“Sizin
yanınızdayız ve emperyalizm ile içi boş anti-emperyalizm arasında kurulan yanlış
ikiliği reddediyoruz.”
ABD’nin
İran’a karşı savaşı ve İranlı protestocular ile onların deneyimleri konusunda
alanında en önemli akademisyen ve yazarlardan bazılarının kaleme aldığı, Guardian
gazetesinde yayınlanan mektubu okurken en çok dikkatimi çeken satırlar
bunlar oldu.
Bu
satırlar, birkaç nedenden dolayı dikkatimi çekmişti:
1.
Bu satırlar, yazarların anti-emperyalist politikalara yönelik eleştirilerinde
genel olarak daha yumuşak bir tona sahip olan yazının geneline göre biraz fazla
sert görünüyordu (yazı fazla “hüküm”
içeren bir yazı değildi).
2.
Bu satırlar, benim ve başkalarının da bazen hissettiği gibi, ABD’li
solcu-liberal yorumların küresel politikaya ilişkin kimi yönlerinin zayıflığını
özetliyordu.
Guardian’da çıkan
yazı önemli çünkü bu İranlı politik tutsaklara destek amacı güden açık mektubun/köşe
yazısının altında, Angela Davis, Ruth Wilson Gilmore (köleliğin kaldırılması
konusundaki çalışmaları önemli), Robin D. G. Kelley (Hammer and Hoe
kitabı herkesin okuması gereken bir klasik) ve son olarak, bu mektuba en şok
edici katkıyı yapan ikonik ve efsanevi ABD’li gazeteci, düşünür ve politik
tutsak Mumya Ebu Cemal’in de aralarında bulunduğu birçok önemli ismin imzası
var.
Herkesin
okumasını rica ettiğim bu çok kısa mektup, İran’daki muhaliflere ve İran
hükümetinin politik tutsaklarına hitaben kaleme alınmış. Mektubun büyük bir
kısmı, ABD-İsrail’in İran'a karşı yürüttüğü savaşa, verdiği zarara ve
acımasızlığına odaklanmaktadır.
Mektup
bir yerinde, “23 Haziran 2025’te İsrail’in Evin Hapishanesi’ne saldırarak
hastane koğuşunu, trans bireyler bölümünü ve ziyaretçi merkezini yerle bir
ettiği dehşeti hatırlıyoruz” diyor.
Ancak,
yazarlar Amerika'nın İran halkına karşı yürüttüğü ve yıkıcı sonuçlar doğuran
savaşı kınasalar da, mektupta İranlıların kendi hükümetlerinden gördüğü siyasi
baskıya da önemli ölçüde yer veriliyor. İran’daki devrimci İslam Cumhuriyeti,
ne Marksistlerin ne de komünistlerin idaresi altında. Şahsen ben de, her yerde
olduğu gibi İran’da da dini kurumsal etkilerden arınmış bir devlet isterim. Ama
aynı zamanda mektup, “baskıcı” (bu kelimeyi bilhassa tırnak içinde kullandım) gördüğü
İran hükümetinin yol açtığı sorunlarla ABD-İsrail’in uyguladığı baskı
politikalarının (bu kelimeyi bilhassa tırnak içine almadım) İran halkını karşı
karşıya bıraktığı sorunlarla bir tutuyor.
Örneğin,
Evin Hapishanesi’ne yapılan saldırıları kınadıktan hemen sonra mektup, İranlı
mahkûmların durumunu “makasın iki bıçağı arasında sıkışmış” olarak tanımlıyor.
Mektubun başka bir bölümünde ise, İran içinde İranlıların tutuklanması ve
gözaltına alınmasının, “İsrail’in Filistinli politik tutsakları yıllarca
suçlama olmaksızın ‘idari gözaltı’ yoluyla tutmasının mantığıyla aynı” olduğu
dile getiriliyor.
Son
olarak mektup, siyaseti tüm çıplaklığıyla ortada olan aynı “otoriterlik”
anlayışının parçası olarak gören geleneksel sol-liberal eleştiriye bağlı
kalıyor. Bu yaklaşım, ABD solundaki bazı kişilerin otoriterlik çuvalının içine
her şeyi atmalarının bir sonucu. Servet vergisi kaçıranları da ABD’de cinayet
işleyen, halka baskı uygulayan polisleri de aynı çuvala atıyorlar. Oysa bir
tutulmamalılar.
İran
da kendi iç sorunlarıyla uğraşan bir ülke. Oradaki cezaevi sistemini İsrail’deki
sistemle bir tutmamak gerek. Filistinli bir mahkûma cinsel istismarda
bulunurken kameraya yakalanan bir İsrailli gardiyan, sonrasında televizyonda
bir programa çıkarıldı. Bazı programların tanıtım filmlerinde boy gösterdi.
Filistinlilere
karşı hayvanlar kullanıldı.
Aylar
süren araştırmalar sonucunda Cezire televizyonunun belgesel ekibi, eski
Filistinli tutuklulardan, köpeklerin sadece korkutma aracı olarak değil, aynı
zamanda cinsel aşağılama ritüelinin bir parçası olarak kullanıldığını anlatan
ifadeler derledi: Mahkûmlar soyuldu, gözleri bağlandı, elleri kelepçelendi,
yüzüstü yatırılmaya zorlandı, dövüldü, tehdit edildi, filme alındı ve saldırıya uğradı.
Tüm
bu hapis cezalarının temelinde gerçek bir soykırım pratiği yatıyor olmasına
karşın, söz konusu mektup, İran’ın bazı bölgelerinin yüzleştiği etnik “baskıyı”
ele almaya çalışıyor. Tabii her yerde ayrımcılığın farklı biçimlerine rastlanıyor
olabilir. Ancak, İsrail’in Filistinlilere yönelik muamelesini tartışan aynı
mektupta Belucilerin, Arapların veya Kürtlerin durumları, Filistinlilerin
durumlarıyla bir tutuluyor. Bu anlayış, Küba gibi bir yerde bile yaşanan
kişiler arası ayrımcılığı, Haiti halkının Dominik Cumhuriyeti’nde maruz kaldığı
gerçek soykırımla bir tutuyordur. Birini diğeriyle aynı şey olarak
nitelendirmek, her iki olayın mağdurlarına da haksızlık etmekle kalmaz, aynı
zamanda baskı ve soykırım düzeylerine ilişkin anlayış konusunda daha fazla kafa
karışıklığına yol açar.
Evet,
Fars olmayan bazı İranlılar, belki de yasalardan farklı şekillerde etkileniyorlardır.
Ancak bu ayrımcılık biçimlerinin İsrail’in Filistinliler için nihai çözüm
girişimleriyle aynı olduğunu öne sürmek, yanıltıcı ve yanlış bir yaklaşımdır,
zira böylesi bir yaklaşım, yok edilme riski altında olmayan Belucilere ve İran
içindeki Araplara kıyasla daha ciddi bir durumla uğraşan Filistinlilerin mevcut
halini örtbas edecektir.
Bu
utanç verici bir kıyaslamadır. Ortada İran hükümeti veya müttefiklerince
katledilen 680.000 Beluç veya Arap yok. Şimdiye dek İsrailliler tarafından
öldürülen Filistinlilerin sayısı bu düzeyde ve bu sayı giderek artıyor. Bugün İsrailliler,
esasen (her ikisi de İsrail’in Filistin kaderi üzerinde söz sahibi olmasını, 1948’de
çalınan toprakların geri verilmemesini isteyen) faşist liberal ile faşist
muhafazakârı karşı karşıya getiren bu son seçimde kimin kazanacağına
bakılmaksızın, Netenyahu’nun bizzat dediği gibi, Filistin nüfusunun “gönüllü
olarak göç etmeye” zorlanmasından başka bir şey istemiyorlar.
İran’daki
etnik azınlıkların hiçbirinde böyle bir şey yaşanmıyor. İran, binlerce yıldır
kesintisiz olarak varlığını sürdürüyor. İsrail ise hem soyut hem de ölümcül bir
dogmatizme dayanıyor. Onun arkasında gerçek bir tarih yok.
Bu
da bizi şu satıra geri getiriyor:
“Sizin
yanınızdayız ve emperyalizm ile içi boş anti-emperyalizm arasındaki yanlış
ikiliği reddediyoruz.”
İşin
tuhaf yanı şu ki söz konusu mektubun özü, “içi boş anti-emperyalizm”le ilgili
tespit. Mektuptaki anti-emperyalizm, taraf tutulması gerektiğinde taraf tutmayı
reddeden bir anti-emperyalizm biçimi. Böylesi bir kafa, İkinci Dünya Savaşı
sırasında muhtemelen “Naziler kötü ama Sovyetler Birliği’nin hapishanelerinde
de mahkûmlar var” derdi. Şimdi asıl tartışmamıza gereken konu bu mu peki? Bugün
derdimiz, İran’da tespit edilen baskıyla ABD’nin desteklediği, İsrail’in kanlı
eylemlerine dair, inatla ve tüm çıplaklığıyla ortaya konulmuş kanıtlar arasında
denklik kurmak mıdır?
Bu
mektubun amacı ne? İnsanların birbirleriyle dayanışma içinde olmaları
gerektiğini öne sürmek haricinde başka bir gerçek maddi amacı var mı? Bu dayanışma
tam olarak ne anlama geliyor? İran, zaten yaptırımlarla karşı karşıya. İran,
zaten ABD tarafından bombalanıyor.
Neticede
İran’daki bir kız okulunu bombalamak suretiyle yüzden fazla çocuğu, toplamda
168 kişiyi katledenler İranlılar değil, ABD ve İsrail’di.
On
bir yaşındaki Reyhande Mehdi Kah, bu utanç verici ve korkakça saldırıda birinci
sınıfa giden kız kardeşini kaybetmişti. Buna rağmen, ABD’dekilerle dayanışma
içinde olduğunu ifade eden Reyhande, Amerikalıların da bu tür saldırıları dehşet
verici bulduğuna inanıyor.
“Zalim
ve kirli olan sadece hükümet. Amerika’daki insanların çoğu iyi. Bunun doğru
olmadığını biliyorlar.”
Gelgelelim
mektup sayesinde, bu çocuk, ABD solundan bazı kişilerin, ABD ve İsrail’in
ülkesine yönelik saldırılarıyla, kendi hükümetinin yaptıklarını bir tuttuğunu
öğrenecek. İran hükümeti, sanki ABD’deki okulları ve yolları füzelerle vuruyormuş
gibi tepki geliştirdiklerini görecek.
İran,
Amerika’nın vekil gücü olarak İsrail’e saldırırken, okullar ve hastaneleri
değil, askeri hedefleri vuruyor. Siyonistlerin Filistin’in okul ve hastanelerini
vurduğuna kimse bakmıyor.
Şüphesiz,
mektupla ilgili, incelenmesi ve soruşturulması gereken çok daha fazla konu var.
Ancak zaman kazanmak adına şunu belirtmek istiyorum:
Bu
imza listesindeki neredeyse herkese son derece saygı duyuyorum (Judith Butler’ı
ise pek sevmem). Doğruya doğru. Onlar (Angela Davis, Ruth Wilson Gilmore, Mumya
Ebu Cemal, Robin D. G. Kelley, en sevdiğim yazarlardan biri olan Sinan Antun)
olmasaydı şimdi olduğu gibi bir akademisyen olamazdım. Ama gene de şunu
söylemeliyim: bu mektup, ABD solunun dönem dönem sergilediği davranış biçiminin
tipik bir örneği. Somut bir gerçekliğin kesin bir yoruma ihtiyaç duyduğu bir
ortamda, idealist ifadelerden oluşan bir derleme.
Şu
gerçeği yeniden düşünmek gerek: ABD’nin dünya genelinde 830’dan fazla askeri
üssü var. İran’ın ise hiç yok. ABD, askeri harcamalarına sonraki dokuz ila on
ülkenin toplamından daha fazla para harcıyor. İran, bu ilk 10’da bile değil.
ABD’nin seçim kurulu sistemi var ve bu sistem sayesinde Donald Trump iki kez
başkan oldu. İran’da ise başkanlık seçimleri doğrudan oylama ile yapılıyor.
Son
olarak, ABD, doğrudan ya da İsrail gibi vekil güçleri aracılığıyla 300 milyon insanın
ölümden sorumlu.
Lenin’in
bir vakitler dile getirdiği gibi, aydınlar olarak kendi ordularımıza ve
imparatorluklarımıza karşı durmak bizim görevimizdir. Hükümetimizin İsrail’in Filistinlilere
yönelik uyguladığı soykırıma sunduğu desteğe tanıklık ettiğimiz gerçeklikte,
ABD hegemonyasına karşı dimdik durmak, bizim sorumluluğumuzdur. Bugün sadece
ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaştan vazgeçmesini, ABD hükümetinin İran
halkına verdiği zararlar için tazminat ödemesini talep eden mektuplar
yazmalıyız.
Bunun
dışındaki her şey dikkat dağıtıcıdır.
Sudip Battaçarya
23 Ağustos 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder