26 Mart 2026

,

Küba Yolumuza Işık Tutuyor

Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü’ne duvar kiliminin hediye edildiği an.
Soldan sağa: Tabitha Arnold, Manolo de Los Santos, Miguel Díaz-Canel, Fernando González.

 

Hayatımın en güzel hafta sonlarından birini yaşamama vesile olan Nuestra América [“Bizim Amerika”] konvoyunun Küba’ya yaptığı yolculukla ilgili bir şeyler yazarken gerildiğimi söylemeliyim. Zaten ABD imparatorluğunun ülkeye Azrail misali tebelleş olan medya kuruluşları, bu devasa insani yardım sevkiyatını bir tür lüks “influencer safarisi” olarak karalamaya çalışıyorken, çıkıp eğlendiğimi söyleyerek ateşe benzin dökmek istemem.

20 saatlik elektrik kesintisine, evimin tüm ülkeyle birlikte elektriksiz kalmasına rağmen insan gene de sevinç duyuyor, içini umut kaplıyordu. Çünkü 66 yıldır süren o acımasız ekonomik abluka sonrasında Küba halkı, morali yüksek tutma konusunda mahirleşmiş. Gittiğim her yerde, bu devrimci ruh, nabız gibi her an hissediliyordu.

Nuestra América konvoyuyla ilgili deneyimim çoğu kişiden farklıydı, zira, ABD, bu büyük grupların Küba devleti tarafından işletilen otellerden yararlanmasına yasak getirmişti. Konvoy katılımcılarının çoğu, elektrik kesintisi sırasında elektriğe erişebildi, çünkü Küba hastaneleri, abluka altında karanlığa gömülüyken, ABD hükümetinin izin verdiği az sayıdaki otelin ABD’den petrol satın almasına izin veriliyor. Bu politika, kısmen ABD vatandaşlarını Kübalılardan uzaklaştırmak için geliştirildi. Bu haliyle, ilgili politika, iyi niyetli insanlar adaya seyahat ettiklerinde, olumsuz haberler çıkmasına katkıda bulunuyor.

Konvoyla birlikte hareket eden kendi küçük grubumla seyahat ettiğim için, özel bir konaklama yerinde Kübalılardan oda kiralayarak yerel ekonomiyi destek sunma imkânı buldum. Bu aynı zamanda, Kübalılarla birlikte elektrik kesintisinden etkilenmemiz anlamına geliyordu. Uzun ve nemli bir gecede duş ve klima için gerekli sudan mahrum kaldık.

Eski Havana’nın çevresindeki sokaklara karanlık çökerken, arkadaşların ve ailelerin dans etmek, sohbet etmek ve domino oynamak için toplandığını gördüm. Çocuklar patenleriyle bisiklet ve çekçeklerin telaşı arasında ilerlerken, misketler kaldırıma çarpıyorlardı. Çocukları dost canlısı köpekler kovalıyordu. İnsanlar küçük motosikletlerini oturma odalarına sürükleyip, akülü farlarını kullanarak, parti ortamlarını aydınlatıyorlardı. Bu an için hazırlanmış Bluetooth hoparlörlerden reggaeton müzikleri yankılanıyordu.

Havana’ya varmadan önce petrol ablukasının yol açtığı büyük acılar hakkında olabildiğince çok şey okumuştum. Elektrik kesintileri sırasında doktorların, solunum cihazına bağlı hastalarının akıbeti için dehşete kapılarak, bebek kuvözlerini elle çalıştırmak zorunda kaldıklarından haberdardım. Benzin ve dizel olmadan çiftçilerin şehre yiyecek taşımakta zorlandıklarını, çürüyen çöp yığınlarının yanında boş pazar tezgâhlarını gösteren resimleri görmüştüm. Bu sevdiğim yerin tümüyle çöküşün eşiğinde olduğunu düşünüyordum. Tıbbi malzeme ve yiyecek dolu çantalarımı teslim etme konusunda epey endişeliydim, Her geçen gün insanlara yardım etmek için çok geç kalacağımdan korkuyordum.

Cuma günü Havana’ya vardığımda, birden bire kendimi muhteşem bir katedralin içinde, klasik bir Rachmaninoff konserinin ikinci sırasında bulduğumda şaşkına döndüm. Kriz içindeki bir ülkeye gelmiştim, ama insanların dünya standartlarında bir müzik performansını dinlediklerine şahit oldum.

Konserden sonra, ortak bir arkadaşım aracılığıyla tanıştığım Kübalı ses mühendisi Alejandro’yu bulmak için sahne arkasına gittim. ABD’den getirdiğim yiyecek dolu poşetleri kabul etmedi. Önce Vedado’daki evine gelmem konusunda ısrar etti, orada ailesiyle birlikte beni yemeğe davet edeceklerdi. Elektrik kesintisi umrumda değildi: Alejandro ve eşi Adalis, gazlı ocaklarında nefis bir fasulye ve pirinç, kızarmış muz ve tuzlu sebzelerden oluşan bir ziyafet sofrası hazırlamışlardı. Onlara lüks bir ürün olan çikolata getirdiğim için çok sevindiler, ama aynı zamanda birazını onlarla birlikte yememi ve ılık buzdolaplarında kalan tek birayı içmemi de ısrarla istediler. Küba’da hafta sonu boyunca bunu birçok kez yaşadım: insanlar, cömertliğimi karşılıksız bırakmadılar ve her zaman bir şeylerini benimle paylaştılar.

Alejandro, beni elektrikli bisikletiyle Vedado’ya götürüp geri getirdi. O çok sevdiği Havana’da rehberlik yaptı bana. Acelem olup olmadığını sordu, “yok” dedim. Bir arkadaşının garajında mola verdik. İçeride, bir grup genç müzisyen, akustik enstrümanlarla müzik yapıyordu. Beni bir yabancı olarak yapacakları müziği dinlemeye davet ettiler. O güzel karanlık günde, elektrik şebekesi arızasının sanat yapan, sevdikleriyle vakit geçiren ve her zaman dirençli ve mizah yüklü ruhlarıyla ilerleyen insanları etkilemediği bir ortamda, insanların içindeki onur, beni epey etkiledi.

Pazar günü öğleden sonra, Kübalı işçilerin fedakârlıkları sayesinde mahallemize tekrar elektrik geldi. Kateter, serum tüpü ve kapakları, lidokain ve şırıngalar gibi tıbbi malzemelerle dolu bir bavulu Küba’daki bir hastanede çalışan Filistinli cerrah arkadaşımız Murid’e teslim ettim. Enerji krizi ve hastaneleri nasıl etkilediği hakkında daha da üzücü haberler işittik, ancak Murid’in Küba halkına ücretsiz tıbbi hizmet verdiğini, her gün çalıştığını da öğrendik. Kendisi, bu çalışmalardan fazlasıyla gurur duyuyor. Ülkede yaşananlar konusunda daha fazla bilgi almak için kendisinin çektiği “Yunus Misali Balinanın Midesindeyiz” isimli belgeselini izleyebilirsiniz.

Küba’ya ilk seyahatimin üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti. Hafta sonu boyunca, yeni bir gerçekliğe geçtiğimi fark ettim. Artık kendimi daha fazla insan gibi hissediyordum.

Nashville ve Miami havaalanlarında, varışımdan sadece birkaç saat önce, insanlar bana kendimi bir yük gibi hissettirmişlerdi: bedenim bir nesneydi, sürekli birilerinin yolunu tıkıyordu, dar ortamlarda yer kapmak için mücadele edip duruyordum. Her an tetikte ve başım öne eğik bir şekilde dolaşıyor, eşyalarıma sıkıca tutunuyor, Küba’ya gitme nedenlerim hakkında çok yüksek sesle konuşmaktan çekiniyordum. Adaya gelene dek, bir ahırdan diğerine robotik bir şekilde taşınan bir sığır sürüsü gibiydim. Adaya vardığımda ise Kübalılar, gözlerimin içine bakıp benimle eşit biriymişim gibi konuştular.

Havana’nın her yerini tek başıma dolaştım. Amerikan şehirlerinde olduğu gibi güvenliğimden asla endişe duymadım. Laf atılacak, tehditlerle yüzleşecek veya takip edilecek bir nesne değildim. Kişiliğimi beni kuşatan bir zırhmış gibi hissettim. Diğer insanlar da o zırhı görüyor, beni gördüklerini idrak edebiliyordum. Böylesine vahim ve umutsuz bir anda bile, insanların kutsal sayıldığı, bir amaca ulaşmak için sömürülecek bir şey olarak görülmediği bir yerdeydim.

Eski Havana’nın sıra sıra evlerinin sokağa doğru genişçe açılan, kapı gibi devasa pencereleri var. Bu pencereler, içerideki yaşamları çerçeveliyor. Bazen kaldırım ile ev arasında hiçbir ayrım yokmuş gibi hissettiriyor. İnsanlar bana bakıyorlardı, ben de onlara. Hepimiz, aynı yeri paylaşıyorduk. Küba’daki günler ilerledikçe, savunma mekanizmamın gevşediğini, daha insani bir şeye dönüştüğümü hissettim. Hayatımın en güzel hafta sonlarından biriydi, çünkü Havana’da kısa süreliğine yeniden bir insana dönüşmüştüm.

Elektrik kesintisiyle ilgili deneyimim, Havana’nın birkaç bölgesiyle sınırlı. Bu anlamda böylesine olağanüstü bir anda her Kübalının neler yaşadığını aktardığımı iddia edemem. Tüm insanlar gibi Kübalılar da farklı görüşlere sahip. Bazıları, ülkelerinde rejim değişikliği istiyor. Hatta birkaçı, Donald Trump'ın iktidara gelmesini istiyor.

Ancak, sokaklarda ve evlerinde onlarca Kübalı ile gayri resmi olarak konuştuktan ve birçok grubun temsilcilerinin konuşmalarına katıldıktan sonra edindiğim genel izlenim şu yönde: Kübalıların büyük çoğunluğu, devrimin yıkılmasını istemiyor. Halen daha 1959’da uğruna dövüştükleri şeyi istiyorlar: kendi kaderlerini tayin hakkı, ABD müdahalesinden arınmış bir ülke ve egemen bir devlet.

Soykırımcı abluka, bu inanılmaz ülkenin potansiyelini 60 yılı aşkın bir süredir engelledi. Son üç aydır yoğunlaşan petrol ablukası, halkın özgürlüklerine yönelik kararlılığını daha da pekiştirdi. Bu abluka, Küba halkının iradesini kıramayacak.

Bugün ABD’de, hayatı istikrarsız ve dengesiz kılacak bir anın eşiğinde salınıyormuşuz gibi hissediyorum. Trump yönetiminin İran’a yönelik gerçekleştirdiği, alabildiğine dar görüşlü saldırıları üzerinden, petrol fiyatları hızla yükseliyor. İran, ABD’nin kan dökme konusunda o dindirilmesi mümkün olmayan istek ve iştahına diplomatik ticaret ağlarını kapatarak karşılık vermesiyle birlikte, ileride fiyatlar daha da artacakmış gibi görünüyor. Aşırı bir belirsizlik ve korkuyla tanımlı bir anının içindeyiz, farkındayım. Hep birlikte, bu ölmekte olan imparatorluğun içinde sıkışıp kalmışız, ancak Küba’yı ziyaret etmekle sinir sistemimin tümüyle sakinlediğini fark ediyorum.

İnsanların, kısıtlı kaynaklara rağmen birbirlerine nasıl inanılmaz şekillerde özen gösterebildiklerini gördüm. O karanlıktan sanatın, kahkahanın, müziğin ve devrimci umudun filizlendiğini gördüm. Elimizde artık felâketlere zekâ ve yaratıcılıkla karşılık vermenin bir yolu olduğuna dair birçok kanıt var. Sömürü ve açgözlülük yerine, dayanışma ve ortak insanlık duygusuyla bir toplumsal doku inşa etmenin bir yolu var. Bunu biliyorum çünkü bu, bu ülkenin yaklaşık 150 kilometre güneyinde mevcut.

Küba, benim kutup yıldızım. Küba halkının onur ve kendi kaderini tayin hakkı mücadelesinde onlara yardımcı olmak için elimden gelen her şeyi yapacağım.

Bu hafta sonu, Primero de Mayo [“1 Mayıs”] adlı duvar kilimimi Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü’ne (ICAP) hediye etmekten, hediyenin bizzat Başkan Miguel Díaz-Canel tarafından kabul edilmesinden onur duydum. Maddi yardımlar üzerinden yaptığım katkıyla birlikte, umarım, bu sembolik hediye, ABD işçi sınıfı ile Küba halkının insanlıkta ortaklaştığı gerçeğini teyit eder.

Yarınlarımız birbirine bağlı ve biz ABD’lilerin karanlıkta yol gösterici ışığı olarak Küba devrimine ihtiyacımız var. Yolumuza ışık tutmaya devam etsin! Bırakın Küba yaşasın!

Tabitha Arnold
25 Mart 2026
Kaynak

,

Bir Yöntem Olarak Mağlubiyet: Yıkıntıların İçinden Düşünmek


Babam, İran’daki Zagros dağlarının yerli halkı olan Bahtiyarilerin bir oğlu olarak, mağlubiyetin geleceğini çok önceden hissetmişti. Belki de gelen bir şey yoktu, çünkü mağlubiyet, toprağa ve havaya sinmiş bir şey olarak, zaten hep oradaydı. Babam, ataları gibi, topraklarının ve vaat ettiği geleceğin ellerinden alınışını izledi. Bahtiyari halkının talihsizliği, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında dağlarında dolaşan Fransız ve İngilizlerin keşif gezisi sırasında ayaklarının altında parıldayan petrolü bulmalarıydı.

İngiliz hükümetinin desteğiyle William Knox D’Arcy, Bahtiyari göçebelerinin topraklarında sondaj çalışmalarına başladı. 1908’de Bahtiyari bölgesinin batı kesiminde petrole ulaştı. Bahtiyari halkı, uzun zamandır sadece Avrupalılar değil, İran yöneticilerince de “vahşi bir ırk” olarak görülüyordu. Vahşi bir ırk, verimsiz bir ırktır ve yaşam alanları da çorak arazilerdir.

Bu toprakları ele geçiren İngiltere-İran Petrol Şirketi, birçok insanı ve hayvanı yerinden yurdundan etti. Yoksul çiftçiler ve çobanlar, düşük ücretli işçilere dönüştürüldüler. Kara altını metropollere taşımak için topraklarına boru hatları döşendi. Bahtiyari topraklarından çıkarılan petrol, Tahran’ın modernleşme sürecini ve yeni doğan ulus devletin konsolidasyonunu finanse ederken, Bahtiyari halkı, bu nimetlerden hiçbir zaman istifade edemedi. Kullanım dışı kaldıktan sonra oldukları yerlerde bırakılan eski boru hatları, sömürge yönetimi, bölgedeki mevcut çevre felâketi, mülksüzleştirme yoluyla elde edilen sömürgeci birikim ile Bahtiyari halkının dün olduğu gibi bugün de mücadele ettiği yoksulluk ve yoksunluk arasındaki bağlantıyı ortaya koyan bir kalıntı niteliğinde.

Babamdan geriye kalan birkaç şeyden biri, 1987 yılının sonlarında, İran-Irak Savaşı’ndan kaçmak için birbiri ardına, yasadışı yollarla sınırları geçerken bana gönderdiği bir mektup. Aslında bu pek de mektup sayılmaz, daha çok kısa bir uyarı. Son iki cümlesi şöyle:

“Hayat, genel olarak mağlubiyetlerden ibarettir. Mağlubiyetlerini açık yüreklilikle karşılamayı öğren.”

Peki, henüz gelmemiş bir mağlubiyete nasıl hazırlanılır? Onun gibi insanlar için, toprakları, isimleri, zamanları ellerinden alınmış olanlar için mağlubiyet, hiç de yabancı bir şey değil. O, bir mevsim gibi gelir. Beklenir. Yerli bir adam olan babam, belgesiz bir göçmen olan beni nesiller boyunca yaşanan kaybın tekrar tekrar indirdiği darbelere hazırlamak istemişti. Başka bir yenilgi, yolda. Ona açık yüreklilikle yüzle karşılık vermeyi öğrenmek gerek.

Frantz Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler adlı eserinde, siyahi bir karakterin yer aldığı filmleri izleme deneyimini şöyle anlatır:

“Kendimi perdede görmeyeceğim filme gitmem. O perdenin karşısına oturur, kendimi beklerim. Filmin başlamasından hemen önce, o arada kendimi beklerim. Sinemadaki insanlar beni izler, inceler, beni beklerler.”[1]

“Kendimi beklerim” sözü, mağlubiyet beklentisini çarpıcı bir hassasiyetle anlatır. Siyahi bedenin kadraja girdiği ve tam o anda izleyicilerin bakışıyla nesneleştirildiği anı aktarır. Fanon’un tüm eserlerinde, beyazların bakışıyla şekillendirilmiş olan görsellik alanında mağlubiyet, her zaman mevcuttur: azaltan, donduran ve yok eden bir bakışlar silsilesidir söz konusu olan. Nesneleştirme, bir yok etme biçimidir aslında. “Mağlubiyet” kelimesinin kendisi de bu tarihi bağrında taşır: Eski Fransızca defaire kelimesinden gelir, “yok etmek”, yapılmış olanı geri almak anlamındadır.

Gene de, siyahi bedenin tarihi, yerli ve sömürgeleştirilmiş halkların tarihi gibi, sadece yok edilme tarihi değildir. Yok edilmek, hikâyeye hiçbir şekilde son vermez. Yeniden yaratma iradesi, mağlubiyetin dışında değil, içinde doğar.

Zagros dağlarının şekillendirdiği babam, Fanon’u hiç okumamıştı. Buna karşın, her ikisini aradaki mesafe ve tarih boyunca birbirine bağlayan bir şey vardı: mağlubiyetlerleilgileriyle nasıl yüzleşeceklerini bilmek. Açık yüreklilikle yüzleşmek. Açık yüreklilik, dünyaya ve dünyanın içerdiği tüm risklere karşı açıklıktır. Açık olmak, bir eylemdir, bir seçimdir, geri çekilmek yerine iştirak etmeye davettir. Felâket yaşandığı vakit saklanmayı, geri çekilmeyi, göz ardı etmeyi reddetmektir. Açık yürek, kapalı yüreğin zıttıdır. Mağlubiyetlerle açık bir yüreklilikle yüzleşmek, açıkta yaşamak, kırılganlığı hayatta olmanın bir koşulu olarak kabul etmektir. Tehlikeli düşünmektir, çünkü düşman tehlikelidir. Açık bir yürek, yaklaşan felâkete doğrudan bakma iradesidir. Zafer yanılsamasıyla değil, hayatta kalma iradesiyle. Hayatta kalmaksa bilgi gerektirir. Üst üste yaşanan mağlubiyetlere açık yüreklilikle katlananlar, ancak maruz kalmaktan, savunmasız olmaktan, dünyanın önünde korumasız, üryan durmaktan doğan bilgi biçimleri üretirler.

Dünyanın mağlupları, yaşadıkları şeyleri teorileştirirler. Gerçekte, bugün mümkün olan tek eleştirel düşünme biçimi, mağlupların bakış açısından düşünmektir. Bu bakış açısı, pasiflik ya da mağduriyetçi bakış açısı değildir. Aksine, şu soruyu sorar: Kırılmışlığın, o yıkıntıların içinden düşünüp gene de o anlamı hatta ihtimali nasıl üretebiliriz? Mağlubiyeti bir yönteme dönüştürmek ne demektir?

İran halkının omuzlarında, daha evvel 1911’deki Anayasa Devrimi ve 1953’teki petrol millileştirme hareketinin yaşadığı mağlubiyetin ardından gelen, mağlup edilmiş bir devrim var. Bu, mağlup edilmiş bir devrimdir, çünkü İran toplumu, ilk günlerinde ilan edilen vaatlerden çok uzaktır. Bugün insanlar, yaygın yolsuzlukla, giderek artan sınıfsal eşitsizlikle, ailelerin parçalanması olgusuyla, kitlesel işsizlikle, sosyal adaletsizlikle, mali güvensizlikle ve cinsiyet eşitsizliği ile tanımlı, kırılgan bir toplumsal düzenle karşı karşıyadır.

İran Devrimi’nin en önemli ideologu olarak kabul edilen Ali Şeriati, ellilerin sonlarında Paris’te öğrenciyken Cezayir ulusal kurtuluş mücadelesine dâhil oldu ve Frantz Fanon’un yazılarıyla tanıştı. Şeriati, sömürgecilik karşıtı düşünceyi İslami ifadelere kavuşturarak, İslam’ın bağrında sömürgecilik karşıtı mücadeleyi sürdürebilecek devrimci bir potansiyel buldu. Fanon’un devrimci sömürgecilik karşıtlığını İslami varoluşçu bir çerçeveyle birleştirmeyi, zulme karşı maddi mücadeleyi anlam arayışıyla ilişkilendirmeyi amaçladı.

Şeriati, bir mektupta bu vizyonunu Fanon’a özetledi. Fanon’un cevabı, Zenci hareketine karşı dile getirdiği aynı çekinceyi, tanıdık bir tereddüdü ifade ediyordu. İster din, ister etnik köken, ister ırk olsun, “köklerine” geri dönmeyi, kurtuluşa giden yanlış bir yol olarak görüyordu. Onun yönelimi ileriye dönüktü. Siyah Deri, Beyaz Maskeler’de dediği gibi: “Geçmişi, bugünümün ve geleceğimin pahasına yüceltmek istemiyorum.”[2]

On yıllar sonra, “köklere geri dönme”nin sonuçları, İran’ın yüzleştiği siyasi felâketinde açıkça görülüyor. Ancak bu, hikâyenin tamamı değil. 1979’da mağlubiyetle yüzleşen devrim de çok daha eski bir mağlubiyetin üzerine kurulmuştu: Kerbela mağlubiyeti.

Milattan sonra Ekim 680’de, günümüz Irak’ındaki Kerbela’da, Muharrem ayının onuncu gününde, Aşura olarak anılan kanlı bir savaş yaşandı. O gün, Hz. Muhammed’in torunu İmam Hüseyin yanında, ailesinden ve arkadaşlarından yetmiş iki insan katledildi.

Şii İslamı’nda Aşura, yalnızlık, ihanet, susuzluk, kayıp, işkence ve kederin tarihini temsil eder. Şiilerin ıstırabı ve pişmanlığı, kederi kolektif bir anmaya dönüştüren Aşura ritüeliyle her yıl ifade edilir. İran ve Irak’tan Güney Asya’ya ve Doğu Afrika ile Karayipler’deki diasporik topluluklara kadar Şii dünyasının dört bir yanında gözlemlenen Aşura, tarihi, kozmolojiyi ve insanlık durumunu kapsayacak kadar geniş bir mağlubiyet paradigması yaratmıştır.

Bu ağıt geleneği, tarihsel ve süregelen ırkçılık ve sömürgecilik karşısında Siyahilerin deneyimlerini yas tutan, yansıtan veya kutlayan şarkılar ve şiirler olarak siyahi ağıtlarında yankı bulur. Ağıtlar, doğası gereği politiktir. Mağlubiyete onun için yas tutarak direnilir. İktidar karşısında birer anma ve geri kazanma eylemi olarak hizmet ederler.

Mağlup edilenlerin bakış açısı, kapsamlı bir soruyu gündeme getirir: Neden bir kez daha mağlup ediliyoruz, bir kez daha nasıl hayatta kalabiliriz? Ağıt, solmuş adalet vaatlerini yeniden tesis etme çağrısı haline gelir. İşte tam da bu yüzden ağıt, iktidardakiler için tehdit edicidir.

Aşura töreni, Güney Asyalı sözleşmeli işçiler eliyle Karayipler’e taşındı, bilhassa Trinidad’da önemli bir ritüel uygulaması haline geldi. Yerelde Hosay ritüeli olarak bilinen bu anma törenleri, İngiliz sömürge yetkilileri tarafından sıklıkla şüpheyle karşılandı ve zaman zaman açık baskıyla karşılandı. 1884’te Trinidad’daki Hosay ritüeli sırasında İngiliz kuvvetleri katılımcılara ateş açtılar. 30 Ekim’deki Hosay katliamı, Kerbela’yı yankılıyordu.

Kerbela mağlubiyetini ilgi çekici kılan şey, dini anlamı veya manevi sembolizmi değil, siyasi uygulanabilirliğidir, yani toplumsal hareketler için bir katalizör görevi görmesidir. Din ve devlet ideolojisinin ötesinde, Kerbela, mağlup edilenlerin ortak acısını aktarır. Hem hüzünlü bir ağıt hem de devrimci bir eser olarak, şiddet dolu bir geçmişin ardından nasıl yol alınacağına dair rehberlik sunar. Bu mağlubiyeti kuşatan ritüeller, bugünün kıyamet sonrasına dair söylemi, direnişi ısrarla vurgulayan, kayba dair hatırayı meydana getirir.

Böylelikle mağlubiyet, eleştirel bir jest, adaletsizlikle erken bir çözüm yoluyla barışmayı reddetmek anlamına gelir. Eleştirel düşünce, kendi kırılganlığı içinde varlığını sürdürür; yaraları unutmayı reddeden bir düşünme biçimidir.

Mağlubiyet, eleştirinin sonu değil, ahlaki başlangıç noktasıdır. Zaman ve coğrafyalar boyunca yeryüzünün yenilmiş halkları, sürekli olarak kıyamet sonrasına bakan bir zihniyet içinde yaşarlar. Geçmişteki mağlubiyetlere dair dilin Karayipler’deki sözleşmeli göçmen işçiler, Kuzey Amerika plantasyonlarındaki köle işçiler veya İran’daki marjinalleştirilmiş topluluklarca üretilme ve uygulanma biçimleri, uzak bir tarihe değil, dünyayı anlamanın kalıcı bir yoluna işaret eder.

Yeryüzünün mağlupları, kıyamet sonrası anlatıların tarif etmeye çalıştığı koşulları zaten bizatihi yaşıyorlar. Tarihsel bir mağlubiyet, asla sadece geçmişe ait bir olay değildir. O, kendi içinde gelecekteki devrimci anların potansiyelini barındırır. Mağlubiyete ağıt yakmak, pasif bir anma eylemi değil, bir umut pratiğidir. Yeninin oluşma ihtimaline odaklanmaktır. Yaklaşan mağlubiyetle açık yüreklilikle yüzleşmeye istekli olmaktır. Bu paradoks, bu gerilim, karamsar bir umutluluk biçimi olarak anlaşılabilir. Felâketler arasındaki aralık o kadar kısalır ki, birinden zar zor kurtulurken diğeri gelir. İyimserlik, hayal edilebilir olmaktan çıkar.

Gene de umutsuz olmak, gerçekçilik değildir. Umut gerçekçidir, zira ben halen daha hayattayım. Fanon’un dediği gibi, nefes almak bile bir mücadele biçimi haline gelir. Böylesi bir durumda nefes almaya devam ederim . Bu mücadeleci nefes alma pratiği, bizi yanılsamalardan arınmış bir halde umut etmeye zorlar. Karamsar bir umut, bizi tam olarak zaferin imkânsızlığını fark ettiğimiz için mücadeleye bir umuttur. Zafere ulaşılamasa da o gene de hayal edilmelidir.

Mağlubiyetten kaçamıyorsak, onunla düşünmeyi öğrenmeliyiz. Kazanamayız, ama dini inanç veya siyasi ideoloji yüzünden değil, “sadece hâlâ hayatta olduğumuz için, hâlâ nefes aldığımız için kazanabiliriz” diye düşünmeliyiz. İyimserlik ve umut arasındaki fark burada yatmaktadır: Umut, imkânsızlıkta bile varlığını sürdürür.

Mağlubiyeti yaşamış düşünürler, buna tanıktırlar. Walter Benjamin, bir keresinde şöyle yazmıştı: “Umut, ancak umudu olmayanlar hatrına bize verilen bir şeydir.”[4] James Baldwin ise “Gelecek benim için yok” diyordu. Bu, umutsuzluğu itiraf etmekten ziyade bir durumu adlandırmaktı. Sömürgeci ırkçılık, onu ve onun gibi insanları vaat edilen herhangi bir yarından mahrum bırakmıştı. Gelecek, zaten işgal edilmişti. Karamsarlığı açıkça ortada, ancak dönüştürücü eyleme olan bağlılığı daha da kararlı. Baldwin, en derin sorumluluğumuzun henüz doğmamış nesillere karşı olduğunu ısrarla vurgulayan bir isimdi.[5]

Gerçekçi bir bakış açısı, kurtuluş beklemeksizin umut etmemizi emreder. Bu mücadeleci umut olumsuzdur, tahammül edilmesi mümkün olmayan mevcut durumla uzlaşmak yerine, onu reddetme yoluyla varlığını sürdüren bir umut biçimidir. Theodor Adorno bir keresinde, “yanlış bir hayat doğru yaşanamaz” demişti.[6] Eğer hayatın kendisi “yanlış” ise, tahakküm, sömürü ve yabancılaşma tarafından şekillendirilmişse, mevcut koşulları içinde kurtuluş için safça umut etmek, onun yanlış öncüllerini kabul etmektir.

Bir başka yenilgiye uğramış halk olarak, ABD’nin batısında yaşayan yerli bir ulus olan Crow halkı, Jonathan Lear’ın “radikal umut” olarak tanımladığı bir umut biçimi geliştirdiler. Bu umut, yerleşik yaşam biçimleri ve anlam sistemlerinin artık sürdürülemez hale geldiği kültürel çöküş ortamında hayatta kalmayı mümkün kıldı:

“Bu umudu radikal kılan şey, şu anki anlayışın ötesinde bir gelecekteki iyiliğe yönelmiş olmasıdır. Radikal umut, henüz onu anlamak için uygun anlayışlara sahip olmayanların bile sahip olmadığı bir iyiliği öngörür.”[7]

Dolayısıyla radikal umut, radikal bir hayal gücüne ihtiyaç duyar: kaybedileni geri getirmek değil, aşina olduğumuz dünyanın sona erdiği bir dönemde yeni yaşam imkânları yaratmak için uğraşılmalıdır. Aynı şey, soykırım sırasında Filistinliler için de söylenebilir. Mağlup edilenlerin umudu tam da budur: kendi imkânsızlığı içinde var olan bir umut, anlamlı eylemin artık mümkün görünmediği zamanlarda bile varlığını sürdüren bir umut.

Yeryüzünün mağluplarının müşterek noktası, mağlubiyetin mücadelenin sonu değil, tam da onun koşulu olduğu anlayışıdır. Onlar için mağlubiyet, bir yöntem haline gelir. Tarihsel bilinç, tam da onun aracılığıyla ortaya çıkar. Fredric Jameson’ın da dediği gibi, "Tarih, zafer değil, mağlubiyet yoluyla ilerler.”[8] Mağlubiyet, zaferlerin gizlediği şeyi açığa çıkarır. Zafer, mevcut düzenlemelerin doğruluğunu haklı çıkarırken, mağlubiyet onların yanlışlığını ortaya koyar. Mağlubiyet, ahlaki düşüncenin temelidir: Henüz gerçekleştirilemeyen ihtimalleri hayal etmeye zorlar, bu hayal etme eyleminin kendisi politik olarak üretken hale gelir. Mağlubiyet, radikal hayal gücü için düşünsel alan açar.

Sömürgeci modernite; tarihi ilerleme, zafer, fetih ve hâkimiyet teleolojisi olarak tasavvur etti. Sömürgecinin mantığı, mağlubiyeti reddetmeye veya Gassân Hage’nin “her şeye kadirlik fantezisi” dediği şeye dayanıyordu.[9] Bu şemada, yalnızca galiplerin tarihi vardır. Mağlup edilenler, zamanın dışında bırakılır, acıları siyasetten arındırılır, mülksüzleştirilmeleri normalleştirilir. Sömürgecilik karşıtı bir uygulama, bu teleolojiden kopmakla başlar. Mağlubiyete rağmen düşünmeyi öğrenmeyi gerektirir.

Bu, Mariana Alessandri’nin Gece Görüşü’nde karanlıkla birlikte yaşamak olarak tanımladığı şeyle örtüşüyor.[10] Yazar, karanlıkta düşünmeyi değil, karanlıkla birlikte düşünmeyi savunuyor. Aydınlanma’nın ışık, şeffaflık ve açıklık takıntısının aksine, Yerli ve Siyahi radikal geleneği, anlaşılmaz olma ve kaçış hakkını savunuyor. Anlaşılmazlık, sömürgeci terimler içinde tamamen bilinebilir hale gelmeyi reddetmektir. Aynı şekilde, kaçış, sadece (köle plantasyonları veya İsrail işgali gibi) korkunç maddi koşullardan umutsuzca kaçış değil, aynı zamanda bir kendini gerçekleştirme işlemidir. Esaretin reddi olarak kaçış, içsel dönüşümü doğurur. Yeni öznellikler üretir, imkânsızı tahmin etmeyi, zincirlerin ve sınırların ötesinde bir yaşam hayal etmeyi mümkün kılan koşullar yaratır.

Fanon’a göre direniş, bilinçte radikal değişimler yoluyla özgürlüğe giden yolu açar. Kaçış gibi, yöntem olarak yenilgi de böyle bir dönüşümü gerçekleştirir: nesneleştirmeyi reddeder, sömürgeci hayal gücünün dayattığı tekil kimlikleri reddeder ve farklı bir şekilde var olma hakkını savunur. Bu şekilde kaçış, yöntem olarak mağlubiyetle kesişir. Her ikisi de sömürgeci mutlak güç fantezisini tahrip eder. Her ikisi de tahakkümün gizlemek için çok çalıştığı şeyi ortaya çıkarır: Biz hâlâ hayattayız.

Mağlubiyetimizi kabul ettiğimiz an, onu tarihsel ve politik olarak deneyimlemeye başladığımız andır. Mağlubiyet kaçınılmaz gibi görünse de, onu tarihselleştirmeliyiz; ancak o zaman adalet talep edebiliriz. Yöntem olarak mağlubiyet, aşağıdan gelen bir hayal gücüne dayanır. İmkânsızı tahmin etmeyi, ırksal kapitalizmin ve sömürgeci ırkçılığın yıkıntılarının ötesinde bir yaşamı tasavvur etmeyi amaçlar. Eğer siyaset hayal gücü için yürütülen bir savaşsa, mağlubiyetten kaçabileceğimiz tek savaş budur.

Filistinliler, bu gerçeği 1948’den beri biliyorlar. Biz yeryüzünün mağlupları, Filistinlilerden mağlubiyetlerimizle açık yüreklilikle yüzleşmeyi öğrendik. Tekrar tekrar mağlup ediliyoruz, ama asla aynı şekilde değil. Mağlubiyetlerimiz, aynı şeyin tekrarı değil. Çünkü dünyayı tekrar etmek, ona ihanet etmek olurdu.

Şehrâm Hüsrevi
Temmuz 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Frantz Fanon, Black Skin, White Masks, çeviri: Charles Lam Markmann (Londra: Pluto Press, 1986), s. 107.

[2] A.g.e., s. 176.

[3] Frantz Fanon, A Dying Colonialism, çeviri: Haakon Chevalier (New York: Grove Press, 1967), s. 65.

[4] Walter Benjamin’den aktaran: Herbert Marcuse, One-Dimensional Man: Studies in the Ideology of Advanced Industrial Society (Londra: Routledge, 2002), s. 261.

[5] Margaret Mead ve James Baldwin, A Rap on Race (Philadelphia: J. B. Lippincott, 1971), s. 201.

[6] Theodor Adorno, Minima Moralia: Reflections on a Damaged Life, çeviri: E. F. N. Jephcott (Londra: Verso, 2005), s. 39.

[7] Jonathan Lear, Radical Hope: Ethics in the Face of Cultural Devastation (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2008), s. 103.

[8] Fredric Jameson, Valences of the Dialectic (Londra: Verso, 2009), s. 41.

[9] Ghassan Hage, Alter-Politics: Critical Anthropology and the Radical Imagination (Melbourne: Melbourne University Press, 2015), s. 159.

[10] Bkz.: Mariana Alessandri, Night Vision: Seeing Ourselves Through Dark Moods (Princeton, NJ: Princeton University Press, 2023).

, ,

İran’a Amfibi Çıkarma ve Gelibolu Muharebesi


İran’a karşı yürütülecek her türden savaş, Gelibolu’da yapılan klasik hatayı, bir süper gücün, coğrafi olarak büyük avantaja sahip olan, savunmasını kararlılıkla yürüten ülkeyi hafife alma hatasını yineleme riskini taşır.

1915’te İngiliz İmparatorluğu, diğer devletlerin filolarından üstün olduğunu düşündüğü deniz filosunun Çanakkale Boğazı’nı zorla geçmeye ve Osmanlı İmparatorluğu’nu nispeten kolayca yıkmaya yeteceğine inanıyordu.

Aralarında Winston Churchill, Ian Hamilton ve Lord Kitchener gibi isimlerin bulunduğu generaller ve politikacılar, Türkleri İngiliz savaş gemilerinden gelecek ilk top ateşi neticesinde kaçacak, “düşük değerde”, geri kalmış bir ordu olarak görüyorlardı. Gerçeğin çok farklı olduğu görüldü.

Gelibolu’nun coğrafi yapısı, saldırıyı bir kâbusa çevirdi. Sahil şeridi üzerindeki dik tepeler Osmanlıların kontrolü altındaydı. Müttefikler karaya çıktıklarında, dar kum şeritlerinde kapana kısıldılar, yukarıdan gelen makineli tüfek ve topçu ateşine maruz kaldılar.

Güvenli bir şekilde ilerlemek veya geri çekilmek neredeyse imkânsızdı.

Gelibolu’daki ve Çanakkale Boğazı’ndaki durum, tüm kıyı şeridini dağların çevrelediği, bu anlamda doğal duvara sahip olan İran’daki durumla neredeyse aynı.

Basra Körfezi’ne çıkarma yapmaya çalışan herhangi bir kuvvet, sahil şeridinin hemen ardında yükselen dik yamaçlarla karşılaşacak, bu da savunmacı güce tam görüş ve ateş üstünlüğü sağlayacak.

Coğrafi konumun ötesinde, İran’ın İngilizlerin Türklerde hafife aldığı özelliğe benzer bir özelliği daha var: yoğun bir savunma yapabilme kabiliyeti.

Saldırgan gücün saldırı ve savunma mühimmat stokları azalırken, İran yoğun bir savaş hazırlığı içinde. Çeşitli tiplerdeki binlerce insansız hava aracı, füze ve hızlı saldırı botu, koalisyonun İran’a çıkarma için destek sağlama kabiliyetini hızla alt edebilir ve tüketebilir.

Lojistik, bir diğer ölümcül engeli ifade ediyor. Gelibolu’da Müttefikler, sürekli ateş altında kaldıkları için ikmal malzemelerinin akışı kesintili ilerledi. İran’da ise daha büyük bir engel ve güçlükle yüzleşilecek: İkmal hatları, zaten ağır hasar görmüş ve 26 gündür ateş altında olan bölgedeki Amerikan üslerine bel bağlayamaz.

Bunun yerine, zaten zayıflamış olan Amerikan sanayiinin desteklediği çok daha uzak bir lojistiğe bağımlı kalacaklar. Bu sırada İran, yeraltı fabrikaları, kısa ikmal hatları ve Irak milisleri ve Husiler aracılığıyla birden fazla cephe açma yeteneğiyle birlikte savaşacak.

Buna paralel olarak, Hürmüz Boğazı, Çanakkale Boğazı’nın günümüzdeki karşılığı olarak işlev görüyor. İran, gelişmiş ancak nispeten ucuz deniz mayınları, gemisavar füzeleri, insansız hava araçları ve kendi donanmasıyla bölgeye hâkim durumda.

Sadece bir veya iki büyük geminin ya da çıkarma gemisinin kaybı, tıpkı 1915’te basit mayınların tek bir günde üç İngiliz savaş gemisini batırması gibi, tüm operasyonun çökmesine yetebilir.

Değerlendirme hatası, bir asır öncekiyle aynı. Tıpkı dün Türklerin “modern savaşa hiç hevesi olmadığını” düşünen İngilizler gibi, bugün de bazıları, yoğun bir teknolojik bombardımanın İran rejiminin hızla çökmesine neden olacağını varsayıyor.

Netenyahu’nun “İran kağıttan bir kaplan... Güçlü bir darbeyle rejim yıkılacak” türünden açıklamaları, Churchill ve Hamilton’ın söylemlerini tehlikeli bir şekilde yankılıyor.

Her ikisinin de ortak hatası, kendi topraklarında güçlü ideolojik motivasyonla savaşan on milyonlarca insanın oluşturduğu bir ulusun teknolojik üstünlüğe kolay kolay teslim olmayacağı gerçeğini göz ardı etmeleri.

Gelibolu, Müttefikler’e on binlerce ölü de dâhil olmak üzere, yaklaşık 250.000 cana mal oldu, aşağılayıcı bir geri çekilmeyle sonuçlandı. Gelibolu, bir süper gücün kibrinin, arazinin gerçekliği ve savunmacıların kararlılığıyla çarpıştığında ne kadar büyük bir sorun teşkil ettiğini ortaya koyan bir kıyma makinesi işlevi gördü.

Bugün İran’a gerçekleştirilecek bir amfibi çıkarma, Hürmüz’ü Pers Gelibolu’suna dönüştürür: Saldıranlar, teknolojiye aşırı güven, aşılmaz bir coğrafya, füze ve insansız hava araçları yığını ve kendi topraklarında savaşanların ezici üstünlüğüyle karşı karşıya gelir.

İran, çok kutuplu dünya sahnesinin perdesini aralayan çatışmadır. Bu gerçeği Amerika, İsrail ve muhtemelen tüm Batı, hâlâ fark edebilmiş değil.

Patricia Marins
26 Mart 2026
Kaynak

25 Mart 2026

, , ,

Batı Asya’da ABD Hegemonyasının Çöküşü


İran’a yönelik savaş, bölgesel bir çatışma değil, küresel bir hesaplaşmanın ön cephesidir. ABD ve İsrail’in İran şehirlerini bombalamasıyla birlikte, “kurallara dayalı uluslararası düzen” denilen şey gözlerimizin önünde çöktü. Hürmüz Boğazı’ndan parçalanan NATO ittifakına kadar, soru, artık ABD hegemonyasının devam edip edemeyeceği değil, onun yerine neyin alacağıyla ilgilidir.

Ancak olup biteni anlamak için füze yörüngelerini veya petrol vadeli işlemlerini takip etmek yeterli değil. İşin içinde olan daha derin güçleri kavramak gerekiyor: bir ulusun direnme kapasitesini şekillendiren on yıllarca süren yaptırımlar, sabotajlar ve kuşatmalar. Bugün Batı İmparatorluğu’nun temellerine açıktan meydan okuyan anti-emperyalist eksen. Bu anı anlamlandırmak için hukuk tarihçisi Dr. Nina Ferniya ile bir araya geldik.

Ferniya, Bu savaşın “ABD ve İsrail’in gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yürüttüğü, imparatorluğun gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmesi için yaptığı bir savaş olduğunu” söylüyor.

Albany Hukuk Fakültesi’nde hukuk profesörü ve Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi üyesi olan Ferniya, kariyerini ABD’nin emperyalist gücünün hem iç hukuku hem de küresel politikayı nasıl şekillendirdiğini ortaya koymaya adamış. Şikago’da topluluk örgütlerinde çalışmış olan Ferniya kısa süre sonra yayımlanacak olan Imperialism and Resistance [“Emperyalizm ve Direniş” -Stanford Üniversitesi Yayınları] isimli kitabında incelediği güçleri hem akademik titizlikle ele alıyor hem de yaşanmışlıklarla bağları üzerinden değerlendiriyor.

Bu röportajda, kurallara dayalı düzenin çöküşünü, İran’ın kuşatma altında edindiği, kendi kendine yeterli ülke olma becerisini, “Direniş Ekseni”nin gerçeklerini ve ABD’nin petrol için yaptığı fetihlerden çok daha fazlasını ifade eden mevcut savaşı ele alıyor.

Aminta Zea
24 Mart 2026

Şu anda Aksa Tufanı sonrası dünya sahnesinde ikinci perde açıldı. İran’a yönelik savaş, “kurallara dayalı uluslararası düzen” denilen yapının çöktüğü gerçeğini nasıl koyuyor?

Öncelikle, Filistin direnişinin Aksa Tufanı’nı başlatmasından hemen sonra, Aksa Tufanı’nın kurtuluş savaşındaki son cenk olmadığını, bölgede kurtuluş savaşının zeminini hazırlayacağını, Filistin meselesini uluslararası ve anti-emperyalist solun merkezine yeniden taşıyacağını, Körfez ülkeleriyle İsrail arasında devam eden normalleşme sürecini sekteye uğratacağını söylediklerini hatırlamak gerekiyor.

Aksa Tufanı, tüm bunları başardı. Artık İran ve Lübnan’daki güçlerin Hizbullah, Irak, Yemen ve Filistinliler gibi bölgedeki diğer güçlerle birlikte yürüttükleri şeyin bir kurtuluş savaşı olduğunu her geçen gün daha iyi idrak ediyoruz.

Kurallara dayalı düzen, insanlığın sermaye ve imparatorluğun pençelerinden kurtuluşunu sağlamak için oluşturulmuş bir şey değildi. Dünya savaşlarının yol açtıkları yıkımın ardından bir statükoyu, bir dengeyi sağlamak için kuruldu. Bu nedenle, Franklin D. Roosevelt (FDR) ve birçok Amerikalı liderin de parçası olduğu muktedir sınıfın bir kesimi, bu birikim savaşlarının imparatorluk için faydalı olsa da uzun vadede sürdürülebilir olmadığına, “algılanan barış zamanı” ile “savaş zamanı” arasında bir denge olması gerektiğine inanıyordu.

Dolayısıyla, kurallara dayalı düzen, her zaman kapitalist emperyalizmin çıkarlarını destekleyecek bir statüko ve dengeyi koruyan hukuki ve siyasi bir mimari yarattı. Bu mimari bazen savaşa meyletti. Bazen de yumuşak güç gibi diğer güç ve tahakküm araçlarına meyletti. Bu, uluslararası hukuk sistemi, uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler mekanizması vb. içeren kurallara dayalı düzendi.

Birçok insan, Filistinlilere yönelik gerçekleştirilen, canlı yayınlanan soykırımın, kurallara dayalı düzenin gerçek yüzünü ortaya çıkardığını söylüyor. Gerçek şu ki, kurallara dayalı düzen, çok uzun zaman önce faş olmuştu. Filistin soykırımı tabii ki korkunçtu çünkü canlı yayınlanmıştı ve biz onu durduramadık. Ancak kurallara dayalı düzen, zaten insanların söylediği gibi bir şey değildi.

Yani şu anda, Ukrayna’da Rusya-NATO savaşı patlak verdikten, ardından Aksa Tufanı’ndan, şimdi de bu savaştan sonra, birçok ülke “Bakın, ‘uluslararası barış normlarına’ karşı değiliz, ancak adalet olmadan barış olmaz” diyor. Dolayısıyla, dünyada “Halklarımız için adaleti ve barışı sağlamak için tüm kudretimizi ve kuvvetimizi kullanacağız” diyen halklar ve uluslar var. İran da bunu söylüyor.

İran, “Barış istiyoruz, ancak ABD’nin sokaklarımızda şehir savaşları çıkardığı, bizi periyodik olarak bombaladığı, bilim insanlarımızı öldürdüğü, yaptırımlar nedeniyle hayati öneme sahip ilaçlara, altyapıya ve gıdaya erişimi engellediği bir barış istemiyoruz. Bu, bizim için barış değil. Gerçek, dürüst bir barış istiyoruz. Bu da ancak adalet yoluyla mümkün olur.” diyor.

Dolayısıyla dünya, çelişkilerin arttığı, kurallara dayalı düzenin gerçek manada itirazlarla yüzleştiği, son derece tehlikeli ama ilginç bir dönemden geçiyor.

Bazı analistler, bunun bir petrol veya petrol çıkarma savaşı olduğu yönünde bir söylem dile getiriyorlar. Bu, gerçekten bir petrol savaşı mı, yoksa daha büyük bir şey mi söz konusu?

Öncelikle, evet, petrol bir faktör; Batı Asya'nın birden fazla kıta ve su yolunun, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kesişme noktasındaki coğrafi konumu da önemli bir faktör. Ancak İran, yalnızca ABD emperyalizminin yörüngesinden bağımsız hareket etmeye istekli bağımsız bir ulus olduğunu değil, aynı zamanda halkını desteklemek ve egemenliğine yönelik girişimlere karşı koymak için askeri yeteneklere ve özgüvene sahip olduğunu da kanıtladı. Ayrıca Filistin direnişini destekliyor, ulusal bütçesinde, siyasi gruplardan bağımsız olarak, Filistin direnişine destek verilmesini zorunlu kılan bir madde bulunuyor.

Yani bu savaş, sadece petrol için yapılan bir savaştan çok daha büyük bir savaş. Bu, gezegenin egemenliği için yapılan bir savaş. Çin meselesi de bunun bir parçası. Çünkü Çin, ABD tarafından giderek daha fazla kuşatılıyor. Pasifik Komutanlığı’nın Çin sularındaki faaliyetlerini, Ukrayna Savaşı’nı, sonrasında İsrail’in ABD desteğiyle gerçekleştirdiği soykırım, şimdi de İran’daki savaş ve Sudan’daki savaş, bu kuşatma faaliyeti üzerinden okunmalı. Bence burada nihai hedef, Çin. Dolayısıyla mevcut savaş, petrol için yapılan bir savaşı aşan bir savaş. Bu, gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yapılan bir savaş. İmparatorluğun gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yürüttüğü bir savaş.

İran ulusal kimliği, on yıllarca süren yaptırımlar, hibrit savaş ve askeri müdahalelere rağmen, neden bu kadar dirençli kaldı?

İran, onlarca yıl boyunca dolaylı sömürgeciliğe ve egemenliğine yönelik saldırılara maruz kaldı. İran halkı da birçok kez devrim, zafer ve tam özgürleşme girişimlerinde bulundu.

İranlılar arasında kültürün tarihiyle ilgili büyük bir gurur da var. İran’ın bin yıllık medeniyet tarihiyle büyük bir gurur duyuluyor. İranlılar, İran’ın dünyanın en eski, hatta belki de en eski kesintisiz uluslarından biri olduğu gerçeğinden bahsetmeyi severler. Bir de bu kimliğin İslami boyutu ve İslami boyutun medeniyet boyutuyla birleşmesiyle ilgili de bir gurur söz konusu. Şu anda gerçekten de bu gururun ortaya çıktığını görüyoruz.

Ulusal kimliğin tarihsel ve politik bir derinliği söz konusu. Bu kimliği tahrif etmek zor, özellikle de hâlâ canlı yayınlanan bir soykırımın yaşandığı ve açıkçası oldukça genç bir toplum nezdinde. Yani, bir yerleşimci imparatorluğu olarak ABD, İran ve Çin yanında epey toy kalıyor.

Dolayısıyla İranlılar, tüm sağlıklı toplumlarda olduğu gibi, kendi ülkelerinde olup bitenler konusunda siyasi görüş ayrılıkları yaşayabileceklerinin gayet net farkındalar. Eğer siyasi görüş ayrılıkları yoksa, o zaman sağlıksız bir toplumla karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız. Ancak bu görüş ayrılıkları, siyasi görüş ayrılıklarıdır ve genel olarak İranlılar İslam Cumhuriyeti’ne karşı değillerdir.

Şu anda her gece sokaklarda gördüğümüz gösterilerde, bombalar yağarken ve hava savunma sistemleri çalışırken bile sokakları koruyorlar, çünkü kent savaşı temelli harekâtın yeniden gündeme gelmesini istemiyorlar. İşte buna “halkın beşiği” diyoruz. Devleti savunmak için bir araya gelen bir ulus var karşımızda. Kanaatimce, ABD İmparatorluğu kesin çöküş sürecinde daha da saldırganlaştıkça, bunun daha da fazlasına şahit olacağız.

İran ve direniş ekseni, Küresel Güney’de ve hâlâ aktif sömürge yönetimi altında olan Filistin’de kendi kaderini tayin mücadelesinin geleceği hakkında bize ne anlatıyor?

Bence en büyük ders şu ki, 50 yaşından küçük bir devlet (İslam Cumhuriyeti), önce ABD destekli Irak’ın İran’ı işgaliyle (ki bu, yıkıcı bir savaştı), ardından çok ciddi yaptırımlar ve ablukalarla (varlıklarının çalınması, bilim insanlarının öldürülmesi vb.) karşı karşıya kalmışken, tüm bunların ortasında kendi kendine yeterli olma becerisini gösterebilmiştir.

Halkta okuryazarlık oranı arttı. Halkı öyle bir noktaya getirdi ki, şu anda hem kadınlar hem de genel olarak nüfusun yüzde 90’ından fazlası okuryazar. Neredeyse gıda bağımsızlığına ulaştı. Sanırım yüzde 80 oranında gıda bağımsızlığına sahip. Bu, devrim öncesindeki bağımlılıkları göz önüne alındığında, olağanüstü bir rakam.

İran-Irak Savaşı ve o savaş esnasında işleyen tecrit süreci sayesinde, kendini savunabilmesi gerektiğini, zor durumda kaldığında diğer aktörlere veya büyük güçlere güvenemeyeceğini öğrendi. Bu yüzden, eğitim sistemine bu kadar yatırım yaptı.

Dolayısıyla, bence buradaki en büyük ders, sadece kişinin kendi kendine yetmesi gerektiği değil ki bu da önemli bir ders, aynı zamanda Küresel Güney’de kuşatma altında olan bir ülkenin hem ulusu hem de devleti birlikte seferber ederek, kendi kendine yetebilir hale gelmesinin gerçekten mümkün olduğudur.

Suriye’deki savaş ve Hizbullah’a karşı devam eden saldırılar, direniş ekseninin askeri kapasitesini nasıl etkiledi?

Hizbullah’ın şu anki faaliyetlerinden de anlaşılacağı üzere, Hizbullah yenilmedi veya ortadan kaldırılmadı. Hatta İsrailliler muhtemelen kendi haber programlarında bile Hizbullah’ın bazı yönlerden eskisinden daha güçlü çıktığını söylüyorlar. Bu da, daha önce herkesin kaybolduğunu düşündüğü tedarik yollarının tamamen kaybolmamış olabileceği anlamına geliyor.

Hatta İranlı arkadaşlarım, Suriye rejiminin şu an ne kadar berbat olsa da, Suriye’deki insanlara rüşvet verilebildiğini söylüyorlar. Dolayısıyla, tedarik hatlarını korumak, işleyişi sürdürmek halen daha epey kolay. Bu, Suriye için, Suriye’nin egemenliği ve Arap ulusal projesi için korkunç bir durum.

Ancak Direniş Ekseni, bölgedeki ABD emperyalizmini yenmeyi başarırsa, Suriye sorunu da çözülecektir. Dolayısıyla, Suriye’nin Kaide ve bu alçak güçlerden kurtarılmasıyla gerçekten ilgilenen herkes, temelde anti-emperyalist bir pozisyon almalıdır.

Dünya petrolünün yüzde 20’sinin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiği göz önüne alındığında, İran’ın gerçekleştirdiği deniz ablukası, küresel güç dengesindeki değişim konusunda bize ne söylüyor?

Sanırım bugün Financial Times’da bunun tarihteki en büyük petrol krizi olduğuna dair bir haber çıktı. Bence şahit olduğumuz şey, gerçekten ciddi ve ABD ile emperyalist güçler bu meseleyi ciddiye almak zorunda.

Bir yandan, daha önce bahsettiğim, İran’ın kendi kendine yeterli olduğu gerçeği var. Diğer yandan, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından oluşan tek kutuplu düzenden uzaklaşarak, daha dengeli bir düzene doğru ilerleyen bir dünya söz konusu. Çin’in yükselişiyle birlikte, özellikle Doğu Yarımküre’de, kaynakların millileştirilmesi ve toprakların ve su yollarının kontrolünün geri alınması için fırsatlar ve alanlar açılıyor.

Sahel Devletleri İttifakı, bunun mükemmel bir örneği. Afrika’daki Sahel Devletleri İttifakı, Rusya, Çin ve İran ile kurduğu ittifaklar sayesinde, topraklarının ve kaynaklarının kontrolünü yeniden ele geçirme konusunda sadece birkaç ay içinde çok şey başardı.

Dolayısıyla, güç dengesi oldukça çarpıcı bir şekilde değişiyor. Bu değişim, ekonomik yapı, bir askeri yapı ve bir siyasi veya ideolojik yapı üzerinden gerçekleşiyor. Bu, özellikle Doğu Yarımküre için olağanüstü bir durum.

Devrim Muhafızları, ABD ve İsrail büyükelçilerini sınır dışı eden herhangi bir ülkenin boğazdan serbestçe geçebileceğini söyledi. İspanya da İsrail büyükelçisini geri çekti. Bunun Batı hegemonyası için sonuçları nelerdir?

Unutulmaması gereken önemli bir husus şu ki, ulus devletler, bilhassa kapitalist emperyalizm ve burjuva demokrasisinin yörüngesinde olan ulus devletler, oportünisttir. Eğer sürekliliklerinin veya statülerinin tehdit altında olduğundan endişe duyarlarsa, yeni planlar yapabilirler.

Avrupa içindeki ve temelde Kuzey Atlantik ittifakı (Kanada, Avrupa ve ABD) arasındaki kırılmalar, bu oportünizmin yansımasıdır. Tabii aynı Avrupalılar, birdenbire aydınlanıp 500 ila 1000 yıl boyunca harap ettikleri ve sömürgeleştirdikleri tüm halkların özgürleşmesini isteyecek değiller. Bence gene de bu, önemli bir faktör.

Hiçbir şeyin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun birkaç hafta önce Münih’te yaptığı konuşmadan daha net bir şekilde ortaya koymadığı diğer önemli faktör de Kuzey Atlantik projesinin ideolojik temelini oluşturan beyaz üstünlüğüne dayalı medeniyet ittifakıdır. Marco Rubio, Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi’nin açılış konuşmacısı olmasına rağmen, salondaki herkese asıl gösterinin kendisi olduğunu hatırlatmaya çalıştı, çünkü dünyayı Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki beyaz dayanışması kurtarmıştı, kurtarmaya da devam edecekti. Bu, düpedüz beyazları üstün görenlerin söylemidir. Bunu kendisi bizzat dile getirdi. Kübalı olmasına rağmen, kendisini İspanya üzerinden beyaz bir adam olarak konumlandırdı.

Şu anda dünyada buna benzer birçok değişim yaşanacak. Elitler arasında, Körfez ülkeleri ile ABD ve emperyalist güçler arasında kırılmalar açığa çıkacak. Bence anti-emperyalist güçler, muhtemelen bu kırılmalardan faydalanmaya veya bunları istismar etmeye çalışacaklar. Bu istismar süreci, kapitalizmi ilerletmek değil, daha iyi bir dünya yaratmak, dünyayı sömürgecilikten arındırmak veya emperyalizmi gezegenden söküp atmak amacıyla işletilecek.

İsrail’i ABD'nin vekili değil, ABD’nin askeri üssü olarak tanımlıyorsunuz. Siyonizm, İran’da ve Batı Asya’da etnik çatışmayı ve devletlerin yıkıldığı süreci nasıl körüklüyor?

Yazılarımda ve röportajlarımda, İsrail’i tarihsel olarak ABD emperyalizminin bir vekili olarak nitelendirdim. Öyle de. Yani, İsrail, ABD’yi kontrol etmiyor. İsrail, önce Avrupa’nın, şimdi de ABD emperyalizminin bir vekil gücü.

Ancak, vekil devlet olabilmek için bir istikrar veya özgüven boyutuna sahip olmak gerek. Ama aynı zamanda tıpkı Nikaragua’ya karşı yürütülen Kontra Savaşı’nda Honduras’ın sahip olduğu konumdan farklı konumu olan İsrail, bir ulus devlet meşruiyetine sahip değil. İsrail’in siyasi-ekonomik analizini yaparsanız, tüm kaynaklarını, desteğini ve fonlarını ABD ve Avrupa’dan aldığını göreceksiniz. Eğer Avrupa-Amerika emperyalizmi ve Kuzey Atlantik projesi olmasaydı, bu proje var olamazdı.

Özetle, bölgemizde inanılmaz derecede şiddet yanlısı ve ırkçı bir grup yerleşimcinin yaşadığı bir yerleşim kolonisi var. Bu yerleşimciler, şiddet ve ırkçılıklarını özellikle Filistinlilere ve Lübnanlılara, ayrıca şu anda sığınaklara alınmayan Etiyopyalılara karşı her gün uyguluyorlar.

İsrail, ekonomisinin temeli olan askeri mimarisi aracılığıyla, temelde tüm bölgeyi yok edip yeniden sömürgeleştirmeye ve ele geçirmeye çalışıyor. Hatta Nikaragua devrimine karşı yürütülen Kontra Savaşı gibi dünyanın diğer bölgelerindeki sömürgeci ve emperyalist projelere de yardımcı oluyor. Bu yüzden, İsrail söz konusu olduğunda, “vekalet savaşı” teriminin sorunlu olduğunu düşünüyorum.

“Suriyeleşme” meselesine gelince, İran’da işletilmek istenen sürecin bu olabileceğini düşünüyorum. Ama aynı zamanda İran’ın, gezegenden silinmiş olan Yugoslavya’ya dönüşebileceğini de düşünüyorum. Emperyalistler istediklerini yaparlarsa, İran’ı tümüyle yok ederler. Yugoslavya’nın yok edilmesi ve ortadan kaldırılması, her zaman hatırda tutmamız gereken bir seçenek. Emperyalistler için uzak bir ihtimal olsa bile, bunu yapabilecek kapasitede olduklarını asla unutmamalıyız. Yüzlerce yıl önce veya binlerce yıl önce değil, yarım yüzyıldan daha kısa bir süre önce bir ulus devleti gezegenden silme kapasitesine sahiplerdi.

Bu süreç bir tür “Suriyeleşme” süreci olarak işliyor olabilir. “Suriyeleşme” terimini pek sevmem, zira Suriye böylesi bir durumla yüzleşen ilk ülke değil. İran da gayriresmi planda bölünebilir. Balkanlaşma tehlikesiyle de yüzleşebilir ya da çok daha uç bir durumla karşı karşıya kalabilir. Ortaya ne tür bir sonuç çıkacak, bilmiyoruz.

Kaynak

, ,

Küba’nın Sosyalizmi


Giriş

Yarım yüzyılı aşkın bir süredir bu kıtada Küba, bir ütopyanın gerçekleşme ihtimalini temsil eder. Küba, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunun en açık ve en somut örneğidir. Hâlâ abluka altında ve sürekli saldırıya uğrayan, yoksul ve az gelişmiş, yetersizliklerine ve hatalarına rağmen, gerçek sosyalizmi inşa etmesinin üzerinden epey yol katetmiş olan bu küçük Karayip adası, bir ulusun kaderini kendi ellerine almaya karar verdiği vakit neler yapabileceğinin delilidir. 65 yaşında olan ve halen daha ABD emperyalizmine karşı duran devrim, Latin Amerika ülkeleri ve dünya için ilham verici bir örnek teşkil ediyor.

Küba isyanının iradesini, ne düşmanlık, ne saldırganlık, ne ekonomik savaş, ne de terörist eylemler kırabildi. On yıldan fazla bir süredir biz Kübalılar, devrimin tarihsel sürekliliğini güvence altına almak için gerekli her şeyi dönüştürmek amacıyla bir tartışma ve müzakere sürecinden geçtik. 2008 yılında Raúl Castro’nun Devlet Konseyi başkanı seçilmesiyle, ekonomimizde ve toplumumuzda esaslı bir reform programını başlattık. Bu programın çıkış noktası, 2011 yılında Küba Komünist Partisi’nin VI. Kongresi’nde onaylanmadan önce halkımız tarafından geniş çapta tartışılan “Parti ve Devrimin Ekonomik ve Sosyal Politika Rehberi” idi. Bundan böyle, Küba ekonomik metabolizmasına piyasa unsurlarını dâhil etmek için burada özetlenen yol haritası, “Küba’da Sosyalist Kalkınma Temelli Ekonomik ve Toplumsal Modelini Kavramsallaştırılması” ve “2030’a Kadar Ekonomik ve Toplumsal Kalkınma Planı” gibi yeni önlemler ve programatik belgelerle teyit edilip genişletildi; bu belgeler, 2016 yılında Küba Komünist Partisi’nin VII. Kongresi tarafından analiz edilip kabul edildi. İlki, Küba’da sosyalizmi inşa etme sürecine rehberlik eden ilkeleri ve teorik temelleri özetlerken, ikincisi, uzun vadeli sürdürülebilir refahın artırılacağı süreci başlatmaya yönelik hedefleri belirledi. Bu süreç, 2019’da, devrim kuşağına mensup olmayan ilk Kübalı devlet başkanı Miguel Díaz Canel’in liderliğinde yeni bir Magna Carta’nın onaylanmasıyla anayasal bir statü kazandı.

Genel anlamda, alınan ve ileride alınacak önlemler, Küba ekonomisini dinamize etme, verimliliğini ve etkinliğini artırma, ulusal para birimini ve işçi ücretlerini yeniden değerlendirme ve ithalatı ikame etme ihtiyacına cevap vermektedir. Sonuçta bu, az gelişmişlik, ana pazarlarının ve tedarik kaynaklarının kaybı, ABD emperyalizminin uyguladığı soykırımcı ve her şeyi kapsayan ekonomik abluka ve kendi iç bürokratik engellerimizden muzdarip bir ekonomiyi yeniden canlandırma meselesidir. Dahası, tüm bunlar, devrimi yok etmeye yönelik kesintisiz taciz ve komploların sona ermediği, alabildiğine zor koşullar altında denenmektedir.

Mevcut hükümetin lider kadrosu, devrimi sürekli kılma olarak belirlediği temel hedefe ulaşmayı bilmiştir. En olumsuz koşullar altında bu kudretli güçlere etkili bir şekilde direnmek, başlı başına bir zaferdir. Devrimin kalıcılığını güvence altına alan kaynaklar, bir yandan toplumsal sistemimizden, işleyiş ve örgütlenme biçimimizden, halk desteğinden, adalet ve haysiyet duygusundan, altmış yıl boyunca biriktirdiğimiz ve hala sürdürülen tüm bu birikimden neşet etmektedir. Öte yandan, ekonomimizin büyük bölümünün devlet mülkiyetinde ve planlı yapısından, ekonomik faaliyetlerimizin çoğunda merkezi bir komuta sahip olmamızı sağlayan unsurlar da önemli kaynaklardır.[1]

Bizi etkileyen zayıflıklar ise, öncelikle abluka, onu yoğunlaştıran önlemler, dünya ekonomik krizi, pandeminin uluslararası düzeyde bıraktığı etkiler ve ikinci olarak da kendi hatalarımızdan, özellikle de ekonomimizi ve politikamızı yönetme biçimimizdeki bürokratik yaklaşımdan, verimsizliklerden ve on yıllardır sırtımızda taşıdığımız diğer birçok yükten kaynaklanmaktadır. Fidel’in karizmatik liderliği etrafında işleyen bir politik sistemi yeterli bir kolektif iktidar yapısıyla ikame edemedik. Yaygın kıtlıklar ve enflasyon ile endişe verici bir şekilde artan toplumsal eşitsizlikler yanında ekonomik performansımız da başlıca zaafımız olmaya devam etmektedir.

Sanki kendiliğinden olmuş gibi, ekonomik ve pragmatik çözümler bulmaya daha çok odaklanan bir hükümet ve toplum anlayışı, sistematik olarak politikaya ve kaynak seferberliğine dayanan bir sistemin yerini yavaş yavaş almıştır. Küba’da şu anda yaşanan her şeyin merkezinde, bir yandan “Yönergeler”den veya belki de daha öncesinden gelen, krizin üstesinden gelmenin aracı olarak piyasa ekonomisi mekanizmalarına öncelik veren ve bunları kademeli olarak uygulamaya koymayı amaçlayan bir toplum modeli ile diğer yandan bu çizginin uygulanmasının doğurduğu son derece maliyetli politik, ideolojik ve toplumsal sonuçlar arasında temel bir çelişki mevcuttur. Sadece ekonomik araçlara güvenme, kârı, kâr elde etmeyi ve bireysel maddi çıkarları önceliklendirme ve piyasanın arz ve talep yoluyla kendini düzenlemesine izin verme taahhüdü devam etmektedir; bu taahhüt, toplumsal-sınıfsal farklılaşmaya yol açmış, ancak maddi üretim alanında beklenen sonuçları elde edememiştir. Üstelik, risk ve tehlikelerle dolu bu politikayı benimseyen aynı hükümet ekibi, uygulamasının Küba Devrimi’nin adalet ve toplumsal eşitlik modeline olan etkisine, bir şekilde fren koyarak ve etkilerini hafifletmeye çalışarak tepki veriyor.

Kapitalizm, eksiksiz bir paket olarak gelir; belirli koşullar altında verimlilikte göreceli bir artış sağlayabilir, ancak her zaman eşitsizlik, sömürü ve yoksullukta artışa yol açar. Devrimci liderlik, bu sonuçlara karşı idari önlemlerle, yoksul mahallelere ve nüfusun savunmasız kesimlerine daha fazla dikkat ederek, topluluk çözümlerini teşvik ederek, yoksul kesimlerin büyümesine yönelik yatıştırıcı önlemler arayarak ve halk iktidarı organlarını güçlendirerek karşı koymayı amaçlıyor. Tüm bu girişimler olumlu, ancak son tahlilde aşılmaz bir çelişkiyle karşı karşıyalar: ekonomiyi kapitalist yöntemlerle geliştirirken olumsuz etkilerini toplumsal ve idari politikalarla yönetmeye çalışıyorlar.

Küba Devrimi’ni, tarihsel evriminin farklı noktalarında çöküşünü öngören, tamamlanmış bir olgu, sembolik düzeyde kendini üretebilmiş bir olgu olarak anlama çabasına birçok kez şahit olduk. Bu akademik değilse bile ideolojik olan operasyona karşı durmak gerekiyor.

Düşmanlarının onu boğarken içlerinde kabaran öfke, bugüne dek hâlâ canlı ve sürekli bir süreç olduğunun, ancak yenilgisiyle veya nihai hedeflerinin gerçekleşmesiyle sona erebileceğinin ispatı. Küba Devrimi, kendine özgü kurumsal biçimleri, erdemleri ve kusurlarının ötesinde hâlâ yaşıyor, çünkü 65 yıllık tarihinde hiçbir iç politik karşı-devrim zafer kazanmadı ve devrim sonrasında ülkeye hiçbir rejim dayatılmadı.

Küba'nın sosyalist liderliğinin halk desteğini ve meşruiyetini sorgulamak, “ekonomik ve toplumsal modeli güncelleme” ajandasını kamuoyu istişaresine ve tartışmasına sunmuş olmalarına rağmen, iktidardaki kalıcılığını Sovyet tarzı bir toplumsal kontrol modeline bağlamak, kötü bir şakadan da öte, Küba halkının "gerçek" talepleriyle bağlantılı olduklarını iddia edenlerin tehlikeli bir hayalperestliğidir. Domuzlar Körfezi çıkarmasında paralı askerlerin başındaki bela da bu hayalperestlikti. Karaya çıktıklarında devrime karşı halk ayaklanması başlatacakları yanılsamasıyla kandırılmışlardı. Sonra olanlar oldu.

Neden Sosyalizm?

Küba için sosyalizm, ulusal bağımsızlığı, gerçek adalet ve özgürlüğe dayalı daha yüksek, daha insancıl bir toplumsal düzeni garanti altına alacak tek seçenektir. Komünizme geçiş sürecindeki bir toplum olarak anlaşılan sosyalizm, bu durumun doğasında var olan tüm çelişkilerle birlikte, insanların kaderlerini kendi ellerine almalarına ve bilinçli bir şekilde inşa etmelerine, gerçekliğin dönüşümü ve bireylerin kendilerini dönüştürmeleri sürecinde giderek daha yüksek özgürleşme hedefleri belirlemelerine imkân sağlar. Üretim araçlarının kolektif mülkiyeti, işçiler tarafından demokratik olarak planlanan bir ekonomi ve halk çoğunluğunun kontrolünde ve doğrudan onlar tarafından yönetilen politik iktidar, kapitalizmin sağlayabileceğinden çok daha büyük ölçekte herkese maddi ve manevi refah sağlamakla kalmaz, aynı zamanda insanları her türlü baskıcı zincirden, ayrımcılıktan ve adaletsizlikten kurtarmanın yanı sıra, doğayla uyumlu, ona saygılı bir birliktelik içinde bilimsel, teknolojik ve kültürel gelişimlerini güçlendirmenin temellerini de atar. Sosyalizm, dayanışma ve işbirliğine dayalı toplumsal ilişkilerin hâkim olduğu ve tahakkümden arınmış bir yaşamın garanti altına alındığı bir dünya inşa etmenin yegâne olasılığıdır. Küba’da kapitalizm, modernlik, ilerleme ve maddi refah kılığında gelse bile, gerçekte utanç dolu bir geçmişe geri dönüşü ifade eder. Her şeyden önce, bağımsız bir ulus olarak varlığımızın sonunu getirir, çünkü Küba’da kapitalist bir hükümet, ancak ABD emperyalizminin himayesi altında ve onun çıkarlarına tabi olarak sürdürülebilir. Özgürlükler ve haklar üzerine kurulu cumhuriyeti reklâm etse de kapitalizm, hem Küba Devrimi’nin tarihsel toplumsal kazanımlarının yitip gitmesini, hem halkın mülksüzleştirilmesini hem de ulusal ve uluslararası elitler tarafından servetlerinin yağmalanmasını ifade eder. Kâr güdüsü ve dar bireysel çıkarlar tarafından yönlendirilen özel mülkiyete dayalı bir ekonomi, ulusun gelişimini veya halkın ihtiyaçlarının karşılanmasını hedeflemez. Bunun yerine, dünya kapitalist pazarında bağımlı ve çevre ülke rolü oynayan yerel burjuvazinin zenginleşmesine hizmet eder. Böylesi bir durum, ancak azınlığa fayda sağlar, Kübalıların çoğunu yoksulluğa ve dışlanmaya mahkûm eder. Ücretli kölelik ve sömürü rejiminin yeniden kurulması, bazılarının safça inandığı gibi, herkese bol miktarda maddi malın sunulmasına değil, eşitsizlik, yolsuzluk ve dışlanmada katlanarak artışa yol açar.

Öte yandan, “sosyalizmin en iyi yönleriyle kapitalizmin en iyi yönlerini harmanlayan” bir karma formül de Küba’da uygulanabilecek bir seçenek sunmaz. Küba’da bugün çözülmeye çalışılan ikilem şudur: ülke sosyalizm yolunda derinleşerek ilerleyecek ya da kapitalizmin gayya kuyusuna yuvarlanacaktır. Orta yol yoktur. Üretimin kapitalist, dağıtımın sosyalist olduğu istikrarlı bir sistemin gerçekleştirilebileceği iddiası, ancak ütopyacıların harcıdır. Bu kapitalizmin hasarlı silahlarının kullanılmasını öngören seçenek, emperyalizm tarafından taciz edilen ve uluslararası pazarlarda olumsuz koşullar altında yer almak zorunda kalan izole bir sosyalist rejimin ekonomik krizden çıkmasına “yardımcı olabilecek”, geri bir adımdır. Ancak piyasa mekanizmalarının mekânsal ve zamansal genişlemesi, hiçbir durumda sosyalist geçişin komünizme doğrudan yardımcı olmayacak ve nihayetinde kapitalist restorasyona yol açacaktır.

Fidel, Küba’nın devrimci projesinin hayatta kalmasını garanti altına almak için doksanlarda ekonomiye piyasa unsurları eklemek zorunda kaldığında, bu unsurlar, eşitsizliği yeniden üretti, onu derinleştirdi. Fidel, bu unsurları her daim stratejik hedeflerimize aykırı, geçici önlemler olarak gördü. Eşitsizlik, sosyalizm için ölümcül bir kanserdir. Bizi zayıflatır, direnişimizin temellerini ve kaynaklarını sürekli olarak baltalar.

Piyasa ve özel mülkiyet, belirli bir sosyalizm türünün inşasında kontrol edilebilen ve uygun şekilde kullanılabilen steril araçlar değil, kapitalizmin kendini yeniden üretme silahlarıdır. Sadece birkaç kişinin refahını ve sömürünün sürdürülebilirliğini ve genişlemesini güvence altına alırlar.

Elimizde Ne Tür Bir Sosyalizm Var?

Sahip olduğumuz sosyalizm, istediğimiz sosyalizmden çok, yapabildiğimiz sosyalizmdir. Bir dizi sürekliliğin ve kopuşun neticesidir. Hem idealimizin temel yönleri hem de ilerlemeyi engelleyen, devrimin hayatta kalmasını tehdit eden yapısal deformasyonlar, kalıcılaşmıştır. Sosyal adalet ve yeni bir kültürün, yeni bir yaşam biçiminin ve insanlar arasındaki ilişkilerin inşasına yönelik sürekli bir çağrının yanı sıra, yolsuzluk, otoriterlik ve dikeycilikten ekonominin ve politikanın bürokratik yönetimine kadar olumsuz uygulamalar ve özellikler varlığını sürdürmektedir. Bu uygulamaların ve özelliklerin çoğu, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın bürokratikleştirilmiş modelinin mekanik kopyasından kaynaklanmaktadır. İzole edilmiş, az gelişmiş bir çevre ülkede sosyalizme geçiş sürecini işletme yönünde denemede bulunmanın zorlukları ve acımasız emperyalist baskı altında yaşananlar, toplumumuzda “sosyalizm harici” bölgelerin oluşmasına yol açmıştır. Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takip eden derin ekonomik kriz, bununla başa çıkmak ve hayatta kalmak için alınan önlemlerle birlikte, eşitlik ve koruma politikaları zarar görmüş, halk nezdinde devrim etrafında oluşmuş olan konsensüs aşınmıştır. O zamandan beri, Küba’da kapitalizm ve sosyalizm arasındaki kültürel çekişme, esas olarak insanların günlük yaşamlarında ve toplumsal ilişkilerinde değerler ve temsiller düzeyinde karşılık bulmuş, bu süreçte kapitalist yaşam, davranış ve dünya görüşü son yıllarda kayda değer ilerlemeler kaydetmiş, aramızda meşru, normal, hatta arzu edilen unsurlar olarak kabul görmüştür. Toplumsal eşitsizlik, başkalarının emeğinin sömürülmesi, rekabet ve kâr arayışı, verimliliğin artırılmasının temel güdüleri; para, mal ve hizmetlere erişimin başlıca aracı olarak görülmektedir. Sosyalist karşı hegemonya, savaşını ricat ederek sürdürüyor. O, kimi zaman devletin yeniden dağıtım düzleminde oynadığı role ve geçmişteki toplumsal kazanımların yönetimine ve saklanmasına indirgeniyor. Küba sosyalizmi, içinde bulunduğu zor koşullarda, burjuva “sağduyu”sunun yayılmasına ve bunlara karşıt ekonomik, politik ve toplumsal uygulamaların ve eğilimlerin normalleşmesine karşı amansız bir mücadele yürütmelidir.

Küba halkı, otuz yılı aşkın süredir devam eden çok derin bir krizden sonra, maddi yaşamlarında acil iyileştirmelere ihtiyaç duyuyor. Bu, ertelenemez bir gerekliliktir, ancak esas olarak maddi kaynaklara ve bireysel ilerlemeye başvurmak, bambaşka bir şeydir. Direnişimizin motivasyonları, temelde ilerleme ve bireysel maddi refah umuduna dayanamaz, çünkü bu, emperyalizme karşı her zaman dezavantajlı olacağımız bir savaş alanıdır. Bu alanda her zaman bizden daha fazlasını sunacaklardır. Kaynaklarımız esasen politik olmalı, herkes için ve herkes arasında refahı inşa eden kolektif ve dayanışmaya dayalı çözümlere vurgu yapmalıdır.

Ne Tür Bir Sosyalizme İhtiyacımız Var?

İstediğimiz ve ihtiyaç duyduğumuz sosyalizm, iktidarın ve üretim araçlarının giderek toplumsallaştırıldığı, işçilerin ve halkın doğrudan yönetimine verildiği, halkın devlet, ekonomi ve toplumsal yaşamın gidişatı ile ilgili temel kararları aldığı bir sosyalizmdir. “Kapitalizme karşı küresel devrim”i projesinin hayati özü olarak anlayan, bir ülkenin ulusal sınırlarıyla sınırlı kalamayan, hayatta kalması ve ilerlemesi için uluslararası düzeydeki diğer özgürleştirici süreçlerle eş zamanlılık ve bütünleşmeye ihtiyaç duyan bir sosyalizmdir. Bir varış noktası veya belirli bir toplumsal model değil, bir yol, komünist ufka doğru sürekli bir değişim ve derinleşme hali, tüm dışlamaları ve hiyerarşileri ortadan kaldıran yeni bir kültürün inşası olarak kabul edilen bir sosyalizmdir. Kısacası, sadece dar ekonomik kriterlere göre mümkün görünenler değil, herkesin adalete kavuşması için amansızca mücadele eden bir sosyalizmdir.

Sosyalizmin Ne Tür Bir Demokrasiye İhtiyacı Var?

Küba’nın içinde bulunduğu devrim ve karşı devrim arasındaki mücadeleyi bulanıklaştırmaya çalışan ve sosyalizm ile kapitalizm arasındaki temel mücadeleyi, toplumun üstünde yükselen, herkesi temsil eden ve toplumsal çatışmaları adaletle çözen, hukuka bağlılıktan başka bir yükümlülüğü olmayan bir devlet ideali soyutlamasıyla ikame etmeye çalışan yaklaşımlar, devlet aygıtının her zaman sınıf egemenliğinin bir aracı olduğunu, bir sınıfın çıkarlarına aynı anda değil, yalnızca birinin çıkarlarına hizmet ettiğini rahatlıkla unutabilmektedirler. Sınıf içeriğini ortaya çıkarmadan soyut olarak demokratik bir cumhuriyete, haklara ve özgürlüklere yapılan her çağrı, gerçekte burjuva demokrasisine atıfta bulunur. Küba’da devlet iktidarı, devrimcilerin elinde kalmalı, çoğunluğun çıkarları doğrultusunda kullanılmalıdır, ancak işçilerin ve örgütlü halkın demokratik kontrolü altında giderek daha fazla toplumsallaştırılmalıdır. Gerçek demokrasiyi, özgürlüğü, eşitliği ve kapsayıcılığı sadece sosyalizm sağlayabilir.

Küba için soyut olarak, sınıf içeriğini dikkate almadan demokrasi talep eden herkes, aslında burjuva demokrasisine çağrı yapmaktadır. Ne kadar karmaşık, açık ve gelişmiş olursa olsun, her burjuva demokrasisi, gerçekte tüm önemli kararlarda hâkim unsur burjuvazinin diktatörlüğüdür. Dizginler sadece onun elindedir.

Lenin’in uyarısında dile getirdiği biçimiyle: “Bir liberalin genel manada ‘demokrasi’den dem vurması mantıklıdır. Bir Marksist ise şu soruyu sormayı asla unutmaz: ‘Hangi sınıf için demokrasi?’[...]”. Soyut vizyonlar değil, demokrasimizin inşasının özgüllükleri hakkında tartışmamız, “ne” konusunda uzlaşmaya varmamız ve her şeyden önce “nasıl”ı bulmamız gerekiyor. Sosyalist demokrasi nasıl uygulanır, nasıl derinleştirilir? Basit bir formüle indirgenmiş haliyle sosyalizmin, zenginliğin ve iktidarın giderek toplumsallaşması olduğunu düşünürsek, demokratik uygulamalarımız üzerine düşünmenin Küba için her zaman ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Ancak bu karmaşık ve zor günler, bu hususun daha da aciliyet ve önem kazanmasına neden olmuştur.

Tartışma için bizi her şeyden önce ilgilendirmesi gereken şey, geçiş döneminin demokrasisinin özellikleri, işleyişi ve içeriği, amaçlarına etkili bir şekilde hizmet edecek özel biçim ve prosedürlerdir. Bu, insanlık tarihinde şimdiye kadar bilinen sınıf egemenliklerinin en demokratik olanı olmalıdır. Bir yandan çoğunlukların çıkarlarını ifade etmeli ve iktidarını savunmalı, diğer yandan da ilk günden itibaren kendi kendini yok etmeye (Lenin’in bahsettiği yarı devlete) doğru ilerlemelidir. Sosyalist devlet, tarihte geniş toplumsal çoğunluklar tarafından kullanılan ilk iktidardır ve nihai amacı kendini sürdürmek değil, insanlığın tam özgürleşmesine yer açmak için ortadan kaybolmak ve yalnızca gerekli olduğu sürece var olmaktır.

Sosyalist geçiş aşamalarının işleyişini ve yeniden üretilmesini büyük ölçüde etkileyen, son altmış yıldır Küba, Küba’nın bugünü ve geleceği için hayati önem taşıyan başka bir değişken daha mevcuttur. Bu değişken, sosyalist devrimler izole kaldığı sürece, dünya çapında sosyalizmin zaferiyle sonuçlanmadığı sürece, harici ve dahili gerici güçlerin sürekli tacizi ve düşmanlığı altında var olmaya mahkûmdurlar. Küba örneğinde bu durum, mümkün olan en zorlu mücadeleyi zorunlu kılmıştır, çünkü Küba Devrimi, son derece asimetrik koşullar altında tarihin en güçlü emperyalist gücüne meydan okumak zorunda kalmıştır. Bu mücadele, ciddi bir analizde eksik olmaması gereken bir unsurdur. Emperyalist saldırganlığın altmış beş yılda, ana aracı abluka olmak üzere, tüm saldırı yöntemleri üzerinden bize verdiği zararı hesaba katarken, doğrudan veya dolaylı olarak demokratik eksikliklerimiz ve yetersizliklerimiz üzerindeki olumsuz etkisini de hesaba katmak zorundayız. Çünkü, meclisi siperde kurma güçlüğüyle karşı karşıya kaldığımızda, çoğu zaman bizi meclis pahasına siperlere öncelik vermeye zorlamış, bürokratik kesimlerin dar çıkarlarını ve ayrıcalıklarını korumaları için bir kılıf sağlamıştır.

Ablukanın ve emperyalist tacizin kınanması, politik doğruculuk meselesi değil, ilke meselesidir. Emperyalizmin ve ablukanın, sadece temel ekonomik kalkınmaya değil, aynı zamanda sosyalizmin daha geniş özgürleştirici imkânlarına da engeller çıkarttığını, onlara zarar verdiğini görmek gerekmektedir. Ama gene de emperyalizmin düşmanlığı ve bizi yenmek için elindeki tüm kaynakları kullanmaya devam edecek güçlü bir düşmana karşı kendimizi savunma ihtiyacı bile, sosyalizmimizin demokratik derinleşmesinden vazgeçmemize neden olmamalıdır, çünkü etkili bir direnişi ve daha fazla özgürleştirici ilerlemeyi ancak demokratik derinleşme güvence altına alabilir. Yeni gerçeklikle karşı karşıya kalan Küba, demokratik yapılarını kusursuzlaştırmalı, mevcut yapıları derinleştirmeli, ihtiyaç duyduğu yeni yapıları bünyesine katmalıdır ki işçiler ve halk giderek daha fazla söz sahibi olabilsin. Düşmanlarımızın bize dayattığı burjuva demokrasisine ait yapılar asla işimize yaramayacak, çünkü bunlar, sadece kapitalizme dönüşü meşrulaştıracaktır.

Biz reformist değil, devrimciyiz. Her iyi niyetli sosyal demokratın hayali olan, kapitalizmi daha iyi çalışır hale getirmek ve yol açtığı felâketleri azaltmak için kozmetik değişiklikler yapmak istemiyoruz. Bunun yerine, onu yok etmeyi ve kalıntıları üzerine yeni bir dünya inşa etmeyi amaçlıyoruz. Küba özelinde, burada ve şimdi, devrimde reformlar yapmak istemiyoruz; bu, evrim ve gerçekliğe uyum olarak gizlenmiş, kapitalizme yavaşça dönüleceği yolun açılmasına neden olacaktır. Onu savunmak ve sosyalist bir yönde ilerletmek, komünist ütopyaya yönelimini korumak ve bunun peşinde halkın yaratıcı potansiyellerini harekete geçirmek istiyoruz. Kısacası, devrimci karakterini derinleştirmek ve böylece ileriye doğru itilmek istiyoruz. Bizi geriye götürecek “modernleştirme girişimleri”ni istemiyoruz.

Bu noktada üç temel idealden bahsetmek gerekiyor.

1. Demokrasi, sosyalizmin özünde mündemiçtir. Bir süs veya önemsiz bir parça değildir, sahip olup olmamayı göze alabileceğimiz bir şey değildir. Bilâkis demokrasi, sosyalizmin organik ve içsel bir parçasıdır; sadece politik ve manevi bir ihtiyaç değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur. Sosyalizmin verimli bir şekilde üretim yapabilmesi için işçiler, üretim araçlarının gerçek ve etkili sahipleri olmalıdırlar. Ülke genelindeki çiftliklerde, fabrikalarda ve iş yerlerinde ne yapılacağına karar vermeli, seçim yapmalı ve kontrolü ellerinde tutmalıdırlar.

2. Sosyalizmin demokrasisi, burjuva demokrasisinden farklı olmalıdır. Demokrasi, haklar, özgürlükler gibi soyut kavramlardan, bunların özgün sınıf içeriğini ortaya çıkarmadan bahsettiğimizde, aslında burjuva demokrasisinden bahsediyoruz. Sosyalizm, elbette ki daha önceki tarihte ortaya çıkan liberalizm ve halk demokrasisinin araçlarını toptan bir kenara bırakamayacak yeni demokrasi biçimleri kazanmalıdır. Ancak, bunları çoğunluğun sınıf egemenliğine uygun hale getirmek için dönüştürmelidir.

Sosyalist demokrasimizin varoluş nedenini derinleştirmek için, tarihsel deneyimden, kendi Küba Devrimi’mizden ve diğer devrimci süreçlerden ders çıkarmalıyız. Örneğin, Rus Devrimi örneğinde, Che’nin devrimciler için “cep İncili” olarak gördüğü, ancak yeterince incelemediğimiz Lenin’in Devlet ve Devrim adlı eserinin faydasını düşünebiliriz; bu eser, Marksist geleneğin en radikal demokratik bakış açılarından birini sunmaktadır. Lenin’in sosyalist geçiş döneminde demokrasinin gelişimini garanti altına almak için ortaya koyduğu bir dizi temel noktadan ikisi özellikle önemlidir. İlki, idari kamu görevlerinin uygunluğu ve geri alınabilirliği; ikincisi ise bu kamu görevlerinin rotasyonudur. Lenin, herkes sırayla bürokrat olduğunda, kimsenin bürokrat olmadığını söylemiştir.[2] Tüm devlet kurumlarını halkın ve işçilerin kontrolüne bırakmak sosyalizm için elzemdir.

3. Bugüne dek tüm sosyalist deneyimler, Fernando Martínez Heredia'nın sosyalist geçiş sürecindeki temel çelişki olarak adlandırdığı bir gerilimle, yani iktidar ve proje arasındaki gerilimle, sürekli tacizden korunmak için güçlü olmak zorunda olan bir iktidar ile demokratik önerileri ve sosyal adaletiyle son derece radikal bir kurtuluş projesi arasındaki gerilimle kuşatılmıştır.[3] Bu, aynı zamanda birlik ihtiyacı ile eleştiri ve demokratik katılım ihtiyacı arasındaki gerilime de yansır. Bir yandan eleştiri, tartışma ve demokratik katılım, diğer yandan devrimin birliği birbirini dışlayamaz. Bilâkis, birbirlerini tamamlamalı, güçlendirmelidirler.

Ne Tür Bir Birlik?

Soldan gelen eleştiri, en azından adına yakışır nitelikteyse, Devrim için tehlikeli değildir, ancak bürokrasi için ölümcül olabilir.[4] Che’nin sosyalist yapılanmanın üzerinde beliren tehlikeler ve SSCB’de kapitalizme dönüş olasılıkları konusunda uyarıda bulunduğu zaman yaptığı eleştiri, sol eleştiriydi. Fidel’in liderlik dönemi boyunca sürekli olarak dile getirdiği, örneğin 17 Kasım 2005’te yolsuzluğa ve yeni zenginler sınıfının ortaya çıkışına karşı sert bir şekilde yaptığı eleştiri de sol eleştiriydi. (Castro, 2005.) Bugün bu eleştiri, Küba’da kapitalist bir restorasyonu önlemek için her zamankinden daha gereklidir.

Devrimin, 65 yıl önce ele geçirdiği iktidarı savunmak için elindeki tüm araçları kullanması ve buna aykırı her türden projeye yer veya temsil hakkı tanımaması, tümüyle meşrudur. Bununla birlikte, devrimin kendi içinde muhtelif projelere ve yollara tanık olunmaktadır. Bunların eşit koşullar altında alan, özgürlük ve ifade imkânına sahip olmaları gerekir. Bu projelerin ve yolların birliği zayıflatacağı ve düşmanın eline koz vereceği iddia edilebilir. Özgür ve açık bir tartışmanın ardından farklı devrimci pozisyonların yakınlaşmasıyla ortaya çıkan bilinçli bir birlik, itaat ve sözde oy birliğiyle elde edilen rızadan her zaman daha sağlam olacaktır.

Devrimcilerin birliği, devrimi emperyalist ve sağcı saldırılardan korumak ve derinleştirmek için vazgeçilmez bir koşuldur. Ancak birliği bürokrasi kullandığında, bu durum en nihayetinde devrimi tehlikeye atacak, yenilgisine ve teslimiyetine zemin hazırlayacak sahte ve grup çıkarlarının savunulmasına hizmet eder.

Tarihin verdiği dersler unutulmamalıdır. Eski Sovyetler Birliği’nde, yozlaşmış bir bürokrasinin, yani iktidarı gasp edenlerin radikal devrimcilere yönelttikleri, oların birliği bozdukları, düşmanın eline koz verdikleri, gerici hedeflerini paylaştıkları ile ilgili suçlamaları, binlerce komünistin öldürülmesine ve sürgüne gönderilmesine yol açmıştır.

Bu tür kampanyalar, bir nesil Bolşevik’i, Lenin’in yoldaşlarını yok eden ve sonunda tam kapitalist restorasyona yol açan bürokratik bir karşı devrimi gerçekleştirmiştir. Devrimcileri halkın birliğini baltalamakla suçlayan aynı bürokrasi, kendisini yeni bir kapitalist sınıf olarak yeniden konumlandırmıştır, oysa büyük bir komünist kitle, birliği koruma bahanesiyle üst kademelerin talimatlarına onları eleştirmeden itaat etmeye alışmış olmasına rağmen, bu tarihi felâketi önleyememiştir.

Yirminci yüzyılın sosyalist deneyimlerinin gösterdiği gibi, devrimi savunmak için birlik şarttır, ancak tek başına devrimi derinleştirmek için yeterli olmayacaktır. Bu da devrimin yenilgisini önlemenin tek yoludur. Birliğe, bürokrasi üzerinde halk kontrolü, yani halk gücünün etkin bir şekilde kullanılması ve solun aktif, proaktif ve kararlı eleştirel düşüncesi eşlik etmelidir. Gücü, dile getirdiğimiz kurtuluş hedeflerine etkin bir şekilde hizmet etmelidir, bu da ancak, diğer hususların yanı sıra, tüm devrimci pozisyonların birliğimiz içinde yer bulması durumunda mümkün olabilir.

Devrimciler arasında sayısız bakış açısı, vizyon, tartışma, hatta izlenecek yol ve alınacak önlemler konusunda çatışmaların ortaya çıkması mantıklı, normal ve hatta arzu edilir bir durumdur. Bu doğaldır, çünkü devrimci olmanın özünde dünyayı eleştirel bir şekilde anlamak, kendi sonuçlarına varmak ve onu dönüştürmek için tutkulu bir mücadele yatmaktadır. Devrim gibi, çok sayıda isyancı ve uyumsuzun bir araya geldiği bir süreçte, çelişkiler kaçınılmazdır. Devrim için, bu farklılıkların her zaman açık ve mantıklı bir tartışma ortamında dile getirilmesi sağlıklıdır. Bu şekilde inşa edilen bir birlik, devrimciler arasındaki tartışmaları ve çatışmaları zararlı veya tehlikeli, durdurulması, kaçınılması veya engellenmesi, sessizlik perdesi altında örtülmesi gereken, tarihsel düzlemde unutulmaya mahkûm bir şey olarak görmez. Bunun yerine, böylesi bir birlik, bir devrimin canlılığının bir ifadesi, doğal varoluş hali olarak kabul edilmelidir.

Devrime ve projesine kısa veya uzun vadede zarar verecek olan şey, düşmana alan açmamak bahanesiyle, eleştirel olmayan itaate, oy birliğine ve ordu kışlası disiplinine dayalı, daha yüksek yapılardan dikte edilen hükümleri sorgulamayan, farklılıkları cezalandıran, tartışmayı önemsizleştiren veya onu sonsuz bir arınma ya da görüşler topluluğuna dönüştüren, sosyalizmin farklı anlayışlarının varlığını ve iktidar yapıları bunları doğru bulmasa bile örgütlü bir şekilde kendilerini ifade etme haklarını tanımayan dikey bir birliktir. Bu şekilde elde edilen birliğin boğucu ikliminde, çifte standartlar, oportünizm ve kariyercilik teşvik edilir. Bir devrimcinin en iyi eğitimi, sürekli ideolojik tartışma ve mücadeledir. Samimi tartışma, devrime ve sosyalizme en sıkı bağlı kesimlerin bağlılığını ve birliğini ancak güçlendirebilir.

Tartışma ve Katılım İhtiyacı

Altmışlar Küba’sının en belirgin özelliklerinden biri, her şeyi dönüştürmeyi amaçlayan veya dönüştüren bir devrim tarafından yönlendirilen, kültür, ideoloji, ekonomi ve elbette politikanın çeşitli yönleri üzerine çok yoğun bir tartışmanın varlığıydı. Bu, ekonominin en genel yönlerinden okul öncesi eğitimin içeriğine ve yöntemlerine, tüm toplumsal ilişkilere ve günlük hayata kadar her şeyi kapsıyordu. Tüm bunlar, devrim henüz yeni başlamışken, her şeyin henüz yapım aşamasında olduğu, zayıf addedildiği, baskıların saldırgan bir nitelik arz ettiği bir dönemde yapıldı.

Bir devrimin yıkılmamasının tek yolu, ilerlemek, durmamak, “normalleşmemek”, sağduyu tarafından ele geçirilmemek, “mümkün olanın” sınırlarına mahkûm olmamaktır. Sosyalizm, getirdiği ekonomik dönüşümlerle birlikte, kapitalizmden farklı ve ona karşıt yeni bir kültür, yeni değerler, yeni toplumsal ilişkiler yaratmalıdır. Sosyalist geçiş, ancak planlama, politik irade, halkın aşkın özlemlerinin ve duygularının muazzam bir seferberliği sonucunda ilerleyebilir. Sosyalist geçişte düzen, aydınlanmış ve uzman bir öncünün gökten inen lütfu değil, yeni bir toplumun kolektif inşasını hedeflediği için, katılım ve müzakere, süslemeler, sadece biçimsel veya prosedürel meseleler veya aşırılıkları düzeltmek, egemenlik sistemine istikrar, meşruiyet ve uzlaşma sağlamak veya toplumsal çatışmayı tekrarını garanti altına alacak şekilde azaltmak veya yönetmek için kullanılan araçlar değildir. Bunun yerine, sosyalist geçişin, varoluş biçiminin temel ve gerekli bir bileşenidir. Sosyalizmde, politik iktidarın kullanımı, halk adına azınlığın değil, çoğunluğun mirası olmalıdır.

Devrime ve sosyalizme, var olma haklarına karşı hiçbir hak tanınamaz. Bu, anayasal bir ilke olarak da kabul edilen nihai sınırdır. Başka bir tartışma konusu ise bu sınırın kim ve nasıl uygulanacağıdır, bu da zaman içinde değişebilir, çünkü bir anda tehlikeli veya devrimin varlığını tehdit eden şey, başka bir anda öyle olmayabilir. Sınırın kim ve nasıl belirlendiği sorusunun cevabı da önemlidir, böylece bu sınır, demokratik olarak haklarını kullanan halk iktidarının aksine, iktidar gruplarının ve bürokratik ayrıcalıkların sahte çıkarlarının savunulmasına hizmet etmez. Bu nedenle, Kübalıların egemen bir şekilde kendimiz için yapılandırdığı toplumsal ve politik düzeni tehdit etmeden ve bu mekanizmaların emperyalizmin yıkıcı ajandasınca ele geçirilmesine mani olarak, insanların belirli taleplerine, adaletsizliklere, keyfi uygulamalara, hükümetin kötü uygulamalarına, iktidar suiistimallerine vb. karşı desteklerini göstermeleri için mekanizmalara düzen getirmek, yoksa bunları kurmak hayati önem taşıyan hususlardır. Mikro ve küçük işletmelerimiz olduğu için, burada örneğin, işçilerin daha iyi çalışma koşulları, daha yüksek ücret vb. konusunda özel işverenlerine karşı yürütebilecekleri mücadele ve baskı biçimlerine değinilebilir.

Devrim, Küba halkının ezici çoğunluğuyla sürekli diyalog halinde, onların taleplerine kulak vererek ve özlemlerine cevap vererek, onurlu ve dolu bir yaşam elde etme olasılığını güvence altına alarak var olma ve kendini savunma hakkına sahiptir. Bu nedenle, Küba’da mümkün olan tek diyalog, devrimciler arasında ve devrimi devirmeye niyetli olmayanlar arasında olabilir. Küba’da devrimci kamp, tekdüze olamayacak kadar geniş, çeşitli ve çoğulcudur. İçinde, sosyalizm üzerine birçok farklı vizyon ve öneri mevcuttur. Birbirlerine saygılı, birliği koruyan tartışmaları, devrim için ancak faydalı olabilir. Küba’da sosyalist hegemonyanın yeniden üretilmesi, sosyalist projemizin yenilenmesi, tabandan gelen devrimci politik girişimlerin kendiliğinden ortaya çıkmasının tesadüfi veya münferit olaylar olarak kalmaması, Küba Devrimi’nin kalıcı ve sistematik bir uygulaması haline gelmesini gerektirir.

Radikal solcu bir bakış açısından, devrim içinde bürokrasiye, yolsuzluğa, yukarıdan aşağıya ve otoriter uygulamalara ve kapitalizmi yeniden kurmayı tehdit eden güçlere karşı verilecek daha çok mücadele var. Ancak, devrimin hiçbir talebi, kapitalist karşı devrime onun hukuki zeminde hareket edebileceği meşru bir alan açamaz.

Kimi eksikliklerine rağmen, kesin olan bir şey varsa o da, Küba’da izlenecek bir yol ve sosyalizmimizin özellikleri konusunda bir tartışma mevcuttur. Solcular ve özellikle sosyalistler için kabul edilemez olan şey, Küba’da kapitalizmin yeniden kurulmasını ve bunun sonucunda ulusal egemenliğin kaybını destekleyen gerici fikirleri, anlatıları ve uygulamaları gizlice içeri sokmaktır. Bu nedenle, devrimci Marksizm perspektifinden, günümüz Küba’sında radikal solcu bir pozisyonun ne olarak anlaşılması gerektiğine dair bazı kavramları paylaşmak gerekli hale geliyor.

Bugün Küba’da solcu olmak, her şeyden önce, devrimin içinde olmak, ona katılmak, onun bir parçası olmak, ona karşı veya dışında olmamak anlamına gelir. Onu düşmanlarından korumak, derinleşmesine ve ilerlemesine katkıda bulunmak, üzerinde beliren tehlikelere karşı uyarıda bulunmak ve nereden gelirse gelsin, bunların önlenmesine yardımcı olmaktır. Başka bir deyişle Küba’da solcu olmak, devrime militanca bağlılık pozisyonunu sürdürmek, hatalarını ve yetersizliklerini eleştirmek, böylece kolektif çalışmamızın iyileştirilmesine katkıda bulunmaktır.

Küba solunun ayırt edici özelliği, Fidel ve Che’nin düşüncesinde, altmışların Küba Bolşevizmi anlayışında, Pensamiento Crítico dergisi etrafında toplanan aydın grubunda en önemli teorik ifadelerinden birini bulan radikal anti-kapitalizm olmalıdır.

Radikal anti-kapitalizm, Küba Devrimi’nin ana düşmanının ABD emperyalizmi ve onun teşvik edip desteklediği kapitalist karşı-devrim olduğunu anlamak, buna göre hareket etmek demektir. Bu anlayışa göre Küba’da tercih hâlâ ya devrim ya da karşı devrim, ya sosyalizm ya da kapitalizm arasında yapılması gerekmektedir.

İlgili anlayış, tarihin en güçlü emperyalisti olan ABD’nin taciz ve düşmanlığının, Küba’daki devrimci sürecin gelişmek zorunda kaldığı olumsuz gerçekliğin bir parçası olduğunu, uygulamalarını ve kararlarını etkilediğini anlamayı gerekli kılar. Haklarını ve kazanımlarını savunmak için fazlasıyla mücadele etmiş olan direnişçi bir halk, mümkün olan en büyük katılımı gösterip projeyi savunurken, kurumsal ve demokratik biçimlerini bu sürekli saldırganlık iklimine uyarlamak zorunda kalmıştır. O zamandan beri kat ettiğimiz yolda hatalar yaptık ve eksiklikler biriktirdik, ancak devrimin hayatta kalmasını garanti altına alma konusunda epey sonuç aldık. Küba devrimci demokrasisini ve kurumlarını değerlendiren herkes, bu faktörü, düşmanlarından kendini savunma ve onlara açık boşluklar bırakmama ihtiyacını dikkate almak zorundadır.

Küba’da bugün yaşayan genç nesiller, neredeyse sadece Özel Dönem’i, onun getirdiği kıtlıkları ve eşitsizlikleri gördüler. Bu dönem, Küba toplumunun özünde keskin ekonomik, politik ve toplumsal çelişkiler yarattı, altmış yıldır uyguladığımız sosyalist değerlerde, maneviyatta ve yaşam biçiminde sürekli bir aşınmaya yol açtı. Onlar için, devrimin adalet ve refah söylemi, günlük gerçekliğimizde sık sık karşılık bulmuyor, hatta daha da kötüsü, eskimiş sloganlar ve basmakalıp planlar kullanıldığında durum daha da vahimleşiyor. Yeni nesilleri, çok fazla zarar veren taklit, çifte standart, oportünizm, sahte oy birliği gibi şeylerle değil, eleştirel ve kararlı düşünme, yanlışlığa, adaletsizliğe ve toplumsal projemizin eşitlikçi ve özgürlükçü özüne aykırı her şeye karşı isyankâr bir tutumla eğitmek gibi büyük bir sorumluluğumuz var. Emperyalist düşmanlarımız, gençlerin hareketsizleştirilmesine yatırım yapan, aralarında ilgisizliği, kayıtsızlığı teşvik eden, politikaya karşı reddi veya küçümsemeyi körükleyen, konuşmalarını ve endişelerini moda müzik, giyim veya diğer moda tüketim mallarıyla sınırlandıran küresel bir kültürel boyunduruk stratejisi geliştirdiler. Sermaye, toplumsal gücünü bu kayıtsızlıktan besliyor. Küba’da, doksanlarda yaşadığımız büyük krizin birçok talihsiz sonucundan biri olan, etkili biçimlere kavuşan bu olgu, devrimci projemizin hayatta kalması için bilhassa tehlike arz ediyor. Buna ancak politik hayatımızdaki biçimcilik ve içeriksizleşmeyle mücadele ederek karşı konulabilir.

Başkan Salvador Allende, genç olup devrimci olmamanın biyolojik bir çelişki olduğunu söylerdi. Ancak Küba’da bu ifadenin ruhu, itaat, disiplin, yukarıdan aşağıya yönlendirilen şeylere uyum değil, isyan ve bağlılık olarak yorumlanmalıdır. Ebeveynlerimizin bize miras bıraktığı sosyal adalet çabasına bağlılık, korumamız ve geliştirmemiz gereken bir çaba. Ancak, eğer mesele, sadece bir geleneği savunmak olsaydı, belki de buna değmezdi, çünkü her insan çabası gibi onun da sınırlamaları ve kusurları olmuştur; çoğu zaman sürekli tepki ve saldırganlık karşısında istediğini değil, yapabileceğini yapmıştır. Daha iyi bir toplum inşa etmek, içinde yaşayabileceğimiz ve çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakabileceğimiz bir toplum yaratmak, bizim sorumluluğumuzdadır. Bu ise ancak başkalarının kararlarına pasif itaati bırakıp, sosyalizme yönelik eleştirel, aktif, proaktif ve düşünce temelli bağlılığımız doğrultusunda hareket edersek mümkün olabilir

Sonuçlar

Devrimin tarihi liderliğinin, halkın desteğiyle ve onların adına, en olumsuz koşullarda kendimizi ayakta tutmamızı sağlayan meşru iktidarı, öncelikle kendi çıkarlarını gözeten ve Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi bir krizde karşı devrimci bir rol oynayabilecek bir bürokrasiye devredilemez. Bu iktidar, ülkenin temel kararlarını almalarına imkân sağlayan işlevsel yapılar içinde örgütlenmiş Küba halkının elinde olmalı, onun tarafından kullanılmalıdır.

Özgürleşmeye yazgılı hedeflerimize gerçekten ulaşmak istiyorsak, kapitalizmin eski yöntemlerini yeniden kullanamayacağımız için, verimliliğimizi ve etkinliğimizi artırmanın, sosyalist araçlarla ekonomik büyüme yaratmanın tek yolu, bilinç, eğitim, yeni insanın yetiştirilmesi ve bu insanların aralarında yeni toplumsal üretim ilişkilerinin kurulmasıdır. Bu anlamda, işçilerin politik hayatımız ve ekonomik faaliyetlerimiz üzerindeki gerçek kontrolü, geçişin hayati bir gerekliliği, varoluş biçimi ve ulusumuza ait üretim güçlerini sosyalist anlamda geliştirmenin doğru yoludur.

Bir devrim, ancak sürekli olarak kendini yeniden düşünme, gözden geçirme ve yenileme yeteneğine sahipse var olabilir, kendini ancak bu şekilde sürekli olarak devrimleştirebilir. O, tekrar tekrar altüst edilmelidir. Eğer iktidar bir kurtuluş aracı olmaktan çıkıp kendi başına bir amaç haline gelirse, sosyalizm yolundan sapmış oluruz. Herkes için adalet, demokrasi ve özgürlüğü elde etme çabalarımızdan vazgeçmemeliyiz. Her türlü tahakkümü geri püskürtmek ve özgürlük davasını ilerletmek için bir devrimci, daha azıyla yetinemez.

Frank Josué Solar Cabrales

[Kaynak: Science & Society, Cilt 88, Sayı 1, 2024, ss. 8–26.]

Dipnotlar:
[1] Örneğin, Küba’nın pandemi karşısında gösterdiği olağanüstü başarı, sosyalist bir devrimi gerçekleştirmesi, ulusallaştırılmış ve planlı bir ekonomiye sahip olması sayesinde mümkün olmuştur. Küba’nın o dönemde yaptıkları, sosyalizmin üstünlüğünün bir başka kanıtıdır. Küba gibi ekonomik olarak geri kalmış, boğulmuş bir ekonomiye sahip bir ülkenin koronavirüse karşı aşıları hızla geliştirebilmesi, gerçekten dikkat çekici bir husustur. Bunu mümkün kılan tüm bilimsel potansiyel ve üretim altyapısı, Fidel’in liderliğinde, özel dönemin en kötü anlarında Küba’nın bilim ve biyoteknolojiye yaptığı yatırımlar sayesinde gerçekleşti. Bu yatırımlar, acil önceliklerin ve dar ekonomik, piyasa odaklı kriterlerin baskısı altında yapılamazdı. Planlı bir ekonomi, politik olarak belirlediğimiz yerlerde kaynakların tahsis edilmesini mümkün kılar, bu da yaşamın korunması ve insan olarak daha tam gelişimimiz için daha fazla kazanç sağlar.

[2] “İşçiler, politik iktidarı ele geçirdikten sonra, eski bürokratik aygıtı yıkacak, temellerine kadar yerle bir edecek, hiçbir taşı yerinde bırakmayacak, yerine işçilerin ve çalışanların kendilerinden oluşan yeni bir aygıt kuracaklar. Marx ve Engels’in ayrıntılı olarak incelediği önlemler, bu çalışanların bürokratlara dönüşmesine karşı gecikmeden alınacaktır: 1) Sadece uygunluk değil, her an geri alınabilirlik; 2) Maaşın bir işçinin ücretinden yüksek olmaması; 3) Herkesin kontrol ve denetim işlevlerini yerine getireceği ve herkesin bir süreliğine ‘bürokrat’ olacağı bir sistemin derhal uygulamaya konulması, böylece kimsenin ‘bürokrat’ olamaması.” Lenin (1997), s. 132.

[3] “Toplumların ve insanların sürekli değişimine katkıda bulunmayı iddia edenlerin, yani sosyalist kurtuluşa giden yol, iktidar ile proje arasında süreklilik arz eden gerilimle yüzleşir. Bu muhtemelen sosyalizmin en dramatik sorunudur.” Martínez Heredia (2018), s. 1246. “İktidar ve proje, tahakküm ve özgürlük, birlik ve çeşitlilik, ekonomik ilişkiler ve eşit fırsatlar, otorite ve katılım arasındaki ilişkiler, gerilimler ve çelişkiler, diğerlerinin yanı sıra, Küba sosyalizminin ana konu başlıklarıdır.” A.g.e., s. 874.

[4] “Tezimiz, Yeni Ekonomik Politika (NEP) sonucunda ortaya çıkan değişikliklerin SSCB’nin yaşamına o kadar derinden nüfuz ettiği ve mevcut aşamanın tamamını kendi damgasıyla işaretlediğidir. Ortaya çıkarttığı sonuçlar cesaret kırıcıdır: kapitalist üst yapı, üretim ilişkilerini giderek daha belirgin bir şekilde etkiliyordu, NEP’in amaçladığı melezleşmenin kışkırttığı çatışmalar, bugün üst yapının lehine çözülüyor. Bu, kapitalizme dönüş anlamına geliyor.” Guevara (2006), s. 7.

Kaynakça:
Castro, Fidel. 2005. “Speech delivered at the 60th anniversary of Fidel’s admission to the University of Havana.” 17 Kasım. Havana, Cuba. Cuba.

Guevara, Ernesto Che. 2006. Apuntes críticos a la Economía Política, Havana, Cuba: Ocean Sur-Centro de Estudios.

Lenin, Vladimir I. 1997. El Estado y la revolución. Madrid, Spain: Fundación Federico Engels. Martínez Heredia, Francisco. 2018. “Cuba y el pensamiento crítico por Néstor Kohan.” In Pensar en tiempo de revolución: Antología esencial. Buenos Aires, Argentina: CLACSO.

----------------. 2018. “Visión cubana del socialismo y la liberación.” In Pensar en tiempo de revolución: Antología esencial. Buenos Aires, Argentina: CLACSO.