İşçi Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşçi Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2026

Paris, Sacco ve Vanzetti'nin Ölümünü Protesto Ediyor


Sol tarihinin muhteşem bir örneği. Sacco ve Vanzetti’nin özgürlüğü için yürütülen kampanya yıllarca sürdü. Kampanya, beynelmilel bir niteliğe kavuştu. Bilhassa Fransız işçi sınıfı, iki devrimciyle gösterdiği dayanışmada epey kararlıydı. Humanite gazetesinin dış haberler editörü, daha sonra Fransız Komünist Partisi vekili olan, Nazi işgalinin kurbanı Peri, bizi Ağustos 1927’de Sacco ve Vanzetti’nin öldürülmesi haberinin işitilmesi sonrası isyanlarla ve gösterilerle hareketlenen Paris sokaklarına götürüyor.

Gabriel Peri’nin Daily Worker dergisinde yayınlanan “Paris, Sacco ve Vanzetti'nin Ölümünü Protesto Ediyor” başlıklı makalesi. Cilt 4, Sayı 235, 15 Ekim 1927.

* * *

 

Paris, işlenen suçu 23 Ağustos sabahı şafak vakti öğrendi.

Son birkaç saat içinde umutlar zaten azalmıştı.

Saat beşi birkaç dakika geçtikten sonra artık şüphe duymak mümkün değildi.

İş tamamlanmıştı.

Saat 6:30’a gelindiğinde, korkunç haberin hızla yayılan etkisi Paris’i ve banliyölerini sarmıştı.

Elektrik çarpması gibi bir şey yaşandı! Bu korkunç kelime, işçilerin yüzlerini buruşturdu. Yüzler kireç gibi oldu. Duygularına yenik düştüler. Tereddüt ettiler. Sonra birden o öfke patlak verdi:

“Necis hayvan sürüsü! Necis hayvan sürüsü!”

Bir an için, büyük ve şaşkın işçi kalabalığında bir hareketlenme yaşandı. Sonra gözlerindeki öfke ışıl ışıl parladı.

Gri ve kasvetli güne proleterlerden oluşan seli boşaltan metro istasyonlarında aynı sahneler tekrarlandı. Şüphe, tereddüt, şaşkınlık. Binlerce kez tekrarlanan şu mahkûm edici çığlık:

“Necis hayvan sürüsü! Necis hayvan sürüsü!”

İdam haberi ağızdan ağza, evden eve, sokaktan sokağa yayıldı. Hızla bir söylenti dolaştı. Halk içinde eyleme geçelim sözleri işitilmeye başlandı.

1921’den beri Fransız işçi sınıfı, iki şehidin davasını kendi davası olarak benimsemişti.

Bundan böyle Sacco ve Vanzetti için yürütülen kampanya, Fransa’daki işçi mücadelesinin en önemli kesitlerinden biri olarak anılacaktır.

Önümüzdeki günlerde, en açgözlü ve en saldırgan kapitalizme karşı verilen bu devasa beynelmilel mücadelenin derslerini çözümlemek gerekecek. Şimdilik, Amerikan işçileri için bu mücadelede tanık olunan son olayları yeniden gözden geçirmekle yetinelim.

3 Ağustos’ta, sosyal demokrat gazeteler, entelektüel ve siyasi çevrelerin protestolarını bir araya getirirken, Fransız Komünist Partisi, doğrudan dükkânlara, ofislere, fabrikalara seslenmeye karar verdi. Partinin sloganı şuydu:

“Sacco-Vanzetti’ye karşı işlenen suçu protesto etmek için her yerde, kapanış saatlerinde gösteriler düzenlensin, yüz binlerce kişi, bu suça karşı oy kullansın.”

O gece, devasa bir savaş cephesinde toplanan Lyon proletaryası, Sacco ve Vanzetti'nin mücadelesine gerçek sınıfsal anlamını kazandırdı. Bay Herriot’nun baş yargıç rolünü üstlendiği bu şehirde bile, her görüşten işçi, iki muhteşem miting düzenledi. Rhone valisinin emirlerine uyan polis, eşi benzeri görülmemiş bir provokasyona başvurdu ve göstericilere silahla saldırdı. Ancak Lyon toplantısı, Fransa’nın tamamında yankı buldu.

O trajik gecenin ertesi günü, Massachusetts valisinin kararının haberi Paris’e ulaştı. Fuller, suçun işlenmesi emrini vermişti. Aynı akşam, Paris bölgesindeki sendika örgütlerinin düzenlediği bir toplantıda Parisli işçilere bu durum bildirildi. Genel Birleşik İşçi Konfederasyonu sekreteri Racamoni, “Bu işlenen suçu ancak muazzam bir güç gösterisi önleyebilir” diyerek, yankılanan alkışlar eşliğinde, konfederasyonun genel grev çağrısında bulunan bildirisini okudu. Bu karar coşkuyla onaylandı.

Gösterinin sonunda, tutukluların affedilmesini ve serbest bırakılmasını talep eden işçi kitlesi dağılırken, polis, işçilerin üzerine saldırdı, Paris’in FKP’li vekili Jacques Duclos’ya vahşice saldırdı. Duclos, hastaneye kaldırılmak zorunda kaldı.

Grev, Pazartesi günü yapılacaktı. Pazar günü yeni bir gösteri, 100.000 işçiyi kızıl bayraklar etrafında bir araya getirdi. Parisli işçiler, büyük şehrin sokaklarında safları sıklaştırmış halde yürüdüler. Dev pankartlarda şunlar yazıyordu:

“Halkın dostu ve Amerikan kapitalistlerinin düşmanı oldukları için elektrikli sandalyede idam cezasına çarptırılan Sacco ve Vanzetti için adalet”

“Sempatizanlar, görüşüne bakılmaksızın, işlenecek suça müdahale etmelisiniz.”

“Amerika’da adaletin makamı elektrikli sandalyedir.”

“Sacco ve Vanzetti’yi kurtarmak için genel grev!”

“1887-1927! Amerikan adaletini örnekleyen tarihler!”

“Şanghay trajedisi tekrarlanmamalı! Sacco ve Vanzetti’ye elveda!”

Amerikan bayrağı taşıyan, içi tıka basa dolu otomobiller, defalarca “Af! Af!” nidalarıyla karşılandı.

Bunun üzerine yeni dünyadan gelen turistler, varlıklarını belli ederek şöyle cevap verdiler: “Yaşasın Sacco ve Vanzetti!”

Aynı sabah Paris’e gelen Luigia Vanzetti, bitmek bilmeyen bir alkış tufanına maruz kaldı. Yirmi toplantı salonundan yankılanan çığlıklar, sanki proleter kalabalığın en derinliklerinden yükseliyormuş gibiydi: “Kahrolsun Fuller! Af! Af!”

Aynı gün tüm Fransa, Paris’teki gösterilere karşılık verdi. Roubaix’de birleşik cephe toplantısı yapıldı, Havre, Dieppe, Sotteville, Tours, Toulouse ve Oran’da gösteriler düzenlendi.

Nihayet 8 Ağustos Pazartesi günü genel grev başladı. Böylece konfederasyon sloganlarını gerçekleştirmiş oldu:

“Eğer, herkesin kınamasına rağmen, Amerikalı zenginler, o korkunç suçu işlerlerse, onlara her türlü yolla müdahale etmek gerekecektir: Bu nedenle, eğer bu korkunç hüküm her şeye rağmen yürürlüğe konulursa, Genel İşçi Konfederasyonu, yirmi dört saatlik grev eyleminin şu şekilde uzatılması gerektiğini duyurur:

1. Amerika’dan ithal edilen tüm ürünlerin, malların, ticari eşyaların ve Amerikan fabrikalarında üretilen ürünlerin Fransa’da tüketiciler tarafından boykot edilmesi;

2. Denizciler, liman işçileri ve demiryolu işçileri örgütlerinin bu ürünlerin taşınmasını reddetmesi;

3. Aynı şekilde, Yanki zenginlerinin temsilcilerine ve özellikle Amerikan Lejyonu üyelerine boykot uygulanmalıdır;

4. Amerikan menşeli her türlü sergi, oyun veya etkinliğin boykot edilmesi.”

Greve çağrı, her yerde takdire şayan bir disiplinle yerine getirildi. Lyon, St. Etienne, Cette, Alais, Le Boucau, Avignon, Beziers, Dunkerque, Cyonnax, Marsilya, Montpellier, Douai, Havre gibi merkezler, kendilerini tümüyle greve adadılar. İşçiler ayaklandılar ve emperyalistlerin yürürlüğe koyduğu vahşi baskıyı simgeleyen iki şehidi katillerden söküp alma iradesini ortaya koydular.

Paris bölgesinde, hareket, kenar mahallelerdeki emekçi kitlelerin kınayıcı eylemlilik sürecine katıldıklarına tanıklık etti.

Sabah saatlerinde sayısız toplantı, öğleden sonra coşkulu buluşmalar ve etkileyici gösteriler, akşam ise Paris’in Latin mahallesinde bulunan kilise binası Pantheon’da devasa bir tören. İşte bu büyük gün bunları kaydetti.

12 Ağustos Perşembe günü, L’Humanite gazetesi, Paris işçilerine kurtuluş haberini duyurdu. “Hâlâ Hayattalar!” Komünist gazetenin dev manşeti, bir zafer çığlığı gibi herkesin gözleri titretti. Bulvarlardaki kalabalığın, tüm mahallelerdeki salonların ve Paris işçilerinin kapıştığı binlerce L’Humanite gazetesini taşıyan gazete satıcılarının bağırışları da aynı şekilde yankılandı.

Fakat kitlelerin sevincine tarifsiz bir ıstırap karışmıştı. Büyük isyan devam etse de, acımasız girişim yeniden başlayacaktı. Onları hâlâ öldürebilirlerdi. Cezayı erteleyen mahkeme, korkunç bir farstan başka bir şey değildi.

12 Ağustos sabahının şafağından itibaren bu önsezi, işçilerin ruhuna musallat oldu ve o günden işçiler itibaren teyakkuzda kaldılar.

Ne yazık ki, şimdi onların önsezilerinin ne kadar haklı olduğunu biliyoruz. Sekiz gün sonra, Massachusetts mahkemeleri kararlarını onayladı. Bunu işçilerden gelen büyük bir öfke patlaması izledi. 21 Ağustos Cumartesi günü, Paris’te elli toplantı düzenlendi. Taşrada da başka gösteriler yapıldı, ertesi Pazar, sağanak yağmur altında, Pre-Saint-Gervais yakınlarındaki Butte du Chapeau Rouge’da 20.000’den fazla işçi toplandı.

Sırılsıklam kıyafetlerle, saatlerce yağmurda ayaklarını yere vurarak, yüzleri yağmur damlalarıyla ıslanmış işçiler, hâlâ bir şans varken, son kez Paris’te misafir olan Amerikan Lejyonu liderlerine ve Atlantik ötesindeki, adaleti ayaklar altına alan, savaş borçlarını kontrol eden Amerikalı kapitalistlere çevirdiler yüzlerini.

Fakat saatler geçti. Boston’dan gelen haberler, saat gibi işleyerek, en kötüsünün gerçekleşmek üzere olduğu şüphelerini doğruladı. Konfederasyon, hiç vakit kaybetmeden Genel İşçi Konfederasyonu’na ortak eylem önerisi sundu. Komünist Parti de benzer bir öneriyi Sosyalist Parti’ye iletti. Amaç, Paris’in kalbinde devasa bir gösteri düzenlemekti.

Sonra, sabah saat beşte. Elektrik çarptı herkesi! İki saat sonra, Montmartre Caddesi’nde, L'Humanite gazetesinin vitrinlerinin altında nefes nefese bekleyen işçi kalabalığı varken, partinin gazetesi işçilere şu çağrıyı yaptı:

“Artık o korkunç sınıfsal hüküm infaz edildiğine göre, nihai hesaplaşmayı bekleyen her sınıf bilincine sahip işçinin görevi, katillerden adil bir şekilde intikam almaktır.

Ancak, Komünist Enternasyonal’e uygun olarak, imzası bulunan örgütlerin gerekli misillemelerden bahsederken, hiçbir şekilde bireysel terör eylemlerini kastetmedikleri, aksine, bu eylemleri her zaman proletarya için devrimci bir eylem aracı olarak görmeyi reddettikleri aşikârdır.

Yapmanız gereken şey, uluslararası işçi sınıfının, bu suçtan hep birlikte sorumlu olan ABD kapitalizmine karşı kolektif misillemeleri organize etmek, hazırlamak ve harekete geçirmektir.

1. Amerikalı faşistlerinin Komün’ün Oğulları şehrinde küstahça geçit töreni yapmasını engelleyerek Amerikan Lejyonu’na karşı koyun. Sacco ve Vanzetti cinayetinin suç ortakları, hak ettikleri gibi karşılanacak, proletaryaya karşı gelmenin cezasız kalmayacağını öğrenecekler.

2. Yanki Kapitalizmini Boykot Edin: Pratik ve etkili boykot önlemleri derhal alınacaktır.

3. Bu gece saat 8’de gösteri yapın: Başka bir şey beklemeden, bu gece saat 8’de eski devrimci banliyölerden ve kızıl mahallelerden gelen muazzam işçi kalabalığı bulvarlara insin ve orada hep bir ağızdan eleştirilerini dile getirsin.

Her türlü provokasyon karşısında soğukkanlılıklarını koruyacaklar ve gelecekteki adaletin yolunu açacak bu gösteriye, uluslararası işçi sınıfını karakterize eden o büyük ve sakin niteliği kazandıracaklar.”

O gece, saat 9’da, işçiler bulvarlarda yürüyüşe geçecekti! Yas içinde ama öfkeyle kaynayan her kızıl mahallede, slogan âdeta yanmış bir fitil gibi yankılanıyordu!

Kabine, alelacele toplantıya çağrıldı. Polis müdürlüğünde bir konferans düzenlendi. Polis müdürü Chiappe, gösteriyi yasakladı.

Ama işçi kitlelerinin öfkelerini haykırmalarını engellemeye çalışanların vay haline!

Saat 8’den itibaren, Rue Montmartre’den Porte-Saint-Martin’e kadar uzanan kaldırımlar ve bulvarlar öfkeli bir kalabalıkla doldu. Sokaklarda, hem protestocu işçilerin hareketleri hem de polisin sürekli artırdığı güvenlik hatları nedeniyle sık sık trafik sıkışıklığı yaşandı.

Atlı muhafızlar, yaya polisler ve sıradan polisler, küçük gruplar halinde hareket ediyorlardı. Amaçları, işçilerin “hareket halinde kalmasını” sağlamak ve bulvarlardan geçen yoldaşları sokaklarda durdurmaktı. Polisin başındaki yüzbaşı rütbeli amirler emri altındaki polisleri gaza getirdi. “Haydi! Şuradaki trafiği açın! Hepsini dağıtın!” diye bağırdı içlerinden biri.

Polis düdüğü tiz bir sesle çaldı, polisler itaatkâr bir şekilde insan avına başladılar.

Saat 9’dan itibaren çatışmalar başladı. Rue Montmartre’nin köşesinde polis ilk çatışma yaşandı, ancak yoldaşlarımızın bir kısmı oradaki bulvarın bir tarafını oluşturan kafe-bara sığındı, diğer yüzlercesi ise Rue Montmartre boyunca kaçtı. L’Humanite’nin önüne vardıklarında şöyle bağırdılar:

“Yaşasın Sacco! Yaşasın Vanzetti! Kahrolsun Fuller!”

Aniden, hâlâ bulvarın aynı tarafında duran, Rue Cadet’ten gelen geniş bir gösterici kolu Montmartre mahallesine dağıldı. Cumhuriyetçi muhafızlar, tarifsiz bir vahşetle üzerlerine saldırdı. Polis coplarını salladı. Yaralılar yere düştü. Kafenin terası işgal edildi.

Place de la Republique’te bir, Rue de Lanery’de bir, Boulevard Sebastopol’da bir, Rue Montmartre’da bir, Gymnase’de bir, Gare de L'Est’te bir olmak üzere toplam dört olay yaşandı!

Kadınlar, çocuklar, erkekler, tarifsiz bir vahşetle yere seriliyor, dövülüyor, çiğneniyordu. Tutuklamalar, ardından dayaklar... sonra kurşunlar vızıldı, kan aktı.

Kafeler kapandı. Teraslar, barlar kapandı, bulvarlar boşaldı.

Polis, arabaların, taksilerin ve otobüslerin oluşturduğu karmaşanın ortasında saldırıya geçti. Barikatlar oluşturuldu. İşçi kitlesi tepki gösterdi, karşı saldırıya geçti. Yakındaki sokaklara geri püskürtülen kalabalık yeniden toplandı, öfkesini haykırdı, Amerikan kapitalizmine yuh çekti.

Ve aniden kitlelerin ilham meleği, kendiliğinden iniverdi yere: “Montmartre’ye! Montmartre’ye! Milyoner zevk düşkünlerinin başkentine!”

Göstericilerin oluşturduğu kafileler, Clichy Meydanı’na, Blanche Meydanı’na ve Pigalle Meydanı’na doğru ilerledi.

Yukarıda, zevk dolu bir gece yaşanıyordu. Her gece yaşanan ve doruk noktasına ulaşan zevk gecesi: caz, Charleston dansı, şişesi yüz frank olan şampanya ve paranın sel olup aktığı kumar masaları.

Keyifleri yerinde kimi isyancılar, [birkaç kelime eksik] açılan pencerelerin arkasında sahte bir gülümseme takındılar. “Amerikan Lejyonu”nun karargâhı olarak kullandığı Moulin Rouge kabaresi binası, binlerce ampulü altında tüm ışıklarıyla gülümsüyor, parlıyordu.

Camlar kırıldı. “Sacco! Vanzetti! Affedilsin!” bağırışları...

Kitlelerin öfkesi konuşmaya devam ederken, kabarenin derinliklerine gömülmüş bu enternasyonalistler, çılgın partiler düzenleyerek, son barikatlarının kurulduğu yerde, gerçek Paris’le, Komünün Oğulları’nın Paris’iyle tanıştılar.

Çatışma sırasında 124 polis memuru yaralandı. 211 kişi gözaltına alındı. Sanıklar ertesi gün mahkemeye çıkarıldı ve ağır cezalar aldı.

Aynı gün, hükümet yasağına rağmen Lyon, Rouen, Marsilya ve Nîmes'te büyük gösteriler düzenlendi. Her yerde boykot sloganı yankılandı. İşçi sendikalarının yönettiği belediyeler, Amerikan Lejyonu’nun kabulü için gerekli ödenekleri onaylamayı reddetti.

Kitlelerin haklı öfkesi, yoğun bir gerici saldırının işaretiydi. Kırk sekiz saat sonra Seine valisi, polis gücünü artırma niyetini açıkladı.

Oysa Perşembe günü yaşanan karışıklıkların tamamen polis vahşetinin sonucu olduğu açık. Partinin ve Genel Birleşik İşçi Konfederasyonu’nun bu gösteriye kazandırmak istediği niteliği belirlemek için yukarıda yeniden yayınladığımız çağrıyı okumak yeterli. Hatta kitlelerin baskısı altında kalan birçok sosyal demokrat gazete bile polis vahşetini kabul etmek zorunda kaldı.

Ancak gerici basın serbest bırakıldı. Vaillant-Couturier’nin derhal tutuklanmasını talep etti.

Perşembe gecesi Paris halkı, kaldırımların hâkimiydi. Katillerin suç ortakları olan Amerikan lejyonerlerinin, Sacco ve Vanzetti ile derin bir dayanışma içinde olan işçilere hakaret etmesine izin vermeyeceklerdi.

İşte Santé hapishanesinde tutuklu bulunan Komünist Parti vekilleri Cachin, Doriot ve Marty’nin Temsilciler Meclisi başkanına yazdığı mektubun metni:

“Sayın Başkan: 19 Eylül’de Amerikan Lejyonu kongresi vesilesiyle yapılması planlanan ulusal şenliğin gerçekleştirilememesi nedeniyle hükümete soruşturma teklifinde bulunma niyetinde olduğumuzu size bildirmekten onur duyuyoruz.

Talihsiz ve masum işçiler Sacco ve Vanzetti’nin idam edilmesiyle kitlelerde uyanan duygu o kadar derindir ki, yas döneminde böyle bir kutlamanın düzenlenmesi, haklı olarak, bu ülkenin işçilerine hakaret olarak değerlendirilebilir.

Komünist dileklerimizle,

M. Cachin, A. Marty, J. Doriot, Santé’de tutuklu bulunan milletvekilleri.”

Fransız işçileri, dolara köle olmuş, her şeye kadir dolara bağlı Fransız Cumhuriyeti temsilcilerinin Wall Street bankacılarından hak ettikleri muameleyi gördüklerini biliyorlardı. Ancak 21 Ağustos’taki gösteriden sonra, 19 Eylül’de, ulusal bayram ve Amerikan Lejyonu Kongresi gününde, Paris’in Sacco ve Vanzetti’nin cesetleri üzerinde dans etmeyeceği açıkça ortaya çıktı.

Gabriel Peri
15 Ekim 1927
Kaynak

* * *

Daily Worker gazetesinin Cumartesi eki, daha sonra Pazar eki olarak değiştirildi ve tartışmalar, uluslararası konular, edebiyat ve sunulan belgeler içeren daha uzun makalelere yer verdi. Daily Worker, 1924 yılında ABD Komünist Partisi ve öncül örgütleri tarafından New York’ta yayınlanmaya başladı. ABD tarihindeki en uzun ömürlü ve önemli sol yayınlardan biri olan gazete, zirvede olduğu dönemde 35.000 tiraja ulaştı. Daily Worker, 1917’den Kasım 1919’a kadar Cleveland’da solun hâkim olduğu Ohio Sosyalist Partisi tarafından yayınlanan Ohio Socialist’in içinden çıktı, daha sonra Komünist İşçi Partisi’nin gazetesi olan Toiler ismini aldı. Aralık 1921’de, resmi olarak faaliyet gösteren Amerika İşçi Partisi, Toiler’ı İşçi Konseyi gazetesiyle birleştirerek, Worker gazetesini kurdu ve bu gazete, 13 Ocak 1924’ten itibaren Daily Worker olarak yayınlanmaya başladı.

06 Mayıs 2026

,

Türkiye’de İşçi Hareketi



Komintern’in “Yakındoğu Dairesi”nin önde gelen isimlerinden biri olan yazar, Osmanlı’nın son döneminden Kemalist kapitalizmin ilk yıllarına, Komünist Parti’nin ilk döneminde yürüttüğü örgütlenme faaliyetlerine ve Türkiye’de modern işçi sınıfının ortaya çıkışına dair değerli tarihsel bilgiler aktarıyor.

* * *

 

Türkiye’de ilk buhar motoru, 1860 yılında ortaya çıktı. Gelgelelim, bu “sanayi devrimi”nin sonuçları, ancak 1880’li yıllarda kendini göstermeye başladı. Çıraklık ve hiyerarşisi ile birlikte el sanatları sektörü, ancak 1880’lerin sonlarına doğru ciddi anlamda gelişme imkânı buldu. Eski el sanatları şirketleri dağılmaya başladı. İşçi sınıfı sahneye çıktı. 1893 yılında, “Tufan” isimli silah fabrikasında çalışan işçilerin sendikal örgütlenme girişimlerinin ilk örneklerine rastlıyoruz. Bu fabrikanın işçileri “Osmanlı Makinistler Birliği”ni kurdular.

Ancak bu örgüt, gelişme fırsatı bulamadan yok oldu. Abdülhamid, genel olarak bağımsız örgütlere, özellikle de işçilere tahammül etmezdi. Bu tür sendikaların liderlerini ve örgütleyicilerine sistematik olarak zulmeder, onları sürgüne gönderirdi. Kızıl Sultan’ın amansız rejimi, işçi örgütlerinin genç hareketlerini acımasızca bastırdı. Türkiye’deki sanayi işçileri örgütsüz halleriyle, kısmen cehalet ve durgunluk içinde yaşadılar.

Ancak 1908’deki Jöntürk darbesi, işçi örgütlerinin gelişmesine güçlü bir ivme kazandırdı. Türkiye’de anayasanın ilan edilmesi, Türk toplumunu sarstı, tüm ülkede sayısız örgütün kurulmasını sağladı. Bu örgütlenme sürecinin yaktığı ateş, o dönemde fabrikalarda, demiryollarında vb. çalışan 100.000 işçiden oluşan Türk işçi sınıfını da etkiledi.

Türk işçilerinin bu hareketini, “İttihat ve Terakki Komitesi”nin tüm öfkesi ve devlet iktidarıyla saldırdığı Bulgar, Ermeni, Yahudi ve diğer sosyalistler örgütlediler. Örgütlenen ilk kişiler, Doğu Demiryolu işçileri ve İstanbul tramvay deposunun işçileri ve çalışanlarıydı. 1909’da Türkiye, demiryolu ve tramvay işçilerinin ilk grevine tanıklık etti.

Jöntürk hükümeti, işçi hareketinin bu kızıl hayaletinden korkarak, günümüze kadar yürürlükte kalan sert bir grev kanunu çıkarttı. Bu kanuna göre işçiler, ancak Hükümet Komiseri’nin işçilerin taleplerini dikkate değer bulması ve hükümet yetkilisinin iki tarafı uzlaştıramaması durumunda grev ilan etme hakkına sahip olacaklardı. İşçiler, ihtilaflı konuların incelenmesinden iki ay sonra grev ilan etme hakkına kavuşuyorlardı. Bu cezai hükümler içeren kanun, pratikte grev hareketinin tamamen yasaklanması anlamına geliyordu.

İşçi birlikleri meselesine gelince, Jöntürkler, bu tür örgütleri düzenleyen özel bir kanun çıkarmadılar. Bunun yerine işçiler, daha sonra “Dernek” adını alan şirketlerini kurmak için örgütlenmeyle alakalı genel kanundan istifade ettiler.

Jöntürk rejimi döneminde yürürlükte olan dernekler kanunu, illerde de şube kurulmasına izin veriyordu, ancak sendika federasyonu kurulmasını kesinlikle yasaklıyordu. Bu da pratikte işçileri kanunen birleşme imkânından mahrum bırakıyordu.

Emperyalist savaş sırasında “İttihat ve Terakki Partisi”, ulusal bir sanayi kurarak, limited şirketler ve bankalar oluşturarak, ulusal bir burjuvazinin oluşum sürecine yardımcı olurken, o dönemde iktidarda olan aynı parti, küçük burjuvaziyi ve liman işçilerini örgütledi. İttihat ve Terakki Komitesi; tekstil işçilerini, fırıncıları, ayakkabıcıları (hem vasıflı hem de yarı vasıflı esnafı) ve diğer kesimleri üretken kooperatifler (arteller) halinde örgütledi. Bu arteller hükümetten emirler alıyor, ve ayrıca hükümetin Almanya’dan aldığı kredi ve makineleri de kullanıyordu. Bu üretken kooperatiflerdeki işçiler, “savunma için” çalıştıklarından, askerlik görevinden muaf tutuluyorlardı. Aynı zamanda hükümet, büyük tekelci limited şirketlerin depolarından mal tedarik edilen geniş bir tüketici kooperatifleri ağı kurdu.

Bu şekilde Jöntürkler, hükümet yetkililerinin çifte vesayeti altında kalan yeni kurulan tüm örgütleri ele geçirdiler.

1918’deki Jöntürk rejiminin tam anlamıyla bozguna uğramasını ifade eden Mondros Ateşkesi’nden sonra İstanbul işçileri birbirleriyle rekabet eden İngiliz ve Fransız işgalcilerinin etkisi altına girdi. İşçileri İngilizlere veya Fransızlara satmak amacıyla işçi örgütleri kurmaya çalışan çeşitli maceracılar ortaya çıktı. Bu tür maceracılardan biri de İngilizlerin yozlaştırdığı, işçilerin safında iken onları satan, ele avuca sığmayan bir isim olarak Hilmi Bey’di. 1921’de İstanbul’da 7.000 işçiyi etrafında toplamayı başaran Hilmi Bey, tramvay işçilerinin grevini başarıyla sonuçlandırdı. (İstanbul tramvayları bir Fransız-Belçika şirketine aitti.) Ancak Şubat 1922’de Fransızlar, İngilizleri alt etti ve Türk yetkililerinin yardımıyla, yalnızca Müslüman işçilerden oluşan bir “İşçilerin Müdafaası Derneği” kurmayı başardılar. Hilmi sahneden çekildi, İstanbul işçi örgütünün başına bir başka dolandırıcı olan Şakir Rasim geçti. 1922’de Uluslararası Sendikalar Federasyonu’nun Amsterdam’da gerçekleştirdiği konferansta İstanbul işçilerini temsil etti.

Ancak bu maceracı, “yaptığı işten sıyrılamadı”. 1922’deki tramvay işçilerinin grevi başarısızlıkla sonuçlandı. “İşçilerin Müdafaası Derneği” dağıldı, geride yozlaşmış lider Şakir Rasim’in tüm enerjisiyle beslediği milliyetçi önyargıların kirli izleri kaldı. Burad sadece Müslüman işçilerin “Derneğe” kabul edildiğini, bu “Derneğin” üyelerinin çeşitli festivallerde koç kurban etmek gibi dini ritüeller gerçekleştirdiğini, bunun da böyle bir “işçi” örgütünün açık bir simgesi haline geldiğini belirtmekle yetinelim.

Bu dönemde Anadolu’daki işçi hareketi, tümüyle Kemalistlerin etkisi altındaydı. Anadolu işçi sınıfının en önemli grupları demiryolu işçileri, mühimmat fabrikası işçileri ve madencilerdi. Devlet işletmelerinde çalışan işçilerin sendika kurma hakkı olmamasına rağmen, Kemalist hükümet, karşılıklı yardımlaşma derneklerinin kurulmasını ve işçilerin bu derneklerle bağlantılı olarak örgütlenmesini engellemedi. Ayrıca, hükümet, söz konusu işletmelerin olağan işleyişiyle ilgilenerek, özellikle demiryolu işçilerine ve mühimmat fabrikası işçilerine yüksek ücretler (günde üç Türk lirası) ödedi; bu da işçilerin grev ve ayaklanmaların önünü almasını sağladı. Madenciler için iniş ve çıkış sürelerini de içeren sekiz saatlik iş günü uygulamaya konuldu. Milli İktisat Bakanlığı’nın başında bulunan küçük burjuva sosyalist Mahmud Esad, işçi sigortası, ücretsiz sağlık hizmeti ve işçi çocuklarının ücretsiz eğitimi gibi konularda kanun tasarısı hazırladı.

Kemalistler, işçilerin karşılıklı yardım fonları kurmasına izin verdiler, ancak sahip oldukları liberalizm anlayışı, işçilerin özgürce güç birliği oluşturma ve toplu sözleşme yapma hakkını tanımalarına imkân vermedi.

Milli Devrimin Zaferinden Sonra Türkiye’de İşçi Hareketi

Türkiye’de toplamda yaklaşık 200.000 kent işçisi bulunmaktadır. Bunlar, üretim sektörlerine göre aşağıdaki şekilde dağılmıştır:

Demiryolu işçileri: 8.200 (yaklaşık 5.000’i sendikalarda örgütlü).
Madenciler: 25.000 (8.000’i örgütlü).
Fabrika işçileri: 40.000 (12.000’i örgütlü).
İnşaat işçileri: 12.000 (4.000’i örgütlü).
Tramvay işçileri: 3.000 (1.500’ü örgütlü).
Gemiciler: 5.000 (2.000’i örgütlü).
Liman işçileri: 7.000 (hepsi meslek sendikalarında örgütlü).
Şoförler ve taksi şoförleri: 10.000 (5.000’i meslek sendikalarında).
Tütün işçileri: 25.000 (7.000’i örgütlü).
Mevsimlik işçiler: 15.000 (tamamen örgütsüz).
Matbaacılar: 1.500 (1.000’i örgütlü).
Mavnacılar: 20.000 (10.000’i örgütlü).

Savaş zamanına ilişkin Türkiye’de herhangi bir istatistik bulunmadığı göz önüne alındığında, bu rakamların kesin olarak doğru olmadığı açık. Bu nedenle, Milli İktisat Bakanlığı bültenlerinde, L'Economiste d'Orient [“Doğu Ekonomisi”] dergisinde veya Türk komünistlerinin raporlarında vb. verilen istatistiklere inanmak gerekir.

Ancak bunlar, mağaza çalışanları (yalnızca İstanbul’da on binlerce kişi) ile devlet ve belediye çalışanları (yaklaşık 20.000) hariç, kent çalışanlarının sayısal bileşimine ilişkin kaba rakamlardır.

Şimdi de Türk işçi sınıfına mensup muhtelif grupların özelliklerini kısaca aktaralım.

İstanbul işçileri, özellikle demiryolu işçileri, Türk proletaryasının ileri kesimini oluşturmaktadır. Bu proletarya tabakası, küçük burjuvaziden gelmektedir. Çoğunlukla mağaza çalışanlarının, ufak tefek işlerde çalışan işçilerin, esnafın ve yoksul zanaatkarların çocuklarıdır. Demiryolu işçileri arasında Türk standartlarına göre tam eğitimli olanların oranı oldukça yüksektir, hatta bazılarının ortaöğretim diploması bile bulunmaktadır.

Liman işçileri, mavnacılar, hamallar ve mağaza sahipleri, Ortaçağ’dan kalma zanaat birliklerinde kendi içlerine kapalı bir hayat sürmektedirler. Bunlar, çoğunlukla Kürtler ve Lazların çoğunlukta olduğu köylü kesime mensuptur. İstanbul’a birkaç yıl para kazanmak için gelirler, sonra köylerine dönerler. Vergi baskısı, onları köyden eski Osmanlı başkentine iter, burada kayıkçı, mavnacı, hamal vb. olarak iş bulurlar. Örgütlenme düzeyleri üzerinden epey yüksek ücretler alabiliyorlar. Abdülhamid’den Kemal Paşa’ya kadar iktidarda olan tüm hükümetler, İstanbul hamallarının örgütlenmesini ciddi bir güç olarak görmek zorunda kalmıştır. Kemalistler, 1923’te İstanbul’u ele geçirdiklerinde, hamalların özgür iradelerini kırmak amacıyla müdahale etmeye çalıştılar. Mesele, zamanla hamallar ile polis arasında yaşanan çatışmaya evrildi, çatışmada birkaç yüz hamal yaralandı. Burada, hamallar arasında çoğunlukta olan Kürtlerin bölgeciliği önemli bir rol oynadı. Örgütlerin liderleri olarak kahyalar, hapse mahkûm edildiler. İstanbul’daki gericiler, hoşnutsuz Kürtler arasında karşı-devrimci ajitasyon faaliyeti yürüttüler, hatta Kürtlerin yardımıyla Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulundular, ancak zamanında alınan önlemler sayesinde polis, tüm provokatörleri tutuklayarak, bu girişimi engellemeyi bildi (Ekim 1923).

Zonguldak madencilerinin tamamı, üç ila altı aylık sürelerle kömür madenlerinde çalışmaya gelen köylülerden oluşmaktadır. Madenlerdeki çalışma koşulları kesinlikle tahammül edilemeyecek düzeydedir, uzun süre orada kalmak fiziken imkânsızdır. Köylüler, genellikle doğrudan maden sahiplerince değil, maden sahibinin anlaşma yaptığı bir taşeron eliyle işe alınır. Bu taşeron veya bir şirketin kıdemli üyesi, umutsuz köylüleri acımasızca sömürür, ihtiyaçları onları madenlerde yorucu çalışmaya mecbur eder.

1923 yılında, Almanya’ya gönderilerek mesleki eğitim almış birkaç deneyimli işçi, Zonguldak madencilerini örgütlemeyi başardı, bu da daha sonra değineceğimiz ilk grev eylemine yol açtı.

İttihat ve Terakki Komitesi, emperyalist savaş sırasında 1.500 genç işçiyi çeşitli sanayi dallarında uzmanlaşmaları için Almanya ve Avusturya-Macaristan’a göndermişti. Bu işçiler, Almanya’daki Kasım Devrimi’ni ve Macaristan’daki Sovyet Devrimi’ni yaşadılar, bazıları bu devrimlere aktif olarak katıldı. Bu yetenekli Türk işçileri, Türkiye’ye döndüklerinde Türk işçi sınıfının örgütlenmesinde önemli bir rol oynadılar. Birçoğu, devrimci işçi hareketinin öncüleri olarak hareket ederek, Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasında aktif rol aldı.

Genel olarak Türk işçi sınıfı, hâlâ bölgeciliğin, zanaat kısıtlamalarının ve küçük burjuva psikolojisinin izlerini taşımaktadır. Bununla birlikte, Kemalist Hükümet’in Yeni Türkiye’yi kurma amacıyla, tüm enerjisiyle yürüttüğü sanayileşme süreci, Türk proletaryasını radikalleştirecek ve onu kelimenin modern anlamıyla bir sınıf haline getirecektir.

İzmir İktisat Kongresi

1923 yılının başlarında İsmet Paşa hükümeti, ülkenin ekonomik sorunlarına ve iş gücünün verimliliğini artırma görevlerine adanmış özel bir kongreyi İzmir’de topladı. Yetkililer, bu kongrede işçi sınıfının temsiline izin verdi, ancak işçi delegelerini yereldeki yetkililer tayin etti. İstanbul işçileri, Komünist grup Aydınlık’ın girişimi sayesinde örgütlenmeyi ve aralarında Türkiye’deki komünist hareketin öncülerinden, genel sekreter ve parti lideri Dr. Şefik Hüsnü’nün de bulunduğu üç delege seçmeyi başardı. (Bu yoldaş, 1 Mayıs'ta yayımladığı bir broşür nedeniyle Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce kısa süre önce 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.)

Yoldaş Şefik Hüsnü, İzmir Kongresi’nde işçi heyetini etrafında toplamayı başardı. Konfederasyonun işçi sorunuyla ilgili programındaki maddelerin büyük çoğunluğu yoldaş Şefik Hüsnü’nün katılımıyla hazırlandı. İşçi heyetinin grup toplantılarında, işçilerin korunması, sekiz saatlik iş günü, güç birliği yapma ve toplu sözleşme hakkı ile ilgili olarak hazırlanan maddeler kabul edildi. Hükümet, bu talepleri yerine getirme sözü vermiş olsa da, İzmir’de iş hayatı ile ilgili kanunları ele alan program tümüyle kenara atıldı. Meclis, işçi sorununa ilişkin kanun tekliflerinin incelenmesini bir oturumdan diğerine erteledi, bu konuyla ilgilenmeye hiç vakit bulamadı.

İzmir Kongresi, Türk işçi hareketine ivme kazandırdı, bu harekette iki kanat belirginleşti: ılımlı “vatansever” kanat ve komünistler. İstanbullu mürettipler, tramvay işçilerinin bir bölümü ve işçi kesimleri Aydınlık adlı komünist örgütün etkisi altındaydı. Geri kalanlar ise bu yazının ilk bölümünde bahsettiğimiz dolandırıcı Şakir Rasim’in tuzağına düşmüşlerdi.

1923 1 Mayıs’ı, İsmet Paşa hükümeti tarafından İstanbul’da gelişmeye başlayan komünist hareketi bastırmak için kullanıldı. Başlarında yoldaş Şefik Hüsnü’nün bulunduğu Aydınlık grubunun liderleri hapse atıldı, haklarında vatana ihanet suçlamasıyla siyasi bir dava açıldı. İstanbul’daki yetkililer, bu tutuklamalarla ajanları Şakir Rasim ve arkadaşlarına el uzatmak istemişlerdi.

Ancak İstanbul işçileri, devletin kendilerini bir zamanlar seçtikleri yoldan kopartmalarına izin vermediler, sendikal hareket, daha da büyük ilerlemeler kaydetmeye başladı. Temmuz 1923’ün ortalarında, birkaç ay boyunca aralıklı olarak devam eden bir grev hareketi başladı. Ekonomik durumlarını iyileştirmek ve birlik olmak için mücadele etme kararlılığıyla dolu işçi kitlelerinin baskısına boyun eğen hükümet, tüm derneklerin (sendikaların) İstanbul’da bir tür İşçi Federasyonu olan genel bir “işçi sendikası” (“Birlik”) altında “illegal zemin”de birleştirilmesine göz yummak zorunda kaldı.

İşçi Sendikası

26 Kasım 1923’te İstanbul’da 250 delegenin katılımıyla bir İşçi Konferansı düzenlendi. Bu konferansa hem Zonguldak madencilerinin hem de Balıkesir’deki Balya-Karaaydın maden bölgesinin temsilcileri katıldı. Böylece konferans, tüm Türkiye’yi kapsayan bir nitelik kazandı. Bu konferansta, kapitalist ülkelerde var olan işçi konfederasyonuna benzer bir “Tüm Türkiye İşçi Sendikası”nın (Birlik) kurulmasına karar verildi. Bu işçi konfederasyonu, İstanbul’dan 19.000 örgütlü işçiyi (toplam 32 sendika), 15.000 Zonguldak madencisini ve 10.000 Balya-Karaaydın işçisini kapsıyordu.

Daha önce de bahsettiğimiz Şakir Rasim, bu konfederasyonun başına geçti. Birliğin faaliyetlerini İstanbul siyasi polisinin önceden belirlediği yollar doğrultusunda yönlendirmek için her türlü çabayı gösterdi. Polisin ısrarı üzerine birlik, tüm komünistleri sendikalardan dışladı. Devletin kıymet verdiği gizli polis ajanı Şakir Rasim, basın temsilcileriyle yaptığı bir röportajda şu açıklamayı yaptı: “Birlik, yalnızca ekonomik amaçlar peşindedir ve kelimenin tam anlamıyla ulusal bir örgüttür. Birliğin sosyalizmle veya komünizmle hiçbir ortak noktası bulunmamaktadır. Aşırı uca savrulmuş kişilerle mücadele etmeyi görev edinmiştir.”

Şakir Rasim, burjuva Kemalist hükümete olan bağlılığını vurgulamak amacıyla, Kemalist Halk Partisi İstanbul teşkilatı sekreteri Refik İsmail Bey’i Birlik Yürütme Kurulu başkan yardımcılığı adayı olarak önerdi. Böylece örgütlü Türk işçi sınıfı üzerindeki Kemalist vesayet tesis edilmiş oldu.

Birlik Yürütme Kurulu’nun iktidardaki mülk sahibi sınıf hükümetine olan kölece bağlılığı her türlü sınırı aşmıştı. Şakir Rasim, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı olduğuna dair telgraflar göndermek, eğilip bükülmek, yetkililere el avuç açmak, “milli” çıkarlara olan bağlılığı yüksek sesle ilan etmek, çeşitli paşalar onuruna ziyafetler vermek gibi yöntemlere yaygın olarak başvurdu. “Gazi” Mustafa Kemal Paşa, Birliğin kendisine bağlı olduğuna dair açıklaması üzerine, sendikalar ve grevler hakkında bir kanun taslağı hazırlanması fikrine destek sunacağına söz verdi. Ancak bu kanun, henüz gün yüzüne çıkmış değil.

Birlik, örgütlü İstanbul işçilerinin tamamını kucaklayamadı. Birliğin etkisi dışında kalanlar, öncelikle demiryolu işçileri, ikincisi ise Birliğe karşı çıkan matbaa işçileriydi. Komünistler, İstanbullu mürettipler arasında büyük bir etkiye sahipti. Aynı şekilde, liman işçileri de Birliğe katılmayı reddetmişlerdi.

Birlik, işçilerin gözünde kısa sürede tüm otoritesini yitirdi. Bu durum, yalnızca Nisan 1924’te üye sayısının 7.000’e düşmesinden bile anlaşılabilir. Oysa başta sadece İstanbul’da 19.000 üye işçisi vardı. Birliğin devlet karşısında el pençe divan durma üzerine kurulu taktikleri, yetkililere boyun eğmesi, işçileri kendisinden uzaklaştırdı. İşçiler, gizli polisin ve burjuva hükümetinin işçi sınıfının çıkarlarının umut vadeden savunucuları olmadığını anlayacak kadar olgunlaşmışlardı.

Hükümet, genel niteliği uyarınca, sadece vaatlerle Birliğin sırtını sıvazlamakla yetindi, gerçekte ise özgürce güç birliği oluşturma hakkı konusunda tek bir adım bile atmadı. Hükümet, kendisine sadık olan Birlik gibi bir vatansever bir kırma köpeğe bile şüpheyle baktı. Birlik de zaten kısa süre içinde kendi kendini tasfiye etti.[1]

Saldırı Dalgası

Daha önce de belirttiğimiz gibi, 1923 yazında Türkiye’deki işçi sınıfının hayatına ciddi olaylar damgasını vurdu. Ülkenin neredeyse tüm büyük işçi merkezlerinde bir grev dalgasına tanık olundu. Bu dalga, Türk işçi hareketi için eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, 32.000’e varan grevci sayısıyla muazzam bir alanı kapladı. Genel olarak, bu grevler açıktan saldırgan bir niteliğe sahipti. Ekonomik taleplerin yanı sıra, güç birliği kurma hakkı, sosyal kanunların çıkartılması gibi bir dizi siyasi talep de dile getirildi. Grevlerin komünistlerce yönetildiği her yerde (İstanbullu matbaacılar, Doğu Demiryolu vb.), SSCB ile en yakın temas talebi de dile getirildi.

Tüm grevlerin yüzde ellisi, işçilerin zaferiyle sonuçlandı. Grevler, aşağıdaki işletmelerde gerçekleşti:


Bu grevler, Türk işçi hareketinin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Hükümet, işçi sınıfını kuşatmak ve işçi hareketini kendi vesayeti altına almak için ne kadar uğraşsa da, başlangıçta on binlerce işçiyi etkileyen grev hareketinin gelişimini durdurma konusunda aciz kaldı.

1924 yazında, biri posta ve telgraf çalışanlarınca, diğeri tramvay işçilerince olmak üzere iki grev gerçekleşti. Tramvay işçilerinin grevinde işçiler jandarma ile çatıştılar, bu çatışmada bazı grevciler yaralandı, 27 kişi tutuklandı. Bu grev, İstanbul işçilerinin “ulusal” otoritelerden koptuklarını, onlara karşı muhalefete geçtiklerini gösterdi. İstanbul işçileri, pratikte devletin “ulusal” iktidarının, proletaryaya vurmaktan çekinmeyen, yalnızca Türk burjuvazisinin ve yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket eden burjuvazinin iktidarı olduğuna ikna oldular.

Ekim 1924’te (İstanbul-Edirne hattında çalışan) Doğu Demiryolu’nda işçiler greve gittiler. Bu grevin nedeni, işçilerin karşılıklı yardım fonlarındaki parayı kendi aralarında bölüşme kararıydı. Fransız bir firmaya ait olan demiryolu şirketi, bu olaya müdahale ederek, en çok faal olan iki işçiyi işten çıkardı. İşçiler, işten çıkarılanların tekrar işe alınmasını talep ederek greve gittiler. Doğu Demiryolu idaresi, 1922’den beri karşılıklı yardım fonlarını usulsüz bir şekilde elden çıkarmış, bu fonlara kendisi de belirli bir pay ödemişti. Yetkililer greve müdahale ederek, grevi zorla bastırdılar.

1924 yılı boyunca sık sık grevler yaşandı, önce bir bölgede başlayan grevi başka bir bölgede patlak veren grev takip ediyordu. Bu koşullarda devlet yetkilileri, her zaman mülk sahiplerinin (çoğu durumda yabancıların) tarafını tuttular. Örneğin, İstanbul’daki büyük fabrikalarda ve (devlete ait) tekstil fabrikalarında Ekim 1924’te yaşanan grevi hepimiz biliyoruz; bu greve kadın işçiler de katılmıştı. Dikkat çekici bir grev ise Ağustos 1925’te Şirket-i Hayriye (vapur hizmetleri) şirketine bağlı gemicilerin greviydi. Bu şirket, Türklerin elindedir ve muazzam kârlar elde etmektedir. Ancak gemiciler sefil ücretler almaktadır.

Neticede polis, hissedarların safında yer alıp greve müdahale ederek en aktif grevcileri tutukladı. Grevdeki gemicilerden onlarcası işten çıkarıldı, yerlerine grev kırıcılar alındı.

Polisin yardımıyla dağıtılan bu grevle bağlantılı olarak, İstanbul’da çıkan Kemalist gazete Cumhuriyet, 21 Ağustos tarihli başyazısında, Türkiye’deki işçi sorunu hakkında şu değerlendirmelerde bulundu:

“Şirkete mensup işçilerin bir bölümü grev örgütlemeye çalıştı, ancak bu girişim, başarısız oldu. [...] Türk işçisi, Avrupa işçileriyle aynı niteliklere ve aynı maddi kaynaklara sahip değil. Türkiye’nin işçi sınıfı, hâlâ emekleme aşamasında, bu açıdan, işçi örgütleri üyelerini greve teşvik ederek hata yapıyorlar. [...] Naif Türk işçilerini tehlikeli sınıf mücadelesi yoluna kışkırtanlar, yalnızca kötü niyetli unsurlardır. Türkiye’de büyük kapitalistler yok. Ekonomik hayatımızın gelişmişlik düzeyi halen daha yetersiz, bu nedenle, bir işçi sorununa mahal yok. Bizde mülk sahipleri, yani girişimciler, maddi yaşam koşulları açısından işçilerden çok farklı değiller (!) [...] Buna rağmen, işçilerimiz arasında aşırı bir heyecan ve hoşnutsuzluk olduğunu, bu heyecanın işçiler ve mülk sahipleri arasındaki çelişkiyi derinleştirme eğiliminde olduğunu, işçilerin bu heyecanlı ruh halini göz ardı etmememiz gerektiğini kaydetmeliyiz. Bu durum, ulusal ve ekonomik kalkınmamız için bir tehdit kaynağı olabilir. Bu tehditten kaçınmak için acil önlemler alınmalı, [...] işçi sınıfını yönetecek, onları medenileştirecek ve mükemmelleştirecek organlar oluşturulmalıdır.”

Özetle, bu nutkun anlamı şudur: “Ülkedeki konsoloslara cesaret verelim!”, iktidarda olanlar, Türk işçi sınıfını baskı altında tutsun, onları kendi vesayetleri altına alsın. Görünen o ki bizim Zubatov, Boğaz kıyılarında yaşıyor![2]

Türk basınının tamamı, “fakir” Türk gemi sahiplerinin ceplerine dokunmaya cüret eden grevcilere karşı ayaklandı. Ulusal Türk burjuvazisi, işçi sınıfına duyduğu öfkeyi dışa vurdu ve tüm devlet aygıtının tüm mekanizmasını harekete geçirdi.

Cumhuriyetçi Türkiye’de işçi sınıfı temel siyasi haklarından mahrum bırakılmıştır. Türk işçisi, sekiz saatlik çalışma gününün ne olduğunu bilmemektedir. Türkiye'de 14-15 saatlik çalışma günü, olağan bir durumdur. İşçilerin modern sendikalarda örgütlenmeleri yasaktır. Grev yapmaları yasaktır, hastalık, yaşlılık veya kaza durumunda kendilerine bakabilecek örgütler kurmalarına izin verilmemektedir. Kadın ve çocuk emeği, en utanmaz biçimler altında sömürülmektedir. Ulusal burjuva devriminden doğan burjuva devleti, kendi sınıfının çıkarlarını iki kat korurken, aynı zamanda proletaryayı polis gözetimi denilen mengenede ezmeye çalışmaktadır.

Amele Teali Cemiyeti

1924 sonbaharında Türk komünistleri, İstanbul’daki birkaç sendikayı bir araya getirerek, tasfiye edilmiş olan Birliğin yerine yeni bir işçi konfederasyonu kurmayı bildiler. Komünistler, bazı sendikaların merkez organlarında işçi hareketine öncülük edecek bir çekirde kadroya sahipler. Harekete sempati duyan işçilerle birlikte parti, örgütlenme çalışmalarını sürdürüyor.

Amele Teali Cemiyeti denilen sendikalar konseyinin başında, başkan hariç neredeyse tamamı komünistlerden oluşan bir başkanlık kurulu var. Başkan ise bir Kemalist. Bu kişi, Birliğin başkanlık kurulunda da yer alan Refik İsmail Bey. Bu başkan, zaman zaman komünist partinin talimatlarını yerine getirmek zorunda kalsa da, hükümetle ilişkileri bizzat yürütüyor.

Teali örgütü, bu yılın Mayıs ayına (1925) kadar varlığını sürdürdü, aralarında aydınlar ve işçilerin de bulunduğu toplam 15 komünist liderin tutuklanmasının ardından hükümet tarafından kapatıldı.

1 Mayıs 1925’te İstanbul komünistleri, proletarya bayramına adanmış bir broşür yayınladılar.

Türk Komünistleri, son tutuklamalara kadar geçen yıl boyunca kapsamlı çalışmalar yürüttüler. Teorik dergi Aydınlık, daha sık yayınlanmaya başladı. Trakya ve Anadolu'dan çok sayıda işçi muhabirinin katkıda bulunduğu Orak Çekiç adında bir gazete çıkartıldı. Ayrıca Leninizm, Marksizm, işçi hareketi vb. konularda yaklaşık 15 farklı broşür yayımlandı.

Hükümet, komünistlerin Türk işçileri arasında artan etkisinden korkarak, komünistleri işçilerden tecrit etmeye karar verdi. Sorumlu birkaç parti üyesini tutuklayıp Ankara’ya gönderdi ve İstiklâl Mahkemesi’ne teslim etti. Mahkeme, bu komünistleri toplam 159 yıl hapis cezasına çarptırdı. Sadece dört yoldaş, burjuva adaletinin elinden kurtulmayı başardı. On üç yoldaş, Ankara hapishanesindeki gardiyanların insafına terk edildi. Hükümet, Bursa’da ortaya çıkan Aydınlık, Orak-Çekiç ve Yoldaş gazetelerini kapattı. Amele Teali Cemiyeti Yürütme Kurulu feshedildi, ülkede şiddet ve keyfi yönetim tesis edildi.

Son zamanlarda, özellikle Şirket-i Hayriye nakliye şirketinde patlak veren grev olmak üzere, son birkaç aydır tanık olunan grev hareketleri nedeniyle hükümet, işçi hareketini tamamen kendi eline almaya karar verdi. İşçilerin dağınık ve izole bir durumda bırakılması halinde hareketin çok tehlikeli bir hal alabileceği anlaşılıyor.

Cumhuriyet gazetesinin tespitiyle, İsmet Paşa hükümeti, işçileri “siyasetle hiçbir ilgisi olmayan, yalnızca ekonomik amaçlar güden” bir örgütte toplamayı gerekli gördü. Hükümet, böylece işçilerin hoşnutsuzluğunu gidermeyi ve dikkatlerini siyasi meselelerden uzaklaştırmayı umuyordu.

Bu yılın Ağustos ayında, polisin izniyle İstanbul’da “İstanbul İşçi Karşılıklı Yardımlaşma Birliği”nin bir toplantısı yapıldı. Eski Amele Teali Cemiyeti Yürütme Kurulu’nun yerine yeni bir Yürütme Kurulu seçildi, İstanbul’daki Kemalist örgütün ünlü sekreteri Dr. Refik İsmail Bey “oybirliğiyle” başkan olarak atandı. Bu toplantıda, şu cümlelere yer veren bir açıklamanın yapılması kararlaştırıldı: “İşçilerin siyasi meselelerle hiçbir ilgisi yoktur. Siyaset, onların işi değildir.”

Kemalist hükümetin işçi hareketini bastırmaya yönelik ilk girişimi bu değil. Komünistleri yeraltına iten hükümet, işçi hareketini liderlerinden mahrum kıldı, gazetelerini kapattı ve bir kez daha işçilerin gözüne toz atmaya çalıştı.

Ama bu çabalar beyhude! Kemalist hükümetin tüm gücüyle desteklediği kapitalist ilerleyiş, işçileri “siyasetten” ayıran tüm dikenli telleri acımasızca yıkacak, gizli polisin atadığı resmi vasilerce inşa edilen tüm kâğıttan evler yerle bir edilecektir. İşçiler gene de “siyaset”e karışacaklardır; çünkü tabiatı kapı dışarı etseniz de o bir şekilde pencereden içeri girecektir! Türkiye’nin işçi hareketi, Kemalist Zubatovların pençelerinden kurtulacak, sınıfsal gelişme yoluna girecektir. Kemalistler, tarihin çarkını durduramayacak, kaçınılmaz olanı engelleyemeyeceklerdir.

Türkiye’nin sanayileşme süreci, kitlesel bir işçi hareketi geliştirme görevinin oluşmasını sağlamıştır. Bu kitlesel işçi hareketi, işçiler üzerinde vesayet tesis eden Kemalistler işçi hareketini kendi mengenesinde ezmeye çalıştıkça, daha da devrimcileşecektir.

P. Kataygorodski
17 Ekim 1925
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bu noktada kimileri, devrimci sendika örgütü “Türkiye Beynelmilel İşçi İttihadı”dan bahsedebilirler. Ancak bu kendi gazetesi bulunan örgüt, bünyesind esadece Türk olmayan işçileri barındırıyordu. Türk işçileri arasında hiçbir etki yaratamadı. Bu örgüt üç yıl varlığını sürdürdü.

[2] Zubatov, Çar’a “sadık” sendikalar örgütleyen bir Çarlık ajanı ve provokatörüydü.

04 Mayıs 2026

, ,

Şanslı Çark

İstanbul 1 Mayıs’ı, üç ayrı noktada “kutlandı”. TKP, dört kentte ayrı meydanlarda; DİSK, KESK, TMMOB, TTB, Birleşik KAMU İŞ ve peşlerine takılan EMEP, TÖP, SMF, YDİ Çağrı, DEM, SOL, CHP, DP, EHP ve feministler Kadıköy’de; diğer sol parti ve çevreler Taksim için Mecidiyeköy’de toplandı.

DİSK merkezini Ankara’ya taşısa da Saraçhane’de kitle tarafından yuhalanan Arzu Çerkezoğlu, yine Kadıköy'de boy gösterdi. KESK Eşbaşkanı ise kendi üyelerine geçtiğimiz yıllarda “Seneye Taksim’deyiz” diye gülerek cevap verendir. Valilik, tertip komitesine ve peşine takılanlara teşekkür eden bir açıklama yayınladı, bu açıklamayı Aydınlık da paylaştı. Taksim’siz 1 Mayıs ısrarının mimarlarından biri Perinçek’tir ki onu da Kadıköy’e gidenler dinledi.

Sendika bürokratlarının bilmediği bir gerçek var. Şark kurnazlıklarının duvara tosladığı yer burasıdır: Hiçbir üye, aldatmaya gelmez. Her yıl üyelerinin gözlerinin içine baka baka yalan söyleyenler, bu sendikalardır. Sadece 1 Mayıs konusunda değil, şimdiye kadar üyeye verdikleri sözlerin hiçbirinde durmadılar. Aksi ispatlanamaz. Üye sayılarındaki erimenin temel nedeni; kitle manipülasyonu, popülist taktikler ve yalan üzerine kurdukları siyasettir.

Kadıköy sürecinin mimarlarından biri, EMEP’tir. Kendinden menkul şekilde ürettiği “alan fetişizmi” lafı, çarpıtmadan ibarettir. EMEP, gizli Troçkizmin ve sendikalist fetişizmin ülkemizdeki temsilcisidir. CEO’lara proje üretenlere, emperyalistlerin bölgeden çıkmaması için imza toplayanlara, Zelenski’yi övenlere gazetesinde köşe açan EMEP’in işçilerin birliği söylemi palavradan ibarettir, safsatadır.

Bu ülkede kendi tarihinden bahsetmeyen tek hareket, EMEP'tir. Bu harekete göre 1995 öncesi hiç bahse açılmaz. 1974-75 sürecinde çıkardıkları Yoldaş dergisinde Hüseyin İnan’ın tezlerini “Troçkizm ve maceracılık”la eleştirmişlerdir. Bugün o yazıyı tekrar yayınlamıyorlarsa, halkın gözünün içine baka baka Denizleri sömürmeye devam ettikleri içindir. O yazı yayınlanırsa EMEP’in tüm gelenek ve değer sömürüsü gün yüzüne çıkacaktır.

Aynı şekilde, kendi tarihini bedel ödeyerek yazan insanlarını da anmayan tek hareket EMEP’tir. Onlar için halk işçiyse değerlidir çünkü partilerine verecek aidata sahiptir, sendikalist fetişizmin kaynağı burada aranmalıdır, onlar için halk diye bir gerçek yoktur.

Eleştirdikleri maceracılık, onlara 2 milletvekili verendir. “İşçilerin birliği” diye savundukları ve en geri sendikada bile çalışılması yönündeki söylemin gerçekle uzak yakın ilişkisi yoktur. EMEP’in iki vekili işçi mi, işçi sınıfıyla ilgili yaptığı çalışma nedir? Ayrıca sendikaların her dediğini “işçilerin birliği” ve “alan fetişizmi” karşıtlığı söylemine sığınıp uygulamak mı işçi sınıfının partisinin tarihî görevi? Bunu CHP de yapıyor: “Sendikalar nereyi gösterirse biz oraya gideriz, inisiyatif onlarındır” diyor. Bu denkleme göre CHP, EMEP özelinde Kadıköy’e giden çevrelerden daha mı “ileri” oluyor?

Halktan insan kazanmak için emek harcamayanlar, işçilerin aidatının ve marjinallerin imkânlarını kullanmak için Kadıköy’e gidiyor. EMEP’in bugüne kadar halkla ilgili geliştirdiği bir çalışması yoktur. Uyuşturucuyla ilgili göstermelik bir haber yapacaklarsa “Genç bir işçi konuşuyor” diyerek içerik üretirler. Mahallelerin ve halkın yozlaştırılması EMEP’in umurunda değildir, yozlaştırma politikalarına karşı çıkan kitle çalışması yoktur ama bu parti, kendisinin açık kitle partisi olduğunu savunur.

EMEP’in keşfettiği akıllı solculuk yolunda ilerleyenlerin başında DY oportünizmi ve tasfiyeci ÖDP gelir. Birgün gazetesinin geçmişin söylemiyle kitleleri sömürmesi “fındıkta, çayda, madende sömürüye son” gibi sloganlar üzerinden yürüyor. Koç grubunu İlim Yaymacılarla bir araya geldiği için eleştiriyor. Onun savunduğu laiklik, sermayenin sekülerleştirilmesi ve kaynağın kendilerine verilmesi üzerinedir. Koç’un şirketinde çalışan işçinin patrondan daha çok vergi ödediği yönünde haber yapmalarının hiçbir önemi yoktur.

Geçtiğimiz hafta Koç’un reklâmını tam sayfa basan, Birgün’dür. Doğuş Çay’ın, pizza şirketlerinin reklâmını yayınlayan, Birgün’dür. 2006-2008 sürecinde gazete kapanmasın diye Kavala’dan para aldıklarını söyleyen, ÖDP bürokratlarıdır. TMMOB’a belirli sayıda gazete bırakıp oradan beslenen, Birgün’dür.

SOL Parti’nin Kadıköy'e gitmesinin nedeni, tasfiyecilik ve sınıf işbirlikçiliğidir. Ancak bu şekilde egemenlerden teşekkür, Koç’tan ilan alabilir. EMEP’in işçiciliğiyle SOL Parti’nin laiklik savunuculuğunun hiçbir geçerliliği yoktur. Tek hedefleri, burjuvazinin sofrasından kendilerine yer ayrılmasıdır.

DY, tasfiyecidir, bugün o tasfiyecilik, translara hormon hakkını savunan Halkevleri ve SOL Parti üzerinden ilerlemektedir. TİP gibi Halkevleri’nin de Mecidiyeköy’e gelmesi ideolojik olarak öze dönmenin değil, politik olarak kartların yeniden dağıtılma sürecinde belirli yerlere ve ittifaklara mesaj vermek içindir. Ankara 1 Mayıs’ını haber yapan Sendika sitesi “Halkevleri ve TİP’ten kitlesel kortej” diye başlık atıyor. Bu, pazarlık için el yükseltmenin, kitle sermayesini dayatmanın en açık göstergelerinden biridir. Her ikisinin de manevrası politiktir ve geçicidir.

2026’nın 1 Mayıs’ı sendikaların işçi-emekçi nezdinde hükümsüz kılındığını net şekilde göstermiştir. Mecidiyeköy’de yaşlı bir Anadolu insanı o yağmur altında saatlerce bekliyor. En sonunda niye beklediği anlaşılıyor, amacı kitleyi izlemek değil; kitle dağıtılırken yol gösteriyor: “Gençler, bu taraftan bu taraftan” diyerek. Reformistlerin, marjinallere siyaset örenlerin, üyesine her yıl yalan söylemekten utanmayan sendika değnekçilerinin, oportünistlerin, kitle kuyrukçularının anlayamadığı gerçek bu: Halka güvenmek, kitlelere açık olmak gerek. Doğru ideolojik-politik hat, dediğini yapmak, yaptığını savunmakla mümkündür. Ne sendikalar ne de bu sol, dediğini yapar, yaptığını savunur.

* * *

Bu çevrelerin doktoru da öğretmeni de sömürgeci anlayışa sahiptir. Özel hastane ve okullarda çalıştıklarında en güleryüzlü olanlar, muayenehane ve okullarda halkla karşılaştığında azarı basıp onları insan yerine koymayandır. Doktorları halkı yük olarak görür, öğretmenleri yoksulların çocuklarına çocuk muamelesi yapmaz. Kendisine verilen “eğitim” ne kadar geriyse aynısını öğrencisine uygular. Sabahtan akşama kadar disiplin memuru gibi davranan solcu öğretmen, çocuğun bütün itiraz kapasitesini törpüleyecek araçları devreye koyar. Sonra da “Bu halk niye hiçbir şeye ses çıkarmıyor” der. O halkı eğip büken, tüm dinamiklerini yerle bir eden, kendi solcu anlayışıdır.

Aşırı özgürlükle aşırı despotluk arasında salınan öğretmen arasında fark yoktur. Her ikisi de disiplini yanlış anlar, uygular. Bu anlayışla törpülenen çocuk, yetişkinlik sürecinde kamu hastanesinde doktora gittiğinde itiraz dahi edemez. Hekim de öğretmen de halkın içinde ama ona yabancı ve sömürgeci bir role bürünür.

Bugün bu sol, ne Fakir Baykurt ne de Ceyhun Atuf Kansu yetiştirebilir. Hiçbir zaman halk çocuklarının yeteneğine inanmaz. Bir münazara yarışmasında akademik olarak başarısız öğrencilerin okuduğu bir okulun en başarılı ve popüler bir okulu münazara yarışmasında mağlup etmesine “O okulun çocukları hazırlanmamıştır, bizimkiler yoksa kazanamazdı” diyen solcu öğretmenlerdir.

Elinde ıslak mendille öğrencilerinin yüzlerindeki en küçük makyajı silmek için okul kapısında bekleyenler, o solcu sendikalara üye öğretmen kadınlardır. En özgürlükçü yaşam biçimini savunanlar ve buna uygun yoz yaşam sürenlerin aydınlığı ve ileriliği okulda sona erer çünkü sömürgeci anlayışın temel motivasyonu güç dengesi üzerinden insanları sınıflandırmaktır. Kendi halkına oryantalist yaklaşır, yetki kullanmakta sınırsızlık ister. Esasında faşist anlayış, en çok da bu sola yetki verildiğinde palazlanır.

Bir kez daha hatırlatmak gerekirse, Sendika sitesinin filtresi, sadece anti emperyalizm ve anti-sınıfsal duruş için geçerlidir. 168 kız çocuğunu katleden emperyalistleri aklayan yazıların yayınlanmasında bir beis yoktur, marjinalizm, siyasetten meslek icrasına kadar bataklıktır.

Asıl verimli toprak halktır, o toprağa ter dökülünce tohum filize, filiz meyveye, meyve tekrar tohuma döner. O toprak Kadıköy’de yoktur. O toprağı yeşertecek tek güç proleterleşen soldur. Ağzı alkol, dili yoz, düşüncesi tasfiyecilik kokmayan.

Sınıf siyasetinin en temel değerlerine ihanet edilmesine izin vermeyeceğiz. Solun, tüm değerleri kirletmesine ve sınıfı tasfiye etmesine müsaade edersek, bizden geriye kırıntı almaz.

Sinan Akdeniz
4 Mayıs 2026

30 Nisan 2026

Sol ve Sınıf Arasındaki İlişki

“[...] Yeni Sol’a mensup bazı yazarların, gelişmiş kapitalist toplumlarda ‘işçi sınıfına’ tarihsel bir aktör, hatta en önemli aktör olarak bu denli sıkı sıkıya sarılıyor olmalarını anlamıyorum. Oysa eldeki tarihsel deliller, bunun böyle olmadığını ortaya koyuyor.”

[C. Wright Mills, “Yeni Sola Mektup”]

 

Bu makalede, “Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?” sorusuna Marksist bir cevap sunmaya çalışacağım. Bunu yapmak için, soruyu üç bölümde ele alacağım.

1. Sınıf nedir?

2. Sol nedir?

3. Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?

Bekleneceği üzere, vardığım sonuç ve savunacağım cevap şu şekilde olacak: Altmışlarda büyük ölçüde işçi sınıfından oluşan Eski Sol’un yerini Yeni Sol’un almasıyla birlikte “sol”, kendini işçi sınıfının üretken olmayan, profesyonel-yönetici kesiminin, yani sözde “orta sınıfın” politik olarak etkinleşmiş bir kesimine dönüştürmüştür. Bugün “sol”, genel olarak toplumu neoliberal, finansallaşmış kapitalizmin çağdaş yapılandırmasının ötesine taşıyacak herhangi bir politik-ekonomik gelişmeyi savunmak yerine, üretken olmayan işçilerin aciliyet arz eden çıkarlarını savunmaktan başka bir şey yapmamaktadır.

1. Sınıf Nedir?

İçinde bulunduğumuz siyasal-toplumsal-ekonomik durumu (neoliberal, finansallaşmış kapitalizm) açıklayabilmemize yardımcı olacak ve bu konuda bir şeyler yapabilmemizi sağlayacak bir sınıf tanımı sunmak için sınıfı, benzediği düşünülen ama çok farklı olan başka bir kategoriden, yakıştırılan (ascriptive) kimlikten ayıracağım.

Yakıştırılan kimlik, bireylerin farklı türdeki, nispeten değişmez özelliklerini adlandıran ve ardından bu özelliklere göre gruplandıran bir kategoridir. Yakıştırılan kimlik, bireylerin kendilerini tanımladıkları özelliklerle veya başkalarının onları tanımladığı özelliklerle ilgilidir. Yani bu kimlik, bireylerin bilinçli olarak ne olduklarını düşündükleri veya başkalarının ne olduklarını düşündükleri ile alakalıdır. Cinsiyet, ırk, etnik köken, yetenek vb. ile ilgilidir. Dahası, yakıştırılan kimlik, öncelikle söylemseldir. Bu anlamda, “kimlik siyaseti” denilen şeyin temelini oluşturur.

Günümüzde birçok solcu, sınıfı kimliklerden bir kimlikmiş gibi ele alıyor. Sınıf siyasetini kimlik siyasetinin bir alt kümesiymiş gibi görüyor. Örneğin, bir kimlik olarak anlaşılan “işçi sınıfı”, rock müzik dinleyen, hafif bira tercih eden beyaz, heteroseksüel erkek, kot pantolon giymiş işçileri tanımlayabilir. Elbette bu, bir karikatür. Ancak bu karikatür, sınıfın bir kimlikmiş gibi anlaşıldığında nasıl tanınmayacak şekilde çarpıtıldığını ortaya koyuyor.

Marksist sınıf kavramı, bireylerin özellikleriyle de ne olduklarıyla da başkalarının onlar hakkında düşündükleriyle de ilgilenmez. Daha çok bireyleri “yaptıklarına” veya modern kapitalizm gibi bir sosyo-ekonomik sistemde yerine getirdikleri işlevlere göre sınıflandırır.[1] Bununla birlikte, Marksizm ile ilişkilendirilen ve birbirinden ayırt edilmesi gereken kabaca iki farklı sınıf kavramı mevcuttur.

1. Marksizm ile ilişkilendirilen ilk sınıf anlayışı, “önce siyaset” diyen sınıf anlayışıdır. Bu, Marx’ın 1848 öncesi kaleme aldığı yazılarda, yani Britanya Kütüphanesi’nde politik ekonomiyi ciddiyetle incelemesinden önceki (1850’lerden 60’lara dek uzanan) dönemde gördüğümüz, esasen siyasal bir sınıf anlayışıdır. Örneğin bu anlayış, Komünist Manifesto’da mevcuttur. Lenin, Troçki, Mao gibi isimlerde gördüğümüz politik Marksizm bu anlayışa sahiptir. “Önce siyaset” diyen sınıf anlayışı konusunda dört tespitte bulunmak gerekmektedir:

a. Bu anlayış, tarihi genel olarak birey grupları arasında, bu grupların muhtelif çıkarları üzerinden, sınırlı kaynaklara ulaşmak için yürütülen bir iktidar mücadelesi olarak görür. Yani, insanlık tarihini, modern kapitalist ekonomilere özgü olmayan bir şekilde, insan grupları arasındaki güç ve kaynaklar mücadelesinin tarihi olarak değerlendirir.[2] Üstelik, bu görüşü benimsemek için Marksist olmanıza da gerek yoktur (bkz. Nietzsche, Bismarck, Weber vb.).

b. Önce siyaset diyen görüşe göre, modern kapitalizmin içinde özel olarak var olan sınıflar şunlardır: “proletarya” (yani işçi sınıfı), “küçük burjuvazi” (yani serbest çalışan zanaatkârlar, tüccarlar veya profesyoneller) ve “burjuvazi” (yani kapitalistler).[3] Bazen “lümpen proletarya” (yani işsiz veya vasıfsız alt sınıf) da anılır, ancak politik olarak bu kesim, sıklıkla göz ardı edilir. Genelde geleneksel Marksistler, bugünün toplumunu bu üç sınıf üzerinden yorumlamaya çalışırlar[4] ancak ben, bunun bir hata olduğunu, çünkü mevcut ekonomik durumu ifade etmediğini savunuyorum. Ayrıca bu “önce siyaset” diyen görüş, Marx’ın nihai görüşü değildir, mevcut sosyo-ekonomik durumun ayrıntılarını kavramak için fazla kabadır.

c. Sınıflara ilişkin siyaset odaklı görüş, sınıfları nispeten homojen olarak ele alır. Yani, bahsettiği üç sınıfın, sınıflar içinde alt sınıflara veya kesimlere ayrıştığını düşünmez. Dolayısıyla, işçi sınıfı veya kapitalist sınıf içindeki içsel çeşitliliği kavrayabilen somut bir görüşten ziyade soyut bir sınıf görüşü sunar. Dahası, genellikle küçük burjuvaziyi politik ve ekonomik olarak önemsiz, proletaryaya duhul eden, tarihsel olarak yok olan bir sınıf olarak görür. Dolayısıyla, siyaset odaklı görüş, nihayetinde politik mücadele içinde sabit iki sınıfın, işçi sınıfı ile burjuvazinin kapıştığı, soyut ve düalist bir yaklaşıma varır.[5] Oysa, günümüzde durum çok daha karmaşıktır.

d. Siyaset odaklı görüş, propagandayla alakalı amaçlara hizmet eden, pratik bir sınıf tanımı sunduğu için avantajlıdır. Hiçbir şeyi açıklamaz, çünkü açıklayacağı şeyi (yani sonucu) belirleyecek açıklayıcı bir terim (yani neden) sunmaz. Yani, sınıf odaklı görüş, Marx’ın olgun döneminde geliştirdiği görüşte görüldüğü üzere[6], siyasi dinamikleri ekonomik gelişmeler açısından açıklamaz; bunun yerine, pratik eyleme bir rehber olarak sınıfları “çıkarlarla” ilişkilendirir.

2. Marksizm ile ilişkilendirilen ancak siyasi Marksistler tarafından nadiren öne sürülen ikinci sınıf kavramı, benim “ekonomi odaklı” görüş olarak adlandıracağım görüştür. Bu görüş, Marx’ın Kapital ve Artı Değer Teorileri’nde bulunur. Ekonomi odaklı görüşe göre sınıflar, insan gruplarının bir ekonomik üretim sisteminde yerine getirdiği çeşitli işlevleri veya insanların ekonomik anlamda “yaptıkları” şeyleri ifade eder. Mevcut durumumuzda, söz konusu ekonomik sistem, toplam kârın (yani artı değerin) üretimi ve dağıtımının makroekonomik bir sistemi olarak gelişmiş kapitalizme denk düşer. Dolayısıyla, söz konusu işlevler, kârın üretimi, tahsisi ve dağıtımı ile alakalıdır. Marx’ın tanımladığı üç ana sınıf, işçi sınıfı (yani ücretli/maaşlı kol ve kafa emekçileri), kapitalist sınıf (yani endüstriyel, ticari ve finansal kapitalistler) ve toprak sahipleridir (yani rantiyeler).

Ekonomi odaklı görüşte sınıflar, kapitalistler işçileri istihdam ettiğinde (yani sömürdüğünde) işçiler tarafından üretilen ve kapitalistlerin ekonomik sistem genelinde, örneğin toprak sahiplerine dağıttığı toplam kâr (artı değer) ile ilişkili olarak tanımlanır. İnsanların bu toplam kâr (yani artı değer) ile ilişkisi, üretim sürecinde, işçilerin ürettiği ve gerçekleştirdiği toplam değerden kesintileri ifade eden belirli bir gelir veya kazanç karşılığında, bu kârla ilişkili olarak yerine getirdikleri işlevle ilgilidir. Dahası, üç ana sınıf alt sınıflara ayrılır; bunlar nispeten homojen olmaktan ziyade, içsel olarak farklılaşmış veya heterojendir. Marx’ın daha zengin, ekonomik sınıf anlayışı şu şekilde resmedilebilir:

İşçi sınıfı (mavi) şunlardan oluşur:

1. Meta üretim sürecinde artı değer üreten ve Marx’ın “üretken emek” adını verdiği sanayi işçileri (kırmızı)[7];

2. Marx’ın “gerekli” ve “yararlı” ancak “üretim dışı” emek olarak adlandırdığı, piyasadaki malların dolaşımı veya değişimi sürecinde artı değeri kapitalistler için realize eden ticaret işçileri (turuncu) ve finans işçileri (sarı);

3. Yönetici işçiler (yeşil), kapitalist mülk sahiplerinin ve kârdan pay alanların ihtiyaçları uyarınca işçi sınıfının geri kalanını “denetleyen” ve “disiplin altına alan” kişiler.[8]

Not: Ticaret ve finans işçileri ile yönetim çalışanları “üretim dışı emek”tir (açık mavi). Üretim süreci ve toplam kârın (artı değer, net değer) gerçekleştirilmesi için “yararlı” ve “gerekli” olabilirler, ancak söz konusu değeri veya onu oluşturan emtiayı üretmezler; işçilerin ürettiği ve gerçekleştirdiği toplam değerden (brüt değer) düşülen bir “üretim genel gideri”dirler.

Kapitalist sınıf (kırmızı) şunlardan oluşur:

1. Endüstri kapitalistleri (kırmızı), toplam kârı (artı değer, net katma değer) oluşturan malları üretmek için üretken endüstri işçilerini istihdam ederler;

2. Ticaret kapitalistleri (turuncu), piyasada kapitalist sınıf için toplam kârları (artı değeri) gerçekleştirmek amacıyla üretken olmayan ticari işçileri istihdam edenler;

3. Üretim ve mal değişiminin işleyişini finanse etmek ve kolaylaştırmak, dolayısıyla kârı toplamak amacıyla sanayi ve ticaret kapitalistlerine kredi veren finans kapitalistleri (sarı).

Ev sahipleri (mor), kazanılmamış gelirin üretken olmayan alıcılarından oluşan ayrı bir sınıftır. Sahip oldukları bir gayrimenkulün kullanımı karşılığında, başkalarının gelirlerinden pay alma hakkına yasal olarak sahiptirler. Burada güncel bir örnek vermek gerekirse, finansal sermayenin sahiplerinden veya rantiye sınıfından bahsedilebilir.

Kapitalistler ve işçiler, bunların alt sınıfları, toplam kâr üretimini esas alan ekonomi sisteminde yerine getirdikleri işlevlere göre birbirlerine karşılık gelirler ve ilgili gelirlerini veya kazançlarını elde ettikleri biçimlere göre ayırt edilebilirler: işçiler, ücret veya maaş alırlar; endüstri ve ticaret kapitalistleri kâr, finans kapitalistleri faiz, toprak sahipleri kira alırlar. Ancak, bu çeşitli gelir veya kazanç biçimlerinin, endüstri işçilerinin ürettiği ve ticaret işçilerinin piyasada gerçekleştirdiği toplam değerin yalnızca farklı biçimleri olduğunu belirtmek gerekmektedir.[9] Gerçekten üretken olan tek sektör, kapitalist toplumun dayandığı toplam kârı (artı değeri) gerçekleştirmek için ticarete ihtiyaç duymasına rağmen, endüstridir. Çeşitli gelir biçimlerinin hepsi, endüstri işçileri sömürüldüğünde ve ticaret işçileri, bu değeri piyasada gerçekleştirdiğinde üretilen toplam katma değer havuzundan yapılan basit kesintilerdir.[10]

Bu süreci şu şekilde resmetmek mümkün:

Finans kapitalistleri, toplam kârın bir kısmı (yani faiz) karşılığında, üretim amacıyla sanayi kapitalistlerine kredi parası (M) ödünç verirler. Sanayi kapitalistleri, daha sonra bu para sermayesini (M), üretim araçları ve emek gücü gibi emtia (C) satın alarak yatırırlar ve böylece daha fazla emtia (C’) üretme sürecini (…P…) kolaylaştırırlar; satıldıklarında, üretim maliyetlerinden (M−C) daha büyük bir değerle (M′) değiştirilirler. Son ürünün değeri (C’−M’, brüt değer) ile üretim araçlarının orijinal değeri (M−C) arasındaki değer farkı (ΔM) artı değerdir (net katma değer). Yatırım, üretim veya sömürü, satış veya değerin gerçekleşmesi ve yeniden yatırım döngüsü sürekli olarak tekrarlanır.[11]

Birikim, kapitalist ekonominin nabzıdır. Bu, tüm sınıfların ve alt sınıfların gelir veya kazancının düşüldüğü toplam değerin kaynağıdır: endüstri ve ticaret kapitalistleri kâr, finans kapitalistleri faiz, toprak sahipleri herkesin gelir veya kazancından kira olarak bir pay alırken, işçiler ücret veya maaş alır. Dolayısıyla, tüm üretken olmayan işçilerin ücretleri veya maaşları, ticaret kapitalistlerinin kârları, finans kapitalistlerinin faizi ve toprak sahiplerinin kirası, hepsi de endüstri tarafından üretilen toplam veya brüt değerden düşülen “üretim genel giderleri”dir.

Burada son olarak, ekonomi odaklı sınıf görüşünün, sınıfın içsel olarak farklılaşmış veya görece heterojen olan somut bir görünümünü sunduğuna dikkat çekilmelidir. Bu görüş, yalnızca sınıflar arası ilişkileri ve potansiyel çatışmaları değil, aynı zamanda sınıf içi ilişkileri ve potansiyel çatışmalara da vurgu yapar. Geleneksel Marksizmde bulunan siyaset odaklı görüşten çok daha doğru bir şekilde, kendimizi içinde bulduğumuz mevcut karmaşık sosyo-politik-ekonomik durumu kavrar. Örneğin, endüstri ve finans kapitalistleri arasındaki, üretken ve üretken olmayan/yönetici işçiler arasındaki veya ikincisi ile kapitalist sınıf veya toprak sahipleri (yani rantiyeler) arasındaki çatışmaları anlar. Buna karşılık, siyaset odaklı görüş, sınıfların tüm karmaşıklığını tek boyutlu soyutlamalara ve kaba ikiliklere indirger.

II. Sol Nedir?

Şimdi “Sol nedir?” sorusu üzerinde duralım. Bu soruya genel olarak verilebilecek üç cevap vardır.

İlk cevap, tarihsel bir cevaptır. Tarihsel olarak “sol”, modern cumhuriyetler çağını tanımlayan büyük devrimlerde feodal toprak ağaları ve monarşistler sınıfına karşı siyasi olarak hareket eden burjuvazinin veya yükselen kapitalist sınıfın devrimci veya ilerici kanadıydı. “Sağ” ise, burjuvazinin muhafazakâr veya gerici kesimiydi ve eski rejimin eski kurumlarının ve ayrıcalıklarının bir kısmını korumak istiyordu. Dolayısıyla, “sol” ve “sağ”, kamusal (politik) ve özel (ekonomik) alanlar, vatandaşlık ve medeni haklar ve görevler hakkındaki kaygılarla karakterize edilen burjuva cumhuriyetçiliği hareketinin içinde yer alan boyutlardır.

İkinci cevap, idealist bir cevaptır. Bir fikir veya ideal olarak ele alındığında, “sol”, kişinin herhangi bir anda ilerletmek isteyebileceği herhangi bir “iyi” veya “ilerici” politikadır; bu da “ilerlemeyi” engellemeye veya tersine çevirmeye yönelik muhafazakâr veya gerici çabaların zıttını ifade eder. Bu bakış açısı, yurttaş haklarıyla ilgilidir ve siyasi, ekonomik veya maddi olmaktan ziyade ahlakidir. Bu anlamda, hızla sofizme, “gerçek bir İskoç yoktur” yanılgısına kapılır. Örneğin, Sovyetler Birliği veya Çin’in “sahici” veya “gerçek” sosyalizm olup olmadığını dile getirmek mümkündür. Zira bu iki ülke, kişinin fikrine uyuyordur ya da uymuyordur Benzer şekilde, günümüzde, gerçekte var olan solun “sahici” veya “gerçek sol” olmadığını, çünkü onu sahici” veya “gerçek sol” yapacak şeye odaklanmadığını söyleyebiliriz. Bu noktada dilerseniz “sol” yerine sınıf, emek, cinsiyet ve zamirleri ekleyebilirsiniz.

Üçüncü cevap, savunacağım ve yukarıda sunduğum ekonomi odaklı görüşten beslenen cevaptır. Bu görüşe göre “sol”, kendilerine “solcu” diyen, ampirik olarak var olan insan grubudur; “solculuk” ise bu “solcuyum” diyenlerin yaptığı şeydir. Kendilerine “sol” diyenler ise, yukarıda sunulan sınıflar ve alt sınıflar çerçevesine yerleştirilebilirler. Ekonomi odaklı bir bakış açısıyla bakıldığında, “sol” kendi başına tutarlı bir varlık değildir; tıpkı her insanın bir sol ve bir sağ eli olması gibi, her siyasi grubun da nispeten bir sol ve sağ kanadı vardır. Soldan birleşik, tutarlı bir varlık olarak bahsetmek, “tüm sol ellerden” sanki tek bir vücut oluşturuyormuş gibi bahsetmek kadar anlamsızdır.[12]

“Sol”, siyaset dünyasını anlamak için kullanılabilecek kavramsal bir çerçevenin, bir “sol ve sağ” ikileminin yalnızca yarısıdır. Bu, nihayetinde sınıflara ve alt sınıflara dayanan modern, cumhuriyetçi, burjuva, liberal hareketlerin muhtelif içsel eğilimlerini adlandırır. Günümüzün siyasi manzarasını üçlü bir anlayışla, yani muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizmle anlasaydık, çok daha iyi durumda olurduk; bunların hepsi bazı açılardan örtüşürken, diğer açılardan önemli ölçüde farklılık gösterir.[13]

Bu açıdan bakıldığında “sol” kavramı, meselelere yönelik kafa karıştırıcı bir bakış açısını ifade eder, en kötü ihtimalle ise kapitalist toplumun neden olduğu ideolojik bir yanılsamadan ibarettir. “Eski Sol”a özlem duymak, doğum günü dileklerinde bulunmakla eşdeğerdir. Dolayısıyla, sosyalizmi (“Eski Sol”) liberalizmden (“Yeni Sol”dan) ayırmak ve ikincisine karşı birincisi için mücadele etmek daha hayırlı olacaktır.

III. Sınıf ve Sol Arasındaki İlişki

Şimdi son olarak, "Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?" sorusuna, daha önce aktardıklarımızdan yola çıkarak cevap vermeye çalışacağım.

Bu soruya gerçekçi ve materyalist bir cevap vereceksek, bana öyle geliyor ki “sol”un, işçi sınıfının üretken olmayan ve profesyonel-yönetici kesiminin politik olarak etkin bir bölüğüne denk düştüğünü söylememiz gerekiyor. Bu iddianın kanıtları, 2016-2020 yılları arasındaki siyasi gelişmelere ve Amerikalı Demokratik Sosyalistler örgütüne bakılarak bulunabilir. Solun kimin düdüğünü öttürdüğünü, memurların veya zengin profesyonellerin sınıf bakışının ona nasıl nüfuz ettiğini anlamak istiyorsak, hangi sınıfa ait olduğuna, öncelikli gördüğü “sürdürülebilirlik” ya da “eşitlik” gibi hususlara bakmak gerekir.

“Sol”, kendine özgü, çok özel alt sınıf çıkarlarını savunur: yani, polisin finansmanını kesmeyi, öğretmenler için daha fazla iş yaratılmasını, çeşitlilik ve örtük önyargı seminerleri için daha fazla insan kaynakları pozisyonu oluşturulmasını, ilerici rantiyeciler için tekelci rantlar temin edecek yeşil enerjinin yaratılmasını ister.

Solun kendisine has karakteri bugünlerde “snop” olarak tanımlanıyor. Bu koalisyon, hem işsizlerden hem de aşırı zengin, eğitimli, ahlaki ilericilerden ve insan hakları savunucularından oluşuyor. Bu koalisyonun karşısında küçük burjuva Trump destekçilerinden oluşan “tüccar sağ” duruyor.[14]

Ben, bu solun “radikal liberalizm” olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Üstelik bu solun reforma tabi tutulamayacağını, dönüştürülemeyeceğini iddia ediyorum. Onunla siyasi açıdan uygun bir ilişki kurabilmek için, onun olduğu gibi kabul edilmesi gerekiyor.

Sonuç olarak, Marksist olmak zorunda olmadığınızı belirtmek isterim. Marksist olmak, yalnızca Marx’ın sunduğu kapitalizm açıklamasının doğru olduğunu düşünmektir. Marx’la aynı fikirde olmayabilirsiniz. Ancak eğer kişi, kendisini Marksist olarak tanımlıyorsa, o zaman hangi görüşe katıldığını açıkça belirtmek zorundadır.

Marx, kendi özgül siyasi-ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket eden bir profesyonel-yönetici sınıfın ortaya çıkmasının, modern kapitalizmin finansallaşmasının bir sonucu olduğu konusunda nettir. Bu bağlamda, sizi yakından değerlendirilmeyi hak eden birkaç ifadeyle baş başa bırakacağım.

Marx, Kapital’in üçüncü cildinde, anonim şirketlerin modern gelişiminin, “fiilen işleyen kapitalistin, diğer insanların sermayesinden sorumlu bir yöneticiye dönüşmesine ve sermaye sahibinin, yalnızca bir para kapitalistine [yani hissedar veya gıyabi sahibe] dönüşmesine” ihtiyaç duyduğunu söylüyor.

Artı Değer Teorileri’nde benzer bir tespitte bulunuyor:

“[Ricardo’nun] vurgulamayı unuttuğu şey, bir yanda işçi, diğer yanda kapitalist ve toprak sahibi arasında kalan orta sınıfların sayısının sürekli artmasıdır. Orta sınıflar, geçimlerini doğrudan gelirle [yani üretimin parçası olan genel bir giderle] giderek artan bir oranda sağlarlar; çalışan kesimin üzerinde ağır bir yük oluştururlar ve üstteki on bin kişinin sosyal güvenliğini ve gücünü artırırlar. […]

[...] net ürünün büyümesi sebebiyle, üretken emekçinin ürettiği ürün üzerinden geçinen, kendinin sömürüldüğü süreçte doğrudan sömürücü sınıfların çıkarlarıyla çıkarları az çok örtüşen üretim dışı işçiler için daha fazla alan açılır.”

Benzer şekilde, Ehrenreich’lar da “profesyonel-yönetici sınıfı” şu şekilde tanımlıyorlar:

“Profesyonel-Yönetici Sınıfı, üretim araçlarına sahip olmayan ve toplumsal işbölümündeki temel işlevi, genel olarak kapitalist kültürün ve kapitalist sınıf ilişkilerinin yeniden üretimi olarak tanımlanabilecek maaşlı kafa işçilerinden oluşan bir sınıf olarak tanımlıyoruz.”[15]

PYS’de sınıf bilinci, seçkincilik ve anti-kapitalist militanlığın muğlak bir karışımından ibarettir. [...] Bu bilincin somut ifadelerini, ‘sisteme’ meydan okuyan, ancak çoğunlukla işçi sınıfına karşı ahlaki bir küçümsemeyle hareket eden ‘Yeni Sol’da ve savaş karşıtı harekette bulmak mümkündür. […] Üniversite, PYS’nin tarihsel yeniden üretim aygıtı ve yeni bilgi, disiplin, teknik, sapkınlık vb. üretiminin tarihsel merkezidir: her ikisi de sermayeden bir tür özerklik kazanmış örgütsel birimlerdir. […] ‘Yeni Sol’ derken, başlangıçta üniversitelerde yuvalanmış ancak nihayetinde kampüslerin sınırlarını aşmış, bilinçli olarak ırkçılık karşıtı ve anti-emperyalist (ve daha sonra anti-kapitalist) beyaz hareketi kastedilmektedir.”[16]

Kendilerini Marksist ve sosyalist olarak görenler, çağdaş solun bu tanımını ciddiye almalıdırlar. C. Wright Mills’in öğrencilerin, genç profesyonellerin, entelektüellerin ve yazarların siyasi değişimin temsilcileri olarak görülmesi gerektiğini, işçi sınıfının siyasi açıdan pek de önemli olmadığını öne sürdüğü dönemden bu yana solun izlediği yol felaketle sonuçlandı. Oysa çıkmaz sokak bizi bir yere götürmez.

Sınıfın Birliği
11 Haziran 2022
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bkz. David Harvey, The Enigma of Capital (2010): “…çokkültürlülük, çoğu sosyal grupla eşitlik ülküsünü uzlaştırır, ama asıl mesele, onun kalıcı ayrışmaya sebep olmasıdır. Bunun nedeni, sınıfın, kapitalizmin yeniden üretimi için gerekli olan temel eşitsizlik biçimi olmasıdır. […] Şurası açık ki sınıf kimlikleri, ırksal kimlikler gibi, çokludur ve örtüşür. Bir işçi olarak çalışıyorum ama borsaya yatırım yapan bir emeklilik fonum var, alın teriyle geliştirdiğim, spekülatif kazanç için satmayı planladığım bir eve sahibim. Bu, sınıf kavramını tutarsız mı kılar? Sınıf, kişilere iliştirilen bir etiket değil, bir roldür” (s. 231-2).

[2] Bkz. Marx, Manifesto: “Bugüne kadar var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir.”

[3] Bkz. Marx, Manifesto.

[4] Bkz. Leila Mechoui & Alexander McKay, “It’s the Petite Bourgeoisie, Stupid”.

[5] Bkz. Marx, Manifesto: “Ancak, çağımız, burjuvazinin çağı, şu belirgin özelliğe sahiptir: sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiştir. Toplumun tamamı, giderek daha fazla iki büyük düşman kampa, doğrudan karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa bölünmektedir: Burjuvazi ve Proletarya.”

[6] Marx, Contribution to the Critique of Political Economy: “Varoluşlarının toplumsal üretiminde, insanlar, kaçınılmaz olarak iradelerinden bağımsız belirli ilişkilere, yani maddi üretim güçlerinin belirli bir gelişme aşamasına uygun üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin bütünü, toplumun ekonomik yapısını, üzerinde hukuki ve siyasi bir üstyapının yükseldiği ve belirli toplumsal bilinç biçimlerine karşılık gelen gerçek temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, toplumsal, siyasi ve entelektüel yaşamın genel sürecini koşullandırır. İnsanların varoluşunu belirleyen bilinçleri değil, toplumsal varoluşlarıdır. Gelişimin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, mevcut üretim ilişkileriyle çatışmaya girer. Aynı şeyi hukuk terimleriyle ifade edersek, maddi üretici güçler, içinde hareket ettikleri mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya girer. Üretici güçlerin gelişme biçimleri olan bu ilişkiler, onların prangalarına dönüşür. Ardından bir toplumsal devrim dönemi başlar. Ekonomik temeldeki değişimler, er ya da geç tüm muazzam üstyapının dönüşümüne yol açar.

Bu tür dönüşümleri incelerken, doğa biliminin kesinliğiyle belirlenebilen ekonomik üretim koşullarının maddi dönüşümü ile hukuki, siyasi, dini, sanatsal veya felsefi, kısacası insanların bu çatışmanın bilincine varıp onu çözmek için mücadele ettikleri ideolojik biçimler arasında ayrım yapmak her zaman gereklidir. Tıpkı bir birey kendisi hakkındaki düşüncelerine göre yargılanamayacağı gibi, böyle bir dönüşüm dönemi de bilincine göre yargılanamaz; tam tersine, bu bilinç, maddi yaşamın çelişkileriyle, toplumsal üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasında var olan çatışmayla açıklanmalıdır. Hiçbir toplumsal düzen, yeterli olduğu tüm üretici güçler gelişmeden yıkılmaz ve yeni, üstün üretim ilişkileri, varoluşlarının maddi koşulları eski toplumun çerçevesi içinde olgunlaşmadan asla eskilerinin yerini almaz.”

[7] Karl Marx, Capital Cilt I. Penguin, s. 644, bkz. s. 1044.

[8] Bkz. A.g.e., s. 450, 549-60, 986; cilt III, 509-10.

[9] Bkz. Karl Marx, Capital Cilt III, Penguin, bölüm 48.

[10] Karl Marx, Value, Price and Profit, XI. Bölüm: “Kira, faiz ve endüstriyel kâr, metaın artı değerinin veya içinde yer alan ödenmemiş emeğin farklı kısımları için verilmiş farklı adlardan başka bir şey değildir, bunlar, bu kaynaktan türer, sadece oradan kaynaklanırlar. Bunlar, topraktan veya sermayeden türetilmezler; toprak ve sermaye, sahiplerinin, çalıştıran kapitalistin işçiden elde ettiği artı değerden kendi paylarını almalarını sağlar. İşçi için, bu artı değerin, yani artı emeğinin veya ödenmemiş emeğin sonucunun, çalıştıran kapitalist tarafından tamamen cebe indirilmesi mi, yoksa çalıştıran kapitalistin bunun bir kısmını rant ve faiz adı altında üçüncü kişilere ödemek zorunda kalması mı sorusu ikincil öneme sahiptir. Çalıştıran kapitalistin yalnızca kendi sermayesini kullandığını ve kendi toprak sahibi olduğunu varsayalım; o zaman tüm artı değer onun cebine girecektir.

Bu artı değeri, işçinin nihayetinde kendine ayırabileceği kısmı kadarını, doğrudan doğruya işçiden alan, istihdam eden kapitalisttir. Dolayısıyla, tüm ücret sistemi ve mevcut üretim sistemi, istihdam eden kapitalist ile ücretli işçi arasındaki bu ilişkiye dayanır.

[11] Bkz. Capital, I. Cilt VII. Kısım: Bir miktar paranın [M] üretim araçlarına ve emek gücüne [M] dönüştürülmesi, sermaye işlevi görecek olan değer niceliğinin attığı ilk adımdır. Bu dönüşüm, piyasada, dolaşım alanı [M-M] içinde gerçekleşir. İkinci adım, üretim süreci […P…], üretim araçları, değerleri kendilerini oluşturan parçaların değerini aşan ve dolayısıyla, başlangıçta yatırılan sermayeyi artı bir artı değer [M’] içeren metalara [M’] dönüştürüldüğü anda tamamlanır. Bu metalar daha sonra dolaşıma sokulmalıdır. Satılmalı, değerleri para [M’−M’] olarak gerçekleşmeli, bu para yeniden sermayeye çevrilmeli, bu böyle tekrar tekrar yapılmalıdır. Aynı aşamaların sürekli, ardışık olarak yaşandığı bu dairesel hareket, sermayenin dolaşımını oluşturur. […] Artı-değer üreten kapitalist, yani işçilerden doğrudan ödenmemiş emeği çekip metalara sabitleyen kişi, aslında bu artı-değerin ilk sahiplenicisidir, ancak hiçbir şekilde nihai sahibi değildir. Bunu, toplumsal üretim kompleksinde başka işlevleri yerine getiren kapitalistlerle, toprak sahipleriyle vb. paylaşmak zorundadır. Bu nedenle, artı-değer çeşitli parçalara ayrılır. Parçaları çeşitli kişi kategorilerine ayrılır ve kâr, faiz, tüccar kârı, rant vb. gibi birbirinden bağımsız çeşitli biçimler alır. Artı-değerin bu değiştirilmiş biçimlerini ancak III. Kitap’ta ele alabiliriz.” Bkz. Kapital’in II . cildinin 1. bölümü (P-C…P…C′-M′). Bkz. Kapital’in I. cildinin 4. bölümü: “Orijinal değerin üzerindeki bu artışa veya fazlalığa ben ‘artı değer’ diyorum. Başlangıçta öne sürülen değer, bu nedenle, dolaşımdayken bozulmadan kalmakla kalmaz, aynı zamanda kendine bir artı değer ekler veya kendini genişletir. Onu sermayeye dönüştüren de bu harekettir. […] [Değer], kaybolmadan, sürekli olarak bir biçimden diğerine dönüşür ve böylece otomatik olarak etkin bir karakter kazanır. Şimdi, kendi kendini genişleten değerin yaşamı boyunca art arda aldığı iki farklı biçimin her birini sırayla ele alırsak, şu iki önermeye ulaşırız: Sermaye paradır: Sermaye metadır. Ancak gerçekte, değer burada, sürekli olarak para ve meta biçimini alırken aynı zamanda büyüklük olarak değiştiği, artı değeri kendisinden atarak kendini farklılaştırdığı süreçteki etkin faktördür; başka bir deyişle, başlangıçtaki değer kendiliğinden genişler. […] Dolayısıyla, değer artık süreç içindeki değer, süreç içindeki para ve dolayısıyla sermaye haline gelir. Dolaşımdan çıkar, tekrar dolaşıma girer, kendi devresi içinde kendini korur ve çoğaltır, genişlemiş bir kütleyle dolaşımdan geri döner ve başlar Aynı tur her zaman yeniden başlar. M−M’, paranın doğurduğu para, Sermaye’nin ilk yorumcuları olan Merkantilistlerin ağzından bu şekilde tanımlanmıştır”.

[12] Bkz. L. Kolakowski, “The Concept of the Left”.

[13] Bkz. F. A. Hayek, “Why I am not a Conservative”: “Üç partinin göreceli konumlarına dair genel olarak çizilen tablo, gerçek ilişkilerini aydınlatmaktan çok, belirsizleştirmeye yarıyor. Genellikle bir çizgi üzerinde farklı konumlar olarak temsil ediliyorlar; sosyalistler solda, muhafazakârlar sağda ve liberaller ortada bir yerde. Bundan daha yanıltıcı bir şey olamaz. Bir diyagram oluşturmak isteseydik, muhafazakârların bir köşede, sosyalistlerin ikinci köşede, liberallerin ise üçüncü köşede yer aldığı bir üçgen oluşturmak daha uygun olurdu. Ancak sosyalistler, uzun süredir daha etkili olduklarından, muhafazakârlar liberallerden ziyade sosyalistleri takip etme eğilimindedir, uygun zaman aralıklarında radikal propagandayla saygın hale getirilen fikirleri benimsemişlerdir. Sosyalizmle uzlaşıp onun gücünü çalanlar, genellikle muhafazakârlar olmuştur. Kendi hedefleri olmayan Orta Yol savunucuları olarak muhafazakârlar, gerçeğin uçlar arasında bir yerde olması gerektiği inancıyla yönlendirilmişlerdir; bunun sonucunda da görüşlerini değiştirmişlerdir. Her iki kanatta da daha aşırı bir hareket ortaya çıktığında pozisyon değiştirilmelidir”. Cato.

[14] Bkz. Thomas Piketty, “Brahmin Left versus Merchant Right”, 2021. Wid.

[15] Barbara ve John Ehrenreich, “The Professional-Managerial Class”, Radical America, Cilt 11, sayı 2, s. 13. “PYS’nin kapitalist kültür ve sınıf ilişkilerinin yeniden üretimiyle ilgilenen bir sınıf olduğunu söyleyen tanım, onu ayrı bir sosyolojik varlık olarak ele almaya mani olmaktadır. Bir anlamda o, türev bir sınıftır; varlığı şunları öngerektirir: (1) toplumsal artığın, PYS özünde üretken olmadığı için, burjuvazinin yanı sıra PYS’yi de geçindirmeye yetecek bir noktaya kadar gelişmiş olması; ve (2) burjuvazi ile proletarya arasındaki ilişkinin, kapitalist sınıf ilişkilerinin yeniden üretiminde uzmanlaşan bir sınıfın kapitalist sınıf için bir zorunluluk haline geldiği noktaya kadar gelişmiş olması. Yani, düzenin sürdürülmesi, artık ara sıra başvurulan polis şiddetine terk edilemez” (A.g.e., s. 15). “İşçi sınıfı ile PYS arasındaki birbirine bağımlı ancak bir o kadar da antagonistik ilişki, PYS’nin küçük burjuvaziden (zanaatkârlar, esnaf, serbest meslek sahipleri ve bağımsız çiftçilerden oluşan ‘eski orta sınıf’) tamamen ayrı bir sınıf olduğu konusunda ısrar etmemize de yol açar. Klasik küçük burjuvazi, emek ve sermaye kutuplaşmasının dışında yer alır. Ne sermaye tarafından istihdam edilen ne de kendileri önemli ölçüde emek işvereni olan insanlardan oluşur. PYS ise aksine, sermaye tarafından istihdam edilir ve emeği yönetir, kontrol eder, (işçileri doğrudan istihdam etmese de) işçilerin üzerinde otoriteye sahiptir. Klasik küçük burjuvazi, sermaye birikimi süreciyle ve kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretim süreciyle alakası bulunmayan bir sınıftır. PYS ise her ikisi için de elzemdir.” (A.g.e., s. 18)

[16] A.g.e. “The New Left: A Case Study in Professional Managerial Class Radicalism”, Radical America, Cilt 11, sayı 3, s. 10.