01 Ekim 2026

, ,

Özensiz Tefekküre İtiraz: ÇKP’nin İlk On Yılı



Son zamanlarda dile getirilen, Sovyetler Birliği’ne yönelik “sömürgeci bir güç” ithamı, genellikle özensiz akademik çalışmaları, onlardan daha özensiz olan teorik çerçeveleri temel alıyor. Metodolojide daha titiz bir karşıt görüş sunmak için, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) devrimden evvel Çin’i “yarı-sömürge” olarak tanımlama konusunda tecrübe ettiği uzun soluklu mücadeleyi yeniden ele almak istiyorum. Teorik ve pratik yolculuk, titiz bir araştırma sürecinin eseriydi. Bu süreçte iç tartışmalar, revizyonlar, analizler, hatta savaşta büyük kayıplar yaşandı. ÇKP neredeyse yok oluyordu. Burjuva tarihçilerinin dikkatsiz genellemeleriyle çelişen bir süreç yaşandı. Beni asıl partinin doğru formüle ulaşmasının epey zaman almış olmasıydı. Bu mücadele on yıldan fazla sürdü! İlgili mücadele, Marksistlerin sorulara ne kadar ciddi yaklaştıklarının ve Marksistlerin sorulara nasıl yaklaşmaları gerektiğinin bir kanıtı. Neticede teori olmadan doğru pratik olmaz, dolayısıyla, pratiğimizi şekillendirecek teoriye dikkatsizce ulaşmamaya büyük özen göstermeliyiz.

Çin Komünist Partisi kurulduktan sonra, hem Marksizm çalışmaları hem de devrimci pratikler sayesinde, Parti liderleri, uluslararası koşulları ve içteki koşulları daha net bir şekilde anlamaya başladılar. Unutmayın, ÇKP ilk kurulduğunda, ellerinde yararlanabilecekleri çok az deneyim vardı, ayrıca, teorileri hâlâ büyük ölçüde Sovyet deneyiminin etkisi altındaydı. 1922’de ÇKP, millet ve sömürge sorunları konusunda Lenin’in formülünü kabul etti. Merkez Komite, Çin’in tarihini ve bugününü uluslararası emperyalizmin ve iç politikada feodal savaş ağalarının ve bürokratların otoritesi altında olan yarı-feodal bir devlet olarak analiz eden bir öneri yayınladı. Bu, İkinci Kongre tarafından geliştirilen ilk formüldü.[1]

Çen Duşyo, 1923’te yazdığı makalesinde yarı-sömürgecilik kavramını ortaya attı. Yarı-sömürge ülkelerdeki devrimlerin iki boyutu olduğunu söyledi: dışarıya yönelik anti-emperyalist devrim, içeriye yönelik feodalizm karşıtı demokratik devrim. Üçüncü Kongre, “demokratik devrim”i “milli devrim” olarak adlandırdı ve yarı-sömürge Çin’deki devrimcilerin görevlerinin, Avrupa’da meydana gelen burjuva devrimlerinden temelde farklı olduğunu dile getirdi. Aynı yıl, Mao Zedong da Çin’i “yarı-sömürge” olarak nitelendirdi.[2] Mao, şunları söyledi:

“Yarı-sömürge Çin’in siyasetinin ana özelliklerinin, militaristlerin ve yabancı güçlerin bir araya gelerek tüm ülke halkına uyguladığı çifte baskı olduğunu biliyoruz. [...] Halkın gücünü kullanarak, militaristlerin ve yabancı emperyalizminin, hain eylemlerini gerçekleştirmek için işbirliği içinde oldukları bu güçleri devirmek, Çin halkının tarihi görevidir.”

1926’da Cai Hesen, uluslararası komünistlere sunduğu raporunun özeti olan çığır açıcı eseri Çin Komünist Partisi’nin Tarihsel Gelişimi’nde “yarı-sömürgeci, yarı-feodal Çin” ifadesini kullandı. Aynı şekilde, Çin’in koşullarının Avrupa’dakilerden farklı olduğunu, bu nedenle, Çin Komünist Partisi’nin tamamen farklı bir dizi tarihsel görev ve sorumlulukla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Emperyalizmin Çin’deki nüfuzu, daha önce var olmayan, tümüyle yeni olan sınıfların ortaya çıkmasına neden oldu. Komprador sınıfı, ticaret, daha sonra sanayi burjuvazisiyle birlikte ortaya çıkıp gelişti. Yerli Çin sanayiinin gelişimiyle birlikte proletarya da ortaya çıktı. Cai Hesen’e göre, emperyalizm, eski konumlarını yerlerinden edip ekonomik çöküşe yol açtıkça, eski muktedir sınıfın bazı kesimleri devrimci eğilimlere sahip olmaya başladılar.

1839-1842 arası dönemde cereyan eden Afyon Savaşı’ndan önce, Çing hükümeti hâlâ önemli ölçüde otoriteye ve meşruiyete sahipti. Köylüler ve küçük burjuva aydınlar genel olarak yönetici sınıfa büyük saygı duyuyorlardı. Ancak Afyon Savaşları’ndan sonra, özellikle de 1894-1895’teki Birinci Çin-Japon Savaşı’ndan sonra, bu politik güvenilirlik çöktü.

Çing Hanedanlığı’nın çöküşünde üç faktörün dikkate alınması gerekir.

1. Afyon ticareti, gümüş dolaşımını azalttı, ekonomik zorluklara yol açtı.

2. Emperyalist saldırganlık nedeniyle hükümet, vergileri artırarak bu durumu telafi etmek zorunda kaldı, bu da ekonomik zorlukları daha da artırdı.

3. Yolsuzluk yaygınlaştı, yetkililer, yabancı güçlerle işbirliği yapmaya başladılar, bu da halkın devlete olan güveninin daha da azalmasına yol açtı.

Çin içten içe yıkıma uğrarken, Çing hanedanı da askeri ve diplomatik cephelerde sürekli yenilgiye uğruyor, bu da egemenliğin yitimine ve toprak kaybına yol açıyordu. Çing hanedanı, ülkeyi korumaktan aciz bir hükümet olarak görülüyordu.

Afyon Savaşları’ndan sonra Çin’i kurtarmak için üç büyük isyan girişimine tanıklık edildi.

1. Taiping İsyanı. Çoğunlukla yoksul ve müflis köylüler isyana katıldı, gelgelelim, emperyalist güçler, Çing hükümetinin yanında yer alınca isyan başarısız oldu.

2. Yoksul ve müflis köylülerin gerçekleştirdiği Boxer İsyanı. Bu isyan da başarısız oldu. Bu başarısızlıklar, Çin komünistlerine, köylülerin emperyalizmden önce direnmeye, isyan etmeye ve kazanmaya muktedir olduklarını, ancak şimdi içte güçlerini birleştirmiş sömürücü güçleri ve dışarının egemenliğini yenemeyeceklerini gösterdi. Komprador sınıfı emperyalizmin yanında yer aldı, gerici bir güç olarak varlığını sürdürdü. Kendiliğinden isyanlara muktedir olan köylülük, bu özel çifte baskı döneminde onları başarıya götürecek politik liderlikten yoksundu.

3. Köylüleri, burjuvaziyi ve yükselen proletaryayı kapsayan ve Sun Yat-sen önderliğindeki devrimci milliyetçilerin önderlik ettiği 1911 tarihli Şinhay Devrimi. Cai Hesen’e göre, devrim, gereğinden fazla askeri çatışmaya odaklanmış olan devrim, kitlelere yönelik politik propaganda faaliyeti yürütmemiş, onları seferber etmemişti. Vuçang Ayaklanması’nın geniş kitlelerle sınırlı bir bağlantısı olduğu için, politik iktidar sonunda Beiyanglı savaş ağalarının eline geçti.

Özetle, şu türden dersler çıkartıldı: Burjuvazi zayıftı, köylülük liderlikten yoksundu, proletarya ise henüz yeterli politik bilinç geliştirmemişti. Küçük burjuvazi, kitleleri anlamadığı ve düşmanları doğru bir şekilde tanımlayamadığı için devrimi yönetemezdi. Ancak Çin’deki devrimci süreç, işçilerin yeni edindikleri bilinci sergiledikleri 1919’daki Dört Mayıs Hareketi ile yeni bir aşamaya girdi. Bu, sonunda ÇKP’nin kurulmasına, tarihsel dersleri ve yol gösterici stratejiyi anlamaya ve teorileştirmeye çalışmalarına yol açtı. Ancak Cai Hesen konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Hong Kong, Guanco, Şanghay ve Hubei’de çok sayıda kendiliğinden grev yaşandı. Bazıları başarılı, bazıları başarısız oldu. Kendiliğinden gelişen grevlerin kapsamı 1920 yılında önemli ölçüde genişledi. Japonların istatistiki verilerine göre, 1920-1921 yılları arasında 76.000 işçi 47 grev gerçekleştirdi; 1921-1922’de ise 44.000 işçinin katıldığı 37 greve tanıklık edildi. Ancak bu grevler kendiliğindendi ve geniş bir alana yayıldı. Bu kendiliğinden grevler döneminde, işçi sınıfı, temel işçi örgütleri kurmayı bildi. 1919’da Guangdong’da 26 sendika vardı. 1921’de Hong Kong’daki makine işçilerinin başarılı grevinden sonra, güneyde, özellikle Guanzo’da, sendika sayısı 26’dan 100’e çıktı, ancak bunlar, hâlâ yeni yeni oluşmaya başlayan meslek gruplarıydı. Yukarıdaki sayılar ve gerçeklerden de anlaşılacağı üzere, bu partinin kuruluşundan önce işçi sınıfı cehaletten bilinçlilik düzeyine, eylemsizlikten eylem sahasına, hatta çok yoğun ve cesur bir eyleme doğru bir ilerleme kaydetti. Bu olgu, Çin Komünist Partisi’nin kuruluşu bağlamında tanık olunan en önemli olgudur. [...] Dört Mayıs Hareketi, öğrencilerin önderlik ettiği, anti-emperyalist bir hareketti, ancak Şanghay’daki liman işçileri ve Japon pamuk fabrikası işçileri de harekete katıldı. Politik bir grev olarak anti-emperyalist harekete katıldılar, ancak kendi partilerinin liderliği ve rehberliği olmadan bu dönemdeki katılımları, mevcut Otuz Mayıs Hareketi kadar anlamlı veya güçlü değildi. İşçilerin bu greve katılımı, anlık bir vatanseverlik coşkusunun güdümündeydi. Bir yandan baskı ve saldırganlıktan nefret ediyorlardı; diğer yandan öğrenciler ve politikacılar tarafından manipüle ediliyorlardı. Katılımları ‘politikacı kliklerinin veya küçük bir işçi lideri grubunun yaklaşımından kaynaklanıyordu.’ Bu nedenle, nesnel planda bu grev anlamlıydı. Ancak öznel planda sınıf bilincinden yoksundu, ama bir politik parti tarafından yönlendiriliyordu. Bu, Çin işçi sınıfının anti-emperyalist politik mücadele yoluna girdiğini kanıtı. Söz konusu yol, Çin işçi sınıfının gelişim tarihinde ve partinin ortaya çıkışında büyük önem taşıyor. Zira işçi sınıfının politik mücadeleye kendiliğinden katılımı bir politik partinin liderliğini gerektirir; bu da partimizin ortaya çıkışını koşullayan üçüncü olgudur.”

1927’de Milli Devrim’in başarısızlığı, ÇKP’nin geliştirdiği anlayışları yeniden değerlendirmesine yol açtı. Milli Devrim’in yenilgisi, Şanghay Katliamı ve Beyaz Terör’ün ardından parti, kritik bir durumla karşı karşıya kaldı. Parti üyeliği 57.000’den yaklaşık 10.000’e düştü.

1927 yazında Milli Devrim’in yenilgisi bir dizi yeni soruyu gündeme getirdi. Çang Kay Şek rejimi ne tür bir politik gücü temsil ediyordu? Çin toplumunun niteliği, temelden değişmiş miydi? Çin, hâlâ yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülke miydi?

Milli burjuvazi, toprak sahipleri ve emperyalizmle ittifak kurup işçi ve köylülerin devrimci seferberliğinden korktuğu için demokratik devrimi sonuna kadar götürmekten aciz olduğunu göstermişti.

Çin toplumunun doğasını belirlemek, devrimi yönlendirmede çok önemliydi çünkü bundan sonraki strateji, hangi güçlerle savaştıklarına ve ne tür bir devrimin gerekli olduğuna göre şekillenmeliydi.

Kamuoyu, hatta parti içindeki bazı kesimler, Çin hakkında oldukça farklı görüşlere sahipti: Ya Çin feodal kalmaya devam ediyordu, ya da artık kapitalistti. Diğerleri ise Çin’in post-kapitalist olduğunu söylüyordu.

Çin Komünist Partisi’nin 1928’deki Altıncı Milli Kongresi, Çin’in yarı-sömürge statüsünü koruduğu, yarı-feodalizmin kalıntılarının ortadan kaldırılmadığı sonucuna vardı. Bu nedenle, Çin devriminin, burjuva-demokratik bir devrim olacağına dair tespit muhafaza edildi.

Şubat 1929’da Çin Komünist Partisi, “yarı-sömürge” ve “yarı-feodal” kavramlarının kapsamlı bir formülünü resmen ortaya koydu.

Ama burada kalınmadı. Bir grup, Kuomintang’ın burjuvaziyi temsil ettiği gerekçesiyle Çin’in zaten kapitalist hale geldiğini, proletaryanın doğrudan sosyalist devrime yönelmesi gerektiği fikrini savundu. Başka bir grup ise Çang Kay Şek’in burjuvaziyi temsil ettiği gerekçesiyle mücadelenin, bir aşamayı tamamlayıp sonra diğerine geçmek yerine, yarı-feodal, yarı-sömürgelik haline ve burjuvaziye aynı anda karşı yöneltilmesi gerektiğini savundu.

Her iki görüş de Çin’deki kapitalist gelişme düzeyini abartıyor, rejimin sınıfsal yapısını yanlış anlıyordu.

Çin toplumunun niteliğine ilişkin tartışma, neredeyse on yıl boyunca devam edecekti.

Çin Komünist Partisi liderliği, Marksizm-Leninizm anlayışlarını Çin’deki somut koşullara uyguladıktan sonra, emperyalizmin Çin’in geleneksel kırsal ekonomisini baltaladığını, aynı zamanda belirli bir kapitalist gelişmeyi teşvik ettiğini söyledi. Bununla birlikte, emperyalizm, milli sermayeyi boğan ve emperyalist egemenliği kolaylaştırdığı için yarı-feodal ilişkileri koruyan feodal güçlerle işbirliği yapıyordu.

Aralık 1939’da Mao Zedong’un Cang Wenşen ve Li Veyhan ile birlikte kaleme aldığı Çin Devrimi ve Çin Komünist Partisi adlı eser, Çin toplumunun o zamana kadarki en sistematik analizini sunmuştur. Eser, Çin’in aynı anda iki tarihsel dönüşüm geçirdiğini savunmuştur. İlki, tümüyle feodal bir toplumdan yarı-feodal bir topluma dönüşüm; ikincisi ise bağımsız egemen bir devletten yarı-sömürge bir topluma dönüşümdür. Her iki tarihsel süreç de yabancı kapitalist nüfuz eliyle başlatılmıştır.

Yabancı sermaye, mevcut ekonomiyi harap etti, hem köylerde hem de kentlerde meta ekonomisini teşvik ederek, Çin burjuvazisinin ortaya çıkması için gerekli koşulları yarattı. Ancak emperyalizm, Çin’in ekonomik ve politik yaşamını kontrol ettiği için, milli burjuvazi, meta ekonomisinin genişlemesiyle doğalında gelişme kaydedemedi.

Milli burjuvazi, özel ayrıcalıklara sahip olduğu ve mevcut yarı-feodal düzeni aşamadığı için yabancı sermaye tarafından dışlandı. Bu nedenle, modern Çin toplumu kapitalist bir topluma dönüşmedi. Çin, zayıf bir kapitalist ekonomiyle yarı-feodal bir ekonominin bir arada var olduğu bir yarı-feodal toplumdu: o dönemde kent merkezleri durağan kırsal alanlarla, gelişmiş bölgeler de son derece geri kalmış bölgelerle bir arada bulunuyordu.

En önemlisi, emperyalist güçlerin amacı, hiçbir zaman feodal Çin’i kapitalist bir Çin’e dönüştürmek değildi. Bilâkis, amaçları Çin’i emperyalizme tabi bir sömürge ve yarı-sömürge ülkesine dönüştürmekti. Çin kapitalizminin gelişimi ve yarı-feodal toplumun ortaya çıkışı, Çin’i emperyalizme tabi kılma sürecinin yan ürünleriydi.

Marx ve Engels’in de dediği gibi, kapitalizm, kırsal alanları kentlere, Doğu’yu Batı’ya, köylü milletleri burjuva milletlere tabi kılar. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca, emperyalist güçler Çin’i kontrol altına almak için askeri, politik, ekonomik, kültürel ve diplomatik araçlara başvurdular.

Çinli komünistler, Çin toplumunun belirleyici özelliklerinden birkaçını şu şekilde özetlediler[4]:

“1. Feodal dönemlerin kendi kendine yeten doğal ekonomisinin temelleri yıkılmış olsa da, feodal sömürü sisteminin temeli olan toprak sahibi sınıfın köylüleri sömürdüğü gerçeklik sadece bozulmadan kalmakla kalmıyor, aynı zamanda komprador ve tefeci sermayesinin sömürüsüyle bağlantılı olarak, Çin’in toplumsal ve ekonomik yaşamına alenen hâkim oluyor.

2. Milli kapitalizm belirli bir ölçüde gelişmiş, Çin’in politik ve kültürel yaşamında önemli bir rol oynamıştır, ancak Çin’in toplumsal ekonomisinde ana model haline gelmemiştir, gevşektir ve çoğunlukla muhtelif düzeylerde derecelerde yabancı emperyalizmle ve yerel feodalizmle ilişkilidir.

3. İmparatorların ve soyluların otokratik yönetimi devrildi, yerine önce toprak sahibi sınıfın savaş ağası-bürokrat yönetimi, ardından da toprak sahibi sınıf ve büyük burjuvazinin ortak diktatörlüğü geldi. İşgal altındaki bölgelerse Japon emperyalizminin ve kuklalarının yönetimi altında.

4. Emperyalizm, Çin’in hayati öneme sahip finansal ve ekonomik damarlarının yanı sıra politik ve askeri gücünü de kontrol ediyor. İşgal altındaki bölgelerde her şey Japon emperyalizminin elinde.

5. Çin’in ekonomik, politik ve kültürel gelişimi alabildiğine dengesiz, çünkü birçok emperyalist gücün tam veya kısmi egemenliği altında kalmış, ayrıca uzun zamandır fiilen bir bölünmüşlük halinde, ellerinde çok geniş topraklar bulunuyor.

6. Emperyalizmin ve feodalizmin çifte baskısı altında, bilhassa Japon emperyalizminin büyük ölçekli istilası neticesinde, genelde Çin halkı, özelde köylüler, giderek daha da yoksullaşmış, hatta büyük kitleler halinde yoksullaşmış, açlık ve soğukla mücadele içinde, hiçbir politik hakka sahip olmadan yaşamaktadırlar. Çin halkının boğuştuğu yoksulluğun düzeyi ve özgürlükten mahrum olma hali, başka yerlerde nadiren görülen bir boyuttadır.”

Tüm bunlar, Çin’in yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülke olduğunu söylüyordu. Çin, ne kapitalist bir devletti ne de burjuva devriminin iktidarda olduğu yarı-feodal, yarı-sömürge bir ülkeydi.

On yıl süren mücadelenin, yeniden incelemenin ve sağa kayan eğilimlerin sola çekilmesinin (hatta gereğinden fazla sola çekilmesinin) sonucunda parti yol gösterici formülünü bulmuştu.

Bu noktada şu soru üzerinde duruldu. Madem Çin, yarı-sömürge ve yarı feodal bir toplum, o vakit ne tür bir devrime ihtiyaç duyuyor?

Jopo Japaridze
28 Ağustos 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bu ufak özetin önemli bir kısmında ve genel olarak yazıda şu çalışmadan yararlandım: Huang Yibing, Ideological History of the Communist Party of China”, Cilt I.

[2] Mao Tse-tung, “The Role of the Merchants in The National Revolution” 11 Temmuz 1923, MIA.

[3] Kitabın bu kısmından sonrasını tercüme ettim, kitabın İngilizce nüshasının olduğunu sanmıyorum. Guxuo. Cai Hesen, Çin’in sıra dışı komünistlerinden. 1931’de idam edildi, İngilizlerin Hong Kong’daki polis gücünün eline geçen Hesen, Kantonlu/Guanzolu savaş ağalarına teslim edildi. Genç yaşta hayatını kaybetti. Binlerce komünistin ölümünden sorumlu olan ünlü casus Gu Şuncang’ın ihanetine uğradı.

[4] Mao Tse-tung, The Chinese Revolution and the Chinese Communist Party, Aralık 1939, MIA.

0 Yorum: