Özgür Vicdanlara Sesleniş

Bismillahirahmanirahim.
Bu tanıtımda da belirtildiği üzere sansasyonel hâle getirilen Sincan’daki Kudüs Günü dolayısıyla tutuklanıp, yargılanıp, cezalandırılıp yedi yıl sekiz ay hapis olarak cezaevinde kalmıştık. Bilgilendirme olarak bu konunun bir iki bilinmeyenine işaret etmek isterim.
Basında, televizyonlarda, haberlerde bu konuyla ilgili haber yapıldığı, hatta geriye dönük bu konu gündeme geldiği zaman, benimle ilgili söylenen şu: “İşte bu, Sincan’daki Kudüs Günü programına afişleri ve pankartları getirip o yasadışı terör örgütü liderlerinin posterlerini asan kişi.” Yani “yasadışı terör örgütü liderleri” dediği, yollarını sürdürmekle iftihar ettiğimiz Abbas Musevi’ler, Fethi Şikaki’ler…
Ancak o posterleri ve pankartları ben götürmemiştim. Aynı davadan yargılandığımız arkadaşlarımızın huzurunda bunları söylüyorum. Sadece 4 Şubat’ta, Sincan’da yürüyen tanklar hedeflerine ulaşamasın, o suçlamaları üzerime alarak yeter ki bu dava ile amaçlanan gerçekleşmesin diye, ben daha sonra davaya kendi isteğim ve irademle dâhil oldum.
Yani bunun manası şu: cunta, oligarşi, hukuksuzluk, bütün bunların zikredildiği zaman bizim duruşmamıza bakan, daha doğrusu davamıza avukat olarak gelen Sayın İsmail Alptekin Bey, aynı şekilde Sayın Mehmet Ali Bulut, her ikisi de mecliste görev yaptılar geçen dönem. Birisi meclis başkan vekiliydi, birisi Maraş milletvekili, Anayasa Komisyonu başkan vekiliydi. Bunlar avukatlarımızdı.
Duruşmalar başlamadan önce, avukat görüşmelerinde şunu söylemiştim: “Bu psikolojik savaşla başlatılan ve artık tankların yürütülmesi ile birlikte tamamen bir darbe sendromu oluşturarak yıldırma ve birçok hakları gaspedip, birçok kazanımları yok etmeye yönelik bir girişime dönüşen bu saldırı karşısında ben kendimi feda etmeye hazırım.”
Bu dosya, bu dava, özellikle 28 Şubat sürecinde bir mızrak ucu olarak kullanılıyor. Bu dava ile bir siyasal linç gerçekleştirilmek isteniyor. Niçin? Refah Partili bir belediye bu geceyi düzenlediği için. Taksim’de cami, Çankaya’da cami, derken yok başbakanlıkta iftar, hepsi geldi, son Sincan’daki Kudüs Günü gecesine dayandı ve oradan son noktayı koyacaklar.
Dedim ki: “Dosya burada, isnatlar burada. Buradan ne çıkarsa çıksın, ölüm de çıksa, darağacı da çıksa, zindan da çıksa ben varım, yeter ki bu dava hedefine ulaşmasın.”
Sayın milletvekilleri ve siyasî parti temsilcileri var burada, konuştular. Emekleri ve konuşmaları için sağolsunlar. Özellikle geçmiş 28 Şubat döneminde yaşananlardan bahsettiler. Ben bu şekilde, bu davanın bir de siyasî boyutu var, siyonizme karşı mücadele boyutu var, Kudüs ve Filistin boyutu var. Bu davanın muhtevası bu.
O güçler ki Abbas Musevi’leri, Fethi Şikaki’leri, Ahmet Yasin’leri “terörist” olarak görüyor. Bu kelimeyi onlara iade ediyorum, onlar bizim şerefli önderlerimizdir. Onların da ihtiramı korunması gerekiyor.
Derken, 2 no.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı verdi. Lübnan’daki Hizbullah örgütüne sürekli adam kazandırma amaçlı propaganda yapmaktan, “yasadışı terör örgütü üyesi” olma suçlamasıyla, on yedi yıl altı ay. Gittik merkez kapalı cezaevine, Bandırma’ydı, Bolu’ydu, Kandıra’ydı.
Ancak adalet, nasıl ki ayet gösterildi: “En yakınlarınız aleyhine dahi olsa, Hak için adaletle şahitlikte bulun” diyor Allahü Teâlâ.
Ben cezaevinde uluslararası ve yerel, bir takım sivil toplum kuruluşları, insan hakları kuruluşlarından destek gördüm. Ama İHD’den gördüğüm ilgiyi, yakınlığı hiçbirisinden görmedim. Akın Birdal’dan gördüğüm ilgiyi ve desteği başkasından görmedim. Eren Keskin Hanımefendi’den gördüğüm ilgiyi ve desteği başkasından görmedim.
Onun içindir ki Akın Birdal vurulup kanlar içinde yattığında, ben hemen gardiyanları çağırdım, dilekçe verdim ve “bu cinayeti, hainliği, bu saldırıyı protesto etmek için süresiz açlık grevine başlıyorum” dedim. Çünkü vefa böyle olur. Sözde olmaz, özde olur.
Ondan sonra, Akın Birdal’a kurşun sıkanlar bir televizyon programında dediler ki: “Biz o cezaevindeki adamın da işini göreceğiz.” Bunları bilmiyor kimse.
Burada ödülü de aldık, insan hakları ya da vefa ödülü de diyoruz ya. Günümüzde, asrımızda en büyük insan hakları ihlali, savaş suçu, insanlık suçu, geçen sene Gazze’de işlendi. Bir soykırımdı bu.
Anlatmaya, tarif etmeye gerek yok. Böyle bir soykırım gerçekleştiğinde İslam dünyasına baktık. Arap dünyasına baktık. Arapçılık yapan rejimlere baktık. Sözde Müslüman ülkelerin liderlerine, şeyhlerine, sultanlarına, krallarına baktık. Onlar parmaklarını oynatmadılar. Onlar kana bulanan Gazzeli kardeşimiz için acı bile duymadılar.
Ama Latin Amerika ayağa kalktı. Venezüella, Bolivya ayağa kalktı. Nikaragua ayağa kalktı. Onlar Allah’a, Peygamber’e inanmadıkları hâlde.
Bu ödül Hugo Chavez’e verilmeli. Morales’e verilmeli.
Ben bir Müslüman olarak Marx’ın Das Capital’ini, Engels’in Diyalektik’ini ve Che Guevara’nın Bolivya Anıları’nı okuyup da Gazze için ayağa kalkan ve siyonist rejimi kendi ülkesinden kovan insanların ellerini öpüyorum.
Son olarak; Şeriati’nin deyimi ile; “Allah’ım, Müslümanlardan sana sığınıyorum. Dindarlardan sana sığınıyorum Allah’ım.”
Aynı Kerbelâ’da Hüseyin’in dediği gibi: “Ya Rab, Sen’den başka sığınağımız yok. Sen’den başka ümidimiz yok.”
Eğer Suud’a kalacak olursa, Yemen’in kuzeyinde yaptığı gibi, masum ve savunmasız çocukların, bebeklerin üzerine fosfor bombaları döker de o insanlar kan içerisinde ölüp giderler, ateş içerisinde yanıp giderler. Bu saldırı ve katliamın emrini verenin adı da “hadimül haremeynişerifeyn”, yani “Mekke ve Medine’nin hizmetçisi” olur. İşte böyle bir İslam ülkesinin başındaki zalim, oradaki katil rejim ve işte Allah’a ve Peygamber’e inanmayan, ateist, materyalist sosyalist olan ama onurunu ve özgür vicdanını terk etmemiş, onun için siyonist rejimin elçiliğini ülkesinde kapatıp elçisini kovan bir devrimci insan.
Biz farklı yıllarda, çeşitli kategorilerde verilen bu insan hakları ödülünü, keşke Hugo Chavez ve Morales burada olsalardı da onlara verseydik. Hem onların ellerini öpseydik, bu ödülü onların hak ettiğini söyleyip onlara verebilseydik. Ama bir gün, bir vesile olur da kendileri ile doğrudan ya da dolaylı bir irtibat kurarsam, diyeceğim ki: “Türkiye’nin özgür vicdanları size o onurlu duruştan dolayı ödül verdiler. O ödülü lütfen kabul edin.”
Nureddin Şirin
2009 Mazlum-Der İnsan Hakları Ödül Töreni konuşması
Devamını oku ...

Kapitalizm

Dinî dünya görüşünde kapitalizmin her çeşidi ret edilmiştir ve mahiyeti itibarıyla şirktir, sirkattir.
“O riba’yı yiyenler, şeytanın bir dokunuşla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar bu böyledir, çünkü onlar, alış–veriş de riba/faiz gibidir demişlerdir oysaki Allah, alış–verişi helâl, ribayı haram kılmıştır. Kendine rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi, kendisinin işi Allah’a kalmıştır. Yeniden ribaya/faize dönene gelince, böyleleri ateşin ehlidirler, orada sürekli kalacaklardır.” “Allah riba’dan beklenen artışı/artı değeri mahveder, sadakalar (ortakça bölüştürme) karşılığında artışlar getirir. Allah nankörlüğe batmış günahkârların hiçbirini sevmez.” “İman edip hayra ve barışa yönelik değerler üreten, namazı bilinçli kılan (11 / 87 de bildirildiği anlayışı ile), zekâtı doğru verenler için rableri katında kendine özgü ödülleri vardır, onlara korku yoktur ve onlar tasalanmayacaklardır.” “Ey iman sahipleri, Allah’tan korkun, ve eğer inanıyorsanız riba’dan geri kalanı bırakın.” “Eğer yapmazsanız, Allah ve resulünden bir harp ilânı duymuş olun, tövbe ederseniz, “Ru'usül-emval” anamallarınız sizindir, böylece ne zulüm edenlerden olursunuz, ne de zulme uğratılanlardan.” “Eğer borçlu zorluk içinde ise eli genişleyene kadar beklenir. Borcunu sadaka/ortaklaşmak sureti ile ona bağışlarsanız sizin için daha iyi yoldur, eğer bilirseniz.” (2 / 275- 280)
Açıklama:
Yukarda kayıtlı 2/279 ayette ki “Ru'usül-emval” baş mallar, yani sermaye, kapital demektir. Ribâ ise Arapça kelime olarak mastar olup, sözcüğün kökeninde mutlak çoğalma, ziyadeleşmek ve fazlalaşmak anlamı vardır ki, artı değer demektir. Kapitalizm /Anamalcılık, Sermayecilik, Serbest Piyasa Ekonomisi, Serbest Girişinin Ekonomisi adlarıyla da anılır. Liberal sistem, serbest ticaret, karma ekonomi deyimleri de kapitalizmi belirtir. Kapitalist ekonominin temel özelliği üretim kaynakları ile üretim araçlarının özel ellerde bulunmasıdır.
Doğrusu, riba’nın /faizin en gelişmiş biçimi olan Kapitalizm, infakın ve tasadduk düzeni olan Ortaklığın tam zıddı olup bu iki iktisat düzeninin her birinin prensipleri diğerinin aksine işler. Allah, muhtaç kimselere infakla tasadduk yöntemi ile mal bölüştürmeyi bereketlendirir, Riba’yı/artı değeri ise imha edeceğini bildirmektedir. Dolayısıyla riba yiyen kimse Allah’a ve resulüne savaş açtığı ve bu gibiler, şeytanın kendilerine çarpıp mesh ettiğini ve bu itibarla da (4 /118 – 119) ayetlerin hüküm beyanına istinaden, bu kimselerin âdemiyet/insanlık özünün silindiği, onun yerine cann/cinn ruhunu alarak hayvan-ı natıka derecesine düşeceği, sonuç olarak sermayedar/kapitalist kimse ebediyen ateş ehli olacağı, (2/275) ayetten anlaşılmaktadır.
Sömürücü Kapitalistin Piri Karun
28/Kasas Suresi:
76- Karun, Musa'nın kavmindendi. Onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki; "Şımarma, Allah şımaranları sevmez.”
77- "Allah'ın sana verdiği bu servet içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl iyilik ettiyse, sen de öyle iyilik et, yeryüzünde bozgunculuk isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez.”
78- Karun: “Bu servet, ancak bende mevcut bir bilgi (anamalcı-artı değer iktisat ilmi) sayesinde bana verildi” dedi. O bilmiyor mu ki, kendisinden daha güçlü ve ondan daha çok cemaati bulunan nice kimseleri Allah helâk etmişti. Suçlulardan günahları sorulmaz. Çünkü Allah onları bilir.”
Firavun siyasî zulüm ve baskıda âlem (sembol) olduğu gibi, Karun da malî baskı ve vurgunculukta âlemdir. Bu şekilde Karun hikâyesi, ihtikârcı, vurguncu bir kapitalist kıssasıdır.
Musa'nın kavminden idi. Yani İsrailoğullarından ve Musa'nın akrabasından idi. Derken onlara karşı azgınlık etti, vurgunculuk yaptı, zekâtını vermedi, Musa'ya isyan etti.
“Yuh olsun soyanlara, insan etini yiyip kan içenlere ve halkları çekiştirip gülenlere, o halk düşmanı kapitalist kimselere. O (süfyan) ki mal biriktirdi ve o saydı ve o sanır ki malı kendisini sonsuzlaştıracaktır. Hayır, iş sandığı gibi değil. Yemin olsun ki o Hutame’ye fırlatılıp atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu bilir misin? İşte o Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. O ki tırmanıp işler yüreklere. Ve o onların üzerine kitlenecektir. (Mustazaflar hükümranlığı altında) zindanlar içindeki uzatılmış sütunlar arasında.” (104 / 1 – 9)
“İnsanların/halkın malları içinde, artsın diye riba olarak verdiğiniz, Allah katında artmaz. Allahın yüzünü/rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte onlar kat kat artıranlardır.” (30 / 39)
Kapitalizm, Hakkın Nazarında Şirk Koşmaktır, Halkın Nazarındaysa Hırsızlıktır
“Yoksa onların mülkten bir payımı vardır ki (yoktur) Halk’a bir çekirdek filizi kadar vermezler.” (4 / 53)
“Men edildikleri hâlde artı değer (riba) almaları ve her çeşit sömürü yolları ile halkın mallarını yemeleri yüzünden (onları güzel yaşantıdan ve bol maişetten mahrum ettik) ve içlerinden inkâra sapanlara da acı bir azap hazırladık.” (4/ 161)
“Ey iman edenler, Ribayı/artı değeri öyle kat kat katlayarak (sermaye vererek/ üretim aracı vererek fazlalık payı şeklinde) yemeyin. Allah’a isyandan korkup korunun ki kurtuluşa erebilesiniz. Hem o kâfir sömürücüler için hazırlanmış ateşten korunun.” (3 / 130 – 131)
“Gerçek şu ki, her çeşit haksızlıkla halkın malını yerler. “(9 /34)
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre kapitalizm, yani anamalcılık, iktisat düzeninin kaynaklandığı ve beslendiği temel kaynak, Allah’ın mülkünde bir çeşit ortaklık olduğundan dolayı gizli şirktir. Kapitalizmin ikinci temel beslenme kaynağı, dolaylı yolda, hileyle artı değer biçiminde halkın emeğini ve emvalini çalmak olduğundan hırsızlıktır. Kapitalizm düzenin temel altyapısı özel mülkiyet olduğunu şu ayetten anlıyoruz.
“Ya Şuayb, senin namazın mı atalarımızın taptıklarını terk etmemizi ve de mallarımız konusunda istediğimiz gibi davranmayı yasaklıyor.” (11 / 87)
Özel Mülkiyet Nedir?
Özel mülkiyet kapitalist ekonomilerin en önemli temel kurumlarındandır. Özel mülkiyet kavramının anlamı kısaca şudur: Mal sahibine, sahibi olduğu mallar üzerinde tam bir denetleme ve kullanma yetkisi ve hakkı verilmesi, tanınan bu hakkın da toplum tarafından korunmasıdır. Daha kesin çizgilerle diyebiliriz ki, özel mülkiyet, değer taşıyan nesneleri alma, saklayıp hazine etme, kullanma ve elden çıkarma hakkıdır. Ayrıca mal sahibine, malını bizzat kullanma hakkının yanı sıra, o malı başkalarının kullanabilmesi için gerekli şartları koyma yetkisini/mutlak malikiyeti de verilmektedir. Zenginliğin birikimini ve korunmasını teşvik eden temel unsur, özel mülkiyet kurumudur. Bu koşulların devam etmesi hâlinde özel mülkiyet, kapitalist ekonomilerin en belirgin ve en etkili temel altyapı kurumu olmaya devam edecektir. Özel mülkiyet ortadan kalktığı zaman -ki böyle bir durumda ekonomik kararların kaynağı özel mülkiyetçi sınıfın dışında bir kurum olacaktır- kapitalist düzen de varlığını yitirecektir. Dolayısıyla her çeşit haksız kazanç düzeni olan kapitalizmin, sacayakları şirk ile sirkat (Allah’a ortak koşmak ile halkın malını çalmak) olmuş oluyor ki, (kapitalist, emperyalist) israfçıların düzeni olan firavunluktur. “Firavun haddi aşanlardan/müsriflerden hem büyüklük taslayanlardan, dolayısıyla hegemonya kurmuş biriydi.” (44/31)
“Ve işte israfçıların düzenine asla uymayın, onlar ki yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik düzenliği korumuyorlar/ıslahat yapmıyorlar.” (26 /151 – 152)
92/ Leyl Suresi
1. And olsun bürüyüp örttüğü zaman geceye 2. Ve parıldadığı zaman gündüze. 3.And olsun erkeği de dişiyi de yaratana. 4. Ki sizin emek gayretiniz mutlaka dağınık ve parça parçadır. 5. Kim malını verir ve sakınırsa, 6. Ve güzeli/hakkı doğrularsa, 7. Biz ona en kolay olanı kolaylaştıracağız. 8. Ama kim cimriliğe sapar ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görür ekâbir sınıfından olursa, 9. Ve güzeli Hakikati yalanlar ise, 10. Biz onu en zor (en derin kara deliğ) olana sevk edeceğiz. 11. Aşağı yuvarlandığında malı onu kurtarmayacaktır.12. Doğruya ve güzele kılavuzlamak sadece bizim işimizdir.13. Sonrası da öncesi de sadece bizimdir. 14. Ben sizi, köpürerek yanan bir ateşe karşı uyardım.15. Sadece karanlık ruhlu azgın girer ona 16. Yalanlamış, sırtını dönmüş o. 17. İyice sakınan da ondan uzak tutulur. 18. O ki temizlenip arınsın diye tüm malını verir. 19. Onun katında hiç kimsenin, karşılığı verilecek bir nimeti yoktur. Hiç kimsenin ona, karşılık olarak verilecek bir nimeti yoktur. 20. Yüceler yücesi Rabbinin yüzünü özleyip istemek için veren hariç. 21. Yakında mutlaka hoşnut olacaktır.
“Ey iman edenler, Alışverişin, dostluğun, şefaatin olmadığı o gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin / ihtiyacı olanlarla bölüşün. Kâfirler, zulmedenlerin ta kendileridir. (2 /254)
“Göklerde ve yerdeki her şey O’nundur. Her zaman otorite O’na aittir. O hâlde Allah’tan başkasından mı çekiniyorsunuz?”(16/52)
Derviş Keskin
Devamını oku ...

Şeyh İmam’ın Mirası

Politik Arap Müziğinin Kurucusu
Büyük Mısırlı şarkıcı ve bestekâr Şeyh İmam, uzun bir hastalık sürecinin ardından, 78 yaşında, 6 Haziran 1995 tarihinde vefat etti. Son günleri çok zor geçti. Yalnız yaşayan Şeyh İmam’ın ziyaretine, o da nadiren, kimi komşuları ve dostları geliyordu sadece. Çocukluğundan beri âmâ olan İmam, görme kudretine sahip olan birçok insana göre daha iyi görüyor, kimseden inayet beklemiyordu. O, çöküş dönemlerine kafa tutmuş ve daha iyi bir gelecek için arzulu olan binlerce işçi ve aydını harekete geçiren politik Arap müziğinin en önemli unsuru idi.
Şeyh İmam 3 Haziran 1918’de fakir bir aileye doğar. Evleri Ebu el-Numrus köyündedir. İltihaplanan gözlerini beş aylıkken yitirir. Beş yaşında iken el-Kuttab’a (Kâtipler) katılır ve burada tüm akranlarını başarısı ile geride bırakır. On iki yaşında Kur’an’ı hatmeder ve ardından dönemin otoritelerinden Sayid el-Ghouri’den Tecvid (harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle, Kur'an-ı Kerim'i hatasız okumayı öğreten ilim) dersleri almak için Kahire’ye gider.
1945’te Şeyh İmam büyük Mısırlı müzisyen Şeyh Derviş Hariri ile tanışır ve ondan müziğin temelleri ile Muvaşahaat (Terza Rimas) dersleri alır. Kur’an eğitimi yanında hobi olarak müzikle uğraşır. Bu dönemde dinlemek, kimi zamanda şarkı söylemek amacıyla Sufi toplantılarına iştirak eder. Bu temas onun uda âşık olması ile sonuçlanır. Bu üç yıllık dönem boyunca Şeyh İmam düğünlerde ve doğum günlerinde çalar. Zamanla hayatında önemli değişimler yaşanır. Geleneksel kıyafetlerini çıkartıp fes takar. Yaşanan değişim kıyafetle sınırlı değildir, müzik tarzında kimi değişimler gözlemlenir. Muhammed Osman, Abduh Hamuli ve efsane isim Seyyid Derviş’ten şarkılar söyler. Sonrasında dinî meselelerle ilgili radyo yayını yapan ünlü isim Abid Sami Bayumi’nin liderliğindeki dinî müzikle iştigal eden bir gruba katılır.
Sıradan insanlara yönelik ilgisinin izleri Kahire yakınlarındaki El-Ghouria’daki Havş Kadem’e dek sürülebilir. Genç bir insan olarak Şeyh İmam otuz yıl arkadaşlık edeceği sanatçı Şeyh Zekeriya Ahmed’le tanışır. Ayrıca o ud dersleri verdiği kendisi de âmâ olan Seyyid Mikavi ile de dosttur.
Şarkı sözü yazma teşebbüsleri pek de başarılı değildir. 1962’de şair Ahmed Fuad Necim ile tanışması ile şarkılarının içeriği değişir. İkili zamanla ayrılmaz bir bütün olurlar. Şeyh İmam ve Ahmed Fuad zor koşullara rağmen sabırlı ve yoğun çalışmaların ardından fukaranın ve emekçilerin çıkarlarını müdafaa eden politik şarkılar üretmeye başlarlar. Kendi tabirleri ile öncü “adalet marşları” bestelerler. 1967 Savaşı ve Arapların mağlubiyeti ikiliyi daha da yakınlaştırır, artık sadece şarkılarıyla toplumsal ve politik olaylara tepki vermekle yetinmeyip çeşitli eylemlere katılmaktadırlar. Bir gözlemcinin de yazdığı üzere, “şarkıları 67 mağlubiyeti ve sonrasında ülke üzerine çöken karanlığın içindeki bir umut ışığı gibidir.” Misr Ya Bahya (Güzel Mısır), Şayid Kusursak (Kendi Saraylarınızı İnşa Edin), Ghifara (Che Guevara), Fellahin (Köylüler) ve Mur el-Kelâm (Sert Konuşma) gibi devrimci şarkıların grevler, oturma eylemleri ve gösterilerde işçilerin ve öğrencilerin dillerinden düşmemesinin nedeni budur. Şeyh İmam’ın 1972 öğrenci isyanı sürecinde bestelediği Raciyul Talmiza (Öğrenciler Geri Döndü) isimli şarkısı herkesin hatırındadır.
İkilinin aktivizmi onları 1968’de hapse götürür, burada üç yıl mahpus kalırlar. 72-79 arasında bir dizi hapishaneyle tanışırlar. 1981’de Enver Sedat’ın suikastla öldürülmesi sonrası Şeyh İmam gözaltına alınır. Sebebi, olay sonrası oturduğu kasabada gençlere elli kutu bira dağıtmış olmasıdır. 1984’te Mısır hükümeti hürriyeti üzerindeki tahditleri artırır ve yurtdışına çıkışına yasak getirilir.
Bazı raporlara göre ikili hapisteyken Şeyh İmam, Necim’in yanına gidip, ondan şarkı sözleri almakta, çabucak ezberlemekte ve hücresine gidip onu bestelemektedir.
Uzun soluklu dostlukları seksenlerin ortasında biter. 1993’te ikili arasındaki ilişki kesin olarak sona erer. Bunun nedeni, Necim’in Mısır’da yayımlanan Rose el-Yusif dergisinde yer bulan hatıratında Şeyh İmam’a saldırmış olmasıdır.
Sanatsal ve kültürel mirası hakkında Lübnanlı eleştirmen ve şair Paul Shaoul şu değerlendirmeyi yapar:
“Şeyh İmam’ın kimi zaman hakaretin sınırlarında gezinen eleştirel kudreti ve sert alaycılığı ne statükonun ne de teslimiyetin bir parçası ne de halkın bilincini uyuşturup onun dikkatini dağıtarak onu teslimiyete ve depresyona sürükleyen bir araçtır. Aksine onun müziği, baskı ve hileye dayalı politikalarını izah eden bir mantık kullanarak hükümetlerle yüzleşebilen bir güçtür.”
Şeyh İmam’ın müziği şarkılarını onların köklerini saldıkları coğrafî mekânın uzaklarında gezindiren bir bütünlükle damgalıdır. Onun müziği, Mısır’ın meseleleri ve çelişkileri dışında kimi konulara da işaret eder. Şarkıları Filistin meselesi gibi Arap olan ve olmayan kimi sembollere de başvurur.
Şeyh İmam halka çok şey vermiş ama albüm kayıtları tüm Arap dünyasında on binlerce satmış olmasına karşın çok az şey kazanmıştır. Kendi dostları bile onun hak ettiği takdiri vermemişlerdir. Bir Lübnanlı yazarın yorumuna göre, “parmaklıklar ardında, yapayalnız ya da son günlerinde yatağa bağımlı yaşayan Şeyh İmam için ölüm hayata nazaran daha merhametlidir belki de. Ancak Şeyh İmam’ın müziği yaşamaya devam edecek, daha parlak ve daha vaatkâr bir üslupla çalınmayı sürdürecek, onun müziği ile sanatı en iyi bu şekilde anılmış olacaktır.”
El Cedid Yazarları
Hedef seçmişken Siyonizm seni
Sana gelmek istiyorum
Ey Filistin!
Avuçlarımda ateş
Seninle birlikte dövüşeceğim.
Kafasına vurduk kafasına yılanın,
Yırttık tüm yasalarını sultanların
Ey Filistin!
Ayrılık çok uzun sürdü.
Yeter artık, geliyorum sana.
Saçıldık dünyaya,
Her yerde mülteciler,
Kurbanlar,
Toprağa hasret köylüler.
Hedefimiz devrim,
İlk adımımız zafer
Ey Filistin!
Devrim mutlak,
Elindeki silâhlarla
Başlayacak yeni hayat.
Yol ne kadar uzun olursa olsun
Büyüt adımlarını
Size yardım edecek olan da budur
Ey Filistin!
Kehanetimiz hayırlı, bilin.
Zafer yaklaşıyor.
Binlerce baskına rağmen
Sönmedi mum.
Yenilgi şaşkına çevirdi
Size düşman Amerika’yı.
Söz: Ahmed Fuad Necim
Müzik: Şeyh İmam
1969
Devamını oku ...