Bedenlerin Fethi

Tarihsel inceleme anlamında, tarihin belli bir kesitine özel bir önem gösteren, onu öne çıkartan ve giderek bu kesitin bilgisine sahip olmayı paraya tahvil etmiş olanların yıldızı, gün geliyor, siyaseten parlıyor. Bu bilgi ister istemez, bahsi geçen kesitin sonrasının bir tür fazlalık, arıza, sapma ya da yanlışlık hâli olarak kodlanmasıyla pekiştiriliyor. Tarih, öznel niyetlerin, arzuların ve iradelerin kılıfı olarak kullanılıyor. Sonuçta ilgili kesitin bilgisi, ancak kesiti takip eden dönemin arızî ve farazî hâle getirilmesi ile mutlaklaşıyor. Bugün eskiden Osmanlıcı olanlar, “cumhuriyet kaçınılmazdı, güzelliklerinden dem vuralım” diyorlar. Osmanlı’ya ya da İslam tarihinin belli bir dönemine ilişkin bilgi Ak Parti iktidarı ile mutlaklaştı zannedilerek, malumat düzeyine düşürülüyor.
Diğer yandan solun önemli bir kısmı da, aynı şekilde, seksen ve doksan sonrası Sovyetler’i bu türden bir fazlalık, arıza, sapma ya da yanlışlık hâli olarak görüyor ve buradan ekmek yemeye çalışıyor. Özünde burada, işin başına oturma isteği hüküm sürüyor. İşin başına oturma isteği, aslında suyun başına oturma iradesinin mütemmim cüzü oluyor. Burada işe ve iş pratiğine ortak olma iradesine rastlanmıyor.
Bu eğilimin, bir başlangıç sahibi olması sebebiyle, Sovyetler’i göğe çıkartanlarca desteklendiğini görmek gerekiyor. Başlangıca ipotek koyanlar, sonu da tayin edeceklerini, bir biçimde sonsuzluk imkânının kendi ellerinde olduğunu söylemiş oluyorlar. Yalan söylüyor ve tüm pratikleriyle yalanı örgütlüyorlar.
Bugün suyun başında olan Fettullah’ın Zaman’ı, kurgu olması muhtemel bir röportaja yer veriyor. Röportajda Özgür Suriye Ordusu mensubu bir kişi konuşuyor ve bu kişi, “yakında Kürtleri de yola getireceklerini” söylüyor. Üç gün sonra Halep'te Kürd mahallesine saldırılıyor... Peki bu yol kimin yoludur?
Bugün sosyal medya denilen mecrada birileri “PKK lâneti”nden kurtulmak için Müslümanları hep birlikte “Fetih Suresi” okumaya davet ediyorlar. Bu fetih kimin fethidir?
Bugün başlangıç olarak belirlediği kimi İslamî momentleri Kemalistlerin başlangıç momentleri ile yarıştıranlar, bu yarışı felahın ve salahın anayolu olarak öğütlüyorlar. İşin başına oturma isteği, bir kez daha suyun başına oturmak ya da oturanlara yaltaklık etmek isteyenlerin aslî muradı oluveriyor. Karabekir ya da Enver alternatifleri üzerinde duruluyor ama hepsinin de aynı yolun yolcusu oldukları görülmüyor. Mesele su değil, suyun başına çökmek.
Şam’a muzaffer ordunun başındaki isimlerden biri olarak giren Ebu Süfyan, “ben tüccarken bu şehirde beni çok aşağılarlardı” diyor ve iç iktidarını bu şehirde kuruyor. Bu kafa, bugün yeniden o şehre yerleşmek istiyor. Süfyanist İslam, bugün de “bizi hep dışladılar, hor gördüler, oysa biz herkesten daha çok lâyığız bu suyun başına” diyor ve “su Allah’ındır ve ortaktır” diyeni zem ediyor.
Ama öte yandan birileri, batı aklının biricikliği imleyen, tanrılığın tecessüsü olduğu varsayılan bedenini ölümün suyuna yatırıyor. Bir işe ortak, bir işe yoldaş, bir işe nefer olmanın bilinciyle.
Hangisi İslamî peki? Ya da bu hangi İslam? Kendisine “İslam” demese de ol İslam’dan ne kadar ırak?
Bedevilerden geri kalmış olanlara de ki: ‘Siz yakında çok kuvvetli olan bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız ya da müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Fakat önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azaba uğratır.” [Fetih:16]
Kürd kavmi mi kuvvetli, Müslüman mı değil? Mükâfata muhtaç olan Kürd mü Türk mü? Azab hangi azgın kavim üzeredir?
Bedevilerden geri kalmış olanlar, sana diyecekler ki ‘Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allah'tan bizim bağışlanmamızı dile.’ Onlar kalblerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: ‘Allah size bir zarar vermek dilemiş, yahut size bir fayda vermek istemiş olsa Allah'ın, sizin için dilediğine kim engel olabilir? Hayır hiç kimse engel olamaz, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.’” [Fetih:11]
Mallarını ve ailelerini geride bırakıp öne atılanlar kim? Kim mülkü ve aileyi devlet üzerinden tanrısallaştıran? Kalblerinde olmayanı dile dökenlerin okuduğu Kur’an’ın hayrı ya da anlamı var mı?
* * *
Çakal Carlos’un dediği üzere, “Allah, praksistir”. Aksiyon değil, reaksiyon gereği, kendi mülkünün bekasını korumak adına devletin ve onun baskı gücünün arkasına sığınan bir İslam olabilir mi?
Olabiliyor, başlangıç noktaları arasında kısa devre yapınca olabiliyor. “Sorunlarımızın tüm kaynağı cumhuriyet, başlangıcımızı ümmetten, hilafetten, devlet-i aliyyeden ya da imparatorluk masallarından alsaydık, bu işler başımıza gelmezdi” deniliyor.
Cumhuriyeti tarih dışına atma pratiği, Kemalistlerin doksan yıldır uygulaya geldiği, cumhuriyeti tarihdışı hatta tarihüstü görme pratiğiyle örtüşüyor. Sonuçta ümmet de, hilafet de, âli devlet de, imparatorluk da en fazla Kemalist diktatöryanın eksik cüzlerini tamamlamaya indirgeniyor.
Devlet eksikliğinin, tamamlanamamışlığının, zaaflarının, yanlışlarının günahını, hep Kürd’e ödetiyor. Osmanlı’nın batıda ya da doğuda her sıkıştığı vakit, içe dönüp köylü halka zulmetmesi ve oradaki dinî ve millî unsurları ezmesi gibi, bir çizgi dâhilinde, Türkiye Cumhuriyeti de her tökezlediğinde halkın bir kesimini seferber edip Kürd’ün üzerine salıyor. Başlangıca ipotek koyanlar, doğuşu mülk edinenler, kitleleri, tam olma, tamamlanma, sonsuzlaşma konusunda kandırıyorlar. Onları bu pratiğin sırrının, hükmünün kendisinde olduğuna inandırıyorlar.
* * *
Devlet Kürd’de eksiliyor, Kürd’e takılıyor, Kürd ile zaafa uğruyor. Kendi gayretleri, becerileri, ilahi amelleri sonucu muktedir olduğunu zannedenler, esasında bu Kürd yüzünden ve sayesinde muktedir olduğunu çok iyi biliyorlar. O nedenle Mekke fethi ile Kürdistan fethi arasında analoji, benzerlik kuruluyor. Ama tarih der ki “Kürdistan’a sefer olur zafer olmaz!”
Başlangıç noktaları arasında kısa devre yapmak için önce Ermeni, sonra Zerdüşt ilân edilmiş Kürd’ün şimdilerde Ezidîlikle yaftalanması gerekiyor. AK tolgalı beylerbeyi haykırıyor: “İlerle, ilk hedefiniz Diyarbekir”.
Son seçimlerde İstanbul’a yeni “boğaz” vadeden başbakan, Diyarbekir’e en fazla hapishane sözü verebiliyor. O boğaz için o hapishanenin açılması şart. O boğazdan beslenecekler için birkaç Kürd’ün o hapishanelerde boğazlanması mecburî.
Bu mudur İslam?
Efendilerin kendi boğazından geçmesine izin verdiği iki lokmayı da reddeden, “beni hayatta kalmak üzerinden korkutup teslim alamazsınız” diyen, yaşamak için ölen iradeyi tek derdi baş ve son olmak olan bir kişinin anlaması mümkün değil.
İşin kendisiyle ve ona ortak olmakla değil, sadece işin başı ve sonuyla ilgilenen kişinin ahlâkı ve hukuku, o iş pratiği ile hemhal olanın ahlâkı ve hukukundan farklı olacaktır. Birinciler, ikincileri kendi başlangıç noktasını önceleyen ne kadar düşman varsa onunla tanımlayacaklardır. Ezeli ve ebedi bir kavganın neferi hiçbir vakit olamayacaklardır. Son-suzluk onlardan sorulduğu için başlangıçtan önceki her şeyi o sonsuzluğun düşmanı olarak takdim edeceklerdir. Hakikati özel bir kavmin ve özel bir tanrı-kişinin elinden alıp âdemoğluna açan Hz. Muhammed, baş ve başlangıç ilân edilip tarihsel bir referans noktası kılınacak ve böylelikle O’na şeklen benzeyen ama özünde O’nu çürüten ve hakikati kendi mevcudiyetine kapatan, özel bir kavme ya da özel bir tanrı-krala dönüşen şahsiyetler türeyecektir.
Oysa ışığın köreldiği, tüm ipliklerin siyah olduğu günlerde, bedenini âdil ve eşit bir dünyanın fethine kapı kılanlar, bu hakikatin özgürleştiği ândır.
Eren Balkır
29 Ekim 2012

İslamcıların Hatalı Yolu

Arap Baharı isyanlarını müteakip bir dizi ülkede iktidara gelmiş bulunan ve görece daha mutedil bir kanadı olan Müslüman Kardeşler tarafından temsil olunan İslamcı hareketin eylemleri hareketin önemli bir hataya doğru sürüklendiğini gösteriyor.
İslamcılar ideolojik, entelektüel ve politik düzeylerde (ister iktidara gelmiş olsun ister olmasın) milliyetçi, Marksist ve liberal haleflerinin hatalarını tekrarlıyorlar.
Özellikle Arap Baharı’nın başlaması sonrası, Arap İslamcı hareketin yaklaşımında şu yön giderek belirginleşiyor: hareket, bugün Arap İslamcılar için en önemli referans noktası görülen, Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) bölgesel ve politik nizamının bir parçası olmaya gayret ediyor.
2002’de iktidara gelen AKP’nin hem içte, ekonomik sahada hem de dışta, bölgesel cephelerde başarılı olduğu doğru. Ancak mesele, İslamcı hareketin bazı alanlarda başarılı olmuş bir yaklaşımı benimsemesi değil, her bir hareketin faal olduğu özel tarihsel koşullara bakmaksızın İslamcı hareketin ilgili yöntemleri körü körüne taklit etmesi.
Türk modelini kopyalamak, yükselişte olan İslamcı hareketlerin miyopluğuna işaret ediyor zira bu hareket, ideolojilerinin doğduğu yabancı başkentlere sadık kalmış ve başkalarının yöntemlerini yinelemeye çalışmış milliyetçi, liberal ve Marksist projelerin hatasını hiçbir biçimde değerlendirmeye tabi tutmuyor.
Arap dünyasındaki Marksist/Leninist/Stalinist deneyler böylesi bir yaklaşımın noksanlarına ilişkin en iyi örnekleri veriyor. Eğer bu hareketlerin geçmişine baktığımızda, bunların programlarında kendi ülkelerini ilgilendiren iç meselelerden çok, Lenin, Stalin ve Moskova’yı öne çıkarttıklarını görüyoruz.
Arap bölgesinin yerli bir unsuru olarak var olan politik İslam kendisini bu tip batılı ideolojilerden ayrıştırmışsa da bugün geleneksel planda sahip olduğu bu fikri terk ediyor ve politik İslam süreç içinde liderliği Türkiye’ye devrediyor. İslamcı hareketin başarısı ardından Arapların İslamcı modelini benimsemiş olan Türkiye, seküler hareketlerin yolunun terse çevrilmesiyle, bir öykünme kaynağı hâline geliyor.
Arap dünyasındaki İslamcı hareketler yeni İslamcı politik partilerine isim verirken bile Türkiye’deki deneyimi taklit etmeye çalışarak seküler haleflerinin hatasını da yinelemiş oluyorlar. Eğer Arap İslamcılar partilerine özgün isimler bile bulamıyorlarsa, o vakit pratikte onlardan ne beklenebilir ki?
Örneğin Mısır’da, Müslüman Kardeşler’in doğum yerinde, İslamcılar yeni kurdukları politik partiye “Hürriyet ve Adalet” ismini verdiler. Libya’da kurulan partinin ismi “Adalet ve Yeniden İnşa”, Fas’takinin ismi “Adalet ve Kalkınma”. Bu durum söz konusu partilerden fiiliyatta beklenebilecek pratiği de sakatlıyor ve belli ölçüde bu partiler Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kopyalamaya devam ediyorlar.
Benzer bir süreç ekonomi alanında da yaşanıyor. Bu partiler liderliğini Washington’un yaptığı liberal yola girerek, IMF ile Dünya Bankası’nın reçetelerini takip ediyorlar ve böylelikle politik tavizler karşılığında alacakları ekonomik yardımlara güvenmekle yetiniyorlar. İronik biçimde bu partiler, çökmüş rejimlerin başvurduğu aynı politikaları benimsiyorlar.
Mısır cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin bugüne dek uyguladığı politikalar mükemmel birer örnek. Mursi, Suriye rejiminin yıkılması için uğraşan Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar cephesinin bir parçası olma karşılığında borç aldıktan sonra ABD desteği ile IMF’den borç almanın yollarını arıyor.
Bu İslamcıların söz konusu hatalı yolda daha ne kadar uzağa gideceklerine ilişkin daha önemli bir gösterge de bunların İsrail’e dönük duruşları. Tüm İslamcı partiler Siyonist devlete dönük düşmanlık noktasında birleşmiş gözüküyorlar. Bugünkü İslamcılar da geçmiş iktidarlar gibi iktidara gelmezden önce Filistin bayrağını taşıyorlar ama iktidara gelince bu meseleyi boş bir slogana indirgiyorlar.
Mursi hâlihazırda Batı’ya İsrail’le imzalanmış Camp David Anlaşması’nı reddetmeyeceği hususunda Batı’ya güvence vermiş durumda. Buradaki amaç, Washington’dan destek almak ve ardından da Suriye’den boşalan alanı doldurup İran’ın Irak’ı yeni Şam yapma gayretlerine karşı çıkmak.
Ayrıca Mursi 1973 savaşının yıldönümünde ülkenin en büyük madalyasını Mısır’ın merhum cumhurbaşkanı Enver Sedat’a verdi, oysa Müslüman Kardeşler geçmişte İsrail ile “barış meselesinde Sedat’a aykırı bir pozisyon alıyordu. Bu, Müslüman Kardeşler’in yürümek istediği yola ilişkin açık bir gösterge. Ayrıca Mursi bu yaklaşımı ile ABD’ye şu mesajı da vermiş oluyor: “Biz anlaşmaya bağlıyız.”
Bir de bunlara Müslüman Kardeşler’in hâlihazırda başlamış bulunduğu, İsrail’i normalleştirme siyaseti ekleniyor. Sadettin İbrahim’e göre, Müslüman Kardeşler üyeleri 31 Ağustos’ta Avrupa, ABD, İsrail, Mısır ve diğer Arap ülkelerinden araştırmacılar ve akademisyenlerden oluşan, Ortadoğu’da güvenlik ve bölgesel işbirliği konferansına katıldı.
Tunus’ta bir zamanlar İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesine karşı sloganlar atan İslamcı Nahda partisi de iktidara gelince bu yaklaşımını terk etti. Oysa parti dokuzuncu kongresinde “Siyonist devletle ilişkilerin normalleştirilmesinin suç ilân edilmesi” gerektiği yönünde karar alınmış, Filistin meselesi “İslam ümmetinin ana davası” kabul edilmişti.
Bugünse Nahda partisi anayasaya normalleşmeyi suç ilân edecek bir madde koymaya karşı çıkıyor. Nahda üyesi Lahabib Hoter’in ağzından çıktığı biçimiyle, bunun da kılıfı şu şekilde bulunuyor: “Tunus anayasası İsrail devletinden daha uzun yaşayacağından anayasaya normalleşmenin suç ilân edilmesine dair bir madde koymaya da gerek yok.”
Bu tam da Arap coğrafyasında iktidar olmuş birçok partide görülen türden bir ikiyüzlülük. Örneğin Suriye’de Baas partisinin de ana sloganlarından biri hürriyetti ama pratikte rejim ülkeyi demir yumrukla yönetmişti.
Tüm bu olup biten, Müslüman Kardeşler’in Washington’la anlaştığına dair şüpheleri haklı çıkartıyor: iddiaya göre, Müslüman Kardeşler İslamcıların uluslararası meşruiyet kazanması karşılığında, İsrail’in bölgede hüküm süren doğal bir devlet olduğunu kabul edecek.
Muhammed Dibo

Ahmet Kaya: Hasretin ve Umudun Adı

Sene 98. Lefkoşa’nın sıcaktan bunalmış köhne terminalinde otobüs bekliyoruz. Daha bir saat var. Bir çay içelim diyoruz. Terminal içindeki kafeye oturuyoruz. Kafenin dört bir yanı Yılmaz Güney fotoğrafları ve film afişleriyle kaplı. Sohbetimizin seyri değişiyor. Kıbrıs halkı arasında Yılmaz Güney aşkına dair cümleler kuruyoruz. Akçay’da bir arkadaşın evinde Yılmaz Güney’in arkadaşın babaannesi ile o köyde çekilen fotoğrafını hatırlıyoruz. Sonra tanış olduğumuz bir otobüs şoförünün anlattıkları… Ummadığımız bir taş gibi ağzından dökülen hatıra. Gençken Yılmaz Güney’i hapiste ziyaret etme cüreti.
Omorfo otobüsünün kalkmasına az bir vakit kala çayın parasını ödemek için kasaya gidiyoruz. Dükkân sahibi ellili yaşlarında bir Kıbrıslı. Kasanın yanındaki duvarda bir çerçeve. Çerçevenin içinde, o dönem sırf asparagas haberler üzerine yayın yapan bir bulvar gazetesine ait kesili bir kupür. Kupürde, “Yılmaz Güney ölmedi, Lyon’a bağlı bir kasabada gençlere tekvando dersleri veriyor.” yazılı. Müstehzi ve ukala bir ifadeyle dükkân sahibine dönüp, “abi sen şimdi buna inanıyor musun?” diye soruyorum. Yüz geriliyor, gözler buğulanıyor, kızgın bir cümle dökülüyor: “Tabiî ki inanıyorum.”
Yıllar sonra, Ahmet Kaya’nın vefatından çok sonra, şu haber ana akım medyada yankı buluyor: “Ahmet Kaya ölmedi, yaşıyor.” Ferhat Tunç bu büyülü havayı, elinde neşter, kesip atıyor ve n’aşına ait görüntüleri basına servis ediyor. Öldükten sonra kalbine sarılıp ağlayan kızı Melis’in hasreti hasretimiz, acısı acımız, umudu umudumuz oluyor bir kez daha. Ömrümüz o kalbe sarılıp ağlamakla geçmiş zaten, bu ifşaat hiç koymuyor bize.
Bir rivayettir ki Âşık Veysel, Ruhi Su için “o pencere önünde bir saksıya gömülü çiçek” demiş. Veysel haklı ise Ahmet Kaya saksıyı kırıp o çiçeği bir dağ yoluna eken kişi.
Ahmet Kaya gençliğinde Ruhi Su’nun Boğaziçi Üniversitesi’ndeki dinletisine gidiyor. Eş dost Ahmet Kaya’yı öne atıyor, “hocam bir de bu arkadaşı dinleyin” diyor. Ahmet Kaya, Ruhi Su’nun bestesi “Mahsus Mahal”i çalıyor ardından. Ruhi Su kızarak, “sazı koşturuyorsun, böyle mi çalınır?” diye tersliyor genci. Ruhi Su’ya göre bağlama salt dinlence içindir, eylem için değil. Yıllar sonra Ahmet Kaya bin bir zahmeti sırtlanıp koyulduğu turnesini “Bağlama böyle de çalınır” olarak isimlendiriyor. Bu, radyo evlerinin, halkevlerinin, konservatuarların, belediye salonlarının dışında, sokakta akan sese katılma iradesidir aynı zamanda. Neşet Ertaş’ı soğutan Nida Tüfekçi’den, türküleri devletlû ve resmî kılan Muzaffer Sarısözen’den kopuştur bu, bir yanıyla. Pencerelerden süzülüp sokakta karışan bu coğrafyanın tüm sesleri dil ve vücut buluyor onda. Bir dem, Orhan Gencebay Ümmü Gülsüm’e, Ahmet Kaya Marcel Khalife’ye bakıyor. Mapustaki ayrılıklar mahalle aralarında kanla duvara kazınan sevgili adlarının mecazı oluyor zamanla. Kiraz ağacına takılan gömlek Pozantı’da yırtılıyor, anasına hasret kaçakçı Roboski’de bombalanıyor, “hapisse n’olmuş” diyen sevgili ölüme yatan yârinin nefesini dinliyor uzaktan, yarılan ekmeğin buğusu hasret oluyor inceden…
Ahmet Kaya sırf keman kullandı diye onu “arabeskçi” olarak damgalayan Yeni Türkü akımı da kopuşun bir tarafı. O, Şili sokaklarından çıkan bu müzik türünü sokağa indirmiş, Pablo Neruda’nın “gecekondulardan gelen halk”ı bu sokakta Ahmet Kaya’nın sesiyle buluşmuştur. Bora Ayanoğlu’nun “salon” şarkısı “Fabrika Kızı” bile onun ağzında ve onun sayesinde gerçeğin etine değebilmiştir. Bu, Ahmet Kaya’nın sabahın köründe tekstil atölyelerine gitmek için yollara dökülen kadınlarla kucaklaşabilmiş olması ile mümkündür ancak, çıraklarla, tarım işçileriyle, mapushane yolu gözleyenlerle, yani belki de solun özne olarak her daim nesne kabilinden kabul eylediği kalabalıklarla.
Seksenler ve doksanlarda solcuların çıkardığı tüm müzik dergileri Ahmet Kaya’yı eleştirmekten geri kalmaz ama onsuz da olamaz. Ümit Kıvanç’ın çektiği belgeseldeki gençte örneklendiği biçimiyle, bu dergilerin Ferdi Özbeğen dinlerken devrimcilikle tanışmaya dair tek lafı yoktur. Çünkü bu istenmemektedir içten içe. Nesne görülen kalabalıkların ortak dertlerinin “özne” niteliği kazanması bahis konusu değildir. Bu kesimler, en fazla, kendileri gibi eğitimli “burjuva”, yani şehirli olana değer verebilmektedirler. Bu kesim, onun şivesiyle, konuşmasıyla, şarkı sözleriyle, müziğiyle dalga geçerek birileri tarafından taltif edilmeyi beklerler. Alınan yol ise sadece Ahmet Kaya’nın yoludur. O yol engebeli, dik ve dolambaçlıdır. Sadece cüret edene açıktır, huzuru besmele gibi çekip durana değil. Öznelliğin huzura kavuşturulduğu yerde Ahmet Kaya nesnel olanın çığlığı gibidir. Tüm perdeler yırtılır, tüm sesler çatlar. Bu kesim, bir anlamda geçmişte Ahmet Kaya’yı kapı dışarı etmiş Boğaziçi sosyolojisinin bir hocasının ağzından, en iyisinden, ona ancak kirli hayatın seline karşı bir “bent”, mahremiyetin tecessüsü olduğu için değer atfeder. Ahmet Kaya, kendisi üzerinden ve kendisi için belirlenmiş tüm sol şablonların, kalıpların dışında bir isimdir oysa. O, en fazla, hayatın ideolojik kirini filtrelendirdiği için kıymetli kabul edilir, tersten bu, Ahmet Kaya’yı marjinalize etmek ve onu ideolojik bir araç olarak kullanmaktır.
Üç arkadaşız, Ahmet Kaya’nın vefatından iki gün sonra İstiklal Caddesi’ndeyiz. Bir müzik mağazası gün boyu Ahmet Kaya şarkıları çalıyor. Akşam saatleri. Biz mağazanın önünde durup şarkılara eşlik etmeye başlıyoruz. Kısa süre içinde yoldan geçenler duruyor, ciddi bir kalabalık birikiyor ve hiç tanımadığımız insanlarla Ahmet Kaya şarkıları söylüyoruz. Yol buradan ilerliyor. Sahip olamadığını dışlayanların ve ortaklaşma nedir bilmeyenlerin adımları bu yolu asla tanımıyor. Onlar solun tüccarları ve tezgâh sahipleri. Bu sahiplik kendini korumak için Ahmet Kaya’yı ancak filtre ya da bent olabildiği için sevebiliyor.
Utanç duyulacak bir şeymiş gibi, “Karaköy genelevinde en çok Ahmet Kaya dinleniliyor” haberleri duyuluyor o günlerde. O müzik mağazasının önünde hep bir ağızdan onun şarkılarını söylerken, eminim, Karaköy de gözünün yaşıyla katılıyor ayinimize, duyuyoruz. “Maslak 1453” yağmasını ilerleme adına kendi gazetelerinde reklâm edenler, tüm kenar mahallelerin üzerinde bulut misali gezinen Ahmet Kaya’nın ölümüne içten içe seviniyor. Vefatından kısa bir süre sonra Yavuz Alogan’ın Red dergisinde kaleme aldığı ve “Ahmet Kaya bize düşman, bizim için kirli ve tehlikeli olana karşı bizi koruyan bir zırhtı” mealindeki yorumunu timsah gözyaşı olarak okumak gerekiyor. Buna karşı Lefkoşa terminalindeki abi gibi, “Ahmet Kaya ölmedi, yaşıyor” demek tek çare. Bunların umudu, zırhlar içinde yaşamak, bizim umudumuz tüm burjuva zırhların ve kalelerin yıkılması… Akılla duyguyu karşı karşıya getirip duygunun kaotikliğinden kaçmak adına gerçekten uzaklaşanlar düşünsün, bu yıkma iradesi karşısında.
Adana’da bir Kürd mahallesine yeni taşınmış bir genç, mahalle gençliği ile kaynaşmak için muhabbete katılıyor. Herkes bir fıkra anlatıyor. O dönem bel altı, biraz Ahmet Kaya’nın saç-sakal hâliyle dalga geçen, bir fıkrayı seçme gafletinde bulunuyor bu genç. Fıkra bitiminde soluğu hastanede alıyor: hastane odasında yatağının başucundaki vizite kâğıdında, “Sen Ahmet Abi’yle dalga mı geçiyorsun lan!” yazıyor. Ancak onunla ve onun sayesinde ortaklaşma mümkün oluyor yani.
Magazinciler Derneği’nde atılan tokat, sadece oradaki faşist güruhun değil, yıllarca Ahmet Kaya’yı aşağılamış şehirli solcuların da yüzünde patlıyor. Özel dünyaların, özel çıkar ilişkilerinin, özel kaldırımların adamları bu yüreği hiç mi hiç anlamıyor, anlamak istemiyor. Ondaki hüzne ve öfkeye karşı midesiyle tepki veriyor, tiksiniyor. Tıpkı solcu laflar eden bir Müslüman gördüğünde kasılmasında olduğu gibi. Biz herkes ortaklaşsın, ortak olsun, ortakça yaşasın, paylaşsın hayatı derdindeyiz, onlar ortaklığı şirket patronu kafasıyla anlayabiliyorlar ancak ve ortaya konulan tüm gayreti mülk edinmek için türlü taklalar atıyorlar sadece.
Denilir ki yıllar önce Avrupa’dan Amerika’ya ilk piyano getirildiğinde, orada hüküm süren köle-zenci halkın gırtlağına, cefasına, öfkesine dar geliyor bu enstrüman. Bu sebep, piyanoya birkaç nota daha ekleniyor. Dört mavi nota “Blues” diye anılıyor ve burjuvazinin rengi olan mavi, “özgürlükler ülkesi Amerika”da zenciler için sadece hüznü temsil edebiliyor. Mesele, düşmanın elinde mapus olan bir rengi bile özgürleştirebilmek zira. Ahmet Kaya’da arabesk diye yaftalanan ne varsa özgürleşiyor ve ait olduğu yere akıyor.
Kürd’ün dili ise hicazkâr... Ahmet Kaya makamında ise bu hüzün öfkeli bir titreşime kavuşuyor. Belki Marksizm, diyalektik, tarihsel materyalizm hususunda derinlikli ve yetkin cümleler kurulamıyor ama sırf âşık olduğu kıza varamadı diye bir kişinin devrimcileşmesi, dil buluyor. Âşık olmanın bile özel kişilere mahsus bir pratik olduğu günlerde, aşk devrim olup zulmün kalelerini dövüyor. Buranın, tam da bu ölü toprakların doğurduğu sağır çocuklar aşkın ezgilerini bir bir duyup örgütlüyorlar. İşret âlemlerinin ucuz mezesi olan aşk, kavganın ortasında, en duru hâline kavuşuyor, arınıyor. Devrim ise özel odalardan çıkıp kaldırım kıyısından süzülen çamurlu yağmur suyuna karışıyor. Devrimi bekâreti gibi koruyanlarsa öfkeden küplere biniyorlar, kazandıkları servetleri yığdıkları o küplerinin.
Ülkücüsünün, İslamcısının hatta solcusunun ona kayıtsız kalamamasının nedeni de burada. Hakiki bir yürek, boran misali bir nefes, kahrın, hüznün ve umudun cümleleri… O şiir iklimine açılan kapı. Sokağa inmek zorunda kalan her siyasetin Ahmet Kaya’nın yeline değme zorunluluğu bundan.
Kapı kapandı mı? Sosyolojik analizlere ne hacet. Onu epistemik diyarların dehlizlerinde boğmak, nafile. Ahmet abiyi toprağa gömmek neyse onu göğe fırlatmak da aynı. Yerle gök arasında, burada yaşananların bir yerinde Ahmet Kaya hep var. Hüzün ve kahır ve öfke ve umut var oldukça o her daim olacak. Bu toprağın rahminden kan ve gözyaşı ile çıkışının elli beşinci yıldönümü. O elli beş yılda hüküm süren devrimsizliğimizin aynası artık kırık. Demek ki düşman için tüm kötülüklerin etrafa saçılma vakti.
Bu vakitte, bu demde doğum günün kutlu olsun, Ahmet abi…
Eren Balkır
26 Ekim 2012

Mısır’da Liberal Sahte Sol ve Mursi

Geçen Cuma günü Mısır’daki liberal ve sahte sol gruplar Tahrir Meydanı’nda yaptıkları gösteride iktidardaki Müslüman Kardeşler’i ve Mısır’ın İslamcı cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi protesto ettiler. “Mısır derebeylik değildir, Mısır Mısırlılarındır” sloganı altında tertiplenen protestonun çağrısını yaklaşık 30 liberal, sahte sol politik parti ve hareketten oluşan bir koalisyon yaptı.
Gösteriyi tertipleyenler, ayrıca küçük burjuva bir nitelik arz eden Devrimci Sosyalistler’in internet adresinde ortak bir bildiri yayınladılar.
Bildiri, Mısır’daki tüm politik grupların eşit anayasal temsiliyet hakkı kazanması yönünde bir çağrı yapıyor ve Cuma gününden önce liberal ve sahte sol grupların tertiplediği protesto eylemlerine dönük Müslüman Kardeşler üyesi kesimlerce yapılan saldırıyı kınıyor. Bilindiği üzere, 12 Ekim’de İslamcı çeteler Tahrir Meydanı’nda toplanan seküler gruplarca oluşturulmuş sahneye saldırmış ve seküler politik muhaliflerine gözdağı vermeye çalışarak Mursi karşıtı göstericileri dövmüşlerdi.
Bu bildirinin ortak imzacıları arasında, Devrimci Sosyalistler ve diğer sahte sol partiler yanında, Muhammed Baradey’in Ulusal Değişim Birliği ve Anayasa Partisi, Nasırcı lider Hemdin Sabahi liderliğindeki Halkın Mısır Akımı, Kifaye Hareketi, 6 Nisan Gençlik Hareketi, milyarder bir işadamı olan Necib Saviris’in liberal Özgür Mısırlılar Partisi ve Arap Birliği ile eski diktatör Hüsnü Mübarek’in bakanı olan Amr Musa liderliğinde kısa süre önce kurulan Kongre Partisi bulunuyor.
Gösteriler, eski Mübarek rejiminin resmî memurları ve Mısırlı milyarderler yanında, ayrıca batı destekli Bağımsız Sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarınca da beslendi. Yürüyüş kollarından birinin başında Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu başkanı Kemal Ebu Ayta bulunuyor, yanında da Mübarek’in devrilmesi sonrası Devrimci Sosyalistler’ce teşkil edilen İşçi ve Köylü Partisi (eski İşçilerin Demokratik Partisi) lideri Kemal Halil duruyordu.
Gösterilere iştirak eden gruplar köklü bir hataya savrulup eylemlerinin geçen yılın Şubat’ında verilen kitlesel devrimci mücadeleler sayesinde ABD’nin maşası ve kadim diktatör Hüsnü Mübarek’in devrilmesi ile sonuçlanan Mısır Devrimi’nin bir devamı olduğu vehmine kapıldılar. Göstericiler “Dayan ülkem. Doğuyor hürriyet”, “Mursi Mübarek’tir”, “Devireceğiz seni Mursi-Mübarek” ve “Mısırlıları dövenler Mısır’ı yönetemezler” gibi sloganlar attılar.  
Sahte sol ve liberal grupların Mısır Devrimi’ni temsil ettiklerini iddia etmeleri tam bir sahtekârlık oysa. Müslüman Kardeşler gibi sahte sol ve liberal gruplar da geçen yılın Şubat ayında kitlesel devrimci mücadelelerle Hüsnü Mübarek’i deviren Mısırlı işçilerin demokratik ve toplumsal arzularını temsil ediyor olamazlar. Bu kesim, servet ve iktidarın dağılımı konusunda İslamcılarla mücadele içinde olan orta sınıfın zengin kesimleri ve burjuvazi adına konuşuyorlar sadece.
Hattizatında Müslüman Kardeşler’e karşı gösteri tertipleyen grupların önemli bir bölümü yakın zamana kadar İslamcıları destekliyordu. Sahte sol Devrimci Sosyalistler ve 6 Nisan Gençlik Hareketi cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında Mursi lehine kampanya yürüttüler ve Müslüman Kardeşler’i devrimci bir güç olarak takdim ettiler. Kemal Ebu Ayta, geçen Kasım ayındaki meclis seçimlerinde Müslüman Kardeşler’in teşkil ettiği Demokratik İttifak içinde kampanya yürüten Sabahi’nin Haysiyet Partisi’nin bir üyesi. Ayta kısa süre önce dağıtılan meclise Müslüman Kardeşler’in listesinden girmişti.
Mısır burjuvazisi içindeki İslamcılarla seküler kesimler arasındaki gerilim Mursi’nin 30 Haziran’da cumhurbaşkanı seçilip Yüksek Silâhlı Kuvvetler Konseyi cuntasına karşı ABD destekli bir karşı darbe gerçekleştirmesi sonrası iyice arttı. O günden beri Mursi ve Müslüman Kardeşler sistematik olarak devlet aygıtındaki gücünü artırmanın ve diğer politik güçleri kenara iterken İslamcı bir diktatörlüğün genel yapısını teşkil etmenin yollarını arıyor.
Mursi hâlihazırda tüm yasama ve yürütme gücünü elinde bulunduruyor ve Mısır’ı fiilen bir diktatör gibi yönetiyor. Kurucu Meclis, bir yandan Şeriat’a atıflar içeren bir yandan da 1971 anayasasının otoriteryan niteliğini muhafaza eden bir anayasa taslağı hazırlamış bulunan İslamcıların, Müslüman Kardeşler ve Selefî Nur Partisi ile Asalet Partisi’nin hâkimiyeti altında.
Seküler burjuva partileri ise anayasa taslağı hazırlama aşamasında ve Kurucu Meclis’in yeniden biçimlendirilmesi hususunda daha fazla rol sahibi olmak istiyor. Bugün Yüksek İdare Mahkemesi meclisin ve anayasa taslağının geçerliliği ile açılmış olan bir dizi davanın yürütülmesi hususunda baskın olacak şekilde yeniden biçimlendiriliyor.
Sahte sol ile Müslüman Kardeşler arasındaki diğer bir çatışma alanı da bağımsız sendikalar ile Mısır Sendika Federasyonu üzerinden dönen tartışma. Yüksek Silâhlı Kuvvetler Konseyi gibi Müslüman Kardeşler ilk başta, işçi sınıfının mücadelelerini kontrol altına alacak yeni bir mekanizma olarak, Mısır’da bağımsız sendikaları kabul edeceğine ilişkin bir işaret vermişti. Ancak son birkaç ay içinde hareket, sahte sol gruplar ve bağımsız sendikalarla herhangi bir uzlaşma içine girmeyeceğini ortaya koydu.
Mısır Sendika Federasyonu yürütme kurulunun başında bulunan İşgücü Bakanı Halid Ezheri eski sendika aygıtını savunuyor ve sahte solun inşa etmek istediği yeni “bağımsız” sendika bürokrasisine karşı çıkıyor. Geçen Çarşamba günü bakan, bağımsız sendikaların önerdiği yeni sendika yasasının yürürlüğe girmesini engelledi ve sadece Nasır döneminde sendikal hareketi kısıtlayan 1976 tarihli 35. Madde’yi tadil etmekle yetindi.
Son birkaç ay içerisinde İslamcılar, işçi grevlerini ve eylemlerini mütemadiyen ezip durdular. Bağımsız sendikaların üyeleri de Mursi’nin güvenlik güçlerinin saldırılarına ve soruşturmalarına maruz kaldılar.
Ancak bağımsız sendikalar ve sahte sol, Mısır’da yeni tesis edilen otoriteryan rejime karşı mücadele etme konusunda herhangi bir perspektife sahip bulunmuyor. Bu kesimin genel perspektifi, Mursi rejimine karşı ikinci bir devrim için işçi sınıfını seferber etmek ve sosyalizm için dövüşen bir işçi hükümeti kurmak değil. Bunların esas korkusu İslamcı bir diktatörlük değil, aksine kitlesel işçi sınıfı mücadelelerinin yeniden zuhur etmesi. Bunların perspektifi, İslamcıları Mısır’da yeniden cilâlanmış kapitalist bir rejimin tesisi noktasında İslamcıları ikna etmekten ibaret.
Ezheri’nin kararı ardından Sendikalar ve İşçi Hizmetleri Merkezi kendi rollerini kabul etmesi için Mursi’ye yalvaran ve onu muhtemel sonuçları konusunda uyaran bir bildiri kaleme aldı.
Bildiride şu cümlelere yer veriliyor: “Devrimin öğrettiği o zor dersi, her zaman asla devrilmeyeceğine inanmış kibirli memurlar da öğrenmeli. Devrim Mısır toplumundaki dengesiz koşulların mantıkî bir sonucuydu ki bu koşullar milyonlarca Mısırlıyı hiçbir şeyin değişmeyeceğine dönük inanca tepki göstermeye itmişti. Maalesef aynı milyonlar hâlâ öfkeli ve dökülen onca kandan sonra hâlâ kendi haklarını istiyorlar.”
Sendikalar ve İşçi Hizmetleri Merkezi, Amerikan Emek Federasyonu ve Sınaî Örgütler Kongresi’nin (AFL-CIO) desteklediği bir kuruluş ve aynı zamanda Devrimci Sosyalistler, 6 Nisan Hareketi ve diğer sahte sol gruplar gibi Washington ile sıkı ilişkilere sahip. Ancak bugün itibarıyla Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ı devirmek için bir vekâlet savaşı veren ve İran’a saldırmaya hazırlanan ABD emperyalizmi, kendi bölgesel çıkarlarını koruma noktasında, esas olarak Sünni İslamcılara sırtını yaslamaya karar vermiş gibi görünüyor.
Dün New York Times’ta çıkan makalesinde Roger Cohen, “Başkan Obama liderliğindeki ABD dış politikasında yaşanan oldukça radikal değişim”e övgüler düzüyor. Cohen’e göre, ABD’nin “Ortadoğu’daki politik İslam’ın aşırı uç kesimleriyle ilişki içinde olmaya dayalı siyaseti oldukça faydalı ve üstelik bu model daha da genişletilmeli.”
Johannes Stern

Hegemonya, Neoliberal Vizyon ve Suriye

Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nde “kıdemli uzman” ve Türkiye masası şefi olarak çalışan Soner Çağaptay, 11 Ekim’de New York Times’a şunları yazıyor:
“Türkiye Suriye’deki hedefleri vurmalı, böylelikle oluşan boşluk Özgür Suriye Ordusu tarafından doldurulmalı, bu saldırıya Suriye’deki Kürd militanlarına yönelik saldırılar eşlik etmeli, sınırda durum giderek kötüleşecek olursa, yetmişlerde Kıbrıs’ta yapıldığı gibi, krizi kontrol altına almak için sınırlı bir işgal hareketine girişmeli.”
Bu Amerikan ajanına göre, Türkiye hem durumu daha da kötüleştirecek her şeyi yapmalı, hem de Kürdlere saldırmalı ve sonuçta da işgal için gerekli zemini hazırlamalı, tıpkı Kıbrıs’ta yaptığı gibi.
Bu saldırının diğer tarafına da çekidüzen vermek gerek: Kıbrıs’ta Rum ve Türk tarafındaki sol, sendikal liderliğin her iki tarafın kontrgerillası tarafından katledilmesi ve Denktaş’ın tek lider kılınması gibi, benzer bir sürecin Suriye için de devreye sokulması lâzım. Yani bu, Kafkaslar’dan veya Türkiye’den gelen mücahidlerin cenazeleri daha çok kılınacak, demektir.
Bu amaçla, 4 Kasım’da, ABD seçimlerinden iki gün önce Katar’da Türkiye’nin içinde olduğu dört ülke konferans yapacağını ilân etti. Esas dert, Suriye muhalefeti içinde de süren bir tartışma olarak, belirli bir liderliğin seçilip belirlenmesi ve silâh açısından desteklenmesi. Suriye muhalefeti içinde liderliğin İhvan’a geçmesi konusunda ya da İhvan’ın liderliğin kolektif ve tek bir nitelik kazanması noktasında engel teşkil ettiği hususunda ciddi itirazlara tanık olunuyor.
Bu noktada Suriye devletine, görünen o ki, bir tür ateşkes dayatması yapılacak ve bu fırsattan bir biçimde istifade edilecek. Türkiye’nin ateşlediği toplar bu fırsatların oluşumu için. Zaten NATO sekreteri Rasmussen de ifadesinde, “güneydoğu sınırımızdaki durumla ilgili olarak, Türkiye’nin muhafazası noktasında, gerekli adımları attık.” diyor. Sınır NATO’nun sınırı, top tüfek NATO’nun topu tüfeği. Kimse başlayan halk hareketinin önce savunma birlikleri sonra da iç savaş örgütlenmesi aşamasına geçişinde dış müdahalenin ne ağırlıkta olduğunu tartmıyor. Evet, Nasrallah, Julian Assange ile yaptığı mülâkatta, “biz muhalefetle görüşmek istedik ama onlar görüşmedi” diyor ama bu muhalefete bir tür Suriye devleti dostu ya da ajanı (faili) olarak yaklaşılırsa alınacak cevap bu olacaktı. Oysa bir devlet değil de İsrail’i dize getirmiş bir "direniş ocağı" olarak el uzatılmış olsa idi, söz konusu dış müdahalenin de pek fazla şansı yoktu. Bu açıdan İran’dan Hizbullah’a uzanan hattı müdafaa edenlerin temel yanılgısı, müdafaa hattını devlet lehine ve devletten tarafa çekiyor olmaları. Bu da onların tabanda, zeminde, halk katında olup bitenleri anlamamaya itiyor ve içi geçmiş komplo teorilerine teslim olunuyor. Ama öte yandan oluşan güçler ilişkisi içinde Hamas’ın direniş ocağı olduğunu unutup gene devletlû katta at koşturabileceğini zannetmesi ve Erdoğan’ı “ümmetin lideri” olarak kucaklaması da hatalı. O Erdoğan, eski bakanı Abdullatif Şener’in ifadesiyle, İsrail’in Hamas’ı kontrol altına alınması için kendisine yapılan teklifi kabul edip Hamas lideriyle Ankara’da görüşen kişi aynı zamanda. Ayrıca Erdoğan’ın “Mühimmat”ın ne demek olduğunu öğrenmek için sözlüğe bakmasına gerek yok, Gazze işgali öncesi ve sonrasında İsrail’e verdiklerine baksın, yeter.
Özellikle on yıl içinde devletle organik ve örtülü ödenekten beslenen ilişkiler geliştirmiş bazı İslamî kesimler daha hâlâ Suriye’de katledilen "insanların masumiyeti" perdesi arkasına sığınıp savaş borazanlığı yapıyorlar. Kendi saflarında ölenleri "insan", diğer tarafın askerlerini "hayvan" olarak sunuyorlar. Bunun için gerekli argümanları, halkların direniş hareketlerini bastırmak için günbegün geliştirilen kontrgerilla tamimnamelerinden öğreniyorlar. “Fatih'te ölen kapitalistin cenazesini fazla fazla kıldık, Emevi Camii’nde namaz kılsak n’olur?” diye sormuyorlar. Bu yönde eleştirileri savuşturmak için, yalandan, Adana’da, İncirlik yerine, bir park ziyaretinde bulunuyorlar ama aslolarak “Esed”e saldırıyorlar. 16 yaşındaki bir mücahidin kanını tağut rejimlerinin sunağında akıttıklarını görmüyorlar, gıyabî cenaze namazları ile vicdan arındırmaya çalışıyorlar. Tümüyle muhaliflerin kontrolünde olan bir kasabaya yapılan bombardıman sonucu ölenleri “masum insanlar kırımdan geçirildi” şeklinde verirken, muhalifler Şam’da günlerce uğraşıp altta kazdıkları tüneller vasıtasıyla bir hastaneyi havaya uçurduğunda ağızlardan yalandan başka bir şey dökülmüyor. İran’daki depremde ölmüş bir bebeğin cesedini bu amaçla istismar edebiliyorlar. Tabanlarını “din elden gidiyor” türünden mahalle imamlarına yakışan provokatif yaygaralarla “güdebilecek”lerini zannediyorlar. Mahalle imamı bu yaygarası ile en fazla, mahalledeki en dinsizi, zaniyi, fesadı ve hırsızı seferber edebiliyor. Cumhuriyet tarihinde “zina” sadece bu “Ak” dönemde suç olmaktan çıkma imkânı buluyor.
TKP’nin kurucu isimlerinden biri olan Ethem Nejat, diğer birçok isim gibi, ilk dönem Türkçülük akımı içerisinde. Osmanlı’nın dağıldığı momentte bu kesim kurtuluş reçetesinin başına milleti yazıyor. İslamcılık da bu minvalde reçetelendiriliyor. Özünde İslamcılık “dindar milliyetçilik”, Türkçülük ise “laik dindarlık” şeklinde tezahür ediyor. Tüm yeryüzünde “Rusya’da işçiler-köylüler iktidarı almış” haberlerinin gündelik sohbetleri bile ele geçirdiği momentte, bu iki kesim bir tarafını yitiriyor ve kopan bu taraf “birbirinizi şuralarla yönetiniz” ayetine atıfla ve “Sovyet” sözcüğünü “şura” olarak çevirerek safını belirliyor. Sovyetler, çoğu zaman duruma göre, eksiklikler ve yanlışlıklarla dolu genel bir politik yaklaşımla ele alıyor bu kesimi. İsrail’in kurulması ve 1967’de yıkılmayacağını ispatlaması gibi momentlerde bu siyasette ciddi kırılmalar yaşanıyor.
Gelelim bugüne. Bugün Suriye “sosyalist-milliyetçi” bir devlet olarak anlatılıyor. Kemalizmle ilişkilendiriliyor. Bu da gösteriyor ki esas olarak İslamî kesimin, son dönem tarih danışmanı Mustafa Armağan’da dile geldiği gibi, kemalizmle esasta bir alıp veremediği yok. O, sadece aslında fazla “solcu”ymuş gibi görünen yerleri törpülemek derdinde. Yani bugün medyada, akademyada kemalizmle ilişkili eleştirilerde dert Kemalizm değil, soldur, sosyalizmdir. Zira bugün galebe çalan İslam, cedidizm, Kafkas Müslümanlığı ya da Müslüman Halklar Komiserliği, Yeşilordu gibi kavşaklardan geçip Roger Garaudy’ye gelen ve Afgan işgali ile kesilen hattın İslam’ı değil, İngiliz-Amerikan siyasetinin özü ve biçimi teşkil ettiği “komünizmle mücadele dernekleri”nin İslam’ı. Bu kanaldan beslenen İslamcılar yediği ekmeğin hakkını veriyorlar, o kadar. Yapılan İslamcılık değil, dolayısıyla İslamcılık eleştirilerinin bir önemi de yok. (Bu açıdan bugün “kapitalizmle mücadele dernekleri” şiarının Müslüman cenahta dillendirilmesi tarihsel açıdan manidar; toplumsal açıdan manidar olup olmadığı ise tartışmalı.)
Bugün “Suriye’de Sol Koalisyon” denilen, ismi var cismi yok bir oluşum, gene de önemli tespitlerde bulunuyor. Bölgedeki gelişmelerin şu veya bu biçimde içinde olunması öntespitiyle, batı kaynaklı, troçkizan bu eğilim, esas olarak bir tür şiddet eleştirisi yapıyor. Bireysel ya da kitlesel her türden şiddete karşı olan bu eğilim, Troçki’nin komünist şiddete ilişkin tespitlerinden ve Kızıl Ordu inşacılığından habersiz bir biçimde, İngiltere ve ABD’de teşkil edilmiş bir ideolojik akım. Bu akım, Suriye’de ve diğer yerlerde bir tür Truva Atı misyonu görmek istiyor. Sovyetler’i ve de İran’ı devrimden saymadığı için Suriye ve bölgeye küfesindeki çürük yumurtalarla saldırıyor. Bu kesimin Mısır’daki kolu “Mursi’ye değil orduya karşı mücadele etmek gerek” derken Mursi yandaşları tarafından Tahrir’de dayak yiyor. “Yüksek siyaset” zamanla alçalıyor ve burjuva siyasetinin yedeğine düşüyor. Önemli tespitse şu: silâhlı güçler halk desteğinden kopuk ve bu anlamda bir iktidar mücadelesi içinde değiller. Bu eleştiri dikkate alınmalı.
Bir başka hatırlatma: 1966-1970 döneminde Suriye’nin başındaki isim, Salah Cedid, Filistinlilere iltica hakkı verince Savunma Bakanı Hafız Esad bu öneriye itiraz ediyor. Bu dönemde Esad kliği dönemin Sovyetler-Çin gerilimini de istismar ederek bir oyun oynuyor ve Sovyetler’den silâh alınmasını isteyen Cedid’e karşı çıkıp devletin yönünü Çin’e çeviriyor, sonrasında da özellikle toprak reformu konusunda önemli adımlar atma arifesindeki Cedid tasfiye ediliyor. Köylülük-Çin, Silâh-Sovyetler kapışmasında Baas iktidarı kırılıyor. Aynı dönemde Mısır’da da Nasır’dan Enver Sedat’a geçiş yaşanıyor. Bugün Mursi’nin Mısır’da “Müslüman Enver” olarak anıldığı söyleniyor.
Bugünün İslamcıları, aslında Esad’ı değil, temsilî anlamda, Cedid’i ve tüm kalıntılarını silmek istiyor. Mısır bağlamında “elli yıllık dikta sonunda gitti” deyip tarihi silmekle övündüklerinde, geçmişte cereyan etmiş, Mısır’daki darbede İhvan’ın katkısını ve yükseliş imkânlarını da silmiş oluyor. Hasan Benna’nın torunu Tarık Ramazan “İslamî Tecdid” ile ilgili kitabında İhvan’ı “İslamî kurtuluş teolojisi” olarak nitelerken, bugün İhvancılar ve onun yerli yüzleri, hangi düzeyde olursa olsun, “İslamî kurtuluş teolojisi” olma imkânlarını sıfırlamaya çalışıyorlar. Ama İslamcıların önemli bir bölümü Allah’a dönük imanlarını Allah’ın bizatihi kendisi zannedip bu imanın mevcut iktisattan, siyasetten ve uluslararası ilişkilerden arî ya da yüce olduğunu zannediyorlar. Eleştirene de “Allah’sız” etiketi yapıştırıyorlar. Allah’a imanın ve İslam’ın ancak ve ancak kendi varlıkları ile yaşayabileceğine ve var olabileceğine iman etmenin daha tehlikeli olduğunu görmüyorlar. Beddiüzaman’ın dediği gibi, “her ismi Muhammed olanın, kendisini peygamber zannettiği” bir devirde, suyun başı neyi emrediyorsa, o yapılıyor.
Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de esas olarak Amerikan hegemonyasını kabullenme ve neoliberal vizyona tabi olma eğilimi mevcutken, söz konusu devrimler ve ayaklanmalar yaşanıyor. Yani aslında devrimler de ayaklanmalar da ilgili hegemonyanın kabulü ve neoliberal vizyona tabiyetin, rantın gene bir avuç elitin elinde hapis kalmasını istemeyenlerin bir muradı, iradesi olarak şekilleniyor. Fukara Müslüman Arap halkları, içlerindeki ajanları vasıtasıyla, bu iradeye teslim ediliyorlar ve rant paylaşımına ortak edilecekleri yalanına kanıyorlar. (Yıllar önce Şam'da Arapça öğrenimi için bulunan bir arkadaş, ilk kez ülkeye bankamatik geldiğinde insanların ne çok sevindiklerini anlatıyordu. Bugünse o bankamatikler iktidarını tankla tüfekle sağlamlaştırmak zorunda kalıyor.) Yani hegemonyanın kabulü ve neoliberal vizyona tabi olma süreci iki kol çıkartıyor, biri "eski elitlerle devam edelim" diyor, diğeri de diyor ki, “hayır ben de pay istiyorum”. İkincisi fukara halkın eline silâh verip diğer kliğe savaş açıyor. Halkın kendi güç imkânlarını, mevzilerini oluşturmasına içeriden ve dışarıdan izin verilmiyor ve imkânlardan/mevzilerden mahrum kalan halk, efendilerin imkânlarına ve mevzilerine tutunuyor. “Halk”tan kasıt, politik düzeyde, hegemonya ve neoliberal vizyona, doğrudan ya da dolaylı olarak, adını bu şekilde koysun ya da koymasın, itiraz edenlerin kolektif mevzisi oluyor. Yoksa soyut bir halk tapınıcılığından ya da ucuz popülizm edebiyatından asla bahsedilmiyor. “Che’nin de sakalı vardı” deyip her görülen sakallıya “dede” diye sarılınmıyor, her görülen sakallı “cihadist, yobaz” diye etiketlenip batılı liberal dünyaya ram olunmuyor. Sonuçta Suriye'de özellikle iktisadî planda, belkemiği Sünniler iken, devleti "Alevî diktatörlüğü" diye etiketleyip hedefe yerleştirmenin arkasında bir kasıt aranmak zorunda. Türkiye'nin meseleyi bir isim ve kişi olarak Esad'a indirgeyip "o gitsin, Sünni bir yardımcısı gelsin" demesi meseleyi özetliyor. Taht kalıyor, post duruyor, o tahta ve posta karşı kıyam etmiş halk kırıldıktan sonra, geriye sadece yeni bir kukla yerleştirmek kalıyor.
Mesele, Sovyetler ya da İran Devrimi de değil. Mesele, bu devrimlerin bu türden karşı-devrimci iradelere karşı halkların özgür iradelerini tarihin ve toplumun ortak sofrasına açabilmiş olmaları. Ömer Bkerati ve diğer mücahidler bu iradenin elbette ki dışında değiller ama şahıs olarak ortaya koydukları irade bu iradenin dışındadır. Özünde kafa karışıklığının sebebi de buradadır.
Eren Balkır
18 Ekim 2012

Sancaktar Hakan

 Türkiye Cumhuriyeti, Kürd’ün, Müslüman’ın ve sosyalistin kanı üzerine kurulu bir devlettir. Kuruluş sürecinde bu üç unsurun kanı ve teri her yönüyle istismar edilmiştir. Geriye kalan posa ile birlikte, bu üç dinamiğin dışında kalana “Türk” denilmiştir. “Türk”, ideolojik planda kemalizmdir. Bir biçimde bu dinamikler harekete geçtiği noktada, belirli dönemler ve yerler paranteze alınmak kaydıyla, her zaman kemalizmle tanımlı olmak zorunda kalmıştır. İster maksimalist ister minimalist, belirli bir devlet tasavvuru ile kitleleri harekete geçiren bu dinamiklerin Kemalist olmak dışında bir şansı olmamıştır. Tersten, Kemalizm, diz çökmüş Kürd’ün, Müslüman’ın ve sosyalistin öteki adıdır.
Bu açıdan yüzeysel bazı benzerlikler dışarıda bırakılırsa, Kürdî, İslamî ve sınıfî-sosyalist bir hareketlilikten söz etmek mümkün değildir. Bu yönde iddialar, ilgili dinamiklerin düşmanlarına ait abartılı yaklaşımlardır ve bu dinamikleri ezmek için bir bahane olarak kullanılırlar. Kemalizmle hesaplaşılmadığı takdirde, Kürd’ün Türk’e, Müslüman’ın Yahudi-Hristiyan’a, sınıfın da burjuvaya benzer yanları öne çıkartılacaktır. Galebe çalan bu yanlar olduğundan, bir süre sonra ayakta ve hayatta kalmak için Kemalist olmak kaçınılmaz olacaktır.
Kemalizm ise şudur:
“Arkadaşlar, kılıçla fetihler yapanlar, sabanla fetihler yapanlara mağlup olmaya ve sonunda mevkilerini bırakmaya mecburdular. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur.
Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlendirmişler; bizim milletimiz de böyle Fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından ötürü bir gün onlara mağlup olmuştur.
Efendiler, büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik.
Biz Panislamizm yapmadık, belki ‘Yapıyoruz, yapacağız’ dedik. Düşmanlar da yaptırmamak için ‘bir an önce öldürelim’, dediler.
Pantürkizm yapmadık. ‘Yaparız, yapıyoruz’ dedik. ‘Yapacağız’, dedik ve yine ‘öldürelim’ dediler.
Bütün dava bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız kavramlar üzerinde koşarak, düşmanlarımızın adedini ve üzerimize olan baskılarını güçlendirmek yerine doğal sınıra, yasal sınıra geri dönelim. Haddimizi bilelim.”
[Mustafa Kemal Atatürk]
Endonezyalı komünist Tan Malaka bu sözlerin söylendiği günlerde panislamizmi devrimci bir bayrak olarak selâmlamaktadır. Benzer bir damarda ilerleyen Sultan Galiyev ise bir tür pantürkizmi methetmektedir. Bu iki isim, düşmanın emrine uyan M. Kemal aksine, panislamizmin ve pantürkizmin kitlesel karşılıklarını emperyalizme karşı örgütlemek derdindedir. Ama Kemalizm sabana yapışacak kullar peşindedir. Üstelik o saban da emperyalizmin sabanıdır.
Kemalizm, bu yönüyle, emperyalizme karşı çok boyutlu mücadele içinde, bir had çizme hareketi, bir dalgakırandır. Bugünlerde dizilerde kötü karakter olarak takdim edilen İstanbul’daki İngiliz subayı, yıllar sonra, M. Kemal’i Samsun’a kendisinin gönderdiğini söylemekte, bu emrin belgesi bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu subay anılarında işgale son vermek istediklerini ve örtük olarak ülkeyi İngiliz himayesindeki bir kesime devretmeyi öngördüklerini söylemektedir.
Bu, İngilizci Talat Paşa emrindeki M. Kemal olacaktır. Ülkeye dönük çalışma yürüten Almancı Enver Paşa ise Alman-Sovyet uzlaşmasını fırsat bilip planları için Bolşeviklerin gözetiminde doğuya yönelir. Eski Teşkilât-ı Mahsusa’yı İslam İhtilâl Cemiyetleri İttihadı’na dönüştürür. Bu yönde M. Kemal’e de talimatlar verir. M. Kemal, bölgedeki ileri gelen Müslüman liderlerin de iştirak ettiği, Sivas’ta toplanan bir cemiyetin yürütme kuruluna girer. Muvahhidin Cemiyeti isimli bu örgüt, zamanla Yeşilordu içinde erir. Mecliste 105 civarında milletvekilini Bolşevik çizgisine çeker.
Dolayısıyla M. Kemal her halükarda yalan söylemektedir, çünkü bu cemiyet açıktan panislamist bir örgüttür. Sivas’taki kongre sonrası M. Kemal’in Cemaatü’l İslam isimli bir örgüt kurduğu iddia edilir. Talat Paşa’ya İslam İttihadı örgütüne ilişkin kanaatlerini aktardığı mektubunda, Arapların bağımsız devletler olarak dâhil olacakları ve halifeye bağlı olacak bir konfederasyondan söz eder.
Bu pratiklerde ağırlık merkezi esas olarak, Moskova’dır. Söz konusu merkez dağılınca ilgili oluşumun mensupları kırklardan sonra Amerikancı olurlar. Teşkilât-ı Mahsusa yemini ile adam örgütleyen ülkücülerle millî bir İslam çizgisi çekenler yer yer rakip yer yer dost, bugüne kadar gelirler.
Yukarıda M. Kemal’den alınan had bildirici cümleleri geçen Hakan Albayrak zikrediyordu. Albayrak yalana buladığı bu konuşmasında M. Kemal’in “pantürkizm, panislamizm ve bolşevizm yapmadık” dediğini iddia ediyordu. Oysa M. Kemal o ifadesinde “bolşevizm yapmadık” dememektedir. Belki de Albayrak, bu manipülasyonu ile, DSİP gibi, sol kesimden belli isimleri adını andığı “Yeni Türkiye”ye devşirmek derdindedir.
Devamında Hakan Albayrak, tarihsel bir vurgu ile, M. Kemal’in bu yaklaşımının “eski Türkiye”ye ait olduğunu söylemiştir. Ak Parti ile Türkiye “yeni” bir döneme girmiş, dolayısıyla eski hududun dışına çıkmanın tam zamanıdır. Albayrak, hayatı zihinden ve dilden ibaret bir oyun zannetmektedir. O nedenle Albayrak, Kur'an'dan değil, "Secret" denilen zırvadan feyz alarak, millete şu lafı söylemektedir: "Büyük düşün ki büyük olsun."
Oysa devletin bekası için yapılan pantürkizmin ve panislamizmin mazlum-sömürülen halklara bir faydası olmadığı gibi, had bildirerek bu eğilimleri baltalama işlemi bu halkların doğal mücadelelerini engellemek için yapılmıştır. Yani Albayrak, Mustafa Kemal’in ve İttihatçıların belirli momentlerde ürettiği pantürkizmi ve panislamizmi bugüne bir kurtuluş reçetesi olarak takdim etmektedir. M. Kemal I. Dünya Savaşı’nın, Albayrak da örtük “üçüncü dünya savaşı” olarak nitelenen Soğuk Savaş’ın çocuğudur.
Devletin bekası için geliştirilen pantürkizm ve panislamizm ile halkların kurtuluş mücadelesindeki millî ve dinî silâhlar arasında büyük bir fark olması gerektir. Yukarıda M. Kemal’in Talat Paşa’ya yazdığı mektupta da görüldüğü üzere, Arapların kendi kaderini tayin hakkını desteklermiş gibi görünen paşa, aslolarak kendi devletinin ve hilafetinin kaderini düşünmektedir. Derdi Arapları Bolşevik etkisinden çıkartmak ve gerisin geri kendi iktidarına kul etmektir. Hindistan’daki Müslümanların dayanışma için topladıkları parayı İş Bankası’nın kuruluşunda kullanması da bunun delilidir.
Bugün İş Bankası’nın yerini Tika, Toki, Deniz Feneri vs. almıştır. Gülen okullarının hiçbirisinde resmî anlamda Türkçe herhangi bir eğitim verilmemektedir. Üç beş çocuk şov olsun, Türk’ün gururu gıdıklansın diye, Türkçe öğrenmektedir, hepsi bu. Bu okullarda eğitim yaygın olarak İngilizce verilmektedir.
Sancaktar Hakan’ın devrim diye gördüğü, emperyalistlerin açtığı yoldur. Bu açıdan geçmişte, 1920 momentinde mazlum Müslüman halkların direnişine atıfta bulunması tezvirattan ibarettir. Olan şudur: o günlerde emperyalistler Kafkaslar ve İran karşılığında Anadolu’yu almıştır. Anadolu sınırları temelinde yeni bir kale teşkil edilmiştir. O gün bu kaleyi tahkim etmek için kullanılan bir tür pantürkizm ve panislamizm bugün gene bir biçimde emperyalistlerin harekâtı bünyesinde devlet bekası adına kullanılmaktadır. Sovyetler’e karşı kurulmuş bu kale, Sovyetler’in olmadığı momentte askerlerini araziye salmaktadır.
“Arap Baharı” denilen sürece ilişkin basında ve akademyada bir yığın analiz yapılmaktadır. Tarihsel analoji düzleminde 1848, 1968, 1989 tarihleri öne çıkartılmaktadır. Farklı dinamikleri içermesi ile ilgili sürecin bu türden farklı analojilere açık olması kaçınılmazdır. Görünen o ki Ak Parti’nin doğal bileşeni olduğu emperyalist harekât, meselenin daha çok 1989’a benzer tarafları ile ilgilidir. Yani Sovyetler’le bağlantılı, onun üzerinden ya da ona göre kurulmuş tüm güç odakları tasfiye edilmekte, meselenin 1848 ya da 1968’e benzer yanları budanmaktadır. MHP’nin pantürkizmi ile Hakan Albayrak’ın panislamizmi bu kavşakta birleşmektedir. Her ikisi de budama işleminden memnundur ve emekçilerin, mazlumların (1848), gençliğin (1968) öfkesini asla görmemektedir. Çünkü bunların sömürülen-mazlum halklarla ilgili bir dertleri yoktur. Onların dünyası yal yedikleri çanak kadardır.
Eren Balkır
7 Ekim 2012

Savaş Naraları

BBC’de Türkiye’nin muhalif unsurlara askerî eğitim ve lojistik destek verdiği söyleniyor. Geçen sene aynı BBC, konuk ettiği Davutoğlu’nu “hadi artık girin şu Suriye’ye” diyerek ikna etmeye çalışıyordu. Davutoğlu ise, “tamam olur ama kitlesel destek lâzım, milleti, coğrafyayı hazırlamak lâzım” mealinde laflar ediyordu. Çatışmaların yoğunlaştığı Akçakale sınırında herhangi bir önlem bilerek alınmadı, Antep saldırısı ile ilgili istihbarat için de aynı şeyler söyleniyordu. Nihayet bomba düştü, gariban beş kişi devletin ilahi bekası adına, şehid düştü. Devletin birliği, dirliği ve diriliğine “şehadet” ettiler. Ak Partililerin dediği gibi, şehadet yüksek mertebeydi ve bu tip durumlara kızmamak gerekiyordu.
Savaş medyasının yereldeki parçası olan, emperyalizm uzantısı, Fox TV ise patlayan bomba ardından, yalan söylüyor ve Suriye’nin muhalif unsurlara Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı iddiasını çürütmek için Akçakale’de muhalif Hür Suriye Ordusu militanlarının olmadığını iddia ediyor. Ama bir başka kanalın, Show TV’nin muhabiri, Akçakale sokaklarında bu militanlardan biriyle mülâkat yapıyor. Sınırdaki çatışmada daha kimin, ne attığı belli olmaksızın, herhangi bir inceleme bile yapılmadan, Suriye bombalanıyor.
Fox TV verdiği yalan haberin devamında, savunma sanayinin ne denli güçlü ve ne kadar “Türk” olduğunu övünerek yansıtırken, topçu birliklerinin neden Akçakale’ye top mermisi fırlatan noktadan kilometrelerce uzağı bombaladığını izah etmiyor. Kuzeye açılacak tampon bölge konusunda önceden “ayar” çekilmiş oluyor. Yıllar önce İsrail devletini selâmlamak (ve her daim selâmda durmak) için kurulmuş olan Hürriyet gazetesi, Suriyeli askerlerin katili olduğunu kabul ediyor ve “Tel Abyad’ı vurduk” diyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de, “Türklerin Türkiye’si” adına, başkalarının iradesine karşı olduğunu beyan etmiş oluyor.
Başbakan, bu uşaklarına olan güveniyle, “ölen yurttaşlarımızın intikamını fazlasıyla aldık” diyor utanmadan. Oysa beş garibanın kanı onun kurşungeçirmez gömleğinde, daha kurumadı.
Bombayı atanın Suriye olması doğal, çünkü sınır namına bir şeyin kalmadığı bir coğrafyada kendiliğinden, doğası gereği, kendi düşmanının sığındığı yere ateş ediyor Esad güçleri. Ama bir yandan da düşenin havan mermisi olması ihtimalinden de söz ediliyor, eğer böyleyse ateş eden Suriye ordusu değil. Ama Akçakale halkı hakikati görüyor ve hedefe valiyi ve hükümeti koyuyor. Öfkesini ona karşı bileyliyor. Batıdaki eylemciler gibi orada da halka aynı gaz sıkılıyor.
Türk CNN’ni ise Akçakalelilerin hükümete yönelik serzenişini sansürlüyor. Aldıkları maaşın hakkını vermeleri gerek tabiî.
Ve esas olarak tezkerenin çıktığı gün itibarıyla haberlerde Apo’nun İmralı’dan Suriye Kürtlerine “askerî güç oluşturun” emri verdiği söyleniyor. Demek ki tersten şu iddia edilebilir: bu tezkere Kürd’’ün iradesi hilafınadır, bu iradeyi kırmak içindir. Aylardır Apo’ya dair tek bir haber çıkmaz iken, böylesi bir günde bu haberin servis edilmesi, niyeti ifşa ediyor: aslolan toprak genişletme, fetih, “büyük Türkiye” ya da İslam birliği değil. Suriye Kürdlerinin serbestiyet alanına son vermek. MHP’nin destek vermesinin nedeni de burada. Gocuklu celep kaldırınca sopasını ve kükreyince “bozkurt sürüleri bunlar, biz eşref-i mahlûkatız” diye, hemen geçti MHP hizaya. TC, MC oluverdi birden.
Bazı Müslümanların ve bazı Türklerin sandığı gibi hedef ne 2023 ne 2071, ne ümmetin birliği ne de Türk’ün dünyayı fethidir. Hedef bugündür, bugünde emperyalist ve Siyonist odaklara karşı ya da değil, ortak her tür iradenin kırılmasıdır. Tüm bu masallar ve yalanlar, milleti ve ümmeti efendilerin suç ve günahlarına ortak etmek içindir.
PKK’ye karşı hazırlanan tezkereyle ilgili görüşmenin yapılacağı gün böylesi bir saldırı tümüyle tesadüf olsa gerek dolayısıyla.
Aynı gün Ak Parti ideolojisi ile yazılıp çekilen Kurtlar Vadisi’nde Polat Alemdar’ın adamları Suriye büyükelçiliğini basıp elçiye işkence ediyor.
“Bana oyuncu olmamı Yılmaz Güney söyledi” deyip övünen Ali Sürmeli’nin canlandırdığı tip “örgütçü”lere “posta” koyuyor. Birkaç gencin içleri gıdıklanıyor, kanları kaynıyor.
Türklüğü ve Müslümanlığı onlara asla ve kat’a ait olmaksızın, mülk edinenler millete ve ümmete hamaset edebiyatı satıp duruyorlar.
“Kürd”, bu edebiyat karşısında tüm kötülükleri ve engelleri çağrıştıran bir imge olarak örgütleniyor.
Tüm bu gelişmeler, Türk başka bir millet, Müslüman’ın başka bir din üzerinden inşa edildiğini aşikâr ediyor. Kürd’e biraz da bunu açık ettiği için kızılıyor. “Kürd” oyunun bozulduğu nokta, dilin sürçtüğü yer, zaafların göz önüne serildiği gün… Kürd biraz da efendilerin güçsüzlüğünün aynası. Kırılması bu yüzden.
İsrail hiç yenilmemiş tarihte. Hizbullah onun yenilebildiğini ispatlamış. Bize ise rant kavgalarının döndüğü Fenerbahçe’nin tarihte ilk kez bir Alman takımını yenmesiyle övünmek düşüyor! Hizbullah’ın sağlı sollu tasfiyenin eşiğinde olduğu momentte, çöktüğümüzde yara bere olacak dizlerimiz için merhemler öneriliyor. “Rant kavgalarından arta kalıp yere dökülecek kırıntılarla idare edin” deniliyor.
“Herkes Türk olsun” demekte bile iyi niyetli, saf, hakiki bir yan var. Zira bunu söyleyen kişi, Türklüğün imanlı, hakiki, gururlu ve hayırlı olduğunu düşünüp herkesi buna ortak olmaya çağırıyor. Türklükle ya da Müslümanlıkla aidiyet değil, mülkiyet ilişkisi kuranlarda ise bu iyi niyet ve samimiyet noksan. Onların ortak olana dair, içre ve içinden gelen herhangi bir inancı, fikri ya da zikri yok. Ortak olana düşman oldukları, böyle eğitildikleri, bu amaçla muktedir kılındıkları için efendilerine hizmette kusur etmemekteler. “2071’de Afrika ve Avrupa da Türklerin olacak” masalına kanıp bugün parsayı toplayacağını zannedenler, Türklüklerini ve Müslümanlıklarını, bugünün gerçeği üzerinden, gözden geçirsinler. O göz, o gözde fer kaldıysa… Unutmasınlar ki attıkları savaş naraları karşısında ortak olmaya, ortak mücadeleye, ortak yaşamaya mecbur olan mazlumların bir Allah’ı, o Allah’ın da bir hesabı var.
Eren Balkır
4 Ekim 2012

Muhammed Durra

Muhammed Durra, Filistin genelinde kapsamlı isyanların gerçekleştiği İkinci İntifada’nın ikinci gününde, 30 Eylül 2000’de Gazze Şeridi’nde katledildi.
France 2 televizyonu için çalışan Filistinli kameraman Talal Ebu Rahma, Cemal Durra ve oğlu Muhammed’i görüntülüyordu. Baba-oğul, İsrail askerleri ile Filistin güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmanın ortasında bir varilin arkasına saklanıyor. Görüntüde babasına sarılmış olan Muhammed ağlıyor. Sonrasında açılan ateş sonucu Muhammed babasının bacakları arasına devriliyor.
Elli dokuz saniyelik bu görüntü, ilkin France 2 kanalının İsrail’deki büro şefi Charles Enderlin’in takdimi ile yayınlanıyor. Kameramanın aktarımı üzerinden, baba ve oğlunun İsrail askerlerince hedef alınarak vurulduğu söyleniyor. Hazin bir cenaze töreni ardından Muhammed, tüm Arap ve Müslüman dünyasında “şehid” olarak toprağa veriliyor.
12 yaşında iken katledilen Muhammed için Mahmud Derviş aşağıdaki şiiri kaleme alıyor:
Muhammed
Muhammed, babasının koynuna sığınıyor,
Cehennemî semadan ürkmüş bir kuş gibi
Baba koru beni uçup gitmekten!
Kanadım bu rüzgâr için çok zayıf
Işığımsa kapkara.
Muhammed
Eve dönmek istiyor,
Bisikleti yahut yeni bir gömleği olmadan
Hasreti okuldaki sırasına
Dilbilgisi ve fiil çekimi defterine
Evime götür beni baba evime götür ki
Derslerime hazırlanayım
Varolmaya devam edeyim
Sahilde adım adım
palmiyelerin altında yürüyeyim
Hepsi bu, hepsi bu.
Muhammed,
Elinde taş, yıldızlar misali bir şarapnel olmaksızın
Bir ordunun karşısına çıkıyor
Fark etmiyor üzerine
“Özgürlüğüm asla ölmeyecek
Zira savunacak bir özgürlüğü olmayan insan
Asla özgür değildir”
Yazacağı duvarı.
Pablo Picasso’nun güvercini için
Gerekli derinlik yok ama burada.
Muhammed devam ediyor,
Lânetini üzerinde taşıdığı bir isme doğmaya.  
Lânetini üzerinde taşıdığı bir isme doğmak
Nasıl bir şey?
O evsiz, çocukluk için vakti olmayan bir çocuğu
Daha kaç kez doğuracak?
Düş kapıyı çaldığında ve toprak…
Ve o tapınak yaralı iken,
O nerede düş kuracak?
Muhammed,
O hiç kurtulamadığı,
Giderek kendisine yaklaşan ölümünü görüyor.
Ama o vakit anımsıyor
Televizyonda izlediği o leoparı.
Şu karaca yavrusunun başına üşüşen
Vahşi hayvanı.
Leopar yakınlaşıp koklayınca sütü
Karacanın üstüne atlamıyor.
Süt sanki o vahşi hayvanı evcilleştiriyor.
Demek ki ben de hayatta kalacağım diyor çocuk
Ve ağlıyor:
Çünkü benim hayatım
Anamın göğsünde saklı…
Hayatta kalacağım…
Ve şahit olacağım.
Muhammed,
O kimsesiz melek,
Soğukkanlı avcısının silâhına iki adım uzakta.
Bir saattir gölgesi ile iç içe geçen bir çocuğun
Hareketlerini izliyor kamera:
Yüzü şafak gibi aşikâr
Kalbi elma gibi pak
On parmağı birer mum gibi parlak
Pantolonun üzerindeki çiğ şeffaf…
Avcısı iki kez düşünüp şunu söylemiş sanki:
Hatasız telaffuz ederse o Filistin’ini
Canını bağışlarım…
Bilincime tabi olup isyan ettiği günü öldürürse
Onu bağışlarım!
Muhammed,
Dinçleşmiş bir ruh,
Bakırdan ve zeytin dalından yapılmış
Bir ikonanın kalbinde
Uyuyup düş gören
Çocuk İsa
Muhammed,
Peygamberlerin arayıp katına yükseldikleri
O Ebedî Ağaca olan ihtiyacın ötesinde
Dökülen kan.
Muhammed!
Mahmud Derviş