26 Şubat 2026

,

Medeni Avrupalılar, Yabani Asyalılar



Ünlü İngiliz sosyal demokrat Rothstein, Almanya’daki işçi gazetelerinde, İngiltere’ye bağlı Hindistan’da meydana gelen öğretici ve her daim yaşanan olağan bir olayı aktarıyor. Bu olay, 300 milyondan fazla nüfusa sahip bu ülkede devrimin neden hızla büyüdüğünü tüm argümanlardan daha iyi ortaya koyuyor.

Rangoon, Hindistan’ın eyaletlerinden birinde bulunan, 200.000’den fazla nüfusa sahip büyük bir şehir. Bu şehirde gazete çıkartan İngiliz gazeteci Arnold, “İngiliz Adaletinin Alay Konusu Haline Geldiği Olay” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makale, Andrew adlı yerel bir İngiliz yargıcı ifşa ediyordu. Bu makaleyi yayınladığı için Arnold, on iki ay hapis cezasına çarptırıldı, ancak temyiz başvurusunda bulunan gazeteci, Londra’daki bağlantıları sayesinde davayı İngiltere’nin en yüksek mahkemesine taşımayı başardı. Hindistan hükümeti, alelacele, cezayı dört aya indirdi ve Arnold’u serbest bıraktı.

Peki tüm bu velvele ne için kopartılmıştı?

McCormick adında bir İngiliz albayının bir metresi vardı. Bu medeni ulusun yiğit temsilcisi, metresinin Aina adındaki hizmetçisini odasına çekmiş, tecavüz etmiş ve evine kilitlemişti. Kız on bir yaşındaydı.

Bunlar olurken Aina’nın babası ölüm döşeğindeydi. Kızını yanına çağırdı. O noktada yaşadığı köy halkı tüm olayı öğrendi. Halk öfkelenip ayaklandı. Polis, McCormick’in tutuklanması emrini vermek zorunda kaldı.

Ancak Yargıç Andrew, onu kefaletle serbest bıraktı ve daha sonra utanç verici bir karar üzerinden, beraat ettirdi. Cesur albay, soylu ailelerden gelen beyefendilerin bu tür durumlarda genellikle yaptığı gibi, Aina’nın bir “fahişe” olduğunu söyledi ve bunu kanıtlamak için beş tanık getirdi. Aina’nın annesi tarafından getirilen sekiz tanıksa, Yargıç Andrew tarafından hiç sorgulanmadı bile.

Gazeteci Arnold iftira suçundan yargılanırken, âdeta taptığı Mahkeme Başkanı Sör Charles Fox, savunmasında tanık çağırmasına izin vermeyi reddetti.

Hindistan’da bu tür binlerce, milyonlarca vakanın yaşandığı herkesçe bilinmelidir. Sadece istisnai durumlar, (etkili bir Londra gazetecisinin oğlu olarak) “müfteri” Arnold’un hapisten çıkmasını ve davanın kamuoyunda duyurulmasını mümkün kıldı.

Unutmayın ki, İngiliz liberalleri, Hindistan yönetiminin başına “en iyi” adamlarını getirdiler. McCormick’lerin, Andrews’lerin ve Fox’ların başı, tanınmış radikal yazar, “Avrupa irfanının önde gelen isimlerinden”, tüm Avrupalı ve Rus liberallerin gözünde “son derece saygın bir adam” olan John Morley’nin Hindistan valisi olmasının üzerinden çok zaman geçmedi.

Avrupalı” ruh, Asya’da uyanalı çok oluyor. Asya halkları, artık demokratik zihniyete sahipler.

V. I. Lenin
14 Nisan 1913
Kaynak

Münih Savaş Konseyi ve Tırmanan Emperyalistlerarası Rekabet


62. Münih Güvenlik Konferansı denilen toplantının diplomasi ile bir alakası yoktu. O, bir savaş konseyiydi. Dünya emperyalizminin genelkurmay başkanlığının bir araya geldiği, çatışmaları çözmek değil, küresel ölçekte saldırganlığın bir sonraki aşamasını koordine etmek için düzenlenmiş bir toplantıydı.

Konferansın yıllık raporu, kendisine yönelik en net eleştiriyi bizzat yapıyor. “Yıkım Koşullarında” başlığı altında rapor, 1945 sonrasında oluşan uluslararası çerçevenin kasıtlı olarak yıkılmasını ifade eden “yıkım güllesi siyaseti”nden bahsediyor. Bu raporun yazarlarının söylemediği şey ise, bu yıkımın bir sapma olmadığıdır. Bu yıkım, artık barışçıl düzeni kurgu düzeyinde bile olsa sürdüremeyen kapitalizmin derinleşen krizinin eseridir.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, dünyanın büyük güç rekabetine geri döndüğü o eşiği aştığını söyledi. Oysa emperyalist güçler arasındaki rekabet, hiçbir zaman sona ermedi. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından, bu rekabet, büyük devletler arasında doğrudan çatışma yerine, ABD’nin egemenliği üzerinden, yaptırımlar, mali baskı ve vekalet savaşları aracılığıyla yönlendirildi. Çöken şey, rekabetin kendisi değil, rekabet sorununun çözüme kavuşturulduğuna dair yanılsamadır.

Şu anda ortaya çıkan şey, yeni bir sistem değil, bu rekabetin daha açık ve tehlikeli bir aşamasıdır. Pazarlar, kaynaklar ve stratejik konumlar üzerindeki rekabet yoğunlaştıkça, bir zamanlar bu rekabetleri yöneten düzenlemeler çökmeye başlıyor. Rakip kapitalist devletler, artık çıkarlarını yalnızca ekonomik baskıyla güvence altına alamayınca, askeri güce başvuruyorlar.

Ordunun ve Tekellerin Kaynaşması

Askeri harcamaların büyüklüğü, nelere öncelik verildiğini ortaya koyuyor. Kongre, Pentagon’a tahsis edilecek, onun talep ettiğinden 8 milyar dolar daha fazla olan, 839 milyar dolarlık bütçeye onay verdi. Ek fonlar ve ve hesabı tutturmak için gerekli fonlarla birlikte toplam harcama 1 trilyon dolara yaklaşıyor. Aynı zamanda, on milyonlarca insan, güvenilir sağlık hizmetlerine erişemiyor. Devlet memurları tasfiye ediliyor, sosyal programlar kesiliyor.

Mesele, “savunma” değil, Kongre’nin her yıl harcadığı paranın en büyük payını kimin kontrol ettiği.

Savaş Bakanı Yardımcısı Stephen Feinberg, askerlikten gelen biri değil. Kendisi milyarder bir finansçı ve şirketleri satın alıp yeniden yapılandırarak kâr elde etmeyi amaçlayan özel sermaye şirketi Cerberus Capital Management’ın kurucu ortağı. Şu anda Pentagon’un günlük operasyonlarını o denetliyor.

Başka bir ifadeyle, yaklaşık bir trilyon doların nasıl dağıtılacağına bir Wall Street finansörü karar veriyor. Bu paranın kaynağı, işçilerin ürettiği ve devletin topladığı zenginlik. Ama bu para bugün silah tekellerine akıtılıyor.

Lenin’in emperyalizm çağında tanımladığı şey tam da buydu: bankacılık ve sanayi sermayesinin finans sermayesine dönüşmesi, devletin bu çıkarlara giderek daha fazla boyun eğmesi. Savaştan kâr elde eden finansal çıkarlar, artık savaşı yürüten devlet aygıtının yönetiminde de rol oynuyor.

“Sanayiinin temelini güçlendirme” adı altında iktidar, eğitim ve sosyal programlarda kesintiler önerirken, sözleşmeleri yapay zekâ, otonom sistemler ve insansız hava aracı savaşı gibi yüksek teknoloji ürünü silah sistemlerine yönlendirdi. Özel sermaye ve girişim sermayesi tarafından desteklenen Palantir ve Anduril gibi şirketler, bundan doğrudan fayda sağlayacaklar.

Mesele, kişi olarak Feinberg’le ilgili değil. Bu atama, Lockheed Martin, Raytheon (şimdi RTX), Boeing ve Rheinmetall gibi silah tröstlerinin ve bunlarda büyük hisselere sahip finansal holdinglerin birleşmiş gücünü yansıtıyor.

Aynı süreç, Almanya’da da görülüyor; Berlin, 2026 yılı için rekor düzeyde 108 milyar avroluk (128 milyar dolar) bir savunma bütçesine onay verdi. 2016-2020 yılları arasında BlackRock’ın Alman iştirakinin denetim kurulu başkanlığını yapan Şansölye Friedrich Merz, şimdi de özel sektörde temsil ettiği aynı finansal ve endüstriyel çıkarların istifade ettikleri yeniden silahlanma hamlesine başkanlık ediyor.

Toplumsal ihtiyaçların karşılanması içinse tek kuruş ayrılmıyor. Yeniden silahlanma hamlesi, borç ve kemer sıkma politikalarıyla finanse ediliyor, bundan faydalananlar, silah tekelleri ve onlara bağlı finans kuruluşları oluyor.

Savaşa Yönelik İdeolojik Hazırlık

Büyük ölçekli yeniden silahlanma süreci, yalnızca bütçelerle ilerlemez. Böylesi bir süreç, direnişin örgütlenmeden önce etkisiz hale getirilmesini sağlayacak, uygarlığın tehdit altında olduğunu ilan eden, savaşa karşı çıkmayı “ihanet” olarak nitelendiren bir siyaset diline ihtiyaç duyar.

Münih’te ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, tam da bu dili kullandı.

Önceki yıl Avrupa’nın daha fazla militarize edilmesini açıkça talep eden Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in aksine, Rubio, aynı talepleri daha yumuşak bir dille aktardı. Avrupa’nın askeri harcamalarının artırılmasını, sınırların sıkılaştırılmasını ve çok taraflı kurumlara olan bağımlılığın azaltılmasını istedi. İçerik değişmedi, sadece üslup değişti.

En önemli nokta, Rubio’nun ittifakı nasıl gerekçelendirdiğiydi. İttifakı öncelikle ticaret, güvenlik anlaşmaları veya stratejik çıkarlar çerçevesinde ele almadı. Bunun yerine, ABD ve Avrupa’yı “Hristiyanlık dini, kültürü, mirası, dili, kökeni” ile birbirine bağlı olarak tanımladı. İttifakı ortak bir uygarlık kimliğine dayandırdı.

Toplantıda bir araya gelen liderlere, “Ordular soyut fikirler için savaşmaz. Ordular bir halk için, bir ulus için savaşır” dedi.

Daha da ileri giderek, “Batı’nın beş yüzyıl boyunca genişleyerek yeni kıtalara yerleştiğinden”, “dünyanın dört bir yanına yayılan devasa imparatorluklar kurduğundan” övgüyle bahsetti. Oysa bu, yerli halkların mülksüzleştirilmesini ve katledilmesini tümüyle silen, romantize edilmiş bir tarih anlatımıydı. Rubio ayrıca, 1945’ten sonra bu “büyük Batı imparatorlukları”nın komünist devrimler ve sömürge karşıtı ayaklanmalarla hızlanan bir gerileme dönemine girdiğini üzüntüyle dile getirdi. Bu söyleme göre, sömürgeci yönetiminin ortadan kaldırılması, kendi kaderini tayin hakkı mücadelelerinin zaferi değil, uygarlığın yaşadığı bir kayıptı.

Rubio, bunun sadece nostalji olmadığını açıkça belirtti. “Amerikalılar olarak bizim derdimiz, Batı’nın kontrollü işlettiği ricat sürecinin kibar ve itaatkâr bekçileri olmak değil” dedi. Bu, bir niyet beyanıdır: yirminci yüzyılda sömürgeleştirilmiş ulusların kazandığı bağımsızlık, bu yönetimin yürürlükten kaldırmayı amaçladığı bir şeydir.

Şu anda bu türden bir ideolojik değişim yaşanıyor. Daha önceki savaşlara eşlik eden “insan hakları” ve “demokrasiyi teşvik etme” söylemi, yerini daha dolaysız bir şeye bırakıyor: “Batı uygarlığı”nın algılanan dış ve iç düşmanlara karşı savunulması.

Bu söylem, ırksal, dini ve kültürel gibi tanıdık hiyerarşileri içerir, iktidara bağlı bir güç ve otorite vizyonunu yüceltir. Rubio’nun Münih’te kullandığı dil, restorasyon ve egemenlikle tanımlı bir dildi: güçlü ordular, egemen uluslar, gerilemeyi reddeden bir uygarlık. “Uygarlığın savunulması”, her daim zaman iktidarın savunulması anlamına gelmiştir.

Önde gelen bir diplomatın askeri ittifakı “Hristiyanlık dini” ve “soy” üzerine temellendiren yaklaşımı, yalnızca kültürel açıdan cazip bir yaklaşım olarak kalmaz. Bu yaklaşım, uzun zamandır beyaz üstünlükçü ideolojiyle ilişkilendirilen temaları yansımasıdır: burada esas olan, birleşik Batı uygarlığının iç ve dış “ötekilere” karşı savunulmasıdır. Bu şekilde, ırkçı mitoloji, savaşa yönelik ideolojik hazırlığın bir parçası haline gelir.

“Uygarlık”, süs olsun diye edilmiş bir laf değildir. Halkları savaşa hazırlar. Rekabet hayatta kalma mücadelesi olarak çerçevelendiğinde, gerilim tırmanır. Münih’te tartışılan cepheler, bu gerilimin nereye doğru gittiğini ortaya koyuyor.

Trump’ın aylarca süren gümrük vergisi tehditleri ve açık küçümsemesinin ardından güvenceye muhtaç olan Avrupa burjuvazisi, Rubio’nun “ya hizaya gelirsiniz ya da sahipsiz kalırsını” ültimatomunu ayakta alkışlarla karşıladı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu uyarının “güven verici” olduğunu söyledi. Sömürgeci imparatorluklar ölüp gitti diye açıktan yas tutan, “onları geri getireceğiz” vaadini dile getiren konuşma, nasıl oluyorsa, protestolarla değil, alkışlarla karşılandı. Bu, talepler daha da ifrada vardığında bile efendinin daha yumuşak diline minnettar olan vasal sınıfın duruşudur.

Emperyalist Saldırganlığın Cepheleri

Münih’te çizilen somut askeri çatışma hatları, krizin küresel niteliğini teyit etmektedir.

İran konusunda konferans, diplomasi maskesini tamamen bir kenara bıraktı. Organizatörler, İran hükümeti yetkililerine gönderilen davetiyeleri geri çekti ve bunun yerine, sürgündeki eski veliaht prens Rıza Pehlevi’yi öne çıkardı. Pehlevi, bu platformu kullanarak, İslam Cumhuriyeti’ni devirmek için ABD’nin askeri müdahale gerçekleştirmesi çağrısında bulundu. ABD Senatörü Lindsey Graham, açıktan rejim değişikliği çağrısı yaptı.

Konferans, yaklaşık 50.000 ABD askerinin Batı Asya’da konuşlandırıldığı bir dönemde gerçekleşti. Bu, 2003’teki Irak işgalinden bu yana en büyük askeri yoğunlaşmaydı. Davetleri geri çekilen İranlı yetkililer, konferansı “Münih Sirki” olarak nitelendirdiler.

Ukrayna konusunda, emperyalist kamp içinde keskin bir taktiksel ayrılık ortaya çıktı. Başta Almanya Başbakanı Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İngiltere Başbakanı Keir Starmer olmak üzere, Avrupalı liderler, Rusya’ya karşı savaşın yoğunlaştırılmasını talep ettiler. Aslında bu liderler, ABD’nin Avrupa’yı baypas edip, müzakere yoluyla varılacak, Avrupa’nın hilafına olacak bir çözüme ulaşmasından korktular. Buna karşılık, Trump yönetimi, Ukrayna cephesinde, başka yerlerde daha iyi kullanılabilecek olan kaynakların israf edildiğini düşünüyor, Avrupalıları devam eden silah sevkiyatlarının tüm mali yükünü üstlenmeye zorluyor.

Washington, halihazırda verilen yardımlar karşılığında ne beklediğini de açıkça belirtti. Şubat 2025’te yönetim, Ukrayna limanları ve altyapısından elde edilecek gelirlerin yanı sıra, iddialara göre yüzde 100’e varan büyük mülkiyet payları talep etti. Nisan ayında imzalanan anlaşma, Washington’a maden çıkarma konusunda ayrıcalıklı haklar tanıyor.

Buradaki anlaşmazlık, barışla ilgili değil. Esasında emperyalist güçler, kendi aralarında maliyetlerin paylaşımı ve ganimetlerin dağıtımı konusunda anlaşamıyorlar. Ukrayna’nın kaynakları, bu ganimetin parçasıdır.

Atlas Okyanusu’nun her iki yakasında da egemen sınıfın hiçbir fraksiyonu barıştan yana değil. Bu fraksiyonlar, esas olarak, emperyalist saldırganlığın hangi cephesine öncelik verilmesi gerektiği ve savunduklarını iddia ettikleri ülkeyi kimin yağmalayacağı sorusuna verdikleri cevap üzerinden ayrışıyorlar.

İç Cephe: Yeniden Silahlanma ve Sınıf Mücadelesi

Yurtdışındaki her savaş, aynı zamanda içeride de sürer. Şu anda yeniden silahlanmaya yönelik çabaların yol açtığı toplumsal sonuçlar, bu gerçeğin tartışma götürmez delilidir.

ABD’de Pentagon’a 839 milyar dolarlık bir bütçe tahsis edildiği için devlette çalışan iş gücü büyük ölçüde küçülüyor, kamusal barınma imkânları ortadan kalkıyor, milyonlarca insan sağlık hizmetlerine erişemiyor. Konut veya sağlık hizmetleri için fon bulamayan aynı Kongre, Pentagon’un talep ettiğinden 8 milyar dolar daha fazla paranın verilmesi kararını onayladı.

Aynı sınıf savaşı, Atlas Okyanusu’nun öte yakasında da yaşanıyor. Almanya’da, eğitim veya toplu taşıma finansmanı söz konusu olduğunda dokunulmaz kabul edilen anayasal “borç freni”, sınırsız askeri borçlanmaya izin vermek için askıya alındı, böylelikle devletin toplam borcu yalnızca 2026 yılında 174 milyar avronun (206,2 milyar dolar) üzerine çıktı. Bu, iki yıl öncesindeki borcun üç katından fazla.

Burjuvazi, sosyal güvenlik ağları için para olmadığını iddia ederken, tank ve füzeler için sınırsız kredi bulabiliyor. Şansölye Merz, Alman işçilerine ekonomiyi istikrara kavuşturmak için “daha çok ve daha uzun süre çalışmaları” gerektiğini söylerken, onların gelecekteki emeklerini silah tekellerinin kasalarına aktarıyor.

Bu, bir hata ya da politika yanlışlığı değil. Kapitalizm, emperyalizm aşamasında bu şekilde işliyor.

Sistemin merkezinde en büyük silah şirketleri ve onların arkasındaki finans firmaları yer alıyor. Bunların kârları askeri gücün büyümesine bağlı.

Bu büyüme ise işçileri daha da boğan işten çıkartmalar, daha uzun çalışma saatleri ve sosyal harcamalardaki kesintiler üzerinden finanse ediliyor.

Tanklara ve füzelere aktarılan her bir kuruş, emekle yaratılan zenginlikten alınıyor. Hemşirelerin, öğretmenlerin ve kamu çalışanlarının savunmak için mücadele ettiği aynı zenginlikten. Savaş harcamaları üzerindeki mücadele, soyut bir mücadele değil. Aslında bu mücadele, sözleşme görüşmelerinde, grevlerde ve sokaklarda bizzat veriliyor.

Münih’in İfşa Ettiği Gerçek

62. Münih Güvenlik Konferansı, daha önce yaşananlar bağlamında anlaşılmalıdır. Konferansta karşımıza çıkan muktedir sınıf, bu yılın Ocak ayında egemen bir ülkeyi bombaladı, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı, ikisini de kelepçeli halde New York’taki bir devlet hapishanesine götürdü.

Dünyanın önde gelen uluslararası güvenlik forumu olarak nitelendirilen Münih’teki konferansta tek bir Latin Amerika hükümeti bile temsil edilmedi. Bu eksiklik, tesadüf değil. Bu, kimlerin güvenliğinin kimlerin şartlarına göre tartışıldığını ortaya koyan bir ifşaattır. Washington’ın askeri kaçırma eylemi gerçekleştirdiği yarımküre, bu tartışmanın dışında bırakılmıştır.

Trump yönetimi, iktidara geri döndüğü ilk yılda Irak, İran, Nijerya, Somali, Suriye, Venezuela ve Yemen’e karşı askeri güç kullandı, Kolombiya, Küba, Meksika ve Panama’ya karşı da güç kullanma tehdidinde bulundu. Bu, sadece bir saldırı eylemi değil. Dört kıtayı kapsayan küresel bir modelle karşı karşıyayız.

Trump’ın “Hristiyanları savunuyorum” söylemi üzerinden gerekçelendirdiği, “Noel hediyesi” olarak adlandırdığı, Noel Günü Nijerya’ya attığı bombalar, uygarlık söyleminin askeri doktrin olarak nasıl işlediğini ortaya koyuyor. Rubio’nun Münih’te “ortak Hristiyanlık dini” ve “ecdat” dediği şey, Tomahawk füzeleri olarak çoktan operasyonlarda kullanılmaya başlamıştı bile.

Yabancılara ait varlıklara istediği zaman el koyabiliyorlar. Tüm halklara karşı ekonomik savaş anlamına gelen tek taraflı yaptırımlar uyguluyorlar. ABD, sadece Ocak 2026’dan bu yana onlarca uluslararası kuruluştan çekildi. Tüm bunları yaparken, bir yandan da dünyaya uygarlık ve değerler hakkında ders verebiliyor.

“Kurallara dayalı düzen”, hiçbir zaman evrensel bir sistem olmadı. Bu, ABD’nin üstünlüğünün yasal ve diplomatik çerçevesinden başka bir şey değildi. Diğer devletleri disipline etti ama Washington’ı disipline etmedi.

Üstünlük mücadelesinin kızıştığı şu dönemde, Washington, bir zamanlar başkalarının uymasını talep ettiği yapıyı kendi elleriyle yıkıyor.

Ortaya çıkan şey, düzensizlik değil, daha aleni bir emperyalist yönetim biçimi, askeri güçle dayatılan bir tahakküm. Rubio’nun konuşması, bu değişimin yansımasıydı.

Rubio, insan hakları ve uluslararası hukuk gibi liberal terminolojiyi bir kenara bıraktı. Açıkça “uygarlığın hayatta kalmasından” ve “orduların Batı yaşam tarzını savunmasından” bahsetti; bu dil, beyaz üstünlükçü mitolojinin yansıması.

İşçi sınıfı, düşmanının meramını ve muradını açıktan beyan eden açıklamalarından kendince sonuçlar çıkartmalıdır. Savaşa, yeniden silahlanmaya, silah tekellerinin yararına sosyal harcamaların yağmalanmasına karşı muhalefet etmelidir. Bilinsin ki bu muhalefeti burjuvazinin hiçbir fraksiyonu sergilemeyecek. Münih’te önde gelen isimleri ağzından emperyalizmin daha etkili yönetilmesini isteyen Demokrat Parti de bu muhalefeti ortaya koymayacak. Kıtanın en güçlü ordularını kurmak için yarışan Avrupa kurumları da muhalefet etmeyecekler.

Bu süreç, direnişsiz ilerleyemez. ABD genelinde işçiler, temel ihtiyaçlarını baskı ve militarizasyona karşı muhalefetle ilişkilendirmeye başladılar. Hastanelerin, okulların ve iş yerlerinin savaşa değil, insan ihtiyaçlarına hizmet etmesi gerektiğini ısrarla dile getiriyorlar. Bu mücadeleler, eşitsiz ilerlese de, eksik de olsa, felâkete doğru ilerleyen süreci durdurabilecek tek yolu onlar gösteriyorlar.

Bu süreci, savaş üreten, yıkılana dek üretmeye devam edecek olan kapitalist sisteme karşı işçi sınıfının bağımsız hareketliliği durduruacak.

Gary Wilson
17 Şubat 2026
Kaynak

, ,

Irkçılıkla Mücadele ve Lenin’in Fikriyatı: Irkçılıkla Emperyalizm Arasındaki Bağ

Gazze’deki soykırımla ilgili olarak Şubat 2024’te Port-au-Prince şehrinde
Tüm Haitililer Kurtuluş ve Eşitlik Hareketi’nin (MOLEGHAF) örgütlediği eylem.

 

Giriş

Joe Pateman’ın, genelde Marksizmin, özelde Lenin’in çalışmalarının günümüzde ırkçılığın ısrarlı varlığını analiz etme ve anlama açısından önemini yeniden vurgulayan ve savunan makalesi bize düşündürücü ve kışkırtıcı bir okuma sunuyor.

Pateman’ın, ilk olarak 6 Kasım 2024'te Toronto’daki York Üniversitesi’nde bir Marksist okuma grubunda sunulan makalesi (2025), kapitalist dünya ekonomisi içinde yapılandırıcı bir güç olarak emperyalizmin devam eden merkeziliğine ve bunun kapitalist toplumda hüküm süren ırkçılığı nasıl desteklediğine dikkat çekiyor. Makale, bilhassa ırkçılıkla mücadelede ve işleyişi için ona bağımlı hale gelmiş bir sistemi aşmada hayati bir unsur olarak enternasyonalizmi savunmasıyla, ırkçılık karşıtı strateji açısından dikkate almamız gereken birçok başlık sunuyor.

Rusya’nın çok etnikli bir ulus olduğu (ki hâlâ öyle), monarşisinin o dönemde Rus olmayan etnik gruplara karşı ırk ayrımcılığı yaptığı gerçeği üzerinde duran Lenin’in, farklı ırkları ve kadınları dışlamayan, insan özgürlüğüne adanmış bir komünist olduğunu hatırlamak gerekiyor. Pateman’ın da vurguladığı gibi, Lenin’in not defterleri, ırk ve emperyalizm sorunuyla oldukça ciddi bir şekilde ilgileniyor. Ama bir yandan da Lenin’in kitabı, Rus monarşisi döneminde yayınlanan eserlerin, kendi kendisini sansürlemek zorunda kaldığı bilinerek okunmalı.

Bununla birlikte, Rusya’da birleşik bir işçi hareketi için ırkçılıkla mücadele, Lenin için çok önemli bir husustu. Devrim sonrası dönemde Lenin’in ırkçılık ve emperyalizmi birbirine bağlayan bu eserleri yayınlamamış olması üzücü olsa da, ırkçılıkla mücadelenin sorunları, devrimden sonra da Lenin’in siyaseti ve uygulamalarının bir bileşeni olarak kaldı. Dahası, Lenin’in eserlerindeki bu sınırlar, yazıldıkları zaman ve bağlam nedeniyle, tüm dünyanın eksiksiz bir şekilde açıklanmasını ve kapitalizmden kurtuluş yolunun tek bir eserde sunulmasını beklemememiz gerektiğini söylüyor. Bunun yerine, görevimiz, bizden önceki teorisyenlerin bize bıraktığı araçları ortaya çıkarmak, bu araçları, bugündeki teori faaliyeti ve mücadelelerle birlikte, bugün ait olduğumuz dünyayı anlamanın somut gerekliliğine uygulamaktır.

Dr. Tamanisha J. John ve Chris Little, Pateman’ın Lenin’in emperyalizm teorisinde ve emperyalizme karşı mücadelesinde ırk, ırkçılık ve ırkçılıkla mücadelenin önemi üzerine yaptığı sunum sırasında tartışmacı olarak görev aldılar. Başlangıçta iki ayrı yorum olarak sunulan bu iki bakış açısı, Pateman’ın “Lenin, Emperyalizm ve Irksal Kurtuluş” makalesine cevap olarak, genel bir yorum sunmak üzere bir araya getirildi.

Emperyalizm Avrupamerkezcidir, Marksizm Değildir

Marx’ın (dolayısıyla Lenin’in) ırk ve ırkçılık konularındaki önemine ilişkin bu mesele, Batı’da Marksizmin “Avrupamerkezci” olduğu yönünde yaygın biçimde dile getirilen efsane göz önüne alındığında, önemlidir. Bir Karayipli akademisyen olarak Tamanisha, birçok Karayipli entelektüelin bu burjuva bakış açısıyla Marx’ı açıktan reddettiğini (bugün de reddetmeyi sürdürdüğünü), bunun da nihayetinde Karayipler’in (Afrika’nın, Asya’nın ve Latin Amerika’nın) kurtuluşu ve kalkınması pahasına kapitalizmi desteklediğini dile getiriyor. Örneğin, Walter Rodney, 1975 yılında New York’taki Queen’s College’da verdiği “Marksizm ve Afrika’nın Kurtuluşu” başlıklı konuşmasında, Marksizmin “Avrupamerkezci” ve “Avrupai bir olgu” olduğunu iddia edenlerin bunu kanıtlaması gerektiğini söylüyor. Elbette, bu türden efsaneleri yayanlar, bu sorumluluğu omuzlayacak kişiler değildirler. Rodney’nin dediği gibi: “Birçok insan, hâkim propaganda göz önüne alındığında, nedenini gerçekten bilmeden yola Marksizm karşıtı olarak başlar.” Rodney’ye göre (1975):

“Burjuvazi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, tüm burjuva düşüncesinin ortak bir birleştirici noktası vardır. Neticede bu düşünceler, Marksist düşüncenin geçerliliğini, mantığını vb. sorgulama çabası etrafında birleşmişlerdir. Bu nedenle, ‘Marx’ın ırksallaştırılmış halklar için geçerli olup olmadığını’ sorduğumuzda şu cevabı veriyorlar: “Maalesef biz de bu çerçeveye ve kalıba uyuyoruz. […] İngiliz-Amerikan geleneği, felsefi olarak Marksizme karşı yoğun bir düşmanlık besliyor. Bu düşmanlık, kendisini kendisine has bir biçimde ortaya koyuyor. Marksizm çalışmasından bile beri durmaya çalışıyor.’ Dolayısıyla, ‘İngiliz geleneğinde, ki bu gelenek, dünyanın bu bölgesine, Karayipler’e ve Afrika’nın birçok yerine de aktarılmıştır, Marksizm hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmamak modadır. Cehaletiyle övünmek, Marksizme karşı olduğumuzu söylemek modadır. Bu konuda sıkıştırılınca, ‘Ama neden okumaya zahmet edeyim ki? Açıkça saçma.’ diye cevap verilir. Yani, okumadan saçma olduğunu bilir ve saçma olduğunu bildiği için okumaz, bu nedenle de bu konudaki cehaletiyle övünür.”

Burjuvanın Marksizme, dolayısıyla Marx’a karşı uyguladığı çifte standart, onun yazılarının sağladığı sömürge karşıtı ve özgürleştirici görüşlerden kaynaklanmaktadır. Gerçekte, Marx, “ırkçılığı işçi sınıfının gizli acizliği” olarak adlandırmıştır (Graf, 2025: 384, MECW Cilt 44: s. 475). Marx, yaşamı boyunca, çalışmalarının “tek yönlü tarihsel-felsefi meta anlatılar” olarak yorumlanmasını eleştirmiş, bu tür yorumları reddetmiştir (Graf, 2025: 389, MECW Cilt 24: s. 199) ki bu yorumlar, Avrupa’yı ve içindeki gelişmeleri küresel bir şablon olarak görür.[1]

İşin tuhaf yanı, bu “Avrupamerkezcilik” suçlaması, beyaz üstünlükçü Lothrop Stoddard tarafından ilk kez açıklanan realizme de Batı’nın sanayileşmiş devletleri haricinde dünyanın büyük çoğunluğunun bu dönemde sanayileşmiş refahı desteklemek için kemer sıkma politikalarıyla karşılanması gereken genel bir krizin tanımladığı Büyük Buhran’dan ülkeleri “kurtardığı” için övülen Keynesçiliğe de yöneltilmemektedir. Aynı şey, liberal anlatılar ve özellikle liberal kalkınma anlayışları için de söylenebilir.

İşin aslı şu ki, neredeyse altı yüzyıldır egemen ekonomik sistem olarak Batı (Avrupa) kapitalizmi, sermayenin yararına olan bir insani hiyerarşi yaratmıştır. Bu gerçekler, uluslararası dayanışmayı (enternasyonalizmi) gerektiren evrensel insan özgürleşmesine yönelik kaygı ve mücadele göz önüne alındığında, ırk, sömürgecilik ve emperyalizm konularını Marksistler ve Marksist düşünceyi zenginleştirenler için uzun zamandır önemli kılmaktadır.

Joe Pateman, Lenin’in Emperyalizm Defterleri çalışmasını derinlemesine inceleyerek, Avrupa’nın kıtaya olan yoğun bağımlılığı nedeniyle Afrika’nın Lenin’in emperyalizm teorisinin merkezinde yer aldığı gerçeği üzerinde duruyor. Lenin’in Afrika ve Avrupa sorunuyla olan ilişkisi, onu “Avrupa’yı ‘zencilerin sırtından geçinen’ bir rantçı” olarak tanımlamaya yöneltti (Pateman, 2025). Bu tanım, aynı zamanda Lenin’in ırksallaştırma süreçlerine dair anlayışını da şekillendirdi. Emperyalizm ve ırkların sınıflandırılması, insan gruplarını birlikte çalışan maddi ve ideolojik sömürülere, dolayısıyla ırkçılığa tabi kıldı. Kapitalizmin, hem tarihsel zeminde Avrupa içerisinde hem de dışında işleyen bir süreç olarak ırksallaştırma süreci, her daim onun gelişimini desteklemek ve sürdürmek için işletildi.

Irkların kategorilere ayrıştırılması, bu ayrıştırmaların (farklılıkların) verili maddi ve ideolojik sonuçlarıyla birlikte, farklı halklara değer ve önem atfetmeye katkı sundu. Bu değerlendirme, (Marksizmde vurgulandığı gibi) ücretli emek yanında ücretli emeğin henüz sanayileşmiş ülkelerdeki kadar baskın olmadığı ortamlarda insanların ücret ödenmeyen emeği için de yapıldı. Marksizmi, sanayileşmiş ülkeler de dâhil olmak üzere, küresel olarak ırksallaştırılmış insanlar için hem alakalı hem de yararlı kılan da bu son gerçektir. Bu nedenle, Marksist düşüncenin, çeşitli bağımsızlık mücadelelerinde ve devrimlerde Marksist düşünceyi kullanan ırksallaştırılmış halklar tarafından genişletilmiş olması şaşırtıcı değildir.[2] Aslında Marksist düşünce, ırksal kurtuluş hareketleri de dâhil olmak üzere kurtuluş hareketlerinden kopartıldığında, bu hareketlerin başarısız olduklarını bizzat görüyoruz. Pateman, daha yakın tarihli bir örnek olarak Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinden bahsediyor.

1975’te Rodney, Kwame Nkrumah örneğini kullanıyor. Rodney, Nkrumah gibi bir figürü seçerek, Nkrumah’nın sınıfların varlığını inkâr eden özgül bir pan-Afrika yolunu izlemeye çalıştıktan sonra, Gana’daki sınıfları anlamak için Marksizmin gerekliliğini nasıl fark ettiğini ortaya koyuyor. Gana’da sınıf sorununu küçümsemek, Nkrumah’nın Gana’daki tüm Afrikalılar için daha geniş bir özgürleşme biçimi arayışına karşı çıkan sınıf düşmanlıkları nedeniyle, Gana’nın küçük burjuvazisi tarafından devrilmesine yol açtı (Rodney, 1975).

Tamanisha, Pateman’ın ırkçılığa dair konuşmasını ve bunun Lenin’in not defterlerinde nasıl analiz edildiğini ele alıyor. Rodney’nin Afrika’nın özgürleşmesi konusunda Marksizmin sahip olduğu önemle ilgili konuşmasını değerlendirmeye tabi tutuyor. Rodney’nin Guyana’da, Forbes Burnham’ın sözde sosyalist ve Pan-Afrikacı diktatörlüğü döneminde katledildiği gerçeğinin bilincinde olan Tamanisha, Pateman’ın, emperyalist ırkçılıkla ilgili tartışmasının, solun emperyalizmin gücünü yeniden üreten (ve meşrulaştıran) ideolojik altyapılara kendi devrimci mücadelemiz ve hareketlerimiz içerisinde karşı çıkmasının şart olduğuna dair tespiti akla getirdiğine inanıyor. Bu itiraz, ırk kategorisinin mi sınıfa yoksa sınıf kategorisinin mi ırka galebe çaldığı ile ilgili o gerici sorunun ve tartışmanın hüküm sürdüğü bugünde önem kazanıyor.

Gerçek şu ki, ırkçılık (dolayısıyla ırkçı kategorilerin kendileri) kapitalizmin ve emperyalizmin özünde yer alıyor, hatta Avrupalıların egemen olmadığı alanlarda bile; Rodney de suikastına kadar bu gerçekle mücadele etmişti. Marx gibi Rodney de “ırkçılığı ve emperyalizmi” destekleyen maddi gerçekliğin değişkenlik arz ettiğinin bilincine varmıştı (Graf, 2025: s. 384). Değişken koşullar, insanların toplumlarının doğasını incelemelerini, Rodney’nin Guyana’daki durumunda olduğu gibi, yeni sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele etmelerini gerektiriyordu.

Rodney’nin, yerli ve yabancı sermaye ile ittifak halinde olan ve “emperyalizmle ortaklık kuran” (Campbell, 1981: 59) gerici küçük burjuva sınıfına hizmet eden bir rejim olarak gördüğü sözde sosyalist ve pan-Afrikacı Burnham rejimini incelemesi, ırkçılık ve emperyalizm arasındaki bağlantıları ortaya koyuyor: Burnham rejimi, hem Guyana’daki işgücünde açığa çıkan ayrımcılık temelinde ırksal bölünmeleri teşvik eden hem de anti-komünizmi güçlendiren “CIA’in finanse ettiği grevlere ve isyanlar” (Campbell, 1981: s. 50) üzerinden, sözde “solcu” kimliğine meşruiyet kazandırmıştır. Bu durum, Rodney ve Emekçi Halk İttifakı’ndaki (WPA) muhtelif yoldaşlarıyla tam bir tezat teşkil ediyordu. Onlar, sömürge sonrası dönemde elitlerin egemen olduğu, zorunlu olarak neo-sömürgeci (emperyalizm yanlısı) bir yola giren yönetim biçimi nedeniyle Guyana halkının karşı karşıya kaldığı antidemokratik dinamikleri açığa çıkarttı. Guyana halkı, bu yönetim biçimiyle sömürü arasındaki bağı kolaylıkla kurdu. Rodney ve WPA’in ortaya koyduğu bu gerçeklere karşı çıkamayan, ancak gene de “ulusal kurtuluş ve sosyalizmle tanımlı dil”i kullanmak zorunda kalan (Hall ve Camp, 2025) Burnham ve rejimi, Rodney’ye siyasi suikast düzenleyerek, ırkçılık ve ABD emperyalizmiyle olan ittifakını pekiştirdi. Bu dinamikler, Guyana halkı ve Exxon Mobil ile ilgili olarak Guyana’da ve ayrıca Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ndeki mevcut ABD emperyalizmi yanlısı rejim değişikliği çabalarında da etkisini sürdürmektedir (John, 2023). Bu rejim değişikliği çabaları, bugün Karayipler’deki neo-kolonyal hükümetlerden destek alıyor. Bu hükümetler, aynı zamanda bölgenin “barış bölgesi” olduğunu söyleyen dile başvuruyorlar.

Bu olaylar bize, ırkçılığın imparatorluk, kapitalizm ve emperyalist dış politikadan asla ayrılamayacak bir sistemin parçası olduğunu göstermektedir. Irkçı ideolojileri yeniden üreten yapılar, bu güçlere çalışır. Dolayısıyla, emperyalizm ve müttefikleri çeşitlilik arz eder. Yani kişinin ırk, toplumsal cinsiyet, cinsellik, din ve etnisite temelli kimlikleri, kişinin emperyalist ırkçılığa yardım etmekten alıkoymaz.

Haziran 2025’te Boston Review, Walter Rodney'nin suikastından sonra Stuart Hall’un “kısa süre önce keşfedilmiş olan, 1974 tarihli bir konuşmasını” yayınladı; Hall bu konuşmada, “siyahi devrimin asla siyah tenli olan insanlarla ilgili olmadığını, iktidarın koşullarını değiştirmekle ilgili olduğunu” söylüyor (Hall ve Camp, 2025). Tamanisha, bu konuyu burada ele almanın gerekli olduğunu düşünüyor; çünkü bu, mücadelenin hem sınıflar arasında hem de sınıfların içinde sürdüğünü, özellikle de liberal veya faşist amaçlar için araçsallaştırılmaması gereken alt ve diğer marjinalleştirilmiş sınıflar arasında önemli bir hatırlatma niteliği taşıdığını gösteriyor. Bu amaçlar, emperyalist ırkçılığa büyük ölçüde yardımcı oluyor. Irk, çoğu zaman, emperyalist gücün düşmanı olmanın gerekliliği yerine, belirli bir anda kimin iktidarı elinde tuttuğunun sınırlarını değiştirmek üzerinden ele alınıyor. Aksi takdirde, emperyalist güç tarafından ele geçirilip evcilleştirilme riskiyle karşı karşıya kalınıyor.

Bu noktada mesele, ırkçı, kapitalist ve emperyalist sistemlerin, kurumların ve uygulamaların başında veya ideolojik üretimin su başlarında daha fazla beyaz olmayan insan bulunması değil. Kurtuluşu bu getirmeyecek.

Irkçılığa, kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele, istisnai veya yerelleştirilmiş değil, aktif olarak mücadele edilmesi gereken küresel bir mücadeledir. Rodney’nin hayatı ve çalışmalarının gösterdiği gibi, bu mücadele hem piyadelere hem de sahtekârlara sahiptir. Bu piyadeler ve sahtekârlar da ezilen ve marjinalleştirilmiş insanlara şiddet uygulama konusunda daha az tehlikeli değildirler.

Irk ve Emperyalizm Birbiriyle İlişkili Kavramlardır

Chris, çalışmasında Pateman’ın teorik temelinden farklı bir temel üzerinden hareket ediyor. Bu temel üzerinden Chris, Lenin okumasının, günümüz solu için hem açıklama hem de stratejideki zorlukları gidermek için ortak bir zemin sağladığını söylüyor.

Pateman, birkaç önemli iddiada bulunuyor: modern ırkçılık, emperyalizm kaynaklıdır. Irkçılığı yeniden üretmede merkezi bir rol oynayan bir “işçi aristokrasisi” mevcuttur. Irkçılıkla mücadele, beynelmilel bir mücadele olmalıdır. Emperyalist ırkçılık, ırkçılığın son aşamasıdır.

Chris, bu “işçi aristokrasisi” meselesinin ve bunun Joe’nun ırkçılık karşıtı stratejisiyle ilgili diğer noktalarıyla olan ilişkisinin daha fazla tartışmaya ihtiyaç duyduğunu tespit ediyor.

“İşçi aristokrasisi” kavramı, emperyalizmin merkezdeki işçi sınıfı öznelliği üzerindeki etkilerini anlamanın bir parçası olarak dikkate alınması gereken değerli bir önermedir. Ancak Chris, bunun çağdaş dünya düzeninde sınıf oluşumu ve sınıf bilincine dair eksiksiz bir açıklama sunmamıza imkân sağladığından tam olarak emin değil. Bunun iki sebebi var.

İlk sebep şu: Charles Post’un savunduğu gibi, küresel Güney ve Kuzey arasındaki muazzam ücret farklılıklarını sürdürmede aşırı kârların mevcut rolünü sorgulamak gerekiyor. Güney’den elde edilen toplam kârların ABD’deki toplam ücretlerin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturduğu tahmin ediliyor (Post, 2010: s. 20). Elbette, yalnızca kâr akışlarına odaklanmak, küreselleşmiş değer zincirleri boyunca farklılaşmış sömürünün doğasını yeterince kavrayamıyor. Jason Hickel vd. (2022) tarafından ele alınan kaynak gaspına odaklandığımızda ise, günümüzde bir işçi aristokrasisinin işleyişine dair kanıtlara ulaşıyoruz. Bununla birlikte, Chris, geliştirildiği emperyal döneme yöneltildiğinde çok daha büyük bir açıklayıcı güce sahip olduğunu düşündüğü Leninist açıklamanın, günümüzde var olan bir işçi aristokrasisinin kuramsallaştırılması için tek başına yeterli olup olmadığını sorguluyor.

Chris için ikinci ihtilaflı alan, öznellik ve ideoloji alanıdır. Joe, “Leninizmin, işçi sınıfı içerisinde modern emperyalist ırkçılığın temelinin maddi değil ideolojik olduğunu” iddia ediyor (Pateman, 2025). Peki ideolojinin kendisinin maddi bir temeli yok mu? Barbara Fields’ın da belirttiği gibi, ideoloji, “insanların yaşadıkları ve yarattıkları toplumsal gerçekliği kabaca anlamlandırdıkları, günlük yaşamın tanımlayıcı kelime dağarcığıdır” (1990: s. 110). Güney’de olduğu kadar Kuzey’de de işçiler arasındaki kapitalist toplumsal ilişkiler, hem ülke içinde hem de uluslararası alanda işçi sınıfları arasında dayanışmayı baltalayan rekabeti temel alıyor. Post’un da belirttiği gibi, bu rekabet ortamı, “işçiler arasında ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, yerliciliğin ve diğer muhafazakâr fikirlerin gelişmesi için toplumsal bir ortam sağlıyor” (Post, 2010: s. 34).

Irkçılığın ideolojik temelleri mevcuttur. Irkçılık, kendisini işçilerin kapitalist toplumsal ilişkilerin hüküm sürdüğü koşullarda amansız rekabet ve sürekli yoksulluk tehdidiyle yüklü bir dünyayı anlama çabaları üzerinden ortaya koyar. Sonuçta ortaya yanlış, şiddetle tanımlı, yıpratıcı, en nihayetinde kendi kendisini baltalayan bir anlayış da çıkabilir. Bu süreç, statükoyu korumakla ilgilenenlerin, eşitsizliğin, sefaletin ve toplumsal yoksunluğun varlığı ve sürekliliğinin açıklaması olarak yaygınlaştırdıkları ırkçı anlatılarla ve bunların yoğunluğunun ırkla ilişkilendirilmesiyle işler.

A. Sivanandan’ın savunduğu gibi, işçi sınıfında ırk temelinde ayrışan yoksulluk düzeyleri, işçilerin “ırk bilincini araya sokarak ortak bir sınıf bilincine ulaşmalarını” engellemek için bir araç haline gelir (1976, s. 350). İşte bu ırk temelinde ayrışan yoksulluk düzeyleri, ırkçılık ideolojisinin gelişip serpildiği, sınıflar arasında dayanışma tesis etme ve ortak sınıf çıkarları üzerinden mücadele yürütme çabalarının sergilendiği zemini teşkil etmektedir.

İşçi aristokrasisi fikrinin yararı sınırlıdır. Bu fikir, küresel Kuzey’deki işçi sınıfı bilincini ve sınıf oluşumunu açıklamak için yeterli değildir. Zengin ülkelerde işçi militanlığının etkisiz hale getirilmesinin ve potansiyel mücadelenin büyük ölçüde nötrleştirilmesinin nedeni, Kuzey’deki işçi sınıfının emperyalizmin ganimetleriyle “satın alınması”, ardından bu ganimetleri savunmak için savaşması değil, emperyalizmin dünya ekonomisinde yapılandırıcı bir güç olarak kurduğu karmaşık ilişkiler ve olası mücadele alanının kısıtlanmasıdır. Koşullara bağlı olarak, bu kısıtlama gerçek olabilir veya aslında kapitalist toplumsal ilişkilerin, yani ideolojinin ezici ağırlığıyla kısıtlanmış algılar nedeniyle açığa çıkabilir.

Bugün sosyalistlerin görevi, hem gerçek hem de algılanan kısıtlamaları, kendi çıkarları doğrultusunda gerici pozisyonlara duçar olan toplumsal sınıfın teslim alınması için kullanılan prangalar olarak görüp görmezden gelmek yerine, bu kısıtlamaları kabul edip aşmaktır.

Irk ve ırkçılık ideolojisi, genelde milliyetçi ifadeleri temel alırlar. Bu durum, ulusal bağlamın, ırkçılığın ideolojik yapılarının maddi temeli olan kapitalist emperyalizmin işleyişiyle yapılandırılmış bir dünyaya tabi olduğu gerçeğini gizler. Dünyayı anlamak için anlamlı olan alternatif teorik çerçevelerin mevcut olmadığı koşullarda (bu çerçevelerin yok edilmesi neticesinde) işçiler, ırkçı, yerlici ve üstünlükçü dünya görüşlerini ve siyasi projeleri benimsemek zorunda kalırlar. Sistem içerisinde diğerlerine göre nispeten avantajlı konumda olanların işçilerden eksik kalır bir yanları yoktur (Camfield, 2016) Ancak, W.E.B. Du Bois’in de belirttiği gibi bu, bir “zehirli yemdir” (Camfield, 2016: s. 55). Sonuç olarak, küresel Kuzey’dekiler göreceli avantajlar elde etseler de, emperyalizm koşullarında kendilerine dayatılan dünyevi koşulları kabul etmek tüm işçilerin kendi çıkarlarına aykırıdır.

Bu bağlamda, Pateman’ın (2025) “işçi aristokrasisinin emperyalist kökeni belirlenip doğrudan ele alınana kadar, ırkçılık karşıtı eğitim, işçi sınıfı arasında ırkçı görüşleri caydırmada ancak belirli bir noktaya kadar etkili olacaktır” iddiası, anti-emperyalizm olmadan ırkçılıkla mücadele edilebileceğine dair fikirde yapılmış, hayati öneme sahip bir düzeltmedir.

İster bir işçi aristokrasisi olarak kavramsallaştırılsın, isterse küresel olarak ele alındığında işçiler arasındaki muazzam gelir eşitsizliği ve toplumsal farklılaşma olarak görülsün, bu gerçeklerin emperyalist kökeni ve bununla nasıl yüzleşileceği, günümüz sol stratejisi için önemli bir meseledir. Bu bağlamda, ırkçılığa karşı mücadelenin zorunlu olarak emperyalizme karşı mücadele olduğu, bunun tersinin de geçerli olduğu açıkça görülmektedir.

Chris, ırkçılıkla antiemperyalist bir dille mücadele etmenin stratejik olarak aciliyet arz etmesinden çok kavram ve teori üzerinde durur. Pateman’ın makalesi, Kara Panter Partisi’nin üstlendiği ırklar arası, enternasyonalist güç inşasından çıkarılan önemli dersleri ve bu stratejinin yol açtığı, ABD devleti tarafından yok edilmeye çalışılan ihtimallere vurgu yapar.

Emperyalizm, doğası gereği beynelmileldir. Bu nedenle, işçi sınıfı dayanışmasını kısıtlamaya hizmet eden ulusal sınırları aşan hareketler, emperyalist aygıttan özellikle şiddetli bir tepki alır. Pateman ayrıca, Lenin’in çalışmalarını teorik bir rehber olarak alan küresel Güney’deki birçok devrimci hareketin ve projenin ırkçılıkla mücadelede elde ettikleri başarıları yeniden öne çıkartarak önemli bir iş yapıyor.

Bugün küresel Kuzey’deki bu örnekler karşısında, emperyalizmin maddi sonuçlarının ürettiği ideolojik çerçeveleri parçalayan, ırkçı saldırıların muhatabı olan halkların öncülük ettiği isyan hareketlerinin mevcutta oynadığı ve oynaması muhtemel rolleri takdir etmemiz gerekmektedir. Bu ideolojik çerçevelerin işçi sınıfını ve geniş halk kitlelerini dünya genelinde teslimiyete sürüklediğini bilmeliyiz.

Sonuç

Birlikte kaleme aldığımız bu yorumda, Pateman’ın makalesini sunduğu gün okuma grubumuzda tartışılan her şeyi kapsamıyor. Buna karşın, emperyalizmin ve emperyalist ideolojilerin hem kapitalizmi hem de ırkçılığı üretme, sürdürme ve devam ettirmedeki bütünleyici rolü konusunda geliştirdiğimiz düşüncelerle ilgili kimi bilgiler sunuyor. Yorumumuzu, sunum sırasında tartışılan iki anti-emperyalist mücadele olarak Haiti ve Filistin’deki mücadelelerle ilgili bazı düşüncelerle sonlandırmak istiyoruz.

Bu mücadeleler, bize göre, Lenin’in anti-emperyalist örgütlenme için sahip olduğu kalıcı önemine vurgu yapıyorlar. Pateman’ın eleştirisinin odağında Lenin’in teorisi durmasa da bu eleştiri, Lenin’in teorisinin emperyalist ırkçılıkla mücadele aracı olarak savunulması gerektiğini söylüyor. Bilhassa ırkçılıkla mücadelenin nasıl örgütleneceği üzerinde duruyor.

Bu, okuma grubunun epey önem verdiği bir meseleydi. Çünkü o dönemde (1) ABD başta gelmek üzere, Batılı devletlerin ve onların neo-sömürgeci müttefiklerinin desteğiyle İsrail, Filistin’de yürüttüğü soykırımı yoğunlaştırmıştı; (2) çoğunlukla ABD ve Kanada tarafından finanse edilen Çokuluslu Güvenlik Destek Misyonu’nun (MSS) bir parçası olarak ülkeye asker yerleştirilmesinin ardından Haiti’de yüzlerce kişinin öldürülmesinin üzerinden 14 aydan fazla zaman geçmişti.

Viewpoint dergisi için yazdığı bir makalede Rodrigo Nunes (2017), Lenin’in çalışmalarını ve mirasını savunurken, Lenin’in günümüzde solun örgütlenme sahasında yüzleştiği güçlüklerle başa çıkma konusunda sahip olduğu kalıcı öneme ve uygulanma sahasının genişliğine vurgu yapıyor. Pateman’ın çalışmasına katkı sunan Nunes, Lenin’i öncelikle bir örgütleyici olarak tanımlayarak, hem Lenin’in yazılı eserlerinden hem de siyasi faaliyetlerinden aldığı derslere geri dönmenin, mevcuttaki hareketlerin belirledikleri hedefler karşısında neden yetersiz kaldıklarına ilişkin eleştirel bir analizin nasıl yapılabileceğini soruyor.

Ekim Devrimi’ne önderlik eden Marksist bir örgütçü ve düşünür olarak Lenin, örgütlenmesinden ders çıkarabileceğimiz bir isimdir. Nunes, mücadelelerimizi canlı tutan nihai hedefe ulaşma ihtimaline dair ufkumuza hiçbir kısıtlama getirmeksizin, karşı karşıya olduğumuz alanı gerçekçi bir şekilde değerlendirerek, Lenin’in hem hırs hem de devrimci pragmatizme odaklanmasından çıkarttığı dersler üzerinden açığa çıkacak yaratıcılık imkânına vurgu yapıyor. Bunun yanında, disiplin ve stratejik sabır, mücadeleleri uzun vadeli bir perspektife oturtmak çok önemli hususlar.

Bugün Batı kapitalizminin ABD öncülüğünde hareket eden emperyalizmle birlikte mevcut dünya düzenini tahkim edecek askeri stratejileri uygulamaya koyduğu gerçeklikte bizim enternasyonalizmle tanımlı anti-emperyalist dayanışmanın ve mücadelelerin neye benzeyeceği üzerine kafa yormamız, bunlar için kavga yürütmemiz gerekmektedir.

Emperyalizm, kapitalist ekonomik mantığın sessizce zorlamasıyla çözülemeyen, ortaya çıkan çelişkilere bir çözüm bulma girişiminde başvurulan, kapitalist dünya düzeninin anahtarı olarak ortaya çıkar. Bu çözüm bulma yeteneği varlığını, insanlığın tüm kesimlerinin, mevcut düzeni koruma hizmeti dâhilinde, daha aşağı veya gözden çıkarılabilir hale getirildikleri ırk üretimine borçludur.

İsrail’in Filistin’deki soykırımı ve Batı’nın Haiti’ye yönelik askeri müdahalesi, ırk ve emperyalizmin bu şekilde iç içe geçtiğinin iki somut örneğidir. Filistinlilerin sadece İsrail işgaline değil, kapitalist emperyalizmin tamamına karşı geliştirdikleri direniş, mülksüzleştirilmeye ve sürgünlere boyun eğmeye yönelik reddiyeleri, Batı emperyalizminin başını yaklaşık yüz yıldır ağrıtmaktadır. Batı’daki siyasi sınıfların, Filistin halkına karşı yürütülen soykırımı, aktif olarak desteklemenin yanında, hoş görme yeteneği gösterebilmesi bile, emperyal egemenliğin ve meşruiyetin bir aracı olarak ırkla ilişkili bir meseledir. Dahası, hem İsrail’deki ırk ayrımcısı sistem hem de Batılı devletlerin ve kurumlarının soykırıma ortaklığını kolaylaştıran Filistin karşıtı ırkçılık, daha geniş manada, kapitalist emperyalizmin tarihine işlemiş, ırk temelli tabakalaşma ve zulüm geleneğinin bir parçasıdır (Hanieh vd., 2025).

Aynı şekilde, Haiti’nin yüzyıllardır süren sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı özgürlük ve kendi kaderini tayin etme hakkı temelli direnişi, Batı’yı rahatsız etmeye devam etmektedir. Haiti’nin coğrafi konumu ve Karayip’teki üretim zinciri içerisinde sahip olduğu yer, yani önce Karayipler’in en kârlı köle kolonisi, şimdilerde ise hem ABD hem de Kanada için yakın bir üretim merkezi olması, Haitililerin egemenlik ve kendi kaderini tayin etme mücadelesini uzun zamandır Batı tarafından şiddetle karşı çıkılan bir şey haline getirmiştir.

Haiti’deki “siyasi istikrar”, Batı’nın ülke üzerindeki yönetiminden başka bir anlama gelmemektedir. Haiti direnişini durduramayan Batı, Haiti’de hem iç hem de dış güvenlik güçleri tesis ederek, Haitilileri bastırmak için ülkeye doğrudan diktatörlükler dayatmaya devam etmektedir. ABD, Haiti’de faal olan Çokuluslu Güvenlik Destek Misyonu’na (MSS) bağlı güçler üzerinden, Haiti ve Karayip bölgesini askerileştirme çabaları dâhilinde, yeni askeri teknolojileri, özellikle insansız hava araçları ve diğer hava silahlarını devreye sokmak için bir bahane olarak kullanmıştır.

Pateman’ın makalesindeki tavsiyelere kulak vermek ve Lenin’in emperyalizm teorisinde ırkın rolünü göz ardı etmemek, bu süreçlere gerçek doğaları temelinde, yani dünya kapitalizminin işleyişine tabi küresel ırksallaştırma süreçleri olarak nasıl cevap vereceğimizi anlamamıza yardımcı olacak bir adımdır. Pateman’ın emperyalizmin ırkçılığı sürdüren bir kapitalizm aşaması olarak anlaşılması gerektiğine ilişkin argümanı, aynı zamanda faaliyet göstermek zorunda olduğumuz zemini gerçekçi bir şekilde değerlendirmemiz gerektiğini söylemektedir.

Özellikle küresel Kuzey’de ırkçılığa karşı elde edilen kısmi zaferler, emperyalizme karşı daha geniş, dayanışmacı bir mücadelenin parçası olarak bütünleştirilmedikleri takdirde parçalı yapısını muhafaza edecektir. Çünkü emperyalizm ırkçılıktan ayrıştırılamaz, o, ırkçılığın temel bir katalizörüdür. Bu gerçeği kabul ettiğimizde, birbirine bağlı bir sömürü ve baskı sistemi karşısında, siyasi hedeflerimizi yok etmeden, pragmatik bir şekilde neyin başarılabileceğine dair bir değerlendirme yapma ihtiyacı duyarız.

Bu sistem, tek bir odağa sahip hareketlerle ortadan kaldırılamaz. Böylesi bir strateji, kapitalizm koşullarında sömürü ve zulmün tüm doğasıyla yüzleşmenin getirdiği güçlüğün farklı boyutlarını ve ölçeğini kabul etmeli, zorlu koşullara rağmen ısrarcı olmak konusunda kararlı olmalıdır.

Chris Little
Tamanisha J. John
29 Aralık 2025
Kaynak

Chris Little, Toronto’daki York Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Bölümü’nde doktora öğrencisidir. Guatemala’da kırdaki değişikliklerin ve işçi göçünün ardındaki politik ekonomiyle ilgili bir tez çalışması yürütmektedir.

Tamanisha J. John, aynı bölümde doçent olarak görev yapmaktadır. Karayip bölgesinde şirketlerin gücünü, finansal alandaki dışlayıcı pratikleri ve ekonomik emperyalizmi ele alan çalışmalar ortaya koymuştur.

Dipnotlar:
[1] MECW = Marx ve Engels Toplu Eserler.

[2] Ayrıca bkz.: Rodney, W. 1975. Marxism as a Third World Ideology. Kanada: Ontario Üniversitesi.

Kaynakça:
Camfield D (2016) “Elements of a historical-materialist theory of racism.” Historical Materialism 24(1): s. 31–70.

Campbell TA (1981) “The making of an organic intellectual: Walter Rodney (1942–1980)”. Latin American Perspectives 8(1): s. 49–63.

Fields BJ (1990) “Slavery, race and ideology in the United States of America.” New Left Review (I/181): 95–118.

Graf J (2025) “Marx and the accusations of antisemitism, racism, and eurocentrism: An Introduction.” Science & Society 89(3): s. 372–392.

Hall S, Camp JT (2025) “When we are all enemies of the state.” Boston Review, 12 Haziran 2025.

Hanieh A, Knox R, Ziadah R (2025) Resisting Erasure: Capital, Imperialism, and Race in Palestine. Londra, İngiltere: Verso Books.

Hickel J, Dorninger C, Wieland H, vd. (2022) “Imperialist appropriation in the world economy: Drain from the global South through unequal exchange, 1990–2015.” Global Environmental Change 73: Madde 102467.

John TJ (2023) “Guyana, beware the western proxy-state trap.” Stabroek News, 25 Aralık 2023.

Nunes R (2017) “It takes organizers to make a revolution.” Viewpoint, 9 Kasım 2017.

Pateman J (2025) “Lenin, imperialism, and racial liberation.” PDF.

Post C (2010) “Exploring working-class consciousness: A critique of the theory of the ‘labour-aristocracy’.” Historical Materialism 18(4): s. 3–38.

Rodney W (1975) Marxism and African Liberation. New York (USA): Queen’s College.

Sivanandan A (1976) “Race, class and the state: The black experience in Britain.” Race & Class 17(4): s. 347–368.

25 Şubat 2026

, ,

Filistin: Arap Dünyasında Kolonizasyon ve Devrim


Patrick Higgins Söyleşisi

QG Décolonial
1 Ocak 2026

 

Doktora teziniz, 1945’te Hiroşima’ya atılan bombayla başlayan süreci inceliyor. Bu momenti neden tercih ettiniz? Sizce bu atom bombası saldırısı, emperyalizmin yeni yüzü konusunda bize ne söylüyor?

Süreci incelemeye Hiroşima’dan başladım çünkü bu, kırkların sonlarında Difa, Filastin, Vahdet, Şaab, Gadd, İttihad gibi Filistin gazetelerinde ABD konusunda çıkan haberlerde sıkça ele alınan ve öne çıkan konuydu. Bu gazetelerin bazıları bağımsız olarak faaliyet gösterirken, Gad [“Yarın”] ve İttihad gibi politik bağlılıkları olan yayınlar, Filistin Komünist Partisi ve partinin bir kolu olan Filistin Ulusal Kurtuluş Birliği ile bağlantılı bir çalışma yürütüyordu. Hiroşima ve Nagasaki’nin bombalanmasını analiz konusu olarak ele almak gibi bir niyetim yoktu, bunu bir tembih üzerine de ele almamıştım. İlgili konuda Filistinli yazarların, gazetecilerin, aktivistlerin ve bilim insanlarının bana rehberlik etmesine izin vermeye çalıştım. Bu araştırma sürecinde, Arapça kaynaklarda bahsedilen olayları doğrulamak veya emperyalist tarafın, yani karşı devrimin ardındaki öznel düşünceyi anlamak için sıklıkla ABD ve BM kaynaklarına da başvurdum. Arap arşivlerinde gezinmek, sürprizlerle dolu, farklı bir süreçti: Kendi toplumumu ve tarihimi, tabiri caizse, coğrafi olarak bulunduğum yerden ve tarihsel olarak bizim zaman dilimimizden uzak olan “başka” bir dil ve toplum aracılığıyla inceliyordum. Sonuç olarak, ABD İmparatorluğu ile alakalı, ABD merkezli veya İngilizce kaynaklarda bulunamayacak birçok şeyi buralardan öğrendim. Bir araştırmacı olarak görevimin bir parçası da açık fikirli olmak ve şaşırmamı sağlayacak gelişmelere alan açmaktı.

Ele aldığım süreci kırkların sonundan başlattım. Bunu yaparken, daha çok Nekbe’nin ardındaki güç olan İngiliz-Amerikan Komitesi gibi yapılardan bahsetilmesini umuyordum. Hiroşima ve Nagasaki konusuna bu kadar çok değinilmesini beklemiyordum, ancak bir bakıma, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Filistinli aydınların dikkatini savaşın kendisinden daha çok çeken olayın bu olması bana mantıklı geliyor. Atom bombaları, tek bir hızlı manevrayla tüm şehirleri yok eden, yukarıdan gelen ölümün yeni bir ölçeğine dair bir simgeydi. Filistin’de, İngiliz küresel egemenliğinin sona erdiği ve ABD liderliğindeki yeni bir dönemin ve dünya düzeninin ortaya çıktığı net bir biçimde görülüyordu. Sonuç olarak, “Filistin sorunu”, nihayetinde Amerikalıların eline geçecekti. Peki Hiroşima ve Nagasaki, Filistin sorununu nasıl ele alacaklarına dair bir ipucu veriyor muydu? Moskova ile doğrudan bağlantıları olan Filistinli komünistler, doğal olarak Japon emperyalizminden, tıpkı Alman ve İtalyan faşizminden nefret ettikleri gibi, nefret ediyorlardı. Ancak atom bombaları ışığında, özellikle küçük uluslar için Amerikalılar, ne tür bir “özgürleşme” sunuyordu? Amerikalıların Filistin için çözümü, kelimenin tam anlamıyla nükleer bomba olmayabilir, ancak gene de toptan toplumsal yıkımı içeriyordu. Nekbe, Hiroşima ve Nagasaki gibi, ABD imparatorluğunun kurucu momentlerinden biri haline geldi ve yeni hegemonun toplumları yok etmek için atom bombaları ve Filistin’de ortalığa salınan Siyonist çeteler türünden silahlı vekil milisler gibi çeşitli araçlara sahip olduğunu ortaya koydu.

Hiroşima ve Nagasaki’de patlayan bombalar, Filistin’deki siyasi hayatın merkezinde duran partiler değişse bile, nesiller boyunca Filistinlilerin hafızasında yer etti. Halk Cephesi’nin çıkarttığı Hedef gazetesinin 1 Haziran 1973 tarihli 184. sayısında, Nixon’ın Kuzey Vietnam ile Paris barış görüşmelerini sabote etmesiyle ilgili bir makale yer aldı. Başlıkta, ABD’nin “Vietnam’da çevreyi ve toplumu yok etmenin sonuçlarına bahse girdiği”nden bahsediliyordu. Makale, 1945’te Japonya’ya atılan atom bombaları ile bunun genel nüfus üzerindeki kanser ve tüberküloz gibi etkilerini ele alan bir tarih dersiyle başlıyordu. Bu etkiler “sadece kurbanların çocuklarında değil, torunlarında da kötü huylu tümörlere ve zararlara” yol açıyordu. Metnin arkasında, filigranlı orijinal bir sanat eseri olarak, bir mantar bulutu görüntüsü ve İngilizce “Hiroshima, 1945” ifadesi yer alıyordu. Mesaj basitti: “ABD, hedeflerine bu şekilde ulaşıyor.” Bu hedeflere ulaşma konusunda ortaya konulan gayretlerin bugün Gazze’de nasıl yankılandığına hep birlikte şahitlik ediyoruz.

İngiltere’nin “imparatorluk tahtı”ını ABD’ye devrettiğini söylüyorsunuz. Sizce Siyonizm, bu iki ülke arasında bir bağ görevi mi gördü mü?

Evet! Tam olarak iletmek istediğim fikir buydu, bu açıdan, ifadeniz için teşekkür ederim.

Siyonist proje, dünya tarihinin iki çok farklı döneminde hem İngiliz hem de ABD imparatorluklarının, Batı Asya’daki ilkel birikim ve militarizasyonun bazı maliyetlerini Dünya Siyonist Hareketi aracılığıyla dış kaynaklardan karşılamasını sağladı. 1948’de, İsrail Devleti’nin resmen kurulmasından önce, Filistin’deki Siyonist proje, on yıllar boyunca Batı Avrupa, ABD ve başka yerlerdeki çeşitli kaynaklardan gelen sermaye ile desteklenmişti: Dünya Siyonist Örgütü, Yahudi Ulusal Fonu, Yahudi Sömürge Vakfı, İngiltere-Filistin Bankası, Edmond de Rothschild’in Filistin Yahudi Kolonizasyon Birliği.

İngiliz Mandası yetkilileri de üzerlerine düşeni yaparak, bu sürece katkıda bulundular ve Rus Siyonist maden mühendisi Moşe Novomeyski gibi isimlere maden arama ihalelerini verdiler. Novomeyski Binbaşı Thomas Gregory Tulloch gibi İngiliz mühendislerle iş birliği yaparak, sonunda Filistin Potas Şirketi’ni kuracak bir konsorsiyum oluşturdu. Bu şirket, İsrail’in kurulmasından sonra Ölü Deniz İşletmesi’ne evrilerek, İsrail’deki kozmetik ve gübre endüstrilerine hammadde tedarik etti. Yönetim kurulu ve pazarlama departmanı Londra’da bulunan şirket üzerinden kâr elde edenler arasında Yahudi olmayan İngiliz isimler de vardı. 1929’da yöneticileri ABD merkezli Siyonistler Felix Warburg ve Bernard Flexner’dı.

İngiliz siyasetinde imparatorluğun Siyonist projeyle ilişkisi konusunda belirli bir gerilim söz konusuydu. Yirmilere gelindiğinde Siyonist hareket, Arap bölgesindeki İngiliz ve ABD birikimiyle organik düzeyde bütünleşti. Dolayısıyla, ABD’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda İngiliz İmparatorluğu’nun yerini alabilecek mali ve askeri bir konuma sahip olduğu koşullarda, 1948 öncesi döneme ait, Yişuv olarak anılan Siyonist koloniler seçkin teknik uzmanların desteğini arkasına alıyordu. İsrail bu koloniler üzerinden büyüdü. Kendi sınırlı kaynakları içinde Akdeniz çevresinde Sovyet karşıtı bir güvenlik çemberi oluşturmayı stratejik ihtiyaç olarak belirlemiş olan ABD; Asya, Afrika ve Avrupa arasındaki bu geçiş noktasında zaten var olan endüstriyel ve askeri altyapıdan vazgeçmeye veya onu ortadan kaldırmaya niyetli değildi. ABD’nin öncülük ettiği BM’deki taksim kararının asıl amacı da buydu. 1948 Savaşı, Nekbe ve “mülteci krizi” gibi meseleler, İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD imparatorluğunun birleşik bir Arap milliyetçi Filistin’in kurulmasına karşı çıkarken göze almaya hazır olduğu risklerdi. Filistin’in sömürgeleştirilmesi ve İsrail’in kurulması, bildiğimiz ABD’nin oluşumunda hayati öneme sahipti. Bu anlamda, bugün Filistin’deki isyanın imparatorluğa dayattığı krizin ciddiyeti göz önüne alındığında, ABD’nin Siyonizme sunduğu destek onun yıkımına yol açabilir.

Filistin’in ABD’nin uyguladığı karşı-devrimci strateji için bir laboratuvar görevi gördüğünü söyleyebilir miyiz?

Filistin, karşı-devrimci programların geliştirilmesi için önemli bir kanal haline geldi. Bu anlamda, bazı teknikler, Filistin’den ihraç, bazıları da Filistin’e ithal edildi. Her şeyden önce, Siyonist hareket, bugün “ölüm mangaları” olarak adlandırdığımız şeyleri nasıl eğiteceğimiz ve işe alacağımız konusunda güçlü bir şablon temin etti. Özellikle 1942 tarihli Biltmore Konferansı’ndan sonra Siyonist hareket, önceki elli yıl boyunca ana örgütlenme ve fon toplama üsleri olan İngiltere ve Rusya’nın aksine, ABD’yi giderek daha fazla birincil operasyon üssü, karargâhı olarak kullandı, onu bu şekilde değerlendirdi. Haim Vayzman gibi önemli Siyonist liderler, dikkatlerini İngiltere’den uzaklaştırarak, ABD’li siyasetçilere Filistin’deki “Yahudilerin ortak refahı” için destek sunmalarına ilişkin taleplerini ilettiler. Filistin gazetesi Şaab’da çıkan bir habere göre Siyonist örgütler, ABD gazetelerinde Araplara karşı propaganda faaliyeti yürüten, “Yahudi öz savunması” için Filistin’e silah gönderilmesi gerektiğinin altını çizen reklâm sayfaları satın aldılar ve Amerika’da Hagana’ya katılacak Yahudi gençler örgütlediler. Şaab gazetesinin yayın yönetmenleri, kırklı yıllarda faal olan birçok Filistinli gazeteci gibi, ABD gazetelerini yakından takip ediyor, ABD limanlarından Filistin’deki Siyonist milislere yönelik silah sevkiyatını ele alan bir New York Post haberine atıfta bulunuyorlardı.

Bu tür lojistik ağlar, daha sonra ABD’de Brooklyn’deki Atlantic Bulvarı üzerinde bulunan, Müslüman gençleri Sovyet Kızıl Ordusu’yla savaşacak, kan dökecek, Amerika’ya dost mücahitlere dönüştürmek için kurulan, Kifa Mülteci Merkezi’ndeki Afgan Hizmetleri Bürosu'nun yürüttüğü operasyon türünden sağcı milisler için eleman toplayan kurumlara benziyorlardı.

Nikaragua’daki Kontralar ve Domuzlar Körfezi çıkarmasında faal olan “2506 Tugayı” da bu konuda öğretici örnekler. Her bir örnekte ABD yetkilileri, bazı resmi düşmanların (Filistin’de ve daha yakın zamanda Suriye’de Arap milliyetçiliği; Afganistan, Nikaragua ve Küba’da Komünizmi) yıpratma yoluyla yok etmek için göçmen örgütlerinin askeri faaliyetlerine izin veriyor, hatta teşvik ediyor, onlara kucak açıyor, işlerini kolay kılıyordu.

Günümüzde İsrail, hareket kısıtlaması alanında önemli yeniliklere imza attı. Bu ürünler, sonrasında “ABD-Meksika sınırı”na taşındı. Altmışlarda İsrail, “kendi içine sızma harekâtı düzenleyenler”in ve fedailerin serbestçe hareket etmesine mani olmak adına elektronik sensörlü metal çitler geliştirdi. Bu ekolojik açıdan zararlı bariyerler, halkları bölmenin ve Bedevi topluluklarını parçalamanın yanı sıra, çöl yaban hayatını da derinden etkiledi. Bugün, ABD’nin İsrail’deki sınır gözetimine yaptığı, on yıllarca süren yatırımlar neticesinde ortaya yer sensörleri, dronlar, uzaktan kumandalı makineli tüfekler, yüz tanıma sistemleri ve hatta silahlı robotlar çıktı. Bu gelişme, Kuzey Amerika’nın güneybatısında, İsrail şirketi Elbit Systems tarafından tasarlanıp inşa edilen 48 metrelik gözetleme kulelerinin Hia Ced O’odham ve Tohono O’odham topluluklarına verdiği zararlar ile çevre tahribatı gibi benzer saldırılar için gerekli zemini sağladı. Genellikle yapılan detaylı bir hesaplama, bu teknolojilerin aktarım yolunun döngüsel ilerlediğini, çoğu zaman ABD Savunma Bakanlığı’ndan başlayıp, İsrail’e rafine edilmek üzere ihraç edildiğini, son olarak tekrar ABD’ye ithal edildiğini ortaya koyuyor. İsrail’in soykırım amaçlı yüz tanıma programları ve yapay zekâ destekli ölüm listesi hazırlama uygulamaları, aslında ABD’nin Vietnam’a yönelik yürüttüğü karşı-devrimci savaşta Anka Kuşu Programı’nın (Pentagon’un bilgisayarlı suikast ve işkence faaliyetlerinin) bir üst versiyonudur. İsrail, uzun zamandır ABD imparatorluğunun kontrgerilla faaliyetlerini besleyen tedarik zincirinde önemli bir düğüm noktasıdır. Orada “üretilen” ürünlerin çoğu, ABD’nin yatırıma ortak olmasıyla başlayan sürecin ürünü. ABD’nin repertuvarındaki ürünlerin çok azı bir noktada İsrail üzerinden yönlendirilmiştir.

Dünya Siyonist Hareketi’nin elindeki kaynaklar, ABD’ye Batı Asya’da bölgesel düzenini kurmak için mevcut bir altyapı sağladı. İlişki, burada sona ermedi, aksine genişledi ve derinleşti. Dünya Siyonist Hareketi, ABD imparatorluğu’na zaman, yatırım ve operasyon üssü konusunda hizmet etmeyi sürdürüyor. Tüm bu kaynaklar, imparatorluğun ana sorunu olan halk sorununu çözmek, “halk, çok huzursuz olduğunda nasıl etkisiz hale getirilecek, istiflenecek ve öldürülecek?” sorusuna cevap bulmak için kullanılıyor. Ali Kadri’nin bize öğrettiği gibi, insanlar, birikim için gereksiz görüldüğünde, yaşamları bile birikim kaynağına dönüştürülüyor.

Filistin devriminin Amerikan imparatorluğunu bir bilgi nesnesi olarak incelediğini ısrarla dile getiriyorsunuz. Bu, anti-emperyalist teoriye nasıl özgün bir katkı sağlıyor?

Öncelikle, bu soruya ilişkin kendi düşünce ve yöntemimin neyi söylediğini açıklığa kavuşturmak için tezim boyunca örtük olarak dile getirdiğim, ancak metin boyunca zaman zaman belirsiz kalan ve anlayış açısından bir karışıklığa yol açan konu olarak “Filistin devrimi” ifadesine değinmek istiyorum.

Projem, Filistinlilerin ABD emperyalizmine bakış açılarını incelemekle başladı. Bu soruya yaklaşımım, Filistin gazetelerini, Filistin devrimci örgütlerinin belgelerini ve bireysel Filistinli devrimcilerin anılarını araştırmaktı. Kırklardan başlayarak, zaman içinde ilerleyip Filistin devrimci yaşamına daha derinlemesine daldığımda, etnisite, ulus ve siyaset düzleminde yapılan “Filistinli” tanımının, hem coğrafya hem de personel açısından Suriye, Lübnan, Mısır, Ürdün ve Irak’taki devrimlerle sorunsuz bir şekilde iç içe geçen yaşanmış bir devrim bağlamında giderek daha belirsiz hale geldiğini gördüm.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) kökenlerini belirlemek adına örgütün öncüsü olan Arap Milliyetçi Hareketi’nin (AMH) kurucuları arasında yer alan veya bu örgütle ilişkili olan Suriyeli Hani Hindi, Lübnanlı Muhsin İbrahim ve Iraklı Besil Kubeysi’nin yazılarına başvurdum. Bu hareketin fiziksel alanı ve teorik kapsamı, Kuzey Afrika’dan Arap Yarımadası’na kadar tüm Arap bölgesini kapsıyordu.

Ellilerde bu örgütün kadroları, Arapları birleştirme projelerine bağlılık yemini etmişlerdi. Bu girişimleri anlamak için Cemal Abdünnasır ve Muhammed Heikel gibi Mısırlıların yazıları ve konuşmalarına baktım. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) önemli bir kısmı, vizyon itibarıyla tüm bölgeyi gören bir parti olarak Arap Sosyalist Baas Partisi’nde siyasi eğitim almış ve orada örgütçü olarak yetiştirilmişti. Yetmişlerde, Filistin devriminin “zirvede olduğu dönem”den, Saika ve Arap Kurtuluş Cephesi gibi örgütlerden, yani hem Suriye ve Irak’taki hem de Filistin’deki devrimlerin ürünleri olan gruplardan daha fazla materyal keşfetmeye halen daha devam ediyorum. Bu kaynaklar ışığında, tez komitemde görev yaparken bana açıktan itiraz eden danışmanım Dr. Nathan Citino’ya teşekkür etmek istiyorum: Bu noktada hocam bana “dar bir konu olarak, Filistinli mültecilerin ABD emperyalizmiyle ilgili fikirlerini mi yoksa ABD emperyalizmi ile devrimci Arapçılık arasındaki çatışma gibi daha geniş kapsamlı bir konuyu mu ele almak istiyorsun?” diye sordu. Sanırım artık bu soruya net bir cevabım var. İkincisini yapmak istiyorum.

Bu, gereksiz bir ayrıntı, hatta akademik bir zevk düşkünlüğüymüş gibi görünecek belki ama bu meselenin, Filistin davasının tarihini nasıl kavramsallaştırdığımız, bugün ve gelecekte bu konuda nasıl teoriler geliştirdiğimiz ve stratejiler ürettiğimiz konusunda gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, Filistinlilerin anti-emperyalist teoriye katkılarını anlamamız gerekiyor. Açıklamama izin verin.

“Filistin devrimi”ne ilişkin en kapsamlı teori çalışması, Fetih’in askeri kanadı Asifa’nın 1965’teki ilk fedai eylemiyle başlar. Devrim, Haziran 1967 Savaşı’ndan sonra Arap bölgesinde öncü haline geldi. “İlerici Arap rejimleri”nden koparak Filistinliler arasında kendi kendine yeten bir yol açtı. Bunu 1968’de hareketi hızlandıracak Keramet Muharebesi takip etti. Böylece, altmışların sonlarında Arap ordularının başarısızlıklarından sonra, Filistin devrimi, nihayet hayata geçti. Bence bu, çoğu zaman bilinçsizce de olsa, Fetih’ten miras aldığımız bir kronoloji ve okuma biçimidir. Fedai hareketi 1967’den sonra büyüdü. Ben, bu noktada Arapların birliği için ortaya konulan çabanın ikinci plana atma kararına itiraz etmek gerektiğini düşünüyorum.

Liderlerinin çoğu ellilerde birleşik, laik, Arap birlikçisi sosyalist devleti mücadelesinden çıkan Filistin solu ki Corç Habeş ve Nayif Havatme AMH içinden çıkmış isimlerdi, Fetih’in Arap davasını daha dar bir şekilde “Filistinleştirmesi”ne karşı çıktı. Oslo Anlaşmaları, daha geniş bir Arap devrimi ve birleşmesi olmadan, “bağımsız bir Filistin devleti”nin en fazla küçük bir devletçik gibi kalacağını, köşeye sıkıştırılmış Bantustanlar topluluğundan başka bir şeye yol açmayacağını ortaya koydu.

Filistin’in aksine, Suriye, Irak, Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir’deki Arap devrimci hareketleri, farklı derecelerde de olsa, devlet iktidarının kontrolünü ele geçirerek, Filistin kurtuluş hareketiyle hem verimli hem de gergin bağlantılar kurdular. Devlet iktidarını elde eden ulusal kurtuluş hareketi ile devlet iktidarından yoksun ulusal kurtuluş hareketi arasındaki bu tür bir ilişkiyi diyalektik açıdan ele almalıyız. Çin devrimi, Sovyet desteği olmadan başarılı olamazdı. Aynı şekilde, Kore ve Vietnam devrimleri de Sovyet ve Çin desteği olmaksızın imkânsızdı.

Her cesur gerilla savaşının arkasında destekleyici bir devlet gücü vardır. ABD-Vietnam Savaşı boyunca Sovyetler Birliği, Kuzey Vietnam’a füzeler, radar ekipmanları, teknik danışmanlardan oluşan birlikler sağladı. Asil ve gerekli bir dürtü olarak özgüvenle, en saf haliyle imkânsız olan, kendi kendine yeterlilik arasında ayrım yapmalıyız. Peki bu tespitleri, bilgi üretimiyle ilgili sorunuzla nasıl ilişkilendirebiliriz?

Fedailerin kullandıkları bilgilerin önemli bir kısmı, bir şekilde Arap devlet cumhuriyetleri sayesinde mümkün olmuştu. Örneğin, 1965’teki ilk Asifa operasyonu, İsrail’in Ulusal Su Taşıma Sistemi’ni sabote etmeyi amaçlıyordu. Bu operasyon sırasında, Arap Birliği (o zamanlar Mısır liderliğindeydi), ellilerin başlarına kadar uzanan, teknik uzmanlar ve mühendislerin yardımıyla, ABD liderliğindeki sulama projeleri kapsamında Arap ülkelerinin İsrail’e metreküp cinsinden tam su kaybını doğrulayan çalışmalar yaptırmıştı. AMH, harekete ait gazeteler aracılığıyla, bu çalışmaların sonuçlarını sıradan sahadaki örgütçülere ve Arap sokaklarındaki insanlara yaydı.

Filistin Araştırma Merkezi (PRC) adına çalışanlar da dâhil olmak üzere, birçok Arap devrimci aydına göre, bilginin kendisi güçle eşdeğer olmasa da, bilgi, iktidarı ele geçirme girişiminde başarılı olmak için silah ve yol gösterici olabilirdi. Muhammed Meczub, Atıf Süleyman, Cozef Muğeyzil ve Tahsin Beşir gibi aydınların çalışmalarını destekleyen PRC, Batı’nın burjuva üniversitesinden radikal bir şekilde farklı bir bilgi üretim modeli sağladı. Bu araştırmacılar, Filistin’in kurtuluşu ve geri dönüşü davasının karşı karşıya olduğu son derece pratik sorulara cevap arayışlarında teoriyi rehber olarak kullandılar.

ABD’deki söylemin başlıca gündem belirleyicisi olarak gördükleri New York Times gibi ABD medyasını acımasızca eleştirdiler. ABD’deki Arap, Yahudi ve Hristiyan topluluklarının nasıl etkilenebileceğini veya ikna edilebileceğini anlamak için sosyolojik çalışmalar yayınladılar. Ayrıca, mesajlaşmayı koordine etmek ve bilgi paylaşmak için ABD’deki Arap diasporası içinde oluşmuş medya ağlarının haritasını çıkarttılar. Dünya’daki politik ekonomiye yönelik temel eleştirileri tercüme ettiler. Bilhassa Harry Magdoff ve Monthly Review dergisi gibi, militarizmin küresel eşitsizliğin yeniden üretilmesindeki rolü hakkında teoriler geliştiren, İngilizce yazan sosyalist iktisatçıları öne çıkarttılar.

Partili aydınlar da büyük ölçüde aynı şekilde, sadece kişisel hakikat arayışlarında olan bireysel düşünürler değil, yeteneklerini ait oldukları kolektiflerin karşılaştığı soruları cevaplamak adına kullanan sadık kadrolar olarak hareket ettiler. Her ikisi de FHKC üyesi olan Gassân Kenefâni ve Besil Kubeysi, dış propaganda ve iç mücadele sorumluluklarını eş zamanlı olarak yürüttü. Bir tarihçi olarak Kubeysi, partinin tarihini kayıt altına aldı: AMH’nin mirası hakkında bildiklerimizin ve hatırladıklarımızın çoğu onun düşünsel-teorik emeğinin sonucudur. Batı üniversiteleriyle, kaynaklarını partinin hedefleri için kullanmak amacıyla ilişki kurdu. Bu da onu her zaman Üçüncü Dünya’daki ulusal kurtuluş hareketine bağlı kıldı.

Kenefani’nin İngiliz-Amerikan emperyalizminin lojistiği üzerine yaptığı çalışma, bugün İngilizceye çevrilmiş olan “Suudi Arabistan ve İsrail Arasındaki Gizli İttifak” başlıklı makalesi, Batı’daki burjuva üniversitelerinde görülen zaman kısıtlaması sebebiyle muhtemelen yazılamazdı. Bu yorum, Batı da dâhil olmak üzere her yerde devrimci örgütlenmede aydınların önemini küçümsemek amacı taşımıyor, bilâkis, bu önemi bireysel kariyerlerden daha büyük bir şeye yönlendirmeyi amaçlıyor.

ABD emperyalizminin işleyişi ve etkileri hakkında bildiklerimizin çoğunu, ulusal kurtuluş hareketlerinin bilgi üreten aygıtlarına borçluyuz. Filistin, Kore ile birlikte, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde İngiliz, Portekiz veya Fransızlardan ziyade, esas olarak ABD imparatorluğunun kurbanı olmasıyla öne çıkıyor. Bu tür çalışmaları, her zamankinden daha acil bir şekilde sürdürmek için, burjuva üniversitesinin akademisyenlerin zamanını ve kaynaklarını (örneğin, siyasi olarak ilgisiz konferanslarda özgeçmiş şişirme gibi) çağımızın en acil sorularıyla, yani “ABD emperyalizmi nedir?” “Nasıl işler ve onu nasıl yenebiliriz?” gibi basit sorularla ilgisi olmayan uğraşlarla meşgul ettiği bu yapısal sorunu kabul etmeli ve aşmaya çalışmalıyız.

“Anti-emperyalizm” terimi, bugünlerde sıklıkla özünden arındırılıyor. Sizce bu terim, hangi tarihsel ve stratejik koşullarda geçerlidir?

Yirminci yüzyılda anti-emperyalizm geçerli, hatta bence gerekli bir kavram. Bunun nedeni, dünyada kapitalist gelişim sürecinin eşitsiz ve dengesiz ilerlemesidir. Bu sorun, önceki yüzyıllarda sömürgeciliğin ürettiği eşitsizlikleri hızlandırmıştır. Bu küresel eşitsizlik sorunu yirminci yüzyılda başlamamıştır, bilâkis, eşitsizlik, sömürgeciliğin bir sonucu olarak, ulusların derinleşen eşitsizliği, kapitalist sistemin dünya ölçeğinde ilerlemesinin ayrılmaz bir parçasıydı. Tarihte büyük ölçüde ahlaki bir gerekçe sunmakla yetinen bir liberal anti-emperyalizm olgusu mevcuttu, ancak en kalıcı, militan ve teorik olarak titiz biçimleri, daha zengin ve daha fakir uluslar arasındaki sömürücü ilişkinin sosyalist devrime ve komünist bir topluma devasa bir engel teşkil ettiğini fark eden Marksistler tarafından ortaya konuldu.

Marx, bu konuda açılışı yaptı. İrlanda hakkındaki yazılarında sorunu çok açık bir şekilde tespit ettiğini görüyoruz. “İngiliz işçi sınıfının, İrlanda’dan [bir sömürge olarak] kurtulmadan önce asla hiçbir şey başaramayacağını” söylüyordu. Lenin’in emperyalizm üzerine yazıları, küresel ulus devlet sisteminin sermaye birikiminin bir ürünü ve kanalı olduğunu, özellikle de işçi sınıfını ulusal çizgiler boyunca bölmek için kullanışlı olduğunu vurguluyor, “emperyalizm ile sosyal şovenizm arasındaki bağlantıyı modern sosyalizmin temel sorunu” olarak nitelendiriyordu.

Bu farkındalık, özünde “Troçkist” ve “Stalinist” çizgilerde özetlenen, ilk başarılı sosyalist devrimle ilgili temel tartışmayı, “Sürekli devrim mi yoksa tek ülkede sosyalizm mi?” tartışmasını alevlendirdi. Basitçe söylemek gerekirse, belirli kaynakları, coğrafi konumu ve iklimi, tarımsal olanakları ve nüfus büyüklüğüyle sınırlı tek bir sosyalist ulus, halkının tamamına tüm temel ihtiyaçları sağlayamaz, bu nedenle, kapitalist ilişkilerin egemen olduğu küresel bir sistem içindeki dünya ticaretine bağımlıdır, dahası, onu kuşatmaya ve yok etmeye çalışan düşman, ulus devletlere karşı savunmasızdır. Peki, tek bir ülkeyle sınırlı bir devrim ne yapmalıdır: sınırlı kaynaklara ve zayıf bir iktidara rağmen devrimi hemen diğer ülkelere mi ihraç etmeli, yoksa ulusal devrimi kısa vadede korumak için ülke içinde savunma yetenekleri geliştirip daha sonra dünya devrimine mi yönelmelidir?

Dolayısıyla, Marksist-Leninistler için anti-emperyalizm, başlangıçta uluslararası bir görevdi ve dünya komünist devrimini gerçekleştirmek için gerekliydi. Yirminci yüzyıldaki ulusal kurtuluş hareketleriyle ilgili ilginç olan şey, bu sıralamayı sıklıkla tersine çevirmeleridir: sosyalizm, anti-emperyalizmi güvence altına almanın bir aracı haline geldi. Örneğin, Arap Sosyalist Baas Partisi, sanayinin millileştirilmesini, halkın ulusal varlıkları yabancı (kapitalist) kontrolünden kurtarmasının mevcut bir yolu olarak anladı.

Aramızdan ayrılmış olan Domenico Losurdo, bu farkı Batı ve Doğu Marksizmleri arasındaki bir ayrılık olarak ifade ediyordu. İlki, enternasyonalizme yönelik genel özlemden, ikincisi ise milliyetçiliğe ait özel bir bakış açısından yola çıkıyordu. Bu iki pozisyon, somut bir sistem karşıtı enternasyonalizmi gerçekleştirmek adına birbirlerini anlamaya çalışmalı. Bu enternasyonalizm, pratikte birçok ulusal kurtuluş hareketini küle ve yıkıma dönüştüren (şimdi ölmekte olan) neoliberal küreselleşme aşamasında emperyalizmin amaçlarına hizmet etmemeli veya onun amaçlarına yönlendirilmemelidir.

“Ulusal kurtuluş” ifadesini kullanırken, “yirminci yüzyılda ulusal kurtuluş hareketleri anti-emperyalizmin yaşayan ruhuydu” derken, Amilcar Cabral’ın Ulusal Kurtuluş ve Kültür adlı eserindeki tanıma sırtımı yaslıyorum: kesinlikle tarihin ürünü olan bir olgu olarak kulusal kurtuluş, “halkın kültürünün örgütlü siyasi ifadesi”, ulusal üretim güçlerini yabancı egemenliğinden kurtarmaya çalışırken ortaya çıkan bir olgu. Cabral’ın bu tanımı, ulusal kurtuluş sürecinin ulusal bağımsızlığın elde edilmesinden çok sonra da devam ettiğini ima ediyor. Cabral, 1966 yılında Havana’da düzenlenen Asya, Afrika ve Latin Amerika Halklarının Birinci Üç Kıta Konferansı’nda yaptığı konuşmada, yeni bağımsız olmuş devletlerin önünde yalnızca iki yol olduğunu söylüyordu: ya “sosyalist devletlerin kurulacak” ya da “yereldeki burjuvazi” aracılığıyla dolaylı olarak yeniden sömürgeleştirme olarak tanımlanan neo-kolonyalizm süreci işleyecek. Bu burjuvazi, üretim güçlerinin gelişimini yönlendiremediği için asla gerçek bir ulusal burjuvazi olamazdı. Batı’daki sol kesim, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından büyük ölçüde ulusal kurtuluş mücadelelerine olan bağlılığından vazgeçti, ancak bu, ulusal kurtuluş kavramının önemini yitirdiği anlamına gelmez.

Emperyalizm, hiçbir yere gitmedi. Aslında, yirmi birinci yüzyılda, Sovyetler Birliği'nin nükleer caydırıcılığıyla sınırlandırılmayan, ABD önderliğindeki emperyalizm, bir zamanlar “Üçüncü Dünya” olarak adlandırılan küçük uluslara daha da fazla şiddet uyguladı. Neticede küresel eşitsizlik, giderek artan sayıda proleterin mülteci ve göçmen haline gelmesiyle arttı. Bu insanlar, birikim için gereksiz görüldüler, bu nedenle, temel siyasi ve insan haklarından mahrum bırakıldılar. Bu “fazla” nüfus, ABD önderliğindeki saldırılarla, bağımsızlık sonrası devletlere, hem devlet iktidarı içinde hem de dışında ulusal kurtuluşlara, gizlice ölüm mangaları şeklinde ve açıkça yaptırımlar, bombalamalar ve doğrudan askeri işgaller şeklinde yapılan saldırılarla oluşturuluyor. Bu saldırılar, devrim hakkını tamamen ortadan kaldırırken, Washington’ın askeri üstünlüğünü sağlayan telefle birikim döngüsünü de sürdürüyor. Bu sürekli tehdidin varlığı, ulusal egemenlik mücadelelerinin, Cabral’ın da belirttiği gibi, ulusal üretici güçleri yabancı egemenliğinden veya yıkımından koruma mücadeleleri olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Acı gerçek şu ki, ABD’nin askeri saldırganlığını durdurabilecek bir askeri savunma olmadan sosyalist bir kalkınma olamaz.

Filistin davası, tüm bu sorunların kavşak noktasında duruyor. Filistin’deki Siyonist işgal, sömürgeciliğin en doğrudan biçimi olan yerleşimci-sömürgeciliğinin bir sonraki yüzyıla uzanmasının yolunu açtı. Bunun sonucunda ortaya çıkan Nekbe, Batı Asya’da milyonlarca mülteci yarattı. Bu, Filistinliler için bir felâket olmakla birlikte, ABD liderliğindeki sistemin daha sonra insanlık için hazırladığı şeyin, yani devletsiz kişilerin kitlesel üretiminin de habercisi oldu. Filistinli devrimciler, geri dönüş hakkını, özünde toprağa sahip olma hakkını ulusal bir hak olarak tanımlayarak, geleceğe uzanan yolu göstermiş oldular. Bu nedenle Filistin, yirmi birinci yüzyılda ulusal kurtuluşun devam eden önemini son derece net bir şekilde özetliyor. Bu vasfı, mültecilerin topraklarına dönme arzusunun toplama kampları ve yeni imha yöntemleriyle karşılanmasıyla daha da belirginlik kazanıyor. İsrail toplumunun çoğunluğunun soykırımı onayladığı veya aktif olarak desteklediği bu koşullarda, Filistinlilerin sınıf mücadelesinin ulusal boyutunu terk etmelerini, silahlarından veya toprak üzerindeki haklarından vazgeçmelerini kim önermeye cesaret edebilir?

Bu soruyu zihinlere belirli bir fikir tesir etsin diye soruyorum. Oysa bugün Filistinlilerin silahlı mücadeledeki ısrarının soykırıma yol açtığı yönündeki gerici lafa sık sık rastlıyorum. Bu lafı edenler, soykırım yapma fırsatını yakalayan her türden devletin zaten bu niyeti taşıdığı gerçeğini dikkate almıyorlar.

Gazze, aslında bize Filistinli devrimcilerin Siyonist projenin doğası hakkında teorileştirdikleri şeyin her zaman doğru olduğunun, yani mevcut köylü nüfusunu ortadan kaldırarak topraklarını ele geçiren bir yerleşimci-sömürgeciliğin mevcut olduğunun ispatı. Aksa Tufanı Operasyonu bu gerçeği ifşa etti. Aynı şekilde, ABD ve Avrupa Birliği’nin kendi toplumlarının kaynaklarının önemli bir kısmını soykırımı sürdürmek için seferber ettikleri gerçeğini de ifşa etti.

İspanya, İtalya ve Fas’taki sendikalar, İsrail’e ait silah parçalarının limanlarından geçişini engellemek için başarılı bir şekilde örgütlenerek, anti-emperyalizmin işçi davası için devam eden önemini açıkça görüyor ve gösteriyor. Kendi sınıflarının emeğiyle üretilen ve kendi sınıflarının hayatlarını sakatlamak ve yok etmek için kullanılan silahların sevkiyatını engelliyorlar.

Fedailerin halk savaşı stratejisini uyguladıklarını, ancak aynı zamanda kendilerini düşünsel-teorik araçlarla da donattıklarını söylüyorsunuz. Siyaseten “tüfeği siyasetin emrine vermek” ne demek?

Halk Savaşı, şiddetten çok daha fazlasını içerir. Belirli taktiksel ve stratejik hedeflere yönelik operasyonları yürütebilecek, şiddeti yönlendirebilecek bir öncü partiye ihtiyaç duyar. Siyasi örgütlenme, şiddetin, emperyalist çıkarlar için faydalı olma eğiliminde olan, küçük toprak parçaları üzerindeki çatışmalarla tanımlanan savaş ağalığına dönüşmesine mani olur. Örneğin, Suriye, mezheplere göre parçalanırken, İsrail’in neredeyse tartışmasız bir şekilde fiili egemenliğini sürdürdüğü, hava sahasını istediği gibi kontrol ettiği ve giderek daha fazla toprak yuttuğu bir senaryoya şahit oluyoruz. Buna karşılık, Halk Savaşı, Lenin’in “ikili iktidar” dediği şeyi inşa etmenin, silah yoluyla halk egemenliğini kurmanın, devlet iktidarını ele geçirmeden önce yeni sosyalist toplumu inşa etme çalışmalarına başlamanın bir yoludur.

Doktora tezimde, Halk Savaşı’nın sömürgecilik karşıtı savaş sırasında kültürel devrimini nasıl gerçekleştirip etki alanını nasıl genişlettiği sorusuna tarihten net bir örnek sunmak adına, William Hinton’ın klasik eseri Fanshen: Bir Çin Köyünde Devrimin Belgesi’ni kaynak olarak gösteriyorum. Çin’deki silahlı kadrolar, yani parti üyeleri, kontrol altına aldıkları bölgelerde tarımsal reformları korumak ve yönlendirmek, köylü komitelerini denetlemek, onlara eski toprak sahipleri üzerinde siyasi olarak hüküm sürme fırsatı sunmak ve arazi değerlerini ölçme, tarım aletlerini, hayvanları, ürün verimini vb. bir araya getirme konusunda deneyim kazanmalarını sağlamak için çok zaman harcadılar. Bu dönemde partinin kuruluşu belirli bir yöntem üzerinden gerçekleştirildi. Her bölgedeki üyeleri, disiplin ve bağlılık düzeylerine, sergiledikleri erdeme ve geçmişte halka sundukları hizmetlere göre dikkatlice seçildi. Köylüler, devrimin hayatlarında yaratabileceği dönüşümleri görüp hissettikten sonra, başarısı için yoğun çalışma yürüttüler. Kitaptan bir alıntı, uzun zamandır aklımda. Bir zamanlar oğlunu satmaya ve iki kez kendini serfliğe satmaya zorlanan, hayatı devrimle yeniden şekillenen bir ev işçisinin sözleri şu şekilde: “Sanki cehennemden cennete geçtim.”

Hedef dergisi, Çin, Kore ve Vietnam Halk Savaşları hakkında, erişilebilir ve açık bir dille, bazen çeviriler, bazen de özgün yazılar aracılığıyla analiz, öykü anlatımı ve teoriler aktarıyordu. 70. sayısında dergi, ABD’nin “Özel Savaş”ı ile Vietnam Halk Savaşı’nın karşılaştırmalı bir analizini yayınladı. Makale, ikincisinin başarısının üç temel unsurunu şu şekilde sıralıyordu: silahlı mücadele; halkın siyasi mücadelesi; ve “düşmanın sürekli takibi ve saflarına ekilecek fitne tohumları”. Hatta dergi bir yerde “Siyasi mücadele, her şeyin temeli olduğu için önce onu incelemeliyiz” diyordu. Siyasi mücadele, ABD’nin Vietnam’daki kalesi içinde yapılacak gösterileri, grevleri, talepleri ve bazen de polisle çatışmaları içeriyordu. Ngô Đình Dim, 1957 gibi erken bir tarihte, bir “hoşnutsuzluk volkanı” üzerinde oturduğunu söylüyordu. Halkın protestoları, işgalcilere karşı sürekli takipleri ve onlara karşı yüksek sesle attıkları sloganlar, ABD ve Güney Vietnam’ın ortaklaşa sergiledikleri askeri çabaları önemli ölçüde sekteye uğratacak şekilde belirlenmişti.

Bu çalışmalar temelinde, altmışlar ve yetmişlerde Filistin partileri, toplumu değiştirmeden önce devlet iktidarını ele geçirmeyi “bekleyemeyeceklerini” öğrendiler. Bazı açılardan başarılı, bazılarında ise başarısız oldular. 1968 ile 1970 yılları arasında Ürdün’de, bir süreliğine, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) acil siyasi komutası altında monarşi karşıtı faaliyetleri merkezileştirmeyi başardılar. FKÖ’nün çeşitli fraksiyonlarını, ilgili milislerini, işçi sendikalarını, kadın komitelerini ve ticaret birliklerini geçici olarak bir araya getirdiler. Ürdün’deki Filistin toplumunun dokusuna işlenmiş bu bağlantılar aracılığıyla, askeri faaliyetleri stratejik olarak protesto faaliyetleriyle (örneğin, öğrenci grevleri ve kitlesel gösteriler) birleştirerek, Ürdün monarşisini, hatta onu destekleyen ABD’li emperyalistleri krizin eşiğine getiren çeşitli taktikler devreye soktular.

16 Ağustos 1970’te, üniformalı Filistinli fedailerin önderliğinde yaklaşık 1.000 öğrenci, ABD Enformasyon Merkezi’ni ateşe verdi, ABD Büyükelçiliği’ne saldırdı. Amaçları, Filistin’deki silahlı mücadeleyi sona erdirmeyi hedefleyen planlı ziyaretini iptal etmek zorunda kalan ABD’nin Yakındoğu ve Güney Asya’dan sorumlu dışişleri bakan yardımcısı Joseph J. Sisco’nun ziyaretini protesto etmekti. ABD, Sisco’yu geri çekti, bir ay sonra, onun yerine uçak gemileri gönderdi.

Özetle, fedailer, Halk Savaşı için gerekli temel altyapıyı oluşturma konusunda başarılı oldular. Ancak sol örgütlerin eleştirisine göre, Doğu Şeria nüfusunu (“Ürdün”) projelerine anlamlı bir şekilde entegre etmekte, bu nüfuslara somut ve maddi değişiklikler sunmakta başarısız oldular, böylece Kral’ın demagojik söylemlerle devreye girmesine izin verdiler. FDHKC’nin belirttiği gibi, bu propaganda etkili oldu çünkü Doğu Şeria’daki birçok çiftçi sulama için hâlen daha monarşiye bağımlıydı. FDHKC, Filistin’in kaderinin Ürdün kaderinden ayrıymış gibi görünmesini sağlayan devrimin “Filistinleştirilmesi”ni eleştirdi. Ürdün işçi sınıfına nüfuz etmenin gerekli olduğunu söylüyordu.

Demek ki, temelde Halk Savaşı, sınıf mücadelesinin bir bayrağı, özünde ve kökeninde bir komünist teoridir. Bu, Halk Savaşı unsurlarının komünist olmayan oluşumlar tarafından benimsenemeyeceği anlamına gelmez. Örneğin, Gazze’deki Kassam Tugayları’nın sıradan askerlerinin alınlarında proleter ve köylü olmak yazılıdır. Bu bağlamda “mülteci” kelimesi, büyük ölçüde topraklarından uzaklaşmış köylüyü ifade eder. Filistinli mülteciler, kurtuluş ve geri dönüş için savaşarak, su, gübre ve besin maddelerinden yoksun, gettolaşmış ve kapalı bir Gazze’de giderek imkânsız hale gelen, karpuz, portakal, zeytin ve domates yetiştirme, toprağı işleme hakları için savaşıyorlar.

Birçok açıdan Kassam, eski fedailerden, askeri açıdan daha başarılı. Ancak en son kaleme aldığım “Geri Dönüş Eylemleri: Aksa Tufanı ABD’nin Tümüyle Hâkim Olma Hayalini Nasıl Suya Düşürdü” başlıklı yazımda vurguladığım üzere, eski solcu oluşumlar ile Hamas, Ensarullah ve Hizbullah gibi mevcut İslami gruplar arasında bilgi aktarımı gerçekleştirilmiştir. Aksa Tufanı operasyonu ve devam eden Aksa Tufanı savaşı, solun daha önceki yenilikleri olmasaydı, düşünülemezdi. Bu, solun melankoli ve nostalji politikasına karşı çıkmamın nedenlerinden biridir. “Arap solu başarısız mı oldu, yoksa sadece bazı yönlerden başarısız olup diğerlerinde mi başarılı oldu?” sorusuna verilecek cevap, sürecin sonu olarak hangi olayı aldığımıza, Filistin ve Arap ulusal hareketinin genel seyrini ne kadar yakından takip ettiğimize bağlıdır. Mücadele devam ediyor.

Geçmişten günümüze bu bağlantıları işaret etmemdeki amacım, Marksist-Leninist ve İslami projeleri birbirine bağlamak değil. Nihayetinde, Halk Savaşı, anti-emperyalist sosyalist cumhuriyete giden yolu açmayı amaçlamaktadır. Burada, işçi sendikaları ve köylü kooperatifleri, sadece halka verilecek güzel şeyler olarak görülmemelidir. Bunlar, halka örgütlenme sanatını öğreten mücadele örgütleridir.

Bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak Marksist-Leninist Parti, sendikalar ve kolektifler adına devleti elinde tutmalı ve korumalıdır. Bunu, halk ordusuna önemli sanayi kollarının millileştirilmesine dönük adımların atılması talimatı vererek, restorasyoncu burjuvaziye ve emperyalist güçlere karşı olası bir mücadeleye hazırlanmak için kooperatifleri silahlandırıp eğiterek, sahada ve medya organları aracılığıyla eğitim vererek, yerel düzeyde atanmış parti komitelerinin yardımıyla, toprak da dâhil olmak üzere, devlet kaynaklarının dağıtımını ve kullanımını merkezi olarak planlayarak ve bir halk meclisi idaresi üzerinden seçimlere sınıfsal kısıtlamalar getirerek yapar. Yereldeki parti komiteleri, genel sekreteri ve ordunun başını atamaktan sorumlu bir Merkez Komite için oy kullanır. Bu düzenleme, askeri gücü parti liderliğine tabi kılmak üzere tasarlanmıştır. Ulusal egemenlik elde edildiğinde, bu temel işlevler, ulusal kurtuluş savaşı boyunca zaten geliştirilmiş olacaktır.

Elbette, “sürgündeki hükümet” olarak Filistin Kurtuluş Örgütü , Marksist-Leninist bir parti değildi, ancak bir şemsiye örgüt olarak, seçilmiş yasama organı olan Filistin Ulusal Konseyi’nde Marksist-Leninist partileri birer katılımcı olarak ihtiva ediyordu. Partiler arasında FKÖ’nün siyasi yönü ve yapısı konusunda yaşanan anlaşmazlıklar, bazı grupların öz eleştirilerinde vurgulanan, savaş zamanı tanık olduğumuz koordinasyon eksikliğine hiç şüphe yok ki katkıda bulundu.

ABD-İsrail ittifakı içindeki çelişkilerden bahsettiniz. Bunlar gerçek çatlaklar mı, yoksa abartılan küçük sorunlar mı?

Ben bu çatlakların abartıldığı kanaatindeyim. Bu konunun tezimde tarihsel bir husus olarak nasıl ele alındığına dair birkaç söz söyleyeceğim ve ardından şu anda dünyada neler olup bittiğiyle ilgili bazı düşüncelerimi aktaracağım.

Tezimin “Tüm İktidar Direnişe: 1968-1972 Arası Dönemde Ürdün’de Halk Savaşı” başlıklı bölümünde, 1970 yılında ABD’nin Vietnam’da büyük bir savaşla boğuştuğu gerçeklikten bahsediyorum. Ürdün’deki Halk Savaşı, ABD hegemonyasını sınırlarına kadar zorladı ve belirli bir anda ne kadar baskıya dayanabileceğini test etti. ABD, İsrail’e ve o an için çok daha önemlisi, Ürdün’deki gerici rejime, bir devrime karşı kendi adına savaş yürütmeleri için ihtiyaç duydu. 1970 yılı ve 2023 yılında yaşananlar hakkında okuduklarım sonucunda aklımda şu soru belirdi: Ya ABD’nin Batı Asya’daki devrimleri ezmek için artık İsrail’e veya Arap gerici rejimlerine güvenemeyeceği bir durum ortaya çıkarsa? Böyle bir momentte ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin akıbeti ne olurdu?

Bu soruyu düşünmeme yardımcı olması için, Arghiri Emmanuel’in başyapıtı Eşitsiz Değişim: Ticaret Emperyalizminin İncelenmesi adlı eserinin çıkarımlarından kavramsal olarak yola çıkan “Beyaz Yerleşimci-Sömürgeciliği ve Yatırım Emperyalizmi Efsanesi” başlıklı makalesini inceledim. Bu makale, yerleşimci-sömürgeciliğinin modern emperyalist sistem için amacını kuramsallaştırmaya yönelik nadir bir girişimdi.

Emmanuel, İsrail’den bahsediyor olsa da makalesi, büyük ölçüde doğrudan aşina olduğu Kongo örneğini temel alıyordu. Emmanuel, Kongo örneğinde tekellerin, yerleşimci- sömürgecilerin kalesi Katanga’nın yeni ortaya çıkan sert korumacılığına yeterince karşı çıktıklarını, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslarüstü kurumlar aracılığıyla sömürge karşıtı bağımsızlık hareketini desteklemek için, en azından geçici olarak, Patrice Lumumba Sovyetler Birliği’ne çok yaklaşana kadar harekete geçtiklerini söylüyordu.

Böylesi bir çelişki, en nihayetinde İsrail’in yıkımına yol açabilir mi? İsrail ve ABD arasında ileriye dönük strateji konusunda temel bir çelişki mevcuttur: İsrail uluslararası itibarını ve küresel ticaret içerisinde kurduğu ilişkileri kurtarmaya mı çalışacak yoksa açıktan gerçekleştirdiği saldırıların ve toprak gaspı girişimlerinin sayısını mı artıracak?

Netanyahu’nun İsrail’in “süper Sparta” haline gelmesi yönündeki, kendi kendine yeten ülke anlayışını temel alan fikrine Yair Lapid’in "izolasyon kader değildir” diye cevap vermesi veya üst düzey çalışanlarının birçoğunun İsrail ile doğrudan bağları bulunan New York Times’ın, İsrail’in “her şeyini küreselleşmeye yatıran hali”ni sonlandırmasıyla ilgili benzer türde şikâyetleri yayınlaması, bu tartışmanın tezahürleri. Ancak gene de, İsrail’le ABD arasındaki özel yakınlık ve ABD’nin bugün sahip olduğu eşsiz güç, Emmanuel’in şemasının geçerliliğini şüpheye düşürüyor.

Siyonist gücün temellerini belirlerken FHKC, o zamandan beri geliştirilmemiş bir formülasyon dâhilinde, organik olarak birbirine bağlı dört varlık tespit ediyordu: İsrail; Dünya Siyonist Hareketi; “ABD önderliğinde hareket eden dünya emperyalizmi” ve “feodalizm ve kapitalizm tarafından temsil edilen Arap gericiliği. Bu kamptaki tüm tarafları net bir şekilde görmemiz gerektiğini söyleyen FHKC, “onları birbirine bağlayan bağlar ışığında, en güçlü düşmanımızın, gerçek ve ana düşmanımızın, Arap gericiliğinin bir kolu ve İsrail’in bir üssü olduğu”nu açık bir dille ortaya koyuyordu. Yani, bu unsurların her biri birbirine bağlı ve birbirine bağımlı olsa da, nihayetinde onları bir araya getiren şey, dünya emperyalizmiydi.

Bu noktayı yalnızca kısmi ve kişisel izlenimlerime dayanarak belirtiyorum, ancak anti-Siyonist solun son iki yılda bu anlayıştan epey uzaklaştığını düşünüyorum. Belki de Siyonist baskının aşırı gösterişliliği ve ABD’nin Siyonizmin yok etme planlarına herhangi bir sınır koymayı reddetmesi nedeniyle, tüm bunlar, “Siyonistlerin” bir noktada ABD politikasını “ele geçirdiği” izlenimine yol açıyor. Oysa ABD’yi uzun vadede, kendi hesabına hareket eden bir yerleşimci-sömürgecilik, yerleşimci-sömürgeci güçler içerisinde dünya imparatorluğu haline gelme bakımından benzersiz bir ülke olarak incelersek, hem ABD önderliğindeki emperyalizmin Filistin’deki “en güçlü ana düşman” olduğuna dair temel anlayışı korur hem de bu iki olguyu da açıklarız.

Tarihin bu noktasında Siyonizm, ABD önderliğindeki emperyalizmin planlayıcıları için ortak bir fikir birliği ve bir referans noktasıdır. New York’taki Filistin Gençlik Hareketi’nin örgütlediği “Siyonizmi Anlamak” başlıklı dersin parçası olarak Halk Forumu’nda verdiğim bir derste belirttiğim gibi, ABD emperyalizminin Siyonizmle teşkil ettiği “organik birlik” öyle bir düzeydedir ki ABD emperyalisti olmak Siyonist olmak, Siyonist olmak da ABD emperyalisti olmak demektir.

Bugün Siyonizm haricinde bir emperyalizm mevcut değildir. Siyonizm ve İsrail’in sağcı eleştirmenleri tarafından sıklıkla desteklenen, Siyonizmden kurtulmuş emperyalizm ihtimaline dair umutlara ve hayallere rastlansa da böyle bir şeyin gerçekleşmei ihtimali bulunmamaktadır.

ABD tarihine kısaca göz atalım. Yola, kurucu yerleşimcilerinin sınırları genişletmek için çabaladıkları bir tür kara imparatorluğu olarak koyuldu. Kuruluşundan itibaren ABD, iç krizlerini her zaman yeni sınırlar çizerek çözdü. Kuzeydoğuya yerleşen ilk insanların dünya görüşü, Avrupa’da Haçlı Seferleri propagandasıyla şekillenen Protestan Siyonizme derinden bağlıydı, öyle ki Amerikan yerlileri, yeni Sarezenler (Müslümanlar) haline gelmişti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yeni küresel duruma uygun olarak, Yahudi Siyonizmine ait organların ABD’deki nüfuzu ve büyüklüğü arttı. Kısacası, ABD imparatorluğu, Batı Asya'da saldırılarını başlatmak ve yeni sınırlar açmak için giderek Dünya Siyonist Hareketi’ne ve İsrail’e daha fazla bel bağladıkça, her türlü Siyonist figür ve kuruma (Yahudi, Hristiyan fark etmez) daha fazla kaynak yönlendirildi, yönetici sınıfa mensup giderek daha fazla insan, kaderlerini Siyonist projeye bağlı görmeye başladı.

Bu gözlemler üzerinden şu iki tespiti yapabiliriz:

1. Tarihsel olarak Siyonizme meyyal olan ABD projesinin yerleşimci çekirdeği, salt bir lobiden çok daha önemli bir şeyi meydana getiriyor: Onların Siyonizmi, ABD’nin kurucu sınıfının, siyasi ve çoğu zaman kelimenin tam anlamıyla ailevi torunlarının “otantik” ideolojik ifadesidir.

2. Özellikle Doğu Asya’da komünist devrimlerin sonucu olarak, yetmişlerde ABD kapitalizminin etki ve faaliyet alanını genişletmesinin sahip olduğu potansiyel sınırların belirginleşmesiyle birlikte ABD, yeni sınırları zorla açabilecek benzersiz bir yerleşimci-sömürgeci askeri üs oluşturma ihtiyacı duydu, bunun için de İsrail ve Siyonizme giderek daha fazla yatırım yaptı. Bu, aslında bugün bile İsrail’in hâlâ kâr payı aktarmak zorunda kaldığı bir görev.

Siyonizmin yıllarca sürdürdüğü, yıpratıcı saldırıların ardından Suriye’de son zamanlarda neler olduğuna bakın. Suriye’nin ele geçirilmesi sadece yeni pazarlar açmakla kalmadı, aynı zamanda ABD-İsrail’in İran'a yönelik saldırıları için gerekli hava sahasını da açtı. Batı Asya operasyonlarının İsrail komutasına devredilmesi, ABD ordusunun Batı Yarımküre’de kendi harekâtlarını yürütmesine imkân sağlıyor. Bu harekâtlar, Venezuela ve Haiti’ye yönelik mevcut saldırılarla başladı.

Bu tarihsel eğilimler, egemen sınıfın artan Siyonizm karşıtlığına yönelik mevcut histerisini yeterince izah ediyor. Bir mülk olarak gördükleri İsrail’den kopmaya dönük bir adımın müsadere eylemine, Siyonizm karşıtlığının ise devrimci bir konuma doğru evrilebileceğini tespit ediyorlar.

Tüm bu gerçekler ışığında ABD’nin, Siyonizm ve İsrail’i “ya birlikte batarız ya da birlikte çıkarız” anlayışı üzerinden ele aldığını görebiliyoruz. Özetle, ABD’nin İsrail’den kopması, muhtemelen tüm bölgeden daha geniş bir askeri çekilmeyle aynı zamana denk gelecek ve bu da büyük olasılıkla dünya imparatorluğunun sonunu getirecektir. Böylesi bir sonuçtan doğacak zorunlulukları varsaymak, uygulamaktan daha kolaydır. Küresel olarak, savaş cepheleri çoğalmak zorunda kalacaktır. Bu süreç, bugün zaten açıktan ve fiilen işliyor.

I.Bölüm
II.Bölüm