İşçi Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşçi Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2026

,

Birinci Enternasyonal’in Yıldönümü



Bundan tam yüz altmış iki yıl önce, 28 Eylül 1864’te, Londra’nın Long Acre semtindeki St. Martin Salonu, daha sonra London Times gazetesinin “belki de Hristiyan Kilisesi hariç, herhangi bir kurumun şimdiye dek belirlediği en kapsamlı amaç” olarak tanımlayacağı bir toplantıya ev sahipliği yaptı.[1] İngiliz sendikacıları, Fransız Prudoncularını, Alman sürgünleri, Mazzini’nin İtalyan takipçilerini, Polonyalı göçmenleri, İrlandalıları içeren yaklaşık iki bin işçi, Londra’dan gönderilen bir bildiriye Fransız işçilerinin cevabını dinlemek için toplandı. Toplantıda oybirliğiyle, uluslararası bir işçi derneğinin kurulmasına karar verildi. Programını ve kurallarını hazırlamak üzere yirmi bir kişiden oluşan bir komite seçildi.

Bu tür anma yazılarında, kurucularla başlamak âdettendir. Birinci Enternasyonal bu yaklaşıma direnç gösterir ki bu direncin kendisi bile öğreticidir. Toplantı, Marx tarafından değil, Londra “Cuntası” olarak bilinen oluşumun çekirdeğini oluşturan İngiliz sendika liderleri George Odger ve William Randal Cremer tarafından düzenlendi. Karl Marx, son anda davet edildiği için, Fransız Le Lubez tarafından Alman işçilerinin temsilcisi olarak platforma katılması istendiği için toplantıya katıldı. Konuşma yapmadı. Almanlar adına konuşmayı Alman terzi Johann Eccarius yaptı. Marx, komitenin kurucu belgeleri kabul etmesinden dört gün önce Engels’e yazdığı bir mektupta kendini “platformda sessiz bir figür” olarak tanımladı.[2] Friedrich Engels ise toplantıda hiç bulunmadı. O sırada Manchester’da yaşayan Engels, Enternasyonal Genel Konseyi’ne 1870’e dek katılmadı. Enternasyonal’in kurucusu konusunda en iyi tespit, kuruluş toplantısında bulunan Benoît Malon’a aittir: “Enternasyonal’in kurucusu yoktur. Çağımızın toplumsal zorunluluklardan ve işçi sınıfının artan acılarından doğmuştur.”[3]

Enternasyonal’in tarihi, bu “toplumsal zorunlulukların" tarihidir. Bir dehanın zihninden değil, iki kesişen maddi gelişmeden doğmuştur: 1848’i takip eden uzun tepki döneminden sonra Avrupa işçi hareketinin yeniden canlanması ve yenilgi okulunda öğrenilen, farklı ülkelerdeki işçilerin ortak düşmanları ve ortak çıkarları olduğu gerçeğinin yavaş yavaş farkına varılması.

Yenilenlerin Dayanışması

Birinci Enternasyonal, kendisinden önceki çeyrek yüzyıl bağlamında anlaşılmalıdır. 1848 devrimleri bastırılmıştı. Komünist Birlik dağılmıştı. Tarihteki ilk geniş, politik olarak örgütlenmiş proletarya hareketi olan Çartist hareketi, 1848’deki son isyan girişiminde başarısız olmuş, sonraki yıllarda sönümlenmişti. Marx süreci geriye doğru okuduğu Açılış Konuşması gayet açık sözlüdür: 1848’den sonra, “Kıta Avrupası’ndaki tüm işçi sınıfı parti örgütleri ile dergiler, demir yumrukla ezilmişti.” “İngiliz işçi sınıfı, daha önce hiç bu kadar siyasi bir hiçliğe razı görünmemişti.” Marx devamında şunları ekliyordu: “O dönemde İngiliz ve kıta Avrupası’ndaki işçi sınıfları arasında eylemcilerin dayanışması değilse bile en azından yenilenlerin dayanışması tesis edilmişti.”[4]

1860’lar bu uyuşukluğu kırdı. İngiltere’de yeni nesil sendika liderleri, politik nüfuz ve uluslararası bağlantılar arayışına girdiler. Sendikaların yasadışı olduğu, karşılıklı yardımlaşma dernekleri olarak faaliyet yürüttükleri Fransa’da, Proudhon’dan etkilenen işçiler, işçi sınıfını temsil edecek bağımsız kurumlar arayışına girdiler. Bu arayış, 1864’te Tolain’in “Altmışlar Manifestosu” ile doruğa ulaştı. Kıta genelinde bir grev dalgası yayıldı, buna işverenlerin en eski silahı eşlik etti: grevleri kırmak için yabancı işgücünün ithal edilmesi.

Odger’in 1863’te İngiliz işçileri için hazırladığı bildiri, enternasyonalizmin ekonomik gerekçesini açıkça ortaya koyuyordu: işçiler çalışma saatlerini kısaltmaya veya ücretleri artırmaya çalıştıklarında, “işverenlerimiz bizi Fransızları, Almanları, Belçikalıları ve diğerlerini daha düşük ücretlerle işlerimizi yapmak üzere getirmekle tehdit ediyor. [...] Amacımız, işverenlerimizin bizi birbirimize karşı kullanmasına izin vermemektir.”[5]

Polonya Ayaklanması

Ancak ekonomik argüman, ne kadar önemli olsa da, hikâyenin sadece yarısıdır ve en sık anlatılan yarısı da budur. 1862-1863 yazışmalarını kalıcı bir örgütlenmeye dönüştüren asıl itici güç, Polonya’da yürütülen ve kanlı bir şekilde bastırılan ulusal kurtuluş mücadelesiydi.

Ocak 1863’te Polonya halkı, Rus yönetimine karşı ayaklandı. Kanla boğulan ayaklanmanın ezilmesi Avrupa kamuoyunu sarstı. Temmuz 1863’te, Londra’daki St. James Salonu’nda, St. Martin Salonu’nun doğrudan provası niteliğinde büyük bir toplantı düzenlendi. Toplantıda İngiliz ve Fransız işçileri Çarlık baskısını protesto etmek için bir araya getirildi. 1862-1863 yıllarındaki İngiliz-Fransız işbirliği, Polonya ile dayanışma hareketi içinde uluslararası bir birlik projesine dönüştü. Marx’ın Engels'e söylediği gibi, “Bir süre önce Londra işçileri, Paris işçilerine Polonya hakkında bir bildiri gönderdi ve onları bu konuda ortak eyleme çağırdı.”[2] 28 Eylül 1864’teki toplantı, biçim olarak, Fransız işçilerinin cevabının Londra tarafından kabul edildiğinin deliliydi.

Polonya sorunu, Enternasyonal’in kuruluşu açısından tesadüfi bir unsur değil. Bu soruna kuruluş belgesinde atıfta bulunuluyor. Açılış konuşması, ücretleri, İngiliz hükümetinin ekonomik verilerini ve fabrika raporlarını inceledikten sonra, uluslararası tabloya yöneliyor ve en tutkulu pasajını aktarıyor:

“Avrupa’nın üst sınıfları, Kafkasya denilen dağdan kalenin Rusya’nın eline geçmesine de kahraman Polonya’nın Rusya tarafından katledilmesine de tanık olurken bu yaşananlara utanmadana arlanmadan onay verdiler, alaycı bir sempatiyle yaklaştılar, meseleleri aptallara has bir kayıtsızlıkla ele aldılar. Başı St. Petersburg’da olan, elleri Avrupa’nın her kabinesinde bulunan o barbar gücün muazzam ve direnişle karşılaşmadan gerçekleştirdiği saldırılar, her ülkenin işçi sınıfına uluslararası politikanın sırlarını öğrenme; kendi hükümetlerinin diplomatik eylemlerini izleme; gerekirse ellerindeki tüm araçlarla bunlara karşı koyma görevini öğretti. [...] Böyle bir dış politika için mücadele, ülkelerdeki işçi sınıfının kurtuluş için verdiği genel mücadelenin parçasıdır.”[4]

Proleter enternasyonalizm, böylece ezilen ulusların büyük despotik güçlere karşı savunulması iradesiyle ta doğuş anında kaynaşmıştı. Enternasyonal, emeğin özgürleşmesi ile ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının aynı meselenin iki yüzü olduğunu öğrenmek için yirminci yüzyılda gerçekleşecek tartışmaları beklemek zorunda kalmadı. Bunu 1863-1864 yıllarında, Varşova ile dayanışma ilişkisi kurduğu Londra sokaklarında öğrendi.

Programın Hazırlanması

St. Martin Salonu’nda seçilen yirmi bir kişilik komite ideolojik olarak heterojen bir yapıydı: Odger ve Cremer’in yanı sıra, karşılıklı yardımlaşmacılık fikrinin Fransız savunucuları Tolain ve Limousin, Mazzin yanlısı Major Wolff ve Owen yanlıları da yer alıyordu. Program oluşturma yönündeki ilk girişimleri de buna bağlı olarak eklektikti. Wolff, Mazzin ilkelerine dayalı tüzükler sundu. Owen yanlısı John Weston bir program önerdi. Le Lubez ise komitenin kullanılamaz bulduğu bir taslak hazırladı. Bu birbirinden farklı sunumları yeniden düzenlemekle görevlendirilen Marx, tüm yapıyı şaşırtıcı derecede sade iki belgeyle değiştirdi: bir konuşma ve on maddelik kurallar. Bunların her ikisi de 1 Kasım 1864’te oybirliğiyle kabul edildi.

Marx, Engels’e bu zorluğu, ne yaptığını tam olarak anlayan bir adamın hassasiyetiyle anlattı:

“Çok zor bir gayret dâhilinde, görüşümüz, işçi hareketinin gözünde kabul edilir bulunsun diye meseleyi belirli bir çerçeveye oturtmak zorunda kaldık. [...] Fortiter in re, suaviter in modo [ilkede tavizsiz, biçimde uzlaşmacı] ilkesi uyarınca hareket ettik.”[6]

Ortaya çıkan sonuç, program ve hareket diyalektiği konusunda bir ustalık dersi niteliğinde. Açılış Konuşması, düşmanın kendi istatistiklerinden derlenmiş ampirik bir suçlamayla başlıyor: Başbakan William Gladstone’un 1843’ten beri toplam ithalat ve ihracatın üç katına çıktığına dair, ülkesiyle övünen ifadesi, aynı Gladstone’un bu “zenginlik ve güçteki sarhoş edici artışın tümüyle mülk sahibi sınıflarla sınırlı olduğunu” kabul etmesi, Birleşik Krallık’ın en zengin kesimindeki tarım işçilerinin “önemli ölçüde en kötü beslenenler” olduğunu kaydeden meclis raporları, Dr. Smith’in “açlıktan kaynaklanan hastalıkları önlemek” için gereken haftalık karbon ve azot miktarlarına dair hesaplamaları. İşçi kitlelerinin sefaleti 1848’den 1864’e gelindiğinde zerre azalmamıştı. Marx’ın konuşması, burjuvazinin ilerlemeye yönelik methiyelerinin her birinin karşısına işte bu somut gerçeği çıkarttı.

Buna karşılık Marx, iki “dengeleyici özellik” ortaya koydu: “Orta sınıfın politik ekonomisinin herkesin gözü önünde işçi sınıfının politik ekonomisine ilk kez gün boyun eğdiği” On Saat Çalışma Yasası ile “büyük ölçekli üretimin, işçi sınıfını istihdam eden bir efendi sınıfın varlığı olmadan da yürütülebileceğini” kanıtlayan kooperatif hareketi. Ancak Marx, “tek tek işçilerin rastgele çabalarıyla” sınırlı kalan kooperatifçiliğin asla “tekelin geometrik ilerlemesindeki büyümeyi durduramayacağını” belirterek önemli bir şart koşuyordu. Kooperatifçiliğin “ulusal boyutlara” taşınması şarttı. Toprağın ve sermayenin efendileri buna mani olmak için ellerindeki politik ayrıcalıkları illaki kullanacaklardı. Buradan Marx, karşılıklı yardımlaşma fikrinin savunucularını şoke eden, Konuşma metninin temel önermesi olan şu çıkarımını dillendirdi:

“Dolayısıyla politik iktidarı ele geçirmek, işçi sınıfının büyük görevi haline gelmiştir.”[4]

Konuşma, Komünist Manifesto’yu yankılayan şu sözlerle sona eriyordu: “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”

Geçici Kurallar, ilkeleri en özlü biçimde ifade etmekteydi. Giriş bölümü şu şekilde başlıyordu: “İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır.” En çok alıntılanan maddesinde ise “işçi sınıfının kurtuluşu ne yerel ne de ulusal bir sorun değil, modern toplumun var olduğu tüm ülkeleri kapsayan ve çözümü en gelişmiş ülkelerin pratik ve teorik uzlaşmasına bağlı olan toplumsal bir sorundur”[7] deniliyordu.

Partiyi Önceleyen Enternasyonal

Uluslararası İşçi Derneği ne tür bir örgüttü? Enternasyonal sürekli yanlış tanıtılıp efsane mertebesine yükseltilen bir olgu olduğu için bu konuda net olmakta fayda var. 1864’te kitlesel sosyal demokrat partiler yoktu. Birinci Enternasyonal, sendikaların, karşılıklı yardım derneklerinin, politik sektlerin ve sürgün örgütlerinin bir ittifakından oluşan, İngiliz zanaatkâr birliklerini, Fransız Prudoncu zanaatkârları, İtalya’daki Mazzinci cumhuriyetçileri, Alman komünistlerini, daha sonra Ferdinand Lassalle’ın takipçilerini içeren bir yapıydı. Son döneme ait araştırmalara göre, Enternasyonal zirvedeyken yaklaşık 150.000 üyeye sahipti. Kendi döneminde hem Enternasyonal’e dost isimlerin hem de onun düşmanlarının üye sayısının 800.000 civarında olduğuna dair iddialarının abartılı olduğunu söylemek gerek. Dost da düşman da bu tür şişirilmiş üye sayılarını sırf propaganda faaliyeti kapsamında dillendiriyordu.

Esasında Enternasyonal’in gücü, üye sayısında değil, kendine bağlı sendikalarda, grevleri desteklemek ve grev kırıcıların ithalatını önlemek için para ve insan gücünü sınırlar ötesine taşıma konusundaki kanıtlanmış yeteneğinde yatıyordu.

Bu heterojenlik, hem Enternasyonal’in varoluş koşuluydu hem de ömrünün sınırlı olmasının nedeniydi. Proudhon’un takipçileri, kolektif mülkiyetin kabul edildiği 1868 tarihli Brüksel Kongresi’nde yenilgiye uğradılar. Daha ciddi mücadele, Bakunin’in anarşistleriyle, devlet, politik eylem ve bir işçi partisinin iktidarı ele geçirme olasılığı konularında yaşandı. Marx’ın klasik eseri Fransa’da İç Savaş’ta savunduğu 1871 Paris Komünü, derneğin prestijini dönüştürdü ve bir anda tüm Avrupa hükümetlerinin baskısını üzerine çekti. Derneği kuran İngiliz sendika liderleri, kendilerinden beklenecek korkak bir tavır neticesinde, Komün'’ü savunmaktan geri durdular. 1872 tarihli Lahey Kongresi’nde Bakunin ihraç edildi, Genel Konsey, Engels’in önerisiyle, onun ele geçirilmesini önlemek adına, New York’a taşındı. Bu, aslında bir geri çekilmeydi. Enternasyonal, 1876’da Philadelphia'da resmen feshedildi. Engels 1874’te, örgütün artık işlevini yitirdiğini, “tüm hizipler içindeki basit uyumu bozma” ve teoride birleşmiş ulusal partiler için zemin hazırlama görevinin tamamlandığını yazdı.

Tarihin hükmü, Lenin tarafından 1919’da Üçüncü Enternasyonal ve Tarihteki Yeri adlı makalesinde eserinde verildi:

“Birinci Enternasyonal (1864–1872), sermayeye karşı gerçekleştirilecek devrimci saldırıların hazırlanması için gerekli olan, işçilerin uluslararası örgütünün temellerini attı. [...] İkinci Enternasyonal (1889–1914), devrimci düzeyde geçici bir düşüş pahasına genişlemeye devam eden proletarya hareketinin uluslararası örgütüydü. [...] Üçüncü Enternasyonal, İkinci Enternasyonal’in çalışmalarının meyvelerini topladı, oportünist, sosyal şovenist, burjuva ve küçük burjuva pisliklerini bir kenara bıraktı ve proletarya diktatörlüğünü uygulamaya başladı.”[8]

Yıldönümünün Önemi

28 Eylül 1864 neden hâlâ önemli? Bir örgütün yıldönümü değil, Marx’ın Felsefenin Sefaleti adlı eserindeki Hegelci ifadesini kullanacak olursak, işçi sınıfının ilk kez uluslararası düzeyde kendi kendine bir sınıf olarak kalıcı bir örgütlenme temeli üzerinde örgütlendiği, aynı zamanda sonraki her girişimi tanımlayan iki dersi öğrendiği tarih olarak önemlidir.

İlk ders, ekonomiyle ilgilidir: Sermaye beynelmileldir, işçi hareketi de öyle olmalıdır, aksi takdirde böl-yönet taktiğiyle yok olur. Odger’in 1863’te kaydettiği, işverenlerin grevleri kırmak için “Fransızları, Almanları, Belçikalıları getireceklerine yönelik tehditleri, hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Bugün bile her egemen sınıfın temel taktiği olmaya devam ediyor. Bu, artık tek tek fabrika sahiplerinin değil, küreselleşmiş sermayenin tüm mekanizmasının yönettiği, işçi hareketinin ancak ulusal bürokrasilerin izin verdiği yerlerde ara sıra cevap geliştirebildiği, dünyadaki her iş piyasasının daimi politikasıdır.

İkinci ders, politikayla ilgilidir: Emeğin özgürlüğü; ezilen ulusların hakları, kendi kaderini tayin hakkı mücadelesi ve emperyalizme karşı mücadeleden ayrılamaz. Enternasyonal ilk nefesini, Çarlık Rusyası’na karşı Polonya’yla kurulan dayanışma ilişkisi dâhilinde almıştır. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Enternasyonal’in iğrenç ihanetleri, sömürge halklarının mücadeleleri, kendi yüzyılımızın savaşlarını içeren, müteakip yüz elli yıllık süreç, St. Martin Salonu’nda öğrenilenleri doğrulamıştır: “Uluslararası politikanın sırlarını” kavrayamayan işçi sınıfı, kendi sömürücülerinin dış politikasının yardımcı gücü olacaktır. Bu ders, tekrar tekrar bilince çıkartılmalıdır. O, doğru bir biçimde özümsenene dek kazanmamız mümkün değildir.

“İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır.” Bu kurtuluş, ne yerel ne de ulusal bir sorundur.

“Tüm ülkelerin proleterleri, birleşin!” Bu sözler 162 yaşında ve hâlâ yol gösterici ilkemizdir. Bugün sermaye, tüm dünyayı sömürmeye çalışan emperyalist merkez uluslar tarafından örgütlenmiş, küresel bir sistemdir. Onların yatırımları beynelmilelse biz de yaklaşımımızda beynelmilel olmalıyız, aksi takdirde her daim kaybederiz. Birinci Enternasyonal'in mirasını hatırlayalım, yüceltelim, bu büyük mirası mücadelelerimizde ileriye taşıyalım.

Alexander McKay
28 Eylül 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] The Times, baş makale, Eylül 1868, Brüksel Kongresi sırasında kaleme alındı. Aktaran: Marcello Musto (yh.), Workers Unite! The International 150 Years Later (Bloomsbury, 2014), s. 2.

[2] Marx to Engels, 4 Kasım 1864, Marx ve Engels, Collected Works içinde, Cilt. 42 (Moskova: Progress, 1987).

[3] Benoît Malon’dan akt.: Henryk Katz, The Emancipation of Labor: A History of the First International (Greenwood, 1992), s. 2.

[4] Karl Marx, Inaugural Address of the International Working Men’s Association, 21–27 Ekim 1864: MIA.

[5] Address of English to French Workmen (1863), yazan: George Odger; Musto (yh.), Workers Unite!, s. 1–2.

[6] Marx to Engels, 4 Kasım 1864, Collected Works, Cilt. 42. “Fortiter in re, suaviter in modo” [“Davranışta kibar eylemde sert” ya da “İlkede tavizsiz biçimde uzlaşmacı”] ifadesinin kaynağı Marx’ın alaycı bir ifadeyle kendine model olarak seçtiğini söylediği Cizvitlerin eğitimi ile ilgili, Claudio Acquaviva’ya ait tez.

[7] Provisional Rules of the International Working Men’s Association, Giriş ve Madde 7 (1864); Özgün broşürde “Açılış Konuşması” ile birlikte basıldı.

[8] V.I. Lenin, The Third International and Its Place in History, 15 Nisan 1919: MIA.

23 Ağustos 2026

Paris, Sacco ve Vanzetti'nin Ölümünü Protesto Ediyor


Sol tarihinin muhteşem bir örneği. Sacco ve Vanzetti’nin özgürlüğü için yürütülen kampanya yıllarca sürdü. Kampanya, beynelmilel bir niteliğe kavuştu. Bilhassa Fransız işçi sınıfı, iki devrimciyle gösterdiği dayanışmada epey kararlıydı. Humanite gazetesinin dış haberler editörü, daha sonra Fransız Komünist Partisi vekili olan, Nazi işgalinin kurbanı Peri, bizi Ağustos 1927’de Sacco ve Vanzetti’nin öldürülmesi haberinin işitilmesi sonrası isyanlarla ve gösterilerle hareketlenen Paris sokaklarına götürüyor.

Gabriel Peri’nin Daily Worker dergisinde yayınlanan “Paris, Sacco ve Vanzetti'nin Ölümünü Protesto Ediyor” başlıklı makalesi. Cilt 4, Sayı 235, 15 Ekim 1927.

* * *

 

Paris, işlenen suçu 23 Ağustos sabahı şafak vakti öğrendi.

Son birkaç saat içinde umutlar zaten azalmıştı.

Saat beşi birkaç dakika geçtikten sonra artık şüphe duymak mümkün değildi.

İş tamamlanmıştı.

Saat 6:30’a gelindiğinde, korkunç haberin hızla yayılan etkisi Paris’i ve banliyölerini sarmıştı.

Elektrik çarpması gibi bir şey yaşandı! Bu korkunç kelime, işçilerin yüzlerini buruşturdu. Yüzler kireç gibi oldu. Duygularına yenik düştüler. Tereddüt ettiler. Sonra birden o öfke patlak verdi:

“Necis hayvan sürüsü! Necis hayvan sürüsü!”

Bir an için, büyük ve şaşkın işçi kalabalığında bir hareketlenme yaşandı. Sonra gözlerindeki öfke ışıl ışıl parladı.

Gri ve kasvetli güne proleterlerden oluşan seli boşaltan metro istasyonlarında aynı sahneler tekrarlandı. Şüphe, tereddüt, şaşkınlık. Binlerce kez tekrarlanan şu mahkûm edici çığlık:

“Necis hayvan sürüsü! Necis hayvan sürüsü!”

İdam haberi ağızdan ağza, evden eve, sokaktan sokağa yayıldı. Hızla bir söylenti dolaştı. Halk içinde eyleme geçelim sözleri işitilmeye başlandı.

1921’den beri Fransız işçi sınıfı, iki şehidin davasını kendi davası olarak benimsemişti.

Bundan böyle Sacco ve Vanzetti için yürütülen kampanya, Fransa’daki işçi mücadelesinin en önemli kesitlerinden biri olarak anılacaktır.

Önümüzdeki günlerde, en açgözlü ve en saldırgan kapitalizme karşı verilen bu devasa beynelmilel mücadelenin derslerini çözümlemek gerekecek. Şimdilik, Amerikan işçileri için bu mücadelede tanık olunan son olayları yeniden gözden geçirmekle yetinelim.

3 Ağustos’ta, sosyal demokrat gazeteler, entelektüel ve siyasi çevrelerin protestolarını bir araya getirirken, Fransız Komünist Partisi, doğrudan dükkânlara, ofislere, fabrikalara seslenmeye karar verdi. Partinin sloganı şuydu:

“Sacco-Vanzetti’ye karşı işlenen suçu protesto etmek için her yerde, kapanış saatlerinde gösteriler düzenlensin, yüz binlerce kişi, bu suça karşı oy kullansın.”

O gece, devasa bir savaş cephesinde toplanan Lyon proletaryası, Sacco ve Vanzetti'nin mücadelesine gerçek sınıfsal anlamını kazandırdı. Bay Herriot’nun baş yargıç rolünü üstlendiği bu şehirde bile, her görüşten işçi, iki muhteşem miting düzenledi. Rhone valisinin emirlerine uyan polis, eşi benzeri görülmemiş bir provokasyona başvurdu ve göstericilere silahla saldırdı. Ancak Lyon toplantısı, Fransa’nın tamamında yankı buldu.

O trajik gecenin ertesi günü, Massachusetts valisinin kararının haberi Paris’e ulaştı. Fuller, suçun işlenmesi emrini vermişti. Aynı akşam, Paris bölgesindeki sendika örgütlerinin düzenlediği bir toplantıda Parisli işçilere bu durum bildirildi. Genel Birleşik İşçi Konfederasyonu sekreteri Racamoni, “Bu işlenen suçu ancak muazzam bir güç gösterisi önleyebilir” diyerek, yankılanan alkışlar eşliğinde, konfederasyonun genel grev çağrısında bulunan bildirisini okudu. Bu karar coşkuyla onaylandı.

Gösterinin sonunda, tutukluların affedilmesini ve serbest bırakılmasını talep eden işçi kitlesi dağılırken, polis, işçilerin üzerine saldırdı, Paris’in FKP’li vekili Jacques Duclos’ya vahşice saldırdı. Duclos, hastaneye kaldırılmak zorunda kaldı.

Grev, Pazartesi günü yapılacaktı. Pazar günü yeni bir gösteri, 100.000 işçiyi kızıl bayraklar etrafında bir araya getirdi. Parisli işçiler, büyük şehrin sokaklarında safları sıklaştırmış halde yürüdüler. Dev pankartlarda şunlar yazıyordu:

“Halkın dostu ve Amerikan kapitalistlerinin düşmanı oldukları için elektrikli sandalyede idam cezasına çarptırılan Sacco ve Vanzetti için adalet”

“Sempatizanlar, görüşüne bakılmaksızın, işlenecek suça müdahale etmelisiniz.”

“Amerika’da adaletin makamı elektrikli sandalyedir.”

“Sacco ve Vanzetti’yi kurtarmak için genel grev!”

“1887-1927! Amerikan adaletini örnekleyen tarihler!”

“Şanghay trajedisi tekrarlanmamalı! Sacco ve Vanzetti’ye elveda!”

Amerikan bayrağı taşıyan, içi tıka basa dolu otomobiller, defalarca “Af! Af!” nidalarıyla karşılandı.

Bunun üzerine yeni dünyadan gelen turistler, varlıklarını belli ederek şöyle cevap verdiler: “Yaşasın Sacco ve Vanzetti!”

Aynı sabah Paris’e gelen Luigia Vanzetti, bitmek bilmeyen bir alkış tufanına maruz kaldı. Yirmi toplantı salonundan yankılanan çığlıklar, sanki proleter kalabalığın en derinliklerinden yükseliyormuş gibiydi: “Kahrolsun Fuller! Af! Af!”

Aynı gün tüm Fransa, Paris’teki gösterilere karşılık verdi. Roubaix’de birleşik cephe toplantısı yapıldı, Havre, Dieppe, Sotteville, Tours, Toulouse ve Oran’da gösteriler düzenlendi.

Nihayet 8 Ağustos Pazartesi günü genel grev başladı. Böylece konfederasyon sloganlarını gerçekleştirmiş oldu:

“Eğer, herkesin kınamasına rağmen, Amerikalı zenginler, o korkunç suçu işlerlerse, onlara her türlü yolla müdahale etmek gerekecektir: Bu nedenle, eğer bu korkunç hüküm her şeye rağmen yürürlüğe konulursa, Genel İşçi Konfederasyonu, yirmi dört saatlik grev eyleminin şu şekilde uzatılması gerektiğini duyurur:

1. Amerika’dan ithal edilen tüm ürünlerin, malların, ticari eşyaların ve Amerikan fabrikalarında üretilen ürünlerin Fransa’da tüketiciler tarafından boykot edilmesi;

2. Denizciler, liman işçileri ve demiryolu işçileri örgütlerinin bu ürünlerin taşınmasını reddetmesi;

3. Aynı şekilde, Yanki zenginlerinin temsilcilerine ve özellikle Amerikan Lejyonu üyelerine boykot uygulanmalıdır;

4. Amerikan menşeli her türlü sergi, oyun veya etkinliğin boykot edilmesi.”

Greve çağrı, her yerde takdire şayan bir disiplinle yerine getirildi. Lyon, St. Etienne, Cette, Alais, Le Boucau, Avignon, Beziers, Dunkerque, Cyonnax, Marsilya, Montpellier, Douai, Havre gibi merkezler, kendilerini tümüyle greve adadılar. İşçiler ayaklandılar ve emperyalistlerin yürürlüğe koyduğu vahşi baskıyı simgeleyen iki şehidi katillerden söküp alma iradesini ortaya koydular.

Paris bölgesinde, hareket, kenar mahallelerdeki emekçi kitlelerin kınayıcı eylemlilik sürecine katıldıklarına tanıklık etti.

Sabah saatlerinde sayısız toplantı, öğleden sonra coşkulu buluşmalar ve etkileyici gösteriler, akşam ise Paris’in Latin mahallesinde bulunan kilise binası Pantheon’da devasa bir tören. İşte bu büyük gün bunları kaydetti.

12 Ağustos Perşembe günü, L’Humanite gazetesi, Paris işçilerine kurtuluş haberini duyurdu. “Hâlâ Hayattalar!” Komünist gazetenin dev manşeti, bir zafer çığlığı gibi herkesin gözleri titretti. Bulvarlardaki kalabalığın, tüm mahallelerdeki salonların ve Paris işçilerinin kapıştığı binlerce L’Humanite gazetesini taşıyan gazete satıcılarının bağırışları da aynı şekilde yankılandı.

Fakat kitlelerin sevincine tarifsiz bir ıstırap karışmıştı. Büyük isyan devam etse de, acımasız girişim yeniden başlayacaktı. Onları hâlâ öldürebilirlerdi. Cezayı erteleyen mahkeme, korkunç bir farstan başka bir şey değildi.

12 Ağustos sabahının şafağından itibaren bu önsezi, işçilerin ruhuna musallat oldu ve o günden işçiler itibaren teyakkuzda kaldılar.

Ne yazık ki, şimdi onların önsezilerinin ne kadar haklı olduğunu biliyoruz. Sekiz gün sonra, Massachusetts mahkemeleri kararlarını onayladı. Bunu işçilerden gelen büyük bir öfke patlaması izledi. 21 Ağustos Cumartesi günü, Paris’te elli toplantı düzenlendi. Taşrada da başka gösteriler yapıldı, ertesi Pazar, sağanak yağmur altında, Pre-Saint-Gervais yakınlarındaki Butte du Chapeau Rouge’da 20.000’den fazla işçi toplandı.

Sırılsıklam kıyafetlerle, saatlerce yağmurda ayaklarını yere vurarak, yüzleri yağmur damlalarıyla ıslanmış işçiler, hâlâ bir şans varken, son kez Paris’te misafir olan Amerikan Lejyonu liderlerine ve Atlantik ötesindeki, adaleti ayaklar altına alan, savaş borçlarını kontrol eden Amerikalı kapitalistlere çevirdiler yüzlerini.

Fakat saatler geçti. Boston’dan gelen haberler, saat gibi işleyerek, en kötüsünün gerçekleşmek üzere olduğu şüphelerini doğruladı. Konfederasyon, hiç vakit kaybetmeden Genel İşçi Konfederasyonu’na ortak eylem önerisi sundu. Komünist Parti de benzer bir öneriyi Sosyalist Parti’ye iletti. Amaç, Paris’in kalbinde devasa bir gösteri düzenlemekti.

Sonra, sabah saat beşte. Elektrik çarptı herkesi! İki saat sonra, Montmartre Caddesi’nde, L'Humanite gazetesinin vitrinlerinin altında nefes nefese bekleyen işçi kalabalığı varken, partinin gazetesi işçilere şu çağrıyı yaptı:

“Artık o korkunç sınıfsal hüküm infaz edildiğine göre, nihai hesaplaşmayı bekleyen her sınıf bilincine sahip işçinin görevi, katillerden adil bir şekilde intikam almaktır.

Ancak, Komünist Enternasyonal’e uygun olarak, imzası bulunan örgütlerin gerekli misillemelerden bahsederken, hiçbir şekilde bireysel terör eylemlerini kastetmedikleri, aksine, bu eylemleri her zaman proletarya için devrimci bir eylem aracı olarak görmeyi reddettikleri aşikârdır.

Yapmanız gereken şey, uluslararası işçi sınıfının, bu suçtan hep birlikte sorumlu olan ABD kapitalizmine karşı kolektif misillemeleri organize etmek, hazırlamak ve harekete geçirmektir.

1. Amerikalı faşistlerinin Komün’ün Oğulları şehrinde küstahça geçit töreni yapmasını engelleyerek Amerikan Lejyonu’na karşı koyun. Sacco ve Vanzetti cinayetinin suç ortakları, hak ettikleri gibi karşılanacak, proletaryaya karşı gelmenin cezasız kalmayacağını öğrenecekler.

2. Yanki Kapitalizmini Boykot Edin: Pratik ve etkili boykot önlemleri derhal alınacaktır.

3. Bu gece saat 8’de gösteri yapın: Başka bir şey beklemeden, bu gece saat 8’de eski devrimci banliyölerden ve kızıl mahallelerden gelen muazzam işçi kalabalığı bulvarlara insin ve orada hep bir ağızdan eleştirilerini dile getirsin.

Her türlü provokasyon karşısında soğukkanlılıklarını koruyacaklar ve gelecekteki adaletin yolunu açacak bu gösteriye, uluslararası işçi sınıfını karakterize eden o büyük ve sakin niteliği kazandıracaklar.”

O gece, saat 9’da, işçiler bulvarlarda yürüyüşe geçecekti! Yas içinde ama öfkeyle kaynayan her kızıl mahallede, slogan âdeta yanmış bir fitil gibi yankılanıyordu!

Kabine, alelacele toplantıya çağrıldı. Polis müdürlüğünde bir konferans düzenlendi. Polis müdürü Chiappe, gösteriyi yasakladı.

Ama işçi kitlelerinin öfkelerini haykırmalarını engellemeye çalışanların vay haline!

Saat 8’den itibaren, Rue Montmartre’den Porte-Saint-Martin’e kadar uzanan kaldırımlar ve bulvarlar öfkeli bir kalabalıkla doldu. Sokaklarda, hem protestocu işçilerin hareketleri hem de polisin sürekli artırdığı güvenlik hatları nedeniyle sık sık trafik sıkışıklığı yaşandı.

Atlı muhafızlar, yaya polisler ve sıradan polisler, küçük gruplar halinde hareket ediyorlardı. Amaçları, işçilerin “hareket halinde kalmasını” sağlamak ve bulvarlardan geçen yoldaşları sokaklarda durdurmaktı. Polisin başındaki yüzbaşı rütbeli amirler emri altındaki polisleri gaza getirdi. “Haydi! Şuradaki trafiği açın! Hepsini dağıtın!” diye bağırdı içlerinden biri.

Polis düdüğü tiz bir sesle çaldı, polisler itaatkâr bir şekilde insan avına başladılar.

Saat 9’dan itibaren çatışmalar başladı. Rue Montmartre’nin köşesinde polis ilk çatışma yaşandı, ancak yoldaşlarımızın bir kısmı oradaki bulvarın bir tarafını oluşturan kafe-bara sığındı, diğer yüzlercesi ise Rue Montmartre boyunca kaçtı. L’Humanite’nin önüne vardıklarında şöyle bağırdılar:

“Yaşasın Sacco! Yaşasın Vanzetti! Kahrolsun Fuller!”

Aniden, hâlâ bulvarın aynı tarafında duran, Rue Cadet’ten gelen geniş bir gösterici kolu Montmartre mahallesine dağıldı. Cumhuriyetçi muhafızlar, tarifsiz bir vahşetle üzerlerine saldırdı. Polis coplarını salladı. Yaralılar yere düştü. Kafenin terası işgal edildi.

Place de la Republique’te bir, Rue de Lanery’de bir, Boulevard Sebastopol’da bir, Rue Montmartre’da bir, Gymnase’de bir, Gare de L'Est’te bir olmak üzere toplam dört olay yaşandı!

Kadınlar, çocuklar, erkekler, tarifsiz bir vahşetle yere seriliyor, dövülüyor, çiğneniyordu. Tutuklamalar, ardından dayaklar... sonra kurşunlar vızıldı, kan aktı.

Kafeler kapandı. Teraslar, barlar kapandı, bulvarlar boşaldı.

Polis, arabaların, taksilerin ve otobüslerin oluşturduğu karmaşanın ortasında saldırıya geçti. Barikatlar oluşturuldu. İşçi kitlesi tepki gösterdi, karşı saldırıya geçti. Yakındaki sokaklara geri püskürtülen kalabalık yeniden toplandı, öfkesini haykırdı, Amerikan kapitalizmine yuh çekti.

Ve aniden kitlelerin ilham meleği, kendiliğinden iniverdi yere: “Montmartre’ye! Montmartre’ye! Milyoner zevk düşkünlerinin başkentine!”

Göstericilerin oluşturduğu kafileler, Clichy Meydanı’na, Blanche Meydanı’na ve Pigalle Meydanı’na doğru ilerledi.

Yukarıda, zevk dolu bir gece yaşanıyordu. Her gece yaşanan ve doruk noktasına ulaşan zevk gecesi: caz, Charleston dansı, şişesi yüz frank olan şampanya ve paranın sel olup aktığı kumar masaları.

Keyifleri yerinde kimi isyancılar, [birkaç kelime eksik] açılan pencerelerin arkasında sahte bir gülümseme takındılar. “Amerikan Lejyonu”nun karargâhı olarak kullandığı Moulin Rouge kabaresi binası, binlerce ampulü altında tüm ışıklarıyla gülümsüyor, parlıyordu.

Camlar kırıldı. “Sacco! Vanzetti! Affedilsin!” bağırışları...

Kitlelerin öfkesi konuşmaya devam ederken, kabarenin derinliklerine gömülmüş bu enternasyonalistler, çılgın partiler düzenleyerek, son barikatlarının kurulduğu yerde, gerçek Paris’le, Komünün Oğulları’nın Paris’iyle tanıştılar.

Çatışma sırasında 124 polis memuru yaralandı. 211 kişi gözaltına alındı. Sanıklar ertesi gün mahkemeye çıkarıldı ve ağır cezalar aldı.

Aynı gün, hükümet yasağına rağmen Lyon, Rouen, Marsilya ve Nîmes'te büyük gösteriler düzenlendi. Her yerde boykot sloganı yankılandı. İşçi sendikalarının yönettiği belediyeler, Amerikan Lejyonu’nun kabulü için gerekli ödenekleri onaylamayı reddetti.

Kitlelerin haklı öfkesi, yoğun bir gerici saldırının işaretiydi. Kırk sekiz saat sonra Seine valisi, polis gücünü artırma niyetini açıkladı.

Oysa Perşembe günü yaşanan karışıklıkların tamamen polis vahşetinin sonucu olduğu açık. Partinin ve Genel Birleşik İşçi Konfederasyonu’nun bu gösteriye kazandırmak istediği niteliği belirlemek için yukarıda yeniden yayınladığımız çağrıyı okumak yeterli. Hatta kitlelerin baskısı altında kalan birçok sosyal demokrat gazete bile polis vahşetini kabul etmek zorunda kaldı.

Ancak gerici basın serbest bırakıldı. Vaillant-Couturier’nin derhal tutuklanmasını talep etti.

Perşembe gecesi Paris halkı, kaldırımların hâkimiydi. Katillerin suç ortakları olan Amerikan lejyonerlerinin, Sacco ve Vanzetti ile derin bir dayanışma içinde olan işçilere hakaret etmesine izin vermeyeceklerdi.

İşte Santé hapishanesinde tutuklu bulunan Komünist Parti vekilleri Cachin, Doriot ve Marty’nin Temsilciler Meclisi başkanına yazdığı mektubun metni:

“Sayın Başkan: 19 Eylül’de Amerikan Lejyonu kongresi vesilesiyle yapılması planlanan ulusal şenliğin gerçekleştirilememesi nedeniyle hükümete soruşturma teklifinde bulunma niyetinde olduğumuzu size bildirmekten onur duyuyoruz.

Talihsiz ve masum işçiler Sacco ve Vanzetti’nin idam edilmesiyle kitlelerde uyanan duygu o kadar derindir ki, yas döneminde böyle bir kutlamanın düzenlenmesi, haklı olarak, bu ülkenin işçilerine hakaret olarak değerlendirilebilir.

Komünist dileklerimizle,

M. Cachin, A. Marty, J. Doriot, Santé’de tutuklu bulunan milletvekilleri.”

Fransız işçileri, dolara köle olmuş, her şeye kadir dolara bağlı Fransız Cumhuriyeti temsilcilerinin Wall Street bankacılarından hak ettikleri muameleyi gördüklerini biliyorlardı. Ancak 21 Ağustos’taki gösteriden sonra, 19 Eylül’de, ulusal bayram ve Amerikan Lejyonu Kongresi gününde, Paris’in Sacco ve Vanzetti’nin cesetleri üzerinde dans etmeyeceği açıkça ortaya çıktı.

Gabriel Peri
15 Ekim 1927
Kaynak

* * *

Daily Worker gazetesinin Cumartesi eki, daha sonra Pazar eki olarak değiştirildi ve tartışmalar, uluslararası konular, edebiyat ve sunulan belgeler içeren daha uzun makalelere yer verdi. Daily Worker, 1924 yılında ABD Komünist Partisi ve öncül örgütleri tarafından New York’ta yayınlanmaya başladı. ABD tarihindeki en uzun ömürlü ve önemli sol yayınlardan biri olan gazete, zirvede olduğu dönemde 35.000 tiraja ulaştı. Daily Worker, 1917’den Kasım 1919’a kadar Cleveland’da solun hâkim olduğu Ohio Sosyalist Partisi tarafından yayınlanan Ohio Socialist’in içinden çıktı, daha sonra Komünist İşçi Partisi’nin gazetesi olan Toiler ismini aldı. Aralık 1921’de, resmi olarak faaliyet gösteren Amerika İşçi Partisi, Toiler’ı İşçi Konseyi gazetesiyle birleştirerek, Worker gazetesini kurdu ve bu gazete, 13 Ocak 1924’ten itibaren Daily Worker olarak yayınlanmaya başladı.

06 Mayıs 2026

,

Türkiye’de İşçi Hareketi



Komintern’in “Yakındoğu Dairesi”nin önde gelen isimlerinden biri olan yazar, Osmanlı’nın son döneminden Kemalist kapitalizmin ilk yıllarına, Komünist Parti’nin ilk döneminde yürüttüğü örgütlenme faaliyetlerine ve Türkiye’de modern işçi sınıfının ortaya çıkışına dair değerli tarihsel bilgiler aktarıyor.

* * *

 

Türkiye’de ilk buhar motoru, 1860 yılında ortaya çıktı. Gelgelelim, bu “sanayi devrimi”nin sonuçları, ancak 1880’li yıllarda kendini göstermeye başladı. Çıraklık ve hiyerarşisi ile birlikte el sanatları sektörü, ancak 1880’lerin sonlarına doğru ciddi anlamda gelişme imkânı buldu. Eski el sanatları şirketleri dağılmaya başladı. İşçi sınıfı sahneye çıktı. 1893 yılında, “Tufan” isimli silah fabrikasında çalışan işçilerin sendikal örgütlenme girişimlerinin ilk örneklerine rastlıyoruz. Bu fabrikanın işçileri “Osmanlı Makinistler Birliği”ni kurdular.

Ancak bu örgüt, gelişme fırsatı bulamadan yok oldu. Abdülhamid, genel olarak bağımsız örgütlere, özellikle de işçilere tahammül etmezdi. Bu tür sendikaların liderlerini ve örgütleyicilerine sistematik olarak zulmeder, onları sürgüne gönderirdi. Kızıl Sultan’ın amansız rejimi, işçi örgütlerinin genç hareketlerini acımasızca bastırdı. Türkiye’deki sanayi işçileri örgütsüz halleriyle, kısmen cehalet ve durgunluk içinde yaşadılar.

Ancak 1908’deki Jöntürk darbesi, işçi örgütlerinin gelişmesine güçlü bir ivme kazandırdı. Türkiye’de anayasanın ilan edilmesi, Türk toplumunu sarstı, tüm ülkede sayısız örgütün kurulmasını sağladı. Bu örgütlenme sürecinin yaktığı ateş, o dönemde fabrikalarda, demiryollarında vb. çalışan 100.000 işçiden oluşan Türk işçi sınıfını da etkiledi.

Türk işçilerinin bu hareketini, “İttihat ve Terakki Komitesi”nin tüm öfkesi ve devlet iktidarıyla saldırdığı Bulgar, Ermeni, Yahudi ve diğer sosyalistler örgütlediler. Örgütlenen ilk kişiler, Doğu Demiryolu işçileri ve İstanbul tramvay deposunun işçileri ve çalışanlarıydı. 1909’da Türkiye, demiryolu ve tramvay işçilerinin ilk grevine tanıklık etti.

Jöntürk hükümeti, işçi hareketinin bu kızıl hayaletinden korkarak, günümüze kadar yürürlükte kalan sert bir grev kanunu çıkarttı. Bu kanuna göre işçiler, ancak Hükümet Komiseri’nin işçilerin taleplerini dikkate değer bulması ve hükümet yetkilisinin iki tarafı uzlaştıramaması durumunda grev ilan etme hakkına sahip olacaklardı. İşçiler, ihtilaflı konuların incelenmesinden iki ay sonra grev ilan etme hakkına kavuşuyorlardı. Bu cezai hükümler içeren kanun, pratikte grev hareketinin tamamen yasaklanması anlamına geliyordu.

İşçi birlikleri meselesine gelince, Jöntürkler, bu tür örgütleri düzenleyen özel bir kanun çıkarmadılar. Bunun yerine işçiler, daha sonra “Dernek” adını alan şirketlerini kurmak için örgütlenmeyle alakalı genel kanundan istifade ettiler.

Jöntürk rejimi döneminde yürürlükte olan dernekler kanunu, illerde de şube kurulmasına izin veriyordu, ancak sendika federasyonu kurulmasını kesinlikle yasaklıyordu. Bu da pratikte işçileri kanunen birleşme imkânından mahrum bırakıyordu.

Emperyalist savaş sırasında “İttihat ve Terakki Partisi”, ulusal bir sanayi kurarak, limited şirketler ve bankalar oluşturarak, ulusal bir burjuvazinin oluşum sürecine yardımcı olurken, o dönemde iktidarda olan aynı parti, küçük burjuvaziyi ve liman işçilerini örgütledi. İttihat ve Terakki Komitesi; tekstil işçilerini, fırıncıları, ayakkabıcıları (hem vasıflı hem de yarı vasıflı esnafı) ve diğer kesimleri üretken kooperatifler (arteller) halinde örgütledi. Bu arteller hükümetten emirler alıyor, ve ayrıca hükümetin Almanya’dan aldığı kredi ve makineleri de kullanıyordu. Bu üretken kooperatiflerdeki işçiler, “savunma için” çalıştıklarından, askerlik görevinden muaf tutuluyorlardı. Aynı zamanda hükümet, büyük tekelci limited şirketlerin depolarından mal tedarik edilen geniş bir tüketici kooperatifleri ağı kurdu.

Bu şekilde Jöntürkler, hükümet yetkililerinin çifte vesayeti altında kalan yeni kurulan tüm örgütleri ele geçirdiler.

1918’deki Jöntürk rejiminin tam anlamıyla bozguna uğramasını ifade eden Mondros Ateşkesi’nden sonra İstanbul işçileri birbirleriyle rekabet eden İngiliz ve Fransız işgalcilerinin etkisi altına girdi. İşçileri İngilizlere veya Fransızlara satmak amacıyla işçi örgütleri kurmaya çalışan çeşitli maceracılar ortaya çıktı. Bu tür maceracılardan biri de İngilizlerin yozlaştırdığı, işçilerin safında iken onları satan, ele avuca sığmayan bir isim olarak Hilmi Bey’di. 1921’de İstanbul’da 7.000 işçiyi etrafında toplamayı başaran Hilmi Bey, tramvay işçilerinin grevini başarıyla sonuçlandırdı. (İstanbul tramvayları bir Fransız-Belçika şirketine aitti.) Ancak Şubat 1922’de Fransızlar, İngilizleri alt etti ve Türk yetkililerinin yardımıyla, yalnızca Müslüman işçilerden oluşan bir “İşçilerin Müdafaası Derneği” kurmayı başardılar. Hilmi sahneden çekildi, İstanbul işçi örgütünün başına bir başka dolandırıcı olan Şakir Rasim geçti. 1922’de Uluslararası Sendikalar Federasyonu’nun Amsterdam’da gerçekleştirdiği konferansta İstanbul işçilerini temsil etti.

Ancak bu maceracı, “yaptığı işten sıyrılamadı”. 1922’deki tramvay işçilerinin grevi başarısızlıkla sonuçlandı. “İşçilerin Müdafaası Derneği” dağıldı, geride yozlaşmış lider Şakir Rasim’in tüm enerjisiyle beslediği milliyetçi önyargıların kirli izleri kaldı. Burad sadece Müslüman işçilerin “Derneğe” kabul edildiğini, bu “Derneğin” üyelerinin çeşitli festivallerde koç kurban etmek gibi dini ritüeller gerçekleştirdiğini, bunun da böyle bir “işçi” örgütünün açık bir simgesi haline geldiğini belirtmekle yetinelim.

Bu dönemde Anadolu’daki işçi hareketi, tümüyle Kemalistlerin etkisi altındaydı. Anadolu işçi sınıfının en önemli grupları demiryolu işçileri, mühimmat fabrikası işçileri ve madencilerdi. Devlet işletmelerinde çalışan işçilerin sendika kurma hakkı olmamasına rağmen, Kemalist hükümet, karşılıklı yardımlaşma derneklerinin kurulmasını ve işçilerin bu derneklerle bağlantılı olarak örgütlenmesini engellemedi. Ayrıca, hükümet, söz konusu işletmelerin olağan işleyişiyle ilgilenerek, özellikle demiryolu işçilerine ve mühimmat fabrikası işçilerine yüksek ücretler (günde üç Türk lirası) ödedi; bu da işçilerin grev ve ayaklanmaların önünü almasını sağladı. Madenciler için iniş ve çıkış sürelerini de içeren sekiz saatlik iş günü uygulamaya konuldu. Milli İktisat Bakanlığı’nın başında bulunan küçük burjuva sosyalist Mahmud Esad, işçi sigortası, ücretsiz sağlık hizmeti ve işçi çocuklarının ücretsiz eğitimi gibi konularda kanun tasarısı hazırladı.

Kemalistler, işçilerin karşılıklı yardım fonları kurmasına izin verdiler, ancak sahip oldukları liberalizm anlayışı, işçilerin özgürce güç birliği oluşturma ve toplu sözleşme yapma hakkını tanımalarına imkân vermedi.

Milli Devrimin Zaferinden Sonra Türkiye’de İşçi Hareketi

Türkiye’de toplamda yaklaşık 200.000 kent işçisi bulunmaktadır. Bunlar, üretim sektörlerine göre aşağıdaki şekilde dağılmıştır:

Demiryolu işçileri: 8.200 (yaklaşık 5.000’i sendikalarda örgütlü).
Madenciler: 25.000 (8.000’i örgütlü).
Fabrika işçileri: 40.000 (12.000’i örgütlü).
İnşaat işçileri: 12.000 (4.000’i örgütlü).
Tramvay işçileri: 3.000 (1.500’ü örgütlü).
Gemiciler: 5.000 (2.000’i örgütlü).
Liman işçileri: 7.000 (hepsi meslek sendikalarında örgütlü).
Şoförler ve taksi şoförleri: 10.000 (5.000’i meslek sendikalarında).
Tütün işçileri: 25.000 (7.000’i örgütlü).
Mevsimlik işçiler: 15.000 (tamamen örgütsüz).
Matbaacılar: 1.500 (1.000’i örgütlü).
Mavnacılar: 20.000 (10.000’i örgütlü).

Savaş zamanına ilişkin Türkiye’de herhangi bir istatistik bulunmadığı göz önüne alındığında, bu rakamların kesin olarak doğru olmadığı açık. Bu nedenle, Milli İktisat Bakanlığı bültenlerinde, L'Economiste d'Orient [“Doğu Ekonomisi”] dergisinde veya Türk komünistlerinin raporlarında vb. verilen istatistiklere inanmak gerekir.

Ancak bunlar, mağaza çalışanları (yalnızca İstanbul’da on binlerce kişi) ile devlet ve belediye çalışanları (yaklaşık 20.000) hariç, kent çalışanlarının sayısal bileşimine ilişkin kaba rakamlardır.

Şimdi de Türk işçi sınıfına mensup muhtelif grupların özelliklerini kısaca aktaralım.

İstanbul işçileri, özellikle demiryolu işçileri, Türk proletaryasının ileri kesimini oluşturmaktadır. Bu proletarya tabakası, küçük burjuvaziden gelmektedir. Çoğunlukla mağaza çalışanlarının, ufak tefek işlerde çalışan işçilerin, esnafın ve yoksul zanaatkarların çocuklarıdır. Demiryolu işçileri arasında Türk standartlarına göre tam eğitimli olanların oranı oldukça yüksektir, hatta bazılarının ortaöğretim diploması bile bulunmaktadır.

Liman işçileri, mavnacılar, hamallar ve mağaza sahipleri, Ortaçağ’dan kalma zanaat birliklerinde kendi içlerine kapalı bir hayat sürmektedirler. Bunlar, çoğunlukla Kürtler ve Lazların çoğunlukta olduğu köylü kesime mensuptur. İstanbul’a birkaç yıl para kazanmak için gelirler, sonra köylerine dönerler. Vergi baskısı, onları köyden eski Osmanlı başkentine iter, burada kayıkçı, mavnacı, hamal vb. olarak iş bulurlar. Örgütlenme düzeyleri üzerinden epey yüksek ücretler alabiliyorlar. Abdülhamid’den Kemal Paşa’ya kadar iktidarda olan tüm hükümetler, İstanbul hamallarının örgütlenmesini ciddi bir güç olarak görmek zorunda kalmıştır. Kemalistler, 1923’te İstanbul’u ele geçirdiklerinde, hamalların özgür iradelerini kırmak amacıyla müdahale etmeye çalıştılar. Mesele, zamanla hamallar ile polis arasında yaşanan çatışmaya evrildi, çatışmada birkaç yüz hamal yaralandı. Burada, hamallar arasında çoğunlukta olan Kürtlerin bölgeciliği önemli bir rol oynadı. Örgütlerin liderleri olarak kahyalar, hapse mahkûm edildiler. İstanbul’daki gericiler, hoşnutsuz Kürtler arasında karşı-devrimci ajitasyon faaliyeti yürüttüler, hatta Kürtlerin yardımıyla Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulundular, ancak zamanında alınan önlemler sayesinde polis, tüm provokatörleri tutuklayarak, bu girişimi engellemeyi bildi (Ekim 1923).

Zonguldak madencilerinin tamamı, üç ila altı aylık sürelerle kömür madenlerinde çalışmaya gelen köylülerden oluşmaktadır. Madenlerdeki çalışma koşulları kesinlikle tahammül edilemeyecek düzeydedir, uzun süre orada kalmak fiziken imkânsızdır. Köylüler, genellikle doğrudan maden sahiplerince değil, maden sahibinin anlaşma yaptığı bir taşeron eliyle işe alınır. Bu taşeron veya bir şirketin kıdemli üyesi, umutsuz köylüleri acımasızca sömürür, ihtiyaçları onları madenlerde yorucu çalışmaya mecbur eder.

1923 yılında, Almanya’ya gönderilerek mesleki eğitim almış birkaç deneyimli işçi, Zonguldak madencilerini örgütlemeyi başardı, bu da daha sonra değineceğimiz ilk grev eylemine yol açtı.

İttihat ve Terakki Komitesi, emperyalist savaş sırasında 1.500 genç işçiyi çeşitli sanayi dallarında uzmanlaşmaları için Almanya ve Avusturya-Macaristan’a göndermişti. Bu işçiler, Almanya’daki Kasım Devrimi’ni ve Macaristan’daki Sovyet Devrimi’ni yaşadılar, bazıları bu devrimlere aktif olarak katıldı. Bu yetenekli Türk işçileri, Türkiye’ye döndüklerinde Türk işçi sınıfının örgütlenmesinde önemli bir rol oynadılar. Birçoğu, devrimci işçi hareketinin öncüleri olarak hareket ederek, Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasında aktif rol aldı.

Genel olarak Türk işçi sınıfı, hâlâ bölgeciliğin, zanaat kısıtlamalarının ve küçük burjuva psikolojisinin izlerini taşımaktadır. Bununla birlikte, Kemalist Hükümet’in Yeni Türkiye’yi kurma amacıyla, tüm enerjisiyle yürüttüğü sanayileşme süreci, Türk proletaryasını radikalleştirecek ve onu kelimenin modern anlamıyla bir sınıf haline getirecektir.

İzmir İktisat Kongresi

1923 yılının başlarında İsmet Paşa hükümeti, ülkenin ekonomik sorunlarına ve iş gücünün verimliliğini artırma görevlerine adanmış özel bir kongreyi İzmir’de topladı. Yetkililer, bu kongrede işçi sınıfının temsiline izin verdi, ancak işçi delegelerini yereldeki yetkililer tayin etti. İstanbul işçileri, Komünist grup Aydınlık’ın girişimi sayesinde örgütlenmeyi ve aralarında Türkiye’deki komünist hareketin öncülerinden, genel sekreter ve parti lideri Dr. Şefik Hüsnü’nün de bulunduğu üç delege seçmeyi başardı. (Bu yoldaş, 1 Mayıs'ta yayımladığı bir broşür nedeniyle Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce kısa süre önce 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.)

Yoldaş Şefik Hüsnü, İzmir Kongresi’nde işçi heyetini etrafında toplamayı başardı. Konfederasyonun işçi sorunuyla ilgili programındaki maddelerin büyük çoğunluğu yoldaş Şefik Hüsnü’nün katılımıyla hazırlandı. İşçi heyetinin grup toplantılarında, işçilerin korunması, sekiz saatlik iş günü, güç birliği yapma ve toplu sözleşme hakkı ile ilgili olarak hazırlanan maddeler kabul edildi. Hükümet, bu talepleri yerine getirme sözü vermiş olsa da, İzmir’de iş hayatı ile ilgili kanunları ele alan program tümüyle kenara atıldı. Meclis, işçi sorununa ilişkin kanun tekliflerinin incelenmesini bir oturumdan diğerine erteledi, bu konuyla ilgilenmeye hiç vakit bulamadı.

İzmir Kongresi, Türk işçi hareketine ivme kazandırdı, bu harekette iki kanat belirginleşti: ılımlı “vatansever” kanat ve komünistler. İstanbullu mürettipler, tramvay işçilerinin bir bölümü ve işçi kesimleri Aydınlık adlı komünist örgütün etkisi altındaydı. Geri kalanlar ise bu yazının ilk bölümünde bahsettiğimiz dolandırıcı Şakir Rasim’in tuzağına düşmüşlerdi.

1923 1 Mayıs’ı, İsmet Paşa hükümeti tarafından İstanbul’da gelişmeye başlayan komünist hareketi bastırmak için kullanıldı. Başlarında yoldaş Şefik Hüsnü’nün bulunduğu Aydınlık grubunun liderleri hapse atıldı, haklarında vatana ihanet suçlamasıyla siyasi bir dava açıldı. İstanbul’daki yetkililer, bu tutuklamalarla ajanları Şakir Rasim ve arkadaşlarına el uzatmak istemişlerdi.

Ancak İstanbul işçileri, devletin kendilerini bir zamanlar seçtikleri yoldan kopartmalarına izin vermediler, sendikal hareket, daha da büyük ilerlemeler kaydetmeye başladı. Temmuz 1923’ün ortalarında, birkaç ay boyunca aralıklı olarak devam eden bir grev hareketi başladı. Ekonomik durumlarını iyileştirmek ve birlik olmak için mücadele etme kararlılığıyla dolu işçi kitlelerinin baskısına boyun eğen hükümet, tüm derneklerin (sendikaların) İstanbul’da bir tür İşçi Federasyonu olan genel bir “işçi sendikası” (“Birlik”) altında “illegal zemin”de birleştirilmesine göz yummak zorunda kaldı.

İşçi Sendikası

26 Kasım 1923’te İstanbul’da 250 delegenin katılımıyla bir İşçi Konferansı düzenlendi. Bu konferansa hem Zonguldak madencilerinin hem de Balıkesir’deki Balya-Karaaydın maden bölgesinin temsilcileri katıldı. Böylece konferans, tüm Türkiye’yi kapsayan bir nitelik kazandı. Bu konferansta, kapitalist ülkelerde var olan işçi konfederasyonuna benzer bir “Tüm Türkiye İşçi Sendikası”nın (Birlik) kurulmasına karar verildi. Bu işçi konfederasyonu, İstanbul’dan 19.000 örgütlü işçiyi (toplam 32 sendika), 15.000 Zonguldak madencisini ve 10.000 Balya-Karaaydın işçisini kapsıyordu.

Daha önce de bahsettiğimiz Şakir Rasim, bu konfederasyonun başına geçti. Birliğin faaliyetlerini İstanbul siyasi polisinin önceden belirlediği yollar doğrultusunda yönlendirmek için her türlü çabayı gösterdi. Polisin ısrarı üzerine birlik, tüm komünistleri sendikalardan dışladı. Devletin kıymet verdiği gizli polis ajanı Şakir Rasim, basın temsilcileriyle yaptığı bir röportajda şu açıklamayı yaptı: “Birlik, yalnızca ekonomik amaçlar peşindedir ve kelimenin tam anlamıyla ulusal bir örgüttür. Birliğin sosyalizmle veya komünizmle hiçbir ortak noktası bulunmamaktadır. Aşırı uca savrulmuş kişilerle mücadele etmeyi görev edinmiştir.”

Şakir Rasim, burjuva Kemalist hükümete olan bağlılığını vurgulamak amacıyla, Kemalist Halk Partisi İstanbul teşkilatı sekreteri Refik İsmail Bey’i Birlik Yürütme Kurulu başkan yardımcılığı adayı olarak önerdi. Böylece örgütlü Türk işçi sınıfı üzerindeki Kemalist vesayet tesis edilmiş oldu.

Birlik Yürütme Kurulu’nun iktidardaki mülk sahibi sınıf hükümetine olan kölece bağlılığı her türlü sınırı aşmıştı. Şakir Rasim, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı olduğuna dair telgraflar göndermek, eğilip bükülmek, yetkililere el avuç açmak, “milli” çıkarlara olan bağlılığı yüksek sesle ilan etmek, çeşitli paşalar onuruna ziyafetler vermek gibi yöntemlere yaygın olarak başvurdu. “Gazi” Mustafa Kemal Paşa, Birliğin kendisine bağlı olduğuna dair açıklaması üzerine, sendikalar ve grevler hakkında bir kanun taslağı hazırlanması fikrine destek sunacağına söz verdi. Ancak bu kanun, henüz gün yüzüne çıkmış değil.

Birlik, örgütlü İstanbul işçilerinin tamamını kucaklayamadı. Birliğin etkisi dışında kalanlar, öncelikle demiryolu işçileri, ikincisi ise Birliğe karşı çıkan matbaa işçileriydi. Komünistler, İstanbullu mürettipler arasında büyük bir etkiye sahipti. Aynı şekilde, liman işçileri de Birliğe katılmayı reddetmişlerdi.

Birlik, işçilerin gözünde kısa sürede tüm otoritesini yitirdi. Bu durum, yalnızca Nisan 1924’te üye sayısının 7.000’e düşmesinden bile anlaşılabilir. Oysa başta sadece İstanbul’da 19.000 üye işçisi vardı. Birliğin devlet karşısında el pençe divan durma üzerine kurulu taktikleri, yetkililere boyun eğmesi, işçileri kendisinden uzaklaştırdı. İşçiler, gizli polisin ve burjuva hükümetinin işçi sınıfının çıkarlarının umut vadeden savunucuları olmadığını anlayacak kadar olgunlaşmışlardı.

Hükümet, genel niteliği uyarınca, sadece vaatlerle Birliğin sırtını sıvazlamakla yetindi, gerçekte ise özgürce güç birliği oluşturma hakkı konusunda tek bir adım bile atmadı. Hükümet, kendisine sadık olan Birlik gibi bir vatansever bir kırma köpeğe bile şüpheyle baktı. Birlik de zaten kısa süre içinde kendi kendini tasfiye etti.[1]

Saldırı Dalgası

Daha önce de belirttiğimiz gibi, 1923 yazında Türkiye’deki işçi sınıfının hayatına ciddi olaylar damgasını vurdu. Ülkenin neredeyse tüm büyük işçi merkezlerinde bir grev dalgasına tanık olundu. Bu dalga, Türk işçi hareketi için eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, 32.000’e varan grevci sayısıyla muazzam bir alanı kapladı. Genel olarak, bu grevler açıktan saldırgan bir niteliğe sahipti. Ekonomik taleplerin yanı sıra, güç birliği kurma hakkı, sosyal kanunların çıkartılması gibi bir dizi siyasi talep de dile getirildi. Grevlerin komünistlerce yönetildiği her yerde (İstanbullu matbaacılar, Doğu Demiryolu vb.), SSCB ile en yakın temas talebi de dile getirildi.

Tüm grevlerin yüzde ellisi, işçilerin zaferiyle sonuçlandı. Grevler, aşağıdaki işletmelerde gerçekleşti:


Bu grevler, Türk işçi hareketinin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Hükümet, işçi sınıfını kuşatmak ve işçi hareketini kendi vesayeti altına almak için ne kadar uğraşsa da, başlangıçta on binlerce işçiyi etkileyen grev hareketinin gelişimini durdurma konusunda aciz kaldı.

1924 yazında, biri posta ve telgraf çalışanlarınca, diğeri tramvay işçilerince olmak üzere iki grev gerçekleşti. Tramvay işçilerinin grevinde işçiler jandarma ile çatıştılar, bu çatışmada bazı grevciler yaralandı, 27 kişi tutuklandı. Bu grev, İstanbul işçilerinin “ulusal” otoritelerden koptuklarını, onlara karşı muhalefete geçtiklerini gösterdi. İstanbul işçileri, pratikte devletin “ulusal” iktidarının, proletaryaya vurmaktan çekinmeyen, yalnızca Türk burjuvazisinin ve yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket eden burjuvazinin iktidarı olduğuna ikna oldular.

Ekim 1924’te (İstanbul-Edirne hattında çalışan) Doğu Demiryolu’nda işçiler greve gittiler. Bu grevin nedeni, işçilerin karşılıklı yardım fonlarındaki parayı kendi aralarında bölüşme kararıydı. Fransız bir firmaya ait olan demiryolu şirketi, bu olaya müdahale ederek, en çok faal olan iki işçiyi işten çıkardı. İşçiler, işten çıkarılanların tekrar işe alınmasını talep ederek greve gittiler. Doğu Demiryolu idaresi, 1922’den beri karşılıklı yardım fonlarını usulsüz bir şekilde elden çıkarmış, bu fonlara kendisi de belirli bir pay ödemişti. Yetkililer greve müdahale ederek, grevi zorla bastırdılar.

1924 yılı boyunca sık sık grevler yaşandı, önce bir bölgede başlayan grevi başka bir bölgede patlak veren grev takip ediyordu. Bu koşullarda devlet yetkilileri, her zaman mülk sahiplerinin (çoğu durumda yabancıların) tarafını tuttular. Örneğin, İstanbul’daki büyük fabrikalarda ve (devlete ait) tekstil fabrikalarında Ekim 1924’te yaşanan grevi hepimiz biliyoruz; bu greve kadın işçiler de katılmıştı. Dikkat çekici bir grev ise Ağustos 1925’te Şirket-i Hayriye (vapur hizmetleri) şirketine bağlı gemicilerin greviydi. Bu şirket, Türklerin elindedir ve muazzam kârlar elde etmektedir. Ancak gemiciler sefil ücretler almaktadır.

Neticede polis, hissedarların safında yer alıp greve müdahale ederek en aktif grevcileri tutukladı. Grevdeki gemicilerden onlarcası işten çıkarıldı, yerlerine grev kırıcılar alındı.

Polisin yardımıyla dağıtılan bu grevle bağlantılı olarak, İstanbul’da çıkan Kemalist gazete Cumhuriyet, 21 Ağustos tarihli başyazısında, Türkiye’deki işçi sorunu hakkında şu değerlendirmelerde bulundu:

“Şirkete mensup işçilerin bir bölümü grev örgütlemeye çalıştı, ancak bu girişim, başarısız oldu. [...] Türk işçisi, Avrupa işçileriyle aynı niteliklere ve aynı maddi kaynaklara sahip değil. Türkiye’nin işçi sınıfı, hâlâ emekleme aşamasında, bu açıdan, işçi örgütleri üyelerini greve teşvik ederek hata yapıyorlar. [...] Naif Türk işçilerini tehlikeli sınıf mücadelesi yoluna kışkırtanlar, yalnızca kötü niyetli unsurlardır. Türkiye’de büyük kapitalistler yok. Ekonomik hayatımızın gelişmişlik düzeyi halen daha yetersiz, bu nedenle, bir işçi sorununa mahal yok. Bizde mülk sahipleri, yani girişimciler, maddi yaşam koşulları açısından işçilerden çok farklı değiller (!) [...] Buna rağmen, işçilerimiz arasında aşırı bir heyecan ve hoşnutsuzluk olduğunu, bu heyecanın işçiler ve mülk sahipleri arasındaki çelişkiyi derinleştirme eğiliminde olduğunu, işçilerin bu heyecanlı ruh halini göz ardı etmememiz gerektiğini kaydetmeliyiz. Bu durum, ulusal ve ekonomik kalkınmamız için bir tehdit kaynağı olabilir. Bu tehditten kaçınmak için acil önlemler alınmalı, [...] işçi sınıfını yönetecek, onları medenileştirecek ve mükemmelleştirecek organlar oluşturulmalıdır.”

Özetle, bu nutkun anlamı şudur: “Ülkedeki konsoloslara cesaret verelim!”, iktidarda olanlar, Türk işçi sınıfını baskı altında tutsun, onları kendi vesayetleri altına alsın. Görünen o ki bizim Zubatov, Boğaz kıyılarında yaşıyor![2]

Türk basınının tamamı, “fakir” Türk gemi sahiplerinin ceplerine dokunmaya cüret eden grevcilere karşı ayaklandı. Ulusal Türk burjuvazisi, işçi sınıfına duyduğu öfkeyi dışa vurdu ve tüm devlet aygıtının tüm mekanizmasını harekete geçirdi.

Cumhuriyetçi Türkiye’de işçi sınıfı temel siyasi haklarından mahrum bırakılmıştır. Türk işçisi, sekiz saatlik çalışma gününün ne olduğunu bilmemektedir. Türkiye'de 14-15 saatlik çalışma günü, olağan bir durumdur. İşçilerin modern sendikalarda örgütlenmeleri yasaktır. Grev yapmaları yasaktır, hastalık, yaşlılık veya kaza durumunda kendilerine bakabilecek örgütler kurmalarına izin verilmemektedir. Kadın ve çocuk emeği, en utanmaz biçimler altında sömürülmektedir. Ulusal burjuva devriminden doğan burjuva devleti, kendi sınıfının çıkarlarını iki kat korurken, aynı zamanda proletaryayı polis gözetimi denilen mengenede ezmeye çalışmaktadır.

Amele Teali Cemiyeti

1924 sonbaharında Türk komünistleri, İstanbul’daki birkaç sendikayı bir araya getirerek, tasfiye edilmiş olan Birliğin yerine yeni bir işçi konfederasyonu kurmayı bildiler. Komünistler, bazı sendikaların merkez organlarında işçi hareketine öncülük edecek bir çekirde kadroya sahipler. Harekete sempati duyan işçilerle birlikte parti, örgütlenme çalışmalarını sürdürüyor.

Amele Teali Cemiyeti denilen sendikalar konseyinin başında, başkan hariç neredeyse tamamı komünistlerden oluşan bir başkanlık kurulu var. Başkan ise bir Kemalist. Bu kişi, Birliğin başkanlık kurulunda da yer alan Refik İsmail Bey. Bu başkan, zaman zaman komünist partinin talimatlarını yerine getirmek zorunda kalsa da, hükümetle ilişkileri bizzat yürütüyor.

Teali örgütü, bu yılın Mayıs ayına (1925) kadar varlığını sürdürdü, aralarında aydınlar ve işçilerin de bulunduğu toplam 15 komünist liderin tutuklanmasının ardından hükümet tarafından kapatıldı.

1 Mayıs 1925’te İstanbul komünistleri, proletarya bayramına adanmış bir broşür yayınladılar.

Türk Komünistleri, son tutuklamalara kadar geçen yıl boyunca kapsamlı çalışmalar yürüttüler. Teorik dergi Aydınlık, daha sık yayınlanmaya başladı. Trakya ve Anadolu'dan çok sayıda işçi muhabirinin katkıda bulunduğu Orak Çekiç adında bir gazete çıkartıldı. Ayrıca Leninizm, Marksizm, işçi hareketi vb. konularda yaklaşık 15 farklı broşür yayımlandı.

Hükümet, komünistlerin Türk işçileri arasında artan etkisinden korkarak, komünistleri işçilerden tecrit etmeye karar verdi. Sorumlu birkaç parti üyesini tutuklayıp Ankara’ya gönderdi ve İstiklâl Mahkemesi’ne teslim etti. Mahkeme, bu komünistleri toplam 159 yıl hapis cezasına çarptırdı. Sadece dört yoldaş, burjuva adaletinin elinden kurtulmayı başardı. On üç yoldaş, Ankara hapishanesindeki gardiyanların insafına terk edildi. Hükümet, Bursa’da ortaya çıkan Aydınlık, Orak-Çekiç ve Yoldaş gazetelerini kapattı. Amele Teali Cemiyeti Yürütme Kurulu feshedildi, ülkede şiddet ve keyfi yönetim tesis edildi.

Son zamanlarda, özellikle Şirket-i Hayriye nakliye şirketinde patlak veren grev olmak üzere, son birkaç aydır tanık olunan grev hareketleri nedeniyle hükümet, işçi hareketini tamamen kendi eline almaya karar verdi. İşçilerin dağınık ve izole bir durumda bırakılması halinde hareketin çok tehlikeli bir hal alabileceği anlaşılıyor.

Cumhuriyet gazetesinin tespitiyle, İsmet Paşa hükümeti, işçileri “siyasetle hiçbir ilgisi olmayan, yalnızca ekonomik amaçlar güden” bir örgütte toplamayı gerekli gördü. Hükümet, böylece işçilerin hoşnutsuzluğunu gidermeyi ve dikkatlerini siyasi meselelerden uzaklaştırmayı umuyordu.

Bu yılın Ağustos ayında, polisin izniyle İstanbul’da “İstanbul İşçi Karşılıklı Yardımlaşma Birliği”nin bir toplantısı yapıldı. Eski Amele Teali Cemiyeti Yürütme Kurulu’nun yerine yeni bir Yürütme Kurulu seçildi, İstanbul’daki Kemalist örgütün ünlü sekreteri Dr. Refik İsmail Bey “oybirliğiyle” başkan olarak atandı. Bu toplantıda, şu cümlelere yer veren bir açıklamanın yapılması kararlaştırıldı: “İşçilerin siyasi meselelerle hiçbir ilgisi yoktur. Siyaset, onların işi değildir.”

Kemalist hükümetin işçi hareketini bastırmaya yönelik ilk girişimi bu değil. Komünistleri yeraltına iten hükümet, işçi hareketini liderlerinden mahrum kıldı, gazetelerini kapattı ve bir kez daha işçilerin gözüne toz atmaya çalıştı.

Ama bu çabalar beyhude! Kemalist hükümetin tüm gücüyle desteklediği kapitalist ilerleyiş, işçileri “siyasetten” ayıran tüm dikenli telleri acımasızca yıkacak, gizli polisin atadığı resmi vasilerce inşa edilen tüm kâğıttan evler yerle bir edilecektir. İşçiler gene de “siyaset”e karışacaklardır; çünkü tabiatı kapı dışarı etseniz de o bir şekilde pencereden içeri girecektir! Türkiye’nin işçi hareketi, Kemalist Zubatovların pençelerinden kurtulacak, sınıfsal gelişme yoluna girecektir. Kemalistler, tarihin çarkını durduramayacak, kaçınılmaz olanı engelleyemeyeceklerdir.

Türkiye’nin sanayileşme süreci, kitlesel bir işçi hareketi geliştirme görevinin oluşmasını sağlamıştır. Bu kitlesel işçi hareketi, işçiler üzerinde vesayet tesis eden Kemalistler işçi hareketini kendi mengenesinde ezmeye çalıştıkça, daha da devrimcileşecektir.

P. Kataygorodski
17 Ekim 1925
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bu noktada kimileri, devrimci sendika örgütü “Türkiye Beynelmilel İşçi İttihadı”dan bahsedebilirler. Ancak bu kendi gazetesi bulunan örgüt, bünyesind esadece Türk olmayan işçileri barındırıyordu. Türk işçileri arasında hiçbir etki yaratamadı. Bu örgüt üç yıl varlığını sürdürdü.

[2] Zubatov, Çar’a “sadık” sendikalar örgütleyen bir Çarlık ajanı ve provokatörüydü.