Günümüzde
anti-emperyalist yorum olarak kabul edilen şeylerin büyük bir kısmı, neden ulusları
birleşik özneler, fiziksel emtiayı asli güç merkezleri ve ticaret
dengesindeki değişimleri, kurtuluşun ufku olarak ele almakla yetiniyor? Ayrıca,
yapısal bir okuma sunulduğunda, neden bu okuma, “bozgunculuk”" olarak görülüp
redde tabi tutuluyor?
Öncelikle
burada niyetim, mevcut tartışmalardan uzaklaşarak, çok kutuplu ve
anti-emperyalist medya kuruluşlarında karşımıza çıkan analizlerde hâkim hale
gelen kimi eğilimleri tespit etmek. Burada dolaylı olarak atıfta bulunacağım
birçok analistin titiz çalışmalarına büyük hayranlık duyduğumu söylemeliyim.
Araştırmaları titiz, bağlılıkları samimi, üstelik bu kişiler, ABD
liderliğindeki imparatorluğun suçlarını ortaya çıkarmak için çoğu kişinin
yapmadığını yaptılar. Ancak, bence ortada bir dizi yanlış varsayıma dayanan ve
tartışmanın “taraflar”ı arasında karşılıklı bir yanlış anlamaya yol açan kalıcı
bir argüman kalıbı mevcut. Amacım, bireylere saldırmak değil, altta yatan
mantığı sorgulamak.
Kukla
Teorisi: 19. Yüzyılda Emtia Üzerindeki Hegemonya Olarak İmparatorluk
Yaygın
bir görüşe göre, ABD’nin tek amacı var: Dünyanın en büyük petrol ve
sıvılaştırılmış doğal gaz tedarikçisi olmak, kelimenin tam anlamıyla dünyayı
boyunduruk altına alacak kadar varil pompalayıp ihraç etmek. (Başka bir
versiyonda, ABD liderliğindeki imparatorluğun, Rusya veya Çin’i kesin ve nihai
olarak yok etmek istediğinden bahsediliyor.) Ardından, bu amaç, teknik
verilerle çürütülmeye çalışılıyor: ABD’nin çoğunlukla ham petrol ürettiğinden, dünyadaki
rafinerilerin çoğunun işlemek üzere belirli bir yapıya kavuşturulduğu ağır ve
orta ham petrol üretmediğinden; bu rafinerileri büyük ölçüde modernize
edemediğinden; kendi yapay zekâ veri merkezlerinin yerel şebekeyi tükettiğinden;
LNG terminallerinin inşasının yılları aldığından, zaten neredeyse tam kapasite
çalıştığından dem vuruluyor.
Bütün
bunlar, olgusal olarak doğru ve hassasiyetle belgelenmiş gerçekler. Ancak bence
bu, bir karikatür çizip ona saldırmaktan başka bir şey değil.
ABD
liderliğindeki blok, küresel kısmi hegemonyayı sürdürmek için her varil petrolü
fiziksel olarak pompalamak ve ihraç etmek zorunda değil. Bu, on dokuzuncu
yüzyılın imparatorluk anlayışıdır. Mevcut emperyalist strateji, öncelikle
fiziksel arzla ilgili değil. Altyapı ve finans alanındaki mutlak hâkimiyetle
ilgili. Enerjiyi kimin pompaladığının bir önemi yok. Enerji ticaretinin ABD
kontrolündeki finansal mimari üzerinden yönlendirilmesini, Batılı kartellerce
güvence altına alınmasını ve ortaya çıkan fazla sermayenin Wall Street ve
Silikon Vadisi’nde tekrar kullanılmak üzere buralara aktarılmasını sağlamakla
ilgili.
Bir
de Körfez ülkelerine ait egemen varlık fonlarının ABD teknolojisine ve yapay
zekâsına trilyonlarca dolar yatırım yaptığından söz ediliyor. Fakat bu olgu,
küresel elitlerin Sığınak Devleti’nin mimarisine derinlemesine entegrasyonunun
kanıtı değil, ABD için bir zayıflık olarak ele alınıyor. Bu kişiler, Körfez
zayıflarsa imparatorluğun da zayıflayacağını sanıyorlar. Burada diyalektik,
gözden kaçırılıyor: ulusötesi kapitalist sınıf, hangi bayrağı dalgalandırırsa
dalgalandırsın, emperyalist altyapıyı dünya işçi sınıfını ezmek için finanse
ediyor. (Emperyalizm konusunda dile getirilen argümanlardan biri bu. Bir diğer
argümanın sahipleri ise askeri zaferler ve yenilgiler, silah sanayii üzerinde duruyor
ama kimin kime ne sattığına bakmıyor.)
Amerika’nın
dünyaya fiziksel olarak enerji sağlama arzusunu karikatürleştirip ona saldıran
analiz, bugün emperyalist gücün uygulanmasını sağlayan gerçek mekanizmaları göz
ardı ediyor: dolar bazlı takas sistemi, Londra sigorta piyasası, kredi
derecelendirme kuruluşları, yaptırım mimarisi, alternatif bir sistem kurmaya
çalışan herhangi bir devlete karşı silah olarak kullanılabilecek hukuki ve
düzenleyici çerçeveler. İmparatorluk gücünü boru hattından, sigorta
sertifikasından ve ödeme sisteminden alıyor.
Mantıksal
Sıçrama: Sürtünme Çöküş Demek Değil
İkinci
bir eğilim ise taktiksel sürtüşmeyi sistemik çöküşle karıştırmaktır. Bu görüşe
göre, ABD, İran’a karşı savaşa 25 milyar dolar harcadığı, mühimmatını
tükettiği, İran’ın balistik füzelerini imha edemediği ve hükümetini
deviremediği için savaşı kaybetmiştir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı elinde tutması
ise nihai zaferin kanıtı olarak sunulmaktadır.
ABD
saldırısından sağ kurtulmak, kapitalist dünya sistemini ortadan kaldırmakla
aynı şey değildir. En azından dünyanın mevcut durumunda, kapitalist dünya
sistemini ortadan kaldırmaya yönelik bir adım da değildir. ABD’deki ordu-sanayi
kompleksi, mühimmat harcamak istiyor; Lockheed Martin ve Raytheon,
kongreden stoklarını yenilemek için gerekli fonu bu şekilde güvence altına
alıyor. Bir cephaneliğin tükenmesi, bir sonrakinin inşası için gerekçe teşkil
ediyor. ABD’yi İran tarafından alt edilmiş, beceriksiz ve tükenmiş bir
imparatorluk olarak göstermek, izleyiciye rahatlatıcı bir anlatı sunmaktır: Endişelenmeyin,
imparatorluk, kendini tüketiyor, bize sadece izlemek düşer.
Ancak
ABD Donanması, Hürmüz Boğazı’nın kasten abluka altına alınması meselesini ta 2016
yılında incelemişti. “Petrol Silahını Karşı Tarafa Doğrultma” meselesi, ta 2015
yılında Denizcilik Yüksek Lisans Okulu seminerlerinde tartışılmıştı. Brookings
Enstitüsü, 2014’te “karşılıklı güvenceli inkâr” üzerine makaleler yayınlıyordu.
En azından 2010’ların başlarından itibaren, ABD’deki güvenlik kurumu, eskinin “kazanma”yı
esas alan yaklaşım üzerinden düşünmüyordu. Çok kutupluluğu somut bir gerçek
olarak kabul ediyor, yönetilebilecek bir çatışma durumuna hazırlık yapıyordu. Herkesin
ABD’yi dışarı atamayacağını, ABD’nin de herkese boyun eğdiremeyeceğini kabul
ettiği, ancak herkesin emperyalist altyapısal nüfuz altında dünya pazarında yer
aldığı bir haldi bu. Kaos, imparatorluğun ölüm çırpınışı değil. Yeni bir
çalışma ortamı oluşturuluyor.
Sürtüşmeyi
çöküşten ayırt edemeyenler, imparatorluğun kaçınılmaz olarak kaybettiğine dair
efsaneyi üretiyorlar. Bu kişiler, “imparatorluk kaçınılmaz olarak kaybediyor,
sadece beklememiz gerekiyor.” Her iki versiyon da (“İmparatorluk her zaman
kazanacak” ve “İmparatorluk kaçınılmaz olarak kaybedecek”) aynı siyasi sonucu
doğuruyor: pasiflik.
İmparatorluk,
zaten çöküşe doğru sürükleniyorsa, neden alternatif kurumlar inşa edelim? Neden
kitlesel hareketler örgütleyelim? Amerika’nın yenildiğine dair kurgu, Amerika’nın
yenilmez olduğunu söyleyen kurgu kadar hareketsiz kılacak bir olgudur.
Kayıp
Sınıf: Tarihin Öznesi Olarak Milletler
Belki
de bugünün anti-emperyalist analizlerinin en çarpıcı özelliği, sınıf kavramını
neredeyse tümden dışlamalarıdır. Milletler; birleşik, anti-emperyalist yekpare
yapılar olarak ele alınmaktadırlar. İran’ın direnişi haklı ve meşrudur. Çin,
yükselen alternatiftir. Rusya, egemenliğin savunucusudur. (Burada Rusların egemenlik
savunucusu olmadıklarını söylemiyorum sadece meselenin daha derin bir boyutunun
bulunduğu üzerinde duruyorum.)
Bu
milletlerin içlerindeki sınıfsal yapılar, (kendi kapitalist sınıfları, kendi
komprador fraksiyonları, aynı küresel finansal mimariye entegrasyon düzeyleri) analiz
düzleminde gözden kayboluyor.
Diyalektik
düşünen biri, Körfez monarşilerinin ABD’deki Silikon Vadisi’ne ve yapay zekâ
altyapısına trilyonlarca dolar yatırım yapmasına bakarak, Küresel Güney’in
elitlerinin elit rekabetine dayalı çok kutupluluğa derinden entegre olduğu,
kendi sermayelerini korumak için imparatorluğun algoritmik kontrol sistemlerini
aktif olarak finanse ettiği sonucuna varacaktır.
Aynı
şekilde, yerel para birimleriyle ticaret yapmak, yaygın bir değerlendirme
dâhilinde, küresel kapitalizmden kopuşla eşdeğer tutulmaktadır. Oysa, misal
BRICS ülkeleri, daha iyi ticaret koşullarına kavuşmak adına için paralel bir kapitalist
altyapı inşa etmektedirler. Küresel elitlerin dolar yerine yuan veya ruble
kullandıkları çok kutuplu bir dünya, gene de kapitalist bir dünya sistemidir.
Belki de birçok analistin içi esas olarak daha yumuşak bir sömürü biçimi ihtimali
karşısında rahatlamaktadır. Belki de, Çin’in uzun vadeli sosyalist ufkunun bir
şekilde, sihirli bir dokunuşla dışarıya yayılacağı ve her ticaret ortağını
dönüştüreceği umut edilmektedir. Fakat Çin hükümeti, böylesi bir niyetinin
olmadığını altını çize çize dile getirmektedir. Tarihin öznesi ulus devlet
haline gelmiş, işçi sınıfı teorik çerçevenin dışına düşmüştür.
İndirgemeci
Materyalizm ve Veri Fetişizmi
Ben,
bu yaklaşımlarda kapsamlı bir teorik eğilimin belirleyici olduğunu, bu eğilimin
adının konulması gerektiğini söylüyorum. Bu eğilim, emperyalist gücü emtianın
fiziksel özelliklerine indirgeyen bir tür indirgemeci materyalizm veya tekno-ampirizmdir.
İlgili
eğilim uyarınca İmparatorluk, varil sayıları, boru hattı çapları, terminal
kapasiteleri, kükürt içeriği gibi konularla alakalı doğru verilere sahipseniz,
çıktıları hesaplanabilen bir makine olarak analiz edilmektedir. Dünya, dev bir
motor haline gelmekte, doğrudan teknik kısıtlamalar üzerinden politik sonuçlara
ulaşılmaktadır.
Oysa
imparatorluk, hiçbir zaman öncelikle ve esas olarak doğru türde ham petrol
üretmekle ilgili olmamıştır. İngiliz İmparatorluğu, petrolünün viskozitesi
yüzünden yıkılmadı. Londra Borsası’nı küresel bir merkez olarak varlığını
muhafaza ederken, İngiltere-Amerika’ya ait finansal düzenine yerini bıraktı.
Mevcut imparatorluk da hafif ve ham petrole dayanmıyor. Yaptırım mimarisine,
askeri komuta entegrasyonuna ve başkalarını asimetrik bağımlılığa kilitleme
yeteneğine dayanıyor. Fiziksel enerji akışlarına bu kadar dar bir şekilde
odaklana bu analiz biçimi, emperyal egemenliğin gerçek zeminini oluşturan sınıfsal
gücü, finansal baskıyı ve ideolojik yeniden üretim yapılarını sistematik olarak
göz ardı ediyor.
Marx’ın
materyalizmden kastettiği bu değildi. Engels, tarihsel materyalizm üzerine
yazdığı mektuplarında, tarihin ekonominin işlemekte olan sistemine
indirgenmesine açıkça karşı çıkmıştı. Temel, üst yapıyı ancak “son kertede belirler”
ve ilişki, karmaşık bir etkileşim ilişkisidir. Gramsci, Marksizmi kapitalizmin
kendi çelişkileri altında kaçınılmaz çöküşünü pasif bir şekilde beklemeye
indirgeyen İkinci Enternasyonal’in ekonomizmine karşı mücadele etti.
Hegemonyanın, kültürün, aktif rıza inşasının ve işçi sınıfının örgütlenme
kapasitesinin rolünü ısrarla vurguladı.
Bugün
veriyi odağa yerleştiren analizler, tüm teknik gelişmişliklerine rağmen, Marx,
Engels ve Gramsci’nin politik ve teorik kariyerleri boyunca çürütmeye
çalıştıkları noktaların mirasçılarıdır. Bu kişiler, materyalizmi veri
fetişizmine dönüştürmekte, malların fiziksel özelliklerini onlara güç katan
toplumsal ilişkilerle karıştırmaktadırlar.
Mevcut
enerji savaşının gerçek manada materyalist (Marksist) analizi kendini, ham
petrolün viskozitesiyle sınırlı tutamaz. Böylesi bir analiz şunu sorar: Petrolün
çıkarılmasını, rafine edilmesini, nakliyesini, sigortasını, finansmanını ve
fiyatını kim kontrol ediyor? Küresel petrol piyasasının mevcut mimarisi, hangi
sınıfın çıkarlarına hizmet ediyor? Yaptırımlar, dolar sistemi ve geçiş
noktalarının kontrolü üzerinden petrolü silahlandırılması, emperyalist sınıf iktidarının
yeniden üretilmesine nasıl hizmet ediyor? Petrol üzerindeki mücadeleler,
sınıflar ve devletler arasındaki güç dengesini nasıl yeniden şekillendiriyorlar?
ABD,
dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olmasaydı, Hürmüz Boğazı, Malakka Boğazı
ve petrolün akması gereken diğer geçiş noktalarını gene de kontrol edebilir miydi?
Kısmen mi ederdi? Geçici olarak mı ederdi?
ABD,
dolarla işlem yapan herhangi bir ülkeye hâlen daha yaptırım uygulayabilir miydi?
Londra sigorta piyasasını teminat vermeyi reddetmeye zorlayabilir miydi? SWIFT’e
rakip bankaların bağlantısını kesmesi için hâlâ baskı yapabilir miydi?
Özünde
bunlar güçle ilgili sorular.
Hiperpolitika
ve Kurumsal Bağların Kaybı
Peki
bu eğilimler neden bu kadar yaygın? Cevabın bir kısmı, teorisyen Anton Jäger’in
“hiperpolitika” olarak adlandırdığı, “yüksek siyasi söylem ve düşük kurumsal
yoğunluk hali” olarak tanımladığı şeyde aranmalı.
Siyaset;
YouTube, X, Substack, podcast’ler gibi her türden medya aracına sirayet ediyor
ama buna karşın, bir vakitler politik analize maddi ağırlık kazandıran örgütsel
dayanaklar (sendikalar, kitle partileri, uluslararası örgütler) parçalı
haldeler veya yoklar.
Bu
boşlukta ulus devlet, tarihin gözle görülür tek faili haline geliyor. Eğer ABD
emperyalizmine karşı çıkmak istiyorsanız ve görebildiğiniz tek güç devletler
ise, ABD emperyalizmine karşı çıkmak, bu devletleri desteklemekle eş anlamlı kabul
edilir. Devrimci eylemi İran, Çin gibi ülkelere devretmişseniz, o vakit ortak
bir politik ufkun, ulusötesi kitle örgütlerinin, alternatif bir üretim
biçiminin yokluğu gibi meselelerin ağırlığından kurtulursunuz. Oysa ulusal
süreçler, başarıları ne kadar gerçek olursa olsunlar, dünyayı dönüştürmeyi
hedefleyen bir örgütlenme pratiği ortada yoksa, bu dönüşümü bir dokunuşla gerçekleştiremezler.
Son
İzahat
Burada
analistlerin çalışma etiğine, dürüstlüğüne veya bağlılığına yönelik bir
eleştiride bulunulmuyor. Bu alanda çalışan birçok kişinin gayretine ve
cesaretine büyük hayranlık duyuyorum. Benim endişem, kullandığımız çerçeveler,
taşıdığımız varsayımlar ve ürettiğimiz anlatıların politik sonuçlarıyla ilgili.
Eğer
jeopolitika veya uluslararası ilişkiler uzmanıysanız ve sadece farklı bir güç
dengesi istiyorsanız ve bu dengeyi kâfi görüyorsanız, o vakit yapılan işte bir
sorun yok. Böylesi bir yaklaşım, girdi ve çıktıları devlet merkezli yorumluyor,
bu yorumu barışçıl ve çok kutuplu bir dünyanın nasıl olacağını tahayyül etmek
için kâfi görüyor.
Fakat
materyalist, diyalektik veya anti-emperyalist bir analiz ortaya koyuyorsanız,
sınıf, toplumsal ilişkiler ve iktidarın kurumsal mimarisi, araştırmanızın
merkezinde olmalıdır. Meselelere titizlikle yaklaşan bir tarihsel materyalizm,
gözlemlediğimiz eğilimlerin açılımlara imza attıklarını ve belirli gelecekleri olası
kıldıklarını, ancak senaryoyu yazmadıklarını söyler. Elde edilecek sonuç, emperyalizmin
merkezinde duran ülkeler de dâhil olmak üzere, örgütlenmeye, bilince, içeride yürütülecek
sınıf mücadelelerine ve iktidarın temel yapılarına saldırma yeteneğine
bağlıdır.
Son
olarak şu söylenmeli: Marksist analizin eskatolojiyle, kıyametin ne vakit
kopacağıyla bir alakası yoktur. Yani, Marksist analiz, krize ve çöküşe yol açan
eğilimlerin görülmesi imkânını sunar ama kapitalizm sırf çelişkiler içeriyor
diye kurtuluşu garanti görmez.
Güç
dengesindeki bir değişimin, emperyalist kafesi yıkmakla aynı şey olmadığını
kabul edecek kadar teorik dürüstlüğe sahip olmak zorundayız.
Nel Bonilla
5
Haziran 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder