26 Eylül 2026

,

“Epstein Sınıfı” Diye Bir Şey Yok


Jeffrey Epstein ve işverenlerinin suç olarak kabul edilmesi gereken eylemleriyle ilgili ortaya çıkan ifşaatlar, birçok kişiyi haklı olarak zengin muktedirlerin ahlaksız davranışları karşısında rahatsız olmalarına neden oldu. Bu durum, kendilerini Marksist olarak adlandıran bazı kişilerin, muktedir sınıfı tanımlamak üzere, bir tür kısaltma olarak “Epstein sınıfı” terimini benimsemelerine yol açtı.

Bunun bir hata olduğunu görmek gerekiyor. Bu makale, bunun neden hata olduğunu izah edecek.

Bilimsel sosyalistler için kesinlik önemlidir. Zira bizim amacımız, dünyanın nasıl işlediğini kesin olarak ortaya koymak, böylece sermayenin işçi sınıfının gözlerine çektiği perdeyi kaldırmaktır.

Popülistler ve demagoglar, bu “Epstein sınıfı” terimini sınıfsal ilişkileri gizlemek istedikleri için kullanıyorlar. Oysa bizim Epstein gibi bir adamın toplumsal sınıfı açısından ne ifade ettiğini açıkça dile getirmemiz gerekiyor.

Epstein; Les Wexner ve Leon Black gibi, Amerikan muktedir sınıfının gerçek üyeleri olan iki adamın hizmetkârı, nihayetinde gözden çıkarılabilir bir uşağıydı. Dolayısıyla, pezevenk, iş bitirici ve para adamıyla onu istihdam eden adamların aynı sınıfa mensup olduklarını iddia etme yanlışına düşmemeliyiz.

I. Bir Marksistin Asla Kullanmaması Gereken Bir İfade

“Epstein sınıfı” ifadesi, radikal sol olarak adlandırılan çevrelerde dikkat çekici bir yaygınlık kazandı. Bu ifade, yozlaşmış, dokunulmaz bir elit tabakayı, nihayet gerçek karakteriyle ifşa edilmiş bir yönetici katmanı kısaca tanımlamak için kullanılıyor. Kullananlar, sınıf savaşı içinden konuşuyorlarmış gibi poz kesiyorlar ama aslında sınıfsal analizi terk ediyorlar. Neticede bu ifadeyi, kendini Marksist olarak gören hiç kimse kullanmamalı.

İtirazımı üç temelde dillendiriyorum. Burada her birini sırayla ele almak istiyorum.

1. Bu ifade, ampirik olarak yanlıştır:

Jeffrey Epstein, Amerikan muktedir sınıfının bir üyesi değildi. O, bu sınıfın bir çalışanıydı; bir iş bitirici, bir finansçı, (ahlaksızlıkla tanımlı) belirli hizmetlerin sağlayıcısıydı, yani aslında her şeye sahip olan adamlara hizmet eden biriydi.

2. Teorik olarak tutarsızdır:

Bir sınıf, bir adres defteri değil, bir ilişkidir, bir bireyin adıyla anılan bir “sınıf”, terim düzleminde bir çelişkidir.

3. Siyaseten zararlıdır:

Halkın öfkesini hizmetkârların odalarına yönlendirirken, efendilerin evlerini dokunulmaz kılar, bunu Marksizmi popülist şeytanlaştırmanın diline dönüştüren bir anlayışla yapar.

Burada bir yandan da aslında neyi söylemediğimi de dile dökmem gerekiyor. Benim niyetim, “Epstein olayından artık bahsetmeyin” çağrısı yapmak değil. Tam tersine: doğru şekilde ele alındığında, bu olay, yakın tarihte Amerikan devletinin ve ABD liderliğindeki emperyalist bloğa mensup muktedir sınıflar konusunda bize en fazla şeyi öğreten ifşaatlarından biridir. Asıl mesele şu ki, bu ifşaatı Marksist olarak mı kullanacağız yoksa birer seyirci olarak mı tüketeceğiz? “Epstein sınıfı” ifadesi, ikincisini yaptığımızın delilidir.

II. Sınıf Bir İlişkidir Bir Liste Değil

Öncelikle temel ilkelerden başlamalıyız, zannımca yapılan hata bununla ilgili. Engels, Komünist Manifesto’nun 1888 tarihli İngilizce baskısında, Marksist sözlükte en net tanıma sahip olan “burjuvazi” kelimesine bir dipnot eklemiştir: "Burjuvazi ile kastedilen, toplumsal üretim araçlarının sahipleri ve ücretli emeğin işverenleri olan modern kapitalistler sınıfıdır.”[1] Başka bir deyişle, sınıf, üretim ilişkilerindeki konumla, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olup bu araçları kontrol etmeyle ve bu sahiplik sayesinde emek üzerinde tesis edilen güçle tanımlanır. Sergilenen zenginlikle, iddia edilen ahlaksızlıkla veya elde edilen şöhretle tanımlanmaz.

Marx, Kapital’in ilk Almanca baskısının önsözünde bu noktayı daha da derinleştirdi. Kendi döneminin ahlakçılarını ele alan Marx, orada şunları söylüyordu:

“Kapitalisti ve toprak sahibini hiçbir şekilde pembeye boyamıyorum. Fakat burada bireyler, yalnızca ekonomik kategorilerin kişileştirilmiş halleri, belirli sınıf ilişkilerinin ve sınıf çıkarlarının somutlaşmış halleri olarak ele alınıyor. Toplumun ekonomik oluşumunun evrimini doğal bir tarih süreci olarak gören bakış açım, bireyi, öznel olarak kendisini bunların üstüne ne kadar yükseltirse yükseltsin, toplumsal olarak kendisinin bir yaratığı olarak kaldığı ilişkilerden sorumlu tutmuyor.”[2]

Bu, sosyalist gelenekte yazılmış, metodolojik açıdan en önemli cümlelerden biridir. Marx için, fabrikanın, bankanın, plantasyonun sahibi olan gerçek kapitalist bile bir karakter maskesidir: bir ilişkinin kişileştirilmesi, yazarı değil. Kapital’in I. Cildi’nde bu nokta açıkça belirtilmiştir: paranın sahibi, “kapitalist olarak, yani kişileştirilmiş, bilinç ve irade ile donatılmış sermaye olarak iş görür.”[3] Sermaye özne; kapitalist, onun taşıyıcısıdır.

III. Cilt’te Marx, anonim şirket sistemine dair analizinde sanki yüzyılımızı anlatmaktadır: yönetim mülkiyetten ayrıldıkça, “ortada sadece memurlar kalır, kapitalistse üretim sürecinden gereksiz unsur olarak silinip gider.”[4]

Şimdi bunun ele aldığımız ifade için ne anlama geldiğini düşünelim. Eğer burjuvazinin kendisi bile kendi kendini hareket ettiren bir kötü adamdan ziyade bir ilişkinin taşıyıcısı olarak analiz edilecekse, hiçbir önemli üretim aracına sahip olmayan bir adamın adını taşıyan bir “sınıf” hakkında ne düşünmeliyiz? Tersine çevirme işlemi Marx şahsında tamamlanmıştır. Marksizm, odağı bireyden uzaklaştırıp ilişkiye çevirir: “Epstein sınıfı” terimi ise odağı tekrar bireye çevirir ve ulaştığı sonucu analiz olarak adlandırır. Bu, Kapital’in metodolojik zıttıdır. “Epstein sınıfı”ndan söz edenler, utanmaları gereken bir sonuca ulaşırlar: “Eğer sorun, bir kişi tarafından tanımlanan bir sınıf ise, çözüm, kişilerin ortadan kaldırılmasından ibarettir.” Bu yaklaşım benimsendiği takdirde ilgili kişileri üreten ilişkiler dokunulmadan yollarına devam eder, tıpkı iş piyasasının yeni yöneticileri üretmesi gibi yeni Epstein’ler üretirler.

III. Bir Hizmetçinin Hesap Defteri

Ampirik kayıtlar, meseleyi açıklığa kavuşturuyor. Bunların üzerinde durulmalı, zira gerçekler, herhangi bir teorik pasajdan daha yıkıcı bir etkiye sahip. Jeffrey Epstein, maddiyatta neydi? Özel bir okulda öğretmenlik görevini bırakan, Bear Stearns’ten hiçbir başarı elde etmeden geçen, daha sonra müşteri portföyü esasen bir avuç milyarderden oluşan bir “finans danışmanı” olarak iş kuran bir adamdı. Serveti, üretken varlıkların sahipliğinden değil, bu tür varlıklara sahip olan kişilere hizmet sunmaktan elde ettiği ücretlerden, bağışlardan ve fazladan kazanılan paralardan oluşuyordu.

Paranın izini sürmeliyiz, çünkü para, sınıfsal analizin temelini oluşturuyor. Victoria’s Secret’ın arkasındaki perakende milyarderi Leslie Wexner, Epstein’e işleri konusunda vekaletname verdi; bir ortağının ifadesine göre, “Les, ona çek defteri üzerinde tam yetki verdi.” Wall Street Journal, Epstein’in yalnızca Wexner’den elde ettiği kazancın yaklaşık 200 milyon dolar olduğunu tahmin ediyor. Manhattan’daki ev, jetler, ada, bu parayla satın alındı.[5] Özel sermaye milyarderi Leon Black, 2012 ile 2017 yılları arasında Epstein’e vergi ve miras danışmanlığı için 158 milyon dolar ödedi. Bu danışmanlığın Black’e bir milyar dolardan fazla tasarruf sağladığı tahmin ediliyor.[6] Black’in serveti 11,5 milyar dolar.[7]

Şimdi tüm tartışmaları sonlandıracak aritmetik hesaplamaya geçelim. Epstein öldüğünde, vasiyetinde 577.672.654 dolarlık bir serveti olduğu ortaya çıktı.[8] Yarım milyar dolar, çok büyük bir para. Aynı zamanda, bir müşterisi için düzenlediği vergi tasarruflarının yaklaşık yarısı kadar. Tüm yaşamı boyunca biriktirdiği para, hizmet ettiği adamların servetlerinin yanında bir yuvarlama hatası gibi kalıyor. Bu, muktedir sınıfın bir yöneticisinin bilançosu değil. Bu, bir avukatın zarfı. Amerikan ahlaksızlığının tarihindeki en büyük avukatın zarfı, ama gene de neticede bir avukatın zarfı.

Böyle bir figür, Marksist sınıf haritasında nereye aittir? Tam olarak Nicos Poulantzas’ın tekelci kapitalizmin maaşlı memur katmanlarını konumlandırdığı yere: yüksek gelirleri onlara rahatlık ve iktidara yakınlık sağlayan, ancak üretim araçları üzerinde hiçbir kontrol sağlamayan yöneticiler, denetçiler ve sermayenin profesyonel hizmetkârlarından oluşan “yeni küçük burjuvazi”ye.[9]

Dilerseniz, siz “üst küçük burjuvazi” deyin. Etiket, konumdan daha az önemlidir. Epstein, hizmet satıyordu. Özel dikim takım elbiseli bir ücretli çalışan, özel jetli bir ücretli çalışandı. Neticede bir çalışandı.

Epstein’in maaşının Wexner’ın hesabından mı, Black’in aile ofisinden mi yoksa bir istihbarat teşkilâtının maaş bordrosundan mı geldiği, özünde hiçbir şeyi değiştirmez. İstihbarat teşkilâtının bir çalışanı, bir çalışandır. Bir devlet memuru, bir memurdur. Gizem tam olarak hizmetkârın efendi konumuna yükseltilmesiyle başlar.

IV. Devlet, Efendilerine Hizmet Ettiği İçin Hizmetçiyi Korumuştur

Efsaneleri bir kenara bırakırsak, olayın belgelenmiş kaydı, siyaseten çok daha değerli hale gelir, zira bu, sistemden kaçan bir canavarı değil, sistemin tam olarak tasarlandığı gibi işlediğini gösterir.

2007 yılında, Florida’daki federal savcılar, Epstein’i ömür boyu hapse mahkûm edebilecek 53 sayfalık bir iddianame hazırlamıştı.[10] Ancak bu iddianame, hiçbir zaman mahkemenin gündemine gelmedi. Bunun yerine, Acosta’nın ofisi, ülke genelinde Epstein’in kovuşturulmaması konusunda anlaşması imzaladı: Epstein, fuhuşla ilgili iki eyalette gündeme gelen suçlamayı kabul edecekti. Bu sonuç, kaçırılan küçükleri tuhaf bir biçimde “fahişe” olarak tanımlıyordu. Önerilen on sekiz ayını bir ilçe hapishanesinde geçirecek, cinsel suçlu olarak kayıt altına alınacaktı. Hapishaneye girmeden kısa bir süre önce kurduğu bir vakıfta günde on iki saat, haftada altı gün çalışmasına izin veren bir çalışma izni düzenlemesiyle on üç aydan az bir süre hapis yattı.[11] Bu anlaşmanın iki özelliğinin sindire sindire okunması gerekiyor. Birincisi anlaşma, yalnızca Epstein’e değil, adı geçen dört suç ortağına da “herhangi bir muhtemel suç ortağına” dokunulmazlık sağlıyor, bu anlamda, müşterilerin üzerinde bir şemsiye görevi görüyordu.[12] İkincisi anlaşma, bir federal hâkimin daha sonra karar verdiği üzere, Suç Mağdurlarının Hakları Yasası’nı ihlal ederek mağdurlardan kasten gizlendi.[13]

Leninist klasikler, bu mekanizmayı duygusallıktan uzak bir şekilde tanımlıyor. Lenin’in Devlet ve Devrim’in temeline yerleştirdiği pasajda Engels, “Modern temsilî devlet, sermaye tarafından ücretli emeğin sömürülmesinin bir aracıdır” diyordu.[14] Demokratik cumhuriyette, bilhassa Engels’in soğuk bir dille belirttiği gibi, Amerika’da “servet, gücünü dolaylı olarak, ancak çok daha kesin bir şekilde memurların doğrudan yolsuzluğu ve hükümet ile Borsanın ittifakı” yoluyla kullanır.[15] Manifesto, otuz yıl önce bunu tek bir cümleyle ifade etmişti: “Modern devletin yürütme organı, tüm burjuvazinin ortak işlerini yönetmek için kurulmuş bir komiteden başka bir şey değildir.”[16]

Ralph Miliband, bu ifadenin özetlediği ayrımı belgelemek için ömrünü harcadı: Devlet personeli muktedir sınıf değildir; onun çalışanlarıdır, onun içinden seçilir, onun tarafından eğitilir, ona karşı sorumludur, bu nedenle, şu veya bu memurun yakalanması çok az şeyi değiştirir.[17]

Epstein olayı, doğru okunduğunda, nesnelliğin tezahürüdür. Devlet, efendilerini korumak için (bir süreliğine) hizmetçiyi korumuştur; dokunulmazlık maddesi, açık ve net bir şekilde ortadadır. Bu tek cümle, “Epstein sınıfı” ifadesinin binlerce tekrarından daha fazla sınıfsal analiz içerir.

V. “Epstein Sınıfı” İfadesi Neden Baştan Çıkarıcı?
Baştan Çıkarıcı Oluşunun Sorun Teşkil Etmesinin Nedeni Nedir?

Madem bu “Epstein sınıfı” ifadesi, bu kadar kolay çürütülebiliyor, neden o vakit bu kadar çok yaygınlaştı? Çünkü aynı anda iki kötü alışkanlığı, en yakın kötü adamı aramaya dair popülist alışkanlığını ve skandalı yapı ile karıştıran gazetecilik alışkanlığını körüklüyor. Çünkü bu ifade, bir kestirme yol vaat ediyor, açıklama yapmak denilen o zor işi yapmadan kamuoyunun öfkesini kontrol altına almanın bir yolunu sunuyor.

Lenin, siyaseti anın ruhuna göre şekillendirmenin adını “kuyrukçuluk” koymuştu. Kendi hareketinin, işçilerin kendiliğinden düşündükleri her şeye tapan ekonomistlere karşı, “işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelişimi, onun burjuva ideolojisine boyun eğmesine yol açar” diyen Lenin şu tespiti yapıyordu:

“Bizim görevimiz, Sosyal Demokrasinin görevi, kendiliğindenliğe karşı koymak, işçi sınıfı hareketini burjuvazinin kanatları altına girmeye yönelik bu kendiliğinden, sendikacı çabadan saptırmak ve onu devrimci Sosyal Demokrasinin kanatları altına almaktır.”[18]

Ele aldığımız konuyla ilgili olarak bu alıntı, meselenin özünü yalın çıplak ortaya koyuyor. Siyaseti yalnızca şahısların işleri olarak gören tabloid kültürü içinde yoğrulmuş kamuoyunun kendiliğinden bilinci şöyle der: Epstein sınıfı kötü elitlerden müteşekkil. Komünistlerin görevi, bu kafa karışıklığını kırmızı bir bayrakla vaftiz etmek değil, bilinci ilişkiler düzeyine yükseltmek. Epstein’in neden var olduğunu, kime hizmet ettiğini, onu neyin koruduğunu açıklamak.

Bu ifadeyi kullanmanın yol açtığı bir başka tehlikeye de işaret etmek, onun da adını koymak zorundayız. Sermayeyi ahlak düzleminde ele alan, bu anlamda, toplumsal ilişkileri kötü kişilerle ikame eden yaklaşım, burjuva ideolojisinin en eski öz savunma biçimidir. Tarihsel seyrine ait örnekler mebzul miktardadır, kitaplarda derinlemesine ele alınmıştır.

Kapitalizmin sorunları, aydınlanmamış zihinlere bir kişi, bir klik, bir komplo kılığında göründüğünde, bir sonraki durak, komplo teorileridir. Ayrıca, bu ifadenin içine gizlenmiş siyasi mantığa da dikkat edilmelidir. Eğer sorun “Epstein sınıfı” ise, ima edilen çözüm, devletin onu yargılaması, yani burjuva devletinin kendi memurlarını tasfiye ederek sistemi temizlemesidir. Burjuvazinin ortak işlerini yönetmekle görevli komitenin, sonunda burjuvaziye karşı döneceğine inanmamız isteniyor. Bu, bir sınıf savaşı değil. Bu, mahkûmların gardiyana sunduğu mütevazı bir dilekçedir.

VI. Efendiler Arasında Bir Hizmetçi Yüzünden Çıkan Savaş

Bu ifadenin reddedilmesi için bir neden daha var. Bu neden en güncel yönüyle ilgili. Epstein olayı, bugün sadece bir skandal değil. Amerikan muktedir sınıfının fraksiyonları arasındaki savaşta kullanılan bir silah, bir cephane. Adalet Bakanlığı dosyalarının kademeli olarak yayınlanması ve son iki yıldır Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi’nin sergilediği gösteri, Amerika’yı yeniden büyük olmasını isteyen Trampçı sağcılar (MAGA) ile müesses nizamın liberal kanadı arasındaki mücadelenin tezahürü. Her iki taraf da kendi işlerini halleden kişiyi diğer tarafla ilişkilendirmeye çalışıyor. Her yeni belge, efendiler arasındaki bir topçu düellosunda sıkılan top mermisi, hizmetçilerin isimleri sadece mermilerin nereye düştüğünü gösteriyor.

Marx’ın Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’i isimli eseri, bu tür olayları okumak için bir kılavuz olmaya devam ediyor:

“İnsanlar, kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ancak bunu istedikleri gibi yapmazlar. Kendi seçtikleri koşullar altında değil, zaten var olan, geçmişten gelen ve aktarılan koşullarda altında yaparlar.”[19]

İşçi sınıfının, burjuva fraksiyonları arasında dönen, hangisinin daha kötü şöhretli pezevenk çalıştırdığı konusunda dönen kavgada hiçbir çıkarı yoktur. Kendilerine Marksist diyenler, “Epstein sınıfı”na savaş ilan ettiklerinde, sınıf savaşı yürütmüş olmuyorlar. İşçileri başkasının savaşının bir tarafı için seyirci ve gönüllü piyade kılıyorlar.

Bu savaşın amacına dikkat edin: sermaye sahipleri değil, hizmetkâr sınıfının üst tabakası, yani iş bitiriciler, avukatlar, pezevenkler. Üst küçük burjuvaziye yönlendirilen sınıf savaşı, sınıf savaşı değildir. Hedefe uşağı koyan popülizmdir.

VII. Marksistler Epstein Olayı Konusunda Ne Yaparlar?

Bunların hiçbiri sessiz kalmak gerektiği anlamına gelmiyor. Lenin’in komünisti, muktedirlerin suçlarına göz yuman bir sekter değildi. O, “herhangi bir yerde ortaya çıkarsa çıksın, hangi halk tabakasını veya sınıfını etkilerse etkilesin, istibdatın ve zulmün her tezahürüne tepki verebilen, tüm bu tezahürleri genele teşmil edip polis şiddeti ve kapitalist sömürünün tek bir resmini üretebilen halk kürsüsü”ydü.[20]

Lenin, işçi sınıfı bilincinin, "işçiler, hangi sınıfı etkilerse etkilesin, tüm istibdat, zulüm, şiddet ve istismar vakalarına cevap geliştirmeleri konusunda eğitilmedikçe gerçek bir politik bilince sahip olamayaklarını” ısrarla vurguluyordu.[21]

Epstein olayını kullanırken, onu Marksist bir bakış açısıyla kullanmalıyız. Paranın izini sürün: Jeffrey Epstein’e kimin para ödediğini sorun, cevap, Amerika’nın en zengin iki adamıdır. İsimleri onunki kadar ünlü olmalıdır. Koruma faaliyetinin izlerini sürün: Onu kimin koruduğunu sorun, cevap, ABD Savcılık Ofisi, Adalet Bakanlığı ve ilk mahkûmiyetinden sonra ona özel olarak kanat geren, on iki saatlik günlük izinle ödüllendiren hapishane sistemidir. Dokunulmazlık maddesine bakın: Kimleri kapsadığını sorun, cevap, “potansiyel suç ortakları”, müşterileri, hizmet ettiği sınıftır.

Bir skandalı genele teşmil edip sisteme ait resme ulaşmak, işte budur. Bu, Leninist ifşaattır ve skandal konusunda yaygara kopartmaktan, skandal tellâllığından farklı bir yolu izlemektedir. Skandal tellâllığı ise siyasetten arındırılmış ifşaattır. Sirkten nefret edene hem ekmek hem de sirk hizmeti sunar.

VIII. Sonuç: Hizmetçi Efendi Değildir

Bu “Epstein sınıfı” ifadesi, her açıdan yanlış. Ampirik olarak: Epstein, sermayenin bir çalışanıydı, onun kişileştirilmiş hali değildi. Serveti, tek bir müşteri için sağladığı değerin çok küçük bir kısmıydı. İşverenlerine hizmet eden devlet tarafından korunuyordu. Teorik olarak: bir sınıf bir ilişkidir, bir liste değil. Bir sınıfı bir memurun adıyla adlandırmak, Kapital’in yöntemini terk edip magazin gazetelerinin yöntemini benimsemektir. Siyasi olarak: bu ifade, öfkeyi efendilerden hizmetçilere yönlendirir, kendiliğinden oluşan karışıklığı bastırmak yerine ona prim verir, burjuva devletinin kendi saflarını arındırdığına dair inancı teşvik eder, komplo teorilerine meyleder, ve şu anda burjuva fraksiyonları arasındaki bir savaşta cephane görevi görür.

Bizim işimiz, “Epstein sınıfı” diye bağırmaktan daha zor ve daha az tatmin edici. İşimiz, işçi sınıfının maruz kaldığı güç ilişkilerini açıklamak ve somutlaştırmak. Hizmetçiyi efendiye, skandalı yapıya, iş bitiriciyi çeklerini imzalayanlara kadar takip etmektir. Hizmetçi, efendi değildir. Sol, sınıf siyasetine geri döndüğü gün aradaki bu farkı da bilince çıkartacaktır. O zamana dek bu ifade, bize muktedir sınıf hakkında hiçbir şey söylemeyecek, bilâkis, onu kullananların kafa karışıklığını açığa vuracka, oportünizmini ifşa edecek.

Alexander McKay
24 Eylül 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Frederick Engels, 1888 tarihli İngilizce baskısına dipnot, Karl Marx ve Frederick Engels, Manifesto of the Communist Party içinde, Bölüm I. MIA.

[2] Karl Marx, Capital, Cilt. I, Preface to the First German Edition (1867) MIA.

[3] Karl Marx, Capital, Cilt. I, Bölüm 4, “The General Formula for Capital.” MIA.

[4] Karl Marx, Capital, Cilt. III, Bölüm 23, “Interest and Profit of Enterprise.” MIA.

[5] Wexner konusunda bkz.: Wall Street Journal gazetesinin Epstein’in Wexner’dan aldığı 200 milyon dolarlık gelirle ilgili haberi ve Wexner-Epstein ilişkisini ele alan Vanity Fair haberinde özetlenen “çek defterini istediği zaman kullanabildiği”ne dair haber (2019). Manhattan’daki ev, vekâletname ve bağlantılı havaleler aynı haberde paylaşılıyor.

[6] PBS NewsHour, Apollo Küresel Yönetim Şirketi’nin görevlendirmesi üzerine Dechert LLP hukuk firmasının süreci incelemesine yönelik haber (Ocak 2021): Leon Black, 2012-2017 arası dönemde Epstein’e finans ve vergi meseleleriyle ilgili danışmanlık hizmeti karşılığında 158 milyon dolar ödemiş. Tavsiyeler sayesinde Black, 1 milyar dolar kazanç elde etmiş.

[7] Bloomberg Hukuk Departmanı’nın Black ve Epstein dosyalarıyla ilgili haberleri. Bloomberg Milyarderler Endeksi onun kıymetli bir isim olduğunu söylüyor.

[8] Forbes, “Jeffrey Epstein’s Will Leaves Everything To A Trust He Signed The Day Before His Death”. Mahkeme tüm mirasının toplam değerinin 577.672.654 dolar olduğunu söylüyor.

[9] Danışmanlık ve hizmet alanında maaşlı çalışanlardan oluşan “yeni küçük burjuvazi” konusunda bkz.: Nicos Poulantzas, Classes in Contemporary Capitalism (New Left Books, 1975).

[10] NPR, “Former U.S. Attorney On Epstein And Acosta” (11 Temmuz 2019). Burada eski ABD savcısı Joyce Vance’in federal mahkemenin suçlamalarını içeren 53 sayfalık dosyaya dair görüşleri aktarılıyor. Ayrıca bkz.: ABC News (12 Kasım 2020).

[11] US Department of Justice, Office of Professional Responsibility, Investigation into the U.S. Attorney’s Office for the Southern District of Florida’s Resolution of Its 2006–2008 Federal Criminal Investigation of Jeffrey Epstein (Kasım 2020), özet: Justice.

[12] Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda “muhtemel suç ortaklarının her biri” cezadan muaf tutuluyor. Bkz.: önceki dipnotta yer alan Adalet Bakanlığı Mesleki Sorumluluk Bürosu raporu ve Cornell Hukuk Okulu Toplumsal Cinsiyetler Arası Adalet Projesi’nin sunduğu dava özeti, “In re Investigation of Jeffrey Epstein (2008).”

[13] Judge Kenneth Marra, US District Court for the Southern District of Florida, February 2019, burada savcılar, mağdurlardan anlaşmayı gizlemek suretiyle Suç Sonucu Mağdur Olanların Hakları Kanunu’nu ihlal ettiler (sonrasında On Birinci Bölge Hâkimliği’nce usul zemininde itiraz edildi. Gizlemeyle ilgili değerlendirme olduğu gibi muhafaza edildi.)

[14] Frederick Engels, The Origin of the Family, Private Property and the State, akt.: V. I. Lenin, The State and Revolution, Bölüm 1. MIA.

[15] Engels, akt.: Lenin, The State and Revolution, Bölüm 1, §3.

[16] Marx ve Engels, Manifesto of the Communist Party, Bölüm I. MIA.

[17] Ralph Miliband, The State in Capitalist Society (Weidenfeld & Nicolson, 1969). Bu çalışmada, devlet personelinin kapitalist sınıfı teşkil etmediğini, ona hizmette bulunduğunu söyleyen klasik yaklaşıma yer veriliyor.

[18] V. I. Lenin, What Is To Be Done?, Bölüm II (”The Spontaneity of the Masses and the Consciousness of the Social-Democrats”). MIA.

[19] Karl Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, Bölüm I. MIA.

[20] Lenin, What Is To Be Done?, Bölüm III, §E (”The Working Class as Vanguard Fighter for Democracy”). MIA.

[21] Lenin, What Is To Be Done?, Bölüm III, §C (”Political Exposures and ‘Training in Revolutionary Activity’”).

, ,

Avanak



Bundan 12 yıl önce IŞİD, Irak kuzeyine yürüdüğünde, Ezidiler göç yollarına düşmüştü. Ardından Kobane’ye yürüdüğünde o günlerde şu söylem; medeniyetler çatışması, sekülarizm, çağdaşlık, ulusal kurtuluşçuluk, aydınlık bağlamında sarf edildi:

“Tüm Batı’nın kalbi bizimle atıyor. Avrupa’dan gönüllü gelen insanlar, bizimle birlikte IŞİD barbarlığına karşı mücadele veriyor. Bu mücadele, İspanya İç Savaşı’nı ve Stalingrad Savunması’nı aşmıştır.”

Bu süreçte emperyalistlerin uçaklardan attığı silahlar IŞİD’in eline geçmiş, o IŞİD, Kobane’yi çembere almıştı. O güne kadar evlerine operasyon düzenleyip Rojava’da baskı altına aldıkları kesimlerin yönetiminden yardım talep edildi ve insani koridor oluşturulup peşmergeler, bu koridordan Suriye’nin kuzeyine ulaştılar.

Nusaybin ve Urfa’da “Biji Obama” sloganları atıldı. Emperyalistlerin hava bombardımanı, Kürt milliyetçilerinin ve “müttefik”i solun gönüllü insanları, bölgeye gelen Avrupalılar, IŞİD’i Rakka başta olmak üzere çeşitli yerlere gerilettiler.

Gezi'nin önde isimleri, Rakka yolunda yaşamını yitirdiler. Öyle ya, “enternasyonal tugaylar” kurulmuştu. Kimse şunu sormadı: “Rakka ve Menbiç gibi Arap nüfusun ağırlıkta olduğu bölgelere bu ‘tugaylar’ niye yürüyor, bu yerler Kürt bölgesi değil ki?” İlginçtir (aslında ilginç değil) sözde başkent ilan ettiği Rakka’dan IŞİD, konvoylar hâlinde çekildi ve bunun nedenini de soran olmadı.

Ülkemizde neler oldu bu süreçte? Suriye’de kantonları birleştireceklerini söyleyenler, operasyona uğramamak için bir tür tampon bölge taktiğiyle hendekler kazdırdılar. İlk çözüm sürecindeki coşku ve heyecanın bugün görülmeme nedeni, hendeklerle birlikte nelerin kapatıldığını çözmekten geçiyor.

“Suriye’de IŞİD, Nurtepe’de Siz!” pankartlarını HDK açtı. IŞİD ve o mahalleler için ter dökenler, aynı kefeye konuldular. Koalisyon güçleri adı altında emperyalistlerle kurulan dostluğun gereği solu hizaya çekmek, çekilemeyeni yalnızlaştırmaktı. “Kobane’de Devrim olmuştu(!). Bu masala kitleleri inandıranlar, bugün meydanda yok. Sol, bu devrim masalını piyasaya günün teorisi diye sürmekten ar etmedi. Masala inanmayan çevre ve insanlara neler denilmedi, ne yaftalanmalarda bulunulmadı ki...

Masal: Esad kötüydü, IŞİD’e karşı savaşılıyordu, ABD olduğu sürece Suriye’nin kuzeyine hiçbir güç saldıramazdı. Kantonlarda özgür, eşit ve komünal yaşamın anayasası yazılıyordu. Bu örnek, insanlığa model olacaktı. Hatta sol, oradan güçlenerek gelecekti. Kadın-erkek, eşit şekilde yönetimde yer alıyordu. Bu masal uğruna Suruç ve 10 Ekim gerçekleşti.

Tekrar şu “enternasyonal tugay” hikâyesine dönelim. Ülkemiz solu, bu tugaylarda yer almak için sınırı geçiyordu, elliye yakın insanın sınırı geçip Suriye’ye ulaştığı bilgisini medya veriyordu, fakat neden bu geçişlerde sorun yaşamadıklarını gene kimse sormuyordu. Kürt potansiyeli hendeklerde; solun potansiyeli Suriye’de nihayete erdi. Bugün bu iki kesim ve siyasetin varlık mücadelesi bile veremeyecek duruma gelmesinin nedeni, 12 yıl öncesinde aranmalıdır.

Geçtiğimiz ayın sonunda Mazlum Abdi’nin Şara’ya başdanışman olduğu bilgisi haberleri geçti. Daha geçen yıl kadınlar saçlarını örerek eylem yapmaya çalışıyorlardı, başka bir kadınsa binanın üst katlarından atılıyordu.

12 yıl önceki masalın içeriğini yukarıda özetlemeye çalıştık. Şimdi bu solun varsa onuru, dünün hesabını vermek zorunda. 10 Ekim ve Suruç, solun kendi hatasıdır. Şımarıklığı, gücü elinde bulundurduğu yanılsamasıyla teslim olduğu disiplinsizlik, kitlelere karşı sorumsuzluğu, baştacı ettiği özeleştiri vermezlik ve güce tapma, solu tarih ve siyaset sahnesinden sildi.

Hükmü yok, hükmü olmayanın da eleştirisi olmaz. Kendi kitlelerini bugün dışsal nedenlerle zayıf düştükleri yönündeki palavrayla ikna edebilirler ama emekçi yığınları ikna etmeleri mümkün değil. Bu çevreler, emperyalistlerin silah ve kamuflajıyla petrol bekçiliği yaptığı için tarihe utanç olarak geçecek.

“Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” gibi söylemlerle Abdi şahsında gelinen aşamayı suskunlukla geçiremezler. “Uluslararası komplo” varsa o da Abdiler ve sol eliyle Kürtlerin başına örülen emperyalist çoraptır.

Öyle bir sıkışmışlık içindeler ki artık Başaran Aksu, Barış Yıldırım ve fenomen solculardan medet umar, onları göklere çıkarır oldular. Geçen yılın İstanbul 1 Mayıs’ını bile tertip edemeyip Başaran’dan “umut” beklediler. Barış’ın doktora tezinden Mahir öğrenedursunlar. Bir daha da toparlanmaları mümkün değil.

Masallar, manipülasyonlar, güce tapma pratikleri, hayatın gerçekleri karşısında tuzla buz oldu. Bugün Aleviler üzerinden kendilerine alan açmaya çalışan aynı çevreler, Suriye’nin İdris-i Bitlisi’sine karşı sessiz.

HTŞ yönetime geçtiğinde Troçkist Nisan gazetesi “Suriye’de devrim olduğunu” manşetten duyurmuştu. Bu gazetenin ideolojik-politik hattıyla 12 yıl önceden bugüne masal anlatan sol arasında ne fark var?

Değil 12 yıl, 120 yıl da geçse, masallara karşı yaşamın gerçeği ve emeğin mücadelesi, tüm aforoz pratikleri ve çirkin ithamlara karşı savunulacak. Durduğu yerden emin olanlar, özeleştiri vermekten kaçmazlar. Süreci suskunlukla geçirenler, tarihe bu şekilde geçecekler. Tarih, ülkemiz solunun -birkaç çevre dışında- emperyalistlere petrol bekçiliği görevini icra etmesini kaydedecek.

Ne oldu o destansı direnişler? Bunu bu çevrelerin kendi insanı sormuyorsa, anlatılan masallara inanmaya devam edebilir, gerçek kurtuluşlarının neden bu kadar geciktiğini kavramadan yaşamaya devam edebilir. Nasıl olsa, her biri birey-parti.

Özellikle bu 12 yıllık sürecin öğrettiği bir gerçek var: Diyalektiğin yöntemleriyle belirlenen ilkeler kazanacak. İdeolojisine güvenmeyen çevreler tarihsel eşiklerde ya susar ya da “ama” bağlacından sonra “gerekçeler” sıralayıp yanlışa ortak olur, öyle de oldu. Söz konusu tarafın susması ya da yanlışa karşı çıkmamasının temel gerekçesi bedeller ise aynı bedelleri de tarihe geçen Alman faşistleri de ödedi, sosyalistler ödetti. Bu sol, göle bakıp kendisine âşık olan Narkisos gibi boynu bükük kalmaya devam etsin.

Sinan Akdeniz
26 Eylül 2026

25 Eylül 2026

Assata Başımızın Tacı


25 Eylül 2025, saat 13:15 civarında, Assata Olugbala Şakir, ecdad kervanına katıldı. Bu, aslında hem acı hem de hoş bir haberdi. Acıydı, çünkü Assata, bir daha asla aramızda olmayacak, bir daha asla hikâye anlatmayacak veya bir daha asla şiir yazmayacak; acıydı, çünkü artık onu, siyahi insanlar için cesaret ve onurla mücadele eden, böylesine şiddetli bir muhalefet karşısında dimdik duran canlı bir örnek olarak gösteremeyeceğiz. Ama aynı zamanda hoş bir haberdi. Çünkü ABD İmparatorluğu’nun başındaki güçler, onu tüm o korkunç teknolojileriyle avlasalar da onu öldüremediler veya tekrar bir kafese koyamadılar. Hoştu, çünkü artık fiziksel âlemde olmasa da, Assata Şakir, ruhen bizimle birlikte.

Assata, 1997 tarihli Eyes of the Rainbow [“Gökkuşağının Gözleri”] belgeselinde, “ecdadımın benden beklentilerini karşılamak istiyorum, çünkü benden önce gelenler, okyanusun dibinde yatanlar, ister şeker kamışı tarlalarında, ister pamuk tarlalarında, isterse bir ağaçtan sarkarken hayatını kaybedenler için bu mücadeleyi sürdürmenin görevim olduğuna gerçekten inanıyorum”[1] diyordu. Şimdi, görevini en üst düzeyde yerine getirmiş olan Assata, siyahi devrimci savaşçı kadın ve erkeklerin panteonuna katıldı. Adı artık Kraliçe Nanny, Jean-Jacques Dessalines, Harriet Tubman, Nat Turner, Robert F. Williams, Mable Williams, Winnie Mandela, Malcolm X, Lolita Lebron, Safiye Buhari, Sekou Odinga ve daha niceleriyle birlikte anılmalı. Geriye kalan bizler ise onu gururlandırmalıyız.

Neyse ki Assata bize, kendi sözleriyle yazılmış, sıkıntılarının, özlemlerinin ve görüşlerinin zengin arşivine ait o haritayı bıraktı. Bu, Assata’yı, Malcolm’ın dediği gibi “masumları suçlu, suçluları da masum kılma” misyonuna sahip FBI’ın ve müesses nizama hizmet eden medyanın çarpık mantığıyla hatırlamak zorunda olmadığımız anlamına geliyor. Aksine, “biz, maviden daha koyu tenli insanlar”, onu bizim için olduğu gibi, savaşçı kraliçemiz olarak hatırlayacağız.

Joanne Deborah Byron, 16 Temmuz 1947’de Brooklyn Kadın Hastanesi’nde doğdu. Üç yaş civarı, büyükanne ve büyükbabası Lula ve Frank Hill, onu Kuzey Carolina’nın Wilmington kentine götürdü. Bir iş kurmak için yeterli parayı biriktirmişlerdi; bu başarı, Büyük Buhran’ın ve istihdam alanındaki ırk ayrımcılığının yarattığı tahribatın ortasında ayakta kalmak için gösterdikleri muazzam çabanın yansımasıydı. Hill ailesi, Assata’nın teyzesi ve gelecekteki avukatı Evelyn Williams’ın ifadesiyle, "ABD’nin siyahi vatandaşlarına gönülsüzce açtığı küçük fırsat kapılarında ustaca manevra yapmayı” çocuklarına ve torunlarına öğretirken, “Amerika’yı sevmek denilen o hastalıklı uyum sağlama çabası”nı redde tabi tuttu.[2]

Assata, Jim Crow yasalarının belirlediği ırk ayrımcılığı rejiminde büyüdü. 1857’de Yüksek Mahkeme Baş Yargıcı Robert B. Taney, bu beyaz üstünlükçü rejimi, “siyahi adamın, beyaz adamın saygı duymak zorunda olduğu hiçbir hakkı yoktur” şeklinde özetlemişti. Varlığı bu çarpık denklemin tamamen dışında bırakılan siyahi kadınlar için bu dünyanın nasıl bir yer olduğunu kavramak zor. Yıllar sonra Assata, Küba’da sürgünde yaşarken, büyükannesinin politik gelişimi üzerindeki etkisinden bahsedecek, onun “bana, aleyhime olan muazzam güçlüklerin üstesinden gelmeyi akledebilmek için ihtiyaç duyduğum o iç gücü veren ilk kişi” olduğunu söyleyecekti.[3] Ancak çocukken, Wilmington’daki siyahi cemaati, Joey’i korudu. Ailesi, ona o günlerde “Joey” diyordu. Assata için cemaat, beyaz insanların hayatlarında yalnızca asgari bir rol oynayacağı bir ortam oluşturuyordu.[4]

Assata, sekiz-dokuz yaşlarında New York’a döndü. Annesi Doris Johnson ve teyzesi Evelyn Williams tarafından büyütüldü. Williams, erken gelişmiş, sanata meyilli, ilkeli ve cesur yeğenini “babasız bir mucize” olarak tanımlıyordu.[5] Assata, kendisini boğan bir şey varmış gibi hissetmekten bıktığı için 17 yaşında liseyi bıraktı.[6] Sonunda girdiği Genel Eğitim Geliştirme Sınavı’nı kazandı, ardından Manhattan Borough Toplum Koleji’ne (BMCC), ardından da New York Kent Koleji’ne (CCNY) kaydoldu. İlkin ailesinin ektiği politik bilinç tohumları, bu dönemde yeşermeye başladı. Öğrenme deneyimi açısından en önemli adımları sınıf dışında attı, bu konuda kendisine profesörlerinden çok akranları yardımcı oldu. Yıllar sonra kapitalizmde eğitimin rolü üzerine düşünürken şunları söyleyecekti:

“Kimse, size onları alaşağı etmek için gerekli eğitimi vermeyecek. Kimse size gerçek tarihinizi, gerçek kahramanlarınızı öğretmeyecek, hele bir de bu bilginin sizi özgürleştireceğini biliyorlarsa. Amerika’daki okulların tek derdi, insanların beyinlerini Amerikancılıkla yıkamak, onlara biraz eğitim vermek ve kapitalist sistemin gerektirdiği pozisyonları doldurmak için gereken becerileri kazandırmak. Amerika’daki okulların bizi eğitmesini beklediğimiz sürece cahil kalacağız.”[7]

Assata’nın devrimciye dönüşmesi, Altın Davullar Derneği adlı siyahi bir öğrenci örgütüne katılmasıyla başladı. Bu örgüt ve ona bağlı (İslam Milleti, Afrikalı-Amerikalı Birliği Örgütü ve Yeni Afrika Cumhuriyeti gibi) politik ağlar aracılığıyla Assata, siyahi tarihi ve kültürü üzerine derinlemesine çalışmalar yürüttü. Otobiyografisinde, “Nat Turner’ı öğrendiğim gün onun hatırasından o kadar çok etkilendim ki kendimi evde zor tuttum” diyordu.[8] Tutkulu bir okur haline geldi, ancak aynı zamanda kendisini halkından kopartacağını düşündüğü sınıflara ve kütüphanelere hapsolmamaya karar verdi. “Pratiksiz teori, teorisiz pratik kadar eksiktir. İkisinin bir arada olması gerekir. İkisini de yapmaya kararlıydım” diyordu.[9]

Assata, 1967’de devlet baskısıyla ilk kez yüzleşti. Kendisi ve diğer yüz BMCC öğrencisi, üniversitenin yetersiz siyahi çalışmaları müfredatını ve siyahi öğretim üyesi eksikliğini protesto etmek için bir üniversite binasının girişine barikat kurduktan sonra okula izinsiz girme suçlamasıyla tutuklandı.[10] Ertesi yıl, Assata ve diğer BMCC öğrencileri, Brooklyn’in Ocean Hill-Brownsville bölgesindeki siyahi ve Porto Rikolu velilerin, mahallelerindeki okulların nasıl yönetileceğine karar vermek için örgütledikleri mücadeleye iştirak ettiler. Bu dönemde, siyahi emeğinin yoğun bir şekilde sömürüldüğü beş güney eyaletinden oluşan egemen bir siyahi ulus yaratmayı amaçlayan siyahi devrimci bir oluşum olan Yeni Afrika Cumhuriyeti’nin (YAC) vatandaşı oldu.[11]

Assata (ki o zamanlar Joanne Deborah Byron olarak biliniyordu) bu dönemde Lois E. Chesimard ile kısa bir evlilik yaptı, ardından yasal adını Joanne Chesimard olarak değiştirdi. Yıllar sonra, derin bir mücadele içindeyken, Assata bu köle soyadlarını bırakıp en çok bilinen unvanları benimsedi. “Kendimi ne bir JoAnne, ne bir Zenci, ne de bir Amerikalı gibi hissediyordum. Kendimi Afrikalı bir kadın gibi hissediyordum” diyordu.[12] Yeni Afrikalı isimleri alma geleneğine uygun olarak, derin anlamlar taşıyan isimler seçti.[13]

Assata, “mücadeleci kadın; Olugbala, “Halk sevgisi”, Şakir de “şükreden” anlamına geliyordu. Seçtiği ikinci isim, Siyahi Kurtuluş Ordusu Olugbala Kabilesi’nin diğer üyelerince de benimsendi: Anthony Kimu Olugbala White, Woodie Changa Olugbala Green, Frank Olugbala Fields, Zeyd Malik Şakir namı diğer Dedane Olugbala, Melvin Rema Olugbala Kearney, Twymon Kakuyan Olugbala Myers. Seçtiği soyadı, Malcolm X’in ortağı Selahaddin Şakir gibi kendisini davaya adamış devrimcilerle dolu Şakir ailesinin politik soyuna bağlanıyordu; Selahaddin’in oğulları Lumumba ve Zeyd, Kara Panter Partisi’nin New York Bölümü ve Siyahi Kurtuluş Ordusu’nun (KPP/SKO) önemli figürleriydi; Afeni Şakir, Lumumba’nın karısı ve bir diğer önemli New York Panteriydi; Mutulu Şakir ise akupunktur uzmanı ve Yeni Afrika Cumhuriyeti üyesiydi. Assata’nın bir Şakir olarak sahip olduğu şöhret, vaftiz oğlu, aynı zamanda Afeni Şakir’in oğlu, sonradan katledilecek olan rapçi ve şair Tupac Amaru Şakir’in gölgesinde kaldı.[14]

Assata Şakir, örgütün Philadelphia’daki Devrimci Halk Anayasası Kongresi’ne katıldıktan kısa bir süre sonra, 1970 sonbaharında Kara Panter Partisi’nin New York Şubesi’nde çalışmaya başladı.[15] Partiye tam zamanında katılmış olması, onun cesareti ve mücadeleye olan bağlılığı hakkında çok şey anlatıyor. Ülke genelinde Panterler, devlet makamlarınca avlanıyor, taciz ediliyor, tutuklanıyor ve öldürülüyorlardı. Bir yıl önce, KPP’nin Illinois Şubesi’nden Fred Hampton ve Mark Clark, Şikago Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı bir infaz timi tarafından katledilmişti. Şube başkanı Hampton, öldürüldüğünde uyuşturulmuş haldeydi ve hamile eşinin yanında yatakta uyuyordu.[16]

2 Nisan 1969’da Şakir ailesinden iki üye, Lumumba ve Afeni, bir düzineden fazla New York Panter üyesiyle birlikte koordineli bir polis baskını sırasında yakalandı. Baskın, yıkıcı faaliyetlere odaklanan gizli bir New York Emniyet Müdürlüğü birimi olan Özel Hizmetler ve Soruşturma Bürosu tarafından gerçekleştirilmiş olsa da, altında FBI’ın imzası vardı. “Panter 21” olarak bilinen grup, polis memurlarını öldürme ve polis karakollarını, tren istasyonlarını, mağazaları, devlet dairelerini ve Bronx Botanik Bahçeleri’ni bombalama planları da dâhil olmak üzere bir dizi uydurma suçla suçlandı. Assata, o günleri değerlendirirken, “New York polisinin, Panterlerin New York şubesinin en deneyimli, yetenekli ve zeki liderlerini kaçırdığı ve her biri için 100.000 dolar fidye talep ettiği, hareketteki herkes tarafından biliniyordu” dedi.[17]

Panterlere yönelik devlet baskısı, hareketi ezmek ve siyahi cemaati içerisindeki diğer insanları yetki alanının dışında kalan yollarla mücadeleden kopartmak için tasarlanmıştı. Ancak Assata yılmadı. 1970 ve 1971 yılları arasında KPP’nin yer üstü kadrosunun adanmış bir üyesi olarak çalıştı. Panter 21 sanığı Joan Bird ile işbirliği yaparak bir tıp kliniği kurdu, üniversite öğrencileri için politik eğitim dersleri verdi, Ücretsiz Kahvaltı Programı’nda çalıştı ve mahkûm savunma kampanyalarını destekledi.

Assata, ayrıca KPP ve ilişkili olduğu diğer muhtelif oluşumlar içerisinde cinsiyetçiliğe karşı ideolojik ve politik mücadele verdi. “Kara Panter Partisi İçerisinde Cinsiyetçilik Sorunu Üzerine” adlı önemli bir makale kaleme alan yoldaşı Safiye Buhari gibi Assata da örgüt içerisindeki cinsiyetçiliği, erkeklerin ve kadınların kapitalizmin ve beyaz üstünlükçülüğünün ataerkil yapısı dâhilinde başvurdukları toplumsallaşma tarzları ve yöntemlerinin bir ürünü olarak anlıyordu. Assata, toplumdaki kapitalizmi ve beyaz üstünlükçülüğünü alt etmek için örgütlenip mücadele eden insanların, toplumdaki ve kendi hareketleri içerisindeki cinsiyetçiliği ve ataerkilliği ortadan kaldırmak için de örgütlenmeleri gerektiğini görmüştü.[18]

Assata, KPP’nin çöküşünden onlarca yıl sonra, “Afrikalıların beyaz üstünlükçülüğünü alt etme ve Avrupa’nın dünya üzerindeki hâkimiyetine son verme girişimlerinin direnişle karşılaşacağı açık olsa da, çok azımız, gelecek saldırılara hazırlıklıydık" dedi.[19] O ve birlikte mücadele ettiği kişiler, o vakitler şu gerçekten bihaberlerdi: büyük ölçüde siyahi gençlerden oluşan bir hareket olarak KPP, Karşı İstihbarat Programı olarak bilinen gizli ve büyük ölçüde yasadışı bir FBI girişiminin hedefiydi. FBI Direktörü J. Edgar Hoover’ın sözleriyle, yaygın olarak bilinen ismiyle COINTELPRO’nun temel amacı, ABD’deki neredeyse tüm ilerici hareketleri, özellikle de KPP’yi “ifşa etmek, sekteye uğratmak, yanlış yöne sevk etmek, itibarsızlaştırmak veya başka şekillerde etkisiz hale getirmek”ti.[20]

FBI (yerelliklerdeki polis teşkilatları, CIA ve diğer devlet kurumlarıyla birlikte), sömürge karşıtı direnişi ezmek isteyen Amerikan ve Avrupa imparatorlukları tarafından yüzyıllar boyunca geliştirilen kontrgerilla taktikleri cephaneliğini harekete geçirerek, bu hedefe uygun bir hareket planı belirledi.[21] FBI, sinsi taktikleriyle (dezenformasyon, gözetleme, ajan provokatörler vb.) Büro’nun öfkesini Marcus “Musa” Garvey’nin Evrensel Zenci Geliştirme Derneği’ne yoğunlaştırdığı 1920’lerden beri, Siyahi hareketleri dağıtacak gizli çalışmalar yürütmüştü. Yarım yüzyıl sonra, bir COINTELPRO yazısında FBI’ın “Kara Mesih’in yükselişini engelleme” yönündeki çabaların iki katına çıkarıldığı söyleniyordu. Burada muhtemelen dolaylı olarak Garvey’den bahsedilmekteydi. Devletin kara gölgesi, altmışlar ve yetmişlerdeki politik suikastlerin üzerinde tehditkâr bir şekilde gezinip durdu: Malcolm X, Martin Luther King Jr., Fred Hampton, Mark Clark, Bunchy Carter, John Huggins ve George Jackson bu süreçte katledildi.

Panter 21 destanı, iki yıldan fazla sürdü ve o zamana kadar New York eyaleti tarihindeki en uzun ve en pahalı dava haline geldi. Bu çileli süreç, KPP’nin (yanlışlıkla Doğu ve Batı olarak yaftalanan) iki düşman gruba ayrıştığı, FBI’ın hızlandırdığı tartışmalı “ayrışma” ile aynı zamana denk geldi, bu ayrışmayı daha da derinleştirdi. FBI’ın gizliden yürüttüğü dezenformasyon faaliyetlerinin etkisiyle bu gruplar, Panterlerin Panterleri öldürmeye başladığı iç savaşa dönüştü. Assata daha sonra, yoldaşlarının hayatına mal olan “Doğu Yakası/Batı Yakası” çekişmesi ile ana akım Hip-Hop müzik içerisinde yaşanan, vaftiz oğlu Tupak Şakir’in hayatına mal olan Doğu Yakası/Batı Yakası çekişmesi arasındaki benzerliğe dikkat çekti.

Çoğu insan, dışarıdan ve içeriden gelen bu varoluşsal tehditlere, hareketten uzaklaşarak karşılık verirdi. Ancak Assata, kararlı tutumunu muhafaza etti, hatta onu daha da güçlendirdi. Yeraltına indi, gizli bir militan direniş altyapısına katıldı. Siyahi Kurtuluş Ordusu aracılığıyla Assata ve diğer özverili devrimciler, devlet baskısının ağırlığı altında giderek daha fazla ezilen yer üstü hareketlerini desteklemek için tasarlanmış suç sayılan faaliyetlerde bulundular. Bu faaliyetler şunları içeriyordu: yakalanan aktivistleri esaretten kurtarmak, esir değişimi amacıyla düşmanları kaçırmak, yirminci yüzyıldan kalma bir yeraltı demiryolu aracılığıyla politik kaçakları nakletmek ve onlar için güvenli bir liman sağlamak, mücadeleyi finanse etmek için bankalardan ve uyuşturucu satıcılarından para toplamak ve devletin silahlı ajanlarıyla silahlı çatışmaya girmek.

Filistin’i Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinden kurtarmak için uzun süre mücadele edenler gibi, siyahi kurtuluş hareketinin üyeleri de sık sık uluslararası hukukun kendilerine silahlı mücadeleye girmek için yasal bir temel sağladığını öne sürdüler.[23] Assata, 1987’de şunları söylüyordu:

“Çok da uzak olmayan bir gelecekte, bir gün, dalkavukluğa ve yağmaya dayanmayan her siyahi örgütü yeraltına çekilmek zorunda kalacak. Bu ülke, ne kadar hızlı faşist aşırı sağa doğru ilerlerse ilerlesin, siyahi devrimci örgütler, bu kaçınılmaz sonuca hazırlanmaya başlamalı. Faşist hükümetler, ne kadar barışçıl ve şiddetten uzakmış gibi görünürlerse görünsünler, devrimci veya ilerici muhalefet örgütlerinin var olmasına asla izin vermezler.”[24]

Günümüzde “Direniş”, güçlenen faşizm karşısındaki acizliğiyle yüzleşmeye devam ederken, Assata’nın soyundan geldiğini iddia edenler, onun tavsiyelerinin yeterince dikkate alınmadığı gerçeğiyle yüzleşmelidirler.

Assata’nın yeraltındaki ilk dönemi, ister istemez belirsizdir. 5 Nisan 1971’de, 23 yaşındaki Assata, Manhattan’ın merkezindeki Statler Hilton Oteli’nde çıkan bir çatışmada karnından vuruldu. Evelyn Williams’a göre, herkesçe bilinen bir uyuşturucu satıcısına “tuzak kurmak” için silahlı bir eylemde bulunurken yaralandı. Bu bağlamda, söz konusu eylem, SKO’nun siyahi cemaatleri içerisinde uyuşturucu ticareti yapanları taciz etme ve fonlarına el koyma kampanyasının bir parçasıydı. Assata’nın KPP/SKO’dan yoldaşı Doruba bin Vahid, 1971 tarihli “Ağır Uyuşturucular Hakkında” başlıklı makalesinde, “Hem polisin bulaştığı yolsuzlukların hem de siyahilerdeki çıkarcılığın kurbanları olarak, toptan yıkımımızdan kâr elde edecek olanlara asla taviz vermemek görevimizdir” diyordu.[25]

FBI’ın, polisin ve burjuva basınında egemenlere vantrologluk yapanların dedikleri haricinde elimizde Assata’nın yeraltı faaliyetlerine dair pek bir bilgi yok. New York Emniyet Müdürlüğü’ne çalışan, onun propaganda faaliyetlerini yürüten Robert Daily, Assata’yı "Siyahi Kurtuluş Ordusu denilen çetenin ruhu, onu bir arada tutan, harekete geçiren, ateş etmelerini sağlayan anaç tavuk” olarak tanımlıyordu.[26]

Devlet makamlarının iddiasına göre Assata, polis cinayeti, el bombasıyla polis otosuna saldırı ve birkaç banka soygunu gibi bir dizi SKO eylemine iştirak etmişti. FBI, karşı istihbarat programlarını, özellikle SKO’yu ezmek için tasarlanmış yeni girişimlerle pekiştirdi. Bunlar arasında “New York’ta Polis Cinayetleri” (NEWKILL), “Chesimard soygunları” (CHESSROB) ve “Hapishane Aktivistleri Gözetim Programı” (PRISACTS) gibi çalışmalar yer alıyordu.

Yüzyıllardır siyahileri köleleştiren, bizi altmış yılı aşkın süredir fiili ırk ayrımcılığına, hapishanelerde ve gettolarda devasa kafeslerde tutma biçiminde fiili bir ayrımcılığa maruz bırakan aynı ABD hükümeti, Assata Şakir ve Siyahi Kurtuluş Ordusu’nu “terörist” olarak yaftaladı. Bazı kafası karışık zenciler, makul yurttaş rolü keserken bazıları olan bitenin bilinciyle hareket ediyorlardı. Assata, o dönemde hepimizi “Düşmanlarınızın sizin yerinize düşmanınızı seçmesine asla izin vermeyin” diye uyarıyordu.[27]

1976’da görülen hırsızlık davasında kendi avukat yardımcılığını üstlendi. Bu sayede SKO’yu kendince tarif etme imkânı buldu.

“Siyahi Kurtuluş Ordusu denilen fikir, Siyahilerin maruz kaldıkları koşulların bir ürünüdür: bu koşullar yoksulluğa, it bağlasan durmaz evlere, kitlesel işsizliğe, kötü sağlık hizmetlerine ve zayıf eğitim imkânlarına dairdir. Bu fikrin oluşmasının sebebi, siyahi halkın bu ülkede eşit ve özgür olmayışıdır. Amerikan hapishanelerindeki insanların yüzde doksanı ya siyahidir ya da Üçüncü Dünyalıdır. Bu fikir doğmuştur, çünkü sokaklarımızda on yaşında çocuklar vurulup öldürülmektedir. Çünkü uyuşturucu, toplumumuzun iliklerine sinmiştir ve çocuklarımızın yaşadığı hüsran ve hayal kırıklığından beslenmektedir. SKO anlayışının oluşmasının sebebi, bu ülkede siyahilerin maruz kaldıkları toplumsal ve ekonomik zulümdür. Ayrıca zulüm varsa direniş de vardır. SKO, o direniş hareketinin bir parçasıdır. Siyahi Kurtuluş Ordusu, tüm insanların özgürlüğü ve adaleti için mücadele etmektedir.”[28]

Assata Şakir’in yeraltındaki ilk dönemi, 2 Mayıs 1973’te, iki yoldaşı Zeyd Malik Şakir ve Sundiata Acoli ile birlikte New Jersey Otoyolu’nda iki eyalet polisi tarafından durdurulduklarında sona erdi. Çıkan çatışmada Zeyd Şakir ve Werner Forester ismindeki polis hayatını kaybetti. Assata, her iki kolundan ve omzundan vurulurken, diğer polis memuru James Harper da omzundan yaralandı. Assata, gözaltına alındı. Acoli, olay yerinden kaçmayı başardı, ancak kapsamlı bir insan avı sonucunda üç gün sonra yakalandı.

ABD hükümeti, devrimcileri politik tutsak olarak hapiste tuttuğunu hiçbir zaman kabul etmedi, ancak, cezaevi yöneticilerinin, Assata Şakir gibi tutuklu devrimcileri politik bir tehdit olarak gördüğü açıktı. Altı buçuk yılının iki buçuk yılını erkeklere ayrılmış hücre hapsinde geçirdi; bu, sadece onu cezalandırmak için değil, aynı zamanda diğer tutukluları politik fikirler “bulaştırma”sına mani olmak için de atılmış bir adımdı. Duvarların ardında kaldığı süre boyunca fiziksel olarak en ağır muamelelere göğüs gerdi, işkence gördü, korkutulmaya çalışıldı, gözetlendi, tıbbi şiddete ve tıbbi ihmale maruz kaldı.

“ABD’deki hapishanelerde gördüğüm şey, bizatihi kölelikti. Zincirlenmiş, hücrelerde tutulan o siyahi insanlar sadece yoksullardan oluşuyordu. [...] Ayaklar altında çiğnenip eziliyorlardı. Gördüklerimi asla unutmayacağım. Yaşadıklarımı asla unutmayacağım. Halkımın yaşadıklarını asla unutmayacağım.”[29]

1973 yılının sonlarında Assata ve KPP/SKO’dan yoldaşı Kamau Sadıki, devrimci sevgi, meydan okuma ve iyimserlikle tanımlı, olağanüstü bir eylem gerçekleştirdi. Mahkeme salonunun yanındaki bekleme odasına kapatıldıkları sırada, devam eden protestolarını susturmak için tasarlanmış bir hamleyle, şimdiye kadarki en cesur protestoyu tasarladılar: Siyahiler yaşamalıydı. Cinsel olarak yakınlaşmadan önce, ikili, açıktan hamilelik olasılığını ve siyahileri yok etmeye kararlı bir dünyaya siyahi bir çocuk getirmenin etik olup olmadığını tartıştı. Düşmanlarının hayatlarının gidişatını kontrol etmesine izin vermemeye karar verdiler.[30]

Assata’nın hamileliği, hapishane yetkililerinden gördüğü kötü muameleyi azaltmadı. Zincirlenme, yetersiz beslenme, tecrit ve tıbbi istismara maruz kalma deneyimi, hem geçmişte hem de günümüzde tutuklu kadınların maruz kaldığı şiddeti gözler önüne seriyor. Assata Şakir’in 11 Eylül 1974’te Kakuya Amala Olugbala Şakir isminde sağlıklı bir kız çocuğunu dünyaya getirmesi, tam bir mucizeydi.

Küçük ama özverili bir avukat ekibi ve politik savunma kampanyasının desteğiyle Assata Şakir ve diğer sanıklar, üç ayrı davada beraat ettiler. Ancak Mart 1977’de, savcılığın iddiasındaki bazı tutarsızlıklara (COINTELPRO entrikalarından bahsetmeye bile gerek yok) rağmen, tamamı beyazlardan oluşan bir jüri, onu Memur Forester’ın öldürülmesinden ve çatışmayla bağlantılı diğer suçlardan mahkûm etti (Sundiata Acoli, 1974’te hüküm giymişti).

Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Assata’nın 65 yıl hapis cezasına çarptırılmasının ardından devletin planı onun bir kafeste ölmesiydi. Ancak o ve yoldaşlarının başka planları vardı. 2 Kasım 1979 günü öğleden sonra Assata, Yeni Afrika Cumhuriyeti örgütü mensubu Chokwe Lumumba’nın “belki de bu yüzyıl, bu on yıl içerisinde imparatorluğun tanık olduğu en büyük askeri başarılarından biri” olarak adlandırdığı eyleme iştirak etti. O gün, Yeni Afrika Örgütü, Siyahi Kurtuluş Ordusu ve Yeraltında Hava Durumu isimli örgütlere mensup devrimcilerden oluşan bir ekip, Assata’yı New Jersey’deki Clinton Kadın Islahevi’nden kaçırdı. Eylem, Sekou Odinga, Mtayari Shabaka Sundiata, Marilyn Buck, Mutulu Şakir, Silvia Baraldini ve Judy Clark’ın da aralarında bulunduğu küçük bir ekip tarafından gerçekleştirildi. Ağır silahlarla donatılmış, savaşa hazır durumda olmasına karşın ekip, tek bir el ateş etmeden hedeflerine ulaştı. Bu durum, devletin militanların “sadece kan dökmek isteyen deliler” olduğuna dair söylemini çürüttü. Yıllar önce merhum Odinga bu olayı anlatırken bana, “Devrimciler cesur olmalı” demişti.

Assata, hayatında ikinci kez yeraltına indi. Beş yıl boyunca yakalanmadı. Hareket içerisindeki unsurların ve hareketi destekleyen kesimlerin, bu kadar uzun süre, böylesine büyük bir riski üstlenip, kişisel kazanç veya tanınma beklentisi olmadan ona koruyup saklaması, insanların ona ve temsil ettiği harekete ne kadar çok sevgi beslediğini açıkça gösteriyor. Rahip Herbert Daughtry’nin New York Amsterdam News gazetesinde yayınlanan köşe yazısının başlığı “Hızlı koş kardeşim, çok hızlı koş”tu.[32]

1984’te, bir yeraltı ağının yardımıyla Assata, Küba’ya ulaştı.

“Aslolarak kendilerine, ‘Ben buradayım, temsil ettiğim şey bu ve benimle ne yapacağınıza karar vermeyi size bırakıyorum’ dedim, neyse ki desteklerini esirgemediler ve bana politik sürgün statüsü verdiler.”

Kübalılar, onun davasını işitmişti, politik tutuklu olarak gördüğü muamele hakkında BM’ye sunduğu 1978 tarihli dilekçeden haberdarlardı.[33]

Assata’nın hayatının geri kalanını, 40 yılı aşkın bir süreyi Küba’da görece özgürlük içinde geçirmiş olması son derece önemli. Bu ada ülkesi, sömürgeci egemenliğin boyunduruğundan başarıyla kurtulmuş, onlarca yıllık emperyalist müdahalelere ve ezici bir ABD ambargosuna rağmen kendi yolunu çizmiş bir toplumun canlı örneği. 1959’daki Küba Devrimi’nden bu yana Küba, Afrika, Latin Amerika, Güneydoğu Asya ve ABD’deki komünist hareketlere ve ulusal kurtuluş hareketlerine maddi destek sağlayarak, devrim ihtimalinin feneri oldu. 1998 tarihli açık mektubunda Assata, “Gezegen yüzeyinde varolan en büyük, en dirençli ve en cesur köle (adalı) kamplarından biri burası” diyordu.

Assata, Küba’dayken kızıyla yeniden bir araya gelebildi, otobiyografisini tamamladı, sosyalizm anlayışını derinleştirdi, kendisini Küba tarihi, siyaseti ve kültürü üzerine çalışmalara adadı. Hapishanedeyken şehadet getirip İslam’a geçmiş olan Assata, Küba’dayken “kendisinden başka bir parça buldu” ve köleleştirilmiş Afrikalılar tarafından Küba’ya getirilen Afrika’ya ait, maneviyata dair pratiklerle ilişkisini derinleştirdi.[35]

2004 tarihli bir makalesinde, “Afrika halklarının kurtuluşu Avrupamerkezci bir dünya görüşüyle inşa edilemez. Afrika ve diğer yerli kültürlerden, iş birliğine dayalı toplumlar inşa etmek için ihtiyaç duyduğumuz manevi ve ahlaki değerleri keşfetmemize yardımcı olacak çok şey öğrenilebilir” diyordu.[36]

Assata, Küba’da bir noktaya kadar nispeten rahat hareket etti. Ancak 2005 yılında ABD Adalet Bakanlığı, Assata Şakir’i Yurt İçi Terörist İzleme Listesi’ne ekledi ve başına 1 milyon dolar ödül koydu. 2013 yılında, Başsavcı Eric Holder ve Başkan Barack Obama gibi siyahilerin, Tom Amca’ların o yalan yanlış liderliğinde Assata, FBI’ın En Çok Aranan Teröristler Listesi’ne eklenen ilk kadın oldu ve başına konulan ödül iki kat artırılıp 2 milyon dolara çıkartıldı.[37]

Küba hükümetinin ABD devletinin “Assata’yı bize teslim et” baskısına hiçbir şekilde boyun eğmemesi, takdirle karşılanmalıdır. Fidel Castro, ABD’nin açıklamasına şu cevabı vermiştir: “Assata’yı bir terörist olarak takdim etmek istediler, oysa bu, adaletsizlikti, zulümdü, aşağılık bir yalandan başka bir şey değildi.”[38] Ama gene de 2005-2025 arası dönemde dünya, Assata’ya dair hiçbir şey işitmedi, onun sözlerine vakıf olmadı. Birçoğumuz, bu sessizliği memnuniyetle karşıladık, çünkü bu, onun hâlâ özgür olduğu anlamına geliyordu.

Ama şimdi savaşçı kraliçemiz, yeni adalımız, kaçak kölemiz, aramızdan göç etmiş olan ecdadımızın kıymetli bir parçası haline geldi. O, artık ölülerimizin ruhlarının cisimleştiği bir suret (egungun).

Bu arada mücadele birçok cephede devam ediyor. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu, servetin bir avuç azınlığın elinde toplandığı sürecin yepyeni bir biçimiyle, güçlenen faşizmle, açıktan ilan edilmemiş olan emperyalist savaşlarla, soykırım sözcüğünü tam anlamıyla karşılayan katliamlarla ve iklim krizinin yoğunlaşan etkileriyle mücadele ediyor.

Bu saldırıya karşı mücadele ederken politik tutsaklarımızı unutmamalıyız. Assata’nın çocuğu olan 39 yaşındaki Kamau Sadıki, 69 yaşında ve şu anda Gürcistan’da tutuklu, üstelik akut sağlık sorunları yaşıyor.[40] İmam Cemil Emin (eski adıyla H. Rap Brown) ve 41 yaşındaki Mumya Ebu Cemal, altmışlar ve yetmişlerdeki faaliyetleri sebebiyle hapiste tutulan Panterler.

2006 yılında Rahip Joy Powell, polis şiddetine karşı yürüttüğü faaliyetlerin intikamını almak isteyen devlet tarafından, saldırı ve hırsızlık suçlamasıyla yargılandı. Şu anda New York’ta tutuklu.[42] İngiltere’de Filistin Hareketi mensubu Filistinli devrimci Teuta Hoca[43] ile ABD’de Casey Goonan, Gazze’deki soykırıma karşı yükselen isyan dalgasına katılmış, sonrasında hapse atılmış iki isim.

Assata’nın hatırasını tebcil etmenin, yüceltmenin en iyi yolu, kurtuluş mücadelelerini ve politik tutsakları desteklemektir. Assata’nın da dediği gibi, “Söz de gerekli elbette ama bilinmelidir ki tarihte her devrim eylemle yapılmıştır. Bizim düşmanımızın bağrına saplanacak mızraklara ve bizi koruyacak zırhlara ihtiyacımız vardır. Siyahiler, mücadele etmeyi mücadele ederek öğrenmelidirler. Yanlışlarımızdan öğrenmeyi bilmeliyiz.”[45]

Orisanmi Burton
7 Ekim 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Gloria Rolando, Eyes of the Rainbow. 1997.

[2] Evelyn Williams, Inadmissible Evidence: The Story of the African-American Trial Lawyer Who Defended the Black Liberation Army. Lawrence Hill Books. New York, 1993, 25

[3] Eyes of the Rainbow.

[4] Bibi Angola, Assata Speaks, 1980, s. 33.

[5] Williams, Inadmissible Evidence, s. 10.

[6] Angola, Assata Speaks, s. 34.

[7] Assata Shakur, Assata, Lawrence Hill Books. New York, 1987, s. 181.

[8] Shakur, Assata, s. 175.

[9] Shakur, Assata, s. 180.

[10] Williams, Inadmissible Evidence, s. 7.

[11] Shakur, Assata, 185; Edward Onaci, Free the Land: The Republic of New Afrika and the Pursuit of a Black Nation-State. The University of North Carolina Press. Chapel Hill, NC, 2020.

[12] Shakur, Assata, s. 185.

[13] Edward Onaci, Free the Land: The Republic of New Afrika and the Pursuit of a Black Nation-State. The University of North Carolina Press. Chapel Hill, NC, 2020, s. 88.

[14] Santi Elijah Holley, An Amerikan Family: The Shakurs and the Nation They Created. Mariner Books, New York: 2023.

[15] Williams, Inadmissible Evidence, s. 8; Shakur, Assata, s. 205.

[16] The Murder of Fred Hampton.

[17] Shakur, Assata, s. 205; Ayrıca bkz.: Orisanmi Burton, “Revolution is Illegal: Revisiting the Panther 21 at 50”. Spectre Journal. 21 Nisan 2021: SJ.

[18] Shakur, Assata, s. 223 & 254; Safiya Bukhari, “On the Question of Sexism in the Black Panther Party,” The War Before. The Feminist Press. New York, 2010; “Assata Shakur’s Message to Black Women Engaged in Revolutionary Organizing,” Millennials are Killing Capitalism. Mülâkat. 2025. Youtube.

[19] Assata Shakur, “Forward,” State of the Race: Creating Our 21st Century, Where Do We Go From Here. Diaspora Press, Boston, X.

[20] Kenneth O’Reilly, Racial Matters: The FBI’s Secret File on Black America. Free Press. New York, s. 131.

[21] Orisanmi Burton, Tip of the Spear: Black Radicalism, Prison Repression & the Long Attica Revolt. UC Press. Berkely, 2023.

[22] Assata Shakur, “The Interview,” Pan-African News Wire. 2 Mayıs 2003. SFA.

[23] Ihsan Adel, “Do Palestinians Have the Right to Resist and What Are the Limits?” Law for Palestine. Law4palestine.

[24] Shakur, Assata, s. 227.

[25] Williams, Inadmissible Evidence, s. 6. Richard Moore, “Concerning Hard Drugs,” Right On. 1971, s. 6.

[26] Robert Daley, Target Blue. Delacorte Press. New York, s. 430.

[27] Shakur, Assata, s. 152.

[28] Shakur, Assata, s. 169. İlgili bölümün çevirisi: İştiraki.

[29] Eyes of the Rainbow; Dhoruba bin Wahad, Assata Shakur ve Mumia Abu Jamal, “Still Black Still Strong: Survivors of the War Against Black Revolutionaries”. Semiotext(e). Cambridge, MA, 208; Shakur, Assata.

[30] Eyes of the Rainbow.

[31] Walter H .Waggoner, “Joanne Chesimard Convicted in Killing Of Jersey Trooper,” TheNew York Times. 22 Mart 1977.

[32] Herbert Daughtry, “Run hard sister, run hard.” The New York Amsterdam News. 1 Aralık 1979, s. 17.

[33] Talk with Assata Shakur Somewhere in Cuba, 1995, s. 7. SFA.

[34] Dylan Rodriguez, Forced Passages: Imprisoned Radical Intellectuals and the U.S. Prison Regime. U Minnesota Press, s. 64.

[35] Assata Shakur, “The Interview,” Pan-African News Wire. 2 Mayıs 2003, s. 4. SFA.

[36] State of the Race, s. xxiii.

[37] PA.

[38] Cubanet.

[39] Freekamau.

[40] IJAN.

[41] Freemumia.

[42] Freejoypowell.

[43] Instagram.

[44] Instagram.

[45] Shakur, Assata, s. 52. İlgili yazının çevirisi: İştiraki.