Allah İşçidir

İran’da, devrim öncesinde, komünistlerin örgütlediği işçi evlerinin çok kısa sürede Humeyni’nin partisi İslamî Cumhuriyet Partisi’nin kontrolüne girmesini sağlayan bir slogan bu. “Allah İşçidir” yazılı pankartla ilk kez 1 Mayıs’a gelen parti, devrime uzanan kısa süre zarfında, işçiler arasında da örgütlenmeyi biliyor. Sloganın bütünüyle hakkının verildiği ya da gereğinin yapıldığı elbette ki şüpheli ama söz tarihe çentiğini atıyor bir kere.
Bizim solumuz ise döne dolaşa “Allah aydındır” diyor ve her kitap okuyan, Allah’lığını ilân ediveriyor. Aydın olmak ise önü sonu ya bir esnaf ya da zanaatkâr pratiği olarak somutlanıyor. Her iki eğilim, sonuçta akademi denilen localarda örgütleniyor ve üniversiter bir nitelik arz ediyor. Sol, bile isteye kendisini bu alana hapsediyor.
“Allah işçidir” sloganı, yaratım pratiğine, ibdaya, vurgu yapıyor. Onun kolektif niteliğini öne çıkartıyor. Aydını Allah bilense, pazarda emtia üzerinden sürekli rekabet etmek zorunda hissediyor kendisini. Asla kolektivize olamıyor. Sadece kendi başlattığını biliyor, sadece kendisinin sonlandırabileceği bir sürece imza atabiliyor.
Geçen TV’de sol ile ilgili tartışmada da aynı rüzgâr esiyor. Komünist olduğu iddiasındaki partinin şefi, Kürd’ün savaşı için “biz sosyalistler başlatmadık ki bu savaşı” diyor. Ona, “peki siz sosyalistlerin başlattığı ya da en azından başlatmayı düşündüğü bir savaş var mı?” diye sormak gerekiyor. Bu şef, kendisi gibi olanları arayıp bulmayı sosyalistlik ya da politiklik zannediyor. Ancak kendisinin başlattığını ve bitirdiğini tanıyor. Sadece kendisine işaret ediyor. Başkasıyla iş yapmak gibi derdi asla yüklenemiyor.
Solun bu rekabet piyasasında sürekli kendisini öne çıkartması ve kendi örgütünün diğerlerinden daha iyi, devrimci, örgütlü ya da bilgili olduğunu haykırması da aydın olmayı Allahlık bir şey olarak görmesi ile ilişkili. Yani aslında bir kişi, diyelim, kendisini örgütleyen kişiden daha sosyalist olduğunu her durumda ispatlamaya çalışıyorsa, o kişinin dışa dönük, kolektif bir iş yapma derdinde olmadığını görmek gerekiyor. Kişi başka bir kişiyle uğraşmayı iş zannediyorsa, bu, o kişinin aslında kendi huzurlu dünyasına çekilmeye çalıştığını gösteriyor. Kendisini örgütleyen şey ya da kişi neyse, kişi kendisini “reset”leyip, bir anlamda fabrika ayarlarına dönerek arınmak istiyor. Fabrika ayarlarına dönmek fabrikada işçi olmayı da siliyor. Birlikte iş yapması gereken kişinin tırnak uzunluğuna gözü takılan kişinin işin kendisine yabancı, hatta düşman olduğunu artık görmek gerekiyor. Eğer mesele gerçekten tırnak uzunluğu ise işin yapılması esnasında bir tırnak makası bulup getirmek mümkünken, tırnak işin kendisini kökünden söküp atabiliyor.
Bu silme, arınma pratiği doğalında her şeyi düzlüyor. Kişi bir ânda liberal, bir ânda faşist olabiliyor. Liberallik burjuvazinin değnekçisi, faşist ise değneği olmak demek oluyor. Teorisini, ideolojisini ve politikasını ilerlemeciliğe bağlamış kişi, ister istemez, değnek ya da değnekçi olmak zorunda kalıyor. Mülkiyet ve rekabet bunu emrediyor.
Oysa dışarı dönük, öne doğru, düşmanı hedef alan, ortak iş üretmek ve yapmak isteyen bir öznenin böylesi kişisel takıntıları olamaz. Böylesi bir öznenin yanındaki öznenin fizikî varlığından rahatsız olması mümkün değil. Ortak iş gereği bu fizikî varlığın nasıl kolektivize edilebileceği tartışması yapılabilir sadece ki bu tartışma bile talidir.
Yukarıda bahsi geçen partinin şefi, doğal olarak, sosyalizmi esnaf-zanaatkâr bilinciyle parlatıp vitrinine koyuyor. Kadrolarını ve birilerini saf, ari ve duru bir ürüne ikna etmeye çalışıyor. Onca milliyetçileşme girişiminden sonra, onca partideki Kemalistlerle tartışan komünist yoldaşlarını partiden uzaklaştırdıktan sonra, bugün birilerini sosyalizm masalıyla uyutabileceğini zannediyor.
Sol, birkaç sene evvel İran rejimini eleştirmek için çekilen Persepolis filmini savunan bir yerde durmayı matah bir şey zannediyor örneğin. Filmde orta sınıftan bir kadın, filmin ana karakteri olan genç kızın annesi, devrimden sonra hastaneye gidiyor, hastane müdürüne bir işi düşüyor, müdür İslamcı olduğundan kadınla başını eğerek konuşuyor. Anne o esnada müdürün devrimden önce evlerine temizliğe gelen adam olduğunu fark ediyor. Sonra bu kadın, üstelik solcu, söz konusu olayı arkadaşlarına anlatırken, “bu nasıl olabilir, bize temizliğe gelen adam şimdi hastanenin müdürü olmuş!” diye hayretle ve öfkeyle tepkisini ifade ediyor. Sol, tam da bu kadının küçük burjuvalığına örgütlenmek demek oluyor. Devrimin camları silen emekçiyi müdür yapabileceğini unutuyor. Lenin’in Fransa’da banka memurluğu yapan bir kişiyi maliye bakanı yaptığını duymazdan geliyor. Lenin’i ve Ekim Devrimi’ni kendisinin sonradan okuduğu kitapları okumamış olmak üzerinden eleştiriyor. Buna “teorik üretim” adını veriyor.
Sol kendinden menkul üst bir kimlik olarak örgütlenmek suretiyle aydın oluşunu Allah’ın yerine koyanların eline geçiyor. Tencere ve kapak buluşuyor. Ancak başkasıyla, o da biraz, tam olabilmeyi öngörmüş kişileri değil, tam olduğuna ikna edilmiş, kimlik sahibi, sistemin bütünlüğüne lâyık ve laik özneleri görebiliyor.
Sol, kendisine biçilen rol gereği, nereye elini atsa, sırtını yasladığı sınıfın çıkarlarına uygun hareket ediyor. Kadını küçülterek onun gücünü eziyor, doğayı öne çıkartarak ondaki kudreti makulleştiriyor, işçi sınıfına vurgu yaparak ondaki azameti ufaltıyor.
Yukarıda atıfta bulunulan TV tartışmasında “demokrasi sosyalizme içseldir” ve “hayır sosyalizm demokrasiye içseldir” diyen iki ayrı yaklaşım öne çıkıyor. Biri demokrasiyi, diğeri sosyalizmi öne, önceye alıyor. Ama her ikisi de tarihsel planda burjuva pratiğini başlangıç noktası olarak belirliyor. Burjuva devrimi bilgileri üzerinden birileri, “ben daha burjuva bir devrimciyim” diyor, diğer kesimse “ben daha devrimci bir burjuvayım” demiş oluyor.
Sonuçta bu kayıkçı dövüşünden kurtulmanın yolu, önceye Allah’ı koymaktan geçiyor. Yurttaş bile sayılmayan, neslin biyolojik devamlılığı açısından döl aktarıcısı olarak iş gören, bu nedenle Latince döl anlamına gelen “proles” sözcüğünden türemiş proletaryayı, sosyalizm edebiyatıyla devlete, demokrasi edebiyatıyla öteki devlet olarak demokrasiye bağlamak yerine, ezele yazmak gerekiyor. Sömürülenlerin ve mazlumların kendini Allah zanneden aydınlara değil, kolektif mücadelenin bayraklaşmış ruhu olan bir Allah’a ihtiyacı bulunuyor.
Eren Balkır
30 Nisan 2013

İki Siyah Sokak Kedisi: Sacco ve Vanzetti

15 Nisan 1920’de, Massachusetts’te Güney Braintree adındaki küçük bir kasabada hava silâh sesi ve bir otomobilin motor gürültüsü ile bozuldu. Slater&Morrill Ayakkabı Şirketi’nin yanı başında bir mutemet ve ona eşlik eden bekçi vurularak caddeye düştü, üzerinde taşıdıkları 16.000 dolar, iki silâhlı adamı olay yerinden uzaklaştıran araba ile birlikte, gözden kayboldu. Her ne kadar bahsi geçen cürüm tüm vahşetiyle yaşanmışsa da, I. Dünya Savaşı sonrasında toparlanmak için mücadele veren Dünya’da sıkça görülen olağan durumlardan birisi olması sebebiyle pek fazla önemsenmedi; olay ilk olarak yerel basında güçbelâ dikkate değer bulundu. Ancak sonrasında, takip eden bir yıl boyunca, “yüzyılın duruşması” hâline geldi.
Üç hafta sonra, kendini açıkça anarşist olarak ifade eden iki İtalyan göçmen, yetenekli bir ayakkabı ustası Nicola Sacco ve seyyar balık satıcısı Bartolomeo Vanzetti, Brockton, Massachusetts’te bir arabanın içinde tutuklandı ve cinayetlerle ilgili olarak suçlandı. Radikal ve göçmen karşıtı histeri ülkeyi kasıp kavurdu, mahkeme inandırıcılığı olmayan delillere takılıp kalarak Sacco ve Vanzetti’nin anarşist görüşleri ve asker kaçağı oluşları üzerinde durdu. Amerika Emek Fedarasyonu’nun söylediği gibi dava, “adaleti tüm korkunçluğu ile başarısızlığa mahkûm etti” ve bu iki kişi ölüm cezasına çarptırıldı. Yedi yıl süren dava boyunca ABD, Avrupa ve Güney Amerika’da çok sayıda gösteri düzenlendi ve politik açıdan da tüm yönleriyle desteklenen böylesi bir zulme maruz kalan ancak o günlerde pek fazla tanınmayan iki anarşist uluslararası planda meşhur bir davanın konusu hâline geldi.
İki göçmenin idamı ile davanın son bulacağını düşünen Massachusetts seçkinleri yanılıyorlardı. Dava, takip eden süreçte, birçok eylemciye, radikale, aydına, şaire, yazara ve sanatçıya ilham verdi. Sacco ve Vanzetti’nin yayınlanmış mektuplarından Ben Shahn’ın Sacco ve Vanzetti’nin Tutkusu adı altında topladığı çizimlerine; Woody Guthrie’nin iki politik tutsak için yazdığı protest şarkılardan, düzenli olarak farklı yerlerde ortaya çıkan resmî görüşmelerdeki çeşitliliğe; Joan Baez’in yazdığı şarkıdan, 1977’de bu iki insanın adil bir yargılamaya tâbi tutulmadığını söyleyen Vali Michael Dukakis’in itirafına; Dünya çapında ölüm yıldönümlerinde gerçekleşen toplantı ve gösterilerin yaygınlığına kadar birçok tepki, davanın gerçekten de ölümsüz olduğunu ispatlamaktadır.
Bugünün hâkim söylemi, “ya bizimle ya da teröristlerle birliktesiniz”dir. Şüphenin nesnesi olarak Araplar İtalyanların yerini aldı, radikaller hızla terörist olarak damgalandılar; Sacco ve Vanzetti’nin hikâyesi hâlâ güçlü bir biçimde yankısını buluyor.
“Bir önceki gün o anarşist piçlere neler yaptığımı gördünüz mü?”
Birçok İtalyan anarşist için 1920 yılında ABD gerçek bir düşman arazisiydi. Kasım 1919’da Avukat A. Mitchell Palmer, 10.000 tutuklama ile sonuçlanan, göçmenlere, emekçi ve komünist örgütlere yönelik bir dizi polis baskını gerçekleştirdi. Bu polis baskınlarının özel hedefi, 1915 yılında Başkan Woodrow Wilson’ın “millî hayatımızın atardamarlarına ihanet zehrini akıtan çifte vatandaşlı Amerikalılar” olarak tarif ettiği “yabancılar”dı. Bu cadı avı, aralarında Emma Goldman ve Alexander Berkman’ın da olduğu 800 şüpheli radikalin ve “yurttaş olmayan” insanın tutuklanıp sınırdışı edilmesi ile sonuçlandı. Göçmen karşıtı histeri ve paranoyanın kendisine başkanlığı kazandıracağını uman Palmer: “Onların o sinsi ve kurnaz gözleri açgözlülüğü, insafsızlığı, deliliği ve suçu tetikliyor; bir yana eğik suratları, hırsı, yamuk kaşları ve şekilsiz görünümleri yanlış anlaşılmalara mahal vermeyecek ölçüde suçlu tipinin tanınmasını sağlıyor.” diyordu.
Sacco ve Vanzetti sadece birer göçmen değil, ayrıca anarşistti, Vanzetti’nin sonradan ifade ettiği üzere, “radikalin radikali” bu iki anarşist, Kızıl Korku histerisine batırılmış bir milletin en büyük önyargılarıyla yüzleştiler. Dartmouth Profesörü James Richardson 1924’te verdiği yeminli ve yazılı ifadesinde, yeni bir yargılama için her türlü girişimi reddeden Hâkim Thayer’ın şu sözünü aktarıyor: “Bir önceki gün o anarşist piçlere neler yaptığımı gördünüz mü? Bu onları bir süre alıkoyar.”
Tutuklandıklarında her ikisinin üzerinde silâh bulundu, ancak sorgulama esnasında bu konuda yalan söylediler. Onlar katil değil, radikal ve göçmen oldukları için yakalandıklarına inanıyorlardı. Bu yalanlar bilhassa yasal savunmalarına zarar veriyor, Hâkim Thayer’ın onların “katil, serseri ve radikal olduklarından suçluluk bilinci” ile hareket ettikleri iddiasına sarılmasına sebep oluyordu.
Harvard’da hukuk profesörü olan Felix Frankfurter’in ifade ettiği üzere, “Şerif vekilleri tarafından Masonik birlikler ve şerif vekillerinin ‘sağlam’ ve ‘zeki’ temsilci yurttaşlar’ olarak addettiği kişiler arasından seçilmiş jürinin başkanlığını, dava öncesinde bir arkadaşına ‘onlara lânet olsun, her şekilde asılmalılar.’ diyen Walter Ripley yapıyordu.” Thayer’ın “hükümete sadık” olma yönünde jüriyi yönlendirmesi ve onların “müzakere sürecinde Fransa’daki savaş alanlarında dövüşüp hayatlarını veren ve kendisinde simgeleşen Amerikan askeri gibi cesur olmaları”nı istemesi ile sahne tamamlanmış oldu. Hâkim, Sacco ve Vanzetti’nin 1916’da Meksika’ya yaptıkları yolculuk sayesinde askerlikten kaçmış olduklarını biliyordu, Bölge Avukatı Frederick G. Katzmann’ın bu iki tutsağın uçuşları için izin tedarik ettiğini öğrenmesi ve sonrasında da iki anarşistin ateist olduklarını “itiraf” etmesi, davayla ilgili olarak jürinin tam anlamıyla pişmesini sağladı.
Katzmann’ın mahkemedeki Sacco ve Vanzetti’ye yönelik suçlamaları oldukça insafsızdı, jüriden delilleri saklayan Katzmann, FBI’dan aldığı yardımlarla tanıkları sürekli rahatsız edip kabadayılık yaparak onları etkisizleştirdi. Tarihçi Paul Avrich’in de belirttiği gibi, “Katzmann, sanıklara karşı geliştirilen en derin önyargıların açığa çıkmasını sağlayarak jüri üyelerinin duygularına oynadı. Gözaltına alındıkları andan itibaren tüm silâhlar Sacco ve Vanzetti’ye çevrildi; çünkü onlar yabancı, ateist ve anarşistti. Buna bağlı olarak tüm yargılama süreci kara bulutlarla kuşatıldı.”
Davaya sunulan kanıtlar, çapraz sorgularla ve sanıkların olay anında başka bir yerde olduğunu ispatlayan bir dizi kanıtla birçok kez geçersizleştirildi. Ancak tüm bu gerçeklerin davaya çok az etkisi oldu.
Yoğun çabalarına rağmen müdafi avukatı Fred H. Moore’un davaya hiçbir katkısı olamadı. Batı Yakası’nda “radikallerin profesyonel bir savunucusu” ve Massachusetts’teki karışık durumlara pek de aşina olmayan birisi olarak Moore, onu dışsal bir unsur kabul eden müvekkillerinin de kendisine husumet beslemeye başladığı bir gerçeğin içinde boğuldu. Kaçınılmaz olarak bu durum, Savunma Komitesi ile Moore arasında temyiz başvurusu sürecinin nasıl devam edeceği meselesiyle ilgili olarak kimi fikir aykırılıklarına sebep oldu ve 1923 Ekim’inde Moore’un yerine William G. Thompson getirildi.
Bu sebeple yapılan hukukî manevralar ve dehşet verici tarafgirliğin ötesinde, Sacco ve Vanzetti’nin hikâyesi aynı zamanda iki emekçi insanın hikâyesiydi.
İyi bir ayakkabıcı ve fakir bir balıkçı
Sacco ve Vanzetti, anarşizme yönelik aynı aşkı duyup Luigi Galleani’nin etkisi altında olan küçük bir anarşist grubun üyesi olarak tanışmış olsa da, bu iki insan birbirinden farklı hayatları tecrübe eder.
Nicola Sacco, Güney İtalya’da küçük bir kasaba olan Torremaggiorre’de 22 Nisan 1891’da doğar ve uzun yıllar babasının üzüm bağında çalışır. 1908’de 17 yaşındayken ABD’ye göç eder, bir yıl sonra Milford Ayakkabı Şirketi’nde iş bulur. İşindeki kalite ve hız sebebiyle Sacco’ya saygı duyulur, Three-K Ayakkabı Şirketi’ndeki ayakkabı işçileri için açılan gece okulunda zanaatıyla ilgili önemli konuları öğrenir. 1916 yılında askerden kaçmak için Meksika’ya gider ve sonrasında Three-K Ayakkabı Şirketi’ne geri döner. Sacco’nun suça iştirak edemeyecek bir insan olduğuna inanmayı her zaman sürdüren fabrika sahibi Michael F. Kelley’in arzusu üzerine fabrikada gece bekçiliği görevine getirilir. Kelley onunla ilgili olarak, “Sabah saat 4’te bahçede, akşam saat 7’de fabrikada olan, akşam yemeğinin ardından tekrar bahçesine geri dönen, gece saat 9’a, 10’a kadar orada kalan, su taşıyan, ihtiyaç duyduğu sebzeleri toplayıp onları fakirlere veren bir insan yol kesen bir haydut olamaz.” değerlendirmesini yapar.
ABD’ye geldiğinde sadık bir cumhuriyetçi İtalyan olan Sacco kısa bir süre sonra anarşist olur. Milford Ayakkabı Şirketi’nde bir dizi greve katılır ve Kelley onun Three-K Ayakkabı Şirketi’nde radikal metinler dağıttığını fark eder. Kelley “bu işte para yok” diyerek ona kimi tavsiyelerde bulunur.
Sacco 1912’de evlenir, bir yıl sonra 1913’te Dante adında bir oğlu olur. Kızı İnes 1920’de tutuklanmasının hemen ardından Dünya’ya gelir.
Bartolomeo Vanzetti, İtalya’nın sanayi açısından gelişkin olan Kuzey bölgesindeki Villafalletto kasabasındandır. 11 Haziran 1888’de orta sınıfa mensup dindar bir Katolik ailede dünyaya gelir. 13 yaşına dek okula gider ve sonrasında babası onu fırıncı olarak yetişmesi Cuneo’ya gönderir. Vanzetti orada yazdığı bir yazısında “ilk kez zor ve acımasız olan emeğin tadına vardım.” diye hayatına ilişkin bir not düşer. Altı yılın ve sayısız işin ardından ağır hasta olarak Villafaletto’daki evine geri döner. Ona çok iyi bakan annesi kısa bir süre sonra ölür; bu gelişme Vanzetti’yi derinden etkiler. Pek de uzun olmayan bir süre zarfında, 9 Haziran 1908’de İtalya’yı terk eder. O günlerde 20 yaşındadır.
Aile kurup para biriktiren, bahçesiyle meşgul olan ve sonrasında radikal harekete iştirak eden Sacco, ABD’deki İtalyan cemaati içinde kurduğu yeni hayata hızla alışırken Vanzetti, ülkenin dört bir yanını dolaşan gezgin bir işçi ordusunun parçası olur. 1920’de tutuklandığında seyyar balık satıcısı olarak çalışmaktadır.
Felsefeci olarak görülebilecek olan Vanzetti, Springfield ve Meriden’de sıradan işlerde çalıştığı dönem boyunca sınıf bilincinin propagandacıların icat ettikleri bir ifade değil, gerçek ve yaşamsal bir güç olduğunu görür ve bu bilincin, artık birer yük havyanı olmaktan kurtulmak isteyip insan oluşlarını fark edenlere ait olduğunu anlar. Hevesli bir okuyucu olan Vanzetti, tutuklu olduğu dönem boyunca eğitimini epey ilerletir. Yazdığı sayısız mektup, romancı Frederick Lewis Allen’ın “göründüğü kadarıyla, mutemetin cinayetine iştirak etmesi imkânsız olan, zekâ açısından olağanüstü bir insan, karakteri asaletle yüklü bir entelektüel ve felsefî bir anarşist” ve köşe yazarı Heywood Broun’un “o günlerin en büyük insanlarından biri” olarak tarif ettiği bir kişinin görüşlerini sunmaktadır.
Belki de, ülser şüphesi yüzünden kararlılığının zayıfladığı ve 1925’te kısa bir süre delilik suçlaması yüzünden Bridgewater Hastanesi’nde kaldığı dönemde onu ayakta tutan, sadece sahip olduğu entelektüel disiplin ve irade gücüdür.
Sacco kendisi için pek de hayırlı olmayan sınırlı İngilizcesi ile uzunca bir süre hastanede kalır. İlk kez 1922’de İngilizce sözlük ister ve ilk mektubunu yazar. Mektuplaşmaları onun takip eden yıllar boyunca oluşan fikirlerinin çerçevesine dönük genel bir bakış sunmaktadır. Vanzetti, temyiz aşaması ile ilgili yeni gelişmelere ve işçi sınıfının birleşip kendilerini kurtaracağına dair iyimser bir tutum sergilerken Sacco, her şeye rağmen kendilerinin idam edileceği konusunda ikna olmuştur. Cezalandırmaya ilişkin mahkemeye sunduğu son ifadesinde, “verdiğiniz hüküm iki sınıf, yani mazlum ve zengin sınıf arasında yaşanan çatışmanın sonucunda biçimlenecektir. Bizler kitabı ve kendisine ait bir edebiyatı olan insanlara yoldaşlık ediyoruz. Sizler bu insanlara zulmediyor, onlara baskı uyguluyor ve onları katlediyorsunuz.” der. Sacco, New England Sivil Özgürlükler Komitesi üyesi Cerise Jack’e gönderdiği mektupta, rüyasında savaşan işçilerle askerlerin birleşmesi için yalvarırken öldürüldüğünü anlatır, kendisini şehitlik mertebesinde gösterirken, kötümser bir bakış açısına sahip olduğunu dolaylı olarak ifade eder. Bu yaklaşım, Vanzetti’deki idealist tutumla çelişir.
Bu idealizme bağlı olarak Vanzetti pratik anarşizmini ilerletir. Bir yerde, “Ben ve Nick anarşistiz, radikalin radikaliyiz -bizler siyah kedileriz, tüm bağnaz insanların, sömürücülerin, şarlatanların, sahtekârların ve zalimlerin tepesine çöken terörün adıyız.” diye bağırır. Bu yüzden ikilinin uzun süre destekçisi olan gazeteci Gardner Jackson, Vanzetti’yi kuşatan “tümüyle dingin bir aura” tespitinde bulunup onu betimlerken, Paul Avrich konuyla ilgili olarak, “destekçileri tarafından zararsız hayalperestler biçiminde resmedilmelerinin ötesinde onların anarşist hareketin şiddete dayalı bir ayaklanmayı ve suikast ve dinamit de dâhil her türlü silâhlı misillemeyi vazeden bir koluna mensup olduğu”na dair kendi görüşünü öne çıkartır.
Kendi onurunuz için onları kurtarın
Sinclair, davadan etkilenen ilk edebî figür değildir. Tüm yazar, şair ve sanatçı kuşağı meseleden haberdardır ve süreç içinde radikalleşir, çünkü 1928’de Edmund Wilson’ın ifade ettiği gibi, “dava, tüm sınıflarıyla, bu sınıfların bakış açıları ve ilişkileriyle Amerikan hayatının tüm anatomisini açığa vurur, ayrıca politik ve toplumsal sistemimizin neredeyse tüm temel meselelerini su yüzüne çıkartır.”
Örneğin romancı John Dos Passos Savunma Komitesi’nde birkaç yıl boyunca çalışır ve komitenin Savunma için Hitap’ı kaleme alır. Arasında üç ciltlik romanı ABD ve “Bizim milletimiz Amerika, dilimizi ters yüz eden, babalarımızın konuştuğu temiz sözcükleri kirletip onları bozan yabancılara yenilmiştir.” diyen Palmer’ın göçmen karşıtı retoriğini tepe taklak etmek amacıyla montajlanmış bilinç akımı içinde kalarak kaleme aldığı Kamera Gözü (50) gibi kapsamlı edebî çalışmalara imza atar.
Fakat dava, ona doğrudan dâhil olanları daha fazla etkiler. Sacco ve Vanzetti’nin Istırabı adı altında bir dizi çizim yapan ressam Ben Shahn’ın şu ifadeleri oldukça çarpıcıdır:
“Tüm doğru resimleri gördüm ve tüm doğru kitapları okudum: Vollard, Meier-Graefe ve David Hume. Fakat bunun hiçbir şeye katkısı olmadı. O noktada, Sacco-Vanzetti davası üzerine düşünmeye başladım. 1927’de elektrikli sandalyede idam edildiler ve ben Avrupa’da davaya karşı düzenlenen gösterilerin hepsini -hatta oradakilerden daha fazlasını burada- gördüm. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi kadar büyük olan bu olaya tanık olduğumda uzun süre yaşamak konusunda yeterince şanslı olmayı arzuladığımı hatırlıyorum. Ve birden fark ettim ki hayattayım! Şimdi burada bir başka çarmıha gerilme vak’ası yaşanıyor. Bu da altı çizilmesi gereken bir durum!”
İronik olarak, Istırap ve Çarmıha Gerilme gibi, Shahn’ın kullandığı kimi sözcüklerin dinî yan anlamları, bu tip ifadelerin “ne Tanrı ne efendi” gibi anarşist ilkelere hakaret olduğunu düşünen bazı komünist grupların da içinde olduğu, Sacco ve Vanzetti’yi kurtarmak için başlatılan kampanyanın kimi üyelerini kızdırır.
Sanatçılar George Grosz ve George Biddle çalışmalara katılır, onlara, birçok liberal ve radikal yayında çalışmalarına yer verilen sayısız politik karikatürist de eşlik eder.
Diğer birçok ünlü kişi adalet için verilen kavgaya dâhil olur. H. G. Wells, birçok Amerikalı yayınevinin yayınlamayı reddettiği, 1927 tarihli İki Radikalin Kasıtlı Katli adlı oyununu nihayet Dünya’nın İzlediği Yol başlığı altında toplanan makaleleriyle birlikte okuyucusuna sunar. Kadınların oy hakkı savunucusu Elizabeth Glendower Evans’ın Yeni Cumhuriyet ve davaya yönelik ilk yorumlardan biri olan Yabancılar başlıklı makaleleri de aynı kaderi paylaşır. Fransız yazar Anatole France’ın aynı yıl yayınlanan Amerikan Halkı’na adlı yazısı şu ricayla sona erer: “Kendi onurunuz, çocuklarınızın ve henüz doğmamış kuşakların onuru için, onları kurtarın.”
İki İtalyan politik tutsağın içinde yaşadığı berbat durumun ve adaletin açıktan yanlış yöne sevk edilmesi gerçeğinin kamuya duyurulmasında Avrupa’daki aydınlar ve radikaller önemli bir rol oynarlar. Filozof Bertrand Russell, “Bu insanların politik görüşleri adına mahkûm edildiği ve onların, yanlış da olsa, düşüncelerini ifade etmelerine izin verilmesi gerektiği yönünde kanaat oluşturmaya zorlandım, çünkü bu insanlar yaşamaya hakkı olmayan bu tarz görüşlere sahip oldukları için alıkonuluyorlar.” diyerek kampanyaya önderlik eder. Russell, kampanyanın ilerleyen aşamalarında o denli başarılı olur ki, birçok İngiliz parlamento üyesi Sacco ve Vanzetti’yi destekleyen konuşmalar yapar ve hatta eski Başbakan Ramsay MacDonald şu sözü sarf etmek zorunda kalır: “Umarım ki, ABD’nin sahip olduğu şeref bu idamın dehşetinden kurtulacak düzeydedir.”
Dünya genelindeki gazete ve dergiler, Almanya, Avusturya, Fransa ve İtalya’daki kitlesel toplantıları ve isyanları rapor ederler. Mussolini, sonradan kanıtlandığı üzere, İtalya ve ABD hükümetleri arasında gerçekleşen bir diyalog aracılığıyla, ABD’nin iki anarşiste yönelik muamelesini övüp sınırdışı etmenin yükünden kendisini kurtardığı için teşekkür etmesine rağmen, bu iki insan için açıktan ricada bulunur.
“Yasal cinayet”ten iki yıl sonra Anarşist Emma Goldman, meseleyle ilgili olarak, aralarında Alexander Berkman ile kaleme aldığı ateşli bir makalenin de bulunduğu sayısız yazı yazıp birçok farklı yerde konferans verir. Tekrar ABD’ye geri dönecek olursak; sosyalist lider Eugene V. Debs, kendisine yazılmış mektupların da gösterdiği üzere, Sacco ve Vanzetti ile düzenli olarak temas kurar. Bu mektuplarda ifade ettikleri gibi, Sacco ve Vanzetti, kimi ideolojik farklılıklara rağmen, dayanışmanın önemini kabul etmektedir. 1921’de cezaevinden salıverilmesinin ardından Debs, kendisine “özgürlük ödemesi” olarak verilen beş doları savunma fonuna bağışlar. İki anarşistin idamından önce Rahibe Jones “Onları asla idam edemezler.” diye haykırır. Helen Keller ve Charlie Chaplin, iki politik tutsağın içinde bulunduğu kötü durumun son bulmasına yönelik taleplerini yüksek sesle dillendirir.
Sacco ve Vanzetti davası, Massachusetts’te ve tüm Dünya’da anarşistleri, komünistleri ve göçmenleri bir araya getirir. Komünist gazeteci James P. Cannon davayla ilgili sayısız yorum kaleme alır ve herkesi Savunma Komitesi etrafında politik bir birlik oluşturmaya çağırır: “Birçok meseleye ilişkin farklı görüşlere sahip olabiliriz; fakat şu yedi yıl içinde emin olmamız gereken bir şey var […] biz Sacco ve Vanzetti’nin, kitlelere yönelik kapitalist sömürüye karşı isyan etmek dışında, her türlü suç karşısında masum olduğuna inanıyoruz.” Meseleyle ilgili olarak düzenlenen ve yüz binlerce işçinin katıldığı ABD genelindeki mitingler, ağır polis baskısı ve yüzlerce gözaltıyla sona erer.
Sacco ve Vanzetti’nin elektrikli sandalyeye gönderilmesinin ardından dava onlarca yıl yankı bulmaya devam eder. Bu dava, tarihin çeşitli aşamalarında baskı ve mücadeleye ait doğanın esas olarak aynı kaldığı konusunda bizi bilgilendirirken, bizler kendilerini “iyi bir ayakkabıcı ve fakir bir balıkçı” olarak tanıtan ve inançları için ölen bu iki insandan umut ve cesaret devşirebiliriz. Bu inanç, sefalet ve sömürüden kurtulmuş bir dünya yaratabileceğimizle; başka bir dünyanın mümkün olması ile ilgilidir.
Vanzetti’nin kendisi ile ilgili olarak söylediği gibi:
“Bu olay yaşanmamış olsaydı, hayatımı cadde köşelerinde herkese tepeden bakan insanlara laf anlatarak geçirecektim. Kimsenin tanımadığı, dikkatini çekmediği, hatalarla yüklü bir insan olarak ölecektim. Şimdi yaptığımız ise bir hata değildir. Bu bizim meslekî başarımız ve zaferimizdir. Bütün hayatımız boyunca hoşgörü, adalet ve şimdilerde bizim de anlayış tarzımızla insanlara bakan herkes için çeşitli ümitler besledik. Bizim sözlerimiz, bizim hayatlarımız ve acılarımız; iyi bir ayakkabıcı ve fakir bir seyyar balık satıcısının hayatını almak, tüm bunlar hiçbir şeydir! Sahip olduğumuz şu son ân, çektiğimiz bu son ıstırap bizim zaferimizdir.”
John Davis
Sacco ve Vanzetti için Methiye: “Onlar Ölü Şimdi”
Bu bir şiir değil,
Bu, gri mapus elbiseleri içinde iki adam,
Biri yedi yıldır işlememiş elinin hasta canına bakıyor.
Bilir misin bir yılın kaç çektiğini
Ya da
Bir gün yirmi üç saatken mapus döşeğinde
Parmaklıklar boğarken insanın hayâllerini
Kaç saat var bir günde?
Bilir misin hücredeki insanın hayâllerini?
Onlar ölü şimdi.
Yine kazandı zift kokulu çarklar,
Yandı tüm bedenleri.
Etleri Massachusetts’in mavi göğüne,
Hayâlleri rüzgâra karıştı.
“Onlar ölü şimdi” diyerek
Vali’nin sekreteri dürttü Vali’yi,
“Onlar ölü şimdi” diyerek
Yüksek Mahkeme Yargıcı dürttü kendisini,
“Onlar ölü şimdi” diyerek
Üniversite Rektörü dürttü nefretini.
Tüm ölülerin yüzünde kuru bir gülümseme belirdi;
Öldü beyaz yakalı,
İpek şapkalı,
Redingotlu adam.
Atlayıp otomobillerine,
Gezdiler bir uçtan bir uca Boston sokaklarını.
Artık özgür hayâlleri,
Uzakta artık o zift kokan hücre.
Sesleri, dillerine yabancı on binlerin nefesinde yankılandı
Ve aynı şarkıyı hep bir ağızdan söyledi on binler.
Şarkı çığlık olup patlattı Massachusetts’in kulak zarını.
Şimdi varsa cesaretin buna şiir de!
John Dos Passos
Kaynak: John Dos Passos, “They Are Dead Now” New Masses [Onlar Ölü Şimdi -Yeni Kitleler], Ekim 1927.

Neva

Bugün sağda solda devrimci, sosyalist ve komünist faaliyet yürüten her örgütün ve militanın emeği, kolektif manada değerlidir. Fukara ahvalimizle bizimki de dâhil, her türlü eleştiri, bu kolektif değer karşısında talidir. Kemalist, liberal, burjuva, küçük burjuva, reformist ya da apolitik olarak da eleştirilse, ortaya konulan emeğin önünde eğilmek zorunludur.
Birileri şehirli orta sınıfın hassasiyetlerine oynuyor olabilir, kimileri Kürd’ün harına sığınabilir, bazıları parlamenter güzergâhta yürüyebilir, nadiren de olsa birkaç unsur da bedenini silâh edebilir… Bunların bir kısmına ya da hepsine “trafik polisliği” yapmanın anlamı yoktur.
Bugün örgütlerin ve militanların teori eksiklik çektiği ve sırf bu eksiklik yüzünden tıkandığı iddia edilemez. Temel mesele, sınıfsal, işbölümüne ait ve hiyerarşiye dair bir kolektif çıkışın gerçekleştirilememesidir. Böylesi bir çıkış teorik, ideolojik ve politik marazları bir bir devrimcileştirecektir. Dolayısıyla tahkimat bu alanda yapılmalıdır.
Örgütler sınıfsızlaşmakta, işbölümüne inanmamakta, sadece kendisinin üstte olduğu bir hiyerarşiye tahammül edebilmektedir. Böyle olunca militanlar, o değerli kolektif emeklerinin berhava olması karşısında umutsuzluğa ve inançsızlığa saplanmaktadırlar. Devrimci örgütler kolektifi anlamında komünist bir çıkışın bu umutsuzluğu ve inançsızlığı gidereceği açıktır.
Komünist çıkış yerine burjuva bir geri çekilişin hüküm sürdüğü koşullarda örgütler, örgütlenme meselesinde, kendilerini bu örgütlenme pratiğinin dışına yerleştirmektedir. 12 Eylül, Sovyetler’in dağılışı ve 2000 ölüm oruçları momentlerinde örgütlerin ana teorik, ideolojik ve politik hedefi kendi örgütlerini korumak olmuştur. Dolayısıyla buna göre militan üretilmekte, buna uygun örgüt formları inşa edilmektedir.
Oysa örgüt, örgütlenme gibi maddî ve diyalektik bir faaliyetin dışında kalamaz. Diyelim bir fabrikada ya da mahallede ya da okulda bir tek kişiyi örgütledi, örgüt teorik ve pratik olarak o kişinin hayatına örgütlenmelidir. Kişi basit anketör, pazarlamacı ya da reklâmcı olmanın dışına çıkartılabilmelidir. Bu, basit anlamda örgüt içi demokrasi meselesi değildir. Demokrasi meselesi faydacıdır ama devrimci tarz, kişinin hayatına örgütlenen ve onu örgütleyen bir tarzdır. Burjuva geri çekiliş örgütleri ve militanları pratik, faydacı ve nicelci bir eğilime mecbur etmektedir.
Böylesi bir düzlemde, örneğin Zübeyir Aydar’ın sosyalistlere yönelik eleştirisi, bu açıdan iki düzlemde karşılanmıştır. Birincisinde örgütler, kendini muhafaza etme derdiyle, bu eleştiriye korumacı bir yerden tepki geliştirmiş; ikincisinde ise “biz bildiğiniz sosyalistlerden değiliz, biz varız” şeklinde uyumlu bir cevap üretmişlerdir.
Sınıf, millet ve din başlıklarında ayrı ayrı ve bütün olarak örgütlerin doğal refleksi mevcut dönemde, etraflarına surlar inşa etmek olmuştur. Sur inşası politika yapmak zannedilmektedir. Dolayısıyla burjuvazi ve devletin kalelerini yıkacak, fethedecek her türlü imkân örgütlerin politika anlayışının dışında kalmaktadır.
Aydar’a yönelik eleştirilerin biçimlendiği iki düzlemde de Aydar’ın “biz sosyalistlere iktidar yolunu, parlamento yolunu açıyoruz” tespitine belirli bir cevap üretilmemiştir. Kimse “biz o yolun yolcusu değiliz” dememiştir. Bazıları yüzeyde yumuşak laf edip örneğin KESK içinde “akil adam” olan Lami Özgen’in kuyusunu kazma operasyonlarına girişmiş, bazıları da fırsattan istifade, kendi haklılığının propagandasını yapmıştır.
* * *
“Neva”, kelime olarak nağme, düzen gibi anlamlara sahiptir. Bir Urfa türküsünde kelime şu şekilde geçer: “Bülbülüm neva bilmem/Dertliyim deva bilmem.” Türkünün sözleri Hikmet Kıvılcımlı’nın “çığlıkta ahenk aranmaz” sözünü hatırlatır, onu şerh eder: derdi olmayan nevaya düşkündür, nevası olanın derdi yoktur.
Sol örgütler, biraz da korumacı, muhafazakâr eğilime bağlı olarak, dertten azade yuvalara yerleşmektedirler. Kapitalizm karşıtı devrimciliği, emperyalist karşıtı, sınıf mücadelesini görmeyecek bir yere kapanmaktadır. Kitlelerin kendiliğindenliğine dönük tapınma, örgüt ve örgütlenme meselesini geçersizleştirmekte, durum, dönem ve süreç dâhilinde her türlü imkân politik devrimci bir ayraca tabi tutulamamaktadır.
Demokrasiyle birlikte sol öznelerin zihin dünyası matematiğe tabi hâle gelmiştir. Bu nedenle kimsenin fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimsel disiplinlere dair bir derdi de kalmamıştır. Verili matematiksel “neva” onlar için yeterlidir.
Matematik sonuçtur; örgütler kendi fiziklerini, kimyalarını ve biyolojilerini putlaştırdığı için mevcut matematiksel, geometrik kurguya dâhil olmayı anlamlı ve yeterli saymaktadır. Tersten kurguya tabi olmak, fiziği, kimyayı ve biyolojiyi bir biçimde budamaktadır.
Başta belirttiğimiz üzere, örgütlerin ve militanların maddî pratikleri, fiziksel, kimyasal ve biyolojik nitelikleri ile değerlidir. Bu nitelikleri matematiksel niceliklere hapsedenler, her zaman devrimci eleştirinin konusudurlar.
Örgütler, kendi militanlarının ve çeperlerinin hayatlarına biraz da bu nedenle örgütlenememektedirler. Belirli bir fiziksel, kimyasal ve biyolojik faaliyetin ürünü olan örgütler, kısmen kendilerini koşullayan belirli bir duruma, momente ve yere kazık çakmakta, dünyayı o kazığın etrafında döndürmekte, başka fiziksel, kimyasal ve biyolojik unsurlara ve dinamiklere mesafeli yaklaşmaktadırlar.
Aslında örgütler, bir kişiyi ya da mahalleyi örgütlediğinde ona fazla güvenmemekte, onun dalgasına karşı dalga kıranlar örmektedirler. Sırf bu nedenle, ülke genelinde ya da tekil bir mücadele alanında somut bir politik durum oluştuğunda, ona karşı doğal bir kolektif karşı koyuş gerçekleştirememekte, başka dinamikleri ve özneleri görmeyecek bir yerde durmaktadırlar.
Çoğu zaman örgütler, kendisine zarar vereceğini düşündüğü unsurları sınıfsal olarak karşı tarafa atmakta veya iyice küçük burjuvalaştırmakta, işbölümü bahsinde onları işsizleştirmekte veya onlara yüklenemeyeceği işler vermekte ya da hiyerarşi bahsinde, onları alt kademede süründürmekte veya üst bir kademeye alıp orada boğmaktadırlar. Onca matematiğe rağmen, muhtemelen bu tip yaklaşımlar yüzünden örgütlerden ayrılanlar örgütlerin mevcut nüfuslarından sayıca daha fazladır. Mevcut nüfusun nüfuz üretmesi ise imkânsızdır.
Benzer bir matematikçi yaklaşım teorik alanda da hüküm sürmektedir. Teorik alanların diyelim feminizm ve ekoloji gibi alt alanlara bölünmesi suretiyle niceliğin artırılacağı düşünülmektedir. Bu kadar nicelci yaklaşım, nitel bir sıçramayı asla koşullamamaktadır. Mücadele başlıklarının düşünsel-teorik düzlemde sayıca artırılmasının örgüt nüfusunu artıracağını düşünmek yanılsamadan ibarettir. Zira döne dolaşa feminizm bahsinde erkekçi ve kadına lütufla yaklaşan bir dil; ekoloji bahsinde, insancı ve doğaya acıyan bir zihniyet hâkim olmaktadır. Dolayısıyla ilgili alt alanlardaki devrimci olasılıklar da fiziksel, kimyasal ve biyolojik niteliklere körleşilmesi üzerinden, doğduğu gibi ölmektedir.
Soldaki orta sınıf burjuvalara özgü laiklik ve ateizm, aslında mevcut matematikçiliğin bir tezahürüdür. Onun şahsında matematik, fiziğin, kimyanın ve biyolojinin ecdadı olduğunu haykırıp durmaktadır. “Burjuva laik ve ateist olamadı, biz onun olmuş hâliyiz” demek, tam da bu üç bilimin parçalı olarak işaret ettiği hakikate inanmamak ve onun hareketine güvenmemekle ilgilidir.
Döne dolaşa, başarılı olmuş bir devrim pratiğini ileri götürmekten bahsetmek ve yere düşmüş devrim bayrağını kaldırıp ileri doğru koşmak, devrim imkânlarını ve devrimi ıskalamakla sonuçlanacaktır. Çünkü oradaki devrim, olmuş bitmiş bir devrimdir ve o devrim, maddî olarak kendisinden ayrı ve başka bir devrime asla tahammül edememektedir. Ayrı ve başka devrimse, tüm tarihin derdini yüklenmeyi, tüm toplumsal dinamiklerin ahenksiz çığlığını örgütlemeyi şart koşar. Bu noktada mesele, deva veya neva üretmek değil, dertlileri ve egemenlerin ahengine, nevasına karşı çığlık üretenleri devrim yoluyla muktedir kılmaktır.
Eren Balkır
20 Nisan 2013

Emperyalist Liberalizm ve Mısır Devrimi

Aşağıdaki satırlarda benim emperyalist liberal düşünce eğilimi adını verdiğim konu başlığına ve onun 25 Ocak Devrimi’ni nasıl ele aldığına yönelik dört ayrı eleştiri yöneltilmektedir.
“Emperyalist liberalizm” derken, liberalizme, özellikle temsilî demokrasi ve bireysel özgürlüğe yönelik savunusu bazen doğrudan ve utanmaz bir biçimde ABD’nin küresel çıkarlarını savunma noktasına ulaşan sömürgeci ve batı merkezci kavramsal alet çantası ile sıkı sıkıya ilişkili olan ABD-Avrupa akademik geleneğinin gevşek bir biçimini kastediyorum.
İlk eleştiri şu: Mısır Devrimi’ni kısmen batıdaki klasik devrimlerden kısmen de yakın döneme ait kimi demokratik devrimlerden türetilmiş hazır bir tipoloji içine yerleştirmek, emperyalist liberalizmin en meşhur numaralarından biridir.
Bu tespit, ilk işaretlerini daha devrimin ilk günlerinde vermeye başladı. O dönemde olup bitenler henüz pek net değildi. Ama gene de 25 Ocak isyanının esasında devrim değil, bazı reformlar talep eden ve nihayetinde askerî bir darbe ile sonuçlanan bir halk ayaklanması olduğunu söyleyen bu türden analizler her yeri pıtırak gibi sardı.
Devrimi tanımlamak, sosyal bilimlerin ve siyaset biliminin belki de en karmaşık hususlarından biridir. Üstelik Mısır Devrimi, esasında kendi içinde tuhaf kimi kıvrımlara sahipti. Ancak buna rağmen emperyalist liberal analizlerin önemli bir bölümü hatalı ve tarihdışı varsayımlara dayanıyor.
Bu batı merkezci atıflardaki ana sorun, gözlemciyi 25 Ocak Devrimi’nde tek bir olayı, yani sonrasında Hüsnü Mübarek’in devrildiği, istisnaî bir nitelik arz eden Tahrir Meydanı’ndaki on sekiz günlük o oturma eylemini görmeye zorlaması. Bu açıdan bakıldığında, devrim uzamsal ve tarihsel açıdan sınırlı bir olaydır. O sanki Tahrir’de konumlanmış ve on sekiz gün sürmüş gibidir.
Mısır’daki “ayaklanma”yı “devrimciler”in iktidarı almayı başaramamasıyla sonuçlanan on sekiz günlük bir sapma olarak anlamak, esasta Latin Amerika ve Doğu Avrupa modellerinden türetilmiş eldeki hazır demokratik devrimler tipolojisine denk düşebilir. Ama bu konu Mısır örneğine tatbik edildiğinde yanlış anlamalara yol açacaktır.
11 Şubat 2011’de “devrimciler” iktidarı alamamış olabilirler. Bu doğrudur. Ancak 11 Şubat’tan itibaren Mısır’ı sarsan ve devrimin Tahrir’in sınırları ötesinde, on sekiz günden daha uzun sürdüğüne tanıklık eden politik ve sosyal depremleri görmezden gelmek, belirli bir teorik körlüğün yansıması olarak anlaşılmalıdır.
Görece daha geniş bir tarihsel bakış açısı esasında bize Mısır Devrimi’nin (henüz) muzaffer, başarısız, ihanete uğramış ya da çalınmış olarak kategorize edilemeyeceği hususunu anlamamıza yardım edebilir. Aksine Mısır isyanı yankıları hâlâ devam eden bir olaydır.
Bunun en basit nedeni, ne iktidar mücadelesinin ne de aşağıdan gelen halk hareketlerinin henüz daha sonlanmamış, hatta 11 Şubat sonrasında dinmek yönünde bir işaret bile vermemiş olmasıdır.
İkinci eleştiri, emperyalist liberal yazındaki hâkim özellik olan indirgemeciliğe yöneliktir. İlkin Mısır Devrimi saf anlamda bir politik-demokratik devrime indirgenmekte, ardından da demokrasi basit bir biçimde oy sandığına doğru kapatılmaktadır.
Ama devrimi basit bir demokratik devrim olarak etiketlemek tartışmalı bir meseledir. Devrimimizin görece daha derin yönleri olduğuna ilişkin elde ciddi işaretler mevcuttur.
Bitmeyen sosyal ve ekonomik mücadeleler, tüm cephe ve alanlarda süren küçük ayaklanmalar bize Mısır’ın politik iktidarın uygulama yöntemini değiştirmekten çok daha farklı ve daha derin bir şeylere tanıklık ettiğini anlatmaktadır.
Ancak buradaki hile tam da şudur: liberal emperyalistlerin iddiasına göre, Mısır çoğulcu bir politik sisteme doğru geçişe tanıklık edip görece serbest seçimler gerçekleştirdiğinden devrime devam etmekten bahsetmenin de âlemi yoktur. Bu argümanın temel dayanağı, yeni sistemi alt etmek yerine, onun usullerine ilişkin kimi yönlerine kendimizi lâyıkıyla ayarlamaya odaklamamızın gerekli olduğu tespitidir.
Bu tarz bir argüman, demokrasinin dönemsel seçimlerden başka bir şey olmadığına ilişkin tanımı kabul etmedikçe pek bir anlam taşımaz. Bu argümana göre, toplanma hakkı, ifade özgürlüğü ve azınlıklarla kadınların hakları ile elbette ilgilenilebilir ama seçimler demokrasinin ana merkezini teşkil eder.
Bu düşüncenin emperyalist niteliği belirli bir “iyi model” oluşturup pazarlama, ardından da ona bağlı olmayanları suçlama üzerine kuruludur. Buradaki ana sorun, bu modelin savunucularının demokrasiyi temsilî demokratik kurumlar inşa etmeye indirgeyecek kadar resmî politikaya kafayı takmış olmalarıdır.
Ama bu “model tapınıcılığı” yaklaşımı, karmaşık ve her vakit değişen bir gerçeklik karşısında başarısız olur. Peki ya Mısırlılar temsilî demokrasi modelinden ayrı ve yeni bir doğrudan demokrasi biçimi icat ediyorlarsa? Çelişkili biçimde Mısırlılar, resmî politik sürece dönük ilgilerini kaybediyorlar ve Müslüman Kardeşler ile birçok analistin hâlâ iman ettikleri bu sisteme giderek artan ölçüde şüpheyle yaklaşıyorlar.
Mısırlıların başlarda oy sandığı demokrasisini epey bir coşkuyla karşıladıklarını da unutmayalım elbette. Devrim sonrası yapılan anketlere yansıyan katılım oranları dikkatle incelendiğinde, oranların başta yüksek ama sonrasında Mısırlıların politik sürecin devrimin ve toplumun talepleri ile ilişkisiz olduğunu keşfetmeleriyle azaldığı görülür.
Bu, “model”in sınandığı ve kusurlu bulunduğu anlamına gelir. Ama emperyalist liberallerin anlamak istemedikleri gerçek işte tam da budur.
Üçüncü eleştiri, emperyalist liberalizmin zihin dünyasının bir özelliği olarak halkın protesto eylemlerini küçük düşürme girişimleri ile ilgilidir. Bazı emperyalist liberaller alay edercesine Mısırlıların hiç durmaksızın protesto etme eğilimi içinde olduklarını söyleyebilmektedirler.
Bu kesim, resmî siyaset ile halkın çıkarları arasındaki ilişkinin karşılıklı katılım üzerine kurulu bir ilişki olmadığı gerçeğini görmezden gelmektedirler. Ayrıca yaptıkları yorumlarda ve yazdıkları yazılarda emperyalist liberaller resmî siyasete ait araçlarla kıyaslandığında, protestonun pek de önemli olmadığını söylemektedirler.
Oysa bu iddia sağlam ya da doğru bir iddia değildir, zira protesto ve resmî siyaset her bir vakada farklılaşan, süreç içinde bir noktadan diğerine değişen ve zamanla değişik bağlamlara kavuşan karmaşık bir yol dâhilinde iç içe geçer.
Emperyalist liberal eğilimin protestoyu küçümsemesinin bir dizi farklı açıklaması olabilir.
Bu tarz açıklamalardan biri, örneğin çartizm gibi, ulus genelinde hüküm süren büyük sosyal hareketlerin geçmişe ait bir şey olduğunu söyleyen ve bugünlerde moda olan bir teoriye dayanır. Bu iddianın sahiplerine göre, bugün küçük hedefleri olan lokal hareketlerin zamanıdır.
Diğer bir açıklama ise en azından kısmen kitleler arasında demokrasi kültürünün eksikliğini ama daha kapsamlı olarak şiddetin giderek yayılmasını suçlayıp duran, şiddeti sürekli lânetleyen batılı analistlerin sömürgeci/ırkçı düşünme tarzının ürünüdür.
Elbette bu düşünce, on sekiz günlük ayaklanmanın barışçıllığını romantize etme eğilimi ile ele gider.
Ancak bu muhakeme tarzı, şu en temel ve en basit soruyu asla sormaz: madem Mısırlılar 25 Ocak’tan 11 Şubat 2011’e uzanan süreçte gayet medenî idiler, o vakit takip eden aylar içinde onların başına ne geldi de bu kadar şiddete meylettiler? Biçimsel, usullere bağlı demokrasinin onların hayallerine ihanet etmiş olması ve taleplerinin gerçekleşmemesi olabilir mi bu sorunun cevabı? O zaman mevcut durumun değişmemesi karşısında, halkın kitlesel eylemliliğe geçmesi, hatta savunma amaçlı bir şiddete yönelmesi mantıklı değil midir?
Emperyalist liberaller, politik İslam ile ilgili tek taraflı ve yüzeysel bir görüşe sahipler. Onlar genelde ikili karşıtlıklar üzerinden düşünmeye meyillidirler, bu konuda en meşhur karşıtlıksa ılımlı-aşırıcı ikiliğidir.
Çelişkili biçimde geleneksel İslamcılar ve emperyalist liberaller dünyayı tek boyutlu kavramaktadırlar.
İslamcılar dünyayı Müslüman/Müslüman Olmayan, Doğu/Batı ve iyi/kötü gibi ikili karşıtlıklara ayırmakta ve merkezinde, İslamî medeniyeti yeniden diriltme hedefine uygun olarak, İslam’ı kurtarma, Batı ile sürekli yüzleşme ve kimlik üzerinden sürekli körüklenen bir çelişkinin durduğu bir projeye göre hareket etmektedirler.
Diğer yandan emperyalist liberaller ise merkezinde özgürlüğün, özelde bireysel özgürlüğün durduğu bir düşünceye odaklanmaktadırlar. Bu düşünce karşılığını, onların iddialarına göre, ekonomi alanındaki bireysel özgürlüğün cisimleşmesi olan serbest pazara dönük tapınmada bulmaktadır.
Adil olmak gerekirse, bu liberaller tek bütünsel bir birim olarak İslamcıları asla tehdit etmemektedir. Gene de onlar ılımlı olan ve olmayan İslamcılar arasında ayrım yapan geniş bir kategorizasyona sıkı sıkıya bağlıdırlar.
Buradaki “ılımlı” sözcüğü özel bir anlayışa muhtaçtır zira bu sözcük esasında hiçbir anlamı olmayan hayli politize edilmiş bir sözcüktür.
Ilımlı/ılımlı olmayan sınıflandırması ile ilgili en önemli husus, onun neyi anlattığından ziyade neyi gizlediğidir. Ilımlılık, bu epey politize edilmiş bağlam dâhilinde, gerçekte ana akım görüşün belirlediği kuralları kabul etmek ya da bu kurallara tabi olmak anlamına gelir. Burada esasında dile getirilmeyen hakikat ise şudur: ılımlılar uluslararası hâkim güçlerin, yani ABD’nin çıkarlarını tehdit etmeyen insanlar demektir.
Elbette emperyalist liberaller Müslüman Kardeşler’in sıkı bir ılımlı olarak kendi liberalizmi içinde emsal teşkil edecek bir örgüt olduğunu düşünmemektedirler. Onların Müslüman Kardeşler gibi anti-liberal demokratlar ile Selefîlerin önemli bir bölümü gibi anti-liberal demokrat olmayanlar arasında kategorik bir ayrım yapmalarının nedeni de budur. (Tabiî bu noktada söz konusu ayrımı bir ânlığına ihmal etmek gerekecek, zira Selefîler ilgili kategorizasyonu geçersiz kıldılar ve demokrasi oyununa katılmayı kabul ettiler.)
Ama bu noktada Müslüman Kardeşler’in demokrat bile olmadığı, çünkü onun devrime ve taleplerine düşman olduğu gerçeği bugün itibarıyla artık kavranmış bir gerçekliktir. Dolayısıyla karşılıklı mutabakata dayalı olmayan sekter bir anayasa kaleme almanın yanında Müslüman Kardeşler, eski rejimin cinayet ve işkence araçlarını muhafaza etmiş ve medya ile eylemcileri hedef almıştır.
Ama bu gerçek emperyalist liberaller için önemsiz bir husustur zira daha önce de belirttiğimiz gibi, ılımlılık, merkezinde hegemonyayı elinde bulunduranın çıkarlarına hizmet etmenin durduğu demokrasinin somut anlamına bağlı kalmamayı öngören bir kavramdır.
Atıf Said

Mücadelen Kadarsın

“Ben sadece kendi irademi tanırım, başkasınınkini tanımam, sadece kendi bulduğum insanı arkadaş bilirim, başkasıyla ilişki kurmam, ben sadece kendi kalemimden çıkan yazıyı okurum, başkasını okumam, ben sadece kendi öznelliğimden türeyen söz ve eylemi bilirim, başkasının söz ve eylemiyle ilişkiye girmem…”
Çeşitli biçimlerde çoğaltılabilecek olan bu cümleler, İslamî kesimde de sol-sosyalist kesimde de karşımıza çıkıyor. Kanaatimizce her ikisi de burjuva öznelliğinin ve iradesinin ürünü. İki yaklaşımın da mazlumların ve sömürülenlerin kurtuluşuna dair bir derdi yok. Tek derdi, mevcut pazarda öznelliğinin kale alınması, söz edilmeye değer bulunması. Bunun için söz eylemin yerini alıyor, eylem egemenlerin zihin dünyalarına uyduruluyor.
Burjuva öznelliğinin kendine kapalı, kendinden menkul, havada asılı yapısı başkasına asla yer açmıyor. “Sosyalizm” ya da “İslam”, öznenin bu yapısını yansıtacak şekilde, bitmiş-tamamlanmış bir gerçeklik olarak kurgulanıyor. Özne mutlaklığını ve dolayısıyla sahte gücünü buradan kuruyor. Söz konusu ideolojik kurgu bir sıfır noktası olarak alınıyor. Burjuva öznelliği, en fazla, geçmişte burjuvaların bir miktar hareketli olduğu belirli bir momenti öne çıkartıyor. Burjuva “devrimciliği”nden başka bir devrimcilik tanımıyor, burjuvanın pazara, mülkiyete ve rekabete dair iradesinden başka bir iradeye geçit vermiyor. Hasılı, sosyalizm de İslam da burjuva öznelliği ve iradesiyle tanımlanarak geleceğe dönük bir şeyler yapmayı gene burjuvaziye teslim etmiş oluyor. Bu teslimiyet öncelikle küçük burjuva eliyle gerçekleşiyor.
“Anti-kapitalist gibi takılara ihtiyacı yok İslam’ın. İslam zaten anti-kapitalistliği doğalında içeriyor” diyen bir Müslüman, tam da böylesi bir burjuva öznelliğe tapıyor, Allah’a değil. Ayrıca onun anti-kapitalistliği içerdiğini söylediği “İslam”ının kapitalizme karşı tek bir taş attığına tanık olunmuyor. Taşıyıcısı, hamili olduğu İslam, o saf, pak ve arı niteliği ile tam da burjuva bireyciliğinin giydiği başka bir gömlek oluyor. Sosyalizm failleri ile bu türden İslam failleri hep kavga ediyorlar.
Burjuva öznelliğinin bu kadar hâkim olmasının temel nedeni, burjuvazinin başka bir devrim istememesi. Burjuvazi devrimciliğe, kolektif iradeye, mücadeleye ve düşünceye ipotek koyuyor. En fazla, kendi devriminin müdafaasına veya onun biraz “geliştirilmesine” izin verebiliyor. Kemalizm ve Fransız Devrimciliği ile kurulan ilişki bu gerçeğin ifadesi oluyor. İslamcılar Kemalistleştikçe solcular daha fazla Fransız Devrimcisi oluyorlar. Dine dışarıdan baktığı iddiasında olanlarsa, esasında kemalizmin özü olan Fransız Devrimi konusundaki mülk sahipliğine o dindarları tabi kılmak istiyorlar. “İşin sihri, özü, mayası bizde” diyerek, Müslümanları kandırabileceklerini zannediyorlar. Kemalizm bir ağ, Fransız Devrimi örümcek yani!
Solcu laik, bu öznellik yarışında İslamcıya kızıyor. Oysa canı ve malını dava uğruna feda etmenin öteki adı olan İslam olma, başka bir iradeyi ve öznelliği çağrıştırıyor. Bireyin canı ve malı üzerinden kurulmuş öznellikle, can ve maldan geçmiş kütlelerin kolektif öznelliğinin farklı bir düzlemde değerlendirilmesi gerekiyor.
Solcu ve İslamcı kesimler arasındaki negatif ve pozitif yakınlaşmalar doğal olarak liberalizmin düzleminde gerçekleşiyor. Misal, Hüda-Par, Dicle Üniversitesi’ndeki çatışmalar sonrası yaptığı açıklamada “özgür düşünce” müdafiliğine soyunuveriyor. Demek ki lafzen liberal, aslen burjuva olan iradesine göre kendi İslamcılığını kurmuş bir örgüt zahirde en fazla yalan söyleyebiliyor. Devletin faşizan doğasına ait İslamî örgütlerin bugünkü liberalizmi gizliden bir Ak Parti müdafaasını içeriyor. Liberalizm başka bir faşizmi örten bir kılıf olarak iş görüyor. Tersi de doğru: faşizm başka bir liberalizmi sırda saklıyor.
Aslında enisonu her özne mücadelesi kadardır. Kürd hareketine karşı tağutun yanında yetiştirilmiş bir öznenin bugün liberal laflar sıralaması bir anlam ifade etmiyor. Liberalizm dipteki faşizmi gizliyor.
Ülke genelinde üniversitelerde devrimcilere ve solculara karşı gerek İşçi Partili gerekse MHP’li faşistlerin gerçekleştirdiği saldırılar, Kürdistan coğrafyasında ancak Hizbullah eliyle gerçekleştirilebiliyor. Bölgedeki üniversitelerde söz konusu iki partinin taraftarlarının yetersiz olması sebebiyle Hizbullah bu boşluğu doldurmaya aday olduğunu bir kez daha gösteriyor. Laf ebeliğinde usta Ümit Özdağ “takva açısından en üstün ırk Türk milletidir” diyerek Kur’an’a küfrediyor, Hizbullahçılar da bu Özdağ’a omuz vermiş oluyorlar.
Hüda-Par basın açıklamasında Kürd’ün mücadele içinde tarihsel-toplumsal planda kolektif bir içerikle oluşmuş iradesini tanımadığını, sadece rektörün iradesini tanıdığını ikrar ediyor. Rektör başbakan, başbakansa Kemalist tağut rejimi demek oysa. Allah’ın partisi, canından malından geçmiş insanların değil, ağaların paşaların canına malına kul olmuş bir kesimin toplandığı yer oluyor doğalında.
Hüda-Par, pratik içinde verdiği mücadelesiyle kendisini var ediyor ama bu varlık tağuta rağmen ya da tağuta karşıt bir mücadeleyle tanımlanmış değil. Bu nedenle onun “hüda”sı, egemenlerin canları ve malları. Genel olarak esnaf ve zanaatkâr tabana yaslanarak, egemenlerden bu sınıfsal kesime akmış burjuva ideolojisi ile İslamcılıklarını harmanlıyorlar ve fukara köylü/mazlum millet hareketine karşı sürekli diş biliyorlar.
Hüda-Par, yazdığı basın bildirisinde Kürd gençleri Peygamber’e düşman olarak takdim etme imkânı buluyor. Oysa onların iradesi, Peygamber düşmanı bir devletin ve bir iktidarın kışlalarında yeşeriyor. İsmen öykündüğü Hizbullah Lübnan’da mazlumlar hareketi olarak tohumlandığı günlerden bugüne İsrail’e karşı mücadelesi içinde yeşerirken, buradaki Hizbullah, ellilerden bu yana her fırsatta geliştirilen kontrgerilla tamimnamelerinin gölgesinde büyüyor. Onların elindeki Kur’an, Peygamber öncesinde hâkim olan kabile ağalarının düzenini devam ettirmek için mızrakların ucuna takılan birkaç yapraktan ibaret. Dün o mızraklar paşaların elinde iken bugün emniyet müdürlerinin elinde.
Bu paşalar ve emniyet müdürlerinin görevi, burjuva iradesini ve öznelliğini muhafaza ve müdafaa etmek. Bu irade ve öznellik, “İslam’ı koruma” adı altında onun küffara yönelik saldırısını ezen bir tavır. Koruma görevini yapanlar, Müslüman ahaliyi “biz olmazsak İslam ölür” diye korkutuyor ve pazarlarını muhafaza ediyorlar. Bunu yaparak kendi burjuva öznelliklerini ve iradelerini Allah’a şirk koşuyorlar. Dolayısıyla Peygamber’e kılıç çeken müşriklerin dinî, ideolojik ve politik yönelimlerine bağlanıyorlar. Bu yönelimlere karşı çıkanlarsa Müslüman ahalinin önüne “din düşmanı” olarak atılıyorlar. Burjuva öznelliği ve iradesi, kendisine karşı olan her şeyin kellesini kesecek bir kılıç dövüp duruyor. Bu kılıcın adı “sosyalizm” de olabiliyor “İslam” da. Burjuvazinin kılıcına karşı sömürülenlerin ve mazlumların kılıcını dövmek gerekiyor.
Eren Balkır
10 Nisan 2013

"Beden Benim" Hareketi

Ortadoğu’nun üzerinde bir hayalet dolaşıyor, liberalizmin hayaleti. Bu liberalizm İslam’a saldırarak yol almaya çalışıyor.
Liberalizmin Tunus kapısından girişine “Bahar” denildi, Arap nihayet hürdü artık. İslam fazla esaretti, fazla zincirdi, fazla tutsaklıktı. Parababaları Arapları kurtarmaya gelmişlerdi. Bugün de bir kadının bedeninde cisimleşmesine “özgürlük” diyorlar.
Tunus’ta etini liberalizmin afişine çeviren kadının ismi de özenle seçilmiş: Âmine Peygamber’in de annesinin adı. Arap kız camdan bakıyor, batılı kadınlara öykünmeyi özgürlük zannediyor. Esaretten kurtulmayı kendini inkâr etmekte tanımlıyor.
Âmine “beden benim” diyor, buradan başka şeylere de “benim” diyebileceği günlerin hasretini çekiyor. Aslında faşizm, zarar ziyan olanın üzerine çarpı atıyor, liberalizm de o çarpıyı daire içine alıyor.
Patron işçiye, “senin bedenin var, benim teknolojim, makinelerim, şu güçlerimizi bir birleştirsek, ne müreffeh oluruz” diyor. Kadın da benzer bir biyopolitika düsturu ile ikna ediliyor.
“Benim bedenim” demek, kadını salt beden olarak pazara çıkartan kapitalizme katkı sunuyor. Peygamber’in, yanlış bilgi olduğu açık, dokuz yaşındaki bir kız çocuğu ile evlendiğini sorgulayanlar, safariye çıkar gibi, Uzakdoğu adalarına gidip oralarda dokuz on yaşındaki kız çocuklarıyla fuhuş yapan patronlara hizmet ediyorlar, onların adımlarını kolaylaştırıyorlar.
Tunuslu kadının eylemi, salt üretkenlik ve aile sınırları içinde tutulan kadınla pazara çıkartılan kadının geriliminde gerçekleşiyor. Femen denilen grup da ikinci tarafa hizmet eden bir ajan örgütü olarak sağa sola saldırıyor.
Femen, esas itibarıyla geçmişin renkli devrimlerinin uzantısı olarak iş görüyor. Ama tesadüf ki Avrupa’da çeşitli camilerin önünde Âmine için eylem koyuyorlar. Bu camilerden biri Almanya’daki Ahmediye Camii. Söz konusu cami iki yıl önce Avrupa’yı Müslümanlardan temizlemeyi aklına koymuş Geert Wilders gibi faşistlerin saldırısına uğramış. Camiye atılan bomba, yumrukları sıkılı çıplak kadınlarla yineleniyor. Grup, ellilerde Amerikanlaşan Türkiye’ye pazarlanan kadın dergilerini bugün canlı olarak güncelliyor. Emperyalizm için yolu temizliyor.
Solun kadına, “beden benim, kimsenin ahlâkını tanımıyorum” dedirtmesi, bu açıdan anlaşılır gibi değil. Dışarının hukuku için içerinin ahlâkı paramparça ediliyor. İşçiyi işçicilikle, kadını kadıncılıkla ezmek, solun alamet-i farikası oluyor. Parçacılık yaparak parçalama eylemini gerçekleştirdiğini zannediyor, yanılıyor.
Muhabbet ve aşk insansızlaştırılıyor, pornografi güncelleniyor. Örneğin İsrail parasıyla Avrupa’da İran’a yönelik bir TV kanalı kurmuş İranlı bir “komünist” grup bu kanalda saatlerce porno film yayınlıyor, bununla övünüyor, pornografiyi ilericilik zannediyor. Bu durum, Irak işgali sonrası uydu antenlerinde bizzat adı “Arap pornosu” olan kanalların çoğalması ile tutarlı. Aynı İsrail’in Gazze kuşatması esnasında TV yayınını kesip Filistinlilere 24 saat porno seyrettirmesi de hatırlanmalı.
Tunuslu kadının teşhirciliğinde desteklenecek bir şey yok. Bu, kapsamlı bir nitelik ve biçim arz eden İslam’a saldırının basit bir yansıması sadece. Kadının ya da işçinin kendinden menkul bir hâle zorlanması, onun başka insanları, kesimleri örgütlemesinin önünü almak için yapılıyor. Demek ki parçalarken bütünlemeyi, bütünlerken de parçalamayı her zaman gözetmek gerekiyor.
Kadın erkeğe göre anadır, bacıdır, yardır. Kadın sadece beden ve sadece kadın olursa, elbette ki bu ilişki biçimlerini tarihin çöplüğüne atacak, erkeğin zulmüne ses çıkartamayacak ya da onun da maruz kaldığı zulme tepki koyamayacak bir yere mahkûm olacaktır. Bu ilişkilerden kurtulduğunda özgür olacağını zannetmek, ne büyük bir yanılgıdır. “Çalışmazsam, sömürüden kurtulurum” demek kadar saçma!
Solun ilerlemeciliği liberalizm içindir, içindedir. Liberalizm, sömürü ve zulme karşı kolektif ve bütünlüklü mücadeleyi parçalamak için görevlendirilmiştir. AKP döneminde istatistiksel bir veri olarak kadına yönelik şiddetin artmış olması, ondaki liberalizmin eskiden sızmadığı yerlere sızmış olmasıdır. Artık mutaassıp mahallelerde evli kadınlar internetten tanıştıkları erkeklerle birlikte olabilmek için garsoniyerler açmaktadırlar. Bu imkân, paranın, emtianın akışı, yoğunlaşması ile ilgilidir. Gazetelerin, televizyonların görevi bu akışın kolaylaşması için yolu temizlemekten ibarettir. Dolayısıyla tüm üçüncü sayfa haberlerinde kadın kadar erkek de kurbandır. Onlar düzenin tetikçisi, bar fedaisi olarak iş görmektedirler.
“Beden benim” demek, en ilkel, en sıfır noktası, en temel ve en basit olandan bakıp hayatı kirden pastan temizlediğini düşünmektir. Oysa bu yanılsamadır, patriarka, kapitalizm ya da emperyalizm ne uzaydan gelmiş, bu bedene fazla bir mikrop ne de işleyişteki doğadışı bir sapmadır. Teorik bir işlemin, soyutlamanın pratik hayatın yerini almasını bir sorun olarak görmek gerekir. Pratikte fazlayı törpüleme girişimi, sömürü ve zulme karşı mücadelenin “fazla” olarak görünmesiyle sonuçlanacaktır. Teorik işleme göre, anaerkillikten ataerkilliğe geçiş momentinden bugünde içinde olduğumuz momente düz bir çizgi çekilmektedir. Aslında ne yirmi bin yıl önceki ana bugünkü anadır, ne de o dönemki kadın bugünkü kadındır. Arada hiçbir şey yaşanmamış gibi yapmak, pratikte kişileri biraz olsun rahatlatabilir, onların sorumluluklarını azaltabilir ama bu rahatlama ve sorumsuzluk mücadeleyi silikleştirecektir.
“Beden benim” demek yerine, kavgalı sürecin sonucunda oluşacak “ortak bedene bugünden aidim” demek mücadele için ön açıcı olacaktır.
Aksi takdirde memelerimizi teşhir etmek, sol mememizin altındaki cevahiri söndürecektir.
Gamze Türkmen
5 Nisan 2013

Merdan-ı Zülfikar

Gün Zileli, kişisel Perinçek hesaplaşmasını ve günah çıkartma ayinini gerçekleştirdiği anılarında, hapisten çıktıktan sonra, önceden çalışma yürüttükleri Maraş’a gittiklerini anlatıyor. Buradaki Alevîlerin dedeye ve genel olarak yola bağlılıklarını anlatan Zileli, devrimcilerin teması ardından, özellikle gençlerin dinden, imandan ve yoldan uzaklaştıklarından bahsediyor.
Babamın Sesi isimli film de Maraşlı bir Kürd Alevî ailenin hikâyesini aktarıyor. Maraş Katliamı esnasında baba korkudan Alevî olduğunu gizliyor, kapısına dayananlara birkaç dua okuyor ve onlarla birlikte ev basmaya gidiyor. Kepçe operatörü olan baba, dağa çıkan oğluna küs gidiyor bu dünyadan.
12 Eylül oluyor sonra, bazı solcular özellikle Avrupa’da, Alevî olduklarını hatırlıyorlar. AB ölçütlerinde belirli bir kimlik edinmek ve bu kanaldan akan parayı avuçlamak için Alevî olunuyor. Özellikle Almanya’da Alevîliğin başlı başına bir din olduğu üzerinde duruluyor. Almanya kendi Protestan geçmişini İslam’a Alevîlik üzerinden gölgelendiriyor. Hristiyanlıkta mezhepler başlı başına bir din olarak görülüyor zira. Solcular örgütlemek için gittikleri Alevîliğin bu batılı formatına örgütleniyorlar. Cem evlerine akan paralar yağmalanıyor. Sahte bir yığın dede türüyor. Eskinin Kur’an’ı ve İslam’ı bilen, onca “kâfirsiniz” lafına inat din içinde kalan dedeleri gidiyor, yerine laik Kemalist sahte cemaat liderleri geliyor.
Bunlardan biri İzzettin Doğan. Aileden MHP’li olan bu zat dedeliğini ilân ediyor, Süleyman Demirel’in yıllar sonra açıkladığı üzere, onun talimatıyla Cem Vakfı’nı kuruyor. O yıllarda vakfa yapılacak iş başvurularında bile “asker kökenli olmak” birinci şart kabul ediliyor. Özünde Cem Vakfı ve Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu Kültür Vakfı, doğuda yükselen savaşta Kürd Alevîler üzerinden batıdaki Alevîleri kaptırmamak için kuruluyor. Zaman içinde tarihsel planda esasen kavgalı olan bektaşîler ve kızılbaşlar yan yana düşüyorlar. İkincisi birincisinin tarihsel maddî imkânlarından faydalanmaya çalışıyor. Bektaşîlik, Osmanlı ordusunun kurucu ideolojisi olarak devlet kurumu biçiminde örgütlendiğinden, dağlı kızılbaşlar onlara her daim diş biliyorlar. Örneğin Dersim Katliamı’nda bektaşî ocağına bağlı Çepniler, Topal Osman’ın efradı, kullanılıyor. Bu Çepniler, uzun dönem Mustafa Kemal’in yakın korumalığını üstleniyorlar. Kemal Paşa Niğde’de bir sohbet esnasında şekerli kahve istediği vakit kendisine gülümseyen çaycıyı dövenler de bu korumalar.
Kemal Paşa, Osmanlı’nın devlet hafızası ile yetişmiş bir isim. Dolayısıyla işgal esnasında kendisine yardım etmek isteyen Alevîleri hatta Bektaşîleri kapı dışarı ediyor. Alevîler de Malatya-Nevşehir hattında kendi ordularını kuruyorlar. Kemal Paşa daha çok Osmanlı ile ilişkili olan ocakla ve kanalla temas kuruyor. Örneğin Sivas Kongresi’ne gidildiğinde, bugüne kıyasla çok daha fazla Alevî’nin yaşadığı kentten tek bir Alevî temsilci kongreye çağrılmıyor. Alevî’yi kapı dışarı etmiş, Dersim’de, Koçgiri’de katletmiş bir paşayı Allah-Muhammed-Ali silsilesine bağlamaksa gene Alevîlere düşüyor.
Bugünse sığ bir Kemalizm eleştirisi üreten AB’cilik ile Kemalizm arasında çekiştiriliyor Alevîler. Tüm mücadele geçmişlerini silmeyi maharet sayıyorlar. Kerbela’dan bugüne tüm zulümleri unutmalarının nedeni, Alevîlerin bugünkü zulme karşı sessiz kalacaklarına dair bir ahit içine girmiş olmaları. Bu siniklik ve korkaklıkla devletin Türkleştirme ve Arap düşmanı yapma gayretlerine de çok kolay cevap veriyorlar. Öyle ki “Alevî” sözcüğünün alev’den türediğini iddia ediyorlar. Hz. Ali’nin kılıcı, Hz. Hüseyin’in mücadelesi silinmişse geriye tabii ki tuhaf bir kültürel gevezelik kalıyor.
Sivas Katliamı, bu korkunun ve sinikliğin iyice hücrelere yerleştirilmesi için yapılıyor. Allah’tan devrimciler Gazi’de dik durarak bu havayı biraz olsun dağıtıyorlar. Ama Alevîler ülkenin ortasından, yani Sivas’tan, orman yangınını bölmek için açılan yollar misali, bölünmesi karşısında hemen teslim oluyorlar ve tam da devletin istediği şey, yani “PKK düşmanı” oluveriyorlar. Şimdi de “nazlı gelin” misali, “bizim ismimiz o mektupta niye geçmiyor” diye feveran ediyorlar. CHP ile kurdukları çıkar ilişkilerinin devam etmesi için türlü tezvirat üretiyorlar. Apo ise son mesajında, “demokratik ittifakın Alevîler olmadan yapılamayacağını, kimsenin ucuz propagandalara kanmaması” gerektiğini söylüyor. Oysa Osmanlı’dan miras hafızadaki Alevîlere bugün pek rastlanmıyor. Şimdi savaşmadan, mücadele etmeden tanınma isteği ve yer bulma arzusu moda. Ama Alevîlerin hafızasında özellikle Şafîlerin düşmanlıklarına ilişkin düşmanlık sürekli ateşleniyor, PKK de Kürd örgütü olmakla, bu düşmanlığa bağlanıyor. Bugünse Alevîlerin haklarını savunmak Şafî olan Ahmet Tan’a düşüyor, tarihin cilvesiyle.
Tarihsel olarak Alevîlik şehirleşen, şehrin kurgusuna yedirilen resmî dine karşı bir başkaldırı iken, bugün şehri kuran kemalizmin bir alt sancağı olarak istismar ediliyor. Özündeki başkaldırı silinince, Zülfikar terk edilince, boşluğu egemenlerin teolojisi ve teorisi dolduruyor. İzzettin Doğan Fethullah ile iş tutabiliyor, Alevî subaylar kurban niyetine harcanıyorlar, şamanizmle eşitlenip mevcut putların hizmetine sunuluyor, cem evleri folklorik sergi salonlarına dönüşüyor, kendinden menkul bir “din” olduğu iddia edilip Avrupaî rant kapılarına bağlanıyor. Kerbela zulmünü nefesine geçirmiş kavimlerin ve milletlerin ortak başkaldırısı olmayı terk edip, bugünün zulümlerine kör ve sessiz kalacağı bir yere hapsediliyor. Kurtuluş için çöl kumuna gömülen Zülfikar, merdanını bekliyor.
Eren Balkır
4 Nisan 2013