12 Ekim 2026

,

Baskılara Verilecek En İyi Cevap Örgütlenmektir



“Az ya da çok bilinçli bir şekilde, gençliğin haykırdığı şey kapitalist sistemin sonu ve devrimdir.” Bu ifade, Eylül ortasından beri tüm ulusu sarsan, kahraman Paris Komünü’ne, Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında Anti-Faşist Direniş’e ve Mayıs 1968 ayaklanmalarında “Maoizmin baharına” sahne olmuş ülkede mücadeleci gençliğin o büyük isyanı hakkında AND’ye özel röportaj veren Fransa Komünist Gençlik Ulusal Komitesi’ne (KG) ait. 6 Ekim’de 450.000 kişiyi sokaklara döken gösteriyle doruğa ulaşan kitlesel gösterilerde yer alan örgüt, öğrenci mücadelesinin işçi mücadelesiyle ve gerici Fransız devletinin emperyalist kirli savaşa hazırlanmasına karşı mücadeleyle birleştiğini söylüyor.

3-6 Nisan 2026’da Paris’te düzenlenen 12. kongresiyle 1920’de kurulan Fransa Komünist Gençlik Federasyonu’nun tarihsel geleneğini sürdüren KG, ülke genelinde liselerde ve işçi mahallelerinde faaliyet yürütüyor. Fransa’daki eylemler, İspanya, Belçika, Yunanistan, İrlanda, Almanya, İtalya, Hollanda ve diğer Avrupa ülkelerini kasıp kavuran protestolara ekleniyor; halk kitlelerinin yüksek patlama gücü, Avrupa’da ve tüm dünyada dengesiz bir şekilde gelişen devrimci durumun somut ifadesi. Bu devrimci durum, Dünya Devrimi’nin öznel güçlerinin ilerlemesi için muazzam bir nesnel zemin oluşturuyor.

Röportajda isyanın nasıl başladığını anlatan genç komünistler, emperyalist devletin acımasız baskısını eleştiriyor, halihazırda talepleri arasında benzin fiyatında indirim de bulunan hareketliliğin kapsamını genişletmeyi hedefliyorlar. Büyük bir iyimserlikle, “Bu, her yönüyle Sarı Yelekliler hareketine benzeyen bir başlangıç” değerlendirmesinde bulunuyorlar.

Liselilerin Sorunlarından Ulusal İsyana

Hareket, Paris’in kenar mahallerinden birinde yer alan Seine-Saint-Denis’de başladı. Fransa’da “lise” olarak adlandırılan okullarda öğrenciler, insana yakışır koşullar için taleplerini uzun zamandır demlediler. Komünist Gençlik bir okulun durumunu aktarıyor; bu okulda aylardır bir okul hemşiresinin işe alınması için mücadele ediliyor.

Hareket, Paris’in kenar mahallelerinde yer alan Seine-Saint-Denis bölgesinde başladı.

“Bu örnek, münferit bir olay değil. Her lisede reform, işe alım gibi benzer talepler var... Bu nokta bize önemli geliyor: mevcut hareket, kendiliğinden ortaya çıkmadı. Birçok lisede insanca koşullar için verilen uzun bir mücadelenin sonucu.”

İlk abluka eylemleri, öğrencileri öğretmenlerin mücadelesine daha da yaklaştırdı: “Öğretmenlerin talepleriyle dayanışma göstermek ve hiçbir toplantı, tartışma veya dilekçenin bizi bir yere götürmediğini ortaya koymak amacıyla, Saint-Denis’deki liseleri ve özellikle S. okulunu, tüm Fransa için örnek teşkil eden ilk abluka eylemlerini başlattı.”

KG, “Fransız liselerinin büyük bir bölümünün harekete katılmasının yanı sıra, 6 Ekim’den itibaren işçi sınıfının ve ‘yetişkinlerin’ bir kesiminin de katıldığını” tespit etti.

Savaş Hazırlığı Uğruna Eğitim ve İstihdam Feda Edildi

Örgüt, eğitimin bozulmasını, gerici Fransız devletinin emperyalist savaşa hazırlanmasıyla ilişkilendiriyor. Fransız emperyalizmi, eski burjuva demokrasisinin gerici dönüşümü çerçevesinde içteki militarizasyonu artırırken, Avrupalı emperyalist ortaklarına nükleer şemsiye sunmak da dâhil, emperyalistler arası çatışmadaki konumunu güçlendirmek için askeri gücünü artırmayı amaçlıyor.

“Hükümet, savaşa giderek daha açık bir şekilde hazırlanıyor. 2025 yılında Fransız Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı, gelecekteki bir savaşta ‘çocuklarımızı kaybetmeyi kabullenmemiz’ gerekeceğini söyledi. Bu hazırlık, eğitim ve tekeller (özellikle silah tekelleri) arasındaki bağı güçlendiren, gerektiğinde zorunlu askerlik haline gelmesi amaçlanan ‘esnek’ askerlik hizmeti biçimlerini gündeme getiren bir dizi eğitim reformuna ve politikasına yol açtı.”

Kesintiler, günlük öğrenim koşullarını da etkiliyor: “Ayrıca, ulusal eğitim sistemi hem altyapı hem de personel açısından önemli bir bütçe kesintisiyle karşı karşıya.” Üniversitelerde ise KG, bursların azaltılması, konut yardımlarının kesilmesi ve kontenjanların kısıtlanmasıyla işçi çocuklarının okula girişini engelleyen bir seçme ve özelleştirme politikasını eleştiriyor.

“Gençler, aynı zamanda artan işsizlikten (15-24 yaş arası gençler arasında işsizlik oranı yüzde 21,6) ve güvencesiz işlerden ilk etkilenen kesim” diyor. “Fransız burjuvazisi bizi kirli savaşına hazırlıyor, ancak biz zaten sınıfımıza karşı yürüttüğü savaşın acısını çekiyoruz: 2025 yazında, 18 yaşın altındaki altı genç, iş kazalarında hayatını kaybetti.”

Ayaklanmalarla Şekillenen Bir Nesil

KG, birbirini izleyen ve giderek yoğunlaşan ayaklanmaların ortasında büyüyen bir nesli şöyle tanımlıyor: “Sarı Yelekliler hareketi sırasında ilkokuldaydık, Nail isyanları ve emeklilik reformuna karşı ayaklanmalar sırasında lisedeydik.” Ayrıca KG, bu neslin, Filistin’deki soykırıma karşı mücadele ve geleceğinin üzerinde asılı duran emperyalist savaş tehdidiyle şekillendiğini de vurguluyor.

Sarı Yelekliler, Kasım 2018’de yüksek yakıt fiyatlarına ve Macron’un diğer halk karşıtı önlemlerine karşı başlayan kitlesel bir hareketti. Adını protestocuların giydiği fosforlu yeleklerden aldı. Öte yandan Nail protestoları, Haziran 2023'te Nanterre’de 17 yaşındaki bir gencin polis memuru tarafından öldürülmesinin ardından gerçekleşti. Aynı yıl, emeklilik “reform”una karşı mücadele, 7 Mart’ta 3,5 milyon insanı sokaklara döktü.

Her okulun talepleri, toplumsal dönüşüme yönelik kapsamlı özlemle örtüşüyor. “Ancak bu büyüklükteki bir hareketi yönlendiren şey, çok daha geniş siyasi taleplerdir. Bu talepler, hükümet için birçok sorun yaratıyor, çünkü hükümet, durumu yatıştırmak için neyi teklif edeceğini bilmiyor.”

“Gerçekte bunlar yaygın fikirler, ilk bakışta belirsiz görünebilecek taleplerdir, ancak meselenin özü her zaman aynıdır: değişim, halka hizmet eden eğitim.” KG, gençlerin devrim arzusuna ilişkin olarak ise şunları ekliyor: “Bunu her zaman bu kadar kararlı bir şekilde ifade etmiyorlar ve oraya ulaşmak için izlenecek yoldan her zaman çok emin değiller, ancak vardıkları sonuç her zaman bu oluyor.”

KG, yalnızlığı aşmak ve örgütsel gücü büyütmek için şunları vurguluyor: “Diyaloga girmek, gençliği yalnızlıktan kurtarmak, şüphesiz ki tartışma ve yüzleşme alanları yaratmak gerekiyor.”

Kriz, Demokrasiye Dair Vehimleri Yok Ediyor

KG, “Gerçekte Fransa, yıllardır her geçen dakika kötüleşen ve emperyalizmin demokrasiye dair vehimlerini yavaş yavaş yok eden bir krizden geçiyor” diyor.

Eski burjuva demokrasisinin itibar kaybı ve iflası, Sciences Po’daki Siyasi Araştırmalar Merkezi CEVIPOF’un Siyasi Güven Barometresi’nde açıkça görülüyor: Ocak 2026’da, yüzde 76’sı, Fransa’da demokrasinin kötü işlediğini değerlendirirken, yüzde 82’si, demokratik bir siyasi sistemi iyi bulduğunu söylüyor. Halkın demokratik özlemleri, bu eski, çürüyen demokrasiyle çatışıyor: egemen sınıflar için demokrasi, proletarya ve diğer halk sınıfları için diktatörlük. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a güvenenlerin oranı sadece yüzde 18.

Bu arada, özellikle gençler arasında, Aydınlanma’nın Ülkesi’nde Marksizm güçleniyor, kapitalizme yönelik reddiye güçleniyor. Mart 2023 sonunda L'Humanité için yapılan bir Ifop anketinde, görüşülen yetişkinlerin yüzde 83’ü sınıf mücadelesinin bir gerçeklik olmaya devam ettiğini kabul ederken, yüzde 72’si işçilerin şirketlerinin yönünü belirleme hakkını savunuyordu. 18-30 yaş arası gençler arasında, Kasım 2020’deki Ifop anketine kıyasla, yüzde 29’u komünizmi gelecek için uygulanabilir bir fikir olarak değerlendirdi. O dönemde, 18-30 yaş arası 1006 Fransızın yüzde 60’ı kapitalizme olumsuz, yüzde 35’i ise komünizme olumlu bakıyordu. Ekim 2017’de Gabriel Péri Vakfı için yapılan bir Viavoice anketinde, Fransızların yüzde 38’i Karl Marx’ın düşüncesinin kapitalizmin nasıl işlediğini anlamak için yararlı olduğunu düşündüğünü ortaya koyuyordu.

Eylül 2025’te, “Her Şeyi Bloke Edelim” (“Bloquons tout”) hareketi, Fransız emperyalist devletinin kemer sıkma politikalarını esas alan bütçesine karşı bir günlük abluka hazırlığı yaparken, Lille Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Marion Carrel, Guardian’a ülkede “devrim öncesi”ne özgü bir hava olduğunu söylemişti. Bir yıl sonra, mücadeleci gençliğin mevcut isyanı, Fransız halkı arasında geniş destek buluyor: 7 Ekim’de yayınlanan Elabe anketine göre, katılımcıların yüzde 72’si, lise öğrencilerinin taleplerini meşru buluyorken, 18-24 yaş arası gençlerin yüzde 73’ü harekete onay veriyor. Fransızların yüzde 64’ü ise bunun diğer sektörlere de yayılacağını öngörüyor.

Proleterlerin Çocukları İşçilerle Omuz Omuza

KG, öğrenci isyanını işçi mücadelesinden ayırma girişimini reddederek şunları belirtiyor: “Bu hareket, işçi sınıfının çocuklarının hareketidir. Cephedeki liseler, işçi mahallelerindeki liselerdir. Cephedeki gençler, proleterlerin çocuklarıdır.”

“Şu anda yürürlükte olan kontrgerilla siyaseti, isyanı işçi sınıfından koparmayı amaçlıyor.” Bu bağ, hem öğretmenlerle ortak mücadele hem de işçilerin polis şiddetine karşı duyduğu öfke sayesinde güçlendi. “Bu yakınlaşma, sadece bu öfkeye değil, aynı zamanda ulusal düzeyde dile getirilen geniş talepler etrafındaki birliğe de bağlı.”

“Komünist Gençlik, nerede olursa olsun işçi hareketinin mücadelelerini desteklemeye kararlıdır.” Örgüt, bu çalışmanın eylemlerinde nasıl ifade edildiğini şöyle açıklıyor: “Bazı şehirlerde sendikalarla güçlü bağlar kurmayı ve grevleri desteklemeyi başardık. Bu bağlantı, bugün ayaklanmalar sırasında işçilerle omuz omuza yürümemizi sağlıyor. Şehirlerimizden birinde, ayaklanmaya genç yoldaşlarımızla birlikte işçi mahallesindeki sendika şubesi önderlik etti.”

Burjuvazi İsyanı İzole Etmeye Çalışıyor

KG, burjuva medya tekellerinin isyanın öğrenci niteliğini inkâr etme ve gençleri manipüle edilmiş olarak gösterme kampanyasını eleştiriyor: “Gençliği dağıtmak amacıyla medya, bunların lise öğrencisi olmadığını veya birilerinin etkisi altında olduklarını tekrarlayıp duruyor. Gençlerin aptal olduğuna, şu ya da bu sosyal demokrat parti ya da şu ya da bu ülke tarafından manipüle edildiğine inanmamızı sağlamaya çalışıyorlar.”

Bu manipülasyon suçlaması, tekelci basın kuruluşu TF1-LCI’nin 5 Ekim’de alıntıladığı Fransız istihbarat servislerinden gelen bir notta da yer alıyor. Lise öğrencilerini öğrenci birliği yapılarıyla bağlantılı “aşırı sol unsurlar”ın etkilediğini söyleyen belge, “genç devrimci komünistlerden" bahsediyor. Hatta polis karakollarının önünde gözaltına alınanlarla dayanışmak için yapılan eylemler bile, sendikaların hareketi kontrol ettiğine dair bir kanıt olarak sunuluyor.

Örgüt, ayrıca bir polis memuruyla yaşanan bir çatışmanın görüntülerinin nasıl yayınlandığını da anlatıyor: “Bir polis memurunun yerde dövüldüğü görüntüleri defalarca gördük. Medya organları, polisin bir genci nehirde boğmaya çalıştığı, çok öncesine ait videoyu ancak ertesi gün yayınlamaya başladı.”

KG’ye göre, bu gerici karşı propaganda, gençleri nüfusun diğer kesimlerinden ayırmayı amaçlıyor: “Burjuvazi, aynı çıkarları paylaşsak bile, nüfusun bir bölümünü uzaklaştırmak için isyanların şiddetini bahane olarak kullanıyor. Gençlerin (bu olayda olduğu gibi günlük hayatta da) maruz kaldığı şiddet, bu kirli propaganda tarafından meşrulaştırılıyor.”

Baskı ve Dayanışmanın Örgütlenmesi

Örgüt, hareketin başından beri 6.500’den fazla tutuklama vakası kaydetti, gençlere yönelik şiddeti kınadı. “Bu konuya daha ayrıntılı değinmeden önce, Avrupa’nın en şiddet yanlısı polis gücü karşısında eğitimleri için kaynak talep eden 14 ila 17 yaş arası gençlerden bahsettiğimizi hatırlatmak isteriz.”

Eli el bombasıyla kopan 15 yaşındaki bir çocuğun durumunu gündeme getiren, polisi eleştiren KG, ayrıca diğer yaralanma vakaları üzerinde de durdu: “14 yaşındaki Eden, hâlâ hastanede. Polis, yüzüne yakın mesafeden göz yaşartıcı gaz bombası attığı için sadece pipetle yemek yiyebiliyor. Diğer üç kişi ise plastik mermilerle vurulduktan sonra bir gözünü kaybetti.”

"Gözaltına alınan gençler, yaşlarına bağlı olarak, farklı cezalarla yüzleşme riskiyle karşı karşıya: gösterilere katılma yasağı, kamu hizmeti cezası, hapis ve her zaman olduğu gibi, avukat masraflarına ek olarak yüksek para cezalarıyla yüzleşebilirler.” KG, bir yandan da gözaltına alınanların aileleriyle iletişim kurmasınlar diye önlerine çıkartılan engellerden, ayrıca gözaltına alınmamış olsalar bile, abluka eylemlerine katılan gençlerin sosyal yardımlarının kesilmesi tehditlerinden bahsediyor.

Baskılar, örgütü de doğrudan etkiliyor. “Birçok yoldaşımız bayrağımızı taşıdılar diye tutuklandı. Bu henüz suç teşkil etmediği için, ‘şiddet eylemleri gerçekleştirme amacıyla toplantılar düzenlemek’ suçlamasıyla hâkim önüne çıkarıldılar.” KG, hareketin başlatıcıları olarak tanımlanan örgütlerin dağıtılmasına dönük adımları eleştiriyor.

"Devletin amacı açık: Gençleri korkutmak ve her türlü yolla onları düzensizleştirmek.” Komünistlerse tutsaklara ve ailelerine destek sunarak cevap veriyor: “Kendimizi örgütlemeli, dayanışmayı harekete geçirmeliyiz.”

KG, baskıdan etkilenenlere verdiği desteği şu şekilde açıklıyor: “Yoldaşlarımızın ve ailelerinin yalnız kalmaması için mağdurları tespit etmeye, insani ve mali dayanışmayı organize etmeye şimdiden başladık.”

“Bağış toplama kampanyaları çoktan başladı. Her tutuklama, polis karakollarının önünde gösterilere neden oluyor, ilerici avukatlardan oluşan hukuk ekipleri kuruluyor.” Yol gösterici ilke, şu ifadeyle özetlenebilir: “Baskılara verilecek en iyi cevap örgütlenmektir.”

17 Ekim ve İsyanın İlk Zaferi

Ülke genelindeki eylemler için hazırlanan 17 Ekim planı, engellemelerden önce dijital platformlarda dolaşıma girdi. Örgüt, eylem çağrısının nasıl yayıldığını şu şekilde anlatıyor: “Lise öğrencileri hareketinin başlangıcından bu yana, bu tarih, militan ‘solcu’ örgütlerin dışında, büyük bir seferberlik günü olarak giderek daha fazla dile getiriliyor.”

KG, bu süreci Sarı Yelekliler hareketine benzetiyor: “Bu, her yönüyle Sarı Yelekliler hareketine benzeyen bir başlangıç. Bu nedenle, 17 Ekim’in mevcut harekette yeni bir dönüm noktası olacağını, bunun bir sonraki seçim fiyaskosuna kadar sürebileceğini varsayabiliriz. Umudumuz bu, bunun için mücadele edeceğiz.”

8 Ekim’de Cause du Peuple [“Halkın Davası”] gazetesinde yer alan habere göre, Eylemlilik süreci, benzinin litre fiyatında geçici olarak 12 ilâ 18 kuruşluk bir indirim yapılmasıyla sonuçlandı. KG, yakıt fiyatlarının protestolarla ilgili temel taleplerden biri olduğunu vurguluyor: “Bu karar, tek bir şeyi kanıtlıyor: İsyan etmekte haklıyız. Eğer biz onlardan söke söke almazsak, onlar bize hiçbir şey vermeyecek.”

Hareketin ölçek ve kapsamını genişletmek için genç komünistler, onu yatıştırma ve isyanı oy kazanmak için kullanma girişimlerine karşı mücadele ediyorlar: “Gericiler daha fazla baskı çağrısında bulunuyor, sosyal demokrasi ise gösterilere entegre olarak, sükunet çağrısında bulunuyor, kendisini bizimle polis arasına yerleştirip daha çok geçit törenine benzeyen ‘yasal’ gösteriler düzenlemek suretiyle gençlerin desteğini kazanmaya çalışıyor.”

KG, gençlerin isyan etme hakkını savunuyor: “Lise öğrencileri, tüm Fransa için mükemmel bir örnek teşkil ediyor. Her zaman şunu vurgulamalıyız: İsyan etmek için nedenimiz var. Ortada gayrimeşru bir şiddet varsa o da daha iyi bir yaşam talep ettikleri için çocukları ölüme mahkûm etmeye hazır olanların şiddetidir.”

Röportajın sonunda, Fransa Komünist Gençlik Ulusal Komitesi, Brezilyalı okurlara şu mesajı iletiyor: “Mücadelelerini dikkatle takip ettiğimiz Brezilya halkına kardeşçe selamlarımızı ve Brezilya gençliğine tüm desteğimizi gönderiyoruz. Bizim için endişelenmeyin: Savaşa korkusuzca giriyoruz, kazanmaya mahkûmuz!”

Yeni Demokrasi
11 Ekim 2026
Kaynak

Rahatsız Etmeye Gelmiş Bir Devrimci: Çakal Carlos



Gün gelir, tarihin yeraltı nehirleri, yer kabuğunun altında görünmez bir şekilde akmayı bırakıp, iktidardakilerin kurguladığı polis rehberlerinin ve anlatıların barajlarını yıkarak, bir sel gücüyle patlak verir.

Herkesin Filistinli yoldaşları tarafından Latin Amerika kökenlerine yönelik hürmet üzerinden kullandıkları “Komutan Carlos” ifadesi ile tanıdığı İliç Ramírez Sánchez’in yolu, küresel sınıf mücadelesinin işlediği, yeraltı sularının gürül gürül aktığı coğrafyaya ait bir yoldur. Burjuva basını, onu yalnız bir paralı asker veya devletsiz bir yabani hayvan gibi takdim edip karikatürleştirdi. Bir yönetmen, Londra’da masasının üzerinde tesadüfen Frederick Forsyth’in Çakalın Günü isimli romanını buldu ve onu sinema perdesine uyarladı. Pazarlama amaçlı kullanılan ifadeleriyle birlikte film, sistemin tüm bir çağı sterilize etmek için yürüttüğü ideolojik operasyonun parçası haline geldi.

Devrimci sol ve kapitalist "gerçekçiliğe" boyun eğmeyenler için Carlos, Poissy’nin yüksek güvenlikli zindanlarında sergilenecek bir canavar değil. O, imparatorluğa açıktan meydan okumayı seçmiş, militan bir enternasyonalizmin yaşayan ve rahatsız edici bir simgesi. Bu meydan okumanın bedelini ise bugün onu otuz yılı aşkın süredir Fransız Devleti’nin politik tutsağı kılan hapis cezasını çekerek ödemiştir.

Yetmişlerde Paris’i sarsan, Eylül 1974’teki ünlü Publicis Eczanesi saldırısı gibi olayları anlamak için, kör terörizmin burjuva ahlakını bir kenara bırakıp bu uygulamanın siyasi soy ağacına bakmak gerekir. Bu gizli hücreler, boşlukta faaliyet yürütmediler, neticede Cezayir Kurtuluş Ordusu’nun Cezayir Savaşı’nda başvurduğu tarzı, mücadeleyi kompartımanlara ayırma çabasını ve tüm o netliğini doğrudan ödünç aldılar. Fransa’nın lojistik ve ekonomik kalbine saldırmak, başkentin yeni sömürgeci rahatlığı ve huzuru için inşa edilmiş duvarı yıkmak, savaşı tam da Küresel Güney’in kanını akıtan baskı ve zulüm stratejilerinin kararlaştırıldığı yere taşımak anlamına geliyordu.

Komutan Carlos’un hikâyesi, yetmişler ve seksenlerde uluslararası gerilla hareketinin hayatta kalmasını ve koordinasyonunu sağlayan yoğun ve dayanışmayı temel alan destek ağı ile tanımlı. Bu çerçevede, Muammer Kaddafi’nin Libya’sı ve Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti, anti-emperyalist eksenin iki temel direğini temsil ediyordu. Trablus, İrlanda’dan Latin Amerika’ya kadar uzanan sayısız devrimci harekete koruma, finansman ve uluslararası lojistik üs sağlarken, Arap dünyasındaki tek sosyalist eğilimli devlet olan Güney Yemen, küresel silahlı solun kadroları ve Filistin örgütlerinin kendileri için serbest bir liman ve stratejik eğitim alanı görevi görüyordu. Üçüncü Dünya devrimcileri ile RAF gibi Avrupa’nın silahlı örgütleri arasında operasyonel ittifakın kurulduğu bu yoğun Üçüncü Dünya ağı içinde, ulusal sınırları reddeden ve enternasyonalizmi temel ilke olarak benimseyen uluslararası bir savaşçı kardeşliği teşkil edildi. Bu gelişme, Batılı hükümetleri dehşete düşürdü.

Dayanışma ve jeopolitiğin iç içe geçişi, kaçınılmaz olarak Filistin kurtuluş hareketinin çelişkileri ve içsel başarısızlıklarıyla yüzleşti. Örneğin Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ile disiplin ve strateji açısından yaşanan kopuşu ele alalım. Aralık 1975’te Viyana’da gerçekleştirilen OPEC operasyonu ardından, üst yönetim ayrım gözetmeden herkesin öldürülmesine mani olmak için talimat verdi, bunun sonucunda kopuş yaşandı. Belirli isimler tecrit edildiler.

Bu Halk Cephesi, tek bir bütün değildi. Hareket, Nayif Havatime 1969’da ortaya çıkan FilistinDemokratik Kurtuluş Cephesi ve Vedii Haddad’ın özel operasyonlar kanadının radikalizmi ile diplomatik gerçekçilik arasındaki çözülmemiş gerilim gibi tarihsel teorik ayrışmalarla maluldü. O dönemde Kaddafi’nin Libya’sı ve Hafız Esad’ın Suriye’si gibi destek kuvvet görevi gören yapılar, yeni tesis edilen tek kutuplu düzene boyun eğmeye başlayınca, istikrarlı bir devlet desteğinden yoksun kalan profesyonel devrimciler yüzüstü bırakıldılar. Bu durum, 1994 yılında Hartum’da Fransız istihbarat servislerinin Sudan ile işbirliği içinde gerçekleştirdiği yasadışı adam kaçırma olayıyla doruğa ulaştı.

Kültür endüstrisi, Olivier Assayas’ın yönettiği, Édgar Ramírez’in başrolünde oynadığı önemli biyografik film Carlos (2010) gibi bu dönemi aktarmaya çalışsa da, televizyon ve sinema, izleyiciye gazetelerin imal ettiği mitolojik canavarı takdim etti. Tarihsel boyut kazandırma çabası içine girilmedi. Soğuk Savaş’ın dinamiklerine teslim olmuş, zihni berrak, çok dilli bir militanın ayağının altındaki toprağın kaydığından, iki kutuplu dünyanın çöküşünden ve himaye eden devletlerin onu yüzüstü bırakmasından bahsedilmedi.

Otuz yılı aşkın süredir ağır psikolojik ve maddi tecrit koşullarında hayatta kaldığı Poissy hapishanesinin derinliklerinde Carlos, düşünmeye devam etti. Siyasi inancı hiçbir şekilde sarsılmadı. Verdiği nadir röportajlarda ve yakın zamanda yayınlanan “Çakal Konuşuyor” belgeselinde, kendisini gururla “profesyonel devrimci” olarak tanımlamaya devam ediyor.

Hapishaneden, bugün anti-emperyalizmin çözülmesini analiz ettiği, FHKC’nin mücadelesinin tarihsel meşruiyetini savunduğu, Üçüncü Dünya’daki direnişi dönemi ile Küresel Güney’in ABD ve NATO’nun tek kutuplu hegemonyasına karşı açığa çıkan yeni mücadeleleri arasında süreklilik kurduğu Devrimci İslam kitabı gibi metinler ve anılar yazmaya devam etti.

Bu sınır tanımayan materyalist okuma, günümüz Filistin’inin hareketli fay hattında güçlü bir yankı buluyor. Oslo’daki kafesleme çabalarının başarısızlığı ve Filistin Yönetimi’nin ahlaki iflası karşısında, Hamas’tan Cihad’a kadar İslami direniş güçleri ile Halk Cephesi’nin laik birlikleri arasında silahlı mücadele alanında gerçekleşen nesnel yakınlaşma, tarihsel ayrım çizgisinin felsefi varsayımlarda değil, sömürgeci işgaline kimin karşı savaştığı ve kimin ona boyun eğdiğiyle ilgili olduğunu ortaya koyuyor. Carlos, bu yakınlaşmayı öngörmüş, kendisini tümüyle stratejik ekseni devrimci İran’da emperyalizme karşı olan Direniş Ekseni’nin soy ağacının içine yerleştirmiştir.

Bugün, İlich Ramírez Sánchez, artık sadece Soğuk Savaş’ın tozlu arşivlerine ait değil, doğrudan günümüzü de etkiliyor. Dün Hugo Chávez önderliğindeki Bolivarcı Devrim, Paris tarafından çiğnenen onurunu ve haklarını güçlü bir şekilde gündeme getirirken, bugün enternasyonalist hareket ve ailesinin militan kararlılığı, onun iadesi ve Venezuela’ya dönüşü talebinin ateşini canlı tutuyor.

Bu, insani yardım amaçlı bir geri çekilme çabası değil, devrimci bir adalet eylemidir. Carlos’un vatanına dönüşünü talep etmek, emperyalizmin bize dayatmaya çalıştığı tarihsel unutkanlığı reddetmek, insanların dünyayı kasıp kavurmaya cesaret ettiği bir dönemin politik tutsaklarının sonsuza dek lanetlenerek silinmediğini yinelemek anlamına gelir.

O yeraltı nehri akmaya devam ediyor. Hapishaneden gelen sedası, şu hakikati taviz vermeden hatırlatmaktadır: Kapitalizmin ve sömürgeci tahakkümün alternatifi teslimiyet değil, yılmadan sürdürülen örgütlü mücadeledir.

Geraldina Coletti
18 Eylül 2026
Kaynak

11 Ekim 2026

,

1979 İran Devrimi’nin Ekonomi Politiği ve Bağımsız Sanayileşme Pratiği



1979 İran İslam Devrimi’nin tarihsel anlamı, öncelikle onun sınıfsal niteliğinde ve ekonomi politik sonuçlarında kavranmalıdır.

Pehlevi Hanedanı, savaş sonrasında ABD’nin Ortadoğu bölgesindeki en kilit komprador rejimlerinden biriydi. İktisat politikasının özü, petrol gelirleri karşılığında Batı’dan teknoloji ve tüketim malları temin etmek, aynı zamanda Amerikan sermayesinin İran’ın bankacılık, sigortacılık, imalat ve hizmet sektörlerine doğrudan sızmasına izin vermekti. Bu kalkınma modelinin toplumsal sonuçları son derece çarpıktı: Petrol gelirlerinin artışına kır-kent uçurumunun derinleşmesi, tarımın çöküşü, iflas eden çok sayıda köylünün kent varoşlarına akması ve yerli zanaatları tasfiye eden büyük çaplı Batı tüketim malı ithalatı eşlik ediyordu; siyasal alanda ise SAVAK gizli polis aygıtı terör yöntemleriyle bu komprador düzenin işleyişini sürdürüyordu.

1951’de Musaddık hükümetinin petrol sanayisini kamulaştırma hamlesinin İngiliz ve Amerikan tezgahıyla boğulması, İran milliyetçiliği ile anti-emperyalist bilincin toplumsal tabanını derinden şekillendiren tarihsel bir travma oldu.

Sınıf analizi açısından bakıldığında 1979 Devrimi; kent küçük burjuvazisi, işçi sınıfı, çarşı (bazar) esnafı ve ezilen Şii kitlelerin komprador rejimi devirmek üzere birleştiği başarılı bir ulusal-demokratik devrimdir.

Devrimin önderliği Humeyni şahsında ulema kesiminin elinde olsa da, devrimin toplumsal zemini geniş bir anti-emperyalist ve komprador karşıtı birleşik cepheye dayanıyordu.

Devrimden sonra kurulan siyasal yapı karma bir nitelik taşımaktadır. Bir yandan özel mülkiyet ve piyasa mekanizmalarını korurken, diğer yandan ulusal petrol şirketi, kamu ağır sanayisi ve altyapı sistemlerini kapsayan güçlü bir devlet işletmeciliği sektörü kurmuştur. Anti-emperyalist mücadele açısından bakıldığında, bu sistemin iktisadi mantığının çekirdek işlevi, uluslararası tekelci sermayenin İran ekonomisi üzerindeki doğrudan kontrolünü engellemektir.

Ulusal petrol şirketi, İran’ın uluslararası petrol kartellerine boyun eğmeksizin petrol üretimi ve ihracat politikalarını bağımsızca belirlemesini sağlamış; Huzistan Çelik Fabrikası ve Arak Makine Sanayii gibi ağır sanayi yatırımları da sınai bağımsızlığın maddi altyapısını kurmuştur. Bütün bu uygulamalar “direniş ekonomisi”nin kurumsal iskeletini oluşturmuştur.

ABD’nin İran’a uyguladığı uzun vadeli ve kapsamlı yaptırımlar -petrol ambargosu, finansal abluka, varlıkların dondurulması ve teknoloji ihracatı kontrolleri- İran’ın ithal ikameci sanayileşme stratejisinin doğruluğunu tersten kanıtlamıştır.

ABD’nin azami baskı politikası İran’ı enerji açığı ve kapasite kaybı gibi zorluklarla karşı karşıya bıraksa da, aynı zamanda ülkeyi ithal ikameciliği ve teknolojik yerlileşme sürecini hızlandırmaya mecbur etmiştir.

İran; BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi çok taraflı mekanizmalar aracılığıyla Küresel Güney ile iş birliğini derinleştirmiş, sanayi yapısında petrole bağımlılığı azaltma dönüşümünde net sonuçlar almış, petrokimya ve çelik gibi temel sektörlerde hem üretim kapasitesini hem de ihracatı artırmış, kritik sermaye mallarının yerlileştirilmesi ile savunma teknolojilerinin sivil sanayiye uyarlanması alanlarında somut ilerlemeler sağlamış ve ticaret ağını Asya, BDT ve Latin Amerika ekseninde çok yönlü genişletmiştir.

Güney-Güney finansal iş birliği de somut adımlarla ilerletilmekte, ikili ve bölgesel çerçevelerde ulusal para birimleriyle ticaret geniş ölçekte hayata geçirilerek İran’ın dolar yaptırımlarını aşması için alternatif finansal kanallar sağlanmaktadır.

Lenin’in emperyalizm teorisi açısından İran’ın ithal ikameci sanayileşme stratejisi büyük bir teorik önem taşır. Bu pratik; küresel mali tekelci sermayenin kuşatması altında bulunan bir çevre ülkesinin, devlet öncülüğünde sanayileşme ve Güney-Güney iş birliği yoluyla mali sermayenin tekelci ablukasını kayda değer ölçüde kırabileceğini, bağımsız bir sanayi altyapısı ve ticaret ağı kurabileceğini kanıtlamıştır. Bu uygulamanın ekonomi politik önemi İran sınırlarını aşmakta; Küresel Güney’in diğer ülkelerine neoliberal bağımlılıktan kurtularak kendi bağımsız kalkınma yollarını çizmeleri noktasında somut bir referans oluşturmaktadır.

Ali Can
7 Ekim 2026

10 Ekim 2026

,

7 Ekim Operasyonunun Meşruiyeti



7 Ekim 2023 tarihli operasyonun askeri, politik, ilkesel, stratejik ve geleceğe yönelik olmak üzere çok sayıda ve istisnai boyutu bulunmaktadır. Bu boyutların ilki, operasyonun meşruiyeti ve adaletiyle ilgilidir. Söz konusu boyut, savaşların adaletini belirlemede uluslararası alanda kabul gören bir kriter olan uluslararası hukuka göre, bu operasyonun gayrimeşru bir saldırı olarak değerlendirilmesine izin vermez. Bu durum, Birleşmiş Milletler Şartı’nda da ifade edilmiştir.

Elbette, çatışmalarda ve savaşlarda esas alınan başka kriterler ve ilkeler de vardır. Ancak bunların hepsi, uluslararası düzeyde üzerinde uzlaşma sağlanmamış olup, Uluslararası Adalet Divanı nezdinde dayanak olarak kabul edilmez.

Bu nedenle, bu vesileyle uluslararası hukuka odaklanmak, uluslararası alanda ikna edici, küresel kamuoyunda yankı bulan, Siyonist teşekkül ve müttefikleri veya “Aksa Tufanı” operasyonuna eleştirel bir tavır takınanlar (Filistin topluluğunun bir parçası, dış aktörler veya aradaki kişiler) için utanç verici olan en iyi referans noktasıdır.

Uluslararası hukuk, Filistin örneğinde olduğu gibi, sömürgeleştirilmiş ülkeler için kendi kaderini tayin hakkını, sömürgeleştirmeden önce bu topraklarda yaşayan halka özgü bir hak olarak kabul eder. Sömürgeci güç tarafından söz konusu ülkeye dayatılan her türlü hukuki, coğrafi veya demografik önlemi, Filistin örneğinde olduğu gibi, gayrimeşru sayar. Bu, Siyonistlerin Filistin’e göçünden Siyonist bir teşekkülün oluşturulmasına kadar sonraki tüm eylemlerin gayrimeşru olduğu anlamına gelir.

Bu nedenle, Filistin’i bölen ve orada bir Yahudi devleti kurma “hakkı” tanıyan 1947 tarihli BM Genel Kurulu’nun 181 sayılı kararı, gayrimeşru, uluslararası hukuka ve BM Şartı’na aykırı kabul edilir.

Sonuç olarak, uluslararası hukuk, Filistin halkına işgale ve Siyonist teşekküle karşı her türlü direniş biçimini kullanma hakkı tanır. 1967’den sonra Birleşmiş Milletler, Filistin halkının işgale karşı silahlı direniş hakkını teyit eden çeşitli kararlar yayınlamıştır.

Bu nedenle, “Aksa Tufanı Operasyonu”, tartışmasız bir şekilde, Filistin halkının işgale karşı direnme hakkı kapsamındadır. Bu, meşru direniş hakkı çerçevesinde ve Filistin davasının adaleti ve Filistin halkının son yıllardaki küresel gösterilerde ifade edildiği gibi, vatanlarını “nehirden denize” kadar özgürleştirme hakkı çerçevesinde gerçekleştirilmiş bir direniş eylemidir.

Kısacası, kim olursa olsun, hiç kimsenin “Aksa Tufanı Operasyonu”nu uluslararası hukuka göre meşru bir direniş eylemi olarak görmeme hakkı yoktur, özellikle de bu meşruiyeti uluslararası hukuktan bile daha güçlü bir şekilde doğrulayan tarihi ve dini kriterler mevcutken.

Bu operasyonun ayrıntılarına gelince: en önemli husus, işgal ordusunun en önemli askeri birliği olan Gazze Tümeni’ne yönelik bir saldırı olmasıdır. İzzeddin Kassam Tugayları ile Gazze Tümeni arasında tam teşekküllü bir askeri çatışma yaşandı. Gazze Tümeni, Kassam Tugayları’nın hızla gerçekleştirdikleri saldırı neticesinde elde ettikleri kesin zafer karşısında yenilgiye uğradı. Bu felâket, işgalci ordunun ve onun zaaflarının yanı sıra, hazırlıklarında Allah’ın zaferine güvenen saldırganların sergilediği hassasiyet, cesaret ve becerinin de bir sonucu.

Özetle, “Aksa Tufanı Operasyonu”, üstün bir askeri güce karşı yürütülen bir askeri operasyondu. Siyonist ordusunun yenilgisinden kaynaklanan, yüzlerce yerleşimci ve askerin esir alınmasını da içeren olaylar ikincil öneme sahipti. “Çocukların yakılması”, “kadınlara ve tutsaklara kötü muamele edilmesi” gibi haksız suçlamalar, hızla ortadan kalktı. Burada, Netenyahu’nun yürüttüğü yasadışı ve suç teşkil eden imha savaşı ve kara savaşı, dengeleri değiştirmede, “Aksa Tufanı Operasyonu”nun küresel öneminin artmasına katkıda bulunmada rol oynadı.

Dolayısıyla, Siyonistlerin “Aksa Tufanı Operasyonu’na verdiği, kara savaşı ve imha savaşı biçimini alan cevaplar, kara savaşında oluşan askeri denge ve halk direnişi, operasyonun direnişin eşi benzeri görülmemiş bir askeri, politik ve stratejik başarısına dönüşmesini sağladı.

Münir Şefik
10 Ekim 2026
Kaynak

,

Almanya’daki Olaylardan Çıkarılan Dersler


Almanya’da derinleşen politik ve ekonomik kriz karşısında 10 Ekim 1923’te bir devrimci kalkışma planı yürürlüğe konuldu. Başarısızlıkla sonuçlanan devrim girişiminin ardından yaşanan dönüm noktasında, bölünmüş olan Komünist Parti’nin temsilcileri, Moskova’da Komintern liderleriyle görüşmelerde bulunmuş, görüşmeler neticesinde aşağıdaki metin kaleme alınmıştır. Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun kaleme aldığı metin, hem Komintern’in hem de Alman seksiyonunun tarihi için önemli bir belgedir.

* * *

 

Giriş

Tüm Komintern için son derece önemli olan bu belge, KEYK’in kısa süre önce Alman Komünist Partisi Merkez Komitesi temsilcileriyle yaptığı bir konferansta hazırlanmıştır.

Yakın dönemde tanık olduğumuz politik krizin neticesi olarak Alman Komünist Partisi Merkez Komitesi içindeki politik güçler, yeni bir yapıya kavuştular.

Bu gruplar, şu şekilde şekillendi: Merkez Komite’de önemsiz sayılabilecek miktarda oy alan (27’ye karşı 2 oy) sağcı grup (Brandler); şu anda partinin ana gövdesini temsil eden kompakt grup (Merkez Komite’de 17 oy aldı); son olarak eski sol (Berlin ve Hamburg).

KEYK’in görüşüne göre, şu anda sağın oportünist hatalarına karşı merkez grup ile sol grubun tam anlamıyla birleşmesinin sağlanması gerekmektedir. Bu birleşme sürecinin fitilini, KEYK’in yardımıyla Alman Komünist Partisi’nin yüzde 99’unu temsil eden bu iki eğilimin bir araya geldiği bu belge ateşlemiştir.

Polonyalı komünistler dâhil, Komintern’in Moskova’da bulunan tüm temsilcileri, karar tasarısına oy verdiler.

Son anda, yoldaş Brandler’in takipçileri bile özel bir bildiri yayınlayarak, prensipte karara imza attılar.

KEYK, merkezi ana gövdenin sol kanatla birleşmesinin, sağ kanadın oportünist hatalarına karşı Alman Komünist Partisi’nin şu anda karşı karşıya olduğu büyük görevleri doğru bir şekilde yerine getirmesine yardımcı olacağına inanmaktadır. KEYK, hangi taraftan gelirse gelsin, hizipçiliğin her türlü tezahürüne karşı en sert önlemleri alacaktır.

G. Z.

* * *

1923 yılının Mayıs-Kasım ayları arasında Almanya, Polonya ve Bulgaristan’da yaşanan olaylar, uluslararası hareketin tarihinde yeni bir dönemin başladığının deliliydi.

Almanya’da, Ruhr bölgesindeki krizin gelişmesiyle birlikte, proleter sınıf savaşı, devrimci güçlerin kademeli olarak birikmesi aşamasından, iktidar mücadelesiyle ilgili yeni bir aşamaya geçti.

Alman devrimci hareketinin büyük önemi göz önüne alındığında, Ağustos ve Eylül aylarında gerçekleşen tarihî değişim ve sonbahardaki olaylar, Komünist Enternasyonal için büyük önem taşımaktadır. Bir bütün olarak Komünist Enternasyonal, bu deneyimlerden çıkarılacak dersleri ve sonuçları en ince ayrıntısına kadar değerlendirmelidir.

Bu olayların taktiksel değerlendirmesinin neredeyse tamamen Komünist Enternasyonal’in temel ilkelerine dayanması gerektiğinden, Yürütme Kurulu, mevcut dönemde hem teorik hem de pratik olarak son derece önemli olan, Komünist Enternasyonal’in taktiksel yöntemi Birleşik Cephe taktiğine dair eksiksiz ve somut bir izahatı bir kez daha sunmak istemektedir.

1. Birleşik Cephe Taktikleri

Komünist Enternasyonal’in Üçüncü Dünya Kongresi’nde, Mart ayındaki yenilgiden kaynaklanan, Alman Komünist Partisi’nce üstlenilmesi gereken görevler en ayrıntılı şekilde tartışıldı ve bu görevler “Kitlelere!” sloganıyla özetlendi. Aynı yılın Aralık ayında, kitlelerin nasıl kazanılacağına dair yöntem, Yürütme Kurulu’nun birleşik cephe taktikleri hakkındaki kararında somutlaştırıldı.

Almanya’da Komünist Parti, birleşik cephe taktiklerini büyük bir ciddiyetle uygulamaya derhal başladı. Almanya’da bu taktikleri destekleyecek bir durum mevcuttu. Partinin çalışmaları sonucunda büyük başarılar elde edildi. Kitlelerin giderek artan sempatisini kazandı ve sosyal demokratların saflarında karışıklığa neden oldu.

Seksiyonlarımızın çoğu, birçok direnişi ve birçok hatayı aştıktan sonra, birleşik cephe taktiklerini ancak yavaş yavaş uygulamaya koyabildi. Fransa’da 1922 yılında partinin önemli bir bölümü, birleşik cephe taktiklerini anlamakta başarısız oldu ve bu taktiklerin sosyal demokratlara verilecek ideolojik tavizler olarak yorumlanmasından ciddi şekilde korktu. İngiltere’de yoldaşların bir bölümü, birleşik cephe taktiklerini yanlış bir şekilde, komünistlerin mecliste oportünist İşçi Partisi’ni eleştirmemesi gerektiği şeklinde yorumladı. Finlandiya’da da benzer yanlış sonuçlara varıldı. Romanya’da yoldaşların bir bölümü, birleşik cephe taktiklerinin sosyal demokratlarla mecliste işbirliği tesis etmek anlamına geldiğine içtenlikle inandı. İtalya’da, uzun süre tam zıt yönde ilerleyen Komünist Parti, komünist hareketin teori ve programının saflığının tehlikeye atılabileceği korkusuyla birleşik cephe taktiklerini geniş çapta uygulamaktan kaçındı. Diğer bazı partiler, bu taktikleri fazla mekanik bir anlayışla yorumladılar ve ayda bir kez sosyal demokratlara klişeleşmiş bir açık mektup yazıp, sonra da her şeyi unutmanın yeterli olduğunu düşündüler. Gerçek bir politik mücadele yürütürken birleşik cephe taktiklerinden istifade edemediler.

Birleşik cephe taktikleri, özellikle başlangıçta, bazı ülkelerde yanlış uygulandı diye, “bu taktikler yanlıştı” denilemez. Bu, meclisteki gruplar, birçok hatadan sonra parlamentarizmi kullanmayı öğrenebildiler diye parlamentarizmi devrimci manada kullanmayı reddetmek kadar yanlış bir çıkarımdır. Birleşik cephe taktikleri, onlarla bağlantılı tesadüfi hatalara rağmen, kendi başlarına doğruydu ve hâlâ da doğrudur.

Birleşik cephe taktiklerinin güçlü yönleri olduğu gibi tehlikeleri de mevcuttur. Ekim 1923’te Alman proletaryasında güvenli ve kesin bir çoğunluğa sahip olmasak da, o dönemde genç Komünist Parti’nin iktidarı ele geçirmek için güvenilir bir çoğunluğa sahip olup olmadığını ciddi olarak sorgulayabilmesi, birleşik cephe taktiklerinin iktidarı ele geçirmek için en temel ön koşulu, yani proletaryanın çoğunluğunu proleter devrime kazandırmayı başarabileceğini kanıtlamaktadır. Komünist partiler, sosyal demokratların etkisi altında olan geri kalmış kitlelerin psikolojisini ve ruh halini tabii ki dikkate almalıdır, ama böyle diye bu taktiklere yanlış denilemez. İlgili tespiti yapmakla, sadece taktiklerin uygulanmasında bir tehlikenin mevcut olduğuna işaret etmiş oluruz.

Aralık 1921’de Yürütme Kurulu’nun ilk tezlerinde, birleşik cephe taktikleriyle bağlantılı tehlikeler açıkça dile getirilmişti:

“Tüm komünist partiler, yeterince güçlenmiş ve birleşmiş değil, hepsi de nihayetinde orta yolcu ve yarı-orta yolcu ideolojilerden vazgeçmiş değil. Diğer uca savrulmalar yaşanacak, bazı komünist partiler ve örgütler şekilsiz birleşik bir blok kurup dağılma eğilimi içine gireceklerdir. Planlanan taktiklerin komünizm davası için başarıyla uygulanabilmesi adına, bu taktikleri uygulayan komünist partilerin güçlü ve kararlı bir şekilde birleşmiş olması, lider kadrolarının düşünsel netliğikle hareket etmesi gerekmektedir.”

Dördüncü Dünya Kongresi, birleşik cephenin tüm taktiklerinde ve İşçi Hükümeti’nin özel sloganında gizli olan tehlikelere de dikkat çekti. Kongre, şu açıklamayı yaptı:

“Bu tehlikelerden kaçınmak ve ‘demokratik koalisyon’ aşamasının kaçınılmaz olduğu yanılgısına karşı derhal mücadeleye girişebilmek için, komünist partiler, her burjuva hükümetinin aynı zamanda kapitalist bir hükümet olduğunu, ancak her işçi hükümetinin gerçekte proleter sosyalist hükümet olmadığını akıllarından çıkartmamalıdır!”

Komünist Enternasyonal’in bu uyarıları, özellikle Almanya’daki son olaylar göz önüne alındığında, akılda tutulmalıdır; zira Rusya Seksiyonu’ndan sonra Enternasyonal’deki en olgun parti olan Alman Komünist Partisi, birleşik cephe taktiklerinin uygulanmasında ciddi hatalar yapmıştır.

Tüm ülkelerdeki komünistlerin, birleşik cephenin taktiklerinin ne olduğunu ve ne olmadığını dikkatlice düşünmeleri şarttır. Bunlar evrimin değil, devrimin taktikleridir. İşçi (ve Köylü) Hükümeti, bizim için belirgin bir demokratik geçiş aşaması olamayacağı gibi, birleşik cephenin taktikleri de demokratik bir koalisyon veya sosyal demokratlarla bir ittifak değildir. Bunlar, tümüyle devrimci bir ajitasyon ve seferberlik yöntemidir. Diğer tüm yorumları oportünist olarak niteleyip reddediyoruz.

Bu gerçeği aklımızda tutmalıyız, çünkü ancak o zaman birleşik cephe taktikleri Komünist Enternasyonal için bir anlam ifade edebilir, proletaryanın büyük çoğunluğunu devrimci iktidar mücadelesine kazanma gayesine katkıda bulunabilir.

Doğal olarak, geniş işçi kitleleri arasında bir ajitasyon yöntemi olarak birleşik cephe taktikleri, belirli bir döneme, yani işçi sınıfı hareketi için belirleyici öneme sahip hemen her ülkede komünistlerin hâlâ azınlıkta olduğu döneme uygundur. Somut koşullar değiştikçe, birleşik cephe taktiklerinin uygulanması da değiştirilmek zorunda kalacaktır. Bugün bile taktiklerin uygulanması farklı ülkelerde farklılık arz etmektedir. Mücadele, daha da sertleşip süreci tayin edecek bir mücadele niteliği kazandıkça, çeşitli ülkelerde birleşik cephe taktiklerinin uygulama biçimini birden fazla kez değiştirmek zorunda kalacağız. Bütünlüğünü koruyan, hâlâ güçlü olan sosyal demokrat partilerin çökeceği veya ihanetlerinde ısrar ederlerse sabun köpüğü gibi dağılacağı, sosyal demokrat işçilerin bütün olarak bize katılacağı vakit gelecektir. Birleşik cephe taktikleri, bu süreci daha da hızlandırır ve destekler.

2. Almanya’daki Devrimci Kriz

Fransız ordusunun Ruhr bölgesini işgalinden kısa bir süre sonra, Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, tüm seksiyonların dikkatini yaklaşan devrimci krize çekti. Essen ve Frankfurt’taki Uluslararası Konferanslar da bu konuya tahsis edilmişti.

Almanya’daki devrimci dalga, Ruhr’daki büyük grevler, Mayıs ve Haziran aylarındaki mücadeleler, Yukarı Silezya’daki grev, Berlin’deki metal işçileri grevi, Erzgebirge ve Vogtland’daki çatışmalar ve Cuno hükümetinin düşüşüne yol açan Ağustos 1923’teki siyasi kitlesel grevle birlikte yükseldi.

Durum, iyice ciddileşti: fiyatlar arttı, para birimi değer kaybetti, enflasyon yükseldi, ağır vergiler getirildi, meclis zayıfladı, kapitalistlerin saldırıları proletaryanın zayıf saldırısının ardından arttı, gıda kıtlığı yaşandı, ücretler düştü, işçi sınıfı toplumsal kazanımlarını bir bir yitirmeye başladı, ayrılıkçı ve yerelci hareketler büyüdü, eski ve yeni orta sınıflar giderek yoksullaştı ve orta sınıfa hitap eden demokratik partilerin etkisi azaldı.

Ruhr’daki savaşın tüm yükü, sürekli olarak proleterleşen orta sınıfların ve proleterlerin omuzlarına bindi. Sınıf çatışmalarının şiddetlenmesi, iktidardan kopan Alman kapitalist ekonomisinin hızlı gerilemesiyle adım adım ilerledi.

Birçok eyalette, açlıktan kırılan kitleler silahlanarak, eksik olan gıda maddelerini ele geçirmek için kırsal bölgelere doğru yürüyüşe geçtiler. Orta sınıfın büyük bir bölümü umutsuzluğa düştü, içinde bulundukları zor durumdan çıkış yolu olarak gördükleri iki kutup, komünist ve faşist gruplar arasında salınıp durdu. Büyük şehirlerde yağma vakaları, açlık-yoksulluk karşıtı gösterileri ve isyanlar sıklıkla görülmeye başlandı.

1923 kışına kadar geçen aylarda, Almanya’da sınıflar arası güç dengesi istikrarlı bir şekilde proleter devrim lehine değişti. Ruhr’daki hareket başlamadan önce, on sekiz ila yirmi milyon Alman proleteri, her türlü bir milliyetçi düşünce yapısından çok uzaktı. Şehirlerdeki altı ilâ yedi milyon küçük burjuva ve dört ila beş milyon küçük köylü ile kiracı çiftçi arasında derin bir huzursuzluk gözlemleniyordu.

Demokratik koalisyon politikası, alenen iflas etmişti. Demokratik burjuva partileriyle iktidarı paylaşan sosyal demokratlar, ağır sanayi ve gerici militarizmin temsilcileriyle sıkı bir blok oluşturup oluşturmamaya karar vermek zorunda kaldılar, nihayetinde bu bloğu kurdular.

Alman Komünist Partisi’nin görevi, bugün olduğu gibi o gün de, Ruhr krizinden kaynaklanan uluslararası karışıklık döneminden, Alman kapitalizminin içsel ve son derece zorlu krizinden ve Ruhr krizinin tasfiyesinden yararlanarak burjuvaziyi devirmek ve proletarya diktatörlüğünü kurmaktı.

Bu amaçla parti, hem Alman ağır sanayiine hem de Fransız emperyalizmine karşı mücadele için sanayi proletaryasını seferber etmeli, aynı zamanda en azından şehir ve kırsal kesimdeki orta sınıfları tarafsızlaştırmalı, mümkünse onları kendi liderliği altına almalıydı.

Birinci görev, ancak partinin, proletaryanın çoğunluğunu her türlü sosyal demokratın etkisinden kurtarmayı ve onları kapitalist mevzilere karşı saldırıya hazır hale getirecek şekilde örgütlemeyi başarması durumunda yerine getirilebilir.

Bu görev, layıkıyla ifa edilememiştir. Bunun nedenleri aşağıda incelenecektir.

İkinci görevse özünde faşist etkiyi yok etmek ve milliyetçi zihniyeti, Almanya’nın büyük kapitalistlerine ve Fransız emperyalizmine karşı proletarya ile ittifak halinde mücadele etme iradesine dönüştürmekti. Bu görev, Alman Komünist Partisi tarafından başarıyla ele alındı. Bunun en iyi kanıtı, 29 Temmuz 1923 tarihli Faşizmle Mücadele Günü’dür. Küçük burjuvazinin büyük bir bölümü, zaten Alman Komünist Partisi’ne sempati duyuyordu. Parti, bu kesimlere faşistlerin “topluma yönelik propaganda”sının ikiyüzlülüğünü ve büyük burjuvazinin yaverleri ve yardakçıları olarak ulusa, proletarya ve küçük burjuvazinin ortak çıkarlarına ihanet eden nesnel rollerini oldukça yüksek bir oranda göstermeyi başarmıştı.

Burjuvazi safları, her geçen hafta çözülüyordu. Aynı zamanda Alman Komünist Partisi’ne olan güven de artıyordu. Bu güveni örgütlemek ve son darbe için tüm mevcut güçleri hazırlamak gerekiyordu.

Eylül ayında, Alman Komünist Partisi ve Komintern Yürütme Kurulu, en büyük beş partinin temsilcileriyle istişare ederek, Almanya’daki devrimci durumun olgunlaştığı ve geleceği tayin edecek mücadelenin sadece birkaç haftalık bir mesele olduğu sonucuna vardı.

O andan itibaren parti, elindeki tüm güçleri seferber etti ve nihai mücadele için her türlü aracı kuşandı. Parti, her üyesini aktif bir savaşçı, mücadele için silahlanmış bir birey haline getirmek için hummalı bir çalışma yürüttü. Tüm proletaryayı devrimci mücadele cephesine dâhil etmek için parti, her yerde yerel eylem konseyleri kurdu ve destekledi. Demiryolu işçileri, elektrik işçileri, devlet ve belediye çalışanları içinde yoğun bir ajitasyon çalışması yürütüldü.

Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, Enternasyonal’in tamamını, özellikle Almanya’ya komşu ülkeler ile Sovyet Rusya’daki seksiyonları, yaklaşmakta olan Alman devrimine odakladı ve tek tek bölümlerin görevlerini belirledi.

3. Ekim Ayındaki Ricat ve Sebepleri

Ekim ayında Alman Komünist Partisi, zayıflıklarına rağmen, iktidar için devrimci mücadeleye hazırdı. Devrimci duruma ve Komünist Enternasyonal ile Alman Komünist Partisi’nin çabalarına rağmen, ne devrimci bir nihai mücadele ne de politik kitle mücadeleleri konusunda bir sonuca varılabildi. Bunun nedeni, bir dizi hata ve eksiklik, kısmen de oportünist sapmalardı.

Devrimci Olayların Seyrine Dair Öngörüdeki Kusurlar

Parti, Almanya’daki devrimci durumun olgunlaştığını çok geç fark etti. Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu da yaklaşan krize yeterince zinde bir şekilde dikkat çekemedi, bunun neticesinde mücadeleye dair gerekli önlemler vakitlice alınamadı. Zaten (Cuno Hükümeti ve Ruhr’un işgaliyle tanımlı) bir önceki dönemin sona ermesiyle birlikte iktidar sorunu gündeme getirilmeli, teknik hazırlıklar yapılmalıydı. Parti, Ruhr ve Yukarı Silezya’daki kitlesel mücadelelerin, artan iktidar bilincinin ve niceliksel açıdan büyüyen politik faaliyetin bir delili olarak önemini zamanında kavrayamadı, gerekli tutum değişikliği, ancak Cuno’ya karşı başlatılan grevden sonra yapılabildi.

Taktiksel Hatalar

Temmuz ve Eylül ayları arasında gerçekleşen çok sayıda münferit eylemi yoğunlaştırma, genişletme ve politik sloganlar içeren eylemlere dönüştürme görevi yerine getirilmedi.

Cuno grevinden sonra, belirleyici mücadele gerçekleşene dek temel hareketleri erteleme hatasına düşüldü. En ciddi hatalardan biri de kitlelerin içgüdüsel isyanına gerekli politik amaçlar kazandırılarak, onun bilinçli bir devrimci mücadele iradesine dönüştürülmemesiydi.

Parti, politik işçi konseylerinin görevleri için enerjik ve güçlü bir mücadele yürütme, geçiş dönemi talepleri ile kısmi mücadeleleri proletarya diktatörlüğünün nihai hedefiyle bağ kurma konusunda başarısız oldu. Fabrika konseyleri hareketinin ihmal edilmesi, onlara geçici olarak işçi konseylerinin işlevlerini yüklemeyi de imkânsız hale getirdi; böylece o belirleyici an geldiğinde, Sosyal Demokrat Parti’nin etkisinden uzaklaşan kararsız işçilerin etrafında toplanabileceği yetkili bir merkez teşkil edilemedi.

Eylem konseyleri, kontrol komisyonları, mücadele komiteleri gibi diğer birleşik cephe organları da mücadeleye politik düzlemde hazırlanmak amacıyla sistematik olarak kullanılamadığından, mücadele, neredeyse tamamen bir parti meselesi şeklinde yorumlandı, tüm proletaryanın birleşik mücadelesi olarak görülmedi.

Politik-Örgütsel Zayıflıklar ve Eksiklikler

Parti, proletaryanın kitle örgütlerinde giderek artan etkisini örgütsel olarak pekiştirme konusunda gerekli yeteneği sergileyemedi. Güçlerini tek bir mücadele amacına teksif edemedi.

Teknik hazırlık, iktidar mücadelesi için örgütün yeniden düzenlenmesi, silahlanma ve yüzyıllar süren iç konsolidasyon asgari düzeydeydi. Çok kısa ve hummalı teknik hazırlıklar pratikte hiçbir sonuç vermedi; evet, parti, üyelerini teknik olarak harekete hazırladı ama geniş proleter kitleleri kucaklayamadı.

Kuvvetler Arasındaki İlişkinin Öngörülmesi Konusunda Yapılan Hatalar

Kritik haftadaki teknik hazırlıkların hummalı temposu, mücadelenin yalnızca bir parti mücadelesi olduğu görüşü, ön hazırlık niteliğindeki kısmi mücadeleler ve kitle hareketleri olmaksızın “nihai darbe”ye odaklanılması, güç dengesinin gerçek durumunu incelemeyi ve doğru tarihleri belirlemeyi imkânsızlaştırdı. Bu nedenle, işçi sınıfının çoğunluğunun kritik noktalarda Alman Komünist Partisi’nin önderliğini takip edip etmeyeceği konusundaki ifade, tamamen gerçek dışı ve güvenilmez bir hesaplama haline geldi. Aslında, iddia edilebilecek tek şey, partinin henüz onların liderliğini ele geçirmeden çoğunluğu kazanmaya doğru ilerlediğiydi.

Karşı-devrim güçlerinin hafife alınması, partinin proletarya içindeki ketleyici bir güç olarak sosyal demokratların gücünü küçümsemesinden kaynaklanıyordu. Ayrıca sol sosyal demokrat liderlerin doğasını ve rolünü yanlış anlayan parti, kendi saflarında gerekli kitlesel baskıyı uygulayarak, bu liderleri mücadeleye katılmaya zorlayabileceğimiz yanılsamasının beslenmesine imkân verdi.

Saksonya Konusunda Hatalı Politik-Stratejik Yönelim

Orta Almanya’daki mevzilerin savunmasından yola çıkarak belirleyici mücadeleye geçme yönündeki katı ve tek taraflı politika, hatalıydı. Bu politika, diğer sanayi ve savaş bölgelerinin ihmal edilmesine, Saksonya mevzilerinin savaşsız teslim edilmesinden sonra ciddi bir yön kaybına yol açtı. Partinin elindeki tüm kozlarını Saksonya’ya oynaması, böylece başarısızlık durumunda ricat ve savunma hattı ile yedek bir saldırı hattı oluşturamaması, ölümcül bir hataydı.

Partinin tüm bu hataları ve eksiklikleri ile işçi sınıfının zayıflığı neticesinde, son anda iktidar için verilecek nihai mücadeleden geri adım atıldı. Partinin daha önce silahlı mücadelelere girişmediği Bulgaristan’da yaşanan yenilgi, gelecekteki zaferler için gerekli temeli teşkil edebilecekken, Almanya’da 1919 ve Mart 1921 yenilgilerinden sonra komünistler, kitleleri zafere nasıl götüreceklerini anlamak zorunda oldukları bir konumda bulunuyorlar.

Her halükârda partinin cephesini derhal değiştirmemesi, hemen kısmi mücadelelere girişmemesi, ayrıca bazı kısmi hazırlıklar yapılmış olmasına rağmen, imparatorluk ordusunun (Reichswehr) girişi, Almanya genelinde sıkıyönetim ilan edilmesi ve partinin ezilmesi üzerine derhal savaşmadan geri çekilmesi, büyük bir hataydı.

4. Saksonya Deneyi ve Hamburg’daki Mücadeleler

Almanya’da sınıf çatışmalarının şiddetlenmesi, ekonomik krizin daha da derinleşmesi ve partinin nihai mücadeleye odaklanması, Komünist Enternasyonal ve Alman Komünist Partisi Yürütme Kurulu’nu, komünistlerin Saksonya Hükümeti’ne girmesine izin vermeye itti.

Yürütme organının görüşüne göre, Saksonya Hükümeti’ne katılım fikri, aşağıdaki talimatnamede tanımlanan özel bir askeri ve politik görevdi:

“Mevcut durumu değerlendirdiğimizde, belirleyici anın en geç dört, beş veya altı hafta içinde gerçekleşeceğini düşündüğümüz için, doğrudan faydalı olabilecek her mevzinin derhal işgal edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Mevcut durum göz önüne alındığında, Saksonya Hükümeti’ne girme meselesi, pratik bir mesele olarak ele alınmalıdır. Zeigner ve adamlarının Saksonya’yı Bavyera ve faşistlere karşı savunmaya samimi bir şekilde hazır olmaları koşuluyla, hükümete girmeli, derhal elli ilâ altmış bin kişiyi etkili bir şekilde silahlandırmalı, General Müller’i görmezden gelmeliyiz. Aynı durum, Thüringen için de geçerlidir.”

Bu başlangıçtaki varsayımlar doğrultusunda, hükümete katılma adımı, Dördüncü Kongre kararlarına uygundu. Devrimci mücadelelerin teşvik edilmesi, işçi kitlelerinin birleştirilmesi Sakson hükümetine girişin ön koşulları olmalıydı: bu giriş, kitle hareketlerini temel almalıydı. Devrimci sürecin yavaşlaması nedeniyle doğrudan askeri görev ertelenmek zorunda kalsa da, komünistler, gerçek bir devrimci faaliyet yürütebilir, yürütmelidirler de. Ancak bu konuda beklentilerin çok altında kaldıklarını belirtmek gerekiyor.

Öncelikle işçilerin silahlandırılması meselesini düşmana aman vermeden ilerletmek onların göreviydi. İşçi Hükümeti’ne katıldıkları ilk andan itibaren komünistlerin proletaryanın silahlandırılmasından başka temel bir ilkeyi tanımıyor olmaları gerekiyordu.

Ayrıca, ülkeyi kurtarmak için proleter programlarını kitlelere açıklamak ve politik işçi konseyleri için enerjik bir propaganda yürütmek, böylece sol sosyalist bakanların sabotajlarına karşı koymak da görevleri arasındaydı. Üretimi sabote eden imalat işletmelerinin kamulaştırılması ve evsiz işçiler ile çocukları için zengin ailelerin evlerinin kamulaştırılması gibi devrimci önlemlerin derhal alınması için parlamentoda ve fabrika konseylerinde çalışmak da görevleri arasındaydı.

Hükümete katıldıkları ilk andan itibaren, Zeigner’in ikiyüzlü politikasını, askeri diktatörlerle yaptığı gizli müzakereleri ve sol sosyal demokrat liderlerin tüm karşı devrimci rolünü kitlelerin gözünde değersizleştirmek de komünistlerin görevleriydi. Bu ihmal ve partinin kitleleri harekete geçirememesi nedeniyle, Saksonya deneyi, mücadelede ileriye doğru bir adım atamadı: Devrimci strateji yerine, “sol” sosyal demokratlarla devrimci olmayan bir parlamenter işbirliğine tanık olduk. Komünist bakanların yalnızca eyalet meclisine ve anayasaya karşı sorumlu olduklarına dair özel iddiaları, demokrasiye dair vehimleri yok etmeye pek de uygun değildi.

Chemnitz Konferansı, ancak tüm parti organları tarafından yeterli devrimci çalışma yürütülmüş olsaydı, parti için bir başarı addedilebilirdi. Parti, herkesin öngördüğü düşmanın, yani Reichsexecutive’in (Reich'ın bireysel devletlerinden birine karşı gönderdiği seferi kuvvetin) saldırısına hazırlıksız yakalandı. Bu nedenle, genel grev önerilecek olmasına rağmen, konferansın açılışından itibaren yalnızca Reichsexecutive’e karşı savunma meselesine odaklanmaya çalışılmaması daha büyük bir hataydı. Bunlar, şüphesiz sol sosyal demokrat liderlerin haince giriştikleri oyundan sonuç almalarını sağlayan hatalardı.

Saksonya’nın tam tersi bir örnek ise Hamburg’daki ayaklanmaydı. Burada, kararlı savaşçıların cesur bir sürpriz saldırısının düşmanı askeri olarak ezebileceği kanıtlandı. Ancak aynı zamanda, Hamburg’da olduğu gibi halkın sempatiyle karşıladığı, kitlesel bir hareket tarafından desteklenen bu türden bir silahlı mücadelenin, münferit kalması, bir işçi konseyi hareketince desteklenmemesi halinde başarısızlığa mahkûm olduğunu da gösterdi. Hamburg’da bu eksikliğin fazlasıyla hissedildiği görüldü.

Almanya genelinde süren mücadele, merkezden gelen çelişkili emirler nedeniyle sekteye uğradı, fiilen gerçekleşen grevler, Almanya’daki mücadele hakkında genel olarak yeterli haberin gelmemesi, Chemnitz Konferansı’nın sonucu hakkında alınan haberlerin yetersizliğinden etkilendi.

Bununla birlikte, Hamburg’daki çatışmayı örnek teşkil edecek bir disiplinle sona erdirmek mümkün oldu. Bundan çıkarılacak dersler, parti ve Enternasyonal için değerlidir. Özellikle, isyancılara karşı askeri harekâtı destekleyen Hamburglu sosyal demokrat liderlerin alçakça davranışları dikkat çekicidir. Onların davranışı, madalyonun sadece bir yüzüdür, madalyonun diğer yüzü ise Zeigner ve Saksonya’daki “solcu”larının davranışıdır.

Saksonya deneyi, “sol” sosyal demokratları ciddi şekilde itibarsızlaştırdı. Onların gerçekte karşı devrimin uşakları olduklarını gösterdi. Hamburg ayaklanması, Alman proletaryasının iktidar bilincini önemli ölçüde artırdı, aynı zamanda sosyal demokratlara ağır bir darbe indirdi.

Komünist Parti, Saksonya deneyi sırasında ve Hamburg’daki mücadeleyle bağlantılı olarak yapılan hataları bilince çıkartmalıdır. Bunu yapmadan Parti, gelecekte doğru taktikler uygulayamaz.

5. Sosyal Demokratların Rolü ve
Almanya’daki Birleşik Cephe Taktiklerindeki Değişim

Alman sosyal demokratlarının önde gelen kesimi, şu anda yüzüne sosyalist maskesi takmış, Alman faşizminin bir fraksiyonundan başka bir şey değil. Kapitalizmi proleter devrimden kurtarmak için devlet iktidarını kapitalist diktatörlüğün temsilcilerine teslim ettiler. İçişleri Bakanı Sollmann, sıkıyönetim ilan etti. Adalet Bakanı Radbruch, “demokratik” adaleti devrimci proletaryaya karşı olağanüstü hal adaletine dönüştürdü. Cumhurbaşkanı Ebert de hükümet gücünü resmen Seeckt’e devretti. Meclis’teki sosyal demokrat fraksiyon, bu eylemleri göz önünde bulundurdu ve anayasayı bir kenara bırakıp iktidarı Beyaz generallere devreden Özel Yetkiler Yasası’na oy verdi.

Uluslararası sosyal demokrasinin tamamı, yavaş yavaş kapitalist diktatörlüğün resmi silah taşıyıcısı haline geliyor. İtalya’da Turati ve Modigliani, Bulgaristan’da Sakasov, Polonya’da Pilsudski, Almanya’da Severing'in izinden giden sosyal demokrat liderler, kapitalist diktatörlüğün iktidarında doğrudan yer alıyorlar.

Beş yıldır her kesimden Alman sosyal demokratlar, yavaş yavaş karşı-devrim kampına geçiyordu. Bu süreç artık tamamlanmak üzere. Scheidemann ve Haase’nin “devrimci” hükümetinin meşru varisi, faşist General Seeckt’tir.

Kapitalist diktatörlüğün saflarında bile farklılıklar olduğu doğrudur, bu farklılıkların sınıf mücadelemiz için kullanılabilecek kadar önem arz etmesi ihtimali mevcuttur. Ebert, Seeckt ve Ludendorff arasında da kimi farklılıklar açığa çıkmaktadır. Ancak, Alman komünistleri, düşman kamptaki bu farklılıklar haricinde, asıl önemli olanın, işçi sınıfına tüm meselenin özünü, yani emekle sermaye arasındaki mücadelede Almanya Sosyal Demokrat Partisi liderlerinin Beyaz generallerle geri dönülmez bir şekilde birleşmiş oldukları gerçeğini anlatmak olduğunu unutmamalıdır.

Alman sosyal demokratları, kapitalizmin safına şimdi geçmiş değil. Onlar özünde, her daim proletaryanın sınıf düşmanları olmuşlardır. Ancak kapitalist demokrasiden kapitalist diktatörlüğe geçtikten sonra bu durum, kitleler için son derece açık hale gelmiştir.

Bu gerçek, Almanya’ya karşı uygulanan birleşik cephe taktiklerinde bazı değişiklikler yapmamıza neden oluyor.

Beyaz diktatörlüğün paralı askerleriyle müzakereye yer yok! Almanya’daki her komünistin bunu açıkça anlaması, tüm Alman proletaryasına yüksek sesle ve kesin bir dille ilan etmesi gerekiyor.

Sosyal Demokrat Parti liderlerinin sağ kanadından daha tehlikeli bir şey varsa o da solcu liderleridir. Onlar, aldatılan işçilerin son yanılsaması, Severing, Noske ve Ebert’in karşı-devrimci politikasını örten son incir yapraklarıdır.

Almanya Komünist Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi Merkez Komitesi ile olduğu kadar, Alman Sosyal Demokrat Partisi Merkez Komitesi’ni teşkil eden karşı-devrimci çeteyle aralarındaki bağı açıktan koparacak cesareti göstermedikleri sürece “sol” liderlerle de her türlü müzakereyi reddeder.

Almanya’da uygulanacak birleşik cephe taktiği artık şu şekildedir: “Aşağıdan birlik.”

Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun Aralık 1921 tarihli ilk tezlerinde şu tespitlere yer veriliyordu:

“Menşevik liderlerin diplomatik oyununa karşı bir denge unsuru olarak, Rus Bolşevikleri, şu sloganı ortaya attılar: ‘Aşağıdan Birlik!’ Yani, işçi kitlelerinin, işçilerin devrimci talepleri için kapitalizme karşı pratik mücadelede birleşmesi. Pratik, bunun tek doğru cevap olduğunu kanıtladı. Zaman ve mekâna dair koşullara göre değiştirilen bu taktiğin sonucu olarak, en iyi Menşevik işçilerin büyük bir bölümü yavaş yavaş Komünizme kazandırıldı!”

Almanya Komünist Partisi, aşağıdan yukarıya doğru birleşik cephe sloganını nasıl hayata geçireceğini öğrenmelidir.

Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne hâlâ mensup olan işçiler arasında daha önce hiç görülmemiş bir hareketlilik yaşanıyor. Liderlerinin politikalarının iflas ettiklerini bizatihi görüyorlar ve yeni yollar arıyorlar. Bu nedenle, devrime bağlılıklarını kanıtlamaya hazır dürüst proleterlerle karşılaştığımız her yerde, Alman SDP işçileriyle yerelliklerde müzakereleri ve anlaşmaları reddetmemiz için hiçbir neden yok.

Birleşik cephenin organları, fabrika konseyleri, denetim komisyonları ve eylem komiteleri, nihayetinde proletaryanın iktidar mücadelesinin merkezi olarak yönetilen aygıtı haline gelecek kadar yakından iç içe geçmelidir.

6. Partinin Acil Görevleri

Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun Eylül ayında Almanya’daki durum hakkında yaptığı temel değerlendirme, esasen değişmeden kalmıştır. Başlayan mücadele aşamasının niteliği ve Komünist Parti’nin temel görevleri değiştirilmemiştir. Alman Komünist Partisi, ayaklanma ve iktidarı ele geçirme meselesini gündeminden çıkarmamalıdır. Bu mesele, her zamanki gibi acil ve önemli bir şekilde karşımızda durmalıdır. Almanya’da karşı-devrimin elde ettiği kısmi zaferler ne kadar büyük olursa olsun, kapitalist Almanya’nın kriz koşullarında yüzleştiği sorunların hiçbirini çözemez.

Dolayısıyla, son birkaç ayda edindiği deneyimler ışığında, Alman Komünist Partisi bir dizi acil görevle karşı karşıyadır.

Parti, sekiz saatlik iş gününün ve işçi haklarının kaldırılmasına karşı proletaryanın mücadelelerini örgütlemelidir. Parti, işsizler hareketini örgütsel ve politik olarak çalışan işçiler hareketiyle birleştirmeli, böylece işçi sınıfının açlıktan ölen işsizler ve hâlâ bir parça ekmekle geçinen çalışanlar olarak bölünmesi tehlikesine mani olmalıdır. Parti, yaklaşan ekonomik mücadeleleri önceden, sadece ücret indirimine yönelik olmayacak, aynı zamanda “İşsizler için iş!” sloganında ifade edildiği gibi, politik bir amacı da olacak şekilde hazırlarsa, bu görevi layıkıyla yerine getirebilir.

Parti propagandası, en geniş kitleleri yalnızca proletarya diktatörlüğünün onları kurtarabileceği konusunda bilinçlendirmeye yönelik olmalıdır. Bu görev, Sosyal Demokrat Parti’yi siyaseten yok etme hedefiyle bağlantılı olmalıdır. Bu, birleşik cephe örgütlerinin kurulmasını ve her kısmi mücadelenin kesin bir amaca sahip olmasını gerektirir.

Parti, sanayi proletaryasının yanı sıra kırsal proletaryayı, memurları ve görevlileri, küçük köylüleri ve proleterleşmiş orta sınıfları da kazanmaya, onları devrimci işçilerin hegemonyası altında işçi sınıfının müttefikleri haline getirmeye çalışmalıdır. Bu, açık ve kesin bir dille yürütülecek ajitasyon faaliyetiyle, Alman Komünist Partisi’nin ekonomik programı lehine propaganda yaparak, Batı’da hâlâ var olan barışçı yönelime ait kalıntılara karşı mücadele ederek, Alman devriminin ulusal rolünü ve Alman Sovyet Cumhuriyeti ile Sovyet Rusya arasındaki ittifakın önemini vurgulayarak, devrimci hareketin kontrol komisyonları ve benzeri organlarının örgütlenmesi konusunda kararlı ve yorulmak nedir bilmeden yürütülecek çalışmalarla yapılabilir.

Parti içinde ve dışında örgütlenme çalışmaları, ajitasyon ve propaganda ile birlikte yürütülmelidir. Alman Komünist Partisi, sadece iyi bir propaganda partisi değil, aynı zamanda iyi bir mücadele partisi de olmalıdır. İşçilerin silahlandırılması ve belirleyici mücadeleye teknik olarak hazırlanmasına dönük çalışmalar azimle sürdürülmelidir. Proleter “yüzyıllar”, sadece kâğıt üzerinde değil, fiilen örgütlenmeli, geniş işçi kitlelerinin sempatisiyle desteklenmelidir. Bu da ancak Alman Komünist Partisi’nin proletaryanın tüm mücadele ve eylemlerinde aktif liderliğiyle kazanılabilir. İşçi kitleleri, gösterilerinde, grevlerinde ve girdiği tüm kavgalarda “yüzyıllar”ın sunduğu korumaya güvenebildikleri ölçüde, yüzyıllar da kitlelerin silahlanma, eğitim ve düşman güçleri hakkında bilgi edinme konusunda gönülden desteğini alacaktır.

Bütün bunların ön koşulu, partinin tüm deneyimlerinden tam anlamıyla yararlanmasıdır. Demokrasiye ve parti içinde gelişmiş, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin veya ideolojik ve örgütsel olarak etkisi altındaki bu parti örgütlerinin devrimci mücadelelere önderlik edebileceğine dair vehmin her türden kalıntısı kökünden sökülüp atılmalıdır. Proleter devrimin zaferinden önce Alman Komünist Partisi’nin ayaklanmanın partisi olduğu, kapitalist sistemi bir tek onun yıkacağı, tüm kısmi mücadelelerinde, ancak burjuvazinin devlet aygıtını yıkmayı hedefliyorsa, sürekli olarak proletarya diktatörlüğünü kurma amacını göz önünde bulunduruyorsa devrimci olabileceği gerçeğini her bir üyenin zihnine kazınmalıdır.

Komünist Parti, tek devrimci partidir. O, proleter kitlelerin diğer tüm partilere karşı zaferini hazırlayacak ve gerçekleştirecek kadar güçlüdür. Bu, her bir parti üyesinin kesin inancı olmalıdır.

Parti içinde bu yönelimi sağlamak için, AKP’nin edindiği deneyimleri tüm üyeleriyle açıkça tartışması gerekir. Parti, tartışmaları eylem gücünü zayıflatmadan nasıl gerçekleştireceğini öğrenmelidir. Tüm güçlüklere ve yasadışı konumuna rağmen, eylem gücünün tamamını pekiştirmek için, tüm farklılıklarını giderme ve bir Parti Kongresi’nde tartışmalara son verme görevini savsaklamamalıdır.

Komünist Enternasyonal, parti birliğinin korunmasını kesinlikle talep etmektedir. Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, Alman Komünist Partisi’nin tüm üyelerini, hizipler arası çatışmaları sona erdirmek ve tam bir eylem gücü elde etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya, Parti Kongresi’nde tüm partinin birlikte bu kavgalara son vermesine çağırmaktadır.

Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, Alman Komünist Partisi’nin her üyesinin ve Komünist Enternasyonal’in diğer tüm seksiyonlarının dikkatini, mevcut devrimci krizin dayattığı devasa görevlere çekmektedir. Yürütme Kurulu, son birkaç ayda elde edilen deneyimlerin boşuna olmadığına, bunların dikkatle incelenip kullanılması halinde proletaryanın zaferini daha da yakınlaştıracağına kesin olarak inanmaktadır.

Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu
Moskova
21 Ocak 1924
Kaynak