Makâlât etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makâlât etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Eylül 2026

, ,

Gramofon


Werner Herzog’un 1982 tarihli Fitzcarraldo filmi[1], yatırım için Peru’ya giden bir Avrupalı kapitalistin hikâyesini anlatır. Amazon’un vahşi ormanları içinde süzülen bir nehirde, filmin kahramanı, geminin pruvasında gramofonda çalan opera eserini ormana dinletir. Amacı, ormandan gelen davul seslerini bastırmaktır.

Bu ülkede sol, din ve millet gibi yabaniliklerin içinde burjuvazi ve devleti süzülsün, davul sesleri, savaş tamtamları susturulsun diye çalan opera eseridir. O gramofondur. Filmde kahramanın amacı, ormanın orta yerine opera binası kurmaktır. Opera semboldür, burada amaç, Avrupalı “beyaz adam” denilen putun önünde tüm yerli halkın diz çöktürülmesidir. Tüm ihtimallerin öldürülmesidir.

Türkiye siyasetinde ve Türkiye solunda tartışma, “Bu ülke Amerika’nın eyaleti olsun” diyenlerle “küçük Amerika olsun” diyenler arasında cereyan ediyor. NATO ülkesi olduğu günden beri sol, o günün öncesini Asr-ı Saadet zannediyor. Oysa Amerikan eyaleti olma veya küçük Amerika olma iradesini önceki dönem koşulladı. Bu irade, gökten zembille inmedi.

Beyaz adam putu, bazı solcular için burjuvaziyi, bazıları içinse devleti temsil eder. Bunların tüm teorisi ve politikası, sermayeyle kirlenmemiş devlete veya devletle kirlenmemiş burjuvaziye hizmet etmekten ibarettir. Saf, steril, katışıksız bir hayat ve pratik arayışı, o putun varlığı ile ilgilidir. İlk kesim, saflığa, sterilliğe cumhuriyetle; ikinci kesimse demokrasiyle erişmenin derdindedir.

Sol içindeki ana tartışma konusu, temel eşik, millet ve sömürge meselesidir. Yirmilerde tartışılan bu başlıklar, küçük Amerika ve Amerikan eyaleti olma iradesi ile birlikte önemsizleşmiştir. Millet olmayan, sömürgeci güç olarak Amerika, solu da esir almış, onu kendisine benzetmiştir.

Küçük Amerika olmak isteyen ülke karşısında millet ve sömürge meselesine ilişkin tartışmaların üzerini örten TKP gibi sol örgütler, zımnen NATO’cu bir pozisyon alıyorlar. Okuyan’ın “olgu” dediği toplumsal ilerleme, nedense sınıfsızdır. Oysa o toplumu kuran devlet, ilerleyen, mevzi elde edense burjuvazidir. Okuyan gibiler, bu gerçeğe küfretmek için görevlidir.[2]

Ukrayna’ya yönelik saldırı ardından, liberallerin kendisinden kopmasını istemeyen TKP, Rusya karşıtı, NATO’cu bir konum aldı. Ukrayna’da bin bir çaba ile sosyalistlerce kurulmuş sosyalist cumhuriyetlerin “sözde sosyalist” olduğunu söyledi. Tek, mutlak putun steril ve saf dünyası, sosyalizmi tekeline aldı, yücelttikçe yüceltti, onu yeryüzünden kaçırdı.

Okuyan, Rusya’ya saldırırken, bir İngiliz İşçi Partisi vekili, “Rusya’nın Avrupa için tehdit olduğu yanılgısının bir NATO imalatı”[3] olduğunu söylüyor. Bir mektupla savaşı durduracağını sanan Okuyancılar tarikatı, dolaylı olarak, NATO’ya hizmet ediyor.

Bugün aynı TKP, Amerikan emperyalizminin saldırısı altında olan Venezuela konusunda “Biz demiştik. Venezuela hiç sosyalist olmadı” diyor, o emperyalist saldırıya ortak oluyor. Amerikan enerji bakanının yanında saf tutuyor. Yarın ABD, Küba’ya saldırsın, TKP çıkıp, “Küba devrimi, bizim tasvip ettiğimiz, onay verdiğimiz bir devrim modeli değildi zaten. O, hiçbir zaman sosyalist olmadı” diyecek. Okuyan, şimdiden onu ahlaki ilkelere indirgedi bile.

Soros, Sovyetler’i yıkmak için çok para harcadığını söylüyor. Bu tür solcu tespitlerde o paranın dillendiğini görmek gerekiyor. Sovyetler’e yönelik yoğun ekonomik, politik ve askeri saldırıyı görmezden gelip “Biz demiştik. Sovyetler hiçbir zaman sosyalist olmadı” diyen Troçkizm, süslü maskesiyle, TKP merkez komitesi koltuklarına kuruldu.

“Amerika eyaleti” veya “küçük Amerika” olma meselesiyle ilgili eleştiri, Avrupa dolayımıyla yapılıyor. Avrupa Birleşik Devletleri’nin parçası olma veya Ortadoğu’daki Avrupa olma arzusu, bu düzlemde dile dökülüyor. Troçkizm, burada güçleniyor. Ortadoğu federasyonları hayal eden solcular, emperyalizme hizmet ediyorlar.

Tüm bu irade ve arzu, millet ve sömürge meseleleriyle ilgili tartışmaların üzerini örtüyor. Milletin ve sömürgenin kavgasına örgütlenmiyor. O gramofonla, sömürgelerin ve milletlerin çığlıkları, savaş tamtamları duyulmaz kılınıyor.

Küçük Amerika veya Amerikan eyaleti olma meselesinin üzeri gericilik, Osmanlıcılık ile ilgili tezviratla örtülüyor. Mesele, Erdoğan’ın şahsi hırsına ve iradesine kapatılıyor. Erdoğan şahsına yönelik her siyaset, emperyalizme ve kapitalizme hizmet ediyor. Amerika, küçük Amerika inşa ediyorsa ve birileri “Hayır, Erdoğan Osmanlı’yı kuruyor” diyor, o küçük Amerika inşasına tek laf etmiyorsa, o birileri, dolaylı olarak Amerika’ya çalışıyordur.

Neticede 28 Şubat’ı yapan paşa Kenan Evren’in yaveridir. Evren’in “halkçı”[4] olduğunu söyleyen Sovyet siyasetine bağlı TKP’nin uzantıları, İsrail adına ve onun için yapılmış 28 Şubat darbesine uşaklık etmişlerdir. Her şey, tamtamlar duyulmasın, burjuvazi ve devlet, huzur içinde ilerlesin diyedir.

Bir zamanlar Lübnan’ı ve Suriye’yi terk eden Fransa, geride Fransız KP’sinin silik ve sinik reformist ruhunu bıraktı. Bu ruh, ülkede teşkil edilen liberal mezhepçi cumhuriyetçiliğe bağlandı. Bu koşullarda Amerika’yla anlaşan FKÖ’nün sokağa attığı silahları Hizbullah topladı.

Cezayir’den çekilen Fransa, FKP’nin Cezayir halkının kurtuluş mücadelesine ortak olmasını istemedi. Cezayir’le Filistin birbirine bağlanırken, üçüncü dünyanın karargâhını birlikte inşa ederken, ona Amerika’daki siyahileri örgütlerken, komünist hareket, emperyalizmin etekleri altına sığındı.

Lenin, “Kitlelere yönelik inançsızlık, onların ilerleyişi ve bağımsızlığı karşısında duyulan korku, devrimci enerjileri karşısında yaşanan titreme ve kitlelere genel manada verilmeyen destek, tüm bunlar, Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin liderlerinin en büyük günahlarıdır”[5] diyor. O Lenin, partiden ve mücadeleden kopartılıp, şahsi fantazilere mahkûm edildi. Sosyalist devrimcilik ve Menşeviklik, Lenin maskesi geçirdi yüzüne. Sömürgeyi ve milleti görmeyen Lenincikler imal edildi. Burjuvazi ve devlet huzur içinde ilerlesin diye, hepsi, köşe ve su başlarına yerleştirildi. Sömürge Kürt’se, millet Müslüman’dı.

Misal, bugün Venezuela’nın başında Ayşe Hür var. Delcy Rodriguez, emperyalizmin nimetlerinden yararlanıyor. Anlaşma uyarınca kârın yüzde 3’ünü alıyor. Refah ve kalkınma için emperyalizmin açtığı yoldan ilerliyor. Ayşe Hür’ün partisi TKP, kadrolarına emperyalizme uyumlu olmayı öğretiyor. Lideri Veysi Sarısözen, dün küfrettiği Öcalan’ın peşinden, Kürd’ün yurdunu emperyalizme peşkeş çekiyor. Millet ve sömürge tamtamlarını opera şarkılarıyla örtbas edenler, baş köşeye kuruluyorlar.

Fransa çekildiğinde bir Fransa kalıyor illaki. Ortadoğu’dan Amerika çekiliyorsa bir Amerika imal ve inşa ediliyordur. “Müslüman NATO’su”, bu pratiğin neticesi. Kriz, çokkutupluluğu dayatıyor. Amerika, onu kendisine göre tanımlıyor. Ortadoğu ve Avrupa farklı yoğunluklarda, ekonomik ve askeri bir garnizon olarak inşa ediliyor.[6] Bu noktada kimilerine Avrupa’nın veya Amerika’nın aksi sureti olarak gördükleri, bu yüzden değer verdikleri Çin’in kültür elçiliği düşüyor.

Teori ve Politika dergisi, Marksizmin krizini Çin’le çözüyor, Marksizmi Çin’de bütünlüyor, liberalizmini Çincilikle taçlandırıyor. “Emperyalist değil” dediği (ki değil) Çin’i öteki Amerika olarak yüceltiyor. Onun gemisine binip savaş tamtamlarını susturacak gramofonun kolunu çeviriyor. O tamtamlara önderlik ve rehberlik eden Maoizmi Çincilikle tasfiye ediyor. Küçük burjuvanın yalanlarına, çıkarttığı sese kanmamak gerekiyor.

Eren Balkır
5 Eylül 2026

Dipnotlar:
[1] Fitzcarraldo, 1982, Youtube.

[2] Sınıftaşı Oytun Erbaş gibi her konuda ahkam kesen, guru misali mikrofon başından kalkmayan Kemal Okuyan, gerçeklere küfretmekle görevli. Otuzlarda türkülerin yasaklanmadığını söylüyor. Bu sözüne dair eleştirimiz üzerine bir sahafta istihdam ettiği yoldaşına aylardır türkü programı yaptırıyor. Devleti ve sahibini eleştiri silahına ve silahın eleştirisine karşı koruma görevini ifa ediyor.

[3] Tom Cotterill, “Russian Threat Has Been Made Up By Nato, Claims Diane Abbott”, 2 Eylül 2026, Telegraph.

[4] Hazal Yalın, “Sovyet Basınında 12 Eylül”, 20 Eylül 2024, İştiraki.

[5] V. I. Lenin, “One of the Fundamental Questions of the Revolution”, 15 Eylül 1917, MIA.

[6] Nel Bonilla, “NATO 3.0: Transatlantik Kafes ve Sığınak Devletinin Yükselişi”, 10 Ağustos 2026, İştiraki.

31 Ağustos 2026

,

Sahte Cennet



Küçük burjuvalar cenneti ülkemizde sınıflar mücadelesi zorlu bir süreci gerektiriyor. Nispi refah dengeleriyle ayakta tutulan küçük burjuva, tüm ekonomik krizlere rağmen belirli bir güvenceyi ve yaşam biçimini elinde tutuyor.

Feodalizm yıkılırken ekonomik altyapı altüst olmuş fakat kültürel kalıntıları sürdürmeye devam etmiştir, öyle ki onu yıkan kapitalizm, hâlen feodal kültür ve alışkanlıkları insanların beyinlerine işlemektedir. Ekonomik krizlerden bir şekilde kısmi güvenceyle çıkan küçük burjuva ise kültürel kodlarını ve bencil davranış biçimlerini sürdürmeye devam ediyor.

Ekonomik altyapıyla sınırlandırılan mücadele biçimlerinin insanı belirli bir bütünlükle değerlendirmediği ve toplumsal yapıyı kavrayamadığı gerçeğinden hareket ettiğimizde başarısızlıklarının nedenleri daha net anlaşılabilir. Başarmak cüretine ve özgüvenine sahip olmadıkları da ayrı bir tartışma konusudur. Ekonomik temelli, sendikalist ve işçici temele dayanan mücadele hatları, emperyalizmin geldiği aşamada kitlelerde rızayı nasıl ürettiğini ve hegemonya tesis ettiğini dikkate almıyor.

Sarp yamaçlı, zorlu ve dolambaçlı mücadele yolu fiziksel boyutla sınırlandırıldığında, insan ve kitle dönüşümünün kolay olmadığı hesaba katılmaz ki katılmıyor da. Güvencesizlik, sınıflar mücadelesindeki dinamizmin temel motivasyonudur. Yanılsamaya dönüştürülen güvence ise küçük burjuvanın atıllığının temel nedenidir. Gittiği mekânın konumunu paylaşıp işletmenin kâr marjını katlamasına katkı sağlayan, Apple telefon kullanıp kredi ve çift maaşla araç alarak tatile gidip burjuvayla eşitlendiğini sanmak, kablosuz kulaklıklarla çevreyle iletişimi kesmek, sürekli tüketim ve kesintisiz “değerli” hissetme pratikleri, emperyalist sistemin insan özgünlüğünün içini boşaltma taktikleridir. Sistemin başarısı burada devreye giriyor, rıza üretimini birey gerçekleştiriyor.

Biriciklik ve tüketimle kendini değerli hissetme geriliği, küçük burjuvanın şahsında sistemi ayakta tutan dinamiklerdir. Bu dinamikler, yoksulu hiçe sayar. Sistemin ayakta kalabilmesi için küçük burjuvanın her tarihsel eşikte göreceli ve kısmi refaha eriştirilmesi zorunludur.

Küçük burjuva adına üretilen sol siyaset, “Kıyıdan yararlanma hakkı tüm halkındır” diye slogan atarken, bar ve meyhanelerin kaldırım işgalinde o soyutlaştırıp nesnelleştirdiği halkı hiçe sayar. Kıyı ve kaldırım, halkın değil, siyaset örülen küçük burjuvanın hakkıdır.

Mücadelede burjuvaziden daha zor bir sınıf katmanı varsa o da küçük burjuvadır. Halk sınıflarıyla mekânsal açıdan iç içe, yüz yüzedir. Burjuvazinin kendisine aşıladığı tüm pratikleri, biçimi ve motivasyonu yoksullara taşımada köprü görevine bürünür. Yoksullar ile burjuvazi arasındaki sistem kalkanı küçük burjuvadır. Bencilliğin, tüketimin, yozlaşmanın, anlam ve değer yitiminin üretildiği yer, küçük burjuvanın beyni ve kalbidir; sistemle çelişkisini perdeleyen gerçek, ideolojik zemindir. Hegemonya ve karşı ideolojinin etki ve yayılım alanı tam olarak burasıdır. Solun da politika ürettiği merkez aynıdır fakat sol, küçük burjuvayı değil; küçük burjuva, solu dönüştürüyor. Siyaset diye meydana çıkarılan şey, ağlayan çocuğun eline tutuşturulan akıllı telefon ve tabletten farksız.

Mücadelenin odak sınıfı, en dipteki güvencesiz yoksullardır. İstese de nispi refaha erişemeyecek olan yoksulların zihinleri küçük burjuvanın ideolojik aşılamasından kurtarılmalıdır. Sol diye meydanı dolduranların küçük burjuva kibri, halk düşmanlığı, politika üretimi yoksullar adına bertaraf edilmelidir. Bu nedenle, metropolleri mücadelenin merkezi olmaktan çıkarmak tarihsel görevdir.

Sinan Akdeniz
31 Ağustos 2026

30 Ağustos 2026

,

Dünün Çorbası



Ülkemizin bölgeler kapsamındaki sınıfsal durumuna yakından bakıldığında, köy ve köylülük gerçeğiyle karşılaşılacaktır. Sınıflar mücadelesinde köylülerin konumu, hemen her ülkede sorun teşkil etmiştir. Toprağın köylüye devredileceğine dair Sovyet sloganı, ihtilalin ilk 15 yılında kolhoz sistemine dönüştürüldü. Kulaklar, bu noktada direnç gösterdi. Çin’de ise toprak ve ev, on yılları kapsayacak biçimde kiralandı. İspanya İç Savaşı’nda Komünist Parti ile anarşistlerin ayrışması, KP’nin köylüye toprağı özel mülk olarak dağıtması ile ilgiliydi. Anarşistler tarafından eleştirilen bu çıkış, tarihsel olarak haklıydı.

Sınıflar mücadelesini ülkemizin özgün koşullarında ele aldığımızda, köylülüğün tam olarak ayakları üzerine oturtulmuş bir çözümlemeye kavuşmadığı görülecektir. Marshall “Yardımlar”ı sonrası 1950’lerde tarımda makineleşmenin ardından topraksız köylüler, Ankara ve İstanbul’a göçler başlattılar. Gecekondulaşma, Almanya’ya işçi göçleri, fabrika işçiliğinin yoğunlaşması, bu sürecin ürünüdür. Bugün ise köy nüfusu, yüzde yediye kadar geriledi.

Köylülüğün sınıflar mücadelesindeki yeri ve belirleyiciliği, nüfus dağılımı ölçütünden değerlendirilemez. Kentte yaşayan ve çalışan bir işçi, memur ve esnaf, köyle bağını toprak kiralama, satın alma, aile işletmesini sürdürme üzerinden pekiştiriyor. Bu nedenle, temel ölçüt nüfus verileri olamaz. Üretim araçlarına sahip olmak, sınıflar mücadelesinin belirleyici ölçütlerindendir. Çay, fındık, zeytin, üzüm ve seracılık başta olmak üzere, birçok ürünün hasat ve diğer işlemlerindeki mevsimlik işçi gerçeği, köylünün ağırlıklı nüfusunun yoksul olmadığının önemli bir göstergesidir.

İkinci gösterge, üretim araçları kapsamına giren makinelere; üçüncü ve en temel gösterge, toprağa sahip olmasıdır. Taban fiyat uygulaması dışında kalan birçok ürünün satışı “kayıt dışı” şekilde gerçekleştiğinden, çiftçiliğin ekonomik bilançosu tam olarak açıklanamıyor. Saha araştırmaları, bu bilançoyu netleştirecek raporların oluşturulmasına katkı sağlar ki 71 kopuşunu gerçekleştirenlerin attığı adımlar, bu konuda önemli deneyimler sunmuştur.

Köylerdeki kalabalık nüfuslu ailelerin çocukları kentlerde iş sahibi olduğunda, tekrar çiftçilik üretimiyle bağ kurabiliyor. Bu noktada, köylünün sınıfsal durumu kentten bağımsız değerlendirilemez. Rize özelinde çay üretimini gerçekleştirenler, bu bölgede toprağı olup İstanbul’da uzun süredir yaşayan ailelerdir. Fındık üretiminde de benzer durum geçerlidir. Bu şartlarda çiftçilik, temel geçim mesleği olmaktan çıkıp önemli bir ek gelir kapısına dönüşüyor. Ege özelinde ise iş imkânları ve turizm açısından yaklaşıldığında, toprak sahibi ailelerin bölge dışına göç etmediği görülüyor. Aynı durum, Akdeniz ve İç Ege’deki sera sahipleri için de geçerlidir. Kısacası, Orta ve Doğu Karadeniz, Trakya, Ege ve Akdeniz hattında köylülüğün bittiği/bitirildiği söylemi tam olarak yerli yerine oturmuyor. Asıl gerçek şu ki salgın ve kapanma döneminde İstanbul’da, toprak ve üretim araçlarına sahip olma sürecinde köylerde yoksullar kalmadı.

Feodal bağlar özelinde köylülüğe yaklaşıldığında, köy nüfusunun canlı olduğu bölgelerde geri özellikleri barındıran kalıntılar devam etmektedir. Tarla açmak için doğayı tahrip etmek, ideolojik duruşun güce ve otoriteye göre belirlenmesi, türlü ihbarcılık, hâlen köylülükte devam etmektedir. Hiçbir zaman hiçbir konuda net olmayan sessizlik, ortaya çıkacak güce göre konum belirleme bekleyişinin sonucudur. Köylü için yurt ve yeryüzü algısı, kendi köyünün sınırları içerisindeki güç ilişkileri kadardır.

Sınıflar mücadelesi açısından köylünün ideolojik bulanıklığı, kitle çözümlemesini karmaşık duruma taşıyor. Özellikle saydığımız bölgelerde köylülük, yoksulluk zemininde yükselmiyor.

Sanılanın aksine, köylünün ekoloji mücadelesi diye bir derdi yoktur, mücadeleyi buradan kuranlar, yine sermaye çelişkisini görmeyip dinamizmi romantik zeminin üzerine dikmektedirler.

Maddi koşulların geldiği aşamada, özellikle ülkemiz özelinde, sınıflar mücadelesinin dinamik duruma geldiği, çelişkilerin yoğunlaştığı, sömürünün yozlaştırma pratikleri dâhil insanı kuşattığı yer, kentlerdir. Sınıflar mücadelesinin sürdürülme biçiminde köy ile kır birbirine eşitlenmemelidir. Kalın çizgilerle ayrılan köy ile kır farkı başlı başına ayrı bir yazının tartışma konusudur.

Kent ölçütü de sanayi havzacılığı ve işçici pratikle eşitlenmemelidir. İşsizliğin, barınma krizinin, güvencesizliğin, yozlaştırılma ve çürütme politikalarının ivmelendiği yer kentlerdir. Bu aşamada kentler terazinin tek kefesine konulduğunda, ülkenin iç özgünlüğü ıskalanır.

Köyün, kırın ve kentlerin durumu her dönemde somut koşullara göre somut çözümlemeyle değerlendirilmelidir. Dünün ezberiyle bugünün mücadelesi sürdürülüp yarın kurulamaz. Hâlen Köy Enstitüleri arayışı ve özlemi olan siyasi çizgiler, bugünün koşullarını kavrayamadığı gibi, o günün koşullarını da özümseyemiyorlar.

Dönemin topraksız yoksul köylülerini teskin etmenin ve köyde tutmanın yolu Marshall ve tarımda makineleşmeyle kırılmıştır. Pamuk üretimi için uygulanan zorunlu iskan belirli bir düzeye gelince, makineleşmenin ardından, o pamuğu işleyecek işçi ihtiyacı kentlere göçlerle sağlandı.

Son yüzyıllık süreçte köylülüğün sınıfsal konumu ve aidiyeti dünün çözümlemeleriyle sürdürülemez, kır ile köy ayrıştırılmadıkça, Çin tipi şablon mücadele yöntemleri başarısız kalacaktır. Yeni bir düzen inşa edildiğinde, topyekün mülksüzleştirme gerçekleştirilmediği sürece tarım bir kez daha çökeceği gibi küçük burjuva ve feodal kalıntılar düzeni içten kemirecektir. Sonuç olarak sınıflar mücadelesi, tarihin akışını ve yönünü belirler, bu yüzden kitlelerin sınıfsal çözümlemesi ülkemizin özgün koşullarına göre değerlendirilmeye ve farklı konumlara yerleştirilmek zorundadır.

Sinan Akdeniz
30 Ağustos 2026

22 Ağustos 2026

,

Yalandan


Alınteri’nin alınla ve terle bir alakası kalmamış görünüyor. “Bugün herkes boşansın, kadın bağımı, mavi saç boyamı, ertesi gün hapımı vs. devlet alsın. Tatilimi devlet karşılasın” diyen çizgiye geriledi.[1] Alınteri, bu çizgiyi sosyalizm zannediyor. Devleti burjuva gibi yaşama hakkı adına eleştiriyor. Devlet, sermayenin zincirlerini kırsın istiyor. Kadına en fazla sermaye olmayı, fuhşu önerebiliyor. Bu tür örgütler, ne devrim ne de sosyalizm gibi bir perspektife sahip. Saraylarda düşünenler, kulübelere yön tayin etmek istiyorlar.

Eskiden “proletaryanın demir yumruğu” gibi afili, havalı laflar ederlerdi. Bu lafların gerici olduğunu Fransa’da, orada burada öğrendiler. Örgüt, abisi MLKP gibi feminist oldu.[2] Aydınlandı. Gerçekten ve insandan koptu. Özgürleşti.

Gezi günlerinde bizim dergiyi takip eden bir arkadaş, “Plaza Çalışanları diye bir örgütlenme çalışması var. Onun toplantısına katılır mısın?” diye sorunca “ben kadim işsizim. Beni almazlar toplantıya” cevabını verdim. Arkadaş “sorun olmaz” deyince toplantı mekânına gittik. Etrafında 7-8 kişinin bulunduğu masanın başına bu Alınteri’den ayrılma DP isimli ekipten biri, “hanım ağa” misali, kurulmuştu. Toplantı sırasında doğudaki bir ilden Ankara’ya yürüyüş yapan bir çağrı merkezi çalışanı ile bağlantılı geliştirilecek eylem sürecini örgütlemekle ilgili birkaç söz sarf ettim. Bu çalışmayı emekçiliğini yaptığımız Ethem Sarısülük Forumu ile ilişkilendirmeyi önerdim. Bunun üzerine o “hanım ağa”, şu tepkiyi verdi: “Sen ne iş yapıyorsun?”

“İşsizim” cevabını verince, Devrimci Proletarya sözcüsü şunu söyledi: “O zaman bu toplantıda ne işin var?” İşin garibi, beni toplantıya çağıran arkadaş da ona destek verdi ve “evet abi, senin ne işin var burada?” dedi. Bu arkadaş, aynı akıl fikirle Kaldıraç’a gitti.

O hanım ağa, aslında örgütü değil, parçası olduğu özel banka ve aldığı dolgun ücret adına konuşuyordu. O yoksul ise Ethem Sarısülük Forumu’nda briç eğitimi verilmesine de forumun CHP belediyesine peşkeş çekilmesine de karşı çıkıyordu.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ilkin Yahudi avına çıkmadılar. Önce dilencileri ve yaşlıları öldürdüler. Bugün bu ideolojik-politik tavrı solda gözlemliyoruz. Yeni dönemde solcular, “yaşlı şeflerle, dedelerle ilişkimizi kesmeliyiz”[3] diye yazılar yazıyorlar. Hiçbir genç, yaşlı şeflerinin cenazesine bile gitmiyor. Örgütlere zaten yoksullar alınmıyor. Zenginliğiyle, kredi kartlarıyla övünen sosyalistlere rastlanılıyor.

Fukara haliyle bir adam, aşını bir sokak kedisiyle pay ediyor. Bu hali eleştiren, kedi beslemeyi o yoksula yakıştıramayan bir sosyalist, “kediler ölmeli!” diyor. Ama nedense, kendi içki içtiği, yemek yediği mekâna yaranmak adına, orada sokağa atılacak olan iki kediyi alıp iş yerine götürüyor, onları sahiplenecek birilerini buluyor. Buradaki sınıfsal ayrımı, artık kimse sorgulamıyor. Para karşılığı alınmış ekonomi-politik derslerinde bu ayrım hiçbir şekilde öğretilmiyor. 

Kansu Yıldırım, Fuat Filizler gibi Kapitalfuruşların yoksulun, işçinin, halkın canına değen tek bir lafları bulunmuyor. Onlar en fazla, teorik, analitik, istatistiksel olgular derekesinde ele alınıyor.

Sol, kendi canına can katan kim sorusunun cevabına göre ayrışıyor. Kendini ideolojik-politik düzeyde bağladığı güce göre kutuplaşıyor. Devletten beslenenler, yalandan sermayeye; sermayeden beslenenler, yalandan devlete tariz okları fırlatıyorlar.

Bir taraf, “sen devleti savunuyorsun, faşistsin”, diğer tarafsa “sermayeye yandaşsın, liberalsin” diyor.[4] Devletin sermayeyle, sermayenin devletle ilişkileri bu solcularda silikleşiyor. İki taraf, bu bağların üzerinin örtüldüğü yerde yalandan kavga ediyor. Devrimci politikanın bu yalan yerde icra edilmesini istiyor. Aslında bu irade, devlete ve sermayeye ait.

Her bir tarafın yarım doğrularının, karşı tarafa dair söylediği doğruların bir önemi bulunmuyor. Devletle sermaye arasındaki ilişkilerin ve bağların silikleştiği alanı var eden örgütler, aynı devletten ve sermayeden besleniyorlar. Halkı, işçi sınıfını ve yoksulu birlikte “zehirliyorlar”.

O yalandan siyaset, burjuva siyaset kurgusu uyarınca, CHP (YP) ile birlikte hareket etmek dışında bir ufka sahip olmadığı için gidip YP’nin ilişkilerine, siyasetine, fikrine kılıflar örüyor. Devleti ve sermayeyi savunanlar, birinin birikimini diğeriyle korumak isteyenler, burjuva siyasetine kul köle oluyorlar.

O nedenle HKP lideri, bugün faşist Ümit Özdağ’ı “eşkıya kılıklı adam, Amerikan emperyalizmine meydan okuyor” diyerek allayıp pulluyor. O nedenle Başaran Aksu, iki dakika konuşarak, bir cemaat liderini solcu yaptığıyla övünüyor. O cemaatin İmamoğlu’na destek verdiğini iyi biliyor. Muhtemelen yalan söylüyor. “Ben de solcuyum artık” diyen cemaat liderini sol kitleye pazarlamak, Başaran Aksu’ya düşüyor. Bunların işçiyle, yoksulla ve halkla ilişkileri yalandan.

Çünkü 200 kilo altını olan kişi, ancak solcu olabilir. Bugün solculuk, sermayeyle ve devletle bağlarını put belleyenlerin, o bağlarla yaşayanların ideolojisidir. Herkes, İmamoğlu başa geldiğinde “yoksulu doyurmak zordu. Başa zengin geldi, iyi oldu” diyen Mine Kırıkkanat çizgisine gelmiştir.

Devlete veya sermayeye yaranma çabası, “biz Kuzey Koreli değiliz, bireyi örgütün üzerinde tutuyoruz, ilerici değerlere sahip çıkıyoruz, emperyalizmin içteki varlığından rahatsız değiliz” dedirtiyor.

O emperyalizm, kendini beyin, Avrupa’yı gövde görüyor. “Bütçenizin yüzde 5’ini bana verin. Benim işlerimi görün” diyor. Belki de o yüzden devlet, Haluk Levent’ten Kuriş’e, dün dağıttığı tüm cülusu topluyor.

Burada işler, kamu-özel işbirliği denilen perspektif üzre icra ediliyor. Silikon Vadisi ile askeri devlet iç içe geçiyor. Sermaye döngüsü, buradan sağlanıyor. Kâr oranlarındaki düşüşün yol açtığı sıkışma, böylelikle aşılmak isteniyor. Sermaye, savaş tamtamlarını çalıyor.

Kamu-özel işbirliğinin esas olduğu, devletin beşli çete gibi şirketlerle iş yürüttüğü koşullarda bu işbirliği solda da makes buluyor. Sol da sermayeye bağlı kesimiyle devlete bağlı kesimi arasındaki kavgaya şahitlik ediyor. Bir taraf sermayenin günahını devletin; diğer taraf devletin günahını sermayenin sırtına yüklüyor. Onu aklıyor, arındırıyor. Cemaatlerin ve tarikatların soğurduğu tarihsel öfkenin devlete yönelmesine izin vermiyor. Onu devletle birlikte ezmek için askere yazılıyor.

Devleti burjuva gibi yaşama hakkı adına eleştirenlere, dolgun maaşlı bir bürokrat gibi yaşama hakkı adına burjuvayı eleştiriyormuş gibi yapanlar eşlik ediyor. Her ikisi İkinci Dünya Savaşı’na doğru giderken ilkin ezilen yoksullara ve mahrumlara düşmanlaşıyor.

Eren Balkır
22 Ağustos 2026

Dipnotlar:
[1] Çiçek Özgen, “Yabancılaşma ve “Gri Boşanma”, 20 Ağustos 2026, Alınteri.

[2] Eren Balkır, “Feminist Atılım”, 3 Aralık 2024, İştiraki.

[3] Deniz Gülşen, “Temsilden Özneye: Devrimci Siyasetin Görevi”, 22 Temmuz 2026, Ayrım.

[4] Nevzat Evrim Önal, “Kötülüğün Kaynağı Sermaye Değil Devlet”, 20 Ağustos 2026, X.

20 Ağustos 2026

,

Özele Karşı Özgün



1923 Nüfus Mübadelesi sürecinde Ege kıyı kesiminden 1,2 milyon Rum ile Yunanistan’daki 500 bin Müslüman göç ettirildi. Gelenler kıyı kesime yerleştirildiler, tarım, süreç içerisinde turizme evrildi. Kıyılarda yükselen turizmin rantı ile CHP’ye çıkan oy arasında karşılıklı bir ilişki var. Kıyıların ranta açılması, son otuz yılın sorunu olarak okunamaz. Kıyı Ege’ye gidince Anadolu insanına ait değer ve kültürle karşılaşılmaması, bu tarihsel kırılma anlarıyla ilişkilidir.

Doğu’daki toprak sahiplerinin vekil olarak seçilmesi ve bu bölgeyle kurulan ilişki esas alındığında, bölge özelinde feodal üretim ilişkilerinin kırılmasının amaçlanmadığı görülür. Aynı şekilde, Aydın’da 60 bin dönüm toprak sahibi ailenin çocuğunu keşfedip daha sonra ülkenin en yetkili bürokratı yapan, CHP’dir. Bölgelerle kurulan ilişkinin kökeninde para ve güç merkezi etkili olmuştur.

Savaşı veren Anadolu halkı aynı yoksullukla yaşarken, yol kullanım ücreti vermediği için köylüler hapse atılmıştır. Hapse girenler, yol yapım işlerinde çalıştırılmışlardır. Toprak reformu yapılmasını birkaç toprak ağasının engellediğini söylemek, politika bilmezlik ve CHP’ye koruma sağlama taktiğidir. Yeni düzen, kendi zenginini, ağasını, tüccarını korumuştur.

Tekrar kıyı kesimin durumuna dönecek olursak, bugün seçim sonuçları haritasına kırmızı renkte yansıyan bu bölgenin ve CHP’sinin kıyıların imara-ranta açıldığını iddia etmek tutarsızlıktır. Orman yangınlarının ardından ranta açılan tepe varsa yüz yıllık yerleşik sermaye içerisinde alan açma çabasıdır.

Liberal bir düzlemde ele alınmadığında, ekonomik anlamda yeni düzen merkezler-çevreler oluşturdu. Merkez-çevre sabit tutularak sermayenin ihtiyacına göre el değiştirdi.

Türkmenlerin Osmanlı döneminde düze indirilmesinde pamuk işçiliği planları dikkate alınmalıdır. Güneydeki göçebe Türkmen isyanlarında etkili olan başka bir tarihsel süreç ise savaşta, vergide, asker sağlamada Anadolu halkını ihtiyaç duyulup yatırım yapmada bu bölgelerin geri bırakılmasıdır. Dadaloğlu, bu sürecin ürünüdür.

Aynı tarihsel köprü esas alındığında, depremin yaşandığı illerin sınıfsal demografisi şunu gösterir: Nüfusa oranla en çok güvenlik personeli veren bölgedir. Tarihi kopuşlarla ele alıp değerlendirmek, tarihsel materyalizme ve bilime aykırıdır.

Süregelen bir durum varsa Anadolu'nun yoksulluğunun birkaç on yıldır değil, yüzyıllardır devam ettiğidir. Ahmet Haşim, müfettiş olarak görevlendirilip geldiği Orta Anadolu’nun güneyinde karşılaştığı açlık ve yoksulluk durumunu İstanbul’daki arkadaşına mektupla bildirmiştir. Bu durum, yeni kurulan düzenle de değişmemiştir.

Aynı güney bölgesi aynı yoksulluğun içerisindedir. İdeolojik çarpıtmalarla ülkücüleştirilen bu bölge, Millî Mücadele yıllarında ilk kurşunu atandır. Yerleşik olan, yerini yurdunu savunandır.

Bu kadar kısa bir yazıyla açıklanması mümkün olmayan ülkemizin bölgeler bağlamında tarihî, sınıfsal, politik durumu başlı başına bir araştırma konusudur. Ortaya çıkacak veriler, sınıf mücadelesinde ülke tahlilinin temelini oluşturacaktır. Bugün Burdur'un domates seralarında Suriyeli aileler çalıştırılıyorsa sınıf mücadelesi açısından ülke tahlili ayakları yere basacak şekilde yapılmamış demektir.

Yakın döneme damgasını vuran Mahir ile ilgili tartışmada oluşan karşıt tarafların da ülke tahlili açısından birleştiği yer aynıdır: Karşı çıkanlar, tüm Anadolu'yu Gebze işçi bölgesi gibi değerlendirirken savunanlar ise tarihî-sınıfsal temeli kaydırıp tüm Anadolu’yu yoksul ve halk diye değerlendiriyor. Evet, biz yoksullarız ama 85 milyon olarak değil.

Sınıflar mücadelesinin düğümlendiği yer, İstanbul değildir. Bu yanılsama, küçük burjuva politikasıdır. Salgın-kapanma döneminden itibaren belli ilçeler dışında İstanbul, yoksulun umut aradığı yer olmaktan çıkmıştır. Küçük burjuvanın İstanbul tutkusunun ardında kolaycılık vardır: Dinamizm burada başlar ve dalga dalga yayılır. Doğrudur ama sınıf mücadelesinin araç, yöntem, gerekleri bağlamında bu tespit olsa olsa protestoculuktur.

Tekrar Haziran günlerine döndüğümüzde, bölgeler üzerinden ülke tahlilinin aciliyeti kendisini dayatıyor. 1970’ler ve 1990’larda yaşanan İstanbul’a göçleri gerçekleştiren yoksullar, bugün hâlen aynı sınıfsal tabanla açıklanacak mı? Açıklanabilir, ezberi sürdürmenin rahatlığı başkadır. Sınıfsal temel ve ülkenin özgün koşulları dikkate alınmadığında bugünkü durum ortaya çıkar.

Gazi’de Aleviler, Bağcılar’da Kürtler, Ege’de CHP'liler, Kadıköy’de marjinaller olduğu için temas kuruluyor ve mahalleler üzerinden kavga yürütülüyor fakat Orta Anadolu, Çukurova, Maraş, Antep, Karadeniz ve diğer yöreler, kaderine -daha doğrusu- egemen ideolojilere teslim ediliyor. Kim, nerede yaşarsa yaşasın, onunla temas kurmanın tek yolu, sınıfsal aidiyeti ve sömürüye maruz kalma biçimidir. Sömürü ise sadece ekonomik olmayıp çok boyutlu bir çürütmenin toplamıdır.

Halk dediğimiz gerçeklik yekpare bir yapı değildir, bu somut yapıyı belirleyen tarihî-sınıfsal bir düzlem esastır. Her bölge ve yöreyi belirleyen özgün tarihsel dinamik doğru tahlil edilmelidir. Yekpare ve soyut bir yapı olarak görenler, seçim endeksli düşünenlerdir ve seçim sonuçlarında haritada kırmızıyla gösterilen yerlerin sınıfsal aidiyetini yoksullardan gizleyenlerdir.

Bir düzen kuruldu, kurulan yeni düzende yoksullar, yoksul kalmaya devam ettiler. Her yeni sistem, kendi sermaye sınıfını inşa eder, ediyor. Bugün maden sahaları ve kıyılar üzerinden bir kavga yürütülüyorsa, sermayenin iki kesiminin tarihsel karşılaşmasından dolayıdır. Çevrede bırakılmışa siyaset örenler, yeni bir sermaye merkezi örmeye çalışıyorlar.

Tüm bu parçalı bütünlük içinde yürütülen çözüm sürecinde Osmanlı politikasının kesintisiz tarihselliği sürdürülüp bir kişi, sanki Kürtlerin tek temsilcisiymiş gibi muamele görüyor. Oluşan durumun tarihsel bağlarını o duruma karşı çıkan da onu savunan da sorgulamıyor. Oradaki sınıfsallık kimsenin “ilgi”sini çekmiyor.

Sonuç olarak, ülkemizin koşulları, tarihsel kırılma ve süreklilikleri, yöresel-bölgesel açıdan sınıf farklılıkları -hatta yöre ve bölge içi çelişkileri-doğru kavranıp çözümlenmediği sürece işçilerle küçük burjuvacılar arasındaki kavga sürecektir. Bu kavganın ezilene ve yoksula uzak-yakın faydası yoktur.

Aslolan sınıfsaldır, koşulların doğru analizi sınıfsal çözümlemeden geçer. Bu yapılmadıkça güncele sıkıştırılmış 10 geri 1 ileri politikası, kitlelere sınıf mücadelesi gibi dayatılmaya devam edecek, marjinalleşen kesimlerin her tepkisine ortak olunacaktır.

71 Kopuşu’nun ideolojik kapsamı, takipçileri eliyle, topraktan ve tarihten kopmak suretiyle, genişletildi. Topraktan ve tarihten kopan, köksüzleşti, yurtsuzlaştı. 71’in böyle bir amacı yoktu: Süregelen ideolojiden kopuş, tarih ve toprakla temas ve onda kök salma esastı fakat bu işlem tamamlanamadı. Anlaşılmadı değil, anlaşıldı ama bilinçli bir şekilde sapma yaşandı. O günden bugüne gelen politik hat ise ağırlıklı olarak bu sapmanın eseridir. Sapmayanlar da gereklilikleri yerine getiremediler.

Sınıfsal eşitlik sağlanmadıkça tali olan tüm mücadeleler tarih tarafından başarısızlıkla neticelendirilecektir.

Sinan Akdeniz
20 Ağustos 2026

08 Ağustos 2026

,

Pilsiz Radyo


12 Eylül’ü takip eden günler içinde Envercilerin, muhtemelen Halkın Kurtuluşu’nun hâkim olduğu bir mahallede örgüt üyeleri, darbe konusunda alınacak kararı öğrenmek için kulaklarını radyoya dayamış, Tiran Radyosu’ndan gelen cızırtılı sese kulak vermişlerdir. Yayının kesik olması yetmezmiş gibi, tam “anti-faşist ayaklanma”yı başlatacakken radyonun pili bitmiştir. Dışarıda tankların dolaştığı mahallede “komünistler”, Tiran’dan bir emir gelemediği için radyoya mecburdurlar. İçlerinden biri, “yukarı mahallede TKP’liler var. Onlar da Bizim Radyo’yu dinliyordur. Oradan emir bekliyordur. Gidip onlardan pil alalım.” Ara sokaklardan, faşizmin gölgesinden geçerek, eve ulaşılır. Kapı çalınır. O sırada radyodan gelecek, faşizmle mücadeleyle ilgili kararı bekleyen TKP’lilerden biri kapıyı açar. Kendisinden pil istenir. Pil konusunda örülen dayanışma, faşizme karşı örülmez. Herkes, darbeye bir bir teslim olur. Radyolardan, darbecilere dair dostluk şarkıları işitilir.

O Envercilerin geleneğinden gelen EMEP, bugün hâlâ Tiran Radyosu dinliyor. Artık o radyo, içte Fethullahçılara, dışta İngiliz-Amerikan emperyalizmine ait. O emperyalizm, F tiplerini dayattığında o radyoyu dinleyen Aydın Çubukçu, “ben en verimli çalışmalarımı hücrede yapmıştım” diyor. Kadrolarına her fırsatta “hayatta kalmak isteyen peşimden gelsin” diyor. Bir başka röportajında, “biz diğer akımlara göre avantajlıydık. Bizim Mahir ve İbrahim gibi kitabımız yoktu. Biz kitapsızdık” diyor. Bununla övünüyor.

Şimdi sendika ağalarından ve liberal gastecilerden oluşan örgütü EMEP, "YP (Y-CHP) koordinasyon kursa da biz de bir şey yapıyormuş gibi görünsek" diyor.[1] Kürt’ü, salt liberal teorisi ve pratiği için önemli gören, onun arkasına saklanan EMEP yazarının derdi ne Kürt, ne koordinasyon, ne de faşizmle mücadele. Sadece kendi küçük burjuvalığının değer ve anlam bulmasını istiyor.

TKP’li Kemalist Cangül Örnek de kendi çalıştığı, akademik kariyerine temel olarak kullandığı dönemi put belleyip onu tüm hakikatin merkezine yerleştiriyor.[2] O da 1918-1923 dönemine kilitleniyor ama orada komünistlerin, halk dinamiklerinin, ezilen kitlelerin nasıl susturulduğuna, komünistlerin nasıl bir güç haline geldiğine, başbuğu tarafından o hareketin nasıl ezildiğine hiç bakmıyor. Herkes, putunu sınıftan ve sınırdan, tarihten ve toplumdan kaçırıyor. Küçük burjuva, bu şekilde anlam ve değer kazandığını iyi biliyor. Örnek de liberal put olarak sömürgeci bireyin önünde Kürt’ü ve Müslümanı diz çöktürmeyi sosyalistlik diye pazarlıyor.

AKP, burjuvazinin devlet partisi; CHP, devletin burjuva partisi. Anlaşılan o ki TKP’nin hasetle, EMEP ve Sol Parti’nin aşkla yaklaştığı Yeni Parti (YP), hem devletin küçük burjuva partisi hem de küçük burjuvanın devlet partisi. EMEP ve Sol Parti gibi yapılar, sadece hangi dala tutunacakları, hangi tarafın piyonu/uşağı olacakları konusunda anlaşamıyorlar.

TKP’sinden EMEP’ine, Sol Partisi’nden TÖP’üne vs. her sol örgüt, ezilenin, yoksulun ve işçi sınıfının iradesi o küçük burjuvanın önünde diz çöksün diye var. Tüm programları, tüm eylemleri bu amaca matuf. Ezilen de yoksul da işçi de bunların küçük burjuva kariyerist varlıkları açısından bir değere ve anlama sahip değil. Tek putları, küçük burjuva varlıkları.

Aydın Çubukçu, o putu cilâlamak, örgütü içinde tekrar değerli ve anlamlı kılmak için Mahir’e vuruyor.[3] “Erkekliğin kitabı” lafına atıfta bulunan Çubukçu, “Mahir’in solculuğun kitabı”nı yazdığını söylerken esasında ona küfrediyor, aklınca onu aşağılıyor. Mahir ve yoldaşlarını, kendi varlığını aklamak adına, anti-komünist cenaha fırlatıp atıyor. Böylece kendi anti-komünistliğini gizleyebileceğini sanıyor. Barış Yıldırım gibi hain kaçaklara akıl hocalığı yapıyor.

Çubukçu, ölçüyü Avrupa ve ABD’den çekiyor. Oysa Mahir’le benzer şeyleri söyleyen İranlı devrimciler var. Tüm tartışma; Sovyetler, kapitalist olmayan kalkınma yolu, Ortadoğu gerçekliği ile ilişkili bağlam içinde sürüyor. Mahir, teoride ve pratikte, muhayyel ve müstakbel bir ML parti adına, onun içinde ve onun için dövüşüyor. Hep burjuvaların ve küçük burjuvaların partilerine uşaklık edenler, onu bu sebeple idrak edemiyorlar.

Çayancılar, yazdıkları kısa Dev-Genç tarihinde yaşanan her olayı, oluşan her olguyu ileride oluşacak partiye göre değerlendirdiklerini söylüyorlar.[4] Bu anlamda, metin boyunca tüm olgu ve olayları varolan CHP ve TİP ölçüsünde değerlendirenleri eleştiriyorlar. Kendini tammış ve doğruymuş gibi satanlardan üstün olan “eksik ve yanlış” eleştirileri, soyut yüce akademi âleminde değil, kavganın harında, bu mercekten bakarak okunmak zorunda.

Bu açıdan, bilinmeze, muhayyele ve müstakbele devrimci anlamda örgütlenen Çayanların devrimciliği de Marksizmi de Çubukçu’nun önsel ve sonsal olarak CHP’ye ve TİP’e örgütlü işçici solculuğundan daha hayırlıdır. Onların yanlışı, doğrudur. Çubukçu’nun doğrusu ise yanlıştır. Kautsky, doğruyu söylüyordu, Lenin, çoğu kişiye göre yanlıştı. Burada Leninci değil, Leninist olan, olma kavgasında olan Çayanlardır. Çubukçu, neticede Bernstein-Kautsky çizgisine çekilmiş, emperyalizmden medet umar hale gelmiş, “YP’li küçük burjuvalar cebimizi doldursun” diye bekleyen bir liberal solcuya dönüşmüştür.

“Bu yaşam, mücadele ve ölüm çizgisi, onun görüşlerini, âdeta açık eleştirel değerlendirilmeden uzak tutulan bir tabu haline getirmiştir” diyerek Mahir tabusuna saldıran Çubukçu, önce kendi küçük burjuvalığını konuşturduğu “işçi” putuna saldırsın. “İşçi” deyince Marksist-Leninist veya sosyalist olduğunu zanneden bir cahil o! “Her bıyığını buran kendini Stalin, her eteğini savuran, Rosa sanmasın!” [Hikmet Kıvılcımlı]

Mahir’i kendi teorik yaklaşımı üzerinden Marx-Lenin okumakla, kendi düşüncelerini ona giydirmekle eleştiren Çubukçu, aynı şeyi kendisi Çayan’ı okurken yapıyor: “Denilebilir ki Mahir Çayan, başından beri mücadelenin başka biçimlerini kategorik olarak reddeden bir yol benimsemişti ve bütün eleştirilerinin özünü belirleyen de buydu” diyor. Kendi kadrolarını silah alerjisine, korkusuna örgütlemek zorunda olan Çubukçu, Mahir’i bu alerji ve korku üzerinden okuyor. Onun “emperyalizm teorisinin başlıca tezlerini tartıştığını” söylüyor. Yalan söylüyor.

Mahir, sadece ekseninde Çin-Sovyet geriliminin durduğu, emperyalizm tartışmaları, barış içinde bir arada yaşama, üçüncü dünya halkları, sömürgecilikle mücadele bağlamında okuyor, tartışıyor. Aynı tartışmayı yürüten İranlı devrimciler, Sovyet çizgisine ve milliyetçi eksene bağlı kesimleri benzer düzlemde tartışıyorlar. Öne atılıyorlar. Ama Çubukçu, sadece Avrupa’ya ve ABD’ye bakıyor. Japonya dediği ülkede bile geçenlerde vefat eden Kozo gibi devrimciler, “uluslararası devrimin ana ocağı Filistin’dir. Dünya devrimi oradan başlar”[5] deyip burada savaşmaya gidiyorlar. Çubukçu ve örgütü, hâlâ Tiran Radyosu dinliyor. O radyoda Trump’ın damadına turistik bir adayı peşkeş çekenler konuşuyor. Çubukçu’ya hem Denizlerin mirasına küfretmek, hem de “biz o bankanın parasını Denizler için çalmıştık” diye yalan söylemek düşüyor.

Çubukçu, utanmadan, Çayan’ı “kendiliğindencilik”le eleştiriyor. Sendika ağalarından ve AKP’den alkış almak için Taksim’e sırtını dönen, “orada hırgür çıkar, işçiler ürker” diye valiliğin emrini yerine getiren, mücadele alanlarından işçileri kaçıran, grevleri efendilere satan örgütün lideri, kendiliğindencilik eleştirisi yapıyor. Bu utanmazlığı kendi tarifiyle, “kitapsızlığına” borçlu olmalı.

Mahir, özneliği pratikte ve ileriye dönük olarak kurarken, düz ve yavan bir reformist olarak Çubukçu, hep belirli bir tarihsel kesitle ve ülkeyle ilgili malumatını putlaştırıyor, gerçekliği o put etrafında döndürmeye çalışıyor. Mahir, kitleleri dengenin kırılmasında özne olmaya davet ederken, buna dair bir zemin oluştururken, Çubukçu, “hep bir ayaklanma olsun da bakarız ne yapacağımıza” diyor.

Gezi, Çubukçu’nun tüm birikiminin çürüdüğü, çöktüğü momenttir. O kadar nesnelci ve kitleci olan örgütler, Gezi karşısında tel tel dökülmüşlerdir.

Ayaklanmanın şiddeti karşısında korkanlar, ya CHP’nin ya da HDP’nin gölgesine sığınmışlardır. Sonra da “benim gibi bir emekçi varken bir küçük burjuvayı niye vekil yaptınız” diye küsen EMEP başkanı, örgütünden ayrılmıştır. O küçük burjuvayı överken de “Soros’tan ödül aldığına” vurgu yapmayı ihmal etmiyorlar. Gasteleri o nedenle her gün Sorosçu “Kavala önderimiz hapisten çıksın gayrı” diye ağıt yakıyor. Duvara çentik atıyor.

Nesnelliğe ve kitle kuyrukçuluğuna göre inşa edilmiş “özne” ile nesnel-kolektif kavganın harında imal edilmiş “özne”, hiç bir olmuyor. Devletin ve burjuvazinin inşa ve imal ettiği nesnelliği ve kitleyi sorgulayanla, onları sorgusuz sualsiz rehber veya peygamber bilenler de hiç bir olmuyor.

Çubukçu, bir röportajında “Son 16-17 yılın yarattığı çöküntü ancak halkın demir süpürgesiyle atılıp yerine yepyeni bir Türkiye kurulmasıyla giderilebilir” diyor.[6] Ama o halka “demir süpürge”yi kim imal edip verecek, o halkın elindeki süpürge kim olacak” sorularına cevap vermiyor. Hep efendilerden medet ummayı siyaset diye yutturabiliyor.

Bugün Evrensel gazetesi, “kuyu tipi cezaevi” ile ilgili haber yapıyor.[7] Habere Aydın Çubukçu, 2000’de başlayan ölüm orucu sürecinde yaptığı gibi, şu yorumu düşüyor: “Ben en verimli çalışmalarımı kuyu tipinde ürettim! Deniz yoldaş orada daha komik olacaktır.” Hayatı, daha doğrusu bekayı put belleyenler, daha Hayat ismini verdikleri TV kanalını yaşatamıyorlar.

Sırf hayatta kalmak için örgütünü İngiliz’e, AB’ye, buranın burjuvasına, küçük burjuvanın devlet partisine teslim edenler, teslim olmayan, emperyalizme-Siyonizme kurşun olup yağan, işçi-köylünün savaşkan bilincine yedirilmiş devrimcileri idrak edecek feraset, basiret ve cesaretten yoksundurlar.

Eren Balkır
8 Ağustos 2026

Dipnotlar:
[1] Vedat İlbeyoğlu, “Sol Partinin ‘Yan Yana’ Buluşması ve Sorular”, 4 Ağustos 2026, Evrensel.

[2] Cangül Örnek, “1918-1923 Momentine Geri mi Dönüyoruz?”, 7 Ağustos 2026, Sol.

[3] Aydın Çubukçu, “ Nuray Sancar, “Kuyu Tipi”, 7 Ağustos 2026, Evrensel.

[4] Kurtuluş, “1965-1971 Arası Dönemde Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç”, Mart 1971, İştiraki.

[5] Jeremy Randall, “Dünya Devrimi Filistin’le Başlar”, 2023, İştiraki.

[6] Hakkı Özdal, “Aydın Çubukçu Söyleşisi”, 6 Ocak 2020, Duvar.

[7] Nuray Sancar, “Kuyu Tipi”, 7 Ağustos 2026, Evrensel.

02 Ağustos 2026

,

İmame


“Atatürk ile sorunu olmayan, Misak-ı Milli ile sorunu olmayan, Cumhuriyet ile sorunu olmayan herkes”i yeni derneğine çağırıyor. Çağrıya ilk olumlu cevabı Evrensel, Birgün ve TvP verdi. İlki, İngiliz’in sözünü ve sendikal rantını sevdiğinden, YP’ye geçiyor. İkincisi, elindeki şirketlerin kârını düşündüğü, YP’nin bu kâra ideolojik olarak hizmet edeceğine inandığı için gidiyor. Üçüncüsü, “nerede hırsızlık varsa orada ben olmalıyım” diye bağırıp koşa koşa YP binasına seyirtiyor.

“Atatürk’le sorunu olmayan” diyen YP, Kayseri’de görüldüğü üzere, Atatürk’ün yakasındaki altı oku kesip atıyor. Daha önce de revizyonuna iki oktan birini yeşile, diğerini mora boyayarak gerçekleştiren YP, yüklerinden, bagajından arınmış, beton Kemalistlerden kurtulmuş liberal bir yapı olarak yola devam etmek istiyor. Çünkü arınmayı NATO, AGİT ve AB emrediyor. Program, bu güçlere selam duruyor. O yüzden Evrensel gazetesi, Sebte’de yaşanan krizde suçu emperyalizmde ve Siyonizmde değil, “emperyalist İspanya”da buluyor. Bu tür yayınlar, emperyalizme ve Siyonizme hizmet etmek, Soros’tan ödül almış birini vekil yapmak zorunda.

Bugün bağış toplayan, el avuç açan Özgür Özel’i görenlerin aklına Haluk Levent gelsin. Bu dolandırıcılık biçimine bir kez daha aldanacak olan kitle, başkalarına “koyun sürüsü” demesin!

İşini bitiren Özel ve efradı, CHP’yi çapaklarından arındırıp iktidarın dişine uygun kıvama getirdikten sonra, biriktirdiği dünyalıkla hayatına devam edecek. Zaten yirmilerde ve otuzlarda toplumsal-tarihsel, ekonomik-politik gerekçelerle halkı ve milleti düşünmek zorunda kalan bir iktidar partisinin yükünden arınmak isteyenlerin tek pusulası bireydir, bireyciliktir, liberalizmdir. Bugün CHP, o sermaye sahibi, Batılı birey ölçüsüne göre belirli bir içeriğe ve biçime kavuşturulmaktadır.

O liberalizm için vaktiyle TKP denilen örgütünü satan, yoldaşlarını sorguda polise ihbar eden Mustafa Balbay, bir TV programında belediyelere yönelik operasyonlara şaşırıyor. Partisi (YP), olanı biteni komploya bağlıyor. Komplo kuran, her yerde komplo görüyor.

Birileri diyor ki “yüzde elli artı biri almak için sağcıları partiye doldurmamız, sağa açılmamız gerek.” Bunun üzerine “getirip şu eski ANAP’lı-AKP’li adamı İstanbul belediye başkanı adayı yapalım” diyorlar. Sonra Akşener gibi isimlerin de gazıyla, o balonu iyice şişirilen İmamoğlu’nu “cumhurbaşkanı yapmak” için kolları sıvıyorlar. İmamoğlu da gaza geliyor. İmam uçmuyor, cemaat uçuruyor.

Sonra belediye başkanlığını düşük mertebe olarak gören, kendini iyiden iyiye cumhurbaşkanlığı koltuğuna yakıştıran adam, “bize çok para lazım” diyor. Arkadaşları “sen bizim Tayyip’imizsin. Tayyip olmadan, biz AKP’leşmeden iktidar olamayız. Biz de Tayyip gibi sağdan soldan para toplayalım” diyorlar. Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi “AKP, eski CHP” oluyor, dolayısıyla, CHP de eski, 2010 öncesi AKP oluveriyor. 2010 yılında Fethullah kanallarına çıkan Eser Karakaş, Ömer Laçiner, Mehmet Altan’ın “Nobran Tayyip’ten kurtulalım. 2010 öncesi AKP iyiydi” lafını hatırlayalım. Bu lafı kimi “Marksistler” de söylüyor.

Başta andığımız, bugün YP’ye koşan yayınlar da o dönemde gizli AKP’liydi. Misal, TvP, aleni Tarafçıydı. Ayşe Hür’ün dediği gibi, o gün demokrasi ve özgürlük için Tayyip’e destek verilmişti, şimdi İmamoğlu’na destek veriliyor. Kimse, demokrasi ve özgürlüğü devrimci sosyalist zeminde sorgulama gereği duymuyor.

Sonra o şüreka, “madem para lazım. Siyasetin ana finansman kaynağı olan belediyelere yönelelim. Zaten elimizde çok belediye var. Veli Ağbaba’ya söyleyin, belediyelerden haraç toplasın” deniliyor. Operasyon başlıyor. CHP’yi bile isteye ağa, tuzağa çekiyorlar. Aklında gönlünde CHP olmayanlar, partiyi tasfiye etme sürecini başlatıyorlar. O haraç toplama işlemine dâhil olan, bu haracı karşılamak için yolsuzluk, rüşvet, irtikap, imar rantı çarkına giren tüm belediyelere operasyon düzenleniyor. Yani “CHP içine yönelik operasyon” denilen tesbihin de “belediyelere yönelik operasyon” denilen tesbihin de imamesi, İmamoğlu.

Bugün İmamoğlu’nun yanına koşan Birgün, “Tarım-Kredi zarar ediyor” diye haber yapıyor. Seksenlerin sonunda KİT’leri özelleştirmek için bahane arayan Özal gibi, devlet kurumlarını kârın, verimliliğin ölçüsüne vuruyor. O gün Birgün’ün sahiplerinin KİT’lerin özelleştirilmesi politikasına destek sunduklarını, daha önce Özal’dan medet umduklarını hatırlamak gerek. Özal’ın yerini Özel alıyor. Bunların aklı fikri aynı.

Bugün aynı gazete, halkı, işçiyi, emekçiyi dert ediniyormuş pozu kesebiliyor. Bu pozdan, ona işçiyi emekçiyi oyalama görevi verildiği anlaşılıyor. Birgün gibiler, şirketleriyle, kârla düşündüğü gerçeğini bu kesimlere söylediği yalanla gizleyebileceğini sanıyorlar.

Evrensel gazetesi yazarı Kansu Yıldırım, YP programını alıyor eline, sıkıyor sıkıyor, biraz olsun sosyal demokrasi bulacağım diye boncuk boncuk terliyor. Akademik verilere ve isimlere boğduğu, bol alıntılı, yalan dolan yazılarını yazdıktan sonra hepimize (işçiye, ezilene, yoksula) şunu söylüyor: “Hepimizin muradı dünyada cennet. Komünizmi biz de isteriz. Ama n’apalım, elimizde bu var. Sosyal demokrasiyle liberalizmin sözüne vahiy gibi iman edelim. Marjinallik de bir yere kadar!” O da CHP belediyelerinde EMEP’e koklatılan rant adına konuşuyor.

TvP de aynı şeyleri söylüyor. O da en uç radikalizmi pazarladıktan sonra en geri reformizme ve revizyonizme insanları Assos meltemi için razı etmeye çalışıyor.

Bir EMEP’li arkadaşın vaktiyle dediği gibi, “parti içinde ne vakit ideolojik bir tartışma yaşansa hemen ertesi gün Evrensel gazetesinin ikinci sayfasında ‘bilmem nerede TDKP, kongresini düzenledi’ haberi çıkar. Bu haber yalandır. Ne kongre ne de TDKP var.” Zaten bu sözü işittiğimiz günden birkaç yıl sonra EMEP’in parçası olduğu Enverist enternasyonal, “siz legal reformist partiyi asıl partinin yerine koydunuz. Onu tasfiye ettiniz” diyerek EMEP’i bünyesinden attı.

Bugün herkes üçkâğıtçı, kariyerist bir müteahhidin peşinden gitmeyi devrimcilik ve sosyalistlik diye yutturmaya çalışıyor.

Komintern’e bağlı Ajitasyon ve Propaganda Dairesi, 1924 yılında “Birinci Enternasyonal’in Kuruluşunun Altmışıncı Yıldönümü Üzerine Tezler”i yayınlıyor. Orada küçük burjuvanın solculuğuna mesafe koymanın tarihine değiniliyor. “Eskiden küçük burjuvazinin müttefiki olan proletarya, sahada bağımsız bir faktör olarak ortaya çıktı ve küçük burjuvaziden kurtuldu, ama onun yanılsamalarından kurtulamadı” deniliyor.

Aradan geçen yüz yıla rağmen, o burjuva devrimleri bir türlü gerçekleşmiyor, bir türlü tamama ermiyor, komünist hareket, bir türlü küçük burjuvanın gölgesinden, ağırlığından, prangalarından kurtulamıyor. Hep birileri çıkıyor, “marjinalliğin lüzumu yok. Önce reform, önce küçük burjuva iktidarı, önce burjuva devrimi, önce eşitlik, adalet, özgürlük, önce biz bi mutlu olalım” diyor. Proletaryaya, yoksullara, ezilenlere, mahrumlara bir türlü sıra gelmiyor.

YP’den koltuk ve mevki bekleyenler, mücadelenin mevzilerini tasfiye ediyorlar, Oysa rant peşinde koşacaklarına, bu küçük burjuvalara (Başaran Aksu gibi isimler üzerinden) işçileri peşkeş çekeceklerine, güç olmanın, güç biriktirmenin, mevziler inşa etmenin yollarını arasalardı, bağımsız hatta, tüm siyaset alanını parçalayacak müdahaleler gerçekleştirselerdi, bugün çok daha başka bir şeyi konuşuyor olurduk.

Gezi günlerinde bir toplantıda Gezi’yi tasvir ederken şu gerçek hikâyeyi anlattık: “İlk gün gece yapılan saldırıda Taksim girişinde toplaşan kitle, ara sokaklara dağıldı. Sokaklardan birinin orta yerinde büyükçe bir çukur vardı. Önden gidenler, arkadan gelenler oraya düşmesin diye, hemen çukurun etrafına kenetlenip bir bariyer oluşturdular. Gezi budur.”

Bu söz üzerine Birgün’ün sahibi olan örgütün (ÖDP’nin) temsilcisi, “biz Gezi’yi böyle anlamıyoruz, ona böyle bakmıyoruz” cevabını verdi. Cevabının somut karşılığı, etkisi altında olduğu kurumların sahadan uzak tutulması, sahadaki kitlenin yumuşatılıp, kirden arındırılıp CHP ve sandığa bağlanması, herkesin o çukura düşmesini sağlamak oldu.

Bu küçük burjuva prangalar kırılmadan yol alınamaz.

Eren Balkır
3 Ağustos 2026

27 Temmuz 2026

,

YP


1998 yılında Nemit isminde 20 yaşında bir Çerkes kızı, Ankara’da katledildi. Katil, Nemit’in ev arkadaşının sevgilisini elinden aldığı gençti. Onu bulmak için geldiği evde Nemit’le tartıştı. Tartışma neticesinde Nemit’i katletti. SİP’ten yoldaşlarının aktardığına göre ertesi gün bir yönetici, partide herkesi topladı. “Nemit’in ölümü adli vaka, politik değil. Ama bu gerçeği gizleyeceğiz. Onu faşistlerin öldürdüğünü söyleyeceğiz. Bu yönde propaganda yürüteceğiz” dedi. Sonra Nemit’in adı unutuldu. Katili üç yıl sonra Rahşan affıyla serbest kaldı.

Sinekten yağ çıkartan yönetici, parti içinde güç kazanınca Kemal Okuyan’dan pay istedi. 1999 yılında yaşanan iç tartışmada kavga çıktı. Anlatılanlara göre, Okuyan’ın en yakın yoldaşının kardeşi (Anıt Baba) Okuyan’a yumruk attı. Bunun üzerine Okuyan “küstü”, bavulunu toplayıp havalimanına gitti. Memleketi Amerika’ya gitmek üzere olan şefi, yoldaşları yoldan zor döndürdüler. O kavganın bizatihi içinde olan, bugün Kemal Okuyan’ın adını andığı Ercan Kesal, umarız, o kavgalı günleri senaryolaştırır da sinema perdesinde olan biteni izleriz. Ama filmde, aslında Okuyan’ın parti içinde kimlerin kendi yanında olduğunu görmek için yalandan havalimanına koştuğuna dair sahneye özel bir yer ayrılmalı. O sahne, küçük burjuvanın sosyalist hareketi nasıl çürüttüğünün delili.

Gezi sonrası partinin borçlarını kim ödeyecek kavgası da filme çekilebilir. O günler de utanç verici ve yüz kızartıcıydı. Partiye kayyum atandı. Sonra sorumluluk almak istemeyenler, ayrıldılar.

Bahsi edilen SİP’li yönetici, Rahmi Koç’un profesörü oldu. Pandemi sürecini yöneten isimler arasında yer aldı. Mesela bu ilişkilerin de filmi çekilebilir. Halka nasıl zulmedildiği, solcu kurumların bu zulme nasıl ortak olduğu üzerinde durulabilir. “Tekeller olmazsa bilim olmaz” diyen Birgün yazarına özel bir yer ayrılabilir.

“Utanmak devrimcidir” diyor Marx. Kemal Okuyan’ın CHP adına, onun yerine utanması, karşı-devrimcidir. Son rozet takma gösterisini Ercan Kesal’la konuştuğunu, ikisine de yaşananların Nasipse Adayız filmini hatırlattığını söylüyor. Asıl soru şu: “Sen bir burjuva partisi adına, onun yerine niye utanıyorsun? Aranızdaki sınıfsal bağ nedir?”

Devrimci Yol ve TKP, CHP’ye endeksli, ona bağlı, onunla tanımlı. Sağda solda Devrimci Yol ve TKP adına çalışma yürüten birileri varsa, bu ülkede devrim de sosyalizm de hayalden ibarettir. Bu gerçek, artık idrak edilmeli. Çünkü CHP ve taşeronlarının devrim ve sosyalizm gibi bir derdi davası olamaz.

Son cast ajansı vukuatında Devrimci Yol’un payı ve parmağı var. O haber, Yan Yana forumlarıyla birlikte ele alınmalı. Verilen görevi ifa eden Devrimci Yol, YP’den vekillik için pay istiyor. İşleyen ve Taş gibiler, ceylan derisi koltukların keyfine varmak istiyorlar. Bir Dev-Yolcunun dediği gibi, Vekillerimizin canı şimdiden kaymak çekiyor!

Bunların devrim ve sosyalizm gibi bir dertleri yok. Yoksuldan, işçiden ve ezilenden nefret ediyorlar. Onların varlığına tahammül edemiyorlar. Öznel varlıklarından rahatsız oluyorlar. Küçük burjuva olarak, burjuva efendilerine hoş görünmek için cumhuriyetçilik veya demokrasicilik kapısından içeri girmek istiyorlar.

Sosyalizmi cumhuriyetçilikle; devrimi demokrasicilikle yumuşatmanın, efendilerin masasına servis etmenin derdindeler. Tek varlık sebepleri, gerekçeleri bu. Kansu Yıldırım gibi teorik âlemde ön almaya ama dönüp dolaşıp sermayeye ve CHP’ye yaranmaya çalışıyorlar. Dün Altuzerci olan, sonradan sendikalist-işçiciye dönüşen Yıldırım, Birgün’ün haberine, ardına yöresine bakmadan, sahip çıkıyor. “Bir gazeteci, haberin diğer tarafına da soru yöneltmeli?” ilkesine hiç bakmıyor.

Birgün, haberi “CHP figüran tutmuş” diye servis ediyor. YP-CHP kavgasında tetikçilik yapıyor. Sonra “bak cast ajansı bizi doğruladı. Figüran tutulmuş” diyor. 5N1K ile de ilgileri yok. Tek dertleri tetikçilik, aparat olarak bir yerlere yaranmak. YP’den gelen paraların ve makam mevkilerin hakkını vermek.


“İmamoğlu Dolar’a iyi geldi” diyen, Dolar adına ve onun için düşünen Birgün gazetesi, Özgür Özel’in NATO övgüsü içeren yazısını sansürleyerek veriyor. NATO’ya yönelik övgülerden hiç bahsetmiyor. Küçük burjuva, herkesi kendisine ram ve kul etmeye, kendisi gibi kılmaya çalışıyor. 25 yıldır “Erdoğan gitsin”ci siyaseti yürüten küçük burjuva sol, şimdi de onun kral olacağını söylüyor. Böylelikle, birilerine “Bize mecbursunuz. Bizim kavalımıza fare olun” diyor. Efendilere işmar ediyor, gerekirse önlerinde diz çöküp yalvarıyor. Olan, devrimci ve sosyalist harekete oluyor. Sol memenin altındaki cevahiri dertli ve öfkeli olmayanlar, bu küçük burjuva solcuların yaptıklarını, söylediklerini görmüyorlar. Hakikatin üzerini örtüyorlar.

Bugün YP’ye ve burjuvaziye peşkeş çektikleri kurumların ardındaki ter ve kan, bu küçük burjuvaların umrunda değil. Ranttan pay istiyorlar. Dün “Merkez Bankası bağımsız olsun” diyen Birgün gibi solcular, bugün başka bir yalana sarılıyorlar. Dün “AKP batıyla ilişkilerimizi bozdu” diyenler, bugün AKP’nin batıdan destek gördüğünü söylüyorlar. Dün belediyelerde, kurultayda ve başka yerlerde çevrilen dolapları haber yapmayanlar, cast ajansına gizlice sızıyorlar. YP’den alınan paraların hakkını veriyorlar.

AK Parti, ak olmadığı için AKP olarak anılıyorsa, Yeni Parti de yeni olmadığı için YP olarak anılmalı. Netflikse atıf, bağırırcasına yazılan logo, uyduruk ufuk çizgisi, bir partiyi yeni yapmıyor. Tek programı, “devleti şirket gibi yöneteceğim” diyen İmamoğlu’nun aklı uyarınca özel şirketlerle devlet arasında taşeronluk ilişkisi kurmaktan, devleti sermayeye basit bir aparat kılmaktan ibaret. Eski pilav, yeni diye yutturuluyor. Bu yalana “devrimciyim, sosyalistim” diyenler alet oluyor.

Dün neoliberalizm, Reagan-Thatcher hattı üzerinden devlete ayar çeken Özal’a sarılanlar, Bekaa Vadisi’nde Ahu Tuğba’nın toplumdaki etkilerini tartışanlar, Papa’ya mektup yazıp yalvaranlar, “devrimci değil gazeteciyiz” diyenler, bugün gene bir yerlere sarılıyorlar, olur olmaz kültürel öğelerden medet umuyorlar, birilerine yalvarıyorlar, gene gazetecilik kisvesine bürünüyorlar. Gazetecilikle alakası olmayan gazeteciliklerini devrimcilik diye pazarlıyorlar. Tek akılları, tek taktikleri, tek stratejileri bu.

Dün CHP’ye küfreden Tanıl Bora, bugün “seksen öncesi Devrimci Yol’un etkisi CHP’de bir grup milletvekilini örgütlemişti” buyuruyor. CHP içi siyasete cevaz veriyor. Aynı CHP, iktidardayken en çok da solcuları eziyor. Perinçek’e sol örgütlerle ilgili bilgileri CHP’li bakan veriyor. Pol-Der üyelerine baskıyı CHP uyguluyor. O dönemi anlatan Pol-Der başkanı, hatıratında solcu bir ismi eleştiriyor. Eleştirinin olduğu kısmı bizzat kitabı yayımlayan Tanıl Bora sansürlüyor.

Görünen o ki her iki taraf da bir bagajdan kurtulmak istiyor. YP, Kılıçdaroğlu istediği için değil, kuranların arzu ve iradesi ayrışmak olduğundan kuruluyor. Kuranlar, SİP’in yöneticisi gibi efendisinin dizinin dibine geri dönecek, bu sahneden inecek. Olan, bu küçük burjuva muhalefete bel ve umut bağlayanlara olacak.

Eren Balkır
27 Temmuz 2026