15 Nisan 2026

,

Glock


Yalçın Küçük nedir, Küçükçülük kimdir?

Solculuk üzerinden belirli bir kültürel sermaye biriktirenlerin, geçimini solculukla sağlayanların devlete yaltaklanma biçimidir. Bunun burjuvaziye yaltaklanma biçimleri de mevcuttur. Bu anlamda, Tayyip huzurundaki el pençe ile askerin huzurundaki el pençe arasında bir fark yoktur!

Seksenlerin ortasında Yarın dergisinde bir polemiğe şahit olunur. Yarın yazarı, Küçük’ün Çözüm dergisine verdiği röportajda dergiyle ilgili dediklerine içerlemiştir. Orada Küçük, “Eylülist rejim, kendisi için şöyle bir çitleme sistemi geliştirdi. Bu stratejide gazete denilince Cumhuriyet, dergi denilince Nokta okuyacaksın, parti denilince SHP, lider denilince Ecevit’i destekleyeceksin, gençliği Yarın’a ve Gökyüzü’ne teslim edeceksin”[1] diyor. Devletin solu Yarın’a kapatmayı ve çitlemeyi kafasına koyduğunu söylüyor. Bu sözü kendisine Eylülist rejime çalışan, devlet içre dostları fısıldamış olmalı.

“Akıllı kavga”dan dem vuran Yarın yazarı, “Biz, senin Türkiye Üzerine Tezler için çalışma yaparken genelkurmaydan aldığın izinle arşivde gezindiğinden bahsediyor muyuz?” cevabını verir. Kitap hazırlanırken Üruğ Paşa’dan izin alınmıştır. Esasında ikisi de doğru söylemektedir: Solu Yasemin Çongar’ın Yarın’ına hapseden de Küçük’e o kitabı yazdıran da aynı devlettir. Aslında Tezler, 12 Eylül Kemalizminin açtığı düzlem için sipariş edilmiş bir çalışmadır. Kemalizm içi tartışmaya sebebiyet vermesi, toplum mühendisliği ve jeopolitikayla alakalıdır. Birilerinin Kürt’ün ve Ortadoğu’nun içine sızması gerekmiştir. Sızılmıştır. Bu sızma için geçiş süreci teorize edilmiş, kılıflar örülmüştür.

Çünkü “işçi de halk da değildik, varoşlara gittik, sosyalizm bitti. Sol, eninde sonunda aydın hareketidir” diyen Küçük, solu varoşlardan kurtarmaya ahdetmiştir. Bu emir de yukarıdandır. “Sol, varoşlardan çıkmalı” diyorsa, lafı ettiği dönemde illaki devlet ve sermaye, kentsel dönüşüm kararı almıştır, ayrıca varoşlar, devlet eliyle AKP’ye bırakılmıştır. Bu bilgi ve emir, Mehmet Ağar, Yiğit Bulut, Deniz Baykal gibi dostları üzerinden Küçük’e iletilmiştir. Bunu kendisi bulmuş gibi yutturabilmesi, önemli bir maharettir. Bir sahnesi vardır ve o sahnede tek kişilik gösterisinde, herkesi kendisine ikna etme konusunda başarılıdır. Şov devam etmelidir!


Varoşlardan goşistleri temizleyeceğine söz veren Küçük, kendi dergisinde yazan bir yoldaşının aktardığına göre, Ayrancı’daki bir evde 12 Eylül darbesinin haberini almış, “bunlar bizimkiler, Kemalistler, goşistleri temizleyecekler” diyerek, heyecanla yerinden fırlayıp ellerini çırpmıştır. Sonrasında ne yazdıysa yazdırıldığını varsaymak zorundayız. Tezler’in genelkurmay izni ve emriyle yazıldığını düşünebiliriz. Kongar, İran’daki devrim sürecinde “İslamcılarla görüşmek gerek” dediği, TKP’nin 12 Eylül günlerinde MSP ile ittifaktan söz ettiği, Sovyetler’in Kenan Evren’i desteklediği koşullarda, Cumhuriyet’in yeni yönelimine teorik kılıf örülmüştür. Bu çaba, “Kemalizm ülkeye dar gelen bir gömlek, Türkiye’nin agresif Atatürk’e ihtiyacı var” demiştir.[2] AKP’nin rahme düşürüldüğü zeminde bunu demeye mecburdur.

Garip olan şu ki devlet, bu tartışmaları bizzat yürütüyor. Ortamı hazırlamak için Küçük gibilere görev veriyor. Sonra devlet, diyelim, Suriye’ye girdiğinde, Yalçın Küçükçülere, “vay be hocam büyük kâhin, nasıl bildi ama!” diyerek, küçük insanlar gibi, “devlette adamamımız var” duygusuyla ömür tüketmek kalıyor.

Aslında Küçük, iş ve görev gereği Batı’da görülen, Brookings türünden bir enstitü ve düşünce kuruluşu olarak çalışmıştır. Parti ve mücadele fikrini her zaman tasfiye etmek için uğraşmıştır. ABD’de yetişmiş bir isim olarak bu enstitü işlerini bizzat üstlenmiştir. Onu, CIA’in Kültürel Özgürlük Kongresi’nden, sol anti-komünizmden, CIA eliyle çıkartılmış “Marksist” dergilerden ayrı ele almamak gerekmektedir. Neticede o, “komünist emperyalizm” diyen yoldaşı Avcıoğlu’ya bağlıdır.

Baba filminin hikâyesinin anlatıldığı dizide aktarıldığı üzere, filmi yaratan kişi, emperyalistlerin gözde enstitüsü RAND elemanıdır. Demek ki İtalyan mafyası ve mafyalaşma ile ilgili bir toplum mühendisliği işlemi yürütülmüş, bu alana bir kişi görevlendirilmiştir. Hollywood, işgal edilen Tahran Büyükelçiliği’nde rehin alınan Amerikalıları kurtarmak için doğrudan devreye sokulmuş bir yapıdır.

Bilim ve sanat arasında şovunu yapan bir isim olarak Yalçın Küçük de böylesi bir eleman olarak görülmeli, yazıları Marksist birikim değil, devletin müdahalesi ve gayreti üzerinden okunmalıdır. Küçük, devlet ne yapıyorsa onu yazmış, ne diyorsa onu söylemiştir.

İçkilerin devrildiği kalabalık bir ev muhabbetinde gaza gelen Küçük, hararetli konuşurken, sarhoşluğun da etkisiyle, sandalyesiyle birlikte geriye doğru devrilir. Herkesin kendisine güleceğini düşünür, bakar ki hâlâ dinleniyor, yerde sırt üstü yatan Küçük, konuşmaya devam eder. Bugün Küçük hatıraları anlatanlar, sola dair çok şey söylemektedir.

Ölmeden önce selam söylediği, TİP’e selam çakarken ismini andığı yoldaşı Metin Çulhaoğlu, yıllar önce kendisi ile ilgili yazdığı yazıda, onun “çekirdekten bir Marksist olmadığını, altmışların başındaki CHP-Yön-Planlama üçgeninin Marksizme taşıdığı yetenekli ve üretken bir aydın” olduğunu söyler.[3] “Onda bir adamları toplayıp bir adam yapıyorum” dediğini aktarır. Çulhaoğlu kendisine paye biçmektedir, zira Küçük'ün Marksizm ile ilişkisi dolaylı ve talidir.

Eski komünist Rasih Nuri İleri’nin Küçük’ün dergisi Toplumsal Kurtuluş’ta yazdığı, TİP-Doğan Avcıoğlu sürtüşmesi ile ilgili yazısında[4] vaat edilen birlik, Küçük şahsında gerçekleşmiştir. Küçük, diğer sola karşı Sovyet çizgisini, Sovyet solculuğuna da Kemalizmi bir bariyer olarak örmüştür. Tüm siyasetinin özeti budur. Burada Marksizme yer yoktur.

Rasih İleri’nin yazısını bugün okuyanlar, CIA’in Avcıoğlu’na karşı çektiği operasyonun izlerini ararlar mı, bilinmez. Orada İleri, “TİP sekterdi, Avcıoğlu kaypaktı” demektedir. Sabetayizm avcılığı yapacaksak, orada TİP adına karşı tarafa set çeken isimlerin de Avcıoğlu’nun kurduğu Sosyalist Kültür Derneği’nin de Yahudi niteliğine odaklanmamız gerekir. İsrail’in garnizon devlet olarak inşa edildiği, güçlenmek için her türlü yöntemi denediği, Arap olmayan civar devletlerle gizli istihbarat anlaşmaları imzaladığı dönemde birileri, Arap’la ve Müslüman’la ilişkili olarak ilerleyen sosyalizme set çekmek için uğraşmıştır. Yön çizgisinin derdi de Ortadoğu ve Doğu’yla ilişki kurmak değil, onu devlet ideolojisi içerisinde etkisiz kılmak, ülkedeki tesirini ortadan kaldırmaktır. 9 Mart, bilinçli yürütülmüş bir tasfiye operasyonudur.

Bugün Emre Kongar’ın ölüm yazısı, bu düzlemde kaleme alınmıştır. Yazı, Kemalist-komünist ittifakına tokat indirmiş, öğrencisi Vegan Zülal’in tepkisi tüy dikmiştir. Yalnız bu Kongar, otuz yıl önce intihalcilik suçlaması üzerinden ve sağa hizmet etmesiyle birlikte sol nezdinde tükenmiş bir isimdi. Onu popüler eden Merdan Yanardağ olmuştur. Her taşın altından çıkan Yanardağ, kendi örgütünü tasfiye etmiş bir isimken yıldız olmuştur. Uzunca bir dönem Yalçın Küçükçü olarak anılan bir çevreyle hareket etmiştir. Bugün yoldaşı, hocası Küçük’e küfretmektedir.

Veganzülal gibi isimlerin çıkışları, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi içine dönük mesajdır. “Kemal Paşa’yı, ‘Duçemiz’i eleştirenlerin dilini keseriz” denilmektedir. Duçe harici bir sol ufka, sosyalizm tasavvuruna, devrim mücadelesine izin verilmeyeceğini söylemektedir. Bu, yüz küsur yıldır söylenendir. TKP, Veganzülal için yayınlarında “halka böcek yedireceğiz” diyen örgüttür. Bu kadar hakareti haketmemiştir!

Yalçın Küçükçülüğün mayası, özü tasfiyeciliktir. Varoşları temizlemek, goşistleri ıslah etmek, devletin ve burjuvazinin dişine uygun bireyler yetiştirmektir. Bu ekipten ayrılan genç bir kadının anlattıkları ibretliktir. İki yıllık birlikteliği akıl hastanesinde sonlanmıştır. Kendi kadınlığını istismar eden yoldaşı ve diğer yoldaşları, bu kadını Yıldız’da faşistlerin saldırısında bir başına bırakıp kaçmışlardır. Hepsinin derdi, kendi bireysel dünyaları, dünyalıkları, o dünyaya kestikleri solcu pozlarıdır. Yalçın Küçük, renkli bir kılıftan ibarettir.

Bu genç kadının anlattığına göre, İlkay Demir’in oğlu ve arkadaşları, Yalçın Küçükçü ekibe dâhil olmak ister. Toplantı sonrası şef, bu bahsini ettiğimiz arkadaşın yanına gelir ve “bunların içine gir, burayı dağıt, tasfiye et” der. Arkadaş da “iyi ama bunlar da bizim gibi Yalçın Küçükçü, bunu niye yapalım?” cevabını verir. İstanbul Üniversitesi’nden gelen bu ekibin başındaki kişi o kadar Küçükçüdür ki yaz kış, gece gündüz boynundaki kırmızı atkıyı çıkarmayan bir isimdir! Herkes ve her şey, kontrol altına alınmalıdır.

Bugün “Yalçın Küçük’ün ruhu, yöntemi bizde yaşıyor”[5] diyen Sos.org sitesi, şaibelidir. Bu isimler, önce Yalçın Küçük’ü enstitülerine çağırdılar, sonra şefleri Zeki Tombak’ı “örgütün paralarını ziyafet sofrası kurmak”la eleştirdiler, küçük burjuvalığını yüzüne vurmak için bize ait bir yazıyı bile kullandılar. Sonra bu isimler, mezun oldular, köşeyi döndüler, bu sefer de “Küçük burjuvaziyi eleştirmemek lazım, CHP’yi eleştirmenin yeri değil, Kemalizme dokunmamak gerek” demeye başladılar. Şimdi Yalçın Küçükçü ruhun kendilerinde yaşadığını söyleyerek, bir yerlere mesaj göderiyor, işmar ediyorlar. Genelkurmay kalıbından çıkma jeostrateji gevezelikleri döşeniyorlar. Parayla satın aldıkları ekonomi-politik malumatlarını kesip kesip satıyorlar. Muhayyel ve hafi enstitü, çalışıyor.

O dönem, bunların içine Yalçın Küçükçü ekipten biri geldi. Ertesi gün “arkadaşlar, Kuzey Irak’tan sekiz adet Glock marka girdi ülkeye, bunun birini biz alalım” dedi. O silahı alma yönünde atılacak her adım, o gençlerin önemli bir kısmının içeri girmesiyle sonuçlanacaktı. “Küçükçülük kimdir?” sorusunun cevabı burada aranmalı. Bireyin yürüyüşü, kitlesel kolektif yürüyüşe tahammül edemez. Aydın tarikatı olarak Küçükçülerin derdi, devletin muhayyel ve hafi enstitüsüne kadro olmak, bunun diyeti olarak, toplumsal-tarihsel bağları kesip atmaktır.

Neticede Toplumsal Kurtuluş, “Lenin ekonomi-politik bilmiyor, ben biliyorum, ekonomi-politiği devrimcileştiriyorum” sözüyle başladı, “Marx’a karşı Proudhon’u tercih etmek lazım” sözüyle sona erdi. Küçük, en son AKP’nin askeri temelli ekonomi-politiğini meşrulaştırmak için Fransız devriminin savaşlar için vergi toplayan maliye bakanını övüyordu.

Perinçek’in itibarsız olduğunu söyleyen Küçük, MedTV’ye sızmak zorunda. Daha önce “Kimse Kıbrıs çıkartmasında Rum öldürmedi” diyen Küçük, sadece Yunan illerinde basılan, burada her öksürüğü kitaba dönüştürülürken nedense yayımlanmayan röportaj kitabında, tecavüz ve katliamların yaşandığını, kendisinin de insan öldürdüğünü söylüyor, nabza göre şerbet veriyor. Kürt’ü ehlileştirdiğini söylüyor. “Dişlerini ben söktüm” diyor. Kuklaya odaklanıp kuklacıya bakılmıyor. Ona bunları yaptıranlarla kimse ilgilenmiyor, çünkü herkes, Yalçın Küçük olmak istiyor.

“İsrail Atatürk’ün Yahudi olduğunu söyleyecekti, buna ben mani oldum” diyor. Kimse, “Sen bu bilgiye nasıl ulaştın?” sorusunu sormuyor. AKP ile birlikte girişilen sabetayizm avcılığı, aslında “onları ben akladım, halklaştırdım, temize çektim” cümlesiyle sona eriyor. Demek ki paşanın kökenini İsrail, Küçük aracılığıyla açıklıyor! Sara ve diploma meselesi de ona söylettiriliyor.

Bireyin yürüyüşüne değil, sınıfi kitlenin kolektif yürüyüşüne bakmak, orayla düşünüp eylemek gerekiyor. Çeşitli momentlerin ürünü olan küçük aydınların peşinden gitmeyi solculuk, devrimcilik saymamak, bilgiyi onlara mal edip, kitapları o eşeğe yükleyip “solculuk” pozu kesmemek gerek. Yalçın Küçük’ün ölümü sonrası küçük YK’ların türemesi ihtimali, kolektif devrimci mücadele adına herkesi tedirgin etmeli. Muhayyel ve hafi enstitü ile proletarya adına dövüşülmeli.

Eren Balkır
15 Nisan 2026

Dipnotlar:
[1] Aktaran: Serdar Can, “İcazet Edebiyatı Üzerine Yalçın Küçük’e Kısa Bir Yanıt”, Yarın, Ocak 87, Sayı 65, s. 17. PDF.

[2] Yalçın Küçük, Emperyalist Türkiye, Başak yay., Temmuz 1992, s. 94.

[3] “Yalçın Küçük: Bir Soran Var!”, Temmuz 1988, Gelenek.

[4] Rasih Nuri İleri, Toplumsal Kurtuluş, Sayı 5, Kasım 1987, s. 32-35.

[5] Tevfik Atmaca, “1947 Şebekesi”, 12 Nisan 2026, Org.

, ,

Filistin’den Sartre’a Mektup

Yukarıdaki çizim şehit Gassân Kenefâni’ye ait. 1965 yılında yayın yönetmenliğini Kenefâni’nin yaptığı Filistin dergisinin kapağında yayınlandı.

Çizim, Sartre’ın Filistin’in davasıyla ilgili suskunluğunu aynı zamanda İsrail’de varolduğunu iddia ettiği sosyalizme yönelik hayranlığını eleştiriyor.

Mektubu yayın kurulu adına Gassân Kenefâni kaleme aldı. Sartre, “İlgili meseleyi gelin dergimiz Les Temps Modernes’de tartışalım” dediği için mektup kibar ve ümitvar bir dille kaleme alınmış. Kenefâni, tartışma için birkaç isim öneriyor.

Çizimde gazeteci nesnelliği bir kenara atılmış. Sartre’ın 1967 sonrası işgalden yana konum almasını eleştiren Kenefâni, David Ben-Gurion’u Sartre’a Siyonizmin gözüyle görsün diye kendi gözlüğünü verirken resmetmiş.

Necla
10 Nisan 2026
Kaynak

 

* * *

 

Filistin dergisi yayın kurulu, Arap yazarlarını, dergisinin Filistin’le ilgili özel sayısına katkıda bulunmaya davet eden Sartre’a bir mektup gönderdi. Geçen yılın 21 Nisan’ında, neredeyse beş ay önce, Filistin yayın kurulu, dünyaca ünlü felsefeci Jean-Paul Sartre’a kısa bir mektup yazdı.

Filistin dergisi yayın kurulu, görüşleri genellikle dünyada olumlu sonuçlara yol açan bu adama Filistin meselesini kısaca açıklamanın, onun ilgisini söz konusu meseleye çekmek için gerekli olduğunu düşündü.

Bu mektubu yazmanın ardındaki temel motivasyon, Jean-Paul Sartre ve çevresindeki arkadaşların, dünya genelinde gençlerde güçlü yankı uyandıran, küresel krizlere dair ilerici pozisyonlar ortaya koymuş olmaları gerçeğiydi. Ancak Sartre, Filistin meselesinde bir tavır almaktan sürekli imtina ediyordu. Bu tereddüdü herkesi şaşırtmaktaydı.

Ardından, bu yılın başlarında Kahire’de düzenlenen Uluslararası Filistin Konferansı’nda Jean-Paul Sartre, henüz konu hakkında tam olarak bir pozisyon oluşturmadığını iddia ederek, konferansa katılmayı ve görüşünü sunmayı reddetti.

Filistin yayın kurulu, işte tam da o noktada kendisine mektup yazmaya karar verdi. Filistin dergisinin mektubunu göndermesinin üzerinden aylar geçti, ancak dergi, hiçbir cevap alamadı.

Filistin dergisinin aldığı tek cevap, Sartre’ın ünlü dergisi Les Temps Modernes’in Filistin meselesini ele almak üzere özel bir sayısını yayınlamayı planladığı haberiydi.

Sartre, bu sayıya katkıda bulunmaları için hem Arap hem de Yahudi yazarları davet etti, farklı bakış açılarını sayfalarında açıklamalarını istedi.

Filistin yayın kurulu, Sartre’a yazdıkları küçük mektubun, diğer birçok faktörle birlikte, bu diyaloga katkıda bulunduğuna inanmak istiyor.

Dolayısıyla, Arap aydınlarını, derginin bu özel sayısının dünya aydınları, geleceği şekillendiren çevreler arasında uzun zamandır etkili bir belge hüviyeti kazanmış olan, bu şekilde kabul gören Les Temps Modernes sayfalarında davalarının mantıklı bir savunmasını yazmaya davet ediyor. Filistin meselesine ilişkin Arap bakış açısı, hep ölçülü, açık ve güven veren bir sadelikle takdim edilmiştir.

Dergide görüşlerine yer verilmesini istediğimiz isimler, Filistin davasına gerçek manada hizmette bulunacaklardır: Muhammed Hüseyin Haykal, Burhan Dacani, Velid Halidi, Ahmed Bahaddin, Abdülkerim Zuhur, Fayiz Sabig, Cibran Mecdelani, Şakik Arşidat, Hayri Hammad, Clovis Maksud, Faruk Mevlevi.

Beyrut
21 Nisan 1965

* * *

 

Saygıdeğer yazar Jean-Paul Sartre’a,

Eserlerinizi okuyan ve takip edenler, Cezayir’deki duruşunuzu, direnişte oynadığınız rolü, Küba ve Vietnam’daki sesinizi ve sol için verdiğiniz mücadeleleri unutamaz. Ancak bu mektubu yazarken, biz çamura boynumuza kadar batarken sizin yanımızda durup, bize ip uzatmadığınızı, arkadaşlığınızla ve çağrılarınızla yardım etmediğinizi görüyoruz. Bu, kitaplarınızdan öğrendiğimiz çok önemli bir ayrımı ortaya koyuyor.

Ancak şu noktayı da gözlemleyelim: Bir dost seçtiğinizde, kaçınılmaz olarak, neredeyse aynı anda, bir de düşman seçmiş olursunuz. Çoğu zaman, o dost, düşmanın seçimiyle seçilir. Bütün bunlar, durumu değerlendirmenin bir parçasıdır ve önem arz etmektedir. Nazizm karşısında direnişi seçmenin, kendi pozisyonunuzu seçmekten daha kolay olduğunu söylemek istiyorum.

Cezayir’de, Ben Bella’dan ziyade Castro’nun yanında yer almak sizin için daha kolaydı: düşman büyüdükçe seçim daha kolay ve daha güven verici hale geliyor. Cezayir’deki tutumunuzu en büyük mücadeleniz kılan şey, muhtemelen buydu: neredeyse karşılığında hiçbir şey beklemeden devrimi seçtiniz.

Bütün bunlar, elbette, duruşlarınızdaki ışıltıdan hiçbir bir şey eksiltmez. Sonuçta, bu, pozisyonlarınızı açıklama şeklinize biraz benzemeseydi, aklımıza gelmeyebilecek bir ayrıntıydı; bu açıklama, bizi çoğu zaman şaşırtmıştı. Desteğinizi hak eden davaların, sizin onları gösterdiğinizden daha basit ve daha az karmaşık olduğuna, kendi içlerinde daha insani olduğuna inanıyorduk. Onları keşfetme yönteminiz, onları neredeyse tamamen farklı bir mesele haline getirdi. Bir halkın tutkuyla ve cesurca kendilerini feda edeceği asıl davadan, yani birincil davadan farklı bir şey olarak ele aldınız. Görünür olan ve anında etki yaratan şey, hem yüzeyde hem de derinde yerleşmiş, aynı derecede önemli ve değerlidir.

Kendimize şunu sorduk: Cezayir, Vietnam, Küba, Hitlerizmden kurtuluş davasının yanında durmak veya solun sarsılmaz bir şekilde desteklenmesi için Jean-Paul Sartre olmak mı gerekiyor?

Efendim, biz Filistinliyiz ve belki de henüz devrime başlamamış olduğumuz için sizin bizden uzak durmanızın günahını çekiyoruz. Bu günah, bizi her gün rahatsız ediyor. Ama size şunu soracağız: Desteğinizi kazanmak için ille devrime başlamak mı gerekiyor?

Sesinizin ve desteğinizin en büyük değerinin ası şimdi açığa çıkacağına inanıyoruz, çünkü bugün işitsek o sesi, bugün görsek o desteği, daha kıt olduğu için bunlar, daha büyük bir insani ihtiyacı karşılayacaklar.

Ne var ki buradaki ikilem, ürkütücü. Eğer bir yabancı, Filistin’in yanında durmayı seçerse, karşısında hemen tüm çetrefilli yanlarıyla İsrail denilen düşmanı bulur. Mesele, tam da burada başlar.

Antisemitizm, sosyalizm meselesiyle birlikte sona erer, bu nedenle, Filistin’in yanında durmak, tümüyle koşulsuz bir seçimdir, gerçekten zorlu bir mücadelenin seçimidir, adaletsizliğin gerçek olduğu, kendinizi onun karşısında yalnız bulabileceğiniz bir mücadeledir.

Gerçekten antisemitizmle suçlananların çoğu, yeni bir antisemitizm biçimine başvurmayı tercih ederler. Gördüğünüz gibi, bu, etnik köken dünyasına farklı bir kapıdan yeniden girmekten başka bir şey değildir: aynı ölçütü tersine kullanarak, tarafsız bir şekilde kendini dayatan nesnel gerçekliği dikkate almazlar. Bu nesnel gerçeklik, Avrupa’nın kirli ellerini yüzeysel bir barış duygusu arayışında, Arapların derilerine silmiş olmasıyla ilgilidir.

Simone de Beauvoir’nın Şeylerin Gücü’nde Yahudilik ve İsrail ile Nazizm arasında kurduğu aydınlatıcı ilişkiye rağmen, Yahudi sorunu, çözüme kavuşturulamaktadır.

İsrail’i silahlandırıp koruyanların, savaştan önce yeniden canlandırılan davranışları, kurbanlarının 17 yıldır evlerine dönmeyi beklediği bir başka adaletsizlik tarafından yeniden diriltildi.

Ancak, gerçekten cesur, sade ve saf olmadıkça, dışarıdan birinin düşmanla yalnız kalma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında, gerçeğin tarafını seçmesi, gerçek bir ikilemdir; böylece dost seçimi, ortak düşman seçimiyle lekelenmez. Bu seçim, fikir birliğiyle veya fikir birliğine yakın bir şeyle meşru kılınmış bir seçimdir. İşte birçok kişi, İsrail’de sosyalizm ikilemiyle yüzleşmektedir. Peki ama gelişmekte olan dünyanın oynadığı oyunda İsrail sosyalizmi nereye oturuyor? Bazı Arap devletlerinin, Batı karşıtlığının tünelinden geçerek, aynı anda yeterlilik ve adaletin esnek geleceğini yaratmak denilen, giderek zorlaşan bir yola girdiği koşullarda, nereye denk düşüyor?

İsrail sosyalizmi, bütünüyle, Amerikan tekellerinin silahlarıyla koruduğu kapitalist bir devlet içindeki kooperatif adacıklarla sınırlıdır.

Dahası, İsrail’in kooperatif çiftliklerinin yarısından fazlasını işgal ettiği ve sakinlerini kovduğu topraklara kurması, propagandacıların İsrail sosyalizminden bahsetmesini kolaylaştırıyor. Bu topraklar, karmaşık ekonomik ve toplumsal yapılarını miras almadan, İsrail’in eline geçti, daha sonra, ortaçağın feodal beyleri gibi, bir dünyadan yarı tamamlanmış bir dünyaya getirilen nüfusa bahşedildi.

ABD ve Batı Almanya’dan milyarlarca dolarlık hibelerle finanse edilen bu sözde sosyalizmden bahsetmek çok kolay. Şüphesiz ki, kapitalist dünyanın sürdürmeye çok hevesli olduğu, üzerinde düşünmeye değer bir sosyalizm türü bu. Hem de bedava.

Eğer gerçek sosyalizm, azgelişmiş dünyadaki Batı sömürgeciliğinin görevleriyle örtüşebiliyorsa, o zaman İsrail sosyalisttir. Peki ya Mısır ve Cezayir’de kabul edilebilir bir dünya kurmak için birden fazla cephede savaşanlar, bazen Amerikan buğdayı tedarikini keserek, bazen ilâç vermeyi reddederek, bazen de İsrail’i ilk savunma hattı olarak kullanarak silahlı saldırılar düzenleyenler ne olacak?

Freud’un tuhaf yorumlarına rağmen, antisemitizmi yaratan Batı dünyası, geleneksel amaçlarından farklı amaçlar için olsa da, onu kullanmaya devam ediyor. Öyle bir noktaya kadar kullanmaya devam ediyor ki, antisemitizm, Batı’nın bir aracı haline geliyor ve en bariz örneklerde değerlerin tersine çevrilmesine yol açıyor: antisemitizm, adil ve özgür olana karşı bir suçlama haline geliyor (üstelik solcuların İngilizce selam veren bir adamı sömürgeciliğin ajanı olmakla suçladığı bir dönemde.).

Kültürel, politik, askeri ve ekonomik olarak kapitalist Batı’ya bağlı İsrail gibi bir devlet, kendi ülkenizdeki solcular tarafından bile sosyalist bir devlet olarak kabul ediliyor.

Oysa İsrail dışındaki korkunç Yahudi karşıtlığının, içindekiyle aynı olmadığı görülüyor: Nüfusun yüzde 11’ini oluşturan Arap azınlık (260.000), dünyanın en vahim zulüm ve ırk ayrımcılığı yasalarından birine tabi olan bir hayat yaşıyor, üstelik, ırk ayrımcılığının yol açtığı kâbuslar Mizrahi Yahudilerine kadar ulaşıyor. Tüm bunlar, Yahudilerin devletlerini zorla ve terörle kurmadan önce yüzde 10’dan azına sahip oldukları topraklarda gerçekleşiyor.

Gene de tarihte, özellikle yirminci yüzyılda, bu kadar çok düşünür ve politikacıyı kendine bağlayan başka bir zulüm ve adaletsizlik biçimi yok.

Öyle büyük bir örtbas ve gizleme çabası ki, Birleşmiş Milletler bile işgal altındaki Filistin’den bir grup Arap’ın toplumsal, ekonomik ve kültürel koşullarıyla ilgili kendisine hitaben yazılmış bir muhtırayı sumen altı etti.

Tüm bunlar, sayısız resmi belgeyle (ki bunları dilerseniz size göndermeye hazırız) ayrıntılı olarak açıklanabilir. Siyonizm ve sömürgeciliğin, Hitler’i çelişkili bir şekilde kullanarak yarattığı korkunç adaletsizlik o kadar büyük ki, Siyonizmin her yerde ve her zaman mevcut olan devasa propaganda aygıtına gerçek manada ihtiyaç duyması kaçınılmaz.

Topraklarından sürgün edilmiş halde yaşayan yaklaşık bir buçuk milyon Filistinli, insanların en ufak bir dokunuşta (eski ve yeni) antisemitizme kurban gittiği bir dünyada ayağa kalkıp gerçeği söyleyenlerin sayısı bir elin parmağını geçmiyor (bu noktada pozisyonlarını ifade etme biçimindeki inceliğin bir önemi yok.) Bu, ahlaki düzeyde, bir halkı topraklarından kovmanın yol açtığı trajediye denk bir trajedidir.

Jean-Paul Sartre’ın Vietnam’daki Amerikan sömürgeciliğinin yol açtığı vahşet sebebiyle ABD’ye gitmeyi reddetmesi kolayca alınacak bir tavırdır. Burada ise düşman, sizinle birlikte savaşıyor. Jean-Paul Sartre’ın Cezayir’in tarafını seçmesi ise de kolaydı, çünkü üçüncü ve en doğru yol, Filistin’dir. Buradaki deneyim eşsiz ve serttir. Alınan konum, son yıllarda Arap gençlerinin zihinlerini büyüleyen bir düşünüre yakışır bir konum olmalıydı.

Eserlerinizi okuyan ve sizi ölçüsüzce seven bir nesilden selamlar ve takdirlerle. Sizi kaybettiğimiz yılların ardından sizden bir şeyler işitmeyi umut ediyoruz.

Filistin Yayın Kurulu



14 Nisan 2026

,

Liberalizmin Ötesine Geçmek: Devrimci Bir Kültüre Doğru

“Parti üyeleri meseleleri anlamayan insanları küçümsemesinler diye uğraşıp duruyorum. Eğitimli, görünüşte burjuva olan insanlara bile kibar bir dille cevap verilmelidir. Her şey onlara olabildiğince ayrıntılı bir şekilde açıklanmalıdır. [...] Ben, cana yakın olmaya çalışıyorum çünkü insanları ancak bu şekilde kazanırsınız. Ayrım çizgisi çizerek, 'sen bu taraftasın, ben diğer taraftayım' diyerek insanları kazanamazsınız; bu, bilinçsizlik göstergesidir. Kara Panter Partisi kurulduktan sonra ben de az kalsın bu hataya düşüyordum. İnsanların benim bu kadar açıkça gördüğüm şeye neden kör olduklarını anlayamıyordum. Sonra onların anlayışlarının geliştirilmesi gerektiğini fark ettim.”

[Huey P. Newton, Kara Panter Partisi'nin Kurucularından]

 

Şahit olduğum, deneyimlediğim ve hâlâ mücadele ettiğim bir mesele var. Paylaştığım şey, nihai bir sonuç değil, on yıllık örgütlenme, devrimci metinler okuma, yüzlerce grupla koalisyon kurma, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar sektöründe yol alma ve kişisel hayatım dâhilinde öğrenerek ve unutarak şekillendirdiğim, halen daha gelişmekte olan bir teoridir.

Artık liberalizmin devrimci dayanışmayı sürdürmek için inşa edilmediğine, hatta iyi niyetli insanları gericiye dönüştürebileceğine inanmaya başladım.

Devam etmeden evvel, bu yazıyı liberalizmin tanımıyla temellendirmek ve odak noktam olan liberal ideoloji ile liberal bireyler arasında net ve açık bir ayrım yapmak istiyorum. 

Liberalizm, bireysel hakların, kişisel özgürlüğün ve eşit fırsatın adil bir toplumun anahtarı olduğuna dair inanca dayanan bir siyasi ideolojidir. Kapitalizm, ırksal tahakküm veya sömürgeci güç sistemlerini temelden tahrip etmeden, kademeli reformlar, yasal korumalar ve piyasa temelli çözümler yoluyla adaletin sağlanabileceğini varsayar.

Liberalizm; klasik liberalizm, modern liberalizm ve neoliberalizm gibi muhtelif kollara ayrılır. Ancak neticede bunlar aynı ideolojik çerçeve içinde faaliyet yürütürler. Liberalizm, ABD’deki siyasi, ekonomik ve sosyal hayatımıza hâkimdir. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, kendilerini zıt kutuplar olarak takdim etselerde, aynı liberal yelpazede yer alırlar: piyasalara, cezaevlerine ve ABD’nin küresel hâkimiyetine bağlıdırlar, sadece farklı isimler almışlardır.

Sosyal demokratlar (misal, Alexandria Ocasio-Cortez veya Bernie Sanders) gibi “ilerici” sayılan siyasetçiler bile, iktidar yapısını temelden sarsmadan reformlar için çabalayarak liberalizmin sınırları içinde hareket ederler. Bu tespit, politikalarının önemsiz olduğu anlamına gelmez; ancak ideolojik olarak nerede durdukları konusunda net olmamız gerektiğini söyler.

Ayrıca, liberalizmin ABD’deki kurumların ve kültürün temelini oluşturması nedeniyle, ideolojiyle özdeşleşsek de özdeşleşmesek de çoğumuz, liberal düşünme ve hareket etme biçimlerine göre sosyalleşmiş durumdayız. Kvame Ture, Lenin, Angela Davis ve Amílcar Cabral gibi devrimcilerin savunduğu gibi, liberalizm, nihayetinde baskıcı sistemleri ortadan kaldırmak yerine, derin yapısal değişim yerine sembolik jestler ve yüzeysel reformlar sunarak istikrara kavuşturma işlevi görür.

Peki tüm bu tespitler, hareket alanlarında, örgütlerde ve ilişkilerde birbirimizle nasıl etkileşim kuracağımız hususunda bize ne söylüyor?

Liberalizm, sadece seçim sandığında siyasetimizi şekillendirmekle kalmaz, aynı zamanda çatışmaları nasıl ele aldığımızı, hesap verebilirliği nasıl tanımladığımızı ve kiminle ilişki kurmaya değer olduğunu nasıl belirlediğimizi de etkiler. Örgütlenme kültürümüze sızarak, bizi sonuçlardan ziyade görünüşe, zarfa, dönüşümden ziyade izolasyona, kolektif büyümeden ziyade kişisel etikete odaklanmaya yönlendirir.

Birisi hata yaptığında, hesap verebilirlik ve düzeltme sürecine davet edilmek yerine dışlandığında, hakkında dedikodu yapıldığında veya tamamen uzaklaştırıldığında, karşımızda duran şey liberalizmdir. Toplumsal hesap verebilirliğin yerine eleştirilerin öncelikli kılındığı veya liderliğin yaşanmış deneyim, siyasi netlik ve ilkeli mücadele yerine karizma, popülerlik veya kimlikle tanımlandığı durumlarda da liberalizm konuşur.

Bu, liberalizmin bize adalet dilini sağlarken, kendi çerçevesi içinde kabul edilebilir olanla sınırlı kaldığı ve nesillerdir topluluklarımıza zarar veren sistemleri devirmek için gereken gücü inşa etmekle nadiren ilgilendiği anlamına gelir.

Şifa ve onarıcı adalet konularını ele alıyor, ancak bu uygulamaları birbirimize nadiren uyguluyoruz. Onları sadece hizmet ettiğimizi söylediğimiz topluluklara uyguluyoruz. Bu durum, kendimizi sömürge okullarının yöneticilerine benzer şekilde kurtarıcı olarak görmemize yol açıyor; yoksullara ve eğitimsizlere “yardım ediyoruz”, ancak sömürgecilik sisteminin kendisini asla sorgulamıyoruz.

Liberalizm, bize başkalarını, kurumları ve iktidar yapılarını eleştirmeyi öğretir, ancak bu süreçte kendimizi dönüştürmeyi öğretmez. Hele ki bu dönüşüm, kendi servetimizi, mülkiyetimizi veya bireysel ayrıcalıklarımızı koruyan sistemlerle yüzleşmemizi gerektiriyorsa, hiç öğretmez.

Uygulamadan ziyade performansa, süreçten ziyade saflığa, bağlılıktan ziyade eleştirilere, ekosistemden ziyade egoya öncelik verir .

Sonra da, durup düşünmek, sorumluluk almak ve yaklaşımımızın sorunun bir parçası olup olmadığını sorgulamak yerine, iç çekişmeler veya durumu anlamayan insanlar karşısında yaşadığımız hayal kırıklığını dile getiririz.

Sloganlardan ve liberal çerçeveden kopup, daha fazla insanı kucaklayacak bir yaklaşım geliştirmeye başlamamızın vakti geldi. Bize, Huey’nin dediği gibi, insanların bilincinin geliştirilmesi gerektiğini kabul eden bir yaklaşım gerek. İlişkileri ve maddi koşulları merkeze alan bir yaklaşım. Gerçekten de bir devrim süreci içindeymişiz gibi damarlarımızda dolaşan, zihnimizi diri tutup işleten bir yaklaşım.

Çünkü gerçekten de bir devrim sürecindeyiz.

Devrim, uzun süren bir mücadeledir. Sabra, kendini dönüştürmeye ve kolektif dönüşüme ihtiyaç duyar. Bireysel, toplumsal ve örgütsel çelişkileri sabit veya sonsuza dek kusurlu şeyler değil, gelişme fırsatları olarak gören bir mücadeledir.

Daha iyi olmalıyız. Daha devrimci olmalıyız. Devrimin ve evrimin birbirinden ayrılamaz olduğunu aklımızdan çıkartmamalıyız. Bu değişimi gerçekleştirmezsek, ortadan kaldırmak için çalıştığımızı söylediğimiz dogmatizm, kullanılabilirlik, kontrol, gerçeklerden kaçınma ve cezalandırma gibi dinamiklerle tekrar tekrar yüzleşiriz.

Eric Morrison-Smith
24 Haziran 2025
Kaynak

13 Nisan 2026

Eleştirel Teori ve İşçi Sınıfı


“Eleştirel teori,” özellikle kimlikle ilgili olanı, işçi hareketinin ve Filistin yanlısı davanın düşmanıdır. Onun bu kadar yıkıcı bir güç haline nasıl geldiğini, bu fikirlerle mücadele etmenin neden önem arz ettiğini açıklamak için öncelikle “eleştirel teori”nin ne tür Marksizm karşıtı ve sömürgeci şovenist fikirler üzerine kurulu olduğunu tam olarak ortaya koymak gerekiyor.

Eleştirel Teorinin Temel Amacı: Sömürgeci Çerçeveyi Savunmak

Losurdo’nun Batı Marksizmi adlı kitabında dediği gibi, ilk eleştirel teorisyenlerin ortaya koydukları argümanların neredeyse tamamı, gerçek devrimci mücadelelere ve en önemlisi, ulusal kurtuluşla alakalı gayretlere karşıydı. Sol anti-komünizmin ve mevcut işçi devletlerine karşı çıkan sözde Marksist eğilimlerin kökenlerinin önemli bir bölümünü bu argümanlarda buluyoruz.

Jennifer Ponce de León ve Gabriel Rockhill, Losurdo’nun kitabına yazdıkları giriş bölümünde, “Frankfurt Okulu ve Fransız teorisi ile onlarla diyalog halinde olan kimi çalışmaların, emperyalizmin merkezindeki teori işinin ürettiği birçok ürünün tarihsel temeli ve referans zeminini teşkil ettiğini” söylüyor. Bu nedenle, Losurdo’nun bu kitapta teşhis ettiği şeylerin çoğu, teori endüstrisi tarafından desteklenen ve bazıları açıkça Marksizm karşıtı olan diğer birçok eğilime tatbik edilebilir. Bu eğilimler arasında postkolonyal teori, dekolonyal teori, liberal feminist ve lubunya teorisi, Afro-karamsarlık gibi akımlar yer almaktadır. Bu teoriler, kendilerini sömürgeciliğe karşı olarak tanımlasalar da, “eleştirel teorisyenlerin” sömürgeciliği savunmak ve gerçek devrimci deneyimler yoluyla gerçek kurtuluş teorisi inşa edenleri itibarsızlaştırmak için gösterdikleri ortak çaba olmasaydı, var olamazlardı.

Sol anti-komünizm tam da budur. Onun propagandasını yapanlar, saflığı fetişleştirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Bunlar, saflık meselesine takıntılı bir biçimde bağlılar. Asli çelişkiyle tali çelişki arasında ayrım yapmıyorlar.

“Eleştirel teorisyenler”in pragmatik ve diyalektik düşünceyi göz ardı etmelerinin altında yatan neden, temelde sömürgeci şovenist bir konumu benimsiyor olmalarıdır. Bu isimler, emperyalist hâkimiyete karşı mücadelede pişmemişlerdir. Bu mücadelede devrimci hareket, sömürgeciliğin yol açtığı tahribatın üstesinden gelmek için endüstriyel gücünü artırması, emperyalist ordular karşısında hayatta kalmasını sağlamak için devleti güçlü tutması gerekir.

Lenin’in Devlet ve Devrim adlı çalışmasında da gösterdiği gibi, dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşecek bir sosyalist devrim, ilk aşamada devleti ortadan kaldırmayı göze alamaz. Lenin ve Bolşevikler de Yeni Ekonomik Politika’larıyla piyasaların kullanılmasının gerekliliğini görmüşlerdir. Tarihte ortaya konmuş gerçek devrimci çabaların böylesi yönlerini “eleştirel teorisyenler” hor görürler.

Aynı kişiler, aynı sebepten ötürü Filistin karşıtıdırlar: Sömürgeleştirilmiş halkları ve onların kurtuluş mücadelelerini, Marksizm vizyonlarından uzak veya ona karşı bir şey olarak değerlendirirler.

Bu kibir, çoğu Marksistin kolayca fark edebileceği şekillerde ortaya çıkıyor. Bu noktada, sömürgecilikten uzak durmak adına İngiliz işçilerinin çıkarlarına odaklanıyormuş gibi yapan Mario Tronti, Soğuk Savaş’ı “totaliter devletlere” karşı bir savunma olarak görüp meşrulaştıran Max Horkheimer, ulusal sorunun doğası gereği gerici olduğunu savunarak sömürgecilik karşıtı mücadeleleri itibarsızlaştırmaya çalışan Theodor Adorno gibi örneklerden bahsedilebilir. Bu düşünürlerin ortak özelliği, sömürge halklarının kurtuluş hareketlerini küçümsemek ve karalamaktır.

Losurdo’nun Batı Marksizmi kitabını okuduğunuzda, sömürgecilik karşıtlığına yönelik düşmanlığın ne kadar önemli olduğunu görürsünüz. Genel hatlarıyla akademik sola denk düşen “Batı Marksizmi”, özünde emperyalist akademinin otoritesini korusun diye emperyalizme karşı savaşanları parçalamakla ilgili bir meseledir.

Bunlar, birçok Marksistin ve Filistin yanlısının kolayca kabul edebileceği, “eleştirel teori”ye dair gerçeklerdir. Gelgelelim, bugün bu insanlar, kimlik politikalarının temsil ettiği şovenizmin manipülasyonuna açık hale gelmişlerdir. Hareketlerimizi akademik solculuğun neden olduğu zarardan kurtarmak için, bu teorinin daha yeni tezahürleriyle de mücadele etmemiz gerekiyor. Bu teorik yaklaşımlar, kimlik mücadelelerini, özellikle “lubunya teorisi” gibi modern batılı kavramlar üzerinden gerçek işçi mücadelesiyle veya Filistin mücadelesiyle aynı düzeye koyuyorlar.

İnsanları Filistin ve İşçi Sınıfı Davasından Uzaklaştırma Amaçlı Operasyon

“Lubunya teorisi”nin günümüzde neden özellikle zararlı olduğunu göstermek için, Frankfurt Okulu’nun “eleştirel” teorisyeni ve fikirleri modern sol üzerinde muhtemelen en fazla etkiyi yaratmış olan Herbert Marcuse ile arasındaki bağlantıya işaret edeceğim. Marcuse, Angela Davis’e akıl hocalığı yapması nedeniyle önemlidir. Davis, birçok radikal çevre tarafından rehber olarak benimsenmiş olsa da, tartışmasız bir şekilde sol anti-komünist reformculuğun savunucusudur.

Davis, SSCB’nin yıkılmasının ardından Leninist modeli eleştirmek için kurulan “demokratik sosyalist” fraksiyon, Muhaberat Komiteleri’nin bir parçasıydı. Bu oportünist eğilime uygun olarak, Davis, aynı zamanda başkanlık seçimlerinde Demokratlara oy verilmesi fikrini de savundu.

Bunlar, Marcuse’nin mirası üzerinden yaygınlaşan fikirlerdir. Bu fikirler, diğer eleştirel teorisyenlerin çoğundan daha sinsi bir şekilde, anti-emperyalist özgürlük savaşçılarının çabalarını değersizleştiren bir bakış açısının ürünleridir. Losurdo’nun dediği gibi, Marcuse,

“[...] Vietnam halkının ulusal kurtuluş mücadelesini sıcak karşıladı. ‘En basit silahlarla, tüm zamanların en etkili yıkım sistemini kontrol altında tutabilen’ Vietnamlılar, ‘dünya tarihi açısından bir yeniliği’ temsil ediyorlardı. Genel manada ‘ulusal kurtuluş cepheleri’, kapitalizmin ‘sistemsel krizine’ değerli bir katkı sağlayabilirlerdi. Gene de, ortada onlardan şüphe duymak için çok fazla sebep vardı. Evet, Vietnam direnişinin zaferi ‘son derece olumlu ve yapıcı bir adım’dı, ancak ‘bunun sosyalist bir toplumun inşasıyla hiçbir alakası yoktu.’ Yeni bağımsız olmuş ülkeler için hızlı ekonomik ve teknolojik gelişme, ölüm kalım meselesiydi. Ancak, ‘eski sömürge veya yarı-sömürge ülkelerin, Sovyetler Birliği tarafından büyük ölçüde kopyalanan ‘kapitalizm’ modelinden esasen farklı bir sanayileşme biçimini benimseyebileceklerine dair herhangi bir kanıt var mı elimizde?”

Tüm bu Marksizm karşıtı ve şovenist fikirleri özellikle “lubunya teorisi” ile ilişkilendirmemin nedeni, şu anda LGBT hareketinin, reformistlerin Filistin meselesini mülk edinmek ve sınıf mücadelesini sulandırmak için kullandıkları başlıca araç olmasıdır. Bunu LGBT bireyleri hedef almak için söylemediğimi açıklığa kavuşturmam gerek.

Muarrızlarını “bağnaz” olarak yaftalama taktiği, bu şovenist siyasi aktörlerin vazgeçmeyeceği bir taktik olduğundan, kendimizi kötü niyetli bağnazlık suçlamalarına karşı savunmak için çok fazla zaman harcamamak gerekiyor. Onların argümanlarına karşı duran mesajımızı teorik bir zemine kavuşturmak için biz, Filistin davasını ve işçi sınıfı davasını, bu davaları devrimci niteliklerinden arındırma çabasına karşı savunduğumuzu ortaya koymalıyız. Bu çabanın “özgürleşme” kisvesi altında yürütüldüğü görülmeli.

“LGBT hareketi” hakkında, en azından küresel varyasyonlarının ezici çoğunluğunda var olduğu şekliyle, anlamamız gereken şey, bunun sınıf mücadelesinin bir uzantısı olmadığıdır. Politikaları sosyalizmle ilgilenenlere bu şekilde pazarlanıyor, ancak bu politikaların nesnel karakteri emperyalizmle uyumlu. Emperyalizme hizmet etmeleri, ABD’deki renkli devrimler dâhilinde ajitasyon ve propaganda aracı olarak kullanılmalarından belli.

Bu devrim girişimleri, anti-emperyalist devletlere yönelik saldırılarını, (doğru veya yanlış) bu devletlerin LGBT bireylerin haklarını ihlal ettikleri iddiası üzerinden meşrulaştırıyorlar. Ancak, özellikle Filistin’in iki yıl önce Batı’da söylemin merkezine yerleştirilmesiyle birlikte açığa çıkan eğilim dâhilinde, “LGBT hareketi”, solcuları ve komünistleri “lubunya teorisini” Filistin ile aynı önem seviyesine yerleştirmeye zorlamıştır.

Kendisini işçi partisi olarak takdim eden Senin Partin, kısa süre önce İngiltere’de kuruldu. Bu parti, kuruluş belgelerine “transların kurtuluşu” başlığını eklemek suretiyle tam da yukarıda bahsini ettiğimiz şeyi yapıyor. Parti bu kararı, bu yıl İngiltere Yüksek Mahkemesi’nin biyolojik cinsiyetin hâlâ biyolojik cinsiyet olarak tanımlanması gerektiğini ve toplumsal cinsiyetin bu konudaki yasal kararları etkileyemeyeceğini teyit eden kararı üzerinden almıştı.

Senin Partin isimli bu yapı ve onun ait olduğu ideolojik kamptaki kişilerin ilgili karara yönelik itirazları önemli. Bu itiraz, LGBT politikasının içerisinde faaliyet yürüten bu hizbe dair çok şey söylüyor. İlgili kesim, toplumsal cinsiyetle biyolojik cinsiyetin farklı kategoriler olduğu görüşünü redde tabi tutuyorlar. Esasında bir kişinin toplumsal cinsiyet kimliğinin biyolojik cinsiyetinden ayrı olabileceği gerçeğine yönelik vurgu, trans bireyleri savunmanın etkili bir yolu, dolayısıyla, LGBT hareketi bu argümanı sıklıkla kullanıyor. Ancak bu kamptakiler, ilgili argümanı reddediyorlar, çünkü, bilindiği üzere, “eleştirel teori”nin geliştirdiği dünya görüşünde önemli olan, madde değil, dilin ve soyut kavramların gerçekliği tanımladığı alan olarak metafiziktir.

Bu tutumun doğal sonucu olarak solcular, işçi sınıfının ve sömürge halklarının verdiği mücadelelerin maddi doğasını gizliyorlar, Filistin’i çok sinsi bir şekilde odaktan uzaklaştırıyorlar. “Eleştirel teori”, bugün devrimci hareketlere bu şekilde zarar veriyor. Bu teoriyi savunanları güçlendirmeden onlara karşı koymanın yolları bulunmalıdır. Bu kesimin başvurduğu politikalar, genelde manipülatiftir. Her daim muarrızlarını bağnaz olarak göstermeye çalışmaktadır.

Bu makalede amaç, bahsi edilen, Marksistmiş gibi görünen teorilerin ortaya çıkmasına neden olan daha derin tarihsel bağlamı ve bu teorilerle mücadele etmenin günümüz devrimci mücadeleleri için neden bu kadar önemli olduğunu açıklamaktır.

Lenin, “ortalama işçinin” derinlikli ve zor çalışmaların peşine düşme eğiliminde olduğunu, dolayısıyla, düşünsel-teorik tartışmalarımızı sadece Marksist mahfillerle sınırlı tutmamamız gerektiğini söyler.

Akademik solculuğun ve eleştirel teorinin etkisini aşmamız için belki de bize kitleyi merkeze koyan bir strateji lazımdır. Zira bahsini ettiğimiz kesimin derdi, Marksizmi mücerret, toplumdan, kitleden kopuk kılmaktır. Bu tartışmada muarrızlarımız esasen kendi içlerine konuşuyorlar. Bu durumdan istifade etmeli, tersten, halkın içine karışmalıyız. Kendi ülkemizde kitleleri Filistinlilerin verdiği mücadeleyle ancak bu şekilde birleştirebilir, sınıfı özünden kopartmaya çalışanlardan uzak duran bir işçi hareketini ancak bu sayede inşa edebiliriz.

Rainer Shea
10 Aralık 2025
Kaynak

,

Yarım Porsiyon Tutarlılık


İslami Direniş, 12 Temmuz 2006’da Lübnan topraklarındaki işgalci İsrail askerlerini kaçırdığında İsrail ordusu şaşkınlığa uğrayarak, başta Beyrut olmak üzere, birçok yeri ateş altında bırakmış, Hizbullah’ın kararlı direnişi, “yenilmez” kabul edilen Siyonist rejimin propagandasını büyük ölçüde yıkmış ve Seyyid Hasan Nasrallah, MOSSAD’ın sekiz suikast girişimine rağmen herhangi bir zarar görmeden kurtulmuştur.

Partizan dergisi, bu tarihten iki ay sonra çıkan sayısının kapağında şu ifadelere yer vermiştir:

“Yaşasın Irak, Filistin ve Lübnan Direnişimiz: Emperyalizm Kâğıttan Kaplandır.”

Derginin giriş yazısının başlığı ise şöyledir:

“Orta Doğu Siyonist Saldırı ve Halkların Direnişiyle Yanıyor.”

İran destekli olduğu vurgulanan Hizbullah’ın verdiği savaşı “anti-emperyalist” olarak değerlendiren Partizan dergisi, özellikle Irak ve Filistin direnişlerinin de benzer şekilde ele alınması gerektiğini vurgulamış, Hizbullah, Hamas ve diğer direniş gruplarının “emperyalizm ve dünya gericiliğiyle ezilen dünya halkları arasındaki çelişki ve yine emperyalizmle ezilen ulus ve halklar arasındaki çelişki” çerçevesinde “anti-emperyalist” muhtevaya sahip olduğunu ileri sürmüştür:

“Bu hareketler Orta Doğu halkları direnişinin çelik çekirdeği olmuştur. Öyle ki bu hareketlerin tarih sahnesine çıkış süreçlerinde emperyalistlerin ve/veya siyonistlerin icazetinin bulunması da (örneğin Hamas) işin rengini değiştirmemektedir.”

Bu satırların yazılmasından yaklaşık üç ay sonra, yani Saddam Hüseyin’in idam edildiği tarihte, İran’ın Irak’taki direnişe vereceği destekten korktuğunu açıkça dile getiren İsrail savunma bakan yardımcısı Efraim Sneh’in sözleri ise Partizan tarafından şöyle yorumlanmıştır:

“Sneh okun sivri ucunu İran’a yöneltmiştir. İran hem emperyalistlerin istediği oranda dünya pazarına entegre değildir, hem de siyasal olarak ABD karşıtlığı ile ciddi bir sorundur. Bu şekilde ABD emperyalizmi bir taşla iki kuş vurmak istemiştir. Olası bir İran saldırısı durumunda cephe gerisini oluşturarak, Irak’ın Şiilerini nötralize edebilmeyi, tarafsızlaştırmayı hedeflemiştir.”

Partizan’ın geçmişteki yaklaşımı açıktır: İran, dünya pazarına tam olarak entegre değildir. ABD emperyalizmi, İran’ı hedefe koymaktadır. Hizbullah ve benzeri yapılar, Partizan’ın açık ifadesiyle, “Orta Doğu halkları direnişinin çelik çekirdeği”dir. Bunlara rağmen bahsedilen yıllarda tam anlamıyla bir tutarlılık veya net bir ideolojik-politik duruş görmek zordur. Zira Direniş Ekseni’nin birçok öznesi Partizan tarafından kayıtsız şartsız desteklenmesine rağmen, o özneye yön veren temel güç (İran) yokmuş gibi davranılmış, yazılarının birçok noktasında büyük “suskunluk”lara yer verilmiştir.

* * *

Günümüzde yaşanan emperyalist saldırganlık ise bırakalım devrimci örgütü, herhangi bir düzen partisinin bile gerisinde kalan açıklamayla gözler önüne serilmiştir: “Emperyalistler ve bölgesel gerici güçler kendi çıkarları için hızla yeni bir emperyalist paylaşım savaşına hazırlanmaktadır” Bu cümle, saldırının failini açıkça belirsizleştirerek, meseleyi salt iki blok çatışması düzeyine indirgemekle kalmamış, yukarıda anti-emperyalist olarak gördüğü hareketleri birdenbire “bölgesel gerici güçler”e çevirerek esasında kendilerinin ilginç bir dönüşüm yaşadıklarını haber vermiştir.

Partizan’ın son yazılarındaki Direniş Ekseni’nin bütün öznelerini kapsayarak yaptığı değerlendirmeler, küçük burjuvazinin tüm tutarsızlıklarını ortaya çıkarmıştır. Trump ve Netanyahu’nun defalarca İran’daki isyanlarda organik bağlarının olduğunu itiraf etmeleri hiç dikkate alınmamış, buna karşılık, İran’daki ayaklanmalar, anti-emperyalist nitelik taşımasa bile “ezilen ulusların demokratik talepleri” gibi yazarın kendisinin bile inanmadığı argümanlarla gerekçelendirilmeye çalışılmıştır.

“Başta Kürtler olmak üzere ezilen ulus, inanç, cinsiyet ve halkın her kesiminden insanların isyanda başrolde olduklarını görüyoruz.”

Bu tür açıklamalar, hiç kuşkusuz, İran’daki ayaklanmanın uluslararası bağlantılarını ve emperyalist müdahaleyi görünmez kılma amacı taşımaktadır. Partizan ve Özgür Gelecek “İran’daki Kürt örgütlerinin ABD ve İsrail ile ilişkileri”ni niçin hiç gündeme getirmemiştir? Rıza Pehlevi ve Mazlum Abdi’nin de aralarında bulunduğu Münih Güvenlik Konferansı, niçin “emperyalizmle taktiksel ilişki”ye indirgenmiştir?

“Oysa Münih Güvenlik Konferansı protestolarının merkezinde daha dün yaşam ve özgürlükleri için yürüdüğümüz dostlarımız da vardı. İşte sorunun can alıcı noktası buydu. Bu dostlarımızın orada olması ve Kürt ulusunun geleceği noktasında diplomasi yürütmesi bu konferansın özünü ve niteliğini değiştirmez.”

Partizan, Münih Güvenlik Konferansı’nın kimlerin platformu olduğunu açıkça söylemelidir. Emperyalist merkezlerin ve istihbarat aygıtlarının vitrininde yürütülen “diplomasi”nin hangi açılardan konferansın özünü değiştirmediğini net bir şekilde ortaya koymalıdır. Söz konusu argümanın kendi mantıksal sonuçlarını bile taşımaktan aciz bir “geçiştirme işlevi” olarak kullanıldığı açık değil midir? Tom Barrack’ın sözünden çıkmayan ve kısa sürede kontrol ettiği toprakların çoğunu bırakıp geri çekilen bir hareketin taktiği, hangi stratejiye dayanmaktadır? Bölgedeki baş düşmana karşı çıkan örgüt ve yapılarla hiçbir taktik-stratejik ilişki olmaması neyle açıklanmaktadır? Partizan yazarlarına göre bu soruları sormak koşullara bağlıdır:

“Kürt ulusal hareketine yönelik, IŞİD’le savaşta ABD emperyalizmiyle kurduğu taktiksel ilişki nedeniyle emperyalizm dersi verme ve dahası biz demiştik vb. değerlendirmelerin ne yeri ne de zamanıdır” deniliyor. Neden? Partizan’a göre Kürt Hareketi’ni eleştirmek için doğru zaman tam olarak nedir? Bu iddialar, hiçbir tatmin edici gerekçe öne sürülmeden yalnızca retorik olarak dillendirildiği için mantıksal herhangi bir neden de ortaya koyulamıyor. Partizan, bir düşünceyi değil, kendi kafasındaki öznel gerçekliği esas alıyor.

* * *

Partizan’ın bir diğer iddiası ise İran, Haşdi Şabi, Hizbullah ve kendi ifadeleriyle “bölgedeki diğer gerici güçler”in aslında emperyalizme karşı savaş vermediği, Rus-Çin emperyalist bloğunda olduğudur:

2026 Newroz’unu ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin gerici İran Molla rejimine yönelik saldırılarıyla karşıladık. Net olarak ifade etmek gerekir ki, yaşanan savaş haksız ve gerici bir savaştır. Bir yanda ABD, İngiltere, Avrupa Birliği diğer yanda Çin ve Rusya emperyalistleri arasında ortaya çıkan emperyalist bloklaşma ve rekabetin ürünüdür. Emperyalist kapitalist sistemin yaşadığı ekonomik krizi aşmak için savaşa başvurmasıdır. ABD’nin yeni ve genç bir emperyalist güç olarak ortaya çıkan Çin’e karşı, bir ön alma saldırısıdır.

Birçok yazıda “Rus ve Çin emperyalizmi”nden bahseden Partizan yazarları, gazete, dergi veya Parti açıklamalarında bunun altını doldurmuyor. Örneğin, İran toprakları bu ülkelerin pazarı haline mi gelmiştir? İran’a yönelik bir sermaye ihracından söz edilebilir mi? İran’ın yeraltı ve yerüstü kaynakları bu ülkeler tarafından sömürülmekte midir? İran’ın dış politikası, askeri gücü ve ekonomik kararları fiili olarak Rusya ve Çin tarafından mı belirlenmektedir? Bu sorular sorulmuyor, haliyle sorulmadığı için herhangi bir cevap alamıyoruz.

Rus ve Çin emperyalizmi’nin İran’ı sömürgeleştirdiği iddiası, teorik bir zemine dayanmak şöyle dursun, “bu savaş haksız savaştır” gibi bir bahaneyle geçiştiriliyor. Herhangi bir ülkeye sermaye ihracı yapılması, tek başına o ülkenin sömürge veya yarı-sömürge olduğunu kanıtlamaya yeter mi? Kaldı ki bugün uluslararası sermayenin İran’daki niteliği, emperyalizmin klasik Marksist tanımlarıyla doğrudan “sömüren-sömürülen” ilişkisi olduğu gösterilmeksizin böyle bir hüküm verilmesi doğru mudur? Partizan, okurlarına ve devrimci kamuoyuna Rus ve Çin sermayelerini, bu sermayelerin İran’da yarattığı yapısal değişikliği net bir şekilde anlatmak yerine “hissi” değerlendirmeler yapıyor, sermaye ihracından söz edebilecek herhangi bir veri bulamadığı için suskunluğu tercih ediyor.

Lenin, Sosyalizm ve Savaş adlı eserinde “emperyalist büyük devletlerin birisine karşı verilen her ulusal savaşın, başka bir rakip emperyalist büyük devletin müdahalesine yol açtığını ve böylece her ulusal savaşın bir emperyalist savaşa dönüştüğü” savının yanlış olduğunu söyler. Partizan, geçmişteki yaklaşımının aksine, bölgedeki anti-emperyalist güçlerin ABD ve İsrail’e karşı savaşamayacağını düşünüyor ve her fırsatta Rusya ve Çin’i araya sıkıştırarak Lenin’in yukarıda bahsettiği hataya düşüyor. Yani sınıfsal ve ekonomi-politik çerçeve yerine yalnızca kendi idealist çerçevesini çiziyor. Sorun, İran’ın niteliği sorunu değildir. Sorun, “Anti-emperyalizm kavramının içinin boşaltılması ve Partizan’ın bu kavramı içinde bulunduğu “Kürt konjonktürü”ne göre yeniden tanımlanma çabasıdır.

* * *

Özgür Gelecek sitesindeki haberlerde Lübnan fiilen işgal edilmek istenirken, işgalci siyonist çeteye karşı direnen Hizbullah’ın adı geçmiyor. İsrail saldırıyor ama kime saldırdığı belli değil. Bu suskunluğun elbette tesadüf olduğunu düşünmüyoruz. Dün “çelik çekirdek” denilen anti-emperyalist direnişçiler, bugün bilinçli olarak görmezden geliniyor.

Hindistan Komünist Partisi (Maoist) Genel Sekreteri ile röportajında Ganapathy, Hizbullah lideri Nasrallah’ın Sol’un İslamcılara yakınlaşması gerektiği ile ilgili soruyu şu şekilde cevaplandırmıştı:

“Ben, temel olarak Hizbullah lideri Nasrallah’a katılıyorum. Nasrallah’ın İslami ülkelerde emperyalizme karşı ulusal kurtuluşa vurgu yaptğını anlamak gerekir. Günümüzün görevi, emperyalizme özellikle de binlerce yıl içinde yaratılan insanlık değerlerini saldırgan bir şekilde yok eden ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki her milleti ezen ABD emperyalizmine karşı çıkan tüm güçlerin birliğini yaratmakır. Sol, emperyalizmin özellikle de ABD emperyalizminden ulusal kurtuluş için mücadele eden İslamcı hareketin güçleriyle birlik için adım atmazsa kendisinin demokratik olduğunu iddia edemez. Demin de belirttiğim gibi, çeşitli ülkelerde İslamcı hareketlerin önderliğinde devam eden tüm hareketler ulusal demokratik hareketlerdir. Bu hareketin önderliğinin kullandığı güçlü dini dil, bu hareketlerin ulusal demokratik özünü ve anti-emperyalist karakterini yok saymamalıdır.

Özünde biz, İslami yükselişi günümüz dünyas›nda ilerici anti-emperyalist bir güç olarak görüyoruz. Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de [...] İslamcı köktencilerin mücadelesi veya Samuel Huntington’un teorize ettiğii gibi medeniyetler çatışması olarak yorumlamak doğru değildir. Özünde tüm bunlar, bu mücadeleler içerisinde İslamcı köktencilerin rolünü yok saymadan, ulusal kurtuluş savaşlarıdır. Biz, sınıf farklılıklarını ve sınıf mücadelesini yok saydığı ve kitlelerin gündeminden sınıfsal baskıyı çıkarığı için ideolojik ve politik olarak her türlü dini köktenciliğe karşıyız.. Ancak İslamcı köktencilik, benim görüşümce, ABD, AB, Japonya ve diğer emperyalistler tarafından dayatılan pazar köktenciliğine karşı savaşta halkın müttefikidir.”

Dün emperyalist ve siyonistlerin kâğıttan kaplan olduğunu kanıtlayan, Partizan tarafından “çelik çekirdek” olarak ifade edilen “anti-emperyalist” yapılar, bugün hangi sınıfsal veya siyasal dönüşümü geçirdi de uzak durulması gereken bir gericilik odağı haline geldi? Dün ABD ve İsrail’in “tarafsızlaştırma” planına direnenler, bugün bu plana bizzat dâhil mi oldular yoksa Partizan mı “nötralize” edildi?

Ali Haydar Kara
13 Nisan 2026