21 Ağustos 2026

Kan Süzüldü Gözlerimden

Jean Genet, George Jackson’ın Soledad Brother [“Soledadlı Kardeş”] kitabı için yazdığı takdim yazısında, “Bu, uğruna bir şeyler istenebilecek, kâğıda dökülebilecek veya bestelenebilecek bir kitap değil. O, hem özgürlüğün hizmetindeki bir silâh, hem de bir aşk şiiri” diyordu.

Kitabın yazarının 21 Ağustos 1971’de San Quentin Hapishanesi’nde katledilmesinden sadece bir hafta önce tamamlanmıştı. Sanki yazar, kitabın basılı halini asla göremeyeceğini biliyormuş gibi, o cezaevinden dışarıdaki yakın arkadaşlarına, yayımlanması talimatıyla göndermişti.

Ölümünden birkaç gün önce kitabı şöyle tanımlayan yazar, “Ben bir yazar değilim, ama bu kitabın her kelimesi bana ait, her biri tam da istediğim gibi, gözlerimde yansıdıkları halleriyle kâğıda dizildi” diyordu. Gördüğü ve istediği şey, hayatının merkezindeki tutku, savaştı; halka zulmedenlere karşı verilen devrimci savaş, “kusursuz sevda ve kusursuz nefret”ten doğan bir savaş.

“Hayatım boyunca hep isyandaydım” diyordu mektuplarından birinde. Gettoda büyüyen genç bir siyahi için ilk isyan, her zaman suç işlemekti. George, Amerikan hukukuyla ilkin on dört yaşında, Şikago’da bir çanta çalma suçuyla tutuklanması ile birlikte tanıştı. O andan itibaren hayatı sürekli tutuklamalar, çocuk ıslah evleri, şartlı tahliyeler ve daha fazla tutuklamayla geçti. On sekiz yaşında bir benzin istasyonundan 70 dolar çalmaktan mahkûm edildi. Avukatı, George’un ikinci dereceden soygunu itiraf etmesi halinde savcıyla anlaşma yapacağına söz verdi. George’a, “bu senin tek şansın, zira sabıkalısın. Mahkemeyi masrafa sokma, zaten seni buradaki bir hapishaneye gönderirler” dedi. Fakat George Jackson’a bir yıl ilâ müebbet arasında salınıp duran, ucu açık bir ceza verdiler.

“İlk kez hapse girdiğimde, ölüyorum sandım. Mahpusta var olmak bile çok ağır bir psikolojik uyuma ihtiyaç duyar. Yakalanmak, yüreğime düşen korkuların ilkiydi. Belki de yüzlerce köle edilmiş siyahilerden miras kalmış, sonradan kazandığımız bir özellikti bu.”[1]

Hayatındaki dönüm noktası konusunda ise şunu söylüyordu:

“Marx, Lenin, Trotskiy, Engels ve Mao ile tanıştım. […] beni günahlarımdan kurtardılar. İlk dört yıl boyunca ekonomi ve askerî fikirlerden başka bir şey çalışmadım. Siyahi gerillalar, ‘İri Jake’ lakaplı George Lewis, James Carr, W. C. Nolen, Bill Christmas, Tony Gibson gibi birçok isimle tanıştım. Siyahi suçluların zihniyetini Siyahi devrimci zihniyetine evriltmek için uğraştık.”[2]

Bu keşifte yalnız değildi. Diğer mahkûmlar da Marx, Fanon ve Mao’yu keşfetmeye başlıyorlardı. Bu isimler, mahkûmlara kendilerini ve mücadelelerini değerlendirmek için yeni bir yol, ahlaki yargı için yeni bir ölçüt sundular. George, “Hayatım boyunca hep isyandaydım. Sadece bunun farkında değildim” diyordu. Marx ve diğerlerinin toplumsal görüşleri, kendilerini insan topluluğunun üyeleri, devrimci bir kardeşliğin üyeleri olarak görmelerini mümkün kıldı.

Hapishanede, devrime bağlılığın özel bir anlamı ve özel bir bedeli vardır. Hapishane yetkililerince devrimci olarak bilinmek, neredeyse sürekli olarak şartlı tahliyeden mahrum bırakılmayı, diğer mahkûmlardan ayrılmayı, hücre hapsini (genellikle hapishanenin en yüksek güvenlikli koğuşlarında) hücrede yatmayı, bir hapishaneden diğerine nakilleri, dayakları, kötü yemekleri beraberinde getirir. Devrim olduğunu beyan etmek, tümüyle totaliter bir sistemin cezalandırıcı ve baskıcı gücünü üzerinize çeker.

Hapishanede George, çok özel bir bağlılık ve sevgiyle yaşadı. Mahkûmlar, ondan bahsederken sık sık “harbi adam” ifadesini kullanırlardı. Birçok mahkûm, “kuru sıkı atar”, “sağa sola tehditler savunur”, boş boş konuşur, ancak iş eyleme gelince ortadan kaybolur. Ancak George, sözünün eriydi. Herhangi bir laf ettiğinde, ardından yapılması gerekeni yapardı. Hapishanede ırkçı bir saldırıya uğrarsanız, hemen yanınızda biterdi.

Ona isnat edilen “suçlar”ın çoğunu hapishanede işledi. Yedi yıldan fazla bir süreyi çeşitli hücrelerde geçirmesine neden olan, Soledad Hapishanesi’nin ünlü “O” bölümünde[3] hücrede kalmasına yol açan, şartlı tahliyeyle çıkmasına mani olan suçların büyük kısmını başka mahkûmları savunurken işlemişti. Onu hapishane yetkilileri için özellikle tehlikeli kılan şey, o muazzam örgütleme becerisiydi.

“Birlikte olmalıyız. Domuza, yemeği sıcak servis etmezse ve temizlik için kullanılan toz deterjanı vaktinde dağıtmazsa, koğuştaki herkesin ona bir şeyler fırlatacağını, o zaman işlerin değişeceğini, hayatın kolaylaşacağını söyleyebilecek bir konumda olmalıyız. Birbirinizle kavga ederken bu tür bir birliğe kavuşamazsınız. Kardeşlerime her zaman o beyazlardan bazılarının domuzlara karşı bizimle çalışmaya istekli olduğunu söylüyorum. Tek yapmaları gereken, beyaz gibi konuşmayı bırakmak. Irklar kavga etmeye başladığında, elinizde sadece birbiriyle dövüşen bir grup manyak kalır. Domuzların istediği tam da bu.”[4]

Devrimci gruplar arasında birlik ihtiyacının bu kitabın ana temalarından biri olması tesadüf değil.

“Hayatınızın en bunaltıcı anında, en derin umutsuzluğunuzu yaşadığınız anda nasıl hissettiğinizi hatırlamaya çalışın. Ben, her zaman böyle hissediyorum. Bilincimin hangi seviyede olduğunun bir önemi yok. Uykuda olabilirim, uyanık olabilirim, arada bir yerde olabilirim. Bu şey orada ve beni hareket halinde tutuyor, gergin, günde yirmi dört saat, gözümü hedefe dikmemi sağlıyor.”[5]

Hücrede kalan George, vaktini okuyarak geçirdi. Zor koşullarda edindiği, Marksist ekonomi ve tarihe dair bilgisi, çoğu üniversite profesörünün bilgisiyle yarışırdı. Ama bazen de gerçeklik, günlerce hücrede yitip giderdi.

“Özel bir tecrit hücresinde kalıyordum, bazen kilidine kaynak yapılırdı. Konuşacak kimse bulamazdım. Sadece çığlıklar duyulurdu. İnsanla temas edemediğinizden, kitaplara bağlanırsınız. İnsanlarla temas kuramazsınız. Kapıya kaynaklanmış özel kilit. Etrafta kimse yok. Tamamen yalnızım. Tek dostum, kitap. Bazen kendimi yazarla yüksek sesle konuşurken bulurdum. Bazen uyandığımda kendimi başka biriyle konuşurken görürdüm. Galiba dileğimi gerçekleştiriyordum. Gece uyurken bile kendimi o adamlarla konuşurken buluyordum.”[6]

George, plastik bir daktiloda zahmetli bir şekilde yazarak, hapishane hayatı ve devrimci siyaseti Marksist bir bakış açısıyla ele alan, konumunu aktaran yazılar yayınladı.

Faaliyetleri için ağır bir bedel ödedi. Hapishane onun iradesini hücre hapsiyle kıramayınca, diğer mahkûmların onu öldürmesini sağlamak için kolları sıvadılar. Değerlendirmesi şu yöndeydi: “Beni tuzağa düşürmeye ve nallarım dikilsin diye son darbeyi indirmeye yemin etmişlerdi.”

Beyaz mahkûmlar arasında şu söz yayılmıştı: “Jackson’ı yakalayın. Ele geçirirseniz bunun hayrını görürsünüz.” Bir keresinde hapishanede kendisine yirmi kez tuzak kurulduğunu söylemişti. Öyle bir hale gelmişti ki, hücresinden çıktığında her zaman bir saldırıyı savuşturmak için hazırlanmak zorunda kalıyordu.

Ama hiçbir şey hapis acısını hafifletemezdi.

Hapishane hayatı uzadıkça uzadı, koca bir on yıl geçti.

Hayatında bundan sonra olanlardaki kaçınılmazlık alabildiğine kasvetliydi.

13 Ocak 1970’te, Soledad Hapishanesi’nin azami güvenlikli kanadında mahkûmlar spor yapsınlar diye bir avlu açıldı. Sekiz beyaz ve yedi siyahi mahkûm, üst araması yapıldıktan sonra avluya gönderildi. Tahmin edileceği gibi, beyazlar ve siyahiler arasında bir kavga çıktı. Hiçbir uyarı yapılmadan, keskin nişancı olarak ün salmış bir kule gardiyanı, ateş etmeye başladı. Dört el ateş etti ve üç siyahi mahkûmu öldürdü. Bir beyaz mahkûm, seken kurşunla kasığından yaralandı.

Hayatta kalan siyahiler, yaralılardan birinin beton zeminde kan kaybından öldüğünü söylediler. Üç gün sonra Monterey Şehri Büyük Jürisi, cinayetlerin meşru müdafaa olduğuna karar verdi. Bu karar, hapishane radyosunda duyurulduktan yarım saatten kısa bir süre sonra, beyaz bir gardiyan (ateş eden gardiyan değil) dövülerek öldürülmüş halde bulundu. Cinayetin işlendiği koğuşta bulunan tüm mahkûmlar, tecrite konuldular. 28 Şubat’ta Fleeta Drumgo, John Clutchette ve George Jackson, resmen cinayetle suçlandı.

Hapishane yetkilileri, kendi ifadelerine göre, “bunu yapabilecek tek kişi oydu” diyerek George’u suçladılar. Mahkûmlardan, onların üzerinde şartlı tahliye, hücre hapsi, yaşatma-öldürme yetkisi üzerinden kurdukları tahakküm sayesinde, duruşma günü geldiğinde ihtiyaç duydukları türden tanıklığı alabileceklerinden emindiler.

George’un ailesi oğullarını ziyarete geldiğinde, yanlarında küçük kardeşi Jonathan’ı da getiriyorlardı. George ve Jonathan, ziyaret odasının bir köşesine çekilir, fısıltıyla sohbet ederlerdi. Bu kitapta (Kan Süzülürdü Gözlerimden) yer alan Jonathan’a ait mektuplardan yapılan alıntılar, aralarında neler konuşulduğunu ortaya koyuyor.

Jonathan, on altı yaşındaydı ve gerilla savaşının niteliğine dair olağanüstü bir kavrayışa sahipti. George, bazı mektuplarında Jonathan’dan “canciğer dost” olarak bahsedecekti. George, 16 Ocak’ta gardiyanı öldürmekle suçlandı. Ardından kardeşi Jonathan da Amerikan adaletiyle tanıştı.

Jonathan, şunları söylüyordu:

“İnsanlar, abimin davasına, genel olarak harekete kafayı taktığımı söylüyorlar. Bana yakın bir kişi, bir keresinde, ‘tüm hayatını abinin davasına bağladın. O yüzden hiç neşeli değilsin’ demişti. Doğru, artık pek gülmüyorum. Hepinize ve sizin gibi düşünenlere sormak istediğim tek bir soru var: ya o sizin kardeşiniz olsaydı ne yapardınız?”

7 Ağustos 1971’de Jonathan Jackson, Kaliforniya’ya bağlı San Rafael şehrindeki bir mahkeme salonuna girdi. Biri gardiyana saldırmaktan yargılanan üç siyahi mahkûmu özgürleştirmeye çalıştı. Mahkûmlara silâh veren Jonathan, aralarında savcı yardımcısı ve üzerinde hâlâ cübbesi olan hâkimin de bulunduğu beş kişiyi rehin aldı. Kaçış için kullanılan kiralık minibüsün içinde birkaç dakika sonra kurşun yağmuruna tutularak öldürüldü.

“Sorumluluk artık bizde” diyen, henüz on yedi yaşındaki Jonathan, adalet anlayışını pratiğe ancak silah zoruyla koyabileceği sonucuna varmıştı. Amerika’daki deneyimi onu, sesini duyurmanın tek yolunun intiharvari bir cesaret eylemi gerçekleştirmek olduğuna ikna etmişti. “Çekin fotoğraflarımızı. Biz devrimcileriz” diye bağırdı. Bu sözlerle, tüm dünyaya, artık beyaz hukukunun meşruiyetini tanımadığı için suçlu olmadığını ilan ediyordu.

Ablası, ölüm haberini alınca, “Ama o daha bir çocuktu” diye bağırdı. Annesi kızının sözünü düzeltti: “Öyle deme. O bir adamdı. Babasını çok uzun zaman önce öldürdüler. Jonathan, bunun başına gelmesine izin vermeyecekti. Bir adam gibi yaşayacaktı.” Ölümünden sonra George, bir mektupta şunları söyledi:

“Kardeşimin ardından tek damla gözyaşı bile dökmedim, bunun için çok gururluyum, makineli tüfeği olan, büyümüş de küçülmüş, güzel, çok güzel bir çocuktu o. İnsanlarla nasıl yaşayacağını bilirdi. Jonathan’ı severdim, ölümü, sadece mücadeleci ruhumu daha da keskinleştirdi. Onun benim canımdan, benim kanımdan olduğunu bilmek bile gurur verici.”

Üç gün sonra bir basın toplantısında şunları söyleyecekti:

“O çocuğu çok sevdim. Onu beşiğinde ayakları üzerinde ilk kez doğrultan bendim. Aslında beşik de değildi. Sadece bir kutumuz vardı. Ona yürümeyi ben öğrettim. Ona uçmayı da ben öğretmek istedim. Şimdi onu Che Guevara’yı düşünür gibi düşüneceğim.”

George Jackson’ın son kitabı Kan Süzüldü Gözlerimden, sadece aramızdan ayrılmış olan George Jackson ve kardeşi Jonathan’ın değil, bu ülkenin tüm hapishanelerinde ve gettolarında yaşayan ölülerin de sesiyle konuşuyor. Kendilerini çoktan ölüme teslim etmiş, verecek hiçbir şeyleri kalmamış, halka sadece ölümlerini armağan eden adamların sesiyle hitap ediyor.

Bu, kendini mahkûm olarak gören bir adamın yazdığı bir kitap. Son mektuplarında George, yargı sürecini “son oyun” olarak tanımlamıştı. San Quentin Hapishanesi’ndeki suikastını binlerce kez öngörmüş, önceden bildirmişti (“on yıl boyunca sadist domuzların bıçak darbelerini ve kazma saplarını engellemek” için uğraştığından söz ediyordu).

Bu kitabın yazarının ölümle burun buruna onca yıl yaşamış olması, kitabına özel bir önem ve anlam kazandırıyor. Ancak bunu sadece bir bireyin eseri olarak görmek yanlış olurdu; George, kendini hiçbir zaman birey olarak görmedi. Görmeyi hep reddetti. Çünkü hapishane içinde ve dışında binlerce insanın topyekûn devrimci savaşa katıldığını biliyordu.

Bu kitap, kelimenin tam anlamıyla bir akıl hastanesinde, yazarın günde en az yirmi üç buçuk saat hücre hapsinde, hiç durmayan gürültülü çığlıkların ortasında yazıldı. Dayak yiyen mahkûmların çığlıkları, dayanılmaz acıdan deliliğe doğru geri çekilen adamların çığlıklarıydı bunlar.

Bu kitap, George’un hapishanede uğruna çalıştığı ve öldüğü devrimi toplumun geneline taşımakla alakalı. Devrimci kardeşlerine mesajı son derece açık:

“Tartışmalarınızı çözüme kavuşturun, bir araya gelin, durumumuzun gerçekliğini anlayın, faşizmin zaten burada olduğunu, kurtarılabilecek insanların zaten öldüğünü, harekete geçmezseniz, nesiller boyu daha fazla insanın öleceğini veya yoksul, katledilmiş yarım hayatlar yaşayacağınızı artık anlayın. Yapılması gerekeni yapın, devrimde insanlığınızı ve sevginizi keşfedin. Meşaleyi devralın. Bize katılın, halk için hayatınızı feda edin.”

George Jackson, 21 Ağustos 1971’de San Quentin’de vurularak öldürüldü. Hücrelerin bulunduğu hapishane bloğunda onunla birlikte kalan mahkûmlar, devletin katliamından kendilerini kurtarmak için kendi hayatını feda ettiğini söylediler.[7] Bu iddianın, tüm yaşamının ana niteliğiyle uyumlu olduğunu söylemek gerek.

Gregory Armstrong
15 Ekim 1971

[Kaynak: George L. Jackson, Blood in My Eye, Random House, 1972 New York, s. ix-xix.]

Dipnotlar:
[1] George Jackson, Soledad Brother: The Prison Letters of George Jackson.

[2] A.g.e.

[3] Bu altı metreye sekiz metre olan hücrede nemli havaya karşı herhangi bir korumaya rastlanmıyor. Hücrede mahkûm kendisini temizlemek için gerekli araç ve maddelerden mahrum bırakılıyor. O kötü koku ve bok püsürün içinde yemek yemek zorunda. Ellerini yıkamasına bile beş günde bir izin veriliyor. Sert branda bezinden matın üzerinde yatan mahkûm soğuk zeminle uğraşmak mecburiyetinde kalıyor.

[4] Yayınlanmamış röportaj.

[5] Yayınlanmamış röportaj.

[6] Yayınlanmamış röportaj.

[7] San Quentin Hapishanesi’nde kalan mahkûmların George Jackson’ın ölümü ardından verdikleri yeminli ifade.

, ,

Haiti: İmparatorluğun Cezalandırma Laboratuvarı

Haiti, “Washington’ın arka bahçesi” teriminin en belirgin örneğidir. 1804'te, Latin Amerika ve Karayipler'deki ilk cumhuriyetçi oluşumun, Fransızlara karşı kazandıkları zaferin ardından köleleştirilmiş Afrikalıların torunları eliyle kurulmasından bu yana, tarihsel olarak varoluşsal bir tehdit oluşturmuştur. O zamandan beri Washington, Haiti’yi “sorunlu” bir model olarak görmüş, bağımsız bir siyasi deneyi engellemek için baskı uygulamıştır. Haiti ayrıca, on yıllar boyunca eski köle sahiplerinin torunlarına tazminat ödeyen ilk ve belki de tek ülkedir. Fransa’nın sırtına yüz milyonlarca dolara denk gelen bir yük bindiren bu ödemeler, Haiti’ye zaman içinde, ekonomik büyüme bağlamında, 21 milyar ila 115 milyar dolar arasında bir kayba mal olmuştur ki bu tutar, 2026’da Haiti ekonomisinin tamamının bir ilâ on katı büyüklüğüne denk düşmektedir.

7 Nisan 2003'te, devrimci lider Toussaint Louverture'un ölümünün iki yüzüncü yıldönümü anma töreninde, Cumhurbaşkanı Jean-Bertrand Aristide, törenin geleneksel anlatımından saparak ve açık bir siyasi talepte bulunarak, dinleyicileri şaşırttı: Fransa'dan Haiti halkına tazminat ödenmesini istedi.[1]

Aristide’in bu talebini anlamak için, Haiti’nin 1804’te Fransa’dan bağımsızlığını ilan ettiği, Afrika kökenli başarılı bir köle devriminden doğan ilk modern cumhuriyet olduğu on dokuzuncu yüzyılın başlarına geri dönmek gerekir. Bu bağımsızlık ancak, Fransa tarafından yirmi yıldan fazla bir süre sonra, 1825’te, Paris’in yeni devleti tanımak için ağır bir şart koşmasıyla tanınabildi: bu şart uyarınca eski sömürgesini, bunun yanında, kölelerle birlikte çiftçilere ait mülklerini de yitiren Fransa karşılığında “tazminat” olarak büyük bir tutarın ödenmesini istedi. Başta yaklaşık 150 milyon altın frank olarak hesaplanan tutar, daha sonra yaklaşık 90 milyona düşürüldü.[2]. Bununla birlikte, bu durum, zaten ekonomik ve politik kırılganlıktan muzdarip olan, henüz yeni kurulmuş bir ülke için muazzam bir mali yük olmaya devam etti. Bu, Haiti’yi neredeyse bir yüzyıl boyunca bu borçları ödemek için dış borçlanmaya başvurmaya zorladı. Borçlarını ancak yirminci yüzyılın ortalarında ödeyebildi. Bu borçlar, Haiti ekonomisinin uzun vadeli zayıfladığı sürece katkıda bulundu. Buna karşın söz konusu tarihin üzeri örtülüyor, asla dile getirilmiyor, çünkü Fransız halkının büyük çoğunluğu, liberal ecdadının, köleliğe karşı direnişleri ve özgürlük arayışları nedeniyle Haiti halkından para almaya devam ettiğini bilmiyor.

Fransa, Aristide’in tazminat talebini hızla ve endişeyle bastırdıktan sonra, ülkede ve bölgede faal olan hasımlarından yana saf tutup ABD ile işbirliği yaparak, onu iktidardan uzaklaştırdı. Fransa ve ABD, Aristide’in tazminat talebinin görevden alınmasıyla ilgisi olmadığını, kendisinin otoriterliğe yöneldiğini, ülkenin kontrolünü yitirdiğini, zaten istikrarsız olan Haiti’nin kaosa sürüklenmesini önlemek için sürgüne gönderildiğini iddia etse de, o dönemdeki Haiti Büyükelçisi Thierry Burkhard, bir gazeteye verdiği röportajda Fransa ile ABD’nin ona karşı fiilen bir "darbe" düzenlediğini dile getirdi. Burkhard, Aristide’in aniden görevden alınmasının, Fransa’dan tazminat talebinden kaynaklandığını, çünkü bu talebin Fransa’nın liberalizmi esas alan temel değerlerine halel getirdiğini, Karayipler’den Afrika’ya kadar Fransa’ya karşı tarihsel şikayetleri olan diğer ülkeleri de aynı şeyi yapmaya teşvik edebileceğini söyledi.

Fransız diplomat Yves Godol da Aristide’in aniden gündeme gelen tazminat çağrısının siyasi bir bomba olduğunu görmüş, bu çağrının Fransa’yı uluslararası sahnede rezil ve zelil edeceğinden endişelenmişti. Haiti ile görüşmelere başlanmasını istediğini ama bu talebinin kesin bir ret cevabıyla karşılandığını söyledi.[3]

Jean Aristide, 1991’deki askeri darbeyle devrildikten ve ABD’ye sürgüne gönderildikten sonra, “bağımsızlık borcu” olarak bilinen şeyin tarihini keşfetti. Orada, çok iyi bilmediği bir tarih üzerine giderek artan akademik çalışmalara dalmaya başladı. Bu tarih bilinci, 2000’de yeniden seçilmesinden sonra daha da radikalleşti. Aristide, Fransa’nın Haiti’ye borçlu olduğunu iddia ettiği rakamı açıklayarak siyaset alanında gerilimi iyice tırmandırdı. Bu tutar, 21.685.135.571,48 dolardı.

Fransızlar, bu rakamı alaya alarak, komünist bir popülistin yanıltıcı bir propaganda oyunu oynadığını söylediler.[4] Ancak, Aristide’in, Fransa'ya büyük miktarda para aktarılmasının uzun vadede yol açtığı zarara ilişkin bazı Batı gazeteleri tarafından da doğrulanan iddiaları, Haiti’nin kayıplarının onun rakamına şaşırtıcı derecede yakın durduğunu, hatta tutarın daha da yüksek olabileceğini ortaya koyuyor.

Amerikan gazetesi Times, Haiti’nin nesiller boyunca Fransa’ya ne kadar para gönderdiğini belirlemek için binlerce sayfalık arşivlenmiş hükümet belgesini inceledi ve Haiti’nin Fransa’ya bugünkü dolar karşılığı toplam 560 milyon dolar ödediğini tespit etti. Ancak bu, kayıpların sadece bir kısmını açıklıyor. Gazete, dünyanın önde gelen 15 ekonomistinin[5] yardımıyla, bu paranın karşılığında hiçbir mal veya hizmet üretilmeksizin, Fransa’ya gönderilmek yerine Haiti ekonomisine yatırılmış olsaydı ne olabileceği sorusunun cevabını bulmak için bir model geliştirildi. Hesaplamalar, Fransa’ya yapılan bu ödemelerin Haiti’ye zaman içinde 21 milyar ilâ 115 milyar dolar tutarında bir ekonomik büyüme kaybına mal olduğunu gösterdi. Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, bu rakam, Haiti’nin bugünkü tüm ekonomisinin yaklaşık bir ilâ on katı büyüklüğündedir.

Aristide’in tazminat talepleri, sonrasında daha cesur ve saldırgan bir hal aldı. Adanın her yerinde, Paris’in Haiti halkının haklarının iadesini talep eden pankartlar, araba etiketleri, hükümet duyuruları ve duvar yazılarına rastlanıyordu. Hükümet, hukuki argümanlar geliştirmek ve Haiti’nin davasını sunabileceği uluslararası bir mahkeme aramak için Fransız hukuk firması Pichot Advocates’i ve uluslararası hukuk profesörü Günter Handel’i görevlendirdi. Bilhassa Aristide’in diğer eski Fransız sömürgelerini de kampanyasına katılmaya çağırmasıyla birlikte eskiden bu tür talepleri küçümsemeyle karşılayan Fransa’nın tutumu zamanla değişti. Artık Fransız devleti endişeliydi.

Fransa, Haiti’ye yeni büyükelçi olmuş Thierry Burkhard’ı gönderdi. Ayrıca Fransız Dışişleri Bakanlığı, ünlü felsefeci Régis Debray başkanlığında bir komisyon kurdu.[6]. Komisyonun resmi görevi, Fransız-Haiti ilişkilerini iyileştirmenin yollarını araştırmaktı. Ancak Burkhard ve Debray’nin kendisinin de belirttiği gibi, perde gerisinde başka bir amaç daha vardı: tartışmayı tazminat konusundan uzaklaştırmak. Şu anda emekli olan Burkhard, Debray’ye “tazminatlar lehine tek kelime etmemesi talimatı verildiğini” söyledi. Bu nedenle, komitenin Aralık 2003’teki Haiti ziyareti, altı üyesi ve birkaç Haitili yetkiliyle yapılan görüşmelere göre gergin geçti. Heyet, Dışişleri Bakanlığı’ndaki bir toplantıya silahlı Fransız özel kuvvetleri eşliğinde gelince bu fiili durum, Aristide’in ekibinin protesto etmesine ve bunu bir gözdağı girişimi olarak değerlendirmesine yol açtı.

Paris ve Aristide’in Şeytanlaştırılması

Paris, Haiti’ye verilen herhangi bir fonun kişisel kazanç için kullanılabileceği endişesini dile getiren medya kampanyaları başlatarak Aristide’i şeytanlaştırmaya başladı. Hükümeti, muhalefeti ezmekle suçlandı. İnsan hakları örgütleri gece gündüz, polisinin muhaliflere ve bağımsız basına saldırdığını söyleyen açıklamalar yayınladı.[7] Sanki tarih tekerrür etmiş gibiydi: Washington, Haiti yönetiminin kimi üyelerini uyuşturucu kaçakçılığıyla suçladı.[8] Ardından aynı Amerika, Aristide’in muhaliflerini övdü, onları “demokratik haklarını ve yurttaşlık görevlerini” üstlenmeye hazır bir “sivil muhalefet”in umut verici bir işareti olarak tanımladı. Ayrıca Aristide’in görevde kalmayabileceğine işaret etti ve sürgünde bir “geçiş hükümeti" kurma fikrini tartıştı.

Aralık 2003 ortalarında, Fransız aydını Régis Debray, Aristide’in Port-au-Prince’teki başkanlık sarayını ziyaret etti ve ona, 1973’te ABD Merkezi Haber Alma Teşkilâtı’nın desteğiyle ordunun başkanlık sarayına düzenlediği baskın sonucu öldürülen Şili Devlet Başkanı Salvador Allende’nin kaderine benzer bir kaderden kaçınmak için iktidarı bırakmasını tavsiye etti.

29 Şubat 2004'te Jean-Bertrand Aristide devrildi. Darbeden sadece birkaç saat önce, o günün sabah saatlerinde, ünlü Amerikalı diplomat Luis Moreno, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan güvenlik personeliyle birlikte başkanlık sarayına geldi ve Aristide’in istifasını istedi. Aristide ve eşi daha sonra havaalanına götürüldü ve bir Amerikan uçağı onları sürgüne gönderdi.[9]

Uçak havadayken, Fransız ve Amerikan yetkilileri, üç Afrika ülkesinin liderlerine Aristide’i kabul etmeleri için yalvardı, ancak hepsi reddetti. Sonunda, o zamanlar Paris’e sadık bir başkan tarafından yönetilen eski bir Fransız sömürgesi olan Orta Afrika Cumhuriyeti kabul etti. Aristide, önce kısa bir süre için Jamaika’ya gitti, Güney Afrika’ya sürgüne gönderilmeden önce, yaklaşık iki hafta orada kaldı. Daha sonra Aristide, o zamandan beri büyük ölçüde doğrudan siyasi hayattan uzak kaldığı Haiti’ye döndü. Ülkedeki siyasi hareketi halen daha sembolik bir etkiye sahip.

Aristide ve birçok kişi, yaşananları bir kaçırma eylemi olarak tanımladı. Bu iddiayı “tamamen asılsız” bulan Amerikalılar ve Fransızlar, Aristide’in iktidarı gönüllü olarak bıraktığını ileri sürdüler. Ancak istifa mektubu “muğlâk” ifadelerle yüklüydü. Mektupta istifa ettiğine dair açık bir ifadeye rastlanmıyordu. Dahası, birçok Fransız siyasetçi, son zamanlarda televizyon röportajlarında veya otobiyografilerinde, Fransa ve ABD’nin Aristide’e baskı yaparak ve onu sürgüne göndererek fiilen bir “darbe” düzenlediğini kabul etti.[10]

Darbe sonrasında, Haiti'nin Batı destekli geçiş hükümetinin başı Garard Latourtier, Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile görüştü. Ardından Paris’teki görkemli Élysée Sarayı’ndan çıkarak gazetecilere tazminat taleplerinden vazgeçtiğini söyledi. Fransa-Haiti ilişkilerinin, “önceki rejimin bağımsızlık borcu için tazminat talep etme girişimlerinin tümü nedeniyle olumsuz yönde zarar gördüğü” gerekçesiyle yeni bir başlangıca ihtiyaç duyduğunu belirtti.[11]

Fransa, elbette, bu durumdan memnundu çünkü tazminat talepleri konusundaki uzlaşmaz tavrı, evrensel insan haklarının savunucusu olarak sergilediği liberal anlatısıyla çelişen bir geçmişle yüzleşmeyi reddetmesinden kaynaklanıyordu.

Fransa, Küresel Güney’deki eski sömürgelerinde, örneğin Haiti’de, kanlı tarihinin büyük bir bölümünü gizlemeye çalışıyor; bu tarih, çarpıtılmış, ihmal edilmiş veya unutulmuş durumda. Neredeyse hiçbir Fransız ders kitabında, Haiti’nin sömürge dönemindeki adı olan Saint-Domingue’nin 1780’lerin sonlarında transatlantik köle ticaretinin yüzde 40’ını oluşturduğundan veya Napolyon’un 1803’te Haiti’de Fransız egemenliğini yeniden kurmaya çalıştığında Waterloo Savaşı’ndan daha fazla asker kaybettiğinden bahsedilmiyor.

Aristide’e karşı yapılan darbe, tazminat talebinin ağırlığı ve bu talebi temel alan hareketin hızı hiç düşmedi. Bilâkis, uluslararası konferanslarda lobi faaliyetlerine devam eden, tanınmayı ve hakların iadesini sağlamaya kararlı yeni bir neslin yolunu açtı. Birçok önde gelen aydın, tazminat fikrini destekledi. Akademisyenler, giderek artan bir şekilde, ekonomik ve hukuki yönleri incelemeye, Fransız köle sahiplerine ödenen tazminatları belgeleyen veri tabanları oluşturmaya çalışmaya başladılar. On yıldan fazla bir süre sonra, bu süreç, Haiti’ye dayatılan parayı “bağımsızlık için fidye” olarak nitelendiren eski Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın şok edici itirafıyla sonuçlandı. Hollande, ‘Haiti’ye gittiğimde, kendi payıma düşen borcu ödeyeceğim” dedi.[12] Ancak birkaç gün sonra, Hollande’ın danışmanları önemli bir açıklama yaptılar: Cumhurbaşkanı, sadece Fransa’nın Haiti’ye olan “ahlaki borcundan” bahsediyordu, mali bir borçtan değil.

Macron liderliğindeki Fransız hükümeti halen daha aynı konumda. Fransız parlamentosu, köle sahiplerinin yararına Haiti’ye ödeme yapılmasını öngören 1825 tarihli kararı sembolik olarak yürürlükten kaldırdı, ancak mali tazminat konusunu görüşmeyi reddetti.

Aristide’in eylemi sayesinde Fransa, bu tarihle yavaş ve acı verici bir şekilde yüzleşmek zorunda kaldı. Bu eylem, uzun süredir ihmal edilmiş veya ertelenmiş bir tarihî dosyayı yeniden açan, en azından resmiyetteki kesif sessizliği bozan, Fransa’nın bu geçmişi tanımasının yolunu açan aydınlatıcı bir müdahale olarak iş gördü. Ancak Haiti, bu talebi dillendirmenin ve bu adımı atmanın cezasını kendisini uçurumun eşiğine sürükleyen kesintisiz kargaşa ile cezalandırıldı.

Kribsu Diallo
30 Temmuz 2026
Kaynak

Kaynaklar:
1. Haiti demands restitution from France, 7 Nisan 2003, Youtube.

2. Dubois, Laurent. Haiti: The Aftershocks of History, New York: Metropolitan Books, 2012.

3. Mandy Boltax, Thomas Boulger and Tyler Miller, “The Haitian Independence Debt: A Case for Restitution”, 5 Mart 2021, Doi. Duke Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Kuzey Carolina Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 9 Mart 2021. (Çalışma Belgesi, 14 sayfa).

4. “Document pour l’histoire sur la célébration des 200 ans d’indépendance d’Haïti”, 5 Ocak 2022, Haitiliberte.

5. Esclavage.

6. “Déclaration de M. Dominique Galouzeau de Villepin,” 7 Ekim 2003, Publique.

7. “Haiti: Recycled Soldiers and Paramilitaries on the March”, 27 Şubat 2004, HRW.

8. “International Narcotics Control Strategy Report”, Mart 2003, State.

9. Claude Ribbe, “Pour comprendre la crise haïtienne”, Şubat 2005, Youtube.

10. Publique ve NYT.

11. “Chirac welcomes Haiti PM”, 13 Mayıs 2004, Youtube.

12. “Discours lors de l'inauguration du Mémorial ACT”, 10 Mayıs 2015, Dailymotion.

George Jackson: Siyahilerin Mücadelesinin Herkese Ayan Kitabı

Dünyanın dört bir yanındaki okurların ekseriyetine “George Jackson” ismi yabancı, hatta muğlâk gelebilir. Bazıları ise Jackson’ın Amerika’nın en sert hapishanelerinden birinde hapsedilmiş tehlikeli suçlu olarak, Soledad Hapishanesi’ndeki tüm ağır silahlı gardiyanları öldürebilecek suç işleme becerisine sahip olduğu ve kaçmaya çalışırken öldürüldüğü yönündeki resmi Amerikan anlatısına inanmaktadır.

Küba’daki Domuzlar Körfezi olayından Vietnam’daki Tonkin Körfezi olayına kadar, önde gelen isimlere ve aktivistlere karşı uydurma suçlamalar yöneltmek, Amerikan medyasının gerçeği gizlemek için kullandığı hilelerden biridir. George Jackson, görünüşte 70 dolar çalmaktan hapse atıldı ve siyahi olduğu için sadece bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Jackson, siyahiliğin bir boyun eğme simgesi değil, amansız bir devrimci mücadelenin bayrağı olması gerektiğine inandığı için yıllarca en aşağılayıcı koşullar altında hapsedildi. Bu inancını diğer mahkûm arkadaşlarına canlı bir kanıt olarak gösterdiği için öldürüldü. Beyaz devlet görevlileri, kendisi ve yoldaşları John Clecht ve Flita Darmgwa aleyhine, bir gardiyanın öldürülmesi iddiasıyla uydurma bir suçlama yönelttiler. Bu suçlama, otomatik olarak ölüm cezasını gerektiriyordu.

George Jackson: Organik Aydın

Kölelik günlerinden günümüze dek ABD, Afrikalı-Amerikalı siyasi tutsakların katledildiği, katledenlerin ceza almadıkları büyük bir hapishanedir. Siyahilerin hayatı gerçekten de ucuzdur. George Jackson, Ağustos 1971’de öldürüldüğünde 29 yaşındaydı. 11 yılını parmaklıklar ardında, 7 yılını da hücre hapsinde geçirmişti.

Cezaevi yönetimi, hücresinde Marx, Mao ve Troçki’ye ait iki yüzden fazla kaçak kitabın yanı sıra Filistinli şair Semih Kasım’ın “Güneşin Düşmanı” adlı şiirini buldu. George Jackson, adaletsizliğin ve baskının kaynağının aynı olduğuna inanan, Filistin mücadelesini destekleyen bir enternasyonalistti. Siyahiler ve Filistinli tutsaklar arasında ortak bir dil konuşulduğunu, Filistin direnişinin uğruna savaştığı şeyleri kendisinin ve Kara Panter Partisi’nin de savunduğunu düşünüyordu. Jackson, emperyalist ABD’nin suçlu Siyonist teşekkülün arkasında olduğunu sürekli vurguladı. Kara Panter Partisi, Filistin hakkında beş resmi bildiri yayınladı. Filistin Kurtuluş Örgütü üyelerinin Kara Panter bülteninde yazı yazmasını sağladı.

George Jackson, örgütlü işçi ve köylü gücünün bir parçası olmadığı için “lümpen proletarya” olarak adlandırılan “siyahi proleter” sınıfa mensuptu. Üretim sisteminden kopuk olması nedeniyle, kendisi ve onun gibiler, örgütlü devrimci adımlar atmaları konusunda güvenilmez olarak görülen Amerikalı sosyalist partiler tarafından her zaman hor görüldüler. Bu sınıf, Amerikan İç Savaşı sırasında kırsal kesimi terk ederek, şehirlerdeki gecekondu mahallelerine doluşan, bir kısmı Detroit gibi limanlara ve sanayi şehirlerine göç ederek kırıntılarla geçinen alt proletaryayı oluşturan köylülerden geliyordu.

Ancak George Jackson, tıpkı kendisinden önce Malcolm X gibi, hapishanede kendini öyle bir noktaya kadar eğitti ki, siyahilerin çağdaş tarihsel gerçekliğine dair geliştirdiği devrimci fikriyat, Amerika’daki iktidar yapısını dehşete düşürdü ve onun fiziksel olarak ortadan kaldırılmasına yol açtı. Hapisteyken Jackson, Soleidad Brother [Soleidad’daki Kardeş”] ve Blood in My Eye [“Gözümdeki Kan”] adlı iki kitabın yanı sıra, Amerika'nın gettolarındaki siyahi veya “lümpen proleter” kitlelerin devrimci potansiyeline dair büyüleyici bilgiler sunan çok sayıda yazı kaleme aldı.

Bu sınıfın devrimci potansiyeliyle ilgili en ünlü sözlerinden biri şudur:

“Sanayi tarihinin başlarında işçiler, ‘çalışma hakkı’ sloganını ortaya attılar. Bugün bile, ABD’deki siyahilerin büyük bir kısmı, bu temel haktan mahrum bırakılıyor. Geçici işçi olarak yaşıyorlar, en son işe alınan ve ilk işten çıkarılanlar onlar. Onları devrimci saflara örgütlemek için işsizler ile lümpen proleterler arasındaki çizgiyi göz ardı etmemeliyiz.”

Gerçekten de, hapishanede yazdığı broşürler, halka açık tuvaletlerde ve otobüs terminallerinde uyuyan çok sayıda siyahi çocuğu ve genci Kara Panter Partisi’nin saflarına kattı. ABD’de bazılarının devrimci eylem için uygun görmediği 33 milyon siyahi, aslında hayatta kalmaları açısından en çok ezilen ve tehdit altında olan insanlardı.

George Jackson’ın büyüklüğü, Amerika’daki en savunmasız ve ezilmiş kesimlerin dinamik bir savunucusu olarak üstlendiği rolde yatmaktadır. Mahkûm arkadaşlarına yaptığı konuşmalar, hapishaneyi çete savaşlarının yaşandığı bir savaş alanından, gardiyanlara karşı onur ve özgürlük için ortak mücadeleyi ifade eden birleşik bir dayanışma cephesine dönüştürdü. George Jackson, Soleidad Brother adlı kitabında, bu mücadelenin son birkaç yıldaki evrimini etkileyici bir dille ortaya koyuyor.

27 Şubat 1970’te, siyahi ve Meksikalı mahkûmlar, San Quentin Hapishanesi’nde mahkûmlar için daha iyi yaşam koşulları talep eden, hapishanelerdeki yarı zorunlu çalışma koşullarını, yetersiz sağlık hizmetlerini ve gardiyanların kötü muamelelerini kınayan barışçıl protestolar düzenlemek üzere bir ittifak kurduklarını duyurdular.

Beyaz olmayan mahkûmların bu düzeydeki seferberliği, cezaevi yetkililerini ve beyaz üstünlükçü gruplara (neo-Naziler) mensup mahkûmları alarma geçirdi. Beyaz yetkililerin bu neo-Nazilerin yanında yer almasıyla, siyahi ve Meksikalı mahkûmlar, katliamlara ve kundaklamalara maruz kaldı. Hedef alınanlar arasında George Jackson da vardı. Hücresinde öldürülmüş halde bulundu. Amerikan medyası, kendisinin kaçmaya çalışırken öldürüldüğünü söyledi. ABD yönetimi ve FBI, solcu ve ilerici hareketlerin benzeri görülmemiş yükselişi karşısında cezaevi isyanlarıyla mücadele etmek için bir dizi gizli mekanizmayı devreye soktu.

Kara Panterler: Hapishanelerin İçinde ve Dışında Mücadele İçin Model

Protestoların yankıları, gün geçtikçe ABD’deki diğer hapishanelere de yayıldı. İlk olarak, Baltimore’dan Teksas’a kadar birçok yerde devrimci kadrolar meydana getirdiler. Mahkûmlar, beyaz kapitalist Amerika’nın demokratik görünümünü ortadan kaldıran, azınlık özgürlüğü, sınıf kurtuluşu ve ırk ayrımcılığının sona ermesi bayrağını yükselten şiirler, makaleler ve mektuplar yazdılar. Özgürlüğün ancak etnik azınlıkların devletin ve hiyerarşik güç yapısının kontrolü dışında kendi işlerini yönetebilmeleri, dayanışma ve sosyal destek ağı kurarak ve toplumsal, ekonomik ve politik mücadele için kapsamlı bir altyapı oluşturarak mümkün olacağına inanıyorlardı.

İkinci olarak, bu hareket, Jackson’ın da belirttiği gibi, Afrikalı-Amerikalı topluluğuna siyahi aydınların çaresizliğini gösterdi:

“Sosyoloji kitaplarında, Amerikan okullarındaki orta sınıf siyahi çocuklara, dünyada yiyecek, giyecek veya barınaktan yoksun, eziyet gören siyahi kardeşlerinin antisosyal olduğu ve suçlu olarak etiketlendiği öğretiliyor, oysa gerçekte Amerika’yı yönetenler, suçlulardır.”

Böylece, acı çekenler, işsiz sokakların, getto sakinlerinin ve azınlık gruplarından haksız yere hapsedilenlerin güçleriyle, özellikle de radikalizmiyle olduğu kadar sermayenin ve beyaz egemen sınıfın gücüyle yüzleşmesiyle ve farklı bir demokrasi anlayışı ile alternatif bir yönetim ve özyönetim modeli sunmasıyla öncü bir proje ortaya koyan Kara Panterler ile ittifak kurmanın gerekliliğini fark ettiler. Örgüt, ekmek, özgürlük, düzgün konut, istihdam, bağımsız bir eğitim sisteminin kurulması, polis şiddetine son verilmesi ve haksız yere hapsedilenlerin serbest bırakılmasını talep eden on maddelik bir kurtuluş vizyonu sundu.

Üçüncüsü, siyah mahkûmların cesareti, beyaz Amerika’da da bir karşılık buldu. Örneğin, küçük bir grup beyaz aktivist, onlara karşı olumlu bir tavır takındı. Yeraltında Hava Durumu, Jackson’ın öldürülmesini kınamak için birkaç yürüyüş düzenledi. Komünist Parti, siyahi mahkûmların ve Kara Panterler’in cinayetin soruşturulması taleplerini destekledi. Amerika’daki liberal partiler, halkın koyduğu bu tepkilerden rahatsız oldu, çünkü Amerikalı liberaller, beyaz kapitalist toplumun ıslah edilemeyecek kadar yozlaşmış olduğu gerçeğinin dillendirilmesinden pek hoşnut değillerdi.

Dördüncüsü, Amerika’daki siyahi mahkûmların ve George Jackson’ın çabaları uluslararası planda da yankı buldu. Kara Panter liderlerine ve Angela Davis’e yöneltilen suçlamalar, dünyanın birçok yerinde kınandı. Havana ve Leipzig gibi birçok yerde savunma ve dayanışma komiteleri kuruldu. Asya, Afrika ve Latin Amerika Halklarıyla Dayanışma Örgütü (OSPAAAL) 18 Ağustos’u Afrika kökenli Amerikalılarla uluslararası dayanışma günü ilan ederek tüm politik mahkûmların serbest bırakılmasını istedi.

“Kara Panterler” ve “Siyahların Hayatı Önemlidir” Arasında

George Jackson, yazılarında kendi ölümünü öngörmüştü, çünkü o, beyaz emperyalizmin merkezinde sosyalist ve hümanist bilinci geliştirmeye çalışmanın ne anlama geldiğinin son derece farkındaydı. Ondan sonra mücadele sona ermedi. Hapsedilen Kara Panterler, yaygın şiddete son verilmesini talep etmek ve ırk ayrımcılığı uygulamasını protesto etmek için açlık grevleri örgütlediler.

Amerika’da prosedürler kutsaldır, adalet ise tali bir ayrıntıdır. Adalet, birçok siyahi ve Meksika kökenli Amerikalının parasının yetmeyeceği bir lükstür. Jim Crow yasalarıyla pekiştirilen ırk ayrımcılığı sistemi yıkılmış olsa da, mirası ve ondan önce gelen kölelik sisteminin mirası, daha az belirgin biçimlerde kendini göstermeye devam ediyor. Irkçılık ve adaletsizlik ise derinlere kök salmış durumda.

George Jackson’ın öldürülmesinden günümüze kadar, Amerika’daki ezilen siyahilerin birikmiş öfkesini yansıtan dramatik sahneler tekrar tekrar yaşandı. Ancak henüz geniş bir halk tabanına sahip ve programları arasında, çoğunluğu Amerikan polis şiddetinin kurbanı olan siyah işçi sınıfına yönelik radikal bir hedefe doğru somut bir değişim içeren bir parti ortaya çıkmadı.

Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinin, kuruluş tarihinin izlediği yolu birebir takip ettiğini varsaymak bir hatadır. Hareketin başında bulunan, DeRay McKesson ve Shaun King gibi isimler, hitabet yeteneği olan, kameraların dikkatini çekebilen orta sınıf veya küçük burjuvaziden, düzene uyumlu aktivistler arıyorlar.

Gerçekten de bu isimler, arzuladıkları şöhrete ve servete kavuştular. Hareket, artık birçok iş adamı ve şirketin hâkimiyeti altında. Hareketin yapısının en altında, George Jackson’ın tanımladığı türden, işçi sınıfının ve lümpen proletaryanın evlatlarının bulunduğunu kimse inkar edemez tabii. Ancak bu nispeten daha radikal olan unsurlar, hareketin liderlerinin beyaz burjuva iktidarına karşı radikal bir tavır almalarını istemedikleri mahallelere dağılmış haldeler.

Bu nedenle, “Siyahların Hayatı Önemlidir” hareketini “Kara Panter” hareketinin bir uzantısı olarak görmek yanlış, çünkü ikincisi, başından beri, siyahilerin kasıtlı olarak öldürülmesini bireysel hatalara değil, on milyonlarca vatandaşın, özellikle de çalışan ve emek veren siyahilerin, ten rengi nedeniyle yaşadığı yoksulluk, aşağılanma, güvensizlik ve ayrımcılığın kapsamlı yapısal gerçekliğine bağlayan radikal bir siyasi duruşu benimsemiştir.

Bu devlet destekli terör, Amerikan imparatorluğunun temel taşlarından biridir ve tüm işçi sınıfına karşı burjuva sınıfının baskı aygıtı olarak iş görmektedir. Siyahilerin zulme uğraması ve işçi sınıfının renk, din, cinsiyet ve ırk temelinde bölünmesi, Amerikan emperyalizmini korumak için tasarlanmış, işçi sınıfına karşı düşmanca bir strateji oluşturan ırkçı bir siyasi ve kültürel yapının ayrılmaz parçasıdır.

Kara Panter Partisi, sınıf mücadelesi ve kurumsal ırkçılıkla iç içe geçmiş kapitalizme karşı mücadele konusunda belirli bir olgunluk düzeyine sahipti ve bunu, en önemlileri konut sorunları, yoksulluk ve ırkçılıkla mücadele, cinsiyet eşitliği, militarizm karşıtlığı ve emperyalizm karşıtlığı olan on maddeyle bağlantılı Maoist parti programında ifade ediyordu.

Parti, mütevazı medya organları aracılığıyla, siyahilerin özgürleşmesinin, üretim araçlarının sosyalist kooperatif temelli kontrolü olmadan mümkün olamayacağını, topluma ait servetin dağılımında bir değişimin ancak bu sayede sağlanabileceğini savundu. Kimlik politikası için gerçek mücadelenin, her zaman daha geniş kapsamlı sınıf politikası mücadelesiyle bağlantılı olduğunu ileri sürdü. Parti, programının dünyanın dört bir yanındaki ezilen halkların mücadeleleriyle dayanışma içinde olmak olduğuna inanıyordu.

Katledilmeden önce George Jackson, örgütlenmeyen siyahi işçi sınıfının salt sömürü için hammaddeden ibaret olduğunu dile getirmişti. Bir getto devriminin başarısının nihai koşulu, liderlik, rehberlik, doğru bakış açıları ve doğru programı sağlayabilecek öncü bir devrimci oluşumun varlığıdır. Bugün böyle bir oluşumun yokluğu, Amerika’daki mevcut siyahi ayaklanmasını sekteye uğratan önemli bir zafiyet kaynağıdır.

Kribsu Diallo
7 Kasım 2020
Kaynak

20 Ağustos 2026

Mustafa Özenç’in Mektubu

Ben, hiçbir karşılık gözetmeksizin, kendimi Türkiye emekçi halklarının sömürü, baskı ve zulme karşı verdikleri “insanca yaşama” mücadelesine adadım.

Bizatihi emperyalizm tarafından yönlendirilen oligarşinin resmi, sivil tüm güçleriyle halka karşı ilan ettiği sindirme, köleleştirme, yok etme savaşına karşı Türkiye halklarının “DEVRİMCİ YOL”unda mücadele ettim.

Yürüdüğüm yolun engebeli, dolambaçlı ve sarp olduğunu biliyordum. Doğruluğuna inandığım bu yolda ilk düşen de ben değilim. Son düşen de olmayacağım. Bu savaş kurtuluşa kadar sürecektir.

İnsanlığın bu onurlu savaşında bir sıra neferi olarak ölmek, ölümlerin en yücesidir.

Er ya da geç… Zafer, Türkiye emekçi halklarının faşizme karşı birleşik devrimci savaşının olacaktır.

Her zaman için onur duyduğum, birlikte olduğumuz Türkiye emekçi halklarının kurtuluşu uğrunda omuz omuza çarpıştığımız Devrimci Yol saflarından beni ancak ve ancak ölüm ayırabilirdi. Ki bu da, geride mücadelemizi “kurtuluşa kadar” sürdürecek yoldaşlar olduğu müddetçe, şerefli bir nöbet teslimi olarak, beni hiçbir şekilde korkutacak bir olay değildir. Ancak istemeyerek bu nöbeti teslim ettiğim için üzüntü duyabilirim. Türkiye’de devrim yapmak için yola çıkan siyasi hareketimiz, izlediği doğru eylem ve mücadele çizgisiyle kısa sürede büyük mesafeler katetmiş ve emekçi kitlelerin büyük sempati ve güvenini kazanabilmiştir. Bu arada çeşitli eksikliklerimiz, dolayısıyla sınıflar mücadelesinde yetişmek olanağı bulamadığımız olaylar olmuştur.

Devrimci hareketimizin kazandığı prestijde hiç kuşkusuz, yiğitçe çatışarak ya da işkence tezgâhlarında direnip sır vermeyerek, ölen, sakat kalan ve zindanlara tıkılan yoldaşlarımızın payı çok büyüktür. Ne yazık ki yiğit yoldaşlarımızın kanı pahasına sağlanan bu prestije gölge düşüren, devrimci hareketimize önemli ölçüde zarar veren dönekler ve hainler de çıkmaktadır. Bunlar, zora gelince “paçayı kurtarma” düşüncesiyle bir anda Türkiye emekçi halklarına karşı sorumluluklarını unutmakta ve acizlikleriyle hem kendilerini hem de diğer birçok kişiyi utanacak duruma düşürmektedirler.

İşin ilginç yanı böyle alçaklar, genellikle fazla işkence görmekten ziyade, psikolojik zayıflıktan dolayı çözülmektedirler.

Her şeye karşın Devrimci hareketimizin bu sorunların üstesinden geleceğine ve Türkiye halklarının kurtuluş bayrağını oligarşinin burçlarına dikeceğine olan inancım tamdır.

Bu inançla sizleri selamlar, devrim yolunda başarılar diler ve satırlarımı büyük devrimci Che’nin şu sözleriyle bitiririm:

“Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin
Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa
Ve silahlarımız elden ele geçecekse,
Başkaları mitralyöz sesleriyle,
Savaş ve de zafer naralarıyla
Cenazelerimize ağıt yakacaklarsa,
Bu uğurda ölüm hoş geldi, safa geldi.”

Kaynak

,

Rus Devrimi’nde Lenin ve Troçki’nin Ayrılıkları

İki Taktik ve Nisan Tezleri Arasındaki Diyalektik İlişki


Rusya’da Taraflar

Rusya’da devrimin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı konusunda birçok teorisyen ve grup, farklı tezler ortaya atmıştır. Narodnikler, Rusya’da kapitalizmin gelişimini idrak edememiş, kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı işçi sınıfını devrimin öncüsü olarak görmemiş, umutlarını köylülüğe ve proletaryasız gelişecek bir köylü devrimine bağlamışlar ve bu devrim için köylü kitlelerini örgütlemek yerine ki köylü kitleleri işçi sınıfı ile bağ kurmadıkları ve işçi sınıfının yönetimine girmedikleri zaman devrimci potansiyellerini gerçekleştiremezler, bireysel terörizme başvurmuşlardır. Marksist olmayan Narodnizm akımı, tarihi yapanların “tekil bireyler” olduğu yanılgısına kapılmıştır.

Öte yandan, Rusya’da Marksizm filizlenmeye başlamıştır. Narodnizme karşı verilen ideolojik savaşla gelişen Marksist akım, kısa süre içinde partileşmiş ve RSDİP’i kurmuştur. RSDİP’te ise yaklaşan devrim hakkında tahlil yapmaya girişmiş üç ana isim mevcuttur: Plehanov, Lenin, Troçki.

Plehanov, Rusya’nın önündeki devrimin burjuva demokratik devrim olduğunu, burjuva demokratik devrimin karakteri gereği de Rus liberal burjuvazisi tarafından yönetilmesi gerektiğini ve iktidarın Rus liberal burjuvazisine geçmesi gerektiğini savunmuştur. Demokratik devrim tamamlandıktan sonra RSDİP ana faktör olacak ve barışçıl yoldan sosyalizme yürünecektir, ona göre.

Lenin’in devrim tahlili, Plehanov’unki gibi Rusya’nın küçük burjuva bir ülke olmasına, emek-sermaye çelişkisinin ana çelişki olmasına rağmen, feodal tarzda ağa ve serf arasındaki çelişkinin azımsanmayacak derecede önemli olmasına dayanıyordu. Yani Lenin için demokratik devrim döneminin yaşanması lazımdı, kendi sözleriyle, bu devrimin öncesi feodal sefalet, sonrası ise sosyalizm için savaşım dönemi olacaktı. Lenin, Rusya’da liberal burjuvazinin bu devrimi yapamayacağını çünkü hâkim aristokrasiyle uyum içinde olduğunu ve liberal burjuvazinin Çarlık’la ters düşmesinin tek nedeninin Çarlığın sert yöntemler kullanıp halkı ayaklanmaya itmesi olduğunu söyler. Yani özünde liberal burjuvazi, devrimci değildir. Burada görev, yoksul köylülere (nüfusun çoğuna) ve işçilere düşüyor, demokratik devrimin iki ana gücü bunlardı. Lenin’in devrim teorisinin en önemli özelliğiyse demokratik devrim ve sosyalist devrim arasına set koymamaktı, birinin diğerine kesintisiz dönüşümü şarttı.

“Avrupa’da sosyal-demokrat çalışmanın gerçek siyasal içeriği, devlette tüm egemenliği elinde tutan burjuvaziye karşı, proletaryayı iktidar savaşımına hazırlamaktır. Rusya’da ise sorun, henüz sadece modern bir burjuva devleti yaratmaktır. Bu devlet, (çarlığın demokrasi üzerinde zafer elde etmesi durumunda) bir junker monarşisine ya da (demokrasinin çarlık üzerinde zafer kazanması durumunda) köylü burjuva demokratik cumhuriyetine benzeyecektir. Bugünkü Rusya’da demokrasinin zafer kazanması, ancak, köylü yığınlarının, hain liberallerin değil, ama devrimci proletaryanın önderliği ardından gitmeleriyle mümkündür. Tarih henüz bu soru hakkında kararını vermiş değil. Rusya’da henüz burjuva devrimleri tamamlanmamıştır.”[1]

[Vladimir Lenin, “Rusya’da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”]

Plehanov ve Lenin, Rusya’nın küçük burjuva bir ülke olması ve azımsanmayacak feodal çelişkilerin varlığından yola çıkıyorlar ama birisi devrimci, birisi ise karşı-devrimci bir pozisyon alıyor.

Troçki ise burjuva demokratik devrimler çağında olan Rusya’yı gelişmiş bir Avrupa ülkesiyle karıştırarak, kendi yolunu formüle etmeye çalışıyordu. Troçki’nin Rusya tahlili ve başarısız olan Sürekli Devrim teorisi aslında Aleksandr Parvus’tan çokça etkilenmişti ve özgün değildi, Lenin, bu durumla çokça alay ederdi. Troçki, tek bir çırpıda gerçekleşecek sosyalist devrime bel bağlayan ve tarihsel aşamaları atlamak isteyen biriydi. O günün Rusya’sının çelişkilerini Avrupa’daki sosyalist devrim yöntemiyle çözmek istiyordu, Rusya’nın özgül koşulları onun umrunda değildi. Sürekli devrimin özü budur, Troçki köylülüğün rolünü reddediyordu ve gelişmiş kapitalist ülkelerde uygulanacak devrim stratejisini Rusya’ya uyarlamaya çalışıyordu. Lenin’e göre Troçki, Rusya’yı tahlil edemeyen yarı-Menşeviğin tekiydi.

“Hem Martov hem de Troçki, burjuva devrimini gerçekleştirmekte olan Rusya’yı, bu devrimleri çoktan kapatmış olan Avrupa ile kıyaslayarak farklı türden tarihsel dönemleri aynı kefeye koyuyorlar.”

[Vladimir Lenin, “Rusya’da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”]

“Troçki’nin özgün teorisi, Bolşeviklerden kararlı bir proleter devrimci mücadele ve siyasi iktidarın proletarya tarafından fethedilmesi çağrısını, Menşeviklerden ise köylülüğün rolünün “reddedilmesini” ödünç almıştır.”[2]

[Vladimir Lenin, “On the Two Lines in the Revolution”]

Lenin ve Troçki Aynı Çizgiye mi Geldi?

Üç çizgiyi anladığımıza göre, tarihleri biraz ileri alalım ve 1917’ye gidelim. Tüm Troçkist yalancıların en büyük yalanı bu yılda yaşananlar hakkındadır, onlara göre Lenin, 1917’de Troçki’ye hak vermiş, Nisan Tezleri ile de bunu tescillemiştir.

Birincisi, Lenin’e göre, 1917’de Rusya hâlâ küçük-burjuva bir ülkedir[3] buradan da anlaşılacağı üzere, tahlilinden bir geri dönüş söz konusu değildir. Öte yandan, Troçki tarafında da yapılan yanlış tahlilden geri dönüş söz konusu değildir.

1917 yılına gelindiğinde Rusya’da devrim olmuş, Çar baştan indirilmiş ve birbiriyle iç içe geçmiş iki hükümet ortaya çıkmıştı: burjuva hükümeti ile işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlüğü (İKDD). İKDD’nin ortaya çıkışı, teoride zaten yazılıp çizilmiş, tartışılmış, öngörülmüştü fakat ortaya çıkan İKDD, hayal edilenden farklı bir şekilde, ikili iktidar biçiminde var olmuştu. Lenin, bu durumu “hayat yeşil, teori ise gridir” diyerek açıklar. Ortaya ikili iktidar biçiminde çıkan İKDD, her geçen gün kendi isteğiyle burjuva hükümetine teslim oluyor, kontrolünü kaybediyordu.

"Örneğin Bolşevizmin eski "formülleri"ni tümlemeyi ve düzeltmeyi bilmek gerek, çünkü ortaya çıkmış olduğu gibi bunlar gerçi genelde doğruydu, ama somutta gerçekleşmesinin başka türlü olduğu görüldü. İkili iktidarı önceden hiç kimse düşünmedi ve düşünemezdi.”

[Lenin, “İkili İktidar Üzerine”]

Bu iki iktidarın birisi Rus liberal burjuvazisini, diğeri ise işçi, asker ve köylülüğü temsil ediyordu. Peki Sovyetler, neden her geçen gün teslim oluyordu? Çünkü Sovyetler’de çoğunluk, ilk başta Menşevik ve SR’larda bulunuyordu, bunun nedenini ise Lenin, politik deneyimi olmayan milyonlarca insanın uyanıp politik eyleme girişmesine dayandırır. Bu insanlar, çoğunlukla burjuvazi ve proletarya arasında yer alan esnaflar, yoksul köylüler ve köylülükten işçiliğe yeni geçmiş kişilerdi ve Menşevik-SR küçük burjuva görüşü onları zehirlemişti. Küçük burjuva görüşü yalnızca aradaki yığınları değil bilinçli proletaryayı bile birçok bakımdan ezip geçmiş ve sovyetlerde üstünlüğü elde etmişti. Yetkiyi ele alan hain Menşevik-SR’lar, ilk günden burjuvazi ve toprak ağalarıyla anlaşmaya varıp burjuva hükümetini kurmuş, “köylüye toprak” ve “emperyalist savaşa son” gibi sloganları umursamaz olmuşlardı. Devrimin ilk zamanlardaki başarısının sarhoşluğuna kapılan geniş halk yığınları, Menşevik-SR’lara kanmışlar, burjuva hükümetinin sovyetlerin işleyişine zarar vermeyeceğini sanarak, devlet iktidarını burjuvaziye teslim etmeye razı olmuşlardı. Artık Bolşevik partisinin önünde burjuva hükümetinin emperyalist niteliğini, Menşevik-SR’ların ihanetini ve devrim daha ileriye gitmedikçe köylülerin toprağa ve barışa kavuşamayacağını yığınlar arasında sabırlı bir çalışmayla anlatma görevi vardı.

Lenin Rusya’ya geldiğinde durumu gördü ve İKDD’nin gerçekleştiğini fakat ikili iktidar biçiminde var olduğunu ve teslim olmaya başladığını, bu ikili iktidar durumundan dolayı sürmekte olan köylülüğün devriminin hâlâ tam olarak tamamlanamadığını, demokratik devrimin tam anlamda yalnızca İKDD’yi günden güne yok eden burjuva hükümetin ve burjuva hükümeti emperyalist savaşta savunma politikasının reddiyle ve devlet iktidarının sovyetlere aktarılmasını gerektiren bir proleter devrimle tamamlanacağını söyledi. Öncesinde söylediği gibi İKDD’nin sonrasının proleter devrim olacağını ve ikisinin arasında set olmayacağını söyledi. Nisan Tezleri’ni kaleme aldı ve o meşhur çağrıyı yaptı: “Tüm iktidar sovyetlere!”

“İşçiler, Çarlığa karşı yürüttüğünüz İç Savaş'ta, proleter ve halk kahramanlığının eşsiz örneklerini verdiniz. Şimdi, devrimin ikinci aşamasında da, sizi zafere ulaştıracak yolları açmak için proleter örgütlenmenin ve tüm halkı örgütlendirmenin eşsiz örneklerini vermelisiniz!”

[Lenin, “Uzaktan Mektuplar”]

Lenin, zaten İki Taktik’te proletaryanın Çarlığı devirdikten sonra sosyalist devrimi gerçekleştirmeye koyulacağını söylemişti. Nisan Tezleri’ndeki yenilik, bu tezlerin sosyalist devrime geçişin ilk adımları için teorik temele dayanan somut bir plan getirmiş olmasıydı. Somutluğunu 1917’de yaşananlardan, yani İKDD’nin teslimiyete sürüklenen ikili iktidar durumundan ve hâlâ tam anlamıyla tamamlanmamış olan köylülüğün demokratik devriminin hesaba katılmasından alıyordu. Bunları hesaba katmasa 20 yıldır sosyalist devrim için çığırtkanlık yapan Troçki gibi köylülüğün rolünü yok sayan sıçramacı sosyalist devrimci anlayışı benimsemiş olurdu. İşte fark budur, Troçki, başından beri tahlilini yanlış kurarak yanlış programlar ortaya koymuştur. Lenin ise İki Taktik ile Nisan Tezleri arasındaki süreklilikte görülebileceği gibi değişen Rusya’yı, yani 1917 Rusya’sını tahlil etmiş, somut görevleri önümüze koymuştur. Lenin, birden “aydınlanma” yaşayıp Troçki’nin sıçramacı anlayışına kaymamıştır, anlatılanın aksine. İKDD’nin ilerisine yürünüp devrim ilerletilecektir ama köylülük ve küçük-burjuva tabakalar yok sayılmayacaktır, onların kurtuluşu da burjuva hükümetinden kurtulmaktan geçmektedir. İşte İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik budur.

İşte Lenin’in bu çıkışı Parti’nin sağ kanadında Troçkizm olarak yorumlandı ve Kamenev Lenin’e “köylülüğün rolünü reddedip tarihsel aşamaları atlamak istemek” ithamında bulundu. İşte o kilit makale bunun üzerine yazıldı: Taktik Üzerine Mektuplar. Bu makale, sağ kanada Lenin’in kendisinin Troçkizme saplanmadığını anlattığı makaledir.

“Fakat sübjektivizme düşme, köylü hareketinin henüz sonuçlandırmadığı burjuva-demokratik karakterli tamamlanmamış devrim üzerinden sosyalist devrime ‘sıçrama’ isteğine düşme tehlikesi altında değil miyiz?

Eğer: ‘Çar’a hayır, gelsin işçi hükümeti’ deseydim, bu tehlikenin tehdidi altında olurdum. Fakat ben bunu söylemedim, ben başka bir şey söyledim. Ben, Rusya’da (burjuva hükümeti bir yana bırakılırsa), İşçi, Kır İşçisi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri dışında başka bir hükümetin olamayacağını söyledim. Rusya’da iktidarın şimdi, Guçkov ve Lvov’dan ancak bu Sovyetler’e geçebileceğini söyledim. Bunlarda ise tam da köylülük ağırlıktadır, askerler ağırlıktadır, bilimsel, Marksist bir terim kullanmak ve günlük yaşamın alışılmış, darkafalı mesleki tanımı yerine sınıf karakterini vurgulamak gerekirse, küçük-burjuvazi ağırlıktadır.

Tezlerimde, henüz aşılmamış köylü ya da genelde küçük-burjuva hareketinin her türlü atlanışına karşı, bir işçi hükümeti tarafından “iktidarın ele geçirilmesi”yle her türlü oyuna karşı, her türlü Blankist maceraya karşı kendimi kesinlikle güvenceye aldım, çünkü doğrudan Paris Komünü deneyimine işaret ettim.”

[Lenin, “Taktik Üzerine Mektuplar”]

İşte bu makale, mükemmel bir yanıt. “Ben, Troçki gibi somut durumun somut tahlilini yapmadan sosyalist devrim çığırtkanlığı yapmıyorum, İKDD gerçekliğe kavuşmuştur ve bu açıdan demokratik devrim tamamlanmıştır fakat beklenmeyen biçimde İKDD, ikili iktidar biçiminde var olmuş, burjuva hükümete teslim olmaya başlamıştır ve bu yüzden köylülüğün demokratik devrimdeki taleplerini çözümlendirememiştir” der Lenin. Bu yüzden “İKDD’nin ilerisi olan sosyalist devrimde köylülüğün varlığı, talebi reddedilemez ve bundan dolayı saf bir işçi hükümeti savunulamaz. Bunu savunmak Troçkizm, yani sosyalizme sıçramacılık olur” der Lenin özetle.

Lenin burada açık açık söylemez ama “Çar’a hayır, gelsin işçi hükümeti” sloganı Troçki ve onun sıçramacı sosyalist devrimci anlayışına aittir. Başka bir makalede bunun Troçki’ye ait olduğunu söyler:

“Troçkizm: ‘Çar’a hayır, yaşasın işçi hükümeti.’ Bu yanlıştır. Bir küçük burjuvazi mevcuttur ve bu göz ardı edilemez. Ancak o (küçük burjuvazi) iki parçadan oluşur. Bu iki parçadan daha yoksul olanı, işçi sınıfının yanındadır.”[4]

[Lenin, “The Petrograd City Conference of the R.S.D.L.P. (Bolsheviks)”]

Yani Troçki, 20 yıldır aynı sıçramacı çizgiyi savunurken, Lenin gerçekliğe dönüşen İKDD’yi tahlil eder ve çözümlenmeyen çelişkilerden İKDD’nin sonrası olan devrimin saf bir işçi hükümeti olmayacağını geniş halk kitlelerini ilgilendirdiğini savunur.

Lenin’e göre İKDD, devlet erki konusunda gerçekleşmiş ve burjuva hükümetle iç içe geçmiştir ama bu yüzden toprak sorunu gibi sorunları çözememiş, burjuva hükümete teslim olduğu için de çözemeyecektir. Ama Kamenev, demokratik sorunların çözülmesini teslimiyeti ilerletmekte, burjuva hükümetinin varlığını kabul edip sadece baskı yapmakta ve sosyalizme doğru ilerlemeyi reddetmekte, yani “İKDD’yi tamamlamak”ta görmüştür ve sorunlar çözülmeden sosyalist devrime yürünemeyeceğini savunur. Lenin ise gerçekleştirilememiş demokratik görevlerin burjuva hükümetiyle iç içe geçmiş İKDD tarafından İKDD teslim olduğu için gerçekleştirilemeyeceğini, oturup gerçekleşmesi için beklemenin veya burjuva hükümetine gerçekleştirilmesi yönünde baskı yapmanın hiçbir işe yaramayacağını, sadece burjuva hükümetinin İKDD’yi tamamen sönümlemesi için zaman kazanmasına yarayacağını, demokratik görevlerin ancak burjuva hükümetini yıkıp sosyalist devrime yürünerek gerçekleştirilebileceğini çünkü büyük toprak sahiplerine karşı tam zaferin elde edilmesinin aynı zamanda köyde proleter devrime kaçınılmaz geçişi doğuracağını, köylü devriminin tamamlanmasının günümüz koşullarında ancak proleter devrimin tamamlanmasının yan ürünü olarak bu devrimle iç içe geçerek başarılabileceğini söyler. İKDD, devlet erki bakımından gerçekleşmiş ama teslimiyetten dolayı gerçekleştiremediği köylülüğün devrimini miras bırakmıştı, sosyalist devrime yürünürken bu unutulmamalıydı ve yan ürün olarak tamamlanmalıydı işçi, köylü ve asker hükümeti tarafından. Yan ürün olarak tamamlamayı satrançtaki geçerken alma (en passant) kuralına benzetebiliriz. Köylü devriminin atlanmaması için Kamenev’in istediği gibi uzun soluklu İKDD döneminin yaşanması gerekmiyordu çünkü varolan İKDD, zaten uzun süreli var olamayacaktı, ilk günden teslim olmaya başlamıştı ve bu yüzden demokratik görevleri de tamamlayamamıştı. Eninde sonunda iki iktidardan biri galip gelecekti.

En önemli nokta şudur: Lenin’in sosyalist devrime yürümek istemesi,, demek değildir ki Lenin, sonuçlanmamış köylü devrimini atlayıp işçi hükümeti sloganını haykırıyor, yani Troçkizme yani sosyalist sıçramacılığa geçiş yapıyor. Böyle bir atlanmaya karşı Lenin, güvenceyi, köylü kitlelerinin temsilcilerini bağrında toplayan ve proletaryayı proletarya devrimi yolunda köylü devriminin önderi olarak bu kitlenin başına geçiren sovyetlerin tek başına iktidarı şiarında görüyordu. Taktik Üzerine Mektuplar’daki alıntı şimdi okuyucumuz için açıklığa kavuşmuştur diye umuyoruz. İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik ilişki özetle budur. Lenin, yanlış olduğunu anlayıp Troçkizme dönmemiştir, bazılarının anlatısına göre.

Artık daha fazla söze ihtiyaç var mı? “Cidden Tezlerimde (Nisan Tezleri) köylülüğün yok sayılması ve iktidarın işçi hükümeti tarafından ele geçirilmesine yani Troçkizme yani sürekli devrime yani sosyalizme sıçramacılığa yer vermedim, ikili iktidar biçiminde var olmuş ve her geçen gün teslim olan bu yüzden de köylülüğün devrimini tamamlayamayacak olan İKDD’nin ikili durumunu kabullenen ‘devrimini sonuna kadar sürdüme’yi ki teslimiyetten dolayı bu imkânsızdır, savunan Kamenev’e karşı çıkıp yığınların proletarya önderliğindeki sovyet iktidarını ve ancak bu iktidarın sosyalist devrimle birlikte yan ürün olarak köylülüğün devrimini tamamlayabileceğini savundum” diyen birisi, Nisan Tezleri’nde nasıl Troçki ile aynı çizgiye gelmiş olabilir? Daha ne kadar bu kanıtları göz ardı edeceksiniz ve yalanlar söylemeye devam edeceksiniz?

Nisan Tezleri ve yan metinler, ikili iktidarla birlikte İKDD’nin burjuva hükümetiyle iç içe geçtiğini ve İKDD’nin teslim olduğunu, bu yüzden köylülüğün devriminin görevlerini yerine getiremeyeceğini göremeyen, burjuva hükümetinin “İKDD onu denetlediği ölçüde” desteklenmesini savunan, savaş burjuva hükümet tarafından sonlandırılana kadar savaşın canla başla sürdürülmesi gerektiğini düşünen, İKDD, henüz sonuçlanmadığı için proleter devrime geçiş sorununu uzak bir geleceğin sorunu olarak gören Sağ Oportünist Kamenev ilee köylülüğün rolünü reddeden, köylülüğün tamamlanmamış devriminin atlanmasını isteyen sıçramacı Sol Oportünist Troçki’ye mükemmel bir yanıttır. Leninist çizginin mükemmel bir örneğidir. Taktik Üzerine Mektuplar ise sağ kanada Lenin’in sol oportünist kanada geçmediğini anlatma çabasıdır.

Troçkistler ve Kamenev, İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamamış, somut durumun somut tahlilini yapan Lenin’e birisi saldırmak diğeri sahiplenmek için Sürekli Devrim teorisine yakınlaştığını, benimsediğini iddia etmişlerdir. Sağ oportünizm ve sol oportünizm, bir madalyonun iki farklı yüzüdür ve nihayetinde aynı şeye hizmet ederler.

“Kim Neyi Savundu?” Tablosu

Kamenev: “Eski Bolşevik” tezleri savunduğunu iddia ederek, demokratik devrimin (veya İKDD) henüz sonuçlanmadığını, İKDD’nin sonuna kadar götürülmesi gerektiğini ve ancak o zaman sosyalist devrim aşamasına geçileceğini savundu. 1917’yi 1917’de gerçekleşenlere bakarak değil, 1905’e bakarak yorumladı. İkili İktidar durumunu yorumlayamadı ve burjuva hükümetinin “denetlendiği” ölçüde desteklenmesini gerektiğini, ayrıca savaşın devam etmesi gerektiğini söyledi.

Troçki: En başından beri burjuva demokratik devrimin atlanışını, bir çırpıda gerçekleşecek olan sosyalist devrimi savundu ve Rusya’yı açıkça tahlil edemedi.

Lenin: İKDD’nin gerçekleştiğini fakat ikili iktidar biçiminde var olduğunu, her geçen gün burjuva hükümete teslim olduğunu ve bu yüzden köylülüğün devrimini tamamlayamayacak olduğunu söyledi. İKDD, devlet erki konusunda gerçekleşmişti fakat köylülüğün demokratik devrimi henüz sonuçlanmamıştı ve İKDD, ikili iktidar durumundan dolayı teslim olduğu için de köylülüğün devrimini sonuçlandıramazdı. Devrimin ilk aşaması devlet erki açısından sonuçlanmış, iktidar başka bir sınıfın eline geçmişti ve artık ikinci aşamaya geçilecekti fakat köylülüğün tamamlanmayan devrimi yok sayılamazdı. Lenin, sosyalizme sıçramacılığa ve köylülüğün henüz sonuçlanmamış devriminin atlanmasına yani Troçkizme karşı “işçi hükümeti”ni değil, proletaryanın, köylülüğün ve askerlerin hükümetini savunarak ve bu hükümetin tek başına iktidarı ele alıp sosyalist devrime yürümesini ve dolaylı, yan ürün olarak köylülüğün devrimini tamamlanmasını savunarak kendini güvenceye aldı. Ne sağcı Kamenev ne de solcu Troçki’ye uymuştu. O, 1917’de ortaya çıkan benzersiz durumu analiz etti ve mücadele programını Parti’nin önüne koydu.

Mert Ali
17 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] V. I. Lenin, “Rusya'da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”, 12 Mayıs 1911, Anadolu Sanat.

[2] V. I. Lenin, “On the Two Lines in the Revolution”, 20 Kasım 1915, MIA.

[3] V. I. Lenin, Seçme Eserler, “Devrimin Görevleri”, 6. Cilt, İnter Yayınları. “Rusya küçük-burjuva bir ülkedir. Nüfusun muazzam yoğunluğu bu sınıfa mensuptur.”

[4] V. I. Lenin, “The Petrograd City Conference of the R.S.D.L.P. (Bolsheviks)”, 27 Nisan-5 Mayıs 1917, MIA.