadeyle bakıyordu dünyaya. Şehrin sokaklarında serseriler, tüm dünya işçilerinin o büyük ailesiyle yeniden birlik olmalarını sağlayan zaferi kutladılar. Evlerin ölü gözleri, havaya daha bir soğuk ve tehditkâr baktılar.

Bir önceki gece semiz bir zenginin şefkatinin bedeli olarak önüne bir iki kuruş fırlatılmış olan dilenci de duydu bu kelimeyi. İçinde yoksulluğun kemirdiği fukara kalbinde ilk sadakasını aldığı minnettarlık duygusu belirdi.

Patronlarının kendisine indirdiği darbeleri kuyruğu ince bitkin atına indiren faytoncu, kaldırımda tekerleklerin çıkarttığı gürültüyle insanlıktan çıkmış o adam, yoldan geçen birine gülümseyerek “Merhaba yoldaş!” dedi. Adam, duyduğu kelime karşısında korkuya kapıldı. Sonra faytoncu dizginleri kavradı. Yoldan geçen adama yüzünden henüz silinmemiş olan o keyif dolu gülümsemeyle baktı. Adam, faytoncuya dostuna bakar gibi baktı ve onun lafını başını sallayıp şunu söyleyerek cevapladı: “Teşekkürler yoldaş. Yürüyeceğim. Gideceğim yer çok uzak değil.”

Faytoncu, coşkulu bir ifadeyle, adama “ah güzel o zaman dostum” dedi. Koltuğuna iyice yerleşti, neşeyle kırptı gözlerini, büyük bir gürültüyle yola koyuldu.

İnsanlar gruplar halinde toplaştılar kaldırımlarda. O büyük kelimenin kaderinde bir kıvılcım gibi o insanları birleştirmek yazılıydı. Sakallı, öfkeli, önemli olduğuna dair bilinci kuşanmış bir polis, sokağın köşesinde duran yaşlı bir hatibin etrafına toplaşmış kalabalığa yaklaştı, adamın söylediklerini bir süre dinledikten sonra yavaşça şunu söyledi: “Bu türden toplaşmalar yasaklandı, dağılın.” Bir süre sessiz kaldıktan sonra polis, gözlerini kaçırarak, kısık sesle “Yoldaşlar” diye ekledi.

Genç savaşçıların gururu, kelimeyi yüreklerinde taşıyan, ona can ve kan katan, birlik çağrısını dile döken insanların yüzlerinde karşılık buldu. İnsan, bu hayat dolu kelimenin cömertçe dağıttığı kudretin yok edilemez ve tükenmez olduğunu görüyordu.

Gri üniformalı, silahlı, yürekleri kör askerlerden oluşan birlikler toplaştı, sessizce saf tuttular sonra. Bu, adalet dalgasını geri püskürtmeye hazırlanan ezenlerin gazabıydı.

O devasa şehrin dar sokaklarında, görmezden gelinen yaratıcıların elleriyle dikilmiş soğuk ve sessiz duvarların arasında insana ve kardeşliğe yönelik o asil inanç büyüdü, olgunlaştı.

“Yoldaş.”

Bazen bir köşede bazen bir başka köşede bir ateş yanıyordu. Bir süre sonra bu ateş, birbirimize benzediğimize dair o ateşli duyguyla, dünyayı ateşe vermeye yazgılı büyük bir yangına dönüşüyor, tüm halkları birleştiriyordu. Bu ateş ki alnında bizi harap eden zulmü, nefreti ve öfkeyi tüketip kül etmek yazılıydı. O büyük yangın, tüm yürekleri birleştirecek, asil ve adil insanları işçilerin birleşik ailesinde bir kılacaktı.

Kölelerin yarattıkları, zulmün hüküm sürdüğü o ölü şehrin sokaklarında insanlığa, dünyadaki kötülere ve nefse karşı elde edilecek zafere olan inanç, büyüdü, olgunlaştı. Hissizleşmiş, dert sahibi varlığımızın o bulanık ve karmakarışık halinde kalp gibi derin olan basit bir kelimeydi “Yoldaş”. Oydu geleceğe doğru giderken bize rehberlik eden kutup yıldızı.

Maksim Gorki
8 Ağustos 1906
Kaynak

27 Mart 2026

, ,

Patriğin Ölümü: Sosyalizm Sonrası Dönem Sona mı Erdi?


Rusya-Ukrayna savaşıyla başlayan yeni süreçte, son birkaç yıldır “sosyalizm sonrası dönem”in sona erdiğinden bahsediliyor. Elbette savaş, henüz niteliği tam olarak netleşmemiş yeni bir dönemin ortaya çıkmasına vesile oldu. Bu sürece başka olaylar da eklendi: İsrail’in Filistinlilere karşı gerçekleştirdiği, cezayla yüzleşmediği soykırım, Trump’ın seçilmesi, İsrail’in Lübnan’ı harap ederken Lübnanlılara yönelik uyguladığı etnik temizlik ve İran’a karşı savaş. Tüm bunların üstüne, bir de ABD ve İngiltere’de hükümet, bilim, akademi ve hayır kurumlarının en tepesinde bir pedofili ağının bulunduğu ile ilgili komplo teorisi doğru çıktı. Asıl mesele de bu ağın İsrail’in çıkarlarına hizmet etmek için kullanılıyor olmasıydı.

Dün, Gürcistan Ortodoks Kilisesi Evrensel Patriği, 93 yaşında vefat etti. 1977’den, yani Sovyetler Birliği’nin son döneminin başladığı tarihten beri iktidardaydı. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonraki geçiş döneminde büyük bir rol oynadı, ülke siyasetini uzun süre etkiledi. Yaklaşık elli yıl süren liderliği, sosyalizmin gerilemesinin ve kapitalizmin yükselişinin sembolüydü. Bu dönem, neoliberalizm ve neo-muhafazakârlığın altın çağıyla aynı zamana denk geldi.

Hem Ayetullah Hameney’in hem de Patrik’in birkaç hafta arayla vefat etmesi, tesadüf. Ayetullah Hameney, birkaç hafta önce öldürülüp şehit edilirken, İlya, hastanede hayatını kaybetti. Onların birlikte bir fotoğrafını bulmak bile beni şok etti.

Gürcistan için Sovyet sonrası dönem, belirli bir dizi varsayımla, tarihin sonu anlayışıyla ve liberalizmin zaferiyle tanımlıydı. Bu varsayımlar arasında, ABD’nin tek süper güç olduğuna dair iddia, liberal kurumların (AB, NATO) genişlemesi, kurallara dayalı düzene olan inanç ve tarihin genel olarak tahmin edilebilir bir yönde ilerlediği fikri yer alıyordu. AB’nin ve NATO’nun Gürcistan’da yaşadığı başarısızlıkların bir sebebi de Rus işgalinden sonra Gürcistan’a dış politika düzleminde uyguladıkları, alabildiğine pervasız dayatmalardı.

Dün, 93 yaşında olan Etienne Davignon’nun, Kongo lideri Patrice Lumumba’nın öldürülmesiyle ilgili olarak yargılanmasına karar verilmesi de oldukça yerinde ve kozmik bir olay. Cezire’nin haberine göre, “Eğer dava devam ederse, Davignon, başbakanın öldürülmesinden ve cesedinin asitte eritilmesinden bu yana 65 yıl içinde mahkemeye çıkan ilk Belçikalı yetkili olacak.” Bu tür bir adalet, 65 yıldır aranan adaletle çelişiyormuş gibi görünse de, önemli olan, Etienne Davignon’nun AB’nin ortak dış politikası ve güvenliğinin temel mimarı olmasıdır.

Kongo kasabı ve Lumumba’nın katili, AB dış politikasının mimarıdır. AB’nin soykırımın destekçisi ve ABD’nin uşağı olması, hiç de şaşırtıcı bir durum değil. Bu adamın yargılanması ihtimali, bugün daha da sembolik bir anlam kazanıyor: esasında onun şahsında AB’nin dış politikası yargılanıyor.

Patrik II. İlya’nın ölümünün Gürcistan’da sembolik düzeyde “sosyalizm sonrası” dönemi kapattığı koşullarda, ülke, bugün yeni gerçeklikle uzlaşmayı reddeden muhalif güçlerin faaliyetlerine sahne oluyor. Liberal kurumlar inşa etmeyi öngören eski gerçekliğe dönmek isteyenler, AB ve NATO üyeliğine uzanan bir “yol haritası” üzerinde çalışıyorlar, bu çalışma dâhilinde, birilerine “en iyi teknokratlar biz olacağız” sözü veriyorlar. Bunlardan bazıları, Patrik’in ölümünü fırsat bilerek, bu sözü özel ortamlarında veya herkesin gözü önünde dile getiriyorlar. Patrik’in ölümünü fırsat biliyorlar, çünkü Gürcistan’da en fazla otoriteye ve güvene sahip olan Kilise, Gürcistan hükümetinin yanında yer alıyor. Ama bu kişiler, liberalizme elverişli koşullarının, “üreme kapları”nın hükmünü yitirdiğini görmüyorlar.

Moldova veya Ukrayna, AB’ye aday ülkeler için yazılmış o kusursuz senaryonun kusursuz kahramanları olsalar bile, bu projenin içi boşalıyor. AB çöküş sürecinde. Dolayısıyla, Gürcistan’da Avrupacı ve Atlantikçi muhalefetin devleti “İran’a ait bir merkez ve ona bağlı bir müttefik” olarak takdim etmesinin bir önemi yok. Bu muhalefetin amacı, bu yalanı ABD’ye satarak, Amerika’nın Gürcistan’ı düşman listesine eklemesini ve mevcut hükümeti devirmek için yaptırımlar uygulamasını sağlamaya çalışmak.

Sakaşvili döneminde Gürcistan, Afganistan ve Irak’a asker gönderdi, ayrıca ABD’nin gizli işkence merkezlerine ev sahipliği yaptı. Gürcü Rüyası Partisi yönetimindeki hükümet ise İran ile işbirliği yapmakla suçlanıyor. İran Dışişleri Bakanı, dün Patriğe sağlık dileklerini iletirken, Gürcü Rüyası Partisi de Ayetullah’ın ve okul kızlarının ölümleri için başsağlığı dileklerini iletti. Tüm bunlar olurken, Gürcistan, İran’a yönelik en ufak bir diplomatik jesti bile kamuoyu önünde eleştirmekten asla geri durmayan daha büyük müttefiki İsrail ile denge kurmak zorunda.

Ayetullah Hameney’in şehadeti, İran için bir dönemi kapatıyor: tecrit edilmiş, yaptırımlara maruz kalmış, “şer ekseni” fantezilerinin kötü adamı o. Lider kadrosu ki birçoğu şehit oldu, ABD ve Avrupa’nın soykırımcı palyaço gösterilerinde herkesten daha fazla cesaret gösterdi, daha büyük bir vizyon ortaya koydu.

Amerikalılar, İran’a karşı savaşı kız çocuklarını bombalayarak başlattı. İran’a yönelik yumuşak propaganda harbi, “kadınları özgürleştirmek” üzerine kurulu olan ABD’nin savaşı kız çocuklarını öldürerek başlatması, yenilgisinin ne kadar kaçınılmaz olduğunun delili. İranlı liderlerin, hepsinin ölebileceğini, ailelerinin de aynı kaderi paylaşabileceğini bilerek, herkesin gözü önünde sokaklarda dolaşıp röportaj vermelerinde derin ve dokunaklı bir şey var. Netanyahu ve Trump, kendi küçük korunaklı alanlarında sıkışıp kalmış birer korkak olarak çıkıyor karşımıza. Trump, gösterişli zenginliği içinde, kadın ve çocukların öldürülmesini emrediyor. Bize gerçekleri unutturmak için yoğun bir propaganda faaliyeti yürütülüyor olsa da, bu tür bir izlenimin hafızalarımızdan kolayca silineceğini sanmıyorum. Bu süreç, aynı zamanda bize, İran diasporasının ne kadar aşağılık, pespaye, insanlık dışı ve rahatsız edici olduğunu da gösterdi. İran’a dair anlatıların hepsi çöp sepetinin dibini boyluyor.

En önemli mesele şu: İran, Ortadoğu’nun sömürgecilikten kurtarılması sürecini başlattı. ABD-İsrail hegemonyasının işleyiş biçimi şu şekildeydi: Bir ülke, askeri üsler kurar, bu üsler, komşu bir ülkeyi yok etmek (ve/veya kukla hükümete karşı kendi halkının muhalefetini ezmek) için kullanılır, yok edilen ülke, daha sonra ABD ve İsrail çıkarlarına düşman olan bir sonraki hedefi ortadan kaldırmak için yeni üsler kurar. Enver Sedat’ın ihanetiyle harekete geçen bu domino etkisi, neredeyse tüm Ortadoğu’yu kontrolleri altına aldı. Son domino taşı, bugün devrildi.

Son iki haftadır Gürcistan’ın son 2.500 yıllık tarihini inceliyorum. Bu çalışma, bana zamana ve dirence yönelik güven duygusu aşıladı. Daha kötü şeylerin çok daha uzun sürdüğünü bilmek, teselli verici, ancak bu imparatorlukların, bu zulümlerin bir sonu var ve o son gelecek. Her kışın bir baharı vardır.

İsrail, ABD, hepsinden önemlisi, bu ikisinin doğduğu rahim olarak vahşi Avrupa emperyalizmi, bir şekilde yargılanacak. Adaletle yüzleşecekler ve son bulacaklar. Değişen bir dünyaya dair yüzeysel tasvirler üzerinden bu ihtimali şimdiden öngörmek zor. Ayrıca, ABD ve AB’nin elindeki hegemonik gücün yeniden tesis edilme ihtimali de mevcut ama gene de gidişat bunun gerçekleşmeyeceğini söylüyor. Bu güçler, son bulacaklar. Vaktimiz de var, tarihsel ve devrimci güvenimiz de.

Sopo Caparidze
18 Mart 2026
Kaynak

,

Protesto Tiyatrosu Olarak Taziye


Yirminci yüzyıl bitmeden bir yirmi yıl kadar önce, kitlesel bir devrim, kadîm toprakları köklerine kadar sarsmıştı. İran’da gerçekleşen ve sonradan “İslam Devrimi” olarak adlandırılan bu devrim, bütün dünyada şaşkınlık yarattı. Şaşkınlık, böyle bir olayın gerçekleşmesinden ziyade, onun seferber edilmesindeki belirgin dinî semboller ile ilgiliydi.

Devrim, İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasını isteyen üst düzey bir din adamı olan Ayetullah Humeyni liderliğindeki mollalar sınıfı tarafından örgütlenmişti. “Aydınlanmacı Modernite”, yaklaşık iki yüzyıldır yerkürenin dört bir köşesini sömürgeci gölgesi altına almışken, anî ve açıklanamaz gaddarlıktaki dinî bir devrim, yozlaşmış bir monarşiye ve onun askerlerine diz çöktürmüştü.

Neden bir dinî devrim? Nereden çıkmıştı bu? Aydınlanmacı Modernite’nin Avrupalı bölgelerinde Tanrı, bunca zamandır ölü ilân edilmişken, neden şimdi, tam da tarihin bu belirli uğrağında, bir dinî devrim gerçekleşiyordu? Michel Foucault, İtalyan gazetesi Corriere Della Sera’da (1978) İslam Devrimi’ni hem kendisine hem de dünyaya açıklamaya çalıştığı bir dizi makale yayımladı.[1] Modernitenin bu önde gelen eleştirmeni kendi fikrince, moderniteye, onun Avrupalı kökenlerinin bu belirli periferisinde, nasıl da meydan okunduğunu görmüştü.

Protesto Dini Olarak Şiilik

Seksenlerin başlarında İran’da bir İslam Devleti kurulmuştu ve komşu Irak ile topyekûn bir savaş kapıdaydı. Savaşın yarattığı tahribat iki ülkeyi de mahvederken, İslam Cumhuriyeti’nin kurumları da pekişmiş oluyordu. İran’ın sömürgeci modernite ile tanışmasından iki yüz yıl ve seküler monarşi tesis eden Meşrutiyet Devrimi’nden neredeyse yüz yıl sonra, baskıcı bir teokrasinin araçları iyice gelişti.

İran’da İslam Devrimi’nin belirleyici ânı, birbirini takip eden devrimci ideologlarca Şiiliğin siyasî olarak yenilenmesidir. Şiilik, protesto dini ve iktidarın yüzüne gerçeği haykırma üzerine kurulu bir değerler sistemi (ethos) olarak, çürümüş yönetimi alaşağı etmek ve sonrasında da kitleleri işgalci Irak ordusuna karşı seferber etmek için, en devrimci şekilde kullanıldı. Nihayetinde de Şiilik’ten teokrasiyi sağlamlaştırmak için faydalanıldı. Bugün İran İslam Cumhuriyeti’nin militanca bir baskı, kemikleşmiş bir mollalar sınıfı ve “Şer Ekseni” gibi saçma retoriklerin çelişkili sonuçları sayesinde ayakta duran, gözden düşmüş bir devlet aygıtı olması, Şiiliğin tam da temelindeki öğretisel paradoksa tarihsel olarak tanıklık etmemizden başkaca bir şey değildir.

Şiilik bir protesto dinidir. O, sadece iktidarın yüzüne gerçeği haykırır ve onu istikrarsızlaştırır ama hiçbir zaman “iktidar olamaz”. “İktidar olduğu” ân, kendisiyle çelişir. Şiilik, siyasî olarak başarılı olamaz; onun siyasî başarısı, ahlâkî çöküşü demektir. Ve bu paradoks, onun tarihsel dayanıklılığının da biricik özüdür.

Yirminci yüzyılın sonunda Şiilik, monarşinin devrilmesi, İslam Cumhuriyeti’nin sağlamlaştırılması ve modası geçmiş bir teokrasinin kurumsallaşmasında dolaysızca ve sürekli bir şekilde seferber edildi. Şiilik, öğretisindeki paradoksa bağlı olarak, ilk iki görevde oldukça araçsal olsa da, sonuncuda tamamıyla kullanışsızdır. İma yüklü sembolleri ve kalıcı kurumlarıyla Şiilik, devrimci ve askerî bir seferberliğin başlıca ideolojik kuvveti olmuşsa da, sonradan, dini kendi gayrimeşru egemenliğini sürdürmek için eğip büken mollalar sınıfı tarafından kategorik olarak reddedilmiştir.

Şiiliğin, seferber edici ve seferberliği ortadan kaldırıcı karşıt kuvvetlerinin bu merkezî paradoksu, başka hiçbir yerde, onun görkemli görsel dışavurumlarında -taziye temaları ve onun bütün diğer görsel ve performansa dayalı çeşitlemeleri- olduğundan daha canlı bir şekilde belirgin değildir. Taziyeden kastımız, her ne kadar biçimsel olarak dikkat çekici benzerlikler olsa da, sadece Hıristiyan çile tiyatrosu ya da Oberammergau ibret oyunlarının[2] Şii bir versiyonu değildir.

Taziye -adından da açıkça anlaşılacağı gibi- daha çok bir yas tutma tiyatrosu olup, tarihsel olarak dramatik ve ritüel performanslar bütünü üzerine yayılmıştır. Taziye, genel özellikleri ve içeriği ile ele alınmalıdır. Mekâna göre değişen taziye ritüeli bunlardan biridir; şebîh-hani[3] gibi daha az detay içeren okumaları (recitative); şemâil-gerdânî[4] ya da perde-dârî[5] gibi bir veya iki kişinin resimlenmiş bir zemin önünde gerçekleştirdikleri anlatıları; ravza-hanî gibi (bir hatibin minbere çıkıp Şii imamların çilelerini melodik olarak anlattığı) durağan ya da deste gibi (bir yas tutucular grubunun şehrin sokaklarında ve meydanlarında Şii şehitlerine dair şarkılar söyleyerek ve kendilerini kırbaçlayarak dolaştığı) gezici anlatıları da kapsar. Bu kapsam, aynı zamanda sîne-zenî (ritmik olarak göğsün dövülmesi), zincir-zenî (zincirle ritmik olarak sırtın dövülmesi) ya da aşırı durumları kama-zenî (keskin bir kılıçla tıraş edilmiş başın kesilmesi) gibi biçimlerde ortaya çıkan kendini-dövmenin ılımlı ya da gaddar ritüellerine kadar genişletilebilir.

Taziye, peygamberin torunu Seyyidü’l-Şühedâ (Şehitlerin Efendisi -çn.) Hüseyin ibn-i Ali’nin (ö. H. 60 / M. 680) ölümüne yas tutmanın bütün bu çeşitlerine verilen addır. İçerik anlamında taziye, 1979’daki İslam Devrimi’nin ve hemen onun ardından başlayan İran-Irak Savaşı’nın (1980-1988) başlıca seferber edici biçimidir.

Protesto Tiyatrosu Olarak Taziye

Taziye, Şiilerin ritüel-oyunudur. Dramatik ve ritüel kökleri Siyâvûşân (Firdevsi’nin Şehnâme’sinde yer ala alan efsanevî kahraman için gerçekleştirilen yas törenleri) gibi İslam-öncesi İran pratiklerine kadar gitse de, bugün artık belirli biçimde Şii bir pratik olarak baştan aşağı yeniden düzenlenmiş dramatik bir oyundur. Taziye, Güney Asya, İran, Arap dünyası ve hatta Güney Asyalı göçmen topluluklar tarafından götürülüp sonradan Latin Amerika karnavallarıyla birleştiği Karayipler’de görülür.

Taziye, aynı zamanda, erken İslam tarihi içindeki en dramatik olaya dayanan bir protesto tiyatrosudur. Protesto tiyatrosu olarak da hem Şiiliğe hem de onun iktidar paradoksuna içkindir. Antik İran ya da Mezopotamya pratiklerindeki dramatik ve ritüel kökenlerinden bağımsız olarak, taziye artık bir İslam, ve özel olarak da bir Şii pratiği hâlini almıştır. Taziyenin tanımlayıcı tarafı, Şiiliğin başladığı (tarihsel olarak doğduğu, teolojik olarak eklemlendiği ve dramatik olarak tasarlandığı) karizmatik ânı, mimetik temsil ve sembolik anıştırmalarla içerik olarak sürdüren istikrarsızlaştırıcı dramasıdır.

Bugün taziyeyi, İslamî ve Şii bağlamı dışında anlamak mümkün değildir. Klasik Şarkiyatçılığın yaptığı gibi, onu “Geleneksel Tiyatro” olarak egzotikleştirmek; çağdaş antropolojinin yaptığı gibi, onu, kendisini ortaya çıkaran ve sürdüren yaratıcı kültürün geri kalanından tecrit etmek ve koparmak; ya da İranlı yerlici okumanın yaptığı gibi, onun Şiyâvûşân’daki muhtemel İranlı köklerine kadar izlerini sürmek alışkanlık hâline gelmiştir -bütün bunlar taziyenin, onun dolaysız kültürel evreninin bütünlüğündeki ayrılmaz yerini dikkatlerden kaçırır.

Bir tiyatro olarak taziyenin ana fikri, Şiiliğin de tanımlayıcı yanı olan, mazlumluk (mazlûmiyyet) kavramı etrafında gelişir. Mazlumluk, adalet ve adaletten sapma açısından ahlâkî ve siyasî bir topluluk oluşturur. Mazlumluk, adalete duyulan gereksinimi işaret eden adalet yoksunluğudur. Şiiler’de İslam’ın gerçek vaadi olan dünyevî ve ebedî adaletin temin edilmesi vaadi, öğretisel olarak İmam’ın karizmatik kişiliğinde canlı tutulur.

Taziyenin iki ezelî rakibi, Yezid ve İmam Hüseyin, adaletsiz gücün ve bu zorbalığa karşı devrimci seferberliğin metaforik temsilleri olarak ortaya çıkar. Mazlumluk, bir kavramdan ziyade bir varsayımdır. Anlamı “zulme uğramış” olmaktır. Hüseyin’in lakabı “Mazlum”dur ve “Hüseyin-i Mazlum” ya da “Zulme Uğramış Hüseyin” diye anılır. Mazlûmiyyet kelimesinin üç harfli Arapça kökü olan ZLM, aynı ânda hem “zorbalık” hem de “adaletsizlik” demektir ki bu siyasî olanla ahlâkî olanı birleştirir. Böylelikle iki paradoksal ilke derhal birleşir ve mazlumluk varsayımında metaforik olarak kapanır.

İlk olarak mazlumluk, iktidarı oluşturan zayıflık, failliği gerektiren edilgenliktir. İkinci olarak ise, siyasî olanı çağrıştıran ahlâk, ahlâkî olanı davet eden siyasettir. Şiiliğin en üstün sembolik tasviri olarak Hüseyin, tarihî bir şahsiyetten kozmogonik Mazlum’a doğru ahlâkî dönüşüm geçirir. O, bir kesintisiz devrimcidir. Hiçbir zaman iktidarda olamaz, bu onu, ipso facto (kendiliğinden) bir Zalim, bir zorba hâline getirir ki bu asla olamaz. Bu, kavramsal bir çelişkidir ve Hüseyin’in ve Hüseyin’le beraber Şiiliğin bozulmasına sebep olur. Taziye, Şiiliğin merkezindeki öğretisel paradoksun dramatik kaydı ve ima yüklü sembolüdür.

İslamî açıdan yeniden düzenlenen bir oyun olarak taziye, dramaturjik kompozisyonundaki gerilim içinde Kur’anî vahyin yapısındaki iktidar paradoksunu barındırır. Kur’an, birbiriyle anlatısal ve düzgüsel (normative) olarak anlaşmazlık hâlinde olan iki ana bölümden oluşur. Kur’an’daki 114 sure, 610-622 tarihleri arasında (ya da Peygamber’in Mekke’den Medine’ye göçü ile başlayan Hicrî takvimin başlamasından önceki 12 yılda) Mekke’de inenler ve 622-632 tarihleri arasında (ya da Hicrî takvime göre ilk 10 yıl) Medine’de inenler diye ikiye ayrılır.

Mekkî sureler, Mekkeli paryaların ve mustazafların, isyana davet eden vahiyler vasıtasıyla birleştiği, Peygamber’in vazifesinin gittikçe şiddetlendiği, zorbalık ve adaletsizliğe karşı ahlâkî meydan okumasında devrimci ve istikrarsızlaştırıcı olduğu döneme denk gelir. Buna karşın Medenî sureler ise, Peygamber’in Medine’deki yönetimini sağlamlaştırdığı ve siyasî bir topluluk oluşturduğu dönemin kayıtlarıdır. Bu nedenle Kur’an’ın -sırasıyla, devrimci hareketin ahlâkî kıyamı ve onun siyasî konsolidasyonu olan- Mekkî ve Medenî bölümleri arasında belirli bir anlatısal ve düzgüsel gerilim mevcuttur. Bu gerilim, İslam öğretisi ve İslam tarihi boyunca belirleyici olmuştur.

Peygamber’in karizmatik liderliğinin, onun ölümünü takiben İslamî halifelik kurumuna dönüşmesi, İslam’ın bu belirleyici merkezî paradoksunun en dolaysız ve imalarla dolu metaforik ifadesidir. Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturan İslam’ın Sünnî kolu, Muhammed’in karizmatik liderliğinin, nihayetinde, fıkıhçı ulemâ kurumunda (fâkihler) ve halifenin (hükümdar) siyasî iktidarında kurumsallaşmasını tercih etmiştir.

Müslümanların küçük bir azınlığı ise, bu karizmatik veçhenin sürdürülmesini istemiş, öğretisel olarak bunu Peygamberlik kurumundan, Peygamber’in soyundan gelen, kolektif olarak günahsız[7] ve ilahi olarak takdir edilmiş, “imam” adı verilen, kutsal şahsiyetlere aktarmıştır. Şiiler, ortaya çıkmaya başladıklarından beri, kendi günahsız İmamlar’ını, bir zamanlar Peygamber için öngördükleri karizmanın aynısı ile ilişkilendirmişlerdir.

Sünni İslam, yeni doğan inancın bünyesindeki iktidar paradoksunu ulemâ ve halifenin kurumlarında çözüp uzlaştırmışken; Şiilikte inancın karizmatik belirsizliği alegorik olarak canlı tutulmuştur. Bu karizmatik doğallık, inananlar topluluğunu, bir örgüsel yasalar kümesi etrafına yerleştirmek yerine bir şahsiyet etrafında birleştirir ve inancın belirleyici ânı olarak merkezine adalet (adl) ilkesini koyar. İmam, ilahi olarak vaat edilmiş adalet ilkesini kendinde somutlaştırırken -Kur’an’ın Mekkî doğallığını muhafaza edip, Medenî kurumsallaşma temayüllerine karşı gelerek-, çubuğu Peygamber’in iktidarını pekiştirirken sergilediği siyasî cürete değil de onun peygamberâne doğallığına büker.

Hukukî iktidarın kalıcı kurumları yerine doğal karizmaya olan tarihsel eğilim Şiiliğe, siyasî olarak paradoksal bir maya katmıştır ki bu, İslam’ın tam merkezinde gizlenmiş öğretisel gerilimde yankılanır ve doğal olarak Kur’anî anlatının kendisinde yer bulur. Sonuçta Şiilik, yeni doğmuş olan İslam’ın isyancı veçhesini kuşanır ve kategorik olarak protesto dini şeklinde muhafaza olur. Şiiliğin kalbindeki -iktidara her zaman muhalefet etmek ve hiçbir zaman iktidarda olmamak şeklindeki- kurucu paradoks, her şeyden önce onun öğretisel ifadesi olan İmamet’te ya da bir başka deyişle, birbirini takip eden bir dizi günahsız kutsal şahsiyette kuramlaştırılmış, ama aynı zamanda teatral olarak da taziyede sahnelenmiştir.

Taziye, nihayetinde, teatral geriliminde Şiiliğin merkezî paradoksunu ve dolayısıyla İslam’ın kendisinin temel öğretisel kaygısını barındırır. Taziye, kendisinde İslam’ın ve protesto dini olarak Şiiliğin gerçek çekirdeğini barındırırken, ahlâkî ve siyasî toplulukların ikili varsayımını birleştirerek, bu ikisinin anlatısal ve düzgüsel ayrımına izin vermez.

Benzer şekilde, gerçek ve kurmaca, karşılıklı olarak anlatılır, böylece tam da oyunun oynandığı ânda Hüseyin’in trajedisi görünür kılınır. Bu ise, tiyatronun yaratıcı ve eleştirel boyutlarını, genelde olabilenden daha fazla biraraya getirir. Oyunun iki uğrağı olan tarihsel kökleri ve geçici anma özelliği eşit derecede içiçe geçer ve seyircinin olgunun gerçekliğinden dolayı duygudaşça yabancılaşma yaşaması engellenir.

Tarihin ve gerçekliğin artsüremli (diachronic) ve eşsüremli (synchronic) eksenlerinin alışılagelmiş çatallaşması, siyaset ve sanatın birbirinden ayrılmasını imkânsız kılarak ve dünyayı bir tiyatro sahnesi hâline getirerek, birbiri içinde erir.

Bir ritüel-tiyatro olarak taziyenin merkezindeki öğretisel gerilim, mimesisin doğasına ve yapısına, Aristotelesçi Yunan mimesisinden (taklit) tamamen farklı bir düzen getirir. Yunan mimesisi, onomatopoeia’ya, yani mimetik eylemin adlandırılmasının (onomao) gerçekten eylenmesine (poieino) denk düşer. Böylesi varsayımlara taziyede rastlanmaz. Hatta tam tersine, taziyede oyunculuk, mimetik değil, tamamıyla ima edicidir -seyirciler ve oyuncular arasında, oyuncuların sadece oynadıklarına dair anlaşmaya dayalı ve dramatik olarak inceltilmiş bir sözleşme mevcuttur. Oyuncular, rollerini ezbere bilmedikleri için değil ama uzaklık ve başkalık (dissimilitude) hissi vermek için, oyun metinlerini ellerinde taşırlar. Eğer Aristotelesçi mimesis benzetmeye (simillitude) dayanıyorsa, taziye başkalığı esas alır.

Taziyede, oyuncular ne yapacaklarını bilmediklerinden değil, seyircilerin bütün bunların bir oyun/tiyatro olduğu doğrultusunda temin edilmesi için yönetmen her zaman sahnededir. Taziyeyi sahneleyen köylüler ve kasabalılar fakir olduklarından ve bir amfitiyatroyu maddî olarak karşılayamadıklarından değil ama sahne, oyuncuların ve seyircilerin geriye kalan fizikî ortamının bir uzantısı olması gerektiği için sahnenin kendisi aslında bir sahne değildir. Esasında oyuncular da evlerinden, sokaklarından, mahallerinden, pazarlarından gelip sahneye çıkıverirler. Sahnenin bir sahne olmadığı asla gözden kaçmaz.

Oyuncu olmayanların sahneye erişimi çok kolaydır, gerçek oyuncular istedikleri vakit oynadıkları karakteri bırakıp, sonra da tekrar o karakteri oynamaya devam edebilirler. Gerçeklik ve oyuncular arasında sürekli akışkanlık vardır, zira oyuncular bir kurmacayı sahnelemezler. Sahnelenen gerçeğin tam kendisidir.

İmam Hüseyin ve 72 yoldaşı gerçekten de H. 60/ M. 680 yılında Kerbelâ’da Yezid ve yandaşları tarafından katledilmiştir. Böyle bir tarihsel olguyu o hiç yaşanmamış gibi temsil etmeniz imkânsızdır; diğer yandan rol icabı da olsa İmam Hüseyin gibi davranmanız da mümkün değildir. Böylesi, kutsal olana saygısızlık olur. Sonuçta bu, seyircilerin ne zaman oynanıp ne zaman oynanmadığını ayırt etme konusunda etkin bir ihtiyat geliştirmelerini gerektirir. Bunu büyük oranda kolaylaştıran, taziye oyuncularının gerçek oyuncular olmamasıdır.

Genellikle başka mesleklerin erbaplarıdırlar. Bir yerde bu oyuncular manav, kasap ya da marangozken, bir başka yerde diş doktoru, avukat ve öğretmen olabilir. Taziyeye bilinen Aristotelesçi mimesis kavramıyla yaklaşanlar, aşırı derecede hüsrana uğrarlar. Şiiliğin merkezindeki, o zamanın ve bugünün, ahlâkî olanın ve siyasî olanın, gerçek olanın ve ideal olanın öğretisel olarak birbirine karıştığı karizmatik paradoksun, taziyenin merkezindeki dramatik gerilimi ve oyunculuk, sahneleme, temsil ve gösterisinin bütün bu ima yüklü sembollerini nasıl beslediği anlaşılmalıdır.

Bir sahneleme sanatı olarak taziye, her şeye karşın, tarihsel hafızanın yakarışının tamamen kontrol ve otoritesi altında değildir. Taziyenin, sahnelenen oyunun işaret ettiği, bir tarihsel hafızası (H. 60 / M. 680 yılında Kerbelâ’da gerçekleşen olaylar) vardır ama teatral olarak bu hafızaya mecbur değildir. Bu, taziyenin merkezindeki teatral paradokstur ve bu da, protesto dini olarak Şiiliğin hatırlatıcı paradoksunda ve dolayısıyla, Muhammed’in peygâmberâne karizmasının metinsel dökümü olarak Kur’an’ın anlatısal ve düzgüsel paradoksunda kendine yer bulur.

Bu nedenle taziye, ahlâkî parametreleri siyasî olanın sınırlarını delip geçen ve siyasî olana tasallut eden bir protesto tiyatrosudur. Bunun sonucu ise taziyenin tuhaf statüsüdür: O, ne bir kurmaca tiyatrodur ne de biçimlendirilmiş ritüeldir; ne gerçektir ne de düşseldir. Gerçek ve düşsel arasında, hem gerçeğin hem de düşselin anlam bulduğu üçüncü bir düzlemde yer alır.

Protesto Dini ve Tiyatrosu Olarak Şiilik ve Taziye

Yaratıcı hayalgücünün evreni olarak taziyenin siyasî kullanımlara olanak tanıması, kökenini, doğrudan, bir protesto tiyatrosu olan karakterinde, bir protesto dininin -tam da doğduğu- en dramatik ânının sahnelenmesinde bulur.

Protesto tiyatrosu olarak taziye, ilk başta Hz. Muhammed’in damadı ve en sadık destekçilerinden olan Hz. Ali’nin ve sonra da Ali’nin oğlu Hüseyin’in, yani kutsal şahsiyetle- rinin ölümüyle öğretisel konumunu bir din olarak hatırlatan Şiilikle yanyanadır. Taziye, bir küçük devrimci grubu ile kemikleşmiş ve baştan aşağı yozlaşmış bir iktidar gücü arasındaki yazgısal savaşı hatırlatıp yeniden canlandırır. Kerbelâ Savaşı’nda, herhangi bir küçük devrimci grubun herhangi bir kemikleşmiş iktidar gücüne karşı yürüttüğü mücadeleye kolayca sızabilecek bir evrensellik vardır. Taziye gerçekte, nerede ve ne zaman olursa olsun, devrimcilerin zamanın yönünü değiştirme fırsatını teslim eder, ne var ki bu, Kerbelâ’da haksız olarak aleyhte belirlenmiştir.

Devrimci seferberlik döneminde Humeyni’yi İran’a geri dönmeye çağıran sloganlardan biri “Biz Kûfe halkından değiliz!” idi ve bu ânda, söz konusu müslümanların, aziz liderleri İmam Hüseyin’i/İmam Humeyni’yi Kûfe’ye/Tahran’a çağırıp ama Yezid’e/ Şah’a karşı mücadelesinde ondan yardımı esirgeyerek ona ihanet etmeyecekleri anlamına geliyordu. Taziye tiyatrosunun karakteri sadece metaforik (mecazî) değil, aynı zamanda metamorfiktir (başkalaşım geçiren) -kolay bir şekilde çağdaş tarihsel figürlere dönüşebilirler. Taziye karakterlerinin bu başkalaşımı, tarihsel olanın mecazî, mecazî olanın tarihsel olduğu, tarihsel olarak birden çok dönüşüme izin veren (multimetamorphic) bir özellik taşır. Taziye karakterlerinin bu çoklu-metamorfik veçhesi, onu bir ânda hem kozmik anlamın oldukça güçlü alegorileri hâline getirir hem de güncel düzenlemelerin doğrudan erişimine imkân tanır.

İslam Devrimi sırasında Humeyni figürü Hüseyin ile ya da daha keskin bir ifadeyle, Muhammed, Ali ve Hüseyin’in birleşmiş imgesiyle, yani bir başka deyişle, İslamî yaratıcı hayalgücü evreninin en militan kutsal figürleriyle özdeşleşmişti. Aynı sebeple de Şah, iktidarı zorla gasp eden, yozlaşmış, gaddar, bayağı ve şeytanî Yezid ile özdeşleşmişti. Bu oyunda, hikâyenin başkahramanı ve onun hasmının bu şekilde düzenlenmesi, Humeyni ve Şah arasındaki savaşı, yeni Müslüman neslinin de etkin olarak katılabileceği bir Kerbelâ Savaşı suretine dönüştürür.

Taziyenin Kerbelâ’yı anan basit bir çile tiyatrosu olmadığı unutulmamalıdır. Sîne-zenî (göğsün ritmik olarak dövülmesi) gibi ılımlı biçimlerden kama-zenî (tıraşlanmış başa kılıç ile vurulması) gibi daha şedîd biçimlere kadar birçok boyutu olan kendini-dövme pratiğinde kurtarıcı çileciliğe dair çok derin bir unsur bulunur. Taziyede müslümanların, İmamlarına yardım etmekte tarihsel bir kifayetsizlik içine düşmüş olmalarının yasını tutmalarında yankısını bulan gerçek ve hiddetli bir vicdan azabı duygusu vardır. Mesela, Hor Taziyesi, günümüz Şiilerinin dolaylı olarak özdeşleştiği, gerçek dramatik olaya, potansiyel olarak ama yokluklarıyla katılma fikri ile dopdoludur. İyilik ve kötülüğün kuvvetleri ne zaman karşı karşıya gelse, taziye içeriğinin gerçek zamanlı tarihe sızması, Şiilerin Kerbelâ Savaşı’na katılmaları ve Hüseyin’e Yezid’e karşı olan savaşında yardım etmeleri imkânını tanır. Kerbelâ Savaşı’nda, İmam Hüseyin’in yoldaşlarından birisinin ona neden Yezid’e karşı mücadelesinde ilahi yardım için yakarmadığını sorduğu bir sahne vardır. Meşhur parmaklarını V-şeklinde açar ve muhatabına parmaklarının arasına bakmasını söyler. İmam’ın parmaklarının arasında meleklerden ve cinlerden oluşan ordular, gökçe atlarına binmiş savaşmaya hazır bir şekilde Hüseyin’in emirlerini beklerken görülmektedir. Ama o, bu orduları çağırmayacağını, zira bu savaşın takipçileri için tarihsel bir sınav olduğunu belirtir.

Kötülüğün kuvvetlerine karşı iyiliğin kuvvetlerinin devrimci seferberliğinde, devrimcilerin ve hâlâ canlı olan İmam Hüseyin’in mücadeleye çağırdığı kuvvetlerin doğrudan ve içiçe geçen başkalaşımı hâlinde bir özdeşleşme vuku bulur.

Kerbelâ Savaşı’nın hâlâ güncel olan dönüştürücü etkisinde, birbirleriyle savaş hâlinde olan kozmik kuvvetlerin Maniheist unsuru bulunur. Dönüştürücü Kerbelâ Savaşı’na Şah’a karşı devrimci seferberlik için başvurma, İslam Devrimi’nin başarısından hemen sonra, yavaş yavaş Saddam Hüseyin’e karşı savaş seferberliğine tahvil edilir. Saddam Hüseyin, İran’a karşı savaşında sadece (637’de bir Müslüman savaşçı grubunun Sasani[8] ordusunu yenilgiye uğrattığı) Kadisiye Savaşı’na gönderme yaparken, Humeyni (1980-1988 arasında süren İran-Irak Savaşı’nda hayatlarını kaybeden on binlerce genç İranlıya göre hüküm verecek olursak, çok daha kuvvetli bir mecaz olan) Kerbelâ Savaşı’nı seferber eder.

Saddam Hüseyin’in propaganda için Mısırlı bir yönetmenle anlaşıp, Kadisiye Savaşı çekmesi konusunda onu teşvik etmesi gerekirken, Humeyni’nin kendi Kerbelâ Savaşı’nın propagandasını yürütmesi için nesiller boyu süren taziye temsillerine yaslanması işleri kolaylaştırır.

Bu, iki mecazı kıyaslamak için çok çarpıcı bir örnektir. İmam Hüseyin ve Yezid arasındaki mücadelenin coğrafyasının Mezopotamya olması ve Kerbelâ’nın gerçek konumunun Irak Devleti’nin sınırlarının içinde bulunması, Saddam Hüseyin’in Yezid ile ve dolayısıyla Humeyni’nin İmam Hüseyin ile özdeşleşmesine hizmet eder. İran-Irak Savaşı’nın bölgesel ve küresel bağlamı gözönünde bulundurulduğunda, o zamanki İsrail Başbakanı Menahim Begin ve ABD Başkanı Jimmy Carter gibi şahsiyetler de, İran ve Irak cephesinde seyreden iyiliğin ve kötülüğün kuvvetlerinin arasındaki kozmik savaşın içine çekiliverirler.

İran-Irak Savaşı’nın ortalarına doğru, taziyenin meşrulaştırıcı inayeti Humeyni ve davasını terketmeye başlar. Burada mümkün olan en mükemmel açıklama için İranlı bir kavram olan “ilahi karizma”, ferrah-e izadi, kavramına başvurmamız gerekir. Bu ilahi hediye, Firdevsi tarafından yazılan Şehnâme’nin efsanevî kahramanı hükümdar Cemşid’e önce verilir, sonra geri alınır. Cemşid, İran’ın efsanevî tasavvurunda bir medeniyet kuran ve bugün bildiğimiz anlamıyla hayatı mümkün kılan ilk hükümdarlardandır.

Çok uzun bir hayat yaşamış ve birçok işi başarmıştır. Tebaasıyla da paylaştığı, ölümsüzlüğün sırrını bulmak gibi ortaya koyduğu mucizeler yüzünden kibirlenmiş ve kendisini Tanrı ilân etmiştir. Tam da bu ânda, ilahi hediye onu terkeder, kötü kral Zahhak onun ülkesini ele geçirir ve Cemşid’i yok eder.

İlahi hediye keyfî olarak verilebileceği gibi, bir ânda geri de alınabilir. Aynı tasavvurun İslamî evreninde, protesto dini olarak Şiiliğin ve protesto tiyatrosu olarak taziyenin, ancak devrimci bir isyancı grup zorbalığa karşı ayağa kalktığı ölçüde meşrulaştırıcı işlevi vardır. Binlerce İranlı gencin kefenleriyle dönüp gömüldüğü, bütün mantığın ve muhalefetin bastırıldığı bir durumda, Humeyni ateşkesi reddettiği zaman, ne bir protesto dini olarak Şiilik, ne de bir protesto tiyatrosu olarak taziye, kendisinin meşrulaştırıcı bir öğreti ya da bir oyun olarak kullanılmasına izin verir.

İran’da kemikleşmiş bir mollalar sınıfının iktidarını baskıcı bir şekilde pekiştirmesinden neredeyse otuz yıl sonra bugün, hem Şiilik hem de taziye, İslam Cumhuriyeti’nin araçları olmaktan kategorik olarak uzaklaşmıştır. Şiiliğin dramatik özü ve taziyenin temaları Pehlevilerin meşruiyetini ortadan kaldırmak ve sonra da Saddam Hüseyin’e karşı savunma savaşı örgütlemek konusunda, bunları Şii velilerinin tarihsel düşmanları ile özdeşleştirerek devrime yardımcı olmuştu. Ama Humeyni’nin Haziran 1989’da vefat etmesinden çok önce, (Şiiliğin teatral leitmotifi olarak) taziyenin, güvenilirliğini kaybetmiş bir teokrasiyi meşrulaştırmak için hiçbir şey yapamayacağı belli oldu. Şiilik bir protesto dinidir.

Ahlâken yenilmeden siyaseten zafer kazanması mümkün değildir. Yapısal adaletsizliğin kozmik karnavalı olarak taziye, başarılı olmak için belirlenmiş hedeflerine ulaşmak konusunda devamlı başarısız olmak zorunda olan kayıp karşısında duyulan bir yastır. Hiçbir yas, başarılı olmaz ya da olamaz. Yasın başarısı, onun başarısızlığındadır. Yas, başarısız olduğu ölçüde, kaybın büyüklüğü ve trajedinin akıl almaz boyutları teslim edilebildiği oranda, başarılıdır.

Yasın başarılı olması demek, ona sebep olan merkezî travmanın yok edilmesi demektir ve bir kültür için belirleyici olan bir travmayı o kültürün kendisini lağvetmeden imha etmek imkânsızdır. Şiiler, kendi tarihlerinin merkezî travmasını sonsuza kadar hatırlamaya mahkûm edilmişlerdir/hatırlamakla kutsanmışlardır, ama hatırladıktan sonra unuttukları için, buna tam anlamıyla bir hatırlama denemez.

Hatırlama edimi, her zaman eksik kalmalıdır -bir insanın devamlı gözünün önüne gelen, onu bir şeyler hatırlatmaya zorlayan ama bunu hiçbir zaman başaramayan bir rüya gibi. Şiiler, bir şehidin ölümünü anarak, mutlak Ötekilik ile; günahların ortasında azizlik ile; hayatın ortasında ölüm ânı ile; tamamıyla uyumsuz ve iki yönlü Ötekilik ile; azizlerin ve düşkünlerin yüzleri ve bedenleri, zehirli hafızaları ve yaratıcı büyüleri ile özdeşleşmeye çabalarlar. Yasın koreografisi ve sahnelemesi olarak taziye ancak bu imkânsızlık içinde mümkündür.

Bir protesto dini olarak Şiilik, bugün artık, kişisel takva pratiğine indirgenmiş; taziye ise devrim İran’ında “Büyük Şeytan” olarak adlandırılan ABD’ye karşı turneye çıkmıştır. Taziye içerik olarak tiyatrolaştırılmış, açık bir şekilde estetize edilmiş, Şarkiyatçılık bağlamında doğululaştırılmış, antropoloji nesnesi kılınmış ve nihayetinde müzeye kaldırılmıştır. Ama bu, ne Şiiliğin ne de taziyenin kaderidir.

İster siyasî olsun ister dinî olsun, (önce Pehlevîler, şimdi de mollalar sınıfı gibi) kurumsal iktidarlar Şiiliği zimmetlerine geçirmeye çabalamış, sonra da taziyeyi (önce Rıza Şah’ın, şimdi de mollalar sınıfının yaptığı gibi) ya yasaklamış ya da tarafsızlaştırmıştır. Şah’ın zamanında, Şiilik resmî olarak tarafsızlaştırılmış, taziye ise Şiraz Sanat Festivali’nde açıkça tiyatrolaştırılmıştı. İran’da Şiilik kişisel takvaya geri çekilirken, sürgündeki Ayetullah Humeyni, taraftarlarını kitlesel bir siyasî müsabakaya hazırlıyordu. Taziye Şiraz Sanat Festivali’nde sahnelenirken, onun leitmotifleri İran’ın sokaklarında, caddelerinde, pazarlarında ve meydanlarında, devrimci seferberliğin mayasını çalıyordu.

Bugün ise, ne Tahran’ın yönetici mollalarının çevrelerinde ne de 2002 Yaz’ı boyunca hafiften şaşkın ve hepten kayıtsız bir seyirci kitlesine sahnelendiği New York’daki Lincoln Center Damrosch Park’taki sirk alanında Şiiliğe ve taziyeye rastlanabilir. Buna karşın, hem Şiilik hem de taziye, 1999 Yazı’nda acımasızca bastırılan öğrenci ayaklanmalarının tam da merkezinde bulunabilir ve kutlanabilir. Bu olayların her yıl Temmuz’un 9’una denk gelen yıldönümü, Tahran’da hüküm süren Yezid’i ve onun yandaşlarını, bunlar her kim olursa olsun, tekrar tekrar tehdit etmektedir.

Hamid Dabaşi

[Kaynak: The Drama Review, c. 49 s. 4, Taziye Özel Sayısı, Kış 2005.]

Dipnotlar:
[1] Michel Foucault’nun İran İslam Devrimi üzerine bu makaleleri ve diğer çalışmalarının eleştirel bir çözümlemesi için bkz., Janet Afary ve Kevin B. Anderson (2005).

[2] Passion play [Çile Tiyatrosu], Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesini canlandıran tiyatro temsillerine verilen addır. Bu türün dünya çapında bilinen örneklerinden biri 1634 yılından beri Oberammergau’da (Bavyera, Almanya) yapılır ve adına miracle play [ibret oyunu] da denir. -çn.

[3] Şebîh-hani, şebîh okuyan anlamındadır. Metin And’ın verdiği bilgiye göre Azerbaycan’da şebîh kelimesi taziye yerine de kullanılmaktadır (2012, s. 29). Burada, konusu taziye konuları ile örtüşen ama görsel ve dramatik öğelerin iyice azaldığı, yazılı ya da sözlü bir metnin ‘okunduğu’ bir tür olarak kullanılmış olsa gerektir. -çn.

[4] “Bir de dinsel resimler göstererek anlatanlar vardır. Bunlar iki kişi gezerler, bizi ya büyük bir kitap içindeki ya da tomarlardaki resimleri taşır ve gösterir, konuyu açıklar, öteki de göğsüne vurarak söylerdi. Bunlara şemâil-gerdânî denmektedir.” (And, s. 95) -çn.

[5] “Nakkâlî (nakleden, anlatan -çev.) ya da meddâh gibi anlatıcıların içinde olayları gösteren perdeler üzerindeki resimlerin yardımı ile bunları anlatanlara perde-dârî denmektedir. Bu perdelerin önünde örtü yerine başka bir perde vardır, anlatıcı bunu yavaş yavaş açarak ilgili resmi gösterir.” (And, s. 94) -çn.

[6] İsmet ya da masumluk öğretisi, peygamberlerin ilahi koruma sayesinde günahlardan ve yanlışlıklardan uzak olmasıdır. Şiiliğin (On İki İmamcı ya da İsmailîler gibi) bazı kollarında On İki İmam ve Peygamber’in kızı Fatımatü’z-Zehrâ da ismet sıfatını taşır. -çn.

[7] Sasanîler, Arap fetihlerinden önce İran’da hüküm süren son hanedandır. Saltanatları MS. 224-651 arasında sürmüştür.

Kaynakça
Afary, Janet, ve Kevin B. Anderson. 2005. Foucault and the Iranian Revolution: Gender and the Seductions of Islamism. Şikago: University of Chicago Press. [Türkçesi: Janet Afary ve Kevin B. Anderson. 2012. Foucault ve İran Devrimi: Toplumsal Cinsiyet ve İslamcılığın Ayartmaları. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları].

Çeviride Yararlanılan Kaynak

And, Metin. 2012. Ritüelden Drama Kerbelâ - Muharrem - Ta’ziye. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.