Virüs, Kapanma ve Sol II

Kapanmanın Solda Sebep Olduğu Politik Marazlar

Otoriteye İtaat

Kapanmacı sol, otoriteye itaat etti, uyduruk “devlet adamları”nın kibrine ve otokratik iktidarına teslim oldu, üzerine laboratuvar önlüğü geçirmiş, kendisini dev aynasında gören insanlara boyun eğdi, haki ve mavi üniformalar giymiş kişilerin önünde diz çöktü.

Bir bakanın ağzından çıkan her söze olağan koşullarda inanmayan kapanmacı sol, bugün hükümetin virüs ve kapanma konusunda ettiği her lafı hemen benimsiyor. Ortada gerçek bir sol olsa, kapitalist hükümetler karşısında bu kadar keriz durumuna düşmezdi.

“Haberler”le İlgili Yanlış Propaganda

En azından soldan, devlete ve şirkete bağlı medyanın duyguları belirli bir yöne sevk eden propaganda çalışmaları ve uyduruk veriler üzerine kurulu analizleri muzip bir yaklaşımla ele alıp, kaşlarını çatması ve o kadar zararlı olmayan bir virüs konusunda edilen lafları eleştirmesi beklenirdi, oysa sol, bugün devlete ve şirketlere ait medyanın ideolojik konumunu değiştirdiğine inanıyor.

Onca deneyimin üzerinden solun medyanın dilinde olana inanmamayı öğrenmiş olması gerekirdi, zira her kapitalist ideolojik organ gibi medya da sol, sosyalizm, sendikalar, emperyalist savaşlar konusunda sürekli yalan söylemiş bir yapı, ne var ki bugün sol, medyanın kapanma ve virüs konusunda söylediği her yalana anında inanıyor.

“Mesele Dayanışma Evladım!”

Sol, resmi kurumların “hepimiz aynı gemideyiz” lafı üzerine inşa ettikleri toplumsal “dayanışma”yı yüceltiyor ve onu kapanmanın “başarı”sı için gerekli unsur olarak görüyor. Kapanmacı sol, bugün sosyal mesafe kuralına uyan her bir yurttaşla birlikte “dayanışma”nın zafer kazandığını söylüyor, oysa kapanma tedbirleri boyunca sergilenen “dayanışma”, kapitalist devletin dayattığı, cezalarla tahkim edilmiş, korku tellâllığının yarattığı otoriter ortamda polislerce güvence altına alınmış bir gösteri.

Neticede bu “dayanışma”, yukarıdan aşağıya doğru inşa edildi. Burada korkutulmuş olan tebaa, devletin sağlık uzmanları, siyasetçiler ve ortaklarınca alınan, yıkıcı sonuçlara yol açan, yanlış politikaların sebep olacağı gelişmeleri kuzu kuzu kabul ediyor. Bu sahte “dayanışma” bir madalyonsa eğer, bir yüzünde “muhalefet etme!”, diğer yüzünde ise “karşı koyma!” yazıyor.

Bu “dayanışma”, tümüyle politik teslimiyet ve toplumsal konformizmle, kapanmayan kötü kişileri ispiyonlamakla, virüse inanmayanları ayıplamakla ilgili. Görebildiğimiz kadarıyla solun bu tür bir “dayanışma” ile bir sorunu yok.

Kapanmacı Profesörler Kimin Yararına?

Kapanmacı sol, büyük bir hata yaptı ve zaten itibarsız olan, felâket tellâllığı işini üstlenmiş, kapanmacı profesörlerin bilimsel ve teknik açıdan yaptıkları namussuzluklara ortak oldu. Bu profesörler, Birleşik Krallık’ta öne çıkan Profesör Neil Ferguson gibi isimlerin modellerine bel bağladılar. Ferguson, “sıfır hasta” diyen, uzmanlığı beş para etmez biri. Bu tür kişiler, devlet iktidarına yanlamış diğer “uzmanlar”ı da zehirlediler.

Kapanmacı sol, tuhaf bir biçimde, Ferguson’daki politik önyargıya ilişkin olarak da tek laf etmedi, ayrıca onun hükümetle ilişkisi dâhilinde güçlü bir Brexitçi olduğunu da görmedi. Brexit karşıtı sol, süreç içerisinde Ferguson’ın itibarını ve güvenirliliğini artırdı. Solcu ve kapanma fikrini bağnaz bir tutumla savunan bir isim olarak Ferguson, Brexit’in uygulanmasını savunan, liberter bir Boris Johnson’a dönüştü. Başlarda Kovid’i önemsemeyen, sürü bağışıklığı diyen Ferguson, ölüme karşı direnen, herkesi tehdit eden, kapanmacı bir zombi hâline geldi.

ABD’de Demokrat Parti’ye dost olan Dr. Fauci ve Dr. Birx ise kapanmacı solun kahramanlaştırdığı iki “bilim insanı”. Bunlar da kapanmalara ihtiyatla yaklaşan başkanı korkutarak ekonomiyi harap edecek kapanma kararını aldırttılar ve seçimdeki kapsamlı hileden bağımsız olarak, başkanın yeniden seçilmesi noktasında onun ağır bir yara almasını sağladılar.

Kimin yararına?” anlamına gelen “Cui Bono?”, Lenin’in çok sevdiği Latince bir ifade, ama anlaşılan kapanmacı sol, bu ifadeden pek haz etmiyor.

“Uzmanlar”ın Belirlediği Kural

Bilimin içine düştüğü bataklıkta politik çıkarlar bile insanın iştahını açamayabiliyor. Bu koşullarda dikkatleri üzerine çekmeye bayılan, güç manyağı olmuş profesyoneller, politikanın merkezinde duran kişilerce baştan çıkartılıyorlar.

Bugünün tıp dünyasının mesihleri, kapanma, sosyal mesafe ve maske konusunda sundukları önerilerin devletçe desteklenmesi, anında ilgi görmesi ve halkın davranışında değişikliğe sebep olması üzerinden güç zehirlenmesine duçar oluyorlar. Oysa aynı kişilerin “az yiyin, yedikleriniz kaliteli olsun, şarabı fazla kaçırmayın” gibi önerileri, kamuoyunda o kadar da ilgi görmüyor.

Sol işte bu “bilim insanları”na yaltaklanıyor, hürmet ediyor, çocukça bir tutumla bu her şeyi bilen, herkesi koruduğuna inanılan tıp ve bilim memurlarına sevdalanıyor. Bu da onun “otoriteyi her daim sorgulamak” veya “bağımsız düşünmek” gibi alışkanlıklarından uzaklaşmasını beraberinde getiriyor.

Bir İhtiyaç Olarak Sansür

Kapanmalara şüpheyle yaklaşanların boğuk sesleri nasıl oluyorsa gemileri batırıyor, dağları deliyor, kapanma sevdalılarını bir bir hâkim önüne çıkartıyor. Tarih boyu sansürün hedefi olmaktan bir türlü kurtulamamış olan sol, bugün virüs ve kapanma ile ilgili farklı görüşleri kısıtlayan büyük teknoloji şirketlerine ve devlete arka çıkıyor ve bu görüşlerin cinayetle sonuçlanacak bir tür “dezenformasyon” olduğunu söylüyor.

Sol, kapanmalara şüpheyle yaklaşan herkesi sorumsuz babaanne katili, üşütük komplo teoricileri, kafayı kırmış aşı karşıtları, bencil kovidiotlar, parayı hayata tercih eden duygusuz çıkarcılar olarak gösterip onları karikatürleştiriyor. Bu tutumu kapanmacı solu, hoşgörü nedir bilmeyen, dar görüşlü bir sansürcü hâline getiriyor.

Birer Lüks Olarak Temel Haklar

Tarih boyunca cadılar, Yahudiler, Kızıllar gibi düşmanlar icat edildi ve korku pompalandı, ne kadar temelsiz olduğuna bakılmaksızın, bu düşmanlık sürekli körüklendi. Bugün sıra Kovid’de. Pompalanan korkuyla aklı başında, duygu dünyası dengeli insanlar bile saçma sapan, mantık dışı, toplumsallıktan uzak şeyler yapabiliyorlar. Hatta ifade hürriyeti, hareket serbestiyeti ve toplanma hürriyeti gibi temel hak ve özgürlüklerinden vazgeçebiliyorlar. Tüm politik yapılar içerisinde yıkıma yol açan korku siyasetine teslim olmak, kitle histerisini beslemek ve korku tüccarlarına politik anlamda itaat etmekse sola düştü.

Polis Devleti O Kadar Kötü Bir Şey Değil

Kapanmacı sol, bir yandan da “halk sağlığı” adına temel hak ve özgürlüklerin yitip gittiği süreci denetleyen polis devletindeki totaliter gaddarlığa meftun oldu. Kovidci polis devletinin bir tezahürü üzerinde durmak lazım: kapanma karşıtı göstericilere uygulanan polis şiddeti. Kimse kırılan kafaları, sallanan copları görmüyor, uygulanan şiddete dair tek laf etmiyor, hatta bugüne dek hep polis şiddetine maruz kalmış olan sol, bugün bu saldırıları övgüyle karşılıyor.

Sol Kapanma Sınavından Neden Kaldı?

Kapanmalarda ana mesele, işsizlik, işçi sınıfının yoksullaşması, devletlerin otoriterleşmesi, temel hak ve özgürlüklerin yitirilmesi, ifade hürriyetinin kalmaması, medyanın yürüttüğü propaganda faaliyeti ve bilimin namussuzluğu. Tüm bu meseleleri içeren sınavdan kalan sol, her bir meselede sahip olduğu sosyalist ilkeleri “halk sağlığı” denilen sunakta bir bir kurban etti.

Bir vakitler, altmışlı yıllarda, Vietnam Savaşı süresince ABD ordusunun diline pelesenk ettiği “biz, köyleri komünistlerden kurtarmak için yok ettik” lafıyla haklı olarak alay eden sol, bugün “biz toplumu, virüsten kurtarmak için yok etmek zorundayız” diyen yavan ve aldatıcı hikâyeye onay veriyor ve bu tuhaflık karşısında tek bir laf bile etmiyor.

Peki sol, virüs ve kapanma konusunda neden bu kadar berbat bir sınav verdi?

1. Sol, geleneksel işçi sınıfı tabanından politik anlamda uzaklaştı ve kimlik siyaseti ana siyaseti hâline geldi

Soldaki kapanmacılık meselesi, onun pişman olduğu bir sapma değil, solun geleneksel işçi sınıfı tabanından uzaklaşmasının bir sonucu ve çıktısı. Seksenlerden itibaren Batı Solu, küresel sermayenin Reagan ve Thatcher önderliğinde güçlü işçi hareketine karşı yürüttüğü piyasacı, yeni muhafazakâr saldırı karşısında ciddi anlamda zorlandı. Sendikacılık, solun tarih boyu sığındığı ana limandı, ama Batı ekonomilerinde otomasyonun ve yaşanan yapısal değişikliklerin katkı sunduğu neoliberal küreselleşme, büyük ölçüde sendikalı olan, mavi yakalı işçilerin sanayideki alanını ve sayısını küçülttü. Bununla birlikte, geleneksel sol da politik nüfuzunu yitirdi, sınıf temelli ideolojisindeki iç bağlar koptu, bu ideoloji tutarlılığını yitirdi.

O günden itibaren sol kendisini, öncelikle varlığını ırk, etnisite, cinsiyet ve kimlikle ilgili başka özelliklerle tanımlayan, bu tanımlamada sınıfa yer bırakmayan, bir vakitler Hillary Clinton’ın göklere çıkarttığı “hoşnutsuzların gökkuşağı”na bağlanmak suretiyle politik hayatını sürdürme ihtiyacı duydu.

Sol, toplumsal meselelere duyarlı siyaseti gündeminin ana maddesi hâline getirdi ve saydığımız kimlikle ilgili hususları merkeze koydu. Bugün artık sol açısından önemli olan, kişinin deri rengi, etnik konumu, dinsel bağlılığı, kromozom dizilimi, toplumsal cinsiyet bağlamında sahip olduğu tanım ve her gün giderek genişleyen LGBTQI tayfının hangi diliminde yer aldığıdır. Kişilerin üretim araçları ile ilişkisinin artık bir değeri ve önemi yoktur (bugünlerde üretim araçları gibi kavramlar, herkesin kulağına taş plak cızırtısı gibi geliyor!)

Kimlik politikası solu öylesine hipnotize etti ki o bugün, Marx’ın ifadesiyle, kapitalist ekonomik güce yapısal düzlemde karşı koyabilecek yegâne sınıf olan işçi sınıfının politik failliği konusunda kılını kıpırdatma gereği duymuyor.

Irkçılık karşıtlığı ve cinsiyetçilik karşıtlığı gibi sosyal adaletle ilgili meselelerde sol, eskiden bu meselelerin ekonomik zeminini ve sınıfsal niteliğini sorgulardı, bugünse sol, sınıf iktidarı meselesiyle ilişkisini tümden kopartmış durumda.

Sınıf savaşı yerine toplumsal meselelere duyarlılığı esas alan sol, bugün “kültür savaşları” üzerinde duruyor, en son çıkan Hollywood filminde Asyalılara, Siyahîlere ve başka azınlıklara ya da eşcinsellere yer verilmemesini dert ediniyor, öte yandan da eskiden BBC’de yayınlanmış komedi dizilerini yargılamak için duyarlılık kasan engizisyon mahkemeleri kuruyor. Solun işçi sınıfını terk etmesi neticesinde işçi sınıfının da solu terk etmiş olmasına hiç şaşırmamak gerek.

2. Politik Hastalığın Sendromları ve “Popülizm”

Revizyona tabi tutulmuş duyarlılık siyaseti ve proleter olmayan üyeleri ile bu yeni sol, sonuçta fikirler çatışmasından galip çıkamadı. Brexit ve Trump ile girilen seçim yarışları, bunun delili. Oysa Brexit ve Trump’ta karşılık bulan, işçi sınıfı temelli “popülist” isyanlar, duyarlı solda travmalara yol açtı, o da bunun karşılığında kendisindeki duyarlı siyaset vizyonuna demokratik planda itiraz edenlere öfke ve hınçla cevap verdi.

Bugün sol, işçi sınıfındaki “popülizm”e liderlik eden kişileri şeytanlaştırmak için elinden geleni yapıyor. Bu açıdan politik düzlemde kendisini inkâr ediyor, moral açısından üstünlük sağlamaya çalışıyor, “ırkçı”, “aşırı sağcı”, “faşist” ve “beyaz üstünlükçüsü” olduğu, kendisi gibi yeterince duyarlı olmadığı için işçi sınıfındaki “popülizm”e hakaretler yağdırıyor, işçileri beyinsiz olarak niteliyor, demagoglara esir olmuş, dişleri seyrek “sefiller” diye alaya alıyor, onları Küçük İngiltere’yi savunan yabancı düşmanı milliyetçiler olmakla itham ediyor.

Bugün sol örgütler, neredeyse sadece, Brexit’e karşı çıkan, herkesi alaya alan, çatlak Trump’a kafayı takmış, sürekli kendisini haklı çıkartmakla meşgul olan, her şeye duyarlı üstünlükçülerden oluşuyor. Bu sol, farklı fikirlerden, görüş ayrılıklarından, ifade hürriyetinden korkuyor, üzerinde “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalım” yazan şapkalar takmış Trump’çılara ve Brexitçi cahillere güvenmiyor, ayrıca demokrasinin “yanlış” sonuçlara yol açma potansiyeli karşısında korkuya kapılıyor.

Bugün bu duyarlı sol, Brexit ve Trump’ın yaydığı “politik virüsler”den o kadar çok korktu ki virüs ve kapanma konusunda kafayı yedi. Brexit hastalığının ve Trump hastalığının sahip olduğu sendromlar sayesinde, demokrasi düzleminde yüz bulamamış olan sol, eski işçi sınıfı tabanının açtığı politik yaraları iyileştirme imkânı buldu, en azından kendince bir ahlakî ve politik zemine kavuştuğunu düşündü.

Bugün Brexit ve Trump hastalıklarına bir de virüs hastalığı eklendi. Bu virüs hastalığı sola, yanlış düşüncelerin çilesini çekenlerin sorumluluğunu üstlenmeye hakkı olduğunu söyleme yetkisi kazandırdı. Sol bugün, bu insanların virüs ve kapanmalar konusunda “bilimsel” hakikate ve ahlakî erdeme sahip olan solcularca aydınlatılması gerektiğini düşünüyor.

3. Kapanmalar Yüzünden Sola Yönelecek Kitleyi Sağ Çalıyor

Kapanma çılgınlığı süresince, uçlara savrulmuş liberterleri veya kapanmaların kapitalizmin esenliğini tehdit ettiğinden endişelenen pragmatistleri içeren tüm muhafazakâr sağ, eskiden solun sahip çıktığı başlıklar adına ayağa kalktı. Bu kesim, işçilerin yitirdikleri işleri, kötüleşen yaşam standartlarını, gençlerin eğitimini, demokratik anlamda kimsenin hesap vermemesini, eleştirel düşünceyi, fikri açıklığı, ifade hürriyetini, örgütlenme hürriyetini, bilimin namusunu ve eskinin o yalın inceliklerini dert edindi. Bu konuda kapanmacı sol, oturup kendi derdine yanmalı ve sadece kendisini suçlamalı.

Sonuç

Bugün “sol” taşıdığı isme layık değil. Yukarıda bahsi edilen meselelerin hiçbirisinde sosyalist ilkelerin terk edilmesine kesinlikle izin verilmemeli.

“Halk sağlığı” ile ilgili uydurma bir acil durum, gerçek bir iklim krizi (ki kapanmalar virüs konusunda işe yaramasa da karbondioksit molekülleri konusunda harikalar yaratıyor), “Trump’ın yeniden seçilmesine mani olun, demokrasiyi kurtarın” diyen koşullar, “iç terörizm”, transfobi, nefret söylemi, düşüncelerin ve inançların açıklanması önündeki yasaklar türünden duyarlılıkla ilgili acil durumlar da yaşansa sosyalist ilkelerden vazgeçilemez.

Bu anlamda, kapanmalardan şüphe eden muhalif solcuları, gerçek solu kapanmalar konusunda oynanan bu politik oyuna yeniden dâhil ettiği için tebrik etmek gerek.

Phil Shannon

9 Mart 2021

Kaynak

Birinci Bölüm

BOB Feminizm II

Zulmün Birleştirdiği Kadınlar: BOB Feminizmin Farklılığı Yanlış Kullanması ve Üçüncü Dünya Kadınının Sömürgeleştirilmesi

“Kız kardeşlik toplumsal cinsiyet temelinde ele alınamaz. O somut, tarihsel ve politik pratiğin ve analizin konusu olmalıdır.”[1]

“Kız kardeşliğin ardında hâlen daha ırkçılık, sömürgecilik ve emperyalizm var!”[2]

BOB feministler, Küresel Güney’in kadınlarıyla “küresel kız kardeşlik” denilen o büyük anlatı üzerinden dayanışıyorlar. Oysa bu, anlatı zeminini soyut, cisimleşmemiş bir evrensellikte ve Batı’nın hegemonik tikelcilik modeli kapsamında tikellikleri sömürgeleştirmesinde bulan, Batı merkezci bir yaklaşım.[3]

Tarihsel planda beynelmilel kız kardeşlik, “ortak zulüm” algısı ve mağdurlaşma sürecine bağlı olarak, tüm kadınlarla birleşme iddiasında bulunan liberal BOB feminist hareketi olarak baş gösterdi.[4]

Bu yaklaşım kadınları hep tek boyutlu tasvir ediyor, bu boyutun da erkeklerle ilişki dâhilinde, o tabiyet ilişkisi bağlamında inşa edildiğini söylüyor. BOB feministler, kadınlığın ve cinsiyetlerarası ilişkilerin özel bir inşa sürecine tabi olduğunu varsayıyorlar, mağdurların özselleştirilmiş rolleri üzerinde duruyorlar, bir yandan da Küresel Güney’i üçüncü dünya kadınlarının toplumsal ilişkiler içine girmesinden evvel tanımlamak suretiyle[5] şeyleştirip sömürgeleştiriyorlar.[6]

Kadınların toplumsal cinsiyet temelinde aynı olduğunu düşünüyorlar. Ama bu noktada bir sorun ortaya çıkıyor: kadın, beyaz üstünlükçüsü, sınıfçı ve yeni sömürgeci iktidarın genel yapısı içerisinde ele alınıp aynılaştırılınca BOB feminizmin o cömert yaklaşımı dâhilinde tüm deneyimler, toplumsal-bilişsel konum ve bağlam, siliniyor.

Bu düzlemde, Küresel Güney’deki kadınların sömürgeciliğe, BOB feminizme ve Batılı patriarkaya karşı erkeklerin yanında olmaya dair kararları, BOB feminizm tarafından inkâra uğruyor. BOB feminizm, kadınların erkeklerin yanında olma tavrını sömürgeci kalkınma açısından yorumluyor ve onun Küresel Güney’de kadın ve erkek arasındaki ayrımlara Batı’nın müdadele edip onları yönetmesi için gerekli kanıtı sunduğunu söylüyor. Tabii bu noktada Küresel Güney’in kadınları, siyasetin öznesi değil, nesnesi olarak ele alınıyorlar.[7]

BOB feministlerin Küresel Güney’in maruz kaldığı zulümden istifade ettiği genel bağlam dâhilinde kız kardeşlik, BOB feministlerin dilinde hegemonik sonuçlar doğuruyor. Bu nedenle Batılı olmayan insanlar, BOB feministlerle ittifak kurmaya yanaşmıyorlar. Çünkü Batı’nın hâkimiyetinin onların ekmeğine yağ sürdüğünü biliyorlar.

Güney ve Kuzey’in kadınları zulüm konusunda belirli açılardan ortaklaşabilseler de[8], Kuzey’in kadınlarının tarihsel planda özel imtiyazlara erişebildiğini görmek gerekiyor.

Sömürgecilik dönemi boyunca kadınlar, toplumsal cinsiyet, sermaye, sömürgecilik, cinsellik ve ırk bağlamında farklı konuma sahiplerdi: Siyahî ve esmer tüm kadınlar sömürgeleştirilirken, beyaz kadınlar ev kadını yapıldılar.

Batı’da burjuva ve proleter kadınlar[10] “ev kadınlığını tüketim sürecinin birer faili olarak ifa ettiler”, üst sınıfa mensup kadınlar lüks eşyalar istediler ve sınıf sisteminin sürmesine katkıda bulundular.[11] Evine bağlı ev kadınlarının yaratılması ile beyaz kadınlar, yeni inşa edilmiş kamusal alandan çekildiler. “Kadın ve ailesi, “küçük beyaz adamın sömürgesi” hâline geldi.[12] Bu süreçte “artık kadınlıktan çıktı” diye damgalanan “Jamima Hala”ya, kadınlık tanımı üzerinden eve hapsedilen “Bayan Ann” eşlik etti.[13]

“Dişilik” ve “erkeklik” ne ve kim olunduğuna göre anlamlandırılmadı. Beyaz kadına layık görülen dişilik siyahî kadına; beyaz adamın erkekliği de erkek siyah köleye layık görülmedi.[14]; tabii bu düzlemde dişilik ve erkeklik, Batı’ya has ikili karşıtlık dâhilinde inşa edilmişti.

Cinsiyetçi, ırkçı ve ayrımcı kurallar üzerinden köle kadınlar cinsel açıdan girişken, sapık ve her türden yükün altına girebilecek kadar güçlü kişiler olarak görüldüler. Buna karşılık Avrupalı kadınlarsa kırılgan ve cinsel açıdan pasif kişiler olarak kabul edildiler.[15]

Yukarıda bahsi edilen bağlar üzerinden düşündüğümüzde Küresel Güney’deki bir feministin önceliğinin toplumsal cinsiyet değil, emperyalizm, yeni sömürgecilik, ırkçılık ve sınıfçılık olduğu görülmektedir. Tüm bunlar, Güney’in kadınlarını ve tüm halkları etkileyen başlıklardır.[16] Feminizmin sürekli başvurduğu üst anlatının odağında tek başına duran toplumsal cinsiyet, deneyimlerdeki, tarihlerdeki ve bilgilerdeki çokluğu dikkate almaz:

“Hattizatında siyah, beyaz ve diğer üçüncü dünya kadınları, Avrupa ve Amerika’nın hegemonyasıyla geçen, on beşinci yüzyıldan bugüne uzanan sürecin geride bıraktığı özel miras dikkate alındığında, çok farklı tarihlere sahiptir. Bu tarihler, kölelik mirasına, zorunlu göçe, plantasyonlara, ödünç işçiliğe, sömürgeciliğe, emperyalist fetihlere ve soykırımlara dairdir.”[17]

Beyaz üstünlükçülüğü ideolojisinde beyazlık[18] yüzünden beyaz feministlerin ırkçı kimliği incelenmez, bu da hem kendileri hem de kendilerinden farklı olanlar konusunda bozuk bir anlayışa sebep olur.[19] Bu ötekileştirici yaklaşım üzerinden BOB feminist, kendisini üstün, hakları olan, özgür, kurtarılmış, yetkilendirilmiş, güçlü, modern, eğitimli ve serbest biri olarak kurar ve temsil eder.[20]

Beyaz üstünlükçülüğü, sadece beyaz olmayanların sorunu değildir, o aynı zamanda toplumsal yeniden üretimde cisimleşiyor oluşu, kimlikleri, ilişkileri, deneyimleri ve toplumsal sistemleri biçimlendirmesi sebebiyle, beyazlara ve feministlere ait bir sorundur.[21]

Söylemsel düzeyde inşa edilmiş kadın ile kendi tarihlerinin maddi öznesi olarak oluşmuş kadın arasında belirli bir ayrım söz konusudur.[22] BOB feminizm, Üçüncü Dünya kadınına ait evrensel ideal tipi, karşıtıyla kurduğu negatif ilişki üzerinden tanımlar. Sömürgeci kalkınma çalışmalarında ve ilgili sektörde bir gösterge olarak “üçüncü dünya kadını” karşımıza, monolitik, tek boyutlu, özselleştirilmiş, sabit bir kategori olarak çıkar. Bu kadın, faillikten de tarihten de öznellikten de azadedir. Başka bir ifadeyle, BOB feminizm, Küresel Güney’in kadınlarının toplumsal düzlemde inşa edilmiş kimliğini görmez. Tarihdışına atılan ve pasifleştirilen, tepeden tırnağa sabit bir kategori olarak ele alınan kadın, üçüncü dünyanın farklılığını meydana getirir ki bu da sadece genel anlamda zulme uğraşayan kadınları değil, üçüncü dünya kadınlarını da imler.[23]

Sömürgeci kalkınma kapsamında BOB feminizm, farklılıkları değerler hâline getirmek için tasnif mekanizmasını devreye sokar, bunun için de modern dönemin tahayyülüne yaslanır.[24] Değerler belirlenip tasnif işlemi gerçekleştirildikten sonra kadının bedeni mücadele alanı hâline gelir. O artık “üçüncü sömürge”dir. Bu hâliyle, sömürgeliğin ve patriarkanın sistematik olarak şiddet uyguladığı sömürge devletlere ve diz çöktürülmüş doğaya eklenmiştir.[25]

Feministlerin Toplumsal Dönüşüm İçin Kudret Üzerinden Gerçekleştireceği Stratejik Birlik: Dekolonizasyon, Farklılık ve Dayanışma

“Feministler hep birlikte, farklı kimlikleri ve güç asimetrilerini nasıl anlayabilirler, farklılıktan kaynaklanan görüşleri nasıl kullanabilirler, sessizliği değil öfkeyi işitip inançlarını nasıl koruyabilirler?”[26]

Homojenlik ideali adına farklılıklar hep yanlış adlandırılsa da[27], Küresel Güney’deki halkların farklılıklarını devrimci bir ötekilik ve özerklik iddiası üzerinden ortaya koymaları mümkündür. Bu durumda Küresel Güney’de BOB feminizmin kadının farklı konumlarını çitleme ve silme girişimleri hükmünü yitirecektir. Kadınlar “iç içe geçen, karşılıklı olarak birbirine bağımlı konumlara sahiptirler.”[28]

“Farklılık”, dönüştürme çabası doğrultusunda, olumlu yönde kullanılabilir. BOB feminizmin hegemonik parametreleri dışında sınırsız bir dayanışma zemini oluşturulabilir. Görecelikçiliğe kapılmadan, birbirine bağlı, politik açıdan özerk ve özel bir konuma sahip evrenselciliklerdeki çoğulluk görülebilir.

Tikeli evrenselin içinde silmekten veya ikisini karşıt kutuplara fırlatmaktan kaçınmak istiyorsak, Mohanty’nin “tikel, çoğunlukla evrensellik düzleminde önemlidir”[29] sözüne bakmak gerekir. Feministlerin paylaştıkları “müşterek farklılıklar” ve farklılığın tikelliği konusunda kurulan ortaklıklar, tüm bedenlerde varolan özerklik[30] ve failliğin karşılıklı kabulü ve karşılıklı bağımlılık temelinde dayanışma köprüleri ve ittifaklar kurmak için birer araçtırlar.[31] Batı’ya ait olan ve bireyleri izole, kendi kendisini üreten, kendisini merkeze koyan, tarihin ve mekânın üzerinde ötesinde duran unsurlar olarak tasvir eden tekbencilik mitini tam da bu yaklaşım aşacak[32], patriarkanın cinsiyetinin olmadığını, beyazlığın bir rengi bulunmadığını ortaya koyacaktır.[33]. Ben buradan yola çıkarak, feminizmin de cinsiyetinin olmadığını söylüyorum. Bana göre feminizm, toplumsal cinsiyet spektrumunun farklı noktalarında olan insanların bağlandıkları bir politik taahhüttür.

Spivak, Küresel Kuzey’deki feministlerin Küresel Güney’le sırtlarındaki onca bagajı geride bırakarak buluşamayacağını, dolayısıyla Kuzeyli feministlerin jeopolitik ve küresel bağlam dâhilinde kendi suç ortaklıklarını ve konumlarını kabule yanaşmak zorunda olduklarını söyler.[34]

Dayanışmayı, farklılığı olumlu yönde kabul ederek, “büyük bir titizlikle görünür kılınan politik çıkardaki pozitivist özcülüğü stratejik düzlemde kullanarak göstermek mümkündür.[35] Bir insan, “özneyi her daim merkeze koyuyor” diye salt özcülük karşıtı veya özcülük dışı olmaz.[36] O hâlde “stratejik özcülük”, özcülükten kaçışın mümkün(süz) olduğuna dair bilince ihtiyaç duyar ve kişinin toplumsal dönüşümdeki konumunu kullanır. Burada belirtmek gerekir ki BOB kadınların deneyimlerinin homojenleştirilip soyut düzlemde genelleştirilmesini eleştiren kimi feministler de özcülük ve görecelikçilik kültürünün içinde yer alırlar.[37] Bu sebeple söz konusu feministler, zulme itiraz etmezler ve Batı’nın “diğer kültürler”e karıştığı gerçeğini kabule yanaşmazlar. Örneğin Küresel Güney’de cinsiyet temelli ayrımlar, sömürgecilik ve kurumların bu ülkelere ithal edilmesi suretiyle perçinlendiğini ve derinleştiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla böylesi bir süreçte kadın ve erkeğin birbirini tamamladığı durumlar, kadın ve erkek bağlamında eşit şeylermiş gibi değerlendirilmezler:

“Sömürgeciler taleplerini ve teknik yenilikleri erkeklere ilettiler, böylece erkeklerin paraya kavuşmasına imkân sağladılar, sonuçta da kadınlar ekonomik anlamda bağımlı kişiler hâline geldiler. Patriarkal çekirdek aile, bu şekilde ortaya çıktı.”[38]

Sömürgeci kalkınma çalışmalarının ekseriyetine, tekbencilik ve değerden azade kılınmış nesnellikle hükümlerdeki görecelikçilik arasındaki ikilik hâkimdir.[39] Oysa yazarken, madunlaştırılmış ve kadim bilginin dışında tutulmuş grupların ve fikirlerin açısısından bakılmalıdır. Belirli bir açıya dayanan epistemoloji, yöntemsel açıdan “içimizdeki yabancılar”ın[40] olumlu ve nesnel niteliklerini ortaya koyar. Bu, kısmen “elitlerdeki bilgisizliğe karşı mücadele”nin içinde olmanın gereğidir.[41] Bu epistemoloji, seçtiği herkese “anonim bir kişi” olarak bakma hakkını kendisine saklayan Öteki’nin “utanma nedir bilmeden” kendisine bakmasını sağlar.[42]

Başka bir ifadeyle, bakış açısını esas alan analiz, ilk önce marjinalleştirilmiş öznelerin bakış açısından bakar[43], ardından, hem Batılı epistemolojinin referans noktası oluşuna hem de araştırmacının “bilgiyi sömürge olmaktan çıkartan kurucu unsur” olarak oynadığı role son verir.[44] Güçlü bir nesnelliğe ve düşünümselliğe yol açan, bilginin parçalı ve tarihsel planda konumlanmış boyutunu ve içteki gerçekleri kabul eder (“nötr” nesnelcilik ve hükümlerle ilgili görecelikçilikte nesnellik zayıftır).[45] Sömürgeci kalkınmanın tüm maliyetini Üçüncü Dünya kadınları üstlendiğinden[46] bu kadınların deneyimleri, onlara epistemolojik açıdan belirli bir avantaj sağlamaktadır.

Sömürgelikten çıkış ve dekolonizasyon pratiği, feminizmin kalkınma karşısında üzerinde durduğu meseleler ve seçeneklerdir. Bunlar sayesinde kanunlar, fikirler ve kurumlardan oluşan yapının, cinsiyet temelli, sömürgeci kalkınma üzerine kurulu hegemonik politikaların sınırları dışında yeni tahayyüller fiilileşir ve yaratılır.

Sömürgelikten çıkışın özü, çoğulluğun evrenselleşmesidir. Pratikte bu mesele, tekil bir form içerisinde ele alınamaz. Çünkü sömürgelikten çıkış için ortaya konulan pratik hem tarihsel hem de toplumsaldır, ayrıca tüm olumluluklarıyla farklı olan halkların yerel ve gündelik mücadelelerinden öğrenir.

Dekolonizasyonsa toprakların yerli halka iadesini, havanın, suyun, hayvanların ve arazinin o halk tarafından kullanılmasını, sonradan gelip yerleşenlerin hâkimiyetinin sonlandırılmasını[47], ayrıca yaşanmış deneyim olarak varoluş ve bilginin sömürgeleştirilmiş alanlarının tasfiyesini içerir. Bu, beyazlığın hâkim olduğu eleştirel olmayan düşünce kalıplarının üretilmesine son verecek, farklı bilgi alanları arasında gerçekleşecek sohbet için gerekli alanı açacaktır.[48].

Kanada anayasasının Kanada’daki yerli halklar üzerindeki etkisini analiz eden Ladner’a göre cinsiyet temelli bir proje olarak dekolonizasyon, yerli halkların cinsiyete dair anlayışlarını, egemenliğe ve milliyetçiliğe dair erkekçi fikirlere karşı geliştirilen itirazı temel almalıdır. Tersten, cinsiyet sömürgelikten çıkartılırken odağa sadece kadın değil erkekliğin inşası da konulmalı[49], böylece cinsiyetle ilgili roller, bağlılıklar ve ilişkiler yeniden tahayyül edilmelidir.

Sonuç

Bu makalede benim amacım, kalkınma konusunda geliştirilecek yeni bir cinsiyet temelli yaklaşım için bir çözüm veya plan sunmak değildi. Bunun da iki sebebi vardı: ilki, daha önce de ifade ettiğim üzere, “kalkınma”nın doğası gereği sömürgecilik ve sömürgeciliğe ait maddi miraslara bağlı oluşuydu. Kalkınma, neticede neoliberal, yeni sömürgeci, ekonomik açıdan köktenci stratejilere ve politikalara uyumlu bir patriarkal tertibat idi.

İkinci sebepse, BOB feminizmin ve onun dile getirdiği sorunlu önermelerin ve hegemonik boyutlarının kalkınma içinde ve dışında kurumsallaştırılması sebebiyle BOB feminizmi modelinin reforme edilemeyecek olması idi. Neticede reforma kapalı olan bu modelin başka bir modelle ikâme edilmesi gerekiyordu.

Feminizm ve dayanışma yola, cinsiyetçiliği ve ırkçılığı unutarak koyulur. Çünkü ayrımcı toplumsallaşma insanları birbirine yabancılaştırır, dayanışmaya mani olur[50] ve sahte ikiliklere halel getirmez. Sömürgeci kalkınma sahasıyla ilişkisinde feminist dayanışma kalkınma seçenekleri değil, kalkınmanın kendisine seçenekler üreterek işe başlamalıdır.[51]

Sömürgeci kalkınmanın ve onun cinsiyet temelli yaklaşımlarının karşısına bir seçenekle çıkmak için kalkınma ve yardım ile ilgili işlemler üzerinden kurulan “yardım alan/yardım veren” ilişkisine dair üst anlatının sökülüp atılması gerekir. Bunun yerine, önemli bir adım olarak, sömürgeciliğin ve emperyalizmin yol açtığı zararların tazminatlarının ödenmesi talep edilebilir. Böylesi bir talep, Batı’nın hegemonyasını daraltacaktır.[52]

Sınırları aşan, enternasyonalist bir feminizm, BOB feminizmden sömürgeci iktidar sahasındaki o sorunlu konumlanışını görmesini talep etmelidir. BOB feminizm o iktidara yardım eden bir unsurdur ve kadın mücadelesine asla öncülük edemez.

Özcülüğü stratejik olarak kullanan, insanın toplumsal dünyayla ilişkisine bakan bir yaklaşım, ilk adım olarak ele alınabilir. Kız kardeşliğin yataycı bir üslupla verdiği politik mücadele, hâlen daha geçerli olan bir mücadeledir. Çünkü BOB feminizm, dayanışmayı henüz tekeline alamamıştır, ona mani olamamıştır, radikal eleştirel düşüncenin ve özerk pratiklerin zeminini ortadan kaldıramamıştır. Zaten buna gücü de yetmez.

Kolektiviteleri bir tür özcülük olmadan düşünmek mümkündür. Kimlik siyasetine yol açmadan, tek başına deneyimi veya kimliği temel alan birliklerden uzak durulmalıdır. Örgütler belirli amaçlar temelinde, belirli dönemler için kurulmalıdırlar.[53] Bu adımlar, bize feminizmi beyaz üstünlükçüsü kapitalist patriarkadan kopartma imkânı sunacaktır.

Tüm kadınların ve feministlerin kudretini, kaynaklarını ve failliğini esas alan, sadece onların birer mağdur olarak oynadıkları rollere odaklanmayan bir hareketin imkânlılığını artırmak için bize mücadele konusunda yeni bir bilinç, bakış açıları ve müşterek bağlamlar gerekmektedir.

Dayanışma eylemleri sürekli yapılmalı ve gündeme getirilmeli, böylece maddi dönüşümü gerçekleştirmenin yanında, yeni kolektifler ve sömürgelikten arınmış varoluş tarzları inşa edilmelidir.

Queensland Aborjin Aktivistleri kolektifinin yetmişlerde BOB feministlere söylediği şu söz, kulağa küpe yapılmalıdır:

“Eğer buraya bana yardım etmek için geldiyseniz vaktinizi boşa harcıyorsunuz. Fakat eğer buraya kurtuluşunuzun benim kurtuluşuma bağlı olduğunu gördüğünüz için geldiyseniz gelin birlikte çalışalım.”[54]

Ioana Cerasella Chis

29 Eylül 2015

Kaynak

PDF

Dipnotlar

[1] Chandra Talpade Mohanty, “Under Western Eyes: Feminist Scholarship and Colonial Discourses”, Boundary 2, 1986, Cilt. 12, Sayı. 3, s. 339.

[2] Mohanty A.g.e., 1986, s. 348.

[3] Ramón Grosfoguel, “Decolonizing Western Uni-versalisms: Decolonial Pluri-versalism from Aimé Césaire to the Zapatistas”, Transmodernity: Journal of Peripheral Cultural Production of the Luso-Hispanic World içinde, 2012: s. 95.

[4] Bell Hooks, Feminist Theory: From Margin to Center, ikinci baskı. Londra: Pluto Press, 2000: s. 43;45.

[5] Uma Narayan, “Essence of Culture and a Sense of History: A Feminist Critique of Cultural Essentialism”, Border Crossings: Multicultural and Postcolonial Feminist Challenges to Philosophy, 1998, Cilt. 13, Sayı. 2, s. 86.

[6] Mohanty, A.g.e., s. 352.

[7] Javier PereiraBruno, “Third World Critiques of Western Feminist Theory in the Post-Development Era” makale, Haziran, Universidad Católica del Uruguay internet sitesi. PDF [Erişim Tarihi: 13 Nisan 2015], 2006: s. 7.

[8] Shirin M. Rai, “Gender and Development: Theoretical Perspectives”, Nalini Visvanathan vd. (ed.) The Women, Gender & Development Reader içinde, 2. Baskı. Londra: Zed Books, 2011, s. 34.

[9] Maria Mies, A.g.e., s. 101.

[10] Kamusal alanla özel alan arasındaki ayrım, daha çok beyaz kadınların tarihi için geçerli olan bir tarihsel bağlamdır. (Narayan, A.g.e., s. 86.)

[11] Mies, A.g.e., s. 104-6.

[12] Mies, A.g.e., s. 110.

[13] Johnson-Odim, A.g.e., s. 318-9.

[14] Harding, A.g.e., s. 179.

[15] Maria Lugones, “Heterosexualism and the Colonial/Modern Gender System”, Hypatia, Cilt. 22, 2007, Sayı. 1, s. 203.

[16] Harding, A.g.e., s. 193; Johnson-Odim, A.g.e., s. 316-20.

[17] Mohanty, A.g.e., 1991, s. 10.

[18] “Beyazlık aslında bir renk değil, sömürgeci iktidar yapısı içerisinde beyaz bireye imtiyaz sağlayan güç ilişkileri kümesidir” (Mills, A.g.e., s. 127).

[19] Harding, A.g.e., s. 209; Hooks, A.g.e., 1984: s. 55.

[20] Mohanty, A.g.e., 1986: s. 337; Bart Moore-Gilbert, “Spivak and Bhabha”, Henry Schwartz ve Sangeeta Ray (ed.) A Companion to Postcolonial Studies içinde. Oxford: Blackwell Publishing, 2005, s. 455.

[21] Russo, A.g.e., s. 300.

[22] Mohanty, A.g.e., 1986: s. 337-8.

[23] Mohanty, A.g.e., s. 335.

[24] Walter Mignolo, Local Histories/Global Designs: Coloniality, Subaltern Knowledges, and Border Thinking. Woodstock: Princeton University Press. 2012: s. 13.

[25] M. Aguinaga vd., A.g.e., s. 49.

[26] Harcourt, A.g.e., s. 201.

[27] Audre Lorde, “Age, Race, Class and Sex: Women Redefining Difference”, Sister Outsider: Essays and Speeches içinde. Freedom, CA: Crossing Press, 1984: s. 119-20.

[28] Glenn’den aktaran: Russo, A.g.e., s. 303.

[29] C. T. Mohanty, “Under Western Eyes” Revisited: Feminist Solidarity through Anticapitalist Struggles”, Signs: Journal of Women in Culture and Society, 2003, Cilt. 28, Sayı. 2, s. 501.

[30] “Özerklik, ihtimal dâhilinde olanların sahasını tanımlayan sınırların biçimlendirilmesine etkin bir biçimde katılma becerisi olarak tarif edilmelidir.” (Hayward’dan aktaran: Cornwall, A.g.e., s. 165.)

[31] Russo, A.g.e., s. 305; Mohanty, A.g.e., 2003: s. 502-4.

[32] Grosfoguel, A.g.e., s. 88-9.

[33] Mills, A.g.e., s. 127.

[34] Ilan Kapoor, “Hyper-Self-Reflexive Development? Spivak on Representing the Third World “Other”, Third World Quarterly, 2004, Cilt. 25, Sayı. 4, s. 641.

[35] G. Spivak, “Subaltern Studies: Deconstructing Historiography”, R. Guha ve G. C. Spivak, (ed.) In Other Worlds: Essays in Cultural Politics içinde. Oxford: Oxford University Press, 1988: s. 205.

[36] Spivak, A.g.e., 1990: s. 109.

[37] Narayan, A.g.e., s. 87-88.

[38] Mona Etienne ve Eleannor Leacock, “Introduction”, M. Etienne ve E. Leacock (ed.) Women and Colonization: Anthropological Perspectives içinde. New York: J. F. Bergin Publishers, 1980: s. 19.

[39] Harding, A.g.e., s. 139.

[40] Harding A.g.e., s. 150.

[41] Elizabeth Hirsh ve Gary A. Olson, “Starting from Marginalised Lives: A Conversation with Sandra Harding”, JAC: A Journal of Composition Theory, 2005, Cilt. 15, Sayı. 2,  s. 194.

[42] Harding, A.g.e., s. 150.

[43] C. T. Mohanty, “ ‘Under Western Eyes’ Revisited: Feminist Solidarity through Anticapitalist Struggles”, Signs: Journal of Women in Culture and Society, 2003, Cilt. 28, Sayı. 2,  s. 511.

[44] Jonathan Langdon, “Decolonising Development Studies: Reflections on Critical Pedagogies in Action”, Canadian Journal of Development Studies, 2013, Cilt. 34, Sayı. 3, s. 394.

[45] Harding, A.g.e., s. 142.

[46] Harding, A.g.e., s. 206.

[47] Eve Tuck ve K. Wayne Yang, “Decolonization Is Not a Metaphor”, Decolonization: Indigeneity, Education & Society, 2012, Cilt. 1, Sayı. 1, s. 18-22.

[48] Aguinaga vd., A.g.e., s. 57; Grosfoguel, A.g.e., s. 101.

[49] Kiera L. Lander, “Gendering Decolonisation, Decolonising Gender”, Australian Indigenous Law Review, 2009, Cilt. 3, Sayı. 1, s. 72.

[50] Hooks, A.g.e., 1984: s. 46-9.

[51] Arthuro Escobar, Encountering Development: The Making and Unmaking of the Third World. Chichester: Princeton University Press, 1995: s. 215.

[52] Hakima Abbas ve Nana Ndeda, “Aid and Reparations: Power in the Development Discourse”, Hakima Abbas ve Yves Niyiragira, Y. (ed.) Aid to Africa: Redeemer or Coloniser? içinde, Cape Town: Pambazuka Press,  2009: s. 88.

[53] Anne Phillips, “What’s Wrong with Essentialism?”, Distinktion: Scandinavian Journal of Social Theory, 2010, Cilt. 11, Sayı. 1, s. 17-8.

[54] Aktaran: Langdon, A.g.e., s. 386.

Virüs, Kapanma ve Sol

Giriş

Pek bir şeyin değişmediği, sona ermeyecekmiş gibi görünen, ama dinamik kimi gelişmelerle kesintiye uğrayan politik durgunluk dönemleri üzerine kafa yorarken Lenin, o yüksek ferasetiyle, şunu söylüyor: “Bazen onlarca yıl hiçbir şey olmaz, bazen de gerçekleşmesi onlarca yıl bulacak şeyler birkaç haftada yaşanır.”

Bugün dünyanın her yerinde burjuva demokrasilerinde şaşırtıcı ölçüde otoriter, ekonomiyi öldüren kapanmalarla geçen, haftaları bulan o olağanüstü dönemde, her şey olup bitti ve her çağda bir kez meydana gelen bu gelişmeler, politik itirazları bir biçimde tanımlamaya başladı. Utanma nedir bilmeyen sol, bu sürece de hazırlıksız yakalandı.

İster hükümette olsun isterse muhalefette, ister sendikada çalışsın isterse aktivist olarak sağda solda faaliyet yürütsün, isterse sadece Guardian okuru ve BBC izleyicisi olsun, bugünkü solun hep bir ağızdan, o rahatsız edici eğilim dâhilinde, kapanma yanlısı çılgınlığın kölesi olan, dizleri korkudan tir tir titreyenlerdeki Kovid histerisinin borazanı hâline gelmesi karşısında, kırk yıldır mücadelenin içinde olan, devrimci işçi sınıfı içerisinde yer alan bir sosyalist olarak ben bile dehşete kapıldım.

Sol, bugün kapitalist devletin yedek gücü hâline gelmiştir. Ondaki ayırt edici özellik, bugün kapanmaların daha sert, erkenden ve daha uzun süre uygulanması noktasında bir tür propaganda aracı olarak kullanılmaktadır. Soldaki bu kapanma sevdası yüzünden artık sol kelimesi tırnak içerisine alınmalıdır, çünkü kapanmalar, işçi sınıfını harap etmekte, özgürlükleri kısıtlamakta, bilimi ayaklar altına almaktadır.

Sol, Virüs ve Kapanma Sınavından Nasıl Kaldı?

Virüs Tehdidinin Abartılması

Sol, Kovid’i gerçekte olduğundan çok daha korkutucu, yani sıradan bir grip mevsiminde görülen gripten daha kötü bir hastalık olarak takdim etmek suretiyle, daha işin başında gömleğini yanlış ilikledi. Sol, Sars-CoV-2 virüsünün ortaya çıkarttığı riski abartıp duran kapanmacı elitlerle kol kola girdi. Bu noktada sol:

1. Kovid kaynaklı ölümlerle Kovid’in de eşlik ettiği ölümleri aynı torbaya attı;

2. Yanlışlıkla pozitif çıkanlar da dâhil tüm pozitif virüs testi sonuçlarını gerçek klinik vakalarıyla bir arada ele aldı;

3. Kovid’in neredeyse sadece zaten hasta olan yaşlılar için ölümcül olduğu, diğer herkes için o kadar da zararlı olmadığı gerçeğini görmezden geldi;

4. Virüsteki döngüselliğe rağmen yaz döneminde doğal olarak yok olan, tekrarlayan, mevsimsel, sıcaklıktan kaçan, mutasyona uğramış bir solunum yolu virüsü olarak koronavirüsü kalıcı ve sürekli varolacak bir tehlike olarak takdim etti;

5. Hem immünoloji hem de viroloji biliminin köşe taşı olan, önceden diğer koronavirüslere yönelik bağışıklığı da içeren sürü bağışıklığı gibi korkuyu savuşturacak anlayışı çöpe attı;

6. Kovid’in tüm dünyayı gezen Çinli turistler sayesinde Eylül-Aralık 2019 arası dönemde zaten yayılmış olan, 2020 yılında paniğe kapılmış siyasetçiler eliyle tetiklenmiş Mart Çılgınlığı öncesi toplam ölüm oranlarında sıradan bir yer tuttuğu için kimsenin fark etmediği bir salgın olduğu gerçeğini göz ardı etti.

Kapanma Siyaseti Denilen Panik Hâli

Verilerdeki bu yanlışlık ve temel bilimsel bilgilerdeki eksiklik sebebiyle sol, o yalpalayan mantığı üzerinden, hükümetlerin ekonomik kapanma denilen o ağır ve zarar verici tedbire onay vermek suretiyle, mevcut paniği besledi. Sol bu tutumu, eskiden kalma, siyasette karşılığı olan ve üzerinde “hayat ticaretten önce gelir” bayrağını eline alarak benimsedi, oysa bu “insan kârdan önce gelir” denilen afili söz, basit bir ezberden başka bir şey değildi. Çünkü bu ezber üzerinden iktidardaki politik güçler, sıradan bir virüsü kapanma denilen balyozla fındık gibi kırmak istediler, bunun için de ekonomik daralma yoluna gidip insanları toplu olarak işten çıkarttılar, işçi sınıfının yaşam standartlarını düşürdüler, bir yandan da hükümet borçları ve bütçe açıkları üzerine kurulu bir saadet zinciri kurdular. Bu zincirin ileride kemer sıkma politikalarına, vergilerdeki artışa, bugün ve gelecekte işçilerin ellerindeki fırsatları yitirmesine sebep olacağını kimse görmek istemedi.

“Yeni Normal”in Sözde Bilimi

Kapanmalar, “sosyal mesafe” talep eden sahte bilimin ana dogmasıdır. Büyücülük üzerine kurulu bu din, “Yeni Normal” denilen, plasebo etkisi yaratan, batıl inancın şekillendirdiği, etkisiz, büyüyü yücelten, fiyakalı ayinleri içeriyor ve sol, tüm o ayinlere elde tuzluk koşuyor.

Bu ayinler dâhilinde okullar kapanıyor, akıllı telefonlardaki kodlar üzerinden herkes karantina altına alınıyor, yüze plastik zırhlar geçiriliyor, ağza buruna maskeler takılıyor, bir buçuk metre kuralı getiriliyor, test üzerine test yapılıyor, takip ve izleme mekanizmaları devreye giriyor, selamlar dirsekle ve yumrukla veriliyor, eller obsesif kompulsif hastalar gibi sürekli yıkanıyor, Kuzey Kore’deki gibi kamu güvenliğine ilişkin açıklamalar yapılıyor, her yere “Buraya Oturma”, “Burada Dur” diyen çıkartmalar yapıştırılıyor, aileler arasında destek grupları oluşturuluyor, sağda solda karşımıza sosyal mesafe konusunda uyarılarda bulunan Kovid görevlileri çıkıyor, aşılar vuruluyor, bağışıklık pasaportları hazırlanıyor, toplanmalara mani olunuyor, sokağa çıkma yasağı uygulanıyor, seyahatler kısıtlanıyor, sınırlar kapatılıyor…

Hiçbir anlamı olmayan bu politik ve kültürel tiyatro, acayip öldürücü olduğu söylenen bir virüse yönelik korkuyu temel alıyor. Bu noktada, “eğriyi düzleştirelim”, “doğruyu yapalım”, “hayatları kurtaralım”, “yayılım hızını düşürelim”, “güvenliği elden bırakmayalım” gibi laflar dolaşıma sokuluyor. Neticede Kovid’le kafayı bozmuş olan sol, eleştirel düşünceyi yürürlükten kaldırıp reklâm cümlelerine sığınmayı tercih ediyor.

Aşı Denilen Kumar

Kapanmalar ve onlarla bağlantılı olarak “sosyal mesafe” konusunda edilen onca boş laf, virüsün doğal ilerleyişini durduramıyor. Buna karşın, kendinden geçmiş bir biçimde kapanmaları savunan sol, herkesin zorla toplu olarak aşılanmasını talep ediyor.

Aşıların birer mucize olduğu doğrudur, ama onların verimlilik ve güvenlik açısından sıkı bir biçimde teste tabi tutulmaları gerekir. Dolayısıyla henüz deney aşamasında bulunan, yeterince test edilmemiş olan, riskli, hukuken belirli bir geçerlilikten yoksun olan Kovid aşıları için “mucizedir” demek, pek mümkün değil.

Bu süreçte aşılar, alelacele imal edildi. Burada amaç, halk sağlığının ihtiyaçlarını karşılamak değil, kapanmaların bağımlısı hâline gelmiş hükümetleri politik yükten kurtarmakla ilgili ihtiyacı karşılamaktı. Böylece hükümetler hatalarını halı altına süpüreceklerdi. Ayrıca aldatılmış olan halkın kandırıldıklarını anlamalarına mani olmak suretiyle, onlardaki virüs histerisinin dozu düşürülecekti.

Kovid aşısına put gibi tapan sol, bugün hem bilime hem de tıp etiğine sırtını döndü. Büyük ilâç şirketlerinin devasa miktarlarda kârlar elde etmesini sağladı. Oysa bir vakitler sol, bu sanayiyi açgözlü olmakla, siyasetçileri satın almakla, tıbbi açıdan insanlara zarar vermekle eleştiriyordu.

Kimse Kapanmaları Politik Açıdan Değerlendirmiyor

Diğer tüm sorunlar bir yana, kapanmalar konusunda asıl sorulması gereken şu: “İşe yarıyorlar mı?” Eğer cevap “evet”se gerçekten de medeniyeti tehdit eden bir virüs tehdidinden bahsedilebilir. Eğer cevap “hayır”sa o vakit kapanmaların yol açtığı ekonomiyle, sağlıkla ve toplumla alakalı maliyetler sebebiyle bu tedbir, işe yaramayan politik kararların atıldığı çöp sepetine atılabilir.

Gelgelelim sol, kapanmaların işe yaradığını düşünüyor, kıyametin kopmasına mani olacak tek önlemin kapanma olduğunu iddia ediyor. Öte yandan sol, kapanmaları analize tabi tutmuyor, pratikte sınanmış hâlini inceleme gereği duymuyor, bu önlemin süreç içerisinde gerçek dünyada yol açtığı etkiye bakmıyor, sonuçlarını değerlendirmiyor.

Buna karşın, kapanmaların dünya genelinde yol açtığı fiili sonuçları inceleyen onlarca saygın çalışma kaleme alınıyor, hakemli dergilerde, akademik yayınlarda kendilerine yer bulan bu çalışmaların her biri kapanmaların, virüsle ilgili, vaka sayıları, hastaneye yatış sayıları ve ölüm oranları gibi ölçütler üzerinden çok da dikkate alınmayacak bir fark yarattığını, zamanlamasının ve yoğunluğunun yanlış ele alındığını ortaya koyuyor.

Kovid, süreç dâhilinde, ülke içerisinde ve ülkeler arasında farklılık arz edebiliyor. Bu da enlem farklılıkları, güneş ışığı miktarı (D vitamini miktarı) ile ilgili farklılıklar, nüfustaki yaş farklılıkları, obezite ve genel sağlık durumundaki farklılıklar, onaylanmış tedavi uygulamaları, daha önceki koronavirüse maruz kalma düzeyi, bakımevlerindeki hasta protokolleri gibi faktörlere bağlı bir durum.

Macbeth İkilemi

Kapanma politikasını ampirik düzeyde değerlendirmekten kaçınan ve papağan gibi çıkıp “hayatlar kurtarılmalı, hayatlar kurtarılmalı!” diye feveran eden sol kendisini, korkudan tir tir titreyen hükümetlerin rahat kollarına bırakıveriyor. Oysa bu hükümetlerin tek derdi, kapanmaların seçimlerde ne tür bir sonuca yol açacağı. Onlar, medya eliyle, meclis gözetimi altında, Kovid kaynaklı ölümler yüzünden suçlanmaktan korkuyorlar.

Bu bağlamda sol, dümeni terse kıramıyor, çünkü kırdığı takdirde ilk başta hata yaptığını, gömleği yanlış iliklediğini kabul etmiş olacak, ağır sonuçlar doğurmuş olan kapanmaların gereksiz olduğunu söylemek zorunda kalacak, bu önlemin değersiz olduğunu görecek.

Kapanma sevdalıları, tıpkı “Kan içinde ilerlerken o kadar açılmışım ki artık dönmek benim için öbür yana ulaşmak kadar güç. İleri yürümeliyim” diyen Macbeth gibi, bu herkese zarar veren kapanma komedisine devam etmek, aynı oyunu başka grip ve koronavirüs salgınlarında da oynamak zorunda.

Kör Olmuş Gözler

Kapanma dininin en önemli unsuru da kapanmanın yol açtığı maliyete karşı körleştirilmiş gözlerdir. Kilitlenme inancının önemli bir bileşeni, maliyetine göz yummaktır. Kapanmalar, kurtarmayı umduğundan daha fazla canın kaybedilmesine sebep olmuştur. Bu süreçte birçok hastalık teşhis veya tedavi edilememiş, birçok kişi “ümitsizlik” sebebiyle hastalanmıştır. Devletin aptallıkları ve kötülükleri yüzünden mağdur olan insanlarla empati kurması ve onlara şefkatle yaklaşması gereken sol, kapanma siyaseti destekçisi solun mağdurlarına tanık olduğumuz koşullarda, tüm o hasletlerini ve erdemlerini yitirmiştir.

Dil Oyunları

Bazen sol, kapanmalardaki olumsuzlukları görüyor, ama bunları kapanma önlemine değil de virüsün kendisine atfediyor. Bu noktada kimi dil oyunlarına başvuruyor ve bu oyunları da müesses nizama bağlı medyadan öğreniyor. Bu tür konularda gerekli aklı, devlet kanallarına çıkan, her şeye duyarlı liberal solcular ve solun “bağımsız ve nesnel” haber kaynağı olarak gördüğü Guardian gibi liberal aklın temsilcileri veriyor.

Her manşette, her programda veya meseleye atıfta bulunan her yazıda kapanmaların suçu virüsün sırtına yükleniyor ve geliştirilen stratejinin alternatifsiz olduğu üzerinde duruluyor. Pandeminin ancak kapanmayla giderilebileceğinden bahsediliyor.

Bugün insanı aklını yitirmekten alıkoyacak tek şey, televizyonda veya radyoda çıkıp “tüm bunlara virüs değil sizin gibi soytarılar sebep oldu, her şeyin sebebi virüse karşı gösterilen tepki!” diyen veya her yerde “pandemi krizi diye bir şey yok, hey aptallar, asıl mevzu kapanma krizi!” diye bağıran ama sesleri bir şekilde boğulan şüpheciler. Çünkü bugün aklını kiraya vermiş olan sol, “Kovid kapanmayla durdurulur” lafını bir kutsal kitap emri gibi yinelemekten başka bir şey yapmıyor.

-devam edecek-

Phil Shannon

9 Mart 2021

Kaynak


Pandemi Ehlileştirme Girişimidir

Suçluya, teröriste ve virüse karşı sihirli bir kelime olarak ‘güvenlik’ empoze ediliyor ve sağlık krizi, devletin bizi sağlık adına ne ölçüde teslim aldığını ortaya koyuyor.

[Gilles Dauvé]

Sermaye toplumunda bize “hakikat” olarak sunulan söylemler, geleneksel kitle iletişim araçlarından sözde alternatif medyaya ve sayısız dijital toplumsal ağa kadar, iktidardaki sınıfın farklı sözcüleri tarafından ifade ediliyorlar. Böylelikle 2020’nin başından beri bizi Covid-19 salgını konusunda uyaran bilgilendirici söylem, iktidardan gelen bilgilerin itiraz edilemez gibi göründüğünü kanıtlıyor, öyle ki bu söylem, sadece burjuvazinin örgütleri arasında fikir birliği meydana getirmekle kalmıyor, aynı zamanda toplumsal ağların ve sözde muhalif medyanın kamuoyuna sunduğu görüşler üzerinden de pekiştiriliyor.

Mesele, hastalığın yüksek derecede bulaşıcı olup olmadığı veya koruma ve bakım önlemlerine uyulup uyulmaması gerektiği değildir. Zira hızlı yayılan bir virüsle karşı karşıya olduğumuz ve bu virüsün enfekte olan insanların ancak çok az bir kısmında ölüme neden olduğu aşikâr.

Buradaki mesele, kapitalist devletin, kendisine ait herhangi bir eylemi geçerli kılmak için tüm bilgileri çarpıtıyor ve araçsallaştırıyor olmasıdır. Bu, belli bir nüfusu zorunlu olarak eve hapsetmeyi, sokağa çıkma yasağı sırasında dışarı çıkma talihsizliği yaşayan insanları öldürmeyi, bireylerin kendilerini sevdiklerinden izole etmelerini veya yiyecek hiçbir şey olmadan kendilerini soyutlamaları gerektiği gerçeğini haklı çıkarmaktır; çünkü gezegenin pek çok yerinde olduğu gibi burada da “her koyun kendi bacağından asılıyor.’’

Virüs tüm dünyaya yayıldığından beri çıkan haberlerle, binlerce ölümün olduğu haberleriyle, hastalarla dolup taşan hastanelere ilişkin notlarla, bugün yalnızca şaşkınlığa neden olan oldukça çelişkili varsayımlarla, sözde “uzman”ların servis ettikleri pek çok olasılık dışı, kafa karıştırıcı ve önyargılı bilgilerle bombardımana tutulduk. Tüm bunlar, hapsolunmayı kabul etmemiz için bizi rahatsız etme amacı taşıyor. Bu boktan durumsa zerre sorgulanmıyor. Ruh sağlığımızı “halk sağlığı” adına, ortaya çıkacak sonuçları zerre umursamadan bozdular ve gün geçtikçe hayatta kalmayı daha da zorlaştırdılar.

Kutsal “Gerçek”

Geçmişte bizi bir şeye inandırmak, bize bir inanç dayatmak veya bizi bir efendinin kurgusuna teslim etmek istediklerinde, bir yandan İncil’i diğer yandan kılıcı tutmaları gerekiyordu. Bugün pek bir şey değişmedi. Yalnızca İncil’in yerini o kof “bilimsel” argümanlar aldı, ama elbette bir yandan da aba altından sopayı göstermeyi de ihmal etmiyorlar. Şimdi önümüze yeni “bilim” inancını koyan o inatçı pozitivist görüş, bizi kendi (sürekli ya da süreksiz) gerçeklerinden başka gerçek olmadığına; vakıflar tarafından onaylanmayan ve bilimsel “makalelerde” doğrulanmayan her yorumun ve analizin ilk fırsatta çöpe atılması gerektiğine inandırmaya çalışıyor.

Bilimsel düşünce ya da burjuva vakıflarının kendi damgalarını vurdukları, sanki üzerinde toplumsal disiplin, kontrol ve çeşitli tahakküm projeleri denenen basit birer fareymişiz gibi bizi bir deneyin nesnesi yapan o şey, hayatlarımızın yönlendirilmesinde temel dayanak mı olmalıdır?

Sermayenin sıhhi tasarımları, daha en başta hijyenin, temizliğin ve sağlığın ne olduğu konularında burjuva bir anlayıştan türediyse, bunların tarafsız olduğuna neden inanalım? Dünya Sağlık Örgütü, bilim kurumu, hastaneler ve ilaç sanayi, ne zamandır insanlığın müttefiki?

Bu anlamda mevcut durumun sermayenin kökeninde başlayan şeyin bir devamı olduğunu anlamak gerekir: insanı kendi bedeninden ve kolektif varlığından ayırmak, onu önce kendi varoluşundan koparmak, daha sonra da onun kendisi üzerindeki kontrolünü redde tabi tutmak; bunun için onu fiziksel ve ruhsal olarak ehlileştirme amacıyla kurumlar yaratmak, sanki bir çobanın bizi otlatmaya götürmesine muhtaçmışız gibi, içimizde iktidar organlarına yönelik bir bağımlılık geliştirmek. Sermayenin diktatörlüğünde bizim bedenimiz, bize ait değildir.

Yaşasın Toplumsal Kontrol

Koronavirüs krizinin yönetiminin en güzel örneği, birçok Doğu ülkesinde ve özellikle de Çin’de, hastalığı bahane ederek, o ülkede yıllardır mükemmelleşen baskı ve gözetleme mekanizmasının dizginlerinin serbest bırakılmasıdır. Önce hastalığın gelişimini gizlediler ve sonra onu “kontrol altına” aldılar. Bunu yaparken de tüm nüfusa suçlu muamelesi yapıldı, halkı bilim-kurgu filmlerinde olduğu gibi aşırı karantinalara soktular, sokağa çıkma yasakları ve özdenetimler getirdiler.

Sanki bu felâket yetmezmişçesine, bir de tüm dünya kamuoyu, bu türden önlemleri pandeminin kontrol altına alınmasında bir örnek olarak alkışladı. Bu beyinsiz şakşakçılar, bilgilerin gizlenmesi ve baskıcı kurumların cüretlerinin aklanmasının yanı sıra, siyasi tutuklamaları, suikastları ve ülkede yaratılmış olan yeni yapay figürleri de gizliyorlar.

Her ne kadar bu kontrol altına alma önlemleri Batı demokrasileri tarafından bir şekilde “aşırı” olarak görülse de, bu, iyi ve kötü polisin çifte söylemini geliştirerek, dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanmalarına bir engel oluşturmadı: “Bizler Çin’deki kadar baskı ile hareket etmiyoruz, kendinizi şanslı hissedin ve evde kalın ... yoksa size para cezası veririz ya da hapse atarız” (ya da söylemeye gerek yok, sizi öldürürüz).

Dünya Proletaryasına Suçu Kabul Ettirme

Öte yandan, tartışmanın en kolay ve defalarca denenip test edilen formülü ise, suçu proletaryanın üstüne atmaktır. Bu suç, ister proletaryanın evlerinde kalmaması ve pandemi normalliğine uymaması yoluyla olsun, isterse günde 24 saat maske takmayıp dikkatli, sorumlu ve yeterince medeni olmayı tercih etmeme yoluyla olsun, her halükârda proletaryanın sırtına yüklenmektedir.

Günün sonunda ise toplumsal ağlardaki gerici korku tellâllığı, evini terk eden ya da parti veren komşuyu, ağzına bez takmayan ya da ihtiyaçlarını almak için gittikleri pazarları kalabalıklaştıran kişileri suçlar. Bu durumun sorumluluğunun ve insanların birbirleriyle ilişki kurmaya zorlanma şeklinin sermayenin yapılanmasından kaynaklandığını ve bunun herhangi bir bireyin ya da toplumsal grubun seçimine bağlı olmadığını bir kenara bırakarak, sorunun esas noktası buymuş gibi davranırlar.

Şimdi, kapanmaların idealleştirilmesine ve sıhhi önlemlerin hayatımızı kurtaracak sihirli formüller olduğuna dair aptalca inanışın varlığına rağmen, ticari dolaşım ve kapitalist ilişkilerin gerçekliği, kendimizi herhangi bir virüsten veya hastalıktan korumayı mümkün kılmıyor. Dahası, herhangi bir virüsün enfeksiyonu istisnai bir olay olmayıp, yeryüzündeki organik yaşamın gelişmesinin bir sonucu olmasıyla birlikte, patojenlerin oluşumu ve yayılmasının üretim tarzıyla yakından ilişkili olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Proleterlerin yaşamının sürekli bozulmasına eklenen yeryüzünün tahribatı, artı sermayenin dolaşım dinamikleri, birkaç yüzyıldır tüm dünyaya yayılan hastalıkların üreme alanıdır.

Hatta şunu da belirtmek gerekir ki, evde izole kalmak “bizim dileğimiz” olsa bile, proletaryanın böyle garantili bir yaşamı yoktur. O, kendisini bir meta olarak satmaya ve bu şekilde kamusal alanda dolaşmaya mecburdur. Proletarya, ürünleri onların daha maliyetle satıldığı yerlerde tüketmek zorunda kalıyor, kalabalık olsa dahi toplu taşıma ile seyahat etmek zorunda kalıyor, çünkü başka bir seçeneği yok. Daha da kötüsü ise, hiç kimse sağlıklı bir şekilde izolasyona dayanma yeteneğine sahip değil, dolayısıyla nüfusun fiziksel ve toplumsal aktivitesini sanal alternatiflerle ikame etmeyi amaçlayan egzersizler ve aktiviteler, er ya da geç tamamen başarısızlıkla sonuçlanırlar.

Sermayenin Mantıksız Mantığı

Şimdiye kadar pandemi üzerine yapılan her türden analiz, sadece rakamları, ölümleri, kamu politikalarını, kontrol önlemlerini ve aşırı korku tellâllığına, panikçiliğe odaklandı. Son birkaç aydır, bu sağlık krizinin sermaye ekonomisi içindeki politik ve toplumsal yapılanma ile ilişkisine dair tek laf edilmedi, böylesi bir sesin çıkmayacağı artık görüldü. Diğer pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da burjuva düzenin propagandacıları, ellerini yıkayacak ve “bu sistemin değil, halkın hatasıdır” diyecekler.

Peki bugün kapitalizm bu felâkete, karantina, ağız kapatma ve dezenfektan şişelerinin ötesinde, o övülen toplumsal kontrol önlemlerinin dışında nasıl bir yanıt verdi? Ne yazık ki önemli bir şey yapılmadı. Aşı gibi pek de umut verici olmayan fakat özlem duyulan önlemlerin bu soruna çözüm olduğuna inanılmaya devam edildiği takdirde çoğumuz aşı olmayı beklerken öleceğiz, burası kesin. Her halükârda bu özlem duyulan önlemler de yerine getirilse bile bunların “normalliğe” dönüşü garanti etmeyeceği ve dünya nüfusunun çoğunluğunun zaten berbat hâldeki varoluş koşullarını bir nebze de olsa iyileştirmeyeceği açık.

Ekonomi (sermaye) alanında piyasa, endüstri ve finans bir yıldır felâketle yüz yüze. Haberler ve diğer şarlatanlar bunu böyle ifade ediyorlar. Bununla birlikte mevcut rakamlar, hammadde üretiminin tarihî bir artış gösterdiğini, telekomünikasyon, ilaç ve diğer sektörlerdeki çalışanlar gibi sanayideki işçilerin çalışma saatlerinin de uzadığını ortaya koyuyor. “Evde kal” derken hükümetlerin taşıdığı niyetle çatışıyormuş gibi görünen bu durum, en genel manada işçiler için geçerli değil.

Kâr miktarı, son zamanlarda sermayenin başına gelen en iyi şeydi. “Mantığın” söyleyeceğinin aksine, bu salgında iflas edenler, büyük şirketler değil, yalnızca günübirlik yaşayan proleterler ve iş dünyasının kaprisli tanrısına iman etmiş küçük işletme sahipleri oldu.

Ancak, tüm üretim ve hizmet sektörlerinin bir düzelme yaşadığını söylemek, indirgemeci bir yaklaşım olacaktır; bu krizde, diğer pek çok yerde olduğu gibi, mağazalar, barlar, spor salonları ve müşterilere doğrudan hizmete bağlı olan mağazalar gibi sektörler de etkilenmiştir. Fakat iyi bildiğimiz gibi, kapitalist ekonomide bazıları çökerken, diğerleri dünya sahnesinde her şeye kâdir olarak yükselir.

Aynı şekilde, bu olayların yeni bir ekonomik sıfırlamanın veya yeniden yapılanmanın işaretleri olduğu da açıktır. Bunu, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında kapitalist ekonominin kriz ve çöküş dönemlerini esas alırsak görebiliriz. Bütün bunlar, yalnızca üretici güçleri ileri fırlatacak, bunların başkaları ile değiştirmesine sebep olacak savaş dinamiklerinin, dünya ekonomisinin cesedine yeni bir hayat vererek, üretimin ve meta değerlenmesinin yeniden yapılandırılmasını mümkün kıldığını doğruluyor.

Proletaryanın Antagonizmi ve Zayıflığı

Son on yılda gelişmekte olan ilginç bir şey de sözde eleştirel komplo retoriğini çoğaltan Hıristiyan köktendinciler, muhafazakârlar ve neo-Nazilerden oluşan grupların medya yoluyla elde ettikleri etkidir. Bu gülünç azınlıklar, böylece yerleşik düzene “muhalefet” ettikleri izlenimini veriyorlar.

Bu söylemlerin, Bildenbergler, Soros ve Rockefeller gibi kötü adamların Trump gibi mavi prenslerine, beyaz Hıristiyanlara ve hatta Rus hükümetine karşı çarpıştığı çarpık fantezilerle dolu olduğunu çok iyi biliyoruz! Sanrılarının ötesinde, bu grupların ve propagandalarının çoğunlukla sınıfımız arasında kafa karışıklığı yaymanın başka bir yolu olduğunu anlamalıyız.

Onların sözde eleştirel söylemleri, yalnızca bir kolaylık sağlamaktadır, neticede bu söylemler, “yeni dünya düzenine” yönelik eleştirileri, muhafazakâr ve gerici burjuvaziyi aziz mertebesine çıkartarak, yalnızca “liberal kanat” burjuvazisine işaret etmekle sınırlıdır. Pandemideki bu öznelerin olumsuzlamacılığın kahramanları olduğunu ve özgürlük için “isyankâr” yurttaşların rolünü oynuyormuş gibi yaptıklarını ve işyerlerinin, eğlence merkezlerinin eski normalliklerinde tekrar işlemesini istediklerini söylemek gerekir.

Beklendiği gibi, bu tür muhafazakâr protestolara verilen yanıt, aynı şekilde muhafazakâr vatandaşlardan geldi, ama resmi söyleme bağlı kalarak. Bu da bu durumu aşma olanakları kapsamında olağanüstü bir rol oynadı; çünkü baskın söylemin ve gerekçelerin karşısına çıkarsanız, bir “komplocu”dan başka bir şey değilsiniz, böylece resmi söylemin bataklığına gömülürsünüz ve baskı önlemlerini, proleter mücadelesinin hareketsizliğini ve mevcut sefalet koşullarının kabulünü onaylarsınız.

Kendilerini sermayeye muhalif kimseler, anarşistler, sermaye eleştirmenleri olarak gören yoldaşlar bile, virüsü ve pandemiyi “insanlığın canavar düşmanları” olarak sunan ve sürekli olarak korku, belirsizlik ve terör havasını takviye eden medya terörizminin kurbanları oldular. Yıllarca süren devlet karşıtı vaazlardan sonra artık devletin söylem ve eylemlerinin desteklenmesi, “evde kalmaya” ve DSÖ tarafından dikte edilen sıhhi önlemlere uymamız için teşvik edilmemiz ise ironiktir.

Asıl mesele, ortaya çıkan problem karşısında kimin daha aşırı veya daha “radikal” olduğuna dair kaba bir oyuna girmek değildir. Buradaki önemli husus, eğer bir teori (bu durumda devlete ve sermayeye karşıt bir radikal teori) gerçekliğin getirdiği ilk engelde ıskartaya çıkıyorsa, o zaman o teori faydasızdır.

Mevcut sürecin ilerleme hızının onlarca yıldır eşi görülmemiş bir düzeyde olduğunu ve bu durumun da yakın gelecekte onu sindirmeyi ve anlamayı imkânsız hâle getirdiğini biliyoruz. Ancak algımız, asla sınıf düşmanımızın mantığından veya aklından hareket edemez. Sermayenin ve onun salgınının içerdiği çelişkilerin ve yanılgıların daha görünür olduğu bu noktada, artık sermayenin dayattığı sıhhi diktatörlüğe karşı taviz vermenin ve onunla uzlaşmanın herhangi bir bahanesi olamaz.

Kavga Zamanında Proleter Mücadele Üzerine

Daha önce de belirtildiği gibi, pandemi durumu proletaryanın yaşam koşullarının kötüleşmesi anlamına gelmektedir; bir yandan sektörler sömürü süresini uzatmakta, bir yandan da birçok işçi işsiz kalmaktadır.

Buna ek olarak, aynı şekilde uzaktan çalışma veya uzaktan eğitim gibi şeyler, bu üretim tarzı altında uygulanan ani değişikliklere sadece çok küçük bir kesimin uyum sağlama olasılığına sahip olduğu savını güçlendirdi. Ancak tele-çalışma veya tele-eğitim tasarımlarına uymak için gerekli araçlara sahip olanlar bile bunun neden olduğu fiziksel ve zihinsel bozulmadan kurtulamadılar. Bunu belirtme nedenimiz, “eski normal”in çalışmasını ve eğitimini haklı çıkarmak değil, özveri üzerine kurulu ahlak anlayışının iflas edeceği noktaya dek yoğunlaştığını vurgulamak istememizdir.

Fakat düşündüğümüzün aksine, bu, aynı zamanda proleter grupların, her şeyin üstünde karantina ile sokaklara dökülmesine ve düzen güçlerinin karşısında konuşlanmasına yol açtı. Bunun sebebi “normalliğin geri dönmesi” değil, açlık ve salgından çok daha önce de yaşadığımız boktan hayatın kendisiydi. Hastalık, sokaklarda polis cinayetlerine veya insanların hayatta kalmak için birkaç madeni para bile almalarını engelleyen kötü kontrollere tepki olarak isyanları şiddetlendirdi, ırkçılığı ve artık yapısal bir sorun hâline gelmiş olan kadın düşmanlığını tetikledi. Bir salgın olsun ya da olmasın, hayatlarımıza katil ve insanlık dışı bir düzenin şiddetinin damga vurduğu, artık gün gibi ortadadır.

Sınıfımızın her zamanki düşmanlarına karşı ayağa kalktığı bu gerilim ortamında, tüm “gönüllü” teslimiyet önlemlerine rağmen, “evde kal” talebini dillendirmek, egemen sınıfın yönettiği bu şekilsiz ve çelişkili felâketi güçlendirmeye katkıda bulunacaktır, çünkü bu talep, devletin uyguladığı askeri gücü ve toplumsal kontrolü kabul etmek anlamına gelmektedir. Bu talebi dillendirenler, maruz kaldığımız tüm aptallığı ve cehaleti kabul ediyorlar, bizi muhbirlerin, paranoyak vatandaşların, temizliğin ve saflığın savunucularının yönettiği panoptikona hapsediyorlar, bu panoptikonsa tanıdığı tanımadığı herkesi virüs bulaştırması muhtemel bir ajan olarak kodluyor, hâsılı, bu pandemide herkesin düşman olduğu konusunda bir uyarıda bulunuyor.

“Evde kalmak” demek, tek ve gerçek suçlu olan sermayenin ve onun devletinin sorumluluğunu reddetmek demektir. “Evde kalmak” demek, atomizasyonu ve izolasyonu teşvik etmek demektir. Herkes kendinden mesuldür. Böylece içine sokulduğumuz hapis durumunda geriye pasif ama umutlu olan, dehşete düşmüş, iğdiş edilmiş bir beden ve zihin kalır.

Bu süreçle birlikte toplum içinde azalan mücadeleyi yeniden inşa etmek, hâkim olan aklı bir kenara bırakmak, önemli ve gereklidir. Sermaye kendi kendine çökmeyecektir ve en çok ihtiyaç duyulan anlarda geri çekiliyorsak eğer, bizim, düşmanlarımızın bize vermek istediklerinden daha fazlasına dair bir umudumuz yok demektir.

Bu sefaletin en iyi nasıl yönetileceğine dair boş tartışmaların ötesine geçip, sunulan seçenekleri kabul etmeye karşı çıkmalı, gerekli cevabı öfke patlamalarının yaşandığı yerde olup o eylemlere destek sunarak vermeli, sınıfın bağımsız bir süreç dâhilinde birleşmesini teşvik etmeli, tavizlerde bulunmadan savaşmalıyız. Son olarak şu notu da düşmek gerek: devletlerin ve sermayenin desteğini arkasına almış bu kepazeliğe kesin olarak son vermek için dünyayı kucaklayan bir toplumsal devrim perspektifine bağlı kalmalıyız.

Contra la Contra

Aralık 2020

Kaynak