Uzun
zamandır görmediğim biriyle yaptığım sıradan bir sohbette, bana günümüzde sol
hakkında ne düşündüğümü sordu. Israrla sorularına devam eden bu arkadaş, “yazılarınla,
podcast paylaşımlarınla, genel olarak kamuoyunu bilgilendirme çabanla ne
yapmaya çalışıyorsun?” sorusunu yöneltti. Aslında hâlâ sola inanıp inanmadığımı
öğrenmek istiyordu. Ben de arkadaşa görüşlerimden bahsettim. Solu devrimci
geleneğe yeniden bağlamak istediğimi, Marksizmin solun omurgası olmaya devam
ettiğini, yeni bir politik pratiğin ve stratejinin ortaya çıkmasının tek
yolunun da işçi hareketinin tarihsel derslerinden ve Marx ile Engels’in solun rehber
teorisyenleri olarak sunduğu özgün rolden öğrenmekten geçtiğine inandığımı
söyledim.
C.
L. R. James’in eğitime dair yaklaşımını yürekten benimsiyorum. Kendisi, işçi
sınıfının Marksist eğitimden daha fazla hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını
söylerdi. James’e göre Marksizm, sınıfın uygulayacağı, ona özgü bir bilgi
biçimidir. Burada Marksist bilginin burjuvazi için yararlı olmadığını kastediyordu.
İşçi sınıfı, Marksist teoriden faydalanır çünkü bu teori, burjuva siyasetinin
zarar verici yolunu düzeltmekle ilgilidir. Marksist bilgi, siyasete dâhil
edildiğinde, politik ve toplumsal hayata dair bir dizi fetişi anlaşılır kılar.
Marksist bilgi, sınıf mücadelesini gerçekliğe dayandıran, sol güçleri stratejik
bir yöne iten şeydir. Son yazdığım yazıda[1] dediğim gibi, Batı Marksizminin
uykusundan uyanması ve Marksist pratiğin politik özünü yeniden kazandırması gerekmektedir.
Bütün
bunları söyledikten sonra arkadaşım, “iyi de gerçekte artık sol diye bir şey
yok mu yani?” diye tepki gösterdi. Sağduyu düzeyinde, bu solcuların haklı
olduklarını kabul etmeliyiz. Ama tam o anda, solun var olmadığı iddiasının,
soldaki birçok kişi için son derece saldırgan bir önerme olduğunu fark ettim.
Çünkü soldaki birçok kişi, zımnen ya da alenen, solun temel bir fikir ve ilke
kümesini temsil etmediğini söylüyor. Soldaki birçok kişi için sol, tüm
ezilen grupların hareketini; her türlü baskıya karşı mevcut mücadele ve
ajitasyon hareketlerini ifade eder. Birçok solcuya göre sol, anlamı, temel
ilkeleri veya yönü üzerinde mücadele etmenin bile solun yaptıklarına aykırı
olacağı neredeyse melekvari bir varlıktır. Soldaki birçok kişi, sol hakkında
örtük bir Kantçı pozisyona sahiptir; solu düzenleyici bir fikir olarak görür.
Bu solculara göre sol, tanımlanamaz, nihayetinde bilinemez bir fikirdir. Bu
nedenle sol, eleştirilmeye gerçekten uygun değildir.
Post-Marksizmden
Sınıf Harici Sola
Solun
ideolojik bir mücadele alanı olarak yorumlanması, solun eleştiriyi ötelemiş,
dışlamış bir konum benimsemesinin bizi ilgilendirmesi gerektiğini düşünüyorum. How
to Read Like a Parasite: Why the Left Got High on Nietzsche [“Asalak Gibi
Okumak: Sol Neden Nietzsche ile Kafayı Buldu”] isimli kitabımın sonuç bölümünde
yazdığım gibi, eleştiriyi dışlamak, Paul Ricœur’ün “şüpheci hermenötik” olarak
adlandırdığı şeyi terk eden çağdaş solun bir eğilimidir.[2] Şüpheci hermenötik,
solun en önemli eleştirel yönü olarak anlaşılabilir; bu, tahakküm ilişkilerinin
gizli olduğu, kurumların yüzeyinin altında yer aldığı, bu nedenle iktidarın
acımasız bir eleştiri yoluyla açığa çıkarılması gerektiği fikridir. Savaşçınızı
seçin: Marx, Nietzsche veya Freud, fakat ne yapın edin, bunları birleştirmeye
çalışırken dikkatli olun!
Şimdi,
solun bu anlayışına yol açan tarihsel bir süreç var ve bu süreç, solun
önceliklerini farklı şekillerde tanımlama eğiliminde olan Yeni Sol ve 68
döneminden kaynaklanıyor: Devrimin öznesini tamamen rastlantısal, artık mevcut
sınıf güçlerine bağlı olmayan veya toplumsal yapıdan kaynaklanmayan bir şey olarak
konumlandırıyorlar. Bu da solu en marjinal kesimlerle özdeşleştirme, karşı-kültürü
öncelikli kılıp devrimci eylemlilik konusunda daha rastlantısal bir anlayış
lehine işçi sınıfını devrimci bir güç olarak dışlama eğilimine yol açmıştır.
Bu
bağlamda, solun anlamının yalnızca ilkelere ve sol fikrine bağlılığı
içermediğini; aynı zamanda devrimci özne anlayışına bağlılığı da içerdiğini
hatırlamamız önemlidir. Ve bence bugün sol fikrindeki karmaşa, devrimci özne
konusunda temel bir kafa karışıklığı sorunuyla bağlantılıdır. Yeni Sol’a ek
olarak, Laclau, Negri, Badiou ve Žižek gibi Batılı Marksistler, elbette farklı
şekillerde, devrimci öznenin rastlantısal olduğunu ve artık toplumsal yapıyla
bağlantılı olmadığını savunuyorlar. Rodrigo Nunes’in Neither Vertical nor
Horizontal:A Theory of Political Organization [“Ne Dikey Ne Yatay: Bir
Politik Örgütlenme Teorisi”] adlı eserinde belirttiği gibi, “siyasi öznelleşme
ve alabileceği somut biçimler, yapıdaki bir konumdan mutlaka kaynaklanmaz.
Rastlantısaldırlar ve oluşturulmalıdırlar; örgütlenmelidirler.”
Nunes,
Batılı Marksistlerin Sovyetler Birliği’nin çöküşünün gerçekleştiği momentte
işçi sınıfını terk ettiklerine dikkat çekiyor. Badiou’nün terimini kullanacak
olursak, işçi sınıfının artık toplumsal yapıyla “geçişli” bir ilişkisi
olmadığını savundular. Bu, politik örgütlenmenin, iş bölümü veya üretim
araçlarına yakınlık ya da artı-değer üretimi nedeniyle önceden var olan bir
işçi sınıfı eylemliliğinin yerine, çok daha geniş bir dizi olası devrimci
özneyi hesaba katması gerektiği anlamına gelir. Nunes, devrimci öznenin bu
rastlantısal temelinin solun gerçekliğini şekillendirdiğini, bu nedenle, sınıf
ve devrime ilişkin post-Marksist görüşlerin bizi sol stratejiyi yeniden
şekillendirmeye zorladığını belirtiyor: İşçi sınıfındaki iş gücü, artık
kapitalist düzenin devamlılığı için en büyük tehdit değil. Bu nedenle, solun
görevi, artık işçi sınıfını metalaştırılmış emek ve ücretli emeğe bağımlılık
durumundan kurtaracak amaçlara doğru örgütlemek değil.
Çağdaş
sol düşüncedeki post-Marksist dönüşe karşıyım, ancak karşıtlığım, yalnızca bu
düşünce akımıyla doğrudan deneyimimden kaynaklanıyor.[3] Post-Marksizm, benim
Marksizmi öğrendiğim ana zemindi. O, sadece beni etkilemekle kalmamış, genel
olarak sol stratejinin yönünü de şekillendirmiştir. Bu nedenle, post-Marksizm
konusunda acımasız bir dürüstlük sergilenmelidir. Sadece teorik düzeydeki
eksikliklerini belirlemekle kalmamalı, aynı zamanda yaşamımız boyunca solun
kolektif yenilgilerini açıklamada da bir rolü olduğunu kabul etmeliyiz.
Laclau’nun sol teorisinin, başarısız olsa da, solun baskın vizyonu olmaya devam
ettiğini düşünüyorum. Bu vizyonda, batıdaki sol fikri, hegemonik bir koalisyonu
hedefleyen heterojen toplumsal gruplar ve toplumsal davalar tarafından
şekillendirilir. Laclau’nun solu, Laclau’nun kendisinin de son yıllarında bu
“popülizm” etiketine ısınması nedeniyle, “sol-popülist” olarak biliniyordu.
Ancak bu genel yönelim, sol popülizmi ve PODEMOS ile Syriza’nın seçim
arenasındaki başarısızlıklarını, her ne kadar bu partilerin başarısızlıkları
oldukça öğretici olsa da, çok aşmaktadır.
Hegel
o meşhur sözünde, felsefi biçimlerin ancak zayıflama ve başarısızlık anlarında
gerçekten spekülasyon konusu olabileceğini söyler. Bu söz, en çok da
Post-Marksizmi nasıl değerlendirdiğimizle ilgili olarak doğru. Bazı solcular
için bu terimi kullanmak bile tabu; birinin post-Marksizmi, diğerinin Marksizmi
olabilir. Ancak Isabelle Garo’nun çalışmalarından yola çıkarak savunduğum
üzere, Laclau’nun sol anlayışı, Marx’ı Marksizme değil, Marx’ın özgün politik
reçetelerine dair bir okumayı temel alan bir sınıf indirgemecisine kapattı. Bu,
Laclau’yu yalnızca sınıfı değil, aynı zamanda politik örgütlenmenin merkezi
karşıt gücü olarak “iş gücü”nün önceliğini de reddeden bir sol strateji teorisi
formüle etmeye yöneltti. Başka bir deyişle, toplumsal konumun rastlantısal
teorisinin ve bugün William Clare Roberts gibi isimlerin savundukları “sınıfı
dışlayan” görüşün sonuçları, solun temel ilkelerine bağlılığı konusunda temel
bir karışıklığa yol açmıştır. Bu bakış açısı, devrimci öznenin ele geçirilmeye
açık olduğunu, yalnızca geçici veya nadir bir olay olarak ortaya çıktığını ve
genellikle kendiliğinden bir protesto veya isyanla tetiklendiğini
savunmaktadır.
Sınıf
harici sol, solun bir kutbunu oluşturuyor ve bunu daha sonra ayrıntılı olarak
ele alacağım. Ancak öncelikle, sol içinde olan bizim gibi insanların çok iyi
bildikleri bir gerçeği kabul etmeliyiz: Sol içindeki yaşam, genellikle
stratejileri, talepleri ve vizyonları açısından birbirlerinden oldukça kopuk
alt toplulukların, yerel ve ortak bir platformdan veya talepler kümesinden
kopuk mücadelelere giriştiği kaotik bir bayrak kapma oyununa benziyor. Bu,
herhangi bir mücadelenin veya davanın haklılığının sorgulanması veya bu
gruplardan talep edilen hakların solun anlamının içine dâhil edilmemesi
gerektiği anlamına gelmez. Bu, solun bir dönüm noktasında, rekabetlerinden ve
sınıf kurtuluşuna olan bağlılığından vazgeçmesinden doğan bir krizde olduğu
anlamına gelir. Sanki solun evrensel kurtuluş geleneğinde yeniden dayanak
noktası bulma ihtimalinin ortadan kalktığı bir gerçeği yaşıyoruz.
Solda
Rekabet Nasıl İşliyor?
Rekabet,
psikanalizin temel kavramlarından biridir. Lacan, ırkçılığın günümüzde
rekabetçi bir yapıya benzediğini savunur, çünkü ırkçılıkta işleyen psikolojik
mekanizma, zevkin çalınması tehdidi etrafında döner. Bu hırsızlık
duygusu yapısaldır, zulüm mekanizmasıyla işler. Toplumumuzda hırsızlık
deneyiminin ne kadar yaygın olduğunu anlamak için, ücret hırsızlığına ilişkin
rakamları inceleyin, ardından bunun devam etmesi ve normalleşmesi için
kapitalist emek ilişkilerinde meydana gelmesi gereken tahakküm ilişkilerini göz
önünde bulundurun. Burjuva kurumları, bu gergin ilişkileri sürdürmek zorunda
oldukları için saldırganlığı körükler. Bununla birlikte, bu saldırganlığın
burjuva kurumları içindeki her birey tarafından aynı şekilde deneyimlenmediğini
belirtmek gerekir; ancak, saldırgan rekabetin etkisinin, solun anlamını
tartıştığımız ortam da dâhil olmak üzere, kültürümüzdeki çoğu toplumsal ortamı,
yani kamusal alanı şekillendirdiğini düşünüyorum.
Rekabeti,
piyasa bireyciliğinin ve girişimci rekabetin sürekli bir sonucu olarak
anlamamız gerekiyor. Piyasa, soldaki her hareketi ve bireyi piyasa rekabetinin
mantığına uymaya zorlayan bir vesayetçilik meydana getirir. Bu, sol kültürün
burjuva kurumlarının çerçevelerini yansıtmasına neden olur. Piyasa bireyciliği
şiddet içerir, toplumsal çatışmanın temelini ahlakçılığa indirger, Michel
Clouscard’ın “oyunbaz, marjinal ve libidinal” dediği şeye takıntılı bir
yaklaşım besler. Piyasa bireyciliği, mantığı sıfır toplamlı, iki tarafın da
kaybettiği bir oyun olduğu için rekabetten beslenir: bilinçaltı
sadomazoşisttir. Piyasa alanında belirlenen şeyin gerçekliğin doğru bir
yansıması olduğunu varsayar. Ancak işleyişi bu yerleşik yapıyı tam olarak
varsayamaz, bu nedenle oyunbaz, marjinal ve libidinal, bu gerçekliği dengeler.
Marx
ve genelde Marksist gelenek, burjuva toplumsal ilişkilerinin mantığını,
bunların fetişizme nasıl tabi kılındığını ve bu fetişizmin temelinin, toplumsal
düzenin yeniden üretilmesini amaçlayan burjuva sınıf çıkarları tarafından nasıl
desteklendiğini göstererek bize öğretir. Fetişizm burada, değişim değeri ve
metalaşmanın kesişim noktasından ortaya çıkan ve sadece tüketim alanını değil,
sınıf ilişkilerini de şekillendiren bir olgu olarak anlaşılabilir. Leon
Rozitchner’in de belirttiği gibi, burjuva kurumlarına özgü bir saldırganlık
vardır çünkü bu kurumların ideolojik temeli, sınıf güçlerinin toplumsal yeniden
üretiminin maddi temelini gizlemek zorundadır (fetişizm, gerçeğin örtülmesini
ifade eder). Burjuva kurumlarında meydana gelen örtbas etme ve benim “adını
koyma” dediğim şeyin en önemli yönlerinden biri ideolojik bir biçim alır;
burjuva kurumları, kapitalist toplumda sömürü, marjinalleşme ve zulmün gerçekte
nasıl işlediğini açıklayan yeterli veya rasyonel bir çerçeve üretmeyecektir.
Büyük
ölçekli sınıf örgütlenmesine olan bağlılığını bir kenara bırakıp, toplumsal
gruplar ve marjinalleşme teorisine ilişkin durumsal bir fikri benimseyen bir sol,
her adımda yozlaşma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Çünkü burjuva dünya
görüşü, işçi sınıfıyla düşmanca bir ilişki içinde şekillenen bir temele
sahiptir ve işçi sınıfı da kendi maddi çıkarlarını yansıtacak ayrı bir dünya
görüşü oluşturma araçlarından mahrum bırakılmıştır. İşçi sınıfının çıkarlarının
burjuva dünya görüşünün temel yapısında yer almaması, burjuva kurumlarını bu
eksikliği göstermelik olarak örtbas etmeye zorlar. Bu düzeyde sınıf düşmanlığı
teorisini terk eden bir sol, toplumsal mücadelenin temelini liberal bir ad
koyma işlemi olarak gören akıma kapılacaktır.
Sol,
anti-kapitalizme bağlı olduğu için her türlü tahakkümü ve baskıyı ortadan
kaldırmayı hedefler; ancak bu bağlılıkta sol, aynı zamanda fikirlerini ve
ilkelerini, dolayısıyla pratik taleplerini burjuva kurumlarından uzakta
geliştirmelidir. Sol, burjuva kurumlarının etkisi altına girmekten
kaçınmalıdır, aksi takdirde, onların örtbas etme operasyonlarının etkisi altına
girme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Burjuva kurumlarının istisnalar
sunabileceği, ancak nadiren sunduğu, hafif reformları içerebileceği, ama olağan
haliyle çıkar veya solun fikirlerine yaranma anlamına geldiği söylenmelidir.
Yakında
yayınlayacağım bir çalışmada savunacağım gibi, proleter devrimle burjuva
devrimi arasındaki eski ayrım, bugün yeniden ele alınmalı, gündeme
getirilmelidir. Bu ayrım, tam da solun büyük bir bölümünün burjuva kurumlarını
oluşturan veya devrimci stratejinin gelişme olasılığını şekillendiren sınıf
güçlerinin analizini terk etmesi nedeniyle, çağımız için gerekli olmaya devam
etmektedir. Alain Badiou ile ilgili olası çekincelerime rağmen, bugün solun
burjuva siyasetinden kendini soyutlaması gerektiğine ilişkin stratejik
iddiasının epey önemli olduğunu düşünüyorum. Analiz çerçevem dâhilinde, solda
yeni bir rasyonellik üretebilecek kamusal alanı ancak piyasa vesayetçiliğinden
uzaklaşmak besleyebilir. Bu ihtimal, Marksist yayınlar aracılığıyla, internette
ortaya çıkan çeşitli kamusal eğitim yolları aracılığıyla gerçekleşebilir mi? Bu
soruyu çözümlemek için iki sol ve ideolojik bir biçim alan rekabet meselesini
derinlemesine incelemeliyiz.
Rekabet
ve Sol Düşünce
Günümüzde
ideolojik mücadelelerin temel dayanakları çoğu zaman belirsizdir, çünkü sol,
büyük ölçüde birçok açıdan eleştiriyi kenara iten bir konumu benimsemiştir. Bu
eğilim, beni fazlasıyla endişelendiriyor. “Karşı kültür solu” olarak
adlandıracağım kesimin birçok üyesinin bugün terk etme eğiliminde olduğu şey,
acımasız eleştiri ihtimalidir. Yeni Solu şekillendiren toplumsal sınıfın, yani
yeni orta tabakanın yükselişinin ve orta sınıfın çıkarlarının belirli bir
iktidar ideolojisini ve solun görevine dair anlayışını nasıl şekillendirdiğinin
tarihsel seyrini izlemek iyi olurdu, ancak burada buna yerimiz yok.
Eleştiriyi
dışlayan eğilim, Yeni Sol içindeki birçok akıma çok önceden yerleşmişti.
Örneğin, iktidarı kökünden ortadan kaldırmayı hedefliyorlardı; Yeni Sol’un önde
gelen teorisyenlerinden Wilhelm Reich, burjuva ailesinin kimi eşitlikçi
yönlerinin üstesinden gelmek veya ortadan kaldırmak değil, bizzat Ödip
kompleksinin ortadan kaldırılmasını öneriyordu. Philip Rieff, The Triumph of
the Therapeutic [“Tedavi Edici Şeylerin Zaferi”] adlı kitabında, Yeni Sol’daki
iktidar anlayışının, iktidarın diyalektik bir yaklaşımını tamamen yitirmiş
mistik bir iktidar anlayışına dönüştüğünden bahsediyordu. Ancak ben, solda bu
eğilimin garip bir tersine dönüşüne tanık olduğumuzu savunuyorum; amaç ve talep
hâlâ sıklıkla aşırı bir talep olarak sunuluyor, akla aile ortadan kaldırılması
geliyor[4] ancak bu talep, acımasız bir eleştiriye bağlılık gösterme eğiliminde
değil. Soldaki eleştirel düşüncenin zayıflaması, endişe verici bir durumdur,
çünkü bu tutumun temelinde yalnızca toplum eleştirisinin ve teorik pratiğin
neler başarabileceğine dair bir karamsarlık değil, aynı zamanda eleştiriyi
dışlayan yaklaşıma yönelişte örtük bir aydın karşıtı tavır da yatmaktadır.
Ama
gelin, soldaki ideolojik rekabetin temeline dönelim. Solu birbirinden ayıran
veya bölen şey nedir? Frederic Jameson, önemli denemesi “Haz: Siyasi Bir
Mesele” isimli makalesinde aslında iki sol olduğunu savunuyor. Bu iki solu,
tamamen sınıf temelli oluşumlar, belirlenmiş veya sabit sınıf konumlarından
kaynaklanan oluşumlar olarak teşhis edemeyiz. Sonuçta sınıf bir konum değil,
bir ilişkidir, bu nedenle iki solun inşası, burjuva kurumlarına yakınlık
etrafında şekillenen bir inşa süreci olarak anlamak gerekir. Aile üzerine
yazdığım kitabımda da belirttiğim gibi, soldaki bu iki eğilimi sentezlemeye
çalışmalıyız, Niçeci iktidar anlayışını benimseyip bir eğilimi diğerine karşı
yok etmeyi hedeflememeliyiz. Freud’un Marksizm için önemli olmasının ve
Froydcu-Marksizmin bu ayrımı belirlememize ve üzerinde çalışmamıza yardımcı
olmasının nedenlerinden biri de budur.
İki
sol üzerine düşünmenin bir yolu da bunların, bir haz anlayışına ve gündelik
yaşamın kitlesel metalaştırılması gerçeğine yönelik iki rakip ilişkiden
oluştuğunu düşünmektir.[5] Bu bölünmeyi yorumlamanın bir başka yolu ise, devrim
ve devrimci özneye dair iki rakip teoriyle açıklamaktır. Bu iki eğilimi, mevcut
grupları çok katı bir şekilde sınırlandırmadan tanımlamak istiyorum, ancak bu
eğilimleri tanımlamaya başladığımda, mevcut grupları, eğilimleri, podcast’leri,
yayınevlerini vb. bunlardan birini veya diğerini yansıtan unsurlar olarak
kaydedebilmelisiniz.
İlk
eğilim, karşı-kültür soludur. Etkisi genellikle neşeli ve kolektiftir, odak
noktası özgürlükçüdür, mikro siyaset ve karşı kültür projesini ilerletmekle
ilgilenir. Siyaseti kendi başına özgürleştirici bir eylem olarak yorumlar,
deneysel yaşam biçimlerinin geliştirilmesi gereken bir yer olarak komün
teorisine dayanır. Savunucuları, büyük ölçüde yoksullar ve marjinal kesimler
için refahın radikalleştirilmesini içerdiği için burjuva kurumlarına sıkıca
bağlıdırlar. Marjinal gruplara kalkan sağladığı sürece, genellikle vesayet
biçimlerini destekleyecek bir burjuva kurumlarıyla ilişki sürdürür. Devrimin
öznesinin tamamen rastlantısal olduğu ve herhangi bir sınıfın toplumsal yapı
veya emekle geçişli bir ilişkisi olmadığı görüşünü savunur. Hatta, Amerikan
toplumunda devrimci özne olarak yalnızca siyahi nüfusun kaldığı liberal ve
ilerici liberal görüşe göre hareket ederler.
Diğer
kutupta ise Mark Fisher’ın bir zamanlar Leninist sol olarak adlandırdığı şey
var; ancak Fisher, bu etiketi mevcut ML gruplarına veya belirli reçetelere ya
da üzerinde anlaşılmış çizgilere atıfta bulunmak için kullanmadı. Aksine, solun
bu eğilimi, solun toplumsal yapıyla geçişli bir ilişkiye sahip olan işçi
sınıfına sadık kalması gerektiği düşüncesine dayanır. Solun görevinin, işçi
sınıfını bağımsız olarak özgürleşme için örgütlemek olduğunu savunur. Bu
eğilim, liberal kurumlarla ve karşı kültür soluyla yaşadığı direniş nedeniyle
hayal kırıklığına uğrama riski taşır. Liberalizm ve solculuk, sınıfın
özgürleşmesine dair herhangi bir kararlı veya geçişli teorisinin, karşı kültür
solu ve liberal solun yakın olduğunu iddia ettiği bir faşizmi körükleme riskini
taşıdığı konusunda ısrar eder. Bu Leninist sol anlayışına göre, sol pratiğin
yeniden icadı meselesine odaklanmalıyız, ancak bunu yalnızca karşı kültür
soluyla olan rekabetini temelini dikkatle ortadan kaldırarak çözerek
yapmalıyız.[6]
Arkadaşımın
sorusuna dönecek olursak: bu rekabeti aşmak, çalışmalarımın amacıdır. Bunu
yapmak, derin bir sabra ihtiyaç duyar. Kısa süre önce Ben Burgis’in programında
da dile getirdiğim üzere, sol içi rekabet, solun faaliyet yürüttüğü kamusal
alanın özelleştirilmesi nedeniyle daha da şiddetleniyor, sembolik olarak
şiddete dönüşüyor. Bunun nedeni, rekabetin ideolojik alanının piyasanın
vesayetçiliğiyle kesişmesidir, bu nedenle bu uçurum, piyasa rekabetini yansıtan
bir kavga görünümünü alır: anlaşmazlıklar dışlama (işten çıkarma) veya iptal
(aforoz) yoluyla çözülür. Bir zamanlar sağcı fikirler veya ağlarla ilişki
kurmuş olabilecek solcularla bağ kuran kişiler faşist olarak nitelendirilirdi.
Özelleştirilmiş kamusal alanlar, bu acımasız iç grup/dış grup rekabetini
körüklerken, dışlama ve iptal etme yönündeki hareket, solun anlamını
sorgulamayı reddetme işlevi görür; aynı zamanda karşı-kültür solu ve sınıf dışı
sola bir sığınak sunar. Leninist sol, bunu kendini beğenmişlik ve solun saf bir
anlayışına takıntılılık olarak görse de, gerçek, genellikle ikisinin arasında
bir yerdedir. Bir dereceye kadar saflık ve öz eleştiri gereklidir.
Şimdi
solda otomatik bir rekabet duygusu var, oysa eskiden rekabetler çok daha
rasyonel bir şekilde yönetilirdi. Eskiden bir sekt veya fraksiyon, ideolojik
farklılıklar nedeniyle eğilimlerden veya partilerden ayrılırdı, ancak bugün
rekabet ve sekterlik, piyasanın kendisi ve aşırı kişiselleştirici gücünün
kaçınılmazlığı tarafından körükleniyor. Sıklıkla, Marx’ın özdeşleştirdiği ve
bağ kurduğu yeni cumhuriyetçi geleneğin temel taşı olarak kişisel olmayan
tahakkümden bahsediyoruz. Ancak piyasanın egemen olduğu burjuva kurumları
tarafından yönetilen sol kültüründe, güçler son derece kişiseldir. Piyasanın
vesayetçi olduğunu iddia etmek garip gelebilir, ancak tam olarak budur. Piyasa,
bölünmeleri ve rekabetleri ideoloji değil, duygu ve ruh hali düzeyinde teşvik eder;
piyasa, solun yüzeyselleşmesinin motorudur, bu nedenle mikro siyaseti
kaçınılmaz kılar. Piyasa, iki sol kanadı, sanki iki yoldan çıkmış kardeşlermiş
gibi, göz alıcı ama görünüşte keyfi bir dizi kavgaya indirgemesi anlamında
vesayetçi bir yapıya sahiptir. Eğer biz, sadece piyasa bağımlılığı ilişkilerine
yakalanmış atomize bireylersek; yeni sektler, yeni siyasi eğilimler, yeni
podcast toplulukları, yeni deneysel dergiler, hatta yeni partiler oluşacak,
ancak bunlar, piyasanın vesayetçi yapısını aşmakta zorlanacaklardır.
Sola
Dair Materyalist Bir Düşünceye Doğru
Bu
durumda, psikanaliz teorisi, solun piyasa tarafından dayatılan grup rekabetini
aşmasına yardımcı olma amacına teksif edilebilir. Süperego ve Ödip kavramları,
rekabetlerin nasıl aşıldığını ve çözümlendiğini anlamak için son derece yararlı
olmaya devam etmektedir. İddiam tarihseldir; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
finans kapitalizmi ve tekelci kapitalizmin yükselişi döneminin, öznelliğin
temelini büyük ölçüde aşındırdığını, işçiyi sadece muhtaç bir oportüniste
indirgediğini savunuyorum. Psikanaliz, rekabetlerin nasıl etkisiz hale
getirilebileceğini, böylece siyasi dayanışmanın rekabetçi burjuva
bireyciliğinin mantığını yansıtmanın ötesinde nasıl yeni bir biçim alabileceğini
anlamanın bir yolunu sunar. Rekabetçi burjuva bireyciliği, mevcut sınıf
hiyerarşilerini koruyan sınıf temelli sömürünün gerçek temelini gizleyen bir
fetişizmi yeniden üretmekle kalmaz, aynı zamanda bizi yanıltıcı bir siyaset
yapma biçimine de bağlar. Sol, kendi içindeki rekabetleri sona erdirmekten,
soldaki bölünmeleri çözüme bağlamış yeni bir rasyonelliğin geliştirilmesinden
yana olmalıdır. Bu, solun sürekli olarak kendini anlamaya çalışmasını
gerektiren bir projedir. Kantçı bir düzenleyici fikir olarak değil, yani sol
tanımlanamaz veya nihayetinde bilinemez bir fikir olarak değil.
Solu
ayakta tutan şey sadece sol fikri değildir; sol, sömürüyü sürdüren mevcut sınıf
güçlerini devrimleştirebilecek toplumsal ve sınıfi güçlerin örgütlenmesiyle
tanımlanır. Bu, solun hem sömürü ve zulmün sona ermesine bağlı kalma yönündeki
ütopik dürtüsüyle, hem de özgürleşmeyi sağlamaya yönelik rasyonel ve
materyalist bir stratejiyle tanımlandığı anlamına gelir. Bu da, günümüzde solun
karşı karşıya kaldığı iki rekabet düzeyinin, yani kurumsal ve fikirsel
rekabetin, solun yeniden tanımlanmasında tehlikede olduğu anlamına gelir.
Post-Marksistlerin,
solun yalnızca rastgele bir dizi toplumsal gruba dayanması gerektiğini ve geniş
çaplı işçi sınıfı örgütlenmesine ihtiyaç duymadığını savunanların, “mevcut
düzenin ortadan kaldırılması”nın anlamı konusunda yanıldıkları nokta, Marx ve Engels’in
siyasi bir vizyonu işçi sınıfının bakış açısından formüle ettiklerini
görememeleridir. Bu vizyon, Marx ve Engels’in Komünist Birlik’ten
ayrılmalarıyla ortaya çıkar; bu örgütün, misyonunu işçi sınıfının çıkarlarından
kopuk bir şekilde oluşturduğu için sorunlu olduğunu fark etmişlerdir. Komünist
Birlik, Marx ve Engels’e, bir partinin çıkarlarını küçük burjuva ideallerinden
yola çıkarak oluşturmanın yol açtığı sorun konusunda bir şeyler öğretmiştir;
bu, kaçınılmaz olarak gerçek mücadelelerden kopuk ve yalnızca kurucularının ve
aydınlarının ideallerinin bir yansıması olan bir sosyalizm teorisiyle
sonuçlanır. Bu idealler tarafsızdır ancak nihayetinde mücadelenin gerçek
hareketini yakalayacak kadar da dinamik değildir.
Meselenin
özü burada yatıyor. Marx, bir noktada komünistlerin mevcut mücadelelere neden
varolduklarını hatırlatmaya yardımcı olmaları gerektiğini söylüyor. Bu ifadeyi
tam olarak anlamak için biraz çözümleme yapmak gerekiyor. Çünkü eğer işçi
sınıfının bakış açısına dayalı bir politik örgütlenmenin gerekliliğini
reddettiyseniz ve bu ifadeyi okursanız, tüm mücadelelerin rastlantısal olduğu
post-Marksist görüşüne kolayca ortak olabilirsiniz. Ancak mücadelelerin
rastlantısal olduğu fikri, Marx ve Engels’in işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesine
dair temel görüşünü geçersiz kılıyor.[6] İşçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi,
partinin çıkarları,n mevcut sınıf çıkarlarının dışbükey aynaları haline nasıl
geldiğini ve burjuva kurumlarının kendilerinin, bağımsız işçi sınıfı
çıkarlarının olası gelişimini dışlayacak şekilde nasıl şekillendiğini anlaması
anlamına gelir. İşçi sınıfının çıkarları her halükarda en haklı olanlar
değildir; işçi sınıfının en çok acı çeken kesim olduğunu savunan faydacı bir
argüman öne sürmüyoruz, ancak Marx ve Engels’i o dönemde işçi sınıfına
ayrıcalık tanımaya iten şeyin aslında sefalet tezi olduğu da söylenebilir.
Refah
devletinden sonra işçi sınıfının artık Charles Dickens romanlarında aktarılan
türden bir sefalet durumuna tabi olmaması durumunda bile, işçi sınıfının
bağımsız örgütlenmesi sosyalist politika için stratejik öncelik olmaya devam
etmektedir. İşçi sınıfını merkeze alan bir sol, iş gücünü kullanma, böylece
politikayı sınıf temelli bir politika şeklini almaya zorlama konusunda eşsiz
bir avantaja sahiptir. Marx’ın fetişizm teorisinin, meta ve değişim
değerlerinin gerçekliği örtbas etmesinin yanı sıra, kurumların da toplumsal
çatışmanın nominal ve dolayısıyla fetişistik kavramlarını şekillendirdiği
anlamına geldiğini sık sık unuttuğumuzu hatırlatmak isterim. Burjuva politikası
ve sınıf temelli güçleri, giderek artan ırksal çatışma bahanesiyle sahte bir
toplumsal mücadele fikri dayatıyor ve bunu, giderek yalnızca burjuvazinin
kendisi tarafından makul kabul edilen otoriter bir şekilde yapıyor
(Amerikalıların yalnızca yüzde 20’sinden biraz fazlası kendilerini “Demokrat”
olarak tanımlıyor).
Burjuva
siyasetinin vizyonu, piyasa mantığının bir yansımasıdır ve piyasa mantığı,
siyasetin daha geniş alanını bir fetişizm ağı olarak şekillendirir, yani
burjuva siyaseti, sınıf temelli güçleri örtbas eder, sınıf iktidarının ve
tahakkümün gerçek temelini, dolayısıyla gerçek işlevini gizler. Marx ve Engels
de bu fetişizmin o kadar kökleşmiş olduğunu fark etmişlerdir ki, işçi sınıfının
kendine özgü bir dünya görüşü geliştirmesi, böylece burjuva kurumlarından
uzaklaşması gereklidir. Burjuva kurumlarından uzaklaşmanın temeli, sol fikrine
bağlılığı gerektirir. Bir sonraki yazımda, ütopyayı psikanalitik bir
perspektiften analiz edeceğim çünkü iki sol arasındaki bölünmenin onarılmaya
başlanabileceği nokta, ütopyaya olan bağlılıktır.
Daniel Tutt
31 Temmuz 2024
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Daniel Tutt, “Renewing Political Marxism”, 23 Ağustos 2023, Spectre.
[2]
Eleştiriyi dışlama anlayışına dönüşle ilgili yazılmış en iyi kitap, Patricia
Stuelke’nin The Ruse of Repair [“Onarım Hilesi”] adlı eseridir. Bu
eserde, çağdaş sol düşüncedeki onarıcı dönüşün, acımasız eleştiriden
uzaklaşmaya ve artık iktidar sistemleriyle gerçek anlamda eleştirel bir
yaklaşımla ilgilenmeyen bir iktidar anlayışına doğru bir yönelime nasıl yol açtığını
keşfediyoruz.
[3]
Beyrut’ta Beyrut Eleştirel Analiz ve Araştırma Enstitüsü’nün (BICAR)
düzenlediği konferans kapsamında “Devrimci Özne” başlıklı bir konuşma yaptım.
Bu konuşma, bu yazıda geliştirmekte olduğum konuların büyük bir bölümüyle
örtüşüyor. Youtube.
[4]
Aile kurumunun kaldırılması hakkında söyleyecek çok şeyim var, işte başlamak
için iyi bir nokta: Youtube.
[5]
Beni ilgilendiren de bu özel rekabet türü ve aile üzerine yazdığım kitabımın
son bölümünde de bu konuya değindim.
[6]
Bağımsız işçi sınıfı örgütlenmesi denildiğinde, bunun aslında Marx’ın en önemli
kavramı olarak nitelendirdiği “proletarya diktatörlüğü” kavramının kısaltılmış
bir ifadesi olduğunu hatırlamak önemlidir.








