Giriş:
Çağdaş Arap Düşüncesi Krizde
Burada
genel manada düşünceden değil, özellikle politik ve toplumsal düşünceden
bahsediyorum.
Kriz
içindeki düşüncemiz, gerçekliğimizin dokusunu değiştiren bir tezahür. Ancak
aynı zamanda bu gerçekliği daha da kötüleştiren olumlu ve olumsuz bir unsurdur.
Çağdaş
Arap düşüncesi, net bilimsel teoriden ve giderek artan pratik bilimsel
deneyimden yoksun. Düşünsel parçalanma, teorik karışıklık, eklektizm, geçişkenlik
ve yüzeysellik, çağdaş Arap düşüncesinin kimi özellikleridir.
Burada
sadece üniversite çalışmalarımızda, kamusal eğitimimizde veya yayınlanmış
makale ve kitaplarda yaygın olan eğilimlerden değil, aynı zamanda yerel, ulusal
ve küresel olarak özel ve kamusal yaşamımızın metodolojisini de etkileyen ve
yönlendiren eğilimlerden bahsediyorum. Kamusal eğitimimiz, hem içerik hem de
metodoloji açısından, Arap gerçekliğimizin gerçekleri ve ihtiyaçlarıyla,
çağımızın gerçekleri ve talepleriyle uyuşmamaktadır. Üniversitelerimiz halen
daha, bilhassa politik, toplumsal ve tarihsel çalışmalar olmak üzere, beşeri
bilimler çalışmalarına odaklanmaktadır.
Ekonomik,
hukuki, edebi ve felsefi yaklaşımlar genellikle çelişkili olsa da, ortak
noktaları pozitivizm veya idealizmdir. Pozitivizm, yaşamın gerçekleri
karşısında tarafsızlık iddiasında bulunur, ancak gerçekte, onları parçalı,
ampirik, betimleyici ve yüzeysel bir metodolojiyle dondurmayı amaçlar. İdealizm
ise, yaşamın nesnel yasalarını ve gerçeklerini kavramayı reddeder, nihayetinde pozitivizmin
amacına ulaşmak adına, soyut ve aşkın bir yaklaşıma başvurur. Yazılarımız da aynı
şekilde, ya bu parçalı, basitleştirilmiş ve yanlışa sevk edilmiş bakış açısı ya
da bu soyut, genelleştirici ve yanlış dinamik bakış açısının hâkimiyeti altındadır.
Pratiğe
dair yaklaşımlarımızsa yaşanmış gerçeklikten kopuk, münferit ayrıntılar ile
onunla ilgisiz genellemeler arasında bocalayıp durmaktadır.
Bu
parçalanma ve sis arasında, yaşamlarımızın hareketi parçalanır veya
yabancılaşır ve her iki durumda da olumludan çok olumsuz sonuca yol açar. Bu
durum, hareketin yasalarına dair farkındalığı derinleştirmek, gelişimine ve
ilerlemesine katılımı teşvik etmekten ziyade, onu dondurmakta ya da kısa aralıklarla,
yitip gitmenin gerilimi üzerinden kısa aralıklarla yol almasına sebep olmaktadır.
Aşırı düşünmenin lüksüne, her daim fikri yoksulluk eşlik eder. En hoş kültürel
lezzetlerin kırıntılarından başka bir şey düşmez bize! Bize dağınık ve
gösterişli sofralar, milyonlarca cahil insanla dolu meydanlar kalır.
İşte
bu yüzden, çağdaş Arap düşüncemizin krizde olması gayet doğal bir durum, hatta
trajik bir şekilde, kendini özgürleştirmek için yeterli öz bilinçten yoksun bir
kriz hali bu. Kendimizle... çağımızla... mirasımızla ilişkimiz ne durumdadır?
Sunulanların çoğu, ayrıntılarda duran veya duyguları okşamaya veya önyargıları
kışkırtmaya çalışan, hepsi ticari kazanç elde etmeyi amaçlayan canlandırma
girişimlerinden müteşekkil. Gerçekliğimiz... boş, kopuk düşünceler denizinde
yüzen, alelacele yargıda bulunup değerlendirme çabası içine giren, gerçeklere
ve olgulara eğilmeyen soyut genellemelerle tanımlıdır. Onlara uzağız.
Bugünümüz,
fikri kırıntılardan, zengin kültürel yemeklerden artakalan kırıntılardan oluşan
bir şölene tanık. Biz ise eleştirel analiz, anlayış veya yaratıcılıktan yoksun,
sadece boş bilgi beyanları ve abartılı sloganları yineleyip duruyoruz.
Çağı
sadece ışıltılı kıyafetleriyle kucaklıyor, düşüncedeki son akımlarla ve ithal
kültürel ürünlerle kendimizi süslemekle yetiniyoruz, oysa çağın özüyle,
yenilikçi mücadeleleriyle veya katkılarının temeliyle bir alakamız yok.
Bizim
için çağ, düşünce alanında faal aristokrasimizin üzerine geçirdiği, yenilenmiş
bağlılıklarımızla ve pozisyonlarımızın popülerliğiyle övünmemizi ve
yabancılaşmış benliğimizi gerçekliğe sahte bir bağlantıyla yatıştırmamızı
sağlayan bir elbise koleksiyonundan ibaret.
Hangi
gerçeklik? Kendi gerçekliğimiz! O, bize yakın, ama aynı zamanda bizim
tarafımızdan da ihmal ediliyor. Dilimizin ve kalemlerimizin ucunda, sadece bir
kelime, daha fazlası değil. Bize sahte kimlikler kazandıran, ancak gerçek bir
kimlik meydana getirmeyen, sadece bir alıntı. Bilim ve teknolojiden çokça
bahsediyoruz, ancak bizim için bilim ve teknoloji, özgürlük ve ilerlemenin
değil, baskı ve aldatmanın araçları. İdeolojiden çok bahsediyoruz, ama onu
durgunluğun ve baskının maskesi ya da kayıplarımızın kılıfı haline getiriyoruz.
Bilim
ve teknoloji adına gerçeğin kalbine sapladığımız hançerlerimizle amma çok
övünüyoruz. Dağılmış ve yayılmış bir teknoloji ile belirsiz, yarım kalmış veya
reddedilmiş bir ideoloji arasında sıkışıp kalmış durumdayız.
Teknoloji
adına bazılarımız, ideolojiyi reddediyor, reddedilmiş ideolojiyse, teknolojinin
yönünü ve etkinliğini yok ediyor. Açık bir toplumdan çok bahsediyoruz, ancak bu
yanıltıcı açıklık yoluyla yaşamı örgütleme, planlama ve ilerleme ihtimalini
ortadan kaldırıyoruz. Bu kapanma da, liberalizm, sömürü, gerilik ve gericilik
güçlerinin daha da büyümesine yol açıyor.
Durmadan
inançtan bahsediyoruz, böylece bilimsel düşünce yoluyla ateizme ulaşıyor,
inancın özünü yok ederek insanlığı yoksullaştırıyor, derinliklerini ve
ufuklarını boğuyoruz.
Sürekli
yenilenme adına, herhangi bir teoriye bağlılığı reddediyoruz, teorik bağlılık
adına, pratikteki yenilenmenin kendisini reddediyoruz.
Yenilenme
adına, tüm yönleri kucaklıyoruz, tüm yönleri kucaklama adına, gerçek, özgün ve
yeni olanı boğuyoruz.
Özgürlük
adına, özgürlük teorisi de dâhil olmak üzere, herhangi bir düşünce veya teoriye
bağlı kalmayı reddediyoruz.
Çağın
ruhu adına, özgünlüğün ruhunu kaybediyoruz, çağın ruhunu öngörme adına,
özgünlük durgunlaşıyor.
Çelişkilerle
yaşıyoruz, ancak gerilim olmadan ve gerilimi çelişkiler arasında bir mücadele
değil, bir kayıp olarak deneyimliyoruz.
İşgal
altındaki Arap topraklarımızı özgürleştirmek için verilen acil mücadele adına,
geri kalmış toplumsal gerçekliğimizin özgürleştirilmesi için verilen tüm acil
mücadeleleri göz ardı ediyoruz. Geri kalmış toplumsal gerçekliğimizden kurtuluş
için verilen acil mücadeleler adına, işgal altındaki Arap topraklarımızın
özgürleştirilmesi ve kapsamlı ulusal birliğimiz için verdiğimiz acil mücadeleyi
geri plana atıyoruz. Bu trajik, neredeyse varoluşsal gerilim, “olmak ya da
olmamak” sorusu, yaşanmış deneyimimizde daha derin bir trajediye dönüşüyor:
aynı anda hem olmak hem de olmamak. Çağda yaşıyoruz ama aslında yaşamıyoruz;
özgürleşmeyi deneyimliyoruz ama ona bir yandan mani oluyoruz; toplumsal gelişme
görevini üstleniyoruz ama onu sulandırıyoruz; ulusal birlik görevini ifa
ediyoruz ama ulusun parçalama sürecini daha da derinleştiriyoruz. Kısacası,
başarısız bir devrimin deneyimini yaşıyoruz. Gerçek özgürleşmeden çok uzak,
ağır ve sıkıcı sloganlar altında özgürleşme güçlerini deneyimliyoruz.
Devrimci
sözler, devrimci düşünceyi bastırmak, devrim güçlerini parçalamak veya onları
sınırlamak ve sulandırmak için kullanılan coplardır.
Büyük,
umut vadeden kavramlar ile cüce, tereddütlü gerçeklikler arasında hayatlarımız
genişliyor ve durgunlaşıyor. Psikolojik, fikri, toplumsal ve ulusal
özelliklerimiz aşınıyor.
Hayal
ile gerçeklik, vaat ile hakikat arasında, hayal kırıklığı ve kayıp duygularıyla
birlikte ikiyüzlülük ve yalan köprüleri uzanıyor.
İçimizdeki
en soylular, henüz özelliklerini ayırt edemedikleri bir yarını haber veren, acı
çeken, reddeden ve muştulayan yazarlar ve sanatçılardır.
İçimizdeki
en soylular, ihanet veya mücadele arenasında karşı koyan, protesto eden,
direnen ve şehit olan gençlerdir.
Aramızdaki
en soylular, endişeleri fabrikalarda ve tarlalarda zorlu, kanayan emekle meşgul
olan gerçek halk sınıflarıdır. Krizin en zorlu zamanlarında, hakikat ve
ilerleme uğruna yaratıcı bir kararlılıkla güçlerini artırmayı bilmişlerdir. Gene
de kahramanlıkları ve fedakârlıkları ne sıklıkla hakikat ve ilerlemenin
düşmanları için kâr ve kazançlara dönüştürülmüştür!
İşte
tam da bu yüzden çağdaş Arap düşüncemiz krizdedir.
Peki
tüm bunlar ile Herbert Marcuse’nin felsefesi ile ilgili yazılmış bir kitabın
giriş bölümü arasında ne tür bir bağ vardır? Aslında ikisi de gayet alakalıdır.
Fikri
berraklık, ulusal ve toplumsal özgürleşme ve ulusal birlik arayışımızda, zaman
zaman yüksek perdeden, kurtuluş kehanetlerini dillendirdiğini iddia eden sesler
yükseldi. Oysa bunlar acımızı... krizimizi daha da kötüleştirmekten başka bir
işe yaramadı. Bir yanlış kehanet biter bitmez bir diğeri arz-ı endam ediyordu.
Ben burada bir tarih yazmıyorum, sadece önemli örneklere işaret ediyorum.
Bergson...
onun vitalist felsefesi bir aşamada, devrimci milliyetçi kehanetin örtüsü
altında, mistik ve irrasyonel bir ideoloji, birlik, özgürlük ve sosyalizm
bayraklarını yükseltiyor. Rahipvari örtüsünün altında, nesiller boyu süren
farkındalık ve aktivizm dağılıyor, boş yere kan döküyor.
Sartre
ve varoluşçuluk, teorik ve pratik yönelimdeki bozukluğun başka bir aşamasını,
başka bir kehanet örtüsünü temsil ediyor. Özgürlüğe dair susuzluğu gideren bir göze.
Öznelliğe, mutlak bireyciliğe, özgür seçime ve her türlü tarihsel, toplumsal
veya ahlaki kısıtlamadan mutlak özgürlüğe kapı aralıyor. Yeni nesil, varoluşçu
bayraklarla yola koyuluyor, kendi benliğinin özgürlüğü, varoluşunun özgürlüğü,
yaşamın özgürlüğü ve özgürlüğün yaşamı için çabalıyor.
Sonra
kısa sürede anlaşılıyor ki, kendi özgürlüğünü elde edememiş, çünkü çevresindeki
yaşamda özgürlüğün yasalarını ayırt edememiş.
Mantıksal
pozitivizm ve pragmatizm, belki de çoğunlukla Mısır’a ait olan ve hâlâ da ait
olan bu yeni neslin fikri bayraklarıdır. Peki bunlar bize ne katıyor? Tüm
genellemelerden ve soyutlamalardan kurtuluş ve somut, kısmi, elle tutulur
gerçekliğe bağlı kalma çağrısı. Bu görüşe göre bilim, gerçekliğin yasalarının
nesnel bilgisi değil, sadece bir araç, tanımlayıcı bir gösterge veya faydacı
bir araçtır. Ondan doğan nesil, insana dair kapsamlı bir görüş edinemez, bilâkis,
cansız parçalar arasında pasifleşip kaybolur.
Son
ve en önemli örnek Herbert Marcuse’nin felsefesi olarak Markuzecilik,
bugünlerde ortaya çıkmış ve yeni bir özgürlük kehaneti sunmuştur: bireyin tüm
baskıcı güçlerin istibdadından kurtuluşuna, insanlık için toplumsal ve
biyolojik özgürlüğüne işaret eder. Aydınlarımız bu felsefeyi hızla benimsemiş, tercüme
etmiş, yorumlamış, içselleştirmiş, onun içinde yeni ve nihai bir kurtuluş
vizyonu bulmaya çalışmıştır.
Oysa
Marcuse’nin felsefesi, önceki öğretilerden farklı olarak, insanlık için radikal
ve kapsamlı bir özgürleştirici devrim adına neredeyse tüm konuları kapsar.
Çağımız,
insanlığın mücadelesinin ve özgürlük ile mutluluk arayışının nihai ifadesiymiş
gibi, sınırsız bir kibirle her soruya cevap veriyor. Bu nedenle, yüzeysel
parlaklığına ve görünürdeki mantıksal tutarlılığına rağmen, bu felsefe
neredeyse tamamen çağımızın temel sorunlarına yanlış cevaplar sunuyor.
Marcuse’nin
felsefesi, Arap düşüncemizin, hatta genel olarak toplumsal ve politik
hayatımızın, gerileme ve krizden muzdarip olduğu bu aşamada ortaya çıkıyor.
Gerileme ve krizin diğer unsurlarıyla birlikte, hayatımızın gerçeklerini ve
çağımızın olgularını doğru bir şekilde anlamayı engellemeye çalışıyor,
düşüncemizi ve mücadelemizi, bence açmaza sürüklüyor. Marcuse’nin yazdığı her
şeyin yanlış olduğunu söylemiyorum, ancak tehlike tam da burada yatıyor.
Görünüşte geçerli olan birkaç ayrıntı, onları destekleyen ve benimsenmelerini
gerekli kılan genel vizyonun yanlışlığını gizliyor. Belki de kimi aydınlarımızı
bu özelliği yanıltıyor. Bu aydınlar, Marcuse’nin felsefesinin şu veya bu
kısmını analize tabi tutuyorlar ama genel önemini gözden kaçırıyorlar. Bu anlamda
söz konusu aydınlar, Arap ülkeleri ve insanlık için arzuladıkları en değerli
hedeflere ve değerlere ihanet ederek suç işliyorlar.
Marcuse,
çağdaş Amerikan sanayi toplumunu ağır bir dille eleştiriyor, ancak bu eleştiri
her ne kadar nesnel yargı için gerekli bilimsel temellerden yoksun olsa da
büyük ölçüde doğru. Ama gene de bu eleştiri, bizi neredeyse bu toplumun
istikrarına, sömürücü ve baskıcı doğasına karşı mücadele etmenin imkânsız
olduğu sonucuna götürüyor. Aynı düzeyde, Sovyet toplumundaki sosyalist deneyi
hem pratikte hem de teoride eleştiren Marcuse, sadece Stalinist dönemde meydana
gelen hataları eleştirmekle kalmıyor, sistemin temellerini eleştirerek kapsamlı
bir yargıya ulaşıyor.
Marcuse,
zımnen, kapitalist sistemin Sovyet sistemine üstün olduğunu söylüyor.
Peki
kurtuluş yolu nedir? Hem sosyalist hem de kapitalist sistemlerde teknoloji,
insanlığı öldüren bir gerçekliği dayatıyor. Her iki sistemde de devrimci
değişimin öncüsü olan işçi sınıfı, devrimci ruhunu yitirmiştir, baskıcı gücün
çıkarlarına teslim olmuştur, kısıtlanmıştır. Kurtuluş yolu nedir? Dışlanmışlar,
siyahiler, işsizler, gecekondu sakinleri, gençler ve öğrenciler geleceği müjdeleyen
öncü güçlerdir. Onlar büyük itirazın, reddiyenin güçleridir. Devrimci kitle tabanları
Üçüncü Dünya halklarıdır. Peki nasıl? İsyan yoluyla, kalın, aşılmaz duvarda yer
yer gedikler açılıyor, toplumsal, cinsel, politik ve biyolojik düzeylerde
insanda gerçekleşecek devrime uzanan yol açılıyor.
Marcuse,
Marx ve Freud’un görüşlerini harmanlıyor, bunları kendince değiştiriyor,
neticede ortaya, ne Marksist ne de Froydcu olan, ikisinin ve diğer görüşlerin
harmanından ibaret, uydurma bir teori çıkıyor. Bu teori, insanlığı bir açmazın,
hatta neredeyse bir medeniyete dair bir felâketin eşiğine getirip bırakıyor. Bu
gerçeği Marcuse’nin kendisi de kabul ediyor. Gene de, “Bu gerileme geçici,
istenen radikal değişimi elde etmek için gerekli bir gerileme!” demek zorunda
kalıyor. Oysa aslında Marcuse’nin felsefesi yeni değil, anarşist retorik
denilen bataklığa batmış sayısız teorinin somutlaşmış hali. Devrimlerde zafere
götürmeyen, bilâkis soğrulup yok edilen türden bir retorik bu. Ne yazık ki kimi
aydınlarımız, özgürleşme ve kurtuluş adına bu son modaya pratikte destek
oluyorlar. Peki bunun bir fikri komplo olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır,
aslında bu, hayatımızdaki fikri krizin bir ifadesi. Felsefi bir teoryi
benimsemek, tıpkı bir teori yaratmak gibi, yaşayan bir gerçekliğin ifadesidir.
Bergsonculuk,
varoluşçuluk, mantıksal pozitivizm ve diğerleri ortaya çıktıklar. Felsefi
teoriler yaşayan bir gerçekliğin ifadesi, bu gerçekliğin fikri faaliyetlerimize
yansımasıydı. Özgürlüğün yokluğundan muzdarip bir gerçeklikte özgürlük için
yanan bir susuzlukta kavruluyorduk. Gerilik ve durgunlukla boğulan bir
gerçeklikte yenilenmeye hasrettik. Bunlar, kendi sınıfına ait olan küçük
burjuvaziye mensup aydınların zihinlerinde ifade buldular, orada tezahürlerine
kavuştular. Onlar için özgürlük, ya tamamen bireysel ya da tamamen macerayla
ilgiliydi, her iki durumda da, halklarının hayatına ait gerçeklerine dair nesnel
anlayıştan, gerçek özgürlük için gerçek mücadelenin sorumluluklarını taşımaktan
çok uzaklardı.
Bu
felsefeler, en yenisi Marcuse olmak üzere, maddi devrimci eylemin idealize
edilmiş bir ikamesiydi, hâlâ da öyledir. Bunlar; iktidarsızlık, kibir, reddetme
veya gerilemenin duygusal ve fikri bir telafisiydi.
Devrim,
özgürlük ve değişime dair eylemler yerine, devrim, özgürlük ve değişim
kelimeleri kullanılıyordu. Oysa gerçekte, bunlar, devrim, özgürlük ve değişim
için dile dökülmüş kelimeler değildi. Elimizde devrim, özgürlük ve değişim için
birçok etkili kelime var. Aslında bu sözler, devrim, özgürlük ve değişime giden
yolu tıkayan soyut, spekülatif beyanlar bütünüydü. Bahsettiğim gibi, bu
yaklaşım, küçük burjuvaziye mensup ve bu sınıfa yönelik aidiyetine sıkı sıkıya
bağlı aydınların zihinlerinde bir olgunun ifadesi ve gerçekliğin bir
yansımasıydı.
Peki
Marksizm nerede duruyor? Bu görüşlere ne kadar uyuyor? Neden bu teorilerden
bahsederken ona değinmedim? Sahneye hiç mi çıkmadı?
Marksizm,
Arap sahnesinde en başından beri mevcuttu. Ondan geç bahsettim çünkü gerçekte, fikri
geçiş süreçlerindeki basit bir aşamayı ifade etmiyordu. Yükselen bir fikri
süreklilikti ve hâlâ da öyledir. Tüm bu teorilerle sürekli bir çatışma
halindeydi, onları takip ediyor, onlara meydan okuyordu.
Hem
teori hem de pratik düzeyinde, bu teorilerin hepsi, belki de Marksizmle
yüzleşme ve ona meydan okuma girişimleriydi. Bazen reddetme, bazen değiştirip
düzeltme, bazen de tamamlama ve ekleme yapma gömleğini geçirdiler üzerlerine. Oysa
hepsi de farklı isimler alsalar da, bilinçli veya bilinçsiz olarak, Marksizmin
teorik saflığını bozma girişimleriydi. Marksizmin nihai amacı olan bireysel
özgürlük adına bu girişimlerin amacı, Marksizmi tahrif etmekti!
Marksizmin
partiyi bireyin, toplumu bireyin üstüne koyduğunu, bireyi kolektif iyiliğin
lehine göz ardı ettiğini, bireysel yaratıcılığı kolektif üretimin lehine
bastırdığını, soyut evrenseli yaşayan özel olana dayattığını iddia ediyorlar.
Peki
ne yapılmalı? Bazıları Marksizmi, özgünlüğü ve bireyi savunmak adına
reddederken, diğerleri, daha hoşgörülü veya müsamahakâr davranarak, bazen
Sartre’dan, bazen Freud’dan, nihayetinde Marcuse’den gelen değişiklikler,
tamamlamalar ve eklemelerle yetiniyorlar. Marcuse, onlara tek seferde Sartrcı-Froydcu
bir unsur ekleme imkânı sunuyor. Bu şekilde, Marksizmin hümanist yönünün
tamamlandığını, bireysel öznelliğin onun içinde parladığını iddia ediyorlar. Bu
giriş bölümünde, meselem, Marksist gerçeğin göz ardı edilmesini bir yandan da
çarpıtılmasını tartışmak değil. Bu tartışma tüm kitaba teşmil edildi.
Marksizmin,
ister Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerdeki katı Stalinist
uygulamasıyla, ister Arap ülkelerimizdeki soyut uygulamasıyla olsun, bu
revizyonist teorilerin başarısı için verimli bir zemin sağladığını ben de kabul
ediyorum.
Marksizmin,
uzun yıllar boyunca Arap ülkelerindeki uygulamasında sayısız hataya karıştığını
inkâr etmiyorum. Belki de bu hataların temel kaynağı, onun katı, hazır bir
çerçeve olarak kullanılması, pratik deneyimlerinin bir kısmının mekanik olarak
aktarılmasıdır. Bu da onu gerçekliğin somut olarak incelenmesine yönelik bir
metodoloji olma özelliğinden uzaklaştırıyor.
Bu
çalışmanın özgün ve somut yaklaşımı, kitle mücadelesinden ilham alınması, burada
geliştirilen fikirlerin gerçekte sınanıp geliştirilmesi gerektiği tespitini
esas almaktadır.
İşin
tuhaf yanı, Marksizmin modern Arap tarihimizdeki uzun yolculuğuna rağmen,
ekonomik, toplumsal, politik veya kültürel gerçekliğimizin kapsamlı, derinlikli
bir Marksist incelemesine neredeyse hiç rastlamıyoruz. Detaylı, kesin ve
kapsamlı bilimsel analiz desteği olmadan, ileri görüşlü stratejik bir yaklaşım
benimseyen aşamalı analizlerse sürüsüne bereket! Birçok Marksist analizde,
kesin, somut çalışmadan ziyade, soyut fikirden gayrısı konuşmuyor!
Gerçekten
de Marksizmin belirli metinlerinden veya bölümlerinden ilham alarak bunları
maceracı veya kaotik davranışlar için bir dayanak olarak kullananların sayısı epey
çok! Burada bilhassa Filistinli direniş örgütlerinin kimi liderlerine, düşünür
ve yazarlarına atıfta bulunuyorum. Bu, Arap Marksistlerinin çeşitli
mücadelelerinde katkıda bulundukları tüm düşünceleri veya her uygulamayı eleştirmek
anlamına gelmez, çünkü Arap Marksist hareketi, Arap mücadelesinin tarihindeki
birçok dönüm noktasında çok sayıda başarı elde etmiştir. Marksist fikriyat, hem
teorik hem de pratik olarak, ulusal, toplumsal ve kültürel hayatımızdaki birçok
olaya doğrudan ve dolaylı olarak çok fazla katkıda bulunmuştur.
Marksizm,
bize yabancı bir ideoloji değildir. O ayrıca salt basit bir fikri gösteriş veya
devrimci şovmenlik için benimsenen ithal bir moda akımı olarak da görülemez.
Aslında, Arap-İslam mirasımızdaki en soylu bilimsel değerlerin yaratıcı bir
uzantısıdır. İlk fikri öncülleri İbn Haldun, İbn Hayzem, Cabir ibn Hayyan, İbn
Rüşd ve daha onlarca yazarın eserlerinde, ilk militan öncülleri ise birçok
harekette bulunabilir.
İlerici
kitleler, Arap ulusumuzun tarihinin temel taşlarından biridir. Marksizm de,
insanlığın özgürlük, refah ve mutluluk mücadelesinin fikri zirvesidir. Kesin,
hazır bir formül değil, kitlelerin kamusal ve özel hayatlarındaki, toplumsal ve
doğal gerçekliklerindeki hareketleriyle iç içe geçmiş, yaratıcı, gelişen
diyalektik bir yöntemdir. Toplumun ve bireyin tam özgürlüğüne ulaşmak için
bunların ötesine geçmenin toplumsal ve doğal gerekliliğine dair bilinçtir. Tüm
çağımızın öz farkındalığı ve insanlık için sömürüden, baskıdan, yoksulluktan,
cehaletten ve sefaletten arınmış yeni bir tarih yaratma mücadelesindeki
silahıdır. Arap devrimimizde, bu devrimin gerçeklerini ve kaçınılmaz zaferine
giden yola dair bilimsel anlayıştır.
Bu
nedenle, genel olarak küresel ölçekte ve özellikle Arap coğrafyasında Marksizmi
tahrif etmek için sürekli girişimlerde bulunulmuştur. Kimi Marksist deney ve
çalışmalardaki uygulama hataları, bu girişimlere geçici bir malzeme sunabilir,
ancak gerçekte Marksizmin bilimsel bir teori ve yaratıcı bir metodoloji olarak
varlığını ortadan kaldırmazlar, Marksizmin çağımızda elde ettiği zaferlerin parlaklığını
da azaltmazlar. Hatta Marksist fikriyatın büyümesine, gelişmesine ve
olgunlaşmasına katkıda bulunan tarihsel kaynaklar bile olabilirler. Marksizm
katı bir dogma değil, devrimci eylemini gerçekleştirirken her zaman kendini dile
döken, bilimsel farkındalık ve bilinçli eylem yoluyla yenilenen ve tazelenen
yaratıcı bir eleştiridir.
Tüm
bu nedenlerden dolayı, bu kitap, Marcuse’nin felsefesi hakkındadır. Sadece bu
felsefeyle değil, günümüzle de eleştirel bir muhabbete girmektedir. Çünkü
bahsettiğim gibi, Marcuse’nin felsefesi, neredeyse tüm çağımızın temel
sorunlarını gündeme getiriyor. Ancak bu, sadece çağla kurulan bir muhabbet
değil, aynı zamanda onunla iç içe geçmiş olan Arap devrimi meselesine dair bir
muhabbettir.
Teorik
ve pratik açıdan bu muhabbet, Arap devrimimizin, aslında çağımızdaki genel
olarak devrimlerin özüdür.
Neticede
bu kitap, Arap devrimimizin zaferi, işgal altındaki Arap topraklarımızın
Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinden kurtuluşu, tüm Arap topraklarımızın
sömürgeci ve emperyalist egemenliğin kalıntılarından arınması, Arap
milletimizin geri kalmışlıktan, sömürüden ve baskıdan kurtuluşu, sosyalist inşa
ve kapsamlı demokratik ulusal birlik, devrimci mücadelemizi keskinleştirecek fikri
açıklık ve bilimsel farkındalık için yazılmıştır. Umarım bu kitap, bu asil ve
kıymetli hedeflere ulaşma yolunda mütevazı bir katkı olacaktır.
Mahmud Emin Âlim
[Kaynak: ماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 5-17.]




