02 Ağustos 2026

,

İmame


“Atatürk ile sorunu olmayan, Misak-ı Milli ile sorunu olmayan, Cumhuriyet ile sorunu olmayan herkes”i yeni derneğine çağırıyor. Çağrıya ilk olumlu cevabı Evrensel, Birgün ve TvP verdi. İlki, İngiliz’in sözünü ve sendikal rantını sevdiğinden, YP’ye geçiyor. İkincisi, elindeki şirketlerin kârını düşündüğü, YP’nin bu kâra ideolojik olarak hizmet edeceğine inandığı için gidiyor. Üçüncüsü, “nerede hırsızlık varsa orada ben olmalıyım” diye bağırıp koşa koşa YP binasına seyirtiyor.

“Atatürk’le sorunu olmayan” diyen YP, Kayseri’de görüldüğü üzere, Atatürk’ün yakasındaki altı oku kesip atıyor. Daha önce de revizyonuna iki oktan birini yeşile, diğerini mora boyayarak gerçekleştiren YP, yüklerinden, bagajından arınmış, beton Kemalistlerden kurtulmuş liberal bir yapı olarak yola devam etmek istiyor. Çünkü arınmayı NATO, AGİT ve AB emrediyor. Program, bu güçlere selam duruyor. O yüzden Evrensel gazetesi, Sebte’de yaşanan krizde suçu emperyalizmde ve Siyonizmde değil, “emperyalist İspanya”da buluyor. Bu tür yayınlar, emperyalizme ve Siyonizme hizmet etmek, Soros’tan ödül almış birini vekil yapmak zorunda.

Bugün bağış toplayan, el avuç açan Özgür Özel’i görenlerin aklına Haluk Levent gelsin. Bu dolandırıcılık biçimine bir kez daha aldanacak olan kitle, başkalarına “koyun sürüsü” demesin!

İşini bitiren Özel ve efradı, CHP’yi çapaklarından arındırıp iktidarın dişine uygun kıvama getirdikten sonra, biriktirdiği dünyalıkla hayatına devam edecek. Zaten yirmilerde ve otuzlarda toplumsal-tarihsel, ekonomik-politik gerekçelerle halkı ve milleti düşünmek zorunda kalan bir iktidar partisinin yükünden arınmak isteyenlerin tek pusulası bireydir, bireyciliktir, liberalizmdir. Bugün CHP, o sermaye sahibi, Batılı birey ölçüsüne göre belirli bir içeriğe ve biçime kavuşturulmaktadır.

O liberalizm için vaktiyle TKP denilen örgütünü satan, yoldaşlarını sorguda polise ihbar eden Mustafa Balbay, bir TV programında belediyelere yönelik operasyonlara şaşırıyor. Partisi (YP), olanı biteni komploya bağlıyor. Komplo kuran, her yerde komplo görüyor.

Birileri diyor ki “yüzde elli artı biri almak için sağcıları partiye doldurmamız, sağa açılmamız gerek.” Bunun üzerine “getirip şu eski ANAP’lı-AKP’li adamı İstanbul belediye başkanı adayı yapalım” diyorlar. Sonra Akşener gibi isimlerin de gazıyla, o balonu iyice şişirilen İmamoğlu’nu “cumhurbaşkanı yapmak” için kolları sıvıyorlar. İmamoğlu da gaza geliyor. İmam uçmuyor, cemaat uçuruyor.

Sonra belediye başkanlığını düşük mertebe olarak gören, kendini iyiden iyiye cumhurbaşkanlığı koltuğuna yakıştıran adam, “bize çok para lazım” diyor. Arkadaşları “sen bizim Tayyip’imizsin. Tayyip olmadan, biz AKP’leşmeden iktidar olamayız. Biz de Tayyip gibi sağdan soldan para toplayalım” diyorlar. Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi “AKP, eski CHP” oluyor, dolayısıyla, CHP de eski, 2010 öncesi AKP oluveriyor. 2010 yılında Fethullah kanallarına çıkan Eser Karakaş, Ömer Laçiner, Mehmet Altan’ın “Nobran Tayyip’ten kurtulalım. 2010 öncesi AKP iyiydi” lafını hatırlayalım. Bu lafı kimi “Marksistler” de söylüyor.

Başta andığımız, bugün YP’ye koşan yayınlar da o dönemde gizli AKP’liydi. Misal, TvP, aleni Tarafçıydı. Ayşe Hür’ün dediği gibi, o gün demokrasi ve özgürlük için Tayyip’e destek verilmişti, şimdi İmamoğlu’na destek veriliyor. Kimse, demokrasi ve özgürlüğü devrimci sosyalist zeminde sorgulama gereği duymuyor.

Sonra o şüreka, “madem para lazım. Siyasetin ana finansman kaynağı olan belediyelere yönelelim. Zaten elimizde çok belediye var. Veli Ağbaba’ya söyleyin, belediyelerden haraç toplasın” deniliyor. Operasyon başlıyor. CHP’yi bile isteye ağa, tuzağa çekiyorlar. Aklında gönlünde CHP olmayanlar, partiyi tasfiye etme sürecini başlatıyorlar. O haraç toplama işlemine dâhil olan, bu haracı karşılamak için yolsuzluk, rüşvet, irtikap, imar rantı çarkına giren tüm belediyelere operasyon düzenleniyor. Yani “CHP içine yönelik operasyon” denilen tesbihin de “belediyelere yönelik operasyon” denilen tesbihin de imamesi, İmamoğlu.

Bugün İmamoğlu’nun yanına koşan Birgün, “Tarım-Kredi zarar ediyor” diye haber yapıyor. Seksenlerin sonunda KİT’leri özelleştirmek için bahane arayan Özal gibi, devlet kurumlarını kârın, verimliliğin ölçüsüne vuruyor. O gün Birgün’ün sahiplerinin KİT’lerin özelleştirilmesi politikasına destek sunduklarını, daha önce Özal’dan medet umduklarını hatırlamak gerek. Özal’ın yerini Özel alıyor. Bunların aklı fikri aynı.

Bugün aynı gazete, halkı, işçiyi, emekçiyi dert ediniyormuş pozu kesebiliyor. Bu pozdan, ona işçiyi emekçiyi oyalama görevi verildiği anlaşılıyor. Birgün gibiler, şirketleriyle, kârla düşündüğü gerçeğini bu kesimlere söylediği yalanla gizleyebileceğini sanıyorlar.

Evrensel gazetesi yazarı Kansu Yıldırım, YP programını alıyor eline, sıkıyor sıkıyor, biraz olsun sosyal demokrasi bulacağım diye boncuk boncuk terliyor. Akademik verilere ve isimlere boğduğu, bol alıntılı, yalan dolan yazılarını yazdıktan sonra hepimize (işçiye, ezilene, yoksula) şunu söylüyor: “Hepimizin muradı dünyada cennet. Komünizmi biz de isteriz. Ama n’apalım, elimizde bu var. Sosyal demokrasiyle liberalizmin sözüne vahiy gibi iman edelim. Marjinallik de bir yere kadar!” O da CHP belediyelerinde EMEP’e koklatılan rant adına konuşuyor.

TvP de aynı şeyleri söylüyor. O da en uç radikalizmi pazarladıktan sonra en geri reformizme ve revizyonizme insanları Assos meltemi için razı etmeye çalışıyor.

Bir EMEP’li arkadaşın vaktiyle dediği gibi, “parti içinde ne vakit ideolojik bir tartışma yaşansa hemen ertesi gün Evrensel gazetesinin ikinci sayfasında ‘bilmem nerede TDKP, kongresini düzenledi’ haberi çıkar. Bu haber yalandır. Ne kongre ne de TDKP var.” Zaten bu sözü işittiğimiz günden birkaç yıl sonra EMEP’in parçası olduğu Enverist enternasyonal, “siz legal reformist partiyi asıl partinin yerine koydunuz. Onu tasfiye ettiniz” diyerek EMEP’i bünyesinden attı.

Bugün herkes üçkâğıtçı, kariyerist bir müteahhidin peşinden gitmeyi devrimcilik ve sosyalistlik diye yutturmaya çalışıyor.

Komintern’e bağlı Ajitasyon ve Propaganda Dairesi, 1924 yılında “Birinci Enternasyonal’in Kuruluşunun Altmışıncı Yıldönümü Üzerine Tezler”i yayınlıyor. Orada küçük burjuvanın solculuğuna mesafe koymanın tarihine değiniliyor. “Eskiden küçük burjuvazinin müttefiki olan proletarya, sahada bağımsız bir faktör olarak ortaya çıktı ve küçük burjuvaziden kurtuldu, ama onun yanılsamalarından kurtulamadı” deniliyor.

Aradan geçen yüz yıla rağmen, o burjuva devrimleri bir türlü gerçekleşmiyor, bir türlü tamama ermiyor, komünist hareket, bir türlü küçük burjuvanın gölgesinden, ağırlığından, prangalarından kurtulamıyor. Hep birileri çıkıyor, “marjinalliğin lüzumu yok. Önce reform, önce küçük burjuva iktidarı, önce burjuva devrimi, önce eşitlik, adalet, özgürlük, önce biz bi mutlu olalım” diyor. Proletaryaya, yoksullara, ezilenlere, mahrumlara bir türlü sıra gelmiyor.

YP’den koltuk ve mevki bekleyenler, mücadelenin mevzilerini tasfiye ediyorlar, Oysa rant peşinde koşacaklarına, bu küçük burjuvalara (Başaran Aksu gibi isimler üzerinden) işçileri peşkeş çekeceklerine, güç olmanın, güç biriktirmenin, mevziler inşa etmenin yollarını arasalardı, bağımsız hatta, tüm siyaset alanını parçalayacak müdahaleler gerçekleştirselerdi, bugün çok daha başka bir şeyi konuşuyor olurduk.

Gezi günlerinde bir toplantıda Gezi’yi tasvir ederken şu gerçek hikâyeyi anlattık: “İlk gün gece yapılan saldırıda Taksim girişinde toplaşan kitle, ara sokaklara dağıldı. Sokaklardan birinin orta yerinde büyükçe bir çukur vardı. Önden gidenler, arkadan gelenler oraya düşmesin diye, hemen çukurun etrafına kenetlenip bir bariyer oluşturdular. Gezi budur.”

Bu söz üzerine Birgün’ün sahibi olan örgütün (ÖDP’nin) temsilcisi, “biz Gezi’yi böyle anlamıyoruz, ona böyle bakmıyoruz” cevabını verdi. Cevabının somut karşılığı, etkisi altında olduğu kurumların sahadan uzak tutulması, sahadaki kitlenin yumuşatılıp, kirden arındırılıp CHP ve sandığa bağlanması, herkesin o çukura düşmesini sağlamak oldu.

Bu küçük burjuva prangalar kırılmadan yol alınamaz.

Eren Balkır
3 Ağustos 2026

, ,

Tek Boyutlu Toplum

Belki de Tek Boyutlu İnsan, Marcuse’nin felsefesinin pratikteki uygulamasına dair en etkileyici ve önemli görüşler sunan eseridir. Ayrıca, birçok Marcuse yanlısı aydının sloganlarını aldığı birincil kaynak muhtemelen bu kitaptır. Çalışma kendinden önce kaleme alınmış olan iki kitabı temel almaktadır. 1964’te yayımlanmış olmasıyla Marcuse’nin kariyerinin nispeten geç bir dönemine aittir. İlk dönem eseri Akıl ve Devrim’e ek olarak, Eros ve Uygarlık (1955) ile Sovyet Marksizmi (1958) ondan önce yayımlanmıştır.

Ancak, bu iki kitaba geri dönmeden ve daha sonraki eserlerine doğru yolculuğa devam etmeden önce, uygulamalı felsefesine yönelik düşünsel-teorik yolculuğumuzun başlangıç noktası olarak Tek Boyutlu İnsanı ele alacağım. Kitap, sanayileşmiş ülkelerdeki mevcut toplumsal düzenin kapsamlı bir eleştirisidir. Bu eleştiri, hem sosyalist hem de kapitalist sistemler için eşit derecede geçerlidir. Her iki sistemde de, Marcuse’nin de dediği gibi, bilhassa Sovyetler Birliği’nde ve genel olarak gelişmiş ülkelerde, özelde ABD’de modern teknolojiye dayalı toplumsal örgütlenme, yalnızca üretim güçleri değil, aynı zamanda insanların düşünceleri, duyguları, değerleri ve cinsel içgüdüleri üzerinde de kapsamlı ve baskıcı bir kontrol tesis etmiştir. Bu kontrol mekanizması, bir avuç mülk sahibinin veya sistemin tamamını kontrol edenlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Marcuse, bu kitapta veya Sovyet Marksizmi adlı kitabında, sosyalist ve kapitalist sistemler arasındaki temel farkı bir iki pasaja kabul etse de, hatta bunların karıştırılmaması konusunda uyarıda bulunsa da, gerçekte, teorik analizi ve ulaştığı nihai sonuçlar, bazen çekingen bir üslupla da olsa kapitalizmi tercih etmese bile, iki sistemi neredeyse tümüyle eşitlemektedir. Nitekim, birçok Batılı sosyolog tarafından kullanılan “endüstriyel açıdan gelişmiş ülkeler” terimini kullanması bile, sosyalist ve kapitalist sistemler arasındaki temel politik, toplumsal ve düşünsel farklılıkları gizlemeye yönelik bir girişimdir. Bu, aynı amaca ulaşmak için sıklıkla kullanılan başka bir terimle eş anlamlıdır: “büyük güçler” veya “iki büyük güç”. İkisi arasında ayrım gözetilmez. Önemli nokta şu ki, Marcuse, “endüstriyel açıdan gelişmiş ülkeler” terimini, her iki sistemi bilimsel ve teknolojik gelişme, bürokratik kontrol, baskı ve insan özgürlüğü pahasına salt üretken bir ruhun egemen kılınışı açısından eşitlemek için kullanmaktadır. Marcuse, iki sistem arasındaki farkı resmen kabul etse de takipçileri ve öğrencileri konuyu mantıksal sonucuna ulaştırıyorlar. Misal, 1968 gençlik hareketinin liderlerinden Daniel Cohn-Bendit’in şu ifadesinde bunu görüyoruz: “Sovyetler Birliği’nde sosyalizm yoktur, çünkü üretim ve dağıtım ilişkileri sosyalist üretim ilişkileri değildir, Sovyet devleti bir sınıf devletidir!”

Marcuse’nin yazıları, bilhassa Sovyet Marksizmi adlı kitabı önemli sonuçlara yol açmaktadır.

Burada sadece Marcuse’nin ABD’deki gelişmiş sanayi toplumuna ilişkin analizini takdim edip tartışacağız.

Marcuse’nin bakış açısını anlamak için biraz daha geriye gitmeliyiz.

Kapitalist sistemin ortaya çıkışının temel özelliği rasyonelliktir, yani ekonomik ve toplumsal yaşamı organize etmede aklın kullanılmasıdır. Ancak kapitalizmin ilk aşamalarında bu rasyonellik, özgürlükle bağlantılıydı. Kapitalizm, bireyin rekabetin gereklilikleriyle birlikte özgürleştiği, feodal sisteme karşı burjuva bir devrimdir. Kapitalist sistemin başlangıcında rasyonellik hâkimdir ve özgürlük mevcuttur. “Laissez-faire” özgürlüğü, bireysel serbestiyet, yeni kapitalist toplumsal örgütlenmenin ilk aşamalarında temel bir yasadır. Ancak, kapitalist sistem, bu liberal aşamadan ikinci aşamasına, yani küçülmekte olan tekel aşamasına geçerken, rasyonellik ve özgürlük arasındaki bu ikilik, elbette özgürlük pahasına, giderek ortadan kalkar. Birey, yeni aşamada kapitalist toplumun genel çıkarlarına giderek daha fazla entegre olur. Rasyonellik, yeni ve kapsamlı kontrol biçimleri alır. Devlet tekelci kapitalizmi, devletin ve piyasanın tekelci bir azınlık tarafından kontrolü, bu rasyonelliğin genel olarak ekonomik ve toplumsal örgütlenmedeki egemenliğinin ifadeleridir. Nazilerin ve Faşist devletlerin yükselişi, belki de bu yeni olgunun en uç tezahürüdür. Bu kapsamlı rasyonellikle, üretim, pazarlama veya saf bireysel özgürlük alanında özgürlük giderek azalır. Bu, kapitalist sistemdeki kaçınılmaz krizleri kontrol etme gerekliliğiyle ve rekabette kârı maksimize etme doğal dürtüsüyle tutarlı, mantıklı bir eğilimdir. Ancak, ekonomik kontroldeki bu rasyonellik arttıkça, insanın toplumsal hali akıl dışılığa teslim olur. Yani, mülkiyetin bireysel doğası ile üretimin toplumsal doğası, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki, yoğunlaşır.

Marx, Engels ve Lenin, bunun artan sömürü ve yoksulluğa, sosyalist devrimin patlak vermesiyle sonuçlanacak bir çelişkiye yol açacağını öngörmüşlerdi. Ancak, egemen rasyonelliğin kontrolünü daha verimli bir şekilde sürdürmesini sağlayacak, mevcut sömürücü toplumsal durumun akıl dışı doğasını daha iyi gizlemesine katkıda bulunacak yeni bilim ve teknoloji devrimi sayesinde bu kehanet gerçekleşmedi.

Bilim ve teknoloji devrimiyle mümkün kılınan üretken bolluk, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırır, hoşnutsuzluğu ve muhalefeti yok eder, devrime giden yolu kapatır.

Marksizmin öngördüğü, mülk sahibi kapitalist sınıf ile ücretli işçi sınıfı arasındaki temel çelişki çözülmüştür. İşçi sınıfı, devrimci bir güç olma özelliğini yitirmiş, üretim ve tüketim sistemine entegrasyonu ve özümsenmesi sonucunda karşı-devrimci bir güç haline gelmiştir. Üretkenlik, kontrolü destekler. Bu nedenle, bilim ve teknoloji, ürettikleri bolluk ve insanların ihtiyaçlarını karşılamaları sayesinde, rejime istikrar sağlayan siyasi araçlar haline gelmiştir. Ancak rejimin karşıladığı ihtiyaçlar, gazete, radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarını kullanarak, rejimin kendisi tarafından üretilen, yapay ihtiyaçlardır. Bu araçlar sayesinde, insanlar için ikinci bir doğa yaratmayı, rejimini istikrarlı ve köklü hale getirmeyi ve insanları muhafazakârlaştırmayı başarmıştır. (Bu ihtiyaçlar, devrimin pekişmesini temsil eder.)

Antagonizm, içgüdüsel yapının derinliklerinde yatmaktadır. Bu nedenle, çıplak fiziksel baskı artık gerekli değildir; yerini başka bir tür baskı, insan zihnine ve duygularına nüfuz eden, bilinci, davranışı ve içgüdüleri etkileyen başka bir tür kontrol almıştır.

İnsanlar, kapsamlı, baskıcı bir zorunluluk içinde sahte bir özgürlük uygulamaya başlamış, özgürlüklerinin eksikliğinin, hatta bilinçlerinin bile farkındalığını kaybetmişlerdir. Ya da Lefebvre’in dediği gibi, “yabancılaşma, yabancılaşmanın farkındalığının bulanıklaştığı bir noktaya ulaşır.” Böylece bilim ve teknoloji, insanlığı özgürleştirmenin araçları olmak yerine, özgürleşmenin önündeki engeller haline gelir, insanları araçlara, nesnelere dönüştürür. Devletin ve üretim aygıtının başındaki babalarımız, özgürlüğümüz, bilincimiz, insanlığımız karşılığında bize ekmek ve oyuncaklar sunarlar. Verimlilik ve üretkenlik adına baskı uygulanır, peki ama bu verimlilik ve üretkenlik kimin yararınadır? Maksimum kâr peşinde koşan bir avuç sahibin yararınadır. Fakat bu sömürü, baskıcı demokrasinin, “üretken bolluğun”, tüketim toplumunun ve sahte ihtiyaçların tatmininin ardında dikkatlice ve ustalıkla gizlenmiştir. Tüm sistemin yıkıcı, saldırgan ve müsrif doğası da gizlenmiştir. Askeri operasyonlar, artık hiçbir muhalefetle karşılaşmadan gerçekleştirilmektedir, hatta kurbanlarının onayını bile almaktadır. Benlik, cansız bir özne haline gelmiştir. Kitleler, geçici isyanlara rağmen, özgürlüğe değil, rahatlığa, kaderlerinin trajik farkındalığına değil, eğlenceye yönelmiştir. Yaşamak istemektedirler. Her şeye kolayca erişebilmektedirler.

Sadece iş, yemek ve barınma değil, boş zamanın nasıl geçirildiği, seksin nasıl yaşandığı, hatta kendimizi nasıl ifade ettiğimiz ve düşündüğümüz bile önceden ayarlanmıştır. Her şey neredeyse algılanamaz bir şekilde kolayca erişilebilir hale gelmiştir. Gazete, radyo ve televizyondaki reklâmlar, her şeyin özelliklerini tanımlıyor ve yapım şirketleri çeşitli yollarla ürettikleri ihtiyaçlara erişimi kolaylaştırıyor.

Cinsel aktivite, kısıtlamalarından kurtuluyor, aşkınlığını kaybediyor, sadece ticari bir değer, bir meta ve kısmi, yerel bir uygulama haline geliyor. Gerçekten de, “cinsel yaşamın özgürleşmesi, baskı ve saldırganlığın gücü için içgüdüsel bir temel oluşturuyor.” Dil, yarı büyülü bir ritüel, işlevlerini doğrudan ifade eden hipnotik klişeler kümesi, anlamlarını geliştirme kapasitesini kaybeden pratik, nesne tabanlı ve jestlerle tanımlı bir dil haline geliyor. Sanat, iktidar dünyasına entegre oluyor, sahte ihtiyaçları karşılamak için pazarda bir meta haline geliyor. Bilimin kendisi teknolojiye teslim oluyor, teorik akıl, pratik akla tabi kılınıyor. Böylece insanlar, o iktidar sisteminin baskıcı doğasının farkında olmadan, o iktidar sistemine entegre olup özümseniyorlar.

Eğer işçi ve işveren, aynı televizyon programını izliyorsa, sekreter, işvereninin kızı kadar şık giyiniyorsa, siyahi adam Cadillac sahibi ise ve hepsi aynı gazeteyi okuyorsa, bu tekdüzelik, sınıfların ortadan kalkmasını değil, tam tersini ifade eder.

Egemen sınıflar, kendi egemenliklerinin devamlılığını sağlayan ihtiyaçların ve tatminlerin belirlenmesine ne ölçüde katkıda bulunuyorlar?

Bireyler, gerçek ihtiyaçlarının belirlendiği sürece dâhil değiller, bilâkis, ihtiyaçlar, üretim projesinin taleplerine, medya ve reklâm yoluyla maruz kaldıkları zihinsel şartlandırmaya göre onlara dayatılıyor. Bolluk toplumunda mutluluğa erişilmiştir, ancak bu, kırılgan bir mutluluktur, korku, sefalet ve tiksintinin üzerine yapıştırılmış ince bir tabakadan ibarettir. Bu kırılgan ve sahte mutlulukla insan, özgürlüğünü ve reddetmesi gereken şeyin farkındalığını kaybeder. Toplumsal uyum ve istikrar, toplumdaki temel çelişkilerin çözülmesiyle değil, bu çelişkileri taşıyan bireylerin standartlaştırılması, düzleştirilmesi ve zihinsel şartlandırılması yoluyla emilmesi ve sınırlandırılmasıyla sağlanır. Böylece, insanın eleştiri, protesto, muhalefet ve isyan yeteneğine sahip içsel yaratıcı boyutu küçülür. Bu toplumda insan, teknolojik sistemin rasyonelliği ile toplumsal durumun irrasyonelliği arasındaki çelişkinin farkında olmayan tek boyutlu bir varlık haline gelir. O, egemen akılcılık ile özgürlük eksikliği, olan ile olması gereken arasındaki çelişkinin farkındalığını kaybeder. Düz, boyun eğen, çaresiz bir varlık haline gelir, boyun eğmesi ve çaresizliğiyle yetinir. Bu şeylerin farkında olmayanlar, geçmişte toplumsal değişimin mayası olan, ancak şimdi toplumsal istikrarın mayası haline gelen “halk” olurlar. İşçi sınıfı, bürokratik sendikal örgütlenmesi dâhilinde, aynı toplumsal istikrara, kapitalist sistemin büyük projesine katılmaya başladı. Sendika, artık örneğin roket işçilerini, çalıştıkları projenin düşmanları olduğuna ikna edemez.

Sendikalar, büyük füzelerin üretimi ve daha büyük silah siparişleri için sözleşmeler elde etme amacıyla büyük plana dâhil oluyorlar. Bu nedenle, sendika liderliğinin özüne ihanet ettiğini söylemek bir hatadır. Hayır, bu, tabanının gerçek duygularını yansıtıyor.

Devrimci bilinçten yoksun olsala bile, bu rejime devrimci manada bir tek toplumun kıyısında, teknolojik ve bürokratik süreçlerin dışında yaşayanlar karşı koyabilir. Bunlar dışlanmışlar, hiçbir şeye bağlı olmayanlar, siyahi ve melez insanlar, getto ve gecekondu sakinleridir. Bu grupların muhalefeti rejime dışarıdan saldırabilir. Bu nedenle rejim, onları entegre edip absorbe edemez. Oyunun kurallarını ihlal eden ilkel bir güçtür.

Marcuse, kapitalist ülkelerdeki, özelde ABD’deki gelişmiş sanayi toplumunu bu şekilde tasvir etmektedir. Bu tasvir, büyük ölçüde doğru olsa da, metodolojisinde, bileşenlerinde veya sonuçlarında çeşitli temel kusurlardan muzdariptir. Jean-Pierre Cottin’in de belirttiği gibi, titiz bilimsel analizlerin sonuçlarından ziyade, izlenimler sunarak, kapsamlı genellemelere ve mutlak soyutlamalara dayanmaktadır. Hatta mutlak yargılara aşırı derecede bel bağlaması sebebiyle yanlış bile olabilir. Bu da toplumun kalıcı istikrarını neredeyse doğrulayan bir karamsarlığa yol açmaktadır. Marcuse’ye göre kapitalizm, modern bilimsel ve teknolojik devrimin gölgesindedir, orada insan radikal değişim yaratma konusunda yetersizdir.

Marcuse ve John Kenneth Galbright gibi birçok Amerikalı iktisatçının ve sosyologun iddia ettiği gibi, çağdaş Amerikan toplumu gerçekten bir bolluk toplumu mu? Amerikan kapitalist sisteminde yoksulluk yasası, ortadan kalktı mı? Bu toplumda istikrar ve uyum sağlandı mı, içindeki tüm çelişki ve çatışma unsurları kontrol altına alındı mı?

Gerçekliğin somut bir incelemesi bunu çürütüyor. Üretim kaynaklı bolluk düzeyi gerçekten yükseldi, genel yaşam standardı arttı, Amerikan toplumunda genel ulusal gelir düzeyi yükseldi. Şüphesiz ki, tüm bunların kaynaklarından biri de Amerika’nın sömürgelerini ve yarı sömürgelerini sürekli olarak sömürmesidir. Asya ve Afrika’daki birçok ülkenin özgürleşmesine ve siyasi bağımsızlıklarını kazanmasına rağmen, özellikle Çin, Kuzey Kore, Kuzey Vietnam ve Küba gibi sosyalizm yolunu seçen ve başaran birkaç ülke hariç, ekonomik olarak Amerikan tekelinin kontrolü altında kalmaya devam ediyorlar. Asya ve Afrika’nın geri kalanında ise, özellikle eşitsiz ticaret ve bu ülkelerdeki ham madde fiyatları ile kapitalist ülkelerdeki mamul malların fiyatları arasındaki büyük farklar nedeniyle, sömürü devam etmektedir.

Ancak bu, gerçekte, genel olarak kapitalist ülkelerde, bilhassa Amerika’da bol üretimin ve artan zenginliğin birincil kaynağı değildir. Birincil kaynak, bu sanayileşmiş kapitalist toplumlardaki sömürünün yeni doğasıdır; bu da yeni bir faktörün, yani bilim ve teknolojideki modern devrimin bir sonucudur. Bu devrim sayesinde, üretim oranı artmıştır, ancak üretim için gereken emek süresinin azalması, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana üretim oranında yaklaşık yüzde 40’lık bir artışa yol açarken, emek süresi yüzde 10’dan fazla azalmadı. Bu fark, sömürü oranında bir artış ve yoksullukta bir yükseliş anlamına geliyor. Bu verimlilik artışına rağmen, fiyatlar düşmedi, bilâkis, özellikle tüketim mallarının fiyatları 1948’deki seviyelerinden yüzde 25 daha yüksek bir seviyeye ulaştı ve yükselmeye devam ediyor. Bu, Amerikan kapitalistinin şu anda 15 yıl öncesine göre yüzde 20 ila 30 daha fazla üretim fazlasına sahip olduğu anlamına geliyor. Şüphesiz ki, verimlilikteki bu hızlı artış, Amerikan kapitalizmine zengin kaynaklar sağlıyor ve esasen işçi sınıfını rüşvetle kandırıyor. Ancak bu rüşvet nominaldir ve özellikle genel ekonomik durumun işsizlikte artışa yol açtığı göz önüne alındığında, artan yaşam maliyetine karşılık gelmiyor. Aslında, mutlak yoksullaşmanın artışından bu kadar açıkça bahsetmek ve bunu, Marcuse ve diğer Batılı iktisatçılar ve sosyologların yaptığı gibi, Marksizmin kapitalist sistem altında yoksulluğun artacağını öngörmesinin yanlışlığının kanıtı olarak almak bir hatadır. Marcuse şöyle diyor:

“Gelişmiş sanayi ülkelerinde işçi sınıfının yükselen standardı, kapitalizmin yakın zamanda yaşanacak son krizi ve proletaryanın yoksullaşması hakkındaki Marksist anlayışı şiddetle çürütüyor gibi görünüyor.”

Bu görüş, 1891’de Alman Sosyal Demokrat Partisi programının analizinde zaten eleştirilmiş ve çürütülmüştü. Programın ilkelerinden biri, “proletaryanın yoksulluğu sürekli olarak artacaktır” şeklindeydi; Engels, bu görüşün mutlak biçimde hatalı olduğunu, çünkü işçilerin örgütlenmesinin ve artan direnişlerinin yoksulluğun artışına bir engel teşkil edeceği fikrini sunduğunu savundu. Marx da bu noktayı ele aldı.

Ücretler, işçi sınıfının göreceli yoksulluğunun üzerine çıktığında, bu durum, onların toplam ulusal gelirdeki paylarının doğal olarak azaldığını ortaya koyar. Bu durum en sık, göreceli ücretler düşerken reel ücretlerin nominal ücretlerle ve emeğin artan parasal değeriyle birlikte yükselmesiyle ortaya çıkar.

Dahası, Marx, kapitalist sistemde yoksulluğun artması yasasından bahsederken, "bu yasa, diğer tüm yasalar gibi, çok sayıda koşulun sonucu olarak etkinliğini değiştirir” der.

Eğer Ingache, işçilerin örgütlenmesine ve artan direnişlerine odaklanarak bu koşullara işaret ettiyse, bilim ve teknolojideki modern devrim, bu yasayı ortadan kaldırmadan etkinliğini değiştiren bir başka yeni faktördür.

Bu nedenle, özellikle Amerikan işçi sınıfının daha zengin hale geldiğini inkar etmiyoruz; hatta birçok kesimi, gelişmekte olan ülkelerdeki işçi sınıfıyla karşılaştırıldığında, nispeten bir aristokrasiyi bile teşkil ediyor olabilir. Şüphesiz ki bu, Amerikan işçi sınıfının siyasi duruşuna da yansıyor. Amerika’da reformist bir işçi partisi bile yok ve Komünist Parti orada kitlesel olmayan bir parti. Milyonlarca işçi, milyonlarca insanın çektiği korkunç işsizliğe rağmen, hâlâ burjuva partilerine oy veriyor. Lenin, en eski Batı ülkelerinin bazılarında kapitalizmin zaferini nasıl sömürdüğüne sık sık dikkat çekmiştir. Bu ülkede devrimci hareket zayıf düşürülüyor, bir süreliğine sınıfsal barışa benzer bir durumu yaratıyor, ezen sınıf, ezilen sınıflara tavizler veriyor.

Bilim ve teknolojideki devrim, verimlilik ve reel ücretlerdeki artış yanında, kitle iletişim araçları ve onun muazzam ideolojik etkisiyle birlikte, bu durumu şekillendiren objektif bir faktördür.

Ancak, tüm bunlara rağmen, somut kanıtlar, bu yeni faktörler ve koşullar nedeniyle kapsamı biraz değişmiş olsa bile, ABD’de yoksulluğun arttığını ortaya koymaktadır. Başkan Kennedy, 30 milyondan fazla Amerikalının yoksulluk içinde yaşadığını kabul etmiştir. Michael Harrington, The Other America: Poverty in the United States [“Öteki Amerika: ABD’de Yoksulluk” -1962] adlı kitabında, kırsaldaki ailelerin yüzde 50’sinin yoksulluk içinde yaşadığını, yetersiz beslenmeden muzdarip olduğunu ortaya koymaktadır. İktisatçı Leon Keysering, 1964 yılında, mevcut ulusal gelir dağıtım sisteminin fırsat eksikliğinin veya yoksul insan sayısının önemli ölçüde azaltılmasını mümkün kılmadığına inandığını dile getirmiştir. Amerika’nın ulusal gelirinin yüzde 90’ı silahlanma projeleri ve tekelcilerin zengin kesimleri tarafından tüketilmektedir.

Bu durum, işsizliğin önemli ölçüde arttığı bir dönemde gerçekleşmektedir. 1970 yılında istihdam edilen işçi sayısı 4.087.000’e yükseldi. Ardından, 1971 yılının ilk çeyreğinde 5.200.000’e çıktı. Aynı yılın son çeyreğinde ise 5.400.000’e ulaştı. Bu, şüphesiz Amerikan ekonomisini etkileyen genel krizin bir yansımasıydı. Ekonominin durumu, 1969’da 7 milyar dolarlık bir açık verecek kadar kötüleşmişti. Belki de en son dolar krizi, bunun en büyük kanıtıdır. Bu, 1968’den beri ABD dolarını vuran üçüncü krizdir, ancak önceki ikisinden çok daha derindir. Bu, doların ve en genel manada Amerikan ekonomisinin yüzleşeceği son kriz olmayacaktır. Gerçekte bu, sadece iç ekonomik bir kriz değil, aynı zamanda Amerikan ekonomik yapısının ve küresel kapitalist ekonomiyle olan ilişkisinin tam kalbine darbe indiren küresel bir ekonomik ve politik krizdir.

Bu durum, Amerikan ekonomisi ile Avrupa ve Japon kapitalist ekonomileri arasındaki keskin bir çelişkiyi yansıtmaktadır. Bu kriz, öncelikle Amerika’nın dünyanın birçok yerindeki saldırgan askeri politikalarının yanı sıra tüm kapitalist dünya üzerindeki ekonomik egemenlik politikasından kaynaklanmaktadır. Bu politika, bir yandan küresel sosyalist ekonominin sürekli artan gücüyle, diğer yandan da dünya halklarının Amerika’nın saldırgan ve sömürücü planlarına karşı direnişiyle karşılanmaktadır. Bu kriz, yalnızca Amerika ile diğer kapitalist ülkeler arasındaki çelişkileri derinleştirmekle ve Amerikan ekonomisinin küresel konumunu zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda Amerikan halkının pahasına iç ekonomik durumu da kötüleştirir. Burada detaylı bir çalışma yapmayacağız, ancak Amerikan toplumunun, Marcuse ve diğer kapitalist iktisatçıların ve sosyologların iddia ettikleri gibi, bir bolluk toplumu olmadığını belirtmek yeterlidir. Aksine, ABD, artan verimlilik oranlarına rağmen, yoksulluk, işsizlik ve krizler toplumudur. Yüksek verimlilik oranları, hatta aşırı yüksek ücretleri, giderek artan sömürücü doğasıyla el ele gitmektedir. Bu toplumda fiziksel emeğin sömürülmesi artık tek sömürü biçimi değil. Bilimsel ve teknolojik devrimin sonucu olarak yeni bir sömürü biçimi daha eklendi: Zihin emeğinin sömürülmesi. Zihinsel ve düşünsel kapasitelerin sömürüsü, muazzam kârların yeni, neredeyse hiç fark edilmeyen bir kaynağıdır. Maddi ihtiyaçlar nispeten karşılanırken, ahlaki enerjilerde giderek artan bir tükenme ve yoksullaşma yaşanmaktadır. Çok sayıda aydın, yavaş yavaş düşün işçisine dönüşmekte, yaşam standartları beden işçilerinin yaşam standardına yaklaşmaktadır. Yeni maddi ve ahlaki ihtiyaçlar ortaya çıkmakta, sistem bu ihtiyaçları karşılayamamaktadır.

Yönetici, bu ihtiyaçları karşılama ve tatmin etme konusunda yetersizdir. Liderler bol vaat vermektedir ama bu vaatleri yerine getirme konusunda alabildiğine acizdir!

Bu nedenle, bolluk toplumu değil, maddi ve manevi yoksulluk toplumu, işsizlik ve krizler toplumu, artan ve yoğunlaşan bir sömürü ve saldırganlık toplumu söz konusudur. Peki bu toplum, Marcuse’nin iddia ettiği gibi, muhalefet güçlerini içine çekmeyi başarıyor mu? Keskin sınıf mücadelesini gizlemeyi, kontrol altına almayı ve özümsemeyi, bu mücadelenin öncüsü olan işçi sınıfını sömürücü ve baskıcı sistemine entegre etmeyi başarıyor mu?

Somut gerçekler bu iddiayı da çürütüyor. MacIntyre gibi biz, Marcuse’nin sunduğu tablo doğru olsaydı, Marcuse’nin bu toplum hakkında yazdıklarını asla yazamayacağını, kitaplarına asla okur bulamayacağını söyleyip Marcuse’ye cevap vermiyoruz. Biz, ona Marcuse’nin kitabında öngörmediği, Amerika’da ve neredeyse tüm kapitalist dünyada patlak vermelerinden sadece dört yıl önce yayımlanan öğrenci ve gençlik hareketlerine işaret ederek cevap vermiyoruz.

Gerçek şu ki, genel olarak kapitalist toplum, özelde Amerikan toplumu, yoğun toplumsal çatışmalarla maluldür. Marcuse’nin tasvir ettiği gibi, bu toplum, istikrarlı, bütünleşik bir varlık değildir. Marcuse’nin kitabının yayımlandığı 1964 yılından bu yana, genel olarak kapitalist dünyadaki, özellikle sanayileşmiş kapitalist ülkelerdeki grev hareketine ilişkin şu istatistikleri vermek yeterlidir.

Sadece Amerika’da 1970 yılında 3,03 milyondan fazla işçinin katıldığı 5.600 grev yaşandı.

Gerçekten de, Marcuse’nin dediği gibi, bu grevler, özellikle Amerikan işçi sınıfının gerçekleştirdiği grevler, tümüyle ekonomik grevlerdir, siyasi grevler değildir. Bu doğru, ancak bu ekonomik grevler ne anlama geliyor? İstikrarı, entegrasyonu ve asimilasyonu mu ispatlıyorlar? Memnuniyete ulaşan ve ihtiyaçları karşılayan müreffeh bir toplumun delilleri mi? Bu durum, ekonomik niteliğine rağmen, henüz bu sisteme karşı siyasi bir eyleme dönüşmemiş olsa bile, Amerikan kapitalist sistemi altında yaşam standartlarındaki sürekli düşüşe karşı kitlesel toplumsal mücadelenin bir tezahürü olan kolektif istikrarsızlığı ortaya koyuyor. Marcuse’nin kendisi de, belirsiz ifadelerle ve geçiştiren bir yaklaşım dâhilinde de olsa, Amerikan işçi sınıfı içinde çalışma koşullarına, asalak emeğe karşı bir muhalefet olduğunu kabul ediyor.

Fabrikadaki giderek kötüleşen sisteme karşı zorlu mücadele... vb. Ancak bu muhalefet, işçi sınıfı mücadelesinin deneyimi her zaman acil çıkarlardan genel çıkarlara, ekonomik hedeflerden siyasi hedeflere doğru büyüyen bir mücadele olmasına rağmen, siyasi hareketin maddi faaliyetinden izole edilmiştir.

Amerikan işçi sınıfının siyasi hareketten tamamen izole olduğunu söyleyemeyiz. Kitlesel bir hareket olarak şüphesiz izoledir, ancak içinde hareket eden ve büyüyen, nispeten küçük de olsa, kitle tabanı ve faaliyetlerden söz edilebilmektedir. Bunlar, genel büyüme ve ekonomik ve toplumsal durumun kötüleşmesi ve politik mücadelenin yoğunlaşmasıyla birlikte büyür. Dahası, Avrupa’nın gelişmiş sanayi kapitalist ülkelerindeki işçi sınıfının durumu tamamen farklıdır. Özellikle İtalya ve Fransa’da, Marcuse’nin iddia ettiğinin aksine, siyasi öncülerinin, komünist partilerin gücü sayesinde kitlelerimizle birlikte siyasi mücadeleye katılıyorlar. Buna, gelişmiş sanayi kapitalist toplumda, bilhassa Amerikan toplumunda istikrarsızlığın sayısız diğer tezahürlerini de eklemek isterim. Genel olarak öğrenci, gençlik ve aydın hareketlerini, siyahilerin mücadelelerini, Amerikan Komünist Partisi’nin faaliyetlerini, barış hareketini ve çeşitli diğer demokratik ve solcu hareketleri ve örgütleri hatırlamamız yeterlidir. Vietnam Savaşı’na karşı yapılan muhteşem yürüyüşleri, hatta nüfusun çeşitli kesimlerini kapsayan bu savaşa karşı yaygın muhalefet hareketini hatırlamamız yeterlidir!

Ancak, bu dışsal olayların yanı sıra, bilim ve teknolojideki modern devrime dayanan sistem kendi iç yapısına sahiptir.

Bu, devrimin, teknisyenlere, uzmanlara ve vasıflı işçilere olan bağımlılığının sürekli artmasıyla birlikte, kaçınılmaz olarak fiziksel ve zihinsel sömürüye, bilimsel ve teknolojik başarıların yok edilmesine, israfına ve bunların kötüye kullanılmasına dayalı mevcut toplumsal sisteme karşı daha büyük bir muhalefete yol açacağı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu muhalefet, bilimsel planlama ve karar alma süreçlerine demokratik katılım mücadelesi yönünde büyüyecek, böylece egemen bürokratik azınlık, onların sömürücü çıkarları ve saldırgan planları ile arasındaki çelişkileri derinleştirecektir.

Bu, mevcut gerilimleri daha da artıracaktır. Dolayısıyla, bilimsel ve teknolojik devrimin, Marcuse’nin iddia ettiği gibi, muhalefeti absorbe etmediğini veya sınıf çatışmasını içermediğini, aksine, onu şiddetlendirdiğini ve yoğunlaştırdığını görüyoruz. Devrimci toplumsal çelişkinin patlaması için gerekli öznel ve nesnel gereksinimlerin olgunlaşmasını hızlandıran yeni koşullar yaratmaktadır.

Ancak, kendimizi yalnızca Amerikan kapitalist sistemi içindeki çelişkileri düşünmekle sınırlamak, bu sistemin kendi içindeki çelişkilerin sınırlarını tanımlamak için yeterli değildir. Daha önce de belirttiğim gibi, bu sistem, küresel sosyalist sistem, küresel kapitalist sistem ve Üçüncü Dünya olarak adlandırılan gelişmekte olan ülkeler olmak üzere üç bölüme ayrılmış yeni bir küresel düzenle iç içe geçmiştir. Daha önce, küresel kapitalist sistemin kendi içindeki, onu oluşturan ülkeler arasındaki artan çelişkilere dikkat çekmiştik. Amerika artık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu sistemin başında yer aldığı konumu işgal etmiyor. Amerika, artık eskiden olduğu gibi diğer kapitalist ülkeler üzerinde duran ve son sözü söyleyen güç değil. Bugün, özellikle Fransa ve Batı Almanya olmak üzere, Avrupalı kapitalist devletlerin Amerika’ya karşı isyanının tezahürlerini ve Japonya ile Amerika arasındaki artan çelişkileri açıkça görüyoruz. Bu çelişkiler, Amerika’nın kendi içinde giderek artan çelişkilerle ilgisiz değildir; bilâkis, onları daha da ağırlaştırmaktadırlar. Daha önce, küresel dolar krizinin durumu kötüleştirmedeki etkisine dikkat çekmiştik.

Amerika’nın Kendi Toplumsal Hali

Sovyetler Birliği’nin öncülüğünde küresel sosyalist sistemin yükselişi ve istikrarlı ekonomik, politik, sosyal, bilimsel ve teknolojik büyümesi, gerçekte Amerikan kapitalist sisteminin gidişatındaki ve kaderindeki en derin çelişkiyi oluşturmaktadır.

Bu sosyalist sistemin yükselişi ve sürekli büyümesi, küresel kapitalist sistemin bütünlüğünü ve istikrarını zayıflatmada belirleyici bir faktördür. Bu küresel sosyalist sistem sayesinde, artık tüm dünyayı kapsayan tek bir küresel kapitalist pazar yok; bunun yerine, birden fazla küresel pazar var. Dünyanın ekonomik haritası, kapitalist sistemin zararına olacak şekilde değişti. Sovyetler Birliği ve genel olarak sosyalist ülkeler tarafından izlenen barışçıl bir arada yaşama politikası, bu konudaki Sovyet-Çin anlaşmazlıklarına bakılmaksızın, kapitalist sistemin birliğini parçalamada, sistemler arasındaki çelişkileri yoğunlaştırmada ve Amerika’nın küresel pazardaki ezici hakimiyetini kaybetmesinde derin bir etkiye sahip oldu; bu da şüphesiz, Amerika’nın kendi toplumsal halinin kötüleşmesine katkıda bulundu.

Bunun yanı sıra, bağımsızlıklarını kazanmış, gelişmekte olan ülkeler ve bağımsızlıkları için mücadele eden sömürgeleştirilmiş ve yarı sömürgeleştirilmiş ülkeler de bulunmaktadır. Genel olarak sosyalist ülkelerin ve özellikle Sovyetler Birliği’nin sağladığı siyasi ve askeri yardım ve destek sayesinde, küresel emperyalist bağımsızlığın, özellikle de Amerikan bağımsızlığının kapsamı daralmaktadır.

Gerçekten de, politik bağımsızlıklarını kazanmış ancak açık veya gizli ekonomik sömürüden hâlâ muzdarip olan bu ülkelerin çoğu, politik bağımsızlıklarını ekonomik bağımsızlığa bağlamanın gerekliliğini nesnel deneyimleriyle bilince çıkartmaktadır. Bu da hızlandırılmış kalkınma ve sosyalizm yolunu seçmeden ulaşılamayacak bir hedeftir.

Dünya genelinde ulusal kurtuluş hareketleri, toplumsal dönüşümlerle iç içe geçmiş olup, genel olarak emperyalizmle, özellikle de Amerikan emperyalizmiyle doğrudan karşı karşıya gelmektedir.

Bu olgu, Amerika’nın kendi toplumsal haline de yansımakta, çelişkilerini ve çatışmalarını daha da şiddetlendirmektedir. Küresel çatışma, Amerikan sisteminin kapılarını sadece çalmakla kalmıyor, onları kırıp geçmek suretiyle, bu iç çelişkileri ve çatışmaları yoğunlaştırıyor. Vietnam Savaşı, artık sadece Amerika’nın Uzak Doğu’nun uzak köşelerinde yürüttüğü bir savaş olmaktan çıkıp, Amerika’nın kendi içinde neredeyse bir iç savaşa, Amerikan sisteminin yapısı içinde politik, ekonomik ve toplumsal bir krize dönüşmüştür.

Ben, Marcuse’nin sunduğu Amerikan kapitalist sistemine dair son derece kasvetli ve karamsar görüşün aksine, pembe, iyimser bir tablo sunmak niyetinde değilim. Bu sistem, kapsamlı krizine rağmen, varlığını, saldırganlığını ve sömürüsünü sürdürmek için halen daha birçok araca sahip. Ben daha çok Marcuse’nin sunduğu tablonun tehlikesini vurgulamak niyetindeyim. Ya da en azından istikrarı, kapsamlılığı, katılığı ve mutlakiyetçiliğinden daha zayıf olduğunu, çünkü bunlar çatışma, çelişki ve değişim olasılığını neredeyse tamamen gizlediğini belirtmek istiyorum.

Marcuse’nin çağdaş Amerikan toplumu hakkında sunduğu tablo, değerlendirmeleri farklı olsa da, aynı sonuca varıyor: istikrar, kapsamlılık, katılık, mutlakiyetçilik ve devrimci değişimin nesnel faktörlerini görememe. Oysa bizzat Marcuse, Tek Boyutlu İnsan adlı kitabında devrimci değişimin faktörlerini ya da en azından devrimci değişimin öncüllerini, bu marjinal ve asalak gruplarla özdeşleştirmemiş miydi? Gerçek şu ki Marcuse, kendini bu gruplarla sınırlayarak ve Amerikan kapitalist sisteminin iç ve dış durumundaki çelişki ve çatışma güçlerini görmeyerek, devrimci değişimin gerçek yolunu gizlemiş, hatta onu çarpıtmaya ve yok etmeye çalışmıştır.

Marcuse’nin sistemin çirkinliğinin büyük ölçüde doğru bir resmini sunduğuna hiç şüphe yok.

Marcuse, Amerikan kapitalist sisteminde, çağımız boyunca toplumumuzun içinde ve dışında işleyen yasaların gerçek doğasını kavrayamadığından, devrim için harekete geçme gücümüzü elimizden alıyor.

Sadece bu da değil. Marcuse, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist sistemi, zulüm, hatta sömürü açısından, Amerika’daki kapitalist sistemle eşdeğer tuttu. Bu, sadece mutlakçı bir yaklaşım mı, nesnel objektif bilimsel bakış açısı eksikliğinden kaynaklanan analizdeki hassasiyetsizlik mi, yoksa kasıtlı bir kötülük eylemi mi?

Bir sonraki bölüm bu soruya cevap sunmaya çalışacak.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynakماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 61-80.]

01 Ağustos 2026

, ,

Sebte Krizi ve Emperyalizm



Sebte (Ceuta) ne işe yarar?

İşe yarayacağı hususlardan biri şu: en vatanseverlerin bile Cebelitarık Boğazı’nın İspanyol karasularının bir koridoru olduğunu keşfetmelerine yardımcı olacak.

Bu sayede bu vatanseverlerin yüksek sesle dillendirdikleri “İspanya, İspanya” ve “ulusun önceliği” sloganlarının yerini, “egemenlik” ve “bağımsızlık" sloganları alacak mı, hep birlikte görebiliriz.

Bu sayede, vatanseverlerin, Cebelitarık Boğazı’nda İspanya’ya sulardan geçen gemilerin geçişinin düzene sokulması, Türkiye’nin İstanbul Boğazı’nda veya Avustralya’nın Torres Boğazı’nda yaptığı gibi, gemilerden geçiş ücreti alınması gerektiğini söylemeye cesaret edip etmeyeceklerini göreceğiz.

Elbette bu korkak vatanseverler, İspanya’nın BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olduğu için bunun yapılamayacağını söyleyecek, bu sayede “egemenlik” kelimesini pratiğe dökme karşısında duydukları korkuyu gizlemeye çalışacaklar.

Birkaç dakika sonra, bu korkak vatanseverler, her zaman ilgilendikleri konulara dönecek, insan hakları, çalışma hayatındaki düzenlemeler, yaşam koşulları, duyarcılığın tesis ettiği diktatörlük gibi konularda uluslararası sözleşmelerden veya anlaşmalardan çekilmemiz gerektiğini söyleyecekler, İspanyol devletinin jeopolitik bağımlılığını sorgulamayan her şeye dair yaygara koparacaklar.

“Egemenlik” ve “bağımsızlık” kelimelerinin bir bedeli varken, korkaklığı ve yabancı güçlere boyun eğmeyi küçük bayrakları altında ve o boş “İspanya İspanya!” çığlıklarıyla gizlemenin bir bedeli yok.

ABD, Fas ve İsrail’in bu hamlesinin, Faslı gençlerin rejim tarafından (Milili’ye (Melilla) değil de) Sebte’ye yönlendirilmesiyle ilgili tartışmanın ötesine geçen daha derin sonuçları olduğuna inanıyorum.

Bence İspanya’nın kendi içinde, gezegenin en kritik boğazlarından biri olan Cebelitarık Boğazı’nın, bir kıyıdan diğerine İspanyol karasuları olması sebebiyle sahip olduğu jeopolitik önem, tam olarak idrak edilemiyor.

Bugünkü İspanya, egemenliğini ABD’ye, AB’ye ve emperyalizme tabi uluslararası çerçevelere tümüyle teslim etmeyi kabul etti. İspanyol halkı bu sürece jeopolitik anlamda uyum gösteriyor. Ancak bu durum üç nesil sonra böyle olmayabilir.

ABD, on yıllar sonrasını düşünüyor. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi gibi anlaşmaların artık geçerli olmayacağı veya İspanya’nın artık kendisine bağlı bir vasal olarak hareket etmeyeceği bir dünya tahayyül ediyor. Bu bugün tahayyül edilmesi garip olsa da önemli bir ihtimal.

Bu ihtimal, bilhassa İran’ın onlarca yıl aklına bile getirmediği, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini düzene sokmak için attığı adımlardan sonra daha da güçlendi. İran’ın egemenliğini esas alan bu pratiği, diğer ülkeler için örnek teşkil edecektir.

Muhtemelen gelecekte ABD, Cebelitarık Boğazı’nın tek bir ülkeye, İspanya’ya bağlı olmamasını, bu deniz yolunun biri İspanyol diğeri Fas olmak üzere iki bölgesel koridora bağlanmasını sağlamayı amaçlıyor.

İsrail’in hesaplamalarına göre, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı’ndaki güvensizlik göz önüne alındığında, Cebelitarık Boğazı’nın gelecekte kendisine müttefik olan Fas tarafından yönetilmesi, çok önemli bir hedef.

ABD’nin Fas’a yaptığı yatırım, Afrika’ya ve kaynaklarına yönelik bir yatırımdır. Bu yatırım, NATO ve AB’nin vasal devleti haline gelen İspanya’ya yaptığı yatırımdan çok daha yoğun olacaktır.

Sebte operasyonu, bilhassa Sebte ve Milili üzerindeki İspanyol egemenliğinin ABD içinde sorgulanması, bu projenin ilk aşamalarıdır: Sebte’nin statüsünde zorla yapılacak bir değişiklikle, Cebelitarık Boğazı’nda sular, artık sadece İspanya’ya ait olmayacak ve neticede bir Fas koridoru kurulacak.

Bence ABD’nin planı da bu yönde.

Daniel Lobato
1 Ağustos 2026
Kaynak

,

Nikos Zaşaryadis


Nikos Zaşaryadis, 1931’den 1956’ya kadar Yunanistan Komünist Partisi (YKP) genel sekreteriydi. 1935’te Stalin ve Komintern'in emriyle YKP genel sekreterliğine atandı. Ertesi yıl sağcı Metaksas diktatörlüğünce tutuklandı. Hapiste olan Zaşaryadis, 28 Ekim 1940’ta İtalya’nın Yunanistan’ı işgalinin ardından kurulan birleşik anti-faşist cepheyi politik açıdan etkileyen önemli isimlerdendi. Faşist saldırı karşısında birlik ve direnişi teşvik etme çabalarına rağmen, Zaşaryadis hapiste tutulmaya devam etti. Naziler, 1941’de Yunanistan’ı işgal edip ele geçirdiğinde, Zaşaryadis, Mayıs 1945’te ABD ordusunca kurtarılan aldığı Dachau kampına nakledildi.

Markos Vafiadis ile birlikte Zaşaryadis, 1946-1949 arası dönemde yaşanan Yunan İç Savaşı sırasında YKP liderliğine hareket eden Yunanistan Demokratik Ordusu’nun (YDO) oluşumunda ve faaliyetlerinde önemli bir isimdi. 1949’da askeri çabaların çökmesinin ardından Zaşaryadis ve YDO’nun diğer liderleri Özbekistan sovyetinin başkenti Taşkent’e gitti. 1953’te Joseph Stalin’in ölümüne dek YKP’nin “harici” bürosunun genel sekreteri olarak destek almaya devam etti.

Zaşaryadis, 1955’te YKP’nin Taşkent şubesiyle tartışma yaşadı, bazı iç çekişmelerin ardından, görünüşte Nikita Hruşçev’in desteği ve onayıyla, Mayıs 1956’da görevinden alındı. Zaşaryadis, ertesi yıl YKP’den ihraç edildi. Bazı kaynaklar, Zaşaryadis’in sürgünden sonraki yıllarda Ural bölgesinde yaşadığını, Su ve Orman Dairesi’nde memur olarak görev yaptığını belirtiyor. Çoğu kaynak ise hayatının geri kalanını Sibirya’da, önce Yakutistan’da, ardından Surgut’ta sürgünde geçirdiğini, resmi KGB kayıtlarına göre 1973’te intihar ettiğini öne sürüyor. Cesedi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 1991’de Yunanistan’a iade edildi.

* * *

YKP Genel Sekreteri’nden

Yunanistan Halkına Açık Mektup

 

Mussolini’nin faşizmi hançerini, Yunanistan'ı köleleştirmek ve esaret altına almak amacıyla, Yunan halkının sırtına acımasızca ve pervasızca sapladı. Bugün, biz Yunanlılar, özgürlük, onur ve ulusal bağımsızlığımız için savaşıyoruz. Mücadele, çok zor ve çetin olacak. Ama yaşamak isteyen bir millet, tehlikelere ve fedakârlıklara meydan okuyarak savaşmalıdır. Yunan halkı, bugün Mussolini’nin faşizmine karşı ulusal kurtuluş savaşı veriyor. Ana cephenin yanında, her kaya, her koru, her köy, kulübe, her şehir, her bir ev, ulusal kurtuluş mücadelesinin kalesi olmalıdır. Faşizmin her ajanı acımasızca yok edilmelidir. Metaksas hükümetinin yönettiği bu savaşta, hepimiz çekinmeden tüm gücümüzü vermeliyiz. İşçi sınıfı, tüm emperyalist bağımlılıktan kurtulmak, gerçek bir halk kültürüne sahip, emeğin ve hürriyetin üzerine kurulu yeni Yunanistan’ı inşa etmek suretiyle o güzel ödüle kavuşacak, mücadelemiz bu haliyle zirvesine ulaşacaktır. Herkes mücadeleye, herkes kendi mevziine geçsin, elde edeceğimiz zafer, Yunanistan’ın ve halkın zaferi olacaktır. Bugün tüm dünyanın işçileri bizim yanımızdadır.

Nikos Zaşaryadis
YKP Merkez Komitesi Genel Sekreteri
Atina
31 Ekim 1940
Kaynak


* * *

Ulusal Kurtuluş Cephesi İkinci Kongresi’nde Yapılan Konuşma

 

Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin ikinci kongresi çok zor ve tarihsel süreçte belirleyici olacak bir momentte toplandı. Dün gece konuşan Glüchsburg, 1949 yılının başındaki durumun her zamankinden daha kritik olduğunu söyledi. Bu değerlendirme, halkımızın demokratik hareketinin sahip olduğu imkânların da bir göstergesidir. Bu nedenle, kongrenizde alınacak kararlar, halkınızın mücadeleye daha da büyük bir katkısını ifade etmeli ki, birlikte bu yıl içinde zafere doğru belirleyici bir adım atabilelim.

Bu bakış açısıyla kongre, şu şekilde değerlendirilmelidir:

1. Halkın askeri katkılarını artırma kararlılığını yansıtması gereken bir askeri kongre düzenlenmeli. Bu nedenle, Makedon halkının tüm güçlerini, tüm mevcut kaynaklarını zafer yolunda istikrarlı bir şekilde seferber etmelisiniz.

2. Kongreniz, Makedon halkının birliğini sağlamaya yönelik bir kongredir. Biz biliyoruz ki örgütümüz, geçmiş yıllarda Makedon halkının askeri çabalarına da yansıyan bir kriz yaşadı.

Bugün, Ulusal Kurtuluş Cephesi, kendi örgütsel yapısını ideolojik açıdan arındırılmış, daha sağlam bir birlik için temeller atmıştır. Halkınız geleceğe güvenle bakmaktadır; zaferin neticesinde özgürleşme hedeflerine ulaşacaklarını ve gelecek yaşamlarının seyrini bağımsız olarak belirleyeceklerini bilmektedirler. Her bir temelde, kardeş halkın birliği bozulmadan kalacaktır.

3. Dahası, kongreniz, Yunan ve Makedon halkları arasında tam bir birlik kongresidir. Bu soru doğru bir temele oturtulduğundan ve iki halk ortak hedefler için çabaladığından, yanlış algılar ortadan kaldırılmıştır. Bu nedenle, Yunanistan Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin Beşinci Genel Kurul Toplantısı’ndan sonra kongreniz, temel sorunlardan birini ideolojik ve politik olarak açıklığa kavuşturacak ve birliği güçlendirecektir. Bu birlik, zafer için vazgeçilmez bir ön koşuldur; çünkü birbirimizden ayrı savaşsaydık, monarşist faşizmi yenemezdik. Bu birlik korunmalıdır çünkü o, zaferin temelidir, düşmanımızın saldırdığı ana hedeftir. Zaferimizi bu birlik güvence altına alacaktır. Ancak, zafere giden yolun zor olduğunu ve sadece monarşist faşizmle değil, aynı zamanda Amerikalılar ve İngilizler tarafından somutlaştırılan, silah tedariki, hava kuvvetleri ve ülkemizde İngiliz kuvvetlerinin konuşlandırılmasıyla çok yönlü destek sağlayan birleşik uluslararası emperyalist gericilikle de karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz. Ayrıca, ülkemize Amerikan kuvvetlerinin gönderilmesi için hazırlıklar yapılmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen, birliğimiz ve topyekûn mücadelemizle onların planlarını bozabiliriz.

Hareketimizin karşı karşıya olduğu güçlüklerin ne kadar büyük olduğunu hepimiz biliyorduk, bunları dikkatle gözlemlemeliyiz, çünkü onların üstesinden ancak bu şekilde gelebiliriz. Gayet büyük olan bu güçlükler, iki halkın ortaklaşa yüzleştiği güçlüklerdir.

(Burada konuşmacı haince eylemlerden bahsettikten sonra şöyle devam etti:)

Makedon halkı, özellikle Viç bölgesinde, mücadele için sahip oldukları her şeyi verdi ve gerçekten de yenilgiye uğradı. Çocuklarını, kızlarını ve sahip oldukları her şeyi verdiler. Bu insanüstü fedakârlık, aşılması gereken güçlüklere yol açtı. Bu güçlükler, savaştan, gücün yoğunluğundan kaynaklanıyor. Bunlar, savaşın yol açtığı güçlüklerdir. Ancak, yükü daha da ağırlaştıran ve diğer güçlükleri daha da artıran başka, öznel güçlükler de vardı. Bu insanlar, mücadele için sahip oldukları her şeyi verdiler. Ancak, bir komiser veya levazım subayı bu insanlara kötü davrandığında, birliği baltalıyor demektir. Her bir eyleme şahit olduk, suçluların çoğu mahkûm edildi, ancak tüm suçluları bağlayamadık. Bu engellerle karşılaşıyoruz, bilinçli olarak bunların üstesinden geliyoruz. Ancak bu şekilde, düşmanın birliğimizi baltalamak için sızdığı yaraları vurabileceğiz.

İnsanların başka güçlükleri de var. Bunlardan biri de genç kadınların seferber edilmesi. Hepimiz, böyle bir şeyden yana olmadığımızı anlıyoruz. Kızlarımızı sık sık uzuvlarının kesilmesi için göndermek doğru değil. Bu ne doğal ne de insani; ancak iki halkımızın da yüksek çıkarları tarafından dayatılan doğal bir önlem, mücadelemiz için zorunlu. Bu önlem, düşman tarafından körüklenen birçok yanlış anlaşılmaya yol açtı. Ancak özgürlük uğruna her şeyi feda etmeliyiz. Makedon halkının yukarıda bahsedilen önleme bakış açısının tek yolu budur. Bu, onlara yeni bir cesaret kazandıracak, böylece iradeleri mücadelenin çıkarlarına boyun eğecektir.

Diğer güçlüklerse açlık, bombardıman, yoksulluk, soğuk vb. Bazı zayıf ruhlara yorgunluk işlemiş durumda ve düşman, zulmün önünü açmak adına, onları daha da zayıflatmak için daha da fazla çaba sarf ediyor.

Bu kürsüden Makedon halkı, mücadelelerinde kendilerine yardımcı olacak başka gerçekleri de keşfetmelidir. Yoldaş Vurnas, bir süre önce Yunan Çiftçiler Partisi Merkez Komitesi Politbürosu’nda Mora Yarımadası halkının çektiği acılar hakkında konuştu. Tüm Yunan halkı acı çekiyor, sadece Makedon halkı değil. Makedon halkı, Rumeli halkının çektiği acıları yaşadı. Hepiniz, Yunanistan Demokratik Ordusu subaylarının ve savaşçılarının 40 çocuğunu, anneleri tarafından bir dağdan diğerine, bir vadiden diğerine taşınan ve monarşist faşistlerce yakalanıp katledilen çocukları hatırlıyorsunuz. Bugün Rumeli, Tesalya ve Mora Yarımadası’nda binlerce çocuk, duyulmamış güçlükler içinde ve her şeyden mahrum bırakılmış halde ıssız yerlerde yaşıyor. Viç’te böyle bir trajedinin yaşanmasına izin vermeyeceğiz. Burada halk, böyle güçlükler yaşamadı. Binlerce çocuk kurtarıldı, halk demokrasisi ülkelerinde ihtiyaçları karşılanıyor. Bu şekilde Slav-Makedon halkı barış içinde olabilir.

Genç kadınlara gelince, Rumeli ve Tesalya’dan binlerce genç kadının tıpkı buradaki kadınınız gibi savaştığını bilmelisiniz. Yunanistan Demokratik Kadınları konferansında da duyduğunuz gibi, Rumeli’deki Yunanistan Demokratik Ordusu’nun yüzde 40’ı, burada olduğu gibi evlerine dönme imkânı olmayan, bu yüzden öldürülmekten ve tecavüze uğramaktansa silahlanıp savaşan kadınlardan oluşuyor. Yoldaşlar, tüm bunları gördüğümüzde, iki halkın eşit olması için Yunanistan’daki herkesin eşit derecede fedakârlık yaptığını söyleyebiliriz. Bu meseleye bugün böyle bakmalı, başkalarına da böyle açıklamalı, böylece paniğe kapılanları ve hainleri dizginleyip izole etmeliyiz.

Şimdi de birliği baltalayanlar hakkında birkaç söz söyleyeceğim. Mücadeleden kaçanlar, Yunanlılar tarafından satılacaklarını düşünenler, bu halkı ihanete uğratanlar, çünkü halklarını ancak ellerinde cinlerle savunabileceklerini düşünenler. Bu saçmalığın bir yalan ve korkakların işi olduğunu söyleyenler, kertenkele gibi saklanıp kendi derilerini kurtarmaya çalışanlar. Halklarını terk edenler, “Bırakın başkası cehenneme gitsin” diyorlar. Birliği baltalayan bu korkaklar ve monarşist faşizme yardım edenler, kongreniz tarafından firari ve hain olarak kınanmalıdır.

Sadece halkınızın genel seferberliği, onların zaferin belirleyici bir faktörüne dönüşebileceği elverişli koşulları yaratacaktır.

Monarşi yanlısı faşizmin konumu kritik. Son üç yıldır tüm güçlerine rağmen bizi yok etmeyi başaramayanlar, bugün yıkılmaz bir duvar olduğumuzu anlayamıyorlar. Bugün büyük zorluklardan geçiyorlar. İngiliz parlamentosunda, Churchill’in Akdeniz’den sorumlu eski bakanı MacMillan şöyle dedi: Eğer monarşist faşizmi desteklemezsek, yazın yok edilecek. Sofulis, Amerikan ordusunun Yunanistan’a gelmesinden memnuniyet duyacağını belirtti. Böyle bir durumda monarşist faşizm derilerini temizlemeye çalışıyor. Düşmanlarımızın yaptığı bu değerlendirmeye dayanarak, ortak zafere daha fazla katkıda bulunmalısınız. Yoldaşlar, kazanacağız. Son üç yıl, monarşi yanlısı faşizmin bizi asla yenemeyeceğini gösterdi. Bu üç yıl açıkça gösteriyor ki, ancak istersek kazanabiliriz.

Direnişimize yeniden başladığımızda, özellikle Batı'daki bazı dostlarımız, kaderimizin belirlendiğini söylediler. Mücadelemizde bir gelecek görmediler. Karşılaştığımız güçlükleri ve seçtiğimiz yolu biliyoruz. Gene de başka bir yol seçebilirdik. Başlangıçta büyük olan bu zorlukların üstesinden bugün bile gelebiliriz. Ancak kararlı, azimli olmalı, düşmanımızdan zaferi almalıyız. Kongreniz, 1949’un zafer için belirleyici bir yıl olacağından emin olmanız için alınacak kararları onaylamalıdır.

Halk demokrasisinin zaferi için belirleyici faktörlerden biri de şudur: Diğer yoldaşlar da halk demokrasileri kampının güçlendiğini, uluslararası tepkinin ise onlara daha fazla zorluk çıkarmaya çalıştığını, yeni bir savaşta çıkış yolu bulmayı umduğunu vurgulamışlardır. Tüm ilerici insanlık bizim yanımızda. Bu, demokratik halklardan aldığımız manevi ve maddi destekle kanıtlanmaktadır.

Amerikalılar, ordularını Yunanistan’a getirmeyi düşünüyorlar. Bundan korkmuyoruz, çünkü özgürlükleri için savaşan insanlar, hiçbir şeyden korkmazlar. Dünyanın tüm demokratlarının kendi taraflarında olduğunu biliyorlar, bu nedenle zaferlerinden eminler.

Uluslararası demokrasinin bu önemli noktasında, savaşçılar ve özgür keskin nişancılar olarak mücadele ederek, monarşist faşizmi yok etmek denilen o büyük görevi ifa edeceğiz.

Çabalarımızın temelini, başarının ön koşulu olan birliğe dayandıracağız. Kazanmaktan gayrı seçeneğimiz yok.

Yaşasın iki halkın birliği!

Nikos Zaşaryadis
25 Mart 1949
Kaynak

31 Temmuz 2026

, ,

Bilimsel Felsefe mi, Kaotik Ütopya mı?


İkinci Bölüm

Bilimsel Felsefe mi, Kaotik Ütopya mı?

 

Tek bir felsefe yoktur... felsefeler, daha doğrusu, farklı felsefi duruşlar vardır.

Felsefe, ne kadar soyut ve onu çevreleyen canlı olayların gerçekliğinden ne kadar uzak olursa olsun, o, bu olaylara karşı bir tutumdur, dolayısıyla, bu olayların bir parçasıdır. Felsefe, bu olayların ifadesi ve yorumudur, aynı zamanda, olumlu ya da olumsuz, bu olaylar üzerinde etki eden bir güçtür.

Bu nedenle felsefe, insanın toplumsal tarihinin bir parçasıdır, hallerinin, aşamalarının ve genel olarak soyut niteliğinin ifadeye, yoruma ve değişime dair faktörlerinden biridir. Soyutluk, bu tarihteki katılımının yöntemi olduğu kadar, gerçekliğin görünüşlerinin ardındaki yasaları ortaya çıkarmak için kullandığı yöntemdir. Ancak bu ortaya çıkarma, egemen görünüşleri donduran ve onları sabit mutlaklar haline getiren statik bir vizyona kayabilir. Bu kayma, felsefenin yönteminin, bu gerçeklikteki çatışmanın genel bir parçası olduğu, hatta var olandan olması gerekenlere geçmede etkin bir katılım olarak tanımlanabilir.

Dolayısıyla, felsefe, genel olarak materyalist ve idealist felsefeler olarak ikiye ayrılır.

Felsefi materyalizmin derecesi, dünyanın nesnel gerçekliklerini ve içindeki çatışan güçlerin doğasını düşünsel olarak anlama derecesine göre değişir. Ayrıca, bu anlayışı yeni ve daha iyi bir gerçeklik yaratmak için eyleme dönüştürme derecesine göre de farklılık arz eder. Öte yandan, felsefi idealizm, bu nesnel gerçekliklere dair düşünsel anlayışın ötesine geçme derecesine göre farklılık arz eder. Bazen düşünsel-teorik soyutlama yoluyla, bazen de düşünsel-teorik olmayan soyutlama yoluyla. Ayrıca, bu gerçeklikler içindeki çatışma yasalarını ne ölçüde göz ardı ettiğine veya bunların etkinliğini sınırlayan veya onları etkisiz hale getirip dondurmaya çalışan bir şekilde yorumladığına göre de değişir.

İnsanlık tarihi boyunca, materyalizm ve idealizm arasındaki bu fark, tüm farklı dereceleriyle birlikte var olmuştur. Aslında bu çatışma, temelde toplumsal ve sınıfsal mücadelenin bir ifadesidir. Felsefi doktrin ile toplumsal gerçeklik arasında doğrudan bir ilişki bulamasak da, felsefi doktrin, kavramları, algıları, genel yapısı, evren, yaşam, toplum ve insanlığa dair kapsamlı görüşüyle, bazen dolaylı olarak da olsa, bu ilişkiyi kaçınılmaz olarak içerir. Bu noktayı açıklamak için felsefe tarihine derinlemesine inmeye ihtiyaç duymadan, Hegel’in felsefesinin idealizmin en yüksek felsefi doruk noktasını, Marx’ın felsefesinin ise materyalizmin en yüksek felsefi doruk noktasını temsil ettiğini belirtebiliriz. Ancak bu genel gözlem, tarih boyunca çeşitli felsefi okulların (materyalizm ve idealizm) doğasında var olan özel farklılıkları ve ayrımları örtbas eder.

Bu farklılıklara ve ayrımlara rağmen, materyalizm ve idealizmin genel özelliklerini şu şekilde tanımlayabiliriz: Materyalizm, bilgi edinme yöntemi olarak aklı benimseyen rasyonel bir felsefedir, ancak bileşenlerini analiz ederken veya kavramlarından soyut sonuçlar çıkarırken aklın sınırlarında durmaz.

Ancak, bu kavramlar, üç temel ilkeye dayanarak, hem doğal hem de insani nesnel gerçeklere aklın uygulanmasına odaklanır:

1. Bu gerçeklerin varlığı, kavramları ve fikirleriyle birlikte, aklın varlığından önce gelir.

2. Bu gerçekler, rasyonel bilgiye elverişlidir.

3. Bu bilgi, yalnızca bireysel tefekkür ve akıl yürütme yoluyla değil, aynı zamanda ve öncelikle, pratik toplumsal deneyim yoluyla da elde edilir.

Bu nedenle, materyalizm, yalnızca gerçekliği anlamak için gerekli tefekkür felsefesi değil, aynı zamanda gerçekliği değiştirmek için devrimci bir felsefedir.

Öte yandan, idealizm de rasyonel bir felsefe olabilir, ancak kavramları ve fikirleriyle birlikte aklın varlığının nesnel gerçeklerin varlığından önce geldiğini düşünür. Aklı, bu nesnel gerçeklerin belirli algılarının olgularında birincil kaynak olarak görebilir. Dolayısıyla, aklın algıladığı şey, kendi yaratımıdır veya aklın algıladığı şey, kendi başına gerçek değil, bu gerçeğin olgularıdır, çünkü kendi başına gerçek, bilinemez. Dahası, gerçekliğin ötesine geçer, yaşanmış deneyim olmadan soyut tefekkürle yetinir. Bununla birlikte, idealizm, algının soyut teorik kavramlarından farklı bilgi kriterlerine dayanan, akılcı olmayan bir felsefe olarak da düşünülebilir. Duygusal sezgiye, pratik faydaya veya genel veya özel olguların dışsal tanımlarına dayanır. Bu nedenle, örneğin Hegel’in idealizminde tamamen rasyonel bir yaklaşım bulabiliriz, ancak örneğin Heidegger ve Sartre’da bulunan bu Hegelciliğin uzantılarında akılcı olmayan yaklaşımlara rastlayabiliriz. Aynı şekilde, Comte ve William James gibi pozitivist ve pragmatistlerde rasyonel yaklaşımlar bulabiliriz, ancak onlarda betimleyici, faydacı veya parçalı rasyonel eğilimler de görürüz. Son olarak, Nietzsche ve Bergson gibi isimlerde tamamen irrasyonel yaklaşımlara rastlarız.

Materyalizmi idealizmden ayıran bir diğer faktör de tarihselciliktir. Bu tarihselciliği, doğası farklı olsa da, hem materyalist hem de idealist doktrinlerde iç içe geçmiş olarak buluyoruz. Genel olarak tarihselcilik, hem doğal hem de insan varoluşunun olgularına dair dinamik, çelişkili ve kapsamlı bir bakış açısıdır. Hegel’de mutlak teorik soyutlama olarak; Marx’ta spesifik, somut analiz olarak; Nietzsche ve Bergson’da ise soyut, duygusal bir deneyim olarak bulunur.

Kant’ta mekanik bir ilerleme olarak, Freud ve Sartre’da ise yalnızca insan öznesinin çerçevesine sınırlı olarak bulunabilir. Bu nedenle, tarihselciliği, yasaları yalnızca materyalist felsefede tanımlanabilen kapsamlı, nesnel bir gerçeklik olarak buluyoruz. Bu, onu diğer idealist felsefelerden kesin olarak ayıran şeydir. Kısacası, materyalizm, hem insan hem de doğal varoluştaki genel hareket yasalarının rasyonel, tarihsel bilgisidir ve bu bilgi aracılığıyla bu varoluşu değiştirmeye aktif katılımdır. İdealizm, insan ve doğal varoluşun rasyonel veya irrasyonel bilgisi olup, soyut tefekkür veya genel veya kısmi tanımlama sınırları içinde kalan bir bilgi iken, materyalizm, bilimsel ve devrimci bir felsefe iken; idealizm, bilimsel olmayan ve devrimci olmayan bir felsefedir. Marcuse’ye göre bu, Herbert’in felsefesine genel bir giriş niteliğindedir.

Burada biz şunu soruyoruz: Bu felsefenin genel teorik çerçevesi nedir? Materyalist mi yoksa idealist mi? Tümüyle Hegelci mi, yoksa Hegelciliğin muhtelif dallarına, özellikle Heidegger ve Sartre’ın eserlerinde görüldüğü üzere, varoluşçu felsefeye mi uzanıyor? Marksist mi, yoksa bazen söylendiği gibi, post-Marksist mi, yoksa bir felsefe mi?

Bu, bağımsız bir felsefe mi, yoksa bu felsefelere ve genel olarak felsefe tarihine yeni bir katkı mı?

Baştan vurgulamak istediğim gerçek şu ki, Marcuse’nin felsefesi, daha önce bahsettiğimiz felsefeler de dâhil olmak üzere, muhtelif felsefelerin eklektik bir karışımıdır, ancak nihayetinde kendine özgü bir karaktere sahiptir. İddialarına rağmen, kesinlikle materyalist bir felsefe değildir; dolayısıyla, genel doğası gereği idealisttir.

Ancak bu karakteri tanımlamak, her şeyden önce, bu felsefenin kökenlerinin, daha doğrusu, çeşitli kollarının ve bağlantılarının bir analizini gerektirir.

Haidegger, Marcuse’nin fikriyatının oluşumunda birincil kaynaktır. Marcuse, düşünce hayatına Haidegger’in öğrencisi olarak başlamıştır. Ancak onu hızla aşmış, gene de fikriyatında Haydegerciliğin kalıntılarını muhafaza etmiştir. Heidegger, Kierkegaard’dan sonra varoluşçuluğun kurucularından biridir. Felsefesi, tümüyle öznellik üzerine kuruludur. Bu, düşünsel soyutlamayla, pratik gerçeklikle veya dışsal toplumsal nesnellikle ilgili tüm kaygıların terk edilmesi, ölüm karşısında “dünyada var olma hali” denilen benliğe geri çekilmedir. Özü budur. Benliğin bu hakikate dair farkındalığı derinleştikçe, insan, kendi gerçekliğini tüm iç boyutlarıyla kapsamlı bir şekilde anlama yeteneğine sahip olur. Dolayısıyla, saf öznellik, onun felsefesinin özüdür ve onu nihayetinde Nazi Partisi’nin filozofu olmaya, Hitler’de Alman hakikatinin somutlaşmış halini bulmaya götüren de bu saf öznelliktir. (“Teorileri ve fikirleri, bugün veya gelecekte, varoluşunuzun temelleri ve kuralları kılmayın. Yalnızca Führer, Alman hakikati ve yasasıdır.”) Bununla birlikte, Führer, aynı zamanda Heidegger için daha kapsamlı bir anlayışın, varoluşa dair hakiki bilincin somutlaştığı, onu zenginleştirme ve geliştirme kapasitesine sahip tek kişi olan seçilmiş elit anlayışının simgesidir.

Marcuse, Heidegger’le yetinmedi, Heidegger üzerine yaptığı çalışmalarda felsefesinin Hegelci kökenlerini ortaya koyunca Hegel’e yöneldi. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi ve daha sonra da göreceğimiz üzere, Heidegger, mutlak öznellik felsefesi ve seçilmiş elit çağrısıyla Marcuse’nin düşüncesinde gizli bir şekilde varlığını sürdürdü.

Özellikle 1928’de Heidegger’den Hegel’e geçiş, Marcuse’nin düşüncesinde bir başlangıç noktası oldu. Bu, Heidegger’in tümüyle öznel diyalektiğinden Hegel’in (tabiri caizse öznel-nesnel) diyalektiğine bir geçiş olarak nitelendirilebilir. Kısacası, Hegel’in felsefesi, genel olarak insan ve doğa tarihini Mutlak Evrensel İdea’nın gelişen bir gerçekleşmesi olarak yorumlar. Düşünsel, toplumsal ve doğal yaşamın tüm tezahürleri, tarihsel hareketlerinde, bu Mutlak Evrensel İdea’nın tezahürlerinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla, Hegel ile, Heidegger’de olduğu gibi, tümüyle öznel bir diyalektik çerçevesinde değil, insanlığın ve doğanın tarihsel varoluşunun nesnel gerçekliğinde somutlaşan öznel bir diyalektik çerçevesindeyiz. Ancak bu gerçeklik, bahsettiğimiz gibi, Mutlak Evrensel İdea’nın gerçekleşmiş ifadesinden başka bir şey değildir. Heidegger’in Hegelci köklerine bu dönüşten sonra, Marcuse, Marx’a, yani Hegel’in öznel-nesnel diyalektiğinden Marx’ın materyalist diyalektiğine geçti.

Marksist diyalektik, Hegelci diyalektiğin tersine çevrilmesinden başka bir şey değildir. Toplumsal ve doğal varoluşun Mutlak Evrensel İdea’nın gerçekleşmiş bir tezahürü ve ifadesi olması yerine, düşünce, insan bilincinin varoluşun bir yansıması haline gelir veya başka bir deyişle, nesnel koşullar, insan bilincini belirler ve şekillendirir, tersi geçerli değildir. Gerçekte öznel bilinç ve nesnel varoluş arasında başlangıç noktası konusunda başka bir tartışma daha vardır.

Marx’ta da Hegel’de de bu başlangıç noktası, mutlak, evrensel bir fikir değil, somut bir gerçekliktir. Dolayısıyla Marcuse, Heidegger’in saf öznelliğinden Hegel’in öznellik-nesnelliğine ve ardından, Marx’ın nesnelliğine veya materyalizmine geçer. Başka bir deyişle, öznel idealizmden nesnel idealizme, nihayetinde materyalizme ulaşır.

Peki Marcuse, materyalizmi gerçekten benimsedi mi? Belki de 1928 ile 1933 yılları arasında, Haydegerci, Hegelci ve Marksist düşünceyi örtüştürmek suretiyle materyalizmi benimsedi. Ancak 1933’te Marcuse; Horkheimer, Adorno, Walter Benjamin, Erich Fromm ve Leo Löwenthal’i içeren Frankfurt Okulu’na katıldı. Benjamin, İkinci Dünya Savaşı sırasında öldü, son iki isim okuldan ayrıldı. Horkheimer ve Adorno, farklılıklarına rağmen, görüşlerini ifade etmeye devam ettiler. Frankfurt Okulu, kendisini “eleştirel felsefe” olarak adlandırdı, Marksizme dolaylo olarak atıfta bulundu. Ancak gerçekte, Marksizme hem yakındı hem de uzaktı. Onunla hem hemfikirdi hem de ondan farklıydı. Belki de “eleştirel” tabirinin kendisi, bu uzaklığın ve farklılığın bir tezahürüydü. Metodolojisinin temel bir yönünü belirlemek için kısaca Marksizme geri dönelim. Marksizm, nesnel gerçekliğin yasalarını anlamayı ve buna göre değiştirmeyi amaçlayan, gerçeklikle rasyonel bir yüzleşmedir. Bu nedenle Marksizm, bu yüzleşmeyi soyut fikirler veya kavramlar, genel ahlaki değerler veya ütopik fanteziler yoluyla gerçekleştirmez. Marksizm, koşulları anlamayı ve içindeki belirli toplumsal güçleri tespit etmeye çalışır. Egemen, otoriter fikirleri somutlaştıran güçleri de yeni bir toplum arayışında, toplum içinde iktidar için yarışan yeni fikirleri geliştiren güçleri de anlamaya gayret eder. Kapitalist sistemin analizinde Marksizm, burjuvaziyi gerici bir sınıf, işçi sınıfını ise yeni, özgür bir toplum inşa etmek için mücadele potansiyeline sahip devrimci bir sınıf olarak görür. Tüm bunların en önemli unsuru, düşünce yöntemi ve eylem yöntemidir. Devrimci eylemi donatan şey, belirli, gerçek dünya verilerinin analizi ve bu analizden belirli sonuçların çıkarılmasıdır.

Frankfurt Okulu veya Eleştirel Felsefe, Marksizm gibi gerçekliğin rasyonel analiziyle başlar, ancak o, soyut rasyonel analizin sınırlarında durur. Gerçekten de, bu soyut teorik analiz, onu Marksizme yaklaştıran bazı genel sonuçlara yol açabilir, ancak okul, ele aldığı gerçekliğin faktörlerini belirlemede ve bu analizden sonuçlar çıkarmada, mutlak soyutlamaların sınırlarını aşamaz. Kapitalist sistemin rasyonel karakterini analiz eder ve genel olarak, özellikle o dönemdeki Almanya ve İtalya’da liberalizmden diktatörlüğe dönüşümünü ortaya koyar. Eleştirel okul, bu nedenle rasyonel yöntemi terk etmez, aksine, toplumsal uygulamadaki önemini ortaya koymak için onu benimser. Yani, eleştirisi genel soyut kavramlar alanında kalsa da, onu öz eleştiri aracı olarak kullanır. Marcuse, bu görüşü paylaşır, ancak bu soyut eleştirel yaklaşımın iki yönünü vurgular: (1) eleştiriyi mevcut sistemin mutlak bir reddi, radikal ve kapsamlı bir dönüşüm çağrısı haline getirmesi; (2) bu mutlak reddiyeye geleceğe dair ütopik bir vizyon eklemesi.

Hatta bu vizyonu rasyonel yöntemin kendisine bile ekler. Belki de Lucien Goldmann’ın öne sürdüğü gibi, 1911’de Lukács ve Ernst Bloch arasında yaşanan eski teorik mücadeleden etkilenmiştir. Bu mücadelede Lukács, bilimsel materyalist bakış açısını savunurken; Bloch, bu bilimsel materyalist görüşü aşarak ütopyanın olumlu değeri olarak adlandırdığı şeye yönelmiştir. Önemli olan nokta, Marcuse’nin mutlak yadsımadan ve ütopik bakış açısından Frankfurt Okulu’nun tamamen soyut rasyonel karakterine yeni boyutlar eklemiş olmasıdır.

Marcuse’nin düşüncesindeki bu yeni yönelim, eleştirel okulu Marksizmden daha da uzaklaştırmış, Goldmann’ın dediği gibi, Almanya’daki Hitlerciliğin zaferinden ziyade, o dönemde Sovyetler Birliği’nde Stalinizmin yükselişine yönelik bir tepki biçimine dönüşmüştür.

Belki de Marcuse’nin bu yeni felsefi konumunun özünü, 1937’de yayınlanan “Eleştirel Teori” adlı makalesinde bulabiliriz. Bu makalenin bazı temel unsurlarını ele alalım.

Makalenin başında sözlü olarak materyalizmle olan felsefi bağını kabul etse de, daha sonra bu bağın eleştirel teoriyi diğer felsefi okullarla çelişen bir doktrin haline getirmediğini ileri sürüyor. Farklı felsefi okulları bir araya getirerek, yalnızca materyalist felsefeden uzaklaşmakla kalmıyor, nihayetinde felsefeyi tümüyle terk ederek, onu kendi aşkın konusuna hapsediyor. Bunu sadece bu makalede değil, daha sonraki çeşitli yazılarında da görüyoruz. Bu yazılarda şu tür görüşleri aktarıyor:

İdealist düşünce, bilhssa Alman felsefesinde, toplumsal önemindeki çeşitlilik ve farklılıklara bakılmaksızın, ilerici olarak kabul edilir. Bununla birlikte idealist düşünce, genel felsefe tarihinin sunumunda ve yorumunda, bazı önceki felsefi fikirlerin analizinde, toplumun önemini tümüyle görmezden gelir, toplumsal ve tarihsel anlamdan yoksun bir felsefi birlik ve süreklilik kurar. Bu anlam, Marcuse’nin bir makalesinde yer alan şu ifadede doğrulanmaktadır: “Felsefenin soyutlamasına bağlılık, koşullara daha uygundur, toplumsal çatışmalara inen o sözde felsefi kesinlikten daha gerçeğe yakındır.” Devamında şunu der: “Felsefi kavramlarda doğru olan, insan varlığının somut gerçekliğinden soyutlama yoluyla elde edilir ve yalnızca bu soyutlamada doğrudur. Akıl, zekâ, etik, bilgi ve mutluluk, salt burjuva felsefesinin kategorileri değildir.” İnsani kaygıları yüklenir, bu nedenle, yenilenmediği takdirde korunmalıdır.

Felsefenin soyut doğası, bu kavram ve değerlerin insani kaygılar açısından önemi ile ilgili tespitler yerindedir. Ancak bu noktada durmak, bizi felsefenin maddi sınırlarının tamamen ötesine götürür. Felsefi soyutlama mutlak değildir, bilâkis, toplumsal ve tarihsel farklılıklara göre anlamı ve işlevi değişir, çeşitlenir. Bu kavram ve değerler de yalnızca mutlak insani kaygılar değil, anlamı ve işlevi toplumsal ve tarihsel farklılıklara göre değişen ve farklılaşan kaygılardır. Bu, yalnızca bilginin sınırları değil, ahlaki ve estetik değerler için de geçerlidir. Burada daha fazla ayrıntıya girmeye gerek yok. Şunu söylemek yeterli: İçinde bir unsur barındırsa da, Marcuse’nin felsefenin anlamını toplumsal ve tarihsel içeriğinden uzaklaştırmak için kullandığı bu aşırı soyut karakteri fark etmek yeterlidir. Aynı makalede Marcuse, “Statükoyu değiştirmek, felsefenin görevi değildir. Felsefeci, ancak profesyonel bir felsefeci olmadığı sürece toplumsal mücadelelere katılabilir” diyerek, bu anlamı bilimsel bir biçimde doğrular. Profesyonel ve profesyonel olmayan felsefeci arasındaki bu ayrım, aslında felsefenin anlamını anlamasının doğal bir sonucudur. Nihayetinde başka bir ayrıma yol açar: toplumsal değişime katılan bir felsefe ile toplumsal değişime katılmayan bir felsefe; salt soyut olarak düşünen bir felsefe ile hem düşünen hem de değiştiren bir felsefe. Bu nedenle, eleştirel teorinin yalnızca felsefenin sorunu (burada toplumun tam bilgisine ulaşma sorununu kastediyoruz) daha kapsamlı bir şekilde ele alamamasının temelindeki belirli toplumsal koşulları ortaya çıkarmakla ilgilendiğini ve diğer herhangi bir çözümün bu felsefenin sınırlarının ötesinde olduğunu belirtmesi doğaldır. Soruna yönelik her biçimsel, bütüncül yaklaşımın özünde yatan gerçek, felsefeye dışarıdan gelir, bu nedenle, ancak felsefenin dışında aşılabilir. Felsefenin gerçekliğin farkındalığı ve onun içinde devrimci bir eylem gücü olarak geriye kalan nedir? Ya da başka bir deyişle, bu eleştirel teoride materyalizmden geriye ne kalır? Bu alıntılara rağmen, Marcuse, felsefesini nasıl özgürleştirici, devrimci bir felsefe olarak niteliyor? Öyleyse, özgürleştirici ve aydınlayıcı niteliği nerede? Elbette, Marcuse’nin teorisinde, eklediği yeni bir yönle mevcuttur:

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu yön “ütopya”dır. (Ütopya, kendisinin de dediği gibi, uzun süre felsefedeki tek ilerici unsurdu.)

Eleştirel teori, bunun ötesine geçer, bu ilerici unsuru koruyarak onu mevcut sistemi sorgulamak için kullanır. Ütopya felsefe tarafından alenen benimsenir, bunun sonucunda bilimsel nesnelliğin artık gerçeğin yeterli güvencesi olmadığı düşünülür. “Bilim ve teknoloji, eleştirel teori için kavramsal bir model olarak uygun değildir” diyen Marcuse, bu tespitini bilim ve teknolojinin kötüye kullanımı üzerinden gerekçelendirir veya meşrulaştırır, bilim ve teknolojinin gelişmedeki rolünü kabul etmesine rağmen, bilgi, gelişme ve özgürleşme için başka bir yöntem arar. Bu yöntem, hayal gücüdür.

Hayal gücü olmadan, tüm felsefi bilgi, mevcut olanın veya geçmişin pençesinden kurtulamaz, o, gelecekten kopuktur (çünkü hayal gücü, insanlığın yarın gerçekten ne olabileceğine dair tasavvuru üzeriden o yarını tanımlar). Şüphesiz ki, hayal gücü sadece sanat ve edebiyat alanında değil, bilgi alanında da insani yaratıcılığın ve yeniliğin bir gücüdür. Bu alanda, genel soyut sınırları veya uygulamalı bilimsel sınırları içinde olsun, rasyonel düşünce yeteneğiyle bağlantılıdır. Bununla birlikte, Marcuse’nin felsefesi, hayal gücünü bağımsız bir bilişsel güç haline getirmeye çalışır. Bu, eleştirel teorinin genel çerçevesidir: ütopyaya yönelen ve insanlığın geleceğini hayal gücüyle tasavvur eden teorik bir soyutlama.

Marcuse, soyutlama, ütopya ve hayal gücü aracılığıyla, yalnızca Marksizmden uzaklaşmakla kalmayıp, aynı zamanda onu temel teorik engellerinden arındırdığını, geliştirdiğini ve özgürleştirdiğini, bu engellerin de Stalinist gerilemeyle ortaya çıktığını iddia eder. Dolayısıyla Marcuse, felsefesini “post-Marksist” bir felsefe olarak tasavvur eder.

MacIntyre’ın sözleriyle, aslında bu, “Marksizm öncesi” bir felsefe, aynı zamanda eklektik bir idealist felsefedir. Bu gerçeği, ilerleyen bölümlerde ele alacağımız temel eserlerine dair analiz üzerinden daha net göreceğiz. Ancak bu bölümde, “Felsefe ve Eleştirel Teori” makalesi, bu bağlantıları tanımlamak için tek başına yeterli olmadığından, bazı teorik bağların üzerinde daha fazla düşünmemiz gerekebilir.

En önemli kitabı olan Akıl ve Devrim, 1941’de İngilizce olarak yayımlandı. Bu kitabın önemi, metodolojik ve tematik olarak, daha sonraki eserlerinde ifade edilen tüm felsefesinin temel unsurlarını büyük ölçüde içermesinde yatmaktadır. Dahası, bu kitapta kurduğu teorik bağın gerçek doğasını da görüyoruz. Kitap, Hegel’in felsefesini ve çeşitli düşünsel uzantılarını, Hegelcilik ışığında pozitivist felsefenin eleştirel bir analiziyle birlikte sunmaya adanmıştır. Kitabın özü, Marcuse’nin 1960’ta bu kitabın yeni baskısına yazdığı giriş yazısında vurgulanmaktadır: Bu kitabı yazarak, Hegel’in yeniden canlanmasına küçük de olsa bir katkıda bulunmayı umduğunu belirtir. Aslında Marcuse, kaybolmaya yüz tutmuş bir zihinsel yeteneği, yani olumsuzlayıcı (veya yadsımacı) düşünme becerisini yeniden canlandırmayı amaçlamaktadır. Hegel’in tanımladığı gibi düşünme, bize doğrudan açık olduğu üzere, yadsımadır. Marcuse, bu yeteneği yeniden canlandırarak, diyalektik yöntemin temel unsurunu, itici gücünü vurgulamayı amaçlamaktadır.

Kitabın başlığı, konusunu belirtmektedir: Akıl ve Devrim. Burada kastedilen akıl Hegelci anlamda akıldır. Bu anlamıyla akıl, verilmiş veya var olanın yadsınması ve reddidir. Marcuse, bu anlamdan yola çıkarak, özünde verilmiş veya var olanın yadsınması ve reddi olan eleştirel teori anlayışını türetir. Marcuse’nin, ister Hegel’de ister Marx’ta olsun, yadsıma veya reddiye olarak sunduğu bu anlamın diyalektik doğasını ileride göreceğiz.

Kitap, gerçekte, ister tamamen soyut mantıksal kavramlar ve düşüncelerle (yani düşünce biçimleriyle) ilgili olsun, ister genel olarak tarihsel, toplumsal ve politik yönlerle (yani gerçekliğin nesneleriyle) ilgili olsun, Hegel’in bakış açısını tümüyle benimseyen, Hegel’in mutlak bir savunmasıdır. Hegel’in bu son alandaki, özellikle politik alandaki hatalarına ve Marcuse’nin bu hataları kabul etmesine (hatta Hegel’in bazılarına ilişkin çekincelerine) rağmen, Marcuse, bunları açıklamaya, hatta zaman zaman haklı çıkarmaya çalışır. Ancak Marcuse’nin bu hataları kabul eden yaklaşımı, bunların kökenini Hegel’in mantıksal anlayış ve düşüncelerinden bazılarında aramaya yönelmez. Bunları mutlak surette benimser, bu anlayış ve algıların hiçbirine eleştiri getirmez. Eleştirisi, bahsettiğimiz gibi, siyasi yönle sınırlıdır, hatta bu yönü açıklamaya ve haklılaştırmaya çalışır.

Gerçekte, bu hataları anlamanın tek yolu, Hegel’in felsefesindeki bu ampirik köklere, özellikle de mantığındaki “Mutlak” kavramına geri dönmektir. Bu kavram, Hegel’in zamanının bazı siyasi olaylarını nihai amaç ve son hedef olarak görmesinin, genel olarak kendi düşünsel diyalektiğiyle çelişmesinin kaynağıdır. Hegel, Prusya devletinde durmuş ve onu mutlak, evrensel fikrin nihai tezahürü olarak görmüştür. Bunu yaparak, bu mutlak fikrin diyalektiğini dondurmuş, bu fikri trajik bir sona sürüklemiştir.

Aslında gerçekte, Hegel’in felsefesi iki zıt eğilime sahiptir:

Hegel’in mantığındaki mutlak anlayışında özellikle belirgin olan, tamamen soyut ve mutlak bir eğilim ile insanlık tarihinin ve öznelerinin yorumunun genel çerçevesinde somut ve dinamik bir eğilim söz konusudur.

Gerçekten de Hegel, bu verileri ve öznelerini kapsamlı tarihleri boyunca ele almaya özen göstermiş, değişen içeriklerini düşüncenin mantıksal biçimlerinden değil, bu biçimleri değişen, somut, tarihsel içerikten çıkarmaya çalışmıştır.

Bu biçimleri bu içeriğe göre düzeltir ve değiştirir. Düşünceyi ve gerçekliği harmanlar. Onun için düşüncenin gerçeklik üzerindeki önceliğine rağmen ki bu önceliği bazı öğrencileri zamansal değil, sadece mantıksal açıdan yorumlamıştır, onun için gerçekliğin düşüncenin somutlaşması ve gerçekleşmesi olmasına rağmen, düşünce biçimleri soyutlama yoluyla tarihsel deneyimin somut gerçekliklerinden çıkarılır. Ancak Marcuse’nin Hegel felsefesi sunumunda, bu felsefenin somut, ampirik kaynağını kabul etmesine rağmen, bunun tam tersini buluyoruz. Marcuse, bu felsefenin soyut mutlaklığını ampirik somutluğundan daha öncelikli hale getirir. Mutlak olan, değişkene galebe çalar. Nitekim, Alasdair MacIntyre’ın yerinde ifadesini kullanacak olursak, daha somut olanı daha soyut olanın ışığında algılarız. Marcuse bu şekilde, Hegel’in söylediklerinin çoğunun ampirik olduğunu göz ardı eder. Dolayısıyla, Marcuse, Hegel’in felsefesinin soyut, mutlak idealist yönünü pekiştirir, nesnel ve somut yönünü zayıflatır. Belki de bunu, Marcuse’nin Hegelciliğin özü olarak gördüğü olumsuzlama kavramında görebiliriz. Hegel, bilhassa Marx’a göre olumsuzlama, var olanın mutlak bir reddi veya çürütülmesi değil, aksine, onu aşmak ve geride bırakmaktır. Onu tamamen ve kesin olarak yok etmez, aksine, ondan kaynak alır, içindeki hareket ve ilerleme unsurlarını genişletir. Yeni bir niteliksel düzeye yükseliştir, ancak bir kopuş değildir, gerçekleşmesi, bir sıçrama veya siyasi terimlerle bir devrim biçimini alsa bile.

Marcuse’nin Hegelci bağlamından sıyırdığı bu mutlak olumsuzlama kavramı, daha sonra göreceğimiz gibi, Marcuse’nin tüm fikriyatında temel bir yöntem haline gelir. Gerçekten de, Marcuse’nin Hegelcilik anlayışındaki bu soyut, mutlakçı karakterin, günümüz çağını analiz ederken kullandığı aynı mutlakçı karakter olduğunu görebiliriz. Genel yargıları, Hegel’in kendi çağını analiz ederkenki siyasi yargılarıyla neredeyse örtüşmektedir, ancak Hegel’in analiz yöntemi Marcuse’ninkinden daha somuttur. Bununla birlikte, Marcuse, en azından, kendi çağını putlaştıran Hegel’den farklı olarak, doğrudan içinde olduğu çağı putlaştırmamıştır, ancak Marcuse’nin analizi bu putlaştırma çabasına dolaylı olarak sebep olmuştur. Bu meseleyi sonraki bölümlerde ele alacağız.

Bu bağlamda “Akıl ve Devrim’in ayrıntılı bir analizini yapmamıza gerek yok, çünkü bu, tamamen felsefi bir eserdir. Genel yaklaşımını özetlemek yeterli olacaktır.

Bu kitapta Marcuse, Hegel’den daha Hegelcidir. Belki de, MacIntyre’ın haklı tespitiyle, Marcuse, Marksizmin eleştirip aşmak suretiyle kendi materyalist felsefesini kurmasına katkıda bulunan Sol Hegelcilerin sol kanadına mensuptur. Marcuse’nin Hegel’in felsefesini formüle etmek için kullandığı temel kavramların çoğu, aslında bu Sol Hegelcilerin sol kanadının kavramlarıdır. Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi adlı kitaplarını adadıkları kavramlardır. Bu eleştirinin özü, Marx’ın bu solcuların Hegelciliği mutlak soyutlamaların kaynağı olarak aldıkları, somut, ampirik gerçeklere dayanan daha bilinçli ve aydınlanmış bir düşünceye dönüştürmeye çalışmadıkları yönündeki gözlemidir. Marcuse’nin Hegel’in felsefesine yaptığı, tam da budur, onu günümüzde bu Sol Hegelcilerin bir uzantısı yapan da budur.

“Teori” terimi, Marcuse’nin benimsediği “eleştiri”ye ve Frankfurt Okulu’nun felsefesine verilen addır. Bu terim, Marx’ın Alman İdeolojisi’nde eleştirdiği ve çürüttüğü, temelinde idealist ve nesnel ampirik gerçekliğin analizinden kopuk düşünsel duruşunu açıkladığı Sol Hegelcilerce de kullanılmıştır.

Aynı şey, “insan” ve “insanın özü” terimleri için de geçerlidir. Marx, Sol Hegelcilerin insan deneyiminin idealist yorumunda kullandıkları bu soyut terimi Alman İdeolojisi’nin birçok sayfasında eleştirmiş, onların yerine “insanlar” terimi kullanılmıştır. Gerçekte bu, iki terim veya iki kavram arasında bir fark değildir: biri soyut ve mutlak, belirli, somut anlamdan yoksun; diğeri ise somut, toplumsal ve tarihsel önemi haizdir. Ancak burada kısaca belirtmekte fayda var ki, “insan” ve “insanın özü” gibi soyut kavramlar, Marcuse’nin yazılarında, öncelikle bireyin özgürleşmesini hedefleyen özgürleştirici devrimini temellendirdiği kavramlarda karşımıza çıkmaktadır. Bunu daha sonra ayrıntılı olarak göreceğiz.

Bu anlamda, Marcuse’nin felsefesi Marksist değil, daha önce de belirttiğimiz gibi, Marksizm öncesi, belki de Hegelcilikten bile daha Hegelcidir. Dolayısıyla Marcuse, Akıl ve Devrim adlı kitabında Marksizmi takdim ederken, onu tümüyle Hegelci bakış açısıyla yorumlar. Özel Olan’a odaklanır.

Burada Marcuse’nin Marksizme dair özel anlayışını ayrıntılı olarak aktarmayacağız, sadece Marksizmi takdim ve idrak etme konusunda geliştirdiği yaklaşımına ait beş hususu beş ana noktayı belirtmekle yetineceğiz.

1. Marcuse, Marx’ı takdim ve tefsir ederken 1844 Elyazmaları eserini temel almıştır.

1844 Elyazmaları, aslında Marx’ın düşüncesinde henüz aşılmamış olan, geçmişe ait kalıntıları, daha doğrusu, Hegelcilikten mülhem unsurları dile döker. Ancak Marcuse, bu yazıları, Marx’a ait, Alman İdeolojisi ve Kapital ile başlayan, bu yazılardan tamamen farklı bir teorik yol izleyen diğer yazılarla teorik olarak birleştirmeye çalışır. Oysa aslında 1844 Elyazmaları’ndan Alman İdeolojisi’ne geçilmişse, Hegelcilikten Marksizme geçilmiş demektir.

Marx, 1844 Elyazmaları’nda Marksist değildi. Detaya girmeden, bu yazılardaki temel rehber fikrin, insani yabancılaşmanın, nesnel toplumsal koşulları yönlendiren kapitalist sömürü biçimlerini ürettiği fikri olduğunu belirtmek yeterlidir. Hegelcilikten Marksizme, yani kapitalist sömürünün somut yabancılaşma biçimlerini ürettiği fikrine geçilmiştir. Başka bir ifadeyle, “Nesnel toplumsal koşullar, insan bilincini belirler” diyen anlayış benimsenmiştir. Elbette, bilincin bu koşullardaki rolü reddedilmez.

Marcuse’nin bu bariz teorik kafa karışıklığına meyletmesi gerçekten tuhaf bir durumdur. Oysa Marx, elyazmalarının olgunluk dönemine ait teorileri için salt hazırlık çalışması olduğunu, öneminin öneminin abartılmaması gerektiğini kabul eder.

Ancak, bu kabule rağmen, mesele, bu elyazmalarının önemine dönük vurgunun abartılıp abartılmaması değil, elyazmalarının Alman İdeolojisi kitabında tanımlanmaya başlanan doğru Marksist düşünceye ne ölçüde uyduğu meselesidir.

2. Marcuse, Marx’ı takdim ve tefsir ederken, Engels’in katkılarını Marksist düşünce çerçevesinden kasıtlı olarak ayırır ve dışlar. Belki de bu dışlama girişimlerinin en barizi, Engels’in Doğanın Diyalektiği adlı kitabıyla yaptığı önemli katkının görülmemesidir. Engels, bu kitapta diyalektik materyalizmi doğal maddenin hareketi bağlamında da ortaya koyar.

Marcuse, bu kitabı alaya alır, neredeyse Engels’in onu hiçbir şekilde yayımlamayı amaçlamadığı imasında bulunur. Bu eleştirisi dâhilinde Marcuse, diyalektiği yalnızca insan düşüncesi ve deneyimiyle sınırlandırır, doğayı dışlar, diyalektik materyalizmi tarihsel materyalizmle bir görür.

3. Marx, komünizmin (sosyalizmin) ilk aşamasından ikinci aşamasına, zorunluluk alanından özgürlük alanına kesin bir geçişten bahsederken, bu geçişin nesnel yasalarca yönetildiğine vurgu yapar. Bu, özgürlük alanındaki insan yaşamının onu yöneten nesnel yasalardan yoksun olmayacağı, aksine, bu yasalar aracılığıyla yeni tarihsel insanın bu yasalar üzerinde tam kontrole sahip olacağı, özgürlüğün en yüksek biçimde gerçekleşeceği anlamına gelir.

Özgürlük, özünde, Hegel’de bile, zorunluluğun bilgisidir. Özgürlük, zorunluluğa karşı gelmez, aksine, onun yasalarını bilmemek ve onlara boyun eğmektir. Ancak Marcuse, Marx’ın felsefesinde bunu kabul etmesine rağmen, bunu tamamen farklı ve çelişkili bir şekilde yorumlamaya çalışır. Ona göre, zorunluluk alanından özgürlük alanına geçiş, “nesnel yasalarla yönetilmeyen” bir aşamaya geçiştir. Bu, gerçekte, sadece Marksizmin yeniden yorumlanması değildir. Tamamen Marksizmin zıddıdır. Marcuse’nin kendi felsefi ütopyasını temellendirdiği, Marksizm adına sunulan, esasen Marksist olmayan bir özgürlük anlayışıdır burada söz konusu olan.

Marcuse, komünizmin birinci ve ikinci aşamaları arasındaki açık ayrımı görür, ikinci aşamadaki özgürlüğün doğasını yorumlamaya çalışır ama nihayetinde bu iki aşamayı cem eder. Birinci aşamaya, Marx’ın ikinci aşama için belirlediği bazı özellikleri ve hedefleri atfeder. Bu, daha sonra göreceğimiz gibi, Marcuse’nin Sovyet Marksizmine yönelik eleştirisinde netleşecektir.

4. Marcuse, Hegel’den Marx’a geçişi, akıl kavramından mutluluk kavramına geçiş olarak görür. Marx için mutluluk fikri, akıl fikrinin yerini almıştır. Aslında, MacIntyre’ın haklı tespitiyle, Marx, mutluluk kavramını Marcuse’nin sunduğu sınırlar içinde kullanmamıştır, aksine, faydacı felsefenin benimsediği mutluluk kavramını eleştirmiştir. Marx, mutluluğu birincil hedef olarak belirlememiş, bunun yerine, konuyu nesnel anlamıyla, özgürlüğü hedef olarak ele almıştır. Özgürlüğü, zorunluluk üzerinde kontrol sağlayarak, ihtiyaç ve sömürüyü ortadan kaldırarak, insan ihtiyaçlarını karşılayarak ve yaratıcı enerjileri serbest bırakarak mutluluk imkânlarını sağlayan bir güvence olarak değerlendirmiştir. Marcuse ise iddiasını destekleyecek herhangi bir metin ortaya koymadan, Marx’ın kavramında kendince bir değişiklik yapmıştır. Kendi felsefesini kurmak için yapay olarak oluşturduğu bu Marksist kavrama dayanarak, Marx’ın hilafına, ona Marksist bir yorum getirerek özgürlük ve mutluluğu birbirine karıştırmıştır. Marksizm, şüphesiz mutluluğu hedefler, ancak onu tanımlarken dikkatli davranır.

Nesnel koşul özgürlüktür. Marcuse’nin özgürlüğün nesnel temelini ihmal etmesi ve mutluluğu acil hedef haline getirmesi, felsefesine ütopik ve duygusal bir karakter kazandırır, böylelikle, onun insan devriminin gerçek özgürlüğe ve gerçek mutluluğa giden yoluna dair nesnel bir vizyon sunmasını engeller.

Son olarak, daha önce ele aldığımız Marcuse’nin olumsuzlama kavramına geri dönelim. Ona göre, olumsuzlama, gördüğümüz gibi, var olanın, şimdinin ve mevcut olanın tam ve mutlak bir olumsuzlamasıdır. Dolayısıyla, MacIntyre’ın sözleriyle, Marcuse, doğru olanı gerçek olanla karşı karşıya getirir, yani, gerçek olan her şey yozlaşmıştır ve aşılmalıdır. Bu, Marksist ve büyük ölçüde Hegelci kavramla tamamen çelişen metafizik ve idealist bir kavramdır.

Marksizmde, olumsuzlama gerçekten de ilerlemenin itici gücüdür. Ancak, soyut ve mutlak bir olumsuzlama değildir. Çelişkilerin birliği ve karşıtlığı yasasıyla organik olarak bağlantılıdır. Sadece bu çelişkilerin çözülmesiyle gerçekleştirilebilir. Başka bir deyişle, Marksizmde yadsıma, mevcut çelişkilerin doğası ve belirli, somut tarihsel koşullar tarafından belirlenir. Bu, unsurları mevcut toplumun kalbinde ve dokusunda dönen somut bir mücadelenin parçasıdır. Dolayısıyla, bu sadece var olan her şeyin (Marcuse’nin ifadesiyle) “toptan yadsınması” veya mevcut düzenin ya da geçmişin ortadan kaldırılması, dışlanması ve yıkılması değildir. Aksine, daha fazla ilerleme için eski ve mevcut düzenin tüm olumlu ve gerekli unsurlarını koruyan, ilerlemeye dair bir koşuldur. Mevcut gerçekliğin özünden kaynaklanan, koşullarıyla bağlantılı ve gelişmiş unsurlarını genişleten yeni bir niteliksel düzeye geçiş hareketidir. Her yeni niteliksel düzeyle, yeni bir yadsıma aşaması için gerekli koşullar olgunlaşır ve bu böyle devam eder. Dolayısıyla mesele, mutlak bir yadsıma değil, belirli, somut koşullarla bağlantılı bir mücadeledir.

Ancak Marcuse için mesele, sadece Hegel veya Marx’ dair kişisel bir tefsir ortaya koymak değil, daha ziyade, onları genel olarak anarşist bir devrim ve radikal değişim anlayışının temeli olarak kullanmaktır. Bu hususu sonraki bölümlerde açıklayacağız.

Bu anlamda, Marcuse’nin felsefesinde, Hegelci veya Marksist düşünceyle değil, Hegelciliğin ve Marksizmin özünü çarpıtan, tahrif eden, eşi benzeri görülmemiş yorumlarla karşılaşırız.

Ancak Marcuse’nin ilgisi Hegel ve Marx’la, daha doğrusu, onları yeniden tefsir etmekle sınırlı kalmadı. Aralarındaki keskin çelişkilere ve tefsiriyle bu düşünce akımlarının gerçek niteliği arasındaki çelişkiye rağmen, diğer düşünce akımlarını da yeniden yorumladı, onları kendi felsefesinin temelleri olarak benimsedi.

Heidegger’in felsefesinin Marcuse üzerindeki ilk etkisini, ardından, Marcuse’nin Hegelci köklerini keşfettikten sonra bu felsefeden ayrılış sürecini ele aldık. Ancak, gördüğümüz gibi, Marcuse, kendi felsefesinde Heidegger’in felsefesinin kalıntılarını korumuştur; bu da, son derece öznel olan birçok yönüyle, onu şüphesiz Heidegger’in bir uzantısı olan Sartre’ın varoluşçuluğuna yaklaştırır. Dahası, daha önce belirttiğimiz gibi, Marcuse, Heidegger’in de savunduğu seçilmiş elitler anlayışını, istemeden de olsa muhafaza etmiştir. Bununla birlikte, felsefesinde Kant’tan derin bir biçimde etkilendiğini, onun kimi görüş ve anlayışlarını kullandığını, hatta benimsediğini görebilmekteyiz.

Belki de bunun en belirgin örneği, Marcuse’nin felsefesinde önemli bir rol oynayan “Hayal Gücü” kavramıdır. Kant, hayal gücünü teorik ve pratik mülkiyete aracılık eden bir yetenek olarak görürken, Marcuse, onu neredeyse geleceğin devrimci vizyonunu somutlayacak eşsiz bir meleke olarak değerlendirir. Kant’a ek olarak, Fichte ve Nietzsche’den, bilhassa medeniyetin gelişiminde güzelliğin rolüne ilişkin teorisini az çok benimsediği Max Scheler’den de derin etkiler buluyoruz.

Marcuse için mesele, sadece Hegel veya Marx’a dai kişisel bir tefsir ortaya koymak değil, daha ziyade, onları genel olarak anarşist bir devrim ve radikal değişimin temeli olarak kullanmaktır. Marcuse’nin kimyasında, Hegelci veya Marksist düşünceyle değil, Hegelciliğin ve Marksizmin özünü çarpıtan özel yorumlara rastlarız.

Çünkü Marcuse, bir yandan Hegel ve Marx’la ilgilidir, bir yandan da onları istismar eder. Farklı düşünce akımlarını tefsir eder ve bunları kendi fikriyatının kimyasına ait temeli olarak benimser.

Heidegger denilen kökten beslenen Marcuse, Hegelciliği keşfettikten sonra bu felsefeden koptu. Ancak gördüğümüz gibi, Marcuse, kendi teorisinde Heidegger’in teorisine dair birikimini muhafaza etti. Seçilmiş elitler anlayışını savunmayı sürdürdü.

Marcuse’nin teorik kimyasında en önemli unsur hayal gücüdür. Onda Nietzsche yanında, medeniyette güzelliğin rolüne vurgu yapan Max Scheler’den de esintiler mevcuttur.

Marcuse’nin felsefesi özünde eklektiktir, muhtelif idealist ve materyalist felsefelerin bir karışımıdır. Kant, Fichte, Nietzsche, Hegel, Marx, Heidegger, Freud ve diğerlerini tek bir çerçeve içinde birleştirir. Felsefelerinden istediğini seçer veya kavramlarını uygun gördüğü şekilde yeniden yorumlar, nihayetinde bu farklı ve çelişkili felsefeleri kapsayan genel bir felsefi çerçeveye ulaşır. Ancak bu, bu çelişkileri tutarlı bir felsefi çerçeve içinde uzlaştırmayı ve gizlemeyi başardığı anlamına gelmez. Gerçekten de, bu çerçevenin kendisinde, hatta kendi teorik metodolojisinde bile çelişkiler mebzul miktarda bulunur, bunu ayrıntılı olarak göreceğiz.

Marcuse’nin felsefesinde, mutlak soyutlama neredeyse her zaman somut analize, öznel faktörler nesnel faktörlere, irrasyonel unsurlar ve biyolojik güçler (hayal gücü ve Eros) rasyonel metodolojiye, anarşik ütopizm nesnel bilimsel vizyona galebe çalar. Gelgelelim, Marcuse’nin felsefesinin kaynakları ve teorik çerçevesinin doğasına dair bu genel değerlendirme, onu tam olarak anlamak için tek başına yeterli değildir.

Öyleyse şimdi dümenimizi, bu felsefenin doğrudan pratik yönlerine doğru kıralım.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynakماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 37-60.]