Eski komünist ülkelerde kapitalist
restorasyon farklı biçimler almıştır. Restorasyon, Doğu Avrupa ve Sovyetler
Birliği'nde bu komünist hükümetlerin devrilmesini gerektirmiştir. Çin'de ise
komünist sistem çerçevesinde ilerlemiştir. Vietnam’da da böyle olduğu ve belki
de Kuzey Kore ve Küba’da da sonunda böyle olacağı görülmektedir. Çin hükümeti, kendi
ifadesiyle “komünist bir liderlik altında” yoluna devam ederken, özel
sermayenin nüfuz süreci nispeten rahat bir şekilde devam etmektedir.
Solun Yıkılması
1989-1991 yıllarında Doğu Avrupa ve Sovyetler
Birliği’nde iktidarı ele geçiren anti-komünistler, siyasi ve kültürel yaşamda
burjuva egemenliğini dayatmaya başladılar ve hükümetten, medyadan,
akademiden, meslek örgütlerinden ve mahkemelerden komünistleri tasfiye
ettiler. Kendilerini “demokratik reformcular” olarak tanıtan bu kişiler,
demokratik halk direnişinin sınırsız serbest piyasa kapitalizmini kurma
çabalarını kısıtlamasından kısa sürede rahatsız olmaya başladılar.
Rusya’da, Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in
yandaşları “demokrasinin tehlikelerinden” söz etmeye başladılar ve “çoğu
temsilci kurumun [piyasacı] reformlarımızın önünde engel teşkil ettiği” şikâyetini
dile getirdiler (Nation, 2 Aralık 1991 ve 4 Mayıs 1992). Anlaşılan o ki,
“reformcular” tarafından siyasi demokrasinin temeli olarak nitelendirilen
serbest piyasa, demokratik yollarla kurulamıyordu. 1992’de Polonya,
Çekoslovakya ve Rusya devlet başkanları, parlamentolarının feshini ve başkanlık
kararnameleriyle yönetme yetkisi verilmesini talep ettiler. Bu sayede, serbest
piyasa “reformlarına” direnen “muhafazakârlar” ve “eski düzenin kalıntıları”
aleyhine baskıcı önlemler alabileceklerdi. Amaçları, gücü halka vermek değil,
ayrıcalıklı kesime kazanç sağlamaktı.
Bu baskı yoluyla demokratikleşme süreci,
komünizmin fiilen devrilmesinden bile önce başlamıştı. 1991 yılında, Sovyetler
Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov, Rusya Devlet Başkanı Yeltsin’in
teşvikiyle, SSCB Komünist Partisi’nin yasal statüsünün artık geçerli olmadığını
açıkladı. Partinin üye fonları ve binalarına el konuldu. İşçilerin işyerlerinde
herhangi bir siyasi faaliyette bulunmaları yasaklandı. Altı solcu gazete
yasaklanırken, çoğu açıkça gerici olan diğer tüm yayınlar kesintisiz olarak
dağıtılmaya devam etti. ABD medyası ve hatta ABD solunun çoğu, bu baskıcı
faaliyetleri “demokratik reformların ilerlemesi” olarak tarif edip övdü.
Gorbaçov, daha sonra Sovyet Kongresi’nin
kendisini feshetmesini talep etti. Kongre, değişime karşı çok fazla direnç
gösteriyordu. Aslında Kongre, demokratik tartışmalara ve çok partili seçimlere
karşı değildi, bunlar, zaten uygulamada mevcuttu. Kongre, dizginsiz serbest
piyasa kapitalizmine direniyordu ve bu nedenle de ortadan kaldırılması
gerekiyordu. Gorbaçov, tartışmalar sırasında defalarca konuşanlara müdahale
etti ve tek başına olağanüstü hal kararıyla Kongre’yi feshetmekle tehdit etti.
İstediği feshi elde edene kadar üç kez oylama yaptırdı. Bu sert yöntemler, ABD
basını tarafından herhangi bir eleştirel yorum yapılmadan haberleştirildi.
Yeltsin ve Gorbaçov’a bu baskıcı politikayı
izlemeleri için bahane veren şey, 1 Ağustos 1991’de yaşanan garip olaydı.
Sovyetler Birliği’nde yaşamın kötüye gittiğine dair belirsiz ifadeler kullanan
gergin bir grup devlet yetkilisi, Gorbaçov hükümetine karşı ilginç bir şekilde
organize edilmiş bir “darbe” girişiminde bulundu. Ancak bu girişim, daha
başlamadan başarısızlıkla sonuçlandı. Haftalar sonra Washington Post (26
Eylül 1991) darbenin yenilgisinin Sovyet zengin sınıfı için bir zafer olduğunu
sevinçle belirtti. Darbenin militan muhalifleri arasında sıradan Sovyet
vatandaşlarının ortalama maaşının yirmi katını kazanan özel girişimciler ve Rus
borsasının binlerce üyesi vardı. Onlar, “iş ve ticaret yapma haklarını savunmak
için Moskova sokaklarına çıktılar. Darbe başarısız oldu, demokrasi zafer
kazandı... Özel sektör işadamları, savunucular için yiyecek ve ekipman satın
almak üzere 15 milyon rubleden fazla bağışta bulundu.” Bir borsa simsarı,
Yeltsin’in demokrasiyi savunma çağrısına çok az işçinin cevap vermesine
şaşırmıştı.
Bu yatırımcı sınıfının silahlı darbe
karşısında gösterdiği cesaretin başka bir açıklaması daha olabilir. Komünizmin
sosyalist bir eleştirmeni olan Boris Kagarlitski, “Aslında, darbe falan olmadı”
diyordu. Askerler, silahsız ve kafası karışık durumdaydı, çağrılan tanklar
komuta edilmiyordu, “sözde darbenin liderleri, iktidarı ele geçirmek için ciddi
bir girişimde bile bulunmadılar.” Kagarlitski’ye göre asıl darbe, Boris Yeltsin’in
bu olayı anayasal yetkilerini aşmak ve Sovyetler Birliği’ni parçalamak için
kullanması ve tüm yetkilerini kendi Rus Cumhuriyeti’ne aktarmasıyla
gerçekleşti. Yeltsin, “eski rejimi” lağvettiğini iddia ederken, 1989-1991
yıllarında kurulan yeni demokratik Sovyet hükümetini devirdi.
1993 yılının sonlarında, acımasız serbest
piyasa politikalarına karşı halkın güçlü direnişiyle karşı karşıya kalan
Yeltsin, daha da ileri gitti. Rus parlamentosunu ve ülkedeki belediye ve bölge
konseyleri dâhil olmak üzere, diğer tüm seçilmiş temsilci organları zorla
feshetti. Rusya Anayasa Mahkemesi’ni kaldırdı ve parlamento binasına silahlı
saldırı düzenleyerek tahminen iki bin direnişçi ve göstericiyi öldürdü.
Binlerce kişi daha suçlama veya yargılama olmaksızın hapse atıldı ve yüzlerce
seçilmiş yetkili soruşturma altına alındı.
Yeltsin, sendikaların tüm siyasi
faaliyetlerini yasakladı, düzinelerce yayına baskı uyguladı, tüm yayın
organları üzerinde tekel kontrolü edindi ve on beş siyasi partiyi kalıcı olarak
yasadışı ilan etti. Tek taraflı olarak anayasayı yürürlükten kaldırdı ve
cumhurbaşkanına politika üzerinde neredeyse mutlak yetki verirken, demokratik
olarak seçilmiş parlamentoyu fiilen etkisiz hale getiren yeni bir anayasayı
halka sundu.[1] Bu suçları nedeniyle, ABD liderleri ve medyası tarafından “demokrasinin
savunucusu” olarak takdim edilip övüldü. Yeltsin'in en çok beğendikleri yanı,
“özelleştirmeye verdiği destekte asla tereddüt etmemesi” idi (San Francisco
Chronicle, 6 Temmuz 1994).[2]
“Demokrat” Yeltsin, Komünist Parti gazetesi Pravda’nın
yayınını iki kez askıya aldı. Gazetenin sahip olduğu imkânları kullanabilmesi
için fahiş kira bedeli talep etti. Ardından Mart 1992’de gazetenin on iki katlı
binasına ve matbaasına el koydu. Tüm mülkiyetini hükümetin (Yeltsin yanlısı)
gazetesi Russiskaye Gazeta’ya devretti. Yeltsin’in “seçkin” Omon
birlikleri, Moskova ve diğer Rus şehirlerinde solcu göstericilere ve grev
yapanlara defalarca saldırdı. Yeltsin hükümetine şiddetle karşı çıkan bağımsız
milletvekili Andrey Aidzerdzis ve komünist milletvekili Valentin Martemyanov,
siyasi suikastlerin kurbanı oldular.
1994 yılında, yüksek mevkilerdeki
yolsuzlukları araştıran gazeteci Dmitri Holodov da suikaste kurban gitti. 1996
yılında Yeltsin, komünist rakibinin ciddi meydan okumasını boşa çıkararak
cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. Seçim kampanyasında, sofistike anket
teknikleri ve odak grupları kullanan ABD'li seçim danışmanları ekipleri
kendisine yardımcı oldu.[3] Yeltsin, ayrıca ABD kaynaklarından gelen
milyonlarca dolarlık bağışlardan ve Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası’ndan
gelen 10 milyar dolarlık yardım paketinden de yararlandı. Zaferi için aynı
derecede önemli olan bir diğer faktör ise (ABC’nin 1996 yılının Temmuz
ayında geç saatlerde yayınladığı bir haberinde özet olarak bildirildiği üzere)
oy pusulalarının hileli biçimde sayılmasıydı.
Yeltsin, Rusya’nın televizyon ağları üzerindeki
kontrolü ele geçirdi, aralıksız tanıtımlarla dolu bir propaganda kampanyasından
yararlandı. Buna karşılık, muhalefet adayları önemsiz kişiler haline getirildi.
Eğer çıkabildilerse de ancak çok kısa zamanlar için ekrana çıktılar. Yeltsin’in
yeniden seçilmesi, Batı’da demokrasinin zaferi olarak selamlandı. Ancak aslında
bu, özel sermaye ve tekelci medyanın zaferiydi ki aslında demokrasi demek
olmasa bile ABD’li liderler ve kanaat önderleri tarafından sıklıkla öyle kabul
ediliyordu.
Yeltsin, demokrasiye değil kapitalizme bağlıydı.
1996 yılının Mart ayında, seçimlerden birkaç ay önce, anketler, onun komünist
aday Gennadi Zuganov'un gerisinde olduğunu gösterdiğinde, Yeltsin, “seçimleri
iptal edecek, parlamentoyu kapatacak ve Komünist Partiyi yasaklayacak”
kararnameler çıkarılmasını emretti (New York Times, 2 Temmuz 1996).
Ancak, bu önlemlerin çok fazla direnişe yol açabileceğinden korkan danışmanları
tarafından vazgeçirildi. Seçimi iptal etmemeye karar verse de, “Yeltsin,
kaybetmesi halinde hükümeti komünistlere devretmeye asla niyetli değildi” (San
Francisco Chronicle, 26 Temmuz 1996).
1996 seçim kampanyası sırasında Yeltsin ve
arkadaşları, komünistlerin zaferinin “iç savaş”a yol açacağını defalarca dile
getirdiler. Aslında, seçimler istedikleri gibi sonuçlanmazsa demokrasiyi bir
kenara bırakıp güç ve şiddete başvuracaklarını açıkça ifade ediyorlardı. Bu,
boş bir tehdit olarak da algılanmadı. Bir noktada yapılan anketler, “nüfusun
yaklaşık yarısının komünistlerin kazanması halinde iç savaş çıkacağına
inandığını” gösterdi (Sacramento Bee, 26 Temmuz 1996).
Tüm bu süreç boyunca Yeltsin, Beyaz Saray ve
ABD medyasının güçlü desteğini aldı. Nation dergisinde (17 Haziran 1996)
yayınlanan bir başyazıda şu soru soruluyordu: Rusya'da halk tarafından seçilmiş
bir komünist başkan, Yeltsin’in sert özelleştirme politikalarını izleyerek
ülkesini yoksulluğa sürüklemiş, en zengin varlıklarının çoğunu eski komünist
yetkililerin küçük bir kesimine devretmiş, muhalif unsurları bastırmış,
politikasına karşı çıkan halk tarafından seçilmiş parlamentoyu tanklarla
dağıtmış, kendisine neredeyse diktatörlük gücü veren bir anayasa yazmış ve
Yeltsin’in yaptığı diğer tüm şeyleri yapmış olsaydı ne olurdu? ABD liderleri,
bu “komünist” başkanın yeniden seçilmesine coşkuyla destek verip, onun
ihlallerine karşı sessiz kalır mıydı?
Bu soru, aslında retorik olarak sorulmuştur. Nation
dergisinin başyazısı, cevabın hayır olduğunu varsaymaktadır. Aslında, ben şu
cevabı verirdim: Evet, elbette. ABD liderleri, bu “komünist” başkanı
desteklemekte hiçbir sorun yaşamazlardı, çünkü o sadece isim olarak komünist
olacaktı. Gerçekte ise kapitalist restorasyonun sadık bir ajanı olacaktı.
Washington’daki birbiri ardına gelen yönetimlerin, Çin’deki mevcut komünist
liderlerle dostane ilişkiler kurarak, onların ihlallerini görmezden geldiğini
ve hatta mazur gösterdiğini görmek yeterlidir. Çin liderleri, ülkelerini özel
yatırımlara ve artan ekonomik eşitsizliğe açarken, çok uluslu şirketlere muazzam
kârlar sağlayan, geçimini sağlamak için çift haneli saatler çalışmaya hazır,
mülksüz bir işgücü sunuyorlar. Bu ülkedeki bazı köşe yazarları bilmiyor olsa
da, ABD’nin siyasi ve ekonomik liderleri ne yaptıklarını biliyorlar. Onların
gözü parada, paranın geldiği kabın renginde değil.
Komünizmin yıkılmasından bu yana, çeşitli
Doğu Avrupa ülkelerindeki serbest piyasa yanlısı sağcı güçler, Ulusal Demokrasi
Vakfı, Amerikan İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (AFL-CIO) Hür Sendika
Enstitüsü (CIA ile yakın bağlantıları olan bir grup) ayrıca anti-komünist ve
muhafazakâr dini ideolojiye sahip bir kuruluş olan Hür Kongre Vakfı gibi ABD
tarafından finanse edilen kurumlardan önemli mali ve örgütsel destek aldılar.[4]
Komünistler ve diğer Marksistler, Doğu Avrupa’nın
tamamında siyasi baskıya maruz kaldılar. Doğu Almanya’da, Demokratik Sosyalizm
Partisi’nin parti üyeleri tarafından ödenen mülkleri ve ofisleri, partiyi iflas
ettirmek amacıyla el konuldu. Letonya’da, serbest piyasa “reformu”nun
adaletsizliklerini protesto eden komünist aktivist Alfreds Rubies,
yargılanmadan yıllardır hapiste tutuluyor. Litvanya’da komünist liderler,
işkence gördükten sonra uzun süre hapis cezasına çarptırıldılar. Gürcistan’ın
anti-komünist cumhurbaşkanı Zviad Gamsahurdia, yaklaşık yetmiş siyasi gruptan
muhalifleri yargılamadan hapse attı (San Francisco Chronicle, 17 Nisan
1991).
Estonya, nüfusun yüzde 42'sinin Rus, Ukrayna
veya Beyaz Rusya kökenli olması nedeniyle oy kullanmasının yasaklandığı
“serbest seçimler” düzenledi. Ruslar ve diğer azınlıklar birçok işten
uzaklaştırıldı. Barınma ve eğitimde ayrımcılığa maruz kaldılar. Letonya da çoğu
neredeyse yarım asırdır ülkede yaşayan Rusların ve Leton olmayan diğer
halkların oy hakkını elinden aldı. Ne kadar da güzel bir demokrasi baharı![5]
Tek Yönlü Demokrasi
Demokratik yönetimden daha önemlisi,
kapitalist restorasyonun kod adı olan serbest piyasa “reformu”ydu. Demokrasi,
tek partili komünist yönetimi istikrarsızlaştırmak için kullanılabildiği
sürece, gerici güçler tarafından destekleniyordu. Ancak demokrasi, serbest
piyasa sisteminin restorasyonuna engel olduğunda, sonuçlar artık hoş
görülmüyordu.
1990 yılında Bulgaristan’da kapitalist
restorasyon planlandığı gibi gitmedi. Hür Kongre Vakfı da dâhil olmak üzere,
ABD kaynaklarından sağlanan cömert mali ve örgütsel yardıma rağmen, Batı
Avrupalı gözlemcilerin adil ve açık bir seçim olarak değerlendirdiği seçimlerde
Bulgar muhafazakârlar komünistlerin gerisinde kaldılar. Bunu, CIA’in Şili,
Jamaika, Nikaragua ve İngiliz Guyanası’ndaki sol hükümetlere karşı düzenlediği
kampanyaları anımsatan, koordineli bir dizi grev, gösteri, ekonomik baskı,
sabotaj eylemleri ve diğer kargaşa olayları izledi. Beş ay içinde, serbest
piyasa yanlısı muhalifler, demokratik olarak seçilmiş komünist hükümeti
istifaya zorladı. Bulgar komünistler, “ABD’nin özgürce seçilmiş yetkililere
karşı çalışarak demokratik ilkeleri ayaklar altına aldığıyla ilgili”
şikâyetlerini dile getirdiler.[6]
Aynı durum Arnavutluk’ta da yaşandı.
Demokratik olarak seçilmiş komünist hükümet seçimlerde ezici bir zafer kazandı.
Ancak gösteriler, genel grev, yurt dışından gelen ekonomik baskı, Ulusal
Demokrasi Vakfı ve diğer ABD kaynakları tarafından finanse edilen yıkıcı
eylemlerle karşı karşıya kaldı. İki ay sonra komünist hükümet çöktü. Sağ güçler
iktidara geldikten sonra, Arnavut komünistlere ve kapitalist restorasyonun
diğer muhaliflerine oy kullanma veya siyasi faaliyetlere katılma hakkını
reddeden yeni bir yasa çıkarıldı. Tüm vatandaşlara demokratik haklar
tanıdıkları için ceza olarak, Arnavut komünistler ve tüm eski devlet memurları
ile hâkimler sivil haklarından mahrum bırakıldılar.
1996 Arnavutluk seçimlerinde, iyi bir sonuç
alacağı tahmin edilen sosyalistler ve diğer muhalefet partileri, “bariz bir
şekilde hileli” seçimleri protesto etmek için sandıklar kapanmadan birkaç saat
önce seçimlerden çekildiler. Avrupa Birliği ve ABD’den gelen seçim
gözlemcileri, polisin birçok kez gözdağı verdiğini ve oy sandıklarına sahte
oylar konulduğunu gördüklerini söylediler. Sosyalist Parti’nin son seçim
mitingi yasaklandı ve birçok önde gelen lider, geçmişteki komünist bağlantıları
nedeniyle aday olmaktan men edildi (New York Times, 28 Mayıs 1996).
Sosyalistler ve müttefikleri protesto mitingleri düzenlemeye çalıştıklarında,
Arnavut güvenlik güçleri tarafından saldırıya uğradılar ve onlarca gösterici
dövülerek ağır yaralandı (People’s Weekly World, 11 Mayıs 1996 ve 1
Haziran 1996).
Rusya, Polonya, Macaristan, Ukrayna, Beyaz
Rusya, Çekoslovakya ve Romanya’da alenen antisemitist olan örgütler,
kripto-faşist partiler ve nefret kampanyaları ortaya çıktı. Destansı
anti-faşist direnişi anan müzeler kapatıldı ve Nazizme karşı mücadelenin
anıtları yıkıldı. Litvanya gibi ülkelerde, eski Nazi savaş suçluları aklandı,
hatta bazıları, hapiste geçirdikleri yıllar için tazminat aldılar. Yahudi
mezarlıkları tahrip edildi ve koyu tenli yabancılara yönelik yabancı düşmanı
saldırılar arttı. Komünistler artık ortada olmadığından, düşük mahsul
fiyatları, enflasyon, suç ve diğer sosyal sorunlar için Yahudiler ve yabancılar
suçlandı.
11 Haziran 1995’te Lech Walesa’nın kişisel
papazı Peder Henryk Jankowski, Varşova’da bir ayin sırasında “Davut’un Yıldızı’nın
gamalı haçta olduğu kadar orak ve çekiçte de yer aldığını” ve “Yahudilerin
şeytani saldırganlığının komünizmin ortaya çıkmasından ve İkinci Dünya Savaşı’ndan
sorumlu olduğunu” söyledi. Papaz, Polonyalıların Yahudi parasıyla bağlantılı
kişilerden oluşan hükümetleri hoş görmemeleri gerektiğini de ekledi. Vaaz
sırasında orada olan Walesa, arkadaşı Jankowski'nin antisemitist olmadığını,
sadece “yanlış anlaşıldığı” iddiasında bulundu. Jankowski, sözlerini geri almak
yerine, sonrasında bir televizyon kanalına verdiğ röportajda aynı nefret dolu
sözleri tekrarladı. Aynı dönemde, Varşova’da 10.000 kişinin katıldığı Polonya
için Dayanışma gösterisinde “Yahudiler gaz odasına” ve “Yahudi-komünist
komplosuna son” yazılı pankartlara rastlandı, ancak bu durum, kilise veya
devlet yetkilileri tarafından kınanmadı (Nation, 7 Ağustos 1995).
Şili'deki faşist Pinochet rejiminin ekonomi
politikaları, Macaristan’da yeni kurulan kapitalist hükümet tarafından açıkça
takdir edildi. 1991 yılında, çok geçmeden ortadan kalkacak olan SSCB’nin önde
gelen siyasi figürleri ve ekonomistleri, Santiago’da Şili ekonomisi üzerine bir
seminere katıldılar ve kitle katili General Pinochet ile samimi bir görüşme
yaptılar. Şili diktatörü, Rusya’nın önde gelen yayınlarından Literaturnaya
Gazeta’da da dostane bir röportaja konu oldu. Yeltsin’in eski güvenlik şefi
Aleksandr Lebed, Pinochet hayranıydı.
Bazı komünist ülkeler kapitalist devletlere
dönüşmek yerine, siyasi varlıkları tamamen ortadan kaldırıldı. Sovyetler
Birliği’nin bariz örneğinin yanı sıra, Federal Almanya Cumhuriyeti’ne dâhil
edilen Alman Demokratik Cumhuriyeti yani Doğu Almanya da vardır. Güney Yemen,
Kuzey Yemen tarafından askeri olarak saldırıya uğradı ve ezildi. Etiyopya,
Tigreli ve Eritreli güçler tarafından işgal edildi, bu güçler, çok sayıda
Etiyopyalıyı yargılamadan hapse atıp, Etiyopyalıların mallarına el koydu,
Etiyopya'da eğitim, iş ve haber medyasını kontrolleri altına alan bu güçler,
“siyasi örgütlenme ve eğitimde kabileciliğin sistematik olarak uygulanmasını”
dayattı (Tilahun Yilma yazıları, New York Times, 24 Nisan 1996).
Kabileci siyasi organizasyonun sistematik bir
şekilde uygulanması, Yugoslavya’nın kaderini de çok iyi tanımlıyor. Yugoslavya,
silah zoruyla Batılı güçlerin himayesi altında bir dizi küçük, muhafazakâr
cumhuriyete bölünmüş bir ülkedir. Bu parçalanma, tüm tarafların işlediği bir
dizi savaş, baskı ve zulümle sonuçlanmıştır.
Yugoslavya’da ilk ayrılan cumhuriyetlerden
biri Hırvatistan’dı. 1990 yılında, eski Nazi işbirlikçileri de dâhil olmak
üzere, sağcı bir grup, proto-faşist Ulusal Muhafız Kolordusu’nun silahlı gücünü
arkasına alarak iktidarı ele geçirdi, ardından, Sırpları, Yahudileri,
Çingeneleri ve Müslümanları ikinci sınıf vatandaş statüsüne indiren bir anayasayı
yürürlüğe koydu. Sırplar, kamu hizmetlerinden ve polislikten uzaklaştırıldı,
evlerinden çıkarıldı, işleri ellerinden alındı ve özel emlak vergilerine tabi
tutuldu. Hırvatistan’daki Sırp gazeteleri yasaklandı. Birçok Sırp, üç yüzyıldır
yaşadıkları topraklardan zorla çıkarıldı. Gene de Hırvatistan, Batılı
destekçileri tarafından yeni doğmuş bir demokrasi olarak selamlandı.
1996 yılında, Adolf Hitler’in organizasyon
becerilerinin hayranı olduğunu açıkça belirten Belarus Cumhurbaşkanı Aleksandr
Lukaşenko, bağımsız gazeteleri ve radyo istasyonlarını kapattı ve muhalefet
parlamentosunu feshetti. Lukaşenko, kaç oy pusulası basıldığı veya nasıl
sayıldığı bilinmeyen, şişirilmiş katılım oranına sahip bir referandumda mutlak
iktidarı elde etti. Bazı muhalefet liderleri, canlarını kurtarmak için kaçtı.
“Bir zamanlar traktör ve televizyon üreten zengin bir Sovyet cumhuriyeti olan
Belarus, artık nüfusunun üçte birinin “derin yoksulluk” içinde yaşadığı
“çaresiz bir durum”dadır (San Francisco Bay Guardian, 1 4 Aralık 1996).
Vaclav Havel’i Takdir mi Edelim?
Doğu’daki kapitalist restorasyoncular
arasında, ABD’li yetkililer, medya yorumcuları ve akademisyenler tarafından
Vaclav Havel kadar övülen başka bir isim yoktur. Havel, komünizm sonrası
Çekoslovakya’nın ilk cumhurbaşkanı ve daha sonra Çek Cumhuriyeti’nin
cumhurbaşkanı olan bir oyun yazarıdır. Havel’i hayranlıkla izleyen birçok sol
eğilimli kişi, onun bazı özelliklerini gözden kaçırmış görünüyor. Havel, gerici
dini karanlıkçılığa sahip, sol muhalifleri demokratik olmayan yöntemlerle
bastırdığı bilinen, ekonomik eşitsizliğe ve sınırsız serbest piyasa
kapitalizmine derin bağlılığı olan birisidir.
Zengin ve koyu bir anti-komünist ailede
dadılar ve şoförler tarafından yetiştirilen Havel, demokrasinin “nesnellik ve
istatistiksel ortalama kültünü” ve çevre krizini çözmek için rasyonel, kolektif
sosyal çabaların uygulanması gerektiği fikrini sert bir şekilde reddetmiştir.
“Rasyonel, bilişsel düşünceye” daha az güvenen, “varlığın gizemli düzeni
karşısında alçakgönüllülük” gösteren ve “dünyanın öznelliği ile kendi öznelliği
arasındaki temel bağlantı olarak kendi öznelliğine güvenen” yeni bir tür siyasi
lider çağrısında bulundu. Görünüşe göre, bu yeni tür lider, Platon’un filozof
kralından farklı olmayan, “aşkın sorumluluk duygusu” ve “arketipik bilgelik”
ile donatılmış üstün bir elitist düşünür olacaktı.[7] Havel, bu aşkın arketipik
bilgeliğin nasıl gerçek politika kararlarına dönüşeceğini ve kimin yararına,
kimin zararına olacağını asla açıklamadı.
Havel, Hıristiyan ulusunda Hıristiyan aileyi
korumak için çaba gösterilmesi çağrısında bulundu. Kendisini barışçı bir adam
olarak tanıtan ve baskıcı rejimlere asla silah satmayacağını söyleyen Havel,
Filipinler ve Tayland’daki faşist rejime silah sattı. 1994 yılının Haziran
ayında, Şili demokrasisini katleden General Pinochet’nin Çekoslovakya’da silah
alışverişi yaptığı bildirildi, ancak Havel, bu konuda herhangi bir itirazda
bulunmadı.
Havel, 100.000’den fazla Iraklı sivili
öldüren George Bush’un Körfez Savaşı’na tüm kalbiyle katıldı. 1991’de, diğer
Doğu Avrupalı kapitalist liderlerle birlikte, Havel, Küba’daki insan hakları
ihlallerini kınamak için ABD ile birlikte oy kullandı. Ancak El Salvador,
Kolombiya, Endonezya veya diğer ABD müttefiki ülkelerdeki hak ihlallerini
kınayan tek bir kelime bile etmedi. 1992’de Çekoslovakya cumhurbaşkanı olan
büyük demokrat Havel, serbest piyasa “reformlarını” daha iyi uygulayabilmek
için parlamentonun askıya alınmasını ve kendisinin kararname ile yönetmesine
izin verilmesini talep etti. Aynı yıl, komünizmi savunmayı sekiz yıla kadar
hapis cezası ile suç sayan bir yasayı imzaladı. Çek anayasasının bunu
kendisinden talep ettiğini iddia etti. Aslında, kendisinin de bildiği gibi, bu
yasa, Çek anayasasına dâhil edilen İnsan Hakları Şartı’nı ihlal ediyordu. Her
halükârda, bu yasanın yürürlüğe girmesi için onun imzası gerekmiyordu. 1995
yılında, komünistlerin ve eski komünistlerin kamu kurumlarında çalışmasını
yasaklayan başka bir antidemokratik yasayı destekledi ve imzaladı.
Antikomünizmin yayılması, Havel için en
önemli öncelik olmaya devam etti. Havel, ABD tarafından finanse edilen iki
soğuk savaş radyo istasyonu olan Radio Free Europe ve Radio Liberty’nin
faaliyetlerini sürdürmeleri ve Doğu Avrupa’yı antikomünist propagandayla
doyurmaya devam edebilmeleri için “çılgın bir uluslararası kampanya” (San
Francisco Chronicle, 17 Şubat 1995) yürüttü. Havel hükümeti, ulusal, dini
ve sınıfsal nefreti yaymayı suç sayan bir yasa çıkarttı. Sonuç olarak, büyük
parasal çıkarları eleştirmek artık yasadışı hale geldi ve haksız bir şekilde
etnik ve dini bağnazlıkla aynı kefeye kondu. Havel hükümeti, sendikalara
siyasete karışmamaları konusunda uyarıda bulundu. Bazı militan sendikaların
mallarına el konuldu ve uysal şirket sendikalarına devredildi.
1995 yılında Havel, komünizme karşı
“devrim”in her şey özelleştirilene kadar tamamlanmayacağını açıkladı. Havel
hükümeti, Sosyalist Gençlik Birliği’nin mülklerini tasfiye etti. Bu mülkler
arasında kamp alanları, dinlenme salonları ve çocuklar için kültürel ve
bilimsel tesisler bulunuyordu. Mülkler, sokaklarda başıboş dolaşmaya mahkum
edilen gençlerin aleyhine, beş anonim şirketin yönetimine devredildi.
Çek Cumhuriyeti’nin özelleştirme ve “iade”
programları kapsamında fabrikalar, dükkânlar, mülkler, evler ve kamu
arazilerinin büyük bir kısmı yabancı ve yerli kapitalistlere çok ucuza satıldı.
Çek ve Slovak cumhuriyetlerinde, eski aristokratlara veya onların
mirasçılarına, ailelerinin 1918’den önce Avusturya-Macaristan imparatorluğu
altında sahip oldukları tüm araziler iade edildi, önceki sahipleri
mülksüzleştirildi ve birçoğu yoksulluğa sürüklendi. Havel, kırk yıl önce
ailesine ait olan kamu mülklerini kişisel mülkiyetine aldı. Kendisini başkalarına
iyilik yapmaya adanmış bir adam olarak sunarken, kendisi için de oldukça iyi
işler yaptı. Bu nedenlerden dolayı, bazılarımız Vaclav Havel’e karşı sıcak ve
olumlu duygular beslemiyor.
Doğu'yu Sömürgeleştirmek
Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’ndeki
kapitalist restorasyoncular, devlet iktidarını ele geçirdikten sonra, kurumsal
yağma, bireysel açgözlülük, düşük ücretler, akılsız popüler kültür ve sınırlı
seçimli demokrasiden oluşan yeni düzenin yerleşmesini sağlamak için çok
çalıştılar. Bir zamanlar halka hizmet eden üretimdeki kamu mülkiyetini ve tüm
sosyal programlar ağını ortadan kaldırmaya başladılar. Eski komünist ülkeleri,
topraklarını, işgücünü, doğal kaynaklarını ve pazarlarını kamulaştırarak,
küresel kapitalist sisteme entegre ettiler ve bu ülkeleri hızla yoksul Üçüncü
Dünya ülkeleri haline getirdiler. Tüm bunlar, ABD'deki şirketlerin sahip olduğu
basın tarafından insanlık için büyük bir ilerleme olarak selamlandı.
Eski komünist ülkeler, Batı sermayesi
tarafından yeniden sömürgeleştiriliyor. Dış ticaretlerinin çoğu, artık
çokuluslu şirketler tarafından kontrol ediliyor. Üçüncü Dünya ülkeleri gibi,
birbirlerinin pazarlarından giderek mahrum kalıyorlar. Bir zamanlar aralarında
yoğun ve karşılıklı yarar sağlayan ticaret, ekonomileri küresel kapitalizmin
yatırım ve sömürü ihtiyaçlarına bağlanırken, artık çok azalmış durumda.
Karşılıklı kalkınma yerine, şimdi küresel tekelci sermayenin dayattığı kötü
kalkınma sürecini yaşıyorlar.
Çok uluslu şirketler, kendilerine büyük kârlar
sağlayacak ve Rus halkına çok az fayda sağlayacak şekilde, Rusya’nın geniş
petrol ve doğal gaz rezervlerini ve zengin maden yataklarını sömürmek için
Rusya’ya giriyorlar. ABD’li ve Rus çevrecilerinin protestolarına rağmen,
Pentagon’un desteklediği bir risk sermayesi fonunun finansal desteğiyle ABD
kereste şirketleri, gezegenin ormanlarının beşte birini barındıran ve birçok
nadir türün yaşam alanı olan Sibirya’nın vahşi doğasını kesip yok etmeye
hazırlanıyor (New York Times, 30 Ocak 1996).
Eski komünist ülkelere sağlanan tüm yardımlar
özel sektöre aktarılıyor. Guardian gazetesinde (19 Kasım 1994)
belirtildiği gibi, “Batı’nın yardım programları sayesinde ortaya çıkan yüz
milyonlarca dolar, esas olarak yardım trenine binmek için doğuya yönelen Batılı
şirketlerin cebine akmıştır.” Romanya, özelleştirme hisselerinin alım satımı
için bir tezgah üstü piyasa açtığında, 20 milyon dolarlık “başlangıç
maliyetleri büyük ölçüde ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı tarafından
karşılandı” (Wall St. Journal, 17 Eylül 1996).
1996 yılında IMF, Rusya’ya 10,2 milyar
dolarlık bir kredi verdi. Bu kredinin şartları arasında tarım ve diğer devlet
varlıklarının özelleştirilmesi ve insan hizmetleri ile yakıt sübvansiyonlarının
kaldırılması yer alıyordu. ABD’nin sağladığı yardım, özel yatırımcıların kamu
mülklerini satın almalarına ve Doğu Avrupa ülkelerinden kamuya ait hammaddeleri
en uygun yatırım koşulları altında çıkarmalarına yardımcı olmak için
kullanılıyor.
Doğu’da özel yatırımların başlamasıyla
birlikte, üretim vaat edildiği gibi büyümedi, aksine önemli ölçüde düştü.
Yüzlerce cazip ve ödeme gücü yüksek devlet işletmesi özelleştirildi, çoğu zaman
sembolik fiyatlarla yabancı yatırımcılara satıldı, diğer devlet işletmeleri ise
sermayesizleştirildi veya iflasa sürüklendi. 1989 ile 1995 yılları arasında,
bugünkü Çek Cumhuriyeti’nde tüm işletmelerin yaklaşık yüzde 80'i özelleştirildi
ve sanayi üretimi üçte iki oranında azaldı. Polonya’da özelleştirme, 1989 ile
1992 yılları arasında üretimin üçte bir oranında azalmasına neden oldu. Doğu
Almanya’da on binlerce işçi istihdam eden devasa elektronik ve yüksek teknoloji
kompleksleri, Batı Almanya’nın dev şirketleri tarafından devralındı ve ardından
kapatıldı. Özelleştirmeyle birlikte, eski Sovyetler Birliği’nin bilimsel ve
teknik altyapısının büyük bir kısmı, fiziksel tesisleriyle birlikte
parçalanmaktadır.
Özelleştirildikten sonra, Moskova’daki dev
fabrika ZiL’in kamyon üretimi yıllık 150.000’den 13.000’e düştü ve işgücünün
neredeyse yüzde 40’ı işten çıkarıldı. Nisan 1996’da, geri kalan işçiler, Rus
hükümetine ZiL'in kontrolünü geri alması için dilekçe verdiler. Geçmişte, ZiL
işçileri ve aileleri, fabrikada “sarsılmaz bir iş güvencesine” sahiplerdi. ZiL’in
sağladığı dairelerde yaşıyor, okullarına gidiyorlardı. Bebekken günlerini ZiL
kreşinde geçiriyor, hastalandıklarında ZiL doktorları tarafından tedavi
ediliyorlardı. “İşçilerine değer veren bir ülkede büyüdüm” diyen bir makine
teknisyeni, şimdi o sisteme karşı çıktığı için pişman olduğunu söylüyor (New
York Times, 8 Mayıs 1994).
Yugoslavya’nın ayrılıkçı cumhuriyetlerinden
biri olan Makedonya’da bir işçi temsilcisi, “Özelleştirme, şirketlerimizin yok
edilmesi anlamına geliyor gibi görünüyor” dedi. Makedonyalılar, çokça konuşulan
etnik çatışmalardan çok, serbest piyasa ekonomisinin getirdiği zorluklardan
daha fazla rahatsız görünüyorlardı. İşin hayatlarını ele geçirdiğinden şikâyet
ediyorlardı: “İnsanların başkalarına zaman ayıracak vakti yok. Kendine bile
zaman ayıracak vakti yok. Sadece para kazanmak için zaman var” (PBS-TV haberi,
16 Ocak 1995).
Eski komünist ülkelerde binlerce kooperatif
çiftliği zorla dağıtıldığı için tahıl, mısır, hayvancılık ve diğer ürünlerin
tarımsal üretimi düştü. Yeni özel çiftçiler, küçük arazilere sahip hale
geldiler. Bu çiftçiler, genellikle kredi, tohum, gübre veya makine temin
edemiyorlar ve hızla sahip oldukları arazileri kaybediyorlar veya geçimlik
tarıma geri dönüyorlar. Macaristan’ın tarım kooperatifleri, sosyalist
ekonominin iyi performans gösteren sektörlerinden biriydi. Ancak
özelleştirmeyle birlikte, 1993 yılında tarımsal üretim yüzde 40 düştü (Los
Angeles Times, 29 Ocak 1994).
Bir zamanlar Doğu Avrupa’nın tahıl ambarı
olarak kabul edilen Bulgaristan’da tarımsal üretimde ciddi bir düşüş yaşandı ve
1996 yılına gelindiğinde ciddi bir ekmek kıtlığı ortaya çıktı. Bulgaristan,
ayrıca aylık yüzde 20 düzeyinde seyreden enflasyonla boğuşuyordu ve hepimizin
bildiği türde, IMF kredilerini almaya hak kazanmak için hizmetleri kısmak,
geçmiş borçları ödemek için borç almakla tanımlı bir dış borç döngüsüne
girmişti. “Bulgaristan hükümeti, 9,4 milyar dolarlık dış borcun bir kısmını
geri ödemek üzere hayati önem taşıyan uluslararası kredileri alabilmek için
daha fazla serbest piyasa kemer sıkma önlemi uygulamak” zorundaydı (San
Francisco Chronicle, 18 Temmuz 1996).
1992 yılında Litvanya hükümeti, eski mal
sahipleri ve onların torunlarının sosyalist dönemde el konulan mülklerini geri
alabileceklerini kararlaştırdı. Sonuç olarak, kırsal nüfusun yaklaşık yüzde
70'ini oluşturan on binlerce çiftçi ailesi, yarım asırdan fazla süredir
çalıştıkları topraklardan tahliye edildi ve bu süreçte ülkenin tarımsal temeli
yok oldu.
Doğu Almanya’daki üretimin büyük bir kısmı,
Batı Alman firmalarıyla rekabeti önlemek için ortadan kaldırıldı. Bu durum,
Batı Almanya’nın yoğun teşvik alan ve daha az üreten özel çiftliklerini korumak
için kolektif tarımın parçalanmasıyla açıkça ortaya çıktı. [8] Batı Alman
kapitalistleri, tazminat ödemeden, fabrikalar, değirmenler, çiftlikler,
apartmanlar ve diğer gayrimenkuller ile sağlık sistemi dâhil olmak üzere, Doğu
Almanya’daki neredeyse tüm kamulaştırılmış mülkleri ele geçirdiler. Bu, Avrupa
tarihinde özel sermaye tarafından gerçekleştirilen en büyük kamu malı istimlakı
oldu. İstimlak edilen varlıkların değeri yaklaşık 2 trilyon dolardı.
Doğu Almanya’daki tüm bu serbest piyasa
özelleştirmesinin nihai sonucu, bir zamanlar kişinin gelirinin yüzde 5’ini
oluşturan kiraların üçte ikisine kadar çıkmasıdır; aynı şekilde ulaşım, çocuk
bakımı, sağlık hizmetleri ve yüksek öğrenim masrafları da birçok kişinin
ulaşamayacağı düzeyde arttı.
Muhtelif siyasi görüşlere sahip Doğu Almanlar
bir dizi şikâyette bulunmaktadır:
(a) Para, Doğu’dan Batı’ya akmıştır, bu da
Doğu’nun sömürgeleştirilmesi anlamına gelmektedir.
(b) Serbest piyasa bir masaldır; Batı Almanya
ekonomisi, ağır bir şekilde sübvanse edilmekte ve tamamen düzenlenmektedir, oysa
bu Doğu’nun çıkarlarına aykırıdır.
(c) Batı Alman polisi, Doğu Alman polisine
göre çok daha acımasızdır.
(d) Batı Almanya, Doğu Almanya’yı Marksizmden
uzaklaştırmaya zorladığı kadar kendi içinde kapsamlı bir şekilde Nazizmden
arındırılsaydı, tamamen farklı bir ülke olurdu (Z Magazine, Temmuz 1992).
Son noktadayla ilgili olarak, Alman
yetkililerin, öğretmenler ve küçük idareciler dâhil olmak üzere, Doğu Almanya
ile herhangi bir resmi sıfatla “işbirliği” yapanlara karşı cezai kovuşturma
başlattığına dikkat edilmelidir.[9]
Komünist devletlerden göç edenler, Batı’da
karşılaştıkları bürokrasinin boyutuna şaşırıyorlar. Kanada’ya göç eden iki
Sovyet vatandaşı, birbirlerinden bağımsız olarak, “buradaki bürokrasi
memleketimizdekinden bile daha kötü” diye şikâyet ediyor (Monthly Review,
Mayıs 1988). Batı’da yaşayan Doğu Almanlar, vergi, sağlık sigortası, hayat
sigortası, işsizlik tazminatı, iş eğitimi, kira yardımı ve banka hesapları için
doldurmaları gereken karmaşık formların çokluğu karşısında şaşırıyorlar.
Dahası, “vermeleri gereken kişisel bilgiler nedeniyle, devletin kendilerini [Doğu
Almanya güvenlik polisi] Stasi’den daha fazla gözetlediğini, izlediğini düşünüyorlar”
(Z Magazine, Temmuz 1992).
Soğuk Savaş döneminde İsrail’e göç eden
Sovyet Yahudileri, yaşamın zorlukları ve ideali yitirme konusunda benzer bir
hayal kırıklığı yaşadılar. Evlerine gönderdikleri iç karartıcı mektuplar,
SSCB'den İsrail'e göçün azalmasında önemli bir faktör olarak kabul edilir.
Kapitalist restorasyonun tüm hızıyla devam
ettiği dönemde, eski komünist ülkelerin halkları serbest piyasa cennetinde
yaşamın nasıl olduğunu öğrenmek için bolca fırsat buldular. Onların deneyimleri
bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.
Michael Parenti
[Kaynak: Blackshirts & Reds:
Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997,
s. 87-104.]
Dipnotlar:
[1] Yeni anayasa, 1993 yılının Aralık ayında yapılan referandumda onaylanmış
gibi görünüyordu. Ancak, Yeltsin’in kendisi tarafından atanan bir komisyon,
anayasanın onaylanması için gerekli olan yüzde 50’lik katılım oranının yerine,
oy kullanma hakkına sahip seçmenlerin yalnızca yüzde 46’sının referanduma
katıldığını tespit etti (Los Angeles Times, 3 Haziran 1994). Yeltsin’in
yasadışı bir anayasa altında hüküm sürdüğü gerçeği pek dikkat çekmedi.
[2] Yeltsin’in baskısı ve bunun ABD
medyasında örtbas edilmesi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Michael
Parenti, Dirty Truths (San Fransisko: City Lights Books, 1996) içinde
yer aan “Yeltsin’s Coup and the Media’s Alchemy” başlıklı makale.
[3] Bu ABD'li siyasi danışmanlar, (aksini
yapsalar da) Rus işlerine müdahale ettikleri izlenimi vermemek için sıkı bir
gizlilik içinde çalıştılar. Yeltsin'e uzun konuşmalar yapmamasını tavsiye
ettiler, daha kısa konuşmalar ve fotoğraf fırsatları yaratmasını önerdiler.
Yeltsin’in yararlanabileceği ve kaçınması gereken konuları ve imajları
belirttiler. Uzun süredir ABD’li danışmanların yabancı ülkelerin seçimlerine
müdahil olmalarına karşı çıkan siyaset bilimci Larry Sabato, Amerikalıların
yabancı ülkelerin seçimlerinde oy kullanmaları halinde vatandaşlıklarının
elinden alınabileceğini belirtti. “Öyleyse neden yabancı bir seçimde
milyonlarca oyu etkilemek kabul edilebilir olsun?” Buna ek olarak, hiçbir
yabancının ABD’li adaylara para bağışında bulunmasına veya seçim
kampanyalarında çalışmasına izin verilmediğini belirtmek isterim. Ancak ABD’li
liderler, yabancı seçimleri manipüle etmek ve etkilemek için büyük meblağlar ve
gizli danışman ekipleri gönderebilirler. Bu, ABD politikasının işleyişindeki
çifte standardın bir başka örneğidir.
[4] Okur, aramızdan ayrılmış olan Sean
Gervasi’nin Sovyetler Birliği’nin Batı tarafından istikrarsızlaştırılmasına
ilişkin iki derinlikli çalışmasına bakmak isteyebilir: CovertAction
Quarterly, Güz 1990 ve Kış 1991-1992.
[5] Burada odak noktası, çoğunlukla Doğu
Avrupa ve Rusya’nın eski komünist ülkeleri olmakla birlikte, devrik solcu
devrimcilere karşı benzer ve daha kanlı baskılar Afganistan ve Güney Yemen’de
de gerçekleştirilmiştir. 1995 yılında Etiyopya’da, Mengitsu Haile Meryem’in sosyalist
hükümetinin üç bin eski üyesi, bir zamanlar ülkeyi yöneten feodal despot
İmparator Haile Selasiye’yi idam ettikleri için yargılanmıştır.
[6] Bulgaristan hakkında daha fazla bilgi
için bknz.:, William Blum’un CovertAction Quarterly dergisinin 1994-1995
Kış sayısında yayınlanan raporu.
[7] Havel’in New York Times’ta
yayınlanan gülünç köşe yazısına bakın (1 Mart 1992); bu yazı, ABD’deki
hayranları arasında utanç verici bir sessizliğe neden oldu.
[8] Bkz.: Robert McIntyre’ın Monthly
Review dergisinin Aralık 1993 tarihli sayısında yayınlanan raporu
[9] Binlerce eski Doğu Almanya yetkilisi, yargıç ve diğer kişiler
“vatana ihanet” suçlamasıyla hapse atılmış veya hapis cezasına çarptırılmıştır.
Beşinci bölümdeki tartışmaya bakınız.