26 Mart 2026

,

Bir Yöntem Olarak Mağlubiyet: Yıkıntıların İçinden Düşünmek


Babam, İran’daki Zagros dağlarının yerli halkı olan Bahtiyarilerin bir oğlu olarak, mağlubiyetin geleceğini çok önceden hissetmişti. Belki de gelen bir şey yoktu, çünkü mağlubiyet, toprağa ve havaya sinmiş bir şey olarak, zaten hep oradaydı. Babam, ataları gibi, topraklarının ve vaat ettiği geleceğin ellerinden alınışını izledi. Bahtiyari halkının talihsizliği, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında dağlarında dolaşan Fransız ve İngilizlerin keşif gezisi sırasında ayaklarının altında parıldayan petrolü bulmalarıydı.

İngiliz hükümetinin desteğiyle William Knox D’Arcy, Bahtiyari göçebelerinin topraklarında sondaj çalışmalarına başladı. 1908’de Bahtiyari bölgesinin batı kesiminde petrole ulaştı. Bahtiyari halkı, uzun zamandır sadece Avrupalılar değil, İran yöneticilerince de “vahşi bir ırk” olarak görülüyordu. Vahşi bir ırk, verimsiz bir ırktır ve yaşam alanları da çorak arazilerdir.

Bu toprakları ele geçiren İngiltere-İran Petrol Şirketi, birçok insanı ve hayvanı yerinden yurdundan etti. Yoksul çiftçiler ve çobanlar, düşük ücretli işçilere dönüştürüldüler. Kara altını metropollere taşımak için topraklarına boru hatları döşendi. Bahtiyari topraklarından çıkarılan petrol, Tahran’ın modernleşme sürecini ve yeni doğan ulus devletin konsolidasyonunu finanse ederken, Bahtiyari halkı, bu nimetlerden hiçbir zaman istifade edemedi. Kullanım dışı kaldıktan sonra oldukları yerlerde bırakılan eski boru hatları, sömürge yönetimi, bölgedeki mevcut çevre felâketi, mülksüzleştirme yoluyla elde edilen sömürgeci birikim ile Bahtiyari halkının dün olduğu gibi bugün de mücadele ettiği yoksulluk ve yoksunluk arasındaki bağlantıyı ortaya koyan bir kalıntı niteliğinde.

Babamdan geriye kalan birkaç şeyden biri, 1987 yılının sonlarında, İran-Irak Savaşı’ndan kaçmak için birbiri ardına, yasadışı yollarla sınırları geçerken bana gönderdiği bir mektup. Aslında bu pek de mektup sayılmaz, daha çok kısa bir uyarı. Son iki cümlesi şöyle:

“Hayat, genel olarak mağlubiyetlerden ibarettir. Mağlubiyetlerini açık yüreklilikle karşılamayı öğren.”

Peki, henüz gelmemiş bir mağlubiyete nasıl hazırlanılır? Onun gibi insanlar için, toprakları, isimleri, zamanları ellerinden alınmış olanlar için mağlubiyet, hiç de yabancı bir şey değil. O, bir mevsim gibi gelir. Beklenir. Yerli bir adam olan babam, belgesiz bir göçmen olan beni nesiller boyunca yaşanan kaybın tekrar tekrar indirdiği darbelere hazırlamak istemişti. Başka bir yenilgi, yolda. Ona açık yüreklilikle yüzle karşılık vermeyi öğrenmek gerek.

Frantz Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler adlı eserinde, siyahi bir karakterin yer aldığı filmleri izleme deneyimini şöyle anlatır:

“Kendimi perdede görmeyeceğim filme gitmem. O perdenin karşısına oturur, kendimi beklerim. Filmin başlamasından hemen önce, o arada kendimi beklerim. Sinemadaki insanlar beni izler, inceler, beni beklerler.”[1]

“Kendimi beklerim” sözü, mağlubiyet beklentisini çarpıcı bir hassasiyetle anlatır. Siyahi bedenin kadraja girdiği ve tam o anda izleyicilerin bakışıyla nesneleştirildiği anı aktarır. Fanon’un tüm eserlerinde, beyazların bakışıyla şekillendirilmiş olan görsellik alanında mağlubiyet, her zaman mevcuttur: azaltan, donduran ve yok eden bir bakışlar silsilesidir söz konusu olan. Nesneleştirme, bir yok etme biçimidir aslında. “Mağlubiyet” kelimesinin kendisi de bu tarihi bağrında taşır: Eski Fransızca defaire kelimesinden gelir, “yok etmek”, yapılmış olanı geri almak anlamındadır.

Gene de, siyahi bedenin tarihi, yerli ve sömürgeleştirilmiş halkların tarihi gibi, sadece yok edilme tarihi değildir. Yok edilmek, hikâyeye hiçbir şekilde son vermez. Yeniden yaratma iradesi, mağlubiyetin dışında değil, içinde doğar.

Zagros dağlarının şekillendirdiği babam, Fanon’u hiç okumamıştı. Buna karşın, her ikisini aradaki mesafe ve tarih boyunca birbirine bağlayan bir şey vardı: mağlubiyetlerleilgileriyle nasıl yüzleşeceklerini bilmek. Açık yüreklilikle yüzleşmek. Açık yüreklilik, dünyaya ve dünyanın içerdiği tüm risklere karşı açıklıktır. Açık olmak, bir eylemdir, bir seçimdir, geri çekilmek yerine iştirak etmeye davettir. Felâket yaşandığı vakit saklanmayı, geri çekilmeyi, göz ardı etmeyi reddetmektir. Açık yürek, kapalı yüreğin zıttıdır. Mağlubiyetlerle açık bir yüreklilikle yüzleşmek, açıkta yaşamak, kırılganlığı hayatta olmanın bir koşulu olarak kabul etmektir. Tehlikeli düşünmektir, çünkü düşman tehlikelidir. Açık bir yürek, yaklaşan felâkete doğrudan bakma iradesidir. Zafer yanılsamasıyla değil, hayatta kalma iradesiyle. Hayatta kalmaksa bilgi gerektirir. Üst üste yaşanan mağlubiyetlere açık yüreklilikle katlananlar, ancak maruz kalmaktan, savunmasız olmaktan, dünyanın önünde korumasız, üryan durmaktan doğan bilgi biçimleri üretirler.

Dünyanın mağlupları, yaşadıkları şeyleri teorileştirirler. Gerçekte, bugün mümkün olan tek eleştirel düşünme biçimi, mağlupların bakış açısından düşünmektir. Bu bakış açısı, pasiflik ya da mağduriyetçi bakış açısı değildir. Aksine, şu soruyu sorar: Kırılmışlığın, o yıkıntıların içinden düşünüp gene de o anlamı hatta ihtimali nasıl üretebiliriz? Mağlubiyeti bir yönteme dönüştürmek ne demektir?

İran halkının omuzlarında, daha evvel 1911’deki Anayasa Devrimi ve 1953’teki petrol millileştirme hareketinin yaşadığı mağlubiyetin ardından gelen, mağlup edilmiş bir devrim var. Bu, mağlup edilmiş bir devrimdir, çünkü İran toplumu, ilk günlerinde ilan edilen vaatlerden çok uzaktır. Bugün insanlar, yaygın yolsuzlukla, giderek artan sınıfsal eşitsizlikle, ailelerin parçalanması olgusuyla, kitlesel işsizlikle, sosyal adaletsizlikle, mali güvensizlikle ve cinsiyet eşitsizliği ile tanımlı, kırılgan bir toplumsal düzenle karşı karşıyadır.

İran Devrimi’nin en önemli ideologu olarak kabul edilen Ali Şeriati, ellilerin sonlarında Paris’te öğrenciyken Cezayir ulusal kurtuluş mücadelesine dâhil oldu ve Frantz Fanon’un yazılarıyla tanıştı. Şeriati, sömürgecilik karşıtı düşünceyi İslami ifadelere kavuşturarak, İslam’ın bağrında sömürgecilik karşıtı mücadeleyi sürdürebilecek devrimci bir potansiyel buldu. Fanon’un devrimci sömürgecilik karşıtlığını İslami varoluşçu bir çerçeveyle birleştirmeyi, zulme karşı maddi mücadeleyi anlam arayışıyla ilişkilendirmeyi amaçladı.

Şeriati, bir mektupta bu vizyonunu Fanon’a özetledi. Fanon’un cevabı, Zenci hareketine karşı dile getirdiği aynı çekinceyi, tanıdık bir tereddüdü ifade ediyordu. İster din, ister etnik köken, ister ırk olsun, “köklerine” geri dönmeyi, kurtuluşa giden yanlış bir yol olarak görüyordu. Onun yönelimi ileriye dönüktü. Siyah Deri, Beyaz Maskeler’de dediği gibi: “Geçmişi, bugünümün ve geleceğimin pahasına yüceltmek istemiyorum.”[2]

On yıllar sonra, “köklere geri dönme”nin sonuçları, İran’ın yüzleştiği siyasi felâketinde açıkça görülüyor. Ancak bu, hikâyenin tamamı değil. 1979’da mağlubiyetle yüzleşen devrim de çok daha eski bir mağlubiyetin üzerine kurulmuştu: Kerbela mağlubiyeti.

Milattan sonra Ekim 680’de, günümüz Irak’ındaki Kerbela’da, Muharrem ayının onuncu gününde, Aşura olarak anılan kanlı bir savaş yaşandı. O gün, Hz. Muhammed’in torunu İmam Hüseyin yanında, ailesinden ve arkadaşlarından yetmiş iki insan katledildi.

Şii İslamı’nda Aşura, yalnızlık, ihanet, susuzluk, kayıp, işkence ve kederin tarihini temsil eder. Şiilerin ıstırabı ve pişmanlığı, kederi kolektif bir anmaya dönüştüren Aşura ritüeliyle her yıl ifade edilir. İran ve Irak’tan Güney Asya’ya ve Doğu Afrika ile Karayipler’deki diasporik topluluklara kadar Şii dünyasının dört bir yanında gözlemlenen Aşura, tarihi, kozmolojiyi ve insanlık durumunu kapsayacak kadar geniş bir mağlubiyet paradigması yaratmıştır.

Bu ağıt geleneği, tarihsel ve süregelen ırkçılık ve sömürgecilik karşısında Siyahilerin deneyimlerini yas tutan, yansıtan veya kutlayan şarkılar ve şiirler olarak siyahi ağıtlarında yankı bulur. Ağıtlar, doğası gereği politiktir. Mağlubiyete onun için yas tutarak direnilir. İktidar karşısında birer anma ve geri kazanma eylemi olarak hizmet ederler.

Mağlup edilenlerin bakış açısı, kapsamlı bir soruyu gündeme getirir: Neden bir kez daha mağlup ediliyoruz, bir kez daha nasıl hayatta kalabiliriz? Ağıt, solmuş adalet vaatlerini yeniden tesis etme çağrısı haline gelir. İşte tam da bu yüzden ağıt, iktidardakiler için tehdit edicidir.

Aşura töreni, Güney Asyalı sözleşmeli işçiler eliyle Karayipler’e taşındı, bilhassa Trinidad’da önemli bir ritüel uygulaması haline geldi. Yerelde Hosay ritüeli olarak bilinen bu anma törenleri, İngiliz sömürge yetkilileri tarafından sıklıkla şüpheyle karşılandı ve zaman zaman açık baskıyla karşılandı. 1884’te Trinidad’daki Hosay ritüeli sırasında İngiliz kuvvetleri katılımcılara ateş açtılar. 30 Ekim’deki Hosay katliamı, Kerbela’yı yankılıyordu.

Kerbela mağlubiyetini ilgi çekici kılan şey, dini anlamı veya manevi sembolizmi değil, siyasi uygulanabilirliğidir, yani toplumsal hareketler için bir katalizör görevi görmesidir. Din ve devlet ideolojisinin ötesinde, Kerbela, mağlup edilenlerin ortak acısını aktarır. Hem hüzünlü bir ağıt hem de devrimci bir eser olarak, şiddet dolu bir geçmişin ardından nasıl yol alınacağına dair rehberlik sunar. Bu mağlubiyeti kuşatan ritüeller, bugünün kıyamet sonrasına dair söylemi, direnişi ısrarla vurgulayan, kayba dair hatırayı meydana getirir.

Böylelikle mağlubiyet, eleştirel bir jest, adaletsizlikle erken bir çözüm yoluyla barışmayı reddetmek anlamına gelir. Eleştirel düşünce, kendi kırılganlığı içinde varlığını sürdürür; yaraları unutmayı reddeden bir düşünme biçimidir.

Mağlubiyet, eleştirinin sonu değil, ahlaki başlangıç noktasıdır. Zaman ve coğrafyalar boyunca yeryüzünün yenilmiş halkları, sürekli olarak kıyamet sonrasına bakan bir zihniyet içinde yaşarlar. Geçmişteki mağlubiyetlere dair dilin Karayipler’deki sözleşmeli göçmen işçiler, Kuzey Amerika plantasyonlarındaki köle işçiler veya İran’daki marjinalleştirilmiş topluluklarca üretilme ve uygulanma biçimleri, uzak bir tarihe değil, dünyayı anlamanın kalıcı bir yoluna işaret eder.

Yeryüzünün mağlupları, kıyamet sonrası anlatıların tarif etmeye çalıştığı koşulları zaten bizatihi yaşıyorlar. Tarihsel bir mağlubiyet, asla sadece geçmişe ait bir olay değildir. O, kendi içinde gelecekteki devrimci anların potansiyelini barındırır. Mağlubiyete ağıt yakmak, pasif bir anma eylemi değil, bir umut pratiğidir. Yeninin oluşma ihtimaline odaklanmaktır. Yaklaşan mağlubiyetle açık yüreklilikle yüzleşmeye istekli olmaktır. Bu paradoks, bu gerilim, karamsar bir umutluluk biçimi olarak anlaşılabilir. Felâketler arasındaki aralık o kadar kısalır ki, birinden zar zor kurtulurken diğeri gelir. İyimserlik, hayal edilebilir olmaktan çıkar.

Gene de umutsuz olmak, gerçekçilik değildir. Umut gerçekçidir, zira ben halen daha hayattayım. Fanon’un dediği gibi, nefes almak bile bir mücadele biçimi haline gelir. Böylesi bir durumda nefes almaya devam ederim . Bu mücadeleci nefes alma pratiği, bizi yanılsamalardan arınmış bir halde umut etmeye zorlar. Karamsar bir umut, bizi tam olarak zaferin imkânsızlığını fark ettiğimiz için mücadeleye bir umuttur. Zafere ulaşılamasa da o gene de hayal edilmelidir.

Mağlubiyetten kaçamıyorsak, onunla düşünmeyi öğrenmeliyiz. Kazanamayız, ama dini inanç veya siyasi ideoloji yüzünden değil, “sadece hâlâ hayatta olduğumuz için, hâlâ nefes aldığımız için kazanabiliriz” diye düşünmeliyiz. İyimserlik ve umut arasındaki fark burada yatmaktadır: Umut, imkânsızlıkta bile varlığını sürdürür.

Mağlubiyeti yaşamış düşünürler, buna tanıktırlar. Walter Benjamin, bir keresinde şöyle yazmıştı: “Umut, ancak umudu olmayanlar hatrına bize verilen bir şeydir.”[4] James Baldwin ise “Gelecek benim için yok” diyordu. Bu, umutsuzluğu itiraf etmekten ziyade bir durumu adlandırmaktı. Sömürgeci ırkçılık, onu ve onun gibi insanları vaat edilen herhangi bir yarından mahrum bırakmıştı. Gelecek, zaten işgal edilmişti. Karamsarlığı açıkça ortada, ancak dönüştürücü eyleme olan bağlılığı daha da kararlı. Baldwin, en derin sorumluluğumuzun henüz doğmamış nesillere karşı olduğunu ısrarla vurgulayan bir isimdi.[5]

Gerçekçi bir bakış açısı, kurtuluş beklemeksizin umut etmemizi emreder. Bu mücadeleci umut olumsuzdur, tahammül edilmesi mümkün olmayan mevcut durumla uzlaşmak yerine, onu reddetme yoluyla varlığını sürdüren bir umut biçimidir. Theodor Adorno bir keresinde, “yanlış bir hayat doğru yaşanamaz” demişti.[6] Eğer hayatın kendisi “yanlış” ise, tahakküm, sömürü ve yabancılaşma tarafından şekillendirilmişse, mevcut koşulları içinde kurtuluş için safça umut etmek, onun yanlış öncüllerini kabul etmektir.

Bir başka yenilgiye uğramış halk olarak, ABD’nin batısında yaşayan yerli bir ulus olan Crow halkı, Jonathan Lear’ın “radikal umut” olarak tanımladığı bir umut biçimi geliştirdiler. Bu umut, yerleşik yaşam biçimleri ve anlam sistemlerinin artık sürdürülemez hale geldiği kültürel çöküş ortamında hayatta kalmayı mümkün kıldı:

“Bu umudu radikal kılan şey, şu anki anlayışın ötesinde bir gelecekteki iyiliğe yönelmiş olmasıdır. Radikal umut, henüz onu anlamak için uygun anlayışlara sahip olmayanların bile sahip olmadığı bir iyiliği öngörür.”[7]

Dolayısıyla radikal umut, radikal bir hayal gücüne ihtiyaç duyar: kaybedileni geri getirmek değil, aşina olduğumuz dünyanın sona erdiği bir dönemde yeni yaşam imkânları yaratmak için uğraşılmalıdır. Aynı şey, soykırım sırasında Filistinliler için de söylenebilir. Mağlup edilenlerin umudu tam da budur: kendi imkânsızlığı içinde var olan bir umut, anlamlı eylemin artık mümkün görünmediği zamanlarda bile varlığını sürdüren bir umut.

Yeryüzünün mağluplarının müşterek noktası, mağlubiyetin mücadelenin sonu değil, tam da onun koşulu olduğu anlayışıdır. Onlar için mağlubiyet, bir yöntem haline gelir. Tarihsel bilinç, tam da onun aracılığıyla ortaya çıkar. Fredric Jameson’ın da dediği gibi, "Tarih, zafer değil, mağlubiyet yoluyla ilerler.”[8] Mağlubiyet, zaferlerin gizlediği şeyi açığa çıkarır. Zafer, mevcut düzenlemelerin doğruluğunu haklı çıkarırken, mağlubiyet onların yanlışlığını ortaya koyar. Mağlubiyet, ahlaki düşüncenin temelidir: Henüz gerçekleştirilemeyen ihtimalleri hayal etmeye zorlar, bu hayal etme eyleminin kendisi politik olarak üretken hale gelir. Mağlubiyet, radikal hayal gücü için düşünsel alan açar.

Sömürgeci modernite; tarihi ilerleme, zafer, fetih ve hâkimiyet teleolojisi olarak tasavvur etti. Sömürgecinin mantığı, mağlubiyeti reddetmeye veya Gassân Hage’nin “her şeye kadirlik fantezisi” dediği şeye dayanıyordu.[9] Bu şemada, yalnızca galiplerin tarihi vardır. Mağlup edilenler, zamanın dışında bırakılır, acıları siyasetten arındırılır, mülksüzleştirilmeleri normalleştirilir. Sömürgecilik karşıtı bir uygulama, bu teleolojiden kopmakla başlar. Mağlubiyete rağmen düşünmeyi öğrenmeyi gerektirir.

Bu, Mariana Alessandri’nin Gece Görüşü’nde karanlıkla birlikte yaşamak olarak tanımladığı şeyle örtüşüyor.[10] Yazar, karanlıkta düşünmeyi değil, karanlıkla birlikte düşünmeyi savunuyor. Aydınlanma’nın ışık, şeffaflık ve açıklık takıntısının aksine, Yerli ve Siyahi radikal geleneği, anlaşılmaz olma ve kaçış hakkını savunuyor. Anlaşılmazlık, sömürgeci terimler içinde tamamen bilinebilir hale gelmeyi reddetmektir. Aynı şekilde, kaçış, sadece (köle plantasyonları veya İsrail işgali gibi) korkunç maddi koşullardan umutsuzca kaçış değil, aynı zamanda bir kendini gerçekleştirme işlemidir. Esaretin reddi olarak kaçış, içsel dönüşümü doğurur. Yeni öznellikler üretir, imkânsızı tahmin etmeyi, zincirlerin ve sınırların ötesinde bir yaşam hayal etmeyi mümkün kılan koşullar yaratır.

Fanon’a göre direniş, bilinçte radikal değişimler yoluyla özgürlüğe giden yolu açar. Kaçış gibi, yöntem olarak yenilgi de böyle bir dönüşümü gerçekleştirir: nesneleştirmeyi reddeder, sömürgeci hayal gücünün dayattığı tekil kimlikleri reddeder ve farklı bir şekilde var olma hakkını savunur. Bu şekilde kaçış, yöntem olarak mağlubiyetle kesişir. Her ikisi de sömürgeci mutlak güç fantezisini tahrip eder. Her ikisi de tahakkümün gizlemek için çok çalıştığı şeyi ortaya çıkarır: Biz hâlâ hayattayız.

Mağlubiyetimizi kabul ettiğimiz an, onu tarihsel ve politik olarak deneyimlemeye başladığımız andır. Mağlubiyet kaçınılmaz gibi görünse de, onu tarihselleştirmeliyiz; ancak o zaman adalet talep edebiliriz. Yöntem olarak mağlubiyet, aşağıdan gelen bir hayal gücüne dayanır. İmkânsızı tahmin etmeyi, ırksal kapitalizmin ve sömürgeci ırkçılığın yıkıntılarının ötesinde bir yaşamı tasavvur etmeyi amaçlar. Eğer siyaset hayal gücü için yürütülen bir savaşsa, mağlubiyetten kaçabileceğimiz tek savaş budur.

Filistinliler, bu gerçeği 1948’den beri biliyorlar. Biz yeryüzünün mağlupları, Filistinlilerden mağlubiyetlerimizle açık yüreklilikle yüzleşmeyi öğrendik. Tekrar tekrar mağlup ediliyoruz, ama asla aynı şekilde değil. Mağlubiyetlerimiz, aynı şeyin tekrarı değil. Çünkü dünyayı tekrar etmek, ona ihanet etmek olurdu.

Şehrâm Hüsrevi
Temmuz 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Frantz Fanon, Black Skin, White Masks, çeviri: Charles Lam Markmann (Londra: Pluto Press, 1986), s. 107.

[2] A.g.e., s. 176.

[3] Frantz Fanon, A Dying Colonialism, çeviri: Haakon Chevalier (New York: Grove Press, 1967), s. 65.

[4] Walter Benjamin’den aktaran: Herbert Marcuse, One-Dimensional Man: Studies in the Ideology of Advanced Industrial Society (Londra: Routledge, 2002), s. 261.

[5] Margaret Mead ve James Baldwin, A Rap on Race (Philadelphia: J. B. Lippincott, 1971), s. 201.

[6] Theodor Adorno, Minima Moralia: Reflections on a Damaged Life, çeviri: E. F. N. Jephcott (Londra: Verso, 2005), s. 39.

[7] Jonathan Lear, Radical Hope: Ethics in the Face of Cultural Devastation (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2008), s. 103.

[8] Fredric Jameson, Valences of the Dialectic (Londra: Verso, 2009), s. 41.

[9] Ghassan Hage, Alter-Politics: Critical Anthropology and the Radical Imagination (Melbourne: Melbourne University Press, 2015), s. 159.

[10] Bkz.: Mariana Alessandri, Night Vision: Seeing Ourselves Through Dark Moods (Princeton, NJ: Princeton University Press, 2023).

0 Yorum: