1914’te
Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, kitleleri kendi hükümetlerinin ardında
birleştirmiş gibi görünüyordu. Bilhassa askere çağrılanların yüzde 96’sının
gönüllü olarak orduya katıldığı Rusya’da durum bu şekildeydi. Ancak üç yıl
içinde savaşın yarattığı baskı her yerde hissedilmeye başlandı ve çeşitli
devletler, devrime doğru koşularında âdeta bir yarış içine girdiler.
Avusturya-Macaristan ve İtalya, bu devrim noktasına çok yaklaşmıştı, ancak ipi
göğüslemek, Rusya’ya düştü.
Şubat
1917’nin sonlarında, Petrograd garnizonundaki birlikler, göstericilerin üzerine
ateş açmayı reddettiler. Bu askerlerin kaldırdığı kazan, gösterileri 300 yıllık
Romanov hanedanını deviren bir devrime dönüştürdü. Bunu takip eden radikalleşme
süreci, Ekim 1917’de ikinci bir devrime ve dünya genelindeki askerlere, bahriyelilere
ve havacılara silahlarını bırakmaları, başlarındaki isimlerin çıkarları için
savaşmaya bir son vermeleri yönünde yapılan çağrıya yol açtı.
Aradan
geçen bir asra rağmen bu olaylar, tarihteki en şiddetli devrimci krizlerden
biri olma özelliğini korumaktadır. Krizin merkezinde Rus silahlı kuvvetleri yer
alıyordu. Bu olaylar yerleşik görüşlerle çelişmekte, nesiller boyu tarihçiler, bu
krizlerin ülkeye neden taşındığını izah etmeye çalışmaktadırlar. Geçmişin
tutkularının ötesine geçtiklerini iddia etseler de, köklü bir değişimin
doğasını ve olasılıklarını sorgularken bu tarihçiler, çoğu vakit bugünün
önyargılarına yenik düşmektedirler.
Bu
makalenin amacı, söz konusu yorumlara itiraz etmek ve silahlı kuvvetlerin
dağılmasının, yalnızca 1917’de Rus toplumunun demokratikleşmesine nasıl katkıda
bulunduğunu değil, aynı zamanda eski düzenin ve generallerinin; askeri yönetimi
dayatmak suretiyle devrimi durdurmak ya da onu takip eden iç savaşta yenilgiye
uğratmak için yeterli gücü toplamalarını nasıl engellediğini göstermektir.
Devletler
başka neler yaparsa yapsın, özünde güçle ilgilidirler. Temellerinde,
sınırlarını savunmak veya sınır ötesinde nüfuz alanını genişletmek amacıyla
askeri güç kullanma ve (demokratik bir düzende) kâğıt üzerinde sorumlu
oldukları ancak radikal eleştirmenlerin öne sürdüğü üzere, aslında tahakküm
ettikleri kendi halklarını kontrol altında tutma becerisi yatar. Dolayısıyla
devletler, hem içeriye hem de dışarıya bakan iki yüzlü (Janus benzeri)
yapılardır.
Askeri
güç de aynı şekilde iki yüzlüdür. Hem dış hem de iç düşmanlara karşı
kullanılabilir. Max Weber’in meşhur tezine göre, devletler geliştikçe “belirli
bir toprak parçası üzerinde meşru fiziksel güç kullanma tekeli”ni kendilerinde
hak görür hale gelirler. Ona göre devlet, insanlara hükmeden, meşru (daha
doğrusu meşru kabul edilen) şiddet araçlarıyla desteklenen insanlar arası
ilişkidir. Devletin varlığını sürdürebilmesi için, tahakküm altındakilerin,
mevcut iktidar odaklarının öne sürdüğü otoriteye itaat etmesi gerekir. Eğer
insanlar itaat etmez, devlet onları itaate zorlamak için güç araçlarını devreye
sokamazsa, devlet yapısı çöker.
Lenin
de Engels’i izleyerek aynı noktaya değinmiştir. Devletin özü, onun “silahlı
insanlardan oluşan bir yapı” olmasıdır. Sınıflı bir toplumda askeri güç,
silahlı bir halk kitlesine dayandırılamaz; toplumdan ayrı ve onun üzerinde
konumlanmalıdır. Daimi ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca araçlarıdır.
Bunun nedeni, toplumsal bölünmelerin, şiddet araçlarının kontrolü ve
örgütlenmesinin halk kitlelerinden koparılmasını zorunlu kılmasıdır.[1]
Devlet
sisteminin yükselişi ile kapitalizmin gelişimi arasındaki karmaşık bağlantılar
üzerinde burada uzun uzadıya durmaya gerek yok. Şunu belirtmek kâfi: Ayrı bir
askeri gücün ortaya çıkışı, devlet temelli küresel sistemin gelişiminde önemli
bir unsur olmuştur. Devletler, genellikle dipten derinden işleyen demokratik
sürecin sonucu olarak ortaya çıkmazlar. Zor yoluyla kurulurlar. On yedinci
yüzyıldan itibaren, belirli harekâtlar için askeri güçlerin dönemsel olarak
örgütlenmesi yerini, profesyonel subayların komuta ettikleri daimi orduların
gelişimine bırakmıştır. Başlangıçta ordular ve donanmalar, devleti şahsında
somutlaştırdığı varsayılan hükümdara sadıktı. Ancak on sekizinci yüzyılın
sonlarından itibaren, bilhassa Fransız Devrimi ile birlikte, doğası artık
hükümdarın şahsında yeterince ifade edilemeyen (ulus) devletle daha köklü bir
özdeşleşme kuruldu. Bunu, kitlesel zorunlu askerlik uygulaması ve yurttaşlara
ya da yurttaş statüsüne yakın kesimlere dayalı ordu fikri izledi.
Clausewitz,
bu durumun kapitalist devletlere, savaş amacıyla askeri gücü büyütmek için
neredeyse sınırsız kaynakları seferber etme imkânı tanıdığını tespit etmiştir.[2]
Ancak bu durum aynı zamanda, ordunun bizzat kendisinin devletin/ulusun
çıkarlarını sivil siyasetçilerden daha iyi temsil edebileceği fikrinin
gelişmesine de imkân sağlamıştır. Böylece silahlı kuvvetler, başkalarının
başarısız olduğu alanlarda düzeni veya ilerlemeyi sağlamak üzere ya bir hakem
rolü üstlenmiş ya da bizzat iktidarı ele geçirmiştir.
Ordunun
hiyerarşik ve disiplinli bir güç olarak toplumdan ayrı bir konumda bulunması,
liderleri (veya bir grup lideri) harekete geçmeye karar verdiğinde ve alt
kademelerdeki yeterli sayıda mensubun emirlere itaat etmesi sağlandığında,
orduya eyleme geçme kapasitesi kazandırır. Ordunun silahlar üzerindeki tekeli
de düzenin hızla tesis edilmesini mümkün kılar. Askeri “zihniyet” veya “etik”
olarak adlandırılan unsurlar da bunda rol oynar. Ordu, kendisini devletin özü
ve koruyucusu olarak görür. Bir kriz anında müdahale etme hakkına sahip
oldukları gibi, bunu yapmayı bir görev de sayar. Bu durum, sivil siyasetin
kirli dünyasıyla kıyaslandığında, sahip oldukları profesyonellik bilinci ve
(uygulamada belki de aksinin görüldüğü) yolsuzluktan uzak olma niteliğiyle daha
da pekişir.
Lenin,
başarılı bir devrimin koşullarını şöyle tanımlamıştır: “alt sınıflar”ın eski
tarzda yaşamak istememesi ve “üst sınıflar”ın eski tarzda devam edememesi.[3]
Ancak bunlar aynı zamanda, doğrudan askeri müdahalelerin ve darbelerin ya da
paramiliter güçlerle ilişkili dolaylı askeri eylemlerin (ki 1919 Almanya’sındaki
Freikorps’un -gönüllü aşırı milliyetçi paramiliter birliklerin rolü bunun ilk
örneklerindendir) de koşulları haline gelecekti. Yirminci yüzyılın başlarında
bu tür askeri eylemler yeni bir olguydu, ancak kısa sürede sıradan hale
geldiler ve siyasetin “praetoryen” (muhafız) eğilimi olarak adlandırılan durumu
yansıttılar (bu terim, İmparatorluk Roması’nda imparatorun korumalığını yapan Praetoryen
Muhafızları’ndan gelmektedir).
Başarılı
bir devrim gerçekleştiğinde, sadece neyin olduğuna değil, neyin olmadığına da
bakmamız gerekir. Başarılı bir devrim, birlik içindeki bir orduyu yenemez.
Ordunun halkın safına geçmesi gerekir, hem de öyle ki, bu durum orduyu sadece
eski düzene karşı değil, aynı zamanda subay sınıfının bizzat iktidarı ele
geçirme potansiyeline karşı da durdurulamaz bir güç haline getirebilsin. Rusya’da
yaşananlar, birinin elinde bir “plan” olduğu için değil, daha sonraları temel
dersler barındırdığı öne sürülebilecek çözümlere, bazen neredeyse sezgisel bir
biçimde yönelme becerisi gösterdikleri için gerçekleşti.
1914
Öncesinde Çarlık Ordusu ve Devlet İktidarı
1914
yılında Rus İmparatorluğu, yeryüzünün altıda birini kaplayan, en geniş
noktalarında batıdan doğuya 8.000, kuzeyden güneye ise 3.200 kilometre boyunca
uzanan, dünyanın en büyük ülkesiydi. Küresel sistemin kalbindeki stratejik
konumunun etkisi iki yönlüydü: İmparatorluk, gücünü dışarı aktarabiliyor, ancak
aynı zamanda geniş sınırları boyunca yer alan diğer güçlerin tehdidi altında da
kalıyordu. Rusya, sınırlarını genişletmek ya da elde ettiği kazanımları korumak
amacıyla, Avrupa’nın barış döneminde kurduğu (1914 öncesinde çoğu vakit mevcudu
en az bir milyon olan) en büyük ordusunu kurmuş, dünyanın en büyük beşinci
donanmasını oluşturmuştu.[4]
Ordu,
on dokuzuncu yüzyıl boyunca diğer Avrupa güçleriyle çeşitli savaşlara girmişti:
1805-1814 yılları arasında Fransa ile, 1808-1809’da İsveç ile ve Türkiye ile üç
ayrı savaş; bunlar arasında 1853-1856 yıllarında İngiltere, Fransa ve Türkiye’nin
birlikte oluşturduğu kuvvetlere karşı yürütülen Kırım Savaşı ile 1904-1905’teki
Japonya Savaşı yer alıyordu. Askeri harekâtlar, aynı zamanda daha az gelişmiş
bölgelerin imparatorluğa dâhil edilmesini de destekliyordu; gerçi bu süreçte İran
gibi ülkelerdeki halkların ve onların üzerindeki egemen güçlerin direnişiyle karşılaşılıyordu.
Rusya bu süreçte doğuya, Sibirya üzerinden Pasifik’e; güneye, Kafkasya’ya ve
güneydoğuya, Orta Asya’ya doğru genişliyordu. Ancak büyük askeri kuvvetlere
ihtiyaç duyulmasının bir diğer nedeni de, ordunun devrim hareketlerini
bastırmak üzere konuşlandırılmasının gerekmesiydi. Nitekim 1849 yılında Çarlık
orduları, Macaristan’daki devrimi bastırmak amacıyla bu ülkeye girmişti. Ancak
bu tür eylemler, genellikle “içe” yönelikti. 1830–1831’de Polonya’da, gene
1863’te Polonya’da ve 1905 devrimine karşı (1905–1906’da şehirlerde ve 1906–1907’de
kırsalda) gerçekleştirilenler buna örnektir. 1905–1909 döneminde düzenin
yeniden tesis edilmesi sürecinde, aralarında isyan etmiş birliklerin de
bulunduğu yaklaşık 2.500 kişi, seyyar askeri mahkemelerin ardından idam
edilmiş; bilinmeyen sayıda kişi ise cezalandırma amaçlı harekâtlar esnasında derhal
kurşuna dizilmiştir.
Rusya’nın
zayıf bir polis teşkilâtına sahip olması nedeniyle, bu büyük çaplı harekâtların
yanı sıra ordunun köylülere ve işçilere karşı daha yerel nitelikteki kolluk
faaliyetlerine katılması da sık görülen bir durumdu. Nitekim 1890 ile 1914
yılları arasında ordu, iç karışıklıkları bastırmak amacıyla 3.000 kez
kullanılmıştır.[5]
Son
olarak, ordunun büyüklüğü, Rusya’nın ucuz insan gücünü modern silahlar
biçimindeki sermayenin yerine kullanma yönündeki artan eğilimi yansıtıyordu.
İşçilerden nasıl sıklıkla “eller” (işgücü) olarak söz edilirse, askeri gücün
değerlendirilmesinde de bu sıradan askerlerden, oldukça geç bir tarihe kadar “süngüler”
ve daha az iltifat içeren bir ifadeyle, “sığır” olarak bahsedilirdi. Zira Rusya
dünyanın en büyük beşinci sanayi gücü olmasına rağmen büyük ölçüde azgelişmiş
kalmıştı. Nüfusun büyük kısmını, orduya zorunlu askerlik kapsamında alınanların
çoğunluğunu oluşturan köylüler meydana getiriyordu.
Subay
sınıfının, onlar aracılığıyla, sıradan piyade ve bahriyelilerin Çar’a ve
Çarizmin gücünün başlangıçta dayandığı geniş toprak sahibi sınıfa şahsen sadık
olmaları bekleniyordu. 1874’te, yeni zorunlu askerlik ve örgütlenme
biçimleriyle daha modern bir ordu yaratmanın yanı sıra, ordunun rolünü birleşik
bir ulusun ifadesi olarak tanımlamaya yardımcı olmak amacıyla askeri reformlar
gerçekleştirilmişti.[6]
Ancak
bu reformların, ordunun kendi kimliğine dair algısı üzerinde sınırlı bir etkisi
oldu. Birliklerin toplum içindeki gündelik davranışları, askeri yönetmeliklerle
en ince ayrıntısına kadar düzenleniyor, denetleniyordu. Askerler; katı,
acımasız ve aşağılayıcı disiplin yöntemlerine tabi tutuluyordu. Subaylar,
kendilerini üstün bir kast olarak görüyorlardı. Bu durum, kısmen soylu
kökenlerine dayanıyordu ancak pratikte genellikle teorik faaliyetlere karşı
mesafeliydiler ve askeri teori ile tekniklere yönelik ilgileri sınırlıydı.
İsyanlar
yaşanmıştı ancak 1905’e kadar bunların etkisi sınırlı kaldı. 1905-1906
devriminde isyanlar daha yaygın hale geldi. Gene de ordu bütünlüğünü korudu ve
devrime katkıda bulunmaktan ziyade, devrime karşı bir güç olarak
konuşlandırıldı. Troçki, bir miktar abartıyla, 1905 sonundaki işçi ayaklanması
hakkında şöyle demişti: “Rus proletaryası Aralık ayında kendi hataları değil,
daha gerçek bir güç olarak köylü ordusunun süngüleri yüzünden başarısızlığa
uğradı.”[7]
1914
öncesinde subay kadrosu toplumsal açıdan bir değişim geçiriyordu. Genelkurmay
Akademisi’nin 1913 mezunları arasında soyluların oranı sadece yüzde 9 iken,
köylü kökenlilerin oranı yüzde 19’du. Ancak mevcut 41.000 kişilik subay kadrosu
içinde soylular hâlâ çoğunluktaydı, üst komuta kademesindekilerin yüzde 85’inden
fazlası soylu kökenliydi.[8] Yeni neslin küçük bir kısmı, ordunun kendi
çıkarları doğrultusunda bir modernleşme gücü olabileceğini umuyordu. 1908’de,
ordu subaylarının öncülük ettiği Jön Türk devriminin Sultan Abdülhamid’in
çökmekte olan rejimini devirdiği Osmanlı İmparatorluğu’nda bir ilham kaynağı
buldular. Yeniden güçlenen bir Osmanlı İmparatorluğu’nun, Rusya’nın Balkanlar’daki
nüfuzuna ve Boğazlar üzerinden Karadeniz’den Akdeniz’e erişimi kontrol etme
hedefine engel teşkil edeceği gerçeği, bu ilgiyi daha da pekiştirdi. Ne var ki,
(“mahmuzlu liberal” olarak anılan) siyasetçi Aleksandr Guçkov gibi isimler, bir
subay grubunun eylemlerindeki olumlu unsurların, Rusya’da kontrol
edemeyecekleri bir sürecin tetiklenmesi riskini de dengelemesi gerektiğini
görüyorlardı.
Birinci
Dünya Savaşı’ndan Şubat 1917’ye
Rusya,
Almanya liderliğindeki herhangi bir ittifakın yükselen gücüne karşı 1894’te
Fransa ve 1907’de İngiltere ile ittifak kurmuştu. Ardından 1914’te Arşidük
Franz Ferdinand’a düzenlenen suikast, tarafların her birinin haklılık
iddiasında bulunduğu ancak aslında tahminen 8,5 milyon askeri ve 10-13 milyon
sivilin ölümüyle sonuçlanacak emperyalistler arası çatışmanın içine
sürüklendiği olaylar zincirini başlattı. Rus silahlı kuvvetleri üzerine yapılan
yetkin tartışmalarda dahi, akıl almaz büyüklükte rakamların ortaya atılması vaka-ı
adiyedendir. Ancak silahlı kuvvetlerin nasıl kısmen siyasallaştığını ve kısmen
dağıldığını anlayabilmek için, söz konusu rakamlar hakkında bir fikir sahibi
olmak gerekmektedir. Bu bağlamda, 1920’lerin sonlarında eserler vermiş eski bir
Çarlık generali olan Nikola Golovin tarafından derlenen ve bazı durumlarda
tahmin edilen verileri esas alacağız.[9] Çalışması eleştirilebilir nitelikte
olsa da, bu çalışma, savaşa yönelik gayretlerin insani boyutunu ve Rus tarafı
için doğurduğu maliyetleri izlemeye yönelik en iyi girişim olma özelliğini
korumaktadır.[10]
Tablo
1.1, 1914 ile 1917 yılları arasında “askeri yapı”nın temel bileşenlerini ortaya
koymaktadır.
Savaşın
başında Rusya 1.423.000 askere sahipti. Tablo 1.1'de görüldüğü üzere, Ekim 1917’den
önce muhtemelen 14 milyon kişi daha silah altına alındı. 1917’de sembolik düzeyde
kimi kadın taburları oluşturulmuş olsa da silah altına alınanlar genelde erkekti.[11]
Yaş dağılımı açısından bakıldığında, askerlerin yüzde 16’sı 20 yaşın
altındaydı, yüzde 49’u 20-29 yaş aralığındaydı, yüzde 30’u 30-39 yaş
aralığındaydı, yüzde 5’i ise 40 yaşın üzerindeydi. Bu askerlerin büyük
çoğunluğu, Rusya’nın kırsal kesimindeki yoksul halktan geliyordu. Ancak 20-29
yaş grubundakilerin bile sadece yarısı kadarı askere çağrılmıştı. Rus
olmayanlar kapsam dışı tutulmuştu. Bazıları, işgal altındaki bölgelerde
bulunuyordu; bir kısmı, muhtemelen beş milyon kadarı, fiziken askerlik yapmaya
elverişli değildi. Yaklaşık 2,5 milyon kişi ise savaşla ilgili işlerde
çalışmaları nedeniyle askerlikten muaf tutulmuştu. Başlangıçta bu muafiyetler,
savaşa yönelik gayretlere zarar verecek şekilde cepheye gönderilip kaybedilen
pek çok vasıflı işçiyi ve madenciyi kapsamıyordu. Ulusal Savunma Özel Konseyi’nin
bir muhtırasında ifade edildiği gibi, “deneyimli bir demirci ustasının
siperlerde bulunmaktansa bir fabrikada ulusal savunmaya yönelik işleri yaparken
kıyaslanamayacak kadar daha yararlı olabileceği” gerçeği hiçbir zaman tam
olarak kavranamadı. Toplumun üst ve orta kademelerinde, oğullarını kaybeden pek
çok Rus ailesi olmasına rağmen, vatanseverlik ve ulusal kurtuluş uğruna
gösterilen orantısız fedakârlığa dair emareler daha azdı. İç cephede hayati
önem taşıyan işlerde kendilerine ihtiyaç duyulduğunu kanıtlayabilen orta ve üst
sınıf erkeklerin, savaş dönemi muafiyetlerinden yararlanması, nispeten kolaydı.
Dolayısıyla gerçekte, zorunlu askerlik sisteminde kişinin kim olduğuna bağlı
işleyen bir gönüllülük unsuru da mevcuttu. Golovinin de belirttiği gibi, “Savaş
Bakanlığı, ne zaman ‘işten kaytaranlara’ karşı önlemler alsa, bu önlemler esas
olarak işçileri ve köylüleri etkiliyordu”.[12]
Savaştan
önce Rusya, başkomutanın emri altındaki askeri bölgelere ve askeri olmayan
bölgelere ayrılmıştı. İlk gruptakiler görünüşte sınır bölgeleri olsa da,
aslında savaş sırasında genişleyen çok geniş alanları kapsıyorlardı. Bu
bölgelerdeki birlikler, Saha Ordusu (veya Cephe Ordusu) olarak adlandırılan
yapıda görev yapıyordu.
Cepheye
en yakın olanlar ve cephenin hemen gerisinde bulunanlar “muharebe halindeki
birlikler”di. Tablo 1.1’de görülebileceği üzere, saha ve cephe unsurları
arasındaki rotasyonla birlikte, bunların sayısı herhangi bir anda 1,5 ila 3,5
milyon arasındaydı. Askeri bölgelerin ötesinde ise “uzak geri bölge” yer
alıyordu. Burada garnizon birlikleri ve eğitim gören seferber edilmiş askerler
bulunuyordu. Buradaki sayılar da sürekli değişen bir grubu temsil ediyordu;
zira askerler silah altına alınıyor, çok kısa bir süre eğitiliyor, Saha
Ordusu’na gönderiliyordu. Üçüncü bir bileşeni ise Savaş Bakanlığı çalışanları ve
iç bölgeleri koruyan yerel bölgesel birlikler oluşturuyordu.
Son
olarak, Kızılhaç veya Zemstvo ve Şehirler Birliği’nin ikmal çalışmaları gibi
çeşitli yardımcı faaliyetlerde de çok sayıda kişi görev alıyordu. Bunlar askeri
yapının bir parçası olarak hizmet etmeseler de, iaşe konusunda ordunun ikmal
sistemine tabiydiler. Bunların ötesinde, burada hesaba katılmayan, savaş
malzemelerinin üretiminde ve nakliyesinde az çok doğrudan istihdam edilen çok
sayıda sivil işçi bulunuyordu.
Tablo
1.2, Rusya’nın savaş sırasındaki kayıplarına ilişkin temel verileri sunmaktadır.
Nu savaş Rusya için (Batı Cephesi’ndeki 51 aya kıyasla) 39 ay sürmüştü. Yine
Golovin’den hareketle belirtmek gerekirse, buradaki istatistikler kesin
veriler, tahminler ve varsayımların bir birleşimidir, çünkü kayıt tutma
işlemleri yetersizdi ve birçok kayıt daha sonra kaybolmuştu.
Tablo 1.2: Ağustos 1914-Ekim 1917 Arası Dönemde Çarlık Ordusu’ndaki Kayıplar[13]
Cephedeki
koşullar ve talep edilen fedakârlıklar son derece yıpratıcıydı. Bir Rus
generali, “Almanlar metal harcıyor, biz ise kanımızı” demişti. İngiliz gözlemci
Bernard Pares’e bir asker, “Efendim, bu savaş değil, kıyım” demişti. Savaş, hem
doğuda hem de batıda bir yıpratma savaşı niteliğindeydi. Bir İngiliz generaline
göre, maddi kaynakları daha fazla olan kimse o kazanacaktı. İnsan kaynağı
açısından bakıldığında ise Rusya, en büyük kaynağa sahip taraf olarak
görülüyordu. Nitekim 1916’da, talep edilen 400.000 Rus askerinden yaklaşık
40.000’i Batı Cephesi’ne sevk edilmiş, bu askerler daha sonra 1917’de isyan etmişlerdi.[14]
Tablo
1.2’deki tahminler, 1914 ile Ekim 1917 arasında 1,86 milyon Rus askerinin
hayatını kaybettiğini göstermektedir. Cephedeki Rus kayıplarının yüzde 40’ından
fazlasının tek tek kayda geçirilmemiş olması muhtemel, zira askerler ya
parçalanarak ölmüş ya da geri çekilmeler sırasında geride bırakılmış, eğer gömülebilmişlerse,
toplu mezarlara defnedilmişlerdi. Dört milyondan fazla asker yaralanmış, beş
milyon kadarı ise bir noktada hastalanmıştı.
Ancak
bu durumların hiçbiri, ille de askerin yeniden göreve dönmesine engel teşkil
etmiyordu. Rusya’da, “top mermisi şoku” gibi travmalar görülmeye başlanmış olsa
da, tıpkı diğer yerlerde olduğu gibi, “hasta” sayılanların arasında aslında “kılık
değiştirmiş firari” olan, aslında numara yapan pek çok askerin de bulunduğu
yönünde bir kanaat hâkimdi.[15] Gene de hasta ve yaralıların büyük bir kısmı,
muhtemelen yüzde 75’i cepheye geri dönmüş, bunların bir kısmı öldürülmüş,
yaralanmış ya da hastalanmıştı. Rus savaş esirlerinden yaklaşık 260.000’i, esir
kalmak daha güvenli olmasına rağmen, kaçıp cepheye geri dönmüştü.
Savaşın
en hareketli dönemi 1914-1915 yıllarıydı, ancak 1915-16’ya gelindiğinde,
çeşitli Doğu Cepheleri de tıpkı Batı Avrupa’daki siperlerde olduğu gibi bir
tıkanma noktasına sürüklenmekteydi. Büyük kayıplara rağmen, Rusya 1917’de
askeri savaşı kaybetmiş değildi. Öncelikle Almanya ile karşı karşıya kaldığı
Kuzey ve Batı Cephelerinde Rus ordusu kötü bir performans sergiledi, ancak
Alman generali Erich Ludendorff’un da kabul etmek zorunda kaldığı gibi, “Ruslar
her zaman kaçmayı bildiler”.[16]
Güneybatı
Cephesi’nde ve Romanya’da (1916’dan itibaren) Avusturya-Macaristan’a, (1915’ten
itibaren) Türkiye’ye karşı ise Rus ordusu toprak kazanma konusunda genelde
başarılı oldu, ayrıca yüzde 80’inden fazlası Avusturya-Macaristan’dan olmak
üzere, yaklaşık iki milyon esir aldı.
1914-15
yıllarında ulaşım, tıbbi malzemeler, gıda, bot, çorap, giysi, tüfek, mermi, top
mermisi vb. konularda ciddi sıkıntılar yaşanıyordu. Silahlar genellikle
ölülerin üzerinden alınıyordu. 1915 baharında Genelkurmay Başkanı General
Yanuşkeviç, “Tüm ordularımız hep bir ağızdan ‘Bize mühimmat verin!’ diye bağırıyor”
diye yazmıştı. Denikin, o dönemde Galiçya’daki geri çekilmeyi şu şekilde
hatırlıyordu:
“Rus ordusu için büyük bir
trajediydi. Ne fişek vardı ne de top mermisi. Günlerce süren kanlı çatışmalar
ve zorlu yürüyüşler. Hem fiziksel hem de manevi yorgunluğun sonu gelmiyordu.
Cılız umutları uğursuz bir dehşet izliyordu. […] Kan durmaksızın akıyor, saflar
giderek seyreliyor, mezar sayısı durmadan artıyordu.”[17]
Bu
tür sık kaos anlarında,
siperlerdeki boşlukları doldurmak amacıyla, botları
parçalanan ve açlıkları giderek artan birliklere günlerce zorlu yürüyüşler
yaptırılabiliyordu. John Reed, 1915’te Doğu Cephesi’nde gördükleri hakkında
şunları yazmıştı: “İnsanda, oraya buraya dikkatsizce savrulan devasa güçler,
büyük çaplı bir kayıtsızlık ve muazzam bir israf izlenimi uyanıyordu.”[18]
Bu
sıkıntılar, hem malzeme yetersizliğinden hem de kötü organizasyondan
kaynaklanıyordu. 1916’ya gelindiğinde, ekonominin savaşa yönelik gayretler temelinde
başarılı bir şekilde dönüştürülmesi ve uzak kuzeydeki Murmansk ve Arhangelsk
ile uzak doğudaki Vladivostok üzerinden yurt dışından getirilen mühimmat
sayesinde ikmal durumu iyileşmişti. Ancak kötü organizasyon, malzemelerin
dağıtımını aksatmaya devam ediyor, askerlerin kendilerine sağlanan desteğe,
hatta neden savaştıklarına dair inançlarını sarsıyordu.
Rus
ordularının 1917 öncesinde ne ölçüde bütünlüğünü koruyabildiği konusunda ciddi
tartışmalar mevcuttur. Ölüm ihtimaliyle karşı karşıya kalan bir orduyu ayakta
tutmak hiç de kolay olmayabilir. Cephedeki birlikler; korku ve dehşet anlarının
araya girdiği can sıkıntısı ve yorgunlukla boğuşurlar. Askeri çevreler ve bu
süreçleri kayda geçirenler, sergiledikleri yiğitlik ve özgüvenin de etkisiyle,
bu zorlukların aşılmasında vatanseverliğin, eğitimin ve birlik ruhunun oynadığı
role vurgu yapma eğilimindedirler.
Bu
açıdan bakıldığında, Çarlık orduları sıkıntı yaşıyordu, çünkü vatanseverlik,
henüz çok yeni bir güçtü, eğitimler yetersizdi ve birlik ruhu sınırlıydı. Ancak
“askeri erdemler”in yanı sıra, daha eleştirel yaklaşımlar, şu unsurlara da
dikkat çekiyor: rüşvet (alkol, uyuşturucu, seks, yağma) kullanımı; kendi
tarafının uygulayacağı disiplin korkusu; ve büyük bir ideale duyulan
bağlılıktan ziyade, parçası olunan küçük bir birime ve bu birimin, ister alt
rütbeli bir subay, ister astsubay ya da sıradan bir asker olsun, “güçlü bir
şahsiyet” etrafında kenetlenmesine dayalı sadakat.
Bunların
hepsi Doğu Cephesi’nde açıkça görülüyordu. O dönemde en az konuşulan konu ise,
bazı askerlerin yerel halka dehşet saçmaya teşvik edilmesiydi. Cephe
gerisindeki askeri bölgelerde halk, savaş dönemi askeri denetimine tabi
tutuluyor, genelde üst komutanlığın zımni desteğiyle kötü muameleye maruz
kalıyordu. En kötü muameleyi, 1914 sonbaharı ile 1915 baharında saldırılara ve
sürgüne maruz kalan Yahudiler görüyordu.[19] Ancak 1915’in yaz sonu ve sonbahar
başında, belki de iki milyon askeri kapsayan, Polonya’dan birliklerin geri çekilme
sürecinde “yakıp yıkma” politikası uygulandı. Üst düzey bir Rus subayı, “Rus
halkının kaçışına tanık olanlar, buna eşlik eden dehşeti ancak o zaman bir
nebze olsun kavrayabilirler” diye yazmıştı.[20]
Disiplin,
bölgedeki generallerin veya komutanların inisiyatifiyle sert ve tutarsız bir
şekilde uygulanıyordu. Askeri mahkemenin nihai yaptırımı olan idam cezası, Batı
Cephesi’ne kıyasla görünüşe göre çok daha yaygındı. “Dost ateşi” vakaları,
muhtemelen sık yaşanıyordu. Bununla birlikte, teslim olan birliklerin veya
(Doğu Cephesi’nde özellikle Paskalya döneminde belirginleşen şekilde) düşmanla
kaynaşan askerlerin, caydırılmaları amacıyla bizzat kendi taraflarınca kasten
top ateşine tutulduğuna dair raporlar da mevcuttu. Ayrıca üst kademelerde,
sonuna kadar savaşmayanların veya esir düşenlerin ailelerinin zarar göreceğine
dair tehditler de dile getiriliyordu.[21]
Savaş,
subay sınıfının yapısı üzerinde çarpıcı bir etki yarattı. 1917 yılına
gelindiğinde görevde 145.000 subay bulunuyordu. 1914’te Çar subaylarına, “Hayatlarınıza
ihtiyacım var. Gereksiz kayıplar ciddi sonuçlara yol açabilir” demişti, ancak
1917’ye gelindiğinde, 1914 kadrosunun üçte ikisi, birçoğu savaşın ilk aylarında
olmak üzere, hayatını kaybetmişti. İngiliz büyükelçisinin kızı Muriel Buchanan,
“Geçen yıl birlikte dans ettiğimiz adamlar, Doğu Prusya ve Karpatlar’da can
vermişti” diye not düşmüştü. Genel toplamda subay kadrosu, yaklaşık 60.000
kayıp vermiş; savaş sırasında ise onbaşı ve çavuşların yanı sıra yaklaşık
170.000 yeni alt kademe subayın yetiştirilmesi ihtiyacı gündeme gelmişti. Bu
yeni subaylar, genelde farklı toplumsal kesimlerden geliyordu ve eski ordunun
geleneklerine (ki eğitim eksikliği bu durumu değiştirmeye hiçbir katkı
sağlamamıştı) daha zayıf bir bağlılık duyuyorlardı. Dolayısıyla, 1917’deki
hoşnutsuzluk, eski düzenden ziyade emrindeki askerlerle ve devrimci Rusya ile
daha yakın bir bağ hisseden bu alt kademe subaylar ve astsubaylar arasındaki
önemli bir azınlığı da kapsıyordu.[22]
Savaş
sırasında Çar’ın, saray çevresinin ve hükümetin gücü; savaş çabalarının kötü
yönetilmesi ve genel bir beceriksizlik, yaygın yolsuzluk, hatta ihanet algısı
nedeniyle sarsılmıştı. Yardım teklif edenleri kendinden uzak tutma eğilimi
yabancılaşmayı artırmış, hükümetin giderek kapalı ve dar bir klik (camarilla)
yapısına bürünmesiyle bu durum daha da belirginleşmişti. 1914 ile 1917 yılları
arasında, en üst düzey on iki hükümet görevinde kırk bir kişi yer almış, her
biri ortalama sadece dokuz ay görevde kalmıştı.[23] Ancak değişimden yana
olanlar, değişimin olası sonuçları karşısında felç olmuş durumdaydı. Guçkov,
Ağustos 1916’da General Alekseyev’e şöyle yazmıştı: “Mücadele yöntemlerimiz iki
ucu keskin bir bıçak niteliğinde. Halkın, özellikle de işçilerin içinde
bulunduğu heyecanlı ruh hali nedeniyle bu yöntemler, ilk kıvılcımı çakıp,
boyutlarını kimsenin öngöremeyeceği ve sınırlandırılmasının imkânsız olacağı
bir yangını körükleyebilir.”[24]
1917
ve Kesintisiz İşleyen Radikalleşme Süreci
Sonunda
kontrol ellerinden çıktı. 23 Şubat Perşembe günü, yani Uluslararası Kadınlar
Günü’nde Putilov fabrikasındaki lokavtın ardından Petrograd’da yaklaşık 180.000
kişi gösteri yaptı.
Ayın
26’sına gelindiğinde grevdeki işçi sayısı 300.000’i bulmuş, ve birkaç yüz asker
ilk kez emirlere itaatsizlik etmişti. Ertesi gün bu sayı 70.000’e ulaştı, durum
tamamen değişti. 28 Şubat’ta yaklaşık 120.000 kişi ayaklanmıştı. 1-2 Mart’ta
ise bu sayı 170.000’e, yani neredeyse tüm Petrograd garnizonuna ulaşmıştı.
Eylemleri dengeleri değiştirdi, Çar’ı devirdi, ülkeyi radikal bir şekilde sola
kaydırdı. Bu durum, yeni ve kendi kendini atamış bir geçici hükümet ile
seçilmiş bir sovyetin (yani işçi ve asker temsilcileri konseyinin) olaylara yön
vermek için rekabet ettiği bir “ikili iktidar” ortamı yarattı.
Donanmadaki
önde gelen devrimcilerden Fyodor Raskolnikov durumu şöyle tasvir ediyordu: “Devrimci
birlikler o kadar düzensizdi ki, cepheden getirilmiş ve propagandadan
etkilenmemiş tek bir Kazak tümeni bile onları kolayca bastırabilirdi.” Ancak
generaller arasında Çar’ı kurtarmaya yönelik ciddi bir irade kalmamıştı.[25] Gene
de ordudaki devrim, sadece üst kademedeki felç halinden çok daha derinlere
iniyor, ordunun kendi içindeki ilişkileri de kökten değiştiriyordu.
Dönemin
tanıklarından biri durumu şöyle özetliyordu: "Bu, subayların işbirliğiyle
değil, bilâkis, onların iradesine rağmen, askerlerin halkın safına geçmesiyle
gerçekleşen ilk devrimdi.” Bir subayın ifadesine göre, ordu içinde subayların
askerlerin peşinden gitmek zorunda kalması, kendileri ile artık Petrograd
sokaklarında kahraman olarak görülen birlikleri arasında “aşılmaz bir uçurum”
yaratmıştı.[26]
Sorun
şuydu: Petrograd birlikleri halkın safına geçmişti, ancak orada kalacaklar
mıydı? Petrograd Sovyeti tarafından alelacele kabul edilen 1 Numaralı Emir, tam
da bunu sağlama girişimiydi. Baskı altında doğaçlama bir şekilde hazırlanan bu
emir, Troçki’ye göre “Şubat Devrimi’nin kayda değer tek belgesi”ydi.[27] Her ne
kadar yalnızca Petrograd için tasarlanmış olsa da, emir, hem cephede hem de
cephe gerisinde geniş çapta yayıldı. Meramını özlü bir şekilde dile döken yedi
madde, ordunun geleneksel rolüne ve örgütlenmesine karşı uzun vadeli bir meydan
okuma ihtimalini doğurdu.
Emir,
dört temel unsurdan oluşuyordu. Bunlardan ilki, er ve denizciler arasından
komitelerin seçilmesi ve bu komitelerin Sovyet’e temsilciler göndermesiydi.
İkincisi, silahların “bölük ve tabur komiteleri”nin kontrolü altında tutulması
ve subaylar talep etse dahi hiçbir koşulda onlara teslim edilmemesiydi.
Üçüncüsü, askeri disiplin gerekliliği kabul edilmekle birlikte, asker ve bahriyelilerin
subayları tarafından birer yurttaş olarak görülmesi ve askeri rütbenin
getirdiği küçük düşürücü muamelelere maruz bırakılmamasıydı. Son unsur ise, “askeri
kanadın” artık kendisini eski düzene veya yalnızca kendisine karşı sorumlu
görmemesiydi. Sovyet, “askeri kanadın” kendisine bağlı olduğu bir “İşçi ve
Asker Vekilleri Sovyeti” haline gelecekti; daha da önemlisi, yukarıdan gelen
emirler, ancak “sovyetlerin emir ve kararlarıyla çelişmedikleri ölçüde” yerine
getirilebilecekti. Ayrıca, idam cezası tehdidinin kaldırılmasıyla askeri
disiplin de zayıflatılmıştı.
Bu
emrin siyasi sonuçları ve mantığı muazzamdı, o dönemde de gayet iyi
anlaşılmıştı. Novaya Jizn gazetesinin editörlerinden Goldenberg şöyle
dedi:
“1 Numaralı Emir,
Sovyet’in iradesinin oybirliğiyle ortaya konulmuş bir ifadesiydi. Devrimin ilk
gününde, eski orduyu yok etmediğimiz takdirde ordunun Devrim’i ezip geçeceğini
anlamıştık. Ordu ile Devrim arasında bir seçim yapmak zorundaydık. Tereddüt
etmedik. Devrim’den yana bir karar aldık, açıkça ifade etmek gerekir ki biz doğru
yöntemleri kullandık.”[28]
Bazıları,
Şubat Devrimi’ni ordu tarafından gerçekleştirilen Jön Türk tarzı bir darbe
olarak sunarak yaşanan değişimin boyutunu küçümsemeye çalıştı; ancak bu görüş, Birjevoe
Vedomosti gazetesinde yazan iktisatçı Mihail Tugan-Baranovski tarafından
reddedildi:
“Türk devrimi, ordu
liderlerince hazırlanıp yürütülen, ordunun zaferiyle sonuçlanan bir
ayaklanmadan ibaretti. Askerler, subaylarının planlarını sadece itaatkâr bir
şekilde uygulayan kişilerdi. Oysa 27 Şubat’ta Rus tahtını deviren Muhafız
alayları, subayları olmaksızın harekete geçmişti. Ayaklanmayı başlatan ordu
değil işçilerdi. Devlet Duması’na gelenler, generaller değil, askerlerdi.
Askerler işçileri, subaylarının emirlerini itaatkâr bir şekilde yerine
getirdikleri için değil, kendileri gibi emekçilerden oluşan bir sınıf olarak
işçilerle kan kardeşi olduklarını hissettikleri için desteklediler. Rus
devrimini iki toplumsal sınıf, köylüler ve işçiler gerçekleştirdi.”[29]
Böylece
1 Numaralı Emir, Rus toplumunun genelinde mevcut olan ikili iktidar durumunun
ordu içinde de pekişmesine katkıda bulundu.
9
Mart’ta, yeni hükümetin Savaş Bakanı Aleksandr Guçkov, ordu komutanı General
Alekseyev’e şunları söyledi: “Açıkça söylemek gerekirse, Geçici Hükümet, ancak
Sovyet buna izin verdiği sürece varlığını sürdürebilir. Özellikle askeri alanda
artık yalnızca Sovyet’in emirleriyle kesin bir çelişki yaratmayan emirler
verilebilir.”[30] Devrim geliştikçe, general ve subayları için de aynı sorunlar
ordu ve donanma içinde yeniden ortaya çıkacaktı.
Resmi
düzeyde, 1 Numaralı Emir’le şişeden çıkan cini tekrar şişeye sokmak için derhal
bir mücadele başladı. Savaş Bakanlığı ile Sovyet liderleri arasında yapılan
acele görüşmeler sonucunda 2 Numaralı Emir çıkarıldı. Bu emir, komitelerin
seçimle belirlenmesi önerisini kabul ediyor ancak bu süreci kendince açıklayıp
ayrıntılandırıyordu. Bu adım, neticede komitelerin rollerinin sınırlandırılması
ve kapsamlarının daraltılması anlamına geliyordu. Ancak 2 Numaralı Emir,
askerlerin “askeri hizmetle ilgili tüm emirlere uymakla yükümlü” olduklarını
belirtirken, aynı zamanda “kamusal ve politik yaşamlarına dair konularda”
Sovyetler’e uymak zorunda olduklarını da ifade ediyordu. Devrimin, askeri alan
ile siyasi alan arasındaki ayrımı sorgulamaya başladığı bir ortamda, bu
sınırlayıcı hükmün faydası sınırlıydı. Dahası, 2 Numaralı Emir, hâlâ Geçici
Hükümetin Sovyet ile birlikte çalışması ve onun yapısını yansıtması gerektiğini
ima ediyordu. Bu durum, Sovyet’in kendisini “asker kitlelerinin politik irade
ve eyleminin en yüksek temsilcisi” olarak tanımladığı sonraki bildirilerle
pekiştirildi. Orduda durum daha netti. Yüksek komuta kademesi, kendi
otoritesini ve subaylarının otoritesini yeniden tesis etmeye çalışıyordu. Ancak
burada da, hızla yayılan komitelerin derhal ortadan kaldırılamayacağı açıktı.
Bunun yerine, rollerini sınırlamak amacıyla geçici düzenlemeler hazırlandı.
Komitelerde subaylar baskın olacak, “askeri konular ve eğitim meseleleri hiçbir
şekilde tartışmaya konu edilmeyecekti.” Tüm ordu kongrelerine izin veriliyor,
ancak bu kongreler, gene Yüksek Komuta karargâhında ve subayların kontrolü
altında gerçekleştiriliyordu. Daha gayriresmî bir düzeyde ise, üst rütbeli
subayların ve askeri hiyerarşinin otoritesinin ne ölçüde yeniden tesis
edilebileceğine dair bir mücadele yaşanıyordu. Bu mücadele, subaylar ve erler
arasındaki gündelik karşılaşmalarda komite yönetimi (komitetçina)
konusundaki gerilimlerde ve en üst düzeylerde savaşın gidişatı, Geçici Hükümet
ve Sovyetlerle ilişkiler ve silahlı kuvvetler içinde “normal” düzenin yeniden
sağlanması üzerine yürütülen tartışmalarda kendini gösteriyordu.
Başlangıçta,
Şubat olaylarının yarattığı etki, pek çok kişinin savaşın yeni bir meşruiyet
kazanacağını düşünmesine yol açtı. Artık savaş, “Rusya’nın ve tüm dünyanın
özgürlüğü ve demokrasisi” uğruna yürütülebilirdi. Cephede, savaşma isteği
üzerindeki ani etki belirsizdi. Belki savaş, yeni bir anlam ve amaç
kazanabilirdi, ancak belki de o kadar uzun sürmez, kan, bu denli boş yere
dökülmezdi.[31]
Cephe
gerisinde ise durum daha net görünüyordu. Devrim, savaşma imkânlarına yeni bir
canlılık kazandırabilirdi. Artık tüm sınıfları kapsayan bir çaba, Rusya’nın
kendi içinde daha yüksek düzeyde bir seferberlik ve cepheye yönelik daha güçlü
bir bağlılık söz konusu olabilirdi. Normal asker celbine takviye olarak,
aralarında kadınların da bulunduğu gönüllülerden oluşan “şok taburları”
kuruldu. Bunlar, “Rusya'nın özgürlüğü” için savaşacak olan “ölüm taburları”
olacaktı. Yaygın kanı, Geçici Hükümet, sovyetler ve ordunun uyum içinde
birlikte çalışabileceği yönündeydi. Ancak askerlerin ve bahriyelilerin
zihnindeki belirleyici unsur, genel olarak sovyetlerin ve bilhassa Petrograd
Sovyeti’nin oynadığı roldü.
Geçici
Hükümet’e ve Yüksek Komuta Kademesi’ne verilen destek, örtük bir şekilde
koşulluydu. Bu destek, Şubat Devrimi ve 1 Numaralı Emir’den kaynaklanan “şu
ölçüde” formülüne dayanıyordu: destek, yalnızca sovyetlerin politikalarıyla
çelişmediği sürece verilecekti. Dolayısıyla, 1917’nin devamındaki süreç,
birbiriyle örtüşen dinamiklerden oluşuyordu: Geçici Hükümet’in, Yüksek Komuta
Kademesi’nin ve eski Sovyet liderliğinin otorite kaybı; Lenin’in deyimiyle, “ayaklarıyla
oy kullanarak” (yani cepheyi terk edip uzaklaşmaya başlayarak) tepkilerini
gösterenlerin artan bıkkınlığı; ordu ile donanmada ikinci bir devrimi
destekleme yönünde eğilim gösteren diğer kesimlerin giderek radikalleşmesi.
En
üst düzeyde, yeni ideallere dair güzel sözlere rağmen, savaşın ardındaki
emperyalist mantık değişmediği gibi, Müttefiklerin Rusya’nın savaşa tam
katılımı yönündeki talepleri de değişmedi. Rusya, sınıflı bir toplum olmaya
devam etti, savaşı destekleyenler de demokrasiyi artık Rusya’nın emperyalist
hedeflerine ulaşmasını sağlayacak bir araç olarak görüyorlardı.
Sözde
radikal Viktor Çernov, “Rusya’nın, hem dostlarına hem de düşmanlarına saygı
telkin edecek güçlü bir orduya sahip olması gerektiğini” savunuyordu.[32] “Devrimci
savunmacılık” kisvesi altında daha güçlü bir şekilde ifade edildiğinde bile,
Rusya’nın savaştaki rolünü sürdürmesi kaçınılmaz olarak taraflardan birinin
diğerine karşı güçlenmesine yardımcı oluyordu. Müttefiklerin erken bir barışı
veya savaş hedefleri üzerine yapıcı herhangi bir tartışmayı kabul etmeyi
reddetmeleri de bu gerçeği iyice pekiştiriyordu. Rusya’da “zaferin büyüsü”,
ordunun onurunu yeniden kazanmasına, cephe ile cephe gerisi arasında daha güçlü
bir disiplin ve ortak amaç duygusu yerleşmesine yardımcı olacak, ülkeyi daha
derin bir devrimin eşiğinden geri döndürecekti. Savaşa verilen desteğin bir
diğer yararı da, başta toprak reformu olmak üzere, ülke içindeki ileri
reformların geciktirilmesini sağlayabilmesiydi. Savaşa katılımın sürdürülmesi
daha sonraları “ölümcül bir hata” olarak görülse de, bu süreçten kopmak çok
daha köklü bir devrim gerektiriyordu.[33]
Mayıs
ve Haziran başında, Haziran ortasında başlayacak olan Brusilov Taarruzu’nun
hazırlıklarına büyük bir enerji harcandı. Temmuz başında başlayan karşı
saldırılar karşısındaki utanç verici başarısızlığı, karşılıklı suçlamalara yol
açtı. Generaller hükümeti ve sovyetleri suçlarken, onlar da generalleri
suçluyordu. Her iki taraf da sıradan askerleri hedef alıp aşağıladı. Geçici
hükümetin lideri Aleksandr Kerenski, asker saflarındaki “yüreksizlikten ve
aşağılık korkaklıktan” dem vuruyordu. Görünüşe göre askerler, binlercesi can
vermesine rağmen, asıl görevleri olan savaşmak yerine toplantı yapmayı tercih
etmişlerdi. Taarruzun boşa gitmesi ve yöneltilen bu eleştiriler, geçici
hükümete, subaylara ve onları destekleyen sovyetlerin liderliğine duyulan
güvenin giderek azalmasına neden oldu. Savaşı sürdürme, disiplini pekiştirme,
ardından taarruzu başlatma konusundaki ortak tutum, giderek artan sayıda
sıradan askerin gözünde tepedeki isimleri birbirine yakınlaştırıyor gibi
görünüyordu. Bu durum, “Haziran taarruzunun başlamasıyla birlikte iyice
belirginleşti”.[34]
Taarruzun
başarısızlığı, radikalleşen işçilerin, askerlerin ve denizcilerin Petrograd
sokaklarına döküldüğü “Temmuz Günleri”ne zemin hazırladı. Ancak hükümet,
ayaklanmayı bastıracak kadar desteği elinde tutmayı bildi. Bu durum, politik
havayı sağa kaydırdı, üst düzey subaylar, yeniden disiplin ile idam cezasının
geri getirilmesini talep etmeye başladılar. İşte bu ortamda yeni başkomutan
Lavr Kornilov, geleceğin “at sırtındaki kurtarıcısı” (güçlü lider) rolüne
soyunarak, kendi fırsatını yakalamaya çalışması için elverişli bir zemin buldu.[35]
Ağustos sonundaki karmaşık darbe girişiminin kitlesel bir seferberlikle
yenilgiye uğratılması, fiilen geçici hükümeti çökertti ve Kerenski’nin
itibarını sarstı. Bu olay, generallerin yönünü şaşırtıp moralini bozdu (gerçi
bu tür krizlerin doğasında, er ya da geç onlar için yeni fırsatların doğması da
vardı).
Tepede
devasa bir güç boşluğu oluştu. Sovyetler, bu boşluğu doldurmak için stratejik
açıdan uygun bir konumdaydı. Nitekim Eylül ve Ekim aylarında, giderek artan
radikalleşme eğilimini yansıtacak şekilde yapıları değişirken, bu boşluğu
doldurdular. 24-25 Ekim tarihlerinde Bolşevikler, Sol Sosyalist Devrimciler,
Kızıl Muhafızlar, bazı askerler ve bilhassa bahriyelilerden oluşan birlikler,
ertesi gün eylemlerini destekleme yönünde oy kullanacak olan İkinci Sovyetler
Kongresi adına Petrograd’da iktidarı ele geçirmek üzere harekete geçti. Genel
kabul gören tahminler, sürecin sonunda geçici hükümetin Petrograd’da, iktidarın
devredilmesini destekleyen 300.000 silahlı işçi, asker ve bahriyeliye kıyasla,
yalnızca 25.000 civarında silahlı destekçiyi yanına çekebildiğini
göstermektedir.
Tıpkı
Şubat ayında olduğu gibi, birliklerinin peşinden gitmeye hazır olduğu bir
generalin sergileyeceği kararlı bir hamle, devrimi bastırabilirdi. Ancak böyle
bir hamle gelmedi. Devrimciler, Petrograd’daki olaylara karşı verilen ilk
tepkiye direnmeyi ve General Krasnov’un saldırısını püskürtmeyi bildiler.
Ayrıca devrimi yayarak, Rusya genelinde, çatışmaların daha çetin geçtiği
Moskova’da hemen, Rusya’nın geri kalanında ise takip eden hafta ve aylar içinde
iktidarı ele geçirdiler.Bunun nasıl gerçekleştiğini anlamak için asker ve bahriyelilerin,
astsubayların ve alt rütbeli subayların oluşturduğu kitleye ve radikalleşme
sürecinin sahada nasıl somutlaştığına bakmamız gerekir.
Erler
ve Astlar Arasında
Şubat
ayı, işçiler ve daha az ölçüde Rus köylüleri için olduğu kadar, askerler ve bahriyeliler
için de yeni ufuklar açmıştı. Üst rütbeli subayların disiplinsizlik ve emirlere
itaatsizlik olarak gördüğü durum, aynı zamanda yeni bir özgüven ve hak arama
bilincinin ifadesiydi. Troçki, daha sonra şöyle yazacaktı:
“Milyonlarca asker için
devrim, kişisel bir yaşama hakkı ve her şeyden önce genel anlamda yaşama hakkı
demekti. […] Bu anlamda, orduda yaşanan temel psikolojik süreç, kişiliğin
uyanışıydı. […] Bireyciliğin bu volkanik patlaması sıklıkla anarşik biçimlere
bürünüyordu. Bir kitlesel bireycilik seline tanıklık ediyorduk.”[36]
Dolayısıyla
1917, yeni kolektif bilinç biçimleri ile yeni bireyci güçler arasında bir
gerilime sahne oldu. Generalleri destekleyen Kerenski’ye göre, Şubat devrimini
gerçekleştiren Ruslar, artık “isyankâr köleler” gibi davranmayı bırakmalıydı.
Öte yandan, radikaller için ise bu “isyankâr köleler” bilinçli devrimcilere
dönüşmeliydi. Şubat ile Ekim ayları arasında bu gerilim, hem cephedeki hem de
cephe gerisindeki birliklerde kendini gösterdi. Askerler ve bahriyeliler, savaş
yanlısı ve savaş karşıtı tutumlar arasında gidip gelirken, cephe gerisine
duyulan düşmanlık ile oradaki işçi ve köylülerle dayanışma arasında birbiriyle
çelişen ruh halleri sergiliyorlardı.
Yıl
boyunca tabanda oluşturulan çok sayıdaki komite süreçte kritik bir rol oynadı.
Tahminlere göre sayıları 50.000 civarında, üye sayıları ise 300.000 veya daha
fazlaydı. Bu da kabaca her 20-25 askere bir üye düştüğü anlamına geliyordu.[37]
Yetkilerinin ne denli büyük olduğu, Haziran 1917’de emirlere itaatsizlik eden
bir muhafız tümeni hakkında yetkililerin dile getirdiği şikâyetlerden
anlaşılabilir. Ordu komutanlığı açısından durum, alay delegesi olarak Petrograd’a
giden Teğmen Cevaltovski’nin dönüşüyle birlikte Mayıs ayında daha
da kötüleşti. Cevaltovski, komitenin yeniden seçilmesini ve yalnızca dört alt rütbeli subay ile 32 erden oluşan bir “sovyet”e dönüştürülmesini
savundu. Yeni asker sovyeti, şu şekilde hareket etmeye başladı:
“Sadece alayın gündelik
yaşamında değil, askeri konularda da rol alıyor. Sovyetin onayı olmadan hiçbir
karar alınamıyordu. Teğmen Cevaltovski sovyet üzerinde öylesine büyük bir
nüfuza sahipti ki alayın fiili lideri haline gelmişti, öyle ki alay komutanı,
artık ona danışmadan en ufak bir emir bile veremez durumdaydı.”
Bu
ifadelerde komitelerin rolünü, radikalleşmiş bir bireyin önemli etkisini ve
ordunun çeşitli unsurları ile Petrograd gibi büyük şehirlerdeki olaylar
arasındaki bağlantıyı görüyoruz.[38]
Üst
rütbeli subaylar, bu tür komitelerin oluşturduğu tehdidin ve siyasi
örgütlenmedeki rollerinin son derece farkındaydılar. General Brusilov’a göre:
“Askerlerin politik örgütlere
katılmasına izin verilmesi şüphesiz zararlıdır; zira bu durum, askerlik
hizmetinin temel esaslarını sarsmakta, ordunun siyasetin dışında kalması gerektiği
bir noktada, askeri birliklerin içine politik bir unsur sokmaktadır. Ordunun
siyasete müdahalesi, sahip olması gereken disiplin üzerinde yıkıcı bir etki
yaratır ve orduyu kaçınılmaz biçimde asıl amacından uzaklaştırır. Bu durum,
daima devlet iktidarının sağlamlığına yönelik bir tehdit oluşturacak, devlet yapısının
istikrarını zayıflatacaktır. En liberal politik sistemlere sahip olanlar da dâhil
olmak üzere tüm devletlerde ordu, politik etkilerden ve politik girişimlerden
yalıtılmış durumdadır.”
Radikaller,
komitelerin kendi lehlerine ne denli güçlü bir unsur olduğunun farkındaydılar.
Bir Bolşevik gazetesi olan Raboçi Put şöyle diyordu: “Eğer ordu
komiteleri olmasaydı ya da haklarının büyük bir kısmından mahrum
bırakılsalardı, ordu, karşı-devrimci generallerin elinde bir oyuncak haline
gelirdi.”[39]
Cephe
gerisindeki garnizonlarda politik yaşam, devrimle daha rahat bütünleşti; ancak
bu bağ her yerde güçleniyordu. Golovin’in de tespit ettiği gibi:
"Cephedeki
karamsarlık, milyonlarca askerden oluşan modern bir orduyu gerideki halkla
birleştiren o binlerce bağ aracılığıyla cephe gerisine taşınıyordu. Akrabalara
yazılan mektuplar, yaralıların şikâyetleri, öfkeli sosyal yardım görevlilerinin
anlattıkları... Bunların her biri, âdeta birer damla niteliğindeydi. Hepsi bir
araya gelerek, karamsarlık sellerine dönüştü, nihayetinde genel bir
hoşnutsuzluk ve kafa karışıklığı okyanusunu meydana getirdi”
Ne
var ki generaller ve üst düzey subaylar için asıl mesele, cephe gerisinin cephe
üzerindeki etkisiydi. Golovin hatta, “bir ordunun çözülüşünün cephe gerisinde
başladığının toplumsal ve psikolojik bir yasa” olduğunu öne sürüyordu. Tabii bu
noktada, cephe ile cephe gerisi arasındaki etkileşimi generallerin ve üst düzey
subayların hafife almasının da psikolojik bir yasa olduğu söylenebilir. Onlar,
azalan otoritelerini kendi başarısızlıkları veya sistemin hataları bağlamında
değil, bir “sırttan bıçaklanma” vakası olarak görmeyi tercih ediyorlardı.[40]
Savaşma
konusundaki isteksizlikten her zaman “moral çöküntüsü” (demoralizasyon)
terimiyle bahsedilir. Ekim 1917 ortalarına ait bir askeri rapora göre ordu; “ortak
bir barış arzusu ve ortak bir hayal kırıklığı etrafında birleşmiş, öfkeli
adamlardan oluşan; devasa kütlesiyle yorgun, perişan ve kötü beslenen bir
kalabalık”tan ibarettir. Oysa bu bakış açısı, ulusal bir dava uğruna, rekabet
temelinde kitlesel kıyımlara girişmeyi disiplinli bir bağlılık ve “ahlaki” bir
tutum; bunu yapmayı reddetmeyi ise “moral çöküntüsü” olarak kabul eder.
Aslında, savaşmayı reddetme durumu, bundan çok daha karmaşık bir meseledir. Bu mesele,
kendisini düşmanın safına geçme, düşmanla kaynaşma, siperden çıkmayı veya
cepheye gitmeyi reddetme, geri çekilme, sabotaj, subaylara saldırma, “hasta
numarası yapma”, firar etme gibi biçimlerde tezahür eder. 1917’de bu eylemlerin
boyutu konusunda büyük bir belirsizlik ve bir miktar da tartışma söz konusudur.
Firar
vakalarına dair değerlendirmesinde şüpheci bir yaklaşım sergileyen Golovin,
Eylül 1917 itibarıyla toplam firari sayısının muhtemelen iki milyon civarında
olduğunu belirterek, bunun Bolşeviklerin eline “koz” verdiğini söylemiştir.
Ancak dönemin tanıkları, sıklıkla izinli veya nakliye halindeki askerleri “firari”
sanma yanılgısına düşmüşlerdir. Hatta bazı subaylar, asker ve bahriyeli
komitelerine katılmanın da bir tür firar eylemi olduğunu iddia etmişlerdir. Gene
de, savaşın sürdürülmesine yönelik her türlü direniş, gizli biçimler almış olsa
da, 1917’de artış göstermiştir. Örneğin hastalık vakaları, erler arasında yüzde
120, subaylar arasında ise (subayların daha iyi ancak gene de kusurlu olan
disiplin düzeyini yansıtacak şekilde) yüzde 40 oranında çarpıcı bir artış
kaydetmiştir. Askeri hekimlerin, cepheden tıbbi tahliye için toplu raporlar
düzenlemeye zorlandığı da öne sürülmüştür.[41]
Bununla
birlikte, örgütlü politik partiler, silahlı kuvvetlerin çözülmesinde önemli bir
rol oynamıştır. Nitekim Rus Devrimi, bilinçli politik örgütlerin merkezi bir
rol oynadığı ilk büyük devrimdir. Mevcut partilerin az sayıdaki üyesinin
çoğunlukla “derin bir uykuda” olduğu görülen Şubat ayında durum bu şekilde
değildi.[42] Ancak daha sonra hızlı bir politik örgütlenme süreci yaşandı. Bu
durumu yalnızca tek bir partinin, Bolşeviklerin eylemleri üzerinden okumak,
fazlasıyla basite kaçmak olur. Kışkırtıcıları “Bolşevik” olarak adlandırma
eğilimine rağmen, solun tüm kanatları, hatta merkez partiler bile ordunun politikleşmesinde
belli bir paya sahipti. Menşeviklerin sayısı en fazla 200.000’i bulmuştu. En fazla
üyesi olan parti ise bir milyona var üyesiyle Sosyalist Devrimcilerdi. Her iki parti
de ordu içinde kayda değer bir desteğe ve örgütsel ağa sahipti. Dahası
Bolşevikler, en radikal parti olma konusunda Sol Sosyalist Devrimcilerle
rekabet etmek zorundaydı. Sıradan askerlere yönelik gazeteler, broşürler ve
bildiriler yayımlanıyordu. Toplantılar, konferanslar ve kongreler biçimindeki
resmi ve gayriresmi tartışmalar bitmek bilmiyordu. Askerlerin yüzde 1’inden
fazlasının bir parti örgütüyle bağlantılı olmadığını tahmin etsek bile (ki
donanmada bu oran muhtemelen daha yüksekti), bağlantısı olanlar orantısız
derecede büyük bir rol oynayabiliyordu. Örneğin Haziran ayına gelindiğinde
Bolşevikler, orduda 26.000 üyeye, Ekim ayında ise belki de 50.000 üyeye sahip
olduklarını iddia ediyorlardı. Haziran 1917’de, Cephedeki ve Cephe Gerisindeki
Parti Örgütleri “Tüm Parti Konferansı”nı düzenlediler. Bu konferansta, “ordu
içindeki demokratik-devrimci unsurlar, yani sosyal demokrasiyi destekleyen ve
onun için çalışanlar arasında, devrim ve devrimin gündeme getirdiği talepler
için maddi ve silahlı bir destek” oluşturulması çağrısında bulunuldu. Nitekim
Petrograd’daki “Temmuz Günleri” sırasında, ordudaki Bolşevik hücreler, partinin
kendisinden bir ölçüde bağımsız hareket edeceklerdi.[43]
Politik
taleplerin önemi, işçilerin, köylülerin ve askerlerin çıkarlarını birbirine
bağlayan Bolşevik sloganı “Ekmek, Barış ve Toprak”ta somutlaştı. Askerler için
temel mesele barış ve topraktı. “İyi bir barış isteyen, iyi bir savaş
yürütmelidir” (Plehanov) argümanını reddeden Bolşevikler, Lenin’in Nisan ayında
ortaya koyduğu teze uygun hareket ettiler. Buna göre, “sermaye ile emperyalist
savaş arasında kopmaz bir bağ mevcut”tu. “Sermaye devrilmeden savaşı gerçekten
demokratik, baskıcı olmayan bir barışla sona erdirmek imkânsızdı.” Ancak pek
çok asker için bir o kadar önemli olan bir diğer husus da köylüler, dolayısıyla
köylü kökenli askerler için toprak talebiydi. Köylülerin toprak taleplerine cevap
vermek, şehir ile kırsal ve cephe ile cephe gerisi arasında bir köprü kurmak
anlamına geliyordu. Bu, Paris Komünü’nün akıbetine uğramayı önleyebilecek bir
köprüydü. Bolşevik Vladimir Nevski’nin de dediği gibi: “Öyle bir düzenleme
yapmalıyız ki, köylülüğün Paris’i, Paris’in de köylülüğü anlamadığı o Fransız
Komünü deneyimini yaşamayalım.”[44]
Ordu
üzerindeki genel etki, Ekim Devrimi’nin hemen ardından Kurucu Meclis
seçimlerinde askerlerin ve bahriyelilerin kullandıkları oylarda açıkça
görülmektedir. Bolşevikler ve Sosyalist Devrimciler, bilhassa Sol Sosyalist
Devrimciler ve onların ülke genelinde birlikte hareket ettikleri müttefikleri,
seçimlerde büyük bir başarı kazanarak askerlerin oylarını kendi aralarında
kabaca bölüştüler. Bolşevikler, en büyük güce Baltık Filosu’nda (yüzde 57),
Kuzey Cephesi’nde (yüzde 56) ve Batı Cephesi’nde (yüzde 67) sahipti. Karadeniz
Filosu ile Güneybatı, Romanya ve Kafkasya Cephelerinde ise Sosyalist
Devrimciler ve müttefikleri, onlardan geri kalmayacak, hatta belki de daha
baskın bir konumdaydılar. Kara ve deniz kuvvetlerinin her yerinde, diğer
partiler büyük ölçüde redde tabi tutuldular.
Oy
kullanmak, nispeten pasif bir eylemdir. Savaşa verilen desteğin zayıfladığı
durumlarda bu durum, savaşma konusundaki isteksizliğin artması ve yalnızca eve
dönme arzusu şeklinde kendini gösterebiliyordu. Bazıları içinse bu, mevcut
düzene karşı daha açık bir mücadeleye girişme istekliliğini içeriyordu. Bu
radikal ruh hali en çok donanmada, özellikle de Helsingfors (Helsinki) üssünde
ve Petrograd yakınlarındaki Kronstadt’ta kendini gösteriyordu.
Kronstadtlı
bahriyeliler, 1917 yazı ve sonbaharında daha fazla ağırlığa sahip olmaya
başladılar.[45] Geleneksel olarak donanma, okuryazar, eğitimli ve kentsel
merkezlerden daha fazla asker alıyordu, ayrıca savaş gemileri ve üsler,
insanları dar alanlarda bir araya getirmeleri bakımından Petrograd’ın büyük iş
yerleriyle benzerlikler taşıyordu. Kara ordusunda ise, cepheler arasındaki
farklılıkların yanı sıra, piyadeler genellikle topçu veya süvari birliklerine
kıyasla daha radikal bir eğilim sergiliyordu. Devrimin mikro-tarihi, ordular ve
bu orduların bünyesindeki birlikler arasındaki farklılıkların izini sürmemize imkân
sağlıyor. Örneğin XII. Kuzey Ordusu, en radikal olanlardan biri olarak öne çıkıyor.
Leton, Sibirya ve Novoladozski (Yeni Ladoga) gibi bazı alaylar da radikal nitelikleriyle
dikkat çekiyor.
Devrim
ayrıca, kentli işçilere dayalı yeni bir güç oluşturma girişimi şeklinde tezahür
eden yapıcı bir unsura da sahipti. Bu güç, Kızıl Muhafızlar idi. Başka
ülkelerdeki işçi milislerinden farksız olarak, Kızıl Muhafızların gelişimi de
düzensiz ve kaotik bir seyir izlemişti. Ancak konvansiyonel ordular da bir anda
yoktan var olmamıştı. Onların cebri yöntemlerle biçimlenmesi, onlarca yıla
yayılan bir süreçti.
Başta
Kızıl Muhafızların görevi, yalnızca devrimi, bilhassa fabrikalar ile işçi
bölgelerini olası bir karşı-devrim hareketine karşı korumaktan ibaretti. Nisan
ayına gelindiğinde sayıları 10.000 civarındaydı. Rakamlar yalnızca tahmini
olmakla birlikte, Ekim ayında Petrograd’da (bazı varlıklı kesimlerde ırkçı bir
infiale yol açan az sayıda Çinli demiryolu işçisi de dâhil olmak üzere)
yaklaşık 20.000, Moskova’da ise belki 10.000 kişi bulunuyordu. Diğer
şehirlerdeki sayılar ise daha düşüktü. Ancak Kızıl Muhafızlar büyüdükçe,
radikaller tarafından, sovyetlere bağlı olmakla birlikte "parti dışı bir
örgüt" niteliği taşıyan, yeni bir devrimci ordu ve daha geniş çaplı bir
işçi milisinin rüşeym hali olarak görülmeye başlandı. Bolşevikler, bu yapının
gelişiminde kilit bir rol oynamış olsalar da, 1918’in başlarında bile Kızıl
Muhafız komutanlarının yaklaşık yüzde 30’u ve bizzat Kızıl Muhafızların yüzde
50’si Bolşevik olmayanlardan oluşuyordu. Kızıl Muhafızlar, seçilmiş
komutanlarla birlikte “yoldaşça disiplin” olarak adlandırılan bir temel üzerine
inşa edilecekti:
“Disipline sıkı sıkıya
bağlılık ve seçilmiş kurumlara kayıtsız şartsız itaat; yalnızca körü körüne
itaatin gücüne değil, aynı zamanda İşçi Muhafızlarının görevlerinin önemine ve
taşıdığı olağanüstü sorumluluğa dair bilince, tümüyle özgür ve bağımsız bir
demokratik örgütlenmeye dayanmaktadır.”[46]
Amacı
saldırı değil, devrimci yöntemlerle devrimci savunma olacaktı. Bu savunma,
konvansiyonel askeri taktiklerden ziyade, partizan savaşı biçimleri üzerine
yoğunlaşacaktı.
Devrim
Karşı-Devrimle Karşı Karşıya
Ekim
1917’ye gelindiğinde, ordu ve donanmadaki çöküşün boyutu nedeniyle subay
kadrosu tecrit edilmiş durumdaydı. General Alekseev, devrime karşı savaşmak
üzere gönüllü bir ordu kurmak amacıyla güneye gittiğinde, orantısız sayıda
subayın da dâhil olduğu yalnızca 4.000 civarında kişiyi saflarına katabildi.
Ekim ayından sonra hem devrimi destekleyenler hem de ona karşı çıkanlar, yeni
ordular kurmak zorunda kalacaklardı. Devrimciler için acil görev, Alman
emperyalizminin toprak, emek ve kaynaklara yönelik yağmacı saldırısına karşı
durmaktı. Ancak kısa süre sonra, karşı-devrim güçlerini destekleyen
Müttefiklerden gelen bir tehditle de karşı karşıya kaldılar.
Bunun
sonucunda patlak veren iç savaş, devrimi gerçekleştiren toplumu yerle bir etti
ve halk kitlelerini sefalete sürükledi. Bu hikâye çoğu zaman, sanki tek önemli
husus Rusya’nın iç dinamikleri ve her iki tarafın sergilediği acımasızlıkmış
gibi anlatılır. Böylesi bir siyasetten arındırma yaklaşımı, devrimlerin her
zaman rayından çıktığı ve yozlaştığı yönündeki argümanı besler. Bunun bir diğer
sonucu da Batı emperyalizminin rolünün önemsizleştirilmesidir. Oysa bambaşka
bir hikâye daha anlatılabilir. Tarihçi Christopher Read’in ifade ettiği gibi:
“Rusya; mümkün olduğunda
doğrudan silahlı müdahaleye, bu mümkün değilse karşı-devrimci grupların
(kontraların) bolca finanse edilmesine ve her halükârda (hedefte siz
olmadığınız sürece) ‘düşük yoğunluklu’ ekonomik savaşa dayanan, zamanla
standart Batı (yani başlangıçta İngiliz ve Fransız, yüzyılın ilerleyen
dönemlerinde ise Amerikan) karşı-devrim taktikleri haline gelen yöntemlerin ilk
deneme sahasıydı.”[47]
Rusya,
“Müttefik müdahalesi” ile hem denizden hem de karadan ablukaya alındı. Beyaz
muhalefete para akıtıldı. Rusya sınırlarına çok sayıda asker çıkarıldı. Mühimmat
sevkiyatı yapıldı. Askeri danışmanlar gönderildi, karşı-devrime genel bir politik
ve manevi destek sunuldu. Rusya sınırlarının ötesinde de, devrimi gözden
düşürmek ve radikal bir değişim örneği olarak ona duyulan desteği zayıflatmak
amacıyla bir propaganda savaşı yürütüldü. Fakat bu makalede de dile getirildiği
üzere süreç çok farklı işledi. Bugün tarihçiler zaman zaman Rus Devrimi’nin politika
alanından çıkıp tarih alanına geçtiğini söylerler. Oysa bunun böyle olmadığını
bilmeleri gerekir. Neticede politika tarih, tarih de politikadır.
Mike Haynes
[Kaynak:
Arms and the People: Popular Movements and the Military from the Paris
Commune to the Arab Spring, Yayına Hz.: Mike Gonzalez ve Houman
Barekat, Pluto Press, 2013, s. 11-34.]
Dipnotlar:
1. Max Weber, From Max Weber, Essays in Sociology, yayına hz.: H. Gerth ve
C. Wright Mills, Londra: Routledge, 2002, s. 78–9; V. I. Lenin, State and
Revolution (1917.
2.
Carl von Clausewitz, On War, yh. ve çev.: M. Howard ve P. Paret, Oxford:
Oxford University Press, 2008.
3.
V. I. Lenin, Left-Wing Communism: An Infantile Disorder (1920).
4.
Bugün elimizde Rus ordusu ve devriminin tarihi konusunda çok sayıda İngilizce
makale ve kitap mevcut. Burada belirli bir kısmından istifade edebildik. İki popüler
çalışma için bkz.: Ward Rutherford, The Russian Army in World War I, Londra:
Cremonesi, 1975; ve Nik Cornish, The Russian Army and the First World
War, Stroud: The History Press, 2006. Bir de Andrey Karaççuk ile birlikte
yazdıkları şu çalışmaya bakılabilir: The Russian Army 1914−1918, Oxford:
Osprey Publishing, 2001. Norman Stone’un put kırıcı çalışması The Eastern
Front (Londra: Penguin, 2. Basım 1998) halen önemli bir yerde durmaktadır. Rusça
bilenler daha zengin bir literatürden istifade edebilirler. Bunların bazıları şu
sitede mevcut: regiment.ru/index.htm. Burada tartışılan meselelerle ilgili
olarak şu kitap kapsamlı bir bakış açısı sunmaktadır. Brian Taylor, Politics
and the Russian Army. Civil−Military Relations, 1689–2000, Cambridge:
Cambridge University Press, 2003.
5.
Turner, Politics and the Russian Army, s. 61, 72.
6.
Joshua Sanborn, Drafting the Russian Nation. Military Conscription, Total War
and Mass Politics, 1905–1925, DeKalb, IL: Northern Illinois
University Press, 2002.
7.
Leon Trotsky, 1905 (1907).
8.
Turner, Politics and the Russian Army, s. 73; J. Adelman, The
Revolutionary Armies, Westport, CT: Greenwood Press, 1980.
9.
Nicholas Golovine, The Russian Army in the World War, New Haven, CT: Yale
University Press, 1931.
10.
Ayrıca bkz.: Mike Haynes ve Rumy Husan, A Century of State Murder? Death and
Policy in Twentieth-Century Russia, Londra: Pluto Press, 2003.
11.
Melissa Stockdale, ‘“My death for the motherland is happiness”: women, patriotism,
and soldiering in Russia’s Great War, 1914–1917’, American Historical
Review, 109(1), February 2004, s. 78–116.
12.
Golovine, The Russian Army, s. 64–6, 72.
13.
Yazar bu rakamlara Golovin’in The Russian Army isimli çalışması
üzerinden ulaştı.
14.
Jamie H. Cockfield, With Snow on Their Boots: The Tragic Odyssey of the Russian
Expeditionary Force in France during World War 1, New York: St. Martin’s
Griffin, 1997.
15.
Bu konuyla ilgili literatür giderek zenginleşiyor. Bkz.: Irina Sirotkina, ‘The
politics of etiology: shell shock in the Russian Army 1914–1918’, Angela
Brintlinger ve Ilya Vinitsky (yh.), Madness and the Mad in Russian Culture
içinde, Toronto: University of Toronto Press, 2007, s. 117–29; Laura L.
Phillips, ‘Gendered dis/ability: perspectives from the treatment of psychiatric
casualties in Russia’s early twen-Soldiers, Sailors and Revolution: Russia 1917
twentieth-century wars’, Social History of Medicine, 20(2), 2007, pp.
333–50; and Jan Plamper, ‘Fear: soldiers and emotion in early twentieth-century
Russian military psychology’, Slavic Review, 66(2), Summer 2009, s.
259–83.
16.
Aktaran: Rutherford, The Russian Army in World War I, s. 160.
17.
Golovine, The Russian Army, s. 145–6.
18.
J. Reed, War in Eastern Europe. Travels through the Balkans in 1915 (1916),
Londra: Phoenix, 1994, s. 87.
19.
M. Farbman, Russia and the Struggle for Peace, London: Allen &
Unwin, 1918, s. 81–8; J. Sanborn, ‘The genesis of Russian warlordism: violence
and governance during the First World War and Civil War’, Contemporary
European History, 19(3), 2010, s. 195–213.
20.
P. Gatrell, A Whole Empire Walking: Refugees in Russia During World War I,
Bloomington, IN: Indiana University Press, 1999.
21.
Stone, The Eastern Front, s. 168–9.
22.
Turner, Politics and the Russian Army, s. 73–4, 82; Golovine, The
Russian Army, s. 66; Rutherford, The Russian Army in World War I, s.
84.
23.
Adelman, The Revolutionary Armies, s. 114.
24.
Akt.: Golovine, The Russian Army, s. 245–6.
25.
F. Raskolnikov, Kronstadt and Petrograd in 1917 (1925), Londra: New
Park, 1982, s. 9.
26.
Farbman, Russia and the Struggle for Peace, s. 101; Allan Wildman, The
End of the Russian Imperial Army: The Old Army and the Soldiers’ Revolt (March−April),
Princeton, NJ: Princeton University Press, 1980.
27.
Leon Trotsky, History of the Russian Revolution (1932).
28.
Akt.: Golovine, The Russian Army, s. 251.
29.
Leon Trotsky, History of the Russian Revolution (1932).
30.
Akt.: William Henry Chamberlin, The Russian Revolution, 1917–1921, Cilt
1, New York: Grosset & Dunlap, 1965.
31.
Wildman, The End of the Russian Imperial Army; M. Ferro, ‘The Russian
soldier in 1917: undisciplined, patriotic and revolutionary’, Slavic Review,
30, 1971, s. 483–512.
32.
Akt.: M. Farbman, The Russian Revolution & the War, Londra: National
Council for Civil Liberties, 1917, s. 42.
33.
Lousie Heenan, Russian Democracy’s Fatal Blunder: The Summer Offensive of
1917, Westport, CT: Greenwood Press, 1987.
34.
Ferro, ‘The Russian soldier in 1917’, s. 510.
35.
Allan Wildman, ‘Officers of the general staff and the Kornilov movement’, E. R.
Frankel, J. Frankel ve B. Knei-Paz (yh.), Revolution in Russia: Reassessments
of 1917 içinde, Cambridge: Cambridge University Press, 1992.
36.
Leon Trotsky, History of the Russian Revolution.
37.
İngiliz irtibat subayı General Knox’a sadece Güney-Batı Cephesi’nde 84.949
komite üyesi olduğu söyleniyor. Oysa bu yanıltıcı bir bilgi. Golovine, The
Russian Army, s. 124.
38.
İfadenin çevirisi için bkz.: M. Ferro, The Bolshevik Revolution. A Social History
of the Russian Revolution, Londra: Routledge, 1985, s. 77–80.
39.
Akt.: Taylor, Politics and the Russian Army, s. 100; L. N. Tropov,
‘Soldiers’ committees of central Russia in the spring of 1917’, Russian
Studies in History, 15(4), Bahar 1977, s. 63–92.
40.
Golovine, The Russian Army, s. 225, 249, 252.
41.
A.g.e., s. 281, 101.
42.
Sergei Mstislavskii, Five Days Which Transformed Russia, Londra:
Hutchinson, 1988, s. 112.
43.
A. Rabinowitch, Prelude to Revolution. The Petrograd Bolsheviks and the July
1917 Uprising, Bloomington, IN: Indiana University Press; 1968; A.
Rabinowitch, The Bolsheviks Come to Power, Londra: New Left Books, 1979.
44.
Trotsky, History of the Russian Revolution; J. Ellis, Armies in
Revolution, Londra: Croom Helm, 1973, s. 169.
45.
Cornish, The Russian Army and the First World War, s. 203–13; E.
Mawdsley, The Russian Revolution and the Baltic Fleet: War and Politics,
February 1917−April 1918, Londra: Macmillan, 1978.
46.
Rex Wade, Red Guards and Workers’ Militias in the Russian Revolution, Stanford,
CA: Stanford University Press, 1984.
47.
Christopher Read, From Tsar to Soviets, Londra: UCL Press, 1996, s. 292.
Kaynakça:
Nik Cornish, The Russian Army and the First World War, Stroud: The
History Press, 2006.
F.
Raskolnikov, Kronstadt and Petrograd in 1917 (1925), Londra: New Park,
1982.
R.
Reese (yh.), The Russian Imperial Army 1796–1917, Aldershot: Ashgate,
2006.
Allan Wildman, The End of the Russian Imperial Army, Cilt 1 ve 2, Princeton, NJ: Princeton University Press, 1980 ve 1987.



