30 Ağustos 2026

,

Dünün Çorbası



Ülkemizin bölgeler kapsamındaki sınıfsal durumuna yakından bakıldığında, köy ve köylülük gerçeğiyle karşılaşılacaktır. Sınıflar mücadelesinde köylülerin konumu, hemen her ülkede sorun teşkil etmiştir. Toprağın köylüye devredileceğine dair Sovyet sloganı, ihtilalin ilk 15 yılında kolhoz sistemine dönüştürüldü. Kulaklar, bu noktada direnç gösterdi. Çin’de ise toprak ve ev, on yılları kapsayacak biçimde kiralandı. İspanya İç Savaşı’nda Komünist Parti ile anarşistlerin ayrışması, KP’nin köylüye toprağı özel mülk olarak dağıtması ile ilgiliydi. Anarşistler tarafından eleştirilen bu çıkış, tarihsel olarak haklıydı.

Sınıflar mücadelesini ülkemizin özgün koşullarında ele aldığımızda, köylülüğün tam olarak ayakları üzerine oturtulmuş bir çözümlemeye kavuşmadığı görülecektir. Marshall “Yardımlar”ı sonrası 1950’lerde tarımda makineleşmenin ardından topraksız köylüler, Ankara ve İstanbul’a göçler başlattılar. Gecekondulaşma, Almanya’ya işçi göçleri, fabrika işçiliğinin yoğunlaşması, bu sürecin ürünüdür. Bugün ise köy nüfusu, yüzde yediye kadar geriledi.

Köylülüğün sınıflar mücadelesindeki yeri ve belirleyiciliği, nüfus dağılımı ölçütünden değerlendirilemez. Kentte yaşayan ve çalışan bir işçi, memur ve esnaf, köyle bağını toprak kiralama, satın alma, aile işletmesini sürdürme üzerinden pekiştiriyor. Bu nedenle, temel ölçüt nüfus verileri olamaz. Üretim araçlarına sahip olmak, sınıflar mücadelesinin belirleyici ölçütlerindendir. Çay, fındık, zeytin, üzüm ve seracılık başta olmak üzere, birçok ürünün hasat ve diğer işlemlerindeki mevsimlik işçi gerçeği, köylünün ağırlıklı nüfusunun yoksul olmadığının önemli bir göstergesidir.

İkinci gösterge, üretim araçları kapsamına giren makinelere; üçüncü ve en temel gösterge, toprağa sahip olmasıdır. Taban fiyat uygulaması dışında kalan birçok ürünün satışı “kayıt dışı” şekilde gerçekleştiğinden, çiftçiliğin ekonomik bilançosu tam olarak açıklanamıyor. Saha araştırmaları, bu bilançoyu netleştirecek raporların oluşturulmasına katkı sağlar ki 71 kopuşunu gerçekleştirenlerin attığı adımlar, bu konuda önemli deneyimler sunmuştur.

Köylerdeki kalabalık nüfuslu ailelerin çocukları kentlerde iş sahibi olduğunda, tekrar çiftçilik üretimiyle bağ kurabiliyor. Bu noktada, köylünün sınıfsal durumu kentten bağımsız değerlendirilemez. Rize özelinde çay üretimini gerçekleştirenler, bu bölgede toprağı olup İstanbul’da uzun süredir yaşayan ailelerdir. Fındık üretiminde de benzer durum geçerlidir. Bu şartlarda çiftçilik, temel geçim mesleği olmaktan çıkıp önemli bir ek gelir kapısına dönüşüyor. Ege özelinde ise iş imkânları ve turizm açısından yaklaşıldığında, toprak sahibi ailelerin bölge dışına göç etmediği görülüyor. Aynı durum, Akdeniz ve İç Ege’deki sera sahipleri için de geçerlidir. Kısacası, Orta ve Doğu Karadeniz, Trakya, Ege ve Akdeniz hattında köylülüğün bittiği/bitirildiği söylemi tam olarak yerli yerine oturmuyor. Asıl gerçek şu ki salgın ve kapanma döneminde İstanbul’da, toprak ve üretim araçlarına sahip olma sürecinde köylerde yoksullar kalmadı.

Feodal bağlar özelinde köylülüğe yaklaşıldığında, köy nüfusunun canlı olduğu bölgelerde geri özellikleri barındıran kalıntılar devam etmektedir. Tarla açmak için doğayı tahrip etmek, ideolojik duruşun güce ve otoriteye göre belirlenmesi, türlü ihbarcılık, hâlen köylülükte devam etmektedir. Hiçbir zaman hiçbir konuda net olmayan sessizlik, ortaya çıkacak güce göre konum belirleme bekleyişinin sonucudur. Köylü için yurt ve yeryüzü algısı, kendi köyünün sınırları içerisindeki güç ilişkileri kadardır.

Sınıflar mücadelesi açısından köylünün ideolojik bulanıklığı, kitle çözümlemesini karmaşık duruma taşıyor. Özellikle saydığımız bölgelerde köylülük, yoksulluk zemininde yükselmiyor.

Sanılanın aksine, köylünün ekoloji mücadelesi diye bir derdi yoktur, mücadeleyi buradan kuranlar, yine sermaye çelişkisini görmeyip dinamizmi romantik zeminin üzerine dikmektedirler.

Maddi koşulların geldiği aşamada, özellikle ülkemiz özelinde, sınıflar mücadelesinin dinamik duruma geldiği, çelişkilerin yoğunlaştığı, sömürünün yozlaştırma pratikleri dâhil insanı kuşattığı yer, kentlerdir. Sınıflar mücadelesinin sürdürülme biçiminde köy ile kır birbirine eşitlenmemelidir. Kalın çizgilerle ayrılan köy ile kır farkı başlı başına ayrı bir yazının tartışma konusudur.

Kent ölçütü de sanayi havzacılığı ve işçici pratikle eşitlenmemelidir. İşsizliğin, barınma krizinin, güvencesizliğin, yozlaştırılma ve çürütme politikalarının ivmelendiği yer kentlerdir. Bu aşamada kentler terazinin tek kefesine konulduğunda, ülkenin iç özgünlüğü ıskalanır.

Köyün, kırın ve kentlerin durumu her dönemde somut koşullara göre somut çözümlemeyle değerlendirilmelidir. Dünün ezberiyle bugünün mücadelesi sürdürülüp yarın kurulamaz. Hâlen Köy Enstitüleri arayışı ve özlemi olan siyasi çizgiler, bugünün koşullarını kavrayamadığı gibi, o günün koşullarını da özümseyemiyorlar.

Dönemin topraksız yoksul köylülerini teskin etmenin ve köyde tutmanın yolu Marshall ve tarımda makineleşmeyle kırılmıştır. Pamuk üretimi için uygulanan zorunlu iskan belirli bir düzeye gelince, makineleşmenin ardından, o pamuğu işleyecek işçi ihtiyacı kentlere göçlerle sağlandı.

Son yüzyıllık süreçte köylülüğün sınıfsal konumu ve aidiyeti dünün çözümlemeleriyle sürdürülemez, kır ile köy ayrıştırılmadıkça, Çin tipi şablon mücadele yöntemleri başarısız kalacaktır. Yeni bir düzen inşa edildiğinde, topyekün mülksüzleştirme gerçekleştirilmediği sürece tarım bir kez daha çökeceği gibi küçük burjuva ve feodal kalıntılar düzeni içten kemirecektir. Sonuç olarak sınıflar mücadelesi, tarihin akışını ve yönünü belirler, bu yüzden kitlelerin sınıfsal çözümlemesi ülkemizin özgün koşullarına göre değerlendirilmeye ve farklı konumlara yerleştirilmek zorundadır.

Sinan Akdeniz
30 Ağustos 2026

0 Yorum: