19 Ağustos 2026

Sınıf Analizleri Nereye Kayboldu?


Günümüzde anti-emperyalist yorum olarak kabul edilen şeylerin büyük bir kısmı, neden ulusları birleşik özneler, fiziksel emtiayı asli güç merkezleri ve ticaret dengesindeki değişimleri, kurtuluşun ufku olarak ele almakla yetiniyor? Ayrıca, yapısal bir okuma sunulduğunda, neden bu okuma, “bozgunculuk”" olarak görülüp redde tabi tutuluyor?

Öncelikle burada niyetim, mevcut tartışmalardan uzaklaşarak, çok kutuplu ve anti-emperyalist medya kuruluşlarında karşımıza çıkan analizlerde hâkim hale gelen kimi eğilimleri tespit etmek. Burada dolaylı olarak atıfta bulunacağım birçok analistin titiz çalışmalarına büyük hayranlık duyduğumu söylemeliyim. Araştırmaları titiz, bağlılıkları samimi, üstelik bu kişiler, ABD liderliğindeki imparatorluğun suçlarını ortaya çıkarmak için çoğu kişinin yapmadığını yaptılar. Ancak, bence ortada bir dizi yanlış varsayıma dayanan ve tartışmanın “taraflar”ı arasında karşılıklı bir yanlış anlamaya yol açan kalıcı bir argüman kalıbı mevcut. Amacım, bireylere saldırmak değil, altta yatan mantığı sorgulamak.

Kukla Teorisi: 19. Yüzyılda Emtia Üzerindeki Hegemonya Olarak İmparatorluk

Yaygın bir görüşe göre, ABD’nin tek amacı var: Dünyanın en büyük petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz tedarikçisi olmak, kelimenin tam anlamıyla dünyayı boyunduruk altına alacak kadar varil pompalayıp ihraç etmek. (Başka bir versiyonda, ABD liderliğindeki imparatorluğun, Rusya veya Çin’i kesin ve nihai olarak yok etmek istediğinden bahsediliyor.) Ardından, bu amaç, teknik verilerle çürütülmeye çalışılıyor: ABD’nin çoğunlukla ham petrol ürettiğinden, dünyadaki rafinerilerin çoğunun işlemek üzere belirli bir yapıya kavuşturulduğu ağır ve orta ham petrol üretmediğinden; bu rafinerileri büyük ölçüde modernize edemediğinden; kendi yapay zekâ veri merkezlerinin yerel şebekeyi tükettiğinden; LNG terminallerinin inşasının yılları aldığından, zaten neredeyse tam kapasite çalıştığından dem vuruluyor.

Bütün bunlar, olgusal olarak doğru ve hassasiyetle belgelenmiş gerçekler. Ancak bence bu, bir karikatür çizip ona saldırmaktan başka bir şey değil.

ABD liderliğindeki blok, küresel kısmi hegemonyayı sürdürmek için her varil petrolü fiziksel olarak pompalamak ve ihraç etmek zorunda değil. Bu, on dokuzuncu yüzyılın imparatorluk anlayışıdır. Mevcut emperyalist strateji, öncelikle fiziksel arzla ilgili değil. Altyapı ve finans alanındaki mutlak hâkimiyetle ilgili. Enerjiyi kimin pompaladığının bir önemi yok. Enerji ticaretinin ABD kontrolündeki finansal mimari üzerinden yönlendirilmesini, Batılı kartellerce güvence altına alınmasını ve ortaya çıkan fazla sermayenin Wall Street ve Silikon Vadisi’nde tekrar kullanılmak üzere buralara aktarılmasını sağlamakla ilgili.

Bir de Körfez ülkelerine ait egemen varlık fonlarının ABD teknolojisine ve yapay zekâsına trilyonlarca dolar yatırım yaptığından söz ediliyor. Fakat bu olgu, küresel elitlerin Sığınak Devleti’nin mimarisine derinlemesine entegrasyonunun kanıtı değil, ABD için bir zayıflık olarak ele alınıyor. Bu kişiler, Körfez zayıflarsa imparatorluğun da zayıflayacağını sanıyorlar. Burada diyalektik, gözden kaçırılıyor: ulusötesi kapitalist sınıf, hangi bayrağı dalgalandırırsa dalgalandırsın, emperyalist altyapıyı dünya işçi sınıfını ezmek için finanse ediyor. (Emperyalizm konusunda dile getirilen argümanlardan biri bu. Bir diğer argümanın sahipleri ise askeri zaferler ve yenilgiler, silah sanayii üzerinde duruyor ama kimin kime ne sattığına bakmıyor.)

Amerika’nın dünyaya fiziksel olarak enerji sağlama arzusunu karikatürleştirip ona saldıran analiz, bugün emperyalist gücün uygulanmasını sağlayan gerçek mekanizmaları göz ardı ediyor: dolar bazlı takas sistemi, Londra sigorta piyasası, kredi derecelendirme kuruluşları, yaptırım mimarisi, alternatif bir sistem kurmaya çalışan herhangi bir devlete karşı silah olarak kullanılabilecek hukuki ve düzenleyici çerçeveler. İmparatorluk gücünü boru hattından, sigorta sertifikasından ve ödeme sisteminden alıyor.

Mantıksal Sıçrama: Sürtünme Çöküş Demek Değil

İkinci bir eğilim ise taktiksel sürtüşmeyi sistemik çöküşle karıştırmaktır. Bu görüşe göre, ABD, İran’a karşı savaşa 25 milyar dolar harcadığı, mühimmatını tükettiği, İran’ın balistik füzelerini imha edemediği ve hükümetini deviremediği için savaşı kaybetmiştir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı elinde tutması ise nihai zaferin kanıtı olarak sunulmaktadır.

ABD saldırısından sağ kurtulmak, kapitalist dünya sistemini ortadan kaldırmakla aynı şey değildir. En azından dünyanın mevcut durumunda, kapitalist dünya sistemini ortadan kaldırmaya yönelik bir adım da değildir. ABD’deki ordu-sanayi kompleksi, mühimmat harcamak istiyor; Lockheed Martin ve Raytheon, kongreden stoklarını yenilemek için gerekli fonu bu şekilde güvence altına alıyor. Bir cephaneliğin tükenmesi, bir sonrakinin inşası için gerekçe teşkil ediyor. ABD’yi İran tarafından alt edilmiş, beceriksiz ve tükenmiş bir imparatorluk olarak göstermek, izleyiciye rahatlatıcı bir anlatı sunmaktır: Endişelenmeyin, imparatorluk, kendini tüketiyor, bize sadece izlemek düşer.

Ancak ABD Donanması, Hürmüz Boğazı’nın kasten abluka altına alınması meselesini ta 2016 yılında incelemişti. “Petrol Silahını Karşı Tarafa Doğrultma” meselesi, ta 2015 yılında Denizcilik Yüksek Lisans Okulu seminerlerinde tartışılmıştı. Brookings Enstitüsü, 2014’te “karşılıklı güvenceli inkâr” üzerine makaleler yayınlıyordu. En azından 2010’ların başlarından itibaren, ABD’deki güvenlik kurumu, eskinin “kazanma”yı esas alan yaklaşım üzerinden düşünmüyordu. Çok kutupluluğu somut bir gerçek olarak kabul ediyor, yönetilebilecek bir çatışma durumuna hazırlık yapıyordu. Herkesin ABD’yi dışarı atamayacağını, ABD’nin de herkese boyun eğdiremeyeceğini kabul ettiği, ancak herkesin emperyalist altyapısal nüfuz altında dünya pazarında yer aldığı bir haldi bu. Kaos, imparatorluğun ölüm çırpınışı değil. Yeni bir çalışma ortamı oluşturuluyor.

Sürtüşmeyi çöküşten ayırt edemeyenler, imparatorluğun kaçınılmaz olarak kaybettiğine dair efsaneyi üretiyorlar. Bu kişiler, “imparatorluk kaçınılmaz olarak kaybediyor, sadece beklememiz gerekiyor.” Her iki versiyon da (“İmparatorluk her zaman kazanacak” ve “İmparatorluk kaçınılmaz olarak kaybedecek”) aynı siyasi sonucu doğuruyor: pasiflik.

İmparatorluk, zaten çöküşe doğru sürükleniyorsa, neden alternatif kurumlar inşa edelim? Neden kitlesel hareketler örgütleyelim? Amerika’nın yenildiğine dair kurgu, Amerika’nın yenilmez olduğunu söyleyen kurgu kadar hareketsiz kılacak bir olgudur.

Kayıp Sınıf: Tarihin Öznesi Olarak Milletler

Belki de bugünün anti-emperyalist analizlerinin en çarpıcı özelliği, sınıf kavramını neredeyse tümden dışlamalarıdır. Milletler; birleşik, anti-emperyalist yekpare yapılar olarak ele alınmaktadırlar. İran’ın direnişi haklı ve meşrudur. Çin, yükselen alternatiftir. Rusya, egemenliğin savunucusudur. (Burada Rusların egemenlik savunucusu olmadıklarını söylemiyorum sadece meselenin daha derin bir boyutunun bulunduğu üzerinde duruyorum.)

Bu milletlerin içlerindeki sınıfsal yapılar, (kendi kapitalist sınıfları, kendi komprador fraksiyonları, aynı küresel finansal mimariye entegrasyon düzeyleri) analiz düzleminde gözden kayboluyor.

Diyalektik düşünen biri, Körfez monarşilerinin ABD’deki Silikon Vadisi’ne ve yapay zekâ altyapısına trilyonlarca dolar yatırım yapmasına bakarak, Küresel Güney’in elitlerinin elit rekabetine dayalı çok kutupluluğa derinden entegre olduğu, kendi sermayelerini korumak için imparatorluğun algoritmik kontrol sistemlerini aktif olarak finanse ettiği sonucuna varacaktır.

Aynı şekilde, yerel para birimleriyle ticaret yapmak, yaygın bir değerlendirme dâhilinde, küresel kapitalizmden kopuşla eşdeğer tutulmaktadır. Oysa, misal BRICS ülkeleri, daha iyi ticaret koşullarına kavuşmak adına için paralel bir kapitalist altyapı inşa etmektedirler. Küresel elitlerin dolar yerine yuan veya ruble kullandıkları çok kutuplu bir dünya, gene de kapitalist bir dünya sistemidir. Belki de birçok analistin içi esas olarak daha yumuşak bir sömürü biçimi ihtimali karşısında rahatlamaktadır. Belki de, Çin’in uzun vadeli sosyalist ufkunun bir şekilde, sihirli bir dokunuşla dışarıya yayılacağı ve her ticaret ortağını dönüştüreceği umut edilmektedir. Fakat Çin hükümeti, böylesi bir niyetinin olmadığını altını çize çize dile getirmektedir. Tarihin öznesi ulus devlet haline gelmiş, işçi sınıfı teorik çerçevenin dışına düşmüştür.

İndirgemeci Materyalizm ve Veri Fetişizmi

Ben, bu yaklaşımlarda kapsamlı bir teorik eğilimin belirleyici olduğunu, bu eğilimin adının konulması gerektiğini söylüyorum. Bu eğilim, emperyalist gücü emtianın fiziksel özelliklerine indirgeyen bir tür indirgemeci materyalizm veya tekno-ampirizmdir.

İlgili eğilim uyarınca İmparatorluk, varil sayıları, boru hattı çapları, terminal kapasiteleri, kükürt içeriği gibi konularla alakalı doğru verilere sahipseniz, çıktıları hesaplanabilen bir makine olarak analiz edilmektedir. Dünya, dev bir motor haline gelmekte, doğrudan teknik kısıtlamalar üzerinden politik sonuçlara ulaşılmaktadır.

Oysa imparatorluk, hiçbir zaman öncelikle ve esas olarak doğru türde ham petrol üretmekle ilgili olmamıştır. İngiliz İmparatorluğu, petrolünün viskozitesi yüzünden yıkılmadı. Londra Borsası’nı küresel bir merkez olarak varlığını muhafaza ederken, İngiltere-Amerika’ya ait finansal düzenine yerini bıraktı. Mevcut imparatorluk da hafif ve ham petrole dayanmıyor. Yaptırım mimarisine, askeri komuta entegrasyonuna ve başkalarını asimetrik bağımlılığa kilitleme yeteneğine dayanıyor. Fiziksel enerji akışlarına bu kadar dar bir şekilde odaklana bu analiz biçimi, emperyal egemenliğin gerçek zeminini oluşturan sınıfsal gücü, finansal baskıyı ve ideolojik yeniden üretim yapılarını sistematik olarak göz ardı ediyor.

Marx’ın materyalizmden kastettiği bu değildi. Engels, tarihsel materyalizm üzerine yazdığı mektuplarında, tarihin ekonominin işlemekte olan sistemine indirgenmesine açıkça karşı çıkmıştı. Temel, üst yapıyı ancak “son kertede belirler” ve ilişki, karmaşık bir etkileşim ilişkisidir. Gramsci, Marksizmi kapitalizmin kendi çelişkileri altında kaçınılmaz çöküşünü pasif bir şekilde beklemeye indirgeyen İkinci Enternasyonal’in ekonomizmine karşı mücadele etti. Hegemonyanın, kültürün, aktif rıza inşasının ve işçi sınıfının örgütlenme kapasitesinin rolünü ısrarla vurguladı.

Bugün veriyi odağa yerleştiren analizler, tüm teknik gelişmişliklerine rağmen, Marx, Engels ve Gramsci’nin politik ve teorik kariyerleri boyunca çürütmeye çalıştıkları noktaların mirasçılarıdır. Bu kişiler, materyalizmi veri fetişizmine dönüştürmekte, malların fiziksel özelliklerini onlara güç katan toplumsal ilişkilerle karıştırmaktadırlar.

Mevcut enerji savaşının gerçek manada materyalist (Marksist) analizi kendini, ham petrolün viskozitesiyle sınırlı tutamaz. Böylesi bir analiz şunu sorar: Petrolün çıkarılmasını, rafine edilmesini, nakliyesini, sigortasını, finansmanını ve fiyatını kim kontrol ediyor? Küresel petrol piyasasının mevcut mimarisi, hangi sınıfın çıkarlarına hizmet ediyor? Yaptırımlar, dolar sistemi ve geçiş noktalarının kontrolü üzerinden petrolü silahlandırılması, emperyalist sınıf iktidarının yeniden üretilmesine nasıl hizmet ediyor? Petrol üzerindeki mücadeleler, sınıflar ve devletler arasındaki güç dengesini nasıl yeniden şekillendiriyorlar?

ABD, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olmasaydı, Hürmüz Boğazı, Malakka Boğazı ve petrolün akması gereken diğer geçiş noktalarını gene de kontrol edebilir miydi? Kısmen mi ederdi? Geçici olarak mı ederdi?

ABD, dolarla işlem yapan herhangi bir ülkeye hâlen daha yaptırım uygulayabilir miydi? Londra sigorta piyasasını teminat vermeyi reddetmeye zorlayabilir miydi? SWIFT’e rakip bankaların bağlantısını kesmesi için hâlâ baskı yapabilir miydi?

Özünde bunlar güçle ilgili sorular.

Hiperpolitika ve Kurumsal Bağların Kaybı

Peki bu eğilimler neden bu kadar yaygın? Cevabın bir kısmı, teorisyen Anton Jäger’in “hiperpolitika” olarak adlandırdığı, “yüksek siyasi söylem ve düşük kurumsal yoğunluk hali” olarak tanımladığı şeyde aranmalı.

Siyaset; YouTube, X, Substack, podcast’ler gibi her türden medya aracına sirayet ediyor ama buna karşın, bir vakitler politik analize maddi ağırlık kazandıran örgütsel dayanaklar (sendikalar, kitle partileri, uluslararası örgütler) parçalı haldeler veya yoklar.

Bu boşlukta ulus devlet, tarihin gözle görülür tek faili haline geliyor. Eğer ABD emperyalizmine karşı çıkmak istiyorsanız ve görebildiğiniz tek güç devletler ise, ABD emperyalizmine karşı çıkmak, bu devletleri desteklemekle eş anlamlı kabul edilir. Devrimci eylemi İran, Çin gibi ülkelere devretmişseniz, o vakit ortak bir politik ufkun, ulusötesi kitle örgütlerinin, alternatif bir üretim biçiminin yokluğu gibi meselelerin ağırlığından kurtulursunuz. Oysa ulusal süreçler, başarıları ne kadar gerçek olursa olsunlar, dünyayı dönüştürmeyi hedefleyen bir örgütlenme pratiği ortada yoksa, bu dönüşümü bir dokunuşla gerçekleştiremezler.

Son İzahat

Burada analistlerin çalışma etiğine, dürüstlüğüne veya bağlılığına yönelik bir eleştiride bulunulmuyor. Bu alanda çalışan birçok kişinin gayretine ve cesaretine büyük hayranlık duyuyorum. Benim endişem, kullandığımız çerçeveler, taşıdığımız varsayımlar ve ürettiğimiz anlatıların politik sonuçlarıyla ilgili.

Eğer jeopolitika veya uluslararası ilişkiler uzmanıysanız ve sadece farklı bir güç dengesi istiyorsanız ve bu dengeyi kâfi görüyorsanız, o vakit yapılan işte bir sorun yok. Böylesi bir yaklaşım, girdi ve çıktıları devlet merkezli yorumluyor, bu yorumu barışçıl ve çok kutuplu bir dünyanın nasıl olacağını tahayyül etmek için kâfi görüyor.

Fakat materyalist, diyalektik veya anti-emperyalist bir analiz ortaya koyuyorsanız, sınıf, toplumsal ilişkiler ve iktidarın kurumsal mimarisi, araştırmanızın merkezinde olmalıdır. Meselelere titizlikle yaklaşan bir tarihsel materyalizm, gözlemlediğimiz eğilimlerin açılımlara imza attıklarını ve belirli gelecekleri olası kıldıklarını, ancak senaryoyu yazmadıklarını söyler. Elde edilecek sonuç, emperyalizmin merkezinde duran ülkeler de dâhil olmak üzere, örgütlenmeye, bilince, içeride yürütülecek sınıf mücadelelerine ve iktidarın temel yapılarına saldırma yeteneğine bağlıdır.

Son olarak şu söylenmeli: Marksist analizin eskatolojiyle, kıyametin ne vakit kopacağıyla bir alakası yoktur. Yani, Marksist analiz, krize ve çöküşe yol açan eğilimlerin görülmesi imkânını sunar ama kapitalizm sırf çelişkiler içeriyor diye kurtuluşu garanti görmez.

Güç dengesindeki bir değişimin, emperyalist kafesi yıkmakla aynı şey olmadığını kabul edecek kadar teorik dürüstlüğe sahip olmak zorundayız.

Nel Bonilla
5 Haziran 2026
Kaynak

0 Yorum: