14 Ağustos 2026

, , ,

Nasrallah’a Mektup



Corç Habaş’ın Temmuz Savaşı’ndan (2006) sonra Seyyid Hasan Nasrallah’a yazdığı mektup:

* * *

 

Sevgili kardeşim, Hizbullah Genel Sekreteri Sayın Seyyid Hasan Nasrallah’a, o cesur direnişe, Filistin ve Lübnan’a... Arabizme selamlarımı iletiyorum.

Lübnan’da İslami direnişin elde ettiği tarihi zafer, Hizbullah’ın kahraman savaşçılarının azmi ve büyük Lübnan halkının, gurur, haysiyet ve başkaldırı yüklü bir halkın direnci için tebriklerimi ve dualarımı sunmama izin verin. Sizin aracılığınızla, kanlarıyla milletin tarihine parlak bir örnek kaydeden tüm mücahitlere, savaşçılara, kadrolara ve Hizbullah liderlerine de selamlarımı iletiyorum.

Siyonizmin Lübnan’a yönelik gerçekleştirdiği, Lübnan’ın direnişçi halkının azmini ortadan kaldırmaya çalışan acımasız saldırıları, onun iğrenç suçlarına yeni bir boyut kattı. Siyonistlerin Lübnan ve Filistin’de sivilleri ve altyapıyı hedef alması, Siyonist düşmanın uzun ve kanlı tarihi boyunca izlediği katliam ve soykırım politikasının sadece bir örneğidir.

Hizbullah’ın ve Lübnan halkının azmi, tüm Arap ulusu için güçlü bir destek ve yeni bir devrimci uyanış sağlamış, Siyonist işgal ordusunun çıplak gerçeğini ortaya koymuştur: Halka saldıran ordu, içeride mağlup olmuş, ufak da olsa bir başarı elde ettiğini düşünmesini sağlayacak bir mevzi elde edemeyen düşman, uydurma ve hayali bir başarı arayışı içerisinde, direnişin azmi karşısında yenilmiştir. Direnişin elde ettiği bu stratejik zaferi Lübnan ve ve Arap milleti savunmalı, muhafaza etmelidir.

Bu savaş, resmi Arap rejimlerinin tüm bahanelerini ortadan kaldırdı. Beyaz Saray’daki neo-muhafazakârlar tarafından sahnelenen bu Siyonist saldırganlığın Amerika tarafından organize edilmiş senaryosunu ifşa etti. Ancak Amerikan yönetimi, oynadığı kumarda başarısız oldu, kendisini rezil etti, utancı yaşadı. Kana, Mervein, Kaa, Beyrut’un güney mahalleleri, Bekaa Vadisi ve direniş topraklarının her karışında masum şehitlerin, çocukların ve kadınların kanıyla lekelenmiş tarihlerine sonsuza dek tanıklık edecektir. Lübnan’daki direnişin zaferi, Filistin ve Irak’taki direnişin zaferi, bölgedeki Amerikan-Siyonist projesine karşı koymak ve onu engellemek için verilen mücadelenin bir zaferidir. Bu zafer, uzun zamandır mücadele ettiğimiz ve kurmaya çalıştığımız stratejik hatla uyumludur. Haklar gasp edilir, özgürce verilmez, adil barış ancak güçlüler tarafından sağlanır. Bu savaş, aldatıcı barış söyleminin yanlışlığını ortaya koymuş, emperyalist ve Siyonistlerin Arap bölgesinin sözlüğünden direnişin tüm izlerini silme hırsını bir kez daha açıkça göstermiştir.

Bu savaş ve bu mücadele, gelecek için yeni ufuklar açmıştır, ancak bu işlerin sonu olmayacaktır. Diyorum ki, bir sonraki aşamada, hem içeride hem de dışarıda, Lübnan'da, Filistin’de, Irak'ta ve tüm Arap dünyasında daha öncekinden daha zorlu çatışmalarla karşı karşıya kalacağız. Başka bir senaryoyla, Siyonist-Amerikan planının yeni bir bölümüyle karşı karşıya kalacağız. Amerikan yönetiminin “Yeni Ortadoğu” olarak adlandırılan, mezhep savaşlarına ve bölgenin parçalanmasına dayalı tüm komplolarına rağmen, Arap ulusal bilinci, Beyaz Saray’daki Bush kliği tarafından yönetilen bu yeni sömürgeci projelere karşı birincil savunma hattı haline gelmiştir.

Şimdi diyoruz ki: Siyonist düşmanın generallerinin ve askerlerinin bu savaşta yenilgiye uğraması, bu açık muharebe boyunca direniş deneyimini geliştirme ve koruma kararlılığını gösterme konusunda bizi teşvik etmiş, bize muazzam bir itici güç sağlamıştır. Bugün, kitlelerdeki bilinç düzeyi, çatışmanın en önemli ayağı haline gelmiştir.

Hizbullah, zaferiyle, zifiri karanlıkta umut ve ışık penceresi açarak, Arap ve İslam ulusunun ruhunu canlandırdı ve başını dik tuttu. Hizbullah’ın yaşadığı bu sert ve acı dolu deneyim, biz ve gelecek nesiller için bir gurur ve şeref kaynağı olarak kalacaktır.

Cephelerde birlikte olacağız... Lübnan, Filistin ve Irak’taki direniş hattında birlikte dövüşeceğiz. Direniş silahını kucaklayan irade silahını birlikte kavrayacağız. Filistin ve Kudüs’ü özgürleştirme yolunda birlikte mücadele edeceğiz. Şan olsun ölümsüz olan şehitlerimize... Tutsaklara ve gözaltındakilere özgürlük.

Gururun ve onurun sembolü olarak kalın.

Kardeşiniz, Dr. Corç Habaş
Arap Milliyetçi Hareketi
ve Filistin Kurtuluş Halk Cephesi Kurucusu
17 Ağustos 2006
Kaynak

13 Ağustos 2026

, , ,

Fidel’in Yüzyılı: Devrim, Emperyalizm ve Hiç Bitmeyen Savaş

Yüz yıl önce, 13 Ağustos 1926’da, Küba’nın eski Oriente eyaletinde (bugünkü Holguín eyaletinde) bulunan Birán’da Fidel Castro Ruz dünyaya geldi. Devrimci ve enternasyonalist liderin etkisi ve düşüncesi, adanın ve zamanın sınırlarını aştı.

1959’daki devrimin zaferinden bu yana Castro, yirminci yüzyılda Latin Amerika siyasetinin en önemli figürlerinden biri haline geldi. Küba’yı yönetmesi, ABD ile çatışması ve enternasyonalizme olan bağlılığı, adayı dünya genelinde politik ve toplumsal hareketler için bir ışık ve ilham kaynağı haline getirdi.

Sosyalist komutan, egemenliğin savunulmasını politik söyleminin ve Küba Devrimi’nin temel ekseni kıldı. Bu eksen, ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler'e müdahalesiyle şekillenen bir bağlamda oluştu. 

Fidel için halkların kendi kaderini tayin hakkı, emperyalizme karşı direnişe kopartılması mümkün olmayan bağlarla bağlıydı.

Doğumundan bir asır sonra, bu savaş, her zamankinden daha güncel görünüyor. Baskı ve müdahale mekanizmalarını değiştiren ABD emperyalizmi, yeni politik, ekonomik ve askeri stratejilerle bölgedeki varlığını sürdürüyor.

60 yılı aşkın süredir adanın ekonomisini ve varlığını belirleyen soykırım niteliğindeki Küba ablukası, şimdi en acımasız saldırısıyla karşı karşıya. Enerji, finans ve ticaret kuşatma altında. Öte yandan, Latin Amerika’nın geri kalanı, aşırı sağın ilerleyişini ve Washington’la aynı çizgide olan yeni bir muhafazakâr saldırıyı şaşkınlıkla izliyor.

Fidel’in Fikriyatını Güncellemek

Castro’nun emperyalizm ve kendi yolunu belirleyebilecek bölgeler inşa etme ihtiyacı hakkındaki gözlem ve tespitleri bugün için ne gibi bir öneme sahip?

Tarihçi, yazar ve Meksika’da faal olan Fondo de Cultura Económica [Ekonomi Kültürü Fonu] isimli STK’nın direktörü Paco Ignacio Taibo II, Fidel Castro ve Küba Devrimi’nden bahsederken, mevcut durumu göz önünde bulundurmak gerektiğini söylüyor. Yazara göre, emperyalizm ortadan kaybolmadı. Biçim değiştirdi ve bugün bölgeye daha yoğun bir şekilde saldırıyor.

Taibo II, İspanya’nın internet gazetesi Diario Red’e [Kızıl Günlük] verdiği röportajda, “Fidel’in karşılaştığı abluka ve suikast girişimlerinin ardındaki emperyalizm, Donald Trump’ın faşist emperyalizmiyle kıyaslanamaz bile” diyor.

Küba örneğinde durum kritik bir noktaya ulaştı. “Abluka yıllardır devam ediyor, ancak adaya Venezuela ve Meksika üzerinden ulaşan petrolün kesildiği son aşama ülkeyi tahammülü imkânsız bir aşamaya taşıdı.”

Yakıt eksikliğinin etkileri enerji üretiminin çok ötesine uzanıyor. Konuyla ilgili olarak Taibo II şunu söylüyor: “Günde en fazla yarım saat elektrik alan Küba şehirlerini düşünmeliyiz. Elektriksiz hastaneleri, soğutmasız ilaçları, ulaşım imkânlarını düşünün.”

Bu süreç, gıda dağıtımı ve işçilerin hareket imkânları açısından da sonuçlara yol açıyor. Bu noktada Taibo II, ablukanın amacının yalnızca ekonomik bir önlem olarak anlaşılamayacağını, “Bu abluka, Kübalıların yaşamlarını yok etmeyi amaçladığını” söylüyor.

Yaygaracı Sağ ve Tarihsel Hafızanın Kaybı

Taibo II, Küba’nın genel ve kapsamlı bir bilgi savaşının orta yerinde cereyan ettiği konusunda uyarıda bulunuyor. Devamında, “Aşırı sağ, genel olarak sağ siyaset, ilerleme kaydediyor, mevziler elde ediyor veya yaygara kopartıyor olabilir, ancak medyadaki tartışmalara bakıp elde ettikleri gerçek mevziler konusunda kafa karışıklığı yaşamamalıyız” diyor.

Yazara göre, özel şirketlere ait medya kuruluşlarının kontrolü belirli söylemlerin ve belirli bir dilin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. “Bilgiye sosyal ağlar, gazeteler, televizyon aracılığıyla ulaşıyorsunuz ama işittiklerinizin yüzde 70’i çöp, düpedüz yalan.”

Taibo II’ye göre, ABD’nin uyguladığı ekonomik ve politik baskıya rağmen, Trampizmin ilerleyişi Meksika’da sınırlarla karşılaştı. Taibo II, "Bence Trampizm durduruldu” diyor.


Bu anlaşmazlık Meksika'da da hafıza mücadelesi aracılığıyla kendini gösteriyor. Taibo II, Mexico City’deki Tabacalera mahallesinden Fidel ve Ernesto “Che” Guevara heykellerinin belediye başkanı Alessandra Rojo de la Vega tarafından kaldırılmasını hatırlatan Taibo II, tarihi bir olayı temsil eden bir heykelin yeterli örgütlü tepki verilmeden kaldırılışını sorguluyor.

“Bu heykeller tarihi bir gerçeği anmak için yapılmıştı” diyen yazar, bu olayın aynı zamanda aşırı sağın ilerleyişi karşısında kamusal alanı savunmanın gerekliliğini de ortaya koyduğunu söylüyor.

Bu olayın ardından Taibo II, başka bir meseleyi ele alıyor, Küba Devrimi’nin zafer kazandığı bağlamdan çok uzakta büyüyen bir nesil için tarihi yeniden yazmak denilen ağır yükü omuzluyor.

Yazar “Tarihsel bağlamdan yoksun nesil” derken Küba’nın anlamını bilmeyen 15-35 yaş arası insanları kastediyor.

Buradan Küba’nın hikâyesini yeniden anlatmanın gerekli olduğunu düşünen yazar, bu işi sloganları tekrarlayarak değil, “Batista’ya karşı gerçekleştirilen Küba devriminin kaynağının ne olduğunu, ne anlama geldiğini ve ilk yıllarının nasıl geçtiğini” açıklayarak yapması gerektiğini söylüyor.

Fidel Castro’nun doğumundan bir asır sonra, Taibo II, devrimci liderin düşüncesini yeniden keşfetmenin şart olduğuna ilişkin tespite çeviriyor yüzünü. Ona göre bugün Fidel’in egemenlik, emperyalizm ve direnişe dair fikirleri, Küba Devrimi’nin karşılaştığı emperyalizm biçimlerinden farklı emperyalizm biçimleri karşısında yeni anlamlar kazanıyor.

Bu noktada yazar, “Bence Fidel’in düşüncesinin güncellenmesi gerekiyor” diyor.

Hiç Gitmemiş Olanın “Geri Dönüş”ü

Fidel Castro’nun fikriyatı hâlâ önemli ve bu önem jeopolitika alanı için de geçerli. Latin Amerika ve Karayipler tarihi konusunda uzmanlaşmış tarihçi ve analist Lautaro Rivara, bölgenin bugününü anlamak için yıllarca kamuoyu tartışmalarından uzaklaştırılmış bir kavram olarak “emperyalizm”i yeniden ele almanın gerekli olduğuna inanıyor. Yazar, “Tüm çelişkilerine rağmen, aslında hiç gitmemiş olanın, emperyalizmin ve yeni sömürgeciliğin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz” diyor.

Rivara’ya göre, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından emperyalizm kavramının terk edilmesi, bu olgunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.

“Akademinin, kitle iletişim araçlarının ve siyasetin önemli kesimlerinin ‘emperyalizm’ denilen teorik kategoriyi terk etmesi, bu olgunun ortadan kalktığı anlamına gelmez.”

Mekanizmaları değişmiş olsa da, ABD’nin Latin Amerika’daki gücü çeşitli müdahale, bağımlılık ve baskı biçimleri aracılığıyla işlemeye devam ediyor. Rivara ayrıca meseleyi daha da derinlemesine ele alıyor: mevcut hal, Soğuk Savaş dönemindeki halle aynı değil.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, ardından gelen ilerici hükümetlerin yükselişi ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışı jeopolitik koşulları değiştirdi. Eski askeri diktatörlükler ve ABD’nin Ulusal Güvenlik Doktrini yerini, yeni müdahale ve anlaşmazlık biçimlerine bıraktı.

Bu bağlamda Rivara, Donald Trump’ın desteklediği “Amerika Kalkanı”nı bu yeni aşamanın bir ifadesi olarak ele alıyor. Bunu, Beyaz Saray ile aynı çizgide olan aşırı muhafazakâr hükümetlerin bir ittifakı olarak tanımlayan yazar, bu ittifakın, ABD müdahalesinin yeni biçimlerini haklı çıkarmak için göç, uyuşturucu kaçakçılığı, yolsuzluk, “alışılmadık ve olağanüstü tehditler”i yeniden gündeme getirdiğini söylüyor.

Bu referans, Soğuk Savaş’tan tanıdık bir mantığı akla getiriyor. ABD’nin Ulusal Güvenlik Doktrini, anti-komünizmi ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politik ve askeri müdahalesinin gerekçesi haline getirmişti. Bu çerçevede faaliyet yürüten bir diğer kurum ise, onlarca yıl Latin Amerika’da silahlı kuvvetler mensuplarını eğiten ve tarihleri militarizasyon ve bölgedeki diktatörlüklerle iç içe geçmiş olan ABD askeri eğitim kurumu olan Amerika Okulu’ydu.

Rivara’ya göre, mevcut uygulamalar farklılık gösterse de aynı temel mantığı koruyor. Bu nedenle, bazı eski cumhurbaşkanları ve aydınlar, son yıllarda “yeni bir Akbaba Planı” veya Akbaba Planı 2.0”dan söz ediyorlar.

Aşırı Sağ ve Yerel Elitler

Bu anlaşmazlığın diğer boyutu, Latin Amerika’daki aşırı sağcı hareketlerin yükselişinde ortaya çıkıyor. Rivara, bunun yalnızca her ülkenin iç dinamikleriyle açıklanamayacağı konusunda uyarıda bulunuyor.

Analist, “Latin Amerika ve Karayipler, yalnızca ulus-devlete bakarak idrak edilemez” diyor. Ona göre, her ulusta yaşanan politik dönüşümler, bölgesel ve küresel birikim, değişim ve güç dinamikleriyle iç içe geçiyor.

Ona göre, Fujimori [Peru’nun eski diktatörü Alberto Fujimori ile kızı Keiko Fujimori yakın zamanda cumhurbaşkanı seçildi] ve Pinochet destekçilerinin yeniden ortaya çıkışı, egemen sınıflardaki radikalleşme sürecinin parçası. Bu sağcı kitleler, Batı’nın kolektif hegemonya krizine öfkeli ve paranoyak bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar.

Aşırı sağın ortaya çıkışının içsel nedenleri de mevcut: ilerici reformları içeren ajandaların tükenmesi ve eski diktatörlüklerle bağlantılı politik aktörlerin varlığını sürdürmesi. Rivara, bu listeye uluslararası faktörleri de ekliyor: ABD’nin teşvik politikaları, pandeminin toplumsal etkileri, neoliberal siyaset uyarınca belirli toplum kesimlerini dışlama ve teknokapitalizmin yol açtığı dönüşümler.

Bu anlaşmazlığa, bölgesel haritayı yeniden şekillendirebilecek bir unsur daha ekleniyor: ekonomi ve ticaret alanında büyüyen Çin ve konsolide edilen BRICS.

Bölge Müşterek Bir Liderlikten Mahrum

Bu saldırı karşısında, sol ve ilerici hükümetler için sorun, sürece koordineli bir cevap üretebilecek bölgesel bir stratejinin bulunmamasıdır.

Rivara, Latin Amerika'nın otuz-kırk yıl önce tahayyül edilemezmiş gibi görünen entegrasyon mekanizmalarıyla birlikte daha gelişmiş bir Latin Amerika ve Karayip bilincine sahip olduğunu kabul ediyor. Ancak bunların sınırlarına da dikkat çekiyor.

“Bölgesel liderliğin acizliği bugün apaçık ortada” diyen yazar, çeşitli hükümetlerin ve entegrasyon projelerinin karşılaştığı zorluklara dikkat çekiyor.

Sonuç olarak, devletlerin bütünleşmesi sürecinde bir “durgunluk” dönemi yaşanıyor, ayrıca, tarihsel düzlemde kıtanın birliğini savunan toplumsal ve politik aktörler geri çekiliyorlar.

Bu nedenle, Fidel’in fikriyatının temelinde duran görüşü yeniden keşfetmek, hiçbir Latin Amerika ülkesinin büyük güçlerin baskılarıyla tek başına başa çıkamayacağını kabul etmek gerekiyor.

“Çevre ülkelerinin başlarındaki musibetten kurtulmalarının tek yolu, birleşik güçlerin müşterek yapısının inşa edilmesidir” diyen Rivara, çok kutuplu dünyanın bir fırsat olabileceğini, ama asla tek başına güvence sunmayacağını söylüyor.

Bu bakış açısıyla, Fidel’in günümüzdeki önemi yalnızca Küba Devrimi'nin sloganlarında değil, aynı zamanda hâlâ cevapsız bırakılmış olan bir soruda yatmaktadır: Büyük güçlerin ekonomik, politik, askeri ve medya temelli baskılarının halkların yönünü belirlemeye devam ettiği bir kıtada bölgesel egemenliği nasıl inşa edebiliriz?

Dur Durak Bilmeyen Bir Yürüyüş

Fidel Castro’nun doğumunun üzerinden yüz yıl geçtikten sonra, dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar bu tarihi, hayatına ve Küba Devrimi’nin etkisine adanmış konferanslar, kitap tanıtımları, sergiler, toplantılar ve belgesel gösterimleri aracılığıyla mirasını yeniden canlandırmak için bir fırsata dönüştürdüler.


Meksika’da, Küba ile dayanışma eylemlerinin bir parçası olarak, Fidel Castro’nun mirası sinema aracılığıyla da yeniden sahiplenildi. Bu çalışmalardan biri de yönetmenler Eduardo Flores Torres, Gabriel Beristáin ile Kübalı yönetmen Roberto Chile’nin imzasını taşıyan Fidel de Cerca [Fidel’i Yakından Tanıyalım] adlı belgeseldir. Film, kronolojik anlatıdan uzaklaşarak, arşiv materyalleri ve aile üyeleri, arkadaşlar, ortaklar ile Küba’daki politik ve kültürel yaşamından çeşitli isimlerin tanıklıkları aracılığıyla Fidel’in suretinin ardındaki insana yaklaşıyor. Fidel’e üniformanın ve politik söylemin ötesinden bakmayı, stratejisti, lideri ve insanı yeniden inşa etmeyi amaçlıyor.

Yüz yıl sonra, Fidel hakkındaki tartışma onun biyografisiyle sona ermiyor. Politik hayatı boyunca ele aldığı konulara geri dönüyor: egemenlik, emperyalizm, dayanışma ve Latin Amerika’nın entegrasyonu.

Nakd-i ömrünün tükenmekte olduğunu gören Fidel, 19 Nisan 2016’da Kongre Sarayı’nda yaptığı son halka açık konuşmasında bize son bir fikir miras bıraktı:

“Sıra hepimize gelecek, ancak Kübalı komünistlerin fikirleri, bu gezegende, eğer insan azimle ve onurla çalışırsa, insanların ihtiyaç duyduğu maddi ve kültürel değerlerin üretilebileceğinin kanıtı olarak kalacak. Biz, işte bu değerleri elde etmek için aralıksız mücadele etmeliyiz.”

Fidel, sözlerini şöyle tamamladı: “Marti, Maceo ve Gómez gibi dur durak bilmeyen bir yürüyüşle, tam bir sadakatle, güçlerini birleştirerek, mükemmelleştirmemiz gerekeni mükemmelleştirmek için yola koyulacağız.”

Camilo Ocampo
8 Ağustos 2026
Kaynak

12 Ağustos 2026

,

Liberal Virüs ve Değişim Yanılsaması

Sosyal medyada kimi sözde Marksistlerin ve komünistlerin analizleri, yalnızca işçi sınıfının koşullarını ülke düzeyinde iyileştirmeye ve reforme etmeye odaklanarak, iç maddi koşulları yurtdışındaki sömürü ve tahakkümle, yerleşimci sömürgeciliği ve ırkçı kapitalizm ekseni etrafında dönen iç iktidar ilişkileriyle ilişkilendirmeden, enternasyonalizme ne kadar çabuk ihanet ettiklerini ortaya koyuyor.

Metodolojik milliyetçilik, insanların ulus-devleti merkeze koyan dar referans noktaları üzerine kurulu teorik çerçevelerin ötesinde düşünmelerini engelliyor. Nihayetinde bu durum, ABD siyasetinde liberal, hatta faşist bir eğilimin tezahürü.

Bu düzlemde başkalarının acıları kolayca göz ardı ediliyor, Gazze’de olup bitenler, tüm dikkatleri “Amerikalıların” yaşadığı sorunlardan başka yöne çeken bir mesele olarak görülüyor.

Bu, aşağıdan siyaset yapmanın, topluluk örgütlenmesinin ve koalisyon kurmanın önemsiz olduğu anlamına gelmez. Burada eleştirdiğim şey, siyasetin seçimlere dayalı bir sisteme indirgenmesi, reformun, birbirine bağlı sömürü ve tahakküm sistemlerinin yıkılması değil, nihai hedef haline getirilmesidir.

Toplumsal varoluşun tüm alanlarını etkisi altına almış olan liberalizm, faşizmin ve sömürgeciliğin altyapısını oluşturmaktadır. Mülkiyetçi bireycilik, beyazlık, fetih, sömürgecilik, emperyalizm, faşizm ve ırkçılık (bunlar arasındaki yapısal bağları inkâr edenlere inat) derinden iç içe geçmiş haldedir. Bu nedenle, kendilerince radikal pozu kesenler de dâhil olmak üzere, her türden liberalin Gazze’deki soykırımı küçümsemesi şaşırtıcı değildir.

Liberalizmin, kapitalist sistemi “reforma tabi tutmak istiyorsak, onun sınırları içinde hareket etmemiz gerek” dediğini söyleyen Samir Amin, “Yurttaşı temel alan siyasetin yeniden inşasının, ‘liberal virüs’ün direnen, tepki koyan ve mücadele eden hareketler eliyle ortadan kaldırılmasını gerekli kıldığını” söylüyor.

Liberalizmin ürettiği mit bize, dünyada çoğunluğu meydana getirenlere farklı politik seçenekler olduğuna inandırmaya çalışıyor. Oysa bu seçeneklerin birbirinden farkı yok.

George Jackson’ın liberalizmin kontrgerilla faaliyetine yönelik eleştirisi, bugün her zamankinden daha geçerli. “Ne zaman bir seçim yapılır, bu seçim, iktidar sahiplerinin güvenilirliğini yok etmek yerine pekiştirir.”

Sömürgecilikten ve ırkçı kapitalizmden istifade eden, belirli bir etnisiteye mensup muktedir sınıfın bir gün (seçimler yoluyla) “ilerici” bir müdahale üzerinden değişeceğine dair umut, liberalizmin en büyük mitlerinden biridir.

Tam da bu sebeple Sara Ahmed, kurumların zararı çok iyi fark edebileceklerini ancak bunu yalnızca sembolik bir jest olarak yapacaklarını, somutta bir şeyleri şeyi dönüştürmeye hiçbir zaman yanaşmayacaklarını söylüyor.

Bu “edimsizlik” hali, yapısal bir değişiklik yapmadan liberalizmin “onaylama ve unutma” yöntemini güçlendiriyor, böylece genel manada halk, değişimin gerçekten yolda olduğuna ikna ediliyor. Halkı merkeze koyan kontrgerilla faaliyeti bu şekilde yürütülüyor.

Tarihsel açıdan ABD’de liberal virüs, yerleşimci-sömürgecilerin yaşadığı sınır bölgesinin ve yerleşimcilerin kısıtlamalardan muaf olduğu, mülk sahipliğini esas alan bireyci mantığın ve bu mantığın pratiklerinin bir sonucudur.

Örneğin, şiddet kullanılarak yerlerinden edilen ve sistematik olarak öldürülen, örneğin bizonların öldürülmesiyle geçim kaynakları yok edilen yerli halklar için kısıtlamalardan özgürleşmenin ne anlama geldiğini ancak hayal edebiliriz.

Katliamlar, liberalizmin temel ilkesidir. Sınır bölgesi, sömürgeciliğin yoğunlaştığı alanlardır. Demek ki liberalizm, yerleşimcilerin politik kültürüdür. Bu anlamda liberalizm, dünya ölçeğinde, sömürgecilik pratiklerini ve mülksüzleştirme çabalarını haklı çıkarmaya devam eden, mağdur olanları da baştan çıkaran, onların devrimci bir bilinç edinmelerine mani olan bir kültürdür.

Liberaller için hiçbir şeyin ve kişinin önemi yoktur. Onlar, az da olsa fayda sağladıkları sürece, soykırıma, kitlesel sınır dışı etme pratiklerine ve hapsetme çabalarına (etnik temizlik) ses çıkarmazlar.

Insurgent Thoughts
23 Kasım 2025
Kaynak

11 Ağustos 2026

, ,

Ortadoğu’da Üçüncü Dünyacılığın Dönüşümü

Üçüncü Dünyacılık, bugün Küresel Güney olarak adlandırdığımız bölgelerde devrimci, anti-emperyalist militanlığın, uluslararası dayanışmayla desteklenerek, yalnızca ezilen halkların ulusal kurtuluşuna değil, aynı zamanda evrensel kurtuluşa da yol açacağı fikriydi. Bugün böyle bir fikir, hem bugünle alabildiğine alakalıymış hem de biraz demodeymiş gibi görünebilir.

Uluslararası dayanışma, dünya çapında kapitalizme, neo-emperyalizme ve ırkçılığa karşı mücadele eden toplumsal hareketler ve siyasi örgütler için temel bir iddia olmaya devam ediyor. Batı solu, zaman zaman ezilen halklarla dayanışmayı öncelikli kılmak ile bu devletler otoriter ve baskıcı olsalar bile, Batı hegemonyasına karşı savaşan devletleri desteklemek arasında kalmış gibi görünüyor. Üçüncü Dünyacılığın yankıları, Rusya Devlet Başkanı Putin’in Eylül 2022’de Ukrayna’daki ilhaklarını haklı çıkarmak için Batı emperyalizmine karşı “sömürgecilik karşıtı mücadele” ilan etmesi gibi, özgürlükçü olmayan devlet söylemlerinde zaman zaman duyulabiliyor.

Bu birbirinden farklı örneklerde ortak bir duygu var: Dil, altın çağını yaşadığı yetmişlerde Üçüncü Dünyacılığın dilini anımsatsa da, günümüzdeki Üçüncü Dünyacılık ideolojisi, Batı dışı devrimcinin, küresel kurtuluş mücadelesinin öncüsü olarak görüldüğü, güçlü bir geçmişin yankısından başka bir şey değil. Bu uyumsuzluk kendi içinde, son yirmi otuz yıl içerisinde doğuya doğru kayan ve Küresel Güney ile Küresel Kuzey arasındaki önceki ayrımları bulanıklaştıran küresel ekonomik ve siyasi gücün kademeli değişimi de örtbas ediyor.[1] Ancak Üçüncü Dünyacılık bugün bir yankı ise, nasıl ve ne zaman baskın bir küresel slogan olmaktan çıktı, ona bakmak gerekiyor.

Bu kitabın amacı, Üçüncü Dünyacılığın gücünün aynı anda zirveye ulaştığı, daha önce değişim için güçlü bir vaadi ifade ettiği bölgelerden birinde dramatik bir şekilde gerilediği kesiti yeniden ele almaktır. Söz konusu dönem, yetmişlerin sonları ile seksenlerin başındaki tarihi dönüm noktalarını kapsar. Bölge ise Ortadoğu'dur. Özel olarak bu kitap, Batı Asya'daki iki ulusal kurtuluş ve egemenlik mücadelesine odaklanmaktadır: Filistin ve İran’daki mücadeleler, sadece daha geniş bölgedeki siyasi gelişmeler değil, aynı zamanda küresel bir dayanışma hareketi için de büyük önem taşımaktadır.

İran ve Filistin’de, muhalefet ve kurtuluş hareketleri, kendileri ve dünyanın dört bir yanındaki destekçilerince, ellilerin sömürge karşıtı isyanlarıyla yakılan, altmışlı ve yetmişli yıllarda bir dizi sosyalist ve milliyetçi devrim ve devrimci devlet, gerilla örgütleri, halk ayaklanmaları, öğrenci isyanları ve aktivist kampanyaları ile Vietnam’dan Angola’ya, Havana’dan Cezayir’e ve Paris’e uzanan sanatsal, fikri ve akademik aktivizmle bir meşale gibi taşınan hareketler olarak görülmüşlerdir. Ancak seksenlerin başında, İran ve Filistin’deki iki hareket, kahramanları ve destekçilerinin ortaya koydukları ilerici bağımsızlık ve özgürlük vizyonlarını gerçekleştirme konusunda başarısız olmuşlardır. Bunun yerine, 1979 İran Devrimi, İran’ın Batı güçlerinden bağımsızlığını güvence altına alırken, aynı zamanda teokratik temellere sahip bir İslam Cumhuriyeti de ortaya çıkarmıştı; 1982’ye gelindiğinde, Filistin devrimi, sadece Lübnan’daki iç savaş, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün devrimci liderliğinin çöküşü, İsrail saldırganlığı ve Araplar arası kardeş katliamı eliyle değil, aynı zamanda Suriye, Irak ve Libya’daki otokratik rejimlerle kurduğu ittifaklar nedeniyle de gölgede kalmıştı.[2]

Dolayısıyla tarihçiler bize, Üçüncü Dünyacılığın Ortadoğu’da 1979 civarında sona erdiğini söylüyor. Eğer bu doğruysa, Filistin ve İran’daki Üçüncü Dünyacılık devrimlerini savunanlar bu sonu nasıl algıladılar? Bu kitap, İran ve Filistin için iki tarihi dönüm noktası olan 1979 ve 1982’ye kadar olan dönemi yeniden inceliyor. Özellikle, kitap, İran ve Filistin hareketlerindeki ve bunların ulusötesi ilişkilerindeki kişisel, toplumsal ve siyasi-ideolojik değişimlerin mikro tarihlerini, küresel bir olgu olarak Üçüncü Dünyacılığın makro tarihiyle ilişkilendiriyor. Bu bağlantının, Üçüncü Dünyacılık devrimcileri için uzun süredir var olan, birbiriyle ilişkili, çözülmemiş ikilemlerin ve zorlukların yetmişlerin sonlarında ve seksenlerin başlarında nasıl bir krize dönüştüğünü açıklamaya yardımcı olabileceğini savunuyoruz. Bu krizin içsel boyutları, kapsayıcılık ve öncelikler, teori ve pratik, olasılıklar ve sınırlar, araçlar ve amaçlar hakkındaki sorularla ilgiliydi. Bu içsel boyutlar, düşmanın yürüttüğü kontrgerilla ve istihbarat operasyonları, dezenformasyon ve propaganda, gözetim ve sızma, yıldırma ve suikastlar gibi zorlu dışsal zorluklarla birleşti veya bunlarla daha da ağırlaştı. Bu acil zorlukların hemen ötesinde, küresel siyaset ve ideolojide o kadar derin bir değişim vardı ki, on yıl sonra akademisyenler, sadece Üçüncü Dünyacılığın sonunu değil, devrimler çağının sonunu, liberalizmin küresel zaferini hatta “Tarihin Sonu”nu ilan edeceklerdi.[3]

Üçüncü Dünyacılığı krize sokan faktörlerin o dönemde nasıl anlaşıldığını anlamak için kitap, kilit aktörlere odaklanıyor: seyyar devrimciler, öğrenci aktivistleri, gerilla savaşçıları, gönüllü hemşireler, militan aydınlar, propagandacılar, bunun yanında, vizyonlarını ve taleplerini ilettikleri ve paylaştıkları araçlara, yani manifestolar ve bildiriler, örgütler ve ağlar, delegasyonlar ve misyonlar, konferanslar ve festivaller, gazeteler ve dergiler, sloganlar ve ölüm ilanlarına bakıyor. Bu kitapta, az incelenmiş arşivlerden elde edilen belgeler, tanıklıklar ve farklı dillerde yapılmış röportajlar aracılığıyla bu insanlar, ağları ve geride bıraktıkları eserler merkeze alınıyor.

Bu kitapta savunduğumuz gibi, Üçüncü Dünyacılığın krizini anlamak için bu tür kaynaklar, tarihsel araştırmaları yetmişlerin sonları ve seksenlerin başlarının dünya tarihindeki rolüne dair daha dinamik bir bakış açısına doğru itmeye yardımcı olabilir. Ayrıca Ortadoğu’nun özel koşullarını açıklamamıza da yardımcı olabilir. Bu nedenle, İran ve Filistin ulusal kurtuluş mücadelelerinin örneklerini yan yana getirerek ve yeni araştırmalardan elde edilen içgörülerden yararlanarak, bu kitap, tarihin önemli bir döneminin yeni bir yorumunu sunmaktadır.

Bu dönem, sadece Ortadoğu değil, aynı zamanda kendi kaderini tayin etme, özgürleşme, değişim ve dayanışma ile ilgili evrensel ve çağdaş sorularla ilgili olarak da tartışılmayacak bir öneme sahiptir. Bununla birlikte, incelenen dönemin sonuçları ve somutlaştırdığı muazzam değişiklikler, hâlâ yoruma ve nihai karara açıktır. Biz tam da bu sebeple ısrarla Üçüncü Dünyacılığın sonundan ziyade kaderinden bahsediyoruz. Üçüncü Dünyacılığın bazı yönleri bugün de yaşamaya devam ediyor; bunlardan en önemlisi, uluslararası dayanışma hareketleri ve Batı hegemonyasına karşı direnişi temsil ettiğini iddia eden rejimler yer alıyor.

Üçüncü Dünyacılık

Bu kitapta Üçüncü Dünyacılık, o zamanlar ‘Üçüncü Dünya’ olarak kabul edilen yerlerdeki ulusal kurtuluş hareketleriyle zaman ve mekân boyunca bağlantılı bir dizi ilgili fikir ve ideolojiyi kapsayan bir şemsiye terim olarak kullanılmıştır.[4] Robert Malley’nin sözleriyle, Üçüncü Dünyacılık, “devrimci hareketler ve anlardan oluşan bir çeşitliliği ham madde olarak alan, bunları az çok anlaşılabilir bir bütün haline getiren ve bize yalnızca bunları değil, henüz gelecek olan diğerlerini de yorumlayacak araçları temin eden siyasi, fikri, hatta sanatsal bir çaba” idi.[5]

Bu devrimci hareketler ve devletler topluluğu, Batı dışı dünyaya eylemlilik atfetme konusunda ortak bir bağlılığa sahipti, böylece daha önceki enternasyonalizm biçimlerini, Avrupamerkezciliğie klasik Marksizm, sosyalizm veya liberalizme nazaran daha az vurgu yaparak sürdürüyordu. İnsanlığın ve sosyalizmin geleceğine dair bu türden bir vizyon, Batı solunda birçok kişiye hitap etti. Nitekim, tiers-mondisme teriminin kökleri Fransa’ya uzanıyordu.[6] Alışılagelmiş milliyetçi söylemin ötesinde, Üçüncü Dünya ideologlarının ve militanlarının hayalini kurduğu egemenlik, radikal bir kopuştu: kurtuluş hareketlerini küresel olarak az çok tutarlı bir projede bir araya getiren “yereli aşan, sömürge karşıtı bağlar”ı hayal etmenin ve hayata geçirmenin bir yolunu arıyorlardı.[7]

İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden, genellikle 1955’te Endonezya’da düzenlenen Bandung Konferansı’ndan sonra “Bandung Dönemi” olarak anılan dönemde Mısır’dan Cemal Abdünnasır, Hindistan’dan Cevahirlâl Nehru gibi liderler, Soğuk Savaş denilen arka planda, Çin-Sovyet ve ABD hegemonyaları arasında üçüncü bir yol olduğunu söylediler. Sömürge sonrası dönemde kendi kaderini tayin etme hakkı mücadelelerinin ürettiği “Bandung ruhu”na[8] dayanarak, bu liderler, Kuzey-Güney arasındaki ayrışmanın ve çatışmaların Soğuk Savaş rekabetinin dikte ettiği Doğu-Batı dinamiklerinden daha önemli olduğu öncülüyle, 1961’de Bağlantısızlar Hareketi gibi örgütler kurdular. Üç Dünya modelinde, Birinci Dünya ülkeleri, ABD ile ittifak halinde olan ülkelerdi, İkinci Dünya ise Sovyetler Birliği’nin etkisi altındaki sanayi sosyalist devletlerini ifade ediyordu. Üçüncü Dünya ise Afrika, Latin Amerika, Okyanusya veya Asya’da olsun, bağlantısız kalan diğer tüm ülkeleri tanımlıyordu. Üçüncü Dünyacılık, altmışların başlarında dünyayı kucaklayan, gelişmekte olan örgütler, hareketler ve fikirlerden oluşan bir topluluğu ifade ediyordu. Dünya, bazı durumlarda, küresel kapitalizmle ilişkilerine ve yerlerine bağlı olarak, çekirdek, çevre ve yarı çevre ülkeler olarak ayrılan dünya ekonomisinin Marksist teorisi üzerinden taksim edilmekteydi.[9]

Ancak, Üçüncü Dünyacılar, Soğuk Savaş dünyasında ekonomi-politika ve stratejik yönelim söz konusu olduğunda önemli ölçüde farklılık gösteriyordu. Bazıları, söylemde eylemden çok daha radikaldi. Dönemi ele alan tarihçilerin de dile getirdiği üzere, bu önemli farklılıklar ve çelişkiler, ellilerin başlarında Üçüncü Dünyacılığın ortaya çıkışının doğasına mündemiçti. Mısır, Endonezya ve Cezayir gibi gelişmekte olan devletlerdeki siyasi gerçeklik, genellikle “egemen devlet kontrolü rejimine dayanan ve vatandaşları sermayeye uygun şekillerde harekete geçirmek üzere tasarlanmış” belirli bir biyopolitikaya veya vatandaşlarının yönetilme biçimine bağlıydı.[10] Aynı şekilde, “özgürleşme”ye kendini adamış devletler, bireysel özgürlüğü rutin olarak kısıtlıyorlardı. Gana’nın Nkruma’sı ve Mısır’ın Nasır’ı tarafından formüle edilen, Çin-Sovyet sosyalizmi ile Amerika’nın kapitalist hegemonyası arasında kurtuluşa giden üçüncü yol fikri, oldukça farklı rejimleri birbirine bağlayan asgari bir ideolojik bağ görevi gördü.

Çok geçmeden birçok liderin aslında katı bir tarafsızlık ilkesine bağlı kalma konusunda gerekli maharete veya isteğe sahip olmadıkları ortaya çıktı. Aksine; Asya, Afrika, Arap veya Latin Amerika sosyalizminin peşinde Sovyetler Birliği’ne veya Çin Halk Cumhuriyeti’ne yöneldiler veya askeri baskıyla buna zorlandılar. Örneğin, önemli bir Üçüncü Dünya lideri olarak kabul edilen Mısır Cumhurbaşkanı Nasır, ülke içinde komünizme karşıydı, ancak Sovyetler’in askeri tavsiyelerine ve desteğine bel bağlıyordu. Bu tür ideolojik ve stratejik farklılıklar, tarafsızlar arasında tam bir dayanışmanın tesis edilmesine mani oldu.

Sosyalist dönüşüme doğru yönelimden, daha az milliyetçi, daha radikal ve devrimci bir sosyalist vizyonu savunan ikinci bir Üçüncü Dünya yanlısı nesil ortaya çıktı. İdeolojik olarak, bu nesil, genellikle Maoizme yöneldi. Bandung sonrası kuşak, Che Guevara figüründe somutlaşmış, 1966’da Küba’nın Havana kentinde düzenlenen Üç Kıta Konferansı’ndan adını alan Üç Kıtacılık[11] fikriyle ve Afrika-Asya Halkları Dayanışma Örgütü gibi devletlerarası düzeydeki örgütlerle ilişkilendiriliyordu. Küba’da enternasyonalist emelleri olan devrimci bir devletin ortaya çıkışı, altmışlarda gerilla hareketlerince savunulan protestoların ve militan “doğrudan eylem”in giderek daha akışkan hale gelen manzarası için yeni bir odak noktası teşkil etti. İkinci kuşak ayrıca, örneğin öğrenci ağlarında[12] olduğu gibi, daha az kurumsallaşmış ulusötesi radikalizm ağlarıyla da ilişkilendirildi. Birçoğu, Sovyet liderliğindeki bürokratik sosyalizme karşı çıktı ve bunun yerine, daha az bürokratik devrimci idealleri benimsedi. Sömürge karşıtı mücadele ve gençlik isyanının bu yeni enerjilerini karşılamak için çeşitli yorumlar ve uyarlamalarla birlikte, yeni bir küresel Maoizm biçimi gelişti.[13]

Üçüncü Dünyacılığın bu ikinci kolu, Ortadoğu’da, özellikle de Cezayir’de önemli biçimler aldı. Cezayir, ulusötesi devrimciler ağının düğüm noktası haline geldi.[14] Mısırlı ekonomist Samir Amin gibi önemli düşünürler, Üçüncü Dünyacılığı, Üçüncü Dünya’yı dünya ekonomik sisteminin “çevre”sindeki konumu açısından açıklayan kapsamlı bir analizle donattılar. Üçüncü Dünyacılık ayrıca, Batı dışı dünyada devrimci mücadeleye giderek daha fazla ideolojik ve duygusal yatırım yapan Avrupa, ABD ve diğer yerlerdeki “Yeni Sol” siyasi hareketlerle de bağ kurdu.[15] Maoist ideoloji, Batı dışı kökenleri ve köylülerin yanı sıra işçileri de merkeze alan aşağıdan yukarıya seferberliğe verdiği önem nedeniyle, onlara cazip geldi. Başkan Mao’nun aforizmaları ve isyan üzerine gözlemleriyle dolu Küçük Kızıl Kitabı, Ortadoğu devrimcileri ve orta sınıf Avrupalılar için bir devrim kılavuzu haline geldi, böylece toplumsal dönüşüm için ortak, farklı şekilde uyarlanmış olsa da, bir senaryo oluşturdu.[16]

Burada, Üçüncü Dünyacılığın tarih yazımı, bazı tarihçilerin “uzun altmışlar” olarak adlandırdıkları döneme ilişkin literatürlerle önemli ölçüde kesişmekte ve örtüşmektedir. Bu, genellikle altmışlardan daha geniş bir dönemi ifade eder ve Avrupa örneğinde 1968 öğrenci ayaklanmalarıyla doruğa ulaşan yurttaş hakları, savaş karşıtı, kadın ve gençlik hareketlerini kapsar. 1968’in küresel bir olgu olup olmadığı konusunda görüş ayrılığı olsa da[17], dönemi daha geniş bir coğrafi perspektiften tartışan tarihçiler, kaçınılmaz olarak, “küresel altmışlar”ı sömürgecilikten arınma, ulusal kurtuluş ve ulusötesi dayanışma bağlamında, sosyalist hareketler açısından ele alırlar.[18] Dolayısıyla, Avrupa ve ABD’de birçok kişi feminizmi, ekolojiyi ve cinsel azınlık haklarını benimserken, otoriter rejimlerin acımasız baskısıyla karşı karşıya kalan Küresel Güney’deki kurtuluş örgütleri, doğal olarak daha somut ve militan bir bakış açısına sahipti.

Ortadoğu, radikal rejimler, devrimci devlet dışı aktörler ve dayanışma hareketleri arasında, farklı araç ve yöntemlerle de olsa Üçüncü Dünyacı anti-emperyalizme bağlılık gösteren, son derece hareketli bir etkileşim ve ilişkiye tanıklık eden bir bölge haline geldi. 1964’te kurulmasından 1969’da Nasır’ın Mısır'ından tam bağımsızlığını kazanmasına kadar geçen süre içinde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün sahneye çıkışı, devlet dışı militanlığı savunanlara destek verecek bir hareket sağladı. Öğrenci örgütleri, özellikle Paris gibi eski imparatorluk başkentlerindeki diaspora toplulukları, Yeni Sol’u Filistin ve İran’daki mücadeleler gibi mücadelelere bağlamada önemli bir rol oynadılar.[19] Bu son derece siyasallaşmış öğrenciler ve militanlar, Marksist-Leninist ve anti-emperyalist bir eğilimi paylaşıyorlardı, ancak aynı zamanda büyük ölçüde farklılık gösteriyorlardı.

Önemli olan, burada Üçüncü Dünyacılık şemsiyesi altında bir araya getirilen çok farklı mücadelelerin, genellikle dayanışma ağlarının ahlaki, ekonomik ve lojistik desteğiyle birbirine bağlanmasıydı. Çeşitli coğrafyalar arasında bu yeni bağlantı, muazzam ve kalıcı öneme sahip bir siyasi küreselleşmeyi kolaylaştırdı. Frantz Fanon, Che Guevara, Gassân Kenefâni ve Mao Zedong gibi Batı dışı düşünür ve ideologların metinleri, siyasi yönelimi şekillendirdi, küresel bir muhalefet “dil”ini meydana getirdi. Bu isimler, okurlarını “devrim” veya “mücadele” olarak adlandırılan ortak bir dünya kurma projesine dâhil ettiler. Farklı anti-emperyalizm akımları, ifade ve odak noktası, ayrıca, örgütlenme ve kendilerini ifade etme özgürlüğü düzeyi bakımından farklılık arz etseler de, ki bu fark da şiddet içeren direnişe yönelik yaklaşım farklılıkları ile alakalı, sadece gerekli değil, aynı zamanda ulaşılabilir olduğunu bir biçimde hissettiren küresel bir projeye dâhil olma duygusunda ortaklaşıyorlardı.

1979 ve Ortadoğu

Ortadoğu’da Üçüncü Dünyacılık, öncelikle Cezayir, Umman ve Filistin’deki kurtuluş hareketleri aracılığıyla kendini ortaya koydu. Cezayir’deki FLN, tüm dünyanın desteğini gördü. 1962’deki bağımsızlığın ardından başkent Cezayir; Küba, Angola, Eritre, Vietnam ve Filistin gibi yerlerden gelen devrimciler ve kurtuluş hareketleri için bir “Mekke” haline geldi.[20] Neticede Cezayir, Üçüncü Dünyacılık üzerine çalışan tarihçilerden çok sayıda akademisyenin ilgisine mazhar oldu. Bu akademisyenler, FLN’nin sömürgeci Fransız efendilerine karşı kazandığı zaferin ilk coşkusu üzerinde durdular. Bu ilişki, Bandung sonrası oluşan, nispeten daha radikal olan devrimlere tanıklık eden süreci bir biçimde hızlandırdı. Aynı akademisyenler bir yandan da Cezayir deneyimini sentezleyen ve evrenselleştiren küresel bir devrim teorisyeni olarak Fanon’un önemine de vurgu yaptılar.

Filistin, özellikle Haziran 1967 savaşından ve Yasir Arafat liderliğindeki gerilla örgütlerinin Filistin Kurtuluş Hareketi’ni ele geçirmesinden sonra, bu ortaya çıkan uluslararası koordinatların da merkezine yerleşti. Altmışlar ve yetmişler boyunca Yemen, Irak, Suriye ve özellikle Libya’daki, Sovyetler’in desteğini arkasına almış diğer radikal Arap rejimleri, sosyalizm ve Arap milliyetçiliği gibi unsurları cem etmiş bir Üçüncü Dünyacı söylemi benimsediler.[21] Ancak yetmişler boyunca Üçüncü Dünyacı söylemin özündeki dayanışma ve birliğin bu devletlerdeki gerçeklikle örtüşmediği giderek daha açık hale geldi. Dahası, ideolojik düzeyde, sosyalist bölgeselcilik ve Marksist enternasyonalizm, Lübnan’daki Emel Hareketi, Mısır ve Suriye’deki Müslüman Kardeşler gibi İslami diriliş hareketlerince sorgulandı.

1979’da bu kapsamlı eğilimlerin birçoğu doruk noktasına ulaştı. Arap milliyetçiliğinin ve devlet destekli sosyalizmin eski lideri Mısır, ekonomisini yabancı yatırımlara daha da açıp İsrail ile barış yaparken, İran Devrimi, siyasi İslam’a ait bir devlet projesine dönüştü. Bu devrim, önemli yönlerden, ulusa aşkın, radikal niteliği haiz solcu bir devrimken, açıktan sosyalizmden ilham alan talepler dillendirirken[22], hızla Ayetullah Humeyni’nin neredeyse tüm solcu güçleri şiddetli bir şekilde tasfiye ettiği sürece tanıklık etti. Bunun yerine, İran Devrimi, ülkede, bölgede ve dünyada devlet iktidarına talip olan, yeniden canlanan İslamcılar için yeni bir dönemin kapılarını araladı.

Irak’ta Saddam Hüseyin, Temmuz 1979’da cumhurbaşkanı oldu, bir yıl sonra İran’a savaş açtı. Bu yıkıcı savaş, 1988’e dek sürdü. Türkiye’de muhafazakâr-milliyetçi lider Süleyman Demirel, 1980’de askeri darbeye yol açacak siyasi kargaşanın ortasında başbakanlık görevini yeniden üstlendi. Suudi Arabistan’da, Kasım 1979’daki Cami Baskını, Sünni dünyasında yeni radikal dini akımların yükselişini işaret etti; bu eğilim, Aralık 1979’da Sovyetler’in Afganistan’ı işgaline verilen tepkiyle daha da hız kazandı. Bu işgal, Sovyetler ve Mücahitler arasında neredeyse on yıl süren askeri çatışmaya yol açtı. Mücahitler arasında Kaide ve IŞİD gibi cihatçı terör örgütlerinin gelecekteki liderleri de vardı.

Özetle, yetmişlerde Ortadoğu’daki siyasi muhalefete solcu ve sol eğilimli hareketler hâkimken, seksenlerin başında İslamcılığın baskın olmasa da güçlü bir siyasi eğilim haline geldiği açıktı.

Gerçekten de, geriye dönüp bakıldığında, 1979’u sadece Ortadoğu değil, tüm dünya için bir dönüm noktası olarak görmek gerekiyor. Aralık 1978’den itibaren Çin’de Deng Şiaoping’in serbest piyasa politikalarını uygulamaya koyması, ardından 1979’dan itibaren İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ın, 1981’den itibaren ABD Başkanı Ronald Reagan’ın sosyo-kültürel olarak muhafazakâr ve ekonomik olarak neoliberal politikaları ile birlikte tüm bu gelişmeler, her biri kendi yolunda, serbest piyasa kapitalizmi, serbestleştirme, özelleştirme, işçilerin pazarlık gücünün zayıflatılması ve refah devleti temelli sosyal demokrasiye, Keynesçi ekonomi politikasına yönelik saldırılara dayalı yeni bir siyasetin ortaya çıkışını işaret etti.[23] Avrupa’da refah devleti politikaları, “stagflasyon”, zayıf ekonomik performans ve yüksek genç işsizliği nedeniyle daha da zor bir yola girdi. 1973’teki petrol ambargosu, on yıldan fazla süren büyümenin ardından bir dönüm noktasını teşkil etti. Ünlü tarihçi Tony Judt’un “en moral bozucu on yıl” olarak tarif ettiği yetmişlerde çoğu Batı toplumuna, sürekli bir kriz duygusu yerleşti.[24] Yetmişlerin garipliğinde krize süregelen sosyal deneyler ile hızlı ve geniş kapsamlı teknolojik gelişmeler eşlik etti. Bu durum, birçok insan için gelecek ve değişimin hızına ayak uydurma yetenekleri konusunda huzursuzluk yarattı.

Avrupa ve Kuzey Amerika’daki bu gelişmeler, başka yerlerdeki gelişmelerle örtüşerek, küresel bir paradigma değişimini meydana getirdi. Yetmişlerin başları, “Üçüncü Dünya” ve “dekolonizasyonun jeopolitik sürecini tamamlayacak ve gerçekten egemen devletlerden oluşan daha demokratik bir küresel düzen yaratacak”[25] yeni bir uluslararası ekonomik düzene dair umutlarla yüklüyken, seksenlerin başlarına, TINA doktrini, yani Thatcher ve Reagan ekonomisinin “alternatifi yok” fikri galebe çaldı. Bu arada, birçok Afrika, Asya ve Latin Amerika devleti, başarısız ekonomileri nedeniyle Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası’ndan kredi almak ve tartışmalı bir şekilde neo-sömürgeci kontrol yöntemlerinin yeniden icat edilmesini içeren ekonomik liberalleşmeye yönelik yapısal uyumu ifade eden “Washington Mutabakatı”nı benimsemek zorunda kaldı. Bu durum, bazı ülkelerde işçi sınıfı ve kır yoksulları için yıkıcı sonuçlar doğurdu. Özetle, 1979 civarındaki siyasi liderliğin değişmesi, bir dönüşümün işareti olmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni siyaset ve ekonominin günlük yaşam, fikirler ve tarihsel yön duygusu üzerindeki maddi ve kültürel etkileri de bir dönüşüme işaret ediyordu.[26]

Washington, küresel sahnede Sovyet etkisine ve Marksist fikirlere karşı uzun vadeli bir oyun oynarken, Humeyni, sosyalizm, ateizm ve sekülerizme karşı mücadele ediyordu. Her ikisi de devrimci solun küresel rolü üzerinde etkili oldu. Bu anlamda, 1979’un yeni liderlerinin, seküler sosyalist bir yolu savunan “uzun altmışlar”ın devrimci isyanlarına karşı koymak ve onları ortadan kaldırmak için ortaya konulan küresel muhafazakâr teşebbüsün içinde yer aldıklarını söylemek mümkün.[27] Bu isyancıların devrimlerinde başarılı oldukları yerlerde bile, baskıcı güçler eski müttefiklerini alt ettiler. Seksenlerin başlarında, devlet sosyalizminin bir biçimini koruyan devletlerin çoğu, hatta tamamı, otokratik rejimlerce yönetiliyordu. İran, Irak ve Libya örneğinde, devletler Üçüncü Dünyacılığın devrimci ruhunu benimseyerek, otoriter rejimleri kurumsallaştırmak için silahlandırdılar. Zamanla bu rejimler, kendilerini Üçüncü Dünyacılığın bayraktarı olarak tanımladıkları konumlarını demokratik reformu engellemek için kullandılar. Üçüncü Dünyacılığın benimsenmesi, böylece kalıcı etkiler yarattı, bu fikir, bugün de otoriter devletlerin anti-emperyalizm iddiasını şekillendirmeye devam ediyor.

1979’un Ötesinde

1979’un yukarıda tartışılan değişikliklerin çoğunu somutlaştırdığı gerçeği, Ortadoğu’da Üçüncü Dünyacılığın kaderini açıklamak için pedagojik bir yol olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.[28] Gerçekten de, İran’daki 1979 devrimi, Ortadoğu’ya dair kapsamlı literatürün çoğunda, laik ve sol eğilimli ideolojilerin hâkim olduğu on yıllar ile İslamcılığın hâkim olduğu sonraki on yıllar arasındaki kırılma noktası olarak ele alınmaktadır. Bununla birlikte, 1979’a mecazi anlamda “keskin dönüm noktası” olarak ele alıp ona çok dar bir çerçeveden odaklanmak, öncülleri küçümseme riskini de beraberinde getirir. Ayrıca, tarihsel dönemlerin ana belirleyicisi olarak, sosyal, kültürel veya ekonomik tarihin aksine siyasi liderliğe odaklanan geleneksel tarih yazımı yaklaşımını öne çıkartır.[29]

Bu kitapta yer alan yazarların yaptığı gibi, bakışımızı toplumsal hareketlere çevirdiğimizde, 1979’da kendini ortaya koyan eğilimlerin on yıldan fazla bir süredir oluşmakta olduğu açıkça görülüyor. Bu eğilimler, ortaya çıkan bir toplumsal düzeni işaret ediyor ve Üçüncü Dünya’daki anti-emperyalizmin otoriterliğin eline geçmesini, devrimci gruplar arasındaki bölünmeleri ve iç çatışmaları, İslami dirilişi ve ekonomik liberalizmin küresel ilerlemesini içeriyor.

Mısırlı sosyolog Saadettin İbrahim’in 1982’de etkili bir çalışmasında belirttiği gibi, yetmişlerde Ortadoğu’da ortaya çıkan toplumsal düzen, büyük ölçüde Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın bir zamanlar temsil ettiği Arap milliyetçi ve sosyalist politikalarından Körfez devletlerinin “Petro-İslam”ına geçişin bir ürünüydü.[30] Yetmişlerde yükselen bu Körfez gücü, açık sosyal, kültürel ve siyasi sonuçları olan büyük bir servet eşitsizliği yarattı: bölge içi kitlesel göç, yeni kapitalist değerler ve otoriter devletler tarafından yaygınlaştırılan güya “kültürel açıdan hakiki” olan kimlik projelerinin yanı sıra liberalleşmeyle bağlantılı davranış kalıplarına yol açtı. Batı kapitalizmine çevrilen yüz, bir yandan İslamlaşmaya, diğer yandan devrimci akımların kalıcı çekiciliğine yol açtı, muhalif hareketleri belirledi. Üçüncü Dünya devrimcileri, yetmişlerin ortalarında hâlâ mücadele ediyor olsalar da, büyük ölçüde akıntıya karşı mücadele ediyorlardı.

Bu eğilimler nedeniyle, tarihsel yönelim duygusu, yetmişlerin sonlarında, anti-emperyalist solun asli “duygu yapısı” olarak olasılığın yerini ikilemin, hatta yenilginin almasıyla birlikte değişmeye başladı. Bu ikilemler, kısmen Soğuk Savaş’ın dinamiklerinden, özellikle Çin-Sovyet çatışmasından, ABD’nin gizli ve açık karşı-devrimci önlemlerinden, devletlere ve hareketlere giderek daha kapsamlı yaklaşımlarından kaynaklanıyordu. Bunlar ayrıca, kadınların rolü, demokratik örgütlenme kültürünün eksikliği, daha genelde, solun benimsemesi gereken ekonomik, sosyal ve siyasi liberalizm düzeyine dair bazen yıkıcı olan tartışmalar gibi sol içindeki çelişkilerden de kaynaklanıyordu. Özellikle Ortadoğu’da hararetli geçen, yetmişlerin ortalarında önemli ayrılıklara yol açan bir diğer tartışma ise, büyük ölçüde laik muhalefet hareketleri ve örgütlerinde siyasi İslam’ın rolüyle ilgiliydi.

Üçüncü Dünyacılığın yapısal değişimi, bölgedeki devletler içinde ve arasında gerçekleşti, ancak aynı zamanda hareketlerin yerleştiği ulusötesi devrimci ittifaklar ve ağlarda da yankı buldu. Bu şekilde, otoriterliğe ve İslamcılığa doğru kayma, Batı dünyasının dünyanın geri kalanına bakış açısını etkiledi. 1979’a gelindiğinde, Üçüncü Dünyacılık döneminde güneydeki siyasi özneyi Avrupa’da ve başka yerlerdeki kendi devrimci emelleri için ilham kaynağı olarak gören birçok Batılı solcu, hayal kırıklığına uğradı, bunun yerine, Küresel Güney’i giderek daha çok gelişmeye ve yardıma ihtiyaç duyan bir nesne olarak görmeye başladı.[31]

Kısacası, Üçüncü Dünyacılık hareketlerinin yetmişlerin sonlarında neden zayıfladığı veya önemli değişikliklere uğradığı konusunda birçok neden üzerinde durulabilir. Bu bağlamda, bu kitap, 1979’a odaklanmanın, “kırılma noktası”nın farklı bir şekilde dönemlendirilebileceği ihtimalinin üzerini örttüğünü söylemektedir. İran Devrimi’nin Filistin’in (henüz gerçekleşmemiş) devrimi üzerinde büyük bir etkisi olduğu kesin olsa da, 1979’un açıklayıcı gücünün de sınırları vardır. Aksine, Filistin’e dair tarih yazımı açısından bakıldığında, bir dönemin sonunu işaret eden yıl olarak 1982 öne çıkmaktadır. 1982 yazında Batı Beyrut’u bombardımana tabi tutan İsrail’in yürüttüğü askeri harekatın ardından, Arafat ve FKÖ, Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı, bu da Filistin mücadelesinin devrimci aşamasını sona erdirdi. Böylelikle, doksanlarda Batı Şeria’da FKÖ’nün devlet benzeri bir varlığa dönüşmesiyle sonuçlanacak yeni bir aşamayı başlattı.

Yukarıda belirtildiği gibi, Üçüncü Dünyacılık, başından beri devletçi ve devletçi olmayan bir projeyi kapsıyordu. İran devrimi, daha önceki sömürge sonrası kurtuluş ve devlet kurma projeleri üzerine sadece yeni bir dini renk ekleyerek inşa edilmiş bir yapıyken, 1982’ye dek Filistin kurtuluş hareketi, gerilla mücadelesinin ruhunun somut haliydi. Bu anlamda 1982, Küba, Cezayir, Vietnam ve başka yerlerde ilk başarıları getiren yerel askeri seferberliğin daha geniş kapsamlı çekiciliğinden önemli bir uzaklaşmayı işaret etmektedir. Ama bu, gerilla faaliyetlerinin sona erdiği anlamına gelmiyordu. Örneğin, o yıl kurulan ve İran tarafından desteklenen Hizbullah hareketi sona ermediğinin deliliydi. Aksine, Üçüncü Dünyacılık denilen sorun alanı, ezici bir şekilde, aşağıdan devrim ve ona eşlik eden ulusötesi ağ biçimleriyle ilgili bir mesele olmaktan, devlet güdümlü müdahalelerle ilgili bir meseleye evrildi.

Bu değişimde, Üçüncü Dünyacı ittifaklar için genel ideolojik çerçeve olarak Marksizm-Leninizmin kademeli olarak gerilemesi ve 1967 savaşı civarında başlayan on yıllık iç bölünmeler boyunca çeşitli anti-emperyalizmlerin yükselişi de rol oynadı. Militanlar, taktiklerini ve bağlılıklarını sorgulamaya başladıkça, baskın siyasi söylem, solcu, Marksist söylemin kalıntılarından siyasi İslam söylemlerine doğru kaydı. Hüma Katuzyan’ın belirttiği gibi, yetmişlerin sonlarında emperyalizme karşı direnişin yüzü laik fedailerden dini mücahitlere çevrildi.[32] İran, bu geçişte önemli bir rol oynadı, ancak aynı zamanda Arap toplumlarında on yıllarca süren müzakereleri de içeriyordu. Bölgesel gerilimler ve fay hatları, direnişin artık elliler ve altmışlardaki doğrudan anti-emperyalizmden daha geniş bir anlam kazandığı anlamına geliyordu.

Yetmişlerde Üçüncü Dünya projesindeki eski müttefikler arasında bulanıklaşmaya başlayan çizgiler, seksenlerde ölümcül bir hal aldı. Aslında bugün Ortadoğu siyaseti ile ilgili çalışmalarda en yaygın görülen konu başlıkları, o on yılın çatışmalarına geri dönüyor: otoriterliğin pekişmesi, ana muhalif kamp olarak İslamcılık, Arap milliyetçiliğinin gerilemesi, bölgesel siyasetin Mısır ve Körfez devletlerinin önderliğinde ilerleyen normalleşmeci kamp ile Suriye ve İran’ın önderliğindeki reddiyeci kamp arasında ikiye ayrılması, Marksizmin gerilemesi ve özgürlükçü yaklaşımların bastırılması, Körfez ülkelerinde merkezlenen otoriter-neoliberal güç ekseninin yükselişi.

Devletler, farklı pozisyonlar ve ittifaklar benimsedikçe, ulusötesi devrimci aktörler, genellikle gündemleri arasında sıkışıp kaldılar. Birçok militan, otoriter rejimlerin resmi pozisyonlarıyla ters düştükleri için devlet baskısının hedefi oldular. Öte yandan, Ruhullah Humeyni, Saddam Hüseyin, Hafız Esad ve Muammer Kaddafi gibi liderlerin rejimleri, bu yeni çağda anti-emperyalist mücadeleyi tekelleştirmeye ve araçsallaştırmaya çalıştılar. İran-Irak Savaşı ve Lübnan iç savaşı gibi çatışmalar, onları birbirine karşı kışkırttı, aynı zamanda bölge genelinde devlet baskısını daha da artırdı. Üçüncü Dünyacılık unvanının hegemonyası ve sahipliği için yapılan rekabet, otoriter devletlerin kültürel ifade üzerindeki kontrollerini daha sıkı bir şekilde ele geçirmelerine, muhalifleri dışlamalarına, sürgüne göndermelerine, hapse atmalarına ve öldürmelerine yol açtı. Seksenlerin ortalarına gelindiğinde, bölgedeki Üçüncü Dünyacılığın baskın ifadesi, artık toplumsal hareketlerden, muhalif aydınlardan ve sanatçılardan organik olarak üretilen materyal değil, rejim destekli propaganda idi.[33]

Sune Haugbolle
Rasmus C. Elling

[Kaynak: The Fate of Third Worldism in the Мiddle East: Iran, Palestine And Beyond, Yayına Hz.: Rasmus C. Elling ve Sune Haugbolle, OneWorld Academic, 2024]

Dipnotlar:
[1] Martin Müller, “In Search of the Global East: Thinking between North and South”, Geopolitics 25 (3) 2020: s. 734-755.

[2] Alan R. Taylor, “The PLO in Inter-Arab Politics”, Journal of Palestine Studies 11 (2) 1982: s. 70-81.

[3] Robert S. Snyder, “The End of Revolution?”, The Review of Politics 61 (1) 1999: s. 5-28; Francis Fukuyama, “The End of History?”, National Interest (16) 1989: s. 3-18; B.R. Tomlinson, “What was the Third World?”, Journal of Contemporary History 38 (2) 2003: s. 307-321.

[4] Peter Berger, “After the Third World? History, destiny and the fate of Third Worldism”, Third World Quarterly, 25 (1) 2004: s. 9-39; Rajeev Patel ve Philip McMichael, “Third Worldism and the lineages of global fascism: the regrouping of the global South in the neoliberal era”, Third World Quarterly 25 (1) 2004: s. 231-254; Arif Dirlik, “Spectres of the Third World: global modernity and the end of the three worlds”, Third World Quarterly 25 (1) 2004: s. 131-148, 94-116; Robert Malley, The Call from Algeria: Third Worldism, Revolution and the Turn to Islam (Berkeley and Los Angeles: University of California Press, 1996).

[5] Robert Malley, “The Third Worldist Moment”, Current History 98 (631) 1999: s. 359.

[6] Andrew Nash, “Third Worldism”, African Sociological Review 7 (1) 2002: s. 94-123.

[7] Alina Sajed, “Re-remembering Third Worldism: An Affirmative Critique of National Liberation in Algeria’, Middle East Critique 28 (3) 2019: s. 243-260.

[8] Örneğin bkz.: Yayına Hz.: Christopher J. Lee, Making a World After Empire: The Bandung Moment and its Political Afterlives, 2. Baskı (Atina: Ohio University Press, 2020); Luis Eslava, Michael Fakhri, Vasuki Nesiah, “The Spirit of Bandung”, Bandung, Global History, and International Law içinde (Cambridge: Cambridge University Press, 2017); Antonia Finnane ve Derek McDougall, Bandung 1955: Little Histories (Clayton, VIC: Monash University Press, 2010), s. 201; Clifford Geertz, “What was the Third World Revolution?”, Dissent 52 (1) Kış 2005 (218. sayının tamamı): s. 35-45; Adom Getachew, Worldmaking After Empire: The Rise and Fall of Self-Determination (Princeton: Princeton University Press, 2020).

[9] İlkin Mısırlı iktisatçı Samir Amin tarafından formüle edilen dünya sistemleri teorisini yetmişlerde Wallerstein popüler kıldı. Bkz.: Yayına Hz.: Immanuel Wallerstein, The Modern World-System in the Longue Durée (Abingdon, Oxon and New York: Routledge, 2016).

[10] Patel ve McMichael, “Third Worldism and the lineages of global fascism…”, s. 234.

[11] R. Joseph Parrot ve Mark Atwood Lawrence, The Tricontinental Revolution: Third World Radicalism and the Cold War (Cambridge: Cambridge University Press, 2022).

[12] Örneğin bkz.: Sohail Daulatzai, Black Star, Crescent Moon: the Muslim International and Black Freedom Beyond America (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2012).

[13] Julia Lovell, Maoism – A Global History (New York: Knopf, 2019).

[14] Jeffrey James Byrne, Mecca of Revolution: Algeria, Decolonization, and the Third World Order (Oxford: Oxford University Press, 2016); Malley, The Third Worldist Moment, 1999; Elaine Mokhtefi, Algiers, Third World Capital: Freedom Fighters, Revolutionaries, Black Panthers (Londra: Verso, 2020).

[15] Quinn Slobodian, Foreign Front: Third World Politics in Sixties West Germany (Chapel Hill: Duke University Press, 2020); Guiseppe Morisini, “The European Left and the Third World”, Contemporary Marxism 2 1980: s. 67-80.

[16] Richard Wolin, The Wind from the East: French Intellectuals, the Cultural Revolution, and the Legacy of the 1960s (Princeton: Princeton University Press, 2018).

[17] Claudia Derichs, “1968 and the ‘Long 1960s’: A Transregional Perspective”, Re-Configurations: Contextualizing Transformation Processes and Lasting Crisis in the Middle East and North Africa içinde (New York: Springer, 2021), s. 105-115; Yayına Hz.: Chen Jian ve Martin Klimke, The Routledge Handbook of the Global Sixties: Between protest and nation-building (Londra: Routledge, 2018); Yayına Hz.: Samantha Christiansen ve Zachary A. Scarlett, The Third World in the Global 1960s (New York: Berghahn Books, 2013); Duco Hellema, The Global 1970s: Radicalism, Reform, and Crisis (Londra: Routledge, 2019).

[18] Odd Westad, The Global Cold War: Third World Interventions and the Making of Our Times (New York: Cambridge University, 2005); Jeremy Varon, Bringing the War Home: The Weather Underground, The Red Army Faction, and Revolutionary Violence in the Sixties and Seventies (Berkeley: University of California Press, 2004); George Katsiaficas, The Imagination of the New Left: A Global Analysis of 1968 (Londra: South End Press, 1999); Abdel Razzaq Takriti, Monsoon Revolution: Republicans, Sultans, and Empires in Oman, 1965–1976 (Oxford and New York: Oxford University Press, 2013).

[19] Yoav Di-Capua, “Palestine Comes to Paris: The Global Sixties and the Making of a Universal Cause”, Journal of Palestine Studies 49 (1) 2021; Christoph Kalter, “From global to local and back: the ‘Third World’ concept and the new radical left in France”, Journal of Global History 12 (1) 2017: s. 115-136.

[20] Jeffrey James Burne, Mecca of Revolution: Algeria, Decolonization, and the Third World Order (Oxford: Oxford University Press, 2016); ayrıca bkz.: Afshin Matin-asgari, Iranian Student Opposition to the Shah (Costa Mesa: Mazda, 1999).

[21] Karma Nabulsi ve Abdel Razzaq Takriti, The Palestinian Revolution, LP, Oxford: Department of Politics and International Relations, Oxford University (2017).

[22] Eskandar Sadeghi-Boroujerdi, “The Origins of Communist Unity: Anti-Colonialism and Revolution in Iran’s Tri-Continental Moment”, British Journal of Middle Eastern Studies 45 (5) 2018: s. 796-822.

[23] Christian Caryl, Strange Rebels: 1979 and the Birth of the 21st century (New York: Basic Books, 2012).

[24] Aktaran: Duco Hellema, “Introduction”, Yayına Hz.: Hellema, The Global 1970s: Radicalism, Reform, and Crisis içinde (New York: Routledge, 2019).

[25] Nils Gilman, “The New International Economic Order: A Reintroduction”, Humanity: An International Journal of Human Rights, Humanitarianism, and Development 6 (3) Bahar 2015: s. 1-16.

[26] Dünya tarihinin dönemselleştirilmesi ile ilgili bir tartışma için bkz.: Konrad Hirschler ve Sarah Bowen Savant, “Introduction – What is in a Period? Arabic Historiography and Periodization”, Der Islam 91 (1) 2014: s. 6-19.

[27] Christian Caryl, Strange Rebels: 1979 and the Birth of the 21st century (New York: Basic Books, 2012).

[28] D.W. Lesch, 1979: The Year That Shaped the Modern Middle East (New York: Routledge, 1991); ayrıca bkz.:: Kim Ghattas, Black Wave (New York: Henry Holt, 2020).

[29] Hirschler ve Bowen Savant, “Introduction – What is in a Period?”.

[30] Saad Eddin Ibrahim, The New Arab Social Order: A Study of the Social Impact of Oil Wealth (Boulder, CO: Westview Press, 1982).

[31] Peter Berger, “After the Third World?”; J. Garnier ve Ronald S.W. Lew, “From the Wretched of the Earth to the Defence of the West: An Essay on Left Disenchantment in France”, Socialist Register 21 1984: n. page.

[32] Homa Katouzian, “The Iranian Revolution at 30: The Dialectic of State and Society”, Middle East Critique 19 (1) 2010: s. 35-53.

[33] Örneğin bkz.: Yayına Hz.: Amir Moosavi ve Narges Bajoghli, Debating the Iran-Iraq War in Contemporary Iran (London: Routledge, 2018).