Wissam Nassar’ın Fotoğrafları

Filistin’in Yaşadığı Felâket Karşısında 
Sessiz Kalmayı Reddeden Fotoğraflar
Gazze’de bir katliam yaşandı. Katliamın baş müsebbiplerinden biri de ABD idi. 60’tan fazla insan öldürüldü, en az 2.700 kişi yaralandı. Yaşanan katliama dair fotoğraflar şaşırtıcı, dehşet verici ve kopan kıyameti tüm çıplaklığıyla yansıtıyor. Herkes dilini yutmuş durumda. Uygulanan şiddet, insanları sessizliğe gömmek için sanki. Devlet şiddetinin amacı dili, hatta aklı susturmak.
Lâkin görünür olanla söylenebilir olan arasındaki bağı kopartmaya dönük teşebbüslere karşı koyanlar da var. Bu sebeple toplaşmalı ve dilsizliğe, susmaya karşı koymalıyız.
Zira fotoğraflar hiç de sessiz değildirler. Bir zamanlar yeryüzünde dolaşmış olanların hayaletleriyle muhabbet kurup onları bugüne aksettirirler. 1948. 1917. 1848. Bunlar, geçmişte yaşanmış yenilgilerin hayaletleri, kazanılan ama tam anlamıyla elde edilemeyen zaferlerin makesleridirler. Bu olaylar bize ders vermezler, sadece sorular sorarlar.
“Benim naçiz bedenim, beni her daim sorgulayan bir insan yap.” [Frantz Fanon]
Bu insanı hayrete düşüren iki fotoğrafı Filistinli foto muhabiri Wissam Nassar çekti. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğümüz kişi, Sabir Aşkar. Fotoğrafsa 11 Mayıs 2018 günü çekilmiş. Fotoğraf bugün abide gibi duruyor karşımızda, zira Sabir 14 Mayıs günü işgal güçleri tarafından vurularak öldürüldü. O gün Filistin yeni bir Nekbe’ye tanıklık etti.
İkinci fotoğrafta Nassar, ismini gizli tuttuğu genç bir kadını görüntülüyor. Bir elinde koltuk değneği, diğerinde sapan. Sanki karşımızda dev Câlut’a taş atan Davud var. Batı geleneğinde Davud, hep elinde kılıç olan biri olarak tasvir ediliyor. Oysa Kitab-ı Mukaddes’te hikâye farklı aktarılıyor. Bir tek Caravaggio Câlut’un kafasında taşın açtığı yarayı gösteriyor.
Burada asıl dikkat çeken husus, söz konusu bedenlerin ifa ettikleri görevlere dair sözlerinin yoğunluğu. Politik faaliyet doğrultusunda yoğunlaşma, odaklanma ve koordinasyon her yönüyle kendisini ele veriyor. Sanki karşılarında bir dev değil de ABD yapımı biber gazı kapsüllerini taşımak için kullanılan insansız hava araçlar var. Biçim uzamdaki mekâna ifade katıyor: bunlar, felâket çağını tuvale yansıtan birer tarihî resim.
Aşkar, önceki insansız hava aracı saldırısında bacaklarını kaybetmiş, genç kadınsa bacağı sargılı olmasına rağmen, engelliymiş gibi yaşamaya karşı koyuyor. Bu da sergilenen oyunu daha da anlamlı kılıyor. Zafiyet göstermek şöyle dursun, bu insanlar, tüm imkân ve becerilerini dışavurmayı biliyorlar. Çekilen fotoğraflar, rejimin Filistinlileri sakat bırakma hakkını kendinde görüyor oluşunu fakat bu saldırıların Filistinlileri yok edemediğini tüm yönleriyle ortaya koyuyor.
“İddiaya göre sakat bırakmak için ateş edip insanları öldürmek denilen insanî pratik, ‘ölmesine izin verme’ mantığı üzerine kuruludur.” [Jasbir Puar]
İki genç, Birinci Dünya Savaşı’na has duman ve dikenli tel taktiği ile İsrail’in icra ettiği yeni sömürgeciliğin iç içe geçtiği bir ortamda mücadele yürütüyor. Söz konusu mücadele ise 1923’te Doğu Akdeniz’in yabancı güçlerce sömürgeleştirilmesinin resmiyete kavuşturulması ile birlikte Britanya’nın mandası hâline gelen Osmanlı’ya bağlı Filistin vilayetinin yıkıntıları arasında sürüyor. İmparatorluğun yazdığı tarihlerin hiç bitmediğini söylemek gerekiyor.
Bu iki eylem, tam da Jean Genet’nin dediği şeyin birer delili: “Filistin kendi hayatına mal olsa da yaşamak zorunda.” Batı, hayatın hizmetine sunmak adına kendi hayatını feda etmeye rıza göstermenin anlamını ve değerini hiç bilmiyor. Bu tür bir haslete tümüyle uzak ve yabancı. Kimileri ise bu fotoğraflarda bireyin üstünlüğünü kabul etmeyen insanlık dışı canavarlar görüyorlar.
Frantz Fanon açısından sömürge olmaktan kurtuluş, sömürgelerde tesis edilmiş rejimlerde yaşayan işsizler ve garipler tarafından kabul edilmesi gereken bir vazife. Fanon, bu kesimi tanımlamak için Marksist bir terim olan lümpen proletarya kavramına başvuruyor. Bazı Marksistlerin yaptığının aksine Fanon, söz konusu kesimi eleştirmiyor ve onu sömürge oluşa kafa tutup ona son verecek yegâne güç olarak görüyor. Zira her şeyden önce lümpen proletaryanın kaybedecek bir şeyi bulunmuyor. İsrail’in Gazze’yi lanetliler (damnés) şehri hâline getirmek için yığınla kaynağını seferber ettiği biliniyor. O hâlde şunu görmemiz gerekiyor: Bu fotoğraflarda sömürge olmaktan kurtuluş imkânını sunan sınıf, karşımıza bir kez daha çıkıyor.
Nassar amatör bir fotoğrafçı değil. 1984’te doğan Nassar, Gazze’de bugün artık yerinde yeller esen üniversiteye gitmiş. Reuters çalışanlarının sunduğu derslere katılmış. 2014’teki Gazze savaşı ile ilgili olarak çektiği fotoğrafıyla 2015 yılında Pulitzer Ödülü için düzenlenen yarışmada finale kalmış. New York Times ve Deutsche Presse-Agentur için çalışmış. Profesyonel fotoğraflar çeken Nassar, dünya genelinde hâkim olan, görüntüyle alakalı ölçütlerin bilincinde olan bir isim. Nassar kendisi ile ilgili şunları söylüyor: “Hamas veya Fetih için çalıştığımı söylüyorlar ama çalışmıyorum. Sadece uluslararası dergiler ve örgütler için çalışıyorum. Onların foto muhabirliği konusunda sahip oldukları, objektifliği esas alan kurallara saygı duyuyorum.”
Sahip olduğu profesyonelliğe rağmen çektiği fotoğrafların ABD’de altmışlarda ortaya çıkan Yurttaş Hakları Hareketi’ne dair fotoğrafların yaptığı türden bir işi yapması ve devletin vicdanına seslenerek önemli bir değişimi tetiklemesi mümkün değil. İşgalci güç ve müttefiklerinin gözünde halkın bir değeri yok. Anlaşılabilmesi, ardından da belirli bir değişimin yaşanmasını sağlaması için bu fotoğrafların farklı alanlarla kesişme noktalarını ve ilişkileri dikkate alan bir fikriyat üzerinden ele alınmaları gerekiyor.
ABD’de yaşayanlar, bu fotoğrafları, “soylulaştırma”ya dair bir örtmece, bir tür mecaz olarak görebilirler: Bugün ABD’de insanları zorla yerlerinden yurtlarından etmeye dönük teşebbüsler, başka bir yerde yaşayan insanların zorla yerlerinden yurtlarından edilmesine ilişkin çalışmaları finanse ediyor. ABD’de sessiz sedasız uygulanan bir tür şiddet aracı olarak yoksulluk, evsizlik ve ayrımcılık, Gazze “sınır”ında ileri teknoloji eliyle işlenen cinayetleri mümkün kılıyor. Kudüs Büyükelçiliği’nin açılışında Donald Trump’ın eşi Ivanka Trump, emlâk alanındaki gücün, yanında oturan Hazine Bakanı Steve Mnuchin ise finans kapitalin bir simgesi olarak duruyor. Sömürgeleştirme denilen pratiği bir mecaz olarak görmemek gerekiyor.
Elçilik binasının Kudüs’e taşınmasını ısrarla talep eden ABD büyükelçisi David Friedman, Long Island’da ofisi bulunan New Yorklu bir avukat. Trump için çalışan şirketi aynı zamanda Enron’un da hukukî işlerini takip ediyor. Kurduğu Bet El’in Amerikalı Dostları isimli teşkilât, yasadışı yerleşimlere milyonlarca dolar bağışta bulunuyor, ayrıca ABD elçiliğinin açılışında Jared tarafından temsil edilen Kushner Vakfı’ndan finansal destek temin ediyor. Dahası teşkilât, New York belediye başkanı Bill de Blasio’dan da yoğun bir destek görüyor. Bugün Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan John Bolton, İsrail Adalet Bakanı Ayelet Şakid gibi konuşuyor. Bet El’in her yıl düzenlediği akşam yemeğinde konuşulan ana konu şuydu: “Yahudilerin tüm topraklar üzerinde egemen olması”. Burada “tüm topraklar” ifadesi Batı Şeria’yı da içeriyor. İşte bu sömürgeciliğin ihtiyaç duyduğu parayı New York sağlıyor.
Wissam Nassar’ın fotoğraflarında sömürge olmaktan kurtuluşun ne vakit mümkün olacağı daha da görünür hâle geliyor. Biz izin verdiğimiz takdirde bu fotoğraflar unutulup gidecek. Onları herkesin gözüne sokun, sanatsal faaliyetlerinizin birer parçası hâline getirin, onlarla ilgili bir şeyler yazın.
Nick Mirzoeff
Devamını oku ...

Filistin’in Devrimci Ayaklanması

İsrail’in 14 Mayıs 2018 günü Gazze’de barışçıl gösteriler düzenleyen, savunmasız Filistinlilere yönelik uyguladığı katliamı sakın unutma!
Salı günü akşama doğru Gazze sağlık bakanlığı, Pazartesi gününden beri, 24 saat içinde, ABD ve AB’nin desteğini arkasına alan İsraillilerin 62 Filistinliyi katlettiğini, yaklaşık 3.200 kişiyi yaraladığını duyurdu.
Kırkı aşkın insan, ABD ve AB’nin İsrail ordusuna verdiği gerçek mermilerle yaralandı. Filistin insan hakları örgütü Mizan’a göre, yaralananlar arasında yedi çocuk, bir sağlık memuru ve bir de gazeteci var.
15 Mayıs 2018 Salı günü itibarıyla İsrail ordusu dünyanın gözü önünde, soğukkanlılıkla yüzden fazla Filistinliyi yaraladı. Bunların arasında 30 Mart’tan beri Gazze’de düzenlenen Geriye Dönüş Yürüyüşü esnasında yaralanan 12 çocuk, 2 gazeteci ve bir de sağlık memuru bulunuyor.
Yedi haftadır süren gösterilerde 12.600’den fazla Filistinli yaralandı ve bunların büyük bir bölümünün hastaneye yatırılıp tedavi edilmeleri gerekiyor.
(Bu istatistikleri konuyla ilgili tek güvenilir haber platformu olan Electronic Intifada’dan aldım. Site, rakamları doğrudan Gazze’deki Filistinli yetkililerden alıyor. Rapor şurada.)
İsrail’in savunmasız ve barışçıl Filistinlilere karşı İsraillilerin düzenlediği, kendisini önceleyen katliamlara dair bir temsil olan bu katliamdan 1948’den beri ABD’nin başına geçmiş, halktan en çok destek göreninden en çok iğrenilen başkanına kadar tüm başkanlar sorumludur; bu isimler, insanlığa karşı işlenmiş suçları teşvik etmek ve suçlulara yardımda bulunmak suçundan yargılanmalıdırlar.
Kendisine “başbakan” diyen Benjamin Netanyahu da bu listeye dâhil edilmelidir. Netanyahu savaş suçlusudur.
Nikki Haley ve ondan önce İsrail’i kınayan kararları veto eden ABD’nin tüm BM elçileri yargılanmalıdır.
Yargılanacaklar listesine, yere göğe sığdıramadıkları o yerleşimci kolonilerini aklamak için tüm bu gerçekleri kötüye kullanıp çarpıtan New York Times, BBC ve tüm Batı Medyası da dâhil edilmelidir.
BDS hareketinin boykot, yaptırım ve tecrit faaliyetlerini görmezden gelip akademi, sanat gibi alanlarda arz-ı endam edenler, İsrailliler için Filistinlilerin ölü bedenleri üzerinde şarkı söyleyip dans edenler de yargılanmalıdır.
Artık İsrail bayrağı, sonsuza dek katliamları simgeleyecektir. O bayrak, toprakları çalanlarla, katillerle, soykırımla, savaş suçlarıyla ve insanlığa karşı suç işleyenlerle birlikte anılacaktır.
Filistinliler, modern tarihte en fazla kahramanlık gerektiren sivil itaatsizlik eylemini gerçekleştirdiler. Bu eylem, ABD’deki yurttaş hakları hareketinin ve Britanya’ya karşı Hintlilerin bağımsızlık ayaklanmasının toplamından daha büyük bir eylem.
Artık gezegendeki her insan, Filistinlilerin mesajını başkalarına taşımayı ve onların vatanlarını yeniden elde edip temel insan haklarına kavuşmak için başlattıkları devrimci ayaklanmayı yüceltmeyi görev bellemelidir.
Hamid Dabaşi
Devamını oku ...

Suyu Arayan Adam

“Ne kadar kendi oldu insan, o kadar başka’’ [Bir Yusuf Masalı]
Şevket Süreyya Aydemir’in otobiyografik bir romanı olan Suyu Arayan Adam adlı eseri ilham kaynağım oldu. Bu inceleme, kendime olan samimi bir itiraf olarak görülebilir. Çünkü insan, mukayese ettikleri arasında kendine dair izler bulur, ben de kendime ait izler buldum ve hikâye böylece başlamış oldu. Çünkü insanın bir şair ve yazara “deli” demekten öte farklı bir eleştirisi olmalı. İnsanın görmesi, onu anlamlı kılıyor. Şevket Süreyya Aydemir ve İsmet Özel, birbirine yakın olduğu kadar da uzak zaman dilimleri arasında yaşamış ve yaşayan iki muhayyil ve muharrir. Her ikisinin ömür hikâyesine tam üç farklı insan hayatı sığar. Ancak onlar, üç farklı kişiyi tek bir ömürde birleştirmeyi tercih ettiler. Geldikleri ve gidecekleri yerler farklı olsa da ortak noktaları hep bir arayışın insanları olmasıdır.
Suyu Arayan Adam romanı Sri Ramakrisha[1] aktarımı ile başlıyor:
“Bir adam vardı. Suyu arıyordu. Toprağı üç kulaç, beş kulaç kazdı. Suyu bulamadı. On kulaç, on beş kulaç kazdı. Suyu bulamadı. Sonra yerin derinliklerinde kara kaya tabakalarına rastladı. Yeise düştü, gücü sona erdi ve suyu bulmaktan ümidi kesti. Fakat bir ses ona: ‘Daha derinlere, daha derinlere!’ dedi. Daha derinlere indi ve suyu buldu.”
Hayatı bir yolculuk olarak ele aldığımızda, her zaman başladığımız yerde olmayabiliriz. Şevket Süreyya Aydemir, kendini “aşkını, ülküsüne feda eden, bunun için Türkistan’a varmak isteyen biri”[2] olarak tanımlıyor. Turan’a ulaşmak için Enver Paşa komutasında Sarıkamış Harekatı’nda kendini bulur fakat tarihî faciadan sonra tekrar yola düşüp bu kez Bakü’ye öğretmen olarak gider. Ama artık devir değişmiştir. Çarlık yıkılmış ve Bolşevikler kendi rejimi kurmak için mücadeleye başlamışlardır.
Daha sonrasında Aydemir, Turan halklarını birleştirmenin imkânsızlığını fark edip yeni bir yolculuğa başlıyor.
“[…] fakat zaman ilerledikçe, bu inançlarımın zayıfladığı yahut hiç değilse sarsıntılar geçirmeye başladığımı hissediyorum.”[3]
Ardından komünist olup Moskova’da Doğu Halkları Üniversitesi’nde eğitim alıp zamanla ülkesine dönmenin yollarını aramaktadır. Sovyet Rusya’da geçirdiği yıllar boyunca yeni rejimin yerleşme sancılarını, Stalin dönemi ile birlikte yeni rejimin kalıcılaşma hâlini görüyor.
Belki gizli bir ürküntü ile yine gizli bir Türkiye Komünist Partisi üyesi olarak gemi ile İstanbul’a gelir ama geldiği şehrin eski İstanbul olmadığının farkına varır. O, yola çıktığında arkasında parçalanmak üzere olan bir imparatorluk bırakmıştır, oysa döndüğünde ise onu yeni bir rejim ve yeni rejimin İstanbul’u karşılar. Sonra İstanbul’un sanayileşme hamlelerini gördükçe kendine yeniden yabancılaşır. Onun gördüğü vahşi kapitalizmin ülkeye yerleşmeye başladığıdır. Yeni rejim, bu gizli partinin üyelerini pek hoş karşılamaz. Ömründen gözaltı, mahpusluk ve sürgün eksik olmaz. Sürgün yerlerine trenle giderken Anadolu insanını tanır, eski yaşamını “otomat” olarak tanımlar ve yeniden fikirleri değişir. Türkiye’nin yeni rejimi ile uzlaşır. Romanın sonu ise “benim ödediğim paha, hayatımın hepsidir. Ama bundan üzgün değilim. Ödediğim bedel, ulaştığım kaynak için çok değildir. Çünkü bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum”[4] diye bitmektedir.
İnsan, kendini aramayı estetik bir dil ile suyu aramak olarak tanımlıyor. İsmet Özel için değişim Şevket Süreyya Aydemir’in değişiminden farklı ancak o da o yolun yolcusudur. Bir kimlik arayışının, sancının, bağırmanın yahut yüksek sesle konuşmanın değil fısıltının şairidir. Kendini anlatırken başkalarında çoğalan bir yalnızlığın şairidir. İmgelerinde anne ve baba figürü hep bir otorite çağrıcısıdır.
“ben öyle bilirim ki yaşamak
berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır
çünkü biz savaşmasak
anamın giydiği pazen
sofrada böldüğümüz somun
yani ıscacık benekleri çocukluğumun
cılk yaralar halinde;
yayılırlar toprağa.”[5]
Sosyalist düşüncenin ülkeye kök salması ile birlikte üniversite yıllarında solculaşmış bir kişi olarak başlayan siyasi macera, sol hareketin ülkede egemen bir güç olmasıyla birlikte yolunu ayırıyor. İlk yıllarında bastığı kitaptan elde edilen geliri, üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) armağan eden kişi, 1972 Darbesi ile birlikte arkadaşlarının ve inandığı dava arkadaşlarından beklediği direnci görememesi onun ilk güvensiz kaynağı oldu. 1974 yılında Diriliş Dergisi’nde Amentü şiiriyle ilân edene kadar sol ile arası mesafeli bir kişi olarak kaldı.
Amentü şiiri, artık onun yeni bir dönüm noktası olmuştu. İlerleyen yıllarda dahi yazdığı şiirlerde tam olarak sol kültür etkisinden kurtulamadı. Bu etki 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadar sürdü.
“Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
Ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.”
Yazı ve şiirlerinde iki farklı İsmet Özel olduğu tespiti oldukça gerçekçi çünkü şiirlerinde Allah dışında bir otorite kabul etmeyen biri varken yazılarında ise alçakgönüllü olmayı alçaklık kabul eden, yüksek egolu biri var. İki ürün arasındaki ortak nokta ise Allah’ın var olduğu yerde yalnızlık duygusundan arınmanın bir ibadet olduğudur. Eşref-i Mahlukat, yani o artık yaratılmışların en şereflisi olmayı kavradıktan sonra yalnızlık sadece anlamsız bir sözcüktür. Çünkü su artık Hu’dur. Kendini arayan bir insan olarak şair, sol hareketin içinden İslamî hareket içine gitmiştir. “West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin” olarak başlayan Mataramda Tuzlu Su şiiri Kübalı komünist şair Nicolas Guillen’in West İndies Ltd. eserine bir gönderme olarak duruyor. 1981 yılında yazdığı Ils Sont Eux şiiri ise;
“Ağır ceza reisi duruşmaya girerken
safir bir göz yapışıyor kırmızı yakasına
kırmızı yakaları var yargıç cübbelerinin
Fransız ihtilalinden kalma.
Burslu okuduğu yıllardan kalma ceza reisinin
garip bir tarafı var
kaşlarını çatınca bir çocukluk
dolduruyor yüzünü
ürkünç bir uğursuzluk
gülümsediği sıra.”
diye başlıyor. Şiirin bitiş cümlesi hariç her şey bir sol hareket esintiliyken son kısmında “la havle ve la kuvvete illa billah” ile bitirip ilginç bir şaşırtma yöntemini kullanıyor.
İsmet Özel ricat ilân edişinden 1989 yılına kadar yazdığı eserlerde hep hayalini kurduğu mistik estetik eser üretmekten oldukça uzaktır. O, şiir yazdıkça doğal olarak sola kayıyordu. Bu açığı düz yazı ile kapatmaya çalıştığı tespitini yaparsak pek yanılmış olmayız.
1986 yılı itibariyle yayımladığı Faydasız Yazılar adlı eser düşünceleri ile yazdıkları arasındaki açığı kapatmaya, kendini bulmaya çalışan bir adamın düşün ürünlerinin ifadesidir. Eserin önsözünde; “Çünkü ideolojiler, müşterek bir aldanış olmaksızın ayakta duramazlar, düşünce ise müşterek bir aydınlanmayı gözetir. Ben, işrakın iştirakte bulunabileceğine inanan bir mesleğe mensubum. Paylaşılamayan gerçeğin kendi başına ne büyük önemi, ne çok değeri olursa olsun insana, insan oluşa uzak kalacağına inanırım.” der. Bu kısım bana 1972 tarihli Kanla Kirlenmiş Evrak şiirini hatırlatır.
“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.
Aşklarım, inançlarım işgal altındadır
tabutumun üstünde zar atıyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar
denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları
geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.’’
…..
“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.
Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim.”
12 Mart 1972 darbesinin ardından onun hayatı için artık karanlık sözler başlamıştır. Çünkü tanış olduğu herkes bir umutsuzluk kapısıdır. Yorgundur, çünkü anlama ve değiştirme iradesiyle geçirdiği vakit artık onun canını sıkmaktadır. Ve her sorduğu soruya verilen cevap onu rahatsız etmektedir. Böyle bir psikolojiden yıllar sonra Faydasız Yazılar çıkacaktır.
“Sekinetten çok, meskenete benzeyen bir durgunluk. Sönmüş bir yanardağ mı, herhangi bir kaya parçası mı, bilemiyorum. Ayırıcı vasfı: müeddep olmak. Özel, 12 Mart öncesinin şımartılmış bir şairi, eski bir Marksist. Marksizm’den İslamiyet’e atlamış. Entelektüel bir tecessüs mü, dar bir dünyadan, müphem, hudutları meçhul ufuklara taşmak ihtiyacından mı, bilmiyorum. İbn Haldun konferansımı dinlemek için Ankara’dan İstanbul’a geldi. Kısa sürdü halayımız. Bir miktar sekreterliğimi yaptı. “Alienation” üzerine yazıları çıkıyordu. Spekülasyonlarına muhteva Uzandırmak için Calvez’yi okuttum. Anlamıyordu. Hayli tercümeler yaptım. Tape edecekti, isteksizliği yüzünden Calvez’yi bıraktık. Belki daha cazip gelir diye Lamennais’yi çıkardım sahneye. İki üç seans dayandı. Aramızda buzlar vardı. Eski şair, mutlak hakikati bulmuştu. Ben, arayış içinde idim. Bununla beraber oldukça müsamahakâr davrandı. Yeni Devir’de iki yazısına konu oldum. Sonra, geldiği gibi kayboldu. Hayal kırıklığına mı uğramıştı, bilmiyorum. Siyasal Bilgiler’den Dil-Tarih’in Fransız Filolojisi bölümüne geçen Özel, her iki dünyaya da yabancı kalmıştı. Bir zaman aynı otobüste yolculuk ettik. Tanışmak için ciddi bir emek harcadığımızı söyleyemem. Sonra Yeni Devir’den ayrıldı, üç beş arkadaşı ile Yeryüzü Yayınları’nı kurdular. Şimdi Devlet Konservatuvarı’nda Fransızca hocalığı yapıyormuş. Rimbaud’umuzu nasıl bir istikbal bekliyor, kestiremem. Türkçesi cılız, bodur ve musikisiz. Fransızcayı ancak tefeül yolu ile sökmektedir. Sol, Nâzım’a rakip diye alkışladığı Eskişehir’in bu kabiliyetli delikanlısını çoktan unuttu. Sağ, hiçbir zaman benimsemedi. Bu sağır kubbelerde hoş bir seda bırakabilecek mi? Wait and see.”[6]
Cemil Meriç’in yanıldığıdır. Çünkü bu sağır kubbelerde hoş bir seda bırakmayı aslında 1981 yılında başarmıştır. Ancak Cemil Meriç bunu tam olarak görememiştir. İdeolojik olarak sağ ve sol diye ayırdığımızda iki tarafında fısıltılı şekilde okuduğu ve söylediği bir şair olmayı başardı.
Yılmaz Güney yatağında İsmet Özel’in Evet İsyan kitabını okuyor.
Aslında her iki akım da İsmet Özel’i olduğu yerden görmek istedi. Solcu biri Evet İsyan kitabını, İslamcı belki Bir Yusuf Masalı’nı yahut Cuma Mektupları’nı gördü. O ise hep Waldo Sen Neden Burada Değilsin[7] diye sordu. Onun sorması merhamettendi. Kendince hep mazlumun, önemsizin şairiydi, diğer yandan hayat ona hep başkaları ile başladı. Sebeb-i Telif şiiri, onun yaşamının bir özeleştirisidir aslında. “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız” diye başlayan şiir dörtlüklerinin sahibiydi. Şiirin sonu ise;
“Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
hepimiz, her birimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık
bilmediğimiz bu isim, hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üstüne kendim yazarım.”
diye bitiriyor. Başkalarıyla başlayan bir hayattan artık kendini öne çıkaran bir eleştiri sunuyor. 16 yıllık bir şiir suskunluğunun ardından Bir Yusuf Masalı ile yeniden serüvenciliğe başlıyor. Destansı bir hava, klasik bir sesleniş ile başlayıp daha çok anlatıma önem veren yedi babdan oluşan bir eser üretiyor. Üçüncü Bab, “Şivekar’ın Yolculuğu”dur. Burada eskilerden iz süren, âlemin iç yüzünden içimize yansıyan tasarıyı izleyen bir hâl sunuyor bize ve ardından;
“Şivekar bizden biri
yola çıktı yolu bilmeden
arıyor bir hedef gözüne kestirmeden
aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan
özünü harekete geçiren onun kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.
yol canlılıkla mukayyet
gitti deriz
ölenler için
yalnız yaşayanların işidir
yola çıkmak, yolu katetmek.”
Ne efendi, ne sevgili arayan adam, yaşadığını belli etmek için yola çıkmayı göze alıyor. Bir yapı ustası gibi gördüğü sorulara şiirin sonuna doğru cevap vermeye çalışıyor:
“Bunun bir son kertesi vardır
binlerce yıl iki insandan çok azı
son kerteyi birlikte tanımıştır
sûra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
iki insan tahsil eder zamanı
en doğrusu son kertede iki insan
vakitsiz okunmuş bir ezandır
yusuf ile şivekar
vakitsiz okundular
çünkü zaman
iki insan
ya da
hiç.”
Bir Yusuf Masalı, “Suyun Sızladığıdır” adlı Yedinci Bab ile sükut bulur. Bu son iki dizede İsmet Özel, kendine yeniden yabancıdır ve sızlar çünkü HU, olduğundan uzaktır.
"sızıyı gideren su 
suyun sızladığını kimseler bilmez."
Sonuç Yahut Bir Özeleştiri
İsmet Özel, İslamcı kesimle ayrılık serüvenini 4 Ağustos 2003 tarihli “Bir Zamanlar İsmet Özel Vardı’” adlı yazısıyla duyurdu. Şöyle dedi: “İçinde yaşadığımız çağ İslam’ı arayanların ancak kitaplarda, Müslümanları arayanların ise mezarlıklarda bulabildiği bir çağdır” sonra ise yazıyı şöyle bitiriyor: “en iyisi, bir başkasının terbiyesi altında olmayanın terbiyesi altına girmektir. Demek ki kültürün kökeni bizi ilk elden ilgilendirir. Buradan kalkarak, aldığımız terbiyenin Türklüğümüzün derecesini de belli ettiğinin farkına varırız. Türkiye’de yaşayanların ne kadarı Türktür? Siz bu soru üzerine düşüne durun. Ben, sizin durduğunuz yerden tedirgin oldum, başka yere gidiyorum.”
Bir ömrün üçüncü baharını böyle ilân etti. Hep değişiminin ipuçlarını sundu. Sonradan fark ettik. “60 sene yaşadım, bir anım bile yok” diye başladığı Otoyoldaki Kavşakta Kavrulmuş Ruh Satıcısı şiirinden tutun, Kaçmak İsterken Vuruldu şiirine kadar hep çeşitli ipuçlarıyla manifestosunu ilân ediyordu.
Aktüel bir hayatın getirdiği sıkıntılar insanın kendi arayışının işaret fişeklerini atıyor. Belki en zor soru, “İnsan neden kaçmak ister?” Verdiğimiz her cevap, kendimizi koymadığımız sürece eksik kalacaktır. İki yazarın ve kendiliğimiz buluşmadığı sürece anlamlı olmuyor görünen her sır.
İki yazar hayat hikâyeleri üzerinden kıyas edildiğinde ortaya çıkan tablo hep bir arayış görmek oluyor. Çünkü onlar nerede değilse orada mutlu olmaya şart arıyor. Sorumuz ve sorunumuz bir insan sorunu değildir. Çünkü en sakinimizi çıldırtmaya meyletmiş bu çağ, anlamadığını mahkûm etmeye malul oldu. Bir zamanların Nâzım’dan sonraki son süvarisi yeniden azınlıktır. Artık celladımıza gülümseyebiliriz:
“Gelin
bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
Bana kötü
bana terkettiğiniz düşünceleri verin
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
onları verin, yakınmalarınızı
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
ben aştım onları dediğiniz ne varsa
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
verin bana
verin taammüden işlediğiniz suçları da.
Bedelinde biliyorum size çek
yazmam yakışık almaz.”
İnsanlığın varoluşundan beri düşmanı olan “zaman” kavramı, bizim biricik celladımızdır. Onunla ve ona rağmen yaptığımız her şey, bize bir gün sonu raporu gibi önümüze çıkıyor. Çünkü bir bebekten katil yaratan bu karanlık zaman, bizden hüviyetimizi çalıyor. Biz yani ben ve sen, hayatın tüm rollerine karşı üçüncü tekil şahıs gözüyle bakarak anlamlı hâle getirmeye çalışıp fena hâlde yanılıyoruz. “Sen kimsin?” sorusuna vereceğimiz cevap basit bir polis çevirmesi değildir, kimliğimizi uzatıp kurtulabileceğimiz. O hâlde lütfen verin eski yanlışlarınızı, “pişmanım” dediğiniz şeyleri, çünkü onlar, insanın şu kısa ömründe beni biz yapmıştır. Her şeye rağmen artık yeniden celladımıza gülümseyebiliriz.
Burak Demir
Dipnotlar
[1] 18 Şubat 1936 – 16 Ağustos 1886 yılları arasında yaşamış Hindu aziz.
[2] Aydemir, Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, Ankara, 87,  sf. 128.
[3] Aynı Eser, sf. 151.
[4] Aydemir, Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, Ankara, 87, sf. 488.
[5] Özel, İsmet, ’’Sevgilim Hayat’’ , Evet İsyan, sf. 53
[6] Meriç, Cemil , Jurnal II, İletişim Yayınları, sf. 300
[7] Özel, İsmet, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, Tiyo Yayıncılık, 2014. Thoreau, ABD'nin Meksika'ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında, ödediği her bir dolar başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın diye kelle vergisini ödemeyi reddedince bir gece hapis yattı. Kendisinden on dört yaş büyük olan ve birçok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Raplh Waldo Emerson, telaşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiğinde, aralarında şöyle bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:
“- Henry, neden buradasın?”
"- Waldo, sen neden burada değilsin?”
Devamını oku ...

Rosa Luxemburg

Rosa Luxemburg: Postkolonyal Teorinin İsimsiz Kahramanı
Bugünlerde dünya, teorik dehası ile üç ciltlik başyapıtı Kapital’de (1867-1883) ekonomik sınıfın, toplumsal hayatın, politik konumların maddi temellerini ve ideolojik eğilimlere dair eskimek bilmez anlayışımızı yeniden tarif eden devrimci politik ekonomist Karl Marx’ın (5 Mayıs 1818-14 Mart 1883) doğum gününü kutluyor. Onun toplumsal, politik (hatta dinî) güçlerin ekonomik alanını teorize etmek için başvurduğu, hem dostlarının hem de düşmanlarının kullanıp suiistimal ettikleri sözlükçe, bugün sosyal bilimler ve beşeri bilimlerin ayrılmaz bir parçası hâline geldi.
Vahşi kapitalizmin kontrolden çıkmış zorbalığı aracılığıyla yağmaladığı, Donald Trump’ın ve milyarderlerden oluşan kabinesinin yönettiği, Avrupalı ve bölgesel müttefiklerin bu sürece yardım edip onu kışkırttığı bir dünyada Marx’ın sermaye ve onun politik sonuçlarıyla ilgili teorisi, sahip olduğu tüm derinlikle, küresel adalet için mücadele ettiğimiz bu yolda bize kılavuzluk etmeyi sürdürüyor.
Gelgelelim Marx, her ne kadar düşünsel açıdan eleştirel bir isim olsa da bir yanıyla da onulmaz bir biçimde Avrupamerkezciydi. Marx, kapitalist ekonomideki yayılmacı eğilimlerin farkında olmasına rağmen, sömürgeciliğin söz konusu kapitalist eğilimin ana icra tarzı olduğuna dair bir teori geliştiremedi. 1850’lerde Marx, New York Daily Tribune’de Avrupa sömürgeciliğinin muhtelif yönlerine dair yetkin bir dizi makale yazsa da ondaki Avrupamerkezci kör nokta, onun kötü bir şöhrete sahip olan “Doğu Despotizmi” anlayışına sahip olmaya, sömürgeciliğin Hindistan’ı “modernize ettiği” için bu alt kıta açısından aslında hayırlı olduğuna dair o utanç verici tespiti yapmaya itti.
Bu türden teorik at gözlükleri ve politik hatalar, onun sermaye ve onun politik sonuçlarına dair tüm dünyayı temel alan bir teori geliştirmesine mani oldu. Avrupa dışı dünya söz konusu olduğunda Marx da o dönem Avrupalı çağdaşları kadar oryantalistti. Oysa Marx, elbette dünyanın onu ifsat eden kapitalist sistemin yol açtığı korkulardan kurtulduğunu görmek istiyordu. Buna karşın “dünyanın işçileri birleşin” derken, temelde aklında Avrupalı işçiler vardı. Dünyanın geri kalan kısmı, esasen feodaliteden kurtarılmalı, Avrupalı kitlenin devrimci bilincine erişmeden önce “modernleştirilmeli”ydi.
Marx’ın çığır açıcı görüşlerinin öngördüğü o zaruri ve çok önemli görevi bir sonraki Marksist eleştirel düşünür kuşağı üstlendi. Bu kuşağın bir mensubu da Polonya’da doğmuş olan Alman Yahudi, devrimci düşünür ve aktivist Rosa Luxemburg’du (1871-1919).
Postkolonyal Mekânlarda Burjuva Milliyetçiliği
Kuzey Amerika’daki kampüslerde edinildiği ve algılandığı biçimiyle, postkolonyal teorinin belirli yönleriyle Marksist eleştiriye tabi tutulması, gayet meşru bir girişimdir. Kampüslerde ilgili teori, tatlı dilli liberalizm için makul bir kıvama getiriliyor. Bu liberalizm, sömürgelerdeki deneyimler dâhilinde açığa çıkan eleştiri hareketinin dili yakan köklerini burjuvaziye makul gelsin diye tatlandırıyor. Söz konusu uyarlama girişimi dâhilinde Cesaire Afrikalı, Fanon Karayipli, Malcolm X Afro-Amerikan, hatta Edward Said Filistinli olarak edindiği deneyimlerden arındırılıyor ve bu isimlere nazik, sempatik bir hale kazandırılarak beyazların onlardan korkmamaları sağlanıyor.
Oysa Cesaire, Fanon, Malcolm X ve Said’den çok önce üretilmiş bir postkolonyal teori versiyonu var. Bu teorinin köklerini Rosa Luxemburg gibi Marksist düşünürlerde bulmak mümkün. Luxemburg, yirminci yüzyıl başlarında Marx’ın düşüncesinin sahip olduğu anlam konusunda, hatta Marx’ın kendisinden bile, daha kapsamlı düşünmekle meşgul olan bir isimdi.
Bir Yahudi, kadın ve bir sosyalist devrimci olarak Rosa Luxemburg, Avrupa’da veya Avrupa dışında haklarından mahrum edilmiş toplumsal kesimlerin bakış açısından Marx’ın fikirlerinin anlamı konusunda düşünmek gibi özgül bir konuma sahipti. Yahudi olarak Rosa, Avrupa’nın ötekisinin bir parçasıydı; kadın olarak öteki cinsiyetti; sosyalist devrimci olaraksa bir kâbustu.
Sermaye Birikimi (1913) isimli o çığır açıcı kitabında Rosa Luxemburg, kapitalizmin kaynakları sömürme, ucuz işgücünü gaspetme, yeni pazarlar konusunda doymak bilmeyen ihtiyaçlarını artırma ve giderek artan artı-değeri biriktirme konusunda yürüttüğü yağmacı faaliyetlerin alanını nasıl genişlettiğini gösterdi. Rosa’ya göre Avrupa emperyalizmi, sermayenin küreselleşme sürecini mümkün kılan ve kolaylaştıran askerî bir mekanizmaydı.
Rosa, Marx’ın sermaye teorisini düzeltmeseydi, Marx’taki gözleri bağlayan Avrupamerkezcilik iki ölümcül kusura sahip olmayı sürdürecekti. Marx, Avrupa’da kapitalist sistemin uzun süre yaşayabileceğini hesap edemedi, bu da onun kapitalizmin sömürgecilik bağlamında uzayan ömrü karşısında hükmünü yitirmesine neden olacaktı. Luxemburg’un tespitiyle, kapitalist sistemin sıkça yaşadığı krizler, onun emperyalizm ve sömürgecilik aşamasına geçmesine neden oldu. Bu da sömürgelerin Marksist düşünce dünyasına ait eleştiri aygıtının konusu hâline gelmesini sağlamaktaydı.
Marx’ı “Sınırlarda” Yeniden Düşünmek
On yıl sonra yayınladığı Emperyalizm: Kapitalizmin En Üst Aşaması isimli çalışmasında Lenin de kapitalizmdeki ekonomik değişikliği, emperyalizmin askerî mantığına bağlıyor, askerî yayılmacılığın Avrupa ülkelerinin kendi ülkelerindeki ekonomik krizi ertelemek için başvurduğu mekanizma olduğunu söylüyordu.
Karl Kautsky ve Nikolai Buharin gibi diğer önemli teorisyenler de kapitalizmle emperyalizm arasındaki bağa odaklandılar. Bu isimler, sömürgeciliğin “modernleşme” denilen süreçte araçsal olduğuna, modernleşmeyi sağladığına dair o ırkçı-sömürgeci önermenin foyasını meydana koyan öncü teorisyenlerdi. Bu teorisyenler sayesinde “modernleşme”nin sömürgeciliği ifade eden bir örtmece olduğu ortaya çıktı.
Marx at the Margins (2010) isimli o mükemmel kitabında Kevin Anderson, Marx’ı Avrupa sahasından kurtarıyor ve bize başarılı bir sunum dâhilinde, farklı bir Marx yorumu takdim ediyor. Bu türden revizyonu esas alan değerlendirmelerde ve Marx’ın görüşlerinin kapsamını genişletmeye çalışan diğer Marksist teorisyenlerde asıl mesele, kapitalizmin küresel sonuçlarına odaklansalar bile, Avrupamerkezciliklerinden zerre ödün vermiyor olmaları. Immanuel Wallerstein gibi “dünya-sistemi” teorileri geliştiren isimler bile hâlen daha sermaye ve onun sömürgelerde yol açtığı sonuçlarla ilgili olarak kurdukları “merkez-çevre” ikiliğine iman ediyorlar.
Sermayenin ve onu yaşar kılan askerî güçlerin dünya genelinde yürüttüğü faaliyetlerin bir merkezi ve çevresi yok. ABD, AB, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da iktidarı ellerinde bulunduran elitler, şiddete dayalı araçlarla omuz verdikleri sistemden buralara dağılmış, haklarından mahrum kesimler kadar istifade ediyorlar.
Irkçılık, sömürgeciliğin ve emperyalizmin özünde olan ekonomik mantığın üzerine sürülmüş bir tür ideolojik cilâ aslında. Yağmacı olan sermaye, renk körüdür ve cinsiyetlere karşı nötrdür. Sermaye, beyaz ve beyaz olmayan işçileri aynı ölçüde sömürür. Sermayenin insanı çıldırtan mantığı açısından Donald Trump, Suudi prensi, Mısır generali, Hintli bir müteşebbis, Rus oligark veya Çinli bir işadamı olduğunuzun bir önemi yoktur. Aynı sistemin sömürüp günahına girdiği insanları ABD ve Avrupa’daki yoksullar arasında bulduğumuz gibi, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da da buluruz. İktidarın deri rengine ve cinsiyete göre kodlanması, iktidarın ve hâkimiyetin ekonomik mantığı bağlamında yanlış bir bilincin tezahürüdür.
Az çok düzgün bir iş ve ücrete kavuşmak için dünya üzerinde gezip dolaşan, 300 milyonu aşkın göçmen işçi, herhangi bir sistemin merkezinde de değildir çevresinde de. Yağmacı kapitalizmin en açık mağdurları, “merkez-sınır” veya “merkez-çevre” üzerine kurulu hatalı coğrafî tespitler üzerinden görünmez kılınmaktadırlar.
Hindistan’da İngilizlerin ekonomik planda uyguladıkları zulümleri ve Cezayir’deki Fransız sömürgeciliğini ayrıntılı bir biçimde değerlendirmeye tabi tutan Rosa Luxemburg’dan sonra postkolonyal teorilere dair daha detaylı analizler, ancak onlarca yıl sonra yapılabildi. Avrupa’yı merkeze koyan teoriyi dünyaya dair bilinçle kuşandıran Rosa, eleştirel Marksist düşüncenin dünyayı kuşatması noktasında postkolonyal teori ile uğraşanlara hakiki bir ses kazandırdı.
Hamid Dabaşi
Devamını oku ...

İşçi Partisi Programı

Bu belge, Fransız işçilerinin lideri Jules Guesde’nin Londra’da bulunan Marx’ı ziyaret ettiği Mayıs 1880 tarihinde hazırlandı. Giriş kısmını Marx’ın kendisi hazırlayıp metne ekledi. Asgari politik ve ekonomik taleplerden oluşan diğer iki bölümse Marx ve Guesde tarafından formüle edildi. Bu noktada ikili, Engels’ten ayrıca Fransız sosyalizminin Marksist kanadı içerisinde önde gelen bir sima hâline gelmiş olan Paul Lafargue’dan yardım aldı. Bazı değişikliklerle birlikte program, İşçi Partisi’nin [Parti Ouvrier] Kasım 1880’de Le Havre’da yaptığı kuruluş kongresinde kabul edildi.
Sonrasında Marx, programla ilgili şu tespiti yaptı:
Bu kısa metinde yer alan ekonomiyle ilgili bölüm, sadece işçi hareketi içinden neşet etmiş olan taleplerden oluşmaktaydı. Metne komünizm hedefinin birkaç satırda tanımlandığı, giriş amaçlı bir pasaj da eklendi.”[1]
Engels ise ilk azami programı “nadiren görülen, ikna edici argümanlarla dolu, kitleler için net bir dille, kısa ve öz bir biçimde kaleme alınmış bir şaheser” olarak tanımlıyor, kısa ve öz formülasyon karşısında şaşkına döndüğünü belirtiyordu.[2] Sonrasında Engels, 1891 tarihli Erfurt Programı taslağına dair eleştirisi dâhilinde, Alman sosyal demokratlara ilgili metnin ekonomiyle alakalı bölümünü tavsiye etti.[3]
Gelgelelim program kabul edildikten sonra Marx ve Fransız destekçileri arasında asgari programın amacı konusunda bir uyuşmazlık yaşandı. Marx bu metni kapitalizmin verili çerçevesi dâhilinde ulaşılabilir talepler etrafında sürdürülecek ajitasyon faaliyetinin pratik bir aracı olarak görürken, Guesde farklı bir görüşü savunmaktaydı:
“Bu reformları burjuvaziden kopartıp alma ihtimalini dikkate almayan Guesde, onları mücadelenin pratik programı değil, işçileri devrimcilikten uzaklaştıracak birer tuzak olarak görüyor.”
Guesde’nin kanaatine göre, bu reformlara karşı çıkmak, proletaryayı reformist yanılsamalardan kurtaracak ve işçileri kendi 1789 devrimini yapmasından alıkoymanın imkânsız olduğuna sınıfı ikna edecek”ti.[4]
Guesde ve Lafargue’ı “devrimci lafebeliği yapmak”la ve reformist mücadelelerin değerini inkâr etmekle suçlayan Marx, o ünlü sözünü bu bağlamda dile getirdi ve eğer bu isimler, Marksizmi temsil ediyorlarsa, kendisinin Marksist olmadığını söyledi. [“ce qu'il y a de certain c'est que moi, je ne suis pas Marxiste –şurası kesin ki ben Marksist değilim][5]
İşçi Partisi programının azami hedeflerle ilgili kısmı, Marx’ın politik yazılarını içeren, Penguin tarafından yayınlanan The First International and After [Birinci Enternasyonal ve Sonrası] isimli çalışmada yer aldı ve bu çalışmada Marx-Engels Werke’de yer alan Almanca metnin çevirisi kullanıldı. Bildiğimiz kadarıyla programın geri kalan kısmı, İngilizcede daha önce hiç yayınlanmadı. Burada verdiğimiz çeviri, metnin özgün Fransızca hâli. Özgün metinse şuradan alındı: Jules Guesde, Textes Choisis, 1867-1882, Editions sociales, 1959, s. 117-9. Metnin bir nüshasını bize temin ettiği için Bernie Moss’a teşekkür ediyoruz.


İşçi Partisi Programı
Giriş
Üretici sınıfın kurtuluşu, cinsiyet ve ırk ayrımı gözetilmeksizin, tüm insanlığın kurtuluşudur.
Üreticiler, ancak üretim araçlarına sahip olduklarında özgür olabilirler.[6]
Üretim araçları üreticilere yalnızca iki biçim dâhilinde ait olabilir:
Genel durum bağlamında hiçbir zaman varolmayan ve endüstriyel ilerleme sonucu giderek ortadan kalkan bireysel biçim;
Kapitalist toplumun gelişimi sonucu teşkil edilen maddi ve fikri unsurlarla ilgili kolektif biçim.
Bu kolektif temellük, ancak üretici sınıfın, yani proletaryanın ayrı bir politik parti olarak örgütlenmesiyle gerçekleşebilir.
Böylesi bir örgütlenme gerçekleştikten sonra, proletaryanın elinde bulunan, genel oy hakkı gibi aldatmak için kullanılan araçlar, kurtuluşun araçlarına dönüştürülmelidirler.
Kapitalist sınıfın imkânlarına politik ve ekonomik düzlemde el koymayı ve tüm üretim araçlarını topluma iade etmeyi hedef olarak benimserken Fransız sosyalist işçiler, aşağıdaki acil taleplerle birlikte, bir örgütlenme ve mücadele aracı olarak seçimlere girmeyi kararlaştırmışlardır:
A. Siyaset Bölümü[7]
Basın, toplantılar ve örgütlenmeyle alakalı tüm kanunların, her şeyin ötesinde Enternasyonal İşçiler Derneği’ne karşı konulan kanunun ilga edilmesi. Livret’in[8], işçi sınıfı üzerinde tatbik edilen idari kontrolün ayrıca işçiyi patronu, kadını erkek karşısında aşağıda konumlandıran medeni kanunun[9] kaldırılması.
Dinî tarikatların bütçelerinin kaldırılması ve bu şirketlere ait tüm ek endüstriyel ve ticari kuruluşlar dâhil, tüm satılmaz, taşınır ve taşınmaz mülkün millete iade edilmesi [Komün’ün 2 Nisan 1871’de aldığı karar].
Kamunun tüm borçlarının silinmesi.
Daimi orduların ilgası ve halkın silâhlandırılması.
İdarenin ve polis teşkilâtının komüne teslim edilmesi.
B. Ekonomi Bölümü
Haftada bir günün tatil ilân edilmesi veya çalışanlara altı günden fazla çalışmanın dayatılmasının yasaklanması. Çalışma gününün yetişkinler için sekiz saate düşürülmesi. Özel atölyelerde on dört yaş altında çocukların çalıştırılmasının yasaklanması. Ayrıca on dört ilâ on altı yaş arası çocukların sekiz saat olan günlük çalışma sürelerinin altı saate düşürülmesi.
Çırakları koruma amacıyla çalıştıkları yerlerin işçi örgütleri tarafından denetlemesi.
Hukukî zemine kavuşturulmuş olan asgari ücretin her yıl işçilerin meydana getirdiği istatistik komisyonunca, gıda fiyatlarına göre belirlenmesi.
Patronların Fransız işçilere verilen ücretten daha düşük ücretlere yabancı işçiler istihdam etmelerinin yasaklanması.
Her iki cinsiyete mensup işçiler için eşit işe eşit ücret.
Devletin ve komünün temsil ettiği toplumun sorumluluğunda tüm çocukların bakımının üstlenilmesi, ayrıca onlara bilimsel ve meslekî eğitim verilmesi.
Toplumun yaşlıların ve engellilerin sorumluluğunu üstlenmesi.
İşçilere dost dernekler ve yardım dernekleri gibi kuruluşların idaresine işverenlerin müdahale etmesinin yasaklanması ve bu kuruluşların kontrolünün tümüyle işçilere teslim edilmesi.
Kaza durumunda sorumluluğun patronların sırtına yüklenmesi, işverenin işçi fonlarına, çalışan işçilerin sayısı oranında, endüstri için yol açtığı tehlike ölçüsünde, güvenlikle ilgili belirli bir ödeme yapması.
Muhtelif atölyelerde yürürlükte olan özel mevzuata işçilerin müdahil olabilmesinin sağlanması. Patronların gaspettiği, ücretlerin geri alınması veya ceza formunda işçilerine ceza kesme hakkına son verilmesi [Komün’ün 27 Nisan 1871’de aldığı karar].
Bankalar, demiryolları, madenler gibi kamu mülkiyetine ait unsurları halktan kopartan tüm sözleşmelerin feshedilmesi ve devlete ait tüm atölyelerden elde edilen gelirin oralarda çalışan işçilere verilmesi.
Tüm dolaylı vergilerin kaldırılması, dolaysız vergilerinse üç bin frank üzerinde gelire sahip olanlardan artan oranlı olarak alınan vergiye dönüştürülmesi. Uzak akrabaların miras alma hakkının kaldırılması, ayrıca yirmi bin frankın üzerinde doğrudan miras devrine yasak getirilmesi.
Karl Marx
Jules Guesde
1880
Dipnotlar
[1] Marx ve Engels, Selected Correspondence, 1975, s. 312.
[2] A.g.e., s. 324.
[3] Engels, “A Critique of the Draft Social-Democratic Programme of 1891”, Marx ve Engels, Selected Works içinde, 1983, Cilt. 3, s. 438.
[4] Bernard H. Moss, The Origins of the French Labour Movement, 1830-1914, 1976, s. 107.
[5] A.g.e., s. 11. Marx’ın bu ünlü ifadesini Engels, Eduard Bernstein’a yazdığı bir mektupta aktarıyor. Mektubu şu kaynakta bulmak mümkün: Marx ve Engels, Werke, Cilt. 35. s. 388.
[6] Burada esasen toprak, fabrikalar, gemiler, bankalar, kredi kelimeleri geçiyor ama bu kelimeler Marx’ın ilk çalışmasında yer almıyor, sonradan siliniyor. L’Égalité’de yayınlanan metne bakıldığında bu, net olarak görülüyor. Bu konudaki uyarısı için Graham Taylor’a teşekkür ederiz.
[7] Metnin bundan sonraki kısmını Marx ve Guesde ile birlikte kaleme aldı.
[8] “Livret” işe yeni girdiğinde bir işçinin vermek zorunda olduğu bir belge. Bu belge sayesinde işçi önceki patronuna hiçbir borcunun olmadığını, ona karşı hiçbir yükümlülüğünün bulunmadığını teyit etmiş oluyor. Bu uygulama 1890’da kaldırıldı.
[9] Napolyon Medeni Kanunu, Fransız hukuku.
Devamını oku ...