Sürpriz: Taşkent’ten
dönüşümden bir hafta sonra, Yoldaş Manolski beni çağırdı ve “İspanya’da son dönemde
patlak veren iç savaşla ilgili haberleri takip ediyor musun?” diye sordu. Ben
de “Elbette... Gazeteler, her gün bununla ilgili haberler yayınlıyor,
Cumhuriyetçileri desteklemek için her yerde toplantılar düzenleniyor,
fabrikalarda, enstitülerde ve tüm kamu kurumlarında bu amaçla para toplanıyor” diye
cevap verdim. Daha sonra, İspanya meselesine olan ilgimin boyutunu öğrenme isteğiyle,
“Peki, Cumhuriyetçiler için şimdiye dek ne kadar para toplandı?” diye sordu. Ben
de “27 Temmuz’dan 3 Ağustos’a (1936) kadar altı gün içinde 12.145.000 ruble,
yani 36.435.000 Fransız frangına eşdeğer bir miktar topladı, bunların tamamı
İspanya Başbakanı Signor Giral adına havale edildi” dedim.
Manolski
bunun üzerine şunu söyledi: “Sizi İspanya’ya gidip oradaki partinin Faslılar
arasında Arap propagandası yapmasına yardımcı olma fikrini önermeye davet ediyorum.
Şuna emin olabilirsiniz: bugün İspanya’nın elinde bulunan Fas’ta bir
bağımsızlık hareketinin yükselişi, General Franco’nun üzerinde durduğu zemini
sarsacak, tüm Kuzey Afrika’nın kaderini belirleyecektir.”
Bu
söz üzerine ben şunu dedim: “Bu görevi memnuniyetle üstlenirim.”
Ayağa
kalktı, elimi sıkıca kavradı ve dedi ki: “Önce Paris’e, ardından İspanya’ya
yapacağınız yolculuk için gerekli düzenlemeleri yapacağız. Size başarılar
diliyorum.”
Tarihçe: İspanya
İç Savaşı’nı çevreleyen düşüncelere dalmadan önce, İspanyol tarihine kısa bir
genel bakışla başlamanın uygun olduğunu düşünüyorum.
Birinci
Dünya Savaşı’ndan bu yana tarafsız bir tutum benimseyen İspanya, İkinci Dünya
Savaşı sırasında da sürdürdüğü bu tutum sayesinde savaşın iki tarafıyla
yürüttüğü ticaretin faydasını gördü. Askeri refah dönemi sona erdikten sonra
İspanyol ticareti geriledi, iş sahiplerine ağır vergiler getirildi (soylular ve
din adamları vergiden muaf tutuldu) ve muhafazakârlar kontrolü ele geçirdi.
Ordu
iktidardaydı. Her türlü reforma karşı çıktı. İşsizlik arttı, özellikle sanayi
kenti Barselona’da fabrikalarda grevler ve sivil itaatsizlik eylemleri patlak
verdi. Katalonya, İspanya’dan bağımsızlık talep ederek ayaklandı. Dahası,
İspanyol devleti, Fas’ta şiddetli bir savaş yürütüyordu. 1921’de Emir Abdülkerim
liderliğindeki Faslı isyancıların binlerce İspanyol askerini öldürdüğü Enval
Muharebesi’nde büyük bir yenilgiye uğradı.
1923’te
General Primo de Rivera (Marquis de Estela Miguel Primo de Rivera, 1870-1930),
Kral XIII. Alfonso’nun (1886-1941) onayıyla askeri bir diktatörlük kurdu.
Anayasayı askıya aldı, Cortes Generales’i (parlamentoyu) feshetti,
birçok liberal lideri sürgüne gönderdi. Bu durum, hem diktatöre hem de krala
karşı yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı.
1931’de
de Rivera’nın diktatörlüğü devrildi, kral, anayasal hakları geri getirmeyi
kabul etti. Ancak bu adım, monarşinin kaldırılmasını talep eden İspanyol
halkını tatmin etmedi. 14 Nisan 1931’de İspanyol Cumhuriyeti ilan edildi.
Cumhuriyet,
eski feodal toprak mülkiyeti sistemini ortadan kaldırma, vergi sistemini
reforme etme, Kilise’nin gücünü sınırlama ve ordunun devlet üzerindeki
kontrolünü kaldırma politikasını benimsedi. Ayrıca, zengin toprak sahiplerine,
kraliyet ailesine ve Kilise’ye ait geniş toprakların büyük bölümlerine el
koyarak, bunları yoksul köylülere dağıttı. Dahası, Kilise mallarına, Cizvit
rahiplerinin servetine el koydu ve dini örgütleri feshetti.
Bu
reformlar, mülklerini ve miras haklarını kaybedenlerden, sağcı partilerden ve
din adamlarından güçlü bir muhalefetle karşılaştı. Radikal unsurlar (sol
partiler) ise devlet reformlarının yetersiz olduğunu, amaçlanan hedefe
ulaşmadığını savundu. Bu partiler 1936 seçimlerinde parlamentoda çoğunluğu elde
ettiler, Kilise’nin ayrıcalıklarını sınırlamayı, büyük toprak sahiplerinin
topraklarını köylülere dağıtmayı ve ulusal zenginliği nüfus arasında daha adil
bir şekilde dağıtmayı amaçlayan katı sosyalist önlemler uyguladılar. Ordudaki
muhafazakâr subaylar arasında artan hoşnutsuzluğu sezen cumhuriyetçi hükümet,
bazılarını hızla görevden aldı, bazılarını da sömürgelere gönderdi.
İspanya’nın
denizaşırı toprakları arasında, Kanarya Adaları’na transfer ettikleri General
Francisco Franco da bulunuyordu.
Bu
arada, İspanya ve sömürgelerde, ordu, General Franco liderliğinde, cumhuriyetçi rejimi devirmek için hazırlıklara başladı. 17 Temmuz 1936’da “isyancılar”
ile “cumhuriyetçiler” arasında iç savaş çıktı. Tahminlere göre, subayların
yaklaşık yüzde 90’ının ve İspanyol ordusunun üçte ikisinin, büyük toprak
sahipleri, din adamları ve iş dünyası elitleri tarafından desteklenen “isyancılar”a
sempati duyuyordu. Öte yandan cumhuriyetçiler, ordunun geri kalanının, çevik
kuvvet polisinin ve sivil halkın çoğunun desteğini kazandı.
İç
savaş şiddetlendi, orta sınıfa mensup birçok lider, burjuva cumhuriyetçi
partilerden ayrılıp solcu sosyalist, komünist, anarşist partilere katıldı.
Ancak isyancılar, hedefleri konusunda yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle
zayıfladı. General Franco, halkın sempatisini kazanmak için hileye başvurarak
İspanya’da faşist devletin kurulduğunu ilan etti. Çiftçilere geniş toprak
parçaları dağıtılmasını ve din adamlarının ayrıcalıklarının kısıtlanmasını
talep etti. Ancak bu talepler, toprak sahipleri ve din adamlarının öfkesini
uyandırdı, bu kesimler, monarşinin yeniden kurulmasını istemeye başladılar! Böylece
İspanya İç Savaşı, İspanya içinde İspanyol olmayan halklar arasında bir iç
savaşa yol açtı. Faşistler, Naziler ve diğer gruplar İspanyol Falanjistlerle
birlikte savaşırken, solcular, Ruslar, Batılı demokratlar ve diğer gruplar
İspanyol Cumhuriyetçilerle birlikte savaştı. Bu arada, İngiltere ve Fransa gibi
bazı demokratik ülkeler, savaşın Avrupa çapında bir çatışmaya dönüşmesinden
korkarak, İspanya savaşına müdahale etmeme politikası izlediler.
İspanya
İç Savaşı’na on iki ayrı ülkeden gelip katılan yabancıların sayısının 50.000
olduğu tahmin ediliyor. 30.000 kişi, çoğunlukla Alman, İtalyan ve
Portekizlilerden oluşan Kontralar safında savaşırken, yirmi bin 20.000 kişi ise
çoğunlukla Rus, İngiliz ve Amerikalılardan oluşan Cumhuriyetçiler safında
savaştı.
İspanya
İç Savaşı’na vahşet ve acımasızlık damgasını vurdu. Ölü sayısı bir milyon
olarak tahmin ediliyor. Kontralar, kendi taraflarında düzenli birliklerin
varlığı ve Almanya ile İtalya tarafından sağlanan büyük miktardaki askeri
teçhizat sayesinde üstünlüğü ele geçirdiler, Batı İspanya’nın üçte ikisini
kontrol altına aldılar.
Mart
1938’de isyancılar, ülke içinde önemli mevziler elde ettiler. Aynı yılın
sonlarında başkent, Madrid’den Valensiya’ya taşındı. Ocak 1939’da Madrid,
işgalci güçlerin eline geçti, İspanya İç Savaşı sona erdi.
General
Franco’nun Madrid’e girdikten sonraki ilk icraatı, toprakları eski sahiplerine
iade eden ve Kilise’nin mülkiyetini, nüfuzunu ve otoritesini yeniden elde
etmesini sağlayan kararnameler yayınlamak oldu.
İspanya,
otuz altı yıl boyunca faşist diktatörlük altında yaşadı. Bu yönetim, General
Franco’nun 20 Kasım 1975 Perşembe sabahı ölümü ve Kral Juan Carlos’un şahsında
Bourbon hanedanlığının İspanya’ya dönüşüyle sona erdi.
İspanya
yolunda: Komintern’de geçerli bir Arap pasaportu aldım. 10 Ağustos
1936’da uçakla Paris’e döndüm. Uçak, akşam saat dokuz civarında Doğu Prusya’nın
başkenti Danzig’e indi. Akşam kıyafetleri giymiş bir grup Alman burjuva erkek
ve kadın, neşeli ve kahkahalar atarak uçağa bindi. Yol arkadaşımdan, Paris’te
bir dansa katılmak için yola çıktıklarını, sabah Danzig’e döneceklerini
anladım. Fransa’nın başkentinde, iç savaşın alevleri içinde olan İspanya’ya
seyahatimi ayarlamak için Fransız Komünist Partisi’ndeki ilgili yetkililerle
iletişime geçtim. Razumova, Moskova’ya kalıcı olarak döndüğü için, bu işi
Merkez Komite’de Richard adında bir idari memura emanet ettim.
Paris’e
varışımın üzerinden üç gün geçtikten sonra, bu memur, bana şunları söyledi: “Bu
gece Lyon Garı’ndan Perpignan’a gideceksiniz” dedi. Perpignan, Fransa’nın
güneyindeki Akdeniz kıyısında bir şehir. Richard, orada, şehir meydanının güney
tarafındaki Café de la Périgne’ye gitmemi, orada François Orlando adında bir
adamı sormamı söyledi. “Ona bu kartı verin, size ne yapmanız gerektiğini
söyleyecektir” dedi. Öyle de oldu. Richard, o akşam beni tren istasyonuna kadar
eşlik etti, şakayla karışık, “İspanya’da dikkat edin de canınıza kıymasınlar!” diyerek veda etti. Tren, daha sonra güney
Fransa’ya doğru yola çıktı. Paris’ten yaklaşık 900 kilometre yol kat ederek
ertesi gün Perpignan’a vardık. Varır varmaz hızla Richard’ın dediği yere gittim.
Verilen
adrese varınca François’yı sordum. Adamı bulunca kartı kendisine verdim. François
elini omzuma koyup bana, “Bu gece arabayı İspanya sınırına götüreceksin,
cepheye giden tek kişi sen değilsin” dedi.
Fransa-İspanya
sınırındaki Port Bou kasabasına vardığımızda saat gece neredeyse bire gelmişti.
Elektrik ışıklarıyla ışıl ışıl aydınlatılmış bir evin önünde durduk. Cumhuriyetin
mavi, yeşil ve kırmızı bayrağı, sosyalist, komünist ve anarşist partilerin
bayraklarıyla birlikte dalgalanıyordu.
İçeri
girdik. Evde, mavi iş kıyafetleri giymiş, Irak fesine benzer, önünde kırmızı
püsküllü siyah şapkalar takmış, ağır silahlı bir grup cumhuriyetçi milis vardı.
Herkes
sürekli hareket halindeydi. Kadın-erkek herkes, coşkuluydu. Biri silahını
temizliyor, diğeri daktilo yazıyor, bir diğeri pasaport veya seyahat belgesi
kontrol ediyordu. Önemli haberler getirmek için savaş alanlarından gelen biri
vardı. Bir başkası, talimat almak için gelmişti. Kayıt işlemlerini tamamlayıp
gönüllü kartı ve cumhuriyet içindeki seyahat iznini aldıktan sonra Barselona’ya
giden trene bindim. Tren, gönüllüler ve onları uğurlayanlarla doluydu. Yaşlı
bir kadın, yorgun gözlerinden yaşlar akarak, genç oğlunun yanında oturmuş, ona
veda ediyordu. Gençliğinin baharında bir kız, sevgilisiyle yalnız başına
oturmuş, ona yumuşak bir sesle konuşuyor, gözlerinin içine şefkat ve sevgiyle
bakıyordu. Sonra boynundaki narin kolyeyi çıkarıp onun boynuna taktı. Uzun süre
kucaklaştılar, sonra yavaşça, giden trenin hareketini takip ederek ayrıldılar.
Babalar, anneler, arkadaşlar ve akrabalar, Barselona’ya ve oradan da savaş
cephelerine giden genç gönüllülere veda etmek için gelmişlerdi.
Ancak
tren vagonları, savaş odaklı propaganda sergilerine benziyordu. Duvarları,
resimli afişlerle süslenmişti; bunlardan birinde, kolları sıyrılmış pantolon
giymiş, kırmızı püsküllü bir şapka takmış bir kız çocuğu tasvir ediliyordu.
Kız, sol eliyle başının üzerinde bir tüfek tutuyor ve sağ elini ileri uzatarak,
“Yurttaş! Silahlan. Ülkenin sana ihtiyacı var. Neden milis kuvvetlerine
katılmıyorsun?” diyordu. Başka bir resimde ise bakır rengi ön kollar, avuç
içleri kenetlenmiş ve yukarı kaldırılmış halde gösteriliyor, altında “Birlikte
güçlüyüz!” yazıyordu. Üçüncü bir afişte ise bir işçi, bir elinde tüfek tutarken,
diğer eliyle başka bir adamın elini tutuyordu. Elini tuttuğu, korkudan titreyen
adama işçi şunu söylüyordu: “Yağma onursuz bir eylemdir, bunun için seni ağır
bir şekilde cezalandıracağım!”
Barselona
turu.
Güzel, lüks Barselona’ya, Katalonya’nın eski başkentine vardım. Yerel halk
tarafından “Ebu Sfeyr” olarak bilinen, kırmızı, yuvarlak lambalarla süslenmiş
gibi görünen, portakal ağaçlarıyla çevrili geniş sokaklarında dolaştım. Aniden
bir grup milis askeriyle karşılaştım. Liderleri, beni İspanyol sanarak yanıma
yaklaştı ve İspanyolca şöyle dedi: “Neden saflarımıza katılmıyorsun?”
Gülümsedim içimdeki o genç coşkuyla, Fransızca şu cevabı verdim: “Ben
Madrid'de, Şam’ı ve Hajar Dağları’nın, Kurtuba’da Kudüs’ün, Toledo’da Bağdat’ın,
Kadiz’de Kahire’nin, Burgos’ta Tetuan’ın hürriyetini savunmak için gelen bir
Arap gönüllüyüm.” Askerin yüzünde şaşkınlık ve sevinç vardı. Zayıf bir
Fransızca ile şöyle dedi: “Gerçekten Arap mısın? Sen Mağribi misin yoksa Faslı
mı? İyi ama bu imkânsız! Faslılar faşist haydutlarla birlikte hareket ediyorlar.
Şehirlerimize saldırıyorlar, evlerimizi yağmalıyorlar, kadınlarımıza tecavüz
ediyorlar.”
Askere
şu cevabı verdim:
“Bugün faşist generallerin
peşinden yürüyen bu Faslılar, davranışlarıyla sadece Araplara ve İslam’a zarar
veriyorlar. Sadece kendilerini temsil ediyorlar. İspanyol ordusu tarafından,
Abdülhalik Tarissi[1] gibi ruhlarını şeytana satan bazı Faslı liderlerle
işbirliği içindeler, kandırıldılar.”
Milis
birliğinin lideri, sözlerim karşısında şaşkına döndü ve duyduklarına
inanamıyormuş gibi ya da belki de konuştuğu kişinin Arap kimliğinden şüphe
duyuyormuş gibi başını sağa sola sallamaya başladı. Şüphelerini sonlandırmak adına
ona şöyle dedim:
“Burada tek Arap ben
değilim. Uluslararası Tugay’da bazı Araplar var, daha fazlası da yolda. Emin
olun ki, Franco ile yürüyen Faslıların çoğu gerçeği anlayacak, kaçıp sizin
güçlerinize katılmayı seçecek. Ayrıca Arap ülkelerinde cumhuriyete sempati
duyan milyonlarca Arap var.”
İspanyollar,
demokrasiyi savunuyorlar, Arap medeniyeti ve tarihi gelenekleri gerçek istişare
ilkesine dayanıyor. Milis liderinin ve arkadaşlarının yüzleri gülümsedi. Hemen
kucaklaştık, sonra el sıkıştık. İçlerinden biri bana, “Ana cephede görüşürüz,
Toledo’da ve muhteşem Arap sarayında görüşürüz...” dedi.
Barselona
sokaklarında yürümeye devam ettim, “İspanya’nın New York’u” dedikleri bu
şehirde olup bitenlere hayran kaldım. Tarifsiz bir işbirliği ruhu, enerji,
coşku ve yüksek moral... Cumhuriyet bayraklarının yanında her yerde kızıl
bayraklar dalgalanıyordu. Kaldırımlarda, çeşitli politik partileri temsil eden
renklerde kırmızı püsküllü şapkalar, düğmeler, yıldızlar ve danteller gibi yeni
ürünler sergileniyordu. Sokakların duvarlarına İspanya haritaları asılmıştı,
Cumhuriyetçilerin bölgesinde kızıl başlıklar, Frankocu bölgede ise siyah
başlıklar vardı. Bu haritaların etrafında büyük bir kalabalık toplanmış,
savaşın ilerleyişini yoğun bir şekilde tartışıyordu.
Katalunya
Meydanı, Barselona’nın kalbi ve ticari faaliyetlerinin merkezidir. Burada
bankalar, büyük mağazalar, konsolosluklar, ticaret acenteleri ve lüks oteller
bulunur. Meydanın kuzeyinde, Colón Oteli olarak bilinen devasa bir bina yer
almaktadır. Faşist ayaklanmanın başlangıcında İspanyol Kraliyet Muhafızları
için bir kale görevi görmüş, daha sonra isyancı faşist gruplar için bir kale
haline gelmiştir. Barselona halkı, bu gruplara karşı zafer kazandıktan sonra,
Katalan hükümeti, oteli Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi'nin kullanımına
tahsis eden bir kararname yayınlamıştır. Bu binanın cephesinde, yaklaşık yirmi
metre genişliğinde, PSOE (İspanya Sosyalist İşçi Partisi), PCE (İspanya
Komünist Partisi), PSUC (Katalan Birleşik Sosyalist Partisi) ve POUM (Katalan Birleşik
İşçilerin Marksist Partisi) harflerini taşıyan bir levha görülebilir. Sosyalist
İşçi Partisi’nin İkinci Enternasyonal’den çekilmesinin ardından bu dört parti,
halk cephesinde birleşmeyi ve Komintern’e katılmayı kabul etmiştir.
Yabancı
gönüllü olarak ziyaret amacıyla Colon Oteli’ne girdim. Ana giriş kapısından
içeri adımımı atar atmaz silahlı bir güvenlik görevlisi, beni durdurup kartımı
göstermemi istedi. Elimdeki belgeleri gösterdim. Görevli, belgeleri
inceledikten sonra, “Kimle görüşmek istiyorsunuz?” diye sordu. “Birliğin
yetkililerinden biriyle” dedim.
“Sizi
üçüncü kata, Birliğin genel sekreterinin[2] bulunduğu yere götürmek için birini
göndereceğim” dedi.
Birinci,
ikinci ve üçüncü katlara çıktım ve gördüklerim karşısında hayrete düştüm:
çeşitli milletlerden gönüllüler ortalıkta dolaşıyo, sloganlar atılıyor,
birileri talimatlar iletiyor. Duvarlara gelişigüzel yapıştırılmış her şekil ve
renkte devrimci çizimlere rastlanıyor. Partilerin ortaklaşa kullandığı binanın her
katına ve köşesine hareket ve faaliyet hâkim.
Üçüncü
katta, birliğin temsilcisiyle görüştüm. Kendimi Fransızca olarak tanıttım. “Ben
bugün Fransa’dan gelen Arap gönüllüyüm” dedim. Tarih 15 Ağustos 1936’ydı. Temsilciye
“Madrid’e gidiyorum. Katalonya hakkında biraz bilgi edinmek istiyorum” dedim.
Sıcak bir şekilde şöyle cevap verdi: “Hoş geldiniz, değerli Arap gönüllü. Hoş
geldiniz, Arap sanatının başyapıtı olan Elhamra’nın mimarlarının soyundan gelen
kişi. Hoş geldiniz sefa getirdiniz. Katalonya’ya gelince, kısaca şöyle bir özet
sunayım: Biz Katalanlar, kendi kültürümüz ve eşsiz lehçemizle ayrı bir halkız.
Kastilya’nın efendilerine karşı uzun bir mücadele geçmişimiz var, ulusal
bağımsızlığımız için çok kan döktük. Ancak sizi temin ederim ki, Katalonya’nın
İspanya olmadan hayatta kalması imkânsız. Aradığımız bağımsızlık, merkezi
otoritelerin izlediği genel politikalara aktif olarak katılırken, içte özerk
olmakla ilgili.
Ülkemiz,
büyük sanayinin merkezi, işçi sınıfının beşiği ve sendikal hareketinin doğduğu
yerdir. Bu nedenle, siyasi partiler ve sendikalar kurmada diğer tüm İspanyol
illerinden önce gelmesi doğaldı. Katalan işçilerinin ayırt edici özelliği,
Mihail Bakunin[3] ve halefi Prens Kropotkin’in[4] öğretileriyle beslenen
anarşizm içinde doğmuş olmalarıdır. Bugün işçilerimizin çeşitli ideolojilere
sahip farklı partileri var, ancak son zamanlarda faşist güçleri zor kullanarak
yenmeyi hedefleyen tek bir parti altında birleştiler. Tüm hayatım boyunca
hayalini kurduğum bu birliğin gerçekleştiğini görmekten çok mutluyum.
Katalonya’da
isyancılar, iktidarı ele geçirmeye çalıştıktan, biz, bu girişimi zorla
bastırdıktan sonra, tüm sanayiciler, toprak sahipleri ve finans sektörünün
efendileri, bankacılar ve haksız ayrıcalıklara sahip diğer kesimler, onların
safına geçtiler.
Sokaklarda
işçilerle çatışmaya başladılar, saraylarının pencerelerinden kalabalığa ateş
açtılar. Savunma yapan kitleler de aynı şekilde karşılık verdi. Bu da ölümlere,
hapis cezalarına ve firarlara yol açtı.
Düzen
yeniden sağlandığında, cumhuriyetçi hükümet, büyük sanayi merkezlerinin
kapitalistlerden yoksun olduğunu gözlemledi. Sonuç olarak, sendikalar,
ülkelerine ihanet edip düşman saflarına katılan sahipleri tarafından terk
edilen bu merkezlerin kontrolünü ele geçirdi ve onları işçi komiteleri
aracılığıyla yönetti. Böylece, Katalonya’daki büyük sanayiler kamulaştırıldı,
hükümet, üretim ve dağıtım sorumluluğunu üstlendi.
Bu
durum ve bu önlemler özünde sosyalist değildir; aksine, iç savaşın yarattığı
istisnai durumlardır, doğrudan büyük kapitalistlerin isyancılarla işbirliği
yapmasından kaynaklanmaktadır. Bunun sosyalizm olmadığını savunuyorum çünkü
Katalonya’daki mevcut sistem cumhuriyetçidir, ilkesel olarak sanayi
merkezlerinin özel mülkiyetine müdahale etmez. Bu nedenle, kamulaştırma, halkın
düşmanlarına katılan hainleri cezalandırmak için hükümet tarafından alınan
gerekli bir önlemdi. Örneğin, Juan Marche’ı ele alalım. İspanya, Fas ve Balear
Adaları’nda çok sayıda sanayi ve ticari mülke sahip zengin bir iş adamı. Bu
adam, cumhuriyet düşmanlarına büyük miktarda para sağlayanların ön saflarında
yer alıyor. Varlıklarına el konulmamalı mı? Sizi temin ederim ki yerel
işletmelere veya hafif sanayiye dokunmayacağız, çünkü sahipleri, isyancı
generallerin cuntasına karşı halkla birlikte savaşan cumhuriyetçi
demokratlardır.
Birleşik
Sosyalist Parti, fabrikalarımızda üretilen tanklar, zırhlı araçlar, topçu
birlikleri ve bombalarla merkezi hükümete yardım etmek için elinden gelen her
şeyi yapıyor. Ancak, saflarımızdaki bazı anarşist unsurlar bu yardıma karşı
çıkıyor ve bu ekipmanın sadece Katalonya’nın savunması için gerekli olduğunu
savunuyor!”
Bu
bilgi için Birlik milletvekiline teşekkür ettim, ofisinden ayrılır ayrılmaz
peşimden geldi ve gülerek, “Arapça konuşan genç bir adamla tanışmak ister
misiniz?” diye sordu. “Memnuniyetle” diye cevap verdim. Birkaç dakika sonra,
yirmi yaşlarında, solgun, neşeli ve çevik bir genç adam içeri girdi. Sendikanın
temsilcisi bizi tanıştırdı. Genç adam, Levant’tan gönüllü olarak geldiğimi
öğrenince çok sevindi. Elimi sıkıca kavradı ve “Bana yakından bak. Görmüyor
musun, senden daha Arap'ım? Ayrıca, adım İsmail” dedi.
Ondan
annesinin Arap, babasının ise İspanyol olduğunu, Cezayir, Fas ve Malta’da
yaşadığını öğrendim. Kastilya Meydanı’na gitmeye hazırlandığını söyledi.
Madrid
Dönemi: Franco güçleri, yenilmiş Faslılar ve Çarlık ordusunun
kalıntılarından Rus subayları da dâhil olmak üzere, Avrupalı paralı askerlerden
oluşan Yabancı Lejyonu’nun, İspanya’nın en güneyinden Guadalquivir Nehri’ni
geçerek kuzeye ve güneybatıdan Badajoz’a doğru ilerlediği bir günde trenle
Madrid’e gittim.
Trende
İngilizce konuşan bir İspanyol mühendisle tanıştım. Merakı onu benimle
konuşmaya yöneltti. Madrid’e savaşları takip etmek için giden bir Arap gazeteci
olduğumu öğrenince büyük ilgi gösterdi. Yanında seyahat eden karısına dönerek, “Bak…
Arap dünyasından genç bir Arapadam İspanya İç Savaşı’nı haber yapıyor… Bu
şaşırtıcı değil mi?!” dedi. Beni tarafsız olmaya ve taraf tutmamaya ikna etmeye
çalıştı...
Madrid’de,
Serrano Caddesi’nde bulunan İspanyol Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin bulunduğu
binaya gittim. Bu bina, daha önce Gil Robles’in başkanlığını yaptığı Katolik
Partisi Ulusal Konseyi’nin genel merkeziydi. Orada belgelerimi sundum, parti
liderleri beni karşıladı, Madrid’e gelişimle ilgili talimatı aldıklarını, Fas
askerlerini, ister sahada ister esaret altında olsunlar, aydınlatmak için
yapabileceğim her türlü çaba konusunda en iyi dileklerini ilettiklerini söylediler.
Bu
İspanyol liderler şunlardı:
1.
Dolores Ibárruri, lakabı “Pasionaria”, yani “Çarkıfelek Çiçeği”ydi. Davasına
bağlı olduğu için bu ismi alan Ibárruri, o vakitler otuz altı yaşında, ince ve
uzun boylu, koyu saçlı ve büyüleyici gözlere sahipti. Sakin, melodik bir sesi
vardı, her zaman siyah bir İspanyol elbisesi giyerdi. Otuzlarda partiye katılan
ilk İspanyol işçi kadındı. 1936’da Moskova’da düzenlenen Komintern’in Yedinci
Kongresi’nde partisini temsil eden İspanyol delegasyonunun bir parçasıydı.
Kısacası, uluslararası solun sembolik bir lideriydi.
Dolores’in
o zamanlar Moskova’da bir fabrikada çalışan on altı yaşında bir oğlu ve Moskova
yakınlarındaki İvani kasabasında bir yabancı çocuk evinde yaşayan genç bir kızı
vardı.
2.
José Díaz: İspanya Komünist Partisi genel sekreteri, Sevillalı bir işçi, zayıf
ve sağlıksız görünüyor. Sakin, cana yakın, sosyalistler ve cumhuriyetçiler
arasındaki destekçileri ve müttefiklerinden saygı görüyor.
Vicente
Uribe: Tarım Bakanı ve partinin Marakeş temsilcisi, Bask kökenli. İspanya’ya
bağlı Fas’ın Tetuan şehrinde yaşamış. Orta boylu, İspanyol ekonomisiyle ilgili
teorilere, özellikle zirai meselelere hâkim, zayıf, düzenli ve disiplinli.
Pedro
Chica: Merkez Komite ikinci sekreteri, soluk tenli ve çok zayıf, partinin idari
işlerini denetliyor, güvenlik izinleri veriyor, ve gizli beşinci kol faaliyeti
yürüten grupları takip ediyor.
E.
Antonio Meja: Sendika işlerinden sorumlu, Endülüs doğumlu, partinin mali
işlerini yürütüyor, çeşitli parti komiteleriyle irtibat görevlisi.
Emilio
Hernández: Eğitim bakanı, uzun boylu, son derece eğitimli ve kültürlü.
Nisma.
O zamanlar parti üyelerinin sayısı yaklaşık üç yüz bin civarındaydı.
Parti
evinde geçici olarak kaldım. Passionaria, hepimize nezaket ve sevgiyle
davrandı. Her zaman masadaydı, Robles’in atlarının bıraktığı gümüş tepsilerden
bize kendi elleriyle yemek servis ediyordu, bize eşlik etmek ve bize karşı
nazik olmak için hiçbir çabadan kaçınmıyordu.
Madrid’e
varışımın ikinci gününde, isyancılarla olan bağlantıları nedeniyle zengin
sahipleri tarafından terk edilmiş Serrano Caddesi’ndeki bir eve taşındım.
Burayı karargâhım olarak kullandım, Fas askerleri için Arapça broşürler ve
Madrid’de yayınlanan Mundo Obrero, Claridar, Informacións,
Heraldo de Madrid ve Politica gibi bazı İspanyol gazeteleri için
makaleler yazdım. Ayrıca, Beyrut merkezli Rabıtayı Şarkiye gazetesine
gönderdiğim bir makale de dâhil olmak üzere, bazı Arap gazeteleri için
makaleler düzenledim. Yazıyı gazetenin baş yayın yönetmeni İbrahim Haddad
yayınladı, hatta mektubun kapağının fotoğrafını çekti. Merkez Komite, daha
sonra beni Fas işlerinden sorumlu Tarım Bakanı Yoldaş Vicente Uribe’nin emrine
verdi. Fas’la bir bağlantısı olduğu için Mustafa Bencelle takma adını
benimsedim. Bu aynı zamanda üniversiteden Mustafa Sadi ve Şark-ı Arabi
gazetesinden Mustafa Amri’nin devamı niteliğindeydi.
Madrid’e
vardığımda, İç Savaş, birçok cephede şiddetle devam ediyordu.
18
Temmuz 1936’da General Franco, Fas’ta isyan başlattı. Ardından Sevilla, Malaga,
Kadiz ve Kanarya Adaları cephelerini kapsayan güney İspanya’ya doğru ilerledi.
Bu sırada Yabancı Lejyonu ve diğer isyancı yanlısı güçler, Fas’ta Melilla ve
Ceuta’yı ele geçirdiler. Portekiz yetkililerinin onayıyla üçüncü bir güç,
Portekiz sınırını geçerek güneydeki Badajoz kasabasını işgal etti. İspanyol
katliamı, en korkunç haliyle bu kasabada başladı. İsyancılar, kasabayı ele
geçirdikten hemen sonra liderleri, tüm işçilerin önemli bir açıklama yapmak
üzere boğa güreşi arenasında toplanmasını emretti. Toplandıktan sonra, İspanya
genelinde yaygın panik ve terör yaratmak ve halkın moralini bozmak amacıyla her
yönden makineli tüfeklerle ateş açıldı. Bu katliamda yaklaşık 1.500 kişi
hayatını kaybetti.
Aynı
yılın Temmuz ayında, İspanya’nın kuzeyindeki isyancılar Pamplona, Zaragoza,
Valladolid ve Burgos’u (kuzeydeki başkentleri) ele geçirdiler.
Bu
arada, General Mancini komutasındaki İtalyan kuvvetleri, Kadiz ve Málaga’ya
çıkarma yaptı, buradan da Aragon'a, ardından Segovia, Guadalajara, Valladolid’e
ilerleyerek nihayetinde Madrid’i kuşattılar.
Cumhuriyetçilerin
ilk başkanı, 1931'den 1936'ya kadar altı yıl görev yapan Nestor Alcalázmora
idi. İç Savaş’ın başlangıcında, monarşinin devrilmesinden sonra Savunma Bakanı
olarak görev yapmış bir sosyal demokrat olan Manuel Asaña, onun yerini aldı.
Asaña, aynı zamanda psikolojik temaları ele alan bir yazar, düşünür ve
romancıydı. Daha önce Ateneo İspanyol Kültür Kulübü’nün başkanlığını
yapmıştı... Görev süresi boyunca İspanyol Anayasası değiştirildi ve ilk maddesi
şöyle oldu: “İspanya, her sınıftan emekçinin cumhuriyetidir.”
İç
Savaş’ın başlangıcında başbakanı, kimyager, solcu cumhuriyetçi ve Başkan Asanya’nın
yakın müttefiki José Giral’di.
Eylül
1936’da Sosyalist lider Álvarez Caballero Başbakan ve Savunma Bakanı olarak
atandı. Kabinesine üç sosyalist bakan dâhil etti: Dışişleri Bakanı olarak
atanan gazeteci Julio Álvarez del Valló; Eğitim Bakanı olarak atanan komünist
Emilio Hernández; ve Tarım Bakanı olarak atanan komünist Vicente Uribe. Adalet
Bakanlığı ise Anarşist García Oliver.
15
Haziran 1937’de, Franco güçleri, Madrid’in eteklerine ulaştıktan sonra, Largo
Caballero bazı bakanlarıyla birlikte Valencia’ya çekildi. Orada, iki taraf
arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesi konusunda kendisiyle komünistler
arasında artan anlaşmazlık, istifasına ve Juan Negrín başkanlığında yeni bir
hükümetin kurulmasına yol açtı.
Cumhuriyetçi
Askeri Figürler
1.
Merkez Cephe komutanı General Asensio, Toledo’nun batısında, Tagus Nehri
üzerindeki Talavera’ya saldırmayı ve 4.000 adamıyla isyancılardan kurtarmayı
planladı. Bu saldırıya Vadi Rama cephesinden çekilen 2.000 asker daha eklendi.
Largo Caballero, daha sonra onu Başbakanlık ve Savunma Bakanlığı’nda yardımcısı
olarak atadı.
2.
Emil Kleber, Birinci Uluslararası Tümen komutanı.
3.
Pavel Lukács, Macar yazar ve İkinci Uluslararası Tümen komutanı.
4.
Enrique Lester, İspanya’nın kuzeybatısındaki bir eyaletten. Galiçya,
Extremadura cephesinde Cumhuriyetçi bir taburun komutanı.
5.
Juan Modesto, Enrique Lester’in yardımcı komutanı.
6.
Campesino, İspanyol bir işçi, uluslararası bir taburun komutanı.
7.
Feste Rojo, yarbay ve Madrid savunmasının kurmay başkanı.
8.
Antonio Mejía, askeri komutan, Madrid Savunması Cunta Komitesi üyesi ve daha
sonra başkanı.
9.
José Millaja, askeri komutan ve Madrid Savunması Komitesi üyesi.
10.
Bartolomé Gordon, İspanya Komünist Partisi’ne bağlı 5. Tugay ve Zafer Taburu’nun
komutanı.
11.
Durruti, Katalan Tümeni komutanı.
Bu
uluslararası kuvvetlerin komutanlarının hepsi, sosyalist Millaja ve anarşist Durruti
hariç, komünistti. Yabancı gönüllüler, her yönden akın ettikçe uluslararası
taburların sayısı arttı ve sonunda on iki tümen taburlara ayrıldı. Bunlara,
İtalya’nın özgürlüğü ve birleşmesi için savaşan Garibaldi’nin (1807-1882)
ismini alan Garibaldi Taburu, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerce bir
kulübeye kapatılıp havadan bombalanarak öldürülen Alman Komünist Partisi lideri
Tillmann Taburu ve Karl Marx Taburu gibi isimler verildi. Bu uluslararası
güçlerin karargahı Madrid’de, Velázquez Caddesi 63 numaradaydı.
İsyancı
generaller içinde ise dört general öne çıkıyordu:
1.
Cumhuriyet karşıtı güçlerin başkomutanı General Franco.
2.
Franco’nun ikinci komutanı, “Madrid Meydanı’na beyaz bir at üzerinde gireceğim
ve burada olduğumu ilan edeceğim” diyen General Varela. Eylül 1936’da faşist
ordunun beş yönden beş kol halinde Madrid’e saldırdığını duyurdu: Birincisi,
Extremadura yolundan; ikincisi, Toledo’dan; üçüncüsü, Ávila Guadarrama’dan;
dördüncüsü, Segovia Guadalajara üzerinden; ve beşincisi de Madrid içinde
faaliyet gösteren gizli kol. Bu şekilde "beşinci kol" terimi,
casusluk ve iç siyasi sabotaj için uluslararası bir terim haline geldi.
3.
Fas güçlerinin komutanı General Yago.
4.
“Sarhoş General” olarak bilinen General Quevelo Deliano.
İspanyol
Radyo İstasyonları:
İsyancıların
kontrolündeki Sevilla Radyosu. Haber ve yorum yayınını, nargilesini içerken
doğaçlama yorumlar yapan, küfürbaz ve sarhoş yaşlı General Quepo Deliano’ya
emanet etmişlerdi. Nargilenin sesi alıcılardan duyulabiliyordu.
O
dönemdeki yorumlarından biri şuydu: “Kızıl bir uçak Sevilla’yı bombaladı. Bomba
bir adamın dükkânına düştü ve onu öldürdü. Meğer bu adam kızıllardan bile daha
kızılmış!” Bu tür yorumları her akşam saat dokuzda yayınlıyordu.
İsyancıların
kontrolündeki “Salamanca Radyosu” da her akşam saat 12:45’te Beşinci Tabur’a
iletilen talimatları yayınlıyordu. Tetuan Radyosu ise Marakeş Arapçasıyla yayın
yapıyordu. Bir gece dinlerken spiker şöyle dedi: “Beyler, Şeyh Hitler’in Göring
Paşa’dan Franco Paşa’ya selam göndermesini istediğini, Varela Paşa’nın General
Muhammed Bin Ömer için bir akşam yemeği verdiğini bildiririz. Bu, Fas için
büyük bir onurdur.” Ardından spiker, Fas lideri Abdülhalik Tarissi’yi övmeye
başladı.
İspanya
Cumhuriyeti’nin resmi radyo istasyonu olan Birlik Radyosu, her akşam saat 22:00’de
Madrid’den haberler, yorumlar ve konuşmalar yayınlar, özellikle Radyo Salamanca’nın
sinyalini engellemesiyle bilinir.
Madrid’e
varışımın hemen ardından, General Varela’nın sosyalist cumhuriyetçi
eğilimleriyle tanınan İspanyol şair ve romancı Federico García Lorca’yı
tutukladığı söylendi. Varela, cumhuriyetçi hükümetin Madrid’de hapsedilen bir
isyancı generalin oğlunu idam etmesi halinde Lorca’yı idam etmekle tehdit etti.
İki
taraf arasında radyo yayını yoluyla bir diyalog başladı, ancak cumhuriyetçiler,
meseleyi ilkesel bir mesele olarak ele alarak büyük bir hata yaptılar.
Generalin oğlunu idam ettiler. Ertesi gün Lorca, Sevilla kışlasında idam
edildi.
Lorca,
halkının yaşamına, geleneklerine ve göreneklerine derinden bağlı, parlak bir
şair ve yazardı. Oyunları arasında Kanlı Düğün, Yerma ve Bekar
Doña Rosita yer almaktadır.
Toledo
Kalesi, tek başına bir cepheydi. Toledo şehri cumhuriyetçilerin elindeyken,
kalenin kendisi isyancıların elindeydi. Çok sayıda isyancı kaleye sığınmış,
işçilerin eşlerini ve çocuklarını rehin almıştı. Bu güçlü Mağrip kalesinin
kapılarını kilitlediler, duvarlarına keskin nişancılar yerleştirdiler,
savaşçılara ve sivillere ateş açtılar.
Cumhuriyetçiler,
kaleyi her taraftan kuşatarak yoğun ateşe maruz bıraktılar, ancak önemli bir
sonuç elde edemediler. Sonunda, kalenin zemin kat pencerelerinden benzin ve
gliserin döküp ateşe verme kararı alındı. 21 Eylül 1936’da Madrid’den yanıcı
madde dolu tankerler getirildi, ancak kaleye ulaştıklarında ateşe maruz
kaldılar. Yangın çıktı. Bu sebeple plan başarısız oldu. Díaz, o zamanlar şöyle
demişti: “Toledo Kalesi’ni ele geçirmek için bin savaşçıya ihtiyaç var ve biz
en az iki yüzünü kaybedeceğiz.”
28
Eylül 1936’da Toledo şehri isyancıların eline geçti, kaledeki savunmacılar
serbest bırakıldı.
4
Kasım 1936’da Fas güçlerinin öncülüğünde isyancılar, Getafe’deki Madrid
havaalanına saldırdı ve parka girdi. Casa del Campo olarak bilinen başkent,
üniversite şehrinde bulunuyordu.
Faslılar
Madrid’in kapılarına yaklaşırken, Merkez Komite acil bir toplantı düzenledi.
Ben de o sırada odadaydım. Yoldaşlar varlığımı biraz rahatsız edici buldular.
Komite üyesi olmadığım için beni doğrudan odadan çıkarmaları gerektiğini
düşündüler. Ancak Vicente Uribe, baş sorumlu olarak Ortega’ya göz kırptı ve
Ortega da beni kolumdan nazikçe çekerek odadan çıkardı ve “Mustafa yoldaş,
sizin grup şu tarafta!” dedi. (Faslılar Madrid’in kapısındaydı!)
Ertesi
gün Fransız yoldaşım André Marty[5] ile karşılaştım. Beni görünce şu soruyu
sordu: “İsyancılar Madrid’i işgal ederse ne yapacaksın?!” “Ne yapabilirim ki?”
dedim. Marty şu cevabı verdi: “Eğer faşist ordular Madrid’e girerse, İngiliz
Büyükelçiliği’ne sığınmalısın, çünkü İngiltere, İspanya Cumhuriyeti’ne sempati
duyuyor, diğer taraf üzerinde de etkisi var. Buna bir de İngiliz mandasının
yurttaşı olan bir Arap olduğunu eklersek, İngiliz büyükelçisinin[6] sana sahip
çıkmamasına imkân yok!”
Bir
keşif görevi: Merkez Komite’de bana Uluslararası Tugay’dan bir
subay ekibinin Kurtuba cephesine doğru gittiği, Faslı savaş esirleriyle
konuşmak, aralarındaki savaşçıları hoparlörlerle cumhuriyetçilerin saflarına
katılmaya çağırmak ve Fas Arapçasıyla yazılmış broşürler dağıtmak için onlarla
birlikte bu cepheye gitmem gerektiği söylendi. Ciudad Real’e trenle gittik. Sonra
bizi bölgeye giden araçlarına bindirdiler.
Bizi
Chames de Calatrava kasabasına götürdüler. Orada, Mançalı Don Kişot’unkine
benzer eski bir handa konaklattılar. Bize, sözde hava saldırısına karşı
korunmak için büyük bir ağılda yatakhane verdiler. Ağıla girer girmez koku
burnumun direğini kırdı. Hava saldırısı riskini göze alarak, geceyi başka bir
yerde geçirmek için hızla oradan ayrıldık.
Ertesi
sabah, 25 Eylül 1936’da, nakliye araçları bizi cepheye götürdü. Sierra Morena
dağlarını geçerken bir düşman uçağı gördük. Komutan, uçağın bizi gördüğü
takdirde makineli tüfek ateşiyle saldıracağı için, uçak uzaklaşana kadar dağ
eteklerinde saklanmamızı emretti.
Cepheye
ulaştık. Bizimle birlikte olan diğer uluslararası birlikler, cumhuriyetçi
savaşçılara katıldılar. Sonra, Arap olduğumu öğrenen bir subay, bana yaklaştı
ve “Faslıları görmek ister misin?” diye sordu.
“Olur”
dedim. Sonra beni sağlam bir bariyerin önüne götürdü ve “Şu açıklıktan bak”
dedi. Baktım, başına türban takmış, savaşa hazır Faslı gruplar gördüm.
Hoparlörden sesimi yükselterek, “Dinleyin kardeşlerim!” dedim. Titrediler ve
gözlerini bariyere diktiler. Devam ettim, “Ben de sizin gibi bir Arap’ım, uzak
Arap topraklarından geldim. Kardeşilerim, size tavsiyem, kendi yurdunuzda size
zulmeden generallerinizin saflarından ayrılın. Bize gelin, sizi başımız üstünde
tutacağız, size saygıyla davranacağız, her birinize günlük ödeneğinizi
vereceğiz. Kim savaşmak istemezse, onu daha sonra ailesine, toprağına ve işine kavuşturacağız.
Yaşasın Halk Cephesi! Yaşasın Cumhuriyet! Yaşasın İspanya Cumhurbaşkanı!
Yaşasın Faslılar!”
Konuşmamı
bitirir bitirmez ve sözlerim isyancı liderler için tercüme edilir edilmez,
cephede her türlü silah ateş aldı. İspanyol subay, beni sıkıca kavradı. “Ne
yaptın böyle! Ağzından füze mi fırlattın bunlara?” dedi.
Güney
cephesinden döndükten sonra, Madrid’deki Pravda muhabiri Mihail Koltsov ile
tanıştım. 3 Ağustos 1936’dan beri günlük haberleriyle savaşları takip ediyordu.
Onunla Rusça konuştum ve görevimi açıkladım. Büyük bir ilgiyle dinledi.
Kendisine anlatılan her şeyi kaydetti. Sonra şöyle dedi: “Buradaki göreviniz ve
Fas meselesi ile ilgili Pravda için bir makale yazacağım.”
20
Eylül 1936’da Sovyet gazetesi, Koltsov’un (anılarını temel alan) makalesini
yayınladı. Bu makalede, yaralı iki Faslı esiri anlatıyor, onlarda korku
uyandıracak hiçbir şey bulmadığını söylüyordu. Savaşta yer alan Faslı
askerlerin sayısının yirmi bin civarında olduğunu, geçmişte sömürgecilerle
birlikte Abdülkerim Hattabi’ye karşı savaştıklarını, bugün ise Franco ile
birlikte İspanyol işçilerine karşı savaştıklarını ifade ediyordu.
Ardından,
Faslı askerlerin dağlık vatanlarında yoğun çatışmalar sonucu geliştirdikleri
nişancılık becerilerini ve mühimmat tasarrufu yeteneklerini anlatıyordu. İsyan
edenlerin işlediği vahşetleri, masumların öldürülmesini, yağmalanmasını, talan
edilmesini ve tecavüzleri “Mağribiler”in, yani Faslıların sırtına yüklemelerinden
bahsediyordu. Yazı şu şekilde devam ediyordu:
“Bugünlerde, Faslı
tutsaklardan ve firarilerden oluşan bir kolordu oluşturulmaya çalışılıyor. Bu
görevi, faşizme karşı olan Mustafa Bencelle adlı genç bir Arap adam üstleniyor.
Riflileri, Marakeş’teki isyancı generallerin mallarına ve Yabancı Lejyonu
askerlerinin topraklarına el koymaya çağırıyor.
Bencelle, yazılı
çağrısında şöyle diyor: ‘Sömürgeciler, en verimli topraklarınızı sizden
aldılar. Bu zavallıların yönetimi için savaşmak ve kan dökmek delilik değilse nedir?’
Bugünlerde, Mustafa Bencelle’nin
broşürleri, firarilerin ve ölü Faslıların ceplerinde bulunuyor.”
Koltsov,
daha sonra, İspanya'daki Bask Ülkesi ve Katalonya gibi özerk bölgelerin aksine,
Afrika eyaletleri için özerklik ilan etmedi diye Halk Cephesi hükümetini
eleştiriyor.
Savaş
alanlarındaki seyahatlerim sırasında, İspanyol askerlerinden Fas askerlerine
duydukları güvensizliği dile getiren çok sayıda şikâyet işittim. Örneğin, Faslıların
siperlerine yaklaştıklarında, İspanyol askerleri, yüksek sesle onları cumhuriyetçi
güçlere katılmaya çağırırlardı. Faslılar da yumruklarını havaya kaldırıp “Vio
star rojo!” [“Ben de Kızılım!”] diye bağırırlardı. İspanyol askerleri, el
sıkışmak için yaklaştıklarında onlara el bombaları atarlardı. Madrid’e
döndüğümde, solcu Politica gazetesinde bir makale yayınladım.
Faslılarla
ilgili makalem bu olayları anlatıyordu. Gazetenin yayın kurulu, daha sonra
cephede yumruğunu kaldırıp “Ben Kızılım!” diye bağıran bir Faslıyı tasvir eden
bir çizim yayınladı. Arkasında ise alaycı bir şekilde “Sen kızılsan, ben siyah
olmayı daha çok hak ediyorum!” diyen isyancı bir İspanyol generali duruyordu.
Madrid Muharebesi sırasında Faslılar, şehrin dışındaki üniversite kampüsüne
saldırdılar. Bazıları, felsefe fakültesi tarafına baskın düzenledi ve burada
uluslararası güçlerden bir Fransız gönüllü, iri yapılı bir Faslı askerle
karşılaştı. Boğuşmaya başladılar, ta ki Fransız asker, Faslının kemerine uzanıp
havan topu sapı şeklindeki el bombasını çıkarıp rakibinin başına vurana kadar.
Bomba patladı ve ikisi de öldü.
Seyyid
Jalul hikâyesi: 1936 Aralık ayının bir sabahında, cumhuriyetçi
milislerden bir adam bana yaklaştı ve arkadaşlarının yanlışlıkla bazı Faslı
askerleri esir aldığını söyledi. İsyancıların önceki gün şiddetli bir saldırı
başlattığını, öncü birliklerinin merkez tren istasyonuna ulaştığını söyledi.
Dört Faslı asker, onlardan sıyrılıp, etrafa yağan mermilere aldırmadan,
istasyon salonuna koştular. Bilet gişesine yaklaştılar ve kasiyerden biraz
yabancı para istediler. Parayı incelediğinde, Birinci Dünya Savaşı sırasında
kullanılan Alman markları olduğunu fark etti. 20.000 veya 50.000 marklık
banknotlar, İspanyol para biriminin kıtlığı ve değer kaybı nedeniyle General
Franco’nun komutasında Faslı Arap gönüllülerine dağıtılmıştı.
Milis
askeri, daha sonra bana bu banknotları gösterdi, ben de fotoğraflarını çektim.
Ardından, dört Faslı esirin tutulduğu yere beni götürmesini istedim. İspanya
başkentinin ana caddesinin sonunda, Don Kişot ve Sancho Panza heykellerinin
yakınında bulunan eski Kraliyet Muhafızları kışlasına doğru yola koyulduk.
Kışlanın büyük bir salonunda, yerde tozlu, bitkin ve aç dört Faslı adam gördüm.
Onlara, “Selam kardeşlerim!” diyerek selam verdim. Ayağa kalktılar, oturmaya
çalıştılar, yalvarır gözlerle bana bakarak, onları bu zor durumdan kurtarmaya
gelen bir iyilik elçisi olabileceğim umuduyla, bana yaklaşmaya çalıştılar.
“Korkmayın.
Ben, İspanya’ya İç Savaş hakkında gerçeği öğrenmek için gelmiş bir Arap
gazeteciyim. Ülkenizi terk ettiğiniz zamandan esir alındığınız zamana kadar
başınıza gelen her şeyi bana anlatabilirsiniz” dedim.
Aşağıdaki
konuşma benimle içlerinden biri arasında geçti:
-
Adınız nedir?
-
Abdülkadir bin Abdüsselam.
-
Kaç yaşındasınız?
-
Otuz yaşındayım.
-
Şehrinizin adı nedir?
-
Ariş.
-
Mesleğiniz nedir?
-
Çömlekçi.
-
Neden General Franco’nun güçlerine gönüllü olarak kaydolunuz?
Gönüllü
olarak katılmadım. Ariş’te bir polis memuru yanıma geldi, mahkeme tarafından
arandığımı söyledi. Polis karakoluna vardığımda, kasabamızdan birçok adamın
bizi beklediğini gördüm. Birkaç dakika sonra bizi bir arabaya bindirip
havaalanına götürdüler, orada 30’ar kişilik gruplara ayırdılar. Bize askeri
üniforma giydirdiler ama silah vermediler. Bizi büyük uçakların bulunduğu yere
götürdüler ve uçağa binmemizi emrettiler. Bir grubumuz, uçaktan korkarak “aptal
uçağa” binmeyi reddetti. Dayak yediler, hapse atıldılar. Diğer grup ise İspanya’daki
savaş alanlarına ineceklerinin farkında olmadan, uçağa bindi.
-
Peki sonra size ne oldu?
-
Uçak, bizi oradan oraya savurdu. Uçağı sardalya misali tıka basa doldurmuştuk,
birbirimizin üzerine kusuyorduk. İki saat sonra uçak, İspanya’nın Jerez şehrine
indi. Bizi Sevilla’ya giden bir trene bindirdiler. Oradan Salamanca’ya, sonra
da üç gün boyunca savaş eğitimi aldığımız Tsares’e götürüldük. Daha sonra
Burgos ve Segovia’ya, oradan da Sant Rafael’e geçtik. Vardığımız günün akşamı
bizi Bujrinus cephesine transfer ettiler. Ertesi gün, dört gün boyunca
yiyeceksiz kaldıktan ve ormanda amaçsızca dolaştıktan sonra firar edip cumhuriyetçilere
sığındık.
-
Aranızda cumhuriyete karşı ne tür bir propaganda yapılıyordu?
-
Bizi siyasetten uzak tuttular, sadece asker olmamızı istediler! Ancak Faslı
subaylar, bazen bize Fas’ın felâketinin sebebinin Kızıllar (Rojos)
olduğunu, askerlerinse Marakeş’i ve halkını kurtarmak için Allah tarafından gönderildiklerini
söylüyorlardı!
-
Franco’nun saflarından kaçıp cumhuriyetçilerin yanına sığınmanıza ne sebep
oldu?
Karşımdaki
kişi rahatsız haliyle kıpırdandı, bir an düşündü, sonra başını kaldırıp hem doğuştan
gelen saflığı hem de geleneksel inancı ele veren bir tonda bana şöyle dedi:
-
Kaçtığım gece, Seyyid Jalul’un[7] hayaletini rüyamda gördüm. Bana şöyle dedi: ‘Oğlum
Abdülkadir, hemen kalkıp Kırk Ayet[8] hükümetinin kontrolündeki bölgeye
geçmelisin, yanına da güvendiğin birkaç arkadaşını al.’ Panik içinde kalktım ve
Seyyid Jalul’un emrine uydum. Burada gördüğünüz üç adamı uyandırdım, sonra
çalılıkların içine girdik. Telefon direklerinin yanından yürüyerek cumhuriyetçi
bölgeye doğru ilerledik. Yolda kaybolduk. Dört gün boyunca yiyecek olarak
sadece yabani otlarla beslendik. Dördüncü günün akşamında, bir grup cumhuriyetçi
milis bizi durdurdu. Tüfeklerimizi yere attık ve teslim olmak için ellerimizi
kaldırdık.”
-
Peki Seyyid Jalul rüyanıza tekrar girse ve “Oğlum Abdülkadir, geldiğin yere
geri dön” dese ne yaparsın?
Zavallı
adamın yüzü soldu, dili titredi, nasıl cevap vereceğini bilemedi. Kısa süreli şaşkınlık
ve arkadaşlarıyla bakışmaların ardından, “Ne olursa olsun geri dönmeyeceğiz”
dedi.
-
Seyyid Jalul’u kızdırsa bile mi?
-
Onu kızdırsa bile...
-
Peki şimdi ne yapmak istiyorsunuz? Marakeş'e mi dönmek istiyorsunuz, yoksa
burada mı kalacaksınız?
-
Marakeş’e dönersek, bizi yine İspanya’ya gönderirler! Savaş bitene kadar burada
esaret altında kalmayı tercih ediyoruz.
Bu
zavallı ruhların yanından, yetkililerle arabuluculuk yapıp onlara yardım
edeceğime söz vererek ayrıldım. Odayı terk etmek üzereyken Abdülkadir arkamdan “Hocam.
Hocam! Şu yazıya bir bak hele! Uçaklar bunu bir hafta önce üzerimize attı...
İçinde çok güzel şeyler var!” diye bağırdı ve sarığının içinden bir şey
çıkardı. Dikkatlice katlanmış bir kağıdı bana uzattı. Açtığımda Arapça yazılmış
şu broşürü buldum:
“İspanya Cumhuriyeti
Propaganda Bakanlığı’na: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Ey Müslüman Faslı
askerler...
Allah ve Resulü size
isyana, sapkınlığa ve günah işlemeye teşvik edenlere itaat etmemenizi
emrediyor. Tüm silahlarınızla General Franco’nun saflarından ayrılmanız sizin hayrınızadır.
Cumhuriyet hükümeti, güvenliğinizi garanti altına almayı, sizi kadınlarınızın
ve çocuklarınızın açlıktan öldüğü vatanınıza geri göndermeyi vaat ediyor.
Franco'nun yanında
kalanlarınız, evlerinizden ve ailelerinizden uzakta öleceksiniz. Bize gelenler
bağışlanacak ve onlara günde on peseta verilecek.
Allah’ın selamı üzerinize
olsun.”
Cumhuriyetçi
Düzenli Ordu: Önceki bir bölümde, düzenli ordunun çoğunun
isyancıları, İspanyol halkının çoğununsa Cumhuriyetçileri desteklediğinden
bahsetmiştim. Cumhuriyetçiler, düzenli kuvvetlerden yoksun oldukları için,
partizan milislerine ve uluslararası gönüllülerin desteğine güvenmek zorundaydılar.
Bu,
İspanya Cumhuriyeti için zor bir dönemdi. Franco, Rif Savaşı’nda deneyim edinmiş
düzenli birlikler, gerilla savaşında deneyimli Fas kuvvetleri, ünlü Panzer
Tümeni'nden Alman birlikleri, Libya ve Etiyopya’da savaş deneyimi edinmiş
İtalyan birliklerinin desteğiyle ilerlerken, cumhuriyetçiler, askeri
operasyonlar ve stratejik planlama konusunda deneyimsiz, parçalanmış bir
kuvvetle hareket ediyorlardı.
Örneğin,
sıradan bir İspanyolun siperlerde saklanmayı erkekliğine hakaret olarak görüp
nefret ettiğini, bir ağacın, bir kayanın arkasından veya bıçaklı silahlarla yüz
yüze savaşmayı tercih ettiğini hatırlıyorum. Ancak bu romantik savaş tarzı,
düzenli orduların yürüttüğü savaşta hiçbir sonuç üretmiyordu. Cumhuriyetçi, sosyalist,
komünist ve anarşist milis kuvvetlerinin resmi askeri üniformalar giyen düzenli
kuvvetlere dönüştürülmesine ve iç güvenlikle ilgili sivil kuvvetlere ek olarak,
cumhuriyetçi düzenli kuvvetlere entegre edilmesine karar verildi. Bu işlem
Eylül 1936’da gerçekleştirildi, neticede milis liderleri düzenli generaller
oldular. Bunların en önde gelenleri, Emil Kleber, Pavel Lukács, Enrique Lester,
Vicente Rojo, Durruti, Antonio Mejía, José Míaja gibi isimlerdi.
İspanya
semalarında savaş iyice şiddetlenirken Madrid’in savunması da yoğunlaştı.
Sovyet uçakları, isyancı mevzilerini, Alman ve İtalyan uçakları da cumhuriyetçilere
ait şehirleri ve kaleleri bombalıyorlardı. İsyancılar, Guernica[9] şehrini
tamamen yerle bir ettiler. Madrid, şiddetli hava bombardımanına maruz kaldı ve
her yönden isyancı güçlerin saldırısına uğradı.
Cumhuriyetçilerin
sloganı şuydu: “Her sokakta ve her evde savaşın, ne pahasına olursa olsun
direnin.” Madrid, Ekim 1936’dan beri fiilen kuşatma altındaydı, 3 Mart 1937’den
itibaren doğudaki kimi koridorlar hariç her yer çevriliydi.
Cumhuriyetçi
hükümet, Kasım 1937’de Madrid’i terk ederek önce Valensiya’ya, ardından
Barselona’ya sığındı. Başkentin savunmasını General Mija, Enrique Lester ve
diğer komutanların önderliğindeki Savunma Komitesi’ne bıraktı. Bu komite,
özellikle Üniversite Şehri bölgesinde faal olan cephede ağır kayıplar veren
Uluslararası Kuvvetler’le yakın işbirliği içinde çalıştı. 1938’de Franco’nun
güçleri, Katalonya ve Aragon’un büyük bir kısmı cumhuriyetçilerin elinde kalsa
da, batı ve kuzey İspanya’nın tamamını ele geçirdi.
19
Mayıs 1939’da Madrid’in düşmesiyle, yaklaşık bir milyon insanın hayatını
kaybettiği İspanya İç Savaşı sona erdi.
Uluslararası
Figürler: İspanya İç Savaşı, düşünce, edebiyat ve siyaset alanlarında
birçok önde gelen ismi kendine çekti. Bunlardan bazıları, daha sonra kendileri
de önemli isimler haline geldiler. Üç nedenden dolayı savaşa katıldılar: savaşa
katkıda bulunmak, kısa bir ziyaret için veya 4 Temmuz 1937’de Valensiya’da
düzenlenen ve 6 Temmuz’da Madrid’e taşınan Uluslararası Yazarlar Konferansı’na
katılmak için. Bu önemli isimler arasında şunlar vardı:
1.
Josep Broz Tito (1892)[10]: Ülkesinde parti aktivisti. 1928’den 1933’e
kadar beş yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1936’da neredeyse fark edilmeden
basit bir gönüllü olarak İspanya’ya gitti ve kırk beş yaşında Birinci
Enternasyonal Tugayı’na katıldı. Madrid Muharebesi’nde savaştı.
İkinci
Dünya Savaşı sırasında Yugoslavya’yı Alman işgalinden kurtarmak için
gerçekleştirilen savaşta önemli bir deneyim kazandı. Daha sonra Yugoslav
devletinin başkanı ve silahlı kuvvetlerinin başkomutanı oldu.
2.
André Malraux (1901-1976): 1925’te Çin'e gitti. Kanton’daki devrimci
Kuomintang’ın On İki Kişilik Komitesi’ne katıldı. 1937’de İspanya'ya gitti.
Cumhuriyetçi güçlere katılarak yabancı gönüllülerden oluşan bir hava kuvveti
kurmak için çalıştı. Cumhuriyetçi Hava Kuvvetleri’nde makineli tüfekçi olarak
görev yaptı. Çatışmada iki kez yaralandı. İspanya İç Savaşı, onda insan
umudunun, İspanyol faşist işgalini önlemek için boşuna ölen adamın hikâyesine
ilham verdi.
3.
Ernest Hemingway (1899-1961): 25 Mart 1937’de İspanya’ya geldi. Komutanlar
Lister ve Lukács eşliğinde, cumhuriyetçilerin Mussolini’nin birliklerine karşı
ezici bir zafer kazandığı Guadalajara cephesini ziyaret etti. Cepheyi
inceledikten sonra, “Bu, faşizme karşı zaferin başlangıcıdır” dedi. Hemingway,
Madrid’in Büyük Caddesi’ndeki Hotel Florida’da konakladı, buradan savaş
cephelerine giderek araştırma ve incelemeler yaptı. İspanyol savaşçıları ve
Uluslararası Tugay mensuplarıyla tanıştı. Hem isyancı hem de barışçıl
köylülerle ilişki kuran Hemingway, 1940 yılında ünlü romanı Çanlar Kimin
İçin Çalıyor’u yazmasını sağlayan zengin bir bilgi birikimi edindi. Bu
roman, gerilimi, karakterlerinin, özellikle de savaşçı Pilar’ın coşkusu ve
temel fikriyle öne çıkar: “Herhangi bir yerde özgürlükten vazgeçmek kaçınılmaz
olarak her yerde kayba yol açar.” Başka bir deyişle, İspanyol olsun ya da
olmasın, herhangi bir tarafın herhangi bir çatışmada, amaçlarından bağımsız
olarak, özgürlükten yaptığı her türden fedakârlık, nihayetinde herkesin özgürlüğünü
yitirmesine yol açacaktır. Hemingway[11] için İspanya'da kazanan ya da kaybeden
yoktu. Çanlar herkes için çalıyordu.
4.
George Orwell: 1903’te Hindistan’da Eric Blair adıyla dünyaya geldi.
1937’de cumhuriyetçilerle birlikte savaştı, yaralandı. 1950’de Londra’da öldü.
İspanya İç Savaşı, Orwell’a Katalonya’ya Saygı adında bir kitap yazması
için ilham verdi. Bu kitapta yaralanan bir İngiliz gönüllüsünü anlatır.
5.
Cephede ağır yaralanan Arthur Koestler, Barselona sokaklarında isyancılar
arasında particilik üzerinden yaşanan kavgaları görünce kaçıp saklanmak zorunda
kaldı! Macaristanlı Arthur Koestler, 1905 yılında Budapeşte’de doğdu. 1928’de
Berlin, Paris, Kahire ve Londra’da gazetecilik yaptı. 1936’da News Chronicle
gazetesi, onu İspanya İç Savaşı’nı takip etmesi için gönderdi. Koestler, makalelerinde
isyancılara şiddetle saldırdı. Kanlar İçinde İspanya isimli kitabı
Londra’da yayımlandı. İsyancı general Quevedo Deliano, Koestler’i yakalarsa
öldüreceğine yemin etti. Birkaç ay sonra Koestler, Malaga’da isyancılar
tarafından yakalandı, işkence gördü ve ölüm cezasına çarptırıldı. Bu kaderden
ancak İngiliz hükümetinin müdahalesiyle kurtuldu. Serbest bırakıldıktan ve
İngiltere’ye döndükten sonra, İspanyol faşistlerinin hapishanelerinde çektiği
çeşitli işkence biçimlerini anlatan İspanya’da Ölüm Güncesi adlı yeni
bir kitap yazdı.
İspanyol
Faslılar Derneği: “Bir gün Serrano Caddesi’ndeki ofisimde
otururken bir milis askeri yanıma geldi ve dışarıda benimle tanışmak isteyen
güzel bir İspanyol kız olduğunu söyledi! Ben de: Adı ne... ne istiyor?” diye
sordum. “Adı Carmen ve Arap kökenli olduğunu söylüyor.” dedi. “Onu göreyim.”
dedim. Ofisimden çıktım, binanın ana girişine kadar merdivenlerden aşağı indim.
Orada yirmili yaşlarında, orta boyda, açık tenli, gözleri ve saçları siyah genç
bir kadın gördüm. Bana gülümsedi ve elimi sıkmak için elini uzattı. Fransızca “Adım
Carmen” dedi. “İspanyolum ama Arap kökenliyim” diye devam etti.
“Hoş
geldiniz. Sizinle tanıştığıma memnun oldum.” dedim.
“Información
gazetesinde Faslılar hakkında yazdığınız bir makaleyi okudum. Mümkünse sizinle
bu konuda konuşmak isterim” dedi. Yüzüne, bakışlarına ve tavrına baktım,
samimiyet ve masumiyetti hissettiğim. Ona, Lütfen yarın beni arayın, bir randevu
ayarlayalım” dedim. Bu sözümü memnuniyetle karşıladı, telefon numaramı yazdı,
elimi sıktı ve gitti. Bu konuyu arkadaşlarıma ilettim. Bana şöyle dediler: “Dün
Faslı öğrenci Ömer Vazzani ile görüştün, bugün de Arap kökenli bir kızla
görüşüyorsun. Senin cemaat böyle böyle büyüyecek.”
Onunla
görüştüm. Görüşme boyunca Arapça konuştuk. Gerçekten de, güzel Carmen, Fas
davasına hizmet etmek ve İspanyollar ile Faslılar arasında kardeşliği
geliştirmek isteyen bir grup genç İspanyol cumhuriyetçi ile tanışmak için aracı
oldu. Toplantılar yaptık ve birlikte İspanyol Faslılar Derneği’ni kurmaya karar
verdik. Derneğin amaçlarını, iki özel yönde savaş cephelerinde propaganda
düzenlemek olarak belirledik: ilki, Faslı askerleri cumhuriyetçi saflarına
katılmaya teşvik etmek ve onları cumhuriyetin onlara kendi kaderlerini tayin
etme özgürlüğü vereceğine ikna etmek; ikincisi de İspanyol askerlerine
Faslıların İspanyol İç Savaşı’nın bir tarafı olmadığını, aksine İspanyol
sömürge yönetiminin yol açtığı sefalet ve kötü yaşam koşulları nedeniyle savaşa
sürüklendiklerini veya kandırıldıklarını anlatmak. Dernek çalışmalarına başladı.
Bir ofis tuttuk, bir mühür oluşturduk, Carmen’i derneğin sekreteri olarak
atadık.
Faydalı
olacağına dair inancımla bu işi bizzat üstlendim. Derneğin haberi gazetelerde
yayılınca, İspanyol yoldaşlarım böyle bir derneğin kurulmasından korktuklarını
söyleyerek beni eleştirdiler. Aldığım konumu savundum ve tek başıma verimli bir
şey başaramayacağımı, hem Faslıların hem de İspanyolların iş birliği yapacağı
bir hareket yaratmam gerektiğini söyledim.
Bu
dernek, İspanya’dan ayrılana kadar faaliyet yürütmeye ve büyümeye devam etti,
ardından tüm iletişim kesildi. Burada belirtmeliyim ki, İspanyol yoldaşlarım,
Faslılara ve Fas davasına karşı tutumlarında pratikten çok teorikti. Özellikle
Vicente Uribe’de, Faslılara karşı tam bir güvensizlik hissettim. Onları Faslı
askerlerin savaş esiri olarak idam edildiği olaylar konusunda defalarca uyardım,
içten içe misyonumun aksadığını, Faslı askerleri ve Fas’ın Rif bölgesine bir
bütün olarak nüfuz etmenin daha etkili bir yolunu bulmam gerektiğini düşündüm.
Bu, Cezayir’de gizli bir radyo istasyonu kurmayı, Klasik Arapça ve hem Fas hem
de Kabiliye lehçelerinde yayın yapmayı içeriyordu.
Necati Sıtkı
[Kaynak:مذكرات نجاتي صدقي [“Necati Sıtkı’nın Hatıratı”], Institute
for Palestine Studies, Eylül 2001.]
Dipnotlar:
[1] Abdülhalik Tarissi, 1909 yılında Tetuan’da doğdu. Fas’taki isyanda General
Franco ile işbirliği yaptı, Faslıların savaşa katılmaları için askere alınmaları
konusunda Franco’ya yardımcı oldu. 1937’de, İspanyol faşistlerinin himayesi
altında bir tür özerklik talep eden Ulusal Reform Partisi’ni kurdu. Fas’ın
bağımsızlığı 1956’da tanındıktan sonra, Reform Partisi, İstiklâl Partisi ile
birleşti. Tarissi, Fas hükümetine Adalet Bakanı olarak katıldı, daha sonra
Kahire’ye Fas büyükelçisi olarak atandı. 28 Mayıs 1970’te vefat etti.
[2]
Orijinal metinde bu şekilde geçiyor. Kastedilen anlamın Sendika Genel Sekreter
Yardımcısı olduğu anlaşılıyor. -yn. Temmuz 1936’da İKP, Katalonya’da Katalonya
Sosyalistlerinin Birliği ile Katalan Komünist Partisi’ni birleştirip Katalonya
Birleşik Sosyalist Parti’yi kurdu.
[3]
Mihail Aleksandroviç Bakunin, Rus anarşist ve yazar (1814–1876).
[4]
Prens Peter Alekseyeviç Kropotkin, Rus anarşist, yazar ve coğrafyacı
(1842–1921).
[5]
Fransız solcu André Marty, 1918’de bir Fransız savaş gemisinde deniz subayıydı.
Rus Devrimi’ne yönelik yabancı müdahalesi sırasında, Odessa limanına girip
oradaki isyancı güçleri bombalaması emredildi. Ancak, Fransız filo
komutanlığının emirlerine karşı geldi ve mürettebatıyla birlikte Rus
yoldaşlarıyla dayanışma içinde olduklarını ilan etti. Yabancı müdahale
başarısız olduktan sonra Marty ülkesine döndü ve Fransız Komünist Partisi’ne
katıldı. 1936’da partisi, onu İspanyol Komünist Partisi'nde kendilerini temsil
etmesi ve Fransız gönüllülerini denetlemesi için İspanya’ya gönderdi. André
Marty’den hiçbir tarihçinin bahsetmiyor oluşu gerçekten şaşırtıcı. Oysa ben
onun adını ilkin 1925’te Moskova’da duymuştum. Daha sonra Madrid’de onunla
tanıştım. Yetmiş yaşına yaklaşan uzun boylu, heybetli bir adamdı.
[6]
Gilvi Forbes.
[7]
Seyyid Jalul türbesi Laraçe kasabası yakınlarında bulunuyor. Faslılar, dua
etmek ve dilekte bulunmak için burayı ziyaret ediyorlar.
[8]
Kırk Ayet: Fas dilinde bu “cumhuriyet” anlamına geliyor. Buna böyle
denmesinin sebebi, yönetimin tek bir kral tarafından değil, kırk temsilci
tarafından yürütüldüğüne inanmalarıdır.
[9]
İspanya’nın kuzeyinde bulunan başkenti Bilbao olan Biskay eyaletindeki küçük Guernica
şehri, Kastilya Kralı Ferdinand ve Kraliçe Isabella’nın Bask halkının
özgürlüklerine saygı duyacaklarına dair yemin ettikleri yer olması nedeniyle
ülke tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu Guernica şehri, Picasso’ya, Nazi
hava kuvvetlerinin şehri yok etmesinin dehşetini çarpıcı bir sembolizmle tasvir
ettiği, başyapıtlarından biri olarak kabul edilen sürrealist bir eser için
ilham verdi.
[10]
Tito 1980’de öldü. -yn.
[11] Hollywood, hikâyeyi 1943’te Ingrid Bergman ve Gary Cooper’ın başrollerini paylaştığı Çanlar Kimin İçin Çalıyor? filmine uyarladı. Yazar, filmden 150.000 dolar kazandı.


