17
Ekim’de öfke, yanardağ misali patladı. Makronculuğun on yılı ve ardı ardına
gelen hükümetlerin halk karşıtı kapitalist politikalarının onlarca yıl boyunca
biriktirdiği, büyük ve meşru bir öfkeydi bu. O gün, Fransa’daki halk kitleleri,
muazzam bir güç ortaya koydular, devlete bağlı silahlı adamların hattını geri
püskürttü. Bir dönemi geride bırakıp yeni bir döneme, büyük sosyalist devrimin
gerçekleşeceği döneme doğru yelken açıyoruz.
Son
80 yılda böylesi bir ayaklanma yaşanmamıştı. 17 Ekim, özellikle bu ülkenin en
ezilmiş gençliğinin de mücadeleye katılmasıyla, Sarı Yelekliler hareketinin çok
ötesine geçti. 17 Ekim, proletarya kampının morali ve mücadele ruhu ile
sınıfımızın kaderini kendi ellerine alma yeteneğine olan güveni açısından
muazzam sonuçlara yol açacak. Bu kritik dönem, sınıfımızın politikleşme
düzeyini yukarı çekmek ve nihilizmin yerleşmesini önlemek için bir fırsat ve
zemin olarak değerlendirilmelidir.
17
Ekim, eski mücadele yöntemlerinden kopma arzusunun giderek arttığını ortaya
koyuyor: kademeli, önceden planlanmış, müzakere edilmiş grevlerin günleri geride
kaldı. İktidara veya ekonomiyi tehdit etmekten uzak, bahar gezilerine dönüşen
yürüyüşlerin bir anlamı yok. En önemlisi de burjuvazi tarafından örgütlenen,
toplumun meslek ve grup temelli parçalanma süreci hükmünü yitirdi. Meslek temelli
korporatizm düzeninde, her birey, kendisini sömürülen tek bir sınıfa değil,
diğerlerinden tamamen farklı belirli bir sosyal alt kategoriye, bir mesleğe ve
bir yaş grubuna ait hissediyor. Bu, işçi yasalarının ortadan kaldırılması,
ortak yaşam ve çalışma koşullarının aşınması, insanları sürekli olarak
birbirine düşürerek eski “böl-yönet” sözünü yerine getiren burjuva medya
propagandasıyla kitlelere yerleşmiş bir düzen. Bu halkı tefrik etme araçlarının
hepsi, 17 Ekim’de halk kitleleri tarafından, kitlelerin arzuladığı devrim
girişimi için bir günlüğüne bir kenara bırakıldı. 17 Ekim’de hepimiz birdik, burjuva
diktatörlüğüne karşı ayaklanmış ezilenler kampına aittik.
Küçük
kasabalarda, büyük şehir merkezlerinde ve kırsal kesimde, halk, abluka,
ücretsiz protestolar, kendiliğinden gelişen gösteriler, hatta isyanlar yoluyla
burjuva devletini alt etmek için ayaklandı. Valilikler ve belediye binaları ele
geçirildi! Paris’te göstericiler, Elysee Sarayı’nın kapılarına 300 metre kadar,
hatta belki de daha da yaklaştılar! Bu tür başarılar, birkaç gün öncesine kadar
hayal bile edilemezdi.
İsyana
çalan bu patlama, herkesin haftalarca tanık olduğu liseli hareketinin
acımasızca bastırılması olmadan gerçekleşemezdi. Kamu binalarına yapılan
saldırılar, vandalizm eylemleri ve çatışmalar, farklı kuşaklara mensup olan
fakat proleter niteliği bariz bir karışımı içeriyordu. 17 Ekim aynı zamanda,
gençlerini ceza almayacağı bilinciyle sakatlamaktan çekinmeyen bir devlete
karşı en başından beri ifade edilen güçlü bir intikam arzusunu da ifade ediyor.
Fransız
kolonilerinde, özellikle yaşam maliyetinin yüksekliğine su temini sorununun da
eklendiği Réunion ve Guadeloupe’da, kitleler, Fransa’daki sınıf kardeşleri gibi
aynı militanlığı sergilediler. Hareketliliğin resmen başlamasından üç gün önce
başlayan isyanlar ve yol blokajlarına tanık olundu. Antiller kolektifinin adı
olan “Nous las Palé” (“Konuşmaktan bıktık”), özellikle halkın sesinin ne
yerel kurumlarda ne de Fransa’daki efendilerinde hiçbir ağırlığının olmadığı kolonilerde,
sınıfın ulusal ölçekte siyaseten olgunlaştığının somut ifadesi.
Hükümetin
ve iktidardaki burjuvazinin stratejisi, 17 Ekim günü netleşti. 17 Ekim, ana
akım medya tarafından haftalarca şüpheli bir şekilde abartılmıştı, çünkü bu
televizyon kanalları ve gazeteler, isyanı her ne pahasına olursa olsun teşvik
etmekten kaçınmak için kitlesel seferberlikleri asla haber yapmazlar. Sarı
Yelekliler hareketini, geçen yılki 10 Eylül hareketini veya genç Nail’in öldürülmesinden
sonra yaşanan büyük ayaklanmaları hatırlayalım. Bu üç örnekte de kitlelerin
öfkesi Fransa genelinde hissediliyordu. Her seferinde isyan, bağımsız olarak ve
milyarderlere hizmet eden, eylem çağrılarının etkisini her ne pahasına olursa
olsun azaltmaya çalışan medya propagandasına rağmen patlak verdi.
Bu
ayaklanmaların her birinde, kitleler, ağlar aracılığıyla örgütlendiler. İsyan,
Sarı Yelekliler hareketi ve 10 Eylül’de olduğu gibi (çok sayıda yerel genel
kurul, insanların toplanıp sosyalleştiği kavşak ablukaları) veya (Nail’in
öldürüldüğü ana ait video görüntüsü gibi) şok edici bir olayla tetiklendiğinde,
yerel ağlara (insanların birbirini tanıdığı mahallelere) sırtını yaslayarak
zamanla yoğunlaştı. İnsanlar, (Facebook ve Snapchat gibi sosyal ağlar, aktivist
ağları ve genel kurullar aracılığıyla) örgütlendiler. Öfke, gene meşru ve
kapsamlı bir temele sahipti (bu temelse, satın alma gücünün artırılması talebi,
ırkçılığa ve işçi mahallelerindeki örgütlü yoksulluğa duyulan öfke, sömürü,
49.3 Sayılı Madde kullanılarak demokrasinin baltalanması ve seçim sonuçlarının
reddedilmesi gibi gelişmelerle örülmüştü).
17
Ekim, liselilerin hareketi haricinde, önceden herhangi bir örgütlenmeye sahip
değildi. Buna rağmen, 17 Ekim, genellikle kitlesel polis seferberliğiyle
ulaşılamayan şehir merkezlerini ve güç noktalarını ele geçirerek, diğer tüm
tarihleri geride bıraktı.
Peki,
bu kadar düzensiz bir hareket, polisin iyi geliştirilmiş savunma ve
taktiklerini nasıl alt edebilir? Mevcut durumda, bu, istihbarat servislerinin
büyük bir başarısızlığının, ülkedeki durumun tamamen yanlış anlaşılmasının bir
sonucu. 17 Ekim’de sadece 10.000 polis memuru görevlendirilirken, 10 Eylül 2025’te
bu sayı 80.000’e ulaşmıştı! Protestocuların görevlendirilen polis memurlarına
oranına bakıldığında, bu gülünç bir oran (dördüncü Sarı Yelekliler
protestosunda oran 1:1, 10 Eylül 2025’te 2,5:1 ve 17 Ekim’in büyük bölümünde
22:1). Görevlendirme sonunda 60.000 memura ulaşmış olsa da, Bölgesel İstihbarat
servislerinin görevinde tamamen başarısız olduğu açık.
Aynı
şekilde, Paris’teki dördüncü Sarı Yelekliler protestosunda görüldüğü gibi (ki
orada göstericilerin onda biri tutuklanmıştı), durum, kitlesel tutuklamalara
son derece elverişli olmasına rağmen, sabah saatlerinde sadece 60, öğleden
sonra ise yaklaşık 250 kişi tutuklandı (gün içinde her 400 kişiden biri
tutuklandı). Paris’te, son iki gündür bir internet sitesinde paylaşılan ve emniyet
müdürlüğünün bildiği çok sayıda buluşma noktası organize edilmişti.
Göstericilerin, izinsiz bir protestoya katılmak için nereye gideceklerini bilmeleri
mümkün değildi. Birbirleriyle çok az iletişim kurabiliyorlardı, neticede
buluşma yerlerinin son videolarını internette aramak zorunda kaldılar. Paris emniyet
müdürlüğü, gün boyunca iki kamera dronuyla tüm şehri inceledi ve kalabalıkların
hareketlerini yakından izleyebildi.
Paris’te
polis, resmi olarak ilan edilen ana gösterinin başlamasından önce, öğlen
saatlerinde Cumhuriyet Meydanı’ndaki metro istasyonu tümüyle gaza boğulana
kadar protestocuları sadece çember içine alıp göz yaşartıcı gaz kullandı. Günün
o saatinde polis, diğer gösterilerde olduğu gibi, atılan cisimlere karşı
müdahale veya toplu tutuklama yapmadı. Genel olarak, olayları kendi haline
bırakıp, gerilimi artırmak için insanları çember içine alarak ve göz yaşartıcı
gaz kullanarak durumu tırmandırdılar. Her şehirde aynı taktik uygulandı. Polis
pasifti, “yıkımın olmasına izin verin” emri almış gibi görünüyordu. Bu arada,
silahsız protestoculara karşı yeni bir polis şiddeti dalgasına tanık olduk ve bu
saldırıların neticesinde kaç insanın öldüğünü ve yaralandığını, kaç kişinin gözaltına
alındığını halen daha bilmiyoruz.
Fransız
devletinin kamuoyunu manipüle etmek için, politik bir manevra olarak bu yıkıma
izin verip vermediğini önümüzdeki günlerde öğreneceğiz. Medya, büyük bir
telaşla, kitlelerin meşru taleplerini tamamen görmezden gelerek, kırık
pencereler ve yağmalanmış dükkânları haber yaptı. Gerçekte, burjuvazinin lüks
salonlarında en büyük şaşkınlığa ve paniğe neden olan şeyin, sürekli medyada
yer alan yağmalama olduğunu söylemek gerekir. Bunu Haziran 2023’teki Büyük
Ayaklanmalar sırasında gördük. Polisle doğrudan çatışmaların veya seçilmiş
yetkililere karşı şiddetin rekor sayıda olmasına rağmen, burjuvazinin en çok da
yağma olaylarını eleştirdiğine, yargı sopasını en çok da bu tür olaylar için
kullandığına şahit olduk. Malların gasp edilmesi, özellikle (burjuvazinin gözünde
insan hayatından daha değerli olan) mülkiyeti korumakla yükümlü olan devletin
burnunun dibinde gerçekleştiğinde, en büyük günah olmaya devam ediyor.
Aynı
akşam, devlet uyandı ve zavallı belediye işçilerini, sadece propaganda
operasyonları için, gece boyunca çalıştırılmak üzere, olay yerine gönderdi,
ardından da, sanki işçileri umursuyorlarmış gibi, “Bakın, ortalığı yıkıyorlar
ve temizliği yapanlar zavallı işçiler” yaygarası koparttı. Bu zırva tutum,
akşam 8 haberlerinde doruk noktasına ulaştı. Televizyon kanalı, “maskeli, siyah
giysili ve gözlüklü” bireyler olarak tanımlanan “isyancıları”, gene maskeli,
gözlüklü ve benzer giysiler giyen “barışçıl protestocular”ın karşısına çıkarttı.
Gerçekte bu, kitleleri bölmek için yürütülen bir operasyondu. Söz konusu operasyonda
(onların tabiriyle) “isyancılar” başka bir gezegenden gelen uzaylılarmış gibi
takdim ediliyor, “iyi yurttaş”tan farklı kişiler olduklarına dair bir izlenim
yaratmaya çalışılıyordu. Oysa gerçekte onlar, aynı taleplerin, aynı öfkenin,
aynı özlemlerin ve aynı sınıfsal çıkarların ardında birleşmiş, isyan halindeki
insanlardı. Gerçekte olan şey, proletaryanın meşru devrimci şiddet pratiğiydi.
“Ayaklanmacı”
ve “aşırı solcu” militanı şeytanlaştırma tekniği, eski bir teknik. Yahudilerden,
sömürgeleştirilmiş halklardan ve İtalyanlardan Müslümanlara, günümüzdeki
komünistler ve anarşistler gibi devrimcilere kadar herkesi, tüm göçmenlerle
birlikte düşman olarak gösterip herkesi dışlamak için kullanılan tekniğin
aynısı.
Sokakların
her yerinde, göstericiler ve isyancılar arasında dayanışma hüküm sürüyordu.
Polisin kitleye yönelik olarak kullandığı göz yaşartıcı gazın etkilerine karşı
koymak için herkes, diğerleriyle paylaşmak üzere serum, süt veya fazladan
cerrahi maske getirmek gibi önlemler almıştı. Kimse kimseyi tanımıyordu ama
herkes birbirinin mücadele içindeki yoldaşıydı. Biri düştüğü vakit bir düzine
kişi ona yardım etmek için koşuyordu. 17. Gün’ün özü buydu!
Ne
var ki isyan, bu eylem biçimine özgü kısıtlara sahipti. Bununla birlikte,
kitleler, önceki hareketlerden farklı kılan bir hareketlilik ve dayanışma ile
dikkat çekici bir kendiliğinden örgütlenme pratiği sergilediler. Kitlelerin,
son yıllardaki büyük toplumsal hareketlerden, ayaklanmalardan, isyanlardan vs.
çok şey öğrendiği açık. Bu olaylar, hem ulaşılan zaferlerle hem de alınan
yenilgilerle birlikte sundukları dersler açısından zengin.
Halkın
düzensiz bir şekilde iktidarı ele geçirmeyi başardığı “büyük gece” teorisi
olarak ayaklanmacılık, on dokuzuncu yüzyıldan beri proletaryanın deneyimiyle
geçerliliğini yitirmiş stratejik bir biçim olsa da, yanlış bir yaklaşım
üzerinden, devlet binalarının ele geçirilmesini gerçek iktidarın ele
geçirilmesiyle bir tutan kitlelerin bir kesiminin zihninde yeniden ortaya çıkıyor.
Devrimci güçleri zafer yolunda sadece son derece örgütlü ve deneyimli bir öncü
tabur seferber edebilir, siyasallaştırabilir ve örgütleyebilir. Ayrıca bu
tabur, uluslararası proletaryanın deneyimleri yanında, stratejik açıdan güncel
olan doğru bir ideolojiyi, Marksizm-Leninizm-Maoizmi temel alarak inşa
edilmelidir. Bu duruma ve bu stratejik hatalara rağmen, devrimciler, halkın tüm
savaşlarında, isyanlarında, devrimci girişimlerinde onlara eşlik etmelidir.
Paris ve diğer büyük şehirlerin sokaklarında orak ve çekiç taşıyan kızıl
bayrakların dalgalandığına hep birlikte şahitlik ettik.
Şimdi,
şiddet olaylarına karışanları mahkûm edecek yeni bir yasa da dâhil olmak üzere,
gerici adımları hızlandırmak için tasarlanmış bir dizi önleme tanık olacağız.
Başlangıçta, hareketi “memnuniyetsiz iyi yurttaşlar” ve “profesyonel isyancılar”
şeklinde ikiye bölen yaklaşım, düzeni sağlamanın olağanüstü yöntemlerini
uygulamak ve geliştirmek için kullanılacak. Yeni Putin’imiz olarak Macron,
gösterileri yasaklamaktan bahsediyor. Onun gözcüsü Nuñez, bunu zaten birçok
şehirde uyguluyor. Pazartesi gününden itibaren bir dizi kentte sokağa çıkma
yasağı uygulandı. Denain gibi şehirlerde veya Guadeloupe gibi bazı denizaşırı
bölgelerde, aynı adanın Abymes veya Pointe-à-Pitre gibi küçük kentlerinde zaten
uygulanıyor. Rennes’de, liselilerin ve üniversitelilerin teşkil ettikleri Genel
Kurul, şiddet içeren bir toplantı bahanesiyle yasaklanıp dağıtıldı. Bu yasak,
son on yıldır Elysee Sarayı’nda oturan şahsın öncelikli gördüğü politikaları en
güzel şekilde örnekliyor. Hatta devrimci gençlik örgütlerini dağıtmaya bile
çalışabilirler, bu da baskıya bir katman daha katar. Bu taktikler, burjuva
devleti kadar eskidir, ancak yoğunlukları emperyalist kriz dönemlerine göre
değişiklik arz eder. Bugün, gerici devletin kapsamlı saldırısına hazırlanmak
zorundayız.
Öte
yandan, kitlelerin öfkesini desteklemek yerine, Mélenchon, Tondelier, Payan ve
Grégoire gibi isimler, meclisteki veya Elysee Sarayı’ndaki rahat koltuklarını
riske atmaktan, açıkça kınadıkları ancak saldırmayı reddettikleri kapitalist
sistemi tehlikeye atmaktan korkarak, kendilerini o öfkeden tümüyle uzak tutuyorlar.
Seçim çağrısında bulunuyorlar. Halk, işçiler için karar alma yetkisi talep
ederken, kapitalizmin sonunu, burjuva diktatörlüğünün gücünün sona ermesini
isterken, onlar Macron ile el ele vererek, reformizm yoluyla sistemi istikrara
kavuşturmayı, güçlendirmeyi planlıyorlar. Bu solcu kapitalistler, isyanlara
daha barışçıl bir yaklaşım çağrısında bulunuyorlar, ancak Mélenchon’un ısrarla
dile getirdiği gibi, “hissedarların durgunluk dönemine girmesine mani olmak
adına” proletaryaya daha fazla kırıntı vererek, nispeten daha yumuşak bir yol
izliyorlar.
Paris’in
Sosyalist Belediye Başkanı Emmanuel Grégoire, “Eğer Demokratlar durumu
yönetebileceklerini gösteremezlerse, eğer şiddetin merkezindekiler yarı savaş
halinde yaşıyormuş gibi hissederlerse, eğer televizyon izleyenler, her şeyin
dağıldığını düşünürse, o vakit otoriter eğilim sorunu en önemli sorun hale
gelecektir” diye mızırdanıyor. Paris Belediye Başkanı, “Hasara neden olan Boyun
Eğmeyen Fransa değildi, bu doğru değil” dedi. “Düzeni sağlamak Devletin
sorumluluğudur. Bu hafta sonu suçlu olan Devletti, başarısız olan Devletti” diye
feveran etme gereği duydu. Devamında, “Gerçek şu ki, toplumsal hareket giderek
büyüyor ve bizim politik bir çıkış yolu konusunda hiçbir umudumuz yok. Sonuç
olarak, protestolar devam edecek” uyarısında bulundu. Marsilya'nın Sosyalist
Belediye Başkanı Benoît Payan ise, “Bu hafta sonu sadece demokrasi değil,
Cumhuriyetin temelleri de baltalandı” iddiasında bulundu. “Dünyanın altıncı
büyük ekonomisinde düzeni sağlamakta aciz kaldığımız anda, demokrasinin
temelleri meselesi doğalında gündeme geliyor” dedi.
Liberal
küçük burjuvazi, devletin başındaki Bonapartist emellerden endişe duyuyor.
Temelde burjuva demokratik çerçevesine, ama her şeyden önce devletin
istikrarına bağlı kalıyor. Ancak, aşırı gerici bir çöküşün sancıları içindeki
bir devletten daha istikrarsız bir şey yok, çünkü bu devlet, burjuva “ilerici”
değerlerine çok yakın olan bu çerçeveyi paramparça etmekle kalmayacak, aynı
zamanda ideolojik savunucularını da siyaset sahnesinden silip atacak. Weimar
döneminin, özellikle de burjuvazinin sadece çöküşü hızlandırmakla kalmayıp, her
şeyden önce Üçüncü Cumhuriyet’in burjuva demokratik çerçevesini tamamen yok
etmeye giriştiği 1940 yılının deneyiminin bilincinde. Demokrasinin yalnızca
istikrara bağlı bir değişken olduğunu, her zamankinden daha çok bu kritik anın
eşiğinde olduğumuzu o da biliyor.
Söylediğimiz
şey şu ki, bugün devrimciler, 17’sinde ayaklanan kitleleri politikleştirip örgütlemek
için ortaya koydukları çabaları iki kat artırmalıdır. Devrimciler, bu devrimci
coşkunun ya seçimci reformizme ya da örgütlenme yoluyla zafere ulaşmayı
reddeden nihilizme veya kaderciliğe dönüşmesine mani olmalıdır. Dahası,
devrimcilerin özel bir görevi de, devrimci küçük burjuvaziye ulaşarak ve kırsal
proletaryanın izole edilmiş uç kesimlerini arayarak faşist eğilimin
güçlenmesini önlemektir.
Bugünün
asıl meselesi, 17 Ekim’in Fransa’daki kitlelerin devrimci iradesini açığa
çıkarmış olmasıdır. Bu irade var, capcanlı ve güçlü. Fransa’da proletarya,
uykusundan uyanıyor. Savaşmaya hazır, kapitalizmle uzlaşma stratejilerinin
sınırlarını görüyor. Gerçek değişimin tek yolu olarak devrimci şiddeti
benimsiyor. Emmanuel Grégoire, bu toplumsal hareketin sonucunun asla yukarının
aşağıya yönelik telkin ve talimatlarıyla elde edilemeyeceğini iddia ederken
haklı. Gerçekte, güvenceler sunmak ve baskıyı yoğunlaştırmak için Körfez’in zalim
rejimlerinin eşiklerini aşındırsa da şu basit gerçeği değiştiremeyecek:
Kitleler artık kıt kanaat geçinmek istemiyor; ücretlerin artmadığı koşullarda
pahalılaşan temel ihtiyaçların giderilmesinin giderek güçleştiği bir hayat
istemiyor; artık geceleri evlerinden çıkarken polis arabasına rastlarım düşüncesiyle
midelerine taş oturmasını istemiyor; Artık ne kurumların sağır edici
sessizliğini ne de haklarını talep ederken çıkan bir bombanın sesini duymak istiyorlar;
artık çocuklarını uzak diyarlardaki bir savaşa göndermenin sadece bir zaman
meselesi olduğu düşüncesiyle yaşamak istemiyorlar. 17 Ekim, Fransız
proletaryasının çoğunluğunun, özellikle de gençlerinin öfkesinin patlamasının
en saf ifadesidir. Fransa’da işçi kitleleri yaşamak istiyor, yaşamın tek
yolunun mücadele olduğunu artık anladılar!
Devrimci
bir gazete olarak, bu hareketlilikteki çelişkinin her iki tarafını da
görüyoruz. Devlet, maddi zarara vurgu yaparak, medya üzerinden sabotaj
kampanyası başlattı. Ancak asıl mesele, sınıf mücadelesinin yaşandığı bu önemli
momentte sınıfımızın dönüşümü ve olgunlaşmasıdır. Z kuşağı, kriz kuşağıdır,
tartışmasız bir şekilde Devrim kuşağı olacaktır! Devrim mümkündür. Onu gerçekleşebilmesi
için öncüsüne, yani Komünist Parti’ye ihtiyacı vardır.
Halkın Davası
20 Ekim 2026
Kaynak




