23 Mayıs 2026

,

Bozuk Terazi

 

Şimdi mutlak butlan tartışıla dursun, solun önemli bir bölümü, CHP’nin ön bahçesinde toplanıyor. Öte yandan, kapatılan özel üniversiteye işçi sınıfının biricik gazetesi Evrensel ve demokrasi timsali KESK sahip çıkıyor. Bu sahipleniş, Evrensel’de aynı karede buluşuyor. Murat Belge’lerin tez yönettiği, AB K3 projeleriyle post modernizmin ve yeni solun literatürünü çevirip kurslar düzenleyen özel üniversitelere sol sahip çıksın, çıkıyor.

“Öğrenci mücadelesi” dedikleri bile sınıfsal açıdan burjuvaziye denk düşüyor. Patronu ve zengin çocuklarını savunan sol ve sendikacılık, bu ülkenin emperyalizmle ilişki kuranlarının gerçeği.

Bu gerçekle Gazete Duvar’da yazanlar, şimdi Gazi ve Okmeydanı’nın dönüşümünü betimlemek için haber dosyası hazırlıyor. Tüm bu süreç, birbirinden bağımsız düşünülemez. Acaba CHP’ye sahip çıkan kalabalıkta kitle arayan Partizan ne zaman sahneye çıkacak? Ekrem maskesini takanlar, bugün CHP genel merkezinin önüne biriktiler.

Filiz Gazi’nin haber dosyasını Sendika sitesi yayınlıyor.[1] Haberin bir yerinde geçmişteki bir olay hatırlatılıyor: Mahallede hırsızlık yapan birinin kapı kapı gezdirilip teşhir edilmesi. Bu pratik, korkunç olarak değerlendiriliyor.

Onur, ancak ve ancak onu koruyarak yaşayanlar için savunulur. İlke olmayınca hırsız ile emekçinin onuru eşitlenir. Korkunç olan bir durum yok, Gazi’de hırsızlık yapmak, yoksulun yoksulu soyma gerçeğinde değerlendirilmelidir. Korkunç olan, Aleviliğin adalet mekanizmasını gerici kabul edip, içini boşaltmaktır.

Şu an Özgür Özel, canlı yayında, “Boykotsa boykot, grevse grev!” diyor. Kime güveniyor? Sendikalara! Özgür Özel, sendikaların gölge başkanıdır. Ona bunu söyleten, Gazi’nin bu dönüşümüne direnmeyenler, özel üniversite patronlarına sahip çıkan sendikalar ve 1 Mayıs’ta Özel’e kürsü verenler, İmamoğlu için İBB önüne çekilen otobüsün üstüne çıkıp konuşan parti başkanlarıdır.

Sol, diye bu çete siyaset yürütüyor. Yayınları Marksizm Leninizme ait kavramlardan geçilmez. Mızrakların ucuna Das Kapital’den sayfa takanların ufku CHP kadardır. CHP’li belediyelerde işçiler greve çıkmasın diyedir bu siyaset.

Özgür Özel, meydan okurken sendikalara ve onları yöneten sol partilere güveniyor. İşçi sınıfının bekası söz konusuysa “Sendikalar nereye derse biz oraya gideriz”, CHP’nin bekası tehlikedeyse “Grevse grev!” denir.

Halen Troçkist SEP’ten ve işçi sınıfı siyasetini yürüten ve kendisini Stalinist diye pazarlayan EMEP’ten medet uman varsa CHP’ye kol kanat gerebilir.


Seksen öncesinde Çorum’da katliam yaşanması üzerine egemenler “Çorum’u bırakın, siz Fatsa’da yaşananlara bakın!” demişti. Siz, Anadolu’da yaşananlara bakın. Çığlık nereden ve nasıl yükseliyor da neden ve ne biçimde bastırılıyor?

Anadolu’nun bir köyünde 65 yaşındaki bir çoban, köydeki piknik yerinin iyi bakılmadığını, alkol kullananların arabayla geçerken bira şişelerini yola fırlattığını, köyün piknik alanında gençlerin motorla gürültü yaptığı için araç girişini kapattıklarını, hatta 15-16 yaşındaki gençlere babalarının artık hiçbir söz edemediğini, uyuşturucunun her yere yayıldığını, engellenmesinin zor olmadığını söylüyor. Köylüye kulak verdiğinizde, size ayran ikram eder, Kaldıraç’ın yayınevine gittiğinizde, size "Buraya kadar gelmenize gerek yoktu, kitapçılardan da yayınlarımızı temin edebilirsiniz, Gazi’de dergi bıraktığımız yer var, aramızda ‘Hızır’ın Meyhanesi’ diyoruz" der.

Yaşamın gerçeğiyle solun aymazlığı arasındaki çizgi burada kalınlaşıyor. Tokat’ın bir köyüne maden ocağı açılmasına yönelik yaylaya giden sendikadan bir emekçi anlatıyor: “Yaylaya davul zurnayla gittik. Ardından zaten yanlarında getirdikleri rakılar içkiler çıkarıldı, içtik. Tokat küçük yer, meydanda göstermelik basın açıklaması dışında bir şey yapılmaz.”

Bu yerel örnekler, ülke siyasetinin örneklemidir. Hatta bir örnek daha verelim: Birbiri ardına sıralanmış köy yollarındaki minibüs duraklarında üç hilal ve MHP yazılamaları var.

Ortada sol yok, sosyalist mücadele yok. Bir dönem sol çevreler, İstanbul ve Ankara’dan Anadolu şehirlerine kadrolu insanını yollardı. Halkla ilişkilerin kurulup yerelde kökleşmek için yerel basın faaliyetleri yürütülürdü. Önce İstanbul’a, sonra Kadıköy’e, o da olmazsa Avrupa’ya göç edildi. Geride kalanlar da CHP’nin kanatları altına, Ekrem maskesinin ardına sığındı.

Bir de Yenilgi Yılları Okulu diye kitap yazanlar, hemen her kültür sanat dergisinin ilk sayısında yazanlar var. Ortalık, bu aydın tiplemesi gölge şeflerle doldu. Yenilgi, sol siyaset adına yapılıyorsa, yazar, hangi kolektif pratikten geçmiştir? Dışarıdan içeri adına konuşmanın mantığı nedir? Yenilgi, mücadele edenler için geçerlidir. O nedenle yenilgi, kolektif adına yazılır. Kitap yazılacaksa, başka konular bulunabilir birey solcular için.

Öncelikle çocuğuna müdahale edemeyen ve aile kavramını birey toplamına dönüştüren söylemi sol yaydı. Bireysel özgürlük ve kutsal aile karşıtlığı sloganlarını bu ülkenin zihnine sol işledi.

Bugün Z Kuşağı diye uydurulan kitle, yetişkin solcuların fantazyalarının ve heveslerinin karşılık bulmuş hâlidir. Z denilen kuşağın tanıtılan özellikleri, tamamen kendilerinden bağımsız şekilde kendilerine yüklenendir. Bir türlü birey olamadıklarını iddia edenler, bugün Z Kuşağı güzellemesi üzerinden kendi yozlaşmasına alan açıyorlar. Küreselleşmenin gençliğini sol yüceltemez.

Ege’nin köyünde de başka bir bölgenin köyünde de sorunlar az çok ortaktır. Artık köylerde tarlada, bağda ve bahçede; şehirlerde atölyelerde ve teknik alanlarda çalışacak genç kuşak bulunamıyor. Köyler, sadece doksanlarda boşaltılmadı, bugün Batı illerinin köyleri de genç kuşaktan arındırıldı. Sadece ekonomik alt yapıyla sorunları açıklamak, kültürün dönüşüp alt yapıya indirdiği darbeyi görmezden gelmeye neden olur.

Topraktan anlamayan, basit bir tamiratı bile beceremeyen Z kuşağı ama dijital serserilikten sosyal medya protestoculuğuna maharet sahibi bir gençlik. Hâlen köylerde sayıları az da olsa topraktan anlayan üretimde işbilir gençler var ve gelirini erken yaşta bu şekilde kazanıyorlar. UNICEF solculuğuna rağmen elde kalan son umut.

Bu denklemde Partizan’ın ne kadar ilgisini çeker, bilmeyiz ama uyuşturucudan yozlaşmaya ve üretimin tıkanmasına kadar köylünün sorunu ortada. Neticede köylü, sadece Dersimli değil!

Ayrıca Gazi örneğine dönecek olursak, mahallelerin geçmiş pratikleri halkın zihninde tazeliğini koruyor fakat köylü mücadelesini şablondan öteye geçiremeyenler, en başta Kaypakkaya’nın mirasına ihanet ediyor. Köylerle ilgili canlı tanıklıklara dayanan ne belge yazıyor ne siyaset üretiyor.

Çizdiğimiz tabloda hiçbir konu birbirinden bağımsız gelişmeyip biri diğeri olmadan değerlendirilemez. Aksi hâlde CHP’ye bakan, sadece onu görür, dün Kılıçdaroğlu’nu “Ya Hızır” diye savunup bugün Özel’e sahip çıkar.

İstanbul-Ankara hattına sıkıştırılmış sol siyasetin bizim nezdimizde bir önemi yok. Mutlak butlandan söz edilecekse o da mevcut sol siyasetin pratikleridir. EMEP, EHP, Sol Parti, Troçkist SEP ile HKP; KESK, DİSK ile Birleşik Kamu İş, CHP genel merkezinin ön bahçesinde toplanıyorsa, tarihsel olarak sınıf siyaseti mutlak butlan olarak ilan edilmiştir.

Sinan Akdeniz
22 Mayıs 2026

Dipnot:
[1] Filiz Gazi, “Siyasi Mahalleden Çete Ağına Gazi Mahallesi-1”, 24 Nisan 2026, Sendika.

22 Mayıs 2026

Reformizmin Stratejisi: Sınıf Mücadelesinin Özünü At İşçileri Rehbersiz Bırak


Bu yazı, kısmen Demokrat Parti yanlısı yorumcu Hasan Piker’in “maviye oy ver” ifadesinde özetlenen konumunu Lenin’le uyumlu gösterme çabalarına bir cevap olarak kaleme alındı. Piker’in safsatalarını çürütmenin en iyi yolu, Lenin’in ortaya koyduğu argümanlara bakmaktır. Burada, konuyla en alakalı argümanları, Piker’in okuduğunu vurguladığı, onun tarafından temsil olunan siyaseti, yani sınıf mücadelesini dar işyeri mücadelelerine ve (Piker’in kampının savunduğu durumda) sosyal programlara indirgeyen ekonomizm siyasetini reddeden “Ne Yapılmalı? adlı eserde bulmak mümkün.

Ekonomistler, kapitalist devlet meselesini göz ardı ederler ama buna rağmen konumlarını devrimci olarak göstermekte mahirdirler. Bu maharetleri, işçi mücadelelerinin politize edilmesine yönelik vurgularından kaynaklanır. Lenin’in, sınıf mücadelesinin ne anlama geldiğiyle ilgili söylemlerinde ya samimiyetsiz ya da gerçekten aptal olarak tanımladığı ekonomistlere yönelik alaycı tavrını ben bu şekilde dile döküyorum.

Ekonomistler, Lenin’in zamanında olduğu gibi bugün de bu özel mücadeleleri burjuvaziyi devirme görevinin yerine koyuyorlar. Demagojiden ibaret söylemlerinde, bu mücadeleleri sınıf mücadelesinin zirvesi, ilham alınacak en büyük eylemler olarak yüceltiyorlar. Sadece ekonomik mücadeleleri yüzeysel bir “siyaset” ile birleştirmenin işçileri özgürleştirebileceği düşüncesiyle, “ekonomik mücadeleye politik bir karakter kazandırmaktan” heyecanla ve coşkuyla bahsedip duruyorlar.

Lenin’in reformist cehalet üzerine yaptığı analizin bu kısmı, Amerika’daki iki partili sistem konusunda dile getirdiği kimi açıklamalara kritik bir bağlam kazandırıyor. Bu açıklamalar, “maviye (Demokratlara) oy ver” konumunu doğrudan itibarsızlaştırıyor ve ABD’de ekonomizmin neye benzediğini ortaya koyuyor. Lenin’in çıkarımı şu şekildeydi:

Tüm burjuva ülkelerinde, kapitalizmi savunan partiler, yani burjuva partileri, çok uzun zaman önce ortaya çıktılar. Politik özgürlüklerin kapsamı ne kadar genişse, o kadar sağlam bir yapıya sahiptirler. [...] Bu iki parti arasındaki mücadele, esas olarak gümrük vergilerinin yüksekliği üzerinden yürümüştür. Bu mücadelenin halk kitleleri için ciddi bir önemi yoktur. Halk, iki burjuva partisi arasındaki gösterişli ve anlamsız düellolar yoluyla aldatılmış, hayati çıkarlarından uzaklaştırılmıştır. Amerika ve İngiltere’de geçerli olan bu sözde iki partili sistem, bağımsız bir işçi sınıfı, yani gerçek anlamda sosyalist bir partinin yükselişini engellemenin en güçlü araçlarından biri olmuştur.”

Bu Amerikalı ekonomist cahiller, Demokrat Parti’yi işçi mücadelesinin bir aracı olarak savunurken, bu konumlarını kitlelerin kendiliğinden oluşan duygularını merkeze alarak meşrulaştırıyorlar. Kitlelerin ne kadarlık bir kesiminin politik radikalleşme sürecinin ilk aşamalarında yüzünü seçim sandığına, seçim siyasetine çevirdiğine işaret etmek suretiyle, seçimlere olan bu ilginin en uygun strateji olduğu sonucuna varıyorlar.

Lenin’in tespitiyle, bu reformist, seçimci siyasetin kaynaklandığı zihniyetle, kitlelerin ruh halini yakalamanın bir yolu olarak akılsız şiddeti savunan aşırı solcuların zihniyeti birdir. Lenin şunları söylüyordu:

“Politik faaliyetin mantığı, en iyi niyetlerle, terörü savunan veya ekonomik mücadeleye politik bir karakter kazandırmaya çalışanların bilincinden tamamen bağımsızdır. Cehenneme giden yol iyi niyetlerle döşenmiştir ve bu durumda iyi niyetler, insanı kendiliğinden ‘en az direnç çizgisi’ boyunca, tümüyle burjuva olan Credo [‘Amentü’] isimli programın belirlediği çizgi boyunca sürüklenmekten kurtaramaz. Şüphesiz ki, birçok Rus liberalinin (alenen liberal olanlar ve Marksizm maskesi takan liberallerin) teröre gönülden sempati duyması ve günümüzde yükselen terörist ruh halini körüklemeye çalışması da tesadüf değildir.”

Sınıf savaşını bu tür kendiliğindenlik tapıncından nasıl uzaklaştırabileceğimize gelince: Bu aşamada yapabileceğimiz en pratik değişikliklerden biri, örgütlenmenin varsayılan biçimini temsil eden dar, içe dönük uygulamanın ötesine geçmektir. Pratiğe iştirakimizi, örgütlenme alanımıza zaten dâhil edilmiş veya henüz dâhil edilebilecek birkaç kişiyle sınırlamayı bırakmalıyız. Şu an için, mevcut dönemde çekirdek kadroların bir parçası olacak herkesi esasen bünyemize kattık. İlerlemenin tek yolu, halk kitleleri arasında geniş, Epstein karşıtı bir koalisyon kurmak, kadroların parçası olmayacak ancak birincil mücadelelerde bizimle çalışmaya istekli olan halk kesimlerine ulaşmaktır. İşçi hareketini durgunluktan, Lenin’in kendi zamanında tespit ettiği ve hareket içindeki bugünkü sorunlarla benzerlik gösteren durgunluktan ancak bu şekilde kurtarabiliriz.

Lenin’in ekonomist ve reformist çevrelerde tanımladığı şey, son derece sınırlı bir düşünce yelpazesiydi ve bu düşünceler de sadece ekonomik mücadeleyle ilgili çalışmalarda karşılık buluyordu:

Son birkaç yılda en yaygın hale gelen Sosyal Demokrat çalışma grubunu ele alalım ve bu grubun çalışmalarını inceleyelim. Bu grup, ‘işçilerle temas halinde’ olup, fabrikalardaki suistimalleri, hükümetin kapitalistlere olan yandaşlığını ve polisin zulmünü şiddetle kınayan broşürler yayınlamakla yetinmektedir. İşçi toplantılarında tartışmalar, bu konuların sınırlarının ötesine asla geçmez ya da nadiren geçer. Devrimci hareketin tarihi, hükümetin iç ve dış politikası, Rusya ve Avrupa’nın ekonomik evrimi, modern toplumdaki çeşitli sınıfların konumu vb. konularda verilen dersler ve tartışmalar, son derece nadir görülür. Toplumun diğer sınıflarıyla sistematik olarak temas kurma ve bu teması genişletme konusunda ise kimse bunu tahayyül bile etmez. Aslında, bu tür grupların üyelerinin çoğunun hayal ettiği ideal lider, sosyalist bir politik liderden çok bir sendika sekreterine daha yakındır.”

Eğer Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA) örgütünde veya Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi gibi DSA’e yakın “Marksist-Leninist” görünümlü örgütlerde vakit geçirdiyseniz, bu pratik biçiminin nasıl olduğunu tecrübe etmişsinizdir. Buralarda, mücadele için faydalı olabilecek belirli olaylar veya konular sık sık tekrarlanır, oysa bu çalışma gruplarını yönetenler, sınıf savaşının liderliğinin neye benzediğini gerçekten anlasalar, durum değişirdi. Bu, mevcut momentte mücadele için en önemli olan konulara ise değinilmemektedir. Bu konuda ciddi bir ilgisizlik söz konusudur. Buradan da işçi sınıfı tarihi konusunda yüzeysel bir bakış açısı edinilmektedir. Bir örgüt bu şekilde durgunlaştığında, “işçilerle temaslar”ı sadece sendika örgütlenmesine indirgenir ki, proleter devrimci tarihin tamamı, bunun yeterli olmadığını göstermiştir. Ancak bu dar pratik biçimi, hareketi kendi kendini baltalayan bir döngüye hapseder ve onu politik mücadele yürütme konusunda gerçek beceriler edinmek için gereken özbilinçten yoksun bırakır.

Bu aşamada, Epstein karşıtı bir koalisyon kurmak, bu içe kapanık alışkanlıkların üstesinden gelmenin en iyi yoludur. Geleneksel olarak modern sol siyaseti tanımlayan kimlik siyaseti temelli dünya görüşünü reddetseler bile, herkesin içine düşebileceği alışkanlıklardır bunlar. Sınıf mücadelesinin özünü ortadan kaldırmaya çalışan sosyal demokratların yol açtıkları sorunun duyarcılığın varlığına bağlı olmadığını anlamamız gerekiyor. Sosyal demokratlar, son dönemde sol içinde yaygın olan duyarcı tavırlardan uzaklaşıyor, bu sefer de Roosevelt dönemine has sol siyasete benzeyen klasik bir ekonomizm anlayışına başvuruyorlar.

Reformistlerle, Lenin ve Bolşeviklerin onlarla mücadele ettiği gibi mücadele etmeliyiz: bu mücadeleyi, sınıf savaşında fiilen liderlik rolü üstlenmek, kitlelere somut bir rehberlik sunabilmek için kendiliğindenlik fetişizminden tümüyle kurtulmak suretiyle verebiliriz.

Rainer Shea
14 Mayıs 2026
Kaynak

21 Mayıs 2026

, ,

Uzlaşma



Muhammed Emel Dunkal, 23 Haziran 1940 günü Mısır’ın Kina şehrinde dünyaya geldi. 1958’de Kahire Üniversitesi Sanat Fakültesi’ne girdi. İlk yılın sonunda okuldan ayrılıp Kina Adliyesi’nde çalışmaya başladı. Ardından Süveyş Gümrük Müdürlüğü’ne girdi. Sonrasında Marksist eserlerle tanıştı. Şiir yazmaya başladı. İlk şiir kitabı Edeb dergisince basıldı. Eylül 1979’da kansere yakalandı. 21 Mayıs 1983 günü vefat etti.

Politik tartışmalara konu olan şiirler yazan Emel Dunkal, “Uzlaşma” şiirini İsrail-Arap çatışması ile ilgili olarak kaleme aldı. Şiir üzerinden kendisine “Reddedenlerin Emiri” lakabı takıldı. Şiir, Enver Sedat’ın İsrail’le imzaladığı Camp David Anlaşması’na karşı çıkanların bayrağı haline geldi.

* * *

Uzlaşma

 

Külçe külçe altın da serseler önüne
Uzlaşma.
De bana
Söksem gözlerini yuvalarından
Koysam yerlerine birer zümrüt
O paha biçilmez gözler görür müydü?

Kendini adammış gibi hissetsen de
Kardeşinle aranda
Çocukluk anıları uzanır.

Sizi hâlâ çocuk gören anneniz
Suçlasa da kardeşini
Gülümseyerek, suskunlukla
Sarılırsın ona.
Mahcubiyet, bastırır hasreti.

İkinizin arasında ebedi bir huzur uzanır
Sanki kılıcınız da
Sesleriniz de bir gibidir.
Sanki siz ölseniz de geride
Eve bakacak
Evlada baba olacak biri vardır.

Gözlerinden süzülen, benim kanım mı?
Kanın üzerine örttüğün benim urbam mı?
Kanımın üzerine altın ve gümüşle süslenmiş
Kıyafetler giyer miydin?

Bu ki çetin bir harp!
Harap eder yüreği
Dövüşeceksin ki yüzleri yere eğilmesin Arapların
Uzlaşma.
Sakın uzlaşma.
Saklanacak yer arayıp durma.

Kana karşı kan da verseler
Uzlaşma.

Kesilen başa karşı baş da kesseler
Uzlaşma.

Eşit mi tüm başlar?
Bir yabancının yüreği bir mi
Kardeşinin yüreğiyle?
Onun gözleri kardeşinin gözleri midir?
Kılıcı tutan el
Seni yasa sürükleyen kılıcı tutan ele
Denk midir?

Sana gelip
Durduracağız akan kanı
Aranızı bulacağız diyecekler.

“Biz kuzeniz”
Demeyi ihmal etmeyecekler.
Söyle onlara
Katlettiklerini hiç öyle görmediler.

Sok kılıcını çölün alnına
Ta ki o hiçlik
Sana benim bir
Kardeş
Şövalye
Baba
Bir padişah olduğumu.

Uzlaşma.

Saraya sultan etseler, gene de uzlaşma.

Nasıl çiğnersin babanın oğlunun cesedini?
O tahtta nasıl sahte bir neşeyle gülüp eğlenirsin?
Senin ellerini tutan ama üzerlerindeki kanı görmeyen
İnsanların ellerine nasıl bakacaksın?

Kan dediğin süs, yakamda bir nişan.
Ok gelip saplanır sırtıma
Ama sen bıraksan yayı
O bir, bin olur.

Uzlaşma.
Seni saraya sultan etseler gene de
Uzlaşma.

Onurlu anlara tanık olmadıkça
Tahtın elinde kılıç,
O Kılıçsa yalan.

“Kılıcımızı çekecek takadimiz yok”
Deyip geri çekilseler bile
Sen uzlaşma.
Yüreğini doldurduğunda hakikat
Ateş fışkıracak ağzından
İhanetin dili susacak.

Ne kadar barıştan bahsederlerse etsinler
Sen uzlaşma.

Korumayacağını bildiğin o kadının gözlerine
Nasıl bakacaksın?
O kadının yavuklusu
Nasıl olacaksın?
Yarın bir bebeğin yanında uyumayı
Nasıl arzulayacaksın?
Genç delikanlının geleceğini nasıl düşleyeceksin?
Senin ellerinde büyürken kırık kalbiyle?

Uzlaşma.

Seni katledenlerle ekmeğini bölüşme.

Yu yüreğini kanla
Kutsal toprakları sula.
Orada yatan ecdadın kemikleri
Sana cevap verene dek
Onlar için avuç avuç su dök.

Sen yeter ki uzlaşma.
Aşiretin hileye başvur,
Sana gelenlere teslim ol dese de.

Varsın desin aşiretin
“Alınmayacak intikamın peşindesin.
Sana verileni al.”

Dürüst olalım.
Mesele tek başına
Nesiller boyu alınamayan intikam değil.
Yarın birileri doğacak
Üzerlerine geçirecek zırhı.
İmkânsızın içindeki çatlaklardan hakikat
Sızıp çıksın diye
Ateşi harlayacak.

Uzlaşma.
Uzlaşmak tuzak
İntikam yalan deseler de
Sen gene de uzlaşma.

Mevsimler geçer
Alevler yürekte söner.
Utanç, küçük düşürülmüş alınlarda
Elinin izini bırakır.

Yıldızlar fısıldasa uzlaş diye
Astrologlar duyduklarını dile de dökse.
Sen uzlaşma.

Ancak kazara ölsem
Bağışlarım seni.
Ben fatihlerin yanına yanaşmam.

Pazarlarında dolaşmadım.
Yakınından geçmedim asmalarındaki üzümlerin
Yemyeşil topraklarına adımımı atmadım.

“Dikkat et!” diye bağırmadı
Beni öldüren,
Yanımda yürürken gelip
Elimi sıktı
Sonra gidip
Çalılıkların ardına saklandı.

Kaburga kemiklerimin arasına
Bir hançer saplandı
Birden.
Şişti yüreğim
Sonra patladı.
Bin bir çabayla koluma dayadım başımı.
Bir baktım ki
O nemrut suratıyla çektiğim çile karşısında
Keyifleniyor namert kuzenim.

Elimde ne bir hançer
Ne de eski püskü bir tüfek vardı
Açlığın rahminden fırlamış
Öfkeden gayrı bir şey yoktu.

Varoluş feleğine kavuşana
Yıldızlar dönüp dolaşana
Kuşlar şakıyana
Kumlar un ufak olana
Şehit kendisini bekleyen kızına kavuşana dek
Uzlaşma.

Gelip geçen bir anda
Gençlik, ailenin neşesi, atların sesleri
Gelen misafire aşina olma hali
Bahçede filizlenen ağaçları gören yüreğin kıpırtısı
O mevsimde yağmur yağsın diye edilen dua
Ölümüne düelloların üzerinde uçan ölüm kuşunu gören
Kalbin titremesi,
Her şey yok oldu.

O çapkınlara has heves
Öldürdü her şeyi.
Beni öldüren bir tanrı değildi oysa.
Kendi iradesiyle kıydı diye canıma
Bıçağıyla deşti diye böğrümü
Benden daha asil değil.
Benden daha zeki değil
Öldürebilirdi beni hileyle.

Yüreklerindeki onurla
İki eşitin anlaşmasıdır uzlaşmak
Diyenlere kanma.
Sen uzlaşma.
Bana kıyan, hırsız
Toprağımı çaldı gözümün önünde
Öyle ki sessizlik, alay edercesine güldü bana!

Aşiretinin liderleri
Sarıkları başlarından aşağı sarkmış,
Arap kılıçlarıyla
O şerefli yılları çoktan unutmuş
Namussuz adamlarıyla
Kılıcının karşısına dikilseler de
Sen uzlaşma.

Senin istediğinden gayrısı yok
Sen bugünün tek şövalyesi
Onlarsa aylak sürüsü.

Uzlaşma.
Sen yeter ki uzlaşma.

Emel Dunkal
Kaynak

, ,

Geçmişi Yeniden Yazarak Geleceği Öldürmek



Birkaç gün önce bir konuşmaya kulak misafiri oldum.

Birbirini tanımayan iki kişi, bugünden, zorluklardan, eksikliklerden bahsetmeye başladı. İçlerinden biri şöyle dedi: “59’dan önce, kapitalizmde en azından işler yolundaydı.”

Bir kadın, ona dikkatle baktı ve arı duru bir cevap verdi: “Ama siyahi insanlar beyaz insanlarla aynı kaldırımda yürüyemezlerdi.”

Bu sözler beni, yaşamadığımız bir geçmişi bize satmanın ne kadar kolay olduğu ve o geçmişin de kendi rezilliklerine sahip olduğunu unutmanın ne kadar tehlikeli olduğu konusunda düşünmemi sağladı.

Mekanizma: Hatırlamanızı İstedikleri Şeyleri Seçiyorlar

Anlatılar savaşında toplar patlamıyor. Milyonlarca insan, ideolojiye yatırım yapıyor. Bugünün savaş alanı, sadece askeri veya ekonomik değil. Hafıza.

Bize ne olduğumuzu anlatma biçimleri, ne olmamız gerektiğine karar vermemizi sağlıyor.

Bu siperde, cumhuriyetçi nostalji, imparatorluğun en etkili baştan çıkarma silahı haline geldi. Tüm hikâyeyi bilmenizi istemiyorlar. Unutmanızı istiyorlar. Sonra o boşluğa kendi versiyonlarını yerleştiriyorlar: ideal burjuva cumhuriyeti, hayal edilen geçmiş, Devrim’in bizden çaldığı söylenen kayıp cennet.

Zihinleri nasıl işliyor?

Çok basit: gerçek bir olguyu (misal, 1959’dan önce varolan bir burjuva cumhuriyetini) alıyorlar, çelişkilerinden arındırıyorlar, sağını solunu süslüyorlar, onu size yaşamadan özlem duyabileceğiniz bir serap olarak geri veriyorlar. Bu tarih değil, sadece nostaljik bir hava katmak için sepya filtresinden geçirilmiş propaganda.

Bu propagandaya maruz kalmanız için Instagram, X veya Facebook’u açmanız yeterli. O dönemin binalarını, neon tabelalarını, Malecón’da geçit töreni yapan en yeni model arabaları öven düzinelerce gönderiye rastlayacaksınız. Size dergilerin kapaklarına layık bir Havana gösteriyorlar ve onu cennetmiş gibi sunuyorlar.

Ama size, bu “parıltı”nın bedava olmadığını, kesinlikle herkes için olmadığını söylemiyorlar.

Küba o zamanlar ABD’nin en sevdiği deneme alanıydı: mafyalar, büyük malikaneler, fuhuş ve imparatorluğa sadece bir suç ortağı olarak hizmet eden bir burjuvazi. O neon ışık, kolektif refahı değil, eşitsizliği aydınlatıyordu.

Amaç, yekten ve alenen bugünden nefret etmenizi sağlamak değil. Böyle olsa, ellerini açık ederlerdi. Daha zekice belirlenmiş bir amaç doğrultusunda hareket ediyorlar: Devrimin gerekliliğini sorgulamaya başlamanızı sağlamak istiyorlar. Size şu soruyu sordurmak niyetindeler: “Ya o kadar kötü olmasaydı ne olurdu?” Bu soru, hafıza kaybının sızdığı, nihayetinde demobilizasyona yol açan çatlaktır.

Oyun, 20 Mayıs 1902’de doğan cumhuriyetin Küba’nın sorunlarını çözdüğüne, otuzlar veya ellilerdeki devrimci durumu ortadan kaldırdığına, o kadar mükemmel olduğuna ve bir Devrime gerek olmadığına inanmanızı sağlamak amacıyla kurgulanmıştır.

Tehlike: Hafızanın Başı Kesik Tavuğa Dönüştürülmesi

İster adanın içinde ister dışında olsun, bir Kübalıyı önceki cumhuriyetin kurtarılması gereken bir model olduğuna inandırmayı başardıklarında, kesin bir zafer kazanmış olurlar. Çünkü o zaman adalet arayan bir ulusun fikir birliği ortadan kalkar ve sözde cenneti kesintiye uğratan hata haline gelir.

Eğer Devrim hata ise, o zaman abluka anlaşılabilir bir yaptırım; cebri önlemler hak edilmiş bir ceza, teslimiyetse makul bir seçenektir. Bize sundukları açık çek budur. Burada mesele, altmış yılı aşkın direnişle inşa edilen sosyal adalet projesinin anlamını boşaltmaktır.

Seçmeci hafıza, sadece geçmiş hakkında yalan söylemekle kalmaz, bugünü anlama kapasitenizi de köreltir. Çünkü o Cumhuriyet’i sadece ışıl ışıl caddeleri ve parıldayan arabalarıyla görmeye alışırsanız, eşitsizliğin küçük bir olay, ırkçı dışlamanın önemsiz bir ayrıntı, Platt Anlaşması ile zincirlenmiş egemenliğin düzen ve tüketimcilik için ödenmesi gereken, kabul edilebilir bir bedel olduğuna inanmaya başlarsınız.

İşte asıl zehir, tam da budur. Hafıza seçmeci hale geldiğinde, tarihsel bilinç körelir. Bu kadar çok kan dökülmesinin neden gerekli olduğunu kendinize sormayı bırakırsınız. Her şeyin bir aşırılık olduğunu, her şeyde ifrada varıldığını, burjuva rüyasının şiddetle kesintiye uğradığını düşünmeye başlarsınız. Sonra farkında olmadan, nefret söylemine, ablukanın “hak edilmiş ceza” olarak meşrulaştırılmasına, yabancı müdahalesinin “insani yardım” olduğu fikrine karşı gardınız düşer.

Başı kesik tavuğa dönmüş bir hafıza, aynı zamanda nesilleri de paramparça eder. Ellilerin ancak rüyamızda görebileceğimiz o kartpostallara layık görüntülerine maruz kalan bir genç, mücadele konusunda belirlediği rol modellerinden mahrum kalmış haliyle, o cumhuriyetin aynı zamanda topraksız köylünün, hakları olmayan işçinin, kaldırımsız siyahilerin cumhuriyeti olduğunu bilmeden büyür. O kişi, ne hakkında konuştuğuna dair en ufak bir fikri olmadan, “kayıp özgürlük”ten bahsedecektir.

Çünkü seçmeci hafıza, sadece aldatmakla kalmaz, silahsızlandırır. Kazanılanı savunmak için gereken araçları elinizden alır. Kendi kahramanlarınızdan şüphe duymanıza neden olur. Bu, sizi bugünü uydurulmuş bir geçmişin merceğinden bakmaya iter, ardından mevcut herhangi bir zorluğu dış saldırganlığa değil, bizzat Devrim’e bağlarsınız. Bilişsel alanda süren savaşta tam da bu noktada mat olursunuz: kılıcın açtığı yaralar için kalkanınızı suçlamaya başlarsınız.

Bağlamdan yoksun bir biçimde, “dünün Havana’sı” diye paylaşım yapan her hesabın arkasında hesaplı bir operasyon var.

Burjuva cumhuriyetini yapısal kusurlarından bahsetmeden idealize eden her makalenin arkasında büyük bir finansman var.

O zamanlar doğmamış olmasına rağmen “eskiden daha iyiydik” diye tekrarlayan her insanın zihninde süren bilişsel savaşta birileri zafere ulaşıyor.

Onların bizi etkilemesine izin vermeyelim. Yapay nostaljinin berraklığımızı çalmasına izin vermeyelim. Seçmeci hafızanın gerçeği silmesine izin vermeyelim. Çünkü Küba, kayıp bir cennet üzerine kurulmadı. Bir halkın sömürge olmaktan vazgeçip onurlu bir ülke olma kararı üzerine kuruldu. Tam da bugün şüphe duymamızı istedikleri bu karar, bizi ayakta tutan sebep olmaya devam ediyor.

Geçmişi iyi okuyalım ve bugünü anlayalım. Geleceği inşa etmenin tek yolu budur.

Jorge Enrique Jerez Belisario
20 Mayıs 2026
Kaynak

20 Mayıs 2026

, ,

Irak Devrimi’nin Şairi


Bu, müthiş bir fotoğraf.

Bir kadın, meydanın orta yerinde bir topun üzerine çıkmış. Askerler, siperin ardından ona bakıyorlar. Etrafı insanlarla çevrili. Fotoğraftaki her şey, bir devrimi akla getiriyor. Kadın, bir devrimin gerçekleştiğinin bilincinde. Halkın enerjisini hissedebiliyor. Irak’taki Haşimi Krallığının başındaki isim olan II. Faysal’ı devirmişler. Liderleri Tuğgeneral Abdüsselam Arif ve Tuğgeneral Abdülkerim Kâsım, 1952’de Mısır Kralı Faruk’a karşı yapılan Hür Subaylar isyanının mantığıyla hareket eden Hür Subaylar hareketine mensuplardı. Irak’taki 14 Temmuz Devrimi’ni Hür Subaylar gerçekleştirdi, ancak devrime halkın büyük bir kesimi destek verdi. Destek verenler arasında, o vakitler Arap dünyasının en büyük partisi olan Irak Komünist Partisi (IKP) gibi birçok siyasi parti de vardı. O topun üzerine çıkmış olan kadın IKP mensubu bir şair. Büyük ihtimal, kendi şiirlerinden birini yüksek sesle okuyor.

Devrimler debdebelidir. İnsanlar bir araya gelir, genelde varoluşları boyunca böyle bir ihtimale hazırlanmış öncü güçlerin önderliğinde, otorite ve iktidar merkezlerinin üzerine birlikte yürürler. Irak örneğinde, devrimin öncü güçleri Hür Subaylar ve IKP’dir. İnsanlar yürürken, “Yaskutu’l-istimar!” (يسقط الاستعمار! -Sömürgeciliğe son!) ve “Vatan hurin ve şab said!” (وطن حر وشعب سعيد! -Özgür bir vatan ve mutlu bir halk!) diye slogan atarlar. Bu devrim nispeten kansız gerçekleşti, ancak gene de silah sesleri duyuldu. Havada korku vardı. Ama aynı zamanda Temmuz’a has bir şiirsellikle tanımlıydı.

Ay gibi doğdu Temmuz,
Cesur ve özgür halklar için bir bayram bu.
Binlerce ezgi akıp gidiyor
En içten kalplerin derinliklerinden.
Etrafındaki dünya tellerin üzerinden
Kendisine gülümserken
Âşikâr oluyor,
Ezginin üzerindeki örtü yırtılıyor
O türkü
Ter döken zanaatkâr için,
İşçi için, fabrikalar için
Ülke için, gelecek için, savaşçı için
Kalem için ve
Hayatlarını düşünceye adayanlar için
Satır aralarında duraksamadan
Yolunu arayanların açacağı patikayı
Aydınlatmak için söyleniyor.

Bu, günümüzde pek tanınmayan ancak fotoğraftaki kadın olan Vefaiye Ebu Aklem tarafından yazılmış bir şiir.

Irak Komünist Partisi gazetesi arikü’ş-Şab [“Halkın Yolu”] başlık sayfası.

Bağdat’ta doğan Ebu Aklem, Bağdat ve Kahire’de eğitim gördükten sonra 1942’de Bağdat’taki Şaruk İlkokulu’nda öğretmenliğe başladı. Komünist Parti’ye katıldıktan sonra edebiyat eğitimi almak için Moskova’ya gitti. 1920’de Irak’ın İngiliz işgalini eleştiren şiirler yazan şair Maruf Rusafi (1875-1945) üzerine çalıştı. Moskova’da, Nasıra’da (Filistin) doğan, 1913’te Kudüs’te Dr. İvan Vasiliev ile evlenip Rusya’ya taşınan, Ekim Devrimi’ni yaşayan ve Komünist olan Gülsüm Avde Vasilyeva (1892-1965) ile çalıştı (Devrimden sonraki ilk yıllarda Komünist Parti’nin Kadın Çalışmaları Dairesi’nin bölgesel organizatörüydü).

Gülsüm Avde Vasilyeva ve kocası Dr. İvan Vasiliev

Leningrad Üniversitesi’nde Avde Vasilyeva, 1928’de Arap lehçeleri alanında doktorasını tamamladıktan sonra Filistin’e dönerek halk geleneklerini inceledi. Ebu Aklem’in de eğitim gördüğü Şarkiyatçılık Enstitüsü’nde ders verdi. Vefaiye Ebu Aklem Irak’a döndü ve önce Irak Komünist Partisi’ne, ardından da 14 Temmuz Devrimi’ne katıldı.

Şarkımı küçük çocuklarım için söyleyeceğim
Ki o şarkıyı onlar da coşkuyla söyleyebilsinler:
Sabah akşam
Her sohbetin
Her muhabbetin orta yerinde
Bir şiar gibi haykırsınlar.
Çarpıp dünyaya dağılsın her yana
Şarkı dalgalarda yankılansın.
Defolun! Defolun!
İşte benim sloganım bu
Onu hem kendim hem de gençlerin iyiliği için atıyorum!
Yaşasın Abdülkerim!

1963’te Ramazan Devrimi ile başlayan, ardından iki Baas darbesi (1968 ve 1979) sırasında Irak’ta karşı-devrim başladığında, Vefaiye Ebu Aklem geri çekildi. Nesiller boyu öğrenci yetiştirdi, emekli oldu, bir süre Cezayir’de öğretmenlik yaptı, memleketi Irak’a döndü. 1991’de ABD’nin Irak’a karşı gerçekleştirdiği, Çöl Fırtınası Operasyonu adını verdiği askeri harekât sırasında vefat etti.

Ölümünden sonra arkadaşı Sefire Cemil Hafız onun şiirlerini toplayıp Susuz Şiirler [Kasayidu atşain, قصائد عطشى م] adıyla yayımladı.


Sefire Cemil Hafız, Bağdat’ın Karrada semtinde yaşıyor. Evinin ikinci katına bir halk kütüphanesi (Anneliğin Güneşi) kurdu.

Vicay Praşad
29 Nisan 2026
Kaynak

, ,

Muzaffer Abdülmecid Nuvveb


Nuvveb, 1934 yılında Irak’ın Bağdat kentinde, sanata, şiire ve müziğe değer veren Hint kökenli aristokrat bir Şii ailesinde doğdu. Küçük yaşlardan itibaren şiire olan yeteneğini gösterdi. Lisans eğitimini Bağdat Üniversitesi’nde tamamladı, öğretmen oldu, ancak 1955’te siyasi nedenlerle okuldan atıldı, ailesinin maddi sıkıntı çektiği zor bir dönemde üç yıl işsiz kaldı.

Üniversitedeyken Irak Komünist Partisi’ne katıldı. Haşimi hükümeti tarafından işkence gördü. Monarşiyi deviren 1958 Irak devrimi ardından Eğitim Bakanlığı’na müfettiş olarak atandı. 1963’te, iktidardaki rejimin kovuşturma ve sıkı gözetimine maruz kalan milliyetçiler ve komünistler arasındaki rekabetin yoğunlaşmasının ardından, Irak’ı terk etmek zorunda kaldı ve İran’a gitti. İran gizli polisi tarafından tutuklandı ve işkence gördü, ardından Irak hükümetine teslim edildi. Bir Irak mahkemesi, bir şiiri üzerinden kendisine ölüm cezası verdi, daha sonra bu ceza müebbet hapse çevrildi. Nugra Selman Hapishanesi’ne gönderildi. Bir tünel kazarak hapisten kaçtı, hükümeti devirmeyi amaçlayan komünist bir fraksiyona katıldı.

Güçlü devrimci şiirleri ve Arap diktatörlerine karşı sert hakaretleriyle tanınan Nuvveb, Suriye, Mısır, Lübnan ve Eritre de dâhil olmak üzere birçok ülkede sürgünde yaşadı. 2011’de Irak’a dönmeden önce Eritreli isyancılarla birlikte yaşadı. Esasen haymatlos olan Nuvveb, yalnızca Libya’dan aldığı belgelerle seyahat edebiliyordu. Eserlerinin ilk tam Arapça baskısı 1996’da Londra’da “Dar Kanber” tarafından yayımlandı. 20 Mayıs 2022'de BAE’deki Şarca Üniversite Hastanesi’nde vefat etti.

Muzaffer Nuvveb (1934–2022) bugün Arap dünyasında belki de en çok Arap ve Batılı liderlere yönelik sert eleştirileri ve Filistin davasına olan sarsılmaz desteğiyle hatırlansa da, Arap meselelerini ele alan Arapça şiirler yazmaya 1969’dan sonra başladı. Irak’ta, Irak’ın sömürgecilikten ve feodal baskıdan kurtuluş mücadelesini merkez alan, Irak lehçesinde kaleme aldığı şiirleri hâlâ seviliyor. Komünist Parti’nin sadık bir üyesi olarak, en büyük kaygısı, köylülerin ve ülkenin en yoksul kesimlerinin yaşam standartlarının ve çalışma koşullarının iyileştirilmesiydi. Bu nedenle, Abdülkerim Kasım tarafından Eylül 1959’da başlatılan Tarım reformunu güçlü bir şekilde destekledi. Reform, özellikle Irak’ın güneyinde, ekilebilir arazinin büyük kısmının, fellahları sert ve sömürücü koşullar altında çalışmaya zorlayan ve hasadın aslan payını kendilerine alan büyük toprak sahiplerinin elinde yoğunlaşması gerçeğine son vermeyi amaçlıyordu.[1] Buna karşılık, arazinin bir kısmının, özellikle de az imkânı olan ailelere yeniden dağıtılması amaçlandı. Ancak, bürokrasideki yetersizlik, nitelikli personel eksikliği ve ekipman yetersizliği nedeniyle bu planlar uygulanamadı. Neticede köylüler arasında güçlü desteğe sahip olan komünistler, köylüleri idari prosedürlerin yavaş ilerlemesini beklemek yerine, meseleleri kendi ellerine alıp kendilerine ait toprakları ele geçirmeye çağırdılar.[2] Bu çalkantılı dönemde, Maysan Valiliği'nden önde gelen bir şeyhin oğlu, Kahla Nehri kıyısında komünist öğretmen Sahib Molla Hassaf’ı öldürdü. Amara’daki Köylüler Birliği’nin başkanı olarak görev yapan Hassaf, fellahları yeni kazandıkları haklar konusunda eğitmiş, hasatlarını şeyhe teslim etmek yerine, doğrudan satmaları konusunda onları teşvik etmişti. Cinayet cezasız kalınca, Amara’da kitlesel gösteriler patlak verdi. Fellahlar, ellerinde iplerle valiye giderek, şeyhin oğlunun teslim edilmesini ve intikam alınmasını talep ettiler, ancak sonuç alamadılar. Oğul, serbest bırakıldı ve suçlamalar bilinmeyen bir kişiye yöneltildi.[3]

Aynı yıl yazdığı, aşağıda paylaşılan şiirinde Muzaffer Nuvveb, bu olaylardan yola çıkarak Sahib Molla Hassaf’ı köy kadınları tarafından yas tutulan şehit bir köylü olarak tasvir eder. Şiir, öldürülen adamın karısının bakış açısından yazılmıştır. Kadın, uzaktan silah sesleri duyar ve içgüdüsel olarak kocasının öldürüldüğünü anlar. Dışarı koşar ve diğer kadınların kanlar içinde kalan kocasının etrafında toplandığını görür, ancak onlardan ağlamamalarını, böylece gözlerindeki siyah sürmenin kırmızı kana karışmamasını rica eder.

Şiirin asıl adı Mudayif Hel’dir (“Kakule Misafirhanesi”), ancak güney Irak'ta yaygın bir isim oluşturma uygulamasını yansıtan ve "küçük Sahib" anlamına gelen Sahib’in küçültülmüş hali olan “Sveyhib” adıyla bilinir. Bu şiir, bölgeye has geleneksel şiirin üçlü mısra ve ardından kafiyeli iki mısradan oluşan beşli biçimini (aaabb, cccbb, dddbb, ...) takip eder, ancak hem imgeleri hem de anlatım perspektifi bakımından geleneklerden ayrılır.

Güney Irak lehçesinde yazılmış bir şiirin uyandırdığı atmosferi İngilizceye aktarmak neredeyse imkânsız. Bölgenin zengin müzik ve şiir gelenekleriyle şekillenen lehçe, hem melankolik hem de kararlı bir tona sahiptir. Şiirinin sözlü boyutunu korumak amacıyla Muzaffer Nuvveb, bu ve diğer şiirlerini bir stüdyoda kaydetti ve bunları divanıyla birlikte kaset olarak yayınlamayı veya radyoda yayınlamayı amaçladı. Bu kayıt, şu anda dolaşımda olan basılı versiyonlarda bulunan birçok hatayı düzeltmeme yardımcı olmak açısından paha biçilmezdi. 1984 yılında şiir, Sami Kemal tarafından bestelendi.

Şiir, edebiyatın tarihi olayları kolektif hafızada nasıl koruyabileceğine dair çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Bildiğim kadarıyla bu olay, dönemin önemli tarih eserlerinde geçmediğinden, “Sveyhib”, değerli bir mikro-tarihsel kaynak işlevi görüyor. Arşivlerde değil, insanların kalplerinde ve seslerinde yaşamaya devam ediyor. Irak’ta bugün bile ezberlenmeye ve anlatılmaya devam ediyor.

* **

Kakule Misafirhanesi

Feodal ağalar Kahla Nehri’nde yudular bıçaklarını.
İhanet orada gösterdi ilkin yüzünü.
Çekilin! O sürmeleriniz kana belenmesin!
Çekilin! Hızmalarınızdan zehirli damlalar düşmesin.
Sveyhib’in yarasını hangi kanlı çaputunuz sarabilir.
Ağam, dökülen kanımıza sevinmeyesin
Sveyhib düşmüşse toprağa o vakit intikamımızın orağı konuşur!

Sveyhib,
Yaran o kadar derin ki hiçbir intikam iyileştirmez onu
Hâlâ akan kanına yemin olsun ki
Senden sonra alev alev yanan ateşi
Gazabın elindeki oraklar harlayacak.
Haber getirenler, sallasın kanın bayrağını
Sveyhib düşmüşse toprağa o vakit intikamımızın orağı konuşur!

[...]

Elli sekiz yıl önce, 1967’de, Irak Komünist Partisi büyük bir bölünme yaşadı. Çatışmanın merkezinde, dört yıl önce askeri darbeyle iktidara gelen yeni rejimle nasıl başa çıkılacağı sorusu vardı. Bir fraksiyon Abdürrahman Arif hükümetiyle işbirliğini savunurken, partinin diğer kanadı, her türlü işbirliğini şiddetle reddetti ve bunun yerine silahlı direniş çağrısında bulundu.

Aynı yıl, Iraklı şair Muzaffer Nuvveb, kendisi ve diğer mahkûmların elle kazdığı bir tünel aracılığıyla Hilla Hapishanesi’nden kaçtı. Kısa bir süre sonra, Irak’ın güneyindeki bataklıklarda gerilla savaşçılarına katıldı.

Hay civarındaki bölgede, birçok köylü gibi komünist davayı desteklemek için silahlanan köylü Cabir Beysen ile tanıştı. Muzaffer Nuvveb’in Irak’tan zorla sürgün edilmesinin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra, aşağıdaki şiiri Cabir’in anısına ithaf etti.

Nuvveb’in sürekli yeniden yazma alışkanlığı ve şiiri öncelikle performatif bir sanat olarak görmesi nedeniyle, eserlerinin büyük çoğunluğu hiçbir zaman basılı olarak yayınlanmamıştır. Bu nedenle bu çeviri, 1992’de Kopenhag’da düzenlenen canlı bir okumanın ses kaydına dayanmaktadır.

Beysen, köylünün soyadı olup, Arapçada “mürver ağacı” anlamına gelir.

Takdim:

Iraklı bir çiftçi olan Cabir, Güney Irak’taki silahlı mücadele sırasında bizimle hareket ediyordu. Tüberkülozun son evresindeydi. Bulunduğumuz bölgede 25.000 tüberküloz vakası vardı. Ölmeden önce Filistin’e, Bağdat’a, herhangi bir yere, herhangi bir göreve gönderilmemiz için bize yalvarıp durdu. Sonunda Cabir öldü. Onu biz defnettik.

Ah Cabir Beysen

Cabir
Taş köprünün ötesinde uzanan
Mürver çiçeği tarlası.
O ki yolumuzun dizginlerini tutandı.
Veremli ve ateşli bedeniyle
Ruhu besleyen gölgesi altında
Nar taneleri gibi bir araya getirdi bizi.
Yeni doğum yapmış genç bir ana gibi emzirdi
Kahve ve umut verdi.
Gerilla savaşlarının yiğitliğine dair sözler
Dökülürdü dudaklarından.
O ciğerlerinden ağır bir öksürük
Hoş bir hilâl kaldı.
bıyıklarına toplanmış kakule kalıntılarını
Diliyle alırdı.
Oruçken öksürüğü artar, düşleri
Deniz gibi kabarırdı.
Veremli havaya rağmen
Geceleri hüznümüzü, eyerlerimizi, yarının derslerini
Birbirine bağlar
Çadırımızda bekler dururduk.
Cabir, mürver çiçeği mevsiminin son demi
Kadar solgundu.
Sadece buğdayın başağına bağlıydı.
Politik mücadelenin her aşamasında
Yaşlı koyunların tahkirine rağmen
Yolunda yürüdü.
Sonra
Terk etti bizi.
Samanyolu onu mezarına götürdü.
Sonbaharın sisi içinde
Kederli tabutunu omuzlamak bize düştü.
Kefeninde sadece verem
Sadece mürver ağacının dalları gibi yığılmış
Kemikler vardı.
Savaşçı Cabir artık gün gibi ortadaydı.
Pınarın yüzündeki sis misali.
O çukura
Sabahın sessizliği doldu.
Onun iltihaplı yaralarını komünist yemin eşliğinde

Defnettik.
Sonra mezarının başında şafağın sessizliğine karıştık.
kahvesinin telvesinden sürme çektik gözlerine.
Gören döktü yaşlarını.

Kıyamet günü gelip çattığında Cabir
sessizliğin ve veremin o zarif ustası
Âşıkların dilini konuşacak.
Allah’a
Silahlı mücadeleye gider gibi gidecek.
derin bir adanmışlıkla ülkesine âşık bir adamdı o
Yarabbi, al Cabir’i götür o iki nehre!
Irak ki en sevgili cennetimizdir.
Bazımız yoldan sapsa da bu gerçek değişmez.
O cennet ki şafakta mis gibi mürver çiçeği kokar.
Alacakaranlıkta ise tetiktedir
Bir o kadar da derin.

Dün taş köprüyü geçiyordu.
O küçük kayısı ağaçları yanında
Elindeki fenerle önümüzde yürüyordu.
Şimdi gece otobüsüne binip
Hiçbir yolcunun dönmediği diyara gidiyor.

Irak’ın kederi
Cabir Beysen’in üzerine yağacak.
Mezarında verem mantar gibi bitecek.
Sonra fırtına kopacak.
Kadim Irak’ın yüreği nemlenecek.
Ah keşke başkaları da senin gibi sağlam dursaydı.
Ey veremin ve sabrın şahı.
O vakit yitirmezdik Irak’ı
Ruhlarımız yirmi yıl
Nefes nefese kalmazdı.

Şimdi yatağımız şefkatsiz,
Dostun bakışından mahrumuz
Ah Cabir Beysen!

Isabelle Felenda
1 Eylül 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Reform döneminde yaklaşık 2.800 toprak ağası, toprakların yüzde 56’sına sahipti. Bkz.: Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of Iraq (Princeton ve New Jersey: Princeton University Press, 1978), s. 837.

[2] Reform sonrası ilk yılların kaotik seyri konusunda bkz.: Edith ve E. F. Penrose, Iraq: International Relations and National Development (Londra: Ernest Benn Limited, 1978), s. 240-248.

[3] Olayların detaylı aktarımı için bkz.: سعدي جبار مكلف: صويحب مظفر النواب ومنجله المندائي, Ahewar ve سلام عبود: مظفّر النوّاب: محيي الموؤودات الشعريّة, Ahbar.

19 Mayıs 2026

,

Karl Marx Onuruna Anma Toplantısı


Şu büyük salona bakın hele.

Karl Marx öldü.[1]

O, zayıfların yanında olduğunu söyleyen biriydi, dolayısıyla, onurlandırılmayı hak ediyor. Erdemli insan, sadece oluşan zarara işaret edip onu düzeltmek için cömert bir kaygıyla yanıp tutuşan değil, zararın nazikçe düzeltilmesini öğreten kişidir.

İnsanları birbirine karşı kışkırtmak denilen görev, birilerini ürkütür. Başkalarının çıkarı için insanların zorla vahşileştirilmesi öfkeye yol açar. Ancak bu öfke için bir çıkış yolu bulunmalıdır ki, vahşet taşmadan ve dehşet saçmadan önce sona ersin.

Şu salona bakın hele: Salona hâkim olan bir noktada, o ateşli reformcunun, farklı halklardan insanları birleştiren ve yorulmak bilmeyen, güçlü örgütçünün yeşil yapraklarla çevrili resmi duruyor.

Enternasyonal, onun eseriydi.[2] Tüm uluslardan insanlar onu onurlandırmak için toplaşıyorlar. Cesur işçilerden oluşan, görüntüsü etkileyici ve rahatlatıcı kalabalık, mücevherlerden çok kaslar ve ipek iç çamaşırlarından çok dürüst yüzlerle duruyor karşımızda. Emek güzelleştiriyor: bir çiftçiyi, bir demirciyi veya bir denizciyi görmek, insanın canına can katıyor. Doğanın güçlerini manipüle ederek, doğa kadar güzel hale geliyorlar.

New York, bir tür girdap olmaya devam ediyor: dünyanın geri kalanında kaynayan şey, New York’ta denizin dibini boyluyor. Burada kaçan birine gülümserler, New York’ta insanı kaçmaya zorlarlar. Bu iyiliğin sonucu olarak, bu halka kudret bahşedilmiştir.

Karl Marx, dünyayı yeni temeller üzerine kurma yöntemlerini inceledi, uyuyanları uyandırdı, onlara zaten kırık olan payandaları nasıl yıkacaklarını gösterdi. Ancak aceleci ve anlayışı biraz bulanık olduğu için, doğal, yavaş ve acı verici bir gebelik geçirmeyen çocukların, ister tarihteki insanların kucağından, ister evdeki kadınların rahimlerinden gelsinler, yaşayabilir doğmadıklarını göremedi.

Karl Marx’ın yakın arkadaşları... onlar ki Avrupalı işçilerin öfkesini büyük ölçüde körüklemekle kalmayıp, aynı zamanda insandaki sefaletin nedenlerine ve insanların kaderine dair büyük bir kavrayışa sahip, iyilik yapma arzusuyla yanıp tutuşan insanlardı. Onlar, herkeste kendilerinde taşıdıkları şeyi, isyan ateşini, en yüce idealleri, mücadele azmini görüyorlardı.

Misal, Şeviç[3], gazeteci kendisi: nasıl konuştuğuna bakın: hassas, ışıl ışıl ışıldayan Bakunin’in[4] yansımaları ona ulaşıyor: İngilizce konuşmaya başlıyor, sonra Almanca hitap ediyor. Rus hemşehrileri “Da! da!” diye cevap veriyorlar, ne vakit Rusça konuşsa.[5]

Ruslar, Reform’un kırbacıdır, bundan fazlası değil! Yeni dünyayı bu sabırsız ve cömert adamlar kurmayacak: onlar, sadece mahmuzdur, uykuya dalmak üzere olan bir vicdanın sesi gibi dürterler: ama mahmuzun çeliği, bir inşaat çekici gibi kullanılamaz.

Adaletsizlikten öfkelenen yaşlı bir adam olan Swinton[6], Karl Marx’ta dağların ihtişamını ve Sokrates’in nurunu görüyordu.[7] Alman Johann Most[8], ısrarcı, kimsede sevgi uyandırmayan, bağırıp duran, şenlik ateşleri yakan, sol eliyle verdiği yaraları iyileştirmek için sağ elinde merhem taşımayan bir adam. Onları dinlemeye o kadar çok insan geldi ki salon dolup taştı. Korolar şarkı söylüyor. Bu kadar çok erkek arasında çokça kadın da var. Alkışlarla, duvarlarda asılı afişlerde Karl Marx’tan alıntıları koro halinde tekrarlıyorlar.[9]

Fransız Millot[10] çok güzel bir şey söylüyor: “Özgürlük, Fransa’da birçok kez yenildi, ama  her yenilgisinden daha güzel doğdu.”

Johann Most’un ağzından tutkulu ve bağnazca[11] sözler dökülüyor: “Sakson hapishanesinde Marx’ın kitabını okuduğumdan beri vampirlere kılıç çekiyorum.”

McGuire[12] şunu söylüyor: “Bütün ülkelerden bu kadar çok insanın nefret duymadan birleştiğini görmek, sevindirici. Dünyanın tüm işçileri tek bir millettir, kendi aralarında kavga etmezler, aksine kendilerini ezenlere karşı birleşirler.”[13]

Bir Bohemyalı, “Altı bin Fransız ve İngiliz işçinin, bir zamanlar Bastille’in yakınında bir araya geldiğini görmekten mutluluk duyuyorum” diyor.[14]

Sonra ünlü iktisatçı, sıkıntı çekenlerin dostu, halk tarafından sevilen, burada ve İngiltere’de şöhret sahibi Henry George’un[15] mektubu okunuyor. Alkış tufanı kopuyor, çılgın tezahürat peşi sıra geliyor. Coşkulu topluluk, hep birlikte ayağa kalkarken, kürsüden açık yüzlü ve Toledo çeliği bakışlı iki adam, toplantının sonunu getiren kararları Almanca ve İngilizce olarak okuyor. Bu kararlarda Karl Marx, dünyanın en soylu kahramanı ve en güçlü düşünürü olarak adlandırılıyor. Müzik çalıyor, koronun sesi yankılanıyor. Bunların barışın sesi olduğunu unutmamak gerek.

José Marti
La Nación (Buenos Aires)
13-16 Mayıs 1883
New York
29 Mart 1883

[Kaynak: Inside the Monster: Writings on the United States and American Imperialism, Çeviri: Elinor Randall, Yayına Hz.: Philip S. Foner, Monthly Review Press, 1975, s. 184-188.]

Dipnotlar:
1. Tüm zamanların en etkili düşünürlerinden, bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx (1818-1883) 14 Mart 1883 günü Londra’da vefat etti. 20 Mart 1883 günü New York Cooper Union binasında Marx için anma toplantısı düzenlendi. Büyük New York ve Civarı Merkezi İşçi Birliği’nin düzenlediği toplantı Marx’ın ölümünü takip eden haftalar içerisinde dünyanın çeşitli kentlerinde gerçekleştirildi. (Marx’ın ölümüne yönelik tepkiler konusunda bkz.: Philip S. Foner, When Karl Marx Died: Comments in 1883 [New York, 1973])

2. Marti burada 1864’te Marx’ın kurduğu Birinci Enternasyonal’e yani Uluslararası İşçi Derneği’ne atıfta bulunuyor. Enternasyonalin ilk konferansı Eylül 1865’te Londra’da düzenlenmişti. Sonraki yıllarda bir dizi konferans gerçekleştirildi. Enternasyonalin kontrolü konusunda Marx’ın takipileriyle Bakunin’in anarşist destekçileri arasında cereyan eden kavganın ardından genel konsey ABD’ye taşındı. Burada faaliyetlerine 1876’ya dek devam etti.

3. Sergius E. Şeviç, aslen Rus olan Amerikalı sosyalist. Sosyalist İşçi Partisi’nin lideri, New Yorker Volkszeiuing gazetesinin yayın yönetmeni. Marti değerlendirmesinde onu “Lekoviç” olarak anmış ama bu muhtemelen baskı hatası.

4. Michael Bakunin (1814-1876), Rus anarşist lider. 1860 yılında ABD’ye geldi. Kısa bir süre sonra Londra’ya gitti. Burasını operasyon üssü olarak kullandı. Rusya’da fikirleri “nihilizm”le ilişkilendirildi.

5. Şeviç, kendi ifadesiyle, “toplantının beynelmilel yönünü dile dökmek adına” Rusça konuştu. İngilizce devam ettiği konuşmasını Almanca konuştuğu bölümle sona erdirdi.

6. John Swinton, Kansas’ta John Brown ile mücadele etmiş bir isimdi. İç Savaş sırasında New York Times gazetesinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Ayrıca Karl Marx’la 6 Eylül 1880’de röportaj gerçekleştiren Swinton, bu röportajı yayın yönetmenliğini yaptığı New York Sun gazetesinde yayınladı. 1883’te Swinton, Sun gazetesinden ayrıldı. 1880’li yılların önde gelen işçi gazetesi John Swinton’s Paper’ı çıkarttı. Gazete, 21 Ağustos 1887’ye kadar faaliyetine devam etti. Swinton, 1901’de, 71 yaşındayken vefat etti. Striking for Life [“Hayat İçin Harekete Geçmek -1894] isimli otobiyografisini yayımladı.

7. Sokrat (MÖ 469-399), Atinalı filozof ve Platon’un Diyaloglar’ının önde gelen siması. Baldıran zehri içerek intihar etti. Atinalı gençlerde görülen, kutsala saygı göstermeyen fikirlerin suçlusu olarak gösterildi.

8. Mücellit olan Johann Joseph Most (1846-1906), sosyalist iken sonrasında anarşist oldu. 1880 yılında Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden kovulan Most, ilkin İngiltere’ye 1883 yılında da ABD’ye gitti. Buranın önde gelen anarşistlerinden bir haline geldi. Freiheit isimli anarşist gazetesini çıkarttı. Most ile ilgili tartışma için bkz.: s. 304.

9. Duvarlardda, Marx ve Engels’in 1848’de yazdıkları Komünist Manifesto’nun ünlü cümlesi “Tüm ülkelerin işçileri, birleşin” ifadesinin bulunduğu afişler asılıydı.

10. Mücellitlik yapan Théodore Millot, ABD’de faaliyet yürüten Birinci Enternasyonal’in İkinci Seksiyonu’nun sekreteriydi.

11. Burada “bağnazca” derken ne kastediliyor, anlaşılmıyor.

12. 1852’de doğan Peter J. McGuire, aslen Alman olan Amerikalı sosyalistlerden etkilenerek Lasalcı harekete katıldı ama sonra Enternasyonal’in sendikalar için belirlediği ilkeleri savundu. 1876 yılında Sosyalist İşçi Partisi içinde İngilizce konuşanları bir araya getiren bir örgüt kurdu. 1881 yılında Marangozlar ve Doğramacılar Kardeşliği isimli sendikanın kuruluş çalışmaları içerisinde yer aldı. McGuire 1 Mayıs Günü’nün babası olarak kabul edilir. Yalnız bu görüşe New Jersey’de sendikacılık yapan Matthew MacGuire’ı öne çıkartanlar itiraz etmektedirler. Marti, burada “Magure” demektedir, bu da muhtemelen baskı hatasıdır.

13. McGuire burada Manchester ve Liverpool’dan gelen, İngiliz sendikalarının Paris’e Fransız işçilerini İngiliz işçilerinin iki ülke arasında savaş yaşanmasını istemedikleri konusunda bilgilendirmek amacıyla gönderdiği işçilerden bahsetmektedir. McGuire’ın dediğine göre, “Bastille’in yakınlarında bir yerde 6.000 insan bir toplantı düzenledi.”

14. Birinci Enternasyonal’in Bohemya Seksiyonu lideri Joseph Bunta, toplantıda kendi dilinde konuştu.

15. Henry George (1839-1897), ABD’de yaygın olarak okunan politik ekonomi kitaplarından olan Progress and Poverty [“İlerleme ve Yoksulluk” -1879] kitabının yazarı. Bu kitap Avrupa’da da birçok insanı etkiledi. George, toprağın onun değerini üreten topluma ait olduğunu, “Tek Vergi” üzerinden, gerektiği şekilde vergilendirildiği vakit yoksulluğun azalacağını düşünüyordu. 1886 yılının sonbaharında George, Birleşik İşçi Partisi’nin New York belediye başkanı adayı oldu. Az kalsın seçiliyordu. Onunla ilgili değerlendirme için bkz.: s. 264.

16. Phillip Van Patten’in İngilizcesini, Justus Schwab’ın Almancasını okuduğu kararlar oybirliğiyle kabul edildi. Marx’ın ölümü karşısında duyulan üzüntüyü dile döken kararda “bu ölümün emek ve özgürlük davası için acı verici, telafisi mümkün olmayan büyük bir kayıp olduğundan” bahsedildi. Marx’ın isminin ve eserlerinin her daim anımsanacağına, fikirlerini tüm dünyaya yaymak için her şeyin yapılacağına söz verildi. Kararda ayrıca Marx’ın öncüsü olduğu davaya, uğruna mücadele ettiği o asil kavgaya tüm hayatların adanacağı, “Dünyanın tüm işçileri, birleşin” çağrısının hiçbir şekilde unutulmayacağı vaadine yer verildi.