12 Eylül 2026

,

İdeolojik Kriz



Bugün egemenlerin, burjuvazinin ve emperyalist güçlerin yanında hizalanmayı politika diye kitlelere tezgâh açıp sunanlar, Gazze saldırısı sırasında İsrail ordusuna yemek veren zincir restoranların ülkemize yönelik ekonomik hamlesini “dev yatırım” diye pazarlıyorlardı.

İhtiyarlara Yer Yok filminde bir miktar paranın peşine düşen sabıkalı tiplerin hesaplaşması merkeze yerleştirilir. Bu merkez etrafında suç üreterek hesaplaşanlar, genç ve orta kuşaklardır. Başkarakter, yazı tura atarak gelen sonuca göre bir esnafın canınını almaktan geri durmayacak kadar merhametsizdir. Filmin sonunda geçirdiği trafik kazası sonucu, parayı elinde tutan Anton Sugar karakteri, koluna askı yapmak için sokaktaki iki çocuktan birine para verip onun gömleğini satın alır. Çocuk, iyilik motivasyonuyla hareket etse de parayı kabul eder, sonrasında arkadaşıyla para için kavga etmeye başlar.

Değişen dünya koşullarında artık ihtiyarlara yer yoktur, kolay yoldan köşeyi dönmek, çağın geçerli yöntemidir, insan olmanın bin yıllar içinde inşa edilen erdemleri çökmeye başlamıştır. Filmde Yeni Dünya Düzeni’nde ideal insan ve topluluk tipi resmedilmiştir.

Film odağına yaklaşıldığında ihtiyarlar; bedeller ödeyen, mücadele yolundan tüm taşlamalara rağmen çekilmeyen ve ideolojik savrulmaya yaşamayanlar, tali olanı temel olanın ve taktik olanı stratejik olanın yerine geçirmeyenler, kitlelere yön verme adı altında kitle kuyrukçuluğu yapmayanlar, güce göre şekil almayanlar, ilkeyi eğip bükmeyenlerdir. Acımasızlaşan dünya düzeninde orta yaşı ve gençleri temsil edenler geriye kalan soldur, çocuklar ise bu solun yaydığı propagandaya maruz kalıp köksüzleşenlerdir.

Dinî duyguları sömürüp rant elde edenlerle cinsel kimlikler üzerinden fon elde edenler arasında bir fark yoktur. Biri dışarıdan, diğeri içeriden kazanç sağlar. Ukrayna’daki emperyalizmin karagücü ile Suriye’deki karagücü arasında fark yoktur. Her ikisi de efendisinin çıkarları için kendi yurdunda bekçilik yapmayı kabul etmiştir. Ezilen ulus milliyetçiliğinin işlediği suçları temize çekme gibi illüzyona uğratma, ülkemiz solunun eseridir.

Süreç itibariyle gelinen noktada ezilen ulus adına siyaset yürüttüğünü iddia edenler, burjuvazinin safında yer almaktadır. Artık Nurtepe için verilecek bir kavga da yoktur. Aşama aşama tasfiye, çapraz koldan yürütülmüş olup, motosikletli suç çetesi gençlere alan açılmıştır.

Bir dönemin faturası, demokrasicilik adına ihtiyarlara kesiliyor, onlar mahkûm ediliyor. Demokrasicilik, insan hakları ve bireyin özgürlüğü söylemleri adı altında yürüyen mücadeleleri sekteye uğratmaya çalışan sol, emperyalizmin gönüllü ajanıdır.

“Ekolojik mücadele” der fakat bir saniyede katledilen İranlı 170 kız çocuğunu hiçe sayar, çünkü bu çocukların başı örtülüdür. “Özgür” olmamakla “katledilmek” arasında emperyalizmin uşağı solu için sınır çizgisi yoktur. Sınırı silen, varlığı yok edendir. Tüm sözcükler çekildiğinde geriye tarihsel ihanet kalır.

İhtiyarların kolektifi, eski dünyanın masalı olarak bozuma uğratıldı. Bir dönem, işkenceye kimin ne kadar dayanacağı üzerinden birbirini teste çekmeyi salık verenler, bugün o günleri gerilik kabul edip tarihini kir olarak görüp anmaktan geri duranlardır.

Füruzan, Parasız Yatılı’nın yazılma nedenine ve kimin için yazıldığına dair soruya, “Zenginlerin havuzlarının dibine girip temizlik yapan çocuklar için” yanıtını verir. Bugün, o çocuklar havuzlardan alınıp kuyuların dibine terk edilmiştir. En dipteki yoksula değil, orta sınıf marjinal bireye örülen politikanın geldiği yer; trans dansöz oynatmak, öpüşen lezbiyenlerin fotoğraflarını gazete manşetine yerleştirmek, gezegenin kurtuluşunu nüfus politikasına bağlamak, cinsel küfürlerle döviz yazanların ve emperyalizmin büyükelçilerinin yer aldığı kortejde yürümek, egemenle yurt sevgisizliğini eşitlemektir.

Gelinen yer vahimdir, solun sunduğu tüm çıkış yolları çölde hayalî birer vahadır.

Stalin’in oğlunun Nazilere esir düşmesi, Hasan Sabbah’ın ise oğlunu doğru yoldan sapması nedeniyle cezalandırması geriliktir! Fahişeye, ihanete alkış tutanlara, torbacıya tokat atmak, sekterliktir. Her koşulda birey, ideolojiden ve kurtuluş mücadelesinden üstün tutulandır. Törpülenmesi gereken; yoksulun öfkesi, işçinin emek mücadelesi, işsizin çaresizliğinin verdiği tepkidir.

Marksizm adına politika diye üretilenler, karşı-devrimin söylemleridir: Yoksul ürediği için krizlerin yaşandığı söylemi Maltusçu nüfus kuramıdır. Bireyin kolektivizmin üzerine çıkarılması Erich Fromm’un itaatsizliğe övgüsünden güç alır. Sosyalist yöneticiler dâhil tüm diktatörlerin özünde Hitler gibi eşit olduğu Eric Hoffer ve William Reich’ın “demokratik” formülasyonudur. Ötekileştiren kimliklerle devrime yürüyeceğini iddia eden Herbert Marcuse’dir. Bireyin biricikliği Alman ideologlarından Max Stirner’in kolektivizm karşıtı egoistler birliği teziyle ortaya atılmıştır. Bernstein’ın “Hareket her şeydir, sonuç önemsizdir!” sloganı, kurucu olmayan protestliği inşa etti, sol, sadece protesto ediyor ve ettiğinin yerine neyi koyacağının programını bile yazmıyor. Niçecilik, Stirnercilik ve yoksul düşmanı Maltusçuluk, ülkemiz solunun iliklerine kadar işleyip halk düşmanlığını Marksizm adına yeniden üretmektedir. Bu sol, Tarihsel açıdan ihanet ettiğinden ve emperyalizmin değirmenine fon karşılığı su taşıdığından, olası bir kolektif dinamizm cereyan ettiğinde, kendinden hesap sorulacılığını iyi biliyor.

Fındık toplamak için ailesiyle gittiği Karadeniz’de traktörden düşen çocuğa araba çarparak can vermesi, mücadelenin dayanağı ve meşru gerekçesidir. Daire başı aylık 250 liradan merdiven temizleyen kadınlar, merdiven altı tekstil atölyelerinde güvencesiz çalışanlar, günde 250-300 liraya süt sağanlar, milyonlarca kiracı ve evsiz, çatılarda çalışırken can veren 70 yaş üstü emekçiler, haftalıkla ev geçindirenler, ülkemizin gerçeğidir. Bizim gerçeğimiz, ne LGBT, ne trans dansöz, ne Filistin ve İran karşıtlığı, ne alkole gelen zam, ne de beden ve cinsiyet politikasıdır. Anadolu’nun o “küçük” şehirlerinde görünmez kılınan yoksulluk mücadelenin gerekçesidir. Nâzım'ın şiirinde geçtiği gibi uyanık, cesur, korkak, toprakta karınca ve suda balık kadar çok olanlardır. Tek tarihsel görev, sudaki balığa suyu ve balık olduğunun bilincini verebilmektir.

Bir değirmen misali insan öğüten Yeni Dünya Düzeni emperyalizmiyle mücadele etmek, insan olmanın verdiği en meşru gerekçedir. Özgürlük diye tezgâha çıkarılanlar, aşama aşama tükenmektir. Zor olan, direnmek; direnirken sömürü çarklarına çomak sokmaktır.

Gelinen aşamada teknik, ideolojik ve felsefi yeterlilik ihtiyacı dünün mücadelesinin gereklerinden kat be kat acildir. Tarih nostaljiye çevrildiğinde, gerilemeye yol açar. Nostalji yapanlar, masal anlatarak kitleleri uyutup vaadi dün üzerinden verirler. Solun da yaptığı tam olarak budur. Yeni Çeltek aşılamadan anlatılıyorsa, nostaljidir.

Rakımı yüksek dağların yazın bile zirvesi karlıdır. Mücadeleyi verenlerin/verecek olanların kolektivizmi, zirvedeki kardır. Baharın etkisiyle eteklerde eriyen karların dağıtacağı çiçek de erittiği kar da geçicidir.

Dimitrov’un dediği gibi, her zaman, her koşulda öğrenmemiz ve sürekli öğrenmemiz gerek. Öğrenileni de yaşamın pratiğine çevirmeliyiz. Sömürünün insan öğüten değirmeninin işleyiş mekanizmasını bilmeden yapılan tüm politikaların geleceği, yer ya işçicilik ya da demokrasiciliktir.

Hangi koşulda olursa olsun kolektif dışı bir savrulmaya kapılmadan, ülkemizin bir bütün olarak özgün somut koşullarını dikkate alıp sağdan soldan gelen taşlara aldırmadan, esas olan ideolojik mücadeleyi durağanlaştırmadan ve kesintiye uğratmadan, yılgınlığa ve umutsuzluğa kapılmadan, bireysel çıkarlarımıza göre hareket etmeden yolumuza devam etmeliyiz.

Sinan Akdeniz
11 Eylül 2026

11 Eylül 2026

, ,

Abimael Guzmán Röportajı


Diario

Temmuz 1988

 

Hedefler

Başkan Gonzalo, uzun bir sessizliğin ardından bu röportajı yapmaya sizi ne teşvik etti? Ve neden Diario’yu seçtiniz?

Öncelikle şunu belirtelim ki, sekiz yılı aşkın süredir halk savaşını yöneten Peru Komünist Partisi, çeşitli belgelerde kamuoyuna açıklamalarda bulunmuştur. Biz, her zaman partinin kendi açıklamalarını çok daha önemli gördük, çünkü bu şekilde halk savaşını başlatmaya, yönetmeye ve ilerletmeye cesaret eden partinin Peru Komünist Partisi olduğu son derece açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Bu vesileyle, özellikle sizinle, ilk kez böyle kişisel bir röportaj yapma şansına sahip olmamızın sebebi, Parti Kongresi ile ilgilidir. Partimiz, kongresini toplayarak uzun zamandır beklenen tarihi bir görevi yerine getirmeyi bilmiştir. Onlarca bu kongreyi gerçekleştirebilmek için çok çalıştık, ancak bunu başarmamızı sağlayacak koşulları bize halk savaşı temin etti. Bu yüzden Birinci Kongre’nin iki büyük ebeveynin, Parti ve halk savaşının çocuğu olduğunu söylüyoruz.

Resmi belgelerde dile getirildiği üzere bu Kongre, partimizin kat ettiği uzun yolu özetleyen, parti içi birliğin üç temel unsuru olarak parti ideolojisi (Marksizm-Leninizm-Maoizm, Gonzalo Düşüncesi); programı ve genel siyasi çizgisinin teşkil edildiği önemli bir dönüm noktası, bir zaferdir. Dahası, bu kongre, iktidarı ele geçirme yolunda ilerlemek için sağlam bir temel meydana getirmiştir. Bu anlamda kongre, büyük bir zaferdir, bu röportajı vermemizin ana nedenlerinden biridir. Diğer nedenler ise ülkemizin içinden geçtiği derin kriz, kitlelerin sınıf mücadelesinin giderek büyüyen ve güçlenen gelişimi, uluslararası durum ve dünyada devrimin ana eğilim haline gelmesiyle ilgilidir.

Diario [“Günlük”] gazetesine bu röportajı vermemizin sebebi çok basit. Diario, savaşta kullandığımız bir siper, bugün halka gerçek manada hizmet eden tek yayın organı. Başkalarına, hatta yabancı yayınlara da röportaj verebilirdik ama halka ve devrime hizmet etmek için her gün zor koşullar altında mücadele eden Diario gibi bir gazeteye röportaj verilmesinin daha hayırlı ve ilkelerimizle daha uyumlu olduğuna inanıyoruz. İşte sebep bu.

Başkan Gonzalo, bu röportajı yapmanın olası sonuçlarını değerlendirdiniz mi? Size şunu sorayım: Bu dönemde kamuoyu önünde konuşmak sizin için bir risk değil mi?

Komünist olduğumuz için hiçbir şeyden korkmuyoruz. Dahası, Partimiz bizi ölümün kendisine meydan okuyacak, devrim gerekli kıldığında onun uğruna feda edeceğimiz canımızı parmak uçlarımızda taşıyacak şekilde hazırladı. Bu röportajın son derece önemli olduğuna inanıyoruz: Partimize, devrime, halkımıza ve sınıfımıza, ayrıca uluslararası proletaryaya, dünya halklarına, dünya devrimine hizmet ediyor. Bu nedenle, özellikle de parti tarafından güçlendirilmiş olduğumuz için, risk hiçbir şey değil.

I. İdeolojik Meseleler

Başkanım, PKP’nin ideolojik temellerinden biri olan Maoizmden bahsedelim. Maoizmi neden Marksizmin üçüncü aşaması olarak görüyorsunuz?

Bu nokta çok önemli ve büyük önem taşıyor. Bizim için Marksizm bir gelişim sürecidir. Bu büyük süreç bizi yeni, üçüncü ve daha yüksek bir aşamaya taşımıştır. Peki bugün neden yeni, üçüncü ve daha yüksek bir aşamada, Maoizm aşamasında olduğumuzu söylüyoruz? Çünkü Marksizmin üç bileşenini incelediğimizde, Başkan Mao Zedong’un bu üç bileşenin her birini geliştirdiği açıkça görülmektedir. Bunları sıralayalım: Marksist felsefede, diyalektiğin gelişimine yaptığı büyük katkıyı, çelişki yasasına odaklanmasını ve bunun tek temel yasa olduğunu ortaya koymasını kimse inkâr edemez. Politik ekonomi konusunda ise iki şeye dikkat çekmek yeterli olacaktır.

1. Bizim için acil ve somut öneme sahip olan, bürokratik kapitalizmdir;

2. Sosyalizmin politik ekonomisinin gelişimidir.

Özetle, sosyalizmin politik ekonomisini gerçek manada kurup geliştiren kişinin Mao olduğunu söyleyebiliriz. Bilimsel sosyalizm söz konusu olduğunda, halk savaşına işaret etmek yeterlidir; zira uluslararası proletarya, tam anlamıyla gelişmiş bir askeri teoriye Başkan Mao Zedong ile ulaşmış, böylece her yerde uygulanabilir olan proletarya sınıfının askeri teorisini bize kazandırmıştır. Bu üç sorunun evrensel nitelikte bir gelişmeyi gösterdiğine inanıyoruz. Bu şekilde bakıldığında, elimizde yeni bir aşama var ve biz buna “üçüncü aşama” diyoruz. Marksizmin ilk aşaması Marx, ikincisi Lenin aşamasıdır. Bu sebeple Marksizm-Leninizmden bahsediyoruz. Daha yüksek bir aşamaya geçtik, çünkü Maoizm ile dünya proletaryasının ideolojisi şimdiye kadarki en yüksek gelişimine, en yüce zirvesine ulaşmıştır; ancak Marksizmin büyük sıçramalarla gelişen diyalektik bir birlik olduğunu, bu büyük sıçramaların aşamalara yol açtığını anlamalıyız. Dolayısıyla, bugün dünyada var olan şey Marksizm-Leninizm-Maoizm ve esas olarak Maoizmdir. Bizce bugün Marksist olmak, komünist olmak, zorunlu olarak Marksist-Leninist-Maoist ve özellikle Maoist olmayı gerektirir. Aksi takdirde, gerçek komünist olamazdık.

Günümüzde nadiren dikkate alınan ve kesinlikle yakından incelenmeyi hak eden bir duruma dikkat çekmek istiyorum. Mao Zedong’un Lenin’in emperyalizmle ilgili o büyük tezini geliştirmesinden bahsediyorum. Bu, günümüzde ve şu anda gelişmekte olan tarihsel aşamada büyük önem taşıyor. Katkılarını basitçe sıralayacak olursak, şunları belirtebiliriz: Emperyalizmin sorun çıkarıp başarısız olduğunu, tekrar sorun çıkarıp tekrar başarısız olduğunu ve nihayetinde yıkımına kadar bu şekilde devam ettiğini söylemek suretiyle emperyalizmin bir yasasını keşfetti. Ayrıca, emperyalizmin gelişim sürecinde “önümüzdeki 50 ila 100 yıl” olarak adlandırdığı, yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir dönemi de belirledi. Bu dönemde, anladığımız kadarıyla, emperyalizmi ve gericiliği yeryüzünden sileceğiz. Ayrıca Mao, bugün her zamankinden daha fazla göz ardı edilemeyecek bir şeye de işaret etti. “ABD emperyalizmi ile Sovyet sosyal emperyalizmi arasında bir mücadele dönemi başladı” dedi. Buna ek olarak, hepimizin bildiği gibi, "emperyalizm ve tüm gericiler kâğıttan kaplanlar” olduğunu söyledi. Bu, son derece önemli bir tezdir. Başkan Mao’nun bu tezi, ABD emperyalizmi ve Sovyet sosyal emperyalizme tatbik ettiğini, her ikisinden de korkmamız için hiçbir nedenimiz olmadığını aklımızda tutmalıyız. Ancak aynı zamanda, savaşın gelişimini nasıl gördüğünü, Lenin’in dünyada başlayan savaşlar çağı hakkında söylediklerini tam olarak takip ederek nasıl ele aldığını da aklımızda tutmalıyız. Başkan bize, ne kadar küçük olursa olsun, bir ülkenin, bir milletin, bir halkın, silahlanmaya cesaret ederse, yeryüzündeki en güçlü sömürücü gücü ve hegemonu yenebileceğini öğretti. Dahası, bize savaş sürecini nasıl anlayacağımızı ve nükleer şantaja asla nasıl kanmayacağımızı öğretti. Bence bunlar, Başkan Mao Zedong’un Lenin’in emperyalizm üzerine büyük tezini nasıl geliştirdiğini anlamak için aklımızda tutmamız gereken bazı sorulardır. Bu konu üzerinde neden ısrarla duruyorum? Çünkü Lenin’in katkılarının Marx’ın büyük eserine dayandığı gibi, Başkan Mao Zedong’un geliştirdiği teorilerin de Marx ve Lenin’in Marksizm-Leninizm denilen o büyük eseri temel aldığını görüyoruz. Marksizm-Leninizmi anlamadan Maoizmi asla anlayamayız.

Bizce bu hususlar, günümüzde büyük önem taşıyor, Maoizmi teori ve pratikte üçüncü, yeni ve daha yüksek bir aşama olarak anlamak bizim için önemli.

Başkan Gonzalo, José Carlos Mariátegui hayatta olsaydı, Başkan Mao’nun teorilerini ve katkılarını savunacağına inanıyor musunuz?

Özetle, Mariátegui bir Marksist-Leninistti. Bunun ötesinde, partinin kurucusu Mariátegui’de, Başkan Mao’nun evrenselleştirdiği tezlere benzer tezler buluyoruz. Dolayısıyla, benim görüşüme göre, Mariátegui, bugün bir Marksist-Leninist-Maoist olurdu. Bu tespit, bir spekülasyon değil, José Carlos Mariátegui’nin yaşamını ve çalışmalarını anlamanın bir ürünüdür.

Başka bir soruya geçelim: proleter ideoloji nedir ve günümüz dünyasının toplumsal süreçlerinde ne gibi bir rol oynar? Marx, Lenin ve Mao gibi klasik düşünürler, Komünist Parti için ne ifade ediyor?

Bugün, yarın ve içinde yaşadığımız bu fırtınalı otuz-kırk yıllık kesitte proleter ideolojinin muazzam önemini görebiliyoruz. İlk olarak, iyi bilinen bir hususu vurgulamak isterim: Bu ideoloji, tarihteki son sınıfın teori ve pratiğidir. Proletarya ideolojisi, uluslararası proletaryanın mücadelesinin ürünüdür. Ayrıca, proletaryadan önce yaşanan tüm tarihsel sınıf mücadelesi sürecinin, özellikle köylülüğün mücadelesinin, verdikleri büyük kahramanca mücadelelerin incelenmesini ve anlaşılmasını da kapsar. Bilimin ürettiği en yüksek çalışma ve anlayış düzeyini temsil eder. Özetle, Marx’ın büyük yaratımı olan proleter ideoloji, yeryüzünde şimdiye dek görülen veya görülecek en yüksek dünya görüşüdür. Bu, insanlığa, özellikle de sınıfımıza ve halka, dünyayı dönüştürmek için teorik ve pratik bir araç sağlayan bilimsel ideolojidir. Onun öngördüğü her şeyin nasıl gerçekleştiğini gördük. Marksizm gelişti, Marksizm-Leninizme dönüştü, bugün Marksizm-Leninizm-Maoizm olarak karşımıza çıkıyor. Bugün görüyoruz ki bu ideoloji, dünyayı dönüştürebilecek, devrim yapabilecek ve bizi kaçınılmaz hedef olan komünizme götürebilecek tek ideolojidir. Son derece önemlidir.

Bir şeyi vurgulamak istiyorum: Bu bir ideoloji, ama bilimsel bir ideoloji. Bununla birlikte, proleter ideolojiyi basit bir yönteme indirgemek isteyen burjuvazinin tutumuna zerre taviz verememek gerektiğini çok iyi idrak etmeliyiz. Bunu yapmak, onu değersizleştirmek ve inkâr etmektir. Israrım için özür dilerim, ancak Başkan Mao’nun dediği gibi, “bir kere söylemek yetmez, yüz kere söylemek gerekir; birkaç kişiye söylemek yetmez, çok kişiye söylemek gerekir.” Bu söz üzerinden şunu söylemek isterim: proleter ideoloji, Marksizm-Leninizm-Maoizm ve bugün esas olarak Maoizm, gerçektir, tarihsel gerçeklerin bunu gösterdiği için tek ve her şeye gücü yeten ideolojidir. Daha önce söylenenlerin yanı sıra, Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Başkan Mao Zedong gibi olağanüstü tarihi şahsiyetlerin olağanüstü çalışmalarının ürünüdür. Ancak bunlar arasında özellikle üçüne vurgu yapıyoruz: Marx, Lenin ve Başkan Mao Zedong; bunlar, Marksizm-Leninizm-Maoizmde ve özellikle Maoizmde yeniden vücut bulan üç bayraktır. Peki, bugün tam olarak görevimiz nedir? Görevimiz, ideolojimizin bayrağını yükseltmek, onu savunmak, uygulamak ve dünya devrimine önderlik etmesi ve yol göstermesi için enerjik bir şekilde mücadele etmektir. Proleter ideoloji olmadan devrim olmaz. Proleter ideoloji olmadan sınıfımız ve halkımız için umut olmaz. Proleter ideoloji olmadan komünizm olmaz.

İdeolojiden bahsetmişken, Gonzalo Düşüncesi neden önemliydi?

Marksizm, bize her zaman sorunun evrensel hakikatin uygulanmasında yattığını öğretmiştir. Başkan Mao Zedong, bu konuda son derece ısrarcıydı. Marksizm-Leninizm-Maoizm somut gerçekliğe uygulanmazsa, devrime önderlik etmek, eski düzeni dönüştürmek, yıkmak veya yeni bir düzen kurmak mümkün değildir.

Gonzalo Düşüncesi, Marksizm-Leninizm-Maoizmin Peru devrimine uygulanmasıyla ortaya çıkmıştır. Gonzalo Düşüncesi, halkımızın, özellikle proletaryanın sınıf mücadelesinde, köylülüğün aralıksız mücadelelerinde ve dünya devriminin daha geniş çerçevesinde, bu sarsıcı savaşların ortasında, evrensel hakikatleri ülkemizin somut koşullarına olabildiğince sadık bir şekilde uygulayarak şekillenmiştir. Daha önce buna “Yol Gösterici Düşünce” diyorduk. Bugün eğer parti, kongresi aracılığıyla “Gonzalo Düşüncesi” terimini onayladıysa, bunun nedeni, halk savaşının gelişimiyle Yol Gösterici Düşüncede bir sıçrama yapılmış olmasıdır. Özetle, Gonzalo Düşüncesi, Marksizm-Leninizm-Maoizmin somut gerçekliğimize uygulanmasından başka bir şey değildir. Bu, özellikle partimiz, halk savaşı ve ülkemizdeki devrim için esastır. Ancak ideolojimize evrensel anlamda baktığımızda, bir kez daha vurgulamak istiyorum ki, esas olan Maoizmdir.

Revizyonizm ne gibi bir rol oynuyor ve PKP buna karşı nasıl mücadele ediyor?

Öncelikle, Marksizmdeki her ilerlemenin şiddetli mücadeleler üzerinden gerçekleştiğini aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. Marksizmin bu gelişim sürecinde, eski tarz revizyonizm ortaya çıktı ve bu revizyonizm Birinci Dünya Savaşı’nda çöktü. Ancak o zamandan beri, biz komünistler, Hruşçov ve yandaşlarıyla gelişmeye başlayan, bugün Marksizme karşı yeni bir saldırı başlatan yeni bir revizyonizmle, modern revizyonizmle karşı karşıyayız. Başlıca merkezleri Sovyetler Birliği ve Çin’dir.

Revizyonizm, Marksizme yönelik bir reddiye olarak ortaya çıktı. Modern revizyonizm de aynı şekilde, her zaman Marksist felsefeyi burjuva felsefesiyle ikâme etmeyi, özellikle artan yoksullaşmayı ve emperyalizmin çöküşünün kaçınılmazlığını inkâr ederek, politik ekonomiye karşı çıkmayı amaçlamaktadır. Revizyonizm, sınıf mücadelesine ve devrime karşı çıkmak, parlamentocu kretinizmi ve pasifizmi yaymak için bilimsel sosyalizmi tahrif etmeye ve çarpıtmaya çalışır. Tüm bu konumlar, kapitalizmin yeniden kurulmasını, dünya devriminin temelsiz kılınıp engellenmesini ve sınıfımızın iktidarı fethetmeye yazgılı ruhunun karalanmasını hedefleyen ve hedeflemeye devam eden revizyonistlerce ortaya konmuştur. Ancak burada bunu somutlaştırmak için bazı hususları belirtmenin gerekli olduğunu düşünüyorum: revizyonizm, emperyalizm gibi davranır. Örneğin, Sovyetler Birliği, Sovyet sosyal emperyalizmi, parlamentocu kretinizmi savunur ve uygular. Dünyaya egemen olmak adına silahlı eylemler düzenler ve yürütür. Saldırılar gerçekleştirir, bir halkı diğerine karşı kışkırtır, kitleleri kitlelere karşı kışkırtır, sınıfımızı ve halkımızı böler. Sovyet revizyonizmi bin bir yolla, gerçek anlamda Marksist olan her şeye ve devrime hizmet eden her şeye karşı savaşır. Biz, bunun somut bir örneğiyiz. SSCB’deki sosyal emperyalistler, ellerindeki tüm araçları kullanarak, hegemonik bir süper güç olmak için sapkın bir dünya planı geliştirdiler. Bu, Engels’in sözleriyle, “burjuva işçi partileri” olarak adlandırılan, sadece isim olarak komünist olan sahte partiler kurmayı da içerir. Çin revizyonizmi ve tüm revizyonistler de, iplerini kimin çektiğine, yalnızca özel koşullarına göre farklılık arz etse de aynı şekilde hareket ederler.

Bu nedenle bizim görevimiz, revizyonizmle mücadele etmek ve bu mücadeleyi düşmana aman vermeden sürdürmektir. Emperyalizmle mücadele etmeden revizyonizmle mücadele edemeyeceğimiz dersini aklımızdan çıkartmamalıyız. Kongremiz, emperyalizme, revizyonizme ve gericiliğe karşı dünya çapında amansız ve tavizsiz bir mücadele yürütmemiz gerektiğini ilan etmiştir.

Peki bu mücadeleyi nasıl yürütmeliyiz? Her alanda: ideolojik, ekonomik ve politik alanda; bu klasik alanların her birinde onlarla savaşmalıyız. Çünkü revizyonizme karşı mücadeleyi yürütemezsek, komünist olmayız. Bir komünistin görevi, revizyonizmle yorulmadan ve ona aman vermeden mücadele etmektir.

Biz, revizyonizme karşı savaştık. İlk ortaya çıktığı günden beri ona karşı savaştık. Bu ülkede, 1964’te onları partiden ihraç ederek katkıda bulunabildiğimiz için şanslıydık. Bu gerçeği her zaman saklamaya çalışıyorlar. Çok açık bir şekilde belirtmek istiyorum ki, Komünist Parti’nin büyük çoğunluğu, Mao Zedong’un açtığı revizyonizme karşı mücadele bayrağının arkasında birleşti. Del Prado ve çetesini ihraç edene dek o zamanki Komünist Parti saflarındaki revizyonizmi hedefe koyup ona darbeler indirdi. O zamandan bugüne kadar, sadece burada değil, sınırlarımızın ötesinde de revizyonizmle mücadeleye devam ettik. Biz, bu revizyonizmi uluslararası alanda da karşımıza aldık. Gorbaçov’un Sovyet sosyal emperyalizmine, sapkın Deng Şiaoping’in Çin revizyonizmine, revizyonist Enver Hoca’nın takipçisi Ramiz Alia’nın Arnavut revizyonizmine karşıyız, tıpkı sosyal emperyalistlerin, Çin veya Arnavut revizyonistlerinin ya da başkalarının çizgisini izleyen tüm revizyonistlere karşı olduğumuz gibi.

Başkanım, Peru’da revizyonizmin en önemli savunucusu kimdir?

Sözde Peru Komünist Partisi, yani Sovyet revizyonizminin beşinci kolu olan ve bazılarınca “köklü bir devrimci parti” olarak kabul edilen huysuz revizyonist Jorge del Prado Chávez’in önderliğinde hareket eden, Unidad [“Birlik”] gazetesini çıkartan parti. İkincisi ise Çin revizyonizminin ajanı olan ve parti yandaşlarının Deng’e taptığı Patria Roja [“Kızıl Vatan”].

Peru halkı arasında revizyonizmin etkisinin devrim için olumsuz bir durum yarattığını düşünüyor musunuz?

Lenin’in bize öğrettiklerini ve Başkan Mao’nun da vurgulayıp geliştirmeye devam ettiği hususları aklımızda tutarsak, revizyonizmin proletarya saflarında burjuvazinin bir ajanı olduğunu, bu nedenle bölünmelere yol açtığını görürüz. Revizyonizm, komünist hareketi ve komünist partileri böler, sendika hareketini böler, halk hareketini parçalara ayırır ve lime lime eder.

Revizyonizm kanserden başka bir şey değildir. Aman vermeden ortadan kaldırılması gereken bir kanserdir. Aksi takdirde devrimi ilerletemeyiz. Lenin’in özlü bir şekilde dile getirdiği tespiti aklımızdan hiç çıkartmadan şu iki hususta ilerleme kaydetmek zorundayız: devrimci şiddet sorunu ve oportünizme, revizyonizme karşı amansız mücadele.

Ülkemizde kitlelerin durumunu değerlendirirken, sadece bu sorunu değil, Engels’in “devasa çöp yığını” dediği şeyi de görmemiz gerektiğine inanıyorum. Engel bize, proletarya hareketi gibi, hatta ülkemizdeki halk hareketi gibi bir hareket onlarca yıl sürdüğünde, parça parça süpürülmesi gereken büyük bir çöp yığını meydana geldiğini öğretti. Biz, bu hususun da dikkate alınması gereken bir gerçek olduğunu düşünüyoruz.

Revizyonizm, kitleleri ne kadar etkileyebilir? Kitleler arasında revizyonizmin yaptığı şey, içteki gericiliğe, somut olarak büyük burjuvaziye ve toprak sahiplerine, yani günümüzde Peru devletine denk düşen toprak sahibi-bürokrat temelli kapitalist diktatörlüğe teslim olma amacına hizmet etmektir. Uluslararası alanda ise emperyalizme teslim olur, sosyal emperyalist hegemonyaya veya Çin gibi bu yönde evrilen bazı güçlerin aynı yöndeki arzularına hizmet eder. Devrim ve halk savaşı geliştikçe, sınıf mücadelesi keskinleştikçe, halkın ve proletaryanın anlayışının giderek daha da derinleştiğine inanıyoruz. Aynı zamanda, her gün her türden revizyonist ve oportünistin ihanetine tanık olmak zorunda kaldıkça ve gelecekte bunun daha da fazlasını gördükçe, proletarya ve halk, revizyonistleri her köşeden olabildiğince temizleme misyonlarını yerine getirmek zorunda kalacaklardır. Ne yazık ki, Engels’in bize öğrettiği gibi, bunlar “devasa çöp yığını”nın bir parçası oldukları için hepsi birden ortadan kaldırılamaz.

Sizce bu ülkede revizyonizm kesin olarak yenilgiye uğratılıyor mu?

Marksizmin kurucularının öğrettiğini tekrarlamak gerekirse, revizyonizmin gerici devletle birlikte hareket ettiği ölçüde, kitleler, onun aşağılık rolünü idrak edeceklerdir. Halkın tamamı ve sınıf, onların nasıl davrandığını gördükçe, revizyonistlerin, birer mücadele kaçkını, işçileri sırtlarından hançerleyen birer oportünist ve hain olarak oynadıkları rolü giderek daha fazla anlamaları kaçınılmazdır. Revizyonistler sonlarına doğru ilerliyorlar. Bu süreç bir süredir işliyor. Bunun tek sebebi halk savaşı değil. İlgili süreç, revizyonizmin parti saflarından atılmasıyla başladı, çünkü o noktada başka bir grup ciddi komünist ortaya çıkıp Peru Komünist Partisi’nin önderliğinde halk savaşını yürüttüler. Biz, Mariátegui’nin bahsettiği sınıfsal dürtülere sahip kitlelerin bunu giderek daha fazla anlayacağını düşünüyoruz, ki zaten anlamaya başladılar bile.

Revizyonizm çoktan kaybetti, yitip gitmeleri sadece zaman meselesi. Sorun zaten tanımlandı, çöpler süpürülmeye, yakılmaya başlandı. Dediğim gibi, sadece zaman meselesi. Onların çöküş süreci yıllar önce başlamıştı. Daha da geriye, başlangıca gidersek, revizyonist olduklarında, ilkelerinden vazgeçtiklerinde bu oyunu kaybetmişlerdi. Görülmesi gereken şey, sınıf mücadelesinin nasıl gelişeceği, bizimki gibi bir partinin rolünü nasıl yerine getirebileceği ve kitlelerin onu nasıl destekleyeceği, ileriye taşıyacağı, nasıl kendi partileri olduğunu, çıkarlarını savunduğunu göreceğiydi. Hesaplaşacak olanlar da kitlelerin kendisidir. Onlarca yıldır proletaryanın temel çıkarlarını satan ve satmaya devam edenlere adil bir ceza verecekler ve bunu yapmaya çalışan veya yapmaya başlayan hainleri de yargılayıp cezalandıracaklardır.

Papa’nın ortaya koyduğu Yeni Evanjelizm hakkında ne düşünüyorsunuz?

Marx, bize “din, halkın afyonudur” diye öğretti. Bu, bugün ve gelecekte tamamen geçerli olan bir Marksist tezdir. Marx ayrıca dinin, sömürünün ürünü olan ve sömürü ortadan kalkıp yeni bir toplum ortaya çıktıkça yok olacak bir toplumsal olgu olduğunu söylemiştir. Bunlar, göz ardı edemeyeceğimiz ve her zaman aklımızda tutmamız gereken ilkelerdir. Önceki noktayla bağlantılı olarak, halkın dindar olduğunu, bunun onları temel sınıf çıkarları için mücadele etmekten ve bu şekilde devrime, özellikle de halk savaşına hizmet etmekten asla alıkoymadığını ve alıkoymayacağını hatırlamak gerekir. Kongremiz tarafından onaylanan programda da kabul edildiği gibi, bu dindarlığı dini inanç özgürlüğü meselesi olarak saygı duyduğumuzu kesinlikle belirtmek istiyorum.

Dolayısıyla sorduğunuz soru, bizim görüşümüze göre, kilise hiyerarşisiyle, Papalıkla, Roma döneminde güçlü bir araç olarak gelişmeyi başarmış o eski teokrasiyle ilgilidir. Daha sonra, feodalizmin koşullarına uyum sağlayarak, eskisinden bile daha büyük bir güç kazandı. Ancak her zaman halkın mücadelesini dizginlemeye çalışan Papalık, zalimlerin ve sömürücülerin çıkarlarını savundu, gericiler için ideolojik bir kalkan görevi gördü, yeni durumlar ortaya çıktıkça kendini değiştirdi, yeni gerçekliğe uyarladı.

Kilise ile burjuva devrimi, eski burjuva devrimi, örneğin Fransız Devrimi arasındaki ilişkiyi düşündüğümüzde, bunu açıkça görebiliriz. Kilise, feodalizmi hararetle savundu, daha sonra, büyük bir mücadelenin ardından, feodalizmin yenilgisinden sonra, tekrar ediyorum, büyük bir mücadelenin ardından, burjuva düzenine uyum sağladı ve bir kez daha yeni sömürücülerin ve zalimlerin hizmetinde bir araç haline geldi. Mevcut durumda, durdurulamaz bir tarihsel süreç görüyoruz. 1917’de başlayan yeni dönem olarak dünya proletarya devrimi çağı, proletarya için eski yozlaşmış düzeni değiştirmek ve gerçekten yeni bir toplum, komünizmi yaratmak için devrimlere nasıl önderlik edileceği sorununu ortaya koyuyor. Peki bu gelişme karşısında Kilise nasıl cevap verdi? Önceki zamanlarda olduğu gibi, varlığını sürdürmeyi amaçlıyor, bu da II. Vatikan Konsili’nin temelini oluşturuyor. Kilise, burada öncelikle her zaman yaptığı gibi eski düzeni savunmasına, ardından da yeni sömürücülere hizmet etmek için kendini uyarlamasına ve adapte etmesine imkân sağlayacak koşulları geliştirmeye çalıştı. İşte aradığı şey bu, II. Vatikan Konsili’nin özü bu.

“Yeni evanjelizm” meselesi, açıkça kilise otoritesinin, özellikle de Papa’nın, dünya Katoliklerinin yarısının yaşadığı Latin Amerika’daki rolüne dair bakış açısını ifade etmektedir. Bu nedenle, Amerika’nın keşfinin 500. yıldönümünü, “yeni evanjelizm” olarak adlandırılan bir hareketi öne çıkartmak için kullanmaya çalışıyorlar. Özetle, umdukları şey şu: Evanjelizm, Amerika’nın keşfini takiben 1494’te resmen başladığından beri, bu yeni yüzüncü yıl dönümüyle, kendi kalelerini, “cemaat”in yarısını, onları iktidarda tutan kalenin yarısını savunmak için bir “yeni evanjelizm” geliştirmek istiyorlar. Amaçları bu. Bu şekilde, hiyerarşi ve Papalık, Amerika’daki konumlarını savunmayı ve Latin Amerika’daki baskın emperyalist güç olan ABD emperyalizmine hizmet etmeyi amaçlıyor.

Fakat bu planı, Sovyetler Birliği ile Hristiyanlaşmasının bininci yılı vesilesiyle kurulan ilişkiler, Çin revizyonizmiyle olan bağlar, Polonya ve Ukrayna’daki Kilise’nin eylemleri vb. ile bağlantılı, küresel bir kampanya ve plan bağlamında anlamamız gerekiyor. Bu küresel bir plan ve “yeni evanjelizm”, bunun içinde faaliyet yürütüyor. Her zaman olduğu gibi, mevcut toplumsal düzeni savunmaya, onun ideolojik kalkanı olmaya çalışıyorlar, çünkü gerici ideoloji, emperyalizm ideolojisi, artık eskimiş durumda. Gelecekte hayatta kalmak için gene uyum sağlamaya çalışacaklar. Ancak beklentiler farklı olacak, eskisi gibi olmayacak. Marx’ın yasası, kendini gösterecek: Sömürü ve zulüm yok edilip ortadan kaldırıldıkça din de yok olacak. Papalık, sömüren sınıflara hizmet ettiğinden ve ardından gelecek olan sömüren bir sınıf olmadığından, hayatta kalamayacak, dinin kendisi de yok olacak. Bu arada, insanlık, yeni nesnel koşullar aracılığıyla ilerleyip, açık, bilimsel ve dünyayı dönüştüren bir bilince sahip olana dek, dini inanç özgürlüğünün tanınması gerekiyor. Bu nedenle, “yeni evanjelizm”i, Kilise’nin yeni koşullar altında hayatta kalma planı bağlamında, yani gerçekleşmesi gerektiğini bildikleri bir dönüşüm çerçevesinde analiz etmek gerek.

Başkanım, söyledikleriniz üzerinden, Papa’nın ülkemize sık sık yaptığı ziyaretlerin halk savaşıyla ve Papa’nın García Pérez rejimine verdiği destekle bir ilişkisi olduğu sonucuna varabilir miyiz?

Bence tam da sebebi bu. Genel olarak, Latin Amerika’ya yaptığı ziyaretler Latin Amerika’nın sahip olduğu önemle alakalı. Peru’ya yaptığı ziyaretler ise, Peru’ya yaptığı iki ziyaret sırasında çeşitli defalar yaptığı gibi, katilam silahlarını kutsarken, aynı zamanda silahlarımızı bırakmamız çağrısıyla alakalı.

Başkanım, PKP iktidara geldiğinde dini teokrasiye karşı tutumu ne olacak?

Marksizm, bize Kilise ve Devlet’i birbirinden ayırmayı öğretti, yapacağımız ilk şey, bu olacak. İkinci olarak, tekrarlamak istiyorum, insanların dini inanç özgürlüğüne saygı duyuyoruz. İnanma özgürlüğü ilkesini tam olarak uyguluyoruz, tıpkı ateist olmak gibi. Bu meseleyi bu şekilde ele alacağız.

II. Parti Hakkında

Bu röportajda büyük önem taşıyan bir diğer konuya, parti meselesine geçelim. PKP’nin gelişiminden çıkarılacak en önemli dersler nelerdir?

Partinin gelişimi ve ondan çıkarılan dersler konusunda, tarihini çağdaş Peru toplumunun üç dönemine karşılık gelen üç bölüme ayırarak anlayabiliriz. Birinci dönem, ilk bölüm, Partinin kuruluşudur. Bu dönemde tam anlamıyla Marksist-Leninist olan José Carlos Mariátegui’ye sahip olduğumuz için şanslıydık. Ancak kaçınılmaz olarak Mariátegui’ye karşı çıkıldı, onun çizgisi terk edildi, yarım bıraktığı kuruluş kongresi asla yapılmadı. Yapılan sözde kuruluş kongresi, bildiğimiz gibi, Mariátegui’nin teorilerine tamamen karşı olan sözde “ulusal birlik” çizgisine onay verdi. Bu şekilde parti, Del Prado’nun bağlantılı olduğu (Amerikalı komünist Earl Browder’a atıfla) Brovdırizmin ve daha sonra modern revizyonizmin etkisi altında kalarak oportünizme meyletti. Bu süreç bizi ikinci döneme, Partinin Yeniden Yapılanması dönemine götürüyor. Bu, özetle, revizyonizme karşı bir mücadele dönemidir. Bu dönem, altmışlı yılların başlarında belirli bir yoğunlukla ortaya çıkmaya başladı. Bu süreç, parti üyelerinin revizyonist liderliğe karşı birleşmesine, daha önce de belirttiğim gibi, Ocak 1964’teki IV. Konferans’ta onları partiden ihraç etmelerine yol açtı. Yeniden yapılanma süreci, 1978-1979’a dek parti içinde devam etti, bu dönemde sona erdi; ardından üçüncü dönem, Halk Savaşını Yönetme dönemi başladı ki bu da şu anda içinde yaşadığımız dönemdir.

Bundan hangi dersleri çıkarabiliriz? İlk ders, parti birliğinin temelinin önemi ve bunun iki çizgi mücadelesiyle bağlantısıdır. Bu temel olmadan, söz konusu üç unsuru ([1] Marksizm-Leninizm-Maoizm, Gonzalo Düşüncesi, [2] Program ve [3] Genel Politik Çizgi) belirlemeden partiyi ideolojik ve politik olarak inşa edemezdik. Ancak iki çizgi mücadelesi olmadan, parti birliğinin de temeli atılamazdı. Partide sağlam ve kapsamlı bir iki çizgi mücadelesi olmadan, ideolojiyi sağlam bir şekilde kavramanın, programı kurmanın, genel politik hattı belirlemenin, hele ki bunları savunmanın, uygulamanın ve geliştirmenin hiçbir yolu yoktur. Bizim için iki çizgi mücadelesi temeldir ve bu, partiyi evrensel çelişki yasasına uygun biçimde bir çelişki olarak görmemizle ilgilidir.

İkinci ders ise halk savaşının önemidir. Bir komünist partinin temel görevi, proletarya ve halk için iktidarı ele geçirmektir. Parti kurulduktan ve somut koşullara dayandıktan sonra, ancak halk savaşı yoluyla yapabileceği iktidarı ele geçirmeye çalışmalıdır.

Üçüncü önemli ders, liderlik oluşturma ihtiyacıdır. Liderlik, kilit önemdedir, ama o kendiliğinden gelişmez, özellikle halk savaşına liderlik etmek için uzun ve yoğun bir mücadele dönemi içinde şekil almalıdır.

Özetleyebileceğimiz dördüncü ders, iktidarı ele geçirmek için zemin hazırlama ihtiyacıdır. Halk savaşı, iktidarı ele geçirmek için gerekli olduğu gibi, iktidarı ele geçireceğimiz zemini zemin hazırlamak için de zaruridir. Bununla ne demek istiyoruz? Gericilerin örgütsel biçimlerinden üstün örgütsel biçimler yaratmalıyız. Bunların önemli dersler olduğuna inanıyoruz.

Sonuncusu ise proletarya enternasyonalizmidir. Mücadeleyi her zaman uluslararası proletaryanın bir parçası olarak geliştirmek, devrimi her zaman dünya devriminin bir parçası olarak görmek, halk savaşını, partimizin sloganında da belirtildiği gibi, dünya devriminin hizmetinde geliştirmek.

Neden? Çünkü nihayetinde bir komünist partinin yeri doldurulamaz bir nihai hedefi vardır: komünizm. Daha önce de belirtildiği gibi, o aşamaya hep birlikte geçilir, herkes dâhil olmazsa geçilemez. Bunların özetlememiz gereken en önemli dersler olduğuna inanıyoruz.

Başkan, José Carlos Mariátegui’nin PKP için önemi nedir?

Mariátegui, Peru Komünist Partisi’nin kurucusudur. Partiyi açık bir Marksist-Leninist temel üzerine inşa etti. Neticede ona net bir ideolojik duruş kazandırdı. Ona göre Marksizm-Leninizm, kendi çağının, kendi zamanının Marksizmiydi. Partiye genel bir politik çizgi sağladı. Amerika’nın bugüne dek yetiştirdiği en büyük Marksist olan Mariátegui, bize en büyük eserini, Peru Komünist Partisi’nin kuruluşunu bıraktı. Onun kaybının parti için ne anlama geldiğini çok iyi anlıyoruz, ancak bu büyük işi yerine getirmek için hayatını verdiğini açıkça belirtmeliyiz. Yani o tüm hayatını partinin kuruluşuna adadı. Bu yüzden partiyi sağlamlaştırmak ve geliştirmek için pek fazla zamanı olmadı. Neticede partinin kuruluşunun üzerinden iki yıl bile geçmeden vefat etti. Bir parti, tarihi görevini yerine getirmek için sağlamlaşmaya, gelişmeye ihtiyaç duyar.

Bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. 1966 gibi erken bir tarihte, Mariátegui’nin yolunun asla terk edilmemesi gerektiğini, görevin bu yola yeniden revan olmak, onu daha da geliştirmek olduğunu dile getirmiştik. Özellikle “daha da geliştirmek” ifadesini vurgulamak istiyorum. Neden?

Çünkü dünya çapında Marksizm, bugün Maoizm olan yeni bir aşamaya girmişti. Kendi ülkemizde ise, özellikle bürokratik kapitalizm, proletaryanın ve Peru halkının tükenmek bilmeyen mücadelesiyle birlikte gelişmişti. Bu nedenle, “Mariátegui’nin yolunu geri kazanmayı ve daha da geliştirmeyi hedefledik. Mariátegui’yi ve onun genel yasalarla ilgili geçerliliğini yeniden keşfetme katkısında bulunduk. Bu yasalar hâlâ aynıdır, sadece yeni ulusal ve uluslararası bağlamda uygulanması gerekir” demiştim. Bizim söz konusu yola katkımız bu şekilde oldu.

Çok şey söylenebilir, ancak bence birkaç hususu vurgulamak daha faydalı olacaktır. 1975 yılında “Retomar a Mariátegui y reconstituir su Partido” [“Mariátegui’yi Geri Almak ve Partisini Yeniden İnşa Etmek”] isimli broşür yayımlandı. Bu kısa belgede, bugün kendilerini “Mariategici” olarak adlandıran birçok kişinin karşısında konum alarak, Mariátegui’nin “suçlu” olduğunu, kendisinin de doğru bir şekilde belirttiği gibi, açıktan bir Marksist-Leninist olduğunu ortaya koyduk. Genel politik çizgisini oluşturan beş unsuru belirttik. Mariátegui’de Başkan Mao’nunkine benzer teorilerin bulunduğunu gösterdik. Burada, “birleşik cephe” veya “şiddet” gibi önemli konulara değinmek yeterli olacaktır.

Mariátegui, "İktidar şiddet yoluyla ele geçirilir ve diktatörlükle savunulur” diyendir. “Bugün devrim, her şeyi doğuran kanlı süreçtir” tespitini dile getiren Mariátegui, o görkemli yaşamı boyunca devrimci şiddetin ve sınıfın diktatörlüğünün rolünü ısrarla savunmuştur. Ayrıca, parlamentoda ne kadar büyük bir çoğunluğa sahip olursanız olun, bunun yalnızca bir hükümeti feshetmeye yarayabileceğini, ancak burjuva sınıfını asla ortadan kaldıramayacağını söyleyendi. Kesin olan ve düşüncesinin anahtarı olduğu için vurgulanması gereken bir husus daha var: Mariátegui, revizyonizme karşıydı.

Özetle biz, Mariátegui’nin yoluna yeniden revan olup onu geliştirmek için mücadele ettik. Ama daha fazlasını söylememe izin verin. Şimdilerde kendilerine Maritegici diyenlerden bazılarının Mariátegui hakkında eskiden ne düşündüklerini sormak gerek. Onu açık ve somut bir şekilde reddettiler. Bugün faal olan Mariategici Birleşik Parti’den yani şu, sözde “Yeni Sol”a mensup olduklarını söyleyenlerden bahsediyorum. Mariátegui’yi modası geçmiş, geçmişte kalmış bir şey olduğunu söylüyorlardı, esasen bundan gayrı bir argümanları da yoktu. Peki bunlar gerçek manada Mariategici mi? Misal, Barrantes Lingán’ı ele alalım. Mariátegui’nin zamanında kesin ve kararlı bir şekilde savunduğu, alenen Marksist-Leninist olan teorileri reddeden biri nasıl Mariategici olabilir? Mariátegui asla bir parlamentocu değildi, seçimleri propaganda ve ajitasyon amacıyla kullanmayı önerdi. 1945’te Acosta gibi revizyonistler, bu görüşün eskimiş olduğunu, asıl görevin parlamentoda sandalye kazanmak olduğunu söylediler. Bugün de tam olarak bunu yapanlar, sahte Mariategiciler, zerre pişmanlık duymadan parlamentocu kretinizmi (komünist hareketi ahmak ve fodul kılan pratiği) icra ediyorlar.

Özetle biz, Mariátegui’ye şöyle bakıyoruz: O, partinin kurucusudur, oynadığı rolle ismini tarihe öyle kazımıştır ki onun önemini kimse hiçbir şekilde inkâr edemez, çalışmaları asla yok olmayacaktır. Ancak onun yolundan devam etmek, onu daha da geliştirmek gerekiyordu. Tekraren: düşünceleri, Başkan Mao’nunkine benzer teoriler içeren Mariátegui gibi bir Marksist-Leninist kurucu önderin öğretilerini sürdürmenin tek mantıklı yolu, Marksist-Leninist-Maoist olmaktır. Peru Komünist Partililer olarak biz bu fikre bağlıyız. Kurucu önderin bizatihi kendisinin büyük bir örnek teşkil ettiğini düşünüyoruz, partimizi onun gibi bir şahsiyetin kurmuş olmasından dolayı son derece gurur duyuyoruz.

Başkanım, José Carlos Mariátegui’nin Perulu işçilerin sınıf bilincinin gelişimine etkisi ne oldu?

Mariátegui, yoğun mücadeleler içinde çok şey başardı. Sorunuza cevap verirken başka bazı konulara da değinirsem kusura bakmayın. Avrupa’ya gitmeden önce zaten bir Marksistti. Bu, üzerinde durmak istediğimiz ilk gerçek, zira bugün kimileri çıkıp onun Avrupa’da Marksist olduğunu söylüyor. Orada gelişmiş olması başka bir konu. Avrupa deneyimi, onun için son derece önemliydi. Mariátegui, ideolojik alanda çok önemli bir mücadele verdi, sosyalizm dediği şey adına bir mücadeleydi bu. Sosyalizm, Avrupa’da olduğu gibi burada yozlaşmamıştı. Ancak savunduğu ve yaydığı şey Marksizm-Leninizmdi.

Partiyi kurmak için büyük önem taşıyan, politik bir mücadele verdi. Bugün alaycı bir tavırla, utanmazlıkla çarpıtılan Mariátegui ve Haya de la Torre arasında cereyan eden tartışmaya bakmak gerek. Bu sorunun özü çok önemli: Mariátegui, bir komünist parti, bir proletarya partisi kurulmasını önerirken, Haya de la Torre, Peru’daki proletaryanın bir komünist parti kurabilecek kadar küçük ve olgunlaşmamış olduğunu iddia ederek Kuomintang’a benzer bir cephe kurulmasını önerdi. Bu, tamamen safsata idi, bu hususu akılda tutmak gerek. Dahası, Peru'da kurulduğunda Amerikan Halkının Devrimci İttifakı (APRA) isimli parti, 1927’de karşı-devrimci darbeyi gerçekleştiren, Çin Devrimi’nin cellâdı Çang Kay Şek’in Kuomintang’ına benziyordu. Bunu her zaman aklımızda tutmalıyız. Bu sorunu neden vurguluyorum? Çünkü şimdi Hayacı-Mariategicilikten, hatta Hayacı-Leninizmden bahsediyorlar. Saçmalık! Mariátegui, gerçekten de Marksist-Leninistti, Haya ise hiçbir zaman Marksist veya Leninist olmadı. Hiçbir zaman! O hep Lenin’in teorilerine karşı çıktı. Bu gerçeği vurgulamak gerekiyor çünkü nihayetinde günümüz APRA’sı ile Izquierda Unida [“Birleşik Sol”] arasında bir ittifakı teşvik etmek için bir araya getirilmiş bir karmaşadan başka bir şey olmayan bu utanmadan yapılan çarpıtmalara izin veremeyiz. Asıl mesele bu. Gerisi ucuz aldatmaca.

Peki, sorunuza cevap vermek gerekirse. Mariátegui, tüm bunları kitlelerle, proletaryayla, köylülükle bağlantılı olarak yaptı. Teorik ve pratik olarak, esasen onun çalışmalarının ürünü olan CGTP’nin [Peru Genel İşçi Konfederasyonu] oluşumunda yer aldı. Ancak yirmilerin sonlarında kurduğu CGTP, Mariátegui’nin kurduğu yapının tam tersi olan bugünkü CGTP ile aynı değil. Ayrıca köylülükle de çalışmalar yürüttü. Köylü sorunu, onun için merkezi bir konuydu. Bunu tarım sorunu ve özünde, çok iyi açıkladığı gibi, yerli sorunu olarak gördü. Aynı şekilde aydınlarla, kadınlarla ve gençlerle de çalıştı. Mariátegui, çalışmalarını kitlelerle bağlantılı olarak geliştirdi, onlara yol gösterdi, somut örgütlenme biçimleri oluşturdu, proletaryanın ve Peru halkının örgütlenmesini daha da geliştirmek için kararlı bir şekilde hareket etti.

Aynı konuya devam edersek, PKP neden partiyi yeniden yapılandıran fraksiyona bu kadar önem veriyor?

Bu, parti saflarının dışında pek bilinmeyen önemli bir konu. Şu tespitle başlayalım: Lenin, fraksiyon kavramını ortaya koymuş, onu “en saf haliyle ilkeler etrafında eylemde sağlam bir şekilde birleşmiş, benzer düşüncelere sahip kişilerden oluşan bir grup” olarak tasavvur etmiş, bir fraksiyonun mücadeleyi yürütmek ve partiyi geliştirmek için politik konumlarını açıkça belirtmesi gerektiğini savunmuştur. Partimizde fraksiyonu oluşturmak için bu Leninist anlayışı benimsedik. Fraksiyon, altmışlı yılların başlarında oluşmaya başladı ve oluşumu, ülkemizde de açıkça yansıyan, Marksizm ve revizyonizm arasındaki dünya çapındaki mücadeleyle ilgiliydi. Fraksiyon, Peru’da devrimi nasıl geliştireceği sorununu ortaya koymaya başladı ve bu konuların, o zamana kadar ülkemize ulaşmaya başlayan Başkan Mao Zedong’a ait eserlerde ele alındığını gördü.

Peki biz, hangi konulara odaklandık? Peru’daki devrimin sağlam bir ideolojik ve politik temele sahip bir partiye ihtiyacı olduğunu, toplumumuzda ana gücün köylülük, önde gelen sınıfın ise proletarya olduğunu, izlememiz gereken yolun kırsaldan şehre doğru ilerlemek olduğunu öne sürdük. Süreci bu şekilde işlettik. Fraksiyon, Del Prado’nun revizyonizmine karşı mücadeleye katkıda bulundu, Del Prado kliğini parti saflarından temizlemek ve ihraç etmek için birleşenlerin bir parçası olduk.

Bu fraksiyon, Paredes’in önderliğindeki bir fraksiyon ve açıkça hareket etmeyen, ancak Lenin’in fraksiyon kriterlerine aykırı davranan, bunun yerine, parti içinde parti gibi hareket eden diğer iki fraksiyonun bulunduğu bir çerçeve içinde evrimleşmeye devam etti. Burada “Çing Kang grubu” olarak adlandırılan Patria Roja ve kendini “Bolşevik grubu” olarak ilan eden fraksiyonlardan bahsediyorum. Sonra Ayakuço bölgesini merkez alan bizim fraksiyonumuz vardı.

Fraksiyon, 1965’teki Beşinci Konferans’ta zaten belirlenmiş olan çizgi doğrultusunda, devrimin üç aracının sorusunu gündeme getirmeye odaklandı. Bu, kötü yönetilen bir iç mücadeleye yol açtı. Yeterli birliğe sahip olmadığı için parti çöktü. Böylece, önce Patria Roja, sağ oportünist bir çizgi izlediği, Başkan Mao’yu, Mariátegui’yi ve Peru’da devrimci bir durumun varlığını reddettiği için partiden atıldı. Geriye üç fraksiyon kaldı.

Daha sonra 1969’da düzenlenen VI. Konferans’ta, fraksiyonun gündeme getirdiği iki konu olan parti birliği ve partinin yeniden yapılandırılması konusunda anlaştık, tıpkı 1967’de o zamanki politik komisyonun genişletilmiş toplantısında temel soruları gündeme getirdikleri gibi. Paredes ve grubu, partinin yeniden yapılandırılmasına ve parti birliğinin temeline katılmıyorlardı. Partiyi kontrol edemedikleri için onu yok etme planı kurdular. Bu onların sinsi planıydı. Bu sağcı tasfiyeciliğe karşı şiddetli bir mücadele verildi, neticede geriye iki fraksiyon kaldı: bizim fraksiyonumuz ve kendini “Bolşevik grubu” olarak adlandıran solcu tasfiyeci grup. Örneğin, toplumda istikrarın hâkim olduğunu, bu nedenle, devrimci bir durumun mevcut olmadığını savundular. Faşizmin bizi yok edeceğini, kitlesel çalışmanın mümkün olmadığını, çalışma grupları aracılığıyla kadro yetiştirmeye odaklanmamız gerektiğini vs. söylediler.

Bu mücadelenin sonucu olarak, fraksiyon, partiyi kendi başına yeniden kurma görevini üstlenmek zorunda kaldı. Lenin, gerçek anlamda devrimci bir fraksiyonun partiyi yeniden inşa etmesinin gerekli olduğu bir zamanın geldiğini söylemişti. Fraksiyon, bu görevi üstlendi. Burada şu soru sorulabilir: Fraksiyon, neden partiyi yeniden kurma görevini üstlendi? Neden moda olduğu üzere, bugün de hâlâ yaşandığı gibi, başka bir parti kurmadı? İlk neden, partinin 1928’de açık bir Marksist-Leninist temel üzerine kurulmuş olması, bu nedenle, hem olumlu hem de olumsuz derslerden edinilmiş büyük bir deneyime sahip olmasıdır. Dahası, Lenin, sapkınlaşan, rotasından sapan veya oportünizme doğru hızla ilerleyen bir partide bulunan kişinin, onu doğru yola geri döndürmek için çaba gösterme görevi olduğunu söylemiştir. Bunu yapmamak, politik bir suçtur. Dolayısıyla fraksiyonun önemi, bu rolü üstlenmesi, ideolojik ve politik temeli atarak partinin yeniden yapılanmasına katkıda bulunmasıdır. Biz, o zamanlar Mao Zedong Düşüncesi olarak adlandırılan Maoizme ve genel bir politik çizginin oluşturulması fikrine yaslandık. Bu fraksiyonun en büyük özelliği, partiyi yeniden kurmuş olmasıdır, kuruluş gerçekleştikten sonra gerekli araç ortaya çıkmıştır: “kahraman savaşçı”. O, yeni bir tür komünist partidir, Marksist-Leninist-Maoist partidir. Örgütlü politik öncü birlik, ya da sıklıkla yanlış bir şekilde söylendiği gibi, “politik-askeri örgüt” değil, halk savaşı yoluyla silah zoruyla iktidarı ele geçirme mücadelesini başlatmak için gereken partidir.

Parti, halk savaşı boyunca nasıl bir değişim geçirdi?

İlk ve en önemlisi, halk savaşına giden süreçteki çalışmalar, Maoizmi Marksizmin yeni, üçüncü ve daha yüksek bir aşaması olarak anlamamıza yardımcı oldular. Bu çalışmalar, partinin askerileştirilmesine ve iç içe geçmiş yapısını geliştirmemize katkıda bulundular. Halk savaşı sayesinde Halkın Gerilla Ordusu kuruldu. Bu ordu, çok uzun zaman önce değil, 1983’te kuruldu.

Halkın Gerilla Ordusu önemli. Halk savaşının, yani mücadelenin temel biçiminin karşılığı olan başlıca örgütlenme biçimidir. Kurduğumuz ve hızla gelişen Halkın Gerilla Ordusu, Başkan Mao Zedong’un teorileri ve Lenin’in halk milislerine dair çok önemli tezi üzerine inşa edilmektedir. Ordunun gasp edilip bir restorasyon için kullanılabileceğinden endişe duyan Lenin, halk milislerinin ordu, polis ve idarenin işlevlerini üstlenmesi gerektiğini savunmuştur. Bu, önemli bir tezdir. Lenin’in tarihsel koşullar nedeniyle bunu uygulamaya koyamamış olması, önemini ve geçerliliğini azaltmaz. O kadar önemlidir ki, Başkan Mao’nun kendisi de halk milislerinin geliştirilmesi görevine çok önem vermiştir. Dolayısıyla, ordumuz bu özelliklere sahiptir, bu deneyimler dikkate alınarak oluşturulmuştur. Ancak aynı zamanda kendine has özellikleri de mevcuttur.

Üç kuvvetten oluşan bir yapıya sahibiz: ana kuvvet, yerel kuvvet ve üs kuvveti. Bağımsız bir milis gücümüz yok, çünkü bu güç, ordunun saflarında yer alıyor, ordu da zaten bu ölçütlere göre kuruldu. Bizi yönlendiren yukarıda belirtilen ilkelerdi, ancak somut koşullarımız göz önüne alındığında Halkın Gerilla Ordusu’nun başka türlü kurulamayacağını söylemenin de doğru olduğunu düşünüyoruz. Bununla birlikte, bu ordu her durumda hareket edebilmiştir ve gelecekte gerektiğinde yeniden düzenlenebilir, yeniden organize edilebilir.

Halk savaşının bir diğer sonucu, en önemli başarısı, Yeni İktidar’dır. Yeni İktidar meselesini, Başkan Mao’nun “Yeni Demokrasi Üzerine” adlı eserinde söylediklerine dayanarak, birleşik cephe meselesiyle bağlantılı ele alıyoruz. Ayrıca, Peru’da cepheciliğin uzun ve çürümüş deneyimini de aklımızda tuttuk. Burada birleşik cepheyi yozlaştırdılar, yozlaştırmaya devam ediyorlar. Dün “Ulusal Kurtuluş Cephesi”yle, bugün ise esas olarak kendini Birleşik Sol olarak tanımlayan, sıklıkla alay konusu olan “Sosyalist Yakınlaşma” gibi oluşum halindeki diğer ucube oluşumlarla yaptılar bunu. Başka bir deyişle, her zaman gerçekliğimize ait ilkeleri ve somut koşulları dikkate alıyoruz. Bu yüzden bize dogmatist demelerini anlamıyoruz. Sonuçta, kâğıt üzerine yazılan her şeyi sineye çeker. Bu da bizi Frente Revolucionario de Defensa del Pueblo [“Halkın Savunması İçin Devrimci Cephe” -FRDP] kurmaya itti. İşte bir başka husus da bu. Ayakuço’da halkın savunması için ilk cepheyi kuranlar bizdik. Patria Roja bu kahramanca örneği sahiplendi, Frente de Defensa de los Intereses del Pueblo’yu [“Halkın Çıkarlarını Savunma Cephesi” -FEDIP] kurmak suretiyle bizim girişimimizi tahrif etti. Adı bile yanlış. Eğer bu halkın savunması için bir cepheyse, neden halkın çıkarlarını savunmuyor? Biz Halkın Savunması İçin Devrimci Cephe’yi sadece kırsal kesimde kuruyoruz. Bu cephe, Halk Komiteleri biçimine bürünmek suretile kendi iktidarınin temelini teşkil ediyor. Belirli bir bölgede bu Halk Komiteleri bir Temel Bölge oluşturuyor, tüm Temel Bölgeler’i birlikte oluşum halindeki Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti olarak adlandırıyoruz. Şehirlerde ise Halkın Savunması İçin Devrimci Hareket’i kurduk. Bu hareket, aynı zamanda şehirde halk savaşını yürütmeye, güçleri toplamaya, gerici düzeninin zeminini ortadan kaldırmaya, gelecekteki ayaklanmaya hazırlık olarak sınıf güçlerinin birliğini geliştirmeye hizmet ediyor.

Diğer değişiklikler ise kadroların şekillenmesiyle ilgilidir. Açıkçası savaş, farklı bir şekilde şekillendirir. İnsanları çelikleştirir, ideolojimizi daha derinden benimsememize ve ölüme meydan okumaya, zaferin şanını ölümün pençelerinden kapmaya cesaret eden demir gibi kadrolar oluşturmamıza imkân sağlar.

Partide işaret edebileceğimiz, ancak farklı bir düzlemde olan bir diğer değişiklik ise dünya devrimiyle ilgilidir. Halk savaşı, partinin Marksizm-Leninizm-Maoizmi kavrayarak, süper güç veya başka herhangi bir güce boyun eğmeden nasıl bir halk savaşı geliştirebileceğimizi, halk savaşını kendi gücümüzle nasıl ilerletebileceğimizi açıkça ortaya koymasını sağlamıştır. Bütün bunlar, partiye daha önce hiç sahip olmadığı uluslararası bir itibar kazandırmıştır. Bu, kibir değil, bilâkis, basit bir gerçektir, aynı zamanda dünya devriminin gelişimine daha önce hiç olmadığı kadar hizmet etmemizi sağlamıştır. Bu şekilde parti, halk savaşı aracılığıyla Peru Komünist Partisi olarak rolünü yerine getirmektedir.

İşçiler ve köylüler Halkın Gerilla Ordusu’na nasıl katılıyorlar?

Halk Gerilla Ordusu’nda savaşçı ve komutan olarak farklı kademelerde yer alan başlıca katılımcılar, özellikle yoksul köylülerdir. İşçiler de aynı şekilde harekete dâhil oluyorlar, ancak şu anda işçilerin oranı yeterli değil.

Başkanım, Yeni İktidar en çok nerede gelişti? Kırsal kesimde mi yoksa şehirde mi?

Yeni İktidar’ı, sadece kırsal kesimde geliştiriyoruz. Şehirlerde ise devrimin son aşamasında geliştirilecek. Bu, halk savaşının süreciyle ilgili bir mesele. Sanırım halk savaşını analiz ettiğimizde bu noktayı biraz daha ele alabileceğiz.

Başkanım, biraz konuya geçelim. Komünist Parti belgeleri sizi partinin ve devrimin lideri olarak tanımlıyor. Bu, ne anlama geliyor, kişilik kültüne dayalı revizyonist teoriden farkı nedir?

Burada Lenin’in kitleler, sınıflar, parti ve liderler arasındaki ilişkiyi nasıl gördüğünü hatırlamalıyız. Biz, devrimin, partinin, sınıfımızın liderler, bir liderler grubu yarattığına inanıyoruz. Her devrimde böyle olmuştur. Örneğin, Ekim Devrimi’ni düşünürsek, Lenin, Stalin, Sverdlov ve birkaç kişi daha, küçük bir gruba sahipler. Aynı şekilde, Çin devriminde de küçük bir liderler grubu var: Başkan Mao Zedong ve yoldaşları Kang Şeng, Çiang Çing, Çang Çun Çiao vd. Tüm devrimler böyledir, bizimki de dâhil. Biz, bir istisna olamayız. Burada her kuralın bir istisnası olduğu doğru değil, çünkü burada bahsettiğimiz şey belirli yasaların işleyişidir. Tüm bu süreçlerin liderleri vardır, ancak aynı zamanda koşullara göre diğerlerinden öne çıkan veya diğerlerini yöneten bir liderleri de vardır. Tüm liderler tam olarak aynı şekilde görülemez. Marx Marx’tır, Lenin Lenin’dir, Başkan Mao Başkan Mao’dur. Her biri eşsizdir, hiç kimse, onların aynısı olmayacaktır.

Partimizde, devrimimizde ve halk savaşımızda, proletarya, zorunluluk ve tarihsel tesadüfün birleşimiyle bir liderler grubu ortaya çıkarmıştır. Engels’in görüşüne göre, liderleri ve en üst düzey lideri yaratan, zorunluluktur, ancak bunun kim olacağı, belirli bir yerde ve zamanda bir araya gelen bir dizi özel koşulca, tesadüf eseri belirlenir. Bu şekilde, bizim durumumuzda da Büyük Liderlik [Jefatura] ortaya çıkmıştır. Bu, partide ilk kez 1979’daki Genişletilmiş Ulusal Konferans’ta kabul edilmiştir. Ancak bu soru, göz ardı edilemeyecek, vurgulanması gereken başka bir temel soruyu da içerir: Gelişim düzeyi ne olursa olsun, bir düşünce bütününe dayanmayan hiçbir Büyük Liderlik yoktur. Kararlarda belirtildiği gibi, belirli bir kişinin parti ve devrimin lideri olarak konuşmasının nedeni, zorunluluk ve tarihsel tesadüfle ve açıkça Gonzalo Düşüncesi’yle ilgilidir. Hiçbirimiz, devrimin ve partinin bizden ne yapmamızı isteyeceğini bilmiyoruz, belirli bir görev ortaya çıktığında yapılacak tek şey, sorumluluğu üstlenmektir.

Biz, Lenin’in görüşüne uygun hareket ediyoruz. Kişilik kültü, revizyonist bir formülasyondur. Lenin, liderliği reddetmenin sorununa karşı bizi uyardığı gibi, sınıfımızın, partinin ve devrimin kendi liderlerimizi, hatta daha da önemlisi, en üst düzey liderleri ve Büyük Liderliği desteklemesi gerektiğinin altını çizmişti. Burada vurgulanmaya değer bir fark var. Lider, belirli bir pozisyonda bulunan kişidir, oysa bizim anladığımız kadarıyla, en üst düzey lider ve Büyük Liderlik, zorlu mücadele sürecinde kazanılmış ve kanıtlanmış parti ve devrimci otoritenin kabulünü talep eder. Teoride ve pratikte bizi zafere ve sınıfımızın ideallerine ulaşmaya doğru yönlendirebileceklerini göstermiş olanlardır.

Hruşçov, yoldaş Stalin’e karşı çıkmak için kişilik kültü meselesini gündeme getirdi. Ancak hepimizin bildiği gibi, bu, proletarya diktatörlüğüne saldırmak için bir bahaneydi. Bugün Gorbaçov da tıpkı Çinli revizyonistler Liu Şao Çi ve Deng Şiaoping gibi, gene kişilik kültü meselesini gündeme getiriyor. Bu nedenle, özünde proletarya diktatörlüğünü ve devrimci sürecin Büyük Liderliğini yok etmeyi, Büyük Liderleri hedef alarak onların kellerini uçurmayı amaçlayan revizyonist bir tezdir. Bizim durumumuzda, özellikle halk savaşının liderliğini ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Henüz bir proletarya diktatörlüğüne sahip değiliz, ancak yeni demokrasinin normlarına uygun olarak gelişen yeni bir iktidarımız, işçilerin, köylülerin ve ilerici kesimlerin ortak diktatörlüğü mevcut. Bizim durumumuzda, bu süreci liderlikten mahrum bırakmaya çalışıyorlar, gericiler ile onlara hizmet edenler, bunu neden yaptıklarını çok iyi biliyorlar, çünkü Büyük Liderler ve Büyük Liderlik yaratmak kolay değil. Bu ülkedeki gibi bir halk savaşı, devrimin temsiliyetini üstlenmiş, ona önderlik eden, onu tavizsiz bir şekilde yönetebilecek bir grup olan Büyük Liderlere ve Büyük Liderliğe ihtiyaç duyar. Özetle, kişilik kültü, Leninizmle uyumlu olan devrimci liderler anlayışımızla hiçbir alakası olmayan, netameli bir revizyonist formüldür.

Peru Komünist Partisi’nin Birinci Kongresi’nin toplanmasının sizin ve partiniz için önemi nedir?

Bu noktada kimi hususlara değinmek gerekiyor. Bu kongrenin dönüm noktası niteliğine sahip olduğunu, bir zafer olarak görülmesi gerektiğini tekrar vurgulamak isteriz. Bu, kurucunun bizzat ortaya koyduğu bir yükümlülüğün yerine getirilmesidir. Peru Komünist Partisi’nin Birinci Kongresi’ni gerçekleştirdik. Bu, ne anlama geliyor?

1962’ye dek, yani mevcut parti içinde geliştiğimiz bir dönemde, gerçekleşen dört kongrenin hiçbirinin Marksist bir kongre olmadığını tekrar teyit ediyoruz. Hiçbiri, proletaryanın bakış açısına tam olarak bağlı kalmadı. Az önce söylediğimi vurgulamak gerekirse, bu kongremiz Marksist bir kongreydi, ancak tarihin bu momentinde gerçekleştiği için Marksist-Leninist-Maoist bir kongreydi. Maoizm üçüncü, yeni ve en yüksek aşama olduğu için, nihai analizde üçünün de en önemlisidir. Fakat bir de Gonzalo Düşüncesi var, çünkü Kongre, Marksizm-Leninizm-Maoizmin evrensel gerçeğini somut koşullarımıza uygulama sürecinde kristalleşen bu düşünceye dayanıyordu. Tüm bu nedenlerden dolayı bu bir “Marksist Kongre, Marksizm-Leninizm-Maoizm Kongresi, Gonzalo Düşüncesi’nin Kongresi” idi.

Bu kongre, tüm gelişim sürecimizi özetlememize, olumlu ve olumsuz dersler çıkarmamıza imkân sağladı. Bu kongre, parti birliğinin üç unsurundan oluşan temelini ortaya koymamızı mümkün kıldı:

1. Marksizm-Leninizm-Maoizm ideolojisi, Gonzalo Düşüncesi;

2. Program;

3. Genel Politik Çizgi ve merkezinde duran askeri çizgi.

Kongrenin bir diğer başarısı da, iktidarı ele geçirme mücadelesi için sağlam bir temel sunmuş olmasıdır.

Kongreyi tam da bir halk savaşının içinde olduğumuz için gerçekleştirebildik. Bunu söylüyoruz çünkü 1967’de beşinci kongreyi düzenlemeyi, 1976’da ise yeniden yapılanma kongresini yapmayı önermiştik. Birkaç yıl boyunca girişimlerde bulunduk, ancak bunu başaramadık. Neden?

Bu, silahlanmaya başlayan, silahlı mücadele alanına girmek için hazırlık yürüten birçok partide yaşanan bir sorun. Büyük ve yıkıcı iç mücadelelere tanık oluyorlar, bu da bölünmelere yol açıyor, bu bölünmeler de silah zoruyla iktidarı ele geçirme mücadelesinin gelişimini sekteye uğratıyor. Bu sebeple biz de 1978’deki kongreyi ertelemeye, halk savaşını yükseltene dek beklemeye karar verdik. Basitçe şöyle düşündük: Savaş halindeyken, halk savaşına kim karşı çıkabilir ki? Elinde silah olan, güçlü bir halk savaşı yürüten bir kongre ve parti, halk savaşının gelişmesine nasıl karşı çıkabilir ki? O noktada bize gerçek anlamda zarar veremezlerdi.

Kongre, diğer yönlerden de gelişimimizi hızlandırdı. Halk savaşı sürecini, bilhassa iktidarı ele geçirmeye hazırlanma ihtiyacını daha derinlemesine görmemizi ve anlamamızı sağladı. Kongre, ayrıca mücadelede bir sıçrama yarattı ki bu, hayırlı bir gelişmeydi. Bazıları olan biteni yanlış yorumlamak isteyebilir, ancak açıkça söylemek gerekirse, artık yanlış yorumlardan veya yabancı ve devrimci olmayan unsurlardan rahatsız olmuyoruz. Kongre, parti içindeki iki çizgi mücadelesiyle ilgili olarak revizyonizmin en büyük tehlike olduğu gerçeğini netliğe kavuşturdu.

Bu hususu biraz açıklamak gerek. Şu anda partide sağ oportünist bir çizgi yok, sadece münferit sağcı tutumlar, fikirler, yaklaşımlar, hatta bazı münferit sağcı konumlar var. Ancak kongre, tam da bu soruyu derinlemesine inceleyerek, revizyonizmi ana tehlike olarak hedef almanın, partinin sağ oportünist bir çizginin ortaya çıkmasını engellemenin ve önlemenin en iyi yolu olduğu sonucuna vardı. Bu çizgi de revizyonist bir çizgi olacaktır.

Başkan Mao, revizyonizm konusunda her zaman endişeli olmamız gerektiğini, çünkü bunun dünya devriminin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike olduğunu vurguladı. Bu nedenle, saflarımızın dışındaki durumu da dikkate alıyoruz, çünkü parti içindeki herhangi bir sağcı eğilim, sağcı nitelikteki tutum, fikir, yaklaşım ve konumlarda ifade edildiğinde, ideolojik süreçlerle, sınıf mücadelesinin yankılarıyla, gerici devletin kampanyalarıyla, ülkemizdeki revizyonizmin eylemleriyle, emperyalizmin karşı devrimci faaliyetleriyle, özellikle iki süper güç arasındaki çekişmeyle ve revizyonizmin dünya ölçeğindeki netameli rolüyle ilgilidir. Bu yüzden, parti bizi hazırlıyor, bu da bizi tetikte tutuyor. Böylece, halk arasında sağlam ve ileri görüşlü iki çizgi mücadelesini yürütmek suretiyle (ki partide sağ oportünist bir çizgi mevcut değil) revizyonist bir çizginin ortaya çıkmasını engelleyebiliriz. Söylediklerimiz yanlış yorumlanabilir, ancak her şeyi açıkça söylemek ve halka öğretmek gereklidir.

Kongre bizi gerekli araçlarla donattı, şimdi de bizden şunu talep ediyor: “Revizyonizme karşı dikkatli olun! Nerede ortaya çıkarsa çıksın, onunla amansızca mücadele edin! Partinin içinde alabileceği her türlü biçime mani olun, onlarla mücadele edin. Bu sayede, saflarımızın dışında ve dünya çapında revizyonizmle mücadele etmek için de daha iyi donanımlı olacağız.” Bu, kongrenin en önemli noktalarından biridir.

Kongre, duruşumuzun ve fikrimizin oy birliğiyle desteklendiğini gösterdi. Lenin’in talep ettiği şeye sıkı sıkıya bağlıyız: Parti, günlük olarak karşılaştığımız, gelecekte de karşılaşacağımız karmaşık ve zor durumlarla başa çıkabilmek için oy birliğiyle hareket etmelidir. Açık ve net bir çizgiye, müşterek bir anlayışa, demir gibi bir birliğe sahip olmak, güçlü darbeler indirebilmek için mücadele etmeliyiz. Dolayısıyla kongre, bize oy birliğiyle hareket etme imkânı sundu. Ancak şu hususu ısrarla dile getirmek isterim: bu oy birliği, iki çizgi mücadelesiyle elde edildi. Biz her işi bu şekilde hallediyoruz. Neden böyle? Tekrar ediyorum: Parti bir çelişkidir, her çelişki mücadele içinde iki yön içerir. Bu gerçekten kimse kaçamaz.

Dolayısıyla, bugün partimiz, her zamankinden daha yeknesak. Bu birlik, kararlılık ve azimle üstlenilmesi gereken yüce görevler sayesinde daha da güçlenmiştir. Başka bir düzeyde kongre, bir Merkez Komitesi seçti. bu Birinci Kongre olduğu için ilk Merkez Komite’mize kavuştuk. Kongre, bize tüm bunları bahşetmiştir. Nihayetinde, bildiğimiz gibi, bu komite, bir partinin en yüksek düzeyi olduğu için, orada onaylananlar en yüksek örgütsel düzeyde de onaylanmıştır. Bugün tüm bunlar, bizi daha güçlü, daha birleşik, daha kararlı, daha azimli kılıyor. Ancak tekrar vurgulanması gereken bir şey var.

Kongre, partinin ve savaşın bir ürünüdür. Halk savaşı olmasaydı, partinin 1928’deki kuruluşundan bu yana yaklaşık 60 yıldır bekleyen bu tarihi görev ifa edilemezdi. Ancak önemli olan, kongrenin halk savaşının gelişim sürecini güçlendirmesidir. Halk savaşının kongrenin gerçekleştirilmesine katkısının yüz katını halk savaşına sunuyor. Halk savaşı, şimdi daha güçlü ve daha da büyük bir ivme kazanacak, eskisinden çok daha fazla.

Tüm bu nedenlerden dolayı kongre, Peru Komünist Partisi üyeleri olarak bizim için ölümsüz bir zafer dönüm noktasıdır. Partimizin tarihinde sonsuza dek yerini alacağından eminiz. Kongrenin, Peru proletaryasının, Peru halkının, uluslararası proletaryanın, ezilen ulusların ve dünya halklarının hizmetinde büyük başarılara imza atmasını bekliyoruz.

Bazıları, PKP’nin Birinci Kongresi’nin yoğun bir halk savaşı ortamında toplanmasının, gerici güçlere büyük bir darbe vurduğunu söylüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bize göre bu, doğru bir değerlendirme, bu ülkede bizim ne yaptığımızı, partinin ne yaptığını anlayan bir sınıf ve bir halk olduğunu gösteriyor. Bizim için bu, böylesine bir güvene, böylesine bir umuda layık olmak için daha çok çalışmamızı gerektiren önemli bir tanınma ifadesidir.

Kongre yapılmadan önce partiyi arındırmak için bir mücadele yürütmek gerekli miydi?

Hayır. Bizim durumumuzda, halk savaşını başlatmak için 1979’daki IX. Genel Kurul’da topyekûn bir mücadele yaşandı. Orada, halk savaşının başlatılmasına karşı çıkan sağ oportünist çizgiye karşı şiddetli bir mücadele verdik. Partinin tasfiyesi ve ihraçları orada gerçekleşti. Ancak bilindiği gibi, bu tür bir tasfiye partiyi güçlendirir, bizim durumumuzda da böyle oldu. Kanıtı, bizzat başlattığımız, sekiz yıldır sürdürdüğümüz halk savaşıdır. Kongrede partiyi arındırmak için bu tür bir mücadele ortaya konmadı.

Birçok kişi PKP kadrosunun gücünün ve kararlılığının nereden geldiğini merak ediyor. Bunun sağlam bir ideolojik eğitimle ilgisi var mı? Bu süreç nasıl işliyor?

Parti üyelerinin gücü, ideolojik ve politik eğitime dayanmaktadır. Bu güç, proletarya ideolojisini ve onun özel uygulamasını, Marksizm-Leninizm-Maoizmi, Gonzalo Düşüncesi’ni; programı; genel politik çizgiyi ve onun temel unsuru olan askeri çizgiyi benimsemekle pekiştirilir. Kadronun gücü bu temelde gelişir. Halk savaşını başlatırken çok önem verdiğimiz konulardan biri de kadroydu. Halk savaşına hazırlık, kadroyu nasıl güçlendireceğimiz sorusunu gündeme getirdi, kendimize eski toplumdan kopma, devrime mutlak ve tam bağlılık, canımızı verme konusunda yüce taleplerde bulunduk. Bunlar, 1980’de toplanan Merkez Komitesi Genel Kurulu ile askeri okulun talepleriydi. Bu olayların sonunda tüm kadro bir taahhütte bulundu, hepimiz, halk savaşının başlatıcıları olmanın sorumluluğunu üstlendik. Bu, daha sonra partideki herkesin verdiği ciddi bir sözdü.

Bu süreç nasıl işliyor? Her bir gelecekteki kadronun partiye katılmadan önce sınıf mücadelesinde nasıl şekillendiğiyle başlıyor. Her biri sınıf mücadelesine katılıyor, ilerliyor ve partiye katılma kararını kendi başına verene dek bizimle daha yakından çalışmaya başlıyor. Parti, kişinin durumunu, güçlü ve zayıf yönlerini (ki hepimizin var) analiz ediyor, layık görürse partiye kabul ediyor. Partiye girdikten sonra sistematik ideolojik eğitim başlıyor. Partide kendimizi birer komüniste dönüştürüyoruz. Bizi komünist yapan, partidir.

Son yıllardaki durumun bir özelliği, kadronun savaşta çelikleşmiş olmasıdır. Dahası, katılanlar bir savaşı yöneten bir partinin parçası oluyorlar, bu nedenle, öncelikle komünist olarak, Halkın Gerilla Ordusu’nda savaşçı olarak veya bazı durumlarda örgütlediğimiz Yeni Devlet’in kademelerinde yönetici olarak gelişmek için katılıyorlar.

Dolayısıyla halk savaşı, kadronun şekillenmesine katkıda bulunan büyük önem taşıyan bir diğer unsurdur. Özetle, ideoloji ve politikayı başlangıç noktamız olarak alırken, kadroyu şekillendiren savaşın kendisidir. O harlı ocakta partiye uygun şekli alırız. Bu şekilde hepimiz ilerler, partiye katkıda bulunuruz. Bununla birlikte, düşüncemizde esas olan devrimci çizgi ile karşıt çizgi arasında her zaman bir çelişki mevcuttur. Her iki çizgi de bilfiil işler, zira hiç kimse, yüzde yüz komünist değildir. Zihnimizde iki çizgi arasında bir mücadele yürütülür ve bu mücadele, her zaman devrimci çizgiyi esas tutmayı hedefleyerek, kadronun şekillenmesinde de kilit rol oynar. İşte biz, bunun için çabalıyoruz.

Kadrolarımız işte böyle yetiştiriliyor. Gerçekler, tıpkı halkın diğer evlatları gibi, onların da ne kadar devrimci kahramanlık sergileyebileceklerini ortaya koyuyor.

Sizce PKP kadrosunun kahramanlığının en yüce ifadelerinden biri 19 Haziran 1986’da hapishanelerde mi yaşandı?

Evet, hapishane, kahramanlığın en yüksek ifadesiydi. Ancak biz, devrimci kahramanlığın en yüksek ifadesinin, coşkun bir kahramanlık selinin, 1983 ve 1984 katliamıyla karşı karşıya kaldığımızda, savaşa yeni girmiş silahlı kuvvetlerle mücadele ettiğimizde gerçekleştiğine inanıyoruz. Bu, şimdiye dek yaşanmış en büyük katliamdı. Bu, temel ve hayati bir unsur olarak, halkın savaşçı ruhunun büyük örneklerini ortaya koydu. Bunun ötesinde bu, sadece komünistlerin değil, köylülerin, işçilerin, aydınların, halkın evlatlarının da gösterdiği kitlesel bir kahramanlık, özveri ve canlarını feda etme girişimiydi. Bu, bugüne kadarki en büyük kitlesel devrimci kahramanlık gösterisiydi ve bizi en çok güçlendiren deneyim oldu.

Peki neden 19 Haziran’ı “Kahramanlık Günü” olarak kutluyoruz? 19 Haziran, halkımıza ve dünyaya, kararlı komünistlerin ve tutarlı devrimcilerin neler yapabileceğini gösteren bir gündür, çünkü ölenler sadece komünistler değildi. Çoğunluğu devrimciydi. Belirli bir tarihe işaret ettiği için sembolik bir gün haline geldi, oysa genel katliam iki yıl sürdü ve birçok dağınık olayı içeriyordu. 19 Haziran tek bir olaydı, Peru’yu ve dünyayı sarsan muazzam bir etkiye sahip bir örnekti. Bu nedenle 19 Haziran’ı “Kahramanlık Günü” olarak kutluyoruz.

Başkanım, PKP, Halkın Gerilla Ordusu da dâhil olmak üzere devasa parti aygıtını nasıl ayakta tutuyor?

Bence bu, detaylı bir açıklamayı hak ediyor. Parti konusunda, Başkan Mao, Marx, Lenin ve tüm büyük Marksistler gibi bize partinin kitlesel bir parti olmadığını, ancak kitlesel bir karaktere sahip olduğunu öğretiyor. Kitlesel bir karaktere sahip olmasının nedeni, seçkin bir örgüt olması, en iyilerin, kendini kanıtlamış olanların, Stalin’in dediği gibi, gerekenlere sahip olanların bir seçimi olması, geniş kitlelere oranla sayısal olarak küçük olmasına rağmen, partinin proletaryanın çıkarlarını savunması ve proletaryanın sınıf çıkarlarını, ancak komünizmle gelebilecek kurtuluşu üstlenerek savunmasıdır. Ancak halkı oluşturan diğer sınıflar da devrime katıldığından parti onların çıkarlarını da savunur, çünkü proletarya, ancak tüm ezilenleri özgürleştirerek kendini özgürleştirebilir. Kendini özgürleştirmesinin başka bir yolu yoktur.

Bu nedenle parti, kitlesel bir karaktere sahip, ancak kitlesel bir parti değil. Bugün çokça bahsedilen kitlesel parti, bir kez daha çürümüş revizyonist görüşlerin bir ifadesinden başka bir şey değil. Bu tür partiler, takipçilerin, yetkililerin, örgütlenme mekanizmalarının partileridir. Bizim partimiz ise savaşçıların, liderlerin partisidir, Lenin’in kendisinin talep edeceği gibi bir savaş aracıdır. Ekim Devrimi zafer kazandığında ortada kaç Bolşevik olduğunu hatırlarsak, bunu daha derinlemesine anlayabiliriz: 150 milyonluk bir ülkede 80 bin kişiydiler.

Parti, örgütler sistemidir, elbette kendi gereksinimleri vardır. Sayıca çok daha büyük, daha geniş bir ordunun kurulması da kendi gereksinimlerine sahiptir. Marksizm, özellikle Başkan Mao, bize bu sorunu nasıl çözeceğimizi de öğretti. Çin Komünist Partisi, Başkan Mao Zedong’un öğretilerine dayanarak, partilere ekonomik yardım sağlamanın yıpratıcı ve revizyonist bir politika olduğu sonucuna vardı, çünkü bir parti, kendi kendine yeterli olmalıdır. Biz de bu yolu takip ettik: kendi kendine yeterlilik. Kendi kendine yeterlilik, ekonomik gereksinimlerle, ancak esas olarak, bizim anladığımız kadarıyla, ideolojik ve politik yönelimle ilgilidir. Bunu başlangıç noktamız olarak alarak, her zaman mevcut olan ekonomik gereksinimlerle nasıl başa çıkacağımızı görebiliriz, bu gereksinimlerin var olmadığını söylemek bir hata olurdu.

Bu ölçütlere dayanarak sorunu çözdük ve kitlelere güvenerek çözmeye devam edeceğiz. Varoluşumuzu borçlu olduğumuz ve hizmet ettiğimiz kitleler, proletaryadır, sınıfımızdır; köylülerimiz, özellikle yoksul köylülerdir; aydınlardır; küçük burjuvazidir; ilerici kesimdir; devrimciler, radikal bir dönüşüm, kısacası devrim isteyenlerdir. Partiyi ayakta tutanlar bunlardır. Partiyi ayakta tutanlar, esas olarak köylüler ve proletaryadır. Dahası, özellikle yoksul köylüler, sofralarından bize yiyecek vermek için kendilerinden fedakârlık eden, battaniyelerini bizimle paylaşan ve kulübelerinde bize yer açanlardır. Bizi ayakta tutan, destekleyen, hatta kendi kanlarını bile verenler onlardır, tıpkı proletarya ve aydınlar gibi. İşte böyle gelişiyoruz. İşte kendimizi buna dayandırıyoruz.

Bu sorun, bizi şu sorulara götürüyor. Bu temelden yola çıktığımız için bağımsız olmamıza, kimsenin emri altında olmamamıza imkân sağlıyor. Çünkü uluslararası komünist harekette emirlere itaat etmek alışkanlık haline gelmişti. Hruşçov, emir vermeye düşkün bir isimdi, tıpkı bugün Gorbaçov veya o netameli karakter Deng gibi. Bağımsızlık, her komünist partinin kendi devriminden sorumlu olduğu için kendi başına karar vermesi gerektiği anlamına gelir. Bu, dünya devriminden ayrılmak değil, tam tersine, ona hizmet etmek içindir. Bu, kendi kararlarımızı vermemize, kendimiz için karar almamıza imkân sağlar. Başkan Mao, bu hususu şu şekilde ifade ediyordu: “Bize çok sayıda tavsiye verildi, bazıları iyi, bazıları kötü. İyi olanları kabul ettik, kötü olanları reddettik. Ama eğer yanlış bir ilkeyi kabul etmiş olsaydık, sorumluluk tavsiye verenlere değil, bize ait olurdu. Neden? Çünkü kendi kararlarımızı kendimiz veriyoruz. Bu bağımsızlıkla gelir ve öz yeterliliğe, öz güvene yol açar.”

Peki bu, proleter enternasyonalizmi tanımadığımız anlamına mı geliyor? Hayır, tam tersine, proleter enternasyonalizmin ateşli ve tutarlı uygulayıcılarıyız. Uluslararası proletaryanın, ezilen ulusların, dünya halklarının, gelişmişlik düzeyleri ne olursa olsun Marksizme sadık kalan partilerin veya örgütlerin desteğine sahip olduğumuzdan eminiz ve bize verdikleri ilk şeyin, birincil desteklerinin, kendi mücadeleleri olduğunu kabul ediyoruz. Yürüttükleri propaganda veya kutlamalar, olumlu kamuoyu oluşturan bir destek biçimidir ve bu, proleter enternasyonalizmin bir ifadesidir. Proleter enternasyonalizm, bize verdikleri tavsiyelerin ve ifade ettikleri görüşlerin de temelini oluşturmaktadır. Ancak, ısrar ediyorum, bunları kabul edip etmeyeceğimize karar verecek olan biziz. Eğer doğruysa, elbette onları memnuniyetle karşılıyoruz, çünkü partiler arasında, özellikle bu kadar zor ve karmaşık zamanlarda birbirimize yardım etme yükümlülüğümüz var.

Öyleyse, tekrarlamak gerekirse, proletaryanın, ezilen ulusların, dünya halklarının, Marksizme sadık partilerin ve örgütlerin verdiği tüm mücadeleler, proletarya enternasyonalizminin temel somut yardım biçimidir. Bununla birlikte, sahip olduğumuz en büyük yardım, uzun yıllar ve dünyanın dört bir yanındaki binlerce mücadeleyle işçi sınıfı tarafından üretilen, ölümsüz Marksizm-Leninizm-Maoizm, yani uluslararası proletaryanın ideolojisidir. Aldığımız en büyük yardım budur, çünkü bu ışık olmadan gözlerimiz hiçbir şey göremezdi. Ama bu ışıkla gözlerimiz görebilir ve ellerimiz hareket edebilir. Bu sorunu böyle görüyoruz , bu şekilde ilerliyoruz.

Başkanım, belki bu sorunun cevabı açık, ancak uluslararası vakıflar, büyük emperyalist güçler ve sosyal emperyalizm tarafından finanse edilen revizyonist partiler hakkındaki görüşünüzü öğrenmek isteriz.

Onlar, dünya devrimine, her ülkedeki devrime, sınıfımıza ve halkımıza ihanet ettiler, çünkü süper güçlere veya emperyalist güçlere hizmet etmek, revizyonizme, özellikle de sosyal emperyalizme hizmet etmek, onların oyununa gelmek, dünya egemenliği oyunlarında piyon olmak, devrime ihanet etmektir.

III. Halk Savaşı

Başkanım, şimdi de halk savaşı hakkında konuşalım. Şiddet sizin için ne anlam ifade ediyor?

Şiddet konusunda, Başkan Mao Zedong’un ortaya koyduğu ilkeyle başlıyoruz: Şiddet, yani devrimci şiddete duyulan ihtiyaç, istisnasız evrensel bir yasadır. Devrimci şiddet, ordu aracılığıyla, halk savaşı yoluyla temel çelişkileri çözmemizi sağlayan şeydir. Neden Başkan Mao’nun tezinden başlıyoruz? Çünkü Mao’nun bu konuda Marksizmi yeniden teyit ettiğine ve bu yasaya hiçbir istisna olmadığını ortaya koyduğuna inanıyoruz. Marx’ın şiddetin tarihin ebesi olduğu görüşü, tamamen geçerli ve anıtsal bir katkı olmaya devam ediyor. Lenin, şiddet üzerine açıklamalarda bulundu, Engels’in devrimci şiddete yönelik övgü dolu sözlerinden bahsetti, ancak bize bunun istisnasız evrensel bir yasa olduğunu söyleyen başkandı. Bu yüzden, onun tezini başlangıç noktamız olarak alıyoruz. Bu, Marksizmin temel meselesidir, çünkü devrimci şiddet olmadan bir sınıf diğerinin yerini alamaz, eski bir düzen yıkılıp yerine yeni bir düzen kurulamaz. Bugün yeni düzen, komünist partiler aracılığıyla, proletarya tarafından yönetiliyor.

Devrimci şiddet sorunu, tartışma masasına giderek daha fazla getirilen bir konudur. Bu nedenle biz, komünistler ve devrimciler, ilkelerimizi yeniden teyit etmeliyiz. Devrimci şiddet sorunu, halk savaşıyla nasıl fiilen uygulanacağıdır. Bu konuya bakış açımız şudur: Başkan Mao Zedong, halk savaşı teorisini kurup uygulamaya koyduğunda, proletaryaya evrensel olarak geçerli, dolayısıyla, somut koşullara göre her yerde uygulanabilir bir askeri teori ve uygulama sunmuştur.

Biz, savaş sorununa şöyle bakıyoruz: Savaşın yıkıcı ve yapıcı olmak üzere iki yönü vardır. Yapıcı yönü, en önemli olanıdır. Bunu böyle görmemek devrimi baltalar, zayıflatır. Öte yandan, halk, eski düzeni devirmek için silahlandığı andan itibaren, gerici kesim, mücadeleyi ezmeye, yok etmeye ve ortadan kaldırmaya çalışır, katliam da dâhil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanır. Bunu ülkemizde gördük, şimdi de görüyoruz, modası geçmiş Peru devleti yıkılana dek daha da fazla görmeye devam edeceğiz.

“Kirli savaş” denilen olguya gelince, gerici silahlı kuvvetlerin bu kirli savaşı bizden öğrendiğini iddia ettiklerini belirtmek isterim. Bu suçlama, devrimin ve halk savaşının ne olduğunun anlaşılmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Gerici güçler, silahlı kuvvetleri ve diğer zalim güçleri aracılığıyla bizi yok etme, ortadan kaldırma hedefini gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Neden? Çünkü biz de onlara aynısını yapmak, onları bir sınıf olarak yok edip ortadan kaldırmak istiyoruz. Mariátegui, yeni bir toplumsal düzenin ancak eski düzeni yıkıp ortadan kaldırarak kurulabileceğini söylemiştir. Son tahlilde, bu sorunları Başkan Mao’nun ortaya koyduğu temel savaş ilkesi ışığında değerlendiriyoruz: düşman güçleri yok etme ve kendi güçlerini koruma ilkesi. Gerici güçlerin katliam yöntemine başvurduklarını, bunları kullanmaya edeceklerini gayet iyi biliyoruz. Bu konuda kesinlikle netiz. Dolayısıyla bu, ödememiz gereken bedel sorununu ortaya çıkarıyor: düşmanı yok etmek, kendi güçlerimizi korumak, hatta geliştirmek için savaşta bir bedel ödememiz, kan dökmemiz, halk savaşının zaferi için bir parçamızı feda etmemiz gerekiyor.

Terörizme gelince, bizi “terörist” olarak nitelendiriyorlar. Herkesin üzerinde düşünebilmesi için şu cevabı vermek istiyorum: Tüm devrimci hareketleri “terörist” olarak damgalayan Yanki emperyalizmi, bilhassa Reagan değil mi? Bizi itibarsızlaştırmak ve tecrit etmek için bu tür çabalar ortaya koyuyorlar çabalıyorlar, böylece bizi ezmeyi amaçlıyorlar. Bu, onların hayali. “Terörizm” dedikleri şeyle sadece Yanki emperyalizmi ve diğer emperyalist güçler mücadele etmiyor. Sosyal emperyalizm ve revizyonizm de bu mücadeleyi veriyor. Bugün bizzat Gorbaçov terörizmle mücadele sürecine katılmayı öneriyor. Arnavutluk Emek Partisi VIII. Kongresi’nde Ramiz Alia’nın terörizmle mücadeleye kendini adaması ve halkın devrimci ordusunun öncülerinin de yaşaması tesadüf değil! “Artık bu, nefret edilen bir bireye karşı bir komplo, bir intikam veya çaresizlik eylemi, sadece bir ‘korkutma’ girişimi değil; hayır, bu, devrimci ordunun teşkil ettiği birliğin iyi düşünüp iyi hazırladığı ve bizzat başlattığı bir operasyon. Neyse ki, devrimin bireysel teröristlerce ‘yapıldığı’ zamanlar geride kaldı, çünkü insanlar o zaman devrimci değildi. Bomba, artık yalnız ‘bombacının’ silahı olmaktan çıktı, halkın vazgeçilmez bir silahı haline geliyor.”

Lenin, bize zamanın değiştiğini, bombanın bizim sınıfımız için, halk için bir savaş silahı haline geldiğini, bahsettiğimiz şeyin artık bir komplo, münferit bir bireysel eylem değil, bir partinin, bir planın, bir sistemin, bir ordunun eylemleri olduğunu öğretti. Peki, atfedilen terörizm nerede? Bu tamamen iftira.

Son olarak, özellikle günümüz savaşlarında, terörizmi mücadele araçlarından biri olarak kullananların bizatihi gericiler olduğunu, bunun, defalarca kanıtlandığı gibi, Peru devletine bağlı silahlı kuvvetler tarafından her gün başvurulan biçimlerden biri olduğunu her daim hatırlamamız gerekiyor. Tüm bunları göz önünde bulundurarak, ayaklarının altındaki yer titrediği için umutsuzlukla akıl yürütenlerin, halk savaşını gizlemek için bizi terörizmle suçlamak istedikleri sonucuna varabiliriz. Ancak bu halk savaşı o kadar sarsıcı ki, kendileri bile bunun ulusal boyutlarda olduğunu, Peru devletinin karşı karşıya kaldığı başlıca sorun haline geldiğini kabul ediyorlar. Hangi terörizm bunu yapabilirdi? Hiçbiri. Dahası, artık bir komünist partinin halk savaşını yönettiğini inkâr edemezler. Şu anda bazıları yeniden düşünmeye başlıyor. Kimseyi hemen dışlamamalıyız. Öne çıkabilecekler var. Ama Del Prado gibilerin bu konuda adım atmaları imkânsız.

Peru’daki halk savaşı ne tür özelliklere sahip ve bu savaş, dünyadaki, Latin Amerika’daki diğer mücadelelerden ve Movimiento Revolucionario Túpac Amaru’dan [“Túpac Amaru Devrimci Hareketi -MRTA] hangi yönlerden farklılık arz ediyor?

Bu, iyi bir soru. Sorduğunuz için teşekkür ederim. Bu soru, bize partinin “dogmatizm”ini biraz daha inceleme şansı sunacak. Hatta bizim Mao’nun felsefesini artık geçerli olmadığı bir çağda yanlış bir şekilde uygulamaya çalıştığımızı söyleyenler bile var. Kısacası, o kadar çok saçmalıyorlar ki, ne hakkında konuştukları hakkında bir fikirleri olup olmadığını sormakta kendimizi tamamen haklı hissediyoruz. Buna, şiddet konusunda uzmanlaşmış, birçok ödül almış senatör de dâhil.

Halk savaşı, devrimin niteliğine uygun olarak ve her ülkenin özel koşullarına uyarlanarak, evrensel bir uygulama dâhilinde yürütülebilir. Aksi takdirde gerçekleştirilemez. Bizim durumumuzda, özellikler çok değerlidir. Bu, 1968’deki halk savaşı planında belirlendiği gibi, kırsal kesimde ve şehirde yürütülen bir mücadeledir. Burada bir fark, bir özellik var: kırsal kesimde ve şehirde yürütülüyor. Bunun, kendi özel koşullarımızla ilgili olduğuna inanıyoruz. Örneğin, Latin Amerika’da diğer kıtalardakilere göre orantılı olarak daha büyük şehirler var. Bu, göz ardı edilemeyecek bir Latin Amerika gerçeğidir. Örneğin, ülkenin nüfusunun yüksek bir yüzdesini barındıran Peru’nun başkentine bakın. Dolayısıyla, bizim için şehir, göz ardı edilemeyecek bir alandı, savaş orada da geliştirilmeliydi. Ancak kırsal kesimdeki mücadele esastır, şehirdeki mücadele ise gerekli bir tamamlayıcı unsurdur. Buna bir başka özelliği eklemek gerek.

Halk savaşının başında polisle karşı karşıya geldik. Gerçeğimiz buydu, silahlı kuvvetler, savaşa ancak Aralık 1982’de dâhil oldu. Bu demek değil ki ordu, önceden destekleyici bir rol üstlenmediler. Gelişim sürecimizi inceleyenler ordudan daha önce de yararlandılar. Bu, bir özellikti çünkü kırsal kesimde bir iktidar boşluğu yarattık, büyük silahlı kuvvetleri yenmeden Yeni İktidar’ı tesis etmek zorunda kaldık. Çünkü ordu, savaşa girmemişti. Sonra sürece dâhil oldu çünkü biz halk iktidarını kurmuştuk. Ülkedeki somut politik durum buydu. Eğer Mao’nun ruhunu değil de lafzını uygulasaydık, Yeni İktidar’ı kuramazdık, oturur, silahlı kuvvetlerin gelmesini beklerdik. Bataklığa saplanırdık. Bir diğer özellik de daha önce bahsettiğim ordunun yapısıydı.

Bunların hepsi özgünlüklerdir. Kırsal kesim ve şehirlerden, savaşın nasıl yürütüleceğinden, ordudan, Yeni İktidar’ın nasıl ortaya çıktığından zaten bahsettik. Partinin kendisinin askerileşmesi de bir başka özgünlüktür. Bunlar, gerçekliğimize, Marksizm-Leninizm-Maoizmin uygulanmasına, Başkan Mao’nun halk savaşı teorisine, ülkemizdeki koşullara karşılık gelen özel hususlardır. Bu, bizi diğer mücadelelerden farklı kılıyor mu? Evet.

Neden diğerlerinden farklıyız? Çünkü biz, halk savaşı yürütüyoruz. Bu da bizi Latin Amerika’daki diğer mücadelelerden farklı kılıyor. Küba’da halk savaşı yürütülmedi, ancak kasıtlı olarak unuttukları kendi özgünlükleri de vardı. Eskiden Küba’nın istisnai bir durum olduğunu söylerlerdi. Guevara bunu söylemişti. ABD emperyalizminin sürecin parçası olmaması önemli bir özgünlüktü. Daha sonra bu gerçeği unuttular. Bunun dışında, orada liderlik edecek bir komünist parti yoktu. Bunlar, Kübacılık ve beş özelliğiyle ilgili meselelerdi:

1. Kurtarıcıların ezilenleri kurtarmasını gerektiren, sınıfsal ayrışmadaki yetersizlik;

2. Sosyalist devrim veya devrimin bir karikatürü;

3. Ulusal burjuvazi olmadan kurulan birleşik cephe;

4. Üs bölgelerine ihtiyaç duyulmaması;

5. Partiye ihtiyaç duyulmaması.

Bugün Latin Amerika’da aynı konumlar alınıyor. Ama bu konumlar, sosyal emperyalizmin ve Yanki emperyalizmine karşı dünya hegemonyası konusunda verdiği mücadelenin hizmetindedirler. Bunu Orta Amerika’da açıktan görebiliriz. MRTA hakkında bildiklerimiz kadarıyla, o da aynı kategoriye giriyor.

Son olarak, bizi farklı kılan bir diğer konu da bağımsızlık, özgüven ve kendi kararlarımızı alma meselesidir. Diğerleri, bu özelliklere sahip olmadıkları için piyon olarak kullanılırken, biz kullanılmıyoruz. Aramızda çok daha kapsamlı bir fark var: Biz Marksizm-Leninizm-Maoizmi rehber ediniyoruz, diğerleri edinmiyor. Özetle, en büyük fark, temel fark, başlangıç noktasıyla ilgili. Bizim çıkış noktamız temelde Maoizm olmak üzere Marksizm-Leninizm-Maoizm ideolojisidir, bu ideoloji, ülkemizin özel koşullarına uygulanmıştır. Bu uygulama, efendilerinin emriyle bize yönelttikleri “dogmatizm” suçlamasının yanlışlığını ortaya koymaktadır.

Başkanım, o halde MRTA’nın bu ülkede karşı-devrimci bir rol oynadığını söyleyebilir misiniz?

MRTA’nın kimi konumları insanı düşüncelere sevk edecek cinsten. Örneğin, APRA’yla immzaladığı ateşkes, kendi deyimleriyle APRA halka saldırdığı zamana dek sürdü. Ama hepimiz biliyoruz ki, García Pérez başkanlığı devraldığı gün, cumhuriyetin başkentinde kitleleri ezdi. Ekim 1985’te Luriganço hapishanesinde katliam yaşandı. Halk saldırıya uğradı mı, uğramadı mı? Ateşkesi sona erdirmek için ne kadar beklediler? Bunlar, insanın kendine sorması gereken şeyler.

Üs bölgelerini bu kadar önemli gördüğünüz için, bunların nasıl inşa edildiğini anlatabilir misiniz? İsyan hakkında ne düşünüyorsunuz, şehirleri nasıl hazırlıyorsunuz?

Üs bölgesi, halk savaşının özüdür. Onsuz halk savaşı gelişemez. 1982 yılının ikinci yarısında karşılaştığımız özel koşullardan zaten bahsetmiştim. Sömürüye dayalı yarı feodal ilişkileri yok etmeyi amaçlayan gerilla savaşının son aşamasını geliştiriyorduk. Devlet iktidarının temeli olan ve biz onu ortadan kaldırana kadar da öyle kalacak olan, toprak ağalığı rejimini (gamonalismo) hedef aldık. Darbeler indirmeye devam ettik, polise yıkıcı ve aşağılayıcı yenilgiler yaşattık. Bu konuda benim sözüme inanmak zorunda değilsiniz. Expreso gazetesinden gazeteciler de bunu söylediler. Bu gazetecilerin yargılarının devrimcilere yönelik sempati üzerinden şekillendiğini kimse iddia edemez.

Böylece kırsalda bir iktidar boşluğu yarattıktan sonra şu soruyla yüzleştik: Ne yapmalı? Biz de Halk Komiteleri, yani ortak bir diktatörlük, Yeni İktidar’ı kurmaya karar verdik. Bu amaçlarımızı gizli tutmaya çalıştık, çünkü silahlı kuvvetlerin kısa süre içinde savaşa girmesi gerekeceğini biliyorduk. Bu Halk Komiteleri’nin sayısı yüz katına çıktı. Belirli bir bölgede bulunanlar bir Üs Bölgesi oluşturuyor ve tüm bu Üs Bölgeleri bir araya gelerek oluşum halindeki Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni meydana getiriyor. Komiteler ve Üs Bölgeleri bu şekilde ortaya çıktı. Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti bu şekilde kuruluyor.

Silahlı kuvvetler devreye girdiğinde, çetin bir mücadele vermek zorunda kaldık. Ordu, eski düzeni yeniden kurmak için savaştı, biz ise bu yeniden kuruluşa karşı koyarak Yeni İktidar’ı yeniden kurmak için savaştık.

Son derece kanlı ve kesinlikle acımasız bir katliam yaşandı. Biz de şiddetli bir şekilde savaştık. 1984’te, gerici kesim ve özellikle silahlı kuvvetler, bizi yendiklerine inanıyordu. Burada, çok iyi bildikleri, çünkü kendilerine ait olan belgelere atıfta bulunuyorum. Bu belgelerde artık bizim bir tehlike olmadığımız, aksine MRTA’nın tehlike olduğu bile söyleniyordu. Peki sonuç ne oldu? Halk Komiteleri ve Üs Bölgeleri çoğaldı, bu da daha sonra Üs Bölgeleri’nin geliştirilmesine devam etmemize yol açtı. Bugün yaptığımız şey de bu.

İsyan konusuna gelince, bunun son derece önemli bir soru olduğuna inanıyorum. Ülkemiz gibi bir ülkede gelişen devrimci durum, partiyi yeniden yapılandırıp net bir ideoloji oluşturduktan sonra halk savaşını başlatmamıza imkân sağladı. Üs bölgelerinin, Halkın Gerilla Ordusu’nun ve halk savaşının fiili gelişimi, devrimci durumun daha da gelişmesine ivme kazandırıyor.

Dolayısıyla, Başkan Mao’nun söylediklerini aklımızda tutarak, tüm bunlar, onun “mücadelenin zirvesi” veya Lenin’in “devrimci kriz” olarak adlandırdığı noktaya taşıyor. Bu noktaya ulaştığımızda ayaklanma gerçekleşir. Bu, halk savaşının teorisidir, biz de meseleyi bu düzlemde ele alıyoruz, halk savaşını bu temel üzerine inşa ediyoruz. Bu nedenle, halk savaşımızın süreci bizi zirveye taşımak zorunda olduğundan, özünde şehirlerin ele geçirilmesine varan ayaklanmayı hazırlamalıyız. Bu ayaklanmayı düşünüyor, ona hazırlanıyoruz, çünkü bu, bir zorunluluk. Onsuz ülke çapında zafer kazanamayız.

Şehirlerin sorunu bizim için ne ifade ediyor? Şehirlerde ve kırda uzun yıllardır çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu çalışmalar, halk savaşıyla birlikte bir dönüşüm geçirdi, bu doğru. Şu anki durumumuz, şehirleri nasıl hazırlayacağımızı, daha genel olarak nasıl ele alacağımızı düşünmemizi gerektiriyor. Bu, halk savaşı içinde ve halk savaşı için kitle çalışmalarımızı geliştirmekle ilgili. Bunu yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Önemli olan, bunu daha da geliştirmeye başlamış olmamız. Şehirlerdeki faaliyetimizin vazgeçilmez olduğunu, daha da ileriye taşınması gerektiğini düşünüyoruz, çünkü proletarya, orada yoğunlaşmış durumda, onu revizyonizmin veya oportünizmin ellerine teslim edemeyiz.

Geniş kitleler şehirlerdeki gecekondu mahallelerinde yaşıyor. 1976’dan beri şehirlerdeki çalışmalarımız için yönergelerimiz mevcut. “Gecekondu mahallelerini temel, proletaryayı ise önder güç olarak kabul edin.” Bu, bizim politikamız ve bunu, şimdi halk savaşı koşullarında bile uygulamaya devam edeceğiz.

Çalışmalarımızı hangi kitlelere yöneltiyoruz? Bunu görebilirsiniz. Daha önce söylenenlerden de anlaşılacağı üzere, gecekondu mahallelerindeki geniş halk kitleleri, düşmanı kuşatacak ve gerici güçleri geri püskürtecek bir çelik kuşak meydana getiriyor.

İşçi sınıfını giderek daha fazla kazanmalıyız ki, onlar ve halk liderliğimizi kabul etsinler. Sınıfımızın bunu görmesi, anlaması ve yeniden teyit etmesi için zaman ve tekrarlanan deneyim gerekeceğini tamamen anlıyoruz. Halkın da kendilerini yöneten bir merkez olduğunu görmesi gerek. Kitlelerin ne kadar kandırıldığını düşünürsek, bu hakları var! Proletarya, gecekondu mahallelerinin kitleleri, küçük burjuvazi, aydınlar, ne çok hayal kırıklığına uğradılar! Bunu talep etme hakları olduğunu, açıkça sahip olduklarını ve bizim de onlara gerçekten onların öncüsü olduğumuzu, bizi böyle kabul etmeleri gerektiğini göstermek, onlara öncü olduğumuzu ispatlamak için çalışma sorumluluğumuz olduğunu anlamalıyız.

Biz, öncü olmak ile kabul görmüş bir öncü olmak arasında ayrım yapıyoruz. Sınıfımızın bu hakkı var ve kimse bu hakkı onların elinden alamaz. Halkın da bu hakka sahip. Kimse bu hakkı onun elinden alamaz. Biz böyle düşünüyoruz. Proletaryanın ve halkın bizi bir gecede öncüleri ve tek merkezleri olarak kabul edeceğini düşünmüyoruz elbette. Ama devrimi gerektiği gibi gerçekleştirebilmek için öncü ve tek merkez olmalıyız. Bu yüzden, kitle çalışmamızın ayrılmaz bir parçası olarak farklı biçimler geliştirmeli, azimle çalışmalıyız; kitlelerin halk savaşından ders almasını, silahların değerini, silahın önemini öğrenmesini sağlayacak farklı biçimler geliştirmeliyiz. Başkan Mao, köylülüğün silahın önemini öğrenmesi gerektiğini söylüyor, bu bir gerçek. Bu yüzden, çalışmalarımızı bu şekilde yapıyoruz. Yeni biçimler yaratıyoruz, bu şekilde kitle çalışmamızı halk savaşı içinde ve halk savaşı için ortaya koyuyoruz.

Bu, başka bir şeyle, Halkın Savunması İçin Devrimci Hareket’le ilgilidir. Bu hareketin en önemli unsuru, Direniş Merkezi’dir. Bunu çok açık bir şekilde söylüyoruz. Bunlar, halk savaşına karşılık gelen diğer örgütlenme biçimleri, diğer mücadele biçimleridir. Bunlar, alışılagelmiş biçimler olamazlar, farklı bir karaktere sahiptirler; bu, somut bir gerçektir. Neticede partiyi Halkın Gerilla Ordusu’nu ve Halkın Savunması İçin Devrimci Hareket’i, ayrıca çeşitli çalışma alanları için oluşturulmuş örgütleri geliştiriyoruz.

Kitlelerin ve sınıfımızın potansiyelinin gerçekleşebilmesi için kitlelerin mücadele ruhunu harekete geçirmemiz gerekiyor. Bir şeye bakalım. Bugün büyük fiyat artışları var. Neden halk protestosuna tanık olunmuyor? Kitlelerin elini kolunu bağlayan kim? Lenin, protestonun gericiliği ürküttüğünü söylemişti. Sınıfımız sokaklarda yürüdüğünde gericilik titrer. İşte yapmak istediğimiz şey tam da bu, Marksizm-Leninizm-Maoizmin bize öğrettiği şey bu. Sınıfımız mücadele içinde doğar ve gelişir, halk da öyle. Yapmamız gereken şey, kitlelerin, halkın kendi deneyimlerini sentezleyerek, kendi örgütlenme biçimlerini, mücadele biçimlerini oluşturmalarına yardımcı olmak ve şehirlerde giderek daha gelişmiş, genişleyen mücadele biçimlerini kendi ellerine almalarını sağlamaktır. Halk da sınıf da bu şekilde eğitilecek.

Ne düşünüyoruz? Olayların merkezinin kırsal kesimde olduğu açık, ancak ayaklanma için merkez değişiyor, merkez şehre kayıyor, bu, başta savaşçıları ve komünistleri şehirlerden kırsal kesime taşıdığımız gibi, daha sonra onları kırsal kesimden şehre taşımamız gerektiği anlamına da geliyor. Bu süreç bu şekilde işleyecek. Ayaklanmaya hazırlık olarak ağırlık noktamızı bu şekilde değiştiriyoruz. Halkın Gerilla Ordusu’nun eylemlerinin şehirlerdeki, bir şehirde veya birkaç şehirdeki ayaklanma eylemleriyle örtüşmesine izin verecek koşulları aramalıyız. İhtiyacımız olan şey bu.

İsyanın amacı, halk savaşının ülke çapında zafer kazanması için şehirleri ele geçirmektir. Ancak, gerici güçlerin yok etmek isteyeceği üretim araçlarını korumaya, devrimci savaş esirlerini veya bilinen devrimcileri korumaya ve düşmanlarımızı avlayıp zarar veremeyecekleri bir yere yerleştirmeye çalışmalıyız. Ayaklanma hakkında bize öğretilen şey bu. Ayaklanma budur. Lenin, bize ayaklanmaya nasıl hazırlanacağımızı, Başkan Mao ise halk savaşında ayaklanmanın rolünü öğretti. Ayaklanma olgusunu biz böyle görüyoruz, ona bu şekilde hazırlanıyoruz. İzlememiz gereken ve izlediğimiz yol budur.

Bir konuda çok net olmalıyız. Ayaklanma, basit, kendiliğinden bir patlama değildir. Hayır, bu tehlikeli olurdu. Gene de bu olabilir, bu yüzden hemen şimdi başlayarak ayaklanma meselesiyle ilgilenmeliyiz, ilgileniyoruz da. Halk savaşını kendi çıkarları için kullanmak isteyenler olabileceğini düşünüyoruz. Bir süre önce, Merkez Komite’nin bir oturumunda olasılıkları analiz ettik. Bunlardan biri de revizyonistlerin veya diğerlerinin, ya gelişme sürecini durdurmak ya da pozisyon kazanmak ve sosyal-emperyalist efendilerine hizmet etmek için “ayaklanmalar”ı kışkırtabileceği olasılığıdır veya onları yönlendiren herhangi bir güç, çünkü birçok merkez bizi bu şekilde kullanmak isteyebilir.

Başkanım, bu şartlarda parti ne yapardı?

Bu koşullarda Lenin’in yaptığını yapardık: kitlelere bunun zamanı olmadığını söylerdik, ancak kitleler bir ayaklanma başlatırsa, onlarla birlikte savaşır, böylece birlikte düzenli bir geri çekilme sağlayabilir, mümkün olduğunca az acı çekmelerini sağlayabilirdik. Onlarla birlikte ölürsek, kanımız, onlarınkiyle daha çok karışırdı. Lenin, bize 1917 Temmuz’undaki ünlü mücadelelerde bunu öğretti. Çünkü kitlelere sadece yanıldıklarını söyleyip olayların onları anlamasını bekleyemeyiz. Hayır, bunu yapamayız. Kitle kitledir, sınıfımız sınıfımızdır, eğer doğru yöne gitmiyorlarsa ve koşullar onları umutsuzluğa düşürüp zor durumlara itiyorsa, hatta onları kasten itenler varsa, onlarla birlikte olmalıyız ki, olumsuz durumu görmelerine yardımcı olabilelim, onlarla birlikte savaşarak, mümkün olan en iyi şekilde geri çekilmelerine yardımcı olabilelim. İşte o zaman, iyi günde de kötü günde de yanlarında olduğumuzu göreceklerdir. Bu, onların partinin onların partisi olduğunu anlamaları ve buna ikna olmaları için en iyi yoldur. Biz bunu yapardık.

Başkanım, bir soru daha. Şehirdeki mücadele biçimlerinden bahsederken, sendikalara ne gibi bir rol atfediyorsunuz?

Marx’ın “Sendikaların Geçmişi, Bugünü ve Geleceği”nde onlara atfettiği rolü atfediyoruz. Yüz yıl önce Marx, sendikaların işçilerin ekonomik savunması için basit dernekler olarak yola koyulduklarını söylemişti. Onların geçmişi bu. Bugün daha da örgütlü hale geldiler, siyaseten daha da geliştiler. gelecekleri ise iktidarı ele geçirmeye hizmet etmeye yazgılı. Bunu Marx bize zaten söylemişti. Öyleyse sorun ne? İki mücadeleyi nasıl birleştireceğiz?

Ekonomik mücadele, Marx’ın kendisinin de söylediği gibi, bir gerilla savaşıdır; sınıfımızın, proletaryanın ve halkın ücretler, saatler, çalışma koşulları ve diğer haklar için geliştirdiği mücadeledir. Grev başlatıldığında, bu, insanların sadece somut ekonomik veya politik meseleler üzerinden savaşmakla kalmayıp, aynı zamanda gelecek büyük anlara da hazırlandığı bir gerilla savaşıdır. Bu, ekonomik mücadelenin temel tarihsel özüdür. Dolayısıyla bizim için mesele, ekonomik mücadeleyi iktidarı ele geçirmeyle nasıl ilişkilendireceğimizdir. Biz buna, “halk savaşı içinde ve halk için kitle çalışmalarımızı geliştirmek” diyoruz.

Başkanım, devrimci krizden bahsettiniz. Kısa vadede böyle bir krizin ufukta olduğunu düşünüyor musunuz?

Mesele, halk savaşının zaferi, bu da esasen ne kadar daha fazla ve ne kadar daha iyi savaştığımızla ilgili. Ayaklanma, daha önce de söylediğim gibi, indirmeye hazırlanmamız gereken nakavt yumruğu, biz de bunu indirmek için ciddi bir şekilde hazırlanıyoruz. Başkalarının bunu kendi çıkarları için kullanmak isteyebileceği ihtimalini öngörmeliyiz. Ancak asıl sorun, ayaklanmanın zamanlaması, uygun anın belirlenmesidir.

Peru Komünist Partisi, 1980’de halk savaşını neden başlattı? Bunun askeri ve tarihsel açıklaması nedir? Peru Komünist Partisi, savaşı başlatmak için hangi toplumsal, ekonomik ve politik analizleri ortaya koymuştu?

Ülkeyi, bilhassa İkinci Dünya Savaşı sonrasını inceledik, Peru toplumunun gelişim sürecinde karmaşık bir duruma girdiğini gördük. Hükümetin kendi analizi, seksenlerde kritik meselelerin ortaya çıkacağını gösterdi. Peru’da, her on yılda bir kriz yaşandığını, her krizin bir öncekinden daha kötü olduğunu görebiliyoruz. Ayrıca, devrim için koşulları daha da olgunlaştıran bürokratik kapitalizmi de analiz ettik. 1980’de hükümet, seçimlerle el değiştirecekti, bu da yeni hükümetin devletin işleyişini tam olarak yerine getirmesi için bir buçuk ilâ iki yıla ihtiyacı olacağı anlamına geliyordu. Dolayısıyla, bürokratik kapitalizmin devrim için koşulları olgunlaştırdığı, seksenli yıllarda kriz, seçilmiş hükümet vb. ile birlikte sürecin sert seyredeceği sonucuna ulaştık. Tüm bunlar, halk savaşını başlatmak için çok elverişli bir konjonktürde olduğumuzu söylüyordu. Silahlı mücadelenin veya bizim durumumuzda halk savaşının, yeni bir hükümet varken başlatılamayacağı görüşünü çürüttü. Olaylar, bu görüşün yanlışlığını gösterdi. Değerlendirmemiz bu yöndeydi. Yeni hükümet göreve geldiğinde durum bu şekildeydi. Yani, 12 yıl iktidarda kaldıktan sonra hükümetten ayrılan ordu, hemen bize karşı mücadeleye girişemezdi, yıpranmış ve itibarsızlaşmış olduğu için devletin başına hemen geçemezdi. Bunlar somut gerçeklerdi, gerçeklikti.

Bundan önce, Kurucu Meclis’e katılmanın yanlış olduğunu, tek yapılması gerekenin onu boykot etmek olduğunu, zira Kurucu Meclis’e katılmanın Peru devletinin yeniden yapılandırılmasına ve şu anki gibi bir anayasanın üretilmesine hizmet edeceğini zaten öne sürmüştük. Bütün bunlar öngörülebilir şeylerdi, bu durumda öngörülemeyecek hiçbir şey yoktu. Bu nedenle, halk savaşını başlatmak için zemin hazırlamayı, yeni hükümet göreve gelmeden önce harekete geçmeyi bir süredir planlıyorduk, biz de bunu yaptık. Silahlı mücadeleye seçimlerden bir gün önce, 17 Mayıs’ta başladık.

Bu koşullarda eylemlerimize başlayabileceğimizi, hatta bunları geniş çapta yayabileceğimizi, mümkün olan en büyük ölçüde ilerleyebileceğimizi düşündük, tam da bunu yaptık. Ayrıca, on yılın ikinci yarısında bir öncekinden daha ciddi bir krizin yaşanacağını, dolayısıyla, ilerlemek için daha iyi koşulların oluşacağını düşünüyorduk. Halk savaşının başlatılması bu düşünceler doğrultusunda planlandı. Ne var ki bizim hiç düşünmediğimiz, sadece dogmatik davrandığımız söyleniyor. Neyi kastediyorlar? Bazı insanlar, dogma konusunda vaaz verirken, kendilerine söylenen her şeyi yutuyorlar.

Bu nedenlerle biz o anı seçtik. Yaşanan olaylar, kararımızın doğru olduğunu kanıtladı. Tartışma dâhilinde Belaúnde’nin bir darbeden korkacağını, bu nedenle silahlı kuvvetlerinin elini kolunu bağlayacağını öngördük. Bunu öngörmek zor muydu? Hayır, çünkü ortada 1968’deki deneyim vardı. Bunlar hesaplanabilir şeylerdi, biz, değerlendirmeyi, analiz etmeyi ve tartmayı öğrendik, böyle eğitildik. Başkan, özellikle hazırlık konusunda bu sorunlarla ilgili olarak çok titizdi. Olayların analizimizi doğruladığına inanıyoruz. İki yıl boyunca silahlı kuvvetler sürece dâhil olamadı. Bu doğru muydu, değil miydi? Şimdi ellerindeki istihbarat bilgilerini yaktıklarını söylüyorlar. Kısacası, yeni hükümet yönetimi tesis ederken sorunlar yaşadı, gerçekler bunu gösterdi. Sonra kriz geldi. Ordu, giderek daha büyük birliklerle savaşa girdi, onlarla yıllarca savaşarak daha güçlü hale geldik, gelişmeye ve ilerlemeye devam ediyoruz. Bunlar, 1980’de halk savaşını başlatmanın nedenleriydi. Bugün gerçekler gösteriyor ki, en azından genel hatlarıyla yanılmamışız. Zaten genel hatların doğru tespit edilmesi gerekiyordu.

Bu savaşta çatışan iki strateji olduğunu göz önünde bulundurarak, askeri planlarınızın geliştirilme sürecini, kazandığınız mevzileri ve karşılaştığınız sorunları açıklayabilir misiniz?

Başlangıç noktamız şu: Her sınıfın kendine özgü bir savaş biçimi, dolayısıyla, kendi stratejisi vardır. Proletarya, kendi stratejisini, halk savaşını geliştirmiştir, bu, üstün bir stratejidir. Burjuvazi, bundan daha üstün bir stratejiye asla sahip olamaz. Dahası, proletaryanınkinden daha gelişmiş bir strateji asla olmayacaktır. Bu, dünyadaki askeri süreçleri incelemekle ilgili bir meseledir. Her sınıf, her zaman kendi savaş biçimini ve kendi stratejisini ortaya koymuştur. Üstün strateji, alçak stratejiyi her daim yenmiştir. Yeni sınıf, her zaman üstün stratejiye sahiptir, bu, halk savaşıdır. Bunu kanıtlayacak deliller mevcuttur. Bu hususu bazı askeri analistler şu şekilde ifade ediyorlar: Komünistler, ilkelerini uyguladıklarında asla savaş kaybetmemişlerdir; sadece ilkelerini uygulamadıklarında savaş kaybetmişlerdir.

Bu nedenle, başlangıç noktamız, üstün bir stratejiye, evrensel olarak kanıtlanmış bir teoriye sahip olmamızdı. Sorunumuz, devrimimizi gerçekleştirmek için bunu nasıl kullanacağımızdı. Sorun ve hata yapma olasılığı da burada aranmalı. İlk olarak, halk savaşının mekanik bir şekilde uygulanmasından kaçınmamız gerektiği sonucuna vardık, çünkü Başkan Mao Zedong, bize mekanik bir uygulamanın oportünizme ve yenilgiye yol açacağı konusunda uyarıda bulunmuştu.

1980’de halk savaşını başlatmaya karar verdiğimizde, Parti Merkez Komitesi’nde dogmatik veya mekanik bir uygulama değil, somut bir uygulama geliştirmeye çok dikkat etmeye karar verdik. Bunu böyle formüle ettik. Başlangıç noktamız buydu. İşte burada ilk karşılaştığımız sorunu belirtebiliriz. İlk karşılaştığımız sorun, halk savaşını başlatmaya karşı çıkan sağ oportünist çizgiye karşı verdiğimiz mücadeleydi. İlk sorunumuz buydu. Bu sorunu köklü bir biçimde, IX. Genel Kurul’da çözdük, kalıntılarını Şubat 1980 Genel Kurulu’nda tamamen ortadan kaldırdık. Karşılaştığımız ilk sorun buydu, oradan yola çıkarak daha önce bahsettiğimiz partiyi arındırma mücadelesine girdik. Merkez Komite’deki unsurları ayıklamak için de şiddetli bir mücadele yürütmek zorunda kaldık. Ancak bu sayede kendimizi güçlendirdik, halk savaşını başlatma sürecine girebildik. Kırda ve şehirde savaş yürütmek için zaten bir planımız mevcuttu.

Önerdiğimiz ilk plan, Başlatma Aşaması Planı’ydı. Siyasi Büro’dan silahlı eylemlerin nasıl geliştirileceğini belirlemesi istendi. Bu organ, askeri biçim olarak müfrezelere dayalı planı sundu. Bu plan, 1980 yılında sonuçlandırıldı, ancak silahlı mücadelenin başlatılmasından iki hafta sonra, nasıl gittiğini analiz etmek için genişletilmiş Siyasi Büro’nun bir toplantısı yapıldığını ve yeni bir şeyin doğduğu sonucuna varıldığını belirtmek gerek: halk savaşı, silahlı eylemler, müfrezeler.

Daha sonra Geliştirme Aşaması Planı’nı hazırladık. Bu, iki yılı kapsayan, daha uzun bir plandı, ancak çeşitli kampanyalarla gerçekleştirildi. Bu planın sonunda yeni iktidar biçimleri kristalleşti ve Halk Komiteleri ortaya çıktı.

1982 yılının sonunda silahlı kuvvetler devreye girdi. Merkez Komite, bunu bir yıldan fazla süredir öngörüyordu. Silahlı kuvvetlerin müdahalesini incelemiş, ordunun polisin yerini alana kadar artacağı, polisin ise ikincil bir rol üstleneceği sonucuna varmıştı. Tam da böyle oldu. Mevcut koşullar göz önüne alındığında başka türlüsü mümkün değildi. Kendimizi hazırlamıştık, ancak gene de ikinci bir sorunumuz vardı. Silahlı kuvvetlerin devreye girmesinin sonuçları oldu. Baştan itibaren katliam politikası uygulayarak geldiler. Mesnada adı verilen silahlı gruplar kurarak, kitleleri sürece dâhil olmaya zorladılar, onları ön saflara yerleştirerek kalkan olarak kullandılar. Şunu açıkça belirtmek gerek: Burada karşımıza sadece kitleleri kitlelere karşı kullanma politikası, Marx’ın da gördüğü eski bir gerici politika değil, aynı zamanda kitleleri korkakça kullanma, kitleleri ön saflara yerleştirmeyi politikası da çıktı. Silahlı kuvvetlerin övünecek hiçbir şeyi yok. Haklı olarak onları “yenilginin uzmanları”, “silahsız kitlelere saldırma ustası” olarak adlandırdık. Bunlar, Peru’nun silahlı kuvvetleridir. Bunun üzerine Merkez Komite’nin genişletilmiş bir oturumunu topladık. Büyük bir toplantıydı, uzun sürdü. Şimdiye dek yaptığımız en uzun oturumlardan biriydi. İşte o zaman Üs Bölgelerini Fethetme Planı’nı oluşturduk, polisten açıkça daha üst düzeyde olan bir güce karşılık vermek için Halkın Gerilla Ordusu’nu kurduk. Orada, diğer şeylerin yanı sıra, Cephe Devleti sorununu da gündeme getirdik.

Böylece ikinci sorun ortaya çıktı: 1983 ve 1984’teki katliamla yüzleşme sorunu. Bu, parti belgelerinde yer alıyor. Çok detaya girmeye gerek yok, ancak bunun acımasız ve merhametsiz bir katliam olduğunu vurgulamak istiyoruz. Bu katliamla “bizi haritadan sileceklerini” düşünüyorlardı. Bunun ne kadar gerçekçi olduğu, 1984 yılının sonlarında subayları arasında bizim yok edilmemizle ilgili belgeleri dolaştırmaya başlamalarından anlaşılıyor. Mücadele yoğundu, çetindi, karmaşık ve zor zamanlardı.

Gerici askeri eylemler ve Mesnadaların (muhafızların) kullanımı karşısında, Lukanamarka’da yıkıcı bir eylemle karşılık verdik. Emin olun, ne onlar ne de biz bunu unuttuk, çünkü hayal bile edemeyecekleri bir cevap aldılar. 80’den fazla kişi imha edildi, gerçek bu. 1983’te analiz edildiği gibi, aşırılıklar olduğunu açıkça söylüyoruz. Ama hayatta her şeyin iki yönü vardır. Bizim görevimiz, onları dizginlemek, işlerin o kadar kolay olmayacağını anlamalarını sağlamak için yıkıcı bir darbe indirmekti. Bazı durumlarda, tıpkı o olayda olduğu gibi, eylemi planlayan ve talimat veren, bizzat Merkezi Liderlik’ti. Bu durumda, en önemli şey, onlara yıkıcı bir darbe indirmemiz, onları dizginlememiz ve farklı türde halk savaşçılarıyla karşı karşıya olduklarını, daha önce savaştıklarıyla aynı olmadığımızı anlamalarıydı. Bu gerçeği anladılar. Aşırılıklar, olumsuz yönü oluşturuyor. Savaşı anlamak ve Lenin’in söylediklerine dayanarak, Clausewitz’i de hesaba katarak, savaşta savaşan kitlelerin aşırıya kaçabileceğini, tüm nefretlerini, derin sınıfsal nefretini, reddetme ve mahkum etme ile tanımlı duygularını dile dökebileceklerini görüyoruz. Yaşananların sebebi buydu. Lenin, bu gerçeği açık bir şekilde izah etmişti. Aşırılıklar yaşanabilir. Sorun, belirli bir noktaya kadar gitmek ve onu aşmamaktır, çünkü o noktayı geçerseniz, rotadan saparsınız. Bu, bir açı gibidir; belirli bir noktaya kadar açılabilir ama daha fazla açılmaz. Kitlelere çok fazla kısıtlama, şart ve yasak getirirsek, bu aslında suların taşmasını istemediğimiz anlamına gelir. Oysa ihtiyacımız olan şey, suların taşması, selin coşmasıydı, çünkü bir nehir taştığında yıkıma neden olduğunu, ancak daha sonra yatağına geri döndüğünü biliyoruz. Tekrar ediyorum, bu Lenin tarafından açıkça izah edilmiştir, bu aşırılıkları biz böyle anlıyoruz. Ama tekrar edeyim: asıl amaç, onlara kolay kolay pes etmeyen bir grup olduğumuzu, her şeye, ama her şeye hazır olduğumuzu anlatmaktı.

Marx, bize şunu öğretti: Ayaklanmayla oyun oynanmaz, devrimle oyun oynanmaz. Ama ayaklanma bayrağını kaldırdığınızda, silahlandığınızda, bayrağı indirmek mümkün değildir, zafere ulaşana dek onu yüksekte tutulmalı, o bayrak asla yere indirilmemelidir. Bize öğrettiği buydu, ne pahasına olursa olsun! Marx, bizi silahlandırdı, tıpkı Lenin bilhassa Başkan Mao Zedong gibi. Onlar bize, ödememiz gereken bedeli, korumak için yok etmenin ne anlama geldiğini, ne olursa olsun bayrağı yüksekte tutmanın ne anlama geldiğini öğrettiler.

Biz diyoruz ki, bu şekilde, bu kararlılıkla, uğursuz, alçak, korkak ve acımasız katliamcı düzeni yendik. Bunu söylüyoruz çünkü bugün birileri, misal, kendini başkan diye adlandıran bir kişi, utanmadan, barbarlıkla ilgili imalarda bulunuyor, oysa kendisi başkalarının kanı üzerinden hesap yapan, Attila olmaya hevesli biridir.

Zor zamanlardan geçtik mi? Evet. Ama gerçeklik bize ne gösterdi? Eğer ısrarcı olursak, siyaseti ön planda tutarsak, siyasi stratejimizi, askeri stratejimizi izlersek, net ve tanımlanmış bir planımız olursa, ilerleriz, her türlü kan banyosuna göğüs gerebiliriz. (1981’deki kan banyosuna hazırlanmaya başladık çünkü bunun olması gerekiyordu. Dolayısıyla ideolojik olarak, yani ilkesel açıdan zaten hazırdık.) Bütün bunlar, güçlerimizin artmasına, çoğalmasına yol açtı. Sonuç buydu. Başkanın dediği gibi oldu: Gerici kesim, devrimi kana boğmaya çalışırken hayal kuruyor. Devrimi beslediklerini bilmeliler, bu, kaçınılmaz bir kanun. Bu da bize, ilkelerimize daha da bağlı, kararlı ve azimli olmamız, kitlelere her zaman sarsılmaz bir inanç beslememiz gerektiğini yeniden gösteriyor.

Böylece, daha büyük bir ordu, daha fazla Halk Komitesi ve Taban Bölgesi ve daha büyük bir Parti ile güçlenerek bu durumdan çıktık; tam da onların hayal ettiğinin tersi. Sanırım daha önce de bahsettiğimiz gibi, gericilerin kanlı hayalleri. Bunlar sadece kanlı hayallerdir ve nihayetinde kabuslara dönüşürler. Ama ısrar ediyorum: ilkelerimize bağlı kalarak ve başta yoksul köylüler olmak üzere kitlelerin desteğiyle mücadele ederek bu durumla başa çıkabildik. İşte burada, daha önce bahsettiğim kitlelerin kahramanlığı kendini gösterdi.

Sonrasında, şu anda uygulamaya koyduğumuz Temel Alanları Geliştirme Planı adında yeni bir plan geliştirdik. Bunun hakkında ne diyebiliriz? Başka bir açıdan bakacak olursak, aklımızda tutmamız gereken bir ders var: Tüm planlar iki hatlı mücadelenin ortasında onaylanır, uygulanır ve özetlenir. Ve yeni bir planın onaylanması gerektiğinde bu mücadele daha da yoğunlaşır. Gerçek bu, aklımızda çok tuttuğumuz bir ders. Bizim için çok öğretici oldu ve bize çok şey öğretti. Durum böyle. Sonuçta, halk savaşı son derece yüksek bir birlik derecesi yaratır, ancak yoğun bir mücadele ortamında. Evet, çünkü karşılaştığımız sorunlara, karmaşık ve zor durumlara, dış etkilere rağmen, ideolojik dinamik şudur ki, halk savaşına katılanlar hayatlarını devrime adamışlardır. Bir komünist hayatını komünizme adamıştır, ancak bunu görmeyecektir, çünkü gerçekten de görmeyeceğiz, en azından ben görmeyeceğim. Ama sorun bu değil. Uğruna mücadele ettiğimiz hedefi görememek, bizi sadece düşünmeye, Marksizmin bize verdiği büyük örneklerden ders çıkarmaya yönlendirir. Marx zamanında devrimin zaferini göremeyeceğini biliyordu ve bu onu nereye götürdü? Devrimi ilerletmek için çabalarını ikiye katlamaya. Bunlar bizim çıkardığımız dersler ve bu muazzam örneklerden aldığımız rehberliktir. Bir kez daha ısrar edeyim, bu herhangi bir karşılaştırma anlamına gelmiyor, sadece yol gösterici olarak kutup yıldızını belirlemek, rotayı çizmek anlamına geliyor.

Şöyle söyleyelim, silahlı mücadele ve halk savaşı hakkında düşünürsek, başlangıç aşamasının gerilla savaşını geliştirmemize olanak sağladığını söyleyebiliriz, çünkü bu dönemde müfrezelerden mangalara geçtik ve bu şekilde gerilla savaşını genişlettik. Yayılma Planı bize Halk Komiteleri’ni, Üs Bölgelerini Fethetme Planı ise Üs Bölgeleri’ni ve geniş bir operasyon alanını kazandırdı. Ülke genelinde savaşı geliştirmek ve iktidarı ele geçirmek için dağlık bölgeleri omurga olarak tasarladığımızı hatırlamalıyız. Evet, ülkemizin dağlık bölgeleri, Ekvador'dan Bolivya ve Şili'ye kadar bir sınırdan diğerine uzanan bir alanı kapsadık. Ama aynı zamanda ormanın üst kısmında, kıyıya inen dağlık bölgelerde ve şehirlerde de çalışmalar geliştirdik. Bugün yüzlerce Halk Komitesi ve sayısız üs bölgesine sahip olduğumuzu söyleyebiliriz. Elbette bir ana üs var ve her bölgenin de kendi ana üs bölgesi mevcut.

Son olarak, planlar hakkında şunu söyleyebiliriz: merkezi strateji ve merkeziyetsiz taktik ilkesini uygulayarak, savaşı tek bir stratejik planla yönetmeyi öğrendik. Savaşı, farklı bölümlerden oluşan tek bir plan aracılığıyla, harekatlar, stratejik-operasyonel planlar, taktik planlar ve her eylem için somut planlarla yönetiyoruz. Ancak tüm bunların anahtarı, savaşı birleşik bir şekilde yönetmemizi sağlayan tek stratejik plandır ve bu, halk savaşını yönetmede kilit noktadır. Sanırım bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.

Başkanım, sekiz yıllık halk savaşında yıkıcı faaliyetlere karşı strateji ne gibi başarılar elde etti ve şu anki sorunları nelerdir?

Bu soruya şöyle cevap vermeyi tercih ederim: Gericiler, kendileri de başarısız olduklarını ve olmaya devam ettiklerini söylüyorlar; bunu çok iyi biliyorlar. Avukatların kullandığı bir sözle ifade etmek gerekirse, “Birisi suçunu itiraf ettiğinde, daha fazla kanıta gerek yoktur.”

Halkın Gerilla Ordusu’nun konvansiyonel savaş geliştirmesi, topraklarını savunması ve silahlı kuvvetlerle açıkça çatışması için koşulların ne zaman oluşacağını düşünüyorsunuz? Bu tür bir mücadele PKP’nin planlarında var mı?

Bu sorunları düşündük, tartıştık, parti politikasını belirledik. Bu hususu 1981’de de ele aldık, başka zamanlarda da yaptık. Başkan Mao Zedong’un halk savaşını nasıl kavradığından, çelişkilerden yola çıktık. İki çekişme var. Biri zayıf, diğeri geçici olarak güçlü. Stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik saldırı dönemlerinden geçmesi gerekiyor. Biz, hâlâ stratejik savunma aşamasındayız. Bu koşullar altında, gerilla savaşı ana savaş biçimimiz olmaya devam ediyor. Kırda ve şehirde geniş çaplı, genele teşmil edilmiş bir gerilla savaşı yürütüyoruz. Kırda asıldır, şehir ise tamamlayıcıdır. Neredeyse tüm ülke genelinde savaşıyoruz. Bu, içinde bulunduğumuz döneme ilişkin bir durum.

Başkan Mao’nun öngördüğü mobil savaşı geliştirmeye başlıyoruz, gericiliğin daha gelişkin bir kontrgerilla savaşı yürütmeye ihtiyaç duyacağı gerçeği üzerinden, bu savaşı daha da geliştireceğiz. Ancak bu gerçekleşirken bile, ana unsur olarak gerilla savaşını ve tamamlayıcı unsur olarak mobil savaşı, bunun içinde de “Uzun Soluklu Savaş Üzerine” başlıklı makalede bahsedilen kimi özel mevzi savaşlarını sürdürmemiz gerekecek. Halk savaşının yoğunlaşmasının, kontrgerilla savaşının da tırmanmasına yol açacağını düşünüyoruz, üstelik bu savaş katliamlar üzerinden ilerleyecek. İleriye baktığımızda, bu, elbette doğru ideolojik ve politik çizgide ısrar etmemiz, dolayısıyla, doğru askeri çizgiyi muhafaza etmemiz gerektiği anlayışıyla, stratejik denge aşamasına geçilecektir. Dolayısıyla stratejik denge, tüm bunlara devam etmemizle birlikte, katliama yol açacak olan ve Peru halkına dayatmak istedikleri sinsi planlarla birleştiğinde ortaya çıkacaktır, çünkü Peru halkı, kendilerini güçsüz hissediyor. Fakat halk, onları takip edemez çünkü halk, kendi sınıfsal çıkarlarına karşı gelemez. Tekrar ediyorum: bu, ideolojide, politikada, orduda ve ilgili tüm konularda doğru rotayı koruduğumuz sürece, stratejik bir dengeye yol açacaktır. İşte o noktada, şehirleri ele geçirmek ve stratejik taarruza karşılık gelen kısmı hazırlamak için halk savaşını nasıl geliştireceğimiz sorununu ele almamız gerekecek. Şimdilik söyleyebileceğimiz bu kadar.

Sizin de dediğiniz gibi, savaşı güçlü yürütmek için Halkın Gerilla Ordusu’nun silahlarını güçlendirmeye mi ihtiyaç var? Bu sorunu nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz?

Evet, bu, meselenin bir yönü. İzin verirseniz, şimdi başlangıç noktam olarak bir ilke meselesini ele alacağım. Biz, ilkelerimizi başlangıç noktamız olarak almaya alışkınız, bu alışkanlığımızı sürdürüyoruz. Bu sayede, ilkelerimizin rehberliğinde, somut sorunlarımızı çözebiliriz. Başkan Mao Zedong, bize en önemli şeyin insanlık olduğunu söylemiştir. Silahlar faydalıdır. Dolayısıyla görevimiz, özellikle insanları hedef almak, onları ideolojik ve politik olarak güçlendirmek, bu durumda orduyu ideolojik ve politik olarak inşa etmek, aynı zamanda askeri olarak da inşa etmektir. Bizim çıkış noktamız budur.

Silahlar konusuna gelince, Başkan düşmanın silahlara sahip bulunduğunu, bu nedenle, sorunun onları düşmandan almak olduğunu, bunun da esas mesele olduğunu söylüyor. Modern silahlar gerekli, ancak performansları onları kullanan kişinin ideolojisine bağlı. Lenin, bize bunu öğretti. Pusular kuruyoruz, ordu bizdeki gelişmeyi görüyor, aldıkları güçlü darbelerin bilincinde. Sadece Cayara ile ilgili olanı, Erusco pususunu örnek vermek istiyorum. Yirmi beş asker imha edildi. Sadece biri hayatta kaldı, o da yaralıydı. Bu yüzden, vahşi bir katliamla karşılık verdiler. Gerçekler, onların anlattığı gibi değil. Gerçek şu ki, büyük kuvvetleri harekete geçirdiler ve bizi avlayamadılar. Şu hususu da belirtmeliyim: onların silahlarını ele geçirdik. Bunu çok iyi biliyorlar. Sadece bir araba değil, iki arabayı havaya uçurduk, çünkü yolun bir kilometresi mayınlanmıştı ve kaçacak yerleri yoktu. Televizyonda ve gazetelerde kendisini başkan olarak adlandıran kişinin ve bu sözde “Komisyon”dan Cayara’ya gidenlerin gösterdikleri, deyim yerindeyse “kumdan kaleler”, “suya yazılmış yazılar”dan ibaret. Dolayısıyla, onlardan bize silah transferinin başlamasının üzerinden epey zaman geçti. Onlar, bu silahları bize getirmekle yükümlüler, onları bulunduğumuz yere getirmek, onların görevi. Bunu yapmaya başladıklarını kabul etmeliyiz. Neden böyle söylüyoruz? Çünkü onları yayılmaya, farklı cepheler açmaya zorladık, pasif bir şekilde oturup beklemelerini sağladık. Çamura saplanmış bir fil gibiler, bu yüzden onlara saldırmak daha kolay. Bu, ordunun ve genel olarak silahlı kuvvetlerin ciddi olarak düşünmesi gereken bir husus.

Bahsettiğim şey, Başkan Mao Zedong’un bize öğrettiği şeyin uygulanmasından başka bir şey değil. Mao Zedong, Çang Kay Şek’in savaşın sonunda iyi bir levazım subayı, iyi bir silah tedarikçisi olarak hareket ettiği için madalyayı hak ettiğini söylemişti. Bu süreç bizde de başladı, silahlı kuvvetler bu gerçeğin farkında. Hazırladıkları plan, tüm entrikaları, gerçekleştirmek istedikleri büyük taarruz, hepsi memnuniyetle karşılanıyor. Silah transferini engellemeyecekler, başarısız olacaklar çünkü Peru halkını kendi çıkarlarına karşı hareket etmeye ikna edemeyecekler. Onlar, bugün bu faşist, şirketçi, APRA hükümeti tarafından yönetilen, iğrenç ve sefil bir seri katilin önderliğindeki en karanlık, en çürümüş gericilerdir. Tarih, Peru halkının faşizmi takip etmediğini, kendisinin şirketlere kurban edilmelerine izin vermeyeceğini göstermiştir. Bu, zaten kanıtlanmıştır. Bu, sadece bugün Peru’da bir sorun değil, on yıllardır süregelen bir sorundur. Dolayısıyla, düşmandan ele geçirdiğimiz silahlar, bizim başlıca kaynağımızdır.

Dahası, mütevazı dinamit önemli bir rol oynamaya devam edecek, mayınlar halkın silahlarıdır. Bizim ilkemiz, kitlelerin arasından herkesin kullanabileceği en basit silahları aramaktır, çünkü savaşımız kitlelerin savaşıdır. Aksi takdirde, halk savaşı olmazdı. Bizimki bir halk savaşı. Bu da ikinci bir soruya, silah üretimine götürüyor bizi. Silah üretiminde ilerleme sağlamaya çalışıyoruz, bunu karşı taraf da artık çok iyi biliyor. Bunun doğrudan bildirimi Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na yapıldı, kendi ellerimizle, halkın elleriyle yapılmış havan toplarıyla ateş açıldı. Onlar bunu söylemiyor ama biz biliyoruz.

Diğer yaygın yol ise onları satın almaktır, çünkü üç yol vardır. Ana yol düşmandan ele geçirmek, ikincisi üretmek ve üçüncüsü satın almaktır. Sonuncusu, silahların yüksek maliyeti nedeniyle bir sorundur ve biz, yeryüzündeki en ekonomik halk savaşını yürütüyoruz. Bunun nedeni, çok az kaynağa sahip olmamız ve sahip olduğumuz kaynakların da kitleler tarafından bize sağlanmasıdır. Bir kez daha tekrarlamak gerekirse, sorun nasıl çözülüyor? Lenin, ne pahasına olursa olsun büyük miktarda silahın ele geçirilmesi gerektiğini söyledi. Ben de Başkan Mao’nun bize öğrettiklerinden bahsetmiştim. Bunu uygulamaya koyuyoruz.

Önderliğini yaptığınız devrimin zaferi ve ilerlemesinin ABD’nin askeri müdahalesine yol açacağını öngörüyor musunuz? Bu durumda PKP ne yapar?

Her ne kadar Yanki emperyalizmi zaten müdahale ediyor olsa da, bu konuda somut olarak şunları söyleyebilirim. ABD, komşu ülkeleri harekete geçirebilir. Unutmamalıyız ki, bu konuda sessiz kalsalar da, hâlâ devam eden toprak iddiaları ve sınır anlaşmazlıkları mevcut. Ayrıca Brezilya’ya verilen rolü hepimiz biliyoruz. Kendi birlikleriyle doğrudan müdahale edebilirler. Zaten burada eğitim gören insanları var.

Bir süre önce Merkez Komite’de, bu topraklara ayak basmaya gelen her düşmanla yüzleşip onu yenmeye karar verdik. Bu koşullar altında çelişki değişecek, ezilen ulus-emperyalizm çelişkisi temel unsur haline gelecek, bu da halkımızı birleştirmek için daha geniş bir zemin sağlayacaktır.

Birleşik Sol’un U'nun gerici, revizyonist ve oportünist kesimlerinin hepsi sizin kitlelerden koptuğunuzu söylüyor. Bu konuda ne söyleyebilirsiniz?

Söylediklerimizden de anlaşılacağı üzere, kitlelerden destek gördüğümüz açık. Bu tür şeyler söyleyenlere, revizyonistlere ve oportünistlere şunu sormak isteriz: Uluslararası yardım olmadan sekiz yıldır halk savaşı yürüten bir hareketin varlığını, kitlelerin desteği olmadan nasıl açıklayabiliyorlar?

Sekiz yıldır sağcı gruplar ve partiler, revizyonistler, oportünistler ve tüm gericiler, PKP’nin “akıl hastası”, “mesihçi”, “kan dökücü”, “Pol Potçu”, “dogmatik”, “sekter” “uyuşturucu satıcısı terörist” bir örgüt olduğunu söylüyorlar, bu tür ithamlarını yüksek sesle dillendiriyorlar. Birleşik Mariategici Partisi (PUM) ise köylüleri iki ateş arasında sıkıştırdığınızı, militarist olduğunuzu ekliyor. Son zamanlarda Villanueva da sizin “katliamcı teröristler” olduğunuzu söyledi. Bu suçlamalar hakkında ne diyeceksiniz? Bunların ardında ne var?

Bana göre bunlar, yalanların ve halk savaşını anlama yetersizliğinin somut ifadesi. Anlıyorum, devrimin düşmanları halk savaşını asla idrak edemeyecekler. Köylülüğün iki ateş arasında kaldığı suçlamasına gelince, bu altı boş bir uydurmadır çünkü Halkın Gerilla Ordusu’nun büyük çoğunluğunu tam olarak köylüler oluşturmaktadır. Anlaşılması gereken şey, Peru devletinin silahlı kuvvetleri ve baskıcı aygıtıyla devrimi kan içinde boğmak istemesidir. Bizim anlayışımız budur. Bu beylere genel olarak savaş, devrimci savaş, özellikle halk savaşı ve Maoizm hakkında biraz bilgi edinmelerini tavsiye ederiz. Gerçi bunları anlayacaklarından şüpheliyim, çünkü anlayabilmeleri için belirli bir sınıfsal duruşa sahip olmaları gerekir.

Sayın Villanueva’nın “katliamcı teröristler” ifadesi, esasen onun gibileri anlatıyor. Ülkemiz ve dünya önünde katliamı kimin işlediği gayet açık. Onlar, bu gerici devleti yöneten APRA hükümeti, gerici silahlı kuvvetler, baskıcı güçler; bunlar, alçak katiller. Çarpıtmalar asla gerçekleri değiştirmeyecek. Tarih zaten yazıldı, yarın da doğrulanacak. Ayrıca, Villanueva ne kadar süre daha görevde kalacak? Geleceği nasıl olacak? O otursun bunları düşünsün.

Sekiz yıllık halk savaşının sonucunda Peru siyasetinde, toplumun ekonomik temelinde ve halk arasında ne gibi değişiklikler meydana geldiğini düşünüyorsunuz?

İlk değişiklik, durdurulamaz bir şekilde ilerleyen bir halk savaşının gelişmesidir, bu da, ülkemizde ilk kez demokratik devrimin gerçekten gerçekleştirildiği anlamına gelir. Bu, Peru siyasetinin tüm koşullarını değiştirdi. Dolayısıyla, revizyonistlerden ve görev başındaki destekçilerinden başlayarak, kim olurlarsa olsunlar, gerici kesim ve onların suç ortakları, Peru devletinin karşı karşıya olduğu ilk ve en önemli sorunun halk savaşı olduğu sonucuna vardılar. Böylece, bu ülkede dünyayı değiştiriyoruz. Bunun sonucunda, başardığımız en önemli ve temel şey, ilerleyen ve sonunda tüm ülkeye yayılacak olan Yeni İktidar’ın oluşması ve gelişmesidir.

Yeni İktidar’da ekonomik temelde yeni üretim ilişkileri tesis ediyoruz. Bunun somut bir örneği, kolektif çalışmayı kullanan toprak politikasını ve toplumsal yaşamın yeni bir gerçekliğe göre örgütlenmesini, ilk kez işçilerin, köylülerin ve ilericilerin yönettiği ortak bir diktatörlükle nasıl uyguladığımızdır; bunu, bu ülkeyi mümkün olan tek yolla, yani halk savaşıyla dönüştürmek isteyenler olarak anlıyoruz.

Gerici kesime gelince, halk savaşının ekonomik yükünü bir kenara bırakırsak, bürokratik kapitalizmi yıkıyoruz. Bir süredir bu yapının tamamını ayakta tutan yarı feodal ilişkilerin gamonalist (toprak ağası düzenini) temelini parçalıyoruz, aynı zamanda emperyalizme de güçlü darbeler indiriyoruz.

Bunu halk kitleleri, bu kahraman kitleler, bilhassa her zaman varlığını tanıyacağımız, önder sınıf olarak proletarya için yapıyoruz. Onlar, iktidarı ilk kez ele geçiriyorlar, dudaklarındaki balın tadına bakmaya başladılar. Bununla yetinmeyecekler. Her şeyi isteyecekler ve elde edecekler.

Peru’daki halk savaşının mevcut durumunu ve geleceğe dair geliştirilen perspektifleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sekiz yıldan fazla süredir önderlik ettiğiniz devrim, kısa vadede zafer kazanmazsa, Peru halkını hangi kader bekliyor? Bu hükümetin veya başka bir hükümetin bu krizden çıkış yolu bulabileceğine inanıyor musunuz? “Tartışmanın Temelleri” belgesinde, PKP, APRA’nın stratejik bir planı olmadığı, belirleyici yıllara girdiğimizi belirtti. Devrimin zaferinin ve PKP’nin devlet iktidarını ele geçirmesinin eşiğinde olabilir miyiz?

Peru halkı, giderek daha fazla seferber oluyor, sınıf mücadelesi keskinleşiyor. Bu, doğrudan halk savaşıyla bağlantılı bir husus. Halk savaşı da silahlı sınıf mücadelesinin devamından başka bir şey değildir. Peru halkını hangi kader bekliyor? Eski devleti yıkmanın kahramanca kaderi ve yeni bir toplum inşa etmeye başlamanın şanlı kaderi, muazzam bir çaba gerektirecektir. Bunlar, fedakârlıkla ve güçlüklerle tanımlı dönemler yaşanacak, ancak halk, bu süreçten zaferle çıkacaktır. Sonunda şunu düşünmek yeterli olmalı: Halk savaşı olmasaydı, bugün Peru’da olduğu gibi bir yaşın altındaki 60.000 çocuk ölmeyi bırakır mıydı? Hayır. Bu nedenle, halk, her türlü çabayı göstermeye ve zorluklardan geçmeye devam edecek, ancak her geçen gün daha bilinçli bir şekilde, kazanacaklarını bilerek gerekli bedeli ödeyeceklerdir.

Çıkış yolu mu? Bizce, onların hiçbir çıkış yolu yok. Bugünün Peru toplumunun işleyişine dair anlayışımız, seksenlerden itibaren bürokratik kapitalizmin yıkıma girdiği, bunun sonucunda tüm sistemin çöktüğü, dolayısıyla hiçbir çıkış yollarının olmadığı yönündedir. Eğer bakarsak, ciddi bir kriz var, ancak aynı zamanda seksenler ve doksanlar olmak üzere iki on yıl da arka arkaya geldi, her ikisi de kritikti. Hiçbir çıkış yolları yok.

Süreçte belirleyici olacak yıllar derken halk savaşı ile karşı-devrimci savaş arasında kopacak daha güçlü bir fırtınayı anlıyoruz. Bir kez daha, stratejik denge aşamasının bundan ortaya çıkacağına inanıyoruz.

Zaman konusuna gelince, Başkan Mao, ne kadar çok ve iyi mücadele edersek, o kadar az zamana ihtiyaç duyulacağını söylemişti. Bizim açımızdan bu, yükümlülüğümüzdür. Bunu yapıyoruz, yapmaya devam edeceğiz. Öte yandan, olağanüstü nesnel koşullarla karşı karşıyayız. Peru toplumunun köhneleşmiş sisteminin içine düştüğü genel kriz koşulları, bize bu belirleyici yıllarda işlerin hızlanabileceğini, aslında bu belirleyici yılların koşulları güçlü bir şekilde hızlandıracağını ve devrimci durumu geliştireceğini gösteriyor.

Bugünkü görevlerimiz neler? Özetle, daha fazla halk savaşı, daha fazla yeni güç, daha fazla ordu, kitlelerin daha fazla katılımı; zaferimizin de bu şekilde geleceğine inanıyoruz.

Son olarak, dünya çapında bir halk savaşı konusundaki görüşünüzü açıklayabilir misiniz? Süper güçler arasında bir dünya savaşı çıkması durumunda, bunun insanlık için sonuçları ne olurdu?

Bir dünya savaşı olabilir mi? Evet, olabilir. Köklerini ortadan kaldırmadığımız sürece bunun koşulları var olmaya devam edecektir. Süper güçler, açıkça savaşa hazırlanıyor, büyük planlar yapıyorlar. Ancak biz, komünistlerin ve devrimcilerin, kitlelerin, halkın, dünyadaki bunca adaletsizliği artık kabul edemeyenlerin, dikkatimizi süper güçler arasındaki savaşa odaklamamamız gerektiğine inanıyoruz; çünkü kurtuluşumuz bundan gelemez, çünkü bu bir yağma savaşı, dünyanın yeniden paylaşımı savaşı olurdu. Büyük güçler arasındaki dünya savaşı, hegemonya içindir, başka bir şey değil. Onlardan ne bekleyebiliriz? Büyük katliamlar, geniş çaplı soykırım, yüz binlerce ölüm. Ama elbette insanlığın büyük çoğunluğu hayatta kalacak. Atom silahlarına ve sergiledikleri tüm gelişmiş silahlara tapan günümüzün uğursuz fikirlerini kabul edemeyiz. Ayrıca bunların bizi felç etmek için şantaj olarak kullanılmasına da izin veremeyiz. Dünyada birçok kez gericiler kesin ve nihai silahlardan ve insanlığın yok oluşundan bahsettiler. Ama her zaman insanları kısıtlamak ve boğmak, eski egemenliklerini sürdürmek için olmuştur. Bu yüzden dikkatimizi, çabalarımızı, tutkumuzu, irademizi halk savaşını geliştirmeye odaklamamız gerektiğine inanıyoruz, çünkü bundan kesinlikle halkın ve proletaryanın kurtuluşu, kesin ve gerçek kurtuluş gelecektir. Dünya çapında bir halk savaşının emperyalist bir dünya savaşına cevap olduğuna inanıyoruz. Görevin buna hazırlanmak olduğuna inanıyoruz, bu görevi şu şekilde tasavvur ediyoruz: Zaten halk savaşı yürütenler, bu mücadeleyi daha da geliştirmeli. Henüz başlatmamış olanlar, kendilerini geliştirmeye başlamalı. Bu süreçle birlikte emperyalist egemenliği ve gericiliği yıkacağız. Onları yeryüzünden sileceğiz.

Biz, dünya çapında bir halk savaşını belirli bir günde ve belirli bir saatte eş zamanlı olarak gerçekleşecek bir eylem şeklinde tasavvur etmiyoruz. Bunu gelecekte, Başkan Mao Zedong’un öngördüğü 50 ila 100 yıl içinde gerçekleşecek bir süreç olarak düşünüyoruz. Bunu, sonunda Lenin’in de dediği gibi, büyük bir dünya çapındaki Kızıl Ordu’nun çelik lejyonları gibi bir araya gelecek olan büyük halk savaşı dalgaları olarak görüyoruz. Biz bu şekilde değerlendiriyoruz. Bunun izlenmesi gereken tek yol olduğunu düşünüyoruz. Israrla söylüyorum: sorun şu ki, bir dünya savaşı riski var. Yaşanırsa büyük katliam gerçekleşir. Bu savaş, sadece sefalet, adaletsizlik, acı ve ölüm doğurur, bunlara son vermek için daha fazla neden ortaya çıkabilir. Bu nedenle tek çözüm, dalgalar halinde tasarlanan halk savaşıdır. Bu savaş, dünya çapında bir halk savaşına ve uluslararası proletaryanın, halkın çelik lejyonlarının bir araya gelmesine yol açacak, sonunda tarihi görevimizi yerine getirecektir. Emperyalizmin ve gericiliğin ortadan kalkacağı bu on yıllarda yaşadığımız için büyük bir şansa sahibiz, çünkü Başkan Mao’nun öngördüğü şey gerçekleşecek. Bunu kendimiz görmesek bile, bizden sonra gelenler görecek, onların sayıları giderek artıyor.

Sorun ne? Çözüm ne? Marksizm-Leninizm-Maoizmi ön plana çıkarmak. Özellikle Maoizm ile, her devrimin karakterini ve her ülkenin özel koşullarını dikkate alarak, evrensel olarak uygulanabilir olan halk savaşını benimsemek.

IV. Ulusal Politik Durum Üzerine

Başkanım, PKP’nin Peru devletine ve geleceğine dair analizi nedir?

Bugünün Peru toplumunun işleyişini anlıyoruz. Bununla 1895’te ortaya çıkan toplumu kastediyoruz. İçinde bulunduğumuz sürecin o zaman başladığına ve üç aşamadan geçtiğine inanıyoruz. Birinci aşama, bürokratik kapitalizmin gelişmesinin temelini attı; bürokratik kapitalizmin gelişimini derinleştiren ikinci aşama, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başladı, çünkü birinci aşama o zamana kadar sürdü. Bürokratik kapitalizmin bu daha derin gelişimi, devrim için koşulları olgunlaştırdı. 1980’de halk savaşının başlamasıyla, bürokratik kapitalizmin genel krizinin üçüncü aşamasına girdik. Bugünün Peru toplumunun yıkım süreci başladı çünkü tarihsel olarak modası geçmiş hale gelmişti. Bu nedenle tanık olduğumuz şey, onun sonudur. Tek doğru yol, onu gömmek için savaşmak, mücadele etmek ve çabalamaktır.

Bürokratik kapitalizm tezini neden temel bir tez olarak görüyorsunuz?

Başkan Mao Zedong’un bu tezini çok önemli görüyoruz, çünkü onu anlamadan ve uygulamadan demokratik bir devrimi gerçekleştirmek, hele ki sosyalist devrime kesintisiz bir şekilde sürmesini tasavvur etmek mümkün değildir. Başkan Mao’nun bu tezinin göz ardı edilmesi gerçekten çok yanlış. Açıkçası, bize geri kalmış ülkelerde kapitalizmin veya bağımlı kapitalizmin gelişmesinden bahsederek onun analizini tamamen karıştırıyorlar ki bu da devrimin karakterini değiştirmekten başka bir şeye yol açmıyor. Biz, Başkan Mao’yu başlangıç noktamız olarak alarak Peru toplumunu ve geri kalmış diye adlandırdıkları toplumları gerçekten anlayabileceğimize inanıyoruz.

Daha önce özetlediğim üç aşamadan geçerek, 1895 yılında Peru’da bürokratik kapitalizmin ortaya çıkmaya başladığını anlıyoruz. Bunu şöyle kavrıyoruz: Kapitalizm, yarı feodal bir temel üzerine ve emperyalist egemenlik altında gelişti. Feodalizme bağlı ve emperyalist egemenliğe tabi, geç doğmuş bir kapitalizmdir. Bunlar, Başkan Mao Zedong’un bürokratik kapitalizm olarak adlandırdığı şeyi üreten koşullardır. Dolayısıyla, bürokratik kapitalizm, ülkenin ekonomisini kontrol eden büyük tekelci sermayeye bağlı olarak gelişir. Bu sermaye, Başkan Mao’nun dediği gibi, büyük toprak sahiplerinin, komprador burjuvazisinin ve büyük bankacıların büyük sermayesinden oluşur. Böylece bürokratik kapitalizm ortaya çıkar, tekrar ediyorum, sermaye feodalizme bağlıdır, emperyalizme tabidir ve tekelcidir. Bunu aklımızda tutmalıyız, tekelcidir. Gelişiminin belirli bir noktasında bu kapitalizm devlet gücüyle birleşir ve devletin ekonomik araçlarını kullanır, devleti ekonomik bir kaldıraç olarak kullanır ve bu süreç büyük burjuvazinin bir başka fraksiyonu olan bürokrat burjuvazinin ortaya çıkmasına yol açar. Bu, zaten tekelci olan bürokrat kapitalizminin daha da gelişmesine ve devlet mülkiyetine geçmesine neden olur. Ancak tüm bu süreç, devrimi olgunlaştıran koşulları doğurur. Bu, Başkan’ın bürokrat kapitalizmi hakkında ortaya koyduğu, politik açıdan önemli bir diğer kavramdır.

Bürokratik kapitalizmi anlarsak, Peru’nun yarı feodal koşullara, bürokratik kapitalizme ve emperyalist, özellikle de Amerikan egemenliğine nasıl sahip olduğunu çok iyi anlayabiliriz. Anlamamız gereken de budur, demokratik devrimi anlamamıza ve yönetmemize imkân sağlayan da budur.

Peki, bürokratik kapitalizmin başka ne gibi bir önemi var? Başkan, demokratik devrimin, örneğin kırsal kesimdeki üs bölgelerindeki karşılıklı yardım ekiplerinde zaten kendini gösteren bazı sosyalist ilerlemeleri gerçekleştirdiğini söylüyor. Demokratik devrimden sosyalist devrime geçmek için, ekonomik açıdan, tüm bürokratik sermayeye el koymak çok önemlidir. Bu da Yeni Devlet’in ekonomiyi kontrol etmesine, yönlendirmesine ve bu şekilde sosyalist devrimin gelişimine hizmet etmesine imkân tanıyacaktır. Bu stratejik kavramın büyük önem taşıdığını anlıyoruz, maalesef göz ardı ediliyor ve göz ardı edildiği sürece, mücadele ettiğimiz mevcut koşullarda demokratik bir devrimin ne olduğunu doğru bir şekilde anlamak mümkün olmayacaktır.

Bürokratik kapitalizmin, devletin doğrudan kontrol ettiği ekonomik üretim araçlarıyla geliştirdiği kapitalizm olduğunu düşünmek yanlıştır. Ayrıca, Başkan Mao’nun tezine uymamaktadır. Şöyle düşünün: Eğer bürokratik sermaye, sadece devlet mülkiyetindeki kapitalizm olsaydı ve bu devlet mülkiyetindeki sermayeye el koysaydınız, diğer, devlet mülkiyetinde olmayan tekelci sermaye, kimin elinde kalırdı? Gericilerin, büyük burjuvazinin elinde. Bürokratik kapitalizmi devlet tekelci kapitalizmiyle özdeşleştiren bu görüş, revizyonist bir anlayıştır. Partimizde sol tasfiyeciler tarafından savunulmuştur. Bu nedenle, bu sorunun çok önemli olduğunu anlıyoruz.

Dahası, politik olarak büyük burjuvazi ile ulusal veya orta burjuvazi arasında çok net bir ayrım yapmamızı sağlar. Bu da, Peru’da revizyonizm ve oportünizmin yaptığı ve yapmaya devam ettiği gibi, büyük burjuvazinin herhangi bir fraksiyonunun, ister komprador ister bürokrat burjuvazi olsun, kuyruğuna yapışmamamızı sağlayacak araçları bize verir. Büyük burjuvazinin bir fraksiyonunu ulusal burjuvazi, dolayısıyla ilerici olarak etiketleme ve onları destekleme yönündeki bu sapkın politika, onlarca yıldır devam etmektedir. Bürokrat kapitalizmi kavramak, ulusal burjuvazi ile büyük burjuvazi arasındaki farklılaşmayı daha net anlamamızı, Mariátegui’nin ortaya koyduğu hususu tekrar ele alarak doğru taktikleri uygulamamızı sağladı. Bu nedenle, bürokrat kapitalizmi tezini son derece önemli görüyoruz.

Mevcut konjonktürün ve geleceğinin politik ve ekonomik analizini nasıl özetlersiniz? Bu durum, belki de PKP için elverişli mi? Gerici hareket, revizyonizm ve oportünizm için ne gibi riskler taşıyor?

Bürokratik kapitalizmin genel bir krize girdiğine inanıyoruz. Dahası, bu bürokratik kapitalizmin yarı feodalizmden (veya ona bağlı) ve emperyalizmden türediği için hasta doğduğuna inanıyoruz. Yarı feodalizm, açıkça modası geçmiş, emperyalizm ise ölüm döşeğinde. Tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkla ölüme mahkûm olan bu iki ebeveynden nasıl bir çocuk çıkabilir? Yıkım evresine girmiş, hasta, bodur bir canavar. Krizlerin giderek daha da keskinleşeceğini, hatta bazı ekonomistlerin dediği gibi, yaklaşık 30 yıldır krizden küçük bir toparlanma dalgası dışında çıkamadığımızı düşünüyoruz. Ya da APRA’nın kendi iç belgelerinde dile getirdiği üzere, bu kriz, yetmişlerin ortalarından beri var.

Her yeni krizin bir öncekinden daha kötü olduğunu görüyoruz. Ve buna seksenler ve doksanların iki kritik on yılını da eklersek, durum netleşiyor. Kendileri ne diyorlar? Bu hükümetin son derece vahim bir durum bırakacağını, ardından gelenlerin, seçimle yenilenmelerini sürdüreceklerini varsayarsak, geride kalan sorunların üstesinden gelmenin bir yolunu bulmak zorunda kalacaklarını, dolayısıyla, 1995’e kadar herhangi bir kalkınmayı düşünemeyeceklerini söylüyorlar. Bu, zaten yirmi yıl geride olan bir ülkede söyleniyor. Tüm bunlar nedeniyle, onların geleceklerinin son derece kasvetli olduğunu düşünüyoruz. Bu, devrim için, halk savaşı için, Parti için elverişli mi? Evet, öyle. Her şeyden önce sınıfımız ve halk için, çünkü tüm çalışmalarımız onlar içindir, sınıfımızın yönetmesi, önderlik etmesi, halkın özgürlüklerini kullanması ve yüzyıllardır süregelen açlıklarını gidermesi için. Revizyonizm ve gericilik için hiçbir umut görmüyoruz. Biz, onların birlik içinde olduklarına, yapışık ikizler gibi olduklarına ve birlikte mezara kadar yürüyeceklerine inanıyoruz. Biz, böyle düşünüyoruz.

APRA hükümetini neden faşist ve şirketçi olarak nitelendiriyorsunuz? Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz? Alan García Pérez’in Ayakuço’daki APRA Gençlik Kongresi’nde ve Paita’da yaptığı konuşmalar hakkındaki görüşünüz nedir? Yeni kabinenin ekonomik önlemleri konusunda ne düşünüyorsunuz?

Tarihsel yönüne bakmadan, ki bu bugün incelememize gerek olmayan başka sonuçlar doğurur, APRA'nın, anlaşma yoluyla Peru devletinin liderliğini üstlendiğinde karşı karşıya kaldığı somut durum, açmazlarla maluldü. İçinde iki eğilim mevcuttu. Biri faşist, diğeri ise demokrat liberaldi. APRA’da olan buydu. Anlıyoruz ki bu durumda demokrat liberal konum, 1920, 1933 ve 1979’da kurulan gerici anayasal düzenin korunması anlamına geliyordu. Demokrat liberal düzenden kastımız budur.

APRA’nın bir sorunu vardı: ekonomiyi ileriye taşımak, daha doğrusu, bazı başarılar sergilemek için yatırımlara ihtiyacı vardı. Yaptıkları da buydu. Ellerindeki azıcık kaynağı, cam kadar kırılgan bir başarı vitrini sunmak için kullandılar. Bunun kanıtını bugün görüyoruz. Dolayısıyla, APRA’nın planının iyi bir ekonomik plan olduğunu söylemenin hiçbir yolu yok, çünkü eğer bu kadar iyi bir plan olsaydı, sonuçlar neden bu kadar kötü? Mantıklı değil. Bu yüzden APRA, komprador burjuvaziden sermaye kullanmak zorunda kaldı, onlar da elbette belirli koşullar talep ettiler. APRA’nın kendi belgelerinde, 1985 yılının sonuna doğru büyük burjuvazinin, özellikle komprador burjuvazinin, toparlanmaya ve kâr elde etmeye başladığı belirtiliyor. 1986 yılı, onlar için âdeta cennet gibiydi. Kendi ifadelerine göre, daha sonra yeniden yatırım yapacaklarını düşünerek, milyarlarca dolar kâr elde ettiler. Ancak bu plan işe yaramayacaktı, ekonomi krize girip çökecekti ve bu nedenle yeniden yatırım yapamayacaklardı. O zamandan beri aralarındaki çatışma daha da şiddetlendi, bu da büyük burjuvazinin iki fraksiyonu arasındaki mücadelelerin nedeni oldu.

Öte yandan, APRA, halk söz konusu olduğunda, kitlelerin muazzam ve karşılanmamış ihtiyaçlarıyla karşı karşıyaydı. Her zaman olduğu gibi, demagojik bir şekilde herkese vaatlerde bulundular; demagojik, çünkü APRA’nın yapmaya çalıştığı şey, halkın gelirini kısıtlamadan gerçekleştirilemeyecek olan gerici ekonomik süreci geliştirmek, ortaya koymaktı. Kâr nereden geliyor? Artı değerden. Dolayısıyla, kitlelerle bir sorunları vardı ve bunu biliyorlardı, bu nedenle baskıcı, halk karşıtı, sendika karşıtı, işçi karşıtı politikalar izlediler. Bu, en başından beri görülebiliyordu. Ancak halk savaşı gibi başka koşullar da vardı. İstemeseler de, APRA, zaten merkezi bir sorun olan halk savaşıyla yüzleşmek zorunda kaldı.

Tüm bu koşullar, APRA’nın içinde bulunduğu çıkmazı çözmek için değişiklikler yapılması gerektiğinin belirleyicisiydi. Peki, bu çıkmaz ne zaman çözüldü? Çıkmaz, 1986 katliamıyla çözüldü. Kitlelerin sınıf mücadelesi, özellikle halk savaşı ve katliam eylemleri, APRA’yı faşizmi seçmeye itti, faşist fraksiyonun zaferini sağladı. Herkesin şimdi APRA için, sadece Peru’da değil, tüm dünyada, prestij kaybı ve gerileme olarak kabul ettiği süreç başladı.

APRA’ya neden “faşist” diyoruz? APRA’da zaten var olan faşist fraksiyon, García Pérez’in Temmuz 1985’teki ilk konuşmasında yer almasına rağmen, şirketçi çizgiyi uygulamak için politik önlemler aldı. Faşist ve şirketçi ifadelerinden ne anlıyoruz? Bizim için faşizm, liberal-demokratik ilkelerin, on sekizinci yüzyılda Fransa’da doğan ve gelişen burjuva-demokratik ilkelerin reddidir. Bu ilkeler, dünya çapında gericiler, burjuvazi tarafından terk ediliyor. Birinci Dünya Savaşı, burjuva demokratik düzeninin krizini görmemizi sağladı, bu yüzden daha sonra faşizm ortaya çıktı. Dolayısıyla, APRA’da olan şey, burjuva-demokratik düzenin ilkelerinin reddidir, anayasal olarak belirlenmiş tüm hak ve özgürlüklerin reddinin günlük kanıtlarını görüyoruz. Faşizmi ideolojik düzlemde de tanımlanmış bir felsefesi olmayan eklektik bir sistem olarak görüyoruz. Bu, en faydalı olana göre oradan buradan seçilmiş parçalardan oluşan felsefi bir duruştur. Bu, García Pérez’de açıkça ifade edilmektedir. Afrika’daki Harare’ye gittiğinde Afrikalıdır. Afrikalıları, Kenneth Kaunda’yı selamlar. Hindistan’a gittiğinde Gandi’yi selamlar, bir Gandi yanlısıdır. Meksika’ya gittiğinde Zapatista’yı selamlar, bir Zapatista’dır. Sovyetler Birliği’ne giderse (eğer giderse), Perestroyka’nın savunucusu olacaktır. Böyledir, çünkü faşizmin ideolojik ve felsefi eğitiminden geçmiştir. Tanımlanmış bir duruşu yoktur, eklektiktir ve eldekini kullanır.

Şirketçilik meselesine gelince. Şirketçiliği, devletin şirketler üzerine kurulması olarak anlıyoruz ki bu da parlamentarizmin reddini ifade eder. Bu, Mariátegui’nin “Dünya Krizi Tarihi”nde vurguladığı önemli bir husustur. Mariátegui, burjuva demokrasisinin krizinin, parlamentarizmin krizinde açıkça kendini gösterdiğini söylemiştir. Buradaki parlamentoya baktığımızda, son otuz-kırk yıllık dönemde bu ülkede en önemli yasaları çıkaranın yürütme organı olduğu doğru olsa da, bu APRA hükümeti döneminde yürütme organı, kendi amaçları için tüm temel yasaların oluşturulmasını tekeline almıştır. Parlamentodan önemli hiçbir yasa çıkmamıştır. Bu, bir gerçektir ve her şey, yürütme organına dilediği gibi yapıp geri alabilmesi için yetki vermeyi amaçlamıştır. Her şey parlamentarizmin reddine yöneliktir.

Ülkemizde şirketçilik sorunu yeni bir sorun değil. Bu yüzyılda Peru devletinin ikinci yeniden yapılanması sırasında, Anayasa tartışılırken, 1933 yılında Víctor Andrés Belaúnde Peru toplumunun şirketleşmesi fikrini ortaya atmıştı. Anayasa raporu komitesinin başkanı olan Villarán ise buna karşı çıkarak, “Eğer şirketler yoksa nasıl şirketleştireceğiz?” demişti. Bu, konuyu geçiştirmenin bir yoluydu. Bunlar, emsal teşkil eden örneklerdir. Şimdi, eserleri yeni yayınlanan Bay Belaúnde hakkında bu kadar çok konuşulurken, onun duruşunu hatırlamak yerinde olur: Para odaklı liberalizm ve bireyi reddeden komünizm karşısında, ihtiyacımız olan şey, ortaçağ modellerine benzer şirketçilik sistemleridir. Şirketçiliğin kökenlerini ve bağlantılarını görebilmek için bunu akılda tutmak önemlidir. Ayrıca, şirketçiliğin geçen yüzyıldan itibaren Papalık tarafından ortaya konan konumlarla yakından bağlantılı olduğunu da unutmamak gerekir.

Velasco, ayrıca ülkeyi şirketçileştirmeye çalıştı. Bu yüzden, örneğin tarım üreticilerinin şirketlerinin kurulmasına başladı. Kendi 17716 tarihli tarım yasasının politik amacı şirketçi temeller teşkil etmekti. Sanayi yasası da öyle. Nasıl olacaktı? Sanayi topluluğu aracılığıyla. Hiçbir zaman konsolide olmayan ünlü politik örgütü de açıkça faşist ve şirketçi görüşler ortaya koydu. Ancak Peru’da bunu hayata geçirmeyi başaramadılar. Peki ne yapmaya çalışıyorlar? Ne istiyorlar? Şirketlerin kurulmasını, yani üreticileri ve toplumun tüm üyelerini kurumsal çizgilerde örgütlemeyi istiyorlar. Diyelim ki küçük fabrika üreticileri, tarım üreticileri, tüccarlar, profesyoneller, öğrenciler, Kilise, Silahlı Kuvvetler ve Polis Güçleri temsilcilerini belirleyerek şirketçi bir sistem oluşturuyorlar. İşte bunu yapmaya çalışıyorlar, APRA da bunu yapıyor. Peki bölgeler ve mikro bölgelerin önemi nedir? Bugün bölgeler oluşturma planının tamamı, ülkemizin şirketleşmesine hizmet ediyor, bu yüzden buna açıkça karşı çıkmalıyız, sadece APRA’nın seçim avantajı için yaptığı politik manevralardan dolayı değil, aynı zamanda şirketçi bir sistem olduğu ve dahası, henüz sağlam bir ulusal birliğe sahip olmayan bir ülkeyi tehlikeye attığı için. Bunlar, son derece ciddi meseleler. Bu nedenlerle biz hükümetin “faşist ve şirketçi bir hükümet” olduğunu söylüyoruz. Desteklemeye çalıştıkları yol, ne pahasına olursa olsun dayatmak istedikleri bölgelerle ilgili büyük endişelerini açıklıyor. Gördüğümüz şey bu. Bu nedenle, olağanüstü meclisler, García’nın çağrısını yerine getirmekte başarısız oldular. Geçen yıl, “ya bölgeler kurulacak ya da kendime Alan García Pérez demeyi bırakacağım” demişti. Bir yıl geçti, bugün kendine ne diyor, bilmiyorum, çünkü bölgeler kurulmadı. Şimdi yıl sonuna kadar kurulacağını söylüyorlar. Göreceğiz.

Faşizmi terörle, baskıyla özdeşleştirmeye gelince, bunun bir hata olduğunu düşünüyoruz. Burada söz konusu olan şudur: Marksizmi hatırlarsak, devlet örgütlü şiddettir, bu klasik tanımdır. Tüm devletler şiddet kullanır, çünkü diktatörlüktürler. Başka türlü nasıl baskı ve sömürüde bulunabilirlerdi? Bunu yapamazlardı. Sonuç olarak, faşizm, daha geniş, daha incelikli, daha sinsi bir şiddet geliştirir. Ancak faşizmi şiddetle aynı şey olarak tanımlamak kaba bir hatadır. Bunlar İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Peru’da gelişen ve Del Prado’nun sık sık savunduğu ve yaydığı fikirlerdir. Aynı fikirler, Dammert tarafından da ortaya atılmıştır.

Faşizmi terörle özdeşleştirmek, “Figuras y aspectos de la vida mundial” [“Dünya Yaşamının Figürleri ve Yönleri”] adlı eserinde H. G. Wells’ten bahsederken burjuva devletinin bir gelişim sürecinden geçtiğini, bu sürecin faşist ve şirketçi bir sisteme yol açtığını söyleyen Mariátegui’yi idrak edememek anlamına gelir. Bu, Mariátegui’nin daha önce bahsedilen Historia de la crisis mundial" [“Dünya Krizinin Tarihi”] veya “La Escena contemporánea” [“Çağdaş Sahne”] adlı eserlerini inceleyerek çok iyi anlaşılabilir. Unutmayalım ki Mariátegui faşizmi bizzat tecrübe eden, inceleyen ve doğrudan tanıyan bir isimdi.

Bu ülkede, faşizme ideolojisinden, politikasından ve örgütlenme biçiminden, şiddeti ve terörü nasıl kullandığına kadar farklı yönleriyle bakmalıyız. Bugün, daha gelişmiş, daha geniş kapsamlı, daha acımasız ve vahşi bir şiddet uyguladığını görüyoruz. Buna “terör” deniyor. Ama bunun dışında, beyaz terör her zaman uygulanmıştır, değil mi? Gericiler, zorluklarla karşılaştıklarında her zaman beyaz terörü uygulamışlardır. Bu yüzden faşizmin tamamını sadece teröre indirgememeliyiz. Faşizmin daha rafine bir şiddet ve terörizmin gelişmesi anlamına geldiğini anlamalıyız, evet, ama bu onun tamamı değil, bir bileşenidir; faşizmin gerici şiddeti ortaya koyma aracıdır.

Garcia Pérez’in APRA Gençlik Kongresi’ndeki konuşmasına gelince: özetle, APRA’da bir sonraki kongreyle ilgili yoğun bir mücadele var ve sorun, Garcia Pérez’in Silahlı Kuvvetler’le işbirliği içinde iktidarda kalırken parti üzerindeki kontrolünü sürdürüp sürdürmeyeceği meselesinde yatıyor. Bir süredir APRA gençliğinin hükümetin çalışmalarını sorguladığı açıktı ve bu durum, Ayakuço’daki bu kongrede büyük ölçüde kendini gösterdi. Garcia Pérez, kendini açıklamak, kendini açıklamak ve kurtarıcı olarak sunmak için umutsuz bir girişimde bulunmak zorunda kaldı. İstediği bu, çünkü gençlerin desteğini kazanmanın, lider olma iştahı için önemli olduğunu görüyor. Bence bu, meselenin özüne iniyor. Partimiz hakkında söyledikleri ve ona duyduğunu iddia ettiği hayranlık, APRA içindeki mücadeleyi açıkça ortaya koyuyor, çünkü soykırımcı bir katil, her gün insanları, savaşçıları, komünistleri öldüren biri bize hayranlık duyamaz. Bu, APRA Kongresi ile bağlantılı ve politik beklentileriyle ilgili demagojik bir tavır, kontrol edilemeyen bir iştah, çünkü hâlâ birçok kozu elinde tutuyor. Adam oldukça genç.

Paita’ya gelince, “Paita’nın konuşması” özünde faşist bir konuşmaydı, alenen faşistti. Bazılarının dediği gibi, gürültü çıkaran parlamenterlere hafif bir uyarı vermek için değildi. Bu tür şeyler aralarında yaygındır ve bunda olağanüstü bir şey yoktur. Ama bu konuşmanın konusu bu değildi, tamamen faşist bir konuşmaydı. Garcia Pérez, Führer olmak istiyor. Ona “orkestra şefi” demelerinin bir nedeni var. Milletvekili Roca’nın kendisi de birçok kez ona “orkestra şefi” dedi. “Orkestra şefi”, Führer ile aynı şey değil mi? Almancada aynı anlama geliyor. Bu nedenle, bazılarının ona “çırak Führer” demesinin doğru olduğunu düşünüyorum. Ama sonuçta bize gösterdiği şey, büyük ve dizginsiz bir iştahı olan, onu tatmin etmek için her şeyi yapmaya hazır ucuz bir demagog olduğudur. Bence kendine put gibi tapmak, onun özelliklerinden biridir.

Yeni hükümetin ekonomik önlemlerine gelince, kaçınılmaz olduğu üzere, kimse bunlara katılmıyor. Elbette kimse, bunlara katılmıyor, en azından halk katılmıyor, ki bu da bizi ilgilendiren bir husus. Dolayısıyla, çifte bir çelişki ortaya çıkıyor. Birincisi, komprador burjuvazi ile, çünkü ekonomik önlemler yetersiz. APRA hükümetinden daha fazla önlem istiyorlar ve planın tanımlanmasını talep ediyorlar, çünkü bu plan, 18 aylık olmasına rağmen, önemli sorunları somut olarak ele almadan sadece genel bir taslaktan oluşuyor. (APRA, beş yıllık görev süresi boyunca böyle devam edecek, bir acil durum planından diğerine geçip duracak. Acil durumdan acil duruma geçecek, bu da görev süresi boyunca uygulamayı düşündüğü planların tamamen çözülmesine denk geliyor. Burada kendi belgelerine atıfta bulunuyorum.)

İkinci çelişki de kaçınılmaz olarak halkla, yeni sermaye üretme amacıyla kemerleri sıkılan halkla ilgili. Sermaye, nasıl ve nereden elde edilebilir? Maaşları düşürerek. Özetle, bunlar alınan önlemler, bu yüzden, APRA için zaten sahip olduklarından daha fazla sorun yarattılar. Bu arada, demagojik bir şekilde, içinde faaliyet gösterdikleri düzenin kendilerine dayattığı ve kukla olmaları nedeniyle kendilerinin de yol açtığı şeyleri ertelemeye devam ediyorlar, çünkü uzun zamandır ABD ve emperyalizmle iş birliği içindeler. Dünya Bankası ve Uluslararası Kalkınma Bankası (IDB) ile olan bağları son derece açık ve bunlar, IMF’in itibarsızlaştırılması nedeniyle emperyalistlerin şimdi daha çok kullandığı araçlardır, ancak APRA’nın tekrar işbirliğine döneceği ihtimali de var. Dolayısıyla, bu ekonomik önlemler durumu çözmüyor, daha da kötüleştiriyor. Son derece ciddi ve kritik bir ekonomik durumla karşı karşıya kalacağız, bu durum, daha da gelişerek kitlelerin omuzlarında muazzam bir yük haline gelecek.

Başkanım, yaklaşan seçimlerin nasıl şekilleneceğini ve olası bir darbe ya da hükümet destekli bir darbe ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İzin verirseniz, seçimlerle ilgili en önemli şeyin onları boykot etme ve mümkünse engelleme ihtiyacı olduğunu söylemek istiyorum. Bunu neden söylüyoruz? Halkın kazanacağı ne var? Hiçbir şey. Halk, seçimlerle yenilenme yoluyla hiçbir şey kazanmayacak. Bence bu, bu ülkenin tarihinde çok açık bir şekilde görülebilir. “Desarrollar la guerra popular sirviendo a la revolución mundial” [“Dünya Devrimine Hizmet Eden Halk Savaşını Geliştirmek”] belgesinde bunu belirttik, bunun böyle olduğunu gösterdik, kimse iddiamızı çürütmedi. Birleşik Sol’a verilen oy oranının, çoğunluğun seçimlere karşı muhalefetini ifade etmesini nasıl engellediğini gösterdik. Bunun gösterildiğine inanıyorum. Bu nedenle, Peru’da seçimlerden veya yeni bir hükümetten hiçbir şey beklememe eğilimi olduğunu ortaya koyduk ve gerçekler bunu doğruladı. Eğilim, seçimleri reddetmektir. Sorun nerede yatıyor? Revizyonizm ve oportünizmin seçimleri teşvik etmeye devam etme biçiminde sorun yatıyor. Peki burada kilit nokta nedir? Seçim sürecinin ne anlama geldiğini, bu eski ve çürümüş düzenin otoritelerinin yenilenmesine izin vermekten başka bir şey ifade etmediğini, başka hiçbir şey ifade etmediğini ortaya koymak ve ifşa etmek. Çünkü bize demokratik alanı korumak anlamına geldiğini söyleyemeyecekler. Bu artık kimsenin inanmayacağı eski bir hikaye. Bu, bugün Birleşik Mariategici Partisi’ne (PUM) mensup olanların Kurucu Meclis zamanında bize anlattığı hikâye. Sonra 1980'de, demokratik bir alan olduğunu, devrim öncesi bir durumda olduğumuzu, parlamentoyu bir kürsü olarak kullanarak devrimci bir duruma geçebileceğimizi söylediler, sadece daha sonra mevcut düzeni savunmaya odaklanmamız gerektiğini söylemek için. Bence halk için en önemli şey, çoğunluğun seçimleri reddettiğini ifade etmesidir, sadece boş oy kullanarak bile olsa, sadece bunu yaparak bile olsa. Bu önemlidir, çünkü bu şekilde, seçim yolunun hiçbir çözüm sunmadığını zaten anlamış olan kitlelerin, yani ezici çoğunluğun iradesi ifade edilecektir.

Bence halkın dikkatini seçimlere çekmek için seçimlerden faydalanmak, seçim kampanyasını öne sürmek istediler. Ancak bu planın iki nedenden dolayı başarısız olduğunu görüyoruz. Birincisi, halkın ciddi sorunları ve halk savaşının da desteklediği, her geçen gün artan mücadele ruhu. İkincisi, mevcut tüm politik kurumları büyük bir karmaşaya sürükleyen çelişkiler. Birleşik Sol, bir çelişkiler yığını, sözde Demokrasi Cephesi (FREDEMO) da öyle, APRA yandaşlarıyla dolu bir kazan. Gerçek durum bu. Eğer halkın dikkatini dağıtma yönündeki hevesli planları başarısız olduysa ve koşullar, gerçekte olduğu gibi, büyük umutlar vaat eden bir halk savaşının koşullarıysa, bu ülkenin dönüşümünü görmek isteyen tüm devrimciler, halkın bu süreci reddetmesi için baskı yapmalıdır. Kendi otoritelerini nasıl değiştireceklerini kendileri bulsunlar. Bu onların sorunu, bizim değil. Biz böyle görüyoruz.

Olası bir darbe hakkında şunu söyleyeyim: bu ülkede darbe olasılığı her zaman mevcuttur. Ordunun kendisinin de zaten alarma geçtiğini, halk savaşının üstesinden gelebilecek herhangi bir politik güç görmediklerini belirttiğini anlıyoruz. Ordu bunu söylüyorsa, bu her an bir darbe olabileceği anlamına gelir. Ancak birçok farklı şekilde olabilir ve bu başka bir soru. Uruguay’da Bordaberry ile yaşananlara benzer bir şey olabilir, bu durumda ortaya bir García Pérez çıkar. Kendi kendine planlanmış bir darbe olabilir. Bu, García Pérez’in elinde tuttuğu başka bir koz çünkü bir darbe onu, politik bir başarısızlık olarak değil, bir kurban olarak ortadan kaldıracaktır. Genç olduğu için, bir süre sonra bir şehit ve demokrasi savunucusu olarak geri dönebilir. Bu yüzden bu, bu demagojik el çabukluğu uzmanının desteden çekebileceği başka bir koz. Daha derine bakarsak, silahlı kuvvetlerin güçlerini artıran giderek daha gelişmiş bir karşı devrimci mücadeleyi daha fazla ortaya koymaları gerekiyor. Durum böyle. Bizce çelişkinin hareketi öyle bir yönde ilerliyor ki, birbirimizle yüzleşmek zorunda kalacağız: bir yandan halk savaşını yöneten devrimci güçler, Peru Komünist Partisi; diğer yandan da Peru’da karşı-devrimci savaşı yöneten gerici güçler, silahlı kuvvetler.

Başkanım, Alan García ile görüşmeyi kabul eder misiniz?

Görüşme fikri ortaya atılıyor. Bu fikir, özellikle sosyal emperyalistler olmak üzere süper güçlerin oyununun bir parçası. Biz, durumu şöyle görüyoruz: Halk savaşının gelişiminde, ilişkilerin ve diplomatik görüşmelerin gerekli hale geldiği ve gerçekleştiği bir zaman vardır. Örneğin, Başkan Mao ile Çang Kay Şek arasındaki görüşme. Bu, insanların aşina olduğu bir şey. Bunu Vietnam örneğinde de gördük. Bu, devrimci bir savaşın, hatta daha da önemlisi, halk savaşının gelişiminde bir yönüdür. Ancak diplomatik görüşmelerde masada imzalanan anlaşmaların yalnızca savaş alanında zaten kurulmuş olanı yansıttığını anlamaktan başlamalıyız, çünkü kimse açıkça kaybetmediği bir şeyi vermeyecektir. Bu anlaşılıyor. Peki, Peru’da bu an geldi mi diye sorulabilir? Bu an gelmedi. Öyleyse neden görüşme konusu gündeme getiriliyor? Bu tür görüşmelerin amacı, sadece halk savaşını durdurmak veya baltalamaktır, başka bir şey değil. Yani tekrar ediyorum, gerçek şu ki, toplantılar ve diplomatik görüşmeler için henüz zaman gelmedi, bunun hiçbir anlamı yok.

Geri kalanına gelince, bence bu, Belaúnde hükümeti döneminden beri körüklenen demagojik bir mesele. O zamanlar, Birleşik Sol’dan birinin önerisi kabul edilmişti ve dönemin cumhurbaşkanı uygun bir muhatap olmadığını söylemişti. Sözler işte! Özünde, hiçbir mantığı olmayan ucuz bir demagojiden başka bir şey değildi ve bugün de aynı. Peki kim görüşmelerden bahsediyor? Revizyonistler, oportünistler ve APRA’ya, bu demokrat-burjuva düzenine, bu gerici düzene umut bağlayanlar. Onlar böyle. Ama aynı zamanda bizim yok edilmemizi, pasifleştirmeyi savunanlar da onlar değil mi? Daha iyi pasifleştirmenin, yani bizi nasıl süpürüp atacaklarının önerilerini yapanlar da onlar değil mi? Çünkü bu, onların sinsi arzularını tatmin etmek için kurdukları bir şey. Onlar, aynı kişiler. Ne tesadüf! Öyleyse, bu görüşmeler sinsi bir ihanettir. Dahası, şu soru da sorulabilir: García Pérez ile af anlaşması yapmış olanlar, üstelik o bu anlaşmaya asla uymamışken, nasıl diyalogdan bahsedebilirler?

Yani bana göre, görüşmeler hakkındaki tüm bu gevezelikler, tekrar ediyorum, halk savaşını baltalamanın bir yolunu aramaktan başka bir şey değil, çünkü gerçekliğe uymuyor. Zamanı geldiğinde, halk savaşı mutlaka diplomatik görüşmelere başvurmak zorunda kalacak. Ama bizim diplomasi hedefimiz, ülke çapında, tam ve eksiksiz bir şekilde iktidarı ele geçirmek olacak. Kuzey Vietnam ve Güney Vietnam istemiyoruz, Kuzey Kore ve Güney Kore istemiyoruz. Kuzey Peru ve Güney Peru istemiyoruz, sadece tek bir Peru istiyoruz. Şartımız bu: tam, eksiksiz ve mutlak teslimiyet. Buna hazırlar mı? Hayır. Planladıkları şey bizim yıkımımız ve bu yüzden görüşmeler, tüm demagojik ve bağnaz kahkahalarına rağmen, aynı planın bir parçası olmaktan başka bir şey değil.

Birleşik Sol ve politik çizgisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu revizyonist cephenin geleceğini nasıl öngörüyorsunuz? PKP’nin Ulusal Halk Meclisi [Asamblea Nacional Popular (ANP)] konusundaki tutumu nedir?

Bu konuda çok net konuşacağım. Öncelikle, Birleşik Sol’un (IU) şu anki çizgisi nedir? Bilmiyoruz. Daha önceki belgelerde IU’nun “sosyalist eğilimin kitlesel cephesi” olduğunu belirtiyorlar ama açıkça görüldüğü üzere, parlamentocu kretinizme odaklanmış durumda. Konumlarının özünde ne var? Çok basit bir mesele, hükümeti ele geçirebileceklerini ve sonra da, dedikleri gibi, iktidarı ele geçirebileceklerini düşünüyorlar. Şunu anlamalılar ki, birini ele geçirmeden diğerini ele geçiremezler. Dahası, önce iktidarı ele geçirirsiniz, sonra hükümetinizi kurarsınız, çünkü devletin temel sorusu, “hangi devlet sistemini kuracaksınız, yani uyguladığınız diktatörlük hangi sınıfa denk düşmektedir?” sorusudur. Hükümet sisteminiz devlet sisteminizden türer. Gerisi içi çürük revizyonistlerin ucuz icatlarıdır. Açıklamalarına bakarsanız, gerici devletin yıkılması için değil, bu modası geçmiş ve çürüyen düzeni geliştirmeye devam etmelerine izin verecek bir hükümet için mücadele ediyorlar. Bu hükümet ve reformlarla sosyalizme doğru ilerleyebileceklerine dair açıklamalarıyla tam olarak bunu hedefliyorlar. Tüm bunlar, Lenin’in eleştirdiği, gemi azıya almış revizyonizmden başka bir şey değil.

Öte yandan, politik tezlerine ve kongrelerine de bakmalıyız. Politik tezlerini henüz yayınlamadılar. Bence aslında bir cephe olan IU’da Peru’da birçok kez gördüğümüz eski oportünist seçim cepheciliğinin yeniden yaratıldığına şahit oluyoruz. Böyle bir cephe, önder partiye reddiyedir. Önderlik edecek bir proletarya partisi yoksa, dönüşüm de yoktur, devrim de yoktur. Devrim, hiçbir zaman parlamento yoluyla yapılmamıştır, asla da yapılmayacaktır. I965’te zaten tartışılmış olan eski argümanlara makyaj yapıyorlar. Özetle, IU’yu nasıl görüyorum? Çelişkilerin, iş birliğinin ve mücadelenin bir karışımı olarak görüyorum. Onları birleştiren nedir? İş birliği, açgözlülük, parlamentocu kretinizm yolunu izlemek, eski başarısızlıkları yeniden gündeme getirmek veya bunları gericilerin oynayacağı bir koz olarak kullanmak, Almanya’daki Ebert gibi, 1919 devriminin alçak ve sapık suikastçısı gibi uğursuz bir rol oynamak. Bence onları birleştiren şey bu. Peki onları ayıran ne? Mücadeleleri, tabanları, iştahları ve farklı efendilere sahip olmaları. Bu nedenle, efendilerinin durumu nasıl tanımladığına boyun eğiyorlar, çünkü IU’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne hizmet eden revizyonistler ve Deng’e hizmet eden revizyonistler var, efendilerinin ve efendilerinin aracılarının söylediklerine tabiler. Diğer güç merkezleriyle olan bağlarından bahsetmiyorum bile.

Sorunun özü bu. Gerçekten devrim isteyenlerin düşünmesi gereken şeyler var. Devrimden yana olup olmadıklarını düşünmekle yükümlü olanlar bunlar. Bu işe yaramaz, dalkavuklukla malul seçim cephesinden kopmalı, savundukları sınıfa göre sınıfsal bir konum alıp gerçek bir devrimci cephede birleşmeliler. Bunu yapsınlar ve gerçekten bir araya gelsinler. Başkalarını sekter diye nitelendirmek yeterli değil, kendinizin öyle olmadığını göstermelisiniz, bunu yapmak için önce oportünist olmayı, revizyonist olmayı bırakmalısınız. Diğerleri, bizi Hristiyan sosyalizminin çıkmaz sokağına sürüklemeye çalışmayı bırakmalılar. Devrim istiyorlarsa, bunu kanıtlasınlar ve izledikleri yanlış yoldan vazgeçerek bunu eylemlerle ifade etsinler. Sovyet ve Çin revizyonizminin kuyruğu olmaktan vazgeçsinler. Tekrar ediyorum, Hristiyan sosyalizmi yolunu temel alan konumlarla bize gelmeden önce yapmaları gereken ilk şey bu. Marksizm-Leninizm-Maoizmi, özellikle de Maoizmi gerçekten anlamalılar; anlamadıkları sürece ilerleyemezler. Halk savaşı yoluyla devrim yapmanın ne anlama geldiğini anlamalılar. Gözlerini açmalılar, çünkü gerçek, inkâr edilemez, dünyanın kendileri hariç tümünün ortaya koyduğu şeyi inkâr edemezler. İktidar hırsından vazgeçmeli, sınıfsal kısıtlarını açıktan görmeli, Komünist Parti aracılığıyla önderlik edenin proletarya sınıfı olduğunu kabul etmeliler, bizi esas olarak ilgilendiren de budur.

Ulusal Halk Meclisi (ANP) tuhaf bir şey. Onun “iktidarın filizleneceği tohum” olduğunu söylüyorlar. Peki öyle olsun. O zaman şunu sormak lazım: Sovyet mi kurmaya çalışıyorlar? Juan José Torres dönemindeki Bolivya deneyimini mi yeniden yaratıyorlar? İktidar bu şekilde mi inşa edilir? Bu “iktidarın filizleneceği tohum”u ortaya çıkarmak, gerçek dünyada aslında şekillendirdiğimiz Yeni İktidar’a karşı çıkmaktır. Öte yandan, ANP’nin bir “kitlesel cephe” olduğunu da söylüyorlar. Peki, aynı zamanda bir “kitlesel cephe” olan IU’nun rakibi mi? Tamam, o zaman ne olduğunu tanımlasınlar. “İktidarın filizleneceği tohum” mu yoksa bir “kitlesel cephe” mi? Gerçekte nedir? İktidarın nasıl yaratılabileceğini açıkça belirtsinler. Burada ne görüyoruz? Temelde ANP’nin revizyonizm tarafından yönetildiğini. Bunun birçok kanıtı var. Onların grevleri aynı kalıptan çıkmış gibi. Hatta tarihleri bile revizyonistlerin CGTP aracılığıyla belirlediği tarihlerle aynı. Dolayısıyla burada harekete revizyonizm liderlik ediyor, ama devrimciler revizyonistlerin peşinden gidemez. Gerçek manada devrim isteyenler, tekrar ediyorum, bunu eylemleriyle göstersinler ve her şeyden önce, bu ülkede gerçekleşen halk savaşının gerçek devrimci sürecini anlasınlar. Çünkü bunu anlamadıkları sürece, bu insanların birçoğunun çok iyi oynayabileceği rolü oynayamayacaklar, Bu insanlar, sadece iyi niyetlidirler, ancak tam tersinin doğru olduğuna inansalar bile, tamamen netlikten yoksundurlar.

Başkanım, kitlelerin sınıf mücadelesi konusundaki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Mevcut örgütlenmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kitlelerin sınıf mücadelesine bakış açımıza gelince, şu temel noktadan başlamak istiyorum: Halkımız kahramandır, sınıfımız, proletarya ise daha da öyledir. Halk ve genel olarak proletarya, sınıf mücadelesinin ısrarcı kahramanları olduklarından, komünizme ulaşana kadar asla pes etmediler ve etmeyecekler. Bence yapmamız gereken ilk şey, halkımızın, proletaryamızın büyüklüğünü kabul etmektir. İkincisi ise, onların desteği, onların varlığı olmadan hiçbir şey yapamayacağımızı, kesinlikle hiçbir şey yapamayacağımızı açıkça ve kararlılıkla kabul etmeli, onlara minnettar olmalıyız! Çünkü tarihi kitleler yaratır, biz buna yürekten inanıyoruz. Tıpkı “isyan etmenin doğru olduğuna” inandığımız gibi. Bu da kitlelerin bir diğer temel ilkesidir.

Kitleleri nasıl görüyoruz? Bir komünistin derin sevinciyle, geçmiş zaferleri yeniden elde etmeye, tarihe yeni sayfalar yazmaya başlayan bu giderek büyüyen kitlelere selamlarımı iletiyorum. Kitleler, yoğun bir sınıf mücadelesi sürecine katılmaya başladı, katılmaya devam edecek. Bay Moreno’nun, Patria Roja’nın lideri olarak kendisinin de kabul ettiği gibi, IU’da hüküm süren karamsarlık, kitlelerde kendine yer bulamayacak, çünkü kitleler karamsar değildir. Başkan Mao’nun dediğini hatırlayalım: Sadece revizyonistler ve oportünistler karamsardır, proletarya ve komünistler her zaman iyimserdir, çünkü gelecek bizimdir. Tarih, bunu teyit etmiştir, yeter ki biz, kendi yolumuzda ilerlemeye devam edelim. Kitleler karamsarlığa düşmeyecek, hiçbir zaman da düşmediler. Bu saçma, bu bir iftira. Kitleler mücadele eder, ancak mücadele edebilmek için bir liderliğe, bir partiye ihtiyaç duyarlar, çünkü bir parti önderliğinde olmadan hiçbir kitle hareketi kendini geliştiremez, sürdüremez ve ilerleyemez.

Bu kitlelerin nasıl savaştığını ve kendi eylemlerinin de gösterdiği gibi, halk savaşında zaten yer alan kitlelerden nasıl ders aldığını gördüğümüzde, devrimci bir sevinç duyuyoruz. Kitlelerin, “Savaşın ve direnin!” sloganını nasıl uygulamaya koyduklarını görüyoruz. Bu, sadece alma zamanı değil, karşılık vermeli ve iki katını yapmalıyız ki, iki kat daha cömert olalım. Bence kitleler bunu yapıyor, bize parlak bir geleceği, kitlelerin kendilerinin göreceği bir geleceği bugünden gösteren gerçekten olağanüstü örnekler sunuyorlar. Çünkü devrimi yapanlar onlar, parti sadece onları yönlendiriyor. Bence bu, hepimizin bildiği bir ilke, ama tekrar etmekte fayda var.

Örgütlerle ilgili sorunuza gelince, Lenin’in “İkinci Enternasyonal’in Çöküşü” adlı çalışmasının sekizinci bölümünde bize öğrettiklerini bugün her zamankinden daha ciddi bir şekilde incelememiz gerektiğine inanıyoruz. Lenin, sömürücü devletin, burjuva devletinin, gerici devletin, kendisini ayakta tutmak ve hayatta kalmak için ona hizmet eden örgütlerin varlığına izin verdiğini söylüyor. Peki bu örgütler, kendilerini ayakta tutmak için ne yapıyorlar? Devrimi bir avuç çorba karşılığında satıyorlar. Bence bu söz, onlara tam olarak uyuyor. Oysa Lenin, bize daha fazlasını, “devrimin bu örgütlerden hiçbir şey bekleyemeyeceğini” söylüyor. Devrim, şu anda yaşadığımız ve bundan sonra yaşayacağımız savaş ve devrim zamanlarında kendi örgütlerini kurmak zorundadır. Gelecekte devrim zafer kazanacaktır. Yani Lenin bize, işçileri satanların, devrime ihanet edenlerin başlarının üzerinden geçmek zorunda kalsak bile, devrime hizmet eden yeni örgütler kurmamız gerektiğini söylüyor. Bence Lenin'in sözleri, bizden büyük saygı görmeyi hak ediyorlar. Bu sözler, bizi derin ve ciddi bir düşünceye sevk etmelidirler. Aksi takdirde sınıfımıza veya halka hizmet etmemiş oluruz. Herkesin giderek daha fazla sınıf bilinci edinmesine yardımcı olmanın acil gerekliliğini vurgulamalıyız ki, oldukları gibi, işçi sınıfı veya halk olarak, sömürücülere karşıt ve düşmanca çıkarlarla yaşasınlar. Grevleri üretimi durdurduğunda sahip oldukları gücü açıkça hissetmeliler. Grevi bir savaş okulu, bir komünizm okulu olarak anlamalı, hissetmeli ve ilerletmeli, grevlerini ekonomik alandaki ana mücadele biçimi olarak geliştirmeye devam etmelidirler, çünkü grevler tam olarak budur. Ancak mevcut koşullarda bu mücadeleler, iktidarın ele geçirilmesiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olmalıdır. Bu nedenle, ekonomik talepler için mücadeleyi iktidarın ele geçirilmesi mücadelesiyle, halk savaşıyla birleştirelim. Çünkü bu, sınıf çıkarlarının, proletaryanın, halkın çıkarlarının savunulmasıdır. İhtiyacımız olan şey budur, kitlelerin bunu her geçen gün daha fazla ileriye taşıdığına inanıyoruz.

Partimizde uzun zaman önce “kitlelerin kanunu” dediğimiz, kitlelerin savaşa ve devrime katılımı kanunu üzerinde bir sonuca varmıştık. Bu kanunu bugün de dile döküyoruz. Bu kanun, burada da geçerli. Kitleler, giderek büyüyen dalgalar halinde mücadeleye katılıyor. İzlediğimiz yol bu, Peru halkının yüzde 90’ını birleştireceğiz. Neden? Kitlelerin devrimi zafere ulaştırmalarını, sekiz yıl önce başlattıkları ve kendi kanlarıyla sürdürdükleri çalışmanın doruk noktasına ulaşmasını sağlamak için. Çünkü devrim onların, onların bağrından doğdu. Onlar, kitleler, tarihi yazıyor, parti ise sadece onlara yön veriyor. Bunun doğru olduğuna inanıyorum.

Başkanım, PKP hangi politik ve toplumsal kesimler içinde kendine müttefik arıyor? Ülkedeki politik örgütlerle herhangi bir yakınlığınız mevcut mu? Oportünistler, sizin “sekter” olduğunuzu iddia ediyorlar. Birleşik cephe politikanızı nasıl belirliyorsunuz? Partinin kırsal kesimde, işçi hareketinde, genel olarak halk arasında gücü nedir?

İzin verirseniz, cepheyi nasıl gördüğümüzden başlayacağım. Bunu nasıl ilerlettiğimizi zaten açıkladık, ancak burada açıkça belirtmemiz gereken şey, Başkan Mao’nun bahsettiği birleşik cepheyi nasıl kavradığımızdır. Konuya değinmişken, şunu da söyleyeyim ki, cephenin yasalarını, altı yasayı Mao ortaya koymuştur. Ondan önce böyle yasalar yoktu. Marksizm-Leninizm-Maoizmin bu kriterlerine göre, amacımız, önde gelen sınıf olarak proletaryanın, ana güç olarak köylülüğün, dikkat etmemiz gereken bir müttefik olarak küçük burjuvazinin ve özellikle de aydınların yer aldığı bir sınıf cephesidir, zira Başkan Mao’nun da bize öğrettiği gibi, onlar devrim için gereklidir. Bu cepheye, belirli koşullarda, ulusal burjuvazi bile katılabilir ki zaten katılıyor. Birleşik cepheden anladığımız şey budur. Bu cephenin temeli, kırda kurulan işçi-köylü ittifakıdır. Bugün bu ittifakı oluşturuyoruz, sekiz yıldır el ele tutuşarak bunu yapıyoruz.

Peki işçi-köylü ittifakı neden gerekli? Çünkü onsuz proletarya, hegemonyaya sahip olamaz. Bu cepheye bir komünist parti önderlik etmelidir. Bizim duruşumuz budur. Orta Amerika’da uygulanan ve başka yerlere de yaymak istedikleri “herkes devrimcidir”, “herkes Marksisttir”, “Komünist Parti önderliğine gerek yoktur”, “devrimi yönetmek için herkesi birleştirmek ve bir cephe oluşturmak kâfidir” şeklindeki revizyonist teoriye kesinlikle karşıyız. Bu, Marksizmin reddidir. Marx’ın, Lenin’in ve Başkan Mao’nun reddidir. Hiçbir Marksist, bir parti önderliğine duyulan ihtiyacı göz ardı etmemiştir. Onsuz, proletaryanın hegemonyası nasıl somutlaştırılabilir? Sadece gerçek bir komünist parti, yani sınıfın çıkarlarına sağlam ve tutarlı bir şekilde hizmet eden, halkın çıkarlarını savunan Marksist-Leninist-Maoist bir parti aracılığıyla. Biz, bunu böyle görüyoruz, bu partiyi oluşturup geliştiriyoruz. Bizim için cephe meselesi, yukarıda belirtilen tezle ilgilidir. Parti, en iyi unsurların seçimi ve gerekli liderliktir, ancak devrimi yapmaz, çünkü devrimi yapan, kitlelerdir. Bu nedenle, nüfusun yüzde 90’ını, muazzam çoğunluğu bir araya getirecek bir cepheye ihtiyaç vardır. Biz, bu cepheyi arıyoruz, onun peşindeyiz.

Örgütler meselesine gelince: farklı zamanlarda örgütlerle bağlantılarımız oldu. Bu bağlantıları kurarken, bu örgütlere hak ettikleri gibi, eşitimiz olarak davrandık, deneyimlerimizi paylaştık. Bazı durumlarda partiden politik yardım talep ettiler, biz de bu yardımı sunduk. Bunun gibi çeşitli örnekler var, ancak şu an isim vermemek daha iyi.

Sekter olup olmadığımız konusuna gelince: lütfen “Desarrollar la guerra popular sirviendo a la revolución mundial” [“Dünya Devrimine Hizmet Edecek Halk Savaşını Geliştirmek”] adlı belgede yazılanları okumama izin verin. Bunlar, kurucumuzun sözleri ve biz tam olarak bu sözleri kullanıyoruz, zira Mariategici olduğunu iddia edenlerin gerçekten de öyle olması gerekiyor. Ancak Marksist-Leninist-Maoist olmadan Mariátegui’nin takipçisi olamazsınız. Mariátegui şöyle demişti:

“İdeolojik savaşın topyekûn yürütüldüğü bir dönemde yaşıyoruz. Yenilenme gücüne sahip olanlar, tesadüfen veya şans eseri, muhafazakârlarla veya gericilikle birleşemez veya kaynaşamazlar. Aralarında tarihsel bir uçurum var. Farklı diller konuşuyorlar, tarih anlayışları farklı.

Bence aynı fikirde olanları birleştirmeliyiz, farklı düşünenleri değil. Tarihin bir araya getirmesini istediği kişileri bir araya getirmeliyiz. Tarihin dayanışma gerektirdiği kişiler arasında dayanışma olmalıdır. Bana göre, mümkün olan tek ittifak budur. Tarihe dair kesin ve etkili bir anlayışa sahip ortak bir anlayış.

Ben bir devrimciyim. Ancak, net ve kesin düşünen insanların, birbirleriyle mücadele ederken bile birbirlerini anlayıp takdir edebileceklerine inanıyorum. Asla uzlaşamayacağım politik güç ise diğer kamptır: vasat reformizm, ehlileştirilmiş reformizm, ikiyüzlü demokrasi.”

Biz bu görüşe bağlıyız. Sekter değiliz, öyle olduğumuzu gösteren hiçbir eylemimiz de yok. Kimse, bizden bataklığa doğru yürümemizi isteyemez. Lenin, bize şunu öğretti: Eğer biri bataklığa girmeye karar verirse, bunu yapma hakkına sahiptir, ancak bizim de onlarla birlikte bataklığa girmemizi isteme hakkına sahip değildir. Lenin, dik ve zorlu yolumuzu zirveye dek takip etmemiz gerektiğini, yani düşmanın ateşine göğüs germemiz gerektiğini, ancak ilerlemeye devam etmemiz gerektiğini söyledi. Öyleyse biz sekter veya dogmatik değiliz. Biz, sadece komünistiz ve Mariátegui’nin bu hikmetli sözlerine bağlıyız. Dahası, Mariátegui’yi takip ettiğini iddia edenlerin gerçekten onu takip etmelerini ve bunu kanıtlamalarını talep ediyoruz.

Partinin kırsal kesimdeki gücüne gelince, somut olarak söyleyebileceğim şey, üyelerimizin büyük çoğunluğunun köylü olduğudur. Sahip olduğumuz bir kısıt da işçi sayımızın yetersiz olmasıyla ilgilidir. Bu ciddi bir kısıt, ancak bu sorunu ortadan kaldırmak için daha fazla çaba gösteriyoruz, göstermeye devam edeceğiz, çünkü proleter komünistlere ihtiyacımız var. İşçiler, çelik gibi sağlamlıklarıyla, onları bir sınıf olarak tanımlayan özellikleriyle öne çıkıyorlar.

Dahası, halk arasında gücümüzün ve etkimizin nasıl büyüdüğünü biliyoruz. Halkın Gerilla Ordusu’nun kitlelerden, köylülerden, işçilerden, aydınlardan, küçük burjuvaziden insanlardan oluştuğunu söyleyebiliriz, binlerce insandan bahsediyoruz. Üs bölgelerinde örgütlenmiş yüzlerce halk komitemiz var. On binlerce insan üzerinde güç uyguluyoruz. Bu, bizim gerçekliğimiz. Partinin nüfuzu artıyor. Kitleleri giderek daha fazla etkiliyoruz. Marksizmin savunduğu şeyleri uyguluyor, onu proletaryaya, halka, kitlelere, hedefe vurgu yapan güçlü eylemlerle öğretiyoruz. Kitlelerin bağrında giderek daha fazla büyüyoruz. Size söyleyebileceğimiz şey bu. Kitleler arasındaki çalışmalarımızda büyük bir sıçrama yapmak istiyoruz, bu, bizim görevimiz ve planımızın bir parçası. Bu ülkedeki kitlelerin Komünist Parti’nin liderliğine ihtiyacı var. Daha fazla devrimci teori ve pratikle, daha fazla silahlı eylemle, daha fazla halk savaşıyla, daha fazla güçle, sınıfımızın ve halkın kalbine ulaşmayı ve onları gerçekten kazanmayı umuyoruz. Ne için? Onlara hizmet etmek için. İstediğimiz bu.

Başkanım, diğer örgütler, Peru’daki sosyalist devrimi ya tanımlamıyor ya da belirsiz bir şekilde ele alıyor. PKP, neden Peru devriminin aşamaları olduğunu söylüyor? Demokratik devrim nedir? Sosyalist devrim nasıl olacak, karşı-devrimci güçlerin yenilgisinden sonra PKP’nin önderlik edeceği proleter kültürel devrimleri nasıl olacak? Bunlar, Başkan Mao’nun Çin'de önderlik ettiği devrimlere mi benzeyecek?

Bir devrimin niteliğini tanımlamak, önemli bir meseledir. Partimizin kongresinde belirlenen ilkelere uygun olarak, devrim, demokratik bir devrim olacaktır. Maoizme bağlı kalarak, ülkemizdeki durumu daha kapsamlı bir şekilde anlayabildik. Peru’nun bürokratik kapitalizmin geliştiği yarı feodal ve yarı sömürgeci bir toplum olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle, devrim, demokratik bir devrim olacaktır. Demokratik devrimin üç güçle yüzleşmesi gerektiğine inanıyoruz: emperyalizm, özellikle Amerikan emperyalizmi, bürokratik kapitalizm ve yarı feodalizm. Bu demokratik devrim, bir halk savaşı başlatmamızı gerektiriyor. Bu yüzden bu yolu ısrarla savunduk. Bu halk savaşı, bu üç gücü yıkmamıza ve yakın gelecekte ülke çapında iktidarı ele geçirmemize imkân sağlayacak olan şeydir. Bu, sonuçta, halk savaşında savaşan hepimizin gösterdiği artan çabaya ve kitlelerin halk savaşına giderek daha fazla katılmasına bağlıdır. Bu demokratik devrimi hemen bir sosyalist devrim takip etmelidir. Bunu açıkça belirtmek istiyorum. Başkan Mao’nun büyük bir öngörüyle bize öğrettiklerine dayanarak, ortaya çıkabilecek durumları düşünerek, demokratik devrimin, iktidarın ülke çapında ele geçirildiği ve Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu gün sona erdiğini söylüyor. İşte o gün ve o saatte sosyalist devrim başlıyor. Sosyalist devrimde, proletarya diktatörlüğünü ortaya koymalı, böylece sosyalizmi geliştirmek için temel dönüşümler gerçekleştirmeliyiz.

Üçüncü bir devrim türünün olduğuna inanıyoruz. Başkan Mao Zedong’u ve ÇKP kararlarını inceleyerek, proletarya diktatörlüğü altındaki devrimin devamı olarak Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin önemini giderek daha iyi anlıyoruz. Bu devrim vazgeçilmezdir; onsuz devrim, komünizme doğru ilerleyişini sürdüremez. Ardı ardına kültürel devrimler olacağına inanıyoruz, ancak bu kültürel devrimlerin pratikte şekillenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Başkanın tezine ve ÇKP’nin muazzam deneyimini temel almalıyız, ancak bunları kendi gerçekliğimize uygulamalıyız, bu konuda da dogmatik değiliz. Mekanik olamayız, bu tutum, Maoizme aykırıdır. Komünist Parti olarak tek bir hedefimiz olduğuna inanıyoruz: komünizm. Ama oraya ulaşmak için ya yeryüzündeki herkes komünizme ulaşacak ya da hiçbirimiz ulaşamayacağız. Biz, Hruşçov’un 1980’e dek SSCB’de komünizme ulaşılacağı yönündeki revizyonist tezine tamamen karşıyız. Başkan Mao, komünizm aşamasına ya herkesin geçeceğini ya da kimsenin geçemeyeceğini bir kez daha dile getirdi. Bu nedenle devrimimiz, dünya devrimiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Bu, nihai ve kesin hedefimizdir. Her şey aşamalardan, adımlardan, anlardan ibarettir. Komünizme ulaşma ihtimalinin çok uzak olduğuna inanıyoruz. Başkan Mao Zedong’un bu konudaki görüşünün doğru olduğuna inanıyoruz.

Diyorlar ki PKP, bu ülkede iktidarı ele geçirdiğinde her türlü mülke el koyacak. Bu doğru mu? Dış borçlarla nasıl başa çıkacak?

Parti programının bu konuları açıklığa kavuşturduğunu zaten gördük. Yürüttüğümüz gibi demokratik bir devrimin hedefleri vardır, daha önce bahsettiğimiz üç güç üzerinde durulmalıdır. Yani, emperyalizmden, özellikle de Amerikan egemenliğinden kopmaktan yanayız. Ama aynı zamanda, sosyal emperyalizmin veya herhangi bir emperyalist gücün üzerimizde egemenlik kurmasını engellemek için mücadele ediyoruz. Yarı feodalizmin yıkılmasından, hâlâ geçerli olan büyük sloganın uygulanmasından yanayız: “Toprak işleyene aittir.” Bunu vurgulamak iyi olur, çünkü bu konuda çok şey söyleniyor. Başkan Mao, bu sloganı tekrar tekrar vurguladı. Bu da bizim için yarı feodal mülkiyetin yıkılması ve toprağın, özellikle yoksul köylülere, köylülük mülkiyeti olarak dağıtılması anlamına geliyor. Bürokrat sermayesinin kamulaştırılmasından yanayız. Bu, çok önemli çünkü Yeni İktidar’a ekonomiyi yönlendirmek ve sosyalizme doğru yol göstermek için ekonomik bir temel sağlayacak olan adım budur. Bu üç güce karşıyız.

Ulusal veya orta burjuvaziye gelince, politikamız onların haklarına saygı duymaktır ve biz buna bağlıyız. Bundan daha ileri gidemeyiz, devrimin karakterini değiştiremeyiz. “Tüm mülkiyete el koyma” fikri, Marx’ın ustaca açıkladığı gibi, komünistlere karşı her zaman yayılan yalanlardan, anlatılan masallardan biridir. Komünizme karşı çıkmak için, gericiler ve devrimin düşmanları, her zaman yalan yanlış fikir ve görüşler dile getirmişlerdir. Marksizmin büyük kurucusu, tüm bu iftiralara, yalanlara ve bilge öğretilerinin çarpıtılmasına karşı koymuştur. Biz, partimize karşı söylenenlerin, o eski gerici okulun ve devrimin düşmanlarının bir devamından başka bir şey olmadığına inanıyoruz.

Parti dış borç konusunda ne yapacak?

Emperyalist mülk olduğu için el konulacak. Bu kadar çok ülkeyi ezen, ulusları ve halkları yoksullaştıran bu muazzam ağırlıktan gerçekten kurtulmanın tek yolu budur. Bu, ancak devrim yoluyla yapılabilir; başka yolu yok. Ortaya attıkları diğer tüm yöntemler ve yaklaşımlar, sadece emperyalizmi aklamayı amaçlıyor. Dahası, tarihsel deneyimin bunu doğruladığına inanıyoruz.

Peki Komünist Parti, toprak sorununu nasıl çözüyor? APRA ve PUM hangi planları uyguluyor?

Toprak sorunu temel bir sorundur, çünkü bu sorun, daha önce tartıştığımız diğer konuların yanı sıra, demokratik devrim yoluyla çözülebilecek olan sorundur. Bizim yaptığımız şey, yarı feodal üretim ilişkilerinin yıkılması ve toprağın öncelikle yoksul köylülere, sonra da orta sınıf köylülere dağıtılmasıdır. Eğer bir miktar toprak kalırsa veya uygun görülürse, toprak, zengin köylülere verilebilir, aynı şekilde, eğer uygun veya gerekliyse, yeterli toprak yoksa onlardan toprak alabiliriz. Başkanın da öğrettiği gibi, toprak sahipleri bile çalışmak isterlerse, deyim yerindeyse alın terleriyle ekmeklerini kazanabilir, sadece kira toplamakla geçinmek yerine toprağı işlemenin ne demek olduğunu öğrenebilirler. İzlediğimiz politika budur.

Partinin bu konudaki politikası gelişme gösterdi. Yaptığımız önemli şeylerden biri, toprak işgali hareketini teşvik etmekti. Çok önemli bir tanesi Libertad bölgesinde gerçekleşti. Burada 300.000 hektardan fazla arazi dağıtıldı, 160.000 köylü seferber oldu. Bu çalışmada en büyük kitleyi harekete geçirmeyi bildik. Bu hareket, APRA’nın planlarını baltalamak amacıyla teşvik edildi, bu adımı Puno’da da attık. Puno’daki toprak işgallerini başlatan bizdik, PUM ise APRA ile ne yapılması ve nasıl yapılması gerektiği konusunda tartışıyordu. Bu, açık ve net bir gerçektir. Daha sonra hükümet, özellikle Puno için kararnameler çıkarmak zorunda kaldı, ancak bu kararnameleri uygulamadılar. Bu durumda, And bölgesindeki diğer örneklerde olduğu gibi, APRA, Morales Bermúdez’in başkanlığı döneminde önerdiği yeniden dağıtımı gerçekleştirmeyi hedefledi. PUM ile yaşanan anlaşmazlık, bunun nasıl yapılacağı, hükümetin bunu tek başına mı yapması gerektiği yoksa diğer kuruluşların da katılıp katılmayacağı konusunda oldu.

Hükümet ve PUM ne yapmaya çalıştı? Nehrin taşmasını engellemek için uğraştı. Bunu yapmaya çalıştılar ve bir kez daha, 1974’te “Devrimci Öncü” oldukları dönemde, binlerce köylünün seferber edildiği Apurímac’taki “toprak gaspı”nda yaptıkları şeyi yapıyorlar. Peki ne için? Velasco’nun faşizmini kurumsallaştıran 17716 sayılı Kanun temelinde müzakere yürütmek için. Toxama ve Huancahuaço’nun ünlü eylemleri bunun kanıtıdır. Birileri bunun hesabını vermeli. İnsanların hafızalarını tazelemek gerek. Rejime yardım ettiler mi, etmediler mi? Yardım ettiler, çünkü o zamanki analizleri 17716 sayılı Kanun’un iyi bir kanun olduğu, tek eksiğinin sosyalist bir kanun olmaması olduğu yönündeydi. Bu, politik bir aptallık, çünkü toprak sorunu, temel bir demokratik taleptir. Öyle olmasaydı, Marksizm bu konuda değiştirilmek zorunda kalırdı. Bugün APRA ile işbirliği içinde bunu yeniden canlandırıyorlar. Birçok şey söyleniyor. Ama oldukları gibi, ellerini göğüslerine koyup tövbe etseler ve düşmana hizmet edip etmediklerini, hatta güçlerimizin saldırıya uğramasına neden olan muhbirlik faaliyetleri yürütüp yürütmediklerini açıkça itiraf etseler iyi olurdu. Bunu düşünseler iyi olurdu. Altmışlarda ve yetmişlerde yaptığımız yeni bir çalışmayla da kanıtlandığı gibi, eğer bir halk savaşıyla, iktidarı ele geçirme mücadelesiyle bağlantılı değilse, basit bir toprak edinme eylemi, sadece sisteme dâhil olmaya ve sistemin bir dayanağı haline gelmeye yol açar, aynı durgun yarı feodal süreç devam eder. Bunun kanıtı her yerde var, örneğin Ayakuço departmanındaki Pomacoça ve Kaççamarka. Bence bunlar, üzerinde düşünmemiz gereken şeyler. 1974’teki Apurímak’ta edinilen deneyimler, Vanguardia’nın “toprak ele geçirmeleri” ne amaca hizmet etti? Kurumsal bir sistemin kurulmasına, birlikçi biçimlerin geliştirilmesine yaradı. Velasco’nun istediği bu muydu, değil miydi? Sonuç olarak bu, sistemin konsolidasyonunu, feodalizmin evrimini temsil ediyordu, oysa amaç, onu yıkmak, yok etmektir. PUM, bugün bile bunu anlamıyor. Anlamayacaklar da. Toprağı nasıl ele geçireceğimizi ve nasıl savunacağımızı anlamak için, Marksizmden, başka bir ideolojik bakış açısından analiz etmek gerekiyor: silahlarla. İşte mesele bu.

Dahası, APRA’nın başka planları da var. Özellikle son kararnamelerle kıyı şeridindeki ekilmemiş araziler için hazırladıkları planlara ve ihracat ürünü üretmek amacıyla yatırım yapabilecek durumda olanlar için olan “kalkınma planları”na çok dikkat etmeliyiz. Bu da Lambayeque, Libertad, Ica ve genel olarak Peru kıyı bölgesinde sahte bir dağıtıma ve toprak kapma yarışına yol açıyor. Son kararnameleriyle bir kişiye 450 hektara kadar arazi tahsis etmek yasal hale geldi. Bu arazileri yoksullar mı alacak? Örneğin, su temini için hangi parayla kuyu kazacaklar? Bu imkânsız. Bunlar sonuçları zaten açık olan açgözlü planlar, sahte bir dağıtım. Yoksa neden Libertad’dalar? Bu durum, APRA’nın ve liderlerinin ve ortaklarının, özellikle de birçok büyük tekelci işletmenin ortağı ve önemli bir ekonomik rol oynayan Bakan Remigio Morales Bermúdez’in çıkarına değilse, kimin çıkarına? Bu durum, köylülerin yararına değil; kıyı şeridinde de toprağa ihtiyacı olan köylüler var ve toprak onlara ait olmalı. İşte bu yüzden Libertad’da kısa süre önce, toprakları sulama planlarını eleştiren bir hareketliliğe şahit olduk.

Diğer sorunlar: 30 bin hektarlık ormanlık bölgedeki arazinin dağıtımı. Bu araziyi kim yönetecek? Dionisio Romero veya onun gibi biri. Yoksul bir köylü, bunu denetleyemez, zaten bu görevi üstlenemez. Ama toprak, onu işleyenler, özellikle de yoksul köylüler içindir. Öte yandan, APRA, “And Dağları Bölgesi”ndeki karşı-devrimci planlarında büyük bir yenilgiye uğradı. Biz onlara, Peru’da And Dağları Bölgesi’nin var olduğunu onlara gösterdiğimizi açıktan söylüyoruz. İşte bu yüzden García Pérez, kendi vitrinini oluşturmak için “And Dağları Bölgesi”ni yeniden keşfetti. Ama sapkın planları başarısız oldu, dağıldı, felç oldu. Eğer bu doğru değilse, Ayakuço’daki Kaçi planına ne oldu? Bu plan, kendisini başkan diye adlandıran, helikopterle oraya uçan ve büyük bir tantanayla yaylaları bilmediğini, onlardan anlamadığını cümle âleme gösteren adam eliyle başlatıldı. Ya da Rasuwilca planı? Onu yok ettik çünkü bu, bir isyan bastırma planıydı ve toprakların, özellikle yoksul köylüler olmak üzere, onlara ihtiyacı olan köylülere verilmesi konusunda ısrarcıyız.

Ayrıca, köylü devriyeleri olan rondalardan da bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. Halkın kendini savunmak için kurduğu bu örgütlere ne yaptılar? Bu örgütler, artık devletin, silahlı kuvvetlerin ve polisin kontrolü altında. Bu açık ve net. O meşhur yasayı gururla onaylayanlar da Birleşik Sol. Ama bugün bu yasanın içindeki düzenlemeler yüzünden ortalığı ayağa kaldırıyorlar. Ama düzenlemeler yasadan türetilmiştir, bu yüzden yasayı onayladıysanız, düzenlemelere de katlanmak zorundasınız. Temelde yaptıkları şey, ordunun ve silahlı kuvvetlerin talep ettiği şeyi, yani kurdukları mesnadaları veya “savunma komiteleri”ni onaylayan bir yasaya zemin hazırlamak oldu. Yaptıkları şey için yasal bir koruma olmadığını söylediler. Oysa böyle bir yasa vardı, buna köylü gece devriyeleri yasası deniyordu. Polis bunları kullanıyor mu, kullanmıyor mu? Ordu bunları kullanıyor mu, kullanmıyor mu? Toprak ağaları (Gamonal) bunları kullanıyor mu, kullanmıyor mu? Gerçek bu. Bunun için bize bir açıklama borçlular. Bize bu kadarını borçlular, tüzüklerinden bahsetmiyorum bile. Nasıl tüzükler bunlar? Gerçekten Marksist mi? Bizim sınıfımızın, halkın bakış açısına göre mi hazırlanmışlar? İnkaların modası geçmiş ideolojisini içermiyorlar mı? Hristiyan bireyciliğine ait bir duruşu ifade etmiyorlar mı? Kilise ile yakın bağlantı içinde çalışmıyorlar mı? Eğer değilse, Kilise neden belgelerini yayınlıyor? Kilise derken, kilise hiyerarşisini kastediyorum. Vaktiniz olduğunda ve biraz eğlenceye ihtiyacınız olduğunda, bu düzenlemeleri okumak iyi olur. Son derece aydınlatıcılar.

Ayrıca, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle, Yanki’ye ait tekellerin kendilerinin de bir dizi küçük atom bombasına benzettiği ölümcül böcek ilacı “Spike”ın kullanımına izin verdikleri Alto Huallaga’daki APRA’nın planlarını da kınıyoruz.

Başkanım, siz ve partinizin önerdiği Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin temel özellikleri neler olacak?

Özellikleri esasen ortak bir diktatörlüğün özellikleridir. Bunda ısrar ediyorum çünkü Peru’da devlet sorununu ciddiyetle ele almalı, onu Marksizm-Leninizm-Maoizm bakış açısından analiz etmeliyiz. Devlet sorununun bize ilk olarak gündeme getirdiği şey, devlet sistemi veya uygulanan sınıf diktatörlüğü türüdür. Bizim durumumuzda bu, bir ortak diktatörlüktür. Şu anda sadece üç sınıfın, proletarya, köylülük ve ilerici kesimin (küçük burjuvazinin) diktatörlüğüdür. Ulusal burjuvazi katılmıyor, ancak haklarına saygı duyuyoruz. Yukarıdakilerden türetilen hükümet sistemi, Halk Meclisleri’ne dayalı bir sistemdir. Bunu pratikte nasıl uyguluyoruz? Komiteler üzerinden. Bu Halk Komiteleri bir araya gelerek Temel Bölgeler’i, Temel Bölgeler’in toplamı Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni oluşturur. İşte demokratik devrimin sonuna kadar ortaya koyduğumuz ve ortaya koymaya devam edeceğimiz şey budur. Vurgulamak istediğim şey, partinin “iktidarın tohumlarını ekmeye” karar vermiş olmasıdır. Böylece halk, onu kullanmaya ve devleti yönetmeyi öğrenmeye başlasın. Çünkü devleti yönetmeyi öğrendiklerinde, bu devletin ancak silah zoruyla korunabileceğini, fethedildiği gibi savunulması gerektiğini öğrenirler. “İktidarın tohumlarını ekmek”, insanların zihinlerine Yeni İktidar’a duyulan ihtiyaca dair bilinci yerleştirmeyi, insanların bu ihtiyacı pratikte görmelerini gerektirir. İşte biz bunu yapıyoruz. Halk, Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak genel liderlik, inşa ve planlama işlevlerini yerine getiriyor. Sanırım, bu konuda bu kadarı yeterli, çünkü diğer şeyler parti belgelerinde zaten açıklandı.

V. Uluslararası Politika

Başkanım, şimdi de uluslararası politikadan bahsedelim. Komünizm sizin hedefiniz olduğuna göre, dünya devrimi için koşulları nasıl görüyorsunuz? Komünistlerin çözmesi gereken sorunlar nelerdir?

Devrimin ana eğilim olduğu anlayışından yola çıkıyoruz ve bu durum devam ediyor; Mao’nun ortaya koyduğu bu eğilim gelişmeye devam ediyor. Bizim görüşümüze göre, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana istikrar, hatta göreceli istikrar bile olmadı. Tüm dünya büyük devrimci fırtınalarla sarsıldı. Elbette dalgalar halinde geldiler, çünkü başka türlü olamazdı.

Genel olarak ortaya çıkan durumda üç temel çelişki olduğuna inanıyoruz. Birinci ve en önemli çelişki, bir yanda ezilen uluslar, diğer yanda emperyalist süper güçler ve diğer emperyalist güçler arasındadır. Gereksiz gibi görünse de, açıklık sağlamak adına bunları bu şekilde sıralamayı tercih ediyoruz. Bu çelişki, demokratik devrim ve halk savaşı yoluyla çözülür. İkinci temel çelişki, proletarya ve burjuvazi arasındadır. Bu, sosyalist devrimler ve proleter kültür devrimleri yoluyla, ancak aynı zamanda halk savaşı yoluyla da çözülür; tekrar ediyorum, bunları devrimin türünü ve her ülkenin özel koşullarını göz önünde bulundurarak dile getiriyorum. Üçüncü çelişki ise emperyalistler arası, süper güçler arasında, emperyalist süper güçler ile emperyalist güçler arasında ve emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çelişkidir. Aralarındaki bu çelişkiler, saldırganlık ve emperyalist savaşlar yoluyla çözülür, üçüncü dünya savaşı, dünya hegemonyasının kimde olacağını belirlemeye yönelik olacaktır.

Çelişkileri neden bu sırayla ele alıyoruz? Çünkü bunları önemlerine göre sıralıyoruz. Bir yanda ezilen uluslar, diğer yanda emperyalist süper güçler ve emperyalist güçler arasındaki çelişkinin, dünya devrimi için temel ve büyük önem taşıdığı konusunda ısrar ediyoruz. Bu, bizim görüşümüze göre, tarihteki kitlelerin ağırlığıyla ilgilidir. Yeryüzünde yaşayan kitlelerin büyük çoğunluğunun ezilen uluslarda yaşadığı açıktır. Ayrıca, nüfuslarının emperyalist ülkelerin nüfusundan dört kat daha hızlı arttığı da ortadadır. Kitlelerin tarihi şekillendirdiği ilkesini uyguluyoruz, İkinci Dünya Savaşı’nın kitlelerin politik olarak ayağa kalkmasına neden olduğunu (ki bu gerçeği gerici ABD’li analistlerin bile kabul ediyor) dikkate alıyoruz. Emperyalistler arası çelişkinin bir dünya savaşına yol açması durumunda, bunun dünya hegemonyası ve dünyanın yeniden paylaşımı için yeni bir emperyalistler arası savaş olacağını, dolayısıyla, savaş ganimetlerinin paylaşılması anlamına geleceğini ve ganimetlerin ezilen uluslar olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle, bizi yönetmek için ülkelerimizi işgal etmek zorunda kalacaklar. Böylece, bir kez daha, bir yanda ezilen uluslar, diğer yanda emperyalist süper güçler ve emperyalist güçler arasındaki çelişki temel unsur haline gelecek.

Biz, buna kesinlikle inanıyoruz, bu inanç, şovenizmden ya da bazıların dediği gibi, ezilen ülkelerin veya ulusların sakinleri olmaktan kaynaklanmıyor. Öyle değil. Bu, tarihte görülen bir eğilim, tarihteki kitlelerin ağırlığıyla ilgili. Dahası, gerçekler, emperyalizmin giderek daha fazla yenilgiye uğratıldığı ve zayıflatıldığı yerin, ezilen uluslarda yürütülen mücadeleler olduğunu göstermeye devam ediyor. Bunlar, reddedilemez gerçeklerdir. Bu nedenle, bu temel çelişkinin büyük önem taşıdığını düşünüyoruz ve Marksizm-Leninizm-Maoizmin dünya devriminin başına getirilmesi, bu ideolojiye dayalı komünist partilerin geliştirilmesi, devrimin türüne ve özel koşullara uygun olarak halk savaşını yeniden üstlenmeleri şartıyla, emperyalizmi ve gericiliği yeryüzünden silmede belirleyici olacağına inanıyoruz.

İşte savunduğumuz temel çelişkinin büyük önemini bu şekilde anlıyoruz. Buna katılmayan ve aslında emperyalist ülkelerde devrime inanmadığımızı düşünenler var. Biz, bu devrimlerin tarihsel bir zorunluluk olduğuna ve temel çelişkinin gelişmesinin onlara daha elverişli koşullar sağladığına, hatta bir dünya savaşının bile devrim yapmaları için daha elverişli koşullar yaratacağına inanıyoruz. Devrim, bir zorunluluk olduğu için yapılacaktır. Sonuçta, iki büyük güç, iki büyük devrim, demokratik devrim ve sosyalist devrim birleşmelidir ki devrim dünyada zafer kazanabilsin. Aksi takdirde, emperyalizmi ve gericiliği tüm gezegende yok etmek mümkün olmaz. Biz, böyle düşünüyoruz.

Soru şu: Kilit nokta nedir? Marksizm-Leninizm-Maoizmdir, çünkü doğru bir ideolojik ve politik çizgiye onun sayesinde sahip olunur. Doğru ideolojiye sahip olmadan doğru bir politik çizgiye sahip olamazsınız. Bu nedenle, her şeyin anahtarının ideoloji olduğuna inanıyoruz: Marksizm-Leninizm-Maoizm, özellikle de Maoizm. İkincisi, komünist partilerin geliştirilmesi. Neden? Çünkü kitleler, devrime susamış halde, kitleler, devrim için hazır ve haykırıyor. Dolayısıyla, sorun onlarda değil. Proletarya, devrim diye bağırıyor, ezilen uluslar, dünya halkları “devrim” için haykırıyor. Bu yüzden komünist partileri geliştirmemiz gerekiyor. Geri kalanını kitleler yapacak, onlar, tarihin yaratıcılarıdır. Emperyalizmi ve dünya gericiliğini halk savaşıyla ortadan kaldıracak olan onlardır.

ABD emperyalizminin dünyada oynadığı rol nedir? “Yıldız Savaşları” hakkında ne düşünüyorsunuz? ABD-SSCB ve diğer Avrupa ülkelerinin sözde silahsızlanma planları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Özetle, ABD emperyalizmi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya gericiliğinin jandarması olarak ortaya çıktı. Ancak daha sonra sosyal emperyalizmle dünya hegemonyası için bir yarışa girdi. Dolayısıyla, her ikisi de hegemonyayı kazanmak için büyük planlar yapıyor. “Yıldız Savaşları” veya resmi adıyla “Stratejik Savunma Girişimi” meselesi de bununla bağlantılı.

ABD hükümeti, özellikle Reagan döneminde, önümüzdeki yüzyılın otuz kırk yıllık kesitini kapsayan büyük stratejik planlar geliştirmeye başladı. Yani, hayatta kalmalarını, hegemonyayı nasıl sürdüreceklerini ve sosyal emperyalizmi nasıl yeneceklerini düşünüyorlar. Bu hesaplamalar dâhilinde, “Yıldız Savaşları”, atom başlıklı füzelerin şehirlerine ulaşmasını engelleyecek ve karşılığında sosyal emperyalizme karşı bir atom saldırısı düzenlemeleri durumunda kendilerini korumalarını sağlayacak bir kalkan oluşturmayı amaçlayan bir plandan başka bir şey değil. Ancak bunlar, sadece planlar ve dileklerden ibaret, çünkü bir plana karşı bir başkası çıkartılıyor. Çok uzun zaman önce Sovyetler, bu sözde kalkanı aşmanın yolları olduğunu, dolayısıyla, ABD’nin yenilmezlik halinin son bulacağını söyleyerek karşılık verdi.

Süper güçler olarak ABD ve SSCB arasındaki silahsızlanma planları meselesine gelince, hem Marksizmin hem de kurucumuzun bize öğrettiği şeyden başlamamız gerekiyor: Barıştan ne kadar çok bahsediyorlarsa, savaşa o kadar çok hazırlanıyorlardır. Avrupa’dan orta menzilli füzelerin çekilmesi için imzaladıkları silahsızlanma anlaşmalarıyla ilgili olarak çok fazla boş laf, çok fazla aldatıcı demagoji yapılıyor. Silahsızlandırılan şey füze, yani araçtır, ancak savaş başlığını kendilerine uygun herhangi bir amaçla kullanmak üzere saklıyorlar. İşte ortada oynanan komedinin özü budur.

Avrupalı güçler her iki süper gücün de hedefindedir, eğer bir dünya savaşı çıkarsa, bunun Avrupa’da gerçekleşmesini engellemek istiyorlar. Çünkü özünde, Japonya gibi, iki kaplanın birbirleriyle savaşmasını, daha sonra birinin büyük bir güç, en üstün yönetici olarak ortaya çıkmasını arzu ediyorlar. Japonya, Batı Almanya vb. ülkelerin hayalleri böyledir. Ancak bir dünya savaşı Avrupa’da da yaşanacaktır, iki süper güç de Avrupalıların isteklerinin çok farkındadır. Bu durum, güçler ve süper güçler arasında, gizli anlaşma ve çekişmeyi içeren karmaşık bir süreç olarak ortaya çıkan çelişkiler meydana getirir. Başka türlü olamazdı. Bu güçlerin hayallerini gerçekleştirmek için nasıl mücadele ettikleri de açıktır: Japonya, Asya ve Güney Amerika üzerinde, Avrupa ise Afrika ve Latin Amerika üzerinde egemenlik kurmak için uğraşıyor. Kendilerini bu bölgelerle sınırlamıyorlar, bu nedenle de kendi çıkarlarını savunmak için sürekli hareket halindeler, arabuluculuk yapıyorlar, ayrı ve çelişkili politikalar izliyorlar.

Bizce bunların hepsi, dünya hegemonyası için yapılan büyük planları gizlemeye yarayan demagojik tartışmalardır. Buna inanıyoruz, çünkü emperyalizm, onu ortadan kaldırmadığımız sürece varlığını sürdürecektir. Özü değişmeyecek; özü sömürmek ve baskı uygulamak, ulusları yarı sömürge, mümkünse sömürge haline getirmektir. Konuya değinmişken, bu terimleri tekrar kullanmanın zamanı geldi, zira bunlar, Lenin tarafından bilimsel olarak ortaya konmuş terimlerdir. Ancak asıl önemli olan, bu planlar karşısında sadece onları ifşa etmek değil, onlarla mücadele etmeye hazırlanmaktır. Hazırlanmanın tek bir yolu vardır, o da halk savaşıdır.

Başkan Mao şöyle demişti: Emperyalist bir savaşa ve özellikle nükleer bir savaşa karşı kendimizi hazırlamalı, hemen şimdi hazırlanmalıyız. Nasıl karşılık vereceğiz? Sadece halk savaşıyla, başka hiçbir şekilde değil. En önemli şey budur. Onları ifşa etmek, dünyaya kitlesel soykırıma yönelik sinsi ve iğrenç planlarını göstermeyi amaçlayan bir propaganda kampanyasının parçasıdır. Ancak Stalin’in de açıkça belirttiği gibi, bu asla savaşı durduramaz. Bu kampanyalar asla savaşları durdurmaz, bu nedenle savaşı önlemek istiyorsak, yapılması gereken tek şey, devrim yapmaktır. Başkanın bize öğrettiği gibi: ya devrim dünya savaşını önleyecek ya da dünya savaşı devrime yol açacaktır. Bence durumu böyle değerlendirmeliyiz.

Başkanım, Sovyet devleti hakkında ne düşünüyorsunuz? Son zamanlarda Perestroyka’dan çokça bahsediliyor. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz? Stalin’e yönelik saldırılar hakkındaki görüşünüz nedir?

Son zamanlarda Perestroyka konusu çokça gündeme geldi. Perestroyka, dikkatlice incelenmeli, içerdiği tüm revizyonist pislik idrak edilmeli. Perestroyka, görebildiğim kadarıyla, biz komünistlerin karşı karşıya kaldığı yeni modern revizyonizm saldırısının bir parçası. Gorbaçov baştan aşağı revizyonist.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin XX. Kongresi’nin SSCB tarihinde muazzam öneme sahip tarihi bir olay olduğunu iddia ediyor. Bu, Stalin’e saldırma bahanesiyle proletarya diktatörlüğüne saldırıldığı, kader tayin edici bir kongreydi. Hruşçov’a hayranlık duyuyor, onu cesur, kararlı, büyük bir adam olarak tasvir ediyor. Sorununun ise öznelciliğe düşmesi, doğru planlar değil, uygulanamayacak kadar iddialı planlar yapması olduğunu söylüyor. Hruşçov, Gorbaçov’un hocasıydı. Gorbaçov, ondan ve her ne kadar kendisinden uzak durmayı tercih etse de, diğer hocası Brejnev’den dersler aldı.

Perestroyka ile ilgili olarak kilit bir soruya odaklanmalıyız. Gorbaçov’un kendisi, Perestroyka’nın birçok şekilde tanımlanabileceğini, ancak “özünü en doğru şekilde ifade eden anahtar”a” odaklanırsak, “Perestroyka’nın bir devrim olduğunu” söyleyebileceğimizi belirtiyor. Ancak bunu böyle görmeyenler de var. Buna çok dikkat etmeliyiz. Bu, bir devrim değil, karşı-devrimin gelişmiş hali, proletaryaya ve halka sosyal emperyalizmle mücadelede hizmet edebilecek az sayıda imkânı ortadan kaldırmayı amaçlayan, daha dizginsiz bir kapitalist restorasyonun ortaya çıkışıdır. Gorbaçov, bunun bir devrim olduğunu söylüyor çünkü sosyoekonomik alanda bir ivme, radikal bir değişim ve yeni bir devlet türüne doğru bir ilerleme öneriyor. Bu, yeni devlet türü ne olurdu? Daha arsız bir burjuva devleti. Bu devlet, henüz tanımlayamadıkları yeni bir şekilde yapılandırılmış, zira o, en son konferanslarında bile tanımlanmadı. Yani Gorbaçov tamamen utanmaz biri. Bu nedenle bu terime dikkat çekmek faydalı, çünkü genel olarak “perestroyka bir yeniden yapılanmadır, hepsi bu” deniyor. Ancak Gorbaçov, buna mükemmel şekilde uyan terimin “devrim” olduğunu söylüyor, aslında alay ediyor, ironiye başvuruyor, şaka yapıyor.

Bu kişi başka ne öne sürüyor? Hruşçov’un görüşlerini geliştiriyor. Savaş meselesine bakalım. Bir dünya savaşının insanlığın yok olmasına yol açacağını söylüyor. Kendi sözleriyle, “Bu savaşta ne galip ne de mağlup olacak. Kurtulan olmayacak. Eğer nükleer bir savaş çıkarsa, tüm canlılar yeryüzünden silinecek. Küresel bir nükleer çatışmada ne kazanan ne de kaybeden olacak, dünya medeniyeti kaçınılmaz olarak yok olacak” diyor. Devamında ne diyor? İzin verin de okuyayım: “Siyaset gerçeklere dayanmalıdır. Bugün dünyanın en zorlu gerçeği, ABD ve Sovyetler Birliği'nin hem konvansiyonel hem de nükleer silahlardan oluşan muazzam askeri cephanelikleridir. Bu, iki ülkemize tüm dünyaya karşı özel bir sorumluluk yüklüyor.” Bu nedir? Hiç utanmadan, bize gücünün askeri üstünlüğe dayandığını söylüyor ve bunu Yanki emperyalizminin askeri gücüyle birlikte sergileyerek, dünyada önemli olan tek şeyin bunlar olduğunu, sonuç olarak onlara bağımlı olduğumuzu haykırıyor. Savunduğu şey bu, gördüğümüz en utanmaz, en açık süper güç politikası. Ancak ona göre, insanlığı tehlikeye atan sadece nükleer savaş değil, konvansiyonel savaş da: günümüzde var olan gelişmiş ve ölümcül silahlar göz önüne alındığında, aynı sonuçları doğurabilir. Böylece Gorbaçov, bize en canavarca boyun eğdirme politikasını dayatmaya çalışıyor. Bunun karşısında, Başkan Mao Zedong’un “İsyan etmek meşrudur” bayrağını daha da yükseltiyoruz.

Bu yüksek rütbeli Rus yetkilinin revizyonist icatları, onu “yeni bir düşünce” önermeye yöneltiyor. Dikkatle dinleyin! “İdeolojilerin ve farklılıkların ötesinde, insanlığın en yüksek çıkarlarını dikkate alan” “yeni bir düşünce” bu. Peki sınıfsal bakış açısının resmi olarak dile getirilmesine ne oldu? Bu, Hruşçov’un vaazlarının daha yüksek bir seviyede yeniden canlandırılması değil mi? Alenen öyle. Bu “düşüncenin” önemli bir parçası da savaşın artık askeri araçlarla siyasetin devamı olmadığı görüşüdür. Kendi sözleriyle, “Clausewitz’in ‘savaş, siyasetin başka araçlarla devam ettirilmesidir’ şeklindeki, zamanında klasik olan özdeyişi, şimdi giderek eskimiş görünüyor. Kütüphanelere ait olmaya mahkûm.” Oysa bu tez Lenin tarafından savunulmuş, bu yüzyılda Başkan Mao tarafından tekrarlanmıştır, proletaryanın askeri teorisinde kilit bir öneme sahiptir. Biz, halk savaşında ona göre hareket ediyoruz. Dolayısıyla, Gorbaçov, Hruşçov gibi Lenin ile açıkça çatışıyor. Marksist ilkelerin gözden geçirilmesine yol açan “yeni koşullar”la ilgili laf, eski tarz revizyonistlerin günlerinden beri kullanılan eski bir hikâyedir. Bu nedenle, “Batı’da olduğu gibi Doğu’da da yeni düşünceler ve yeni insanlar ortaya çıkıyor, nasıl anlaşmaya varabileceklerini görmeye başlayan insanlar, çünkü işbirliği mümkün olan tek şeydir” diyen bu yeni revizyonist bayrak taşıyıcısına hiçbir şekilde teselli vermemelidir. Ancak biz, üçüncü bir dünya savaşı için koşullar henüz ortaya çıkmadığı sürece ki önce onları ortadan kaldırmazsak, iki süper güç arasındaki bu gizli anlaşmanın devam ettiğini söylüyoruz. İşin özü budur, bence, Lenin’e yoldan saparak karşı çıkan Gorbaçov’un, kendisini “Lenin’in takipçisi” olarak adlandırarak, “Lenin’e dönüş”ü gerçekleştirdiğini ve “Lenin’den çok şey öğrendiğini” söyleyerek ne kadar pervasızca aldattığını açıkça belirtmek gerekir. Bize bunları anlatıyor ve bence bunlar çok yıpratıcı şeyler.

Öte yandan, “uluslararası politikayı tüm insanlık için ortak olan ahlaki ve etik normlara dayandırmayı” savunduktan sonra Gorbaçov, “Askeri-sanayi kompleksine ne olacak diye soruyorlar... Öncelikle, askeri-sanayi kompleksindeki her iş, sivil sanayidekinden iki veya üç kat daha pahalı. Bir iş yerine üç iş yaratabiliriz. İkinci olarak, ekonominin mevcut askeri sektörleri sivil ekonomiyle bağlantılı ve ona çok yardımcı oluyorlar. Bu, potansiyellerini barışçıl amaçlar için kullanmanın başlangıç noktasıdır. Üçüncü olarak, Sovyetler Birliği ve ABD, kaynakları ve bilimsel ve entelektüel bilgi birikimini birleştirerek, insanlığın yararına en çeşitli sorunları çözmek için kapsamlı ortak programlar yürütebilirler” diyor. Böylece Hruşçov gibi böbürleniyor, Lenin’in emperyalizm anlayışına ve işlettiği ekonomik sürece karşı çıkıyor. Burada da, her şeyde olduğu gibi, o, Lenin karşıtıdır; bu durum, Deng’inkine benzer şekilde, partiyi devletten ayırma ve ekonomik büyümeyi giderek daha çok burjuvazinin ve emperyalizmin hizmetine sunma konusunda aldığı konumlarından net bir biçimde anlaşılmaktadır.

Diğer emperyalistler gibi, sosyal emperyalist Gorbaçov da terörizmle mücadele etmeyi öneriyor. Bu konuda kararlılığını dile getiriyor, bu amaçla Birleşmiş Milletler’i kullanacağını da belirtiyor.

Son olarak, Latin Amerika’ya, özellikle Nikaragua’ya dair bakış açısı hakkında bir şeyler söylenmesi gerektiğini düşünüyorum. Nikaragua’da, Somoza diktatörlüğünün halk devrimiyle devrilmesinin, Nikaragua devrimine yön veren bakış açısının doğruluğunu kanıtladığını düşünüyor. Bu, son derece açıklayıcı. Sovyet imparatorluğu, ABD ile Latin Amerika arasındaki ilişkileri bozmakla ilgilenmediği görüşünde. Bu, bizi doğrudan ilgilendiriyor.

SSCB’nin sosyal emperyalistleri ne istiyor? Acil sorunları nasıl çözeceklerini anlamaya çalıştıkları bir aşamadalar. Bu, iş birliğinin esas olduğu bir an ve bu nedenle ekonomik sistemlerinin geliştirilmesine kendilerini adamak için çatışma noktalarını kontrol altına almaya veya soğutmaya çalışıyorlar, aynı zamanda dünya hegemonyası için büyük planlar yapmaya devam ediyorlar. İş birliği geçicidir, çatışma ve mücadele ise mutlaktır.

Sonuç olarak, Perestroyka, Hruşçov’un başlattığı modern revizyonizmi sürdürmeye yönelik sapkın bir plandır. Bu, revizyonizmin yeni bir karşı devrimci saldırısıdır.

Stalin’e yönelik saldırılar konusunda şu söylenmeli: Hruşçov da ona saldırdı, Gorbaçov da, ancak Gorbaçov daha da ileri giderek, Stalin’in mahkûm ettiği kişileri akladı. İnsanı gerçekten düşündürmesi gereken şeylerden biri de Buharin’in ve diğerlerinin aklanmasıdır. Hatta parti üyesi olarak statüsünü bile tanıdılar. Kendinize sormanız gereken şey şu: Kim kaldı? Sadece Troçki, şimdi o da tek başına kaldı. Stalin’e yönelik saldırı, her zaman olduğu gibi, kapitalist restorasyonu derinleştirmek, geriye kalan ve halka bir kez daha devrim yapmada hizmet edebilecek her şeyi ortadan kaldırmak adına politik planlar geliştirmek için bir bahane olmaya devam ediyor. Bu onların hayali, ama bu sadece bir hayalden ibaret kalacak, saf ve basit.

Yoldaş Stalin’e gelince, revizyonistler, onun hakkında çok şey söylüyor ve ona saldırıyorlar. Üzücü olan, başkalarının da aynı şeyi yapması, onu her türlü hatayla suçlaması ve karalamasıdır. Biz, Yoldaş Stalin’in büyük bir Marksist-Leninist olduğuna inanıyoruz. Başkan Mao’nun onun hakkında söyledikleri doğrudur: hataları yüzde otuzdu ve bu hataların kökeni diyalektiği kavramadaki sınırlılıklarındaydı. Ancak kimse, onun büyük bir Marksist olduğunu inkâr edemez. Gorbaçov ve adamlarının Stalin’e yönelik saldırıları, komünist olduklarını iddia eden ve Yoldaş Stalin’e saldıran, onu karalayan diğerlerini düşündürmelidir. Bu tesadüfler üzerinde gerçekten düşünmelidirler; bu saldırıların ardında önemli bir şey var.

Çin’in mevcut liderlerini nasıl görüyorsunuz? Karşı-devrimci kampta mı yer alıyorlar? Çin halkı için çıkış yolu nedir?

Çin’in mevcut liderliği revizyonisttir, aslında sapkın bir karaktere, eski ve çürümüş bir revizyonist olan Deng Şiaoping tarafından yönetilmektedir. Büyük Proleter Kültür Devrimi sırasında tamamen ifşa edildi ve dünya, onun ne olduğunu, olmaya devam ettiğini gördü: tam anlamıyla bir revizyonist, Liu Şao Çi’nin uşağı. Bir zamanlar sosyalist bir ülke olan Çin’i, hızlı ve topyekûn, bir kapitalist restorasyon sürecine sokan kişi Deng’dir. Gorbaçov’un savunduğu pozisyonların, kendi koşullarına uygun olarak Deng tarafından da daha önce savunulduğunu belirtmekte fayda var.

Hangi kamptalar? Çin, bir dünya gücü gibi davranıyor. İzledikleri politik yol, güçler ve süper güçlerle iş birliği ve mücadele yoludur. Hayalleri, gelecek yüzyılda bir süper güç olmak, işte onların hayali bu. Diğer durumlarda olduğu gibi, buradan çıkış yolu devrim, halk savaşıdır. Başkan Mao’nun, parlak yaşamının sonlarına doğru, yoldaş Çiang Çing’i devrim bayrağını zirveye taşıyabileceğini söylemiş ve ona, “Eğer başarısız olursan, düşeceksin, vücudun parçalanacak, kemiklerin kırılacak ve o zaman bir kez daha gerilla savaşı vermek zorunda kalacaksın” demişti. Bize cevabı verdi. Bu, bir şiirin bir parçası. Metni çok iyi hatırlamıyorum ama temel fikir bu. Buradaki temel nokta, gerilla savaşının, halk savaşının yeniden yürütülmesinin gerekli olacağı gerçeğidir.

Başkanım, sizce bugün dünyada sosyalist ülkeler var mı?

Açıkçası hayır, öyle düşünmüyorum. Örneğin, Arnavutluk’un sosyalist bir ülke olduğuna inananlar var. Arnavutluk’un sosyalist olduğuna inananlara, örneğin Arnavutluk Emek Partisi’nin VIII. Kongre belgelerini dikkatlice incelemelerini tavsiye ederim. Bu, iyi bir çalışma olurdu, çünkü orada dünya gericiliğinin merkezinin ABD emperyalizmi olduğu yazıyor. Peki ya Sovyet emperyalizmi? Savaşmamız gereken iki düşmana ne oldu? Bunlar, hep sadece sözden ibaretti. Hoca’nın kendisi için de sadece sözden ibaretti, çünkü o her zaman sosyal emperyalizmden çok Amerikan emperyalizmiyle mücadele hakkında yazıyordu.

Aynı Kongre, insanlığın yok olmaya hiç bu kadar yakın olmadığını da söyledi. Bunu diğerleri gibi tekrarlıyorlar ki bu, tesadüf değil. Peki ne yapmamızı öneriyorlar? Somut olarak, emperyalizmi ifşa etmemizi. Bu, çözüm değil. Emperyalizmi ifşa etmek, bir dünya savaşını durdurmayacak. Çözüm, halk savaşı yaparak devrim gerçekleştirmektir.

Orada anlatılanlara ve yaşadıkları ciddi ekonomik sorunlara bakıldığında, Arnavutluk’un izlediği yol oldukça açık bir şekilde görülebilir. Ancak bu yolu seçen, şimdiki lider Ramiz Alia değil, 1978’de seçmenlere yaptığı bir konuşmada Arnavutluk’ta karşıt sınıfların olmadığını söyleyen Hoca’nın kendisidir. Bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyoruz, çünkü bu soru, Başkan Mao Zedong tarafından ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Buna, Başkan Mao’ya ve Marksizmin gelişimine yönelik aldatıcı saldırılarını da eklersek, o, bir revizyonistten başka nedir ki? Bu nedenle Arnavutluk sosyalist değildir.

Vietnam’a baktığımızda, izlediği yol, bugün kriz ve yıkım içindeki bir ekonomiyle emperyalist yardım için yalvaran Sovyetler Birliği’nin bir aracı olma yoludur. Bu kadar kan ne için? Çünkü orada, ünlü vasiyetinde de görülebileceği gibi, merkezci bir lider olan Ho Chi Minh vardı; vasiyetinde, Uluslararası Komünist Hareket içindeki çatışmayı görmediği için pişman olduğunu, oysa asıl sorunun Marksizm ve revizyonizm arasındaki mücadelede hangi tarafı tutacağı olduğunu söylüyordu. Bir komünistin tek çözümü Marksizmin yanında yer almaktır. Ho Chi Minh, bunu asla yapmadı. Daha sonra çürümüş bir revizyonist olan Le Duan geldi. Bu nedenle, Vietnam’daki mevcut durum ortaya çıktı.

İşte bu yüzden bugün sosyalist ülke olmadığını düşünüyorum. Bütün bunlar, insanı ciddi ciddi düşünmeye, restorasyon ve karşı restorasyon sorununu anlamaya sevk ediyor. Bazılarının iddia ettiği gibi, bu bir ağıt yakma veya sızlanma meselesi değil. Mesele, gerçekle yüzleşmek ve onu anlamaktır. Bunu da Lenin’in kendisinin ortaya koyduğu, Başkan Mao’nun ustaca geliştirdiği restorasyon ve karşı restorasyon meselesiyle ilgili fikirleri kavradığımızda anlayabiliriz. Tarihsel olarak, hiçbir yeni sınıf, bir anda iktidara yerleşmemiştir. İktidar ele geçirilmiş ve kaybedilmiş, tekrar ele geçirilmiş ve tekrar kaybedilmiştir; ta ki büyük mücadeleler ve çekişmelerin ortasında o sınıf, iktidarı kazanıp elinde tutana kadar. Aynı şey proletarya için de oluyor. Ama sosyalist yapılanma da dâhil olmak üzere büyük dersler aldık. Bu yüzden muazzam bir deneyim oldu.

Son tahlilde, bu, tarihsel bir süreçtir ve bizim endişelenmemiz gereken şey, kapitalizmin yeniden kurulmasını nasıl önleyeceğimizdir. Devam eden her devrim, bize öğretildiği gibi, önümüzdeki uzun yılları, gelecek uzun yılları düşünmeli, proletaryanın iktidarı ele geçirme, proletarya diktatörlüğünü kurma, onu savunma ve devrimi yönetme sürecinin zaten tanımlanmış olduğundan emin olmalıdır. Bu süreçte büyük tarihsel dönüm noktalarına zaten ulaşılmıştır, bu nedenle beklentiler, sınıfımızın derslerini alarak iktidarı ele geçireceği ve tüm dünyada proletarya diktatörlüğünü kuracağı, proletaryanın artık devrilmeyeceği, ancak komünizme girdiğimizde devletin sona ermesine kadar bu dönüşüm yolunda devam edeceği yönündedir.

Başkanım, devrimin zaferiyle birlikte Yeni Devlet, burjuva hükümetleriyle, özellikle de Yanki Devleti ve sosyal emperyalizmle ne tür uluslararası ilişkiler kuracak?

Durum açık. Ülkemiz üzerindeki Amerikan emperyalizminin egemenliğine son vermeliyiz. Aynı zamanda, sosyal emperyalistlerin egemenliklerini kurmalarını engellemeli, başka herhangi bir gücün egemenliğine karşı da önlem almalıyız. Özetle, sorunuzun cevabı budur.

Başkanım, tam izolasyon tehlikesi Yeni Devlet’i tehlikeli bir duruma düşürmez mi?

Biz şuna inanıyoruz: Sınıfımızın kurtuluşuna, bizi komünizme götürecek yoldan ayrılmamalıyız. Bu yol, dünya devriminde proletaryanın çıkarlarına uygun adımlar atmak için bağımsızlığımızı korumamızı gerektiriyor. Bilindiği gibi, emperyalistler arasında anlaşmazlıklar ve çelişkiler mevcut, bunlar, örneğin, belirli kaynakları elde etmek için kullanılabilir. Piyasa giderek daralıyor, gerçek bir ticaret savaşı yaşanıyor, bu yüzden bize satacak olanları bulabiliriz. Elbette, fahiş bir fiyat talep edecekler. Lenin’in dediği gibi, onlara lanetlerimizle ödeyeceğiz. Ama aynı zamanda, ezilen uluslar, devam eden devrimler, uluslararası proletarya, dünyanın dört bir yanındaki insanlar ve komünist partiler var, bize yardım edecekler ve biz de öğrenmek zorundayız, çünkü proletarya enternasyonalizmine dayanarak çağrımıza cevap verecekler ve bizim tarafımızdan hoş karşılanacaklar. Şimdiden geri kalmış ülkeler arasında bağların nasıl kurulduğunu, hatta takasın nasıl kullanıldığını görüyoruz. Uygun yöntemleri bulacağız.

Bu soruyu yeterince incelemedik, çünkü gelecekte ortaya çıkacak sorunları içeriyor. Genel ilkelerimiz var, ancak Lenin’in dediğiyle hemfikiriz: Savaşın nasıl bir şey olduğunu bilmek istiyorsanız, savaşın. Uluslararası proletaryaya, ezilen uluslara, dünya halklarına, en önemlisi de komünistlere, partilere ve örgütlere, gelişmişlik düzeyleri ne olursa olsun, tükenmez bir güven duyalım. Marksizm-Leninizm-Maoizm ideolojimize sıkıca bağlı kalarak, karanlıkta yolumuzu bulmaya çalışarak, belirli durumlar veya kısa süreler için geçici çözümler bularak, nihai çözümü bulana kadar ilerleyeceğiz. Lenin’in bize öğrettiği gibi, hiçbir devrim, önceden tamamen planlanamaz. Çoğu zaman belirsiz bir şekilde yolunu bulmak, geçici veya anlık çözümler bulmak zorundadır, ancak ilerleme böyle olur. Bu, bizim yaklaşımımız, çünkü temel silahımız ideolojimizdir. Marx’ın söylediklerini başlangıç noktamız olarak alıyoruz: Eğer kazanacağımızdan ve tüm sorunun çözüleceğinden kesin olarak emin olsaydık, devrim yapmak ne kadar kolay olurdu; ama devrim böyle değildir. Mesele, ne pahasına olursa olsun kendimizi buna adamak ve onu ilerletmektir. Kitleler, tarihin yaratıcıları olduğundan, halkımız, bu duruma ayak uyduracaktır. Marx’ın bize verdiği genel silahla onları donatmak bize düştüğünden, devletimizi silah zoruyla savunacağız, çünkü hiçbir devrimci devlet, emperyalizmin ve gericiliğin iyi niyetine güvenerek varlığını sürdüremez. Bu sayede, kararlılığımızla, azmimizle, özellikle Maoizmin bize verdiği inançla, yolu bulacağız ve yeni yollar keşfedeceğiz.

Başkan Mao, bize yeni düşünme biçimleri geliştirmemiz, yeni yöntemler üretmemiz gerektiğini öğretti, asıl mesele budur. Ekonomik konularda meselenin net bir politik çizgiye, örgütlenme biçimlerine ve büyük çabalara dayandığını ortaya koydu. Tüm sorunlar, özellikle henüz çözülmemiş olan sorunlar karşısında, komünist partiler ve kitleler var olduğu sürece her türlü mucizenin gerçekleşeceğine dair sağlam bir Maoist inançla yola koyuluyoruz.

PKP, proletarya enternasyonalizmini bugün ve gelecekte nasıl görüyor?

Her şeyden önce, bunu bir ilke, çok önemli bir ilke olarak görüyoruz, çünkü tekrar söyleyeceğim gibi, proletarya, uluslararası bir sınıftır, biz komünistler enternasyonalistiz, başka türlü komünizme hizmet edemeyiz. Partimizin asıl meselesi, her daim üyelerini, savaşçılarını ve kitleleri proletarya enternasyonalizmi konusunda eğitmek, onları Marksizm-Leninizm-Maoizm konusunda yetiştirmek, dünya devrimine hizmet etmek ve komünizmin yeryüzünde yeşermesi için yorulmadan, sarsılmaz bir şekilde mücadele etmektir.

Bir süreliğine diğer partilerle bağlarımızı kaybettik. Daha sonra bu bağlar yeniden kuruldu. Bugün Uluslararası Komünist Hareket için mücadeleye katkıda bulunuyoruz; bu nedenle, gerçek komünistlerin yeniden bir araya gelmesinde bir adım olarak gördüğümüz Devrimci Enternasyonalist Hareket’in üyeleriyiz. Bunun karmaşık bir görev olduğunu düşünüyoruz, çünkü bir parti kurmak ve onu ileriye taşımak karmaşık ve zorsa, komünistlerin farklı partileri ve örgütleri aracılığıyla birleşmeleri için mücadele etmek ne kadar daha karmaşık olacaktır? Bunun muazzam ama vazgeçilmez bir görev olduğunu biliyoruz. Katılanların, mücadele edenlerin olduğuna inanıyoruz. Sahip olabileceğimiz tüm kısıtlara, proletarya enternasyonalizminin dünyadaki komünistleri nihai hedefimize ulaşmak adına, birlikte mücadele etmek üzere yeniden bir araya getirebilmesi için mücadele ediyoruz. Sorunun son derece karmaşık ve zor olduğunu anlıyoruz, ancak biz komünistler, bu tür bir görev için yaratılmışız.

Sayın Başkan Gonzalo, bugün ezilen uluslarda yürütülen farklı mücadeleleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa’daki silahlı eylemleri ve çeşitli ulusal hareketleri nasıl analiz ediyorsunuz?

Ezilen uluslar sayısız mücadele yürütüyorlar. Afrika’da, Latin Amerika’da ve dünyada büyük önem ve ağırlığa sahip bir bölge olan Asya’da mücadeleler sürüyor. Asya, tarihteki kitlelerin ağırlığı ve Marksizmin bize öğrettikleri nedeniyle her zaman özel ilgimizi hak ediyor. Ezilen uluslardaki mücadelelerin sorununun, komünist partilerin yetersiz veya eksik gelişmesinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Evet, bazı partilerin gerçekten büyük katkılar sağlaması gerekecek. Öte yandan, halk savaşlarının geliştirilmediğini düşünüyoruz. Sonuç olarak, Marksizm-Leninizm-Maoizmi dünya devriminin başına geçirmeye katkıda bulunmaya devam etmenin gerekliliğini görüyoruz, böylece bu temelde güçlü partiler kurulabilir, halk savaşlarına önderlik edebilirler. Bunu en büyük kısıt olarak görüyoruz.

Ortadoğu’da, özellikle Filistin'de, Güney Afrika’da vb. milliyetçi hareketler var. Ancak biz, Ekim Devrimi’nin başlattığı yeni çağın açtığı yolda gerçekten ilerleyebilmek için bu devrimlerin komünist partiler üretmesi gerektiğine inanıyoruz, çünkü onlarsız devrim tam anlamıyla gerçekleşemez. Afrika, bize bunun birçok örneğini verdi. Örneğin Cezayir’de silahlı bir mücadele vardı ve çok şiddetliydi, ancak gerçek bir devrimci mücadeleye önderlik edecek bir komünist parti olmadığı için sosyalizm asla kurulamadı. Komünist partiler olmadan, sadece ulus olarak tanınmayı amaçlayan, sömürge olmaktan yarı sömürge olmaya geçmeyi hedefleyen, emperyalizme bağımlı kalan veya başka durumlarda efendilerini değiştiren milliyetçi hareketler gelişir. Bunu örneğin İngiltere ve Fransa’ya bağlı çeşitli hareketlerde gördük. Başka durumlarda ise, Birleşmiş Milletler’in ne olacağına karar verdiği silahlı mücadeleler gelişir, Kıbrıs’ta olduğu gibi. Yani mesele, sadece silahlı mücadele yürütmek değil. Meselenin özü halk savaşı, bir komünist parti ve Marksizm-Leninizm-Maoizmdir. Bununla birlikte, tüm bu hareketler, emperyalizme karşı mücadeleye güç katmaktadır, ancak halk savaşı yürüten bir komünist parti tarafından yönetilirlerse emperyalizmin tümüyle ortadan kaldırılmasına katkıda bulunabilirler.

Avrupa’daki silahlı eylemlere gelince, uzun süreli silahlı mücadelelere tanıklık ettik. Bunlar, nesnel gerçekliğin bir ifadesidir. Bu nedenle, görevimiz, onları eleştirmek değil, anlamak, incelemek ve analiz etmektir; böylece eski Avrupa'da da devrimci bir durumun var olduğunun bir ifadesi olduklarını görebiliriz. Bunun ötesinde, iktidarı ele geçirmenin tek yolunun bu olduğunu anlayarak silahlananlar da vardır. Bu, revizyonizme güçlü bir darbedir, çünkü revizyonizmin kalelerinden biri olarak kabul edilen Avrupa’da revizyonizm terk edilmeye başlanmıştır. Ulaşılan seviye ve çözülmesi gereken sorunlar ne olursa olsun, bu, inkâr edilemez bir şekilde önemli bir ilerlemedir.

Bazı durumlarda, İrlanda’da olduğu gibi, ulusal mesele söz konusudur. Diğer durumlarda ise devrimlerini nasıl gerçekleştirecekleri sorunu gündeme gelir. Bu mücadelelerin ciddiyetle incelenmesi gerektiğine inanıyoruz. Sorun, ideolojilerinin ne olduğunu, hangi siyasetin onları yönlendirdiğini, hangi sınıfa hizmet ettiklerini ve süper güçler meselesine nasıl yaklaştıklarını anlamaktır. Özellikle Mao Zedong’u yeniden benimsemeyi öneren veya bir parti ihtiyacını gündeme getirmeye başlayan ya da silahlı mücadelenin tek başına yeterli olmadığını savunan örgütler varken, bu mücadelelerin çok fazla ilgiyi hak ettiğine inanıyoruz. Bunu yeni bir uyanış olarak görmeliyiz, işin özüne indiğimizde, kim hata yapmaz ki, çok hata yapabileceklerini anlamalıyız. Ancak kendileri de hatalarından ders çıkaracaklar, ki bunu yapıyorlar, ilerleyecekler, Marksizm-Leninizm-Maoizmi kavrayacaklar, devrimlerinin sosyalist karakterine ve özel koşullarına uygun olarak partiler kuracak ve halk savaşı yürütecekler.

Özetle, tekrarlamak gerekirse, bu, Avrupa’da da düzensiz bir şekilde gelişen devrimci bir durumun kanıtıdır. Çürümüş revizyonizmden bıkmış ve usanmış insanlar, böylesine zor koşullarda, mücadelenin karmaşık ve zor olduğu emperyalizmin kalbinde, dünyayı değiştirmek için silahlanıyorlar; bu, yapılabilecek tek yoldur. Bu, daha fazla umut veriyor, ana eğilimin devrim olduğunu, Avrupa’nın da devrime doğru yöneldiğini görmemize yardımcı oluyor. Ayrıca, geçmişte öncü olduktan sonra bir yol açtıklarını, sonuçta daha fazla umut verdiklerini de kabul edelim. Bizden daha fazla anlayış görmeyi hak ediyorlar, zira zaten partiyi önemseyen, Mao Zedong’u yeniden benimseyenler var. Yani, Marksizme geri dönmek ve onu Marksizm-Leninizm-Maoizm olarak tamamen kavramak istiyorlar. Avrupa’da yürütülen bu mücadelelerin de, tüm mücadeleler gibi, sınırlılıkları ve hataları vardır; ancak bunları, devrimin durdurulamaz ilerleyişinin ve giderek daha fazla ülke ve halkın mevcut düzeni devirmek için silahlanmaya nasıl yöneldiğinin bir ifadesi olarak görmeliyiz. Deneyimlerini özetliyorlar, rotalarını partiye ve proletarya ideolojisine, Marksizm-Leninizm-Maoizme, özellikle de Maoizme göre tayin ediyorlar.

Benim için, Avrupa’da devrimin bir yol açmaya başlamasını görmek sevinilecek bir durum. Yol boyunca tökezleyip düşebilecek olsalar bile, kitlelere ve halklara güven duymalıyız; diğer yerlerde olduğu gibi, Marksizmi izleyerek, ellerinde silahlarla devrim yapacaklarına güvenmeliyiz. Orada da yapacaklar, işte böyle düşünmeliyiz. Bunu tarihsel bir perspektiften görmemiz, uzun vadeli bir bakış açısı benimsememiz, bu hareketleri ciddiyetle incelememiz, Marksizm-Leninizm-Maoizme yönelen her şeyi, bir parti kurmayı ve halk savaşını geliştirmeyi teşvik etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Nikaragua ve Küba hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Bu sorunlar hakkında bazı arkadaşlarımla konuşurken bir keresinde söylediğim şeyi tekrar dile getirmek isterim. Nikaragua, eksik bir devrim gerçekleştirdi, sorunları, büyük burjuvazinin tüm gücünü yok edememiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Somoza karşıtı olmaya odaklandılar. Bence bu, bir sorun. Demokratik bir devrim üç gücü de ortadan kaldırmalıdır, Nikaragua’da bu yapılmadı. Bir diğer şey ise devrimin son yıllarda yeniden düzenlenmiş Küba çerçevesinde gelişmiş olmasıdır. Bu, sonuçta Sovyetler Birliği’ne bağımlılığa yol açar. Bunu nasıl kanıtlayabiliriz? Çünkü Nikaragua’nın kaderi, Afganistan veya Ortadoğu gibi, iki süper gücün temsilcileri arasındaki görüşmelerde tartışılıyor, manipüle ediliyor ve ele alınıyor. Yaptıkları hamleler ve karşı hamleler gösterge niteliğindedir. Nikaragua’da “kontralar” ile ilgili olarak alınan önlemler, süper güçler arasındaki toplantılar ve anlaşmalarla yakından örtüşmektedir.

İnanıyoruz ki, kahraman Nikaragua halkının kesinlikle hak ettiği doğru yolu izlemek için Nikaragua, demokratik devrimi tam anlamıyla geliştirmelidir, bu da bir halk savaşı gerektirir. Sovyetler Birliği’ne olan bağımlılıklarından kurtulmalı, kaderlerini kendi ellerine almalı, bağımsız sınıf çıkarlarını savunmalıdırlar. Bu, elbette proleter bir bakış açısını benimseyen bir partiyi gerektirir. Aksi takdirde, ne yazık ki, bir piyon olmaya devam edeceklerdir. İnanıyoruz ki Nikaragua halkı, büyük bir mücadele ruhu sergilemiştir ve tarihi kaderleri, Marksizm-Leninizm-Maoizm ve halk savaşına dayalı bir parti ile, yakın veya uzak herhangi bir gücün vesayeti olmadan, bağımsız olarak gelişen devrimi, olması gerektiği gibi geliştirmekten başka bir yerde aranamaz.

Küba hakkında somut olarak sadece şunu söyleyebilirim: Sadece Latin Amerika’da değil, örneğin Angola’da ve başka yerlerde de Sovyetler Birliği’nin hizmetinde rol oynadılar. Küba, Kübalıların kendilerinin istisnai olarak adlandırdığı bir süreçle bir efendiden diğerine geçti. Mücadelelerini yönlendirmek için ortaya koydukları temeli açıkça hatırlamak gerekir: Sınıflar arasında net bir ayrım yoktur, özetle, ezilenleri kurtarmak için bir kurtarıcılar topluluğuna ihtiyaç vardır. Bunu, Peru’da dolaşan belgelerde aşağıdaki dört noktayla birlikte gördük. Buradaki sorun, sınıf mücadelesini başlangıç noktası olarak almamalarıdır: “sosyalist devrim veya devrim karikatürü”, yani ezilen ülkelerde tek aşamalı bir devrimi savunmak; ulusal burjuvazi olmadan üç sınıfın birleşik cephesi; Komünist Parti’ye gerek yok, yani proletaryanın liderliğini reddetmek; ve Üs Bölgeleri’ne duyulan ihtiyacı reddetmekle başlayan halk savaşının reddi. Bu talihsiz ilkeler Kübalılar tarafından yayılıyor.

Küba’nın Amerika’da büyük bir sorumluluğu var, çünkü umut verdi. Ancak 1970’te olanları çok net hatırlamalıyız. Fidel Castro, silahlı mücadele stratejisinin başarısız olduğunu söyledi, teşvik ettiği ve desteklediği şeyden vazgeçmek istedi. Douglas Bravo ona karşı çıktı ve stratejinin değil, Castro’nun taktiklerinin başarısız olduğunu savundu. Ancak ne yazık ki Bravo, daha sonra affı kabul etmeyi seçti. Bütün bunların Amerika kıtasında birçok soruna yol açtığına inanıyoruz, ancak bugün aynı kriterler, sosyal emperyalist efendinin talimatlarına göre yeniden düzenlenerek, Nikaragua’da somut olarak uygulanan yeni bir devrimci gelişme olarak yayılıyor ve sunuluyor. Bu yanlış. Onaylamamız gereken ve onayladığımız şey, Latin Amerika’nın halk savaşına hazır olduğu, halk savaşının onun yolu olduğu gerçeğidir. Latin Amerika’nın oynayacağı önemli bir rol var. Kibirli Yanki emperyalistlerine göre “ABD’nin arka bahçesi” olduğunu unutmayalım. Latin Amerika’nın da dünya için bir önemi vardır ve bu önemi, proletarya ideolojisini, Marksizm-Leninizm-Maoizmi, özellikle de Maoizmi benimserse, komünist partiler kurarsa ve dünya devriminin bir parçası olarak halk savaşlarını yürütürse gerçekleştirebilir.

Latin Amerikalılar olarak nüfusumuz, bu yüzyılın sonunda 500 milyonu aşacak. Bizi birleştiren çok şey var, bu yakınlık nedeniyle birlikte çalışmalıyız; bu, kendimizi dünya devriminden ayırabileceğimiz anlamına gelmez, çünkü görevimizi ancak dünya devriminin bir parçası olarak yerine getirebiliriz. Latin Amerika yeterli değil. Komünizm, ya tüm dünya içindir ya da hiç kimse için değildir.

Peru Komünist Partisi’nin dünya devrimine katkısı nedir?

Başlıca katkımız, Maoizmi Marksizmin yeni, üçüncü ve en yüksek aşaması olarak savunmak, bu ideolojiyi dünya devriminin başına geçirmeye yardımcı olmaya kendimizi adamak ve bunun bir parçası olarak, Maoizmin geçerliliğini ve her şeyi kapsayan bakış açısını göstermektir. Ayrıca, kişinin kendi çabalarına dayanarak, süper güçlerden veya herhangi bir emperyalist güçten bağımsızlığını koruyarak kendini ayakta tutması halinde devrim yapmanın mümkün olduğunu, dahası, bunu bu şekilde yapmanın gerekli olduğunu göstermektir. Tüm kısıtlarımıza rağmen, kendini hissettiren halk savaşının gücünü göstermektir. Mümkünse, bazılarının dediği gibi, umut vermek, bu anlamda sorumluluk üstlenmek, dünya devrimi için bir ışık olmak, diğer komünistlere hizmet edebilecek bir örnek olmak. Biz, bu şekilde dünya devrimine hizmet ediyoruz.

Diğer Hususlar

Sayın Başkan, bu röportajın sonuna geldik. Sizinle 12 saatten fazla konuştuk. Şimdi şahsen sizden, Dr. Abimael Guzmán Reinoso’dan bahsetmek istiyoruz. Ailenizden veya arkadaşlarınızdan, politik alanda beceri ve maharetlerinizin gelişmesinde sizi etkileyen biri oldu mu?

Siyasete atılmamda beni en çok etkileyen şeyin halkın mücadelesi olduğunu söyleyebilirim. 1950’deki Arequipa ayaklanması sırasında halkın savaşçı ruhunu gördüm, kitlelerin gençlerin barbarca katledilmesine karşı nasıl dizginlenemez bir öfkeyle savaştığına tanıklık ettim. Orduyla nasıl savaştıklarını, onları kışlalarına geri çekilmeye zorladıklarını gördüm. Halkı ezmek için başka yerlerden nasıl güçler getirildiğini gördüm. Bu, hafızama oldukça canlı bir şekilde kazınmış bir olaydır diyebilirim. Çünkü orada, Lenin’i anladıktan sonra, halkın, sınıfımızın, sokaklara dökülüp yürüyüş yaptığında, tüm güçlerine rağmen gericileri nasıl titretebileceğini anladım. Bir diğer konu da 1956’daki mücadelelerdi; halk savaştı, bazıları ise onlara ihanet etti ki ihanet, oportünistlerin ve gericilerin mayasında var, ama halk savaştı ve zafer kazandı, kitlesel hareketler ortaya çıktı, bunlar güçlü hareketlerdi. Örneğin, bu olaylar, bana kitlelerin gücünü, tarihi onların şekillendirdiğini anlamama yardımcı oldu.

Biraz daha geriye gidersek, 1948’deki Callao ayaklanmasını da görme fırsatım oldu, halkın cesaretini, kahramanlıkla dolup taşan ruhunu ve liderliğin onlara nasıl ihanet ettiğini kendi gözlerimle gördüm. Hafızamda daha da geriye gidersem, İkinci Dünya Savaşı’nın beni derinden etkilediğine inanıyorum. Evet, hatırlıyorum, eğer mümkünse, çok net değil ama sanki bir rüyadaymış gibi, 1939 Eylül’ünde savaş başladığında, eski radyolardaki kargaşayı ve haberleri. Bombardımanı, önemli haberleri hatırlıyorum. Savaşın sonunu da hatırlıyorum, gemi düdüklerinin, hoparlörlerin sesiyle, büyük bir gürültü ve mutlulukla nasıl kutlandığını, İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği günü hatırlıyorum.

Gazetelerde beş büyük lideri görme fırsatım oldu, Yoldaş Stalin de onların arasındaydı. Bu yüzden bu olayların bende iz bıraktığını, bana önemli ve karmaşık duygularla birlikte, iktidar, kitleler ve savaşın gerçeği dönüştürme kapasitesine dair fikri aşıladığını söyleyebilirim. Bütün bunlar beni etkiledi. Her komünist gibi ben de sınıf mücadelesinin ve partinin çocuğu olduğuma inanıyorum.

Marksizmi kaç yaşında benimsediniz? Lisede miydiniz, yoksa üniversitede miydiniz?

Siyasete olan ilgim, 1950 olaylarına dayanarak lise sonlarında gelişmeye başladı. Sonraki yıllarda, okul arkadaşlarımla politik fikirleri incelemek için bir grup oluşturduğumuzu hatırlıyorum. Her türlü politik fikri incelemeye çok istekliydik. O dönemin nasıl bir dönem olduğunu muhtemelen anlayabilirsiniz. Bu, benim için bir başlangıçtı. Sonra üniversitede, üniversitedeki mücadele sırasında, büyük grevleri, APRA’cılar ve komünistler arasındaki çatışmaları ve tartışmaları bizzat yaşadım. Böylece kitaplara olan ilgim arttı. Birisi bana bir kitap ödünç verdi, sanırım Bir Adım İleri, İki Adım Geri idi. Beğendim, Marksist kitaplar okumaya başladım. Sonra Yoldaş Stalin figürü beni çok etkiledi. O zamanlar komünizme yönelen ve Parti üyesi olan insanlar, Leninizmin Sorunları kitabı ile eğitimden geçiriliyorlardı. Bu kitap bizim temelimizdi, önemi göz önüne alındığında, hak ettiği gibi, ciddi bir şekilde inceledim. Stalin’in hayatıyla ilgilendim. O, bizim için bir devrim örneğiydi. Komünist Parti’ye girmekte sorun yaşadım. Saçma bir politikaları vardı. Üye olmak için bir işçinin oğlu veya kızı olmanız gerekiyordu, ben değildim. Ama diğerlerinin farklı kriterleri vardı, bu yüzden partiye katılabildim. Stalin’in savunmasına katıldım. O zamanlar onu bizden almak, ruhumuzu çalmak gibiydi. O günlerde Stalin’in eserleri Lenin’inkinden daha yaygın olarak yayımlanıyordu. O zamanlar böyleydi.

Daha sonra iş nedeniyle Ayakuço’ya bir gezi yaptım. Kısa bir süre kalacağımı düşünmüştüm, ama yıllarca sürdü. Anlaşmalar öyle olduğu için sadece bir yıl kalacağımı sanıyordum. Benim planlarım vardı, proletaryanın ise başka planları. Kitleler ve halk, bizi birçok yönden değiştiriyor. Ayakuço, bana köylülüğü keşfetmemde yardımcı oldu. O zamanlar Ayakuço, çok küçük bir kasabaydı, çoğunlukla köylülerin yaşadığı bir yerdi. Bugün bile yoksul mahallelere giderseniz orada köylülere rastlarsınız, kenar mahallelere doğru yürürseniz on beş dakika içinde kırsal kesimde olursunuz. Orada da Başkan Mao Zedong’u anlamaya başladım, Marksizmi anlama konusunda ilerleme kaydettim. Marksizm ve revizyonizm arasındaki çatışma, gelişimimde çok önemli bir rol oynadı.

Talihsiz birisi, bana ünlü Çin mektubu olan “Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Hakkında Bir Öneri”yi ödünç verdi. Mektubu bana geri vermem şartıyla ödünç vermişti. Açıkçası anlaşılabilir bir hırsızlık eylemiydi bu. Mektup, beni Marksizm ve revizyonizm arasındaki büyük mücadeleye daha derinlemesine dalmaya yönlendirdi.

Parti içinde çalışmaya ve revizyonizmi ortadan kaldırmaya kendimi adadım, diğer yoldaşlarla birlikte bunu başardığımıza inanıyorum. Çok ileri gitmiş, kökten revizyonist olan bir iki kişiden kurtulmuştuk. Ayakuço, benim için son derece önemliydi, devrimci yol ve Başkan Mao’nun öğretileriyle ilgiliydi. Dolayısıyla, bu süreç boyunca bir Marksist oldum, parti, beni kararlılıkla ve sabırla şekillendirdi, diye düşünüyorum.

Birçok kişi Çin’e gittiğinizi biliyor. Başkan Mao ile hiç görüştünüz mü?

Ben, o kadar şanslı değildim. Onu ancak uzaktan görebildim. Ama insanların büyük bir lidere, olağanüstü bir Marksiste, Marksizmin zirvesine duydukları takdiri ve derin sevgiyi gördüm. Dediğim gibi, onunla tanışma şansım olmadı. Benim mensubu olduğum heyet, birçok hata yaptı ve aptalca bir kibir sergiledi. Sanırım bu, bize bu ayrıcalığı tanımalarını engelledi.

Evet, Çin’e gittim. Çin’de, birçok kişinin de sahip olmasını dilediğim bir fırsat yakaladım: Uluslararası meselelerden Marksist felsefeye kadar siyasetin öğretildiği bir okulda bulundum. Kanıtlanmış ve son derece yetkin devrimciler, harika öğretmenler tarafından verilen dersler çok başarılıydı. Aralarında, bize açık ve gizli çalışma hakkında ders veren öğretmeni hatırlıyorum; tüm hayatını partiye ve sadece partiye adamış, yıllarca süren bir hayat yaşamış, yaşayan bir örnek ve olağanüstü bir öğretmendi. Bize birçok şey öğretti ve daha fazlasını da öğretmek istedi, ancak bazıları bunu kabul etmedi; sonuçta bu hayatta her türden insan var. Daha sonra bize askeri konuları öğrettiler. Ama burada da siyasetle, halk savaşıyla, ardından silahlı kuvvetlerin oluşturulmasıyla, strateji ve taktiklerle başladılar. Sonra da pusu kurma, saldırı, askeri hareketler ve patlayıcı cihazların nasıl monte edileceği gibi pratik kısımlar geldi. Hassas kimyasallarla çalışırken, her zaman ideolojimizi her şeyden önce tutmamızı, çünkü bunun her şeyi yapmamızı ve iyi yapmamızı sağlayacağını vurguladılar. İlk patlayıcı madde yapımını öğrendik. Benim için unutulmaz bir örnek ve deneyim, önemli bir dersti, gelişimimde büyük bir adım oldu; dünyanın gördüğü en yüksek Marksizm okulunda eğitim almış olmak kıymetliydi.

O döneme ait bir anımı aktarabilirim, dilerseniz. Patlayıcılar kursunu bitirirken bize her şeyin patlayabileceğini söylediler. Kursun sonunda bir kalem aldık, patladı, oturduğumuzda da patladı. Bir çeşit genel havai fişek gösterisiydi. Bunlar, nasıl yapılacağını anlarsak her şeyin patlatılabileceğini göstermek için mükemmel bir şekilde hesaplanmış örneklerdi. Sürekli “Bunu nasıl yapıyorsunuz? Şunu nasıl yapıyorsunuz?” diye soruyorduk. Bize, “Endişelenmeyin, zaten yeterince öğrendiniz. Kitlelerin neler yapabileceğini hatırlayın, tükenmez bir zekâları var, size öğrettiklerimizi kitleler yapacak ve size tekrar tekrar öğretecekler” diyorlardı. Bu okul, gelişimime büyük katkı sağladı ve Başkan Mao Zedong’a olan takdirimi kazanmaya başlamama yardımcı oldu.

Daha sonra biraz daha derinleştim, bildiklerimi uygulamaya çalıştım. Bence Başkan Mao Zedong’dan, Maoizmden ve Mao’nun pratiğinden hâlâ öğrenecek çok şeyim var. Kendimi onunla kıyaslamakla ilgili değil, sadece hedeflerimize ulaşmak için en yüksek zirveleri referans noktası olarak kullanmakla ilgili. Çin’de yaşadıklarım unutulmaz bir deneyimdi. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin başladığı dönemde, başka bir vesileyle orada bulundum. Onlardan o zamanlar Mao Zedong Düşüncesi olarak adlandırılan şeyi açıklamalarını istedik. Bizi bir süre daha eğitimden geçirdiler, bu da daha fazla anlamama yardımcı oldu, biraz daha diyebilirim. İşin tuhaf yanı şu ki, Mao Zedong’u ne kadar çok anlarsam, Mariátegui’yi o kadar çok takdir etmeye ve ona o kadar çok değer vermeye başladım. Mao, bizi yaratıcı bir şekilde pratiğe teşvik ettiğinden, geri dönüp Mariátegui’yi tekrar inceledim, onun toplumumuzu iyice analiz etmiş birinci sınıf bir Marksist-Leninist olduğunu gördüm. İronik görünüyor ama doğru.

Devletin en çok aradığı insan olmak, size nasıl bir duygu veriyor?

Bunu bilmek, işimi yaptığımı, daha çok çalışmam gerektiğini söylüyor bana. Bize düşen, devrimin, partinin, Marksizm-Leninizm-Maoizmin, halkın ve kitlelerin sorumluluğunu daha fazla üstlenmek.

Bıçak sırtında yaşamak zorunda olduğumuzu anlamalıyız. Anlamazsak, komünist de olamayız. Devletin baskı güçlerinin kendince sebepleri var. Benim sebeplerimi ise daha fazla sadık ve daha fazla yararlı olmak istediğim partim belirliyor. Çünkü hayat, yolun bir yerinde bitebilir, sonuçta o yolun bir başı bir de sonu vardır.

Korktuğunuz bir şeyler var mıdır?

Korkmak mı? Bence korku ve korkusuzluk arasında belirli bir çelişki söz konusudur. Mesele, ideolojimizi benimsemek ve içimizdeki cesaretin zincirlerini kırmaktır. Bizi cesur kılan, bize cesaret veren, ideolojimizdir. Kanaatimce kimse cesur doğmaz. İnsanları ve komünistleri cesur kılan, sınıf mücadelesidir. Proletaryadır, partidir, ideolojimizdir.

Peki en büyük korku nedir? Ölüm mü? Bir materyalist olarak hayatın bir gün sona ereceğini biliyorum. Asıl önemli olan, iyimser olmak, başkalarının bağlı olduğumuz işi sürdüreceğine, nihai hedef olan komünizme ulaşacaklarına inanmaktır. Asıl korku, bu davayı kimsenin yürütmeyeceğini düşünmekle ilgilidir. Kitlelere inancınız varsa, sizde korkudan eser kalmaz.

Bence sonuçta en kötü korku, kitlelere inanmak yerine, kendinin vazgeçilmez olduğuna, dünyanın merkezi olduğuna inanmaktır. Bence en kötü korku budur. Piştiğin, şekil aldığın yer, parti, proleter ideoloji, temelde Maoizm denilen tav ocağıysa tarihi kitlelerin yaptığını, devrimin partinin eseri olduğunu, tarihin kesin olarak ilerleyeceğini, devrimin ana yönelimi ifade ettiğini bilince çıkartırsın. İşte korku, o an silinir gider. Geride ise başkalarıyla birlikte ileride komünizm güneşi doğsun, tüm dünyayı aydınlatsın diye bugünden gerekli temeli atmanın verdiği hoşnutluk kalır.

Siyaset ve savaş dışında nelerle meşgul oluyorsunuz? Hangi kitapları okuyorsunuz?

Sevdiğim kitapları okumaya pek vakit bulamıyorum. Bu ara biyografi okuyorum. Edebiyatın harika bir sanatsal ifade biçimi olduğunu düşünüyorum. Misal Shakespeare okumayı seviyorum. Onda politik meselelere dair izler buluyorum. Örneğin Jül Sezar ve Macbeth önemli dersler içeriyor. Edebiyatı seviyorum, ama bende hep baskın olan, siyasettir. Politik olanın anlamını, perde gerisini onunla anlamaya çalışıyorum.

Bence her büyük sanatçının ardında o dönemde sınıf mücadelesi içerisinde yer almış bir politik lider vardır. Perulu yazarların romanlarını da okuyorum.

Bir keresinde Thomas Mann’ın Musa ile ilgili kısa hikâyesini (Kanun Tabletleri) okudum. Sonrasında kitabı, o dönemde içinde yer aldığımız mücadeleyi politik açıdan yorumlamak için kullandık. Kitabın bir bölümünde “kanunu ihlal edebilirsiniz ama inkâr edemezsiniz” deniliyordu. Biz bunu şu şekilde yorumlamıştık: Kanunu ihlal etmek, Marksizme karşı gelmek, ondan sapıp yanlış fikirlere yönelmek demektir. Marksizme karşı gelebilirsiniz, ama kimsenin onu inkâr etmesine izin verilemez.

Edebiyat eserlerinden çok şey öğrenmek mümkün. Edebiyat kadar müziği de severim. Şimdilerde eskisi kadar hoşlandığımı söyleyemem ama. Bilim kitaplarını severim. Üniversitede hukuk okudum, çünkü bir mesleğim olması gerekiyordu. Felsefeyi seviyordum ve zamanla ona yoğunlaştım. Felsefe üzerinden bilimi keşfettim. Matematik ve fizik sorularını çözmek için çok zaman harcamışımdır. Kanaatimce fizik, olağanüstü bir bilimdir. Onu “aklın macerası” olarak nitelemek mümkün.

Bence bilimin sorunu, bilim insanları. Çıkış noktasında materyalistler, bilim sahasında kaldıkları sürece hayırlı sonuçlar ortaya koyuyorlar, ama felsefeye veya başka sahalara daldıklarında, eğer bir de materyalist değilseler, idealizm batağına saplanıyorlar. Bu, Einstein için de geçerli bir durum.

Bilimi seviyorum, onun olağanüstü olduğunu düşünüyorum. Bendeki bu bilime dönük meyil, felsefe ile ilgili doktora tezimde tüm açıklığıyla görülebilir. Tezde Kant’a göre zaman ve uzamın analizini matematik ve fizik bilimine başvurarak, Marksist bir bakış açısı üzerinden yapmıştım. Pek vakit bulamıyorum, ama teze geri dönüp bakmam ve onu tekrar incelemem gerek. Şu an bende tezin bir nüshası bile yok.

Siz de şiir sever misiniz?

Evet. Bir ara dünya şiirini incelemiştim. Okul kütüphanesinde bazı çalışmaları okuma fırsatı bulmuştum.

Şiiri severim. Başkan Mao’da hayran olduğum özelliklerden biri de onun olağanüstü bir şair olmasıdır. Peru şiirinde ise Vallejo benim için önemlidir. O bizim şairimizdir, ayrıca komünisttir.

Bazıları “Bayrak” ve “1980’de Silâhlı Mücadeleyi Başlatın” başlıklı konuşmalarınızın güzel birer politik savaş şiiri olduğunu söylüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bazen siyaset sahasında kendinizi serbest bırakmanız, tutkunun ve derin duyguların konuşmasına ve kararlılığınızı güçlendirmesine izin vermeniz gerekir. Böylesi durumlarda asıl konuşan, yürektir. Bence o anlarda savaşın ayrılmaz parçası olan devrimci tutku, kendisine dil buluyordur. O konuşmaların ne tür bir edebi değeri var, ben bir şey söyleyemem.

Hiç bunalıma girdiniz mi?

Hayır. İyimserliğin iliklerime işlediği düşüncesindeyim. Ben, duygusal sorunlar veya bunalım yerine idrak ve inanç sorunlarıyla meşgulüm. Alabildiğine iyimser bir insanımdır. Marksizm ve Başkan Mao, insanların, özellikle komünistlerin iyimser olduklarını anlamamızı sağlamıştır. Dara düştüğümde olumlu olana bakar ya da o zor durum içerisinde hâlen daha varolan gelişme ihtimaline odaklanırım, çünkü hiçbir şey tümüyle kara ya da tümüyle kızıl olamaz.

Büyük bir yenilgi yaşasak bile bunun olumlu yanına bakmak gerekir. Mesele, dersler çıkartmak, olumlu yana odaklanarak çalışmalarımıza devam edebilmektir. Birileri size illaki destek sunar, mücadeleye coşkuyla katılırlar, çünkü komünizm insanları birleştirir.

Hiç arkadaşınız var mı?

Hayır yok. Benim yoldaşlarım var. Onların benim yoldaşım olmaları bana gurur veriyor.

Başkanım, röportajımızın sonuna geldik.

Çok çalıştık ve çabalarınız için teşekkür ederim. Benimle görüşmek ve halka hizmet etmek için azimle mücadele eden Diario gazetesi aracılığıyla halka ulaşacak bu ilk röportajı yayınlayabilmek için katlanmak zorunda kaldığınız zorlukları çok takdir ediyorum. Çok teşekkür ederim.

Teşekkür ederim, Başkanım.

Kaynak