Mahmud Derviş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mahmud Derviş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Ağustos 2026

, , ,

Mahmud Derviş Şiirinin Daimi Gerilimleri


Rabindranat Tagur, Derek Walcott, Aimee Cesaire ve Leopold Senghor gibi ülkesi yirminci yüzyılın ikinci yarısında bağımsızlık kazanan şairlerin aksine, Filistinli şair Mahmud Derviş, olağanüstü edebi üretimine ve ününe eşlik edecek bu türden şansa hiçbir vakit sahip olmadı. Derviş’in kariyeri, İsrail işgali altında başladı ve sona erdi: Yeni kurulmuş olan İsrail Savunma Kuvvetleri, 1948’de Celile'deki köyünü yerle bir etti. Bugün Ramallah’taki mezarını İsrail yerleşimleri kuşatmış durumda.

Derviş, son kitaplarından biri olan Kuşatma Hali’ni, 2002 yılında, uzun süredir kuşatma altında olan, Filistin’in fiili başkenti Ramallah’ta yazdı. Kuşatma Hali’nde Derviş, önceki şiirlerine geri dönüyor ve zaman zaman önceki eserlerinde tasvir etmeye çalıştığı insanlar tarafından sorgulandığını hayal ediyor. 2002 kuşatması, ona altmışlarda ev hapsinde tutan askerleri ve şairin İsrailliler tarafından ölüm veya esir alınma tehdidi altında yaşadığı, 1982’de İsrail’in Beyrut’u kuşattığı dönemi hatırlatıyor. Derviş, kendisinin ve halkının, onlarca yıl evvel Hayfa’da onu hapse atanların torunları olan yeni bir asker kuşağıyla yüzleşirken, “zamanın atış menzili içinde” (177) var olmaya devam ederken, her zamankinden daha çok “umudu beslemeleri” (2006, 117) gerektiğini ciddi bir ironiyle dile getiriyor.

Birçok eleştirmenin de kabul ettiği biçimiyle, Derviş’in başarısı, John Bailey’nin sözleriyle, “tümüyle rastlantısal oluşan durumdan kendi gücünü devşiren” (2005, s. 373) bir şiir yaratmasında saklı. Derviş, tüm Filistinlilerin hayatını tehdit eden işgalci İsrail ile olan çatışmanın hayatında sürekli varolduğunu, hem şiirsel enerji kaynağı hem de şiirsel yaratımın önünde bir engel teşkil ettiğini kabul ediyor. “Şiire erken yaşlarda ilgim vardı. Bu ilgi, bir tür askeri ve siyasi saldırganlığın kurbanı olduğumu fark etmemle birlikte arttı” diyor (Darwish 1971, s. 244). Ancak Filistin meselesine hiçbir gönderme yapmadan, “okurun zihnini odaklayan ve büyüleyen” (377), Filistin’in mevcut halinde yüzleşilen baskılardan uzakta şiirler yazmak, Derviş’in ömür boyu süren amaçlarından biri olageldi.

Halkının sözcüsü olmak ile özel bir lirik şair olmak arasındaki bu gerilim, Derviş’i kariyerinin çok erken dönemlerinde meşgul etmeye başladı. Lirizm temelli keşif pratiğine dönük derin bağlılığı ile halkının refahına yardımcı olma arzusu arasında kalan genç Derviş, kendini “iki çelişkili kişiliğin terkibi” olarak görüyordu (1971, s. 250). “Bir kıza olan sevgimle halkın davasına olan bağlılığımı nasıl birleştirebilirim?” (250) diye soruyordu. Belki de Kuşatma Hali’ndeki en büyük ironi, şairin “Kimlik Kartı” şiirinden kırk beş yıl sonra İsrail askerleriyle bir çatışmaya dair bir şiiri yeniden yazmak zorunda kalmasıdır. Kuşatma Hali, Sarirü’l Gariba [“Yabancının Yatağı” 1966] ile Cidariye [“Duvar Resmi” 2000] çalışmalarından sonra yayımlandı. Bu birbiri ardına basılan iki eser, Filistin’den doğrudan bahsetmiyor, hatta ona dair bir imada dahi bulunmuyordu. Bu dönemde şair, evrensel konu başlığını ve şiirsel sesini nihayet bulmuş, “göreceli olandan mutlak olana geçiş” yapmayı (Darwish 1999b, s. 81) başarmıştı.

Dışsal veya siyasi rastlantısallık temelli şiirle “evrensel” rastlantısallıktan bağımsız şiir hayali arasındaki bu uzlaşmaz gerilim, Derviş’in kariyerinin çok erken dönemlerinde tespit edilebilecek bir husus. Bu kaygıları ele alan Derviş, 1964’te yayımlanan ilk şiiri “Okura”da kendisini öfkeye sürükleyen ağır siyasi koşullar hakkında yazdığı için özür diler. Ona göre şiirde öfkeye, politik öfkeye, en genel manada politikaya yer yoktur. “Bir tercih yapma imkânı olsa şiir bunları asla parçası kılmazdı” diye düşünür.

Okura

Yüreğimdeki kara gözler
ve dudaklarım... alev alev.
Hangi ormandan geldiniz bana
Öfkemin çarmıhları?

Ben ki bir oldum kederle
El sıkışmışım aforozla
Açlıkla.
Ellerim öfke
Ağzım öfke.
Damarlarımdaki kan öfkenin cansuyu.
Okurlarım
Fısıltıyla konuşmamı istemeyin benden
Müzikal bir haz beklemeyin dizelerimden.
Bu dinlediğiniz benim çilemdir
Kuma
Bir de bulutlara
Sıkılan serseri bir kurşun.

Öfkem benim kaderim.
Tüm bu ateş öfkemin bağrından.” (2005, s.15)

Şair, bu öfkenin nereden geldiğini, ve neden bu öfkeyle boğuştuğunu soruyor. Bu sorular, şairin bir zamanlar öfkeyi dışlayan bir durumda olduğunu ve öfkenin onun olağan doğası olmadığını gösteriyor. Ancak biz okurlara, Derviş ve hemşehrileri için 1948 ile şiirin yazıldığı zaman arasında bu huzurlu durumun ne vakit var olmuş olabileceğini merak etmek düşüyor. Belki de Derviş ile bu şiirde konuşan arasında yakın bir ilişki olduğunu varsayarak şiire haksızlık ediyoruz. Oysa şair, ilk kitabına "Asafir bila Ecniha [“Kanatsız Kuşlar”, 1961] adını vererek, İsrail devletinde yaşayan, tutsak alınmış Filistinlilerden biri olduğunu çok önceden söylemişti bize. Kısa bir süre sonra da Filistinli Bir Âşık adında bir kitap yayımlayarak, adının İsrail devletinde hukuken yasaklandığı bir ulusun âşığı olduğunu ilan etti. Okurlar şairin, İngiliz sömürge yönetimi ve Siyonist yeni-sömürgecilik koşullarında vatanın sıkıntılarıyla meşgul olan onlarca yıllık öfkeli Filistin şiirine maruz kaldıktan sonra yazmaya başlayan bir Filistinli olduğunu biliyorlar. Bu şair öfkeli olmasın da ne olsun?

Buradan anlaşılıyor ki Genç Derviş, okura özür dilemenin ötesinde başka bir şey yapmaya çalışıyor. O noktaya kadar, yirminci yüzyıl Filistin şiirinde böyle bir önlem duyulmamış veya gerekli görülmemişti. Şairin istenmeyen öfkesinden yakınarak kendine nasıl bir yer edinmek istediğini merak ediyoruz. Okura, âşık bir genç şairden beklendiği gibi, bazı fısıltılar ve bazı müzikal zevkler sunmayı tercih ettiğini, farklı türde şiirler yazmak istediğini belirtiyor. Bu özrü sunarak, şair, okurun sakin şiir arzusunu kabul ediyor, böyle bir arzunun uygun olduğunu, belki de olumlu duygularla, dingin düşüncelerle ve liriklikle dolu aşk şiirinin şiirin olması gereken şey olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Derviş, okurun meşru beklentilerini karşılamayan şiirler yazmak zorunda kaldığı için özür diliyor.

Şimdi dikkatimizi, genç Derviş’in beklediği ve sadece öfkesini değil, gelecekteki şiirlerinin tınısını ve içeriğini de haklı çıkarmak zorunda hissettiği okura çevirelim. Derviş’in Filistinli hemşerileri, onun öfkesine itiraz mı ediyordu? Arap okurları onun öfkesini anlamıyorlar mıydı? İtiraz da etmiyorlardı, öfkeyi anlıyorlardı da.

Derviş’in şiir yazdığı dönemde, bağlılığın ve taraf tutmanın edebiyatı [Edebü’l-İltizam] Filistin/İsrail haricinde Arap edebiyatında sağlam bir yer edinmiş bir edebiyat türüydü. Filistin edebiyatı içinde Derviş, kariyerleri topraklarının İngiliz ve daha sonra Siyonist işgaline tepki olarak başlayan yirminci yüzyıl Filistinli şairlerinin üçüncü kuşağının bir parçasıydı. Öyleyse şairimiz, neden öfkeli olmaktan endişe duyuyor, hatta öfkeli olduğu için özür diliyor?

Bu mesele, Filistinlilerin yaşadığı kolektif travmanın ayrıntılarıyla ilgili olarak bir şairin duyarlılığının ötesine geçiyor. Burada Derviş, tek bir benlik olarak konuşuyor, ancak eserlerinin çoğunda olduğu gibi, bu kendi sesini ifade edişi, diğer Filistinliler tarafından hızla benimseniyor ve sahipleniliyor. Derviş, öfkenin şiirde yeri olmadığını, şiirin fısıltıların samimiyetini müziğin teselli edici hazlarıyla birleştirmesi gerektiğini savunuyor gibi görünüyor.

Derviş bunu biliyor ve okura da sunamadığı için duyduğu üzüntüyü dile getiriyor. Ancak gene de, Filistinliler ve diğer Arap okurları, Derviş’ten uysal aşk şiirleri beklemiyorsa ve öfkesinin kendini ifade etmesine gönüllü olarak izin veriyorsa, Derviş kime sesleniyor?

Özür ve samimiyetle örtülü şiir, bir dereceye kadar cilve içeriyor. Şair, öfkesini güçlü bir şekilde ifade ederken bile özür diliyor. Şiir, fısıldanarak okunabilecek kadar kısa ve aynı zamanda şairin niyetini ve ikilemini yüksek sesle ifade ediyor. Ayrıca, şair, bize müzikal bir haz beklemememizi söylerken açıkça ironik davranıyor, ancak şiir, tam olarak ölçülmüş ve mükemmel bir şekilde kafiyelendirilmiş. Dikkat etmemiz gereken, Derviş’in de kariyeri boyunca tekrar tekrar dile getirdiği husus, şairin kaderci bir öfkeden veya daha sonra sürgün, kuşatma ve ihanetten kaynaklanmayan şiirler yazma arzusudur. Derviş, varoluşunun ontolojik halinin veya sürekli “Filistinli olmanın yol açtığı delilik hali”nin ötesine geçen şiirler yazma özlemini defalarca dile getiriyor (Darwish 1985, s. 38).

Doksanlarda Arap dünyasındaki birçok edebiyat eleştirmeni, Filistin’ın sorunlarının detaylarından kendini sıyırmasını bildiği için Derviş’i kutladı. Eleştirmen Fahri Salih, “Derviş’in, postmodern zamanlarımızın evrensel varoluşsal gerilimlerini kendi deneyimlerinin özgünlüğünden yola çıkarak ele alan lirik bir yoğunlaşma yaratabilmiş olmasından" memnuniyetle söz ediyor (Saleh 1999, s. 49). Filistin edebiyatının dökümünü çıkartan önemli edebiyat yazarlarından Selma Hadra Ceyyusi (1992), Derviş’in başarısını esas olarak önceki çalışmalarının siyasi yönlerini aşma yeteneğine ve Filistin davasına bağlı kalırken estetik deneylere dalmasına bağlıyor (61-65). Derviş, Sarirü’l-Gariba (1996) ve Cidariye (2000) adlı eserlerini yayımladığında, otuz yıldır Filistin’in ulusal şairi olarak kendini sağlam bir şekilde kabul ettirmişti. Kısa süren Oslo Anlaşması yıllarında Filistin’in içine girdiği siyasi durum, ona denemeler kaleme alma imkânı sundu. Ulusal sözcülük görevine bağlı kalan şair, özgürce keşif yapmasına imkân sağlayan geniş bir hareket alanı olduğunu gördü. Birçok eleştirmen, Derviş’in Filistinli ve aslında tüm Arap okurlarına on yıllar boyunca çok şey verdiği için bu kişisel ifade aşamasını hak ettiğini dile getirdi (Bayûn 1999; al-’Usâ 2001; ve ‘Abdulmutalib 1998).

Derviş’in Arap ve Filistinli okurlarına sunduğu ilk hediyelerden biri, “Okura” isimli şiirinin de yer aldığı Evrakü’z-Zeytun [“Zeytin Yaprakları”] adlı eserin son şiiri olan 1964 tarihli “Kimlik Kartı” şiiridir. Şiir, Arap dünyasında büyük beğeni toplamış, dinleyicilerin Derviş’ten tilavetlerinde binlerce kişi önünde okumasını sık sık istediği bir eser haline gelmiştir. Şiir, popüler bir şarkıya dönüştürülmüş, on yıllar içerisinde Arapların gayriresmi milliyetçi marşı haline gelmiştir. Ancak Derviş, 1971’de Filistin’den ayrıldıktan sonra bu şiiri bir daha asla halk önünde okumamıştır.

Kaydet!
Ben Arabım.
Kimlik numaram elli bin.
Sekiz çocuğum var
Dokuzuncusu da yolda
Yazdan sonra burada.
Bu seni öfkelendiriyor mu yoksa?

Kaydet!
Ben Arabım.
Taş ocağında çalışıyorum emekçi yoldaşlarımla
Çocuklarımın sayısı sekiz
Ekmeklerini taştan çıkarıyorum
Giysilerini ve defterlerini!
Sadaka dilenecek değilim kapında
Konağının girişi önünde
Küçük düşürecek değilim kendimi!
Bu seni öfkelendiriyor mu yoksa?

Kaydet!
Ben Arabım
Adım var yalnız, yoktur soyadım
Öfkeden köpürerek yaşayan
En sabırlı insanıyım bu diyarın
Zamanın doğuşundan
Yılların başlamasından
Selvilerden, zeytinlerden otların yeşermesinden
Daha eskiye uzanır köklerim!
Karasaban süren bir ailedendir babam
Soylu efendilerden değil
Ve dedem bir çiftçiydi ne nesebi vardı ne de şeceresi!
Kitap okumaktan evvel
Güneşin yükselişiydi bana öğrettiği
Evim bir korucu kulübesi dallardan ve kamışlardan
Rahatlatıyor mu seni bu durumum?
Adım var yalnız, yoktur soyadım.

Kaydet!
Ben Arabım
Saç rengim kömürkarası
Gözlerim kahverengi
Başımdaki kefiyeden üstündeki siyah çemberden
Dokunulduğunda
Âdeta sert bir kayanın tırmaladığı
Ayalarımdan tanırsın beni.
Adresim:
Sokakları adsız, unutulmuş bir köydenim,
ya taş ocağındadır ya da tarlada tüm erkekleri.
Bu öfkelendiriyor mu seni yoksa?

Kaydet!
Ben Arabım.
Sen yağmaladın ceddimin bağlarını.
Ve çocuklarımla işlediğim toprağı.
Bu taşlardan başka bir şey
Bırakmadın bize.
Söylendiğine göre
Hükümetiniz bunları da alacakmış, öyle mi?

Madem öyle!
Kaydet o hâlde ilk sayfanın üstüne:
Ben nefret etmem insanlardan.
Çiğnemem haklarını.
Aç olduğumda fakat
Azığım olur gasıbın eti
Kolla
Kolla kendini açlığımdan.
Ve öfkemden! (2005, s. 80–84)

Bu şiir tüm dizeleriyle, Derviş’in Filistin halkının şairi ve sözcüsü olarak dile getirdiği mesajla uyumludur. Şiirin anlatıcısı, hayat detayları Derviş’in kendi babasına dikkat çekici bir şekilde benzeyen, köyünden kovulmuş, çiftliğini kaybetmiş, bir taş ocağında çalışmış ve sekiz çocuk sahibi olmuştur. Öfkeli anlatıcı, işgal altında nasıl sabırla acı çektiğini ve işgalin ona getirdiği acımasız ele rağmen nasıl gururlu kaldığını anlatır. Ama şimdi kırmızı bir çizgi çekmektedir: Topraklarını çalan kişiden dilenmeyecek ve açlığı gidermek için gasıpla savaşacak, hatta gerekirse yamyam bile olacak. Anlatıcının son sözleri, “Kolla kendini açlığımdan. / Ve öfkemden!” bu iki durumu geri dönülmez bir şekilde birbirine bağlamıştır. Bu şiir, anlatıcının öfkesine rasyonel bir temel sağlar ve “Okura” isimli şiirinde öfkeye yapılan göndermeler etkili bir şekilde yankı bulur.

Peki Derviş, Filistin’den ayrıldıktan sonra, siyasi duruşunu yansıtan ve Arap dünyasındaki dinleyicilerin de talep ettiği bu şiiri neden halk önünde okumayı reddetti?

Beyrut’taki kalabalık bir okuma etkinliğinde, dinleyicilerden, biri sürekli “Kaydet / Ben Arabım” diyerek Derviş’in şiiri okumasını istedi. Tekrarlanan isteklerden bıkan Derviş, dinleyiciye “Git kendi başına kaydet!” diye karşılık verdi ve başka bir şiir okumaya başladı (al-Sayyid 2008, s. 7).

Derviş’e göre şiiri tetikleyen olaylar, altmışların ortalarında Hayfa’da kısmi ev hapsine alındığı dönemde yaşandı. 1965’te yayınladığı bir şiir nedeniyle mahkemede yargılanmıştı (Snir 2008). Hâkim, Derviş’ii günbatımından sonra evinden çıkamayacağı ve her gün polis karakoluna imza atacağı şartıyla serbest bıraktı (al-Naqqāsh 1971). Derviş’in dediğine göre “Kaydet. Ben Arabım” sözünü bir devlet memuruna söylemişti.

“Lafı kışkırtmak için İbranice söyledim, ama şiirde aynı lafı Arapça söylediğimde Nasıra’daki Arap dinleyiciler âdeta kendinden geçmişti” (Darwish 2007a, s. 180).

Derviş’in tutuklulara hitaben, monolog olarak kaleme aldığı şiir, Derviş’in İsrailli polislere İbranice olarak söyleyeceği şeyin bir çevirisi olarak devam ediyor. Dinleyiciler kendinden geçiyorlar çünkü şiir, her bir aşağılanmış Filistinlinin İsrailli yetkilileri ve askerleriyle karşı karşıya kaldığı sırada yaşadığı özel bir konuşmayı Arapça olarak ifade etmeyi başarıyor. Derviş, özel acıyı kamuya açık bir tanıklığa dönüştürerek, ben ve biz arasındaki ve şair ile dinleyicisi arasındaki engelleri yıkan kolektif bir duygu uyandırıyor.

“Kimlik Kartı”, İsrail devletinin ilk on yılında, İsraillilerin Filistinlileri bir milliyet olarak tanımadığı, “Filistin” ve “Filistinli” kelimelerinin kamuoyunda asla dile getirilmediği bir dönemde yazıldı. İsrail devleti sınırları içinde yaşayan Filistinliler, sadece Arap olarak görülüyorlardı. Derviş’in İbranice dile getirdiği ifadeleri Arapça bir şiire dönüştürmesi, bir şiirin kalıbına dökmesi, o özel anı kamuya açık hale getirdi ve aşağılanmayı terse çevirdi.

İsrail’de yaşayan Filistinliler, şiirin altı kez tekrar edilmesini isteyen Nasıra’daki dinleyicilerden başlayarak, bu tersine çevirmeyi, “Arap” kelimesini aşağılayıcı bir terim olmaktan çıkarıp, topraklarına el koyan ve onları resmen üçüncü sınıf vatandaş olarak tanımlayan İsrailliler karşısında onurlu bir insanlık beyanı haline getirme yolu olarak benimsediler.

Filistin/İsrail dışında, şiirin nakaratı olan "Kaydet / Ben Arabım” ifadesi, Derviş’in şiiri yazdığı özel bağlamdan bağımsız olarak farklı bir yankı buldu. Bu iki dize, Arap dünyasında bir savaş çığlığı haline geldi. Şiir, şairin amaçladığı gibi boyun eğdirilmeye ve ırkçılığa karşı bir meydan okuma olmaktan ziyade, Arapların ulusal gururunu, hatta şovenizmi ifade eden bir marş haline geldi. Derviş şiiri okumamasını şu şekilde izah ediyor:

“Yahudiler Filistinliye ‘Arap’ diyor, ben de işkencecimin yüzüne ‘Kaydet, ben Arabım!’ diye bağırdım. O halde yüz milyon Arap’ın önünde ‘Ben Arabım’ dememin bir anlamı var mı? Şiiri okumayacağım” (al-Qaissī 2008, s. 13).

Ben burada, Derviş’in “Kimlik Kartı” şiiriyle ilişkisinin ve Arap izleyicilerinin bu şiirle ilgili talebinin tarihini, şiirlerini çevreleyen rastlantısal koşulların farkında olduğunu göstermek için aktarıyorum. “Evrensel” ve rastlantısal olmayan şiirler yazma arzusunun aksine, burada şiirlerin farklı okur kitlelerini hedeflediğini ve tarihsel bağlamlarından çıkarılmaması gereken özel retorik jestler veya siyasi mesajlar olarak hizmet ettiğini görüyoruz. Başka bir ifadeyle, şiirler, mutlaka “evrensel” mesajlar içermezler, çünkü farklı muhataplarla farklı rastlantısal koşullar altında ortaya çıkarlar.

Derviş’in kariyerini şiirsel bir eylemlilik arayışının önemli bir parçası olarak anlamaya çalışan bu çalışma, bu iki karşıt gücü, daha doğrusu, şiirin eylemliliğe giden bir araç olarak rolüne dair bu iki tanımı göz önünde bulundurarak, Derviş’in şiirinin evrimini özetliyor.

Derviş, halka karşı sorumluluk ile kişisel tefekkür, aşkla siyasi mücadele, alelacele bulunan çareyle kalıcılık, göreceli ve mutlak arasında bir kutuplaşma olduğunu tespit ediyor. Filistin bağlamında söylem oluşturan bir isim olarak Derviş, bu düzlemde varlığını sürdürüyor, azami etki gücü yaratmak adına söz konusu kutuplar arasında köprüler kurmayı biliyor.

Derviş’in söylem oluşturma çabaları, denemelerde, röportajlarda ve şiirlerde somutluk kazanıyor. Derviş’in şiirinin evrimi, şairin siyasi mülahazalar içinde sürdürdüğü varlığını koruma ve şairin söylem oluşturucu olarak öneminin bağlı olduğu bağımsızlık derecesini sağlayan estetik arayışı sürdürme ve geliştirme mücadelesiyle tanımlı.

Derviş’in şiiri, muhtelif kişisel yer değiştirmeleri ve siyasi bağlılıklarıyla paralel ilerledi. Kompozisyon pratiği aracılığıyla şair olarak rolünü yeniden tanımlayan Derviş, “etik ve estetik arasındaki gerilim”i (Darwish 1999a, s. 19) giderme girişimleriyle, Filistin’in ulusal söyleminin şekillenmesine ve Filistin kimliğinin oluşumunun parametrelerinin ve önceliklerinin belirlenmesine katkıda bulundu.

Halid Mutavva

[Kaynak: Mahmoud Darwish: The Poet’s Art and His Nation, Syracuse University Press, 2014.]

31 Mart 2026

, , ,

İsrail Askerine Mektup

1978 yılında Minneapolis şehrinde düzenlenen Amerikalı Araplar Konferansı’nda çekilmiş fotoğraf. Soldan sağa: Mahmud Derviş, Semih Kasım, Muayin Bisisu.

 

Şiir ve tarih arasındaki çatışma, tarihin yenilgisine hangi koşullarda yol açabilir? Şiirde tarihi alt edebilecek olan nedir? Basit bir tanıklık eylemi mi? Derin, keskin bakış mı? Deneyimi somutlaştırma arayışı mı? Yoksa anlam yaratmaya yönelik umutsuz bir girişim mi? Bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, İsrail’in Gazze’ye, şimdi de komşu Lübnan’a yönelik saldırısı şiddetlenirken şiir, aldığımız, okuduğumuz ve çevirdiğimizdir.

1982’de Mahmud Derviş ve Muayin Bisisu, İsrail’in Beyrut’u iki ay boyunca kuşatmasına tanıklık ettiler. Bu şiiri birlikte yazdılar. Şiir, 24 Temmuz 1982’de Safir’de yayınlandı.

Bisisu ve Derviş, ölene dek dost kaldılar. Bisisu, Derviş’ten yirmi yıl önce, 1984’te öldü, ancak Bisisu’nun Derviş’in yanından hiç ayrılmadığı anlaşılıyor. Anlatılana göre Derviş, Bisisu’nun dünyadan göçtüğü günün gecesi onu rüyasında görmüştür (merhum İlyas Huri, bu öyküyü Filistinli gazeteci Ekrem Heniyye aracılığıyla kendisine iletmiştir).

Derviş, Bisisu için yazdığı ölüm ilanında, Bisisu’nun şiirinin siyasi gücüne, şiiri imparatorlara ve diktatörlere karşı bir silah olarak kullanmasına değinir. Ancak Derviş, Bisisu’nun güzelliği talep eden yönünden de bahseder. Derviş, dostuyla ilgili şunu söyler: “Kötü şiir yazmak, bu şiir ilerici bir rol üstlenmiş olsa bile, karşı-devrimcidir, çünkü Filistin, kötü bir Filistin şiirinin güzelliğine ve adaletine verdiği zararı asla affedemez.”

1982’de kuşatma koşulları, dar alana hapsolma ve ölümün kesintisiz baskısı, iki şairin dostluğunu tarihi bir işbirliğine dönüştürdü. O yaz, İsrail işgaliyle yüzleşen Beyrut'ta bir araya gelip “İsrail Askerine Mektup” adlı şiiri kaleme aldılar. Aslında bu, hepimiz için yazılmış bir mektuptu.

“Yaklaşık 2000 yıllık şiir tarihimizde, iki şairin aynı şiiri yazdığı hiç görülmemiştir. Bu yüzden, her birinin yöntemini, üslubunu, imgelerini, psikolojilerinin ve hayal güçlerinin kıvrımlarını yakından bilmeme rağmen, Muayin’in bir dizesini Mahmud’un bir dizesinden, Muayin’in beytini Mahmud’un beytinden, Muin’in vizyonunu Mahmud’un vizyonundan ayırt edemiyorum” diye yazmıştı büyük Mısırlı yazar, kısa öykünün prensi, put kırıcı Yusuf İdris.

Bu nedenle, Bisisu ve Derviş’in şiirinin bir başka Mısırlı kısa öykü ustası Ehdef Suayf tarafından çevrilmesi gayet yerinde olmuştur. Bisisu ve Derviş’in düşmana yazdığı mektup, iki yazar arasında bir sohbet başlatır. İlk olarak, kendi emsalsiz işbirlikleri; Ardından, İdris ve Suayf arasında bir konuşma sahnelenir. Beyrut ve Kahire, birleşir. Gazze ve dünya, birbirine yeniden sarılır.

Yukarıdaki notu İdris’ten aldık, çünkü bu not, Muayin Bisisu’nun dul eşi, aktivist ve eğitimci Sahba Barabri tarafından, sürgün, yerinden edilme ve tecrit hayatı boyunca toplanan ve korunan, Muayin Bisisu’nun ailesinin elindeki belgeler ve eşyalar arasında yer alıyor. Bu arşiv, geçen Ekim ayında Muayin’in oğlu Tevfik Bisisu tarafından, soykırımcı saldırılar esnasında yok olmaktan kurtarıldı. Tevfik, Gazze, kendi apartmanı da dahil olmak üzere, İsrail tarafından karadan, denizden ve havadan acımasızca bombalanırken, arşivi korumayı, dikkatlice paketlemeyi ve cesaretle taşımayı bildi. Bisisu’nun arşivi, Filistin’in ABD, Avrupa, Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Komisyonu’ndaki düşmanları tarafından desteklenen bir yıkım ve ölüm harekâtından bir kez daha kurtuldu.

Suayf, Filistin’in eski bir dostudur. Ayrıca İngilizce yazan bir diğer büyük Arap yazar Edward Said’in de yakın arkadaşıydı. Suayf, 2003 yılında Londra’da Said için düzenlenen bir anma töreninde şunları anlattı: “Beytüllahim’de, Kudüs’te ve Nablus’ta, Edward’ın resminin, hayatları artık halklarının kalplerinde ve anılarında yaşayan diğer Filistinlilerin resimlerinin yanında, evlerin duvarlarında yerini aldığını gördüm.”

Suayf, İkinci İntifada’nın başlamasından kısa bir süre sonra, 2000 yılında ilk kez Filistin’e gitti. 2003 yılında tekrar geri döndü. O zamana kadar Suayf, İsrail sömürge yönetimi altında Filistinlilerin günlük yaşamının sürekli kötüleştiğini fark etmişti. “Üç yıl önce, Birzeit Üniversitesi Ramallah’tan 20 dakikalık bir sürüş mesafesindeydi. Şimdi, iyi bir günde bile oraya ulaşmak bir saatten fazla sürüyor.”

2012 yılında, Camp David'in pençesinden kurtulmuş bir dünya vaat eden Mısır devriminin ardından, Suayf, nihayet Mısır’ına en yakın Filistin köşesi olan Gazze’ye gitti. Şoruk için yazdığı bir dizi haberde Suayf, halkı ile Gazzeliler arasındaki akrabalığı, yapay ayrılıklarının ironisini ve acısını yansıtarak aktardı. Kudüs Üniversitesi’nde, son bir yılda olmasa bile, Gazze’ye yönelik önceki İsrail savaşlarında yıkılmış olan bir salonda Suayf, cep telefonlarının flaş ışıklarıyla hoparlörleri aydınlatan ve dört saat boyunca (sadece dört saat, çünkü salon başka bir etkinlik için gerekliydi) konuşmayı sürdüren Filistinli öğrencilerin azmine hayran kaldı. Gazze’deki türünün en büyüğü olan ve şimdi de enkaz halinde bulunan Reşad Şava Kültür Merkezi’nde, Suayf’ın kurucu ortaklarından olduğu, ziyaretine vesile olan Filistin Edebiyat Festivali, yaklaşık 3.000 katılımcı için bir konser düzenledi. Suayf’ın Filistinlilerle sürekli iş birliği, Bisisu ve Derviş’in iş birliğinin derin ve yeni olmasına rağmen, tüm büyük yazıların kolektif olduğunu, tam olarak daha büyük bir oluşumu yansıttığı için böyle olduğunu bize hatırlatıyor.

Şimdilerde Bisisu’nun düşmanı, Filistin toplumunu tamamen veya kısmen yok etmeyi amaçlıyor, benzeri görülmemiş sayılarda ölüme sebep oluyor. Derviş, Karmel’deki arkadaşı için yazdığı ölüm ilanında, Bisisu’nun “başka bir saplantıyla da boğuştuğunu” söylüyordu: “Zamana damgasını vurmak, her yere imzasını atmak. Bir ağaç dikmek, Gazze’yi mümkün olduğunca çok dile çevirmek. Yağmurdan bir kulübe inşa etmek, rüzgâra şekil vermek. O, ölüm fikrini bir sineği kovalar gibi kovaladı... Yas tutmaktan nefret etti ve her gün ölüme yürüyen Filistin’i hor gördü.” Son zamanlarda Gazze’nin birçok yazarını ve okurunu etkisi altına alan ölüme karşı, Suayf, Gazze’yi, Beyrut üzerinden, Filistin şairleri aracılığıyla, tüm imkânsızlığına rağmen, dünyaya tercüme etti.

Joe Hill’den sonra, Derviş’in o gece rüyasında Bisisu’yu gördüğünde, Bisisu’nun “Ben hiç ölmedim” dediğini hayal edebiliriz.

* * *

İsrail Askerine Mektup


Beyrut Beyrut içre
Demlenmede
Kuş konmuş barikatın üzerine
Dinlenmede.
Beyrut Beyrut içre
Demlenmede
Bir pencere açılmış harabede
Direnmede.
Beyrut bir kadın,
Parmak uçlarından
Fırtınalar emmede.

Bir şarapnel, seni ya da beni tutuşturmadan
Bir mektup yazalım dedik
Kuşatılmış olan bizden
Kuşatan olarak sana.
Bedenlerimize gettonun karanlığını taşıyacak
O şarapnel yazıyor kâğıda.
Derdimizse şunu sormak:
Bir ada, denizle daha ne kadar savaşabilir?
Kaburga kemiğimizden o elmaları
O yaseminleri gözlerimizden
Daha ne kadar toplayabilirsin?
Mezarın daha ne kadar büyüyebilir
Orada daha ne kadar yaşayabilirsin?

Bir şarapnel, seni ya da beni tutuşturmadan
Bir mektup yazalım dedik
Bu mektup, Beyrut’tan, kuşatmanın şiirinden,
Daha ilk dizelerinde şunu soruyor:
Kim kimi kuşatıyor,
Çeliği yurt bilen mi
Yoksa bir marşın bağrında yaşayan mı?

Bir şarapnel, seni ya da beni tutuşturmadan
Bir mektup yazalım dedik
Senki sarhoş halinin üzerine zırh geçirmişsin
O kalın zırhının ardında tutsak ve mahpussun.
Söyle, şimdi güvende misin?
Tankının içinde, hücrendesin
Onca demir parmaklık ardında mahsur
Peki güvende misin?

Şiirimiz Ester’in de halını hatrını soruyor:
Aşkelon denizinde
Yüzüyor mu hâlâ?
Bir narı yarar gibi yarıyor mu dalgaları
Doğurabiliyor mu çocuklarını güven içinde?

Harap edeceğini harap ettin
Katledeceğini katlettin
Göreceğini gördün.
Tahrip ettin, edildin
Kırdın, kırıldın
Söyle, güvende misin?

Şimdi Lübnan’da bizi ne olarak görüyorsun?
Kum torbası
Bir avuç duman?

Ah! Sen ki coğrafyanın ve zamanın masallarında
Nisyanın haritasında yitip gitmişsin.
Sen ki feda edilen adak, ateşin ve hançerin çocuğu,
Onca hatıradan
Auschwitz’de senin etinden kalan onca külden
Öğrene öğrene senin peşi sıra sürüklenen
Bileği taşını mı öğrendin?
Kudüs’ün düşüşünden
O kadim esaretten
Eski Ahit’ten sana kala kala
Davud’un sapanındaki taşlardan ürettiğin
Silahlar ve peygamberler mi kaldı?
Etini örste dövüp madalyalar ürettin
Cellât oldun, adaklar kestin
Söyle, güvende misin?

Ayşe on yaşında
Kum torbalarını yatağı bilmiş.
Sara on yaşında,
Anasının elindeki ayna, penceresi.
Sense bir tankın camından bakınca
Bizim kanımızdan gayrı bir şey görmüyorsun.
Ellerinde yedi kollu kutsal şamdanın
Söyle, güvende misin?

Kuşatmamız uzun
Deniz ardımızda
Kanımıza giren sen.

Kuşatmamız uzun,
Cesetlerimiz siperlere dizili,
Kanımız alev alev.
Namluların ağzından iniyor
Yaradan
Yurt biliyor Celile’yi.

Kuşatmamız uzun
Taşları kavurup
Dolunayı yoğuracağız
Yolculuğumuzu
O bal akan nehirde tamamlayacağız.
Kuşatmamız uzun
Yüzüğümüzde yârin ismi
Âdemoğlu’nda Hûda yazılı
Işıldayan yaralarımızdan doğacak dünya.
Kuşatmamız uzun
Bugün hasat nasıl?
Kanın çığlığı sardı mı göğü?
Öldürdüklerinle tatmin oldun mu?
Öldürdün de bir şeyler mi keşfettin yoksa?

Tutuşturmak için semayı, dalgaları ve mısırı
Kokulu pınarları
Yeterince benzinin ve bomban var hâlâ.

Çocukların ellerindeki oyuncak bebekleri
Ürkütüyor yüzün
Gölgesi yok.
Âlemi gezip duran katilin yüzüne benzemiş
Babil’den Babil’e uzanan uzun zincirlere vurulmuş
Maktulün katilisin sen.
Babil’den Babil’e
O aynalar ne kadar süre parçalandı
Babil’den Babil’e
Kaç asker ve tutsak taşındı?
Daha ne kadar zaman dövüşeceksin?
Dünyanın gözüne bu dumanı
Daha ne kadar zaman üfleyeceksin?
Kendini ne vakit güvende hissedeceksin?
Altıgen suratınla
Pirinçten sesinle
Paramparça yolların tellâlı
Bizi sürecek çöl
Gömecek mezar arıyordun ya
Şimdi bir sokakta delikten aldığın nefesle
Tankın içine zincirlenmiş, demire yapışmış halde
Bir mezar buldun mu kendine?

Kabul et
Çok geç olmadan kabul et.
Yurdumuz da denizimiz de orada.
Portakallar çiçek açıyor Delila’da
Peki çocukluğun bir mevsimi var mı?
Bizim tarihimiz yağmur misali
Elimiz kolumuz taş kesilmiş
Ama biz hâlâ oradayız.
Orada...
Orada.

Köklerimiz seni görüyor.
Dikkat et de çocuklar
Senin adımlarını takip etmeyi öğrenmesin!
O volkanın patlayacağı ana
Kendini güvende hissetme haline
Dikkat et!

Sen ki bir tankın içinde yaşıyorsun
Tüm ömrün boyunca işeyebilir misin bir köşeye?
Kitap okuyabilir, yazı yazabilir misin mesela?
Bir tankın içinde güvercin uçurabilir misin?
Sevişebilir misin?
Ağaç dikebilir misin?
Bir tankın rahminden çıkıp
Bir tankın rahmine girmişsin
O makinenin pençelerinde
Daha ne kadar yaşabilirsin?
Ne kadar zaman güvende olabilirsin?

Bugün uzak diyarlardaki Ester’e
Gönderdiğin yeni mektupta neler yazdın?
“Çok geçmez dönerim.
Savaş yakında bitecek” dedin mi?
Ateşi sönmemiş tek bir siper kaldı
Tek tabanca, tek sokak,
Yanan odunların üzerinde
Bir avuç kuşatılmış insan kaldı.
Bu savaşı bitirelim ki yenisi başlasın.
Böyle dönüyor bu çark
Eller böyle yunuyor.
Peki ama bir çocuğun başı sabun
Kum da su olmuşsa o eller
Nasıl yunacak?
Sen bugünden sonra
Güven içerisinde nasıl yürüyeceksin?

Altıgen suratınla
Toprağı işgal eden sen
Daha ne kadar savaşabilirsin ki zamanla?
Duvarda asılı saat gibi
Cesedim ne zamana dek uyaracak seni?
Sahile her dalga vurduğunda
Daha ne kadar korku kaplayacak içini?
Dağları çiçekler her renklendirdiğinde
Daha ne kadar ürkeceksin?
Bir ceylanın adımlarından
Daha ne kadar ürpereceksin?
Her sarsıldığında toprak
Daha ne kadar sıçrayacaksın yerinden?
Sen infilak ettiğinde biz de edeceğiz
Seni daha ne kadar bekleyeceğiz?
Aramızdaki bu su
Bu ekmek ne vakit ölüme dönüşecek?
Biz ne zaman öleceğiz?
Sen ne zaman öleceksin?
Biz ki aynı cesedin iki yüzü
İkimizin arasında kopan tufan.
Sen ki tabutun bekçisisin,
Tabutu omuzlarında ne zamana dek taşıyacaksın?
Söyle bana
Güvende misin?

Mahmud Derviş
Muayin Bisisu
24 Temmuz 1982
Kaynak

09 Ağustos 2021

, ,

Hapishane Hücresi


Mümkün…
En azından bazen
Bilhassa şimdi,
Hapishane hücresinde
Bir ata binip
Kaçmak
Mümkün.

Hücre
Sınırsız ve ırak bir ülke hâline geldiği için
Hapishane duvarları yok olup gidebilir
Bu mümkün.

Ne yaptın o duvarlara?
Un ufak ettim.
Tavana ne yaptın?
Eyer yaptım kendime.
Peki ya zinciri?
Elimdeki kalem şimdi.

Gardiyanın tepesi attı
Sohbeti sonlandırdı.
Dönüp
“Bana ne senin şiirinden” dedi
Sonra hücremin kapısını sürgüledi.

Sabah
Beni görmeye geldiğinde
“Nereden geliyor bu su?”
Diye bağırdı.

“Nil’den getirdim” dedim ona.
Peki ya ağaçları?
Şam bahçelerinden.
O müzik nereden geliyor?
Yüreğimin atışından.

Gardiyanın tepesi attı
Sohbeti sonlandırdı.
Dönüp
“Bana ne senin şiirinden” dedi
Sonra hücremin kapısını sürgüledi.

Ama akşam gene geldi.

“Bu ay nereden geldi?” diye sordu
Ben de
“Bağdat gecelerinden” dedim.
Peki ya şarap?
Cezayir bağlarından.
Bu özgürlük nereden geliyor?
Geçen akşam bana taktığın zincirden.

Gardiyan hüzünlendi.
Sonra
Özgürlüğünü kendisine vermem için
Bana yalvardı.

Mahmud Derviş
Kaynak

09 Ağustos 2020

,

Filistin Direnişinin Şiiri


Birçok yönden Mahmud Derviş’in hayatı, Filistin’in çile yüklü yolculuğunun özeti gibidir.

Derviş, Filistin’de doğar ve İsrail askerlerince kendi vatanından sürgün edilir. Geri dönen Filistinlilerin kıyımdan geçirildiği dönemde gizlice ülkeye girdiğinde köyünün yüzlerce köy gibi yerle yeksan edildiğini, haritadan silindiğini görür.

Derviş, sonradan devrimci olmuştur. Birçok Filistinli gibi o da Siyonizmin baskıları sonucu devrimci politikaya yönelmiştir.

Birçok Arap’ın İsrail’i tanıdığı iddiasıyla husumet beslediği İsrail Komünist Partisi’ne girer. İbranicesi gayet iyidir, İsrailli kimi isimlerle ilişkileri mevcuttur. Gelgelelim bir Filistinli Arap olarak dinî üstünlük ve imtiyazlar üzerine kurulu bir devlette yapamaz. Arap yurttaşlar, bu devlet nezdinde düşük statüdedir.

Derviş komünisttir ama aynı zamanda özgür bir şairdir. Özgür ve yaratıcı şairler herhangi bir ideolojinin sınırları içinde uzun süre kalamazlar, dolayısıyla Derviş, erken bir yaşta kendisini şiire adamış biri hâline gelir.

Hayatının bir sonraki aşamasında Siyonizmin gerçek niteliğini ve zalimliğini idrak eder. Arap devletleri karşısında elinde bulundurduğu askerî üstünlükle İsrail devleti, Derviş’in şiirlerini tehdit olarak görür. Bu şiirler, Filistinli gençlerin attıkları taşlardan farksızdır.

Kendi topraklarında yaşayan veya evlerinden atılmamış olan ve İsrail’de ikamet eden tüm Arap nüfusu, askerî idareye bağlanır. Bu dönemde İsrail devleti, bu genç Filistinli şairi ev hapsine mahkûm eder. Şiirleri yasaklanır, yerleşimci-sömürgeci devlet olarak İsrail’de Filistinlilerin toprağa bağlılıklarından dem vurmak, kanun dışı ilân edilir. Ama Derviş susmaz.

Zamanla Gassân Kenefâni’nin “işgal altındaki toprakların şairleri” olarak adlandırdığı kategorideki yeri iyice belirginleşir ve şiirleri sınırları aşar. Elden ele dolaştırılan şiirleri Arap gazetelerinde yayımlanır. İnsanlar, İsrail’deki Arap nüfusunu saran yeni bir enerjiyi hisseder o dizelerde. Bu koşullarda İsrail devleti, genç şairi ev hapsine mahkûm eder ve kendisinden her gün şiirleri konusunda bilgi vermesi için karakolu ziyaret etmesini ister. Amerikan medyası Ortadoğu ile ilgili haberler yaparken, Siyonizmin işte bu özelliğini gizlemektedir.

Kısıtlamalardan bıkıp usanan Derviş, okumak için Sovyetler Birliği’ne gider. Arap dünyasından gelen bir isim olarak belirli mahfillerde şüphe ve düşmanlıkla karşılanır. Ne cüretle Filistin’i terk ettiği sorulur kendisine. Gittiği her yerde birileri çıkıp gözünü korkutmaya çalışır ama Derviş geri adım atmaz. Ülkeyi terk etmesinin davayı terk etmek anlamını taşımadığını, davasının politik olduğunu, onun edebiyat üzerine inşa edildiğini söyler.

Kendisine yönelik methiyelere şüpheyle yaklaşan Derviş, bir seferinde Beyrut’ta dinleyicileri azarlamak zorunda kalır. Onlara, “Herkesin gözü önünde bana sevgi gösterisinde bulunmayı bırakın artık!” der.

Gözde bir şair olmak istemediğinden, kitlelerden uzak durur. O, kitlelerin istediklerini yazma arzusunda olan bir şair değildir. Bu anlamda Filistinli komünist Semih Kasım’ın şiirleriyle Derviş’in şiirlerini kıyaslamak mümkündür. Kasım’ın şiiri donuktur, durağandır, şiirsel açıdan gelişme kaydetmemiş, büyümemiş bir isimdir. Derviş’se halkın beklentileri hilafına hareket etmiş, kendi üslubunu geliştirmiş, süreç içerisinde şiiri ciddi bir dönüşüme uğramıştır.

En fazla okunan Arap şair ve yazar olmasına karşın kendisini halkın beklentilerinden uzak tutar. Bunu bir aydının cesurca giriştiği bir eylem olarak görmek mümkündür. Derviş’in okurları “Kaydet Ben Arabım” gibi şiirler yazıp okumasını istemiş, ama o bu tür taleplere karşı çıkmıştır. Böylesi isteklere Hiçbir vakit boyun eğmemiştir.

Derviş, kendisini değilse bile şiirini epey ciddiye alır ve hayranlarının idrak etmediği hüsranları dile döker. Şiir okuma etkinliklerinde hep en son yazdığı şiiri okumayı tercih eder ki bu durum, ilk politik şiirlerini dinlemek isteyenleri bir miktar üzer.

Onun şiirinin her bir ilmeğinde Filistin vardır, ne var ki o şiirleri okumak için okurun daha fazla çaba sarf etmesi gerekir.

Bir süre Kahire’de kalır. Ahram gazetesinde kendisine bir büro tahsis ederler. Bu büroyu ortaklaştığı pek bir şey bulunmayan, merhum yazar Necib Mahfuz’la paylaşır. Mahfuz’un her gün uyduğu rutine takıntılı ve aşırı titiz bir üslupla bağlı oluşu Derviş’i deli eder. Sonrasında Derviş Beyrut’a taşınır. Burada kendisine Filistin Kurtuluş Örgütü’ne bağlı bir araştırma merkezinde iş verilir.

Beyrut’ta Derviş için her şey yolunda gider, zira burada kendisine ayıracak epey bir zaman bulur. Şiirlerine hayran isimlerin bulunduğu Moritanya yanında birçok Arap ülkesini ziyaret eder ama bir kere bile Suudi Arabistan’a adım atmaz. Bir keresinde Cenedriyye Festivali’ne davet edilir. Ama arkasında o dönem Prens Abdullah’a bağlı Suudi Ulusal Muhafızları’nın olduğunu öğrenince daveti geri çevirir.

Lübnan iç savaşına tanık olan Derviş, Tal’al Zatar mülteci kampının düşüşünü ele aldığı, eşi benzeri olmayan şiirini kaleme alır. Filistinlilerin sürgün ve direnişle yüklü yolculuklarını bundan daha iyi anlatan şiir yoktur. Bu güçlü şiir, hem Marcel Halife hem de Ziyad Rahbani tarafından bestelenmiştir.

Derviş’in edebiyatı epey etkileyicidir. Sürekli dönüşen bu edebiyat, halktan gelen baskılara direnir. Özgürce yazar. Düzyazıları da şiirleri kadar muhteşemdir. Derviş, sadece kendisine has olan bir dil kullanır.

Gelgelelim Derviş, edebiyatındaki cesareti ve yaratıcılığı siyaset alanında her daim ortaya koyamamıştır. Arafat’la kurduğu ilişkinin esaretinden yıllar boyunca kurtulamamıştır. Arafat için konuşma metinleri kaleme almıştır. Bunlardan biri de Arafat’ın 1974’te Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmadır. Derviş bu metni şiir gibi yazdığı için İngilizce çevirisi bir miktar sorunlu olmuştur. 1988’de gerçekte karşılığı olmayan “bağımsızlık beyannamesi” de onun kaleminden çıkmıştır.

Derviş, “O Yüce Gölgeye Övgü” isimli şiirini Arafat için yazdığı iddiasını yalanlar ama gene de Arafat’a hayranlığını hiçbir zaman gizlemez. Ama Oslo Anlaşması sonrası Arafat’la bağını kopartır ve FKÖ’nün yürütme komitesinden ayrılır. Kinci bir isim olarak Arafat, bunun üzerine Derviş’i acımasızca cezalandırır ve para akışını durdurur. Hatta bu gelişme üzerine Derviş’in Oslo ile ilgili eleştirileri bir miktar yumuşar.

Arafat’ın daveti üzerine, Oslo Anlaşması sonrası Ramallah’a davet edilir. Bu süreçte Derviş daha da radikalleşir. Yeniden İsrail kuşatması altında olmasına rağmen “Kuşatma Devleti” isimli o muhteşem şiiri yazar. Savaş uçakları ve tanklarla Arapları dize getirmek istediğini söylediği İsrail, artık kendisi için her daim şüpheyle yaklaşılacak bir güçtür. 2002’de bir Lübnan televizyonuna verdiği röportajda kendi “Arap” yurttaşlarıyla altmış yılın ardından barışamamış bir devletle barış yapmamın imkânsız olduğunu söyler.

Buna karşın aynı röportajda Filistinlilerin ümitli olması gerektiği üzerinde durur. “Ümidi artırmak”tan dem vurur. Onda Arap devletleri konusunda tek bir hayale bile rastlanmaz. Derviş, “O Yüce Gölgeye Övgü” isimli ünlü şiirinde Arap idarecilerin sadece nutuk atmayı ve kaçmayı bildiklerini söyler.

Uluslararası planda itibar kazanan Derviş, kimi Arap şairler gibi Nobel Edebiyat Ödülü peşinde koşturmaz, konumunu ve şiirini Nobel Komitesi’nin hassasiyetlerine göre ayarlamaya çalışmaz. Bu noktada Derviş özgür bir isimdir. Ürdün’ün başkenti Amman’da yalnız bir hayat yaşar, kalabalığa pek karışmaz.

Denilir ki Derviş, en fazla Suriyeli dinleyicilerine düşkündür. Bilindiği üzere Suriyeliler Arap dilinin kıymetini bilen insanlardır. Suriye’de eğitim sistemi, Arapça dilbilgisinin düzgün bir şekilde öğretilmesi hususuna itinayla yaklaşmaktadır.

Denilir ki Derviş, en çok Şam’da şiir okumayı sever. Gelgelelim o, şiirde başvurduğu üslubu her daim geliştirmiş, kitlelerin şiir zevkini değiştirmeyi bilmiştir. İnsanlar bunu anlamaz ama Derviş, oturacak yer bulunmayan statlarda şiir okumuş bir isimdir.

Batı medyası, Ortadoğu’daki şiddete ve terörizme kafayı takmıştır. Medya, Arapların hayatına ait önemli yönleri görmezden gelir. ABD’de medya, Arapları namaz kılıp sağa sola el bombası atmaktan başka bir şey yapmayan insanlar olarak takdim eden ırkçı karikatürleri yaymayı sever.

İster inanın ister inanmayın, Araplar da sever, yemek yer, içer, şiir okur ki şiir Amerikan kültüründe tali bir mesele iken çağdaş Arap kültürünün merkezinde duran bir husustur.

1982 sonrası Derviş Paris’e taşınır. Burada Bilal Hasan ve Joseph Semaha’nın çıkarttığı Yevmü’s-Sabi isimli dergiye yazılar yazar. Arafat’a sadakatle bağlı olan bu dergi, yeni üslup ve yöntemlere kapı aralar.

Bu süreçte Batı, Derviş’i daha fazla tanır. Uluslararası planda kabul görüyor olmak Derviş’i mutlu eder ama asıl derdi bu değildir. Arap dünyasında Derviş, kitapları çok satan az sayıda isimden biridir. Yayıncılar onun üzerinden epey para kazanırlar, kitaplarının korsanları yaygın bir biçimde dağıtılır. Gazetelerde çıkan yeni şiirlerini herkes, bir an önce kitap hâlinde görmek ister.

Mahmud Derviş’i okuyan, Filistin tarihini okur. Amerika’da ölümü sonrası yazılan yazılar tüm resme kördür. Bu yazılarda sanki başka birinden bahsedilmektedir. Örneğin New York Times, köyünün ismi bilinmeyen saldırganlarca yıkıldığını söylemekte, İsrail devletinin Derviş’i şiirleri yüzünden gözaltına aldığı gerçeğini gizlemektedir.

Derviş’in şiiri, Filistin’i duygusal planda yüceltmekle kalmaz. O, aynı zamanda direnişi de yüceltir. Bu direnişse Derviş doğmadan önce başlamış, herkes yurduna dönene ve vatan kurtulana dek devam edecektir.

Esad Ebu Halil
18 Ağustos 2008
Kaynak

04 Ekim 2012

, ,

Muhammed Durra


Muhammed Durra, Filistin genelinde kapsamlı isyanların gerçekleştiği İkinci İntifada’nın ikinci gününde, 30 Eylül 2000’de Gazze Şeridi’nde katledildi.

France 2 televizyonu için çalışan Filistinli kameraman Talal Ebu Rahma, Cemal Durra ve oğlu Muhammed’i görüntülüyordu. Baba-oğul, İsrail askerleri ile Filistin güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmanın ortasında bir varilin arkasına saklanıyor. Görüntüde babasına sarılmış olan Muhammed ağlıyor. Sonrasında açılan ateş sonucu Muhammed babasının bacakları arasına devriliyor.

Elli dokuz saniyelik bu görüntü, ilkin France 2 kanalının İsrail’deki büro şefi Charles Enderlin’in takdimi ile yayınlanıyor. Kameramanın aktarımı üzerinden, baba ve oğlunun İsrail askerlerince hedef alınarak vurulduğu söyleniyor. Hazin bir cenaze töreni ardından Muhammed, tüm Arap ve Müslüman dünyasında “şehid” olarak toprağa veriliyor.

12 yaşında iken katledilen Muhammed için Mahmud Derviş aşağıdaki şiiri kaleme alıyor:

Muhammed

Muhammed, babasının koynuna sığınıyor,
Cehennemî semadan ürkmüş bir kuş gibi.

Baba koru beni uçup gitmekten!
Kanadım bu rüzgâr için çok zayıf
Işığımsa kapkara.

Muhammed
Eve dönmek istiyor,
Bisikleti yahut yeni bir gömleği olmadan
Hasreti okuldaki sırasına
Dilbilgisi ve fiil çekimi defterine.

Evime götür beni baba evime götür ki
Derslerime hazırlanayım
Varolmaya devam edeyim
Sahilde adım adım
Palmiyelerin altında yürüyeyim
Hepsi bu, hepsi bu.

Muhammed,
Elinde taş,
Yıldızlar misali bir şarapnel olmaksızın
Bir ordunun karşısına çıkıyor.

Fark etmiyor üzerine
“Özgürlüğüm asla ölmeyecek
Zira savunacak bir özgürlüğü olmayan insan
Asla özgür değildir”
Yazacağı duvarı.

Pablo Picasso’nun güvercini için
Gerekli derinlik yok ama burada.

Muhammed devam ediyor,
Lânetini üzerinde taşıdığı bir isme doğmaya.
Lânetini üzerinde taşıdığı bir isme doğmak
Nasıl bir şey?

O evsiz, çocukluk için vakti olmayan bir çocuğu
Daha kaç kez doğuracak?
Düş kapıyı çaldığında ve toprak…
Ve o tapınak yaralı iken,
O nerede düş kuracak?

Muhammed,
O hiç kurtulamadığı,
Giderek kendisine yaklaşan ölümünü görüyor.
Ama o vakit anımsıyor
Televizyonda izlediği o leoparı.
Şu karaca yavrusunun başına üşüşen
Vahşi hayvanı.
Leopar yakınlaşıp koklayınca sütü
Karacanın üstüne atlamıyor.
Süt sanki o vahşi hayvanı evcilleştiriyor.

Demek ki ben de hayatta kalacağım diyor çocuk
Ve ağlıyor:
Çünkü benim hayatım
Anamın göğsünde saklı…
Hayatta kalacağım…
Ve şahit olacağım.

Muhammed,
O kimsesiz melek,
Soğukkanlı avcısının silâhına iki adım uzakta.
Bir saattir gölgesi ile iç içe geçen bir çocuğun
Hareketlerini izliyor kamera:
Yüzü şafak gibi aşikâr
Kalbi elma gibi pak
On parmağı birer mum gibi parlak
Pantolonun üzerindeki çiğ şeffaf…
Avcısı iki kez düşünüp şunu söylemiş sanki:
Hatasız telaffuz ederse o Filistin’ini
Canını bağışlarım…
Bilincime tabi olup isyan ettiği günü öldürürse
Onu bağışlarım!

Muhammed,
Dinçleşmiş bir ruh,
Bakırdan ve zeytin dalından yapılmış
Bir ikonanın kalbinde
Uyuyup düş gören
Çocuk İsa.

Muhammed,
Peygamberlerin arayıp katına yükseldikleri
O Ebedî Ağaca olan ihtiyacın ötesinde
Dökülen kan.

Muhammed!

Mahmud Derviş