11 Haziran 2026

Victoria Holmes

Victoria Holmes, Virginia’dan Harlem’e taşındı. Büyük Buhran’ın en yoğun döneminde orada büyüdü. Harlem’deki hayatı, ABD ve dünya genelinde süren adalet mücadelesince örüldü. Daha sonra Vicki Garvin olarak tanınan Victoria Holmes, tarihin en büyük ayaklanmalarından bazılarının içinde yer aldı. Ölene dek devrimci faaliyetlerine devam etti. O ait olduğu devrimci momentlerin her birini, tarih, siyaset ve adalet anlayışını güçlendirmek için kullandı. 

Sistematik eşitsizliğin detaylarını idrak etti. Her cephede adaletsizlikle mücadele eden yaratıcı stratejiler geliştirdi. farklı ülkelere yaptığı seyahatlerle siyahi Amerikalı radikallerle uluslararası devrimciler arasında dayanışmacı bağlar kurdu.

Vicki Garvin, 18 Aralık 1915’te Virginia’da doğdu. O dönemdeki birçok siyahi aile ve birey gibi, ailesi de Virginia’dan Harlem’e taşındı. Annesi varlıklı beyaz ailelere hizmet eden bir ev işçisi, babası ise sıvacıydı. Her iki ebeveyn de işlerinde derin bir ırkçılıkla karşı karşıya kaldı, özellikle babası, inşaat sendikalarındaki ırkçılık nedeniyle, adil iş fırsatlarından mahrum bırakıldı. Garvin, kendisi de yazları ailesinin gelirine destek olmak adına giyim sektöründe çalıştı. Garvin’in ailesi, Abyssinian Baptist Kilisesi’ne gidiyordu. Garvin de bu kiliseye bağlı, başında, ileride kongre üyesi olacak olan, solcu Adam Clayton Powell Jr.’ın yönettiği gençlik programının parçasıydı. 16 yaşında liseyi bitirdi. Sonra Hunter Koleji’nde siyaset bilimi bölümünden mezun oldu.

Vicki Garvin, hayatı boyunca siyahilerin yurttaşlık hakları ve işçi haklarının iç içe geçtiğini gördü. İlk protestosu, Adam Clayton Powell Jr.’ın 1939’da Dünya Fuarı sırasında siyahilerdeki işsizliği protesto etmek için Harlem’in 125. Caddesi’nde düzenlediği “Çalışamadığınız Yerden Alışveriş Yapmayın” protestosuydu. Garvin, örgütlü işçi hareketine olan ömür boyu bağlılığına 1936 yılında, Amerikan Barış ve Demokrasi Birliği’nde santral operatörü olarak çalışırken başladı. Endüstriyel Örgütler Kongresi’ne (CIO) bağlı ABD Büro Emekçileri ve Profesyonel İşçiler Sendikası’nın (UOPWA) aktif bir üyesiydi. İşyeri örgütlenmesinin gücünü bizzat deneyimledi.

Garvin, Marksist iktisat ve Marksizm-Leninizm çalışmalarını ilk olarak Smith College’da İktisat alanında yüksek lisans yaparken keşfetti. Bu keşif, işçi sınıfının sömürülmesini merkezine alan dünya siyaseti ve ekonomisine bakış açısını derinden etkiledi. Bu yeni dünya görüşünü ve UOPWA’den edindiği dersleri, bir sonraki görevi olan Ulusal Savaş Dönemi Çalışma Kurulu’na taşıdı. Burada bağımsız bir kurum içi sendika kurdu ve başkanlığını yaptı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Garvin, UOPWA’in ulusal araştırma direktörü olarak işçi hareketindeki çalışmalarına devam etti. Adil İstihdam Uygulamaları Komitesi’nin eş başkanlığını yaptı.

1947’de Garvin, hayatındaki önemli bir dönüm noktası olarak tanımladığı Komünist Parti’ye katıldı. Vicki Garvin, hem bir işçi örgütleyicisi hem de Soğuk Savaş politikalarının açık sözlü bir eleştirmeni olarak, hatta McCarthyizme bile meydan okuyarak, New York’taki siyahi solun merkezi figürlerinden biri oldu. Garvin’in sendikacılık dönemi, kırkların sonlarında CIO’nun anti-komünist tasfiyeleri sırasında sona erdi, ancak gidişi sessiz olmadı. Son CIO kongresinde Garvin, CIO liderliğini siyahi işçilerin hakları için mücadeleyi militan bir şekilde desteklememek ve Güney’de örgütlenmemekle suçlayan bir konuşma yaptı.

Garvin’in işçi sendikasından ihraç edilmesi aktivizmine ket vurmadı, bilâkis, bağlılığı daha da yoğunlaştı. Freedom gazetesinin kurucu yönetim kurulu üyesiydi. Burada Paul Robeson ile ömür boyu sürecek bir dostluk kurdu. Gazetenin ilk sayısında Garvin, Afrikalı-Amerikalı kadın işçiler hakkında bir makale yazdı. Amerika’nın demokrasi düzeyini sorgulayarak, Amerikan demokrasisinin başarısızlıklarının, “en kirli, en istenmeyen işlerde” çalışan ve hâlâ en düşük ücretleri alan, sendikalardan ve sendika liderliğinden dışlanan siyahi kadın işçilerin durumunda karşılık bulduğunu dile getirdi. İlerici sendikaları ve kadın örgütlerini bu eşitsizlikleri gidermeye ve sendikaların her düzeyinde siyahi kadınların liderliğini desteklemeye çağırdı.

Ellilerde Garvin’in aktivizmi, siyahilerin yurttaş hakları mücadelesi ve işçi sorunlarını giderek daha fazla bir araya getirdi. 1951 yılının büyük bir bölümünü Cincinnati’de ilk Ulusal Siyahi İşçi Konseyi (NNLC) kongresini organize etmekle geçirdi. Kongre, üçte biri kadın olmak üzere, bin delegeyi bir araya getirmek suretiyle epey başarılı oldu. Garvin, siyahi işçilerin yorulmak bilmez bir savunucuydu. Militan siyasi inançlarını açık yüreklilikle dile getirmeye devam etti. NNLC’nin ulusal başkan yardımcısı olarak, Sears-Roebuck mağazalarında siyahi kadınlar için sekreterlik ve satış elemanlığı pozisyonları elde etme konusunda örgütün ilk ulusal kampanyasına öncülük etti. Bu süre zarfında Paul Robeson, W. E. B. Du Bois, Thelma Dale ve Malcolm X ile de dostluklar kurdu. 1954’te, Robeson ve işçi örgütleyicisi Elizabeth Gurley Flynn ile birlikte, hapisteki Komünist Parti üyelerinin özgürlüğünü talep etmek için Union Square’deki 1 Mayıs mitinginde sahneye çıktı. 1956’daki AFL-CIO birleşme kongresinde NNLC üyeleriyle birlikte broşür dağıtarak, yeni kurulan örgütün CIO’nun siyahi işçilere verdiği desteği sürdürmesi gerektiğini savundu. Yaygın siyasi baskı, Garvin üzerinde büyük bir siyasi ve kişisel etki bıraktı. Ayrıca 1953’te Temsilciler Meclisi Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi (HUAC) huzurunda ifade vermeye çağrılması, gelecekteki iş imkânlarını sınırladı.

Garvin’in ABD’de yüzleştiği siyasi zulüm, onu yeni bir yuva, çalışan ve ezilen insanların özgürlüğü için mücadele etmenin yeni yollarını bulmaya zorladı. Siyahilerin özgürlük mücadelesindeki birçok arkadaşı gibi, Garvin de enternasyonalist bir işçi sınıfı bilincinin oluşmasını sağlayacak dayanışmacı bağların ve umudun Afrika’da belirdiğini gördü. Nijerya’ya taşındı, burada yeni sömürgeciliğin etkilerine bizzat tanık oldu. Nijerya’da iki yıl geçirdikten sonra tam ABD’ye dönmeyi planlarken ancak dostları W. E. B. Du Bois ve Shirley Graham Du Bois’u görmek için Gana’nın Accra şehrini ziyaret etti. Garvin, siyahi aydınların Gana’ya ve Kvame Nkruma’nın vizyonuna ilgi duyduğunu gördü ve Accra’da kalmaya karar verdi. Başlangıçta Maya Angelou ile aynı evde kaldı ve daha sonra Du Bois’un yanındaki bir eve taşındı. Amerika'yı terk etmiş olsa da, Vicki Garvin mücadeleyi hiçbir şekilde bırakmamıştı. Önemli uluslararası ilişkiler kurdu, devrimci tarihin ortasında yaşadı ve dünya sahnesinde önemli bir komünist lider haline geldi.

Malcolm X 1964’te Gana’ya geldiğinde, Vicki Garvin, ona “annelik” yaptı. Siyasi akıl hocası olarak bir dakika X’in yanından ayrılmayan Garvin, dünyanın dört bir yanındaki devrimcilerle bağ kurmasına yardımcı oldu. Garvin, Küba ve Cezayir büyükelçiliklerindeki yetkililer arasında onun için görüşmeler ayarladı, ayrıca onu Çin büyükelçisi Huang Hua ile tanıştırdı. Malcolm X’in Afrika turu, siyasi görüşlerinin ve siyahilerin özgürlük mücadelesinde enternasyonalizmin ve birliğin önemine dair bakış açısının evrimi için kritik öneme sahipti. Vicki Garvin, bu evrim sürecinin merkezinde duran isimdi.

Malcolm X’in Huang Hua ile görüşmesini organize ettikten sonra, büyükelçi Garvin’e Çin’i ziyaret etmesi için bir davet gönderdi. Garvin bu teklifi 1964’te kabul etti ve Şanghay’da İngilizce öğretmeni olarak Çin'deki görevine başladı. Çin’de Robert F. Williams ve Mabel Williams ile dostluk ve yoldaşlık kurdu. Peking Review dergisinin İngilizceye çevrilmesine yardımcı oldu ve Şanghay Yabancı Diller Enstitüsü’nde Afrika-Amerika tarihi üzerine dersler verdi. Mao Zedong, Martin Luther King Jr.’ın suikastından sonra “Afrikalı-Amerikalıların Şiddetli Baskıya Karşı Mücadelesine Destek” bildirisini yayınladığında, Garvin, öğrenciler tarafından bildirinin yayınlanması üzerine düzenlenen toplantıda milyonlarca insanın önünde konuşma yapmaya davet edildi. Bu anı, onu gözyaşlarına boğan bir “ayrıcalık” olarak tanımladı. Ülkede hissettiği ve gördüğü dayanışma nedeniyle Vicki Garvin, Çin’i “her yerde sömürülen ve ezilen, ortak noktaları çok fazla olan halklar için değerli bir kaynak” olarak nitelendirdi.

Çin’de geçirdiği altı yılın ardından Vicki Garvin, ABD’ye döndü. ABD Halkların Dostluğu Derneği tarafından yayınlanan New China dergisinin yayın kuruluna katılarak, siyasi aktivizmine devam etti. Çin’e birkaç kez daha seyahat etti, ayrıca Afrika ve Karayipler'e de birçok gezi yaptı. Birçok çevrede faaliyet yürüttü. Güney Afrika Irk Ayrımcılığına Karşı Kız Kardeşler (SASAA), Afrika Halkına Karşı Medya Saldırılarını Ortadan Kaldırma Komitesi (CEMOTAP), Adalet Yanlısı Siyahi İşçiler ve Anayasal Haklar Merkezi gibi örgütler içinde çalıştı.

ABD’ye döndükten sonra Garvin, çeşitli mücadelelerde genç aktivistlere paha biçilmez bir rehberlik sağladı. Kadınların eşit haklarına ve siyahilerin özgürleşmesine kendini adamış bir işçi lideri ve enternasyonalist olarak Garvin, üç kıtada süren toplumsal hareketlerde önemli bir stratejist, akıl hocası ve lider olarak hatırlanıyor. 2007’deki ölümünü duyuran bir açıklamada şunlar söyleniyordu:

“Hayattaki tabii ki iniş çıkışlar olacak, ancak yarışta zafer, kısa mesafe koşucularına değil, uzun mesafe koşucularına aittir. Her yerde şu haklı slogan yankılanıyor: Adalet yoksa barış da yok!”

Yoldaş Vicki Garvin işte böyle biriydi!

N. Liu
1 Şubat 2022
Kaynak

,

Bolşevik Devrimi ve Sömürge/Yarı Sömürge Halkları


Grigori Naumoviç Vaytinski [17 Nisan 1893 – 11 Haziran 1953], 1920 yılında Komintern tarafından Çin Cumhuriyeti’ne, Çen Dusio gibi önde gelen Çinli devrimcilerle temas kurmak ve Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kuruluşundan önce bir komünist parti için altyapı oluşturmak üzere gönderildi. Vaytinski, ÇKP’nin kuruluş sürecinin baş mimarı kabul edilir.

17 Nisan 1893 günü Nevel’de dünyaya gelen Vaytinski, 1913’te iş bulmak için ABD’ye gitti. Burada Amerika Sosyalist Partisi’ne katıldı. ABD ve Kanada’da beş yıl yaşadıktan sonra, 1918 baharında Rusya’ya döndü. Vladivostok’ta Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne katıldı. Rus iç savaşı süresince Uzak Doğu cephesinde çalıştı.

1920 yılında Sovyetler, Sibirya’da Komintern’e bağlı Uzak Doğu Bürosu’nu kurdu. Bu büro Çin ve bölgedeki diğer ülkelerde komünist partinin kuruluş sürecini yönetmekten sorumluydu. Büronun kurulmasından kısa bir süre sonra Vaytinski Çin’e gönderildi. Nisan 1920’de gazeteci kılığında (Vu Tingkang ismiyle) Pekin’e gitti.

Komintern’in Uzak Doğu Bürosu’nun ilk başkanı Grigori Naumoviç Vaytinski, aşağıdaki makalesinde, devrimin sekizinci yıl dönümü vesilesiyle, devrimin ve Sovyet diplomasisinin etkilerini değerlendiriyor.

* **

Varoluşunun sekizinci yılında, Bolşevik devriminin Doğu’nun ezilen halkları nezdinde sahip olduğu önem, her zamankinden daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor. On yıldan uzun bir süre önce dünya emperyalizmi tarafından parçalanan, nüfusu milyonları bulan Çin, devrimin sekizinci yılında, Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya ve diğer ülkelerin emperyalistlerinin müdahalesine direnmek için birleşen halkı ile birlikte büyük bir dirilişe şahitlik ediyor. Büyük kapitalist güçler, alenen, Çin’in emekçi kitlelerine karşı büyük bir saldırı başlattılar.

Şu anda Çinli halk kitlelerinin tek müttefiki, çıkarlarının tek savunucusu, Sovyet Cumhuriyetler Birliği’dir. Bu gerçek, Güney, Kuzey ve Orta Çin’in yanı sıra dış Çin halkları (Tibet, Çin Türkistanı ve dış Moğolistan) tarafından da bilinmektedir.

SSCB ve Çin Cumhuriyeti arasında imzalanan antlaşma, Çin halkına yeni devletin emperyalizm tarafından ezilen bir halkla ilişkilerinde gerçek ulusal eşitlik ruhuyla hareket ettiğini göstermiştir. Tüm ulusların emperyalistleri ve eski Çarlık hükümeti tarafından Çin’e şiddetle dayatılan köleleştirici antlaşmalar, Çin-Sovyet antlaşmasıyla Çin halkına ifşa edilmiş, emperyalizmin daha fazla nüfuz etmesinin Çin’i tehdit ettiği büyük tehlike açıkça ortaya çıkmıştır.

Çarlık hükümetinin Çin topraklarında kendi sokaklarına, kendi mahkemelerine, kendi ordularına ve kendi yasalarına sahip olmasına izin veren utanç verici ayrıcalıkları kesin olarak ortadan kaldıran antlaşmamız, Çin halkı arasında bir coşku dalgası uyandırdı; aynı zamanda bu ayrıcalıkları hâlâ kullanmaya devam eden emperyalistlere karşı bu halkın nefretini de yoğunlaştırdı.

Antlaşmayla Boxer İsyanı’ndan doğan tazminatın Rusya'ya düşen kısmının iptal edilmesi, emperyalistlerin 1900-1901 yıllarında Çin halkına karşı kazandığı zaferin bir işareti olarak Çin halkına dayattığı milyonlarca dolarlık yükün ortadan kaldırılması, Çinli kitleleri dünya proletaryasının devrimci hareketine yaklaştırmada büyük bir etkiye sahip olacaktır.

Çin halkı, Kızıl diplomasi ile dünya emperyalizmi arasındaki düelloyu Çin topraklarında anlamaya başlıyor. Çin’in kalbinde, Pekin’de, çetin bir mücadeleden sonra kızıl bayrak, emperyalistlerin kalesi olan elçilik bölgesinde nihayet dalgalandı. Pekin’deki emperyalistlerin bölgesini çevreleyen ve açıklıklarından Çin halkını acımasızca tehdit eden taş duvar, başlangıçta Çarlık hükümetinin imtiyaz bölgesinin bulunduğu yerde yıkıldı. Çin halkı, emperyalizmin kalesine girme imkânını güvence altına aldı. Burada, tüm Çin halkı tarafından onurlandırılan Lenin’in anıtı, Çin’in emekçi kitlelerine ilham kaynağı ve büyük Bolşevik devrimimizin sembolü olarak hizmet edecektir.

Çarlık hükümeti tarafından Çin halkını köleleştirmek amacıyla inşa edilen, daha sonra dünya emperyalizminin yağma seferlerinin ana yolu olarak hizmet veren Çin Doğu Demiryolu, nihayet emperyalistlerin elinden kurtarıldı. Bundan böyle Çin’in ezilen kitlelerine yardım etmek için yürüyen muzaffer proletaryanın ana yolu olarak hizmet edecektir.

Asya’nın diğer ucunda, bağımsızlığı için kahramanca savaşan ve ortaçağ feodalizminin kalıntılarından kurtulmak için umutsuzca mücadele eden küçük Afganistan ülkesi, SSCB’de, İngiliz emperyalizminin saldırganlığına karşı onu savunmaya hazır güvenilir bir müttefik ve yoldaş buluyor. Afganistan tahtını hedefleyen Prens Kerim Han’ın önderliğindeki “işçi hükümeti”nin başlattığı, onun tarafından desteklenen ayaklanmalar, Afgan halkını, uzun yıllardır Afganistan halkının feodalizmin ve yabancı müdahalesinin zincirlerinden kurtulmasına yardımcı olma konusundaki samimi arzusunu kanıtlamış olan Sovyet Cumhuriyetleri Birliği ile daha fazla birleştiriyor.

Kartalların cüretkarlığıyla Hindu Kuş’u aşarak Afganistan’a giren kızıl pilotların uçuşu, zafer kazanmış proletaryanın emperyalizme karşı mücadelelerinde Doğu’nun ezilen halklarına vermeye hazır olduğu yardımın sembolü niteliğindedir.

Bizim 1905 devrimimizin itici güç olarak etkide bulunduğu 1908 devrimini yaşayan, dünya savaşından sonra emperyalistlerin müdahalesi sebebiyle acı çekmiş ve Ankara merkezli mücadelesiyle Türkiye’nin bağımsızlığı için savaşmış olan Türkiye halkı, mücadelesinin her aşamasında SSCB’de güvenilir bir müttefik ve dost bulmuştur.

Sovyet diplomasisinin yardımıyla ve Sovyetler’in Yakın Doğu meselelerindeki kararlı politikası sayesinde, Türk halkı, Lozan Konferansı’nda bağımsızlığını korumayı başardı. Türk halkı, hem siyasi bağımsızlık mücadelesinde hem de gelecekteki ekonomik bağımsızlık mücadelesinde tek dostunun Sovyet Cumhuriyetler Birliği olduğunu biliyor.

Uzun yıllar boyunca İngiltere ve Çarlık Rusyası’nın emperyalist güçlerinin avı olan komşumuz İran, devrimden bu yana ulusal bağımsızlık yoluna girmiştir. Şu anda, İkinci Enternasyonal bayrağıyla desteklenen İngiliz emperyalizmi, İran’ın ulusal devrimci hareketinin lideri ve bağımsızlığı sağlamayı başaran Rıza Han’ı devirmek amacıyla güney İran’da ayaklanmaları kışkırtırken, Sovyetler Birliği’nin muazzam etkisi, İngiliz yağma planlarının parçalandığı bir duvar teşkil etmektedir.

Hindistan’ın milyonlarca emekçisi, devrimden bu yana İngiliz zalimlerine karşı verdikleri mücadelede yalnız olmadıklarını anladı. Kuzeyde güçlü bir gücün ortaya çıktığını ve olgunlaştığını, yenilmez zannedilen İngiliz emperyalizminin bile kalbine korku salabilecek bir gücün var olduğunu artık biliyorlar. Hindistan’ın emekçileri, Sovyetler ülkesinin tek gerçek ve özverili müttefikleri olduğunu biliyorlar.

Bu nedenle, 1921’deki sendika kongresinde Hint proletaryasının Sovyet Rusya’nın işçi ve köylüleriyle kardeşçe dayanışmasını ilan etmesi şaşırtıcı değildir. Bu nedenle, Lenin’in ölümünde Hindistan’ın ezilen kitlelerinin, dünyanın emekçi kitlelerinin yas tutmasına da kimse şaşırmasın.

Dolayısıyla, İngiliz burjuvazisinin Sovyetler’e karşı duyduğu kör nefretin onları Sovyet Rusya ile yapılan anlaşmayı bozmaya itmesi ve Hintli devrimcilerin Sovyetler Birliği’ni İngiliz emperyalistlerinin saldırılarına karşı savunması şaşırtıcı değildir. Bombay Chronicle gibi burjuva Hint gazeteleri bile bu gerçeği kabul etmek zorunda kalmaktadır.

Devrim fikri, Yakın, Orta ve Uzak Doğu’nun en geri kalmış ve ezilmiş halkları için bile giderek daha tanıdık hale geliyor.

15 milyonluk nüfusa sahip Kore, Japon emperyalizminin demir pençeleri altında mücadele ederken, 1919’dan beri devrimin etkisiyle kahramanca özgürleşme girişimlerinde bulundu. Batıdan, Amur ve deniz kıyısı bölgelerinden gelen devrimci bir dalganın etkisi altında kaldı.

Sovyetler Birliği’nden tüm dünyaya yayılan “Çin’den elinizi çekin” çığlığı, şüphesiz kaderi Çin ile yakından bağlantılı olan ezilmiş Kore’de de karşılık bulacak, Kore’nin kurtuluşu hareketine daha da büyük bir ivme kazandıracaktır.

Emperyalist ordularla eşitsiz bir düelloda savaşan, mücadelelerinde tek dostları ve koruyucuları olduklarını düşünen Arap ve Afrika kolonilerinin halkları, gözlerini giderek daha çok Sovyet Cumhuriyetleri’ne çeviriyorlar.

Bu halklar Moskova’ya uzanan yolu buldular. Devrimin sekizinci yıl dönümünde Arabistan temsilcileri, Doğu halklarının ölümcül düşmanı olan Çarlık Rusyası ve uluslararası kapitalizme karşı işçi sınıfının zaferini bizimle birlikte kutlayabilecekler. İnsanlığın ezilen kesimlerinin giderek daha büyük bölümleri, Bolşevik devriminin bayrağı altında yürüyor. Zulme karşı mücadelenin tüm biçimleri devrimin büyük fikrine bağlanıyor. İster kapitalist ülkelerdeki devrimci proletaryanın mücadelesi, ister bağımlı halkların ulusal kurtuluş hareketi, ister teokrasiye, dini baskılara karşı mücadele olsun, bunlar, dünya proletaryasının öncüsü olan Sovyet Cumhuriyetler Birliği’nin mücadelesiyle özdeşleştiriliyor.

Grigori Vaytinski
7 Kasım 1925
Kaynak

,

En Kötü Dünya Kupası



2018 yılında ABD (Kanada ve Meksika ile birlikte) FIFA Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmak üzere seçildi. Oysa bu, zaten başlı başına berbat bir fikirdi. 2018 yılında başta Donald Trump vardı ve dünya kupası adaylığının görüşüldüğü dönemde ABD Yüksek Mahkemesi’nce onaylanan “Müslüman Yasağı” başlıklı kararnameyi imzalamıştı. Elde bu dünya kupasının ABD’ye verilmesinin kötü bir fikir olduğuna dair işaretler vardı, buna rağmen FIFA, dünya kupasını düzenleme hakkını ABD’ye verdi. İşte sonuç bu. 2026 Dünya Kupası, daha başlamadan değersizleşti, anlamını yitirdi.

Turnuva öncesinde ABD, İran milli takımının antrenman yaptığı Azadi Stadyumu’nu bombaladı. İran takımının Amerika’da bir gece kalmasına yasak getirdi, birçok İranlı personel ve gazetecinin ülkeye girişine mani oldu. Bu düşmanlık, sadece İran’ı hedef almıyor. Elemelere katılan ülkelerden birçok taraftarın vizeleri iptal edildi, dünyanın dört bir yanından birçok kişinin ülkeye girişine izin verilmiyor. Sadece taraftarlar değil, takım üyeleri, personel ve hakemler de aynı durumda. Bu, bir dünya kupası değil, hatta bir Kuzey Amerika Kupası bile değil. Bu, tüm acımasızlığı, düşmanca tutumu ve insafsızlığı ile “Amerika’nın kupası”.

Bu kupa, Amerika’nın Filistin’de soykırım uyguladığı, Küba’yı açlıktan ölmenin eşiğine getirme amaçlı kuşatma siyasetini devreye soktuğu, İran’da okul çocuklarını katlettiği, Venezuela Devlet Başkanı’nı ülkeden kaçırdığı, Suriye’de Kaide rejimi tesis ettiği, sayısız başka vahşete imza attığı dönemde düzenleniyor. Bugünlerde yasadışı göçmen olarak görülen, toplama kamplarına mahkûm edilen Kuzey Amerika yerlilerinden çaldıkları topraklarda top koşturulacak. En iyi günlerinde bile en büyük hapishane nüfusuna sahip olan ABD, nedense, Kansas şehrinde bir de “Dünya Kupası Hapishanesi” inşa etmek için çalışma yürütüyor. Kendi halklarının konuşma özgürlüğünü ortadan kaldıran Amerika, bu kısıtlamaları ziyaretçilere de tatbik ediyor. Bugünün ABD’si, 1936 Olimpiyatları’na ev sahipliği yaptıklarında Nazilerin yaptığından çok daha fazla ihlalin altına imza attı, atmaya da devam ediyor. Peki asıl rezillik nerede?

Alın size rezilliğin daniskası.

Taraftarlara Karşı Tutum

Dünya Kupası, adından da anlaşılacağı üzere, dünyanın savaştan başka bir şey için bir araya geldiği bir an olabilmeli. Ama şu anda “Amerika”nın yaptığı tek şey, savaş. Dünya Kupası da bu konuda istisnai bir yere sahip değil. Dünya Kupası, artık imparatorluğun kendini aşağılama ayini, ölmekte olan haliyle artık kontrol edemediği bir dünyaya karşı öfkesini kustuğu bir yer haline geldi. Bunların hiçbiri normal değil. Hatta, çok eski zamanlardan beri var olan normları ihlal ediyor.

Brezilya, 2014’te dünya kupasına ev sahipliği yaptığında, “vize ve çalışma izinlerinden toplumsal kampanyalara ve ceza hükümlerine kadar her şeyi kapsayan” 900 sayfalık bir Genel Dünya Kupası Kanunu çıkartmıştı. Rusya, 2018 dünya kupasına ev sahipliği yaptığında ise meclis, FAN ID (taraftar kimliği) sahiplerine yılın geri kalanında vizesiz giriş hakkı tanımıştı. 2022’de maçlara girişi epey kolay kılan Katar, maç bileti olan veya sadece konaklama belgesi bulunan kişilere Hayye Kartı vermişti. Bu karta sahip olanlar, toplu taşıma hizmetlerinden de istifade edebiliyorlardı.

Daha da geriye gidersek, İngiltere, 1966’da Kuzey Kore takımına vize vermeyi reddetmeyi düşündüğü günlerde yapılan iç yazışmada FIFA, “herhangi bir takımın finallere katılma hakkını kazanması durumunda kendisine vize verilmezse, finallerin başka bir yerde yapılacağını Futbol Federasyonu’na (FA) çok açık bir şekilde belirtmiştir” denilmekteydi. Daha yakın bir örnek olarak, Endonezya, 2023’te “İsrail”in 17 yaş altı takımına vize vermeyi reddettiğinde, FIFA, Filistin takımının üyelerini öldüren “İsrail” karşısında Endonezya’nın doğru olanı yapmış olmasına rağmen, 20 Yaş Altı Dünya Kupası’nı tamamen başka bir yere taşıdı. Orada nedense ilkeler konuşmuştu, ama bugün sadece “beyazlar üstündür” diyen ilkenin konuştuğunu görüyoruz.

“Amerika”, çalınmış topraklara girişle ilgili olarak gündeme getirdiği acımasız vize düzenlemelerini asla gevşetmedi, yerlilere yönelik Gestapo tarzı baskınlarına asla son vermedi. Naziler bile oyunlar sırasında kuralları biraz esnetmişti, ama savaştan zaferle çıkan Naziler, yani “Amerikalılar” zerre yumuşamadılar. Trump’ın “Amerika”sı, Müslüman yasağıyla ilgili tartışmaların yaşandığı sırada oyunlara ev sahipliği yapma hakkını kazandı. Aynı “Amerika”, birçok Faslıya vize vermedi. Ne var ki bu tutum, sadece Müslümanlarla sınırlı değil. Birçok İngiliz (İskoç) taraftarının da vizesine onay verilmedi. Şimdi “Amerika”nın ülkeye girmeden önce insanların sosyal medyalarını incelemediğini kim söyleyebilir!

Haiti, İran, Senegal ve Fildişi Sahili’nden gelecek taraftarlara ziyaretçi vizesi verilmemesi gayet doğal. Mayıs ayına dek Cezayir, Yeşil Burun Adaları, Fildişi Sahili, Senegal ve Tunus’tan gelecek taraftarlar, 15.000 dolar ödemek zorunda. Normalde birçok ülkenin yurttaşının yaptıkları vize başvurularının reddedilme oranı, yüzde 40’ın üzerinde. Bu arada, İran’a (FIFA kuralları gereği!) tahsis edilen yüzde 8’lik bilet kontenjanı, Amerika tarafından tümüyle iptal edildi.

FIFA'nın korkak (ve kel) başkanı Gianni Infantino, 2017’de Dünya Kupası’na ev sahipliği yapma hakkını vermeden önce sarf ettiği, “Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanan takımların ülkeye giriş hakkına sahip olması gerekir, aksi takdirde Dünya Kupası olmaz. Bu çok açık” sözünü bizzat yedi.

Bu sorunlarla uğraşması gereken, FIFA. Oysa FIFA, asıl sorunun bir parçası. Diğer tüm uluslararası kurumlar gibi FIFA’nın da Beyazların İmparatorluğu’nun bir parçası olduğu net bir biçimde görüldü. Filistinli sporcuların birçoğunun katledildiği, Gazze’deki tüm tesislerin yıkıldığı, genel manada bir soykırımın uygulandığı koşullarda FIFA, Trump’a barış ödülü verdi. Nazi oyunları oynarsan, Nazi ödülleri kazanırsın.

Bu, gelmiş geçmiş en kötü Dünya Kupası. Ülkeye alınmayan insanlarla dayanışma içine girmek ve onu boykot etmek gerek. “Amerika”, sadece taraftarlara değil, futbolculara, hakemlere, dünyadaki herkese saldırıyor. Bu adaletsiz kupada herkes hedef alınıyor.


Takımlar, Hakemler ve Taraftarlar Oyuna Dezavantaj

lı Başlıyor

Dünya Kupası’na katılmalarına izin verilmeyenler, sadece taraftarlar değil, takımlar da ülkeye sokulmuyor. İsviçre’nin yıldız forveti Breel Embolo’ya vize verilmedi. Futbolcu, takımla seyahat edemedi (ne tesadüftür ki kendisi siyahi!). Vizesi büyük bir tartışmanın ardından onaylandı, ancak bu durum, oyuna hilafına olacak sonuçlar doğurdu. Güney Afrika takımının tamamının seyahati vize sorunları nedeniyle geç gerçekleşti. Böylelikle takım, daha baştan kupa sürecine dezavantajlı başlamış oldu. Aynı durum, Faslı futbolcu Zekeriya Vahdi’nin de başına geldi. Iraklı forvet Eymen Hüseyin, yedi saat gözaltında kaldı. Sorgulandı. Bu korkunç örnekler, bir şekilde “çözüme kavuşturuldu” ama şimdiden takımların ve futbolcuların rekabet sürecince olumsuz yönde etkilenmelerine neden oldu.

Daha fazla örnek vermek gerekirse, Senegal takımının uçağı havalimanına indikten hemen sonra ekip daha pistte vücut aramasına tabi tutuldu. Özbekistan takımı ise daha önce gümrükten geçmiş olmalarına rağmen, otobüsten indiklerinde tek tek, sıkı bir şekilde arandı. Bu gözdağı verme yöntemi, Hitler’i bile gururlandıracak ölçüde, alenen ırkçı. Gerçi o bile 1936’da bunu yapmaya ar etmişti. Ah, şu beyazlar ne kadar da zelil olmuşlar!

Elbette en vahim örnek, İran takımı. “Amerika”, sadece antrenman tesislerinden birini bombalamakla kalmadı, bugün aynı zamanda maçlardan sonra uyumalarına bile izin vermiyor. Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum'un aktardığına göre “ABD, İran milli takımının ülkede kalmasını istemiyor.” FIFA da bu işin içinde. Trump’ın İranlı oyuncuların “hayatını ve güvenliğini” güvence altına alamayacağını söylemesinden sonra bile (sanki önemsiyorlarmış gibi!), maçlarını Meksika’ya taşıma taleplerini reddetti. Bu yüzden takım, maçlardan önce ve sonra ülkeye giriş çıkış yapmak zorunda kalacak, bu da onları fiziksel olarak büyük bir dezavantaja sokacak. Ev sahibi ülkelerden kaynaklanan fiziksel tehlikelerden bahsetmiyorum bile. Bu arada, antrenörler de dâhil olmak üzere İranlı personele ve gazetecilere vize verilmedi.

Bu rezilliklerin dibi yok. “Amerika”, FIFA hakemlerini bile reddetti! Somalili hakem Ömer Abdülkadir Artan, Miami Havaalanı’na sokulmadı. FIFA, o noktada tüm korkaklığıyla şu açıklamayı yaptı: “FIFA, vize değerlendirmeleri de dâhil olmak üzere ev sahibi ülkenin göçmenlik süreçlerine müdahele etmez.” Oysa yalan söylüyordu. Mevzuatı bizzat değiştirdiler ama bu değişiklik, tabii ki “Amerika”yı kapsamıyordu. Ayrıca ortada, bu hakemi Meksika veya Kanada’daki maçlara kaydırdıklarına dair de bir rapor yok. Bugün FIFA, kendi insanlarına bile sahip çıkmıyor.

Takımların Hal-i Pür Melâli

Bu kupada daha henüz topa vurulmuş değil, rezillik diz boyu. İngiltere kampının yakınlarında bir okulda silahlı saldırı oldu, ki zaten ülkede neredeyse her gün silahlı saldırı gerçekleşiyor. Asıl, yaşanmaması anormal! İsviçre kampını yılanlar bastı, Senegal takımının antrenman sahasında topun yerde sekmediği görüldü, Japonya berbat tesisler nedeniyle mekân değiştirmek zorunda kaldı.

“Amerika”, seyahat etmek için güvenli veya düzgün bir yer değil. Bu gerçeği tüm dünya biliyor. Wall Street Journal’ın haberinde şu söyleniyor: “Dünya Kupası bu hafta başlıyor. ABD otelleri pek rağbet görmüyor. Misafir çekme konusunda son sırada. Kanada ve Meksika’daki otel rezervasyonları, San Fransisko hariç tüm Amerikan şehirlerini geride bırakıyor.” Bir koloni olarak “Amerika”, sonuna yaklaşan bir piramit şemasından başka bir şey değil, her şey bir aldatmaca, Dünya Kupası da öyle. Biletler 20.000 dolardan fazla (bazıları bir milyon doların üzerinde) fiyata satılıyor. Peki ama bilete talep var mı? Satın alabilseniz bile, dünya kupasını yerinde izlemeniz mümkün değil.

FIFA, bu hilekarlığın bir parçası olarak, kendi karaborsa platformunu kurdu, ancak burada da işler iyi gitmiyor. Biletin yeniden satılması ile birlikte fiyat yüzde 26 oranında azalmasına rağmen (misal) ABD-Paraguay maçının ortalama bilet fiyatı 800 dolara düşüyor, elde hâlâ 4400 bilet var çünkü onları kimse almıyor. Buna karşılık, Meksika’nın kendi sahasında oynacağı maçın biletleri neredeyse tükendi. Elde sadece 300 bilet kaldı. Financial Times’ın haberine göre, “Taraftar grupları, bu yazki Dünya Kupası’nda bir takımı desteklemenin maliyetinin dört yıl öncesine göre beş kat daha yüksek olacağını tahmin ediyor.” Tüm açgözlülüklerine rağmen, bu Dünya Kupası’nda maçlar muhtemelen boş koltuklara oynanacak. Hatta zaten öyle olmalı. Kupa organizasyonunun her noktasından berbat bir koku yükseliyor. Bu Dünya Kupası, zaten yolsuzluk, ırkçılık ve açgözlülüğün yuva yaptığı bir yer. Pek rağbet görecekmiş gibi görünmüyor.

Vitrin: Gösterilerin Sonu

Elemeleri geçememesine rağmen Katar Dünya Kupası’na katılmayacağını söyleyen Norveç ve ağızlarını elleriyle kapatıp gökkuşağı renkli Rolex saatler takan Almanya gibi ikiyüzlü ülkeler, Katar konusunda büyük bir yaygara koparmışlardı, ama şimdi hiçbir şey söylemiyorlar. Takımların ve hakemlerin bile özgürce seyahat edemedikleri, herkesin sosyal medyasının, şu anda devam eden soykırım konusunda konuşup konuşmadıklarına bakılarak incelendiği bir kupa hakkında tek laf etmiyorlar. Katar’ı protesto eden aynı gazeteciler ve yetkililer dut yemiş bülbüle döndüler, çünkü geriye dönüp bakıldığında yaptıkları şey ırkçılıktan başka bir şey değildi. Bu sahtekâr ülkeler, sahtekâr kurumlar, sahtekâr gazeteciler, cümlesi, Beyaz İmparatorluğu’nun parçası. Hepsi de FIFA’nın yalancı beynelmilelliğine cuk diye oturan bir sürü sahte bayraktan başka bir şey değil. Bu kupa, bu yüzyıldaki birçok olay gibi, perde gerisindeki Beyazların İmparatorluğu’nu ifşa ediyor, onun iğrençliğini ve rezilliğini cümle âleme gösteriyor.

Dünya Kupası, ev sahibi ülke için bir vitrin olmalı, 2026 Kupası da öyle. Bu, kötü bir ülkede düzenlenen berbat bir Dünya Kupası. Maya Angelou’nun da dediği gibi, “Birisi size kim ve ne olduğunu söylediğinde, ona ilk seferde inanın.” FIFA, “Müslüman Yasağı” kararnamesinin çıkartıldığı günden beri “Amerika”nın Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmak için hiç de uygun bir aday olmadığını görüyor olmalıydı, oysa gerçeklere gözlerini kapattılar, yollarına devam ettiler, çünkü FIFA’nın başındaki isimler de kupaya uygun kişiler değil.

FIFA’nın açıkça korkak ve yozlaşmış olduğu ortada, hiçbir ülke, sesini çıkarmaya cesaret edemiyor, beyaz gazeteciler bu olayları, tarihsel olarak Nazilerden daha kötü olan bir ev sahibi ülkenin ürettiği sonuçlardan ziyade, bir anormallik olarak ele alıyorlar. “Amerika”, düşmanca bir tavır sergileyen Dünya Kupası pratiği ile kim olduğunu cümle âleme gösteriyor. Bu yaptıklarının bir sonucu olacak. Çin’in düzenlediği olimpiyatlar, dünya için düzenlenmiş bir “açılış” partisi gibiyken, bu kupa, “Amerika”nın “parti sona erdi” mesajı. Gerçekten de topu alıp eve gitmeye çalışıyorlar. Komik olan şu ki, esasında bu “Amerikalılar” futbolu bile sevmiyorlar. Sevmediklerini her hareketleriyle gösteriyorlar.

Indrajit Samarajiva
9 Haziran 2026
Kaynak

10 Haziran 2026

,

Hazar Bölgesi ve İran’ın Sömürgecilik Eliyle Geri Bıraktırılması

Cengeli Hareketi, 1906 ile 1909 yılları arasında İran’ın mutlak monarşiyi anayasal bir sisteme dönüştürmesini sağlayan anayasacı hareketin ilk doğrudan uzantısıydı. Hareketi, zayıf ve güçlü yönlerini anlamak için, bu değişime zemin hazırlayan İran’ın modern tarihinin kimi özelliklerini bilmek gerekiyor. Bu bölüm, meşruti monarşinin kurulmasına, onu koruma mücadelesine ve yabancı baskı altında yenilgisine yol açan önemli olayları kısaca ele almaktadır. Ardından Hazar kıyısındaki anayasacı devrimin tarihine ilişkin bir görüş aktarılmaktadır.

Kaçarlar ve İran’ın Meşruti Monarşiye Uzanan Yolu

Fransız Devrimi döneminde Kaçar hanedanının ortaya çıkışı, politik sükuneti veya ekonomik refahı geri getirmedi. Kaçarlar iktidara, İran’ın Safevi yönetimi ve Nadir Şah eliyle yüzleştiği çöküşün sonucunda ülkeyi harap eden Afgan istilasından sonra geldiler.[1] Nadir Şah’ın Afgan istilacılarını yenmesinin ardından Persler Hindistan’ı işgal ettiler. Bu seferler, nüfusun üretim yapan kesimleri, yani bu çatışmaların ekonomik ve insani yükünü omuzlayan köylüler, kabileler ve kentli zanaatkârlar üzerinde yıkıcı bir etkiye sahipti.[2] Tamamen çatışmalardan arınmış olmayan Zend dönemi[3] politik düzeni ve ekonomik normalliği yeniden tesis edecek kadar uzun seyretmedi. Bu dönem, Kaçar kabilelerinin Zend hanedanlığının kurucusu Kerim Han’ın savaşçı soyundan gelenlere karşı elde ettikleri zaferle neticelendi.[4]

Ancak yeni hanedanlık, içteki güçlüklerin yanında, kısa süre sonra sömürgeci yayılmacılıktan kaynaklanan daha büyük tehditlerle karşı karşıya kaldı. Bu tehdidin sonuçları, kaçınılmaz olarak yıkıcı ve uzun vadeli oldu.

1813 ve 1828’de sonuçlanan yayılmacı Rus İmparatorluğu ile yapılan iki savaş, Rusya’nın Pers’in Kafkas eyaletlerini ilhak etmesine yol açtı. Dahası, Kaçarlar tarafından imzalanan antlaşmalar, Rusya’ya geniş kapsamlı sosyoekonomik sonuçlar doğuracak tavizler verdi. Herat savaşı sonrasında güneyde de İngilizlere benzer imtiyazlar verildi.[5] Bu imtiyazlar nedeniyle İranlı tüccarlar, hem iç hem de dış ticaretteki hâkim konumlarını yitirdiler. İran malları, yavaş yavaş yerlerini endüstrinin ürettiği yabancı mallara bıraktı. İran’ın geleneksel sanayii mahvoldu. İran’da modern sanayi yaratma girişimleri Avrupalı tüccarların damping uygulamalarıyla engellendi. Tüccarlar, askeri veya sivil bürokratlar gibi zengin İranlılar, fonlara çok ihtiyaç duyan müflis devlet eliyle satılan tarım arazilerini hızla satın aldılar.[6]

Kafkas eyaletlerinin ellerindeki zenginliği yitirmeleri sebebiyle İran hazinesi küçüldü. Buna ek olarak, antlaşma imtiyazları, özellikle ülkenin iç üretiminin tükenmesinden ve tüccarların ticaret üzerindeki kontrolünü kaybetmesinden sonra, devlet vergi gelirlerini azalttı. Tüccarların tarım arazilerini ele geçirmesi, İran’ın sanayileşmesini engelleme yönündeki sömürge politikasıyla örtüşüyordu. Bir yandan Rus egemenliği altındaki Kafkasya ve Orta Asya, diğer yandan İngiliz Hindistanı arasında bir tampon devlet olarak İran, gelişmemişliği veya durgunluk hali ile iki rakibi birbirine karşı korudu. Bir “yarı sömürge” olarak İran, Hindistan ve Çin gibi sömürgelerin aksine, sömürge yönetiminin sorunsuz işleyişi için gereken asgari gelişmişlik düzeyine ulaşmaktan alıkonulmasıyla özel bir konum kazandı. Böylece, jeopolitik tampon rolü, eskinin tarımsal üretiminin ve bir zamanlar gelişen kent el sanatlarının yıkım sürecini hızlandırdı. Sömürgeci güçlerin ihtiyaçlarını karşılamak için İran, bir yandan alıcı pazarı, diğer yandan da hammadde üreticisi haline geldi. Böylece, ülkenin geri kalmışlığı, vahim politik ve teorik sonuçlara yol açtı.[7]

İranlı tüccarların statü kaybı, kısa süre sonra kendi tebaasını savunmaktan aciz, zayıflamış despotik bir devletin ticari politikalarına karşı gerçekleşen politik eylemlerde makes buldu. Bu protestolar, yabancı elçilerin dikkatinden kaçmadı. İngiliz diplomat Abbott, 1840 ve 1844 yıllarında İranlı tüccarların Şah’tan yabancı malların ithalatını yasaklamasını boş yere talep ettiklerini aktarıyor.[8]

Şiddetli protestolara rağmen, İran ticareti, kısa süre sonra İngiltere ve Rusya’dan gelen tüccarların veya onların himayesi altındaki tüccarların egemenliğine girdi. Bir İngiliz elçisi, 1851’de Tebriz’den yazdığı raporda şunları söylüyordu: “İranlıların ithal ettikleri mallara uygulanan vergilerin artırılması nedeniyle Tebriz çarşılarında büyük bir hoşnutsuzluk hâkim. Vergilerin tahsil edilme şekli de büyük ölçüde ve haklı olarak şikâyet konusu.”[9] Rus vatandaşlığına geçmek veya tarım arazisi satın almak gibi geçici çözümler, İranlı tüccarların hiçbir derdine deva olmadı.

1848-1851 yılları arasında yaşanan Babi ayaklanması, esasen tüccarların üzerine dini kılıf geçirdikleri bir ayaklanmaydı. Ayaklanma, kanlı bir müdahaleyle bastırıldı.[10] Ancak bu Babi ayaklanmasını, İran tütününün iç ve dış ticaretinde tekel kuran bir İngiliz firmasına verilen imtiyazın iptalini getiren, zaferle sonuçlanan bir başka isyan takip etti.[11] Yüzyılın ortalarına gelindiğinde, ülkenin ekonomisi muazzam değişikliklere uğramıştı: tarım arazileri, giderek zengin tüccarların veya hükümet bürokratlarının eline geçiyor, üretim, artık dış pazarlara yönlendiriliyor, köylülük, giderek daha fazla sömürülüyor, geçim kaynaklarından mahrum kalan yoksul köylüler ve zanaatkârlar, çoğunlukla göç ederek geçimlerini başka yerlerde aramaya başlıyorlardı.

Hazar kıyısındaki zengin Gilan eyaletindeki İngiliz konsolosu 1865’te raporunda şunları yazıyordu:

“Gilan’ın birçok bölgesinde köylüler, tefeci faizi uygulayan toprak sahiplerinin dayattıkları ağır borç yükü altında eziliyorlar. Bu faiz oranları en düşük yüzde 24 ila yüzde 40 arasındadır. Bu şekilde verilen paralar sıklıkla kaybedilmektedir. Ardı ardına hasadın kötü neticelenmesi işçiyi zor duruma düşürmektedir. İşçi ödeme yapamamakta, büyük sıkıntıya düştüğünde alacaklılarının takibinden kaçmak için köyü terk etmektedir.”[12]

Geleneksel endüstriler için durum daha iyi değildi. Yabancı üreticilerin dayattıkları eşitsiz rekabet koşullarında, İranlı zanaatkârlar mesleklerini bırakıyorlardı; bu, Alman doktor Polack, İngiliz elçisi Abbott ve Curzon gibi yabancı gözlemciler tarafından da teyit edilen bir durumdu.[13]

Artan sömürü, mali yıkım, enflasyon ve elbette doğal afetler, İran’ın kır ve kentteki üreticilerini göç etmeye zorladı. Bu süreç, Kafkasya ve Orta Asya'da sanayi, maden ve tarımda yaşanan hızlı kapitalist gelişmeyle hızlandı ve yerinden edilmiş işçileri bünyesine kattı. Göç, diğer sömürgelerde veya yarı sömürgelerde yaşananların aksine, İran’ın kendine has geri kalmışlığının ayrılmaz bir parçasıydı. 1900 ile 1905 yılları arasında 8-10 milyon nüfusa sahip olan İran, her yıl 200 ilâ 500 bin işçiyi çok düşük ücretler alacaklara Kafkasya ve Orta Asya’ya gönderdi.[14] Bu, kuzey bölgelerindeki yirmi ile kırk yaş arasındaki erkek nüfusunun yüzde 20 ilâ 50’sine denk geliyordu. Kafkasya’ya yönelik gerçekleşen bu büyük göç sırasında İran işçi hareketi doğdu ve sosyal demokrasiden komünizme kadar ardı ardına gelen politik örgütlenme biçimlerinin açığa çıkmasını sağladı.

İranlı köylüler ve zanaatkârlar göç etmeye devam ederken, din adamları, memnuniyetsiz tüccarlar ve müttefikleri gibi diğer gruplar da kraliyet sarayına ve hükümete reform için baskı yaptılar. Sonunda, 1906 yazında, derinleşen ekonomik kriz, Rusya’nın Asya’nın yeni yükselen gücü Japonya’ya yenilmesinin ve 1905 devriminin psikolojik etkileri, İran’daki otokratik devletin geçici olarak yenilgiye uğramasını mümkün kıldı. Hasta ve ölmekte olan şah, halkın taleplerine boyun eğerek, ulusal bir danışma meclisi olan Meclis’i kurma sözü verdi. Bir ay sonra şah, 7 Ekim 1906’da açılışı yapılan bir parlamento önerisini kabul etti.15 Ulusun Temel Yasaları, şahın imzasına ölümünden sadece beş gün önce sunuldu. Parlamentonun ilk icraatlarından biri, özel mülkiyetin kutsallığını tanımak oldu.[16]

Tahtın varisi, kısa süre sonra meşruti hükümete olan düşmanlığını ortaya koydu. Tahta çıktığı Ocak 1907’den Haziran 1908’e dek uzanan süreçte yeni parlamentoyu dağıtmak için elinden gelen her şeyi yapan yeni şah ile anayasacılar arasında şiddetli bir mücadeleye tanık olundu. 23 Haziran 1908’de şah, bir darbe gerçekleştirdi: Rus albay Liyahov liderliğindeki Kazak Tugayı, Meclis’i bombaladı ve ellerine geçirebildikleri tüm önemli milletvekillerini katletti. Bu darbe, 1907’de İngilizler ve Ruslar arasında yapılan, İran’ı iki nüfuz alanına bölen gizli bir anlaşmanın arka planı teşkil ettiği gerçeklikte meydana geldi.[17] İranlılar, bu gizli anlaşmanın sonucu olarak, yeni kazandıkları demokratik kurumlarının yok edildiğini fark ettiler.

Yeni mutlak güce boyun eğmeyen ve kısa süre sonra silahlanan Azerbaycan eyaleti hariç, İran’ın tamamı acımasız bir güçle susturuldu. Azerbaycan isyanına, Meksika’daki Zapata’ya benzeyen popüler bir figür olan Settar Han önderlik etti. İsyanın merkezi, Settar’ın etrafında gayri resmi istişare kurulu olarak hareket eden, Tebriz’deki kent meclisi (encümen) idi. Tebriz, İstanbul ve Kafkasya’ya dağılmış İranlı sosyal demokratlar ve Kafkasya’daki yoldaşlarının yardımıyla, Settar’a anayasacı güçler lehine dengeyi değiştirebilecek kadar destek sağladılar.[18] Azerbaycan’daki başarılı direniş, başta Gilan olmak üzere, diğer eyaletleri de ayaklanmaya teşvik etti.

Gilan ve Mazenderan: Anayasa Devrimi’ne Uzanan Yol

Hazar bölgesindeki eyaletlerinde yaşayan köylülerin yaşam standartlarını düşüren ekonomik yıkımı daha önce ele almıştık. Bölgedeki hoşnutsuzluğun ilk belirtisi, halkın Nasreddin Şah’ın amcası olan baskıcı bir genel valiye karşı ayaklandığı 1851 gibi erken bir tarihte ortaya çıktı. Reşt şehrinde yaşayan halk, valinin boynuna (İran’da insanı aşağılamanın      bir yöntemi olarak) çan takıp onu şehirden kovdu. Yerine kardeşi geçti, o da üç yıl sonra kovuldu. 1861’de, nihai suçluyu bir türlü bulamayan halktaki hoşnutsuzluk, rakip şehirler (haydari ve nimeti) arasında eskiden beri görülen kavgaya evrildi. Bu kavgada 400 kişi yaralandı, üç kişi öldü; kadınlara tecavüz edildi, evler yakıldı ve paralar gasp edildi.

1875’te, kronik hoşnutsuzluğu bastırmak amacıyla, merkezi hükümet, Tahran’dan altı kişilik bir komisyon gönderdi. Komisyon, tanzimat hasene (iyi reformlar) olarak adlandırılan reformları başlattı. Halk başlangıçta reformlara karşı çıkmasa da, yerel din adamlarınca direnişe örgütlendiler. Din adamları Gilanlıları, reformlar yoluyla getirilen Avrupa yöntemlerinin, kendilerini sahip oldukları az şeyden de mahrum bırakacaklarına ikna ettiler. Reform komisyonu, kısa bir süre sonra yüzleştiği yenilgi ardından eyaleti terk etti.[21] Bununla birlikte, Avrupa tipi reformlara karşı gerilim devam etti. 1876’da, artık giderek Avrupa ticareti ve fikirleriyle ilişkilendirilen Ermeni topluluğunun bir üyesi, Müslüman bir kadınla cinsel ilişkiye girmekle suçlandı. Mollalara teslim edildi ve idam edildi. Kadınınsa başı kesildi.[22]

Bu sıralarda genel vali, halkın vergi ödemeyi reddetmesi nedeniyle vergi toplayamadığını devlet yetkililerine bildirdi. İki yıl sonra şah, Taleşîlerin dilekçesine cevap verdi ve tebaasının şikâyetlerini dinlemek için Gilan’a gitti. Bunun üzerine yönetici, hanları görevden aldı ve zincire vurarak Tahran’a gönderdi.[23] 1879’da veliaht prens Abdullah Han Vali’yi Gilan valisi olarak atadı, ancak o da baskıcı bir yönetici olduğunu kanıtladı. “Halk yedi yıl boyunca onun zulmüne maruz kaldı.” Daha sonra, onun vahşi yönetimine tepki olarak, Lahican valisi olan kardeşi “şehrinden utanç verici bir şekilde kovuldu.” Kendisinden büyük miktarlarda haraç alan valiyi kovan halk, onunla birlikte birçok kişiyi de eşyalarıyla birlikte şehri terk etmeye zorladı.[24]

1891’de Mirza Ali Han, Gilan’a genel vali olarak gönderildi. Kısa süre sonra yaklaşık 12.000 kişinin ölümüne neden olan bir kolera salgınıyla karşı karşıya kaldı.[25] Acil durumla başa çıkma girişimleri kısmen başarılı oldu. Halk, valinin 1893’te eyaleti terk etmesine epey üzüldü. Başa gelen bir dizi vali de halktan olabildiğince çok şey almaya çalıştı. 1897-1898 yıllarında, Şah’ın ikinci oğlu Şua Sultane, Gilan’ı yönetti. Yönetimi gasp, dayak ve işkenceyle anıldı.[26]

Ocak 1899’da ciddi bir sorun çıktı. Bunun doğrudan nedeni, Gilan’daki Rus Karayolu Şirketi yetkililerinin, köylülerin her zaman ücretsiz olarak kullandıkları bir yolda geçiş ücreti talep etmeleriydi. Protesto amacıyla geçiş ücreti istasyonu yakıldı, ancak vali, olaylara şiddet uygulayarak son verdi. Halkın tutumu değişmişti, zira artık Gilanlılar, düşmanlıklarını sadece içteki despotizme değil, giderek içteki zulmün temeli olan yabancı işgalcilere yöneltiyorlardı.

Ayrıca, artık Reşt’teki Rus konsolosu, halkın gözünde, sık sık genel valiye emirler veren gerçek yöneticiydi. Rus-Pers savaşlarının sonunda imzalanan ve Rus diplomatik temsilcilerine kapitalizasyon hakları tanıyan antlaşmalardan bu yana, İranlı yurttaşlar dezavantajlı bir durumda kalmışlardı. Yargı, her zaman Rus tebaasını destekliyordu, üstelik Ruslar, İran yetkilileri tarafından yargılanamıyordu. Bu durum, Rus çarlığının azılı muhalifleri haline gelen Gilanlılar için aşağılayıcı bir durumdu.[27]

Bu nedenle, yereldeki toprak sahiplerinin ekonomik baskısı, İran’ın kuzey komşusunun politik boyunduruğu, tekrarlayan kolera salgınları ve ipekböceklerinde görülen muskarin hastalığı nedeniyle ipek endüstrisinin yok olması (1864 ve 1877)[28] gibi birçok faktör, zengin Gilan eyaletini zayıf ve umutsuz kılmıştı. Bu yüzden, Tahran’da Anayasa Devrimi patlak verdiğinde, hem kentli hem de köylü Gilanlılar, bu devrime hemen katıldılar ve devrimde belirleyici bir rol oynadılar.

Hazar Kıyılarında Anayasacılık

Gilanlıların Anayasa Devrimi’ndeki rolüne dair elimizde henüz ciddi ve güvenilir bir kayıt yok. Dolayısıyla, aşağıda sunulan kısa özet, bilinen az miktardaki bilgiye dayanmaktadır.[29]

Gilan’daki anayasacı hareketin ilk tezahürü, demokratik hükümet davasını savunan gazetelerde ortaya çıkmış gibi görünüyor. Gazeteler, okuryazar nüfusun ötesinde de güçlü bir etkiye sahipti, çünkü gazetede çıkan makaleler, genellikle aile üyelerince veya halka açık çayhanelerde okuma-yazma bilmeyenlere okunuyordu. Fahrai’nin verdiği bir listeye göre, 1906’da anayasanın hazırlanması ile Aralık 1911’de Rusların verdikleri ültimatom arasında geçen sürede Gilan eyaletinde yaklaşık otuz gazete çıkmış.[30]

Bunlardan Nesim-i Şimal (Kuzeyin Esintisi) görünüşe göre en etkili olanıydı. Dini batıl inanç ve bağnazlığa karşı doğrudan bir saldırıyla halkı aydınlatmaya çalıştı. Dinle mücadele, bu dönemde önemliydi çünkü eyaletteki din adamları, birinci sınıf bir müçtehit ayrıca anayasa karşıtı olan ve demokratik hükümete karşı halkı kışkırtmak için hiçbir çabadan kaçınmayan Hacı Hümami tarafından yönetiliyordu.[31] “Özgürlük ve Sovyet yasası”nın[32] İslam şeriatına aykırı olduğunu belirten, anayasa karşıtı fetva yayınladı.[33] Gilan’daki demokratik hükümete karşı diğer muhalifler (anlaşılabilir bir şekilde) büyük toprak sahipleriydi, ancak bunlar nadiren açıkça harekete geçtiler. Perde arkasında entrikalar çevirirken, bekle-gör tavrını benimsediler.

Ancak anayasa kabul edildikten sonra, demokratik hükümeti savunanlar, bunun kalıcı olacağını varsaydılar, bu nedenle, olası tepkilere karşı kendilerini silahlandırmadılar. Süreç içinde doğaçlama hareket ettiler. Gilanlı anayasacıların en önemli eylemi, Encümeni Milli-i Eyaleti-yi Gilan’ın (Gilan Eyaleti Ulusal Konseyi) kurulmasıydı.

1908 darbesinden önceki meşruti hükümetin ilk aşaması hakkında çok az şey biliyoruz. Reşt’teki İngiliz konsolosu Rabino, başlangıçta şehirde iki il encümeninin olduğunu öne sürüyor[34] Farsçada “encümen”, meclis veya toplantı anlamına geliyor. Ancak farklılıklar giderildikten sonra, demokratik hükümeti destekleyen muhtelif toplumsal unsurları birleştiren tek bir encümen meydana getirildi. Yeni Şah Muhammed Ali kaynaklı, giderek artan tehdit karşısında birlik şarttı. Encümen, tüccarların ve zanaatkârların ödeme gücüne göre yaptıkları katkılarla finanse edildi. Lahican, Langerud ve Enzeli gibi diğer şehirlerde de anayasa destekçileri encümenler kurdular.[35] İran’ın diğer bölgelerinde olduğu gibi, kısa süre sonra otokrasi destekçileri de kendi encümenlerini örgütlediler.[36]

Gilan’daki Milli Encümen’in ilginç bir özelliği de yukarıda bahsedilen 1876 skandalının aksine, Müslüman nüfusun dini azınlıklara (Yahudilere ve Hristiyan Ermenilere) gösterdiği eşi benzeri görülmemiş hoşgörüydü. Haziran 1907’de, Reşt’teki Mücahitler Partisi, dini çekişmeyi kışkırtmak ve anayasacılar arasında ihtilaf yaratmak amacıyla yazılmış tahrik edici broşüre cevap olarak, Yahudilerin ve Ermenilerin, dini inançlarına rağmen, İranlı olduklarını, bu nedenle, İslam’ın koruması altında olduklarını ilan etti. Nihayetinde Yahudi ve Ermeni topluluklarının temsilcileri encümene katıldı. Temsilciler, encümenle dayanışma içinde olduklarını ilan ettiler.[37] Hatta Gilanlı Ermeni Harun Gülistan, yürütme kurulunun resmi üyesi yapıldı.[38]

Bu encümenler veya halk konseyleri, o dönemde Tahran’daki Meclis’in yetkisini bile aşan önemli bir güce sahipti. Hazar bölgesindeki eyaletler içinde Mazenderan, halkın kendi kendini yönetmesi konusunda sınırlı bir çaba ortaya koyabilmişti.[39] Buna karşılık, Azerbaycan’dan sonra Gilan, konsey hareketinin en önemli ikinci merkeziydi.[40] Tahran’daki Rus elçisi, Reşt’te faal olan encümenlerin önemli ve artan gücünden bahsediyordu. Bir raporda, aralarında Milli Encümen’in en merkezi ve belirleyici olduğu on iki encümen olduğu dile getiriyordu.[41] Muhtelif toplumsal gruplardan anayasacılarca oluşturulan halk encümenleri, toplumsal bileşimleri, rolleri ve idealleri bakımından farklılık arz ediyorlardı.[42] Bunların içinde en güçlüsü ise Mücahitlerin encümeniydi.

Reşt’teki Milli Encümen, yavaş yavaş eyaletin işlerini devraldı, köylülerin kendilerini örgütlemelerine yardımcı olmak için kırsal kesime temsilciler gönderdi.[43] Ayrıca, eyaletin en büyük nehri Sefid Rud’dan suyun dağıtılması ve eyalette hayati bir endüstri olan ipek kozalarının alım satımı gibi işlerin sorumluluğunu üstlendi.[44] Konseyin aldığı önemli önlemlerden biri de İngiliz konsolosuna ait mektuplardan öğrenildiği kadarıyla, yasadışı yollarla zenginleşmiş olan valinin gücünü azaltmaktı. Encümen, valinin halkın mallarını yağmalamasına son verdi. Neticede eyalet, onun ayrılmasından sonra kendi işlerini düzenli bir şekilde yürütme imkânı buldu.[45] Özetle, Tahran’daki İngiliz bakanının aktardığına göre, 1907 yılının sonlarına doğru Gilan’da, ülkenin diğer bölgelerinde olduğu gibi, gerçek iktidar encümenin eline geçmişti.[46]

Reşt’teki Encümen-i Milli’nin artan gücü, yalnızca politik bilince sahip halkın artan gücünü değil, aynı zamanda merkezdeki ve eyalet düzeyindeki otokratik yöneticilerin azalan gücünü de yansıtıyordu. Nitekim, eyalette halk, kendi genel valilerini veya yerel valilerini atama hakkı için ısrar ediyordu.[47] Genel Vali Emir Azam’ın Encümen-i Milli karşısındaki zayıflığı, onun utanç verici bir şekilde ayrılmasına yol açtı. Mart 1908’de güçlü bir kişiliğe sahip olan Zahir Devlet’in atanması, Reşt’teki Rus konsolosluğunca gerekli görülmüştü. Zahir Devlet, gelişinin hemen ardından, protestocuların Hamid Hümayun’daki pirinç depolarını ateşe vermesinin ardından, yiyecek stoklamak ve halkı aç bırakmakla suçlanan birkaç Mücahidi tutukladı. Ancak yeni genel vali, Encümen-i Milli’den güçlü bir direnişle karşılaştı.[48] Encümen-i Milli, Zahir’in ekmek fiyatlarını düşürmek ve bölgedeki hijyen koşullarını iyileştirmek gibi uzlaşmacı önlemler teklif etmesine rağmen, yeni yönetime kendi iradesini dayatmaktan çekinmedi.[49] Encümen-i Milli, Reşt’teki işlerin yanı sıra, taşra bölgelerinin işlerini de denetledi ve ilde yaşayan yabancı konsolosluk temsilcileriyle müzakerelerde bulundu. Çalışmalarının bir parçası olarak, Encümen-i Milli’nin radikal üyeleri, yerelliklerdeki encümenleri örgütlemek için tarım alanlarına ve köylere gönüllü olarak gittiler. Köylüleri, toprak sahiplerinden ürünlerin geleneksel paylarını ödemeyi reddetmeye teşvik etme stratejisi benimsendi. Ödemeyi reddetme eylemi yayıldıkça, ulusal bir mesele haline geldi, neticede konu, Tahran’daki Meclis'te gündeme getirildi.

Yaygın görüşün aksine[50], köylüler, devrimci harekete güçlü bir şekilde karşılık verdiler ve taleplerini Kuzey’de şiddetle dile getirdiler. Reşt’teki İngiliz konsolosuna göre, köylü konseyi hareketi, zalim toprak sahiplerine karşı bazen şiddet içeren bireysel eylemlerle yola koyuldu. Bir köylünün çoğu zaman toprak sahibinin önünde diz çökmek veya gelinlik çağına gelmiş kızını evlenmeden önce toprak sahibinin oğluna teslim etmek zorunda kaldığı bir ülkede, devrimci hareketin patlak vermesinin kısa sürede kolektif eyleme yol açması hiç de şaşırtıcı değildi. Köylüler, hasatlarının büyük bir kısmını teslim etmeyi reddettiler ve kendilerini icra memuruna, silahlı adamlarına veya hükümet tarafından gönderilen Kazaklara karşı savundular.

Köylülerin tekil eylemleri genellikle az ilgi gördü, ancak bu tür eylemler, büyük bir toprak sahibini etkilediğinde kayıt altına alındı. Bir örnek, Reşt’teki Kahar-i İmam Camii’nde bulunan kutsal alanın (best) yaklaşık yüz köylü tarafından ele geçirilmesiydi. Bu eylem, köylülerin toprak sahiplerine ürünlerinden eskiden verdikleri payı teslim etmeyeceklerine dair bir işaretti.[51] Encümen-i Milli, başta köylülerin talepleri konusunda tereddütlü olsa da, onlara doğrudan karşı çıkmadı. Ancak toprak sahipleri ve din adamları, bilhassa Reşt milletvekillerinin Meclis’teki baskıları arttıkça, köylüleri karşısına alan encümen, ürün vermeme eylemlerine son verilmesini talep etti.

Çoğunluğu tüccar olan Reşt konseyinin çoğunluğundan hoşlanılmamasının nedeni, kentte hüküm süren toprak mülkiyeti türleri (yani, bazı tüccarların aynı zamanda toprak sahibi olması olgusuna) ve dini vakıflara ait toprakların varlığına bağlanır. Sonrasında Cengeli Hareketi sırasında görüldüğü üzere, bu faktörler, toprak sorununun çözümü önünde büyük engeller çıkartıyorlardı.[52] Ancak Encümen-i Milli’nin muhalefeti köylüleri caydırmadı. Encümenin radikal üyelerince desteklendiği anlaşılan köylü hareketi, hızla Gilan’ın her yerine yayıldı. Artan tehdidi sezen toprak sahipleri, köylülere karşı muhalefeti harekete geçirme umuduyla, Tahran’a giden önde gelen din adamı Hacı Humami’nin liderliğinde bir araya geldiler. Kısa süre sonra diğer taşra mollaları da ona katıldı. Rabino’ya göre, Encümen-i Milli’yi yok etmek için tüm servetini harcamaya hazır olan zengin bir toprak sahibi olan Hacı Razi, Molla Humami’ye tam destek verdiğini açıkladı ve köylülerden ürünlerin zorla alınmasını istedi. Misilleme tehditlerinden sonra, mülkünü terk edip Tahran’a gitmek zorunda kaldı.[53]

Bu dönemde kaydedilen en önemli olay, Seyyid Celâl Şehr Aşub tarafından kışkırtıldığı söylenen Leşt-i Nişa köylülerinin eylemiydi. Emin Devlet’e ait mülkte çalışan üç bin köylü, kendi kendini yöneten bir örgüt kurdu ve ona eskiden toprak sahibine verilen payı vermeyi reddetti. Kendisi de Reşt’in esnaf encümeni içinde yer alan, aynı zamanda Encümen-i Milli’nin gerçek bir temsilcisi olan Seyyid Celâl, köylü örgütünün kurulmasına karar veren meclise girdi. Toprak sahiplerinin kendisini “eyaletin şahı” olmak için köylüleri örgütlemekle suçlaması üzerine S. Celâl, Encümen-i Milli başkanının emriyle tutuklandı.[54] Molla Humami ve Hacı Razi’nin teşvikiyle, merkezi hükümet, köylü isyanını bastırmak ve kolektiflerini tasfiye etmek için Gilan’a yaklaşık 200 Kazak gönderdi. Köylüler ve destekçileri şiddetle karşılık verdiler. Bir toprak sahibi öldürüldü, katili hiçbir zaman bulunamadı.[55]

Eyalet konseyinin köylülere karşı tavır almasının nedeni, muhtemelen Ocak 1907’de Emin Devlet’in Leşt-i Nişa’da bulunan geniş arazilerini Mirza Kerim Han Reşti ve ortaklarına on yıllığına kiralamış olmasıydı. Bu nedenle, kardeşleriyle birlikte anayasacı harekete katılan ve göreceğimiz gibi Reşt’te büyük nüfuz sahibi olan Kerim Han zarar gördü.[56]

Dahası, yeni şahın artan baskısı ve darbe tehdidi Gilanlılar üzerinde anında etki yarattı. Encümen, Tahran ve diğer illerdeki olaylara, gerektiğinde çarşıyı kapatarak veya camilerde ya da diğer kamuya açık yerlerde politik konuşmalar yaparak tepki gösterdi.[57] Ancak Muhammed Ali Şah ile çatışma korkusunun artması, hem Tahran’da hem de illerde ılımlı anayasacıları daha uzlaşmacı bir ruh haline ve daha muhafazakâr pozisyonlara itti. Reşt’te encümenin radikal kanadının yenilgisiyle birlikte köylüler de uzlaştı ve Emin Devlet’e olan borçları konusunda müzakere yoluyla bir anlaşmaya vardılar. Bazı köylüler, diğer zorunlu ödemelerin, bilhassa toprak sahibinin “gelinlik kızlarla ilgili hak”kın iptal edilmesi şartıyla, toprak sahibinin payını vermeyi kabul etti.[58] Ancak Gilan’ın başka bir bölgesinde, Dayleman’da köylüler isyan ettiler, toprak sahiplerini kovdular ve bir direğe kızıl bayrak çektiler. Bu, görünüşe göre yalnızca sosyal demokrat bir fikir değil, aynı zamanda Arap işgaline karşı isyanlardan kalma eski bir İran geleneğiydi. Genel Vali Emir Azam, güçlü askeri desteğiyle düzeni yeniden sağlamak için sert önlemler almak zorunda kaldı.[59]

Vali, köylü isyanlarını kışkırtmakla, 500 üyesi olduğu söylenen ve S. Celâl Şehr Aşub ile Rahim Şişehbor’un başkanlığını yaptığı çarşı esnafı konseyi Encümen-i Abbasi’yi suçladı.[60] Bu iki “radikal” üye, faaliyetleri nedeniyle cumhurbaşkanı tarafından encümenden uzaklaştırıldı. Bu olay ve Encümen-i Milli’nin köylülerin toprak sahibinin payını ödemesi gerektiği yönündeki açıklaması, encümenin üye bileşimi itibarıyla ılımlı olduğunu ortaya koyuyor. Bu görüşü, encümen üyelerinin listesi teyit ediyor.[62] Ayrıca, Encümen-i Milli’nin Tahran’daki Meclis’e gönderdiği vekillerin hiçbiri köylüleri veya esnafı temsil etmiyordu.[63] Ancak köylülerin ve esnafın savunucuları kırsal kesimle sınırlı değildi. Birçok şehirli de onları destekliyordu. Nitekim, üç kışkırtıcı tutuklanıp hapsedildiğinde, dükkân sahipleri, zanaatkârlar ve köylülerin baskısıyla serbest bırakıldılar.[64]

Gilan halkının devrimci ruhu, başka şekillerde de kendini gösterdi. Örneğin, despotik yönetimin en güçlü dayanaklarından biri olarak kabul edilen, Kaçar şahlarının gerici eski başbakanı Atabey Azam’ın Enzeli limanına girmesi engellenmeye çalışıldı. Sonunda, iki büyük ayetullah, Behbehani ve Tabatabai’nin müdahalesiyle ülkeye girmesine izin verildi.[65] Gilan’ın encümenlerinin politik gücü Mart 1908’de zirveye ulaştı.[66]

Halk arasındaki hoşnutsuzluk, azalıp artsa da bir süre daha devam etti. Gilan’daki demokratik hükümeti savunmaya hazır olanların devrimci enerjisi, yereldeki gericilerle yaşanan küçük çatışmalarda ve sembolik eylemlerde tükendi.[67] Hiçbir zaman programa dayalı bir yola kavuşamadı. Bu kararsız tutum, yeni genel vali Zahir Devlet’i Encümen-i Milli’ye ve Gilan halkına ait encümenlere zulüm uygulaması konusunda teşvik etti.[68] Şah, Haziran 1908’de başarılı olan darbesini gerçekleştirdiğinde, genel valinin tüm encümenleri kapatması ve eyaletin devrimci liderlerinin kaçmasına neden olması önünde hiçbir engel kalmamıştı.[69]

Ancak durum, Haziran darbesinden sonra kökten değişti. Tahran’dan, önde gelen anayasacıların öldürüldüğü, Meclis’in yıkıldığı haberi geldiğinde, Reşt çarşısı kapatıldı, şehirdeki hava tümüyle değişti. Ağustos 1908’de yaklaşık kırk üç kişinin halk önünde (ayaklarından asılarak) öldürülmesi, derin bir travmaya yol açtı.[70] Çarşı, genel valinin emriyle, Reşt’teki Çarlık konsolosunun gölgesinde, yeniden açılmak zorunda kalsa da, bazı silahlı çatışmalar ve can kayıplarından sonra mücadele, “devrimci unsurlar”ın yeraltına indiği yeni bir aşamaya girdi.[71] Nitekim Reşt, Muhammed Ali Şah’ın görevden alınmasını talep eden ilk şehir oldu.[72] Ekim 1908’e gelindiğinde, Tebriz’de silahlı direniş şiddetlenirken, Gilan, zaten darbe rejimiyle farklı bir tür çatışmaya hazırlanıyordu.

Tahran’daki başarısından cesaret alan Şah, Gilan’ı sakinleştirmek için hizmetindeki en acımasız adamlardan biri olan Ağ Bala Han Serdar Afham’ı gönderdi. Yeni terör döneminin başlamış olmasına rağmen, devrimciler kısa sürede örgütlendiler ve ülke dışından yardım aradılar. Yeni darbeci hükümete karşı silahlı direniş için güçleri seferber eden gizli örgütlerden biri de Kafkasya’da yaşayan İranlı-Kafkas sosyal demokratların kurdukları ana örgütün bir kolu olan Mücahitler’di.[73] Diğerleri ise çeşitli Ermeni devrimci gruplardı. Başlangıçtaki bazı çekişmelere rağmen, Settar Komitesi’ni kurdular. Bu komitenin neyin harekete geçirdiği bilinmiyor. İçinden daha sonra Serdar Muhyi olarak bilinen Muiz Sultan ve ağabeyi Kerim Han Ekıber (Reşti) gibi isimler öne çıktı. Bunlar, Gilan’daki en büyük iki toprak sahibinden biri olan Sipahdar Reşti’nin yeğenleriydi (Ek Bölüm’e bakınız).

Encümen-i Milli’ye kıyasla, Settar Komitesi, bileşimi değilse de, görüş bakımından biraz daha radikaldi. Encümen-i Abbasi’den gelen radikal bir unsuru içeriyor olsa da, ağırlıklı olarak küçük toprak sahipleri ve küçük tüccarların egemenliğindeydi.[74]

E. G. Browne’a göre, küçük bir toprak sahibi olan Kerim Han, devrimci hazırlıklar için özel fonlarından gelen yaklaşık 20.000 ruble harcadı. Kendisi ve güvenilir yoldaşlarından bazıları, silah ve mühimmat temin etmek için Kafkas şehirlerine beş gizli yolculuk yaptı. “Dağ yollarından ve ıssız patikalardan kılık değiştirerek geçip geri döndü.”[75] Görüleceği üzere, bu aktivistlerden bazıları Cengeli Hareketi’nde önemli roller oynadılar.

Bu hazırlıklara daha az bilinen diğer kişiler de dâhil oldu. Mirza Küçük Han’a[76] ek olarak, Ermeni sosyal demokrat Hınçak partisi aktivistleri, bu silahlı direnişte belirleyici bir rol oynadılar. Güvenilir bir Ermeni kaynağı, Kasım 1908’de İranlı Mücahitler, Hınçak partisi ve Kafkas sosyal demokratları arasında, anayasayı yeniden tesis etmek için güçleri birleştirmek amacıyla bir anlaşma imzalandığını söylüyor. Esasında Settar Komitesi, birçok görüşün ve çabanın ortaklaştığı kavşaktı.[77] Koalisyonun görevi; devrimcileri eğitmek, silahlandırmak ve yaklaşan savaş için patlayıcılar hazırlamaktı. Operasyonların tümüyle gizli tutulması mümkün değildi, çünkü Kasım 1908’de bir Rus sosyal demokrat, Reşt’in ana meydanındaki bir dükkânın bodrumunda bomba yaparken ölmüştü.[78]

Eyalet hükümeti ve yereldeki Rus yetkililerinin artan gözetimi ve baskısına rağmen, gizli ağ, kısa sürede eyaletin diğer bölgelerine yayıldı ve yerel komiteler kurdu. Enzeli’de küçük tüccarlar kendi komitelerini oluşturup, Kafkas devrimcileriyle temasa geçtiler.[79] Gilan’a gelenler arasında, on yıl sonra Cengelilerle daha ciddi bir ittifakın temelini oluşturan, Gilan devrimcileriyle kalıcı bir dostluk kuran Mişa Caparidze[80] ile Sergo Orjonikidze[81] gibi Bakû ve Tiflis’in önde gelen sosyal demokratları da vardı.

Komitenin faaliyetleri, radikal anayasacıların genel amacına uygun olarak, anayasayı yeniden tesis etmeyi hedefliyordu. Başlangıçta gizli bir organ olan komite, Şii dini liderlerinin, inananların şah hükümetine vergi ödemekten kaçınmaları gerektiğine dair bir fetva yayınlamasıyla açığa çıktı. Bu fetva, şahın meşruiyetini ortadan kaldırmıştı. 8 Şubat 1909’da devrimciler, zalim genel valinin evini bombalayarak onun ölümüne neden oldular. Olayda her iki taraftan da yaklaşık yirmi kişi daha öldü.[82] Başkentten Kazak kuvvetlerinin gelip düzenleyecekleri saldırıya mani olmak adına komite, Reşt’ten Tahran’a giden yola mayın döşedi.[83] Reşt’te bir “devrimci” hükümetin kurulması, yereldeki Rus yetkililerini ürküttü. Bu yetkililer, tebaalarının güvenliği ve eyaletteki binalarının güvenliği konusunda endişeliydiler. Bu nedenle, konsolosluk muhafızlarının takviye edilmesini istediler.[84]

Komite, ayrıca eyalet hükümetinin merkezini de ele geçirdi.[85] Bir Rus diplomatına ait rapora göre, yaklaşık 200 Kafkas “komplocu”sunun yardımıyla Reşt’teki operasyonların başarısı, başkent halkı üzerinde “derin bir iz” bıraktı, onları şaha karşı mücadeleyi sürdürmeleri konusunda teşvik etti.[86] Komite, Sipahdar Azam’ın (Sipahsâlâr olarak da anılır) yeni genel vali olmasını istedi.[87] Hatırlatmak gerekirse, Kuzey’in en zengin iki toprak sahibinden biri olan Sipahdar Azam, şahla işbirliği içinde hareket eden, ona yakın bir isimdi ve Tebriz’deki direnişi bastırmak için bizzat şah tarafından gönderilmişti.[88] Görevi, yalnızca Azerbaycan’ın zalim genel valisi Ayn Devlet ile olan anlaşmazlığı nedeniyle terk etmişti.

Mevcut kayıtlar, komitenin onu seçmesinin taktiksel bir seçim olduğuna dair çok az şüpheye yer bırakıyor. Yani, Kerim Han gibi önde gelen isimler, Gilan’ın devrimci güçlerinin başında Sipahsâlâr’ın olmasıyla şahı daha hızlı yenebilecekleri hesabını yaptılar. Hesapları ne olursa olsun, müthiş bir kişiliğe sahip güçlü bir toprak sahibinin seçimi, devrimci ordularının hazırlıksızlığını ve özellikle düşman kampında diğer İranlıların saygısını kazanabilecek ulusal çapta tanınmış bir figüre duydukları ihtiyacı ortaya koyuyor.[89]

Sipahsâlâr’ın politik akrabalarından kopup anayasacı olmayacağını anlayamadılar. Direniş sırasında Çarlık gazetesi Russkoie Slovo’ya [Rusların Sözü] verdiği bir röportajda şunları söyledi:

“Ulusal Savunma Bakan Yardımcısı olarak, Ayn Devlet ile birlikte Milliyetçilere karşı gerçekleştirilen Tebriz yürüyüşüne katıldım. Sonunda, büyük bir şiddet ve mantıksız bir inatçılıkla karşılaşınca hizmet ettiğim her şeyden vazgeçmek zorunda kaldım. Altmış üç yaşında, devrimci denilen insanların arasına katılmak zorunda kaldım. İran’ın mutlakiyetçiliğe ihtiyacı olduğuna ikna oldum. Tüm hayatım boyunca şaha ve tahtına hizmet ettim, yaşlılığımda adalet adına şahla savaşacağım. Tahran yürüyüşüne katılacağım ve tam zaferden eminim.”[90]

Şahla temasını sürdürmüş, şah da onu devrimcilere karşı kışkırtmaya çalışmıştı. Tebriz, İsfahan ve Gilan’daki anayasacıların Kafkasya’dan gelen silahlı adamlarıyla başarı şansından emin olan Sipahsâlâr, şahın taleplerine boyun eğmedi.[91]

1909 yılının başlarında, Bahtiyari aşiret liderlerinin yönetimindeki İsfahan ve görünüşte hoşnutsuz toprak sahiplerinin komutasındaki Gilan, gasıp şahı devirmek için Tahran’a yürüyerek, Tebriz direnişini desteklemeye hazırmış gibi görünüyordu. Mart 1909’a gelindiğinde, muhalefetin üç merkezi de (Tebriz, Gilan ve İsfahan) birlikte hareket ediyordu. Kısa süre sonra Gilanlı-Kafkas güçleri, Tahran’a doğru ilerlemeye başladılar.[92] Durumun ciddiyeti göz önüne alındığında, Tahran’daki İngiliz ve Rus bakanları, şahı gerici isimlerden oluşan ekibinden uzaklaşmaya, anayasayı yeniden tesis etmeye, etrafına güvenilir bakanları ve danışmanları toplamaya ve farklı partilerin politik sürece katılmasına izin vermeye zorladılar.[93]

Öte yandan, İngilizler, Sipahsâlâr gibi halk temsilcilerine “aşırı talepler”inden vazgeçip şahla uzlaşmalarını tavsiye ettiler. Daha önce ihanete uğramış olan devrimciler, şaha karşı mücadeleyi bırakmayı reddettiler. Savaş, 16 Temmuz 1909’da şah ve maiyetinden bazılarının Tahran’daki Rus elçiliğine sığınmasıyla sona erdi.[94] Şah, sürgüne gönderildi, yerine genç oğlu Ahmed tahta geçirildi. Görünüşe göre radikaller sadece cumhuriyetçiliği terk etmek ve şahın yerine prensin geçmesine razı olmak konusunda tavizde bulunmuşlardı.[95]

Zafer, esas olarak Azerbaycanlıların ve bir ölçüde de Gilanlıların cesur direnişiyle, tabii İranlı ve Kafkas sosyal demokratlarının yadsınamaz yardımıyla elde edilmiş olsa da, zaferin meyvelerini birlikte toplayanlar, “demokratik aydınlar”la” birlik kuran hoşnutsuz toprak sahipleri ve savaş ağaları oldu. Direnişin temelini encümenlerle atmış olan halk güçleriyse iktidardan uzaklaştırıldılar.[96]

Kısa süre sonra İkinci Meclis açıldı ve politik durum normale döndü.[97] Başarılı devrimciler politik örgütler kurdular. Hayat normale döndü ve hareketin radikal unsurları, yeni kazandıkları demokratik alanı ve politik organları kullanarak halkı eğitmeye çalıştılar. 15 Kasım 1909’a gelindiğinde, İkinci Parlamento, iki siyasi eğilim arasında bölündü: İtidalliyun (kelimenin tam anlamıyla “ılımlılar”. Aslında bunlar muhafazakârlardı)[98] ve Demokratlar (veya ılımlı sosyal demokratlar).[99] Nihayet görüşmeler başladı. Demokratlar, kısa süre sonra Avrupa modeline göre bir politik parti kurdular. Özü itibarıylaa Bismarkçı, hatta Jakoben merkeziyetçilikle tanımlı bir reform programı önerdiler.[100]

İngilizlere göre, zafer kazanan “ulusal” Demokratlar, “daha önce onlara pek sempati duymayan veya destek vermeyenlerden bile sıcak övgüler alan öz denetim ve ılımlılıkla hareket ettiler.[101] Bu “ılımlılık, inatçı gericilerin ve Rus destekçilerinin, tahttan indirilen şahın tahtı yeniden ele geçirme girişimlerine aktif olarak yardım etmelerine mani olmadı. Şah, 1910 sonbaharında ve 1911 yazında iki kez İran’ı işgal etti, ancak önemli can kayıpları ve boş hazineye büyük bir masraf çıkartan Şah yenilgiye uğradı.

Ülkenin mali durumunu düzeltmek amacıyla, İkinci Meclis, gerekli mali reformları üstlenmesi için Amerikalı bir uzman olan Morgan Shuster’ı ülkeye davet etti. Ancak Rus hükümeti, İran’daki nüfuzunu kaybetme korkusuyla, Shuster’ın reformlarına karşı çıktı ve İran’a, İngilizlerin ve Rusların rızası olmadan görevlendirilen Amerikalı danışmanların sınır dışı edilmesini talep eden bir ültimatom verdi. Meclis, ültimatomu reddetti. Bunun üzerine Rus birlikleri, İran’ı işgal etti ve Tahran’a doğru ilerledi.

Tahran çarşısı, diğer şehirlerde olduğu gibi, İran’ın egemenliğini ihlal eden bu girişimi protesto etmek amacıyla kepenk indirdi. İnsanlar, “Ya istiklâl ya ölüm!” diye bağırdılar. Tebriz ve Reşt’te işgalci Rus birlikleri ile gönüllüler arasında çatışmalar çıktı. Ruslar, birçok vahşete imza attılar. Tebriz’de saygın vatandaşlar halkın gözü önünde idam edildiler.[102] Meşhed’deki İmam Rıza Türbesi bombalandı, birçok insan ve hacı öldü. İranlılar, Rusların kibirine ve dünyanın geri kalanının, özellikle de dışişleri bakanı 1907’de St. Petersburg ile gizli bir anlaşma imzalayan İngilizlerin kayıtsızlığı karşısında tamamen şok oldular.

Lord Grey’in ihanetinden dolayı hayal kırıklığına uğrayan genç İran demokrasisinin birçok İngiliz dostu, Lord Curzon gibi kalibreli bir adamın onlarla aynı safta yer almasından memnuniyet duydu, zira İngiliz dışişleri bakanı, Avam Kamarası’nda İran politikasını savunmuştu: konuşması, Rusların İran’da yaptıklarının tamamını onaylıyordu. Birinin dediği gibi (Mısır’daki İngiliz yöneticisi Lord Cromer’e atıfta bulunarak), Grey, aslında “İran’ı Kromerleştirmeyi, bağımsızlığının biçimini korurken özünü yok etmeyi” amaçlıyordu. “Rusya bunu İran’da, bizim Mısır’da yaptığımız gibi yapacak.”[103] Bu koşullar altında, “ılımlılar”, parlamentoyu feshettiler ve Çarlık hükümetinin isteklerine uydular. Shuster, Aralık 1911’de görevden alındı. İran’ın demokratik hükümet konusunda yaptığı ilk deneme böylece sona erdi.[104]

Rusların elit kesim üzerinde kendi iradelerini dayatmalarının ardından İran, en karanlık dönemlerinden birine girdi. Bir İngiliz analistin de belirttiği gibi, bu yıllarda İran’ın içinde bulunduğu durumdan daha sefil bir durum hayal etmek neredeyse imkânsızdı.[105] Meclis askıya alınmışken, hükümet, Rus baskısına boyun eğdi. Enflasyon ve yolsuzluk, ülkeyi kasıp kavuruyordu. Hazine boşalmıştı. Ruslar, bu tür girişimlere karşı çıktığı için İran yabancı yardım bile alamadı. Kuzey İran, artık fiilen bir Rus sömürgesiydi, İranlılar, en aşağılayıcı koşullar altında yaşıyorlardı.

Aralık 1911’deki Rus ültimatomu, halkı bir kez daha güçlü bir düşmanla karşı karşıya getirdi. Bununla birlikte, Rusya, bu sefer aleni düşman olmasına rağmen, direniş Haziran 1908’dekinden daha büyüktü. Gilan halkı; iş bırakma eylemleri, kamu gösterileri ve konuşmalar yaparak, pazarları kapatarak, şeker gibi Rus mallarını boykot ederek ve okul çocuklarının vatanları için ölmeye hazır olduklarını göstermek için onlara beyaz kefen giydirerek tepki gösterdi.

Devrimcilerin iki yıl önce yeniden canlandırdıkları meclisin seçtiği demokratik hükümet sıkıyönetim ilan edince, Rus kuvvetleri, işgalci birlikler olarak kuzey İran’a girdiler. 1911 yılının Noel arifesinde Tebriz’de bir terör eylemleri süreci başlattılar. Shuster’ın sözleriyle:

“Sınırsız infazlar, idamlar, işkenceler, toplarla insanların havaya uçurulması ve şehirlerin sokaklarında kadın ve çocukların acımasızca katledilmesi -ve daha da kötü şeyler, mahkemelerin kurulmasını teşvik eden, insanlığın dostuymuş gibi davranan bir ulusun subayları ve askerlerinin siciline kaydoldu. [...] Yüzlerce kilometre uzaktaki Reşt ve Enzeli’deki Rus askerleri, herhangi bir uyarı veya provokasyon olmaksızın, İranlı polisleri ve birçok insanı vurdu.”[106]

Shuster’a göre Enzeli, Rus konsolosunun kontrolü altındaydı.[107]

Rusların son bir eylemi de İran Dışişleri Bakanlığı’na bir ültimatom daha vererek, çok sayıda Rus karşıtı Gilanlı’yı zorla sürgüne yollamaktı. Liste, 1908-1909 ayaklanmasının liderlerini de içeriyordu.[108] Rusların istekleri gerçekleşti. Devrimcilerin ve reformistlerin eyalette kalmalarına yasak getirilmesiyle birlikte Gilan, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine dek sürecek yeni bir kış uykusuna girdi. Gilan halkı, diğer İranlılar gibi, acılarını ve öfkelerini alışılmış dirençleriyle birlikte yaşadı.

Sonuç

1. Gilan halkının yüzleştiği zorluklar otuz-kırk yıldır artıyor olsa da, 1905 Rus devrimi’nin ve Tahran ile Tebriz’deki anayasa devriminin patlak vermesinden önce bölgede köylü veya kent isyanına dair gözle görünür bir işarete rastlamak mümkün değildi. Reşt veya Enzeli’de bir veya iki gizli örgüt veya bunların Mücahitler türünden rüşeym hallerine rastlamak mümkün olsa da süreklilik arz eden örgütlü bir eylemlilikten eser yoktu. Halkın tek çaresi sabır gösterme haricinde göç etmekti. Rus devriminin patlak vermesi ve Rusya’nın Japonya tarafından yenilgiye uğratılmasıyla, tüm İranlılar gibi Gilanlıların içini de, Çarlık denilen düşmana karşı zafere ulaşma umudu sarmış olmalıydı.

2. Halkın kendini ifade etmek ve yönetmek için alelacele encümenler (konseyler veya sovyetler)[109] kurması, muhtemelen Ruslara ve yereldeki otokrasiye karşı halkın iktidarını yeniden gündeme getirme iradesinin yansımasıydı. Evet, encümenler neticede sadece başlangıç için atılmış bir adımdı. Ama tüm eksikliklerine rağmen, düşmanlarını sadece genel vali, merkezi hükümet, hatta Meclis ile değil, aynı zamanda taşra hükümetinin yerine yabancı elçilerle de yürütülen müzakerelerde kendilerini ortak olarak kabul etmeye zorlamayı başardılar. Bu, önemli bir başarıydı. Bu halk organlarının etki düzeyinin bir delili de zengin tüccarlar, toprak sahipleri ve önde gelen din adamları gibi mülk sahibi sınıfların bile halk organlarına karşı koymak için kendi encümenlerini kurmuş olmalarıydı.

3. Halk encümenleri, toplumda varolan mesleklere göre belirlenmiş hatlar uyarınca oluşturuldu. Bu durum, geleneğin sürdürülmesinin bir yansıması ama aynı zamanda bu sürekliliğin altında yatan bir yönü de ortaya koyuyor. Her toplumsal grubun büyüklerinin bu örgütlere rehberlik etme eğiliminde olduğu doğru, ancak girişimci ve cesur olanların liderliğe yükselmesi için bolca alan vardı. Orta tabaka (toprak sahibi tüccarlar ve orta düzey toprak sahipleri) dümeni elinde tutarken (Encümen-i Milli’nin ve İkinci Meclis’e gönderilen temsilcilerin toplumsal yapısında yansıtıldığı gibi), Muhammed Ali Şah’ın kısa süreli istibdatına karşı verilen sert mücadele, encümen hareketini radikalleştirdi, daha az güçlü olan toplumsal unsurların yükselmesini sağladı. Dahası, köylüler, uygun koşullar altında zalimlerine karşı ayaklanabileceklerini ve kendi işlerini yönetebileceklerini gösterdiler.

4. Anayasal Devrimi’nde, başkentte veya illerde tek bir karizmatik lider yoktu. Genel olarak, encümenler, kolektif liderlik ve işbirliği, bu dönemin ayırt edici özellikleriydi. Sipahsâlâr’ın Tahran’a yürüyen Gilanlı devrimci güçlerin başına getirilmesi, görünüşte biçimsel ve ciddi olmayan bir seçim olsa da, bu atama, bazı Gilanlıların karizmatik bir lidere ihtiyaç duyduğunun deliliydi. Fakat genelde bu, İran’da tek bir karizmatik liderin varlığıyla güç kazanmayan ilk ve son modern hareketti.

Settar Komitesi’nin Sipahsâlâr’ı Gilanlı devrimcilerin başkomutanı olarak seçmesi, ciddi bir hataydı.[110] Eğer Sipahsâlâr ve Bahtiyari hanları yerine devrimci liderler seçilmiş olsaydı, ortaya çıkacak sonuç Tahran’daki güç dengesini değiştirebilirdi. Sipahsâlâr gibi liderler, İran’ın mali danışmanı Shuster’ın çabalarını boşa çıkarmak istiyorlardı çünkü onun İsveçli subayların komutasındaki jandarmaların desteğiyle vergi tahsilatını yürürlüğe koyacağını biliyorlardı. Neticede Sipahsâlâr, Kavam ve Vusuk, artık devlete borçlu oldukları devasa vergilerden kaçınamazlardı.[111] 72.000 tomanlık gecikmiş vergiyi ödemesi istendiğinde, Sipahsâlâr, Shuster’dan “vatanseverlik hizmetleri ve şahı deviren ulusal gücün bir parçası olan ‘Reşt ordusu’nu donatma çabaları üzerinden oluşan masraflar için” bir milyon toman istedi. Gerçekten de, “yaptıklarına minnettar olması gereken bir hükümetin kendisini ve soyundan gelenleri on nesil boyunca tüm vergilerden muaf tutması gerektiğini” düşünüyordu.[112] Sipahsâlâr, elbette yalnız değildi. O dönemde bir Alman diplomat şu gözlemini aktarıyor:

“Ülkenin büyük toprak sahipleri, din adamları ve varlıklı iş adamları, gönüllerinin derinliklerinde, iktidardaki parlamentocu demagojiden bıkmış usanmış haldeler, çünkü bu demagoji, artık geleneksel ayrıcalıklarını ve en kutsal varlıklarını, yani vergilerden çalma özgürlüğünü bile sorgulamaya başlıyor.”[113]

Bu gerçekler ışığında, anayasacıların Sipahsâlâr gibi isimleri reform hareketine dâhil etmeleri aptallıktı. 1911 sonlarında ve 1912 başlarında Rus işgaline karşı kendiliğinden gelişmiş olan bir halk direnişinin belirli bir yöne kanalize edilip kontrol altına alınması gayet doğal bir gelişmeydi. Ancak zimmete para geçirme suçuyla hiçbir ilgisi olmayan bir hükümet, ABD’li mali danışmanın görevden alınması konusunda Rusya’nın verdiği ültimatomu elinin tersiyle itebilir, Rus işgaline şiddetle karşı koyabilirdi. Gilan köylüleri, Sipahsâlâr’ın gerçek yüzü konusunda görünüşte hiçbir yanılsamaya kapılmamışlardı. 1907’de Reşt valisi iken kendilerine verdiği cezaları hiç unutmamışlardı. Dolayısıyla devrimci cenaha liderlik ettiğinde onu görmezden geldiler.[114] Ancak Settar Komitesi’nin politik liderleri, okuma-yazma bilmeyen köylülerden daha az kurnaz olduklarını kanıtladılar. Bu nedenle, Gilan ayaklanmasının lider kadrosu, İran siyasetinde yaygın olan belirli bir politik beceriksizlikten, hatta aleni bir oportünizmden muzdaripti.

İnsanların demokrasiyi kurmak ve savunmak için sonuna dek gitmeye hazır olmadıklarını kimse iddia edemez. İran’ın mali sistemini reforme etme ve yolsuzluğu ortadan kaldırma çabaları, Rus askerlerince İranlıların katledilmesine neden olan Morgan Shuster, İran’ın kuzeydeki düşmanıyla uzlaşma çağrısında bulunanları eleştirdi. İranlıları, “uluslarının onurunu ve egemenliğini devretmeyi” reddetmek için gerekli olan “ulusal ruh”a sahip oldukları için savundu. Shuster, sözlerine şunları ekledi:

“Farsların kendi kendilerini yönetme kapasitesi, inkârın sorgulamayı geride bıraktığı çevrelerde asılsız bir şekilde saldırıya uğramıştır. Farsların pratik siyasette ve temsili anayasal hükümet tekniğinde beceriksiz olduklarını kimse inkâr edilemez; ancak gelenekleri, karakterleri, mizaçları ve eğilimleri doğrultusunda gelişme hakkına sahip oldukları da aynı derecede açıktır. [...] İran halkı, tüm zorluklarına rağmen ve sözde dost güçlerin tacizine maruz kalarak, bir müstebitin iyi planlanmış, zor kazanılmış özgürlüklerini ellerinden alma girişimini engellemeyi başaran sadece beş yıllık bir çabanın ardından, iki Avrupa ülkesi, dünyaya bu adamlarınistikrarlı ve düzenli bir hükümet biçimi üretemeyecek denli yoz, uygunsuz ve beceriksiz olduklarını söylüyor.

Persya’nın çöküşüyle ilgili gerçekleri öğrenince, en şüphecilerin bile gözlerindeki perde kalkıyor. Persya’nın, yüzyıllardır süregelen pratiklerin oluşturduğu beceriyle, zayıf ulusları birer bahis olarak masaya koyan, tüm ırkların canlarını, onurunu ve ilerlemesini feda eden birkaç Avrupalı gücün oynadığı sefil iskambil oyununun çaresiz kurbanı olduğu açıkça görülüyor.”[115]

Yıllar sonra Gilan köylüleri ve encümenleri “insanlar encümenlere, mütevazı bir öğle yemeği veya basit bir çay için örgütlendiler” diyerek alaya alan Reşt’teki İngiliz konsolosu Rabino, köylülerin kendi çıkarlarını anladıklarını kabul etmek zorunda kaldı. Şunu söyleyen oydu: “Köylü, idaredeki genel düzensizlikten ve karmaşadan istifade ederek, yavaş yavaş kirasını veya taksitlerini düzenli olarak ödemeyi bıraktı. Ona göre mülk sahibi, bir hırsız ve düşmandı.” Her ne kadar Meclis’in köylünün üzerine yağdırdığı bombalarla “düzen” sağlanmış olsa da, bu uzun sürmedi. Gerici hareketin yenilgisinden sonra köylüler, gene kira ve toprak sahibinin payını ödemeyi reddettiler. “Tüm gelirlerinden mahrum bırakılan toprak sahipleri, giderlerini karşılamak için acı dolu bir hayat sürdüler.”[116] Bu köylüler, başta radikal unsurları olmak üzere, encümenleri desteklediler, hem İngiliz hem de Rus gözlemcilerin yoksul kitlelerin “zalimleri ve sömürücüleri” olarak tanımladıkları unsurlar yerine onlara yaslanmamak için hiçbir neden yoktu.

Bir dizi faktör, bağımsızlık hareketi 1912’de yenilgiye uğrayan Gilan halkını derinden yaraladı. Bunlar şunlardı:

1. Halkın katılım düzeyini düşüren, encümenlere yönelik ilgisizlik;

2. Uzak başkentte bulunan Meclis’in ve kitlelerle ilgilenmeyen Avrupa tarzı politik partilerin politik faaliyet üzerinde kurdukları tekel;

3. Sömürü ve zulümle tanımlı toplumsal güçler ve bireylerle yapılan akıllıca olmayan uzlaşmalar;

4. Bir avuç liderin konumlarını kendilerini zenginleştirmek için kullanırken halk arasında devam eden acı.

Neticede politikaya ve kolektif eyleme olan inançlarını yitiren insanlar, yüzlerini karizmatik liderlere çevirdiler. Bu arada, yolsuzluk ve politik oportünizm daha da yaygınlaştı. Dahası, düşman güç olarak Rus, gene yenilmez görünüyordu. Halkın hayal kırıklığı ve öfkesi derinden hissediliyordu.

Tüccar, toprak sahibi ve din adamı kökenli İranlı “aydınlar”ın çoğu, meşruti hükümet arayışında, Avrupa’daki anayasal gücün kökenlerine dair bilinci oluşturmadan, tasarımlarını Avrupa örneklerinden esinlenerek şekillendirdiler. Aydınlanma’nın derslerini edinmediler, belki de bu derslerin hiç farkında değillerdi. Avrupai biçimlerin yalnızca yüzeysel taklidiyle yetindiler. Batılı modelleri taklit ederken bile, ABD’nin federal yapısından veya Fransızların cumhuriyet sisteminden ziyade, Rus ve Alman meşruti monarşilerine daha çok ilgi duydular. İran’ın despotik yönetiminin önemli bir dayanağının, özellikle her İranlının maruz kaldığı geleneksel örgün eğitim olmak üzere, toplumsal yetiştirme tarzında yattığını anlamakta başarısız oldular.

Böylece, (hem kendi ülkelerinde hem de toplumda sürekli olarak pekiştirilen) Asya’ya has düşünce tarzından kesin bir şekilde kopmak yerine, İranlı aydınlar, hızlı bir zafer elde etmek için onlarla “taktiksel bir ittifak” kurarak “ilerici” din adamlarını ve hoşnutsuz toprak sahiplerini güçlendirdiler. Aynı eleştiri, Maniheist düşünce tarzından kurtulmayı başaramayan sosyal demokrat hareketin radikal kanadına da yöneltilmelidir. Çarlık İmparatorluğu’nun Asya bölgesinde eğitim görmüş, Rus Marksizminden büyük ölçüde etkilenmiş olan bu kişiler, devrimi “demokratik burjuvazi”ye ve “liberal toprak sahipleri”ne teslim edilmesi gereken bir şey olarak algıladılar, oysa kendileri gasıp şahı deviren hareketin ikinci aşamasında belirleyici olmuşlardı.[117]

Bu düşünce tarzıyla aydınlar, kent ve taşradaki encümenleri dağıttılar, otokrasiye karşı zaferi borçlu oldukları mücahitleri ve fedaileri silahsızlandırdılar. Göreceğimiz üzere, Cengeli Hareketi’nin gelecekteki lideri Mirza Küçük Han, İkinci Meclis’in arifesinde dağıtılan bu mücahitlerden biriydi. Gilan’ın fiili yöneticisi olan, Reşt’teki Çarlık konsolosunun emriyle memleketi olan eyaletten kovulmuştu.

Hüsrev Şakiri

[Kaynak: Birth of the Travma: The Soviet Socialist Republic of Iran, 1920-1921, University of Pittsburgh Press, 1995, s. 22-42.]

Dipnotlar:
[1] On sekizinci yüzyıl başlarında İran’daki sosyopolitik yozlaşma konusunda bkz.: L. Lockhart, The Fall of the Safavi Dynasty and the Afghan Occupation of Persia (Cambridge, 1958), 2, 4, 31. bölümler.

[2] Nadir Şah dönemi konusunda bkz.: L. Lockhart, Nadir Shah, A Critical Study Based Mainly Upon Contemporary Sources (Londra, 1938).

[3] Bkz.: J. Perry, Karim Khan Zand, A History of Iran, 1747-1779 (Şikago, 1979).

[4] Ayrıca bkz.: Gavin Hambly, “An Introduction to the Economic Organization of Early Qajar Iran,” Iran, Journal of British Institute of Persian Studies 2 (1964): s. 69-81.

[5] Tüm bu anlaşmaların metinleri için bkz.: yayına hz.: J. C. Hurewitz, Diplomacy in the Near and Middle East (Princeton, 1956); ve R. K. Ramazani, The Foreign Policy of Iran, 1500-1941 (Charlottesville, Va., 1966).

[6] Sovyetler Birliği’nde çalışma yürüten Petroşevski gibi İran tarihçilerinin iddiasının aksine İran’da prekapitalist üretim tarzı feodal değil Asyatikti. İran kendi başına, sömürgecilerin müdahalesi olmaksızın dinamik bir kapitalist ekonomi kuramazdı. İran’daki geleneksel tarım, özel toprak sahipliğinin eksikliği üzerine kuruluydu. Ekilebilir arazilerin büyük bir kısmı ya devlete ya da hazineye aitti, hamba (köy komünü) adına köylülerce ortaklaşa işleniyordu. Arazinin önemli bir kısmı vakıf için ekiliyordu. Vakıflarda kısmen özel mülkiyet mevcuttu. Bu üretim biçimi nihayetinde 1906-1909 devrimi sonrası hâkim hale geldi. Asyatik üretim tarzı ile ilgili bir tartışma için bkz.: The Ethnological Notebooks of Karl Marx, yayına hz.: L. Krader (Assen, 1972); A. Sultanzade, ERPAI (Iran’s Economic Development and English Imperialism) (Moskova, 1930), çeviri: Ecrits Economiques, yayına hz.: C. Chaqueri (Floransa, 1980); ve F. Tokei, Essays on the Asiatic Mode of Production (Budapeşte, 1979).

[7] Rusların İran’daki ticaret hayatı içerisindeki alanının genişlemesi konusunda bkz.: D. Krahmer, Russland in Asien, vol. 6, Die Beziehungen Russlands zu Persien zu Persien (Leipzig, 1903); ve G. I. Ter’-Gukasov, Politicheskie i Ekonomicheskie Interesy Rossii v’ Persii (Petrograd, 1916).

[8] Bkz.: C. Issawi, The Economic History of Iran, 1800-1914 (Şikago, 1971), s. 112-258.

[9] A.g.e., s. 80-81.

[10] Babi isyanı konusunda bkz.: E. G. Browne, Materials for the Study of Babi Religion (Cambridge, 1918) ve A Traveller’s Narrative (Cambridge, 1891); J. A. de Gobineau, Les Religions et Philosophies dans I’Asie Centrale (Paris, 1865); M. Bayat, Mysticism and Dissent, Socio-religious Thought in Qajar Iran (Siraküza, 1982); M. Momen, “The Social Basis of Babi Upheavals in Iran, 1848-53,” International Journal of Middle Eastern Studies 15 (1983): s. 159-83.

[11] Tütün Protestosu ile ilgili iki özgün değerlendirme için bkz.: Ann K. S. Lambton, “The Tobacco Regie, a prelude to revolution,” Studia Islamica 22-23 (1965, 1966), ayrıca: Qajar Persia (Londra, 1987); ve F. Adamiyat, Şureş bar İmtiaz-i Rezhi (Tahran, 1360/1981).

[12] Issawi, The Economic History of Iran, s. 209. Toprak kirası ve özel mülkiyetin aşama aşama genele yayılması sürecinin sonucunda köylülerin payının azalması konusunda bkz.: Sultanzade, Iran’s Economic Development ve A. Tchilinkirian, “Die Persische Revolution, ihre Ursachen, ihr Charakter und ihre Kampfmethoden,” Die Neue Zeit 28 (20 Mayıs 1910).

[13] Bkz.: Issawi, The Economic History of Iran, s. 267-69; ve George N. Curzon, Persia and the Persian Question (Londra, 1966), 2:41-42; ve J. E. Po- lack, Persien und Seine Bewohner (Leipzig, 1865).

[14] Bkz.: C. Chaqueri, La Social-Democratie en Iran (Floransa, 1978), and Social Democracy in the Persian Constitutional Revolution, 1905-1911.

[15] Anayasa Devrimi’nin tarihi konusunda bkz.: E. G. Browne, The Persian Revolution of 1905-1909 (Londra, 1910; rpt. 1966).

[16] Madde V, Temel Kanunlara Eklemeler.

[17] 1907 tarihli İngiltere-Rusya anlaşması konusunda bkz.: Browne, The Persian Revolution, Bölüm 6; R. P. Churchill, Anglo-Russian Convention of1907 (Cedar Rapids, Iowa, 1939); ve R. W. Cottam, Nationalism in Iran (Pittsburgh, 1979), s. 164-75.

[18] İranlı sosyal demokratların rolüne dair detaylı bir çalışma için bkz.: Chaqueri, Social Democracy in the Persian Constitutional Revolution, 1905-1911 ve “The Role and Impact of Armenian Intellectuals in Iranian Politics, 1905-1909,” Armenian Review 2, 4 (1988).

[19] Safeviler döneminde yürürlükte olan, birçok İran şehrinde hüküm süren haydarilere karşı nimetiler husumeti ilk Pehlevi şahının iktidarı sırasında sonlandırıldı. Öfkeyi devletten uzaklaştırıp halka yöneltmek, insanları galeyana getirmek için kullanıldı.

[20] H. L. Rabino, “Les Provinces Caspiennes de la Perse,” RMM 32 (1916-1917): s. 479-80.

[21] A.g.e.; ayrıca bkz.: Rabino, “Tanzimat Hasene,” RMM 26 (1914): s. 135-36. Bu makale, Gilan’daki toprak sahibi din adamlarının ilk Sipahsâlâr, Mirza M. H. Müşir Devlet’in idarede yaptığı reformlara yönelik itirazlarıyla kurduğu ilişkiyi ele alıyor. Bu süreçte din adamları cahil insanları reformcuların üzerine saldı, çünkü reformcular, devlet gelirleri ile ilgili suiistimalleri kontrol etmeyi amaçlıyorlardı.

[22] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 482.

[23] A.g.e.

[24] A.g.e., s. 483.

[25] Eylül 1904’te Reşt’te yeni bir kolera salgını baş gösterdi ama salgın hızla kontrol altına alındı, böylelikle ölü sayısı asgari düzeyde tutuldu. A.g.e., s. 485.

[26] A.g.e.

[27] E. Fakhrai, Gilan dar Conbeş-i Meşrutiyyet (Gilan) (Tahran, 1973), Bölüm. 3.

[28] Issawi, The Economic History of Iran, s. 231. Ayrıca bkz.: A. Seyf, “The Plague of 1877 and the Economy of Gilan,” Iran, Journal of British Institute of Persian Studies 27 (1989): s. 81-86.

[29] Bkz.: Browne, The Persian Revolution; A. Taddayyon, Nakş-i Gilan dar Nehzat-i Meşrutiyyet-i İran (Teheran, 1974); Gilan; H. L. Rabino, Meşruti- yi Gilan (Resht, 1973); A. Kasravi, Tarih-i Meşruti-yi İran (Tahran, 1967); M. Malekzadeh, Tarih-i Meşruti-yi İran (Tahran, 1979), Cilt. 5, 7. Bu kitaplar ideolojik önyargıların güdümündedirler ve gerçekleri çoğunlukla yanlış aktarırlar.

[30] Gilan, Bölüm. 16; ayrıca bkz.: Taddayyon, Nakşi-i Gilan, s. 324-27. Fahrai’nin ve E. G. Browne’ın (The Press and Poetry of Modem Persia -Los Angeles, 1983) bahsini ettiği önemli gazetelerden biri de Mücahid. Bu gazete ancak beş sayı çıkabilmiş. Bkz.: Historical Documents: The Workers', Social Democratic, and Communist Movement in Iran, 23 Cilt. Yayına hz.:. C. Chaqueri (Floransa ve Tahran, 1969-1993), 6:11-15, ilk sayı.

[31] Taddayyon, Nakşi-i Gilan, s. 234-36; Gilan, Bölüm. 7.

[32] Bu dönemde Sovyet’in İran’daki muadili meşruti hükümet anlamında kullanılıyordu. İlk Rus devrimince kendiliğinden benimsendi.

[33] Gilan, s. 95-97; ve Malekzadeh, Tarih-i Meşruti-yi İran, Cilt. 5, Bölüm. 8. Devrimcilerin 1909’da zafere ulaşması sonrası Hacı Humami ilk tutumundan vazgeçip anayasayı destekledi. Ancak bu tavrını ciddiye almayan devrimciler kendisini vurdular.

[34] Rabino, Meşruti, s. 8-10.

[35] Hablu’l-Metin gazetesinin 3 Haziran 1907 tarihli nüshasına göre, Enzeli’deki “Milli Encümen” 1907 yılında yirmi bir üyeye sahipti. Fakat zamanla birçok üye, aşağılık kabul ettikleri marangozluk ve taş ustalığı gibi meslekler icra eden “sıradan” insanlarla yan yana oturmak istemediklerini söyleyerek encümenden ayrıldı. Bu “aristokrat tavrın vatanseverce olmadığını düşünen kimi üyeler, “ilgili tavrın milli duyguları incittiğini, İslam diniyle çeliştiğini” söylediler. “Le Club National d’Enzeli,” RMM 5 (1907): s. 552.

[36] Reports from Persia to the Russian Ministry for Foreign Affairs (M.I.D.) were published as Sbomik’ DiplomaticheskikW Dokumentov, Kasayushchikhsiya Sobytii v Persii, 7 vols. (St. Petersburg, 1911). İlk dört cilt Farsçaya “Turuncu Kitap” (Tahran, 1988) olarak çevrildi. Rusça versiyonuna (R), Farsça versiyonuna (P) denildi. Encümenlerin nüfuzu ve sayıları konusunda bkz.: (R), 1:40-41 ve (P), 1:52-53; Gilan, s. 114.

[37] Rabino, Meşruti, s. 26-28.

[38] Gilan, s. 139.

[39] M. Ali Şah’ın ilk başarısız darbesinin gerçekleştiği Aralık 1907 ve Ocak 1908 döneminde Meclis, Tonekabun şehrindeki anayasacılara silahlı adamlarını başkent savunmasına göndermelerini istedi. On gün içerisinde 400 asker seferberedildi ama şah ile meclis arasındaki anlaşma gereği bu askerlere Tahran’a gitmemeleri söylendi. Tonekabun’a Mükerrem Devlet isminde zalim bir valinin geldiği haberi üzerine kentteki insanlar kaygılandılar, zira kent halkı, merkezi hükümetin atadığı bir valiyi öldürmeye ant içmişti. Mazenderan’da olan bitenden hoşnut olmayan insanlar, kolayca teslim oldu. Bu kişiler Nisan 1909’daki yürüyüşe katılmadılar. Bkz.: Orange Book (P), 1: s. 114, 138 ve 280. Mazenderan’da birkaç encümen kuruldu. Sari şehrinde bir Hakikat Meclisi teşkil edildi (Vakıat-i İttifakiye dar Ruzegar, yayına hz.:. M. Ettehadiyeh ve S. Sa‘dvandian [Tahran, 1984], 1: s. 151); diğer encümen, 1909 başlarında şahtan kopan Sipahsâlâr eliyle Tonekabun şehrinde kuruldu.

[40] Bu noktada akla, 1908-1909’da anayasayı yürürlüğe koymak için verilen silahlı mücadeleye öncülük etmiş, gerekli kararları alan kurulun ve harekete yön veren ruhun Azerbaycan Milli Encümeni olduğu gelsin.

[41] Orange Book, (R), 1:40-41; (P), 1: s. 52-53. Rabino, “Notes sur la Perse,” RMM 28 (1914): s. 221. Bu çalışmada kendisinin 30 kadar encümeni bildiğini söylüyor ama isimlerini vermiyor; M. S. Ivanov (Iranskaia Revoliutsia [Moskova, 1957], s. 45-55) ise zaten bilinen bazı encümenlerin listesini veriyor: Mücahidan (devrimciler), Safa (toprak sahipleri), Hakikat (gençlik), Kabir (zanaatkârlar), Fatima (seyyidler), Azerbaycanlı Nusret (asiller), Sedakat ve Ruhani (ilahiyat öğrencileri), Şerafat (mollalar), Hayriye (memurlar) Hasan (pişnamazan ve imamlar). Teddeyyün (Nakşi-i Gilan, s. 34) birkaç isim daha veriyor. Fahrai, kentteki doktorlardan oluşan, hijyen işleriyle ilgilenen bir kesimin encümeni olduğunu söylüyor (Gilan, s. 141). Mamontov, (Bombaran-i Meclis-i Şura-yi Milli... Hükümet-i Tezar ve Muhammed Ali Şah, yayına hz.: H. Shahidi (Tahran, 1984), s. 338) Tahran’da 140 kadar encümen olduğunu, bunların toplamda 30.000 üyesinin bulunduğunu iddia ediyor.

[42] Encümenler ve Anayasa Devrimi’nde oynadıkları rol konusunda bkz.: C. Chaqueri, “Pişine-ha-yi Conbeş-i Encümenin” (Konsey Hareketinin Arka Planı), Kitab-i Cumeha 5 (Kış 1985).

[43] Rabino, Meşruti, s. 22.

[44] A.g.e., s. 23; Gilan, s. 139.

[45] FO, Blue Book (Tahran, 1984), 1: s. 43.

[46] İngiliz bakanın düşüncesine göre Tahran’daki Meclis gücünü artık kentler ve eyaletlerdeki encümenlerden alıyordu (A.g.e., s., 1:80, 91, 187, 301, 307, 396).

[47] Orange Book (P), 1: s. 139.

[48] A.g.e., s. 1:163, 222.

[49] A.g.e., s., 1:179.

[50] M. S. Ivanov (Iranskaia Revoliutsia, s. 146) İran köylülerinin devrimci olmadıklarını iddia eden ilk İranolog. E. Abrahamyan ve F. Kazemi bu görüşü paylaşır, ama Gilan’ı bu konuda istisna olarak görür (“The Nonrevolutionary Peasantry of Modern Iran,” Iranian Studies 11 [1978]).

[51] Üç yıl Ruslar adına Reşt’te konsolos yardımcısı olarak görev yapmış olan B. Nikitin, köylülerin, Rusların kendilerini konsolosluğa sığınmalarını sağlamak suretiyle zalim toprak ağalarına karşı korumalarını istediklerini söylüyor. Bkz.: B. Nikitin, Irani keh Men Şenahte Em (Tahran, 1950), s. 91.

[52] Esasında toprak sahipliğinin mevcut koşulları İran’ın bugüne dek yüzleştiği toprak sorununa makul bir çözüm bulunmasına mani olmuştur.

[53] Rabino, Meşruti, s. 13, 37.

[54] A.g.e., s. 31-32; Bu hususu şu çalışma da teyit eder: Blue Book, 1: s. 37, 66.

[55] Orange Book (P), 1: s. 122.

[56] Leşt-i Nişa’daki mülkleri konusunda Kerim Han ile Emin Devlet arasında para konusunda yaşanan tartışma konusunda bkz.: Kerim Han’ın Emin’e karşı kaleme aldığı broşür, Kabale- yi Tarih, yayına hz.:  I. Afshar (Tahran, 1990), s. 353-98.

[57] Blue Book, 1: s. 54; Orange Book (P), 1: s. 215, 259.

[58] Rabino, Meşruti, s. 50.

[59] A.g.e., s. 52.

[60] Blue Book, 1: s. 126; Rabino, Meşruti, s. 54.

[61] Rabino, Meşruti, s. 30.

[62] Fahrai (Gilan, s. 114) Malik-i Tüccar üyelerini şu şekilde sıralıyor: Meşhedi Cabbar, Şeref Mülk, Hacı Ağa Rızazade, Ebulkâsım Han İmam Cuma, Vekil Rüaya, Hacı Muhammed Taki Hamsi, Hacı Naki, Aslan, İsa Sigarcı, Molla Gulam Ali ve Meşhedi Ebulkâsım.

[63] Herkesin katıldığı oylama neticesinde belirlenmeyen Milli Encümen bir “seçmen kurulu”nca seçiliyordu. Kurul üyeleri şu şekildeydi: (1) Mirza Muhammed Han Rahmetabadi; (2) Şeyh Hüseyin Malik Maali (toprak sahiplerinin temsilcisi); (3) Bahir Ulum (gerici bir toprak sahibi), Hacı Ağa Mir Reşti (babası din adamı, din adamlarının temsilcisi ve anayasaya karşı); (4) Hüsam İslam, köylülere karşı; (5) Dabir Resul Lahici; ve (6) Muhammed Yezdi, tüccar vekili. Mazenderanlı vekiller de toprak sahibi sınıflara mensuplardı. Bahir Ulum, Tahran’daki faaliyetleriyle kendisini bu şehre göndermiş olan Milli Encümeni ortadan kaldırmak için uğraşıyordu. Bu noktada Tebriz Milli Encümeni’nin iki haftada bir çıkarttığı şu yayına bakılabilir: Encümen, Nisan 1907 (aktaran: M. Rafii, Encümen [Tahran, 1983], s. 234-35). Meclis vekilleri konusunda bkz.: Z. Shacii, Nameyandegan-i Meclis-i Şura-yi Milli dar Bistoyek Dore-yi Kanunguzari (Tahran, 1965).

[64] Rabino, Meşruti, s. 31-32, 35, 56. Üç isimden biri S. Celâl, biri camcı Rahim biri de Muhammed Ursiduz (kunduracı).

[65] Malekzadeh, Tarih-i Meşruti-yi İran, s. 461-62; Rabino, Meşruti, s. 15-16. Enzeli’deki Milli Encümen’in Tahran’daki Milli Encümen’e çektiği telgraf için bkz.: H. Muhit Mafi, Tarih-i İnkılab-i İran (Tahran, 1984), 1: s. 240-41.

[66] Tahran’da bulunan İngiliz bakanın 27 Mart 1908’de bildirdiğine göre geçici genel vaki eyalette güvensizliğin artması ve encümenlerin sayısının çoğalması sebebiyle istifa etti (Blue Book, 1: s. 174).

[67] Şah Aralık 1907’deki ilk darbe girişiminde başkente gönüllüleri göndermişti. (Orange Book [P], 1: s. 210).

[68] A.g.e., 1:s . 259.

[69] A.g.e., 1:s . 279.

[70] “A Recht,” RMM 16 (1908): s. 191-92.

[71] Ağustos 1908’de çıkan bir habere göre Reşt’te evinde patlayıcılar bulunan bir Ermeni tutuklandı. (A.g.e.)

[72] Irak’ın Necef kentindeki dini liderlere çekilen bir telgrafta Reşt Milli Encümeni şahın tahttan indirilmesini talep etti (Vakıat, s. 203).

[73] Ayrıntılar için bkz.: Chaqueri, La Social-Democratie en Iran and Social Democracy in the Persian Constitutional Revolution.

[74] Melikzade (Tarih-i Meşruti-yi İran, s. 1051) Settar Komitesi üyelerini şu şekilde aktarıyor: Serdar Muhyi ve üç kardeşi, Kerim Han, Ahmed Ali Han ve Hamid Sultan (toprak sahibi bir aileye mensup), Nasır İslam Nemadani (küçük toprak sahibi ve din adamı), Mirza Ali Muhammed Han Tarbiyat (görünüşe göre bir aydın), Mirza Hüseyin Kasmai (küçük bir toprak sahibi tüccar ailenin Fransa’da eğitim görmüş üyesi), S. Eşrefeddin (Nesim-i Şimal’in yayın yönetmeni), Rahim Şişehbor (Milli Encümen’in radikal üyesi), Hacı Hüseyin Ağa İskenderi (küçük bir tüccar), Ağa Gül İskenderi (çivi tüccarı). Fahrai (Gilan, s. 113) S. Eşref’in adını anmıyor ama listeye Cevad Han Nasır Mülki, Meşhedi Muhtar Erdebili ve MuhammedAli Magazi gibi kimlikleri ve politik görüşleri bilinmeyen isimleri ekliyor. Tedeyyün (Nakş-i Gilan, s. 228-29) ise Fahrai’nin listesini doğruluyor.

[75] Browne, The Persian Revolution, s. 436. Malekzadeh, Tarih-i Meşruti-yi İran; Kasravi (Tarihi-i Meşruti-yi İran), Fahrai (Gilan) ve Tedeyyün (Nakş-i Gilan) de bu bilgiyi teyit ediyor. Muhtemelen kendisi, bilgiyi Browne’dan alıyor ama kaynağı belirtmiyor.

[76] Küçük Han’ın yeğeni Mirza İsmail Han veriyor bu bilgiyi: Kıyam-i Cengel, Yad-deşt-hayi Mirza İsmail Cengeli [Hatırat], yayına hz.: ve takdim eden: E. Ra’in (Tahran, 1978), s. 56.

[77] Kaynaklar bu yakınlaşma üzerinde durmuyorlar. Hınçakçılar takip eden ay içerisinde İranlı yoldaşlarına tüfek verdiler. Bkz.: Chaqueri, La Social-Democratie en Iran, s. 237-44; ayrıca bkz.: Malekzadeh, Tarih-i Meşruti-yi İran, s. 1041; ve Hist. Doc., Cilt. 6. Toplamda Gilan operasyona yedi grup katıldı: (1) Velikov liderliğinde hareket eden Gürcü sosyal demokratlar 23 kişi; (2) Andreasyan liderliğinde hareket eden Hınçakçılar 21 kişi; (3) Gulam Hüseyin Han liderliğinde hareket eden İranlı sosyal demokratlar 50 kişi; (4) Yefrem Han liderliğinde hareket eden Ermeni Taşnaklar 17 kişi; (5) muhtemelen başında Reştli liderlerin bulunduğu Reşt’te faal olan Settar Komitesi 45 kişi; (6) Bakû grubu 46 kişi olarak katıldı; (7) operasyona katılan Kafkas Türklerinin sayısı verilmemiş (Chaqueri, La Social-Democratie en Iran, s. 239).

[78] Bu kişi, Potemkin savaş gemisindeki isyana katılmış olan bahriyeli Vladimir. İngilizlerin 8 Aralık 1908 tarihli raporuna göre Sebze Meydan’da kazara patlayan bomba sonucu Vladimir öldü. Muhtemelen bombayı bir Ermeniye ait dükkânda tezgâh altında bizzat hazırlıyordu. İngilizlerin başka Kafkaslıları da benzer koşullarda öldürdüğü veya üzerinde bomba bulunduğu ya da bomba patlattığı için tutukladığı biliniyor. (FO 248/970).

[79] Gilan, s. 114.

[80] Taddayyon, Nakş-i Gilan, s. 231; Malekzadeh, Tarih-i Meşruti-yi İran, s. 1051.

[81] Orjonikidze İran’da en a iki kez bulundu. Muhammed Ali Şah’ın devrilmesi sonrası reşt’teki politik kulüplerde faal olan devrimcileri eğitti. Komünist Manifesto’yu ilk o Farsçaya tercüme etti (Chaqueri, Social Democracy in the Persian Constitutional Revolution; S. Javid, Nehzat-i Meşrutiyyet-i İran ve Nakş-i Azadi-kahan-i Cihan [Tahran, 1969], s. 72-74).

[82] Blue Book, 2:108; Orange Book (P), 2:94; Kasravi, Tarih-i Meşruti- yi İran, s. 9.; Gilan, s. 117-19; Taddayyon, Nakş-i Gilan, s. 240-41. Bu önemli olayı en canlı şekilde şu çalışma anlatıyor: A. H. Nava’i, “İnkılab-i Gilan Çegune Ağaz Şod?,” Mecelle-yi Yadigar 3 (1947): s.  41-55.

[83] Orange Book (P), 2:103.

[84] A.g.e., 2: s. 107-08, 121, 132.

[85] Milli Encümen de faaliyetlerine başladı ama artık ana karar alıcı kurul değildi. Mutedil bir çizgi tutturan encümen “devrimci” toprak sahipleriyle kurulan yeni ittifakla uyumlu hareket etti.

[86] Orange Book (P), 2: s. 105.

[87] Günlüklerinde Sipahsâlâr, Reşt ve Tebriz’de insanların Tahran yürüyüşünde kendilerine öncülük etmesini istediğini söyüyor. (A. S. Khatatbari, Zendegani-yi Sipahsâlâr-i Azam [Tahran, 1949], s. 24).

[88] Ek Bölüm’e bakınız. İntihar ettiği vakit Tahran basını Sipahsâlâr’ı “İran’ın bir numaralı toprak sahibi” olarak andı (A.g.e., s. 101).

[89] Fakhra’i (Gilan, s. 122) Sipahsâlâr’ın eyalet valisi olması devrimcilerin başına geçmesi talebinin komitece yapılmış “zekice” hamle olduğu iddiasında!

[90] 21 Nisan 1909. G. Il’inskii, “Iranskii Azerbaijan v Revoliutsii 1905-1911,” Revoliutsionniy Vostok 4 (1936): s. 109. 1911’de başbakan ve savaş bakanı iken iktidara gelmesinde katkısı bulunan insanları günlüklerinde yerden yere vurur. Birkaç makaleyle destek verdiği Demokratlara ait programı eleştirir, onları çocukken “eşcinsellikle meşgul” olmuş, şimdilerde ise “şarlatandan ve dolandırıcıdan” başka bir şey olmayan bir avuç şehzade olarak niteler” (Khatatbari, Zendegani-yi Sipahsâlâr-i Azam, s. 45).

[91] Blue Book, 2: s. 459-61.

[92] Ermeni lider Yefrem Han Kazvin’deki Rus konsolosunu neden ziyaret ettiğine dair bir açıklama sunamaması üzerine üç devrimci Tahran’a yönelik saldırıya katılmayıp Reşt’e döner. Bu üç devrimci, Bulgar “devrimci gazeteci” Panov, Gürcü Velikov ve Serdar Muhyi ile birlikte Mücahidler hareketi içinde yer almış olan Mirza Küçük Handır (Gilan, s. 151-52).

[93] Browne, The Persian Revolution, s. 294.

[94] A.g.e., s. 294-321.

[95] Bu dönemde cumhuriyet davası ile ilgili bir tartışma için bkz.: C. Chaqueri, “Republicans and Federalists, Lone Voices in the Intellectual History of Iran,” makale Aralık 1987’de Amerika Tarih Derneği’nın yıllık toplantısı için kaleme alınmıştı.

[96] Encümenlerin rolü konusunda bkz.: Ann K. S. Lambton, “Secret Societies in the Persian Revolution,” St. Antony's Papers 4 (1958) ve “Persian Political Societies,” in A.g.e. içinde, 16 (1963); C. Chaqueri, “Pişine-ha-yi Conbeş-i Encümenin,” Kitab-i Cumeha 5 (1985).

[97] İkinci Meclis’teki Gilan vekilleri Ebulkâsım Han Muaz Sultan Pimia (liberal görüşlere sahip önemli bir toprak sahibi), S. Yahya Nemadani (din adamı ve Settar Komitessi üyesi), Muhammed Yezdi (tüccar, ilk mecliste vekil ve Şubat 1909 sonrası kurulan Milli Encümen’in üyesi), Dr. İsmail Marzban, Muhattap Sultani (Enzelili küçük bir toprak sahibi) ve Mirza Muhammed Ali Han Vezirzade. Nemadani hariç “devrimciler” arasında bulunan herhangi bir kişiye vekillik ya da bakanlık koltuğu verilmedi. Sipahsâlâr başbakan oldu, Yefrem Han Tahran emniyet müdürü olarak atandı. Mazenderanlılar şahın yıkıldığı ve anayasanın yeniden yürürlüğe girdiği süreçte pek bir rol oynamadılar. Yeni vekilleri tümüyle mülk sahibi ve din adamıydı. İkinci Meclis vekillerinin listesi için bkz.: Shaji‘i, Nemayandegan-i Meclis.

[98] Bkz.: Hist. Doc., Cilt. 13; ve İçtimaiyun-İtidaliyun, Destur-i Meşru-i Maslaki ya Meramname-yi Hizb (Tahran, n.d.).

[99] Bkz.: Chaqueri, La Social-Democratie en Iran, Hist. Doc., Cilt. 3, 6,13,19, ve “The Role and Impact of Armenian Intellectuals in Iranian Politics, 1905-1932.”

[100] Program ve manifestoları için bkz.: Hist. Doc., Cilt. 13,19.

[101] FO Persia (Historical Section of the Foreign Office, Sayı. 80, Londra, 1919) , s. 38.

[102] Bir İngiliz liberal, Grey’i yaşanan “rezalet”ten sorumlu tutuyor. Dediğine göre 1908 darbesi “şahın Çar ziyaretinin ve Grey’in 1907’de Rusya ile yaptığı anlaşmanın semeresi”. Bu kişi 26 Aralık 1911 günü şunları söylüyor: “Ruslar Tebriz’de katliam yaptı. Kadın erkek çoluk çocuk 500 kişiyi öldürdü, kadınlara tecavüz edildi, akla gelebilecek her türden zulme imza atıldı. Grey aslında aldığı talimatlara göre hareket etmedi. Ama basın ona hiç tepki göstermedi, kendisini eleştireceğimiz bir toplantı bile yapılmadı.” W. S. Blunt, My Diaries, Being a Personal Narrative of Events, pt. 2, 1900-1914 (Londra, 1920) , s. 213, 388-89.

[103] A.g.e., s. 389.

[104] M. W. Shuster’ın değerlendirmesine bakılabilir: The Strangling of Persia, N.Y., 1912; daha kapsamlı teorik analizi için bkz.: R. A. McDaniel, The Shuster Mission and the Persian Constitutional Revolution (Minneapolis, 1974).

[105] FO Persia, s. 44.

[106]. Shuster, The Strangling of Persia, s. 220-29.

[107] A.g.e., s. 229. Rusların Gilan’da yaptığı zulümler konusunda İranlıların kaleme aldığı değerlendirmeler şu çalışmada mevcut: Gilan, Bölüm. 14; ve Malekzadeh, Tarih-i Meşruti-yi İran, Cilt. 7, Bölüm. 10. İran’ın bağımsızlığı konusunda İngilizlerle Ruslar arasında varılan mutabakatın detaylı ve belgelere dayalı sunumu için bkz.: B. de Siebert, Entente Diplomacy and the World (New York, 1921).

[108] Bu isimler Hüseyin Kasmai, Mirza Küçük Han, Rahim Şişehbor, Serdar Muhyi, iki kardeşi (Gilan, s. 252-53).

[109] Anayasa karşıtı Müçtehid Humami’nin encümenlere yönelik sert muhalefeti, encümenlerin o dönem halktan gördüğü desteğin ve sahip olduğu etkinin delili.

[110] Browne şunları söylüyor: “Genel varsayıma göre, Sipahsâlâr gerçekte Reşt devriminde tali bir rol oynadı ama devrimde büyük bir şevkle çalıştı. Kendisinden cesur ve diri güçlerce bir koçbaşı olarak kullanıldı. [...] Ama şimdilerde (Temmuz 1910) kendisi, davasına kani ve sebatkâr bir milliyetçi değil, bir oportünist olarak görülüyor. Hemşehrileri kendisine bir Serdar Esad kadar güvenmiyorlar.” (The Persian Revolution, s. 437).

[111] Rusların ültimatomunu iki bakan kabul etti: Kavam ve kardeşi Vusuk. Vusuk Shuster’ın görevden alınmasını istedi, çünkü Shuster, Azerbaycan Gelirler İdaresi’nden alınan kamu fonlarını zimmetine geçiren babası ile ilgili bir soruşturma yürütüyordu (Shuster, The Strangling of Persia, s. 210).

[112] A.g.e., s. 300-01.

[113] AA, Akten Persien, Sayı. 21, “Die Persische Frage,” IX, Report A164 (3 Kasım 1911), akt.: McDaniel, The Shuster Mission, s. 190, n. 1.

[114] Rabino, “Notes sur la Perse,” s. 226; Anjoman (Tebriz), s. 229.

[115] Shuster, The Strangling of Persia, pp. 203-04. Benzer görüşler için bkz.: E. G. Browne, Origine et Developpement du Mouvement Constitutionnel ou Nationaliste Person, Conference Faite a la British Academy le 6.2.1918 (Paris, 1919); Independent Labour Party, Persia and Finland and our Russian Alliance (Londra, 1915).

[116] Rabino, “Notes sur la Perse,” s. 219-20.

[117] Tarihi aktarım için bkz.: Chaqueri, Social Democracy in the Persian Constitutional Revolution.