01 Kasım 2026

,

İngiltere’nin Lanetlileri: Bir Fanon-Marx Sentezi


Üç ay boyunca İngiltere’yi gezerken, insanların dertlerinin sınırlı, kültürlerinin sorunlu olduğu, ekonomik çıkarlarının, ülkeyi servetinden mahrum bırakan ve topluluklarını onlarca yıl önce terk eden küreselleşmiş finansal hizmet sektörü tarafından bir şekilde karşılandığı ile ilgili sözlerden bıktıklarına dair açıklamalar dinleyip durdum. Ne var ki bu insanların çoğu gene de karşılarına çıkartılan görüntüyü görmeyi başaramıyorlar, ki bu, anlayışla karşılanılması gereken bir durum, zira ilgili görüntü, nesiller boyu gerçekleri gizlemek ve yalan söylemek için, itina ile inşa edilmiş bir olgu. Bu pratiğin epey işe yaradığını görmek lazım.

Londra’dan Midlands'e, Kuzey’den İskoçya ve Galler’e kadar birçok yeri dolaştım. Gördüğüm, tanış olduğum insanlar, kendilerine yalan söylendiğini biliyorlar, sadece yüzlerini nereye çevireceklerini bilmiyorlar. Köklü partilere güvenen kimseyi suçlamıyorum: Neden güvendiklerini anlıyorum. Ama artık değişimin vakti geldi, ne var ki insanlar bu yönde adım atmaya pek istekli görünmüyorlar. Şu türden, eskiden beri dillendirilen ifadelere sıklıkla rastladım: “Ne yapabiliriz ki, elimizdeki en iyi şey bu”; “Umut edelim de her şey bir miktar düzelsin” ve “Olan oldu, değiştiremeyeceğimiz şeyler için endişelenmenin bir anlamı yok”. Bunlar yenilgiyi kabullenenlere ait ifadeler. Bunların, çökmekte olan İngiliz emperyalizminin merkezinde yaşanan sürekli çürüme ve gerilemeye yol açacağı kesin. Çok geç olmadan, bu yanlış bilinç, tanık olduğum bu aşırı normalleşme yerine sınıf bilincinin galebe çalmasının vakti geldi.

O günden beri, Frantz Fanon’un 1961’de Cezayir’in Fransa’ya karşı bağımsızlık mücadelesi verdiği dönemde kaleme aldığı Yeryüzünün Lanetlileri adlı eseri tekrar tekrar okudum. Eser, 2026’daki İngiltere için de geçerli olan gözlemler içeriyor. Ancak öte yandan Marx ve Engels’i de yeniden okuyorum, Fanon’un onlardan çok şey öğrendiğini biliyorum.

Tabii İngiltere’de işçi sınıfının sömürgedeki köylülükle bir alakası yok. O sanayisini yitirmiş bir proletarya. Sınıfsal dinamikleri analiz etmeye dair araçlar Marx, sınıfsal açıdan yüzüstü bırakılmışlığın psikolojisini anlama araçlarını ise Fanon sunuyor.

Fanon’un yöntemi, yani elitlerin nüfusun bir bölümünü geri kalmış, gerici ve gözden çıkarılabilir olarak kurguladığına dair anlayış, benim bugünün İngiltere’sine dair anlayışını belirledi. Marx’ın yöntemi, yani tarihsel materyalizm, sınıf analizi ve yanlış bilinç eleştirisi ise, Fanon’un psikolojiyle alakalı görüşlerinin devrimci bir stratejiye dönüşmesi için gereken motoru sağlıyor.

Aşağıda yer alanlar, yapısal çeviriye yönelik bir alıştırma: Her iki düşünürün analizlerinde başvurdukları araçları alıp, kırk yıldır kimi topluluklara artık ihtiyaç duyulmadığına karar vermiş olan İngiltere’ye tatbik ediyorum.

Sömürgeci Rüşvetin ve İngiltere’nin İstisnai Olduğuna Dair Görüşün Çöküşü

On dokuzuncu yüzyılda Engels, Avrupa’nın geri kalanındaki işçiler devrimci olurken, İngiltere’deki işçilerin devrimci olmadığını fark etti. Marx’a yazdığı bir mektupta Engels, “Bu en burjuva ulusun nihai amacı, burjuvazinin yanı sıra bir burjuva aristokrasisi ve bir burjuva proletaryasına sahip olmak gibi görünüyor” diyordu.

Engels, “dünyanın atölyesi” olarak İngiltere’nin ilk sanayileşmiş ülke ve geniş sömürge topraklarına sahip olması nedeniyle proletaryasını rüşvetle kandırabileceğini, bizatihi kandırdığını söylüyor. Hindistan, İrlanda, Afrika ve Karayipler’den çalınan serveti emen İngiliz burjuvazisi, kendi acı ve sömürülerine katlanmak için ülkedeki işçi sınıfına yeterli tavizler verdi. Örgütçülerin büyük mücadelelerle kazandıkları bu tavizler, sonunda az çok iyileştirilmiş ücretler, konut, hıfzısıhha, kamusal parklar, devamında Ulusal Sağlık Sistemi (NHS), belediye konutları ve refah devleti şeklini aldı.

Neticede bu, bir hayır işi değil, düşünülüp taşınılmış bir siyasi taviz stratejisi söz konusuydu, bu strateji işe yaradı. Süreçte ilgili strateji, Engels’in “burjuva proletarya” dediği şeyi yarattı: üretim araçlarına sahip olmayan ama kapitalistler gibi düşünen işçileri meydana getirdi. Kendilerini sömürülenler değil, “geçici süre zor durumda kalmış milyonerler" olarak gören işçilerdi bunlar. Başka yerlerdeki işçilere karşı kendi uluslarının egemen sınıfının yanında yer alan işçiler. Aptal olduklarını düşünmüyorlardı, evsiz olmaktan çok milyarder olmaya daha yakın olduklarına inandırılmışlardı.

İşte bu bahsi edilen dönem sona eriyor.

1979-1985 arası dönemde İngiltere, imalat sektöründe 3 milyon insanı işsiz bıraktı. Bu otomasyon veya bir kazanın değil, kasıtlı uygulanan bir politikanın sonucuydu. Thatcher hükümetleri, bile isteye sendikaları dağıttı, madenleri kapattı, aynı anda Londra Şehri’ni serbestleştirirken sanayi tabanının çökmesine izin verdi. 1986’daki Büyük Patlama (27 Ekim 1986 tarihinde Londra Menkul Kıymetler Borsası’nda (LSE) gerçekleştirilen köklü kuralsızlaştırma (deregülasyon) ve modernizasyon reformu) bir piyasa düzeltmesi değildi, İngiltere’yi bir finansal hizmetler ekonomisi olarak yeniden şekillendirme yönünde yapılmış politik bir tercihti. O zamandan beri her hükümet (Major, Blair, Brown, Cameron, May, Johnson, Starmer) bu tercihe uygun hareket etti, sermaye birikimi lehine statükoyu koruyarak, halka bir dizi yalanı iplerine dizdi, insanlara bu yalanlara inanmak düştü.

Sömürgecilik dönemindeki servet hırsızlığından elde edilen aşırı kârlar artık yok. Refah devleti tasfiye edildi, edilmeye devam ediyor. Gerçek ücretler 15 yıldır durgunlaştı veya enflasyon nedeniyle eridi; enflasyon ise yükseliyor ve sermaye birikimine fayda sağlıyor. Yaşam beklentisi ve doğum oranları, bazı bölgelerde durgunlaşıyor ve düşüyor. Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) çöküyor. Satılık ve kiralık konutlarla ilgili talep artık karşılanamaz durumda. İngiliz burjuvazisi, yönetici elitler veya asalak kapitalist sınıf, ne derseniz deyin, bunların gücü artık sizi satın almaya yetmiyor. İşte bu yüzden yaşam standartları düşüyor. Gerçeği kabul etmenin ve işleri düzeltmenin vakti geldi.

Rüşvetten arındırıldıklarında, gerçek yüzlerini, Marx’ın 1848’de gördüğü aynı yüzleri ortaya çıkıyor: şiddet, baskı ve servetlerini korumak, sermayeyi sürekli olarak yüzde 99’dan alıp yüzde 1'e aktarmak için faşist hareketlilikten istifade etme arzusu.

2026 İngiltere’sinde Sınıf

Önce kimi terimleri açıklığa kavuşturmak gerek. Marx, birkaç sınıfı birbirinden ayırmıştı. İşte bunların günümüz İngiltere’sindeki karşılıkları.

Burjuvazi: Egemen sınıf, üretim araçlarına sahip. 2026 İngiltere’sinde bu, en üstteki yüzde 1’lik dilimi, hedge fon yöneticilerini, medya sahiplerini, büyük hissedarları, finans kapitalistlerini kapsıyor. İdeoloji alanındaki liderlerden istifade eden bu sınıf, emeklilik sistemlerini ortadan kaldırdı, geliri yukarıya doğru yeniden dağıttı, devleti ele geçirdi.

Proletarya: İşçi sınıfı, sahip oldukları tek şey çalışma kapasitesi olan işçi sınıfı, yani bu yazıyı okuyan siz. Hayatta kalabilmek için iş gücünü burjuvaziye satmak zorunda. 2026 İngiltere’sinde çoğunluğu oluşturuyor: depo işçileri, bakım işçileri, perakende çalışanları, serbest çalışanlar, hemşireler, öğretmenler, demiryolu işçileri. Daha da önemlisi, “orta sınıf” diyen, üretim araçlarına sahip olmayan maaşlı profesyonellerin birçoğunu da içeriyor.

Küçük Burjuvazi: Küçük işletme sahipleri, bağımsız yaratıcılar, serbest çalışanlar ve geçici işlerde çalışanlar. Teoride üretim araçlarına sahipler, ancak aynı zamanda çalışanlarıyla birlikte çalışıyorlar, burjuvazinin kuralları içinde faaliyet yürütüyorlar, onlara boyun eğiyorlar. 2026 İngiltere’sinde bu katman proleterleşiyor: arabasına sahip Uber şoförü, telefonuna sahip Deliveroo kuryesi. Onlar yönetici sınıf değiller, ancak çoğu zaman “geçici süre zor durumda kalmış milyonerler” olduklarına inanıyorlar.

Lümpenproletarya: Dışlanmışlar, kronik işsizler, suçlu ilan edilenler, evsizler, ücretli emeğin tamamen dışında kalanlar. 2026 İngiltere’sinde Farage’ın, şok birlikleri olarak harekete geçirmeye çalıştığı kesim işte bu: sokaktaki şiddet eylemlerinde, yıldırma amaçlı saldırılarda bunlar var. Bu kesim “sıradan insanlar” adına konuşuyormuş gibi görünen bir hareketin faşist yönü.

Profesyonel-Yönetici Sınıf: Finansallaşmış ekonomiye günlük işleyişi içinde dâhil olmuş olan, küçük burjuvaziye ait katman. Memurlar, gazeteciler, insan kaynakları yöneticileri, üniversite yöneticileri, STK direktörleri. Göreceli bir güvenlik ve kültürel sermayeye sahipler. Sanayisizleşmiş işçilere karşı duydukları küçümseme, kişisel bir hata değil, proletaryayı yüzüstü bırarakmak suretiyle sermaye ile barış imzalamış liberal bir sınıf kesiminin ideolojisi.

İhanet Sarmalı: Ernest Jones’tan Thatcher, Blair ve Starmer’a

Bu kesimlerin bu noktaya nasıl geldiğini anlamak için, onlara ne yapıldığını ve bunu kimin yaptığını tespit etmemiz gerekir. Elimizde bu ihanetin tarihsel bir örneği mevcut. 1858’de Karl Marx, bir zamanlar devrimci olan Ernest Jones adlı bir Çartist liderinin, bir avuç para karşılığında “orta sınıfla işçi sınıfının birliği”ni vaaz ettiğine tanık oldu. Marx, onunla ilgili tespitini aktardığı mektubunda Engels’e şunu söyledi: “Dostumuz Jones, kendini (mümkün olan en düşük fiyata) seçkin bir gruba kesin olarak sattı.”

Engels, İngiltere’nin sömürgecilikten elde ettiği aşırı kârların, kendi sınıfına ihanet etmeye hazır bir “burjuva proletarya” yarattığını açıklayarak cevap verdi.

İşçi Partisi, işte bu temeller üzerine kuruldu. Kuruluşundan beri İşçi Partisi, hiçbir zaman devrimci bir parti olmadı. İşçi sınıfının oylarını gasp eden parti, kapitalizmi, dolayısıyla, işçilere yönelik sömürüyü muhafaza etmek için tasarlanmış bir burjuva işçi partisi, bir kurumdu. İşçi Partisi’nin sağa kayması, sonunda kapitalistler tarafından tamamen ele geçirilmesi Blair ile başladı. Parti, bugün Starmer hükümetinde somutlaşan sahteliğe bile isteye dönüştürüldü. Neticede sömürgeci rüşvet verilemez olmuş, parti bu türden bir mantığa sahip olmuştu.

Eldeki sicil her şeyi söylüyor aslında.

1979–1997 (Thatcher, Major): Neoliberalizm kurumsallaştı, ülke bile isteye sanayisizleştirildi, sendikalar yok edildi, sömürüye elverişli, düşük ücretli ve güvencesiz bir işgücü piyasası oluşturuldu.

1997–2009 (Blair, Brown): “Yeni İşçi Partisi”, diğer adıyla “insan” yüzlü Teçırizm gündeme geldi. Özelleştirme, Özel Finans İnisiyatifi, Irak Savaşı, sosyal yardımlarda kesintiler. Dayanışmaya karşı bir silah olarak hırslarının peşinden gitme iradesi. 2008 mali krizinin ardından Brown hükümeti çöktü, başbakanlığı felâkete sürüklendi.

2010–2019 (Cameron, May): Kemer sıkma politikaları uygulandı, kamu hizmetleri kasıtlı olarak kısıtlandı. Sosyal yardım alanlar asalak olarak takdim edildiler. Düşmanca bir ortam yaratıldı, “ötekileştirme”ye yönelik girişimler hızla arttı, suçlu olan kapitalistler yerine, İngiliz halkının sıkıntıları için beyaz olmayan yüzler suçlandı. İnsanlar, kendi çıkarlarına aykırı politikaların peşinden sürüklendi, yalanlara bir bir kandı.

2019–2024 (Johnson, Truss, Sunak): Yanlış yönetilen kaos ve ırkçılığı körükleyen, İngiliz ekonomisinin sömürücü asalak finansa teslim edilme süreci devam etsin diye bir tür bir perde görevi gören Brexit’e (AB’den çıkış kararına) yol açan Muhafazakâr Parti’nin kafayı kırdığı dönem. COVID’den kâr elde etme. Ruanda planı. Sanki imparatorluk hiç ölmemiş gibi, sürekli “Küresel İngiltere” yalanının pompalanması. Tüm bu tuhaf politikalar, son on yılda görülen ötekileştirmeye dayanarak, belirsizliğin azalmasını sağladı.

2024-günümüz (Starmer): İşçi Partisi’nin sağ kanadı yeniden canlandı. Solcu olarak görülen herkes partiden atıldı. Grev karşıtı yasalar çıkartıldı. On beş yıllık başarısızlığın üzerine inşa edilen ve İngiltere’yi uçuruma doğru daha da sürükleyen ikinci kemer sıkma politikası devreye sokuldu. NATO’ya methiyeler düzüldü, soykırım finanse edildi, Amerikan faşizmi desteklendi, yatıştırma politikaları yaygınlaştı. Nükleer silahların üretimi devam etti. Artık işçileri temsil etme iddiasından bile vazgeçmiş bir İşçi Partisi var karşımızda.

Starmer, sosyalizme ait bir hata değil. O, en başından beri sosyalist olmayan bir partinin mantıksal sonucu. Starmer, sermayenin liderleri ele geçirme girişimlerinin son ürünü, ülkeyi çöküşe sürükleyen, hiçliğin gri adamı.

Yanlış Bilinç: İnsanlar Neden Farage’ı Destekliyor?

Merkezde duranlar, orta yolcular, meclis koridorlarında fısıldanan, düşünce yazılarında dile dökülen, her küçümseyici "eşitsizlikleri giderme” ile ilgili hükümet raporunda ima edilen, sanayiden mahrum bırakılmış toplum kesimlerinin kendi çıkarları hilafına oy kullandıklarını söyleyip duruyorlar. Bu orta yolcuları tanıyorum, yıllarca bu tür insanlarla birlikte çalıştım, tahammül edilemez aptallıklarına bizzat şahidim. Ağızlarından şundan başka bir söz dökülmüyor: Bu toplum kesimlerinin yaşadıklar yerlere yatırımlar yapıldı, fırsatlar sunuldu, buralarda toplumsal programlar uygulandı ama bu insanlar, göç, egemenlik ve kin siyaseti üzerine kurulu, yanlış bir temele yaslanan, kültürel şikâyet pratiğine tekrar tekrar sarıldılar. Burada aslında örtük olarak, bahsi edilen kişilerin akılla hareket eden politik aktörler değil, yanılsamanın esirleri oldukları söyleniyor. Bu, özünde politik bir analiz değil, altı boş bir mazeret.

Bu mazeretin ardına sığınmak suretiyle orta yolcular, (veya 2026 İngiltere’sinde normal ve kabul edilir görülen Starmer ve hükümeti türünden merkez sağ siyasetçiler) cevaplayamayacakları şu türden bir soruyu sormaktan kaçınma imkânı buluyorlar: Ya bu topluluklar baştan beri akıllarıyla hareket edip oy kullanmışlarsa? Ya onlara “yatırım” yapan, “fırsat” sunan her partinin aynı şeyi yaptığını, yani güvencesizliği dayattığını, ücret baskısını artırdığını, kalan azıcık ekonomik güvenliğin yavaş yavaş ortadan kaldırdığını doğru bir şekilde görmüşlerse?

Farage’a yönelişin gizli saklı bir yanı yok. Bu yöneliş, kendilerine başka hiçbir şey sunulmayan bir halkın mantığı. Acı olan şu ki, bu kitlelere Farage da hiçbir şey sunmuyor, ama en azından Farage, onlara ihanet eden elitleri hor görüyor.

Marx, buna “yanlış bilinç” adını verdi: Bu kavram, maddi gerçekliği yansıtmayan, muktedir sınıfın kontrol ettiği kurumlarca sistematik olarak üretilen fikirlere denk düşüyordu. Basın, akademik kürsüler, algoritmalar, müfredat; bunların hepsi, her gün göçmenlerin ücretlerdeki kesintiye, AB’nin sanayisizleşmeye, “duyarcılar”ın konut krizine neden olduğu fikrini yeniden üretiyor. Bunun gizli saklı bir yanı yok, tasarlanmış bir yanlış bilgi ortamı, diğer adıyla propaganda. İtaati sağlamak için söylenen yalanlar.

Michael Parenti’nin dediği gibi, medyanın “gündemi belirleyecek, bilgi akışını sağlayacak ve politik tartışmanın parametrelerini belirleyecek gücü, aşırı sağdan ılımlı merkeze kadar uzanacak şekilde, mutlak olmasa da gene de son derece etkileyici.”

2026 İngiltere’sinde bir işçi, hayatı boyunca komünizmi olumlu bir şey olarak takdim eden, tutarlı bir açıklamayla hiç karşılaşmayacak. Ancak, sosyalizmin uygulandığı veya geçmişte denendiği, ancak Amerikan faşizmi tarafından yok edildiği ülkeler hakkında yanlış bilgileri bir biçimde işitecek. Bu, bir tesadüf değil. Bu, doğruluğunu nadiren sorgulayan bir kitleyi esir alan, tasarlanmış bir yanlış bilgi ortamıdır. Sol, bununla rekabet edebilecek kurumlar inşa eden dek, insanlar, yanlış bilincin hükmünü yürüttüğü koşullarda kendi sınıflarına ve çıkarlarına karşı harekete geçirilmeye devam edecekler.

MattAboutTown
7 Nisan 2026
Kaynak

31 Ekim 2026

, ,

Mısır’da Komünist Hareket



1. Giriş

Mısır’daki komünist hareketin tarihi, farklı hassasiyetlerine ve referans noktalarına rağmen, yakın dönemde Mısır’daki toplumsal-politik yaşamın önemli momentlerinde katkıda bulunan, çelişkilerle karşılaşan ve çoğu zaman önemli bir rol oynayan muhtelif sol akımların karmaşık bir hikâyesinden ibarettir.[1]

Mısır komünizminin evriminde üç aşama vardır:

1. 1922’de, sosyalist bir partinin kurulmasından bir yıl sonra, Üçüncü Enternasyonal’in bir üyesi olarak ilk Mısır Komünist Partisi’nin (MCP) kurulmasından 1924’e kadar uzanan aşama: Bu iki yıl boyunca, partinin ilgili biçimi aktifti ve özellikle işçi hareketine karşı, Genel İşçi Konfederasyonu (GİK) ile birlikte siyasi yaşam üzerinde, sınırlı da olsa, bir etki yarattı.

2. 1930’lar-1940’lardan 1965’e kadar uzanan aşama: bir dizi yetkisiz komünist grubu kapsayan ve bunlardan üçünün 1958 ile 1965 yılları arasında tek bir örgütte birleştiği, daha sonra bazı üyelerinin Nasırcı projeye katılmak üzere ayrıldığı “ikinci hareket”.

3. 1968’deki öğrenci hareketlerinden, 1970’lerdeki “üçüncü hareket”e kadar uzanan aşama: aydınlar ve üniversite öğrencileri arasında öne çıkan Mısır Komünist Partisi’nin (MKP) yeniden kurulduğu, 1990’ların sonuna dek uzanan aşama.

Bu bölüm, Mısır komünist hareketinin 1922’de ilk MKP’nin kurulmasından Ocak 2011 devriminin patlak vermesine kadar geçtiği farklı aşamaları tek tek analiz etmektedir. Ardından, hareketin güçlü ve zayıf yönlerinin, bugünün Mısır’ındaki teorik ve politik hayata katkılarına dair kısa bir değerlendirme sunar.

2. Mısır Komünist Partisi’nin Kuruluşu
ve İşçi Hareketiyle Bağları (1921–1924)

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Mısır, mütevazı ama aktif bir sol akıma ev sahipliği yapıyordu (Lockman, 2008: 65). En başta, sosyalist parti hızla komünist partiye evrildi, sendikalar ve federasyonları aracılığıyla işçi hareketiyle nispeten güçlü bağlar kurdu. Komünistler, birkaç yıl içinde ezilmiş olsalar da işçi hareketi adına ortaya koydukları çabalar, grubun olağan etki ve faaliyet alanının ötesinde yankı buldu.

İlk komünist örgütlerin oluşumu ve sosyalizm ile işçi hareketi arasındaki bağla tanımlı tarihte bir ismin diğerlerine nazaran daha fazla öne çıktığını görüyoruz: Joseph Rosenthal.[2] Gençliğinden beri sosyalist olan bu Filistinli Yahudi, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Mısır’a geldi ve hemen İskenderiye’deki, çoğunlukla yabancı, büyük ölçüde Yunan işçilerce örgütlenmiş sendikalarla temas kurdu. 1919’da Mısır’ın bağımsızlığı için mücadele eden hareketler bağlamında, Rosenthal, bu yabancı işçilerin, onlardan daha az olmak üzere, Mısırlı işçilerin teşvik ettikleri grevlerden ve sendikacılıktan ilham alarak, çeşitli sendikaları ve örgütlenmemiş işçileri birleştirmek ve işçi hareketi içinde sosyalist bir varlık meydana getirmek amacıyla bir işçi konfederasyonu örgütlemeye karar verdi. 1920’de bir eylem çağrısında bulunan Rosenthal, Şubat 1921’de İskenderiye’de, sosyalistlerin liderliğinde hareket eden Avrupa (başta Fransız) sendika konfederasyonlarından esinlenerek GİK’i kurdu. Ancak, yeni konfederasyon örgütlü işçi sınıfının sadece küçük bir bölümünü temsil ediyordu, çünkü ana Mısır sendikaları ona katılmamayı tercih etmişti.[3]

GİK’in doğuşunun doğrudan bir sonucu da aynı yılın Ağustos ayında Mısır Sosyalist Partisi’nin (MSP) kurulması oldu. Mısır’da sosyalist bir parti kurma fikri, Birinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri mevcuttu. Bu dönemde, en tanınmışı Selamet Musa[4] olan çok sayıda Mısırlı aydın, Marksizmden ziyade Fabyusçuluktan ilham alarak sosyalist fikirleri yaymaya başlamıştı. MSP kurulmadan önce bile, Rosenthal da dâhil olmak üzere daha radikal görüşlere sahip solcular iki grup halinde çalışma yürütüyorlardı: “Üçüncü Enternasyonal’in bir aracı” olarak kabul edilen Toplumsal Çalışmalar Grubu (1920) (Ginat, 2011: 36-7) ve kısa bir süre sonra da Clarté (Vuzuh veya Aydınlık). Her iki çevre de işçi grupları kılıfı altında faaliyet yürütüyor, komünist fikirlerin yayılması için bir kanal görevi görüyorken, aynı zamanda hem yabancı hem de Mısırlı sempatizanlarla temas kuruyordu (Lockman, 2008: 67).[5]

MSP, Fabyusçuluktan sosyal demokrasiye, Marksizme ve Marksizm-Leninizme kadar çeşitli sosyalist akımların temsiliyet imkânı bulduğu, çok yönlü bir örgüttü (Ginat, 2011: 56). Fabyusçu bir isim olarak Musa, diğer birçok solcu Mısırlı aydın gibi Bolşevik devrimini reddederken, Rosenthal, başta Yunan kökenli vatandaşlar ve farklı geçmişlere sahip Yahudiler olmak üzere komünizme inananların safında yer alıyordu (el-Sa’id, 1975; Beinin & Lockman, 1987: 110).

MSP programı, Mısır’ın yabancı egemenliğinden kurtuluşunu, üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı yeni bir toplumun kurulmasını, parasız zorunlu eğitimi, sendikalar aracılığıyla iyileştirilmiş çalışma koşullarını, meclise işçi vekillerinin girmesini ve kadınların özgürleşmesini savunuyordu.[6] Tüm bu hedeflere barışçıl yollarla ulaşılacaktı. Bu biraz iddialı olan program, partinin kurucularının Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin, özellikle de İngiliz İşçi Partisi’nin izinden gittiklerinin somut bir ifadesiydi (Lockman, 2008: 68).

Sosyalist partide, sosyal demokratlar ve devrimciler arasındaki farklılıklar artmaya başladı. 1922 yılının ortalarında liderlik, Kahire’den İskenderiye’ye taşındı, burada daha radikal pozisyonlar benimsedi; bu da Fabyusçuluktan etkilenen ve Bolşevizme karşı olan Selamet Musa gibi aydınların partiden ayrılmasına yol açtı. Bu noktada, aralarında Mısırlı avukat Mahmud Hüsnü Arabi ile Rosenthal’ın da bulunduğu kişilerin liderliğinde, örgüt bir komünist parti olarak tanımlanmaya başlandı. Arabi, partinin Mısır proletaryasının temsilcisi olarak tanınması ve Üçüncü Enternasyonal’e katılması için müzakerelerde bulunmak üzere Moskova’daki Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongresi’ne gönderildi (İsmail & El-Sa'id, 1990: 21). Aralık 1922’de geri döndüğünde, parti, resmen Mısır Komünist Partisi’ne evrildi, merkez komitesi Komintern tarafından dayatılan 21 koşulu kabul etti (Lockman, 2008).[7]

Mısır Komünist Partisi Üçüncü Enternasyonal’e katıldıktan sonra, 25 Ocak 1923’teki açılış konferansında Komintern’in koşullarına uygun olarak komünist ilkelere dayalı yeni bir tüzük ve program sundu (Ginat, 2011: 90, 103). Program, iki bölüme ayrılmıştı: milliyetçi politikalar ve sosyo-ekonomik meseleler. Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi, Mısır ve Sudan’ın özgür kılınıp birleştirilmesi, yabancılara teslimiyeti dayatan anlaşmaların lağv edilmesi, ulusal borçların affedilmesi, sekiz saatlik iş günü gibi hususların yanı sıra Mısırlı ve yabancı işçiler için eşit ücretler talep ediyordu (Ismael & El-Sa’id, 1990: 21–2).[8]

Bu noktada parti, genel olarak milliyetçilere ve diğer siyasi güçlere yönelik faaliyetlerini ve esneklik düzeyini arttırdığı bir aşamaya girdi. Komintern, Dördüncü Kongresi’nde, sömürge veya yarı-sömürge ülkelerdeki bağlı partilerin burjuva milliyetçi güçlerle ittifaklar kurmasını ve izolasyonlarının üstesinden gelmek için daha esnek taktikler benimsemesini tavsiye etmişti. Nitekim, 1920’lerde Komintern stratejistleri, Üçüncü Dünya olarak bilinecek ülkelerdeki komünist partilerin burjuva önderliğindeki milliyetçi hareketlerle nasıl birleşmesi gerektiğini anlamaya çalışmakla meşguldü. Seçenekler, burjuva milliyetçi güçleriyle her türlü ilişkiyi reddetmek ve açıktan komünist olan bir program uyarınca, bağımsız bir şekilde savaşmak ya da emperyalist egemenliği sona erdirmek ve yerel gerici güçleri dağıtmak için burjuvazinin bazı kesimleriyle ortak bir cephe oluşturmaktı (Lockman, 2008: 72–3).

Komintern, Mısır’daki komünist partinin “İngiliz emperyalizmini onun en önemli sömürgelerinden birinden kovmak için mücadele etmek zorunda olduğunu” söylüyordu (Ginat, 2011: 104). Ancak, Arabi, Komintern’in Dördüncü Kongresi’nden döndüğünde, Mısır komünist hareketi burjuva milliyetçiliğiyle işbirliğinin ne mümkün ne de arzu edilir olduğuna karar vermişti. Partinin ana yönelimi, emperyalizm karşıtı olmaktan ziyade kapitalizm karşıtıydı. Yabancı ve Mısırlı işçilerin sınıf mücadelesi öncelikli hedef, burjuvazinin bağımsızlık için verdiği mücadele ise tali bir meseleydi. O dönemde milliyetçi burjuvaziyi temsil eden Vefd Partisi’nin amacı, İngilizleri Mısır’ın kontrolünü Mısırlı seçkinlere devretmeye zorlamaktı. Dahası, parti, milliyetçi taleplerin temsilini tekeline almak istiyordu. O zamanlar MKP ile Vefd arasında resmi bir ittifak mümkün görülmüyordu.

Ancak, 1923’te sıkıyönetimin kaldırılmasıyla politik iklim, MKP’nin bir tür yakınlaşma girişiminde bulunması için elverişli görünüyordu. Hem MKP hem de Genel İşçi Konfederasyonu, her iki örgütün de genel sekreteri olan Arabi ile birlikte, devrimci ruhlarını göstermek amacıyla o yıl düzenlenen grev ve gösterilerde öncü rol oynamayı seçtiler. Ancak İngiliz kontrolündeki Mısır hükümetine bu, Arabi’yi tutuklamak, parti genel merkezini kapatmak ve yayınlarına el koymak için bir fırsat sundu. 1923’ün sonlarında, bazıları doğrudan komünistleri hedef alan bir dizi baskıcı yasa çıkarıldı (Lockman, 2008: 72).[9]

Arabi serbest bırakıldıktan sonra, hem MKP hem de GİK faaliyetlerini, Moskova’dan gelen yeni bir strateji uyarınca yürüttü. Parti, İngiliz işgaline son vermek ve Mısır için tam bağımsızlık elde etmek üzere milliyetçi liderlerle çalışmaya başlayacaktı. Bağımsızlık elde edildikten sonra komünistler, sosyalist bir Mısır için mücadelelerine geri dönebileceklerdi. Bu andan itibaren, ulusal mücadeleyi toplumsal devrimin önüne koyup koymamak, politik hedeflere ulaşmak için burjuva güçleriyle tek bir cephede işbirliği yapıp yapmama meselesi, Mısır solunu yirmi birinci yüzyılın başlarına kadar bölecekti.

Ocak 1924’te Vefd Partisi seçimleri kazandı, lideri ve kurucusu Saad Zağlul başbakan oldu; bu da halk kitleleri arasında büyük beklentiler yarattı. İngiltere’de bir işçi hükümetinin kurulmasından cesaret bulan komünistler, politik koşullardan yararlanmaya ve işçiler arasında eylemlilik sürecinin fitilini ateşlemeye çalıştılar. Ancak komünist liderler, Zağlul’un genelde komünist hareket, özelde Mısır Komünist Partisi için hazırladığı planların farkına hızla vardılar. Şubat ve Mart aylarında düzenlenen, Zağlul’un düşmanlarının yaptığını düşündüğü, Vefd hükümetine meydan okuma olarak değerlendirdiği bir dizi grevden sonra, MKP kongresini yasakladı, ayrıca hem MKP hem de GİK liderlerinin tutuklanmasını emretti.[10] İki örgütün genel merkezleri kapatıldı, sola ve işçi hareketine karşı medyada karalama kampanyası başlatıldı. Birkaç hafta içinde komünist hareket ezildi (Lockman, 2008: 78).

Milliyetçi mücadelenin temsil hakkını tekeline alma girişiminde, toplumsal tabanı komünist ideolojiyle bağdaşmayan Vefd, partiyi boğmak zorunda kaldı. Üstelik bu eylem İngilizleri epey rahatlattı.

1921 ve 1924 yılları arasındaki bu kısa dönem haricinde komünizm, Mısır’da aktif bir siyasi hareket kimliğine bürünemedi. İkinci Dünya Savaşı’na dek kimi birbirinden kopuk hücrelerle sınırlı kaldı. Bu dönemde politik hayattaki en önemli mesele, bağımsızlık mücadelesiydi, bu mücadeleye Mısır burjuvazisine dayanan güçlü bir milliyetçi grup olan Vefd önderlik ediyordu. Komünistler, milliyetçi hareketi yönetmek ve kitleleri seferber etmek, ulusal kurtuluş davasını toplumsal dönüşüm mücadelesiyle birleştirmek konusunda yetersizdi. Komünist hareketin soyut enternasyonalizmi, yarı-sömürge bir toplum için yeterince çekici değildi. Dahası, ulusal meselenin merkeziliği, toplumsal meselelerin ikinci plana atılmasına yol açtı. Kamuoyunun dikkati, ülkenin diğer sorunlarını çözmek için olmazsa olmaz koşul olarak bağımsızlığa odaklandı. Bu nedenle, Vefd’in görüşüne göre, tam bağımsızlık elde edilene dek Mısırlılar, ulusun iyiliği için kişisel ve sınıfsal çıkarlarını ikinci plana atmak zorundaydı (Lockman, 2008: 80).

Ayrıca, önemli sayıda komünist eylemcinin yabancı olması, halk sınıflarına ulaşması konusunda partiye hiçbir katkı sunmadı. Ayrıcalıklı bir statüye sahip yabancıların, engelleri aşmaları ve Mısırlı işçilerle yakın ilişkiler kurmaları kolay değildi. MKP’ye katılan eğitimli Mısırlılar, taban hareketinden kopmuş, kendi toplumlarını analiz etmek, anlamak ve Mısır’daki durum için bir program kaleme almak amacıyla yüzlerini daha çok Avrupa’ya (özellikle Moskova, Londra ve Paris’e) çevirmişlerdi.

3. “İkinci Hareket”:
Monarşi Döneminde Komünist Örgütler ve Nasırcı Proje

MKP’nin ortadan kalkmasının ardından, Mısır’da yeni komünist örgütler ancak on sonra kurulabildi. Bu durum, 1930’ların ortalarında, uluslararası bir ekonomik kriz ve Avrupa’da faşizmin yayılması, iç cephede ise milliyetçi militan hareketin yeniden canlanması, 1936’da İngiliz-Mısır Antlaşması’nın imzalanması ve Faruk’un yeni hükümdar ilan edilmesi bağlamında gerçekleşti. Ancak, 1940’lara kadar, 1920’lerdeki öncülüne kıyasla işçiler arasında ve genel olarak Mısır kültürü ve toplumu üzerinde daha büyük bir etkiye sahip olan, “ikinci hareket” denilen hareket ortaya çıkma imkânı bulamadı. Bazı akademisyenlere göre bu, “en öne çıkan laik, modernist hareket” olarak kabul edilir (Meijer, 2002: 96).

Ülkenin başlıca şehirlerindeki öğrenciler, eğitimliler ve sendika üyeleri arasında etkili olan hareketin kurucuları, çoğu Yahudi olan yabancı doğumlu Mısırlılardı ve bunların içinde en fazla öne çıkan isimse, o dönem en önemli örgütü kuran Henri Curiel’di.[11] Hareketin 1940’lardaki en önemli başarısı, saflarının “Mısırlılaştırılması” ve bazı akademisyenlerin “milliyetçi/vatansever Marksizm” olarak adlandırdığı (Younis, 2008: 146; Meijer, 2002: 103–6) Mısır vatanseverliği yöneliminin Marksizme dayatılmasıydı.

1930’ların ortalarında, yeni bir tarihsel dönüm noktası, Mısır Marksizminin yenilenmesi için olasılıkları sınırladı. Öncelikle, Sovyetler Birliği’nde Stalinizm, sosyalist yönelimli reformistleri hayal kırıklığına uğratırken, Avrupa’da faşizmin yayılması, Mısır toplumunun bazı geleneksel kesimlerini cezbetti, bu da İtalya ve Almanya’nın İngiliz ve Fransız sömürgeci emperyalizmine karşı mücadelede potansiyel müttefikler olduğuna inanarak faşizm yanlısı, komünizm karşıtı bir kampanyayı başlattı (Ismael & El-Sa’id, 1990: 32–3). Bu durum, yenilenen milliyetçi militan eylemlere ve 1936-1939’daki Filistin ayaklanmasına cevap olarak imzalanan İngiliz-Mısır Antlaşması ile daha da kötüleşti, bu da Mısır’daki hâkim politik söylemde Arapçı ve İslamcı ideolojiyi yoğunlaştırdı (Beinin, 2008: 131).

Bu koşullar sonucunda, siyaseten sola yönelen ve küçük örgütler kuran gruplar, büyük ölçüde Mısır’da yaşayan gayrimüslim topluluklarına mensup gençlerden oluşuyordu.[12] Mısır’da yaşayan Avrupalı ​​topluluk tarafından desteklenen anti-faşist Marksist gruplar, gelecekteki komünist örgütlerin tohumu olarak, 1930’ların sonlarında ortaya çıktı. Bu dönemde, Mısır komünist hareketi, 1935 yazında Yedinci Kongre’sini düzenlediğinde artık Komintern’in bir parçası değildi. Gene de, Fransa ve Çin’de de benimsenen ve Mısır durumuna uyarlanması gereken bir model olan “faşizme karşı Halk Cephesi” oluşturma fikrinden etkilenmişti. Bu, Meijer’in “cephe paradigması” olarak adlandırdığı şeydi (Meijer, 2002: 96-103).

Bu ilk anti-faşist gruplar arasında, 1934’te kurulan ve üyeleri arasında komünist hareketin gelecekteki önemli liderlerinden bazılarını barındıran Barış Savaşçıları Birliği (İttihad Ensarü’s-Selam) de vardı. Bu grup, İspanya İç Savaşı ve İtalya’nın Etiyopya’yı işgali gibi yurtdışında cereyan eden olaylara odaklandığı için, dört yıl sonra daha çok Mısır odaklı ve daha büyük bir Marksist bağlılığa sahip bağımsız bir grup olan Demokratik Birlik (İttihad-i Dimokrati) kuruldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, bu grup, ikinci harekette önde gelen rol oynayacak üç ayrı komünist örgüte bölündü: Henri Curiel tarafından kurulan Mısır Ulusal Kurtuluş Hareketi veya HAMITU (Hareket’ül-Mısriyye li-l-Taharrür’ü’l-Vatani, 1943–1947); Hillel Schwartz liderliğindeki Iskra (“Kıvılcım”, 1942–7); ve Marsil İsrail’in kurduğu nispeten daha küçük olan Halkın Kurtuluşu örgütü (Munazzamat Tahrirü’ş-Şaab, 1940). Yayın organının adıyla bilinen dördüncü bir örgüt Yeni Şafak (Fecrü’l-Cedid, FJ), 1945 yılında Ahmed Sadık Saad, Yusuf Derviş ve Raymond Duek liderliğinde ve Selamet Musa’nın işbirliğiyle ortaya çıktı. Grubun adı daha sonra İşçi Öncüleri (Talyatü’l-Ummel) olarak değiştirildi.[13] Marksist-Leninist doktrine uygun olarak, bu örgütler, ekonomi ve sosyal adaletle ilgili konulara önem verdiler, Mısır toplumundaki sorunlara sosyalist çözümler sunmak için kendi yayınevlerini ve yayınlarını kullandılar.[14]

1920’lerin aksine, 1940’ların ortalarında Vefd muhalefetteydi. Komünistler, siyasi söylemi radikalleştirmede ve Mısırlıları anti-emperyalist kurtuluş mücadelesi için seferber etmede nispeten önemli bir rol oynayabildiler. FJ, HAMITU ve Iskra üyelerinin tamamı, partiyi sola yönelmeye zorlayan Vefd içindeki bir grup olan Vefdci Öncü Birliği’nde (Talyayi Vefdiyye) işbirliği yaptı (Meijer, 2002: 114–15). Vefd ile işbirliği, ideoloji veya işçi hareketi açısından pek verimli olmadı. Ancak, 1950-1952 döneminde, oldukça zayıflamış bir Vefd iktidarda iken, Öncü Parti, pragmatik açıdan bakıldığında, dış politikasına milliyetçi tarafsızlık söylemini dâhil etmenin, Sovyetler Birliği ile yakın ilişkileri savunmanın, İngiliz-Mısır Antlaşması’nı feshetmenin ve İngiliz ordusunu Mısır ve Filistin’den çekmenin akıllıca olacağı konusunda en solcu kanadını ikna etmeyi bildi (Ginat, 2011: 218-219). Bu ulusal tarafsızlık politikası sonrasında Cemal Abdünnasır rejimince de desteklendi.

Bu dönemde farklı gruplar arasındaki işbirliğinin bir örneği de (bu durumda taban düzeyindeki ittifakların ürünü olan) 1946 yılında kurulan Ulusal İşçi ve Öğrenci Komitesi’ydi (NCWS) (Lejnayi-Vataniyyeh lil Ummel ve’l-Talebe) kurulmasıydı (Abdel Malek, 1967: 44–7; Meijer, 2002: 116–17; Beinin & Lockman, 1987: 335–44). Aralık 1945’te Şubrayel Hayme’deki tekstil sendikasının baskı altına alınmasının ardından, HAMITU, Iskra, Talya yi Vefdiyye gibi sol örgütlerin üyesi olan öğrenciler, işçi hareketine katılmaya ve ortak bir cephe oluşturmaya karar verdiler. 18 ve 19 Şubat 1946’da, HAMITU ve Iskra’nın hâkim olduğu sendikaların önemli bir yere sahip olduğu Ulusal İşçi ve Öğrenci Komitesi kuruldu. Komite, İngiliz birliklerinin Mısır ve Sudan’dan çekilmesini talep etmek için 21 Şubat’ta, “Tahliye Günü” olarak belirlenen günde genel grev ve gösteriler düzenlenmesi çağrısında bulundu. Kahire’de binlerce insanı harekete geçiren grev, İngiliz ordusu tarafından şiddetle bastırıldı (Ismael & El-Sa'id, 1990: 55–7).[15]

Gösterilerin hemen ardından Başbakan Mahmud Nukraşi’nin yerine İsmail Sıtkı geçti. Yaşanan olayları “komünistlerin büyük komplosu” olarak nitelendiren Sıtkı, 1945-1946 momentinde ortaya çıkan radikal milliyetçi hareketi ezmeye başladı (Ginat, 2011: 268). Ulusal İşçi ve Öğrenci Komitesi, silinip gitti, Iskra ve Yeni Şafak gibi yasa dışı ilan edilen sol örgütlerin yayınları yasaklandı (Meijer, 2002: 117).

Komite, kısa ömrüne rağmen, Mısır siyasetine farklı sol ve milliyetçi gruplar arasında işbirliğini esas alan yeni bir formül kazandırdı. 1946’da açığa çıkan toplumsal ve politik hoşnutsuzluğun yarattığı “devrimci” durum sırasında solcu örgütlerin liderleri işbirliğini daha verimli bir şekilde koordine etme girişimlerinde başarısız olsalar da, en önemli iki komünist örgüt olan HAMITU ile Iskra, birlikte çalışmak için bazı anlaşmalara vardılar (Ginat, 2011: 270). Bu işbirliğinin ilk adımı, güçlerini birleştirmeye ve yasal çerçeve dışında örgütlenmeye karar veren iki ana hareketin birleşmesiydi. Mayıs 1947’de HAMITU ve Iskra, diğer bazı küçük gruplarla birlikte, Demokratik Ulusal Kurtuluş Hareketi veya HADITU’ya (Hareket’ü’d-Dimokratiyye li-l-Taharrürü’l-Vatani) katıldılar (Meijer, 2002: 119; Ismael & El-Sa’id, 1990: 59–62; Ginat, 2011: 277–81). Fakat birleşme gerçekleşir gerçekleşmez, örgütler arasındaki farklılıklar da belirginleşti. Bu farklılıklar, sadece ideolojik değildi. Misal, HAMITU, “Mısırlılaştırma” (temsir) fikrini desteklerken, Iskra, bu fikri şovenist bir pozisyon olarak görüyordu. Örgütler arasında bir yandan da kültür, örgütlenme ve strateji konusunda da farklılıklar açığa çıktı.

Artık en büyük komünist örgüt olan HADITU, bir Mısır komünist partisi kurmayı amaçlıyordu (eskiden Yeni Şafak olarak anılan, başka hususlar yanında, fazla burjuva bulduğu Iskra ile HAMITU arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle Talyat’ül-Ummel isimli örgüt, bu birliğe katılmadı.) Ancak, öncelikle Marksist ideolojik pozisyonların savunucuları tarafından yönetilen bölünmeler,, kısa sürede ortaya çıkmaya başladı. Bu kişiler, HADITU’nun “sağcı burjuva bir güç” olduğu konusunda hemfikirdi.[16] Diğer eleştiriler ise örgütsel konulara dayanıyordu, çünkü birleşme süreci alelacele, üstelik tepeden tabana doğru işletiliyordu, demokratik bir altyapı mevcut değildi, ayrıca iki ana örgüt arasında şiddetli bir rekabet söz konusuydu. Bu durum, Mısırlı yetkililerin 1948’deki Filistin savaşının patlak vermesiyle aynı zamana denk gelen “anti-komünist kampanya” yürütmesiyle daha da kötüleşti.

Curiel, 1950’de İtalya’ya sınır dışı edildi, daha sonra Fransa'ya sürgüne gitti, Süleyman Rifai ise HADITU’nun başına geçti. 1950’den 1952’ye kadar uzanan süreçte parti kadroları önemli ölçüde “Mısırlılaştırıldı” (Ginat, 2011: 294).

HADITU’dan ayrılan Fuad Mursi, 1950 yılında Sancak (Raya) olarak bilinen bir Mısır komünist partisi kurdu.[17] Bu, kurucusuna göre, “yalnızca bir komünist parti, işçi sınıfını örgütleyip burjuvaziyi izole ederek devrime önderlik edebilir" (Meijer, 2002: 123) gerekçesiyle kurulmuş, işçi sınıfının öncüsü olan klasik bir komünist örgüttü. Grup, HADITU ile Vefd arasındaki işbirliğini ve proletarya devriminden ziyade anti-emperyalizmi vurgulayan ideolojik çizgiyi eleştiriyordu.

4. Nasır Döneminde Komünist Örgütler

Temmuz 1952’de monarşiye son veren ve cumhuriyetçi askeri başkanlık sistemini kuran başarılı Hür Subaylar Hareketi darbesi sırasında, parçalanmış halde olan komünist hareket, ideolojik ve örgütsel güç kazanma aşamasındaydı. Çoğunluk gruplarının yanı sıra, bireysel ve küçük gruplar da bağımsız olarak yeraltında faaliyet gösteriyordu. Başlangıçta Hür Subaylar, HADITU ve İslamcı Müslüman Kardeşler de dâhil olmak üzere bir dizi politik örgütün desteğini aldı.[18] Ancak 1954’ten itibaren Cemal Abdünnasır liderliğindeki yeni rejim, mevcut politik akımlarla tüm bağlarını kopardı, tüm partileri feshetti, kendi örgütünü, rejim destekçilerinden oluşan büyük bir blok olan Kurtuluş Birliği’ni (1953-1957) kurdu (Abdel Malek, 1967: 121-122).[19]

Solcuları ezmeye yönelik harekâtın fitili ateşlendi, demokratik reformları savunan komünist eylemciler, Nasır’ın “Siyonizmin ajanları” olmakla suçladığı kişiler, askeri mahkemelerde yargılandı (Younis, 2008: 150; Laqueur, 1956: 48). Komünist hareketin bazı üyeleri, Nasır rejimini gerici bir sistem ve ABD’nin savunucusu olarak görmeye başlayınca, HADITU içinde HADITU Devrimci Kanadı gibi bölünmeler ortaya çıktı (Meijer, 2002: 161). Ancak, 1955 ile 1957 yılları arasında işçi hareketinin rejim tarafından kontrol edilmesine ve zulme maruz kalmasına rağmen, HADITU’nun (fraksiyonlarını birleştirerek Birleşik Mısır Komünist Partisi’ni [Hizbü’ş-Şuyuyi Mısriyi-Muvahhid) kurmuş olan) ana çekirdeği, rejimi desteklemeye devam etmeyi seçti. Bu ittifak, vatanseverlik temelinde ve özellikle Nasır’ın Batı bloğundan uzaklaşma yönündeki dış politika hamleleri, örneğin 1955 tarihli Bandung Konferansı’nda Bağlantısızlar Hareketi’ni savunması ve Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi (1956) (Meijer, 2002: 193–4) üzerinden savunuldu.[20]

Komünistler, ayrıca Nasır’ın işlettiği millileştirme sürecinden de, sanayileşme girişimlerinden de her şeyden önemlisi, rejimin sahip olduğu muazzam halk desteğinden de etkilenmişlerdi. Nasır’ın 1957’de tüm sendikaları rejimin kontrolü altında tek bir çatı örgütü olan Mısır Sendikalar Federasyonu’nda bir araya getirmesine rağmen desteklerini geri çekmediler.

8 Ocak 1958’de, (şimdi Birleşik Mısır Komünist Partisi’nde birleşmiş olan) eski HADITU ve Raya, İşçi ve Köylü Partisi (Talyatü’l-Ummel’in yeni adı olan, “parti” terimini de içeren Hizbü’l-Ummel ve Felahin’üş-Şuyui-Mısır) gibi ana komünist örgütler, sosyo-politik alanda destek kazanmak için, her zaman yasal çerçeve dışında da olsa, birleşip yeni bir Mısır Komünist Partisi kurmaya karar verdiler. Bu birleşik Mısır Komünist Partisi, Nasır’ın otoritesine bir meydan okuma olarak yorumlandı ve Nasır, bir yıl sonra komünist harekete karşı daha da güçlü bir baskı kampanyası başlattı. Bu durum, başından beri rejime neredeyse koşulsuz destek sunan HADITU liderlerini şaşkına çevirdi (Younis, 2008: 160). Tutuklamaların yanı sıra Nasır’ın politikalarına yönelik farklı tepkiler sonucunda, Mısır Komünist Partisi içinde bölünmeler ortaya çıkmaya başladı ve parti üyelerinin hapiste olduğu dönemde parti dağıldı.

1960 yılında, HADITU’nun devrimci kanadının üyesi olan komünist lider Şehda Atiyye Şafiî’nin işkence sonucu ölümü, hem partinin dağılmasını destekleyen hem de karşı çıkan tutuklu eylemcileri radikalleştirdi. Nasır işkenceye son vereceğine söz verdi, beş yıl sonra komünistleri, partinin dağılması ve üyelerinin isterlerse bireysel olarak Arap Sosyalist Birliği’ne katılmaları şartıyla serbest bıraktı. Tutsakların serbest bırakılması kararının rejimin “sosyalizme yüzünü çevirdiği” iddiasıyla bir ilgisi yoktu. 1964’te ülkedeki algılanan istikrarla ilgiliydi. Serbest bırakılan politik tutsakların halk hareketini kontrol altına alabileceği korkusu artık silinip gitmişti. 1965 yılında, o zamanki birleşik MKP içindeki ana akımlar kendilerini feshettiklerini açıkladılar, çoğunluğu HADITU ile bağlantılı olan az sayıda üye Arap Sosyalist Birliği’ne katıldı (Younis, 2008: 165–8; Ismael & El-Sa’id, 1990: 120–5). Üye sayıları nispeten daha az olan kimi örgütler, bu karara karşı çıktılar.

Ramsis Lebib gibi bazı eylemciler için 1965, komünist hareket için bir dönüm noktasıydı (Monciaud, 2008: 116). Hapisten çıktıklarında, komünistler, Nasırcı sistemdeki kriz ve iç yolsuzlukla karşı karşıya kaldılar, aynı zamanda hapishanede maruz kaldıkları işkencenin travmasını da yaşıyorlardı. Nitekim, hareket, Nasır rejiminin son iki yılına kadar yeniden ortaya çıkmadı.

5. “Üçüncü Hareket”:
1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan Otoriter Çoğulculuğa

1968’deki hareketler, genel komünist hareket içinde kısmen Mısır’ın 1967’deki Arap-İsrail Savaşı’nda yüzleştiği aşağılayıcı yenilgi sebebiyle başlamış olan üçüncü aşamanın fitilini ateşleyen unsur olarak kabul edilebilir. Bu aşama, altmışların sonlarından doksanların sonlarına dek uzanan otuz yılı kapsar.

Bu dönemde ortaya çıkan ve “üçüncü hareket” olarak bilinen örgütler, vatansever ve demokratik sloganlar kullanan öğrenci grupların desteğini gördüler. İşçiler arasında öncekilerden daha az etkili olan bu hareketin ilgili versiyonu, aydınlar arasında daha güçlü bir varlığa sahipti.

1968 protestoları, toplumun bir bölümünün hükümetten hesap sormaya karar verdiği Nasır rejimiyle bir çatışma döneminin başlangıcını işaret etti. Nasır, buna tepki olarak tavizler vermek zorunda kaldı. İsrail karşısında alınan yenilgiden sonra hissedilen aşağılanma duygusu, politik sistemi reforme etme ve daha fazla özgürlük elde etme arzusuyla daha da arttı. Tüm bu duygular, özellikle Ürdün ve Cezayir’deki devrimler olmak üzere, bölgeyi de etkileyen dünyayı “radikalleştiren” faktörlerle daha pekiştirildi.

“Gevaracı” ve “Maoist” ideolojiler, Arap dünyasındaki aydınları ve öğrencileri etkiledi. Mısır’da, Nasır rejiminin bürokratik politikalarından hayal kırıklığına uğramış Marksistler ve Mısır Komünist Partisi’nin dağılmasını kabul etmeyen komünistler, Nasır’ı politik bir reform programı uygulamaya zorlayan üniversite öğrencilerinin önderliğindeki protestoları desteklediler (Abdalla, 1985: 72-73). Bu noktadan seksenlerin ortalarına kadar, komünist hareket, edebiyat, sinema veya tiyatro gibi alanlarda ülkedeki entelektüel yaşamı güçlü bir şekilde etkiledi.

Yetkililerin öğrenci protestolarını durdurma girişimlerine rağmen, 1972-1973 akademik yılında (Enver Sedat döneminde), ana talebi 1967’de İsrail tarafından işgal edilen toprakların geri alınması olan yeni bir seferberlik dalgası patlak verdi. Komünist eylemcilerin yönettiği bu eylemlilik süreci, üniversite kampüslerinde çok güçlü bir varlığa sahipti. Sedat’ın “açıklık” (infitah) politikası bağlamında 1975’te ortaya çıkacak olan üç ana örgüt (henüz yasal olmasalar da) bu dönemde şekillenmeye başladı:

a. Çoğunlukla ikinci hareketin üyeleri tarafından yeniden kurulan Mısır Komünist Partisi (Zeki Murad, Mişel Kâmil, Yusuf Derviş, Nebil Hilali, Rıfat Said);

b. Gene ikinci hareketin üyelerince kurulan, ancak daha sonraki liderliği yeni üyelerden oluşan 8 Ocak Mısır Komünist Partisi;

c. Her şeyden önce partinin feshedilmesi kararına karşı çıkan, ikinci hareketi eleştirerek ün kazanan işçiler ve üniversiteler tarafından kurulan Mısır Komünist İşçi Partisi (MKİP) (Hizbü’l-Ummelü’ş-Şuyui Misri) (Younis, 2008: 171; Ismael & El-Sa’id, 1990: 131).

Bu üç örgüt, Mısır komünist hareketinin başından beri karakteristik özelliği olan parçalanmayla uyumlu olarak, bağımsız ve birbirleriyle rekabet halinde çalıştı.[21] Her üç grup da, Mısır’ın ABD’ye yönelik giderek artan bağımlılığı ve İsrail’in yerleşim politikalarını kabul etmesinin bir sonucu olarak Arap dünyasında artan izolasyonunu, ki bu da 1979 Camp David Anlaşmaları ile sonuçlandı, ayrıca Sedat’ın infitah programının bir parçası olarak teşvik ettiği ekonomiyi serbestleştiren önemleri reddetti.

8 Ocak Mısır Komünist Partisi, Nasır rejimiyle işbirliği yapmış komünistlerle işbirliğine karşı çıkarken, 1965’teki dağılmanın hatasını kabul etti, ayrıca farklı komünist gruplar arasında “birliğin” tesis edilmesi fikrine vurgu yaptı (İsmail & El-Sa'id, 1990: 139–45). Buna karşılık, Mısır Komünist İşçi Partisi, komünist hareketin meşruiyetini ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde sorguladı, geçmişten kopmayı savunan radikal bir programı destekleyerek reform girişiminde öncü bir rol oynadı.

Tüm komünist örgütler, Sedat tarafından sert bir şekilde bastırılan ve Sedat’ın doğrudan MKİP’i ayaklanmaları organize etmekle suçladığı 1977 tarihli “ekmek isyanları”na iştirak ettiler. Bu durum, Sedat’ın İslamcı güçlerin desteğine ve işbirliğine başvurduğu, sola karşı yoğun mücadeleye yol açtı.[22]

Ocak 1977’deki halk ayaklanmaları tırmanırken, Ulusal İlerici Birlik Partisi (Tecemmu) tarafından oluşturulan yeni bir haftalık gazete olan Ahali, giderek daha önemli bir rol oynamaya başladı. Rejimden destek alan bir fraksiyon olan Tecemmu, önce 1975’te bir platform, ardından 1977’de bir parti olarak politik-ekonomik liberalleşme arayışında bir araç olarak kullanıldı. Parti, resmi olarak onaylanmış solu temsil etmek için Nasırcılar, milliyetçiler, sosyalistler ve Marksistler arasındaki ittifaktan yararlandı. Başlangıçta Tecemmu büyük ölçüde 1979 ve 1987’deki seçimlerde bağımsız aday çıkartan MKP’nin kontrolündeydi (Ismael & El-Sa’id, 1990: 143). Bu örgütü ve yazılı medyasını kullanarak resmi pozisyonunu radikalleştirmeye çalışan diğer komünist örgütler MKP ile çatıştı. İstenen radikalleşme mümkün olmadı ve Tecemmu giderek solcu bileşenini kaybetti. Nasır yanlıları ayrılarak kendi partilerini kurdular.

1980’lerin sonlarında Sovyet bloğunun çöküşüyle birlikte MKP’nin toplumsal tabanı azaldı. Aynı zamanda partinin liderleri, giderek rejimin yanında yer alarak kukla parti haline gelme noktasına geldiler (Kalfat, 2014: 52–3).[23]

Hüsnü Mübarek, 1981 yılında Enver Sedat’ın uğradığı suikast sonucu ölmesi ardından cumhurbaşkanı olduğunda görünüşte çok partili olan bir sistemi devraldı. Bu sistemde belirli politik partilere hoş görüyle yaklaşılıyor, bunların, Arap Sosyalist Birliği’nin mirasçısı, “parti-devlet” olarak faaliyet yürüten Demokratik Ulusal Parti’nin kontrolünde seçimlere katılmalarına izin veriliyordu (Lampridi-Kemou & Azaola, 2012: 125–30).

Seksenlerin sonlarında, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte MKP’nin Marksist niteliği daha bariz olan, Tecemmu’nın resmi çizgisine yakın duran Stalinist konuma bağlılığını koruyan hizbi partiden ayrılarak, Mısır Mısır Sosyalist Halk Partisi’ni (Hizbü’ş-Şabü’l-İştirakiyi Mısır) kurdu. 8 Ocak Mısır Komünist Partisi ve MKİP ise birleşerek Birleşik İşçi Partisi’ni (Hizbü’l-Ummelü’l-Muvahhid) meydana getirdi. Bu iki örgüt, komünist bir blokun yokluğunda yeni oluşan uluslararası sahnede stratejileri paylaştı ve işbirliği yaptı. İşbirliği, grupların 1989 yazında hükümet tarafından sert bir şekilde bastırılan çelik sektörü grevlerine ortak katılımıyla başladı. Sendika liderleri, MKP’den ayrılan Marksistlerle birlikte tutuklandı. Mübarek rejiminin her türden politik muhalif faaliyet önüne koydukları (rejimin ardındaki partiyi halktan kopartan) engeller sebebiyle ilgili örgütler, zayıfladılar ve doksanların sonunda yeraltına çekildikten sonra dağıldılar.

Doksanların başında Kahire’deki Amerikan Üniversitesi’nde elit bir aydın çevresi Devrimci Sosyalistler örgütünü (İştirakiyinü’s Savriyyin) kurdu. Örgüt, parti faaliyetlerinde deneyimsiz, diğer solcu seçeneklerden memnun olmayan, İngiltere’deki Sosyalist İşçi Partisi’nin kurucu üyesi Tony Cliff’in görüşleriyle aynı doğrultuda Troçkist pozisyonlara bağlı olan bir gruptu. Örgüt ilkin, Körfez Savaşı’nı protesto eden 1991 tarihli öğrenci hareketlerinde aktif rol aldı. Yıllar içinde grup, defalarca bölünüp tekrar birleşti. Muhalif projelerini yürürlüğe koyma konusunda yüzleştikleri güçlüklere rağmen örgüt, 2016 yılı itibarıyla faaliyetlerine halen daha devam ediyor. Ocak 2011’deki devrimde küllerinden yeniden doğan örgüt, ilgili dönemde, bilhassa büyük şehirlerde, partiyi ilk kez Mübarek’in yıkılışına yol açan kitlesel gösteriler sırasında keşfeden oldukça önemli sayıda genç tarafından desteklenmiştir (Kalfat, 2014: 55).

2000 yılından sonra ortaya çıkan bloglar dünyası ve sosyal ağlarla birlikte sadece küçük bir sosyal tabana sahip olan ve rejim tarafından boğulan geleneksel partiler, siyasi muhalefet aracı olarak rollerini kaybettiler. Bunun yerine, farklı geçmişlere ve ideolojik eğilimlere sahip grupları ve bireyleri bir araya getiren yeni platformlar ortaya çıktı; en temsili örnek ise, 2004 yılında bağımsızlar, Marksistler, liberaller, İslamcılar, Nasırcılar ve sivil toplum temsilcileri tarafından Mübarek’in iktidarı doğrudan oğlu Cemal’e devretmesini engellemek amacıyla kurulan Kifâyet (“Yeter” veya Mısır Değişim Hareketi) oldu (Azaola, 2010: 159–60).

Kifâyet içinden, 2008’deki tekstil işçisi grevlerini desteklemek için kurulan 6 Nisan Gençlik Hareketi gibi bir dizi başka örgüt ve platform ortaya çıktı. Diğer grupların ve ilk bağımsız sendikaların desteğiyle bu hareket, Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle sonuçlanan 25 Ocak 2011 devriminin fitilinin ateşlenmesine katkıda bulundu.

Geleneksel siyasi partiler gibi, Mısır Komünist Partisi de 2011 devriminin patlak vermesinde ve sonraki yıllardaki politik hayatta tamamen marjinal bir rol oynadı, zira partinin dayanabileceği neredeyse hiçbir toplumsal tabanı yoktu. Bireysel düzeyde, eski komünist ve sol örgütlerden eylemciler ve sempatizanlar, Mübarek sonrası dönemde yeni yasal partilere katıldılar; bunlar arasında Sosyalist Halk İttifakı (Tahalufü’ş-Şaabiyi İştiraki)[24], Mısır Sosyal Demokrat Partisi (Hizbü’l Mısri Dimokrati İctimai)[25], Anayasa Partisi (Düstur) ve daha yakın zamanda, Sosyalist Halk İttifakı’ndan ayrılan, 2016 itibarıyla yasallaşma sürecinde olan Ekmek ve Özgürlük Partisi (Ayş ve’l Hürriye) yer almaktadır.

6. Sonuç

Mısır’daki komünist hareketin kökenleri, 1920’lerdeki işçi hareketine uzanır. İlk kısa ömürlü MKP, o dönemde kuruldu. Sadece 1922’den 1924’e kadar varlığını sürdürdü. Ardı ardına gelen Mısır komünist partileri, belki de yasadışı statülerinin bir yan ürünü olarak, siyaset sahnesindeki sınırlı etkileri ve Mısır komünist hareketindeki diğer fraksiyonlara kıyasla rejime yakınlıklarıyla tanımlıydı. Bu nedenle, bu bölümde MKP’nin oynadığı özel rol yerine, “Mısır komünist hareketi”nin bir bütün olarak ülkenin siyasi yaşamında oynadığı kapsamlı rol analiz edilmiştir.

Ortaya çıktıktan sonra komünist hareket, giderek işçi sınıfından uzaklaştı ve bu toplum kesimiyle bağının bulunmaması sebebiyle zayıfladı. Kırklarla altmışların ortaları arasında parti, burjuvazinin bazı kesimleriyle ittifak kurmayı seçti, işçi sınıfının desteğiyle tek başına ilerici politik ve toplumsal değişime dair bir formül ortaya koyamadı. Parti, hem güçlü milliyetçi parti Vefd hem de İslamcı Müslüman Kardeşler örgütüyle rekabet etti. İhvan, köylülerle güçlü bağlara sahipti. Ülkenin kırsal kesimlerine kök salmıştı. Gerçekten de, Mısır Komünist Partisi’nin çoğunluğu köylü, muhafazakâr ve dindar bir toplumu kendine çekmekte yaşadığı zorluk, grubun ülke çapında bir siyasi parti haline gelmesinin neden sorunlu olduğunu açıklıyor. Dahası, Nasır rejimi sırasında birliğin tepeden halledilmesi, işçiler arasında komünist örgütlerin ortaya koyduğu çabaları daha da marjinalleştirdi.

Geleneksel olarak, Mısır komünist liderleri, aydınlar arasında hareket eden bir orta sınıfa mensuptu. Bu aydınların sürekli yürüttükleri ideolojik tartışmalar hareketi parçaladı, onun halktan destek gören bir akım olma hedefine ulaşmasına mani oldu. Ama gene de (1946’da Ulusal İşçi Sendikaları’nın kurulması, 1956’daki Süveyş Kanalı krizi ve 1977’deki ekmek isyanları gibi) kimi momentlerde öne çıkan aktörlerle koordineli çalışan komünistler, toplumsal nüfuzunu arttırmayı bildiler.

Mısır’daki komünist hareket, üniversitelerle de çok yakın bağlar kurdu. Fakat bu bağlar, güvenlik güçlerinin partinin destekçilerine yönelik baskısı ve birçok takipçinin eğitimlerini tamamladıktan sonra eylem alanını terk etmesi sebebiyle, politik eylemlerini sınırladı. Bununla birlikte, Mısır Komünist Partisi, 1968 ve 1972-1973 akademik yılındaki öğrenci hareketleri gibi kimi önemli önemli üniversite eylemlerinde işbirliği yapmayı bildi. Bu dönemde parti, kültür ve sanat alanlarında da kayda değer bir rol oynadı. Seksenlerde Mübarek rejimi altında, bazı tanınmış Mısırlı sinema yönetmenleri, üniversite öğrencisiyken komünist örgütler içinde çalışmışlardı.

2011 devriminde, en azından 2012 ortalarına dek, Mısır solunun uzun süredir dile getirdiği (sosyal adalet, haysiyet, özgürlük gibi) talepler dillendirilse de, sol, öncelikle parçalanmışlığı ve köylülerle bağının olmaması nedeniyle, politik dönüşüm sürecinde anlamlı bir rol oynayamadı, daha doğrusu, nasıl rol oynayacağını bilemedi. Solun yürüttüğü çalışmalar, medya ve sosyal ağlar sayesinde kamuoyu nezdinde daha fazla görünür olan, bu görünürlüğe bel bağlayan tekil aktörlerle sınırlı kaldı.

Bárbara Azaola-Piazza

[Kaynak: Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.: Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 152-167.]

Dipnotlar:
1. Bu bölüm, İspanya Ekonomi ve Maliye Bakanlığı tarafından finanse edilen “Arap-İslam dünyasında siyasi dönüşümlerin uluslararası boyutu”, 2015–17 CSO2014–52998-C3–3-P araştırma ve geliştirme projesinin sonuçlarının bir bölümünü sunmaktadır.

2. Joseph Rosenthal (1872–1927) ve Mısır’daki ilk komünist partinin oluşumundaki rolü hakkında geniş bir kaynakça mevcuttur. Bunların içinde öne çıkanlar şunlar: Ginat, 2011: 9–132'deki 3, 4 ve 5. bölümler ile Ismael & El-Sa’id, 1990: 13–31 ve Beinin & Lockman, 1987: 137–54. İlgili döneme ait polis raporlarına göre, Rosenthal’ın adı 1901’den sonra Mısır polis listelerinde yer alıyordu, çünkü kendisi, Filistin’deki Bolşevik gruplarla temasları ve “yereldeki Yahudiler arasında propaganda faaliyeti yürüten radikal anarşist” olarak kabul ediliyordu. İngiliz yetkililer de Rosenthal’ın önderliğindeki faaliyetlerden çok endişeliydi. Rus devriminin başarısından sonra, İngilizler, Bolşevizmin Mısır ve Ortadoğu’da yayılmasından korktular.

3. Sosyalistler ve komünistler, 1919’da Saad Zağlul tarafından kurulan Vefd partisini ülkedeki milliyetçi burjuvazinin temsilci partisi olarak gördüler. Vefd ise kendi ideolojisine sempati duyan işçi örgütlerinin, “yabancı radikaller” olarak adlandırdığı kişilerin etkisi altına girmesini istemiyordu. Bkz. Lockman, 2008: 67.

4. Selamet Musa (1887–1958), 1909’da İngiltere’ye yaptığı bir ziyaretin ardından Fabyusçular Derneği'ne katılarak, iki büyük savaş arası dönemde Mısır’a Darvinist sosyalizm ve Fabyusçuluk fikirlerini takdim eden bir aydın, gazeteci ve çevirmendi. Musa hakkında bkz.: Shukri, 1965 ve Egger, 1986.

5. Bu grupların merkezleri İskenderiye’deydi, üyelerinin büyük çoğunluğu Yunan kökenliydi. Clarté adı, Mısır grubunun sürekli iletişim halinde olduğu, 1919’da Paris’te kurulan bir Fransız edebiyat ve siyaset dergisinden alınmıştı. Anatole France, Henri Barbusse ve Romain Rolland gibi prestijli yazarların hepsi dergide yazılar yazıyordu. Bkz. Ginat, 2011: 37.

6. MSP programı için bkz.: Ismael & El-Sa’id, 1990: 17–19.

7. Rosenthal, Moskova tarafından belirlenen koşulları reddettiği için partiden ihraç edildi (Ismael & El-Sa’id, 1990: 21).

8. Mısır Komünist Partisi’nin politik programı konusunda daha fazla ayrıntı için bkz.: Ginat, 2011: 103.

9. Mısır’daki İngiliz güvenlik aygıtının en güçlü figürü olan Alexander Keown-Boyd, solculuğa yönelik “sert tavrı”yla biliniyordu. Mısır Komünist Partisi’ne karşı kampanyayı organize eden oydu. Yasa, hükümete saldıran veya yeni onaylanan anayasaya karşı çıkan, yıkıcı fikirler yaymakla meşgul herkes için hapis cezası öngörüyordu.

10. On bir komünist lider, hükümeti şiddet yoluyla devirmek ve komünist bir rejim kurmak amacıyla komplo kurmakla suçlandı. Sanıklar, bağlı oldukları yere ve ideolojilerine dair tüm iddiaları kabul ettiler ancak şiddet kullandıkları iddiasını reddettiler. 6 Ekim 1924’te jüri, partinin altı ana liderini üç yıl hapis cezasına, diğerlerini ise altı ay hapis cezasına çarptırdı. Mısır vatandaşı olmayan komünistler, Rosenthal’dan kurtulmak için açık bir girişimle ülkeden sınır dışı edildi. Sonunda Rosenthal’ın Mısır'da kalmasına, herhangi bir siyasi faaliyette bulunmayacağı şartıyla izin verildi (Lockman, 2008: 79; Ginat, 2011: 114–27).

11. Yahudi Mısırlı avukat Henri Curiel (1914–78) ile ilgili elimizde epey geniş bir kaynakça mevcut. 1943 yılında komünist örgüt HAMITU’yu kurdu. Bu kaynakçanın büyük kısmı Fransızcadır, çünkü Curiel, 1950’de Paris’e sürgün edilmiş, orada sürgündeki Mısırlı komünistlerden oluşan “Roma Grubu” (Mecmuat Roma) adı verilen örgütü yönetmiştir. 1978’de bu şehirde suikasta uğramıştır. Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü (Amsterdam), Roma Grubu’nun (1945’ten başlayan döneme ayrıca 1979–1984 dönemine ait) belgelerini muhafaza etmektedir. Bu belgeler arasında Henri Curiel’in yazışmaları da yer almaktadır: PDF. Diğerlerinin yanı sıra bkz.: Botman, 1988: bölüm 3 ve 4, el-Sa’id, 1975 ve Ginat, 2011: 254–75'e ve ayrıca Perrault, 1984.

12. Bu erken dönem gruplarından biri, 1930’ların başlarında bir edebiyat kulübü olarak kurulan ve André Breton’un sürrealist hareketiyle L’Effort dergisi aracılığıyla yakın bağları olan Essayistes (Arapçada Muhavilun veya Deneme Yazarları) idi. Georges Henein daha sonra 1940’larda Arapça sosyalist dergi Tetevvür’ü (“Evrim”) çıkartan Art et Liberté (Fenn ve’l-Hürriye veya Sanat ve Özgürlük) grubunu kurdu. Bu grupta Stalinist çizgiyi eleştiren Troçkist azınlık, 1940’ların ortalarında bir miktar ün kazandı. Bkz. Meijer, 2002: 103 ve Ginat, 2011: 208–9.

13. Bu gruplar, halefleri ve yol açtığı sonuçlar konusunda şu çalışmalardaki tablolara bakılabilir: Ismael & El-Sa’id, 1990: 34–44; Botman, 1988: 69 and Ginat, 2011: 208–30, 231–75. Fejrü’l Cedid, Yusuf Derviş (1910-2006) gibi simge haline gelmiş bir isim üzerinden işçi hareketiyle bağ kurdu. 1946’da Talyatü’l-Şabiyye li’l-Taharrür (Halkın Kurtuluşunun Öncüsü) ismini aldı.

14. Fecrü’l-Cedid üretken bir hareketti. Yayınevi Darü’l-Karnü’l Işrin üzerinden Mısır tarihi, tarım sorunu, politik ekonomi ve kültürle ilgili kitaplar yayımladı. Bkz.: Meijer, 2002: 106.

15. Günün sonunda 23 kişi öldü, 121 kişi yaralandı (Meijer, 2002: 117).

16. Aralarında HADITU’daki bürokrasiyi reddeden ve hareketin liderlerinin başka ülkelerde doğmuş olmasını eleştiren Devrimci Blok (Takattül Savri) gibi gruplar ayrıştılar.  Bu ayrışma neticesinde HADITU-Devrimci Proletarya (HADITU-Ummeliyyetü’s Savriye) örgütü doğdu. 1948 yılında Komünist Partiye Doğru (Nahva Hizbü’ş Şuyuyi) isimli örgüt kuruldu, Muhalefetin Sesi (Sevtü’l Muaraza) örgütü hareketten koptu (Ginat, 2011: 287–93).

17. MKP’nin yeniden doğduğu süreçte kaleme alınan program için bkz.: Ismael & El-Sa’id, 1990: 85–6.

18. Hür Subaylar içinde komünist örgütlere aynı zamanda İhvan gibi İslamcı örgütlere mensup askerler de bulunuyordu. Fakat bu askerler darbe öncesinde hareketi terk ettiler. Örneğin Halid Muhyiddin ile HADITU arasında bağ vardı. Komünistlerle bağ kuran Hür Subaylar Hareketi kurucusu Muhyiddin, 1954’te İsviçre’ye sürgüne gönderildi. Bkz.: Laqueur, 1956: 48. Hür Subaylar’la komünistlerin faaliyetleri arasındaki ilişki konusunda bkz.: Aclimandos, 2008 and Meijer, 2002: 157–8.

19. Bu bloğa sonradan Ulusal Birlik (1957–62) 1962 yılında ise Arap Sosyalistleri Birliği adı verildi.

20. 1956’daki Süveyş Krizi esnasında Nasır, komünist örgütlerin üyelerinin Fransız-İngiliz güçlerine karşı Mısır ordusuyla işbirliği dâhilinde, kanalda askeri direniş sergilemelerine katkıda bulundu. Bkz.: Meijer, 2002: 197.

21. Bu üç grubun faaliyetleri ve politik programları konusunda bkz.: Ismael & El-Sa’id, 1990: 131–47.

22. Sedat’ın Ocak 1977’de ana tüketim ürünleri konusunda verilen devlet teşviklerini kesme kararına yönelik protestolar konusunda bkz.: El Hamalawy, 2001.

23. Bu çalışmanın yayın yönetmeni olan Halil Kalfat, yetmişlerin önde gelen aydınlarından biriydi, ayrıca Salih Muhammed Salih müstear adıyla yazılar yazan bir Hizbü’l Ummel örgütü üyesiydi. Parti, genç üyeler arasında görülen krize tanıklık etti ve bu kriz neticesinde Kalfat partiden atıldı. Edebiyat eleştirmeni olarak çalışmalarına devam eden Kalfat, 25 Ocak 2011’deki devrim sırasında politik eylem alanına geri döndü ve 2015 yılında ölene dek faaliyetlerini sürdürdü.

24. Halkın Sosyalist İttifak Partisi 2012’de Devrim Sürüyor İttifakı isimli bloğun parçası olarak girdiği seçim sonucunda meclise yedi vekil soktu.

25. 2015 yılında Mısır Sosyal Demokrat Partisi’nin mecliste dört, Tecemmu hareketininse iki vekili vardı.

Kaynakça:
Abdalla, Ahmed (1985) The Student Movement and National Politics in Egypt, Londra, Al Saqi Books.

Abdel Malek, A. (1967) Egipto sociedad militar, Madrid, Tecnos.

Aclimandos, Tewfic (2008) “Officiers libres et officiers communistes: collaborations et confrontations”. Cahiers d’Histoire, revue d’histoire critique, 105–106.

Azaola, Bárbara (2010) “Le régime de Moubarak: les espaces et les acteurs de l’opposition”. Confluences Méditerranée, 75, 4.

Beinin, Joel (2008) “Le marxisme égyptien (1936–52): nationalisme, anti impérialisme et réforme sociale”. Cahiers d’Histoire, revue d’histoire critique, 105–106.

Beinin, Joel & Lockman, Zachary (1987) Workers on the Nile: Nationalism, Communism, Islam, and the Egyptian Working Class, 1882–1954, Princeton, NJ, Princeton University Press.

Botman, S. (1988) The Rise of Egyptian Communism, 1939–1970, New York, Syracuse University Press.

Egger, V. (1986) A Fabian in Egypt: Salamah Musá and the Rise of the Professional Classes in Egypt 1909–1939, Lanham, MD, UPA.

El Hamalawy, H. (2001) “January 18 and 19, 1977: ‘Uprising of Thieves’ or an Aborted Revolution?”, Tez, Kahire Amerikan Üniversitesi.

el-Sa’id, Rifa’at (1975) Tarikh al-haraka al-ichtirakia fi Misr 1900–1925, Beirut, Dar al-Farabi.

Ginat, Rami (2011) A History of Egyptian Communism: Jews and Their Compatriots in Quest of Revolution, Boulder, CO, Lynne Rienner.

Ismael, Tareq Y. & El-Sa’id, Rifa’at (1990) The Communist Movement in Egypt, 1920–1988, New York, Syracuse University Press.

Kalfat, Khalil (2014) “Kharita al Yasar al Arabi II (Mapping of the Arab Left II)”. Rosa Luxemburg Stiftung, RLS.

Lampridi-Kemou, Athina & Azaola, B. (2012) “Contemporary Egypt: Between Reform and Continuity”. Izquierdo Brichs, F. (Yh.), Political Regimes in the Arab World içinde, Londra, Routledge.

Laqueur, Walter (1956) Communism and Nationalism in the Middle East, Londra, Routledge.

Lockman, Zachary (2008) “La gauche et le mouvement ouvrier au début des années 1920”. Cahiers d’Histoire, revue d’histoire critique, 105–106.

Meijer, R. (2002) The Quest for Modernity: Secular Liberal and Left-Wing Political Thought in Egypt, 1945–1958, Londra, Routledge Curzon.

Monciaud, D. (2008) “Un travail de mémoire de la gauche égyptienne”. Cahiers d’Histoire, revue d’histoire critique, 105–106.

Perrault, G. (1984) Un homme à part, Paris, Fayard.

Shukri, G. (1965) Salama Musa wa-azmat al-d.amir al-ʻArabi, Sayda, Manchurat al-Maktaba al-ʻAs.riya.

Younis, S. (2008) “Marxisme et patriotisme dans les régimes militaires de libération nationale: les ‘Officiers Libres’ et les communistes égyptiens”. Cahiers d’Histoire, revue d’histoire critique, 105–106.