Türkiye
ve Pakistan arasında kısa süre önce imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Amerika’nın
bölgeye yönelik güvenlik çıkarlarına hizmet edecek bir “Ortadoğu NATO’su”, “Arap
NATO’su” veya “Müslüman” NATO’su kurmakla ilgili uzun süredir sahip olduğu
emellerini yeniden gündeme getirdi. Bazı Amerikan yanlısı ve İsrail yanlısı
analistler, yanlış bir yaklaşımla, bu anlaşmayı Tel Avive karşı açılan bir
cephe olarak yorumlarken, bazıları da bunu, Suudi Krallığı’nı ve Arap
komşularını koruma konusunda Amerika’nın temin ettiği merikan güvenlik
şemsiyesinin kırılganlığının ortaya çıkmasının ardından Riyad’ın yeni bir
güvenlik şemsiyesi arayışının bir göstergesi olarak değerlendiriyorlar.
Oysa
gerçekte Mekke Anlaşması, Batı yanlısı rejimleri koruyacak, bölgedeki nüfuzunu
güvence altına alacak, aynı zamanda müttefiki İsrail’in çıkarlarını koruyacak güvenlikle
ilgili yapılar inşa etme amacı güden Washington’ın Soğuk Savaş’ın ilk günlerinden
beri uygulamaya koyduğu planların son tezahürüdür. Bu açıdan bakıldığında,
böylesi bir bloğun gerçek hedeflerini belirlemek zor değildir: Neticede blok, Amerikan
ve İsrail etkisine karşı çıkan veya tehdit olarak algılanan güçleri hedef alacaktır.
Bu
yeni blok, 1955 yılında Amerikan himayesinde kurulan Bağdat Paktı’nı (Merkezi
Antlaşma Teşkilâtı -CENTO’nun) akla getiriyor. Eisenhower yönetiminde Dışişleri
Bakanı olan ve ulusötesi ittifaklar kurma konusundaki takıntısıyla bilinen, bu
paktı Ortadoğu’da Sovyet etkisine karşı önemli bir bölgesel cephe olarak
tasavvur eden John Foster Dulles, bu anlaşmanın mimarıydı. Bağdat Paktı;
İngiltere’yi, Türkiye’yi, Şah’ın İran’ını, Pakistan ve Haşimi Irak’ını bir
araya getirdi. Amerika, Ürdün’ü bu bloğa dâhil etmek için yoğun bir çaba ortaya
koysa da çabalar, hem anti-emperyalist olan hem de Kral Hüseyin’in siyasetine
karşı çıkan güçlü milliyetçi muhalefet üzerinden sonuçsuz kaldı. Pakt karşıtı
muhalefet, sadece Nasırcı Mısır ile sınırlı değildi; o dönemde Haşimilerle tam
bir zıtlık içinde olan Suudi Arabistan’a kadar uzandı.
Bu
ittifakın kurulmasının ardından Ocak 1957’de “Eisenhower Doktrini” ilan edildi.
Bu doktrin, o zamanki ABD başkanının bölgedeki “özgür uluslar”ı Sovyetler’in ve
komünistlerin yıkıcı faaliyetlerine karşı korumak için gerçekleştirilecek
emperyalist saldırılar için kullandığı bir şifreydi. Eisenhower, “Ortadoğu, üç
büyük dinin beşiğidir: İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik. Mekke ve Kudüs, sadece
haritadaki yerler değildir, ruhun maddeye üstün geldiğini, bireyin hiçbir zalim
hükümetin elinden alamayacağı bir onur ve haklara sahip olduğunu öğreten
dinlerin sembolleridir. Ortadoğu’nun kutsal yerlerinin ateist materyalizmi
yücelten bir yönetime tabi tutulması kabul edilemez” diyordu.
İşin
tuhaf yanı, o dönemde Doğu Kudüs Ürdün’ün parçasıydı. Burayı Ürdün 1950 yılında
ilhak etmişti. Gelgelelim, Eisenhower Doktrini çerçevesinde geliştirilen
Amerikan politikaları, Amerikan başkanının ilan ettiği söylemden tamamen farklı
bir yolda ilerledi. İsrail’in 1967’de Doğu Kudüs’ü işgal, ardından ilhak
etmesinden sonra Mekke ve işgal altındaki Kudüs, Eisenhower’ın hakkında ikazlarda
bulunduğu “ateist materyalizm”in kurbanı olmadı, bilâkis, bu şehirler, kendilerini
“dini kapitalist materyalizm” tarafından yönetilen bölgesel bir sistemin merkezinde
buldu. Bağdat Paktı, devrimci İran’ın 1979’da anlaşmadan çekilmesine dek
feshedilmedi.
Ancak
ABD Devletleri, kendi liderliğinde bölgesel bir güvenlik çerçevesi oluşturma
fikrinden vazgeçmedi. 2006 ve 2007 yıllarında, dönemin Dışişleri Bakanı
Condoleezza Rice, diğer şeylerin yanı sıra, ABD liderliğinde bölgesel bir
askeri ittifakın kurulmasını da içeren bir “Yeni Ortadoğu” vizyonu sundu. O
dönemde Amerikan vizyonu, önerilen ittifaka Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün’ü dâhil
ederken, İsrail’in tam ve açık bir şekilde dâhil edilmesi için siyasi koşullar
henüz olgunlaşmamıştı.
Bu
projenin uygulanması, ABD’nin İran’ı hedef alan bir Arap-İsrail askeri
ittifakına öncülük ettiği 2022 yılına kadar ertelendi. “Ortadoğu NATO’su”
olarak tanımlanan bu ittifak, dönemin İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz
tarafından açıklandı.
Kısa
bir süre sonra, Ürdün Kralı II. Abdullah, bir Amerikan televizyon kanalına
verdiği röportajda, “Ortadoğu NATO’sunun ilk destekçilerinden biri olacağını”
belirterek, “Bölgede daha fazla ülkenin bu ittifaka katıldığını görmek isterim”
dedi. O dönemde bu askeri ittifak, İran’ı, Esad yönetimindeki Suriye’yi,
Hizbullah’ı, Hamas’ı, hatta Rusya’yı hedef alıyordu. Neticede resmiyette oluşturulan
yapılar, ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırısının arifesinde, Ocak 2026’da,
ABD Merkez Komutanlığı’na (CENTCOM) tam manasıyla entegre edildiler.
“Mekke
Anlaşması”nın duyurulmasından sadece birkaç gün önce, 30 Temmuz’da, Suudi
Arabistan, 13 başka ülkeyle daha askeri ittifak kurdu: Bahreyn, Bangladeş,
Komorlar, Cibuti, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Pakistan, Katar, Somali, Sudan, Türkiye
ve Suudi destekli Yemen hükümeti (Aden). Bu çok uluslu ittifak, Yemen’deki
Ensarullah (Husi) hareketinin uyguladığı deniz ablukası ve saldırılarıyla
ilgili tehditlere cevap olarak ortaya çıktı.
Açıkça
görülüyor ki, deniz savunması alanında teşkil edilen ittifak, Aralık 2023’te
ABD liderliğinde başlatılan ve Gazze’de İsrail ordusunun elinde soykırıma
uğrayan Filistinlilerle dayanışma gösteren Husileri cezalandırmak amacıyla
İsrail ile bağlantılı gemileri hedef alan “Refah Nöbeti Operasyonu”nun bir
uzantısıydı. Operasyona 20 ülke katılmıştı ve bunlardan sadece biri bölgedendi:
Bahreyn. Diğer bölge devletleri, kendilerinin Gazze’de İsrail’in
gerçekleştirdiği soykırıma destek sunuyorlarmış gibi bir izlenim oluşmasından korktukları
için tarafsız kaldılar. Yeni deniz savunma ittifakı, Husileri İsrail ile
bağlantılı gemileri değil, Suudi gemilerini engelledikleri için hedef alarak bu
potansiyel yanlış yorumlamayı önlüyor.
Soru
şu: ABD’nin en yakın bölgesel müttefiklerinden ikisi olan Mısır ve Ürdün, yeni
Mekke Anlaşması’na neden katılmadı?
Resmi
raporlar, Mısır’ın önündeki seçenekleri halen daha değerlendirdiğini ortaya
koyuyor, ama bir yandan da Ürdün ve Mısır’ın mevcut düzenlemelerden
dışlanmasının karmaşık kimi siyasi ve güvenlikle alakalı hususlarla bağlantılı
olabileceği dile getiriliyor. İmza sahibi devletler, Mısır veya Ürdün’ün İsrail
saldırısına veya işgaline maruz kalması durumunda müdahale etmelerini
gerektirebilecek herhangi bir düzenlemeye önceden bağlı kalmak istemeyebilirler.
Bu, İsrail’in iki ülkeye yönelik muhafaza ettiği emelleri ve yönelttiği tehditler
ışığında göz ardı edilebilecek bir ihtimal değil.
Ancak,
bazı İsrail yanlısı analistler, özellikle imza atan devletlerin davet
edilmemesi nedeniyle, yeni anlaşmanın İsrail’i ve İbrahim Anlaşmaları’ndaki
ortaklarını zayıflatacağından endişe ediyorlar. Dış İlişkiler Konseyi’nden
Steven A. Cook, safça bir şekilde, “Trump’ın görünürdeki dürtüselliği,
bölgedeki bazı kişilerin güçlü bir İran’la kendi başlarına mı karşı karşıya
kalacaklarını merak etmelerine neden oldu” iddiasında bulunuyor. Ayrıca, “ABD'nin
güvenilirliği konusunda en çok endişe duyan Suudilerin artık başka seçenekler
aradığını”, “yeni güvenlik ortaklarının, Washington’ın değil, kendilerinin
bölgeyi şekillendirmesine izin veren yeni bir düzen aradığını” da belirtiyor.
Buradaki
mantıksal yanılgı, uzun süredir ABD’nin askeri müttefiki olan üç ülke (ki Türkiye
de NATO üyesi) arasında teşkil edilen yeni ittifakın ABD otoritesinden bağımsız
olarak gerçekleşebileceği veya anlaşmanın üyelerinin Washington’ın onayı
olmadan hareket edebileceği varsayımında yatmaktadır. İsrail’in sıkı bir
destekçisi olan Cook, “ABD yanlısı bölgesel düzenin artık iki kutuplu bir Ortadoğu’ya
dönüşüyor olabileceği” sonucuna varıyor: “Kutbun birini İbrahim Anlaşmaları’na bağlı
devletler, diğerini alternatifi olan Mekke Anlaşması’na bağlı devletler
oluşturuyor.”
Ancak
bu görüş, çok önemli bir gerçeği göz ardı ediyor: Mekke Anlaşması, İbrahim
Anlaşmaları’nın yerine geçmiyor, aksine, onları tamamlıyor. Neticede Türkiye, İsrail
ile diplomatik ve ticari ilişkilerini sürdürüyor. Suudi Arabistan, Tel Aviv ile
onlarca yıldır gayri resmi görüşmeler yürütüyor, en az 1981’den beri, İsrail’i
bölgeye entegre etmeyi resmen hedefliyor. Suudi Arabistan, İsrail’in düşmanı
değil, İsrail'i düşman olarak görmüyor.
Pakistan
ise İsrail’in kendi baş düşmanı Hindistan’ın önemli bir müttefiki olması
nedeniyle, İsrail ile ittifak kurmak istemez.
Doha’daki
Ortadoğu Uluslararası İlişkiler Konseyi Genel Direktörü Halid Ceber gibi isimlerse
yeni anlaşmayı “Amerikan etkisinin azaldığının delili” ve “bölgeyi kuralları
yalnızca iki tarafın, İsrail ve İran’ın dikte ettiği bir sistemin kontrolüne
teslim edecek bir gerçeklik” olarak değerlendiriyor. Ceber devamında, “Mekke
Anlaşması’nı anlamanın en iyi yolu, iki güçten hiçbiriyle savaşmak zorunda
olmayan, ancak her ikisinin de bölgeyi tekeline almasını engelleyecek kadar
etkiye sahip bir üçüncü kutup, bir blok oluşturma girişiminin ilk adımı olarak
görmektir” diye ekliyor. Bu tespit yanlış. Üçüncü bir kutup diye bir şey yok.
Mekke
Anlaşması, çok uluslu deniz savunma ittifakı gibi, Bağdat Paktı’nın bir
uzantısıdır ve yeni bir “Müslüman NATO’su” değildir. Bölgedeki hâkimiyetini sürdürmek
isteyen ABD’nin organize ettiği askeri ittifakın adıdır. Temel amacı da Bağdat
Paktı’ndan günümüze dek süregelen, Amerikan ve İsrail etkisinin bir uzantısı
olarak, İsrail’in tüm düşmanlarına karşı koymaktır. Bu, yeni bir şey değil. Tam
da bu sebeple Donald Trump, imza sahiplerini hemen tebrik etti: “Bu, büyük,
cesur ve önemli bir ilk adım” dedi.
Joseph Massad
17 Ağustos 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder