01 Mart 2026

, ,

Tony Blair Lahey’de Yargılanmalı


Uluslararası güç oyunlarının şu tuhaf sirkinde, Tony Blair’in cüretkârlığıyla çok az aktör aşık atabilir. Bir zamanlar “Güzel Britanya”yla övünülen dönemde elde ettiği parıltılı seçim zaferi ve Üçüncü Yol politikalarıyla övülen eski İngiliz Başbakanı (1997-2007), bugün yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, bölgeyi yerle bir eden, hile ve desise üzerine kurulu Irak Savaşı fiyaskosunun üzerine bulaştırdığı lekeleri çıkarmakla meşgul.

Buna karşın, Ocak 2026’da Trump, Blair’i, Beyaz Saray’ın hazırladığı, tartışmalara yol açan yirmi maddelik plan kapsamında Gazze’nin “yeniden inşa süreci”ni denetlemekle görevli, Trump’ın süresiz başkanlık edeceği Barış Kurulu’na atadı.

Barış Kurulu’nun kurucu kadrosunda Marco Rubio, Jared Kushner, Steve Witkoff, Marc Rowan, Ajay Banga ve Robert Gabriel gibi Trump’ın yakın çevresiyle ve Siyonist çıkarlarla bağlantılı isimler yer alırken, Filistin’den hiçbir temsilci bulunmuyor.

Blair, burada Gazzelilerin yersiz yurtsuzlaştırılacakları, şehrin kontrol altına alacağı süreci hızlandıracak, sömürgeci denetim mekanizmasının üzerini “devlet adamlığı” tavrıyla örtme görevini görecek. Bu konum, Blair’i günahlarından kurtarmıyor olsa da ona cezasız kalması için gerekli zırhı temin ediyor.

Oysa Tony Blair, Lahey Adalet Divanı’nda saldırılar ve zulümlerle tanımlı sürece ortaklık etme suçuyla yargılanmalıydı. Nasıl oluyorsa, bugün kendisi “barış”ın mimarı olarak, jet sosyetenin parçası haline gelebiliyor.

Bu makale, onun sicilini, Siyonizmle kurduğu ittifakları, kâr odaklı enstitüsünü, milyarderlere verdiği destekleri ve kendisini Gazze’de halen devam eden kâbusa ortak etme riski taşıyan son görevinin iç yüzünü gözler önüne seriyor.

Blair’in Savaş Suçları: Yalanlar, İşgal ve Kan Deryası

Blair’in en büyük günahı, kitle imha silahları (KİS) ve Saddam Hüseyin’in yakın tehdidi gibi uydurma iddialara dayanan 2003 tarihli Irak işgalidir.

İngiliz hükümetinin kapsamlı bir biçimde yürüttüğü Chilcot soruşturması (2016), Blair’in tezini çürüttü: “Vardığımız sonuca göre, İngiltere, barışçıl silahsızlanma seçeneklerini tüketmeden evvel Irak işgaline katılmayı tercih etmiştir. O dönemde askeri müdahale son çare değildi.”

“Sorgulanmayan, hatalı istihbarat”tan söz eden bu belge, Blair’in George W. Bush üzerindeki etkisini abarttığını ortaya koyuyor. İçeriği şüpheli dosyasında Blair hükümeti, Irak’ın 45 dakika içinde kitle imha silahları konuşlandırabileceğini iddia ediyordu. Bu iddianın sonrasında fazla abartılı ve güvenilmez olduğu ortaya çıktı.

Roma Statüsü uyarınca Blair, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde şu suçlamalarla karşı karşıya kalabilir:

▪ Saldırı suçu: BM Güvenlik Konseyi onayı olmadan yasadışı bir savaşı planlamak ve yürütmek, BM Şartı’nı ihlal etmek.

▪ Savaş suçları: İngiliz kuvvetlerinin Baha Musa’nın gözaltında ölümü gibi olaylardaki rolü de dâhil olmak üzere, gözaltındaki kişilere yönelik kötü muameleye ortaklık.

▪ İnsanlığa karşı suçlar: Ayrım gözetmeden yapılan saldırılarla ve başvurulan taktiklerle sivillere yönelik zararlara katkıda bulunma, Irak’ta tahmini yüz binlerce kişinin ölümüne yol açma. Örneğin, Lancet tıp dergisinin yayınladığı bir çalışmaya atıfta bulunan bir Guardian haberine göre, 2006 yılına dek ölenlerin sayısı 650.000’den fazla. Daha sonraki tahminler ise ölü sayısının bir milyonu aştığını söylüyor.

Peki Blair, bu iddialara ne cevap verdi? Chilcot soruşturması sonrası “Ben bu ülkeyi hiç kandırmadım, iyi niyetimle bir karar verdim.” BBC’nin Iraklı bir generalin 2017’deki başvurusunun Yüksek Mahkeme’ce reddedilmesiyle ilgili haberinde dile getirdiği üzere, siyasi engeller nedeniyle her türden özel dava etme girişimi sonuçsuz kaldı. Oysa elde “savaşın gereksiz, yasadışı ve yıkıcı” olduğunu ortaya koyan çok daha fazla kanıt vardı.

Blair’in Siyonizmle Bağları: “İsrail Her Daim Önce Gelir”

Blair’in İsrail yanlısı duruşu, uzun süredir devam eden ve apaçık bir tutumdur. İngiltere Başbakanı olarak, İsrail’in İşçi Partili Dostları (LFI) ile bağı olan Blair, Siyonizmle bağlantılı bağışçılardan para aldı. İkinci İntifada sırasında İsrail’in eylemlerini savundu, işgali ve yerleşimleri önemsizleştirirken, “güvenliği” öncelikli gördüğünü söyledi.

Blair’in yakın çevresi, İsrail yanlısı nüfuz sahibi kişilerle doluydu. Eski bir plak yapımcısı olan ve bağış toplama becerisi nedeniyle “Lord Bankamatik” lakabıyla anılan Lord Michael Levy, bu isimlerden biri: 1994’te Blair ile tanıştırılan Levy, İsrail yanlısı kaynaklar da dâhil olmak üzere, Yeni İşçi Partisi için milyonlarca sterlin topladı, 2007 sonrasında Blair’in Ortadoğu elçisi oldu.

Mishpacha dergisinin haberine göre Levy, Blair’in “İsrail devletine yönelik sarsılmaz ve kararlı desteğini” övdü.

Blair’in kampanyalarına ve İsrail’in İşçi Partili Dostları’na yüksek miktarlarda bağışlarda bulunan, aynı zamanda İsrail’in Muhafazakâr Partili Dostları’nı da finanse eden Sör Trevor Chinn de önemli isimlerden. Chinn, Siyonizme bağlılığın partiler üstü niteliğinin delili.

Lobster dergisinin anlattığı gibi, Chinn, Blair’i iktidarda tutmak için altı haneli meblağlar bağışladı. Bir de Blair'in iletişim sorumlusu ve kendini İsrail yanlısı olarak tanımlayan, Jewish Chronicle gazetesi ile ailesi üzerinden bağlantılı olan Peter Mandelson’dan söz etmek gerek. Gazetenin dediğine göre, Mandelson’un babası gazetenin reklâm müdürüymüş.

Mandelson, anılarında “İsrail yanlısı duygularını” ve Blair’in dış politikasını şekillendirmede Levy ile olan yakın ittifakını ortaya koydu. En son Eylül 2025’te pedofil finansör ve Siyonist istihbarat ajanı Jeffrey Epstein ile olan yakınlığına dair yeni bilgilerin ortaya çıkması sebebiyle Başbakan Keir Starmer tarafından ABD’deki İngiliz Büyükelçiliği görevinden alındı.

Bu ağ, 2006-2007’de skandallara imza attı. “Para karşılığı unvan satma” skandalı bunlardan biri. Bu olayda Levy, İsrail yanlısı birçok işadamına bağış karşılığında soyluluk unvanı sattığı iddiaları nedeniyle tutuklandı (ancak suçlu bulunmadı). Siyonizmin parasının İşçi Partisi’ne nasıl nüfuz ettiğini ortaya koyan soruşturma yüzünden Blair’in insicamı bozuldu.

Lord Jon Mendelson, tam da bu noktada sahneye çıkıyor: 2007’de İşçi Partisi’nin baş bağış toplayıcısı olan Mendelsohn’un adı, gayrimenkul komisyoncusu David Abrahams’ın aracılar üzerinden aktardığı yasa dışı üçüncü şahıslardan gelen bağışlarla ilgili bir bağış tartışmasına karıştı.

Guardian’ın aktardığına göre Mendelsohn, söz konusu planı bildiğini kabul etti ancak yasa dışı olduğunu bilmediği iddiasında bulundu. Şimdilerde Mendelsohn, İbrahim Anlaşmaları’nın İngiltere ayağını yönetiyor, ayrıca anlaşmalar için parlamento bünyesinde oluşturulan, tüm partileri içeren grubun eşbaşkanlığını yürütüyor.

Her ikisi de Siyonist sömürgeciyle Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesi için çalışıyor. Özünde, Siyonizmin ekonomiler ve politikalar bünyesinde nüfuz sahibi olmasını sağlayarak, Batı Asya’yı “Siyonlaştırma”yı amaçlıyorlar.

Mendelsohn, 2023’te Lordlar Kamarası’nda yaptığı, Filistinlilerin yok sayıldıkları gerçeğini göz ardı eden konuşmasında, İbrahim Anlaşmaları’nı “tarihi bir fırsat” olarak nitelendirdi. Blair döneminde lobicilik alanında tanık olunan skandallardan bugün İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesine dönük çalışmalara dek uzanan süreçte işgali “barış” ambalajına saran Siyonizmin teşkil ettiği ağlar, varlığını halen daha koruyor.

İbrahim Anlaşmaları, yani Filistinlilerin haklarını hiçe sayarken İsrail’in bazı bölge ülkeleriyle imzaladığı, ırk ayrımcılığını normalleştiren sahte “barış” anlaşmasının her noktasında Blair’in parmak izlerine rastlıyoruz.

2015 yılında, Binyamin Netanyahu ile BAE yetkilileri arasında Londra'da gerçekleşen ilk gizli görüşmelere aracılık eden Blair, 2020 anlaşmalarının temellerini atan isimdi. Beyaz Saray’daki imza töreninde yaptığı açıklamada, “Bu, çok önemli bir gün. [...] Ortadoğu için yeni bir yol açılıyor” dedi. 2025 tarihli haberlere göre Netanyahu, daha sonra anlaşmaların başarısını ona atfetti.

BM, ABD, AB ve Rusya’dan oluşan Dörtlü Grup’un temsilcisi olarak Blair’in “ekonomik barış” sloganı, bunun yanında, işgal altındaki Batı Şeria’nın kalkınmasına odaklanırken Gazze ve oradaki egemen gücü göz ardı eden yaklaşımı, eleştirmenlerin İsrail’in korkunç savaş suçlarını görmezden gelsinler diye Arap devletlerine verilen ekonomik rüşvetler olarak nitelendirdikleri İbrahim Anlaşmaları’nın yolunu açtı.

Blair, bu sürece karşılık beklemeden dâhil olmamıştı. BM kararlarını ve Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını hiçe sayarak, Siyonist hegemonyayı pekiştiren Blair, “barış elçisi” imajını güçlendirdi. Monde gazetesinin belirttiği gibi, Filistin’i tümüyle görmezden gelen Blair’in işgal altındaki halkı Siyonist bir oyunun ekonomik piyonları olarak gördüğü açıktı.

Barış sürecini ilerletmekle görevli Dörtlü Grup temsilcisi (2007–2015) olarak Blair, defalarca taraflı hareket etmekle suçlandı. Filistinli yetkililer onu, her yönüyle “İsrailli bir diplomat” olarak nitelendirdi. Gazze ablukası veya yerleşimlerin kurulduğu alanın genişlemesi gibi İsrail politikalarına nadiren itiraz eden Blair, esas olarak Filistin’deki “reform süreci”ne odaklandı.

Guardian gazetesi, 2011’de şu haberi geçiyordu: Filistinli eleştirmenler, onu Filistin haklarından ziyade, İsrail’in “güvenlik” ihtiyaçlarını tercih etmekle suçlamışlardı. İsrail’in (1400’den fazla Filistinliyi katlettiği) 2008-2009’deki Gazze saldırısı sırasında Blair, ana nedenlere değinmeden, Hamas direniş hareketini suçlayan İsrail yalanlarını yineledi.

Source News sitesi, kaleme aldığı bir analizde, Blair’i tek taraflı hareket etmesi sebebiyle, “tam anlamıyla fiyasko” olarak nitelendirdi. Çıkar çatışmaları nedeniyle 2015’te istifa etti. Ancak gene de tüm sicilinin nüfuzunu korumak adına iktidarla ittifak kurmak gibi yollara tevessül eden, çıkar odaklı Siyonistlikle malul olduğunu söylemek gerekiyor.

Tony Blair Enstitüsü: Karanlık Yüzlü Siyaset Simsarı

2016 yılında kurulan Tony Blair Küresel Değişim Enstitüsü, kendini “iyi yönetişim” ve teknoloji odaklı reformları destekleyen, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak tanıtıyor. Larry Ellison’ın 2021’de verdiği paralardan önce, enstitünün yıllık hesaplarına göre 2020 yılında yaklaşık 267 çalışanı vardı.

Politico sitesine göre, Ellison’ın göreve gelmesinin ardından, 2023 yılına kadar 800’ü aşan şube sayısı, 2025 yılına kadar 45’ten fazla ülkede bine yaklaştı, 2026 yıl sonuna dek bu sayının bini aşması planlanıyor. Ellison’ın 375 milyon doların üzerindeki bağışları bu hızlı büyümeyi tetikledi. Ciro, 2021’de 81 milyon dolardan 2022’de 121 milyon dolara, ardından 150 milyon doların üzerine çıkarak, dünya genelinde operasyonlar yürütülmesini mümkün kıldı.

Yapay zekâ ve dijital kimliklerin ötesinde enstitü, iklim politikası, net sıfır aşamasına geçiş için adımla ve yönetişim konularında da danışmanlık hizmeti veriyor. Bu hizmetler, genelde Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelere veriliyor, suiistimalleri örtbas etme gerekçesiyle kimi eleştirilere maruz kalıyor.

Enstitü, gözetleme sistemleri ve ekonomik reformlar gibi adımları, “iyilik için teknoloji” olarak nitelendirdiği çalışmaları savunuyor, ancak eleştirmenler, bu çalışmaları yeni sömürgecilik olarak görüyorlar. Afrika ve Küresel Güney’de enstitü, hükümetlere nüfuz özelleştirmeyi ve Batılı teknoloji devlerini destekleyen yapay zekâ entegrasyonunu teşvik ediyor.

Tartışmalar giderek artıyor: Blair’in enstitüsü; Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn de dâhil olmak üzere, birçok hükümete sunduğu danışmanlık hizmeti karşılığında yüklü miktarda para aldı. En vahimi ise, enstitünün Gazze’nin “yeniden yapılanması”na dönük planlarla arasındaki bağı ortaya koyan raporlardı. Bu planlar, etnik temizlik çalışmaları için bir tür taslak olarak görülüp sert bir dille eleştirilmişlerdi. Planlar, “Filistinlilere ayrılmaları için para ödeme” veya Gazze’yi “turistik bölge” haline getirmeyi öngören fikirleri içeriyordu.

Middle East Eye sitesi, eleştirmenlerin yerinden etme planları olarak nitelendirdikleri tekliflerin gündeme geldiği görüşmelerde enstitünün de yer aldığını ortaya çıkardı. Guardian gazetesi ise enstitü personelinin bu türden görüşmelere katıldığını dile getirdi.

Blair Enstitüsü, genellikle şaibeli kaynaklardan finanse edilen gözetleme teknolojisi ve sıfır emisyon politikalarını destekleyerek, “küresel değişim”in elitlerin ekmeğine yağ sürmesini güvence altına alıyor. İngiltere’de danışmanlık firmalarının internet platformu Consultancy sitesinin 2024’te kaleme aldığı eleştiri, enstitünün yürüttüğü yapay zekâ çalışmalarını abartılı buluyordu. Unherd sitesi ise enstitünün operasyonlarında ve finansmanında şeffaflıkta mevcut olan zaaf ve eksiklikleri sorguluyor, enstitünün hesap vermediğini, potansiyel çıkar çatışmaları konusunda endişelere yol açtığını dile getiriyordu.

Blair ve Larry Ellison: Nüfuz Karşılığı Para, Siyonizm ve Güvenlik Riskleri

Sıkı bir Siyonist lobici ve dünyanın en zengin adamlarından biri olan, Oracle’ın kurucusu Larry Ellison, vakfı aracılığıyla 2021’den bu yana Blair Enstitüsü’ne en az 257 milyon sterlin tutarında bir yatırım yaptı.

Lighthouse Reports isimli Hollanda menşeli haber merkezi, bu paranın enstitüyü Oracle’ın satış ve lobi şubesi haline dönüştürdüğünü, enstitünün bulut teknolojisi, yapay zekâ ve (İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi ile imzalanan veri anlaşmaları türünden) devlet sözleşmeleri için çalıştığını ortaya koydu. Ellison, politika üretimi süreçlerine dâhil olma ve düzenlemelerin kısıtlarından kurtulma imkânına kavuşurken Blair de imparatorluğunu ve kişisel markasını muhafaza etmek için gerekli paraya kavuşuyor.

Ellison, Siyonizme derinden bağlı bir isim: İsrail Savunma Kuvvetleri Dostları’na (FIDF) 26 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu bağışlar arasında, 2017’de 16,6 milyon dolarla rekor kıran (şimdiye dek tek seferde yapılan en yüksek) bağış ile 2014’te 10 milyon dolarlık bağış bulunuyor.

Times of Israel sitesinin haberine göre, Ellison, 2017’deki bir galada şunları söyledi: “İsrail’in kuruluşundan bu yana vatanımızı savunmak için İsrail Savunma Kuvvetleri’nin cesur erkek ve kadınlarına bel bağladık.”

Ellison, Instagram hesabında paylaştığı video ve konuşmalarında şunları vurguladı: “İki bin yıl boyunca devletsizdik. Şimdi ise İsrail Savunma Kuvvetleri’nin cesur erkek ve kadınları tarafından korunan bir ülkemiz var.” Oracle yöneticileri de aynı görüşü paylaşıyorlar: CEO’su Safra Catz, bir keresinde çalışanlarına “İsrail’i sevin, yoksa belki bu iş size göre değildir” demişti.

Sızdırılan e-postalardan, Ellison’ın Marco Rubio’nun İsrail’e olan bağlılık düzeyini incelemeye tabi tuttuğunu, Oracle’ın Gazze operasyonları sırasında İsrail’de yeraltında faaliyet yürüten devasa bir veri merkezi inşa ettiğini biliyoruz.

Oracle’ın İsrail ordusuyla olan bağları saman altından yürüyen su misali. Bu güçlü bağlar, zamanla şirketi İsrail’e ait askeri mekanizmanın ana sütunlarından biri haline getirmiş. 2006’dan beri Oracle, İsrail savunma bakanlığıyla birkaç yılı kapsayan sözleşmeler imzalayarak, yürütülen operasyonların ayrılmaz parçası olan veritabanlarını temin ediyor, Fusion isimli özel yazılımla sürece katkıda bulunuyor, bulut hizmetleri sunuyor.

Oracle’ın işgal ve soykırımdaki suç ortaklığı, İsrail askeri personelinin eğitilmesini, askeri lojistik ve istihbaratı destekleyen teknoloji sağlanması gibi başlıkları içeriyor.

7 Ekim 2023’ten sonra Oracle, “İsrail’in yanındayız” açıklamasını yaparak, Magen David Adom’a 1 milyon dolar bağışladı, İsrail askerlerine malzeme gönderdi, Catz’ın talebi üzerine, şirket binasına “Oracle İsrail’in Yanında” yazısını astı.

Oracle’ın kurumsal kaynak planlama sistemleri, veritabanları ve bilgi teknolojisi altyapısı, İsrail ordusunun soykırımcı harekâtlarının gücüne güç katıyor. Oracle, IDF’le kendi çalışanlarını askeri eğitim ve gerçek zamanlı savaşı mümkün kılan bulut hizmetleri alanında birbirine bağlıyor.

Palantir’in Rolü

Bu çürüme süreci dâhilinde, Tony Blair’in yürüdüğü yol, müşterek İsrail yanlısı ortamlar üzerinden, bir diğer Siyonist teknoloji devi Palanti’e dek uzanıyor. Yapay zekâ etiği konusunda “İsrail’e saygı duyduğunu” söyleyen Peter Thiel’in kurucu ortaklarından olduğu Palantir şirketi, 2024 yılında İsrail rejimiyle savaş teknolojisi için stratejik bir ortaklık imzaladı ve yapay zekâ platformlarını konuşlandırmak üzere, askeri yetkililerle görüştü.

Palantir, İsrail istihbaratına, bilhassa 8200 Birimi’ne bağlı Veri Bilimi ve Yapay Zekâ Merkezi’ne askeri amaçlı yapay zekâ temin ediyor, bu sayede Gazze’de otomatik hedefleme (özünde soykırım sırasında yapay zekâ tarafından oluşturulan öldürme listelerinde yer alan isimlerin katledilmesini) mümkün oluyor.

Jeffrey Epstein’in parası, Thiel’in desteğiyle güçlenen Palantir, Gazze’yi küresel çapta casusluk yapan gözetleme teknolojisi için bir test alanı olarak kullandı. Teknoloji şirketi, Google ve Amazon ile birlikte, kitlesel katliamları öngören ve kolaylaştıran yapay zekâ sistemleriyle İsrail’in soykırımcı zulmüne destek sunuyor.

Blair’in Oracle teknolojisiyle desteklenen enstitüsü, söz konusu teknolojiyi entegre edebilecek ve “yeniden yapılanma”yı sürekli işgale dönüştürebilecek “veri odaklı” Gazze planları tasarlıyor.

İngiliz İstihbaratının Bulut Hizmetlerine Sızılması

Bu ittifak, endişelere yol açıyor: Oracle’ın İngiltere’nin ulusal güvenlik kurumlarıyla imzaladığı sözleşmeler mevcut. Savunma Bakanlığı, yapay zekâ ve eski bilgi teknolojileri sistemlerinin yenilenmesi için 2026 yılına yönelik bir bulut anlaşması imzaladı. Dışişleri Bakanlığı Milletler Topluluğu Kalkınma Bürosu, insan kaynakları ve finans alanında Oracle Fusion yazılımını kullanıyor. İçişleri Bakanlığı ise 2025 yılında 54 milyon sterlin (72 milyon dolar) değerinde bir bulut anlaşması imzaladı.

Bu anlaşmalar, MI6, İstihbarat ve Güvenlik Kurumu, MI5, İç Güvenlik Grubu (İçişleri Bakanlığı), Savunma İstihbaratı ve İstihbarat Kolordusu (Savunma Bakanlığı) gibi İngiliz istihbarat kurumlarının büyük bir bölümünü bağlıyor. 2021 yılında, Kabine İşleri Bakanlığı, kendi bünyesindeki Oracle Kurumsal Kaynak Planlama (ERP) sistemini yenileme amaçlı özel bir tedarik planı hazırladı. Dolayısıyla, Oracle’ın ürün ve hizmet sunmadığı tek İngiliz istihbarat kurumu bu bakanlık. Öte yandan şirket, İstihbarat Teşkilâtı’na, Ulusal Güvenlik Sekreterliği’ne, Ulusal Güvenlik Konseyi’ne ve Ortak İstihbarat Komitesi’ne ürün ve hizmet sunuyor.

Ellison’ın İsrail ordusuyla olan bağları ve Oracle’ın İsrail’deki operasyonları (ki bu operasyonlar muhtemelen 8200 Birimi’ne bağlı siber casuslarını da içeriyor) göz önüne alındığında, gizli giriş ihtimallerinin risk teşkil ettiğini söylemek mümkün. İsrail istihbaratına veri sızması durumunda İngiltere’nin güvenliği tehlikeye girebilir.

Guardian’ın da aktardığı üzere, gerçekte zaten sızmalar mevcut. İsrailli/Siyonist firmaların ürünlerinde, örneğin istihbarat teşkilatları tarafından dünya çapında telefonları hacklemek için kullanılan Pegasus casus yazılımına sahip NSO Group gibi şirketlerde ve New York Times’ın ayrıntılı haberinde dile getirdiği üzere, cihazların kilidini gözetleme amacıyla açan Cellebrite yazılımında bu tür gizli giriş ve sızıntıların yaşandığı herkesin malumu.

Eleştirmenler, Ellison’ın daha fazla sözleşme imzalamak için Blair’in nüfuzunu kullanmasını istediği, Blair’in ise küresel etkisini artırmak için Ellison’ın milyarlarca dolarlık servetine göz diktiği öngörüsünde bulunuyorlar.

Herkesin ortak takıntısı, dijital kimlikler. Oysa bu kimlikler, tehdidi daha da artırarak, gözetleme faaliyetlerinin yeni imparatorluk prangaları, zincirleri haline geldiği Orvelvari bir kâbusun oluşmasını mümkün kılıyorlar.

Dünya Hükümetleri Zirvesi’nde yapılan bir tartışmada Ellison, Blair’e şunları söyledi: “Bir ülkenin yapması gereken ilk şey, tüm verilerini birleştirmek, böylece bu verilerin yapay zekâ modeli tarafından tüketilip kullanılabilmesini sağlamaktır.” Bu sözleriyle Ellison, tam ve kaçınılmaz kontrol için şifrelerin yerini biyometrik kimliklerin almasını savunuyordu. Eylül 2025 tarihli bir raporda aktarıldığına göre, Blair Enstitüsü, dijital kimlikleri “modern yönetişim için vazgeçilmez unsur” olarak gördüğünü ısrarla dile getiriyor. Enstitü, İngiltere’deki uygulama maliyetinin 1,4 milyar sterlini bulacağını öngörüyor. Oysa aslında bu uygulama distopyalara mahsus izleme pratiği için geliştirilmiş uğursuz bir işlem.

Bu tür şirketler ve kurumlar arasındaki yakınlaşma hiç de masum değil. Soykırımcı hâkimiyetin tesisi için hazırlanmış planın parçası. Gazze ve Levant’ta, dijital kimlikler, Filistinlilerin yapay zekâ desteğiyle, ayrıntılı bir biçimde gözetlenmesi için gerekli zemini hazırlamak suretiyle, insanların hareketlerini dijital hayvan damgaları gibi kısıtlayacak, halihazırda binlerce insanı katleden Oracle ve Palantir’in hedefleme sistemlerine veri sağlayarak, İsrail’in işlettiği etnik temizlik sürecini pekiştirecek.

Byline Times sitesi haberinde, Blair’in enstitüsünün Gazze’nin toparlanmasına dönük planları, “Oracle-Palantir’in ortaklaşa geliştirdiği savaş sistemlerini anımsatan veri odaklı çalışmalar” temelinde tasarladığını, bombardımana tabi tutulmuş, harabeye dönmüş bölgeleri direnişi ezmek için her nefesin izlendiği, ırk ayrımcısı gözetleme merkezine dönüştürme potansiyeli taşıdığını söylüyor.

Kitleleri pasifleştirmek amacıyla bu kimlikler, Blair’in Gazze’de yönetimi alacak Uluslararası Geçiş Otoritesi önerisinde görüldüğü üzere, “insani yardım bölgelerinde hayatta kalanları tanımlayacak”. Bu öneri, sivillerin kayıt altına alınması ve gerekli izinlerin verilmesi için dijital hizmetler verilmesini ve kimlik sistemlerinin kurulması gibi faaliyetleri içeriyor. Aslında burada muhalifleri kamplara göndermekten, insanları açlığa mahkûm edecek kuşatma sürecini başlatmaktan, “barış” kisvesi altında insanları zorla sınır dışı etmekten bahsediliyor.

Oracle’ın Lübnan’la imzaladığı anlaşma da benzer riskler taşıyor. İsrail’in işgalleri sırasında veri zafiyetleri ortaya çıkıyor. Levant, bugün bu zafiyetlerin giderilmesine dönük çalışma yürüten Siyonizme ait teknolojik istibdadın bir test laboratuvarına dönüşüyor. Blair ve Ellison’ın dijital distopyası, ilerleme değil, algoritmik baskı yoluyla Gazze’yi yatıştırırken, enkazdan kanla ıslanmış milyarlarca dolar kazanmayı amaçlayan soykırımcı bir rüya.

Siyonistlerin, sözde “Büyük İsrail” ve “Yahudi Barışı” vizyonlarını hayata geçirmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaları halinde, bu teknolojik distopya her yerde uygulamaya konulacak.

“Barış Kurulu”: Sömürgeci Kontrol, Potansiyel Suç Ortaklığı

Trump’ın Ocak 2026’da resmiyete kavuşturduğu “Barış Kurulu”, Amerikan başkanına, Gazze’nin “insani yardım bölgeleri”ne bölünmesi, istikrar gücünün oluşturulması ve yeniden yapılanma konusunda sınırsız yetkiler bahşediyor. Bilindiği üzere, kurulun başkanı olan Trump’ın görev süresi belirsiz, ayrıca başkan veto yetkisine sahip. Söz konusu yeniden yapılandırma süreci tabii ki Hamas ve onunla “iltisaklı” STK’ları kapsamıyor.

Planın şekillenmesinde önemli rol oynadığı belirtilen Blair, ağırlıklı olarak Trump’ın müttefikleri ve İsrail yanlısı isimlerden oluşan bir kadroya dâhil oldu. Cezire, bu görevlendirmeyi “insan haklarını ihlal edenlerin başa getirilmesi” olarak niteleyip eleştirdi.

Barış Kurulu’nda şu önemli isimler yer alıyor:

Jared Kushner: Ortodoks bir Yahudi, soykırımcı ultra-Ortodoks Şabad-Lubaviç tarikatına büyük bağışlarda bulunan ve İbrahim Anlaşmaları’nın mimarı olan Kushner, Gazze’yi “kıymetli sahil şeridi” ve önemli bir mülk olarak tanımlayarak, eleştirmenlerin etnik temizlik imasında bulunduğunu söyledikleri yeniden yapılanma önerisini dile getirdi. Barış Kurulu’nda, CNBC’nin ayrıntılı haberinde aktarıldığı biçimiyle, Filistinlilerin haklarını göz ardı eden normalleşme anlaşmalarının zeminini teşkil ederek, İsrail’in çıkarlarını öncelikli kılma ile tanımlı geçmişiyle örtüşen bir rol ifa ediyor. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi'nin de belirttiği üzere, Kushner’in Affinity Partners firmasının Ortadoğu’daki varlık fonlarıyla bağlantıları, Gazze’nin yeniden inşasında çıkar çatışmaları konusunda endişelere yol açıyor.

Steve Witkoff: Bu Yahudi emlak devi ve Trump’ın büyük bağışçısı, İsrail yanlısı bir isim. ABD’nin Ortadoğu (Batı Asya) Özel Elçisi olarak görev yaptı. Times of Israel'in haberinde aktarıldığına göre, Gazze konusunda ABD-İsrail arasında kurulacak güçlü ortaklığa vurgu yapıyor. OnePath Network’ün aktardığı kadarıyla, “O samimi Siyonist Yahudi kalbiyle” Witkoff, Netanyahu’ya mesaj ileten, Trump’ın Gazze planı için süreci ilerletme konusunda önemli müdahalelerde bulunan, etkili bir isim. Gayrimenkul komisyonculuğu alanındaki geçmişi, Gazze’nin yeniden inşasını bir iş fırsatı olarak gördüğüne, Filistin’in egemenliğinden ziyade, güvenliği öncelikli gören İsrail yanlısı politikalarla örtüştüğü yönünde kimi spekülasyonları tetikliyor.

Marc Rowan: Apollo Global Management’ın Yahudi CEO’su, AIPAC’nin önemli bağışçısı Rowan, New York Times’ın haberinde aktarıldığı biçimiyle, Filistin edebiyat festivaline ev sahipliği yaptığı için Pensilvanya Üniversitesi’ni boykot etmek gibi, antisemitizm olarak damgaladıkları eylemler sebebiyle üniversitelere yönelik bağış yapmama kampanyasına öncülük etti. American Prospect sitesinin değerlendirmesinde aktarıldığı biçimiyle, Rowan’ın Filistin karşıtı aktivizmi, Filistin yanlısı protestolar sırasında üniversite yönetimlerinin istifasını istemeyi de içeriyor. Barış Kurulu’na sunacağı finansal uzmanlıkla ilgili birikiminin, Gazze’nin yeniden inşasına yönelik yatırımları denetlemekte kullanılacakmış gibi görünüyor. BBC’nin haberinde dile getirildiği biçimiyle, eleştirmenler, Rowan’ın İsrail yanlısı duruşunun Siyonist kontrolü pekiştireceğini savunuyorlar.

Martin Edelman: İsrail yanlısı bağları olan bu Yahudi avukat, uluslararası gayrimenkul işlemlerinde uzmanlaşmış bir isim. Watan’ın haberine göre, Siyonizmin çıkarlarıyla uyumlu olan anlaşmalar için zemini hazırlayan Edelman, ABD-BAE arasındaki ilişkileri tesis etti. JNS.org sitesinin tespitiyle, Edelman, Batı Asya diplomasisinde, Filistin haklarını hiçe sayarak normalleşme çabalarını desteklemek gibi bir rol oynuyor. Kudüs Dış İlişkiler Merkezi’nin de dile getirdiği biçimiyle, Barış Kurulu içindeki konumu uyarınca Edelman, muhtemelen ileride Gazze’nin yeniden yapılanması için gerekli yasal çerçevelere odaklanacak ve İsrail’in çıkarlarını koruma yönünde adımlar atacak.

Binyamin Netanyahu: İsrail Başbakanı ve Gazze soykırımının baş mimarı olarak Netanyahu, Conversation sitesinin yorumuyla, Filistinliler üzerinde askeri üstünlük kurma doktrinine bağlı kalan bir isim olarak, ideolojik Siyonizmi temsil ediyor. Hiç vazgeçmediği yayılmacı politikası New York Times gazetesinin bile “ırk ayrımcısı” olarak nitelendirdiği politikalara yol açtı. CNN haberinde aktarıldığı biçimiyle, Türk ve Katarlı yetkililerin varlığı karşısında duyduğu öfkeye rağmen Netanyahu’nun Barış Kurulu’nda yer alması, İsrail’in veto yetkisini güvence altına alma amacını güdüyor.

Tony Blair: Bu makale boyunca ayrıntılı olarak ele alındığı gibi, Blair’in çıkarcı Siyonizmi ve İsrail politikalarına yönelik destekleriyle tanımlı geçmişi, onu Barış Kurulu’na uygun bir isim haline getiriyor. Ama onun bir yandan da ikiyüzlü bir üye olduğunu söylemek gerekiyor.

Marco Rubio: Bu Evanjelik Hristiyan, İsrail’i hararetle savunan bir isim. 2015’te Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu’na hitaben yaptığı konuşmada dile getirdiği biçimiyle, İsrail’e desteği Kitab-ı Mukaddes kaynaklı bir emir olarak görüyor. Liberty Üniversitesi’nin internet sitesindeki bir yorumda Rubio’nun Hizbullah’a yaptırımlar uygulanması, ABD büyükelçiliğinin işgal altındaki Kudüs’e taşınması için yasa çıkarılması ile ilgili fikirleri desteklediğinden söz ediliyor. Sojourners, Rubio’nun Barış Kurulu’nda oynayacağı rolün, ABD-İsrail ittifakına sürekli vurgu yapan Trump’ın sert tutumuyla örtüşeceğini söylüyor.

Susie Wiles: Wiles’ın piskoposluk idaresini savunan, papalığı geri plana atan Episkopalizm akımı savunduğu biliniyor. Buna karşın, kendisi Hristiyan Siyonist değil. Sarasota Herald-Tribune’ün tespitiyle, Wiles, gene de Florida siyaseti ve Trump’ın çevresi aracılığıyla Mike Huckabee ile bağlantılı bir isim. Washington Post’un ayrıntılı haberinde aktarıldığı biçimiyle, 2020’de Likud’a danışmanlık yaptı. Barış Kurulu’nun parçası olan Wiles’ın, Trump basın toplantılarında, Gazzelilerin soykırımcı bir girişim dâhilinde başka bir yere taşınmasını önerdiğinde ona “endişeyle” veya “öfkeyle” baktığı söyleniyor. Kendisinin dengeleyici bir güç olduğundan söz ediliyor.

Ajay Banga: Bu Hint asıllı Amerikalı Sih, BDS veya Siyonizm konusunda kamuoyu önünde bir pozisyon almış biri değil. Ancak liderliğindeki Mastercard ve Citigroup, BDS’ye karşı çıktığı, işgal altındaki Filistin topraklarında faaliyetlerini sürdürdüğü biliniyor. Banga, Barış Kurulu’nda oynayacağı rolü Gazze’yi yeniden inşa etmek için “hayatta bir kez karşılaşılabilecek bir fırsat” olarak tanımlıyor. Soykırıma değinmeyen Banga, “her iki tarafın can kayıplarından” dem vuruyor, her iki tarafı da savunmaya çalışıyor. Ghada Karmi gibi eleştirmenler, onun kurula katılımının Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını göz ardı eden, Batı yanlısı, Siyonist eğilimli bir çerçeveyle uyumlu olduğunu söylüyorlar.

Robert Gabriel: Mayıs 2025’ten beri Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı olarak görev yapan Gabriel, Wikipedia’da belirtildiği üzere, Stephen Miller’ın özel asistanı olarak çalışmış, Trump yönetiminde politika odaklı bir rol üstlenmiş. LegiStorm’un detaylı haberinde dile getirildiği biçimiyle, danışmanlık firması Gabriel Strategies ve Miller ile Susie Wiles’a olan yakınlığı, İsrail yanlısı sert politikaların güçlendirileceğini ortaya koyuyor. Brookings Enstitüsü’nün değerlendimesine göre, Gabriel’in Trump’ın seçim kampanyasında oynadığı rol, onu Gazze’de Siyonist yanlısı güvenlik önlemlerinin kilit uygulayıcısı konumuna taşıyor.

Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, Gazze’de 2023’ten bu yana ölü sayısı 70.000’i aşmış durumda, üstelik bu sayıyı Siyonist ordu bile kabul ediyor. Akademik çalışmalarsa yaklaşık 400.000 ölüm veya kayıp vakası olduğunu söylüyorlar. Süregelen felç edici abluka ile birlikte, Barış Kurulu kendi içinde, imkânlara kısıtlı erişim, zorla uyum, “yeniden yapılanm” adı altında yerinden etme girişimleri gibi zulümlerin yaşanmasını mümkün kılma riski barındırıyor.

Blair’in kurula dahli, plana sahte bir meşruiyet kazandırıyor. Eğer plan, işgali veya etnik temizliği pekiştirirse, Blair’i suç ortağı konumuna taşıyacaktır. BBC’nin haberine göre, Barış Kurulu’nda hiçbir Filistinli bulunmuyor, ancak CNBC’nin listelediği gibi Bahreyn’den İsa bin Selman Halife, Fas’tan Nasır Burita, Ürdün’den Eymen Safadi, BAE’den Rim Haşimi, Mısır’dan Hasan Reşad, Katar’dan Ali Sevvadi ve Türkiye’den Hakan Fidan gibi kimi Arap ve Müslüman liderler kurula dâhil oldu.

Kimi çevrelerde görülen iyimserliğe ve CNN’in haberinde gördüğümüz üzere, Netanyahu’nun tam olarak bilgilendirilmediği iddialarına rağmen, bu isimler, Siyonizmin işbirlikçileridir. NATO üyesi Türkiye, bilhassa BAE, Filistin haklarını göz ardı eden normalleşmenin zeminini inşa etmektedir.

Trump, kendini “Dünyanın Kralı” olarak mı görüyor? Ömür boyu başkanlık yapma ve veto hakkına sahip olma yetkisiyle, Kurul, onu küresel bir hakem konumuna taşıyor. Bu noktada “Ölümünden sonra tahtı kim devralacak?” sorusunu sorabiliriz. Siyonist damadı Kushner, Filistin’in kaderi üzerindeki Siyonist kontrolü perçinleyen şaibeli bir isim.

Blair’i Tutuklayın: Cezasızlığa Son Verin

İnsan hakları savunucularının da belirttiği gibi, Blair, Irak işgalindeki rolü ve orada işlediği (Chilcot raporu ve hukuki uzlaşmanın da kabul ettiği) savaş suçları ile Siyonist yanlılığından Gazze bağlantılı planlara kadar uzanan gücü suiistimal etme girişimlerine imkân sağlaması sebebiyle Lahey’de yargılanmalıdır.

Kamuoyundaki öfke devam ediyor: X platformundaki kullanıcılar bu öfkeyi dile döküyorlar. Her fırsatta “Tony Blair savaş suçlarından dolayı hapse girmeli” veya “Tony Blair Gazze’ye değil Lahey’e gitmeli” yorumlarında bulunuyorlar.

Onur nişanları elinden alınmalı, evrensel yargı yetkisi kapsamında yargılanmalı. İnsan hakları savunucuları ve sosyal medya kullanıcıları, bundan daha azının adaleti alaya almak anlamına geldiğini söylüyorlar.

Blair’in Trump’ın Barış Kurulu’nda oynayacağı rol, en büyük hakaret olarak görülüyor: Bir savaş suçlusu, ülkesinin zemin hazırladığı, iki yıldan fazla süren soykırımın harap ettiği bir ülkede “barış”ı denetliyor.

David Miller
20 Şubat 2026
Kaynak

, ,

İran Devrimi’nin Büyük Savaşçısına ve Liderine



Halk Cephesi, İran Devrimi’nin büyük savaşçısı ve lideri Ali Hamaney'in ve şehit düşen liderlerin vefatından dolayı derin üzüntü duymaktadır.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, İran Devrimi’nin rehberi ve lideri olan büyük lider ve savaşçı Sayın Ali Hamaney’in ve Siyonist-emperyalist ittifak güçleri tarafından gerçekleştirilen hain bir suikast sonucu öldürülen askeri ve siyasi liderlerden oluşan bir grup yoldaşının vefatından dolayı derin üzüntü duymaktadır.

Halk Cephesi olarak, devrimin kurucusu Humeyni’den devrim bayrağını devralan bu devrimci savaşçıya veda ederken, onun vefatının, Amerikan hegemonyasını kırmak ve Siyonist projeyi tasfiye etmek isteyen küresel direniş güçleri için bir kayıp olduğunu tespit ediyoruz.

Merhum, hayatını yayılma ve egemenlik projelerine karşı direnişin ön saflarına adamış, otuz yıl boyunca cumhuriyetin dengeli bir bölgesel varlığa ve ulusal kurtuluş için merkezi bir desteğe sahip bir ülke olarak konumunu sağlamlaştırmak için çalışmıştır. Hareketler, özellikle de en karanlık zamanlarda stratejik desteğini gördüğü Filistin direnişi, bu hareketlerin temelini teşkil etmiştir.

Çatışma alanlarında doğan liderler, açık çatışmanın seyrinde yeni bir aşamayı temsil etmektedir. Hain güçler, devrimi ne vakit baltalamaya çalışsa, devrim daha da güçlenir, dökülen kan, bölgemizdeki her türlü sömürgeci varlığa ve Siyonist saldırganlığa karşı daha büyük bir kararlılık sağlayan canlı bir hatıra haline gelir.

Suikast politikası, halkların iradesi denilen ateşi söndüremez. Bu politika, her daim direnci güçlendirmiş, yaşanan kayıpları esaret altına alma amaçlı projelere karşı bir direniş gücüne dönüştürmek konusunda itici bir güç ve motivasyon teşkil etmiştir.

Bu işledikleri suç son değil, aksine, halkların çatışmanın gerçekliğine dair farkındalığının arttığı, egemenliği ve onuru savunma iradesinin derinleştiği bir sürecin yeni bir faslıdır.

İran, yerleşik kurumları ve birleşik halkıyla bu kaybın üstesinden gelecek, devrimci yaklaşımını ve ilkeli tercihlerini koruyarak, her türden liderlik boşluğunu yetkinlik düzeyi ve otoritesiyle doldurabilecek beceriye sahiptir.

Halk Cephesi, İran halkıyla tam anlamıyla dayanışma içerisinde olduğunu ifade eder. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve liderleri, kurtuluş güçleri arasındaki koordinasyonu güçlendirmenin, “siperlerde birlik ve muhtelif çatışma alanlarında direnişi pekiştirmenin” emperyalist ve Siyonist kibirle mücadele etmenin en etkili yolu olduğunu vurgular.

Şan olsun şehitlerimize, onlar ki ölü değiller... Zafer elbet bizim olacak.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi
Merkez Medya Bürosu
1 Mart 2026
Kaynak

, , ,

İslam Ümmeti Ayağa Kalkmalı



İslam ümmeti ayağa kalkmalı, İslam ülkelerinin liderleri, gasıp rejimin yüzüne halklarının öfkesiyle tokat atmalıdır.

Amerikan hükümeti de Filistin’de dökülen bu kandan sorumludur. Bu kibirli ve kontrol edilemez gücün desteği sayesinde Siyonistler, bu affedilemez suçları tüm arsızlıklarıyla işlebiliyorlar.

İslam ülkeleri ve hükümetleri, Filistinlilere uygulanan baskıyı tüm dünyaya duyurmalı, uyuyan vicdanları uyandırmalıdır.

Amerikan halkı, devlet adamlarının Siyonistlerin ayakları altında insanlık onurunu feda ettiğini biliyor mu? Avrupa ülkeleri, politikacılarının Siyonist kapitalistlerin ülkeleri üzerindeki egemenliği tarafından nereye sürüklendiğini biliyor mu?

Yeni bir Müslüman Ortadoğu inşa etme konusunda ulusların sorumluluğu var.

Gazze sorunu bir toprak parçası meselesi değil. Filistin sorunu, sadece coğrafi bir mesele değil: insani bir mesele. Tüm insanlığı ilgilendiriyor. Bugün Filistin sorunu, insani değerlere ve ilkelere bağlılık ile karşıtlık arasındaki ayrımı belirleyen ölçüttür. Bu, meselenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu süreçte Amerika'nın zarar göreceğinden şüphe yok.

On, yirmi, otuz yıl, diğer olaylarla karşılaştırıldığında tarihte bir an gibidir: çok hızlı geçer. Şüphesiz ki, Amerikalıların son elli, altmış yıldır Filistin meselesine ilişkin davranış biçimi, Amerika’nın tarihini ve geleceğini güçlü bir şekilde etkileyecektir. Filistin meselesi, yüzyıllarca Amerika için bir utanç kaynağı olacaktır.

Filistin özgürleştirilecektir. Bu konuda hiçbir şüpheniz olmasın. Filistin kesinlikle özgürleştirilecek ve Filistin halkı Filistin’e geri dönecek ve orada bir Filistin hükümeti kuracaktır.

Ortadoğu, Filistin meselesi gibi İslami bir Ortadoğu olacaktır. Tüm uluslar, Filistin’e karşı sorumludur. Hem Müslüman hükümetler hem de gayrimüslim hükümetler Filistin’e karşı sorumludur. İnsanlığı desteklediğini iddia eden her hükümet bu konuda sorumludur, ancak Müslümanların sorumluluğu daha ağırdır.

Müslüman hükümetler sorumludur ve görevlerini yerine getirmelidirler. Filistin meselesiyle ilgili görevini yerine getirmeyen her hükümet, zarar görecektir. Çünkü ulusların halkları uyanmıştır ve hükümetlerinden taleplerde bulunmaktadırlar. Hükümetler de bu taleplere boyun eğmek zorundadır.

Bu tarihi dönüm noktasında, dünya Müslümanları kendilerini sorumlu hissetmelidir.

İslam dininin omuzlarına yüklediği görevleri anlamalıdırlar.

Bir yandan, İslam hukukunda bir zorunluluk olan İslam topraklarını koruma görevleri vardır. Öte yandan, ezilen bir milletin yardım çığlıklarına cevap verme görevleri vardır. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

Bir Müslümanın yardım çığlıklarını işitip de cevap vermeyen kişi, Müslüman değildir.

Ve bugün yardım için feryat eden sadece tek bir kişi değil: bütün bir millettir.

Ali Hameney

[Kaynak: The Most Important Problem of the Islamic World: Selected Statements by Ayatollah Khamenei About Palestine, Moasseseh Pajooheshi Farhangi Enqlab Eslami, s. 62-63.]

,

İran’a Yönelik Saldırının Bağlamı


ABD’li emperyalistlerin ve İsrail denilen garnizon devletinin İran’a karşı yürüttüğü savaş, sadece bir başkanın keyfine bağlı bir gelişme değil, ayrıca, kırk yedi yıllık hibrit savaşın son ifadesi olarak da anlaşılmalıdır. Bu savaş, lanet Şah’ın devrilmesiyle başladı, o günden beri muhtelif aşamalardan geçerek bugüne geldi.

Irak Baasçılarının yürüttükleri savaş, Irak’ı vekil ordularına dönüştüren ABD emperyalistleri tarafından manipüle edildi, ama savaş, Iraklılar için yıkıcı sonuçlara yol açtı. ABD’li emperyalistler, İslam Cumhuriyeti’nin temellerini sarsmak için on yıllarca süren, suikast, bombalama ve sabotaj eylemlerini içeren, kapsamlı bir harekât gerçekleştirdi. Bu dört bölümlük makale serisinde, bunun neden olduğunu, bu emperyalist saldırganlığı, neden İran devriminin kapı dışarı ettiği ve meydan okuduğu küresel neo-kolonyal sistemin savunulmasına dönük çalışmaların bir parçası olarak anlamamız gerektiğini inceliyoruz.

BÖLÜM I:


Amerikan Emperyalizminin Temelleri


Giriş: Amerikan Askeri Üstünlüğüne Dair Yeni Değerlendirme

ABD ile İran arasında silahlı çatışma olasılığı giderek artarken, Amerika’nın elindeki gücün gerçek temellerinin eleştirel bir şekilde incelenmesi zorunlu hale geliyor. Yaygın anlatıların aksine, ABD’nin askeri üstünlüğü tarihsel açıdan gerçek değil zahiriydi. Bu üstünlük, gerçek bir askeri üstünlükten ziyade, ekonomik ve siyasi hegemonyanın bir yansımasıydı.

1991 Körfez Savaşı, bu dinamiğe örnek teşkil ediyor. Amerika’nın askeri gücünün elde ettiği zafer, aslında koalisyon güçlerinin önemli bir direnişle ve engelle karşılaşmadan ilerlemesini sağlayan rejimle ilgiliydi. Aynı şekilde, sıklıkla Soğuk Savaş’ın da Batı’nın askeri gücü üzerinden sona erdiği iddia ediliyor. Oysa bu süreç, Amerika’nın elindeki silahların tehditlerinden ziyade, Sovyet sisteminin içeriden bozulmasıyla ve liderliğin sosyalist yönetimi terk etmesiyle sonlandı.

Hollywood ve Batı medyasının kültürel mekanizmasıyla da desteklenen 2003 Irak işgalinin görünürdeki başarısı, Amerikan emperyalist sınıfında kendi güvenliklerine dair, tehlike arz edecek ölçüde şişirilmiş bir özgüvene yol açtı. Ancak bu özgüven, titiz bir incelemeyi gerektiren temellere dayanıyor.

Amerikan Hegemonyasının Ekonomik Temeli

ABD’nin uluslararası sistemdeki hâkim konumu, askeri kapasiteden kaynaklanmıyor. Amerika’nın 1945-1985 arası dönemde Sovyetler’e karşı herhangi bir konuda üstünlük sağlayıp sağlayamadığı bile şüpheli. Asıl, on dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında kurulan, daha sonra 1945’ten sonra ABD merkezli küresel düzenin inşasıyla pekiştirilen yapısal ekonomik avantajlar bu sistemi hâkim kıldı.

Kvame Nkruma, çığır açan analizi Neo-Kolonyalizm: Emperyalizmin Son Aşaması (1965) adlı eserinde, doğrudan sömürgeci kontrolün daha incelikli tahakküm mekanizmalarına dönüşümünü şu şekilde tanımlıyor:

“Asya, Afrika, Karayipler ve Latin Amerika’daki eski sömürge topraklarının militan halklarıyla karşı karşıya kalan emperyalizm, taktik değiştiriyor. Hiç tereddüt etmeden bayraklarından, hatta en çok nefret ettiği kimi yabancı yetkililerinden vazgeçiyor. Bunun, iddia ettiği gibi, eski tebaasına bağımsızlık ‘verdiği’, ardından kalkınmaları için ‘yardım’ edeceği anlamına geldiğini öne sürüyor. Ancak bu tür ifadelerin örtüsü altında, daha önce açık sömürgecilikle elde edilen hedeflere ulaşmak için sayısız yol geliştiriyor.”

[Kvame Nkruma]

Bretton Woods kurumları ve onların halefleri olan Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü, tam da bu neo-kolonyal kontrolün mekanizmaları olarak işlev görmektedir. Washington ve İngiliz ortağı, bu araçlar aracılığıyla, uluslararası ekonomik katılımın şartlarını belirledi, sözde bağımsız devletlerin ekonomik sistemlerini ve siyasi politikalarını dışarıdan yönlendirdi. Nkruma’nın tespitiyle:

“Yeni sömürgeciliğin özü, ona tabi olan devletin teoride bağımsız olması ve uluslararası egemenliğin tüm dışsal özelliklerine sahip bulunmasını gerekli kılmaktadır. Oysa gerçekte ekonomik sistemi ve dolayısıyla siyasi politikası dışarıdan yönlendirilir.”

Başlıca finans merkezleri, bankacılık ağları, sigorta piyasaları (özellikle Lloyd's of London) ve nakliye lojistiği üzerindeki kontrol, ABD’nin asgari düzeyde konuşlandırdığı askerle kapsamlı yaptırım rejimleri uygulama imkânına kavuşmasını sağladı. Piyasalara erişimini, sermaye akışını ve ticaret sigortasını engellemek suretiyle, ülkeleri ekonomik olarak tecrit etme kapasitesi edinen Amerika, asgari maliyetle işletilebilen bir finansal kuşatma savaşı sistemi kurdu.

Che Guevara’nın Emperyalizmin Niteliğine Dair Görüşleri

Ernesto “Che” Guevara, Üç Kıta Konferansı Mesajı’nda (1967), emperyalizmi koordineli uluslararası direniş gerektiren küresel bir sistem olarak anlamak için kapsamlı bir çerçeve sunmuştur:

“Emperyalizmin bir dünya sistemi, kapitalizmin son aşaması olduğunu, dünya çapında bir çatışmayla yenilgiye uğratılması gerektiğini aklımızdan hiç çıkartmamalıyız. Bu mücadelenin stratejik hedefi, emperyalizmin yok edilmesi olmalıdır. Dünyanın sömürülen ve az gelişmiş halklarına düşen, emperyalizmin temellerini ortadan kaldırmaktır: Sermayenin hammadde, teknisyen ve ucuz iş gücü temin ettiği, yeni sermayeyi, hâkimiyet için gerekli araçları, yani silahı ve her türden ürünü ihraç ettiği ezilen milletler olarak bizi mutlak bağımlılığa mahkûm kılan gücü yok etmektir.”

[Che Guevara]

Bu analiz, Amerika’nın finansal hegemonyasının yapısal işlevini açıklığa kavuşturmaktadır. ABD’ye akan sermaye (yalnızca 2021 yılında doğrudan yabancı yatırım 475,8 milyar dolar tutarındadır), sadece ekonomik işlemler değil, aynı zamanda Küresel Güney’den elde edilen fazlalığın Amerikan finans kurumları aracılığıyla yeniden yapılandırılması ve egemenlik araçları olarak yeniden kullanılması anlamına gelmektedir. Yaptırım rejimi, tam olarak bu mekanizma üzerinden işlemektedir: ABD, sermayenin aktığı kanalları kontrol ederek, direnen ülkeleri “mutlak bağımlılığa” mahkûm kılmakta veya alternatif olarak, onları küresel ekonomiden tamamen dışlayabilmektedir.

Che, ABD’yi bu emperyalist sistemin “başı” olarak tanımlamaktadır:

“Bunun başını belirlemek gerekiyor, bu baş da ABD’den başkası değildir.”

Bu tanımlama, stratejik sonuçlar doğurmaktadır. Amerika’nın İran’la doğrudan askeri çatışmaya yönelmesi, yalnızca bölgesel bir politika değişikliği değil, aynı zamanda emperyalist “baş”ın küresel neo-kolonyal sistemine yönelik meydan okumalara karşı savunma amaçlı bir tepkisidir. Ekonomik yollarla rejim değişikliğinin sağlanamaması, yaptırım rejiminin içte beklenen çöküşe yol açamaması, emperyalistleri açık askeri saldırganlığa başvurmaya zorlamaktadır.

Finansal Hegemonyanın Nicel Boyutu

Ampirik veriler, finansal hâkimiyet analizini doğrulamaktadır. ABD’deki doğrudan yabancı yatırımlar (DYY), Amerikan piyasalarındaki sermaye yoğunlaşmasının olağanüstü boyutunu ortaya koymaktadır. 1994 yılında DYY girişleri, 46,1 milyar dolara ulaşmışken, 2000 yılında internet âleminde yaşanan canlanmanın zirveye ulaştığı noktada bu akışlar 320,3 milyar dolara yükselmişti; bu da sadece altı yılda neredeyse yedi katlık bir artış anlamına gelmektedir. 2001’deki resesyon ve 2008’deki finansal kriz sonrasında bile (ki bu dönemde girişler 2003’te 69,5 milyar dolara ve 2009’da 157,7 milyar dolara düşmüştü), sermaye girişinin yapısal modeli devam etti. 2021 yılına gelindiğinde, DYY girişleri, 2020’de pandemi üzerinden dibe vurduktan sonra 2021 yılında yüzde 247’lik bir artışla  475,8 milyar dolara ulaştı.

2024 yıl sonu itibarıyla, ABD’deki doğrudan yabancı yatırım stoku 5,71 trilyon dolar iken, Amerika’nın yurtdışındaki doğrudan yatırımı 6,83 trilyon dolara ulaştı. Bu önemli dış yatırım pozisyonu (iç yatırımı 1,1 trilyon dolardan fazla aşan) Amerikan finansal bağımlılığı iddialarıyla çelişiyor gibi görünebilir. Ancak, kritik ölçüt, doğrudan yatırım değil, portföy akışları ve net uluslararası yatırım pozisyonudur (NIIP).

ABD Hazine Bakanlığı Uluslararası Sermaye (TIC) raporlama sistemi, portföy yatırım bağımlılığının boyutunu ortaya koymaktadır. 1997 yılına gelindiğinde, yabancıların ABD’deki uzun vadeli tahvilleri 2,8 trilyon dolara ulaşarak 1994 seviyelerine göre yüzde 125’lik bir artış gösterdi. ABD’de şirket borçlarında yabancıların sahip olduğu oran toplam piyasanın yüzde 38,4’üne çıktı, hazine tahvillerindeki yabancı varlıkları 1,05 trilyon doları buldu. Bu eğilim, takip eden otuz yıllık dönemde önemli ölçüde hızlandı.

En çarpıcı değişim, net uluslararası yatırım pozisyonunda yaşandı. ABD, 1985 yılında dünyanın en büyük alacaklı ülkesinden en büyük borçlu ülkesine dönüştü. Bu konum iyice olumsuza evrildi. Borç yükü arttı. 2025 yılının üçüncü çeyreğinde, net uluslararası yatırım pozisyonu (NIIP) eksi 27,61 trilyon dolara ulaştı; bu da yabancıların ABD varlıkları üzerindeki alacaklarının, Amerikalıların yabancı varlıklar üzerindeki alacaklarını şaşırtıcı ölçüde aştığı anlamına geliyor.

ABD’nin yurtdışındaki varlıkları 41,27 trilyon dolar iken, yabancı kuruluşlara olan borçları 68,89 trilyon dolara ulaştı. Bu, temel bir yapısal bağımlılığı ifade ediyor: Amerikan ekonomisi, faaliyetlerini finanse etmek, borçlarını ödemek ve dolar hegemonyasını sürdürmek için yıllık ortalama yüz milyarlarca dolar tutarında sürekli sermaye girişine ihtiyaç duyuyor.

Nkruma’nın neo-kolonyal ekonomik mekanizmaya ilişkin analizi, bu bağımlılığı açıklığa kavuşturuyor:

“Yeni sömürgeci devlette hükümet politikası üzerindeki kontrol, ancak devletin işletme maliyetlerine yapılan ödemelerle, politikayı dikte edebilecekleri pozisyonlarda memurların sağlanmasıyla ve emperyal güç tarafından kontrol edilen bir bankacılık sisteminin dayatılması yoluyla döviz üzerinde parasal kontrol sağlanmasıyla güvence altına alınabilir.”

Nkruma’nın, gelişmekte olan ülkelerin doğrudan kontrol altına alındığından söz ettiği gerçeklikte ABD, bu ilkenin kapsamını dünyayı kuşatacak ölçüde genişletti, hatta gelişmiş kapitalist ekonomilerin bile dolar bazlı finansal yapılara bağlı kaldığı bir sistem yarattı. “Döviz üzerindeki parasal kontrol”, doların rezerv para birimi statüsü ve SWIFT bankalararası takas sistemi aracılığıyla sağlandı; bu mekanizmalar, Washington’ın sadece gelişme düzeyi düşük olan devletlere değil, müttefiklerine ve rakiplerine de politika dikte etmesine imkân sağlıyor.

Marx’ın Finans Kapitalin Muhayyel Niteliğine Dair Görüşleri

ABD’nin sürekli sermaye girişlerine bağımlı bir borçlu imparatorluğa dönüşmesi, Marx’ın gelişmiş kapitalizm analizinde belirlediği eğilimlerle tam olarak örtüşüyor. Marx, Kapital’in üçüncü cildinde, faiz getiren sermayenin ve kredi sisteminin gelişmesinin, “muhayyel sermaye” olarak adlandırdığı, emtia üretiminde herhangi bir maddi temeli olmadan genişliyormuş gibi görünen sermayeyi nasıl ürettiğini incelemiştir. Marx’ın tespitiyle:

“Faiz getiren sermayenin ve kredi sisteminin gelişmesiyle birlikte, aynı sermayenin veya belki de bir borç üzerindeki aynı hakkın farklı ellerde farklı biçimlerde ortaya çıkmasıyla, tüm sermaye, ikiye, hatta bazen üçe katlanmış gibi görünür. Bu ‘para sermayesi’nin büyük bir kısmı, tümüyle muhayyeldir.”

Bugün Amerika’daki sermaye akışlarının bileşimi bu dinamiği açıklığa kavuşturuyor. Portföy yatırımı (hisse senetleri, tahviller ve diğer menkul kıymetlerin alımı) sınır ötesi sermaye hareketlerinin büyük çoğunluğunu teşkil ediyor, üretken varlıklara yapılan doğrudan yatırımı gölgede bırakıyor. Sermaye akışlarının finansallaşması, gücü büyük finans merkezlerinde (New York, Londra ve bunların kurumsal uzantılarında) tam olarak Amerikan yaptırımlarının avantajlar sunduğu düğüm noktalarında yoğunlaşıyor.

Marx, bu muhayyel sermayenin “sermayeleştirme” olarak adlandırdığı süreç aracılığıyla işlediğini, yani dönemsel gelirin geçerli faiz oranına göre hesaplanarak görünür sermayeye dönüştürüldüğünü daha da ayrıntılı olarak açıklıyor:

“Muhayyel sermayenin oluşturulmasına, sermayeleştirme denir. Her dönemsel gelir, ortalama faiz oranı üzerinden hesaplanarak, bu faiz oranıyla ödünç verilen bir sermayenin elde edeceği gelir olarak sermayeleştirilir.”

ABD’den yabancıların alacağı 27,61 trilyon dolarlık tutar, tam da bu sermayeleştirilmiş alacakları ifade eder; yani bu tutar, faiz ödemelerinden, temettülerden ve beklenen varlık değer artışından elde edilecek, gelecekteki gelir akışlarının alınıp satılabilir finansal araçlara dönüştürülmüş halidir.

Amerikan imparatorluğu, emtia ihracatı değil, borçlanma araçları ve finansal alacakların başka ülkelere ihraç edilmesi yoluyla işlemektedir. Bu işlem, “küçülen bir zemin olarak üretim kapasitesi üzerine (Marx’ın tabiriyle) “devasa bir kredi üst yapısı”nın inşa edilmesini sağlar.

Marx’ın devlet tahvillerini muhayyel sermayenin temel bir biçimi olarak analiz etmesi, Amerika’nın mali bağımlılığı ışığında özel bir önem kazanmaktadır:

“Üretken sermaye gibi basit bir kavramdan muhayyel sermaye kavramına ulaşılamaz. Neticede muhayyel sermaye, borsada kumarın konusu olan, aslında yıllık vergi gelirinin belirli bir kısmına ilişkin hakkın alınıp satılmasından başka bir şey değildir.”

Bugün yabancıların elindeki ABD hazinesi tahbillerinin tutarı 8 trilyon doları aşmıştır. Bu da bize, gelecekte oluşacak, bugünden hak iddia ettiği vergi gelirlerinin küresel kredi sisteminin mekanizmaları aracılığıyla likit finansal varlıklara dönüştürüldüğünü söylemektedir. Amerikan devletinin yurt dışında askeri güç gösterme kapasitesi, temelde bu muhayyel hak iddialarını uluslararası yatırımcılara pazarlama yeteneğine bağlıdır.

Amerika Haracı Toplamak Zorunda

Yukarıdaki rakamlardan da görülebileceği gibi, küresel neo-kolonyal sistem, sermayenin ABD ve müttefiklerine akmasını sağlamak üzere tasarlanmıştır. Bu savaşın içinde yer alan her şey, ciddi bir tehdit olarak görülmektedir. ABD’nin İran’a yönelik saldırganlığının temelinde de bu yatmaktadır; bu asalak sistem, dünyanın yeni bölgelerinin sömürüye ve varlık yağmasına açılmasını gerekli kılmaktadır. Büyük sanayisi ve hidrokarbon yataklarıyla İran, asalak sınıf için yeni bir hudut bölgesi teşkil etmektedir.

Bu yazının bir sonraki bölümünde, 1979 devriminden bu yana İran’ın başarılarına ve ekonomik kalkınmaya yönelik bu adımların, İran’ı sadece ham kaynak çıkarımı yapılan yoksulluk içindeki bir yer olarak tutmak isteyen emperyalistlerin giderek artan saldırganlığına neden olduğu gerçekliğe bakacağız.

Marx Engels Lenin Enstitüsü
20 Şubat 2026
Kaynak

, ,

Hameney: Anti-Emperyalist Mücadele Tarihinde Bir Kahraman



İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciun

 

Ali Hameney, hayatını imparatorluğa karşı direnerek kurdu.

Genç bir devrimci olarak, Şah’ın ABD destekli SAVAK polis teşkilâtı tarafından defalarca tutuklandı ve işkence gördü. Bir suikast girişiminden sağ kurtuldu. İran-Irak Savaşı’nı cephede, o zamanlar ABD tarafından silahlandırılmış Saddam Hüseyin’e karşı savaşarak geçirdi.

Liderliği altında İran, Batı Asya'da Batı egemenliğine karşı direnişin omurgası haline geldi.

Filistin’deki direnişin en tutarlı küresel savunucularından ve maddi destekçilerinden biriydi. Filistin direnişini, mezhepsel bir mücadele olarak değil, işgale ve yerleşimci sömürgeciliğine karşı direnişin merkezi olarak değerlendirdi.

Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı karşıtı hareketlerle, Latin Amerika’daki kurtuluş mücadeleleriyle ve emperyalist kontrolün yörüngesinden kurtulmak için savaşan tüm uluslarla dayanışma ilişkisi kurdu. İrlandalı devrimcilere destek verdi. Bobby Sands ve ölüm orucu şehitleri için konuşma yaptı. İran o süreçte İngiltere elçiliğinin olduğu sokağın adını Bobby Sands olarak değiştirdi.

Hameney, hem ulusal zenginliğin artmasını hem de Batı kapitalist egemenliğinden kurtulmayı ve kendi kendine yeterliliği sağlamayı amaçlayan bir “Direniş Ekonomisi” aracılığıyla sosyal adaletin yönetimini hedefleyen bir ekonomi anlayışını savundu.

Batı’nın seküler solundan onu eleştirmek isteyenler, Hameney’in otoritesinin, geniş bir teolojik külliyat üreten, ömür boyu süren İslami devrimci ilimlere dayandığını kabul etmelidir.

Devlet lideri rolünün yanı sıra, her şeyden önce Şii İslam’ın 12 İmamcı Caferi mezhebinde yüksek bir liderlik pozisyonu olan Marci-e Taklid (örnek alınacak kişi) idi ve yüz milyonlarca takipçiye hizmet etti. Muhafazakâr sosyal pozisyonları keyfi emirler değil, Şii geleneğinin ana akım yorumları ve inançlarıyla derinden tutarlıydı.

Hamaney’i anti-emperyalist mücadele tarihinde bir kahraman olarak görmeyip onu başka türlü değerlendirenler, düşmana hizmet ediyorlardır.

Fergie Chambers
1 Mart 2026
Kaynak