Tuhaf

Sosyal âlemde “erken seçimde oylarını artırmak için bu savaşı Erdoğan çıkarttı” cümlesi ile “savaş Erdoğan’ın oylarını düşürüyor” cümlesini birlikte paylaşanları görmek ne tuhaf. Bu tuhaflığa, “Erdoğan Kürdistan’da seçim yaptırmazsa, Brüksel ve Washington nezdinde seçimin meşruiyeti kalmaz.” diyen “Marksistlerin” yaklaşımlarını da eklemek gerek. Onca IŞİD güzellemesinin ardından bu “Marksistler” “ya aslında biz laikiz” dediklerinin ertesi günü İMC TV’ye çıkartılmışlardı.
İMC TV’nin ise sırtını nereye dayadığı belli (değil). Patronu olduğu söylenen Osman Kavala, geçmişte doğuda kullanılmış silâhları, uçakları modernize eden kişi. Erdoğan’ın tabiriyle, “kişi laik olmuyor, devlet oluyor” gibi, burada da kişi “sosyalist” oluyor ama icraatı olmayabiliyor. İMC’nin “aktivist-iş adamı” olarak takdim ettiği Osman Kavala’nın, siyaseti her telde oynadığı iktisadî yatırım alanlarından biri olarak gördüğü açık. Geçmişte ordu ihalelerinde ismi geçen bir sermayedarın özgürlük nutuklarına ve Kürd sevdasına aldananlar, ne tuhaf!
PKK’nin “ordu hedefimiz değil” deyip aslolarak jandarma ve polise saldırması, AKP binalarını hedef alması, özerklik ilân edip, “devleti tanıyoruz” demesi, bir başka tuhaflık. Vicdanî red hakkı, profesyonel ordu talepleri, jandarmanın ilga edilmesi, polisteki fethullahçılık hep sanki iç içe.
Dolayısıyla seçim hükümetinde başkasının “Alevi bakan” gördüğü yerde Avrupa Birliği’ni görmek, başkasının bilmem ne bakanını gördüğü yerde İsrail’i görmek mesele. Bir de buna eski devlet kalıntılarının merkeze çekilmesini de eklemek gerek. Seçim hükümetinin özeti bu değil mi?
Mursi’nin son konuşmasında “Mısır devrimi açların devrimi değildir.” [2 Temmuz 2013] demesi ile devrimin ilk günlerinde Haksöz’ün benzer bir laf etmesi, “bu devrim değil, inkılâp” demesi tesadüf mü? Haksöz’ün, 12 Mart darbesine her Müslüman karşı çıkarken, tek itiraz etmeyen örgütün devamcısı olması şaşırtıcı mı? Devletin İslamî hareketi maniple ve kontrol etmek için yerleştirdiği unsurların bugün AKP merkezinde olması tesadüf mü? O kendisini biricikmiş, vahiyle gelmiş gibi sunarken, solun aynı şekilde mukabele etmesi, belirli bir devlet geleneğinden onu tecrit etmesi ne tuhaf. Laik, din karşıtı, liberal özgürlükçü üç-beş kişiyi çıkınına atacağım diye bu siyasî körlük hiç hayra alamet değil oysa. Tabiatıyla bu siyaset, AKP’nin varlığına muhtaç. Onu “muktedir” kılan, söz konusu yaklaşım.
Ya da Mursi’nin kabinesine eski rejimden bir generali alması, toplumsal huzursuzluğu bastırma yönünde ordunun imkânlarını muhafaza edip güncellemesi ile Tayyip Erdoğan’ın Eylül 2011’de “laik olun” emri arasında bir bağ yok mu? İhvancıların, “bizi tüm güçlerimizle ortalığa çıkıp hükümet olmamız konusunda gazı Erdoğan verdi” demesinde bir gariplikten söz edilemez mi? 2010 referandumundaki yetmez ama evetçilerin, miting meydanlarında Erdoğan’ın teşekkürünü hakkedenlerin bugün Erdoğan düşmanlığının şampiyonluğunu yapması garip değil mi? Postal yerine ikame edilen konversler çarşı iznindeki askerlere denk düşmüyor mu? Askerî vesayet vasi askerler türetmedi mi? Neoliberal siyasetin ana aktörü olarak ordunun Mısır’daki tahakkümüne eklemlenip rejimin restorasyonuna hizmetkârlık etmek almadı mı Mursi’nin kellesini? Erdoğan’ın Rabia işaretini devletin kadîm ideolojisine malzeme kılması bir alamet değil mi? “Esma’yı görünce kızım aklıma geldi” diyen Erdoğan, tabanı tahkim etmiş olmuyor muydu? Gözünden dökülen bir damla yaşın bile Esma ile alakası yokken, buradan bölgedeki İslamcılaşmaya dair tezler üfürmek ne tuhaf.
Mezarlık evlerde oturanların çığlıklarını orta sınıf snoplara has bir biçimde küçümseyen Haksözcülerin Suriyeli mazlumları ağzına alması bir samimiyet terazisine muhtaç değil mi? Bugün “PKK düşmanlığı” ile neye hizmet ettiklerinin farkındalar mı?
Mağdurun, mazlumun, yoksulun müşterek çığlığı olarak İslam’ı, efendilerin sofrasında bir mezeye indirgeyenler utanmıyorlar mı?
Filmi geriye sarıp baktığımızda; AKP’nin iktidar değil ama hükümet olmasının ordudan cevaz almadan gerçekleşmesi mümkün mü? Erdoğan’ın 2011’de “laik olun” mesajı içeri verilmiş bir emir değil mi? Laik olmak orduya eklemlenmek, emir eri olmak demek değil midir? Erdoğan’ın ağzındaki Türkiye’nin doksan yıldır ordu ve uzantılarınca kurulan cümlelerdeki “Türkiye”den farkı ne?
Mısır’da yüzlerce ihvancının Rabia Meydanı’nda katledilmesinin altında Millî Selamet Cephesi’nin imzası var. Ordu dışı ve orduya karşı tüm halk dinamiklerinin öfkesini “gericilik” eksenine oturtma çabası, orduyu siyasî özne olarak belirginleştiriyor, Mübarek gidiyor, tüm yapı tekrar dirilip solcuların, liberallerin üflediği nefesle ayağa kalkıyor, tekrar siyasete hükmünü koyuyor, olan fukara Müslüman Mısırlılara oluyor.
Erdoğan Eylül 2011’de “laik olun” derken, kendi yönelimini de anlatmakta. Önemli bir kitle tabanının bulunduğu “doğu vilayetleri”ni bu eklemlenme ile boşaltıyor. Barış süreci Kürd ve Müslüman direncin tasfiyesi olarak tecessüm ediyor. Bunu yaparken Erdoğan, geçmişten çıkarttığı dersle, kalıcı, yerleşik, sağlam bir kitle tabanı oluşturmaya gayret ediyor. Doğalında, Mısır’daki liberallerin de alıcısı olduğu, “İslam faşisttir” tezleri ülkeye giriş yapıyor.
Dün Kürd hareketini destekleyen Diken, T24, Cumhuriyet gibi yapılar, bu faşizm tahlillerine PKK’yi de katacak şekilde bir hamle gerçekleştiriyorlar. Ordunun makul düzeye, kışlasına çekildiği bir “cennet Türkiye” hayallerinin esasında onların sivil askerler olarak siyaset arenasında arz-ı endam etme istekleriyle bağlantılı olduğu anlaşılıyor. İşte bu yüzden, Osman Kavala İMC TV’de “PKK’nin silâhı bölge insanını irite ediyor” diyor. Seçim sürecinde söz hakkı elde eden işte bu liberallere dönük eleştirileri, “bizim müttefiklerimize saldırıdır bu, eleştiri yapanların tiz kelleleri vurula!” diyerek karşılayanlar, bu dönemi susarak geçirmeyi tercih ediyorlar. Ne tuhaf! Başlarını seçimden seçime çıkartanlara “devrimci” deniliyor bu ülkede, ne acayip!
Bebeği yıkadığımız suyu dökerken bebeği de atıyor olabilir miyiz? Osman Kavalaların nizamına halel gelmesin diye ileride Hz. Musa olacak o bebeği öldürüyor olabilir miyiz? AKP’yi, İslam’ı bu topraklara yabancı varlıklar olarak işaretlerken toprağın sahibi olduğunu iddia edenlere hizmet ediyor olabilir miyiz? Erdoğan 2011’de büyük projelerini aktarırken, Kartal’dan Şile’ye kadar uzanan bölgeyi ranta açacağını söylüyor. Oradaki askerî araziler konusunda ordudan gerekli izni aldığını da sözlerine ekliyor. Kim kime kimin toprağını veriyor, kim kime hizmet ediyor, ne tuhaf!
Analizler niyetleri de ele veriyor. “Mısır devrimi açların devrimi değildir” demek, “öyle olmasa keşke” anlamını taşıyor. Ve esas olarak karnı tok olanların şiş göbeklerindeki gazı almayı amaçlıyor. Erdoğan’ın da bu düzen nezdinde bundan gayrı bir işlevi bulunmuyor.
Türkçe mesaj yayınlayan IŞİD’li ile Yalçın Küçük’ün aynı şeyi söylemesi ne tuhaf. İkisi de “ülkenin batısını ABD, doğusunu PKK yönetiyor” diyor. Akıl, zihin bayırdan aşağı yuvarlandığında aynı yere düşüyor. Küçük cehepelileri, IŞİD Müslümanları galeyana getirmek istiyor. Bu galeyan emrini verenleri ise kimse sorgulamıyor.
Erdoğan ve çevresi bir “üst akıl” edebiyatına sarılmış görünüyor. Kimsenin alt aklı, bu ülkeyi kuran iradenin aklını görmemesi ne tuhaf. Kestaneleri yiyenler başkaları oysa, birilerinin maşa olmayı bu kadar sevmeleri ne garip.
Erdoğan’ın Atatürk arazisine saray inşa etmesi, basit kişisel bir hırsın ürünü olabilir mi? Buna tek başına karar verebilir mi? “Atatürk”ün izni olmaksızın o koca bina inşa edilebilir mi? Tek siyaseti Erdoğan’ı Çankaya’ya döndürmek olanların bunu “görmemeleri”, zaten elindeki yetkileri kullandığını “anlamamaları” ne tuhaf!
“Devrim açların devrimi değildir” demek, “ben devrimi açlarla birlikte toprağa gömeceğim” demek, efendilere işmar etmek, “emrinize amadeyim” demek. Tahrir’de mermilere siper olan onca ihvancının iradesini toprağa gömenlerin bugün “AKP İslamî tabanından uzaklaşıp muhafazakâr parti oluyor” demesinin ne anlamı var?
Başta belirttiğimiz “Marksistler” o Tahrir’de toplananları o günlerde “çapulcu ilân etmişti. Bir-iki sene sonra Taksim’de toplananlara Erdoğan “çapulcu” dedi. Devlet gibi düşünmeyi Marksistlik, devlet olduğunu zannetmeyi devrimcilik saymak, ne tuhaf!
Mısır’da bir fabrikada işçiler greve gidiyor, grevi kıranlar İhvan milletvekilleri oluyor. Ülkede eski rejimin kalıntılarını temizlemeye dönük yoğun bir kampanya var, bunu boğan, boşa düşüren gene İhvan. Ölçü, Mısır devletinden çekilince, her şey anlam kaymasına uğruyor. Garibim ihvancı işçi liderleri de selefî olmak durumunda kalıyorlar. Çünkü sol, özgürlük saplantısı yüzünden atalarını da redde tabi tuttuğu için “selefî” de olamıyor.
AKP düzenin krize verdiği cevabın ürünü. Krizi fırsat gören orta sınıf yatırımcıların aklıyla ona karşı mücadele etmek mümkün değil. Mursi’de dil bulduğu biçimiyle, mesele “açların devrimini yapmak, devrimi açlara ait kılmak.”
Eren Balkır
30 Ağustos 2015

Ebu Ali Mustafa: Filistinli Bir Devrimcinin Mirası

“Biz direnmek için buradayız, uzlaşmak için değil.”
[Ebu Ali Mustafa/1938-2001]
Ebu Ali Mustafa Filistinli bir lider, bir şehid ve Filistin devriminin tüm aşamalarında muhafaza edilen azim ve ısrarın sembolüdür. 27 Ağustos 2001’de ABD’nin imal edip İsrail’in işgal ordusunun ellerine teslim ettiği bir helikopterden atılan füze ile vurularak katledilen Ebu Ali Mustafa’nın bir devrimci olarak hayatı yeni yeni ayağa kalmaya başlayan El-Aksa İntifadası’nın orta yerinde sona ermiştir.
Ancak onun mirası ve kurduğu okul bugün hâlâ yaşamaktadır. Lübnan’daki Filistinli mülteci kamplarında düzenlenen Ebu Ali Mustafa futbol turnuvasından Cenin yakında bulunan ve kendisinin de memleketi olan Arraba’daki Ebu Ali Mustafa ilkokuluna ve oradan Halk Kurtuluş Cephesi silâhlı kanadına kadar birçok yerde ismi hâlâ capcanlıdır ve o, adil bir dava uğruna ölenlerin halkının hayatı dâhilinde ölümsüz olduğunun açık bir delilidir.
Bir Filistinli devrimci olarak Ebu Ali Mustafa’nın geride bıraktığı miras sadece isminden ibaret de değildir. O bir savaşçı, stratejist, mücadeleci ve FHKC’nin genel sekreteridir. Peki o neyi temsil etmektedir? Adaletsizlik ve zulüm karşısında sürdürülen uzlaşmaz mücadeleyi. Açık, devrimci ve enternasyonalist bir vizyonu. Kapitalizme, ırkçılığa ve emperyalizme karşı küresel mücadeleyi. Merkezine her daim işçi sınıfını, mazlumları ve mültecileri alan, geri dönüş ve kurtuluşa dair tüm mücadele biçimlerini. Her şeyden öte, özgürleşmiş bir Filistin’i.
Mücadele içerisindeki insanlara ilham vermeye devam eden bu vizyon üzerinden o insanlar yürüyüşlerde Ebu Ali Mustafa’nın resimlerini taşımaktadırlar. Onların yüklendiği, sadece Ebu Ali Mustafa’nın resimleri değil, onun vizyonu ve hedefidir. Bizim de paylaştığımız bu hedef geri dönme hakkı, kurtuluş, sosyalizm ve devrime dairdir.

Duma’daki Pazar Yeri Saldırısı

Duma’daki Pazar Yeri Saldırısı: Müdahale İçin İmal Edilmiş Bir Bahane mi?
16 Ağustos 2015 günü Suriye'nin başkenti Şam'ın hemen dışında bulunan Duma kasabasında bir pazar yerine düzenlenen saldırı, uluslararası öfkeye yol açtı. Dünyanın her köşesinden Suriye hükümetine kınamalar yağarken, Esad ve Suriye ordusu saldırıdan sorumlu tutuldu ve medya kanaatinin mahkemesinde suçlu bulunup mahkûm edildi. İlginç bir şekilde bu tür açıklamalar, herhangi bir soruşturma yürütülmeden önce ve isyancıların sözcüleri ile hükümet karşıtı kaynakların iddiaları dışında herhangi bir somut kanıt olmaksızın yapıldı. Nitekim, son dört buçuk yıldır objektif olmaktan hayli uzak olan ve olguları uzun süredir var olan “Kasap Esad” anlatısına uyarlamada aceleci davranan şirket medyası, sorgulayıcı sorular dillendirmekten utandırıcı derecede uzakta.
Bu makalenin yazarı, zor sorular sorduğu zaman kendisine “müdafi”, “Esad propagandacısı” veya benzeri saçmalıkların söyleneceğini gayet iyi anlıyor. Dürüst olmak gerekirse bu tür adlandırmalar, Suriye halkının çektiği acılarla ve Batılı şirket medyası ile savaş baronlarının amaçlarına ulaşacağı “insanî müdahale” adı altında yeni bir emperyalist müdahale gerçekleştirmeleri halinde karşı karşıya kalacakları vahşetle karşılaştırıldığı zaman çok az şey ifade ediyor. Amacımız, hâlihazırda katılaşan ve şüphesiz daha fazla savaşı meşrulaştırmak için kullanılacak olan propaganda anlatısına şüphe düşürmek için doğru soruları sormak.
Barış için çalışanlar, medya makinesinin kabul edilen gerçeklerini sorgulamaya, rahatsızlık verici olanla yüzleşmeye ve bunu, kendi gerekçelerinin doğru olduğunu bilerek yapmaya hazırlanmalıdırlar. Bu savaşın hem geçmişteki hem de gelecekteki kurbanları, bundan daha azını hak etmiyor.
Duma Anlatısını Sorgulamak
Saldırıya dair belgesel kanıtlar titizlikle irdelendiğinde ve bunlar Batı medyasında ileri sürülen iddialarla karşılaştırıldığında, bazı rahatsız edici düzensizlikler ortaya çıkıyor. Bu iddialar abartılı göründüğü gibi, savaşın tarihsel bağlamına yerleştirildikleri zaman da, objektif haberlerden ziyade siyasi amaçlar için yayılmış çarpıtma ve yanlış bilgilendirme modeline uyuyor gibi görünüyor. Nitekim olayların yaşandığı sahneden gelen ham görüntüler, medyada sıklıkla alıntılar yapılan tanıklar ve “aktivistler” (ki bu kendi içinde de ilginç bir terim) tarafından ileri sürülen iddialardan bazılarıyla epey çelişiyor.
Öncelikle, Suriye ordusu tarafından düzenlenen bir hava saldırısında 100 sivilin öldüğü iddiası var. Bu iddiayı destekliyor gibi görünen, her yere dağılmış enkazların, yardım görevlilerinin kurbanları taşıdığının ve korku içindeki sivillerin yok edilmiş pazar yerinde koşuşturduğunun görüldüğü çok sayıda fotoğraf var. Ancak videolara, hatta yukarıda linki verilen haberde Guardian gibi kuruluşların gösterdiği videolarda bile, merak yaratan bir eksik var: bedenler.
Gerçekten de, Pazar günü kalabalık bir pazara düzenlenen ve yüzden fazla kişinin ölümüne yol açan bir hava saldırısında, patlama nedeniyle ölmüş insanların bedenlerini görmemek tuhaf değil mi? Bir kişi, ezilmiş cesetler, yerlere dağılmış kol-bacaklar, kan gölleri, vs. görmeyi bekler. Bunların hiçbiri görünmüyor.
Duma videolarını, İsrail'in korkunç savaşı sırasında 30 Temmuz 2014 günü Gazze'den gelen videolarla karşılaştırın. 15 kişinin ölümü, 150'den fazla kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bir İsrail hava saldırısı da kalabalık bir pazar yerini vurmuş ve korkunç bir yıkıma yol açmıştı. Videolarda kolları-bacakları olmayan kanlı bedenler, sokağa yayılan kan gölü ve başka içler acısı görüntüler görülüyor. Yahut Duma videolarını, Bağdat'taki kalabalık bir pazarda gerçekleşen 2013 Noel'indeki bombalı saldırı videolarıyla karşılaştırın. Bu saldırının videoları korkunç: kafaları gövdelerinden tamamen ayrılmış kurbanlar, bedenlere yalnızca deriyle bağlı kalan bacaklar, çocukların cansız bedenleri ve başka türden, gerçekten ürkütücü görüntüler.
Duma'daki hava saldırısına ait görüntülerde ise tüm bunlar, şüphe yaratıcı bir şekilde mevcut değil. Neden? Alandan gelen ve hem Esad karşıtı medya (bu linkte görüldüğü gibi), hem de ana akım Batı medyası (bu linkte görüldüğü gibi) tarafından tekrar edilen görüntülerde, bu tür şeyler yok. Saldırının hemen sonrasında çekilen videolarda da hiç beden yok (bu linkte ve bu linkte görüldüğü gibi).Bedenlerin görüldüğü bir video var, fakat onların hava saldırısının kurbanları olduğuna dair ayırt edici bir kanıt yok. İlginç bir şekilde, bu videoda gösterilen kurbanların hepsi, askerlik çağındaki erkekler; eğer bu gerçekten de kadınların ve çocukların da olması gereken kalabalık bir pazar yerine düzenlenen bir saldırıya ait olsaydı, bu durum oldukça tuhaf olurdu. Nitekim süregiden savaşın içinde her gün ölen savaşçılar oluyor ve burada kefenlenmiş olan bedenlerin, başka bir şekilde öldürülmüş olan ve kameraya sanki hava saldırısının kurbanlarıymış gibi gösterilen savaşçılar olması oldukça akla yatkın.
Adil olmak gerekirse, saatler süren araştırma sonucunda, patlamadan sonra çekilmiş ve bir avuç erkek kurbanın bedenlerini gösteren bir video bulduk. Ancak hava saldırısından kaynaklı ölüm izleri yok: bedenler tek parça, eksik kol-bacak yok ve (Gazze ve Bağdat videolarının aksine) çok az kan var. Mevcut kanıtlardan hareketle ulaşılabilecek mantıksal bir sonuç, videoda görülen adamların bir binanın, muhtemelen de arkalarında görülen yıkılmış binanın çökmesi sonucunda ölmüş olduğudur.
Tam olarak ne olduğunu söylemek imkânsız ise de, Batı medyasının ve onların bölgedeki Suudi ve Katar finansmanlı muadillerinin iddia ettiği gibi, “kasıtlı bir katliam” olarak bir hava saldırısına dair net bir kanıt kesinlikle yok. Eldeki kanıtların objektif bir şekilde incelenmesi, pazarın yakınındaki bir binaya bir hava saldırısı düzenlenmiş olabileceği ihtimaline açık kapı bırakıyor. Ancak saatler içinde, anlatı çoktan yazılmış gibi görünüyordu: Esad, masum sivillerden öç alıyor -açık bir savaş suçu.
Yakından irdelenmeyi hak eden bir diğer önemli soru ise, kurbanların kendisi hakkında. Doğal olarak kimse, bir savaşta öldürülmüş veya yaralanmış hiç kimseyi küçümsemek istemez, ancak gerçek olanla olmayanı ayırmaya çalışırken, bütün kanıtları yakından incelemek gerekir. Ve hem kurban listesi, hem de cenazelere yapılan muamele, verilen cevaplardan daha fazla soruyu gündeme getiriyor.
İsyancı yanlısı bir grup olan Duma Koordinasyon Komitesi tarafından Arapça olarak yayınlanan bir kurban listesine göre, hava saldırısının 102 kurbanı vardı. Çeviri yapıldıktan sonra, listedeki 102 kurbanın arasında sadece üç kadının olduğu ortaya çıktı. Pazar günü kalabalık bir pazarda, cinsiyetler arasında ayrım yapmayacak olan varsayımsal bir hava saldırısının sonucunda, ölenlerin arasında sadece üç kadının olması insanın zihnini zorluyor. Bu nasıl mümkün olabilir? Liste, daha önce söylendiği gibi, başka şekillerde -çatışmada, Suriye ordusu tarafından hedef alınarak, vs.- ölmüş savaşçıları içeriyor olabilir ve bunlar pazar yerinde “katliam” olduğu iddiasını güçlendirmek için listeye eklenmiş olabilir gibi görünüyor.
İlave olarak, kurbanların toplu mezarlara defnedildiğini duyuyoruz ve bu da bir diğer kafa karıştırıcı gelişme. Reuters olaydan bir gün sonra şunları yazdı:
“İsyancıların kontrolündeki bölgelerde faaliyet yürüten bir kurtarma ekibi olan Suriye Sivil Savunma'nın Duma'daki bir sözcüsü, Pazar gecesi iki toplu mezara 60 kişinin gömüldüğünü söyledi. Pazartesi günü 35 kişinin daha toprağa verildiğini, toplam ölüm rakamının ise 100'ün üzerinde olduğunu belirtti. Güvenlik nedenlerden ötürü gerçek adını söylemeyen 28 yaşındaki sözcü, ‘Şehitlerin cenazelerini teşhis etmek gerçekten çok zordu. Bazıları kemiklerine kadar yanmıştı, bu yüzden onları belgelenmiş listeye ekleyemedik' şeklinde konuştu. Sözcü, bombalamada kendi evinin de yıkıldığını ekledi.”
Doğal olarak, haberde sunulan gri tasvir, güçlü bir duygusal ve içgüdüsel yanıtı ortaya çıkarıyor. Ancak sorulması gereken, rahatsızlık verici bir soru var: Eğer Duma Koordinasyon Komitesi bütün kurbanların listesini, isimleriyle birlikte çıkarabilmişse, neden bu kadar çok kişi törensiz olarak toplu mezarlara gömüldü? Öldürülen insan sayısının doğru olduğu varsayılsa bile, her ne kadar bazıları çok kötü şekilde yanmış olan cesetleri teşhis etmek zor olsa da, yine de bir biçimde teşhis etmeyi başarabilmişler. Eğer bunun doğru olduğunu kabul edersek, şu durumda cenazelerin defin için yereldeki ailelere verilmiş olması gerekirdi. Ama verilmedi. Neden?
Tipik olarak, toplu mezarların kullanılması, cenazeleri hızla saklama isteğini gösterir ki, eğer Duma hakkındaki medya anlatısı doğru olsaydı bu gereksiz görünürdü. En azından, bu olay hakkında yapılacak gerçek bir soruşturma, temel bilgilerin, yani öldürülenlerin kimliklerinin gizlenmesi amacıyla toplu mezarların kullanılmasını derinlemesine inceleyecektir.
Eldeki kanıtların desteklediği alternatif bir teori, Suriye ordusunun isyancıların kalelerinden olan Duma kasabasına bir hava saldırısı düzenlediği, saldırının da hedefini, yani uzun süredir şehirde var olduğu bilinen ve bir terörist gruba evsahipliği yapan bir binayı vurduğudur. Bu durum, ölülerin arasında erkeklerin neden büyük çoğunluğu teşkil ettiğini, neden cenazelerin gömülmesinde gizliliğe ihtiyaç duyulduğunu ve Suriye ordusunun neden bu hedefi vurduğunu açıklayacaktır.
Dahası, Duma'da tam olarak kimin faaliyet yürüttüğü ve neden hedef alındıkları da sır değildir. Carnegie Vakfı'nın 2013 yılında belirttiği gibi:
“Duma kasabası uzun zamandan beri isyanın kalelerinden biri ve bölgede, çoğu İslamî eğilimli olan çok sayıda silahlı grup var. Bunlardan biri olan, Alluş ailesinin yönettiği İslam Ordusu, özellikle 18 Temmuz 2012 tarihinde Şam'daki Ulusal Güvenlik Ofisi'ne düzenlenen ve çok sayıda önde gelen Suriyeli güvenlik figürünün ölümüyle sonuçlanan saldırıların sorumluluğunu üstlendikten sonra, zaman içinde ötekilerden biraz daha fazla güçlendi. Mart 2013'te bölgedeki ana gruplar güçlerini birleştirerek, Duma Mücahidin Konseyi isimli yerel bir yapı meydana getirdi. Bu yeni grup, İslam Ordusu, Duma Şehitleri Tugayı, Guta'nın Aslanları Tugayı, Doğu Guta Devrimciler Tugayı, Allah'ın Aslanları Tugayı, Tevhid el-İslam Tugayı, Faruk Tugayı [Liva el-Faruk], Şebab el-Hüda Tugayı, Seyf el-Umavi Müfrezeleri, Askeri Polis Müfrezesi, Rejim Koruma Müfrezesi ve El-İşara Müfrezesi'ni içine aldı.”
Bu temel bilgi, açık nedenlerden ötürü, Batı medyasının Duma'da olanlar hakkındaki anlatısında tamamen görmezden gelindi. Zira bu durum, Esad güçlerinin bir kolektif cezalandırma biçimi olan sivillere katliam yaptığı şeklindeki anlatının altını oyuyor. Bilakis, Suriye ordusu sözcüleri tarafından yapılan ve ordunun, yakın zamanda, Haziran 2015'te olduğu gibi, bir dizi önceki örnekte olanın aynısını yaparak, şehirdeki terörist unsurları hedef aldığı şeklindeki iddiayı güçlendiriyor. Bu nokta kritik, zira bu son olayın Duma'daki gruplarla süregiden mücadelenin bir parçası olduğunu gösteriyor -bu mücadele, Duma'dan ve civardaki başka banliyölerden Şam'a sayısız roket fırlatılmasına da tanık oldu.
Bu noktanın altını çizen bir diğer şey ise, Duma'daki bu saldırının kesinlikle o gün meydana gelen tek olay olmadığı. Gerçekte, olayın meydana geldiği 16 Ağustos Pazar günü Şam'ın banliyölerinde bir dizi çatışma meydana geldi. Askerî kaynaklara göre Doğu Guta'da hem Ceyşü'l-İslam, hem de Feylak el-Rahman'la şiddetli çatışmalar meydana geldi ve bu çatışmalar neticesinde 11 Suriye askeri ve 21 militan öldü. İlave olarak Duma'ya bitişik olan Harasta, ordu ve isyancılar arasında büyük çatışmalara sahne oldu.
Bu olgular açık bir şekilde sunulduğunda, Duma'da meydana gelen şey her ne ise, Suriye ordusu ile kasabayı kontrolünde tutan hükümet karşıtı “isyancılar” arasındaki süregiden savaşın bir parçası olduğu, kaçınılmaz hale geliyor. Fakat bu gerçek, savaş anlatısı için hiç uygun değil. Suriye'ye yönelik uluslararası kampanyanın genişletilmesi için bir gerekçe sunmuyor; ABD'nin ve müttefiklerinin, sefil ve tamamen itibarsız hale gelmiş “Koruma Sorumluluğu” doktrinin canlandırmak için bir bahane sağlamıyor. Son kertedeki amaç da bu.
“İnsanî” Savaş Baronlarını İfşa Etmek
Acı gerçek, Duma'daki ölümlerin, Ortadoğu'da ABD liderliğinde yeni bir savaşı organize etmeye çalışanlar için bir dayanaktan pek de fazlası olmaması. Bu görünürde insani çabalar, olayı, Suriye'de bugüne kadar gerçekleştirilemeyen rejim değişikliği arzusuna ulaşmak için, hâlihazırda kızışan savaşı genişletmek için sürdürülebilir bir geçer akçeye çevirmek isteyecektir.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) İcra Müdürü Kenneth Roth, insaniyet adına Suriye'ye tam kapsamlı bir savaş açılmasına destek vermekten çekinmedi. Defalarca Suriye'nin meşru hükümetine müdahale çağrısı yapan Roth, yakın zamanda “Saraybosna'da olduğu gibi, Duma'daki pazar yeri katliamı da nihayet Esad'ı sivilleri hedef almaya zorlayabilir mi?” gibi tweet'ler attı (@KenRoth, 16 Ağustos). Bu ifadenin içerdiği anlam açıktır: Sivillerin “katledilmesini” durdurmak için, Yugoslavya'ya ve daha sonra Sırbistan'a açılan ABD-NATO savaşı gibi bir askerî müdahale olmalıdır. Bu tweet'in, herhangi bir soruşturma olmaksızın, Duma'daki olayı takip eden birkaç saat içinde atıldığı belirtilmelidir.
Roth ve dolayısıyla yöneticisi olduğu İnsan Hakları İzleme Örgütü, şu tür budalaca tweet'lerle, sahip olabileceği tarafsızlıktan geriye ne kalmışsa onları da ortadan kaldırıyor: “Duma'daki pazar yeri katliamı, Esad'ın bu savaşı nasıl yürütmeyi seçtiğini gösteriyor: kasten ve sivillere karşı” (@KenRoth, 16 Ağustos). Bu, açıkça yanlı ve tamamen temelsiz bir iddiadır. Roth, bu tweet'i saldırının gerçekleştiği gün atarken, ölenlerin kimlikleri hakkında da, Suriye hükümetinin gerekçeleri konusunda kesinlikle hiçbir şey biliyor olamazdı. Burada, emperyalizmin bir dalkavuğundan, insan hakları savunucusu maskesi takmış bir savaş şahininden pek de fazlası olmadığını açığa çıkarıyor.
Ancak böyle bir dürüstlük yoksunluğu, Roth ve HRW için yeni değil. Bu makalenin yazarının daha önce de savunduğu gibi HRW, bir dizi vesileyle, ABD-NATO müdahalesini meşrulaştırmak için Suriye'deki savaş hakkında bariz sahte iddialar yayınlamış, açıkça itibarsız bir kuruluştur. Elbette, HRW'nin 2013'te yayınladığı, sahte bir şekilde Suriye hükümetinin 21 Ağustos 2013 tarihindeki kötü şöhretli kimyasal silah saldırısını gerçekleştirdiğini iddia eden, Guta'ya saldırılar: Suriye'deki kimyasal silah kullanımı iddiasının analizi başlıklı gülünç ve şimdi tamamen çürütülmüş halde olan rapor hatırlanmalıdır.
Suriye'ye müdahaleyi arzulayan çok sayıda önde gelen savaş baronu tarafından alıntılanan rapor, o tarihten sonra eski BM silah denetçisi Richard Lloyd ve MIT'den Prof. Theodore Postol tarafından kapsamlı bir şekilde çürütüldü. Lloyd ve Postol'un bulgularını yayınladığı 21 Ağustos 2013'te Şam'da gerçekleşen sinir gazı saldırısı hakkındaki hatalı “ABD teknik istihbaratının olası içerimleri” başlıklı rapor, tartışma götürmez bir şekilde, Suriye hükümetinin saldırıyı gerçekleştirmiş olamayacağını gösteriyordu.
İlave olarak, Roth ve HRW'nin sahte anlatıları, Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh, Kırmızı Çizgi ve Gizli Hat başlıklı yazısını yayınladığı zaman bir kez daha geçerliliğini yitirdi. Hersh bu yazısında güçlü bir şekilde, isyancıların Doğu Guta'daki saldırıyı gerçekleştirmesinin gayet mümkün olduğunu ve Türkiye'den, Suudi Arabistan'dan ve muhtemelen başka bölgesel aktörlerden yardım aldıklarını ortaya koydu. Bu kritik olgu, Roth, HRW ve yalnızca Esad'ın saldırıyı gerçekleştirebilir durumda olduğunu vurgulayan ötekilerin oluşturduğu koronun iddialarıyla tamamen çelişiyordu. Tüh, Üzgünüm Kenny, ama senin savaş bahanen daha o zaman güme gitti! Umarız ki yine öyle olur.
Fakat savaş gündeminin peşinden koşarak böyle yapay iddialarda bulunanlar yalnızca Roth ve HRW değil. Hiçbir trajedinin boşa gitmemesini, Nobel Barış Ödülü sahibi Başkan Obama'ya ve onun Beyaz Saray'ına bırakın. Saldırının ertesi gününde Başkan adına konuşan Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Ned Price resmi bir açıklama yayınladı ve açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Dün Esad rejiminin Şam'ın Duma banliyösündeki bir pazar yerine düzenlediği ve aralarında çok sayıda masum kadın ve çocuğun da olduğu, 100'den fazla kişinin öldüğü ve yüzlercesinin yaralandığı hava saldırılarını güçlü bir şekilde kınıyoruz… Bu menfur eylemler, Esad rejiminin meşruiyetini kaybettiğinin ve uluslararası toplumun gerçek bir siyasi geçiş için daha fazla şey yapması gerektiğinin altını çiziyor.”
Burada, Beyaz Saray'ın hâlihazırda “çok sayıda masum kadın ve çocuğun” öldüğünü ve yaralandığını tespit ettiğini belirtmek gerekir. Bu bilgi nereden gelmiştir? Elbette Esad karşıtı isyancıların yayınladığı ölüm listesi çok sayıda hayatını kaybetmiş olduğunu göstermediği gibi, olaya dair herhangi bir video da bunu göstermiyordu. Görünen o ki Beyaz Saray, olgulara dayanan bilgiler yayınlamak yerine, Şam'a karşı muhtemel bir askerî tırmanışı meşrulaştırabilmek için, propaganda amaçları doğrultusunda duygu yüklü “kadınlar ve çocuklar” ifadesini kullanmayı seçmiş.
Tıpkı Roth ve HRW gibi Beyaz Saray'ın da, 21 Ağustos 2013 tarihli kimyasal silah saldırısından benzer şekilde, ABD'yi Suriye'yle savaşa itmek için yararlanmaya çalıştığını hatırlamak da eşit derecede ilginç olabilir. Beyaz Saray, yine şimdi çürütülmüş olan ABD Hükümeti'nin 21 Ağustos'ta Suriye Hükümeti tarafından kimyasal silah kullanılması hakkındaki değerlendirmesi başlıklı beyanında, “Amerika Birleşik Devletleri, yüksek bir güvenilirlikle, Suriye hükümetinin 21 Ağustos 2013 tarihinde Şam banliyölerinde bir kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdiği değerlendirmesini yapıyor. Ayrıca, rejimin saldırıda sinir gazı kullandığı değerlendirmesini yapıyoruz” demişti. Bir kez daha, tüh!
Fakat neden bu makalenin yazarı, Duma'daki son saldırıyı eleştirel tarzda incelemek için 21 Ağustos 2013 tarihli kimyasal silah olayından bahsetme ihtiyacı duyuyor. Çünkü o tarihte, tam iki yıl önce, 2013 yazının sonlarında Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'ye ve Suriye halkına karşı topyekûn savaşın eşiğindeydi; çünkü yalanlar ve çarpıtmalar üzerine inşa edilen bir anlatı, bir kez daha, ABD'yi savaşa sokmak üzereydi. Çünkü bu yazar New York City'deki Times Meydanı'nda, o zaman da, başka zaman da Suriye'ye karşı savaş olmamasını isteyerek yürüdü. Ve çünkü bugün, Suriye'de kanlı dört buçuk yılın sonunda hâlihazırda bu kadar can kaybı yaşanmışken, barış yanlıları öylece oturup, ABD-NATO savaş makinesinin ve onun insan hakları dalkavuklarının bizi savaşa sürüklemesine izin veremez.
Duma olayının “resmi bir katliam” olarak resmedilmesinin, saldırının kendisinin herhangi bir unsurundan kaynaklı olmadığı açıktır. Bu şekilde sunulmasının nedeni, geçmişte defalarca çökmüş, ancak açgözlü savaş baronlarının ve stratejik planlamacıların vazgeçmek istemediği, önceden tasarlanmış bir savaş anlatısının meşrulaştırılmak isteniyor olmasıdır. Mesele ölümlerle ilgili değildir, hatta gerçekte Esad'la da ilgili değildir. Mesele Suriye'yi yok etmekle ve şu ana kadar Şam'ın ve ordusunun azmi sebebiyle erişilememiş olan jeopolitik hedeflere erişilmesiyle ilgilidir. Son kertede bu savaş, ne kadar can alırsa alsın Ortadoğu'nun yeniden şekillendirilmesiyle ilgilidir. Acı bir şekilde, Duma'daki ölüler, Suriye'yi ve bölgeyi çaresizce ateşe vermek isteyenler için bir tutuşturucudan pek de fazlası değildir.
Eric Draitser
Çeviri: Selim Sezer

George Jackson

21 Ağustos 1971’de hapishanede gardiyanlar tarafından vurulup öldürülen George Jackson, ABD emperyalizmine dönük itinalı analizi ve isyankârlığı ile kendi kuşağının devrimcilerine ilham vermiş bir isimdir.
On sekiz yaşındayken bir yıla mahkûm edilen Jackson, 11 yılını parmaklıklar ardında geçirir. Bunun yedi yılı hücrede geçer. Katledildiği vakit hücre cezasını çekmektedir. Gardiyanların direncini kıramaması, buna ek olarak mahkûmlar arasında yürüttüğü örgütlenme faaliyeti, onu Soledad ve San Quentin hapishanelerinin zorba idarecilerinin hedefi hâline getirir.
Jackson hapishanede komünist klasikleri okumaya başlar. Soledad Birader isimli kitabında şunu söylemektedir: “Marx, Lenin, Trotsky, Engels ve Mao ile tanıştım. […] beni günahlarımdan kurtardılar. İlk dört yıl boyunca ekonomi ve askerî fikirlerden başka bir şey çalışmadım.”
Hapishane hücresinde Kara Panter Partisi’ne katılır ve son kitabı Gözümdeki Kan’da reform ve devrim arasındaki farktan şu şekilde bahseder: “Mülkiyet ilişkilerini ve ekonomik durumları değiştirmeksizin devlet personelinin görevlerini değiştirip devlet formlarını farklılaştırırsanız, sadece eski burjuva devrimi içerisinde başka bir reform aşaması üretmiş olursunuz. Mevcut dengesizlikleri değiştirme gücü […] servetin üretimi ve dağılımı üzerindeki kontrolle ilgilidir. […]
Devrimci değişim, yüzde birin elindeki her şeye el konulmasını ve tüm bu varlıkların geri kalan yüzde doksan dokuzun ellerine aktarılmasını ifade eder. Eğer yüzde bir sadece başka bir yüzde bire yerini bırakıyorsa, devrimci değişim gerçekleşmiş olmaz.”
Deirdre Griswold

Sarp Yokuş

Muhsin öğretmen sınıfa doğru uzanan koridorda yavaş ve mütereddid adımlarla yürüdü. Bu, eğitim dünyasındaki ilk tecrübesiydi. Sınıfa girdiğinde ne yapacağını kestiremeyince, mümkün olduğu kadar bu anı çabuk atlatmaya çalıştı.
Önceki gece, sabaha kadar yatağının üzerine devrilmiş, bu durum hakkında tefekküre dalmıştı: Kişinin insanların karşısında durması, onlara hitap etmesi zordu. Ancak neydi bunun sebebi? Belki de, insanlara bir şeyler öğretildiği içindir. Peki sen kimsin ki insanları eğitmeye kalkışıyorsun? Sen ki şu sefil hayatını, insanlardan eğitim adına hiçbir yarar sağlamadan geçirdin. Hal böyleyken, insanlara bir şey öğreteceğini mi sanıyorsun? Hem insanların hayatı öğreneceği en son yerin okul olduğuna inanan sen değil miydin? Pekâlâ şimdi neden öğretmen olup çıkıverdin?
Sabah kendini müdürün odasına attın, orada oturup kafanı meşgul eden o konuyu, bir başka açıdan tartışan diğer öğretmenleri dinledin.
– Çocukların, kitaplarını yanlarında taşımadıkları zamanlarda yapmamız gereken nedir? diye tartışırlarken;
Müdür burnundan konuşarak, lafı uzatmadan şöyle dedi:
– Her öğretmen kitap olmadan da nasıl ders işleneceğini bilmeli!
Sonra dönerek aşağılayıcı bir tavırla:
– Yapamadığın zaman öğrencilerin birinden konuyu anlatmasını iste…
Muhsin öğretmen kendi kendine:
“İşte öğretmenlerin ilk andan itibaren itaatkâr ve düzenli olarak ders vermesini isteyen okulun müdürü. Dün bir bu iki, şimdiden canımıza okuyacak gibi.”
Müdür, çayının son yudumunu içip odadan ayrıldı.
Upuzun koridor çocukların bağırış ve çığlıklarıyla doluyordu. Muhsin öğretmen yavaş adımlarla yürüyor ve kendisini, geleceğe uzanan gürültülü ve ahmakça bir girdapta olduğunu hissediyordu. Gürültü ve ahmaklık, başka bir şey değil!
Muhsin öğretmen sınıfa girer girmez, arka sıralarda kendi üzerine yığılmış bir çocuk şöyle seslendi:
Öğretmenim, güzel bir hikâyem var!..
Muhsin öğretmen henüz tek kelime etmeden çocuk, sırasını terk etti ve kendisinden büyük geniş pantolonu, eski kadınsı gömleği, kaşlarına kadar sarkmış sık siyah saçlarıyla arkadaşlarının karşısına geçti ve anlatmaya başladı.
“Babam iyi bir adamdı… Saçları ağarmıştı ve tek gözü vardı. Öteki gözünü ise saygın bir adama ayakkabı dikerken kaybetmiş. İğneyi ayakkabının topuğuna batırmaya çalışmış fakat topuk epey sertmiş, bu defa iğneyi daha sert batırmaya çalışmış, birkaç defa bunu tekrarlamış fakat ne fayda. Daha sonra ayakkabıyı göğsünün hizasına yükseltmiş ve var gücüyle iğneyi batırmış. Ayakkabıyı delerek geçen iğne, gözüne batmış…
Babam iyi bir adamdı, sakalı ne uzun ne de kısaydı. Çok çalışır, işini mükemmel yapardı. Yanında daima, tamir edilip yeniden kullanılır hale getirilmeyi bekleyen ayakkabılar olurdu.
Fakat babamın hiçbir zaman elverişli bir dükkânı olmadı. Hiç kimse de işinde yardımcı olmazdı. Dükkânı tahta bir kasa, tenekeler ve mukavva kâğıtlardan yapılmış bir kulübeydi. Birkaç çivi, ayakkabı, bir örs ve kendisinin sığabileceği kadar genişlikteydi dükkân. Bunun dışında bir sineğin dahi konabileceği bir boşluk yoktu. Öyle ki müşteriler, ayakkabılarının tamir edilmesini istediklerinde, dükkânın berisinde durmaları icap ederdi.
Bu dükkân, zengin bir adamın sarayının yükseldiği sarp bir yokuşta yer alıyordu. Sarayın terasından bakıldığında hiç kimse bu dükkânın varlığını hissetmezdi. Hatta dükkânın üzerindeki toprakta bitkiler dahi yeşermişti. Bu yüzden babam, sarayın sahibi dükkânını fark etmediği için, kovulmaktan korkmazdı. Zengin adam kesinlikle sarayı terk etmiyor, hizmetçiler istedikleri her şeyi ayağına kadar götürüyordu. Babam, ayakkabılarını bedava tamir etme karşılığında, hizmetçilerden kendi sırrını saklamaları üzerine anlaşmıştı.
Babam korkmadan, tereddüt etmeden işini düzenli olarak sürdürüyordu. İnsanlar onun ustalıkla ayakkabıları, yeniymiş gibi görünmesini sağlayacak şekilde tamir edebildiğini elbette biliyorlardı. Öyle ki her geçen gün kendisine daha çok ayakkabı gelirdi. Gecesini gündüzüne katarak sürekli çalışır ve anneme şöyle derdi:
Yarın öbür gün çocuklar okula gidecek…
Annem de şöyle derdi:
O zaman işler azalır sen de biraz rahat edersin…”
Çocuk, konuşmasını bitirip yerine döndü. Arkadaşları ise hikâyenin devamını bekler gibi hareketsiz, öylece duruyorlardı. Muhsin öğretmen birden bağırarak şöyle dedi:
Arkadaşınızı neden alkışlamadınız, hikâyeyi beğenmediniz mi yoksa?
Hikâyenin devamını anlatmasını istiyoruz.
Muhsin öğretmen hikâyenin devamı var mı diye sorunca, çocuk devam etti:
“Babamın birkaç ay öncesinden epeyce işi birikmişti. Öyle ki eve dönemez hale gelmişti. Annem, onun gece gündüz çalıştığını ve dükkânından ayrılacak vaktinin olmadığını söylüyordu. Zengin adam ise gece gündüz terasında oturuyor; muz, portakal, badem ve ceviz yiyor, çöpünü de sarayın terasından sarp yokuşa doğru fırlatıyordu. Bir sabah babamın kulübesinin olduğu yokuş, çöple dolmuştu. Öyle ki hizmetçiler babamın kulübesini göremez olmuşlardı. Annemin dediğine göre babam, dükkânın üzerine yığılan çöpleri fark edemeyecek kadar kendini işe kaptırmıştı. Büyük olasılıkla, her zaman yaptığı gibi kasasında oturmuş, elindeki ayakkabıları zamanında tamir edip sahiplerine teslim etmek ve işi bitince de eve dönmek için ciddi gayretle çalışıyordu. Fakat zannediyorum ki babam, orada ölmüştü.”
Öğrenciler alkış tuttu. Çocuk yerine döndü ve sessizce oturdu. Muhsin öğretmenle beraber öğrencilerin gözlerinin içi parladı.
Bir süre sonra Muhsin Öğretmen, çocuğu müdürün odasına götürürken, koridorda öğrencisine sordu:
Gerçekten babanın öldüğüne inanıyor musun?
Elbette babam ölmedi. O yaşıyor. Bunu, hikâyeyi bitirmek için uydurdum. Şayet bunu yapmasaydım hikâye bitmeyecekti.
“Aylar sonra yaz geldi. Güneş çöp yığınlarını kuruttu. Daha sonra babam dükkânı ve kasasını bu çöp yığınlarından temizledi ve eve dönmek üzere orayı terk etti.”
Muhsin öğretmen, yanında öğrencisiyle müdürün odasına girince şöyle dedi:
Sınıfımda deha bir öğrenci var. İzin verin, size babasının hikâyesini anlatsın.
Anlat bakalım oğlum, nedir babanın hikâyesi?
“Dükkânının küçük olmasına rağmen o, gerçekten usta biriydi. Şöhreti bir gün, sarayın sahibine ulaştı. Sarayın sahibi, elindeki bütün eski ayakkabıları tamir edip tekrar kendisine iade etmesi üzere ona gönderdi. Hizmetçiler tam iki gün bu ayakkabıları dükkâna taşımakla uğraştılar. Taşıma işi bittikten sonra babam ayakkabı yığınları arasında boğulmuştu. Zira küçücük dükkâna bunca ayakkabı nasıl sığsındı!”
Müdür elini ön cebine koyup, biraz düşündükten sonra şöyle dedi:
Bu çocuk delirmiş! Başka bir okula göndermeliyiz!
Bunun üzerine çocuk şöyle dedi:
Fakat ben deli değilim. Zengin adamın sarayına gidin ve ayakkabılarına bakın. Böylece her ayakkabının topuğunda babamın et parçalarını, hatta belki de gözlerini ve burnunu göreceksiniz. Gidin saraya!
Müdür şöyle dedi:
Bu çocuğun deli olduğuna inanıyorum.
Muhsin öğretmen araya girdi:
Fakat o deli değil. Kendim dahi zamanında ayakkabılarımı babasına tamir ettirmiştim. Sonra ki gidişimde babasının öldüğünü söylediler.
Nasıl öldü!?
“O gün yine eski bir ayakkabıya topuk çakan babam, sağlam olması için epeyce çivi kullanmıştı. İşi bitirince parmaklarını örsle ayakkabı arasında ezilmiş olarak gördü, düşünebiliyor musunuz! Çivilerle demir örsü dahi delebilecek güçte olan babam, yerinden kalkmayı bile beceremedi. Oradan gelip geçenler yardım etme teşebbüsünde bulunmayınca, adamcağız oracıkta ölünceye kadar öylece yığılıp kaldı.”
Müdür tek kelime etmeksizin, birbirine sokulmuş vaziyette ayakta bekleyen öğretmenle çocuğa başını sallayarak baktı. Sonrasında yumuşak deri koltuğuna doğru yöneldi ve oturdu. Dosyaları incelemeye koyulan müdür, Muhsin öğretmenle çocuğu göz ucuyla süzmeye devam etti.
Beyrut, 1961
Gassân Kenefâni, 9 Nisan 1936’da İsrail’in Akka şehrinde doğdu. 1948’e değin Yafa’da yaşadı. Yazar aynı yıl, Siyonistlerin Filistin işgalinin ardından binlerce Filistinliyle beraber göçe zorlandı. Kısa bir süre Lübnan’da kaldıktan sonra ailesiyle birlikte Şam’a taşındı. Kenefâni, genç yaşlardan itibaren milli mücadele içerisinde aktif rol aldı. Kuveyt’te gazetecilik yaptığı sıralarda ilk edebî ürünlerini verdi. 1960’ta Beyrut’a taşındı ve oradaki haftalık Hurriyye (Özgürlük) gazetesinde edebiyat yazarlığı yaptı. 1963’te Muharrir (Özgürlükçü) gazetesinin genel yayın yönetmeni oldu. Enver ve Havadis gazetelerinde de çalışan yazar, 1969 yılında haftalık Hedef gazetesini çıkardı ve 8 Temmuz 1972’de şehit edilene kadar gazetenin genel yayın yönetmenliğini sürdürdü.
Bazı önemli eserleri: On İki Numaralı Yatağın Ölümü (Öykü, 1961), Bizim Olmayan Dünya (Öykü, 1965), Güneşteki Adamlar (Roman, 1963), Hayfa’ya Dönen Biri (Roman 1969).
Üslûp Dergisi, 40, Temmuz – Ağustos 2015

Çipras’tan Syriza’nın Solunu Tasfiye Hamlesi: Erken Seçim

25 Ocak seçimlerinde sol bir alternatif olarak ve neoliberal politikaları eleştirerek iktidara “umudun temsilcisi” olarak gelen Çipras’ın attığı geri adımların ardı arkası kesilmiyor. Bir süre sistem içinden Troyka politikalarını değiştirebilmenin yollarını arayan ancak her seferinde duvara toslayan Çipras ekibi sonunda havlu atarak seleflerinin politikalarını devam ettirmek zorunda kalmıştı. Hatta bu sürecin sonunda 5 Temmuz tarihinde referanduma gitmiş ve AB ve IMF politikalarına karşı yürümek için net bir halk desteği elde etmişti. Ancak bunun için radikal ve sistem dışı adımlar atması gerektiği açığa çıkan Çipras yönetimi referandumun ertesi günü kendisini destekleyenleri de şok eden bir dönüş ile sol bir alternatif olma konusunda havlu atmıştı.
Referandum sonrasında parti meclis grubunda ve parti üyeleri arasında eleştirilerini yükseltenler yetersiz de olsa Çipras’ın konumu için bir tehdit arz etmeye başladılar. Hatta Syriza yeni memorandumları meclisteki sağ partilerin desteği ile geçirebildi. Aslında pratik olarak koalisyon hükümeti Syriza’nın “hayır” diyen sol muhalefeti sonucunda güven oyu kaybetmiş oluyordu. Bu noktada Çipras sağ partilerin insafına kalıyordu. Hatta Neo Demokratia gibi parti sözcüleri her konuda hükümeti desteklemeyeceklerini söyleyerek aba altında sopa göstermeye de başlamışlardı. Bu aşamada Yunanistan’da Çipras’ın yakın bir zaman içinde erken seçime giderek özellikle meclis grubundaki sol muhalefetten kurtulmak isteyeceği zaten konuşulmaya başlamıştı. Temmuz ayından beri gerek Syriza içindeki sol gruplar gerekse de parlamento dışı Sol, alternatif bir yol ve tavır geliştirebilmek için istişare halindeydi. Syriza içindeki sol platformun internet sitesi olan Iskra’nın düzenlediği konferans da bir nevi gövde gösterisi teşkil etmişti geçtiğimiz ay.
Bu noktada Çipras parti içindeki yılanın başını daha da büyümeden kesmek için erken seçim kararı aldı. Seçimin kesin tarihi yarın Cumhurbaşkanı tarafından açıklanacak. Büyük bir ihtimalle Eylül ayının son haftası gerçekleştirilecek. Çipras istifa ederken muhaliflere Syriza listelerinde yer verilmeyeceğini özel olarak belirtmeyi de ihmal etmedi. Syriza’nın solundaki görüşmelerin hızlanacağını ve yeni bir oluşum ile ya da mevcut Antarsia ile seçime girmeleri ihtimal dâhilinde. Bu olasılıkların birkaç gün içinde masaya yatırılarak karara hızla bağlanacağını bekleyebiliriz. Çipras’ın selefi eski başkan Alekos Alavanos’un da bu yeni yapılanma içinde olacağı az önce yaptığı açıklama ile teyit edildi.
Erken seçimde Syriza’nın birinci parti çıkması halinde sol muhalefeti tasfiye ederek Çipras’ın bir nevi “Pasoklaşma” çizgisini devam ettireceğini bekleyebiliriz. Aksi takdirde Çipras’ın parti içindeki konumu ve Syriza’nın yakın gelecekte ne olacağı yeni bir mücadelenin konusu olacaktır.

Üniforma

Ağlamak kendine acımaktır. Belki de ölüm hâlinin çaresizliği karşısında duyulan yıkıma tepkidir. Çaresizliğin aşıldığı yer, başkaların nefesine karışmaktır.
AKP, kadîm devletin metafiziğidir. Kendisine acıdığı noktada, ölüm anının son gayretiyle üflenmiş nefesidir. Başkalarının nefesini boğmaktır.
Gezi’de “copunu bırak, kaskını çıkar” diye bağıran kitleden ürken devlet, bugün eşkıyaların bedenlerini üniformalarından soymaktadır. “Çözüm süreci”nin barışı değil, bir halkın iradesinin çözülmesini ifade ettiği artık anlaşılmıştır.
Efendiler, kendi çıkarlarını herkesin çıkarıymış gibi göstermekte mahirdir. Demokrasi bu konuda ana yöntemdir. Maharetin çıkar hâline gelmesi ise devlettir. Çırılçıplak bedenler, onların maskeli baloları, özel defileleri içindir. Zergele’de ancak fotoğrafın konusu olan hamile kadın, yalınayak Suriyeli çocuklar, mültecilerin üzerindeki paçavralar… Giysi muktedirliğin alametidir. Medeni olmanın gayrimedeni olana açtığı savaştır.
Üzerindeki örtüsü yırtılan devlet için faşizm her şeyi açıktan yapmaktır. Göründüğü kadarıyla, kaderi seçimlere bağlı olan siyaset erbabları, Tayyip’le bu gerçeği gizlemek derdindedirler. Silvan’da keskin nişancıların saldırılarına mani olmak için asılan çarşaflar ne ise Tayyip odur. “Her şeyin başı Tayyip. Nokta!” diyen Hasan Cemal, dedesi Cemal Paşa’yı savunmaktadır. Tayyip’se örtü ya da başka bir sebeple kendisine ihtiyaç duyulmasından ötürü histerik bir sevinç duymaktadır.
Savaş devletin hastalığı değil, ilâcıdır. Her zaman mahfuz tutulan bir imkân olarak savaş, devletin dirileşmesi için şarttır.
Faşizm, emperyalizm imkânlarının sıfırlanıp bu güçlerin içe dönmesidir. Devlet, yabancı kaldığı kendi toprağını “yeniden” işgal etmek zorundadır. Filistinliler, meşru kabul etmedikleri “İsrail devleti” ifadesi yerine “işgalci devlet” ya da “işgal güçleri” tabirlerine başvururlar. Türkiye bugün her zamankinden daha fazla İsrail’dir.
Bugün kadın partisinin veya hümanist sol partisinin sözüne kulak asmamak gerekir. Varto’daki çırılçıplaklık, Taksim’de “copu bırak, kaskını çıkart” diyen kitlenin mantığını paylaşır. Devlet için kendi üniforması dışında her türden kıyafet karşı-üniformadır. Tek biçim odur, her şeyi biçimlendirmek için böyledir.
Kendi metafizik Öz kurgularının gürleşmesine bakanlar, kadını, Kürd’ü, Alevî’yi ya da işçiyi bir üniforma gibi görmektedirler. Bu da söz konusu kişilerin devlet gibi, devletle ve devlete nispetle düşündüklerinin bir delilidir. Tekbiçimlilik, karşısında sadece biçim, sadece kıyafet görecektir. Erkeğin, Türk’ün, Sünni’nin veya burjuvazinin gücü biçimselleştirilip soyulmaya çalışılacaktır.
Bu da devlete ve kapitalist efendilerine elbiseler diken Cemil İpekçi solculuğuna yol açmaktadır. Kadınların ucuz işgücü olarak piyasaya akması bir emir ise, rengârenk elbiseler liberalizmin üniforması olacaktır.
Emperyalizmin kurduğu Türkiye’de devlet biçim, sermaye öz; kemalizmin kurduğu Türkiye’de devlet öz, sermaye biçimdir. Bugün Kürd’ün bedeni üzerinden dönen kavga bir boyutuyla bu iki Türkiye’nin gerilimidir. Tayyip’se kendisini denge noktası olma imkânı olarak sunmaktadır.
“Habil ile Kabil arasında kıyamete dek süren savaş”a atıfta bulunması, özde kardeşliğe, biçimde kıyamete dönük vurgu ile ilgilidir. Kürdlerin “halkların kardeşliği” sloganını pek sevmemelerinin sebebi de budur. Ali Şeriati’nin sözüne atıfla, “kardeşlik” sloganının yerini artık “eşitlik” almalıdır.
Biraz da masonik gerekçelerle hazırlanan ve internet âlemine sunulan bir grafik çalışmasında dünyadaki tüm dinlerin ve alt-dinlerin aynı şeyi söyledikleri iddia edilmektedir. Tüm bu dinleri ve alt-dinleri temsil eden simgelerin altına, onların peygamberlerinin ve öncülerinin sözleri iliştirilmiştir. Bu sözler, özünde, ahlak felsefesinde “altın kural” olarak geçen, “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” demektedir. Bu grafikte tek farklı sözü İslam Peygamberi etmektedir. Aynıymış gibi görünen ama aslında çok farklı bir anlam içeren söz şöyledir: “Kendin için istediğin şeyi başkası için de iste.”
Eğer Türkler Müslüman’sa ve Peygamber’in yolunda ise, devlet istemiyor olmalılardır. İstiyorlar ise Kürd’ü de gözetmek durumdalar. Ya da sadece vefat etmiş, artık olmayan bir fani olarak bakıyorlardır Nebi’ye.
Eşkıyanın çırılçıplak bedeni, ezilenlerin ortak üniformasıdır.
Eren Balkır
20 Ağustos 2015

Putin Esad’ı Satmayı mı Planlıyor?

Moskova’nın Suriye’deki jeostratejik amaçları Washington’ın amaçlarının tam zıttı. Bu basit gerçeği anlamak, savaşın lime lime ettiği ülkede gerçekte olan biteni anlamanın en kolay yolu.
Washington’ın ne istediği Brookings Enstitüsü’nden Michael E. O’Hanlon’ın kaleme aldığı “Suriye’yi Yapısöküme Uğratmak: Amerika’nın En Ümitsiz Savaşı İçin Yeni Bir Strateji” isimli makalede detaylı olarak izah ediliyor:
“[…] yegâne gerçekçi yol, pratikte Suriye’yi yapısöküme uğratmaktır. […]uluslararası toplum, zaman içerisinde Suriye’de yaşaması muhtemel bir dizi güvenlik ve yönetim alanı yaratmak amacıyla çalışmak zorunda kalacaktır.
Bu türden sığınakların oluşturulması, bir daha Esad’ın ya da IŞİD’in yönetme ihtimali ile yüzleşmeyeceği özerk bölgeleri üretebilir. […]
Geçici hedefimiz, bir dizi özerk bölgeyi içeren konfederal Suriye’ye ulaşmaktır. […] muhtemelen konfederasyon, uluslararası bir barış gücünün desteğini gerekli kılacaktır. Bu barış gücü, söz konusu bölgelerin savunulabilir ve yönetilebilir kılınması, oradaki halka yardım sağlanması, bölgelerin istikrara kavuşup ardından zaman içerisinde genişleyebilmesi için daha fazla askerin eğitilmesi ve donatılması için gerekli olacaktır.” […] Özerk bölgeler, artık ne Esad ne de halefi tarafından yönetilmesine izin vermeyecek net bir anlayış üzerinden özgürleştirilecek. [Michael E. O’Hanlon, Brookings Institute]
Esad ve IŞİD’i bir an unutalım, bunun yerine, şu yazıda geçen “özerk bölgeler, “sığınakların oluşturulması”, “güvenli bölgeler” ve “konfederal Suriye” ifadelerine odaklanalım.
Tüm bunlar, ABD politikasının aslî amacının, Suriye’yi ABD-İsrail’in bölgesel hegemonyasını tehdit etmeyen küçük birimlere ayırmak olduğunu söylüyor. ABD’nin oyun planının özeti bu.
Tersten Rusya ise bölünmüş bir Suriye istemiyor. Moskova ve Şam’ın uzun süredir müttefik olması (ve Rusya’nın Suriye kenti Tartus’ta askerî deniz üssü bulunması) yanında daha da önemlisi, parçalanmış bir Suriye’nin cihadî unsurların kullanacağı bir üs hâline gelme ihtimali. Böylesi bir ihtimal, Orta Asya genelinde teröristlerin konuşlanmasını ve Rusya’nın Lizbon’dan Vladivostok’a uzanan devasa bir serbest ticaret bölgesi dâhilinde kıtaları birleştirmeye dönük planının altını oyar. Putin terörizm tehdidini çok ciddiye alıyor, tam da bu nedenle Suriye’de çatışma sürecini sona erdirip güvenliği yeniden tesis etmek için bu süreci Suudi Arabistan, Türkiye, Irak, Suriye, İran, Kürdler ve Suriye muhalefetinden liderlerle müzakere etmek amacıyla gece gündüz çalışıyor. Batı medyası ise bu önemli müzakerelere karartma uyguluyor, zira Putin diğer dünya liderleri arasında saygı gören ve terörizmin yayılmasını durdurmak için her türden gayreti ortaya koyan bir arabulucu olarak görünüyor. Elbette bu, Putin’in medyada takdim edilen yeni Hitler portresiyle hiç örtüşmüyor, bu nedenle medya söz konusu müzakereleri hiç haber yapmıyor.
ABD ve Rusya arasındaki farklılıkların giderilmesi mümkün değil. Washington ulus-devlet sistemini sona erdirmek ve yeni bir dünya düzeni kurmak, Putin ise ulusal egemenliği, kendi kaderini tayin hakkını ve çokkutupluluğu korumak istiyor. Rusya ile ABD arasındaki çatışmanın temeli bu. Putin, tekkutuplu küresel düzene itiraz ediyor ve ABD müdahalesine, manipülasyonuna ve saldırganlığına direnebilen bir koalisyon kurmaya çalışıyor. Bu, basit bir iş değil, dolayısıyla ciddi bir ihtiyatı da gerekli kılıyor. Putin, ABD denilen Golyat’a karşı koyacak gerekli kaynağa sahip değil, bu nedenle hamlelerini doğru yapmak, büyük ölçüde, bugün de yaptığı biçimiyle, elini göstermeden işini görmek zorunda.
Son birkaç aydır Putin, Suriye’deki ana oyuncuların hepsiyle toplantılar düzenledi ve krizin çözülmesiyle ilgili olarak önemli bir yol katetti. Meselenin kilitlendiği nokta ise Esad’ın başkan kalıp kalmayacağı. Suudi Arabistan, Türkiye ve ABD kalmamasını istiyor. Putin ise birkaç sebepten ötürü buna karşı çıkıyor. İlk sebep, onun ihanet ediyormuş gibi görünüp güvenilir bir ortak olarak itibarının derinlemesine zarar görmesini istememesi. İkinci sebep, uluslararası hukukla ilgisi olmayan ve ileride gerçekleşebilecek bir darbede kendisine karşı kullanılabilecek “rejim değişikliği” doktrinini kabullenmesinin mümkün olmaması. Libya, Irak, Afganistan ve şimdilerde Yemen’de görüldüğü üzere, yabancı liderlerin kimin “meşru” kimin “gayrimeşru” olduğunu belirlemesine izin vermek felakete davetiye çıkartmak demek. Son sebepse şu: sonuçta Esad gitse bile, Putin’in Washington’ın bu kadar önemli bir meselede bu denli kolay bir zafer kazanmasına izin vermesi mümkün değil.
Peki perde gerisinde neler oluyor?
Haziran ayında Putin, Suudi Prensi ve Savunma Bakanı Muhammed bin Salman’la St. Petersburg’da bir araya geldi ve bölgede terörizmle mücadele etmek için bir koalisyon kurulması amacıyla “uluslararası bir hukuk çerçevesi” üzerinde çalışılmaya başlandı. Kısa bir süre sonra muhalefet gruplarının liderleri ile Suudi Arabistan, Türkiye, Suriye, Irak ve İran’dan üst düzey subaylarla bir araya geldi. Bu toplantıların amacı ise 30 Haziran 2012’de tasdik edilen Cenevre bildirisini uygulamak:
“Hükümet ve muhalefet üyelerini içeren ve karşılıklı rıza temelinde oluşturulması gereken, tam yetkili yönetim yetkilerini haiz geçici bir yönetimin teşkil edilmesi.
Suriye toplumunun tüm grup ve kesimlerinin anlamlı bir ulusal diyalog sürecine katılımı.
Anayasal düzenin ve hukuk sisteminin gözden geçirilmesi.
Teşkil edilen yeni kurum ve görevler için serbest ve adil çokpartili seçimler.”
Gördüğünüz üzere, Cenevre “Esad gidiyor mu kalıyor mu?” sorusuna, o aslî meseleye çözüm sunmuyor. İlgili soru tam olarak cevaplanmıyor. Verilecek cevap, “geçici yönetim”in bileşimine ve ileride yapılacak seçimlerin sonucuna bağlı.
Putin’in de böylesi bir sonuç istediği açık. İki gün önce Lavrov da bunu net olarak ifade etti zaten:
“Daha önce söylediğim gibi, Rusya ve Suudi Arabistan 30 Haziran 2012 Cenevre bildirisinin tüm ilkelerini, özellikle Suriye ordusu dâhil hükümet kurumlarının korunması ihtiyacını destekliyor. Suriye ordusunun teröristlere karşı verilecek etkin mücadeleye katılmasının gerçekten de önemli olduğu kanaatindeyim.
Daha önce de ifade ettiğim üzere, krizin çözülmesi konusunda benzer bir konumda olsak da aramızda farklar var, bu farklardan biri de Esad’ın kaderiyle ilgili. Biz, geçiş dönemi ve politik reformların parametreleri dâhil, çözüme ait tüm meselelerin bizzat Suriyelilerce halledilmesi gerektiği inancındayız. Cenevre bildirisinden de görüleceği üzere, bu meselelerin tüm muhalif kesimler ve hükümet arasındaki konsensüs aracılığıyla çözüme kavuşturulması gerekir.”
Bu ifadeden Putin’in gerçekte ne istediğini anlamak mümkün. Putin’in arzusu, “Irak benzeri bir kâbus senaryosundan kaçınmak için “Suriye ordusu dâhil, hükümet kurumlarının korunması.” (Bremer orduyu dağıttıktan sonra Irak’ta yaşananları hatırlayalım.) Öte yandan Putin, nihayetinde Moskova’nın kapısına dayanacak teröristlerin gelişme alanı olarak iş görecek paramparça edilmiş bir cehennem çukuruna yol açma ihtimali bulunan bir iktidar boşluğunun oluşmamasını istiyor. Bu boşluk sadece Washington’un amaçlarına hizmet eder, Rusya’nın değil.
Ayrıca “geçici yönetim” ve “serbest, adil çokpartili seçimler” üzerine kurulu toplam düşünce Putin’e onun Esad’ı okkanın altına atıyormuş gibi görünmesine neden olmaksızın ondan uzaklaşma imkânı sunuyor.
Bazıları bu tespiti eleştirip, “ne yani, Putin dostunu ve müttefikini satıyor mu?” diye sorabilir. Ama bu, tam olarak doğru değil. Putin bu noktada iki zıt şeyi aynı anda dengelemeye çalışıyor. O bir yandan müttefikine verdiği taahhüdü yerine getiriyor bir yandan da Suudi Arabistan’ın suyuna giderek onun düşmanlıkları sona erdirme noktasında kendisine yardım etmesini kabule zorluyor. Evet, burada mesele biraz üç parçaya ayrılıyormuş gibi ama Putin’in başka bir seçeneği var mı? O ya alelacele anlaşmaya varacak ya da kapıyı yüzlerine çarpma fırsatını elinde tutacak.
Peki ama neden?
Çünkü Washington anlaşma istemiyor. Onun tek arzusu savaş. Washington, bir arabulucu olarak Putin galip gelirse, Suriye’yi parçalayıp Ortadoğu haritasını yeniden çizme hedefine ulaşamaz. Şu şekilde ifade etmek de mümkün: Eğer Putin Suudi Arabistan’ı yanına çekerse, o vakit cihadî grupların para kaynaklarının önemli bir kısmı kuruyacak, Irak ve Kürd güçlerinin yardım ettikleri Suriye Ordusu da savaş alanında büyük bir başarı kazanacak ve IŞİD yok edilecek.
Bu, Washington’ın çıkarına mı?
Hayır. Esad koltuğunu kaybetse bile Cenevre sürecine göre bir sonraki cumhurbaşkanının ABD’nin seçtiği bir maşa olması pek mümkün değil, bu kişi büyük olasılıkla Suriye halkının çoğunluğunun desteklediği biri olacak. Washington’ın böylesi bir fikirden hoşlanmadığını söylemeye bile gerek yok.
Planın tek kusuru, Putin’in elini daha çabuk tutmasını gerekli kılıyor olması. ABD çoktan Ankara’dan Türkiye’deki İncirlik Üssü’nden insansız hava saldırıları ve bombardımanlarına başlamak için gerekli yeşil ışığı aldı bile ki bu, çatışmanın birkaç hafta ve ay içerisinde yoğunlaşacağı anlamına geliyor. Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin yürüttüğü hava saldırılarını Suriye’nin kuzeyinden toprak çalıp burayı “güvenli bölge” ilân etmek için bir kılıf olarak kullanıyor. 11 Ağustos tarihli International Business Times’taki yazıdan bu konuyla ilgili epey bir şey bulmak mümkün:
Skype aracılığıyla International Business Times’a konuşan, Kuzey Suriye’de savaşan iki askerin bildirdiği kadarıyla, Pazartesi öğleden sonra ülkede IŞİD’den arındırılmış ‘güvenli bölge’ oluşturmayla ilgili ABD-Türkiye ortak girişiminin ilk aşamasını gerçekleştirmek için bir grup Türkmen savaşçı Suriye’nin Azez kasabasına geldi. Türkiye’den gelen ve Babul Selam sınır kapısından geçip Suriye’ye giren, içinde savaşçı taşıyan tanklar Azez’e girdi. Bu, Nusret Cephesi’nin çekilmesini sağlayan IŞİD’in Marea kasabasında saldırı düzenlemesine neden oldu.
İsyancılardan birinin dediğine göre, “başta herkes tanklarda Türk askerleri olduğunu sandı ama içindekiler Türkmen’di.
IBTimes’a Salı günü röportaj veren askerler Türkiye’de eğitim almışlar ve ülkedeki en büyük ılımlı muhalif isyancı koalisyonu içerisindeler. Hâlen savaşta oldukları için isimlerini saklı tutuyorlar. Ülkedeki isyancı gruplar arasında kurulan ittifaklarda yaşanan değişimlere bağlı olarak isimlerini açık etmiyorlar, zira birilerinin isimlerini kayıtlardan tespit edip kendilerinden intikam alabileceğini düşünüyorlar. Komutan olan askerlerden biri, kısa süre önce başkent Ankara’da Türk hükümetiyle yapılan görüşmelere katılmış. Toplantı, Suriye’nin kuzeyinde güvenli bir bölge oluşturulmasını amaçlayan Türkiye-ABD planı ile ilgiliymiş.” [“Turkey, US, Syrian ISIS-Free Safe Zone: Turkmen Brigades Move Into Syria, Al-Nusra Moves Out, Soldiers Say“, -Türkiye, ABD, IŞİD’den Arındırılmış Güvenli Bölge: Askerlerin İfadesine Göre, “Türkmen Tugayları Suriye İçine Girdi, El-Nusra Bölgeden Çıktı” IBT]
Ne yani, içi Türkiye’nin eğitip silâhlandırdığı asker dolu Türk tankları Suriye sınırını geçip burada belki de Halep dâhil belirli bir bölgeyi temizleyecek ve ele geçirecek öyle mi?
Bu, bana biraz işgalmiş gibi geldi, peki ya size?
Sözün özü: Eğer Washington’ın Suriye’yi parçalayıp onu teröristlerin gelişme imkânı bulacağı bir alana dönüştürmesine mani olmak istiyorsa, Putin’in elini çabuk tutup Suudileri yanına çekmesi, katliama son vermesi ve Cenevre bildirisini uygulaması şart.
Bu, kolay olmayacak elbette ama en azından onun doğru yolda olduğu görülüyor.
Mike Whitney