Babam,
İran’daki Zagros dağlarının yerli halkı olan Bahtiyarilerin bir oğlu olarak,
mağlubiyetin geleceğini çok önceden hissetmişti. Belki de gelen bir şey yoktu,
çünkü mağlubiyet, toprağa ve havaya sinmiş bir şey olarak, zaten hep oradaydı.
Babam, ataları gibi, topraklarının ve vaat ettiği geleceğin ellerinden
alınışını izledi. Bahtiyari halkının talihsizliği, on dokuzuncu yüzyılın
sonlarında dağlarında dolaşan Fransız ve İngilizlerin keşif gezisi sırasında
ayaklarının altında parıldayan petrolü bulmalarıydı.
İngiliz
hükümetinin desteğiyle William Knox D’Arcy, Bahtiyari göçebelerinin
topraklarında sondaj çalışmalarına başladı. 1908’de Bahtiyari bölgesinin batı
kesiminde petrole ulaştı. Bahtiyari halkı, uzun zamandır sadece Avrupalılar
değil, İran yöneticilerince de “vahşi bir ırk” olarak görülüyordu. Vahşi bir
ırk, verimsiz bir ırktır ve yaşam alanları da çorak arazilerdir.
Bu
toprakları ele geçiren İngiltere-İran Petrol Şirketi, birçok insanı ve hayvanı
yerinden yurdundan etti. Yoksul çiftçiler ve çobanlar, düşük ücretli işçilere
dönüştürüldüler. Kara altını metropollere taşımak için topraklarına boru
hatları döşendi. Bahtiyari topraklarından çıkarılan petrol, Tahran’ın
modernleşme sürecini ve yeni doğan ulus devletin konsolidasyonunu finanse
ederken, Bahtiyari halkı, bu nimetlerden hiçbir zaman istifade edemedi.
Kullanım dışı kaldıktan sonra oldukları yerlerde bırakılan eski boru hatları,
sömürge yönetimi, bölgedeki mevcut çevre felâketi, mülksüzleştirme yoluyla elde
edilen sömürgeci birikim ile Bahtiyari halkının dün olduğu gibi bugün de
mücadele ettiği yoksulluk ve yoksunluk arasındaki bağlantıyı ortaya koyan bir
kalıntı niteliğinde.
Babamdan
geriye kalan birkaç şeyden biri, 1987 yılının sonlarında, İran-Irak Savaşı’ndan
kaçmak için birbiri ardına, yasadışı yollarla sınırları geçerken bana
gönderdiği bir mektup. Aslında bu pek de mektup sayılmaz, daha çok kısa bir
uyarı. Son iki cümlesi şöyle:
“Hayat, genel olarak
mağlubiyetlerden ibarettir. Mağlubiyetlerini açık yüreklilikle karşılamayı
öğren.”
Peki,
henüz gelmemiş bir mağlubiyete nasıl hazırlanılır? Onun gibi insanlar için,
toprakları, isimleri, zamanları ellerinden alınmış olanlar için mağlubiyet, hiç
de yabancı bir şey değil. O, bir mevsim gibi gelir. Beklenir. Yerli bir adam
olan babam, belgesiz bir göçmen olan beni nesiller boyunca yaşanan kaybın
tekrar tekrar indirdiği darbelere hazırlamak istemişti. Başka bir yenilgi,
yolda. Ona açık yüreklilikle yüzle karşılık vermeyi öğrenmek gerek.
Frantz
Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler adlı eserinde, siyahi bir karakterin
yer aldığı filmleri izleme deneyimini şöyle anlatır:
“Kendimi perdede
görmeyeceğim filme gitmem. O perdenin karşısına oturur, kendimi beklerim.
Filmin başlamasından hemen önce, o arada kendimi beklerim. Sinemadaki insanlar
beni izler, inceler, beni beklerler.”[1]
“Kendimi
beklerim” sözü, mağlubiyet beklentisini çarpıcı bir hassasiyetle anlatır.
Siyahi bedenin kadraja girdiği ve tam o anda izleyicilerin bakışıyla
nesneleştirildiği anı aktarır. Fanon’un tüm eserlerinde, beyazların bakışıyla
şekillendirilmiş olan görsellik alanında mağlubiyet, her zaman mevcuttur:
azaltan, donduran ve yok eden bir bakışlar silsilesidir söz konusu olan.
Nesneleştirme, bir yok etme biçimidir aslında. “Mağlubiyet” kelimesinin kendisi
de bu tarihi bağrında taşır: Eski Fransızca defaire kelimesinden gelir,
“yok etmek”, yapılmış olanı geri almak anlamındadır.
Gene
de, siyahi bedenin tarihi, yerli ve sömürgeleştirilmiş halkların tarihi gibi,
sadece yok edilme tarihi değildir. Yok edilmek, hikâyeye hiçbir şekilde son
vermez. Yeniden yaratma iradesi, mağlubiyetin dışında değil, içinde doğar.
Zagros
dağlarının şekillendirdiği babam, Fanon’u hiç okumamıştı. Buna karşın, her
ikisini aradaki mesafe ve tarih boyunca birbirine bağlayan bir şey vardı:
mağlubiyetlerleilgileriyle nasıl yüzleşeceklerini bilmek. Açık yüreklilikle
yüzleşmek. Açık yüreklilik, dünyaya ve dünyanın içerdiği tüm risklere karşı
açıklıktır. Açık olmak, bir eylemdir, bir seçimdir, geri çekilmek yerine
iştirak etmeye davettir. Felâket yaşandığı vakit saklanmayı, geri çekilmeyi,
göz ardı etmeyi reddetmektir. Açık yürek, kapalı yüreğin zıttıdır.
Mağlubiyetlerle açık bir yüreklilikle yüzleşmek, açıkta yaşamak, kırılganlığı
hayatta olmanın bir koşulu olarak kabul etmektir. Tehlikeli düşünmektir, çünkü
düşman tehlikelidir. Açık bir yürek, yaklaşan felâkete doğrudan bakma
iradesidir. Zafer yanılsamasıyla değil, hayatta kalma iradesiyle. Hayatta
kalmaksa bilgi gerektirir. Üst üste yaşanan mağlubiyetlere açık yüreklilikle
katlananlar, ancak maruz kalmaktan, savunmasız olmaktan, dünyanın önünde
korumasız, üryan durmaktan doğan bilgi biçimleri üretirler.
Dünyanın
mağlupları, yaşadıkları şeyleri teorileştirirler. Gerçekte, bugün mümkün olan
tek eleştirel düşünme biçimi, mağlupların bakış açısından düşünmektir. Bu bakış
açısı, pasiflik ya da mağduriyetçi bakış açısı değildir. Aksine, şu soruyu
sorar: Kırılmışlığın, o yıkıntıların içinden düşünüp gene de o anlamı hatta
ihtimali nasıl üretebiliriz? Mağlubiyeti bir yönteme dönüştürmek ne demektir?
İran
halkının omuzlarında, daha evvel 1911’deki Anayasa Devrimi ve 1953’teki petrol
millileştirme hareketinin yaşadığı mağlubiyetin ardından gelen, mağlup edilmiş
bir devrim var. Bu, mağlup edilmiş bir devrimdir, çünkü İran toplumu, ilk
günlerinde ilan edilen vaatlerden çok uzaktır. Bugün insanlar, yaygın
yolsuzlukla, giderek artan sınıfsal eşitsizlikle, ailelerin parçalanması
olgusuyla, kitlesel işsizlikle, sosyal adaletsizlikle, mali güvensizlikle ve
cinsiyet eşitsizliği ile tanımlı, kırılgan bir toplumsal düzenle karşı
karşıyadır.
İran
Devrimi’nin en önemli ideologu olarak kabul edilen Ali Şeriati, ellilerin
sonlarında Paris’te öğrenciyken Cezayir ulusal kurtuluş mücadelesine dâhil oldu
ve Frantz Fanon’un yazılarıyla tanıştı. Şeriati, sömürgecilik karşıtı düşünceyi
İslami ifadelere kavuşturarak, İslam’ın bağrında sömürgecilik karşıtı
mücadeleyi sürdürebilecek devrimci bir potansiyel buldu. Fanon’un devrimci
sömürgecilik karşıtlığını İslami varoluşçu bir çerçeveyle birleştirmeyi, zulme
karşı maddi mücadeleyi anlam arayışıyla ilişkilendirmeyi amaçladı.
Şeriati,
bir mektupta bu vizyonunu Fanon’a özetledi. Fanon’un cevabı, Zenci hareketine
karşı dile getirdiği aynı çekinceyi, tanıdık bir tereddüdü ifade ediyordu.
İster din, ister etnik köken, ister ırk olsun, “köklerine” geri dönmeyi,
kurtuluşa giden yanlış bir yol olarak görüyordu. Onun yönelimi ileriye dönüktü.
Siyah Deri, Beyaz Maskeler’de dediği gibi: “Geçmişi, bugünümün ve
geleceğimin pahasına yüceltmek istemiyorum.”[2]
On
yıllar sonra, “köklere geri dönme”nin sonuçları, İran’ın yüzleştiği siyasi
felâketinde açıkça görülüyor. Ancak bu, hikâyenin tamamı değil. 1979’da
mağlubiyetle yüzleşen devrim de çok daha eski bir mağlubiyetin üzerine
kurulmuştu: Kerbela mağlubiyeti.
Milattan
sonra Ekim 680’de, günümüz Irak’ındaki Kerbela’da, Muharrem ayının onuncu
gününde, Aşura olarak anılan kanlı bir savaş yaşandı. O gün, Hz. Muhammed’in
torunu İmam Hüseyin yanında, ailesinden ve arkadaşlarından yetmiş iki insan
katledildi.
Şii
İslamı’nda Aşura, yalnızlık, ihanet, susuzluk, kayıp, işkence ve kederin
tarihini temsil eder. Şiilerin ıstırabı ve pişmanlığı, kederi kolektif bir
anmaya dönüştüren Aşura ritüeliyle her yıl ifade edilir. İran ve Irak’tan Güney
Asya’ya ve Doğu Afrika ile Karayipler’deki diasporik topluluklara kadar Şii
dünyasının dört bir yanında gözlemlenen Aşura, tarihi, kozmolojiyi ve insanlık
durumunu kapsayacak kadar geniş bir mağlubiyet paradigması yaratmıştır.
Bu
ağıt geleneği, tarihsel ve süregelen ırkçılık ve sömürgecilik karşısında
Siyahilerin deneyimlerini yas tutan, yansıtan veya kutlayan şarkılar ve şiirler
olarak siyahi ağıtlarında yankı bulur. Ağıtlar, doğası gereği politiktir.
Mağlubiyete onun için yas tutarak direnilir. İktidar karşısında birer anma ve
geri kazanma eylemi olarak hizmet ederler.
Mağlup
edilenlerin bakış açısı, kapsamlı bir soruyu gündeme getirir: Neden bir kez
daha mağlup ediliyoruz, bir kez daha nasıl hayatta kalabiliriz? Ağıt, solmuş
adalet vaatlerini yeniden tesis etme çağrısı haline gelir. İşte tam da bu
yüzden ağıt, iktidardakiler için tehdit edicidir.
Aşura
töreni, Güney Asyalı sözleşmeli işçiler eliyle Karayipler’e taşındı, bilhassa
Trinidad’da önemli bir ritüel uygulaması haline geldi. Yerelde Hosay ritüeli
olarak bilinen bu anma törenleri, İngiliz sömürge yetkilileri tarafından
sıklıkla şüpheyle karşılandı ve zaman zaman açık baskıyla karşılandı. 1884’te
Trinidad’daki Hosay ritüeli sırasında İngiliz kuvvetleri katılımcılara ateş
açtılar. 30 Ekim’deki Hosay katliamı, Kerbela’yı yankılıyordu.
Kerbela
mağlubiyetini ilgi çekici kılan şey, dini anlamı veya manevi sembolizmi değil,
siyasi uygulanabilirliğidir, yani toplumsal hareketler için bir katalizör
görevi görmesidir. Din ve devlet ideolojisinin ötesinde, Kerbela, mağlup
edilenlerin ortak acısını aktarır. Hem hüzünlü bir ağıt hem de devrimci bir
eser olarak, şiddet dolu bir geçmişin ardından nasıl yol alınacağına dair
rehberlik sunar. Bu mağlubiyeti kuşatan ritüeller, bugünün kıyamet sonrasına
dair söylemi, direnişi ısrarla vurgulayan, kayba dair hatırayı meydana getirir.
Böylelikle
mağlubiyet, eleştirel bir jest, adaletsizlikle erken bir çözüm yoluyla
barışmayı reddetmek anlamına gelir. Eleştirel düşünce, kendi kırılganlığı
içinde varlığını sürdürür; yaraları unutmayı reddeden bir düşünme biçimidir.
Mağlubiyet,
eleştirinin sonu değil, ahlaki başlangıç noktasıdır. Zaman ve coğrafyalar
boyunca yeryüzünün yenilmiş halkları, sürekli olarak kıyamet sonrasına bakan bir
zihniyet içinde yaşarlar. Geçmişteki mağlubiyetlere dair dilin Karayipler’deki
sözleşmeli göçmen işçiler, Kuzey Amerika plantasyonlarındaki köle işçiler veya
İran’daki marjinalleştirilmiş topluluklarca üretilme ve uygulanma biçimleri,
uzak bir tarihe değil, dünyayı anlamanın kalıcı bir yoluna işaret eder.
Yeryüzünün
mağlupları, kıyamet sonrası anlatıların tarif etmeye çalıştığı koşulları zaten
bizatihi yaşıyorlar. Tarihsel bir mağlubiyet, asla sadece geçmişe ait bir olay
değildir. O, kendi içinde gelecekteki devrimci anların potansiyelini
barındırır. Mağlubiyete ağıt yakmak, pasif bir anma eylemi değil, bir umut
pratiğidir. Yeninin oluşma ihtimaline odaklanmaktır. Yaklaşan mağlubiyetle açık
yüreklilikle yüzleşmeye istekli olmaktır. Bu paradoks, bu gerilim, karamsar bir
umutluluk biçimi olarak anlaşılabilir. Felâketler arasındaki aralık o kadar
kısalır ki, birinden zar zor kurtulurken diğeri gelir. İyimserlik, hayal
edilebilir olmaktan çıkar.
Gene
de umutsuz olmak, gerçekçilik değildir. Umut gerçekçidir, zira ben halen daha
hayattayım. Fanon’un dediği gibi, nefes almak bile bir mücadele biçimi haline
gelir. Böylesi bir durumda nefes almaya devam ederim . Bu mücadeleci nefes alma
pratiği, bizi yanılsamalardan arınmış bir halde umut etmeye zorlar. Karamsar
bir umut, bizi tam olarak zaferin imkânsızlığını fark ettiğimiz için mücadeleye
bir umuttur. Zafere ulaşılamasa da o gene de hayal edilmelidir.
Mağlubiyetten
kaçamıyorsak, onunla düşünmeyi öğrenmeliyiz. Kazanamayız, ama dini inanç veya
siyasi ideoloji yüzünden değil, “sadece hâlâ hayatta olduğumuz için, hâlâ nefes
aldığımız için kazanabiliriz” diye düşünmeliyiz. İyimserlik ve umut arasındaki
fark burada yatmaktadır: Umut, imkânsızlıkta bile varlığını sürdürür.
Mağlubiyeti
yaşamış düşünürler, buna tanıktırlar. Walter Benjamin, bir keresinde şöyle
yazmıştı: “Umut, ancak umudu olmayanlar hatrına bize verilen bir şeydir.”[4]
James Baldwin ise “Gelecek benim için yok” diyordu. Bu, umutsuzluğu itiraf
etmekten ziyade bir durumu adlandırmaktı. Sömürgeci ırkçılık, onu ve onun gibi
insanları vaat edilen herhangi bir yarından mahrum bırakmıştı. Gelecek, zaten
işgal edilmişti. Karamsarlığı açıkça ortada, ancak dönüştürücü eyleme olan
bağlılığı daha da kararlı. Baldwin, en derin sorumluluğumuzun henüz doğmamış
nesillere karşı olduğunu ısrarla vurgulayan bir isimdi.[5]
Gerçekçi
bir bakış açısı, kurtuluş beklemeksizin umut etmemizi emreder. Bu mücadeleci
umut olumsuzdur, tahammül edilmesi mümkün olmayan mevcut durumla uzlaşmak
yerine, onu reddetme yoluyla varlığını sürdüren bir umut biçimidir. Theodor
Adorno bir keresinde, “yanlış bir hayat doğru yaşanamaz” demişti.[6] Eğer
hayatın kendisi “yanlış” ise, tahakküm, sömürü ve yabancılaşma tarafından
şekillendirilmişse, mevcut koşulları içinde kurtuluş için safça umut etmek,
onun yanlış öncüllerini kabul etmektir.
Bir
başka yenilgiye uğramış halk olarak, ABD’nin batısında yaşayan yerli bir ulus
olan Crow halkı, Jonathan Lear’ın “radikal umut” olarak tanımladığı bir umut
biçimi geliştirdiler. Bu umut, yerleşik yaşam biçimleri ve anlam sistemlerinin
artık sürdürülemez hale geldiği kültürel çöküş ortamında hayatta kalmayı mümkün
kıldı:
“Bu umudu radikal kılan
şey, şu anki anlayışın ötesinde bir gelecekteki iyiliğe yönelmiş olmasıdır.
Radikal umut, henüz onu anlamak için uygun anlayışlara sahip olmayanların bile
sahip olmadığı bir iyiliği öngörür.”[7]
Dolayısıyla
radikal umut, radikal bir hayal gücüne ihtiyaç duyar: kaybedileni geri getirmek
değil, aşina olduğumuz dünyanın sona erdiği bir dönemde yeni yaşam imkânları
yaratmak için uğraşılmalıdır. Aynı şey, soykırım sırasında Filistinliler için
de söylenebilir. Mağlup edilenlerin umudu tam da budur: kendi imkânsızlığı
içinde var olan bir umut, anlamlı eylemin artık mümkün görünmediği zamanlarda
bile varlığını sürdüren bir umut.
Yeryüzünün
mağluplarının müşterek noktası, mağlubiyetin mücadelenin sonu değil, tam da
onun koşulu olduğu anlayışıdır. Onlar için mağlubiyet, bir yöntem haline gelir.
Tarihsel bilinç, tam da onun aracılığıyla ortaya çıkar. Fredric Jameson’ın da
dediği gibi, "Tarih, zafer değil, mağlubiyet yoluyla ilerler.”[8]
Mağlubiyet, zaferlerin gizlediği şeyi açığa çıkarır. Zafer, mevcut
düzenlemelerin doğruluğunu haklı çıkarırken, mağlubiyet onların yanlışlığını
ortaya koyar. Mağlubiyet, ahlaki düşüncenin temelidir: Henüz
gerçekleştirilemeyen ihtimalleri hayal etmeye zorlar, bu hayal etme eyleminin
kendisi politik olarak üretken hale gelir. Mağlubiyet, radikal hayal gücü için
düşünsel alan açar.
Sömürgeci
modernite; tarihi ilerleme, zafer, fetih ve hâkimiyet teleolojisi olarak
tasavvur etti. Sömürgecinin mantığı, mağlubiyeti reddetmeye veya Gassân
Hage’nin “her şeye kadirlik fantezisi” dediği şeye dayanıyordu.[9] Bu şemada,
yalnızca galiplerin tarihi vardır. Mağlup edilenler, zamanın dışında bırakılır,
acıları siyasetten arındırılır, mülksüzleştirilmeleri normalleştirilir.
Sömürgecilik karşıtı bir uygulama, bu teleolojiden kopmakla başlar. Mağlubiyete
rağmen düşünmeyi öğrenmeyi gerektirir.
Bu,
Mariana Alessandri’nin Gece Görüşü’nde karanlıkla birlikte yaşamak
olarak tanımladığı şeyle örtüşüyor.[10] Yazar, karanlıkta düşünmeyi değil,
karanlıkla birlikte düşünmeyi savunuyor. Aydınlanma’nın ışık, şeffaflık ve
açıklık takıntısının aksine, Yerli ve Siyahi radikal geleneği, anlaşılmaz olma
ve kaçış hakkını savunuyor. Anlaşılmazlık, sömürgeci terimler içinde tamamen
bilinebilir hale gelmeyi reddetmektir. Aynı şekilde, kaçış, sadece (köle
plantasyonları veya İsrail işgali gibi) korkunç maddi koşullardan umutsuzca
kaçış değil, aynı zamanda bir kendini gerçekleştirme işlemidir. Esaretin reddi
olarak kaçış, içsel dönüşümü doğurur. Yeni öznellikler üretir, imkânsızı tahmin
etmeyi, zincirlerin ve sınırların ötesinde bir yaşam hayal etmeyi mümkün kılan
koşullar yaratır.
Fanon’a
göre direniş, bilinçte radikal değişimler yoluyla özgürlüğe giden yolu açar.
Kaçış gibi, yöntem olarak yenilgi de böyle bir dönüşümü gerçekleştirir:
nesneleştirmeyi reddeder, sömürgeci hayal gücünün dayattığı tekil kimlikleri
reddeder ve farklı bir şekilde var olma hakkını savunur. Bu şekilde kaçış,
yöntem olarak mağlubiyetle kesişir. Her ikisi de sömürgeci mutlak güç
fantezisini tahrip eder. Her ikisi de tahakkümün gizlemek için çok çalıştığı
şeyi ortaya çıkarır: Biz hâlâ hayattayız.
Mağlubiyetimizi
kabul ettiğimiz an, onu tarihsel ve politik olarak deneyimlemeye başladığımız
andır. Mağlubiyet kaçınılmaz gibi görünse de, onu tarihselleştirmeliyiz; ancak
o zaman adalet talep edebiliriz. Yöntem olarak mağlubiyet, aşağıdan gelen bir
hayal gücüne dayanır. İmkânsızı tahmin etmeyi, ırksal kapitalizmin ve sömürgeci
ırkçılığın yıkıntılarının ötesinde bir yaşamı tasavvur etmeyi amaçlar. Eğer
siyaset hayal gücü için yürütülen bir savaşsa, mağlubiyetten kaçabileceğimiz
tek savaş budur.
Filistinliler,
bu gerçeği 1948’den beri biliyorlar. Biz yeryüzünün mağlupları,
Filistinlilerden mağlubiyetlerimizle açık yüreklilikle yüzleşmeyi öğrendik.
Tekrar tekrar mağlup ediliyoruz, ama asla aynı şekilde değil.
Mağlubiyetlerimiz, aynı şeyin tekrarı değil. Çünkü dünyayı tekrar etmek, ona
ihanet etmek olurdu.
Şehrâm Hüsrevi
Temmuz 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Frantz Fanon, Black Skin, White Masks, çeviri: Charles Lam Markmann
(Londra: Pluto Press, 1986), s. 107.
[2]
A.g.e., s. 176.
[3]
Frantz Fanon, A Dying Colonialism, çeviri: Haakon Chevalier (New
York: Grove Press, 1967), s. 65.
[4]
Walter Benjamin’den aktaran: Herbert Marcuse, One-Dimensional Man: Studies
in the Ideology of Advanced Industrial Society (Londra: Routledge, 2002),
s. 261.
[5]
Margaret Mead ve James Baldwin, A Rap on Race (Philadelphia: J. B.
Lippincott, 1971), s. 201.
[6]
Theodor Adorno, Minima Moralia: Reflections on a Damaged Life, çeviri:
E. F. N. Jephcott (Londra: Verso, 2005), s. 39.
[7]
Jonathan Lear, Radical Hope: Ethics in the Face of Cultural Devastation (Cambridge,
MA: Harvard University Press, 2008), s. 103.
[8]
Fredric Jameson, Valences of the Dialectic (Londra: Verso, 2009), s. 41.
[9]
Ghassan Hage, Alter-Politics: Critical Anthropology and the Radical
Imagination (Melbourne: Melbourne University Press, 2015), s. 159.
[10]
Bkz.: Mariana Alessandri, Night Vision: Seeing Ourselves Through Dark Moods
(Princeton, NJ: Princeton University Press, 2023).


0 Yorum:
Yorum Gönder