10 Eylül 2026

Türkiye Komünist Partisi: “Sovyet Dış Politikası”nın Aparatı mı?

1. Giriş

Birinci Dünya Savaşı’nın son erdiği Ekim 1918’de, “Avrupa’nın hasta adamı” olarak anılan Osmanlı İmparatorluğu resmen ortadan kalktığı vakit, bağımsız bir Türkiye’nin hayatta kalma şansı çok düşük görünüyordu. Önde gelen Müttefik güç olan Britanya İmparatorluğu, Osmanlı'ya, topraklarının önemli bir bölümünü kopartan, ulusal egemenliği ciddi şekilde sınırlayan ve Batı güçleri için savaş öncesi kapitülasyon rejimini koruyan bir anlaşma dayattı. Bu dönem, Anadolu’da Türk direniş hareketinin doğuşuna ve hızla büyümesine tanık oldu. Söz konusu hareket, genç Bolşevik devletinden büyük destek gördü. Hem Türk milliyetçileri hem de Bolşevikler, Batılı emperyalist güçlerin tehdidi altında olduklarını düşünüyorlardı. Batılı emperyalist güçlerine karşı ortak mücadele, Moskova ve Ankara arasında, her iki tarafa da avantaj sunan bir iş birliğine yol açtı. 

Özellikle Bolşevikler ve anti-emperyalist Müslümanlar arasında oluşturulan ilk umut verici dostluk ortamı sayesinde, 1920’lerde Anadolu’da bir dizi sol eğilimli Müslüman grup ivme kazanmıştı. Bunların en önemlisi, Anadolu’da halktan destek gören Yeşil Ordu Cemiyeti isimli radikal hareketti. Dernek, 1920 baharında Türk Kurtuluş Savaşı’nın ilk aşamalarında Anadolu’da “Asya’yı Avrupa emperyalizminin nüfuzundan ve işgalinden kurtarmak” amacıyla kuruldu (Nadi, 1955: 11). Yeşil Ordu Cemiyeti’nin siyasi kanadı, Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekilleri arasında Halk Zümresi adında bir grup kurdu. Bu dönemde Anadolu’da sosyalist ve komünist örgütler de ortaya çıktı. Bunların en önemlisi, Birinci Dünya Savaşı’nın başından beri Rusya’da bulunan Mustafa Suphi’nin örgütlediği ve yönettiği Türkiye Komünist Partisi idi (Gökay, 1997: 104-6).

2. “Sovyetler’in Doğu Politikası” ve Türkiye

Doğu, devrimin meşalesini tüm Batı Avrupa’ya taşıyacak devrimci bir kazandır.

[Sultangaliyev, aktaran: Lazic & Drachkovitch, 1972: 379]

1920’ler, Bolşevikler için anti-emperyalist devrimin altın çağıydı. Müslüman nüfusun çoğunluğuna sahip ülkelerle ittifak, hem Batı’nın Müslüman dünyasındaki gücünü kırmak hem de Müslüman toplumunu dönüştürmek için ortak bir çaba temelinde kurulabilirdi. Bu, İslam’ın sosyal adalet yönünü vurgulayacak şekilde yorumlanabileceği düşüncesiyle mümkün görülüyordu. 7 Aralık 1917’de, iktidara gelmelerinin hemen ardından, Bolşevikler, Rusya’daki Müslümanlara “inançlarınız ve gelenekleriniz, ulusal ve kültürel kurumlarınız özgür ve dokunulmazdır” güvencesini veren, doğudaki Müslümanları ülkelerinin “emperyalist soyguncularını ve köleleştiricilerini” devirmeye çağıran Doğu’nun Emekçi Müslümanlarına Çağrı’yı yayınladılar.[1]

Komintern’in 1920’de düzenlediği ikinci kongrede Lenin, Doğu’ya dair yeni yönelimi, yani “Sovyetler’in Doğu politikasını” resmi düzeyde takdim etti. Lenin, “gelişmiş ülkelerin proletaryasının yardımıyla” Asya’nın kapitalist aşamayı atlayıp “Sovyet sistemine ve belirli gelişim aşamalarından geçerek komünizme geçmesinin” mümkün olabileceğini öne sürdü.[2] Bu sırada bir Japon gazetecisine, “Batı’nın Doğu’nun sırtından geçindiğini hatırlamak lazım” dedi. Avrupa’nın emperyalist güçleri, esas olarak Doğu’daki sömürgeleri sayesinde zenginleşirken, aynı zamanda sömürgelerini silahlandırıp onlara savaşmayı öğretiyorlar, böylece Batı, Doğu’da kendi mezarını kazıyor.[3]

Komintern stratejisinin bir parçası olarak, Sovyet yanlısı komünistler, Doğu’daki anti-emperyalist ulusal kurtuluş hareketleriyle dayanışma teklifinde bulundular. Bolşevikler için Ekim Devrimi, “aydınlanmış” Batı ile “köleleştirilmiş” Doğu arasında bir köprü kurmuştu, bu da Sovyet liderliğinin Eylül 1920’de Azerbaycan’ın Bakû kentinde Komintern sponsorluğunda düzenlenen Doğu Halkları Kurultayı’nda sömürge halklarına yaptığı çağrının temelini oluşturmuştu. Bundan sonra Komintern, Bakû’de bulunan Doğu Halkları Propaganda ve Eylem Konseyi’ni kurdu. Sonuç olarak, Bolşevikler, Doğu’daki Müslüman halklarla çok sayıda bağ kurdular ve birçok Asyalı devrimcinin yetiştirildiği Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi kuruldu. Bütün bunların Batı için derin sonuçları oldu (White, 1974).

1920’lerin başlarındaki uluslararası ilişkiler bağlamında, Sovyet hükümeti, Türkiye’nin milliyetçi hükümetiyle ortak bir ilgi alanı buldu. Koşulların zorlaması, Sovyet Rusya ve Kemalist Türkiye’yi yakınlaşmaya itti. İki taraf, bölgedeki Batı güçlerinin planları ve faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan karşılıklı korku nedeniyle bir araya geldi. Ancak her şey yolunda gitmedi.

Bunu bir düzeyde eski moda güç politikası terimleriyle açıklayabiliriz. Sovyet Rusya, imparatorluk Rusya’sının mirasçısıydı. Kafkasya’yı Batılı veya Doğulu diğer güçlere bırakma niyeti kesinlikle yoktu. Türk elçisi Bekir Sami, Temmuz 1920’de Moskova’ya geldiğinde, Dışişleri Komiseri Georgi Çiçerin’in, Türkiye’nin Van, Bitlis ve Muş’u Ermenistan’a bırakması ve Ermenileri bu topraklara geri getirmek için nüfus mübadelesi yapması önerisiyle yüzleşti. Bekir Sami, Türkiye’nin bir karış toprak bile vermeyeceğini söyledi.[4]

İlginç bir şekilde, bu durum Lenin’in Bekir Sami’yi şahsen kabul etmesine de 24 Ağustos’ta Dostluk Antlaşması Taslağı’nın imzalanmasına mani olmadı.[5] Daha sonra, Çiçerin’in isteklerine karşıt olarak, 16 Mart 1921’de Sovyet-Türk Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın giriş bölümünde, her iki ülke de “emperyalizme karşı mücadeleye” bağlılık göstereceğini dile getirdi. Bu, Moskova’nın, İngiliz emperyalizmine karşı bir Türk ittifakının, Ermeni ve Gürcü komünistlerinin hassasiyetlerini korumaktan çok daha önemli olduğu yönündeki görüşünün bir yansımasıydı (Cebesoy, 1955: 61–2, 141–51). Böylece, Aralık 1925 antlaşmasıyla resmen teyit edilen uzun Sovyet-Türk dostluk dönemi başlamış oldu. Bu dönem, Türk hükümetinin kendi ülkesindeki komünistlerle ilişkilerindeki iniş çıkışlardan tamamen etkilenmemiş gibi görünüyordu.

Belirli bir ülkenin hükümetine ya da “emperyalistlere” karşı bir “burjuva” ulusal hareketine yapılan yardım ya da onunla kurulan ittifak, her zaman komünist olmayan “vekil gücün" yerellikteki komünistlere karşı sırtını dönme tehlikesine yol açıyordu. Bu açmazdan kimse gerçek manada kurtulamazdı. Ülkenin komünist örgütü olarak TKP, her ne kadar politik ve mali açıdan Moskova tarafından desteklense de, bu reel politika açmazının ortasında daha doğduğu an kaybetmişti. Bu açmaz, Moskova ile Türk komünistleri arasındaki ilişkileri Sovyetler Birliği ve TKP’nin sonuna kadar sıkıntıya sokacaktı.

3. Türkiye Komünist Partisi

Marksist fikirler, Türkiye’ye on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru girmeye başladı. Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönemde Almanya’da bulunan Türk sosyalistleri, Spartaküs Birliği’ne yakınlaştılar. Rusya’da olan diğer bir Türk sosyalist grubu, Rus Devrimi’ne tanıklık etti.

Türkiye’deki en eski politik partilerden ve Ortadoğu’daki en eski komünist partilerden biri olan TKP, Eylül 1920’de Bakû’de kuruldu. Rus Devrimi’ne yakınlığı sayesinde Türkiye, diğer birçok ülkeden çok daha önce Leninist bir örgüte sahip oldu. Türk komünistleri, Komintern faaliyetlerinde aktif rol oynadılar. Partinin liderlerinden Şefik Hüsnü, 1936’ya kadar Komintern’in yürütme komitesi üyeliği yaptı.

Eylül 1920’de, partinin kurulmasından kısa bir süre sonra, TKP liderleri, partinin faaliyet merkezini Türkiye’ye kaydırmaya karar verdiler. 1920 yılının sonunda Mustafa Suphi ve diğer önde gelen isimler, Bakû’den ayrılıp Anadolu’ya gitmek için yola çıktılar. Ülkeye gizlilik önlemi almadan, gelişlerini kimseden saklamadan giriş yaptılar. Grup, çok kötü bir zamanda gelmişti!

Suphi ve yoldaşları, Trabzon’un ötesine geçemediler. 28 Ocak 1921’de Suphi ve 15 komünist, bir tekneye bindirilip Batum’a gönderildi. Kıyıdan ayrıldıktan kısa bir süre sonra başka bir tekne gelip Suphilerin teknesini yakaladı. Teknedeki herkes öldürüldü. Bu, Osmanlı’da görülen klasik bir tasfiye operasyonu idi.(Tunçay, 1967: 231–3)

Elimizdeki belgelerin de teyit ettiği biçimiyle, bu olayda Ankara hükümeti somut bir rol oynamıştı. Milliyetçi ordu komutanlarından Kazım Karabekir ve Ankara hükümetinin bölgedeki en önemli temsilcilerinden Hamit Bey planı birlikte uyguladı. Belgelerde görüldüğü kadarıyla Mustafa Kemal, bu isimlerden komünist grubunun durdurulmasını istemiş, Trabzon’da tezgâhlanan “plan”a onay vermişti. Ama gene de bu planın cinayetleri içerip içermediği, cinayetlerin önceden planlanmadan, irticalen, olay yerinde gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmiyor.(Gökay, 1993)

Haber Moskova’ya ulaştığında Sovyet Politbürosu, Sovyet Komünist Partisi üyelerini bilgilendirmek için resmi bir açıklama yayınladı. Açıklamada esas olarak “solcu ve maceracı girişimler”in yol açtığı tehlikelerden söz edilmekteydi. Görünüşe göre Moskova, Türk komünistlerin iyimserliğini ve aldığı kararı paylaşmıyordu.[6]

Suphilerin katli, Türk-Sovyet ilişkileri üzerinde ciddi bir sonuca yol açmadı. Bir kenara not edildi ve her iki taraf da birer işadamı gibi bu olayı rafa kaldırdı. Oysa yaşananlar, önemli ve zengin derslerle yüklüydü. 1921 yılı başlarında Türk komünist önderlerin katledilmesi, Sovyetler’in Doğu’da yüzleştiği açmaz dâhilinde yaptığı ilk hata idi: Bu hata ise ulusal kurtuluş hareketinin başındaki anti-komünist liderleri desteklemesi, aynı zamanda ülkedeki milliyetçi liderlere karşı o ülkenin komünist örgütlerine destek sunup onları örgütlemesi ile ilgiliydi. Kemalist liderlik, Türkiye’de tüm komünist faaliyetlerinin kökünü hiç kimseden gizlemeden kazımaya başladığında, dünya komünistlerinin katıldıkları toplantılarda protestolar gerçekleştirildiyse de bu tür girişimler, Moskova ve Ankara arasındaki diplomatik ve ekonomik düzlemde kurulan iyi ilişkileri sekteye uğratmadı. Sovyet hükümeti, Moskova’ya sadık Türk komünistlerin başına gelenlere bakmaksızın, resmiyette Ankara ile işbirliği kurma siyasetine devam etmeyi seçti. İlk kez bir komünist partinin varlığı, Sovyet dış politikasının güttüğü çıkarların bir parçası hâline gelmişti.

1920’ler boyunca güçlenme imkânı bulamayan komünistler ve sosyalistlerin yeni Türkiye’de bir yer edinmesine izin verilmedi. Mustafa Kemal hükümeti, komünistler konusunda kedi-fare siyasetini uyguladı. Bazen onlara hoşgörüyle yaklaştı, bazen de onları ezdi. Genelde komünistler, baskılarla uğraşmak zorunda kaldılar. Mustafa Kemal 1925’te partiyi yasakladı, sonrasında TKP tarihinin önemli bir kısmında hep illegalitede faaliyet yürütmek zorunda kaldı ve birçok kez toplu tutuklamalarla yüzleşti.

Bu ilk komünistlerin faaliyetlerinin hedefinin devrim olduğunu söylemek, pek mümkün değildi. Zira Moskova, bu konuda her türlü yanılsamadan uzak duruyordu.[7] Sovyet hiyerarşisi içerisinde üst kademelerde faaliyet yürüten Müslüman komünistlerden biri olan Sultan Galiyev, 1920’de açıktan şunu söylüyordu:

“Türk komünistleri, Rusya’da eskiden savaş esiri olarak bulunmuş, yeraltında çalışan bir grup işçiden oluşuyor. Bu grup pek büyük değilse de yoğun bir biçimde çalışıyor.”

Türkiye konusunda uzman olan diğer bir Bolşevik, Pavloviç ise şu tespiti yapıyor:

“Dine bağlı oluşuyla alakalı tarihsel sebepler üzerinden Türk halkı bu momentte komünist programı benimseyemez.”[8]

Komintern’in üçüncü kongresinde Süleyman Nuri, Karadeniz’deki olayı ağır bir dille eleştirmekle beraber, Mustafa Kemal’in “emperyalizmle mücadele ettiği sürece” desteklenmesi gerektiğini söylüyordu.[9]

Komintern’in 1928’de düzenlenen altıncı kongresi, Mustafa Kemal’in tümüyle karşı-devrim kampına geçtiğini söyleyen Türk delegesiyle Komintern yönetiminin önemli bir isimlerinden olan ve hazırladığı taslak tezlerde “Kemal’in emperyalizme karşı mücadelesinin hâlen daha ilerici bir faktör” olduğunu söyleyen Otto Kuusinen arasındaki tartışmaya sahne oldu. Türk delege gibi İran delegesi Sultanzade de Kuusinen’in resmi tezlerine karşı çıktı. Sultanzade, bu itirazı dâhilinde, Rıza Şah’ın Kuusinen’in iddiasının aksine “milliyetçiliğin ve ilerleme”nin temsilcisi olmadığını, “İran’daki gerici güçlerin temsilcisi” olduğunu söyledi. Gelgelelim bu şikâyetlerin ve itirazların pek bir etkisi olmadı. Nihayetinde Batı emperyalizmine karşı mücadele eden milli hareketleri kendi ülke sınırları içerisinde ne tür bir özelliğe sahip olurlarsa olsunlar desteklemekle ilgili temel stratejik şarta, Komintern’in kapısına kilit vurulduğu 1943’e[10] kadar ve sonrasında altmışlarda ve yetmişlerde hep uyuldu.

Buna karşın Sovyet liderleri, Türk komünistleri Sovyetler Birliği’nin sona erdiği güne dek mali ve siyasi açıdan desteklemeye devam etti. Aynı zamanda bu liderler, en azından 1960 sonrasında, Türkiye’de komünist bir devrim imkânının bulunmadığını, hatta önemli bir solcu gücün bile açığa çıkmasının güç olduğunu düşünüyorlardı. Onlara göre ülkedeki koşullar gerçek bir devrim için henüz olgunlaşmış değildi, hatta muhtemelen böylesi bir durum hiç yaşanmayacaktı. Britanya’nın karşı bir hamle yapmasına neden olmamak için dikkatle davranan Sovyet liderleri, Ankara’daki milliyetçi hükümetle kurduğu iyi ilişkileri feda etmemek için uğraştı. Süreç boyunca bu hassas dengenin korunması için çaba harcandı.

TKP, Moskova’ya en sadık partilerden biriydi. Her zaman Moskova’yla uyumlu hareket eden kişilerin kontrolünde oldu. Parti, Türk devletinin ve Türk toplumunun koşullarını temel alan bir strateji ve taktik geliştirme çabası içine hiçbir zaman girmedi. Ta başından beri Türk halkıyla pek fazla temas kurmadı. Kendi kendine komünist olmuş kişilerden oluşan bir grup üzerinden varoldu. Az sayıdaki üyeleri de tümüyle orta sınıftandı. Türkiye’nin en ünlü şairlerinden Nâzım Hikmet gibi birçok Türk aydınını etkilemeyi bildi. Liderleri üniversite eğitimi görmüş aydınlardan oluşuyordu. TKP aklı, Batı eğitimi görmüş Türk orta sınıf aydınların aklı idi.

Bunun en yalın örneği, Türkiye’deki etnik sorunların TKP’lilerce ve Sovyet hükümetince görmezden gelinmesiydi. Şeyh Said önderliğinde gerçekleşen 1925 Kürd isyanı, “gerici feodal bir hareket” olarak tanımlandı. Harekete geçme biçimi, propaganda yöntemi ve kullandığı simgeler dinî bir ayaklanma izlenimi bıraksa da Şeyh Said isyanı esasında Kürdlerin milli bağımsızlığı için başlatılmış bir ayaklanmaydı. Onu ezmek için Türk devleti kapsamlı bir operasyon yürüttü. On binlerce Kürd öldürüldü veya sürgüne gönderildi. Sonraki yıllarda başka Kürd ayaklanmaları yaşandı. 1930’da Sovyet hükümeti, Kürd mültecilere sınırlarını kapatıp Türk askerlerinin Sovyet demiryollarını kullanmasına izin vererek, yaşanan Kürd ayaklanmasını ezmesi noktasında Türkiye devletine yardım etti. Kürd ayaklanmaları bağlamında Türk komünistleri, tarihlerinin önemli bir kısmında resmi Sovyet çizgisine bağlı kaldılar. (van Bruinessen, 1984).

İkinci Dünya Savaşı sırasında TKP savaş ve faşizm karşıtı propaganda faaliyetleri yürüttü. 1943’te parti genel kurulu “Faşizme ve Vurgunculuğa Karşı Mücadele Cephesi” adına bir belgeyi onayladı. (Güzel, 1995: 127) Savaş sonrasında komünist faaliyetler ülkede kaldığı yerden devam etti. Parti faaliyetlerine mani olunmasına rağmen çalışmalarını sürdürdü. Soğuk Savaş sürecinin başlamasıyla birlikte ülke siyasetinde gerici eğilim iyice güçlendi. Merkez sağ çizgideki Demokrat Parti hükümeti ilk iş olarak beş bin Türk askerini komünizmle mücadele etmek adına Kore Savaşı’na gönderdi. (Brown, 2008) Bu dönemde ABD’ye itaat etme, ülkede kural hâlini aldı ve Anadolu’ya Amerikan askerî üsleri konuşlandırıldı. Soğuk Savaş döneminde Türkiye Amerikan imparatorluğunun uydusu hâline geldi. Bu dönemde 1951 ve 1952’de TKP üyeleri topluca hapse atıldı. Tüm önemli üyeleri tutuklandı, işkencelerden geçirildi, ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Bu durum ellilerde parti örgütünün akamete uğramasına sebep oldu. 1953 sonrası partinin faaliyetleri ağırlıklı olarak yurtdışından yürütülen çalışmalarla sınırlı kaldı.[11]

4. Yeni Bir Açılım: Altmışlar

Merkez sağın iktidarda olduğu ellili yıllarda yaşanan ciddi toplumsal, ekonomik ve politik kriz, 27 Mayıs 1960’ta gerçekleştirilen darbeyle sonuçlandı. Bu darbe yanında 1961'de daha demokratik ve liberal bir anayasanın kabulüyle birlikte ülkede yeni bir dönem başladı. Onlarca yıl sonra ilk kez, bastırılmış ideolojik ve politik eğilimlerin ülkenin politik yaşamına katılmasına izin verildi. Türkiye’deki işçiler, ilk kez sendika kurma ve grev yapma hakkını elde ettiler, hem politik hem de toplumsal yaşamda nispi demokratikleşmenin gerçekleşmesiyle birlikte genel demokratik haklar için yeni bir dönem açıldı (Arcayürek, 1989: 43).

Türk Ceza Kanunu’nun bazı maddeleri açıkça komünist bir partiyi yasaklamaya devam ederken, yeni anayasa, bilhassa sosyalist bir partinin kurulmasına izin veriyordu. Şubat 1961’de, İstanbul sendikalarının bazı liderleri, yasal bir sosyalist parti olan Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) kurma fırsatını değerlendirdiler. Böylece, 1920’lerden bu yana ilk kez, çeşitli solcu, radikal solcu, sosyal demokrat, sendikacı ve Marksist unsurları kapsayan yasal bir sol hareket ortaya çıktı. Bu parti, aydınlarca değil, işçilerin seçilmiş temsilcilerince kurulması sebebiyle önceki yasadışı sosyalist partilerden farklıydı. Türk tarihinde proleter siyaset ilk kez gündeme gelmişti (Yerasimos, 2001: 1673–80).

TİP’in üniter bir sosyalist parti olarak ortaya çıkışı, kısmen kuruluşunun gerçekleştiği dönemde uluslararası işçi hareketinin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanıyordu. 1953’te Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler’in yabancı komünist partilere karşı resmi tutumu çarpıcı bir değişime uğramıştı. Yeni Sovyet yönetimi, yabancı komünist partilere doğrudan emirler vermekten kaçınmaya başlamıştı. Öte yandan, Hruşçov’un ülkeyi Stalin ve etkilerinden arındırma politikası, henüz dünya komünizmini bölmemişti. Küba ve Cezayir devrimleri ise hâlâ “mücadelenin yiğitçe yürütüldüğü” aşamadaydı. İlginç bir gelişme dâhilinde bu dönemde sosyalist ve komünist fikirler Türkiye’de yeni kanallar bulmaya başladı. Yasal işçi sınıfı partisi TİP, bu yeni kültürün bir sonucuydu. TİP, farklı fikirleri, tutumları ve öncelikleri içeren bir yapıydı. Genel anlamda sosyalistti ve Sovyet yanlısıydı (Belli, 1970: 212).

TİP programı, toprakların yeniden dağıtımını, sanayi ve finans kurumlarının millileştirilmesini, yabancı sermayenin dışlanmasını ve Sovyet bloğu ülkeleriyle daha yakın işbirliğini savunuyordu. Başlangıçta, yasal sosyalist parti, sadece bazı sendika liderlerinin ve solcu aydınların desteğine mazhar oldu. Varoluşunun ilk yılında, liderlerinin deneyimsizliği ve net politik görüşlere sahip olmaması nedeniyle parti, çok az şey yapabildi. Partinin daha aktif hale gelmesi, ancak Şubat 1962’de, dönemin ünlü avukatı Mehmet Ali Aybar önderliğinde yeni bir liderliğin seçilmesiyle oldu. Yeni liderlikte sendikacılara ek olarak avukatlar, akademisyenler, yayıncılar ve öğretmenler de yer alıyordu. 1964 yılında, TİP’in Birinci Kongresi, açıktan Sovyet yanlısı ve kapitalist olmayan bir kalkınma yoluna dayanan parti programına onay verdi (Aybar, 1968: 515–16).

Ekim 1965’teki genel meclis seçimlerinde toplam oyların yaklaşık yüzde 3’ünü alan parti, 1960 darbesiyle tasarlanan daha demokratik seçim sisteminden yararlanarak, mecliste 15 sandalye kazandı. Başarılarından cesaret alan parti yönetimi, partinin genel yönünü demokratik dönüşüm mücadelesinden açık sosyalist hedeflere ulaşmaya kaydırmaya karar verdi, böylece kapitalist olmayan yol önerisi, sosyalizm mücadelesi çağrısının yerini aldı (Aybar, 1968).

Ağustos 1968’de Çekoslovakya’da yaşanan olaylar, TİP üyeleri üzerinde büyük bir etki yarattı. Sovyet işgali, parti içinde şiddetli tartışmalara ve ardından iç krize yol açtı. Çekoslovakya’nın işgaline karşı çıkan Aybar, Sovyetler Birliği’ni şiddetle eleştiren yorumlarda bulundu. Türk sosyalistlerinin kendilerini Marx ve Lenin’in eserleriyle sınırlamamaları, Kautsky ve Rosa Luxemburg’u okuyarak sosyalizmi daha geniş bir perspektiften kavramaları gerektiğini söyledi. Partinin Kasım 1968’de düzenlediği Üçüncü Kongre esas olarak bu konuyla ilgiliydi. Kongre şahsında Türkiye’deki komünist/sosyalist hareket içinde üç farklı fraksiyonun var olduğu görüldü: bunlardan biri, o dönemde en güçlü ve etkili olan, Çekoslovakya’daki Sovyet politikalarına eleştirel yaklaşan Aybar’ın grubu; diğeri, Sovyet politikalarını savunan ve Aybar’ın pozisyonunu şiddetle eleştiren iki önde gelen sosyalist, Behice Boran ve Sadun Aren’in önderliğindeki grup; Mihri Belli önderliğinde faaliyet yürüten üçüncü grup ise kendisini Proleter Devrimciler olarak adlandırarak ulusal demokratik devrim fikirlerini destekliyordu (Yerasimos, 2001: 1675–91). Bu, anti-emperyalist ve anti-feodal bir hareketti.

TKP, TİP’in temsil ettiği yasal sosyalist platformu koşulsuz destekledi. Hatta TKP’nin önde gelen birçok üyesi, yasal sosyalist partinin örgütlenmesinde aktif rol aldı. TİP’in liderlerinin ve önemli üyelerinin çoğu ya TKP üyesiydi ya da parti çizgisinin sempatizanıydı. Ayrıca, Doğu Berlin merkezli TKP radyosu, TİP’in faaliyetlerini ve politikalarını sürekli olarak destekledi. TİP liderlerinin çağrılarına benzer şekilde, TKP de gerçek anlamda demokratik bir Türkiye’nin NATO’dan ayrılıp Tito ve Nehru önderliğindeki bağlantısız devletler grubuna katılması gerektiğini söyleyen çizgiyi benimsedi. TİP’ten farklı olarak, Çekoslovakya ve diğer uluslararası konularda TKP, sürekli olarak Moskova'yı destekledi. Ağustos 1963’te TKP, nükleer test yasağı anlaşmasını Sovyetler’in barış içinde bir arada yaşama politikasının bir zaferi olarak selamladı ve Çin Komünist Partisi’ni savaş kışkırtmaya çalışmakla suçladı (Göksu & Timms, 2006: 310).

Altmışlarda anti-emperyalist gençlik hareketi, Amerikan karşıtı ve NATO karşıtı fikirler üzerinden kitlesel bir nitelik kazandı. ABD’ye ait Altıncı Filo’ya karşı yapılan büyük anti-emperyalist gösteriler, bu filonun Türk sularına girişini fiilen yasakladı. Bu yasak, on yıldan fazla sürdü. Amerikan savaş gemileri Türk limanlarına girmeye ancak Eylül 1980’deki askeri darbeden sonra cesaret edebildi.

1968’in etkileyici bir içeriğe ve biçime kavuşan öğrenci siyaseti, Türk solunu büyük ölçüde etkiledi. Sorbonne’un ele geçirilmesi haberini alan İstanbul’daki öğrenciler de kampüslerini işgal etmeye başladılar. Ama arada önemli bir fark vardı. Batı’da Mayıs 1968, bilinçli olarak kitabi olana karşı çıkan, devrimci ama komünist olmayan bir şeyin başlangıcını simgeliyordu. Türkiye'de ise bunun aksine, bu türden bir kitabi olana karşıtlık veya Stalinizmden kopuş fikrine rastlanmıyordu. 1920’lerden gelen devrimci gelenekle ve onun sürekliliğiyle ilgili derin ve kapsamlı bir anlayış hâkimdi. TKP’den birçok genç komünist, bu hareketlerde aktif rol oynadı. Fikir Kulüpleri, üniversitelerde Amerika karşıtı protestoları organize eden önde gelen öğrenci hareketiydi. Fikir Kulüpleri’nin liderleri arasında önde gelen komünistler vardı. Haziran 1968’de Birleşik Devletler Donanması’na bağlı Altıncı Filo’nun İstanbul limanına geldiği haberi duyulunca, İstanbul’da büyük öğrenci protestoları yaşandı. Binlerce öğrenci, Altıncı Filo’nun Amerikan askerlerine ve subaylarına saldırdı, bir dizi Amerikan askeri denize atıldı. Bu eylem, Türkiye’de anti-emperyalist ruhun ve 1968’in sembolü haline geldi (Feyizoğlu, 2004: 51, 58, 71).[12]

5. 1973: Büyük Atılım

1971 askeri darbesinden sonra Türkiye’de sol, tek yasal sosyalist parti olan TİP’in Temmuz 1971’de yasaklanmasıyla birlikte, güçlü bir şekilde ezildi. 1971’den sonra sol içinde ideolojik ve politik olarak iki ana eğilim mevcuttu: İşçi sınıfı ve sendika hareketi içinde örgütlenmeyi hedefleyen ve Sovyetler Birliği'nin resmi Komünist Partisi’nin çizgisini izleyen, TKP liderliğindeki geleneksel Sovyet yanlısı sol eğilim; ve esas olarak üniversite öğrencileri, gençler, kasaba ve şehirlerin küçük burjuva tabakaları içinde örgütlenen devrimci halkçı eğilim. Bu ikinci eğilimin politik çizgisi, Maoizm ve kent gerillacılığında karşılık buldu.

Yasal parti TİP’in ve diğer sol örgütlerin bastırılması, TKP üyelerinin omuzlarına yeni ve daha yoğun bir görev yükledi; zira birçok önde gelen sol örgütçü ya öldürülmüş, ya hapse atılmış ya da yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştı. Mahir Çayan ve arkadaşları Kızıldere’de katledildiler; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam cezasına çarptırılarak asıldı; Maoist TKP-ML’nin (Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist) lideri İbrahim Kaypakkaya Diyarbakır Hapishanesi’nde işkencede katledildi; bir diğer önemli Maoist örgüt, Proleter Devrimci Aydınlık’ın önde gelen kadroları uzun süre hapis cezasına çarptırıldılar; TİP’in tüm önde gelen üyeleri mahkûm edilerek hapse atıldı; diğer birçok solcu aktivist Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı (Hale, 2000: 159–62).

Bu yeni atmosferde, baskının yarattığı boşlukları doldurmak için atılan ilk pratik adım, yeni bir tür komünist gençlik hareketinin ortaya çıkması oldu. Sosyalist Gençlik Örgütü, Bolşevik Devrimi öncesinde Lenin’in Rusya’sında var olan benzer hücrelerden esinlenerek, Eğitim Grupları adı verilen küçük yasadışı hücreler örgütlemeye başladı. Eğitim Grupları, yetmişlerin başlarında TKP’nin halk tarafından yeniden örgütlenmesine yönelik ilk adımları attı.[13]

1973’te yapılan bir toplantıda TKP Politbürosu, 1968 gençlik hareketinden bazı kadrolarla birlikte Türkiye’de yeni bir atılım girişiminde bulunmaya karar verdi. Yeni bir program taslağı hazırlandı, merkezi komite yayını olan Atılım kuruldu, ayrıca, Leipzig’den yayın yapan yeni ve daha etkili bir radyo istasyonu olan TKP’nin Sesi yayına başladı. Bütün bunlar, TKP için “büyük bir atılım” anlamına geliyordu. Yasal statüsü olmamasına rağmen ülke genelinde hızla ve giderek artan bir popülariteye sahipti. Sonuç olarak, TKP, ilk kez Türkiye’de etkili bir siyasi güç haline geldi.[14]

1977’de parti, 1932’deki dördüncü kongresinden bu yana en büyük örgütlenme toplantısı olan konferansını Moskova’da düzenledi. Yetmişlerin ikinci yarısında, parti sendika hareketi, meslek örgütleri ve diğer yasal kitle örgütleri içindeki neredeyse tüm kilit pozisyonları ele geçirdiğinde, Türk solundaki tüm denge değişti. Ayrıca, partinin doğrudan kontrolü altında kurulan ve yüz binlerce üyesi olan birçok yasal gençlik, öğretmen, teknik, çırak ve kadın örgütü de vardı. Buna ek olarak, Türkiye genelindeki fabrikalarda çalışan işçilerden oluşan binlerce gizli parti hücresi de vardı. 1970 ile 1980 yılları arasında, işçi sınıfı hareketindeki büyüme eşi görülmemiş bir düzeye ulaştı, sosyalist fikirler işçiler arasında hızla yayılıyordu. TKP’nin yönlendirmesiyle, DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ilk kez 1976’da 1 Mayıs’ı kutlamak için kitlesel bir miting düzenledi. 1 Mayıs kutlamaları son 50 yıldır yasaktı, ancak 1976’da İstanbul’da en az 200.000 kişi, mitinge katılarak, yasadışı komünist partinin adını açıkça haykırdı: “TKP’ye Özgürlük”.

1976’daki başarılı 1 Mayıs kutlamasının ardından, DİSK ertesi yıl İstanbul’daki Taksim Meydanı’nda daha büyük bir 1 Mayıs gösterisi düzenledi. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler 1 Mayıs konuşmasını yaptığında, Taksim’e giden tüm yollar, gün boyu Taksim Meydanı’na ulaşmaya çalışan insanlarla doluydu. DİSK başkanı konuşmasını bitirmek üzereyken, çevredeki binalarda bulunani keskin nişancılar kalabalığa ateş açmaya başladılar. Önce sessizlik oldu, sonra ölümcül bir kargaşa çıktı ve yaklaşık 1 milyonluk kalabalık panik içinde kaçtı. Toplamda 36 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Bazıları olayın CIA kontrolündeki Türk kontrgerillasının yönlendirmesiyle gerçekleştirilen, sağcı militanlara ait bir provokasyon olduğunu söylerken, polis ve sağcı basın, olayın aşırı solcular tarafından kışkırtıldığı fikrini öne sürdü.[15]

6. 1980 Askeri Darbesi ve Partinin Sonu

Seksenler, sadece komünistler değil, Türkiye’deki daha geniş sol, liberal ve sosyal demokrat kesim için de bir şokla başladı. 12 Eylül 1980’deki askeri darbe, başta TKP olmak üzere, tüm demokratik örgütlere, yasal ve yasadışı partilere ve hareketlere karşı kapsamlı bir zulüm ve tutuklama kampanyası başlattı. Binlerce üyesi, faşist İtalya’nın anayasasından doğrudan alınmış olan Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddeleri uyarınca tutuklandı veya hapse mahkûm edildi. Anayasa ve meclis feshedildi. Tüm siyasi partiler, sendikalar, diğer meslek ve gençlik örgütleri kapatıldı, önde gelen üyeler ve aktivistler hapse atıldı. Darbeyi takip eden ilk birkaç hafta içinde yaklaşık 30.000 kişinin tutuklandığı bildirildi. 50.000’den fazla kişi, siyasi sürgün olarak Avrupa ülkelerine göç etmek zorunda kaldı; 700 ölüm cezası talep edildi, bunlardan 480’i ölüm cezasına çarptırıldı; 216’sı meclis tarafından askıya alındı; 48’i idam edildi (Gemalmaz, 1989: 20, 53).[16]

Askeri darbeyi takip eden ağır baskı, tüm komünist ve solcu faaliyetleri tekrar yeraltına itti. Bu sert koşullar ve yasadışılık, komünistler arasında da bölünmelere yol açtı: Sovyet yanlısı sol kesimde bile en az üç yasadışı komünist parti ve her birinin içinde çok daha fazla fraksiyon vardı, bunların hepsi, enerjilerinin çoğunu birbirleriyle savaşarak harcıyordu. Tüm bu iç çekişmeler, solu gerçeklikten giderek daha da uzaklaştırdı ve sakat bir siyasetin içe dönük dünyasını meydana getirdi.

Perestroyka dönemi, ardından Sovyetler Birliği’nin çöküşü, resmi komünist partileri onlarca yıldır güvendikleri rehberden mahrum bıraktı. İç tartışmalardan daha çok, bu dönemdeki Gorbaçov ve perestroykası, nihayetinde TKP içindeki gelişmeleri etkiledi. Gorbaçov’un iç perestroykaya karşılık gelen dış politika yaklaşımı olan “yeni siyasi düşünce”, önceki Sovyet dış politikasından radikal bir şekilde farklıydı. Birçok açıdan, “yeni siyasi düşünce”, askeri araçların tek başına güvenliği sağlamayacağını, bu nedenle, diğer sol, hatta sosyal demokrat partiler ve hareketlerle siyasi işbirliği de dâhil olmak üzere geniş bir yelpazedeki siyasi araçların göz önünde bulundurulması gerektiğini savunduğu için, dünya komünist hareketi için doğrudan sonuçlar doğurdu.

“Yeni siyasi düşünce” doğrultusunda, TKP ve TİP, 7 Ekim 1987’de Brüksel’de düzenledikleri bir basın toplantısında, Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adı altında birleşeceklerini açıkladılar.

Her iki partinin genel sekreterleri Haydar Kutlu ve Nihat Sargın, TBKP’yi Türkiye’de yasal olarak kurmak için 16 Kasım 1987’de siyasi sürgünden Türkiye’ye döndüler. Ancak, varışlarının hemen ardından tutuklandılar ve Nisan 1990’a kadar gözaltında kaldılar; bu nedenle, TBKP’nin 1988’deki kurucu kongresi yurt dışında yapıldı. Ocak 1990’da bir grup kurucu, partinin yasal statüsü için başvuruda bulundu. Türkiye Anayasa Mahkemesi’nden karar beklenirken, Ankara’da partinin yasal bir kongresi düzenlendi ve burada diğer sol sosyalist partilerle birleşme kararı alındı. Doğu Avrupa’daki Sovyet uydu devletlerindeki benzer gelişmelere paralel olarak, Sosyalist Birlik Partisi adında birleşik bir sol parti ortaya çıktı. Ancak 22 Temmuz 1991’de Türkiye Anayasa Mahkemesi, Türkiye’deki yasal komünist partiyi fiilen yasaklayan bir karar verdi.[17]

1991’den sonra TKP veya ondan doğan yeni grupların/partilerin hiçbiri, etkili bir politik örgüt olmaktan çıktı. Peki Türkiye’de komünist fikirleri destekleyen on binlerce insana ne oldu? Sosyalist Birlik Partisi’nin önde gelen birçok üyesi, bir dizi birleşmenin ardından sonunda Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ne katıldı. Bununla birlikte, Türkiye’de tarihi TKP’yi temsil ettiğini iddia eden birkaç nispeten küçük grup/fraksiyon daha vardı:

1. TKP’nin bir kısmı 1979’da ayrıldı ve Londra’da yayınladıkları İşçinin Sesi adlı dergiyle tanındı. Bu grubun sayıları birkaç yüzü geçmeyen üyeleri varlığını hâlâ sürdürüyor ve teorik tartışmalara katkıda bulunuyor ancak Türk siyasetinde aktif değiller.

2. 1993 yılında kurulan yeni bir parti olan Sosyalist İktidar Partisi, 2001 yılında TKP adını aldı. Orijinal TKP ile örgütsel bir bağı olmayan bu TKP, Türk siyasetinde sadece marjinal bir grup olarak varlığını sürdürmektedir.

3. 1993 yılında bir “yeniden doğuş toplantısı” düzenleyen TKP’nin bazı muhalif üyelerinden oluşan bir grup, TKP’nin sesini dergi aracılığıyla duyurmak amacıyla TKP’nin süreli yayını Ürün Sosyalist Dergi’yi yayınlamaya başladı (Ürün’ün ilk sayısı 1997’de çıktı). 2012 yılında grup, TKP’yi yeniden kurduğunu açıkladı. 1999’dan beri Türkiye’deki meclis seçimlerine katılan bu TKP, hiçbir vakit oyların yüzde 0,26’sından fazlasını alamadı.[18]

7. Sonuç

Bu dönemin büyük bir bölümünde TKP zayıftı ve tamamen Moskova tarafından sağlanan politik ve mali desteğe bağımlıydı, ayrıca her daim Moskova’ya bağlı unsurların kontrolü altındaydı. Partinin kendine özgü varlığı Sovyet dış politikasının önceliklerine bağlıydı. Türk parti liderleri, ülkenin iç durumuna etki etmek için kendi kararlarını veya yargılarını verme konusunda çok az bağımsız hareket edebildiler. Türkiye içinde, en azından yetmişlerin ikinci yarısına kadar, komünist hareketin işçiler ve köylülerle önemli bir organik bağı yoktu. Parti, ancak 1973’teki yeniden yapılanma kampanyasından sonra, ülkedeki sendika hareketini ve genel sol gündemi etkilemek için önemli adımlar attı. O zaman bile, parti liderliği, Sovyet dış politikasının gerekliliklerinin sınırları içinde kaldı ve ülkedeki işçilerin, köylülerin ve öğrencilerin giderek radikalleşen taleplerine etkili cevaplar sunmaya çalışan binlerce militan ve parti aktivistini hayal kırıklığına uğrattı.

Sovyetler Birliği, Türkiye’de sosyalist devrimin seçeneği üzerinde hiçbir zaman durmadı. Sovyet liderliği, Türkiye’ye her zaman Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yakındoğu ve Ortadoğu’da İngiliz İmparatorluğu’nun oynadığı baskın role karşı bir güvenlik meselesi olarak yaklaştı. ABD, Ortadoğu’da hâkim süper güç ve kapitalist dünyanın lideri olarak İngiltere’nin yerini aldığında, Sovyet yönetimi, tüm çabalarını ABD ile Türkiye arasındaki giderek yakınlaşan bağları dengelemeye odakladı ve bölgede Sovyet karşıtı "kolektif güvenlik" anlaşmaları kurma yönündeki Amerikan destekli çabalar her daim bir endişe kaynağı olarak değerlendirildi.

74 yıllık Sovyet tarihinde, güvenlik kaygıları Sovyetler’in uluslararası ilişkilerdeki davranışlarına hâkim oldu, aynı şekilde, söz konusu kaygılar, Türkiye’ye yönelik Sovyet politikasının da temel boyutu haline geldi. Bu nedenle, Sovyet yönetimi, Türkiye’ye karşı makul, pragmatik ve ideolojik olmayan bir politika izledi, Türkiye’ye yönelik Sovyet politikasının araçları, büyük güçlerin daha küçük bir güçle ilişkilerinde geleneksel olarak kullandıkları, ekonomik, teknik ve askeri yardım, ticaret, diplomasi, propaganda ve askeri güç kullanımı veya en azından güç kullanma tehdidi gibi araçlardı. Bu araçlar içinde ekonomik ve teknik yardım, özellikle önemliydi. Altmışların ortalarından itibaren Sovyetler Birliği, Türkiye’nin başlıca ticaret ortaklarından biri haline geldi.

Sovyet politikasının genel amacı, Batı güçlerinin, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Britanya İmparatorluğu’nun, sonrasında ise ABD’nin aleyhine olacak şekilde Türkiye’deki Sovyet etkisini artırmaktı. Türkiye, Batı ittifak sisteminin bir üyesi olduğunda ve ABD’nin küresel hegemonyasının hegemonik kontrol yapılarına giderek daha fazla bağımlı hale geldiğinde, Sovyet politikası, ülkedeki Amerikan nüfuzunun kapsamını sınırlamaya yönelik umutsuz bir çaba gibi görünmeye başladı. Bu daha geniş çerçevede, Sovyetler’in Türkiye’deki komünist hareket üzerindeki doğrudan etkisi, ilkin diplomatik baskı aracı, ikincisi, Türk komünistlerinin Moskova’ya ülkedeki hızla değişen duruma dair hayati bilgiler sağlaması açısından önemliydi. Sovyet liderliği, gerektiğinde Türkiye’deki burjuva hükümetine ve Batı kapitalist devletlerine baskı uygulamak için Türk partisi üzerindeki kontrolünü kullanıyordu. Bu nedenle, Sovyet liderliğinin bazı resmi açıklamaları, iç tartışmalarında Türk partisinin çok küçük ve etkisiz olduğunu kabul etmelerine rağmen, Türkiye’deki komünist hareketin güçlü bir politik güç olduğu izlenimini yaratmaya çalıştı. Bu şekilde, Türk komünistlerinden, ülkedeki politik durum hakkında Moskova’ya düzenli olarak rapor veren Sovyet propagandasının kanalları olarak istifade ediliyordu.

Sovyetler Birliği, Türkiye’deki komünist hareketi öncelikle mali yardım ve propaganda desteği yoluyla etkileyebildi. Bu etki, çoğu zaman çok güçlüydü; bu da TKP’nin neredeyse tüm önemli konularda Moskova’nın politikalarına olağanüstü derecede sadık olmasının nedenini açıklıyor. Parti, yetmişlerin ikinci yarısında ilk kez işçiler ve gençler arasında kitlesel destek görmeye başladıktan sonra bile, Moskova’ya ve Sovyet dış politika gerekliliklerine olan bu bağlılık, Türk partisinin Türkiye’deki giderek kırılganlaşan ve umutsuzlaşan politik duruma daha gerçekçi ve radikal alternatifler sunmasını engelledi.

Sovyet dış politikasının önceliklerindeki değişimler ve “Sovyetler’in Doğu politikası’nın değişen gündemi, Moskova’nın Türk komünistlerinin faaliyetlerindeki çıkarlarını yakından etkiledi. Bu nedenle, TKP’ye verilen destek ve uygulanan etki, özellikle Üçüncü Dünya’da “Sovyetler’in Doğu politikası” bağlamında, Sovyet davranışının ardındaki motivasyonun ana kaynaklarının yapısını net bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bülent Gökay

[Kaynak: Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.: Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 60-73.]

Dipnotlar:
1. Books; Riddell, 1993: Ek 2, s. 259.

2. Lenin, 1967: “Report of the Commission on the National and Colonial Question”, Lenin Selected Works, Cilt. 3, s. 459.

3. Lenin, 1971: “Interview with K. Fusse, Correspondent of the Japanese Newspapers Osaka Mainichi and Tokyo Nichi-Nichi (4 June 1920)”, Lenin Selected Works, Cilt. 42, s. 196, MIA.

4. Bekir Sami to Chicherin, 4 Temmuz 1920, Moskova: AVP, Fond: Ref about Turkey, Op.: 3, D.: 3, Pap.: 2.

5. Statement from the Central Committee of Russian Communist Party, Temmuz 1920, Moskova, AVP, Fond: Near East, Op.: 3, Por.: 1, Pap.: 2.

6 Internal Party Report, RCP(B), 20 Şubat 1921, Moskova, TsPA, Fond:5, Op.:2, D.:2. (Pravda, “Türk halkının sadık evladı” olarak nitelediği Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katlini 31 Ocak 1951 günü sert bir dille eleştirdi. Makalenin Türkçesi: İştiraki.)

7. From Zinoviev to Lenin, Trotsky, Radek and Bukharin, 14 Kasım 1921; Moskova, TsPA, Fond:5, Op.:3, D.:141.

8. Report on the communist movement in Turkey, from Pavlowitch to Lenin, for the year 1921, Moskova, TsPA, Fond:5, Op.:3, D.:213. Ayrıca bkz.: Pavlowitch, “Greek-Turkish Communists”, Kommunisticheski Internatsional, 17, 4427–8.

9. Protokoll des dritten Kongresses der Kommunistischen Internationale (Moskova, 22 Haziran- 12 Temmuz 1921, Hamburg, 1921), 998–9.

10. Komintern bir aygıt olarak parçalanmadı, Rus Komünist Partisi Dışişleri Seksiyonu’na dönüştürüldü. Diğer komünistlerin iç işlerine müdahale etmeyi sürdürdü. (Dimitrov’s record of a conversation with Stalin on 20 April 1941 (Politbiuro TsK RKP (b). Dokumenty, 505, 794–5).

11. Yeni Çağ Komünist ve İşçi Partilerinin Teori ve Enformasyon Dergisi (1976) Sayı. 12, 1111–14.

12. Cumhuriyet, 11 Haziran 1968.

13. Bu bilginin kaynağı, 1970’te İstanbul’da Sosyalist Gençlik Derneği üyesi olan Zülfikar Erdoğan ile Mart 2004’te yapılan röportajdır.

14. Yeni Çağ Komünist ve İşçi Partilerinin Teori ve Enformasyon Dergisi (Ocak 1978), 1, 71–87.

15. K. Atay, “1 Mayıs 77 Neden ve Nasıl Kana Bulandı”, Bianet, 1 Mayıs 2013, Bianet, (erişim tarihi: Haziran 2017); R. Arslan, “1 Mayıs 1977”, 30 Nisan 2014, BBC (erişim tarihi: Haziran 2017).

16. Gemalmaz, 1989: 20 ve 53.

17. E. Özkök, “Kutlu ve Sargın’ı Hatırladınız mı?”, Hürriyet, 22 Nisan 2004 (erişim tarihi: Haziran 2017); “4 Haziran 1990: Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) resmen kuruldu”, Marksist (erişim tarihi: Haziran 2017).

18. “TKP-SİP oyununa devam ediyor!”, Indymedia, 9 Eylül 2005 (erişim tarihi: Haziran 2017); Ürün (erişim tarihi: Haziran 2017); “TKP’de miras kavgası: 10 yaralı”, Habertürk 5 Nisan 2012, (erişim tarihi: Haziran 2017).

Kaynakça:
Arcayürek, Cüneyt (1989) Darbeler ve Gizli Servisler, Ankara, Bilgi Yayınları.

Aybar, Mehmet Ali (1968) Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm, İstanbul, Gerçek Yayımevi.

Belli, Mihri (1970) Yazılar 1965–1970, Ankara, Sol Yayınları.

Brown, Cameron S. (2008) “The One Coalition They Craved to Join: Turkey in the Korean War”, Review of International Studies, 34, 1.

Cebesoy, Ali Fuat (1955) Moskova Hatiraları, İstanbul, Vatan Neşriyat.

Feyizoğlu, Turhan (2004) Deniz, İstanbul, Ozan Yayıncılık.

Gemalmaz, Mehmet Semih (1989) Human Rights, İstanbul, Arnac.

Gökay, Bülent (1993) “The Turkish Communist Party: The Fate of the Founders”. Middle Eastern Studies, 29, 2.

Gökay, Bülent (1997) A Clash of Empires: Turkey between Russian Bolshevism and British Imperialism, 1918–1923, Londra, I. B. Tauris.

Göksu, Saime & Timms, Edward (2006) Romantic Communist: The Life and Work of Nazim Hikmet, Londra, Hurst Publishers.

Güzel, M. Şehmus (1995) “Capital and Labor during World War II”. En Quataer, D. ve Zurcher, E. (Yh), Workers and the Working Class in the Ottoman Empire and the Turkish Republic, 1839–1950 içinde, Londra, I. B. Tauris.

Hale, William (2000) Turkish Foreign Policy 1774–2000, Londra, Routledge.

Lazic´, Branko M. & Drachkovitch, Milorad M. (1972) Lenin and the Comintern, Stanford, CA, Hoover Institution Press, Stanford University.

Lenin, V. I. (muhtelif yıllar years) Lenin Selected Works, Moskova, Progress Publishers.

Nadi, Yunus (1955) Çerkes Ethem Kuvvetlerinin İhaneti, İstanbul, Sel Yayınları.

Riddell, J. (Yh.) (1993) To See the Dawn: Baku, 1920–First Congress of the Peoples of the East, New York, Pathfinder. Türkçesi: PDF.

Tunçay, Mete (1967) Türkiye’de Sol Akımlar 1908–1925, Ankara, İletişim Yayınları. van Bruinessen, Martin (1984) “Popular Islam, Kurdish Nationalism and Rural Revolt: The Rebellion of Shaikh Said in Turkey (1925)”, En Bak, J. M. ve Benecke, G. (Yh.), Religion and Rural Revolt, Manchester, Manchester University Press.

White, Stephen (1974) “Communism and the East: The Baku Congress, 1920”. Slavic Review, 33, 3. Türkçesi: İştiraki.

Yerasimos, Stefanos (2001) Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, İstanbul, Belge Yayınları.

09 Eylül 2026

Attica Hapishanesi İsyanı ve Gazze


Eylül 1971’de, siyahi devrimci George Jackson’ın San Quentin Eyalet Hapishanesi’nde bir firar girişimi sırasında öldürülmesinden kısa bir süre sonra, New York eyaletindeki Attica Hapishanesi’nde bulunan siyahi mahkûmlar, örgütlü bir isyan başlattılar.

Bu isyan; ırkçı şiddetin, insanlık dışı hapishane koşullarının, gardiyanlar ve personel tarafından uygulanan fiziksel ve psikolojik istismarın, tıbbi ihmallerin, köle emeğinin, siyasi ve dini baskının birikiminin bir sonucuydu. Attica’daki koşullar, sadece 500 yıl boyunca siyahi insanlara yönelik devlet destekli sistematik ırkçılığın değil, aynı zamanda FBI’ın COINTELPRO’su ve Amerika’nın siyasi elitinin tekrarladığı gerici “asayiş” söylemi aracılığıyla siyahi radikallere karşı yürütülen, sofistike bir biçim almış savaşın sonucuydu.

Kara Panter Partisi (KPP), Öğrencilerin Sivil İtaatsizlik Koordinasyon Komitesi (SNCC), Siyahların Kurtuluş Ordusu (SKO) ve diğer örgütlerin liderleri, ABD’deki “barış”ın koşulları için önemli bir tehdit teşkil ediyorlardı: farklı kesimleri, dini yönelimleri ve kuşakları dikine kesen, kapsamlı koalisyonlar kurdular, halk eğitimi ve ihtiyaç temelli programlar aracılığıyla gençliği siyasallaştırdılar, en önemlisi de birçoğu, enternasyonalizmi yöntemlerinin temel bir unsuru olarak görüyordu. Attica’nın duvarları arasında mahkûmların çilesini çektikleri koşullar, bu devrimci potansiyeldeki büyümeyle birlikte artan devlet baskısının bir tezahürüydü.

Attica İsyanı, hapishane duvarlarının ve Amerikan sınırlarının çok ötesine uzanan küresel devrim dalgalarının birikmesinin bir sonucuydu. Üçüncü Dünya’nın her yerinde, bilhassa Afrika kıtasında, Avrupa’nın sömürgecilik dönemi kapanıyor, Afrika’nın Birliği ideolojisinin somutlaşma ihtimali artıyordu. Buna karşılık gelen ve ABD ile kapitalist blok tarafından öncülük edilen katliam ve zulüm politikası, doğrudan kendi ülkelerindeki katliam ve zulümle bağlantılıydı.

Afrika’daki emperyalist hegemonyayı tehdit eden herkes, Sovyetler ve diğer Üçüncü Dünya devrimcileriyle ittifaklar kurulduğunda iki kat daha tehlikeli hale geliyordu. İntikamları kanlı ve acımasızdı: Patrice Lumumba öldürüldü, ardından asitte yakıldı (daha sonra ABD ve Belçika’nın bu suikastı birlikte planladığı, hatta başlangıçta emri veren kişinin CIA şefi Allan Dulles olduğu ortaya çıktı), Walter Rodney de Zimbabve’deki sömürgecilikten kurtuluş kutlamasından döndükten sonra İngiliz müttefiki Guyana Başbakanı tarafından öldürüldü, Kvame Nkruma, Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni (Kuzey Vietnam) ziyaret ettikten sonra, CIA destekli başarılı bir darbenin hedefi oldu ve sürgünde öldü, Thomas Sankara ise daha sonra Fransız destekli bir darbede öldürüldü.

ABD’de muhbirler ve casuslar, radikal örgütlerin saflarına sızarak, iç çekişmeleri ve huzursuzlukları körüklediler. Emperyalizmin şiddeti, siyahi devrimcilere yöneldi. Sadece birkaç olayı örnek vermek gerekirse: Malcolm X ve Martin Luther King Jr. suikasta kurban gitti, New York Şehri Kara Panter Partisi’nin tüm liderliği ve birçok ulusal üyesi hapse atıldı, George Jackson hapishanede öldürüldü, Fred Hampton öldürüldü, Bunchy Carter öldürüldü, Albert Woodfox gibi birçok kişi, yalan yanlış suçlamalarla hapse atıldı.

Birçok siyahi devrimcinin siyasallaştığı yer hapishaneydi, bu nedenle, radikalleşme potansiyelinin ezildiği yer de hapishane olmalıydı. Attica’daki 2.200 mahkûmu çevreleyen ve ayaklanmaya yol açan koşullar bunlardı. Mahkûmlar, 42 personeli rehin aldı ve ayaklanmaya katıldıkları için yargılanmaktan muafiyet, şartlı tahliye ve kurul duruşmalarında hukuki temsil, işçi sendikaları kurma hakkı, siyasi özgürlük, hapishane işçileri için asgari ücret ve daha fazlasını içeren 28 talep karşılığında serbest bırakılmayı şart olarak sundular. O dönemde New York Eyaleti valisi olan Nelson Rockefeller, hapishaneyi ziyaret etmeyi veya mahkûmların temsilcileri, avukatları veya taleplerine sempati duyan herhangi biriyle görüşmeyi reddetti. Rockefeller, hapishaneye düzenlenen ve 33 siyahi mahkûm ile 10 memurun kolluk kuvvetlerince öldürüldüğü o kanlı baskına izin veren isimdi.

Katliamın hemen ardından, Rockefeller, mahkûmların uyguladığı korkunç şiddet üzerine kurulu, hayal ürünü hikâyesini “suçla mücadele” kampanyasına ustalıkla entegre etti. Rockefeller, bu hikâye dâhilinde birçok iddiada bulundu. Dört memurun mahkûmlarca boğazlarının kesilip dövülerek öldürüldüğü, bir memurun mahkûmlar tarafından hadım edilip cinsel işkenceye maruz bırakıldığı bu iddialar arasında yer alıyordu.

Rockefeller’a göre, isyanda kullanılan 2.000 kadar mermi, gayet ölçülü ve makul bir biçimde sıkılmıştı. Zira mahkûmlar; silahlı, tehlikeli, ıslah edilemez vahşilerdi. Oysa bu mahkûmların ve memurların otopsileri büyük ölçüde aynı sonucu veriyordu: Hepsi kolluk kuvvetlerince, çoğu kaçarken, sırtlarından birkaç kez vurulmuştu. Hiçbirinin boğazı mahkûmlar tarafından kesilmemiş, hiçbir memur hadım edilmemiş veya cinsel işkenceye maruz kalmamıştı.

Asıl mahkûmlar işkenceye maruz kalmışlardı. İsyan öncesinde ve sonrasında dövülen, aç bırakılan ve insanlık dışı muameleye maruz kalanlar mahkûmlardı. Özellikle, bir memurun hadım edilmesini planlamak ve katılmakla yanlış bir şekilde suçlanan, “İri Siyahi” lakabıyla anılan Frank Smith; Komiser Russell Oswald ve memurları tarafından günlerce fiziksel ve cinsel istismara maruz bırakıldı.

1971’deki Attica İsyanı, onu besleyen koşullar ve sonrasında gelen cezalar hakkında çok düşündüm, hem de takıntılı bir şekilde. Bunu Gazze bağlamında, 17 yıl süren hava, kara ve deniz ablukasıyla, yerleşimci sömürgeciliğin hapishane benzeri koşullarıyla, bir halkı kontrol altına almak ve gözetlemek için yerleştirilen keyfi duvarlar ve sınırlarla, gençleri siyasallaştıran ve onları mücadeleye iten koşullarla, sömürgeci ve emperyalist zihniyette ezilenlere dair anlatılan hikâyelerle ve devrimci potansiyeli ezmek için tasarlanmış toplu cezalarla birlikte ele alıyorum. Öğrenilecek, keşfedilecek, yapılacak çok daha fazla şey var.

Tara Âzimi
31 Ekim 2025
Kaynak

, ,

Tahayyül Krizi


AfD’nin neyi temsil ettiğinden önce, artık neyin temsil edilemediğini sormak gerekiyor.

Çağımızın tuhaflığı, siyasetin ortadan kaybolması değil. Tam tersine, siyaset her yerde. Seçimler sertleşiyor, eski partiler çözülüyor, savaş, gündelik hayatın parçası oluyor, göç, hükümetleri sarsıyor, insanlar öfkeleniyor, kutuplaşıyor ve taraf oluyor. Aynı anda kapitalizmin çelişkileri de siyasal yüzeye çıkıyor.

Enerji fiyatının jeopolitikle, ücretlerin uluslararası rekabetle, sanayinin Çin’le, sosyal harcamaların silahlanmayla, göçün savaşlarla ilişkisi çocukların bile bildiği gerçekler. Devlet, şirketleri kurtarıyor, sanayi politikası yapıyor, orduları büyütüyor, sınırları tahkim ediyor.

Ekonominin teknik, piyasanın doğal, devletin tarafsız olduğu görüntüyü korumak zorlaşıyor. Ancak bir toplumsal bütünlük olarak kapitalizmin kendisinden çok, onun krizleri, bağımlılıkları ve açık siyasal müdahale gerektiren sonuçları görünürleşiyor. Tuhaf bir terslik ortaya çıkıyor: Kapitalizmin sonuçları siyasallaşıyor; kapitalist toplumsal ilişkinin kendisi ise hâlâ siyasal müdahalenin sınırı olarak kalıyor.

Kapitalizmi sorgulamak kolaylaşırken, onun ötesindeki bir toplumu gerçekleştirilebilir görmek zorlaşıyor. Çağımızın en temel çelişkilerinden biri budur: Kapitalizmin giderek daha fazla sorgulanması ile kapitalizm sonrasının giderek daha az tahayyül edilebilmesi arasındaki tarihsel mesafe.

AfD’yi bu mesafenin içinde düşünmek gerekiyor. Bu mesafeyi yalnız ideolojiyle açıklayamayız. İnsanlar, başka bir toplum yeterince iyi anlatılmadığı için geleceği tahayyül edemiyor değiller. Daha maddi bir şey zayıfladı.

Yirminci yüzyılda sendikalar, kitle partileri, işçi basını, kooperatifler ve karşı-kültürler yalnız mevcut çıkarları temsil etmiyordu. İnsanların birlikte hareket ederek toplumsal ilişkileri değiştirebileceklerini gündelik hayat içinde gösteriyordu. Başka bir toplumun mümkün olduğunu düşünmek için onun ayrıntılı planını bilmek gerekmiyordu. Birlikte grev yapabildiğini, patrona geri adım attırabildiğini, örgüt kurabildiğini, hükümetleri zorlayabildiğini görmek yeterliydi. Başka bir dünyanın mümkünlüğü önce teorik değil, pratik bir deneyimdi.

Neoliberalizm işçi sınıfını ortadan kaldırmadı; sermaye ile emek arasındaki ilişki de ortadan kalkmadı. Aşınan, işçinin üretimdeki konumunu bağımsız siyasal kapasiteye çevirebilecek toplumsal dünyaydı. Sonuç, yalnız örgütsel değildi. Örgütlü toplumsal güç zayıflarken, geleceğin maddi kanıtı da zayıfladı. Çünkü gelecek tahayyülü, zihinsel bir resim değildir. Siyasal olarak tahayyül edilebilir olan, aynı zamanda gerçekleştirilebilir olduğuna ilişkin bugünde maddi kanıtlara sahip olduğumuz şeydir.

Bir sınıf, bugün kendi çalışma koşullarını, ücretini veya devletin kararlarını kolektif biçimde değiştirebildiğini deneyimlemiyorsa, yarın toplumsal ilişkilerin bütününü değiştirebileceği düşüncesi soyutlaşır. Geleceğin krizi, hayal gücünün yoksullaşmasından önce bugünün dönüştürülebilir olduğuna ilişkin deneyimin yoksullaşmasıdır.

Tahayyül krizi, en derinde bir siyasal kapasite krizidir. Kapitalizmin çelişkilerinin görünürleşmesi, kendiliğinden antikapitalist bilinç üretmez. Bir toplumsal ilişkinin sonuçlarını görmek ile onu değiştirebileceğini deneyimlemek, aynı şey değildir.

Kolektif kapasitenin zayıfladığı koşullarda görünürlük ters bir sonuç bile üretebilir. İnsan, şirketlerin yatırım kararlarını, küresel rekabeti, enerji bağımlılığını, savaşın maliyetini, sanayinin başka ülkelere kaydığını görür; ama bunları değiştirebilecek toplumsal kuvveti göremez. Kapitalizmin görünürlüğü, böylece kapitalist gerçekçiliği parçalamak yerine onu yeni bir biçimde yeniden üretebilir.

Postpolitika “sistem çalışıyor ve alternatifi yok” diyordu. Yirmi birinci yüzyılda ise belirgin bir şekilde “sistem çalışmıyor ama yine de alternatifi yok” dedi. İkincisi çok daha istikrarsızdır. Alternatifsizliği korur ama hoşnutsuzluğu bastıramaz, bilakis, siyasallaştırır. Çağımızın hiperpolitik zemini burada açılıyor. Postpolitika, siyasal çatışmayı bastırırken, alternatifsizlik ufkunu yerleştirmişti. Şimdi düzenin krizleri çatışmayı yeniden yüzeye çıkarıyor.

Eski partiler çözülüyor; savaş, göç, enerji ve ulusal egemenlik yoğun biçimde siyasallaşıyor. Ancak alternatifsizlik ufku aynı ölçüde çözülmüyor. Siyaset geri dönüyor; tarihsel yön geri dönmüyor. Çağın siyasal karakteri postpolitikanın basit bir karşıtı değildir.

Çağımız, postpolitikanın alternatifsizlik ufkunu siyasal yoğunluk koşullarında devam ettiriyor. Postpolitika, alternatifsizlik ile düşük siyasal yoğunluğu birleştirmişti. Bugün ise, alternatifsizlik ile yüksek siyasal yoğunluğu bir araya getiriyor.

Hükümetler değişsin, sınırlar kapatılsın, elitler tasfiye edilsin, AB’yle ilişkiler yeniden kurulsun, dış politika tersine çevrilsin. Neredeyse her şey değiştirilebilir. Ama üretim ilişkilerinin kendisi değiştirilebilir görünmeyebilir. Siyasal seçenekler birbirinden uzaklaşırken, tarihsel seçenekler birbirine yaklaşabilir. Günümüzün paradoksu: siyasal çatışma sertleşirken toplumsal ufuk daralabilir. Yirmi birinci yüzyıl, yalnız örgütsüz siyasal yoğunluk değil, tarihsel yönünü kaybetmiş siyasal yoğunluktur. Böyle bir dünyada restorasyon, radikal bir seçenek gibi görünmeye başlar.

AfD’nin sunduğu gelecek, bu zeminde anlam kazanıyor. Daha güvenli sınırlar, ucuz enerji, güçlü Alman sanayisi, daha az göç, ulusal egemenlik, farklı bir dış politika, toplumsal düzen. Bunların hiçbiri, yeni bir üretim biçimi gerektirmiyor. Sermaye, ücretli emek, özel mülkiyet, piyasa ve dünya pazarı kalıyor. Değişmesi vaat edilen toplumsal ilişkinin kendisi değil, onun siyasal düzenlenişi.

AfD’nin avantajlarından biri budur: İnsanlardan bilinmeyen bir gelecek düşünmelerini istemiyor. Bildikleri dünyanın yeniden çalışabileceğini söylüyor. Başka bir toplum değil, kaybedilmiş bir normalite vaat ediyor. Bu normalitenin geçmişte gerçekten var olup olmadığı tali önemdedir.

Geri çağrılan, tarihsel geçmiş değil; güçlü sanayi, güvenli iş, ucuz enerji, kontrol edilen sınırlar ve ulusal egemenlikten kurulmuş seçici bir geçmiş imgesidir. Restorasyon, geçmişe dönüş değildir. Geleceği, kaybedildiği varsayılan bir normalitenin yeniden kuruluşu olarak tahayyül etmektir.

Burada “tarihsel tahayyül maliyeti” önem kazanıyor: bir siyasal projenin gerçekleşebilmesi için mevcut toplumsal ilişkilerin ne kadarının değişebilir kabul edilmesini gerektirdiği. AfD’nin tarihsel tahayyül maliyeti düşüktür. Başka bir üretim biçiminin mümkün olduğuna değil, mevcut devletin mevcut toplumsal ilişkileri başka türlü düzenleyebileceğine inanmayı gerektirir. Fark yalnız düşünsel değil.

Restorasyon, gerçekleştirme aracını da mevcut dünyanın içinde, yani devlette hazır buluyor. Sınırları denetleyebilecek, göç ve enerji politikasını değiştirebilecek, sanayiye müdahale edebilecek bir aygıt zaten vardır. Başka bir toplumsal düzeni kurabilecek bağımsız sınıfsal kapasite ise aynı ölçüde görünür değildir.

Devrimin olanaksız göründüğü bir çağda restorasyon, radikalizm kılığına girebilir. AfD’nin siyasal söylemi kapitalizmin görünür hale gelen sonuçlarını inkâr etmek zorunda değil. Tersine, gücünün bir bölümü “Haklısınız. Bir şeyler gerçekten bozuldu” diyebilmesinden geliyor.

Sanayi, baskı altında olabilir. Enerji pahalıdır. Konut sıkıntısı gerçektir. Ücretler yetersiz olabilir. Gelecek daha güvencesiz hale gelebilir. İdeolojik işlem bunları inkâr etmekte değil, aralarındaki nedenselliği yeniden kurmakta gerçekleşir.

Sorun, kapitalist toplumsal ilişki değil, Almanya’nın kendi çıkarlarını yeterince koruyamamasıdır. Sorun, dünya pazarı değil, Almanya’nın oradaki konumudur. Sorun sınıf ilişkisi değil, ulusal egemenliğin kaybıdır. Sorun, kaynakların sınıfsal dağılımı değil, kaynaklardan kimlerin yararlandığıdır. AfD’nin siyasal söylemi kapitalizmin görünür hale gelen sonuçlarını bastırmak zorunda değildir; onları kapitalizmin sınırları içinde çözülebilecek sorunlara tercüme edebilir. Böylece sistem karşıtı görünürken, kapitalist toplumsal ilişkinin sınırlarını aşmak zorunda kalmaz. Her şeyi değiştirmeyi vaat edebilir, yeter ki değişimin sınırı kapitalizmin kendisi olsun.

Bu tercümenin temel siyasal biçimlerinden biri millettir. Millet, sınıf ortadan kalktığı için ortaya çıkmaz. Ancak sınıfın siyasal olarak kurulamadığı yerde sınıfsal malzeme ulusal bir siyasal öznenin kuruluşunda kullanılabilir. İşçinin gündelik deneyimi parçalı görünür: ücret, konut, enerji, emeklilik, göç, savaş, kamu hizmetleri. Sınıf siyaseti, bunları ortak bir toplumsal ilişki içinde birbirine bağlar: Senin yaşadığın benim de yaşadığım şeydir, çünkü ikimiz de aynı toplumsal ilişkinin içerisindeyiz.

Milliyetçi siyaset, başka bir bütünlük kurar: Senin yaşadığın benim de yaşadığım şeydir, çünkü ikimiz de aynı milletin üyeleriyiz. Sınıfsal deneyim ortadan kalkmaz. Siyasal tercümesi değişir. Üstelik iki kuruluş arasında maddi bir asimetri vardır. Sınıfın bağımsız siyasal kapasitesinin yeniden kurulması gerekirken, millet, kendisini devlet biçiminde zaten mevcut bir siyasal özne olarak sunabilir. Milliyetçilik, kapitalizmin yarattığı parçalanmayı ortadan kaldırmadan, ona kapitalizmi aşmayan bir bütünlük ve bu bütünlük adına hareket edebilecek görünür bir kapasite sunar.

AfD’nin gücü, gerçek maddi deneyimleri başka bir nedensel bütünlük içinde örgütleyebilmesinden gelir. Sınıf çelişkisini inkâr etmek zorunda değildir. Onun siyasal tercümesini ele geçirmesi yeterlidir.

Faşizm meselesi de şimdi başka türlü sorulabilir. Klasik faşizmin karşısında yalnız örgütlü bir işçi hareketi değil, o hareketin taşıdığı rakip bir gelecek ihtimali vardı. Sosyalist ve komünist partiler, sendikalar, grevler ve devrimler kapitalizm sonrasını soyut bir düşünce olmaktan çıkarıyordu. Faşist karşı-devrimin yenmek zorunda olduğu şeylerden biri, başka bir geleceğin maddi ihtimaliydi. Bugünün faşist sağı farklı bir zeminde yükseliyor. Klasik faşizmin parçalamak zorunda olduğu örgütsel dünyanın önemli bir bölümü neoliberal dönüşüm boyunca zaten aşındı; onun taşıdığı tarihsel ufuk da zayıfladı. Klasik faşizm, atomizasyonun büyük ölçüde failiydi; yeni faşist sağ, neoliberal atomizasyonun siyasal mirasçısıdır. Dahası, klasik faşizm, rakip bir geleceği ezmek zorundaydı; yeni faşist sağ, geleceğin zaten zayıfladığı bir dünyada yükseliyor.

Bu, AfD’nin faşist olup olmadığı sorusunu tek başına cevaplamaz. Ama daha önemli bir soru açar. Alternatif geleceğin siyasal yenilgisi, çağdaş faşist siyasetin üretmek zorunda olduğu bir sonuç olmaktan çıkıp devraldığı başlangıç koşullarından biri haline mi geliyor?

Geleceğin yokluğunu örgütlemek, AfD karşısındaki asıl güçlük de burada beliriyor. Bir tarafta: Bu düzeni korumalıyız. Diğer tarafta: Bu düzenin kaybettiğimiz halini geri getirmeliyiz. Eksik olan üçüncü ihtimaldir: Bu düzenin ötesine geçebiliriz. Ama üçüncü cümlenin bir programa yazılması geleceği geri getirmez.

Eğer tahayyül krizi bir kapasite kriziyse, başka bir geleceğin gerçek bir ihtimal haline gelebilmesi için onu kurabilecek kolektif kuvvetin bugünün içinde deneyimlenebilmesi gerekir.

Sınıf siyasetinin meselesi, bu yüzden, yalnız ekonomik çıkarları temsil etmek değildir. İnsanların kendi kolektif eylemleri içinde tarihin hâlâ açık olduğunu deneyimleyebilmeleridir. Geleceğe ilişkin siyasal tahayyül, bugünü değiştirebilme deneyiminin geleceğe uzatılmasıdır.

İzaha muhtaç olan, yalnız insanların neden sağa yöneldiği değildir: İnsanlar, mevcut düzenin çalışmadığını giderek daha açık görürken, neden onun ötesindeki bir geleceği giderek daha az mümkün görüyorlar? Kapitalizmin sonuçları daha açık biçimde siyasallaşıyor; ama kapitalist toplumsal ilişkinin kendisi hâlâ siyasal müdahalenin sınırı olarak kalıyor. Onu aşabilecek toplumsal kuvvet de aynı ölçüde görünür hale gelmiyor.

Günümüzün tarihsel alanı bu iki görünürlük arasındaki terslikte açılıyor. Postpolitika, siyaseti bastırırken geleceği kapatmıştı. Bugün ise, siyaseti geri getiriyor, ama geleceği geri getirmiyor. Siyasal seçenekler birbirinden uzaklaşırken, tarihsel seçenekler birbirine yaklaşabiliyor. Neoliberalizmin en derin siyasal mirası, yalnızca örgütlü sınıf gücünü zayıflatması değildir. O güçle birlikte geleceğin maddi olarak tahayyül edilebileceği toplumsal zemini de zayıflatmış olabilir.

Eğer tahayyül krizi bir kapasite kriziyse, geleceğin geri dönüşü daha güzel gelecek tasvirlerinden değil, onu mümkün kılabilecek toplumsal kuvvetlerin bugünün içinde yeniden oluşmasından geçecektir.

Gelecek, önce anlatılarak değil, yapılabilir kılarak geri döner. AfD’nin tarihsel avantajı burada yatıyor: Kapitalizmin sonuçları yeniden siyasallaşırken, kapitalizm sonrası, tarihsel bir seçenek olarak geri dönmüyor; AfD’nin radikal restorasyonu, dolayısıyla, geleceğin yokluğunda gerçekleştirilebilir bir değişim gibi görünebiliyor. Onun geleceğin yokluğunu örgütlemesi yetiyor.

Minima Politika
9 Eylül 2026
Kaynak

, , ,

Yoldaş Mao Zedong


Tarihten ilginç bir dipnot: Mao’nun 1930’da hastalıktan öldüğüne dair yanlış haber üzerine Komintern’in yayınladığı ölüm ilanı:

* * *

 

Yoldaş Mao Zedong


Çin’den gelen haberlere göre, Çin Komünist Partisi’nin kurucularından, partizan birliklerinin ve Kızıl Ordu'nun kurucusu yoldaş Mao Zedong, uzun süredir çektiği akciğer hastalığı sonucu Fukien cephesinde hayatını kaybetti. Mao Zedong, toprak sahiplerinin ve burjuvazinin en çok korktuğu düşmandı.

Toprak sahiplerinin ve burjuvazinin temsilcisi olan Kuomintang, 1927’den beri onun başına büyük bir ödül koymuştu. Hastalığı birkaç kez, ölümünün ilan edilmesine ve böylece karşı devrimin cesaret bulmasına vesile olmuştu.

Yoldaşımızın ölümü, düşmanlarımızın kampında büyük bir sevinç yarattı. Parti, Kızıl Ordu ve Devrim için onun ölümü büyük bir kaybı ifade ediyor.

Yoldaş Mao Zedong, Hunan eyaletinde yaşayan köylü bir aileden geliyordu. Genç bir öğrenciyken Çin’de militarizme karşı sert bir mücadele verdi. Rusya’daki Ekim Devrimi’nin elde ettiği zaferin ardından hemen Marksist-Leninist harekete katıldı. 1919’da Pekin’de yaşanan öğrenci ayaklanmalarından sonra, “Diriliş” olarak anılan dönemde Yangtze bölgesinde geniş çaplı bir propaganda kampanyası yürüttü. Büyük Pinçang madeninde, bugün Hunan ve Kiangsi bölgesindeki büyük işçi ve köylü hareketinin yanı sıra, genel olarak Bolşevik partinin kadrolarını oluşturan örnek bir sendika kurdu.

Yoldaş Mao Zedong, 1923’ten beri Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesiydi. Özellikle Vuhan döneminde Parti içindeki oportünizme karşı sürekli mücadele etti. Parti, köylü devriminde başarısız olunca, oportünist liderliğin isteğine karşı çıkarak, Hunan’daki köylü kitleleri arasında çalıştı ve 20 Mayıs 1927’deki Çangşa darbesinden sonra Hunan’daki köylü isyanlarını organize etti. 1928’in başlarında, kendi işçi ve köylü birlikleriyle ve Yoldaş Çu De’nin birlikleriyle Kızıl Ordu’yu kurdu, Hunan ve Kiangse’de geniş bir bölgeyi fethetti, her yerde sovyetler kurdu. Kızıl Ordu, karşı devrimci Kuomintang rejimini ciddi şekilde sarstı. Komşu illerdeki birlikler, toplamda yedi kolordu, bu Kızıl Ordu’yu yok etmek için gönderildi. Taktiksel nedenlerle Mao Zedong ve Çu De birliklerinin bir kısmı Hunan’ı terk ederek, devrimci hareketin en yoğun olduğu Kvangtung ve Fukien’e sefer düzenledi. Fukien eyaletinin yarısından fazlası sovyet idaresine girdi. Ezilen köylü hareketi ve Doğu Kvangtung’daki dağlık bölgeye geri püskürtülen Kızıl Ordu, Mao Zedong’un güçlü ilerleyişiyle yeniden harekete geçti. Altı eyaletten toplanan, 60.000’den fazla askerden oluşan Kuomintang, geçen yaz yoldaş Mao Zedong önderliğindeki Kızıl Ordu’ya karşı mücadeleye yeniden başladı. Ancak bu güçlü ordu, yaklaşık 10.000 kişilik Kızıl Ordu’yu geri püskürtmeyi başaramadı. Aksine, sürekli bir dağılma sürecine girdi; bir seferde bütün tugaylar ordudan firar ederek Kızıl Ordu’ya katıldılar.

Yoldaş Mao Zedong, Çu Mau birliklerinin siyasi lideriydi. Kendi etki alanında, Çin Komünist Partisi’nin altıncı dünya kongresi ve altıncı parti kongresinin kararlarını eksiksiz olarak uyguladı. Böylece, “Sol” Kuomintang, Üçüncü Parti ve To Du Siu tarafından ortaya çıkarılan, şehir yoksullarının, köylülerin ve işçi sınıfının bazı kesimleri arasında var olan reformcu yanılgıların ifşa edilip ortadan kaldırılmasına katkıda bulundu.

Yoldaş Mao Zedong, bir Bolşevik ve Çin proletaryasının savunucusu olarak, tarihi misyonunu kelimenin tam anlamıyla yerine getirmiştir. Çin’in işçi ve köylü kitleleri, onun başarılarını unutmayacak, çalışmalarını tamamlanana kadar sürdüreceklerdir.

Tang Şin Şe
International Press Correspondence

Cilt 10, Sayı 14, 20 Mart 1930
Kaynak

[International Press Correspondence [“Uluslararası Basın Yazışmaları”], yaygın olarak “Inprecorr” olarak bilinen yayın, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi) tarafından 1921’den başlayarak 1938’e kadar düzenli olarak Almanca ve İngilizce, zaman zaman da farklı dillerde yayın yapmıştır. Inprecorr’un görevi, Komünist Enternasyonal’in farklı bölümlerinden gelen makalelerin yanı sıra yürütme komitesi kaynaklı haber ve açıklamaların çevrilmiş hallerini Enternasyonal’in İngilizce konuşan basın kuruluşlarına iletmekti. Daily Worker ve “Communist gazetelerinde çıkan birçok makale, Inprecorr kaynaklıydı, ayrıca, diğer ülkelerde kullanılmak üzere Amerikalı yoldaşların makalelerini de yayınladı. En az haftada bir, genellikle de haftada üç kez yayınlandı.]