09 Ağustos 2026

, , ,

Mahmud Derviş Şiirinin Daimi Gerilimleri


Rabindranat Tagur, Derek Walcott, Aimee Cesaire ve Leopold Senghor gibi ülkesi yirminci yüzyılın ikinci yarısında bağımsızlık kazanan şairlerin aksine, Filistinli şair Mahmud Derviş, olağanüstü edebi üretimine ve ününe eşlik edecek bu türden şansa hiçbir vakit sahip olmadı. Derviş’in kariyeri, İsrail işgali altında başladı ve sona erdi: Yeni kurulmuş olan İsrail Savunma Kuvvetleri, 1948’de Celile'deki köyünü yerle bir etti. Bugün Ramallah’taki mezarını İsrail yerleşimleri kuşatmış durumda.

Derviş, son kitaplarından biri olan Kuşatma Hali’ni, 2002 yılında, uzun süredir kuşatma altında olan, Filistin’in fiili başkenti Ramallah’ta yazdı. Kuşatma Hali’nde Derviş, önceki şiirlerine geri dönüyor ve zaman zaman önceki eserlerinde tasvir etmeye çalıştığı insanlar tarafından sorgulandığını hayal ediyor. 2002 kuşatması, ona altmışlarda ev hapsinde tutan askerleri ve şairin İsrailliler tarafından ölüm veya esir alınma tehdidi altında yaşadığı, 1982’de İsrail’in Beyrut’u kuşattığı dönemi hatırlatıyor. Derviş, kendisinin ve halkının, onlarca yıl evvel Hayfa’da onu hapse atanların torunları olan yeni bir asker kuşağıyla yüzleşirken, “zamanın atış menzili içinde” (177) var olmaya devam ederken, her zamankinden daha çok “umudu beslemeleri” (2006, 117) gerektiğini ciddi bir ironiyle dile getiriyor.

Birçok eleştirmenin de kabul ettiği biçimiyle, Derviş’in başarısı, John Bailey’nin sözleriyle, “tümüyle rastlantısal oluşan durumdan kendi gücünü devşiren” (2005, s. 373) bir şiir yaratmasında saklı. Derviş, tüm Filistinlilerin hayatını tehdit eden işgalci İsrail ile olan çatışmanın hayatında sürekli varolduğunu, hem şiirsel enerji kaynağı hem de şiirsel yaratımın önünde bir engel teşkil ettiğini kabul ediyor. “Şiire erken yaşlarda ilgim vardı. Bu ilgi, bir tür askeri ve siyasi saldırganlığın kurbanı olduğumu fark etmemle birlikte arttı” diyor (Darwish 1971, s. 244). Ancak Filistin meselesine hiçbir gönderme yapmadan, “okurun zihnini odaklayan ve büyüleyen” (377), Filistin’in mevcut halinde yüzleşilen baskılardan uzakta şiirler yazmak, Derviş’in ömür boyu süren amaçlarından biri olageldi.

Halkının sözcüsü olmak ile özel bir lirik şair olmak arasındaki bu gerilim, Derviş’i kariyerinin çok erken dönemlerinde meşgul etmeye başladı. Lirizm temelli keşif pratiğine dönük derin bağlılığı ile halkının refahına yardımcı olma arzusu arasında kalan genç Derviş, kendini “iki çelişkili kişiliğin terkibi” olarak görüyordu (1971, s. 250). “Bir kıza olan sevgimle halkın davasına olan bağlılığımı nasıl birleştirebilirim?” (250) diye soruyordu. Belki de Kuşatma Hali’ndeki en büyük ironi, şairin “Kimlik Kartı” şiirinden kırk beş yıl sonra İsrail askerleriyle bir çatışmaya dair bir şiiri yeniden yazmak zorunda kalmasıdır. Kuşatma Hali, Sarirü’l Gariba [“Yabancının Yatağı” 1966] ile Cidariye [“Duvar Resmi” 2000] çalışmalarından sonra yayımlandı. Bu birbiri ardına basılan iki eser, Filistin’den doğrudan bahsetmiyor, hatta ona dair bir imada dahi bulunmuyordu. Bu dönemde şair, evrensel konu başlığını ve şiirsel sesini nihayet bulmuş, “göreceli olandan mutlak olana geçiş” yapmayı (Darwish 1999b, s. 81) başarmıştı.

Dışsal veya siyasi rastlantısallık temelli şiirle “evrensel” rastlantısallıktan bağımsız şiir hayali arasındaki bu uzlaşmaz gerilim, Derviş’in kariyerinin çok erken dönemlerinde tespit edilebilecek bir husus. Bu kaygıları ele alan Derviş, 1964’te yayımlanan ilk şiiri “Okura”da kendisini öfkeye sürükleyen ağır siyasi koşullar hakkında yazdığı için özür diler. Ona göre şiirde öfkeye, politik öfkeye, en genel manada politikaya yer yoktur. “Bir tercih yapma imkânı olsa şiir bunları asla parçası kılmazdı” diye düşünür.

Okura

Yüreğimdeki kara gözler
ve dudaklarım... alev alev.
Hangi ormandan geldiniz bana
Öfkemin çarmıhları?

Ben ki bir oldum kederle
El sıkışmışım aforozla
Açlıkla.
Ellerim öfke
Ağzım öfke.
Damarlarımdaki kan öfkenin cansuyu.
Okurlarım
Fısıltıyla konuşmamı istemeyin benden
Müzikal bir haz beklemeyin dizelerimden.
Bu dinlediğiniz benim çilemdir
Kuma
Bir de bulutlara
Sıkılan serseri bir kurşun.

Öfkem benim kaderim.
Tüm bu ateş öfkemin bağrından.” (2005, s.15)

Şair, bu öfkenin nereden geldiğini, ve neden bu öfkeyle boğuştuğunu soruyor. Bu sorular, şairin bir zamanlar öfkeyi dışlayan bir durumda olduğunu ve öfkenin onun olağan doğası olmadığını gösteriyor. Ancak biz okurlara, Derviş ve hemşehrileri için 1948 ile şiirin yazıldığı zaman arasında bu huzurlu durumun ne vakit var olmuş olabileceğini merak etmek düşüyor. Belki de Derviş ile bu şiirde konuşan arasında yakın bir ilişki olduğunu varsayarak şiire haksızlık ediyoruz. Oysa şair, ilk kitabına "Asafir bila Ecniha [“Kanatsız Kuşlar”, 1961] adını vererek, İsrail devletinde yaşayan, tutsak alınmış Filistinlilerden biri olduğunu çok önceden söylemişti bize. Kısa bir süre sonra da Filistinli Bir Âşık adında bir kitap yayımlayarak, adının İsrail devletinde hukuken yasaklandığı bir ulusun âşığı olduğunu ilan etti. Okurlar şairin, İngiliz sömürge yönetimi ve Siyonist yeni-sömürgecilik koşullarında vatanın sıkıntılarıyla meşgul olan onlarca yıllık öfkeli Filistin şiirine maruz kaldıktan sonra yazmaya başlayan bir Filistinli olduğunu biliyorlar. Bu şair öfkeli olmasın da ne olsun?

Buradan anlaşılıyor ki Genç Derviş, okura özür dilemenin ötesinde başka bir şey yapmaya çalışıyor. O noktaya kadar, yirminci yüzyıl Filistin şiirinde böyle bir önlem duyulmamış veya gerekli görülmemişti. Şairin istenmeyen öfkesinden yakınarak kendine nasıl bir yer edinmek istediğini merak ediyoruz. Okura, âşık bir genç şairden beklendiği gibi, bazı fısıltılar ve bazı müzikal zevkler sunmayı tercih ettiğini, farklı türde şiirler yazmak istediğini belirtiyor. Bu özrü sunarak, şair, okurun sakin şiir arzusunu kabul ediyor, böyle bir arzunun uygun olduğunu, belki de olumlu duygularla, dingin düşüncelerle ve liriklikle dolu aşk şiirinin şiirin olması gereken şey olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Derviş, okurun meşru beklentilerini karşılamayan şiirler yazmak zorunda kaldığı için özür diliyor.

Şimdi dikkatimizi, genç Derviş’in beklediği ve sadece öfkesini değil, gelecekteki şiirlerinin tınısını ve içeriğini de haklı çıkarmak zorunda hissettiği okura çevirelim. Derviş’in Filistinli hemşerileri, onun öfkesine itiraz mı ediyordu? Arap okurları onun öfkesini anlamıyorlar mıydı? İtiraz da etmiyorlardı, öfkeyi anlıyorlardı da.

Derviş’in şiir yazdığı dönemde, bağlılığın ve taraf tutmanın edebiyatı [Edebü’l-İltizam] Filistin/İsrail haricinde Arap edebiyatında sağlam bir yer edinmiş bir edebiyat türüydü. Filistin edebiyatı içinde Derviş, kariyerleri topraklarının İngiliz ve daha sonra Siyonist işgaline tepki olarak başlayan yirminci yüzyıl Filistinli şairlerinin üçüncü kuşağının bir parçasıydı. Öyleyse şairimiz, neden öfkeli olmaktan endişe duyuyor, hatta öfkeli olduğu için özür diliyor?

Bu mesele, Filistinlilerin yaşadığı kolektif travmanın ayrıntılarıyla ilgili olarak bir şairin duyarlılığının ötesine geçiyor. Burada Derviş, tek bir benlik olarak konuşuyor, ancak eserlerinin çoğunda olduğu gibi, bu kendi sesini ifade edişi, diğer Filistinliler tarafından hızla benimseniyor ve sahipleniliyor. Derviş, öfkenin şiirde yeri olmadığını, şiirin fısıltıların samimiyetini müziğin teselli edici hazlarıyla birleştirmesi gerektiğini savunuyor gibi görünüyor.

Derviş bunu biliyor ve okura da sunamadığı için duyduğu üzüntüyü dile getiriyor. Ancak gene de, Filistinliler ve diğer Arap okurları, Derviş’ten uysal aşk şiirleri beklemiyorsa ve öfkesinin kendini ifade etmesine gönüllü olarak izin veriyorsa, Derviş kime sesleniyor?

Özür ve samimiyetle örtülü şiir, bir dereceye kadar cilve içeriyor. Şair, öfkesini güçlü bir şekilde ifade ederken bile özür diliyor. Şiir, fısıldanarak okunabilecek kadar kısa ve aynı zamanda şairin niyetini ve ikilemini yüksek sesle ifade ediyor. Ayrıca, şair, bize müzikal bir haz beklemememizi söylerken açıkça ironik davranıyor, ancak şiir, tam olarak ölçülmüş ve mükemmel bir şekilde kafiyelendirilmiş. Dikkat etmemiz gereken, Derviş’in de kariyeri boyunca tekrar tekrar dile getirdiği husus, şairin kaderci bir öfkeden veya daha sonra sürgün, kuşatma ve ihanetten kaynaklanmayan şiirler yazma arzusudur. Derviş, varoluşunun ontolojik halinin veya sürekli “Filistinli olmanın yol açtığı delilik hali”nin ötesine geçen şiirler yazma özlemini defalarca dile getiriyor (Darwish 1985, s. 38).

Doksanlarda Arap dünyasındaki birçok edebiyat eleştirmeni, Filistin’ın sorunlarının detaylarından kendini sıyırmasını bildiği için Derviş’i kutladı. Eleştirmen Fahri Salih, “Derviş’in, postmodern zamanlarımızın evrensel varoluşsal gerilimlerini kendi deneyimlerinin özgünlüğünden yola çıkarak ele alan lirik bir yoğunlaşma yaratabilmiş olmasından" memnuniyetle söz ediyor (Saleh 1999, s. 49). Filistin edebiyatının dökümünü çıkartan önemli edebiyat yazarlarından Selma Hadra Ceyyusi (1992), Derviş’in başarısını esas olarak önceki çalışmalarının siyasi yönlerini aşma yeteneğine ve Filistin davasına bağlı kalırken estetik deneylere dalmasına bağlıyor (61-65). Derviş, Sarirü’l-Gariba (1996) ve Cidariye (2000) adlı eserlerini yayımladığında, otuz yıldır Filistin’in ulusal şairi olarak kendini sağlam bir şekilde kabul ettirmişti. Kısa süren Oslo Anlaşması yıllarında Filistin’in içine girdiği siyasi durum, ona denemeler kaleme alma imkânı sundu. Ulusal sözcülük görevine bağlı kalan şair, özgürce keşif yapmasına imkân sağlayan geniş bir hareket alanı olduğunu gördü. Birçok eleştirmen, Derviş’in Filistinli ve aslında tüm Arap okurlarına on yıllar boyunca çok şey verdiği için bu kişisel ifade aşamasını hak ettiğini dile getirdi (Bayûn 1999; al-’Usâ 2001; ve ‘Abdulmutalib 1998).

Derviş’in Arap ve Filistinli okurlarına sunduğu ilk hediyelerden biri, “Okura” isimli şiirinin de yer aldığı Evrakü’z-Zeytun [“Zeytin Yaprakları”] adlı eserin son şiiri olan 1964 tarihli “Kimlik Kartı” şiiridir. Şiir, Arap dünyasında büyük beğeni toplamış, dinleyicilerin Derviş’ten tilavetlerinde binlerce kişi önünde okumasını sık sık istediği bir eser haline gelmiştir. Şiir, popüler bir şarkıya dönüştürülmüş, on yıllar içerisinde Arapların gayriresmi milliyetçi marşı haline gelmiştir. Ancak Derviş, 1971’de Filistin’den ayrıldıktan sonra bu şiiri bir daha asla halk önünde okumamıştır.

Kaydet!
Ben Arabım.
Kimlik numaram elli bin.
Sekiz çocuğum var
Dokuzuncusu da yolda
Yazdan sonra burada.
Bu seni öfkelendiriyor mu yoksa?

Kaydet!
Ben Arabım.
Taş ocağında çalışıyorum emekçi yoldaşlarımla
Çocuklarımın sayısı sekiz
Ekmeklerini taştan çıkarıyorum
Giysilerini ve defterlerini!
Sadaka dilenecek değilim kapında
Konağının girişi önünde
Küçük düşürecek değilim kendimi!
Bu seni öfkelendiriyor mu yoksa?

Kaydet!
Ben Arabım
Adım var yalnız, yoktur soyadım
Öfkeden köpürerek yaşayan
En sabırlı insanıyım bu diyarın
Zamanın doğuşundan
Yılların başlamasından
Selvilerden, zeytinlerden otların yeşermesinden
Daha eskiye uzanır köklerim!
Karasaban süren bir ailedendir babam
Soylu efendilerden değil
Ve dedem bir çiftçiydi ne nesebi vardı ne de şeceresi!
Kitap okumaktan evvel
Güneşin yükselişiydi bana öğrettiği
Evim bir korucu kulübesi dallardan ve kamışlardan
Rahatlatıyor mu seni bu durumum?
Adım var yalnız, yoktur soyadım.

Kaydet!
Ben Arabım
Saç rengim kömürkarası
Gözlerim kahverengi
Başımdaki kefiyeden üstündeki siyah çemberden
Dokunulduğunda
Âdeta sert bir kayanın tırmaladığı
Ayalarımdan tanırsın beni.
Adresim:
Sokakları adsız, unutulmuş bir köydenim,
ya taş ocağındadır ya da tarlada tüm erkekleri.
Bu öfkelendiriyor mu seni yoksa?

Kaydet!
Ben Arabım.
Sen yağmaladın ceddimin bağlarını.
Ve çocuklarımla işlediğim toprağı.
Bu taşlardan başka bir şey
Bırakmadın bize.
Söylendiğine göre
Hükümetiniz bunları da alacakmış, öyle mi?

Madem öyle!
Kaydet o hâlde ilk sayfanın üstüne:
Ben nefret etmem insanlardan.
Çiğnemem haklarını.
Aç olduğumda fakat
Azığım olur gasıbın eti
Kolla
Kolla kendini açlığımdan.
Ve öfkemden! (2005, s. 80–84)

Bu şiir tüm dizeleriyle, Derviş’in Filistin halkının şairi ve sözcüsü olarak dile getirdiği mesajla uyumludur. Şiirin anlatıcısı, hayat detayları Derviş’in kendi babasına dikkat çekici bir şekilde benzeyen, köyünden kovulmuş, çiftliğini kaybetmiş, bir taş ocağında çalışmış ve sekiz çocuk sahibi olmuştur. Öfkeli anlatıcı, işgal altında nasıl sabırla acı çektiğini ve işgalin ona getirdiği acımasız ele rağmen nasıl gururlu kaldığını anlatır. Ama şimdi kırmızı bir çizgi çekmektedir: Topraklarını çalan kişiden dilenmeyecek ve açlığı gidermek için gasıpla savaşacak, hatta gerekirse yamyam bile olacak. Anlatıcının son sözleri, “Kolla kendini açlığımdan. / Ve öfkemden!” bu iki durumu geri dönülmez bir şekilde birbirine bağlamıştır. Bu şiir, anlatıcının öfkesine rasyonel bir temel sağlar ve “Okura” isimli şiirinde öfkeye yapılan göndermeler etkili bir şekilde yankı bulur.

Peki Derviş, Filistin’den ayrıldıktan sonra, siyasi duruşunu yansıtan ve Arap dünyasındaki dinleyicilerin de talep ettiği bu şiiri neden halk önünde okumayı reddetti?

Beyrut’taki kalabalık bir okuma etkinliğinde, dinleyicilerden, biri sürekli “Kaydet / Ben Arabım” diyerek Derviş’in şiiri okumasını istedi. Tekrarlanan isteklerden bıkan Derviş, dinleyiciye “Git kendi başına kaydet!” diye karşılık verdi ve başka bir şiir okumaya başladı (al-Sayyid 2008, s. 7).

Derviş’e göre şiiri tetikleyen olaylar, altmışların ortalarında Hayfa’da kısmi ev hapsine alındığı dönemde yaşandı. 1965’te yayınladığı bir şiir nedeniyle mahkemede yargılanmıştı (Snir 2008). Hâkim, Derviş’ii günbatımından sonra evinden çıkamayacağı ve her gün polis karakoluna imza atacağı şartıyla serbest bıraktı (al-Naqqāsh 1971). Derviş’in dediğine göre “Kaydet. Ben Arabım” sözünü bir devlet memuruna söylemişti.

“Lafı kışkırtmak için İbranice söyledim, ama şiirde aynı lafı Arapça söylediğimde Nasıra’daki Arap dinleyiciler âdeta kendinden geçmişti” (Darwish 2007a, s. 180).

Derviş’in tutuklulara hitaben, monolog olarak kaleme aldığı şiir, Derviş’in İsrailli polislere İbranice olarak söyleyeceği şeyin bir çevirisi olarak devam ediyor. Dinleyiciler kendinden geçiyorlar çünkü şiir, her bir aşağılanmış Filistinlinin İsrailli yetkilileri ve askerleriyle karşı karşıya kaldığı sırada yaşadığı özel bir konuşmayı Arapça olarak ifade etmeyi başarıyor. Derviş, özel acıyı kamuya açık bir tanıklığa dönüştürerek, ben ve biz arasındaki ve şair ile dinleyicisi arasındaki engelleri yıkan kolektif bir duygu uyandırıyor.

“Kimlik Kartı”, İsrail devletinin ilk on yılında, İsraillilerin Filistinlileri bir milliyet olarak tanımadığı, “Filistin” ve “Filistinli” kelimelerinin kamuoyunda asla dile getirilmediği bir dönemde yazıldı. İsrail devleti sınırları içinde yaşayan Filistinliler, sadece Arap olarak görülüyorlardı. Derviş’in İbranice dile getirdiği ifadeleri Arapça bir şiire dönüştürmesi, bir şiirin kalıbına dökmesi, o özel anı kamuya açık hale getirdi ve aşağılanmayı terse çevirdi.

İsrail’de yaşayan Filistinliler, şiirin altı kez tekrar edilmesini isteyen Nasıra’daki dinleyicilerden başlayarak, bu tersine çevirmeyi, “Arap” kelimesini aşağılayıcı bir terim olmaktan çıkarıp, topraklarına el koyan ve onları resmen üçüncü sınıf vatandaş olarak tanımlayan İsrailliler karşısında onurlu bir insanlık beyanı haline getirme yolu olarak benimsediler.

Filistin/İsrail dışında, şiirin nakaratı olan "Kaydet / Ben Arabım” ifadesi, Derviş’in şiiri yazdığı özel bağlamdan bağımsız olarak farklı bir yankı buldu. Bu iki dize, Arap dünyasında bir savaş çığlığı haline geldi. Şiir, şairin amaçladığı gibi boyun eğdirilmeye ve ırkçılığa karşı bir meydan okuma olmaktan ziyade, Arapların ulusal gururunu, hatta şovenizmi ifade eden bir marş haline geldi. Derviş şiiri okumamasını şu şekilde izah ediyor:

“Yahudiler Filistinliye ‘Arap’ diyor, ben de işkencecimin yüzüne ‘Kaydet, ben Arabım!’ diye bağırdım. O halde yüz milyon Arap’ın önünde ‘Ben Arabım’ dememin bir anlamı var mı? Şiiri okumayacağım” (al-Qaissī 2008, s. 13).

Ben burada, Derviş’in “Kimlik Kartı” şiiriyle ilişkisinin ve Arap izleyicilerinin bu şiirle ilgili talebinin tarihini, şiirlerini çevreleyen rastlantısal koşulların farkında olduğunu göstermek için aktarıyorum. “Evrensel” ve rastlantısal olmayan şiirler yazma arzusunun aksine, burada şiirlerin farklı okur kitlelerini hedeflediğini ve tarihsel bağlamlarından çıkarılmaması gereken özel retorik jestler veya siyasi mesajlar olarak hizmet ettiğini görüyoruz. Başka bir ifadeyle, şiirler, mutlaka “evrensel” mesajlar içermezler, çünkü farklı muhataplarla farklı rastlantısal koşullar altında ortaya çıkarlar.

Derviş’in kariyerini şiirsel bir eylemlilik arayışının önemli bir parçası olarak anlamaya çalışan bu çalışma, bu iki karşıt gücü, daha doğrusu, şiirin eylemliliğe giden bir araç olarak rolüne dair bu iki tanımı göz önünde bulundurarak, Derviş’in şiirinin evrimini özetliyor.

Derviş, halka karşı sorumluluk ile kişisel tefekkür, aşkla siyasi mücadele, alelacele bulunan çareyle kalıcılık, göreceli ve mutlak arasında bir kutuplaşma olduğunu tespit ediyor. Filistin bağlamında söylem oluşturan bir isim olarak Derviş, bu düzlemde varlığını sürdürüyor, azami etki gücü yaratmak adına söz konusu kutuplar arasında köprüler kurmayı biliyor.

Derviş’in söylem oluşturma çabaları, denemelerde, röportajlarda ve şiirlerde somutluk kazanıyor. Derviş’in şiirinin evrimi, şairin siyasi mülahazalar içinde sürdürdüğü varlığını koruma ve şairin söylem oluşturucu olarak öneminin bağlı olduğu bağımsızlık derecesini sağlayan estetik arayışı sürdürme ve geliştirme mücadelesiyle tanımlı.

Derviş’in şiiri, muhtelif kişisel yer değiştirmeleri ve siyasi bağlılıklarıyla paralel ilerledi. Kompozisyon pratiği aracılığıyla şair olarak rolünü yeniden tanımlayan Derviş, “etik ve estetik arasındaki gerilim”i (Darwish 1999a, s. 19) giderme girişimleriyle, Filistin’in ulusal söyleminin şekillenmesine ve Filistin kimliğinin oluşumunun parametrelerinin ve önceliklerinin belirlenmesine katkıda bulundu.

Halid Mutavva

[Kaynak: Mahmoud Darwish: The Poet’s Art and His Nation, Syracuse University Press, 2014.]

0 Yorum: