İran Yuvarlak Masası
8 Mayıs 2026
28
Şubat 2026’da İran hükümetiyle Umman’ın arabuluculuğunda yürütülen müzakereler
sırasında ABD ve İsrail, İran’a karşı “sürpriz” saldırılar düzenledi. İlk
saldırılar, Filistin’deki soykırım sırasında tanık olunan senaryo uyarınca
gerçekleşti: okullar ve hastaneler de dâhil olmak üzere, İranlı sivillere ait
kurumlara ve politik yaşamın sembollerine yönelik saldırılar gerçekleştirildi.
Bu saldırıların en önemlisi, Yüksek Lider Ali Hamaney’in katline yol açan
saldırıydı.
Emperyalizmin
kendisine yaptığı saldırılara karşılık olarak, merhum Hamaney’in bölgesel bir
savaş başlatma sözünü yerine getiren İran, “Ramazan Savaşı” veya “Üçüncü
Dayatılmış Savaş” olarak adlandırdığı savaşı başlattı.
İran,
ABD’nin Körfez İşbirliği Konseyi’nin muhtelif bölgelerinde bulunan askeri
üsleri ve varlıklarına yönelik saldırılarıyla, savaşı Körfez monarşilerine
taşıdı; bu monarşilerin çoğu, Gazze soykırımının son iki buçuk yılını ABD
emperyalizmiyle daha da yakınlaşarak ve İsrail ile iş yapmaya yönelerek geçirmişti.
İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçişi kontrol altına alarak petrol fiyatlarını hızla
yükseltmesi, sonrasında geçiş ücreti uygulamasıyla da savaşı dünyanın geri
kalanına taşıdı.
Bu
arada, Lübnan’da Hizbullah, isyancı bir direniş gücü olarak yeniden ortaya
çıktı . Ancak güneyden gelen Siyonistlerin işgal ve yeniden işgal girişimlerini
püskürtürken, birçok farklı cephede yürüttüğü savaşla da karşı karşıya: içeride
onu silahsızlandırmaya kararlı bir Vichy rejimi, parçalanmış bir iç uzlaşma ve doğudan
işgal etmeye çalışan mezhepçi bir Suriye milis devletinin yaklaşan tehdidi.
Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri, ülkeyi işgal eden ABD askeri varlıklarına
saldırarak, şaşırtıcı derecede militan bir faktör olduğunu kanıtladı. Sahneye
yeniden çıkan Ensarullah, Babülmendep Boğazı’ndaki geçişleri kısıtlama yeteneğini
cephaneliğindeki güçlü bir silah olarak tutmaya devam ediyor.
Savaş,
şu anda çok kırılgan bir durağanlık içinde olduğundan, özellikle savaşın
sisinin ve ABD, İsrail ve Körfez ülkelerinin sansür duvarının ardında birçok
şeyin gizli kaldığı bir dönemde, gereksiz yere alelacele yapılan açıklamalara
karşı dikkatli olmalıyız. Ancak bu savaş şahsında, dünya tarihini etkileyecek
bir olay olmasa bile, çağ değiştiren bir dönüm noktasıyla karşı karşıya
olduğumuzu kesin olarak söyleyebiliriz.
İngiltere’de
anti-emperyalist sol, tarih yazımının yaşandığı bu dönemde, kendi
sorumluluklarıyla yüzleşmek zorunda. Ana akım savaş karşıtı hareket, uzun
zamandır İran’la savaş olasılığına karşı çıkmış olsa da, mevcut saldırı
öncesinde yönünü şaşırmış, savunma pozisyonunda kalmıştır: emperyalist
propagandanın çarpıtmalarına ve İngiltere’deki Pehlevici gericiliğe yönelik “halk”
desteğiyle ilgili uydurmaya itiraz edememiştir.
Bu
stratejik çıkmazın ortasında, anti-emperyalist sol da iki ideolojik cephede
mücadele yürütüyor. Gazze, uluslararası hukuk, insani ilkeler ve haklı
mağduriyet gibi bilindik söylemlerin sınırlarını ortaya koydu. Bu arada, 2011’den
beri, “kampçılık” ve “kampçılık karşıtlığı” gibi katı bir ikiliğe ve “aptalların
anti-emperyalizmi” suçlamalarına kadar birçok klişe, mevcut solun bir kuşağının
bilincinde yerleşti, şu anda ihtiyaç duyulan daha militan anti-emperyalist
örgütlenme akımlarını teorik açıdan etkisiz hale getirip politik düzlemde
hareketsiz kıldı.
Peki
bu konjonktürü nasıl anlamlandırabiliriz, tarihsel benzetmelerimizde ne gibi
bir değer bulabiliriz ve zamanın gerektirdiği kadar acil bir analizi nasıl
geliştirebiliriz?
Momentin
önemini, savaşın çeşitli cephelerindeki durumu ve ardından ortaya çıkacak
dünyanın olası şeklini netleştirmek amacıyla Prometheus dergisi,
günümüzde emperyalizm ve anti-emperyalizm üzerine teoriler geliştiren, önde
gelen aydın isimlerle bu tartışma yazısını derledi.
Bu
savaşı sol, birbirinden farklı şekillerde nitelendirmiştir. Kimileri bunu,
hiçbir tarafın desteklenmeyi hak etmediği basit bir burjuva savaşı olarak
tanımlarken, kimileri bunu “emperyalistler arası savaş”, kimileri ise
emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı olarak nitelendirmiştir. Siz, bu savaşın
doğasını nasıl tanımlarsınız, bu savaşta yer alan güçlere karşı tutumumuz ne
olmalıdır?
Hilye
Dutagi: Bu savaş, simetrik güçlerin piyasalar veya topraklar konusunda
rekabet ettiğini söyleyip meseleyi “emperyalistler arası savaş” veya “burjuva
savaşı” bağlamında ele alan bir yaklaşım üzerinden idrak edilemez. Bu tür
nitelendirmeler, mevcut dünya sisteminin yapısını örtbas etmektedirler.
ABD,
sadece kapitalist güçlerden bir güç değil. ABD; sermaye, enerji ve finans
akışının yanı sıra Batı Asya’daki askeri egemenliği de sömürgeci vekili
Siyonist teşekkül aracılığıyla sistematik olarak kontrol eden kapitalist
emperyalizmin örgütlenme merkezi olarak işlev görüyor. Dolayısıyla, İran’a
karşı yürütülen mevcut savaş, bu kontrol ve egemenlik yapısı üzerindeki bir
mücadele üzerinden ele alınmalıdır.
Bu
bağlamda, savaş, en iyi şekilde bölgesel ölçekte gerçekleşen bir
anti-emperyalist kurtuluş savaşı olarak anlaşılabilir. Bu konjonktürü daha
önceki sömürgecilikten kurtulma dönemlerinden ayıran şey, meydan okumanın
sadece toprak egemenliğiyle sınırlı olmaması, aynı zamanda bağımlılığın yeniden
üretildiği, yaptırım rejimleri, denizcilik yolları üzerindeki kontrol ve
dolarize edilmiş petrol ekonomisi gibi mekanizmalara uzanmasıdır. İran’ın
eylemleri, bilhassa Hürmüz Boğazı gibi stratejik arterler üzerindeki kontrolü
ele geçirme çabaları, eskinin devletler arası rekabet düzlemine indirgenemez.
Bu eylemler, emperyalizmin küresel hiyerarşiyi dayattığı ekonomik ve askeri ayaklarını
doğrudan hedef almaktadır.
Bu
savaşın emperyalistler arası bir savaş olduğuyla ilgili argüman, İran’ın başka
ülkeleri boyunduruk altına almaya çalışan, saldırgan savaşlar yürüten, diğer
ulusların kaynaklarını çalıp yağmalayan bir emperyal merkez olarak faaliyet yürüttüğü
varsayımını temel alıyor. Bu argüman, her türden ampirik temelden yoksun. İran,
küresel finans devrelerini kontrol etmez, yapısal uyum politikaları uygulamaz,
çevre ülkelerden fazlalık elde etmez. Bilâkis, tarihsel olarak ABD’nin
emperyalist şiddeti yoluyla yaptırımlara, gizli ve açık sabotajlara, rejim
değişikliği operasyonlarına, savaşlara ve darbe girişimlerine maruz kalmıştır.
Dolayısıyla,
yönelimimiz, tarafsızlığa veya “iki taraflılık” anlayışına dayalı ahlaki
otorite tesis etmeyi öngören bir tavır üzerine inşa edilemez. Anti-emperyalist
ilke, özellikle bir tarafın küresel bir sömürü ve egemenlik sistemini korumaya
çalışırken diğer tarafın buna karşı çıktığı koşullarda, bu tür konumları uzun
zamandır politik açıdan dişleri söken, silahları elden alan bir yaklaşım olarak
mahkûm edip redde tabi tutmuştur. Bu, İran devletinin iç çelişkilerine eleştirel
olmayan bir tutum üzerinden onay vermeyi gerekli kılmaz. Bilâkis, dünya sistemi
düzeyinde, İran’ın ortaya koyduğu direnişin emperyal gücün yeniden üretilmesi
sürecini somutta sekteye uğrattığı gerçeğini kabul etmeyi gerektirir.
Böylesi
bir momentte tarafsız kalmak, aslında emperyalist şiddetin ve tahakkümün devam
eden varlığına boyun eğmek demektir.
Matteo
Capasso: Bu savaşı nasıl nitelendireceğimizle ilgili tartışma, soldaki
daha derin bir metodolojik sorunun yansıması. Bu sorun, tarihsel konjonktürleri
yapılandırılmış bir bütünün ifadeleri olarak değil, izole, birbirinden kopuk
parçalar üzerinden analiz etme eğiliminin yansımasıdır. Bu savaşın ne tür bir
savaş olduğu sorusuna cevap verebilmemiz için, sorunun cevaplanabilir hale
geldiği analitik bakış açısını, yani diyalektik yöntemi yeniden edinmemiz gerekmektedir.
“Burjuvaların
savaşı / herhangi bir tarafı tutmaya gerek yok” diyen ve “emperyalistler arası
rekabet”ten söz eden yaklaşımlar, müşterek bir hatadan muzdarip. Her ikisi de
savaşan tarafları eşdeğer veya simetrik birimler olarak ele almakta, her ikisi
de çatışmayı, onu üreten ABD liderliğindeki küresel emperyalizm sisteminden
soyutlayarak bu konuma ulaşmaktadır. Yirminci yüzyılın başlarında kabaca
eşdeğer kapitalist güçler arasındaki rekabeti analiz etmek için geliştirilen “emperyalistler
arası rekabet” yaklaşımı, baskın emperyal güç ile kırk yıldır boyun eğmeye
direnen bir çevre devleti arasındaki bir çatışmaya tatbik edilemez. Biri
kapsamlı bir ekonomik kuşatma altında, diğeri ise küresel rezerv para birimine,
dünyanın en büyük askeri aygıtına ve çıkarlarını uygulamak için kurulmuş
bölgesel komprador oluşumlar ağına sahiptir.
İlgili
bir diğer itiraz ise, İran’ın egemenliği sorusunu gündeme getirmenin, İslam
Cumhuriyeti’nin iç çelişkilerini, sınıfsal karakterini ve herhangi bir
sosyalist projeden uzaklığını görmezden gelmek anlamına geldiği yönündedir. Bu
itiraz, ciddiye alınmalı, ama ciddiye aldıktan hemen sonra reddedilmelidir. Bu
savaşta söz konusu olan, egemenlik ve güvenlik ile ilgili temel sorulardır: bir
halkın bombalanmama, devletinin parçalanmaması, ekonomik yaşamının on yıllarca
süren yaptırımlarla boğulmaması hakkıdır.
Bunlar,
“tercih edilen” toplumsal formasyon gerçekleşene dek ertelenecek tali meseleler
değildir. Emperyalist saldırganlığa karşı muhalefetini, saldırıya uğrayan
devletin ideolojik saflığına dayandıran bir sol, pratikte kendini felce,
dolayısıyla, nesnel olarak saldırgana hizmet eden bir konuma mahkûm etmiştir.
Daha
sofistike bir itiraz, yapısal analizin insan eylemini jeopolitik determinizme
tabi kıldığını söylemektedir. Oysa aslında bu itiraz, yanlış bir ayrımı temel
almaktadır: insan eylemini, onu üreten, kısıtlayan ve şekillendiren yapısal
koşullardan ayırmaktadır. Diyalektik yöntem, direniş sergileyen oluşumlar
içindeki çelişkileri inkâr etmez; bilâkis, bu çelişkileri bütünün yapısal
belirleyiciliğiyle birlikte ele almakta ısrar eder. İran toplumunun içsel
çelişkilerini, bu savaşın ne olduğu ve kimin kime karşı savaştığına dair
analizimizi hükümsüz kılmasına izin vermeden hesaba katabilir ve katmalıyız da.
Dünya,
politik çıkarlara göre bir araya getirilmiş parçalar kümesi değil, bütünleşik
bir bütün olarak analiz edilmelidir. Bu bütünlükte, özel olan, ancak bütünle
ilişkili olarak anlaşılabilir. Bu bakış açısından, şu nitelendirme ortaya
çıkar: Bu, boyun eğmeyi reddeden politikası yapısal açıdan tahammül edilemez
hale gelen, egemen bir devlete yönelik, hâkim bir yapı olarak emperyalist bir gücün
yürüttüğü bir savaştır. Bizim yönelimimiz, bu saldırganlığa karşı çıkmak ve
direniş hakkını desteklemektir. Bu destek, ciddi diyalektik analizin
adlandırmak zorunda olduğu çelişkilerle sürekli bir gerilim içindedir.
Max
Ajl:
Bu savaş, politik egemenliği ve bu egemenliği savunan silahlı kuvvetlerce
korunan üretim güçlerini güvence altına almak için, “vatanı savunma” savaşı
olarak başladı. İran’ın hedef aldığı unsurların niteliği, İran’ın politik
talepleri, bilhassa İran’ın Hürmüz silahını kullanması nedeniyle, sistem
açısından daha kapsamlı özellikler kazandı.
Öncelikle,
hangi tarafın desteklenmeyi hak ettiğine, yani hangi tarafın kazanmasını
istememiz gerektiğine dair şu basit soruyu sormalıyız: İran’daki halk
sınıfları, İran’ın politik egemenliğinden, İran devletinin varlığından ve İran’ın
üretim güçlerinden fayda görüyorlar mı? Şüphesiz ki, son yıllarda olduğundan çok
daha fazla fayda görebilirlerdi. Ancak İranlıların üniversite sistemlerinden,
hastanelerinden ve toplu taşıma sistemlerinden fayda gördükleri, gün gibi aşikâr.
Ayrıca, yıkılmış evler yerine sağlam evlerden de fayda görüyorlar. Bombardıman
altında yaşamak yerine bombardımandan uzak yaşamaktan fayda görüyorlar. Yani,
toplumsal yeniden üretimde işçi sınıfının temel bir çıkarı var, hedef alınan
devletlerde toplumsal yeniden üretimin çöküşünden kâr sağlayan emperyalist
güçleri yenmede de işçi sınıfının temel bir çıkarı var. İşgal amaçlı savaşlara
maruz kalmamakta da işçi sınıfının çıkarına. İran’daki halk sınıfları, savaştan
kaçınmaktan fayda gördüğü için, bu da kendilerine karşı yapılan savaşları
püskürtmek ve yeni bir caydırıcılık denklemi kurmak anlamına gelebilir. Bu
nedenle, savaşın diğer yönlerini analitik parantez içinde tutsak bile, ulusal
savunma savaşı ilerici bir nitelik taşır.
Aslında,
İran’ın savaşta ortaya koyduğu çabaların da hedefi olan Körfez’deki ABD üsleri,
emperyalizmin fiziksel ifadesidir. Bu üsler, bölgenin halk sınıflarına fayda
sağlamamaktadır. Hürmüz için geçiş ücreti belirleme yoluyla fazla gelirlerin
bir kısmının halkın kalkınmasına yönlendirilmesi, uzun vadede kaynakların İran’daki
halk sınıfları lehine olacak şekilde yeniden dağıtılması ve yeniden yapılanmaya
ivme kazandırılması anlamına gelebilir. ABD, bölgeden çekilmek zorunda kalırsa,
Yemen, Suriye ve Libya’yı yok etme gücü muhtemelen azalacak, bu da politik ve
ekonomik özgürlüğün alanının daha da genişlemesine yol açacaktır.
Şunu
da eklemek gerek: “Burjuvaziler arası savaş” konusunda yürütülen tartışmalar,
emperyalistler arası savaşlara nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair eski bir
eleştiriyi yanıltıcı bir şekilde aktarmak ve çarpıtmakla kalmaz, aynı zamanda
İran ve ABD’deki toplumsal ilişkilere dair idealist bir anlayışı da içerir,
meseleye sanki tüm burjuvaziler aynıymış gibi yaklaşır. Bu sorular etrafında
dönen eski tartışmalar, genellikle ABD’nin çevre ülkelerde kapitalist kalkınmayı
isteyip istemediği veya bu kalkınmaya nasıl tepki vereceği üzerine
odaklanıyordu.
Bağımlılık
Teorisi’ne karşı geliştirilen argümanlar, ABD’nin kapitalist kalkınmayı kabul
etmeye istekli olduğunu, bu nedenle, ulusal burjuvazinin çevre ülkelerdeki işçi
sınıflarına karşı olduğunu iddia ediyordu. Bu tartışmalar, içinde bulundukları
dönemin ürünüydü, ABD'nin, çevre ülkelerdeki hükümetlerin politik karakterinden
bağımsız olarak, özerk gelişmeye karşı savaştığını göremiyordu.
Somuttan
başlamamız gerekiyor: Şu anda ABD burjuvazisi; Gazze, Lübnan, Yemen, Suriye ve
İran’daki gerileme, kalkınma sürecinin ortadan kalkması, savaş, yaşamın erimesi
ve mahvolması üzerinden kâr elde ediyor. ABD, İran Devrim Muhafızları’na fiilen
yaptırımlar uyguluyor. Kapitalist veya sosyalist, İran’daki sanayinin özerk
veya Asya ile bağlantılı bir yoldan gelişmesini istemiyor. Çelik fabrikalarını bu
sebeple bombaladı. Dahası, İran halk sınıfları, ABD-İsrail yıkımından köprüleri
ve enerji santrallerini savunmak için “yanlış bilinç”le mi seferber oluyorlar?
Altyapılarının, toplumsal emeklerinin somut çıktısının yıkımına, İran’ın
komünist olmadığı veya geçiş döneminde olmadığı için omuz silkmeleri doğru mu?
Bu retorik sorular, kendi kendilerini cevaplıyorlar.
Bu
bağlamda, beklentimiz, ABD ve İsrail’in bölgesel hegemonyasının nihai olarak
sonlanması, yenilgiye uğratılması için mücadele eden Devrim Muhafızları ile
birlikte tüm güçlerin hedeflerine ulaşması yönünde olmalı.
Patrick
Higgins: İran İslam Cumhuriyeti ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu
önderliğinde yürütülen ulusal kurtuluş savaşını desteklemenin yollarını
bulmalıyız.
İran
İslam Cumhuriyeti, kendi kaynaklarının, topraklarının, sularının ve
insanlarının emeğinin değerinin nereye gideceğine karar verme hakkı ve yeteneği
için mücadele ediyor. Hürmüz Boğazı mücadelesi akla, yirminci yüzyıldaki Arap
milliyetçilerinin petrol sahalarını, doğalgaz boru hatlarını ve (Süveyş Kanalı
gibi) geçiş noktalarını millileştirme mücadelelerini getiriyor.
Solda,
“kampçılık karşıtları”nca savunulan bir görüşe göre, Küresel Güney’deki
devrimci hükümetler, karakterleri ve gidişatları tamamen katılaşmış,
kesinleşmiş bir meseleymiş gibi ele alınıyorlar. Bu görüşü benimseyen solcular,
sanki devrimci hükümet ilan edildiği anda ulusal kurtuluş mücadelesi bitmiş
gibi tutum alıyorlar. “Kampçılık karşıtları”, ulusal kurtuluş hareketlerini
devlet iktidarını ele geçirmedikleri sürece yüceltilmesi gerektiğini, iktidardayken
yerin dibine sokulmaları gerektiğini düşünüyorlar.
Oysa
ulusal kurtuluş süreci iki aşamalıdır. Eğer devrimlerin devleti ele geçirdikten
sonra her daim “yozlaşmış diktatörlükler”e dönüştükleri doğru olsaydı, devrimin
ne anlamı kalırdı ki? O vakit “tarih, Edmund Burke’ün devrimciliğe karşı geliştirdiği
klasik muhafazakâr argümanını, yani ‘komplocular’a karşı savunma yaparken
devrime bağnazlıkla bağlı olanların zorunluluğu erdeme dönüştürdüklerine, ‘doğru
ile yanlışı ayırt etmeyle ilgili doğal duygu’yu yitirdiklerine, böylece yeni
bir despotizme yol açtıklarına dair argümanı kanıtlamıştır” diyebilir miyiz?
Soyutta
bu “kampçılık karşıtları”, kendilerini devrimci konumun gerçek muştucuları
olarak görürler. Pratikte ise, devletin çelişkileri üzerinden devrim yolunu
izlemeyi reddederler ve bunun yerine, yeni despotizm olarak gördükleri şeyi ortadan
kaldırmayı tercih ederler. Bu kombinasyon, günümüzde tehlikelidir; çünkü en
büyük despotizm biçimi olan emperyalizme karşı yürütülen başarılı bir isyan,
uluslararası alanda, yani devletleri operasyon üsleri olarak kullanarak sınıf
mücadelesinin ilerletilmesini gerektirir. İran İslam Cumhuriyeti, ulusal
kurtuluşa bağlı kaldığı sürece ilkesel olarak savunulmalıdır. Hükümetine
yönelik eleştiriler, bize devrim inşa etme konusunda bir şeyler öğretmelidir:
ahlaki yargılarda bulunmamalı, bilâkis, dünya genelinde eşitsiz işleyen kalkınma
sürecinden kaynaklanan yapısal sorunları teşhis etmeye katkıda bulunmalıdır.
Buna karşılık, “kampçılık karşıtları”nın ahlaki yaklaşımı, toptan kınamaya
yöneliktir; bu tutum, söylemsel düzeyde emperyalizmin topyekû yıkıma dair
amacıne destek sunar.
Bazıları
için asıl mesele, İslam’ın İran İslam Cumhuriyeti’nin kültürel direnişindeki
rolüdür. Kültürel yakınlık nedeniyle, Batı solu, genellikle Orta ve Latin
Amerika’daki kurtuluş teolojisinin Katolikliği karşısında kendini çok daha fazla
rahat hisseder, ancak orada da inanç ile devrimin pratik talepleri arasındaki
ilişki, çoğu vakit karmaşık, zaman zaman verimli ve gergin seyretmiştir. Hem
Katolik hem de İslami kurtuluş teolojisi, kitlelerin teoriyi kendi özel bakış
açılarıyla, kendi özel koşullarında kavradığını tespit eder. Ele alınan pratik
soru, İslam’ın belirli yorumlarının ve uygulamalarının, İran’ın kendisinde ve
İran’ın giderek daha önemli bir rol oynadığı Batı Asya bölgesinde emperyalizme
karşı yürütülen mücadelede ulusal bütünleşme olasılıklarını nasıl
sınırlayabileceği veya ilerletebileceğiyle ilgilidir.
Oysa
İslam’ın kendisi, Batı Asya’nın tarihsel gelişimi ve kültürel mirasının
vazgeçilmez bir parçasıdır. Yirminci yüzyılın laik Arap milliyetçi projeleri
bile İslam kültürünü ve dilini özümsemiş ve kullanmıştır. Bu nedenle,
Filistinli organik aydın Nizar Benet, Arapları İran’ı kendi İslami stratejik
derinliklerinin bir parçası olarak görmeye davet etmiştir, aynı şekilde, İslam
Devrimi de Araplara ait stratejik derinlik için batıya, Suriye, Lübnan ve
Filistin’e yönelmiştir.
Son
iki ayda yaşananlar ve İran’ın bunlara verdiği cevap, ABD öncülüğündeki
emperyalizmin doğası, bölgedeki ve ötesindeki zaafları hakkında neyi ortaya
koydu?
Hilye: Sistemik
düzeyde karşımızda, kendi egemenlik koşullarını yeniden üretme yeteneğini
giderek yitiren bir emperyalist teşekkül durmaktadır. ABD emperyalizmi en iyi,
askeri gücü, ekonomik egemenliği ve ideolojik meşruiyeti temel alan bir sistem
olarak idrak edilebilir. Görünür hale gelen şey, bu üçünün de eş zamanlı olarak
aşınmasıdır.
“Liberal
demokrasi”, “insan hakları”, “kurallara dayalı düzen” ve “uluslararası hukuk”
gibi emperyalizmin ideolojik söylemleri, giderek itibarsızlaştırılıyor, maskeleri
düşürülüyor, meşruiyetini kaybediyor. Soykırımdan çocuk istismarına, savaştan
yaptırımlara, darbelere ve kitlesel şiddete desteğe kadar, ilan edilen değerler
ile somut pratik arasındaki uçurum, tüm yapısallığa faş olmuştur. Bu durum, ABD’nin
emperyal hegemonyasını sürdürme kapasitesini zayıflatmaktadır.
Kriz,
emperyalizmin maddi mimarisindeki daha derin bir kısıtı da yansıtıyor: Çin gibi
rakip merkezlere kıyasla sanayi kapasitesi azalıyor, askeri lojistiğin sırtına
çok fazla yük biniyor, uzun süredir birden fazla bölgede süren çatışmaları
sürdürme işi kendi sınırlarına dayanıyor. Aşırı askeri harcamalara rağmen
sonuçları kesin olarak dayatamama hali, emperyal sistem içinde silahlı güç
kullanımındaki krizin bir delili.
Ama
öte yandan mevcut durum, yanlış bir yaklaşım üzerinden, “Amerika çöküyor”
şeklinde yorumlanmamalıdır. Gerileyen imparatorluk güçleri, genellikle daha
istikrarsız hale gelirler, zayıflayan yapısal kontrolü telafi etmek için cebri
ve savaşı tırmandırma girişimlerine başvururlar. Tarihsel düzlemde, bu tür
geçişler, düzenli bir gerilemeden ziyade, yoğunlaşmış şiddetle tanımlıdır.
İran’ın
direniş güçleriyle birlikte verdiği cevap, bu çelişkileri açığa çıkartıyor:
emperyal güç, her şeyi yıkma kudretine sahip olmaya devam ediyor, ancak küresel
sermaye akışları ve güvenlikle ilgili istikrarlı bir yönetim kurma konusunda
giderek daha da yetersiz hale geliyor. Dolayısıyla, ani bir çöküşe değil, ABD
emperyalizminin artık yapısal olarak güvence altına alınmadığı, dünya
sisteminin yeniden yapılandığı, uzun süreye yayılacak bir sürece tanıklık
edilmektedir.
Matteo: “Büyük
Öfke Operasyonu”nun da ortaya koyduğu biçimiyle, ABD emperyalizminin kendi
gerileme sürecine has çelişkileri yönetmek için kullandığı stratejik model yapısal
açıdan tükenmiştir. Benim “şiddetle tanımlı tek taraflılık” olarak
adlandırdığım bu model, çelişkilerin (geçmişte seçmeci bir tarzda uygulanmış)
politik ve diplomatik çözümü yerine, terörizme ve soykırıma sistematik olarak
başvurmayı içerir, dolayısıyla, tam da önlemeyi amaçladığı sonuçları üretir.
Şiddetle
tanımlı tek taraflılığın mantığı, adım adım tatbik edilir: direnişçi yapıları
tecrit eder, kurumsal kapasitelerini ortadan kaldırır, direniş başka yerlerde
güçlenmeden önce onları emperyalist düzene yeniden entegre olmaya zorlar. İran
örneğinde bu mantık uyarınca, yeterli bir güç gösterisiyle İran’ın karar alma
süreçleri tıkanacak, politik bütünlüğü parçalanacak, ya teslimiyete ya da
çöküşe yol açacaktı. Bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Bunun yerine İran, onlarca
yıl süren yaptırımlarla gelişmesine mani olmak istenen sınai ve kalkınmaya dair
kapasitesinin derinliğini ortaya koydu: füze cephanelikleri, insansız hava
aracı üretimi ile ilgili altyapısı, tarihi ölçekte saldırıları absorbe ederken birçok
cephede askeri harekât yürütme kapasitesi ile İran güçlü olduğunu gösterdi.
Bunlar, yaptırım rejiminin boğmayı amaçladığı, kalkınma sahasında sahip olunan egemenliğin
ürünleri.
ABD
emperyalizminin mevcut krizinin merkezinde tam da bu paradoks duruyor:
Amerika’nın Direniş’e bağlı yapıların gelişimini engellemek için kullandığı
araçlar, zamanla onların özgüvenlerini artırmış, küresel güç dengesindeki
değişimi hızlandırmıştır. İran, izole bir örnek değildir. Hegemonyanın
uzlaşmacı mimarisi aşındığında ve başka ülkeleri bir şeyler yapmaya zorlamak
için kullandığı mekanizma sınırlarına ulaştığında, geriye, hâlâ muazzam yıkıma
neden olabilen ancak yıkımı politik sonuçlarına ulaştıramayan bir güç
kalmaktadır. İşte tam da böylesi bir konjonktürün içindeyiz. ABD, İran’ı
bombalayabilir ama Arap ve İran direnişinin bugüne dek ortadan kaldırmak için onca
şey yaptığı bölgesel düzeni geri getiremez. Askeri kapasite ile politik etki
düzeyi arasındaki fark, emperyalist gerilemenin en net ölçüsüdür.
Elbette
bu durum, Batı’da savaş karşıtı bir hareketi son derece öncelikli hale
getiriyor.
Ferva
Sial: Şu anda gelişmekte olan savaş üzerinden iki genel sonuca
ulaşmak mümkün:
1.
ABD imparatorluğu, kendi elitlerinin elinde rehindir. Hükümet içindeki ve ona
yakın finans çevrelerindeki bireyler, savaş üzerinden gerçekleştirilen
spekülasyonlar, içeriden gelen bilgilere dayalı işlemler ve piyasa
manipülasyonu temelinde bahis oynamakta ve kâr elde etmektedirler. Bunlar, kapitalizmi
en iyi anlatan, onun en rezil karikatürünün hüküm sürdüğü koşullarda
yaşanmaktadır. Bu açıdan, bu savaş, ABD emperyalizminin çürüdüğü gerçeğini öne
çıkarması bakımından benzersizdir. Ancak, kapitalizmin bir sapması olarak
değil, nihayetinde kendini tüketmek üzere tasarlanmış bir sistemin doğal bir
sonucu olarak değerlendirilmelidir. Bu savaş, ABD nüfusunun büyük bir kesiminin
çıkarları değil, kısa vadeli kazançları Amerikan iç ekonomisini yenilemek veya
emperyal düzeni sürdürmek için tutarlı bir stratejiye alan açmayan dar bir
grubun çıkarları doğrultusunda yürütülmektedir.
2.
Çok kutupluluğun sürece set çekme çabaları giderek artıyor, bu çabalar, somut
kazanımlar elde ediyor. ABD’nin iç politik ekonomisi ise yapısal bir kısıt
haline geliyor. Körfez ülkeleri, artık diplomatik itaate tabi değil, açıktan
Çin, Rusya ve Avrupa’nın teşkil ettiği güvenlik ortaklıklarına yöneliyorlar.
Körfez’de Amerikan sonrası bölgesel düzenin başlangıcı, ABD içinde yüksek
enerji fiyatlarına, yakıt enflasyonuna, ekonomik ve seçimsel istikrarsızlığa
yol açacaktır. Bu nedenle, ABD emperyalizmi, kendi iç sınıf çelişkilerine karşı
giderek daha savunmasız hale geliyor.
Max: Savaş,
kaçınılmaz olarak, toplumları (toplumsal oluşumları) birbirine karşı kışkırtan
bir silahlanma yarışıdır. Savaşa iyi hazırlanmış devletler veya insanlar bir
yandan savaşta yıpranır. Trump’ın bayıldığı “lider öldürme” amaçlı saldırılar nadiren gerçekleşir. Yahya Sinvar,
Muhammed Deyf veya Hasan Nasrallah’ın kaybı gibi lider kadrosunda yaşanan
kayıplar, gerçekten de zarar vermiş olsa bile, Direniş Ekseni’nin askeri
liderliğinin elindeki rezerv zengin ve derindir.
Gazze’deki
savaş, bir soykırımdı ama aynı zamanda bir halk savaşıydı. Hamas’ı, FHKC-FDKC’yi,
İslami Cihad'ı ve diğerlerini kısmen yıpratmak için muazzam miktarda güç harcandı.
Ama bu örgütler, hâlâ çok sayıda silahlı adama sahipler. Savaşma yeteneği, bir
toplumun kapasitelerinin seferber edilmesine bağlıdır, bu nedenle, üretim
kapasitesiyle savaşma kapasitesi arasında doğrusal bir ilişki yoktur. Aslında savaş
yürütülürken sürece temelde savaşma kapasitesiyle müdahale edilir, sürece o
aracılık eder.
ABD
ve daha az ölçüde İsrail, nispeten kayıpsız ve sermaye yoğun savaş yöntemlerine
yöneldi: “Askeri Meselelerde Devrim”den söz eden güçlerin gerçekleştirdiği bu
değişim, ağ teknolojisine ve sermaye yoğun şiddetin kitlesel uygulamasına
dayanmaktadır. Askeri açıdan, savaşın insan unsuruna yönelik riski azaltmak,
düşmanı vurmanın ve onların karşılık vermesini engellemenin yollarını bulmak
anlamına gelir: bu nedenle, bir yandan önleme füzeleri, diğer yandan insansız
hava araçları gibi çok tartışılan konular ortaya çıkmıştır. Aslında, ABD’nin
kısmi sanayisizleşmesi, ABD’nin ihtiyaçlarına kıyasla bu tür teknolojilere
yeterince yatırım yapmadığı anlamına gelmektedir. Ancak ABD emperyalizmine ait
askeri teknoloji, kısmen zayıf veya çok daha zayıf düşmanları yok etme deneyimi
temelinde tasarlanmıştır. Savaşlar kızışmadığı, ABD ile Hamas gibi rakipleri
arasındaki teknolojik eşitsizlik o muazzam haliyle devam ettiği için aradaki bu
büyük mesafe üzerinde pek durulmamıştır. İran örneğinde görüldüğü üzere, teknoloji
düzleminde varolan mesafe yeterince daraldığında, ABD’nin bir savaş yürütüp
kazanması güçleşecektir. Üstelik İran, kendi avantajlarını, yani Hürmüz Boğazı
üzerinden tahvil piyasaları üzerindeki baskıyı ve İran askeri duruşundaki insan
unsurunun yüksek olması imkânını kullanırsa ABD savaşı hiçbir şekilde
kazanamaz.
İran’da
ve bölgesel düzeyde tanık olunan teknolojik ilerleme örgütlenme gücüyle birleşirse,
Direniş Ekseni, ABD-İsrail’e ait o çok pahalı ve çok çeşitli tesislere zarar
verilebilir. Askeri maliyetler açısından düşmanlarından daha ucuza savaşan
İran, daha fazla insan kaybeder ama dünya genelinde ekonomik hasara ve AB ile
ABD hükümetlerinin kabul etmeye hazır olup olmadığı belirsiz toplumsal
sonuçlara yol açar.
Patrick:
Marco
Rubio, 2023’te Fox News’te yaptığı açıklamada, savaşın ardındaki
nedenleri açıkça dile getirmişti:
“Bugün bizim
yarımküremizde, Batı yarımkürenin güneydoğusundaki en büyük ülke olan Brezilya,
Çin ile bir ticaret anlaşması imzaladı. Bundan böyle kendi para birimleriyle
ticaret yapacaklar ve doları kenara itebilecek bir konuma sahip olacaklar.
Dünyada ABD’den tümüyle bağımsız bir ikincil ekonomi meydana getiriyorlar. Beş
yıl içinde yaptırımlardan bahsetmemize gerek kalmayacak çünkü ortada dolar
dışında para birimleriyle işlem yapan çok fazla ülke olacak, böylelikle
yaptırım uygulama imkânımız kalmayacak.”
Rubio,
Brezilya örneğine atıfta bulunsa da, aslında ABD imparatorluğunun karşı karşıya
olduğu küresel bir sorunu teşhis ediyordu: Daha fazla ülke ve hareket, dolar haricinde
işlem yaptıkça, enflasyon, ABD üzerinde baskı oluşturur.
ABD’li
iktisatçı Kenneth S. Rogoff’un sözüyle enflasyon, esas olarak ABD’nin bitmek
bilmeyen askeri harcamalarına bağlı “kısmi bir temerrüt biçimidir, çünkü
yatırımcılar, satın alma gücü düşmüş dolarlarla geri ödeme alırlar.” ABD’li
planlamacılara göre zaman daralıyor. Sorunu, alternatif ticaret bölgelerini
parçalamak için askeri güç kullanarak çözmeye çalışıyorlar; örneğin, Venezuela
ve İran arasında 2022’de imza edilen işbirliği anlaşmasını bozmak için Nicolás
Maduro’yu kaçırmak veya aracı olarak egemen uluslara başvurmak zorunda kalmadan
kaynak çıkarma ve taşıma süreçlerini doğrudan yönetmek için klasik
sömürgeciliğe başvuruyorlar.
Demek
ki ABD, Vietnam’daki utanç verici yenilgisinden bu yana epey başarılı olmuş,
kendilerini ispatlamış yöntemlere giderek daha az güvenmek zorunda kalacak:
psikolojik savaş, yaptırımlar üzerinden yürütülen ekonomik savaş ve seksenlerde
El Salvador’da gerçekleştirilen operasyondan 2010’larda Suriye’de yürütülen
operasyonlar bu tür yöntemlerdir.
Suriye’de
görüldüğü üzere, bu yöntemler ABD’nin elini gizlemek, hatta çevirdiği dolapları
Batı kamuoyuna “devrim” olarak ambalajlayıp satmak gibi avantajlara sahipti.
Ancak Suriye’de kontrgerilla faaliyeti düzleminde istenen sonuçlara ulaşılması
on yıldan fazla sürdü. Benzer bir harekât, Ocak 2026’da İran’da denendi ama
hızla başarısız oldu. Bugün ABD’nin gölgelerin içinden çıkıp F-35’ler üzerinden
semada bağırıp durması, atılan her bombayla nefreti körüklemesi şart.
Stratejisi,
İran devletinin çöküşünü gerçekleştirme hedefi üzerine kuruludur. Bu bağlamda,
İslam Devrim Mahkemeleri’nin hedef alınması öğreticidir; bu mahkemeler,
devletin savaş zamanında isyanla, özellikle de içeriye yerleştirilmiş ajanların
silahlı saldırılar düzenledikleri büyük bir ayaklanmanın ardından mücadele etme
araçlarından mahrum bırakılmasını amaçlamaktadır. Ancak, askeri teçhizatını
fiilen kullanmak zorunda kalan ABD, gücünün sınırlarını ve mimarisinin
eskiliğini ortaya koymuştur. Haziran 2024 Savaşı, asimetrik savaşın doğasını
geri dönülmez bir şekilde değiştirmiş, Ramazan Savaşı, ABD’nin üslerini ve uçak
gemilerini devasa hedefler olarak bir bir ifşa etmiştir.
İran’ın
hipersonik füzesi, saldırının kodunu çözdü: Küresel Güney’in savaşta güç
dengesini tesis etmesini sağlamış, onu kurtarmıştır. “Füze şehri” ise savunma
kodunu çözmüştür: Mao’nun sözleriyle “büyük kıta” olarak Asya’yı kendi
topraklarında hiçbir imparatorluk mağlup edemez.
İran’ın
askeri stratejisi, Körfez monarşilerinin bölgede emperyalizm için oynadıkları
rolü ve suç ortaklıklarının bedelini ödemeleri gerekliliğini gündeme getirdiği
koşullarda, Gazze soykırımının bölgesel bir savaşa dönüşmesiyle Körfez
monarşileri ne tür risklerle ve ihtimallerle yüzleşecekler?
Matteo: Körfez
monarşileri için bu savaşta neyin söz konusu olduğunu anlamak için öncelikle
varlıklarının dayandığı yapısal düzenlemeyi kavramak gerekiyor. 1973’teki
petrol şokunun ardından Washington ve Riyad arasında yapılan anlaşmalarla
pekiştirilen petrodolar sistemi, hem Körfez’in politik ekonomisini hem de ABD’nin
küresel hegemonyasını yarım yüzyıldır düzenleyen finansal mimariyi teşkil etti.
Körfez ülkeleri, petrollerini ABD doları cinsinden faturalandırıp satıyor, bu
da para birimine yönelik kalıcı bir küresel talebi meydana getiriyor, ABD’nin
içteki ekonomik performansından bağımsız olarak, doların egemenliğinin
sürmesini sağlıyor.
Körfez
ülkelerine ait devlet fonlarında biriken fazla gelirler, ABD’ye ait hazine
tahvillerine ve Amerika’dan alınan silahlara geri aktarılarak, aynı anda hem ABD
borcunu finanse ediyor hem de savunma sanayiini destekliyor. Bu belirli bir
döngüyü temel alan düzen, Körfez’in kalkınma sürecini ABD’nin finansal gücünün
yeniden üretilmesine tabi kılan, bağımlılık esası üzerine kurulu bir yapıdır.
Bu düzenin işleyebilmesi, ona sürekli politik ve askeri düzeyde müdahale
edilmesine bağlıdır.
Bu
uygulama, birbirini tamamlayan iki mekanizma aracılığıyla işlemiştir.
1.
ABD’nin bölgede üsler, konuşlandırılan deniz kuvvetleri ve güvenlik konusunda
verilen güvencelerde somutlaşan dolaysız askeri varlığı. Komprador güçlerin
teşkil ettiği düzeni dış tehditlerden bu varlık korur.
2.
İsrail’in bölgeyi disipline edecek güç olarak gördüğü işlev. Bu güç, düzenden
kopmak veya o güce karşı koyacak, kendi egemenliğine sahip haliyle, kendi
kapasitesini oluşturmaya çalışacak her türden devlete cezayı keser. Gazze,
Lübnan, Suriye ve şimdi de İran, bu disiplin mantığının birbiri peşi sıra
ortaya konulan uygulamalarını temsil etmektedir. En somut sonuçlarda uzak
duracağına dair vehme teslim olmuş olan Körfez monarşileri, her iki
mekanizmadan da istifade etmiştir.
Bu
savaş, bu kurguyu geçersiz kıldı. İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi’ne mensup
devletleri eş zamanlı olarak hedef alması, sözünü net bir şekilde dile
getirmeyi esas alan bir politik iletişim biçimiydi. Lafı eğip bükmeden, “Emperyalist
mimariye ortak olmak, ABD güvenlik şemsiyesinin tamamen absorbe edemeyeceği
maliyetler doğurur” denildi. Bu tutum, yapısal açıdan önemli, çünkü Körfez’deki
muktedir sınıfların tüm politik varlığı, bu şemsiyenin güvenilirliğine
dayanıyordu.
Körfez
monarşilerinin iç meşruiyeti halkın rızasına değil, petrol gelirlerinin
dağıtımına, sistematikleşmiş politik baskıya ve Adil Samara’nın Siyasallaştırılmış
Din dediği, özel mülkiyeti kutsallaştıran, yoksulların taleplerini ahirete
erteleyen, bir zamanlar Arap halk sınıflarının gerçek özlemlerini temsil eden
laik milliyetçi ve sosyalist akımları aktif olarak ezen bir tür politik dinin
ideolojik işlevine dayanır. Güvenlikle ilgili güvenceler ortadan kaldırıldığında,
komprador güçlerden oluşan düzenin temelleri, iktidardaki ailelerin kontrol
edemeyeceği şekillerde çatırdamaya başlar.
Bu
savaşın gün yüzüne çıkardığı yapısal soru şudur: “Petrodolar üzerine kurulu
yapı, ABD’nin operasyonel sınırlarının uzun vadede görünür hale gelmesiyle
yıkılacak mı yıkılmayacak mı?” Bu sorunun cevabı, yalnızca Körfez
monarşilerinin geleceğini değil, aynı zamanda ABD hegemonyasının finansal
altyapısını ve dünya çapındaki ekolojik yeniden üretim biçimini de tayin
edecektir.
Max : Bu sorunun
cevabı halen daha belirsiz.
İran’a
karşı uygulanan yaptırım rejiminin daha önceki bir aşamasında, hatta 2026’ya dek
uzanan dönemde Körfez ülkeleri, bilhassa de şu anda birer kumdan kale olan
monarşiler içinde Siyonizme en dost ülkeymiş gibi BAE, İran’ın yaptırımları
aşmasına yardımcı oldu. Bu duruma muhtemelen Körfez hükümetleri de göz yumdular.
Dahası,
Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan, son dönemde Çin ile çeşitli
kalkınma ve ortaklık anlaşmaları imzaladı (bu da Körfez İşbirliği Konseyi’nin
ABD’den bağımsızlaşmasına gereğinden fazla odaklanan, biraz yanıltıcı bir
akademik literatüre yol açtı). Bir hipoteze göre ABD, bu savaşı kısmen Körfez
ülkelerini ele geçirmek, onları hak ettikleri yere ve ABD ile hizaya getirmek
için yürütüyor. Aynı literatür, Suudi Arabistan’ın açıktan Siyonizm karşıtı
olmayan bir dış politikaya sahip olduğunu, boyun eğmiş bir İran’ı tercih edeceğini
söylüyor.
Bu
savaş sırasında İran, çoğunlukla ABD askeri altyapısını hedef aldı, yalnızca
baskı altında veya caydırıcılık amacıyla ekonomik altyapıya saldırdı. İran’ın
ABD varlığını ortadan kaldırmaya çalıştığı açık, ancak bu anti-emperyalist
hedefin müzakereler sonucunda gerçekleşip gerçekleşmeyeceği henüz belli değil.
Patrick: Merhum
Ali Laricani’nin Müslümanlara yazdığı altı maddelik mektup, İran İslam
Cumhuriyeti’nin stratejik zafere dair tanımını ortaya koydu: Basra Körfezi ve
Hürmüz Boğazı üzerinde ortak Arap-İran İslam kontrolü. Orada Laricani şu soruyu
soruyordu: “Bugünkü savaşın bir tarafında Amerika ve İsrail; diğer tarafında
ise Müslüman İran ve direniş güçleri var. Siz hangi taraftasınız?” Bu soru,
zaten tarafını seçmiş olan Körfez monarşilerine yöneltilmiş bir soru değildi;
onlar, USS Gerald Ford ile birlikte ya batarlar ya da yüzerler. Bu soru, esas
olarak Arap Yarımadası halkına yöneltilmişti.
Savaş,
ABD’de sıklıkla Şii ve Sünni versiyonlarıymış gibi ele alınan İran İslam
Cumhuriyeti ile Körfez Arap monarşilerinin örgütlenme modelleri arasındaki
keskin farklılıkları ortaya koymuştur. İran İslam Cumhuriyeti’nin İran içinde
ve İran diasporasında hoşnut edemediği kesimler elbette ki mevcut, ancak cumhuriyet,
bugüne dek kurumları ve toplumsal tabanları arasındaki organik bağlar sayesinde
varlığını sürdürmektedir. İran’ın egemenliği, devrimi savunmak için her gün
İran şehirlerinin sokaklarına dökülen kitlelerce korunmaktadır. İslam Danışma
Meclisi’nin 2008 yılında “Hükümeti Ezilen Filistin Halkına Kapsamlı Destek Sunmayı
Yükümlülük Haline Getiren Kanun”u kabul etmesi de bu insanların gözetiminde
gerçekleşmiştir.
Körfez
Araplarının kalbindeki Filistin yanlısı duyguları ihraç edilebilir bir
politikaya dönüştürmek için benzer bir halk seferberliğine ihtiyaç
duyulacaktır. Ayrıca, ABD ve İsrail’in yürüttüğü savaşın amaçlarından birinin,
İran’ın bölgesel anti-Siyonist milislere verdiği desteği ortadan kaldırmak
olduğu göz önüne alındığında, Körfez içindeki ABD varlığıyla da yüzleşmek
gerekecektir.
ABD’nin
savaş açmasının nihai nedeni budur: halk hareketlerini ve örgütlü ifadelerini,
yani kurumlarını yok etmek. ABD, devrimci cumhuriyetler mezarlığını
genişletmeye çalışıyor.
Ferva: Körfez
monarşileri, uzun zamandır Amerikan kapitalizminin çelişkilerinin en uç noktası
olarak durmaktadır; burada mutlak, teokratik rejimler, sadece hoşgörüyle
karşılanmakla kalmayıp, ABD’nin Ortadoğu’daki nüfuz alanında politik açıdan
kabul edilebilir tek düzen olarak aktif bir şekilde sürdürülmektedir.
“Liberal”
düzenin ayrılmaz ancak görünmez bir bileşeni olarak, petrol gelirleri ve düşük
ücretli işgücü modeliyle, göçmenlikle desteklenen bir kalkınma modeli izlemeye
teşvik edildiler. Bu düzenleme, monarşik yönetim yapılarının ulus devletleri
taklit etmesine imkân sağlarken, üretken yatırıma duyulan ihtiyaçtan muaf
kalmalarını da mümkün kıldı.
Varlıklarının
ABD için bile sahte bir vaat olduğu ortaya çıktı; zira kapitalizmin altın
çağını yeniden canlandırmayı başaramadı, bunun yerine, finansallaşmış ve
teknoloji odaklı rant elde etme modellerinin ötesine pek geçemedi.
Daha
önce ABD imparatorluğuna bağlı olan Körfez ülkelerinin geleceği, artık İran ve
Çin ile ittifaklar kurma, Hindistan ve Pakistan gibi Güney Asya güçleriyle
ilişkilerini yeniden yönlendirme becerilerine bağlı. Bu bağımlı devletlerin
ötesinde üçüncü bir aktör tarafından ABD üslerinin yok edilmesi, onlara iç
ekonomik modellerini yeniden yapılandırmak ve mevcut ortaklarıyla ticaret
koşullarını yeniden tanımlamak için yeni bir fırsat sunuyor.
Petrol
üretiminin zirveye ulaşması, onları kırılganlıklarını kabul etmeye zorladı:
askeri koruma eksikliği, gıda bağımlılığı, gayrimenkul ve vergi cennetlerine
dayalı finansallaşmış büyüme. Elitlerinin İran saldırıları karşısında ilk
kaçanlar olması ve aynı zamanda iç karışıklıklarla karşı karşıya kalmaları,
onlara çok az uygulanabilir seçenek bırakıyor. Körfez monarşileri,
bağımlılıkları açısından homojen olmasa da, nihayetinde ekonomik ve politik
modellerinin bölgesel olarak uyumlu bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor.
Bikrum: Körfez
monarşilerinin ilk elden yüzleştikleri risk, ekonomilerini ve daha geniş
petrodolar düzenini sürdürme yeteneklerinin temel direği olan, ABD’nin
güvenlikle ilgili sunduğu güvenceleri yitirmiş olmalarıdır. Bu gerçek, aslında
bir süredir ortadaydı. En önemlisi, Suudi Arabistan, Yemen’e sekiz yıl
(2015-2023) boyunca saldırıp bombaladıktan sonra bile stratejik hedeflerine
ulaşamadı; ABD silahları, askeri üsleri ve istihbarat desteğinin pek bir değeri
olmadığı ortaya çıktı.
Çin’in
arabuluculuğuyla İran’la kurulan ve Yemen savaşını fiilen sona erdiren
yumuşama, Suudi Arabistan’ın İran'ı bölgeye yeniden entegre ederek güvenlik
sağlamaya yönelik yeniden yönelimine alan açtı. Ancak Suudi Arabistan ve daha da
genelde Körfez monarşileri, güvenlik sağlama konusundaki bariz kısıtlarına
rağmen, ABD liderliğindeki düzenden ayrılmak konusunda oldukça yetersiz ve
isteksiz olduklarını kanıtladılar. Bu durum muhtemelen, bölgede varlığını ABD
himayesi altında sürdüren rejimlerin derinliğinin ve yönetici elitlerinin ABD’ye
ait sermaye devrelerine entegrasyonunun somut tezahürü.
Körfez
monarşileri, bu nedenle, topraklarının ABD tarafından İran’a karşı askeri,
istihbarat ve gözetleme faaliyetleri için kullanılmasına izin vermeye devam
ettiler. Artık bunun hem güvenlik hem de ekonomik açıdan maliyetinin çok yüksek
olduğu açıkça görülüyor; bu nedenle Körfez monarşileri, ABD liderliğindeki bir
düzende geleceklerini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilirler. Bölgedeki
güç dengesi, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemen gücünü göstermesi
üzerinden biçimlenecektir.
Emperyalizme
ve bölgeye, özellikle Körfez ülkelerine ilişkin bütüncül bir anlayışı nasıl
geliştirebiliriz, emperyalizmin orada faaliyet yürüttüğü muhtelif yol ve
cepheleri parça parça, birbirinden kopuk bölümler olarak ele alan girişime
nasıl karşı koyabiliriz?
Matteo:
Emperyalizm analizinin parçalara odaklanması, emperyalist düzenin kendisinin politik
bir başarısıdır. Filistin’i Yemen’den, Körfez ülkelerini İran’dan ayrı,
finansal mimariyi askeri mimariden ayrı incelememiz, böylelikle, her bir unsuru
yönetilebilir kılan ve hiçbirini bir sistem olarak anlaşılır kılmayan
emperyalist iş bölümünü ve bilgi paylaşımını kabul etmemiz isteniyor.
Bütünleşik bir anlayışın ilk görevi, bu tasnifi reddetmek ve sermayeyi bir
bütün olarak ele almakta ısrar etmektir.
Ancak
entegrasyon, yalnızca yapısal düzeyde gerçekleşmez. Aynı zamanda tarihsel ve
diyalektik olmalıdır; bu da mevcut konjonktürün emperyalist modelin kendi
çelişkileri tarafından nasıl üretildiğini hesaba katmak anlamına gelir. Küresel
Güney’in yükselişi, Çin’in kendi egemen yapısı üzerinden modernleşmesi, Batı
Asya’da bölgesel entegrasyonun derinleşmesi, Afrika ve Latin Amerika’da
kalkınma konusunda ülkenin egemenliğinin giderek daha fazla savunulması, ABD
emperyalizmine rağmen değil, onun yarattığı çelişkiler aracılığıyla
gerçekleşti. Bağımlılığı dayatmak için kullanılan mekanizmaların kendisi,
zamanla onun aşılması için gerekli koşulları üretti. Çin’in endüstriyel
yükselişi, onu boyunduruk altına almak için tasarlanmış aynı neoliberal
entegrasyon sayesinde mümkün olabildi. İran’ın askeri-endüstriyel kapasitesi,
onu engellemek için tasarlanmış yaptırımlar tarafından güçlendirildi. Sistemin
çelişkileri sistemin içindedir ve bunların çözümü, bu savaşın ve hızlandırdığı
daha geniş küresel yeniden yapılanma sürecinin mevcut zemininde gerçek zamanlı
olarak ortaya çıkmaktadır.
Bölgedeki
emperyalizme dair bütüncül bir anlayış, emperyal şiddetin sistematik olarak yok
ettiği şeyi, yani Arap dünyasında halkın egemenliğine vurgu yapan düşünce
geleneklerini geri kazanmamıza ihtiyaç duyar. Libya, Suriye ve Irak’a yönelik yürütülen
savaşlar, esasen bağımsız politik düşünce, kalkınma planlaması ve hegemonya
karşıtı örgütlenme gelenekleri üretmiş toplumları hedef aldı. Düşünürler,
kurumlar, arşivler, üniversiteler, hepsi, bu savaşların kurbanları arasındaydı.
Bu nedenle, endüstriyel ve bilimsel üretim kapasitelerinin gelişmesini takiben,
bölge içinden ve daha geniş anlamda Küresel Güney’den bu bölge hakkında özerk
bir bilgi üretimi yeniden inşa etmek, politik ve düşünsel bir zorunluluktur.
Bu,
Ebb Yayınevi, Middle East Critique ve diğer birçok yayın organının,
bölgeyi egemenlik mücadelesini içeriden ele alan bakış açılarından,
emperyalizmin en çok marjinalleştirmeye çalıştığı bu geleneklere dayalı ve
mevcut konjonktürün gerektirdiği bütünleşik, diyalektik analiz türüne yönelik
olarak analiz eden bir alan yaratarak ilerletmeye çalıştığı projedir. Savaş, bu
çalışmayı hem daha acil hem de daha mümkün kılmıştır, çünkü gerçekliğin
dayattığı politik vuzuh, parçalanmayı aşan vuzuhtur.
Ferva: Amerikan
ekonomisini canlandırmak veya ABD önderliğindeki emperyalist düzeni sürdürmek
için tutarlı bir stratejiden yoksun, dizginsiz şiddete başvurmak, mevcut
emperyalist dönemin belirleyici özelliği haline geldi. Avrupa ve diğer Batı
ülkeleri daha avantajlı alternatifler arayışı dâhilinde, ABD’den uzaklaştıkça,
Körfez ülkelerinin himayeciliği de kaçınılmaz olarak zayıflayacaktır.
Bu
kayırmacılığı, Amerika’nın Doğu Asya’daki müttefikleri Japonya ve Güney Kore’nin
kayırmacılığıyla karşılaştırmak, her zaman öğreticidir. Körfez monarşilerinin
ABD liderliğindeki düzene olan güç ve bağımlılığı, tamamen petrol, askeri
ticaret ve verimsiz finansal rantlara dayanırken, ABD, Japonya ve Güney Kore
ile ilişkilerini belirgin şekilde farklı çizgilere çekmiştir.
Japonya’nın
ABD müdahalesiyle askerden arındırılması, 1947 anayasasının uluslararası
anlaşmazlıkların çözümü için silahlı kuvvetlerin bulundurulmasını yasaklamasını
sağladı; bu önlem, ABD’nin Japon şehirlerine atom bombası atmasından sadece iki
yıl sonra yürürlüğe girdi. 2015’ten bu yana Japonya, ordusunun rolü ve savunma
stratejisinde çeşitli değişiklikler yaptı, ancak bunlar, Japonya ve
müttefikleri merkezli kolektif öz savunma düşüncelerine dayanıyordu, özellikle de
Çin kaynaklı tehdide odaklanıyordu. Japonya’nın ABD’ye siyaseten teslim olması,
1985’te ABD tarafından tasarlanan Plaza Anlaşmaları yoluyla ülkenin ekonomik
olarak boyun eğdirilmesiyle pekiştirildi ve Japonya’nın G7'nin sağlam bir üyesi
olarak kalmasını sağladı.
Vietnam
Savaşı sırasında tamamen ABD ve Japon sermayesine bağımlı olan Güney Kore’deki
kalkınma süreci, Güney Kore'’de nadir görülen bir durum olan üretken yatırıma
dayalı bir temele sahip olma imkânına kavuştu. Ana akım literatürde, Kore’nin
ikiye ayrılması, Güney Kore’nin kapitalist refahının yükselişini analiz etmek
için hiçbir zaman başlangıç noktası olarak
kullanılmaz. Kırk yıl gibi kısa bir süre içinde gelişmiş ülkeler kulübüne giren “tek gelişmekte olan ülke”
olarak adlandırılan Güney Kore’nin
kapitalist kalkınması,
nihayetinde Kuzey Kore’nin komünist modeline karşı koymak ve ona zorla tecrit
uygulamak için geliştirilmiş bir savunma taktiğiydi.
Görüldüğü
üzere, Körfez ülkelerindeki himayecilik çok farklı bir biçimde işliyor. Özünde,
Güney Kore ve Japonya’ya yarı özerk kalkınma modelleri izleme konusunda farklı imkânlar
sunulurken, Körfez monarşileri, biçare bağımlı ülkeler olarak yetiştirilmiştir.
Bu nedenle, emperyalizme dair bütüncül bir anlayış, ABD himayesindeki farklı devletlerin
geleceğe dair beklentilerini kıyaslamaya, ABD artık merkezi güç olmadığında
gelecekteki gidişatlarını tahayyül etmeye bağlıdır.
Max:
Tarihsel düzlemde ABD, Körfez ülkelerini, kendisine ait deniz ve hava filoları
için askeri üsler, hava savunma tesisleri, ABD’nin taşeron olarak
görevlendirdiği askeri kuvvet çarpanları (Yemen, Suriye, Libya) ve ABD silahlarının
alıcıları olarak tarihsel emperyalist sisteme entegre etmiştir.
Ekonomik
cephede ise, ABD malları ve yüklenicileri için pazar, ABD’nin petrol ve yapay
zekâ geliştirme faaliyetleri (Blackrock), devlet fonları ve İngiltere merkezli “gizli”
alımlar yoluyla ABD’ye ait hazine bonoları alıcısı, ABD hazine tahvillerinde
kontrol sahibi olmayan yatırımcı ve petrol fiyatlarını dolar cinsinden
belirleme yoluyla entegre olmuşlardır.
Politik-ideolojik
entegrasyonları ise ya en sessiz ya da sağcı İslam’ı finanse ederek (örneğin
Katar Yardım Kuruluşu ve Katar Vakfı, Suudi destekli Yemen’in Dammaj şehrindeki
Darü’l-Hadis Enstitüsü); ya da Kuveyt’in Selefileri finanse etmesiyle
(bildirildiğine göre Mozambik’e kadar uzanan bir alanda); medya temelli
mezhepçilik veya kapsamlı bir anti-emperyalizmden kopuk bir anti-Siyonizmle (Cezire
Arapça ve Cezire İngilizce); ve nihayetinde, Direniş Ekseni’nden
genel olarak kopuk, akademik yönelimli bir Arap milliyetçiliği veya
anti-Siyonizm biçiminin gelişmesiyle birlikte gerçekleşmiştir.
Bu,
Körfez ülkelerinin içsel birikim ihtiyaçlarına ve ABD ile ilişkilerine dayanan,
ideolojik düşünce parçalanması ve muhalefet üzerine kurulu bütüncül bir
projedir. Amacı,üretken ilişkilerin yanı sıra cinayet ve kalkınma sürecini
ortadan kaldırma yoluyla da değer yaratılmasını ve değer akışının öncelikle ABD’ye,
Körfez ve İsrail ile olan organik bağları aracılığıyla yönelmesini sağlamaktır.
Ancak
değer, kendiliğinden akmaz. Siyaset, kontrolü sağlar, bu nedenle, temel
oluşturma, politik yapılanma ve ideoloji, merkezi bir öneme sahiptir. Bir de
savaş tabii. Arap Soğuk Savaşı’nın en yoğun döneminde, hatta bazen sıcak bir
savaşta, Körfez devletlerinin bütüncül ve ileriye dönük rolü, Mısır’ın Yemen’e
asker göndermesi gibi Arap milliyetçi güçleriyle çatışma anlamına geliyordu.
Daha yakın zamanlarda ise, Yemen ve Suriye’de olduğu gibi, ABD-Körfez İşbirliği
Konseyi vekilleri veya hava kuvvetleri, doğrudan Arap devletlerinin ordularıyla
savaştı.
Ancak
bu devletlerin (Körfez monarşileri, ABD ve İsrail’in) çıkarlarıyla onların
anladıkları şekliyle, sınıfların çıkarları az çok örtüşüyor. Bunu daha iyi
anlamanın bir yolu, ilişkilerini bütünsel ve karşılıklı olarak kavramaktır:
Körfez’deki üst sınıfların refahı, onların bakış açısına göre, ABD’nin ve
İsrail’in refahıdır. Bu bağlantının belki de en iyi örneği, Suudi Arabistan,
Katar ve BAE tarafından finanse edilen ve İsrail şirketlerine yatırım yapan
Jared Kushner’e ait Affinity Partners isimli özel sermaye şirketi.
Peki
neyden korkuyorlar? Emir Muhsin’in dediği gibi: “bu rejimleri gerçekten dehşete
düşüren şey, Filistin’i özgürleştirme fikridir”. Bu korkuya bir de
yaptırımlardan kurtulmuş, hâlâ bölgesel güçleri silahlandırma ve İsrail ile
normalleşmeyi reddetme fikirleriyle hareket eden İran’a yönelik korkuyu da
ekleyebiliriz. Körfez ülkeleri, ABD’nin desteğinin çekilmesinden sonra hayatta
kalırlarsa, bu, tümüyle farklı bir dünya ticaret sistemi yaratarak mümkün
olacaktır.
Bikrum: Boyunduruk
altına alınmış bölgelerin ve toprakların parçalanması, Balkanlaştırılması,
kapitalist dünya sisteminin emperyalist yapısının temel koşuludur. Direniş
Ekseni, emperyalistlerin savaş için kaynakların nasıl seferber edildiği ve
savaş maliyetlerinin nasıl dağıtıldığına dair tercih ettikleri formülü alt üst
edebilecek bir “cephesel birliği” bölge genelinde giderek daha fazla harekete
geçirerek, emperyalizmin bu öncülüne meydan okumuştur. Mevcut saldırganlığın
açık bir amacı, bu “cephesel birliği” parçalamak, bilhassa İran’ı, Filistin,
Lübnan, Yemen ve Irak’taki ABD-Siyonist soykırım projesine karşı silahlı
direniş yürütenlere verdiği desteği sonlandırmaya zorlamaktır. Emperyalist-Siyonist
blok, özellikle Lübnan ve Filistin’deki direnişin, İran İslam Cumhuriyeti yenilgiye
uğratılmadan olmadan silahsızlandırılamayacağına inanmaktadır.
Eğer
emperyalizmin amacı, cepheleri parçalamak ve bölmek ise, bölgede
anti-emperyalizmi desteklediğini iddia edenlerin, Lübnan veya Filistin’in
yanında durma konusunda İran’a güvenilemeyeceğini veya bu desteğin yetersiz
olduğunu vurgulamak suretiyle parçalama-bölme amacı güden ilgili mantığı
yeniden üretmelerinin akılsızca olduğunu görmek gerekmektedir. İran İslam
Cumhuriyeti, Filistin ve Lübnan direnişini maddi olarak desteklemeseydi, bugün
saldırılara maruz kalmazdı. Cephelerin birliği, direnişi sömürgeci karşıtı ölçekten
emperyalizm karşıtı ölçeğe taşımak için vazgeçilmez bir temeldir. ABD-Siyonist
emperyalist projesini ancak bu şekilde alt edebilir, Filistin'deki soykırımı
sona erdirebiliriz.
Şahit
olduğumuz olaylar, emperyalizmin bugüne dek cepheleri parçalamayla ilgili
stratejik amacında başarısız olmakla kalmayıp, burada da stratejik bir geri
adım attığını teyit ediyor. Hizbullah, öncelikle Siyonizmin 2024’ten beri
Lübnan’a yönelik, neticesinde hiçbir cezayla yüzleşmediği saldırılarına son
verme motivasyonuyla hareket ederken, aynı zamanda İran ile eylem alanında
somut bir uyum içinde hareket ederek, Direniş Ekseni’nin yeteneklerinde
niteliksel bir ilerleme kaydetti. Savaşı sona erdirmeye odaklanan diplomatik
müzakerelerde cepheleri ayırmayı reddeden İran, Hürmüz ile ilgili avantajını
ABD-Siyonist bloğunun bölge genelinde yürüttüğü tüm savaşlara karşı kullanıyor.
ABD’nin
İran’dan taviz koparmak için deniz ablukası uygulamaya çalışmasıyla birlikte,
emperyalist dünya Babülmendep Boğazı’na endişeyle bakarken, “cephelerin birliği”nin
sahip olduğu somut güç, kendini bir kez daha ortaya koyuyor.
Patrick: Örgütlü
anti-emperyalist solun iki sorumluluğu var.
Sorumluluklardan
biri, emperyalist pratiği şu anda canlandıran derin yapısal çelişkileri
açıklamak, yani emperyalizmin nesnel koşullarının zayıflıklarını ortaya
koymaktır. Bu analizden, ulusal kurtuluşun özü ve sosyalist inşanın gerekli bir
koşulu olan Küresel Güney’de egemenliğin başarılı bir şekilde savunulmasına
yönelik rasyonel bir iyimserlik doğar.
Bir
diğer sorumluluk da emperyalizmin yetenekleri ve niyetleri hakkında gerçekçi
bir değerlendirme sunmaktır. Gazze Soykırımı, hem süre hem de ölçek açısından
önceki kampanyaları önemli ölçüde aşarak, 2006, 2009, 2012 veya 2014’te
gördüğümüzden farklı bir ABD ve İsrail ile karşı karşıya olduğumuzu bize
gösterdi. Neticede bu farklılık, özlerinde değil, tarihsel konjonktürlerinde ve
tehditlere karşı stratejik tepkilerinde kendini gösteriyor. Trump Yönetimi 1,5
trilyon dolarlık bir savaş bütçesi talep etmesinin bir sebebi var. ABD’nin
İslamabad’daki görüşmelerden çekilmesinin de ortaya koyduğu bir gerçek de şu:
ABD askeri gücünün sınırları konusunda oluşan şok dalgası, Batı Asya
bölgesinden derhal çekilmeyi zorunlu kılacak düzeye ulaşmadı. Yani bu dalga,
Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalımcı (MAGA’cı) kitle içinde imparatorluk
dâhilinde ve geniş manada ABD halkı nezdinde) henüz yeterince yayılmadı.
Körfez
monarşilerine gelince, bunlar, sadece emperyalizm için vazgeçilmez unsurlar
olarak görülemezler, bu ülkeler bizatihi emperyalizmin kendisi. Seksenlerde
derin devlet operasyonları için kara para aklayan Uluslararası Kredi ve Ticaret
Bankası (BCCI), Bank of America ve Abu Dabi arasında kurulan bir ortak girişim
olarak yola koyulmuştu. Bu banka, Suudi Arabistan’ın 2024’te Suriye’yi ele
geçiren mezhepçi mükeffirlerin öncüllerini finanse etmesi için önemli bir kanal
sağladı. Körfez monarşilerinin gerici ideolojisi, ikincisinin tarihi Levant’ın
kalbinde Arapların Birliği fikrini esas alan milliyetçiliğin önüne geçti.
İkinci proje, tarihsel olarak Suriye’nin dini çeşitliliğini dini saygı
çerçevesinde korurken, birinci proje, mezhepsel farklılıkları Siyonizmi
yansıtan ve ona fayda sağlayan yok edici şiddeti körüklemek için kullanıyor.
Bu
durum, Siyonist teşekkülle ön cephede savaşılan çatışma bölgelerinde bir krizi
temsil etmektedir; bu kriz, Hizbullah’ın köşeye sıkıştırılma girişiminde ve
Suriye hava sahasının Direniş Ekseni’ne saldırmak için serbestçe
kullanılmasında açıkça görülmektedir. Arap monarşist medyası, örneğin
Cezire, Middle East Eye, artık baskın konumdadır; çünkü bir zamanlar
mezhepçilik karşıtı netlik ve monarşiye cumhuriyetçi alternatifler sunan
sayısız devrimci Arap milliyetçilerin basın-yayın alanındaki imkânları, karşı-devrimci
savaşlar nedeniyle yok olmuştur. Mevcut ve büyüyen araştırma ağlarımızdan kendi
medyamızı oluştururken, geriye kalan direniş medyasını da güçlendirmek
zorundayız.
Kaynak