08 Kasım 2026

Hegel’den mi Yoksa Spinoza’dan mı Yanayız?



Pierre Macherey’nin tartışmasız en önemli kitabı Hegel or Spinoza’dır [“Hegel mi Spinoza mı?”]. Kısa süre önce yapılan İngilizce çevirisi[1] Spinoza ve Hegel arasındaki gerilimle ilgili bir başka tartışmayı alevlendirdi. Bu bölümün yapısı gereği, kendimi bu kitabın ana argümanını sunmakla sınırlayacağım: Macherey’ye göre Hegel, Spinoza’nın sistemini tam olarak anlama konusunda yetersiz bir isimdi, ama aynı zamanda Spinoza, Hegel’in sisteminin öncüsü niteliğindeydi.

Aynı yaklaşım üzerinden, Frédéric Lordon’ın Willing Slaves of Capital: Spinoza and Marx on Desire [“Sermayenin İstekli Köleleri: Spinoza ve Marx’ın Arzuya Dair Görüşleri”] adlı eserinin son çevirisi, kapitalizmin yapılarını Spinoza aracılığıyla anlayabileceğimizi söylüyor. Bu bağlamda Lordon, “zamanın çelişkisi şudur: Marx, Spinoza’dan sonra geliyor olsa da, Marx'taki boşlukları doldurmamıza yardımcı olabilecek kişi, Spinoza’dır”[2] diyor. Devamında Lordon, Marx’ın çalışmalarının Althusser'in çalışmaları için de geçerli olan çok önemli bir yönüne işaret ediyor: Marx’ın çalışmaları, bilhassa politik ekonomi eleştirisi, ancak felsefi bir bakış açısı üzerinden yapılırsa veya okunursa idrak edilebilir. Balibar, haklı olarak, “geçmişte ne düşünülmüş olursa olsun, Marksist bir felsefe yoktur ve asla olmayacaktı. Öte yandan, Marx, felsefe için her zamankinden daha önemlidir”[3] diyordu. Daha önce açıklandığı gibi, Althusser’in Hegel’i terk etmesi, Fransız Hegelciliğinin reddi bağlamında ele alınmalıdır. Peki ama bu hususu nasıl anlamalıyız?

İlk tez, savaş sonrası Fransa’daki felsefi ve politik konjonktürle ilgilidir. Althusser’e göre, “son yirmi yıldır Hegel’in Fransız burjuva felsefesinde yer edinmiş olması hafife alınacak bir mevzu değildir.”[4] Fransa’daki felsefi konjonktür veya Althusser’in nitelendirdiği gibi, “olağanüstü felsefi şovenizm”; fenomenologlar, yaşam felsefesi ve burjuvaların Hegel’i benimsemesi üzerinden biçimlenmişti. Savaş sonrası dönemde Hegel’e dönüş, belirli bir biçim aldı:

“Hegel’e Büyük Dönüş, emperyalizmin nihai krizinde revizyonizmin aldığı özel biçimde faşist tipte revizyonizm kalıbına dökülmüş Marx’la mücadele etmeye yönelik umutsuz bir girişimdir.”[5]

Politik açıdan, savaş sonrası gericilik, en yüksek seviyesindeydi. Felsefi şovenizme politik özerklikçilik veya revizyonizm eşlik ediyordu. Sistematikleşmiş haliyle politik eleştiri, her zamanki ahlaki şantaj üzerine kurulu diliyle gerçeklikten koptu. Esasında politik revizyonizm, savaş sonrası yazılarının önde gelen isimleri olan Camus, Malraux, Marcel gibi isimlerce geliştirilen korku kategorisi üzerine odaklanmıştı. Fransa’daki politik hali analiz etmek için korku kavramını kullanarak, âdeta Fukuyama’nın öncüsü oldular.

Felsefi kategorilerin savaş sonrası halin en gerici unsurları için bir gerekçe olarak kullanıldığı tüm bu akımlara karşı Althusser, Spinoza felsefesine sığındı. Felsefi akımlara burjuva Hegel anlayışlarının ve (Marksist ya da değil) tüm fenomenologların hükmettiği savaş sonrası oluşan açmazda Spinozacılık, bu gerici konjonktürden çıkış kapısı olarak görüldü. Bu açıdan, felsefede Spinozacı olmak, özgürleştirici bir deneyim olarak değerlendirildi. Bu dönemde Althusser’in hem felsefi hem de politik düzlemde asıl düşmanları, Algı Fenomenolojisi’nin yazarı Maurice Merleau-Ponty ile ve Varlık ve Hiçlik’in yazarı Jean-Paul Sartre’dı.

Ellilerde Fransız felsefesinde süren tartışma, bilinç ve yapılar arasındaki ikiliğe odaklanmıştı. Bu, farklı durumlarda Husserl’in yazılarından yola çıkarak ifade edilebilecek, savunulabilecek ve eleştirilebilecek bir ikilikti. Warren Montag’ın bir terimini kullanacak olursak, fenomenolojiyle ilk “hesaplaşmasında” Althusser, iki büyük Fransız epistemologu Georges Canguilhem ve Jean Cavaillès’ten etkilenmişti. Hem Canguilhem hem de Cavaillès’in, günümüzdeki felsefi tartışmalarda ne yazık ki unutulmuş figürler olmalarına rağmen, Althusser’in epistemolojik oluşumunda büyük etkileri olduğunu belirtmek gerekiyor.

Fenomenoloji geleneğine bir tepki olarak Fransa’da iki önemli akım ortaya çıktı: Altuzerci Spinozist-Marksizm ile Lakancı psikanaliz. Her iki yönelim de geleneksel olarak anlaşılan özneyi yeniden düşünmeyi amaçlıyordu. Hem Althusser hem de Lacan, “teorik anti-hümanizm” görüşünü paylaşıyor, ancak öznenin doğası ve oluşumu konusunda farklı görüşleri savunuyordu. Michael Spinker ile yaptığı bir röportajda Jacques Derrida, “Marksistlerin (ve her şeyden önce, ölene dek Althusser’in) felsefi ve politik düşmanı, saplantılı düşmanı Merleau-Ponty’ydi” diyor.[6] Bununla birlikte, bu noktaya gelmeden önce Althusser bir Hegelciydi. Bu, yüksek lisans tezinde ve o döneme ait diğer denemelerinde görülebilecek bir özellik. Tüm bunları göz önünde bulundurarak, Althusser’in ilk dönemini şu başlıkların tanımladığını söyleyebiliriz:

a. Hristiyanlıkla eksiksiz özdeşleşme ve Roma Katolikliği ile Marksizm arasında bir ittifak kurma girişimi.

b. Çalışmalarının temelini hümanist bir Hegel anlayışı üzerinden oluşturulmuş Hegelci çerçeve oluşturuyor. Bu yaklaşım, yüksek lisans tezinde ve Hegel’e Dönüş’ünde doruğa ulaşıyor.

c. Teorik ittifaklarını sürekli dağıtan Althusser, felsefi projesi için yeni bir felsefi çerçeve oluşturuyor. Bu yaklaşım, Hristiyanlığı ve Hegel’i terk etmesine yol açıyor.

Althusser’in konumundaki değişim açık: Hristiyanlıkla özdeşleşmekten ve kendisini bir Hristiyan olarak adlandırmaktan (“biz Hristiyanlar” demekten), dinin kendisini “pratik bir ideoloji” olarak reddetme merhalesine geçer.[7] Başka bir düzeyde, faşist revizyonizme karşı Hegel’i ilginç bir şekilde savunmaktan, Hegel’i mevcut durumun felsefi rasyonelleştirilmesi olarak reddetme düzlemine zıplar. Bu anlayıştaki değişimlerin ortasında, sürekli olarak kafa karıştırıcı bir soruyla karşı karşıyadır: Eleştiriye nasıl başlanır? Tüm eserlerinde, Hristiyan ve bilimsel bakış açıları arasında ayrım yapabiliriz. Başka bir deyişle, Althusser’in eleştirisi, öncelikle Hristiyan evrenselliğini temel alır, daha doğrusu, eleştiriyi Evrenselci Katolik tarzında temellendirme girişimindeki ustalığına dayanarak, Althusser, felsefi ve politik yaşamında iki belirleyici hamle için alan açar: (a) paradoksal olarak (ya da o kadar da değil), Roma Katolik Kilisesi’ni reddetmesini/terk etmesini sağlayan şey Hristiyanlıktır; (b) Marksizmi evrensel terimlerle yeniden düşünmesini sağlar.

Bu daha da karmaşıklaştırılmalıdır. Öz Eleştiri Denemeleri’ndeki “Spinoza Üzerine” bölümünde Althusser, alıntılamaya değer uzun bir açıklama yapar:

“Hegel Mantık ile başlar, o, ‘Dünyanın yaratılışından önceki Tanrı’dır. Ancak Mantık, Doğada yabancılaşır, Doğa Ruhta yabancılaşır, Ruh Mantıkta son bulur; böylece kendi içinde dönen, sonu ve başlangıcı olmayan bir döngü oluşur. Mantığın başlangıcının ilk sözleri bize şunu söyler: Varlık Hiçliktir. Varsayılan başlangıç reddedilir: başlangıç yoktur, dolayısıyla, köken de yoktur. Spinoza ise Tanrı ile başlar, ancak O’nu tek ve sonsuz gücünün evrenselliğinde bir Varlık (Özne) olarak reddetmek için (Deus = Natura). Böylece Spinoza, Hegel gibi, Özün mutlak içselliğinde gizlenmiş olsa bile, Köken, Aşkınlık veya Bilinemez Dünya tezlerinin her birini reddeder. Ancak (Spinozacı reddiye ile Hegelci reddiye arasında fark söz konusudur: Hegelci Varlığın boşluğunda, reddetmenin reddetmesi yoluyla, bir Telos’un (Telos = Amaç) diyalektiğinin tefekkürü vardır. Bu diyalektik, Amaçlarına tarihte ulaşır: Ruhun, öznel, nesnel ve mutlak olan, şeffaflık içindeki Mutlak Varlığın amaçları. Fakat Spinoza, yola ‘Tanrı ile koyulduğundan’, hiçbir Hedefle ilgilenmez. Bu Hedef, içkinlikte ‘ilerlese’ bile, gene de aşkınlığın figürü ve tezidir. Spinoza üzerinden açılan bu dolambaçlı yol, Hegel’de eksik olan radikal bir niteliği ortaya koymamızı sağladı. Olumsuzlamanın olumsuzlanması, Aufhebung (= aştığı şeyi koruyan aşkınlık) dâhilinde bu sapma, Hedefi, Hegelci diyalektiğin ‘gizemlileştirilmesinin’ özel biçimi ve yerini keşfetmemizi sağladı.”[8]

Başka bir deyişle, Althusser’e göre Spinoza, Hedef kavramını çöpe attı, bunu yaparak her türlü teleoloji teorisini reddetti. Althusser’in görüşüne göre Spinoza, o dönemde din biçimini almış olan, kendi döneminin ideolojisinin eleştirmeniydi. İdeolojiyi bir hata veya cehalet olarak görmeyi reddeden Spinoza, onu (bilginin ilk düzeyi) olan tahayyül düzlemine yerleştirdi.

“Muhayyile kaynaklı vehmin merkezi kategorisi olan Özne’ye yönelik radikal eleştirisinde, on dördüncü yüzyıldan beri Özne’nin hukuki ideolojisi temeli üzerine kurulmuş olan burjuva felsefesinin tam kalbine ulaştı. Spinoza’nın kararlı Kartezyen karşıtı yaklaşımı bilinçli olarak bu noktaya yöneldi. O ünlü ‘eleştiri’ geleneği, bu noktada yanılmadı. Bu noktada Spinoza Hegel'i öngörmüştü, ancak daha da ileri gitmişti”.[9]

Bu bağlamda Althusser’e göre, Hegel’in sorunu, öznesiz bir öznelliğe yer bulamamasıydı:

“Tüm öznellik tezlerini eleştiren Hegel, gene de Özne için bir yer buldu. Fakat bu sadece (Spinoza’yı ‘yanlış bir şekilde’ şeyleri Öz’den öteye götürmediği için eleştirdiği) Özün oluşan Öznesi değil, aynı zamanda öznesiz sürecin Telos’unun içselliği biçimini alan bir öznellikti. Bu içsellik, olumsuzlamanın olumsuzlaması sayesinde İdea’nın tasarımlarını ve kaderini gerçekleştiriyordu.”[10]

Burada Althusser’in iki önemli tezini ortaya koyabileceği temelle karşılaşıyoruz:

1. Tarih, öznesiz bir süreçtir;

2. “Olasılıksal materyalizm”, boşluk, sınır, merkezsizlik, rastlantısallık gibi kavramlar üzerine kuruludur.

Bu iki tez, Altuzerci paradoksu görünür kılıyor: en radikal anti-ontolojik pozisyonlardan birinin (tez 1) ontolojik bir çerçevede bir arada bulunması. Aslında, bu Althusser’in projesindeki sorunun gerçek özüdür. Gerçekte, Althusser’in geleceği, bu paradoksal pozisyon üzerinde yapılacak çalışmalara bağlıdır. Dolayısıyla, çıkarılacak ilk sonuç, yukarıda bahsedilen iki tezin felsefi projesini bilgilendirmesi ancak aynı zamanda tutarsız kılmasıdır. Bir anlamda, “öznesiz süreç”, çifte alan açar:

a. Marksist felsefede özne teorisini yeniden düşünmek için gerekli alanı;

b. Marx ve Hegel arasındaki ilişkiyi teleolojik olmayan bir şekilde yeniden düşünmek için gerekli alanı.

Ancak aynı zamanda Althusser, özneyi idealist bir kavram olarak nitelendirerek, bu olasılığı birden ortadan kaldırır. Hegel karşıtı bir pozisyonu detaylandırmayı amaçlayan, öznesiz süreçle ilgili tezinin, öznenin madde olarak Hegelci anlayışına olabildiğince yakın olduğunu belirtmekte fayda var. Slavoj Žižek, bu tezin Hegelci içeriğini detaylandıran ilk kişidir:

“Louis Althusser, Hegelci Özne-Töz kavramını, ‘teleolojik’ bir özne içeren süreç olarak, materyalist-diyalektik ‘öznesiz süreç’e karşı koyduğunda yanılmıştı: Hegelci diyalektik süreç, aslında ‘öznesiz süreç’in en radikal versiyonudur. Süreç, onu kontrol eden ve yönlendiren bir etken anlamında ne Tanrı, ne insanlık, ne kolektif bir özne, ne de sınıf anlamında, belirli bir özneden yoksundur.”[11]

Hegel için Töz, mevcut değildir, yalnızca Öznenin geriye dönük bir ön varsayımıdır. Töz, yalnızca Öznenin bir sonucu olarak var olur, bu anlayış sebebiyle Öznenin öncülü olarak ifade edilir. Bu bağlamda, Öz'ün organik bir bütün olduğu fikri bir vehimdir, çünkü Töz, Tözü varsaydığında, onu bölünmüş, bir kesik olarak varsayar. Eğer Töz ontolojik olarak Töz’den önce gelseydi, Spinozacı niteliklere sahip bir Töz’ümüz olurdu, ancak bir Öznemiz olmazdı. Buradan Altuzerci öznesiz süreç anlayışı konusunda ne söyleyebiliriz?

Bu pozisyonu savunursak, Kant öncesi evrendeyiz demektir. Hegelci yaklaşım, Töz’e dair bu anlayışın dogmatik dini metafizik olduğunu varsayar, çünkü varlık/Töz, bölünmez bir Bir olarak, bir bütünlük olarak varsayılır. Bu bütünlük, ancak bu haliyle hayal âleminde (yani, Kantçı Akıl antinomilerinde) açıklanabilir. Bu bağlamda, Hegel için, Özne haline gelecek Töz’ü düşünmek imkânsızdır, çünkü o, her zaman zaten bir Öznedir (“sadece Töz olarak değil, aynı zamanda bir Özne olarak da”): Töz sadece Özne ile/içinde var olur, Özne olmadan Töz hiçtir.

Bu durumda, kesin olmalıyız: Hegel Töz ve Özne’den bahsettiğinde, pratikte Mutlak’tan bahsediyor demektir: Mutlak, yalnızca bir Töz değil, aynı zamanda bir Özne’dir. “Mutlak, esasen onun sonucudur.”[12] Hegel’in Spinoza’ya yönelik eleştirisinde kendisinin de belirttiği gibi, Spinoza, Töz’ün kendini farklılaştıran bir şey yani bir özne olarak belirlenime tabi olmadığını söyler.[13]

Benim ileri sürmek istediğim hipotez şu: Althusser için devrimci bir özne yoksa, yalnızca devrimin failleri varsa (bu nedenle “tarih öznesiz bir süreç”se), o vakit proletarya, ancak Hegelci tezin bakış açısından okunabilir. Burada proletarya, Lukaşçı anlamda ele alınmamalı, Althusser’in “tarihin öznesi yoktur”[14] diyen anlayışını anlamlı kılan bir şey olarak anlaşılmalıdır. Bu, “devrimin faili” (proletarya) ve “tarihin öznesi yoktur” ifadelerinin aslında Hegelci öznenin adları olduğu sonucuna götürür. İlk okumada Lukács'a benzese de, proletaryanın varoluştan yoksun olması (öznenin olmaması) gerçeğinin, kendi varoluşunun faili olmasını mümkün kılan şey olduğunu aklımızda tutmalıyız. Tarihsel bir süreç yoluyla yokluktan varoluşa geçiş, bize tam da Hegel’in öznesini verir. Bölünmüş bir şey olarak Töz ile Özne arasındaki bağlantıyı kurmak için Žižek’e geri dönelim:

“Öznenin olumlu bir şekilde var olan, özdeş bir varlık olmadığını, tözün eksikliğini, içsel antagonizmasını ve hareketini, tözü içeriden engelleyen Hiçliği temsil ettiğini vurgulamak yetmez. […] Bu özne anlayışı, bu Tek, her zaman zaten bozulmuş, bölünmüş vs. olsa bile, başlangıç noktası olarak özsel Tek’i varsayar. Terk edilmesi gereken de tam olarak bu ön varsayımdır: başlangıçta (mitolojik bir başlangıç olsa bile), özsel bir Tek yoktur, Hiçliğin kendisi vardır; her Tek, Hiçlikten sonra gelir, Hiçliğin kendi kendiyle ilişkilenmesi yoluyla ortaya çıkar.”[15]

Bu, Althusser'in Spinoza ve Hegel karşılaştırmasıyla ilgili önemli tezi öne sürmemizi sağlar. Althusser’in bir anlamda Spinozacı olduğunu kabul etmeliyiz, ancak Spinoza’nın hiçbir öznellik teorisi yokken, Althusser’in öznellik teorisine sahip olması, Hegel’in daha önce sorduğu soruyu sormamıza sağlar: “Peki, ideolojik tevkifi mümkün kılan koşullar nelerdir?” (yani, evet, “varlık sonsuz maddedir, ama o zaman sonlu öznelliğin ortaya çıkışı nasıl olur?”), buna cevabı Spinozacı ontoloji vermez. Bu, Althusser için bir dönüm noktası ve açmazdır: Althusser Spinozacılığı, Fransız Hegelcilerinin zayıf olumsuzluk teorisini eleştirmenin bir yolu olarak benimsemişti. Bu teori, düşünülmemiş bir ideolojik özne kavramına yol açmıştı. Ancak eleştirisini tam olarak geliştirdiğinde ihtiyaç duyduğu ontoloji, eleştirisine başlamasına izin veren ontoloji değildi. Bunu daha da karmaşıklaştırırsak, “öznesiz süreç”in epistemolojik bir konum olduğunu belirtmemiz gerekir; yani, faillerin olmadığı değil, failliğin ontolojik aşkın bir yapısının olmadığı anlamına gelir. Bu, durumun ideolojik alt yapısına bağlı olmayan (faillerin, koptukları durumun tarihsel olarak belirlenmiş özne fikrine “tabi” olduklarını varsaymamızı gerektirmeyen) bir süreçtir.

Althusser Spinoza’ya bu bağlamda atıfta bulunur, çünkü Spinoza, bu fikriyatın ontolojik omurgasıdır. İdeolojik özne epistemolojisine eşlik eden bir töz ontolojisine sahiptir. Dolayısıyla, Althusser’in Spinoza’nın töz anlayışından koptuğunu göstermek için, “öznesiz süreç”in (ki bu, Hegel’in süreçler yoluyla doğru olma teorisine gerçekten çok yakındır) aslında hiçbir ontolojik ön varsayımı olmadığını göstermemiz gerekir. Yani, Althusser’in epistemolojik konumlarının ontolojik taahhütleri, üzerinde anlaştığını düşündüğü ontolojiden farklıdır veya onu eleştirmektedir; çünkü Hegel’in özne dediği şey (Althusser’in formülünde) “özne” kelimesinden çok “süreç” kelimesinde mevcuttur.

Hegel, Mantık Bilimi’nde, Mutlak üzerine yazdığı bölümde, Spinoza’nın felsefesinin kusurları hakkında kalem oynatırken, “bu sistemin tözü tek bir töz, bölünmez bir bütünlüktür” diyordu.[16] Althusser, “öznesiz süreci” anti-Hegelci/teleolojik bir tez/tarih anlayışı olarak önerdiğinde, aslında Spinoza’nın töz anlayışıyla savaşmıyor muydu? Bu nedenle, Hegel karşıtı bir tez sunma girişiminde, aslında Töz’ün en iyi Spinoza karşıtı eleştirilerinden birini sunmuştur. Bu nedenle, “öznesiz süreç”, ancak Hegelci Töz-Özne’den yola çıkılarak ortaya konulursa ve okunursa tam anlamını kazanır: “yaşayan Töz, gerçekte Özne olan varlıktır veya aynı şey, gerçekte ancak kendini ortaya koyma hareketi olduğu ölçüde gerçektir.”[17]

Daha da ileri gidecek olursak, ideolojik özne teorisyenlerinin tümü gibi Althusser de şu konuda şaşkınlık içindeydi: evet, özne ideolojik olarak şekillenir, ama neden “tutuklu” kalır? İdeolojinin bir şeyi nasıl “tevkif edebileceğini” açıklamak için “töz”de önsel olarak neyi var saymalıyız? Bu varsayacağımız şey ontolojik koşul olarak öznedir; yani, Robert Pfaller’in teziyle[18] bu, tözde bir hatayı varsaymamızı gerektirir, bu nedenle tevkif etme girişimindeki başarısızlık bir başarı olabilir.

Althusser, materyalizmi bu anlayışla ilişkili olarak yapılandırır. Althusser’in olasılıksal materyalizmi, İlk Neden, Anlam ve Logos’tan yoksundur, kısacası, teleolojisi olmayan bir materyalizmdir. Ona göre, “materyalizm” hakkında konuşmak, felsefedeki en hassas konulardan birine değinmektir.[19] Bunun ardından, “materyalizmin, ‘felsefe’ adını hak etmek için bir sistem biçiminde geliştirilmesi gereken bir felsefe olmadığını”, ancak Marksizmde belirleyici olanın, bu materyalizmin “felsefede bir pozisyon sunması” olduğunu söyler.[20] Althusser’e göre:

“felsefi gelenekte materyalizm, bir zorunluluğun göstergesini çağrıştırır. Materyalizm, idealizmin reddedilmesi gerektiğine dair bir işarettir, fakat idealizm/materyalizm aynasal çiftinden kurtulamaz, kurtulmayı beceremez. Bu nedenle bir göstergedir, ancak aynı zamanda bir tuzaktır, çünkü idealizmden sadece onu reddederek, idealizmin karşıtını belirterek veya ‘tersine çevirerek’ kurtulamazsınız. Bu nedenle ‘materyalizm’ terimine şüpheyle yaklaşmalıyız: kelime, bize şeyi vermez, daha yakından incelendiğinde, çoğu materyalizmin tersine çevrilmiş idealizm olduğu ortaya çıkar.”[21]

Bu bağlamda, felsefeyi farklı pozisyonlar arasında sınır çizgileri çizme pratiği olarak ele alabiliriz. Bu pozisyonları şu şekilde ayıralım: bilimsel, politik ve felsefi sınır çizgileri. Bunlara dini sınır çizgilerini de eklemek gerek.

Felsefe, sınır çizgileri çizme etkinliği olarak işlevini koşullara bağlı olarak yerine getirir. Bilinç figürünün yaşlandığı zaman ve mekânda müdahale eder; bu da iki düzeyde yapılandırılmıştır: zamansal ve yapısal. Bu düzeyde, mevcut konjonktürlere teorik olarak müdahale eden felsefe anlayışının yanı sıra, bir de filozofu gece bekçisi olarak gören anlayış vardır. Bir diğer düzey ise, felsefi alanın kendisi içinde, yani farklı felsefi yönelimler arasında felsefi müdahaledir.

Burada çıkarabileceğimiz sonuç, felsefenin koşullarının felsefeyi böldüğüdür. Yani, belirli bir dönemin yenilikleri felsefeyi değiştirir, bu da onu şekillendiren alanlara müdahale eder. Tüm bu dolambaçlı yollardan ve Althusser’in tezlerinin okunmasından sonra sorulması gereken soru şudur: Althusser, neden kendi Spinozacılığına ihanet etti?

Bu soruya verilebilecek en uygun cevap, bir Hristiyan olduğu için onun Spinozacı bir ufuk uyarınca hareket edememesidir. Buna bir sonraki beşinci bölümde geri döneceğiz. Altıncı bölümse, Althusser’in geliştirdiği nedensellik anlayışını kısaca ve şematik bir biçimde inceleyecek.

Agon Hamza

Dipnotlar:
[1] Macherey 2011.

[2] Lordon 2014, s. x.

[3] Balibar 2007, s. 1.

[4] Althusser 2014, s. 177.

[5] A.g.e., s. 189.

[6] Derrida, 1989, s. 185.

[7] Ayrıca bkz.: A.g.e., s. 194–197.

[8] Althusser 1976, s. 135.

[9] Althusser 1976, s.136.

[10] A.g.e.

[11] Žižek 2012, s. 405.

[12] Hegel 1969, s. 537.

[13] A.g.e., s. 373.

[14] Hegel “töz, şahsiyet ilkesinden yoksun” diyor. A.g.e.

[15] Žižek 2012, s. 378.

[16] Hegel 1969, s. 536.

[17] Hegel 1977, s. 10.

[18] Pfaller 1998, s. 240–241. Žižek’in tevkif edilmeye dair anlayışıyla, onu yeniden formüle eden, tersyüz eden yaklaşımıyla Althusser’in ideolojik tevkif arasındaki fark da tam da buradadır. Žižek’e göre öznelik içinde tevkif eden, özne kılan şey ideoloji değildir, asıl özneleri o bireylerin sembolik kimlikleri içinde tevkif eder, özne kılar. Žižek’in anlayışında özne, artık ideolojik bir inşa değildir, o, ideolojinin iç içe geçmeye çalıştığı sembolik yapı içindeki delik haline gelir.

[19] Althusser 2006, s. 272.

[20] A.g.e., s. 256.

[21] A.g.e.

07 Kasım 2026

Emma Goldman’a Cevap

ABD’deki baskılardan kaçan, aynı dönemde Sovyet Rusya’da sürgünde bulunan Goldman ve Haywood, birbirine rakip olan ve çatışan fikirlerin ürettiği, kurtuluş mücadelesi, failleri ve yöntemlerine dair görüşlerinden farklı sonuçlar çıkartmış iki isim. Aralık 1919’da ABD’den Sovyet Rusya’ya sürgün edilen Goldman’ın Ekim Devrimi’ne yönelik sempatisi, hızla azaldı. İşgal edilmiş, korkunç bir iç savaşla boğuşan, kuşatma altında ve açlık çeken bir devrimin yaşandığı bir ülkenin acımasız gerçekliğiyle, Goldman’ın savunduğu anarşist idealler arasında derin bir uçurum olduğunu gördü. Goldman’ın anarşist idealleri, merkezsizleşmeyi, azami özgürlüğü, “konsensüs”ü savunuyor, proletarya diktatörlüğünü reddediyor, ölüm kalım mücadelesi veren devrimin başvurduğu devrimci terörü kıyasıya eleştiriyordu.

Ocak 1920’de Sovyet Rusya’da bulunan Goldman, Aralık 1921’de kapitalist Riga’ya taşındıktan sonra, sonraki yıllarını İngiltere, Kanada ve Fransa’da geçirdi. Evlilik yoluyla İngiliz İmparatorluğu vatandaşlığı elde etti, sınır dışı edilmekten bir nebze olsun kurtuldu. Haywood ise hiçbir zaman anarşist olmasa da, aynı çevrede bulunmuş, sendikacılardan saygı gören bir isimdi. Sendikacıları eleştiriyor ama onlara gene de bir yanıyla sempatiyle yaklaşıyordu.

21 Mart 1921 günü ucunda idam olan 20 yıl hapis cezasına çarptırılan, 52 yaşındaki Haywood, bir ticaret gemisine gizlice bindi ve ABD’ye de birlikteyken kendisine yaşamaya dair umut aşılayan yoldaşlarını içeren o arkadaş çevresine de bir daha asla dönemedi. Bu yazısında Haywood, Goldman’ın devrime sırtını dönmesini, o karanlık geçmişten gerçek manada, kapsamlı bir biçimde kopuşun emperyalizm eliyle boğularak öldürülmesini eleştiriyor.

* * *

 

Emma Goldman’ın New York World gazetesinde kısa süre önce yayımlanıp dağıtılan makale serisi, düşünce olarak yalancı, niyet olarak kötü niyetliydi, ancak yazarın amacına dair çok şey söylüyordu. Emma’nın arzusu, ergen bir kitlenin beğenisini kazandığı ABD’ye geri dönmekti. Devrimci Rusya halkı, Bayan Goldman’ın sahip olduğu radikal fikirlerin çok ötesindedir.

Makaleleri asıl amacına hizmet etmek adına Amerika’nın kapısını nazikçe vuran bir hanımefendinin çırpınışı olarak değerlendirmek gerekmektedir. Pişmanlıkla inleyen hanımefendi, koşa koşa o kilitli ve mühürlü olduğunu söylediği kapıları çalmaktadır. “Evini ve ocağını elinden alan” ABD’ye kızgın değil, bilâkis, asıl kendisine giriş izni, iş, barınak ve geçim kaynağı sağlayan Sovyet Rusya’ya karşı son derece öfkeli. Sovyet hükümetine hak gördüğü ödül nankörlükten başka bir şey değil.

Şimdilik, sansasyon peşinde koşanların onun Rusya’ya yönelik kötü niyetli saldırılarından faydalanıp bu sözleri ABD’nin her yerine gösterişli bir şekilde yaydığını bilmek onun egoizmini tatmin etmiş gibi görünüyor. İşçi gazetelerinin veya sosyalist yayınların, radikalizme meyilli dergi ve gazetelerin hiçbirinin hikâyelerini kısmen bile olsa yeniden yayınlamayı uygun görmediğini düşünerek içinden biraz olsun feveran edecektir. Gerçek şu ki, ABD işçilerinin büyük çoğunluğu, Emma Goldman’ın, çarpık zihniyeti hiçbir zaman yapıcı bir düşünce üretmemiş veya radikal bir fikir beslememiş Sam Gompers’la ittifak kurmasına rağmen, Sovyet Rusya’ya ve devrimine sadık kalmıştır, kalacaktır.

Bayan Goldman, World [“Dünya”] gazetesindeki makalelerde tökezlemişti, şimdi düşüşüne tanıklık ediyoruz. Böylesi biri düşmüşse, bu düşüşün sınırı olmaz. Bence, burjuva kapılarının kilitlerini açmaya çalıştığı kaleminden daha birçok aşağılayıcı makale çıkacak. Yazdığı her kelime, Rusya’ya geldiğinde Sovyet Hükümeti tarafından karşılandığını, özel arabalar ve yardımcılarla donatılarak önemli bir göreve atandığını bilen eski dostlarının zihninde onu mahkûm edecek. Görevi, İşçi Cumhuriyeti tarafından kurulan müze için devrimin belgelerini ve kalıntılarını toplamaktı. Bu önemli işte başarısız olmasının nedeni, beceriksizlik veya belki de birçok anarşistte çok belirgin olan koordinasyon eksikliğiydi.

Bayan Goldman, bahsettiği Ibsen karakterinin aksine, düğümü çözüp tüm kumaşı açan bir karakter yerine, çözülmesi daha zor bir yumak sunuyor. Örneğin, “Savaş kârlarının yüksek olduğu, emperyalizmin tam zaferinden bu kadar emin olduğu bir dönemde, dünyayı devrimle ateşleyebilecek bir yangını Rus halkının başlatması ne kadar ‘ayıp’!” diyor. Sonra da şu iddiaya varıyor: “Belki de devrim, Rusya’yı en iyi erkekliğinden mahrum bırakan, kanını akıtan ve topraklarını harap eden dört yıllık savaşın hemen ardından geldiği için daha doğduğu anda alnına başarısızlık yazılmıştı. Devrim, dünyanın gözü dönmüşçesine gerçekleştirdiği saldırıya dayanacak güce sahip olmayabilirdi.” Sonra şu doğruyu söyleyesi tutuyor ve şunları diyor: “Müdahaleciler milyonlarca Rus’u öldürdü, abluka, yüz binlerce kadın ve çocuğu açlıktan ve soğuktan öldürdü, Rusya uçsuz bucaksız bir acı ve umutsuzluk çölüne dönüştü.” Ama ardından, o karışık kafasından, kendisiyle ve dünyanın doğru olduğunu bildiği önceki ifadesiyle çelişen, şu aptalca sözler dökülüyor: “Bolşeviklerin Marksist politikaları, taktikleri, önce devrimin yaşamı için vazgeçilmez olarak övülmüş, ancak sefalet ve umutsuzluğa yol açtıktan sonra zararlı görülerek bir kenara atılmıştır. Bu güven ve düşmanlık, halkın devrime olan inancını yavaş yavaş zayıflatmıştır.”

Goldman, tüm ülkelerdeki kapitalizmle mücadele eden Rus devriminin başarısızlığa mahkûm olduğunu söyledikten sonra devrimin gücünü sadece Marksist politikaların zayıflattığını ispatlamaya çalışıyor. Yazdığı sırada yanlış olduğunu bildiği bu ifadeyle tamamen tatmin olmayan yazar, “Karşı devrimciler, Sağcı Sosyal Devrimciler, Kadetler ve Menşevikler, içeride Rusya’ya karşı hareket eden yıkıcı güçlerdi” diye ekliyor. Emma hakkaniyetli bir yaklaşım dâhilinde, ateşli bir müridi olduğu anlaşılan “eşkıyaların lideri Mahno’nun okuluna mensup anarşistlerden de bahsedebilirdi. Esasında bu tür anarşistlerin acımasızlığı hakkında daha fazla şey aktarabilirdi.

Bayan Goldman, kaynağı bilinmeyen bir yerden şu sözü alıntılıyor: “Rus halkına değil, Bolşeviklere karşıydı, devrimi onlar kışkırttı, yok edilmeleri gerekiyor.” Bu, müdahalecilerin ikiyüzlü tavrı olarak sunuluyor, ancak ben, tam da bunun Emma’nın o sefil ve kötü niyetli hikâyeleriyle yapmayı amaçladığı şey olup olmadığını soruyorum.

Devrimin ölümüne dair çeşitli nedenler sıraladıktan sonra, önce doğuşunda ölümüne kadar zayıflatıldığını, ardından ablukaya yol açan, yüz binlerce kadın ve çocuğu açlıktan ve soğuktan öldüren müdahaleciler, katiller tarafından boğulduğunu, halkın inancını sarsan taktiklerle sakatlandığını, karşı devrimin eylemleriyle ölümcül şekilde yaralandığını söyledikten sonra, şunu diyor: “Devrimi Bolşevikler öldürdü.” Brest-Litovsk Antlaşması’nın "tüm kötülüklerin ilki” olduğunu kanıtlamaya çalışırken, garip bir şekilde anlaşmanın “devrimi boğduğunu” söylüyor, anlaşmaya verilen onayı, onu nefes almak için gerekli bir mola görüp talep eden Lenin’e bağlıyor.

Troçki’den Brest-Litovsk Barış Antlaşması hakkındaki görüşlerini aldım ve okurun bilgisine sunuyorum. İşte onun sözleri:

“Bana gönderdiğiniz, yazarının henüz çocukluk çağını atlatamadığı anlaşılan gazete kupürlerini okudum. Bu kupürlerde Rus Devrimi ve Brest-Litovsk barışı ele alınıyor.

Bana gönderdiğiniz makalelerden birinde, ‘Brest-Litovsk barışına karşı olduğum, ancak Parti disiplinine boyun eğdiğim; ilan ettiğimiz tüm ilkelerin ayaklar altına alınmasını simgeleyen bu Brest-Litovsk barışının devrimi saran tüm felâketlerin kaynağı’ olduğu; iç savaşın ‘ihanetimizin cezası olduğu’, Estonya, Letonya ve Ukrayna’yı Alman emperyalizmine teslim ettiğimiz’ belirtiliyor.

Bu çocukça saçmalıkları eleştirmek için zaman ayırmaya değmez ama gene de bu eleştirilere cevap vermek zorunda kalıyoruz, neticede bu saçmalıklar yayınlanıyor, belli ki birileri bunlarıokuyor.

1. Brest-Litovsk barışını imzaladık, çünkü Almanya’nın güçlü bir kapitalist ordusu vardı ve bizim o zamanlar devrimci bir ordumuz yoktu. Brest-Litovsk barışı, başarısız bir grevden sonra işçilerin elverişsiz koşulları kabul etmesi bir ihanet olarak görüldüğü ölçüde ihanet olarak görülebilir.

Letonya ve Ukrayna’ya ‘ihanet ettik’. Peki o zamanlar onları özgürleştirmemiz mümkün müydü? Peki ama nasıl özgürleştirecektik? Neden yüce gönüllü ama aptal yazarımız neden sadece Letonya ve Ukrayna’nın derdine ortak oluyor? Almanya’nın kendisini ve o zamanlar emperyalizmin baskısı altında inleyen, inlemeye devam eden diğer birçok ülkeyi özgürleştirmemizi niye istemiyor?

Aslında, o dönemde her şeye kadir olan Alman militarizminin topraklarımızın bir kısmını ele geçirdiği sırada, biz de büyük çabalar sarf ederek topraklarımızın bir bölümünü korumayı bildik.

2. Brest-Litovsk barışına neden karşı çıktım? Yazar, durumu yanlış aktarıyor. Partimizle tam bir mutabakat içinde, Alman işçilerinin, savaşı sonlandırıp ordusunu terhis edeceğini ilan etmesinin ardından Junkerlerin, Alman aristokratlarının askerlerini Devrimci Rusya’nın üzerine salmasına izin vermeyeceklerini umarak, Brest-Litovsk barışını imzalamadığım doğrudur. Yoldaş Lenin, bu adımı, işçilerin tavrını beklemeyi çok riskli buldu, Prusya’nın başındaki Hohenzollern hanedanının Alman işçileri ayaklanmadan önce devrimi ezeceğini düşündü.

Brest-Litovsk’ta barış antlaşmasını imzalamayı reddetmemden sonra Alman ordusu taarruza geçti. Biz, tamamen çaresizdik. Ne yapmalıydık? Ya yarı silahlı işçi sınıfının en genç üyelerini Kayzer’in üzerine salıp devrimin ölüm fermanını imzalayacaktık ya da Brest-Litovsk barışının ilmeğini geçici olarak kabul edecektik. Biz ikincisini yaptık.

Böylece elimizden gelen her şeyi yaptık. O zamanlar silahsız olduğumuz için teslim olmayı reddettik, Alman işçilerinden, Avrupa işçilerinden ve tüm dünyanın işçi sınıfından yardım istedik. Ancak Junkerlerin saldırısı, proletaryanın yardımı gerçekleşmeden önce başladı. Devrimci ‘intikam’ sürecini güvenle hazırlamak için geçici olarak teslim olmak zorunda kaldık. Çeşitli ülkelerin sınıf bilincine sahip işçileri, Brest-Litovsk barışıyla bağlantılı olarak, eylemimizin anlamını anladılar. Faka şu bana yazılarını gönderdiğiniz duygusal, anarşist koyun, makalelerini yayınlarken tarihsel gerçekleri, güç dengesini vs. düşünme zahmetine girmemiş. Belli bu koyunun kendi taktikleri var. New York’ta kapitalizme karşı meleyip duruyor, sonra Moskova’ya gidiyor, orada Sovyet Cumhuriyeti’nin ihanetine karşı meliyor, ardından da tekrar kapitalist ülkelerin sürüsüne katılıyor. Tarihe karşı melemek, tarihin oluşumunda gerçek bir rol almaktan çok daha kolay.

3. Brest-Litovsk barışının iç savaşın nedeni olduğu yönündeki tüm söylemler de aynı derecede saçma. İç savaş, galip gelen proletarya ile mağlup burjuvazinin çıkarlarının uzlaşmazlığının bir sonucuydu. Burjuvazi, Almanlardan ve Müttefiklerden yardım istedi. Proletarya devrimi, iç savaş olmadan imkânsızdır. Bir veya başka bir yabancı ordunun müdahalesi, bunun sadece bir bölümüdür. Ukraynalı köylünün Brest-Litovsk barışı nedeniyle Bolşeviklere düşman kesildiği iddiası, tamamen saçmalıktır. Aksine, Junkerlerin baskısı altında, Ukrayna’da Bolşevizm, sadece toplumsal değil, aynı zamanda ulusal kurtuluşun da sembolü haline geldi. Tüm isyancılar, kendilerini Bolşevik olarak adlandırmaya başladılar.”

Emma Goldman’ın ABD’den ayrılmadan önce Brest-Litovsk Barış Antlaşması’na itiraz etmemesi garip. Belki de Bolşevik devrimini eleştirmenin, başvurduğu yöntemler kadar istismar edilme fırsatı sunmayacağını biliyordu. Her halükârda, Mart 1917’den Mart 1922’ye dek uzun bir sessizlik dönemi yaşandı. Emma Hanım sustu. Belki de Rusya’ya sınır dışı edileceğini bildiği için bu sessizliğin altın değerinde olduğunu düşündü, çünkü koleksiyonlarının çoğu para ve gümüşten oluşuyordu.

Emma Goldman, kıtlık bölgesini anlatıyor olsaydı, Rusya’da sadece bir çocuğun güldüğünü görmesinden bahsettiğinde ne demek istediğini anlayabilirdik. Çünkü gerçekten de, birkaç eyaleti kapsayan o geniş topraklarda, açlık, her gün bir zamanlar gülen ve eğlenen yüzlerce çocuğun canını almıştır. Açlıktan ölen çocuklar, gülemez. Emma’nın Serçe Tepesi'ni ziyaret edememesi, orada binlerce çocuğu, güçlü ve sağlam, pembe yanaklı ve güzel kız ve erkek çocuklarını, o olağanüstü toplu egzersizlerde bir arada görememesi gerçekten üzücü. Ya da Puşkino’da veya Rusya genelinde burjuvazinin yazlık evlerinin çocuk kolonilerine dönüştürüldüğü yüzlerce benzer topluluktan birinde günler geçirememesi de üzücü. Bu evlerden birinde, banyodan hemen sonra kırk ila elli küçük çocuğu, koşuşturup eğlenirken, gülerken ve neşeyle dolu halde gördüm. Bu manzara, neredeyse her erkeği veya kadını kalpten memnun ederdi. Bayan Goldman’ın, yaz günlerinde çıplak kız ve erkek çocuklarının suda oynayıp eğlendiği şehrin çevresindeki Moskova Nehri’ni ziyaret edememiş olması çok üzücü. Mary Heaton Vorse’un burada geçici olarak evlat edindiği çocuklarla tanışmalıydı. Küçük Demitrus ve arkadaşları da onun neşeli çocuklar saydığı çocuklarla birlikte anılacaktı. Çocuk Kasabası’nı ziyaret etmemiş olması, büyük bir kayıp. Orada bebekler, oyun oynayarak, birlikteliğin ve dayanışmanın faydasını öğreniyorlar. Bayan Goldman, küçüklerden bile, düzen, disiplin ve özyönetim kurallarının toplumsallaşmış bir cemaatin temel unsurları olduğunu öğrenebilirdi. Bayan Goldman, Lunaçarski ve Gorky gibi muhteşem karakter ve niteliklere sahip insanları, Kolorado eyaletinin Denver şehrindeki çocuk mahkemesini yöneten ve Batı Madenciler Federasyonu yetkililerinin çabaları sayesinde, suçlarından dolayı kendi çocuk mahkemesinde yargılanan küçük çocukları, mevsimlik olarak sanayi merkezlerinden göç eden Rus göçmenlerin yerini almak üzere Kolorado’daki pancar tarlalarında çalışmaya göndermekten alıkonulan o hilebaz küçük politikacı Yargıç Linsay ile aynı cümlede anardı.

Emma, “Bolşeviklerin çocuklar için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalıştıklarını, ancak çabalarının devletlerinin yarattığı asalak bürokrasi tarafından boşa çıkarıldığını giderek daha çok görmeye başladığını” itiraf ediyor. Ancak Sovyet hükümetinin, çocuk için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışırken, büyük ölçüde eski rejimin öğretmenlerine bağımlı kalmak zorunda kaldığını söyleme gereği duymuyor. Şikâyet ettiği asalaklar bu öğretmenler ve yandaşları, ama Emma onlardan nedense hiç bahsetmiyor.

Eğitimden sorumlu Lunarçarski, aralarında Zinovyev ve Radek’in eşlerinin de bulunduğu yüzlerce seçkin komünist kadın, çocukların iyiliği için “ölü ruhlar”ı sonsuza dek gömmeye ve diğer zararlı sonuçları ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bayan Goldman bunu gayet iyi biliyor, ama ABD’de, bol miktarda yiyeceğin olduğu bir ülkede, her gün açlıktan ölen yüzlerce çocuktan, her sabah okula aç giden binlerce çocuktan bahsetmiyor. Rusya, bereketli bir hasatla bu büyük cumhuriyetin çocuklarının kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacaktır.

Rusya, nüfusunun yüzde 87’si tarım sektöründe çalışan bir tarım ülkesidir. Devrimlerden önce bu büyük halk kitlesi, mutlak monarşi tarafından yönetiliyordu. İşçilerin ve köylülerin büyük bir kısmı ya köle ya da serf idi. Fiziken Çar’ın, soyluların ve toprak sahiplerinin, zihinsel olarak ise Rum Katolik Kilisesi’nin ve rahiplerin kölesiydiler. Şimdi ise Bolşevik devriminin doğrudan bir sonucu olarak, “Tüm iktidar sovyetlere” şiarıyla, bu insanlar özgür birer erkek ve kadındırlar.

Yoksulluğun ve gerçek açlığın yaşandığı, milyonlarca insanın kıtlık ve hastalıktan öldüğü o korkunç günlerde, Sovyet Hükümeti, durumu biraz olsun düzeltmek, halka yardım etmek için insan gücünün el verdiği her şeyi yaptı. Sadece sosyalist bir hükümetin yapabileceği şeyi yaptı: Kiliselerin altın, gümüş ve mücevherlerini, yok olmaya yüz tutmuş insanlar için yiyecek satın almak üzere kullandı. Cumhuriyetin her köşesinden tahıl toplayarak halka tohum ve yiyecek sağladı.

Eğer vicdansız kapitalist uluslar, limanları ve sınırları abluka altına almasaydı, aynı güçlerin kışkırttığı iç savaş, hoşnutsuz anarşistlerin, monarşistlerin, askeri öğrencilerin ve sosyal devrimcilerin karşı-devrimci planları olmasaydı, milyonlarca hayat kurtarılabilirdi. Dört yıllık yıkım ve bu süre zarfında dökülen kanın yerini ülkenin yeniden yapılandırıldığı, halka hizmet edildiği dört yıllık bir sürece bırakabilirdi. Rusya, dünyanın ezilenleri için kutup yıldızı olurdu, alnında olmak yazılıydı.

Rusya’da sendika yok. Bayan Goldman böyle buyuruyor. Ülkede 7 milyondan fazla örgütlü işçi var ve bunların büyük bölümü komünistlerin bayrağı altında birleşmiş durumda. Bir dönem üyelik zorunluydu, doğru. Sendikasız işyeri çalıştırma politikası, Rusya’da zemin bulamadı. Sendika da aynı şekilde herkese açık; üyeliğe dair hiçbir kısıtlama yok. Üyelik aidatları, üyelerin erzaklarından küçük bir yüzde oranında kesiliyor. ABD’deki madenciler, üyelerin maaşlarından aidat, ceza ve vergi kesintisi yapılması için mücadele etmiyorlar mı? Madencilerin örgütlü olduğu yerlerde, çalışan tüm insanların üye olması zorunlu.

Rusya’da aidatlar sendika tarafından kesilir, bu aidatlar, üyelerin yararına kullanılır. Amerikan İşçi Federasyonu gibi birilerinin borazanlığını yapan eklenti yapılara tek kuruş verilmez. Rusya’da emek her şeyden önemlidir, sendikalar “komünizm okulları”dır; bazı anarşistler ve hiçbir kapitalist bu fikri beğenmez. Eğitim ve kültür kursları verilir. Rusya’nın gurur duyduğu bir diğer husus da, nispeten kısa bir süre içinde orduda okuma-yazma bilmeyen kimsenin kalmayacak olmasıdır.

Sendikalara muhteşem binalar tahsis edilmiş. Tüm binaların mülkiyeti hükümete ait. Sokaklar, bulvarlar, akademiler, gemiler vs. birçok durumda işçilere ve onların yılmaz savunucularına adanmış durumda. Rusya’nın güçlü işçi sınıfı, çeşitli sanayi sendikaları aracılığıyla birleşiyor, bunların bazı bölümleri işçi tröstlerine dönüşüyor. Bunlar, ilk çabalarında Sovyet Hükümeti tarafından destekleniyor. Üyeler eğitiliyor, sanayi yönetiminin pratik yöntemlerini hızla öğreniyorlar.

Emma Goldman, ABD’deki deneyimlerinden ve Sovyet hükümeti altında geçirdiği iki yıldan sonra, “Fikirlerimin doğruluğuna hiç bu kadar ikna olmamıştım, hayatımda anarşizmin mantığı ve adaletine dair daha büyük bir kanıt görmemiştim” iddiasında bulunuyor. Kropotkin ise şöyle diyor:

“Biz anarşistler, devrim hakkında çok konuştuk, ama kaçımız, devrim sırasında ve sonrasında yapılacak gerçek çalışmalara hazırlanmak için çaba sarf etti? Rus Devrimi, bu tür pratik yeniden yapılandırma çalışmalarına hazırlanmanın şart olduğunu ortaya koymuştur.”

Şehit anarşist Albert Parsons’ın dul eşi Lucy Parsons, Emma Goldman’ı ABD’nin kapitalist basınına kendini sattığı için şiddetle eleştiriyor. Parsons, Goldman hakkındaki makaleleri, kapitalist gazetecilerin kibirli ve boş laflarının bir tekrarı olarak nitelendiriyor.

Aşağıda Bayan Goldman’ın aktardığı, eski bir anarşist tarafından yazılmış bir mektuptan alıntıya yer veriliyor. Bu mektuptan da anlıyoruz ki Emma Hanım, kendi kaprislerinin sunduğu tavsiyelerden çok daha iyi tavsiyeler almış.

“Evet, devrim dediğiniz ‘Bolşevizm’dir. Bunu yazan tarih, yazılanı se siz ne de ben silebiliriz. Dünya bugün cenkin ve savaşın sahasında ikiye bölünmüş halde. Savaşta diktatörlük kazanır, başka hiçbir şey kazanamaz. Diktatörlük kötüdür, bağırsakları parçalayan süngüler de kötüdür, ancak diktatörlük ve süngüler, bir taraf için ya da diğer taraf için kazanır ve sadece iki taraf vardır. Bundan sonra, burjuvazi (bir sınıf olarak) yok edilene kadar ya burjuvazinin diktatörlüğü ya da proletaryanın diktatörlüğü olabilir. İsterseniz buna ‘Komünist Politikacıların Diktatörlüğü’ diyebilirsiniz ve bu durumu en ufak bir şekilde değiştirmeyecektir. Devrim devam edecek, proletaryanın diktatörlüğü, mülk sahibi sınıfı bir sınıf olarak ve proletaryanın diktatörlüğüne karşı çıkıp bilinçsizce mülk sahibi sınıfa hizmet eden herkesi, zorla ve sizin ‘adaletsizlik’ diyebileceğiniz yöntemlerle yok edecektir.

Her şey bittiğinde, hayatın mücadelenin nasıl olması gerektiğini emrettiğini beğenmediğiniz için büyük son mücadeleye katılmadığınızı mı söyleyeceksiniz? Yoksa devrimin, burjuvazinin diktatörlüğüne karşı proletaryanın diktatörlüğünden başka bir biçim alacağını mı sanıyorsunuz?

Geçmişte devrimci olarak tanıdığım, karşı çıktıkları devrimci akım tarafından ezilme tehdidi altında olan insanların kaderine karşı gösterdiğim nispi kayıtsızlığa dehşet ve hayal kırıklığıyla baktığınızı biliyorum. Onlardan yüz kat daha fazla, onlardan daha iyi insanların devrimin tek bir gününde öldüğünü, onların muhalefetinin devrime onlarınkinden yüz kat daha fazla cana mal olduğunu göremeyeceksiniz. Onların samimi olduklarını ben de biliyorum. Sol Sosyalist Devrimciler de öyleydi. Kerenski de öyleydi. Babuşka (Breşkovskaya) da öyleydi. Samimi insanların kaderini ben de önemsiyorum; ancak devrim devam ederken onlara sadece bir bakış veya bir dakika ayırabiliyorum, devrim tehdit altındayken bunu yapamıyorum. Onlardan on kat daha fazla samimi insanlar tanıyorum ve bu insanlar, her gün devrim için ölüyorlar. İlk bahsedilenlerin aptallıkları, daha iyi insanların, yani devrime daha iyi hizmet edenlerin canlarına mal oluyor. Ahlak dersi vermiyorum. Soyut düzlemde hiçbir insan, bir başkasından daha iyi değildir. Bir şey diğerinden ancak belirli bir amaca göre daha iyidir. Devrim sırasında, devrimin bizatihi kendisi, benim değer verebileceğim tek amaçtır.

Devrimci bireysel girişimin iyi bir örneği, Kronstadt olayıdır. Sizi en son gördüğümden beri biraz inceledim. Hiç şüphe yok ki Kronstadt denilen mesele, ortadan kaldırılmasaydı, Sovyet iktidarının çöküşüne yol açacaktı. Bu başkaldırıya iştirak eden, kendilerini Anarşist ve Sosyalist Devrimci olarak adlandıranların çoğunun düşüncelerinde samimi olduklarından zerre şüphem yok. Öznel olarak şüphesiz son derece ahlaklı devrimcilerdi. Ama nesnel olarak bu iğrenç bir karşı-devrimdi. Ahlaki değerleri umursamıyorum. Karşı devrimci subaylar, Finlandiya’dan (Finlandiya Hükümeti’nin koruması altında!) geldiler ve anarşistlere, Sosyalist Devrimcilere ve Menşeviklere katıldılar. Fransız Donanması, donmuş bölgenin dışında, (yeterince tavizde bulunup Kadetlerle, harp okulu öğrencileriyle ilişki kurabilecek olan) ‘anarşistler’, Kronstadt’ı buzlar kırılana, Fransız ve İngiliz savaş gemileri ‘Bolşeviksiz Sovyetler’ için savaşana kadar tutmasını bekliyordu! Evet, bu disiplinsiz, özgür ve rahat bir ‘devrimin’ güzel bir örneğidir. Bu çılgınlığı yapanlar, devrimin en iyi, en genç ve en cesur askerlerinden binlercesini öldürdüler. Gene de kendilerine ‘anarşist’ diyenler var ve benden Kronstadt olayından sorumlu olanlara acımamı istiyorlar. Onlara ancak hücrelerinde genel olarak insanın talihsizlikleri üzerine kafa yoran keşişler acıyabilir, benim böyle adamlara acımaya vaktim yok.

Kendilerine ‘Anarşist’ diyen, Kronstadt’ın gerçek ‘Devrim’ olduğunu savunan insanlar var. Eğer bu tür insanların Kızıl Ordu’nun süngüleriyle çevrili çember içinde ‘ifade hürriyeti’ ve ‘gösteri hürriyeti’ ile faaliyet yürütmelerine izin verilecek olursa, devrim şu an ölür, burada Wrangel, Seminoff, Pilsudski, Harding, Briand ve Lloyd George’un size ‘devrimci girişim özgürlüğünüzü’ garanti ettiği Kapitalist Macaristan’ın ‘demokratik özgürlüğü’ ve pogromları hüküm sürerdi.”

Bayan Goldman, Uluslararası Kızıl İşçi Sendikaları Kongresi’nde Buharin’in Rusya’daki anarşistlerin karşı devrimci eylemlerinden bazılarını anlattığını işitti. 1917 Ekim günlerinde Sovyetler’de, kendi programları veya sloganları olmayan, kitle hareketinin kasırgasına kapılan anarşist gruplar ortaya çıktı. Komünistlerin hazırladığı bir belge bu anarşistlerin eylemlerini şu şekilde aktarıyor:

“1918 baharının o korkunç krizi sırasında anarşistler, ülkenin ihtiyaçlarını fark eden ve sanayiyi yeniden kurmaya çalışan Sovyet Hükümeti’nin çabalarına karşı çıkmaya ve karşı koymaya başladılar. Sistematik olarak, Komünist Parti kararnamelerine karşı çıktılar, iş disiplinini baltaladılar, ayrıca birçok memnuniyetsiz zengin çiftçi ve tatminsiz spekülatörden yararlanarak, onları hem köylerde hem de kasabalarda anarşizmin kara bayrağı altında, gruplar halinde örgütlediler. O suçlu Keburie, Tüm Rusya Toprak Birliği’ni soyduğunda ve tutuklandığında, Moskova’daki anarşist gruplar, onun serbest bırakılmasını talep ettiler.”

Beyaz Muhafızlar ve müdahaleciler, “anarşist” görüşün kendi görüşleriyle özdeş olduğunu görünce, onların eylemlerini finanse edip desteklemeye başladılar. Bu tür “anarşistler”, sovyetlerde birer temsilci bulundurduklarını unuttular; tek dertleri yağmaydı. Mahno ve anarşistleri, kendi disiplinlerinden başka hiçbir disipline inanmadılar, aşırılıklara ve sefahate meylettiler. Kuzeye doğru ilerleyen bu anarşistler, Denikin ile güçlerini birleştirdi. Bu güçlerin Moskova’ya yüz kilometre uzaktığı olduğu saatlerde anarşistler, Leontovski Meydanı’ndaki Komünist Parti Yürütme Kurulu bürosuna bomba attılar. Bu olayda on iki sorumlu işçi öldü, elli beş kişi yaralandı. Bunların çoğu, Moskova fabrikalarında çalışıyordu. Yaralananlar arasında, ABD’deki konuşma turu sırasında birçok işçinin hatırlayacağı Pravda editörü Buharin de vardı. Ölenler arasında Tren Kondüktörü İgnatova; mağaza çalışanı Volkova; devrimci hareketle yirmi yıldır bağlantılı olan Zargoski; gravürcü Raserenov-Nikitin vardı. Moskova Demiryolu İşçileri Sendikası sekreteri Nikolaef; kalıpçı Titov; yaşlı öğretmen Kroptov; 18 yaşında komünist kız işçi Haldina; kalıpçı Safonov; Sabotnik’in (gönüllü Cumartesi çalışma programının) ilk örgütçülerinden Kvaşa; Sverdlov Üniversitesi’nden işçi-öğrenci Kolbin ve Tankus da ölenler arasında bulunuyordu.

Emma Goldman, “anarşist” Mahno’yu arkadaşı ve Kropotkin’e yiyecek gönderen biri olarak anıyor. Mahno’nun karısı Fedora-Gianko’nun günlüğünde, bu yağmacıların Sovyet Hükümeti’ne karşı kundakçılık, tren sabotajı, cinayet ve soygun gibi suçlardan sorumlu olduklarını gösteren gerçekler ve tarihler kaydedilmiştir. O anarşistler, işçileri katlettiler, köyler yakıp yıktılar, köprüleri havaya uçurdular, yaklaşan trenlere karşı serbest bırakılan vahşi lokomotifler kazalara neden oldu, sonunda Mahno ülkeden sürüldü. Görülen o ki Bayan Goldman, Sovyet Hükümeti’ne karşı yürütülen bu türden çalışmalara onay veriyor. Kalbi hiçbir zaman Bolşevik devrimiyle birlikte değildi. ABD’yi terk etmek zorunda kalan Goldman, gidebileceği başka bir yer olmadığı için Rusya’ya gelmişti. Arkadaşları değil kendisi kendisini aforoz etti.

William D. Haywood
4 Ağustos 1922
Kaynak

Dönemselleştirme

Louis Althusser’in ömür boyu süren projesi veya kendi kendine yüklendiği teorik sorumluluğu, Marx’a “ona layık gerçek kavramlar” kazandırma çabasıyla tanımlıydı.[1] Hegelci terminolojiye atıfla, Althusser’in Marksizmin felsefesini, Althusser’in varolduğu dönemin felsefi ve ideolojik konjonktürüne dair anlayışa kavuşturduğunu söyleyebiliriz. Girişte (Bölüm 1) ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, çalışmaları farklı konjonktürlerce tanımlanmıştı, dolayısıyla, tüm makale ve kitapları farklı aşamalardan geçti. Asarının konjonktürel niteliği, felsefi projesinin dönemselleştirilmesi gerektiğini söylemektedir. Akademiye has basit narsisizm dönemselleştirmeyi pek önemsemez. Oysa Althusser’in felsefi projesinin ve yürüdüğü yolların dönemselleştirilmesi sayesinde yürüttüğü projede önemli olan hususları görünür ve anlamlı kılabiliriz.

Althusser’i şu şekilde dönemselleştirmek mümkün:

1. Marx İçin ve Kapital Okumak kitaplarını kaleme aldığı, Fransız Marksizminin merkezi figürü haline geldiği ilk dönem;

2. Geçmiş dönemin “teorik hatalarını” gidermeye çalıştığı öz eleştiri dönemi;

3. Esasta, ağırlıklı olarak diyalektiğe yönelik reddiye üzerinden tüm felsefi projesini yeniden ele almaya çalıştığı olasılıksal materyalizm dönemi.

Bununla birlikte, Althusser’in çalışmalarına ışık tutan ve farklı bir okumayı mümkün kılan, yakın zamana kadar çok daha az incelenmiş başka bir dönem daha var: Katolik-Marksist yazıları.

Althusser’in ilk dönemine ait, “teolojik-Marksist yazılar” olarak bilinen (1946-1951 yılları arasında yazılmış) çalışmalarının yakın zamanda yeniden yayınlanması, sonraki aşamalarını anlamamız için önemli bir imkân sunuyor. Tevkif, ideolojik devlet aygıtları, materyalizm gibi kavramlar, Althusser’in kendisinin de özgürleştirici düşüncede Hristiyanlığın rolünü veya felsefi projesinde Kilise kurumunun rolünü aşamamış olması nedeniyle, bu yazılar açısından da okunmadıkça tam olarak anlaşılamazlar. Bunların hayaletimsi varlığı, sessiz koşulları olmaları ölçüsünde, eserini her daim belirler.

Bu dönemlerin her biri belirli bir felsefi yönelimden oluşur. Erken Hristiyan dönemi Hegelcidir. Eğer Hegel, Žižek’in haklı olarak savunduğu gibi, “Hristiyanlığın filozofu” ise, Althusser’in Hristiyanlığı terk etmesinin, Hegelci felsefeden uzaklaşmaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Yani, Hegel’den uzaklaştıktan sonra, Hristiyanlığı (Hegelci anlamda) terk etmek gerekli bir hareketti. Felsefede Hegelci olmak, Hristiyan geleneğine ve mirasına bir düzeyde bağlılık anlamına gelir.[3] Althusser’in Hegelci felsefeyi reddetmesini analiz etmek gerekiyor. Bu noktada önemli bir tarihsel soru ortaya çıkıyor: Hegel’in kendi yazıları karşısında mı yoksa “Fransız Hegelciliği”, yani savaş sonrası Fransa’da yorumlanan Hegel karşısında mı anti-Hegelci bir konum geliştirdi? Bu soru önemli felsefi sonuçlara yol açtı. Şu an için kendimi şu tezle sınırlayacağım: Althusser’in Hegel’e karşı düşmanlığı, nihayetinde, Hegel’in Fransızlar tarafından kabul edilişine karşı bir düşmanlıktır.[4] Althusser, yüksek lisans tezinde şöyle diyor:

“Çünkü, tarih yoluyla Hegel’in düşüncesi, yeni doğan bir çağın hapishanesinden ve bir memur zihniyetinin sınırlarından kurtularak, gerçekleşmesinin ve nesnel gelişiminin özgürlüğünde bakışlarımıza kendini sunuyor. Marksist olmayan bir anlamda dünyamız felsefe haline geldi veya daha doğrusu, olgunluğa erişmiş Hegel, şimdi gerçek dünyamız anlamında önümüzde duruyor: dünya, Hegel’in bir dünya haline gelebilen bir hakikat olduğu ölçüde Hegelci hale geldi.”[5]

Althusser’in Hristiyanlıktan Marksizme (ve felsefeye) geçişini, Hristiyanlığa olan bağlılığı nedeniyle Kilise’yi terk etmesini bu bağlamda ele alabiliriz. Althusser’in hiçbir zaman dinden dönmüş bir Roma Katoliği olmadığını belirtmekte fayda var. Althusser’in Kilise’yi reddetmesi veya terk etmesi, Marksizmi evrensel temeller üzerinde yeniden düşünmesini sağladı. Bu anlamda Hristiyanlık, onun Marksizmi için bir koşul haline geldi. Hristiyanlığa olan bağlılığı ile Kilise’yi terk etmesi arasındaki ilişki şu şekilde anlaşılmalıdır: Her ne kadar retorik gibi görünse de, Althusser için Kilise, Komünist Parti’ydi.

İkinci dönem, yani Marx İçin ve Kapital’i Okumak dönemi, epistemolojiyle ilgilidir. Her bir kopuşunda zor ve sorunlu olan kısım şudur: Onu bir dönemden diğerine geçmeye iten neydi? Hristiyanlıkta ne eksikti de Althusser, epistemolojiye yönelme ihtiyacı duydu? Aynı şey, diğer kopuşları ve geçişleri için de geçerlidir. Buna geçici cevabım şu şekildedir: Althusser, konjonktürlerin felsefecisi olduğundan, zamanının ideolojik ve politik konjonktürlerindeki her değişim ve sapma, tezlerinin dönüşümüne ihtiyaç duyuyordu.

Althusser’in felsefeye dair ilk tanımı epistemolojik ufuk uyarınca formüle edilmiştir: Felsefe, teorik pratiğin bir teorisidir. “Epistemoloji dönemi” boyunca ontolojik bir çerçeve sağlayarak felsefeyi epistemolojiden arındırma girişiminde bulunan Althusser, felsefenin farklı bir anlayışını sunmak için sürekli mücadele etti, bu da “geç dönem yazılarında” doruğa ulaştı. Ölümünden sonra yayımlanan eserleri, Althusser’in materyalizmin yalnızca epistemolojik olarak savunulamayacağının, aksine ontolojik bir çerçeveye de ihtiyaç duyduğunun farkına vardığının kanıtıdır. Başka bir deyişle, her materyalizm, doğasını belirleyecek olan ontolojik temellere bağlıdır. Bana göre, Althusser’in felsefenin epistemolojik olmayan hale getirilmesi, yukarıda bahsedilen felsefe tanımından ve anlayışından uzaklaşmasıyla başlar, aynı zamanda çok daha sonra “olasılıkçı materyalizm” döneminde doruğa ulaşacak olan ontolojik bir çerçeve oluşturma girişiminin başlangıcı olarak da okunabilir.[6] Ancak “öz eleştiri döneminde” Althusser, farklı bir formül önerir: “Felsefe, nihayetinde teori alanındaki sınıf mücadelesidir”[7] ki bu, onun felsefeye dair nihai anlayışı olarak kalacaktır.

Son dönem, tüm felsefi projesini, esasta ağırlıklı olarak diyalektiği reddetme yoluyla yeniden ele almaya çalıştığı olasılıkçı materyalizm veya karşılaşma materyalizmi dönemidir. Son dönemdeki akademik çalışmalarda Althusser’in olasılıkçı materyalizmi merkezi bir yer tutmaktadır. Aslında, Althusser’e olan ilginin yenilenmesi, büyük ölçüde onun yayınlanmamış el yazmalarının[8] keşfine ve materyalizmin yeniden inşasına yönelik son dönemdeki ilgiye bağlıdır.[9] Aslında, diyalektik materyalizmin (bu aşamada Althusser’in “felsefi bir ucube” olarak adlandırmayı sevdiği) terk edilmesi anlamına gelen olasılıkçı materyalizmin inşasıyla Althusser, diğer Marksistlerle aynı çizgideydi: tarihsel materyalizme sadık kaldı, ancak diyalektik materyalizmi terk etti.[10]

Althusser’in sonraki dönemine yönelik olağan yaklaşım iki ana kampa ayrılır:

1. Olasılıkçı materyalizm ile projesinin önceki aşamaları arasında net bir kopuş;

2. Özellikle öz eleştiri döneminden beri, çalışmaları boyunca sessizce var olan bir yönelimin somutlaşması.

Bu pozisyonlardan birini benimsemek kolay bir çözümdür. Bunu geçici ve şematik terimlerle ifade edersek, onun olasılıkçı materyalizminin temel önemi iki noktada (belki de birbirleriyle ilişkili) yatmaktadır: 1. Ontolojik çerçevenin dillendirilmesi ve (2) Althusser’in Hegel’e yönelik farklı yaklaşımı.

Agon Hamza

[Kaynak: Althusser and Pasolini: Philosophy, Marxism, and Film, Palgrave Macmillan, 2016, s. 25-28]

Dipnotlar:
[1] Althusser, bu ifadeyi Lacan’ın Froydcu psikoanalizle ilişkisini izah ederken kullanır: Althusser 1999, s. 148.

[2] Žižek 2012, s. 6.

[3] Hristiyanlığa dair Hegelci bir okuma için bkz.: Žižek 2009, s. 24–109.

[4] Bkz.: Althusser 2014, s. 2005. Benim tezim şu yöndedir: Althusser’deki anti-Hegelcilik, politik düzlemde yorumlanan Hegel’e yönelik bir düşmanlığın ifadesidir.

[5] A.g.e., s. 17.

[6] Althusser’in çalışmalarını çeviren G. M. Goshgarian “Althusser’in Mart 1976’daki bir dersinde karşılaşma materyalizmini ‘Felsefenin Dönüşümü’ olarak takdim ettiğini” söylüyor (Goshgarian, Translator’s Introduction , s. xvi). Althusser’in son dönemiyle ilgili temel sorulardan biri şudur: “Althusser’in felsefi projesinin önceki aşamaları ‘olasılıkçı materyalizm’ üzerinden okunabilir mi okunamaz mı?”

[7] Althusser 2008, s. 67.

[8] Warren Montag’a göre, Althusser’in ölümünden kısa bir süre sonra Althusser’in yayımlanmamış el yazmaları ve mektuplarından oluşan bir arşiv meydana getirildi. Yaklaşık 3000 sayfadan oluşan bu arşivin önemli bir kısmı Fransızca olarak yayımlandı ama İngilizcesi henüz yayımlanmış değil (Montag 2014, s. 9).

[9] Bkz.: Pfeifer 2015.

[10] İlginç olan şu ki öğrencisi Alain Badiou hocasının yürüdüğü yolun tam zıt yönünde ilerledi: Badiou tarihsel materyalizmi terk etti, ama diyalektik materyalizme, kendi ifadesiyle materyalist diyalektiğe bağlı kaldı.

06 Kasım 2026

,

Askerler, Bahriyeliler ve Devrim: Rusya 1917



1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, kitleleri kendi hükümetlerinin ardında birleştirmiş gibi görünüyordu. Bilhassa askere çağrılanların yüzde 96’sının gönüllü olarak orduya katıldığı Rusya’da durum bu şekildeydi. Ancak üç yıl içinde savaşın yarattığı baskı her yerde hissedilmeye başlandı ve çeşitli devletler, devrime doğru koşularında âdeta bir yarış içine girdiler. Avusturya-Macaristan ve İtalya, bu devrim noktasına çok yaklaşmıştı, ancak ipi göğüslemek, Rusya’ya düştü.

Şubat 1917’nin sonlarında, Petrograd garnizonundaki birlikler, göstericilerin üzerine ateş açmayı reddettiler. Bu askerlerin kaldırdığı kazan, gösterileri 300 yıllık Romanov hanedanını deviren bir devrime dönüştürdü. Bunu takip eden radikalleşme süreci, Ekim 1917’de ikinci bir devrime ve dünya genelindeki askerlere, bahriyelilere ve havacılara silahlarını bırakmaları, başlarındaki isimlerin çıkarları için savaşmaya bir son vermeleri yönünde yapılan çağrıya yol açtı.

Aradan geçen bir asra rağmen bu olaylar, tarihteki en şiddetli devrimci krizlerden biri olma özelliğini korumaktadır. Krizin merkezinde Rus silahlı kuvvetleri yer alıyordu. Bu olaylar yerleşik görüşlerle çelişmekte, nesiller boyu tarihçiler, bu krizlerin ülkeye neden taşındığını izah etmeye çalışmaktadırlar. Geçmişin tutkularının ötesine geçtiklerini iddia etseler de, köklü bir değişimin doğasını ve olasılıklarını sorgularken bu tarihçiler, çoğu vakit bugünün önyargılarına yenik düşmektedirler.

Bu makalenin amacı, söz konusu yorumlara itiraz etmek ve silahlı kuvvetlerin dağılmasının, yalnızca 1917’de Rus toplumunun demokratikleşmesine nasıl katkıda bulunduğunu değil, aynı zamanda eski düzenin ve generallerinin; askeri yönetimi dayatmak suretiyle devrimi durdurmak ya da onu takip eden iç savaşta yenilgiye uğratmak için yeterli gücü toplamalarını nasıl engellediğini göstermektir.

Devletler başka neler yaparsa yapsın, özünde güçle ilgilidirler. Temellerinde, sınırlarını savunmak veya sınır ötesinde nüfuz alanını genişletmek amacıyla askeri güç kullanma ve (demokratik bir düzende) kâğıt üzerinde sorumlu oldukları ancak radikal eleştirmenlerin öne sürdüğü üzere, aslında tahakküm ettikleri kendi halklarını kontrol altında tutma becerisi yatar. Dolayısıyla devletler, hem içeriye hem de dışarıya bakan iki yüzlü (Janus benzeri) yapılardır.

Askeri güç de aynı şekilde iki yüzlüdür. Hem dış hem de iç düşmanlara karşı kullanılabilir. Max Weber’in meşhur tezine göre, devletler geliştikçe “belirli bir toprak parçası üzerinde meşru fiziksel güç kullanma tekeli”ni kendilerinde hak görür hale gelirler. Ona göre devlet, insanlara hükmeden, meşru (daha doğrusu meşru kabul edilen) şiddet araçlarıyla desteklenen insanlar arası ilişkidir. Devletin varlığını sürdürebilmesi için, tahakküm altındakilerin, mevcut iktidar odaklarının öne sürdüğü otoriteye itaat etmesi gerekir. Eğer insanlar itaat etmez, devlet onları itaate zorlamak için güç araçlarını devreye sokamazsa, devlet yapısı çöker.

Lenin de Engels’i izleyerek aynı noktaya değinmiştir. Devletin özü, onun “silahlı insanlardan oluşan bir yapı” olmasıdır. Sınıflı bir toplumda askeri güç, silahlı bir halk kitlesine dayandırılamaz; toplumdan ayrı ve onun üzerinde konumlanmalıdır. Daimi ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca araçlarıdır. Bunun nedeni, toplumsal bölünmelerin, şiddet araçlarının kontrolü ve örgütlenmesinin halk kitlelerinden koparılmasını zorunlu kılmasıdır.[1]

Devlet sisteminin yükselişi ile kapitalizmin gelişimi arasındaki karmaşık bağlantılar üzerinde burada uzun uzadıya durmaya gerek yok. Şunu belirtmek kâfi: Ayrı bir askeri gücün ortaya çıkışı, devlet temelli küresel sistemin gelişiminde önemli bir unsur olmuştur. Devletler, genellikle dipten derinden işleyen demokratik sürecin sonucu olarak ortaya çıkmazlar. Zor yoluyla kurulurlar. On yedinci yüzyıldan itibaren, belirli harekâtlar için askeri güçlerin dönemsel olarak örgütlenmesi yerini, profesyonel subayların komuta ettikleri daimi orduların gelişimine bırakmıştır. Başlangıçta ordular ve donanmalar, devleti şahsında somutlaştırdığı varsayılan hükümdara sadıktı. Ancak on sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren, bilhassa Fransız Devrimi ile birlikte, doğası artık hükümdarın şahsında yeterince ifade edilemeyen (ulus) devletle daha köklü bir özdeşleşme kuruldu. Bunu, kitlesel zorunlu askerlik uygulaması ve yurttaşlara ya da yurttaş statüsüne yakın kesimlere dayalı ordu fikri izledi.

Clausewitz, bu durumun kapitalist devletlere, savaş amacıyla askeri gücü büyütmek için neredeyse sınırsız kaynakları seferber etme imkânı tanıdığını tespit etmiştir.[2] Ancak bu durum aynı zamanda, ordunun bizzat kendisinin devletin/ulusun çıkarlarını sivil siyasetçilerden daha iyi temsil edebileceği fikrinin gelişmesine de imkân sağlamıştır. Böylece silahlı kuvvetler, başkalarının başarısız olduğu alanlarda düzeni veya ilerlemeyi sağlamak üzere ya bir hakem rolü üstlenmiş ya da bizzat iktidarı ele geçirmiştir.

Ordunun hiyerarşik ve disiplinli bir güç olarak toplumdan ayrı bir konumda bulunması, liderleri (veya bir grup lideri) harekete geçmeye karar verdiğinde ve alt kademelerdeki yeterli sayıda mensubun emirlere itaat etmesi sağlandığında, orduya eyleme geçme kapasitesi kazandırır. Ordunun silahlar üzerindeki tekeli de düzenin hızla tesis edilmesini mümkün kılar. Askeri “zihniyet” veya “etik” olarak adlandırılan unsurlar da bunda rol oynar. Ordu, kendisini devletin özü ve koruyucusu olarak görür. Bir kriz anında müdahale etme hakkına sahip oldukları gibi, bunu yapmayı bir görev de sayar. Bu durum, sivil siyasetin kirli dünyasıyla kıyaslandığında, sahip oldukları profesyonellik bilinci ve (uygulamada belki de aksinin görüldüğü) yolsuzluktan uzak olma niteliğiyle daha da pekişir.

Lenin, başarılı bir devrimin koşullarını şöyle tanımlamıştır: “alt sınıflar”ın eski tarzda yaşamak istememesi ve “üst sınıflar”ın eski tarzda devam edememesi.[3] Ancak bunlar aynı zamanda, doğrudan askeri müdahalelerin ve darbelerin ya da paramiliter güçlerle ilişkili dolaylı askeri eylemlerin (ki 1919 Almanya’sındaki Freikorps’un -gönüllü aşırı milliyetçi paramiliter birliklerin rolü bunun ilk örneklerindendir) de koşulları haline gelecekti. Yirminci yüzyılın başlarında bu tür askeri eylemler yeni bir olguydu, ancak kısa sürede sıradan hale geldiler ve siyasetin “praetoryen” (muhafız) eğilimi olarak adlandırılan durumu yansıttılar (bu terim, İmparatorluk Roması’nda imparatorun korumalığını yapan Praetoryen Muhafızları’ndan gelmektedir).

Başarılı bir devrim gerçekleştiğinde, sadece neyin olduğuna değil, neyin olmadığına da bakmamız gerekir. Başarılı bir devrim, birlik içindeki bir orduyu yenemez. Ordunun halkın safına geçmesi gerekir, hem de öyle ki, bu durum orduyu sadece eski düzene karşı değil, aynı zamanda subay sınıfının bizzat iktidarı ele geçirme potansiyeline karşı da durdurulamaz bir güç haline getirebilsin. Rusya’da yaşananlar, birinin elinde bir “plan” olduğu için değil, daha sonraları temel dersler barındırdığı öne sürülebilecek çözümlere, bazen neredeyse sezgisel bir biçimde yönelme becerisi gösterdikleri için gerçekleşti.

1914 Öncesinde Çarlık Ordusu ve Devlet İktidarı

1914 yılında Rus İmparatorluğu, yeryüzünün altıda birini kaplayan, en geniş noktalarında batıdan doğuya 8.000, kuzeyden güneye ise 3.200 kilometre boyunca uzanan, dünyanın en büyük ülkesiydi. Küresel sistemin kalbindeki stratejik konumunun etkisi iki yönlüydü: İmparatorluk, gücünü dışarı aktarabiliyor, ancak aynı zamanda geniş sınırları boyunca yer alan diğer güçlerin tehdidi altında da kalıyordu. Rusya, sınırlarını genişletmek ya da elde ettiği kazanımları korumak amacıyla, Avrupa’nın barış döneminde kurduğu (1914 öncesinde çoğu vakit mevcudu en az bir milyon olan) en büyük ordusunu kurmuş, dünyanın en büyük beşinci donanmasını oluşturmuştu.[4]

Ordu, on dokuzuncu yüzyıl boyunca diğer Avrupa güçleriyle çeşitli savaşlara girmişti: 1805-1814 yılları arasında Fransa ile, 1808-1809’da İsveç ile ve Türkiye ile üç ayrı savaş; bunlar arasında 1853-1856 yıllarında İngiltere, Fransa ve Türkiye’nin birlikte oluşturduğu kuvvetlere karşı yürütülen Kırım Savaşı ile 1904-1905’teki Japonya Savaşı yer alıyordu. Askeri harekâtlar, aynı zamanda daha az gelişmiş bölgelerin imparatorluğa dâhil edilmesini de destekliyordu; gerçi bu süreçte İran gibi ülkelerdeki halkların ve onların üzerindeki egemen güçlerin direnişiyle karşılaşılıyordu. Rusya bu süreçte doğuya, Sibirya üzerinden Pasifik’e; güneye, Kafkasya’ya ve güneydoğuya, Orta Asya’ya doğru genişliyordu. Ancak büyük askeri kuvvetlere ihtiyaç duyulmasının bir diğer nedeni de, ordunun devrim hareketlerini bastırmak üzere konuşlandırılmasının gerekmesiydi. Nitekim 1849 yılında Çarlık orduları, Macaristan’daki devrimi bastırmak amacıyla bu ülkeye girmişti. Ancak bu tür eylemler, genellikle “içe” yönelikti. 1830–1831’de Polonya’da, gene 1863’te Polonya’da ve 1905 devrimine karşı (1905–1906’da şehirlerde ve 1906–1907’de kırsalda) gerçekleştirilenler buna örnektir. 1905–1909 döneminde düzenin yeniden tesis edilmesi sürecinde, aralarında isyan etmiş birliklerin de bulunduğu yaklaşık 2.500 kişi, seyyar askeri mahkemelerin ardından idam edilmiş; bilinmeyen sayıda kişi ise cezalandırma amaçlı harekâtlar esnasında derhal kurşuna dizilmiştir.

Rusya’nın zayıf bir polis teşkilâtına sahip olması nedeniyle, bu büyük çaplı harekâtların yanı sıra ordunun köylülere ve işçilere karşı daha yerel nitelikteki kolluk faaliyetlerine katılması da sık görülen bir durumdu. Nitekim 1890 ile 1914 yılları arasında ordu, iç karışıklıkları bastırmak amacıyla 3.000 kez kullanılmıştır.[5]

Son olarak, ordunun büyüklüğü, Rusya’nın ucuz insan gücünü modern silahlar biçimindeki sermayenin yerine kullanma yönündeki artan eğilimi yansıtıyordu. İşçilerden nasıl sıklıkla “eller” (işgücü) olarak söz edilirse, askeri gücün değerlendirilmesinde de bu sıradan askerlerden, oldukça geç bir tarihe kadar “süngüler” ve daha az iltifat içeren bir ifadeyle, “sığır” olarak bahsedilirdi. Zira Rusya dünyanın en büyük beşinci sanayi gücü olmasına rağmen büyük ölçüde azgelişmiş kalmıştı. Nüfusun büyük kısmını, orduya zorunlu askerlik kapsamında alınanların çoğunluğunu oluşturan köylüler meydana getiriyordu.

Subay sınıfının, onlar aracılığıyla, sıradan piyade ve bahriyelilerin Çar’a ve Çarizmin gücünün başlangıçta dayandığı geniş toprak sahibi sınıfa şahsen sadık olmaları bekleniyordu. 1874’te, yeni zorunlu askerlik ve örgütlenme biçimleriyle daha modern bir ordu yaratmanın yanı sıra, ordunun rolünü birleşik bir ulusun ifadesi olarak tanımlamaya yardımcı olmak amacıyla askeri reformlar gerçekleştirilmişti.[6]

Ancak bu reformların, ordunun kendi kimliğine dair algısı üzerinde sınırlı bir etkisi oldu. Birliklerin toplum içindeki gündelik davranışları, askeri yönetmeliklerle en ince ayrıntısına kadar düzenleniyor, denetleniyordu. Askerler; katı, acımasız ve aşağılayıcı disiplin yöntemlerine tabi tutuluyordu. Subaylar, kendilerini üstün bir kast olarak görüyorlardı. Bu durum, kısmen soylu kökenlerine dayanıyordu ancak pratikte genellikle teorik faaliyetlere karşı mesafeliydiler ve askeri teori ile tekniklere yönelik ilgileri sınırlıydı.

İsyanlar yaşanmıştı ancak 1905’e kadar bunların etkisi sınırlı kaldı. 1905-1906 devriminde isyanlar daha yaygın hale geldi. Gene de ordu bütünlüğünü korudu ve devrime katkıda bulunmaktan ziyade, devrime karşı bir güç olarak konuşlandırıldı. Troçki, bir miktar abartıyla, 1905 sonundaki işçi ayaklanması hakkında şöyle demişti: “Rus proletaryası Aralık ayında kendi hataları değil, daha gerçek bir güç olarak köylü ordusunun süngüleri yüzünden başarısızlığa uğradı.”[7]

1914 öncesinde subay kadrosu toplumsal açıdan bir değişim geçiriyordu. Genelkurmay Akademisi’nin 1913 mezunları arasında soyluların oranı sadece yüzde 9 iken, köylü kökenlilerin oranı yüzde 19’du. Ancak mevcut 41.000 kişilik subay kadrosu içinde soylular hâlâ çoğunluktaydı, üst komuta kademesindekilerin yüzde 85’inden fazlası soylu kökenliydi.[8] Yeni neslin küçük bir kısmı, ordunun kendi çıkarları doğrultusunda bir modernleşme gücü olabileceğini umuyordu. 1908’de, ordu subaylarının öncülük ettiği Jön Türk devriminin Sultan Abdülhamid’in çökmekte olan rejimini devirdiği Osmanlı İmparatorluğu’nda bir ilham kaynağı buldular. Yeniden güçlenen bir Osmanlı İmparatorluğu’nun, Rusya’nın Balkanlar’daki nüfuzuna ve Boğazlar üzerinden Karadeniz’den Akdeniz’e erişimi kontrol etme hedefine engel teşkil edeceği gerçeği, bu ilgiyi daha da pekiştirdi. Ne var ki, (“mahmuzlu liberal” olarak anılan) siyasetçi Aleksandr Guçkov gibi isimler, bir subay grubunun eylemlerindeki olumlu unsurların, Rusya’da kontrol edemeyecekleri bir sürecin tetiklenmesi riskini de dengelemesi gerektiğini görüyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan Şubat 1917’ye

Rusya, Almanya liderliğindeki herhangi bir ittifakın yükselen gücüne karşı 1894’te Fransa ve 1907’de İngiltere ile ittifak kurmuştu. Ardından 1914’te Arşidük Franz Ferdinand’a düzenlenen suikast, tarafların her birinin haklılık iddiasında bulunduğu ancak aslında tahminen 8,5 milyon askeri ve 10-13 milyon sivilin ölümüyle sonuçlanacak emperyalistler arası çatışmanın içine sürüklendiği olaylar zincirini başlattı. Rus silahlı kuvvetleri üzerine yapılan yetkin tartışmalarda dahi, akıl almaz büyüklükte rakamların ortaya atılması vaka-ı adiyedendir. Ancak silahlı kuvvetlerin nasıl kısmen siyasallaştığını ve kısmen dağıldığını anlayabilmek için, söz konusu rakamlar hakkında bir fikir sahibi olmak gerekmektedir. Bu bağlamda, 1920’lerin sonlarında eserler vermiş eski bir Çarlık generali olan Nikola Golovin tarafından derlenen ve bazı durumlarda tahmin edilen verileri esas alacağız.[9] Çalışması eleştirilebilir nitelikte olsa da, bu çalışma, savaşa yönelik gayretlerin insani boyutunu ve Rus tarafı için doğurduğu maliyetleri izlemeye yönelik en iyi girişim olma özelliğini korumaktadır.[10]

Tablo 1.1, 1914 ile 1917 yılları arasında “askeri yapı”nın temel bileşenlerini ortaya koymaktadır.


Savaşın başında Rusya 1.423.000 askere sahipti. Tablo 1.1'de görüldüğü üzere, Ekim 1917’den önce muhtemelen 14 milyon kişi daha silah altına alındı. 1917’de sembolik düzeyde kimi kadın taburları oluşturulmuş olsa da silah altına alınanlar genelde erkekti.[11] Yaş dağılımı açısından bakıldığında, askerlerin yüzde 16’sı 20 yaşın altındaydı, yüzde 49’u 20-29 yaş aralığındaydı, yüzde 30’u 30-39 yaş aralığındaydı, yüzde 5’i ise 40 yaşın üzerindeydi. Bu askerlerin büyük çoğunluğu, Rusya’nın kırsal kesimindeki yoksul halktan geliyordu. Ancak 20-29 yaş grubundakilerin bile sadece yarısı kadarı askere çağrılmıştı. Rus olmayanlar kapsam dışı tutulmuştu. Bazıları, işgal altındaki bölgelerde bulunuyordu; bir kısmı, muhtemelen beş milyon kadarı, fiziken askerlik yapmaya elverişli değildi. Yaklaşık 2,5 milyon kişi ise savaşla ilgili işlerde çalışmaları nedeniyle askerlikten muaf tutulmuştu. Başlangıçta bu muafiyetler, savaşa yönelik gayretlere zarar verecek şekilde cepheye gönderilip kaybedilen pek çok vasıflı işçiyi ve madenciyi kapsamıyordu. Ulusal Savunma Özel Konseyi’nin bir muhtırasında ifade edildiği gibi, “deneyimli bir demirci ustasının siperlerde bulunmaktansa bir fabrikada ulusal savunmaya yönelik işleri yaparken kıyaslanamayacak kadar daha yararlı olabileceği” gerçeği hiçbir zaman tam olarak kavranamadı. Toplumun üst ve orta kademelerinde, oğullarını kaybeden pek çok Rus ailesi olmasına rağmen, vatanseverlik ve ulusal kurtuluş uğruna gösterilen orantısız fedakârlığa dair emareler daha azdı. İç cephede hayati önem taşıyan işlerde kendilerine ihtiyaç duyulduğunu kanıtlayabilen orta ve üst sınıf erkeklerin, savaş dönemi muafiyetlerinden yararlanması, nispeten kolaydı. Dolayısıyla gerçekte, zorunlu askerlik sisteminde kişinin kim olduğuna bağlı işleyen bir gönüllülük unsuru da mevcuttu. Golovinin de belirttiği gibi, “Savaş Bakanlığı, ne zaman ‘işten kaytaranlara’ karşı önlemler alsa, bu önlemler esas olarak işçileri ve köylüleri etkiliyordu”.[12]

Savaştan önce Rusya, başkomutanın emri altındaki askeri bölgelere ve askeri olmayan bölgelere ayrılmıştı. İlk gruptakiler görünüşte sınır bölgeleri olsa da, aslında savaş sırasında genişleyen çok geniş alanları kapsıyorlardı. Bu bölgelerdeki birlikler, Saha Ordusu (veya Cephe Ordusu) olarak adlandırılan yapıda görev yapıyordu.

Cepheye en yakın olanlar ve cephenin hemen gerisinde bulunanlar “muharebe halindeki birlikler”di. Tablo 1.1’de görülebileceği üzere, saha ve cephe unsurları arasındaki rotasyonla birlikte, bunların sayısı herhangi bir anda 1,5 ila 3,5 milyon arasındaydı. Askeri bölgelerin ötesinde ise “uzak geri bölge” yer alıyordu. Burada garnizon birlikleri ve eğitim gören seferber edilmiş askerler bulunuyordu. Buradaki sayılar da sürekli değişen bir grubu temsil ediyordu; zira askerler silah altına alınıyor, çok kısa bir süre eğitiliyor, Saha Ordusu’na gönderiliyordu. Üçüncü bir bileşeni ise Savaş Bakanlığı çalışanları ve iç bölgeleri koruyan yerel bölgesel birlikler oluşturuyordu.

Son olarak, Kızılhaç veya Zemstvo ve Şehirler Birliği’nin ikmal çalışmaları gibi çeşitli yardımcı faaliyetlerde de çok sayıda kişi görev alıyordu. Bunlar askeri yapının bir parçası olarak hizmet etmeseler de, iaşe konusunda ordunun ikmal sistemine tabiydiler. Bunların ötesinde, burada hesaba katılmayan, savaş malzemelerinin üretiminde ve nakliyesinde az çok doğrudan istihdam edilen çok sayıda sivil işçi bulunuyordu.

Tablo 1.2, Rusya’nın savaş sırasındaki kayıplarına ilişkin temel verileri sunmaktadır. Nu savaş Rusya için (Batı Cephesi’ndeki 51 aya kıyasla) 39 ay sürmüştü. Yine Golovin’den hareketle belirtmek gerekirse, buradaki istatistikler kesin veriler, tahminler ve varsayımların bir birleşimidir, çünkü kayıt tutma işlemleri yetersizdi ve birçok kayıt daha sonra kaybolmuştu.

Tablo 1.2: Ağustos 1914-Ekim 1917 Arası Dönemde Çarlık Ordusu’ndaki Kayıplar[13]


Cephedeki koşullar ve talep edilen fedakârlıklar son derece yıpratıcıydı. Bir Rus generali, “Almanlar metal harcıyor, biz ise kanımızı” demişti. İngiliz gözlemci Bernard Pares’e bir asker, “Efendim, bu savaş değil, kıyım” demişti. Savaş, hem doğuda hem de batıda bir yıpratma savaşı niteliğindeydi. Bir İngiliz generaline göre, maddi kaynakları daha fazla olan kimse o kazanacaktı. İnsan kaynağı açısından bakıldığında ise Rusya, en büyük kaynağa sahip taraf olarak görülüyordu. Nitekim 1916’da, talep edilen 400.000 Rus askerinden yaklaşık 40.000’i Batı Cephesi’ne sevk edilmiş, bu askerler daha sonra 1917’de isyan etmişlerdi.[14]

Tablo 1.2’deki tahminler, 1914 ile Ekim 1917 arasında 1,86 milyon Rus askerinin hayatını kaybettiğini göstermektedir. Cephedeki Rus kayıplarının yüzde 40’ından fazlasının tek tek kayda geçirilmemiş olması muhtemel, zira askerler ya parçalanarak ölmüş ya da geri çekilmeler sırasında geride bırakılmış, eğer gömülebilmişlerse, toplu mezarlara defnedilmişlerdi. Dört milyondan fazla asker yaralanmış, beş milyon kadarı ise bir noktada hastalanmıştı.

Ancak bu durumların hiçbiri, ille de askerin yeniden göreve dönmesine engel teşkil etmiyordu. Rusya’da, “top mermisi şoku” gibi travmalar görülmeye başlanmış olsa da, tıpkı diğer yerlerde olduğu gibi, “hasta” sayılanların arasında aslında “kılık değiştirmiş firari” olan, aslında numara yapan pek çok askerin de bulunduğu yönünde bir kanaat hâkimdi.[15] Gene de hasta ve yaralıların büyük bir kısmı, muhtemelen yüzde 75’i cepheye geri dönmüş, bunların bir kısmı öldürülmüş, yaralanmış ya da hastalanmıştı. Rus savaş esirlerinden yaklaşık 260.000’i, esir kalmak daha güvenli olmasına rağmen, kaçıp cepheye geri dönmüştü.

Savaşın en hareketli dönemi 1914-1915 yıllarıydı, ancak 1915-16’ya gelindiğinde, çeşitli Doğu Cepheleri de tıpkı Batı Avrupa’daki siperlerde olduğu gibi bir tıkanma noktasına sürüklenmekteydi. Büyük kayıplara rağmen, Rusya 1917’de askeri savaşı kaybetmiş değildi. Öncelikle Almanya ile karşı karşıya kaldığı Kuzey ve Batı Cephelerinde Rus ordusu kötü bir performans sergiledi, ancak Alman generali Erich Ludendorff’un da kabul etmek zorunda kaldığı gibi, “Ruslar her zaman kaçmayı bildiler”.[16]

Güneybatı Cephesi’nde ve Romanya’da (1916’dan itibaren) Avusturya-Macaristan’a, (1915’ten itibaren) Türkiye’ye karşı ise Rus ordusu toprak kazanma konusunda genelde başarılı oldu, ayrıca yüzde 80’inden fazlası Avusturya-Macaristan’dan olmak üzere, yaklaşık iki milyon esir aldı.

1914-15 yıllarında ulaşım, tıbbi malzemeler, gıda, bot, çorap, giysi, tüfek, mermi, top mermisi vb. konularda ciddi sıkıntılar yaşanıyordu. Silahlar genellikle ölülerin üzerinden alınıyordu. 1915 baharında Genelkurmay Başkanı General Yanuşkeviç, “Tüm ordularımız hep bir ağızdan ‘Bize mühimmat verin!’ diye bağırıyor” diye yazmıştı. Denikin, o dönemde Galiçya’daki geri çekilmeyi şu şekilde hatırlıyordu:

“Rus ordusu için büyük bir trajediydi. Ne fişek vardı ne de top mermisi. Günlerce süren kanlı çatışmalar ve zorlu yürüyüşler. Hem fiziksel hem de manevi yorgunluğun sonu gelmiyordu. Cılız umutları uğursuz bir dehşet izliyordu. […] Kan durmaksızın akıyor, saflar giderek seyreliyor, mezar sayısı durmadan artıyordu.”[17]

Bu tür sık kaos anlarında, siperlerdeki boşlukları doldurmak amacıyla, botları parçalanan ve açlıkları giderek artan birliklere günlerce zorlu yürüyüşler yaptırılabiliyordu. John Reed, 1915’te Doğu Cephesi’nde gördükleri hakkında şunları yazmıştı: “İnsanda, oraya buraya dikkatsizce savrulan devasa güçler, büyük çaplı bir kayıtsızlık ve muazzam bir israf izlenimi uyanıyordu.”[18]

Bu sıkıntılar, hem malzeme yetersizliğinden hem de kötü organizasyondan kaynaklanıyordu. 1916’ya gelindiğinde, ekonominin savaşa yönelik gayretler temelinde başarılı bir şekilde dönüştürülmesi ve uzak kuzeydeki Murmansk ve Arhangelsk ile uzak doğudaki Vladivostok üzerinden yurt dışından getirilen mühimmat sayesinde ikmal durumu iyileşmişti. Ancak kötü organizasyon, malzemelerin dağıtımını aksatmaya devam ediyor, askerlerin kendilerine sağlanan desteğe, hatta neden savaştıklarına dair inançlarını sarsıyordu.

Rus ordularının 1917 öncesinde ne ölçüde bütünlüğünü koruyabildiği konusunda ciddi tartışmalar mevcuttur. Ölüm ihtimaliyle karşı karşıya kalan bir orduyu ayakta tutmak hiç de kolay olmayabilir. Cephedeki birlikler; korku ve dehşet anlarının araya girdiği can sıkıntısı ve yorgunlukla boğuşurlar. Askeri çevreler ve bu süreçleri kayda geçirenler, sergiledikleri yiğitlik ve özgüvenin de etkisiyle, bu zorlukların aşılmasında vatanseverliğin, eğitimin ve birlik ruhunun oynadığı role vurgu yapma eğilimindedirler.

Bu açıdan bakıldığında, Çarlık orduları sıkıntı yaşıyordu, çünkü vatanseverlik, henüz çok yeni bir güçtü, eğitimler yetersizdi ve birlik ruhu sınırlıydı. Ancak “askeri erdemler”in yanı sıra, daha eleştirel yaklaşımlar, şu unsurlara da dikkat çekiyor: rüşvet (alkol, uyuşturucu, seks, yağma) kullanımı; kendi tarafının uygulayacağı disiplin korkusu; ve büyük bir ideale duyulan bağlılıktan ziyade, parçası olunan küçük bir birime ve bu birimin, ister alt rütbeli bir subay, ister astsubay ya da sıradan bir asker olsun, “güçlü bir şahsiyet” etrafında kenetlenmesine dayalı sadakat.

Bunların hepsi Doğu Cephesi’nde açıkça görülüyordu. O dönemde en az konuşulan konu ise, bazı askerlerin yerel halka dehşet saçmaya teşvik edilmesiydi. Cephe gerisindeki askeri bölgelerde halk, savaş dönemi askeri denetimine tabi tutuluyor, genelde üst komutanlığın zımni desteğiyle kötü muameleye maruz kalıyordu. En kötü muameleyi, 1914 sonbaharı ile 1915 baharında saldırılara ve sürgüne maruz kalan Yahudiler görüyordu.[19] Ancak 1915’in yaz sonu ve sonbahar başında, belki de iki milyon askeri kapsayan, Polonya’dan birliklerin geri çekilme sürecinde “yakıp yıkma” politikası uygulandı. Üst düzey bir Rus subayı, “Rus halkının kaçışına tanık olanlar, buna eşlik eden dehşeti ancak o zaman bir nebze olsun kavrayabilirler” diye yazmıştı.[20]

Disiplin, bölgedeki generallerin veya komutanların inisiyatifiyle sert ve tutarsız bir şekilde uygulanıyordu. Askeri mahkemenin nihai yaptırımı olan idam cezası, Batı Cephesi’ne kıyasla görünüşe göre çok daha yaygındı. “Dost ateşi” vakaları, muhtemelen sık yaşanıyordu. Bununla birlikte, teslim olan birliklerin veya (Doğu Cephesi’nde özellikle Paskalya döneminde belirginleşen şekilde) düşmanla kaynaşan askerlerin, caydırılmaları amacıyla bizzat kendi taraflarınca kasten top ateşine tutulduğuna dair raporlar da mevcuttu. Ayrıca üst kademelerde, sonuna kadar savaşmayanların veya esir düşenlerin ailelerinin zarar göreceğine dair tehditler de dile getiriliyordu.[21]

Savaş, subay sınıfının yapısı üzerinde çarpıcı bir etki yarattı. 1917 yılına gelindiğinde görevde 145.000 subay bulunuyordu. 1914’te Çar subaylarına, “Hayatlarınıza ihtiyacım var. Gereksiz kayıplar ciddi sonuçlara yol açabilir” demişti, ancak 1917’ye gelindiğinde, 1914 kadrosunun üçte ikisi, birçoğu savaşın ilk aylarında olmak üzere, hayatını kaybetmişti. İngiliz büyükelçisinin kızı Muriel Buchanan, “Geçen yıl birlikte dans ettiğimiz adamlar, Doğu Prusya ve Karpatlar’da can vermişti” diye not düşmüştü. Genel toplamda subay kadrosu, yaklaşık 60.000 kayıp vermiş; savaş sırasında ise onbaşı ve çavuşların yanı sıra yaklaşık 170.000 yeni alt kademe subayın yetiştirilmesi ihtiyacı gündeme gelmişti. Bu yeni subaylar, genelde farklı toplumsal kesimlerden geliyordu ve eski ordunun geleneklerine (ki eğitim eksikliği bu durumu değiştirmeye hiçbir katkı sağlamamıştı) daha zayıf bir bağlılık duyuyorlardı. Dolayısıyla, 1917’deki hoşnutsuzluk, eski düzenden ziyade emrindeki askerlerle ve devrimci Rusya ile daha yakın bir bağ hisseden bu alt kademe subaylar ve astsubaylar arasındaki önemli bir azınlığı da kapsıyordu.[22]

Savaş sırasında Çar’ın, saray çevresinin ve hükümetin gücü; savaş çabalarının kötü yönetilmesi ve genel bir beceriksizlik, yaygın yolsuzluk, hatta ihanet algısı nedeniyle sarsılmıştı. Yardım teklif edenleri kendinden uzak tutma eğilimi yabancılaşmayı artırmış, hükümetin giderek kapalı ve dar bir klik (camarilla) yapısına bürünmesiyle bu durum daha da belirginleşmişti. 1914 ile 1917 yılları arasında, en üst düzey on iki hükümet görevinde kırk bir kişi yer almış, her biri ortalama sadece dokuz ay görevde kalmıştı.[23] Ancak değişimden yana olanlar, değişimin olası sonuçları karşısında felç olmuş durumdaydı. Guçkov, Ağustos 1916’da General Alekseyev’e şöyle yazmıştı: “Mücadele yöntemlerimiz iki ucu keskin bir bıçak niteliğinde. Halkın, özellikle de işçilerin içinde bulunduğu heyecanlı ruh hali nedeniyle bu yöntemler, ilk kıvılcımı çakıp, boyutlarını kimsenin öngöremeyeceği ve sınırlandırılmasının imkânsız olacağı bir yangını körükleyebilir.”[24]

1917 ve Kesintisiz İşleyen Radikalleşme Süreci

Sonunda kontrol ellerinden çıktı. 23 Şubat Perşembe günü, yani Uluslararası Kadınlar Günü’nde Putilov fabrikasındaki lokavtın ardından Petrograd’da yaklaşık 180.000 kişi gösteri yaptı.

Ayın 26’sına gelindiğinde grevdeki işçi sayısı 300.000’i bulmuş, ve birkaç yüz asker ilk kez emirlere itaatsizlik etmişti. Ertesi gün bu sayı 70.000’e ulaştı, durum tamamen değişti. 28 Şubat’ta yaklaşık 120.000 kişi ayaklanmıştı. 1-2 Mart’ta ise bu sayı 170.000’e, yani neredeyse tüm Petrograd garnizonuna ulaşmıştı. Eylemleri dengeleri değiştirdi, Çar’ı devirdi, ülkeyi radikal bir şekilde sola kaydırdı. Bu durum, yeni ve kendi kendini atamış bir geçici hükümet ile seçilmiş bir sovyetin (yani işçi ve asker temsilcileri konseyinin) olaylara yön vermek için rekabet ettiği bir “ikili iktidar” ortamı yarattı.

Donanmadaki önde gelen devrimcilerden Fyodor Raskolnikov durumu şöyle tasvir ediyordu: “Devrimci birlikler o kadar düzensizdi ki, cepheden getirilmiş ve propagandadan etkilenmemiş tek bir Kazak tümeni bile onları kolayca bastırabilirdi.” Ancak generaller arasında Çar’ı kurtarmaya yönelik ciddi bir irade kalmamıştı.[25] Gene de ordudaki devrim, sadece üst kademedeki felç halinden çok daha derinlere iniyor, ordunun kendi içindeki ilişkileri de kökten değiştiriyordu.

Dönemin tanıklarından biri durumu şöyle özetliyordu: "Bu, subayların işbirliğiyle değil, bilâkis, onların iradesine rağmen, askerlerin halkın safına geçmesiyle gerçekleşen ilk devrimdi.” Bir subayın ifadesine göre, ordu içinde subayların askerlerin peşinden gitmek zorunda kalması, kendileri ile artık Petrograd sokaklarında kahraman olarak görülen birlikleri arasında “aşılmaz bir uçurum” yaratmıştı.[26]

Sorun şuydu: Petrograd birlikleri halkın safına geçmişti, ancak orada kalacaklar mıydı? Petrograd Sovyeti tarafından alelacele kabul edilen 1 Numaralı Emir, tam da bunu sağlama girişimiydi. Baskı altında doğaçlama bir şekilde hazırlanan bu emir, Troçki’ye göre “Şubat Devrimi’nin kayda değer tek belgesi”ydi.[27] Her ne kadar yalnızca Petrograd için tasarlanmış olsa da, emir, hem cephede hem de cephe gerisinde geniş çapta yayıldı. Meramını özlü bir şekilde dile döken yedi madde, ordunun geleneksel rolüne ve örgütlenmesine karşı uzun vadeli bir meydan okuma ihtimalini doğurdu.

Emir, dört temel unsurdan oluşuyordu. Bunlardan ilki, er ve denizciler arasından komitelerin seçilmesi ve bu komitelerin Sovyet’e temsilciler göndermesiydi. İkincisi, silahların “bölük ve tabur komiteleri”nin kontrolü altında tutulması ve subaylar talep etse dahi hiçbir koşulda onlara teslim edilmemesiydi. Üçüncüsü, askeri disiplin gerekliliği kabul edilmekle birlikte, asker ve bahriyelilerin subayları tarafından birer yurttaş olarak görülmesi ve askeri rütbenin getirdiği küçük düşürücü muamelelere maruz bırakılmamasıydı. Son unsur ise, “askeri kanadın” artık kendisini eski düzene veya yalnızca kendisine karşı sorumlu görmemesiydi. Sovyet, “askeri kanadın” kendisine bağlı olduğu bir “İşçi ve Asker Vekilleri Sovyeti” haline gelecekti; daha da önemlisi, yukarıdan gelen emirler, ancak “sovyetlerin emir ve kararlarıyla çelişmedikleri ölçüde” yerine getirilebilecekti. Ayrıca, idam cezası tehdidinin kaldırılmasıyla askeri disiplin de zayıflatılmıştı.

Bu emrin siyasi sonuçları ve mantığı muazzamdı, o dönemde de gayet iyi anlaşılmıştı. Novaya Jizn gazetesinin editörlerinden Goldenberg şöyle dedi:

“1 Numaralı Emir, Sovyet’in iradesinin oybirliğiyle ortaya konulmuş bir ifadesiydi. Devrimin ilk gününde, eski orduyu yok etmediğimiz takdirde ordunun Devrim’i ezip geçeceğini anlamıştık. Ordu ile Devrim arasında bir seçim yapmak zorundaydık. Tereddüt etmedik. Devrim’den yana bir karar aldık, açıkça ifade etmek gerekir ki biz doğru yöntemleri kullandık.”[28]

Bazıları, Şubat Devrimi’ni ordu tarafından gerçekleştirilen Jön Türk tarzı bir darbe olarak sunarak yaşanan değişimin boyutunu küçümsemeye çalıştı; ancak bu görüş, Birjevoe Vedomosti gazetesinde yazan iktisatçı Mihail Tugan-Baranovski tarafından reddedildi:

“Türk devrimi, ordu liderlerince hazırlanıp yürütülen, ordunun zaferiyle sonuçlanan bir ayaklanmadan ibaretti. Askerler, subaylarının planlarını sadece itaatkâr bir şekilde uygulayan kişilerdi. Oysa 27 Şubat’ta Rus tahtını deviren Muhafız alayları, subayları olmaksızın harekete geçmişti. Ayaklanmayı başlatan ordu değil işçilerdi. Devlet Duması’na gelenler, generaller değil, askerlerdi. Askerler işçileri, subaylarının emirlerini itaatkâr bir şekilde yerine getirdikleri için değil, kendileri gibi emekçilerden oluşan bir sınıf olarak işçilerle kan kardeşi olduklarını hissettikleri için desteklediler. Rus devrimini iki toplumsal sınıf, köylüler ve işçiler gerçekleştirdi.”[29]

Böylece 1 Numaralı Emir, Rus toplumunun genelinde mevcut olan ikili iktidar durumunun ordu içinde de pekişmesine katkıda bulundu.

9 Mart’ta, yeni hükümetin Savaş Bakanı Aleksandr Guçkov, ordu komutanı General Alekseyev’e şunları söyledi: “Açıkça söylemek gerekirse, Geçici Hükümet, ancak Sovyet buna izin verdiği sürece varlığını sürdürebilir. Özellikle askeri alanda artık yalnızca Sovyet’in emirleriyle kesin bir çelişki yaratmayan emirler verilebilir.”[30] Devrim geliştikçe, general ve subayları için de aynı sorunlar ordu ve donanma içinde yeniden ortaya çıkacaktı.

Resmi düzeyde, 1 Numaralı Emir’le şişeden çıkan cini tekrar şişeye sokmak için derhal bir mücadele başladı. Savaş Bakanlığı ile Sovyet liderleri arasında yapılan acele görüşmeler sonucunda 2 Numaralı Emir çıkarıldı. Bu emir, komitelerin seçimle belirlenmesi önerisini kabul ediyor ancak bu süreci kendince açıklayıp ayrıntılandırıyordu. Bu adım, neticede komitelerin rollerinin sınırlandırılması ve kapsamlarının daraltılması anlamına geliyordu. Ancak 2 Numaralı Emir, askerlerin “askeri hizmetle ilgili tüm emirlere uymakla yükümlü” olduklarını belirtirken, aynı zamanda “kamusal ve politik yaşamlarına dair konularda” Sovyetler’e uymak zorunda olduklarını da ifade ediyordu. Devrimin, askeri alan ile siyasi alan arasındaki ayrımı sorgulamaya başladığı bir ortamda, bu sınırlayıcı hükmün faydası sınırlıydı. Dahası, 2 Numaralı Emir, hâlâ Geçici Hükümetin Sovyet ile birlikte çalışması ve onun yapısını yansıtması gerektiğini ima ediyordu. Bu durum, Sovyet’in kendisini “asker kitlelerinin politik irade ve eyleminin en yüksek temsilcisi” olarak tanımladığı sonraki bildirilerle pekiştirildi. Orduda durum daha netti. Yüksek komuta kademesi, kendi otoritesini ve subaylarının otoritesini yeniden tesis etmeye çalışıyordu. Ancak burada da, hızla yayılan komitelerin derhal ortadan kaldırılamayacağı açıktı. Bunun yerine, rollerini sınırlamak amacıyla geçici düzenlemeler hazırlandı. Komitelerde subaylar baskın olacak, “askeri konular ve eğitim meseleleri hiçbir şekilde tartışmaya konu edilmeyecekti.” Tüm ordu kongrelerine izin veriliyor, ancak bu kongreler, gene Yüksek Komuta karargâhında ve subayların kontrolü altında gerçekleştiriliyordu. Daha gayriresmî bir düzeyde ise, üst rütbeli subayların ve askeri hiyerarşinin otoritesinin ne ölçüde yeniden tesis edilebileceğine dair bir mücadele yaşanıyordu. Bu mücadele, subaylar ve erler arasındaki gündelik karşılaşmalarda komite yönetimi (komitetçina) konusundaki gerilimlerde ve en üst düzeylerde savaşın gidişatı, Geçici Hükümet ve Sovyetlerle ilişkiler ve silahlı kuvvetler içinde “normal” düzenin yeniden sağlanması üzerine yürütülen tartışmalarda kendini gösteriyordu.

Başlangıçta, Şubat olaylarının yarattığı etki, pek çok kişinin savaşın yeni bir meşruiyet kazanacağını düşünmesine yol açtı. Artık savaş, “Rusya’nın ve tüm dünyanın özgürlüğü ve demokrasisi” uğruna yürütülebilirdi. Cephede, savaşma isteği üzerindeki ani etki belirsizdi. Belki savaş, yeni bir anlam ve amaç kazanabilirdi, ancak belki de o kadar uzun sürmez, kan, bu denli boş yere dökülmezdi.[31]

Cephe gerisinde ise durum daha net görünüyordu. Devrim, savaşma imkânlarına yeni bir canlılık kazandırabilirdi. Artık tüm sınıfları kapsayan bir çaba, Rusya’nın kendi içinde daha yüksek düzeyde bir seferberlik ve cepheye yönelik daha güçlü bir bağlılık söz konusu olabilirdi. Normal asker celbine takviye olarak, aralarında kadınların da bulunduğu gönüllülerden oluşan “şok taburları” kuruldu. Bunlar, “Rusya'nın özgürlüğü” için savaşacak olan “ölüm taburları” olacaktı. Yaygın kanı, Geçici Hükümet, sovyetler ve ordunun uyum içinde birlikte çalışabileceği yönündeydi. Ancak askerlerin ve bahriyelilerin zihnindeki belirleyici unsur, genel olarak sovyetlerin ve bilhassa Petrograd Sovyeti’nin oynadığı roldü.

Geçici Hükümet’e ve Yüksek Komuta Kademesi’ne verilen destek, örtük bir şekilde koşulluydu. Bu destek, Şubat Devrimi ve 1 Numaralı Emir’den kaynaklanan “şu ölçüde” formülüne dayanıyordu: destek, yalnızca sovyetlerin politikalarıyla çelişmediği sürece verilecekti. Dolayısıyla, 1917’nin devamındaki süreç, birbiriyle örtüşen dinamiklerden oluşuyordu: Geçici Hükümet’in, Yüksek Komuta Kademesi’nin ve eski Sovyet liderliğinin otorite kaybı; Lenin’in deyimiyle, “ayaklarıyla oy kullanarak” (yani cepheyi terk edip uzaklaşmaya başlayarak) tepkilerini gösterenlerin artan bıkkınlığı; ordu ile donanmada ikinci bir devrimi destekleme yönünde eğilim gösteren diğer kesimlerin giderek radikalleşmesi.

En üst düzeyde, yeni ideallere dair güzel sözlere rağmen, savaşın ardındaki emperyalist mantık değişmediği gibi, Müttefiklerin Rusya’nın savaşa tam katılımı yönündeki talepleri de değişmedi. Rusya, sınıflı bir toplum olmaya devam etti, savaşı destekleyenler de demokrasiyi artık Rusya’nın emperyalist hedeflerine ulaşmasını sağlayacak bir araç olarak görüyorlardı.

Sözde radikal Viktor Çernov, “Rusya’nın, hem dostlarına hem de düşmanlarına saygı telkin edecek güçlü bir orduya sahip olması gerektiğini” savunuyordu.[32] “Devrimci savunmacılık” kisvesi altında daha güçlü bir şekilde ifade edildiğinde bile, Rusya’nın savaştaki rolünü sürdürmesi kaçınılmaz olarak taraflardan birinin diğerine karşı güçlenmesine yardımcı oluyordu. Müttefiklerin erken bir barışı veya savaş hedefleri üzerine yapıcı herhangi bir tartışmayı kabul etmeyi reddetmeleri de bu gerçeği iyice pekiştiriyordu. Rusya’da “zaferin büyüsü”, ordunun onurunu yeniden kazanmasına, cephe ile cephe gerisi arasında daha güçlü bir disiplin ve ortak amaç duygusu yerleşmesine yardımcı olacak, ülkeyi daha derin bir devrimin eşiğinden geri döndürecekti. Savaşa verilen desteğin bir diğer yararı da, başta toprak reformu olmak üzere, ülke içindeki ileri reformların geciktirilmesini sağlayabilmesiydi. Savaşa katılımın sürdürülmesi daha sonraları “ölümcül bir hata” olarak görülse de, bu süreçten kopmak çok daha köklü bir devrim gerektiriyordu.[33]

Mayıs ve Haziran başında, Haziran ortasında başlayacak olan Brusilov Taarruzu’nun hazırlıklarına büyük bir enerji harcandı. Temmuz başında başlayan karşı saldırılar karşısındaki utanç verici başarısızlığı, karşılıklı suçlamalara yol açtı. Generaller hükümeti ve sovyetleri suçlarken, onlar da generalleri suçluyordu. Her iki taraf da sıradan askerleri hedef alıp aşağıladı. Geçici hükümetin lideri Aleksandr Kerenski, asker saflarındaki “yüreksizlikten ve aşağılık korkaklıktan” dem vuruyordu. Görünüşe göre askerler, binlercesi can vermesine rağmen, asıl görevleri olan savaşmak yerine toplantı yapmayı tercih etmişlerdi. Taarruzun boşa gitmesi ve yöneltilen bu eleştiriler, geçici hükümete, subaylara ve onları destekleyen sovyetlerin liderliğine duyulan güvenin giderek azalmasına neden oldu. Savaşı sürdürme, disiplini pekiştirme, ardından taarruzu başlatma konusundaki ortak tutum, giderek artan sayıda sıradan askerin gözünde tepedeki isimleri birbirine yakınlaştırıyor gibi görünüyordu. Bu durum, “Haziran taarruzunun başlamasıyla birlikte iyice belirginleşti”.[34]

Taarruzun başarısızlığı, radikalleşen işçilerin, askerlerin ve denizcilerin Petrograd sokaklarına döküldüğü “Temmuz Günleri”ne zemin hazırladı. Ancak hükümet, ayaklanmayı bastıracak kadar desteği elinde tutmayı bildi. Bu durum, politik havayı sağa kaydırdı, üst düzey subaylar, yeniden disiplin ile idam cezasının geri getirilmesini talep etmeye başladılar. İşte bu ortamda yeni başkomutan Lavr Kornilov, geleceğin “at sırtındaki kurtarıcısı” (güçlü lider) rolüne soyunarak, kendi fırsatını yakalamaya çalışması için elverişli bir zemin buldu.[35] Ağustos sonundaki karmaşık darbe girişiminin kitlesel bir seferberlikle yenilgiye uğratılması, fiilen geçici hükümeti çökertti ve Kerenski’nin itibarını sarstı. Bu olay, generallerin yönünü şaşırtıp moralini bozdu (gerçi bu tür krizlerin doğasında, er ya da geç onlar için yeni fırsatların doğması da vardı).

Tepede devasa bir güç boşluğu oluştu. Sovyetler, bu boşluğu doldurmak için stratejik açıdan uygun bir konumdaydı. Nitekim Eylül ve Ekim aylarında, giderek artan radikalleşme eğilimini yansıtacak şekilde yapıları değişirken, bu boşluğu doldurdular. 24-25 Ekim tarihlerinde Bolşevikler, Sol Sosyalist Devrimciler, Kızıl Muhafızlar, bazı askerler ve bilhassa bahriyelilerden oluşan birlikler, ertesi gün eylemlerini destekleme yönünde oy kullanacak olan İkinci Sovyetler Kongresi adına Petrograd’da iktidarı ele geçirmek üzere harekete geçti. Genel kabul gören tahminler, sürecin sonunda geçici hükümetin Petrograd’da, iktidarın devredilmesini destekleyen 300.000 silahlı işçi, asker ve bahriyeliye kıyasla, yalnızca 25.000 civarında silahlı destekçiyi yanına çekebildiğini göstermektedir.

Tıpkı Şubat ayında olduğu gibi, birliklerinin peşinden gitmeye hazır olduğu bir generalin sergileyeceği kararlı bir hamle, devrimi bastırabilirdi. Ancak böyle bir hamle gelmedi. Devrimciler, Petrograd’daki olaylara karşı verilen ilk tepkiye direnmeyi ve General Krasnov’un saldırısını püskürtmeyi bildiler. Ayrıca devrimi yayarak, Rusya genelinde, çatışmaların daha çetin geçtiği Moskova’da hemen, Rusya’nın geri kalanında ise takip eden hafta ve aylar içinde iktidarı ele geçirdiler.Bunun nasıl gerçekleştiğini anlamak için asker ve bahriyelilerin, astsubayların ve alt rütbeli subayların oluşturduğu kitleye ve radikalleşme sürecinin sahada nasıl somutlaştığına bakmamız gerekir.

Erler ve Astlar Arasında

Şubat ayı, işçiler ve daha az ölçüde Rus köylüleri için olduğu kadar, askerler ve bahriyeliler için de yeni ufuklar açmıştı. Üst rütbeli subayların disiplinsizlik ve emirlere itaatsizlik olarak gördüğü durum, aynı zamanda yeni bir özgüven ve hak arama bilincinin ifadesiydi. Troçki, daha sonra şöyle yazacaktı:

“Milyonlarca asker için devrim, kişisel bir yaşama hakkı ve her şeyden önce genel anlamda yaşama hakkı demekti. […] Bu anlamda, orduda yaşanan temel psikolojik süreç, kişiliğin uyanışıydı. […] Bireyciliğin bu volkanik patlaması sıklıkla anarşik biçimlere bürünüyordu. Bir kitlesel bireycilik seline tanıklık ediyorduk.”[36]

Dolayısıyla 1917, yeni kolektif bilinç biçimleri ile yeni bireyci güçler arasında bir gerilime sahne oldu. Generalleri destekleyen Kerenski’ye göre, Şubat devrimini gerçekleştiren Ruslar, artık “isyankâr köleler” gibi davranmayı bırakmalıydı. Öte yandan, radikaller için ise bu “isyankâr köleler” bilinçli devrimcilere dönüşmeliydi. Şubat ile Ekim ayları arasında bu gerilim, hem cephedeki hem de cephe gerisindeki birliklerde kendini gösterdi. Askerler ve bahriyeliler, savaş yanlısı ve savaş karşıtı tutumlar arasında gidip gelirken, cephe gerisine duyulan düşmanlık ile oradaki işçi ve köylülerle dayanışma arasında birbiriyle çelişen ruh halleri sergiliyorlardı.

Yıl boyunca tabanda oluşturulan çok sayıdaki komite süreçte kritik bir rol oynadı. Tahminlere göre sayıları 50.000 civarında, üye sayıları ise 300.000 veya daha fazlaydı. Bu da kabaca her 20-25 askere bir üye düştüğü anlamına geliyordu.[37] Yetkilerinin ne denli büyük olduğu, Haziran 1917’de emirlere itaatsizlik eden bir muhafız tümeni hakkında yetkililerin dile getirdiği şikâyetlerden anlaşılabilir. Ordu komutanlığı açısından durum, alay delegesi olarak Petrograd’a giden Teğmen Cevaltovski’nin dönüşüyle birlikte Mayıs ayında daha da kötüleşti. Cevaltovski, komitenin yeniden seçilmesini ve yalnızca dört alt rütbeli subay ile 32 erden oluşan bir “sovyet”e dönüştürülmesini savundu. Yeni asker sovyeti, şu şekilde hareket etmeye başladı:

“Sadece alayın gündelik yaşamında değil, askeri konularda da rol alıyor. Sovyetin onayı olmadan hiçbir karar alınamıyordu. Teğmen Cevaltovski sovyet üzerinde öylesine büyük bir nüfuza sahipti ki alayın fiili lideri haline gelmişti, öyle ki alay komutanı, artık ona danışmadan en ufak bir emir bile veremez durumdaydı.”

Bu ifadelerde komitelerin rolünü, radikalleşmiş bir bireyin önemli etkisini ve ordunun çeşitli unsurları ile Petrograd gibi büyük şehirlerdeki olaylar arasındaki bağlantıyı görüyoruz.[38]

Üst rütbeli subaylar, bu tür komitelerin oluşturduğu tehdidin ve siyasi örgütlenmedeki rollerinin son derece farkındaydılar. General Brusilov’a göre:

“Askerlerin politik örgütlere katılmasına izin verilmesi şüphesiz zararlıdır; zira bu durum, askerlik hizmetinin temel esaslarını sarsmakta, ordunun siyasetin dışında kalması gerektiği bir noktada, askeri birliklerin içine politik bir unsur sokmaktadır. Ordunun siyasete müdahalesi, sahip olması gereken disiplin üzerinde yıkıcı bir etki yaratır ve orduyu kaçınılmaz biçimde asıl amacından uzaklaştırır. Bu durum, daima devlet iktidarının sağlamlığına yönelik bir tehdit oluşturacak, devlet yapısının istikrarını zayıflatacaktır. En liberal politik sistemlere sahip olanlar da dâhil olmak üzere tüm devletlerde ordu, politik etkilerden ve politik girişimlerden yalıtılmış durumdadır.”

Radikaller, komitelerin kendi lehlerine ne denli güçlü bir unsur olduğunun farkındaydılar. Bir Bolşevik gazetesi olan Raboçi Put şöyle diyordu: “Eğer ordu komiteleri olmasaydı ya da haklarının büyük bir kısmından mahrum bırakılsalardı, ordu, karşı-devrimci generallerin elinde bir oyuncak haline gelirdi.”[39]

Cephe gerisindeki garnizonlarda politik yaşam, devrimle daha rahat bütünleşti; ancak bu bağ her yerde güçleniyordu. Golovin’in de tespit ettiği gibi:

"Cephedeki karamsarlık, milyonlarca askerden oluşan modern bir orduyu gerideki halkla birleştiren o binlerce bağ aracılığıyla cephe gerisine taşınıyordu. Akrabalara yazılan mektuplar, yaralıların şikâyetleri, öfkeli sosyal yardım görevlilerinin anlattıkları... Bunların her biri, âdeta birer damla niteliğindeydi. Hepsi bir araya gelerek, karamsarlık sellerine dönüştü, nihayetinde genel bir hoşnutsuzluk ve kafa karışıklığı okyanusunu meydana getirdi”

Ne var ki generaller ve üst düzey subaylar için asıl mesele, cephe gerisinin cephe üzerindeki etkisiydi. Golovin hatta, “bir ordunun çözülüşünün cephe gerisinde başladığının toplumsal ve psikolojik bir yasa” olduğunu öne sürüyordu. Tabii bu noktada, cephe ile cephe gerisi arasındaki etkileşimi generallerin ve üst düzey subayların hafife almasının da psikolojik bir yasa olduğu söylenebilir. Onlar, azalan otoritelerini kendi başarısızlıkları veya sistemin hataları bağlamında değil, bir “sırttan bıçaklanma” vakası olarak görmeyi tercih ediyorlardı.[40]

Savaşma konusundaki isteksizlikten her zaman “moral çöküntüsü” (demoralizasyon) terimiyle bahsedilir. Ekim 1917 ortalarına ait bir askeri rapora göre ordu; “ortak bir barış arzusu ve ortak bir hayal kırıklığı etrafında birleşmiş, öfkeli adamlardan oluşan; devasa kütlesiyle yorgun, perişan ve kötü beslenen bir kalabalık”tan ibarettir. Oysa bu bakış açısı, ulusal bir dava uğruna, rekabet temelinde kitlesel kıyımlara girişmeyi disiplinli bir bağlılık ve “ahlaki” bir tutum; bunu yapmayı reddetmeyi ise “moral çöküntüsü” olarak kabul eder. Aslında, savaşmayı reddetme durumu, bundan çok daha karmaşık bir meseledir. Bu mesele, kendisini düşmanın safına geçme, düşmanla kaynaşma, siperden çıkmayı veya cepheye gitmeyi reddetme, geri çekilme, sabotaj, subaylara saldırma, “hasta numarası yapma”, firar etme gibi biçimlerde tezahür eder. 1917’de bu eylemlerin boyutu konusunda büyük bir belirsizlik ve bir miktar da tartışma söz konusudur.

Firar vakalarına dair değerlendirmesinde şüpheci bir yaklaşım sergileyen Golovin, Eylül 1917 itibarıyla toplam firari sayısının muhtemelen iki milyon civarında olduğunu belirterek, bunun Bolşeviklerin eline “koz” verdiğini söylemiştir. Ancak dönemin tanıkları, sıklıkla izinli veya nakliye halindeki askerleri “firari” sanma yanılgısına düşmüşlerdir. Hatta bazı subaylar, asker ve bahriyeli komitelerine katılmanın da bir tür firar eylemi olduğunu iddia etmişlerdir. Gene de, savaşın sürdürülmesine yönelik her türlü direniş, gizli biçimler almış olsa da, 1917’de artış göstermiştir. Örneğin hastalık vakaları, erler arasında yüzde 120, subaylar arasında ise (subayların daha iyi ancak gene de kusurlu olan disiplin düzeyini yansıtacak şekilde) yüzde 40 oranında çarpıcı bir artış kaydetmiştir. Askeri hekimlerin, cepheden tıbbi tahliye için toplu raporlar düzenlemeye zorlandığı da öne sürülmüştür.[41]

Bununla birlikte, örgütlü politik partiler, silahlı kuvvetlerin çözülmesinde önemli bir rol oynamıştır. Nitekim Rus Devrimi, bilinçli politik örgütlerin merkezi bir rol oynadığı ilk büyük devrimdir. Mevcut partilerin az sayıdaki üyesinin çoğunlukla “derin bir uykuda” olduğu görülen Şubat ayında durum bu şekilde değildi.[42] Ancak daha sonra hızlı bir politik örgütlenme süreci yaşandı. Bu durumu yalnızca tek bir partinin, Bolşeviklerin eylemleri üzerinden okumak, fazlasıyla basite kaçmak olur. Kışkırtıcıları “Bolşevik” olarak adlandırma eğilimine rağmen, solun tüm kanatları, hatta merkez partiler bile ordunun politikleşmesinde belli bir paya sahipti. Menşeviklerin sayısı en fazla 200.000’i bulmuştu. En fazla üyesi olan parti ise bir milyona var üyesiyle Sosyalist Devrimcilerdi. Her iki parti de ordu içinde kayda değer bir desteğe ve örgütsel ağa sahipti. Dahası Bolşevikler, en radikal parti olma konusunda Sol Sosyalist Devrimcilerle rekabet etmek zorundaydı. Sıradan askerlere yönelik gazeteler, broşürler ve bildiriler yayımlanıyordu. Toplantılar, konferanslar ve kongreler biçimindeki resmi ve gayriresmi tartışmalar bitmek bilmiyordu. Askerlerin yüzde 1’inden fazlasının bir parti örgütüyle bağlantılı olmadığını tahmin etsek bile (ki donanmada bu oran muhtemelen daha yüksekti), bağlantısı olanlar orantısız derecede büyük bir rol oynayabiliyordu. Örneğin Haziran ayına gelindiğinde Bolşevikler, orduda 26.000 üyeye, Ekim ayında ise belki de 50.000 üyeye sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Haziran 1917’de, Cephedeki ve Cephe Gerisindeki Parti Örgütleri “Tüm Parti Konferansı”nı düzenlediler. Bu konferansta, “ordu içindeki demokratik-devrimci unsurlar, yani sosyal demokrasiyi destekleyen ve onun için çalışanlar arasında, devrim ve devrimin gündeme getirdiği talepler için maddi ve silahlı bir destek” oluşturulması çağrısında bulunuldu. Nitekim Petrograd’daki “Temmuz Günleri” sırasında, ordudaki Bolşevik hücreler, partinin kendisinden bir ölçüde bağımsız hareket edeceklerdi.[43]

Politik taleplerin önemi, işçilerin, köylülerin ve askerlerin çıkarlarını birbirine bağlayan Bolşevik sloganı “Ekmek, Barış ve Toprak”ta somutlaştı. Askerler için temel mesele barış ve topraktı. “İyi bir barış isteyen, iyi bir savaş yürütmelidir” (Plehanov) argümanını reddeden Bolşevikler, Lenin’in Nisan ayında ortaya koyduğu teze uygun hareket ettiler. Buna göre, “sermaye ile emperyalist savaş arasında kopmaz bir bağ mevcut”tu. “Sermaye devrilmeden savaşı gerçekten demokratik, baskıcı olmayan bir barışla sona erdirmek imkânsızdı.” Ancak pek çok asker için bir o kadar önemli olan bir diğer husus da köylüler, dolayısıyla köylü kökenli askerler için toprak talebiydi. Köylülerin toprak taleplerine cevap vermek, şehir ile kırsal ve cephe ile cephe gerisi arasında bir köprü kurmak anlamına geliyordu. Bu, Paris Komünü’nün akıbetine uğramayı önleyebilecek bir köprüydü. Bolşevik Vladimir Nevski’nin de dediği gibi: “Öyle bir düzenleme yapmalıyız ki, köylülüğün Paris’i, Paris’in de köylülüğü anlamadığı o Fransız Komünü deneyimini yaşamayalım.”[44]

Ordu üzerindeki genel etki, Ekim Devrimi’nin hemen ardından Kurucu Meclis seçimlerinde askerlerin ve bahriyelilerin kullandıkları oylarda açıkça görülmektedir. Bolşevikler ve Sosyalist Devrimciler, bilhassa Sol Sosyalist Devrimciler ve onların ülke genelinde birlikte hareket ettikleri müttefikleri, seçimlerde büyük bir başarı kazanarak askerlerin oylarını kendi aralarında kabaca bölüştüler. Bolşevikler, en büyük güce Baltık Filosu’nda (yüzde 57), Kuzey Cephesi’nde (yüzde 56) ve Batı Cephesi’nde (yüzde 67) sahipti. Karadeniz Filosu ile Güneybatı, Romanya ve Kafkasya Cephelerinde ise Sosyalist Devrimciler ve müttefikleri, onlardan geri kalmayacak, hatta belki de daha baskın bir konumdaydılar. Kara ve deniz kuvvetlerinin her yerinde, diğer partiler büyük ölçüde redde tabi tutuldular.

Oy kullanmak, nispeten pasif bir eylemdir. Savaşa verilen desteğin zayıfladığı durumlarda bu durum, savaşma konusundaki isteksizliğin artması ve yalnızca eve dönme arzusu şeklinde kendini gösterebiliyordu. Bazıları içinse bu, mevcut düzene karşı daha açık bir mücadeleye girişme istekliliğini içeriyordu. Bu radikal ruh hali en çok donanmada, özellikle de Helsingfors (Helsinki) üssünde ve Petrograd yakınlarındaki Kronstadt’ta kendini gösteriyordu.

Kronstadtlı bahriyeliler, 1917 yazı ve sonbaharında daha fazla ağırlığa sahip olmaya başladılar.[45] Geleneksel olarak donanma, okuryazar, eğitimli ve kentsel merkezlerden daha fazla asker alıyordu, ayrıca savaş gemileri ve üsler, insanları dar alanlarda bir araya getirmeleri bakımından Petrograd’ın büyük iş yerleriyle benzerlikler taşıyordu. Kara ordusunda ise, cepheler arasındaki farklılıkların yanı sıra, piyadeler genellikle topçu veya süvari birliklerine kıyasla daha radikal bir eğilim sergiliyordu. Devrimin mikro-tarihi, ordular ve bu orduların bünyesindeki birlikler arasındaki farklılıkların izini sürmemize imkân sağlıyor. Örneğin XII. Kuzey Ordusu, en radikal olanlardan biri olarak öne çıkıyor. Leton, Sibirya ve Novoladozski (Yeni Ladoga) gibi bazı alaylar da radikal nitelikleriyle dikkat çekiyor.

Devrim ayrıca, kentli işçilere dayalı yeni bir güç oluşturma girişimi şeklinde tezahür eden yapıcı bir unsura da sahipti. Bu güç, Kızıl Muhafızlar idi. Başka ülkelerdeki işçi milislerinden farksız olarak, Kızıl Muhafızların gelişimi de düzensiz ve kaotik bir seyir izlemişti. Ancak konvansiyonel ordular da bir anda yoktan var olmamıştı. Onların cebri yöntemlerle biçimlenmesi, onlarca yıla yayılan bir süreçti.

Başta Kızıl Muhafızların görevi, yalnızca devrimi, bilhassa fabrikalar ile işçi bölgelerini olası bir karşı-devrim hareketine karşı korumaktan ibaretti. Nisan ayına gelindiğinde sayıları 10.000 civarındaydı. Rakamlar yalnızca tahmini olmakla birlikte, Ekim ayında Petrograd’da (bazı varlıklı kesimlerde ırkçı bir infiale yol açan az sayıda Çinli demiryolu işçisi de dâhil olmak üzere) yaklaşık 20.000, Moskova’da ise belki 10.000 kişi bulunuyordu. Diğer şehirlerdeki sayılar ise daha düşüktü. Ancak Kızıl Muhafızlar büyüdükçe, radikaller tarafından, sovyetlere bağlı olmakla birlikte "parti dışı bir örgüt" niteliği taşıyan, yeni bir devrimci ordu ve daha geniş çaplı bir işçi milisinin rüşeym hali olarak görülmeye başlandı. Bolşevikler, bu yapının gelişiminde kilit bir rol oynamış olsalar da, 1918’in başlarında bile Kızıl Muhafız komutanlarının yaklaşık yüzde 30’u ve bizzat Kızıl Muhafızların yüzde 50’si Bolşevik olmayanlardan oluşuyordu. Kızıl Muhafızlar, seçilmiş komutanlarla birlikte “yoldaşça disiplin” olarak adlandırılan bir temel üzerine inşa edilecekti:

“Disipline sıkı sıkıya bağlılık ve seçilmiş kurumlara kayıtsız şartsız itaat; yalnızca körü körüne itaatin gücüne değil, aynı zamanda İşçi Muhafızlarının görevlerinin önemine ve taşıdığı olağanüstü sorumluluğa dair bilince, tümüyle özgür ve bağımsız bir demokratik örgütlenmeye dayanmaktadır.”[46]

Amacı saldırı değil, devrimci yöntemlerle devrimci savunma olacaktı. Bu savunma, konvansiyonel askeri taktiklerden ziyade, partizan savaşı biçimleri üzerine yoğunlaşacaktı.

Devrim Karşı-Devrimle Karşı Karşıya

Ekim 1917’ye gelindiğinde, ordu ve donanmadaki çöküşün boyutu nedeniyle subay kadrosu tecrit edilmiş durumdaydı. General Alekseev, devrime karşı savaşmak üzere gönüllü bir ordu kurmak amacıyla güneye gittiğinde, orantısız sayıda subayın da dâhil olduğu yalnızca 4.000 civarında kişiyi saflarına katabildi. Ekim ayından sonra hem devrimi destekleyenler hem de ona karşı çıkanlar, yeni ordular kurmak zorunda kalacaklardı. Devrimciler için acil görev, Alman emperyalizminin toprak, emek ve kaynaklara yönelik yağmacı saldırısına karşı durmaktı. Ancak kısa süre sonra, karşı-devrim güçlerini destekleyen Müttefiklerden gelen bir tehditle de karşı karşıya kaldılar.

Bunun sonucunda patlak veren iç savaş, devrimi gerçekleştiren toplumu yerle bir etti ve halk kitlelerini sefalete sürükledi. Bu hikâye çoğu zaman, sanki tek önemli husus Rusya’nın iç dinamikleri ve her iki tarafın sergilediği acımasızlıkmış gibi anlatılır. Böylesi bir siyasetten arındırma yaklaşımı, devrimlerin her zaman rayından çıktığı ve yozlaştığı yönündeki argümanı besler. Bunun bir diğer sonucu da Batı emperyalizminin rolünün önemsizleştirilmesidir. Oysa bambaşka bir hikâye daha anlatılabilir. Tarihçi Christopher Read’in ifade ettiği gibi:

“Rusya; mümkün olduğunda doğrudan silahlı müdahaleye, bu mümkün değilse karşı-devrimci grupların (kontraların) bolca finanse edilmesine ve her halükârda (hedefte siz olmadığınız sürece) ‘düşük yoğunluklu’ ekonomik savaşa dayanan, zamanla standart Batı (yani başlangıçta İngiliz ve Fransız, yüzyılın ilerleyen dönemlerinde ise Amerikan) karşı-devrim taktikleri haline gelen yöntemlerin ilk deneme sahasıydı.”[47]

Rusya, “Müttefik müdahalesi” ile hem denizden hem de karadan ablukaya alındı. Beyaz muhalefete para akıtıldı. Rusya sınırlarına çok sayıda asker çıkarıldı. Mühimmat sevkiyatı yapıldı. Askeri danışmanlar gönderildi, karşı-devrime genel bir politik ve manevi destek sunuldu. Rusya sınırlarının ötesinde de, devrimi gözden düşürmek ve radikal bir değişim örneği olarak ona duyulan desteği zayıflatmak amacıyla bir propaganda savaşı yürütüldü. Fakat bu makalede de dile getirildiği üzere süreç çok farklı işledi. Bugün tarihçiler zaman zaman Rus Devrimi’nin politika alanından çıkıp tarih alanına geçtiğini söylerler. Oysa bunun böyle olmadığını bilmeleri gerekir. Neticede politika tarih, tarih de politikadır.

Mike Haynes

[Kaynak: Arms and the People: Popular Movements and the Military from the Paris Commune to the Arab Spring, Yayına Hz.: Mike Gonzalez ve Houman Barekat, Pluto Press, 2013, s. 11-34.]

Dipnotlar:
1. Max Weber, From Max Weber, Essays in Sociology, yayına hz.: H. Gerth ve C. Wright Mills, Londra: Routledge, 2002, s. 78–9; V. I. Lenin, State and Revolution (1917.

2. Carl von Clausewitz, On War, yh. ve çev.: M. Howard ve P. Paret, Oxford: Oxford University Press, 2008.

3. V. I. Lenin, Left-Wing Communism: An Infantile Disorder (1920).

4. Bugün elimizde Rus ordusu ve devriminin tarihi konusunda çok sayıda İngilizce makale ve kitap mevcut. Burada belirli bir kısmından istifade edebildik. İki popüler çalışma için bkz.: Ward Rutherford, The Russian Army in World War I, Londra: Cremonesi, 1975; ve Nik Cornish, The Russian Army and the First World War, Stroud: The History Press, 2006. Bir de Andrey Karaççuk ile birlikte yazdıkları şu çalışmaya bakılabilir: The Russian Army 1914−1918, Oxford: Osprey Publishing, 2001. Norman Stone’un put kırıcı çalışması The Eastern Front (Londra: Penguin, 2. Basım 1998) halen önemli bir yerde durmaktadır. Rusça bilenler daha zengin bir literatürden istifade edebilirler. Bunların bazıları şu sitede mevcut: regiment.ru/index.htm. Burada tartışılan meselelerle ilgili olarak şu kitap kapsamlı bir bakış açısı sunmaktadır. Brian Taylor, Politics and the Russian Army. Civil−Military Relations, 1689–2000, Cambridge: Cambridge University Press, 2003.

5. Turner, Politics and the Russian Army, s. 61, 72.

6. Joshua Sanborn, Drafting the Russian Nation. Military Conscription, Total War and Mass Politics, 1905–1925, DeKalb, IL: Northern Illinois University Press, 2002.

7. Leon Trotsky, 1905 (1907).

8. Turner, Politics and the Russian Army, s. 73; J. Adelman, The Revolutionary Armies, Westport, CT: Greenwood Press, 1980.

9. Nicholas Golovine, The Russian Army in the World War, New Haven, CT: Yale University Press, 1931.

10. Ayrıca bkz.: Mike Haynes ve Rumy Husan, A Century of State Murder? Death and Policy in Twentieth-Century Russia, Londra: Pluto Press, 2003.

11. Melissa Stockdale, ‘“My death for the motherland is happiness”: women, patriotism, and soldiering in Russia’s Great War, 1914–1917’, American Historical Review, 109(1), February 2004, s. 78–116.

12. Golovine, The Russian Army, s. 64–6, 72.

13. Yazar bu rakamlara Golovin’in The Russian Army isimli çalışması üzerinden ulaştı.

14. Jamie H. Cockfield, With Snow on Their Boots: The Tragic Odyssey of the Russian Expeditionary Force in France during World War 1, New York: St. Martin’s Griffin, 1997.

15. Bu konuyla ilgili literatür giderek zenginleşiyor. Bkz.: Irina Sirotkina, ‘The politics of etiology: shell shock in the Russian Army 1914–1918’, Angela Brintlinger ve Ilya Vinitsky (yh.), Madness and the Mad in Russian Culture içinde, Toronto: University of Toronto Press, 2007, s. 117–29; Laura L. Phillips, ‘Gendered dis/ability: perspectives from the treatment of psychiatric casualties in Russia’s early twen-Soldiers, Sailors and Revolution: Russia 1917 twentieth-century wars’, Social History of Medicine, 20(2), 2007, pp. 333–50; and Jan Plamper, ‘Fear: soldiers and emotion in early twentieth-century Russian military psychology’, Slavic Review, 66(2), Summer 2009, s. 259–83.

16. Aktaran: Rutherford, The Russian Army in World War I, s. 160.

17. Golovine, The Russian Army, s. 145–6.

18. J. Reed, War in Eastern Europe. Travels through the Balkans in 1915 (1916), Londra: Phoenix, 1994, s. 87.

19. M. Farbman, Russia and the Struggle for Peace, London: Allen & Unwin, 1918, s. 81–8; J. Sanborn, ‘The genesis of Russian warlordism: violence and governance during the First World War and Civil War’, Contemporary European History, 19(3), 2010, s. 195–213.

20. P. Gatrell, A Whole Empire Walking: Refugees in Russia During World War I, Bloomington, IN: Indiana University Press, 1999.

21. Stone, The Eastern Front, s. 168–9.

22. Turner, Politics and the Russian Army, s. 73–4, 82; Golovine, The Russian Army, s. 66; Rutherford, The Russian Army in World War I, s. 84.

23. Adelman, The Revolutionary Armies, s. 114.

24. Akt.: Golovine, The Russian Army, s. 245–6.

25. F. Raskolnikov, Kronstadt and Petrograd in 1917 (1925), Londra: New Park, 1982, s. 9.

26. Farbman, Russia and the Struggle for Peace, s. 101; Allan Wildman, The End of the Russian Imperial Army: The Old Army and the Soldiers’ Revolt (March−April), Princeton, NJ: Princeton University Press, 1980.

27. Leon Trotsky, History of the Russian Revolution (1932).

28. Akt.: Golovine, The Russian Army, s. 251.

29. Leon Trotsky, History of the Russian Revolution (1932).

30. Akt.: William Henry Chamberlin, The Russian Revolution, 1917–1921, Cilt 1, New York: Grosset & Dunlap, 1965.

31. Wildman, The End of the Russian Imperial Army; M. Ferro, ‘The Russian soldier in 1917: undisciplined, patriotic and revolutionary’, Slavic Review, 30, 1971, s. 483–512.

32. Akt.: M. Farbman, The Russian Revolution & the War, Londra: National Council for Civil Liberties, 1917, s. 42.

33. Lousie Heenan, Russian Democracy’s Fatal Blunder: The Summer Offensive of 1917, Westport, CT: Greenwood Press, 1987.

34. Ferro, ‘The Russian soldier in 1917’, s. 510.

35. Allan Wildman, ‘Officers of the general staff and the Kornilov movement’, E. R. Frankel, J. Frankel ve B. Knei-Paz (yh.), Revolution in Russia: Reassessments of 1917 içinde, Cambridge: Cambridge University Press, 1992.

36. Leon Trotsky, History of the Russian Revolution.

37. İngiliz irtibat subayı General Knox’a sadece Güney-Batı Cephesi’nde 84.949 komite üyesi olduğu söyleniyor. Oysa bu yanıltıcı bir bilgi. Golovine, The Russian Army, s. 124.

38. İfadenin çevirisi için bkz.: M. Ferro, The Bolshevik Revolution. A Social History of the Russian Revolution, Londra: Routledge, 1985, s. 77–80.

39. Akt.: Taylor, Politics and the Russian Army, s. 100; L. N. Tropov, ‘Soldiers’ committees of central Russia in the spring of 1917’, Russian Studies in History, 15(4), Bahar 1977, s. 63–92.

40. Golovine, The Russian Army, s. 225, 249, 252.

41. A.g.e., s. 281, 101.

42. Sergei Mstislavskii, Five Days Which Transformed Russia, Londra: Hutchinson, 1988, s. 112.

43. A. Rabinowitch, Prelude to Revolution. The Petrograd Bolsheviks and the July 1917 Uprising, Bloomington, IN: Indiana University Press; 1968; A. Rabinowitch, The Bolsheviks Come to Power, Londra: New Left Books, 1979.

44. Trotsky, History of the Russian Revolution; J. Ellis, Armies in Revolution, Londra: Croom Helm, 1973, s. 169.

45. Cornish, The Russian Army and the First World War, s. 203–13; E. Mawdsley, The Russian Revolution and the Baltic Fleet: War and Politics, February 1917−April 1918, Londra: Macmillan, 1978.

46. Rex Wade, Red Guards and Workers’ Militias in the Russian Revolution, Stanford, CA: Stanford University Press, 1984.

47. Christopher Read, From Tsar to Soviets, Londra: UCL Press, 1996, s. 292.

Kaynakça:
Nik Cornish, The Russian Army and the First World War, Stroud: The History Press, 2006.

F. Raskolnikov, Kronstadt and Petrograd in 1917 (1925), Londra: New Park, 1982.

R. Reese (yh.), The Russian Imperial Army 1796–1917, Aldershot: Ashgate, 2006.

Allan Wildman, The End of the Russian Imperial Army, Cilt 1 ve 2, Princeton, NJ: Princeton University Press, 1980 ve 1987.