21 Ağustos 2026

Kan Süzüldü Gözlerimden

Jean Genet, George Jackson’ın Soledad Brother [“Soledadlı Kardeş”] kitabı için yazdığı takdim yazısında, “Bu, uğruna bir şeyler istenebilecek, kâğıda dökülebilecek veya bestelenebilecek bir kitap değil. O, hem özgürlüğün hizmetindeki bir silâh, hem de bir aşk şiiri” diyordu.

Kitabın yazarının 21 Ağustos 1971’de San Quentin Hapishanesi’nde katledilmesinden sadece bir hafta önce tamamlanmıştı. Sanki yazar, kitabın basılı halini asla göremeyeceğini biliyormuş gibi, o cezaevinden dışarıdaki yakın arkadaşlarına, yayımlanması talimatıyla göndermişti.

Ölümünden birkaç gün önce kitabı şöyle tanımlayan yazar, “Ben bir yazar değilim, ama bu kitabın her kelimesi bana ait, her biri tam da istediğim gibi, gözlerimde yansıdıkları halleriyle kâğıda dizildi” diyordu. Gördüğü ve istediği şey, hayatının merkezindeki tutku, savaştı; halka zulmedenlere karşı verilen devrimci savaş, “kusursuz sevda ve kusursuz nefret”ten doğan bir savaş.

“Hayatım boyunca hep isyandaydım” diyordu mektuplarından birinde. Gettoda büyüyen genç bir siyahi için ilk isyan, her zaman suç işlemekti. George, Amerikan hukukuyla ilkin on dört yaşında, Şikago’da bir çanta çalma suçuyla tutuklanması ile birlikte tanıştı. O andan itibaren hayatı sürekli tutuklamalar, çocuk ıslah evleri, şartlı tahliyeler ve daha fazla tutuklamayla geçti. On sekiz yaşında bir benzin istasyonundan 70 dolar çalmaktan mahkûm edildi. Avukatı, George’un ikinci dereceden soygunu itiraf etmesi halinde savcıyla anlaşma yapacağına söz verdi. George’a, “bu senin tek şansın, zira sabıkalısın. Mahkemeyi masrafa sokma, zaten seni buradaki bir hapishaneye gönderirler” dedi. Fakat George Jackson’a bir yıl ilâ müebbet arasında salınıp duran, ucu açık bir ceza verdiler.

“İlk kez hapse girdiğimde, ölüyorum sandım. Mahpusta var olmak bile çok ağır bir psikolojik uyuma ihtiyaç duyar. Yakalanmak, yüreğime düşen korkuların ilkiydi. Belki de yüzlerce köle edilmiş siyahilerden miras kalmış, sonradan kazandığımız bir özellikti bu.”[1]

Hayatındaki dönüm noktası konusunda ise şunu söylüyordu:

“Marx, Lenin, Trotskiy, Engels ve Mao ile tanıştım. […] beni günahlarımdan kurtardılar. İlk dört yıl boyunca ekonomi ve askerî fikirlerden başka bir şey çalışmadım. Siyahi gerillalar, ‘İri Jake’ lakaplı George Lewis, James Carr, W. C. Nolen, Bill Christmas, Tony Gibson gibi birçok isimle tanıştım. Siyahi suçluların zihniyetini Siyahi devrimci zihniyetine evriltmek için uğraştık.”[2]

Bu keşifte yalnız değildi. Diğer mahkûmlar da Marx, Fanon ve Mao’yu keşfetmeye başlıyorlardı. Bu isimler, mahkûmlara kendilerini ve mücadelelerini değerlendirmek için yeni bir yol, ahlaki yargı için yeni bir ölçüt sundular. George, “Hayatım boyunca hep isyandaydım. Sadece bunun farkında değildim” diyordu. Marx ve diğerlerinin toplumsal görüşleri, kendilerini insan topluluğunun üyeleri, devrimci bir kardeşliğin üyeleri olarak görmelerini mümkün kıldı.

Hapishanede, devrime bağlılığın özel bir anlamı ve özel bir bedeli vardır. Hapishane yetkililerince devrimci olarak bilinmek, neredeyse sürekli olarak şartlı tahliyeden mahrum bırakılmayı, diğer mahkûmlardan ayrılmayı, hücre hapsini (genellikle hapishanenin en yüksek güvenlikli koğuşlarında) hücrede yatmayı, bir hapishaneden diğerine nakilleri, dayakları, kötü yemekleri beraberinde getirir. Devrim olduğunu beyan etmek, tümüyle totaliter bir sistemin cezalandırıcı ve baskıcı gücünü üzerinize çeker.

Hapishanede George, çok özel bir bağlılık ve sevgiyle yaşadı. Mahkûmlar, ondan bahsederken sık sık “harbi adam” ifadesini kullanırlardı. Birçok mahkûm, “kuru sıkı atar”, “sağa sola tehditler savunur”, boş boş konuşur, ancak iş eyleme gelince ortadan kaybolur. Ancak George, sözünün eriydi. Herhangi bir laf ettiğinde, ardından yapılması gerekeni yapardı. Hapishanede ırkçı bir saldırıya uğrarsanız, hemen yanınızda biterdi.

Ona isnat edilen “suçlar”ın çoğunu hapishanede işledi. Yedi yıldan fazla bir süreyi çeşitli hücrelerde geçirmesine neden olan, Soledad Hapishanesi’nin ünlü “O” bölümünde[3] hücrede kalmasına yol açan, şartlı tahliyeyle çıkmasına mani olan suçların büyük kısmını başka mahkûmları savunurken işlemişti. Onu hapishane yetkilileri için özellikle tehlikeli kılan şey, o muazzam örgütleme becerisiydi.

“Birlikte olmalıyız. Domuza, yemeği sıcak servis etmezse ve temizlik için kullanılan toz deterjanı vaktinde dağıtmazsa, koğuştaki herkesin ona bir şeyler fırlatacağını, o zaman işlerin değişeceğini, hayatın kolaylaşacağını söyleyebilecek bir konumda olmalıyız. Birbirinizle kavga ederken bu tür bir birliğe kavuşamazsınız. Kardeşlerime her zaman o beyazlardan bazılarının domuzlara karşı bizimle çalışmaya istekli olduğunu söylüyorum. Tek yapmaları gereken, beyaz gibi konuşmayı bırakmak. Irklar kavga etmeye başladığında, elinizde sadece birbiriyle dövüşen bir grup manyak kalır. Domuzların istediği tam da bu.”[4]

Devrimci gruplar arasında birlik ihtiyacının bu kitabın ana temalarından biri olması tesadüf değil.

“Hayatınızın en bunaltıcı anında, en derin umutsuzluğunuzu yaşadığınız anda nasıl hissettiğinizi hatırlamaya çalışın. Ben, her zaman böyle hissediyorum. Bilincimin hangi seviyede olduğunun bir önemi yok. Uykuda olabilirim, uyanık olabilirim, arada bir yerde olabilirim. Bu şey orada ve beni hareket halinde tutuyor, gergin, günde yirmi dört saat, gözümü hedefe dikmemi sağlıyor.”[5]

Hücrede kalan George, vaktini okuyarak geçirdi. Zor koşullarda edindiği, Marksist ekonomi ve tarihe dair bilgisi, çoğu üniversite profesörünün bilgisiyle yarışırdı. Ama bazen de gerçeklik, günlerce hücrede yitip giderdi.

“Özel bir tecrit hücresinde kalıyordum, bazen kilidine kaynak yapılırdı. Konuşacak kimse bulamazdım. Sadece çığlıklar duyulurdu. İnsanla temas edemediğinizden, kitaplara bağlanırsınız. İnsanlarla temas kuramazsınız. Kapıya kaynaklanmış özel kilit. Etrafta kimse yok. Tamamen yalnızım. Tek dostum, kitap. Bazen kendimi yazarla yüksek sesle konuşurken bulurdum. Bazen uyandığımda kendimi başka biriyle konuşurken görürdüm. Galiba dileğimi gerçekleştiriyordum. Gece uyurken bile kendimi o adamlarla konuşurken buluyordum.”[6]

George, plastik bir daktiloda zahmetli bir şekilde yazarak, hapishane hayatı ve devrimci siyaseti Marksist bir bakış açısıyla ele alan, konumunu aktaran yazılar yayınladı.

Faaliyetleri için ağır bir bedel ödedi. Hapishane onun iradesini hücre hapsiyle kıramayınca, diğer mahkûmların onu öldürmesini sağlamak için kolları sıvadılar. Değerlendirmesi şu yöndeydi: “Beni tuzağa düşürmeye ve nallarım dikilsin diye son darbeyi indirmeye yemin etmişlerdi.”

Beyaz mahkûmlar arasında şu söz yayılmıştı: “Jackson’ı yakalayın. Ele geçirirseniz bunun hayrını görürsünüz.” Bir keresinde hapishanede kendisine yirmi kez tuzak kurulduğunu söylemişti. Öyle bir hale gelmişti ki, hücresinden çıktığında her zaman bir saldırıyı savuşturmak için hazırlanmak zorunda kalıyordu.

Ama hiçbir şey hapis acısını hafifletemezdi.

Hapishane hayatı uzadıkça uzadı, koca bir on yıl geçti.

Hayatında bundan sonra olanlardaki kaçınılmazlık alabildiğine kasvetliydi.

13 Ocak 1970’te, Soledad Hapishanesi’nin azami güvenlikli kanadında mahkûmlar spor yapsınlar diye bir avlu açıldı. Sekiz beyaz ve yedi siyahi mahkûm, üst araması yapıldıktan sonra avluya gönderildi. Tahmin edileceği gibi, beyazlar ve siyahiler arasında bir kavga çıktı. Hiçbir uyarı yapılmadan, keskin nişancı olarak ün salmış bir kule gardiyanı, ateş etmeye başladı. Dört el ateş etti ve üç siyahi mahkûmu öldürdü. Bir beyaz mahkûm, seken kurşunla kasığından yaralandı.

Hayatta kalan siyahiler, yaralılardan birinin beton zeminde kan kaybından öldüğünü söylediler. Üç gün sonra Monterey Şehri Büyük Jürisi, cinayetlerin meşru müdafaa olduğuna karar verdi. Bu karar, hapishane radyosunda duyurulduktan yarım saatten kısa bir süre sonra, beyaz bir gardiyan (ateş eden gardiyan değil) dövülerek öldürülmüş halde bulundu. Cinayetin işlendiği koğuşta bulunan tüm mahkûmlar, tecrite konuldular. 28 Şubat’ta Fleeta Drumgo, John Clutchette ve George Jackson, resmen cinayetle suçlandı.

Hapishane yetkilileri, kendi ifadelerine göre, “bunu yapabilecek tek kişi oydu” diyerek George’u suçladılar. Mahkûmlardan, onların üzerinde şartlı tahliye, hücre hapsi, yaşatma-öldürme yetkisi üzerinden kurdukları tahakküm sayesinde, duruşma günü geldiğinde ihtiyaç duydukları türden tanıklığı alabileceklerinden emindiler.

George’un ailesi oğullarını ziyarete geldiğinde, yanlarında küçük kardeşi Jonathan’ı da getiriyorlardı. George ve Jonathan, ziyaret odasının bir köşesine çekilir, fısıltıyla sohbet ederlerdi. Bu kitapta (Kan Süzülürdü Gözlerimden) yer alan Jonathan’a ait mektuplardan yapılan alıntılar, aralarında neler konuşulduğunu ortaya koyuyor.

Jonathan, on altı yaşındaydı ve gerilla savaşının niteliğine dair olağanüstü bir kavrayışa sahipti. George, bazı mektuplarında Jonathan’dan “canciğer dost” olarak bahsedecekti. George, 16 Ocak’ta gardiyanı öldürmekle suçlandı. Ardından kardeşi Jonathan da Amerikan adaletiyle tanıştı.

Jonathan, şunları söylüyordu:

“İnsanlar, abimin davasına, genel olarak harekete kafayı taktığımı söylüyorlar. Bana yakın bir kişi, bir keresinde, ‘tüm hayatını abinin davasına bağladın. O yüzden hiç neşeli değilsin’ demişti. Doğru, artık pek gülmüyorum. Hepinize ve sizin gibi düşünenlere sormak istediğim tek bir soru var: ya o sizin kardeşiniz olsaydı ne yapardınız?”

7 Ağustos 1971’de Jonathan Jackson, Kaliforniya’ya bağlı San Rafael şehrindeki bir mahkeme salonuna girdi. Biri gardiyana saldırmaktan yargılanan üç siyahi mahkûmu özgürleştirmeye çalıştı. Mahkûmlara silâh veren Jonathan, aralarında savcı yardımcısı ve üzerinde hâlâ cübbesi olan hâkimin de bulunduğu beş kişiyi rehin aldı. Kaçış için kullanılan kiralık minibüsün içinde birkaç dakika sonra kurşun yağmuruna tutularak öldürüldü.

“Sorumluluk artık bizde” diyen, henüz on yedi yaşındaki Jonathan, adalet anlayışını pratiğe ancak silah zoruyla koyabileceği sonucuna varmıştı. Amerika’daki deneyimi onu, sesini duyurmanın tek yolunun intiharvari bir cesaret eylemi gerçekleştirmek olduğuna ikna etmişti. “Çekin fotoğraflarımızı. Biz devrimcileriz” diye bağırdı. Bu sözlerle, tüm dünyaya, artık beyaz hukukunun meşruiyetini tanımadığı için suçlu olmadığını ilan ediyordu.

Ablası, ölüm haberini alınca, “Ama o daha bir çocuktu” diye bağırdı. Annesi kızının sözünü düzeltti: “Öyle deme. O bir adamdı. Babasını çok uzun zaman önce öldürdüler. Jonathan, bunun başına gelmesine izin vermeyecekti. Bir adam gibi yaşayacaktı.” Ölümünden sonra George, bir mektupta şunları söyledi:

“Kardeşimin ardından tek damla gözyaşı bile dökmedim, bunun için çok gururluyum, makineli tüfeği olan, büyümüş de küçülmüş, güzel, çok güzel bir çocuktu o. İnsanlarla nasıl yaşayacağını bilirdi. Jonathan’ı severdim, ölümü, sadece mücadeleci ruhumu daha da keskinleştirdi. Onun benim canımdan, benim kanımdan olduğunu bilmek bile gurur verici.”

Üç gün sonra bir basın toplantısında şunları söyleyecekti:

“O çocuğu çok sevdim. Onu beşiğinde ayakları üzerinde ilk kez doğrultan bendim. Aslında beşik de değildi. Sadece bir kutumuz vardı. Ona yürümeyi ben öğrettim. Ona uçmayı da ben öğretmek istedim. Şimdi onu Che Guevara’yı düşünür gibi düşüneceğim.”

George Jackson’ın son kitabı Kan Süzüldü Gözlerimden, sadece aramızdan ayrılmış olan George Jackson ve kardeşi Jonathan’ın değil, bu ülkenin tüm hapishanelerinde ve gettolarında yaşayan ölülerin de sesiyle konuşuyor. Kendilerini çoktan ölüme teslim etmiş, verecek hiçbir şeyleri kalmamış, halka sadece ölümlerini armağan eden adamların sesiyle hitap ediyor.

Bu, kendini mahkûm olarak gören bir adamın yazdığı bir kitap. Son mektuplarında George, yargı sürecini “son oyun” olarak tanımlamıştı. San Quentin Hapishanesi’ndeki suikastını binlerce kez öngörmüş, önceden bildirmişti (“on yıl boyunca sadist domuzların bıçak darbelerini ve kazma saplarını engellemek” için uğraştığından söz ediyordu).

Bu kitabın yazarının ölümle burun buruna onca yıl yaşamış olması, kitabına özel bir önem ve anlam kazandırıyor. Ancak bunu sadece bir bireyin eseri olarak görmek yanlış olurdu; George, kendini hiçbir zaman birey olarak görmedi. Görmeyi hep reddetti. Çünkü hapishane içinde ve dışında binlerce insanın topyekûn devrimci savaşa katıldığını biliyordu.

Bu kitap, kelimenin tam anlamıyla bir akıl hastanesinde, yazarın günde en az yirmi üç buçuk saat hücre hapsinde, hiç durmayan gürültülü çığlıkların ortasında yazıldı. Dayak yiyen mahkûmların çığlıkları, dayanılmaz acıdan deliliğe doğru geri çekilen adamların çığlıklarıydı bunlar.

Bu kitap, George’un hapishanede uğruna çalıştığı ve öldüğü devrimi toplumun geneline taşımakla alakalı. Devrimci kardeşlerine mesajı son derece açık:

“Tartışmalarınızı çözüme kavuşturun, bir araya gelin, durumumuzun gerçekliğini anlayın, faşizmin zaten burada olduğunu, kurtarılabilecek insanların zaten öldüğünü, harekete geçmezseniz, nesiller boyu daha fazla insanın öleceğini veya yoksul, katledilmiş yarım hayatlar yaşayacağınızı artık anlayın. Yapılması gerekeni yapın, devrimde insanlığınızı ve sevginizi keşfedin. Meşaleyi devralın. Bize katılın, halk için hayatınızı feda edin.”

George Jackson, 21 Ağustos 1971’de San Quentin’de vurularak öldürüldü. Hücrelerin bulunduğu hapishane bloğunda onunla birlikte kalan mahkûmlar, devletin katliamından kendilerini kurtarmak için kendi hayatını feda ettiğini söylediler.[7] Bu iddianın, tüm yaşamının ana niteliğiyle uyumlu olduğunu söylemek gerek.

Gregory Armstrong
15 Ekim 1971

[Kaynak: George L. Jackson, Blood in My Eye, Random House, 1972 New York, s. ix-xix.]

Dipnotlar:
[1] George Jackson, Soledad Brother: The Prison Letters of George Jackson.

[2] A.g.e.

[3] Bu altı metreye sekiz metre olan hücrede nemli havaya karşı herhangi bir korumaya rastlanmıyor. Hücrede mahkûm kendisini temizlemek için gerekli araç ve maddelerden mahrum bırakılıyor. O kötü koku ve bok püsürün içinde yemek yemek zorunda. Ellerini yıkamasına bile beş günde bir izin veriliyor. Sert branda bezinden matın üzerinde yatan mahkûm soğuk zeminle uğraşmak mecburiyetinde kalıyor.

[4] Yayınlanmamış röportaj.

[5] Yayınlanmamış röportaj.

[6] Yayınlanmamış röportaj.

[7] San Quentin Hapishanesi’nde kalan mahkûmların George Jackson’ın ölümü ardından verdikleri yeminli ifade.

0 Yorum: