03 Ağustos 2026

,

Marksizmsiz Marksizm


Sovyetler Birliği’nde neler oluyor? Güya Marksizm uygulanıyor, sosyalizm inşa ediliyor! Aslında kapitalist Amerika’da, genel olarak sanayileşmiş ülkelerde ne oluyorsa o oluyor. Teknolojik rasyonelliğin üstünlüğü, üretim ve dağıtımın kapsamlı baskıcı örgütlenmesi, çalışma ve boş zaman üzerinde tam kontrol, zihinsel ve ideolojik beyin yıkama ve bireyin bilincinin, yaratıcılığının ve özgürlüğünün nispeten rahat bir kölelik karşılığında boşaltılmasına tanık olunuyor.”

Marcuse, 1958’de yayımlanan Sovyet Marksizmi kitabında özü itibarıyla bunu söylüyor.

Tek boyutlu insan, iki toplum arasındaki temel farklılıklara rağmen, hem Sovyet hem de Amerikan toplumunun insanıdır.

Marcuse, bu noktayı, kısa da olsa, bu kitapta ve daha sonraki çalışmalarında birkaç yerde doğruluyor.

Ancak, Tek Boyutlu İnsan, Marcuse’nin çağdaş Amerikan toplumuna dair deneyiminin ve bu deneyim ve düşüncenin sınırlarına bakılmaksızın, genel düşüncelerinin bir ürünü ise, Sovyet Marksizmi, Marcuse’nin genel olarak Marksizme, özellikle Sovyetler Birliği’ne düşman teorik silahlar üretmeye adanmış Amerikan kurumlarının cephaneliğine tamamen dalmasının bir ürünüdür. 1940 yılında Marcuse, ABD Dışişleri Bakanlığı İstihbarat Bürosu Doğu Avrupa Bölümü Müdür Yardımcılığı görevini üstlendi. Daha sonra Columbia Üniversitesi Rus Enstitüsü’ne, ardından Harvard Üniversitesi Rus Araştırmaları Merkezi’ne geçti.

On yıldan fazla bir süre boyunca İstihbarat Bürosu’ndaki pratik çalışmalar ile Amerikan şirketleri tarafından finanse edilen bu iki enstitüdeki teorik faaliyetler arasında gidip gelen Marcuse, Sovyet Marksizmi adlı kitabında ortaya çıkan ideolojisinin unsurlarını geliştirmeyi başardı. Teorik doğasına ve bilimsel görünümüne, Marksizme olan bağlılığına ve Sovyet deneyimine dair bazı geçerli gerçekleri ve eleştirileri içermesine rağmen, bu kitap, gerçekte kapitalist teorik cephaneliklerin ürettiği Marksizme ve sosyalist pratiğe düşman ideolojilere bir ekten başka bir şey değildir.

Bu ideolojiler, asla açık düşmanlıklarını ortaya koymazlar. Bilâkis, genellikle Marksizm, demokrasi veya hümanizm adına gizlenmiş zekice girişimler olarak çıkar karşımıza.

Marcuse’nin kitabı, bu girişimlerin bir uzantısı olup, önceki teorik çabaları miras alarak ve bunlara eklemeler yaparak ortaya çıkmıştır.

Ancak, bu kitabı yalnızca Marcuse’nin Amerikan sisteminin teorik cephaneliğiyle etkileşimde bulunması ve kitabının onun himayesi altında yayımlanmış olması gerçeğine dayanarak değerlendirmeyeceğiz. Bilâkis, Marcuse’nin kendisi konuşana dek değerlendirmemizi geçici olarak askıya alacağız. Peki, Marcuse Sovyet Marksizmi adlı kitabında ne diyor? Marcuse, Sovyetler’in Marksizm uygulamasında gerçek bir Marksizm bulunmadığını, Marksizmin durağanlaştığını, hatta özgün biçiminden saptığını savunuyor. Marcuse, bunu Stalin dönemine değil, Sovyet deneyinin başlangıcından itibaren ortaya çıkışını çevreleyen koşullara ve Lenin’in bu koşullarla başa çıkmak için benimsediği yaklaşıma dayandırıyor.

Marcuse’nin görüşüne göre, Sovyet devriminin sosyalist bir devrim olarak desteklenmesi ve gelişmesi için iki temel öngörünün gerçekleşmesi gerekiyordu:

1. Bilhassa gelişmiş sanayi altyapısı sayesinde sanayi açısından geri kalmış Sovyetler Birliği’ndeki yeni sosyalist deneyi destekleyebilecek, Almanya başta olmak üzere, Orta Avrupa’da sosyalist devrimler patlak vermeli.

2. Küresel kapitalist sistemin genel krizinin yoğunlaşması şart.

Bu öngörülerin hiçbiri gerçekleşmedi. Orta Avrupa’daki sosyalist devrim başarısız oldu ve ezildi. Küresel kapitalist sistemin genel krizi yoğunlaşmak ve ülkeler içinde veya arasında çelişkileri derinleşmek yerine, kapitalizm, tam tersine istikrar kazandı, ekonomik ve toplumsal açıdan gelişti. Kapitalist sistem, bilhassa ABD’deki kapitalist sistem, toplumsal devrimin temel gücü olan işçi sınıfını, hem pratik hem de ideolojik olarak sistemlerine entegre etmeyi, bilim ve teknolojinin sağladığı üretim bolluğu ve tüketici ihtiyaçlarını karşılama yeteneği sayesinde devrimci coşkusundan arındırmayı bildi.

“Bu yeni durumdan teorik sonuçlar çıkarmayı reddeden tutum, Leninizmin tüm gelişim seyrinin ana niteliğidir. İlgili tutum, Sovyet Marksizminde teori ile pratik arasındaki ayrışmanın temel nedenlerinden birini oluşturur.”

Sovyet devriminin liderliği, teorik olarak kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının devrimci doğasına ve küresel kapitalist sistemin genel krizinin yoğunlaşmasına bağlı kaldı. Ancak pratikte, teorik olarak kabul etmeyi reddettiği bu yeni gerçeklikle yüzleşmek için farklı bir yol izledi. Merkezi bir bürokratik iktidar aygıtı kuran Sovyetler, öncelikle bu aygıt temelinde, genel olarak endüstriyel ve ekonomik gelişmeyi hızlandırmaya, kapitalist üretimin ileri düzeyine yetişmeye, hatta onu aşmaya çalıştı. Sosyalizm, özü itibarıyla, merkezi otorite altında hızlandırılmış üretimi hedef aldı. Lenin’in kendisinin başlattığı, Stalin’in son aşamasına kadar sürdürdüğü yaklaşım buydu.

Marcuse’nin savunduğu gibi, Stalin, aşırılıklarında çok ileri gitmiş olsa bile, hem teorik hem de pratik olarak Lenin’in bir uzantısından başka bir şey değildi, ancak bu aşırılıklar, başlangıç noktası göz önüne alındığında mantıklı ve doğaldı. Sovyet deneyimi, Marcuse’nin savunduğu gibi, yeni toplumunu kurarken üreticilerin doğrudan katılımına, iktidara, yönetime ve planlamaya katılımlarına dayanmadı. İktidar, doğrudan proletaryanın eline değil, proletarya adına, doğrudan onun aracılığıyla değil, yöneten tek bir partinin eline verildi. Üretim araçlarının kontrolü işçilerin kendilerine, doğrudan üreticilere devredilmezse, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması tek başına sosyalist bir toplum inşa etmez. Marcuse’nin belirttiği gibi, bu Sovyetler Birliği’nde gerçekleşmedi.

Orada (aşağıdan) işçi sınıfından etkili bir kontrol yok. Güç ‘tepede’ merkezileşmiş ve ‘tepeden’ dayatılıyor. Bu, genel olarak ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel yaşamın tüm yönlerine hükmeden bürokratik bir güç. Topluma, tüm toplumu kapsayan, üretimini yönlendiren, tüketimini belirleyen ve tanımladığı genel toplumsal ve politik hedefler çerçevesinde fikirlerini, ahlakını ve zevklerini politikleştiren katı, baskıcı bir rasyonellik dayatır. Bu baskıcı rasyonellik, Stalinist dönemde zirveye ulaştı (Stalinist terörün zirvesi, Hitler rejiminin pekişmesiyle aynı zamana denk geldi). Kısacası, Batı’daki sosyalist devrimin başarısızlığı ve kapitalist sistemin pekişmesi, Sovyet toplumunun iç yapısını şekillendirmede temel faktörler haline geldi ve onu kapitalist toplumla güçlü bir şekilde benzer kıldı.

İki sistem (sosyalist ve kapitalist) en gelişmiş sanayi uygarlığının ortak özelliklerini paylaşıyor. Merkezileşme ve kolektif yönetim, bireysel girişimciliği ortadan kaldırıyor; bireysel sömürü ve rekabet örgütleniyor ve yönlendiriliyor. Ekonomik ve politik bürokrasiler birlikte güç kullanıyorlar. Halkın davranışı, kitle iletişim araçları yanında “teoloji ve eğitim” endüstrilerince koordine ediliyor. Millileştirme, yani üretim araçlarında özel mülkiyetin kaldırılması, üretim merkezileştirilip kontrol edildiği sürece, nüfusun hiçbir katılımı olmadan, kendi başına temel bir ayrım oluşturmuyor.”

Marcuse'nin savunduğu gibi, Sovyet sisteminde hâkim olan bu baskıcı üretimci rasyonellik, sistemin ortaya çıktığı toplumsal geri kalmışlık ve onu çevreleyen kapitalist kuşatma sonucu başlangıçta gerekli olmuş olabilir. Kapitalist rekabet onunla yüzleşiyor. Ancak Sovyet sistemi, kapitalist toplumu yakalama ve aşma hedefine ulaştıktan sonra, yapısında niteliksel bir değişimin mümkün olabileceği noktaya kadar baskıcı karakterinden kurtulabilecek mi? Marcuse bu olasılığı bile reddederek, “kölelerin özgür olabilmeleri için önce özgürlüklerini talep etme özgürlüğüne sahip olmaları gerekir” diyor.

Karl Marx, işçi sınıfının kurtuluşunun devrimin ilk aşamasında ve bilinçlerinde bir gerçeklik olması gerektiğini söylediğinde bu koşulun farkındaydı. Ancak çağdaş komünist toplumun gelişimi bu görüşle çelişiyor. Niteliksel değişimi ikinci aşamaya erteliyor (veya uluslararası durum nedeniyle ertelemeye zorlanıyor). Sosyalizmden komünizme ve kapitalizmden sosyalizme geçiş, devrime rağmen, niceliksel bir değişim olarak kalıyor. Dolayısıyla, insanlık, vaatlerle dolu başarılı bir rasyonelleştirme çerçevesinde, üretim araçları tarafından hâlâ köle olmaya mahkûm ediliyor. Teknolojik ilerleme, bir felâket veya nükleer savaşla durdurulmadığı varsayılırsa, yaşam standardında istikrarlı bir iyileşme sağlayacak ve sansürden istikrarlı bir kurtuluş olacaktır. Millileştirilmiş ekonomi, iş gücü verimliliğini kullanarak çalışma saatlerini önemli ölçüde azaltacak ve yaşam standardını yükseltecektir. Bu, totaliter yönetimin yükünü azaltmadan başarılabilir.”

İktidar, halk üzerinde etkilidir. Yöneticilerin tüketim mallarını dağıtma yeteneği ne kadar büyük olursa, halkın çeşitli bürokratik gruplara olan bağımlılığı ve boyun eğmesi de o kadar artar.

Şu soruyu bir kez daha soralım: Üretimin bu istikrarlı gelişimi, yaşam standartlarındaki istikrarlı iyileşme ve ihtiyaçların karşılanması, niteliksel bir değişime yol açmaz mı? Marcuse, “yerleşik bürokrasi, bu ilerlemeye tüm gücüyle direnecek, bu direniş konusunda kapitalist dünyaya karşı ölümcül mücadelesini gerekçe gösterecektir” diyor. Gerçekten de, bürokrasi, rasyonel ve rahat kontrolün devam edebileceği, kontrol altındaki nüfusun emeğine tabi tutulabileceği, devletin ve diğer mevcut kurumların çıkarlarına bağlı kalabileceği belirli bir düzeyde maddi ve düşünsel gelişmeyi durdurmalıdır. Biraz geri adım atarak şöyle denebilir: "Belki de teknolojik ilerlemeyi tam olarak kullanma ihtiyacı ve daha yüksek bir yaşam standardı sayesinde hayatta kalma ihtiyacı, bürokrasinin direncini aşacaktır.” Ancak bunlar, Marcuse’nin detaylandırmaya zahmet etmediği, sadece geçici, soyut sözlerdir. “Tam kullanım” ne anlama geliyor? Daha yüksek bir yaşam standardının sınırları nelerdir? Direniş araçları nelerdir, ne tür imkânlara sahiptir, Sovyet deneyiminde bu, ne ölçüde başarılmıştır?

Marcuse bu noktaları açıklığa kavuşturmakla ilgilenmiyor. Bu, kitabının planının bir parçası değil, aynı zamanda hâkim mantığıyla da uyuşmuyor. O, yalnızca Sovyet deneyiminin durgunluğunu, Marksizmden vazgeçmesini ve sisteminin kapitalist sisteme benzerliğini vurgulamakla ilgileniyor. Marcuse’ye göre, Sovyetler Birliği’ndeki bürokrasi, kelimenin tam anlamıyla bir sınıftır. Politik, ekonomik ve askeri aygıtı kontrol ederek, alttaki halk üzerinde güç kullanan ayrı bir sınıftır. Dahası, bu gücün kullanımı, kendisini onun aracılığıyla güçlendiren bir dizi çıkar çatışması yaratmaktadır.

Bu, Marcuse’nin kendisinin de belirttiği gibi, “Bolşevik teorisi (sosyalist bir devrimden sonra) doğmamıştır, Sovyet toplumu kapitalizmin bir reddi olmaktan çok uzaktır. Kapitalizmin işlevine, yani üretim güçlerinin endüstriyel gelişimine ve üretimin doğrudan üreticilerden izole bir şekilde kontrolüne belirleyici bir şekilde katkıda bulunmaktadır.”

Sovyet teorisi, ideolojinin reddettiği şeyi ifade eder. Marcuse, Sovyet komünist sisteminin mevcut genel karakteri ile Max Weber’in yükseliş aşamasında kapitalist uygarlığa atfettiği “kapitalist ruh” arasında bir paralellik bile kurar. Max Weber, modern rasyonelliğe ulaşma adına tekelci devlet kapitalizmini, emperyalizmi ve genel olarak Nazizmi müjdeleyen felsefeciydi. Ayrıca, tarihsel bir hata, hatta tarihsel bir suç olarak gördüğü sosyalizmin yeminli düşmanıydı. Bu nedenle Marcuse, Sovyetler Birliği’nde olup bitenlere dair kendi anlayışını sürdürerek, Max Weber’in, Batı’nın değil, Doğu’nun sosyalizm adına modern Batı rasyonalitesinin aşırı biçimde gelişimini onayladığına tanık olsaydı ne diyeceğini soruyor. Bu metinde Marcuse, Max Weber’in savunduğu rasyonalite kavramına ulaşmada kapitalist ve Sovyet sistemleri arasında yalnızca paralellikler kurmakla kalmıyor, Sovyet araştırmasını daha da aşırı olarak görüyor.

Sovyetler Birliği’ndeki katı rasyonalizm, salt üretimin ötesine geçerek her şeyi siyasallaştırıp kontrol altına alır.

Marksizmin savunduğu gibi, Marksist diyalektik bile diyalektik gücünü kaybederek mevcut düzeni korumak ve meşrulaştırmak için bir araç haline gelir. Dil, hipnotik, neredeyse büyülü bir nitelikle donatılmış, pragmatik, araçsal bir dile dönüşür. Bu dil, eleştirel düşünmeyi ve yaratıcılığı boğan, insanları üretim hedeflerine ve sistemin genel amaçlarına yönlendiren bir ritüeldir. Eğitim, tümüyle mesleki bir olgu hale gelir, üretimin ihtiyaçlarına bağlanır. Sovyet eğitim sistemi, bireysel becerileri geliştirmeyi amaçlasa da, bir çalışma ahlakı aşılar, boş zamanı azaltır, onu beyin yıkamaya dönüştürür, böylece bireyleri eğlenme özgürlüğünden mahrum bırakır. Marx ve Engels’e göre (Marcuse’nin de belirttiği gibi) komünizmin amacı “çalışmayı ortadan kaldırmak”tı. Ancak Sovyet Marksizmine göre komünist toplumda tüm insanlar işçi olacak.

Marcuse’nin argümanını dayandırdığı Sovyetler Birliği Komünist Partisi programının da belirttiği gibi, “Partinin eğitim çalışmalarındaki öncelikli amacı, toplumun tüm üyelerinde komünist bir çalışma anlayışı geliştirmektir. Toplumun yararına çalışmak, her bireyin kutsal görevidir.” Bu toplumda insanlar, her şeyden önce teknisyen ve mühendistir. Bu toplumda boş zaman, eğitime, çok disiplinli eğitime ve insan içgüdülerine çalışma ahlakının temellerini yerleştirmeye ayrılmıştır. Sanatsal yaratım da bu toplumda doğrudan politik yönlendirmeye tabidir. Marcuse, bunun “sanatla özünde çelişmediğini” söyler.

Gerçekten de, Yunan sanatından Bertolt Brecht’e kadar, sosyalist gerçekçiliğin yalnızca politik ölçütleri sanat yoluyla uygulamakla kalmayıp, aynı zamanda toplumcu gerçekliği sanatsal içeriğin nihai çerçevesi olarak kabul ettiğini, biçim ve öz olarak onu hiçbir şekilde aşmadığını ortaya koyan örnekler bulmak mümkündür. Genel olarak ahlaki değerler, zevki göreve tabi kılma eğilimindedir veya daha doğrusu, görevi zevke dönüştürerek, yalnızca eylemi teşvik eden bir ahlak haline gelir.

Sovyet toplumundaki kadınlar, en eski sanayi ülkelerindeki özgürleşmelerinden daha fazla özgürleşmişlerdir. Ancak, Marcuse’nin savunduğu gibi, kadınların ekonomik ve kültürel özgürleşmesi, onlara yalnızca yabancılaşmış emek sisteminde eşit bir pay kazandırır. Genel olarak ahlak, bireyin dışından dayatılmaz, aksine içinden kaynaklanır. Tamamen politikleşmiş bir ahlaktır. Burada bir iş ahlakı, bir aile ahlakı ve bir ulusal ahlak söz konusudur. Birey, genel toplumsal hedefler çerçevesinde toplumla tümüyle bütünleşmiştir. Katılığı neredeyse Protestan ve Kalvinist ahlakı anımsatır. Marcuse, 1961 programında ifade edilen komünist ahlakın anayasasını aktarır, bunun, endüstriyel ahlakta yaygın olan en önemli ilkeleri içerdiğini söyler Bu ilkeler şu şekildedir:

* Toplumun yararına adanmış ve vicdanlı çalışma; çalışmayan, yemek de yiyemez.

* Her bireyin ortak iyiliğin korunması ve zenginleştirilmesi için duyduğu endişe.

* Yüksek ve asil bir toplumsal görev bilinci ve toplumsal çıkarların herhangi bir ihlaline sıfır tolerans.

* Dürüstlük, doğruluk ve ahlaki saflık; toplumsal ve özel hayatta sadelik ve alçakgönüllülük; aile içinde karşılıklı saygı ve çocuk yetiştirmeye özen gösterme.

Bu yaygın ilkeler (Marcuse'nin tamamen ilerici olmadığını savunduğu) yeni bir toplum için yeni bir etik anlayışını temsil etmiyor gibi görünüyor. Daha önce de belirtildiği gibi, bunlar eyleme teşvik eden bir etik anlayışıdır. Sovyet deneyimine göre, “herkes, halkın iyiliği ve kendi iyiliği için, yeteneklerine göre çalışmalıdır.”

Marcuse, bireylerin yaptığı iş zorunluluk sınırları içinde kaldığı, yani insan yeteneğinin özgürce kullanılmasından kaynaklanmadığı sürece, bu formülde sosyalizm veya komünizm olmadığını savunuyor. Marcuse, ahlaki değerlerin bu politikleştirilmesinin sanayileşmenin ilk aşamalarında olumlu bir unsur olduğunu kabul etse de, bu aşamadan sonra devam etmesinin bireyi özgür girişimden, eleştirel iradeden ve yaratıcı bilinçten yoksun, yalnızca sosyo-politik bir varlığa dönüştürdüğüne inanıyor. Kendi benlikleri tamamen genel toplumsal sisteme entegre olan birey; aşk, yaratıcılık ve ahlak, devletin verimliliği ve çıkarlarıyla eşdeğer tutulur. Marcuse’nin dediği gibi, Batı ahlakını sarsan şey tam da budur: “Kayıp çok büyük. Batı kültürünün bize en değerli olan imgelerine ve ideallerine temas ediyorlar.

Marcuse, Sovyetler Birliği'ndeki toplumsal ve ahlaki durumu savunurken Wolfson’dan şu alıntı yapıyor: “Romeo ve Juliet teması sosyalist koşullar altında neredeyse hiç yer bulamaz. Sosyalist toplum, kapitalizmin yol açtığı trajik çatışmalara yer bırakmaz.”

“Toplumsal koşulları aşıkların birleşmesini, evlenmesini ve aile kurmasını engelleyen kimdir?” Marcuse, bu metin hakkında şu yorumu yapıyor:

“Bu ifade, açık sözlülüğünden daha fazlasını anlatıyor. Romeo ve Juliet’in hikâyesi, kaçınılmaz olarak âşıkların birleşmesini engelleyen toplumsal koşullarla ilgilidir. Ancak bu toplumsal koşullar, sadece aşkın sefaletini değil, aynı zamanda mutluluğunu da belirler, çünkü aşkın aşka dönüştüğü boyutu yaratırlar: ortak iyiliğe aykırı iki insan arasındaki bir ilişkidir bu. Tüm sevinci ve tüm acısı bu çelişkiden kaynaklanır.”

Marcuse’nin dediği gibi, Sovyet toplumunda aşk ile toplumsal düzen ve onun hâkim değerleri arasında elde edilen uyum, baskıcı bir uyumdur, bu baskıcı uyumun başarabileceği en iyi şey, muhtemelen daha yüksek bir ahlaki rasyonellik düzeyidir. Örneğin, çatışma, ceza ve dışsal kişisel acı biçimlerini azaltabilir. Mutluluk zihinsel ve psikolojik yoksullaşma durumu anlamına gelmediği sürece, bu hedefe ulaşmak için gösterilen şiddetli çabaya değer.

Bu bağlamda Marcuse, Sovyet ahlakını monarşik ahlakla karşılaştırır. Marcuse, Sovyet sistemi ile sanayileşmiş ülkelerdeki kapitalist sistem arasında üretken rasyonelliğin hâkimiyeti açısından tam bir paralellik olduğunu iddia etmesine rağmen, etik düzeyde Batı etiğinin Sovyet etiğine üstünlüğünü savunur. Neden? Çünkü Batı etiği, hâlâ ikiliğin, gerilimin, var olan ile var olması gereken, görünen ile gizli olan arasındaki çatışmanın izlerini taşımaktadır. Ona göre Batı etiği, İçsel değerlerin gerçekleşip gerçekleşmemesinden bağımsız olarak, bireyin iç benliğinden, vicdanından, bir duygudan kaynaklanan, altta yatan bir etiktir.

Dışsal olsun ya da olmasın, içsel bir sesten kaynaklanır, bu da onu gergin ve çevredeki gerçeklikle çelişkili kılar. Buna karşılık, Sovyet etiği politikleşmiştir, dışarıdan dayatılmış, yok sayılmış, pragmatik ve her zaman komünist toplumun hedeflerine hizmet etmeye yöneliktir. Bunlar, bireyin içinden, vicdanının sesinden kaynaklanan değerler değil, tamamen dışsal, araçsal, gerilim ve ikilikten yoksun etiklerdir. Batı etiği, insan varoluşunu çok sayıda çelişkili yükümlülük ve değerle sunar (ilahi yasa ile insan yasası, doğal hak ile pozitif hak, birey ile toplum, özel değerler ile kamusal değerler, aile ile toplumsal normlar). Buna karşılık, Sovyet etiği, bu çelişkilere gerçek bir çözüm sunuyormuş gibi görünür, ahlaki ve pratik değerler arasında bir kaynaşmayı somutlaştırır. Batı etiği, bunu başaramaz, çünkü iki taraf arasındaki gerilimi tüm etik davranışlar için bir ön koşul olarak görür.

Marcuse’nin “Sovyet Marksizmi kitabında Sovyet ahlakının analizine geniş bir yer ayırmış olması asla keyfi değildir. Bu analiz, bu eser ve genel olarak felsefesi içinde son derece önemli bir anlam taşımaktadır. Marcuse, hem Sovyetler’deki hem de Amerika’daki gelişmiş sanayi toplumlarını analiz edip, her ikisinde niteliksel toplumsal değişimin mümkün olup olmadığını sorgularken, “temel değerler hiyerarşisi ve toplumun ‘ruhu’, toplumsal yönü belirlemede aktif bir rol oynayacaktır” der. Marcuse’nin bu öznel faktöre, yani temel değerlere ve bu belirsiz, idealist kavrama, yani “toplumun ruhu”na, toplumsal yönü belirlemede ve yönlendirmede yaptığı vurgu, dikkat çekicidir.

Toplumsal bir perspektiften bakıldığında, Marcuse'nin analizi, Batı etiğinin Sovyet etiğinden üstün olduğu sonucuna varmaktadır. Demek ki Marcuse, Batı toplumunda niteliksel toplumsal değişim potansiyelinin Sovyet toplumuna göre daha büyük olduğu düşüncesindedir. Özünde, Marcuse, Sovyet sisteminin baskıcı bir sistem olduğunu, doğrudan üreticilerden oluşan bir taban değil, katı bir teknolojik rasyonelliği dayatan bürokratik bir sınıf tarafından yönetildiğini savunur. Bu rasyonellik, bireylerin ihtiyaçlarını, her şeye (düşünceye, dile, sanata, etiğe ve genel olarak değerlere) kendini dayatan merkezi bir kalkınma ve üretim planına göre karşılar. Sistemin sosyalizmini ortadan kaldırır veya ölümün eşiğine getirir ve onu, ahlaki değerlerin gergin, ikili doğasını korumada onu aşan, sanayileşmiş kapitalist ülkelerde yaygın olan sisteme benzer kılar. Komünizmin nihai amacı, planlamaya katılan ve kendi ihtiyaçlarını seçen özgür bireydir. Ancak Marcuse’ye göre, Sovyetler Birliği’nde olan, bunun tam tersidir. Orada birey, yukarıdan dayatılan bir çalışma sistemince absorbe ve entegre edilir. O, baskıcı bir bürokratik sistem tarafından yönetilen tek boyutlu bir insandır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Sovyet sisteminin bu toplumsal yapısı, Orta Avrupa’daki devrimlerin başarısızlığının ve kapitalist dünyadaki işçi sınıflarının devrimci coşkusunun başlangıçtaki zayıflığının, kapitalist sistemlerin genel istikrarının ve Sovyetler Birliği’ni kuşatmasının bir sonucudur.

Ancak, bu tamamen rasyonel ve teknolojik yapıyla Sovyetler Birliği, küresel kapitalist sistemin istikrarını desteklemede rol oynar. Böylece, Marcuse’nin savunduğu gibi, Sovyet sistemi ile kapitalist sistem arasında bir tür “karşılıklı nötrleşme” sağlanır. Kapitalist sistem, Sovyet sistemini baskıcı üretken rasyonellik yolunda devam etmeye zorlar, böylece iç yapısını şekillendirmede sürekli rol oynayan bir faktör haline gelir.

Sovyet sistemi ise, kapitalist sistemi baskıcı üretim rasyonelliğinin seviyesini yükseltmeye zorlar. Sovyetler’in meydan okumasına, artan verimlilik ve sürekli gelişmenin yanı sıra komünist tehdide karşı propaganda ile karşılık verir. Bu, çeşitli psikolojik, teorik, toplumsal, ekonomik ve politik düzeylerde kapsamlı bir iç seferberliği sürdürmesine, böylece daha büyük bir istikrar ve refah sağlamasına imkân sağlar. Bu karşılıklı nötrleştirmeden, Mao ve Keynes’in silahlı çatışmadan kaçınmak,ve ekonomik ve teknolojik rekabetle yetinmek olarak gördüğü barışçıl bir arada yaşama politikası ortaya çıkar. Bu rekabet, iki sistemin yapıları arasında giderek artan bir benzerliği teşvik eder, hatta her ikisinde de radikal değişimi engeller. Örneğin, nükleer rekabet, Sovyet toplumunun komünizmin kapitalizmi aşabileceği ikinci aşamaya doğru ilerlemesini engeller. Bu karşılıklı nötrleştirme ile, çelişkileri patlamanın eşiğine varana dek derinleştirme, kapitalist sistem içindeki kapsamlı krizi yoğunlaştırma ve işçi sınıfları arasında devrimci bir hareket geliştirme umudu azalır.

Kapitalist kuşatma, (Sovyetler Birliği’nde) politik ve askeri kurumların sürekli güçlendirilmesini gerektirir, ayrıca, bireysel ihtiyaçları karşılamak için üretim güçlerinin özgürce kullanılmasına mani olur. Ancak, Sovyetler’deki politik ve askeri kurumların sürekli güçlendirilmesi, kapitalist kuşatmanın ömrünü uzatarak onun kıtasal düzeyde pekişmesine yol açar.

Peki bu kısır döngüden çıkış yolu nedir? Sovyet Marksizmi, bu çıkış yolunun emperyalist kamp içinde kapitalizm için gerekli olan çelişkilerin yeniden doğuşuyla bulunacağını ummaktadır. Bu çelişkiler, Batı ekonomilerinin militarizasyonu nedeniyle şu anda uykudadır. Genel krizin derinleşmesi sorunundan dem vuran Marcuse, yaklaşık otuz yıldır, gerçeklikle açıkça çelişmesine rağmen, kapitalizme dair görüşlerini yineleyip duruyor. Hatta genel krizin derinleşeceğine dair söylemin salt propagandadan ibaret olduğunu söylüyor. Aslında onda kapitalizm, politik eyleme hizmet etmeyi amaçlayan basit bir kavramdan başka bir şey değil.

Bu kapsamlı ve mutlak yargılara rağmen, kitaplarında Marcuse’nin genel teorik sonuçlarını değiştirmeden duruşunu biraz yumuşattığı bölümlere de rastlanıyor. Örneğin, Tek Boyutlu İnsan adlı kitabında, Sovyet sistemindeki sanayileşme ile kapitalist sistemdeki sanayileşme arasında ayrım yapıyor. Sovyet sisteminde, Batı sisteminde olduğu gibi kârın çıkarlarını dikte ettiği bir durum söz konusu değil. Sanayileşme, israfa dayanmadan ve verimliliği sınırlamadan, tarihsel geri kalmışlıktan çıkışı gerçekleştiriyor. Hatta Sovyet sanayileşmesinin, askeri ve politik ihtiyaçları karşıladıktan sonra, belki de eş zamanlı olarak, hayati ihtiyaçları karşılamak için dikkatli bir planlama gerektirdiğini vurguluyor. Ayrıca bürokrasinin baskıcı devlet aygıtını sürdürmekte gerçek bir çıkarı olmadığını da dile getiriyor. Bu ifadeler, daha önce bahsettiğimiz, özellikle Sovyet Marksizmi adlı kitabında yer alan ve bürokratik iktidarla çatıştıkları takdirde üretkenliğin ve ihtiyaçların karşılanmasının sınırlandırılması olasılığını öne süren diğer metinlerle çelişiyor. Dahası, Sovyet Marksizmi’ndeki bazı pasajlarda, sosyalist veya komünist demokrasinin ortaya çıkma olasılığına küçük bir kapı aralayarak, daha önce tartıştığımız mutlakiyetçilik eleştirisinden biraz geri adım atıyor.

“Yeni bir dünya savaşı çıkmadıkça veya benzer bir felâket meydana gelmedikçe süreç işleyecek. Durum değişti; bu eğilim, yani, refah devletine doğru giderek daha belirginleşen eğilim devam etmektedir. Sürekli yükselen bir yaşam standardı, temel mal ve hizmetlerin neredeyse ücretsiz dağıtımına, emeğin mekanizasyonunun ve teknik işlerin değiştirilebilirliğinin sürekli genişlemesine, halk kültürünün gelişmesine kadar uzanan bir süreç bu. Bunlar en olası eğilimi oluşturan gelişmelerdir. Teknolojik ilerleme, dayatılan tüm baskıcı engelleri aşacaktır. [...] Tüm bunlar, bürokrasinin ve ayrıcalıklarının demokratikleşmesin, ve yönetenler ile yönetilenler arasındaki eşitsizliğin azaltılmasına katkıda bulunarak, politik yapıda yeni değişikliklere yol açacaktır. [...] Ancak bu değişiklikler, genele teşmil edilmiş iktidar ve kapsamlı yönetim çerçevesinde gerçekleşecektir. ‘Refah devleti’ndeki büyümenin, yönetimi doğrudan halk kontrolüne bırakmaya yol açıp açmayacağına, yani Sovyet devletinin sosyalist veya komünist bir demokrasiye dönüşüp dönüşmeyeceğine gelince, bu, mevcut, gözlemlenebilir gerçekler ve eğilimlerin gerçekten değerli bir hipotez sunmadığı bir sorudur. Sovyet toplumunun yapısında uzun vadede böyle bir gelişmeyi engelleyecek hiçbir şey yok gibi görünüyor.”

Bu nispeten uzun metni, Marcuse’nin araştırmasının çok önemli bir yerinde somutlaştırdığı düşünce biçimini göstermek için alıntıladım. Niteliksel bir değişim, demokratik bir gelişme var mı, yoksa yok mu? Gördüğümüz gibi, Sovyet Marksizmi kitabının büyük bir bölümünde bunu neredeyse tamamen reddediyor. Marcuse, kısa bir pasajda, bu niteliksel değişimin ve demokratik gelişmenin olasılığını dolaylı bir şekilde ele alıyor. Olasılık var, ancak uzun vadede gerçekleşmesini engelleyen hiçbir şey olmasa bile, tamamen kontrol altında kalacak! Peki uzun vadede ne olacak ve gerçekleşmesinin faktörleri neler? Marcuse şöyle cevaplıyor: “Bu gelişme, Sovyet liderlerinin aldığı bir karara bağlı değil.

Öncelikle, yalnızca Sovyet bloğu içindeki duruma bakalım. Analizimiz, Sovyetler Birliği’nde sosyalist demokrasinin ortaya çıkmasının iki temel ön koşula bağlı olduğunu göstermektedir:

1. Üretimin bireysel ihtiyaçlara göre örgütlenmesine ve böylece güçlülerin ayrıcalıklarının ortadan kaldırılmasına olanak sağlayacak belirli bir düzeyde toplumsal devrim.

2. İki toplumsal sistem arasındaki çatışmanın ekonomilerini ve politikalarını belirlemediği uluslararası bir durum.

Marcuse, gene karmaşık analizlere ve kaçamaklı cevaplara başvurarak kısır döngüsüne geri dönüyor. Gelişmenin Sovyetler Birliği içindeki bir karara veya iç duruma değil, iki koşula bağlı olduğunu savunuyor. İlk koşul, gördüğümüz gibi, içseldir. Marcuse, önceki metinde bunun karşılandığını veya karşılanmasının mümkün olduğunu kendisi de kabul etmiştir. Ancak ikinci koşul belirsiz kalmaktadır. Bu ne anlama geliyor?

Marcuse, bizi iki sistem arasındaki karşılıklı nötrleştirme döngüsüne geri döndürmeyi ve böylece herhangi bir gelişme olasılığını ortadan kaldırmayı mı amaçlıyor? Acaba sürekli, dengeli ve paralel bir devamlılık olasılığını mı öne sürmek istiyor, yoksa daha sonraki bir paragrafta belirttiği gibi, bu gelişmenin tek bir ülke veya bölgedeki sosyalizm veya komünizmin inşasıyla bağlantılı olmadığını, uluslararası sahnede birincil gücün sosyalizm olduğunu mu vurgulamak istiyor? Ama gene de, kısa bir süre sonra, bu gelişmenin, ister Sovyet toplumunda isterse genel olarak diğer gelişmiş sanayi kapitalist toplumlarında olsun, temel değer sisteminin niteliği (ve toplumun ruhu) tarafından yönetildiğini de iddia ediyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Marcuse, bu değerlerin ve ruhun toplumsal yönün belirlenmesinde çok önemli bir rol oynadığını düşünüyor.

Belki de Marcuse'un fikirlerini burada ayrıntılı olarak tartışırken aceleci davrandım ve genel bir tartışmaya başlamadan önce onları oldukları gibi sunmak istedim. Amacım, sadece Marcuse’nin felsefesindeki kimi temel sorunları ele almak için kullandığı teorik yaklaşımı göstermekti. Mantıksal veya retorik açıklamalar yapan Marcuse, sonra da belirli gerçekleri kabul etmek zorunda kaldığında hızla olay yerinden uzaklaşıyor, hemen konuyu değiştiriyor, ancak gene de nihai teorik gayesini gözden hiçbir şekilde kaçırmıyor.

Sovyet Marksizmi kitabındaki tüm çekincelere ve ayrıntılı geri çekmelere rağmen, amaç, Sovyetler Birliği’nde sosyalizm olmadığını, oradaki sistemin, baskıcı rasyonelliği bakımından gelişmiş sanayi ülkelerindeki kapitalist sisteme benzer bürokratik bir sistem olduğunu savunmaktır. İki sistem arasında, ekonomik ve politik planda yansıyan karşılıklı bir tarafsızlık söz konusudur, ancak kapitalist sistem, ahlaki değerler hiyerarşisinde hep daha üstündür. Her iki sistemde de toplumsal değişimin yönü, bu ahlaki değerler hiyerarşisine ve toplumun “ruhuna” bağlıdır.

Gerçek şu ki, Marcuse'nin Sovyet deneyimine dair tasviri haksız, çarpıtmalarla malul ve gerçekliği göz ardı ediyor. Bu tasviri belirli, somut gerçeklere dayandırmıyor, bunun yerine, belirli programların veya pratik yaklaşımların genel, soyut bir analizine bel bağlıyor. Ayrıca, Sovyet deneyiminin içindeki yaşanmış gerçekliklere veya onun dünya sahnesinde oynadığı role eğilmeden, deneyin genel politikalarına dair kapsamlı ve soyut yargılarda bulunuyor. Marcuse, gerçek Marksizm olduğuna inandığı, tümüyle idealize edilmiş bir anlayışla donanmış halde ve bunu Sovyet uygulamasındaki Marksizmi eleştirmek için kullanıyor. Bu yaklaşım, yaşanmış Marksizmden ziyade soyut Hegelciliğe daha yakın. Marksizmi neredeyse hazır, nihai bir formül olarak ele alıyor. Sovyet pratiğinde bu formüle tam olarak uymayan bir şey bulursa, bunu Marksizmden sapma olarak değerlendiriyor.

Marksizm, belirli, somut gerçeklikler karşısında yaratıcı eylem için bilimsel bir yöntem ve bir rehberdir. Bu gerçekliklere keyfi olarak kendini dayatmaz, aksine, onları anlamayı, nesnel yasalarını kontrol etmeyi ve savunduğu insancıl hedeflere ulaşmak için bilinçli ve örgütlü bir mücadele yoluyla yönlendirmeyi amaçlar. İnsanın gerçekliği sürekli değişmektedir ve nesnel yasaları her zaman seyrini değiştiren belirli koşullara tabidir. Marksist uygulamanın görevi, bu yasaları ve sürekli değişen koşulları derinlemesine anlamak ve onları kontrol etmek için dikte ettikleri gerekliliklere göre hareket etmektir. Marcuse’nin Sovyet pratiğine yönelik eleştirisi, aslında pratikteki bu Marksist diyalektiğin eleştirisidir. Sovyet devriminin karşı karşıya kaldığı, devrimin ilerlemesini ve zaferini pekiştirmek için onu anlama, kontrol etme ve yönlendirmek için bilinçli hareket etme gerekliliğini dayatan yeni, değişen gerçeklik, Marcuse’nin diyalektik Marksizmle çelişen politikalar ve pratikler için yalnızca bir gerekçe olarak gördüğü şeydir. Bu, Marcuse’nin Sovyetler’in sanayileşme politikası, barış içinde bir arada yaşama politikası ve Sovyet etiğine yönelik eleştirisinde benimsediği kusurlu yaklaşımın özüdür. Aslında, sık sık tek boyutlu, yüzeysel insandan bahseden Marcuse, kendi analiz ve eleştirisinde de yüzeysel, soyut, tek boyutlu bir yönteme tabidir, toplumsal-tarihsel olayların ve durumların çok boyutlu, çelişkili doğasını kavrayamaz.

Şüphesiz ki Sovyet Devrimi, başlangıcından itibaren yeni ve zorlu koşullarla karşı karşıya kaldı. Bu ilk sosyalist devrim, Marx ve Engels’in de öngördüğü biçimiyle, sanayileşmiş bir ülkede, tekel ve emperyalizmin yükselişinden önceki aşamada, o dönemde yaygın olan kapitalist sistemin analizi temelinde başarılı olamadı. Aksine, bu devrim, Lenin'in tahmin ettiği gibi, küresel emperyalist tekelci sistemin en zayıf halkasında başarılı oldu. Bu, Marksizmden sapma veya ayrılma değil, aksine ona bir ekleme ve belirli yeni nesnel koşullar içinde yaratıcı bir uygulamadır.

Böylece, ilk sosyalist devrim, toplumsal ve endüstriyel olarak geri kalmış, çok etnisiteli, dünya savaşından yaralı ve parçalanmış bir ülkede ortaya çıktı. Başlangıçtan itibaren iç savaş ve daha sonraki savaşlarla boğuştu, henüz bebeklik dönemindeyken onu boğmaya çalışan küresel kapitalist bir kuşatmaya maruz kaldı.

Sovyet devriminin endüstriyel temelini oluşturmak için dayandığı Orta Avrupa’daki sosyalist devrimler zaten başarısız olmuşlardı. Küresel kapitalist sistem harekete geçti, yeni devrimi kuşattı ve onu beklemeye başladı. Devrimin bu kendine has nesnel koşullarla yüzleşmesi, onları anlaması, tanıması ve hem devrimi korumak hem de devamlılığını sağlamak için bunların üstesinden gelmeye çalışması doğaldı.

Bu başarıldığında, bunu sadece bir tepki olarak yorumlamayız, Marcuse’nin iddia ettiği gibi, bu nesnel koşulların Sovyet deneyiminin iç yapısını şekillendirdiğini veya ona özel bir biçim dayattığını düşünemeyiz. Bunu yaparken Marcuse, Sovyetler’in devrimci yolunun önemini göz ardı ediyor, özünü gizliyor ve onu yalnızca düşmanlarının mantığıyla yorumluyor. Şüphesiz bir tepki var, ancak bu olumlu ve yaratıcı bir tepki olup, sosyalist devrimin başta belirlediği temel hedeflerle çelişmiyor. Aksine, bu nesnel koşullarla, onları kontrol altına alacak, devrimin devamı ve zaferi üzerindeki engelleyici etkilerini zayıflatacak şekilde yüzleşiyor. Büyük Lenin’in, elektrik ve devrimci gücün sosyalist devrimin temeli olduğunu söylediğinde başardığı şey buydu. Bu yaklaşım, küresel emperyalist saldırıya karşı sadece savunma amaçlı bir tepki değil, aynı zamanda bu saldırıyla yüzleşme ve sosyalist inşa için gerekli nesnel koşulları tanımlama anlamına geliyordu.

Bol üretim ve toplumsal ihtiyaçların karşılanmasını sağlayan sanayileşme olmadan sosyalizm inşa edilebilir mi? Devrimci toplumsal değişim süreci, merkezi bir devrimci otorite olmadan yürütülebilir mi? Rejimin miras aldığı toplumsal ve ekonomik gerilik göz önüne alındığında, bunu başarmak mümkün müydü?

Yeni gerçeklik göz önüne alındığında, iç savaşın ve yabancı müdahalenin yol açtığı yıkımın yanı sıra bu çatışmalarda çok sayıda devrimci kadronun kaybı da düşünüldüğünde, son derece yoğunlaşmış bir merkezi otorite olmadan devrim, nasıl devam edebilir, zafer kazanabilir?

Bunlar nesnel gerçeklerdir, bunlara verilebilecek tek devrimci cevap budur. Aslında, Orta Avrupa’daki sosyalist devrimler başarılı olsaydı, başka bir cevabın mümkün olmayacağını söyleyebilirdik. Belki bu yükü hafifletebilirdi ya da tam tersine, onu yoğunlaştırabilir ve potansiyel olarak birkaç Avrupa ülkesinde sosyalist devrimin patlak vermesine karşı daha şiddetli bir emperyalist saldırıya yol açabilirdi. Önemli olan nokta, Sovyet yaklaşımının iç ve dış nesnel gerçeklere sadece pasif bir tepki olması değil, aksine onlarla bilinçli ve proaktif bir etkileşime girmesidir. Bu iki bakış açısı arasındaki fark derindir. Marcuse’nin benimsediği ilk bakış açısı bizi, Sovyet deneyiminin kapitalist sistemlerin özelliklerini ve yapısını şekillendirdiği sonucuna ulaştırır. Bu bakış açısı, daha sonra bizi nihai hedefine götürür: sosyalist ve kapitalist sistemlerin birleştirilmesi. Bu, Marcuse’nin kusurlu mantığıdır.

İkinci nokta, Sovyet deneyiminin nesnel koşullarla yüzleşmedeki bilinçli eylemini açıklığa kavuşturmakla ilgilidir. bu eylem, sadece sosyalist hedefleri takip etmekle kalmayıp, aynı zamanda bu hedeflerin zaferini elde etmeyi ve pekiştirmeyi de amaçlıyordu. Bu, çelişkili bir eylem değildir. Belki de Marcuse bizi soyut, metodolojik bir tartışmaya girmeye zorluyor ve onu somut ayrıntılarla çürütmenin kolay olacağını düşünüyor. Ancak bu noktada, Marcuse’nin kullandığı son derece soyut yöntemin doğasında var olan yanılgıyı da göstermek gerekmektedir.

Sovyetler’in iç ve dış nesnel koşullarla yüzleşmesi, Marcuse’nin iddia ettiği gibi, Marksizmden bir sapma ve bu koşullara sadece pragmatik bir teslimiyet değildi. Aksine, belirli koşullar altında Marksizmin özel bir uygulamasıydı. Belki de bu uygulama, nihai Marksist hedeflerle çelişen bazı olguları, özellikle de merkezi devlet aygıtına entegre olmuş baskın tek partiyi ve dolayısıyla bürokrasiyi içerir, hatta dayatır. Bu doğrudur. Ancak burada başka bir metodolojik yanılgı söz konusudur. Bildiğimiz ve Marcuse’nin de bildiği gibi, Marksist hedefler iki aşamada gerçekleştirilir: sosyalizm aşaması veya komünizmin ilk aşaması, ardından komünizm aşaması. İlk aşamada, önemi ve toplumsal içeriği değişse bile, baskıcı devlet aygıtı varlığını sürdürür. Üretken çoğunluğun gücü, işçilerin gücü, proletaryanın gücü haline gelir. Baskıcı veya diktatörlük niteliği öncelikle örgütseldir. Proletaryanın kendi gerçekliğinin yasalarını kontrol etmesini, bu gerçeklikte radikal değişiklikler gerçekleştirmesini ve sınıf düşmanlarının direnişiyle yüzleşmesini sağlar. Bu, ikinci aşamada bu baskıcı gücün inkarına ve ortadan kaldırılmasına zorunlu olarak yol açan geçici bir aşamadır. Ancak Marcuse, Sovyet deneyimine yönelik eleştirisinde iki aşamayı birbirine karıştırıyor ve ikinci aşamanın koşullarını birinci aşamaya uygulamaya çalışıyor. Bu nedenle, Sovyetler Birliği’nde merkezi devletin kurulmasını sosyalizm ve komünizmin reddi, Marksizmden bir sapma olarak görüyor. Marcuse bunu, özellikle baskın tek parti olgusu ve bürokrasi olgusu olmak üzere, abarttığı ve yanlış yorumladığı kimi olgulara dayandırıyor.

Gerçekte, Sovyetler Birliği’ndeki baskın tek parti, sosyalist uygulamanın özü değildi, Lenin’in keyfi bir seçimi de değildi. Aksine, Sovyet devrimi karşısında küçük burjuva partilerinin aldığı düşmanca tavırların dikte ettiği bir zorunluluktu. Birçok başka sosyalist devrim, diğer partilerle ittifaklar yoluyla gerçekleştirilmiştir. Sosyalist bir devrim, hem ideolojik olarak hem de çıkarları açısından işçi sınıfını temsil eden ve onu tarihsel hedeflerine ulaşmaya yönlendiren bir öncü partiye ihtiyaç duyar. Ancak bu, diğer partilerle ittifak kurma olasılığına aykırı değildir. Bu hedeflere ulaşmak için Sovyet deneyiminde tek parti bir zorunluluktu.

Bu deneyim, eşsiz bir nesnelliğe sahipti ve gerçekte, özellikle Lenin'in yaşamı boyunca işçi sınıfının iradesini ve bilincini derinden ifade eden kitlesel bir partiydi.

Onların inisiyatifini ve özgür, yaratıcı katılımlarını teşvik etmeye hevesliydi. Sadece onların iyiliği için değil, onlarla birlikte ve yan yana hareket ediyordu. Bürokrasiye gelince, şüphesiz sorunlu olsa da doğal bir olguydu. Çevredeki yükler ve tehlikeler karşısında devlet aygıtının gerekli yoğunlaşmasından kaynaklanıyordu. Lenin, bu olgunun tamamen farkındaydı. Bunu, mümkün olan en kısa sürede ortadan kaldırılması gereken geçici bir pratik gereklilik olarak görüyordu. Lenin, “En büyük tehlike, ulusal ekonomik planı uzun vadede bürokrasiye tabi kılmaktır. Bu, muazzam bir tehlikedir” demişti. En büyük düşmanımızın Sovyet kurumlarında sorumlu konumlarda bulunan komünist bürokrat olduğunu söylüyordu. “İşçi örgütlerini, işçileri devletlerine karşı savunmak ve işçilerin de devletimizi savunması için kullanmalıyız” diyordu. Lenin, bürokrasiyle mücadele etmenin ancak tüm vatandaşların ülkenin yönetimine katılmasıyla mümkün olduğunu vurguluyordu. Lenin’in pratik politikası, halkın katılımının ve kontrolünün kapsamını genişletmeye, işçinin iradesini geliştirmeye dayanıyordu. Bu nedenle, başlangıçta son derece merkezileşmiş bir gücü dayatan, tek parti sistemini ve bürokrasiyi doğuran belirli nesnel koşullara rağmen, özellikle İç Savaş ve müdahaleler sırasında, halk demokrasisi tabandan tesis edilebildi. Ayrıca, bürokrasi denilen hastalık ve ona karşı mücadelenin gerekliliği konusunda nesnel bir farkındalık da söz konusuydu.

Daha önce de belirttiğim gibi, bu tutum, Marksizmden vazgeçmek veya nesnel koşullara sadece olumsuz bir tepki vermek değildir. Aksine Sovyetler’de, ilgili koşulların olumlu bir şekilde anlaşılmasına ve devrimin acil hedeflerine ulaşmak için onları kontrol etmeye yönelik sürekli bir çaba sergilenmiştir: Bu çaba, iç savaşın ve müdahalelerin etkilerini ortadan kaldırmak, sosyalizmin endüstriyel temelinin kurulmasını hızlandırmak ve küresel kapitalist meydan okumayla yüzleşmekla ilgilidir.

Ancak, bu Leninist eğilimin Stalinist aşamada durduğu ve donduğuna hiç şüphe yok. Stalinist olgu, özünde, üretim yönetiminde-planlamasında ve kamu politikalarının formülasyonunda keyfi, merkezi bürokratik bir karakterin demokratik, kitlesel karaktere galebe çalmasıdır. Bu nedenle, Marcuse, Stalinizmin Leninizmin teorik veya pratik bir uzantısı değil, onu tahrif eden bir sapma olduğunu iddia eder. Ama Stalinizm, tamamen idealist, kişilik kültü yaklaşımıyla açıklanamaz. Aksine, bu durum, özellikle Almanya'da Nazizmin yükselişinden sonra, kapitalist kuşatma ve rekabete karşı koymak için toplumsal dönüşümü, endüstriyel ve teknolojik ilerlemeyi hızlandırma bahanesiyle, bürokrasinin yaygınlaşması, halkın iradesine, katılımına ve denetimine olan güvenin azalmasıyla açıklanabilir. Stalin, kitleleri ikna etmede, bilinçlerini, girişimlerini, coşkularını ve seferberliklerini geliştirmede oynaması gereken rolü üstlenmesi gereken partiye bile güvenmedi. Bu hedeflere ulaşmayı hızlandırmak için tek araç olarak pratik idari önlemleri benimsedi. Gerçekten de, tüm keyfi uygulamaları, baskıları ve katliamlarıyla bu önlemler, kapitalizmin başlangıcından günümüze dek ilk sermaye birikimini ve kâr elde etmek için devam eden saldırgan, sömürücü planlarını takip etmesindeki suçlarıyla karşılaştırıldığında, sönük kalmaktadır. Bununla birlikte, bu önlemler, şüphesiz, sosyalizmin insancıl değerlerinden ve uygulanmasına yönelik demokratik, kitle tabanlı yaklaşımdan bir sapmayı temsil etmektedir.

Sosyalizm, başlangıçta verimliliği hızlandırmaya yardımcı olsa da, nihayetinde tam tersine yol açar: coşkuda azalma, güven, farkındalık ve irade kaybı, hatta insanlığın kendisinin kaybı. 1956’daki Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi ile bu keyfi, bürokratik Stalinist eğilim zayıflamaya başladı, Leninist çizgi, yeniden önem kazandı. Bürokrasinin Sovyet deneyiminden tamamen kaybolduğunu söyleyemeyiz, ancak kitlesel katılımın genişlemesi ve etkili denetimin derinleştirilmesi yoluyla, bürokrasiye yönelik bilinç artmakta, ona karşı mücadele her geçen gün yoğunlaşmaktadır. Bugün işçi sınıfından yaklaşık 10 milyon kişiden oluşan ve ancak benzer halk toplantılarıyla görevden alınabilen, kamu işletmeleri ve kurumlarında halka açık toplantılarda seçilen halk denetim organlarının yeniden kurulması, bu eğilimin bir tezahürüdür. Diğer tezahürler arasında planlamaya kolektif katılım, tüketici ihtiyaçlarını karşılamaya önem verilmesi, düşünce alanında eleştirel demokratik diyalogun gündeme gelmesi, edebi ve sanatsal ifadenin çeşitlenmesi yer almaktadır. Burada pratik ayrıntılara girmek yerine, Marcuse’yi somut gerçeklerle çürütmek için değil, daha önce de belirttiğim gibi, onu kendi soyut metodolojisi çerçevesinde tartışmakla yetiniyorum. Bu nedenle, Marcuse’nin iddia ettiği gibi, bürokrasinin Sovyet yapısının doğasında var olan, teorik ve pratik olarak Lenin’den Stalin aracılığıyla günümüze kadar uzanan bir olgu olduğunu iddia etmek yanlıştır. Bu, tehlikeleri bilinen ve ortadan kaldırılması için mücadele edilen marjinal, patolojik bir olgudur. Bürokrasi olgusu, Marcuse’nin yaptığı gibi, Sovyet deneyimini sosyalist olmayan bir deneyim olarak kınamamıza yol açmaz. Hatta Stalinist dönem, Sovyet toplumunun sosyalist olmadığı anlamına gelmez. Şüphesiz ki, sosyalizm bu dönemde boyutlarından birini kaybetti: kitlesel katılım, denetim ve demokratik uygulama. Ancak Sovyet toplumu, iktidardaki bir azınlığın yararına ekonomik ve toplumsal sömürü toplumuna dönüşmedi.

Burada halk sosyalizminden ziyade, devlet sosyalizmi tabirini kullanabiliriz. Ulusal emeğin getirisi nereye gitti? Tüketim malları, hizmetler ve kültürel üretim şeklinde tüm topluma geri döndü. Dahası, sosyalist ülkeler ve gelişmekte olan ulusların yararına üretken, askeri ve kültürel yardım olarak, dünyadaki kurtuluş, ilerleme ve barış güçlerine destek şeklinde kullanıldı, halen daha kullanılmaktadır. Bürokrasi, Stalinist dönemde iktidardaki bireyler için bazı mali ayrıcalıkları artırmış olsa da, genel ekonomik çıkarlar pahasına kişisel ekonomik kazanç sağlamadı. Bu nedenle, Marcuse’nin yaptığı gibi, Sovyetler Birliği’ndeki bürokrasinin sömürücü bir sınıf meydana getirdiğini söyleyemeyiz. Bir sınıf, temelde sadece politik kontrol veya mali ayrıcalıklar değil, ekonomik çıkarların bir ifadesidir. Bu açıdan, bürokrasi, Sovyetler Birliği’nde, genel olarak sosyalist ülkelerde kapitalist ülkelerdeki anlamından farklı bir anlama sahiptir. Kapitalizmde, ekonomik ve toplumsal çıkarların yanı sıra idari ve siyasi nüfuzu da ifade eder. Kapitalist ülkelerde, toplumsal örgütlenmenin doğasını ve içindeki toplumsal güç ilişkilerini yansıtır. Ancak sosyalist ülkelerde, geri kalmış bir yönetim tarzını yansıtır. Bürokrasi, genel olarak, toplumsal sınıfı, belirttiğimiz gibi, hâkim toplumsal sistemin doğasına göre değişse bile, modern devletin bir olgusudur. Bu nedenle, Marcuse’nin Sovyetler Birliği’ndeki bürokrasiyi ayrı bir sınıf olarak adlandırmasının objektif bir temeli yoktur. Dışsal olgular düzeyinde kalır ve toplumsal önemine inmez. Başlıca kaynaklardan biri olarak kabul edilen Troçki’nin kendisi de bu konuda farklı görüşlere sahiptir.

Marcuse, Sovyet deneyimine yönelik eleştirisini, Sovyet bürokrasisini ayrı bir sınıf olarak değerlendirme sonucuna varmadan, bunun mümkün olmadığını görerek ve onu tanımlamak için klik, mezhep veya toplumsal rütbe terimlerini kullanmakla yetinerek ortaya koymuştur. Dahası, Sovyet bürokrasisini geçici, fani ve parazit bir olgu olarak görmüştür. Bununla birlikte, Marcuse’nin bürokrasi kavramı, ünlü Yönetimsel Devrim kitabının yazarı James Burnham'ınkiyle örtüşmektedir. Burnham, bildiğimiz gibi, daha sonra hem Troçkizm hem de Marksizmden koparak Amerikan emperyalizminin aktif bir savunucusu haline gelen bir Troçkistti. Marcuse’nin kavramı ayrıca, aynı derecede ünlü Yeni Sınıf kitabının yazarı Milovan Gillas’ınkiyle de örtüşmektedir. Ayrıca, Halk Demokrasilerinin Tarihi kitabının yazarı François Vigetto, Fransız sosyolog Raymond Aron ve Arap ekonomist John Kenneth Galbright ile de aynı görüştedir.

Bu durum, sosyalist uygulamaları yalnızca eski sınıflardan yeni sınıflara geçiş olarak tasvir etmeye, Toplumsal çatışmayı ve sömürüyü ortadan kaldırmadan anlatmaya kendini adayan diğer Amerikalı düşünürlerle tezat oluşturmaktadır. Bu önemli konuya burada daha fazla girmeyeceğiz. Marcuse’nin Sovyet deneyimindeki bürokrasi analizine yeni bir şey katmadığını söylemek kâfi. Bu analiz, Troçki’nin çalışmalarının bir uzantısı. Çoğu alenen kapitalist düşünce zemininde duran ve Sovyet deneyimine açıkça düşman olan diğer düşünürlere ait.

Marcuse ve diğer çağdaş düşünürler bu bürokrasi olgusuna odaklanmışlardır. Sovyetler Birliği’nde bürokrasinin sosyalizmin yerini aldığı iddiası, daha derin ve temel bir amacı gizlemektedir: başarısız uygulaması bahanesine sığınmak suretiyle, genel manada sosyalizmi itibarsızlaştırmak ve gelişmiş sanayi ülkelerinde “muktedir bürokrasi” söylemi üzerinden sosyalizmi kapitalizmle eşitlemek. Bugün, Marcuse’nin yaptığı gibi, birçok çalışmalarında bürokrasi ve teknolojiyi, toplumla alakalı muhtelif toplumsal sistemlerin kaderini kontrol eden iktidarın temellerini inşa etmek için ilişkilendiriyorlar. Buradan, önemli bir teorik çaba ile yaygınlaştırılan yanlış bir anlayış üretiyorlar: ideolojinin toplumsal ilerlemenin veya toplumsal sistemler arasındaki farklılaşmanın temeli olarak dışlanması. Teknolojik bürokrasi, ideolojilerin yerini aldı, artık tarihin dizginlerini sadece o tutuyor, gidişatını bizzat o yönlendiriyor. Bu, sınıf mücadelesini gizlemek ve sosyalizm ile kapitalizm arasındaki ideolojik ve teorik farklılıkları sulandırmak için başvurulan yeni bir yol. “Sosyalist ve kapitalist sistemler arasında ideolojik bir fark yoktur” diyorlar. Her iki durumda da, teknolojik bir bürokratik sınıfın yönettiğini söylüyorlar. “Yönetim tarzında veya son yaşanan gelişmeler arasında temel bir fark yoktur. Sol veya sağ diye bir şey yoktur, aksine, farklı çatışma ve kontrol yöntemlerine rağmen burada ve orada bir kontrol mücadelesi söz konusudur” diyorlar. Bu anlayışı savunanlar, insanların sosyalizme bağlılığını, kapitalizm ve emperyalizme karşı uluslararası dayanışmaya olan inancını, kurtuluş ve ilerleme mücadelesini yöneten nesnel toplumsal yasaların derinlemesine anlaşılmasının gerekliliğini ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Gerçekte teknoloji, ideolojiyi ortadan kaldırmaz, onunla uyumlu olarak işler ve gelişir. Sosyalist ve kapitalist sistemlerde teknolojinin birliğine rağmen, motivasyonları, amaçları, yönetim ve yönlendirme yöntemleri bakımından farklılık arz eder. Sosyalist sistemdeki teknoloji, genel olarak insanlığın ilerlemesi için doğayı kontrol etmeyi ve zorunluluk alanından tam kurtuluşu ve özgürleşme alanına geçişi hızlandırmayı amaçlar.

Tüm insanlar için gerçek özgürlük. Sovyetler ve sosyalist sistemler genel olarak teknolojik ve bilimsel bilgiyi çalışan kitlelere aktarmayı, onları kendi kaderlerini şekillendirmeye ve insani özlemlerine ulaşma çabasına katılmaları için güçlendirmeyi amaçlar. Buna karşılık, kapitalist sistemde teknoloji, kendi çıkarları insan ilerlemesinin çıkarlarıyla çatışan, baskı ve sömürüye dayalı bir toplumsal sınıfın çıkarlarını pekiştirmeyi amaçlar. Bu nedenle, bu sınıf, teknolojiyi kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde belirli bir biçimde yönlendirir, genel olarak teknolojik ve bilimsel bilginin aktarılmasını veya hedeflerinin planlanması sürecine katılımı, bu çıkarların dikte ettiği ölçüde sınırlandırmaya çalışır. Dolayısıyla, kapitalist ülkelerdeki teknisyenler, sadece egemen sınıfın hedeflerinin uygulayıcılarıdır. Bu, teknolojinin bu ülkelerin toplumsal yapısında ortaya çıkardığı çelişkilerin kaynağıdır.

Teknoloji, kurucu unsurlarında tarafsızdır, ancak toplumsal işlevinde tarafsız değildir. Her zaman politik, dolayısıyla ideolojik bir öneme sahiptir. Marcuse bunu kabul eder, ancak daha da ileri giderek, özellikle Sovyet ve Amerikan sistemlerinde teknolojinin politik-ideolojik birleşmesine işaret eder. Ona göre, her iki sistemde de teknoloji, öncelikle egemen bürokratik sınıfın çıkarlarına hizmet eden, baskının politik bir aracıdır. Dolayısıyla Marcuse, teknolojinin politik ve ideolojik işlevini kabul eder, ancak bu işlevi, politik ve ideolojik olarak birbirine karşıt olan her iki sistemle de eşitleyerek, hızla geçersiz kılar. Önceki bölümde belirttiğimiz gibi, teknoloji, kapitalist toplumda sınıf çatışmasını ortadan kaldırmaz; aksine, yeni toplumsal güçlerle besleyerek, onu yeni yollarla yoğunlaştırabilir. Buna karşılık, sosyalist uygulamada teknoloji, sosyalizmi pekiştirmeye, kapitalizmle rekabet etmeye ve onu aşmaya çalışmaya katkıda bulunur. Ayrıca, küresel olarak ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde kurtuluşçu ve ilerici güçleri destekleme konusunda da katkı sunar. Bu şekilde, sistemin genel krizini derinleştirmede olumlu bir rol oynar.

Kapitalizmde hem küresel ölçekte hem de kendi iç toplumsal yapısında ortaya çıkan çelişkiler uç veriyor. Ancak Marcuse’nin basitleştirilmiş, tek boyutlu yaklaşımı bunu ya fark edemiyor ya da fark etmeyi reddediyor. Belki de bu noktada, Marcuse’nin Sovyet deneyimine dair çizdiği resmin başka bir yönüne geçebiliriz. Marcuse’nin, Orta Avrupa’daki sosyalist devrimlerin başarısızlığının, küresel kapitalist sistemin istikrarlılığının ve Lenin ile Sovyet liderlerinin öngördüğü genel krizin yokluğunun Sovyet toplumunun iç yapısını şekillendirmede temel faktörler olduğu iddiasının yanlışlığını daha önce ele almıştık. Şimdi bu iddiaların diğer tarafını tartışmamız gerekiyor: Kapitalist sistem, Sovyet sosyalist sisteminin kurulmasından fayda sağladı mı, bu tehditle yüzleşmek için tüm bilimsel, teknolojik, psikolojik ve düşünsel kaynaklarını seferber ederek, kapitalizmin istikrarlılığına, sistemlerinin sağlamlaşmasına ve krizlerinin önlenmesine katkıda bulundu mu? Peki bu, Marcuse’nin iddia ettiği gibi, barışçıl bir arada yaşama politikasının maddi ve pratik temeli olan sosyalist ve kapitalist sistemler arasında karşılıklı bir nötrleşmeyle mi sonuçlandı?

Bir kez daha, Marcuse’nin basitleştirilmiş, tek boyutlu yaklaşımıyla karşılaşıyoruz. Şüphesiz ki, tarihteki ilk sosyalist devrim, kapitalist sistemleri kendilerini korumaya ve kaynaklarını bu varoluşsal tehdide karşı seferber etmeye zorlayan bir faktördü. Daha önce de belirtildiği gibi, bu kapitalist sistemler, bunu başarmak için modern bilim ve teknoloji devriminden hiç şüphey yok ki istifade ettiler. Ayrıca, işçi sınıflarını, toplumlarındaki devrimci güçleri, taleplerine bir ölçüde cevap vererek kendi saflarına çekmeye çalıştılar. Bu, kapitalist sistem içinde göreceli bir istikrara yol açtı, peki ama krizlerini ortadan kaldırdı mı, çelişkilerini durdurdu mu, iç çatışmalarını dondurdu mu? Bunu önceki bölümde zaten ele aldık.

Bu istikrar, kapitalist sistemlerin göreceli doğası, hem içsel hem de küresel olarak yeni çelişki kaynaklarıyla malul. Sovyet deneyi, kapitalist ülkelerin ekonomik, bilimsel ve teknolojik düzeyine yetişme ve onları aşma hevesiyle, bu ülkeleri istikrara kavuşturmak yerine çelişkilerini daha da kötüleştirdi. Küresel sosyalist sistemin yükselişi, iç ve dış politikaları sayesinde, emperyalizmin nüfuz ve kontrol alanı daraldı, sömürü ve saldırganlık kapasitesi azaldı. Aslında bugün emperyalizm, sömürü ve saldırganlığı sürdürmek için eski yöntemlerini yenileriyle değiştiriyor. Bazen saldırganlığı daha da vahşileşiyor, daha sofistike sömürü yöntemleri ortaya çıkıyor. Temel sorun, iki sistem arasında karşılıklı bir tarafsızlık olmaması, aksine, kurtuluş, ilerleme ve sosyalizm güçleri arasındaki çatışmanın devam etmesidir. Barış içinde bir arada yaşama, bu sözde karşılıklı tarafsızlığın bir ifadesi değildir. Bu, pasif bir politika değil, aksine, aktif, hatta çatışmacı bir politikadır. Çatışmayı salt askeri alandan politik, ekonomik ve ideolojik alanlara kaydırsa bile. Barış içinde bir arada yaşama, dünya barışının temel sosyalist hedefini somutlaştırırken, aynı zamanda çıkarları kapitalist ülkelerdeki silah tekelleriyle iç içe geçmiş askeri grupları kontrol altına almayı ve saldırgan maceralarını durdurmayı ya da en azından sınırlamayı gerektirir. Bunu yaparak birden fazla amaca ulaşır!

Silah üretimine öncelikle bağımlı olan gelişmiş sanayi ülkelerindeki kapitalist ekonomilerin krizini derinleştirmeye yardımcı olur, onları emtia ekonomisinde rekabet etmeye zorlar. Politikalarındaki ve çıkarlarındaki farklılıkları ve ayrışmaları vurgulayarak, kapitalist ülkeler arasındaki çelişkileri şiddetlendirir. Dahası, ulusal kurtuluş hareketlerinin zaferi için daha elverişli bir küresel iklim yaratır, küresel sosyalist deneyin genel ekonomik, toplumsal ve kültürel ilerlemesini sağlamak, hatta kapitalist sistemi aşmak mümkün hale gelir.

Bu nedenle, barış içinde bir arada yaşama, silahlı çatışma yoluyla elde edilmese bile, olumlu bir mücadeledir. Bu mücadele, genelde küresel sosyalist sistemin, özelde Sovyetler Birliği’nin askeri ve ekonomik gücü sayesinde elde edilir ve zafer kazanır. Aynı zamanda, barış içinde bir arada yaşama ile ulusal kurtuluş için silahlı mücadele arasında bir çelişki yoktur. Bir arada yaşama koşullarında Sovyetler Birliği, ulusal kurtuluş hareketlerine ve genel olarak gelişmekte olan ülkelere ihtiyaç duydukları silahları ve bağımsızlıklarını güçlendirecek, toplumsal ilerlemelerini hızlandıracak ekonomik temeli sağlamaya kendini adayabiliri. Barış içinde bir arada yaşama, Sovyetler Birliği’nin Arap devrimine, Vietnam ve Küba halklarının mücadelesine ve günümüzdeki çeşitli diğer kurtuluş ve ilerici devrimlere askeri, politik ve ekonomik destek sağlamasına mani olmadı. Barış içinde bir arada yaşama, karşılıklı tarafsızlık değildir, sınıf mücadelesinin veya kurtuluş mücadelesinin karşıtı değildir. Marcuse'nin basitleştirilmiş, tek boyutlu yaklaşımıyla iddia ettiği gibi, küresel kapitalist sistemin istikrara kavuşmasına yol açmaz. Aksine, çağdaş insanlık tarihinde Sovyetler Birliği, genelde sosyalist ülkelerin temsil ettikleri dönüştürücü ve değişime yol açan bir faktördür.

Oysa Marcuse, yalnızca barış içinde bir arada yaşama politikasını, genelde Sovyetler Birliği’nin politikalarını eleştirmekle kalmaz, aynı zamanda bir alternatif de sunar. “Sovyetler’deki politik ve askeri kurumların sürekli güçlenmesi, kapitalist kuşatma sürecini uzatır, hatta kıtasal düzeyde kapitalizmin birleşmesine yol açar” der. Kapitalizmin Sovyetler Birliği’ne yönelik kuşatması uzun sürmediği, kapitalist sistemin kıtasal düzeyde birleşmediği tespiti üzerinden Marcuse’nin bu bariz hatasını göz ardı edeceğiz. Gene de bu hatayı göz ardı edip Marcuse’nin düşüncesini takip etmeye devam edeceğiz. Marcuse şöyle diyor: “Sovyetler Birliği, bu zor durumdan kendi lehine bir çıkış yolu bulamazsa, nihayetinde hayatta kalması mümkün olmayacak.”

Peki nasıl?

Marcuse’un dediği gibi, kapitalizmin doğasında var olan çelişkileri çözmeye dair bir umudu yok, zira Batı ekonomilerinin askeri örgütlenmesi nedeniyle bu çelişkiler şu anda uykuda.

Birincil amaç, bu büyük ekonomik ve politik varlığın dağılmasıdır. Ancak Sovyet liderleri, uluslararası rekabet, Sovyet üretkenliğinin büyük bir bölümünü tüketen silahlı bir mücadele biçiminden kurtulmadan bu hedefe ulaşamazlar. Bu noktada şu soruyu soruyoruz: Sovyetler Birliği bu varlığı dağıtmayı hedeflemiyor mu?

Genel olarak Sovyetler ve sosyalizm, hem askeri hem de ekonomik açıdan, ulusal kurtuluş hareketlerinin zafere ulaşmalarını sağlamaktan gayrı bir yoldan üstünlük elde edebilir mi? bu konuda Marcuse farklı bir görüşe sahip. Sovyetler Birliği’nin üretim kapasitesini vatandaşlarının ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde yeniden yönlendirmesi gerektiğine inanıyor. Bu, üretim ve üretim ilişkilerinin, maddi ve kültürel yaşam koşullarının iyileştirilmesinin artık sadece dolaylı bir sonuç değil, kolektif çabanın hedefi olacağı şekilde yeniden düzenlenmesi anlamına gelir. Krizi aşmak denilen hayati amaca, ancak Sovyet toplumunun, sosyalizmin kapitalizme karşı ekonomik ve kültürel üstünlüğünü “bulaşma” yoluyla göstermesi gereken bir dönüşümle ulaşabilir. Böylece dünyada sınıf mücadelesinin uyanışının temeli teşkil edilir.

Marcuse, bununla neyi kastediyor? Sovyetler Birliği’nin üretiminin bir kısmını askeri üretime yönlendirmeyi bırakıp, bunun yerine, barışçıl ekonomik üretime yönlendirmesi gerektiğini söylüyor.

Sovyetler Birliği, toplumunun maddi ve kültürel yaşam standardını yükselterek, kapitalizme karşı ekonomik ve kültürel üstünlüğünü ortaya koydu. İdeolojisini yayarak ve dünya çapında sınıf çatışmasını alevlendirerek zafere ulaştı.

Sovyetler Birliği, kapitalizmin silahlı tehdidiyle nasıl başa çıkacaktı? Silahsızlanırsa yeni bir sömürgeci saldırıya karşı kendini nasıl savunacaktı? Silah üretimini bırakırsa ulusal kurtuluş hareketlerinin mücadelelerini nasıl destekleyebilirdi? Sovyetler Birliği, ideolojisini ve sınıf çatışmasını yalnızca bulaşma yoluyla, modeli aracılığıyla yayabilir ve alevlendirebilir miydi? Bu idealist, hatta aşırı idealist bir yaklaşımdır.

Sovyetler Birliği, gerçekten de bulaşma yoluyla, yaşam modeliyle, yeni insan modeliyle küresel olarak sınıf çatışmasını alevlendirdi. Aslında, bulaşma yoluyla, yeni yaşam ve yeni insan modeliyle ve halkı için elde ettiği istikrarlı ekonomik ve kültürel ilerlemeyle bunu başardı. Ancak bu, tek başına yeterli değildi. Bu nedenle, küresel mücadeleye politik, askeri, ekonomik ve kültürel olarak katılırken, aynı zamanda küresel silah üretimini azaltmaya, nükleer testleri durdurmaya ve barışı pekiştirmeye çalıştı. Bunu yaparken, küresel sınıf çatışmalarını daha da alevlendirdi.

Marcuse’nin, ağır silahlı rakibi karşısında Sovyetler Birliği'ni askeri olarak silahsızlanmaya çağırması, safça bir yaklaşımın sonucu değil. Aksine, Marcuse, Sovyetler Birliği’ni kapitalist ekonominin militarizasyonundan sorumlu tutuyor, bu anlamda ona örtük bir suçlama yöneltiyor. Ayrıca sosyalizmin kapitalizme karşı ekonomik ve kültürel ilerleme sağlamadığına üstü kapalı dile getiriyor. Fakat Marcuse bunu açıktan dile getirmiyor, çünkü bunu kınayan argümanlar ve gerçekler bolca mevcut. Sadece son bir konu kalıyor ki, Marcuse, kitabının neredeyse üçte birini “Sovyet Marksizmi” tahsis ediyor. Bu konuya gösterdiği ilginin ardındaki sırrı daha önce ortaya koymuştuk.

Marcuse, bu konuyla derinden ilgileniyor. Toplumdaki niteliksel değişimin, hâkim değer sistemine ve “ruhuna” bağlı olduğuna inanıyor. Ardından Sovyet etiğiyle Batı etiğine dair analizini, Batı etiğini tercih ederek sonlandırıyor. Ona göre Sovyet etiği, politikleştirilmiş, dışarıdan dayatılan bir çalışma etiği iken, Batı etiği, daha incelikli, ikili ve gerilimli bir etiktir. Burada neyi kastediyor?

Aslında Marcuse, Sovyet devriminin yeni bir insan türü yaratmada başarısız olduğunu söylüyor. İnsanlığın özgün vasıflarını ortadan kaldırdığından, insanları otomatlara, elektronik zihniyete, dışarıdan dayatılan bilgi, talimat ve pratik değerlerle yönlendirilen varlıklara dönüştürdüğünden bahsediyor. Öte yandan, Batılı insanların halen daha vicdana sahip olduğunu, iç ve dış benlikleri arasındaki gerilimi hâlâ bilfiil yaşadıklarını iddia ediyor. Bu nedenle, “niteliksel değişim olasılığı Batı toplumunda Sovyet toplumuna göre daha kolaydır” diyor.

Marcuse’nin insanlık değerlendirmesinde, en azından Batı toplumunda, göze çarpan bir çelişki görmüyor muyuz? Bu ikili ve gergin etik anlayışı, insanlığı tek boyutlu bir varlık olarak kavrayışıyla nasıl örtüşüyor? Bu gergin, ikili ahlak anlayışı, onun kapitalist sistemin baskıcı rasyonelliğine tam olarak emilip bütünleşmemiş bir insan olduğu anlamına gelmiyor mu? En azından derinlerde, özgürlüğünü, gergin, isyankâr, farklı ve dayatılan değerlere karşı çıkma özgürlüğünü hâlâ koruyor. Bu, Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsan adlı kitabını dayandırdığı temelin ta kendisini geçersiz kılmıyor mu? Yoksa Marcuse, Sovyet Marksizmini eleştirisinde bu gergin, ikili Batı ahlakını dile getirdikten sonra, Amerikan kapitalizmini eleştirisinde bunu terk ederek, “Her durum için farklı bir yaklaşım gerekir” şeklindeki bilinen atasözüne mi bağlı kaldı?

Ancak inkar edilemez olan şey, Batı ahlakının gerçekten gergin ve ikili olduğudur. Bu gerilim ve ikilik, iki egemen toplumsal sistem arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır.

Oysa insanın insanlığı, dürüstlük, bütünlük, cesaret, haysiyet, seçim özgürlüğü, sevgi, hürriyet ve diğer geleneksel insan değerleri, cinayet, şiddet, tecavüz, sömürü, ırk ayrımcılığı, kitlesel yıkım, seks ticareti ve Amerikan toplumunun diğer tezahürleriyle dolu bir toplumda heba ediliyor.

Şüphesiz ki, Sovyet ahlakı uyumlu bir ahlaktır; toplumsal örgütlenmenin değerleri ile bireyin insani değerleri arasında göze çarpan bir çelişki yoktur. Ahlaki değerler tercih edilir ancak bu demek değildir ki ilgili değerler, dışarıdan dayatılmıştır ve bireye içsel değildir. Ahlaki değerler, insani değerlerin bizatihi kendileridir. Toplum ve birey arasında büyük ölçüde sağlanmış bir ahlaki uyum söz konusudur. Bu, sosyalizmin anlamlarından biridir. Bu sadece sınıfların ortadan kaldırılması değil, aynı zamanda toplumun bir bütün olarak kendi çıkarlarının ifadesi ve insanlığının gerçekleşmesi haline geldiğinde, birey ile toplumu arasındaki çelişkinin de ortadan kaldırılmasıdır.

Bu noktada, Sovyet toplumunun ahlakında gerilim ve ikiliğin bulunmadığını mı söylemiş oluyoruz? Bu, birey ve toplum arasındaki çelişkinin tamamen ortadan kalkması anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Nitekim, Marcuse’nin Sovyet ahlakının dışsal, dayatılmış olduğu iddiası doğru olsaydı, bu dayatılmış dışsal ahlak karşısında birey içinde ahlaki ikilik ve gerilim patlak verirdi. Ancak Sovyet ahlakındaki ikilik ve gerilim, bundan kaynaklanmıyor. Aksine, bireyin tam özgürlüğünü sınırlayan toplumsal kısıtlamaların, tam olarak kontrol altına alınmamış bir zorunluluk alanının, devlet aygıtının ve kamu çıkarlarının varlığından kaynaklanıyor.

Bireysel irade, kendi çıkarlarına ve hedeflerine tabidir. Bu çıkarlar ve hedefler, bireysel iradenin kendi çıkarları ve hedefleri olsa bile. Kısacası, Sovyet toplumu, hâlâ sosyalizmden komünizme geçiş sürecindeydi, bireysel özgürlüğün tam olarak garanti altına alındığı bir komünizm yapısını henüz oluşturmamıştı. Bu nedenle, toplum ve birey arasında genel bir değer yakınlaşması söz konusudur, ancak aynı zamanda toplumun kapsamlı merkezi örgütlenmesi ile bireyin tam özgürlüğü arasında bir çelişki de mevcuttur. Bununla birlikte, bu düşmanca, antagonist bir çelişki veya temel bir çatışma değildir Sosyalizmden komünizme geçişte zorunluluk alanının gerekli bir mirasıdır. Bu çelişki, hâlâ devam eden bürokrasideki tezahürlerinde, özellikle sosyalizmin inşasının henüz tamamlanmadığı sosyalist ülkelerde, önceki feodal kapitalist toplumdan miras kalan bazı değerlerin kalıntılarında da mevcuttur.

Peki, mevcut kapitalist sistemlerin etkisini ve bunların sosyalist sistemlere yönelttiği propaganda ve psikolojik, toplumsal ve teorik teşvikleri de göz ardı etmeli miyiz? Dolayısıyla, vicdandan kaynaklanmayan, tamamen dışsal bir ahlaktan bahsetmek, insan doğasının kendisiyle ve sosyalist deneyimin doğasıyla çelişmektir, çünkü sosyalist deneyim, tüm maddi ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanması yoluyla psikolojik ve düşünsel gelişimlerinin önündeki tüm maddi engelleri kaldırarak, insanın içsel gelişimine imkân sağlar.

Hiç şüphe yok ki Stalinist dönemde birey ve toplum arasında katılık ve baskıcı bir uyum dönemi yaşandı. Bu dönem, edebiyat, sanat ve düşüncede olduğu kadar Sovyetler Birliği ile diğer sosyalist ülkeler arasındaki ilişkileri de etkiledi. Ancak bu dönem, Stalinist dönemin sona ermesiyle hızla dağıldı. Sosyalist süreç, Sovyet bireyinin özgür gelişimini hedefleyen yola yeniden girmeye başladı. Peki ya 1965’te Sovyetler’in Macaristan'a müdahalesini veya 1968’de Varşova Paktı’nın Çekoslovakya’ya müdahalesini nasıl ele alacağız? Bu müdahaleler söz konusu yolla çelişmiyorlar mıydı?

Sosyalist bir toplumda bireysel iradenin özgürce ifade edilmesi, ille de Stalinizme ricat etmeyi, sadece bireyler arasında değil, sosyalist sistemlerin kendi aralarında da baskıcı bir uyuma dönmeyi mi gerekli kılar?

Bu iki görüşün kapsamlı bir değerlendirmesi bu kitabın kapsamını aşabilir, ancak bunları yalnızca yerel veya ahlaki bir perspektiften analiz etmenin metodolojik olarak kusurlu ve keyfi olduğunu söylemek kâfi gelecektir. Gerçekte bunlar, hem yerel hem de küresel nesnel koşullarla içsel olarak bağlantılıdır. Sosyalizm ile emperyalist tekel arasında, ilerleme ve barış güçleri ile bağımsızlık, komplo ve savaş güçleri arasında yaşanan ölüm-kalım mücadelesinin çarpıcı bir yansımasıdır.

Öte yandan Sovyetler’in ahlaki değerlerini Marcuse’nin belirlediği sınırlar içinde tartışmamak gerekir. Genel olarak Sovyetler’in ve sosyalizmin ahlaki değerleri, artık sadece geleneksel etik değerler değildir. Marcuse’nin iddia ettiği gibi Protestan ve Kalvinist sınırlara mahkum değildir. Bilâkis, bu ahlaki değerler, sosyalist deneyimden, insan mücadelelerinin gerçekliğinden ve uzak ufuklara dair vizyonundan kaynaklanan yeni değerlerle zenginleşmişlerdir. Sosyalist ülkelerde, sadece dürüstlük, sevgi, namus, çalışma, özgürlük ve diğer geleneksel değerlerin etiği üzerine değil, aynı zamanda saldırganlığa, sömürüye ve ırk, cinsiyet ve sınıf ayrımcılığına karşı nefret, barış, eşitlik ve insanların kardeşliğine olan sevgi üzerine de yeni bir insan türü yetiştirilmektedir. Ahlaki değerler alanı, sosyalist deneyimde genişler, derinleşir. İlgili alan, sadece iç gerilimler veya edebi veya sanatsal ifadelerle dile dökülmez, aynı zamanda tüm insanlığın kurtuluşu, ilerlemesi ve barışı için pratik davranışlarda ve kahramanca fedakârlıklarda da somutlaşır.

Ancak, hem geleneksel hem de yeni ahlaki değerler, Marcuse’nin Sovyet deneyimine yönelik eleştirisi bağlamında pek ilgi görmez. Çünkü gerçekte Marcuse’nin özgürleşme çağrısı, ahlaki değerleri temel almaz, hatta onlarla çelişir. Özünde bu çağrı, bir sonraki bölümde göreceğimiz üzere, cinsel içgüdünün ve onun sınırsız ifadesinin özgürleşmesi ile ilgili bir çağrıdır.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynak: ماركيوزأو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 81-120.]

0 Yorum: