1978
yılında Minneapolis şehrinde düzenlenen Amerikalı Araplar Konferansı’nda
çekilmiş fotoğraf. Soldan sağa: Mahmud Derviş, Semih Kasım, Muayin Bisisu.
Şiir
ve tarih arasındaki çatışma, tarihin yenilgisine hangi koşullarda yol açabilir?
Şiirde tarihi alt edebilecek olan nedir? Basit bir tanıklık eylemi mi? Derin,
keskin bakış mı? Deneyimi somutlaştırma arayışı mı? Yoksa anlam yaratmaya
yönelik umutsuz bir girişim mi? Bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, İsrail’in Gazze’ye, şimdi de komşu Lübnan’a yönelik saldırısı şiddetlenirken şiir, aldığımız,
okuduğumuz ve çevirdiğimizdir.
1982’de
Mahmud Derviş ve Muayin Bisisu, İsrail’in Beyrut’u iki ay boyunca kuşatmasına
tanıklık ettiler. Bu şiiri birlikte yazdılar. Şiir, 24 Temmuz 1982’de Safir’de
yayınlandı.
Bisisu
ve Derviş, ölene dek dost kaldılar. Bisisu, Derviş’ten yirmi yıl önce, 1984’te
öldü, ancak Bisisu’nun Derviş’in yanından hiç ayrılmadığı anlaşılıyor.
Anlatılana göre Derviş, Bisisu’nun dünyadan göçtüğü günün gecesi onu rüyasında görmüştür
(merhum İlyas Huri, bu öyküyü Filistinli gazeteci Ekrem Heniyye aracılığıyla
kendisine iletmiştir).
Derviş,
Bisisu için yazdığı ölüm ilanında, Bisisu’nun şiirinin siyasi gücüne, şiiri
imparatorlara ve diktatörlere karşı bir silah olarak kullanmasına değinir.
Ancak Derviş, Bisisu’nun güzelliği talep eden yönünden de bahseder. Derviş, dostuyla
ilgili şunu söyler: “Kötü şiir yazmak, bu şiir ilerici bir rol üstlenmiş olsa
bile, karşı-devrimcidir, çünkü Filistin, kötü bir Filistin şiirinin güzelliğine
ve adaletine verdiği zararı asla affedemez.”
1982’de
kuşatma koşulları, dar alana hapsolma ve ölümün kesintisiz baskısı, iki şairin
dostluğunu tarihi bir işbirliğine dönüştürdü. O yaz, İsrail işgaliyle yüzleşen
Beyrut'ta bir araya gelip “İsrail Askerine Mektup” adlı şiiri kaleme aldılar. Aslında
bu, hepimiz için yazılmış bir mektuptu.
“Yaklaşık
2000 yıllık şiir tarihimizde, iki şairin aynı şiiri yazdığı hiç görülmemiştir.
Bu yüzden, her birinin yöntemini, üslubunu, imgelerini, psikolojilerinin ve
hayal güçlerinin kıvrımlarını yakından bilmeme rağmen, Muayin’in bir dizesini
Mahmud’un bir dizesinden, Muayin’in beytini Mahmud’un beytinden, Muin’in
vizyonunu Mahmud’un vizyonundan ayırt edemiyorum” diye yazmıştı büyük Mısırlı
yazar, kısa öykünün prensi, put kırıcı Yusuf İdris.
Bu
nedenle, Bisisu ve Derviş’in şiirinin bir başka Mısırlı kısa öykü ustası Ehdef
Suayf tarafından çevrilmesi gayet yerinde olmuştur. Bisisu ve Derviş’in düşmana
yazdığı mektup, iki yazar arasında bir sohbet başlatır. İlk olarak, kendi
emsalsiz işbirlikleri; Ardından, İdris ve Suayf arasında bir konuşma sahnelenir.
Beyrut ve Kahire, birleşir. Gazze ve dünya, birbirine yeniden sarılır.
Yukarıdaki
notu İdris’ten aldık, çünkü bu not, Muayin Bisisu’nun dul eşi, aktivist ve
eğitimci Sahba Barabri tarafından, sürgün, yerinden edilme ve tecrit hayatı
boyunca toplanan ve korunan, Muayin Bisisu’nun ailesinin elindeki belgeler ve
eşyalar arasında yer alıyor. Bu arşiv, geçen Ekim ayında Muayin’in oğlu Tevfik
Bisisu tarafından, soykırımcı saldırılar esnasında yok olmaktan kurtarıldı. Tevfik,
Gazze, kendi apartmanı da dahil olmak üzere, İsrail tarafından karadan,
denizden ve havadan acımasızca bombalanırken, arşivi korumayı, dikkatlice
paketlemeyi ve cesaretle taşımayı bildi. Bisisu’nun arşivi, Filistin’in ABD,
Avrupa, Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Komisyonu’ndaki düşmanları
tarafından desteklenen bir yıkım ve ölüm harekâtından bir kez daha kurtuldu.
Suayf,
Filistin’in eski bir dostudur. Ayrıca İngilizce yazan bir diğer büyük Arap
yazar Edward Said’in de yakın arkadaşıydı. Suayf, 2003 yılında Londra’da Said
için düzenlenen bir anma töreninde şunları anlattı: “Beytüllahim’de, Kudüs’te
ve Nablus’ta, Edward’ın resminin, hayatları artık halklarının kalplerinde ve
anılarında yaşayan diğer Filistinlilerin resimlerinin yanında, evlerin
duvarlarında yerini aldığını gördüm.”
Suayf,
İkinci İntifada’nın başlamasından kısa bir süre sonra, 2000 yılında ilk kez
Filistin’e gitti. 2003 yılında tekrar geri döndü. O zamana kadar Suayf, İsrail
sömürge yönetimi altında Filistinlilerin günlük yaşamının sürekli kötüleştiğini fark
etmişti. “Üç yıl önce, Birzeit Üniversitesi Ramallah’tan 20 dakikalık bir sürüş
mesafesindeydi. Şimdi, iyi bir günde bile oraya ulaşmak bir saatten fazla
sürüyor.”
2012
yılında, Camp David'in pençesinden kurtulmuş bir dünya vaat eden Mısır
devriminin ardından, Suayf, nihayet Mısır’ına en yakın Filistin köşesi olan
Gazze’ye gitti. Şoruk için yazdığı bir dizi haberde Suayf, halkı ile
Gazzeliler arasındaki akrabalığı, yapay ayrılıklarının ironisini ve acısını
yansıtarak aktardı. Kudüs Üniversitesi’nde, son bir yılda olmasa bile, Gazze’ye
yönelik önceki İsrail savaşlarında yıkılmış olan bir salonda Suayf, cep
telefonlarının flaş ışıklarıyla hoparlörleri aydınlatan ve dört saat boyunca
(sadece dört saat, çünkü salon başka bir etkinlik için gerekliydi) konuşmayı
sürdüren Filistinli öğrencilerin azmine hayran kaldı. Gazze’deki türünün en
büyüğü olan ve şimdi de enkaz halinde bulunan Reşad Şava Kültür Merkezi’nde, Suayf’ın
kurucu ortaklarından olduğu, ziyaretine vesile olan Filistin Edebiyat
Festivali, yaklaşık 3.000 katılımcı için bir konser düzenledi. Suayf’ın
Filistinlilerle sürekli iş birliği, Bisisu ve Derviş’in iş birliğinin derin ve
yeni olmasına rağmen, tüm büyük yazıların kolektif olduğunu, tam olarak daha
büyük bir oluşumu yansıttığı için böyle olduğunu bize hatırlatıyor.
Şimdilerde
Bisisu’nun düşmanı, Filistin toplumunu tamamen veya kısmen yok etmeyi amaçlıyor,
benzeri görülmemiş sayılarda ölüme sebep oluyor. Derviş, Karmel’deki arkadaşı
için yazdığı ölüm ilanında, Bisisu’nun “başka bir saplantıyla da boğuştuğunu” söylüyordu:
“Zamana damgasını vurmak, her yere imzasını atmak. Bir ağaç dikmek, Gazze’yi
mümkün olduğunca çok dile çevirmek. Yağmurdan bir kulübe inşa etmek, rüzgâra
şekil vermek. O, ölüm fikrini bir sineği kovalar gibi kovaladı... Yas tutmaktan
nefret etti ve her gün ölüme yürüyen Filistin’i hor gördü.” Son zamanlarda
Gazze’nin birçok yazarını ve okurunu etkisi altına alan ölüme karşı, Suayf,
Gazze’yi, Beyrut üzerinden, Filistin şairleri aracılığıyla, tüm imkânsızlığına
rağmen, dünyaya tercüme etti.
Joe Hill’den sonra, Derviş’in o gece
rüyasında Bisisu’yu gördüğünde, Bisisu’nun “Ben hiç ölmedim” dediğini hayal
edebiliriz.
* * *
İsrail Askerine Mektup
Beyrut
Beyrut içre
Demlenmede
Kuş konmuş barikatın üzerine
Dinlenmede.
Beyrut Beyrut içre
Demlenmede
Bir pencere açılmış harabede
Direnmede.
Beyrut bir kadın,
Parmak uçlarından
Fırtınalar emmede.
Bir şarapnel,
seni ya da beni tutuşturmadan
Bir mektup yazalım dedik
Kuşatılmış olan bizden
Kuşatan olarak sana.
Bedenlerimize gettonun karanlığını taşıyacak
O şarapnel yazıyor kâğıda.
Derdimizse şunu sormak:
Bir ada, denizle daha ne kadar savaşabilir?
Kaburga kemiğimizden o elmaları
O yaseminleri gözlerimizden
Daha ne kadar toplayabilirsin?
Mezarın daha ne kadar büyüyebilir
Orada daha ne kadar yaşayabilirsin?
Bir şarapnel,
seni ya da beni tutuşturmadan
Bir mektup yazalım dedik
Bu mektup, Beyrut’tan, kuşatmanın şiirinden,
Daha ilk dizelerinde şunu soruyor:
Kim kimi kuşatıyor,
Çeliği yurt bilen mi
Yoksa bir marşın bağrında yaşayan mı?
Bir şarapnel,
seni ya da beni tutuşturmadan
Bir mektup yazalım dedik
Senki sarhoş halinin üzerine zırh geçirmişsin
O kalın zırhının ardında tutsak ve mahpussun.
Söyle, şimdi güvende misin?
Tankının içinde, hücrendesin
Onca demir parmaklık ardında mahsur
Peki güvende misin?
Şiirimiz Ester’in
de halını hatrını soruyor:
Aşkelon denizinde
Yüzüyor mu hâlâ?
Bir narı yarar gibi yarıyor mu dalgaları
Doğurabiliyor mu çocuklarını güven içinde?
Harap edeceğini
harap ettin
Katledeceğini katlettin
Göreceğini gördün.
Tahrip ettin, edildin
Kırdın, kırıldın
Söyle, güvende misin?
Şimdi
Lübnan’da bizi ne olarak görüyorsun?
Kum torbası
Bir avuç duman?
Ah! Sen ki coğrafyanın
ve zamanın masallarında
Nisyanın haritasında yitip gitmişsin.
Sen ki feda edilen adak, ateşin ve hançerin çocuğu,
Onca hatıradan
Auschwitz’de senin etinden kalan onca külden
Öğrene öğrene senin peşi sıra sürüklenen
Bileği taşını mı öğrendin?
Kudüs’ün düşüşünden
O kadim esaretten
Eski Ahit’ten sana kala kala
Davud’un sapanındaki taşlardan ürettiğin
Silahlar ve peygamberler mi kaldı?
Etini örste dövüp madalyalar ürettin
Cellât oldun, adaklar kestin
Söyle, güvende misin?
Ayşe on
yaşında
Kum torbalarını yatağı bilmiş.
Sara on yaşında,
Anasının elindeki ayna, penceresi.
Sense bir tankın camından bakınca
Bizim kanımızdan gayrı bir şey görmüyorsun.
Ellerinde yedi kollu kutsal şamdanın
Söyle, güvende misin?
Kuşatmamız
uzun
Deniz ardımızda
Kanımıza giren sen.
Kuşatmamız
uzun,
Cesetlerimiz siperlere dizili,
Kanımız alev alev.
Namluların ağzından iniyor
Yaradan
Yurt biliyor Celile’yi.
Kuşatmamız
uzun
Taşları kavurup
Dolunayı yoğuracağız
Yolculuğumuzu
O bal akan nehirde tamamlayacağız.
Kuşatmamız uzun
Yüzüğümüzde yârin ismi
Âdemoğlu’nda Hûda yazılı
Işıldayan yaralarımızdan doğacak dünya.
Kuşatmamız uzun
Bugün hasat nasıl?
Kanın çığlığı sardı mı göğü?
Öldürdüklerinle tatmin oldun mu?
Öldürdün de bir şeyler mi keşfettin yoksa?
Tutuşturmak
için semayı, dalgaları ve mısırı
Kokulu pınarları
Yeterince benzinin ve bomban var hâlâ.
Çocukların
ellerindeki oyuncak bebekleri
Ürkütüyor yüzün
Gölgesi yok.
Âlemi gezip duran katilin yüzüne benzemiş
Babil’den Babil’e uzanan uzun zincirlere vurulmuş
Maktulün katilisin sen.
Babil’den Babil’e
O aynalar ne kadar süre parçalandı
Babil’den Babil’e
Kaç asker ve tutsak taşındı?
Daha ne kadar zaman dövüşeceksin?
Dünyanın gözüne bu dumanı
Daha ne kadar zaman üfleyeceksin?
Kendini ne vakit güvende hissedeceksin?
Altıgen suratınla
Pirinçten sesinle
Paramparça yolların tellâlı
Bizi sürecek çöl
Gömecek mezar arıyordun ya
Şimdi bir sokakta delikten aldığın nefesle
Tankın içine zincirlenmiş, demire yapışmış halde
Bir mezar buldun mu kendine?
Kabul et
Çok geç olmadan kabul et.
Yurdumuz da denizimiz de orada.
Portakallar çiçek açıyor Delila’da
Peki çocukluğun bir mevsimi var mı?
Bizim tarihimiz yağmur misali
Elimiz kolumuz taş kesilmiş
Ama biz hâlâ oradayız.
Orada...
Orada.
Köklerimiz
seni görüyor.
Dikkat et de çocuklar
Senin adımlarını takip etmeyi öğrenmesin!
O volkanın patlayacağı ana
Kendini güvende hissetme haline
Dikkat et!
Sen ki
bir tankın içinde yaşıyorsun
Tüm ömrün boyunca işeyebilir misin bir köşeye?
Kitap okuyabilir, yazı yazabilir misin mesela?
Bir tankın içinde güvercin uçurabilir misin?
Sevişebilir misin?
Ağaç dikebilir misin?
Bir tankın rahminden çıkıp
Bir tankın rahmine girmişsin
O makinenin pençelerinde
Daha ne kadar yaşabilirsin?
Ne kadar zaman güvende olabilirsin?
Bugün uzak
diyarlardaki Ester’e
Gönderdiğin yeni mektupta neler yazdın?
“Çok geçmez dönerim.
Savaş yakında bitecek” dedin mi?
Ateşi sönmemiş tek bir siper kaldı
Tek tabanca, tek sokak,
Yanan odunların üzerinde
Bir avuç kuşatılmış insan kaldı.
Bu savaşı bitirelim ki yenisi başlasın.
Böyle dönüyor bu çark
Eller böyle yunuyor.
Peki ama bir çocuğun başı sabun
Kum da su olmuşsa o eller
Nasıl yunacak?
Sen bugünden sonra
Güven içerisinde nasıl yürüyeceksin?
Altıgen
suratınla
Toprağı işgal eden sen
Daha ne kadar savaşabilirsin ki zamanla?
Duvarda asılı saat gibi
Cesedim ne zamana dek uyaracak seni?
Sahile her dalga vurduğunda
Daha ne kadar korku kaplayacak içini?
Dağları çiçekler her renklendirdiğinde
Daha ne kadar ürkeceksin?
Bir ceylanın adımlarından
Daha ne kadar ürpereceksin?
Her sarsıldığında toprak
Daha ne kadar sıçrayacaksın yerinden?
Sen infilak ettiğinde biz de edeceğiz
Seni daha ne kadar bekleyeceğiz?
Aramızdaki bu su
Bu ekmek ne vakit ölüme dönüşecek?
Biz ne zaman öleceğiz?
Sen ne zaman öleceksin?
Biz ki aynı cesedin iki yüzü
İkimizin arasında kopan tufan.
Sen ki tabutun bekçisisin,
Tabutu omuzlarında ne zamana dek taşıyacaksın?
Söyle bana
Güvende misin?
Mahmud Derviş
Muayin Bisisu
24
Temmuz 1982
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder