22 Şubat 2026

,

Malcolm X’in Irk ve Irkçılıkla İlgili Görüşleri


Irkçı Teolojinin Yerini Antiemperyalist Devrimci Düşünce Alıyor

Otobiyografisinde Malcolm, İslam Milleti’nden bir dizi nesnel gerekçe üzerinden koptuğunu söylüyor. Bize göre Malcolm örgütten, Muhammed’in kâfir olduğuna dair ifşaat karşısında yaşadığı şahsi şok sebebiyle, salt öznel gerekçelerle ayrılmadı.

1. Malcolm, yabancılarca örgütün asli lideri olarak görülüyor, örgütün üst kademelerindeki isimler şöhretinin artmasını giderek artan bir kıskançlıkla seyrediyorlardı.

2. İlyas Muhammed’in ülke sözcüsü olarak Malcolm, örgüt içerisinde aynı unsurlarca tehdit olarak görülüyor, onun İlyas Muhammed’in yerini almasından korkuluyordu.

3. Malcolm’ın İlyas Muhammed’le ilgili hayal kırıklığı, ahlaki yozlaşma ve örgütün ahlaki ölçütlerinden uzaklaşmasıyla ilgiliydi.

4. Bir de Malcolm’ın canını sıkan bir başka hususa değinmek gerekiyor. Militan diline rağmen gerçekte İslam Milleti, politik açıdan pasifliği savunan, dünyadan el etek çeken muhafazakâr bir örgüttü. Daha da özelde asıl sorun, İlyas Muhammed’in örgüt üyelerinin katledilmesine ve polisin uyguladığı şiddete cevap üretememesiydi. Tüm bu gerekçeler, Malcolm’ı örgütten ve İlyas Muhammed’in liderliğinden kopmaya mecbur etti.[36]

Otobiyografi, Malcolm’ın örgütle arasındaki çelişkiyi kavramak için gerekli bir kaynak olsa da, onun inkişaf eden milliyetçiliğinin ürettiği, örgütün yaklaşımıyla uyuşmayan felsefi görüşlere mani olan unsurları anlamak için yeterli bir referans değildir. Bize göre ayrılmazdan önce Malcolm, siyahi milliyetçiliği anlayışını kademeli olarak geliştirdi, ama bu gelişim, İslam Milleti’nin örgütsel sınırlarına tabiydi. Malcolm’ın ağabeyi Abdülaziz Ömer (Philbert X) şöyle diyor:

“Muhterem İlyas Muhammed, bize işimizin beyazlarla savaşmak olmadığını, onları rahat bırakmamız gerektiğini öğretiyordu. ‘Onlara size verdikleri viski, şarap, bira dâhil her şeyi geri verin, kendi evlerinize, kendi ailenize nasıl bakacağınızı öğrenin’ diyordu. Ayrıca ‘onları imtihana tabi tutmanıza gerek yok, Allah onları yok edecek. Allah şeytanı yok edecek’ diyordu. Aslında, İlyas Muhammed, Malcolm’ı birçok kez uyarmak zorunda kaldı, çünkü Malcolm, gerçekten coştuğunda, arka odada sizi almaya gelecek bir bölük asker bekliyor zannederdiniz.”

[Strickland, 1984: s. 66]

Ömer’in düşünceleri, Malcolm’ın Muhammed’deki sessizliğe dayalı siyasi teolojinin sınırlarının ötesine geçme çabalarının yarattığı içsel gerilime ışık tutuyor. İslam Milleti’ndeki sağcı milliyetçilik, Muhammed’in siyasi teolojisinde Allah’a siyasi aktivizme oranla daha fazla öncelik verilmesi üzerinden daha da belirginleşiyordu. Bu mesele, en çok da Ronald Stokes olayında görünür hale geldi.

1962’de Los Angeles polisi, camiye saldırdı ve İslam Milleti üyesi Ronald Stokes’u öldürdü.[37] Stokes’un katlinin ardından Malcolm, İlyas Muhammed’in vereceği emrin saldırıya karşı koordineli ve kitlesel bir tepkiye yol açmasını umuyordu. Bunun yerine Muhammed, şunları söyledi:

“Elimizde dövüşecek tek bir Amerikan zencisi bile yok. Kapıya ateş ederek gelirseniz, burada karşılık verecek silahımız da yok, çünkü kitapta yazıldığı gibi, doğrusunu Allah bilir.

Madem O’na inanıyoruz, bizi O savunacak, O’nun bizi savunmasını sağlamak için herkesle mücadele etmeye başlayacağız. Ama eğer saldırıya uğrarsak, O’ndan başkasına güvenmeyiz.”[38]

[Knight, 1994]

İlyas Muhammed’in, Ronald Stokes cinayeti ve Los Angeles’taki İslam Milleti üyelerine yapılan saldırı konusunda herhangi bir eylem çağrısında bulunmaması, onun muhafazakâr siyasi teolojisinin tezahürüydü (Farrar, 1999: s. 109–130). Ülke sözcüsü olarak Malcolm, örgüt disiplinine uygun olarak katıldığı, Harlem’deki kitlesel mitingden önce, muarrızını aşağılayan bir ifadeyle, şunları söyledi: “Şeytanla savaşa başlamak için sokaklara çıkıyoruz. Ama bu savaş onun beklediği türden bir savaş değil… Hayır, dünyaya onun şeytan olduğunu biz bildireceğiz: çıkıp gazete satacağız.”[39] O vakitler Malcolm, İlyas ile arasındaki anlaşmazlığı kamuoyuna duyurmadı ama onun talimatı karşısında duyduğu can sıkıntısını çevresinden gizlemedi.

Binyamin Kerim, Malcolm’ın o noktada Stokes davasıyla ilgili olarak kendisine yaptığı açıklamayı şu şekilde paylaşıyor:

“Militan devrimci söylemlerimizi yayıyoruz ve kıyamet savaşını başlatmayı vaaz ediyoruz. [...] Ama nasıl oluyorsa, kardeşlerimiz vahşice muamele gördüğünde veya öldürüldüğünde hiçbir şey yapmıyoruz.[...] Sadece ellerimiz bağlayıp oturuyoruz”

[Karim vd., 1992: s. 138]

Malcolm, İlyas’a karşı olduğunu kamuoyuna 1965 yılında açıkladı:

“Siyahi Müslüman hareketi, Ku Klux Klan’a veya Yurttaşlar Konseyi’ne karşı gerçekleştirilen hiçbir greve katılmadı. Güneyde de kuzeyde de eylemlere destek vermedi. Ama bugün örgüt, üyelerine birbirleriyle savaşma emri veriyor. Kardeşimiz Ronald Stokes Los Angeles’ta katledildiğinde, nedense ‘savaşın’ emri verilmedi. Aslında, harekete geçmek isteyen kardeşlere, burada, New York’ta mani olundu.”

[Malcolm X, 1992: s. 212]

Daha önce, Malcolm’ın siyahi milliyetçiliğinin, özünde, İlyas Muhammed’in siyasi teolojisinden kök aldığını ama zamanla seküler siyaset felsefesine doğru yol aldığını söylemiştik. Malcolm’ın örgüte sunduğu hizmetin ilk aşamasından sonra kimi üyeler, onun Muhammed’in siyasi teolojisinden kademeli olarak uzaklaştığını fark ettiler. Malcolm’ın ağabeyi Abdülaziz Ömer konuyla ilgili şu tespiti yapıyor:

“Malcolm, Allah’ın beyaz ırktan nasıl kurtulacağı sorusuna konuşmalarında daha az değinmeye, onları adalete teslim etmekten bahsetmeye, ülkedeki kanunlar uyarınca suçlu olduklarını söylemeye başladı. Oysa bunlar, bize ait argümanlar değildi. Biz, daha çok kutsal insanlar olduğumuzu, Allah’ın bizi koruyacağını, en nihayetinde O’nun eliyle yetkili makama getirileceğimizi söylüyorduk. O dönemde bizim öğretimiz bu şekildeydi.”

[Strickland ve Greene, 1994: s. 132]

Malcolm’ın siyahilerin özgürleşmesinin birincil ve nihai kaynağı olarak Allah’ın müdahalesinden daha az bahsetmesi, ondaki solculaşmanın ve örgütün siyasi teolojisinin sınırlarının ötesine geçtiğinin delili. Malcolm’ın fikriyatında Allah’ın kelâmına daha az ağırlık verilmesi, şu türden bir teolojik soruyu gündeme getiriyor: Pratikte siyahi insanların Allah’a varlık âleminde bağımlı olma hali, ne tür bir üslubu ve usulü temel almalıdır? Allah’ın eylemlerini mi beklemeliyiz? Allah’ın ilahi müdahalesi, siyahi insanların kendi savaşlarını vermesinden daha mı öncelikli olmalıdır?

İlyas Muhammed şunu söylüyordu: “Allah tamamen bağımsızdır, ebedi bilgi, her şeyin üzerinde duran güç O’ndadır. Ama Allah aynı zamanda en müşfik ve en merhametli olandır. Bizse bağımsız değiliz. Allah’a bağımlıyız. Sadece aptal münkirler, bağımsız olduklarını ve Allah’a bağımlı olmadıklarını düşünürler” [Muhammed, 1957: s. 9]. Yukarıda bahsedilen soruya verilen bu cevap, Malcolm’ın İlyas Muhammed’deki pasifizmi ve dünyadan el etek çekmeyi esas alan siyasi teolojisi karşısında duyduğu hoşnutsuzluğun temel dayanağıydı.

Yaşanan ilk tartışma, Malcolm’da İlyas’ın siyasi teolojisine karşı zamanla gelişen seküler (materyalist) siyasi felsefesinin yansımasıydı. Buna karşın, onun örgüte hizmette bulunduğu sürecin ilk yıllarında Muhammed’deki ırkçılığa çalan milliyetçi teolojiden beslendiğini unutmamak gerekiyor. 1962’de Malcolm şunları söylüyor:

“Burada durup şunu belirtmek isterim: bazılarınız, ‘Buraya İslam’a dair bir şeyler dinlemek için geldim ama şimdi sadece siyahilerden bahsedip duruyorsunuz’ diyebilir. Biz, rengimizi dinimizden ayırmıyoruz. Beyaz adam da ayırmıyor. Beyaz adam, hiçbir zaman Hristiyanlığı beyazdan ayırmadı, beyaz adamı da Hristiyanlıktan ayırmadı. Beyaz adamın ‘Ben Hristiyanım’ diye övündüğünü duyduğunuzda, beyaz bir adam olmakla da övünüyor demektir. Bir de zenciler var. Onlar da Hristiyan olmakla övünürken, beyaz bir adam olmakla veya beyaz olmak istemekle övünüyor aslında. [...] Dolayısıyla, sahip olduğumuz din, İslam dini, bizi Müslüman yapan din, Muhterem İlyas Muhammed’in bugün Amerika’da bize öğrettiği din, beyaz adamın bize yaptıklarını zihinlerimizden silmek için vardır.”

[Malcolm X, 1971: s. 37-38]

Malcolm’ın diyalektik gelişiminin karmaşıklığını daha iyi anlamak için, Muhammed’in siyasi teolojisini onu besleyen teolojik antropolojisi ve felsefi tanrıbilim anlayışı ile birlikte özetlemek gerekiyor. İlyas Muhammed’in siyasi teolojisi ile örgütünün savunduğu politika, İslami teolojinin siyahilere has bir yorumunu temel alıyor. Muhammed’in İslami teolojisine dair özgün yorumu, kozmik boyutta da karşılığı olan, siyah/beyaz arası ırksal düşmanlık üzerine kuruludur. Bu kozmik düşmanlık, tüm beyaz ırkın temel (ırkçı) karakterini teolojik antropoloji açısından açıklamayı amaçlayan mitolojik bir dini anlatı çerçevesinde analiz etmektedir.[40]

Muhammed’in teolojik antropolojisi, beyaz insanların gerçek doğasının ne olduğunu açıklarken, öncelikle beyaz insanların dünyaya nasıl yerleştiğini ele alıyor. Bu, Muhammed’in beyaz insanların temel doğası ve neden doğuştan ırkçı oldukları hakkındaki argümanlarını özetlemekle kalmıyor, aynı zamanda siyahi insanların “gerçek” doğasını kozmik ve tarihsel terimlerle tanımlamaya çalışıyor. The Supreme Wisdom [“Yüce Bilgelik”] kitabının birinci cildinde Muhammed, şunu söylüyor:

“Eğer dediklerimi doğru kavrarsanız, tüm beyaz ırkının şeytani bir ırk olduğu konusunda benimle aynı fikirde olursunuz. Cennet bahçesinde şeytan oldukları kanıtlandı, 4000 yıl sonra İsa tarafından mahkûm edildiler. Aynı şekilde, bugün de büyük Mehdi Muhammed, onları en yalın haliyle birer şeytan olarak görülüp mahkûm ediliyor. [...] Hakikatten yana olan siyahi ulusu, 6000 yıl boyunca şeytanların kötü yönetimi altında çalışıp durdu. Artık doğru yöneticinin doğruluğun Tanrı’sının emri altında yaşamak gerekiyor. Böylesi bir yönetim altında yaşamaları için bugün insanların örgütlenmesi gerekiyor.”

[Muhammed, 1957: s. 26–27, 38]

Siyahi insanların kozmik kökeni ve tarihsel durumu hakkındaki bu kapsamlı anlatım, Muhammed’in siyahi adamın tarihi ve geleceğinin “gerçek bilgisi” olarak gördüğü eskatolojik vizyon işlevi görmektedir. Bu değerlendirme, Muhammed’in “Siyah Adama Mesaj”ıdır.[41]

Bu noktada Muhammed’in milliyetçiliği siyasi teolojisini nasıl etkilediği sorusunu sormamız gerekiyor. Ardından da şu soru sorulmalı: İlyas’ın siyasi teolojisi, siyahi milliyetçilik anlayışını nasıl şekillendiriyor?

İlyas Muhammed’deki milliyetçiliğin dini bir biçim aldığı fikri, milliyetçiliğin siyasi teolojisinin temel içeriğini sağladığını varsayıyor. Muhammed’in anladığı şekliyle siyahi milliyetçiliğinin ilkeleri, yeni dini esaslar olarak iş görüyor. Buna karşılık, siyasi teoloji, Muhammed’in siyasetini şekillendiriyor. Bu siyaset, seküler/siyasi kaygıların nihayetinde İslam’ın inanç esaslarına ilişkin siyahi anlayışa indirgenebileceğini düşünüyor.[42]

İlyas’taki siyahi milliyetçiliği ve siyasi teoloji anlayışı arasındaki karşılıklı ilişki, takipçilerine ilk elden pratik bir fayda sağlıyor. İlyas Muhammed’in teolojisi sadece soyut formülasyonların bir bileşimi değil, daha da önemlisi, takipçilerine günlük yaşamlarında yol gösterici ilkeler sunuyor. Bu yol gösterici ilkeler, açıklayıcı bir işleve sahiptir ve takipçilerinin günlük varoluşlarını, yaşam, gerçeklik, tarih, öz kimlik ve hatta “yaşamak için nasıl yemek yeneceği”ne dair geniş bir bakış açısıyla ilişkilendirmelerine yardımcı olmaktadır (Muhammed, 1957; Muhammed, 1965; Muhammed, 1967).

Tam da bu noktada şu türden sorular gündeme geliyor: Eğer siyahi milliyetçiliği, ulusal/ırkçı baskıya bir cevap ise, ulusal/ırkçı baskının temelini nasıl ele alabiliriz? Irkçılığa ve ulusal baskıya ne sebep olmaktadır? Siyahi insanlar, neden beyaz insanların elinde acı çekmiştir, çekmeye devam etmektedir? Bu tür sorular teoloji çerçevesinde sorulduğunda, Tanrı’nın nitelikleri ve Tanrı’nın insanlık tarihindeki, özellikle siyahi tarihindeki yeri hakkında ek kaygılarımız ortaya çıkar. İlyas Muhammed ve İslam Milleti’nin vaizi ve sözcüsü olarak Malcolm X, bu soruları cevaplama, İslam Milleti’nin siyahi milliyetçiliği esas alan teolojisiyle uyumlu açıklamalar sunmaya çalışmaktadır.

Evrende ve somut olarak siyahilerin dünyasında acı ve kötülüğün nedenine odaklanan bu teolojik yaklaşım, bizi teolojinin temel bir alanına, yani teodiseye götürüyor. Aramızdan ayrılmış olan siyahi felsefeci ve teolog Dr. William R. Jones, şu türden anlamlı açıklama sunuyor:

“Teodise, Yunanca teos (Tanrı) ve dike (adalet) kelimelerinden türetilmiş olup, kötülük ve insan acısı sorununu ele alan araştırma alanının ortak terimidir. Çoğu zaman, insan acısını ve kötülüğünü, Tanrı’nın doğası ve faaliyeti hakkındaki iddialar çerçevesinde açıklama girişimini ifade eder. Ancak ben, bu terimi farklı bir anlamda kullanacağım. Teodiseyi merkeze aldığınızda, siyahilerin çektiği acının benzersiz niteliğinin ‘Tanrı ırkçı mıydı?” sorusunu zorunlu olarak gündeme getiriyor. Bu soru, teodise tartışmasını başlatıyor. Siyahilerin zulüm koşullarında yaşadığını, çok yoğun zulümle yüzleştiğini söyleyen siyahi bir teolog, Tanrı’nın doğası ve Tanrı’nın insanlık tarihi üzerindeki egemenliği konusunda dile getirdiği iddialarını bu çekilen acıyla zorunda.”[43]

[Jones, 1998: s. xxxvi]

Siyahiler, köleliği, ayrımcılığı, polis şiddetini, linç eylemlerini, yeterince sağlık hizmeti aldığı hatta hiç alamadığı koşulları, ırk ayrımcılığını, parçalanmış toplulukları, başarı düzeyi düşük okulları, yoksulluğu, güçsüzlüğü, bilcümle çilenin kahrını çektiğinden (Jones’un ifadesiyle “çok yoğun zulümle” yüzleştiğinden) böylesi bir gerçeklikte, “Tanrı’nın siyahilerle, yüzleştikleri zulüm, çektikleri acıyla ilişkisi nedir?” sorusu gündeme gelir. Bunun devamında şu soru sorulur: “Tanrı’nın beyazlarla ve ırkçılığın yaptığı kötülüklerle bağlantısı nedir?”[44]

Şimdi İlyas Muhammed ve İslam Milleti’nin, Jones’un “Tanrı’nın ırkçılığı” dediği sorunu ve teodiseyle bağlantılı sorunlar konusunda getirdiği yorumları analiz edelim. Ardından da İlyas Muhammed’in, Tanrı’nın siyahilerle nasıl ilişki kurduğuna, siyahilerin tarihsel ve kesintisiz baskı ve ırkçılık koşullarının nedenine nasıl bir açıklama sunduğuna bakalım.

Bu baskıcı koşullar göz önüne alındığında, Muhammed, Allah’ın her şeye kadir (her şeye gücü yeten), sonsuz rahmet sahibi (herkese iyi olan), her yerde hazır ve nazır olan (her zaman mevcut olan) ve her şeye vakıf (her şeyi bilen) olduğunu mu varsayıyor? İslam Milleti açısından siyahilerin varlık âleminde (gerçekliğin en temel anlamında) kurtulmaları Allah’ın iradesine mi bağlıdır? Allah, siyahilerin hayatları ve gördükleri baskılar yanında kurtuluş yoluyla da mı bağlantılıdır?

Malcolm, İlyas Muhammed’in teodisesiyle tümüyle aynı fikirde olduğu dönemde, Hristiyanlıkla ilgili bir tartışmada yukarıdaki soruları ele aldığını görüyoruz. Malcolm, tartışmada şunları söylüyor:

“Tanrı’nın dini her daim Hristiyanlık olarak adlandırılmadı, şimdi de Tanrı’nın dini değil. Tanrı ise dinini değiştirmez. Tanrı, fikrini değiştirmez. Tanrı’nın fikri, baştan belirlenmiştir. Fikrini değiştirmek zorunda değildir, çünkü zamanın çarkının sonuna kadar bilinebilecek her şeyi bilir. Fikrini asla değiştirmek zorunda değildir, fikri belirlenmiştir, bilgisi eksiksizdir, her şeyi kapsar. Anlıyor musunuz? Yani bunu görebildiğinizde, ki bence görebilirsiniz, o zaman Tanrı’nın Hristiyanlığı kendi dini olarak adlandırması imkânsızdır.”

[Malcolm X, 1971: s. 44]

İlyas Muhammed’in teolojisi, Allah’ın/Tanrı'nın siyahi insanlarla olan ilişkisinin hem kozmik hem de somut olarak tarihsel olduğunu savunuyor. Kozmik düzeyde, Allah evreni yarattı ve dünyayı yok etme gücüne sahip. Muhammed konuyla ilgili olarak şunu söylüyor:

“Allah bize, (bir gün) dünyayı bombalarla, zehirli gazlarla nasıl yok edeceğini ve bu dünyanın her şeyini nasıl ortadan kaldıracağını önceden bildirmiştir. Dünyada beyaz insanlığa ait hiçbir şey kalmayacaktır.”

[Muhammed, 1957: s. 14]

Beyaz adam konusunda ise şunları söylüyor: “Beyaz adam, günahtan ibaret, özünde iyi hiçbir bulunmayan şeytandır” [Muhammed, 1957: s. 17-18]. Teolojik olarak, günah ve kötülüğe karşı kozmik savaş, beyaz adamın yok edilmesi için yürütülüyor. Bu anlamda Muhammed’de eskatoloji, beyaz uygarlığın yok edilmesi üzerine kuruludur. Muhammed’in eskatolojisi ırka özgüdür, çünkü kötülük ve günah, beyaz ırktan kaynaklanan özelliklerdir. Siyahi milletin yeniden doğuşu beyazların sonunu getirecektir. Yeni teolojide ırkçılık ve beyazlık birbirinden ayrılması mümkün olmayan, esasen eş anlamlı kategorilerdir.

Yeni teodise açısından bakıldığında, “beyaz ırkçılığı” ifadesi aslında gereksiz bir ifadedir. Dolayısıyla, Muhammed’in teodisesi, siyahilerin zulmünün/acı çekmesinin beyaz insanların doğasının ve yapısının bir ürünü olduğunu söyler. Beyazların siyahiler üzerindeki egemenliği, beyaz adamın siyahiler üzerinde sahip olduğu kötü güçten kaynaklanır. Irkçılığın varlığı, hem kozmik hem de doğaldır. Hem hareketin kurucusu Ferid Muhammed (Allah) hem de İlyas Muhammed (Elçisi) bu ırkçılığın son bulacağını söylemiştir. Malcolm, İlyas Muhammed’in görüşünü şu şekilde aktarır:

“Altı bin yıl önce, Yakup adında bir bilim insanı, bu Dünya’da başka bir kabile yarattı. [...] Buraya geldiğinde var olan on iki kabileden farklıydı. Yeni bir kabile, zayıf bir kabile, kötü bir kabile, şeytani bir kabile, içine cin kaçmış kabile, doğası gereği şeytani olan bir kabile. Yani, onlar sahneye çıkmadan önce, Muhterem İlyas Muhammed, Dünya’ya geldiğimizde, Dünya’daki en eski şehrin Kutsal Şehir olduğunu söylüyor. [...] Mekke, haram şehirdi. Oraya siyah adamdan başka kimse giremezdi.”

[Malcolm X, 1971: s. 70-71]

Bu teolojik özet, kötülüğün kozmik doğası açısından, Tanrı’nın/Allah’ın doğrudan siyahilerin gördüğü zulümden sorumlu olmadığını söyler. Şeytan (beyaz adam), siyahilerin acı çekmesinin doğrudan katalizörüdür. Bu nedenle, Jones’un “Tanrı beyaz bir ırkçı mıdır?” sorusuna İlyas Muhammed, Allah’ın beyaz ırkçısı olmadığını, ancak bu sorumluluğun şeytanda olduğunu söyleyerek cevap verecektir. Yani, siyahilerin sefaleti/zulmü beyaz adamın eylemlerinden kaynaklanmaktadır, çünkü tam da beyaz olduğu için ırkçıdır. Nihayetinde Allah/Tanrı, beyaz insanları yok edecek ve bunun sonucunda ırkçılığı ortadan kaldıracaktır.

Bu görüş, “Tanrı’nın ezilen siyahilerin yanında olduğuna dair elimizde ne türden bir kanıt var?” sorusunu gündeme getiriyor. Buna ek olarak “Tanrı/Allah kimdir?” sorusunu sorduruyor. Muhammed’in teodisisinin somut tarihsel boyutu, Allah anlayışında ve Allah’ın insanlık tarihine nasıl müdahale ettiğiyle ilgili yaklaşımında ortaya çıkar.

1. Allah/Tanrı, ruhani/aşkın bir varlık değil, insani bir kişidir. Muhammed, Allah’ın aşkın ama dünyada içkin olan, maddi olmayan/ruhani bir varlık olduğu fikrini reddeder. Yüce Bilgelik kitabının ikinci cildinde Muhammed, Allah’ı ruhani bir varlık olarak tasvir etmenin O’nu bir “hayalet” olarak göstermekten başka bir şey olmadığını iddia eder (Muhammed, 1957: s. 9).[45]

2. Allah/Tanrı, insanın idrak sınırlarının ve somutu kavrama becerisinin ötesinde bir şey değildir, çünkü aslında O, siyahileri özgürlüğe hazırlamak üzere otuzlarda ABD’ye gelmiştir. Yüce Bilgelik kitabının birinci cildinde İlyas Muhammed, şunu söyler:

“Muhterem Ferid Muhammed (Tanrı’nın bizzat kendisi), doğası gereği kötü, zalim ve içlerinde hiçbir iyilik olmayan insanların elinde 300 yıldan fazla acı çeken halkına olan sevgisini göstermek için altı ay boyunca acı çekmeyi seçti.”

[Muhammed, 1957: s. 15]

Muhammed, düşüncesini açıklayan sözlerine şu şekilde devam ediyor:

“Yüz Kırk Dört Bin, rakamla 144.000, sembolik olarak gelecekle ilgili bir kehanettir, beyaz ırkın atası Yakub’un 6.000 yıl önce Patmos veya Pela adasında gördüğü vizyona atıfta bulunur. Yakub, halkını bu zamanın sonunda olacaklar konusunda uyarmıştır. Matematikte 144.000 sayısı, KARE’yi ifade eder, bu kare ki Allah’ın bahsi edilen sayıda insanla yürüttüğü manevi çalışma konusunda mükemmel bir cevap sunar. Onlar, kötüler arasından Allah’a (Tanrı’ya) ve elçisine dönen ilk (zenci) kişilerdir; ilk olgun meyve olarak anılırlar. [...] Hakikatten yana olan siyahi milleti, 6000 yıl boyunca şeytanların kötü yönetimi altında çalıştıktan sonra, doğru bir yöneticiye, doğruluk Tanrısı’nın yönetimine geri dönmek için, halkın böyle bir yönetim altında yaşamak üzere yeniden organize edilmesi gerekir. Övgülere layık olan ve Üstat Wallace Ferid şahsında gelen Her Şeyi Bilen Tanrı... Muhammed, seçilmiş bir milletin kayıp ve son üyeleri olarak bizi ararken, eski dünyadan yeni bir İslam dünyası inşa ediyor. Bu nedenle, ebedi hükümranlığının temelini, HAKİKATİ temsil eden karesi alınmış bir sayı üzerine kuruyor.”

[Muhammed, 1957: s. 23-24]

İlyas Muhammed’in teodisesi, beyaz ırkı Yakub’un yarattığını iddia ediyor. Yakub siyahidir, alt düzeyde tanrısal bir varlıktır veya belki de muazzam bir deha sahibi siyahi bir bilim insanıdır. Yakub, gezegenin orijinal siyahi insanlarından farklı bir insan ırkı yaratma arzusundan dolayı beyaz ırkı genetik olarak tasarlamaya karar vermiştir.

Böylece, ırkçılıkla eş anlamlı olan dünyadaki kötülüğün varlığı, aslında daha düşük bir tanrı olarak hareket eden siyahi bir adamın yaratımıdır. İronik bir şekilde, Muhammed’in teodisisi açısından, en nihayetinde siyahi insanların bugün karşılaştığı ırkçılıktan siyahi adam sonra da beyazlar sorumludur. Muhammed’in teolojisi bağlamında, teodise sorununun Tanrı’nın her şeye kadir olma özelliğini zayıflatmadığını görebiliyoruz. Ancak bu iddia, Tanrı’nın her şeye kadir ve iyiliksever olma özelliğini mantıksal olarak sorunlu hale getiriyor.

İslam Milleti’nin savunduğu teoloji, başta Malcolm X’e, bilhassa siyahilerdeki yoksulluğun ve güçsüzlüğün temel nedenlerini ortaya koyarak, onların hayatlarının maruz kaldıkları berbat koşulları kafi düzeyde izah eden bir dünya görüşü sundu. İlyas Muhammed’in siyahi teodise anlayışı, Malcolm X’in sadece kendi kişisel hayatına dair bütünleşik ve kapsamlı bir anlayış oluşturmasını değil, aynı zamanda Afrikalı-Amerikalıların genel durumunu kuşatan temel sorunu da tanımasını sağlayan bir teori çerçeve sunuyordu.

1952 1 Mayıs’ında, Pazar günü Malcolm, düzenlenen mitinge katıldı. Burada İlyas Muhammed’in takipçilerine hitap etme imkânı buldu. Malcolm, İlyas Muhammed’le ilk karşılaşmasını bize şu şekilde aktarıyor:

“İlyas Muhammed, Kuzey Amerika’nın bu kuş uçmaz kervan geçmez diyarında yüzyıllarca ‘mavi gözlü şeytan olarak beyaz adamın zencilerin beynini nasıl yıkadığını’ anlattı. Bunun bir sonucu olarak, ‘Amerika’daki siyahi adam, zihinsel, ahlaki ve ruhsal açıdan ölüdür’ dedi. İlyas Muhammed, siyahi adamın asıl insan olduğunu, anavatanından kaçırıldığını, Amerika’daki siyahi, kim olduğunu idrak edemeyene dek, dilinden, kültüründen, aile yapısından, soyadından mahrum bırakıldığını söyledi. Bize, kendimize dair gerçek bilgileri temel alan öğretilerin siyahi adamı beyaz adamın toplumunun en dibinden nasıl çekip çıkartacağını, göğe yükselteceğini, siyahi adamı başladığı yere, medeniyetin zirvesine nasıl taşıyacağını anlattı, bunun nasıl olacağını bizzat gösterdi.”

[Malcolm X, 1966b: s. 197]

İslam Milleti’nin teolojisinin temel özelliklerinden biri, ırkçılığı beyaz ırkın tamamına özgü içsel bir özellik olarak açıklamasıdır. Genel olarak, bu tür bir argüman, çoğu Afrikalı-Amerikalının mensubu olduğu Hristiyan mezhebiyle ve teolojisiyle çelişir. Bununla birlikte, ırkların kökeni kavramını açıklamak için teolojik antropolojinin kullanılması, siyahi Hristiyan düşünürlere yabancı bir husus değildir.

Siyahi ırkının tarihini düzeltmeye ahdetmiş, ırkçılığın ve zulmün siyahilerin hayatları üzerindeki tesirini inceleyen, siyahiliği öven, Afrika ile bağları kuran Siyahileri Savunma Edebiyatı’nın önemli kalemlerinden Martin R. Delany’nin 1879 tarihli eseri Principia of Ethnology: The Origin of Races and Color [“Etnolojinin İlkeleri: Irkların ve Renklerin Kökeni”], ırkların birliği ve eşitliği fikrini destekliyor, beyaz ırkın üstünlüğünü eleştiriyordu (Delany, 1879).

Delany’ye yönelik atıf önemli, çünkü o, genelde siyahi milliyetçilik düşüncesinin “baba”sı, dolayısıyla, bu gelenek dâhilinde Muhammed’in öncüsü olarak kabul edilir.[46] Bu nedenle, siyahi milliyetçiliğinin felsefi çerçevesi içinde, Delany ve Muhammed’in ırkların kökenine ilişkin yaklaşımlarını karşılaştırabiliriz. İddialarını Kitab-ı Mukaddes’teki kutsal metinlere dayandıran Delany, ırkların kökenleri için kendince bir argüman geliştiriyor. Afrika’ya dönüş hareketinin ilk savunucularından biri olan Delany, Afrikalı-Amerikalıların köleleştirilmesini haklı çıkarmak için yaygın olarak kullanılan (Nuh’un oğlu) Ham’ın lanetiyle ilgili Hristiyanlara ait miti çürütmeyi amaçlıyor.[47] Teolojik antropoloji, sosyal bilimler ve Mısır hiyeroglifleri üzerinden Delany, şunları söylüyor:

“Âdem’in ten renginin kil rengi veya sarı olduğunu, safkan Kuzey Amerika Kızılderililerinin en açık ten rengine daha çok benzediğini düşünüyoruz. Âdem’den Nuh’a kadar uzanan dönemde Nuh’un karısı ve oğullarının eşleri de dâhil olmak üzere tüm halkların ten renklerinin aynı olduğuna dair hiçbir şüphemiz yok. [...] Nuh’un üç oğlu vardı: Şem, Ham ve Yafet. Bu üç oğlun halkın aktif yöneticileri ve hürmet gören liderleri olduğu açık. Bizim için şüphe götürmeyen bir başka gerçek daha var: Nuh’un bu üç oğlunun da ten renkleri farklıydı ve halk arasında da orantılı sayıda farklı ten rengi mevcuttu. Bu erken dönemde, ırkların bilinmediği zamanlarda, insanların ten renklerindeki farklılık, beyazların saç renklerindeki farklılığın onları kendi aralarında farklı halklar olarak ayırt etmemesi gibi, bir ayırt edici özellik olarak görülmüyordu.”[48]

[Delaney, 1879: s. 12, 20, 21]

Delaney, ilk insanın beyaz değil de koyu tenli olduğunu savunurken, beyaz olmayan insanların üstün olduğunu söylemiyor, ten rengindeki farklılıkların aslında ırk kavramından önce geldiği görüşünü savunuyor.[49] Delaney ve İlyas Muhammed, siyahi milliyetçisi olarak, ırkların kökenine dair görüşleri üzerinden siyahilerin aşağı ırk olduğuyla ilgili beyaz ırkçıların ağzından dökülen iddialara cevap veriyor. Ama öte yandan, ortak noktada buluşmalarına rağmen, ikisinin ırkın üstünlüğü konusunda temelden farklı görüşlere sahip olduklarını görüyoruz.

Bu iki siyahi milliyetçisinin beyaz ırkçılığına nasıl cevap verdiğine dair incelememiz, bizim Malcolm’ın siyaset felsefesi ile ilgili değerlendirmemiz için önemli. Malcolm X’in siyaset felsefesine dair analizimiz, özünde iki tespit üzerine kurulu:

1. Tüm siyahi milliyetçilerinin felsefelerini siyahi ırkının üstünlüğüne dayandırmak zorunda olduklarını varsaymadıklarını görüyoruz. Bu nedenle Delany, Malcolm’ın İslam Milleti sonrası dönemde geliştirdiği ırkçılıktan arındırılmış milliyetçilik anlayışı için tarihsel bir emsal sunuyor.

2. Hem Delany hem de Muhammed, ırkçılık ve siyahilerin varoluş sorununu teolojik terimlerle ele alırken, Malcolm, bu düşünsel hattan kopuyor. Malcolm, ırkçı teolojiden ilk olarak Mekke’de geleneksel İslam ile karşılaşması sonrası koptuğunu söylese de İslam Milleti sonrası geliştirdiği milliyetçilik temelli siyaset felsefesi ile ırkçılığa dair yaklaşımı, seküler bir nitelik arz etmektedir. Bence tartışmamız için daha büyük öneme sahip olan, bu ikinci husustur.

İlyas Muhammed’in ırkçılığı teolojiye indirgeyen, onu temel alan yaklaşımına karşılık Malcolm, dini bağlılıklarını siyaset felsefesinden ayırır. Bu anlamda, Malcolm Sünni Müslüman olsa da, siyahi milliyetçilikle ilgili düşünceleri teolojik varsayımlara dayanmaz veya bu düşünceler ondaki dini bağlılığa kapatılamaz. Çünkü Malcolm, siyahi milliyetçilik anlayışının temel içeriği olarak siyasi teolojiyi nihayetinde bir kenara bırakmıştır.[50]

Malcolm’ın seküler/kutsal ayrımı, örgütsel yükümlülükte karşılık bulur: bu ayrımla uyumlu iki grup kurması gerektiğini düşünen Malcolm, hem Müslüman Camii A.Ş.’yi hem de Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nü kurar. Bu iki yapının kurulması, sadece pratik kaygıların değil, aynı zamanda felsefi zorunlulukların da sonucudur. Pratik konulara gelince, Malcolm’a katılan eski İslam Milleti müritleri, örgütten ille de teolojik gerekçelerle ayrılmamış olan isimlerdi. Çoğu, İslam Milleti içindeki yolsuzluk ve İlyas Muhammed’in ahlaki yanlışları konusunda hayal kırıklığına uğramıştı. Bu gerçek, Müslüman Camii A.Ş.’nin dini bir örgüt olması gerçeğiyle de birleşmektedir. Neticede bu cami teşkilatına, Malcolm’ın liderliğini benimseyen, gayrimüslimlerin katılmasına izin verilmiyordu.

Teorik zorunluluklar, özünde felsefi niteliktedir. Daha önce de belirtildiği gibi, Malcolm, İlyas Muhammed’in dini milliyetçiliğini kopyalamakla yetinemezdi. İdeolojik kopuş, İlyas Muhammed ve İslam Milleti bünyesindeki hiyerarşiyle arasındaki kişisel farklılıkların ötesine uzanıyordu. Malcolm, siyahi milliyetçiliğini seküler (materyalist) bir siyaset felsefesi oluşturma çabası dâhilinde yeniden ele almak zorundaydı. İlyas Muhammed’in dini siyahi milliyetçiliği, siyasi boyutu teolojik temele indirgerken Malcolm’ın siyahi milliyetçiliğinin dayandığı siyaset felsefesi, her türden teolojik harmandan kesinlikle ayrıştırılmak zorundaydı. Müslüman Camii A.Ş’nin dayandığı teoloji, Afrikalı-Amerikalılar Birliği Örgütü’nü yönlendirecek seküler felsefe olarak iş göremezdi.

İlyas Muhammed’in siyahi milliyetçilik anlayışı ırkçılığı temel alıyordu. Bu anlamda, Malcolm’ın İslam Milleti’nden ayrıldıktan sonra “beyaz insanların mavi gözlü şeytanlar” olduklarına dair teze giderek daha fazla eleştirel yaklaşması asla tesadüf değildi.

Malcolm, Mekke’yi ziyaret ettikten, sonrasında Sünni İslam’ı benimsedikten sonra, İslam Milleti’ni ve İlyas Muhammed’in ırkçılığını açıktan eleştirdi. İlyas Muhammed’in İslam’la ilgili ırkçı anlayışı hakkında konuşan Malcolm, şunları söylüyordu:

“Hiçbir Arap veya Asyalı Müslüman, İlyas Muhammed’in mabetlerine veya ibadet yerlerine hiçbir zaman giremedi. Esasında onun doktrini beyaz karşıtı olduğu kadar Arap ve Asya karşıtıdır.”

[Malcolm X, 1992: s. 249]

Malcolm, sonunda beyaz insanları mahkûm eden genellemeler üzerine kurulu ifadelerden uzaklaştı. Malcolm’ın dönüşümünde, felsefi antropolojide İslam Milleti’nin ırkları kıyaslanamacak olgular olarak gören anlayışını ve karşılıklı dışlama ilkesini terk ettiğini, evrensellik ve karşılıklı kapsama ilkesini benimsediğini görüyoruz. Malcolm’ın savunduğu karşılıklı kapsama ilkesi, emperyalizme karşı uluslararası mücadelenin materyalist (felsefi) temeller üzerine kurulması gerektiği yönündeki giderek artan farkındalığına dayanmaktadır.

Suikastından kısa bir süre önce Malcolm, “Bence en kötü insan türü, başka bir insanı ten rengine göre yargılayan kişidir” demiştir (Malcolm X, 1992: s. 160–161). Siyahi milliyetçiliğine dair yeni (ırkçı olmayan) bir bakış açısını kuşanmış olan Malcolm X, siyahilerin özgürlük mücadelesinin siyasi-ekonomik boyutunu yeniden düşünmeye başladı. Malcolm’ın siyahi milliyetçiliğini yeniden ele alan teorik çalışması, sadece teolojik ilkelere bağlı kalmaz, bunun yanında, siyahilerin maruz kaldıkları sömürü ve zulmün siyasi-ekonomik doğasının materyalist analizine yönelir.

Irkçılığı ve ulusal zulmü değerlendirirken dini mitlere başvurmayan Malcolm, kendi siyahi milliyetçiliği anlayışını geliştirirken yüzünü seküler (materyalist) siyaset felsefesine çevirir. Artık bu noktada kendisini kapitalizmle emperyalizmin yapısal özelliklerini ve sistemsel niteliğini, bunların ırkçılık ve ulusal zulümle aralarındaki girift ilişkiyi tanımlamaya mecbur hissetmektedir.

John H. McClendon Ill
Stephen C. Ferguson Il

[Kaynak: Malcolm X: From Political Eschatology to Religious Revolutionary, Yayına Hz.: Dustin J. Byrd ve Seyed Javad Miri, Brill, 2016, s. 37-90.]

Dipnotlar:
[36] Malcolm’ın Kennedy suikastiyle ilgili yorumunu İslam Milleti’yle ilişkisinin askıya alınmasına neden olan konuşmada dile getirir: ABD’deki politik sistemi ve başvurduğu şiddeti eleştirdiği konuşması için bkz.: Malcolm X, “God’s Judgment of White America (The Chickens Come Home to Roost),” (4 Aralık 1963) Black Commentor. Malcolm X , By Any Means Necessary; Speeches, Interviews, and a Letter içinde, yayına hz.: George Breitman, (New York, Pathfinder Press, 1970).

[37] Stokes olayını ele alan bir çalışma için bkz.: Frederick Knight, “Justifiable Homicide, Police Brutality, or Government Repression? The 1962 Los Angeles Police Shooting of Seven Members of the Nation of Islam” The Journal of Negro History 79.2 (Bahar, 1994): s. 182–196.

[38] İlyas Muhammed’in sözünü aktaran: Frederick Knight, “Justifiable Homicide, Police Brutality, or Government Repression? The 1962 Los Angeles Police Shooting of Seven Members of the Nation of Islam” The Journal of Negro History 79.2 (Bahar, 1994): s. 191.

[39] Frederick Knight’ın dediğine göre “İlyas Muhammed, Belediye Başkanı Yorty’nin baskısıyla Malcolm’ı dilini yumuşatma konusunda uyarmıştır.” Frederick Knight, “Justifiable Homicide, Police Brutality, or Government Repression? The 1962 Los Angeles Police Shooting of Seven Members of the Nation of Islam” The Journal of Negro History 79.2 (Bahar, 1994): s. 191. Malcolm’ın sözüne Knight’ın makalesinin 190. sayfasında yer verilmiş.

[40] İslam Milleti’nin teolojisi konusunda detaylı ve eleştirel bir değerlendirme için bkz.: Zafar Ishaq Ansari, “Aspects of Black Muslim Theology” Studia Islamica 53 (1981): s. 137–176.

[41] Edward E. Curtis IV, “Islamizing the Black Body: Ritual and Power in Elijah Muhammad’s Nation of Islam” Religion and American Culture: The Journal of Interpretation 12.2 (2002): s. 167–196; Richard Brent Turner, Islam in the African-American Experience (Bloomington: Indiana University Press, 1997); Claude A. Clegg III, An Original Man: the Life and Times of Elijah Muhammad (New York: St. Martin’s Press, 1997).

[42] Akademi sahasında İlyas Muhammed’in İslam Milleti’nin teolojisini açıklayan çalışması konu edinen ilk makalelerden biri için bkz.: Erdmann Doane Beynon, “The Voodoo Cult among Negro Migrants in Detroit” American Journal of Sociology 43. 6 (Mayıs 1938): s. 894–907.

[43] Jones’ın asarı ve mirasına dair, yorumları da içeren bir analiz için bkz.: Stephen Ferguson, “On the Occasion of William R. Jones’s Death: Remembering the Feuerbachian Tradition in African-American Social Thought,” apa Newsletter on Philosophy and the Black Experience 12.2 (Bahar 2013): s. 14–19; John H. McClendon ve Brittany L. “William R. Jones and Philosophical Theology: Transgressing and Transforming Conventional Boundaries of Black Liberation Theory,” apa Newsletter on Philosophy and the Black Experience 13.1 (Güz 2013): s. 19–34.

[44] Bu meseleleri Katrina Fırtınası bağlamında tartışan bir çalışma için bkz.: Ferguson, Stephen. “Teaching Hurricane Katrina: Understanding Divine Racism and Theodicy,” apa Newsletter on Philosophy and the Black Experience 7.1. (Güz 2007): s. 1–5.

[45] Maddi olmayan Tanrı meselesi konusunda Zafer Ishak Ensari şunları söylüyor: “İlyas Muhammed, ruhun Tanrı’sı, böylesine biçimsiz bir Tanrı nasıl olur da insana dair meselelerle ilgilenir? Böylesine maddi olmayan bir Tanrı maddi dünyanın içinden çıkması ne büyük bir başarıdır. Bu hayalete benzer Tanrı’ya karşılık İslam Milleti’nin Tanrı’sı o kadar insanidir O ölebilir de.” Zafar Ishaq Ansari, “Aspects of Black Muslim Theology” Studia Islamica 53 (1981): s. 143.

[46] Bkz.: Yayına hz.: Robert S. Levine, Martin R. Delany: A Documentary Reader (Chapel Hill: University of North Carolina Press, 2003).

[47] Siyahilerin kutsal kitap incelemeleri ve Ham laneti denilen mit konusunda bkz.: Michael Joseph Brown, Blackening of the Bible (New York: Trinity Press International, 2004): s. 26–30, 62–63.

[48] Delany’nin siyahi milliyetçiliğinin sınıfsal niteliğini eleştiren bir çalışma için bkz.: Nell Irvin Painter, “Martin R Delany: Elitism and Nationalism ” Yayına hz.: Leon Litwack ve August Meier, Black Leaders of the Nineteenth Century içinde (Urbana: University of Illinois press, 1988): s. 149–172.

[49] Delany’nin siyahilere dönük savunusu ve Mısırolojiyi kullanma biçimi konusunda bkz.: Mario A. Beatty, “Martin Delaney and Egyptology” Ankh Revue d’égyptologie et des civilisations n. 14/15 (2005–2006) Ankh.

[50] Malcolm’ın Sünni Müslüman olarak edindiği tecrübe ve Malcolm’ın Müslüman Camii A.Ş. bünyesinde yaşadığı teolojik dönüşüm sürecinde Sudanlı Şeyh Ahmed Hassun’un oynadığı rehberlik rolü konusunda bkz.: Malik Simba, “Sheik Ahmed Hassoun”, yayına hz.: Robert L. Jenkins ve Mfanya Donald Tryman, The Malcolm X Encyclopedia içinde (Westport: Greenwood Press, 2002): s. 266–267.

,

Malcolm’ın Bana Öğrettiği Üç Şey



Beni bir süredir takip eden yoldaşlarım, benim Hacı Malik Şabaz’ın, yani Malcolm X’in öğrencisi olduğunu, onu gururla takip ettiğini cümle âleme ilan eden biri olduğumu bilirler.

Hatta Michael Brown ve Treyvon Martin sonrası devrimci siyasete örgütlenen tüm kuşağımın tıpkı Kara Panter Partisi gibi Malcolm’ın evladı olduğunu söyleyebilirim. Beni radikalleştiren bir görüntü varsa o da hiç şüphe yok ki Spike Lee’nin Malcolm X (1992) filminin açılış konuşmasıydı.

Peki bizi Malcolm X’e bağlayan neydi? O bana ne öğretti? Size ne öğretebilir?

1. Başkalarının size özgürlük getirmesini beklemek aptalca bir iştir. Müşterek görüşümüz bu olmalı. Ama ne var ki bugün birçok insan, o kadar zamandır sosyal demokrat köleliğin baskısı altında ki, Alexandria Ocasio-Cortez’in kendilerini özgür kılacağını zannediyor. Sömürgeleştirilmiş halklar (Siyahi Amerikalılar, Porto Rikolular, Hawaililer ve diğer yerli halklar) bu imparatorluk tarafından ezildi, köleleştirildi, topraklarını o çaldı. Bu imparatorluk, birkaç kişiye büyük servetler sundu, çoğu yerleşimciye ise (Du Bois’in sözleriyle) bizimkinden çok daha yüksek bir yaşam standardı için gerekli temeli temin etti. Malcolm, bu sistemden ve bu insanlardan yardım dilemenin aptalca bir iş olduğunu, dilenmenin kimseye saygı kazandırmayacağını, aksine hor görülmesine neden olacağını öğretti. Zalimlere tazminat veya başka türde bir yardım için, arkasında hiçbir güç olmadan el açtığınızda gülünç duruma düşmekten başka bir şey yapmış olmazsınız. Gücü olan biri neden gücü olmayan birine boyun eğsin ki? Huey P. Newton, Siyasetin İşlevsel Tanımı eserini bu gelenek içinde yazdı. Bu yazıda Newton, taleplerimizin on yıllardır neden görmezden gelindiğinin sebeplerini ortaya koyuyor: Olayların istediğimiz şekilde seyretmesini sağlayacak gücümüz de becerimiz de yok. Düşmanlarımızın istediğimiz şekilde davranmasını sağlamak, güç kullanma yeteneğine ihtiyaç duyar. Bu güç olmadan, taleplerimiz gerçek talepler değil, güvenle göz ardı edilebilecek önerilerden başka bir şey değildir.

2. Afrika’nın birliği ideolojisi ve bu birlik için mücadele, Siyahi insanların mevzi kazanması için tek doğru yoldur. Birbiriyle kavgalı kabilelere bölünmek, felaket, kölelik ve yıkımın yoludur. Avrupalılar, bölünmüş halde karşılaştığımız ve bizi daha da böldükleri için bize zarar verebildiler ve gelişim sürecimizi sekteye uğratabildiler. Malcolm, Marcus Garvey’nin kurduğu Zencilerin Genel Gelişimi Derneği’ne (UNIA) bağlı bir ailede büyüdü, tarihteki en büyük Siyahi örgütünü kuran Marcus Garvey’nin öğretileriyle erken yaşta tanıştı. Afrika’nın birliği, özünde, hem kıtada hem de diasporada yaşayan tüm Afrika kökenli insanların birliğini esas alan fikir ve pratiktir. Afrika kıtasının sosyalist bir temelde siyasi ve ekonomik birliği, Siyahi insanların artık güçsüz ve etkisiz bir halk olarak saygısızlığa uğramamasını ve alay edilmemesini sağlayacak o büyük gücü yaratacaktır. Afrikalıları yurt içinde ve yurt dışında birleştirme fırsatını ancak bir aptal (veya bir FBA) kaçırırdı. Malcolm, tüm siyasi hayatı boyunca bu hedef için çalıştı. Amerika’nın çürümüş, artık şişmiş olan cesedine tutunmak da çözüm değil. Biz, sadece ismen Amerikalıyız, tıpkı mücadeledeki yerli yoldaşlarımız gibi, “Amerika” denen bu canavarın esir alınmış sömürge tebaasıyız. Kurtuluşumuz onun yıkımıdır; onunla uzlaşmaz çelişki içindeyiz. Bizi hiçbir barış veya reform kesmez.

3. Her ne pahasına olursa olsun kurtuluş... Yerleşimci “solcular”, Filistin direnişini, tıpkı zamanında Kara Panter Partisi’ni ve Malcolm’ı kınadıkları gibi kınıyorlar. Bunun yerine, düşman tarafından kontrol edilen etkisiz yöntemlere, örneğin seçimlere, bizimle ilgilenmeyen temsilcilere dilekçe vermeye ve benzerlerine bel bağlamamızı istiyorlar. Peki biz, nezaketle birilerine ricada bulunarak mı yoksa savaş yoluyla mı özgürleştik? Bu yerleşimciler, bu topraklara nasıl sahip oldular? Dilekçelerle mi yoksa zorla mı? Tarih ortaya koyduğu, Marksizmin öğrettiği gibi sınıf mücadelesi, sömürgeci ve sömürgeleştirilen arasındaki mücadele, her daim muhtelif düzeylerde şiddet içerir. Muktedirler iktidarlarına düşkündürler ve onu her isteyene kuzu gibi teslim etmezler. Size barışçıl yollarla iktidara ulaşabileceğinizi söyleyen herkes ya ciddiyetsizdir, ya egemen sınıf tarafından beyni yıkanmıştır ya da düşmanınızdır. Her iki durumda da onları dinlememelisiniz.

Şehit edilişinin 61. yıldönümünde, bu dersler, örgütlenmenizde ve onun mücadelesinde size yol göstersin. Malcolm, sizde ve bende, Filistin’de, Minneapolis’te ve insanların özgürlük için mücadele ettiği her yerde yaşıyor.

Black Red Guard
22 Şubat 2026
Kaynak

Dürüstlük


İran’daki idam uygulamasına bugün en çok karşı çıkanlar, ya kendi tarihlerinin hangi temel üzerinde yükseldiğinin bilincinde değiller ya da emperyalizmin verdiği görevi icra ediyorlar. Bilinçli yahut bilinçsizce yapılan her eylem-söylem iki sınıftan birine hizmet eder, emperyalizmin verdiği görev icra edilirken yakın tarihte -hatta bugün- neler yaşandığını kimsenin sorgulaması istenmiyor.

1999’da İsmail Cem, AB Bakanı’na “Bak bizim ülkede de Kürtçe ve diğer dillerde şarkılar söyleniyor” diyerek, Koma Amed ve Kardeş Türküler’in albümlerini hediye etmişti. Kardeş Türküler’in politik açıdan liberalliği su götürmez, konserleri yasaklanmadan sahne alması İHD’nin müzik icra etmesinden farksızdır. Buradaki sorun -şimdilik İran başlığını kenara yazalım- Koma Amed'in Dergûş albümünün hediye edilmesidir. Kulilka Azadi albümü hediye edilmez çünkü bu albümün Dergûş’ün içeriğiyle uzak-yakın tek ortaklığı Kürtçe olmasıdır. Artık Koma Amed’in Halepçe diye bir derdi yoktur. Öyle olsa egemenin emperyaliste hediye edeceği bir albüm olmazdı. Bu dönüşüm nasıl yaşanmıştır?

Geçtiğimiz aylarda Koma Amed, Diyarbakır’da yüz binleri toplayıp bir konser verdi. İlk albümlerinin solisti Evdılmelik Şexbekir’in (Melek) posterini ekrana getirip ona ithafen konuşma yapıldı. Aynı grup, bir röportajda Evdılmelik’i anarken onun öyküsünü çarpıtarak veriyor. Rojavalı Evdılmelik Şexbekir’in öyküsünü merak eden araştırırsa Koma Amed, Kürt halkının politik yönü, empoze edilen İran karşıtlığı, Rojava’da neler olduğu ve bugünkü süreci daha net ve bütünsel şekilde tarihsellik içerisinde anlamlandırabilir.

Evdılmelik’in ve Kürt halkının öyküsü özdeştir. Koma Amed ve Kürt halkını dönüştüren süreç aynıdır. “Bugün dünyada en güzel baş Kürd’ün başıdır" diye Avrupa festivallerinde ve Med TV’de boy gösteren Yalçın Küçük ile bugün TV ekranlarında “Öcalan çıkarsa, ilkelerimize uyduğu sürece partimize üye olabilir, başımızın üstünde yeri var” diyen Perinçek, bu sürecin iki emir eridir. O yüzden Sırrı Süreyya, herkesten habersiz Perinçek’i ziyaret etmiştir. Hep birlikte hendeklere çekilen Kürt halkı olmuştur. Bugün bu sürecin oluşması için postacı Sırrı’nın aynı dönemdeki rolü sorgulanmalı ve araştırılmalıdır.

Politika; sınıf ve tarih bilinci, adalet ve samimiyet gerektirir. İdamlar özelinde İran karşıtlığı yapan politik hareketler hiçbir şekilde samimi değildir. İdama karşı çıkanlar, neden Epstein Adası’nda yaşanan vahşete sessiz kalır? Kobaneli çocuklara oyuncak götürmesi için insanları yola çıkaranlar, neden dünya halklarının çocuklarının emperyalistlerce katledilmesine ses çıkarmaz?

Evet, politika ahlak gerektirir. Marx, din için “Kalpsiz dünyanın kalbi” demişti, bugün sosyalizm çürümüş dünyayı kurtaracak tek ahlak yasasıdır, inanç da bu kurtuluş yolunun bütünleyici mimarıdır. Belirli hareketlerin elinde tuttuğu gücün peşinden gidip emperyalist sistemin ürettiği ahlaksızlığın hareketler nezdinde yeniden üretilmesine -sırf marjinal karşıtlık motivasyonuyla- ortak olmadığımız için bizlere saldırılıyor. Bu saldırıyı püskürtecek kadar tarih bilincini ve ahlakımızı güçlendirebilecek potansiyel birin iki, ikinin üç edilmesinde. O da bizlerin yan yana gelmesine bağlı. Savunma ve meşruluk, önce zihinlerimizde başlar.

Sinan Akdeniz
21 Şubat 2026

21 Şubat 2026

, ,

Tan Malaka’da Kurtuluş Fikri

Çarpışa çarpışa biçim aldı.
[Tan Malaka]

 

Madilog, Materyalizm, Diyalektik ve Mantık kelimelerinin kısaltılmış halidir. Genellikle sosyal bilimler, siyaset, ekonomi ve tarih gibi konuları ele alan Menuju Merdeka Sepuluh Persen [“Tam Bağımsızlığa Doğru”] gibi kitaplarının aksine, Tan Malaka’nın Madilog çalışması, doğa bilimlerini (biyoloji, fizik ve kimya) felsefi bir yaklaşımla ele alır. Endonezya Bilim Enstitüsü (LIPI) bünyesinde yıllarca çalıştıktan sonra aramızdan ayrılan siyaset araştırmacısı Dr. Alfian’ın tespitiyle Madilog, “Tan Malaka’nın başyapıtıdır”.

Tan Malaka bu kitabı, Endonezya halkını zihinlerine derinlemesine işlemiş olan akıl dışı ve mistik düşüncenin zincirlerinden kurtarmak için kaleme aldı. Tan’ın fikirleri ve ait olduğu kurtuluş hareketi, bugün de geçerliliğini koruyor. Kurduğu Murba (Proletarya) Partisi’nin antiemperyalist bir devrimi başlatmadan önce mantığın adaklar, şamanlar, kara büyü gibi pratiklerden arındırılması gerektiğini savundu.

“Genel olarak Doğu için ve özellikle de bu kitabı yazdığım sırada tamamen karanlıkta olan, muhtelif gizli bilgilerin üzerini örttüğü Endonezya için mantık hâlen daha yeni bir şeydi. Mantık, diyalektik ve materyalizmle birlikte bilinmesi ve anlaşılması gereken bir konuydu.

Fakat öte yandan, mantığı öncelikli görüp, sınırlarını ve zayıf yönlerini göz ardı ederek kendimizi yanıltmayalım.” (s. 21)

Tan Malaka, Madilog’u, Hazret Şeyh Haşim Asyari’nin oğlu, Gus Dur’un babası K. H. Vahid Haşim ile tanıştığında kullandığı takma ad olan “İlyas Hüseyin” takma adıyla kaleme aldı.

Tan Malaka’nın 15 Mart 1946’da yazdığı Madilog’un girişinde, kendisine ve kitaba dair bilgilere yer veriyor. Bu başyapıtı tamamlaması yaklaşık sekiz ay (15 Temmuz 1942-30 Mart 1943) sürdü. Eseri o vakitler hâlâ Japon işgali altında olan Endonezya’ya döndükten sonra yazdı. Tan Malaka, bu dönemde Japon işgal güçlerinden kaçan bir firariydi.

Tan Malaka, anavatanına dönmeden önce Hollanda sömürge hükümeti tarafından esir alındı. Saklanmak için Rusya, Çin, Singapur ve Filipinler gibi çeşitli ülkeleri dolaştı. Yurtdışında dolaşırken İngilizce öğretmenliği de yaptı. Kolay bir macera değildi bu. Birçok kez kılık değiştirmek zorunda kaldı, hatta kendisini hedef alan polis baskınlarından kaçınmak için kitaplarını denize attı. Ancak, ne zaman para bulsa, Endonezya’ya geri getiremese de, çalışmak için birçok kitap satın aldı. Onun için kütüphaneler çok önemliydi. Kendisine Bung Hatta’nın kitap sevgisini örnek aldı. Madilog’u tümüyle hafızasına kaydettikleri üzerinden yazdı.

“Kitapçılar var olduğu sürece kütüphaneler yeniden inşa edilebilir. Gerekirse, gerçekten gerekirse, giyim ve gıda masrafları azaltılabilir.” (s. 14)

Tan Malaka, giriş bölümünde bile Bung Karno’yu radikalizmden yoksun olmakla eleştiriyordu. Bung Karno, “sadece” on yıl ülke içerisinde sürgün hayatı yaşarken, Tan Malaka, yirmi yıl boyunca yurt dışında sürgünde kaldı. Endonezya’nın ilk cumhurbaşkanı Bung Karno (Sukarno), Japonlara ait Sinar Matahari gazetesinde propaganda faaliyeti yürütürken, Tan Malaka, yeraltında ajitasyon faaliyetleri içerisindeydi.

Madilog İncelemesi

Birinci bölüme başlarken Tan Malaka, eski Mısır mitolojisine göre dünyayı sadece konuşarak yaratan ve ardından evrendeki tüm maddenin ortaya çıkmasına neden olan, Firavun tarafından yönetilen eski Mısır tanrısı Büyük Tanrı Ra’yı ele alıyor. Charles Darwin, Immanuel Kant, Isaac Newton, Prescott Joule, John Dalton, Niels Bohr ve Albert Einstein’dan bilimsel argümanlar sunarak, bu eski Mısır inancını bilimsel olarak çürütüyor. Evrenin oluşum sürecini ve karmaşıklığını açıklayan Malaka, bu sürecin, ağızdan çıkınca uçup giden sözlerinden oluşmadığını söylüyor.

Reddiyesini tam olarak dile dökmek adına Tan Malaka, Yüce Tanrı Ra’nın varlığına dair üç ihtimali sıralıyor.

1. Eğer Ra, (güya) yarattığı dünyadan daha güçlü olsaydı, doğa bilimlerinin yasaları kesinlikle çökerdi. Ancak gerçekte, Ra’nın bunun üzerinde hiçbir gücü yoktur.

2. Eğer Ra’nın gücü (güya) yarattığı dünyaya eşit olsaydı, Ra’nın ilahi doğası yok olurdu. Eğer Ra, kendisine denk şeyler yaratma ihtimaliyle mücadele etseydi, savaş hiçbir şekilde bitmezdi.

3. Eğer Ra, (güya) yarattığı dünyadan daha zayıf olsaydı, ilahi doğasının yok olmasının yanı sıra, Ra, kendi yaratıcısını öldürebilecek tehlikeli bir keşif yapan bir bilim insanı gibi olurdu. Ra, yarattığı dünya tarafından yenilgiye uğratılabilirdi.

Ancak kitabın birinci bölümünde beni biraz rahatsız eden bir husus var. Tan Malaka, türlerin balıklar amfibiler sürüngenler memeliler şeklinde evrimleştiğini söyleyen teoriye inanıyor. Bu, alenen yanlış bir görüş. Darwin’in Türlerin Kökeni’nde kastettiği şey şudur: hayvanlar âlemindeki tüm canlılar ortak bir ataya sahiptirler. En uygun olanlar, hayatta kalıp uyum sağlarlar, (taksonomiye ait bir terim olarak) başka bir sınıfa evrimleşmezler.

Tan Malaka, felsefeyi ayrıntılı olarak açıklamadan önce, ikinci bölümde, Marksizmin kurucularından Friedrich Engels tarafından derlenen idealist ve materyalist felsefecilerin bir haritasını sunuyor. Ardından, yanlış olduğunu düşündüğü idealizm felsefesini çürütüyor, materyalizmin neden idealizmden daha doğru olduğunu kısaca açıklıyor.

“Bu, idealizmin bir sonucudur. İdealizm, nesnelerin varlığını hükümsüz kıldığı için kendisini de hükümsüz kılar.” (s. 49)

Tan Malaka’ya göre idealizm felsefesi, genellikle Hitler önderliğindeki Alman faşistleri ve Mussolini önderliğindeki İtalyanlar gibi sömüren sınıf tarafından benimsenirken, sömürülen sınıf, genellikle Lenin önderliğindeki Rus Bolşevikleri gibi materyalisttir.

Tan Malaka, mantık hakkındaki fikirlerini desteklemek amacıyla, üçüncü bölümde bilim ve matematiğe hâkim olmanın önemini açıklıyor. Burada sadece bilim ve matematiğe hâkim olma meselesine değil, aynı zamanda her iki disiplinin de kapitalizmden arınmasını sağlamak gerektiğine yönelik bir vurgu söz konusudur. Tarih, bilim ve matematiğe hâkim olanların dünyayı etkileyeceği açıktır. Tıpkı Yunanistan’da Aristo, Demokritos, Heraklit, Öklid, Pisagor ve Arşimet, İslam dünyasında Harizmi, İbn Sina vd., Batı dünyasında Newton, Laplace ve Einstein gibi isimler dünyayı etkilemişlerdir.

“Doğa bilimlerinin bağımsızlığı, devletin bağımsızlığıyla birlikte var veya yok olur. Aynı şekilde, bir sınıf için işleyen doğa bilimlerinin bağımsızlığı, o sınıfın bağımsızlığıyla birlikte var veya yok olur.” (s. 62)

Tan Malaka, ayrıca insanların düşünen hayvanlar olduğu sözünü yineledi. Bu tespit, Müslüman sosyolog İbn Haldun ile Müslüman ilahiyatçı Gazali’nin açıklamalarıyla örtüşmektedir. Onun tespitiyle insan zekâsı mantığı, hayvanların zekâsı içgüdüyü temel alır. Bununla birlikte, akıl hastalarında durum farklıdır. İnsan olarak değerlendireceğimiz bu insanlar, bilim açısından istisnaidir.

Tan Malaka, ayrıca okullarda öğretilen aşırı dogmatik bilim ve matematik hesaplamalarını da eleştiriyordu. Öğrenciler, sanki robot/makine gibi programlanmışçasına, kendi başlarına araştırma yapmalarına izin verilmeden, öğretmenin formülünü takip etmeye zorlanıyorlardı. Ona göre, sürecin ve işlemin kendisi sonuçtan daha kıymetliydi. Ne yazık ki öğretmenler, sürece saygı duymadan sadece sonuca bakıyorlardı.

“Doğru geliri nasıl elde edeceğimiz üzerinde duran yok. Aslında, sonuçlara ulaşma yolu, sonuçların kendisinden daha önemli.” (s. 74)

Tan Malaka, bir şeyi bilimsel olarak açıklarken tanımların, gözlemlerin ve deneylerin önemini vurgular. Tanımların üç şartı vardır: özlü, açık ve genel olmaları gerekir, ancak aynı zamanda yalın ve net de olmalıdırlar. Gözlem de aynı derecede önemlidir. Bir yasayı belirlemeden önce, kanıt elde etmek için gözlemler yapmalıyız. Gözlemler sonuç vermezse, bir sonraki adım olan deney adımına başvurmalıyız. Deneylerde araştırmacılar sadece gözlem yapmakla kalmazlar, aynı zamanda aktif denek haline gelirler. Tan Malaka, testlerinde üç yöntem kullandı: sentetik yöntem, analitik yöntem ve olmayana ergi yöntemi.

Önceki bölümle bağlantılı olarak, dördüncü bölümde Tan Malaka, bir problemi sadece tümevarımsal ve tümdengelimsel yöntemleri kullanarak çözüme kavuşturamayacağımızı, ikisini birden kullanmamız gerektiğini söyler. Sadece birini kullanırsak, sonuçlar kesinlikle yanlış olacaktır. Bilim, mantıkla sınanır. Mutlak bilimin yalnızca bir cevabı vardır: evet veya hayır. Evet, evettir ve evet, hayır değildir; hayır, hayırdır ve hayır, evet değildir. Tan Malaka, bu noktada Arşimet ve Pisagor’dan birçok örnek verir.

Beşinci bölüme geçtiğimizde, diyalektiğe dair derin bilgiler ediniriz. Mutlak bilim yalnızca mantıkla sınanırken, göreceli bilim diyalektiğe ihtiyaç duyar. Georg Wilhelm Friedrich Hegel tarafından geliştirilen, Ludwig Feuerbach’ın aracılık ettiği, Karl Marx’ın tamama erdirdiği, son olarak Friedrich Engels’in neticelendirdiği diyalektikte, tez olarak bir öncülden, antitez olarak bu öncülün zıttında ve ikisinin sonucu olarak sentezden bahsedilir. Sosyal bilimler (sosyoloji, ekonomi, tarih, siyaset, psikoloji vb.) ve bunların tüm dalları gibi mutlak olmayan bilimlerde bu yöntem kullanılmalıdır.

Mantıktan farklı olarak, diyalektikte evet, hem evet demektir hem de hayır anlamına da gelebilir; hayır, hayır demektir ama aynı zamanda evet anlamına da gelebilir. Önceki bölümde Tan Malaka, mutlak bilimde mantığın uygulanmasını açıklamak için Pisagor ve Arşimet’in bahsini ettiği bilim ve matematik örneklerinden istifade ediyordu. Bu bölümde ise, göreceli bilimde diyalektiğin uygulanmasını açıklamak için Karl Marx’ın kitaplarında yazdığı tarihsel örnekleri ele alır.

Aynı bölümde, diyalektik üzerine oldukça uzun bir açıklamanın ardından, Tan Malaka, diyalektik materyalizmi gerçek bir örnek olarak açıklamaya devam eder. Diyalektik materyalizmle, Jayabaya’nın en az dört tahmininin yanlış olduğunu veya sadece hayal ürünü olduğunu kanıtlar. Jayabaya, on ikinci yüzyılda yaşamış, Hindu tanrısı Vişnu’nun bedenlenmiş hali olduğuna inanılan Cava kralıydı. Ne yazık ki, birçok Cava halkı hâlâ bu türden temelsiz fikirlere iman ediyor.

Jayabaya’daki idealizmin kökeni, Hindistan felsefesidir. Hindistan, kast temelli Hindu dininin doğduğu yerdir, ayrıca Adolf Hitler’in desteklediği Ari ırka vurgu yapar. Hitler, sadece Hinduizmi değil, aynı zamanda Hristiyanlığı ve İslam’ı da eleştirmiştir.

Karl Marx’ın maddiyatın ve fikirlerin toplum üzerindeki etkisine dair tezini açıklamak için Tan Malaka, sanat ve kültürü örnek olarak kullanır. Örneğin, Cava’daki Hinduizm öncesi toplumun sosyo-ekonomik koşulları, halk için bir eğlence biçimi olarak vayang kültürünün ortaya çıkmasına neden oldu. Daha sonra Hintliler Cava’ya geldiklerinde, Mahabharata gibi Hindu öykülerinin vayang eşliğinde sahnelenmesiyle kültürel etkileşim gerçekleşti. O dönemdeki sosyal koşullar nedeniyle dans ve şarkı gibi sanatlar da ortaya çıktı. Basit bir ifadeyle, “bilinç koşulları etkilemiyor, koşullar bilinci etkiliyor”du.

Altıncı bölümde düşünme metodolojisi bir kez daha aktarılır. Tan Malaka, niceliğin niteliğe dönüşümünü, olumsuzlamanın olumsuzlanmasını; tartışmayı, çelişkiyi, direnişi; dönüşümü, ters çevirmeyi, karşıt konumu; kıyaslamayı ve nedenselliği anlatır. Bunları, onlarca örnek ve İsviçreli bilim insanı Leonhard Euler’in çizimleriyle birlikte ayrıntılı olarak açıklar.

Önceki bölümlere kıyasla, Tan Malaka, bu bölümde metodolojik örnekler olarak birçok İslami konuya değinir. Allah’tan, Hz. Muhammed’den (sav), dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlardan, oruç tutmanın zorunluluğundan, sabrın ahlakından, faizin yasaklanmasından cehenneme kadar birçok konu başlığı Leonhard Euler tarzı çizimlerle aktarılan mantıksal çıkarımlar dâhilinde ele alınır. Belki de bazı gayrimüslim okurlar (ki Malaka, tıpkı Kur’an gibi onlara “kâfir” der) Madilog’u okurken rahatsız olabilirler. Çünkü mantığı açıklasa da, özellikle gayrimüslimler olmak üzere dine dolaylı olarak değinir.

Altıncı bölümde Tan Malaka, İslam’ı kabul ettiğini söyler. Ancak burada yanlış bir öncül iş başındadır. Malaka, Allah’ın birliğini kabul eder, ama Esmaül Hüsna’ya şüpheyle yaklaşır. Ona göre, her şeyi ve herkesi seven Allah’ın mahlûkatının cehenneme girmesine izin veremez. Bu çelişkili bir durumdur.

“Eğer Allah (cc), tek bir insanın bile cehennemin yakıcı ateşinde bir saniyeliğine yanmasına izin verirse, o vakit Allah artık merhametli değildir. Hele ki milyonlarca insanın yüzyıllarca yanmasına izin veriyorsa!” (s. 240)

Yukarıdaki alıntı, Tan Malaka’nın Esmaül Hüsna’ya dair şüphelerinin somut bir ifadesidir. Aslında Allah (cc), Resulullah (sav) doğmadan çok önce, Hz. Musa’nın (as) sorduğu bu soruyu cevaplamıştır.

Tan Malaka, düşünme yöntemleri hakkında birçok şey açıkladıktan sonra, bilimsel kanıt arayışındaki hatalara da açıklama getirir.

1. Bu noktada (halk tarafından genel olarak anlaşılanı) kanıt olarak sunarlar. Bu hatalıdır çünkü ilgili kanıt, önceden sınanmamıştır. Örnek olarak, din karşıtı inançları nedeniyle Kilise tarafından cezalandırılan astronomlar Galileo ve Kopernik verilebilir.

2. Kanıtlar yanlış yorumlanmaktadır. Bu, genellikle telkin yoluyla olur. İnsanlar, kişisel arzularına göre öznel olarak düşündükleri için somut kanıtlar bulanıklaşır. Tıpkı bir davada her iki taraftan gelen çelişkili ifadeler karşısında hâkimin kafasının karışmasında olduğu gibi.

3. Kusurlu kanıt oluşturma işlemi neticesinde yanlış sonuçlara varılır. Bu yanlışlar, genelde tümevarımsal analojilerin kullanımından kaynaklanır. Kullanılan analojiler genellikle hatalıdır. Hatalı bir analoji örneği olarak şu örnek verilebilir: Bir çiftçi, faizli borç (riba) veren bir Çinli tüccar tarafından zulüm görüyor. Bu nedenle çiftçi, tüm Çinlilerin tefeci olduğunu varsayıyor.

4. Üçüncü başlıktaki yanlış, bu sefer tümdengelimcilik üzerinden oluşur. Tümdengelimsel analojiye dair şu örnek verilebilir: Bung Karno bir başkandı, Bung Karno Cavalıydı, tüm Cavalılar başkandır.

5. Uygulamada hatalar yapılır. Örneğin, test aşamasında bir araştırmacı bir adımı atlarsa, sonraki adımlar da yanlış olur, ancak araştırmacı bunun farkında değildir. Bu nedenle, bu deneyden elde edilen kanıtlar, deney doğru bir şekilde yapılmış olsaydı elde edilecek kanıtlardan muhtemelen farklı olacaktır.

Tan Malaka, yedinci bölümün başında bir kez daha bize bilim anlatıyor. Atomlardan, bitkilerden, hayvanlardan, insanlardan, dünyadan, güneş sisteminden, bulutsulardan evrene kadar her şeyi derinlemesine, hesaplamalarla birlikte açıklıyor. Uzun uzun anlattıktan sonra, bu dünyanın ötesinde yaşam olasılığından bahsediyor. Ona göre, bilime dayanarak, eğer O2 ve H2O gibi yaşamı destekleyen maddeler dünyada mevcutsa, böyle bir yaşam mümkündür.

Dış dünyadaki yaşam söz konusu olduğunda, çok uzağa bakmamıza gerek yok. Malaka, güneş sistemimizdeki gezegenleri ele alır. Esasen, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün yukarıda bahsedilen maddelere sahip olsalar bile, insanlar, hayvanlar ve bitkiler gene de hayatta kalmakta zorlanırlardı. Çünkü çok yüksek sıcaklıklar bizi eritecek, çok düşük sıcaklıklar bizi donduracak, yetersiz yerçekimi bizi havada asılı kalmaya zorlayacak, aşırı yerçekimi hareket etmemizi engelleyecektir. Tan Malaka, düşüncelerinde fazlasıyla bilimsel olmasına rağmen, her şeyi bilmediğini açıkça dile getiren dürüstlüğüyle “Allah en iyisini bilir” der.

Bilim konusunu ele aldıktan sonra Tan Malaka, din konusuna geçer. Allah’ın Hz. Musa’ya (as) vahyettiği Tekvin Kitabı ile söze başlar. Tekvin Kitabı, Allah’ın dünyayı altı gün boyunca (ilahi zaman diliminde altı gün süresince) kademeli olarak yaratma sürecine ait olayları anlatır. Dünya, Mahadeva Ra’nın iddia ettiği gibi bir anda yaratılmamıştır. Kitap, göklerin ve nesnelerinin, denizlerin ve karanın, bitkilerin ve hayvanların, insanların yaratılışından, Âdem ve Havva’nın Şeytan’ın yılan kılığındaki baştan çıkarıcı tavrı sonucu yasak meyveyi yemeleri nedeniyle Cennet Bahçesi’nden/Aden’den kovulmalarına kadar olan süreci anlatır. Tekvin Kitabı’nı Yahudiler ve Hristiyanlar için sadece ezberden tercüme eden bir Müslüman olarak, tercümesinde herhangi bir hata varsa Yahudilerden ve Hristiyanlardan özür diler. Bununla birlikte, bilgili bir okur, onun Tekvin Kitabı’nın ana hatlarını sunma niyetinde olduğunu hemen anlar. Ne yazık ki Malaka, Tekvin Kitabı’nı Madilog üzerinden inceleyecek çalışmasını yazma imkânı bulamamıştır.

Tekvin Kitabı’nın ardından, Endonezya halkının yerel inançlarına (animizm-dinamizm-cinciliğe) geçiş yapılır. Tan Malaka’ya göre, Endonezya halkının uyguladığı animizm-dinamizm-cincilik, Hindistan tarafından kültürel olarak sömürgeleştirilmeden önce Burma (Myanmar), Siam (Tayland, Kamboçya ve Laos), Annam (Vietnam) ve diğer Malay-Moğol ülkelerinin halklarının yerel inançlarına fazlasıyla benzemektedir.

Ona göre, animizm/ölmüş ataların ruhlarına inanmak, aptallıktır, çünkü yaşayan insanlar, ölülerin ruhlarından tek bir hediye bile alamazlar. Dinamizm/kutsal olduğuna inanılan nesnelere inanmak da çok farklı değildir; aslında, yaşayan insanlar taptıkları cansız nesnelerden açıkça daha güçlüdür. Cincilik/astral varlıklara inanmak da her ikisine benzer. Malaka, insan doğasının iblislerin ve cinlerin doğasından daha üstün olduğuna inanır.

Tan Malaka, Endonezya’nın yerel inançlarını ele aldıktan hemen sonra, Madilog denilen, materyalizm, diyalektik ve mantığı içeren düşünce sistemi üzerinden Hinduizmi eleştirir. Ona göre, Brahmanizme dayanan Hindu idealist felsefesi, son derece bilim dışı ve irrasyoneldir. “Bir kez daha sizi uyarmalıyım ki, Madilog doğrudan Hindu idealist inançlarının açıklanmasına uygulanamaz.” (s. 402) Ayrıca Hinduizmdeki kast sistemini de eleştirir. Brahman (dini liderler) ve Ksatriya (asil ve memurlar) kastları baskıcı iken, Vaisya (tüccarlar), Sudra (işçiler), Pariya (kirli/saf olmayan insanlar) ve Dalit (insan olarak tanınmayanlar) isimli kastlar, Brahmana ve Ksatriya’nın baskısının kurbanlarıdır. Kitabın ikinci bölümünde de dile getirildiği biçimiyle, “İdealizm felsefesinin genellikle zalimlerce benimsendiği” yönündeki ifadesi doğru bir ifadedir.

Hindistan idealizmi, modern bilimsel mühendislik araçları yaratmada yenilik yapmaktan çok uzaktır; çünkü Hindistan öğretileri, bilimin ışığından çok “karanlığa” bağlıdır. Hint halkı, tarihsel materyalizme dayanan kendi uluslarının gerçek tarihine kıyasla, Mahabharata gibi mitolojik hikâyelere daha aşinadır. Bu durum, Cava’daki Hindu krallıklarının tarih yazımını da etkilemiştir. İlgili tarih yazımında saray merkezli, soyluluğu yücelten, mitlerle karışık anlatımlar yer almaktadır. Hindistan’ın mistisizmden arınmış tarihi, yereldeki Hintliler değil, ancak on dokuzuncu yüzyılda, Hindistan’a sömürgeci bir ulus olarak gelen İngiliz ulusuna mensup tarihçi H.G. Keene tarafından yazılmıştır. Özünde Hint felsefesi, Çin, Yunan, İslam ve Batı felsefesine kıyasla en ütopik olanıdır. Malaka’nın Hinduizm eleştirisi bu minvaldedir.

Brahmanların ezdiği toplumsal eşitsizliğin ortasında, Budizm ve Caynizm gibi öğretiler Hinduizme karşıt olarak ortaya çıktı. Budizm ve Caynizm, gerçekten de Hinduizmden daha rasyoneldir. Ancak bunu diyor olması Malaka’nın her iki öğretiyi de onayladığı anlamına gelmez. Tarihsel diyalektik materyalizm merceğinden bakıldığında, her iki öğreti de tarihin dinamiklerinde yalnızca olumsuzlamanın ürünleridir. Dahası, Budizm ve Caynizm, halen daha materyalist olarak tasnif edilmeye direnmektedir. Ona göre, Budizm de Brahman kastının sömürüsünü ortadan kaldırmada ve toplumsal adaleti temellendirmede başarısız olmuştur.

“Budizm gibi yalnızca idealizme dayalı anlayışlar, Hindistan’daki kast düzenini alt üst etmede güçsüz kalmıştır. Hindistan’da bulunan özgün materyalizm, nihayetinde Brahmanizm tarafından Brahman kastı dışındaki kastlar üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmek için benimsenmiştir.” (s. 444).

Hindistan halkının kaderi gerçekten talihsiz. Brahmanlar ve Kşatriyalar tarafından ezildiler ve ardından İngiliz İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirildiler. Sadece sınıf bilincine sahip gençlerinin İngiliz birliklerini kovma girişiminden sonra işgalden kurtuldular. Ancak ne yazık ki, İngiltere’den hukuken bağımsız olmalarına rağmen, özellikle de aşırı Hindu milliyetçisi BJP’nin (Hindistan Halk Partisi’nin) faşist lideri Narendra Modi tarafından yönetildikleri şu dönemde, fiilen kast sisteminden, irrasyonalizmden ve kapitalizmden kurtulamadılar.

Vakbondlar (sendikalar) veya politik dernekler, kast, din ve milliyet temelinde bölündüğü sürece, beden ve ruh için verilen tüm mücadeleler heba olacaktır.” (s. 445)

İbrahimî Dinlerin Eleştirisi

Tan Malaka, bölümün sonunda, Hindistan’da ortaya çıkan üç -izm’i (Hinduizm, Budizm ve Caynizm) yorumlar. Şimdi sıra, Madilog yöntemi kullanılarak analiz edilecek olan üç İbrahimî dine (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam) gelmiştir. Ona göre, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam aynı gövdenin ve aynı ruhun parçasıdır. Çünkü hepsi de Semitik halkların (Yahudiler ve Arapların) aklını ve bilgeliğini temel alır. Üç tek tanrılı dine yönelik bakış açısı, Hindistan’daki üç idealizme yönelik antipatik tutumun aksine, çok daha olumludur. Dahası, tarihsel olarak, üç Batı Asya/Ortadoğu dini, üç Hindistan inancından çok daha fazla arşivlenmiştir.

Tan Malaka, Yahudilikten başlayarak, İsrailoğullarının kutsal kitaplarından bahseder. Bu kutsal kitaplarda yer alan İbrahim, Musa, Davud ve Süleyman (as) peygamberlerin hikâyelerinden ahlaki örnekler alır. Örneğin, Musa (as), Mısır’daki ezilmiş İsrailoğulları kabilelerini bir araya getirmiş, onlara tevhidi öğretmiş, bu kabileleri Firavun’un zulmünden kurtarmıştır. Firavun sonunda Kızıldeniz’de boğulmuş, İsrailoğulları ise güvenli bir şekilde Filistin’e göç etmiştir. Ancak Musa’nın ölümünden sonra İsrailoğulları kendilerini birleştiren figürden mahrum kalmıştır. İsrailoğulları, ancak Davud (as) döneminde yeniden bir araya gelmiş, dev Golyat önderliğindeki Kenanlıları yenmiştir. Bundan sonra Davud’un oğlu Süleyman (as) İsrail kralı olmuştur. İsrail Krallığı, Süleyman’ın önderliğinde refahının zirvesine ulaşmıştır.

Bütün bu öğretiler, putları yok eden Hz. İbrahim’in (as) tek tanrı inancına dayanmaktadır. Sonunda, İsrail Krallığı’nın ihtişamı, Babil tarafından yenilgiye uğratılmasıyla sona erdi. Peki, Tanrı İsrailoğullarına yardım edemez miydi? Aslında, “burada suçlu olan, Tanrı’nın birliği anlayışı değildir! Yahudi halkının birliği güçlendirilmelidir. Bu birlik kesinlikle gereklidir, hatta Tanrı’nın birliğiyle birlik olunmalıdır.” (s. 458)

Şimdi de Hz. İsa (as) tarafından getirilen Hristiyanlığa geçelim. İsa, dünyaya halkının kurtarıcısı ve kefaretçisi olarak gönderildi. Ezilenlere adalet getirdi, keyfine göre halka zulmedenlere karşı çıktı, görevini başarıyla tamamladı. Kitab-ı Mukaddes’te kaydedildiği üzere, İsa’nın daha sonra Tanrı tarafından göğe yükseltildiğine inanılır. Başlangıçta sadece İsrailoğulları için tasarlanan İsa’nın öğretileri, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline geldi. Zamanla Hristiyanlık, Ortodoks, Katolik ve Protestan mezheplerine ayrıldı.

Ortaçağ Avrupa’sında Hristiyanlık, resmi din haline geldi ve liderleri burjuva savunucuları oldu. Sekülerlerden ateistlere kadar çeşitli muhalifler ortaya çıktı. Rönesans, kaçınılmaz hale geldi. 1789’da Fransa’da din ve devletin birbirinden ayrılmasıyla sonuçlanan devrimle süreç doruk noktasına ulaştı. Fransız Devrimi’nin ruhu diğer ülkelere yayıldı ve sonunda onlar da aynı yolu izlediler (Rusya ise 1917’ye kadar bunu yapmadı) ve Aydınlanma Çağı’na ulaşıldı, bu da modern çağa yol açtı. Hegel, Feuerbach, Marx ve diğerleri gibi felsefeciler doğdu.

“Hz. İsa’nın dirilip takipçilerine tekrar bir mesaj verdiği inancı, Madilog’un ilgilendiği alanın dışında olsa da, Hz. İsa’nın ilkelerinin ve tutumlarının sonsuza dek yaşamaya devam edeceğine dair görüşün mantıklı ve yerinde bir görüş olduğunu belirtmek gerek.” (s. 470)

Sonra sıra İslam’a, Tan Malaka’nın kendi dinine gelir. İlk olarak kendisinden ve son derece dindar ailesinden bahseder. Ailesi, onu çocukluğundan itibaren İslami ilimler konusunda eğitmiştir. Malaka, Kur’an ile Hadis’te uzmanlaşmıştır. Yurtiçi ve yurtdışı seyahatleri boyunca İslami literatürü okumaktan zevk almaya devam eder. Ancak o dönemde, Kautsky’nin Hristiyanlığın Temelleri gibi, İslam’ı tarihsel materyalist bir bakış açısıyla ele alan kitapların olmamasından biraz hayal kırıklığına uğrar.

Tan Malaka, Sünni, Şii, Mutezile, Vehhabi gibi İslam içindeki grupları tartışmaya başlar. Bunları, Hz. Muhammed’den (sav) sonraki sosyo-politik koşulların etkisiyle oluşan kültürel ürünler olarak görür. Örneğin, Sünni-Şii ayrılığı, Hz. Muhammed’in (sav) ölümünden sonra Müslüman ümmetinin liderliğinin kime ait olacağı konusundaki anlaşmazlıktan kaynaklanmıştır. Şiiler, halifelik makamının Ali ibn Ebu Talib’e verilmesi gerektiğine inanırlar, çünkü Ali, Peygamber’e çok yakın olan Beni Haşim kabilesinin bir üyesiydi. Öte yandan Sünniler, halifenin Beni Haşim kabilesinden olması gerekmediğine inanırlar; Ebubekir Sıddık (ra), müzakere yoluyla seçildiği için halifelik makamını hak etmiştir. Ancak, Ebubekir Ömer bin Hattab Faruk (ra) döneminde Ali, hâlâ her ikisine de biat etmektedir. Çatışma ancak Halife Osman bin Affan döneminde alevlenir. Sünni-Şii çatışması günümüze kadar devam etmiştir.

Bu arada, Mutezile, Emevi hanedanlığının başlangıcında, Tabiin döneminde ortaya çıktı. Mutezile başlangıçta, akılcılığı önceliki gören, hatta hocası Hasan Basri’ye karşı çıkan Vasil ibn Atha tarafından teşkil edildi. Bu hareket, daha sonra Abbasi hanedanlığı döneminde altın çağını yaşadı. Öte yandan, Muhammed ibn Abdülvahab tarafından başlatılan Vehhabi hareketi, ancak on sekizinci yüzyılda ortaya çıktı. İbn Teymiyye’nin gerici düşüncesinden etkilenen Hanbeli mezhebinin bir takipçisi olan Muhammed ibn Abdülvahab, sapkın olarak gördüğü tasavvufa karşı çıkan Vehhabiliği kurdu.

Tan Malaka, kitabında Hz. Muhammed’in (sav) örnek davranışlarını öven ifadelere yer verdi. İslam öncesi Arap toplumunun son derece barbar olduğunu, kabileler arası savaşların ve kadınlara yönelik şiddetin yaygın olduğunu söyleyen Malaka’ya göre, yetim olarak doğan, dedesi ve amcası tarafından büyütülen Muhammed ibn Abdullah’ın gelişiyle Araplar çok daha kültürlü hale geldiler, hatta önemli bir süre dünya medeniyetini şekillendirip etkilediler.

“Genç yaştan beri ben de karşılıklı çekişmeler ve karanlıklarla yüklü bir toplumun ortasında yoksulluğun çilesini çektim. Tıpkı Hz. Muhammed gibi, davranış ve görgü kurallarını ancak bu gibi durumlarda idrak edebilirsiniz. Elması çamura bulasanız da ona o çamur işlemez.” (s. 475)

Tan Malaka, son olarak Çin’e ait iki öğretiyi ele alır: Konfüçyüs’ün kurduğu Konfüçyüsçülük ile Lao Tzu’nun kurduğu Taoizm. Ona göre, her iki öğreti de din değil, yalnızca felsefe olarak adlandırılabilir. İkisinin de önemli bir tarihsel dinamiğe sahip olmadığı göz önüne alan Madilog, ilgili görüşleri sınırlı bir biçimde analiz eder.

Din konusunu anlattıktan sonra Tan Malaka, bize başka bir bilimsel formül aktarır. Burada farklı olarak, tarihsel diyalektik materyalizmi Görelilik Teorisi’ne uygular. Malaka’ya göre Görelilik Teorisi, Einstein tarafından birden ortaya atılmadı. Aksine, Einstein, Galileo, Newton, Maxwell ve Hertz’in katkılarıyla doruğa ulaşan uzun bir süreç işledi.

Son bölümde Tan Malaka, Müslüman âlim Harizmi’nin popüler kıldığı “0” (sıfır) sayısının büyüsünden bahseder. Başlangıçta değersiz olan bu en küçük sayı, birimleri onluklara, yüzlüklere, binliklere, milyonluklara, milyarlıklara, trilyonlara ve hatta katrilyonlara dönüştürebilmektedir.

Tan Malaka, 0 sayısından sonra ruh hakkında bir tartışma başlatır. Yüzyıllardır insanlar, “Ruh nedir?” sorusuna bir cevap bulmaya çalışmışlardır. Platon’a göre ruh ebedidir, Aristo ise ruhun bedenle birlikte öleceğini savunur, Hinduizme göre ruh, farklı bir fiziksel varlıkta yeniden doğacaktır, İslam ise ruhun bu dünyadan ahirete geçeceğine inanır. Materyalizme tek bir şey kesindir, o da ruh, bedenin yansımasıdır.

Tan Malaka, ruhun ardından inanç ve ahlaktan bahseder. İnanç ve ahlak değerlendirmesinde, ikiyüzlüleri “eleştirir”. Ona göre, ister inansın isterse inanmasın, insanlar ahlaklı olmalıdırlar. İsterseniz insanları cennete götürdüğünü iddia eden bir dini lider olun, kimseyi cehenneme sürüklemeyin; iyi yöneten bir lider olun, yanlış yola sapmayın; şifa veren bir doktor olun, kimseye zarar vermeyin; inşa eden bir mühendis olun, yıkmayın! Çünkü toplum, statünüze göre bir rol oynamanızı talep etmektedir.

Son bölümü Tan Malaka, “Sanat-Yanlışa Yönlendirme” olarak başlıklandırır. Burada sanatın yanlış yönlendirilmesinden bahsedilmemektedir. Sanatta insanı yanlışa sevk eden yaklaşımların kaynağını sorgular. Bu noktada bizi hayal kurmaya davet eder. Doğanın güzelliğinin ve içeriğinin tadını çıkararak dolaştığımızı, hatta teknolojinin inceliğini ve karmaşıklığını deneyimleyerek gezindiğimizi hayal etmemizi ister. Hem ilkel hem de modern insan, tek bir yasaya, doğa yasasına tabidir. “Beynimizin kökeni ve temeli her daim doğal yasadır.” (s. 560)

Sonsöz

Sonuç olarak bu kitap, bizim için çok iyi bir analitik araçtır. Okurlarına biraz tepeden konuşsa da, Tan Malaka’nın Madilog’daki fikirleri, bize bilimsel, eleştirel, ilerici ve yenilikçi düşünmeyi, salt ütopyalardan, dogmatik düşünceden, muhafazakâr doktrinlerden uzaklaşmayı ve gelişmeleri takip etmeyi öğretir. Endonezya’nın bağımsızlığından önce yazılmış olmasına rağmen, bu kitap, sadece Endonezya halkı için değil, tüm dünyadaki devrimciler için de oldukça önemlidir. Ancak öte yandan, kitapta yer alan bilim ve teknolojiye dair tespitlerin ve aktarımların güncel olmadığını söylemek gerekir. Zira günümüzde bilim, o zamana göre çok daha fazla ilerlemiştir.

Kitabın eksiklikleri arasında birkaç yazım hatası ve yanlış noktalama işaretleri bulunsa da bunların hiçbiri önemli bir sorun teşkil etmez. Ama öte yandan, kitapta çok fazla yabancı terim kullanıyor ki bu da benim gibi sıradan insanlar için metnin anlaşılmasını zorlaştıran bir özellik. Ayrıca yanlış anlaşılması halinde biraz tehlikeli bir çalışma, okurların ateizme kayma riski mevcut. Ancak Müslümanlar olarak, bunu dinimizden vazgeçmek yerine, kendimizi her türlü çok tanrıcılıktan uzaklaştırmamız gerektiğine dair bir hatırlatma olarak yorumlayabiliriz. Dahası, Tan Malaka laik bir isim olmasına rağmen, İslam’ı sadece bir aile dini olarak benimsemedi, dini bilinçli olarak seçti. Diğer dini metinlerden kapsamlı okumalar yaptı, ancak gene de İslam’ı dini olarak seçti. Ayrıca Komintern’in dördüncü kongresinde Pan-İslamcılığı savunan bir konuşma yaptı.

Madilog çerçevesinde dinin konumunu anlamak için takip eden çalışmaları olan Madilog’da İslam ve Madilog'da Hristiyanlık ve Yahudilik kitaplarının okunmasını şiddetle tavsiye ediyoruz.

Naufal Fauzan
11 Temmuz 2021
Kaynak

Komünizm ve Pan-İslamizm

Hz. Muhammed