1.
Giriş
Birinci Dünya Savaşı’nın son erdiği Ekim 1918’de, “Avrupa’nın hasta adamı” olarak anılan Osmanlı İmparatorluğu resmen ortadan kalktığı vakit, bağımsız bir Türkiye’nin hayatta kalma şansı çok düşük görünüyordu. Önde gelen Müttefik güç olan Britanya İmparatorluğu, Osmanlı'ya, topraklarının önemli bir bölümünü kopartan, ulusal egemenliği ciddi şekilde sınırlayan ve Batı güçleri için savaş öncesi kapitülasyon rejimini koruyan bir anlaşma dayattı. Bu dönem, Anadolu’da Türk direniş hareketinin doğuşuna ve hızla büyümesine tanık oldu. Söz konusu hareket, genç Bolşevik devletinden büyük destek gördü. Hem Türk milliyetçileri hem de Bolşevikler, Batılı emperyalist güçlerin tehdidi altında olduklarını düşünüyorlardı. Batılı emperyalist güçlerine karşı ortak mücadele, Moskova ve Ankara arasında, her iki tarafa da avantaj sunan bir iş birliğine yol açtı.
Özellikle Bolşevikler ve anti-emperyalist Müslümanlar
arasında oluşturulan ilk umut verici dostluk ortamı sayesinde, 1920’lerde
Anadolu’da bir dizi sol eğilimli Müslüman grup ivme kazanmıştı. Bunların en
önemlisi, Anadolu’da halktan destek gören Yeşil Ordu Cemiyeti isimli radikal
hareketti. Dernek, 1920 baharında Türk Kurtuluş Savaşı’nın ilk aşamalarında
Anadolu’da “Asya’yı Avrupa emperyalizminin nüfuzundan ve işgalinden kurtarmak”
amacıyla kuruldu (Nadi, 1955: 11). Yeşil Ordu Cemiyeti’nin siyasi kanadı,
Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekilleri arasında Halk Zümresi adında bir
grup kurdu. Bu dönemde Anadolu’da sosyalist ve komünist örgütler de ortaya
çıktı. Bunların en önemlisi, Birinci Dünya Savaşı’nın başından beri Rusya’da
bulunan Mustafa Suphi’nin örgütlediği ve yönettiği Türkiye Komünist Partisi idi
(Gökay, 1997: 104-6).
2.
“Sovyetler’in Doğu Politikası” ve Türkiye
“Doğu,
devrimin meşalesini tüm Batı Avrupa’ya taşıyacak devrimci bir kazandır.”
[Sultangaliyev, aktaran: Lazic & Drachkovitch, 1972: 379]
1920’ler,
Bolşevikler için anti-emperyalist devrimin altın çağıydı. Müslüman nüfusun
çoğunluğuna sahip ülkelerle ittifak, hem Batı’nın Müslüman dünyasındaki gücünü kırmak
hem de Müslüman toplumunu dönüştürmek için ortak bir çaba temelinde
kurulabilirdi. Bu, İslam’ın sosyal adalet yönünü vurgulayacak şekilde
yorumlanabileceği düşüncesiyle mümkün görülüyordu. 7 Aralık 1917’de, iktidara
gelmelerinin hemen ardından, Bolşevikler, Rusya’daki Müslümanlara “inançlarınız
ve gelenekleriniz, ulusal ve kültürel kurumlarınız özgür ve dokunulmazdır”
güvencesini veren, doğudaki Müslümanları ülkelerinin “emperyalist
soyguncularını ve köleleştiricilerini” devirmeye çağıran Doğu’nun Emekçi Müslümanlarına Çağrı’yı
yayınladılar.[1]
Komintern’in
1920’de düzenlediği ikinci kongrede Lenin, Doğu’ya dair yeni yönelimi, yani “Sovyetler’in
Doğu politikasını” resmi düzeyde takdim etti. Lenin, “gelişmiş ülkelerin
proletaryasının yardımıyla” Asya’nın kapitalist aşamayı atlayıp “Sovyet
sistemine ve belirli gelişim aşamalarından geçerek komünizme geçmesinin” mümkün
olabileceğini öne sürdü.[2] Bu sırada bir Japon gazetecisine, “Batı’nın Doğu’nun
sırtından geçindiğini hatırlamak lazım” dedi. Avrupa’nın emperyalist güçleri,
esas olarak Doğu’daki sömürgeleri sayesinde zenginleşirken, aynı zamanda sömürgelerini
silahlandırıp onlara savaşmayı öğretiyorlar, böylece Batı, Doğu’da kendi
mezarını kazıyor.[3]
Komintern
stratejisinin bir parçası olarak, Sovyet yanlısı komünistler, Doğu’daki
anti-emperyalist ulusal kurtuluş hareketleriyle dayanışma teklifinde bulundular.
Bolşevikler için Ekim Devrimi, “aydınlanmış” Batı ile “köleleştirilmiş” Doğu
arasında bir köprü kurmuştu, bu da Sovyet liderliğinin Eylül 1920’de Azerbaycan’ın
Bakû kentinde Komintern sponsorluğunda düzenlenen Doğu Halkları Kurultayı’nda
sömürge halklarına yaptığı çağrının temelini oluşturmuştu. Bundan sonra
Komintern, Bakû’de bulunan Doğu Halkları Propaganda ve Eylem Konseyi’ni kurdu.
Sonuç olarak, Bolşevikler, Doğu’daki Müslüman halklarla çok sayıda bağ kurdular
ve birçok Asyalı devrimcinin yetiştirildiği Doğu Emekçileri Komünist
Üniversitesi kuruldu. Bütün bunların Batı için derin sonuçları oldu (White,
1974).
1920’lerin
başlarındaki uluslararası ilişkiler bağlamında, Sovyet hükümeti, Türkiye’nin
milliyetçi hükümetiyle ortak bir ilgi alanı buldu. Koşulların zorlaması, Sovyet
Rusya ve Kemalist Türkiye’yi yakınlaşmaya itti. İki taraf, bölgedeki Batı
güçlerinin planları ve faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan karşılıklı korku
nedeniyle bir araya geldi. Ancak her şey yolunda gitmedi.
Bunu
bir düzeyde eski moda güç politikası terimleriyle açıklayabiliriz. Sovyet
Rusya, imparatorluk Rusya’sının mirasçısıydı. Kafkasya’yı Batılı veya Doğulu
diğer güçlere bırakma niyeti kesinlikle yoktu. Türk elçisi Bekir Sami, Temmuz
1920’de Moskova’ya geldiğinde, Dışişleri Komiseri Georgi Çiçerin’in, Türkiye’nin
Van, Bitlis ve Muş’u Ermenistan’a bırakması ve Ermenileri bu topraklara geri
getirmek için nüfus mübadelesi yapması önerisiyle yüzleşti. Bekir Sami, Türkiye’nin
bir karış toprak bile vermeyeceğini söyledi.[4]
İlginç
bir şekilde, bu durum Lenin’in Bekir Sami’yi şahsen kabul etmesine de 24
Ağustos’ta Dostluk Antlaşması Taslağı’nın imzalanmasına mani olmadı.[5] Daha
sonra, Çiçerin’in isteklerine karşıt olarak, 16 Mart 1921’de Sovyet-Türk
Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın giriş bölümünde, her iki ülke de “emperyalizme
karşı mücadeleye” bağlılık göstereceğini dile getirdi. Bu, Moskova’nın, İngiliz
emperyalizmine karşı bir Türk ittifakının, Ermeni ve Gürcü komünistlerinin
hassasiyetlerini korumaktan çok daha önemli olduğu yönündeki görüşünün bir
yansımasıydı (Cebesoy, 1955: 61–2, 141–51). Böylece, Aralık 1925 antlaşmasıyla
resmen teyit edilen uzun Sovyet-Türk dostluk dönemi başlamış oldu. Bu dönem,
Türk hükümetinin kendi ülkesindeki komünistlerle ilişkilerindeki iniş
çıkışlardan tamamen etkilenmemiş gibi görünüyordu.
Belirli
bir ülkenin hükümetine ya da “emperyalistlere” karşı bir “burjuva” ulusal
hareketine yapılan yardım ya da onunla kurulan ittifak, her zaman komünist
olmayan “vekil gücün" yerellikteki komünistlere karşı sırtını dönme
tehlikesine yol açıyordu. Bu açmazdan kimse gerçek manada kurtulamazdı. Ülkenin
komünist örgütü olarak TKP, her ne kadar politik ve mali açıdan Moskova
tarafından desteklense de, bu reel politika açmazının ortasında daha doğduğu an
kaybetmişti. Bu açmaz, Moskova ile Türk komünistleri arasındaki ilişkileri
Sovyetler Birliği ve TKP’nin sonuna kadar sıkıntıya sokacaktı.
3.
Türkiye Komünist Partisi
Marksist
fikirler, Türkiye’ye on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru girmeye başladı.
Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönemde Almanya’da bulunan Türk sosyalistleri,
Spartaküs Birliği’ne yakınlaştılar. Rusya’da olan diğer bir Türk sosyalist
grubu, Rus Devrimi’ne tanıklık etti.
Türkiye’deki
en eski politik partilerden ve Ortadoğu’daki en eski komünist partilerden biri
olan TKP, Eylül 1920’de Bakû’de kuruldu. Rus Devrimi’ne yakınlığı sayesinde
Türkiye, diğer birçok ülkeden çok daha önce Leninist bir örgüte sahip oldu.
Türk komünistleri, Komintern faaliyetlerinde aktif rol oynadılar. Partinin
liderlerinden Şefik Hüsnü, 1936’ya kadar Komintern’in yürütme komitesi üyeliği
yaptı.
Eylül
1920’de, partinin kurulmasından kısa bir süre sonra, TKP liderleri, partinin
faaliyet merkezini Türkiye’ye kaydırmaya karar verdiler. 1920 yılının sonunda
Mustafa Suphi ve diğer önde gelen isimler, Bakû’den ayrılıp Anadolu’ya gitmek
için yola çıktılar. Ülkeye gizlilik önlemi almadan, gelişlerini kimseden
saklamadan giriş yaptılar. Grup, çok kötü bir zamanda gelmişti!
Suphi
ve yoldaşları, Trabzon’un ötesine geçemediler. 28 Ocak 1921’de Suphi ve 15
komünist, bir tekneye bindirilip Batum’a gönderildi. Kıyıdan ayrıldıktan kısa
bir süre sonra başka bir tekne gelip Suphilerin teknesini yakaladı. Teknedeki
herkes öldürüldü. Bu, Osmanlı’da görülen klasik bir tasfiye operasyonu idi.(Tunçay,
1967: 231–3)
Elimizdeki
belgelerin de teyit ettiği biçimiyle, bu olayda Ankara hükümeti somut bir rol
oynamıştı. Milliyetçi ordu komutanlarından Kazım Karabekir ve Ankara
hükümetinin bölgedeki en önemli temsilcilerinden Hamit Bey planı birlikte
uyguladı. Belgelerde görüldüğü kadarıyla Mustafa Kemal, bu isimlerden komünist
grubunun durdurulmasını istemiş, Trabzon’da tezgâhlanan “plan”a onay vermişti.
Ama gene de bu planın cinayetleri içerip içermediği, cinayetlerin önceden
planlanmadan, irticalen, olay yerinde gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmiyor.(Gökay,
1993)
Haber
Moskova’ya ulaştığında Sovyet Politbürosu, Sovyet Komünist Partisi üyelerini
bilgilendirmek için resmi bir açıklama yayınladı. Açıklamada esas olarak “solcu
ve maceracı girişimler”in yol açtığı tehlikelerden söz edilmekteydi. Görünüşe
göre Moskova, Türk komünistlerin iyimserliğini ve aldığı kararı paylaşmıyordu.[6]
Suphilerin
katli, Türk-Sovyet ilişkileri üzerinde ciddi bir sonuca yol açmadı. Bir kenara
not edildi ve her iki taraf da birer işadamı gibi bu olayı rafa kaldırdı. Oysa
yaşananlar, önemli ve zengin derslerle yüklüydü. 1921 yılı başlarında Türk
komünist önderlerin katledilmesi, Sovyetler’in Doğu’da yüzleştiği açmaz
dâhilinde yaptığı ilk hata idi: Bu hata ise ulusal kurtuluş hareketinin
başındaki anti-komünist liderleri desteklemesi, aynı zamanda ülkedeki
milliyetçi liderlere karşı o ülkenin komünist örgütlerine destek sunup onları
örgütlemesi ile ilgiliydi. Kemalist liderlik, Türkiye’de tüm komünist
faaliyetlerinin kökünü hiç kimseden gizlemeden kazımaya başladığında, dünya
komünistlerinin katıldıkları toplantılarda protestolar gerçekleştirildiyse de
bu tür girişimler, Moskova ve Ankara arasındaki diplomatik ve ekonomik düzlemde
kurulan iyi ilişkileri sekteye uğratmadı. Sovyet hükümeti, Moskova’ya sadık
Türk komünistlerin başına gelenlere bakmaksızın, resmiyette Ankara ile
işbirliği kurma siyasetine devam etmeyi seçti. İlk kez bir komünist partinin
varlığı, Sovyet dış politikasının güttüğü çıkarların bir parçası hâline
gelmişti.
1920’ler
boyunca güçlenme imkânı bulamayan komünistler ve sosyalistlerin yeni Türkiye’de
bir yer edinmesine izin verilmedi. Mustafa Kemal hükümeti, komünistler
konusunda kedi-fare siyasetini uyguladı. Bazen onlara hoşgörüyle yaklaştı,
bazen de onları ezdi. Genelde komünistler, baskılarla uğraşmak zorunda
kaldılar. Mustafa Kemal 1925’te partiyi yasakladı, sonrasında TKP tarihinin
önemli bir kısmında hep illegalitede faaliyet yürütmek zorunda kaldı ve birçok
kez toplu tutuklamalarla yüzleşti.
Bu
ilk komünistlerin faaliyetlerinin hedefinin devrim olduğunu söylemek, pek
mümkün değildi. Zira Moskova, bu konuda her türlü yanılsamadan uzak duruyordu.[7]
Sovyet hiyerarşisi içerisinde üst kademelerde faaliyet yürüten Müslüman
komünistlerden biri olan Sultan Galiyev, 1920’de açıktan şunu söylüyordu:
“Türk komünistleri,
Rusya’da eskiden savaş esiri olarak bulunmuş, yeraltında çalışan bir grup
işçiden oluşuyor. Bu grup pek büyük değilse de yoğun bir biçimde çalışıyor.”
Türkiye
konusunda uzman olan diğer bir Bolşevik, Pavloviç ise şu tespiti yapıyor:
“Dine bağlı oluşuyla
alakalı tarihsel sebepler üzerinden Türk halkı bu momentte komünist programı
benimseyemez.”[8]
Komintern’in
üçüncü kongresinde Süleyman Nuri, Karadeniz’deki olayı ağır bir dille
eleştirmekle beraber, Mustafa Kemal’in “emperyalizmle mücadele ettiği sürece”
desteklenmesi gerektiğini söylüyordu.[9]
Komintern’in
1928’de düzenlenen altıncı kongresi, Mustafa Kemal’in tümüyle karşı-devrim
kampına geçtiğini söyleyen Türk delegesiyle Komintern yönetiminin önemli bir
isimlerinden olan ve hazırladığı taslak tezlerde “Kemal’in emperyalizme karşı
mücadelesinin hâlen daha ilerici bir faktör” olduğunu söyleyen Otto Kuusinen
arasındaki tartışmaya sahne oldu. Türk delege gibi İran delegesi Sultanzade de
Kuusinen’in resmi tezlerine karşı çıktı. Sultanzade, bu itirazı dâhilinde, Rıza
Şah’ın Kuusinen’in iddiasının aksine “milliyetçiliğin ve ilerleme”nin
temsilcisi olmadığını, “İran’daki gerici güçlerin temsilcisi” olduğunu söyledi.
Gelgelelim bu şikâyetlerin ve itirazların pek bir etkisi olmadı. Nihayetinde
Batı emperyalizmine karşı mücadele eden milli hareketleri kendi ülke sınırları
içerisinde ne tür bir özelliğe sahip olurlarsa olsunlar desteklemekle ilgili
temel stratejik şarta, Komintern’in kapısına kilit vurulduğu 1943’e[10] kadar
ve sonrasında altmışlarda ve yetmişlerde hep uyuldu.
Buna
karşın Sovyet liderleri, Türk komünistleri Sovyetler Birliği’nin sona erdiği
güne dek mali ve siyasi açıdan desteklemeye devam etti. Aynı zamanda bu
liderler, en azından 1960 sonrasında, Türkiye’de komünist bir devrim imkânının
bulunmadığını, hatta önemli bir solcu gücün bile açığa çıkmasının güç olduğunu
düşünüyorlardı. Onlara göre ülkedeki koşullar gerçek bir devrim için henüz
olgunlaşmış değildi, hatta muhtemelen böylesi bir durum hiç yaşanmayacaktı.
Britanya’nın karşı bir hamle yapmasına neden olmamak için dikkatle davranan
Sovyet liderleri, Ankara’daki milliyetçi hükümetle kurduğu iyi ilişkileri feda
etmemek için uğraştı. Süreç boyunca bu hassas dengenin korunması için çaba
harcandı.
TKP,
Moskova’ya en sadık partilerden biriydi. Her zaman Moskova’yla uyumlu hareket
eden kişilerin kontrolünde oldu. Parti, Türk devletinin ve Türk toplumunun
koşullarını temel alan bir strateji ve taktik geliştirme çabası içine hiçbir
zaman girmedi. Ta başından beri Türk halkıyla pek fazla temas kurmadı. Kendi
kendine komünist olmuş kişilerden oluşan bir grup üzerinden varoldu. Az
sayıdaki üyeleri de tümüyle orta sınıftandı. Türkiye’nin en ünlü şairlerinden
Nâzım Hikmet gibi birçok Türk aydınını etkilemeyi bildi. Liderleri üniversite
eğitimi görmüş aydınlardan oluşuyordu. TKP aklı, Batı eğitimi görmüş Türk orta
sınıf aydınların aklı idi.
Bunun
en yalın örneği, Türkiye’deki etnik sorunların TKP’lilerce ve Sovyet
hükümetince görmezden gelinmesiydi. Şeyh Said önderliğinde gerçekleşen 1925
Kürd isyanı, “gerici feodal bir hareket” olarak tanımlandı. Harekete geçme
biçimi, propaganda yöntemi ve kullandığı simgeler dinî bir ayaklanma izlenimi
bıraksa da Şeyh Said isyanı esasında Kürdlerin milli bağımsızlığı için
başlatılmış bir ayaklanmaydı. Onu ezmek için Türk devleti kapsamlı bir
operasyon yürüttü. On binlerce Kürd öldürüldü veya sürgüne gönderildi. Sonraki
yıllarda başka Kürd ayaklanmaları yaşandı. 1930’da Sovyet hükümeti, Kürd
mültecilere sınırlarını kapatıp Türk askerlerinin Sovyet demiryollarını
kullanmasına izin vererek, yaşanan Kürd ayaklanmasını ezmesi noktasında Türkiye
devletine yardım etti. Kürd ayaklanmaları bağlamında Türk komünistleri,
tarihlerinin önemli bir kısmında resmi Sovyet çizgisine bağlı kaldılar. (van
Bruinessen, 1984).
İkinci
Dünya Savaşı sırasında TKP savaş ve faşizm karşıtı propaganda faaliyetleri
yürüttü. 1943’te parti genel kurulu “Faşizme ve Vurgunculuğa Karşı Mücadele
Cephesi” adına bir belgeyi onayladı. (Güzel, 1995: 127) Savaş sonrasında komünist
faaliyetler ülkede kaldığı yerden devam etti. Parti faaliyetlerine mani
olunmasına rağmen çalışmalarını sürdürdü. Soğuk Savaş sürecinin başlamasıyla
birlikte ülke siyasetinde gerici eğilim iyice güçlendi. Merkez sağ çizgideki Demokrat
Parti hükümeti ilk iş olarak beş bin Türk askerini komünizmle mücadele etmek
adına Kore Savaşı’na gönderdi. (Brown,
2008) Bu dönemde ABD’ye itaat etme, ülkede kural hâlini aldı ve Anadolu’ya
Amerikan askerî üsleri konuşlandırıldı. Soğuk Savaş döneminde Türkiye Amerikan
imparatorluğunun uydusu hâline geldi. Bu dönemde 1951 ve 1952’de TKP üyeleri
topluca hapse atıldı. Tüm önemli üyeleri tutuklandı, işkencelerden geçirildi,
ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Bu durum ellilerde parti örgütünün akamete
uğramasına sebep oldu. 1953 sonrası partinin faaliyetleri ağırlıklı olarak
yurtdışından yürütülen çalışmalarla sınırlı kaldı.[11]
4.
Yeni Bir Açılım: Altmışlar
Merkez
sağın iktidarda olduğu ellili yıllarda yaşanan ciddi toplumsal, ekonomik ve politik
kriz, 27 Mayıs 1960’ta gerçekleştirilen darbeyle sonuçlandı. Bu darbe yanında
1961'de daha demokratik ve liberal bir anayasanın kabulüyle birlikte ülkede
yeni bir dönem başladı. Onlarca yıl sonra ilk kez, bastırılmış ideolojik ve politik
eğilimlerin ülkenin politik yaşamına katılmasına izin verildi. Türkiye’deki
işçiler, ilk kez sendika kurma ve grev yapma hakkını elde ettiler, hem politik
hem de toplumsal yaşamda nispi demokratikleşmenin gerçekleşmesiyle birlikte
genel demokratik haklar için yeni bir dönem açıldı (Arcayürek, 1989: 43).
Türk
Ceza Kanunu’nun bazı maddeleri açıkça komünist bir partiyi yasaklamaya devam
ederken, yeni anayasa, bilhassa sosyalist bir partinin kurulmasına izin veriyordu.
Şubat 1961’de, İstanbul sendikalarının bazı liderleri, yasal bir sosyalist
parti olan Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) kurma fırsatını değerlendirdiler.
Böylece, 1920’lerden bu yana ilk kez, çeşitli solcu, radikal solcu, sosyal
demokrat, sendikacı ve Marksist unsurları kapsayan yasal bir sol hareket ortaya
çıktı. Bu parti, aydınlarca değil, işçilerin seçilmiş temsilcilerince kurulması
sebebiyle önceki yasadışı sosyalist partilerden farklıydı. Türk tarihinde
proleter siyaset ilk kez gündeme gelmişti (Yerasimos, 2001: 1673–80).
TİP’in
üniter bir sosyalist parti olarak ortaya çıkışı, kısmen kuruluşunun
gerçekleştiği dönemde uluslararası işçi hareketinin içinde bulunduğu durumdan
kaynaklanıyordu. 1953’te Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler’in yabancı
komünist partilere karşı resmi tutumu çarpıcı bir değişime uğramıştı. Yeni
Sovyet yönetimi, yabancı komünist partilere doğrudan emirler vermekten
kaçınmaya başlamıştı. Öte yandan, Hruşçov’un ülkeyi Stalin ve etkilerinden
arındırma politikası, henüz dünya komünizmini bölmemişti. Küba ve Cezayir
devrimleri ise hâlâ “mücadelenin yiğitçe yürütüldüğü” aşamadaydı. İlginç bir
gelişme dâhilinde bu dönemde sosyalist ve komünist fikirler Türkiye’de yeni
kanallar bulmaya başladı. Yasal işçi sınıfı partisi TİP, bu yeni kültürün bir
sonucuydu. TİP, farklı fikirleri, tutumları ve öncelikleri içeren bir yapıydı.
Genel anlamda sosyalistti ve Sovyet yanlısıydı (Belli, 1970: 212).
TİP
programı, toprakların yeniden dağıtımını, sanayi ve finans kurumlarının
millileştirilmesini, yabancı sermayenin dışlanmasını ve Sovyet bloğu
ülkeleriyle daha yakın işbirliğini savunuyordu. Başlangıçta, yasal sosyalist
parti, sadece bazı sendika liderlerinin ve solcu aydınların desteğine mazhar
oldu. Varoluşunun ilk yılında, liderlerinin deneyimsizliği ve net politik
görüşlere sahip olmaması nedeniyle parti, çok az şey yapabildi. Partinin daha
aktif hale gelmesi, ancak Şubat 1962’de, dönemin ünlü avukatı Mehmet Ali Aybar
önderliğinde yeni bir liderliğin seçilmesiyle oldu. Yeni liderlikte
sendikacılara ek olarak avukatlar, akademisyenler, yayıncılar ve öğretmenler de
yer alıyordu. 1964 yılında, TİP’in Birinci Kongresi, açıktan Sovyet yanlısı ve
kapitalist olmayan bir kalkınma yoluna dayanan parti programına onay verdi
(Aybar, 1968: 515–16).
Ekim
1965’teki genel meclis seçimlerinde toplam oyların yaklaşık yüzde 3’ünü alan
parti, 1960 darbesiyle tasarlanan daha demokratik seçim sisteminden
yararlanarak, mecliste 15 sandalye kazandı. Başarılarından cesaret alan parti
yönetimi, partinin genel yönünü demokratik dönüşüm mücadelesinden açık
sosyalist hedeflere ulaşmaya kaydırmaya karar verdi, böylece kapitalist olmayan
yol önerisi, sosyalizm mücadelesi çağrısının yerini aldı (Aybar, 1968).
Ağustos
1968’de Çekoslovakya’da yaşanan olaylar, TİP üyeleri üzerinde büyük bir etki
yarattı. Sovyet işgali, parti içinde şiddetli tartışmalara ve ardından iç krize
yol açtı. Çekoslovakya’nın işgaline karşı çıkan Aybar, Sovyetler Birliği’ni
şiddetle eleştiren yorumlarda bulundu. Türk sosyalistlerinin kendilerini Marx
ve Lenin’in eserleriyle sınırlamamaları, Kautsky ve Rosa Luxemburg’u okuyarak
sosyalizmi daha geniş bir perspektiften kavramaları gerektiğini söyledi. Partinin
Kasım 1968’de düzenlediği Üçüncü Kongre esas olarak bu konuyla ilgiliydi. Kongre
şahsında Türkiye’deki komünist/sosyalist hareket içinde üç farklı fraksiyonun
var olduğu görüldü: bunlardan biri, o dönemde en güçlü ve etkili olan,
Çekoslovakya’daki Sovyet politikalarına eleştirel yaklaşan Aybar’ın grubu;
diğeri, Sovyet politikalarını savunan ve Aybar’ın pozisyonunu şiddetle
eleştiren iki önde gelen sosyalist, Behice Boran ve Sadun Aren’in
önderliğindeki grup; Mihri Belli önderliğinde faaliyet yürüten üçüncü grup ise
kendisini Proleter Devrimciler olarak adlandırarak ulusal demokratik devrim
fikirlerini destekliyordu (Yerasimos, 2001: 1675–91). Bu, anti-emperyalist ve
anti-feodal bir hareketti.
TKP,
TİP’in temsil ettiği yasal sosyalist platformu koşulsuz destekledi. Hatta TKP’nin
önde gelen birçok üyesi, yasal sosyalist partinin örgütlenmesinde aktif rol
aldı. TİP’in liderlerinin ve önemli üyelerinin çoğu ya TKP üyesiydi ya da parti
çizgisinin sempatizanıydı. Ayrıca, Doğu Berlin merkezli TKP radyosu, TİP’in
faaliyetlerini ve politikalarını sürekli olarak destekledi. TİP liderlerinin
çağrılarına benzer şekilde, TKP de gerçek anlamda demokratik bir Türkiye’nin
NATO’dan ayrılıp Tito ve Nehru önderliğindeki bağlantısız devletler grubuna
katılması gerektiğini söyleyen çizgiyi benimsedi. TİP’ten farklı olarak,
Çekoslovakya ve diğer uluslararası konularda TKP, sürekli olarak Moskova'yı
destekledi. Ağustos 1963’te TKP, nükleer test yasağı anlaşmasını Sovyetler’in
barış içinde bir arada yaşama politikasının bir zaferi olarak selamladı ve Çin
Komünist Partisi’ni savaş kışkırtmaya çalışmakla suçladı (Göksu & Timms,
2006: 310).
Altmışlarda
anti-emperyalist gençlik hareketi, Amerikan karşıtı ve NATO karşıtı fikirler
üzerinden kitlesel bir nitelik kazandı. ABD’ye ait Altıncı Filo’ya karşı
yapılan büyük anti-emperyalist gösteriler, bu filonun Türk sularına girişini
fiilen yasakladı. Bu yasak, on yıldan fazla sürdü. Amerikan savaş gemileri Türk
limanlarına girmeye ancak Eylül 1980’deki askeri darbeden sonra cesaret
edebildi.
1968’in
etkileyici bir içeriğe ve biçime kavuşan öğrenci siyaseti, Türk solunu büyük
ölçüde etkiledi. Sorbonne’un ele geçirilmesi haberini alan İstanbul’daki
öğrenciler de kampüslerini işgal etmeye başladılar. Ama arada önemli bir fark
vardı. Batı’da Mayıs 1968, bilinçli olarak kitabi olana karşı çıkan, devrimci
ama komünist olmayan bir şeyin başlangıcını simgeliyordu. Türkiye'de ise bunun
aksine, bu türden bir kitabi olana karşıtlık veya Stalinizmden kopuş fikrine
rastlanmıyordu. 1920’lerden gelen devrimci gelenekle ve onun sürekliliğiyle
ilgili derin ve kapsamlı bir anlayış hâkimdi. TKP’den birçok genç komünist, bu
hareketlerde aktif rol oynadı. Fikir Kulüpleri, üniversitelerde Amerika karşıtı
protestoları organize eden önde gelen öğrenci hareketiydi. Fikir Kulüpleri’nin
liderleri arasında önde gelen komünistler vardı. Haziran 1968’de Birleşik
Devletler Donanması’na bağlı Altıncı Filo’nun İstanbul limanına geldiği haberi
duyulunca, İstanbul’da büyük öğrenci protestoları yaşandı. Binlerce öğrenci,
Altıncı Filo’nun Amerikan askerlerine ve subaylarına saldırdı, bir dizi
Amerikan askeri denize atıldı. Bu eylem, Türkiye’de anti-emperyalist ruhun ve
1968’in sembolü haline geldi (Feyizoğlu, 2004: 51, 58, 71).[12]
5.
1973: Büyük Atılım
1971
askeri darbesinden sonra Türkiye’de sol, tek yasal sosyalist parti olan TİP’in
Temmuz 1971’de yasaklanmasıyla birlikte, güçlü bir şekilde ezildi. 1971’den
sonra sol içinde ideolojik ve politik olarak iki ana eğilim mevcuttu: İşçi
sınıfı ve sendika hareketi içinde örgütlenmeyi hedefleyen ve Sovyetler
Birliği'nin resmi Komünist Partisi’nin çizgisini izleyen, TKP liderliğindeki
geleneksel Sovyet yanlısı sol eğilim; ve esas olarak üniversite öğrencileri,
gençler, kasaba ve şehirlerin küçük burjuva tabakaları içinde örgütlenen
devrimci halkçı eğilim. Bu ikinci eğilimin politik çizgisi, Maoizm ve kent
gerillacılığında karşılık buldu.
Yasal
parti TİP’in ve diğer sol örgütlerin bastırılması, TKP üyelerinin omuzlarına
yeni ve daha yoğun bir görev yükledi; zira birçok önde gelen sol örgütçü ya
öldürülmüş, ya hapse atılmış ya da yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştı. Mahir
Çayan ve arkadaşları Kızıldere’de katledildiler; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve
Hüseyin İnan idam cezasına çarptırılarak asıldı; Maoist TKP-ML’nin (Türkiye
Komünist Partisi/Marksist-Leninist) lideri İbrahim Kaypakkaya Diyarbakır
Hapishanesi’nde işkencede katledildi; bir diğer önemli Maoist örgüt, Proleter
Devrimci Aydınlık’ın önde gelen kadroları uzun süre hapis cezasına çarptırıldılar;
TİP’in tüm önde gelen üyeleri mahkûm edilerek hapse atıldı; diğer birçok solcu
aktivist Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı (Hale, 2000: 159–62).
Bu
yeni atmosferde, baskının yarattığı boşlukları doldurmak için atılan ilk pratik
adım, yeni bir tür komünist gençlik hareketinin ortaya çıkması oldu. Sosyalist
Gençlik Örgütü, Bolşevik Devrimi öncesinde Lenin’in Rusya’sında var olan benzer
hücrelerden esinlenerek, Eğitim Grupları adı verilen küçük yasadışı hücreler
örgütlemeye başladı. Eğitim Grupları, yetmişlerin başlarında TKP’nin halk
tarafından yeniden örgütlenmesine yönelik ilk adımları attı.[13]
1973’te
yapılan bir toplantıda TKP Politbürosu, 1968 gençlik hareketinden bazı
kadrolarla birlikte Türkiye’de yeni bir atılım girişiminde bulunmaya karar
verdi. Yeni bir program taslağı hazırlandı, merkezi komite yayını olan Atılım
kuruldu, ayrıca, Leipzig’den yayın yapan yeni ve daha etkili bir radyo
istasyonu olan TKP’nin Sesi yayına başladı. Bütün bunlar, TKP için “büyük
bir atılım” anlamına geliyordu. Yasal statüsü olmamasına rağmen ülke genelinde
hızla ve giderek artan bir popülariteye sahipti. Sonuç olarak, TKP, ilk kez
Türkiye’de etkili bir siyasi güç haline geldi.[14]
1977’de
parti, 1932’deki dördüncü kongresinden bu yana en büyük örgütlenme toplantısı
olan konferansını Moskova’da düzenledi. Yetmişlerin ikinci yarısında, parti
sendika hareketi, meslek örgütleri ve diğer yasal kitle örgütleri içindeki
neredeyse tüm kilit pozisyonları ele geçirdiğinde, Türk solundaki tüm denge değişti.
Ayrıca, partinin doğrudan kontrolü altında kurulan ve yüz binlerce üyesi olan
birçok yasal gençlik, öğretmen, teknik, çırak ve kadın örgütü de vardı. Buna ek
olarak, Türkiye genelindeki fabrikalarda çalışan işçilerden oluşan binlerce
gizli parti hücresi de vardı. 1970 ile 1980 yılları arasında, işçi sınıfı
hareketindeki büyüme eşi görülmemiş bir düzeye ulaştı, sosyalist fikirler
işçiler arasında hızla yayılıyordu. TKP’nin yönlendirmesiyle, DİSK (Devrimci
İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ilk kez 1976’da 1 Mayıs’ı kutlamak için
kitlesel bir miting düzenledi. 1 Mayıs kutlamaları son 50 yıldır yasaktı, ancak
1976’da İstanbul’da en az 200.000 kişi, mitinge katılarak, yasadışı komünist
partinin adını açıkça haykırdı: “TKP’ye Özgürlük”.
1976’daki
başarılı 1 Mayıs kutlamasının ardından, DİSK ertesi yıl İstanbul’daki Taksim
Meydanı’nda daha büyük bir 1 Mayıs gösterisi düzenledi. DİSK Genel Başkanı
Kemal Türkler 1 Mayıs konuşmasını yaptığında, Taksim’e giden tüm yollar, gün
boyu Taksim Meydanı’na ulaşmaya çalışan insanlarla doluydu. DİSK başkanı
konuşmasını bitirmek üzereyken, çevredeki binalarda bulunani keskin nişancılar
kalabalığa ateş açmaya başladılar. Önce sessizlik oldu, sonra ölümcül bir
kargaşa çıktı ve yaklaşık 1 milyonluk kalabalık panik içinde kaçtı. Toplamda 36
kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Bazıları olayın CIA kontrolündeki Türk kontrgerillasının
yönlendirmesiyle gerçekleştirilen, sağcı militanlara ait bir provokasyon
olduğunu söylerken, polis ve sağcı basın, olayın aşırı solcular tarafından
kışkırtıldığı fikrini öne sürdü.[15]
6.
1980 Askeri Darbesi ve Partinin Sonu
Seksenler,
sadece komünistler değil, Türkiye’deki daha geniş sol, liberal ve sosyal
demokrat kesim için de bir şokla başladı. 12 Eylül 1980’deki askeri darbe,
başta TKP olmak üzere, tüm demokratik örgütlere, yasal ve yasadışı partilere ve
hareketlere karşı kapsamlı bir zulüm ve tutuklama kampanyası başlattı. Binlerce
üyesi, faşist İtalya’nın anayasasından doğrudan alınmış olan Türk Ceza Kanunu’nun
141 ve 142. maddeleri uyarınca tutuklandı veya hapse mahkûm edildi. Anayasa ve meclis
feshedildi. Tüm siyasi partiler, sendikalar, diğer meslek ve gençlik örgütleri
kapatıldı, önde gelen üyeler ve aktivistler hapse atıldı. Darbeyi takip eden ilk
birkaç hafta içinde yaklaşık 30.000 kişinin tutuklandığı bildirildi. 50.000’den
fazla kişi, siyasi sürgün olarak Avrupa ülkelerine göç etmek zorunda kaldı; 700
ölüm cezası talep edildi, bunlardan 480’i ölüm cezasına çarptırıldı; 216’sı meclis
tarafından askıya alındı; 48’i idam edildi (Gemalmaz, 1989: 20, 53).[16]
Askeri
darbeyi takip eden ağır baskı, tüm komünist ve solcu faaliyetleri tekrar
yeraltına itti. Bu sert koşullar ve yasadışılık, komünistler arasında da
bölünmelere yol açtı: Sovyet yanlısı sol kesimde bile en az üç yasadışı
komünist parti ve her birinin içinde çok daha fazla fraksiyon vardı, bunların
hepsi, enerjilerinin çoğunu birbirleriyle savaşarak harcıyordu. Tüm bu iç
çekişmeler, solu gerçeklikten giderek daha da uzaklaştırdı ve sakat bir
siyasetin içe dönük dünyasını meydana getirdi.
Perestroyka
dönemi, ardından Sovyetler Birliği’nin çöküşü, resmi komünist partileri onlarca
yıldır güvendikleri rehberden mahrum bıraktı. İç tartışmalardan daha çok, bu
dönemdeki Gorbaçov ve perestroykası, nihayetinde TKP içindeki gelişmeleri
etkiledi. Gorbaçov’un iç perestroykaya karşılık gelen dış politika yaklaşımı
olan “yeni siyasi düşünce”, önceki Sovyet dış politikasından radikal bir
şekilde farklıydı. Birçok açıdan, “yeni siyasi düşünce”, askeri araçların tek
başına güvenliği sağlamayacağını, bu nedenle, diğer sol, hatta sosyal demokrat
partiler ve hareketlerle siyasi işbirliği de dâhil olmak üzere geniş bir
yelpazedeki siyasi araçların göz önünde bulundurulması gerektiğini savunduğu
için, dünya komünist hareketi için doğrudan sonuçlar doğurdu.
“Yeni
siyasi düşünce” doğrultusunda, TKP ve TİP, 7 Ekim 1987’de Brüksel’de
düzenledikleri bir basın toplantısında, Türkiye Birleşik Komünist Partisi
(TBKP) adı altında birleşeceklerini açıkladılar.
Her
iki partinin genel sekreterleri Haydar Kutlu ve Nihat Sargın, TBKP’yi Türkiye’de
yasal olarak kurmak için 16 Kasım 1987’de siyasi sürgünden Türkiye’ye döndüler.
Ancak, varışlarının hemen ardından tutuklandılar ve Nisan 1990’a kadar
gözaltında kaldılar; bu nedenle, TBKP’nin 1988’deki kurucu kongresi yurt
dışında yapıldı. Ocak 1990’da bir grup kurucu, partinin yasal statüsü için
başvuruda bulundu. Türkiye Anayasa Mahkemesi’nden karar beklenirken, Ankara’da
partinin yasal bir kongresi düzenlendi ve burada diğer sol sosyalist partilerle
birleşme kararı alındı. Doğu Avrupa’daki Sovyet uydu devletlerindeki benzer
gelişmelere paralel olarak, Sosyalist Birlik Partisi adında birleşik bir sol
parti ortaya çıktı. Ancak 22 Temmuz 1991’de Türkiye Anayasa Mahkemesi, Türkiye’deki
yasal komünist partiyi fiilen yasaklayan bir karar verdi.[17]
1991’den
sonra TKP veya ondan doğan yeni grupların/partilerin hiçbiri, etkili bir politik
örgüt olmaktan çıktı. Peki Türkiye’de komünist fikirleri destekleyen on
binlerce insana ne oldu? Sosyalist Birlik Partisi’nin önde gelen birçok üyesi,
bir dizi birleşmenin ardından sonunda Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ne katıldı.
Bununla birlikte, Türkiye’de tarihi TKP’yi temsil ettiğini iddia eden birkaç
nispeten küçük grup/fraksiyon daha vardı:
1.
TKP’nin bir kısmı 1979’da ayrıldı ve Londra’da yayınladıkları İşçinin Sesi adlı
dergiyle tanındı. Bu grubun sayıları birkaç yüzü geçmeyen üyeleri varlığını
hâlâ sürdürüyor ve teorik tartışmalara katkıda bulunuyor ancak Türk siyasetinde
aktif değiller.
2.
1993 yılında kurulan yeni bir parti olan Sosyalist İktidar Partisi, 2001
yılında TKP adını aldı. Orijinal TKP ile örgütsel bir bağı olmayan bu TKP, Türk
siyasetinde sadece marjinal bir grup olarak varlığını sürdürmektedir.
3.
1993 yılında bir “yeniden doğuş toplantısı” düzenleyen TKP’nin bazı muhalif
üyelerinden oluşan bir grup, TKP’nin sesini dergi aracılığıyla duyurmak
amacıyla TKP’nin süreli yayını Ürün Sosyalist Dergi’yi yayınlamaya
başladı (Ürün’ün ilk sayısı 1997’de çıktı). 2012 yılında grup, TKP’yi
yeniden kurduğunu açıkladı. 1999’dan beri Türkiye’deki meclis seçimlerine katılan
bu TKP, hiçbir vakit oyların yüzde 0,26’sından fazlasını alamadı.[18]
7.
Sonuç
Bu
dönemin büyük bir bölümünde TKP zayıftı ve tamamen Moskova tarafından sağlanan politik
ve mali desteğe bağımlıydı, ayrıca her daim Moskova’ya bağlı unsurların
kontrolü altındaydı. Partinin kendine özgü varlığı Sovyet dış politikasının
önceliklerine bağlıydı. Türk parti liderleri, ülkenin iç durumuna etki etmek
için kendi kararlarını veya yargılarını verme konusunda çok az bağımsız hareket
edebildiler. Türkiye içinde, en azından yetmişlerin ikinci yarısına kadar, komünist
hareketin işçiler ve köylülerle önemli bir organik bağı yoktu. Parti, ancak
1973’teki yeniden yapılanma kampanyasından sonra, ülkedeki sendika hareketini
ve genel sol gündemi etkilemek için önemli adımlar attı. O zaman bile, parti
liderliği, Sovyet dış politikasının gerekliliklerinin sınırları içinde kaldı ve
ülkedeki işçilerin, köylülerin ve öğrencilerin giderek radikalleşen taleplerine
etkili cevaplar sunmaya çalışan binlerce militan ve parti aktivistini hayal
kırıklığına uğrattı.
Sovyetler
Birliği, Türkiye’de sosyalist devrimin seçeneği üzerinde hiçbir zaman durmadı.
Sovyet liderliği, Türkiye’ye her zaman Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yakındoğu
ve Ortadoğu’da İngiliz İmparatorluğu’nun oynadığı baskın role karşı bir
güvenlik meselesi olarak yaklaştı. ABD, Ortadoğu’da hâkim süper güç ve
kapitalist dünyanın lideri olarak İngiltere’nin yerini aldığında, Sovyet
yönetimi, tüm çabalarını ABD ile Türkiye arasındaki giderek yakınlaşan bağları
dengelemeye odakladı ve bölgede Sovyet karşıtı "kolektif güvenlik"
anlaşmaları kurma yönündeki Amerikan destekli çabalar her daim bir endişe kaynağı
olarak değerlendirildi.
74
yıllık Sovyet tarihinde, güvenlik kaygıları Sovyetler’in uluslararası
ilişkilerdeki davranışlarına hâkim oldu, aynı şekilde, söz konusu kaygılar, Türkiye’ye
yönelik Sovyet politikasının da temel boyutu haline geldi. Bu nedenle, Sovyet
yönetimi, Türkiye’ye karşı makul, pragmatik ve ideolojik olmayan bir politika
izledi, Türkiye’ye yönelik Sovyet politikasının araçları, büyük güçlerin daha
küçük bir güçle ilişkilerinde geleneksel olarak kullandıkları, ekonomik, teknik
ve askeri yardım, ticaret, diplomasi, propaganda ve askeri güç kullanımı veya
en azından güç kullanma tehdidi gibi araçlardı. Bu araçlar içinde ekonomik ve
teknik yardım, özellikle önemliydi. Altmışların ortalarından itibaren Sovyetler
Birliği, Türkiye’nin başlıca ticaret ortaklarından biri haline geldi.
Sovyet
politikasının genel amacı, Batı güçlerinin, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın
sonuna kadar Britanya İmparatorluğu’nun, sonrasında ise ABD’nin aleyhine olacak
şekilde Türkiye’deki Sovyet etkisini artırmaktı. Türkiye, Batı ittifak
sisteminin bir üyesi olduğunda ve ABD’nin küresel hegemonyasının hegemonik
kontrol yapılarına giderek daha fazla bağımlı hale geldiğinde, Sovyet
politikası, ülkedeki Amerikan nüfuzunun kapsamını sınırlamaya yönelik umutsuz
bir çaba gibi görünmeye başladı. Bu daha geniş çerçevede, Sovyetler’in Türkiye’deki
komünist hareket üzerindeki doğrudan etkisi, ilkin diplomatik baskı aracı,
ikincisi, Türk komünistlerinin Moskova’ya ülkedeki hızla değişen duruma dair
hayati bilgiler sağlaması açısından önemliydi. Sovyet liderliği, gerektiğinde
Türkiye’deki burjuva hükümetine ve Batı kapitalist devletlerine baskı uygulamak
için Türk partisi üzerindeki kontrolünü kullanıyordu. Bu nedenle, Sovyet
liderliğinin bazı resmi açıklamaları, iç tartışmalarında Türk partisinin çok
küçük ve etkisiz olduğunu kabul etmelerine rağmen, Türkiye’deki komünist
hareketin güçlü bir politik güç olduğu izlenimini yaratmaya çalıştı. Bu
şekilde, Türk komünistlerinden, ülkedeki politik durum hakkında Moskova’ya
düzenli olarak rapor veren Sovyet propagandasının kanalları olarak istifade
ediliyordu.
Sovyetler
Birliği, Türkiye’deki komünist hareketi öncelikle mali yardım ve propaganda
desteği yoluyla etkileyebildi. Bu etki, çoğu zaman çok güçlüydü; bu da TKP’nin
neredeyse tüm önemli konularda Moskova’nın politikalarına olağanüstü derecede
sadık olmasının nedenini açıklıyor. Parti, yetmişlerin ikinci yarısında ilk kez
işçiler ve gençler arasında kitlesel destek görmeye başladıktan sonra bile,
Moskova’ya ve Sovyet dış politika gerekliliklerine olan bu bağlılık, Türk
partisinin Türkiye’deki giderek kırılganlaşan ve umutsuzlaşan politik duruma
daha gerçekçi ve radikal alternatifler sunmasını engelledi.
Sovyet
dış politikasının önceliklerindeki değişimler ve “Sovyetler’in Doğu politikası’nın
değişen gündemi, Moskova’nın Türk komünistlerinin faaliyetlerindeki çıkarlarını
yakından etkiledi. Bu nedenle, TKP’ye verilen destek ve uygulanan etki,
özellikle Üçüncü Dünya’da “Sovyetler’in Doğu politikası” bağlamında, Sovyet
davranışının ardındaki motivasyonun ana kaynaklarının yapısını net bir biçimde
ortaya koymaktadır.
Bülent
Gökay
[Kaynak:
Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.:
Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 60-73.]
Dipnotlar:
1. Books;
Riddell, 1993: Ek 2, s. 259.
2.
Lenin, 1967: “Report of the Commission on the National and Colonial Question”, Lenin
Selected Works, Cilt. 3, s. 459.
3.
Lenin, 1971: “Interview with K. Fusse, Correspondent of the Japanese Newspapers
Osaka Mainichi and Tokyo Nichi-Nichi (4 June 1920)”, Lenin Selected Works,
Cilt. 42, s. 196, MIA.
4.
Bekir Sami to Chicherin, 4 Temmuz 1920, Moskova: AVP, Fond: Ref about Turkey,
Op.: 3, D.: 3, Pap.: 2.
5.
Statement from the Central Committee of Russian Communist Party, Temmuz 1920, Moskova,
AVP, Fond: Near East, Op.: 3, Por.: 1, Pap.: 2.
6
Internal Party Report, RCP(B), 20 Şubat 1921, Moskova, TsPA, Fond:5, Op.:2, D.:2.
(Pravda, “Türk halkının sadık evladı” olarak nitelediği Mustafa Suphi ve
yoldaşlarının katlini 31 Ocak 1951 günü sert bir dille eleştirdi. Makalenin
Türkçesi: İştiraki.)
7.
From Zinoviev to Lenin, Trotsky, Radek and Bukharin, 14 Kasım 1921; Moskova,
TsPA, Fond:5, Op.:3, D.:141.
8.
Report on the communist movement in Turkey, from Pavlowitch to Lenin, for the year
1921, Moskova, TsPA, Fond:5, Op.:3, D.:213. Ayrıca bkz.: Pavlowitch, “Greek-Turkish
Communists”, Kommunisticheski Internatsional, 17, 4427–8.
9.
Protokoll des dritten Kongresses der Kommunistischen Internationale (Moskova,
22 Haziran- 12 Temmuz 1921, Hamburg, 1921), 998–9.
10.
Komintern bir aygıt olarak parçalanmadı, Rus Komünist Partisi Dışişleri
Seksiyonu’na dönüştürüldü. Diğer komünistlerin iç işlerine müdahale etmeyi
sürdürdü. (Dimitrov’s record of a conversation with Stalin on 20 April 1941 (Politbiuro
TsK RKP (b). Dokumenty, 505, 794–5).
11.
Yeni Çağ Komünist ve İşçi Partilerinin Teori ve Enformasyon Dergisi
(1976) Sayı. 12, 1111–14.
12.
Cumhuriyet, 11 Haziran 1968.
13.
Bu bilginin kaynağı, 1970’te İstanbul’da Sosyalist Gençlik Derneği üyesi olan
Zülfikar Erdoğan ile Mart 2004’te yapılan röportajdır.
14.
Yeni Çağ Komünist ve İşçi Partilerinin Teori ve Enformasyon Dergisi (Ocak
1978), 1, 71–87.
15.
K. Atay, “1 Mayıs 77 Neden ve Nasıl Kana Bulandı”, Bianet, 1 Mayıs 2013,
Bianet, (erişim tarihi: Haziran 2017);
R. Arslan, “1 Mayıs 1977”, 30 Nisan 2014, BBC (erişim tarihi: Haziran 2017).
16.
Gemalmaz, 1989: 20 ve 53.
17.
E. Özkök, “Kutlu ve Sargın’ı Hatırladınız mı?”, Hürriyet, 22 Nisan 2004 (erişim tarihi:
Haziran 2017); “4 Haziran 1990: Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) resmen
kuruldu”, Marksist (erişim tarihi: Haziran 2017).
18.
“TKP-SİP oyununa devam ediyor!”, Indymedia, 9 Eylül 2005 (erişim tarihi:
Haziran 2017); Ürün
(erişim tarihi: Haziran 2017); “TKP’de miras kavgası: 10 yaralı”, Habertürk 5 Nisan 2012, (erişim tarihi:
Haziran 2017).
Kaynakça:
Arcayürek, Cüneyt (1989) Darbeler ve Gizli Servisler, Ankara, Bilgi Yayınları.
Aybar,
Mehmet Ali (1968) Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm, İstanbul, Gerçek
Yayımevi.
Belli,
Mihri (1970) Yazılar 1965–1970, Ankara, Sol Yayınları.
Brown,
Cameron S. (2008) “The One Coalition They Craved to Join: Turkey in the Korean
War”, Review of International Studies, 34, 1.
Cebesoy,
Ali Fuat (1955) Moskova Hatiraları, İstanbul, Vatan Neşriyat.
Feyizoğlu,
Turhan (2004) Deniz, İstanbul, Ozan Yayıncılık.
Gemalmaz,
Mehmet Semih (1989) Human Rights, İstanbul, Arnac.
Gökay,
Bülent (1993) “The Turkish Communist Party: The Fate of the Founders”. Middle
Eastern Studies, 29, 2.
Gökay,
Bülent (1997) A Clash of Empires: Turkey between Russian Bolshevism and British
Imperialism, 1918–1923, Londra, I. B. Tauris.
Göksu,
Saime & Timms, Edward (2006) Romantic Communist: The Life and Work of Nazim
Hikmet, Londra, Hurst Publishers.
Güzel,
M. Şehmus (1995) “Capital and Labor during World War II”. En Quataer, D. ve
Zurcher, E. (Yh), Workers and the Working Class in the Ottoman Empire and
the Turkish Republic, 1839–1950 içinde, Londra, I. B. Tauris.
Hale,
William (2000) Turkish Foreign Policy 1774–2000, Londra, Routledge.
Lazic´,
Branko M. & Drachkovitch, Milorad M. (1972) Lenin and the Comintern,
Stanford, CA, Hoover Institution Press, Stanford University.
Lenin,
V. I. (muhtelif yıllar years) Lenin Selected Works, Moskova, Progress
Publishers.
Nadi,
Yunus (1955) Çerkes Ethem Kuvvetlerinin İhaneti, İstanbul, Sel Yayınları.
Riddell,
J. (Yh.) (1993) To See the Dawn: Baku, 1920–First Congress of the Peoples of
the East, New York, Pathfinder. Türkçesi: PDF.
Tunçay,
Mete (1967) Türkiye’de Sol Akımlar 1908–1925, Ankara, İletişim Yayınları.
van Bruinessen, Martin (1984) “Popular Islam, Kurdish Nationalism and Rural
Revolt: The Rebellion of Shaikh Said in Turkey (1925)”, En Bak, J. M. ve
Benecke, G. (Yh.), Religion and Rural Revolt, Manchester, Manchester
University Press.
White,
Stephen (1974) “Communism and the East: The Baku Congress, 1920”. Slavic Review,
33, 3. Türkçesi: İştiraki.
Yerasimos, Stefanos (2001) Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, İstanbul, Belge Yayınları.




