Kadın Ticareti

Kadın Ticaretinin Farkında Olunacak Bir Tarafı Yok
Kadın ticaretini asıl yönlendirenin, kadın düşmanlığı olduğunu bilmeyen yok.[1] Milyarlarca doların aktığı bu ticaret, kadın ve kızların çektiği acılar, gördükleri zulüm üzerine kurulu. Ama buna karşılık liberal sol, bu istismarı ve kötülüğü esas alan endüstriye destek çıkıyor. Görünen o ki satın alınıp satılacaklar listesinin en başında siyah, melez ve yerli kadın ve kızların duruyor olması[2], fuhşa destek veren bu kişileri asla rahatsız etmiyor. Peki bu nasıl oluyor? Siyahlar ve etnik azınlıklar ile ilgili başka bir konu olsa damlara çıkıp çığlık atacak kişiler, erkeklerdeki fuhuş savunusuna sarılıyorlar, hatta bu desteği mümkün kılan ırkçılığı bile görmüyorlar.
Space International[3], tam da bu fikirle, kadın ticaretinin prangalarından kurtulmuş İrlandalı kadınlarca kuruldu. Bu insanlar, fuhşun kadına yönelik baskı ve zulümlerin sebebi ve sonucu olduğuna inanıyorlar. Aynı kadınlar, kadın ticaretinde ırkçılığın yeri ve konumunu ortaya koymak amacıyla, ilk dünya konferansını örgütlediler.
Londra’daki Conway Salonu’nda düzenlenen “Kadın Ticaretine Karşı Beyaz Olmayan Kadınlar”[4] başlığı ile düzenlenen organizasyona her yaş ve etnisiteden kadın (az da erkek) katıldı. Örgütleyicilerinden biri olarak ben, protestolarla karşılaşacağımı biliyordum. Bu protestoları çeteleşmiş ırkçı gruplar veya işlerini korumak isteyen pezevenkler değil, “seks işçisi hakları” ile ilgilenen çok sayıda sahte dernekten biri olan Uluslararası Seks İşçileri Birliği[5] gibi kendisini “ilerici” olarak tanımlayan kesimler ortaya koydular. Neyse ki bu sefer protestocular, 2017’de Fuhuş Tellâllığı[6] isimli kitabım çıktığında yaptıkları gibi, gelip kapımıza dayanmadılar. Kadın ticaretinin prangalarından kurtulan siyah ve melez kadınların sesini kısmamış olması, nadiren de olsa görülen hayırlı bir gelişme aslında.
Ama gene de giderek moda hâlini alan, “seks işi de bir iştir” anlayışını birçok beyaz, orta sınıftan öğrenci ve genç de benimsiyor. Bu farkında olma hâline ve söz konusu ideolojiye göre fuhşa karşı çıkmak, “beyaz feminizm”.[7]
Peki feministler, esas olarak zengin ve kudretli erkeklerin kontrolünde olan bir endüstriye nasıl destek verebiliyorlar? Bu endüstri ki temelde en yoksul, haklarından en fazla mahrum edilmiş kadın ve kızların sömürülmesi üzerine kurulu. Bu kadın ve kızlar ise gelişmekte olan ülkelerden veya savaşın yıkıma uğrattığı ülkelerden geliyorlar. Birleşik Krallık gibi zengin ülkelerde fuhşa yönelik talep, Güney Doğu Asya, Batı Afrika ve Doğu Avrupa’dan kadınların ve kızların kaçırılmasına neden oluyor. Sol, bir yandan ezilen insanları özgürleştireceği iddiasında bulunup bir yandan da gezegendeki en sömürücü endüstriye nasıl destek olabilir?
Conway Salonu’nda konuşmacılar, kadın ticaretinin kapısına neden kilit vurulması gerektiğini büyük bir coşku ve samimiyetle anlattıkça ortam iyice gerildi. Konuşmacıların yarısından fazlası, fuhuştan kurtulmuş kişilerdi, diğerleri ise cinsel sömürü ağına yakalanmış kadın ve kızlara desteklerini sundular.
Kadın ticaretinin elinden kurtulmayı başarmış, bugünlerde Kaliforniya’da risk altında olan kadın ve kızlar için çalışma yürüten Afro-Amerikan Ne’cole Daniels, konuşmalar karşısında mest olmuş olan salona şunları söyledi: “Kadın ticareti, ırkçılık üzerine kuruludur. Siyah kadınlara beyaz kadınlara kıyasla daha düşük para ödenmekte, onlara daha kötü muamele edilmektedir.”
Aslen Kanadalı olan, 12 yaşında fuhşa zorlanan Bridget Perrier, onca yıl gördüğü kötü muamelelerin, onurunun ayaklar altına alınmasının ardından, feminist örgüt Sex Trade 101’i kurdu.[8] Köleliğe karşı olan bu örgütün kurucusu olarak Perrier, konuşmasında fuhşa para ödeyen erkeklerin suçlanmasını mümkün kılacak kanunların yürürlüğe girmesi için kampanya yürüttü diye kendisini suçlayan, “ellerinde kan var” diyen fuhuş yanlısı lobi örgütü İngiliz Fahişeler Kolektifi’nden[9] bahsetti.
Bu kolektife göre, müşteri olarak erkeklerin peşine düşüldüğünde onlar daha da gerilecek, şiddete daha fazla başvuracaklar. Oysa bu türden kanunları yürürlüğe sokan ülkeler, tam tersinin geçerli olduğunu ortaya koymaktadır. Buralarda erkeklerin önüne engel konulmakta, kadınlar, ortada suç diye bir şey yok diye namussuz bir satıcı ile yüzleştiğinde, polisten destek alabilmektedir.
Conway Salonu’nda Perrier, konuşmasında bir de 69 fahişeyi katlettiği için hapis yatan Kanadalı çiftçi Robert Pickton’ın[10] kızını büyüttüğünden de bahsetti. Devamında bağırarak, “Biz kadınları asıl katleden alnımızdaki leke değil, bizi satın alan erkeklerdir” dedi.
Kadın ticaretinin legalize edilmesi fikri[11], olayın farkında olan kitle tarafından alkışlarla karşılandı. Asıl önemli olansa kadın kaçakçılığı karşıtı Roëlla Lieveld’in sözleri idi. Kadın ticaretine ve kadın kaçakçılığına karşı kampanya yürütmek üzere Amsterdam’da kurulmuş olan Share Network[12] isimli örgütün kurucusu Lieveld, “Amsterdam’daki genelevlerde et gibi teşhir edilen fahişelerin büyük bir kısmının, Romanya ve Batı Afrika’dan getirilmiş olan kadınlar olduğunu” söyledi. Aktardığı kadarıyla, pezevenkler az sayıdaki Hollandalı kadının varlığını öne çıkartmak için, sırf reklâm yapma amacıyla, pencereye Hollanda bayrağı veya NL yazısı yapıştırıyorlar.
1996’da Breaking Free[13] isimli örgütü kurmuş olan, kölelik ve kadın ticareti karşıtı Afro-Amerikan Vednita Carter, Minneapolis’te fuhuş yapan kadın ve kızlara destek hizmeti sunuyor. Conway Salonu’nda Carter, “siyah kadınlar, toplumsal hiyerarşinin en dibinde yer alıyorlar. Eğer fuhşu mahkûm etme noktasında bizim yanımızda durmazsanız ‘kızkardeşlik güçlüdür’ de demeyin. Siyah kadınların ve kızların bedenlerinin alınıp satılmasına destek veriyorsanız, bize ihanet ediyorsunuz demektir” dedi.
Eşitlikçi Asyalı Kadınlar Derneği’nden[14] Suzanne Jay ise beyaz olmayan kadınların erkeklerce sömürülmesinin, istismar edilişinin tarihini aktardı. “Filipinler’de ABD askerleri istismar ettikleri kadınları ‘küçük esmer seks makineleri’[15] olarak tarif ediyorlardı”. Jay konuşmasında ayrıca askerlerce kullanılan, Japon kadınların cinsel kölelik koşullarına mahkûm edildikleri o iğrenç uygulamadan da bahsetti. “Seks Köleleri Sistemi” denilen bu uygulama, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce başladı, on beş yılı aşkın bir süre devam etti. Sistem, esas olarak Japon İmparatorluğu’nun Asya-Pasifik bölgesinde sahip olduğu ülkelerde uygulandı. ABD ordusu ise Japonya’yı işgal ettikten sonra yeniden tesis etti ve savaş sonrası dönem boyunca ayakta tuttu.
Askerî personelin gelişmekte olan ülkelerde uyguladığı cinsel istismar, bugün de devam ediyor. BM mensubu barış gücü askerleri arasında bu suç yaygın olarak işleniyor ve rutin bir hâl almış durumda. Fuhuş eşitsizlik üzerine kurulu, gelişmekte olan ülkelerdeki yoksul ve beyaz olmayan kadınlarla onlara yardım etme amacıyla oralarda bulunduklarını söyleyen beyaz erkek kurtarıcılar arasında çok net bir güç dengesizliği mevzubahis. Görüştüğüm müşterilerin bazıları, büyük bir cüretle, yoksul bir kadına seks karşılığı para vermek suretiyle en azından karınlarını doyurmalarını sağladıklarını söylemişlerdi.
Seks ticaretinden kaçıp kurtulmuş İrlandalı bir kadın olarak Rachel Moran, “seks işi”nin aç kalmaktan daha iyi olduğunu söyleyen İnsan Hakları Gözlemevi başkanına cevaben şunu söylüyor: “Ne demek yani, bir kişi karnını doyuracak para bulamıyorsa ağzına yemek yerine çük mü alsın?” Şu her şeyin farkında, ayırdında olup fuhşun “seks işi” olduğunu, kadınlara sunulmuş hakiki bir tercih olarak görülmesi gerektiği görüşünü benimseyen kadın ve erkekler, Moran’ın bu sözü üzerinde durup düşünmeliler.
Julie Bindel
Dipnotlar
[1] Julie Bindel, “Tell me if You Still Think Prostitution is Empowering”, 12 Ağustos 2017, Independent.
[2] Akeia A. F. Benard, “Colonizing Black Female Bodies”, 13 Aralık 2016, Sage.
[4] “Women of Colour against Sex Trade”, 21 Şubat 2019, Womensgrid.
[5] IUSW.
[6] Julie Bindel, The Pimping of Prostitution: Abolishing the Sex Work Myth, Goodreads.
[7] Paris Lees, “Ban Sex Work”, 10 Ağustos 2015, Vice.
[8] Sextrade.
[10] “The Disappeared”, Guardian.
[11] Maria Laura Di Tomasso ve Marina Della Ciusta, “Decriminalising Sex Work is Better for Everyone”, 12 Aralık 2017, Big Think.
[15] “Comfort Women”, Encyclopedia Britannica.
[16] Julie Bindel, “The UN’s Sexual Abuse Shame”, 14 Şubat 2019, Unherd.
[17] Irin Carmon, “Paid For”, 9 Eylül 2015, The New York Times.

Meymenetsiz

LGBTQI+M
Bugün itibarıyla feminist hareket ve LGBT hareketi, aile bakanlığı üzerinden, devlete bağlanmıştır. Herkes, “şeriatçı AKP”ye, onun şeriatı getirme ihtimaline kilitlenmişken, Avrupa Birliği kurullarında belirlenen siyaset, devletin ve toplumun kılcal damarlarına dek uzanmıştır. Neoliberal nizamla uyumlu bir hükümet, tam da o damarlardan beslenmektedir. Sonuçta devlet, yok edeceği, küçülteceği şey adına hemen bir bakanlık kurmaktadır.
Büyük tekeller için hazırlanan, yatırım yapılabilirlik endeksini belirleme amaçlı raporlarda yer alan önemli bir madde, LGBT’ye hoşgörü meselesidir. Yani bu raporlar tekellere, “bu şehre yatırım yapabilirsiniz, çünkü orada LGBT’ye karşı hoşgörü yüksek düzeyde” demektedirler. Bu hoşgörü dairesinde “Şeriatçı AKP” iktidarında, 2023 yılında, dünyanın en büyük Pride yürüyüşünün İstanbul’da yapılması planlanmaktadır. Ön adımı Adana’da denenmiş ama olmamıştır, gene deneyeceklerdir. Burası tekellere ve pazarlarına uygun hâle getirilmek zorundadır. Onların LGBT’nin derdi ve çilesi ile zerre alakaları yoktur. O kılıftan, gözdeki sürmeden, makyajdan ibarettir.
LGBT hareketinin AB kanalıyla devlete bağlanması, beyazlaşması meselesi, farklı bir düzlemde de gerçekleşmektedir. Devlet, veganizm, feminizm, LGBT gibi hareketler sayesinde kendisine başkaldırma ihtimali bulunan milletine, halkına, işçisine “asıl faşist, sömürgeci, yağmacı, katil sensin!” deme imkânına kavuşmaktadır. Dikkatli bakıldığında, bu hareketlerin mızrakları, sermayeye veya devlete doğru değil millete, halka ve işçiye doğru sivriltilmiştir. Bu hareketler sayesinde devlet, halkı, milleti, işçiyi zapturapt altında tutabilmektedir. Mesele, bu hareketlerin varlığı değil, devletin onlarla ilişki biçimidir. Son yirmi yıl içerisinde bunların yelkenlerinin şişirilmesinde devletin ve sermayenin parmağını aramak gerekmektedir.
Solun bu hareketlerle ilişkisi ise bir yanılsamadan, yanlış tespitten kaynaklanmaktadır. O, devletin sadece Türkçü-Sünnici bir çekirdekten ibaret olduğunu zannetmektedir. Oysa devlet, kendisini AB, NATO, IMF, ABD gibi odaklarla bağları üzerinden de kurmaktadır. Buralarla bağlantılı isimler, projeler, fonlar, dernekler, STK’lar vs. devlet ve iktidar bütünlüğünde değerlendirilmeli, buralardan medet umup siyaset yürütülmeye kalkışılmamalıdır.
Ama kimlik siyaseti, esas olarak bu yanılsama üzerinden kendisine yol bulabilmektedir. Bugüne dek tek ördeği ürkütmeyen, bar kiralayıp alkol duvarını aşmakla meşgul olan KaosGL’ciler, AB ile imzalanan anlaşma gereği yürürlüğe giren Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi (ETCEP) ile birlikte, çocuklara yönelik çalışma başlatmıştır. Devletten gelen emirle başlatılan bu çalışmada, ebeveynlere “çocuklarınızı hep kadın ve erkek olarak yetiştirdiniz, biraz da LGBT olarak yetiştirin” denmekte, bu yönde masallar bile kaleme alınmaktadır.[1] Ortadaki riskler, dikenler, pürüzler temizlenmiş, Kaosçular sahaya inmişlerdir. Sonuçta film festivallerini fonlayan da devlettir ona yasak getiren de.
Çocuklara yönelik benzer bir çalışma, İngiltere’de de yürürlüğe girmiş, oradaki Müslümanlar bu karara tepki koymuşlardır. Örneğin bir Müslüman annenin ifadesine göre, “on yaşındaki kızı böylesi bir eğitim sonrası kendisine gelip, ‘anne, erkek olmak istesem sorun olur mu?’ diye sormuş”tur. İngiltere, aynı zamanda Müslümanları hidayete erdirmek için bir çalışma başlatmıştır. Hidayet isimli bu çalışmada LGBTQI+ Müslümanlar için hoşgörü zemini oluşturulmak istenmektedir.[2] Müslüman azınlığa yönelik bu asimilasyoncu, sömürgeci, baskıcı siyaseti bugün eleştirmek bile suçtur!
Okullarda verilen, LGBT’ye hoşgörü derslerine yönelik tepkinin haberine Türkiyeli solcular ve ilericilerse İslamofobik, ırkçı, sömürgeci ve emperyalist çevrelerden işittiğimiz cümlelerle karşılık vermişlerdir:
“Bu s… bedevilerini sınır dışı etsinler.” “Yallah Ortadoğu çöllerine o zaman.” “AB ülkesinde yaşamayı hak etmiyorlar.” “Layık oldukları çöplüklerine yollamalı.” “Şuraya bomba atsak dünya hiçbir şey kaybetmez” vs. Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla, devlet ve aile çekilmiş, geriye kalan birey, zaruri olarak, egemenlere bağlanmıştır.
Cumhuriyetin Çocukları
Esasen “devlet domates mi satar, devlet don mu üretir?” lafı, bir ekonomi, coğrafya ve biyoloji algısına dayanmaktadır. Bu algı, bugün aileyi de kapsamaktadır. Özünde bugün “devlet her şeyden çekilsin” diyen anlayışın saldırdığı temel husus, ailedir. Bir imge, simge ve bilgi olarak aile, yoğun saldırı altındadır. LGBT, veganizm, feminizm gibi siyasetlerin halk, millet ve işçiye karşı sivrilttikleri mızraklara değil, onlara tutanlara odaklanmak gerekmektedir. Halkın, milletin ve işçinin devletle kurduğu bağların kopartılması ardından sıra aileyle kurulan bağların kopartılmasına gelmiştir. Bugün "devlet ailedir, aile devlettir” laflarını artık daha çok duymamızın sebebi, neoliberalizmdir.
Sonuçta sokak ortasında bir transı öldüren de onun için eğitim çalışmaları düzenleyen de aynı devlettir. Bu ülkenin dindarını kontrol ve zapturapt altında tutmak için tarikat kuran da o tarikatın ipliğini pazara çıkartacak, Metastaz türü kitapları yayınlayan da aynı devlettir. Palu ailesi türü haberleri polis dosyalarından çıkartıp servis eden de ona Boğaziçi’nden eleştiri yönelten de aynı devlettir. F-16 ihalesini Kavala’ya veren de onu müebbet hapisle yargılayan da aynı devlettir. Ayarı bozan da çeken de odur.
Devlet kenara çekilmektedir demek ki başka bir tür devlet türemelidir. Aile dağılmaktadır ama başka bir tür aile ikame edilebilmelidir. Egemenler, her şeyi belirli bir hesap dairesinde yapmaktadırlar. Onların çıkarlarıyla yoksulun, ezilenin çıkarı asla bir olamaz. Sonuçta liberallerin “çekildi, küçüldü” dediği devlet, iyice iliklere işlemiş, solcu sosyalist çevreler bile devlet gibi düşünmeye alışmış, o her yere sirayet etmeyi bilmiştir.
Dolayısıyla yoksuldan, ezilenden yana olanın, “bizi cumhuriyet okuttu, onun ekmeğini yedik, borcumuzu ödemeliyiz” diyenlerle[3] ortaklaşması asla mümkün değildir. Devletin kendi diyalektiği vardır ve devrimin diyalektiği ona asla mahkûm edilemez. Cumhuriyetin çocukları, devletsiz ve ailesizdir. Çünkü emir büyük yerdendir.
Devletin Diyalektiği
Devletin diyalektiği, itilafçılık-ittihatçılıkla alakalıdır. Bugün İtilafçı, karşı tarafa “Hürriyetime mani”; İttihatçı karşı tarafa “Terakkime mani” deyip saldırmaktadır. Bu münakaşanın ezilene, yoksula bir hayrı yoktur.
Tam da bu sebeple Süleyman Soylu, HDP eşbaşkanı Sezai Temelli için “suratında meymenet yok”, Kılıçdaroğlu için “bastığı yerde ot bitmez” demektedir.[4] Bugün AKP’ye, şeriat, İslam, gericilik, yobazlık vs. üzerinden saldıran sol siyaset de farklı bir yerde durmamaktadır. O da AKP’yi buraya yabancı, terakkiye mani, gelişimin önünde set, batılılaşmayı sekteye uğratan güç, arıza, sapma olarak eleştirmekte, kendi kitlesini buradan motive etmektedir. Yani AKP, solcuları “bunlar meymenetsiz, uğursuz, başınızdaki musibetlerin sebebi onlardaki cenabetlik” diyerek kitlesinin önüne atmaktadır. Aynı şekilde solcular da kendi sorunlarına, gerilimlerine, kusurlarına bakmaksızın, AKP kitlesini günah keçisi belirlemekte, ona “ah ben ilerleyip İsveçli gibi olacağım da bu yobazlar yüzünden bir yere kıpırdayamıyorum” diye kızmaktadır. Sonuçta her iki kesim de yukarıdakilerle, merkezdeki çekirdek devletle irtibatlı olan, olmak isteyen küçük burjuvanın duygularını okşamaktan başka bir şey yapmamaktadır.
İki tarafın da kitlelerini motive etme, harekete geçirme, gazlama yöntemleri aynıdır. AB ve ABD’de işçilere saldırılar gerçekleşir ama o işçilere göçmenlerden, Müslümanlardan, siyahlardan nefret etmeleri öğütlenir. Benzer bir dil ve yöntem, burada da geçerlidir. Aynı ırkçılık ve İslam düşmanlığı, AKP’ye muhalefet bahanesiyle beslenir. AKP de devlet de bundan memnundur. Çünkü Deepa Kumar’ın ifadesiyle, “ırkçılık, kapitalist ilerleme tarihinin mütemmim cüzü olan sınıf sömürüsü ile emperyalist tahakkümün bir ürünüdür. […] İslamofobi, imparatorluğun beslemesidir […].”[5] Asıl mesele, sosyalizm mücadelesinin de bu kapitalist ilerleme tarihine raptiyelenmesi, iliştirilmesidir. Egemenlerin kendi kitlelerini kontrol ve zapturapt altında tutma çabalarına ortak olması, o çabalardan medet umması, bile isteye kendisini kötürümleştirmesidir.
Vakıa
Yukarıda verilen resim, altmışlarda basılmış bir kitaptan. Soğuk Savaş ve Yeşil Kuşak gereği Vakıa suresi bu şekilde tercüme ediliyor. Sol, bu sayede lanetleniyor. Oysa başka bir ayette meymenetsiz olanın mal sahipliğinin kıymetsizliğini görmeyenler, yoksulla ilgilenmeyenler olduklarından bahsediliyor.[6] Meymenetsizleri, geçmişimize küfredenleri, geleceğimize kahredenleri başka bir yerde aramak gerekiyor.
Eren Balkır
20 Şubat 2019
Dipnotlar
[1] “Çocuk Edebiyatında Değerler mi Çocuğun Yararı mı?”, KaosGL.
[2] Hidayah.
[3] Terkoğlu-Pehlivan Röportajı, 20.02.2019, Manifesto.
[4] “Suratında Meymenet Yok”, 17.02.2019, Evrensel.
[5] Deepa Kumar Söyleşisi; “İslamofobinin Kökenleri”, İştirakî.
[6] Eren Balkır, “Vicdanın İsyanı”, İştirakî.

Venezuela’ya Yardım Konseri

22 Şubat’a birkaç gün kaldı.
İddiasına göre [Virgin Şirketler Grubu’nun sahibi, İngiliz işadamı] Richard Branson, Kolombiya’da, Venezuela sınırına yakın bir yerde yardım konseri düzenleyecekmiş.
Daily Mail’de çıkan bir makalede dile getiriliyor bu haber. Bir de ayrıca Branson’ın üzerinde Virgin Havayolları tişörtüyle ve tüm o yufka yürekliliği ile çektiği bir klibi izledim.
Burada asıl önemli olansa şu: bu dalavereye kulak verseniz bile, söz konusu konserin insanî yardımla bir alakasının olmadığını görüyorsunuz.
Branson gibilerin bu tür işlerle uğraşmasına hiç şaşırmadım, onun gibiler, ABD’nin ağzından çıkan “Venezuela’da yönetimi ele geçirmeye karar verdik ve bu noktada dayanak oluşturacak gerekçelerin önemi yok” sözüne tek laf etmiyor, olduğu gibi kabulleniyorlar.
Oysa ABD’nin ve bu müdahalesinin Venezuela halkının ihtiyaçlarıyla bir alakası yok.
Özgürlükle bir alakası yok.
Şuan Karakas’ta dostlarım var. Dediklerine göre, ülkede ne iç savaş yaşanıyor, ne bir kargaşaya rastlanıyor, ne basına baskı uygulanıyor, bunların hiçbirisi yaşanmıyor ama bu türden hikâyeler bizlere yutturulmaya çalışılıyor.
Demek ki hepimizin, bilhassa Richard Branson’ın, şöyle bir geri çekilip sırtını koltuğuna yaslaması, olan biteni anlaması gerekiyor.
Ayrıca dostum Peter Gabriel’e de seslenmek istiyorum. Lütfen beni ara, bu konserle ilgili olarak seninle konuşmak istiyorum. Bugün oyuna gelmek çok kolay ki bu, bir rejim değişikliği ile sonuçlanacak bir oyun.
Venezuela’nın Irak, Suriye veya Libya gibi olmasını gerçekten istiyor muyuz?
Ben istemiyorum. Venezuela halkı da istemiyor.
Tamam, susuyorum… ama yarına kadar.
Roger Waters

Emrah Cilasun Neden Öfkeli?

En baştan söylemekte fayda var, bu topraklarda Kaypakkayacılık tasfiye edilemez, bitirilemez, sökülemez. Buna ne ardıllarının ne de sınıf düşmanlarının gücü yeter. Kaypakkayacılığı istesek biz bile bitiremeyiz.
Bu, onun bilimsel sosyalist dünya görüşünün, metodunun karakteristiğidir. Ardılları olarak biz bıraksak bir gün bir çocuk çıkar, bir kadın çıkar, onu yükseltir. Bir gün bir ağaç büyür, kaya yarılır, su yürür, onu yükseltir.
Kaypakkayacılık, Kaypakkayacıların bir iki seçim taktiğiyle, girişimiyle tasfiye olabilecek, çürük çarık bir model değildir. Kaldı ki Kaypakkayacıların seçim taktiği onu değil tasfiye etmek, kitlelerle bağını verili koşullarda güçlendiren, yaygınlaştıran, pekiştiren bir taktiktir. En azından şimdilik öyledir, Kaypakkayacı Hareket, seçim taktiğinin ve sonuçlarının kendisini yozlaştırıp çürütebilecek olası sonuçları açığa çıkarsa bunlara devrimci neşter vurabilecek bilgi birikim ve deneyime sahiptir.
Bu hareket topraktan, kilden, candan, kandan yarattığı savaş maharetini herhangi bir reformcu ya da bireyci olanağa teslim etmeyecek kadar da ayakları yerdedir. Yerin ta dibindedir.
Bu hızlı girişi Emrah Cilasun’un seçim gündemi peyda olduğundan beri hemen her gün, hemen her vesileyle Kaypakkayacı Hareket’e saldırmasından ötürü yaptık. Dersim ve bazı ilçelerinde Sosyalist Meclisler Federasyonu’nun adaylarını açıklamasından sonra HDP çevresinden gelen linçe soldan katılan Cilasun, “keskin” ve çatallı bir dil kullanarak hareketi ve taraftarlarını rencide etmekle meşgul.
Bu çapta bir dostun eleştirilerini ciddi bir tartışma yazısı yazarak dillendirmesini beklerdik. Ancak o “nohutçular”, “tasfiyeciler”, “fasulyeciler”, gibi öfkeli bir dille, ergen trollere taş çıkartacak tweet’ler atmayı tercih ediyor. “Ciddiyeti”nin düzeyi buralarda.
Bu ne öfke bayım? Hele bir dur, biz bir patlayalım sen ondan sonra çatla. Aceleyle “Kaypakkayacılığı nohutçulukla tasfiye ettirdin” sen, hayırdır? Senin geçen dört beş yıl boyunca silâh elde döğüşerek can veren gencecik kadın ve erkeklerden haberin var mı? Onların adlarını biliyor musun? Yüzlerini gördün mü? Resimlerine bir an içi durup baktın mı? Gözlerinin içindeki ışığı, bilinci, adanmışlığı bir an olsun hissettin mi?
Onlar vurulup düştüğü zamanlarda da yerel yönetim programı ve pratiği vardı. Kimsenin bir yere tasfiye olduğu görülmedi. Sosyalist Meclisler Platformu’nun ne olduğundan, programından haberi yok sanırız Emrah Cilasun’un. Bir demokratik kitle örgütlenmesi olarak SMF’nin “Kaypakkayacılığı tasfiye” etmeye gücü, hacmi, enerjisi yeter mi? Yetmez. Ne öyle bir niyeti, yönelimi, eğilimi var ne de böyle bir şey için gücü var. Bu koskoca tarih, her şeyini bir kitle örgütünün başarı ya da başarısızlıklarına, yönelim ve taktiklerine mi bağlamış? Böyle bir algı yaratılmak istendiği ve bunun başını da Emrah Cilasun’un çektiği çok bariz. Girişte vurguladığımız gerçeklikleri çok iyi bilmesine rağmen, neden bu saldırgan ve irite edici üslupla bu algı yaratılmak isteniyor?
Bu ne öfke bayım? “Kaypakkayacılık, tasfiye” derken arzunuzu mu ifade ediyorsunuz yoksa? Bir türlü gerçekleşmeyen bir arzu mu bu? Böyle psikolojik bir altyapısı var gibi bu öfkenin. Neden? Sizin pek “bilimsel” “yüce” “yeni komünizm” vaazlarınıza alan açılamadığı için mi? “Kabilecilik”, “bölgecilik” “aşiretçilik” vesair gibi bütün feodal, geri yaftalarla suçlamalarda bulunduğunuz hareketin hâlâ nasıl oluyor da ayakta durabildiği ve yol yürüyebildiğini gördüğünüz için mi bu öfke? Asıl tasfiyeciliğin müridliğini yılmadan yaptığınız “objektif olarak partiden daha büyük” olan Bob Avakian olduğunu gizlemek, ötelemek, kendinizi rahatlatmak için mi bu öfke?
Bu topraklardan Kaypakkayacılık nasıl sökülüp atılamazsa Avakiancılık da aynı şekilde zemin bulamaz. Sanırız Emrah Cilasun’un attığı tweet’lerdeki öfkenin esas sebebi, bu gerçekliktir. “Dünya devriminin temel aracı olan internet siteniz”de bu öfkenin kaynakları yeterince açık bir şekilde görülüyor. Battığınız anti-bilimsel, kişi kültçü, müritlik çukurunda yaşadığınız düşünsel ve pratik boşluk, aydınlanmacı küçük burjuva sol sekterizmin proletaryaya yönelttiği saldırının dayandığı tüm argümanlara sahip. Çok yazık!
Emrah Cilasun gibi araştırmacı bir yazardan esas olarak daha olgun ve polemiğe açık değerlendirmeler beklenirdi. Ancak kendisinin seçtiği yöntem, saldırma, karalama, linç ve küfür oldu. Yazık olan bu. Sosyal medya fenomenliğine soyunmanın hiç gereği, yakışığı yoktu oysa. Usulünce tartışmak mümkündü. Eminiz, bu durumdan okurları ve sevenleri de hayal kırıklığına uğramıştır. Bundan sonra da sosyal medya dışında ne kadar ciddiye alınır, kestirmek zor.
Bu çağ olmuş, Emrah Cilasun’a taktikler, stratejiler, esas-tali ayrımı, nicel birikim-nitel değişim, dogmatizm ve benzeri konularda uzun uzun nutuklar mı çekelim? Kendisi yeterince biliyor ve ayırdında (umarız), o yüzden temel birkaç hususla bitirmek istiyoruz. Böylelikle netleşmek, kinini kusmak, safını belirlemiş olmak kendisini rahatlatmıştır umarız. Rahatlamadıysa şayet, elbette kusmak için başka yöntemler de deneyebilir.
Kerem Kovuk
18 Şubat 2019

Narkoz

Kolombiyalı mafya lideri Pablo Escobar ile ilgili bir film çekiliyor. Film, Türkiye’de de gösterime giriyor. Javier Bardem’in oynadığı Escobar, seyircinin ilgi ve sevgisine mazhar oluyor. Hemen bu ilgi ve sevgiye neşter atmak gerekiyor. Bu noktada Yeni Yaşam yazarı M. Ender Öndeş devreye giriyor.[1]
Öndeş yazısında gençlere, “Escobar’da sevilecek bir yan yok, roman okuyun, gidin Gabriel Garcia Marquez’i sevin veya FARC lideri Marulanda’ya[2] hayran olun” diyor.
Bu Türk solundan gelip Kürt hareketine bordalayan isimler, her zaman daha fazlasını verme ihtiyacı duyuyorlar. Yaranma psikolojisi, gerçeklikte karşılığı bulunmayan bir mite, efsaneci bir dile bağlanıyor. Çünkü Öndeş, Marulanda derken aslında Öcalan’ı kastediyor. Marquez’in karşılığı da muhtemelen Temo ve Demirtaş olmalı!
Ortalığı temizlemek, sakinleştirmek gibi bir işlevleri var bu tür yazarların. Escobar ilgisinin ve sevgisinin neden kaynaklandığını çok iyi biliyorlar. Bir hendek savaşında şehirde sıkışmış yüz kadar insan adına biri, Kürt hareketinin TV’sine bağlanıyor ve ağlamaklı bir sesle, “yardım edin, hepimizi öldürecekler!” diye bağırıyor, ama tam o sırada telefon bağlantısı kesiliveriyor. TV, kendi insanına sansür uyguluyor. Belki de Escobar, o yüz kişiye yardım etmeyi bildiği, olmadı, hesabını sorabildiği için seviliyor. Öndeş gibiler, bu ruh hâlini düzeltmek, ıslah etmek için varlar. Tabandaki öfkeyi dindirmek için herkese topluca narkoz veriyorlar. Yapılan, bir operasyon, ameliyat sonuçta.
Ölüm orucu sürecinde bir örgütün üyesi, eylemlere katılmadığı için örgütünü eleştiriyor ve “demek ki biz hapse girsek, bize selam bile vermeyecek” diyor o örgütü için. Bu sahipsizlik hissi, tepedeki küçük burjuva şefleri zerre ilgilendirmiyor.
Aynı şekilde, bir tür Müslümanlık varsa, bu halka, ümmete sahip çıkmakla ilgiliydi. Dergâhlar, tarikatlar, dernekler bunun içindi. Bugün AKP ile zenginleşen, orta sınıflaşan kesimler, İslam’ı yoksuldan kurtarma gayreti içerisindeler. O nedenle dinden uzaklaşma, dinin halktan uzaklaşması meselesini hiç dert edinmiyorlar. Çünkü İslam’ın yoksullukla anılmasını hiç istemiyorlar. Kendi bireylikleriyle yaşadıkları bir tür İslam var nasılsa, gerisi onları hiç ilgilendirmiyor. Hayatın tozunun, kirinin değmediği bir İslam inşa ediyorlar. Laiklik, AKP içine sığınan Müslüman kesimleri dirhem dirhem çürütüyor.
Aynı laiklik müdahalesi, esasında sosyalist hareketi de vuruyor. Asıl görülmeyen bu. Küçük burjuva bir rekabet ve mülkiyet anlayışı üzerinden İslamcı harekete bakılıyor, perde gerisinde olan biten incelenmiyor. Aynı laiklik, sosyalist hareketi halktan, hakikatten ve mücadeleden uzaklaştırıyor, onu bireyle tanrısı arasında, özel alana hapsediyor. Bugün sol, laikleşiyor, bireyle tanrısı (o neyse artık!) arasındaki bir muhabbete indirgeniyor, bireysel olana doğru kapatılıyor. İslam’ı özel alana kovduğunuzda, sosyalizme alan açılmış olmuyor. Devlet, kendi sınıfsal ihtiyaçlarına uygun olarak hareket ediyor.
Kolombiya’daki barış süreci de böylesi bir ihtiyacın ürünü. Muhtemelen Escobar tartışması da çözüm süreciyle ilgili. Kolombiya, her kritik momentte bu türden bir barış sürecine tanıklık etmiş. Son süreç, anlaşmayla ve bu uzlaşmaya direnenlerin tek tek öldürülmesiyle birlikte gerçekleşme imkânı buldu. Buradaki çözüm sürecinin Suriye ile alakası varsa Kolombiya’daki sürecin de Venezuela ile alakası var.
Ama çözüm süreci hiçbir şeyi kesmiyor. Halk, özelde gençlik, yaşanan baskı ve zulme karşı susmanın sancılarını yaşıyor. N’apsın, Escobar’ı severek bir mesaj veriyor ama o mesaj da Öndeş eliyle yapılan müdahaleyle dilsizleştiriliyor.
Benzer bir dilsizleşme, sol sosyalist örgütler bağlamında da geçerli. Başörtülü bir kadına polis tacizde bulunuyor, kimsenin, tek bir feministin bile, gıkı çıkmıyor. Kimi “başörtülüymüş oh olsun”, kimi “malum örgüttenmiş oh olsun” diyor.
Bir örgüt üyesini polis gözaltına alıyor, hemen kişisel özellikler taranıyor, Facebook sayfası inceleniyor, mağdur olarak takdim edilmesini sağlayacak malzemeler toplanıyor. “Evet, tiyatrocuymuş o zaman gerici yobazlar tiyatroya saldırıyor diyelim” deniliyor. Ya da okuduğu kitaplar, akademisyenliği vs. gündeme getiriliyor. En fazla öne çıkartılan kutsal meslekse, gazetecilik. Gezi’den beri tüm örgütler, militanlarını birer gazeteci ve muhabir yaptılar. Hiçbir bir militan, örgüt üyesi, bir hareketin ve örgütün mensubu olarak savunulamıyor artık. Hareket de örgüt de savunmasız. Örgüt ve hareket o noktada dilsizleşiyor, özne ve fail olmaktan çıkıveriyor. Devletle birey karşı karşıya getirilerek, liberal rüzgârla yelken şişirilmeye çalışılıyor. Sol sosyalist hareket, sosyal medyaya örgütleniyor.
Çünkü ortada örgüt ve hareket diye bir şey kalmadı. Bireye güzellemeler yapmak dışında bir iş yapılmıyor. Gezi döneminin o afili örgütlerini bugün kimse sokakta dahi göremiyor. Dolayısıyla topyekûn kolektif saldırıya topyekûn kolektif bir karşı koyuş gerçekleştirilemiyor. Köylülüğü küçük gördüğü için ambleminden orağı çıkartan, onca “yıldır köylüler işçileşsin de memleket ilerlesin” diyen, AB’ye uyum sürecine ses çıkartmayan parti, köylülüğün tasfiyesinden, tanzim satışlardan dem vuruyor bugün.[3] Gelin görün ki bu dalaverenin kimseye faydası bulunmuyor.
Bu topyekûn saldırı ortamında, en azından, “işimi geri istiyorum” değil, “işimizi geri istiyoruz” demek gerekiyor. Bireysel, tekil, kişisel olan bir maraz veya musibetten değil, bilinçli, kararlı, ezileni-sömürüleni hedef alan, bütünsel bir saldırıdan söz edilmeli. Örgütler, daha fazla “like” almak için değil, ezilenin-sömürülenin daha fazla mevzi elde etmesi için uğraşmalılar.
Escobar’a yönelik tabandaki hayranlığın sebeplerini buralarda aramak lazım. Basit bir mesele için ülkeyi yangın yerine çeviren, yoksulları gören, onların öfkesini örgütlemesini bilen birinden bahsediyoruz sonuçta.
Brezilyalı devrimci Carlos Marighella, farkı şu şekilde tespit ediyor:
“Şehir gerillası, adi suçludan temelden farklıdır. Adi suçlu, kendi eylemlerinin ekmeğini yer, sömürenle sömürülen arasında ayrım gözetmeksizin saldırır, bu sebeple birçok sıradan insan, onun eylemleri yüzünden mağdur olur. Oysa şehir gerillası, politik bir hedefe uygun olarak hareket eder ve sadece devlete, patronlara ve yabancı emperyalist güçlere saldırır.”[3]
Lenin ise Sol Komünizm’de sol doktrinerizm konusunda şu uyarıyı yapıyor:
“Sol doktrinerizm, ısrarla, belirli eski mücadele formlarını kayıtsız şartsız redde tabi tutuyor, mücadelenin yeni içeriğinin tüm biçimleri üzerinden kendi yolunu açtığını, komünistler olarak görevimizin tüm o biçimlere hâkim olmak, bir biçimi diğer bir biçimle en hızlı şekilde tamamlamayı, birini diğerine ikame etmeyi, taktiklerimizin bizim çabamızın ürünü olmayan veya bizim sınıfımızdan kaynaklanmayan her türden değişime uyarlamayı öğrenmek olduğunu göremiyor.”[4]
Mücadelenin tüm biçimlerini elbette görmek gerekiyor ama devletin-sermayenin saldırısının içeriği pek değişmiyor. Escobar’ın dizisinde onu canlandıran Wagner Moura, Şehir Gerillasının El Kitabı’nın yazarı Carlos Marighella'nın hayatını sinemaya aktarıyor. Moura, film ile ilgili basın toplantısında şu tespiti yapıyor:
“Brezilya devleti ırkçıdır. Marighella solcuydu, devrimciydi ve siyahtı. Elli yıl önce bir otomobilin içinde devlet tarafından katledildi. Marighella’dan elli yıl sonra solcu, insan hakları savunucusu aynı zamanda siyah olan bir kadın, bir otomobil içinde, muhtemelen devletin istihbarat ajanları tarafından, katledildi. Bu açıdan devletin altmışlarda devrimcilere karşı uyguladığı şiddetle bugün favelalarda siyahlara karşı uygulanan şiddet aynıdır. İkisi de aynı, işkence yapıyorlar, öldürüyorlar. Sonuçta Brezilya’da polis, yurttaşları değil devleti korumak için eğitiliyor.”
Yani asıl üzerinde durulması gereken, bu süreklilik. O saldırı varsa ortada bir öfke var demektir. Bugün birey, kimlik gibi başlıklarda asıl laikleştirilen şey, bu öfkedir. Laikleşme meselesi, hem bu dünyanın ötesine uzanan iradenin temizlenmesi, irade denilen şeyin buranın ihtiyaçlarına bağlanması hem de geçmişin bugün karşısında hükümsüz kılınmasıdır. Tek bir militanının kılına zarar geldiğinde o saldırıyı üzerine alıp, gerektiğinde, dünyayı ateşe vermeyen örgüt, gariplerin örgütü olamaz!
Eren Balkır
18 Şubat 2019
Dipnotlar
[1] M. Ender Öndeş, “Pablo Escobar: Evlat Olsa Sevilmez!”, Yeni Yaşam.
[2] Miguel Urbano Rodrigues, “FARC-EP’nin 48 Yılı”, İştirakî.
[3] Kadir Sev, “Tarımda Kapitalistleşme Kök Salıyor”, Haber Sol.
[4] Carlos Marighella, “Minimanual of the Urban Guerilla”, Marxists.org.
[5] V. I. Lenin, “Left Wing” Communism: an Infantile Disorder, Marxists.org.

Economist

Burjuva Hayırseverler ve Devrimci Sosyal Demokrasi
The Economist[1] Britanyalı milyonerler adına konuşan bir dergi olarak, bugünlerde savaş konusunda oldukça öğretici bir hattı takip etmektedir. En eski ve en zengin kapitalist ülkede gelişmiş sermayeyi temsil eden bu isimler, savaş karşısında gözyaşlarına boğuluyorlar ve barış isteklerini sürekli yineliyorlar. Oportünistler ve Kautsky ile birlikte sosyalist bir programın barış propagandasını içermesi gerektiğini düşünen tüm sosyal demokratlarsa, Economist’i okusalar yaptıkları yanlışın kanıtını da görmüş olacaklar. Zira onların programı sosyalist değil, burjuva pasifisttir (barışçıdır). Devrimci eyleme dair propaganda olmaksızın görülen barış rüyaları, sadece savaşa yönelik korkunun ifadeleridir ve sosyalizmle ortak hiçbir yöne sahip değildir.
Kaldı ki Economist dergisi, sırf devrimden korktuğu için barıştan yana durmaktadır. Örneğin 13 Şubat 1915 tarihli sayısında şu türden pasaja rastlamak mümkündür:
“İnsandan yana olanlar, barışın sağlanması ile birlikte dünya genelinde orduların da küçüleceği günü büyük bir umutla beklemektedirler. […] Gelgelelim mevcut güçlerin Avrupa’da işleyen diplomasiyi gerçek hayatta kontrol altında tuttuğunu bilenler, ütopya peşinde değildirler. Gelecek, kanlı devrimlerle, emekle sermaye veya Kıta Avrupası’nda iktidarda olan sınıflarla kitleler arasında yaşanacak şiddetli savaşlara dair ihtimallerle yüklüdür.”
27 Mart 1915 tarihli sayısında ise Sör Edward Grey’in vaat ettiği biçimiyle, milletlere özgürlüklerini vs. temin edecek bir barışın sağlanması ile ilgili ifadelere rastlıyoruz. Derginin ifadesiyle, eğer bu umut boşa düşerse, “savaş kimsenin nereden başladığını ve nerede biteceğini bilemeyeceği bir devrimci kargaşaya yol açacak.”
Britanya’daki barış yanlısı milyonerler, barış için ağlayıp duran Kautsky müritleri ve benzeri türden sosyalist ağıtçılar, oportünistlere kıyasla, bugünün siyasetini daha iyi anlıyorlar. İlk olarak burjuvazi, kapitalist sınıfın mallarına el konulana dek, “eski güçler diplomasiyi gerçek hayatta kontrol altında tuttuğu sürece” demokratik barışla ilgili ifadelerin boş ve aptalca bir ütopyadan, hayalden ibaret olduklarını bilmektedir. İkinci olarak burjuvazi, gelecekte kanlı devrimlere tanıklık edileceğine, devrimci bir kargaşanın hâkim olacağına dair akla yatkın bir değerlendirmede ve tahminde bulunmaktadır. Burjuvazi açısından bir sosyalist devrim, her zaman “devrimci kargaşa” demektir.
Kapitalist ülkelerin uyguladıkları bu gerçekçi siyaset dâhilinde barışa yönelik sempati üç şekilde karşımıza çıkmaktadır:
(1) Nispeten daha eğitimli ve bilgili olan milyonerler, devrimlerden korktukları için barışın hemen tesis edilmesini istemektedirler. Bu insanlar, akla yatkın bir yaklaşım dâhilinde ve doğru bir yöntemle, kapitalizm koşullarında (ilhakların yaşanmadığı, fakat silâhların sınırlandırıldığı bir gerçeklikte) her türden “demokratik” barışı ütopik bir adım olarak tarif etmektedirler.
Oportünistler ve Kautsky’ye bağlı isimler, işte bu cahillere has ütopyayı savunmaktadırlar.
(2) Bilgisiz halk kitleleri (küçük burjuvazi, yarı proleterler, işçilerin belirli bir kesimi vs.) barışı isteme konusunda muğlâk bir tutum sergilemekte, bunun yanı sıra savaşa karşı tepkileri artmakta ama öte yandan devrimci duygular da tüm muğlâklığı dâhilinde, gelişme kaydetmektedir.
(3) Proletaryanın münevver, en ileri müfrezesi olarak devrimci sosyal demokratlar, kitlelerin duygularını dikkatle incelemekte, barışa dönük giderek artan çabalarından yararlanmakta ama bu noktada kapitalizm koşullarında “demokratik” barışa dair ham hayallere omuz vermemekte, hayırseverlerin, devlet kurumlarının ve burjuvazinin yerini kapmaya dair ümitleri boş yere beslemeye çalışmamakta, bunun yerine muğlâk devrimci duygu ve düşüncelere belirli bir netlik kazandırmakta, kitleleri savaş öncesi siyasete dair binlerce olgu ile aydınlatmakta, bu çalışmayı kitlelerin deneyimi üzerine inşa etmektedir. Sosyal demokratlar, burjuvaziye ve ülkelerdeki hükümetlere karşı kitlesel devrimci eyleme dönük ihtiyacın demokrasiye ve sosyalizme uzanan yegâne yol olduğunu sistematik bir üslup dâhilinde, sebatla ve yolundan sapmadan ispatlamak için yola revan olmuşlardır.
V. I. Lenin
Sotsial-Demokrat Sayı 41
1 Mayıs 1915
Dipnot
[1] The Economist, Londra’da 1843 yılından beri haftalık olarak yayınlanan kapitalist dergi. 15 Şubat 2019 tarihli son sayısında dergi, sosyalizmin güçlenmesinden bahsediyor, efendilerine binyıl sosyalizmin yükseldiği konusunda ikazlarda bulunuyor, muhtemeldir ki bu konuda hem sol hem de sağ içerisinde alınacak, gerekli önlemlere dair ipuçları sunuyor. –çn.

İran Devrimi Kırk Yaşında

İran Devrimi Kırk Yaşında:
Bilmek İçin Cüretin, Eyleme Geçmek İçin Cesaretin Olsun!
1972’de Çin Başbakanı Zhou Enlai’ye, “Fransız Devrimi’nin ne tür etkileri olmuştur?” diye sorulunca o da “bir şey söylemek için henüz daha erken” diyor. Bu aktarılan hikâye doğru mudur bilinmez ama ben, başbakanın o efsanevî cevabının hâlen daha tarihsel açıdan uygun olduğu kanaatindeyim. Devrimlerin yapıp ettikleri, yanlışları veya başarıları, bıraktıkları kalıcı etkiler, soyut ve somut kazanımları çoğunlukla birbiriyle çelişen ifadeler dâhilinde aktarılmaktadır. Gerçeğin ne olduğunu tespit etmekse her daim güç bir iştir.
1979 İran Devrimi, bu konuda asla istisna teşkil etmemektedir. İranlılar, bugün devrimin kırkıncı yıldönümüne tanıklık ediyorlar ve bu tanıklık, ülkenin hem taşrasında hem de kentlerinde işitilen pişmanlık ifadeleriyle birlikte gerçekleşiyor. Bu sesler, büyük şehirler kadar küçük kasaba ve köylerin sokaklarında işitiliyor, hem mazlumların hem de zengin sınıfların ağzında benzer ifadelere dönüşüyor. Söz konusu hoşnutsuzluk, sürgündeki medya organlarında makes buluyor, aynı zamanda onlar eliyle besleniyor. Amerika ve Avrupa’daki Fars televizyonları, radyolar, devrimin gerçekleşmiş olması sebebiyle hâlen daha yas tutuyorlar ve önceki rejimi alabildiğine romantize ediyorlar. Bu yayınlar, yolsuzluklardan, baskılardan, kültürel ve toplumsal yabancılaşmadan, cinsel ve etnik ayrımcılıktan, ekonomik güçlüklerden ve bölgedeki istikrarsızlaşmadan dem vuruyorlar. Elbette her sene devrimin yıldönümünde rejimin daha ne kadar yaşayacağı sorusu gündeme geliyor ki bu sorunun devrimin kendisi kadar eski olduğunu söylemek lazım.
Söz konusu şikâyetler, bilhassa toplumsal eşitsizliklerdeki derinleşme ve yolsuzluk meselesiyle ilgili şikâyetler, tabii ki meşru. Hiçbir şey sır değil. İran meclisinin her bir oturumunda bu meseleler tartışılıyor, gazeteler ve yayın yönetmenlerinin elinden çıkan makalelerde hep bu konulardan bahsediliyor. Tüm bu tartışmalarda aydınlar, uzmanlar, hükümet yetkilileri ve milletvekilleri, hâlen daha devrimci söylemin sahip olduğu kudrete atıfta bulunuyorlar ve gündelik hayatta karşılaşılan gerçeklerle devrimin vaatleri arasında mevcut olan ve giderek derinleşen uçuruma işaret ediyorlar. Bir zamanlar en güçlü isimlerden biri olan, Uzmanlar Meclisi başkan yardımcılığını yapan, 1981’de suikasta kurban gidene dek Yüksek Mahkeme Başkanı olarak görev yapan Muhammed Hüseyin Beheşti’nin servetin, en düşük ve en yüksek gelir arasındaki oran üçte bir olacak şekilde dağıtılması hedefini belirlemesinin üzerinden bu yana çok uzun zaman geçti. Bu eşitlikçi söylem, hâlen daha canlı ama hayatın gerçeklerine denk düşmeyen, basit bir slogandan ibaret şimdilerde.
Tüm söylenenlerde haklılık payı var tabii. Lâkin şahın o otokratik idaresine son vermiş, İran’ı yeniden bölge gücü hâline getirmiş, ülkeyi canlı, hakları gören, katılımcı ve her meseleye müdahil olan bir topluma dönüştürmüş olan devrimci dönüşümdeki aklı sorgulamak ille de gerekli mi? Bir vakitler dünyanın en büyük beşinci ordusunu çıplak elleriyle devirip yalınayak yürüyen o devrimci irade, İran’ı uyandırmış, bu uyanış bugüne dek milletin kolektif bilincini biçimlendirmiştir. Söz konusu bilinç varlığını, farklı muhalefet ve yurttaş faaliyeti biçimleri dâhilinde hâlâ sürdürüyor.
İran’da devrim, Batı’daki entelektüel mahfillerde devrim fikrine şüpheyle yaklaşıldığı bir dönemde gerçekleşti. Avrupa Solu’nun Sovyet ve Çin deneyimleri karşısında yaşadıkları hayal kırıklığı ve bu solun 1968 sonrası devrimci bir harekâtı başlatamaması, ütopya ve devrim fikirlerinin totaliterizm ile terör dönemi ile eşanlamlı hâle gelmesi için gerekli zemini sağladı. O dönemde inancını yitirmiş olan Avrupa Solu, terörün devrimin doğasından kaynaklanan bir özellik, toplumun radikal dönüşümünün ise anlamsız bir ütopya olduğunu söyleyen liberallerin korosuna katılmıştı.
İran Devrimi ise dünyada siyasetin eksenini Doğu-Batı karşıtlığından çıkartıp Güney-Kuzey arasındaki mücadelelere doğru evrilten, Afrika, Asya ve Karayipler’deki sömürgecilik sonrası direniş hareketleriyle ortak bir ruhu paylaşıyordu. O, dünyadaki diğer birçok devrim gibi, milletlerin kendi kaderini tayin hakkına destek sunmaya çalışıyor, bu desteği de emperyalist dünya düzeninin ayakta kalmasını sağlayan küresel politik ve ekonomik hiyerarşilerin yeniden düzenlenmesini sağlamak suretiyle veriyordu. İran Devrimi, Michael Manley’nin Jamaika’sında, Sukarno’nun Cakarta’sında, Cape Town’dan Kahire’ye, Managua’dan Manila’ya birçok yerde yaşayan ezilenleri kuşatan ruhun tecessüm etmiş hâli idi. İranlılar, adil bir dünyayı inşa edebileceklerine dair bir düş gördüler. İran’da tüm milleti kuşatan bu ruha, zamana direnen, insanların söz, yetki ve karar sahibi olmasını öngören bir anlayış eşlik etti. Bugün kırkıncı yıldönümünü kutlayan, işte bu anlayış. Devrimci hareketin sergilediği cesaret, devrimin çarklarını döndüren korkusuzluk, kitlelerin uğruna mücadele ettikleri o haysiyet, tarih yapan yürüyüşlerde ve grevlerde karşılık bulan kararlılık, hep birlikte yeni bir millet yarattı ve bu millet, o yürekliliğini, yaratıcılığını ve özgüvenini sergilemeye bugün de devam ediyor.
Kırk yıl önce emperyalizm, sömürgecilik, kapitalizm ve bireycilik, insanların büyük bir kısmının aşılmasını istedikleri hususlardı. Adalet, eşitlik, hakkaniyet, katılımcı yönetim, hayalperestleri ve her şeyden mahrum bırakılmış olan kitleleri fikri düzeyde birbirinden ayıran unsurlar değillerdi. Bugün devrimin dili, demode ve eskiymiş geliyor kulaklara. Devrim karşıtı propagandanın neoliberal hiyerarşinin dünya üzerinde tesis ettiği ağdan beslenen, kontrollü, bölük pörçük modernleşmeden beslenen devrim karşıtı propaganda ve tüm o endüstri, birçok insanın İran Devrimi’ne ve Güney’deki diğer radikal politik deneylere dair düşüncelerine galebe çalıyor. Bugün devrim, genelde zaten tarihin sonuna erişmiş olan dünyayı yeniden biçimlendirmek için çabalayanların giriştikleri çocukça bir uğraş olarak görülüyor. Bunlar, hepimize elimizdekilerle yetinmemizi telkin ediyorlar.
Kırk yıl önce İranlılar, Alman felsefeci Walter Benjamin’in devrim tarifini somutlaştırdılar, ihtimallerle yüklü göğe doğru yükseldiler ve belirsizlikler dünyasına, maliyeti yüksek bir sıçrama gerçekleştirdiler. Kırk yıl sonra sürgündeki İranlıların kurdukları medya, o muazzam sermayesiyle birlikte, çıkarları devrimle zedelenmiş olan emperyalist güçlerle el ele, devrim öncesi günlerin ihtişamlı ve şanlı olduğuna dair bir nostalji imal ediyor. Kendi milletini ağır adımlarla ama kararlı bir biçimde büyük medeniyetin eşiğine getirmekte olan otokratik bir krallığın antik çağlardaki görkemine yeniden ulaşmak üzere olduğundan bahsediliyor ama bu ilerleyişin milletin başı öne eğik, gözleri kapalı, ağzı kilitli şekilde, itaatkâr bir sürü misali yaşamasıyla mümkün olduğu üzerinde hiç durulmuyor.
Bugün İran’da sivil toplumun yaşadığı canlanma, kadınların kamusal alanda büyük bir yere sahip olması, sinemada usta işi filmlerin üretilmesi, sanat ve fikir alanında örnek teşkil edilecek işlere imza atılması ve bu yönde güçlü ağların teşkil edilmesi, devrime rağmen değil, devrim sayesinde gerçekleşmiş gelişmelerdir. Devrim, insanların dünyayı görme biçimlerini köklü bir biçimde dönüştürmüş, onların kendileriyle ve başkalarıyla ilişkilerini, hakları ve sorumlulukları anlama biçimlerini değiştirmiş, iktidarın yaptıkları ve yapmadıkları konusunda hesap vermesini sağlamıştır. Hiç şüphe yok ki İranlıların kırk yıl önce gerçekleştirdikleri sıçrama, onları terör dönemi, savaş, uluslararası planda yaşanan politik gerginlikler ve ülkeyi harap eden yaptırımlar gibi tehlikelerle dolu bir yolu sokmuştur. Bu yıldönümü, esasen, cesaretin ve haysiyetin yükünü korkuyu ve itaati iş edinmiş kişilerin çekemeyeceğine inanmış, bugün de inanmaya devam edenlere aittir.
Behruz Gamari Tebrizi

Komintern ve İKP

Yoldaşlar, İran’ın hâlihazırda içinde bulunduğu duruma geçmeden önce, bugüne dek sömürge ülkelere ve Doğu’ya çok az ilgi gösterilmiş olduğunu söylemenin gerekli olduğuna inandığımı belirtmeliyim.
Komünist Enternasyonal’in ikinci kongresinde net bir ifadeyle tespit edildiği biçimiyle, sömürge ülkelerin kurtuluşu, o sömürgelere sahip olan büyük güçlerin bağrında faaliyet yürüten komünist partilerin desteğine muhtaçtır, ayrıca sömürge ülkelerde de komünist partiler kurulabilir. Fakat bu karar, maalesef sadece kâğıt üzerinde kaldı. Batı’daki emperyalist ülkelerde çalışma yürüten komünist partilerden moral destek almak şöyle dursun, bu partiler Doğu sorununa çok az ilgi gösterdiler. Dördüncü kongrenin bugünkü oturumu da buna şahittir.
Doğu sorununun kapitalist düzenin ortadan kaldırılmasında önemli bir rol oynayacağına hiç şüphe yok. Bunun için bizim kapitalizmin idame etmesini, yaşamasını sağlayan katı ve sıvı besinlerin aktığı tüm kanalları tıkamamız gerekiyor. Kapitalizm, sömürgelerde güçsüz kılınmalıdır.
İran, bugün ataerkil kabilecilikten kapitalizme geçiş aşamasındadır. İran’da otorite, çok sayıda kaynağa ve dayanağa sahiptir. Komünist parti, burada sadece feodal ağalarla değil, emperyalistlerle de mücadele etmek zorundadır. Başlıca düşman da Britanya’dır. Ağalarla birlik hâlinde olan Britanya, bu önemli müttefikleriyle birlikte, İran’ın kapitalist düzene geçişine mani olmaktadır. Dünyadaki sanayi krizi kendisini, İran’ın kapitalistlerin istifade edemediği, atıl bir pazar hâline gelişiyle ortaya koymaktadır. Sonuçta İran sanayisi gelişmeye başlamış, bu gelişimle birlikte bir işçi sınıfı meydana gelmiştir. Bu ve benzeri faktörler sayesinde İran Komünist Partisi, ülke genelinde bin kadar üye örgütlemeyi bilmiştir. Buna ek olarak sendikalar kurulmuş, bunlar, ülke genelinde 15.000 üyeye ulaşmışlardır. Bu işçilerin 12.000’i ise başkent Tahran’da yaşamaktadır.
Dar bir pencereden baktığımızda, İran’da kitlesel bir komünist partinin örgütlenmesinin doğru olmayacağı görülür. Örgüt, belirli bir çekirdekten müteşekkildir. Sağlıklı ve saf olan bu öncü çekirdek, esas olarak işçilerden oluşmaktadır. Ayrıca komünist partinin etkisi altında olan sendikalar da mevcuttur. Parti, sendikalardaki çalışmaları politik mânâda yönetmekte ve bu çalışmalara etki etmektedir.
Çok sayıda sendika kurulmuş ama partinin bunların tamamını kucaklaması mümkün olamamıştır. İran’da komünist partinin ulaştığı gücün büyüklüğünü, geçen yıl boyunca onun liderliğinde çok sayıda grevin gerçekleşmiş olmasından anlamak mümkündür. Bu grevlerin büyük bir kısmı, on civarında grev, zaferle sonuçlanmıştır.
Ayrıca gazetelerimizin, toplamda bizim elimizde olan basının etkisinden de bahsetmek gerekmektedir. Tahran’da iki yayın çıkartıyoruz. Bunlar, tüm ülke genelinde halktan ciddi ilgi gören gazeteler. Halk desteğinin yanı sıra, haber akışı konusunda bile diğer yayınları geride bırakıyorlar. Öte yandan parti, emperyalistlere karşı genel bir anti-emperyalist ittifak oluşturma gayreti içerisinde. Bu amaç doğrultusunda parti, tüm milli ve demokratik örgütlerin temsilcilerini içerecek bir demokrasi bloğu kurulması önerisini dile getirmiş bulunuyor. Bu bloğa İran Komünist Partisi öncülük edecek.
İKP’nin burjuva partilerinden bile daha güçlü olduğunu kanıtlamış olması, gerçekten de önemli bir husus. Bu partiler, bilhassa demokratik bir programa sahip olan ve kendisini sosyal demokrat olarak niteleyen kesimler, bizimle blok kurma çabası içerisindeler.
İKP’nin yakın gelecekte büyük bir başarı elde etme noktasında gerekli şartlara sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bunun sebebi, İran’da çok sayıda proleterin yaşadığı sanayi kentlerinin bulunuyor olması. Bu noktada güney ve kuzey İran’daki limanlarda çalışan işçilerden, ayrıca Britanya’ya ait olan ve güneydeki kentlerde bulunan petrol kuyularında çalışan işçilerden bahsedilebilir. Buralarda kırk bin işçi çalışıyor. Tarihte ilk kez bu sene İran’da 1 Mayıs’ın kutlandığını belirtelim. Sadece yürüyüşler gerçekleştirilmekle yetinilmedi, işçiler o gün grev çağrısında bulundular. Lâkin sadece mürettipler greve çıktı. Tüm bu gerçeklerin de ortaya koyduğu biçimiyle, İran Komünist Partisi tam anlamıyla olgunlaşmış, komünizm için mücadele etme merhalesine yükselmiş bir partidir.
Kerim Nikbin
İran Delegesi
23 Kasım 1922 Perşembe
Komintern IV. Kongresi
[Toward the United Front: Proceedings of the Fourth Congress of the Communist Internatonal, 1922, Yayına Hazırlayan ve Tercüme Eden: John Riddell, Brill, 2012, s. 726-727.]