15 Temmuz 2026

, ,

Demokratik Sosyalizmin Temel Bileşeni Olarak Müşterek



Müşterek, Irak devriminden neşet edecek politik sistemin özel biçiminin önceden öngörülemeyeceğini, zira bu biçimin halkın tarihsel iradesine ve kitle mücadelesinin seyrine bağlı olduğunu savunmaktadır. Değişim güçlerinin görevi, gelecekteki toplum için hayali politik örgütlenme biçimleri üretmek değil, halkın girişimlerindeki yaratıcı olanı yeni sistemin çekirdeği ve temeli olacak şekilde geliştirmektir. Amaç, bir politik sistem icat edip Irak toplumuna zorla dayatmaya çalışmak değil, halkımızın tarihsel deneyimlerini araştırmak ve bunlardan bilimsel dersler çıkarmaktır.

Halkımıza zorla dayatılan bir politik örgütlenme modeli olarak önerilmeyen Müşterek, halk kitlelerine herhangi bir şey dayatma amacı gütmemektedir. Aksine, halkımızın tarihinden ilham alan, özellikle Bolşeviklerin devrimlerinin şafağında kurdukları sovyetlerin deneyimiyle uyumlu, demokratik sosyalist bir sistem formülü sunmaktadır. Dahası, Müşterek’in yazarları “Müşterek Cumhuriyeti”ni gerçekleştirme görevini önerirken, bununla katı bir sosyalist politik sistem biçimini kastetmemektedirler. Bunun yerine, halkımızın devrime yaklaşırken, önceki yüzyılların enkazı arasında, aldatma ve sabotaj güçlerinin başlattığı ve başlatmakta olduğu yanıltıcı çağrılar içinde özgürlüğe giden yolu bulmasına yardımcı olacak geniş genel çizgiler sunmaktadırlar. Buna ek olarak, küresel emperyalizmin ve yerel gerici güçlerin halkımızı köleleştirme, demokratik haklarını güvence altına almaktan, topraklarını ve ulusal zenginliklerini özgürleştirmekten alıkoyma çabalarında söz edilmektedir.

Müşterek sisteminin temeli, halkın haklarını korumak, onları özyönetim konusunda eğitmek, gerici ve emperyalist baskılara karşı koyma araçlarını sağlamak için etkili politik kurumlarda örgütlenmesi gereken doğrudan halk demokrasisidir. Müşterek sistemi, halkın doğrudan yönetme yeteneğini aşmayan, coğrafi veya ulusal olarak bağlantılı alanlarda siyasi ve idari birimlerin kurulmasını varsayar. Bu siyasi-idari birimlerin her biri, en azından nispeten büyük bir şehri ve çevresindeki köyleri ve kırsal alanları içeren tek bir Müşterek’i meydana getirir. Belirli bir Müşterek’in coğrafi alanı, halk ile seçilmiş temsilcileri arasında doğrudan istişare yoluyla, devletin genel ekonomik ve politik değerlendirmelerine göre belirlenir. Bir Müşterek, Irak’taki önceki idari bölümlerden bir “vilayet” ve “ilçe”yi ya da devrim sırasında ülkenin ihtiyaçlarına göre ortaya çıkabilecek yeni bölümlerin üreteceklerini içerebilir. Bir Müşterek’in ana şehri, tüm Müşterek faaliyetlerinin yönetildiği yerel siyasi ve idari merkezdir, bu merkez, köyler, kırsal alanlar ve küçük kasabalarla bağlantılıdır. Tüm yerel eğitim ve idari kurumlar, halk tarafından oluşturulan yerel milisleri ve askeri birlikleri denetleyen Müşterek’e bağlıdır.

Müşterek’in işleri, ilgili bölgedeki halk kitlelerinden seçilmiş, hem erkek hem de kadın temsilcilerden oluşan bir konsey tarafından yönetilir. Bu temsilciler, seçmenlerin çoğunluğunun onayına tabidir ve seçmenler istedikleri zaman onları görevden alıp yerine başkalarını seçme hakkına sahiptir. Halk temsilcileri konseyi, valiler ve ilçe yöneticileri gibi devletle ilgili tüm idari konumları elinde bulundurur. Müşterek’teki polis ve halk milisleri, halk temsilcileri konseyine bağlıdır ve onun emirlerini yerine getirir.

Müşterek’in merkezi organları, her Müşterek’in halk kitlelerince özgür ve adil seçimlerle doğrudan atanan yerel Müşterek temsilcilerinden oluşan Müşterek Yüksek Konseyi’nden oluşur. Müşterek Yüksek Konseyi, devlet yetkililerini seçme, ülke için genel yasalar çıkarma, ekonomik ve eğitim programlarını onay verme, devletin genel politikasını benimseme yetkisine sahiptir.

Devlet başkanlığı, Yüksek Müşterek Konseyi ile devletin tüm üst düzey merkezi organları, devletin üst organlarının başkanlığına mümkün olan en yüksek katılımı sağlamak ve her türden, efsaneleri temel alan iktidar otoritesini ortadan kaldırmak için dönüşümlü olarak yönetilir. Vatandaşların özgürlüklerini korumak ve yöneticilerin halka hükmetmesine mani olmak için, muteber bir konuma sahip, halktan isimlerden oluşan bağımsız bir ulusal yüksek otorite kurulur. Bu otorite, vatandaşların yetkililerin halkın haklarına yönelik saldırıları ile ilgili şikâyetlerini değerlendirmekle görevlidir. Bu otorite, devlet ihlallerine karşı koruma sağlayan politik ve hukuki dokunulmazlığa sahiptir.

Müştereklerin birbirlerine nasıl bağlanacağı, onların ulusal birliğinin nasıl korunacağı meselesi, daha önce Paris Komünü’nde, ayrıca Kufe ve Basra’daki eski İslami Müştereklerin politik örgütlenme deneyimlerine göre ele alınacaktır. Önde gelen politik partilerin yolsuzluğa, bürokrasiye ve iktidardaki devlet aygıtıyla bütünleşme iğvasına yenik düşmelerini önlemek için, onların demokrasi temelinde kurulması, üyeleri ve liderlerinin yürüttükleri tüm çalışmaların halk tarafından denetlenmesi ve üyelerinin aday gösterme yoluyla halkın gözetimine tabi olmaları gerekmektedir. Parti üyeliğinin herhangi bir özel ekonomik veya toplumsal ayrıcalıkla ilişkilendirilmesini tamamen yasakladığı için, parti üyelerinin ve kadrolarının statüsü, maaş, konut ve sosyal yaşamın tüm yönleri açısından tüm halkla aynı olmalıdır.

Bunlar, Müşterek sisteminin genel ilkeleridir. Ulusal savunma, vatandaşın hak ve özgürlükleri gibi belirli alanlara gelince, bunlar, kitlelerin yaşamlarıyla doğrudan ilişkili oldukları ve tarihsel deneyimler ışığında daha iyi bilindikleri ve daha kapsamlı hale geldikleri için daha net bir belirlemeye ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle, daha ayrıntılı olarak ele alınmalıdırlar.

1. Ordunun Dağıtılması ve Yerine Silahlı Halkın Alması[1]

Marx ve Engels’in de belirttiği gibi, başarılı bir devrimin ilk şartı eski orduyu dağıtmak ve yeni bir ordu kurmaktır. Lenin, sosyalist devrimi ve aslında her muzaffer devrimi tanımlarken bu görevi özetlemiştir.[2]

Şüphesiz ki bu, yeni Irak devriminin en önemli görevi olacaktır. Sosyalizmi inşa etmeyi ve sınıfsız bir topluma doğru ilerlemeyi hedefleyen demokratik bir sistem için istikrarı sağlamak amacıyla, Amerikan işgali altında yeniden kurulan hükümete bağlı ordunun dağıtılması zaruridir.

Mevcut Irak hükümetine bağlı ordunun kökenlerinin, 1920 devrimini takiben İngiliz sömürgeciliği döneminde kurulan orduya dayandığı herkesin malumudur. Ordu, Nuri Said, Cafer Askeri ve sömürgecilikle ilişkili diğer isimlerin rehberliğinde kurulmuştur. Zamanla Irak ordusu, halk ayaklanmalarını bastırmak için kullanılan baskıcı bir araca dönüşmüştür. Sonrasında, oportünist maceracıların ve diktatörlerin otoritelerini dayatmak için kullandıkları bir araç haline gelmiştir.

2014 yılında, 2003’teki Amerikan işgali sırasında kurulan ve karikatürize edilmiş bir oluşum olan IŞİD’in yeni kurulan Irak ordusunu yenilgiye uğratması ve işgalin planını bozarak IŞİD’i mağlup eden Halk Seferberlik Güçleri’nin ortaya çıkması, Irak halkının kendilerini bağımsız bir yoldan nasıl savunacakları konusunda bize çok şey söylemektedir. Bu pratik, silahlı halkın potansiyel güçlerini ortaya koymakta, 1983 tarihli Müşterek çalışmasının sağladığı görüşlerle örtüşmektedir.

Hükümete bağlı orduya vatansever unsurların dâhil edilmiş olması, ordunun gerici niteliğini de onun Irak halkının ulusal kurtuluş, demokrasi ve toplumsal ilerleme özlemlerine yönelik düşmanlığını da ortadan kaldırmaz. Bu vatansever unsurlar orduya katıldılar ve hayatlarını korudular, ancak bu gerçek bir vatanseverlikten değil, iktidardaki gericiler tarafından hedef alınmamalarından kaynaklanıyordu. Politik kimlikleri önemli bir anda silinip gitti, halkın özgürlük özlemiyle olan bağları koptu. Bu durum muhtemelen ordudan ve belki de hayatın kendisinden kopmaya sebep oldu. Bu nedenle, hükümete bağlı ordu içinde bulunan vatansever unsurlar, askeri emirleri yerine getirerek, kurumun bir parçası olarak varlıklarını sürdürdüler. Elbette bu noktada, ordudaki vatansever unsurların genel devrimci mücadele içindeki rolünü görmezden gelmemeliyiz. Bu unsurlar, kritik dönüm noktalarında ve halk devrimi olgunluğa ulaştığında önemli rol oynarlar. Aynı hususlar, esasen ezilen halkın meydan okuyan evlatları olan asker ve subaylardan oluşan ordunun liderleri için de geçerlidir. Bir asker hükümet ordusuna katıldığında, kör bir araç haline gelir, kişisel onuru ayaklar altına alınır, çeşitli aşağılamalara maruz kalır, askeri kurum tarafından kendi amaçları için yönlendirilen sessiz bir araç olarak hizmet eder. Bununla birlikte, genellikle işçi ve köylü saflarından gelen asker, halkın evladı olmaya devam eder, halk hareketinin koşullarından etkilenir.

Bu nedenle, hükümet ordusunun dağıtılmasını savunmak, halk devriminin zaferinden ve ordunun dağıtılmasından sonra ulusal savunma teşkilatlarının kurulmasında vatansever askerlerin ve subayların rolünü reddetmek anlamına gelmez.

Hükümet Ordusunun Yerini Ne Alacak?

Modern devrimlerin deneyimleri, silahlı halkın devrimci kazanımlarını koruma becerisine dair delillerle yüklüdür. Silahlı halk, sadece silahlı bireylerin heterojen bir karışımını ifade etmez, ulusal savunma görevi, yani askerlik hizmeti, her ay veya her yıl birkaç gün süren sürekli eğitim ve kısa süreli hizmet sistemi, acil durumlarda hızlı seferberlik sistemi uyarınca silah taşıyabilecek tüm toplum üyelerinin görevidir. Modern bilim ve teknolojinin silah kullanımını kolaylaştırması ve ulusal savunma görevini basitleştirmesi sayesinde, böyle bir ulusal savunma sistemi, devrimci yapıların kullanımına açılmıştır. Geçmişte ordular, süvarilere ve el silahlarının ve ilkel savaş aletlerinin kullanımında yüksek beceriye dayanıyordu. Modern zırhlı araçlara ve hava silahlarına karşı savunma yöntemlerinin gelişmesiyle, ulusal savunma görevleri, öncelikle el becerilerine ve uzun eğitimlere değil, bilimsel bilgiye dayalı olarak, modern savunma araçlarının kullanımında kısa sürede ustalaşabilen tüm öğrenciler için erişilebilir hale gelmiştir. Doğal olarak, silahlı halka dayalı bir ulusal savunma sistemi, yayılmacı savaşlar ve diğer ülkelerin işgali için uygun değildir. Ayrıca, diğer halkların pahasına askeri yayılmayı isteyen “sosyalizmin” sosyalizm olmadığı açıktır. Emperyalist yayılma, halkımızın arzuladığı şey değildir. Müşterek sistemiyle kastedilen bu değildir. Ancak, silahlı halk sisteminin amaçlanan görevi ulusal savunma, yabancı istilacıları püskürtme ve gerici isyanları bastırmak ise, ulusal bağımsızlığı ve kitlelerin kazanımlarını korumak için daha yüksek verimlilik ve daha düşük maliyet sağlar.

Şüphesiz ki, silahlı bir nüfusa dayalı bir savunma sistemi, demokratik sosyalizmin genel toplumsal-politik sisteminin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu sistem, bilimsel eğitimin toplum genelinde yaygınlaşmasını varsayar. Bu da, ülkenin nüfusunun azlığı ve yüksek verimlilik gerektiren geniş ulusal kaynaklar göz önüne alındığında, Irak koşullarında tüm vatandaşlar için yüksek öğrenimi zorunlu hale getirmek anlamına gelebilir. Toplumun bu kadar gelişmiş kültürel seviyelerinde, askeri eğitimin lise ve üniversitelerde temel bir ders olarak verilmesiyle ulusal savunma gereksinimleri kolayca sağlanabilir.

Silahlı nüfusu esas alan bir sistem, dış tehlikeler devam ettiği sürece ulusal savunma için kalıcı bir merkezi yapının varlığını gerekli kılar. Bu askeri yapının görevi, askeri eğitim ve planlama için çalışma yürütmek, halk savunma aygıtının çekirdeğini oluşturmak ve acil durumlarda nüfusun tüm savunma yeteneklerini mümkün olan en kısa sürede seferber etmektir. İsviçre gibi bazı kapitalist ülkelerde yıllardır böyle bir sistem uygulanmaktadır. Bu sistem, savunma sistemini sürekli eğitim ve savaşa tam hazırlık üzerine kurmuş ve yirmi dört saat içinde yarım milyon savaşçı toplayabilme yeteneğine sahip olmuştur. Bu ülkelerdeki teknolojik gelişme seviyesinin böyle bir sisteme imkân sağlaması doğaldır. Bu sistem, yüzyıllardır onları yabancı saldırılardan koruma konusunda önemli bir rol oynamıştır.

Bu demek değildir ki, böyle bir sistem, Irak toplumunun mevcut koşullarında bir anda uygulanabilir. Ama gene de Irak halkının mevcut yetenekleri dâhilinde, silahlı bir halka dayalı bir savunma sisteminin güvence altına alınması mümkündür. Bu sistem, düşmanca girişimlere karşı başarılı bir savunma sağlar, sosyalist toplumun tam özgürlüğe geçişini güvence altına alır, bürokratik-askeri yolsuzluğun yolunu keser.

2. Demokratik Özgürlükler

Halk kitleleri için demokratik özgürlükler, Müşterek sisteminin temelini teşkil eder. Doğrudan halk iktidarının bir biçimi olan bu sistem, halk kitlelerinin parti ve meslek örgütlenmesinde, görüşlerini ifade etmede, yayın yapmada ve politik gelişmeler hakkında bilgi edinmede kapsamlı politik özgürlüklere sahip olmadan var olamaz.

Düşünce özgürlüğü ve basın-yayın özgürlüğü, her türden demokratik sistemin temel taşlarından biridir. Müşterek sistemi gibi halkı temel alan bir politik sistem, halkın demokratik yönetimini esas alan geleneklerin ortaya çıkması ve kök salması, kitlelerin kendi deneyimleri, deneme yanılma, eleştiri ve öz eleştiri yoluyla siyaset sanatını öğrenmesi, bürokrasinin halkı cahil bırakma ve yöneticilerin yönetilenler üzerindeki üstünlüğü efsanesini yayma girişimlerine direnmesi için kapsamlı demokratik özgürlükler yoksa tahayyül dahi edilemez.

Komünist sistemin amacı, sınıflardan ve devletten arınmış bir toplumsal sistem içinde, komünist bir toplumda tam özgürlüğe ulaşmaktır. Böylesine gelişmiş bir toplum, yüksek bir insan bilinci seviyesini ve baskıcı üst yapılar olmaksızın insan topluluklarının kendi kendini yönetme geleneklerinin kurulmasını varsayar. Bu gelenekler, geniş demokratik özgürlüklerin halk kitleleri tarafından uzun vadeli olarak uygulanması ve özgürlüğün pratik uygulamadaki değerinin farkına varılması olmadan var olamaz, yerleşemez veya toplum genelinde saygı kazanamaz. Kafeslerde doğup büyüyen canlıların özgürlüğün tadını bilmediği aşikârdır. Bu gerçek, cahil insanlar için olduğu kadar hayvanlar için de geçerlidir. Nitekim, kölelik ilişkileri, köle sahiplerinin gücü ortadan kalktıktan sonra bile tarihte uzun süreler boyunca devam etmiştir. Bununla birlikte, bazı köleler, eski efendilerine boyun eğerek bakmaya devam etmiş, insan özgürlüklerini kullanma fikrini reddetmişlerdir. Aşağılanmaya ve boyun eğmeye alışmış ve acımasız güce körü körüne itaat alışkanlıkları derinden yerleşmiş olanlar, bir anda aşağılanma ve alçalma karşısında tereddüt etmeden ölmeye hazır bir Bedevi’nin gururlu ve özgür ruhunu kazanamazlar.

Bu nedenle, komünist sistemdeki demokratik özgürlükler, sosyalizmin halk kitlelerine sağladığı basit kazanımlar değil, sosyalizmin temel bileşenleridir. Bunlar olmadan, kendisini ne olarak adlandırırsa adlandırsın, hangi isim ve niteliklere sahip olduğunu iddia ederse etsin, karşımızda modern bir baskı sistemi duruyordur.

Müşterek sistemi gibi gelişmiş bir politik sistemin, herhangi bir eksiklik olmaksızın, birdenbire tam olarak ortaya çıkamayacağı, çeşitli engeller, aksilikler ve farklı derecelerde sınıf mücadeleleriyle dolu uzun bir gelişim ve büyüme döneminden geçmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Küresel emperyalizmin ve iktidarlarını yitirmiş olan gericilerin yeni sistemi barış içinde yaşamasına ve gelişmesine izin verecekleri iddiası, ham hayalden ibarettir. İktidarını yitirmiş olan sınıfların direnişinin yoğunlaşması ve kaybettikleri cenneti geri kazanma çabalarının, açık direniş ya da kademeli casusluk ve yolsuzluk yoluyla devam etmesi kaçınılmazdır.

Gerici güçler, genellikle emperyalist çevrelerin desteğiyle, sabotaj da dâhil olmak üzere, çeşitli taktikler kullanarak yeni devrimci sistemi baltalamayı amaçlamaktadır. Kitlelerin sahip olduğu demokratik özgürlükleri sınırlamak için sisteme baskı yapmaya çalışabilirler, bu da baskıyı haklı çıkaracak koşullar yaratır. Sonuçta devrimci sistem, temel ilkelerini zayıflatma riskiyle karşı karşıya kalır. Yerellikteki gericilerin ve emperyalist grupların, devrimci sistemi sabote etmek için medya kaynaklarını ve karmaşık ağlarını kullanacakları öngörülmelidir.

Bu tür tehlikeler, her sosyalist devrimin karşı karşıya kaldığı büyük sorunlar olmaya devam edecektir. Küresel kapitalizmin yetenekleri hafife alınmamalı, iktidarını yitirmiş gericilere teslim olunmamalıdır.

Buna karşın Müşterek sistemi, bu tehlikeler ve gerici komplolar karşısında etkili silahlara sahiptir. Halk kitleleri devrimci kazanımlarına bağlıdır, ana motivasyonları, bu demokratik kazanımları korumaya yöneliktir. Politik bilinç de kitleleri karşı-devrimci girişimlere karşı harekete geçirmede önemli bir rol oynayabilir. Müşterek sistemi, kitlelerin iradesini temsil ettiği kadar, kitlelerin demokratik özgürlüklerini korurken aldatma ve sabotaj girişimlerine de cevap sunabilir. Silaha silahla karşılık vermek gerekir. Bu tür durumlarda, devrimci sistem, demokratik özgürlükleri kısıtlamak zorunda kalmamalı, sosyalist inşa süreci ilerledikçe ve kitlelerin bilinci derinleşip Müşterek sistemini güçlendirdikçe o özgürlüklerin alanını genişletmelidir. Devrimci sistem, devletin kitlelere alternatif haline geldiği, böylece halkın iradesini devre dışı bıraktığı tüm gerici eleştirilerle mücadele etmek için devlet gücünü kullanmamaya dikkat etmelidir. Çünkü baskıcı yöntemler, gerici hükümetlere ve sömürücü sınıflara hizmet eder, ancak baskıcı kurumlara hükmetmek ve halkın iradesini devre dışı bırakmak suretiyle sosyalizmi baltalayabilir. Şu gerçeği akıldan çıkarmamalıyız: Lenin’in de dediği gibi, modern sosyalist hareketin nihai amacı, “devleti, yani tüm örgütlü ve sistematik şiddeti, genel olarak insanlara karşı her türlü şiddet kullanımı ihtimalini ortadan kaldırmaktır.”[3]

3. Müşterek Sisteminde Ulusal Ekonomi

Müşterek sistemi, işçilerin adil ücretler veya sosyal hizmetlere erişim yoluyla emeklerinin karşılığını tam olarak almalarını sağlayan bir sosyalist devrimin kurulmasını varsayar. Irak bağlamında sosyalizmin öncelikle mülk sahibi sınıfların mallarına el koymayı veya ulusal serveti millileştirmeyi içermeyeceğini vurgular. Çünkü Irak ekonomisi, Baasçı yönetim sırasında, özel sektör servetinin önemli bir kısmının zaten ele geçirildiği bürokratik bir devlet kapitalizmi sistemi altında işliyordu. Bunun yerine, sosyalist devrimin odağında öncelikle faşist kurumları ortadan kaldırma ve bir halk demokrasisi sistemi kurma hedefi olacaktır.

2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından, devlet kurumlarının tasfiyesine ve neoliberalizmin teşvikine doğru bir değişime tanık olundu. Bu değişimle birlikte mülkiyet sahası da değişti. Söz konusu değişim, Fuad Emir’in Irak’ta kapitalist neoliberalizmin yükselişi üzerine yaptığı çalışmada somut belgeleriyle ortaya konulmuştur.[4] Ayrıca, petrolün millileştirilmesine mani olmak için de kimi adımlar atılmıştır.

Özel ulusal sanayi sektörüyle ilgili olarak, Müşterek sistemi, ardı ardına gelen hükümetler eliyle tasfiye ya da gasp edilip, sabotajlara maruz kaldıktan sonra bu sektörü ele geçirmeyi veya zayıflatmayı amaçlamaz. Bunun yerine, Irak’taki sosyalist yapılanmanın çıkarına olan şey, özel sanayi sektörünü destekler, özellikle hafif sanayi ve yüksek kaliteli tüketim malları gibi alanlarda ulusal sanayinin gelişimine teknik uzmanlığın katkıda bulunmasına izin verir. Bu önlemler, sosyalist üretimi baltalamaz, aksine, halkın ihtiyaçlarını mümkün olan en düşük maliyetle karşılamak için rekabeti teşvik eder, devletin ekonomik kurumlarının verimliliğini artırır. Sovyet devleti, Lenin’in liderliği döneminde sosyalist doğasından ödün vermeden, benzer bir sistemden istifade etmiştir. Dahası, Irak ulusal burjuvazisi, o dönemin Rus burjuvazisine kıyasla daha gelişmiştir. Irak’ın ulusal ekonomisinde devlet sektörünün hâkimiyeti göz önüne alındığında, özel ulusal sektörün belirli bir süre için ekonomik kalkınmaya dâhil edilmesi hem mümkün hem de faydalı olabilir. Bu tür bir katılım, kapitalist gelişmeyi şeffaf bir şekilde yönlendirmenin ve halk kitlelerinin bu doğrultuda hareket edebilmesinin bir yoludur. Bu anlamda, karaborsa kapitalizminin büyümesi ve bunun yönetim sistemi ile siyasi istikrar üzerindeki olumsuz etkisine nispetle daha az risk taşır.

Müşterek sistemi, öncelikle Baas rejimi, sonrasında, 2003’teki ABD işgali tarafından daha da kötüleştirilen Irak tarımını canlandırmaya yönelik önemli ulusal çabalara öncelik vermelidir. Bu görev; sulama, drenaj ve elektrik üretimi için entegre bir sistemin yanında, nüfus dağılımıyla koordineli ve uyumlu işleyen, Müşterek topluluklarının çıkarlarına ve ulusal güvenlik ihtiyaçlarına hizmet eden, bilimi temel alan bir tarım planlamasının oluşturulmasını gerekli kılar. Irak’ta sosyalist bir tarım sistemi, ülkenin ekonomisinin omurgasını oluşturabilir, ulusal sanayiler için güvenilir bir gıda ve hammadde kaynağı sağlayabilir.

Bu türden bir sistem, konut sorununu çözer, kırsal ve küçük şehir nüfusları için gelişmiş medeni koşullar sağlar. Bunların hepsi, kapsamlı bir ekonomik, nüfus ve eğitim planlama programı içinde ele alınır. Irak’ın küçük nüfusu yüksek verimlilik gerektirir. Bu da ancak yaşamın tüm alanlarında bilimsel devrimi hayata geçirerek, üretim yöntemlerini güncelleyerek ve tüm toplumun kültürel seviyesini yükselterek elde edilebilir. Sanayi, tarım ve bilimsel devrimler arasındaki bağlantı, Irak’ın petrol zenginliği, tarımsal kaynakları, özgürlük ve ilerlemeye susamış halkıyla üretim kapasitesini ikiye katlayabilir.

4. Kürt Sorunu

Irak Komünist Partisi (Merkezi Komutanlık), Irak’taki Kürt sorununu bir dizi belgede ele almıştır. Bunların en yenisi, 1975 yılında yayınlanan “Irak’taki Kürt Sorununu Çözmenin İki Yolu” başlıklı çalışmadır. Bu çalışma, Kürt sorununun tarihsel-toplumsal yönlerini ele almış, partinin bu konudaki politikasını özetlemiştir. Bu politika, Kürtleri kendi kaderlerini belirleme ve kendi ulusal devletlerini kurma hakkına sahip ayrı bir ulus olarak gören yaklaşıma tabidir.

1983 yılında parti, Kürt halkının içinde bulunduğu mevcut durumun, Kürt halkının meşru ulusal haklarını elde etmesi için Kürt halkı ile Kürtlerin yaşadığı her ülkenin halkının tek bir devlette ortak mücadele vermesini gerekli kıldığına inanmıştır. Bu nedenle parti, Irak’taki Arap ve Kürt halklarının emperyalizme ve gericiliğe karşı ortak mücadelesinin her iki halkın da çıkarlarına hizmet ettiğine, ulusal kurtuluş, demokrasi ve toplumsal ilerleme yolundaki ortak davalarına hizmet ettiğine inanmaktadır. Parti, Irak’taki Kürt halkının, meşru ulusal haklarını tanıyan ve Kürtlere yönelik şovenist ayrımcılığın tüm kalıntılarını ortadan kaldıran, Kürt kültürünün gelişmesi için gerekli tüm koşulları sağlayan, maruz kaldıkları zulüm, yerinden edilme ve yıkım için tazminat ödeyen demokratik bir Irak devleti içinde kendi kendini yönetme hakkını savunmaktadır.

Müşterek sistemi, Irak’taki Kürt sorununun çözümü için uygun bir çerçeve sunmakta, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı ile demokratik haklarından, ilerleme sürecinden ve refahtan yararlanma hakkının tanınmasını güvence altına almaktadır. Müşterek sistemi, coğrafi veya etnik olarak bütünleşik bölgelerde kendi kendini yöneten siyasi-idari birimlere dayandığı için, Irak Kürdistan’ında uygulanması Kürt halkının ulusal kimliğinin korunmasını, ulusal kültürünün geliştirilmesini ve tüm demokratik özgürlüklerden yararlanmasını garanti edecektir.

Partimiz, Irak’ta Müşterek sisteminin, Irak’taki Kürt bölgesinin Kürdistan’ın tüm bileşenlerini içeren tek bir siyasi-idari birim halinde birleştirilmesiyle birlikte kurulması gerektiğine inanmaktadır. Irak’taki Kürt bölgesinin geniş alanı ve çeşitli kısımlarının coğrafi çeşitliliği, Irak’taki Kürt bölgesinin her bir parçasının istek ve özlemlerine, Kürt halkının kendi kendini yönetme arzusuna karşılık gelen birden fazla Müşterek biriminin kurulmasını gerekli kılmaktadır. Bu hususlar göz önünde bulunduran partimiz, Irak’taki Kürt bölgesinin Kürdistan Bölgesi adı altında tek bir bölge halinde birleştirilmesini savunmaktadır.

“Eyalet” terimi, Irak devleti çerçevesinde, ABD gibi ülkelerdeki duruma benzer şekilde, bir dizi valilik veya bölgeyi içeren büyük, özerk bir idari ve siyasi birimi ifade eder. Eyalet, bölgesinde geniş özerklik yetkilerine sahiptir, halktan seçilmiş temsilciler aracılığıyla devletin merkezi otoritesinde ve tüm üst organlarda yer alır. Kürdistan bölgesinin özel idari statüsü, Irak’taki Kürt halkının benzersiz koşulları ve özerklik arzusundan kaynaklanmaktadır. Bu, emperyalizme karşı ortak mücadele ve Irak devleti genelinde demokratik bir sistem kurmak ve sosyalist bir topluma yönelik halk dayanışmasını sağlamak amacıyla gereklidir.

Irak’ın diğer bölgelerindeki Müşterek sistemi için geçerli olanlar, Kürdistan bölgesi için de geçerlidir. Burada Kürt Müşterek topluluklarınca seçilen temsilciler, tüm özerklik yetkilerine sahip bir bölge konseyi oluştururlar.

5. Araplar Arası Dayanışma

Arap milliyetçiliğine ait sloganlar, halk kitlelerinin artık ciddiye almadığı noktaya varana dek istismar edilmişlerdir. Bu durum, bilhassa 1980’deki Irak-İran savaşı sırasında görüldüğü gibi, Arap birliğinin acilen tesis edilmesini ve Filistin’in kurtuluşunu savunan açıklamaların yerini hızla İran halkına savaş açan işbirlikçi rejimlerin almasıyla açıkça ortaya çıkıyor. Dahası, Arap milliyetçiliğinden faydalanan Saddam Hüseyin ve Ürdün Kralı Hüseyin gibi emperyalizmle bağlantılı figürler, siyasi manzaraya hâkim olmaktadırlar.

Bütün bunlar, Kahire’de Siyonist bayrağı dalgalanırken ve Golan Tepeleri dünyanın gözü önünde açıktan ilhak edilirken, Filistin direnişini katletmek ve uluslararası pazarlık masasına taşımak için hazırlıklar yürütülürken gerçekleşmektedir.

Dünyanın bu bölgesindeki emperyalist çıkarların büyüklüğü, Arap halklarını boyunduruk altına almayı ve ulusal enerjilerini dağıtmayı, onları emperyalist projelere, Siyonist saldırganlığa ve petrol zenginliğinin sürekli yağmalanmasına karşı koyamayacak hale getirmeyi amaçlayan yönetim sistemlerinin güç kazanmasına yol açmıştır.

Dahası, durum, zarfta ulusal çıkarlara düşkünmüş gibi görünen, ancak mazrufta emperyalizmin verili nüfuzuna ve gücüne hizmet eden politik eğilimlerin varlığıyla daha da karmaşık hale gelmiştir. Arapların birliği, Almanya ve İtalya gibi bazı Batı Avrupa ülkelerindeki ulusal birliklerle aynı temelde elde edilebilecek bir şeymiş gibi sunulmuştur. İşin aslı şu ki, bu milliyetçi eğilimlerin temsilcileri, geçmişte Osmanlı devletinde konumlarını kaybetmiş, Batılı sömürgeci güçlerce kurulan yeni sistemleri milliyetçi sloganlar altında kontrol etmeye yönelmiş burjuva ve bürokratik çevrelere mensupturlar. Arap burjuva milliyetçi hareketlerini kuran veya benimseyenlerin birçoğunun, Türk hareketi gibi Arap olmayan milliyetçi hareketlere katılanlar veya misyoner okullarından etkilenenler arasından çıktığı herkesin malumudur. Bu nedenle, bu akımlarla birçok gerici ve şovenist eğilim arasında bağ mevcuttur.

Bu haliyle, Mişel Eflak ve yandaşları türünden alenen hain olan birçok gerici ve şovenist unsur, bu hareketlerle bağ kurdular. Nüfuzlu çevrelerden bazı Arap gençleri de, bu hareketler ve Batı’dan aldıkları destek şahsında iktidarı ele geçireceklerini düşünüp söz konusu hareketlere iştirak ettiler. Bu arada bazı isimler de milliyetçi sloganlarla kandırıldı, ilgili hareketlerin Arap halkı için meşru kurtuluş özlemlerini gerçekleştireceklerine inanıp bu hareketler içinde çalışmaya başladılar.

Milliyetçi hareketler, İslam ülkelerinin toplumsal formasyonları ile modern burjuva milliyetçi eğiliminin ortaya çıktığı Avrupa toplumları arasındaki temel farklılıkları göz ardı ettiler. İkincisinde, milliyetçi hareket, parçalanmış bir feodal otoritenin yönetimi altında izole edilmiş ticari şehirlerde ortaya çıkan bir burjuva sınıfının çıkarlarını ifade ediyordu. Hareket daha sonra mutlak monarşilerle ittifak halinde gelişti. Gelişen Avrupa burjuvazisinin çıkarları, ortak bir dil konuşan ülkelerde birleşik bir pazar oluşturma eğilimiyle ilişkiliydi, zira bu, burjuvazinin dar sınırlarını aşarak, şehir aşamasından ulus aşamasına geçmesini ve kapitalist gelişmenin önündeki feodal engelleri kaldırmasını sağlıyordu. Bu, bir yandan Avrupa’daki her ulusu kapsayan bir ulusal birliğin yaratılması, diğer yandan ise uluslar arasında pazarlar ve hammaddeler üzerinde acımasız bir mücadele anlamına geliyordu. Böylece Avrupa milliyetçiliği, kapitalist rekabetin etkilerini de beraberinde taşıyan, şovenist, ırkçı bir milliyetçi eğilim olarak ortaya çıktı ve sömürge arayışı içinde Avrupa’nın ötesine yayıldı. Milliyetçi hareket, emperyalist burjuvazilerin halklarını yanıltmak, işçi sınıflarını yozlaştırmak ve diğer halkların sömürgeci boyunduruğu altına alınmasını haklı çıkarmak için kullanışlı bir araç haline geldi.

Uzun bir medeniyet geçmişine ve eşsiz toplumsal formasyonlara sahip Arap ülkelerinde bu tür durumlar ortaya çıkmamıştır. Modern Arap burjuvazisi, miras alınan toplumsal kalıpların bir sonucu olarak değil, Batı kapitalist genişlemesinin ve modern küresel pazarın gelişmesinin kıyısında ortaya çıkmıştır. Bu burjuvazi, bürokratik ve bölgesel olarak oluşmuş olup, daha güçlü bölgesel burjuvazilerle rekabet bağlamında açığa çıkan bölgesel çıkarlarına bir tehdit olarak gördüğü için Arapların ulusal birliğinin en büyük düşmanı olmuştur. Ancak buna rağmen, işçi sınıfı ve halkı temel alan hareketlere karşı milliyetçi sloganlarda kitleleri aldatmak ve Batı emperyalist desteğini kazanmak için yararlı bir araç bulmuştur. Söylemeye gerek yok ki, bu tür sloganlar, Arap kitlelerini bu hareketlerden uzaklaştırmış, aldatma, siyasi ikiyüzlülük ve emperyalizmle yapılan anlaşmalar nedeniyle Arap halkları arasında dayanışmanın tesis edilmesi davasına zarar vermiştir.

Bu durumlara ek olarak, en azından geçen yüzyıldan beri dünyaya hâkim olan küresel emperyalizm, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da olduğu gibi ulusal pazarı birleştirmeyi kendine amaç edinen bir Arap ulusal burjuvazisinin gelişmesine izin vermemiştir. Dahası, Arap ülkelerinde emperyalizm koşullarında ortaya çıkan burjuvazi, doğası gereği parazit ve üretim sürecinden ve pazardan kopuktu, bu da sanayi burjuvazisinin büyümesini engelleyen önemli bir faktördü. Bu nedenlere bağlı olarak Arap burjuvazisi, genel olarak Araplar arasında gerçek bir halk birliğine ve kitlelerin demokratik özlemlerine karşı düşmanca tavır sergiledi.

Öte yandan, Arap ülkelerindeki işçi sınıfları, ortaya çıkışlarından beri demokrasi ve ulusal kurtuluş için mücadele etmektedirler. Devrimci bir sınıf olarak, kendi kurtuluşlarının toplumun tüm ezilen kesimlerinin kurtuluşu olmadan elde edilemeyeceğinin farkındadırlar. En yeni üretim güçleriyle bağlantılı olan işçi sınıfı, iktidardaki bürokratik burjuvazi gibi dar sınıf çıkarları uyarınca hareket etmez. İşçi sınıfı, ulusal kurtuluşa ve Arapların özgür kitlelerin iradesini temel alan demokratik birliğinin tesis edilmesini isteyen, giderek güçlenen bir toplumsal güçtür. Bu, 1930’larda Arap komünist partilerinin oluşumunun ilk aşamalarında, 1935’te bir araya gelip Arap demokratik birliği çağrısında bulunduklarında açıkça görülmüştür. Bu partiler, Filistin halkını savunmak, Siyonizm, emperyalizm ve Batı’nın çıkarları tarafından kurulan kukla hükümetlerle mücadele etmek için tüm enerjileriyle çaba sarf etmişlerdir.

Komünist hareket içinde ortaya çıkan, teori ve pratiği tahrif eden eğilime rağmen gerçek Arap komünistleri, emperyalizme, Siyonizme ve gericiliğe karşı mücadelenin ön saflarında yer almış, almaya da devam etmektedir.

Burjuva milliyetçi fikriyata yönelik çağrı, günümüzde Araplar için, parçalanmayı ve kayıp dönemlerinin yaşandığı İslam öncesi zamanlara dönülmesi gibi gerici bir arzuyu ifade etmektedir. İslam, dar milliyetçi düşünceyi aşmış, tüm insanlar arasında farklılaşmanın temeli olarak takvayı (dindarlığı) kabul etmiştir. Takva, şu veya bu millete ait olmaktan ziyade, önemli bir ayrım noktasıdır. Hicri üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda İslam medeniyetinin daha sonraki gelişimi, halklar arasında işbirliği için geniş ufuklar açmış, uluslar arasında işbirliğini, kardeşliği ve eşitliğe dayalı evrensel bir birliği talep etmiştir. Bu talep ve çağrı, tarihin ileri bir döneminde ortaya çıkmasına rağmen, Avrupa’daki kapitalist gelişimin bilmediği bir çağrıdır. Bunu görmek için uzağa bakmamıza gerek yok: Cahiz, İhvan-ı Safâ, Ebu Hayyân Tevdi ve diğerlerinin eserlerine bakarak, fikirlerinin modern zamanlardaki burjuva Arap milliyetçisi savunucularının yanı sıra günümüzdeki herhangi bir burjuva milliyetçiliği savunucusunun fikirlerine göre daha ileri olduklarını görebiliriz.

Tüm bu nedenlerden dolayı, Arap halklarının emperyalizme, Siyonizme ve gerilemeye karşı dayanışma çağrısı, en büyük temsilcilerini ve en güçlü toplumsal desteğini işçi sınıfında bulmaktadır. Bu çağrının meyve vermesi ve Arap halkları için ulusal mücadelelerinde bir güç kaynağı olması için, onun geniş kapsamlı bir demokrasi çağrısıyla bağlantılı olması gerekir. Müşterek sistemi, demokrasi ve halk iradesine dayalı Arap halklarının dayanışmasını sağlayabilecek, enerjilerini emperyalist projelere karşı etkili ve yetenekli bir şekilde yönlendirebilecek, Siyonist ve gerici teşekküle son verebilecek bir çerçevedir. Hiç şüphe yok ki bu dayanışmanın biçimleri, ulusal demokratik mücadeleyle belirlenecektir.

Filistin sorunu, Arapların emperyalizme ve Siyonizme karşı verdikleri ulusal kurtuluş mücadelesinin en önemli cephesini temsil etmektedir, zira Filistin’deki Siyonist işgal, Arap halklarının aleyhine Batı sömürgeciliğinin bir uzantısıdır. İngiliz emperyalizmi, Arap toprakları üzerindeki kontrolünü dayatmak için bir araç olarak Siyonist hareketi yaratmıştır, Filistin’deki Siyonist işgal, Arap ulusal kurtuluş hareketine saldırmak ve Arap halklarının yabancı emperyalistlerin kontrolüne karşı milliyetçi özlemlerini engellemek için bir üs görevi görmektedir.

İşgal altındaki vatanlarını geri kazanma ve demokratik bir devlet kurma mücadelesinde Filistin halkını desteklemek için Arapların dayanışması çağrısında bulunan Müşterek, gerici rejimlerin Filistin halkını katletme, Filistin direnişini müzakere masasında boyun eğmeye zorlama ya da Filistin halkı üzerinde vesayet kurma girişimlerini durdurmaya çağırıyor.

Filistin’in kurtuluş mücadelesi, yalnızca Filistin halkıyla sınırlı değildir. Bu mücadele, Arap kukla rejimlerinin devrilmesi ve Arap halklarının ilerlemesinin önünü açan, kitlelerin potansiyelini ortaya çıkaran ve işgal altındaki topraklarını özgürleştiren demokratik sistemlerin kurulmasıyla da ilgilidir.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 84-99.]

KitaPDF

Dipnotlar:
[1] Bu bölüm 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesi üzerine belli ölçüde güncellenmiştir. -yhn.

[2] Lenin, Complete Works, 284:28.

[3] Lenin, Collected Works, 1971, Progress Publishers, Moskova, Cilt. 25.

[4] Fouad Kassim Al-Amir, New Liberal Capitalism, Alghad publishers, Bağdat, Haziran 2019.

14 Temmuz 2026

, ,

Sovyet Devletinde Sosyalist Demokrasinin Pratik Yolu


Yukarıda da gördüğümüz üzere, Lenin ve Bolşevikler, Paris Komünü’nü örnek alan demokratik bir sosyalist devlet kurma konusunda kararlılardı. Bu konuda ve bunun Rusya'da sosyalizmi inşa etmek için ne anlama geldiğiyle ilişkili olarak hiçbir belirsizlik veya tereddütleri yoktu. Ancak, daha sonra Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan ve sağlamlaşan devletin doğası, isim ve görünüm dışında Paris Komünü modeline benzemiyordu. Otuzlardan beri var olan siyasi sistem, taban hareketlerinden, üretici kitlelerden ziyade, merkezi otoritenin ve parti liderliğinin girişimlerine dayanıyordu; öyle ki liderler, Ortaçağ rahiplerinin hayal bile edemeyecekleri kutsal bir konuma yerleştirilmişlerdi. Burada, liderlerin medya tarafından putlaştırılması, mumyalanması, işçi ve köylülerin özgürlüğünün bastırılması ve bürokrasilerin devlet üzerindeki etkisi gibi sıradanlaşmış örneklerden bahsetmek istemiyoruz. Tarihsel liderlerinin isteklerine aykırı olarak sosyalizm adı altında ortaya çıkan bu sistemin kitle hareketini etkileyen durgunluğa işaret etmek kâfi. Stalin’in ölümünden hemen sonra, adına çeşitli suçlamalar yöneltildiği ve bireysel saygı halelerinin, iktidarın dizginlerini devralmaya hazırlanan yeni yetkililerin rollerinin yapay bir şekilde öne çıkarılmasının aksine, hakaret ve kınamalara dönüştüğü biliniyor. İktidar koltuklarına yükselme şansına sahip olan herkese saygı şiirleri sunuldu. Bütün bunlar, halk kitlelerinin hiçbir müdahalesi, teşviki veya itirazı olmadan, sanki yakından veya uzaktan onları hiç ilgilendirmiyormuş gibi gerçekleşti. İktidarın tepesinde ve devlet politikasında meydana gelen tüm değişiklikler, kitlelerin katılımı olmadan, devlet aygıtında başladı ve sona erdi.

Bu durumun çeşitli soruları gündeme getirdiği açık: Sonra ne oldu? Sovyet devletinin ileri aşamalarını tanımlayan gelişmeler, Müşterek sisteminden, doğrudan demokratik sosyalizm sisteminden geriye ne bıraktı? Sosyalist eğitimcilerin savunduğunun aksine, bu olgular ille de sosyalist inşa ile ilişkilendirilmeli miydi?

Bu sorular, gerçeklerle dürüst bir yüzleşmeye ihtiyaç duyuyor. Onlardan kaçınmak veya bahaneler bulmaya çalışmak, nihayetinde dünya sosyalist devriminin kaderinden vazgeçmek ve işçi hareketinin çıkarlarını küçümsemek anlamına gelir. Gerçekler dürüst ve tarafsız bir şekilde ele alınmadan, kusurları keşfetmek, ardından sosyalist hareketin ilerlemesini ve halkın haklı davasının zafere ulaşmasını sağlamanın yollarını aramak imkânsız. Partimiz, yayınlanmış çeşitli belgeler ve çalışmalar aracılığıyla bu sorulara cevap vermeye çalışmıştır, bu nedenle, Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerdeki sosyalist devrimin başarısızlığının nedenlerine ilişkin daha önce sunduklarımızı tekrarlamaya gerek görmüyoruz. Burada, Rusya’daki sosyalist devrimin yüzleştiği sapmaya ilişkin iki faktöre işaret ediyoruz:

1. Devrimin nesnel koşulları;

2. Sosyalizm koşullarında devletle ilgili Marksist teorinin gelişimi.

Rus Ekim Devrimi, yalnızca Rusya’nın iç gelişmesinin yarattığı iç nedenlerden dolayı değil, aynı zamanda Rus halkının krizinden tek çıkış yolu olarak devrime yardımcı olan küresel olaylar nedeniyle de meydana gelmiştir. Devrimin gerçekleştiği küresel ve içsel koşulları anlamadan, sonraki seyrini ve bugün görünen sonuçlarını anlamak zordur. Lenin, ekonomik geri kalmışlığına rağmen, Rusya’daki Ekim Devrimi’nin doğasını ve nedenlerini şöyle açıklıyor:

“Bu devrim, sömürge savaşı (yani I. Dünya Savaşı) tarafından ateşlenen sosyalist proletarya devrimleri zincirindeki bir halka olarak ele alınmadıkça genel olarak anlaşılamaz.”[21]

Ekim Devrimi’nin, küçük Rus işçi sınıfının (1917 öncesinde toplam nüfusun yalnızca yüzde 13’ünü oluşturuyordu) devrime önderlik etmesine, Rus köylülerini dış müdahaleye ve kıtlığa karşı savunmasına, Sovyetler Birliği’ni gelişmiş bir sanayi dünya gücü olarak kurmasına imkân sağlayan istisnai koşullarda başarılı olduğu açıktır. Devrimci bilimsel teorinin, kültürel olarak geri kalmış küçük bir işçi sınıfının çok daha büyük sınıf gücüne sahip düşmanlarını alt etmesinde oynayabileceği tehlikeli rol, Ekim Devrimi aracılığıyla vurgulanmıştır. Bu, yalnızca Rus işçi sınıfının cesaretine ve ilham verici liderlerinin dehasına değil, aynı zamanda sosyalist devrim ve silahlı ayaklanmaların strateji ve taktikleri konusunda Marksist teorinin gelişimine de bir kanıt niteliğindeydi. Rus işçi sınıfı, politik iktidarı ele geçirme göreviyle karşı karşıyaydı, Ekim Devrimi’nden önce yaklaşık çeyrek yüzyıl süren uzun devrimci mücadeleleri ve Marksist-Leninist partisi aracılığıyla bu tarihi görevi başarmak için teorik ve örgütsel olarak iyi hazırlanmıştı.

Ancak Marksist teorinin bu bilimsel üstünlüğü, devrim öncesi aşamalara; kapitalist ilişkilerin analizine, devrimci strateji ve taktiklere odaklanmıştı. Sosyalist toplumun inşası ve sosyalizmin politik örgütlenmesi konularına gelince, bunlar, Marksizmin kapsamlı bir teori geliştirme ve inceleme fırsatı bulamadığı konulardı. Bu, sosyalist eğitimcilerin bir eksikliği değil, sosyalist devrimin doğasının mantıksal bir sonucuydu. Tarih, Ekim Devrimi’nden önce sosyalist bir topluma tanık olmamıştı, devletin doğası ve böyle bir toplumdaki rolü de bilimsel olarak ortaya konmamıştı, mevcut olan tek şey, önceki sınıflı toplumlara dair incelemeydi. Paris Komünü konusunda sunduğu şeyse, gelişme ve olgunlaşma fırsatı bulamayan demokratik sosyalist sistemin yalnızca başlangıç özellikleriydi.

Bu nedenlerle, Rus işçi sınıfı, henüz ana hatları belirginleşmemiş, karşılaşacağı engellerin doğası da çok ilkel bir şekilde bilinmeyen yeni bir insanlık yolunu açmak zorunda kaldı. Tökezlemesinin nedenlerinden biri de bu tarihsel deneyim eksikliği ve sosyalizmde devlet hakkında bilimsel bir teori geliştirmek için tarihsel verilerin yokluğuydu.

Marksist-Leninizmin ütopik hayalleri ve topluma hazır, önceden hazırlanmış modeller dayatma girişimlerini reddettiği bilinmektedir. Sosyalist devrimi, işçi sınıfının kendisi ve tarihsel girişimi tarafından yürütülen tarihsel bir süreç olarak görür. Bilimsel teorinin rolü, tarihsel deneyimi özetlemek, somut geçmiş ve mevcut gerçeklerden geleceğin ana hatlarını keşfetmekten öteye geçmez. Ütopik politik veya toplumsal modelleri tasvir etme girişimi, bilimsel teorinin görevi değildir, bu pratik, tarihsel gelişmenin gerekleriyle çelişmektedir. Bilimsel sosyalist hareketin amacı, üretim güçleri ve işçilerin emeklerinin meyvelerine sahip olma hakkına dayalı yeni emek ilişkilerinin ortaya çıkmasını sınırlayan kısıtlamaları ortadan kaldırmak, toplumdan kopuk reformistleirn ve düşünürlerin hayal gücünden ilham alan toplumsal ilişkiler kalıplarını dayatmak yerine, tarihsel güçlerin özgürce gelişmesinin yolunu açmaktır. Bununla birlikte, ütopik yaklaşımı reddetmek, elbette, teorik çalışmayı bırakmak ve proletaryanın sömürüden kurtuluşa giden yolunu açmasını sağlayacak teorik silahlar geliştirmeye çalışmak anlamına gelmez. Bu, söz konusu silahların geliştirilmesinin, sınıf mücadelesinin pratik uygulamalarından ve devrimin gerçekleştiği tarihsel koşulların doğasının doğru anlaşılmasından yola çıkarak, tarihsel hareketin gerçekliğini dikkate alması gerektiği anlamına gelir.

Marksist teorinin sosyalist toplumda devletin rolüne ilişkin eksikliği, sosyalist deneyimin yeniliğinden kaynaklanan doğal bir sonuçtur. Bu, Rus Devrimi liderleri için de aşikâr bir gerçekti, zira Lenin, hayatının son yıllarını, büyüyen bürokrasiyle mücadele etmek ve sosyalist devrimi boğulmaktan kurtarmak için bilimsel bir teori geliştirmek amacıyla ölümle mücadele ederek geçirdi. Ancak koşullar, mücadeleye devam etmesine izin vermedi ve bu, Lenin’in ölümünden sonraki ikinci kuşak Bolşeviklerin görevi oldu.

Gerçekte olanlara gelince, devlet üzerine Marksist teorinin gelişimi ikinci kuşak döneminde gerçekleşmedi. Bunun yerine, başlangıçta gerekli ve anlaşılabilir olan, ancak daha sonra büyüyen bürokrasinin sosyalist devleti ele geçirmesine ve tarihsel gidişatını çarpıtmasına imkân sağlayan kapsamlı bir teorik yaklaşıma dönüşen Paris Komünü’nün önemli derslerinden bir geri çekilme yaşandı. Bu geri çekilmenin aşamalarını ve Sovyet devletinin örgütlenmesinin temeli haline nasıl geldiğini şu şekilde gözlemleyebiliriz:

1. Silahlı Halk Yerine Kızıl Ordu

Paris Komünü deneyimi ışığında sosyalist partilerin programlarının, ordu ve polisin kalıcı olarak dağıtılmasını ve yerlerine silahlı bir halkın getirilmesini öngördüğünü gördük. Bu, Rus sosyalist devriminin ilk günlerinde, silahlı işçiler ve köylülerin Çarlık ordusunun yerini alıp hükümet yetkililerine karşı ayaklanarak devrimci halk hareketiyle birleşmesiyle gerçekten de başarıldı. Ancak, sosyalist devrimi tehdit eden büyük tehlikeler karşısında bu durum uzun sürmedi. Dünya savaşı sona erdi ve emperyalist devletlerin orduları Sovyet cumhuriyetini boğmaya yöneldi, Çarlık generallerine maddi ve manevi destek sağladı, genç sosyalist devlete abluka uyguladı. Dış müdahale, içte artan kıtlık ve iç gericilerin direnişiyle karşı karşıya kalan Sovyet devleti, yalnızca işçilere, köylülere ve silahlı gruplara güvenemeyeceği veya mevcut savunma araçlarıyla yetinemeyeceği ciddi tehlikelerle karşı karşıya kaldı. Böylece, sosyalist devrimin Komün programından geri çekilmek ve Kızıl Ordu’yu kurmaktan başka seçeneği kalmamıştı. Lenin, Rus Komünist Partisi’nin Sekizinci Kongresi’nden önce sorunu açıkça tanımlamış, daimi ordunun örgütlenmesine yol açan nedenleri şöyle açıklamıştı:

“Karşı karşıya olduğumuz sorunun niteliği açıktır. Sosyalist cumhuriyeti silah gücüyle savunmazsak, hayatta kalamayız.”[22]

Doğal olarak, ordunun yeniden yapılandırılması, halka karşı düşmanlıkla dolu ve acımasız gücün tanrılaştırılmasıyla yoğrulmuş çok sayıda imparatorluk subayının geri dönüşü anlamına geliyordu. Bolşevikler, siyasi komiserler sistemi, teorik eğitim, askerler arasında sınıf bilincinin yükseltilmesi, orduda işçi ve köylülerin devrimci unsurlarının yer alması yoluyla kararlarının tehlikesini sınırlamaya çalıştılar. Bu önlemler, düzenli ordunun devrime düşman bir güce dönüşme tehlikesiyle mücadelede etkili oldu, ancak sadece bir süreliğine. Sovyet devletinde bürokratik katılaşma ortaya çıktığında ve politik iktidar kitlelerden izole olmuş birkaç kişinin elinde toplandığında, ordu, yüksek rütbeli iktidar pozisyonları için kişisel mücadelelerde dengeyi değiştiren belirleyici güç haline geldi. Böylece, en azından Stalin’in ölümünden beri Sovyet ordusu, Sovyet devletindeki gerçek güç oldu ve askeri liderlerin konumu, parti ve devlette en yüksek iktidar pozisyonlarını kimin elinde tutacağını belirlemede belirleyici faktör haline geldi. Askeri kurumsal kontrol dönemini başlatan Hruşçov’un bunun ilk kurbanı olduğu iyi bilinmektedir. Bu durum daha sonra, farklı derecelerde açıklıkla, sosyalizm adını taşıyan diğer ülkelerde de yansıdı.

Hiç şüphe yok ki bu sorunun kökeni, ilk sosyalist devrim olan Rus Ekim Devrimi’nin zafer kazandığı, sonraki tüm sosyalist deneyler için pratik bir model haline geldiği tarihsel koşullara dayanmaktadır. Bu sorun, Lenin’in Kızıl Ordu’yu kurarken Bolşevik Partisi’nin sekizinci kongresinde açıkça belirttiği gibi, ordu ve devlet üzerine Marksist teorinin yetersizliğiyle doğrudan ilgilidir:

“Kızıl Ordu’nun örgütlenmesi tamamen yeni bir konuydu, daha önce teorik düzeyde bile ele alınmamış bir konuydu.”[23]

Ordu kurmanın tehlikesi, sadece baskı aracı olarak kullanılmasından değil, aynı zamanda Marx ve Engels’in belirttiği gibi, ordunun “devletin temel taşı” olmasından da kaynaklanmaktadır (Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim kitabına bakınız). Bu bakış açısından, ordu, silah tekelini elinde bulundurarak politik kararları dayatma araçlarına sahip olduğu için gerçek devleti oluşturmaktadır. Sosyalist bir toplumda daimi bir ordu kurmanın anlamı, iki güç yapısının varlığıdır: resmi işlevi ülkeyi dış saldırılardan korumak olan silahlı aygıt ve ülkedeki tüm en yüksek yetkileri kullanması beklenen politik yönetim aygıtı. Ancak gerçek şu ki, asıl iktidar, silahları elinde tutanların elindedir. Ordu, askeri disiplinin gerektirdiği gibi, tarih boyunca tüm düzenli ordular gibi belirli bir örgütsel bağımsızlık derecesini koruduğu sürece, koşulların ve iç güç dengesinin uygulamaya koymasını sağladığı herhangi bir politik kararı dayatmak için askeri gücünü kullanma yeteneğine sahiptir.

Askeri disiplin, ilkesel değerlendirmelere veya politik tartışmalara tabi değildir, aksine, askeri liderliğin iradesini emri altındakilere aktaran mekanik bir süreçtir. Ordunun liderliği, işçi sınıfına bağlı ve politik partisine tabi devrimci unsurlardan oluşabilir, ancak bu, ordunun bileşimi, silahsızlandırılmış topluma iradesini dayatma yeteneği sağlayan kendi çizgilerine bağlı olduğu sürece, ordunun ve askeri liderliğin doğasında değişiklikleri engellemez. “Silahsızlandırılmış toplum” diyoruz çünkü etkili silahlar ordunun sorumluluğuna geçiyor ve silahlı milisler, modern tarihteki olayların ve darbelerin çoğunda görüldüğü gibi, birleşik bir düzenli orduya karşı koyamaz hale geliyor.

Lenin, Kızıl Ordu’nun kurulmasından önce, 15 ile 65 yaş arasındaki tüm vatandaşlardan oluşan, işçilerin ve çalışanların kısa süreli askerlik hizmetleri boyunca tam ücretlerini alacakları bir savunma aygıtının oluşturulmasını öngörmüştü. Bu sistem uygulansaydı, genel seferberlik fırsatı ortaya çıkana dek içteki gerici komplolara karşı koruma sağlayacak, dış saldırıları bir süre püskürtecekti. Ancak, genç Sovyet Cumhuriyeti’ne yönelik dış müdahale, böyle bir halk savunma sisteminin örgütlenmesine izin vermedi. Lenin vefat ettiğinde, Kızıl Ordu, artık daha önce dile getirilen çekinceleri akla getirmeyen, “kutsal” kurumlardan biri haline geldi. Bu nedenle, sosyalist devrimin kaderi için büyük önem taşıyan bu ciddi konu, tehlikeleri ve sosyalist sistem üzerindeki politik sonuçlarıyla eşleşen teorik bir incelemeye tabi tutulmadı. Şüphesiz ki, düzenli bir ordu kurma ve saldırganlığa karşı halk savunmasını güvence altına alma meselesi, her sosyalist devrimin gelecekte karşılaşacağı temel meseleler arasındadır. Bu meseleler, devrimden önce ne kadar çok tartışılır, bilimsel olarak ele alınırsa ve Ekim Devrimi’nden bu yana biriken büyük tarihsel deneyimler ışığında incelenirse, gelecekte bunlarla başa çıkmak o kadar kolay olacaktır.

2. Sovyet Sistemi Yerine Bürokratik Yönetim

Ekim Devrimi’nin Paris Komünü’nden aldığı derslerle ilgili ikinci darbesi, düzenli ordunun yeniden yapılandırılmasının aynı nedenlerinden kaynaklanıyordu. Ancak bürokrasinin ortaya çıkışı, devrim liderliğinin bilinçli bir kararı sonucu değil, Sovyet devlet aygıtına yerleşmiş gizli bir süreçti, bu nedenle, sonuçları çok geniş kapsamlıydı, daha derin bir tehlike oluşturuyordu. Bunun, daha sonra askeri kurumun kontrolüne zemin hazırladığı bilinmektedir. Sovyet sistemi, doğrudan politik güç kullanan, daha sonra sosyalist devletin en yüksek otoritesini temsil eden merkezi bir konseyde gönüllü olarak birleşen halk örgütlerine benziyordu. Sovyetlerin omurgasını işçiler, köylüler ve askerler oluşturuyordu. Ancak bu kitle örgütleri, dış müdahaleye ve kıtlığa karşı direniş sırasında, zaten sayıları az olan “politik bilinçli” unsurlarının çoğunu kaybetmişti. Ülkenin kültürel etkisi, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin cehalet ve teolojik yanılgıların kurbanı olmalarında önemli bir rol oynamıştı. Lenin’in anılarında belirttiği gibi, 1920 yılına kadar okuma-yazma bilen okuryazarların oranı her üç vatandaştan birinden fazla değildi.[24] Bu gibi durumlarda, dış saldırganlığa karşı direnişte hayatını kaybeden bilinçli işçiler arasındaki ağır kayıpları telafi etmek kolay değildi. Sovyet cumhuriyetinin, devlet kurumlarına yüksek maaşlar ve ayrıcalıklar karşılığında Çarlık dönemi memurlarını ve bürokratlarını işe alması gerekli hale geldi; bu da yönetim aygıtındaki gönüllülük ve girişimcilik ruhunu bozdu. Emperyalist çevreler tarafından yozlaştırılmış, dalkavukluk ve sorumluluktan kaçınma yöntemlerinde eğitilmiş memurlardan oluşan bu toplumsal tabakanın, savaş ve kıtlığın bıraktığı yıkıntılarda hassas devlet kurumlarını kontrol etme ve etkili anti-sosyalist rolünü gizleme fırsatı bulması şaşırtıcı değildir. Ancak bürokratik tehlike, devrimin ikinci yılında açıkça ortaya çıktı, bu da Lenin’i Bolşevik Partisi’nin Sekizinci Kongresi’nde bu konuya ışık tutmaya zorladı. Konferanstaki konuşmasında, yeni partinin önerilen programından bahsederken şunları söyledi:

“Bürokrasi, kamu kültürünün yetersiz seviyesinden ve kentli işçilerin bilinçli kesiminin insan kapasitesinin ötesinde meşgul ettiği muazzam çabalardan yararlanarak, kaybettiği kimi konumları geri kazanmaya çalışıyor. Bürokrasiye karşı mücadeleye devam etmek mutlak bir gerekliliktir, gelecekte sosyalist gelişmenin başarısını sağlamak için vazgeçilemeyecek bir konudur.”[25]

Lenin’in bürokrasiye karşı daha sonraki mücadelesinden anlaşıldığı kadarıyla, uyarıları dikkate alınmamış, yüzeyde göründüğünden çok daha geniş ve büyük bir bürokratik tehlikeyle yüzleşilmiştir. Bu, Lenin’in sonraki yıllarında bu konuda yazdığı yazılarda kullandığı sert dili açıklıyor. Ölüm döşeğindeyken anılarında şunları kaydetti:

“[...] bizim bahsini ettiğimiz devlet aygıtı, aslında bize hâlâ oldukça yabancıdır. Mevcut aygıt, burjuva ve Çarlık döneminin bir karışımıdır, son beş yıldır diğer ülkelerin yardımı olmadan ve çoğunlukla askeri çatışmalar ve kıtlıkla mücadeleyle ‘meşgul’ olduğumuz için bundan kurtulmanın hiçbir yolu olmamıştır.

Bu koşullar altında, kendimizi haklı çıkarmak için kullandığımız ‘birlikten ayrılma özgürlüğü doğalında, Rus olmayanları, özünde bir alçak ve müstebit olan, tipik bir Rus bürokratı gibi, gerçek Rus’un, Büyük Rus şovenistinin saldırısından koruyamayacak bir kâğıt parçası haline gelecektir. Sovyet ve sovyetleştirilmiş işçilerin çok küçük bir yüzdesinin, bu şovenist Büyük Rus ayak takımının dalgasında sütteki sinek gibi boğulacağına hiç şüphe yoktur.”[26]

Lenin, bürokrasinin temellerini sarsmanın en belirleyici faktörünün, tüm nüfusu, makamların ve yöneticilerin sömürüsüne maruz kalmadan, kendi politik ve idari işlerini yönetebilecek şekilde eğitmek olduğunu birden fazla kez dile getirmiştir. Ancak, Lenin’in ölümünden sonra Sovyet devletinin liderliğini devralan nesil, bu meselenin önemini kavrayamamış, ana kaygıları yeni bir insan yaratmaktan ziyade, ekonomik kalkınma olmuştur. Stalin’in sloganı “teknoloji her şeye karar verir” idi. Neticede bu söz, esasında Sovyet devletinin 1930’ların ortalarında ortaya çıkan Nazi tehdidine karşı ulusal savunmaya hazırlanma ihtiyacının yansımasıdır. Bununla birlikte, aynı söz, Sovyet devletinin her yanına sirayet etmiş olan bürokratik çöküşün tehlikelerinin pek farkında olunmadığının da delilidir. Bu bürokratik durgunluğa, özellikle Hitler’in Sovyetler Birliği’ne karşı saldırganlığının ortaya çıkmasının ardından, askeri kurumun artan rolü eşlik etmiştir. Bütün bunlar, Nazi işgalcilerine karşı direnişi kışkırtmak için Rus milliyetçiliğinin teşvik edilmesiyle birlikte gerçekleşti ve bu durum, yavaş yavaş nüfuz alanlarının ilhakını, sömürge halklarının ve bağımlı ülkelerin zenginliklerinin sömürülmesini haklı çıkaran şovenist bir düşünce modeline dönüştü. Tüm bunlar ışığında, bürokratik-askeri sınıfın daha sonra entegre olup politik iktidarı ele geçirmesi şaşırtıcı değildi.

Sosyalist devrimin gerilemesi, Sovyetler Birliği’nin ötesine, diğer sosyalist devrimlere de yayıldı. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği ve Çin’de yaşanan olaylar arasında önemli farklılıklar mevcuttur. Çin’in dönüşümleri, Sovyetler Birliği’nin deneyimlerinin daha kapsamlı bir şekilde anlaşılmasının ardından gerçekleşti, iki ülke ve ilgili iktidar partileri arasında şiddetli bir ideolojik ve politik mücadeleyle önceden belirlenmişti.

Çin, kırsal alanlarda komünlerin kurulmasını içeren ve ekonomik kalkınma için “Büyük İleri Atılım”ı başlatan, Müşterek sistemine benzer bir sistemi uygulamaya koydu. Yönetici organlar içindeki iç çatışmalar yoğunlaştı, bu da “Kültür Devrimi”nin ortaya çıkmasına yol açtı. Karmaşıklıklarına ve zorluklarına rağmen, kitlelerce başlatılan, daha sonra Mao Zedong tarafından yönetilen bu halk hareketi, bürokratik gelenekleri ve Komünist Parti içindeki yerleşik liderliği önemli ölçüde alt üst etti. Amacı, Sovyetler Birliği’nde görüldüğü gibi sosyalizmin durgunlaşmasını önlemekti.[27]

Çin ve Sovyetler Birliği arasındaki farklılıklara ve her iki ülkedeki farklı toplumsal koşullara rağmen, her ikisinde de yaşananların özü, farklı uluslarda sosyalizmi inşa etmede karşılaşılan zorluklarla örtüşmektedir. Sosyalist bir toplumda devletin rolünü açıklayan bilimsel bir teorinin yokluğu, bu belgede vurgulanan tekrarlayan bir sorundur. Bu özel nokta üzerinde daha fazla düşünülmesi gerekmektedir.

7. Marksizm ve Devlet

Devlet konusu, Marksist literatürde önemli bir yer tutmuştur. Burada Marksist teorinin temel eserlerini derlemenin yanı sıra, bu konuyu araştıran bazı yazarlar da olmuştur. Bunlar arasında, Engels’in son yıllarında yazdığı ve Marx'ın bıraktığı kapsamlı notlara dayanan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni ve daha sonra Lenin’in Devlet ve Devrim kitabı yer almaktadır. Bilindiği gibi, Marksist araştırmalar, devletin tarihteki kökenine ve toplumsal sınıf sistemini sürdürmedeki rolüne odaklanmıştır. Bununla birlikte, Leninist Marksizm, bilimsel araştırmaların izin verdiği genel teorik sınırlar içinde, devletin gelecekteki sosyalist toplumda oynayacağı rol konusuna dikkat etmiştir. Sosyalist toplumda (komünizmin ilk aşamasında) devlet hakkındaki Marksist teori, Marx’ın Gotha Programı Eleştirisi’nde şu sözlerle özetlenmiştir:

“Kapitalist ve komünist toplum arasında, birinin diğerine devrimci dönüşümünün dönemi yer almaktadır. Buna karşılık, devletin proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamayacağı bir politik geçiş dönemi de vardır.”[28]

Marx, kapitalizmden komünizme geçişte devletin rolüne ilişkin bu kesin tanımında, devletin geçiş görevine atıfta bulunur. Sosyalizm, belirli bir tarihsel aşama için devletin varlığı olmadan inşa edilemez, ancak bu devlet, işçi sınıfını temsil eden devrimci bir sınıf diktatörlüğü olan geçişsel bir niteliğe sahiptir.

Lenin, Marx’ın söz konusu sosyalist geçişte devletin rolüne ilişkin tanımının, Komünist Manifesto ve diğer Marksist metinlerde daha önce öne sürülenlerin Marksist teori açısından önemli ölçüde geliştirildiğini söylüyordu. Paris Komünü öncesindeki sosyalist hareketin odağında, esas olarak burjuvaziyi devirme ve işçi sınıfı için iktidar kurma, yani sosyalist bir toplumun inşasından önce gelen görevleri ifa etme fikri duruyordu. Ancak Marx’ın Gotha Programı Eleştirisi’ndeki yazıları, kapitalizmden komünist topluma geçiş meselesine odaklanmaktadır. Bu teorik çaba, devletin komünizme doğru toplumsal dönüşüm sürecinde gelecekte üstleneceği görevler üzerinde durmaktadır.

Marksist düşüncedeki bu büyük bir öneme sahip olan yeni gelişme, komünist hareketin geleceğine olan ilginin ve geçmiş görevlerle sınırlı kalmamaya dönük vurgunun tezahürüdür. Lenin’in de belirttiği gibi, söylem, artık devletin proletaryanın devrimci bir diktatörlüğü olduğu bir “politik geçiş aşaması” tespiti etrafında dönmektedir. Tarih, bu Marksist teorinin geçerliliğini birçok sosyalist devrimle şüphesiz kanıtlamıştır. Proletarya diktatörlüğü olmasaydı, Sovyet devleti günlerce, hatta yıllarca ayakta kalamazdı. Aynı durum Çin, Vietnam ve diğer modern sosyalist devrimler için de geçerlidir. Bu devrimlerin yozlaşmasının, dış bir istiladan veya devrik sınıfların karşı-devriminden değil, proletarya iktidarının aygıtı içindeki içsel bozulmadan kaynaklandığı da bilinmektedir. Bu durum, sosyalist toplumda devletin geçiş dönemine has niteliğini doğasını, yani iki yönünü, komünizme geçiş, devletin ortadan kalktığı bir topluma geçiş olasılığını doğrulamaktadır. Ayrıca, bürokratik çürüme nedeniyle devletin kendisi aracılığıyla kapitalizme geri dönme olasılığını da ifade eder. Aslında, komünist bir topluma geçiş için proletarya diktatörlüğünün gerekliliği konusunda tarihsel bir tartışma yoktur. Modern zamanlarda Marx’ın argümanına karşı çıkanlar, komünizmin geleceğine duydukları arzuyla değil, emperyalist burjuvaziyle pazarlık yapmak veya işçi sınıfını yanıltmak ve bürokratik kontrolü gizlemek amacıyla hareket etmişlerdir. Komünist partilerin programlarından proletarya diktatörlüğünün çıkartılmasını savunanların, ellilerde Sovyet devletinin yönetimini devralan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yeni liderleri olduğu bilinmektedir. Amaçları, yeni bürokratik diktatörlüğü içeride gizlemek, yurtdışında Amerikan emperyalizmiyle pazarlık yapmayı kolaylaştırmaktı. İddiaları, Sovyet halkı için demokratik özgürlüklerin artırılması amacıyla işçi sınıfı diktatörlüğünün “gerekliliğinin ortadan kaldırılması” ile ilgili değildi, tam tersiydi. Batı Avrupa’da komünist programlardan proletarya diktatörlüğünün kaldırılmasını savunanlar ise, hemen parlamenter kazanımlar elde etme umuduyla iktidardaki burjuvazinin onayını kazanmayı umuyorlardı. İlk tavizlerinden sonra, bilindiği gibi, bir dizi başka taviz geldi, bu da birçok durumda Marksizm-Leninizmin tamamen terk edilmesine yol açtı.

Özetle, “politik geçiş aşaması” teorisi ve bu aşamada komünizme geçiş için proletarya diktatörlüğünün gerekliliği, tarih tarafından tamamen kanıtlanmış bir teoridir, sınıfların, dolayısıyla, tüm devletlerin ortadan kalkmasına kadar gelecekteki her sosyalist devrim için bir silah olarak kalacaktır. Bununla birlikte, bu ifade, sosyalizmde devlete dair ikinci Marksist teoriyi, yani “devletin kendiliğinden yok olması” teorisini içermez. Yirminci yüzyıldaki sosyalist devrimlerin somut tarihsel gelişiminin bu ikinci teoriyi aştığı, tam tersine dönüşerek, eski sosyalist ülkelerdeki iktidar bürokrasilerinin işçilerin özgürlüklerini gasp etmek ve sosyalist devrimi yozlaştırmak için bir silah haline geldiği açıkça ortaya çıkmıştır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, devletin “kendiliğinden yok olması” teorisi, geçen yüzyılda sosyalist hareket içinde geniş bir etkiye sahip olan anarşist çağrıları ifşa etme ihtiyacından doğan belirli tarihsel koşullar altında ortaya atılmıştır. Anarşizmin temel çabası, toplumsal devrimi gerçekleştirmeden “devletin bir anda ortadan kaldırılmasını” savunmaktı. Bu çağrının anlamı, politik çalışmadan ve işçi sınıfının örgütlenmesinden uzaklaşmak, devlet iktidarını burjuvaziden ele geçirmeye çalışmaktı.

Bu nedenle, Marksist hareketin anarşizmi çürütmek, onun işçi sınıfı üzerindeki etkisini ifşa etmek ve proletaryayı devrim adına politik siyasi mücadeleye hazırlamak için geniş bir teorik mücadeleye girişmesi gerekiyordu. Anarşist düşüncenin tehlikesi, Marksist hareketin ilk aşamasında büyüktü, “devletin ortadan kaldırılması” çağrısı, o dönemde işçi sınıfının bilincini engelleyen sloganlardan biriydi. Engels’in 1850’de bu slogana cevap olarak yazdığı bir makalede “Devletin ortadan kaldırılması, anarşi, Almanya’da yaygın bir slogan haline geldi”[29] diyordu.

Marx ve Engels, politik yaşamlarının ilk dönemlerinde işçiler ve genç sosyalist örgütler içindeki anarşist eğilimlerle mücadele etmek için önemli çabalar sarf etmek zorunda kaldılar. Anarşizmin Batı Avrupa’da Marksizmden önce ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu hareketin kurucusu Proudhon, Marx ve Engels faaliyetlerine başlamadan önce, 1840 yılında en önemli eseri Mülkiyet Nedir?’i yayımladı. Marx, ilk önemli teorik çalışmasını Proudhon’a cevap vermek için adamak zorunda kaldı, anarşizme ve küçük burjuva sosyalizmine karşı teorik mücadelenin bir parçası olarak, 1848’de Felsefenin Sefaleti adlı kitabını yayımladı. 1848 devrimleri sırasında anarşist düşünce, daha önce olduğundan daha geniş bir alana yayıldı, bu nedenle Marx ve Engels, “devletin ortadan kaldırılması” ile ilgili anarşist slogana cevap olarak birkaç makale kaleme aldılar. 1850’de bu slogana cevap olarak yazdıkları ortak makalede şunları söylediler:

“Komünistler için devletin ortadan kaldırılması, ancak sınıfların ortadan kaldırılmasının gerekli bir sonucu olarak gerçekleşebilir. Bu da, sınıfların ortadan kalkmasıyla, bir sınıfın diğerlerini bastırmak için elinde örgütlü bir güce duyulan ihtiyacı otomatik olarak ortadan kaldırır.”[30]

Bilindiği gibi, anarşistler 1871 Paris Komünü’nde önemli bir etkiye sahipti, bu nedenle Marx ve Engels’in bu küçük burjuva eğilimine karşı teorik mücadelelerini sürdürmeleri ve işçi sınıfını devlet iktidarı için politik mücadeleye yönlendirmeleri gerekiyordu. Bu konuda Marksizm ve anarşizm arasındaki tartışma o kadar kritikti ki, buna karşı herhangi bir hoşgörü veya müsamaha, tüm işçi sınıfı davasının kaybına yol açacaktı. Engels’in dediği gibi, mesele, sadece kelimelerin ve sloganların anlamları üzerindeki savaşlar değildi:

“Tartışma esastır: toplumsal bir devrim olmadan, devletin ortadan kaldırılması anlamsız hale gelir. Sermayenin ortadan kaldırılması, tam olarak tüm üretim modelinde bir değişikliği içeren toplumsal devrimdir.”[31]

Marx ve Engels, özellikle anarşistlerin Paris Komünü’nün ardından Birinci Enternasyonal’in kontrolünü ele geçirmeye çalışması ve her zamanki “devleti ortadan kaldırma” sloganlarını tekrarlamalarının ardından, anarşizme eskisinden daha güçlü bir şekilde cevap verdiler. Engels, onlara yönelik alaycı yorumunda şunu söylüyordu:

“Otoritenin düşmanları, devleti doğuran toplumsal koşullar yok edilmeden önce bile, politik devletin tek bir hamlede ortadan kaldırılmasını talep ediyorlar.”[32]

1873’te Marx, anarşistleri ve politik mücadeleden kaçınma çağrılarını sert bir şekilde eleştirdi ve şöyle dedi:

“Eğer işçi sınıfının politik mücadelesi devrimci biçimler alırsa ve işçiler, burjuvazinin diktatörlüğünün yerine devrimci diktatörlüklerini kurarlarsa, ilkelere karşı bir suç işlemiş olurlar, çünkü vahşi ve iğrenç nitelikteki günlük ihtiyaçlarını karşılamak için devleti ortadan kaldırmak yerine ona devrimci bir görünüm kazandırırlar!”[33]

Anarşizm ve Marksizm arasındaki bu yoğun ideolojik mücadeleden de anlaşılacağı üzere, devletin derhal ortadan kaldırılmasını ve devrimci politik mücadeleden kaçınılmasını savunan anarşizmin tehlikesi, Marksist hareket için gerçek ve önemli bir tehditti. Bu nedenle, devletin “otomatik olarak ortadan kalkması” hakkındaki Marksist yazılar, bu bağlamda ve yaygın anarşizme karşı yoğun ideolojik mücadele atmosferinde değerlendirilmelidir. Bu koşullarda Engels, komünist toplumda devletin “otomatik olarak ortadan kalkması” teorisini ilk kez ortaya koyduğu ünlü eseri Anti-Dühring’i yazdı. Bu teorinin geçtiği paragraf, bağlamından koparılmaması için tam olarak okunmayı hak etmektedir. Engels şöyle diyordu:

“Proletarya, devlet iktidarını ele geçirir, üretim araçlarını öncelikle devlet mülkiyetine dönüştürür. Ancak bunu yaparken kendisini proletarya olarak yok eder, tüm sınıf farklılıklarını ve sınıf çatışmalarını, devleti de devlet olarak ortadan kaldırır. Şimdiye kadar sınıf çatışmaları içinde işleyen toplum, dışsal üretim koşullarını sürdürmek, dolayısıyla, özellikle sömürülen sınıfı, verilen üretim biçiminin (kölelik, serflik veya esaret, ücretli emek) belirlediği baskı koşullarında zorla tutmak amacıyla devlete, yani belirli sömürücü sınıfın örgütlenmesine ihtiyaç duyuyordu. Devlet, toplumun tamamının resmi temsilcisi, görünür bir kurumda yoğunlaşmış haliydi. Ancak bu, yalnızca kendi zamanı için toplumun tamamını temsil eden sınıfın devleti olduğu ölçüde geçerliydi: eski çağlarda köle sahibi yurttaşların devleti; Ortaçağ’da feodal soyluların devleti; günümüzde ise burjuvazinin devleti. Nihayetinde toplumun tamamının gerçek temsilcisi haline geldiğinde, kendini gereksiz kılar. Artık boyun eğdirilecek bir toplumsal sınıf kalmadığı, sınıf egemenliği ve üretimdeki mevcut anarşiye dayalı bireysel varoluş mücadelesi, bu mücadeleden doğan çatışmalar ve aşırılıklar ortadan kalktığı anda, boyun eğdirilecek hiçbir şey kalmaz. Özel bir zorlayıcı güce, bir devlete ihtiyaç duyulmaz. Devletin toplumun tamamının temsilcisi olarak gerçekten ortaya çıktığı ilk eylem, toplum adına üretim araçlarına el koyması, aynı zamanda devlet olarak yaptığı son bağımsız eylemdir. Devletin toplumsal ilişkilere müdahalesi, bir alandan diğerine gereksiz hale gelir ve sonra kendiliğinden ortadan kalkar. Kişilerin yönetimi, şeylerin yönetimi ve üretim süreçlerinin yürütülmesiyle yer değiştirir. Devlet ‘ortadan kaldırılmaz’. Kurur gider. Bu, ‘özgür bir halk devleti’ ifadesinin hem uzun süre boyunca ajitasyon açısından haklı kullanımının hem de nihai bilimsel yetersizliğinin ölçüsünü verir. Ayrıca, sözde anarşistlerin devletin bir gecede ortadan kaldırılması talebi de buradan ele alınmalıdır.”[34]

Metinden onun anarşistlere ve “Özgür Halk Devleti” savunucularına cevap olarak yazıldığı açıktır. Sosyalist devletin sapma olasılığı dikkate alınmamış, “dağılma” süreci, yönetilenlerin müdahalesi olmaksızın tamamen otomatik olarak gerçekleşeceği düşünülmüştür. Devlet “kendiliğinden kaybolacaktır.” Gerçek şu ki, bu otomatik nitelik, dünyanın yaklaşık üçte birini kapsayan yarım yüzyılı aşkın sosyalist devrimler ışığında sorgulanmaya başlanmıştır. Bu formülasyon, devletin bir süre boyunca varlığını sürdürme olasılığını, buna gerek olmamasına rağmen, reddetmek veya dikkate almamak olarak anlaşılabilir, çünkü Engels, diğer birçok makalesinde bu olguya değinmektedir: “Sosyalist toplumsal sistem kurulduğunda, devlet kendini fesheder ve ortadan kaybolur.”[35]

Bu kendiliğinden ortaya çıkan fikir (bu anlamda), Ekim Devrimi’nden önce Marksist-Leninist düşünceye girmiş, sosyalizmin gelişimini ve bürokratik çürümeye karşı yeterince uyanık olmama halini bir biçimde etkilemiştir. Lenin şöyle der:

“[...] ‘Devletin yavaş yavaş yok olması’ ifadesi çok yerinde seçilmiştir, çünkü sürecin hem kademeli hem de kendiliğinden doğasını ortaya koymaktadır. Sadece alışkanlık böyle bir sonuca yol açabilir, yol açacağına hiç şüphe yoktur, çünkü milyonlarca gerekçe üzerinden, sömürü olmadığında, öfke uyandıran, protesto ve isyanı kışkırtan ve baskı ihtiyacı yaratan hiçbir şey olmadığında, insanların sosyal etkileşimin gerekli kurallarına uymaya ne kadar kolay alıştıklarını görüyoruz.”[36]

Lenin'in, Sovyet devletinde bürokratik çürüme tehlikesinin ortaya çıkması ışığında bu tahminleri gözden geçirdiğini göreceğiz. Gerçeklik, başka bir şeyi kanıtladı: Devlet, hatta sosyalist devlet bile, doğal olarak toplum üzerinde tam kontrol sahibi olma eğilimindedir. Boyun eğme ve itaat dışında hiçbir alışkanlık talep etmemektedir. Öyleyse, kendi kendini yönetme alışkanlıklarının, devletten vazgeçme ve halkın doğrudan kendini yönetme alışkanlıklarının ortaya çıkması için koşullar ve durum nasıl var olabilir? Alışkanlıkların uzun bir süre boyunca tekrarlandığı ve bir zamanlar bilinçli eylem olan şeyin, insanların neredeyse bilinçsizce gerçekleştirdiği kendiliğinden bir süreç haline geldiği varsayılır. Bu nedenle, insanların devlete ihtiyaç duymadıkları durumlara alışkın oldukları, uzun süreli özyönetim eğitimi aldıkları ve devletin topluma hükmetme girişimlerine karşı mücadele ettikleri varsayılır. Bu da sosyalist inşa sürecinin ilerleyeceği, toplumda sosyalist temellerin sağlamlaşmasıyla sosyalist demokratik özgürlüklerin artacağı öngörülür. Bu da sadece Müşterek sisteminin sağlayabileceği doğrudan halk demokrasisi kurumlarına ihtiyaç duyar.

Bu bağlamda şu söylenmelidir: “Otomatik çürüme” teorisi, sosyalist devletin bürokratik çürümesinin tehlikelerinin henüz netleşmediği koşullarda formüle edilmiş, devletin derhal ortadan kaldırılması yönündeki anarşik çağrıların arttığı dönemde ortaya atılmıştır. Eğer “kışkırtma amacıyla bir süre kalma hakkına” sahip olsaydı ve küçük burjuvazinin fikirlerine cevap verseydi, artık dünyanın üçte birini kapsayan bir alanda modern sosyalist devrimlerin geri çekilmesinin koşullarıyla uyuşmazdı. Bu geri çekilme, dış saldırı veya eski sınıfa karşı bir devrimden değil, sosyalist devletin bizatihi çürümesinden kaynaklanıyordu.

Sunulan kendiliğinden çürüme teorisi, toplumsal kurumların dış müdahale olmaksızın, sadece ihtiyaç duyulmaması nedeniyle otomatik olarak ortadan kalkacağını varsaydığı için başka bir sorunu da gündeme getiriyor. Bu argüman, cansız süreçler veya biyolojik evrimin bazı sınırlı durumları için geçerli olabilir, ancak insanlık tarihi, ayrıcalığa dayalı bir toplumsal kurumun dış müdahale olmaksızın veya karşıt güçlerce yürütülen bir mücadele olmaksızın kendi kendine ortadan kalktığı bir örneğe tanık olmamıştır. Bunun kanıtı, bu alanda gösterilebileceklerden çok daha fazladır. Sadece bir örnek verelim: Kapitalizmin emperyalizm aşamasına girdiği, dünya savaşları ve küresel ekonomik krizin yaşandığı, teknolojinin yoksulluğu, açlığı ve hastalıkları yeryüzünden silmeyi mümkün kılan yüksek seviyelere ulaştığı bir dönemde, yüzyılın başından itibaren kapitalist ilişkilere duyulan ihtiyaç ortadan kalktı. Ancak bu, küresel kapitalizmin otomatik olarak ortadan kalkmasına veya halkın direnişi ve devrimleri olmadan kendi kendine yok olmasına yol açmadı. Aksine, insanlığın yok olmasına ve nükleer bir savaşta dünyanın yok olmasına mal olsa bile, hayatta kalmak için kalan tüm enerjisiyle mücadele etmeye devam ediyor. Dahası, bu durum sosyalist sistemdeki devlet için de geçerlidir; çünkü devlet, yönetenlerin yönetilenler üzerindeki ayrıcalıklarının varlığını varsayan, sınıf toplumlarından miras kalan bir kurumdur. Bu nedenle, yoğun mücadele ve direniş olmadan, “anahtarlarını” gönüllü olarak teslim edip tüm ayrıcalıklarından otomatik olarak vazgeçemez.

Böylece, sosyalist toplumda devletin otomatik olarak ortadan kalkması teorisinin, uluslararası sosyalizmin öğretmenlerince işçi sınıfını proletarya diktatörlüğünün önemi konusunda eğitmek ve “devletin kaldırılması” çağrısında bulunan ve burjuvaziye karşı politik mücadeleyi terk eden küçük burjuva anarşist eğilimlerine cevap vermek amacıyla ortaya atıldığında geçerli bir teori olduğunu görüyoruz. Ancak, Sovyetler Birliği, Çin ve diğer sosyalist ülkelerde sosyalist devrimlerin zaferinden ve yeni bürokratik sınıf oluşumunun tehlikesinin ortaya çıkmasından ve sosyalist devrimlerin doğru yoldan sapmasından bu yana, zaman bu teoriyi aşmıştır. Bu da sosyalizmin yozlaşmasına ve “sosyalist” görünümlerle tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesine yol açmıştır.

Anarşist hareketin yenilgiye uğratılmasından ve artık bir tehdit oluşturmamasından sonra, devletin otomatik olarak ortadan kalkması teorisi, yirminci yüzyılda sosyalist devrimlerin zengin ve kapsamlı gelişimiyle biriken tarihsel deneyimle artık uyumlu değildir. Lenin, hayatının son yıllarında bürokratik yozlaşmanın tehlikesini açıkça fark etmeye başladığında bu gerçeğin oldukça bilincindeydi. 1923 yılının başlarında şöyle diyordu: “Sosyalizm hakkındaki genel görüşümüzde önemli bir değişiklik olduğunu kabul etmeliyiz.”[37]

Lenin’in bahsettiği bu değişiklik, görevlerin burjuvaziye karşı politik mücadele ve sosyalist devrime hazırlıktan, kitleleri eğitme ve devletin dayattığı baskı ve terörizme ihtiyaç duymadan kendini yönetebilen yeni sosyalist insanı hazırlama sürecine dönüşmesidir. Daha önce Lenin’in Ekim Devrimi döneminde devlet aygıtına yönelik eleştirisinden bahsetmiştik. Bu aygıtı “burjuva-Çarlık karışımı” olarak adlandırmıştı. Şimdi de işçi sendikalarının ve meslek örgütlerinin sosyalist devrimi devletten, hatta sosyalist devletin kendisinden bile korumada oynayabileceği rolü vurgulayalım! Lenin şöyle diyordu: “Bu örgütleri işçileri kendi devletlerinden korumak için kullanmalıyız.”[38]

Bu nedenle, komünizme geçiş imkânının, aşağıdan gelen mücadele olmadan, işçi sınıfının öncülerinin destekledikleri ve yönlendirdikleri halk kitlelerince kendiliğinden ve doğal bir şekilde oluşmayacağı açıktır. Bununla birlikte, Engels’in yazılarında “kendiliğindenlik” eleştirisi örtük olarak mevcuttur: “En iyi durumlarda bile, devlet, sınıf kontrolü mücadelesinde galip proletaryanın miras aldığı bir kötülüktür.”[39]

Engels, Paris Komünü deneyimi ile ilgili bir yorumunda, sosyalist devrimden sonra burjuva gericiliğinin oluşma ihtimaline açıktan işaret ederek şunları söylüyordu:

“Komün, en başından itibaren, iktidara gelen işçi sınıfının eski devlet mekanizmasıyla başa çıkamayacağını kabul etmek zorunda kaldı. Bu işçi sınıfının, yeni kazandığı üstünlüğünü tekrar kaybetmemek, bir yandan kendisine karşı daha önce kullanılan tüm eski baskıcı mekanizmaları ortadan kaldırması, diğer yandan da kendi milletvekilleri ve yetkililerinden korunmak için, istisnasız hepsinin her an görevden alınabileceklerini duyurması gerektiği açıktır.”

Bundan anlaşılıyor ki, zafer kazanan işçi sınıfı “kendi milletvekilleri ve yetkililerinden” kendini korumalıdır. Bu, sosyalizmin sosyalist devlete karşı mücadeleyi dışlamadığı anlamına gelmez mi? “Kendiliğinden çürüme” teorisinin, “devletin derhal ortadan kaldırılması” sloganına alternatif olarak, kaosla mücadele koşullarında ortaya atıldığı artık çok açık. Ancak mevcut durumda, bu teoriye bağlı kalmaya devam etmek, sosyalist devrimin zaferi ve bürokratik yozlaşma tehlikesinin ortaya çıkması bağlamında olumsuz bir etki yaratacaktır. Bu koşullarda, bürokratik yozlaşmaya karşı bir karşı güç olarak kitle mücadelesinin gerekliliğini ve komünizme daha büyük bir geçişi sağlamayı dikkate alarak, devletin sosyalist toplumdaki rolüne ilişkin gerçekçi bir analiz sunmak ve bu engeli aşmak gerekli hale gelir. Eğer durum böyleyse, sınıfın devletinin doğasını ve sosyalist devletin, yani proletarya diktatörlüğünün aygıtı içinde burjuva gericiliğinin doğma ihtimalini göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Peki tüm bunlardan ne sonuç çıkarabiliriz?

1. Devlet, muktedir sınıfın toplumdaki hegemonyasını ve sınıf temelli üretim koşullarını sürdürmek için kullandığı bir baskı aracıdır. Bu, feodalizm, kapitalizm ve tüm sınıf temelli toplumlardaki devlet kadar sosyalizmdeki devlet için de geçerlidir. Marksist öğretilerde bu konuda veya devlet ile özgürlük arasındaki temel çelişki konusunda hiçbir belirsizlik yoktur. Engels, 1870’lerde Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin savunduğu “özgür halk devleti” sloganını eleştirerek, “Özgür halk devletinden bahsetmek saçmalıktır: Proletarya devlete ihtiyaç duyduğu sürece, ona özgürlük değil, düşmanlarını ezmek için muhtaçtır, özgürlükten bahsetmek mümkün olduğunda devlet ortadan kalkar. Bu nedenle, ‘devlet’ kelimesini her yerde ‘komün’ kelimesiyle değiştirmeyi öneriyoruz.” demiştir.[40]

2. Sınıf temelli toplumların bir kalıntısı olarak devlet, yönetilenler için ayrıcalıklara dayalı, toplumsal bir kurumdur, bu nedenle, onun kendiliğinden ortadan kalkması düşünülemez. Sosyalist bir toplumda yönetilenlerin mücadelesi yoksa “kendini fesheder”. Dolayısıyla, sosyalist devlet var olduğu sürece, bürokratik ve çürümüş bir biçimde burjuvazinin geri dönüş olasılığı devam eder.

3. Genel olarak devlet, özelde sosyalist devlet, onu var eden koşullar ortadan kalktıktan sonra bile varlığını sürdürme yeteneğine sahiptir. Çünkü yaşayan bir toplumsal varlık olarak, toplumdaki en yüksek otoritelere sahiptir, varlığını sürdürmek için yapay nedenler ve faktörler yaratabilir. Aslında, bu varlık varoluşunun gerçek gerekçelerini kaybettiğinde, hayatta kalmasını sağlayacak koşullar yaratmak için toplumu yolsuzluk ve sabotajla boğmaya çalışır. Dış savaşları kışkırtarak, şovenizmi ve emperyalist genişlemeyi ya da toplumu derin iç çatışmalara sürükleyerek yapay gerekçeler arayabilir. Tarihimiz, bunun bir örneğini sunmaktadır. Abbasi devleti, altın çağının sona ermesinden sonra varoluş gerekçelerini kaybetti, ancak nihayetinde hem sivil toplumu hem de devleti yok eden yapay yollarla uzun süre varlığını sürdürdü. Sınıf mücadelesi, her zaman bir sınıfın diğerine üstün gelmesini gerektirmez. Bazı durumlarda, Komünist Manifesto’nun da belirttiği gibi, tüm sınıfların karşılıklı yıkımına yol açar.

4. Bürokratik yolsuzluğun tehlikelerinin üstesinden gelen işçi sınıfının bilinci, sosyalist devlette ortaya çıkan her türlü sapmaya karşı işçi sınıfının direnişini derinleştiren önemli bir silahtır. Bu nedenle, sınıf devletinin doğasına dair teorik bilinç, sosyalist devrimde bürokratik sapmalara karşı güvencelerden biridir. Ancak, teorik bilinç tek başına, sosyalist devletin kurumlarında kaçınılmaz olarak oluşacak ve büyüyecek bürokratik güçleri savuşturmak için kâfi değildir. Bu bürokrasi, devletin gücüne, yani devlet içindeki örgütlü toplumun gücüne sahiptir, demokratik ve halkçı kurumlar kurulup bürokratik sapmalarına karşı koyulmadığı, kitlelerin bunu kesin olarak aşmasını sağlamadığı sürece, işçi sınıfının ve halk kitlelerinin direnişini kendi yönetimi altında alt edebilecek konumdadır. İşte bu tam da Müşterek sisteminin görevidir.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 63-83.]

Dipnotlar:
[1] Ebu Rayhan Biruni, bugün Özbekistan’da bulunan Harezm şehrinde MS 973 yılında dünyaya gelmiş âlim, bilim insanı ve birçok konuya hâkim bir isimdir. Biruni, matematik, astronomi, coğrafya, tarih, dilbilimi, antropoloji ve farmakoloji gibi alanlarda önemli katkılar sundu. -yhn.

[2] Bkz.: Engels, The Origin of the Family, Private Property, and the State, International Publishers, 1972 (İngilizce çevirisi) s. 227.

[3] A.g.e., s. 228.

[4] Tarihler için Birinci Ek’e bakınız. -yhn.

[5] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918. 5. Bölüm, 3. Kısım.

[6] Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International Publishers, (yeni baskı 1963) 1852. [“İşte gül işte dans!” “Palavracı” isimli Ezop masalında geçen ifade. Yunancada gül anlamına gelen Rodos adasından sıçrayıp karşı kıyıya geçtiğini söyleyen adama insanlar “İşte Rodos hadi sıçra!” diyorlar. Marx bu sözü Hegel’in 1821 tarihli Hukuk Felsefesinin Ana Hatları kitabının önsözünden alıyor. -yhn.

[7] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[8] Marx & Engels, Communist Manifesto, önsöz, MIA.

[9] Engels to August Bebel In Zwickau, 1875, MIA.

[10] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[11] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[12] Aktaran: Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[13] Marx, The Civil War in France, MIA.

[14] A.g.e.

[15] A.g.e.

[16] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[17] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[18] A.g.e.

[19] A.g.e., s. 450.

[20] Lenin, ‘The Dual Power,’ MIA.

[21] Lenin, The State and Revolution, Introduction, Progress Publishers, Moscow, 1918.

[22] ‘Report of the Central Committee of the Russian Communist Party (Bolsheviks) at the Eighth Party Congress,’ Selected Works, International Publishers, New York, 1943, Vol. 8, p. 33..

[23] A.g.e.

[24] Lenin, The Last Articles, Progress Publishers, Moskova, 1924 (ilk baskı), s. 24.

[25] Lenin, Complete Works, Progress Publishers, Moskova.

[26] Lenin, Collected Works, Progress Publishers, Moskova, Cilt. 36, s. 605.

[27] Bugünden bakıldığında, Çin’in 800 milyon insanı yoksulluktan kurtarma konusunda gösterdiği dikkat çekici başarı gibi sonraki süreçte gerçekleştirdiği muazzam ekonomik ilerlemenin Kültür Devrimi olmasaydı mümkün olmayacağını söyleyebiliriz.

[28] Marx, Critique of the Gotha Programme, MIA.

[29] Marx ve Engels, Collected Works, 487:10.

[30] A.g.e., s. 333.

[31] 24 Ocak 1872 tarihli mektuptan, Selected Correspondence, s. 257-258.

[32] Aktaran: Lenin, The State and Revolution, s. 438.

[33] A.g.e., s. 435.

[34] Engels, Herr Eugen Dühring’s Revolution in Science [Anti-Dühring], s.301-03, Almancadaki üçüncü baskısı.

[35] Engels’in Bebel’e yazdığı, Gotha programını eleştiren mektuptan. Aktaran: Lenin, The State and Revolution.

[36] Lenin, The State and Revolution, 5. Bölüm, 3. Kısım.

[37] “İşbirliği Üzerine” isimli makaleden, Collected Works, Cilt. 33, s. 232.

[38] Marx ve Engels, Complete Works, 25:23.

[39] Engels’in Marx’ın şu kitabına yazdığı önsözden: The Civil War in France, 1891.

[40] Lenin, The State and Revolution, s. 440.