22 Ağustos 2026

,

Yalandan


Alınteri’nin alınla ve terle bir alakası kalmamış görünüyor. “Bugün herkes boşansın, kadın bağımı, mavi saç boyamı, ertesi gün hapımı vs. devlet alsın. Tatilimi devlet karşılasın” diyen çizgiye geriledi.[1] Alınteri, bu çizgiyi sosyalizm zannediyor. Devleti burjuva gibi yaşama hakkı adına eleştiriyor. Devlet, sermayenin zincirlerini kırsın istiyor. Kadına en fazla sermaye olmayı, fuhşu önerebiliyor. Bu tür örgütler, ne devrim ne de sosyalizm gibi bir perspektife sahip. Saraylarda düşünenler, kulübelere yön tayin etmek istiyorlar.

Eskiden “proletaryanın demir yumruğu” gibi afili, havalı laflar ederlerdi. Bu lafların gerici olduğunu Fransa’da, orada burada öğrendiler. Örgüt, abisi MLKP gibi feminist oldu.[2] Aydınlandı. Gerçekten ve insandan koptu. Özgürleşti.

Gezi günlerinde bizim dergiyi takip eden bir arkadaş, “Plaza Çalışanları diye bir örgütlenme çalışması var. Onun toplantısına katılır mısın?” diye sorunca “ben kadim işsizim. Beni almazlar toplantıya” cevabını verdim. Arkadaş “sorun olmaz” deyince toplantı mekânına gittik. Etrafında 7-8 kişinin bulunduğu masanın başına bu Alınteri’den ayrılma DP isimli ekipten biri, “hanım ağa” misali, kurulmuştu. Toplantı sırasında doğudaki bir ilden Ankara’ya yürüyüş yapan bir çağrı merkezi çalışanı ile bağlantılı geliştirilecek eylem sürecini örgütlemekle ilgili birkaç söz sarf ettim. Bu çalışmayı emekçiliğini yaptığımız Ethem Sarısülük Forumu ile ilişkilendirmeyi önerdim. Bunun üzerine o “hanım ağa”, şu tepkiyi verdi: “Sen ne iş yapıyorsun?”

“İşsizim” cevabını verince, Devrimci Proletarya sözcüsü şunu söyledi: “O zaman bu toplantıda ne işin var?” İşin garibi, beni toplantıya çağıran arkadaş da ona destek verdi ve “evet abi, senin ne işin var burada?” dedi. Bu arkadaş, aynı akıl fikirle Kaldıraç’a gitti.

O hanım ağa, aslında örgütü değil, parçası olduğu özel banka ve aldığı dolgun ücret adına konuşuyordu. O yoksul ise Ethem Sarısülük Forumu’nda briç eğitimi verilmesine de forumun CHP belediyesine peşkeş çekilmesine de karşı çıkıyordu.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ilkin Yahudi avına çıkmadılar. Önce dilencileri ve yaşlıları öldürdüler. Bugün bu ideolojik-politik tavrı solda gözlemliyoruz. Yeni dönemde solcular, “yaşlı şeflerle, dedelerle ilişkimizi kesmeliyiz”[3] diye yazılar yazıyorlar. Hiçbir genç, yaşlı şeflerinin cenazesine bile gitmiyor. Örgütlere zaten yoksullar alınmıyor. Zenginliğiyle, kredi kartlarıyla övünen sosyalistlere rastlanılıyor.

Fukara haliyle bir adam, aşını bir sokak kedisiyle pay ediyor. Bu hali eleştiren, kedi beslemeyi o yoksula yakıştıramayan bir sosyalist, “kediler ölmeli!” diyor. Ama nedense, kendi içki içtiği, yemek yediği mekâna yaranmak adına, orada sokağa atılacak olan iki kediyi alıp iş yerine götürüyor, onları sahiplenecek birilerini buluyor. Buradaki sınıfsal ayrımı, artık kimse sorgulamıyor. Para karşılığı alınmış ekonomi-politik derslerinde bu ayrım hiçbir şekilde öğretilmiyor. 

Kansu Yıldırım, Fuat Filizler gibi Kapitalfuruşların yoksulun, işçinin, halkın canına değen tek bir lafları bulunmuyor. Onlar en fazla, teorik, analitik, istatistiksel olgular derekesinde ele alınıyor.

Sol, kendi canına can katan kim sorusunun cevabına göre ayrışıyor. Kendini ideolojik-politik düzeyde bağladığı güce göre kutuplaşıyor. Devletten beslenenler, yalandan sermayeye; sermayeden beslenenler, yalandan devlete tariz okları fırlatıyorlar.

Bir taraf, “sen devleti savunuyorsun, faşistsin”, diğer tarafsa “sermayeye yandaşsın, liberalsin” diyor.[4] Devletin sermayeyle, sermayenin devletle ilişkileri bu solcularda silikleşiyor. İki taraf, bu bağların üzerinin örtüldüğü yerde yalandan kavga ediyor. Devrimci politikanın bu yalan yerde icra edilmesini istiyor. Aslında bu irade, devlete ve sermayeye ait.

Her bir tarafın yarım doğrularının, karşı tarafa dair söylediği doğruların bir önemi bulunmuyor. Devletle sermaye arasındaki ilişkilerin ve bağların silikleştiği alanı var eden örgütler, aynı devletten ve sermayeden besleniyorlar. Halkı, işçi sınıfını ve yoksulu birlikte “zehirliyorlar”.

O yalandan siyaset, burjuva siyaset kurgusu uyarınca, CHP (YP) ile birlikte hareket etmek dışında bir ufka sahip olmadığı için gidip YP’nin ilişkilerine, siyasetine, fikrine kılıflar örüyor. Devleti ve sermayeyi savunanlar, birinin birikimini diğeriyle korumak isteyenler, burjuva siyasetine kul köle oluyorlar.

O nedenle HKP lideri, bugün faşist Ümit Özdağ’ı “eşkıya kılıklı adam, Amerikan emperyalizmine meydan okuyor” diyerek allayıp pulluyor. O nedenle Başaran Aksu, iki dakika konuşarak, bir cemaat liderini solcu yaptığıyla övünüyor. O cemaatin İmamoğlu’na destek verdiğini iyi biliyor. Muhtemelen yalan söylüyor. “Ben de solcuyum artık” diyen cemaat liderini sol kitleye pazarlamak, Başaran Aksu’ya düşüyor. Bunların işçiyle, yoksulla ve halkla ilişkileri yalandan.

Çünkü 200 kilo altını olan kişi, ancak solcu olabilir. Bugün solculuk, sermayeyle ve devletle bağlarını put belleyenlerin, o bağlarla yaşayanların ideolojisidir. Herkes, İmamoğlu başa geldiğinde “yoksulu doyurmak zordu. Başa zengin geldi, iyi oldu” diyen Mine Kırıkkanat çizgisine gelmiştir.

Devlete veya sermayeye yaranma çabası, “biz Kuzey Koreli değiliz, bireyi örgütün üzerinde tutuyoruz, ilerici değerlere sahip çıkıyoruz, emperyalizmin içteki varlığından rahatsız değiliz” dedirtiyor.

O emperyalizm, kendini beyin, Avrupa’yı gövde görüyor. “Bütçenizin yüzde 5’ini bana verin. Benim işlerimi görün” diyor. Belki de o yüzden devlet, Haluk Levent’ten Kuriş’e, dün dağıttığı tüm cülusu topluyor.

Burada işler, kamu-özel işbirliği denilen perspektif üzre icra ediliyor. Silikon Vadisi ile askeri devlet iç içe geçiyor. Sermaye döngüsü, buradan sağlanıyor. Kâr oranlarındaki düşüşün yol açtığı sıkışma, böylelikle aşılmak isteniyor. Sermaye, savaş tamtamlarını çalıyor.

Kamu-özel işbirliğinin esas olduğu, devletin beşli çete gibi şirketlerle iş yürüttüğü koşullarda bu işbirliği solda da makes buluyor. Sol da sermayeye bağlı kesimiyle devlete bağlı kesimi arasındaki kavgaya şahitlik ediyor. Bir taraf sermayenin günahını devletin; diğer taraf devletin günahını sermayenin sırtına yüklüyor. Onu aklıyor, arındırıyor. Cemaatlerin ve tarikatların soğurduğu tarihsel öfkenin devlete yönelmesine izin vermiyor. Onu devletle birlikte ezmek için askere yazılıyor.

Devleti burjuva gibi yaşama hakkı adına eleştirenlere, dolgun maaşlı bir bürokrat gibi yaşama hakkı adına burjuvayı eleştiriyormuş gibi yapanlar eşlik ediyor. Her ikisi İkinci Dünya Savaşı’na doğru giderken ilkin ezilen yoksullara ve mahrumlara düşmanlaşıyor.

Eren Balkır
22 Ağustos 2026

Dipnotlar:
[1] Çiçek Özgen, “Yabancılaşma ve “Gri Boşanma”, 20 Ağustos 2026, Alınteri.

[2] Eren Balkır, “Feminist Atılım”, 3 Aralık 2024, İştiraki.

[3] Deniz Gülşen, “Temsilden Özneye: Devrimci Siyasetin Görevi”, 22 Temmuz 2026, Ayrım.

[4] Nevzat Evrim Önal, “Kötülüğün Kaynağı Sermaye Değil Devlet”, 20 Ağustos 2026, X.

0 Yorum: