22 Eylül 2026

Sömürgeci Söz Dağarcığı

11 Eylül 2001’in üzerinden tam 25 yıl geçmiş. ABD’de gerçekleştirilen saldırılar, Hintli Marksist Eycaz Ahmed’in aynı adlı makalesinde ve kitabında “çağımızın emperyalizmi” adını verdiği şeyi tetikledi. 

2004 tarihli makalesinde Ahmed, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından, dizginlerinden boşalmış olan ABD gücünün George W. Bush’un “Terörle Küresel Savaş” anlayışını ve pratiğini ürettiği politik dönüm noktasını belirli bir bağlama oturtmaya çalışıyordu. 

Önceki dönemlerde olduğu gibi emperyalist rekabetlerin rüzgârına saçlarını kaptırmak yerine, yirmi birinci yüzyılın emperyalizmi, tek bir hegemonun, ABD’nin ezici ağırlığıyla tanımlandı.

Bu dönüm noktası, ABD’nin gerçekten küresel, emperyal bir devlet olarak yükseliş sürecini başlattı. Rakipsiz, sınırsız ve yapısal olarak eriştiği coğrafyaların kapsamını genişletmeye mecbur bırakılmış bir devlet vardı karşımızda. 

Bu imparatorluğu seleflerinden ayıran şey, yapısal talebiydi: küresel tedarik zincirleri aracılığıyla süper kârlar elde ederken, sermaye ve emtianın dünya genelindeki hareketini güvence altına almak için tüm dünyayı denetleyebilecek bir askeri mekanizmaya ihtiyaç vardı.

Üç Kıta Enstitüsü’ndeki araştırmacılar bu aşamayı "hiper-emperyalizm" olarak adlandırıyor. Bu, Lenin’in 1916’da “emperyalizmi kapitalizmin en yüksek aşaması" olarak nitelendiren emperyalizm teorisinin güncellenmiş ve yirmi birinci yüzyıl jeopolitiğine uyarlanmış versiyonu. Bu yeni çerçeve, ABD’nin tek kutuplu kontrolünü açıklığa kavuşturuyor: dolar üzerinde tesis edilmiş olan hegemonya, askeri faaliyet alanının aşırı genişlemesi, uluslararası bankacılık ve ticaret üzerinde yapısal hâkimiyet. En göze çarpan ve ölümcül özelliği ise gezegenin eş zamanlı militarizasyonu ve atmosferin hızlanan ısınma sürecidir.

800’den fazla denizaşırı üssün yakıt ihtiyacını karşılamak, ABD ordusunu gezegen çapında bir fırına dönüştürüyor, böylelikle ABD, insanlık tarihinde tek bir kurum olarak en büyük petrol tüketicisi ve sera gazı emisyoncusu haline getiriyor. Bu küresel karakollar “tam spektrum hâkimiyet” doktrinini uygularken, ABD ordusu ve müttefikleri, gezegen çapında bir ekonomik düzenin silahlı koruyucuları olarak iş görüyorlar. Dış saldırganlığı ve iç denetimi, siyasi alternatifleri ezen, disipline eden ve ortadan kaldıran tek bir baskı aygıtında birleştiriyor.

Yazısını kaleme aldığı sırada Eycaz Ahmed, Bush yönetimini yüzyılın en sağcı Amerikan hükümeti olarak değerlendirmişti. Bu rejim, iç politikada yeniden yapılandırma girişimlerinden ve Batı Asya’daki petrol rezervlerini ele geçirmeye odaklanan, iki partiyi içeren emperyalist uzlaşmadan neşet etmişti. O zamandan beri, arada inkıtaya uğrayan Trump iktidarı, bu değerlendirmeyi bile aşarak, özellikle Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı olmak üzere küresel ticaretin stratejik deniz yolları üzerinde askeri ve polis gücünü pekiştirmek için saldırılar düzenledi. Bununla birlikte, ABD-Suudi Arabistan-İsrail ekseninin İran ve Yemen direnişi karşısında sön dönemde yaşadığı askeri yenilgiler, emperyalist savaş mekanizmasının yapısal açıdan kırılgan olduğunu ortaya koydu. Bu direniş güçleri, kritik nakliye yollarına düşük maliyetli insansız hava araçları ve gemisavar füzeler ateşleyerek, küresel emtia piyasalarında şok dalgaları yarattı ve dünyanın birincil enerji arterlerinin artık istendiği gibi tekelleştirilemeyeceğini kanıtladı. Bunlar, büyüklükleri, ekonomik güçleri ve askeri teknolojileri Sovyetler Birliği ile kıyaslanabilecek herhangi bir şeye, hele ki onları yenmeye çalışan son derece teknolojik ve militarize olmuş toplumlara kıyasla çok geride kalan uluslar ve direniş hareketlerydi.

Bu zaaflarla karşı karşıya kaldıklarında, Batı medyası ve siyasetçiler, soykırımcı sınır savaşlarının diline geri dönüyorlar. Örneğin, on dokuzuncu yüzyılda yerlilerin ABD’nin topraklarını genişletme çabalarına karşı sergiledikleri direniş, her fırsatta, doğuştan gelen vahşilik, bağnazlara has kötülük veya anlamsız şiddet olarak şeytanlaştırıldı ve yerlilerin toprak, egemenlik ve kültür savunusu göz ardı edildi.

On sekizinci yüzyıldaki sömürgecilik karşıtı ayaklanmalardan 2016’da Standing Rock’ta kendilerini makinelere kilitleyen Su Koruyucularına kadar birçok peygamberlere has, maneviyatın yönlendirdiği yerli direniş hareketi “bağnaz”, “kıyametçi” ve temelde akıl dışı olarak tanımlandı. Güvenlik kurumları, modern yerli toprak savunucularını bile “cihatçı” olarak damgaladı. Dahası, erken dönem sömürgeci anlatılar, yerli ulusları rakip Avrupa imparatorluklarının sadece “piyonlar”ı veya “vekiller”i olarak nitelendirmek suretiyle, yerli halkların kendi diplomatik stratejilerini, siyasi özerkliklerini ve bağımsız gelişen motivasyonlarını redde tabi tuttu.

Bugün İran ve Yemen konusunda da bu sömürgeci söz dağarcığı kullanılıyor. Halihazırda süren direnişin temelini oluşturan İslami kurtuluş hareketleri, “nihilist”, “bağnaz” ve “aşırılıkçı” olarak şeytanlaştırılıyor. Bu etiketler, hesaplanmış bölgesel caydırıcılık taktiklerini, egemen diplomasiyi ve emperyalizm karşıtı savunmayı, aklı temel almayan “Batı medeniyetine yönelik nefret”e indirgiyor.

Ensarullah, Gazze’deki soykırıma karşı Kızıldeniz’de deniz ablukası uyguladığında, Batı’da manşetler, bu stratejik eylemi bölgesel kurtuluş mücadelesinin hizmetine sunulmuş gücün somut bir ifadesi değil, “kanunsuz korsanlık” veya “aşiret kanunsuzluğu” olarak çerçeveliyor. Yemen direniş hareketi Ensarullah’ı adıyla anmak yerine, Batı medyası, onu haydut bir “Husi aşiret klanı” olarak basitleştiriyor. Aynı zamanda, yorumcular hareketi pasif bir İran “kukla”sı veya “vekil”i olarak görmek suretiyle hareketin yereldeki etkisinin üzerini örtüyorlar.

İran’ı ve müttefik hareketleri, Batı medeniyetine karşı faaliyet gösteren haydut aktörler olarak gösterenler, tek taraflı saldırıları, ağır ekonomik ablukaları ve emperyalist saldırganlığa karşı savunmayı suç kılma çabalarını meşrulaştırıyorlar. Bunu yapan kişiler, ABD ve İsrail arasında tesis edilmiş olan yerleşimci-sömürgeci ittifakının uyguladığı aşırı şiddeti meşrulaştırmak için on dokuzuncu yüzyılın sınır savaşlarında geliştirilmiş efsanelere ve yalanlara sarılıyorlar.

Terörle Küresel Savaş sürecinin başlatılmasının üzerinden yirmi beş yıl geçtikten sonra, dışa dönük saldırganlık, içteki militarizm ve gezegenin ısınması arasındaki diyalektik ilişki, kritik bir seviyeye ulaştı. Emperyalist devletin stratejik enerji damarlarını kaba kuvvetle güvence altına alma konusundaki takıntısı, yirmi birinci yüzyıl emperyalizminin temel çelişkisini ortaya koyuyor: o, sermayenin dolaşımını korumak için atmosferi yakmak zorunda. Hiper-emperyalist aygıt, tüm teknolojik gücüne ve gezegen çapındaki emisyonlarına rağmen, küresel sermayeyi destekleyen düğüm noktalarında otoritesinin şaşırtıcı derecede kırılgan olduğunu görüyor.

ABD, bölgenin kendi kaderini tayin etme hakkını ve bu yönde ortaya konulan iradeyi kanunsuz bir bağnazlık, doğuştan gelen vahşilik olarak çerçevelemek suretiyle, stratejik zayıflığını ahlaki olduğunu iddia ettiği bir askeri seferin ardına gizlemeye çalışıyor. Bu kez sınır savaşlarının dilini yeniden canlandırıyor. İlkinin trajediyle neticelendiğini, ikincisininse komediyle neticeleneceğini görmüyor.

Bu söz dağarcığı, daha derin ve gelişen gerçeği gizleyemez: Tam spektrum hâkimiyetine dayalı küresel düzen, kendisine karşı yükselen çok kutuplu direnişi kontrol altına alamıyor.

Nick Estes
17 Eylül 2026
Kaynak

,

Ekofaşizm Üzerine



I.

Çevreciliğin karanlık yüzü artık herkesin malumu. Edward Abbey, büyük bir doğa yazarıydı, ama aynı zamanda göçmen karşıtı bir yobazdı. Tarka the Otter [Susamuru Tarka] romanının yazarı Henry Williamson bir Naziydi. İngiltere’de çevreciliğin öncüsü Jorian Jenks bir faşistti. “Ekoloji” kavramını ortaya atan Darvinci bilim insanı Ernst Haeckel, Yahudi düşmanıydı, Nazilerden önce Naziliği savunan Thule Cemiyeti’nin üyesiydi. Halkçı milliyetçi Ernst Moritz Arndt, Pachamama yasalarından bir asırdan fazla önce “doğanın haklarından” bahsediyordu. Alman gençlik hareketini şekillendiren en tutkulu çevre kitaplarından biri olan Man and Earth’ün [İnsan ve Dünya] yazarı Ludwig Klages de ateşli bir Yahudi düşmanıydı.

O dönemdeki en gelişmiş çevre yasalarından bazıları, aralarında gıda ve tarım bakanı Walter Darré’nin de bulunduğu kişiler sayesinde Üçüncü Reich tarafından çıkarıldı. Bu, Peyton Gendron ve Brenton Tarrant gibi yalnız kurt faşistlerin taklit yazınsal çalışmalarında, Hinduculuk ideolojisinde ve Almanya’daki AfD’den Orbán’ın Fidesz’ine kadar aşırı sağ partilerin yeşil milliyetçiliğinde görünen günümüz ekofaşizminin soy ağacıdır. Ama bir de bunların karşısında başka çevreci akımlar da yer almıştır, bunlara sonra döneceğim, fakat Paul Kingsnorth gibilerinin bugün çokça yakındığı çevre politikasındaki solun hegemonyası oldukça yeni bir olgudur. Bu hegemonya denilen nehir; barış hareketlerinden, feminist hareketten ve ırkçılık karşıtı hareketlerden gelen kollarla beslenmektedir.

II.

Elimizde gayet tutarlı bir gerici ekoloji mevcut. Bu ekoloji, gezegene karşı “yerel”i yüceltir: Çevreciliğiniz, örneğin Somerset Ovaları’nın “sağlam bir zemin üzerinden” korunması yerine karbon emisyonları gibi küresel şablonlarla meşgulse, sahici olamaz. Faşistlerin tarımsal feodalizme yönelik övgüleriyle eşzamanlı olup olmamasının bir önemi yok: “Yerel, ulusun mülkü olduğu sürece “yereldir”. Bu görüş anti-hümanisttir, bu haliyle, Haeckel’in “Monizm”inde olduğu gibi, gerici ekoloji-merkezcilik, insanların kozmik anlamda önemsiz olduğunu, özellikle insan altı olarak kabul edilenlerin, uyumlu bir doğal bütünün savunulması zemininde her zaman feda edilebilir olduğunu söyler. Örneğin bu ekofaşist görüş, Önce Dünya hareketinin kurucusu Dave Smith’in Etiyopya’da kıtlık yaşandığı dönemde “doğa”nın işini yapmasına izin verilmesi çağrısına evrilir. Jeffrey Herf’ün “gerici modernizm” olarak adlandırdığı şeyin mantıksal bir sonucu olarak bu görüş, çelişkili bir natüralizme bağlı kalır.

Ekofaşizm için doğa, bir tür acımasız diktatörlük, akrabalık ve grup dışındaki her türlü zayıflığı, sapkınlığı veya merhameti cezalandıran, son derece etkili bir rekabet rejimidir. Ancak insan denilen sapkınlık, toplum doğal olarak örgütlenmemişse, “biyolojik açıdan kusurlu olandaki doğurganlık” türünden, doğal olmayan sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle doğa, bazen endüstriyel yardıma, aşırılıklarının şiddetli bir şekilde budanmasına ihtiyaç duyabilir.

Ekofaşizm, her şeyden evvel, toplumsal devrime karşıdır. Yani ekofaşizm, her zaman etkileri azaltmayı, nedenlerini ise inkâr etmeyi, küçümsemeyi veya yanlış olgulara bağlamayı tercih eder.

AfD, iklime dair kaygının bir aldatmaca olduğunu iddia ediyor, ancak bir yandan da Almanya’daki çevreyi korumayı hedefliyor. Marine Le Pen’in “vatansever ekoloji”si, fosil yakıt kaynaklı ısınmayı bir yere kadar kabul ediyor, ancak iklim alarmcılığı denilen olguyu reddediyor. İngiliz Ulusal Partisi’nin ekofaşizmi gibi emisyonları azaltma ihtiyacını kabul etse bile, hep yerelin ekolojisinin ülke halkı için tüm “işgalciler”e karşı, etnisite milliyetçiliği düzleminde korunmasına vurgu yapıyor. Zetkin Kolektifi’nin de belirttiği gibi, işlevsel açıdan bugün ekofaşizm, iklim krizi inkârcılığının gayrimeşru çocuğudur.

III.

İnkârcılık, olguyu asla doğrudan inkâr etmez. Hitchens’ın Holokost inkârcılığı hakkında söylediği gibi, her zaman açık bir onaya evrilmenin eşiğinde durur. Yani, Keith Kahn-Harris’in bir yerde belirttiği gibi, inkâr, bir tür “saçma arzu”dur: yakından bakarsanız, size ne istediklerini söyler. Hatırlayacağınız gibi, Covid inkârcılığı, genellikle yaşlıların toplu halde, steril yoğun bakım ünitelerinde yalnız başına boğularak ölmesinin, gençlerin kapitalist özgürlük üzerindeki kısıtlamalara boyun eğmesinden daha iyi olacağı fikri üzerinden özetleniyordu.

Dolayısıyla, bugün iklim krizi inkârcılığı, zengin beyazların hayatı korunduğu sürece, kapitalizmin hayatta kalmasını gezegenin hayatta kalmasından daha değerli görüyor. Sanırım Telegraph gazetesi köşe yazarı James Delingpole, bir zamanlar Tuvalu veya Maldivler gibi tropikal adaların yaşanmaz hale gelmesinden insanların gereğinden fazla endişe duymasına şaşırdığını ifade etmişti. Bu sözleriyle, her türlü inkârda zımnen bulunan bir şeyi, iklim politikasının beyaz olmayanların yaşamına aşırı değer verdiğini dile döküyordu.

Pamela Geller’den Anders Behring Breivik’e kadar sağcıların iklim değişikliğinin zenginliği batıdan geri kalanlara, üreticilerden asalaklara aktarmak için uydurulmuş bir aldatmaca olduğuna dair iddiaları, bunu açıkça ortaya koyuyor. İnkârcılık, her zaman ekofaşizme dönüşmenin eşiğinde durur, zira ekofaşizm, insanlığın değerli bir kesiminin semptomlarını ele alan, ancak nihayetinde sorunu çok fazla insanın yeme, üreme ve nefes almasından kaynaklanan bir sorun olarak gören bir tepkidir.

IV.

Ekofaşist pratik, yanlış somutlaştırma safsatasını, yani aslında soyut olan bir fikri, modeli veya teorik kurguyu somut fiziki gerçeklik olarak ele alan yanılgıyı temel alır.

Bu noktada “Yerel” mecazını ele alalım. Bu mecazın soyut ve uzaktaki bir olgu olarak görülen gezegenden daha somut, daha canlı bir olduğu varsayılmaktadır.

Ganj deltasının ekolojisini bozan sellerin etkilerinden kaçan iklim mültecileri olarak Assam’daki Bangladeşli göçmenleri ele alalım. Onlarca yıldır Hindu milliyetçilerince, kutsal bir coğrafyaya yönelik sapkın savunu ve sömürgelik halinden kurtuluş, yerele ait bilgiler ve çok fazla sayıda türü içeren ilişki zemini adına gerçekleştirilen bir dizi pogromda on binlerce kişi katledildi. Oysa bu katledilen mülteciler, birçok Hindu Hintliden daha “yerel”di. Burada, ekomerkezci yerellik kisvesi altında, politik bir soyutlama adına, insanların vahşice yok edildiğine şahit oluyoruz.

Aynı şekilde, ekofaşizmin bugün işlevsel bir yardımcı unsuru olarak iş gördüğü inkârcı söylemler de yanlış somutlaştırma safsatasına rastlıyoruz: Orman yangınları ve seller konusunda uzak ve soyut kapitalizm veya iklim değişikliği değil de Antifa’dan Yahudilerin uzay lazerlerine kadar birçok kişi ve olgu günah keçisi ilân ediliyor. Oysa bunlar, hissedilen maddiliklerine rağmen, iklim değişikliğinden daha az soyut değiller.

Gezegene dair olan ille de soyut değildir. Romancı Daisy Hildyard’ın tek tip ürün yetiştirilen tarlalarda, çiftliklerde, kanalizasyon deşarjlarında ve fosil dumanlarında görünen “ikinci bedeniniz” dediği şey, tam olarak metabolik varlığınızın o esrarengiz gezegensel izidir. Bu, kişinin araştırma düzeyi kadar somut olabilir.

V.

Yanlış somutlaştırma safsatası bizde de var. Ekolojik felâketlerin etkilerinin doğrudan deneyimlenmesinin, nedenlerinin doğru anlaşılmasına yol açacağı varsayımı bu tür bir yanılgının sonucu. Bu yanılgıya karşı dikkatli olmalıyız.

Oregon ve Kaliforniya’daki orman yangınlarına karşı verilen yıkıcı tepkilerden daha önce bahsetmiştik. Şimdi, oturup İngiltere’de sel riskinin en yüksek olduğu bölgelerden bazılarının Reform Partisi’ne oy vereceğini düşünün. “Sıfır karbon salınımı” hedefine karşı oldukları göz önüne alındığında, bunun nedeni ne olabilir? Çünkü Reform Partisi, diğer sağcı partiler gibi, çevre politikalarının bir versiyonunu salınımların etkilerini azaltma hedefi üzerinden uyguluyor: Politikacılar sürücülerin haklarını kısıtlarken ve açık deniz rüzgâr santralleri gibi gereksiz projelere para harcarken, “toplumumuzu selden korumak için acil ve pratik önlemleri destekliyoruz” diyorlar. Bu sözlerine, şehirleri ve kasabaları hoş olmayan göçmenlerle “gereğinden fazla doldurma”nın çevreye hiçbir fayda sağlamayacağı tespitini illaki ekleyeceklerdir.

Bu, tam olarak Kyoto’dan 2015’teki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne (IPCC) kadar iklim yönetimi pratikleriyle ilişkilendirilen gezegene dair çözümlerin belirgin bir şekilde soyut tutulması ölçüsünde etkili oluyor. Emisyonları kısıtlamayı ve küresel ısınmayı sanayi öncesi sıcaklıkların 1,5 derece altında tutmayı açıkça hedeflemesine rağmen, ortaya çıkan taahhütler, emisyonları artıracak, ortalama ısınma düzeyini en tehlikeli noktaya taşıyacaktır.

İklim yönetimi, fosil sermayeyle, hatta Zetkin Kolektifi’nin “ilkel fosil sermaye” olarak adlandırdığı şeyle yüzleşmekle hiçbir vakit ilgilenmedi. Ayrıca, insanların çoğunluğunun, işe yaraması için dâhil olmaları gereken türden pratik çözümlerin oluşturulmasına katılmaları için hiçbir çaba ortaya konulmadı.

İklim yönetimi çöktü. Bu çöküşte demokrasiye, en nihayetinde türümüze karşı bir tür elit karamsarlık açığa çıktı: iklim alanındaki başarısızlık, seçmenlerin başarısızlığı, dolayısıyla açgözlü, kısa vadeli düşünen insanların başarısızlığıydı. Bu argümanların hepsi de kapitalizmi ciddi olarak tartışmama konusudna ortaklaşıyordu.

Tüm yalan yanlış önerileriyle eko-faşizm, bu türden acilen ortaya konulması gereken kolektif eylemin bir tür taklidini takdim ederek gelişme kaydetmektedir. Son aşamada, ekofaşizm, çevreyi savunma konusunda en güçlü görülen silah olarak pogromu devreye sokacaktır.

VI.

Chico Mendes’in “Sınıf mücadelesiz ekoloji bahçıvanlıktır” sözü epey ünlü. Buradan şu söylenmeli: Ekofaşizm, bahçıvanlık artı soykırımdır ya da Naomi Klein’ın dediği gibi, “soykırım yoluyla çevrecilik”tir.

Devrim meselesini bir kenara bırakan ekofaşizm, toplumsal açıdan ürkütücü sonuçları sapkın veya yerinden çıkmış biyolojiye bağlar. Göçmenler ya göçebedir (Le Pen), dolayısıyla, çevreyle gerekli bağdan yoksundurlar ya da karbon açlığı çeken bebekler getirirler (Gerçek Finler Partisi) ya da kirleticidirler (Tucker Carlson vd.) ya da “istilacı türlerdir” (Hindu milliyetçileri).

Mary Douglas’ın ifadesiyle, göçmenler, yerinden çıkmış madde, bir tür kir olarak kabul edilirler. Şimdiye dek şiddet içeren sınır çizme pratiğini çözüm yolu olarak gören yeşil milliyetçilik, etnik temizlik (“yeniden göç ettirme”) yöntemine başvurmaktadır. Uygun koşullarda bu yöntem yerini doğrudan ekofaşist imha kampanyalarına bırakacaktır. Bu yollarla korunan şey, doğa değil, kapitalizm ve onun maddi zenginlikleri soyut değere dönüştüren nihilist yaklaşımıdır.

Kapitalizmin başarısızlığının insani suç olarak yorumlanması, kapitalizm için inanılmaz derecede faydalı olduğu gibi, halkın etnos (ortak bir dili, kültürü, tarihi ve aidiyet bilincini paylaşan insan topluluğu) kılınması, doğanın diktatörlük haline gelmesi ve ekolojinin bahçıvanlık artı soykırım olarak tanımlanması da kapitalizm için hiç sorun teşkil etmez.

Görünüşte doğanın korunması adına, ama aslında kapitalizmi korumak için, çevrecilik savaşa dönüşmelidir. Walter Benjamin’in “Planetaryuma Doğru” isimli makalesinde yer alan o kasvetli notu yanlış yorumlayacak olursak şunu söyleyebiliriz: “insan kalabalıkları, gazlar, elektrik kuvvetleri açık araziye fırlatılmalı”, “yüksek frekanslı akımlar” manzaradan geçmeli, “hava ve okyanus derinlikleri pervanelerle gürlemeli”, yanlış temellendirilmiş biyolojiye karşı savaşta Toprak Ana’ya “her yerde kurban kuyuları” kazılmalı veya o toprak patlatılmalıdır. Yaşam adına, sonsuz ölüm, en hayırlısı budur.

VII.

O halde artık ekofaşizmin ne tür bir doğayı savunduğunu biliyoruz. Bu noktada şunu sorabiliriz: Peki biz hangi doğayı savunuyoruz? Doğa anlayışımız nedir? Bu anlayış, hukuka ve isteklerimize aykırı haliyle, politik iddialarımıza ters düşüyor mu?

Carolyn Merchant, uzun zaman önce, mekanik felsefe olarak bilinen burjuva materyalizminin bir biçimini tartıştı. Doğayı, nihai bir sonuca ulaşmadan dönen iç içe geçmiş tekerleklerden oluşan, yalnızca seçilmiş, ruha veya en azından bir zihne sahip insanlar hariç, tüm canlılar için vahşi bir Darvinci deneyimin mevcut olduğu ölü bir mekanik şey olarak tasavvur etmenin kapitalizm, ataerkillik ve ırkçılıkla akraba olduğunu ortaya koydu. Gerçekten de, doğayı ve özellikle de bedeni, hissedar değeri için az çok faydalı bir şekilde kullanılabilecek enerji ve madde akışlarından başka bir şey olmayan karmaşık bir fabrikaya dönüştürmek son derece kârlı bir işlemdi.

Bu doğa anlayışında doğa, insan projesi için ancak yararlı olduğu ölçüde, yiyecek veya manzara sağladığı ölçüde önemlidir. Burada söz konusu olan, kozmosa dair bakış açısı üzerinden gerici, özel mahalleleri temel alan bir yaşam anlayışı konuşmaktadır. Aksi takdirde, bu durum temelde, bilinçsiz maddi süreçlerden tesadüfen ortaya çıkan insan bilincinde ortaya çıkabilecek rasyonel amaçlara dışsal, hatta düşmanca bir nitelik taşır. Doğa ve özellikle biyoloji, acımasız bir önceden bahşedilmişliğin, radikal bir özgürsüzlüğün sembolü haline gelmiştir. Bu özgürsüzlük, bir şekilde ondan neşet eden bilinci sürekli olarak kısıtlar ve programlar.

Bu mekanik bakış açısının, biyolojiye yaklaşım olarak müflis olduğu görülüyor. Bu noktada akla, yaşam bilimlerinde ortaya çıkan, canlı sistemlerin etken, bilişsel, esnek ve teleolojik yönlerini kavramsallaştırmaya yardımcı olan yenilenmiş Aristocu ontolojiler geliyor. Ama bunları ne kadar tefekkür edersem edeyim, çok daha coşkulu ve rahatsız edici bir şeye ihtiyacımız olduğu sonucuna varıyorum.

Ondokuzuncu yüzyılın gerici ekolojizmleriyle eş zamanlı olarak, esasen ulus devletin kozmik yansımaları ve etnik köken ile kültürü denetleme ve sömürülenleri ve ezilenleri yerlerinde tutma konusundaki küçük saplantısıyla, Joan Martinez-Alier’in “vahşi doğa kültü” olarak adlandırdığı bir versiyon ortaya çıktı. Amerikan Transandantalizmi, uzlaşmaz bir kölelik karşıtlığı, radikal demokrasi, ataerkilliğe ve çocuklara yönelik her türlü zulme düşmanlık içeren, beyazların mülkiyete dayalı egoizminin tam tersi olan, o dönemde halkçı Amerikan demokrasisinin tüm yıkıcı, isyankâr, muhalif ve evrenselci boyutlarının en coşkulu katalizörü olan, Thoreau’vari coşkulu, mistik vahşi doğa yolculuğuyla en çok bilinen veya en azından en çok hatırlanan akımdı. Bu yolculuk, doğayla temas kurmak suretiyle nihai ve aşkın olanla özgün bir ilişki kurmayı amaçlıyordu.

Henri David Thoreau’nun yaptığı gibi, bir dağ sırasında aklınızı kaybetme iradesine kasten ve bilerek açık olma hali gericidir, özel kapalı mahallede tüm memnuniyetiyle yaşamaya benzer, burjuva emtia kadar “güven verici”dir: Temas! Doğayla daha fazla temas kurmalı ve şu soruyu sormalı: Biz kimiz ve neredeyiz?

Richard Seymour
26 Mayıs 2026
Kaynak

21 Eylül 2026

,

Berlin Zaferi



Berlin sonucunda beni sevindiren şey, yalnız Die Linke’nin birinci olması değil. Daha önemlisi, siyaseten sabit sandığımız seçmen bloklarının hiç de sabit olmadığının görülmesi. “Muhafazakâr” diye tarif edilen CDU seçmeninden bile Linke’ye oy geçebiliyor.

Buradan “halk aslında solcuymuş” sonucu çıkmaz. Daha önemli bir sonuç çıkar: maddi deneyimin kendiliğinden bir siyaseti yoktur. İnsan, kirayı ödeyemediği için kendiliğinden sosyalist olmadığı gibi kendiliğinden faşist de olmaz. Maddi deneyim ile siyasal sonuç arasındaki bağı siyaset kurar. Berlin bunun küçük bir laboratuvarı oldu.

Aynı barınma krizine AfD göçmeni, Die Linke kira ve mülkiyet ilişkisini gösterdi. Aynı maddi sıkışma, iki ayrı siyasal nedensellik içinde örgütlenmeye çalışıldı. Die Linke’nin sonucu bu yüzden önemli.

Geçim ve barınmayı merkeze alan, insanlarla doğrudan temas kuran bir kampanya yürütürken, yalnız SPD ve Yeşillerden değil, CDU’dan ve daha önce sandığa gitmeyenlerden de oy alabildi.

Seçmen kimliği kader değildir. Bu, AfD seçmeninin sola geçtiğini kanıtlamıyor. Ama AfD seçmenini değişmez bir insan tipi olarak siyasetin dışına atmanın da hiçbir gerekçesi olmadığını gösteriyor.

Bugünkü siyasal konum insanın özü değildir; belirli maddi ilişkiler içinde siyasal olarak kurulmuştur, dolayısıyla yeniden kurulabilir. Brandmauer (güvenlik duvarı), tam burada kendi sınırına geliyor.

AfD ile koalisyon yapmamak parlamenter bir sınır olabilir. Ama hegemonya stratejisi değildir. Brandmauer, AfD ile diğer partiler arasındaki sınırı çizebilir. AfD ile onun seçmeni arasındaki bağı koparamaz. Bunun için siyaset gerekir.

Üstelik Berlin’in önemli tarafı, bunun için sağa yaklaşmanın gerekmediğini göstermesi. AfD’nin göçmen karşıtlığını ödünç almadan da geçim derdine gidilebilir. Brandmauer’in ötesine geçmek için sağa yaklaşmak gerekmiyor. İnsanlara yaklaşmak gerekiyor. Burada yirmi birinci yüzyıl solunun daha büyük problemini konuşmak zorundayız.

Neoliberalizm, örgütlenme ihtiyacını ortadan kaldırmadı; örgütlenmenin maddi koşullarını tahrip etti. Parçalanmış işyerleri, güvencesizlik, vardiyalar, dağılmış mahalleler ve bireyselleşmiş gündelik hayat, birlikte hareket etmeyi çok daha zor hale getirdi. Solun bir bölümü ise bu tarihsel yenilgiyi çözülmesi gereken politik bir problem olmaktan çıkarıp neredeyse siyasal erdeme dönüştürdü. Örgütlenmenin yerine doğru tutumu, temasın yerine ahlaki mesafeyi koydu. Siyasetin sorusu “Neyi değiştirebildik?” olmaktan çıkıp “Doğru tarafta mıyız?” haline geldi.

Bunun Almanya solunda oldukça tutarlı bir biçimi var; her ne kadar tutarlılığı mide bulandırsa da. “Demokrasiyi faşizmden koruma” adına Alman devletini savunulacak mevzi haline getiren, İsrail’i Alman Staatsräson’u (Devletin Çıkarı) sayan devlet çizgisini soldan tahkim edebilen anlayışlar, yıllardır solun içinde kendilerine yer bulabiliyor. Alman karşıtı gelenek, bunun en tutarlı örneklerinden biri. Antifaşizm, böylece sınıfsal bağımsızlığın gerekçesi olmaktan çıkıp mevcut devletle özdeşleşmenin gerekçesine dönüşebiliyor.

Filistin bu nedenle Die Linke açısından tali bir dış politika meselesi değil. Konut meselesiyle birlikte önündeki iki ciddi siyasal sınavdan biri. Biri Alman devletinin dışarıdaki Staatsräson’una, diğeri içerideki mülkiyet düzenine dokunuyor. Sol siyasal bağımsızlığın sınırı, tam da bu iki yerde sınanacak.

Şimdiden bir kenara not edebiliriz, “Hükümet edebilirlik” adına Filistin’de devlet aklına, konutta mülkiyet düzenine doğru geri çekilirse, Die Linke, seçimde kazandığı siyasal farkı hükümette kaybeder. Çünkü kapitalist devlet, solu etkisizleştirmek için her zaman yasaklamak ya da bastırmak zorunda değildir. Bilakis, ne tür sınıfsal güç dengelerine yaslandığını çok iyi bildiği sola oldukça zarif davranır, hükümete davet etmekten imtina etmez. Büyük mesele, bu yüzden, yalnız kimin hükümete gireceği değil, girebilmek için hangi çatışmaları kapıda bırakacağıdır.

Berlin zaferini yalnız “demokrasi faşizme cevap verdi” diye kutlayan anlayışın sınırını da böylelikle gösterebiliriz. AfD yükselince felâket ilan ediyor, Linke yükselince zafer. İki durumda da siyaseti başkaları yapıyor; onlara yalnız doğru duyguyu hissetmek kalıyor.

Oysa Berlin’de politik olarak ilginç olan, insanların nihayet “doğruyu seçmesi” değil, insanlara gidildiğinde siyasal konumlarının değişebilmesi. Ahlaki tasnifin yerine temas, seçmen sosyolojisinin yerine siyasal mücadele konulduğunda, aşılmaz görünen sınırlar hareket edebiliyor.

Ama seçim zaferi, henüz örgütlenme zaferi değildir. Temsil kapasitesi ile toplumsal kapasite başka şeyler. Bir milyon insan, aynı partiye oy verip ertesi sabah patronuyla, ev sahibiyle ve bankayla yine tek başına karşılaşmaya devam edecekler. Parti güçlenebilir, ama işçi sınıfının kendi sorunları etrafında örgütlenmesi, tam ters yönde pekala gidebilir. Die Linke’nin gerçek sınavı şimdi başlıyor. Seçim sırasında kurulan temas, seçimden sonra kiracıların, ücretlilerin ve mahallelerin bağımsız kolektif kapasitesine dönüşecek mi? Yoksa sandıkta kazanılan toplumsal enerji, hükümet yönetiminin içine mi çekilecek? Çünkü mesele, tek başına solun devlete girip girmemesi değil. Devlete girerken toplumu yanında götürüp götürememesidir.

Bugün siyasetin karşıtı, artık apolitiklik değildir. Siyasetin karşıtı, siyaseti yalnızca seyretmektir. Neoliberalizmin büyük siyasal başarısı, insanları apolitikleştirmek değil, hiçbir şeyi birlikte yapmadan son derece politik yaşayabilecekleri bir özne biçimine dönüştürmek oldu.

Sürekli siyasallaşmış, sürekli pozisyon alan, sürekli öfkelenen ya da sevinen, ama kendi hayatının maddi koşullarını başkalarıyla birlikte değiştirme kapasitesi giderek küçülen insanlar.

Berlin sonucuna bu yüzden seviniyorum. Solun geri döndüğünü kanıtladığı için değil. İnsanların değişmez olmadığını, siyasetin hâlâ insanlara giderek başlayabildiğini hatırlattığı için. Yirmi birinci yüzyıl solunun asıl sorusu, bu yüzden, “doğru tarafta nasıl duracağız?” değil, “Yeniden nasıl birlikte hareket edebilecek ve işçi sınıfından yana bir taraf olacağız?”

Minima Politika
21 Eylül 2026
Kaynak

,

Saksonya-Anhalt: Sermayenin Krizi ve İşçi Sınıfının Örgütsüzlüğü



Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonucu, yalnızca “parti oylarındaki dalgalanma” üzerinden idrak edilemez.

Almanya için Alternatif (AfD), oyların yüzde 43,8’ini alarak eyaletin en güçlü partisi oldu, bu anlamda, 2021 seçimlerine kıyasla oy oranını iki katından fazla artırdı. Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) oyları yüzde 37,1’den yüzde 17,2’ye geriledi, seçmen katılımı oranı ise yüzden 60,3’ten yüzde 77,8’e çıktı.

Asıl önemli olan AfD’nin aldığı yüzde 43,8’lik oy değil. İşçi sınıfına mensup seçmenlerin yüzde 61’i AfD’ye oy verdi. Bu rakam, ele almamız gereken bir çelişkiyi ortaya koyuyor: Kapitalist mülkiyeti hedef almayan, iş yerinde ve ekonomide sermayenin gücünü sorgulamayan, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini gündemine almayan bir parti, işçi sınıfının oylarının neredeyse üçte ikisini nasıl kazanabildi?

Bu çelişki; tek başına “aldatılmışlık””, “cehalet”le veya işçi sınıfındaki sağcı eğilimlerle izah edilemez. Bir partinin seçmen kitlesinin toplumsal yapısı, partinin sınıfsal karakterini belirlemez. Bir parti, işçi sınıfının oylarının büyük bir kısmını kazanabilirken, politikaları ve programı tam da emekçileri ikincil konumda tutan koşulların sürdürülmesine hizmet edebilir.

Dolayısıyla, asıl soru şudur: Sömürü, iş güvencesizliği, konut krizi, düşen yaşam standartları ve toplumsal güçsüzlükten kaynaklanan hoşnutsuzluk, sınıf bilincine ve örgütlenmesine değil de aşırı sağ milliyetçiliğe, yabancı düşmanlığına ve kimlik politikalarına nasıl yol açıyor?

Kapitalist kriz tek başına sınıf bilinci yaratmaz. Sefalet, güvensizlik ve öfkenin önceden belirlenmiş bir politik yönü yoktur. Yönleri, sınıflar arasındaki güç dengesine, işçi örgütlenmesinin derecesine ve bağımsız bir politik alternatifin varlığına veya yokluğuna bağlıdır. Ücretler, çalışma koşulları, sosyal yardımlar ve iş güvencesi üzerindeki baskı arttığında, hoşnutsuzluk yayılır. Ancak bu hoşnutsuzluk henüz siyaset biçimini almış değildir. Onun yorumlanması, bir amaca sahip kılınması ve örgütlenmesi gerekir. Ücretler, yaşam maliyeti, konut, işsizlik, kapanan fabrikalar, savaş ve servetin yoğunlaşması ve sermayenin iktidarı arasındaki ilişkiyi, bağı ortaya koyan bir güç yoksa, aşırı sağ, bu öfkeye el koyar ve alternatif bir açıklama sunar.

Bu süreç, Almanya ile sınırlı değil. Son yıllarda, ardı ardına gelen ekonomik ve toplumsal krizler, kemer sıkma politikaları, iş güvencesizliği, düşen yaşam standartları, konut krizi, savaş ve kapitalist güçler arasındaki yoğunlaşan rekabet ortamında, birçok ülkede milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının ve otoriter eğilimlerin gelişmesi için gerekli zemin oluştu. Bu bağlantı, elbette mekanik bir bağlantı değil. Bir kriz, aşırı sağın ortaya çıkmasına veya işçi sınıfına odaklanan sınıfsal bir politikaya mutlaka yol açmaz. Önemli olan, sosyal güvensizliği ve öfkeyi açıklayabilen, bir düşman ve bir çözüm tanımlayabilen ve bu güçleri örgütleyebilen gücün hangisi olduğudur. İşçilerin bağımsız örgütlenme pratiğinin zayıf olduğu koşullarda, çeşitli ülkelerdeki aşırı sağ, toplumsal hoşnutsuzluğun bir kısmını milliyetçilik, sınırlar, göç ve “düzenin yeniden sağlanması” üzerine kurulu dile tercüme etmeyi bildi.

Sınıflar Arası Çatışma Ulusal Kimlikler Arası Çatışmaya Nasıl Dönüşür?

AfD’ye oy veren bir işçinin de fabrikası kapanabilir, satın alma gücü onun da azalmaktadır, kiralardaki artış onun için de büyük bir derttir, emeklilik birikimleri konusunda o da endişelidir, yıllarca çalıştıktan sonra beklediği güvenlik ve statüye ulaşamadığını o da görmektedir.

Aşırı sağ, tam da bu gerçek yaşam deneyiminden yola çıkar. İşçiye “her şeyin yolunda” demez. Aksine, onlara öfkeli olmaya hakları olduğunu, kimsenin onları dinlemediğini ve hak ettiklerinin ellerinden alındığını söyler. Bu noktada asıl kritik soru gündeme gelir: tüm bunları işçilerden kim aldı?

Aşırı sağ bu soruya hoşnutsuzluğun gerçek kaynağını dikkatlerden kaçıran bir cevap verir. Öfkenin yönünü değiştirir. Öfke, mülkiyete değil, göçmenlere; sermayenin iktidarına değil, sığınmacılara; işverene değil, sosyal yardım alanlara; büyük konut şirketlerine değil, göçmen ailelere; sermaye piyasalarındaki rekabete ve üretimin yer değiştirmesine değil, Avrupa Birliği’ne yöneltilir. Bir de bu listeye medya, feministler, sol ve “elitler” de eklenir. Bu anlamda, aşırı sağ, acıyı inkâr etmez, sadece kaynak ve sebep olarak başka bir şeye işaret eder. Bu anlatıda düşman, hem yukarıda hem de aşağıdadır, ancak sermaye, neredeyse tamamen göz ardı edilir. Toplum, işçiler ve kapitalistler yerine, “biz” ve “onlar” olarak bölünür.

Ancak bu süreç, yalnızca öfkenin yeniden yönlendirilmesiyle ilgili değildir. Aşırı sağ, sadece sınıf öfkesinin yönünü saptırmakla kalmaz, aynı zamanda işçi sınıfı içindeki ayrım çizgilerini de yeniden üretir. Yerli işçiler ile göçmen işçiler, çalışanlar ile işsizler, vergi mükellefleri ile sosyal yardım alanlar, neticede işçi sınıfının farklı kesimleri, birbirine karşı kışkırtılır. Pozisyon, milliyet, ikamet durumu veya cinsiyet açısından gerçek farklılıklar politik sınırlar haline gelir. İşçiler, güvensizliklerinin nedeni olarak sermayeyi değil de birbirlerini gördüklerinde, kolektif örgütlenme zora girer, sermayenin emek üzerindeki gücü artar.

Bağımsız İşçi Sınıfı Örgütlenmesi Eksikliği

Bu nedenle, AfD’nin işçileri "aldattığını" söylemek yeterli değildir. Asıl önemli soru şudur: toplumsal hoşnutsuzluklar, neden başka bir sınıf temelli ifade ve örgütlenme kanalı bulamıyor?”

Cevabın bir kısmı Avrupa işçi hareketinin evriminde yatıyor. Sosyal demokrasi, kapitalizmi alt etme hedefinden çoktan vazgeçti, kendini onu yönetmekle sınırladı. Son otuz-kırk yıldır kemer sıkma önlemleri, sermayeden gelen uluslararası rekabet ve sınıf uzlaşması fırsatlarının daralması ile oluşan baskı karşısında söz konusu reformist politika bile geriledi.

Komünist partiler ve radikal solun büyük bir kısmı ya zayıflatıldı ya da parlamenter siyaset ve mevcut düzenin reformu çerçevesine dâhil edildi. Özellikle Almanya’daki sendikalar, “emek ve sermaye arasında anlaşma ve işbirliği” veya kendi terminolojileriyle, “toplumsal ortaklık” mekanizmasıyla o kadar iç içe geçtiler ki, bazı durumlarda sermayenin “rekabetçilik”le ilgili kaygılarını işçilerin bağımsız çıkarlarının yanında, hatta onlara karşı dile döktüler.

Ne var ki bu güçlerin geri çekilmesiyle, emek ve sermaye arasındaki çelişki ortadan kalkmadı. Sermaye, hâlâ yatırım, işe alma, işten çıkarma, üretimin yer değiştirmesi ve fabrika kapanışları üzerinde belirleyici bir güce sahip. Ücretler, konut, çalışma saatleri, emeklilik ve sosyal yardımlar halen daha sınıfsal meseleler.

Zayıflayan şey, sınıf çelişkisinin kendisi değil, bu çelişkinin günlük deneyimini sınıf bilincine, örgütlenmesine ve mücadelesine dönüştürme kapasitesi.

Bağımsız sınıf örgütlerinin zayıflığı, izole edilmiş hoşnutsuzluğu kolektif mücadeleye dönüştürme yetersizliğini daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor, sağın milliyetçi ve kimlik politikası söylemleriyle doldurabileceği bir boşluk meydana getiriyor. İşte tam da bu gerçeklikten, işçi sınıfının bağımsız ve devrimci örgütlenmesini yeniden inşa etme ihtiyacı doğuyor.

Neden Doğu Almanya?

Doğu Almanya eyaletlerinden birinde yapılmış olan bir seçimin sonuçlarını anlamak için, iki Alman devletinin birleşmesinden (Doğu Almanya’nın Batı Almanya’ya ilhakından) sonra yaşanan ekonomik ve sınıfsal gelişmeleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Birleşmeden sonra, Doğu Almanya sanayi yapısının büyük bir kısmı tasfiye edildi veya özelleştirildi, ekonomik karar alma merkezleri, büyük ölçüde batıya taşındı ve mevcut sendika örgütlenmesi, ülke çapındaki yapılara ve “toplumsal ortaklık” mekanizmasına dâhil edildi. Fabrika kapanmaları, yaygın işsizlik, işçi göçü, düşük ücretli ve güvencesiz işlerin yaygınlaşması, doğunun bazı bölgelerinde toplumsal dokuyu değiştirdi.

Bu gelişmeler, sadece iş kayıplarıyla ilgili değildi. İşçi sınıfının bazı kesimleri, kolektif konumlarını, toplumsal buluşma mekânlarını ve ekonomik kaderleri üzerindeki kontrol duygusunu da yitirdi. Birçok alanda, yatırım, üretim ve istihdamla ilgili önemli kararlar başka yerlerde alındı.

Böyle bir deneyim, radikal protestolar için koşullar yaratabilir, ancak bu protestonun yönü önceden belirlenmiş değildir. Mülkiyet ilişkilerine ve sermayenin gücüne karşı bir mücadeleye dönüşebilir veya bağımsız bir sınıf örgütlenmesinden yoksun olarak, bu güçsüzlüğü tam olarak milliyetçilik, göç ve “Doğu’nun aşağılanması” üzerine kurulu dile tercüme eden bir güç tarafından ele geçirilebilir. AfD, son otuz yılda yaşanan ekonomik ve toplumal gelişmeler karşısında duyulan memnuniyetsizliği ulusal kimlik politikasıyla ilişkilendirerek, Doğu Alman toplumunun bir kesimine kendisini “sistem eleştirisi yapan” bir güç olarak takdim etmeyi bildi.

“Güvenlik Duvarı”nın” Olağanlaşması ve Aşınması

Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçim sonucu bir istisna değil. 2021’de tüm ülke genelinde yapılan seçimlerde AfD, oyların sadece yüzde 10,4’ünü almıştı. 2025 seçimlerinde oy oranı yüzde 20,8’e yükseldi, Eylül 2026’da ülke çapında yapılan kamuoyu anketlerinde oylarının yüzde 27 ilâ yüzde 29 arasında olduğu söylendi. Doğu Almanya’da bu eğilim daha da belirgin: oy oranları, Thüringen’de yaklaşık yüzde 40’a, Saksonya’da yüzde 42’ye ulaşıyor.

Bu oy artışı, sadece niceliksel bir değişim değil. Şimdiye dek koalisyon çevrelerinden dışlanmış bir parti ne kadar büyürse, politik tecrit koşullarında varlığını sürdürmesi de o denli zorlaşır.

Oyların yüzde 10’unu alan bir partiyi hükümetten dışlamak başka bir şey, bir eyalette yüzde 40’ın üzerinde, ülke çapında neredeyse yüzde 30 oy alan bir partiyi dışlamak ise bambaşka bir şeydir. Bu tür koşullarda “güvenlik duvarı”nı veya “politik baraj”ı aşma yönündeki baskı artar, ideolojik normalleşme, kurumsal normalleşmenin yolunu açar.

Bu eğilim, yalnızca Almanya’ya özgü değil. İtalya’da Giorgia Meloni liderliğindeki hükümet iş başında. İsveç’te İsveç Demokratları 2022’den beri sağcı hükümetin parlamentodaki kilit ismi. Avusturya’da Özgürlük Partisi, 2024 seçimlerinde en güçlü parti oldu. Aşırı sağ, başka bir ülkede politik ortak veya iktidar gücü haline geldiğinde, AfD’nin “işbirliği yapmayan” bir güç olmaktan çıkartılıp iktidar yapısının normal bir parçası haline dönüştürülmesine dönük baskı da artıyor.

Saksonya-Anhalt, bu erozyonun en önemli örneklerinden biri. Hristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Sol Parti, AfD’nin koalisyon görüşmeleri teklifini reddetti, ancak “Sarah Wagenknecht İttifakı” (BSW) müzakerelere başladı. Bu meselenin önemi sadece bu görüşmelerin sonucunda yatmıyor. Politik tabular, genellikle bir gecede yıkılmaz; önce diyalog, ana kural haline gelir, ardından geçici işbirliği gelir, nihayetinde hükümet düzeyinde işbirliğinin neden imkânsız olduğu sorusu ortaya çıkar.

Tehlike, tam olarak bu kademeli normalleşmede yatıyor: Milliyetçi-ırkçı politikalar, yabancı düşmanlığı, otoriterlik ve toplumun “gerçek insanlar” ve “ötekiler” olarak bölünmesini öngören politik anlayış, siyasetin kıyısından köşesinden merkeze taşınıyor, bir zamanlar kabul edilemez olarak görülen şeyin sınırı adım adım geriye itiliyor.

Aynı değişim, “ulusal çıkarlar” kavramında da gözlemlenebilir. Milliyetçi sağ, üretim ilişkilerindeki karşıt konumlarına bakılmaksızın, işçiyi ve kapitalisti “Almanlar” adı altında kurgusal bir birlik içinde yan yana getirirken, göçmen veya yabancı işçiyi ise bunun aksine, bir rakip ve tehdit olarak sunar. Ancak, “Almanya’nın çıkarları” kavramına, iş gücünü satan işçi, yatırımlara, işten çıkarmalara ve üretimin yer değiştirmesine karar veren kapitalistle aynı anlamı yüklemiyor. İşçilerden, “Alman ekonomisinin rekabet gücü” adına işyerinde daha fazla baskıyı, sosyal yardımlarda kesintileri veya ücret taleplerinde geri çekilmeyi kabul etmeleri beklenirken, sermaye, başka yerlerde daha yüksek kâr vaat ettiği anda üretim ve yatırımları istediği zaman başka yere taşıyabilir. Milliyetçilik, bu çelişkiyi “ulus” bayrağı altında gizler, ayrım çizgisini emek ve sermaye arasındaki bölünmeden, işçi sınıfının farklı kesimleri arasındaki bir bölünmeye kaydırır. Neticede sermayenin gücü sınırlanmaz, işçilerin kolektif gücü zayıflar.

Sınıf Politikalarını Yeniden Sahiplenmek

Irkçılığa, yabancı düşmanlığına ve otoriterliğe karşı yapılan salt ahlaki çağrılarla aşırı sağın yükselişine karşı koyulamaz. Milyonlarca insanın maddi hayatı, güvensizlik, güçsüzlük ve toplumsal çöküş korkusuyla tanımlıyken bunlara sadece “Aşırı sağa oy vermeyin!” diyerek cevap verilemez, verilirse sağ, temelini bir şekilde korur.

Cevap, AfD’yi taklit edip oylarını geri kazanmak için göç politikalarını sıkılaştırmak değildir. Bu tür politikalar, aşırı sağın ideolojisini zayıflatmaktan çok meşrulaştırır. Diğer partiler de toplumsal krizin nedeninin göçte yattığını kabul ederse, politik mücadelenin bir kısmı zaten aşırı sağa kaybedilmiş olacaktır.

Sağın üzerini örtmeye çalıştığı meselelere geri dönülmelidir: emek ve sermaye arasındaki ilişki; mülkiyet ve servet dağılımı; ücretler ve konut; emeklilik ve sosyal yardımlar; işverenin işyerindeki gücü; üretim üzerindeki kontrol ve işçilerin bağımsız örgütlenmesi.

Halkın Fedaileri (Azınlık)
14 Eylül 2026
Kaynak

, ,

Palantir’in Ukraynalı Laboratuvar Fareleri


Yapay zekâ alanında faal savaş teknolojisi firması Palantir, Ukrayna’nın askeri sistemlerine ve sivil toplumuna derinlemesine nüfuz etmek suretiyle, ülkeyi, izleme, gözetleme ve hedef belirleme gibi distopik teknolojileri için bir laboratuvara dönüştürdü.

Teknofaşist savaş ağası Peter Thiel’in kurduğu, şu an Yahudilerin üstün olduğuna inanan Alex Karp’ın yönettiği Palanti, 2022 yılında Rusya ile savaşın başlamasından kısa bir süre sonra Ukrayna’ya hedef belirleme, hedefe güçleri sevk etme, saldırı başlatma ve hedefi yok etme gibi saldırı aşamaların belirlendiği “cinayet zinciri” konsepti bağlamında süreci kontrol edecek ve hızlandıracak veri sistemleri temin etti. Hedefi bir vuruş anına veya ölüm anına dek takip etmek için büyük miktarda veriyi bir araya getiren cinayet zinciri, Palantir’in geliştirdiği Maven adlı bir yapay zekâ sistemi tarafından kontrol ediliyor. Palantir’in bir diğer sistemi olan Prisma, insansız hava aracı saldırılarını yönlendirirken, üçüncü bir Palantir ürünü olan Metaconstellation ise, bir saldırı çağrısı yapmadan önce gezegenin herhangi bir yerindeki belirlenmiş bir alanı incelemek için alçak yörünge uydularını görevlendiriyor.

Bu ilk askeri ortaklığın ardından Palantir, ülkedeki etkisini hızla genişleterek, Ukrayna devletinin işleyişinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. 2023 yılında Ukrayna, Palantir’in ülkedeki dijital dönüşüm bakanlığı aracılığıyla bir “giriş noktası” oluşturduğunu, “birçok devlet kurumu”yla çalışmaya başladığını duyurdu. Bugün Palantir’in ürettiği yazılım, Ukrayna’nın iç güvenlik hizmetlerine, eğitim sistemine güç katıyor, ülkede devlete ait tüm işlemlerin dijitalleştirilmesi, Ukrayna’nın dünyanın ilk yapay zekâ destekli “acente devlet”i olarak adlandırdığı yapıyı oluşturma çabalarının ön saflarında yer alıyor.

Ukrayna’nın “acente devlet”ene dönüşümünün en distopik ifadesi, askerlik çağına gelmiş erkekleri sokaktan alıp kıyma makinesine atmasıdır. Bunu başarmak için Ukrayna, Oberih olarak bilinen ulusal askeri veri tabanını dijitalleştirdi ve verileri Reserve+ olarak bilinen bir sistemde birleştirdi. Bu sistem, Oberih verilerini ülkenin devlet kayıtlarından alınan verilerle, vergi ve iş kayıtları, ikamet bilgileri ve sağlık kayıtları da dâhil olmak üzere çok sayıda diğer kişisel bilgiyle birleştiriyor. Bir kişinin tam bir resmi oluşturulduktan sonra, sistem, yapay zekâyı kullanarak, kişinin askere alınmaya uygunluğunu ve durumunu belirliyor.

Ukrayna’nın nefret edilen zorunlu askerlik programını besleyen de bu Rezerv+ sistemi. Ukrayna askerlik programına bağlı birlikler, marketlerde alışveriş yaparken veya sokak dolaşırken, çoğu vakit ailelerinin gözü önünde, erkekleri kaçırıp minibüslere bindirerek cepheye, neredeyse kaçınılmaz olarak yaşanacak ölüme gönderdiğini belgeleyen videolar, Ukrayna Telegram kanallarında her gün sıkça karşımıza çıkan vakalar haline geldi.

Palantir veya Ukrayna, şirketin Ukrayna’nın askeri sistemlerinin dijitalleştirilmesi sürecinin ardındaki güç olduğunu kabul etmese de, Palantir’in teknolojisinin özellikle birden fazla veritabanını birbirine bağlamak ve bunlardan ilişkiler ve kalıplar çıkarmak için tasarlandığı göz önüne alındığında, eldeki dolaylı kanıtlar son derece güçlü. Reserve+ sistemi, tam olarak bu işi yapıyor. Ukrayna’daki tüm devlet kurumlarının kapıları bir bir Palantir’e açılıyor.

Bu askere alım birliklerinin, ABD’de cezayla karşılaşmadan ortalıkta dolaşan ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilâtı) yakalama ekiplerine epey benziyor oluşu hiç de tesadüf değil. Zira, on yılı aşkın süredir ICE ile çalışan Palantir, bu kuruma yapay zekâ ve veri araçları temin ediyor. Palantir’in Soruşturma Vaka Yönetimi platformu, ICE tarafından bireyler hakkında okul durumu, aile ilişkileri, istihdam bilgileri, telefon kayıtları, kişisel bağlantılar, biyometrik bilgiler ve ikamet adresleri de dâhil olmak üzere büyük miktarda veriyi toplamak ve birleştirmek için kullanılıyor. Dolayısıyla, hem Ukrayna’da hem de ABD’de, bir kişinin fiziken yakalanmasına yol açan temel yazılım, neredeyse aynı. Palantir, ikisini birbirine bağlayan ana unsur.

Rusya içlerine yönelik “derin saldırılar” düzenleyen Palantir, Ukraynalılara da büyük acılar yaşatıyor. Batı medyasında ve batı elitlerince büyük bir coşkuyla karşılanan bu harekât, stratejik açıdan kayda değer bir kazanım sağlamadı, bilâkis, Rusya’yı çok daha yıkıcı saldırılar yapma konusunda kışkırttı, neticede Ukraynalılara daha da büyük acılar yaşattı. Rusya’nın saldırıları neticesinde Odessa limanı kapandı, böylelikle Ukrayna fiilen bir kara ülkesine dönüştü. Ukraynalılar hayati öneme sahip ithal mallardan mahrum kaldılar, ayrıca kritik depoları ve enerji altyapısı hedef alındı. Ukraynalı yetkililerin açıklamalarına göre Rusların gerçekleştirdikleri saldırılar, Ukrayna’nın gıda lojistik altyapısının yaklaşık yüzde 90’ını, enerji üretiminin ise yüzde 80’ini yok etti.

Fakat Ukraynalıların çektikleri acılar ne Karp’ın ne de Thiel’in umrunda. Gerçekleştirilen saldırılar ters tepti, sıradan insanlar daha büyük bir sefalete sürüklendiler. Bu koşullarda düzenlenen harekâtlardan elde edilen veriler Palantir sistemlerinde toplanacak, şirketin gelecekte üreteceği yapay zekâ temelli savaş teknolojisi ürünlerini geliştirmesine ve pazarlamasına imkân sağlayacak.

Şu gerçeği hatırlatmakta fayda var: Palantir, iyilerin tarafında değil. Şirket, Ukrayna’ya demokrasiyi, insan haklarını ya da Batı’nın Rusya'ya karşı Ukrayna’yı desteklemesi gerektiğine dair bize satılan propagandatif malzemelerde öne çıkartılan hususların hiçbirini önemsediği için yardım etmiyor.

Neticede Palantir, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma katkıda bulunan, İsrail’e yardım eden bir şirket. 2014’ten beri İsrail'de faaliyet yürüten Palantir, 2024 yılının ilk yönetim kurulu toplantısını Tel Aviv’de düzenledi. Toplantının amacı, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımcı harekâtı kutlamaktı. Toplantıdan kısa bir süre sonra şirket, İsrail Savunma Kuvvetleri’ne (IDF) toplu katliamı gerçekleştirmesine yardımcı olacak yapay zekâ araçları sağlamaya başladı. Palantir, ABD ordusunun asli sistemi olan, ABD-İsrail’in gerçekleştirdiği saldırıların ilk gününde İran’ın Minab kentinde 120 çocuğun katledilmesinde kullanılan Maven isimli yapay zekâ sisteminin sahibi.

Bu şirket, “Batı'nın üstün bir yaşam ve örgütlenme biçimine sahip olduğunu” söyleyen, Palantir hissedarlarına yazdığı bir mektupta, “Batı’nın yükselişi, fikirlerinin, değerlerinin veya dininin üstünlüğünün değil, örgütlü şiddeti uygulama konusunda sahip olduğu üstünlüğün bir sonucudur” diyen bir adam tarafından yönetiliyor. Gazze’de katledilenleri “kullanışlı aptallar” olarak nitelendiren biri bu. Karşımızda, ömrünü Amerikan barbarlığı ve hegemonyası mevzi kazansın diye tekno-militarizmi kullanmaya adanmış, son derece şiddet yanlısı biri duruyor.

Bu şirket, Epstein’in ortağı, aşırı Siyonist ve İsrail teknoloji şirketlerinin önemli bir finansörü olan, neo-Nazi örgütlerinin yardımıyla güçlenen Peter Thiel tarafından kurulmuş. Kuruluş sürecinde Thiel’e, kısa süre önce Palantir’in komünistleri öldürmek için kurulduğunu söyleyen Joe Lonsdale eşlik etmiş.

Demek ki bunlar, Ukrayna’ya özgecilikle alakalı sebepler üzerinden yardım eden iyi insanlar değiller.

Palantir, kitlesel ölüm, boyun eğdirme ve kontrol teknolojilerinin denenmesi için mükemmel bir zemin olduğu için Ukrayna’ya sülük gibi yapıştı.

Ukraynalı yetkililer, ülkelerini düzenli olarak alabildiğine tuhaf olan bir yöntemle pazarlamaya çalışıyorlar. Görevden alınan savunma bakanı Mihailo Fedorov, 2024 yılında Ukrayna’nın “en yeni teknolojiler için en iyi test alanı olduğunu, çünkü burada gerçek yaşam koşullarında test edilebileceğini” söylemişti.

Bu konuyu, Palantir’in İngiltere bürosu başkanı Louis Mosley de dile getirdi. Mosley, Ukrayna’nın “askeriye bağlamda yapay zekâ için bir Ar-Ge laboratuvarı olduğunu, askeri teknolojinin en ön saflarında yer aldığını” söyledi. Mosley, Ukrayna’daki savaşın “askeri teknolojiye olağanüstü bir ivme kattığını, zira, gerçek bir savaş alanının yerini hiçbir şeyin tutamayacağını” dile getirdi.

Palantir, Ukrayna’daki savaşa muhtaçtı (halen daha muhtaç). Hisse senedi fiyatı da bunu gösteriyor. Savaş başlamadan önce sekiz ilâ on dolar arasında seyreden Palantir hisse senedi fiyatı, o zamandan beri yüzde 2.000’den fazla artarak, geçen yıl 200 dolara kadar yükseldi.

Palantir yöneticileri, gerçek dünyada konseptin işe yaradığını göstererek, ürünlerini Rus tehdidine karşı mücadelede modern Avrupa orduları için vazgeçilmez olarak takdim ettiler, bu sayede çok büyük miktarlarda para kazandılar. 2025 yılında NATO, “kimi AB ülkelerinin itirazlarına rağmen) Palantir’in Maven sistemini satın aldı. Sistem bu yıl Haziran ayında faaliyete geçti.

Ancak bu sadece Palantir ile sınırlı değil. Microsoft’tan Amazon’a ve Google’a kadar tüm büyük teknoloji firmaları, 2022’den beri savaşın harap ettiği Ukrayna’daki pastadan büyük dilimi kapma umuduyla Ukrayna’nın etrafını sarmış durumda.

Son olarak, Google’ın kurucusu Eric Schmidt, Rusya içlerine yönelik “derin saldırılar” için Ukrayna’ya büyük miktarda, tek kullanımlık insansız hava aracı sağlayan bir şirket kurdu. Ukrayna medyasında çıkan haberlere göre Schmidt, “yeni sistemlerini test etmek için gerçek bir savaş alanına ihtiyaç duyuyordu.” Bu insansız hava araçları da bu saldırılar da Ukrayna’nın Rusya’yı yenmesini sağlamayacak. Sadece savaşı uzatacak, böylece Kaliforniya’daki malikanesinde güvende olan Schmidt’in konseptin işe yaradığını görmesini, diğer ordulardan sözleşmeler kapmasını sağlayacak. Bu arada, Ukrayna işçi sınıfı, katliamların gerçekleştirildiği cephelere gönderilmeye devam edecek.

Karp, Thiel ve Schmidt birer paralı asker. Bugün Zelenski, onlar için, deneysel teknolojilerini tüm bir ülkeye yaymalarına, yalnızca bir devletin mevcut ölçeği dâhilinde ve sahip olduğu nitelik ölçüsünde veriler toplamalarına imkân sağlayan mükemmel bir kukla.

Başka bir deyişle, Ukraynalılar, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşın asla sona ermemesini çıkarına uygun bulan, teknoloji sahasının milyarder savaş ağalarının megalomanyak hırsları için birer laboratuvar faresi haline geldiler. Bu ağalar, cinayetlerin de ölümlerin de sona ermesini hiçbir şekilde istemiyorlar. Savaş teknolojisi denilen kompleks, gerçek dünyadaki bir laboratuvardan, yaşayan insanlardan değil, ister Ukraynalı, ister Rus isterse Filistinli olsun, ölü insanlardan kâr ediyor. Ukrayna’da çok fazla ölü insan var.

Ölü sayısı konusunda elimizde güvenilir rakamlar yok. Her iki taraf da kayıplarını küçük gösterme eğilimde. NATO’ya bağlı düşünce kuruluşları Rusların kayıplarını abartıyor, Ukrayna’nın kayıplarını ise küçük gösteriyorlar. Ama şunu söylemek mümkün: toplam kayıp sayısının bir milyonu aştığına ilişkin tahmin kesinlikle doğru. Her iki tarafta ölü sayısı yüz binleri buluyor.

Tüm acımasızlığıyla süren, uzun zamandır devam eden bir yıpratma savaşı, Ukrayna’yı değil, Rusya’yı önemli ölçüde avantajlı duruma taşıyor.

Ukrayna, savaştan önce bile demografik bir krizle karşı karşıyaydı. Şimdi ise demografik bir çöküşle yüzleşiyor. 1991’de Ukrayna’nın nüfusu yaklaşık 52 milyondu. 2021’e gelindiğinde bu sayı, 10 milyondan fazla eksildi ve 41 milyona geriledi. IMF’in tahminlerine göre, Ukrayna kontrolündeki topraklarda şu anda 33 milyondan biraz fazla insan yaşıyor. Bu da Ukrayna’nın tarihte nüfusu en hızlı düşen ülke olduğunun delili. Üstelik bu düşüş devam edecek. 2025’te ölüm sayısı doğum sayısının yaklaşık üç katıydı. Çalışma çağındaki üç milyon Ukraynalı ülkeyi terk etti. Doğurganlık oranı, kadın başına sadece bir çocuk, yani yenilenme oranının çok altında.

Ana akım medya, Ukrayna’nın genç ve teknolojiye yatkın nüfusunun, eski kafalı Ruslara karşı kazandığını söylüyor ama bu sözün gerçekte bir karşılığı yok. Bu ülkedeki çöküş süreci hızlandı. Bu savaş ne kadar uzun sürerse, bu çöküş de o kadar sert ve acımasız olacak.

Süreç bu şekilde işleyecek.

Bu durum devam edecek, çünkü gerçekçi şartlarda savaşın sona ermesi çok az kişinin hayrına. Zelenski ve yandaşları askeri sözleşmelerden rüşvet alıyorlar. Ülkeyi kuşatan savaş teknolojisi endüstrisinin gücüne güç katmasını çok fazla insan istiyor. Bu sürece bel bağlayanların sayısı çok fazla. En son, ülkesini yeni silahlar için bir test alanı olarak pazarlayan, kısa süre önce görevden alınan savunma bakanı Fedorov’un, Karp’ın yeni yapay zekâ temelli savaş teknolojisi girişiminin baş yatırımcısı olacağını açıklaması, tespitimizin ispatı niteliğinde.

Savaş, yapay zekâ tarafından üretilen ölümcül silahların geliştirilmesi, konuşlandırılması ve ince ayarı için gerekli koşulları sağlar. Savaş olmasaydı, Palantir ve yapay zekâ temelli silahları satanlar iş modellerinden mahrum kalırlardı.

Ukrayna’da devletin, teknofaşist savaş ağaları ve yapay zekâ deneyleri için boş bir tuvale dönüştüğüne şahit olduk. Bu deney, çok kârlı olduğundan, kendi ağırlığı altında çökene dek devam edecek gibi görünüyor. O noktada Karp, Thiel, Schmidt ve aslında ölüm saçan yapay zekâ tüccarları bir sonraki tuvallerine geçecekler.

Bu psikopatlar yenilgiye uğratılmadığı takdirde, bu tuval, bir sonraki aşamada sizin ülkeniz veya mahalleniz olabilir.

Nate Bear
15 Eylül 2026
Kaynak

,

Yapay Zekâ Sorun mu? Yoksa Asıl Sorun Kapitalizm mi?


Yapay zekâ ve riskleriyle ilgili tartışma, son günlerde yeniden gündeme geldi. Tartışma, tümüyle teknik ve etik bir tartışma olma vasfını yitirip, hızla çöküşe yol açma ihtimaline dair tartışma alanına kaydı. Bu durumun başlıca nedeni, eskiden OpenAI ve Anthropic’te çalışmış olan mühendis Jacob Coxon’ın yaptığı açıklamalardı.

“Bugün Anthropic’ten istifa ettim. Son üç yılımı hem OpenAI hem de Anthropic’te ön eğitim araştırmaları yaparak geçirdim. İki şirket de sorumluluklarını bilmeden hareket ediyor. Kendi kendini geliştiren süper zekâya doğru hızla ilerliyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. [...] Bu teknolojinin gücünü kimse hafife almasın. Yakında, her şeyi hackleyebilen, herhangi bir alanı bir gecede altüst edebilecek, gerçek güç ve kaynaklara el koyabilecek insanüstü sistemler haline gelecekler. [...] Yapay zekâyı geliştiren insanlar, bu teknolojinin önümüzdeki on yıllık dönemin sonuna dek hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyorlar. Bu, bir pazarlama hilesi değil. Bilâkis, birçok yönetici ve kıdemli araştırmacı, basında mantıklı görünmek için dillerini yumuşatıyor ama aynı kişilerin özelde korkularını dile getirdiklerini duyar gibiyim. İnsana ait faaliyetlerin hiçbiri bu düzeyde bir tehlikeye yol açmamıştır.”

Coxon’ın (yapay zekânın bilinç edinip Skynet tarzında bizi ortadan kaldırmaya karar vermesiyle ilgili) tezi, oldukça tartışmalı. Ancak bu makalede bu konuya derinlemesine girmeyeceğiz, biz asıl medyada başvurulan söylemlerde göz ardı edilen konulara odaklanmaya çalışacağız.

Öncelikle temel önermeyle başlayalım: Yapay zekâ bir risk midir? Soruyu bu şekilde formüle ederken, odak noktasını değiştirme riskini de taşıyoruz. Belki de şöyle sormak daha doğru olur: Silikon Vadisi’ndeki büyük teknoloji şirketlerinin elindeki yapay zekâ, bir risk midir? Soruyu doğru bir şekilde formüle edip yapay zekâyı kaçınılmaz ve özerk bir şey olarak gören bakış açısını belirli bir çağda (siber kapitalizm çağında) insanlar tarafından yaratılan bir teknolojinin parçası olarak gören bakış açısıyla değiştirirsek, o vakit yaklaşımımız da hızla değişecektir.

Neticede yapay zekâ, zaten işçi sınıfı için açık bir risk oluşturuyor, ancak bu konuda yapmamız gereken tartışmalar, farklı bir bakış açısı üzerinden ilerlemeli.

Ele alınması gereken ilk nüans, özerklik meselesidir. Yapay zekâya özerk bir varlık olarak ele alan yaklaşımımız, iklim krizi, neo-faşist akımların yükselişi veya savaşın tırmanmasıyla olan ilişkimizi akla getiriyor. Yani, ona içselleştirilmiş kapitalist gerçekçilik perspektifinden yaklaşıyoruz. Başka bir deyişle, kapitalist anlatılar olasılık ufkunu daraltarak işlerler, bunu tam da hegemonik kültür ve ideoloji çerçeveleri dayatan belirli bir kültürel üretim ve örgütlenme yoluyla üretime dair, ekonomik süreçleri doğallaştırarak yaparlar.

Dolayısıyla, yapay zekâ ile ilgili sorunları öncelikle meta fetişizmi[1] açısından analiz etmek gerekmektedir. Bu amaçla, şimdi teknoloji sektörünün, özellikle de yapay zekâ ile doğrudan ilgili olan üretim koşullarının gerçek dünyaya ait örneklerini inceleyeceğiz.

Yapay Zekâ ve Emek Sömürüsü

Gerçek dünyaya ait örneklerden biri olarak, Filipinler'de yaklaşık iki milyon insan, yapay zekâ modelleri için veri etiketleme işinde çalışıyor. Yorucu çalışma saatleri boyunca genellikle kendi evlerinden veya kalabalık ve kirli internet kafelerden çalışan bu insanlar:

“Otonom sürüş algoritmaları geliştirmek için kullanılan videolarda yayaları palmiye ağaçlarından ayırt ediyor; yapay zekânın politikacıların ve ünlülerin temsillerini oluşturabilmesi için görüntüleri etiketliyor ve ChatGPT gibi dilbilimsel modellerin anlamsız metinler üretmemesini sağlamak için metin parçalarını düzenliyor.”

Filipinler’de, San Fransisko merkezli Scale AI adlı girişimin bir parçası olan Remotasks platformu bünyesinde çalışanların sayısı en az 10.000. Bu yapay zekâ şirketi, Microsoft, Meta ve OpenAI gibi teknoloji şirketleriyle düzenli olarak iş birliği yapıyor.

Bu platformda çalışan birçok kişi, ekonominin Uberleşme modelinin kurbanı oluyor, zira serbest çalışan olarak işe alınıyorlar, aldıkları maaş asgari düzeyde, birçok kişi platformda yaptıkları işler için biriktirdikleri parayı alamıyor, genel olarak işçi hakları ve kurallarından tamamen yoksun bırakılıyorlar.

Bu tür çalışmalar; Hindistan, Kenya, Venezuela ve Meksika gibi diğer ülkelerde de bu ölçekte yürütülüyorlar. Dolayısıyla, yapay zekâ ile ilgili tartışmaların bilinçlenme ve yok etme başlıkları üzerinden yürütüldüğü koşullarda, bu teknolojinin geliştirilmesinde köleliğin normalleştirildiği gerçeği göz ardı ediliyor.

Dahası, bu yapay zekâ etiketleme ve veri toplama işleri, sadece (saatte 1,46 avro karşılığında) hiçbir güvence olmadan, taşeronluk hizmeti üzerinden yapılmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışanın hareketlerinin son derece kontrol edildiği veya çalışanın yapay zekâyı taklit etmek zorunda kaldığı işler olarak somutlaşıyor.

Adrienne Williams, Milagros Miceli ve Timnit Gebru’nun da dediği gibi:

“Yatırımcıların ürünlerine ‘yapay zekâ’yı dâhil etme baskısı nedeniyle, şirketler chatbot gibi yapay zekâ sistemlerini taklit edecek kişiler işe alıyorlar. Nitekim, Londra merkezli yatırım fonu MMC Ventures, 2.830 AB girişim şirketini inceledi ve bunların yüzde 40’ının yapay zekâyı anlamlı bir şekilde kullanmadığını tespit etti.”[2]

Komünist İnisiyatif örgütünden yoldaşlarımızın Hilo Rojo Atraviesa las Mujeres [“Kadınların İçinden Kırmızı Bir İplik Geçiyor” -2024] isimli kitaplarında dile getirdikleri biçimiyle, teknolojik bileşen üretiminin en büyük yüzdesinin, onlarca yıl önce kadın emeğinin yarı kölelik koşullarında kullanıldığı Küresel Güney’de olduğunu da eklemek gerekiyor. Özellikle, yetmişli yıllarda elektronik üretiminde Güneydoğu Asya’daki fabrikalarda bile istihdam edilen kadınların oranı yüzde 80’i buluyordu.

“Şu anda Vietnam’da mikroskop altında ve uzun günler boyunca süren mikroçip üretimi, neredeyse tamamen kadınlar eliyle yapılıyor. Bu kadınlar, son derece güvencesiz koşullarda, sendikasız, yorucu çalışma günleriyle ve evlendikleri veya çocuk sahibi oldukları takdirde işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya: “Böylece sermaye, Küresel Güney’in kadınları nezdinde itaatkâr ve disiplinli bir iş gücüne kavuşuyor.”[3]

[Hilo Rojo Atraviesa las Mujeres, s. 71]

Silikon Vadisi ve Faşist Projeler Arasındaki İlişki

Yapay zekâ tartışmasının bir diğer önemli yönü de, küresel kapitalist sistem içinde onu kontrol eden burjuvazinin rolüdür. William I. Robinson, bu burjuva ittifakını dört sektör (teknoloji şirketleri; ulus devlet; askeri-sanayi kompleksi; ve ulusötesi sermaye) üzerinden tanımlamak için “Küresel Polis Devleti” terimini kullanır. Bu ittifak; yapay zekâ, siber teknoloji ve sistemik çöküş konusunda panik yaratan gazetecilik analizlerinde sıklıkla göz ardı edilmektedir.

Dolayısıyla, Robinson’ın Manu Dura [Demir Yumruk”] adlı kitabında analiz ettiği gibi, sermaye akışlarını takip edersek, Silikon Vadisi’ne ve Avrupa, Rusya ve Çin’deki benzeri teknoloji merkezlerine yönelen yatırımlarda kademeli bir artış gözlemleriz.

Devlet bütçeleri, askeri-sanayi kompleksi ve teknoloji şirketleri arasındaki ittifak, bizi iki konuya karşı uyarıyor. İlki, kapitalist sınıfın savaş yoluyla artı değer elde etmek için son derece kârlı olan silah pazarına kafayı takmış olması.

İkincisi de bu ittifakta açıkça görülen toplumsal işlev olarak, işçi sınıfının burjuvaziyle çatışmanın yaşandığı bu yeni dönemde ortaya koyduğu ve koyacağı toplumsal hareketlerin toplumsal kontrolü ve önleyici baskısı.

Palantir Davası

Birkaç ay önce Palantir, ideolojik duruşunu, daha doğrusu, dünya görüşünü özetleyen kısa bir manifesto yayınlayarak büyük yankı uyandırdı. Palantir CEO’su Alex Karp ve Nicholas W. Zamiska tarafından yazılan The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief and the Future of the West [“Teknolojik Cumhuriyet: Sert Güç, Yumuşak İnanç ve Batı’nın Geleceği”] adlı kitaba dayanan bu emirler dizisinde Palantir, büyük teknoloji şirketlerinin burjuva iktidarını korumada ve Çin gibi rakip güçlerin yükselişiyle tehdit edilen ABD-Batı hegemonyasını güçlendirmede oynaması gereken rolü açıkça tanımlıyor.

Gelgelelim, Silikon Vadisi ve onun devlerinin (Musk, Peter Thiel, Zuckerberg...) sahip oldukları hegemonya bizi, sadece Palantir manifestosunun 12. Maddesinde dile getirilen türden fikirleri (“Atom çağı sona eriyor. Caydırıcılık çağı, atom çağı sona eriyor ve yapay zekâya dayalı yeni bir caydırıcılık çağı başlamak üzere.”) destekledikleri için değil, aynı zamanda 12. maddede özetlenen tehdit çok gerçek olduğu için de bizi endişelendirmeli.

Palantir; hükümetler, onlara bağlı ordular, istihbarat teşkilatları ve polis güçleri için büyük veri analizi ve yapay zekâ platformları hizmeti sunduğu için öne çıkıyor. Başka bir deyişle, Palantir, NATO’nun tamamını, İsrail ve Ukrayna gibi bazı müttefikleri kuşatmış bir toplumsal kontrol ve casusluk ağıdır. Dahası Palantir, tüm Silikon Vadisi’nin tüm ağ yapısıyla kurulmuş olan siber bağlantının (karşılıklı bağlantının) somutlaş halidir.

Somutta sahip olduğu yazılımlar; Amazon Web Services, Microsoft Azure veya IBM Cloud gibi diğer teknoloji devlerinin altyapılarıyla iş birliği yapmadan, yani yazılımın küresel olarak dağıtılması, entegre edilmesi ve ölçeklendirilmesi olmadan hiçbir işe yaramaz.

Yukarıdakiler, kapitalizmin nasıl işbirliği ve mimari konusunda kalın bir perde ördüğüne dair bir ipucu veriyor. Bu perdede, tüm topluluklar üzerindeki kontrol, şiddet ve manipülasyon kapasitesi, bilinçli siber varlıklar değil, kapitalist insanlar tarafından yönetilen bu özel ulusötesi altyapılara bağlıdır.

Yapay Zekâ İçin Gerekli Bağlam Olarak Siber-Faşizm

Bir diğer önemli nokta ise devletler, askeri-sanayi kompleksi ve büyük teknoloji şirketleri arasındaki etkileşimden doğan yeni bir faşizm biçiminin ortaya çıkmasıdır. Alberto Toscano’nun dile getirdiği biçimiyle faşizm, kapitalizmin en erken aşamalarından günümüze dek, emperyalizm ve onun tüm nüfusları boyunduruk altına alma yöntemleriyle bağlantılı tarihsel-politik bir süreklilik olarak anlaşılmalıdır. Irk ayrımcılığı ve Filistin’deki soykırım, bu faşist politikaların güncel tezahürleridir. Bu olguların şiddeti, tarihsel bağlama ve kapitalizmin içinde olduğu belirli aşamaya bağlı olarak ya azalır ya da yoğunlaşır.

Siber-faşizmin temel özelliği, merkeziyetsiz yapısıdır. Propaganda ve kültürel örgütlenme aygıtının devlet eliyle işletildiği (Joseph Goebbels’in yönettiği Üçüncü Reich’ın propaganda makinesinden istifade edildiği) yirminci yüzyıl faşizmine kıyasla, günümüzde faşizm, insanlığın icat ettiği en güçlü iletişim aracı olan sosyal medyayı kontrol eden büyük teknoloji şirketleriyle yapılan ittifaklardan doğmaktadır. Bu durum, faşizmi siber, birbirine bağlı ve işletim sistemlerimize yerleşmiş hale getiriyor. Artık sadece devlete bağımlı değil, üstelik her zaman devletle ittifaklar kurmaya çalışıyor.

Yapay Zekâ Sorunu Olarak Ataerkil ve Üstünlükçü Egemenlik

Önceki hususla ve faşizmin meşrulaştırdığı şiddetle bağlantılı olarak, zorbalık veya mobbing (psikolojik ve/veya cinsel taciz) konularında, daha önce sınıf veya ofis gibi fiziksel alanlarla sınırlı olan şeylerin artık dijital alana yayıldığını, tüm siber zorbalık veya cinsel içerikli mesajlaşma davranışlarının dijital sınırı aşarak, fiziksel alanda kendini (yeniden) üretmeye devam edebildiğini görüyoruz.

Bu sınırların bulanıklaşması olgusu, özellikle yapay zekâ tarafından üretilen cinsel içerikli deepfake’lerin son zamanlardaki yaygınlaşmasında belirginleşiyor. Andrea Proenza, Eldiario sitesinde yayınlanan “Grok deepfake vakası kadınlara yönelik dijital şiddet hakkında neyi ortaya koyuyor: ‘Koruma eksikliği muazzam düzeylerde” başlıklı makalesinde bu hususu analiz ediyor. Proenza, bu yapay zekâ tarafından üretilen görüntülerin yalnızca sanal temsiller değil, somut bedenlere (bu durumda kadınların bedenlerine) gerçek şiddet uygulayan güç araçları olarak nasıl iş gördüğü konusunda bizi uyarıyor.

Bu durumların yol açtığı teşhir, utanç, korku veya susturulma, sadece dijital alanla sınırlı kalmayıp, bunlardan muzdarip olanların maddi yaşamlarını da doğrudan etkileyerek itibarlarını, güvenliklerini ve hem dijital hem de fiziksel-kamusal alanda var olma olasılıklarını tehlikeye atıyor.

Bu vesileyle, dijital ortamın ve yapay zekânın yeni şiddet biçimleri yaratmadığını, aksine, önceden var olan ataerkil, faşist ve kapitalist mekanizmaları yeniden programlayıp hızlandırdığını vurgulamak gerek.

Eğer kadın bedeni, endüstriyel kapitalizm dâhilinde aşırı derecede insanlıktan uzaklaştırılacak noktaya kadar nesneleştirilmişse, şimdi faşizmin yükselişi ve bu kapitalist gericiliğin dijital altyapı üzerindeki kontrolüyle birlikte, kadınlar ve diğer şiddet mağdurları (ırksallaştırılmış topluluklar, LGBT topluluğu...) internette son derece anti-feminist, kadın düşmanı, ırkçı ve emperyalist bir sermaye tarafından daha da ağırlaştırılan bu şiddete maruz kalmaktadır.

Yani Şimdi Sorun Yapay Zekâda ve Siber Teknolojide mi?

Belki de eleştirilerimizde asıl noktayı kaçırıyoruz. Yapay zekâ, siber teknoloji gibi özerk bir varlık değil. Bu endüstriler, tüm zulümlerini ilerleme ve sermaye adına meşrulaştıran kapitalistlerce kontrol edilmektedir. Buna karşılık, başka bir gelecek mümkün, bu da ancak teknolojilerin kontrol edilmesine bağlıdır. Ancak o zaman işçi sınıfı, mevcut olanlardan farklı mantıklara dayalı yeni siber teknolojileri reddetme, yeniden yönlendirme veya tasarlama fırsatına sahip olacaktır.

Sorun, Terminatör filminin hikâyesi ve yerimizi apay zekânın alması karşısında duyulan korku değil, kapitalistlerin, asalak vampirler misali, fildişi kulelerinden her gün bizi boyunduruk altına aldığını söyleyen, Kapital’de dile dökülen hikâyedir.

Postkapitalist Teori Merkezi
15 Eylül 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Meta fetişizmi: ChatGPT’de bir şey ararken, yapay zekâ ile görseller oluştururken ya da herhangi bir akıllı cihaz kullanırken, bu metinleri oluşturan üretime ait izler, kapitalist sömürünün izlerini taşır. Genellikle bu izler, Küresel Güney’den Batı’ya uzanır. Batı ise bu geç kapitalizm döneminde her düzeyde kitlesel tüketimin en tipik örneğidir.

[2] “La explotación laboral detrás de la Inteligencia Artificial”, Datagenero.

[3] Un Hılo Rojo Atra Vıesa, Iniciativa Comunista, 2024, PDF.

[4] Andrea Proenza, “Qué revela el caso de los deepfakes en Grok sobre la violencia digital contra las mujeres: “La desprotección es gigantesca”, 16 Ocak 2026, Diario.