14 Temmuz 2026

, ,

Sovyet Devletinde Sosyalist Demokrasinin Pratik Yolu


Yukarıda da gördüğümüz üzere, Lenin ve Bolşevikler, Paris Komünü’nü örnek alan demokratik bir sosyalist devlet kurma konusunda kararlılardı. Bu konuda ve bunun Rusya'da sosyalizmi inşa etmek için ne anlama geldiğiyle ilişkili olarak hiçbir belirsizlik veya tereddütleri yoktu. Ancak, daha sonra Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan ve sağlamlaşan devletin doğası, isim ve görünüm dışında Paris Komünü modeline benzemiyordu. Otuzlardan beri var olan siyasi sistem, taban hareketlerinden, üretici kitlelerden ziyade, merkezi otoritenin ve parti liderliğinin girişimlerine dayanıyordu; öyle ki liderler, Ortaçağ rahiplerinin hayal bile edemeyecekleri kutsal bir konuma yerleştirilmişlerdi. Burada, liderlerin medya tarafından putlaştırılması, mumyalanması, işçi ve köylülerin özgürlüğünün bastırılması ve bürokrasilerin devlet üzerindeki etkisi gibi sıradanlaşmış örneklerden bahsetmek istemiyoruz. Tarihsel liderlerinin isteklerine aykırı olarak sosyalizm adı altında ortaya çıkan bu sistemin kitle hareketini etkileyen durgunluğa işaret etmek kâfi. Stalin’in ölümünden hemen sonra, adına çeşitli suçlamalar yöneltildiği ve bireysel saygı halelerinin, iktidarın dizginlerini devralmaya hazırlanan yeni yetkililerin rollerinin yapay bir şekilde öne çıkarılmasının aksine, hakaret ve kınamalara dönüştüğü biliniyor. İktidar koltuklarına yükselme şansına sahip olan herkese saygı şiirleri sunuldu. Bütün bunlar, halk kitlelerinin hiçbir müdahalesi, teşviki veya itirazı olmadan, sanki yakından veya uzaktan onları hiç ilgilendirmiyormuş gibi gerçekleşti. İktidarın tepesinde ve devlet politikasında meydana gelen tüm değişiklikler, kitlelerin katılımı olmadan, devlet aygıtında başladı ve sona erdi.

Bu durumun çeşitli soruları gündeme getirdiği açık: Sonra ne oldu? Sovyet devletinin ileri aşamalarını tanımlayan gelişmeler, Müşterek sisteminden, doğrudan demokratik sosyalizm sisteminden geriye ne bıraktı? Sosyalist eğitimcilerin savunduğunun aksine, bu olgular ille de sosyalist inşa ile ilişkilendirilmeli miydi?

Bu sorular, gerçeklerle dürüst bir yüzleşmeye ihtiyaç duyuyor. Onlardan kaçınmak veya bahaneler bulmaya çalışmak, nihayetinde dünya sosyalist devriminin kaderinden vazgeçmek ve işçi hareketinin çıkarlarını küçümsemek anlamına gelir. Gerçekler dürüst ve tarafsız bir şekilde ele alınmadan, kusurları keşfetmek, ardından sosyalist hareketin ilerlemesini ve halkın haklı davasının zafere ulaşmasını sağlamanın yollarını aramak imkânsız. Partimiz, yayınlanmış çeşitli belgeler ve çalışmalar aracılığıyla bu sorulara cevap vermeye çalışmıştır, bu nedenle, Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerdeki sosyalist devrimin başarısızlığının nedenlerine ilişkin daha önce sunduklarımızı tekrarlamaya gerek görmüyoruz. Burada, Rusya’daki sosyalist devrimin yüzleştiği sapmaya ilişkin iki faktöre işaret ediyoruz:

1. Devrimin nesnel koşulları;

2. Sosyalizm koşullarında devletle ilgili Marksist teorinin gelişimi.

Rus Ekim Devrimi, yalnızca Rusya’nın iç gelişmesinin yarattığı iç nedenlerden dolayı değil, aynı zamanda Rus halkının krizinden tek çıkış yolu olarak devrime yardımcı olan küresel olaylar nedeniyle de meydana gelmiştir. Devrimin gerçekleştiği küresel ve içsel koşulları anlamadan, sonraki seyrini ve bugün görünen sonuçlarını anlamak zordur. Lenin, ekonomik geri kalmışlığına rağmen, Rusya’daki Ekim Devrimi’nin doğasını ve nedenlerini şöyle açıklıyor:

“Bu devrim, sömürge savaşı (yani I. Dünya Savaşı) tarafından ateşlenen sosyalist proletarya devrimleri zincirindeki bir halka olarak ele alınmadıkça genel olarak anlaşılamaz.”[21]

Ekim Devrimi’nin, küçük Rus işçi sınıfının (1917 öncesinde toplam nüfusun yalnızca yüzde 13’ünü oluşturuyordu) devrime önderlik etmesine, Rus köylülerini dış müdahaleye ve kıtlığa karşı savunmasına, Sovyetler Birliği’ni gelişmiş bir sanayi dünya gücü olarak kurmasına imkân sağlayan istisnai koşullarda başarılı olduğu açıktır. Devrimci bilimsel teorinin, kültürel olarak geri kalmış küçük bir işçi sınıfının çok daha büyük sınıf gücüne sahip düşmanlarını alt etmesinde oynayabileceği tehlikeli rol, Ekim Devrimi aracılığıyla vurgulanmıştır. Bu, yalnızca Rus işçi sınıfının cesaretine ve ilham verici liderlerinin dehasına değil, aynı zamanda sosyalist devrim ve silahlı ayaklanmaların strateji ve taktikleri konusunda Marksist teorinin gelişimine de bir kanıt niteliğindeydi. Rus işçi sınıfı, politik iktidarı ele geçirme göreviyle karşı karşıyaydı, Ekim Devrimi’nden önce yaklaşık çeyrek yüzyıl süren uzun devrimci mücadeleleri ve Marksist-Leninist partisi aracılığıyla bu tarihi görevi başarmak için teorik ve örgütsel olarak iyi hazırlanmıştı.

Ancak Marksist teorinin bu bilimsel üstünlüğü, devrim öncesi aşamalara; kapitalist ilişkilerin analizine, devrimci strateji ve taktiklere odaklanmıştı. Sosyalist toplumun inşası ve sosyalizmin politik örgütlenmesi konularına gelince, bunlar, Marksizmin kapsamlı bir teori geliştirme ve inceleme fırsatı bulamadığı konulardı. Bu, sosyalist eğitimcilerin bir eksikliği değil, sosyalist devrimin doğasının mantıksal bir sonucuydu. Tarih, Ekim Devrimi’nden önce sosyalist bir topluma tanık olmamıştı, devletin doğası ve böyle bir toplumdaki rolü de bilimsel olarak ortaya konmamıştı, mevcut olan tek şey, önceki sınıflı toplumlara dair incelemeydi. Paris Komünü konusunda sunduğu şeyse, gelişme ve olgunlaşma fırsatı bulamayan demokratik sosyalist sistemin yalnızca başlangıç özellikleriydi.

Bu nedenlerle, Rus işçi sınıfı, henüz ana hatları belirginleşmemiş, karşılaşacağı engellerin doğası da çok ilkel bir şekilde bilinmeyen yeni bir insanlık yolunu açmak zorunda kaldı. Tökezlemesinin nedenlerinden biri de bu tarihsel deneyim eksikliği ve sosyalizmde devlet hakkında bilimsel bir teori geliştirmek için tarihsel verilerin yokluğuydu.

Marksist-Leninizmin ütopik hayalleri ve topluma hazır, önceden hazırlanmış modeller dayatma girişimlerini reddettiği bilinmektedir. Sosyalist devrimi, işçi sınıfının kendisi ve tarihsel girişimi tarafından yürütülen tarihsel bir süreç olarak görür. Bilimsel teorinin rolü, tarihsel deneyimi özetlemek, somut geçmiş ve mevcut gerçeklerden geleceğin ana hatlarını keşfetmekten öteye geçmez. Ütopik politik veya toplumsal modelleri tasvir etme girişimi, bilimsel teorinin görevi değildir, bu pratik, tarihsel gelişmenin gerekleriyle çelişmektedir. Bilimsel sosyalist hareketin amacı, üretim güçleri ve işçilerin emeklerinin meyvelerine sahip olma hakkına dayalı yeni emek ilişkilerinin ortaya çıkmasını sınırlayan kısıtlamaları ortadan kaldırmak, toplumdan kopuk reformistleirn ve düşünürlerin hayal gücünden ilham alan toplumsal ilişkiler kalıplarını dayatmak yerine, tarihsel güçlerin özgürce gelişmesinin yolunu açmaktır. Bununla birlikte, ütopik yaklaşımı reddetmek, elbette, teorik çalışmayı bırakmak ve proletaryanın sömürüden kurtuluşa giden yolunu açmasını sağlayacak teorik silahlar geliştirmeye çalışmak anlamına gelmez. Bu, söz konusu silahların geliştirilmesinin, sınıf mücadelesinin pratik uygulamalarından ve devrimin gerçekleştiği tarihsel koşulların doğasının doğru anlaşılmasından yola çıkarak, tarihsel hareketin gerçekliğini dikkate alması gerektiği anlamına gelir.

Marksist teorinin sosyalist toplumda devletin rolüne ilişkin eksikliği, sosyalist deneyimin yeniliğinden kaynaklanan doğal bir sonuçtur. Bu, Rus Devrimi liderleri için de aşikâr bir gerçekti, zira Lenin, hayatının son yıllarını, büyüyen bürokrasiyle mücadele etmek ve sosyalist devrimi boğulmaktan kurtarmak için bilimsel bir teori geliştirmek amacıyla ölümle mücadele ederek geçirdi. Ancak koşullar, mücadeleye devam etmesine izin vermedi ve bu, Lenin’in ölümünden sonraki ikinci kuşak Bolşeviklerin görevi oldu.

Gerçekte olanlara gelince, devlet üzerine Marksist teorinin gelişimi ikinci kuşak döneminde gerçekleşmedi. Bunun yerine, başlangıçta gerekli ve anlaşılabilir olan, ancak daha sonra büyüyen bürokrasinin sosyalist devleti ele geçirmesine ve tarihsel gidişatını çarpıtmasına imkân sağlayan kapsamlı bir teorik yaklaşıma dönüşen Paris Komünü’nün önemli derslerinden bir geri çekilme yaşandı. Bu geri çekilmenin aşamalarını ve Sovyet devletinin örgütlenmesinin temeli haline nasıl geldiğini şu şekilde gözlemleyebiliriz:

1. Silahlı Halk Yerine Kızıl Ordu

Paris Komünü deneyimi ışığında sosyalist partilerin programlarının, ordu ve polisin kalıcı olarak dağıtılmasını ve yerlerine silahlı bir halkın getirilmesini öngördüğünü gördük. Bu, Rus sosyalist devriminin ilk günlerinde, silahlı işçiler ve köylülerin Çarlık ordusunun yerini alıp hükümet yetkililerine karşı ayaklanarak devrimci halk hareketiyle birleşmesiyle gerçekten de başarıldı. Ancak, sosyalist devrimi tehdit eden büyük tehlikeler karşısında bu durum uzun sürmedi. Dünya savaşı sona erdi ve emperyalist devletlerin orduları Sovyet cumhuriyetini boğmaya yöneldi, Çarlık generallerine maddi ve manevi destek sağladı, genç sosyalist devlete abluka uyguladı. Dış müdahale, içte artan kıtlık ve iç gericilerin direnişiyle karşı karşıya kalan Sovyet devleti, yalnızca işçilere, köylülere ve silahlı gruplara güvenemeyeceği veya mevcut savunma araçlarıyla yetinemeyeceği ciddi tehlikelerle karşı karşıya kaldı. Böylece, sosyalist devrimin Komün programından geri çekilmek ve Kızıl Ordu’yu kurmaktan başka seçeneği kalmamıştı. Lenin, Rus Komünist Partisi’nin Sekizinci Kongresi’nden önce sorunu açıkça tanımlamış, daimi ordunun örgütlenmesine yol açan nedenleri şöyle açıklamıştı:

“Karşı karşıya olduğumuz sorunun niteliği açıktır. Sosyalist cumhuriyeti silah gücüyle savunmazsak, hayatta kalamayız.”[22]

Doğal olarak, ordunun yeniden yapılandırılması, halka karşı düşmanlıkla dolu ve acımasız gücün tanrılaştırılmasıyla yoğrulmuş çok sayıda imparatorluk subayının geri dönüşü anlamına geliyordu. Bolşevikler, siyasi komiserler sistemi, teorik eğitim, askerler arasında sınıf bilincinin yükseltilmesi, orduda işçi ve köylülerin devrimci unsurlarının yer alması yoluyla kararlarının tehlikesini sınırlamaya çalıştılar. Bu önlemler, düzenli ordunun devrime düşman bir güce dönüşme tehlikesiyle mücadelede etkili oldu, ancak sadece bir süreliğine. Sovyet devletinde bürokratik katılaşma ortaya çıktığında ve politik iktidar kitlelerden izole olmuş birkaç kişinin elinde toplandığında, ordu, yüksek rütbeli iktidar pozisyonları için kişisel mücadelelerde dengeyi değiştiren belirleyici güç haline geldi. Böylece, en azından Stalin’in ölümünden beri Sovyet ordusu, Sovyet devletindeki gerçek güç oldu ve askeri liderlerin konumu, parti ve devlette en yüksek iktidar pozisyonlarını kimin elinde tutacağını belirlemede belirleyici faktör haline geldi. Askeri kurumsal kontrol dönemini başlatan Hruşçov’un bunun ilk kurbanı olduğu iyi bilinmektedir. Bu durum daha sonra, farklı derecelerde açıklıkla, sosyalizm adını taşıyan diğer ülkelerde de yansıdı.

Hiç şüphe yok ki bu sorunun kökeni, ilk sosyalist devrim olan Rus Ekim Devrimi’nin zafer kazandığı, sonraki tüm sosyalist deneyler için pratik bir model haline geldiği tarihsel koşullara dayanmaktadır. Bu sorun, Lenin’in Kızıl Ordu’yu kurarken Bolşevik Partisi’nin sekizinci kongresinde açıkça belirttiği gibi, ordu ve devlet üzerine Marksist teorinin yetersizliğiyle doğrudan ilgilidir:

“Kızıl Ordu’nun örgütlenmesi tamamen yeni bir konuydu, daha önce teorik düzeyde bile ele alınmamış bir konuydu.”[23]

Ordu kurmanın tehlikesi, sadece baskı aracı olarak kullanılmasından değil, aynı zamanda Marx ve Engels’in belirttiği gibi, ordunun “devletin temel taşı” olmasından da kaynaklanmaktadır (Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim kitabına bakınız). Bu bakış açısından, ordu, silah tekelini elinde bulundurarak politik kararları dayatma araçlarına sahip olduğu için gerçek devleti oluşturmaktadır. Sosyalist bir toplumda daimi bir ordu kurmanın anlamı, iki güç yapısının varlığıdır: resmi işlevi ülkeyi dış saldırılardan korumak olan silahlı aygıt ve ülkedeki tüm en yüksek yetkileri kullanması beklenen politik yönetim aygıtı. Ancak gerçek şu ki, asıl iktidar, silahları elinde tutanların elindedir. Ordu, askeri disiplinin gerektirdiği gibi, tarih boyunca tüm düzenli ordular gibi belirli bir örgütsel bağımsızlık derecesini koruduğu sürece, koşulların ve iç güç dengesinin uygulamaya koymasını sağladığı herhangi bir politik kararı dayatmak için askeri gücünü kullanma yeteneğine sahiptir.

Askeri disiplin, ilkesel değerlendirmelere veya politik tartışmalara tabi değildir, aksine, askeri liderliğin iradesini emri altındakilere aktaran mekanik bir süreçtir. Ordunun liderliği, işçi sınıfına bağlı ve politik partisine tabi devrimci unsurlardan oluşabilir, ancak bu, ordunun bileşimi, silahsızlandırılmış topluma iradesini dayatma yeteneği sağlayan kendi çizgilerine bağlı olduğu sürece, ordunun ve askeri liderliğin doğasında değişiklikleri engellemez. “Silahsızlandırılmış toplum” diyoruz çünkü etkili silahlar ordunun sorumluluğuna geçiyor ve silahlı milisler, modern tarihteki olayların ve darbelerin çoğunda görüldüğü gibi, birleşik bir düzenli orduya karşı koyamaz hale geliyor.

Lenin, Kızıl Ordu’nun kurulmasından önce, 15 ile 65 yaş arasındaki tüm vatandaşlardan oluşan, işçilerin ve çalışanların kısa süreli askerlik hizmetleri boyunca tam ücretlerini alacakları bir savunma aygıtının oluşturulmasını öngörmüştü. Bu sistem uygulansaydı, genel seferberlik fırsatı ortaya çıkana dek içteki gerici komplolara karşı koruma sağlayacak, dış saldırıları bir süre püskürtecekti. Ancak, genç Sovyet Cumhuriyeti’ne yönelik dış müdahale, böyle bir halk savunma sisteminin örgütlenmesine izin vermedi. Lenin vefat ettiğinde, Kızıl Ordu, artık daha önce dile getirilen çekinceleri akla getirmeyen, “kutsal” kurumlardan biri haline geldi. Bu nedenle, sosyalist devrimin kaderi için büyük önem taşıyan bu ciddi konu, tehlikeleri ve sosyalist sistem üzerindeki politik sonuçlarıyla eşleşen teorik bir incelemeye tabi tutulmadı. Şüphesiz ki, düzenli bir ordu kurma ve saldırganlığa karşı halk savunmasını güvence altına alma meselesi, her sosyalist devrimin gelecekte karşılaşacağı temel meseleler arasındadır. Bu meseleler, devrimden önce ne kadar çok tartışılır, bilimsel olarak ele alınırsa ve Ekim Devrimi’nden bu yana biriken büyük tarihsel deneyimler ışığında incelenirse, gelecekte bunlarla başa çıkmak o kadar kolay olacaktır.

2. Sovyet Sistemi Yerine Bürokratik Yönetim

Ekim Devrimi’nin Paris Komünü’nden aldığı derslerle ilgili ikinci darbesi, düzenli ordunun yeniden yapılandırılmasının aynı nedenlerinden kaynaklanıyordu. Ancak bürokrasinin ortaya çıkışı, devrim liderliğinin bilinçli bir kararı sonucu değil, Sovyet devlet aygıtına yerleşmiş gizli bir süreçti, bu nedenle, sonuçları çok geniş kapsamlıydı, daha derin bir tehlike oluşturuyordu. Bunun, daha sonra askeri kurumun kontrolüne zemin hazırladığı bilinmektedir. Sovyet sistemi, doğrudan politik güç kullanan, daha sonra sosyalist devletin en yüksek otoritesini temsil eden merkezi bir konseyde gönüllü olarak birleşen halk örgütlerine benziyordu. Sovyetlerin omurgasını işçiler, köylüler ve askerler oluşturuyordu. Ancak bu kitle örgütleri, dış müdahaleye ve kıtlığa karşı direniş sırasında, zaten sayıları az olan “politik bilinçli” unsurlarının çoğunu kaybetmişti. Ülkenin kültürel etkisi, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin cehalet ve teolojik yanılgıların kurbanı olmalarında önemli bir rol oynamıştı. Lenin’in anılarında belirttiği gibi, 1920 yılına kadar okuma-yazma bilen okuryazarların oranı her üç vatandaştan birinden fazla değildi.[24] Bu gibi durumlarda, dış saldırganlığa karşı direnişte hayatını kaybeden bilinçli işçiler arasındaki ağır kayıpları telafi etmek kolay değildi. Sovyet cumhuriyetinin, devlet kurumlarına yüksek maaşlar ve ayrıcalıklar karşılığında Çarlık dönemi memurlarını ve bürokratlarını işe alması gerekli hale geldi; bu da yönetim aygıtındaki gönüllülük ve girişimcilik ruhunu bozdu. Emperyalist çevreler tarafından yozlaştırılmış, dalkavukluk ve sorumluluktan kaçınma yöntemlerinde eğitilmiş memurlardan oluşan bu toplumsal tabakanın, savaş ve kıtlığın bıraktığı yıkıntılarda hassas devlet kurumlarını kontrol etme ve etkili anti-sosyalist rolünü gizleme fırsatı bulması şaşırtıcı değildir. Ancak bürokratik tehlike, devrimin ikinci yılında açıkça ortaya çıktı, bu da Lenin’i Bolşevik Partisi’nin Sekizinci Kongresi’nde bu konuya ışık tutmaya zorladı. Konferanstaki konuşmasında, yeni partinin önerilen programından bahsederken şunları söyledi:

“Bürokrasi, kamu kültürünün yetersiz seviyesinden ve kentli işçilerin bilinçli kesiminin insan kapasitesinin ötesinde meşgul ettiği muazzam çabalardan yararlanarak, kaybettiği kimi konumları geri kazanmaya çalışıyor. Bürokrasiye karşı mücadeleye devam etmek mutlak bir gerekliliktir, gelecekte sosyalist gelişmenin başarısını sağlamak için vazgeçilemeyecek bir konudur.”[25]

Lenin’in bürokrasiye karşı daha sonraki mücadelesinden anlaşıldığı kadarıyla, uyarıları dikkate alınmamış, yüzeyde göründüğünden çok daha geniş ve büyük bir bürokratik tehlikeyle yüzleşilmiştir. Bu, Lenin’in sonraki yıllarında bu konuda yazdığı yazılarda kullandığı sert dili açıklıyor. Ölüm döşeğindeyken anılarında şunları kaydetti:

“[...] bizim bahsini ettiğimiz devlet aygıtı, aslında bize hâlâ oldukça yabancıdır. Mevcut aygıt, burjuva ve Çarlık döneminin bir karışımıdır, son beş yıldır diğer ülkelerin yardımı olmadan ve çoğunlukla askeri çatışmalar ve kıtlıkla mücadeleyle ‘meşgul’ olduğumuz için bundan kurtulmanın hiçbir yolu olmamıştır.

Bu koşullar altında, kendimizi haklı çıkarmak için kullandığımız ‘birlikten ayrılma özgürlüğü doğalında, Rus olmayanları, özünde bir alçak ve müstebit olan, tipik bir Rus bürokratı gibi, gerçek Rus’un, Büyük Rus şovenistinin saldırısından koruyamayacak bir kâğıt parçası haline gelecektir. Sovyet ve sovyetleştirilmiş işçilerin çok küçük bir yüzdesinin, bu şovenist Büyük Rus ayak takımının dalgasında sütteki sinek gibi boğulacağına hiç şüphe yoktur.”[26]

Lenin, bürokrasinin temellerini sarsmanın en belirleyici faktörünün, tüm nüfusu, makamların ve yöneticilerin sömürüsüne maruz kalmadan, kendi politik ve idari işlerini yönetebilecek şekilde eğitmek olduğunu birden fazla kez dile getirmiştir. Ancak, Lenin’in ölümünden sonra Sovyet devletinin liderliğini devralan nesil, bu meselenin önemini kavrayamamış, ana kaygıları yeni bir insan yaratmaktan ziyade, ekonomik kalkınma olmuştur. Stalin’in sloganı “teknoloji her şeye karar verir” idi. Neticede bu söz, esasında Sovyet devletinin 1930’ların ortalarında ortaya çıkan Nazi tehdidine karşı ulusal savunmaya hazırlanma ihtiyacının yansımasıdır. Bununla birlikte, aynı söz, Sovyet devletinin her yanına sirayet etmiş olan bürokratik çöküşün tehlikelerinin pek farkında olunmadığının da delilidir. Bu bürokratik durgunluğa, özellikle Hitler’in Sovyetler Birliği’ne karşı saldırganlığının ortaya çıkmasının ardından, askeri kurumun artan rolü eşlik etmiştir. Bütün bunlar, Nazi işgalcilerine karşı direnişi kışkırtmak için Rus milliyetçiliğinin teşvik edilmesiyle birlikte gerçekleşti ve bu durum, yavaş yavaş nüfuz alanlarının ilhakını, sömürge halklarının ve bağımlı ülkelerin zenginliklerinin sömürülmesini haklı çıkaran şovenist bir düşünce modeline dönüştü. Tüm bunlar ışığında, bürokratik-askeri sınıfın daha sonra entegre olup politik iktidarı ele geçirmesi şaşırtıcı değildi.

Sosyalist devrimin gerilemesi, Sovyetler Birliği’nin ötesine, diğer sosyalist devrimlere de yayıldı. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği ve Çin’de yaşanan olaylar arasında önemli farklılıklar mevcuttur. Çin’in dönüşümleri, Sovyetler Birliği’nin deneyimlerinin daha kapsamlı bir şekilde anlaşılmasının ardından gerçekleşti, iki ülke ve ilgili iktidar partileri arasında şiddetli bir ideolojik ve politik mücadeleyle önceden belirlenmişti.

Çin, kırsal alanlarda komünlerin kurulmasını içeren ve ekonomik kalkınma için “Büyük İleri Atılım”ı başlatan, Müşterek sistemine benzer bir sistemi uygulamaya koydu. Yönetici organlar içindeki iç çatışmalar yoğunlaştı, bu da “Kültür Devrimi”nin ortaya çıkmasına yol açtı. Karmaşıklıklarına ve zorluklarına rağmen, kitlelerce başlatılan, daha sonra Mao Zedong tarafından yönetilen bu halk hareketi, bürokratik gelenekleri ve Komünist Parti içindeki yerleşik liderliği önemli ölçüde alt üst etti. Amacı, Sovyetler Birliği’nde görüldüğü gibi sosyalizmin durgunlaşmasını önlemekti.[27]

Çin ve Sovyetler Birliği arasındaki farklılıklara ve her iki ülkedeki farklı toplumsal koşullara rağmen, her ikisinde de yaşananların özü, farklı uluslarda sosyalizmi inşa etmede karşılaşılan zorluklarla örtüşmektedir. Sosyalist bir toplumda devletin rolünü açıklayan bilimsel bir teorinin yokluğu, bu belgede vurgulanan tekrarlayan bir sorundur. Bu özel nokta üzerinde daha fazla düşünülmesi gerekmektedir.

7. Marksizm ve Devlet

Devlet konusu, Marksist literatürde önemli bir yer tutmuştur. Burada Marksist teorinin temel eserlerini derlemenin yanı sıra, bu konuyu araştıran bazı yazarlar da olmuştur. Bunlar arasında, Engels’in son yıllarında yazdığı ve Marx'ın bıraktığı kapsamlı notlara dayanan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni ve daha sonra Lenin’in Devlet ve Devrim kitabı yer almaktadır. Bilindiği gibi, Marksist araştırmalar, devletin tarihteki kökenine ve toplumsal sınıf sistemini sürdürmedeki rolüne odaklanmıştır. Bununla birlikte, Leninist Marksizm, bilimsel araştırmaların izin verdiği genel teorik sınırlar içinde, devletin gelecekteki sosyalist toplumda oynayacağı rol konusuna dikkat etmiştir. Sosyalist toplumda (komünizmin ilk aşamasında) devlet hakkındaki Marksist teori, Marx’ın Gotha Programı Eleştirisi’nde şu sözlerle özetlenmiştir:

“Kapitalist ve komünist toplum arasında, birinin diğerine devrimci dönüşümünün dönemi yer almaktadır. Buna karşılık, devletin proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamayacağı bir politik geçiş dönemi de vardır.”[28]

Marx, kapitalizmden komünizme geçişte devletin rolüne ilişkin bu kesin tanımında, devletin geçiş görevine atıfta bulunur. Sosyalizm, belirli bir tarihsel aşama için devletin varlığı olmadan inşa edilemez, ancak bu devlet, işçi sınıfını temsil eden devrimci bir sınıf diktatörlüğü olan geçişsel bir niteliğe sahiptir.

Lenin, Marx’ın söz konusu sosyalist geçişte devletin rolüne ilişkin tanımının, Komünist Manifesto ve diğer Marksist metinlerde daha önce öne sürülenlerin Marksist teori açısından önemli ölçüde geliştirildiğini söylüyordu. Paris Komünü öncesindeki sosyalist hareketin odağında, esas olarak burjuvaziyi devirme ve işçi sınıfı için iktidar kurma, yani sosyalist bir toplumun inşasından önce gelen görevleri ifa etme fikri duruyordu. Ancak Marx’ın Gotha Programı Eleştirisi’ndeki yazıları, kapitalizmden komünist topluma geçiş meselesine odaklanmaktadır. Bu teorik çaba, devletin komünizme doğru toplumsal dönüşüm sürecinde gelecekte üstleneceği görevler üzerinde durmaktadır.

Marksist düşüncedeki bu büyük bir öneme sahip olan yeni gelişme, komünist hareketin geleceğine olan ilginin ve geçmiş görevlerle sınırlı kalmamaya dönük vurgunun tezahürüdür. Lenin’in de belirttiği gibi, söylem, artık devletin proletaryanın devrimci bir diktatörlüğü olduğu bir “politik geçiş aşaması” tespiti etrafında dönmektedir. Tarih, bu Marksist teorinin geçerliliğini birçok sosyalist devrimle şüphesiz kanıtlamıştır. Proletarya diktatörlüğü olmasaydı, Sovyet devleti günlerce, hatta yıllarca ayakta kalamazdı. Aynı durum Çin, Vietnam ve diğer modern sosyalist devrimler için de geçerlidir. Bu devrimlerin yozlaşmasının, dış bir istiladan veya devrik sınıfların karşı-devriminden değil, proletarya iktidarının aygıtı içindeki içsel bozulmadan kaynaklandığı da bilinmektedir. Bu durum, sosyalist toplumda devletin geçiş dönemine has niteliğini doğasını, yani iki yönünü, komünizme geçiş, devletin ortadan kalktığı bir topluma geçiş olasılığını doğrulamaktadır. Ayrıca, bürokratik çürüme nedeniyle devletin kendisi aracılığıyla kapitalizme geri dönme olasılığını da ifade eder. Aslında, komünist bir topluma geçiş için proletarya diktatörlüğünün gerekliliği konusunda tarihsel bir tartışma yoktur. Modern zamanlarda Marx’ın argümanına karşı çıkanlar, komünizmin geleceğine duydukları arzuyla değil, emperyalist burjuvaziyle pazarlık yapmak veya işçi sınıfını yanıltmak ve bürokratik kontrolü gizlemek amacıyla hareket etmişlerdir. Komünist partilerin programlarından proletarya diktatörlüğünün çıkartılmasını savunanların, ellilerde Sovyet devletinin yönetimini devralan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yeni liderleri olduğu bilinmektedir. Amaçları, yeni bürokratik diktatörlüğü içeride gizlemek, yurtdışında Amerikan emperyalizmiyle pazarlık yapmayı kolaylaştırmaktı. İddiaları, Sovyet halkı için demokratik özgürlüklerin artırılması amacıyla işçi sınıfı diktatörlüğünün “gerekliliğinin ortadan kaldırılması” ile ilgili değildi, tam tersiydi. Batı Avrupa’da komünist programlardan proletarya diktatörlüğünün kaldırılmasını savunanlar ise, hemen parlamenter kazanımlar elde etme umuduyla iktidardaki burjuvazinin onayını kazanmayı umuyorlardı. İlk tavizlerinden sonra, bilindiği gibi, bir dizi başka taviz geldi, bu da birçok durumda Marksizm-Leninizmin tamamen terk edilmesine yol açtı.

Özetle, “politik geçiş aşaması” teorisi ve bu aşamada komünizme geçiş için proletarya diktatörlüğünün gerekliliği, tarih tarafından tamamen kanıtlanmış bir teoridir, sınıfların, dolayısıyla, tüm devletlerin ortadan kalkmasına kadar gelecekteki her sosyalist devrim için bir silah olarak kalacaktır. Bununla birlikte, bu ifade, sosyalizmde devlete dair ikinci Marksist teoriyi, yani “devletin kendiliğinden yok olması” teorisini içermez. Yirminci yüzyıldaki sosyalist devrimlerin somut tarihsel gelişiminin bu ikinci teoriyi aştığı, tam tersine dönüşerek, eski sosyalist ülkelerdeki iktidar bürokrasilerinin işçilerin özgürlüklerini gasp etmek ve sosyalist devrimi yozlaştırmak için bir silah haline geldiği açıkça ortaya çıkmıştır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, devletin “kendiliğinden yok olması” teorisi, geçen yüzyılda sosyalist hareket içinde geniş bir etkiye sahip olan anarşist çağrıları ifşa etme ihtiyacından doğan belirli tarihsel koşullar altında ortaya atılmıştır. Anarşizmin temel çabası, toplumsal devrimi gerçekleştirmeden “devletin bir anda ortadan kaldırılmasını” savunmaktı. Bu çağrının anlamı, politik çalışmadan ve işçi sınıfının örgütlenmesinden uzaklaşmak, devlet iktidarını burjuvaziden ele geçirmeye çalışmaktı.

Bu nedenle, Marksist hareketin anarşizmi çürütmek, onun işçi sınıfı üzerindeki etkisini ifşa etmek ve proletaryayı devrim adına politik siyasi mücadeleye hazırlamak için geniş bir teorik mücadeleye girişmesi gerekiyordu. Anarşist düşüncenin tehlikesi, Marksist hareketin ilk aşamasında büyüktü, “devletin ortadan kaldırılması” çağrısı, o dönemde işçi sınıfının bilincini engelleyen sloganlardan biriydi. Engels’in 1850’de bu slogana cevap olarak yazdığı bir makalede “Devletin ortadan kaldırılması, anarşi, Almanya’da yaygın bir slogan haline geldi”[29] diyordu.

Marx ve Engels, politik yaşamlarının ilk dönemlerinde işçiler ve genç sosyalist örgütler içindeki anarşist eğilimlerle mücadele etmek için önemli çabalar sarf etmek zorunda kaldılar. Anarşizmin Batı Avrupa’da Marksizmden önce ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu hareketin kurucusu Proudhon, Marx ve Engels faaliyetlerine başlamadan önce, 1840 yılında en önemli eseri Mülkiyet Nedir?’i yayımladı. Marx, ilk önemli teorik çalışmasını Proudhon’a cevap vermek için adamak zorunda kaldı, anarşizme ve küçük burjuva sosyalizmine karşı teorik mücadelenin bir parçası olarak, 1848’de Felsefenin Sefaleti adlı kitabını yayımladı. 1848 devrimleri sırasında anarşist düşünce, daha önce olduğundan daha geniş bir alana yayıldı, bu nedenle Marx ve Engels, “devletin ortadan kaldırılması” ile ilgili anarşist slogana cevap olarak birkaç makale kaleme aldılar. 1850’de bu slogana cevap olarak yazdıkları ortak makalede şunları söylediler:

“Komünistler için devletin ortadan kaldırılması, ancak sınıfların ortadan kaldırılmasının gerekli bir sonucu olarak gerçekleşebilir. Bu da, sınıfların ortadan kalkmasıyla, bir sınıfın diğerlerini bastırmak için elinde örgütlü bir güce duyulan ihtiyacı otomatik olarak ortadan kaldırır.”[30]

Bilindiği gibi, anarşistler 1871 Paris Komünü’nde önemli bir etkiye sahipti, bu nedenle Marx ve Engels’in bu küçük burjuva eğilimine karşı teorik mücadelelerini sürdürmeleri ve işçi sınıfını devlet iktidarı için politik mücadeleye yönlendirmeleri gerekiyordu. Bu konuda Marksizm ve anarşizm arasındaki tartışma o kadar kritikti ki, buna karşı herhangi bir hoşgörü veya müsamaha, tüm işçi sınıfı davasının kaybına yol açacaktı. Engels’in dediği gibi, mesele, sadece kelimelerin ve sloganların anlamları üzerindeki savaşlar değildi:

“Tartışma esastır: toplumsal bir devrim olmadan, devletin ortadan kaldırılması anlamsız hale gelir. Sermayenin ortadan kaldırılması, tam olarak tüm üretim modelinde bir değişikliği içeren toplumsal devrimdir.”[31]

Marx ve Engels, özellikle anarşistlerin Paris Komünü’nün ardından Birinci Enternasyonal’in kontrolünü ele geçirmeye çalışması ve her zamanki “devleti ortadan kaldırma” sloganlarını tekrarlamalarının ardından, anarşizme eskisinden daha güçlü bir şekilde cevap verdiler. Engels, onlara yönelik alaycı yorumunda şunu söylüyordu:

“Otoritenin düşmanları, devleti doğuran toplumsal koşullar yok edilmeden önce bile, politik devletin tek bir hamlede ortadan kaldırılmasını talep ediyorlar.”[32]

1873’te Marx, anarşistleri ve politik mücadeleden kaçınma çağrılarını sert bir şekilde eleştirdi ve şöyle dedi:

“Eğer işçi sınıfının politik mücadelesi devrimci biçimler alırsa ve işçiler, burjuvazinin diktatörlüğünün yerine devrimci diktatörlüklerini kurarlarsa, ilkelere karşı bir suç işlemiş olurlar, çünkü vahşi ve iğrenç nitelikteki günlük ihtiyaçlarını karşılamak için devleti ortadan kaldırmak yerine ona devrimci bir görünüm kazandırırlar!”[33]

Anarşizm ve Marksizm arasındaki bu yoğun ideolojik mücadeleden de anlaşılacağı üzere, devletin derhal ortadan kaldırılmasını ve devrimci politik mücadeleden kaçınılmasını savunan anarşizmin tehlikesi, Marksist hareket için gerçek ve önemli bir tehditti. Bu nedenle, devletin “otomatik olarak ortadan kalkması” hakkındaki Marksist yazılar, bu bağlamda ve yaygın anarşizme karşı yoğun ideolojik mücadele atmosferinde değerlendirilmelidir. Bu koşullarda Engels, komünist toplumda devletin “otomatik olarak ortadan kalkması” teorisini ilk kez ortaya koyduğu ünlü eseri Anti-Dühring’i yazdı. Bu teorinin geçtiği paragraf, bağlamından koparılmaması için tam olarak okunmayı hak etmektedir. Engels şöyle diyordu:

“Proletarya, devlet iktidarını ele geçirir, üretim araçlarını öncelikle devlet mülkiyetine dönüştürür. Ancak bunu yaparken kendisini proletarya olarak yok eder, tüm sınıf farklılıklarını ve sınıf çatışmalarını, devleti de devlet olarak ortadan kaldırır. Şimdiye kadar sınıf çatışmaları içinde işleyen toplum, dışsal üretim koşullarını sürdürmek, dolayısıyla, özellikle sömürülen sınıfı, verilen üretim biçiminin (kölelik, serflik veya esaret, ücretli emek) belirlediği baskı koşullarında zorla tutmak amacıyla devlete, yani belirli sömürücü sınıfın örgütlenmesine ihtiyaç duyuyordu. Devlet, toplumun tamamının resmi temsilcisi, görünür bir kurumda yoğunlaşmış haliydi. Ancak bu, yalnızca kendi zamanı için toplumun tamamını temsil eden sınıfın devleti olduğu ölçüde geçerliydi: eski çağlarda köle sahibi yurttaşların devleti; Ortaçağ’da feodal soyluların devleti; günümüzde ise burjuvazinin devleti. Nihayetinde toplumun tamamının gerçek temsilcisi haline geldiğinde, kendini gereksiz kılar. Artık boyun eğdirilecek bir toplumsal sınıf kalmadığı, sınıf egemenliği ve üretimdeki mevcut anarşiye dayalı bireysel varoluş mücadelesi, bu mücadeleden doğan çatışmalar ve aşırılıklar ortadan kalktığı anda, boyun eğdirilecek hiçbir şey kalmaz. Özel bir zorlayıcı güce, bir devlete ihtiyaç duyulmaz. Devletin toplumun tamamının temsilcisi olarak gerçekten ortaya çıktığı ilk eylem, toplum adına üretim araçlarına el koyması, aynı zamanda devlet olarak yaptığı son bağımsız eylemdir. Devletin toplumsal ilişkilere müdahalesi, bir alandan diğerine gereksiz hale gelir ve sonra kendiliğinden ortadan kalkar. Kişilerin yönetimi, şeylerin yönetimi ve üretim süreçlerinin yürütülmesiyle yer değiştirir. Devlet ‘ortadan kaldırılmaz’. Kurur gider. Bu, ‘özgür bir halk devleti’ ifadesinin hem uzun süre boyunca ajitasyon açısından haklı kullanımının hem de nihai bilimsel yetersizliğinin ölçüsünü verir. Ayrıca, sözde anarşistlerin devletin bir gecede ortadan kaldırılması talebi de buradan ele alınmalıdır.”[34]

Metinden onun anarşistlere ve “Özgür Halk Devleti” savunucularına cevap olarak yazıldığı açıktır. Sosyalist devletin sapma olasılığı dikkate alınmamış, “dağılma” süreci, yönetilenlerin müdahalesi olmaksızın tamamen otomatik olarak gerçekleşeceği düşünülmüştür. Devlet “kendiliğinden kaybolacaktır.” Gerçek şu ki, bu otomatik nitelik, dünyanın yaklaşık üçte birini kapsayan yarım yüzyılı aşkın sosyalist devrimler ışığında sorgulanmaya başlanmıştır. Bu formülasyon, devletin bir süre boyunca varlığını sürdürme olasılığını, buna gerek olmamasına rağmen, reddetmek veya dikkate almamak olarak anlaşılabilir, çünkü Engels, diğer birçok makalesinde bu olguya değinmektedir: “Sosyalist toplumsal sistem kurulduğunda, devlet kendini fesheder ve ortadan kaybolur.”[35]

Bu kendiliğinden ortaya çıkan fikir (bu anlamda), Ekim Devrimi’nden önce Marksist-Leninist düşünceye girmiş, sosyalizmin gelişimini ve bürokratik çürümeye karşı yeterince uyanık olmama halini bir biçimde etkilemiştir. Lenin şöyle der:

“[...] ‘Devletin yavaş yavaş yok olması’ ifadesi çok yerinde seçilmiştir, çünkü sürecin hem kademeli hem de kendiliğinden doğasını ortaya koymaktadır. Sadece alışkanlık böyle bir sonuca yol açabilir, yol açacağına hiç şüphe yoktur, çünkü milyonlarca gerekçe üzerinden, sömürü olmadığında, öfke uyandıran, protesto ve isyanı kışkırtan ve baskı ihtiyacı yaratan hiçbir şey olmadığında, insanların sosyal etkileşimin gerekli kurallarına uymaya ne kadar kolay alıştıklarını görüyoruz.”[36]

Lenin'in, Sovyet devletinde bürokratik çürüme tehlikesinin ortaya çıkması ışığında bu tahminleri gözden geçirdiğini göreceğiz. Gerçeklik, başka bir şeyi kanıtladı: Devlet, hatta sosyalist devlet bile, doğal olarak toplum üzerinde tam kontrol sahibi olma eğilimindedir. Boyun eğme ve itaat dışında hiçbir alışkanlık talep etmemektedir. Öyleyse, kendi kendini yönetme alışkanlıklarının, devletten vazgeçme ve halkın doğrudan kendini yönetme alışkanlıklarının ortaya çıkması için koşullar ve durum nasıl var olabilir? Alışkanlıkların uzun bir süre boyunca tekrarlandığı ve bir zamanlar bilinçli eylem olan şeyin, insanların neredeyse bilinçsizce gerçekleştirdiği kendiliğinden bir süreç haline geldiği varsayılır. Bu nedenle, insanların devlete ihtiyaç duymadıkları durumlara alışkın oldukları, uzun süreli özyönetim eğitimi aldıkları ve devletin topluma hükmetme girişimlerine karşı mücadele ettikleri varsayılır. Bu da sosyalist inşa sürecinin ilerleyeceği, toplumda sosyalist temellerin sağlamlaşmasıyla sosyalist demokratik özgürlüklerin artacağı öngörülür. Bu da sadece Müşterek sisteminin sağlayabileceği doğrudan halk demokrasisi kurumlarına ihtiyaç duyar.

Bu bağlamda şu söylenmelidir: “Otomatik çürüme” teorisi, sosyalist devletin bürokratik çürümesinin tehlikelerinin henüz netleşmediği koşullarda formüle edilmiş, devletin derhal ortadan kaldırılması yönündeki anarşik çağrıların arttığı dönemde ortaya atılmıştır. Eğer “kışkırtma amacıyla bir süre kalma hakkına” sahip olsaydı ve küçük burjuvazinin fikirlerine cevap verseydi, artık dünyanın üçte birini kapsayan bir alanda modern sosyalist devrimlerin geri çekilmesinin koşullarıyla uyuşmazdı. Bu geri çekilme, dış saldırı veya eski sınıfa karşı bir devrimden değil, sosyalist devletin bizatihi çürümesinden kaynaklanıyordu.

Sunulan kendiliğinden çürüme teorisi, toplumsal kurumların dış müdahale olmaksızın, sadece ihtiyaç duyulmaması nedeniyle otomatik olarak ortadan kalkacağını varsaydığı için başka bir sorunu da gündeme getiriyor. Bu argüman, cansız süreçler veya biyolojik evrimin bazı sınırlı durumları için geçerli olabilir, ancak insanlık tarihi, ayrıcalığa dayalı bir toplumsal kurumun dış müdahale olmaksızın veya karşıt güçlerce yürütülen bir mücadele olmaksızın kendi kendine ortadan kalktığı bir örneğe tanık olmamıştır. Bunun kanıtı, bu alanda gösterilebileceklerden çok daha fazladır. Sadece bir örnek verelim: Kapitalizmin emperyalizm aşamasına girdiği, dünya savaşları ve küresel ekonomik krizin yaşandığı, teknolojinin yoksulluğu, açlığı ve hastalıkları yeryüzünden silmeyi mümkün kılan yüksek seviyelere ulaştığı bir dönemde, yüzyılın başından itibaren kapitalist ilişkilere duyulan ihtiyaç ortadan kalktı. Ancak bu, küresel kapitalizmin otomatik olarak ortadan kalkmasına veya halkın direnişi ve devrimleri olmadan kendi kendine yok olmasına yol açmadı. Aksine, insanlığın yok olmasına ve nükleer bir savaşta dünyanın yok olmasına mal olsa bile, hayatta kalmak için kalan tüm enerjisiyle mücadele etmeye devam ediyor. Dahası, bu durum sosyalist sistemdeki devlet için de geçerlidir; çünkü devlet, yönetenlerin yönetilenler üzerindeki ayrıcalıklarının varlığını varsayan, sınıf toplumlarından miras kalan bir kurumdur. Bu nedenle, yoğun mücadele ve direniş olmadan, “anahtarlarını” gönüllü olarak teslim edip tüm ayrıcalıklarından otomatik olarak vazgeçemez.

Böylece, sosyalist toplumda devletin otomatik olarak ortadan kalkması teorisinin, uluslararası sosyalizmin öğretmenlerince işçi sınıfını proletarya diktatörlüğünün önemi konusunda eğitmek ve “devletin kaldırılması” çağrısında bulunan ve burjuvaziye karşı politik mücadeleyi terk eden küçük burjuva anarşist eğilimlerine cevap vermek amacıyla ortaya atıldığında geçerli bir teori olduğunu görüyoruz. Ancak, Sovyetler Birliği, Çin ve diğer sosyalist ülkelerde sosyalist devrimlerin zaferinden ve yeni bürokratik sınıf oluşumunun tehlikesinin ortaya çıkmasından ve sosyalist devrimlerin doğru yoldan sapmasından bu yana, zaman bu teoriyi aşmıştır. Bu da sosyalizmin yozlaşmasına ve “sosyalist” görünümlerle tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesine yol açmıştır.

Anarşist hareketin yenilgiye uğratılmasından ve artık bir tehdit oluşturmamasından sonra, devletin otomatik olarak ortadan kalkması teorisi, yirminci yüzyılda sosyalist devrimlerin zengin ve kapsamlı gelişimiyle biriken tarihsel deneyimle artık uyumlu değildir. Lenin, hayatının son yıllarında bürokratik yozlaşmanın tehlikesini açıkça fark etmeye başladığında bu gerçeğin oldukça bilincindeydi. 1923 yılının başlarında şöyle diyordu: “Sosyalizm hakkındaki genel görüşümüzde önemli bir değişiklik olduğunu kabul etmeliyiz.”[37]

Lenin’in bahsettiği bu değişiklik, görevlerin burjuvaziye karşı politik mücadele ve sosyalist devrime hazırlıktan, kitleleri eğitme ve devletin dayattığı baskı ve terörizme ihtiyaç duymadan kendini yönetebilen yeni sosyalist insanı hazırlama sürecine dönüşmesidir. Daha önce Lenin’in Ekim Devrimi döneminde devlet aygıtına yönelik eleştirisinden bahsetmiştik. Bu aygıtı “burjuva-Çarlık karışımı” olarak adlandırmıştı. Şimdi de işçi sendikalarının ve meslek örgütlerinin sosyalist devrimi devletten, hatta sosyalist devletin kendisinden bile korumada oynayabileceği rolü vurgulayalım! Lenin şöyle diyordu: “Bu örgütleri işçileri kendi devletlerinden korumak için kullanmalıyız.”[38]

Bu nedenle, komünizme geçiş imkânının, aşağıdan gelen mücadele olmadan, işçi sınıfının öncülerinin destekledikleri ve yönlendirdikleri halk kitlelerince kendiliğinden ve doğal bir şekilde oluşmayacağı açıktır. Bununla birlikte, Engels’in yazılarında “kendiliğindenlik” eleştirisi örtük olarak mevcuttur: “En iyi durumlarda bile, devlet, sınıf kontrolü mücadelesinde galip proletaryanın miras aldığı bir kötülüktür.”[39]

Engels, Paris Komünü deneyimi ile ilgili bir yorumunda, sosyalist devrimden sonra burjuva gericiliğinin oluşma ihtimaline açıktan işaret ederek şunları söylüyordu:

“Komün, en başından itibaren, iktidara gelen işçi sınıfının eski devlet mekanizmasıyla başa çıkamayacağını kabul etmek zorunda kaldı. Bu işçi sınıfının, yeni kazandığı üstünlüğünü tekrar kaybetmemek, bir yandan kendisine karşı daha önce kullanılan tüm eski baskıcı mekanizmaları ortadan kaldırması, diğer yandan da kendi milletvekilleri ve yetkililerinden korunmak için, istisnasız hepsinin her an görevden alınabileceklerini duyurması gerektiği açıktır.”

Bundan anlaşılıyor ki, zafer kazanan işçi sınıfı “kendi milletvekilleri ve yetkililerinden” kendini korumalıdır. Bu, sosyalizmin sosyalist devlete karşı mücadeleyi dışlamadığı anlamına gelmez mi? “Kendiliğinden çürüme” teorisinin, “devletin derhal ortadan kaldırılması” sloganına alternatif olarak, kaosla mücadele koşullarında ortaya atıldığı artık çok açık. Ancak mevcut durumda, bu teoriye bağlı kalmaya devam etmek, sosyalist devrimin zaferi ve bürokratik yozlaşma tehlikesinin ortaya çıkması bağlamında olumsuz bir etki yaratacaktır. Bu koşullarda, bürokratik yozlaşmaya karşı bir karşı güç olarak kitle mücadelesinin gerekliliğini ve komünizme daha büyük bir geçişi sağlamayı dikkate alarak, devletin sosyalist toplumdaki rolüne ilişkin gerçekçi bir analiz sunmak ve bu engeli aşmak gerekli hale gelir. Eğer durum böyleyse, sınıfın devletinin doğasını ve sosyalist devletin, yani proletarya diktatörlüğünün aygıtı içinde burjuva gericiliğinin doğma ihtimalini göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Peki tüm bunlardan ne sonuç çıkarabiliriz?

1. Devlet, muktedir sınıfın toplumdaki hegemonyasını ve sınıf temelli üretim koşullarını sürdürmek için kullandığı bir baskı aracıdır. Bu, feodalizm, kapitalizm ve tüm sınıf temelli toplumlardaki devlet kadar sosyalizmdeki devlet için de geçerlidir. Marksist öğretilerde bu konuda veya devlet ile özgürlük arasındaki temel çelişki konusunda hiçbir belirsizlik yoktur. Engels, 1870’lerde Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin savunduğu “özgür halk devleti” sloganını eleştirerek, “Özgür halk devletinden bahsetmek saçmalıktır: Proletarya devlete ihtiyaç duyduğu sürece, ona özgürlük değil, düşmanlarını ezmek için muhtaçtır, özgürlükten bahsetmek mümkün olduğunda devlet ortadan kalkar. Bu nedenle, ‘devlet’ kelimesini her yerde ‘komün’ kelimesiyle değiştirmeyi öneriyoruz.” demiştir.[40]

2. Sınıf temelli toplumların bir kalıntısı olarak devlet, yönetilenler için ayrıcalıklara dayalı, toplumsal bir kurumdur, bu nedenle, onun kendiliğinden ortadan kalkması düşünülemez. Sosyalist bir toplumda yönetilenlerin mücadelesi yoksa “kendini fesheder”. Dolayısıyla, sosyalist devlet var olduğu sürece, bürokratik ve çürümüş bir biçimde burjuvazinin geri dönüş olasılığı devam eder.

3. Genel olarak devlet, özelde sosyalist devlet, onu var eden koşullar ortadan kalktıktan sonra bile varlığını sürdürme yeteneğine sahiptir. Çünkü yaşayan bir toplumsal varlık olarak, toplumdaki en yüksek otoritelere sahiptir, varlığını sürdürmek için yapay nedenler ve faktörler yaratabilir. Aslında, bu varlık varoluşunun gerçek gerekçelerini kaybettiğinde, hayatta kalmasını sağlayacak koşullar yaratmak için toplumu yolsuzluk ve sabotajla boğmaya çalışır. Dış savaşları kışkırtarak, şovenizmi ve emperyalist genişlemeyi ya da toplumu derin iç çatışmalara sürükleyerek yapay gerekçeler arayabilir. Tarihimiz, bunun bir örneğini sunmaktadır. Abbasi devleti, altın çağının sona ermesinden sonra varoluş gerekçelerini kaybetti, ancak nihayetinde hem sivil toplumu hem de devleti yok eden yapay yollarla uzun süre varlığını sürdürdü. Sınıf mücadelesi, her zaman bir sınıfın diğerine üstün gelmesini gerektirmez. Bazı durumlarda, Komünist Manifesto’nun da belirttiği gibi, tüm sınıfların karşılıklı yıkımına yol açar.

4. Bürokratik yolsuzluğun tehlikelerinin üstesinden gelen işçi sınıfının bilinci, sosyalist devlette ortaya çıkan her türlü sapmaya karşı işçi sınıfının direnişini derinleştiren önemli bir silahtır. Bu nedenle, sınıf devletinin doğasına dair teorik bilinç, sosyalist devrimde bürokratik sapmalara karşı güvencelerden biridir. Ancak, teorik bilinç tek başına, sosyalist devletin kurumlarında kaçınılmaz olarak oluşacak ve büyüyecek bürokratik güçleri savuşturmak için kâfi değildir. Bu bürokrasi, devletin gücüne, yani devlet içindeki örgütlü toplumun gücüne sahiptir, demokratik ve halkçı kurumlar kurulup bürokratik sapmalarına karşı koyulmadığı, kitlelerin bunu kesin olarak aşmasını sağlamadığı sürece, işçi sınıfının ve halk kitlelerinin direnişini kendi yönetimi altında alt edebilecek konumdadır. İşte bu tam da Müşterek sisteminin görevidir.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 63-83.]

Dipnotlar:
[1] Ebu Rayhan Biruni, bugün Özbekistan’da bulunan Harezm şehrinde MS 973 yılında dünyaya gelmiş âlim, bilim insanı ve birçok konuya hâkim bir isimdir. Biruni, matematik, astronomi, coğrafya, tarih, dilbilimi, antropoloji ve farmakoloji gibi alanlarda önemli katkılar sundu. -yhn.

[2] Bkz.: Engels, The Origin of the Family, Private Property, and the State, International Publishers, 1972 (İngilizce çevirisi) s. 227.

[3] A.g.e., s. 228.

[4] Tarihler için Birinci Ek’e bakınız. -yhn.

[5] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918. 5. Bölüm, 3. Kısım.

[6] Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International Publishers, (yeni baskı 1963) 1852. [“İşte gül işte dans!” “Palavracı” isimli Ezop masalında geçen ifade. Yunancada gül anlamına gelen Rodos adasından sıçrayıp karşı kıyıya geçtiğini söyleyen adama insanlar “İşte Rodos hadi sıçra!” diyorlar. Marx bu sözü Hegel’in 1821 tarihli Hukuk Felsefesinin Ana Hatları kitabının önsözünden alıyor. -yhn.

[7] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[8] Marx & Engels, Communist Manifesto, önsöz, MIA.

[9] Engels to August Bebel In Zwickau, 1875, MIA.

[10] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[11] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[12] Aktaran: Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[13] Marx, The Civil War in France, MIA.

[14] A.g.e.

[15] A.g.e.

[16] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[17] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[18] A.g.e.

[19] A.g.e., s. 450.

[20] Lenin, ‘The Dual Power,’ MIA.

[21] Lenin, The State and Revolution, Introduction, Progress Publishers, Moscow, 1918.

[22] ‘Report of the Central Committee of the Russian Communist Party (Bolsheviks) at the Eighth Party Congress,’ Selected Works, International Publishers, New York, 1943, Vol. 8, p. 33..

[23] A.g.e.

[24] Lenin, The Last Articles, Progress Publishers, Moskova, 1924 (ilk baskı), s. 24.

[25] Lenin, Complete Works, Progress Publishers, Moskova.

[26] Lenin, Collected Works, Progress Publishers, Moskova, Cilt. 36, s. 605.

[27] Bugünden bakıldığında, Çin’in 800 milyon insanı yoksulluktan kurtarma konusunda gösterdiği dikkat çekici başarı gibi sonraki süreçte gerçekleştirdiği muazzam ekonomik ilerlemenin Kültür Devrimi olmasaydı mümkün olmayacağını söyleyebiliriz.

[28] Marx, Critique of the Gotha Programme, MIA.

[29] Marx ve Engels, Collected Works, 487:10.

[30] A.g.e., s. 333.

[31] 24 Ocak 1872 tarihli mektuptan, Selected Correspondence, s. 257-258.

[32] Aktaran: Lenin, The State and Revolution, s. 438.

[33] A.g.e., s. 435.

[34] Engels, Herr Eugen Dühring’s Revolution in Science [Anti-Dühring], s.301-03, Almancadaki üçüncü baskısı.

[35] Engels’in Bebel’e yazdığı, Gotha programını eleştiren mektuptan. Aktaran: Lenin, The State and Revolution.

[36] Lenin, The State and Revolution, 5. Bölüm, 3. Kısım.

[37] “İşbirliği Üzerine” isimli makaleden, Collected Works, Cilt. 33, s. 232.

[38] Marx ve Engels, Complete Works, 25:23.

[39] Engels’in Marx’ın şu kitabına yazdığı önsözden: The Civil War in France, 1891.

[40] Lenin, The State and Revolution, s. 440.

13 Temmuz 2026

, ,

Müşterek ve Günümüzde Sosyalist Hareket


Günümüzde sosyalist hareket, Avrupa’daki gerçekleşmiş iki önemli devrime cevap olarak ortaya çıkmıştır.

1. Modern sanayiyi ortaya çıkaran, küresel kapitalist piyasayı pekiştiren ve sanayi işçi sınıfını açığa çıkaran Sanayi Devrimi.

2. Modern burjuva devletinin demokratik biçimini kuran, ulusal duyguları derinleştiren ve Avrupa toplumları arasında ulusal çizgiler boyunca bölünmeleri teşvik eden Fransız Devrimi.

Sosyalist hareketin kökenleri, 1848 yılında Marx ve Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto’nun yayımlanmasına kadar uzanmaktadır. Modern küresel komünist hareketin tarihi, başarıları ve başarısızlıklarıyla birlikte, günümüzde sosyalist hareketin gelişimiyle içsel bir bağa sahiptir. Karmaşıklıklarını kavramak için, ortaya çıktığı bilhassa modern Batı Avrupa toplumları bağlamının toplumsal ve tarihsel koşullarını anlamak gerekmektedir.

1. Avrupa Kapitalizminde Devletin Niteliği

Avrupa’daki kapitalist toplumlar, yalnızca Avrupa kapitalizminin tarihsel sürecin ileri aşamalarında ortaya çıkması değil, aynı zamanda Batı Avrupa’daki toplumsal ve politik oluşumun benzersiz özellikleri nedeniyle de İslam toplumlarından temel olarak farklıdır. Dünyanın bu bölgesi, yağmurla beslenen tarıma dayanıyordu, bu nedenle, sulamayı düzenleyecek merkezi bir kuruluşa ihtiyaç yoktu, bu da küçük nüfus merkezlerinin birbirinden bağımsız olmasına imkân sağlıyordu. Bu durum, Marx’ın dediği gibi, bir ailenin tam bir ekonomik birimi temsil ettiği bu toplumlarda, ailenin toplumsal ve ekonomik birim olmasının nedenini açıklıyor. Bu küçük ekonomik oluşum, her tarım ailesinin akranlarından nispeten bağımsız olmasını sağladı, bireycilik ve milliyetçilik, daha sonra Avrupa’da kapitalizmin oluşum sürecinde öne çıktı. Buna ek olarak bölge, Asya, Akdeniz ve Kuzey ve Doğu Afrika’da görülen kültürel gelişmenin gerisinde kalmıştı. Avrupa monarşileri, Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ve Konstantinopolis’e taşınmasıyla önemli ölçüde bozuldu. Avrupa’daki feodal sistemi ayrıksı kılan şeyin, merkezi devletin zayıflığı ve gerçek politik otoritenin feodal toprak mülkiyetine dayanması olduğu iyi bilinmektedir. Her feodal toprak parçası, “devlet”in, yani kralın başkentinin adını taşıyan küçük bir dükalık oluşturuyordu.

Avrupa kapitalizmi ortaya çıktığında, İslam ülkeleriyle dünya ticaretinin ve alışverişinin kapsamının genişlemesiyle büyüyen yeni ticaret şehirlerinde kendini gösterdi. Bu durum, İtalya’daki ticaret şehirlerinin Mısır ve Asya’daki İslam ülkeleriyle İstanbul üzerinden yaptıkları ticaret sayesinde refahını ve Kuzey Avrupa ticaretinin, “Ruslar” olarak adlandırılan, yani Karadeniz üzerinden İslam ticaretini kontrol eden, daha sonra Rus nehirleri aracılığıyla Kuzey Avrupa’ya taşıyan İsveçliler ve Norveçliler sayesinde büyümesini açıklamaktadır.

Avrupa’da ticaret şehirlerinin oluşumu, modern Avrupa kapitalizminin biçiminde yansıyan önemli politik ve toplumsal sonuçlar doğurmuştur. Avrupa kapitalizmi, özellikle 1688 İngiliz Devrimi ve 1789 Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, çok geç aşamalar haricinde, merkezi devlet iktidarını kontrol edememiştir. Avrupa kapitalizminin büyüdüğü koşullarda devlet, feodal kökenli despotik bir otorite olan mutlak monarşiydi, ancak feodal soylu, otoriteye karşı ticaret şehirlerinin yanında yer alarak, kapitalist gelişmeye hizmet etmiştir. Bununla birlikte, şehirlerde burjuvazi güçlenip, artık kralların hizmetlerine ihtiyaç duymadığında, bu gelişmenin kurbanı olmuştur. Mutlak monarşi, daha sonraki kapitalist gelişmenin önünde büyük bir engel haline gelmiştir.

Kapitalist gelişmenin sonuçlarından biri, üretim araçlarının kapitalist mülkiyeti ile kapitalist devlet arasında göreceli bir ayrışma olmasıydı. Devlet, fabrikaların, bankaların ve toprakların sahiplerine hizmet eden bir kurum olarak hareket etti ve üretim sürecinde doğrudan bir rol oynamadı. Bu durum, Avrupa’nın kapitalist toplumlarında üretim araçlarının sahipleri ile yöneticiler arasında göreceli bir ayrılığa yol açtı. Bu, devletin kapitalist sınıfa tabi olmadığı anlamına gelmez, aksine, ilişkinin İslam dünyasındaki karşılığından daha karmaşık olduğu anlamına gelir.

Biruni[1] “Sermaye devlettir” dediğinde İslam devletinin doğasını doğru bir şekilde ifade etmiştir; oysa Batı kapitalizminde devlet ile servet arasında dolaylı bir ilişki vardı, bu da Avrupa devletinin tarihin önemli dönemlerinde sınıflardan nispeten bağımsız roller oynamasına imkân sağlıyordu. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllardaki mutlak monarşilerde ve devrimci olduğunu iddia eden, kapitalizme hizmet ederken çatışan sınıfları birbirine düşüren Bonapart rejimlerinin ortaya çıkışı sırasında bu durum geçerliydi.[2] Avrupa’daki kapitalist devletin liberal biçimi, serbest kapitalizmin ve piyasadaki serbest rekabetin gelişmesine en uygun politik biçimdi. Bu devlette, Engels’in dediği gibi, “servet gücünü dolaylı ve en güvenli şekilde kullanır.”[3] Bu, Komünist Manifesto’da da doğrulanmıştır: “Modern devletin yürütme organı, tüm burjuvazinin ortak işlerini yönetmek için kurulmuş bir komiteden başka bir şey değildir.”

Elbette bu ifade, üretime dönük çalışmanın varolduğu, finansal spekülasyonun hüküm sürdüğü, devlet aygıtının haricinde bir kapitalizmin varlığını varsaymaktadır ve bu ekonomik modelde devlet, üretim araçlarına sahip bir sınıfa bağlı bir yönetim aygıtını teşkil etmektedir. Avrupa kapitalizminin bu özelliği, devletin tarım arazilerine, değirmenlere, ülkedeki en büyük sanayi ve ticaret kurumlarına sahip olduğu İslam kapitalizminden tümüyle farklıdır. Açıkladığımız gibi, bu kapitalizm biçimi, tüm politik, ekonomik ve manevi otoriteleri Halifeliğin elinde birleştiren bireysel despotizmin pekişmesine yol açmıştır.

Bu nedenle, yönetici kişilerin değişmesi, bazen toplumsal oluşumun doğasında da bir değişikliğe yol açmıştır. Örneğin, askeri feodal ilişkilere doğru bir ricat edilmiş veya üretim ve ticari spekülasyona odaklanmak yerine tüketim modeli benimsenmiştir. Bu durum, Abbasi ve onlardan önceki Emevi hanedanlıklarında[4] olduğu gibi, Mervani ailesinin yükselişinin kapitalist ekonomiye doğru bir kaymaya yol açtığı tek bir yönetici aile döneminde bile açıkça görülmektedir.

Batı Avrupa’daki kapitalist sistemde ise bu, yönetici kişilerin meselesi değildi. Hükümetler değişebilirken, üretim araçlarına sahip olan sınıf, aynı kalabiliyor veya iradesi ve çıkarlarıyla örtüşmeyen yöneticilerin değiştirilmesi sonucunda daha da güçlenebiliyor, çıkarları daha da yoğunlaşabiliyordu. Avrupa burjuvazisi, zenginliği, geniş ilişkileri ve yöneticiler üzerindeki etkisi aracılığıyla kontrolünü sağlıyordu. Bu kontrol, bazen temsil ettiği veya adına yönettiği sınıfın çıkarlarını dikkate almadan, istediğini yaratan tek bir diktatöre bağlı kalmadan kapitalizmin gelişmesini mümkün kılıyordu. Lenin, liberal burjuva devletinin bu özelliğini şöyle açıklıyor:

“[...] ‘Zenginliğin’ demokratik bir cumhuriyette mutlak güce sahip olabilmesinin bir diğer nedeni de, politik mekanizmadaki kusurlara veya kapitalizmin hatalı politik kabuğuna bağlı olmamasıdır. Demokratik bir cumhuriyet, kapitalizm için mümkün olan en iyi politik kabuktur, bu nedenle, sermaye bu en iyi kabuğu (Palçinskiler, Çernovlar, Tsereteliler ve benzerleri aracılığıyla) ele geçirdikten sonra, gücünü o kadar güvenli ve sağlam bir şekilde kurar ki, burjuva-demokratik cumhuriyetteki hiçbir kişi, kurum veya parti değişikliği onu sarsamaz.”[5]

Diktatörün veya mutlak monarşinin keyfine dayalı bir sistemden açıkça daha esnek ve istikrarlı olan bu tür bir devlet, üretim araçlarının sahibi sınıfla olan gizli bağları nedeniyle, tüm halkın yönetimi olarak gösterilme olasılığına sahiptir. Bu nedenle, böyle bir liberal biçim, kitleleri aldatma ve halkın öfkesini soğurma konusunda daha mahirdir. Doğal olarak, bu hal, gençliğinde özgür kapitalizmi temsil ediyordu, ancak günümüzde emperyalist tekelci burjuva liberalizminden geriye sadece kabuğu kalmıştır, çünkü tüm gelişmiş kapitalist ülkelerde tekelci devlet kapitalizmi gelişmiş, devlet, sosyo-ekonomik sistemin üretim ve yönetim sürecinde temel bir faktör haline gelmiştir. Bu durum, gelişmiş kapitalist ülkelerde faşist eğilimlerin büyümesini, bu ülkelerdeki baskı ve casusluk mekanizmasının rolünün ve boyutunun artmasını açıklamaktadır.

2. Günümüzde Sosyalist Devrimin Koşulları

Modern sanayinin gelişmesi, sanayi işçi sınıfının ortaya çıkması, insan bilgisindeki önemli ilerleme ve doğal güçler üzerindeki hâkimiyet, on sekizinci yüzyıldan beri, insanlığı veya ulusları sömürme pratiğinden arınmış yeni bir modele göre insan toplumunu örgütleme vizyonunu sağlamıştır, sağlamaya devam etmektedir. Modern tarihsel gelişmenin açtığı yeni ufuklar, modern sosyalist hareketin ortaya çıkmasının ve ütopik hayallerden devrimci bir sosyal bilime dönüşmesinin temelini oluşturmuştur. Bununla birlikte, ütopik sosyalizm, bir süre sosyalist hareketin baskın biçimi olarak kalmıştır. Bu hareket, uzak adalarda küçük sosyalist topluluklar hayal etmeye, diğer durumlarda, toplumdaki mevcut kapitalist ilişkiler içinde bu tür topluluklar kurmaya çalışmayı temel alıyordu. Bu ütopik hareketlerin kapitalizme yönelik köklü eleştirilerine ve toplumu yeni, sömürüden arınmış temeller üzerinde örgütleme olasılığını göstermelerine rağmen, tüm deneyleri başarısız oldu, işçi sınıfı kitleleri arasında devrimci sosyalist hareketin gelişmesini engelledi. Politik mücadeleden uzaklaşmayı, yalnızca küçük sosyalist kolonilerin yeni biçimlerini geliştirmeye odaklanmayı, toplumun kapitalist kontrolünü olduğu gibi bırakmayı savundular. Bu ütopik hareketleri eleştirerek, Marx ve Engels, işçi sınıfını yeni bir toplum inşa etmede güvenilen tarihsel güç olarak gören bilimsel sosyalizm teorisini geliştirdiler. Marx ve Engels, modern felsefe ve dünya tarihi üzerine kapsamlı çalışmalar yürüterek, materyalist tarih anlayışını ortaya koydular, kapitalist üretim süreçlerini analiz ettiler, kapitalist sömürüye ait mekanizmaları, özgür emeğin satın alınmasına dayalı yeni bir kölelik biçimi olarak gösterdiler. Marx ve Engels, işçi sınıfının politik iktidarı ele geçirmeden sosyalist bir toplum kuramayacağı, bu nedenle politik mücadelenin bilimsel bir sosyalist hareketin kurulması için gerekli bir koşul olduğu sonucuna vardılar. Komünist Manifesto’da Marx ve Engels, işçi sınıfının ve komünist hareketlerin misyonunu şu şekilde özetlediler:

“Komünistlerin acil amacı, diğer tüm proletarya partilerinin amacı ile aynıdır: proletaryanın bir sınıf haline getirilmesi, burjuvazinin üstünlüğünün devrilmesi, proletaryanın siyasi iktidarı ele geçirmesi.”

Ayrıca, sosyalist hareketin içeriği üzerine yapılan bir tartışmanın ardından şunları söylediler:

“İşçi sınıfı devrimindeki ilk adım, demokrasi mücadelesini kazanmak için proletaryayı egemen sınıf konumuna yükseltmektir. Proletarya, politik üstünlüğünü kullanmak suretiyle, kademeli biçimde tüm sermayeyi burjuvaziden alacak, tüm üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirecek ve toplam üretim gücünü mümkün olan en hızlı şekilde artıracaktır.”

Açıkça görülüyor ki, modern sosyalist hareket, politik devrimi sosyalist bir toplumun kurulması için ilk ve ön koşul olarak görmektedir. Bu açıdan, sosyalist devrim, Batı Avrupa’daki burjuva devriminden farklıdır. Avrupa burjuvazisi, Ortaçağ’ın serbest ticaret şehirlerinin ve komünlerinin feodal toplumu içinde büyümüş ve gelişmiş, bazı bölgelerde yedi yüzyıl boyunca serbest şehirler ölçeğinde politik güç ve askeri örgüt inşa edebilmiştir. Hollanda, İngiltere, Fransa ve Amerika’daki büyük burjuva devrimleri, başlangıcı onuncu yüzyıla hatta daha öncesine dayanan uzun bir tarihsel sürecin doruk noktasıydı. Öte yandan, modern sosyalist devrim, kendi yolunu açmak, yaşadığı aksiliklerden, tarihin ve beşeri bilimlerin deneyim ve derslerinden öğrenmek zorunda kaldı. Yavaş ilerleyen devrim, politik aksaklıklara, dönemeçlere ve sapmalara maruz kaldı. Bütün bunlar, sosyalist devrimi, aksilikler ve politik geri çekilmelerle dolu uzun ve zorlu bir tarihsel görev haline getirir, bu nedenle, zaferlerin, yenilgilerin ve tarihsel dönemeçlerin çeşitli deneyimleriyle döşenmiş, gerçek ilerlemeyi sağlamak için gerekli koşullara ihtiyaç duyar. İşte bu yüzden Marx şöyle demiştir:

“[...] proleter devrimler, tıpkı on dokuzuncu yüzyıldakiler gibi, sürekli kendilerini eleştirir, kendi gidişatını sürekli kesintiye uğratır, görünüşte tamamlanmış olana geri döner ve yeniden başlarlar; ilk girişimlerinin yarım yamalak önlemlerini, zayıflıklarını ve önemsizliğini acımasız bir titizlikle alaya alırlar, rakiplerini ancak onlardan yeni bir güç çekip, her zamankinden daha devasa bir şekilde yeniden yükselmeleri için devirirler, kendi hedeflerinin belirsiz devasa büyüklüğünden sürekli geri çekilirler ta ki geri dönüşü imkânsız kılan bir durum oluşana, koşullar şöyle haykırana kadar:

Hic Rhodus, hic salta!”[6]

Marksizmin, sosyalizmin yalnızca öz irade üzerine kurulamayacağını, ancak belirli maddi temeller ile tarihsel-toplumsal gelişim sürecinin bilimsel bir anlayışı üzerine kurulması gerektiğini savunduğu bilinmektedir. Sosyalist devrimin Batı Avrupa’da zafer kazanması bekleniyordu, çünkü burası örgütlü işçi sınıfını barındıran, sosyalizmi inşa etmek için gerekli maddi kaynaklara sahip, gelişmiş bir kapitalist bölgeydi. Ancak tarihsel süreç, sosyalist devrimin devrime hazır olan bölgede büyük engellerle karşılaştığını, modern sosyalist hareketin ise ana zaferlerini sanayi gelişimi açısından en geri kalmış bölgelerde, Doğu Avrupa ve Asya’da kazandığını göstermiştir. Bu durum, sosyalizmin geri kalmış toplumlarda inşa edildiği anlamına geliyordu, bu da yolunu daha karmaşık hale getirmiş, özellikle bu tür koşullarda kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak ve çeşitli yollarla sosyalist devleti kontrol etmeye, kendi sınıf çıkarlarına yönlendirmeye çalışacak bürokrasi sorunu karşısında gelecekteki seyrinde yeni engeller yaratmıştır. Bu durum, günümüzdeki sosyalist ülkelerin çoğunda da yaşanmıştır. Bu nedenle, devletin sosyalist devrimdeki rolü sorunu, işçi sınıfının özgürlük mücadelesinde ve komünist bir toplum kurma çabasında karşılaştığı en önemli sorun haline gelmektedir.

3. Devletin Yerini Ne Alabilir?

Bu, Marksizmin 1871 Paris Komünü’ne kadar özel olarak cevaplamadığı bir sorudur. Çünkü modern sosyalizm, bir devrim bilimi olarak, sosyalist toplumdaki yeni politik sistemin doğası için hazır reçeteler sunmamıştır. Marksizm, halk hareketinden ve insanların kurtuluş mücadelesinde edindikleri tarihsel deneyimden öğrenir. Lenin’in dediği gibi kurtuluş mücadelesi: “Dünyaya dair derin bir felsefi anlayış ve zengin bir tarih bilgisiyle aydınlatılmış bir deneyimin özetidir.”[7]

Paris Komünü deneyimi, tarihte ilk kez sosyalist toplumda modern, sofistike bir “devlet” biçimi sunmuştur. Burada “devlet” terimini dar anlamının ötesinde kullanıyoruz çünkü Komün, tam olarak bir “devlet” değil, daha ziyade, sosyalist toplumun demokratik politik örgütlenmesinin bir biçimi, yok olma yolundaki bir devlet biçimidir. Bu nedenle, Paris Komünü deneyimi, sosyalist toplumda devlete dair Marksist öğretilerin teorik temeli olmaya devam etmektedir. Paris Komünü’nün ardından Marx ve Engels, 1872’de yazdıkları giriş bölümünde değinmeyi gerekli gördükleri Komünist Manifesto’da tek bir değişiklik yaptılar. Şöyle dediler: “Komün özellikle bir şeyi kanıtladı: işçi sınıfı, hazır devlet mekanizmasını ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz.”[8]

Komün’ün Marx ve Engels’in düşünceleri üzerindeki etkisi çok büyüktü; öyle ki 1875’te sosyalist partilerin programlarından “devlet” kelimesinin tamamen çıkarılmasını, yerine “komün” ve Avrupa dillerindeki karşılıklarının getirilmesini önerdiler. “Komün” kelimesinin Arapçada Müşterek anlamına geldiği bilinmektedir. Çünkü “devlet”, sınıf baskısının bir aracıdır, tüm işçileri ve insanlığı sömürü ve adaletsizlikten kurtarmayı amaçlayan bir sosyalist hareket, baskı ve zulüm makinesi kurmayı hedefleyemez. Eğer bir “devlet”e ihtiyaç duyuyorsa, bu, sadece devrilen sınıfları bastırmak içindir, özgürlük için değil; bu da sosyalist partileri, işçi kitleleri içinde devletin gerçek doğası hakkındaki tüm yanılsamaları ortadan kaldırmaya, kitleleri devletin sınıf doğası ve baskıcı misyonu konusunda sürekli olarak eğitmeye yönlendirebilir. Bu perspektiften bakıldığında, Marx ve Engels, 1870’lerde Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından ilan edilen ve hedefleri arasında “özgür halk devleti” sloganını da içeren “Gotha Programı”nı eleştirdiler. Engels, bu slogana yönelik eleştirisinde şunları söylüyordu:

“Özgür halk devleti, özgür devlete dönüştürüldü. Dilbilgisi açısından ele alındığında, özgür devlet, devletin vatandaşlarına göre özgür olduğu, dolayısıyla despotik bir hükümete sahip bir devlettir. Özellikle Komün’den sonra, devlet hakkındaki tüm konuşmalar geride bırakılmalıdır. Komün, artık kelimenin gerçek anlamıyla bir devlet değildi. Anarşistler ‘halk devleti’ lafını yüzümüze yüzümüze o kadar iğrenç bir şekilde söyleyip durdular ki Marx, Proudhon’a karşı yazdığı kitapta, daha sonra Komünist Manifesto’da açıktan sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla devletin kendiliğinden ortadan kalkacağını söyledi. Devlet, mücadelede, devrimde, rakiplerini zorla bastırmak için kullanılan geçici bir kurum olduğundan, ‘özgür halk devleti’nden bahsetmek tamamen saçmalıktır. Proletarya devlete ihtiyaç duyduğu sürece, bu ihtiyaç, özgürlük temelli çıkarlar değil, rakiplerini bastırmak içindir ve özgürlükten bahsetmek mümkün hale gelir gelmez devletin kendisi ortadan kalkar. Bu nedenle, devleti her yerde Gemeinwesen [Müşterek] ile değiştirmeyi öneriyoruz. Bu, Fransızca commune kelimesinin yerini layıkıyla alabilecek eski ve güzel bir Almanca kelimedir.”[9]

Bu bağlamda, Lenin’in, sosyalist Ekim Devrimi’nden önceki son birkaç ayda, Devlet ve Devrim adlı kitabını hazırlarken, yukarıda bahsedilen Engels’in mektubuna ilişkin şu yorumu yaptığını belirtmekte fayda var:

“Hiç şüphe yok ki partimizin programını gözden geçirirken, gerçeğe daha yakınlaşabilmemiz, Marksizmi çarpıtmalardan arındırarak gerçek haline geri döndürebilmemiz ve işçi sınıfının mücadelesini kurtuluşuna daha doğru bir şekilde yönlendirebilmemiz için Engels ve Marx’ın tavsiyelerinin dikkate alınması gerekiyor. [...] Belki de zorluk, gerekli terimi bulmakta değil. Almancada ‘topluluk’ [Müşterek] için iki kelime var. Engels, bireysel olarak ortaklığı değil, daha ziyade, bunların birleşimini, topluluklar sistemini ifade eden kelimeyi seçti. Rusçada böyle bir kelime yok. Belki de bazı karışıklıklara yol açsa da Fransızca ‘Komün’ kelimesini seçmek gerekiyor.”[10]

Bu “devlet karşıtı” konum, Marksist yazılarda yeni değildi, ancak sosyalist toplumun modeli ve politik sistemi netleştikten sonra Paris Komünü deneyimi ışığında daha belirgin hale geldi. Engels, devlet meselesine ilişkin bu yeni görüşü, Marx’ın Fransa'daki İç Savaş adlı eserinin 1891 baskısının önsözünde açıklığa kavuşturdu ve devlet meselesine ilişkin bir dizi önemli fikir ortaya koydu. Bunlardan biri şu cümlelerde somutlaştı:

“Devlet, en iyi koşullarda bile, gerekli bir kötülüktür. Zafer kazanan işçi sınıfının sınıf düşmanlarına karşı kullanmak üzere miras aldığı bir kötülüktür [...] ta ki yeni, özgür toplumsal koşullar altında yetişen bir nesil devletin tüm zincirlerinden kurtulup onu hurda yığınına atana kadar.[11]

Bundan, Marksizmin Müşterek [komün] sistemini sosyalist toplumda işçi sınıfı için en uygun iktidar biçimi olarak benimsediğini, bu nedenle, proletarya diktatörlüğünü ifade ederken aynı zamanda bu diktatörlüğün demokratik, halkçı doğasını yansıttığını görüyoruz. Peki Müşterek sisteminin özellikleri nelerdir?

4. Paris Komünü Deneyimine Göre Müşterek Sistemi

Müşterek sistemi, Paris Komünü’nün yükselişiyle demokratik sosyalizm için bir model olarak ortaya çıktı. Ancak, tarihsel bileşenleri ve kökenleri, 1871 Paris Komünü’nden önemli farklılıklar göstermesine rağmen, Ortaçağ’da bazı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan sivil örgütlenmelerden türemiştir. Paris Komünü, gerçekte proletarya diktatörlüğünü temsil eden sosyalist politik sistemin halka dayalı demokratik bir biçimi olarak ortaya çıkan bir sosyalist devrimdi.

Ortaçağ komünlerine gelince, bunlar gelişmekte olan Avrupa ticaret şehirlerinin feodal soyluların kontrolünden bağımsızlıklarını korumalarını sağlayan sivil topluluklar ve politik-askeri örgütlenmelerdi. Çevredeki feodal ilişkiler denizinde burjuva özerkliğinin adaları olarak hizmet ettiler. Komünist Manifesto’da “kendi kendini yöneten silahlı toplumsal birlikler” olarak adlandırıldılar. Bu tanım, bu toplulukların çevresindeki toplumdan özerk olduğunu ortaya koyuyor. Bu kendine güvenme hali, onları tüm ülkeyi kapsayan birleşik bir komün sisteminde silahlı bir politik idari birimi ifade eden Paris Komünü’nden ayırır.

Paris Komünü’nün özelliklerinden biri, kitlelere temsilcilerini seçme ve gerektiğinde geri çekme fırsatı sağlayan bir tür doğrudan demokrasiyi başarmış olmasıydı. Bu temsilciler, komünlerin konseylerini oluşturdular, bu konseyler de daha yüksek politik konseye temsilciler atadılar. Böylece komün, aynı anda hem kendi kendine yeten bir varlık hem de merkezi temsile sahip en küçük politik-idari birim haline geldi.

Komün sistemi, federal sistemden farklıdır çünkü ilki, her komünde tek bir yerel otoriteden oluşurken, federal sistem, yerel otoriteye ek olarak merkezi otorite tarafından atanan belirli temsilcilerin veya çalışanların (örneğin valiler ve ilçe yetkilileri vb.) varlığını varsayar. Komünlerde seçilmiş konseyler, tek yerel otoriteyi oluşturur, bu otorite de illerdeki daha yüksek politik iktidar konseylerinde ve onlar aracılığıyla merkezi organlarda seçilmiş delegeler aracılığıyla yerellikteki nüfusu temsil eder. Örneğin Irak koşullarında komünal sistemin uygulanması, valilerin, ilçe komiserlerinin ve ilçe yöneticilerinin makamlarının kaldırılmasını, tüm yerel yetkilerin her komünde [müşterekte] seçilmiş yerel konseylere devredilmesini gerektirir. Marx, Fransa’da İç Savaş adlı kitabında komünal sistemin özelliklerini özetlemiştir. Bu açıdan, ilgili sistemin ayrıntılarına burada girmeye gerek yok. Bu metinde araştırma konusuyla ilgili olduğu ölçüde, kitabın yalnızca bazı kısımlarına değineceğiz.

Marx, Avrupa’da burjuva devletinin ortaya çıkışına ilişkin analizinde, tarihsel köklerinin Ortaçağ’a dek izlenebileceğini dile getirmiştir. Omurgasını daimi ordu, bürokrasi, yargı, din ve eğitim oluşturmuştur. Sermaye ve emek arasındaki çatışmanın yoğunlaşmasıyla birlikte, “devletin otoritesi, sınıf devletinin aracı vasfıyla birlikte, emeği ezmek için kullanılan bir kamu gücü biçimini giderek daha fazla almıştır.”

1871’de ortaya çıkan Paris Komünü, Bonapartist İmparatorluk koşullarında Fransız devletinin tam zıttını ifade ediyordu. Marx, Komün’ü “sadece monarşik sınıf yönetimini değil, sınıf yönetiminin kendisini de ortadan kaldıracak bir cumhuriyet” olarak görüyordu. Marx ayrıca Komün’ün daimi ordu konusundaki tutumuna da dikkat çekerek, “Komün tarafından çıkarılan ilk kararname, daimi ordunun kaldırılması, yerine silahlı halkın getirilmesiydi” diyordu.[12] Lenin, buna şu yorumunu ekledi: “İlgili talep, kendilerini sosyalist olarak adlandıran tüm partilerin programlarında dile getirilmektedir.”

Komün’ün örgüt yapısı ve komün sistemi hakkında Marx şunları söylemiştir:

“Komün, şehrin çeşitli mahallelerinde genel oy hakkıyla seçilen, her an görevden alınabilen ve sorumlu olan belediye meclis üyelerinden oluşuyordu. Üyelerinin çoğunluğu, doğal olarak, işçi sınıfından veya işçi sınıfının tanınmış temsilcilerinden oluşuyordu. [...] O zamana dek hükümetin aracı olan polis, politik niteliklerinden arındırılarak, komünün sorumlu ve her zaman görevden alınabilen bir temsilcisi haline getirildi. Yönetimin diğer tüm dallarındaki yetkililer de aynı şekildeydi. Komün üyelerinden aşağıya doğru, kamu hizmeti işçi ücretleriyle yapılmak zorundaydı. Devletin yüksek mevkilerindeki kişilerin ayrıcalıkları ve temsil hakları, bu kişilerin kendileriyle birlikte ortadan kalktı. [...] Eski hükümetin fiziksel güç araçları olarak daimi ordu ve polisten kurtulduktan sonra, Komün, hemen manevi baskı aracı olan rahiplerin gücünü kırmak için kolları sıvadı. [...] Yargı görevlileri, zaten sahte olan bağımsızlıklarını yitirdiler. [...] Seçimle göreve gelen, sorumluluk sahibi ve her an görevden alınabilen kişilere dönüştüler.”[13]

Marx, komünist sistem ile burjuva parlamenter sistemi şu şekilde ayırıyordu:

“Komün, parlamenter bir organ değil, aynı anda yasama ve yürütme gücünü uygulayan bir çalışma organı olmalıydı. [...] Üç veya altı yılda bir hangi yönetici sınıf üyesinin parlamentoda halkı yanlış temsil edeceğine karar vermek yerine, genel oy hakkı halka hizmet etmeli, Komün’ü kendi suretiyle meydana getirebilmeli. Komün, parlamento temelli bir yapı değil, işleyen bir organ olmalı. Aynı anda hem yürütme hem de yasama organı olarak çalışmalı. [...] Üreticilerin özgürlüğü esas olmalı.[14]

Marx, komün sisteminin özelliklerini “üreticilerin özyönetimi” ifadesiyle özetliyordu.[15]

Bu sistemde toplumsal birliğin nasıl sağlandığına gelince, Marx bu soruyu şu şekilde cevaplıyor:

“[...] Komün’ün daha fazla ayrıntılandırmaya vakti olmayan Ulusal Örgüt’ün sunduğu brifingde açıkça dile getirildiği biçimiyle Komün, en küçük köyün bile politik biçimi haline gelecekti. [...] Her bölgedeki kır komünleri, ortak işlerini merkezi kasabadaki bir delegeler meclisi aracılığıyla yönetecek, bu bölge meclisleri de Paris’teki Ulusal Delegasyon’a temsilciler gönderecekti.”[16]

Marx, bu tür bir sistemde merkezi hükümetin işlevleri konusunda şunları söylüyordu:

“Merkezi hükümetin elinde kalacak olan az sayıda ancak çok önemli işlevler ortadan kaldırılmamalı, kaldıralım diyenler sahtekârlık ediyorlar. Bilâkis bu yetkiler, komün yetkililerine, yani belirli ve kesin sorumlulukları olan yetkililere devredilmelidir.

Ulusun birliği parçalanmayacak, bilâkis, komünal yapılanma yoluyla örgütlenecektir. Ulusun birliği, ulustan bağımsızlık kazanarak ve ona hükmederek bu birliği temsil ettiğini iddia eden devletin otoritesini yok ederek gerçeğe dönüşecektir. Gerçekte bu devlet otoritesi, ulusun bedeninde büyüyen bir asalaktan başka bir şey değildi. [...] Görevimiz, eski hükümet otoritesine ait baskıcı aygıtları ortadan kaldırmak ve toplumun üstünde olmayı arzulayan otoriteden meşru işlevleri alıp halkın sorumlu hizmetkârlarına teslim etmektir.”[17]

Komünal sistemin, tahrifçiler ve düşmanlarca çarpıtılmaya ve eleştirilmeye maruz kalması doğal. Ünlü muharriflerden Bernstein, Marx’ın öğretilerine federalizm etiketi yapıştırmaya çalışmış, onu merkezileşme ilkesinden sapmakla suçlamıştır. Daha sonra bu suçlamalara ve sahtekârlıklara cevap veren Lenin, Marksizmin savunduğu gönüllü merkeziyetçilik ile “burjuva askeri bürokratik merkeziyetçiliği” arasındaki farkı açıkladı. Şöyle dedi:

“Kafaları devlete olan kör, mitolojik inançla dolu insanlar, burjuva devlet mekanizmasının yıkımını merkeziyetçiliğin yıkımı olarak görebilirler. Bernstein, gönüllü merkeziyetçiliğin, krizdeki komünlerin gönüllü birleşmesinin, burjuva egemenliğini ve burjuva devlet mekanizmasını yıkma görevinde proletarya komünlerinin gönüllü kaynaşmasının olasılığını bile kavrayamaz. Tüm dar görüşlü burjuva zihniyetli insanlar gibi, Bernstein da merkeziyetçiliğin ancak yukarıdan, memurların ve askeri kliklerin bürokrasileri aracılığıyla dayatılabilecek bir şey olduğunu hayal eder; sanki Marx, görüşlerinin çarpıtılması olasılığını öngörmüş gibi, komünü ulusal birliği ve merkezi otoriteyi ortadan kaldırmak istemekle suçlamanın kasıtlı bir sahtekârlık olduğunu imasında bulunur. Marx, ‘ulusal birliği örgütleme’ terimini, burjuva askeri bürokratik merkeziyetçiliğine karşı bilinçli proletarya merkeziyetçiliği, yani demokrasiyi savunmak için kullanmıştır.”[18]

Marx ve Engels, Paris Komünü ışığında devlet ve sosyalist toplumun politik örgütlenmesi hakkında bilimsel sosyalist öğretiler geliştirmiş, Komün tarzında bir sosyalist cumhuriyet çağrısında bulunmuş, İsviçre tarzı federal sistemi reddetmişlerdir. Engels, 1891’de Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından benimsenen Erfurt Programı’nı eleştirerek, şunları söylemiştir:

“[...] Dolayısıyla, birleşik bir cumhuriyet, ancak 1798’de imparatorsuz kurulan bir imparatorluk olan bugünkü Fransız cumhuriyeti gibi bir şey değil. 1792’den 1798’e dek her Fransız eyaleti ve belediyesi, Amerikan tarzında tam bir özerklikle hareket etmiştir, bu, bizim tarafımızdan da gerçekleştirilmelidir. Özyönetimin nasıl organize edilmesi, bürokrasiden nasıl kurtulunması gerektiği konusunda Amerika ve ilk Fransız Cumhuriyeti bize bunu gösterdi, ispatladı. [...] Eyaletlerde ve belediyelerde bu tür bir özyönetim, örneğin İsviçre federasyonuna göre çok daha özgürce örgütlenmelerdir. Burada yargı yetkisi, aslında Bund’dan (yani bir bütün olarak federal devletten), aynı zamanda yargıdan ve bölgeden de bağımsızdır. Eyalet hükümetleri, bölge müdürleri ve polis müdürleri atar. İngilizce konuşulan ülkelerde bu duruma rastlanmaz. Gelecekte bu işleyişi tümüyle ortadan kaldırmalıyız, tıpkı Prusya muhafazakârları ve bölge müdürleri gibi.”

Engels, yukarıdaki tespitler ışığında, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin şunları başarmaya çalışması gerektiğini söyledi:

“Eyalet düzeyinde ve genel oy hakkına dayalı olarak seçilen çalışanlar aracılığıyla yetki veya belediye düzeyinde tam özerklik ve devlet tarafından atanan tüm yerel ve eyalet yetkililerinin kaldırılması.”[19]

Tüm bu tespitlerden, sosyalizmin amacının, üretici kitlelerin yönetme özgürlüğünü pratikte uyguladığı, devleti ve üreticilere karşı örgütlü baskı ve toplumsal şiddeti temel alan tüm sınıfsal anlaşmaları yürürlükten kaldırdığı olası en kapsamlı demokrasi olduğu görülmeli. Bu demokrasi, Arapçaya “Müşterek” sistemi olarak çevirdiğimiz komün sisteminin temelidir. Bu sistemin yirminci yüzyılda başarılı olan sosyalist devrimlerde, özellikle Rus ve Çin devrimlerinde nasıl uygulandığını incelememiz gerekiyor.

5. Sosyalist Ekim Devrimi ve Müşterek Sistemi

1917 Rus Ekim Devrimi, ilk başarılı sosyalist devrimdi. Bu anlamda Ekim Devrimi, modern sosyalist hareketin tarihi ve sosyalizmin bugüne dek emeğin kurtuluşu için ortaya çıkardığı politik ve toplumsal örgütlenme biçimleri düzleminde ürettiği bilgiye dair değerlendirme açısından özel bir öneme sahip. Önceden belirtmek gerekir ki, Ekim Devrimi’nin tarihsel önemi, sosyalist devlet için ciddi anlamda yeni bir biçim sunmaktan ziyade, Paris Komünü’nün başardıklarını başarmayı hedeflemesinden kaynaklanmaktadır. Ancak, istediğini başaramayan devrim, son derece karmaşık ve zorlu koşulların baskısı altında Komün’ün en önemli kazanımlarından feragat etmek zorunda kaldı. Bu feragat ve geri çekilme, daha sonra sosyalist inşa sürecinin ilerleyişinde, Sovyetler Birliği’nin uluslararası alanda konumunun sağlamlaştırılması bağlamında, ardından dünya sosyalist hareketinin tüm seyrinde somut sonuçlara yol açtı.

Komün sistemi (müşterek sistemi) modern zamanlara kadar bilinen en yüksek demokratik politik örgütlenme biçimiydi, çünkü sosyalizm, ancak en geniş halk demokrasisi temelinde kurulabilir. 1871’deki Paris Komünü’nden ortaya çıkan bu gerçek, Rus Ekim Devrimi’nin liderlerinin devrimden yıllar önce gözlerinin önündeydi. İlk Bolşevik kuşağı, Komün’ün mirası ve sosyalist hareket için sağladığı dersler ve deneyimler ışığında büyüdü ve ilerledi. Bu, Lenin’in Nisan 1917 başlarında sürgünden Petrograd’a dönüşünde yaptığı ünlü konuşmasında açıkça görülmektedir: “Biz bir devlet-komünü talep ediyoruz.”

Lenin, iki gün sonra yayımlanan Nisan Tezleri’nde yer alan “İkili İktidar Üzerine” makalesinde bu talebi açıklığa kavuşturdu. Geçici hükümetin yanında yeni yeni ortaya çıkan proleter iktidarın özelliklerine işaret ederek, şunları söyledi:

“Bu iktidar, 1871 Paris Komünü ile aynı türdendir. Bu türün temel özellikleri şunlardır:

1. İktidarın kaynağı, daha önce parlamento tarafından görüşülüp onaylanan kanun değil, halk kitlelerinin iş yerlerindeki doğrudan inisiyatifi ve halkın tabiriyle, iktidarın doğrudan ‘ele geçirilmesi’dir.

2. Halktan ayrı ve halkla çatışma halinde olan iki kurum olarak polis ve ordunun yerini, halkın tamamının silahlandırılması alır. Bu iktidarda silahlı işçiler ve köylüler, kendi devlet sistemlerini muhafaza ederler.

3. Memurlar ve bürokratlar da halkın doğrudan iktidarı ile değiştirilir veya en azından özel gözetime tabi tutulurlar, sadece seçilmiş değil, aynı zamanda halkın ilk talebi üzerine görevden alınabilen memurlar haline gelirler. Onların konumu, sadece memur mertebesine düşer, burjuva döneminde ‘kazanç elde eden’ konumlarda olan, yüksek maaşlar kazanan ayrıcalıklı bir sınıf olmaktan çıkıp, vasıflı işçilerin normal ücretlerinden fazlasını kazanmayan ‘özel silahlı kuvvetler’in işçileri haline gelirler.

İşte bir devlet türü Paris Komünü’nün özünü tam da burada, sadece bu tespitte bulmak gerekmektedir.”[20]

Lenin, sovyet konseylerini Komün’e benzer bir model olarak görüyordu, zira bunlar, doğrudan iktidar araçlarıydı. Onlar hakkında şunları söylüyordu:

“Bu modeldeki bir devlet (Paris Komünü), tam olarak Rus Devrimi’nin 1905 ve 1917’de kurmaya başladığı şeydi: İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri ve diğerlerinin sovyetlerinden oluşan, tüm Rusya halkının temsilcilerinin oluşturduğu bir Kurucu Meclis’te veya Sovyetler Sovyeti’nde vb. birleşmiş bir cumhuriyet. [...] Bugün, şu anda, kendiliğinden ve kendi yolunda, halk kitlelerinin inisiyatifiyle ortaya çıkan ve doğal bir şekilde demokrasi yaratan şey tam da budur. [...]”

Lenin’in Komün modeline göre bir devlet çağrısı birçok itirazla karşılaştı, çünkü Rusya, böylesine gelişmiş bir devlet modelinin ortaya çıkmasına izin vermeyen çok geri kalmış bir ülke olarak kabul ediliyordu. Lenin, bu itirazlara alaycı bir şekilde cevap vererek, bunların köylülerin özgürlüğe hazır olmadıklarını iddia eden feodalcilerin basit bahaneleri olduğunu söyledi!

Bunlar, Bolşeviklerin, çalışkan Rus kitlelerinin girişimleri doğrultusunda ve Paris Komünü deneyimi ışığında kurmayı hedefledikleri devlet modelinin genel hatlarıdır ki zaten bu modelin temelini de Komün’de ortaya çıkan politik model oluşturmaktadır.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 47-62.]

Dipnotlar:
[1] Ebu Rayhan Biruni, bugün Özbekistan’da bulunan Harezm şehrinde MS 973 yılında dünyaya gelmiş âlim, bilim insanı ve birçok konuya hâkim bir isimdir. Biruni, matematik, astronomi, coğrafya, tarih, dilbilimi, antropoloji ve farmakoloji gibi alanlarda önemli katkılar sundu. -yhn.

[2] Bkz.: Engels, The Origin of the Family, Private Property, and the State, International Publishers, 1972 (İngilizce çevirisi) s. 227.

[3] A.g.e., s. 228.

[4] Tarihler için Birinci Ek’e bakınız. -yhn.

[5] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918. 5. Bölüm, 3. Kısım.

[6] Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International Publishers, (yeni baskı 1963) 1852. [“İşte gül işte dans!” “Palavracı” isimli Ezop masalında geçen ifade. Yunancada gül anlamına gelen Rodos adasından sıçrayıp karşı kıyıya geçtiğini söyleyen adama insanlar “İşte Rodos hadi sıçra!” diyorlar. Marx bu sözü Hegel’in 1821 tarihli Hukuk Felsefesinin Ana Hatları kitabının önsözünden alıyor. -yhn.

[7] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[8] Marx & Engels, Communist Manifesto, önsöz, MIA.

[9] Engels to August Bebel In Zwickau, 1875, MIA.

[10] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[11] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[12] Aktaran: Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[13] Marx, The Civil War in France, MIA.

[14] A.g.e.

[15] A.g.e.

[16] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[17] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[18] A.g.e.

[19] A.g.e., s. 450.

[20] Lenin, ‘The Dual Power,’ MIA.