19 Ağustos 2026

,

Müslüman NATO’su mu Yeni Bağdat Paktı mı?



Türkiye ve Pakistan arasında kısa süre önce imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Amerika’nın bölgeye yönelik güvenlik çıkarlarına hizmet edecek bir “Ortadoğu NATO’su”, “Arap NATO’su” veya “Müslüman” NATO’su kurmakla ilgili uzun süredir sahip olduğu emellerini yeniden gündeme getirdi. Bazı Amerikan yanlısı ve İsrail yanlısı analistler, yanlış bir yaklaşımla, bu anlaşmayı Tel Avive karşı açılan bir cephe olarak yorumlarken, bazıları da bunu, Suudi Krallığı’nı ve Arap komşularını koruma konusunda Amerika’nın temin ettiği merikan güvenlik şemsiyesinin kırılganlığının ortaya çıkmasının ardından Riyad’ın yeni bir güvenlik şemsiyesi arayışının bir göstergesi olarak değerlendiriyorlar.

Oysa gerçekte Mekke Anlaşması, Batı yanlısı rejimleri koruyacak, bölgedeki nüfuzunu güvence altına alacak, aynı zamanda müttefiki İsrail’in çıkarlarını koruyacak güvenlikle ilgili yapılar inşa etme amacı güden Washington’ın Soğuk Savaş’ın ilk günlerinden beri uygulamaya koyduğu planların son tezahürüdür. Bu açıdan bakıldığında, böylesi bir bloğun gerçek hedeflerini belirlemek zor değildir: Neticede blok, Amerikan ve İsrail etkisine karşı çıkan veya tehdit olarak algılanan güçleri hedef alacaktır.

Bu yeni blok, 1955 yılında Amerikan himayesinde kurulan Bağdat Paktı’nı (Merkezi Antlaşma Teşkilâtı -CENTO’nun) akla getiriyor. Eisenhower yönetiminde Dışişleri Bakanı olan ve ulusötesi ittifaklar kurma konusundaki takıntısıyla bilinen, bu paktı Ortadoğu’da Sovyet etkisine karşı önemli bir bölgesel cephe olarak tasavvur eden John Foster Dulles, bu anlaşmanın mimarıydı. Bağdat Paktı; İngiltere’yi, Türkiye’yi, Şah’ın İran’ını, Pakistan ve Haşimi Irak’ını bir araya getirdi. Amerika, Ürdün’ü bu bloğa dâhil etmek için yoğun bir çaba ortaya koysa da çabalar, hem anti-emperyalist olan hem de Kral Hüseyin’in siyasetine karşı çıkan güçlü milliyetçi muhalefet üzerinden sonuçsuz kaldı. Pakt karşıtı muhalefet, sadece Nasırcı Mısır ile sınırlı değildi; o dönemde Haşimilerle tam bir zıtlık içinde olan Suudi Arabistan’a kadar uzandı.

Bu ittifakın kurulmasının ardından Ocak 1957’de “Eisenhower Doktrini” ilan edildi. Bu doktrin, o zamanki ABD başkanının bölgedeki “özgür uluslar”ı Sovyetler’in ve komünistlerin yıkıcı faaliyetlerine karşı korumak için gerçekleştirilecek emperyalist saldırılar için kullandığı bir şifreydi. Eisenhower, “Ortadoğu, üç büyük dinin beşiğidir: İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik. Mekke ve Kudüs, sadece haritadaki yerler değildir, ruhun maddeye üstün geldiğini, bireyin hiçbir zalim hükümetin elinden alamayacağı bir onur ve haklara sahip olduğunu öğreten dinlerin sembolleridir. Ortadoğu’nun kutsal yerlerinin ateist materyalizmi yücelten bir yönetime tabi tutulması kabul edilemez” diyordu.

İşin tuhaf yanı, o dönemde Doğu Kudüs Ürdün’ün parçasıydı. Burayı Ürdün 1950 yılında ilhak etmişti. Gelgelelim, Eisenhower Doktrini çerçevesinde geliştirilen Amerikan politikaları, Amerikan başkanının ilan ettiği söylemden tamamen farklı bir yolda ilerledi. İsrail’in 1967’de Doğu Kudüs’ü işgal, ardından ilhak etmesinden sonra Mekke ve işgal altındaki Kudüs, Eisenhower’ın hakkında ikazlarda bulunduğu “ateist materyalizm”in kurbanı olmadı, bilâkis, bu şehirler, kendilerini “dini kapitalist materyalizm” tarafından yönetilen bölgesel bir sistemin merkezinde buldu. Bağdat Paktı, devrimci İran’ın 1979’da anlaşmadan çekilmesine dek feshedilmedi.

Ancak ABD Devletleri, kendi liderliğinde bölgesel bir güvenlik çerçevesi oluşturma fikrinden vazgeçmedi. 2006 ve 2007 yıllarında, dönemin Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, diğer şeylerin yanı sıra, ABD liderliğinde bölgesel bir askeri ittifakın kurulmasını da içeren bir “Yeni Ortadoğu” vizyonu sundu. O dönemde Amerikan vizyonu, önerilen ittifaka Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün’ü dâhil ederken, İsrail’in tam ve açık bir şekilde dâhil edilmesi için siyasi koşullar henüz olgunlaşmamıştı.

Bu projenin uygulanması, ABD’nin İran’ı hedef alan bir Arap-İsrail askeri ittifakına öncülük ettiği 2022 yılına kadar ertelendi. “Ortadoğu NATO’su” olarak tanımlanan bu ittifak, dönemin İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz tarafından açıklandı.

Kısa bir süre sonra, Ürdün Kralı II. Abdullah, bir Amerikan televizyon kanalına verdiği röportajda, “Ortadoğu NATO’sunun ilk destekçilerinden biri olacağını” belirterek, “Bölgede daha fazla ülkenin bu ittifaka katıldığını görmek isterim” dedi. O dönemde bu askeri ittifak, İran’ı, Esad yönetimindeki Suriye’yi, Hizbullah’ı, Hamas’ı, hatta Rusya’yı hedef alıyordu. Neticede resmiyette oluşturulan yapılar, ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırısının arifesinde, Ocak 2026’da, ABD Merkez Komutanlığı’na (CENTCOM) tam manasıyla entegre edildiler.

“Mekke Anlaşması”nın duyurulmasından sadece birkaç gün önce, 30 Temmuz’da, Suudi Arabistan, 13 başka ülkeyle daha askeri ittifak kurdu: Bahreyn, Bangladeş, Komorlar, Cibuti, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Pakistan, Katar, Somali, Sudan, Türkiye ve Suudi destekli Yemen hükümeti (Aden). Bu çok uluslu ittifak, Yemen’deki Ensarullah (Husi) hareketinin uyguladığı deniz ablukası ve saldırılarıyla ilgili tehditlere cevap olarak ortaya çıktı.

Açıkça görülüyor ki, deniz savunması alanında teşkil edilen ittifak, Aralık 2023’te ABD liderliğinde başlatılan ve Gazze’de İsrail ordusunun elinde soykırıma uğrayan Filistinlilerle dayanışma gösteren Husileri cezalandırmak amacıyla İsrail ile bağlantılı gemileri hedef alan “Refah Nöbeti Operasyonu”nun bir uzantısıydı. Operasyona 20 ülke katılmıştı ve bunlardan sadece biri bölgedendi: Bahreyn. Diğer bölge devletleri, kendilerinin Gazze’de İsrail’in gerçekleştirdiği soykırıma destek sunuyorlarmış gibi bir izlenim oluşmasından korktukları için tarafsız kaldılar. Yeni deniz savunma ittifakı, Husileri İsrail ile bağlantılı gemileri değil, Suudi gemilerini engelledikleri için hedef alarak bu potansiyel yanlış yorumlamayı önlüyor.

Soru şu: ABD’nin en yakın bölgesel müttefiklerinden ikisi olan Mısır ve Ürdün, yeni Mekke Anlaşması’na neden katılmadı?

Resmi raporlar, Mısır’ın önündeki seçenekleri halen daha değerlendirdiğini ortaya koyuyor, ama bir yandan da Ürdün ve Mısır’ın mevcut düzenlemelerden dışlanmasının karmaşık kimi siyasi ve güvenlikle alakalı hususlarla bağlantılı olabileceği dile getiriliyor. İmza sahibi devletler, Mısır veya Ürdün’ün İsrail saldırısına veya işgaline maruz kalması durumunda müdahale etmelerini gerektirebilecek herhangi bir düzenlemeye önceden bağlı kalmak istemeyebilirler. Bu, İsrail’in iki ülkeye yönelik muhafaza ettiği emelleri ve yönelttiği tehditler ışığında göz ardı edilebilecek bir ihtimal değil.

Ancak, bazı İsrail yanlısı analistler, özellikle imza atan devletlerin davet edilmemesi nedeniyle, yeni anlaşmanın İsrail’i ve İbrahim Anlaşmaları’ndaki ortaklarını zayıflatacağından endişe ediyorlar. Dış İlişkiler Konseyi’nden Steven A. Cook, safça bir şekilde, “Trump’ın görünürdeki dürtüselliği, bölgedeki bazı kişilerin güçlü bir İran’la kendi başlarına mı karşı karşıya kalacaklarını merak etmelerine neden oldu” iddiasında bulunuyor. Ayrıca, “ABD'nin güvenilirliği konusunda en çok endişe duyan Suudilerin artık başka seçenekler aradığını”, “yeni güvenlik ortaklarının, Washington’ın değil, kendilerinin bölgeyi şekillendirmesine izin veren yeni bir düzen aradığını” da belirtiyor.

Buradaki mantıksal yanılgı, uzun süredir ABD’nin askeri müttefiki olan üç ülke (ki Türkiye de NATO üyesi) arasında teşkil edilen yeni ittifakın ABD otoritesinden bağımsız olarak gerçekleşebileceği veya anlaşmanın üyelerinin Washington’ın onayı olmadan hareket edebileceği varsayımında yatmaktadır. İsrail’in sıkı bir destekçisi olan Cook, “ABD yanlısı bölgesel düzenin artık iki kutuplu bir Ortadoğu’ya dönüşüyor olabileceği” sonucuna varıyor: “Kutbun birini İbrahim Anlaşmaları’na bağlı devletler, diğerini alternatifi olan Mekke Anlaşması’na bağlı devletler oluşturuyor.”

Ancak bu görüş, çok önemli bir gerçeği göz ardı ediyor: Mekke Anlaşması, İbrahim Anlaşmaları’nın yerine geçmiyor, aksine, onları tamamlıyor. Neticede Türkiye, İsrail ile diplomatik ve ticari ilişkilerini sürdürüyor. Suudi Arabistan, Tel Aviv ile onlarca yıldır gayri resmi görüşmeler yürütüyor, en az 1981’den beri, İsrail’i bölgeye entegre etmeyi resmen hedefliyor. Suudi Arabistan, İsrail’in düşmanı değil, İsrail'i düşman olarak görmüyor.

Pakistan ise İsrail’in kendi baş düşmanı Hindistan’ın önemli bir müttefiki olması nedeniyle, İsrail ile ittifak kurmak istemez.

Doha’daki Ortadoğu Uluslararası İlişkiler Konseyi Genel Direktörü Halid Ceber gibi isimlerse yeni anlaşmayı “Amerikan etkisinin azaldığının delili” ve “bölgeyi kuralları yalnızca iki tarafın, İsrail ve İran’ın dikte ettiği bir sistemin kontrolüne teslim edecek bir gerçeklik” olarak değerlendiriyor. Ceber devamında, “Mekke Anlaşması’nı anlamanın en iyi yolu, iki güçten hiçbiriyle savaşmak zorunda olmayan, ancak her ikisinin de bölgeyi tekeline almasını engelleyecek kadar etkiye sahip bir üçüncü kutup, bir blok oluşturma girişiminin ilk adımı olarak görmektir” diye ekliyor. Bu tespit yanlış. Üçüncü bir kutup diye bir şey yok.

Mekke Anlaşması, çok uluslu deniz savunma ittifakı gibi, Bağdat Paktı’nın bir uzantısıdır ve yeni bir “Müslüman NATO’su” değildir. Bölgedeki hâkimiyetini sürdürmek isteyen ABD’nin organize ettiği askeri ittifakın adıdır. Temel amacı da Bağdat Paktı’ndan günümüze dek süregelen, Amerikan ve İsrail etkisinin bir uzantısı olarak, İsrail’in tüm düşmanlarına karşı koymaktır. Bu, yeni bir şey değil. Tam da bu sebeple Donald Trump, imza sahiplerini hemen tebrik etti: “Bu, büyük, cesur ve önemli bir ilk adım” dedi.

Joseph Massad
17 Ağustos 2026
Kaynak

0 Yorum: