25 Ağustos 2026

, ,

Yalan Yanlış Denklik Kurma Çabasındaki Tehlike



“Sizin yanınızdayız ve emperyalizm ile içi boş anti-emperyalizm arasında kurulan yanlış ikiliği reddediyoruz.”

ABD’nin İran’a karşı savaşı ve İranlı protestocular ile onların deneyimleri konusunda alanında en önemli akademisyen ve yazarlardan bazılarının kaleme aldığı, Guardian gazetesinde yayınlanan mektubu okurken en çok dikkatimi çeken satırlar bunlar oldu.

Bu satırlar, birkaç nedenden dolayı dikkatimi çekmişti:

1. Bu satırlar, yazarların anti-emperyalist politikalara yönelik eleştirilerinde genel olarak daha yumuşak bir tona sahip olan yazının geneline göre biraz fazla sert görünüyordu (yazı  fazla “hüküm” içeren bir yazı değildi).

2. Bu satırlar, benim ve başkalarının da bazen hissettiği gibi, ABD’li solcu-liberal yorumların küresel politikaya ilişkin kimi yönlerinin zayıflığını özetliyordu.

Guardian’da çıkan yazı önemli çünkü bu İranlı politik tutsaklara destek amacı güden açık mektubun/köşe yazısının altında, Angela Davis, Ruth Wilson Gilmore (köleliğin kaldırılması konusundaki çalışmaları önemli), Robin D. G. Kelley (Hammer and Hoe kitabı herkesin okuması gereken bir klasik) ve son olarak, bu mektuba en şok edici katkıyı yapan ikonik ve efsanevi ABD’li gazeteci, düşünür ve politik tutsak Mumya Ebu Cemal’in de aralarında bulunduğu birçok önemli ismin imzası var.

Herkesin okumasını rica ettiğim bu çok kısa mektup, İran’daki muhaliflere ve İran hükümetinin politik tutsaklarına hitaben kaleme alınmış. Mektubun büyük bir kısmı, ABD-İsrail’in İran'a karşı yürüttüğü savaşa, verdiği zarara ve acımasızlığına odaklanmaktadır.

Mektup bir yerinde, “23 Haziran 2025’te İsrail’in Evin Hapishanesi’ne saldırarak hastane koğuşunu, trans bireyler bölümünü ve ziyaretçi merkezini yerle bir ettiği dehşeti hatırlıyoruz” diyor.

Ancak, yazarlar Amerika'nın İran halkına karşı yürüttüğü ve yıkıcı sonuçlar doğuran savaşı kınasalar da, mektupta İranlıların kendi hükümetlerinden gördüğü siyasi baskıya da önemli ölçüde yer veriliyor. İran’daki devrimci İslam Cumhuriyeti, ne Marksistlerin ne de komünistlerin idaresi altında. Şahsen ben de, her yerde olduğu gibi İran’da da dini kurumsal etkilerden arınmış bir devlet isterim. Ama aynı zamanda mektup, “baskıcı” (bu kelimeyi bilhassa tırnak içinde kullandım) gördüğü İran hükümetinin yol açtığı sorunlarla ABD-İsrail’in uyguladığı baskı politikalarının (bu kelimeyi bilhassa tırnak içine almadım) İran halkını karşı karşıya bıraktığı sorunlarla bir tutuyor.

Örneğin, Evin Hapishanesi’ne yapılan saldırıları kınadıktan hemen sonra mektup, İranlı mahkûmların durumunu “makasın iki bıçağı arasında sıkışmış” olarak tanımlıyor. Mektubun başka bir bölümünde ise, İran içinde İranlıların tutuklanması ve gözaltına alınmasının, “İsrail’in Filistinli politik tutsakları yıllarca suçlama olmaksızın ‘idari gözaltı’ yoluyla tutmasının mantığıyla aynı” olduğu dile getiriliyor.

Son olarak mektup, siyaseti tüm çıplaklığıyla ortada olan aynı “otoriterlik” anlayışının parçası olarak gören geleneksel sol-liberal eleştiriye bağlı kalıyor. Bu yaklaşım, ABD solundaki bazı kişilerin otoriterlik çuvalının içine her şeyi atmalarının bir sonucu. Servet vergisi kaçıranları da ABD’de cinayet işleyen, halka baskı uygulayan polisleri de aynı çuvala atıyorlar. Oysa bir tutulmamalılar.

İran da kendi iç sorunlarıyla uğraşan bir ülke. Oradaki cezaevi sistemini İsrail’deki sistemle bir tutmamak gerek. Filistinli bir mahkûma cinsel istismarda bulunurken kameraya yakalanan bir İsrailli gardiyan, sonrasında televizyonda bir programa çıkarıldı. Bazı programların tanıtım filmlerinde boy gösterdi.

Filistinlilere karşı hayvanlar kullanıldı.

Aylar süren araştırmalar sonucunda Cezire televizyonunun belgesel ekibi, eski Filistinli tutuklulardan, köpeklerin sadece korkutma aracı olarak değil, aynı zamanda cinsel aşağılama ritüelinin bir parçası olarak kullanıldığını anlatan ifadeler derledi: Mahkûmlar soyuldu, gözleri bağlandı, elleri kelepçelendi, yüzüstü yatırılmaya zorlandı, dövüldü, tehdit edildi, filme alındı ve saldırıya uğradı.

Tüm bu hapis cezalarının temelinde gerçek bir soykırım pratiği yatıyor olmasına karşın, söz konusu mektup, İran’ın bazı bölgelerinin yüzleştiği etnik “baskıyı” ele almaya çalışıyor. Tabii her yerde ayrımcılığın farklı biçimlerine rastlanıyor olabilir. Ancak, İsrail’in Filistinlilere yönelik muamelesini tartışan aynı mektupta Belucilerin, Arapların veya Kürtlerin durumları, Filistinlilerin durumlarıyla bir tutuluyor. Bu anlayış, Küba gibi bir yerde bile yaşanan kişiler arası ayrımcılığı, Haiti halkının Dominik Cumhuriyeti’nde maruz kaldığı gerçek soykırımla bir tutuyordur. Birini diğeriyle aynı şey olarak nitelendirmek, her iki olayın mağdurlarına da haksızlık etmekle kalmaz, aynı zamanda baskı ve soykırım düzeylerine ilişkin anlayış konusunda daha fazla kafa karışıklığına yol açar.

Evet, Fars olmayan bazı İranlılar, belki de yasalardan farklı şekillerde etkileniyorlardır. Ancak bu ayrımcılık biçimlerinin İsrail’in Filistinliler için nihai çözüm girişimleriyle aynı olduğunu öne sürmek, yanıltıcı ve yanlış bir yaklaşımdır, zira böylesi bir yaklaşım, yok edilme riski altında olmayan Belucilere ve İran içindeki Araplara kıyasla daha ciddi bir durumla uğraşan Filistinlilerin mevcut halini örtbas edecektir.

Bu utanç verici bir kıyaslamadır. Ortada İran hükümeti veya müttefiklerince katledilen 680.000 Beluç veya Arap yok. Şimdiye dek İsrailliler tarafından öldürülen Filistinlilerin sayısı bu düzeyde ve bu sayı giderek artıyor. Bugün İsrailliler, esasen (her ikisi de İsrail’in Filistin kaderi üzerinde söz sahibi olmasını, 1948’de çalınan toprakların geri verilmemesini isteyen) faşist liberal ile faşist muhafazakârı karşı karşıya getiren bu son seçimde kimin kazanacağına bakılmaksızın, Netenyahu’nun bizzat dediği gibi, Filistin nüfusunun “gönüllü olarak göç etmeye” zorlanmasından başka bir şey istemiyorlar.

İran’daki etnik azınlıkların hiçbirinde böyle bir şey yaşanmıyor. İran, binlerce yıldır kesintisiz olarak varlığını sürdürüyor. İsrail ise hem soyut hem de ölümcül bir dogmatizme dayanıyor. Onun arkasında gerçek bir tarih yok.

Bu da bizi şu satıra geri getiriyor:

“Sizin yanınızdayız ve emperyalizm ile içi boş anti-emperyalizm arasındaki yanlış ikiliği reddediyoruz.”

İşin tuhaf yanı şu ki söz konusu mektubun özü, “içi boş anti-emperyalizm”le ilgili tespit. Mektuptaki anti-emperyalizm, taraf tutulması gerektiğinde taraf tutmayı reddeden bir anti-emperyalizm biçimi. Böylesi bir kafa, İkinci Dünya Savaşı sırasında muhtemelen “Naziler kötü ama Sovyetler Birliği’nin hapishanelerinde de mahkûmlar var” derdi. Şimdi asıl tartışmamıza gereken konu bu mu peki? Bugün derdimiz, İran’da tespit edilen baskıyla ABD’nin desteklediği, İsrail’in kanlı eylemlerine dair, inatla ve tüm çıplaklığıyla ortaya konulmuş kanıtlar arasında denklik kurmak mıdır?

Bu mektubun amacı ne? İnsanların birbirleriyle dayanışma içinde olmaları gerektiğini öne sürmek haricinde başka bir gerçek maddi amacı var mı? Bu dayanışma tam olarak ne anlama geliyor? İran, zaten yaptırımlarla karşı karşıya. İran, zaten ABD tarafından bombalanıyor.

Neticede İran’daki bir kız okulunu bombalamak suretiyle yüzden fazla çocuğu, toplamda 168 kişiyi katledenler İranlılar değil, ABD ve İsrail’di.

On bir yaşındaki Reyhande Mehdi Kah, bu utanç verici ve korkakça saldırıda birinci sınıfa giden kız kardeşini kaybetmişti. Buna rağmen, ABD’dekilerle dayanışma içinde olduğunu ifade eden Reyhande, Amerikalıların da bu tür saldırıları dehşet verici bulduğuna inanıyor.

“Zalim ve kirli olan sadece hükümet. Amerika’daki insanların çoğu iyi. Bunun doğru olmadığını biliyorlar.”

Gelgelelim mektup sayesinde, bu çocuk, ABD solundan bazı kişilerin, ABD ve İsrail’in ülkesine yönelik saldırılarıyla, kendi hükümetinin yaptıklarını bir tuttuğunu öğrenecek. İran hükümeti, sanki ABD’deki okulları ve yolları füzelerle vuruyormuş gibi tepki geliştirdiklerini görecek.

İran, Amerika’nın vekil gücü olarak İsrail’e saldırırken, okullar ve hastaneleri değil, askeri hedefleri vuruyor. Siyonistlerin Filistin’in okul ve hastanelerini vurduğuna kimse bakmıyor.

Şüphesiz, mektupla ilgili, incelenmesi ve soruşturulması gereken çok daha fazla konu var. Ancak zaman kazanmak adına şunu belirtmek istiyorum:

Bu imza listesindeki neredeyse herkese son derece saygı duyuyorum (Judith Butler’ı ise pek sevmem). Doğruya doğru. Onlar (Angela Davis, Ruth Wilson Gilmore, Mumya Ebu Cemal, Robin D. G. Kelley, en sevdiğim yazarlardan biri olan Sinan Antun) olmasaydı şimdi olduğu gibi bir akademisyen olamazdım. Ama gene de şunu söylemeliyim: bu mektup, ABD solunun dönem dönem sergilediği davranış biçiminin tipik bir örneği. Somut bir gerçekliğin kesin bir yoruma ihtiyaç duyduğu bir ortamda, idealist ifadelerden oluşan bir derleme.

Şu gerçeği yeniden düşünmek gerek: ABD’nin dünya genelinde 830’dan fazla askeri üssü var. İran’ın ise hiç yok. ABD, askeri harcamalarına sonraki dokuz ila on ülkenin toplamından daha fazla para harcıyor. İran, bu ilk 10’da bile değil. ABD’nin seçim kurulu sistemi var ve bu sistem sayesinde Donald Trump iki kez başkan oldu. İran’da ise başkanlık seçimleri doğrudan oylama ile yapılıyor.

Son olarak, ABD, doğrudan ya da İsrail gibi vekil güçleri aracılığıyla 300 milyon insanın ölümden sorumlu.

Lenin’in bir vakitler dile getirdiği gibi, aydınlar olarak kendi ordularımıza ve imparatorluklarımıza karşı durmak bizim görevimizdir. Hükümetimizin İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı soykırıma sunduğu desteğe tanıklık ettiğimiz gerçeklikte, ABD hegemonyasına karşı dimdik durmak, bizim sorumluluğumuzdur. Bugün sadece ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaştan vazgeçmesini, ABD hükümetinin İran halkına verdiği zararlar için tazminat ödemesini talep eden mektuplar yazmalıyız.

Bunun dışındaki her şey dikkat dağıtıcıdır.

Sudip Battaçarya
23 Ağustos 2026
Kaynak

0 Yorum: