Alınteri’nin
alınla ve terle bir alakası kalmamış görünüyor. “Bugün herkes boşansın, kadın
bağımı, mavi saç boyamı, ertesi gün hapımı vs. devlet alsın. Tatilimi devlet
karşılasın” diyen çizgiye geriledi.[1] Alınteri, bu çizgiyi sosyalizm
zannediyor. Devleti burjuva gibi yaşama hakkı adına eleştiriyor. Devlet,
sermayenin zincirlerini kırsın istiyor. Kadına en fazla sermaye olmayı, fuhşu
önerebiliyor. Bu tür örgütler, ne devrim ne de sosyalizm gibi bir perspektife
sahip. Saraylarda düşünenler, kulübelere yön tayin etmek istiyorlar.
Eskiden
“proletaryanın demir yumruğu” gibi afili, havalı laflar ederlerdi. Bu lafların
gerici olduğunu Fransa’da, orada burada öğrendiler. Örgüt, abisi MLKP gibi feminist
oldu.[2] Aydınlandı. Gerçekten ve insandan koptu. Özgürleşti.
Gezi
günlerinde bizim dergiyi takip eden bir arkadaş, “Plaza Çalışanları diye bir
örgütlenme çalışması var. Onun toplantısına katılır mısın?” diye sorunca “ben kadim
işsizim. Beni almazlar toplantıya” cevabını verdim. Arkadaş “sorun olmaz” deyince
toplantı mekânına gittik. Etrafında 7-8 kişinin bulunduğu masanın başına bu Alınteri’den
ayrılma DP isimli ekipten biri, “hanım ağa” misali, kurulmuştu. Toplantı sırasında
doğudaki bir ilden Ankara’ya yürüyüş yapan bir çağrı merkezi çalışanı ile bağlantılı
geliştirilecek eylem sürecini örgütlemekle ilgili birkaç söz sarf ettim. Bu çalışmayı
emekçiliğini yaptığımız Ethem Sarısülük Forumu ile ilişkilendirmeyi önerdim. Bunun
üzerine o “hanım ağa”, şu tepkiyi verdi: “Sen ne iş yapıyorsun?”
“İşsizim”
cevabını verince, Devrimci Proletarya sözcüsü şunu söyledi: “O zaman bu
toplantıda ne işin var?” İşin garibi, beni toplantıya çağıran arkadaş da ona
destek verdi ve “evet abi, senin ne işin var burada?” dedi. Bu arkadaş, aynı
akıl fikirle Kaldıraç’a gitti.
O
hanım ağa, aslında örgütü değil, parçası olduğu özel banka ve aldığı
dolgun ücret adına konuşuyordu. O yoksul ise Ethem Sarısülük Forumu’nda briç eğitimi
verilmesine de forumun CHP belediyesine peşkeş çekilmesine de karşı çıkıyordu.
Birinci
Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ilkin Yahudi avına çıkmadılar. Önce dilencileri
ve yaşlıları öldürdüler. Bugün bu ideolojik-politik tavrı solda gözlemliyoruz. Yeni
dönemde solcular, “yaşlı şeflerle, dedelerle ilişkimizi kesmeliyiz”[3] diye
yazılar yazıyorlar. Hiçbir genç, yaşlı şeflerinin cenazesine bile gitmiyor. Örgütlere
zaten yoksullar alınmıyor. Zenginliğiyle, kredi kartlarıyla övünen
sosyalistlere rastlanılıyor.
Fukara haliyle bir adam, aşını bir sokak kedisiyle pay ediyor. Bu hali eleştiren, kedi beslemeyi o yoksula yakıştıramayan bir sosyalist, “kediler ölmeli!” diyor. Ama nedense, kendi içki içtiği, yemek yediği mekâna yaranmak adına, orada sokağa atılacak olan iki kediyi alıp iş yerine götürüyor, onları sahiplenecek birilerini buluyor. Buradaki sınıfsal ayrımı, artık kimse sorgulamıyor. Para karşılığı alınmış ekonomi-politik derslerinde bu ayrım hiçbir şekilde öğretilmiyor.
Kansu Yıldırım, Fuat Filizler gibi
Kapitalfuruşların yoksulun, işçinin, halkın canına değen tek bir lafları
bulunmuyor. Onlar en fazla, teorik, analitik, istatistiksel olgular derekesinde
ele alınıyor.
Sol,
kendi canına can katan kim sorusunun cevabına göre ayrışıyor. Kendini ideolojik-politik
düzeyde bağladığı güce göre kutuplaşıyor. Devletten beslenenler, yalandan
sermayeye; sermayeden beslenenler, yalandan devlete tariz okları fırlatıyorlar.
Bir
taraf, “sen devleti savunuyorsun, faşistsin”, diğer tarafsa “sermayeye yandaşsın,
liberalsin” diyor.[4] Devletin sermayeyle, sermayenin devletle ilişkileri bu
solcularda silikleşiyor. İki taraf, bu bağların üzerinin örtüldüğü yerde
yalandan kavga ediyor. Devrimci politikanın bu yalan yerde icra edilmesini
istiyor. Aslında bu irade, devlete ve sermayeye ait.
Her
bir tarafın yarım doğrularının, karşı tarafa dair söylediği doğruların bir
önemi bulunmuyor. Devletle sermaye arasındaki ilişkilerin ve bağların silikleştiği
alanı var eden örgütler, aynı devletten ve sermayeden besleniyorlar. Halkı,
işçi sınıfını ve yoksulu birlikte “zehirliyorlar”.
O
yalandan siyaset, burjuva siyaset kurgusu uyarınca, CHP (YP) ile birlikte
hareket etmek dışında bir ufka sahip olmadığı için gidip YP’nin ilişkilerine,
siyasetine, fikrine kılıflar örüyor. Devleti ve sermayeyi savunanlar, birinin
birikimini diğeriyle korumak isteyenler, burjuva siyasetine kul köle oluyorlar.
O
nedenle HKP lideri, bugün faşist Ümit Özdağ’ı “eşkıya kılıklı adam, Amerikan emperyalizmine
meydan okuyor” diyerek allayıp pulluyor. O nedenle Başaran Aksu, iki dakika
konuşarak, bir cemaat liderini solcu yaptığıyla övünüyor. O cemaatin İmamoğlu’na
destek verdiğini iyi biliyor. Muhtemelen yalan söylüyor. “Ben de solcuyum artık”
diyen cemaat liderini sol kitleye pazarlamak, Başaran Aksu’ya düşüyor. Bunların
işçiyle, yoksulla ve halkla ilişkileri yalandan.
Çünkü
200 kilo altını olan kişi, ancak solcu olabilir. Bugün solculuk, sermayeyle ve
devletle bağlarını put belleyenlerin, o bağlarla yaşayanların ideolojisidir. Herkes,
İmamoğlu başa geldiğinde “yoksulu doyurmak zordu. Başa zengin geldi, iyi oldu”
diyen Mine Kırıkkanat çizgisine gelmiştir.
Devlete
veya sermayeye yaranma çabası, “biz Kuzey Koreli değiliz, bireyi örgütün üzerinde
tutuyoruz, ilerici değerlere sahip çıkıyoruz, emperyalizmin içteki varlığından
rahatsız değiliz” dedirtiyor.
O
emperyalizm, kendini beyin, Avrupa’yı gövde görüyor. “Bütçenizin yüzde 5’ini bana
verin. Benim işlerimi görün” diyor. Belki de o yüzden devlet, Haluk Levent’ten
Kuriş’e, dün dağıttığı tüm cülusu topluyor.
Burada
işler, kamu-özel işbirliği denilen perspektif üzre icra ediliyor. Silikon
Vadisi ile askeri devlet iç içe geçiyor. Sermaye döngüsü, buradan sağlanıyor. Kâr
oranlarındaki düşüşün yol açtığı sıkışma, böylelikle aşılmak isteniyor. Sermaye, savaş
tamtamlarını çalıyor.
Kamu-özel
işbirliğinin esas olduğu, devletin beşli çete gibi şirketlerle iş yürüttüğü
koşullarda bu işbirliği solda da makes buluyor. Sol da sermayeye bağlı
kesimiyle devlete bağlı kesimi arasındaki kavgaya şahitlik ediyor. Bir taraf
sermayenin günahını devletin; diğer taraf devletin günahını sermayenin sırtına
yüklüyor. Onu aklıyor, arındırıyor. Cemaatlerin ve tarikatların soğurduğu
tarihsel öfkenin devlete yönelmesine izin vermiyor. Onu devletle birlikte ezmek
için askere yazılıyor.
Devleti
burjuva gibi yaşama hakkı adına eleştirenlere, dolgun maaşlı bir bürokrat gibi
yaşama hakkı adına burjuvayı eleştiriyormuş gibi yapanlar eşlik ediyor. Her
ikisi İkinci Dünya Savaşı’na doğru giderken ilkin ezilen yoksullara ve mahrumlara
düşmanlaşıyor.
Eren Balkır
22 Ağustos 2026
Dipnotlar:
[1] Çiçek Özgen, “Yabancılaşma ve “Gri Boşanma”, 20 Ağustos 2026, Alınteri.
[2]
Eren Balkır, “Feminist Atılım”, 3 Aralık 2024, İştiraki.
[3]
Deniz Gülşen, “Temsilden Özneye: Devrimci Siyasetin Görevi”, 22 Temmuz 2026, Ayrım.
[4] Nevzat Evrim Önal, “Kötülüğün Kaynağı Sermaye Değil Devlet”, 20 Ağustos 2026, X.


0 Yorum:
Yorum Gönder