Bizim Devrimimiz

Biziz bu dünyanın yarısı
Geri kalanı da sırtımızda.
Toprağımızın her bir karışı işgal altında
O dünyanın yarısı benden ırak iken
Seni tanımıyorum bile ben.
Sen de biliyorsun şiddeti
Benim gibi.
Analarımızın acısı,
Bu ülkenin anıları
Zihnimize kazılı.
Tarihimizde oradan oraya göç etmeler,
Yerinden yurdundan edilmeler,
Yeniden taşınıp gitmeler yazılı.
Evlerimizden alınıp götürülmüşüz ve
Tekrar geri dönüp dönmeyeceğimizi
Merak edip duruyoruz.
İkimizin de geceleri tekrar
Tekrar
Anlatılan hikâyelerle dolu ve uykusuz.
Onların bizlere yaptıklarını anımsayıp
Duruyoruz.
Sen ve ben
Siyasetçilere baktığımızda
Bir işe yaramayan, zayıf,
Kullanılıp atılan,
Akılsız piyonlar ve
Kuklalardan başka bir şey görmüyoruz.
Ayrık otu misali
Yerden fırlamış gibiler.
Bizse devrim yolunu
Bir yana sapmadan yürüyenleriz.
Kendi vatanında
El-Halil 20. Sokak’ta
Onu bayrak gibi göğe yükseltenleriz.
Her yandan namlular çevrilse üzerimize
Biliriz çocukların
Ekmekten mahrum kalmaması gerektiğini.
Emel içindi bu şiir:
İsrail askeri vurdu onu on yedi yaşında
Evinin önünde kitap okurken.
Einav içindi bir de:
Askerler eve girip
Öldürdüler onu
iki yıl sonra.
– Neymiş senin şu devrim,
Bir daha anlatsana.
Şiir Anne Mae içindi:
Kızılderiliydi,
İnfaz ettiler hiç acımadan.
Cesedini kara, soğuğa bırakıp gittiler.
Sırf sesi biraz fazla çıkıyor diye öldürdüler.
– Neymiş senin şu devrim,
Bir daha anlatsana.
Mülteci kamplarındaki kadınlar içindi:
Yarıdan fazlası zorla çalıştırılıyor,
Karın çamurun içinde kesiyorlar
Bebelerinin göbek bağlarını.
– Neymiş senin şu devrim,
Bir daha anlatsana.
Bu şiir, evden ancak cesetleri çıkabilen
Kadınlar içindi.
– Neymiş senin şu devrim,
Bir daha anlatsana.
Tecavüze uğrayan kadınlar içindi.
Milletin namusuna leke sürdün dediler onlara.
Kürtaj suçtur dediler sonra,
Lal ol, taş gibi sessiz ol kâfi diye
Bağırdılar kulaklarına.
– Neymiş senin şu devrim,
Bir daha anlatsana.
Sen ve ben.
Sokaklarda dövüşen biziz.
Bizimle yürür Kızılderili hareketi
Ve intifada.
Evlerimize hizmetçi olarak
Dönmek yok yazgımızda.
Kızları okula gitsin diye para biriktiren
Arap kadınlar içindi bu şiir.
Shannen için yani,
Bir şeyler öğrenmeye cüret etmiş
Tüm kadınlar içindi.
Sen ve ben,
Bir milletiz.
Gazze’deki kavganın ateşini
Her yana taşıyan
Analar ve kızlar içindi bu şiir.
Sen ve ben.
Biz, direnişiz.
Bu şiir,
Konuşmaması,
Yazmaması,
Okumaması,
Düşlememesi,
Hissetmemesi
Söylenen ama bunları
Gene de yapan kadınlar içindi.
Sen ve ben.
Devrim dediğin
İşte biziz.
Erica Violet Lee
Devamını oku ...

Üç Yanlış Bir Doğruyu Götürmez

1990'lar sonrası ideolojik alanda Marxizme karşı bayrak olarak yükseltilen radikal demokrasi ve post marxizmin günümüzde en üst seviyeye ulaştığı bir gerçeklik.
Buna karşı Marxizme sarılmaya çalışanların “doğmatik, gerici” olarak nitelendirildiği bu ortamda, dün HDP ve H. Kaplan vesilesi ile yaşanılanları anlamamak gayet normaldir sanırım.
Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao'nun “dogmatik-tarihi geçmiş sınıf indirgemeci” fikirleri karşısında Laclau, Mouffe, Hardt ve Negri’nin fikirlerine sarılanların “Alla alla, Hasip abi bunu yapamaz” diyerek şaşırmaları da normaldir.
Sınıflar mücadelesinin artık temel alınamayacağını, temel alınması gerekenin ırk-kimlik-cins-kültürel alan olduğunu savunan ve devrim düşüncesinin yerine sistem içinde kalarak, en geniş demokrasiye ulaşmayı hedef alan post-marksizmin bu topraklarda kök salması ve yeşermesi hiç de zor olmadı. Tıpkı dünyanın diğer coğrafyalarında olduğu gibi.
Güney Amerika'da Chavez'ci yönelim, Yunanistan'da Syriza'nın yolu, o topraklardaki devrimci dinamiğin sönümlenerek, sistem içine hapsedilmesini sağladı.
Bu ülkede ise Kuruçeşme Toplantıları ile başlayan süreç, 2000'deki hapishane katliamları sonrasında devrimci hareketin çözülmesine ve post-marxizm ırmağına sessiz sedasız girişlerini izledi tarih.
Ve nihayetinde sınıf mücadelesini programına almayan “tüm renkleri” bünyesinde barındıran, sistem içinde kalarak, sistemle sadece sandıkta hesaplaşmayı salık veren HDP'de birleşti “devrimci” çoğunluk.
Hâl böyle olunca, sınıfsız bir mücadelede H. Kaplan'ın “Partide Türk başkan istemiyoruz” söylemini yadırgamak, kınamak, hoş görmemek neye yarar?
Komünistleri, devrimcileri sınıf penceresinden uzak bir program ve parti içerisinde eriten bir gerçeklik kınanmalıdır önce.
H. Kaplan'ın söylemi yanlış ve geridir evet, ama sınıfın yerine ırk, kimlik, kültürel alan, cins vb. sorunları temel alan bir hareket için ne kadar abestir, tartışılır! Zira sınıfsal bakışı temel almayan her hareketin çıkacağı nokta bu zeminlerdir.
Ezilenlerin ortak paydasını üretim ilişkilerindeki çelişkide buluşturamazsanız, her “burjuva-proletarya” sözünü “sınıf indirgemeci” diyerek lanetlerseniz, çıkacağınız her dağın doruğunda H. Kaplan ile karşılaşacaksınız. Şaşırmayın sayın post-marxistler!
Yani demem o ki; H. Kaplan'ın -ezilen ulus milliyetçiliği- duygusu ile de olsa o cümleleri sarf etmesi yanlış.
HDP'nin o sözü anında “ırkçılık” olarak değerlendirmesi yanlış.
Sırrı S. Önder'in “ırkçılığa” karşı eleştirisini ırkçı Oda TV aracılığı ile yapması yanlış.
Bu olayda doğru olan tek şey; sınıf mücadelesini yok sayan her hareketin tüm yollarının “Şaşıfelek Çıkmazı”na ulaşacağıdır. Üç yanlış bir doğruyu götürmez!
Selin Kaya
Devamını oku ...

Müslümanlar ve Komünistler

Kutsal Olmayan İttifak: Müslümanlar ve Komünistler
“Doğu, devrimin meşalesini tüm Batı Avrupa’ya taşıyacak devrimci bir kazandır.”[1]
[Sultan Galiyev, 1920]
Komünizm ile İslam arasındaki ilişkinin kısa bir değerlendirmesini yapmak güç bir iştir. Bunun nedeni, kısmen ilgili sahanın genişliği, kısmen de elde konuya dair güncel ve tatmin edici bir rehberin mevcut olmamasıdır. Kısa zaman önce Yaacov Ro’i, 1941 sonrası döneme ilişkin ayrıntılı bir çalışma kaleme aldı, ancak bu bile sadece Sovyetler Birliği’ndeki İslam ile sınırlı.[2] Bundan ayrı olarak, konunun farklı yönlerine ilişkin yapılan yayınlardaki sayısız ehil inceleme üzerine çalışma yapmak suretiyle özet bir çalışma kaleme almak da mümkün. Yazındaki söz konusu eksiklik giderilmeyi bekliyor. Bu çalışmada böylesi bir yükün altına girilmeyecek ama konuya dönük yaklaşımın muhtemel ana hatlarına dair kısa bir takdim yapılacak.
Marksist sol ile politik İslam arasındaki ilişkinin tarihi 1917 Rus Devrimi’ne dek uzanır. Rus Devrimi, nüfusun yüzde onunu teşkil eden, yaklaşık 16 milyon müslümanın yaşadığı bir imparatorlukta cereyan etmiştir. Bolşevikler, müslümanların da rejimin elinde cefa çektiği, çok milletli ve çok inançlı olan, çarlık imparatorluğunu miras almışlardır. Çarlığın devrilmesi, imparatorluk tarafından inkâr edilen dinî hürriyetlerini ve millî haklarını talep etmekte olan milyonlarca müslümanı radikalleştirmiştir. Çarlığın devrilişi, Rus olmayan azınlıklarca büyük bir coşku ile karşılanmıştır.
1917’de Moskova ve Kazan’da müslüman kongreleri tertiplendi. Mazlum milletlerin kendi kaderlerini tayin etme haklarına ve köylülüğe toprak verilmesine dönük ajitasyon yapan Bolşevikler, devrimin Rus olmayan topraklara taşınması noktasında önemli bir destek buldular. Din hürriyeti, eski Rus imparatorluğuna mensup mazlum halklar için Bolşeviklerce teşvik edilen millî hürriyetin önemli bir ayağıydı. Bolşevizm, “Sovyet rejimi eliyle kurulan yeni hükümet organlarında toplaşan”[3] birçok müslümanı cezbetti. Lenin’in aldığı kararlardan biri de “Rusya ve Doğu’nun Emekçi Müslümanları”na yönelikti. Bolşevikler, müslümanların politik öfkeleri ile bütünleşmek derdindeydiler. İkinci Tüm Rusya Müslüman Komünist Örgütleri Kongresi’nde (Kasım 1919) yaptığı konuşmada Lenin şunları söylemekteydi:
“Sosyalist devrim, esas olarak ya da sadece devrimci proleterlerin her ülkedeki kendi burjuvazisine karşı verdiği bir mücadele olmayacaktır -hayır, bu mücadele, emperyalizm tarafından zulme uğrayan tüm sömürgelerin ve ülkelerin, tüm bağımlı ülkelerin milletlerarası emperyalizme karşı verecekleri bir mücadele olacaktır.”[4]
Bolşevikler, solcu müslümanları saflarına kabul ettiler ve sonuç olarak komünist parti üyeleri arasındaki müslüman oranı yaklaşık yüzde 15’e çıktı. Orta Asya’da bu oran yüzde 70’e ulaştı. Bolşevik liderler, Batı emperyalizmine karşı “cihad” çağrısı yaptılar. Lenin’in de ifadesiyle, sömürgeci kontrolünde olsun ya da olmasın, yereldeki tüm yönetici sınıflara karşı mücadelelerinde İslamcılara destek verilmeliydi. Lenin, bu “şaşırtıcı müttefik”i komünistlerin dinî faaliyetle herhangi bir temas içinde olmamaları gerektiğine inananlara karşı büyük bir kuvvetle savundu. Lenin’e göre, “sömürgeler” dünyasındaki bu tarz hareketler, geleceklerinin emperyalist güçlere karşı mücadele eden Avrupalı işçilere bağlı olduğu hususunda ikna edilmeliydiler, ayrıca bu ikna gayreti de ikili bir yaklaşıma muhtaçtı.
Cedidizm ve Bolşevizm
Cedidizm, “usul-i cedid” (yeni yöntem) adı altında 19. yüzyıl süresince Rus İmparatorluğu’nda şekillenmiş, müslümanlara özgü bir reform hareketidir. Eğitim reformu savunusu ile yola çıkan hareket, zamanla politik bir harekete dönüşür. Cedid hareketinin en ünlü liderlerinden biri, İstanbul ve Paris’te çalışmış, Avrupa eğitimi almış Kırımlı bir Tatar olan İsmail Gaspıralı’dır (Gasprinski). Gaspıralı, 1883’te Tercüman gazetesini yayımlamaya başlar. Ekonomiden dinî kurumlara değin bir dizi konuda yazıların yer aldığı gazete, müslüman pratiklerinin modernizasyonu için kampanya yürüten Cedidîlerin başlıca yayın organı olur. Gaspıralı’nın inancına göre, müslümanlar, Batılı devletler ve halklar arasında hızla değişen politik ve kültürel ilişkiler, İslamî yenilenmenin hızlı bir biçimde gerçekleşebilmesi için gerekli doğru koşulları oluşturmuştur. İsmail Bey, Orta Asya’yı ziyaret eder, onun da etkisiyle 1897’de Andican’da, 1898’de de Tokmak ve Semerkant’ta Cedid okulları açılır.[5]
1917 Devrimi sonrası Cedid hareketinin kimi kısımları bir tür “İslamî sosyalizm”e dönüşür. Ancak Edip Halid’in de ifade ettiği üzere, Cedidîlik, “mevcut literatürün iddiasının aksine, birleşik bir hareket olarak görülemez.” Orta Asya’daki Cedidîler, söylemlerinde Avrupa Rusya’sındaki Cedidîlerin sembollerini, kinayelerini ve mecazlarını kullanırlarsa da bu, onların kendi yerelliklerinde aynı anlamı ihtiva ettiğini göstermez.[6] Esasen müslüman reformu, Rus imparatorluğundaki konumlara bağlı olarak değişen kimi hedefler ve sonuçlar bakımından farklılık arz eden ayrı yönlerden ilerler. Kazan Tatarlarında reform hareketi, radikal bir biçim kazanır. Burada hareket, milliyetçi, sosyalist ve Rus karşıtı bir konum alarak Tatar komünizminin ocağı hâline gelir. Tatar komünizminin en önemli isimleri Molla Nur Vahidov ve Sultan Galiyev’dir.[7] Tersine Dağıstan’da müslüman reformcular görece daha ılımlıdırlar. Bunların esas olarak ilgilendikleri husus, toprak reformu önerilerinin şeriat karşıtı olduğuna ilişkin suçlamalar karşısında kendilerini korumak ve gelenekçi muhaliflerine nazaran kendilerinin gerçek birer müslüman olduklarını kanıtlamaktır:
“Ağustos 1917 tarihli Köylü Kongresi’nde şeriat, yüce otorite olarak kabul edildi, şeriata ilişkin kimi alıntılardan istifade edilerek, toprağın işleyene ait olduğu karara bağlandı. Böylelikle şeriatçılar, sosyalist grupların ve toprağa aç köylülerin şeriatı tarafından dövülmüş oldular.”[8]
Türkistan’da Cedidîler, Aralık 1917’de, Kokand’da özerk bir devlet kurarlar ve köktenci bir retoriğe başvurarak, “şeriata dönüş” çağrısı yaparlar.[9] Buhara’da Genç Buharalılar, başta halkın ekseriyetince destek gören emirin teokratik yönetimini deviremezler.[10] 1920’de iktidara geldiklerinde ise gayet ılımlı bir siyaset yürütürler. Buhara Halk Cumhuriyeti’nin 1921 tarihli anayasasının 26. Madde’sinde, “Hiçbir yasa İslam’ın temel ilkelerine aykırı olamaz.”[11] hükmü yer alır.
Gene de “Cedid”, terim olarak, süreç içinde sahip olduğu değeri yitirmez. Tüm bu hareketler, kimi temel özellikler noktasında ortaktırlar. Kur’an ya da sahih Hadis’in doğrulamadığı hiçbir bidati kabul etmezler ve tüm Batı hâkimiyetini reddederler. Rusya bağlamında Batı’ya yönelik söz konusu red, mutlakiyetçi çarlık rejiminin devrilmesini ifade eder. Ancak bu hedef, aynı zamanda müslüman olmayan devrimciler tarafından da paylaşılmaktadır. O hâlde sosyalistlerle ve komünistlerle işbirliği yapmak mümkündür. 1917 Ekim Devrimi’nin başarısı Cedidîleri saf tutmaya zorlar: Edip Halid’in tespitiyle Cedidîlere göre, özünde 1917 “Hakikat Ânıdır”.[12] İktidara gelen Bolşevikler, Orta Asya’daki Rus hâkimiyetini, en azından teorik olarak, savunmamaktadırlar, bu da Cedidîlerin onlara yakınlaşmaları için gerekli zemini hazırlar. Ancak gene de ilgili tercih bir ânda yapılamaz. Geçici hükümetin devrilmesi Cedidîler arasında pek de coşkuyla karşılanmaz. Hâkim ruh hâli, esas olarak tarafsızlık yönündedir. Genç Buharalı “Abdülrauf Fıtrat’ın Hürriyet’te yazdığı üzere, “Bolşeviklerin ya da muhaliflerinin safına geçmek, şu ân için gayet ihtiyatsız ve aptalca bir hareket olacaktır. Bizim millî haklarımıza dokunmadıkları sürece her iki tarafa da muhalif değiliz.”[13] Sovyet müslümanlarının Ekim’e dönük tepkileri her yerde aynı değildir; 1917 süresince birleşmeye dönük teşebbüsler boşa çıkmış, her bölge kendi yoluna gitmiştir. Gruplar, ancak iç savaş sonrası Sovyet devletinin himayesi altında yeniden birleşebilmişlerdir.
Ekim 1917 sonrası Bolşevik hükümetini kaç Cedidînin desteklediğini tahmin etmek imkânsızdır. 1918 Haziran’ında Türkistan Komünist Partisi kurulur ve “kısa sürede çok sayıda Cedidî saflara katılır.” Cedidîlerin gazetesi Hürriyet Semerkant Sovyeti’nin yayın organı olur. Yaz 1918’de Taşkent Sovyeti Cedidîlerin eliyle teşkil edilir. “Sovyet, karşı devrimci ulemayı tutuklar, bu olay, Müslüman toplumun ortadan ikiye bölündüğünün delilidir.”[14] Ekim 1917’de muğlâk bir tavır takınmış olan Abdülrauf Fıtrat, kendini tüm kalbiyle Bolşevik davasına adar. Yazar, esas olarak Avrupa emperyalizmini kınayan yazılar kaleme alır. 1919’da “Avrupalı emperyalistler, ahlâksızlık ve yıkımdan başka bir şey vermediler Doğu’ya. Her ne kadar Doğu’ya gelip ‘medeniyet okulları ve insanlık üniversiteleri açacağız’ dedilerse de kerhane ve meyhane dışında bir şey açmadılar” diye yazar.[15]
Tatar Mir Said Sultan Galiyev 1892’de Ufa’da doğar. 1917’ye kadar hiçbir politik angajmanı olmayan, sıradan bir gazetecidir. Ancak Rus imparatorluğunu yıkan devrimci olayları şevkle selâmlar ve bunu büyük bir fırsat olarak değerlendirir. Molla Nur Vahidov ile birlikte müslüman millî komünizm teorisini geliştirir. Bu teoriye göre, marksizm, İslam toplumunun özel kimi niteliklerine uyum sağlayabilmek için değiştirilmelidir. Tarihsel açıdan bu eğilim 1918’de başlar ve 1928’de sona erer. Kimi vakit çelişkiler arz eden milliyetçilik, komünizm, anarşizm ve elbette din gibi farklı ideolojiler arasında bir sentezi öngörür. Müslüman millî komünistler, genelde İslamî hayat tarzının ve marksizmin tanım itibarıyla uyumlu olduklarına inanırlar, aksine bu ikisi birlikte var olabilir ve hatta birbirini tamamlayabilir. Kısa vadeli hedef, Orta Asya’da Rus değil, müslüman olan bir komünist parti tarafından idare edilecek özerk bir devlet kurmaktır. Parti komünist ise de halka sosyalizmi takdim etmeyecek, “gerici müslüman din adamları” dâhil, sömürücü sınıflara karşı gerçekleştirilecek toplumsal devrim uzak bir geleceğe ertelenecektir.[16] Din karşıtı propaganda, Galiyev’e göre, ancak Tatarlar, Başkırlar ve Kazaklar gibi Sovyet Rusya’nın en gelişkin müslüman milletleri arasında yapılabilir. Bu propaganda, Türkistan, Hive ve Buhara’da tavsiye edilmez, zira “buradaki halklar Tatarların aşmış oldukları gelişme aşamasına henüz ulaşamamışlardır.”[17] Galiyev’in bolşevik idarî yapıda hızla yükselmesi ve Stalin döneminin tasfiye hareketi dâhilinde aniden itibar kaybetmesi ve karalanması, sonraki kuşaklarca ilk dönem Sovyetlerin millet siyasetindeki vaatler ve hayal kırıklıklarına ilişkin bir mecaz olarak kullanılır.
Sultan Galiyev iyi bir örgütçü ve hatiptir. İç savaş süresince Merkez Askerî Müslüman Birliği’nin ve Doğu Halkları Komünist Örgütleri Merkez Bürosu’nun başkanlığını yapar, ayrıca Halkın Milliyetler Komiserliği’nde üye olarak bulunur. Bu son görevi ile birlikte o, Sovyetler Birliği’ndeki devlet yapısında, en yüksek seviyedeki tek müslüman olma hüviyetini de kazanmış olur. Sultan Galiyev, kendi görüşleri için yıllarca mücadele eder ve iktidardaki Bolşeviklerin müdahaleleri sonucu hayal kırıklıkları yaşar. Henüz birlik cumhuriyeti statüsü kazanmamış Tatarlar ve diğer müslüman grupları için dezavantajlı olacağını düşündüğü Stalin’in yeni federal hükümet planına (SSCB) karşı çıkar. 1922 sonunda Sultan Galiyev, Stalin’in millet siyasetine açıktan itiraz eder ve Mayıs 1923’te de tutuklanır. Kısa süre sonra serbest bırakılsa da partideki ve Bolşevik yönetimi altındaki tüm konumlardan uzaklaştırılır. Haziran’da Merkez Komite’nin dördüncü konferansında Stalin tarafından komplo kurmakla ve ihanetle suçlanır.[18] Konferans onu partiden ihraç ederek, “Sultan Galiyevcilik sapması” (Sultangalievshchina) suçundan mahkûm eder. Suçlarını itiraf eden ve bir süre sonra serbest bırakılan Galiyev, 1928’deki ikinci tutuklamaya dek gazeteci olarak çalışır. Bu tutuklama ardından 1930’da “Sultan Galiyevci karşı devrimci örgüt” üyesi olarak diğer 76 kişi ile birlikte yargılanır. Dava sonucu verilen idam cezası sonradan kaldırılır, 1934’te serbest bırakılır ve Saratov’da yaşamasına izin verilir. Ancak 1937’deki üçüncü tutuklamanın ardından Ocak 1940’ta idam edilir.
1923’te Sultan Galiyev’in itibar kaybetmesinin sembolik bir önemi mevcuttur: Artık Sovyetler, millî komünizmin fikrini desteklememektedir. Ancak müslüman karşıtı bir siyasete geçildiğine ilişkin de ortada herhangi bir kanıt da yoktur. Stalin de yukarıda bahsedilen dördüncü konferansta bu iddiayı yalanlamıştır. Konferansta Stalin, “yerel gelenekleri ve koşulları dikkate almaksızın Rus modelinin farklı milletlere nakledilebileceğine inanan solcular”a saldırır.[19] Bu aşamada Cedidîlerin inançlarını terk etmeksizin Sovyet sistemi içinde çalışmaları mümkün hâle gelir. Bazıları isyan eden Basmacılara katılırken, (Fıtrat dâhil) ekseriyet, legaliteden yana saf tutar, zira bunlar, sonradan Özbekistan’ın parçası olacak Halk Cumhuriyeti içinde faaliyetlerini sürdürebileceklerini düşünmektedirler.[20] Yereldeki müslüman komünistler, yirmilerde, parti aygıtının kontrolünde kalarak Moskova’nın talimatlarına uygun reform ve yeniden örgütlenme siyasetlerini sürdürürler.[21] Bu döneme “korenizatsiya” (yerlileşme) adı verilir.[22] 1918 tarihli (vakıfların millîleştirilmesi[23] ve şeriat mahkemelerinin tasfiyesini öngören) radikal yasama süreci, yasa kitabında yer almasına karşın, 1922’den sonra zorla dayatılmak üzere, ertelenir. Hans Bräker’in tespitine göre, 1927’ye dek uzanan bu dönemde Sovyet devleti İslam’a “görece yumuşak davranmıştır.”[24]
Sömürgeciliğe Karşı İslam’la Kurulan İttifak
Bolşevikler için yirmiler, anti-emperyalist devrimin en parlak dönemidir. Bu dönemde hem Batı’nın müslüman dünyadaki iktidarını devirmek hem de müslüman toplumu dönüştürmek amacıyla İslam ile ittifak kurmak mümkündür. Bu ittifakı mümkün kılan, İslam’ın toplumsal açıdan devrimci olan yönüne dönük temel bir vurgu ile yorumlanabilme ihtimalidir. 7 Aralık 1917’de iktidara geldikten kısa bir süre sonra Bolşevikler, Doğu’nun Emekçi Müslümanlarına Çağrı Metni’ni kaleme alırlar. Bu metinde, “sizlerin inançları, gelenekleri, millî ve kültürel kurumlarınız hür ve dokunulmazdır” denilmektedir.[25]
Anti-emperyalist müslüman radikalizmi ve komünizm arasındaki ilişki, Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’in kurucu ilkeleri ve yönetimi tarafından da pekiştirilip desteklenir. Komintern, 1919’da, Rus Komünist Partisi’nin yönetimine göre yabancı komünist partilerin faaliyetlerinin koordine edilmesi amacıyla Moskova’da kurulur. O dönemde Lenin’in genel kanaati, Birinci Dünya Savaşı’nı müteakip yaşanan kaosun koşulladığı devrimci ortamın Batı’nın kapitalist yöneticilerine karşı işçi sınıfı dayanışmasını ve dünya devrimini ateşleyecek tümüyle yeni bir milletlerarası komünist örgütlenmeyi gerektirdiği yönündedir. Komintern’in merkezi Moskova’da olmalıdır, çünkü pratikte sosyalist olan bir ülkenin böylesi bir örgütlenme için merkez olması gayet doğal bir durumdur.
Komintern’in yapısı, Rus Komünist Partisi modeline dayanır, bunun nedeni, Rus hâkimiyetini güvence altına almak gibi sinsi bir planı yürürlüğe koymak değil, Rus partisinin devrimi başarıyla gerçekleştirmiş yegâne parti olmasıdır. Ancak 1920’de parti tüm yabancı komünist partileri Moskova’ya tabi kılmaya başlar. Bunda Komintern’e giriş için belirlenen 21 maddelik karar etkili olur. Komünistlere kendi ülkelerindeki silâhlı güçler içinde propaganda yapmaları, köylülerin desteklerini kazanmak için gayret göstermeleri ve mazlum milletlerle sömürge halkların kurtuluşunu gerçekleştirmeleri talimatı verilir. Tüm partiler, işçi sınıfı hareketi içindeki reformist ve merkezci unsurları hızla temizlerler ve onların yerine komünistleri getirirler. Pasifizmi mahkûm ederler ve “Komünist Parti” ismini alarak tüm bağlayıcı kararların altına imza atarlar. Ayrıca 21 maddeyi reddeden parti üyelerini ihraç ederler. Komünist partiler, “demokratik merkeziyet” ilkesi uyarınca kendilerini yeniden yapılandırılırlar ve “her bir Sovyet cumhuriyeti”nin çıkarlarını açıktan savunurlar.
İyi ya da kötü, Rusya dışında kurulan komünist partiler, Sovyetler Birliği’nin ideolojik müttefiki ve dış siyaset aygıtıdırlar. Komintern, diğer iki enternasyonalden ayrışarak, millî partiler birliği olmaktan çıkar, bunun yerine farklı ülkelerde kolları olan tek bir komünist parti olarak örgütlenir. Kongreler arası geçen dönemde Yürütme Komitesi en yüksek otoritedir. Komite’nin tek tek ülkelerdeki partilerin merkez komitelerine paralel ve onu aşan kimi yetkileri vardır. Bu yetkiler, ona dünya devriminin idarî merkezi olma hüviyeti kazandırır.
Başlarda Komintern esas olarak yüzünü Batı’ya çevirmiş bir örgüttür. Üyelerinin önemli bir bölümü Batı ülkelerinden gelmektedir, bu da Batılı sanayileşmiş ülkelerde gerçekleşecek dünya devriminin hızla yakınlaştığı inancını güçlendiren bir etmendir. Bolşeviklerin genel kanaatine göre, her şeyi düzleyecek olan proleter devrim Avrupa’da gerçekleşmek üzeredir. Ancak 1920 Güz’ünde Sovyet liderleri korkuyla, Batı’daki devrimin henüz eli kulağında olmadığını tespit ederler. Almanya ve Macaristan’daki hatalar ile Sovyetler Birliği ile mağlup Merkez Güçler arasında anti-komünist rejimlerin teşkil ettiği yekpare bir bölgenin oluşturulması, onları analizlerini yeniden gözden geçirmeye iter. Batı’da dünya devriminin yaklaştığına ilişkin fikirlerini terk etmeseler de dikkatlerini yeniden Doğu’nun ortaya koyduğu devrimci potansiyele çevirirler.
Geçmişte de Asya ile meşgul olmuş olan Lenin, Ekim 1920’de, Polonya’daki savaş sonrası Batı’daki devrim umutlarının suya düşmesi ardından, gözlerini Batılı güçlerin elindeki sömürgelere çevirir. Bu ülkelerde söz konusu emperyalist güçleri yaşamaları için gerekli hammaddelerden ve pazarlardan mahrum edecek, burjuva nitelikte bir dizi milliyetçi devrim görür. 1920’deki neredeyse tüm yazı ve raporlarında Asya’ya işaret ederek, şu türden değerlendirmelere yer verilmektedir:
“Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki devrimci işçi sınıfı hareketini engelleyen en önemli sebeplerden biri, finans kapitalin eline geçen sömürge mülkiyeti ve aşırı kârlarla bu ülkelerde giderek görece büyük ve istikrarlı bir hâl alan emek aristokrasinin yaratılmış olmasıdır.”[26]
Eğer Avrupa Bolşevikleri mağlup edecek olursa, Asya onların güçsüzleşen ruhlarını diriltmeyi bilecektir. Bolşevik liderliği, kapitalist dünyanın komünizmin Batı’daki başarısından önce sömürgeleri kaybederek zayıflamasına karar verir ve Doğu’daki devrimin, emperyal kontrolün sistemsel yıkımının Batı’daki devrimi takip etmesi gerektiğini düşünür. Devrimci mücadeledeki kilit unsur budur, zira “doğrudan sömürgeci bağımlılığa tabi mazlum milletler ile İran, Türkiye ve Çin gibi yarı-sömürge ülkeler dünya nüfusunun yüzde yetmişini teşkil etmektedirler.”[27] Komintern’in 1920’deki ikinci kongresinde Lenin yeni Doğu yönelimini, “Sovyetlerin Doğu Siyaseti” başlığı altında resmen takdim eder. Lenin, daha ileri giderek, Sovyet yardımı ve propagandası önerir ve Asya’nın Avrupa devriminden önce kapitalist aşamayı aşarak, doğrudan sosyalizme geçmesi ihtimalinden söz eder:
“Şurası hatırda tutulmalıdır ki Batı, Doğu’nun hatırına yaşayabilmektedir; Avrupa’nın emperyalist güçleri esas olarak Doğu’daki sömürgeleri sayesinde büyümektedir, ancak aynı zamanda bu güçler kendi sömürgelerini silâhlandırıp onlara dövüşmeyi öğreterek Doğu’da kendi mezarını kazmaktadır.”[28]
Sovyet dış politikası her ne kadar tam anlamıyla bir Doğulu ya da Batılı yönelim içinde olmamışsa da 1920 sonrası Doğu’daki devrimci beklentilere dönük ilgide ciddi bir artış gözlemlenir ve Doğu’da mevcut olan politik eğilime dönük tutarlı bir kayma yaşanır.
Komintern stratejisinin bir parçası olarak Sovyet yanlısı komünistler, Doğu’daki anti-emperyalist millî kurtuluş hareketleri ile dayanışma içinde olunması gerektiğini söylerler. Bolşeviklere göre, Ekim Devrimi “aydınlanmış” doğu ile “köleleştirilmiş” Doğu arasında bir köprü kurmuş, bu köprü, Eylül 1920’de Azerbaycan’ın Bakû şehrinde Komintern destekli Doğu Halkları Kurultayı’nda sömürge halklara Sovyet liderliğinin yaptığı çağrı için gerekli zemini teşkil etmiştir. Sonrasında Komintern, Bakû’de Doğu Halkları Propaganda ve Eylem Konseyi’ni kurmuştur. Sonuçta Bolşeviklerle Doğulu müslüman halklar arasında sayısız bağlantı kurulur, birçok Asyalı devrimci, Sovyetler Birliği’nde eğitilir, tüm bu gelişmeler, Batı için muazzam sonuçlar doğurur.[29]
1920 sonrası Bolşevikler, söz konusu köprüyü Batı emperyalizmine karşı komünistlerle Doğulu milliyetçiler arasındaki birleşik cepheye dönük müdafaaları ile güçlendirmeye çalışırlar. Böylelikle Sovyet hükümeti, “birlikte barış içinde yaşama” ve komünist parti ile hareketleri ezen gerici milliyetçi hareketlere karşı ilgili parti ve hareketlere dönük “kardeşçe yardım”ı birleştiren çok yönlü bir stratejinin üzerinde yükselen alternatif politikalar uygulamaya başlar. Bu esnek strateji, kendi “dava”sını ve etkisini güçlendirmek için Sovyetler Birliği’nin hedef ülkelere girmesini mümkün kılar. Ayrıca söz konusu strateji, komünist partiler, enternasyonal örgütler ve hatta bazen gerici partiler türünden eldeki tüm araçların kullanılmasına imkân verir. Sonuçta Sovyetlerin istediği belli bir komünist partinin başarısı değil, ülkenin dış politika hedeflerine ulaşılmasıdır. Dünya komünizmi, herkese açıktan ilân edilmiş, uzun vadeli bir hedeftir, ancak Sovyet devletinin çıkarlarına ait acil hedefe göre ikincildir.
Bakû Doğu Halkları Kurultayı
Birinci Doğu Halkları Kurultayı 1-7 Eylül 1920 tarihleri arasında, Sovyet Azerbaycan’ının Bakû şehrinde toplanır. Kurultayda yirmiden fazla Asya ülkesinden gelen yaklaşık iki bin delege hazır bulunur. Delegeler, Bolşevik liderler ve Batı proletaryasının delegeleriyle birlikte emperyalizme karşı mücadelenin ve dünya devriminin ortak stratejisini tartışıp tarif ederler. Bakû Kurultayı Ekim Devrimi’nin açtığı devrimci dönemin önemli olaylarından biridir. Kurultay, millî ve sömürge karşıtı devrimler bağlamında (işçi sınıfının önderlik rolüne vurgu yaparak) “çifte devrim” stratejisinin gerekliliğini bir kez daha vurgular ve bunun Batılı proleterlerin mücadelesi ile doğu halklarının mücadelesinin birleştirilmesinde kilit bir nokta olduğunu tespit eder.
Doğu Halkları Kurultayı Britanya’nın da ilgisini çeker. Komintern’in kurultaya dönük çağrı metni ilkin 3 Temmuz’da Izvestiya’da yayımlanır; metin esas olarak “İran, Ermenistan ve Türkiye’nin köleleştirilmiş halkları”na çağrıda bulunmaktadır. Türk halkından İstanbul’u ve Batı Anadolu’yu kontrol eden Müttefik devletlerine karşı direnmeleri istenmektedir.
“Anadolu köylüleri! Britanya, İtalya ve Fransa hükümetleri İstanbul’u namlularının ağzında tutuyorlar: Sultan’ı mahkûm ederek, onu altı yıldır süren savaş yüzünden zaten yoksul düşmüş olan Türk halkını daha da rahat soyabilmek için Türkiye maliyesinin yabancı bankerlere peşkeş çekilmesini ve Türkiye topraklarının bütünüyle parçalanmasını kabul etmeye zorladılar.
Anadolu köylüleri! Yabancı işgalcilere karşı mücadele etmeniz için Kemal Paşa’nın bayrağı altında acilen toplanmaya çağrılıyorsunuz ama aynı zamanda biz biliyoruz ki, paşaların İtilaf Devletleri’ne mensup vahşi hayvanlarla barış yaptığı bir süreçte mücadeleyi ileri sıçratacak kendi halk partinizi, köylü partinizi kurmaya çalışıyorsunuz.”[30]
Orconikidze ve Zinoyvev, Doğu meseleleri ile ilgili kimi deneyimlere sahip Bolşeviklerin yardımıyla, kurultayın ana örgütleyicileri olarak Lenin tarafından seçilirler: böylelikle Anastas Mikoyan, Neriman Nerimanov ve Mir Said Sultan Galiyev, delegelerin katılımı ile ilgili kuralları belirleyecek olan Örgütlenme Bürosu’nu (Orgburo) teşkil ederler.[31]
Bolşevizmin Doğu halkları arasındaki prestijinin artırılması amacını güden böylesi bir Müslüman kurultayının toplanmasına tüm komünistler taraftar değildir. Ünlü Bengalli komünist M.N. Roy, vefatı ardından Hindistan’da yayımlanan hatıratında, Bakû Kurultayı fikrine muhalif olduğunu açık bir biçimde dile getirmektedir. Roy, böylesi bir kurultayın sadece Doğu’da gerçekleşecek bir devrim için yeterli olmayacak bir ajitasyon aracı olduğu hususunda Bolşeviklerle tartışır. Hatırat’ında şu ifadeleri kullanır:
“Lenin, benim inatçılığım karşısında hoşgörülü bir ifade ile gülümsedi; Zinovyev, onun iradesine karşı çıkan, daha önce örneğine rastlanmayan bu türden bir cüret karşısında öfkelendi; Radek, benim ham bir biçimde ortaya koyduğum ciddiyetle alay etti. Nihai herhangi bir sonuç doğurmasa da İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a uykusuz birkaç gece geçirmesi kesin olan böylesi bir canlı eğlenceden neden mahrum olalım ki.”[32]
Bolşevik liderliğin yüksek komutası, Radek’in nüktedan görüşüne katılmış olmalı ki kurultay için resmî izin verilir ve Kurultay, 1 Eylül 1920’de[33] 1891 delegenin katılımı ile açılır.[34] Bu delegelerin 1.273’ü komünist, 226’sı parti üyesi olmayan kişilerden oluşmaktadır. Sadece 55’i kadındır. Türkler, 235 delegeyle en büyük ulusal gruptur. Katılımcıların 192’si İranlı, 157’si Ermeni ve 100’ü Gürcü’dür. Ayrıca 8 Çinli, 8 Kürd ve 3 Arap delege de vardır.[35]
Kurultayın temel amacı, ilân edildiği biçimiyle, Doğulu milletler arasında anti-emperyalist bir platform teşkil etmektir.[36] Mustafa Kemal’in yürüttüğü türden millî kurtuluş hareketlerine dönük verilen desteğin önemi, platform tarafından birçok kez dillendirilir. “Yabancı emperyalist boyunduruğa” karşı birleşik cephenin ruhunun, tecrit edilmiş bir sima olarak Enver Paşa ve Ankara hükümetinin resmî temsilcisi tarafından yapılan coşkulu konuşmalardaki ifadelerle pekiştirilmesi hayli ilginçtir.[37]
Bakû Kurultayı, müslüman dünyası genelinde propaganda aracı olarak kullanılacak bir belge olan “Doğu Halklarına Çağrı” metnini yayınlamayı ilkesel olarak kabul eder. Çağrı, bütünüyle Britanya’yı hedef almaktadır. Komintern, Britanya’yı “mazlum” Doğu halklarına hükmetme niyeti ile hareket eden ve Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren güçlenen büyük bir imparatorluk olarak değerlendirmektedir.[38]
Britanya karşıtı ajitasyon, iki yıl önce katledilmiş 26 Bakûlü komiserin Britanya emperyalizminin kurbanları olarak övüldüğü, kurultayın son oturumunda doruğa çıkar. Aynı gün, ölenlerin aileleri ve delegelerin katıldığı bir cenaze töreni düzenlenir.[39] Azerbaycanlı parti ve devlet görevlileri ile kurultay delegeleri ve Komintern temsilcileri, komiserlerin anısına Britanya karşıtı konuşmalar yaparlar.[40]
Bakû Kurultayı’nda birçok konuşmacı, İslam ve komünizm arasında herhangi bir karşıtlığın bulunmamasına dönük vurgularda bulunurlar. Örneğin Halkın Milliyetler Komiserliği’nden Anatoli Skaçko’nun tespitiyle, “İslam dini köken olarak dinî komünizmin ilkelerine dayanır, bu ilkelere göre, hiçbir insan, bir başkasının kölesi olamaz ve tek karış toprak bile özel kişilerce mülk edinilemez.”[41] Öte yandan Zinovyev de “esas olarak Britanya emperyalizmine karşı yürütülecek bir cihad” başlatmaları ile ilgili olarak “Doğu halkları”na yönelik ateşli bir konuşma yapar.[42]
Komünistlerin müslümanlarla ittifak arayışı ile ilgili karar almaları sadece ilk adımdır. Başarı ya da başarısızlık, kısmen komünistlerin yaklaşımları ile ilgilidir. Bolşevikler, kendi elleriyle hiç gereği yokken kimi engeller oluştururlar. Lenin’in 1920’deki İkinci Komintern Kongresi’nde yapılan birkaç küçük değişiklikle birlikte kabul edilen Millet ve Sömürge Meseleleri Üzerine Tezler’i müslümanları destek vermekten alıkoyacak şu türden ifadelerle yüklüdür:
“Hanlara, toprak sahiplerine ve mollara vd. ait konumun pekiştirilmesi ile kurtuluş mücadelesini birleştirme gayretindeki panislamizm ve benzeri eğilimlere karşı mücadele etmek gerekmektedir.”[43]
Aynı şekilde Zinovyev de Bakû Kurultayı’ndaki “cihad” çağrısına karşın, “tüm dobralığı ile” şu tespiti yapmaktadır:
“Panislamizm ve Muhammedîlik ve benzeri eğilimler bizim safımızda değildirler. Bizim siyasetimiz çok farklı.”
Bu tespit doğruysa da hiç diplomatik değildir. Komintern’in 1922 tarihli dördüncü kongresinde Endonezyalı komünist Tan Malaka, Komintern’in panislamizme dönük saldırılarının davaya ciddi ölçüde zarar verdiğini iddia eder.[44]
Yukarıda da belirtildiği üzere, Bolşeviklerin iktidarlarını pekiştirmelerinden 1927’ye kadar geçen süre zarfında İslam’a ve müslümanlara yönelik resmî yaklaşımlar genelde esnek ve uzlaştırıcıdır. 1920-21 arası dönemde yaşananların acı hatırasını diri tutan Bolşevikler, Sovyetler Birliği’ndeki müslüman halklarla çatışma içine girmeyi göze alamazlar. Sosyo-ekonomik ortam da müslümanlara dönük ılımlı bir yaklaşımın sürdürülmesini gerekli kılmaktadır. Yirmilerin başı, ülkede millî ve politik itiraza yol açmayan, uzlaşmaya dayalı Yeni Ekonomi Politikası’nın (NEP) hüküm sürdüğü bir dönemdir. Ülkedeki müslümanların ekseriyeti büyük ölçüde köylülerden oluşmakta, NEP esas olarak köylüler lehine bir politika olarak işletilmektedir.
Sömürge karşıtı ittifak, aynı zamanda müslüman direniş hareketlerinin (ya da mevcut olduğu kimi durumlarda müslüman hükümetlerin) kendilerine uzanan dostluk elini sıkmaya hevesli olmalarına bağlıdır. Ortada gayet renkli bir resim mevcuttur. Çok sayıda müslüman düşünür, ilkesel olarak, komünist hedefleri onaylamaktadır. Örneğin Endonezya’da, yirmili yılların ortasında hayli faal olan Hacı Muhammed Misbah, komünizm ile İslam arasındaki muhtemel bir ittifakın geliştirilip kamusallaştırılması için çalışmaktadır. 1925 tarihli İslamizm ve Komünizm isimli makalesinde Misbah, her ikisi arasındaki benzerliği net bir dille ifade etmektedir:
“İslam dinini ilga etmeyi amaçlayan kimi fikirler ortaya atmaktan hoşlanan ama öte yandan da kendilerinin komünist olduğunu iddia eden tüm dostlarımız, ya gerçek komünist değildirler ya da komünist konumu henüz kavrayamamışlardır. İslam olduğunu söyleyip komünizmi reddedenlere gelince, korkarım ki onlar da ya gerçek müslüman değildirler ya da İslam dininin konumunu tam olarak kavrayamamışlardır.”
Misbah’a gore, bunun temel sebebi, Şeytan’ın ortaya koyduğu yeni gayretinin adı olan kapitalizmin mümini Allah’tan uzaklaştırmasıdır. “Neyin doğru neyin yanlış olduğunu hiç düşünmeden, sadece yiyecek veya kâr elde etmek isteyenler, doğru yoldan sapmışlardır.”[45] Bu tarz görüşlere sahip olma noktasında Misbah yalnız değildir. 1926’da Cava ve Sumatra’da gerçekleşen komünist ayaklanmalar, iki şeytana karşı devrim vazeden ulema liderliğinde cereyan etmişlerdir: “Allah’tan uzaklaşmayı ve açgözlülüğü teşvik eden kapitalizm ve İslam dünyasını tehdit eden emperyalizm.”[46]
Mısır’da müslüman modernizminin lideri Şeyh Muhammed Raşid Rida, kimi zaman Bolşevik duygulara destek sunan sözler sarfetmektedir:
“Bolşevizm sadece sosyalizmin diğer bir adıdır. Müslümanlar, onun başarılı olmasını ummalıdırlar, zira müslümanlar da işçidirler ve aynı zulümün çilesini çekmektedirler.”
Ancak Rida bu noktada kendince bir şerh düşer ve “ komünizm, şeriatla uyumlu değildir” der.[47]
Sovyet Rusya’da Tatar aydın ve komünist Hanefi Muzaffer, 1922’de şu tarz iyimser cümleler kurmaktadır:
“Her şey müslüman halkları komünizme dâhil olma meyline sokmuştur.”
Cedid ilahiyatçısı Musa Carullah Bigi ise aynı fikirlerle 1925’te şu tespiti yapmaktadır:
“Rusya’da âdil ve eşitlikçi bir rejimin doğmasını koşullayan büyük bir devrim muzaffer olmuştur. Müslümanlar, bu eşitliğin, güvenliğin ve barışın tadını çıkartmaktadırlar.”[48]
Ancak madalyonun bir de öteki yüzü vardır. Komünist (ya da sosyalist) toplumsal hedeflerin onaylanması, kâfirlerin kendi çıkarları adına ortaya koydukları birer seküler ideoloji olarak bunlara yönelik bir itirazla el ele gider. Bunun dışında vakıf mallarına el konulması ya da kılık-kıyafet ile kadınların durumu gibi kimi alanlarda yapılan değişiklikler İslam’a dönük birer saldırı olarak görülür. Endonezya’daki hikâye, bu bakımından gerçekten öğreticidir. Burada başlangıçta Sarekat İslam içinde komünistlerle modernist müslümanlar arasında belirli bir işbirliği söz konusudur.
Sarekat İslam, Çinlilerin ticarî hâkimiyetine, Hollanda’nın politik yönetimine ve Hristiyan misyonerlerin dinî saldırılarına karşı Endonezyalıları korumak amacıyla 1912’de kurulmuş bir kitle hareketidir.[49] Bu hareket, SI içindeki Jogjakarta grubunun hareketin kontrolünü özel bir kongre sonucu ele geçirip EKP’yi (Hint Adaları Komünistleri Birliği)[50] merkez yönetimden ihraç ettiği Ekim 1921’e dek devam eder. İhraç edilen ve artık kendisine Kızıl SI diyen (Tan Malaka’nın ifadesiyle, 100.000 kişilik üye toplamının 30.000’ini teşkil eden)[51] şubeler komünist olduklarını eskisine nazaran daha gür bir biçimde vurgulamaya, böylelikle modernist İslam ile daha fazla çatışma yaşamaya başlamışlardır. Leslie Palmier’in yazdığına göre, “Sarekat Islam içindeki EKP’ye karşı verilen mücadele, Jogiakarta’daki dinî modernistler            eliyle yürütülmektedir.”[52] Cava’nın iç kısımlarında, daha çok kırsal kesimde yaşayan, görece daha gelenekçi müslümanlar komünistlerle işbirliği kurarlarken, şehirlerdeki modernist müslüman hareketler, EKP’yi hasım bir kuvvet olarak görmektedirler.
Bu dönemde dünyanın başka bir bölümünde, Orta Asya’da, muhalif gelenekselci müslümanlar komünizme karşı çıkarlarken, modernistlerin en azından belli bir bölümü (Cedidî Hareket) Bolşeviklere katılırlar ve 1920’lerin sonuna dek onlarla işbirliği yaparlar. Bu iki yaklaşım arasındaki farkın iki ana nedeni vardır.
Cava’daki abangan müslümanlarının gelenekselciliği Kur’an değil, yerel ritlere dayanmaktadır. Esasında muhalifleri de onların müslüman olmadıklarını düşünmektedirler. Dahası şehirlerin önemli bir bölümü, Batı emperyalizminin ilham verdiği ekonomik kalkınmanın merkezleridirler, şehirlerde yaşayan santri müslümanları ise kırsaldaki muadillerine nazaran daha varlıklıdırlar. Bu nedenle ilgili meselede “gelenekselcilik” iktidar ve servetin varislerine değil, bunlara sahip olmayanlara işaret eder. Orta Asya’da ise aksine, Cedidîliğin muhalifleri hem ruhanî hem de seküler, tüm geleneksel yöneticilerdir ve bu yöneticiler yarı feodal, azgelişmiş devletleri ve Kuzey Kafkasya’daki kabile tabanlı toplumları yönetmektedirler. Cedidîlik ise Avrupa Rusya’sındaki kısmen Batılı, görece daha modern şehirlerdeki gelişmelere tanık olmuş aydınların çalışmalarının bir eseridir.
Müttefik Olmaksızın Emperyalizme Karşı Mücadele Etmek
Lenin’in ölümünü takip eden birkaç yıl içinde Bolşevik Parti ve Stalin kontrolündeki Komintern, devrimin ilk yıllarına has müslüman dostu yaklaşımını terk eder. İslam ile muhtemel ittifak, hem iç hem de dış siyasî gerçekler yüzünden imkânsızlaşır. Ancak ilgili değişim tedricen yaşanır. Bolşeviklerin İslam’a dönük yaklaşımlarını sertleştirmelerine ilişkin kimi işaretler, yirmilerin sonunda alınmaya başlanır. Bu, özellikle kültürel alanda tüm çıplaklığıyla görünen bir gelişmedir. Yirmilerin ortalarında Sovyetler Birliği’ndeki müslüman Türklerin kullandığı Arapçanın kaldırılmasını amaçlayan hareket, özellikle İslamî kültürü ve gelenekleri hedef almaktadır. Bu husus, 1926’da ilgili teklifi reddeden Sovyet memuru A. K. Abolin tarafından kabul edilmektedir: “Biz, Bakû Türkoloji Kongresi’nde tespit edilen bu hedefi (Latin alfabesine geçiş hedefini) ne ilân etmeli ne de teşviki yönünde gayret sarfetmeliyiz. Dindar Müslümanlar, bu görüşe düşmanca yaklaşacaklardır. Bizler, merkezî otoritenin Doğu haklarına yeni alfabeyi zorla dayatmakla suçlanmasına izin vermemeliyiz.”[53] 1926’da Türkî halkların temsilcilerinin önemli bölümünde Latin alfabesinin takdimine karşı ortak ve uzlaşmaz bir muhalefet zuhur eder. Destek, sadece Türkmenlerden, Azerbaycanlılardan ve Başkırlardan gelir.[54] Ayrıca Latin alfabesine geçişi destekleyenler, kendilerinin İslamî kültürü zayıflattıklarını kabul etmemektedirler. Bunlar, Arap alfabesinin okuryazar olma noktasında zor olduğundan “çocukların analitik kapasitelerini azalttığı” argümanı ile kendilerini savunmaktadırlar.[55] Muhalefete rağmen Latin alfabesi 1927’den itibaren uygulamaya konulur. Görünüşe gore, 1927 yılı Sovyet müslümanları için birçok hususta önemli bir dönüm noktasıdır.
1926’da Militan Tanrısızlar Birliği, din karşıtı propagandanın güçlendirilmesini talep eder, Zhenotdel (Komünist Parti’nin kadın seksiyonu) da komünistlerin kadınlara yönelik bir zulüm olarak gördükleri peçenin Orta Asya’da kaldırılmasına ilişkin bir kampanya önerisinde bulunur. Bu kampanya da 1927’de başlar ve hücum adını alır. Taşkent’teki (Özbekistan’ın başkenti) yerel parti liderleri merkezden gelen bu talimattan hayli rahatsız olurlar ve dışarıda peçesiz gezme konusunda kendi eşlerini bile ikna edemeyeceklerini söylerler.[56] Ama gene de kampanyayı yürütmek zorunda kalırlar. Peçe (paranca) yereldeki halk tarafından dinî bir mecburiyet olarak görülmekte ve cemaate dönük sadakatın bir sembolü kabul edilmektedir. Dolayısıyla kadın partili eylemcilerin talimatları uygulamaya dair gayretleri, Shoshana Keller’in ifadesiyle, “kadınlara yönelik şiddet dalgasını tetikler.”[57] Peçenin kaldırılmasına ilişkin kampanya, İslam’a dönük genel saldırının bir parçasıdır. Bu saldırı, müslüman okulları, İslamî mahkemeler, camiler ve evkaf gibi birçok dinî kurumun ezilmesini ve devredışı bırakmasını, ayrıca müslüman parti görevlilerinin atılmasını öngörür.[58] Keller’in tahminine göre, 1927-39 arasında Özbekistan’da müslüman din adamlarının yaklaşık yüzde yetmişi tutuklanır, katledilir ya da faaliyet dışı bırakılır.[59] Birçok cami kapatılır. Ancak burada esas olarak niyet edilen, müminlerin ibadet edecek yer bulamaması değildir. 8 Nisan 1929 tarihli Rusya Cumhuriyeti’ndeki dinî kurumlarla ilgili yasa, dinî grupları yasaklamaz ama onların hükümetin sıkı kontrolüne girmelerini sağlar. 36. Madde’ye göre bir cami, “kapatma işlemi müminleri dinî ritüelleri icra etme imkânlarını ortadan kaldırmıyorsa” kapatılabilir. İslam’a karşı kampanya 1930’da başlar ve uzun süre devam eder.[60] Kampanya, yerini kolektivizasyon ve sanayileşmeye ilişkin görece daha acil önceliklere bırakır. Dolayısıyla İslam, “gözden ırak olduğu sürece” her yerde var olmaya devam eder.[61]
Peçenin kaldırılmasına ilişkin kampanya, Stalin tarafından uygulamaya konulan genel “büyük değişim”in bir parçasıdır sadece. Stalin, 1928’de SBKP’nin rakipsiz lideri hâline geldiği noktada parti ve Sovyet hiyerarşisi ile genel olarak toplum içinde bulunan gerçek ya da muhayyel hasımlarına karşı şiddetli bir saldırı başgösterir. Binlerce insan yargılanıp idam edilir, diğer birçok isim de ortalıktan kaybolur. Bu dönem süresince Sovyet hükümeti, müslüman bölgelerdeki Komünist Parti aygıtını Ruslaştırmaya başlar. Yereldeki birçok müslüman lider, “milliyetçi sapma” suçlaması ile tutuklanır. Sultan Galiyev, 1928’de ikinci kez tutuklanıp yargılanır. Bu gelişme, Sovyetler Birliği’ndeki tüm müslüman bölgelerdeki kampanyanın başlangıcını işaretler. Söz konusu bölgede bir dizi kültür, bilim, sanat ve yazın kurumuna karşı yoğun bir saldırı gerçekleştirilir.[62] Birçok müslüman komünist “dönek”, “hain”, “ajan-provokatör”, “sapkın”, “burjuva milliyetçisi”, “halk düşmanı” ve “Buharin-Troçkist kliğinin üyesi” olmakla suçlanır. İlk döneme ait tüm müslüman kadroların neredeyse tümü bu saldırılar sonucu tasfiye edilir.[63]
Sovyetler Birliği dışında ise Komintern’in 1928 tarihli altıncı kongresinde ilân edilen “sınıfa karşı sınıf” siyasetine dönüşü, anti-emperyalist hareketlerle işbirliğinin sona erdiğini ve komünist tecritçiliğin başladığını ifade etmektedir. Komintern’in aynı yıl geliştirdiği “Sömürgeler ve Yarı-Sömürgelerdeki Devrimci Hareket Üzerine Tezler” şu tespite yer vermektedir:
“Bu ülkelerdeki komünist partiler, kendilerini tüm küçük burjuva gruplar ve partilerden hem politik hem de örgütsel açıdan en net biçimde ayrıştırmalıdırlar.”
Gene de “millî devrimci hareketle geçici olarak kurulacak, gerçek devrimci hareketin ve temsilcilerinin komünistlerin yoluna engel çıkartmaması gereken işbirliğine de izin verilir.”[64] Ayrıca Otto Kuusinen de sömürgelerle ilgili raporunu kongreye takdim eder ve burada “komünist parti ile millî reformist muhalefet arasında kurulması muhtemel her türden bloğu reddeder.”[65] Başka bir deyişle, komünistler millî murjuvazi ve küçük burjuvazinin partilerinden uzak durmalıdırlar. Burjuva demokratik devrim mücadelesinde köylülüğe sadece proletarya önderlik edebilir, dolayısıyla (Komintern’in görüşüne göre) (Hindistan dışında) proletarya, sömürge ülkelerin önemli bölümünde mevcut olduğundan, bu görev, toplumsal bileşim nasıl olursa olsun, komünist parti tarafından ifa edilmelidir. Bu tecrit siyaseti, feodal ve burjuva ideolojisini karşıya alma kararı ile el ele gider. Bu nedenle Irak’ta yeni kurulmuş olan komünist parti, 1929’da din karşıtı bir kampanya başlatmış, burada “Arap kadınların aşağılanma ve cehaletin prangalarından kurtarılması”na ilişkin bir çağrı yapılmıştır.[66]
Halk Cephesi Resmi Değiştiriyor
Özellikle Almanya’da Nazilerin muzaffer olması gibi, genel dünya durumunda yaşanan değişimler, komünist politikada da belirgin bir değişimi koşullar. Genellikle bu tür politikalar, Komintern eliyle tüm dünya genelinde tatbik edilmişlerdir. Halk Cephesi, 1935’te gerçekleşen yedinci Komintern kongresinin bir sonucu olarak teşkil edilir. Yedinci kongre komünist stratejiyi dönüştürür. Tek başına hareket etmek yerine komünist partilere “anti-emperyalist halk cephesi” meydana getirmeleri çağrısında bulunulur. Cephenin başını millî reformistler çekeceklerdir. Millî devrimci ve millî reformist örgütlerle birlikte hareket edilecektir.[67] Bu noktada anti-emperyalist ve müslüman güçlerle ittifak mümkün hâle gelir. Ancak not etmek gerekir ki ilgili ittifak faşizme karşı mücadeleye tabi olacaktır, çünkü emperyalist güçlerin belli bir bölümü (Britanya, Fransa ve Hollanda) bu mücadelede müttefiktir, dolayısıyla anti-emperyalizm sadece bu sınırlar dâhilinde kabul edilmektedir. Fransız Komünist Partisi lideri Maurice Thorez’in tespitiyle, “sömürge halkların kendi kaderlerini tayin hakları hâlâ geçerlidir, ancak bu halklar bugün bağımsızlık talep etmemelidirler, zira faşizme karşı mücadelede sömürge halkların çıkarı Kuzey Afrika ya da Hintçini gibi bölgelerde faşizmin girişimleri lehine olacak bir tavır içine girmekte değil, Fransız halkı ile birleşmektedir.”[68]
Halk Cephesi Ağustos 1939’a dek devam eder. Bu tarihte Nazi-Sovyet Paktı imzalanır ve Komintern’in çizgisi bir kez daha değişir. “Faşizm” sözcüğü Komintern’in lügatinden geçici olarak çıkar. 1939-41 arası dönemde Ortadoğu’da önemli bir değişim gerçekleşmez. Genel anlamda anti-faşizmden “İkinci Emperyalist Savaş” olarak nitelenen tarafsızlık politikasına geçiş dönemi, Batılı komünistlere nazaran Doğulu komünist partiler için görece daha az travmatik sonuçlar doğurur. Anti-emperyalizm, her daim onların programlarında ana dayanak olmuş, 1939 olayları bu hususta hiçbir şeyi değiştirmemiştir.[69] Hindistan’daki komünist parti, belirlenen yeni çizgiden istifade ederek, müslümanları Hindistan Millî Kongresi’ne katılmaya çağıran eski konumunu terk eder. Bunun yerine, kongreyi Müslüman Birliği’ne dek bir konuma taşımaya çalışır ve bu noktada ülkenin iki egemen devlete bölünmesini talep eden Müslüman Birliği ile uzlaşılması çağrısında bulunur.[70]
Hitler’in Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırması, burjuva demokrasisi ile ittifakın yeniden tesis edilmesine dönük yolu hızla açar. Bu yolun yeni adı “Millî Cephe”dir. Dünya komünist partileri bu yeni çizgiyi kabul ederler. Ancak ilgili alanda dikkate alınması gereken bir dizi taktiksel sorun mevcuttur, zira Batı ile ittifakın sürekliliği, (Batı karşıtı ve dolayısıyla açıktan Mihver Devletleri yanlısı olan) millî kurtuluş hareketlerine destek verilmesi ile (Stalin’in öncelikli hedefi olan) Müttefiklerin savaş gayretlerine yardım etmek arasındaki ince çizgide yürümek suretiyle mümkündür. Genel anlamda ifade etmek gerekirse, Doğulu komünist partiler bu ip cambazlığında başarı sağlarlar. Halid Bektaş’ın Suriye ve Lübnan Komünist Partisi Millî Belgesi’ni takdim edişi bunun iyi bir örneğidir:
“Biz, ilk planda bir toplumsal reform partisi değiliz. Bizi millî hayatın çeperlerine fırlatıp atmak ve böylelikle millî hareketi tümüyle ele geçirmek isteyenlerin bir asılsız bir ithamıdır bu.”[71]
II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan zafer sarhoşluğuna ek olarak Stalin ve Batı arasındaki büyük ittifakın sürdürülmesi suretiyle komünist partilerin sömürge yönetimlerinden kurtulmaya çalışan müslüman dünyasındaki diğer gruplarla kurdukları ittifaklar da devam etme imkânı bulur. Savaş sonrası Afrika’dan Latin Amerika’ya, Ortadoğu’dan Asya’ya kadar birçok Üçüncü Dünya lideri millî duyguları ekonomik büyüme, politik eşitlik ve toplumsal ilerleme için bir eylem planına tercüme etme noktasında doğal bir kanal olarak Marksizm-Leninizme iltihak ederler. Bu liderler, özellikle Asya ve Afrika’daki müslüman toplumların liderleridir. İran gibi bağımsız devletlerde bile komünist politika son derece ılımlıdır. Ağustos 1946’da Tude (yeniden dirilen komünist partisinin yeni adı) Ahmed Gavam’ın koalisyon hükümetine iştirak eder. Belirli bir programa sahip olmayan parti, sadece Sovyet süngüleriyle Batı’yı ülkeden kovan Azerbaycan Demokrat Partisi’nin ayrılıkçı siyasetinin ezilmemesini talep eder. Bu dönem fazla uzun sürmez. Ekim 1946’da parti kapatılarak bir dizi sendikacı ve parti üyesi tutuklanır.[72] Hindistan’da ise komünistler savaş süresince görece bağımsız bir çizgi takip ederler. Ülkenin on altı parçaya ayrıştırılması kararını milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi uyarınca desteklerler. Müslümanların “özerk devletler kurma, hatta isterlerse, çoğunluğu teşkil ettikleri yerlerde ayrı bir yönetim tesis etme” hakları olmalıdır.[73] Ancak 1945 sonrası Hintli komünistler Kongre ile tekrar ittifak kurarlar. Uzun yıllar komünist faaliyet yürütmüş, köken olarak Hintli olan Palme Dutt 1946’da Hindistan’a gider ve “Pakistan için komünist destek efsanesi” dediği politikanın terk edilmesi hususunda komünistleri ikna etmeyi başarır.[74]
Soğuk Savaş ve Komünistlerin Yeniden Tecrit Edilmesi
II. Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği ile Batılı güçler arasındaki savaş dönemi ittifakı dağılır ve bir süre sonra da Soğuk Savaş başlar. Komünist partiler için bu gelişme, sola dönüşü ifade eder. Avrupa’da ilgili dönüşün etkisine ilişkin dolaysız bir dizi talimat yayımlanır. Talimatlar, esas olarak Sovyetler Birliği çizgisini katı bir biçimde takip eden Jdanov’un Eylül 1947’deki Kominform’un (Komünist Enformasyon Bürosu) ilk toplantısında yaptığı konuşmasında iletilir. Ona göre komünistler partiler, “emperyalist yayılmacılık ve saldırganlık planlarına karşı millî direnişe öncülük etmelidirler.”[75]
Yugoslavya, Arnavutluk ve Bulgaristan’da komünist rejimlerin tesis edilmesi suretiyle 1945 sonrası dönemde Doğu Avrupa’daki müslümanlar için yeni bir durum oluşur. Bağımsız dinî örgütlerin ezilmesi, geri kalanların yönetimlerinin ise devlet eliyle tayin edilmesini öngören stalinist model kısa vadede uygulamaya sokulur. Dinî mahkemeler ve dinî okullar kapatılır. Evkaf, devletin eline geçer. Sufi tarikatlar yasaklanır. Peçe, yasadışı ilân edilir. Süreç içerisinde politikanın uygulanması noktasında ciddi farklılıklar açığa çıkar. Yugoslavya’da 1948 sonrası Kominform’un ülke dışına çıkartılması ile camilerin inşaına izin verilir. Hac ziyaretine ilişkin tüm sınırlamalar kaldırılır. Çocuklar tekrar dinî eğitim almaya başlarlar. Müslüman din adamlarının eğitilmesi için yeni medreseler kurulur. Sufizm üzerindeki yasak kaldırılır. Genel anlamda Yugoslavya’nın “bağlantısızlar” hareketi içindeki konumu nedeniyle Tito bir reklâm niyetine, müslümanlara iyi davranır.[76] Arnavutluk’ta ise tam zıt yönde bir işleyiş hüküm sürmektedir. Stalin modelinin uygulamaya sokulduğu ilk yirmi yıl içinde Sünni cemaati ve Bektaşi Sufilerinin liderleri devletçe tayin edilirler. Buradaki amaç, Müslümanların dış dünya ile ilişkilerine mani olmak ve onların komünist hükümeti desteklemelerini sağlamaktır. Sonrasında Arnavutluk ateist bir devlet olduğunu ilân eder. Tüm ibadet yerleri kapatılır, dinî cemaatler dağıtılır.[77] Bulgaristan, Balkan komşularına nazaran arada derede bir konum alır. Kırklarda yürürlüğe giren tedbirler varlığını muhafaza etmekle birlikte, ülkede bin kadar cami, beş medrese ve yaklaşık beş yüz imam faaliyetlerine devam etmektedir.[78]
Avrupa dışında ise genel eğilim, komünistlerle millî burjuvazi arasındaki ittifakın dağıtılması yönündedir. Dolayısıyla Stalin, komünistlere cesaret vermeye ihtiyaç duyar. Yeni siyaset, 1928-34 arasında hüküm süren siyasete kıyasla daha inceliklidir, zira müslüman dünyadaki komünist partiler din karşıtı propaganda hususunda eğitilmemişlerdir. Kadınların statüsü ve aile hukukuna ilişkin uygunsuz sorular sorulmamaktadır. Genelde sömürgeci rejimlerle Hindistan ve Pakistan gibi burjuva milliyetçi devletlerin yıkılması için hızla bir kıyama geçilmesine dönük vurgularda bulunulmaktadır. Jdanov’un “iki kamp” teorisine göre, Hindistan ve Pakistan, Sovyetler Birliği ile müttefik olmadıkları sürece, düşman kampta kabul edilecektir. 1948’de Endonezya’daki Madiun ayaklanması, yeni siyasetin ilk meyvesidir. Ayaklanmaya önderlik eden komünist Musso, Ağustos 1948’de Sovyetler’deki sürgünden ülkeye dönmüş, Çekoslovakya’da komünistlerin kullandığı yolu takip ederek, kendisinin “Gottwald Planı” dediği planı yürürlüğe koyup iktidarı ele geçirmek istemiştir. Sosyalist Parti gibi komünist olmayan mevcut örgütler EKP ile birleşmeye ikna edilmiş ve Renville Anlaşması aracılığıyla emperyalistlerle uzlaşmak gibi temel bir hata yapmaları ile ilgili olarak özeleştiri sunmuşlardır.[79] Birleşme süreci, yereldeki EKP liderlerinin Madiun darbesi için silâh temin etmesi ile başlar. Bu kararın sorumlusu Musso değildir ama komünist dayanışma adına EKP ile bu olay ardından birleşir. Musso’nun umudu, eylemine İslamî bir meyil kazandırmak suretiyle müslümanların desteğini muhafaza etmektir: “Eğer bizler gerçekten kâfirler eliyle yok edilmesine karşı İslam’ı korumak istiyorsak, şimdi cihadın tam da vaktidir. Onlar, bizim dini yok edeceğimizi söylüyorlar ama biz esas olarak Hollandalıları yok etmek istiyoruz, dini değil.”[80] 1945’te tüm müslümanları birleştirip ülkeyi İslamî esaslara göre tesis etmek isteyen Masyumi Partisi[81] lideri Sukiman ikna olmaz ve müritlerine EKP’yi desteklememelerini söyler, “çünkü komünist bir Endonezya’da İslam’ın hayatta kalma şansı yoktur.”[82] Bu noktada Masyumi ile Milliyetçi Parti arasında derin bir ihtilaf doğar ve yürütülen siyaset bir dizi baskıcı müdahale ardından ordu eliyle yenilir.[83]
Hindistan’da parti içindeki hizipsel bölünmeler yüzünden ilk aşamada ciddi bir tereddüt yaşanır. Sovyetler Birliği Doğu uzmanı E. Zukov’un Temmuz 1947’de yazdığına göre, “Nehru zengin bir gericidir ve Kongre liderliği emperyalizme teslim olmuş burjuva bir kurumdur.”[84] Ancak P.C. Joshi liderliğindeki Hindistan Komünist Partisi, Aralık 1947’ye dek Nehru’yu desteklemeye devam eder. Söz konusu tarihte parti, “Nehru’nun siyasetinin İngiliz-Amerikan kampına dönük teslimiyetin siyaseti” olduğunu söyler.[85] Nihayet Şubat 1948’de partinin ikinci kongresinde (Kalküta) Joshi’nin yerini genel sekreter B.T. Ranadive alır ve “halkın demokratik devleti”ni hedefleyen, şiddete dayalı devrime dayanan “Ranadive çizgisi” benimsenir. Komünist politikanın bu aşaması da 1951’e dek devam eder. 1948’deki Kalküta Kongresi’nde kurulan Pakistan Komünist Partisi takip eden üç yıl süresince bir dizi grev ve köylü ayaklanması örgütler.[86] 1948’de Iraklı komünistler önderliğinde Vesbe (sıçrama) ayaklanması gerçekleşir. Başarısız olan bu halk ayaklanması, hem “millî burjuvazi”ye hem de Nuri Said’in feodalite yanlısı rejimine karşıdır.[87] Mısır’da 1952’de komünistlerle Müslüman Kardeşler’in ortaklaşa önderliğinde gerçekleşen bir isyan sonrası monarşiyi devirip iktidarı ele geçiren, Muhammed Necib ve Cemal Abdulnasır liderliğindeki Hür Subaylar, takip eden birkaç yıl içinde Sovyet basını tarafından birçok kez kınanır. Zukov, 1949’da konuyla ilgili yaklaşımını kısa ve özlü bir biçimde ortaya koyar:
“Kemalizm, Gandizm, Siyonizm veya Pan-Arabizm gibi gerici ve milliyetçi burjuvazinin çeşitli biçimleri, kesin olarak emperyalist gericilik safına geçmişlerdir.”[88]
Millî Kurtuluş ve Yaşadığı İkilemler
1953’te hem Stalin’in vefatı hem de Kore Savaşı’nın sona ermesi ardından Doğu ile Batı arasındaki ihtilaf, görece daha farklı ve daha ılımlı bir hâl alır. Kruşçev, dış siyaset bağlamında, “barış içinde bir arada yaşama” şiarını benimser. Müslüman dünya için bu şiar, Sovyet etkisinin şiddete dayalı değil, barışçıl araçlarla yayılmasına dönük gayretleri ifade eder. Nisan 1955’te Sovyet hükümeti, “millî bağımsızlıklarını güçlendirmek isteyen Ortadoğulu tüm devletlerle barışçıl bir işbirliği içine gireceğini” söyler.[89] Kruçşev, Ortadoğu’daki yeni bağımsız ülkelerin Batı ile çatışmaya yakın durduğunu tespit edememesinden ötürü Stalin’i eleştirir. Bu yaklaşım, devletler düzeyinde görece daha sıkı ilişkilerin kurulması için gerekli yolu açar ve yereldeki komünist partilere yenilenmiş bir dizi ittifak politikası takdim eder. Hem iktidar için mücadele eden anti-emperyalist müslüman hareketlerle hem de Mısır’daki Cemal Abdulnasır ve Endonezya’daki Sukarno gibi, başarılı milliyetçi devrimcilerle ittifakların kurulması mümkün olacaktır. Artık “millî burjuvazi” eleştirilmemekte, bunun yerine ilgili hareketler, “kapitalizmin ölmeye yüz tuttuğu dünyada ilerici hamleler” olmaları ve yeni bir tarihsel tarz ortaya koymaları sebebiyle övülmektedirler. 1957’de (yeniden birleşen) Mısır Komünist Partisi genel sekreteri Halid’in (Fuad Mursi) tespitiyle, “millî burjuvazi, dışarıdan sosyalist kampın, içeriden de halk kitlelerinin desteği olmaksızın ilerleyemeyeceğini kendi tecrübesiyle öğrenmiştir.”[90] Elbette her zamanki gibi kimi farklılıklar mevcuttur. Zira milliyetçiler, her ne kadar Sovyet yardımını kabul etmekten ötürü hoşnutsalar da komünistleri ülke içindeki bir tehdit olarak görmeyi sürdürmektedirler. Bunların tarafsızlaştırılması, üst yönetiminin kontrol altına alınması ya da ezilmesi gereklidir. Komünistlerin doğal olarak nihai hedefi ise iktidarı almaktır. Kruşçev, Nasır’ın Suriye Komünist Partisi’ne dönük baskı politikası ile ilgili kendi konumunu 1959’da açık biçimde ortaya koyar:
“SSCB’nin Arap ülkelerinin iç meselelerine müdahale etmek gibi bir niyeti yoktur, ne yaşanırsa yaşansın, SSCB, Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne dönük yardım ve destek politikasını sürdürecektir.”
Ona göre, Arap ülkelerindeki mevcut durum “komünist bir sistemin tesisi için uygun değildir.”[91] 1958’deki Temmuz Devrimi’ne dâhli sebebiyle önemli bir güç elde etmiş olan ve “ülkedeki temel politik güç”[92] olarak görülen Irak Komünist Partisi, Ağustos 1959’da, yeni hükümetteki hissesini muhafaza etmeye dönük gayreti ile ilgili “solcu hata”sından ötürü özeleştiri vermeye mecbur edilir ve bir daha böylesi teşebbüsler içine girmez.[93]
Müslüman dünyasının en uç doğu noktasındaki Endonezya’da komünist partinin politikası da temelde farklı değildir. Burada milliyetçi cumhurbaşkanı Sukarno liderliğinde millî burjuvazi hükümeti işbaşındadır, hükümet, muhalefetteki Müslümanlar (Masyumi) ve Sosyal Demokratlar (ESP) ile koalisyon kurmuş olan Endonezya Milliyetçi Partisi tarafından desteklenmektedir. EKP, Stalin’in vefatından önce onun millî burjuvaziye dönük sert siyasetinin terk edilmesi beklentisi içindedir: 1951’de geriye dönük olarak Madiun ayaklanmasını reddeder. Bu, partinin liderliğini ele geçiren Aidit, Lukman, Njoto ve Sudisman’dan oluşan dörtlü ekibin bağımsız olarak verdiği bir karardır.[94] 1952’de parti lideri D.N. Aidit, “millî burjuvazi”yi (Sukarno ve EMP) içeren ama “komprador burjuvazi”yi (Masyumi) dışarıda tutan bir “millî birlik cephesi” önerisinde bulunur. Sonrasında 1954’teki beşinci kongrede “gerçek manada ilerici bir hükümet” olarak görmemesine karşın, Ali Sastroamidjojo liderliğindeki EMP hükümetini destekleme kararı çıkar.[95] Bunun nedeni, Sastroamidjojo’nun komünistlerin de paylaştığı, Hollanda etkisini kırma ve Batı Yeni Gine’nin (Batı İryan) Endonezya’ya katılmasına ilişkin milliyetçi kimi hedefler güdüyor olmasıdır. Ayrıca komünistler, İslamî öğretinin merkezi unsuru olan “Tevhid”in kabul edilmesini de içeren, Sukarno’nun “beş ilke”sini (pankasila) benimsemeyi de kabul ederler. Bu temelde parti, müslümanlara seslenme imkânı bulmayı ya da en azından ateistlerin partisi gibi görülüp reddedilmekten kurtulmayı ummaktadır.[96]
Dolayısıyla müslüman dünyasında 1953 ile altmışların sonu arasındaki döneme, ilkin kurdukları rejimler 1955 sonrası SSCB tarafından “temelde ilerici ve sosyalizme meyilli” olarak nitelenen seküler milliyetçilerin (Nasır, Irak ve Suriye’deki Baas, Sukarno ve Nehru’nun) yükselişi ve zaferini, ikinci olarak da milliyetçilerle ittifak içinde olan ama öte yandan da milliyetçiliği aşıp sosyalizme doğru ilerlemeyi uman güçlü bir komünist hareketin gelişmesini içeren ikili bir süreç damgasını vurur. Hareketin giderek artan gücü, Ocak 1957’de ABD Başkanı Eisenhower tarafından da kabul edilir. Bu tarihte Eisenhower, “milletlerarası komünizm”i Ortadoğu’nun yüzleştiği “en büyük tehdit” olarak niteler.[97]
Komünist olmayan ülkelerin önemli bir bölümünde “İslamî sosyalizm” altmışlarda hayli popüler olur. Bu hareket, özünde seküler olan sosyalizmle dinî ilkeler arasında bir denge teşkil etmeye çalışır. Pakistan’da “İslamî sosyalizm” fikri, Pakistan Halk Partisi (PHP) kurucusu Zülfikar Ali Butto’da karşılığını bulur. Butto, Bangladeş’in Pakistan’dan ayrılması istekleri üzerinden cereyan eden savaştan 1973 yılına kadar Pakistan’da cumhurbaşkanlığı, 1977’ye kadar ise başbakanlık yapar. Askerî diktatörlük ve iç savaşla geçen uzun yıllar boyunca Butto’nun İslamî sosyalizmi toplumun birçok katmanında ciddi bir popülarite kazanır.[98]
Altmışlardan sonra müslüman ülkelerdeki komünist faaliyeti zayıflatan bir dizi etmen açığa çıkar. İlki, Sovyet politikalarının komünist partilerin altını oymasıdır. Altmışların ortasında Sovyetler’in millî demokratik devletlerle ilgili görüşü değişir: tek parti iktidarlarının ilerici politikalar benimsemedikleri sürece ortak olarak kabul edilmemeleri kararlaştırılır. Bu tespitin ardından ilgili devletlerde komünist partilere gerek olmadığı söylenir. Bu partiler dağıtılmalı ve komünistler yönetimdeki partiye katılıp kendi hedeflerini muhafaza etmek kaydıyla, içeride çalışma yürütmelidirler. Komünist partiler bu talimatlara her daim uyarlar. Mısır partisinden kendisini feshetmesi istenir, o da bu işlemi 1965’te gerçekleştirir; ancak Cezayir partisi illegal olarak faaliyetlerine devam eder. 23. SBKP Kongresi’nde Cezayir Komünist Partisi’ne tahsis edilmiş delege koltuklarında Cezayir Millî Kurtuluş Cephesi delegasyonunun oturması türünden can sıkıcı kimi olaylar yaşanır.[99]
Sudan partisi de kendisini feshetmeyi reddeder ve General Numeyri’ye karşı kısa ömürlü bir darbe teşebbüsünde bulunduğu 1971 yılına dek varlığını muhafaza eder. Parti, Mısırlıların yardımı ile iktidara gelir ve sonrasında kanlı bir biçimde bastırılır.[100] Bu çöküş dönemi, Sovyetler Birliği cephesinde yeni bir yönelimi koşullar. Komünist partilere fesih ve tek parti iktidarlarına tekil olarak katılma çağrısı yapmak yerine Sovyetler’deki yorumcular, partilere müstakil varlıklarını korumaları tavsiye ederler. Ancak bu partiler, hâlâ millî hükümetlere teslim olmak zorundadırlar.
Komünistlerin millî demokratlarla ittifakı geçici değil, uzun erimli bir bakış açısına dayanır. Bir dizi ülkede millî demokratik partiler, millî kurtuluş hareketi ile kapitalist olmayan kalkınmada önemli roller oynayan yönetici partilerdir. Bu hususta komünistler, söz konusu gerçeği kabul etmek ve herhangi bir rahatsızlık duymamak zorundadırlar:
“Proleter partiler duygularının esiri olamazlar, onlar nesnel bir sınıfsal analiz doğrultusunda hareket etmelidirler.”[101]
İkinci etmen, komünist partilerin her yerde baskı politikaları yüzünden harap olmalarıdır. Bu tür politikalara bağlı olarak çile çekmiş partilerin listesi hayli uzundur ama bu hususta verilen izahat da her daim kaba manada aynıdır. Baskı uygulanmıştır, zira bu partiler çok başarılıdır. Kitle desteği ve ordu içindeki ittifaklarla birlikte komünistler, neredeyse iktidarı ele geçirmenin eşiğine gelmişlerdir. Eski milliyetçi müttefikleri, bazen ABD hükümet ajanlarının yüreklendirmesiyle, bazen de millet dâhilindeki gelenekselci güçlerin yardımıyla komünistlerin iktidarı ele geçirme girişimlerini önlemişlerdir.
Endonezya’da EKP, tüm umutlarını “anti-emperyalist mücadele” dâhilinde Sukarno ile birlikte gerçekleştirilecek ittifaka bağlamış ve Cava’daki büyük toprak ağalarının mülksüzleştirilmesini sağlamak amacıyla 1963-65 arasında yürütülen kampanyadan ötürü zengin santri müslümanlarının düşmanlığını kazanmıştır.[102] EKP’nin 1964 tarihli toprak reformu kampanyası da vakıf sistemi altında ulemanın toprak ağaları ile aynı konumu paylaşması sebebiyle, dinî temelde duran tüm müslümanların partiden uzaklaşması ile sonuçlanır. Bu bağlamda Robert Hefner, “din ile servet arasındaki bağlantı”dan söz etmektedir.[103]
1965 katliamları öncesinde bile müslümanlarla komünistler arasında, 1964 Kediri yakınlarında ve Ocak 1965’te yaşanan örneklerde görüldüğü üzere, bir dizi çatışma yaşanır.[104] Eylül 1965’te Sukarno, Endonezya’nın devrimin ikinci aşamasına, yani sosyalizm aşamasına girmek üzere olduğunu ilân eder. Bu ilânı, ordu içindeki komünist yanlısı unsurlar eliyle gerçekleşecek darbe girişimi izler.[105] Darbenin bastırılması sonrası ordudaki üst düzey komutanlar, Suharto ve Nasution, EKP’nin bu darbenin sorumlusu olduğunu söyler. Sonrasında inkâr edilmesine rağmen, müslüman örgütlerin önemli bir bölümü, “EKP’nin imhası” için çağrıda bulunurlar. Muhammediye örgütü, “komünistlerin katledilmesinin dinî açıdan zorunluluk arz eden cihadın bir parçası” olduğunu söyleyen bir fetva yayınlar (7 Ekim 1965).[106] Katliama ilişkin tahminler farklılık arz etse de genel kabul gören rakam 500.000’dir.[107] Endonezya, müslümanların komünistlere yönelik baskı sürecine katılmaları bakımından sıradışı bir örnektir. Diğer yerlerde genelde baskı uygulayan askerlerdir, askerler, komünistlerin liderlerini yakaladıkları vakit idam etmektedirler.
Bu tip bir gelişme 1959’da Suriye’de yaşanır. Irak’ta 1963’te komünist lider Hüseyin Radi katledilir. Cezayir’de 1965’te Albay Boumedienne, komünistleri hükümetten ve MKC’den atar. Sudan’da 1971’de General Numeyri, komünist parti genel sekreteri Halid Mahgub’u idam eder.
Müslüman dünyasında kendilerine uygulanan şiddetli baskı politikaları yüzünden çile çekmenin yanında birçok komünist partisi, kendilerine zulmeden rejimlere dönük devam eden Sovyet desteğine bağlı olarak ortaya çıkan kimi iç hizipleşmelerden de mustariptir.[108] Çinli lider Mao Zedung’un ikna edici argümanları da bu parçalanma sürecini pekiştirir. Birçok örnekte Çin yanlısı komünist partiler, Moskova çizgisini takip eden partilere rakip birer parti olarak ortaya çıkarlar.
Altmışlarda yaşanan değişimin üçüncü etmeni, Arap dünyasında ve dışındaki milliyetçi rejimlerin 1967 Altı Gün Savaşı’nda yaşanan yenilgisi yüzünden itibarsızlaşması ile ilgilidir. Bu rejimler kendilerinin, Arap milliyetçiliğinin, belki de genelde tüm müslümanların, Filistinlilerin İsrail idaresinden kurtuluşuna ilişkin en popüler hedefine ulaşamayacaklarını göstermiş olurlar. Değişimin dördüncü ve son etmeni ise sosyo-ekonomiktir: müslüman toplumlardaki kimi şehirli seçkin unsurların elindeki petrol zenginliğinin giderek artması, onların, Batı kültürü ile kimi gelenekselci yöneticilerin gayretlerine rağmen, dünya ekonomisi ile bütünleşmelerini sağlar. Tüm bu eğilimlere dönük bir tepki olarak sadece Batılı ve komünist etkiye değil, ayrıca mevcut seküler milliyetçi yöneticilere karşı güçlü ve amansız bir İslamî direniş gelişir ve bu direniş, belli dönemlerde aşırı kimi mücadele yöntemlerine başvurur. Bu yeni gelişme, Sovyetler’i hem içeriyle (muhtemelen Orta Asya’daki Müslümanları etkisi altına alacağından) hem de dışarıyla (seküler milliyetçi müttefiklerin istikrarını tehdit edeceğinden) ilgili olarak hayli rahatsız eder.
Bölgenin büyük bölümü için politik İslam yeni bir olgudur. Mustafa Kemal’in hilâfeti kaldırdığı 1924 ile altmışlar arası dönem süresince, L. Carl Brown’un tespitiyle, İslamî politik faaliyet “sessiz”dir.[109] Uzun yıllar boyunca komünistler İslamî kültür ve geleneklerle ilişkili birçok meseleye dönük olarak belirli bir konumu benimsemişlerdir, ancak onlar yeni oluşan politik İslam türünden ciddi bir rakiple daha önce hiç yüzleşmemişlerdir.[110] Dikkate almaları gereken, her daim dört ana politik etmen olmuştur: seküler milliyetçiler, sömürgeci ya da sömürgecilik sonrası dönemin iktidarları, Sovyetler Birliği ve halk kitleleri. Şimdi İslam, sahneye politik bir güç olarak, ilk kez giriş yapmaya başlamaktadır.
Politik İslam’ın Yükselişi ve Sovyetler Birliği’nin Çöküşü
Sovyetler’in Afganistan’ı işgali, İran Devrimi ve Irak’ta Saddam Hüseyin’in 1979’da tek başına iktidarı ele geçirmesi esas dönüm noktalarıdır. Ancak Sovyetler’in Afganistan işgali, her şeyin ötesinde Sovyet hükümeti ile Sovyet topraklarındaki müslümanlar arasında mevcut olan uyumun aniden sona ermesine neden olur. Bu gelişme ardından komünist partiler için bir tecrit dönemi başlar. İslamî gruplar, artık her zamankinden daha büyük bir politik öneme sahiptirler (İran’daki devrim, Lübnan ve Filistin’de bazı hareketlere ilham verirken, Müslüman Kardeşler Şubat 1982’de Suriye’de ayaklanır.) Ancak bu partilerle kurulan ittifaklar, pratikte Sovyetler’in Afganistan müdahalesine verilen komünist desteğin güdümündedir.
Afganistan meselesine karşın, Sovyetler Birliği, müslüman müttefikleri ile iyi ilişkiler kurmaya çalışır. Sovyetler’de yayınlanan makaleler, İslam’ın ilerici doğası üzerinde durmaktadır. Örneğin Leonid Medvenko, 1980’de şu cümleyi sarf etmektedir:
“Her daim İslam bayrağını yükselten millî kurtuluş hareketi, mızrağının ucunu sadece emperyalizme değil, zamanla kapitalizmin temellerine de çevirmeyi bilmektedir.”[111]
Yeni İran hükümeti, bu türden açıklamalara pek ikna olmaz. Ayetullah Humeyni, hem Batı hem de Doğu’ya karşı esip gürler. Humeyni, Afganistan işgalini kınar:
“Mütecaviz Batı’nın yağmacılar ve işgalciler eliyle Afganistan’ı alçakça işgal etmesini lânetliyorum.”
Öte yandan Humeyni, İslam ile Marksizm arasında bağ kurulmasını reddetmektedir:
“Bazı insanlar, İslamî fikirlerle Marksist fikirleri katıştırıp İslam’ın ilerici öğretileri ile uyumlu olmayan bir yoldan, kendilerince bir karışım elde etmeye çalışıyorlar.”[112]
Bu dönemde Sovyetler-İran ilişkileri kopma noktasına gelir. Artık komünistlerin ülke içinde faaliyet yürütmeleri hayli güçleşmiştir. Tude’nin Tahran’daki bürosu İslamî militanlarca Temmuz 1980’de talan edilir. Sovyet hükümeti tepki vermez, bunun yerine, Humeyni’nin anti-emperyalist çizgisini destekleyen demokratik örgütlere ve Tude gibi diğer solcu güçlere karşı hareket eden dindar fanatikleri tahrik edenler”i eleştirir.[113]
Ancak süreç parti için giderek kötüleşir. 1983’te lağvedilir ve 45 komünist casusluk iddiası ile asılır.[114] Öte yandan seküler milliyetçi ortaklarla ittifak kurmak da giderek güçleşir. Irak’ta Saddam, Suriye’de Esad ve Mısır’da Mübarek eliyle yürütülen baskı politikaları bu türden ittifaklara mani olmaktadır. Sovyetler’in bu gelişmelere dönük cevabı, “uygun zamanı bekleme ve devrimci demokratik rejimlerin sosyalizme evrilmelerinin çok uzun bir süreç olduğuna kani olma”ları yönünde Arap komünistlerini teşvik etmek şeklinde olur.[115] Ancak birçok Arap komünist, bu evrim aşamasının geçtiği hususunda kimi şüphelere sahip olur ve Moskova çizgisindeki partilerin açmaza girdikleri sonucuna ulaşır. Dolayısıyla altmışlarda Irak, Suriye ve İran’da başgösteren parçalanma devam eder ve o günlerde sürgünde olan tüm partilerde giderek derinleşir.
Bilmedikleri Sularda Yüzen Komünistler
Perestroyka (Yeniden Yapılanma) dönemi ve Sovyetler’in çöküşü, resmî komünist partileri uzun yıllar boyunca gözlerini diktikleri rehberden mahrum bırakır, ancak bu olaylar ayrıca yeni durumlar ve yeni bir düşünce biçimi için gerekli yolu da açar. Lübnan’da komünist parti başkan yardımcısı Kerim Mroue, 1986’da partisinin, kendi tabiriyle, “Arap mirası” ve dinle ilişkisini gözden geçirmesi gerektiğini söyler ve böylelikle parti programında değişim yapılması ile sonuçlanan iki yıllık bir tartışmayı fitiller. Bu yeni program, Filistin’deki partilerle dayanışmaya, dinî hareketlerle diyalog içinde olunmasına, Arap milleti dâhilindeki tüm toplumsal güçlerle ittifak kurulmasına ve Güney Lübnan dâhil, işgal altındaki tüm toprakların kurtuluşu için mücadele edilmesine vurgu yapar.[116] Böylelikle 15 yıl sonra Hizbullah ile Lübnan Komünist Partisi arasında kurulacak ittifak için gerekli zemin de teşkil edilmiş olur.[117]
Soğuk Savaş sonrası dönemde müslümanlarla muhtelif solcu ve Marksist grup bir kez daha biraraya gelir. Bunun nedeni, emperyalizmin, sömürgeciliğin, militarizmin, ırkçılığın ve Siyonizmin tüm bu kesimlerin ortak düşmanı olmasıdır. Küresel savaş karşıtı hareketler, solcularla İslamcılar arasında kimi ittifakların oluşmasını doğal olarak koşullar. Irak’ın Mart 2003’te işgal edilmesinden önce, Aralık 2002’de Mısır’da bir toplantı tertiplenir. Bu toplantıda milletlerarası kimi solcu örgütlerle İslamcılar aynı platformda buluşurlar. Toplantı, “Irak’a Yönelik ABD Hegemonyası ile Savaşa Karşı ve Filistin’le Dayanışma İçinde Olmak” başlıklı birinci Kahire deklarasyonu ile sonuçlanır. Aralık 2003’te “emperyalizme ve kapitalist küreselleşmeye karşı birleşik milletlerarası cepheyi desteklemek amacıyla mücadelenin sürdürülmesi”ni amaçlayan ikinci Kahire deklarasyonu ilân edilir.[118]
Bu dönemde Lübnan Komünist Partisi, Hizbullah ile ittifak kurmak için gerekli ideolojik hazırlık aşamasını tamamlar. 2007’de iki grup millî bir direniş cephesi teşkil etmek için birleşir. İki örgüt de milis kuvvetler meydana getirerek, İsrailli komandoların birçok köye girişini engellerler. İsrail işgali başladığında Hizbullah millî direnişin başına geçer. Lübnan KP’si, güneyin müdafaası ile İsrail bombardımanı altındaki milyonlarca mülteciye yardım etmek amacıyla yapılan iç operasyonlarda politik hareketteki tüm üyelerini Hizbullah’a yardım etmek için seferber eder. Şam’da yapılan bir yürüyüşte göstericiler, hem Latin Amerikalı devrimci Che Guevara’nın hem de Hizbullah lideri Şeyh Hasan Nasrallah’ın resimlerini taşırlar. Bugün itibarıyla Hizbullah ve LKP, “Washington destekli neoliberal modele ve serbest piyasa politikalarına karşı ortaklaşa bir proje” hazırlamak için biraraya gelmektedir.[119]
2007’de İran Sağlık Bakanı Muhammed Ferhadi ile buluştuğu esnada kaleme aldığı bildiride Küba lideri Fidel Castro, Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin vizyonunu över ve Kur’anî hükümet modelinin Batılı tarzdaki sistemlerin bir ikamesi olarak dikkate alınması gerektiğini söyler:
“Bizim, müşterek bir düşmanımız var ve o bize her daim tehditler savurmakta ve dünyadaki tüm ülkeleri istila etmektedir.”[120]
Sonuç
Marksistlerin ve Müslümanların politik tarihleri, iki muhalif güç arasında yirminci yüzyıl boyunca birçok kez işbirliği kurulduğunu göstermektedir. Ortak bir düşmana sahip olmak, iki güç arasındaki geçici anlaşmayı teşvik eden esas unsurdur.
Ancak gene de komünizm ile İslam arasındaki ilişki tümüyle sorunsuz değildir. Hem ideoloji hem de durum itibarıyla birçok kez müslümanlar ve komünistler yakınlaşmış ama öte yandan da onları bölen çok sayıda anlaşmazlık noktaları açığa çıkmıştır. Komünist dünya görüşü, İslam dâhil, her türden dine muhalif olmuştur. Bu temel ideolojik ayrışma, pratik politika dâhilinde her daim bir karşılık bulmamış, çoğunlukla bazı taktiksel nedenlerden ötürü ilgili ayrışma değersizleşmiştir. Ancak gene de bu ayrışma, dipten derinden varlığını sürdürmüştür. Özellikle yereldeki statükoya bağlı olan geleneksel İslam ile ilgili olarak, komünistler de kimi zaman gidermeye çalıştıkları, bazı sürtüşme noktaları açığa çıkmış, ancak her iki taraf da Batı emperyalizmine karşı olma noktasında ortaklaşmayı bilmişlerdir. Örneğin komünistlerin toprak reformunu savundukları noktada bu politika (1964’te Endonezya’da yaşananlar örnekliğinde) dinî yardımlaşma kurumlarını da içerebilmiştir. Kadınların özgürleşmesi için başlatılan kampanyalar peçe karşıtı ajitasyonu da kapsamış ve bu kampanyalar (yirmilerin sonunda Sovyetler Birliği’nde yaşandığı üzere) gelenekselci müslümanların şiddetli direnişi ile yüzleşmişlerdir. Bu bağlamda İslamcılığın Marksist hareketlere dönük düşmanlığı ve İslamî grupların Soğuk Savaş süresince Sovyet komünizmine ve en geniş manada sola karşı kullanılmış olmaları ciddi bir analizi hak etmektedir.
Dolayısıyla elde bir işbirliğinden, diğeri de düşmanlıktan yana olan iki ayrı eğilim mevcuttur. Hangi eğilimin hâkim olacağı, döneme ve bölgenin toplumsal, politik koşullarına bağlıdır.
Ben Fowkes
Bülent Gökay
Dipnotlar
[1] B. Lazitch ve M.M. Drachkovich, Lenin ve the Comintern, Cilt. I (Stanford, CA: Hoover Institution Press, 1972), s. 379.
[2] Y. Ro’i, Islam in the Soviet Union: From the Second World War to Gorbachev (Londra: Hurst, 2000).
[3] A. Khalid, “Nationalizing the Revolution in Central Asia: The Transformation of Jadidism, 1917–1920”, R.G. Suny ve T. Martin (ed.), A State of Nations: Empire and Nation-Making in the Age of Lenin and Stalin içinde (Oxford: Oxford University Press, 2001), s. 145–62.
[4] V.I. Lenin, Selected Works, Cilt. 3 (Moskova: Progress Publishers, 1967), s.290; Ayrıca Lenin’in ifadesini şu çalışmada da bulmak mümkündür: Gerry Byrne, “Bolsheviks and Islam”, Part 3: Islamic Communism’, Workers’ Liberty, 17 Mart 2004.
[5] Bertold Spuler, “Djadid”, Encyclopaedia of Islam, 2. basım (Leiden: Brill, 1965), Cilt. 2, s. 366.
[6] A. Khalid, The Politics of Muslim Cultural Reform: Jadidism in Central Asia (Berkeley, CA: University of California Press, 1998), s. 8.
[7] A. Bennigsen ve Ch. Lemercier-Quelquejay, Les Mouvements Nationaux chez les Musulmanes de Russie (Paris: Mouton, 1960), s. 52–6.
[8] R.G. Landa, Islam v istorii Rossii (Moskova: Vostochnaya literatura, 1995), s. 182, akt.: A. Takho-Godi’nin 1927 tarihli kitabı, Revolyutsiya i kontr-revolyitsiya v Dagestane (Makhachkala: Dagestanskoye Gos. Izdatel’stvo).
[9] S.A. Dudoignon, “Djadidisme, mirasisme, islamisme”, Cahiers du Monde Russe (CMR), Cilt. 37, Sayı. 1–2 (1996), s.13–40 (s.23).
[10] R. Eisener, “Bukhara v 1917 g.”, Vostok, 1994, Sayı. 5, s. 75–81.
[11] Hélène Carrère d’Encausse, Islam and the Russian Empire: Reform and Revolution in Central Asia (Londra: Tauris, 1988), s. 168.
[12] Khalid, The Politics of Muslim Cultural Reform, s. 245.
[13] S.M. Iskhakov, Rossiiskie Musul’mane i revolyutsiya (Moskova: Izdatel’stvo “Sotsial’no-politicheskaya Mysl’”, 2004), s.362.
[14] Khalid, The Politics of Muslim Cultural Reform, s. 288–9.
[15] A.g.e., s. 294, akt.: Fıtrat’ın 1919 tarihli broşürü, Şarq Siyaseti (Politics of the East).
[16] Bennigsen ve Quelquejay, Les Mouvements Nationaux, s. 101.
[17] A.g.e., s. 236, akt.: Sultan Galiyev’in 1921 tarihli ‘Müslümanlar Arasında Din Karşıtı Propagandanın Yöntemleri” başlıklı makalesi.
[18] Stalin’in konuşmaları ile nihaî kararlar yayımlanmış olmasına rağmen, bu parti konferansının tutanakları uzun süre gizli tutulmuş, 67 yıl sonra günışığına çıkmış ve 1992’de Moskova’da yayımlanmıştır: B.F. Sultanbekov (ed.), Tainy natsional’noi politiki TsK RKP: chetve¨rtoe Soveshchanie TsK RKP, B.F. Sultanbekov’un takdimiyle (Moskova: İnsan, 1992).
[19] Tainy natsional’noi politiki TsK RKP, s. 84–5.
[20] S.A. Dudoignon, “La Question scolaire en Boukhara et au Turkestan russe”, CMR, Cilt. 37, Sayı. 1–2 (1996), s. 133–210 (s. 186).
[21] A. G. Park, bu gerçeği yayımlanmış literatüre dönük dikkatli incelemesinde göstermiştir: The Bolsheviks in Turkestan 1917–27 (New York: Columbia University Press, 1957). Bahsi geçen döneme ilişkin olarak sonradan ilgili belgesel kaynaklara ulaşma imkânı bulan Shoshana Keller ve Terry Martin gibi yazarlar benzer tespitleri yirmiler için de yapmaktadırlar.
[22] Bu durum ayrıntılı olarak şurada incelenmiştir: Terry Martin, The Affirmative Action Empire: Nations and Nationalism in the Soviet Union, 1923–1939 (Ithaca, NY: Cornell University Press, 2001).
[23] Vakıf (çoğulu evkaf): Müslüman yardımlaşma kurumu.
[24] Hans Bräker, “Soviet Policy toward Islam”, A. Kappeler, Gerhard Simon ve Georg Brunner (ed.), Muslim Communities Reemerge: Historical Perspectives on Nationality, Politics, and Opposition in the Former Soviet Union and Yugoslavia içinde (Durham, NC: Duke University Press, 1994), s. 157–82 (s. 166–7). Bräker, burada gayet net bir ifade kullanıyor, oysa ilkin İslam’a dönük yirmilerdeki Sovyet siyaseti, hoşgörü ve baskının muğlâk bir karışımından ibarettir, ikinci olarak da söz konusu politika, Sovyetler Birliği’nin farklı bölgeleri arasında her daim tutarlılık arz etmemiştir. Örneğin Çeçenya’da Müslüman kurumlarına dönük saldırılar 1924’te, yani diğer birçok yere göre erken bir tarihte başlamış, bu saldırılar, yereldeki parti lideri Taşdemir Yeldarhanov’un görevden alınması ardından gerçekleşmiştir.
[25] John Riddell (ed.), To See the Dawn: Baku, 1920. First Congress of the Peoples of the East (Londra: Pathfinder Press, 1993), Ek 2, s. 259.
[26] “Theses on the Fundamental Tasks of the Second Congress of the Communist International”, V.I. Lenin, Collected Works, Cilt. 31 içinde (Moskova: Progress Publishers, 1977), s.184–201 (s. 193).
[27] “Report of the Commission on the National and the Colonial Question”, V.I. Lenin, Collected Works, Cilt. 31 içinde, s. 240–45 (s. 240–41).
[28] Lenin, Collected Works, Cilt. 42, s. 196.
[29] Stephen White, “Communism and the East: The Baku Congress, 1920”, Slavic Review, Cilt. XXXIII, Sayı. 3 (1974), s. 492–514.
[30] Davetiyenin İngilizce çevirisi, Gizli İstihbarat Servisi (İstanbul Şubesi) tarafından yayımlanmış Haftalık İstihbarat Raporlarının Özeti’nde verilmiştir. 2 Eylül 1920. The Public Records Office, Londra, FO 371/ 5177, s. 29–30.
[31] G.Z. Sorkin, Pervyi s”ezd narodov vostoka (Moskova: IVL, 1961), s. 16–17.
[32] M.N. Roy, M.N. Roy’s Memoirs (Bombay ve New York: Allied Publications, 1964), s. 392.
[33] Sorkin’in Bakû Kurultayı tartışması: Pervyi s”ezd narodov vostoka; Birinci Doğu Halkları Kurultayı – Bakû 1–8 Eylül 1920. Stenoyla tutulmuş tutanak; White, “Communism and the East”; Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar (Ankara: BDS Yayınları, 1991), s. 209–17; Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam (Ankara: Öz Yayınları, 1959), s. 187–98.
[34] Izvestiya, 21 Eylül 1920; Pravda, 8 ve 16 Eylül 1920; Kommunisticheskii Internatsional, 14 (16 Kasım 1920), col.2941.
[35] Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, s. 209–11.
[36] Sorkin, Pervyi s”ezd narodov vostoka, s.31.
[37] A.I. Mikoyan, Mysli i vospominaniya o Lenine (Moskova: Izdatel’stvo Politicheskoi Literatury, 1970), s. 49–50; Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, s. 215–17.
[38] Yayımlandığı yer: Kommunisticheskii Internatsional, 15 (20 Aralık 1920), cols.3141–50.
[39] Şaumyan ve diğer 25 Bakûlü Bolşevik, 20 Eylül 1918’de tutuklanıp katledilirler. Katliamın haberi Moskova’ya ulaştığında, Bolşevik hükümeti İngilizleri Bakû’deki 26 önde gelen Bolşevik’in katledilmesinden sorumlu tutar. Bkz.: Bülent Gökay, A Clash of Empires (Londra: Tauris, 1997), s. 30–35.
[40] Anastas Mikoyan, Memoirs of Anastas Mikoyan: The Path of Struggle, Cilt. I (Madison, CT: Sphinx Press, 1988), s. 201–2.
[41] Riddell (ed.), To See the Dawn, s. 183.
[42] Bakû Kurultayı’nda yapılan konuşmalar, akt.: Hélène Carrère d’Encausse ve Stuart R. Schram, Marxism and Asia: An Introduction with Readings (Londra: Allen Lane, 1969), s. 170–73 (s. 173).
[43] Carrère d’Encausse ve Schram, Marxism and Asia, s. 153. Tezler’in son baskısında “hanlar” ve mollalar”a dönük atıflar “din adamları” olarak değiştirilmiştir.
[44] Hélène Carrère d’Encausse ve Schram, Marxism and Asia, s. 188.
[45] Takashi Shiraishi, An Age in Motion: Popular Radicalism in Java 1912–1926 (Ithaca, NY ve Londra: Cornell University Press, 1990), s. 285, 296.
[46] Reynaldo Ileto, “Religion and Anti-Colonial Movements”, Nicholas Tarling (ed.), The Cambridge History of Southeast Asia, Cilt. 2, Bölüm 1 içinde (Cambridge: Cambridge University Press, 1992), s. 193–244 (s. 242–3).
[47] Albert Habib Hourani, Arabic Thought in the Liberal Age 1798–1939 (Londra: Oxford University Press, 1962), s. 304.
[48] Bennigsen ve Quelquejay, Les Mouvements Nationaux, s. 98.
[49] Sarekat İslam’ın ideolojisi, onun sosyalizm ve komünizmle ilişkilerinin evrimi şu çalışmada ayrıntılı olarak analiz edilmektedir: Hans Braäker, Kommunismus und Weltreligionen Asiens. Zur Religious- und Asienpolitik der Sowjetunion. Band I.2. Kommunismus und Islam (Tübingen: J.C.B. Mohr 1971), s. 202–34.
[50] Parti, 1924’ten sonra Endonesya Komünist Partisi ismini alır.
[51] Tan Malaka, “Der Kommunismus auf Java”, Internationale Presse-Korrespondenz, Sayı. 29 (21 Temmuz 1923), s. 700.
[52] Leslie Hugh Palmier, Communists in Indonesia (Londra: Weidenfeld & Nicolson, 1973), s. 99.
[53] Martin, The Affirmative Action Empire, s. 188.
[54] I. Baldauf, Schriftreform und Schriftwechsel bei den muslimischen Russland-und Sowjettürken (1850–1937): ein Symptom ideengeschichtlicher und kulturpolitischer Entwicklungen (Budapeşte: Akadémiai Kiadó, 1993), s. 416.
[55] Latin alfabesine geçişi            teşvik eden Azerbaycanlı komünist lider Ağamalıoğlu’nun ana argümanı budur.
[56] Gregory J. Massell, The Surrogate Proletariat: Moslem Women and Revolutionary Strategies in Soviet Central Asia, 1919–1929 (Princeton, NJ: Princeton University Press, 1974), s. 238.
[57] S. Keller, To Moscow not Mecca: The Soviet Campaign Against Islam in Central Asia, 1917–1941 (Westport, CT: Praeger, 2001), s. 116.
[58] A.g.e., s. 153.
[59] A.g.e., s. 241.
[60] Altmışların başında Kruşçev tarafından arta kalan “dinî kurumlar”a karşı yürütülen kampanya, Stalin’in otuzlardaki kampanyasına nazaran görece daha az baskıcı ve düşük yoğunlukludur. Ayrıca 1964 sonrası bu kampanya, Brejnev’in müdahalesi ile son bulmuştur.
[61] Keller, To Moscow not Mecca, s. 248.
[62] Sh.F. Mukhamedyarov ve B.F. Sultanbekov, “Mirsaid Sultan-Galiev: His Character and Fate”, Central Asian Survey, Cilt. IX, Sayı. 2 (1990), s. 109–17.
[63] Kızıl Ordu’da savaşmış Dağıstanlı bir Müslüman olan Aymergen’in hatıratı, bu dönemde Kuzey Kafkasya’daki Müslümanların durumuna ışık tutmaktadır: bkz.: S. Aymergen, Son Köprü (İstanbul: Gulan Grafik, 1992).
[64] Eylül 1928 tarihli altıncı Komintern kongresinin kabul ettiği tezler için bkz.: Hélène Carrère d’Encausse ve Schram, Marxism and Asia, s. 239.
[65] Akt.: Jane Degras (ed.), The Communist International 1919–43: Documents, Cilt. 2 (Londra: Cass, 1971), s. 541.
[66] Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of Iraq (Princeton, NJ: Princeton University Press, 1978), s. 407; Bu bildiri, 1935’te ciddi bir taktiksel hata olarak kabul edilip kınanmıştır.
[67] Altıncı Komintern kongresi kararlarından akt.: Hélène Carrère d’Encausse ve Schram, Marxism and Asia, s. 248.
[68] Hélène Carrère d’Encausse ve Schram, Marxism and Asia, s. 249.
[69] A.G. Samarbaksh, Suriye ve Lübnan Komünist Partisi’nin 1939-41 arasında anti-faşist mücadeleye devam ettiğini iddia ederken, Batatu, Suriyeli komünistlerin 1940 tarihli bildirilerinde, aynı Iraklılar gibi, savaşın iki kesimi arasında tarafsızlık çağrısı yaptıklarını söylemektedir. Bkz.: sırasıyla, A.G. Samarbaksh, Le Socialisme en Irak et en Syrie (Paris: E´ ditions Anthropos, 1978), s. 111 ve Batatu, The Old Social Classes, s. 453, 53. dipnot. Aradaki fark, muhtemelen o dönemde Irak’ta, Suriye’nin aksine, açıktan faşist bir politik partinin bulunmuyor olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Avrupa tipi bir “anti-faşist mücadele” o gün Suriye için anlamsızdır.
[70] G.D. Overstreet ve M. Windmiller, Communism in India (Berkeley, CA: University of California Press, 1959), s. 200.
[71] T.Y. Ismael ve J.S. Ismael, The Communist Movement in Syria and Lebanon (Gainesville, FL: University Press of Florida, 1998), s. 33.
[72] S. Zabih, The Communist Movement in Iran (Berkeley, CA: University of California Press, 1966), s. 115–16.
[73] Overstreet ve Windmiller, Communism in India, s. 215.
[74] A.g.e., s. 240.
[75] G. Procacci (ed.), The Cominform. Minutes of the Conferences 1947/1948/1949 (Milan: Feltrinelli Editore, 1994), s. 251.
[76] A. Popovic, L’Islam balkanique (Berlin: Otto Harrassowitz, 1986), s. 347–54.
[77] A.g.e., s. 42–54.
[78] A.g.e., s. 103. Yazarın işaret ettiği kadarıyla, bu konuyla ilgili veriler hayli dağınıktır.
[79] Bu, Endonezya başbakanı ve savunma bakanı Emir Şerafeddin ile Hollandalı yetkililer arasında imzalanan Ocak 1948 tarihli ateşkestir. Bu ateşkes sayesinde Hollanda ülkeye geçici bir süre egemenlik bahşetmiş, bir süre sonra halk oylaması ile nihai karara varılmıştır.
[80] Bräker, Kommunismus und Weltreligionen Asiens, Cilt. 2, s. 357.
[81] Masyumi, Madjelis Sjuro Muslimin Indonesia’nın ((Endonezya Müslüman Cemiyetleri Şurası) kısaltmasıdır.
[82] Bräker, Kommunismus und Weltreligionen Asiens, Cilt. 2, s. 358.
[83] G. McT. Kahin, Nationalism and Revolution in Indonesia (Ithaca, NY: Cornell University Press, 1952), s. 258–300, bu çalışma ilgili olaylara dair ayrıntılı bir değerlendirme sunmaktadır.
[84] Ye. Zhukov, “K polozheniyu v Indii”, Mirovoe khozyaistvo i mirovaya politika, 1947, Sayı. 7, s. 3–14 (s. 10).
[85] Overstreet ve Windmiller, Communism in India, s. 261–73.
[86] T. Maniruzzaman, “Radical Politics and the Emergence of Bangladesh”, P.R. Brass ve M.F. Franda (ed.), Radical Politics in South Asia içinde (Cambridge, MA: MIT Press, 1973), s. 226–7.
[87] Batatu, The Old Social Classes, s. 562.
[88] V. Segesvary, Le Réalisme Khrouchtchévien (Neuchâtel: Éditions de la Baconnière, 1968), s. 140. 1947-51 arası cereyan eden muhtelif komünist ayaklanmalara ilişkin Moskova’nın verdiği talimatlara gereğinden fazla vurgu yapmak yanlıştır. C.M. Turnbull’un yorumuyla, “Güneydoğu Asya’da gerçekleşen muhtelif ayaklanmalar ve savaşlar, Sovyetlerin büyük planının bir parçası değildir.” Bu gelişmeler aksine, “kafası karışık komünistlerin mevcut hırsları”nı yansıtmaktadır. Bkz.: N. Tarling (ed.), The Cambridge History of Southeast Asia, Cilt. 2, Bölüm 1, s. 600.
[89] O.M. Smolansky, The Soviet Union and the Arab East under Khrushchev (Lewisburg, PA: Bucknell University Press, 1974), s. 28.
[90] Akt.: Segesvary, Le Réalisme Khrouchtchévien, s. 148.
[91] Akt.: A.g.e., s. 182.
[92] Batatu, The Old Social Classes, s. 909. Yazar, İttihatüş Şab’ın (Halkın Birliği) 10 Temmuz 1959 tarihli bildirisini aktarmaktadır.
[93] Segesvary, Le Réalisme Khrouchtchévien, s. 183. Ayrıca Batatu’nun (The Old Social Classes, s. 929) bunu Sovyet eleştirisine dönük bir cevaptan ziyade, IKP içindeki iç hizipsel mücadelede sağın elde ettiği bir zafer olarak gördüğünü de eklemek gerekir.
[94] Dörtlü ekibe ilişkin bir tasvir için bkz.: Rex Mortimer, Indonesian Communism under Sukarno. Ideology and Politics, 1959–1965 (Ithaca, NY: Cornell University Press, 1974), s. 29–40.
[95] Mortimer, Indonesian Communism under Sukarno, s. 48.
[96] A.g.e., s. 67.
[97] Peter Mansfield, A History of the Middle East, 2. basım (Londra: Penguin, 2003), s. 260–61.
[98] Adrian Morgan, “Europe’s Islamist–Leftist Alliance”, Bölüm II, 28 Nisan 2007.
[99] D. Ottaway ve M. Ottaway, Algeria: Politics of a Socialist Revolution (Berkeley, CA: University of California Press, 1970), s. 234.
[100] Roger E. Kanet, “Soviet Attitudes since Stalin”, Roger E. Kanet (ed.), The Soviet Union and the Developing Nations içinde (Baltimore, MD: Johns Hopkins University Press, 1974), s. 41.
[101] R. Ulianovsky, “Marxist and Non-Marxist Socialism”, World Marxist Review, Cilt. 14, Sayı. 9 (1970), s. 125–7.
[102] J. Walkin, “Muslim–Communist Confrontation in East Java 1964–65”, Orbis, Cilt. 13, Sayı. 3 (1969), s. 829–30.
[103] R.W. Hefner, Civil Islam: Muslims and Democratization in Indonesia (Princeton, NJ: Princeton University Press, 2000), s. 54.
[104] K.R. Young, “Local and National Influences in the Violence of 1965”, Robert Cribb (ed.), “The Indonesian Killings” içinde, Monash Papers, Sayı. 21, 1990 (Clayton, Victoria: Monash University Press, 1990), s. 63–100 (s. 77).
[105] EKP’nin 30 Eylül darbesine dâhlinin derecesi tartışma konusudur: Rex Mortimer’a göre parti, darbenin “kıyısında” kalmıştır. (Indonesian Communism under Sukarno, s. 392–3).
[106] B.J. Boland, The Struggle of Islam in Modern Indonesia (The Hague: Martinus Nijhoff, 1982), s. 146.
[107] “Yarım milyon kişi”nin öldürüldüğüne ilişkin tahmini veren Y.M. Cheong’dur. Bkz.: N. Tarling (ed.) The Cambridge History of Southeast Asia, Cilt. 2, Bölüm 1, s. 434.
[108] Bu konuda Sudan istisnadır. Bu ülke, 1971’de Sovyetler tarafından yoğun biçimde protesto edilmiş, zamanla aradaki bağlar kopmuştur.
[109] L.C. Brown, Religion and State: The Muslim Approach to Politics (New York: Columbia University Press, 2000), s. 111.
[110] Bu konuda EKP’nin tarihine komünizmle İslamî politik hareketler arasındaki karşılıklı etkileşimin damgasını vurduğu Endonezya istisnai bir örnek teşkil eder.
[111] L. Medvenko, “Islam: Two Trends”, New Times (Moskova), Sayı. 13 (1980), s. 23–5.
[112] Mart 1980 tarihli deklarasyonu akt.: R.O. Freedman, Soviet Policy Toward the Middle East Since 1970, 3. basım (New York: Praeger, 1982), s. 384.
[113] Freedman, Soviet Policy Toward the Middle East, s. 389.
[114] Galia Golan, Soviet Policies in the Middle East from World War Two to Gorbachev (Cambridge: Cambridge University Press, 1990), s. 189–90.
[115] Freedman, Soviet Policy Toward the Middle East, s. 442.
[116] Ismael ve Ismael, The Communist Movement in Syria and Lebanon, s. 148.
[117] Irak Komünist Partisi ters yönde hareket ederek, 2003’te Saddam’ın devrilmesi ardından ABD liderliğinde Irak’ta oluşan Yönetim Konseyi içinde yer almıştır. Hussein: T.Y. Ismael, The Rise and Fall of the Communist Party of Iraq (Cambridge: Cambridge University Press, 2008), s. 302.
[118] İkinci Kahire Deklarasyonu, 14 Aralık 2003; Eric Walberg, “Anti-globalists Reach Out to Islamists”, Al-Ahram Weekly, 5–11 Nisan 2007.
[119] Marie Nassif-Debs, “Hezbollah and Resistance: The viewpoint of the Lebanese Communist Party”, International Viewpoint Online Magazine, Kasım 2006.
[120] World NetDaily, 18 Haziran 2007. 
Devamını oku ...