İtalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İtalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2026

, ,

Emperyalizm ve Özgürleşme: Losurdo’ya Giriş


Emperyalist muktedir sınıfın her şeyi harap eden yozlaşma süreci, tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Gazze’de devam eden soykırımdan Küba’ya uygulanan yıkıcı ablukaya, Venezuela başkanının yasadışı müdahaleyle kaçırılmasına, İran’a karşı savaşa ve daha fazlasına kadar, ABD imparatorluğu, liberal emperyalizm anlayışıyla ilişkilendirilen kadife eldivenin yırtık pırtık hali içinden çıkarttığı demir yumruğunu giderek daha fazla gösteriyor. Liderleri artık projelerinin sömürgeci doğasını ve etnonasyonalizm ile dini köktenciliğe dayandığını açıkça ilan ediyor (örneğin, bkz.: Rubio 2026). Bu arada, Çin'in öncü rol oynadığı küresel Güney’in yükseliş süreci devam ediyor, çok kutuplu bir dünya, dayatılan tek kutuplu düzeni giderek daha fazla sorguluyor.

Domenico Losurdo’nun (1941–2018) çalışmaları, tüm bunları net bir şekilde ortaya koyan bir analiz çerçevesi sunmaktadır. Bu nedenle, mevcut durumumuz için son derece önemlidir. Bir bilim insanı, profesör ve ömür boyu mücadele etmiş komünist bir militan olarak Losurdo’nun teorik pratiği, eşi Erdmute Brielmayer (1943–2024) ile yakın işbirliğiyle şekillenmiştir. Genellikle onun yardımıyla, Marksizm, küresel komünist hareket, kapitalizmin ve burjuva düşüncesinin tarihi üzerine onlarca kitap yazmıştır.

Modern emperyalizme dair bütüncül analizinin yanı sıra sömürgecilik karşıtı mücadele ve sosyalist inşanın çelişkilerine ilişkin görüşleri göz önüne alındığında, Losurdo’nun ortaya koyduğu kapsamlı çalışmalar, kapitalist esaretin tarihini ve ondan kurtulma mücadelesini anlamak için vazgeçilmez bir harita sunmaktadır. Özellikle modern emperyalizmin merkez ülkelerin kültürünü nasıl şekillendirdiğine dair zengin bir analiz sunan Losurdo, emperyalizmin sol siyaset ve teori üzerindeki etkisine özel bir önem verir. Bu bağlamda, Batı solunda, kendini Marksist olarak niteleyenler de dâhil olmak üzere, Avrupamerkezci, devlet karşıtı, ütopik ve mesihçi eğilimleri eleştirel bir şekilde ele alır ve tarihsel bir bağlama oturtur. Daha da genelde, Losurdo’nun felsefeyi tarihsel bağlama oturtma çabası, teoriyi tarih zeminine yerleştirdiği ve iddialarını, ezilen sınıfların kurtuluş mücadelelerinden doğan bilgi ve talepleri içeren ahlaki ve siyasi bir ufuk karşısında değerlendirdiği için, Marksist düşünce tarihine önemli bir model sunmaktadır.

International Critical Thought [Uluslararası Eleştirel Düşünce”] dergisinin bu özel sayı, Losurdo’nun geniş araştırma yelpazesini yansıtan, bilhassa emperyalizm ve özgürleşme ile ilgili analiz faaliyetleirne yaptığı katkılara odaklanan, onunla ilgili ve onun eliyle kaleme alınımış bilimsel çalışmaları bir araya getiriyor. Bu sayı, bir yandan da Losurdo’nun köktencilik meselesini ele aldığı bir makalesinin ve 2010 yılında Çin’de yaptığı seyahatleri üzerine düşüncelerini paylaştığı bir röportajın çevirilerini içeriyor. Dünyanın dört bir yanından bilim insanlarınca yazılan diğer makaleler, çalışmalarının bugünün dünyasını anlamak ve en acil sorunlarını ele almak için nasıl önemli kaynaklar sunduğunu ortaya koyuyor. Makaleler, Marksist felsefe ve metodolojiye katkılarını, burjuva teorisinin eleştirel tarihselleştirilmesini, çağdaş Batı teorisi ve solun eleştirilerini, sosyalizmi inşa etme yolundaki tarihsel mücadeleye dair anlatımını ve daha fazlasını inceliyorlar. Bu özel sayı, Losurdo’nun araştırmalarıyla daha geniş ve derin bir ilişki kurulmasını teşvik etmeyi amaçlarken, aynı zamanda Marksist teori ve pratiğin titiz ve yenilikçi geleneğini daha da geliştirmek denilen, acilen yürürlüğe konulması gereken proje için bir ilham kaynağı olarak da ondan yararlanmayı hedefliyor.

Emperyalizm ve Sosyalizmi İnşa Etme Mücadelesi

Marx ve Engels’in ortaya koyduğu kapsamlı sınıf mücadelesi teorisinden yola çıkan Losurdo, emperyalizm geliştikçe, modern çağın en önemli sınıf mücadelelerinin sömürgecilikten, yeni sömürgecilikten ve faşizmden kurtuluş için ulusal mücadeleler biçimini aldığı gerçeğini ortaya koyan isimdir (Losurdo 2024 ve Losurdo 2021).

Emperyalist kapitalizm, değerin çevreden merkeze aktığı eşitsiz gelişme üzerine kurulu dünya sisteminde dünyayı birleştirdiğinden, az gelişmiş ülkelerin önde gelen emperyalist uluslarca dayatılan sistemden kurtulma mücadelesi, gezegendeki insanlık projesini uluslararası bir sömürü, baskı ve ekolojik yıkımla tanımlı sistemden kurtarmak için verilen mücadelenin en üst aşamasıdır. Bu sebeple, ulusal kurtuluş mücadelesi, sadece özgür seçimin bir sonucu değil, ulusun temel birim olduğu eşitsiz bir uluslararası sistemin maddi tarihiyle de yakından ilgilidir.

Uluslararası komünist hareket, dünya genelinde emperyalizme ve faşizme karşı verilen mücadelede önde gelen güçlerden biridir. Sermayenin küresel boyunduruk altına alma yönündeki kontrolsüz dürtüsüyle komünistlerin insanlığın kurtuluşu projesi arasındaki çatışma, sosyalizmin büyük ölçüde tarihsel olarak az gelişmişliğe maruz kalmış ülkelerde gelişmesine sebep olmuştur. Neticede sosyalizmin inşası ve ulusal egemenliğin savunulması, kaçınılmaz biçimde, kalkınma ve modernleşme mücadelesini beraberinde getirmiştir. Losurdo’nun da dediği gibi, sömürgeci, yarı sömürgeci veya yeni sömürgeci hâkimiyetle yüzleşmiş ulus devletler, yalnızca siyasi-askeri bir mücadele aşamasıyla bağımsızlık kazanmakla kalmamalı, aynı zamanda üretim güçlerinin gelişiminin son derece önemli olduğu siyasi-ekonomik bir aşamayla da bağımsızlıklarını korumalıdır (bkz.: Losurdo 2015b, s. 317). Dahası, bu gelişmenin sürekli emperyalist saldırganlığı savuşturacak kadar hızlı ve somut olması gerekir, çünkü emperyalist boyunduruğun zincirlerinden kurtulan uluslar, varoluşsal bir seçimle karşı karşıya kalırlar: onlar ya kalkınacak ya da öleceklerdir!

Bugünün dünyası, Losurdo’nun sosyalizmi inşa etme mücadelesinin, hatta emperyalizmin dayatmalarının ötesinde ulusal kalkınma mücadelesinin kendi kaderini tayin etme arayışında olan ülkeleri yeniden sömürgeleştirme ve geriletme çabalarına karşı sürekli bir mücadele gerektirdiği argümanının doğruluğunu teyit eden bolca kanıt sunmaktadır. Örneğin, ABD’nin Küba’ya uyguladığı abluka veya Venezuela’ya yönelik giderek sertleşen saldırıları, kalkınma mücadelesinin sosyalizmi inşa etme mücadelesinden ayrılamaz olduğunu görmek için yeterlidir. Daha fazla kanıtı, Çin’in emperyalizme karşı kendini savunma pratiğinde ne kadar güçlü bir faktör olduğunu ortaya koyan ekonomik kalkınma sürecinde bulmak mümkündür.

Gerçekten de, Losurdo’nun çalışmaları, Çin’in modernleşmesine dair önemli görüşler sunuyor, bu konuları ele alan Batılı akademik çalışmaların çoğunu gölgede bırakan yanlış bilgileri ve güçbelâ gizlenen ırkçılığı ortadan kaldırıyor. Bu sayıda yer alan “Çin’e Eğitici Bir Gezi: Bir Felsefecinin Düşünceleri” başlığını taşıyan, Losurdo’nun 2010 yılında dört Çin şehrine yaptığı ziyaretini temel alan makale, Çin’in ekonomik kalkınması ve çelişkileri üzerine yaptığı analizi içeriyor. Ayrıca, diğer yazılarında da yer alan, Çin sosyalizminin yanlış anlaşılmasına, özellikle de 1978’de başlatılan Çin’in reform ve dışa açılmasının neoliberal kapitalizm lehine sosyalizmi terk etme kararı anlamına geldiği Batı Marksizmine ait klişeye dair düşüncelerini de içeriyor. Buna karşılık Losurdo, çalışmasında, Çinli liderlerin, sosyalist deneylerin tarihinden öğrendikleri öz eleştiri süreciyle, önceki girişimlerde tespit edilebilen dogmatik eğilimlerin üstesinden gelen yenilikçi bir sosyalist modernleşme yaklaşımı geliştirmeye çalıştıklarını ortaya koyuyor.

Üretim güçlerinin güçlerin geliştirilmesi ihtiyacı ve ileri teknolojilerin kalkınmada niteliksel sıçramalara imkân sağlaması sebebiyle Çin, bu alanda dünyanın önde gelen ülkelerinden, yani emperyalist ülkelerden teknoloji transferini teşvik etmenin yollarını bulmak zorunda kaldı. Çin, neoliberal dönemde dünya üretiminin üretim yeniden yapılandırılması sürecinde, ekonominin üretken temelini geliştirdi, aynı zamanda teknoloji transferindeki fırsatları gördü. Elbette bu, dengesiz kalkınma ve çokuluslu şirketlerin üretim tesislerinin ekolojik etkisi de dâhil olmak üzere önemli fedakârlıklar olmaksızın gerçekleşemezdi. Geriye dönüp bakıldığında, bunların yüksek teknoloji geliştirme denilen stratejik hedefe ulaşmak için taktiksel uzlaşmalar olduğu görülüyor. Çin liderleri ayrıca, belirli piyasa mekanizmalarının doğru şekilde kontrol edildiği takdirde üretimi nasıl teşvik edebileceğini ve modernleşme için nasıl kullanılabileceğini de fark ettiler. Aynı zamanda, kapitalist bir sınıfın ekonominin ve devletin en yüksek noktalarını ele geçirebilecek, böylece kalkınma projesini kendi çıkarlarına tabi kılabilecek bir konuma gelmek istemediler. Kısacası, Çinli liderler, kapitalizmin sosyalizmi yok edecek noktaya gelmesine izin vermek yerine, kapitalist gelişmeyi işçi devletince denetlenen bir sosyalist proje için kullanmanın yollarını aradılar.

Bunun riskli bir girişim olduğunu, Çin’in reform ve dışa açılma süreciyle ilgili bir dizi çelişki ve riskin ortaya çıktığını materyalist görüşe sahip hiç kimse inkâr edemez. Nitekim, Çin liderliğinin görevlerinden biri de bu tür tehlikelerden kaçınmak veya bunların sahip olduğu ağırlığı azaltmaktır. Aynı zamanda, bugün Çin’in sosyalist kalkınmaya doğru yürüdüğü yolun başarılı ve dirençli olduğu net bir biçimde görülmektedir. Şu anda Çin, küresel bir güç ve satın alma gücü paritesi açısından dünyanın önde gelen ekonomisidir. Ayrıca yoksulluğun azaltılması, halk sağlığı, bilim, teknoloji, altyapı, ekolojik sorumluluk esası üzerine kurulu toplu taşıma, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji, ağaçlandırma ve daha birçok alanda uluslararası planda lider ülkedir (bkz.: Cheng 2021; Martinez 2023; Martinez ve Bennett 2025). Dahası Çin, emperyalist dünya düzenine varoluşsal bir tehdit olarak görülen, alternatif uluslararası kalkınma modeli için inşa edilmiş küresel mimarinin parçasıdır (bkz.: Clegg 2009; Woodward 2017; Matar 2024).

Kapitalizmin tarihi, üretim güçlerinin sömürgeci yağma ve üretici sınıfların yoğun sömürüsü yoluyla hızla geliştirilebileceğini göstermişken, sosyalizmi hedefleyen devletler, mümkün olduğunca farklı bir yol izlemeli, ülkelerin işçi sınıflarından gördüğü desteği pekiştirmeli, emperyalizmin yarattığı artı değere bel bağlamamalıdır. Aynı zamanda, emperyalizmin onlara karşı yürüttüğü ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel savaşın maddi bağlamında modernleşmeleri gerekmektedir. Emperyalizmle kalkınma konusunda mücadele ederken bu ülkelerin yoğun emek ve sömürünün tüm biçimlerini (veya devleti) ortadan kaldırabileceklerini varsaymak, anti-materyalist ve akıl dışı bir yaklaşımdır. Losurdo, sosyalist devletlerin gelişiminde yer alan zorluklar ve çelişkiler ile emperyalist güçlerden kaynaklanan gerçek bir boyun eğme tehdidi konusunda gerçekçi olmamız gerektiğine vurgu yapıyor. Sürekli hatırlattığı gibi, sosyalizmin inşası, birçok kişinin tahmin ettiğinden çok daha uzun bir süreçtir. Dolayısıyla, yenisi eskisiyle sömürgeciliğe karşı mücadele henüz bitmemiştir.

Jared Bly, bu sayıdaki makalesinde tam da bu konuyu ele alıyor. Bly, Afrika’daki yeni sömürgeciliğe karşı mücadelelerde karşılaşılan bazı zorluklara ışık tutmak için Losurdo’nun “pratiğin idealizmi”ne dair eleştirisinden istifade ediyor. Bly, pratiğin idealizminin, toplumsal kurumların (devlet, piyasa vb.) maddi nesnelliğini yanlış tanıma veya küçümseme eğilimine denk düştüğünü, devrimci pratiğin dönüştürücü gücünü abarttığını söylüyor. Bly, Afrika’daki yeni sömürgeciliğin tarihinin katkısıyla, pratiği idealize eden yaklaşımın edindiği cazibenin epey güçlü olduğunu iddia ediyor. Pratiğin idealizmini, Thomas Sankara’nın Burkina Faso’daki sendikalarla olan çatışması üzerinden örnekleyen yazae, Sahel Devletleri İttifakı gibi bugüne ait anti-emperyalist hareketler için de dersler çıkarıyor.

Losurdo’nun Marksist Sınıf Mücadeleleri Teorisine İlişkin Açıklaması

Losurdo’nun modern tarih boyunca sömürgeci zulümden kurtuluş mücadelelerine dair yaklaşımına, Marksist sınıf mücadelesi teorisine dair, onu sınıf mücadelelerinin aldığı çeşitli biçimleri açıklayan, çoğu zaman işçiler ve kapitalistler arasında doğrudan bir çatışmaya indirgenemeyen kapsamlı bir toplumsal çatışma teorisi olarak gören anlayışı eşlik ediyor (bkz.: Losurdo 2016, s. 43). Marx ve Engels’in yanı sıra Lenin, Mao Zedong ve diğer devrimcilerin yazılarını ustalıkla inceleyen Losurdo, yaşamı güvence altına alan araç ve kaynakların maddi temeli üzerine gelişen sınıf mücadelelerinin, birden fazla türü içeren bir başlık olarak kavranması gerektiğini söylüyordu. Sömürücü sınıflar (misal, burjuvazi ve aristokrasi veya rakip ulusal burjuvaziler) arasındaki çatışmalara ek olarak, bunlar farklı türde kurtuluş mücadelelerini de (kapitalist metropollerde işçi sınıfının yürüttüğü mücadeleler, sömürgeleştirilmiş veya yarı sömürgeleştirilmiş toplumsal oluşumlardaki insanlarca yürütülen mücadeleler ve Lenin’in “ev içi kölelik” olarak adlandırdığı şeye karşı kadınlar öncülüğünde sürdürülen mücadeleler) içerir (bkz.: Losurdo 2016, s. 44). Dahası, Losurdo'nun vurguladığı gibi, ekoloji aynı zamanda Marksist pratikte sınıf mücadelesinin önemli bir alanı ve dayanağı olarak da anlaşılmaktadır. Doğayı kullanım değerlerinin birincil kaynağı olarak kabul eden bu gelenek, kapitalist üretim ilişkilerinin doğaya, tabii “doğaya ait olan ve onun ortasında var olan” insanlara yönelik ölümcül tehdidini uzun zamandır anlamış ve buna karşı örgütlenmiştir (Engels’ten aktaran: Losurdo 2016, s. 42; ayrıca bkz.: Foster 2024a; Foster, York ve Clark 2010).

Marksist sınıf mücadelesi teorisi, toplumsal çatışmayı maddi tarih zeminine yerleştirdiği için, bu mücadelenin aldığı muhtelif biçimlere açıklama sunabilmektedir. Emperyalizm çağında, emperyal merkezdeki tekelci finans kapitalist oluşumlar, aşırı kâr elde etmek için çevre üzerindeki kontrolü ele geçirmek adına mücadele ederken, sınıf mücadelesinin başlıca alanlarından biri, emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş mücadeleleri olmuştur. Bugün ABD önderliğindeki emperyalizmin sosyoekonomik bütünlüğü yapılandırdığı ve gezegenimizdeki insani gelişim projesini, en önemlisi de az gelişmişlik gerçeğini etkilediği göz önüne alındığında, zincirlerini kırmak için verilen sınıf mücadelesi, en önemli mücadeledir. Bu elbette, ulusal bağlamda işçiler ve mülk sahipleri arasındaki mücadelelerin önemsiz olduğu anlamına gelmez, bilâkis, bunların emperyalizmin toplumsal bütünlüğü içinde maddi olarak konumlandırılması gerektiği anlamına gelir. Sınıf mücadelesinin en yüksek düzeyi, gezegeni sermaye imparatorluğunun ölümcül pençesinden kurtarmak için verilen uluslararası mücadeledir.

Bazı Batılı akademisyenlerin bu konudaki kafa karışıklığına rağmen (bkz.: Brennan 2024), Marksist anlayışa göre, emperyalizmden kurtuluş için verilen ulusal mücadelelerin sınıf mücadeleleri olduğu söylemek, burjuva ve emperyalist ideolojilerin temel taşları olan ulusal şovenizme veya kültüralizme onay vermek değildir. Losurdo’nun da hatırlattığı gibi, Marx ve Engels’in geliştirdiği diyalektik ve materyalist sınıf mücadelesi anlayışı, toplumsal çatışmayı kültürel veya ırksal özellikler ve farklılıklara atıfta bulunarak açıklamaya çalışan düşünce biçimlerinden keskin bir şekilde ayrılır. Marksist sınıf mücadelesi teorisi, eşitlik ve özgürlük arayışını ikili bir şekilde ele alırken, “sınıf mücadelesini indirgemeci ve kaba ekonomist terimlerle yorumlayan” liberal teoriden de farklılaştırılmalıdır (Losurdo 2016, s. 75). Losurdo, Nancy Fraser gibi liberal eğilimli Batılı Marksist düşünürleri, yeniden dağıtım mücadelesi ve tanınma savaşı olarak adlandırılan mücadeleleri, sanki sosyo-ekonomik eşitlik mücadelesi ile tüm öznelerin insan onurunun savunulması arasında seçim yapmak gerekiyormuş gibi göstermeleri nedeniyle, sert bir şekilde eleştiriyordu (bkz.: Losurdo 2016, s. 73-99).

Bazı Batılı teorisyenlerin ideolojik bakış açısına göre, sınıf mücadelesi, ancak mülk sahipleriyle işçiler arasında doğrudan yaşanan bir çatışma olarak görülmelidir. Burjuva ve devrimci milliyetçilikler arasındaki farkları ortadan kaldıran bu teorisyenlere göre, bir ulusu emperyalizmin pençesinden kurtarma girişimleri, diyalektik karşıtı bir şekilde anladıkları milliyetçilikten başka bir şey değildir. Oys kapitalizmin maddi tarihi, hiçbir vakit burjuvazi ve proletarya arasında cereyan basit bir çatışmadan ibaret olmamıştır. Bunun yerine, emperyalist burjuvazi, devletleri boyunduruk altına alarak gezegenin büyük bir bölümünü geri bırakmış, dünyada bir işçi hiyerarşisi kurarak, zulüm sistemleriyle derin bir süreklilik içinde, işçileri aşırı sömüren yapılar dayatmıştır. Bu sisteme karşı mücadelenin gerçek tarihi, teorik bir tercih değil, pratik bir zorunluluk nedeniyle, emperyalizmin sömürü ve zulme hizmet eden zincirlerini kıran ulusal kalkınma projeleri üretmiştir.

Somut tarihin titiz bir analizini ortaya koyan Losurdo, sömürü ve aşırı sömürünün çeşitli zulüm biçimleriyle diyalektik olarak bağlantılı olduğunu göstermiştir. Dünyanın en çok sömürülen işçileri, emperyalizmin kurbanları, aynı anda ırksallaştırılmış ve insanlık dışı ideolojilere maruz bırakılmıştır. Özellikle kadınlar, çok sayıda ücretsiz ve toplumsal olarak değersiz emekle yükümlü tutulurken, aynı zamanda alt sosyoekonomik statülerini normalleştirmeyi amaçlayan baskıcı ideolojilerin de hedefi olmuşlardır. Kapitalizmde sömürünün toplumsal yeniden üretiminin temel birimi olan burjuva çekirdek aile üzerine kurulu rejimin baskın cinsiyet ve cinsel normlarına uymayan insanlar da ayrımcılığa uğramakta, şiddete ve insanlık dışı muameleye maruz kalmaktadır. Genel olarak ele alındığında, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kadın düşmanlığı, homofobi, transfobi vb. gibi baskıcı ideolojiler, küresel işçi sınıfını bölmeye, çeşitli grupları birbirine düşürmeye, böylece egemen sınıfın hâkimiyetinin oluşturulmasına ve mülksüz kitlelerin kolayca sömürülmelerine hizmet eder.

Bu nedenle, zulüm ve insanlık dışı muameleye karşı mücadele, gerçekte yaşandığı şekliyle, sınıf mücadelesinin bir parçasıdır. Sadece liberal veya sınıf mücadelesini çarpıtan diğer nesneleştirici dünya görüşlerine bağlı olanlar, yaşamı güvence altına alan araçlar ve kaynaklar üzerindeki mücadeleler ile ırksal ve cinsiyete dayalı baskıcı tahakküm biçimlerinden kurtuluş mücadeleleri arasında bir uyumsuzluk veya kopukluk olduğunu varsayarlar (bkz.: Losurdo 2016).

Antonio Gramsci’den yola çıkan Losurdo, komünizmin “insan türünün birliğini inşa etme sürecinin tamamlanmasına adanmış bütünsel bir hümanizm projesi” olduğunu güçlü bir şekilde dile getiriyordu (Losurdo 2015c, s. 297; ayrıca bkz.: Losurdo 2015a, s. 112). Ekonomik indirgemeci olmaktan çok uzak olan dünya komünist hareketinin en iyi unsurları, her daim, sömürgecilik karşıtı ve ırkçılık karşıtı özgürleşme ve kadınların özgürleşmesi mücadelelerinin ön saflarında yer almıştır.

Bu sayıda yer alan João Romeiro Hermeto, Jesse Olsavsky, Taylor Genovese ve David Peat’e ait makaleler, bu konu başlıklarının önemli bir kısmını ele alıyor. Losurdo’nun projesinin bütününe dair kapsamlı bir yaklaşım sunan Romeiro Hermeto, onun liberalizmin kölelik ve sömürgecilikteki köklerini ortaya koyan bir karşı tarih, fikirleri somut toplumsal mücadeleler içinde konumlandıran bir karşı felsefe ve Batı solunun teslimiyetini eleştirirken anti-emperyalist sosyalist projeleri uzun süreli kurtuluşun olmazsa olmazı olarak gören bir karşı politikayı birleştirerek, hayati bir teorik çerçeve sunduğunu söylüyor.

Karşı tarihine gelince, Losurdo, dünyanın önde gelen liberal devletlerinde gelişen sözde liberal demokrasinin aslında bir tür Herrenvolk demokrasisi olduğunu, yani beyaz, erkek mülk sahiplerinden oluşan sözde bir efendi ırkın haklarını güvence altına alan bir siyasi sistem olduğunu ortaya koymuştur.

Evrenselcilik iddialarına rağmen, liberalizm, her zaman iki farklı yönetim biçimini daimi kılmıştır: biri üstün ırka hizmet eden yönetim biçimi, diğeri ise ezilenlere hizmet eden yönetim biçimi. İkinci grup, haklara sahip olma hakkından, yani sözde evrensel hakların uygulandığı alana dâhil olma hakkından mahrum bırakılmıştır. Bu durum, en yalın şekilde sömürgeler bağlamında görülse de, kapitalist merkez ülkelerdeki işçilerin, kadınların ve ezilen ulusların boyun eğdirilmesi pratiği de bu konuda önemli örnekler sunmaktadır. ABD, imparatorluk içinde proletaryanın en savunmasız üyeleri olarak düşük ücretli göçmen nüfusuna uyguladığı ırkçı terörizmle somut bir örnek ortaya koymaktadır.

Olsavski’nin gösterdiği gibi, Losurdo’nun on dokuzuncu yüzyılda kölelik karşıtı düşünceyle kurduğu ilişki, liberalizm analizini ve genel olarak tarihsel ve felsefi çalışmalarını derinden etkilemiştir. Olsavski, Losurdo üzerinden, kölelik karşıtı hareketin, Herrenvolk liberalizminin “özgür toplumun mekânsal ve ırksal sınırlarını kaldırma pratiği”ni reddettiğini söylüyor. Kölelik karşıtı hareketin başarısının ardından liberal emperyalistler onu ekmeklerine yağ niyetine sürüyorlar. Buna karşın, Losurdo, kölelik karşıtlığının Herrenvolk liberalizminin önemli bir hasmı olduğunu, bu nedenle sosyalizm için verilen özgürleşme mücadelelerinin önemli bir öncüsü olduğunu ısrarla dile getiriyor (Losurdo 2014).

Genovese ve Peat, birlikte kaleme aldıkları makalede, Losurdo’nu Herrenvolk liberalizmine yönelik eleştirisinden yola çıkarak, Herrenvolk Marksizmine yönelik bir eleştiri ortaya koyuyor. Bu tabir, insanlıktan çıkarılmış alt sınıflar hilafına, ayrıcalıklı bir grubun kurtuluşuna odaklanan Marksizm taklidini ifade etmek için kullanılıyor. Herrenvolk Marksizminin ilk örneğini İkinci Enternasyonal’in revizyonizminde bulmak mümkün. Bu revizyonizm, emperyalist güçlerin ulusal burjuvazilerini desteklemesine, çoğu zaman sömürgeciliği de hoş görmesine veya savunmasına yol açmıştır. Lenin’in de belirttiği üzere, bu tür bir milliyetçi şovenizm, Marksizmin bağlı olduğu, insanın kurtuluşunu öngören evrensel ve beynelmilel projesine mani olmaktadır.

Genovese ve Peat, bugün emperyalist merkezindeki Marksistler arasında görülen milliyetçi şovenist eğilimleri de eleştiriyor, göçmenlerin mücadelelerini, ırkçılığa ve cinsiyet ve cinsel baskıya karşı mücadeleyi görmezden gelen, ancak fiilen öncelikle beyaz, erkek, heteroseksüel bir işçi sınıfı fikrini savunan, kendini komünist ilan edenlerin durumuna vurgu yapıyor. Genovese ve Peat’in de dediği gibi, bu tür indirgemeci bir Herrenvolk Marksizmi, “sınıf mücadelesini indirgemeci ve kaba ekonomik terimlerle yorumlayan” liberal çerçeveyi zımnen benimsiyor. Bu yaklaşım; ulus, ırk, cinsiyet ve cinsellik konularında gerici ve şovenist anlatılar üzerinden düşman sınıfla işbirliğine giren sağcı sapmayı teşkil ediyor.

Marksizmin şovenist versiyonlarının üstlendiği, sözde “tanınma politikası”nın toptan ve diyalektik olmayan bir şekilde reddedilmesi, nihayetinde dayanışma karşıtıdır, küresel işçi sınıfının bölünmesine, dolayısıyla zayıflamasına katkıda bulunur. Sözde sınıfa dönüş denilen duruş, kimlik politikası olarak adlandırılan şeye yol açan sınıf mücadelelerinin tarihini, yani Herrenvolk liberalizminin dışlamalarına karşı verilen mücadeleleri gizler veya basitçe görmezden gelir. Tam da bu mücadelelerin ilerlemeleri sayesinde, Yeni Sol’un bazı kesimlerinin kültürcülüğü ve daha sonra profesyonel yönetici sınıf tabakasının desteklediği çokkültürlülük ve kimlik politikası gibi sınırlamaya yönelik uygulamalar geliştirilmiştir. Bu yaklaşımın toplumsal işlevlerinden biri de, liberal çevre içindeki dışlamaya karşı devrimci mücadeleleri yeniden canlandırmaya çalışarak, onları etkili bir şekilde etkisiz kılmasıdır.

Kimlik politikalarına veya tanınma mücadelelerine yönelik diyalektik ve materyalist bir yaklaşım, kendini bunların sınırlama ve dikkat dağıtmaya ilişkin rolleriyle sınırlayamaz. Çok yönlü doğalarıyla ilgilenmeli, onları sınıf mücadelelerinin maddi tarihi içinde konumlandırmalıdır. Bu, liberal kimlikçiliğe yönelik olarak, onu egemen sınıfın sınıf politikalarını kültür savaşlarıyla değiştirme çabası olarak ele alan, açık görüşlü bir eleştiriye ihtiyaç duyar. Bununla birlikte, (her ne kadar egemen sınıf ilgili sistemi kontrol etmek istese de) liberal kimlik politikalarının kontrollü muhalefetinin, egemen sınıfı, önceki dönemlerin karakteristik özelliği olan ırksal, cinsiyet ve cinsel ayrımcılık sisteminden kopmaya zorlayan sınıf mücadelelerindeki ilerlemelerin sonucu olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. Beyaz milliyetçiliğinin, Avrupamerkezciliğin ve ilgili etnik-milliyetçi ve dini kimlikçilik biçimlerinin, uzun zamandır emperyalist egemen sınıflarca kitleleri bölmek ve karıştırmak, onları sınıf düşmanlarıyla yanlışa sevk edilmiş ittifaklara girmeye teşvik etmek için kullanılan güçlü silahlar olduğunu anlamak da aynı derecede önemlidir. Bu kimlik politikası biçimleri, Lenin’in burjuva milliyetçiliklerinde kınadığı, devrimci ve proleter milliyetçiliklerden ayrı olarak, Marksizmin ilkelerine tamamen aykırı ve sosyalizmi inşa etme mücadelelerine ters düşen gerici özelliklere sahiptir.

İmparatorluğun merkezinde yükselen faşizmle birlikte, beyaz Hristiyan milliyetçiler, “duyarcılık” olarak nitelendirilen her şeye karşı savaş açtılar, bu düzlemde, işçi sınıfının bazı kesimlerini onları bölen bir kültür savaşına dâhil etmeye çalıştılar. Formül son derece basit olmasına rağmen, etkili oldukları görülüyor: “İşçileri kendi aralarında savaştırın, böylece onları boyun eğdirmek daha kolay olur!” Bu, kapitalistlerin sınıf savaşlarını yoğunlaştırmalarına ve işçilerin ayrımcılığa karşı mücadeleler de dâhil olmak üzere elde ettikleri önemli kazanımları geri almalarına imkân sağlayan bir yöntem. Bu nedenle Marksistler, giderek faşistleşen sularda yüzen “duyarcılık” karşıtı geniş çaplı saldırılarla aynı safta yer alamazlar. Bu bağlamda, kimlik politikalarından çok önce, sömürgeleştirilmişler, göçmenler, ırksallaştırılmış gruplar ve kadınlar da dâhil olmak üzere, küresel işçi sınıfının en çok ezilen ve sömürülen üyelerinin kurtuluşu için verilen mücadelenin ön saflarında yer alan en iyi unsurlarıyla bilinen, Marksizmden beslenen sınıf mücadelelerinin uzun tarihini yüceltmek ve savunmak gerekmektedir.

Losurdo, Marksizm ile ilgili felsefi yazılarında ve emperyalizme dair tarih çalışmalarında, dinin modern çağda sınıf mücadelesinin kilit bir alanı olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, Yahudi-Hristiyan mirasının Batı’daki egemen ideoloji üzerindeki etkisini ve Konfüçyüsçülük gibi diğer geleneklerin Doğu üzerindeki etkisini analiz etmiştir. Bu, coğrafi veya kültürel determinizmin mekanik ufukları içinde anlaşılmamalıdır. Bunun yerine, Losurdo, kelimenin tam anlamıyla çevreye işlenmiş, toplumsal dokuya derinlemesine sinmiş, derinden kurumsallaşmış bir maddi tarihin etkilerinin nasıl devam ettiğini incelemiştir. Ayrıca, dinin hem yukarıdan, kitlelerin afyonu olarak, hem de aşağıdan, ezilenlerin kurtuluş çığlığı olarak nasıl bir silah haline getirildiğini açıklamıştır.

Losurdo’nun dine yönelik tarihsel materyalist yaklaşımı, bu sayıda yer alan ve aslen 1999’da Almanca olarak yayımlanan (daha sonra Losurdo’nun El lenguaje del imperio: Léxico de la ideología americana [“İmparatorluğun Dili: Amerikan İdeolojisi Sözlüğü”] kitabına entegre edilmiş daha uzun bir bölüm haline getirilen) köktencilikle ilgili yazdığı makalesinde tüm açıklığıyla sergilenmektedir.]. Köktenciliği atavistik bir dini aşırıcılık biçimi olarak anlamak yerine, tarihsel olarak iki farklı kültürün çarpışmasına modern bir tepki olarak konumlandırır. Bu tepki, kültürlerden birini diğerinin lehine reddederken, her ikisini de doğal olarak görme eğilimindedir. Bu, belirli bir dinle sınırlı değildir. Losurdo, köktenciliği İslam ile ilişkilendiren klişeyi sorgular. Dahası, özellikle İslamcı köktenciliği, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arap dünyasının sömürgeleştirilmesinin maddi süreci içinde, Ekim Devrimi’nin tetiklediği sömürgesizleştirme döneminin başladığı döneme yerleştirir. Potansiyel bir direniş kalesi olarak, bu köktencilik biçimi, genellikle sanıldığından çok daha az akıl dışı ve modern karşıtı biçimler alabilir.

Romeiro Hermeto’nun bu sayıdaki makalesinde dile getirdiği üzere, Losurdo da dini köktenciliği “Batı’nın emperyalist haçlı seferinin temel taşı” olarak tanımlamıştır. Seküler, modern ve rasyonel bir Batı’nın, bağnaz, geri kalmış ve akıl dışı bir “Geri Kalanlar”dan kendini ayırmasının çok ötesinde, dini köktenciliğin ABD siyasi kültürünün ve emperyalist projesinin merkezinde yer aldığını söylemiştir (bu, Samir Amin ve diğerleriyle paylaştığı önemli bir görüştür). Emperyalist egemen sınıfın, imparatorluk kurmayı kutsal bir savaş olarak sunmak için dini köktenciliği etnik-milliyetçilik ve beyaz kimlikçiliğiyle birleştirerek harekete geçirdiği günümüzde bu durum daha da açık hale gelmiştir.

Emperyalist İdeoloji ve Batı Solunun Namevcudiyeti

Losurdo, (Marx, Engels, Lenin, Mao Zedong ve Ho Chi Minh gibi) Marksist devrimcilerin ezilen ve ezen uluslar arasındaki sınıf mücadelesi türünden sınıf mücadelesinin farklı biçimlerini kavrayabildiklerini, ezilen sınıfların somut kurtuluş mücadeleleriyle ilgilendiklerini göstermiştir. Buna karşılık Losurdo, Batı’daki birçok solcunun bu dersleri redde tabi tuttuğunu, tarihin gerçek akışından ziyade, sosyalist devrim fikrinin peşinden koşmayı tercih ettiğini ortaya koymuştur. Sosyalizmi inşa etmeye yönelik gerçek, somut mücadeleler ki bunlar, zorunlu olarak çelişkilerle maluldür, bu bireylerin beklentilerini karşılamadığında, bu çabaları toptan reddetmektedirler. Bu arada, ABD emperyalizmini inkâr veya örtbas eden yaklaşım, emperyalist ülkelerdeki sol söylemin önemli bölümlerinin ayırt edici özelliği haline gelmiştir (bkz. Foster 2024b).

Batılı aydınların, ABD emperyalizminin egemenliği dışına çıkıp kendi kaderini tayin etmeyi amaç edinmiş devletlere yönelik saldırıları, karmaşık gerekçeleri veya öznel niyetleri ne olursa olsun, bu devletlerin egemenliğini ve meşruiyetini baltalamaya yönelik emperyalist ajandaya destek sunmaktadır.

ABD’li siyaset bilimci Adolph Reed Jr., ABD’nin Venezuela’ya yönelik yürüttüğü hibrit savaşa Batı’nın muhalefet etmemesini eleştiren bir makalesinde şunları dile getirmektedir:

“Bazı Batılı solcuların, solcu hükümetlerde gördükleri siyasi yetersizliklere yönelik aşırı yargılayıcı tutumları [...] kendi devletimizin emperyalist ajandalarına katkı sunmakta, hatta onların üzerine güzel bir koku sıkmaktadır. Oysa bu ajandalar, en hafif tabirle, politik ekonomiye ve kapitalist sınıfın iktidarıyla alakasız şeyler değildir” (Reed 2019).

Batı solu, emperyalizm eleştirisini giderek terk ederken, bu eleştiri yerine, genellikle insan hakları temelli politikaların liberal çerçevesini benimsemiştir. Bu çerçeve, emperyalist militarizmi ve rejim değiştirme operasyonlarını insani yardım veya demokrasiyi teşvik etme ve otoriterliğe karşı mücadele olarak görüyorsa kabul eder. ABD’nin Vietnam’da yaşadığı yenilgiden bu yana rejim değişikliği arayışı dâhilinde hibrit savaş biçimlerini kullanma eğilimi, anti-emperyalist militanlığın zayıflamasına katkıda bulunmuştur. Dahası, Losurdo’nun gösterdiği gibi, emperyalizmin yürüttüğü kültür savaşı, ABD liderliğindeki emperyalizmin vahşetini gizleme ve kurbanlarını barbar gösterme konusunda önemli bir rol oynamaktadır.

Losurdo, birçok Batılı solcunun yeni sömürgeciliğe karşı mücadelelerin gerekliliklerini ve sömürgecilik karşıtı mücadelenin uzun süreli seyrinde kalkınmanın rolünü takdir edemediğini söylüyordu. “Devrimci romantizm” duygusuyla sömürgecilik karşıtı mücadelelerin silahlı aşamasını yücelten birçok kişi, siyasi bağımsızlığı korumak için gerekli olan ekonomik ve teknolojik kalkınma doğrultusunda verilen, aslında daha sıradan olan mücadelenin önemini takdir edemiyor (Losurdo 2015b, s. 283). Örneğin, öz savunma ve kalkınmanın insanların kendi kaderlerini tayin etmeleri için bir gereklilik olduğu bağlam dâhilinde birçok Batılı solcunun teorik ve ütopik beklentilerinin aksine, devletin derhal ortadan kaldırılması arzu edilen bir şey değildir.

Losurdo’ya göre, Batı emperyalizmine oportünist bir şekilde uyum sağlama, sol içindeki zayıflığın ve revizyonizmin başlıca kaynağıdır. Losurdo, bu eğilimin ilk kanıtlarını, Lenin’in şiddetle kınadığı Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Avrupalı sosyal demokratların milliyetçi şovenizminde bulmuştur. Bu durum, Lenin’in İkinci Enternasyonal’den ayrılmasına, sömürgecilik karşıtı olan proleter enternasyonalizmine bağlılığıyla Komünist Enternasyonal’i kurmasına yol açmıştır.

Lenin, Avrupa sosyalistlerinin ulusal şovenizminin maddi temelini belirlemek için işçi aristokrasisi teorisine başvurmuştur. Emperyalizmin kutuplaştırıcı etkilerinin, emperyalist ülkelerde, küresel proletaryanın büyük çoğunluğundan çok daha iyi yaşam ve çalışma koşullarına sahip, zengin bir işçi tabakası yarattığını, bu işçilerin kendilerini, sömürgeleştirilmiş ve yeni sömürgeleştirilmiş bölgelerdeki proleterlerin çıkarlarına karşı kendi ulusal burjuvazilerinin çıkarlarıyla tanımlamalarına sebep olduğunu söylemiştir (bkz.: Lenin 1987)

Losurdo’nun Batı soluna yönelik eleştirileri, bugünün dünyasının ideolojik alanını ele almak için Lenin’in görüşlerinden yola çıkıyor. Lenin gibi Losurdo da, Batı solunu tahrif ve tahrip etmeyi sürdüren Avrupamerkezciliğinin ve milliyetçi şovenizmin kökenlerinin nihayetinde emperyalizmin politik ekonomisinde aranması gerektiğini, emperyalizmin Herrenvolk liberalizminin dışlayıcı, çoğu zaman ırkçı üst yapılarında görülebileceği iddiasındaydı. Emperyalizmin merkezinde faal olan soldaki tezahürleri de dâhil olmak üzere, liberal düşünceye yönelik keskin eleştirileri, açıkça ırkçı ve etnisite merkezci söylemlerden oldukça farklı olan, bugüne ait emperyalist ideoloji biçimlerini de açıklığa kavuşturuyor. Nitekim, bu tür söylemler, kendi kendini tanımlamasında ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı çıkmayı, demokrasi ve insan haklarını desteklemeyi önceliklendiren söylemlerde sıklıkla karşımıza çıkıyor.

Losurdo, bugünün emperyalizminin elindeki kültürel aygıtın ve bunun sınıflar arası düzlemde insanların bilincini şekillendirmede oynadığı role dair Marksist analize önemli katkılarda bulunmuş, bu katkı, anti-emperyalist direnişin kaderi açısından büyük sonuçlar doğurmuştur. Son kitaplarından birkaçı bu konuya öncelik vermektedir. Iskra Yayınevi’nin AIM serisi kapsamında yakında çıkacak olan Absent Left [“Namevcut Sol”], emperyalizmin sürdürdüğü kültürel savaşı incelerken, özellikle burjuva medyasının duyguları manipüle ederek bilinci şekillendirmedeki rolüne dikkat çekmektedir.

Western Marxism [“Batı Marksizmi” -2024], emperyalizmin merkezindeki Marksist ve liberal teorisyenlerin emperyalizmin yapılandırıcı gücünü yanlış anlama ve küçümseme eğilimini, buna ek olarak, entelektüel işçi aristokrasisinin üyelerinin sosyalizmi inşa etmeye yönelik somut çabalara karşı sergiledikleri alabildiğine yargılayıcı, çoğu zaman düşmanca olan yaklaşımlarını eleştirmektedir. Bu eğilim, bir yandan tarihsel olarak emperyalizmin tahakkümü altındaki bölgelerde büyük ölçüde gerçekleşen Marksist uygulama ve sosyalist devlet inşası ile diğer yandan, emperyalist merkezde uygulanan ve bu çabaları büyük ölçüde küçümseyen, emperyalizme ve az gelişmişliğe karşı mücadelenin gerekliliklerinden habersiz bir akademik Marksizm biçimi arasında bir ayrışmaya yol açmıştır.

Losurdo, sömürge sorunu konusunda oluşan farklılığın yani emperyalizmin analizi ve ulusal kurtuluş mücadelelerine verilen önemde meydana gelen ayrışmanın, Doğu Marksizmi ile Batı Marksizminin (daha doğru bir ifadeyle, devrimci Marksizm ile onun emperyalizme sapan halinin) sunduğu örnekler arasındaki ayrışmanın özünde yattığını savunmuştur. Emperyalizmin merkezindeki Marksistler, çevredeki Marksistlerin üstlenmekten başka seçeneği olmadığı anti-emperyalist mücadelenin karmaşık yönlerine çoğu zaman pek değer vermemişlerdir.

Derginin bu sayısınde yer verile, Western Marxism kitabının derinlikli eleştirisini içeren makalesinde King Liao, Losurdo’nun argümanlarını özetliyor, bu argümanların önemli disiplinler arası sonuçlarına değiniyor. Yazar, Sovyet ve Çin modernleşmesini sömürgecilik karşıtı mücadelenin temel vakaları olarak ele alan analizinde, yalnızca kalkınma ve sosyalist tarih çalışmaları değil, aynı zamanda modernliğin kültürel özellikleriyle veya farklı modernleşme süreçleri ile modernist kültürel ifade gelenekleri arasındaki ilişkilerle ilgilenen beşeri bilimler alanındaki çalışmalar için de önemli sonuçlar doğurduğunu dile getiriyor.

Losurdo’nun üzerinde durduğu “Batı Marksizmi” kategorisi, yanlış bir yaklaşım üzerinden, sıklıkla kapitalist Batı’daki tüm teorik üretimin deterministik bir değerlendirmesi olarak görülüyor (örneğin Brennan 2024). Western Marxism kitabı için yazdığımız takdim yazısınd dile getirdiğimiz üzere, bu kategori, kültürel kimliğin veya Batı’ya has bir epistemolojinin ifadesi değil, Batı’daki tarihsel gelişmelerin bir sonucu olarak yaygınlaşan bir ideolojik yönelimi tarif eder. Batı’daki tüm Marksist düşünürlerin aynı şekilde düşüneceği mekanik ve bütünleyici bir determinizm yerine, Losurdo, tek tek aydınların eylemini göz ardı etmeden, kültür ve teori üretimindeki eğilimleri tarihsel bir bağlama oturttu. Nitekim, çalışmaları, teoride sınıf mücadelesinin Batı’da da sürdüğünün bir kanıtıdır. Olsavski; W. E. B. Du Bois ve Losurdo’nun, emperyalizmin merkezinde egemen ideolojilere boyun eğmeyen, bilâkis, onlara şiddetle karşı çıkan Marksist aydınlara örnek teşkil ettiklerini dile getirirken bu gerçeğe vurgu yapar.

Matthew Sharpe ve Matthew King’in makalesi, Western Marxism kitabına yöneltilen bir başka eleştiriyi ele alıyor. Bu eleştiri, Losurdo’nun herkesi aynı çuvala attığı, zira eleştirdiği teorisyenlerin sadece Marksistleri içermediği ile ilgilidir. Sharpe ve King, Losurdo’nun çerçevesinin Batı’da “radikal” olarak nitelendirilen teorilerin büyük bir bölümünü doğru bir şekilde karakterize ettiğini söylüyor. Bu bağlamda yazarlar, ilgili çerçevenin, Losurdo’nun Western Marxism’de kısaca değinmekle yetindiği İtalyan felsefeci Giorgio Agamben’in çalışmalarına dönük analiz açısından sahip olduğu faydayı ortaya koyuyorlar. Aynı şekilde, Scott Ritchie, Losurdo’nun Batı’da üretilen radikal teoriye yönelik eleştirisinin, ABD’deki eğitim çalışmaları alanındaki radikal liberal teorinin çelişkilerini ve gerici eğilimlerini nasıl açıklığa kavuşturduğunu ortaya koyuyor, bilhassa Brezilyalı devrimci eğitimci Paulo Freire’nin düşüncelerini ve eserlerini aklamaya dönük çalışmaları eleştiriyor.

Teoride Sınıf Mücadelesi ve Marksist Özeleştiri

Bu sayıdaki birçok yazarın da dile getirdiği üzere, Losurdo’nun asarı, teori üretimini emperyalist kültürel aygıt tarafından üretilen pazarlama söylemleriyle ve özel alanlarla değil, ezilenlerin kurtuluş mücadeleleri de dâhil olmak üzere, küresel sınıf mücadelesinin tarihiyle ilişkilendirerek tarihselleştiren diyalektik materyalist bir düşünce tarihi modeli sunmaktadır. Bunu yapmak, Batı’daki küçük burjuva teori üretiminin büyük bir bölümünde ortak olan, çoğu zaman göz ardı edilen sömürgeci ve elitist varsayımları ortaya çıkararak, emperyalist teori endüstrisince tüm dünyada desteklenmeleri haricinde ortak noktaları bulunmayan gerici, liberal, hatta kendini Marksist olarak niteleyen kimi düşünürler arasındaki benzerlikleri gözler önüne seriyor.

Bu sayıda yer alan Rory Jeffs’e ait makale, Losurdo’nun tarihsel araştırma yöntemine dair, özünde politik olan bir bakış açısı sunuyor. Jeffs, Losurdo’nun yaklaşımının değerinin, Friedrich Nietzsche’nin çalışmaları ve bunların kabulü üzerine yaptığı tarih temelli ve kapsamlı çalışmasında ortaya çıktığını savunuyor. Bu çalışma, Nietzsche’nin Hristiyan ahlakı ve burjuva ideolojisine yönelik eleştirilerinin, aristokratik radikalizmini ifade etmesine rağmen, köleliğin savunulmasını ve sosyalizme yönelik şiddetli saldırıları içeren gerici bir siyasi ajandayı sürdürdüğünü gösteriyor. Jeffs’in de belirttiği gibi, bu durum, Nietzsche’nin fikirlerinin kendilerini “solcu aydınlar” olarak tanımlayan kişilerce benimsenmesinin eleştirel bir şekilde sorgulanmasını gerektiriyor. Özellikle de Nietzsche’nin etkisi, Batı’daki ünlü radikal teorisyenlerce dile getirilen, Marksizmin insan özgürleşmesine ilişkin iddialarına yönelik meta-eleştirel şüphecilikte karşımız çıkıyorsa, o vakit bu tespit daha da önem kazanıyor.

Romeiro Hermeto’nun kapsamlı makalesinde belirttiği gibi, Losurdo, liberalizm üzerine yazdığı kitabının alt başlığından yola çıkarak, teorinin karşıt tarihini yazmıştır. Bu, yalnızca metinlerin içsel analizine ciddi bir bağlılık gerektirmekle kalmaz, aynı zamanda, yazarlarının benimsediği pozisyonların materyalist bir bağlamda ele alınmasını da gerektirir. Bireylerin öznel teorik üretimini küresel sınıf mücadelesinin nesnel dünyası içinde diyalektik olarak konumlandırmak suretiyle, belirli teorik projeler, evrensel tarihin gelişmeleri içinde titizlikle idrak edilebilirler.

Bu, Losurdo’nun düşünce tarihine dair anlayışında indirgemeci veya determinist olduğu anlamına gelmez. Bilâkis, bir diyalektikçi olarak Losurdo, aydınların belirli bir konjonktür içinde özel konumlar alırken sergiledikleri eylemliliğe vurgu yaparken, bir yandan da söz konusu konjonktürde etkili olan ideolojik güçleri de ön plana çıkarmıştır. Losurdo’ya göre tarih, önceden belirlenmiş bir kalıba göre, mekanik olarak ilerlemez. Tarih, bir mücadele alanıdır. Bu mücadele alanının maddi tarihi sonraki gelişmeleri etkiler.

Losurdo’nun çalışmaları, Marksist gelenek içinde özeleştirinin temel önemine vurgu yapar. Dogmatik eğilimlere karşı güçlü bir şekilde direnir. Marksizm, sadece dünyayı yorumlamayı değil, aynı zamanda onu dönüştürmeyi de amaçladığı için, pratik gerçeklik, başarılarının veya başarısızlıklarının nihai ölçütüdür. Bu nedenle, Marksist özeleştiri, yerleşik teorik çerçevelerin sürekli olarak maddi gerçeklikle ilişkili olarak sınandıkları, gerektiğinde, dünyada etkili bir şekilde hareket etme ve özgürleşme, eşitlik ve ekolojik sürdürülebilirlik ajandası dâhilinde mevziler elde etme becerilerini artırmak için dönüştürüldükleri bir süreçtir. Losurdo’nun Çin tarihine dair derinlikli ve keskin analizi buna iyi bir örnektir.

Losurdo’yu incelemek için bundan daha iyi bir zaman olamazdı. Bize sadece Marksizmin, pratiğin önceliğine dayanan, özeleştirel ve yenilikçi bir gelenek olduğunu değil, aynı zamanda bu geleneğin, faşizme meyyal emperyalist dünya düzenine karşı bir kalkan görevi görebilecek sosyalist projelerin geliştirilmesini teşvik ederek, gerçek dünyada ürünler ortaya koyduğunu öğretiyor. Losurdo’nun Gramsci gibi isimlerin çalışmalarında tespit ettiği eleştirel komünizm geleneğini aktaran, birçok cephede kılıç sallayan çalışmalarından öğrenilecek çok şey var. Bize, dünyayı değiştirmek için en tutarlı teorik çerçeveyi geliştirmeye çalışan, hayati önemi haiz, capcanlı bir Marksizm sunuyor.

Bu tespitler bizi tabii ki asarını körü körüne benimsemeye itmemeli. O kitaplar, bizi insanlığın hayatta kalma ve kaderini tayin etme hakkı için dövüşen aynı kolektif geleneğin bir parçası olarak, onun çalışmalarına katılıp onu ileriye taşımaya mecbur etmeli. Bu sayıda yer alan makalelerin bu önemli projeye en azından küçük bir katkı sağlayacağını umuyoruz.

Jennifer S. Ponce de León
Gabriel Rockhill

27 Mart 2026
Kaynak

Kaynakça
Brennan, T. 2024. “‘Western Marxism’ Is Not a Monolith.” 4 Kasım. Jacobin.

Cheng, E. 2021. China’s Economic Dialectic: The Original Aspiration of Reform. New York: International Publishers.

Clegg, J. 2009. China’s Global Strategy: Towards a Multipolar World. Londra: Pluto Press.

Foster, J. B. 2024a. The Dialectics of Ecology. New York: Monthly Review Press.

Foster, J. B. 2024b. “The New Denial of Imperialism on the Left.” Monthly Review 76 (6). MR.

Foster, J. B., R. York ve B. Clark. 2010. The Ecological Rift: Capitalism’s War on the Earth. New York: Monthly Review Press.

Lenin, V. I. 1987. Essential Works of Lenin. Yayına Hz.: H. M. Christman. New York: Dover Publications.

Losurdo, D. 2008. El lenguaje del imperio: Léxico de la ideología americana [“İmparatorluğun Dili: Amerikan İdeolojisi Sözlüğü”]. Çeviri: A. García Mayo. Madrid: Escolar y Mayo Editores.

Losurdo, D. 2014. Liberalism: A Counter-History. Çeviri: G. Elliott. New York: Verso.

Losurdo, D. 2015a. Antonio Gramsci: Del liberalismo al comunismo crítico [“Antonio Gramsci: Liberalizmden Eleştirel Komünizme”]. Çeviri: J. Vivanco. Madrid: Ediciones del oriente y del mediterráneo.

Losurdo, D. 2015b. La izquierda ausente: Crisis, sociedad del espectáculo, guerra [“Namevcut Sol: Kriz, Gösteri Toplumu, Savaş”]. Çeviri: J. Vivanco. Barcelona: El Viejo Topo. AIM ve Iskra Yayınevi yakında İngilizcesini yayımlayacak.

Losurdo, D. 2015c. War and Revolution. Çeviri: G. Elliott. New York: Verso.

Losurdo, D. 2016. Class Struggle: A Political and Philosophical History. Çeviri: G. Elliott. New York: Palgrave Macmillan.

Losurdo, D. 2021. La cuestión communista: Historia y futuro de una idea [“Komünizm Meselesi: Bir Fikrin Tarihi ve Geleceği”]. Çeviri: J. Vivanco. Barselona: El Viejo Topo.

Losurdo, D. 2024. Western Marxism: How It Was Born, How It Died, How it Can Be Reborn. Yayına Hz.: G. Rockhill. Çeviri: S. Colatrella ve G. de Stefano. New York: Monthly Review Press.

Martinez, C. 2023. The East is Still Red: Chinese Socialism in the 21st Century. Glasgow: Praxis Press.

Yayına Hz.: Martinez, C. ve K. Bennett, 2025. People’s China at 75: The Flag Stays Red. Glasgow: Praxis Press.

Matar, L. 2024. “China and the Third World: Arab Region in Perspective.” Middle East Critique. TF.

Reed, A., Jr. 2019. “Vietnam to Venezuela: US Interventionism and the Failure of the Left.” Common Dreams. CD.

Rubio, M. 2026. “Secretary of State Marco Rubio at the Munich Security Conference.” US Department of State. State.

Woodward, J. 2017. The US vs China: Asia’s New Cold War? Manchester: Manchester University Press.

27 Nisan 2026

, ,

Anarşistlere Hitap

İtalyan anarşistleri, çok fevriler, çünkü fazla kibirliler. Rus Devrimi ve Bolşevik propagandasının etkisiyle Sosyalist Parti’nin Marksist doktrinin kimi temel noktalarını benimsemesi, bunları işçi kitleleri ve köylüler içerisinde basit ve popüler bir şekilde yaymaya başlamasından bu yana[1] anarşistlerde gördüğümüz, “devrimci hakikatin kahinleri” olduklarına dair uzun süredir muhafaza ettikleri inanç abartılı bir hal almıştır.

Bir süredir İtalyan anarşistleri, “Biz, baştan beri bunu söyleyip durduk! Haklıydık!” ifadesinde karşılık bulan, kendini beğenmişliğin ürünü olan tespitleri dile getirmekle yetinmekten gayrı bir şey yapmıyorlar. Ama nedense kendilerine hiçbir zaman şu tür soruları sormuyorlar: “Madem haklı olan sizdiniz, İtalyan proletaryasının ekseriyeti, neden sizin değil de bizim peşimizden geldi? Neden bu kesim, Sosyalist Parti’den ve onunla müttefik olan sendika örgütlerinden yana saf tuttu? (İtalyan proletaryası, Sosyalist Parti’nin ve ona müttefik olan sendika örgütlerinin kendisini “aldatmasına” neden izin verdi?)

İtalyan anarşistleri, bu soruları ancak büyük bir alçakgönüllülük sergileyip nedamet getirdikten, anarşist bakış açısını, “mutlak hakikat bizde” diyen anlayışı terk ettikten, “haklıyken bile yanlış olduklarını” kabullendikten sonra eksiksiz cevaplayabilirler.

Bu sorulara ancak mutlak hakikatin kitleleri harekete geçirmek veya kitlelere devrimci bir ruh aşılamak için yeterli olmadığını, bunun yerine, belirli bir “hakikat”in gerekli olduğunu kabul ettikten sonra cevap verebilirler. Anarşistler, bu soruları, ancak insanlık tarihinde “hakiki” olanın, yalnızca eylemde somutlaşan, çağdaş bilinci tutku ve azimle kuşandıran, kitlelerin kökleri derinlere uzanan hareketlerinde ve gerçek zaferlerinde kendini ifade eden şey olduğunu kabul ettikten sonra cevaplayabilirler.

Sosyalist Parti, her daim İtalyan işçi sınıfının partisi olmuştur. Hataları ve eksiklikleri, İtalyan işçi sınıfının hataları ve eksiklikleridir. İtalya’da hayatı var eden maddi koşullar geliştikçe, proletaryanın sınıf bilinci de gelişmiştir: Sosyalist Parti, siyasi olarak giderek daha fazla öne çıkmış, kendisine özgü bir doktrin oluşturmaya çalışmıştır.

Öte yandan anarşistlerse, haklı olduklarına ve haklı olmaya devam edeceklerine olan inançlarıyla büyülenmiş bir şekilde, yerlerinde saymıştır, saymaya da devam etmektedirler.

Sosyalist Parti, proletarya ile birlikte gelişmiştir, proletaryanın sınıf bilinci geliştikçe o da gelişmiştir. Bugün bu hareket, kendi doktrini kıldığı Marksist doktrinin dile getirdiği hakikatle tanımlıdır. Bu hareket içerisinde Sosyalist Parti, “özgürlükçü” bir özellik ifade etmektedir; bu gerçek, zeki anarşistler tarafından göz ardı edilmemeli, onlara düşünme fırsatı vermelidir. Anarşistler, bu düşünme pratiği neticesinde, proletarya sınıfının gerçek tarihsel gelişimi olarak doğru anlaşılan özgürlüğün hiçbir zaman özgürlükçü örgütlerde somutlaşmadığı, her zaman Sosyalist Parti’nin bir parçası olduğu sonucuna varabilirler.

Anarşizm, yalnızca işçi sınıfına özgü bir kavram değildir: anarşistlerin sürekli “zaferi” ve sürekli “haklılığı”nın sebebi, tam da budur. Anarşizm, ezilen her sınıfın temel yıkıcı tutumu ve aynı zamanda egemen her sınıfın yaygın vicdanıdır.

Her sınıfsal zulüm, bir devlet biçimi kazanır. Bu anlamda yıkıcı bir tutum olarak anarşizm, ezilen sınıfın çektiği tüm sefaletin bizatihi sebebi olarak devleti görür. Bu nedenle, her sınıf, egemen sınıf haline geldiğinde, kendi özgürlüğünü gerçekleştirdiği için kendi anarşi anlayışını da geliştirir.

Burjuva, ait olduğu sınıfı siyasi iktidarı ele geçirmeden ve kapitalist üretim biçimini korumaya uygun ideal devlet rejimini topluma dayatmadan önce anarşinin sebebiydi. Burjuva, devriminden sonra da anarşiye yol açmaya devam eder çünkü devletinin yasaları onu bağlamaz: neticede o yasaları kendisi yazmıştır. Bu nedenle burjuva, kanunsuz yaşamayı, özgürlükçü olarak yaşamayı ister.

Burjuva, proletarya devriminden sonra yeniden anarşist olacak: Devletin varlığının, iradesine yabancı, çıkarlarına, alışkanlıklarına, özgürlüğüne düşman yasaların varlığının farkına bir kez daha varacak. “Devlet”in “cebir”le eş anlamlı olduğunu görecek, çünkü işçi devleti, burjuvazinin proletaryayı sömürme özgürlüğünü elinden alacak. Çünkü işçi devleti, geliştikçe, kapitalist mülkiyetin her izini ve yeniden canlanma ihtimalini ortadan kaldıracak yeni bir üretim biçiminin kalesi haline gelecek.

Gelgelelim, burjuva sınıfına özgü anlayış anarşizm değil, liberalizmdir. Aynı şekilde, işçi sınıfına özgü anlayış anarşizm değil, Marksist komünizmdir.

Her özel sınıfın kendine özgü bir ideolojisi vardır ve bu ideoloji o sınıfa aittir, başka hiçbir sınıfa değil. Anarşizm, ezilen her sınıfın aldığı “uç” konum olagelmiştir, oysa Marksist komünizm, modern işçi sınıfının ve yalnızca o sınıfın özgün ideolojisidir.

Marksizmin devrimci tezleri, modern proletarya ve kapitalist üretim biçimi (ki modern proletarya bunun bir sonucudur) bağlamı dışında yorumlandığında, Kabbalacı bir şifreye dönüşür. Proletarya, devlete burjuvazi kadar düşman değildir.

Burjuvazi, despotik devletin, aristokratik iktidarın düşmanıydı, ancak burjuva devletine, liberal demokrasiye olumlu bakıyordu. Proletarya, burjuva devletinin düşmanıdır, kapitalistlerin ve bankacıların elindeki iktidarın düşmanıdır, ama proletarya diktatörlüğüne, işçilerin ve köylülerin elindeki iktidara olumlu bakar. Proletarya, işçi devletini sınıf mücadelesinin bir aşaması, en yüksek aşaması görür. Örgütlü bir siyasi güç haline gelen proletarya, o aşamada üstünlüğü ele geçirir. Bu koşullarda sınıflar varlığını sürdürmeye devam eder. Toplumda hâlâ sınıflar vardır. Her sınıflı toplumda gördüğümüz bir biçim olarak devlet, artık işçinin ve köylünün elindedir. Ancak bu devlet, işçi sınıfı ve köylülük tarafından kendi gelişme hürriyetini güvence altına almak, burjuvaziyi tarihten tamamen silmek ve sınıfsal zulmün artık gerçekleştirilemeyeceği maddi koşulları oluşturmak için kullanılır.

Komünistler ve anarşistler arasındaki polemikte bir ateşkes sağlanması mümkün mü? Sınıf bilincine sahip işçilerden oluşan anarşist örgütlerle ateşkes mümkün, ancak anarşist entelektüeller ve profesyonel ideologlardan oluşan örgütlerle ateşkese varılamaz.

Entelektüeller için anarşizm bir puttur: mevcut ve gelecekteki faaliyetlerinin varoluş nedenidir. Bu nedenle, anarşist ajitatörler, işçi devletini, tıpkı burjuvazi gibi, özgürlüklerine yönelik bir sınırlama ve kısıtlama, yani bir “Devlet” olarak deneyimleyeceklerdir. Özgürlükçü işçiler içinse anarşizm, burjuvaziye karşı mücadelelerinde kullandıkları silahlardan sadece biridir. Dolayısıyla, devrimci tutku, ideolojinin üstesinden geldiğinde, özgürlükçü işçiler, mücadele ettikleri devletin aslında sadece burjuva kapitalist devlet olduğunu, devletin kendisi veya devlet fikri olmadığını, ortadan kaldırmak istedikleri mülkiyetin genel mülkiyet değil, kapitalist mülkiyet biçimi olduğunu fark ederler. Anarşist işçiler, işçi devletiyle birlikte, ait oldukları sınıflarının özgürlüğe kavuşacağını, dolayısıyla, kendilerinin de kişisel özgürlüklerine sahip olacaklarını görürler. İşçi devleti, yeni deneyimler ve proletaryaya ait ideallerin olumlu bir şekilde uygulanması için yeni imkânlar sağlayacaktır. Devrimi inşa etme işi onları örgütleyecek, anarşist işçileri davaya adanmış, disiplinli militanlardan oluşan bir öncü birlik haline getirecektir.

Proleter inşa sürecinde işçiler arasında hiçbir fark kalmayacaktır. Komünist toplum zorla, kanun ve kararnamelerle inşa edilemez. Komünist toplum, sanayi ve tarım üretiminde inisiyatifi ele geçirmiş, yeni bir düzende üretimi yeni yollarla yeniden örgütlemeye sevk edilmiş işçi sınıfının tarihsel faaliyetinden doğar.

Anarşist işçi, o vakit kazandığı özgürlüğü sürekli güvence altına alan merkezi iktidarın varlığını takdirle karşılayacak, onun kendisine devrimi savunmak için dönem dönem harekete geçmeye çağrılmadan, aralıksız biçimde çalışmasını sağladığını görecektir.

Anarşist işçi, bu noktada, proletaryanın en iyi unsurlarından oluşan, devrimci yaratıcılığı teşvik eden, fedakârlık örnekleri sunan, geniş işçi kitlelerini bir araya getiren, onları kapitalist sömürünün yol açtığı umutsuzluk ve bitkinlik halinin üstesinden daha hızlı gelmeye yönlendiren, güçlü bir şekilde örgütlenmiş, disiplinli büyük bir partinin varlığını da takdirle karşılayacaktır.

Sosyalistlerin benimsedikleri devrimci süreç anlayışı, Romain Rolland’ın “Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği” sloganıyla özetlediği iki temel ilkeyle karakterize edilir. Anarşizmin ideologları, Karl Marx’ın aklındaki karamsarlığı reddetmekte “çıkarları olduğunu” söylerler:

“Aşırı sefalet veya zulümden kaynaklanan devrim, otoriter bir diktatörlüğün kurulmasını gerekli kıldığı sürece, muhtemelen bizi anarşist sosyalizme değil, devlet sosyalizmine götürecek.”[2]

Sosyalist karamsarlık, son olaylarla korkunç bir şekilde doğrulandı: Proletarya, insan aklının tasavvur edebileceği en saf sefalet ve zulüm uçurumuna sürüklendi.[3]

Anarşizmin ideologları, bu durum karşısında, aptalca ve yavan bir iyimserliği savunan içi geçmiş sloganlardan oluşan, devrimci pozu kesen sığ ve boş söylemlerden başka bir şey sunmuyorlar. Sosyalistler ise buna, işçi sınıfının en iyi ve en bilinçli unsurlarının önderliğinde güçlü bir örgütlenme faaliyetiyle karşılık veriyorlar. Sosyalistler, öncü unsurlar aracılığıyla, geniş kitleleri özgürlüklerini ve bu özgürlüğü korumalarını sağlayacak gücü elde etmeye hazırlamak için her türlü çabayı ortaya koyuyorlar.

Proletarya sınıfı, şu anda şehirlerde ve kırsal kesimde rastgele dağılmış durumda, makinelerin etrafında toplanmış veya toprağa eğilmiş halde çalışıyor. Neden çalıştığını bilmeden çalışıyor, sürekli yaklaşan açlık ve soğuk tehdidi karşısında kölece çalışmaya mecbur ediliyor. Sendikalarda ve kooperatiflerde bir araya geliyor, ancak bu, kendiliğinden bir seçim veya özgür bir ruhtan doğan dürtülerden değil, ekonomik direnişin zorunluluğundan kaynaklanıyor.

Proleter kitlenin tüm eylemleri, burjuvazinin devlet iktidarı tarafından kurulan kapitalist üretim biçiminin oluşturduğu biçimler aracılığıyla yönlendiriliyor. Manevi ve bedensel köleliğin bu koşullarına indirgenmiş bir kitlenin özgür bir tarihsel gelişim sergilemesini, kendiliğinden bir devrimin yaratılacağı süreci başlatıp sürdürmesini beklemek, ideologlara ait saf bir yanılsamadır.

Sadece böylesi bir kitlenin yaratıcı yeteneklerine güvenen, onu disiplinli ve bilinçli militanlardan oluşan büyük bir orduya dönüştürmek için sistematik bir şekilde çalışmayan, yani fedakârlık yapmaya istekli, talimatları eş zamanlı olarak yerine getirmek üzere eğitilmiş, devrimin gerçek sorumluluğunu üstlenmeye hazır, devrimin temsilcileri olmaya hazır militanlar yetiştirmeyenler, işçi sınıfına ihanet ediyorlar, henüz bilinçten yoksun olan karşı-devrimin yolunu açıyorlar.

İtalyan anarşistleri kibirli oldukları için fevriler. Proleter eleştiriyle yüzleştiklerinde hemen küplere biniyorlar. Devrimci fikirlerin ve mutlak teorik tutarlılığın savunucuları olarak övülüp pohpohlanmayı tercih ediyorlar.

Biz, İtalya’da devrimin, sosyalistler ve anarşistler arasında tesis edilecek işbirliğini gerekli kılacağına inanıyoruz. Proletaryanın somut sorunlarına odaklanmış, iki siyasi güç arasında açık ve sadık bir işbirliğine illaki ihtiyaç duyulacak. Bununla birlikte, anarşistlerin de Sosyalist Parti gibi, eski taktiksel ölçütlerini gözden geçirmeleri, siyasi iddialarını zaman ve mekânda somut, gerçek nedenlerle gerekçelendirmeleri gerektiğine inanıyoruz. Bunu yapabilmeleri için anarşistler, ruhlarını özgürleştirmelidirler. Bu, sadece özgürlük talep eden, ondan gayrı bir şey istemeyenlere fazla ve ağır gelecek bir talep değildir.

Antonio Gramsci
3 Nisan 1920
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Komünist Parti, 1921 yılında Gramsci’yi de içeren bir ekip tarafından kuruldu.

[2] L. Fabbri, Letter to a Socialist, Floransa 1914, s. 134.

[3] Burada Birinci Dünya Savaşı’na atıfta bulunuluyor.

11 Haziran 2025

,

İki Kızıl Yıl


İşçi hareketiyle devrimci hareketin tarihine dair inceleme, yalnızca insanın köklerini hatırlaması ve kimliğini teyit etmesi değil, aynı zamanda ve her şeyden önce, bugün ve gelecekte yapılacak politik, taktiksel ve stratejik tercihler için bir ders olarak da önemlidir.

Kızıl İki Yıl’ın (1919-1920) yüzüncü yıldönümü, tam da bu 2019 yazının başına denk geliyor. Bu iki yıllık dönem, İtalyan alt sınıflarının son yüz yılda, mücadelelerin hem derinliği hem de ülke topraklarında ulaştığı menzil açısından en yüksek devrimci gerilim anlarından birini temsil ediyor. Bazı yönlerden, büyük olasılıkla iki yıllık kızıl dönem, alt sınıfların diğer iki büyük hareketiyle, hem Direniş sırasında gelişen, hem Merkez-Kuzey ile sınırlı olan ve aynı zamanda bir ulusal kurtuluş mücadelesi hem de bir sınıf mücadelesi niteliği taşıyan, 1969 ile 1977-80 yılları arasında gerçekleşen hareketle yani, Sıcak Sonbahar ile Fiat işgali arasında geçen dönemle kıyaslandığında, daha önemli bir yere sahiptir.

Kızıl İki Yıl, Haziran-Temmuz 1919’da yüksek gıda fiyatları için ayaklanmalarla başlayan ve toprak mücadelesiyle, ordunun isyanıyla devam eden, 1920’de fabrikaların işgaliyle sonuçlanan bir dizi olayın gerçekleştiği dönemi ifade ediyor.

Genel Bağlam ve Birinci Dünya Savaşı

1905’te Rusya’da 1917 devriminin “kostümlü provası” gerçekleştirildi. İtalya’da da Kızıl İki Yıl’da yaşanan altüstten önce, 1914’te, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermediği ortamda, “Kızıl Hafta” adı verilen önemli bir isyan hareketine tanık olundu. İtalya’nın savaşa girmesiyle birlikte savaş karşıtı mücadeleye ekmek mücadelesinin eşlik ettiği bir süreç başladı.

1917’de savaş sırasında meydana gelen olaylar özellikle önemliydi. O yıl, Avrupa’daki halk kitlelerinin emperyalist savaşın yol açtığı sefalet ve katliam karşısında duyduğu bıkkınlık, Rusya’da önce Çarlığı deviren Şubat Devrimi’nde, ardından da Paris Komünü’nden sonra tarihteki ilk işçi hükümetini kuran Ekim Devrimi’nde karşılık buldu.

Batı’da da önemli isyanlar gerçekleşti. Örneğin Fransa’da, askerlerin kitlesel isyanlarına tanık olundu. Bu isyanlar, ABD birliklerinin gelişine kadar Batı Cephesi’ndeki saldırıların geçici olarak kesintiye uğramasına yol açtı.

İtalya’da iki benzersiz olay yaşandı.

1. Başlangıçta İtalyan askerlerinin konuşlandığı mevzide basit bir gedik açan, gerçek bir askeri “grev” olarak adlandırılan gelişme sebebiyle, gerçek bir bozguna dönüşen Caporetto’daki cephenin çöküşü.

2. Endüstriyel savaş üretiminin muazzam gelişmesi nedeniyle büyük ve radikalleşmiş bir işçi sınıfının oluştuğu Torino ayaklanması. Torino, Batı Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı sırasında bir şehrin gerçekleştirebileceği en özel ayaklanmaya şahitlik etti.

İki yıllık kızıl dönemi ve Ekim Devrimi’ni, Birinci Dünya Savaşı’nın ve onun toplumsal dokusunun, sermaye ile emek ve İtalyan sermayesi ile uluslararası sermaye arasındaki ilişkiler üzerindeki etkilerini dikkate almadan anlamak zor olurdu.

Muzaffer olmasına rağmen İtalya, çatışmadan diğer güçlerden daha derin yaralar alarak çıktı. Ülke, 650 bin civarında askerini kaybetmişti. Yüz binlerce insan, bu süreçten yaralı ve sakat çıktı. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı kayıptan daha büyüğüyle yüzleşen İtalya, yarım milyon insanını kaybetti.

Trento ve Trieste’yi İtalya’ya tekrar bağlamak için yola çıkan, ama aslında sömürgeci nüfuz alanını Dalmaçya ve Küçük Asya’ya genişletmek isteyen İtalyan emperyalizmi, onca ekonomik sorun ve yaşanan insani kayıp üzerinden pek bir şey elde edemedi.

1915’te İngiltere ve Fransa ile Londra Anlaşması’nı imzalayan İtalya, bu anlaşma uyarınca savaşa girme sözü vermiş, bunun karşılığında bazı taleplerde bulunmuştu. Ama savaş neticesinde bu taleplerin hiçbiri karşılanmadı. Böylelikle, İtalya’daki militarist eylemsellik “sakat bırakılmış zafer” efsanesi üzerinden körüklendi. Faşizm, tam da bu toprakta gelişme imkânı buldu.

Yurtdışındaki durum gerginliklerle malul iken, içerideki ekonomi dengesiz bir şekilde büyüyor, sosyal uçurumlar derinleşiyordu. Sanayi aygıtı, kârların artmasını ve ekonomik gücün birkaç büyük sanayi grubunun, Ilva, Montecatini, Ansaldo, Fiat, vb. elinde toplanmasını destekleyen askeri emirler sayesinde orantısız ve yapay bir biçimde büyümüştü. Savaştan hemen sonra savaş endüstrisinin barış endüstrisine dönüştürülmesi, büyük endüstrilere bağlı bankaları da içeren güçlü bir krize yol açtı. Korumacılıkla sürece müdahale eden devlet, büyük şirketlere destek sundu.

Dahası, İtalya yurtdışında yaklaşık 20 milyar liret borç altına girmişti. İç borcu ise 46 milyar liret düzeyindeydi. Enflasyonla birlikte savaştan sonra ödenmesi gereken borç 40 milyarı aşıyordu. Para devalüe edildi, bu da toplumsal kutuplaşmayı iyice derinleştirdi: Bu süreçte spekülatörler, sanayiciler ve rantçılar zenginleşirken, sabit gelirlilerle (işçiler ve memurlarla) köylüler yoksullaştı.

Hızlanan sanayileşme, savaş döneminde bile köylü emeğinin fazlasını şehre çekememişti. Savaş endüstrisinin dönüşümü, işsizlikte bir artışa neden oldu. ABD, 1921’de 2 milyona ulaşan devasa sanayi rezerv ordusu için iş gören tahliye vanasını göç karşıtı politikalarla kapatınca İtalya’daki durum daha da kötüleşti.

İşçi sınıfının yanı sıra orta sınıf, yani İtalyan devletinin daha önce üzerine kurulduğu küçük-burjuva sosyal sınıflar da bu durumdan etkilendi. Uzlaşması mümkün olmayan güçler, kriz koşullarında, daha önce pasif olan geniş kitleleri örgütleme yeteneğinden yoksundu. Başta Sosyalist Parti olmak üzere uzlaşmaz güçlerin bu önderlik kapasitesinden yoksun oluşu, savaşta önemli bir rol oynamıştı. Artık bu, işsizleşen orta sınıfları ilgilendiren bir eksiklikti.

Gramsci ve Togliatti’nin gelecek yıllarda, kızıl iki yıldan hatta faşizmin iktidarı ele geçirmesinden sonra yaptıkları eleştirilerde ifade ettiği biçimiyle, Sosyalist Parti, mevcut hatası sebebiyle işçiyle köylüyü bir araya getiremedi, ara sınıflarla ittifak kurmaya çalışmadı. Bilhassa sosyalistler, savaş gazilerine hiç hitap etmiyorlardı. Gramsci’nin tespitiyle, bu da onları sosyalizme düşmanlaştırdı:

“Müdahalecilerin partiye kabul edilemeyeceğini ortaya koyan önerge, bir şantaj, bireysel sindirme aracı ve demagojik bir açıklamadan ibaretti. […] Bu açıklama, partinin askeri müdahaleye yönelik karşıtlığını faaliyetinin ekseni hâline getirmemesi gereken siyasi konumunu tahrif etmeye ve belirli küçük-burjuva kesimlere karşı nefret ve kişisel baskılar için gerekli zeminin örülmesine katkıda bulundu. […] Bu, temel sorundan, iktidar sorunundan kaçınma ve kitlelerin dikkatini ve tutkularını tali hedeflere yönlendirme, egemen sınıfın tarihsel-politik sorumluluğunu ikiyüzlü bir şekilde gizleme, halkın öfkesini egemen sınıfın politikasının maddi ve çoğu zaman bilinçsiz araçlarına dökme politikasıydı. […] Savaşın, özellikle küçük aydınlar ve küçük burjuvazi arasında yol açtığı muazzam ekonomik ve psikolojik altüst oluşla birlikte, bu tabakaları radikalleştireceği açıktı. Parti, onları kendisine müttefik kılmak yerine, hiç yoktan düşman edindi, yani onları egemen sınıfa geri fırlattı.[1]

“Orta sınıflar” başlığı ve birbiriyle çatışma içerisinde olan güçlerin onlarla ilişkisi, kriz dönemlerinde kendisini tekrar tekrar hissettirir. Bu bağlamda, İtalya’da savaş sonrasında önemli olaylara tanık olunmuştur. Bu olaylar, bugün krizi ve Avrupa genelinde kemer sıkma politikalarını, o döneme benzer kutuplaşmayı ve ayaklanmaları birebir tecrübe ettiğimiz koşullarda akılda tutulmalıdır. Dün olduğu gibi bugün de sol, muktedir sınıfın sorumlulukları yerine başka konulara odaklanmaktadır.

Yüksek Gıda Fiyatı Önergesi

Kızıl İki Yıl denilen dönemin ilk bölümü, 1919 yazının başında, tam da bahsini ettiğimiz bağlam dâhilinde cereyan etti. Köylü mücadelelerine, ordu içi isyanlara ve fabrika işgallerine tanıklık eden bu dönemde bir de yüksek gıda maliyetleri de önemli bir role sahipti. Kendiliğinden ve farklı coğrafi konumlarda gerçekleşen eylemlerle gıda fiyatları protesto edildi. Burjuvazi, yaşanan bu kitlesel hareketlilik karşısında ne yapacağını bilemedi ve bir anda baskıcı adımlara başvuramadı. 1914’ten 1918’e gelindiğinde temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları üç kat artmıştı. Bu sürece grevlerle cevap verildi. Milyonlarca işçi sürece katıldı. Ancak ücret artışlarının fiyat artışları karşısında sönük kaldığı koşullarda grevler çözüm üretmedi. Bu nedenle kitleler, ayaklanma yoluna revan oldular.

Grevlerden ayaklanmalara geçişe tanıklık eden ilk şehir, La Spezia’ydı. 11 Haziran günü bu şehirde işçiler, meyve ve sebze toptancılarının lokavtına tepki olarak büyük bir gösteri örgütlediler. Jandarmanın ateşi sonucu iki işçi öldü, yirmi beşi yaralandı. Katliam ayaklanmayı tetikledi. Dükkânlar yağmalandı, şehir, isyancıların eline geçti. Kraliyet Donanması’nın önemli üslerinden olan şehirde bulunan, savaş gemilerinde görevli bahriyeliler, işçilere destek verdiler.

Hareketin başka şehirlere yayılması için bir eylem komitesi oluşturuldu. 13 Haziran günü isyanlar Cenova’ya yayıldı, şehirde düzenlenen büyük bir gösterinin ardından gün boyunca polisle çatışmalar yaşandı, bu da genç bir işçinin öldürülmesine neden oldu. Akşam saatlerinde şehir muhafızlarının kışlasına bir saldırı girişiminde bulunuldu, bu eylemde üç işçi ciddi bir biçimde yaraladı.

Cenova ve La Spezia’daki katliamların öğrenilmesi ardından Milano ve Torino da sendikaların emri olmadan genel greve gitti. 16 Haziran’da sıra Pisa ve Bolonya’ya geldi. Pisa’da işçi sendikasının direnişi işçilerin baskısıyla kırıldı. Forli şehrinde kadınların öncülük ettiği kalabalık dükkânları yağmaladı. Mallara el koymak ve tüm gıda maddelerinin fiyatını yarı yarıya azaltmak için yurttaşlar bir işçi komisyonu oluşturdu. Askerler, halkın arasına karıştı. Faenza, Ancona ve Imola da genel greve iştirak etti. Torre Annunziata’da ajanlarla çatışmalar yaşandı.

3 Temmuz’da Floransa mücadeleye katıldı. Grevin başlamasıyla birlikte kitle, şehir merkezini işgal etti, malları maliyetin altında fiyatlarla çıkarıp dağıtmaya başladı, hemen satılmayanlar, vagonlar ve kamyonlarla İşçi Odası veya kooperatifler ve topluluk binaları gibi yerlere götürüldü. Savaşçılar Derneği işçilere destek verirken, İşçi Odası artık Floransa hükümetiydi.

Tavan fiyat yüzde 50 oranında düşürüldü. İlaç gibi tavan fiyatın olmadığı ürünlerin fiyatı ise yüzde 70 oranında azaltıldı. Yüzde 50’lik müdahale, Forlimpopoli, Cesena, Civitavecchia, Iesi, Senigallia, Ancona, Falconara, Bolonya gibi şehirlerde de gerçekleştirildi.

Bedeli kan olan mücadeleler yürütüldü. Imola’da jandarma, 3 Temmuz’da üç işçiyi öldürdü. Floransa’da polis, durumu kontrol altına almaya çalıştı ve işçilere ateş açtı, 4 Temmuz’da bir işçi öldürüldü, 6 Temmuz’da iki kişi öldü, sekiz kişi yaralandı. Ayrıca 700 tutuklama yapıldı.

Mücadele, Sicilya’ya da uzandı. Palermo’da 25.000 işçi grev ilan etti, çok sayıda dükkânın mallarına el koyan işçiler maliyetleri düşürdü, ancak polis kitlesel tutuklamalara devam etti. Katanya’da onları bastırmak için gönderilen göstericiler ve askerler kucaklaştı. İsyanlar, polisin göstericiler tarafından karanlığa sokulduğu Brescia’ya sıçradı. Livorno’da genel konseyin fiyat talimatlarına uymayan işletmelere el konulması kararlaştırıldı.

6 Temmuz'da isyan Milano’ya yayıldı. Burada polis tarafından 2.200 kişi tutuklandı. Ayın 7’sinde Cenova’da işçiler, dükkânları ve depoları yağmaladıktan sonra polisle çatıştılar, bir ölü ve birkaç yaralı bıraktılar. Aynı gün Napoli’de de benzer bir senaryo yaşandı: genel grev ilanı ardından birçok dükkân yağmalandı, 20 kişinin yaralanmasına neden olan polisle çatışmalar yaşandı.

Savona’da binlerce işçi, tüm gıda maddelerinde %50 indirim uyguladı. Grevler, gıda maddelerine el konulması ve polisle çatışmalar gibi olaylara, İtalya’nın her yerinde, kuzeyden güneye sayısız irili ufaklı şehirde tanık olundu. Bu arada, baskı daha da sertleşti. 9 Temmuz’da kuşatma altındaki Brescia kentinde halk bir kişiyi öldüren jandarmayı kovaladı.

Makineli tüfekli Alp birliklerinin konuşlandırıldığı şehrin semalarında akşamları uçaklar uçuyordu. Taranto’da dört işçi hayatını kaybederken, Catania’daki çatışmalar dört ağır yaralının hastaneye kaldırılmasıyla neticelendi.

10 Temmuz’da Roma’da üç işçi jandarma tarafından öldürülürken, dört gün boyunca İşçi Konseyleri tarafından yönetilen Barletta, askerler tarafından kuşatıldı. Kuşatma neticesinde konsey boyun eğmek zorunda kaldı.

Ayın 14’ünde Lucera’da sekiz ölü ve otuz yaralı, Elba Adası’nda bir ölü ve çok sayıda yaralı, Roussillon’da iki ölü ve Spilimbergo’da üç ölü ve on dört yaralı vardı. Ne var ki, Temmuz ve Ağustos sonunda Roma’da, Milano’da ve diğer şehirlerde grevler belirli bir yoğunlukta sürse de beş ayın sonunda Mantua’daki isyan altı kişinin ölümü ardından bastırılması üzerine isyan, tükenmenin eşiğine gelmişti.

1919 yılında açığa çıkan tüm gerilim, devlet ve reformistler eliyle Kasım ayında yapılacak seçimlere kanalize edildi. Sosyalistler, oyların %33,3’ünü alarak birinci parti oldu. Bununla birlikte, sosyalistlerin zaferi, gerçek güçler dengesi açısından işçiler için belirleyici sonuçlara yol açmadı ve hükümet, Halk Partisi’nin başarısı sayesinde, Nitti liderliğindeki reformist liberal-radikal-halk-sosyalist koalisyonunun eline geçti.

Liberal Devletin Zayıflığı, Sendikal ve Sosyalist Hareketin Sınırları

Yüksek gıda fiyatları yüzünden patlak veren ayaklanmaların vurguladığı ilk gerçek şuydu: savaş ve ardından gelen krizin yıprattığı eski liberal devlet kurumları zayıflamış hâldeydi.

Ayaklanma dalgası birkaç ay içinde dinmiş olmasına rağmen, liberal devletin temel direkleri olan eski düzen partilerinin olaylarla baş edemediği ortaya çıktı. Devletin baskıcı güçleri de önemli bir zayıflık gösterdi. Silahlı kuvvetler, birçok durumda işçilere karşı çıkmayı reddederek ve sık sık onlarla dostluk kurarak, ayaklanmaları bastırmaya uygun olmadığını kanıtladı.

İsyanlar, Brescia, Sestri Ponente, Forlì ve La Spezia'da gerçekleşti. Mükemmel bir baskıcı güç olan jandarma (Carabinieri), o zamanlar sadece 28 bin kişilik bir güce sahipti ama etkili değildi. Nitti hükümetinde dışişleri bakanı olan Tittoni’nin şu sözleri, bu anlamda önemliydi: “Yarımadanın her yerinde aynı anda bir isyan patlak vermiş olsaydı, hükümetin ne yapabileceğini sık sık merak etmişimdir.”[2] Süreç içerisinde ihtiyatlı davranan Nitti hükümeti, daha kapsamlı ve daha büyük bir ayaklanmaya sebebiyet verebilecek her türden baskıdan kaçındı.

Yüksek gıda fiyatları üzerinden baş gösteren hareket, işçi hareketinin mevcut sınırlarını ortaya koydu. Bu hareket sayesinde, sadece ücretli işçileri değil, savaşa iştirak etmiş orta sınıfı da etkileyen bu fiyat artışları ile birlikte kendiliğinden açığa çıkan halk hareketi, sosyalist partinin ve sendikaların politik açıdan yetersiz ve kendiliğinden hareketler için kifayetsiz olduklarını gösterdi. Buna karşılık, mücadele süresince işçilerin referans noktası olarak iş gören İşçi Odaları, kendilerini hareketi sakinleştirecek ve en nihayetinde onu etkisiz kılacak adımlarla sınırladılar. Ama gene de ortada, yalnızca kötüleşen yaşam koşullarının belirlediği bir hareket değil, savaşın sona ermesinin ardından Rus Devrimi’nin ve uluslararası bağlamın siyasi geriliminin ve etkisinin önemli olduğu bir hareket vardı.

Neticede, “Rusya’da yapılanı yapma” iradesinin var ettiği isyan hareketlerinden sadece İtalya etkilenmedi. 1919’da Macaristan’da Konsey Devrimi yapıldı, Almanya'da Sovyet cumhuriyeti ilan edildi, Bavyera’da Spartakist ayaklanma gerçekleşti, emperyalizmin merkezi ülkesi İngiltere’de hükümet kitlesel grevlerle köşeye sıkıştırıldı ve durumu kontrol altında tutmak için sendikalardan yardım istemek zorunda kaldı, Odessa’da askerler ve denizciler, özellikle Fransızlar isyan ederek, Bolşeviklere karşı savaşmayı reddettiler. 20 ve 21 Temmuz 1919’da, Rusya ve Macaristan sovyet cumhuriyetlerine karşı dış müdahaleyi protesto etmek için uluslararası bir grev ilan edildi. Bu greve çok sayıda İtalyan işçi katıldı.

Sendika ve Sosyalist Parti liderlerinin harekete önderlik etme konusundaki yetersizliği ya da daha doğrusu, isteksizliği, ücretli işçiler ile orta sınıfın, özellikle savaşa katılmış kesimin ayrışmasına sebep oldu. Sosyalist Parti’nin siyasi başarısızlığı, orta sınıfın, özellikle de eski savaşçıların hayal kırıklığı ve kapitalist sınıf içinde korku neticesinde oluşan hareketler hep birlikte, faşist hareketin gelişmesi için elverişli bir zemin oluşturdular.

Bu noktada reformist ve devrimci analizin ayrıştırılması, kızıl iki yılı takip eden dönemde sosyalistlerin sorumluluklarının devrimci açıdan değerlendirilmesi gerekiyor.

O dönem Antonio Gramsci, 1919-1920 ayaklanmalarına ve ardından faşizmin ortaya çıkışına atıfta bulunarak, şunları söyledi:

“Kendiliğinden denilen hareketleri ihmal etmek, daha da kötüsü, onları küçümsemek, yani onlara bilinçli bir yön verme, onları daha yüksek bir düzeye çıkarma iradesinden feragat etmek, çok ciddi ve ağır sonuçlar doğuracaktır. Alt sınıfların her türden kendiliğinden hareketine her daim muktedir sınıf hesabına çalışan, gerici bir hareket eşlik eder. Örneğin bir ekonomik kriz, bir yandan alt sınıflar ve kendiliğinden kitle hareketleri arasında hoşnutsuzluğa neden olurken, diğer yandan, hükümetin nesnel olarak zayıflamasından yararlanarak, hükümet darbelerine teşebbüs eden gerici grupların komplolarına zemin hazırlar. Bu darbeler, ilgili örgütlerin kendiliğinden hareketlere bilinçli bir yön verme ve onları olumlu bir siyasi faktör hâline getirme sorumluluklarından feragat etmeleri neticesinde gerçekleşir.”[3]

Gramsci’nin bu sözleri, 1929’da Sosyalist Parti’ye iki yıllık kızıl dönem süresince liderlik eden, Genel İşçi Konfederasyonu sekreteri olan D’Aragona’nın yazdığı yazıda açık bir biçimde dile getirilen yaklaşımı teyit etmektedir:

“Kitlelerdeki Bolşevik sevdasına gereğinden fazla boyun eğdiğimiz için suçlanabiliriz, ama devrimci bir patlamayı önlemenin onurundan kimse bizi mahrum edemez. Faşizm, bizim tehlikeyi bertaraf etmemizin ardından geldi.”[4]

Domenico Moro
10 Temmuz 2019
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Antonio Gramsci, Passato e presente, Editori Riuniti, Roma 1979, s. 67-68.

[2] Renzo Del Carria, Proletari senza rivoluzione, Cilt. 3, Savelli, Roma 1979, s. 79.

[3] Antonio Gramsci, a.g.e., s. 73-74.

[4] Aktaran Renzo Del Carria, a.g.e. s. 83.