Ülkemizin
bölgeler kapsamındaki sınıfsal durumuna yakından bakıldığında, köy ve köylülük
gerçeğiyle karşılaşılacaktır. Sınıflar mücadelesinde köylülerin konumu, hemen
her ülkede sorun teşkil etmiştir. Toprağın köylüye devredileceğine dair Sovyet
sloganı, ihtilalin ilk 15 yılında kolhoz sistemine dönüştürüldü. Kulaklar, bu
noktada direnç gösterdi. Çin’de ise toprak ve ev, on yılları kapsayacak biçimde
kiralandı. İspanya İç Savaşı’nda Komünist Parti ile anarşistlerin ayrışması, KP’nin
köylüye toprağı özel mülk olarak dağıtması ile ilgiliydi. Anarşistler tarafından
eleştirilen bu çıkış, tarihsel olarak haklıydı.
Sınıflar
mücadelesini ülkemizin özgün koşullarında ele aldığımızda, köylülüğün tam olarak
ayakları üzerine oturtulmuş bir çözümlemeye kavuşmadığı görülecektir. Marshall “Yardımlar”ı
sonrası 1950’lerde tarımda makineleşmenin ardından topraksız köylüler, Ankara ve
İstanbul’a göçler başlattılar. Gecekondulaşma, Almanya’ya işçi göçleri, fabrika
işçiliğinin yoğunlaşması, bu sürecin ürünüdür. Bugün ise köy nüfusu, yüzde
yediye kadar geriledi.
Köylülüğün
sınıflar mücadelesindeki yeri ve belirleyiciliği, nüfus dağılımı ölçütünden
değerlendirilemez. Kentte yaşayan ve çalışan bir işçi, memur ve esnaf, köyle
bağını toprak kiralama, satın alma, aile işletmesini sürdürme üzerinden
pekiştiriyor. Bu nedenle, temel ölçüt nüfus verileri olamaz. Üretim araçlarına
sahip olmak, sınıflar mücadelesinin belirleyici ölçütlerindendir. Çay, fındık,
zeytin, üzüm ve seracılık başta olmak üzere, birçok ürünün hasat ve diğer
işlemlerindeki mevsimlik işçi gerçeği, köylünün ağırlıklı nüfusunun yoksul
olmadığının önemli bir göstergesidir.
İkinci
gösterge, üretim araçları kapsamına giren makinelere; üçüncü ve en temel
gösterge, toprağa sahip olmasıdır. Taban fiyat uygulaması dışında kalan birçok
ürünün satışı “kayıt dışı” şekilde gerçekleştiğinden, çiftçiliğin ekonomik
bilançosu tam olarak açıklanamıyor. Saha araştırmaları, bu bilançoyu
netleştirecek raporların oluşturulmasına katkı sağlar ki 71 kopuşunu
gerçekleştirenlerin attığı adımlar, bu konuda önemli deneyimler sunmuştur.
Köylerdeki
kalabalık nüfuslu ailelerin çocukları kentlerde iş sahibi olduğunda, tekrar
çiftçilik üretimiyle bağ kurabiliyor. Bu noktada, köylünün sınıfsal durumu
kentten bağımsız değerlendirilemez. Rize özelinde çay üretimini
gerçekleştirenler, bu bölgede toprağı olup İstanbul’da uzun süredir yaşayan
ailelerdir. Fındık üretiminde de benzer durum geçerlidir. Bu şartlarda çiftçilik, temel geçim mesleği olmaktan çıkıp önemli bir ek gelir kapısına
dönüşüyor. Ege özelinde ise iş imkânları ve turizm açısından yaklaşıldığında,
toprak sahibi ailelerin bölge dışına göç etmediği görülüyor. Aynı durum,
Akdeniz ve İç Ege’deki sera sahipleri için de geçerlidir. Kısacası, Orta ve Doğu
Karadeniz, Trakya, Ege ve Akdeniz hattında köylülüğün bittiği/bitirildiği
söylemi tam olarak yerli yerine oturmuyor. Asıl gerçek şu ki salgın ve kapanma
döneminde İstanbul’da, toprak ve üretim araçlarına sahip olma sürecinde
köylerde yoksullar kalmadı.
Feodal
bağlar özelinde köylülüğe yaklaşıldığında, köy nüfusunun canlı olduğu
bölgelerde geri özellikleri barındıran kalıntılar devam etmektedir. Tarla açmak
için doğayı tahrip etmek, ideolojik duruşun güce ve otoriteye göre
belirlenmesi, türlü ihbarcılık, hâlen köylülükte devam etmektedir. Hiçbir zaman
hiçbir konuda net olmayan sessizlik, ortaya çıkacak güce göre konum belirleme
bekleyişinin sonucudur. Köylü için yurt ve yeryüzü algısı, kendi köyünün
sınırları içerisindeki güç ilişkileri kadardır.
Sınıflar
mücadelesi açısından köylünün ideolojik bulanıklığı, kitle çözümlemesini
karmaşık duruma taşıyor. Özellikle saydığımız bölgelerde köylülük, yoksulluk
zemininde yükselmiyor.
Sanılanın
aksine, köylünün ekoloji mücadelesi diye bir derdi yoktur, mücadeleyi buradan
kuranlar, yine sermaye çelişkisini görmeyip dinamizmi romantik zeminin üzerine
dikmektedirler.
Maddi
koşulların geldiği aşamada, özellikle ülkemiz özelinde, sınıflar mücadelesinin
dinamik duruma geldiği, çelişkilerin yoğunlaştığı, sömürünün yozlaştırma
pratikleri dâhil insanı kuşattığı yer, kentlerdir. Sınıflar mücadelesinin
sürdürülme biçiminde köy ile kır birbirine eşitlenmemelidir. Kalın çizgilerle
ayrılan köy ile kır farkı başlı başına ayrı bir yazının tartışma konusudur.
Kent
ölçütü de sanayi havzacılığı ve işçici pratikle eşitlenmemelidir. İşsizliğin,
barınma krizinin, güvencesizliğin, yozlaştırılma ve çürütme politikalarının
ivmelendiği yer kentlerdir. Bu aşamada kentler terazinin tek kefesine
konulduğunda, ülkenin iç özgünlüğü ıskalanır.
Köyün,
kırın ve kentlerin durumu her dönemde somut koşullara göre somut çözümlemeyle
değerlendirilmelidir. Dünün ezberiyle bugünün mücadelesi sürdürülüp yarın
kurulamaz. Hâlen Köy Enstitüleri arayışı ve özlemi olan siyasi çizgiler,
bugünün koşullarını kavrayamadığı gibi, o günün koşullarını da özümseyemiyorlar.
Dönemin
topraksız yoksul köylülerini teskin etmenin ve köyde tutmanın yolu Marshall ve
tarımda makineleşmeyle kırılmıştır. Pamuk üretimi için uygulanan zorunlu iskan
belirli bir düzeye gelince, makineleşmenin ardından, o pamuğu işleyecek işçi
ihtiyacı kentlere göçlerle sağlandı.
Son
yüzyıllık süreçte köylülüğün sınıfsal konumu ve aidiyeti dünün çözümlemeleriyle
sürdürülemez, kır ile köy ayrıştırılmadıkça, Çin tipi şablon mücadele
yöntemleri başarısız kalacaktır. Yeni bir düzen inşa edildiğinde, topyekün
mülksüzleştirme gerçekleştirilmediği sürece tarım bir kez daha çökeceği gibi
küçük burjuva ve feodal kalıntılar düzeni içten kemirecektir. Sonuç olarak
sınıflar mücadelesi, tarihin akışını ve yönünü belirler, bu yüzden kitlelerin
sınıfsal çözümlemesi ülkemizin özgün koşullarına göre değerlendirilmeye ve
farklı konumlara yerleştirilmek zorundadır.
Sinan Akdeniz
30 Ağustos 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder