Ahmet Kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2024

,

Ad Günü



8 il evvel başımız Bakû zelzelesine qarışan günlerin birinde Paris’de ikinci zelzele oldu – noyabrın (kasım) 16’da Ahmet Kaya çıxdı getdi. 1999’un soyuq fevralında (şubat), ilin en yaxşı musiqiçisi elan olunan gün maruz qaldığı Linç mahkemesine üreyi dözmedi. Son yüzyılda Türkiye’nin yetirdiyi en qiyamçı nağmekar ne vaxtsa divarlarında Paris kommunarlarının güllelendiyi Per-Laşez mezarlığına qismet oldu.

Onun baresinde mene meqale yazmaq çetindir, kitab yazmaq asan. Eynile Evarist Qalua, Marina Svetayeva, Çe, Tsoy, Kurt Vonnequt, Deniz Gezmiş haqqında olduğu kimi...

Ve kitabı da ne vaxtsa yazacam. Bugün burada bu qeydleri ona göre edirem ki, oktyabrın (ekim) 28’de Ahmet Kaya’nın 52 yaşı bitir. Onu zeherleyen “Hürriyyet” müxbirleri, ebru - gündeşler və serdar ortaçların sağ-salamat olduğu Türkiye’de ona sağ qalmaq qismet olmasa da, Kaya onlardan diridir. Ad günün mübarek, ustad!

O, türk ana ile kürd atanın övladıydı. Afişa yapışdırdığına göre 16 yaşında hebse girdi. Dolanışıq üçün en “qara işler”den yapışdı, evlendi, qızı oldu, yoxsulluq ucbatından ailesi dağıldı ve özünün xatırladığı kimi, hemin qaranlıq vaxtlarında geriye - mehbese qayıtmağı arzuladı ve cehdler de etdi. Bu epizod da onu açıq qiyamçıya çevirdi.

Mehbesde asılmağını gözleyen Nevzat Çeliyin “Şafak Türküsü” şerine musiqi besteledi. Bu şeri ona ikinci ve sedaqetli heyat yoldaşı, yolu mehbesden keçmiş Gülten Hayaloğlu (Kaya) çatdırdı. Sonra da qaynı Yusuf Hayaloğlu ile emekdaşlıq başladı. Yusuf’dan -şer, Ahmetden- beste ve ifa.

Bu, köhne mübahisemizdir: Ahmet Devrime romantika getirdi, yoxsa romantikaya Devrim? Aslında, Ahmet ilk defa öz heyatı ile gösterdi – romantika ve Devrim ayrılıqda mövcud deyiller. Sadece, bu heqiqeti ona qeder heç kes bu qeder eyani şekilde Söze, musiqiye çevirmemişdi. Ona göredir, onun “Kafama sıxar gederim”de sevgide Qiyam var, “Şafak Türküsü”nde ise Qiyam romantikadır.

Evrenin 12 sentyabr (eylül) çevrilişinden sonra edam olunan ilk Solçuya – Necdet Adalıya o, “Saçlarına yıldız konmuş, qoparma ana” mahnısını besteledi. Dinleyin – sevgi, nisgil ve hasret. Ve bir gün bilende ki, bu, valideynlerine xaber verilmemiş asılan gencin protestidir, taaccüblenirsen. Eynile, Sezen Aksu’nun “Son Bakış”ı 16 yaşında idam olunmuş Solçu Erdal Eren’e hasr etdiyini bilende olduğu kimi.

Ahmet Kaya Deniz Gezmiş haqda “Neyleyim”i oxuyur: “Analıq haqqınla saxlama meni.

“Aşq dedim, sevda dedim, ümid dedim, qovğa dedim,
Menim de gencliyim vardı –
Onu verdim, neyleyim?!”

Oğulun anaya tesellisi. 25 yaşı bitmemiş idam olunan genc neleri varsa, başqalarının Azadlığı üçün hamısını verib. Başqa neleri de olsa, yene vererdi. Son hüceyresine dek Qiyam.

Budur Ahmet Kaya. Sözü bir orduya beraber, Sözü ile insanlara Qiyamı sevdiren, onları dağa çıxardan, öz Qiyamının bedelini de öz ölümü ile ödeyen şaxsiyyet. O, menim üçün mövcud olan 2 Türkiye’nin bir qütbüdür – Nâzim Hikmet, Deniz Gezmiş, Ahmet Kaya Türkiye’sinin. Ve azından bu üç şaxsi yetirdiyine göre o Türkiye’yi sevmeyine deyer...

Memmed Süleymanov
28 Ekim 2008
Kaynak

26 Ekim 2012

,

Ahmet Kaya: Hasret ve Umut

Sene 98. Lefkoşa’nın sıcaktan bunalmış, köhne terminalinde otobüs bekliyoruz. Daha bir saat var. “Bir çay içelim” diyoruz. Terminal içindeki kafeye oturuyoruz. Kafenin dört bir yanı Yılmaz Güney fotoğrafları ve film afişleriyle kaplı. Sohbetimizin seyri değişiyor. Kıbrıs halkı arasında Yılmaz Güney aşkına dair cümleler kuruyoruz. Akçay’da bir arkadaşın evinde Yılmaz Güney’in arkadaşın babaannesi ile o köyde çekilen fotoğrafını hatırlıyoruz. Sonra tanış olduğumuz bir otobüs şoförünün anlattıkları… Ummadığımız bir taş gibi ağzından dökülen hatıra. Gençken Yılmaz Güney’i hapiste ziyaret etme cüreti.

Omorfo otobüsünün kalkmasına az bir vakit kala çayın parasını ödemek için kasaya gidiyoruz. Dükkân sahibi, ellili yaşlarında bir Kıbrıslı. Kasanın yanındaki duvarda bir çerçeve. Çerçevenin içinde, o dönem sırf asparagas haberler üzerine yayın yapan bir bulvar gazetesine ait kesili bir kupür. Kupürde, “Yılmaz Güney ölmedi, Lyon’a bağlı bir kasabada gençlere tekvando dersleri veriyor” yazılı. Müstehzi ve ukala bir ifadeyle dükkân sahibine dönüp, ukalalıkla, “Abi sen şimdi buna inanıyor musun?” diye soruyorum. Yüz geriliyor, gözler buğulanıyor, kızgın bir cümle dökülüyor: “Tabiî ki inanıyorum.”

Yıllar sonra, Ahmet Kaya’nın vefatından çok sonra, şu haber ana akım medyada yankı buluyor: “Ahmet Kaya ölmedi, yaşıyor.” Prestijli Ferhat Tunç, o prestiji için, bu büyülü havayı, elinde neşter, kesip atıyor ve n’aşına ait görüntüleri basına servis ediyor. Öldükten sonra kalbine sarılıp ağlayan kızı Melis’in hasreti hasretimiz, acısı acımız, umudu umudumuz oluyor bir kez daha. Ömrümüz, o kalbe sarılıp ağlamakla, kimi vakit yumruk sıkmakla geçmiş zaten, bu ifşaat hiç koymuyor bize.

Bir rivayettir ki Âşık Veysel, Ruhi Su için “O pencere önünde bir saksıya gömülü çiçek” demiş. Veysel haklı ise Ahmet Kaya saksıyı kırıp o çiçeği bir dağ yoluna eken kişi.

Ahmet Kaya, gençliğinde Ruhi Su’nun Boğaziçi Üniversitesi’ndeki dinletisine gidiyor. Eş dost Ahmet Kaya’yı öne atıyor, “Hocam bir de bu arkadaşı dinleyin” diyor. Ahmet Kaya, Ruhi Su’nun bestesi “Mahsus Mahal”i çalıyor ardından. Ruhi Su kızarak, “Sazı koşturuyorsun, böyle mi çalınır?” diye tersliyor genci. Ruhi Su’ya göre bağlama salt dinlence içindir, eylem için değil. Yıllar sonra Ahmet Kaya, bin bir zahmeti sırtlanıp koyulduğu turnesini “Bağlama Böyle de Çalınır” olarak isimlendiriyor. Bu, radyo evlerinin, halkevlerinin, konservatuarların, belediye salonlarının dışında, sokakta akan sese katılma iradesidir aynı zamanda. Neşet Ertaş’ı radyodan soğutan Nida Tüfekçi’den, türküleri devletlû ve resmî kılan Muzaffer Sarısözen’den kopuş, halkı terbiye etmeye çalışanların iradesine reddiyedir bu, bir yanıyla. Pencerelerden süzülüp sokakta karışan bu coğrafyanın tüm sesleri dil ve vücut buluyor onda. Bir dem, Orhan Gencebay Ümmü Gülsüm’e, Ahmet Kaya Marsil Halife’ye bakıyor. Mapustaki ayrılıklar, mahalle aralarında kanla duvara kazınan sevgili adlarının mecazı oluyor zamanla. Kiraz ağacına takılan gömlek Pozantı’da yırtılıyor, anasına hasret kaçakçı Roboski’de bombalanıyor, “hapisse n’olmuş” diyen sevgili, ölüme yatan yârinin nefesini dinliyor uzaktan, yarılan ekmeğin buğusu, hasret oluyor inceden…

Ahmet Kaya sırf keman kullandı diye onu “arabeskçi” olarak damgalayan Yeni Türkü akımı da kopuşun bir tarafı. O, Şili sokaklarından çıkan bu müzik türünü sokağa indirmiş, Pablo Neruda’nın “gecekondulardan gelen halk”ı bu sokakta Ahmet Kaya’nın sesiyle buluşmuştur. Bora Ayanoğlu’nun “salon” şarkısı “Fabrika Kızı” bile onun ağzında ve onun sayesinde gerçeğin etine, gerçek fabrika kızlarının terine değebilmiştir. Bu, Ahmet Kaya’nın sabahın köründe tekstil atölyelerine gitmek için yollara dökülen kadınlarla kucaklaşabilmiş olması ile mümkündür ancak, çıraklarla, tarım işçileriyle, mapushane yolu gözleyenlerle, yani belki de solun özne olarak her daim nesne kabilinden kabul eylediği kalabalıklarla.

Seksenlerde ve doksanlarda solcuların çıkardığı tüm müzik dergileri Ahmet Kaya’yı eleştirmekten geri kalmaz, ama onsuz da olamaz. Ümit Kıvanç’ın çektiği belgeseldeki gençte örneklendiği biçimiyle, bu dergilerin Ferdi Özbeğen dinlerken devrimcilikle tanışmaya dair tek lafı yoktur. Çünkü bu, istenmemekte, hor görülmektedir içten içe. Nesne görülen kalabalıkların ortak dertlerinin “özne” niteliği kazanması, bahis konusu değildir. Bu kesimler, en fazla, kendileri gibi eğitimli “burjuva”, yani şehirli olana değer verebilmektedirler. Bu kesim, onun şivesiyle, konuşmasıyla, şarkı sözleriyle, müziğiyle dalga geçerek, birileri tarafından taltif edilmeyi beklerler. Alınan yol ise sadece Ahmet Kaya’nın yoludur.

O yol engebeli, dik ve dolambaçlıdır. Sadece cüret edene açıktır, huzuru besmele gibi çekip durana değil. Öznelliğin huzura kavuşturulduğu yerde Ahmet Kaya, nesnel olanın çığlığı gibidir. Tüm perdeler yırtılır, tüm sesler çatlar. Bu kesim, bir anlamda geçmişte Ahmet Kaya’yı kapı dışarı etmiş Boğaziçi sosyolojisinin bir hocasının ağzından, en iyisinden, ona ancak kirli hayatın seline karşı bir “bent”, mahremiyetin tecessüsü olduğu için değer atfeder. Ahmet Kaya, kendisi üzerinden ve kendisi için belirlenmiş tüm sol şablonların, kalıpların dışında bir isimdir oysa. O, en fazla, hayatın ideolojik kirini filtrelendirdiği için kıymetli kabul edilir, tersten bu, Ahmet Kaya’yı marjinalize etmek ve onu ideolojik bir araç olarak kullanmaktır.

Üç arkadaşız, Ahmet Kaya’nın vefatından iki gün sonra İstiklal Caddesi’ndeyiz. Bir müzik mağazası, gün boyu Ahmet Kaya şarkıları çalıyor. Akşam saatleri. Biz, mağazanın önünde durup şarkılara eşlik etmeye başlıyoruz. Kısa süre içinde yoldan geçenler duruyor, ciddi bir kalabalık birikiyor ve hiç tanımadığımız insanlarla Ahmet Kaya şarkıları söylüyoruz.

Yol, buradan ilerliyor. Sahip olamadığını dışlayanların ve ortaklaşma nedir bilmeyenlerin adımları bu yolu asla tanımıyor. Onlar, solun tüccarları ve tezgâh sahipleri. Bu sahiplik, kendini korumak için Ahmet Kaya’yı ancak filtre ya da bent olabildiği için sevebiliyor.

Utanç duyulacak bir şeymiş gibi, “Karaköy genelevinde en çok Ahmet Kaya dinleniliyor” haberleri duyuluyor o günlerde. O müzik mağazasının önünde hep bir ağızdan onun şarkılarını söylerken, eminim, Karaköy de gözünün yaşıyla katılıyor ayinimize, duyuyoruz. “Maslak 1453” yağmasını ilerleme adına kendi gazetelerinde reklâm edenler, tüm kenar mahallelerin üzerinde bulut misali gezinen Ahmet Kaya’nın ölümüne içten içe seviniyorlar.

Vefatından kısa bir süre sonra Yavuz Alogan’ın Red dergisinde kaleme aldığı ve “Ahmet Kaya bize düşman, bizim için kirli ve tehlikeli olana karşı bizi koruyan bir zırhtı” mealindeki yorumunu timsah gözyaşı olarak okumak gerekiyor. Buna karşı Lefkoşa terminalindeki abi gibi, “Ahmet Kaya ölmedi, yaşıyor” demek tek çare. Bunların umudu, zırhlar içinde yaşamak, bizim umudumuz tüm burjuva zırhların ve kalelerin yıkılması… Akılla duyguyu karşı karşıya getirip duygunun kaotikliğinden kaçmak adına gerçekten uzaklaşanlar düşünsün, bu yıkma iradesi karşısında. Ruhsuz akıllarına yansınlar…

Adana’da bir Kürd mahallesine yeni taşınmış bir genç, mahalle gençliği ile kaynaşmak için muhabbete katılıyor. Herkes, bir fıkra anlatıyor. O dönem bel altı, biraz Ahmet Kaya’nın saç-sakal hâliyle dalga geçen, bir fıkrayı seçme gafletinde bulunuyor bu genç. Fıkra bitiminde soluğu hastanede alıyor: hastane odasında yatağının başucundaki vizite kâğıdında, “Sen Ahmet Abi’yle dalga mı geçiyorsun lan!” yazıyor. Ancak onunla ve onun sayesinde ortaklaşma mümkün oluyor yani.

Sivas'ta sanayi bölgesine bir araba, teybinde Ahmet Kaya kaseti, yüksek sesle giriş yapıyor. Birkaç kendini bilmez, bu işçi genci durdurup dövmeye kalkıyor. Büyükler devreye giriyor. Muhtemelen ülkücü çevreyle ilişkili bir adam, genci dövmeye kalkanlara bağırarak şunu söylüyor: “Hangimiz dinlemedik lan bu adamı! Bırakın çocuğu!”

Magazinciler Derneği’nde atılan tokat, sadece oradaki faşist güruhun değil, yıllarca Ahmet Kaya’yı aşağılamış şehirli solcuların da yüzünde patlıyor. Özel dünyaların, özel çıkar ilişkilerinin, özel kaldırımların adamları bu yüreği hiç mi hiç anlamıyor, anlamak istemiyor. Ondaki hüzne ve öfkeye karşı midesiyle tepki veriyor, tiksiniyor. Tıpkı solcu laflar eden bir Müslüman gördüğünde kasılmasında olduğu gibi.

Biz, herkes ortaklaşsın, ortak olsun, ortakça yaşasın, paylaşsın hayatı derdindeyiz, onlarsa, ortaklığı şirket patronu kafasıyla anlayabiliyorlar ancak ve ortaya konulan tüm gayreti mülk edinmek için türlü taklalar atıyorlar sadece.

Denilir ki yıllar önce Avrupa’dan Amerika’ya ilk piyano getirildiğinde, orada hüküm süren köle-zenci halkın gırtlağına, cefasına, öfkesine dar geliyor bu enstrüman. Bu sebep, piyanoya birkaç nota daha ekleniyor. Dört mavi nota “Blues” diye anılıyor ve burjuvazinin rengi olan mavi, “özgürlükler ülkesi Amerika”da zenciler için sadece hüznü temsil edebiliyor. Mesele, düşmanın elinde mapus olan bir rengi bile özgürleştirebilmek zira. Ahmet Kaya’da arabesk diye yaftalanan ne varsa özgürleşiyor ve ait olduğu yere akıyor.

Kürd’ün dili ise hicazkâr... Ahmet Kaya makamında ise bu hüzün öfkeli bir titreşime kavuşuyor. Belki Marksizm, diyalektik, tarihsel materyalizm hususunda derinlikli ve yetkin cümleler kurulamıyor ama sırf âşık olduğu kıza varamadı diye bir kişinin devrimcileşmesi, dil buluyor. Âşık olmanın bile özel kişilere mahsus bir pratik olduğu günlerde, aşk, devrim olup zulmün kalelerini dövüyor. Buranın, tam da bu ölü toprakların doğurduğu sağır çocuklar, aşkın ezgilerini bir bir duyup örgütlüyorlar. İşret âlemlerinin ucuz mezesi olan aşk, kavganın ortasında, en duru hâline kavuşuyor, arınıyor. Devrim ise özel odalardan çıkıp, kaldırım kıyısından süzülen çamurlu yağmur suyuna karışıyor. Devrimi bekâreti gibi koruyanlarsa öfkeden küplere biniyorlar, kazandıkları servetleri yığdıkları o küplerinin.

Ülkücüsünün, İslamcısının hatta solcusunun ona kayıtsız kalamamasının nedeni de burada. Hakiki bir yürek, boran misali bir nefes, kahrın, hüznün ve umudun cümleleri… O, şiir iklimine açılan kapı. Sokağa inmek zorunda kalan her siyasetin Ahmet Kaya’nın yeline değme zorunluluğu bundan.

Kapı kapandı mı? Sosyolojik analizlere ne hacet. Onu epistemik diyarların dehlizlerinde boğmak, nafile. Ahmet abiyi toprağa gömmek neyse onu göğe fırlatmak da aynı. Yerle gök arasında, burada yaşananların bir yerinde Ahmet Kaya hep var. Hüzün ve kahır ve öfke ve umut var oldukça o her daim olacak. Bu toprağın rahminden kan ve gözyaşı ile çıkışının elli beşinci yıldönümü. O elli beş yılda hüküm süren devrimsizliğimizin aynası, artık kırık. Demek ki düşman için tüm kötülüklerin etrafa saçılma vakti.

Bu vakitte, bu demde doğum günün kutlu olsun, Ahmet abi…

Eren Balkır
26 Ekim 2012

15 Aralık 2008

, ,

Ahmet Kaya Partisi

Dilo ez bimrim dilo hewar li vê buharê
Mirin pir xweş e dilo hewar li milkê bavê.

[Bu sabah ölmek isterim
Ölmek ne güzeldir babamın hanesinde.]

 

I

Ahmet Kaya bizim ergenliğimizdir.

Ergenliğimiz bile ergenliğimiz değilken.

Ahmet Kaya bizim “tevhid-i tedrisat”ımızdır. Sömürülen ve ezilenlerin tevhidi ve yine onların, küfrü, kavgayı, dayağı, zulmü ve çaresini, ezcümle sınıf mücadelesini tedrisatı.

Ahmet Kaya, bizim alçak estetiğimizdir. Aramızdaki mesafe kılıç ile kını arasındaki kadardır. Bizim ondan ayrı düşmemiz, kılıcın kınından ayrı düşmesidir. Ayrı düşürenler, kınsız kılıcın ceremesini çekmeye ahdetmiş olanlardır.

Bizim onu sevmekte çıkarımız vardır.

Ahmet Kaya, bizi hayata ve ölüme örgütleyen adamdır. Aslında biz gizli bir Ahmet Kaya partisine üyeyiz. Hepimizin sakalı vardır.

Sakalında bit olanlarımız merkez komitedendir.

II

Ahmet Kaya bizim ahlâkımızdır.

Yârimizin zülfünü devrimcileştiren adamdır.

Gözlerine bakmaya kıyamadıklarımız bize ondan yadigâr gibidir ve ille uzaktadırlar. Biz, her kekik kokusu duyduğumuzda, efkârlanırız.

Biz yârimizi her sabah denizden esen meltemlerle aldatır, günde üç paket sigara, bir büyük rakı içeriz. Ahmet Kaya bizim serseriliğimizdir.

Ahmet Kaya, askerde gizli, dağda açık “general”imizdir.

III

Ahmet Kaya, bizim Zülfü Livaneli’ye karşı efsunumuzdur. Ahmet Kaya “halk denizinde bir dalga”, Zülfü Livaneli o dalganın düşmanıdır. Zülfü Livaneli Mustafa Kemal, Ahmet Kaya Çerkez Ethem’dir. Zülfü Livaneli “Yahudi filozoflarını(?!)” okur, Ahmet Kaya, Marx’ın 11. tezini.

Ahmet Kaya bizim Ruhi Su’ya karşı panzehrimizdir. O, halkın kaderini kendi eline alması, kitapsız bilmesidir. O, bağlamanın öfkesidir.

Nâzım enfarktüsümüz, Deniz-Mahir-İbrahim aritmimizse, Ahmet Kaya taşikardimizdir… Bir cebinde kenevir tohumu…

Bir zengin çocuğuna salladığımız ilk küfür onun yüzü suyu hürmetinedir.

IV

Ahmet Kaya, bir kaldırım kenarına oturup yediğimiz somun ekmek değilse hiçbir şey değildir.

“Yarılan ekmeğin buğusu”, kimin ağzından çıkmış olursa olsun, Ahmet Kaya’nın hanesine yazılıdır. “Şiir yazanın değil, okuyanındır.”

Kaldırım kenarına çöreklendiğimiz vakit doğan çocuklar askerde, nöbette, 18 yaşında, Ahmet Kaya söylerler. Torna tezgâhında, 15 yaşında, Ahmet Kaya söylerler. Arka mahallede, 13 yaşında, Ahmet Kaya söylerler. Ahmet Kaya söyleyene gökte hûlle, yerde kavga biçilir.

Ahmet Kaya “…sanayinin, tarımın, ticaretin ve sömürgeciliğin sonucu olan üretici güçler ve geçim araçları kütlesini makinelerle, kimyasal ve öteki kaynaklarla sınırsızca genişletme olanağı…” değilse nedir?

Değilse “herkesin bilincinde ya da duygusunda, tüm tarihsel gelişmenin sonucu oldukları için hiçbir kanıt gerektirmeyen, bazı yadsınamaz” ilkelerdir.

Ama illa ki ilkel komünalizmin reddidir. O “…makineleşmenin ve öteki icatların toplumun bütün üyelerine verdiği çok yönlü bir gelişme, mutlu bir yaşantı vaadi”dir. Ahmet Kaya’nın dedesi tarlada köylü, babası fabrikada işçi, kendisi varoşta emekçidir.

Ahmet Kaya “yarı feodal, yarı sömürge”dir.

V

Ahmet Kaya kolektif bilincimizin devrimci ıslığıdır.

İştirakî
16 Kasım 2008