Corç Abdullah ile Röportaj
Calla Walsh
17
Ağustos 2026
6
Ağustos’ta Beyrut’un güneyindeki Dahiye mahallesinde bulunan Burcü’l Baracin
Filistin mülteci kampında, yakın dönemde hapisten çıkmış olan politik tutuklu
ve Lübnanlı devrimci Corç İbrahim Abdullah ile röportaj gerçekleştirdim. Kampta,
yeni Filistin Uluslararası Merkezi’nin açılışına katılmak için bulunuyorduk. Bu
merkezden, daha önce yaptığım bir haberde bahsetmiştim.
Lübnan’ın
kuzeyinde doğup büyümüş, eskiden öğretmenlik yapmış olan Corç Abdullah,
Filistin kurtuluş hareketine katıldı. Siyasi bilincini altmışlı ve yetmişli yıllarda
uluslararası devrimci hareketin zirvede olduğu sırada edindi. 1984 yılında
Fransa’da politik suçlamalarla tutuklanan Abdullah, kırk yılı aşkın bir süre
hapis yattı ve büyük ölçüde ABD’nin Fransa’ya onu serbest bırakmaması yönündeki
baskısı sebebiyle, Avrupa’nın en uzun süre hapis yatan politik tutsaklarından biri
oldu.
1982’de
ABD askeri ataşesi Charles Robert Ray ve İsrailli diplomat Yakov Barsimantov’un
öldürülmesiyle ilgili olarak asılsız bir şekilde suçlanmasına rağmen, Abdullah,
bu tür suçlamaların bir onur olduğunu söyledi. 1987’deki duruşmasında yaptığı o
ünlü açıklamasında, “İnsanlar, bana sizin bana atfettiğiniz anti-emperyalist
eylemlere katılma onurunu bahşetmemiş olsalar bile, en azından, bu eylemler
üzerinden suçlanma ve eylemlerin meşruiyetini cellâtların suçlu olmalarına rağmen
sahip olduklarını iddia ettikleri meşruiyete karşı savunma onuruna sahip oldum”
dedi. Politik ilkelerinden asla geri adım atmayan Abdullah, nihayet 25 Temmuz
2025’te serbest bırakılarak Lübnan’a döndü.
Bu
röportajı, bunaltıcı sıcakta, kalabalık bir etkinlikte, alelacele
gerçekleştirdik. Bir masa başında gerçekleştirilmiş, kapsamlı bir röportaj
okumak isteyenler, Masar Bedil/Filistin Alternatif Devrimci Yol Hareketi’nin
yaptığı, Ahbar’da yayınlanan röportajı okumanızı öneririm.
Kayda
sohbetimizin orta yerinde başladım. Röportaj Fransızca gerçekleştirildi,
İngilizceye çevrildi, anlaşılır olması için metinde ufak tefek değişiklikler
yapıldı. Çeviri notuna aşağıda yer verildi.
* * *
Corç
Abdullah: Elbette gelecek, hareketin ve toplumsal bloğun elindedir;
zira Siyonist teşekkülün neyi oluşturduğu sorusuna cevap vermemiz gerekiyor.
Siyonist teşekkül, emperyalist Batı’nın organik bir uzantısıdır. Soykırım, 7
Ekim’de başlamadı; bir asır önce başladı.
Şimdiye
dek yürütülen soykırım savaşı, tümüyle başarısız oldu. Ancak uluslararası toplum
yenilmedi. Toplumsal bloğun yapılandırılması işi, bu zorlukları ele alan bir
ideolojiye, bir teoriye veya teorilere ihtiyaç duyar. Bu nedenle, bu durum
toplumsal blok içindeki sınıf mücadelesinin genel dinamikleri içinde gelişir.
Çünkü toplumsal blok, toplumsal tabakalardan oluşur.
Doğalında
bu teşekkülün arkasında koca bir tarihi olan burjuva ideolojisi var. Medyayı
kontrol eden burjuva ideolojisi, yazarları kontrol eden burjuva ideolojisi,
edebiyatı kontrol eden burjuva ideolojisi; burjuva ideolojisi, burjuva
ideolojisi, burjuva ideolojisi. Bu toplumsal bloğun genel dinamikleri içinde,
bu mücadelenin genel dinamikleri içinde, bu toplumsal blok içinde bir proleter
çizginin ortaya çıkması ve onaylanması zaferi garantileyecektir. Uluslararası
düzeyde proletarya, varoluşsal güvencesizliği ve üretim güvencesizliğiyle
birlikte, daha öncekinden çok daha karmaşık teorik ve pratik dinamikler içermektedir.
Küreselleşmiş
sermayenin küresel krizini ve bu küresel üretim mekanizmasının genel
dinamiklerini ele aldığımızda, insanın yersizleştiğini görüyoruz. Kapitalizmde
bireyciliğin var olduğunu ve kendini gösterdiğini düşünürsek, dijital
küreselleşme ve sibernetik ile insan ortadan kaybolmuş, makinenin bir
yardımcısına dönüşmüştür. Makinenin insanın yerini almasıyla birlikte uygarlık
krizine mani olunmaktadır, zira küresel üretim dinamiklerinde sermayenin
antagonizmi artık ortaya çıkmamaktadır.
Uluslararası
düzeyde, sermayenin küresel antagonizmi, bu tarihsel toplumsal blok içinde yer
almaktadır. Bu tarihsel toplumsal blok, birkaç katmandan oluşmaktadır.
Dolayısıyla, bu küresel, istikrarsız magma[*] içinde anti-kapitalist çizginin
ortaya çıkabilmesi için toplumsal blok içindeki mücadele dinamiğinin
gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Bugün
proleterler var, ancak varoluşsal açıdan güvencesizlikle maluller. İşçi olan erkek ve
kadınları üreten fabrika değil; makineye yardımcı olarak çok özel bir yer işgal
eden küresel bir magma. Bu, kapitalist uygarlığın krizidir. İlgili kriz,
sermayeyi alt edilmeden aşılamaz. Dil, hafıza ve mantık insanlığı oluşturuyor.
Platonculuktan, Sokrates’ten bugüne dek insanlığın ne olduğunu tarihsel olarak
tanımlarken, insanların mantığa ve hafızaya sahip bir dille donatılmış olduğu
üzerinde duruyoruz.
Algoritma,
günümüzde makineleri üreten ve yöneten küresel dildir. Algoritma, insani
iletişimin dili değildir. Ne İngilizce, ne Arapça, ne Farsça, ne de başka bir
dildir. Makinelerin dilidir. Makineleri yöneten, insanları makinenin uzantıları
olarak yöneten de algoritmadır.
Dolayısıyla,
küresel uygarlığın krizi söz konusu. Bu kriz, küçük bir fırsat penceresi açıyor.
Bu fırsat penceresi, sistemin periferisinde, küresel ve kırılgan bir magmanın
bulunduğu yerde açılıyor. Bu yerde sınıf mücadelesine ait dinamiklerin
gerekliliği, işçi sınıfının (bugün bir magma olduğunu varsayarsak) uygarlık
perspektifine sahip olmasını sağlayacak ideolojik veya teorik çizgiyi ortaya
çıkarıyor, çıkarmalıdır da. Bu nedenle, mücadelenin burada ve başka yerlerde
önemi büyük. Bugün biz, bir uluslararası merkezdeyiz.
Peki
Batı’da, birçok açıdan soykırımdan ve emperyalizmden fayda sağlayan
proletaryanın rolü sizce nedir?
Cevabı
verebilecek olan, proletaryadır. Yani cevap, proletaryanın bu magmasında saklı.
Çünkü dediğim gibi, on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyılın ortalarına kadar uzanan
dönemden farklı olarak, erkek ya da kadın fark etmeksizin, işçi sınıfından
oluşan bir proletarya mevcuttu.
Bugün,
hemen tırnak içinde “proletarya” diye adlandırmamız gereken şey, daha az
güvencesiz, yarı zamanlı çalışan, farklı türde işleri icra eden, küçük işler
yapan kadın ve erkeklerden oluşan bir kitle. İş güvenceleri yok. Fordist bir
üretim hattının parçası değiller.
Bitti,
geride kaldı, tarih oldu. Bugün, küresel bir magma var, insanların, erkeklerin
ve kadınların magması; tarihsel toplumsal bloğu oluşturan, hayatları güvencesiz
olan kadın ve erkeklerden oluşan bir magma. Bugün çalışıyorlar, yarın fuhuş
yapıyorlar, ertesi gün uyuşturucu satıyorlar, bugün hırsızlık yapıyorlar.
Bu
magma, tarihsel toplumsal bloğu oluşturuyor. Ancak tarihsel-toplumsal bloğun
inşa edilebilmesi için kendi varlığının farkında olması gerekir. Bugün
mücadelenin rolü de budur. Mücadelenin rolü, toplumsal bloğu yapılandırmaktır.
Bu toplumsal blok, mücadele olmadan rolünü oynayamaz. O, mücadeleyle inşa
edilir.
Kendini
inşa ederken, kendi çıkarlarının ve tarihinin farkına varır. Kendi çıkarlarının
ve tarihinin farkına varırken, tarihin kendisinin de farkına varır. İşte bu
yüzden, kapitalizmin yerine komünizmin zaferi ve gerekliliği ortaya çıkar.
Bugün
Lübnan’da bir Filistin kampındayız, ancak şu anda Batı Şeria alevler içinde.
İsrail işgali, Filistin Yönetimi ile işbirliği içinde, Filistin mücadelesini
ortadan kaldırmak istiyor.
Evet,
soykırım devam ediyor. Bu soykırım, farklı hızlarda devam ediyor, fakat o,
bugün başlamadı. Soykırımın bir asır önce başladığını anlamalıyız. Soykırım,
bir süreç. Sebebi emperyalist Batı’dır. Kendini soykırımlar yoluyla inşa ediyor.
Bu, sadece bu yere has bir şey değil.
ABD
25 ila 35 milyon erkek ve kadının hayatına mal olan bir soykırım yoluyla kendini
inşa etti. Amerika, Latin Amerika oldu. İster Orta Amerika ister Güney Amerika
olsun, yüz milyonlarca erkek ve kadın, soykırımın kurbanı oldu. Dünya
gezegeninin ilk sakinleri olan Aborjin halkı, Avustralya’nın ortaya çıkabilmesi
için yok edildi. Başka bir deyişle, soykırım, Batı emperyalist sermayesine
dönüşürken sermaye için varoluşsal bir mekanizma görevi gördü. Soykırımcı bir
süreçle inşa edildi. İsrail, bu Batılı kapitalist soykırımcıların en son örneği.
Elbette,
bu gerçekle yüzleşmek için, salt hilelerden ziyade, sermayenin dinamikleriyle
karşı karşıya olduğumuzun farkında olmalıyız; yani, bir şekilde sermayenin
dinamikleriyle bağlantılı hususlarla. Başka bir ifadeyle, ister Filistinli,
ister Lübnanlı, ister Ürdünlü olsun, kendi ulusal burjuvazimiz bu olguya ortak.
Burada, Mısır’da var olan toplumsal bloğun, yani Gazze’nin hemen yanı başında
bulunan 120 milyon erkek ve kadının harekete geçmesi gerekiyor. Henüz harekete
geçmiş değiller.
Bu,
henüz tarihsel görevlerinin sermayeden, tıpkı Gazze’de ve Batı Şeria’da farklı
oranlarda da olsa var olan sermayeden kurtulmak olduğunun bilincine
varmadıkları anlamına geliyor. Yani, burada öldürme işlemi çok daha hızlı
gerçekleşirken, orada çok daha yavaş gerçekleşiyor, ancak yarın orada ve başka
yerlerde cinayetler ve katliamlar yoğunlaşacak.
Küresel
dinamik bu şekilde işliyor. Tarihsel-toplumsal bloğun yapılandırılmasının tüm
sorunu bu. Tarihsel toplumsal blok, mücadele yoluyla yapılandırılır. Toplumsal
bloğun artan bilinci kamilleştikçe, mücadele onu ilerletir, böylece soykırımcı
kapitalizmin veya herhangi bir başka biçimdeki kapitalizmin mezarını yaratma
yeteneğine sahip olur.
Batı
Şeria’daki yangınlar Lübnan’daki kamplara da sıçrayacak mı?
Bunlar
birbirine bağlı. Bu, ritim ve dinamiklerin aynı olduğu ve bu zulme, bu
soykırıma karşı çıkan güçlerin ritim ve dinamiklerinin de aynı olduğu anlamına
geliyor.
Filistin’den
önceki son kalenin Lübnan olduğunu, yani Lübnan direnişi olduğunu düşünebiliriz.
Lübnan’daki direnişin kellesini istiyorlar. Bunun basit bir nedeni var: Arap
burjuvazisi, hiçbir yerde direnişin varlığına tahammül edemiyor. Sadece
Filistin’de değil, özellikle Lübnan’da. Ülkede mevcut durum bu bu yüzden yaşanıyor.
Burjuvazi herkesin karşısına geçip “Bunlar isyancı, bu direniş değil” diyor.
İsrail ile barış anlaşmalarından bahsediyor.
İster
Lübnanlı ister Ürdünlü olsun, Arap burjuvazisinin mayası aynı. Bu burjuvazi, o “yurtseverlik”
denilen rolü çoktan oynamıştır. Artık bu “yurtsever” kelimesinin önemi kalmamıştır.
Ellilerden
yetmişlere dek uzanan süreçte anti-emperyalist mücadelenin ön saflarında yer
alan bu burjuvazinin artık böylesi bir rolü bulunmamaktadır. Burjuvazi, odak
noktasını değiştirmiş, çıkarlarını artık küresel soykırımcı dinamiğe
bağlamıştır. Bu pozisyona karşı herhangi bir direniş, Batı Şeria’da, Ürdün’de,
Beyrut’ta veya Fas’ta yaygın baskıyla karşılanmaktadır. Dinamik aynıdır.
Artık
direnişin hızı, şiddeti ve yoğunluğu artıyor. Bu ülkede hız, mevcut güç
dengesine tabi. Şu an için Lübnan’da güç dengesi direnişten yana, çünkü Lübnan
halkının uzun bir mücadele tarihi mevcut, Filistin halkı da uzun bir mücadele
tarihine sahip ve bu mücadele, tüm gerici dinamiklerle yüzleşmemizi sağlıyor.
Peki,
artık ileri doğru adım atabilecek miyiz? Elbette, uluslararası güçlerle olan
ilişkimiz sayesinde ilerleyebileceğiz. Herkes gibi, senin gibi, başkaları gibi
enternasyonalist bilince sahip olacağız.
[*] Burada “magma” (Fransızcada le magma), mecazi olarak kullanılan jeolojik anlamıyla, somutlaşmış veya belirli bir yapıya denk düşmeyen, henüz sabit biçimlere dönüşmemiş, erimiş haldeki, şekilsiz bir toplumsal kütle anlamında kullanılmaktadır. Sanayi proletaryası, katı bir kaya (sabit, biçimli, potansiyel olarak sınıf bilincine sahip) iken, bugünkü uluslararası proletarya, aynı temel maddeye/öze sahip, ancak şekilsiz, istikrarsız pozisyonlara sahip, tıpkı magmanın katı kaya haline gelmek için soğuyup kristalleşmesi gibi, ona biçim/bilinç kazandırmak için sınıf mücadelesi çizgisine (le ligne idéologique) ihtiyaç duyan bir “magma”dır.






