Kimileri,
Marksizmin bir “bilim”, kimileri de “indirgemeci ve bilim dışı iddialardan
oluşan bir dogma” olduğunu söylüyor. Ben ise Marksizmin, hipotezler formüle
eden ve öngörülebilirliği test eden pozitivist anlamda bir bilim olmadığını,
daha ziyade, sistematik açıdan belirli bir sistem temelinde
kavramsallaştırmayı, yüzeysel görünüşlerden daha derin ve geniş özelliklere
doğru ilerlemeyi, böylece hem özel olanı hem de genel olanı ve ikisi arasındaki
ilişkiyi daha iyi anlamayı sağlayan bir sosyal bilim olduğunu öne sürüyorum.
Marksizmin, sınıf iktidarının ve siyasi ekonominin zorunluluklarıyla, toplumun ve tarihin itici güçleriyle ilgilendiği için, ana akım burjuva sosyal biliminden daha üstün olan bir açıklayıcı güce sahiptir. Politik ekonominin sınıf temeli, ana akım sosyal bilimlerin pek anlayış veya hoşgörü göstermediği bir konudur.[1]
1915’te Lenin, “burjuva biliminin Marksizme kulak bile vermediğini, onu
çürüttüğünü ve yok edildiğini ilan ettiğini” söylüyordu. Marx, sosyalizmi
çürüterek kariyer yapan genç akademisyenler ve her türlü köhnemiş sistemin
geleneğini koruyan yaşlı, çökmüş kişiler tarafından aynı şevkle saldırıya
uğruyor.
Seksen
yıldan fazla bir süre sonra, kariyerist akademisyenler, hâlâ Marksizmin bir kez
ve tamamen yanlış olduğunu ilan ediyorlar. Anti-komünist liberal yazar Irving
Howe’un dediği gibi: "Marksist olanlar da dahil olmak üzere ders
kitaplarının basit formülleri artık geçerli değil. Bu yüzden bazılarımız [...]
kendimizi Marksist olarak görmüyoruz” (Newsday, 21 Nisan 1986). Burada,
Marksizmin modası geçmiş veya basitleştirilmiş olmadığını, sadece Howe gibi
Marksizm karşıtlarının beslediği imajın öyle olduğunu savunmak istiyorum.
Bazı
Kalıcı Temeller
Doğu
Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki komünist hükümetlerin devrilmesiyle birlikte,
“Marksist dogma”nın ölüme mahkûm olduğu yönündeki açıklamalar yeniden canlandı.
Ancak Marx’ın en önemli eseri, aslında kendi zamanında var olmayan “mevcut
sosyalizm”in değil, kapitalizmin bir incelemesi olan Kapital’di; bu konu
hayatlarımız için son derece önemlidir. Mantıklı olan, kapitalizm ortadan
kalktığında, sosyalizmi değil, Marksizmi demode ilan etmek olmalı. Sadece Marx’ın
hâlâ geçerli olduğunu değil, aynı zamanda bugün on dokuzuncu yüzyılda
olduğundan daha geçerli olduğunu, kapitalist hareket ve gelişmenin ardındaki
güçlerin, onları ilk incelediği zamana göre daha geniş bir kapsamda işlediğini
söylemek gerekiyor.
Bu,
Marx ve Engels'in öngördüğü her şeyin gerçekleştiği anlamına gelmez. Onların
çalışmaları kusursuz bir kehanet değil, kusurlu, eksik bir bilim (tüm bilimler
gibi) olup, dünyada daha önce hiç olmadığı kadar kanlı izler bırakan bir
kapitalizmi anlamaya yönelikti. Marksizmin temel varsayımlarından bazıları
şunlardır:
Yaşamak
için insanların üretmesi gerekir. İnsanlar sadece ekmekle yaşayamazlar, ama
ekmeksiz de yaşayamazlar. Bu, tüm insani faaliyetlerin maddi güdülere
indirgenebileceği anlamına gelmez, ancak tüm faaliyetlerin maddi bir temele
bağlı olduğu anlamına gelir. Bir sanat eserinin ardında doğrudan bir ekonomik dürtü
olmayabilir, ancak sanatçının eseri yaratmasına ve sanata zaman ayırabilen
ilgili izleyicilere sergilemesine imkân sağlayan maddi koşullar olmasaydı, o
eserin yaratılması imkânsız olurdu.
İnsanların
hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları şeyler doğada mevcuttur, lakin bunlar, hemen
tüketilmeye uygun değildir. Bu nedenle emek, insan varoluşunun temel bir koşulu
haline gelir. Ancak emek, hayatta kalmayı sağlama yolundan daha fazlasıdır.
İnsanların maddi ve kültürel yaşamlarını geliştirdikleri, bilgi edindikleri ve
yeni toplumsal örgütlenme biçimleri kazandıkları araçlardan biridir. Üretim
güçleri etrafında gelişen çatışmalı sınıf çıkarları, bir toplumsal sistemin
gelişimini şekillendirir. Erken dönem bahçecilik toplumlarından veya köle,
feodal, ticari veya endüstriyel kapitalist toplumlardan bahsettiğimizde, temel
ekonomik ilişkilerin belirli bir toplumsal düzeni nasıl belirlediğini bugün
daha net görüyoruz.
Kapitalizm yanlısı teorisyenler, sermayeyi yaratıcı ve ilahi bir güç olarak sunarlar. Onlara göre
sermaye, emeğe şekil verir, ona fırsat sunar. Sermaye, üretim, iş, yeni
teknolojiler ve genel refah için zemin hazırlar. Marksistler ise denklemi
tersine çevirirler. Sermayenin kendi başına hiçbir şey üretemeyeceğini, sermayenin
emek tarafından üretilen şey olduğunu savunurlar. Sadece insan emeği çiftliği
ve fabrikayı, makineyi ve bilgisayarı yaratabilir. Bir sınıflı toplumda, birçok
kişi tarafından üretilen bu zenginlik, nispeten az sayıda kişinin elinde
birikir ve bu kişiler, kendilerini destekleyen sömürücü toplumsal düzeni daha fazla
güvence altına almak için ekonomik güçlerini siyasi ve kültürel güce
dönüştürürler.
Standart
“damlama etkisi” teorisi, en tepedeki zenginliğin birikiminin sonunda
aşağıdakilerin geri kalanına daha fazla refah getirdiğini söyler; yükselen bir
dalga suyun yüzündeki tüm tekneleri yukarı kaldırır. Ben ise bir sınıflı
toplumda zenginliğin birikiminin yoksulluğun yayılmasını teşvik ettiğini
savunuyorum. Zengin azınlık, yoksul çoğunluğun sırtından geçinir. Kapitalizmde,
lüks yaşam tarzlarını destekleyecek yoksul köleler olmadan, rahat içinde
yaşayan zengin köle sahipleri olamaz. Şafaktan alacakaranlığa kadar
topraklarını işleyen yoksul, topraksız serfler olmadan, zenginlik içinde
yaşayan malikâne lordları olamaz. Aynı şekilde, kapitalizmde, milyonlarca düşük
ücretli ve aşırı çalıştırılan çalışan insan olmasaydı, finans devleri ve sanayi
patronları olmazdı.
Sömürü,
yalnızca cüzi ücretlerle değil, işçinin yarattığı zenginlik ile aldığı ücret
arasındaki eşitsizlikle de ölçülebilir. Örneğin, bazı profesyonel sporcular,
çoğu insandan çok daha yüksek maaşlar alırlar, ancak sahipleri için ürettikleri
muazzam zenginliğe kıyasla, kariyerleri boyunca yüzleştikleri zorluklar ve
nispeten kısa ömürlü sporculukları, yaşadıkları sakatlıklar ve ömür boyu süren
faydaların yokluğu göz önüne alındığında, çoğu işçiden çok daha yüksek oranda
sömürüldükleri söylenebilir.
Muhafazakâr
ideologlar, kapitalizmi kültürü, geleneksel değerleri, aileyi ve toplumu
koruyan sistem olarak savunurlar. Marksistler, kapitalizmin savaşları,
sömürgeleştirmeleri ve zorunlu göçleri, toprakların çitlerle çevrilmesi,
tahliyeleri, yoksulluk ücretleri, çocuk işçiliği, evsizlik, düşük istihdam,
suç, uyuşturucu istilası ve kentsel sefalet göz önüne alındığında, tarihteki
diğer tüm sistemlerden daha fazla bu tür şeyleri baltaladığını
söyleyeceklerdir.
Dünyanın
her yerinde, daha geniş anlamda topluluk, organik toplumsal ilişkileri ve güçlü
karşılıklı ortaklık ve akrabalık bağlarıyla tanımlı Gemeinschaft, küresel
sermaye tarafından zorla ticarileştirilmiş, atomize edilmiş, piyasa halini
almış toplumlara dönüştürülmektedir. Komünist Manifesto’da Marx ve
Engels, kapitalizmin “dünyanın tüm yüzeyine yerleşme” ve “kendi suretinde bir
dünya yaratma” ile ilgili amansız dürtüsüne atıfta bulunur. Tarihte hiçbir
sistem, eski ve kırılgan kültürleri yıkmada, yüzyıllardır süregelen
uygulamaları birkaç yıl içinde paramparça etmede, tüm bölgelerin kaynaklarını
tüketmede ve insan deneyiminin çeşitliliğini standartlaştırmada bu kadar
acımasız olmamıştır.
Büyük
sermayenin sermaye birikiminden başka hiçbir şeye bağlılığı yoktur. Hiçbir
ulusa, kültüre veya halka sadakati yoktur. İnsan ve çevre maliyetlerini
umursamadan, mümkün olan en yüksek oranda birikim yapma içgüdüsüne göre hareket
eder. Piyasanın ilk yasası, başkalarının emeğinden mümkün olan en büyük kârı
elde etmektir. Özel yatırımın belirleyici koşulu, insan ihtiyacından ziyade,
özel kârlılıktır. Özel yatırımda toplumsal düzlemde akıl dışı olan “biriktir,
biriktir, biriktir” düsturunca hareket eden insani gayret akıl temelli bir
sisteme kavuşturulur.
Doğrusu
Yanlışından Daha Fazla
Marx’ı
reddedenler sıklıkla, proletarya devrimi ile ilgili tahminlerinin yanlış
çıktığını iddia ederler. Buradan, kapitalizmin ve emperyalizmin doğasına
ilişkin analizinin de yanlış olması gerektiği sonucuna varırlar. Ancak,
insanlık durumunun gelişmesi hakkında büyük iyimser tahminlerde bulunan
binyılcı düşünür Marx ile, bize kapitalist toplum hakkında günümüze kadar acı
verici bir şekilde geçerliliğini koruyan temel görüşler sunan iktisatçı ve
sosyal bilimci Marx arasında ayrım yapmalıyız. Anti-Marksist yazarlar, ikinci
Marx’ı hep yanlış aktarmışlardır. Aşağıdaki tahminleri ele alalım:
İş
Dünyasındaki Döngüler ve Resesyon Eğilimi. Marx, kapitalistin
amansız kâr arayışında açgözlülükten daha fazlasının söz konusu olduğunu
belirtmiştir. Rekabetin ve artan ücretlerin baskısı altında, kapitalistler,
verimliliklerini artırmak ve işgücü maliyetlerini azaltmak için teknolojik
yenilikler yapmak zorundadırlar. Bu da kendi sorunlarını yaratır. Üretim için
ne kadar çok sermaye malına (makine, tesis, teknoloji, yakıt gibi) ihtiyaç
duyulursa, sabit maliyetler o kadar artar ve kâr marjlarını korumak için
verimliliği artırma baskısı da o kadar büyük olur.[2]
Marx,
işçilerin ürettikleri mal ve hizmetleri geri satın almak için yeterince ücret
almamaları sebebiyle, kitlesel üretim ile toplam talep arasında her zaman bir
dengesizlik sorunu olduğunu belirtmiştir. Talep azalırsa, mülk sahipleri üretim
ve yatırımı azaltırlar. Talep bol olsa bile, işgücünü küçültmeye ve kalan
çalışanların sömürüsünü yoğunlaştırmaya, sosyal hakları ve ücretleri azaltmak
için her fırsatı değerlendirmeye meyillidirler. İşgücünün satın alma gücündeki
bu düşüş, talebin daha da azalmasına ve en az varlığa sahip olanlara en büyük
acıyı veren iş durgunluklarına yol açar.
Marx,
kârların düşmesi, uzun süreli durgunluklar ve ekonomik istikrarsızlık eğilimini
öngörmüştü. İktisatçı Robert Heilbroner’ın belirttiği gibi, bu olağanüstü bir
tahmindi, çünkü Marx’ın zamanında iktisatçılar, ekonomik canlanma ve çöküşten
oluşan döngülerin kapitalist sistemin doğasında var olduğunu kabul
etmiyorlardı. Ancak bugün biliyoruz ki, durgunluklar kronik bir durumdur ve Marx’ın
da tahmin ettiği gibi, bu durum, uluslararası bir boyut kazanmıştır.
Sermaye
Yoğunlaşması. Komünist Manifesto ilk olarak 1848’de
yayınlandığında, büyüklük normdan ziyade istisnaydı. Gene de Marx, sermaye daha
da yoğunlaştıkça büyük firmaların daha küçük rakiplerini piyasadan çıkaracağını
veya satın alacağını ve iş dünyasına giderek daha fazla hâkim olacağını tahmin
etti. Bu, o gün kabul gören bir bilgi değildi, bu gerçeğe dikkat edenler muhtemelen
bu bilgideki öngörünün gerçekleşmesini imkânsız görmüşlerdi. Ama o öngörü
gerçekleşti. Gerçekten de, seksenlerde ve doksanlarda şirket birleşmeleri ve şirket
devirleri, kapitalizmin tarihinde görülen en yüksek seviyeye ulaşmıştır.
Proletaryanın
Büyümesi. Marx’ın bir diğer öngörüsü de proletaryanın (kendi aletleri
olmayan ve ücret veya maaş karşılığında çalışmak zorunda olan, emeklerini
başkasına satan işçilerin) toplam işgücünün giderek daha büyük bir yüzdesini
oluşturacağıydı. 1820’de Amerikalıların yaklaşık yüzde 75'i çiftliklerde veya
küçük işletmelerde ve zanaat atölyelerinde çalışıyordu. 1940’a gelindiğinde bu oran
yüzde 21,6’ya düştü. Bugün toplam işgücü içerisinde kendi işinde çalışan
insanların oranı yüzde 10’dan az.
İşgücündeki
aynı değişim Üçüncü Dünya’da da gözlemlenebilir. 1970’ten 1980’e kadar Asya ve
Afrika’daki ücretli işçi sayısı neredeyse üçte iki oranında artarak, 72
milyondan 120 milyona yükseldi. Eğilim, hem sanayi hem de hizmet işçileri olmak
üzere, işçi sınıfının istikrarlı bir şekilde büyümesi yönündedir ve Marx'ın
öngördüğü gibi bu, kapitalizmin hüküm sürdüğü her ülkede küresel olarak
gerçekleşmektedir.
Proletarya
Devrimi. Marx, kapitalizm geliştikçe proletaryanın da gelişeceğini
öngörmüştü. Bunun doğru olduğunu gördük. Ancak Marx, daha da ileri gitti: Artan
sefalet ve kutuplaşmayla birlikte, kitleler, en nihayetinde ayaklanacak ve
burjuvaziyi devirecek, üretim araçlarını herkesin yararına olacak şekilde kamu
mülkiyetine geçireceklerdi. Devrim, büyük ve gelişmiş işçi sınıflarına sahip
daha sanayileşmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşecekti.
Marx’ı
işçi sınıfında etkileyen şey, örgütlenme ve bilinç düzeyiydi. Daha önce ezilen
sınıfların aksine, büyük ölçüde kentsel alanlarda yoğunlaşmış olan proletarya,
eşi benzeri görülmemiş bir siyasi gelişme düzeyine sahip görünüyordu. Sadece
köleler ve serfler gibi baskıcılarına karşı isyan etmekle kalmayacak, aynı
zamanda tarihte daha önce hiç görülmemiş eşitlikçi, sömürüye karşı bir
toplumsal düzen yaratacaktı. Marx, kendi döneminde, hızla büyüyen İngiliz işçi
sınıfının kulüplerinde, karşılıklı yardım derneklerinde, siyasi örgütlerinde ve
gazetelerinde alternatif bir sistemin ortaya çıktığını gördü. İlk kez tarih,
kitleler tarafından bilinçli bir şekilde, kendi başına bir sınıf olarak
yazılacaktı. Ara sıra yaşanan isyanların yerini sınıf bilincine sahip bir
devrim alacaktı. İşçiler, malikaneyi yakmak yerine, onu kamulaştıracak ve onu
ilk başta inşa eden sıradan halkın kolektif yararına kullanacaklardı.
Elbette
Marx’ın devrim hakkındaki tahminleri gerçekleşmedi. Gelişmiş bir kapitalist
toplumda başarılı bir proletarya devrimi yaşanmadı. İşçi sınıfı geliştikçe,
işlevi polis baskısı mekanizmaları ve bilgi ve kültürel hegemonyasıyla
kapitalist sınıfı korumak olan kapitalist devlet de gelişti.
Sınıf
mücadelesi, kendi başına kaçınılmaz bir proletarya zaferi veya hatta bir
proletarya ayaklanması getirmez. Baskıcı toplumsal koşullar devrimi
haykırabilir, ancak bu devrimin yakında olacağı anlamına gelmez. Bu nokta,
günümüz solcularının bazıları tarafından hâlâ anlaşılmamaktadır. Marx’ın
kendisi de son yıllarında, zafer kazanacak bir işçi devriminin kaçınılmazlığı
konusunda şüphe duymaya başlamıştı. Şimdiye dek devrim değil, karşı-devrim
galebe çaldı. Kapitalist devletlerin halk mücadelelerinde yol açtığı şeytani tahribat,
milyonlarca insanın hayatına mal oldu.
Marx
ayrıca, gelişmiş kapitalist devletin zenginliğini ve gücünü, halkın bilincini
yavaşlatan ve dikkatini dağıtan veya reform programları aracılığıyla
hoşnutsuzluğu körelten çeşitli kurumlar yaratmak için ne ölçüde
kullanabileceğini de hafife almıştır. Beklentilerinin aksine, Rusya, Çin, Küba,
Vietnam gibi daha az gelişmiş, büyük ölçüde köylü toplumlarda başarılı
devrimler meydana gelmiştir; ancak bu ülkelerdeki proletarya da sürece katılmış
ve bazen, 1917'deki Rusya örneğinde olduğu gibi, isyanın öncülüğünü bile
yapmıştır.
Marx’ın
devrim hakkındaki tahminleri onun öngördüğü gibi gerçekleşmemiş olsa da, son
yıllarda Güney Kore, Güney Afrika, Arjantin, İtalya, Fransa, Almanya, İngiltere
ve ABD de dâhil olmak üzere, düzinelerce başka ülkede etkileyici işçi sınıfı
militanlığı örnekleri görülmüştür. Bu tür kitlesel mücadeleler, genellikle
kurumsal medyada yer almaz. 1984-1985 yıllarında İngiltere’de, bir yıl süren
acımasız bir grev sonucunda yaklaşık 10.500 kömür madenci tutuklandı, 6.500’ü
yaralandı veya darp edildi ve on biri öldü. Bu çatışmanın içinde kalan İngiliz
madenciler için sınıf mücadelesi, eskimiş, demode bir kavramdan çok daha
fazlasıydı.
Diğer
ülkelerde de durum aynı. Nikaragua’da kitlesel bir ayaklanma, nefret edilen
Somoza diktatörlüğünü devirdi. Brezilya’da, 1980-1983 yıllarında, Peter Worsley’nin
gözlemlediği gibi, "Brezilya işçi sınıfı [...] on dokuzuncu yüzyılda
geliştirilen Marksist teoride kendisine atfedilen rolü tam olarak oynadı ve Sao
Paulo’yu, temel geçim sorunları üzerinden başlayan ancak sonunda orduyu önemli
siyasi tavizler vermeye, özellikle de hakiki parti-siyasi yaşamın bir ölçüde
yeniden tesis edilmesine zorlayan bir dizi büyük kitlesel grevle felç etti.”
Devrimler, nispeten nadir gerçekleşen olaylardır, ancak halk mücadelesi yaygın
ve sürekli görülen bir olgudur.
Zenginlik
Arttıkça Yoksulluk da Artıyor
Marx,
servetin daha da yoğunlaşmasıyla yoksulluğun daha da yaygınlaşacağına ve
çalışan insanların durumunun giderek daha da umutsuzlaşacağına inanıyordu.
Eleştirmenlerine göre, bu öngörü yanlış çıktı. Onlar, Marx’ın ham sanayileşme
döneminde, soyguncu baronlar çağında ve on dört saatlik çalışma günü döneminde
yazdığına dikkat çekiyorlar. İşçi sınıfı, sürekli mücadele sayesinde, on
dokuzuncu yüzyılın ortalarından yirminci yüzyılın ortalarına dek yaşam
koşullarını iyileştirdi. Bugün, ana akım sözcüler, ABD’yi müreffeh bir orta
sınıf toplumu olarak tasvir ediyorlar.
Ancak
insan gene de merak ediyor. Reagan-Bush-Clinton döneminde, 1981'den 1996’ya
kadar, geçimini çalışarak sağlayanların ulusal gelirden aldığı pay yüzde 12’den
fazla azaldı. Yatırımlardan geçinenlerin payı ise neredeyse yüzde 35 arttı.
Nüfusun yüzde 1’inden azı, ulusal servetin neredeyse yarısına sahip. En zengin
aileler, nüfusun alt kesmini teşkil eden yüzde 90’lık kesimdeki ortalama hane
halkından yüzlerce kat daha zengin. Amerika’nın zengin ve fakirleri arasındaki mesafe,
yarım yüzyıldan fazla bir süredir hiç olmadığı kadar büyük ve bu mesafe giderek
genişliyor. Bu nedenle, 1977 ile 1989 yılları arasında, en üstteki yüzde 1’lik
kesimin kazançları yüzde 100’ün üzerinde artarken, en düşük üç dilimin reel
gelirlerinde ortalama yüzde 3 ila yüzde 10’luk bir düşüş yaşandı.[3]
New
York Times (20 Haziran 1996), 1995’teki gelir eşitsizliğinin “İkinci
Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana hiç olmadığı kadar derin ve kapsamlı”
olduğunu söylüyor. En üstteki yüzde 20’lik kesimin ortalama geliri, 1968 ile
1994 yılları arasında yüzde 44 artarak 73.754 dolardan 105.945 dolara
yükselirken, en alttaki yüzde 20’lik kesimin geliri yüzde 7 artarak 7.202
dolardan 7.762 dolara, yani sabit dolar cinsinden sadece 560 dolara çıktı. Gelgelelim,
bu rakamlar sorunu hafife alıyor. Times’ın haberi, çok zenginlerin
gelirini bildirmeyen bir Nüfus Sayım Bürosu çalışmasına dayanıyor. Yıllarca
bildirilebilir üst gelir sınırı, yıllık 300.000 dolardı. 1994’te büro, izin
verilen sınırı 1 milyon dolara çıkardı. Bu gene de en zengin yüzde birini,
yılda 1 milyon dolardan çok daha fazla kazanan yüzlerce milyarderi ve binlerce
çok milyonerini dışarıda bırakıyor. Gerçekten büyük para, istatistiksel olarak
önemsiz sayılacak kadar küçük bir nüfus kesiminde yoğunlaşmış durumda. Ancak
sayıları az olmasına rağmen, kontrol ettikleri servet miktarı muazzam ve Nüfus
Sayım Bürosu rakamlarının izin verdiğinden bin kat daha büyük bir gelir
eşitsizliğini gösteriyor. Dolayısıyla, herhangi bir yılda 100 milyon dolar
kazanabilecek bir çok milyarder ile 8.000 dolar kazanan bir hademe arasındaki
fark 14’e 1 (genellikle en yüksek ve en düşük arasındaki bildirilen fark)
değil, 14.000’e 1’den fazla. Gene de en yüksek gelirler bildirilmiyor ve
sayılmıyor. Özetle, bu tür araştırmaların çoğu, bize çok zenginlerin gerçekte
ne kadar zengin oldukları konusunda hiçbir fikir vermiyor.[4]
ABD’de
yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı 1977’de 24 milyondan 1995’te 35
milyonu aştı. İnsanlar, daha önceki dönemlere göre daha derin bir yoksullukla
boğuşuyorlar, bu yoksulluktan kurtulmak konusunda daha fazla zorlanıyorlar.
Buna ek olarak, açlık ve yoksullukla ilgili çeşitli hastalıklar da artış
gösterdiğini belirtmek lazım.[5]
İş
gücünde genel bir gerileme yaşandı. Düzenli istihdamın yerini sözleşmeli
işçilik veya geçici yardım alıyor, bu da daha düşük ücretler ve daha az veya
hiç sosyal hak olmamasına yol açıyor. Birçok sendika, yok edildi veya ciddi
şekilde zayıflatıldı. Koruyucu hükümet düzenlemeleri geri çekiliyor veya
uygulanmıyor, iş yerinde hızlandırma, yaralanmalar ve diğer suistimallerde
artış yaşanıyor.
Doksanlara
gelindiğinde, küçük bağımsız üreticiler de dâhil olmak üzere, orta ve işçi
sınıflarının artan yoksullaşması, çeşitli ülkelerde belirgin hale geliyordu.
Yirmi yıl içinde, sanayileşmiş ülkelerdeki çiftçilerin yarısından fazlası,
yaklaşık 22 milyon kişi, iflas etti. Bu arada, önceki iki bölümde belirtildiği
gibi, serbest piyasa “reformları”, eski komünist ülkelerde çok az sayıda insan
için büyük servetlerin büyümesiyle birlikte yoksulluk, açlık, suç ve sağlık
sorunlarında dramatik bir artışa yol açtı.
Üçüncü
Dünya, son yarım yüzyılda derinleşen bir yoksullaşmayla cebelleşti. Yabancı
yatırımlar arttıkça, topraklarından sürülen sıradan insanların sefaleti de
arttı. Şehirlerde iş bulmayı başaranlar, geçimlerini sağlayacak kadar düşük
ücretlerle çalışmaya zorlanıyorlar. İngiltere’de on sekizinci yüzyılın
sonlarındaki toprakların çitlerle çevrilmesi ile ilgili yasalar, ortak
arazileri nasıl çitlerle çevirdiğini ve köylüleri Manchester ve Londra’nın cehennemî
sanayi bölgelerine sürerek onları dilenci veya yarı aç fabrika işçilerine
dönüştürdüler. Toprakların çitlerle çevrilmesi, Üçüncü Dünya’nın tamamında
devam ediyor ve on milyonlarca insanı yerinden ediyor.
Arjantin,
Venezuela ve Peru gibi ülkelerde, kişi başına gelir 1990’da yirmi yıl öncesine
göre daha düşüktü. Meksika’da işçiler, 1995’te 1980’e göre yüzde 50 daha az
kazandı. Latin Amerika nüfusunun üçte biri, yaklaşık 130 milyon kişi, tamamen
yoksulluk içinde yaşarken, on milyonlarcası da zar zor geçiniyor. Brezilya’da,
düşük gelirli kesimlerin satın alma gücü, 1940 ile 1990 yılları arasında yarı
yarıya azaldı ve nüfusun en az yarısı çeşitli düzeylerde yetersiz beslenmeden
muzdaripti.
Afrika’nın
büyük bir bölümünde sefalet ve açlık korkunç boyutlara ulaştı. Zaire’de halkın yüzde
80’i mutlak yoksulluktan muzdarip. Asya ve Afrika’da nüfusun yüzde 40’ından
fazlası açlık sınırında yaşıyor. Marx, genişleyen bir kapitalizmin az sayıda
insan için daha fazla zenginlik, çoğunluk için ise artan sefalet getireceğini
öngörmüştü. Görünüşe göre olan da bu. Her şey küresel ölçekte cereyan ediyor.
Bütüncül
Bir Bilim
Tekrar
tekrar eski bir “doktrin” olarak reddedilen Marksizm, sabit kurallar bütünü
olmaktan ziyade, toplumsal ilişkileri ve tarihin büyük bir bölümünü
şekillendiren içsel nitelikleri ve hareket eden güçleri görmek için anlık
görünüşlerin ötesine bakma yöntemi olduğu için, çağdaş ve etkileyici niteliğini
muhafaza ediyor. Marx’ın belirttiği gibi: “Dış görünüşler ve şeylerin özü
doğrudan örtüşseydi, tüm bilim gereksiz olurdu.” Gerçekten de, modern sosyal
bilimlerin çoğunun gereksiz görünmesinin nedeni, belki de dış görünüşlerin
sıkıcı izini sürmekle yetinmesidir.
Kapitalizmi
anlamak için öncelikle ideolojisinin sunduğu görünüşleri bir kenara bırakmak
gerekir. Çoğu burjuva teorisyeninden farklı olarak Marx, kapitalizmin iddia
ettiği şey ile gerçekte ne olduğu arasında iki farklı şey olduğunu fark etti.
Kapitalizmin benzersiz özelliği, yalnızca birikim amacıyla emeğin sistematik
olarak gasp edilmesidir. Sermaye, daha fazla sermaye biriktirmek için yaşayan
emeği ilhak eder. İşin nihai amacı, tüketiciler için hizmet sunmak veya yaşamı
ve toplumu sürdürmek değil, insan ve çevre maliyetlerine bakılmaksızın,
yatırımcı için daha fazla para kazanmaktır.
Marksist
analizin temel bir noktası, toplumsal yapının ve sınıf düzeninin
davranışlarımızı birçok yönden önceden belirlemesidir. Kapitalizm, çalışma ve
toplumun her alanına girer ve tüm toplumsal yaşamı kâr arayışına yönlendirir.
Doğayı, emeği, bilimi, sanatı, müziği ve tıbbı metaya, emtiayı da sermayeye
dönüştürür. Toprağı gayrimenkule, halk kültürünü kitle kültürüne, vatandaşları
borç batağındaki işçilere ve tüketicilere dönüştürür.
Marksistler,
sınıflı toplumun sadece bölünmüş bir toplum değil, sınıf iktidarının yönettiği,
devletin mevcut sınıfsal yapısını koruma konusunda hayati bir rol oynadığı bir
toplum olduğunu bilirler. Marksizm, toplumsal sistemin çeşitli bileşenleri
arasındaki bağlantıları tanıdığı için “bütüncül” bir bilim olarak kabul
edilebilir. Kapitalizm, sadece bir ekonomik sistem değil, aynı zamanda siyasi
ve kültürel bir sistem, bütün bir toplumsal düzendir. Bu düzenin herhangi bir
parçasını incelediğimizde, ister haber veya eğlence medyası, ceza adaleti,
Kongre, savunma harcamaları, denizaşırı askeri müdahale, istihbarat teşkilâtları,
kampanya finansmanı, bilim ve teknoloji, eğitim, sağlık hizmetleri,
vergilendirme, ulaşım, konut vs., belirli parçanın bütünün doğasını nasıl
yansıttığını görürüz. Eşsiz dinamizmi, genellikle daha büyük toplumsal sistemi özellikle
de sistemin kurumsal sınıfın ayrıcalıklarını koruma ihtiyacı üzerinden destekler
ve şekillendirir.
Sistemi
sürdürme işlevlerine uygun olarak, büyük haber medyası, gerçekliği görünüşte
birbirleriyle veya daha büyük bir sosyal ilişkiler kümesiyle çok az ilişkisi
olan olaylar ve konuların bir dağılımı olarak sunar. Irkçılık gibi belirli bir
olguyu ele alalım. Irkçılık, esasen ırkçıların sahip olduğu bir dizi kötü tutum
olarak sunulur. Bir sınıf toplumu için onu bu kadar işlevsel kılan şeyin ne
olduğuna dair çok az analiz yapılır. Bunun yerine, ırk ve sınıf, birbirleriyle
rekabet halinde olan karşılıklı olarak dışlayıcı kavramlar olarak ele alınır.
Ancak sınıf gücünü anlayanlar, sınıf çelişkileri derinleşip ön plana çıktıkça
ırkçılığın sınıf çatışmasında daha az değil, daha önemli bir faktör haline
geldiğini bilirler. Kısacası, hem ırk hem de sınıf aynı anda mücadelenin kritik
alanları olma olasılığı yüksektir.
Marksistler,
ayrıca ırkçılığın sadece kişisel tutumu değil, kurumsal yapıyı ve sistemik gücü
de içerdiğini savunurlar. Irkçı örgütlerin ve duyguların genellikle, çalışan
nüfusu birbirine karşı bölmeyi, onu düşman etnik gruplara ayırmayı amaçlayan,
iyi finanse edilmiş gerici güçler tarafından yayıldığına dikkat çekerler.
Marksistler,
ayrıca ırkçılığın, işgücünün bir bölümünü aşırı sömürüye karşı savunmasız
tutarak ücretleri düşürmenin bir aracı olarak kullanıldığına da dikkat
çekerler. Irkçılığı kurumsal toplumun daha geniş bağlamında görmek, liberal bir
şikâyetten radikal bir analize geçmektir. Irkçılığın temelde rasyonel ve iyi
niyetli bir sistemin irrasyonel bir çıktısı olduğunu düşünmek yerine, temelde
irrasyonel ve adaletsiz bir sistemin rasyonel bir çıktısı olduğunu görmeliyiz.
“Rasyonel” derken, onu besleyen sistemi sürdürmede amaçlı ve işlevsel olmayı
kastediyorum.
Topluma
bütünsel bir yaklaşımdan yoksun olan geleneksel sosyal bilimler, toplumsal
deneyimi bölümlere ayırma eğilimindedir. Bu nedenle, şu veya bu olgunun
kültürel mi, ekonomik mi yoksa psikolojik mi olduğunu düşünmemiz istenir; oysa
genellikle bunların hepsinin bir karışımıdır. Dolayısıyla, bir otomobil,
şüphesiz ekonomik bir üründür, ancak aynı zamanda kültürel ve psikolojik bir
bileşeni, hatta estetik bir boyutu da vardır. Analitik olarak farklı olguların
ampirik olarak nasıl sıklıkla birbirleriyle ilişkili olduğunu ve aslında
birbirlerinden güç ve tanım kazanabileceğini daha iyi anlamamız gerekiyor.
Marksistler,
kurumların “orada öylece var olan”, dağlardaki doğal masumiyete sahip görünümler
olduğunu düşünmezler. Özellikle kilise, ordu, polis, askeriye, üniversite,
medya, tıp ve benzeri daha ayrıntılı resmi kurumlar için bu görüşü kabul
etmezler. Kurumlar, sınıf çıkarları ve sınıf gücü tarafından büyük ölçüde
şekillendirilir. Tarafsız ve bağımsız kaleler olmaktan çok uzak olan toplumun
büyük kurumları, büyük kapitalist sınıfa bağlıdır. Şirket temsilcileri, yönetim
kurulları ve yöneticilikler üzerindeki kontrolleri aracılığıyla doğrudan karar
alma gücünü kullanırlar. İş dünyasının elitleri, genellikle çeşitli kurumların
bütçelerini ve mülkiyetini kontrol ederler. Bu kontrol, şirket tüzükleri
aracılığıyla yasalara yazılır ve devletin polis gücüyle uygulanır. Güçleri,
seçilen yöneticilere, belirlenen politikalara ve çalışanların performanslarına
kadar uzanır.
Geleneksel
sosyal bilimlerin tek bir amacı varsa, o da toplumsal eylem ile kapitalizmin
sistemik talepleri arasındaki bağlantıları görmezden gelmek, iktidarın dile
getirdiği her bir görüşün sınıfsal boyutunu es geçmek, sınıfın herhangi bir
görüşünü iktidar ilişkisinin parçası olarak ele alan değerlendirmelerin üzerini
örtmektir. Geleneksel araştırmacılar iktidarı, parçalanmış ve akışkan bir şey
olarak ele alır. Sınıfı ise, oy verme alışkanlıkları, tüketim tarzları vs. ile ilişkilendirilecek
bir meslek veya gelir kategorisinden başka bir şey değildir. Sınıf, kesinlikle,
mülk sahipleri ve onlar için çalışanlar arasındaki bir ilişki olarak görülmez.
Marksist
görüşe göre, sınıf, kendi başına bir toplumsal varlık değildir. Serfler olmadan
lordlar, köleler olmadan efendiler, işçiler olmadan kapitalistler olamaz.
Sınıf, sadece sosyolojik bir kategori olmaktan öte, üretim araçlarıyla ve
toplumsal ve devlet iktidarıyla olan bir ilişkidir. Sınıfın iktidarına ait
gerçekler hariç her şeye odaklanan geleneksel sosyal bilimciler, kamu
politikasının anlaşılması için önemli olan bu fikri kenara iterler.[6]
Örneğin,
bazı siyaset bilimcilerin on yıllarca başkanlığı ve Kongre’yi incelemiş
olmalarına rağmen kapitalizm hakkında tek bir kelime bile etmemeleri,
kapitalist bir siyasi-ekonomik düzenin zorunluluklarının siyasi gündemi önceden
belirlemede ne kadar önemli bir rol oynadığına şöyle bir göz atmamaları, dikkat
çekici bir konudur. Sosyal bilimler, toplulukları ve sorunları birbirinden
kopuk, özerk varlıklar olarak ele alan “toplumsal güç çalışmaları” ile doludur.
Bu tür araştırmalar, genellikle politika aktörlerinin doğrudan etkileşimine
sınırlı kalır ve sorunların daha geniş bir toplumsal çıkar yelpazesiyle nasıl
bağlantılı olduğu hakkında çok az şey söylenir.
Muhafazakâr
ideolojik ön yargılar, çoğu sosyal bilimci ve politika analistinin araştırma
stratejilerini düzenli olarak etkiler. Örneğin, siyaset biliminde:
(1)
Sanayi kapitalist uluslar ile Üçüncü Dünya ulusları arasındaki ilişkiler, (a)
“bağımlılık” ve “karşılıklı bağımlılık” olarak ve karşılıklı yarar sağlayan bir
gelişmeyi teşvik eden bir yapı olarak tanımlanır; (b) sanayi ve az gelişmiş
dünyaların her ikisinde de ayrıcalıklı sınıfların yararına daha zayıf ulusların
topraklarını, emeklerini ve kaynaklarını sömüren bir emperyalizm olarak ele
alınmaz.
(2)
ABD ve diğer “demokratik kapitalist” toplumların (a) ortak çıkarları yansıtan
ortak değerlerle bir arada tutulduğuna bakılır, (b) sınıf gücü ve egemenliğiyle
ilgilenilmez.
(3)
Siyasi süreçte gücün parçalanması, (a) çıkar gruplarını temel alan çoğulculuğun
akışkanlığı ve demokratikleşmesinin göstergesi olarak kabul edilir; (b) gücün
hesap verilemez ve demokratik olmayan şekillerde belirli kişilere teslim edilmesi
ve buna göre yapılandırılması üzerinde durulmaz.
(4)
Geleneksel siyasi inançların kitlesel yayılımı (a) siyasi “toplumsallaşma” ve
“vatandaşlık eğitimi” olarak tanımlanır ve (b) bilgi akışını bozan ve
kamuoyunun eleştirel algılarını çarpıtan bir beyin yıkama yerine arzu edilen
bir yurttaşlık süreci olarak ele alınır.
Bu
örneklerin her birinde, ana akım akademisyenler (a) versiyonunu bir araştırma
bulgusu olarak değil, eleştirel bir analiz gerektirmeyen ve araştırmanın
dayandırıldığı önsel bir varsayım olarak sunarlar. Aynı zamanda (b) versiyonunu
destekleyen kanıtları ve araştırmaları göz ardı ederler.
Toplumsal
davranış üzerinde bu kadar etkili olan baskın sınıf koşullarını görmezden
gelerek, geleneksel sosyal bilimler, yüzeysel gerçekliğe razı olabilir ve anlık
eylemleri yalnızca anlık terimlerle açıklamaya çalışabilir. Bu yaklaşım, görüngüsel
ve özgün açıklamalara, belirli kişiliklerin ve durumların özelliklerine yüksek
öncelik verir. Bu tür araştırmalar (haberler, günlük gözlemlerimiz, hatta bazen
siyasi mücadelelerimiz) genelde, birbirine uzakmış gibi görünen güçlerin
deneyimlerimizi nasıl önceden şekillendirebileceği gerçeğini gözden
kaçırmaktadırlar.
Nedenini
Sorgulamayı Öğrenmek
Marx’ın
bakış açısı olmadan, yani sınıfın çıkarlarını ve gücünü dikkate almadan
düşündüğümüzde, belirli şeylerin neden olduğu sorusunu sorma gereği duymayız.
Haberlerde birçok şey aktarılır, ama çok azı açıklanır. Toplumsal düzenin nasıl
örgütlendiği ve kimin çıkarlarının galebe çaldığı konusunda pek bir şey
söylenmez. Olayların neden olduğunu açıklayan bir çerçeveden yoksun olduğumuz
için, dünyayı ana akım medya yorumcularının gördüğü gibi görmeye başlar, olayların
akışını, daha büyük bir toplumsal ilişkiler kümesiyle rabıtalı olmayan bir dizi
alakasız gelişmenin ve şahsiyetin üzerinden ele alırız, her şeyi tesadüfler,
koşullar, farklı ve çelişen niyetler ve bireysel hırs temelinde açıklarız, asla
güçlü sınıf çıkarlarına, bu çıkarlara hizmet edecek sonuçlar üreten düzene
bakmayız.
Böylece,
toplumsal sorunları onları yaratan sosyo-ekonomik güçlerle ilişkilendiremeyiz
ve sadece kendi eleştirel düşüncemizi kısıtlamayı öğreniriz. Farklı bir şey
denediğimizi hayal edin; örneğin, zenginlik ve yoksulluğun tesadüfen yan yana
gelen şeyler değil de, zenginliğin yoksulluğa neden olduğu, hem yurt içinde hem
de yurt dışında ekonomik sömürünün kaçınılmaz bir sonucu olduğu için birlikte
var olduğunu açıklamaya çalıştığımızı düşünün. Peki, böyle bir analiz,
kapitalist medyada veya ana akım siyasi hayatta nasıl bir ilgi görebilir?
Endonezya’da
çocuk işçiliğinin çokuluslu şirketler tarafından neredeyse açlık sınırında
ücretlerle çalıştırıldığına dair özel bir hikâyeyi haber yaptığımızı hayal
edelim. Bu bilgi, muhtemelen sağcı yayınlarda yer almazdı, ancak 1996’da kimi
aktivistlerin on yıllarca süren çabaları ardındna, orta yolcu ana akım gazetelerde
yer aldı. Peki ya haddimizi aşıp, bu sömürücü işveren-işçi ilişkilerinin
Endonezya askeri hükümetince elindeki tüm güçle desteklendiğini söylesek ne
olurdu? Bu haberi yayınlayacak medya kuruluşu sayısı daha da azalırdı. Belki en
fazla New York Times veya Washington Post’un iç sayfalarında kendisine
yer bulabilirdi.
Sonra
haddimizi biraz daha aşıp bu baskıcı düzenlemelerin ABD’den gelen cömert askeri
yardım olmasaydı, geçerli olmayacağını, neredeyse otuz yıldır Endonezya’nın halka
zulmeden ordusunun ABD’deki ulusal güvenlik devletince finanse edildiğini,
silahlandırıldığını, ondan danışmanlık hizmeti aldığını ve onun tarafından eğitildiğini
söylesek ne olurdu? Muhtemelen bu türden bir hikâye liberal basında kendisine
yer bulamazdı, sadece konuya odaklanan, sınıfsal analizden uzak duran Nation
ve Progressive gibi sol liberal yayınlar bu hikâyeyi paylaşırdı.
Şimdi
Endonezya’da bulunan,acımasız ekonomik sömürü, vahşi askeri baskı ve cömert ABD
desteği ile tanımlı koşulların birçok başka ülkede de mevcut olduğunu dile getiren
bir haber yapalım. Daha sonra, haddimizi iyice aşarak, bu gerçeği sadece
kınamak yerine, ardı ardına gelen ABD yönetimlerinin neden dünyanın dört bir
yanında bu tür nahoş faaliyetlere bulaştığını sorma cüretini gösterelim. Devamında
da, tüm bu olayın ABD’nin dünyayı serbest piyasa ve dev çokuluslu şirketler
için güvenli hale getirme konusundaki kararlılığıyla tutarlı olduğunu,
amaçlanan hedeflerin (a) dünya genelinde işçilerin ücret seviyelerini düşürerek
ve kendi çıkarları adına örgütlenmelerini engelleyerek servet biriktirme
fırsatlarını en üst düzeye çıkarmak ve (b) genel küresel serbest piyasa sermaye
birikimi sistemini korumak olduğunu açıklamaya çalışalım.
Peki
ya tüm bunlardan yola çıkarak, ABD dış politikasının muhafazakârların dediği
gibi pek de “ürkek” veya liberallerin dediği gibi “aptalca” olmadığı, bilâkis
özel şirketlerin açgözlülüğünden ziyade, halkın ihtiyaçlarına hizmet etmeye
çalışan hemen hemen tüm hükümetleri ve toplumsal hareketleri zayıflatma
konusunda son derece başarılı olduğu sonucuna varırsak ne olurdu?
Burada
alelacele özetlenen, ortaya koymak için biraz çabaya ihtiyaç duyan analiz doğru
eleştiriye tekabül eder. Bu, kapitalist emperyalizmin Marksist eleştirisidir. Bu
eleştiriyi bir tek Marksistler yapmıyorlar ama bu tür eleştiriler ancak
Marksist bir yayında kendisine yer bulabilirler. Haddimizi fazlasıyla aştığımız
açık. Zira belirli bir durumu (çocuk işçiliğini) daha geniş bir toplumsal
ilişkiler kümesi (şirketlerin sınıfsal gücü) açısından açıklamaya çalıştığımız
için, sunumumuz “ideolojik” bulunup reddedilecektir. Egemen güçlerin dayattığı,
algılara hükmeden tabular, insanlara bu güçler hakkında eleştirel düşünmekten
kaçınmayı öğretir. Buna karşılık, Marksizm, bize nedenini sorgulamayı, siyasi
olaylar ile sınıfsal iktidar arasındaki bağlantıyı görmeyi öğretir.
Marksizmi
değersizleştirmek için yaygın olarak başvurulan bir yöntem de onun
söylediklerini yanlış aktarmak ardından da bu yanlış aktarılan fikre
saldırmaktır. Bu, çoğu anti-Marksist eleştirmenin ve dinleyicilerinin Marksist
literatüre yalnızca yüzeysel olarak aşinalığı oldukları, bunun yerine, kendi
karikatürize edilmiş fikirlerini temel aldıkları için kolayca işleyen bir
süreçtir. Tam da bu sebeple, Roma Katolik Kilisesi, Marksist Komünizm
Üzerine Pastoral Mektup isimli yazısı, “yapısal [siz ‘sınıfsal’ okuyun]
devrimin insanın kendisindeki bir hastalığı tamamen iyileştirebileceği” veya “insanın
tüm acılarının çözümünü sağlayabileceği” iddiasını reddeder. İyi ama kim böyle
bir iddiada bulunuyor ki? Devrimin insanın tüm acılarını tümüyle
iyileştirmediğini kim inkâr edebilir? Ama bu iddia neden Marksizmi reddetmek
için kullanılıyor? Çoğu Marksist, ne kıyametçi ne de ütopiktir. Mükemmel bir
toplum değil, daha iyi, daha adil bir yaşam hayal ederler. Tüm acıları ortadan
kaldırma iddiasında bulunmazlar, en iyi toplumlarda bile talihsizlik, ölüm ve
yaşamın diğer kırılganlıklarının kaçınılmaz saldırıları olduğunu kabul ederler.
Elbette her toplumda, her ne sebeple olursa olsun, yanlış işlere ve kendi
çıkarlarına hizmet eden yolsuzluklara meyilli kimi insanlar illaki çıkar.
İnsanların son derece kusurlu olan fıtratı, kapitalizmin temel amacı olan,
hesap vermeyen azınlığın elinde güç ve zenginliğin birikmesine izin vermemek
konusunda bizi daha da kararlı kılmalıdır.
Kapitalizm
ve çeşitli kurumları, günlük yaşamın en kişisel boyutlarını kolayca fark
edilemeyen şekillerde etkiler. Marksist bir yaklaşım, daha önce kör olduğumuz
bağlantıları görmemize, sonuçları nedenlerle ilişkilendirmemize, keyfi ve
gizemli olanı düzenli ve gerekli olanla ikame etmemize katkıda bulunur.
Marksist bir bakış açısı, adaletsizliği bireysel seçimin ötesine geçen sistemik
nedenlere dayalı olarak görmemize ve önemli gelişmeleri tarafsız olaylar değil,
sınıfın gücünün ve çıkarının amaçlanan sonuçları olarak görmemize yardımcı
olur. Marksizm ayrıca, istenmeyen sonuçların bile üstün kaynaklara sahip
olanlar tarafından kendi çıkarlarına hizmet etmek için nasıl
kullanılabileceğini ortaya koyar.
Marx,
bugün hâlâ geçerli mi? Medyanın haberleri çoğunlukla ana akım görüş yönünde
neden çarpıttığını, hem yurt içinde hem de yurt dışında giderek daha fazla
insan ekonomik zorluklarla yüzleşirken, paranın neden bir avuç insanın elinde toplaşmaya
devam ettiğini, bu ülkede ve başka yerlerde neden bu kadar çok şahıs zenginken
kitlelerin neden yoksul olduklarını, neden ABD güçlerinin, dünyanın birçok
bölgesine müdahale etmek zorunda kaldığını, neden zengin ve üretken bir ekonomi
kronik durgunluklara, düşük istihdama ve toplumsal ihtiyaçların ihmaline yol açtığını
ve neden birçok siyasi görevlinin kamu yararına hizmet etmek istemediğini veya
edemediğini soruyorsanız, demek ki Marx hâl” geçerlidir.[7]
Bazı
Marksist teorisyenler, soyut düşüncenin zihni uyuşturan irtifalarına o denli
yükselmişler ki yeryüzündeki siyasi gerçeklere nadiren temas edebiliyorlar. Vakitlerini
kendi yazılarına yönelik atıfta bulunarak, Doug Dowd’un “Kaç Marksist, artı
değerin tepesine çıkıp dans edebilir?” sorusunda dile getirdiği skolastik ritüeli
icra ederek tüketiyorlar. Neyse ki, bize sadece Marksist teoriyi anlatmakla
kalmayıp, onu siyasi gerçeklere uygulayarak sahip olduğu faydayı ortaya koyanlar
da var. Bu insanlar, ilk elden elde edilen deneyimle bu deneyimi şekillendiren yapısal
güçler arasında nasıl bağlantı kuracaklarını biliyorlar. Hadlerini aşıyorlar ve
sınıfın gücünden bahsediyorlar.
İşte
bu yüzden, tüm yanlış yorumlamalara ve baskılara rağmen, Marksist araştırmalar
varlığını sürdürüyor. Tüm cevaplara sahip olmasa da, üstün bir açıklayıcı güce
sahip ve burjuva araştırmalarının yapmayı reddettiği gerçeklik hakkında bize
bir şeyler anlatıyor. Marksizm, yüksek mevkidekiler ve yalanlar dağının
tepesinde yaşayanlar arasında korku ve titremeye neden olan türden yıkıcı
gerçekler dile getiriyor.
Michael Parenti
[Kaynak:
Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism,
City Lights Books, 1997, s. 121-140.]
Dipnotlar:
[1] Sınıfın gücünün gerçeklerini tanımaya yönelik bu isteksizlik, kendilerini solcu
olarak gören birçok kişi arasında bile mevcuttur. Bir sonraki bölümde “Her şeye
varım sınıf olmaz” diyen teorisyenlerle ilgili yürüttüğümüz tartışmaya
bakılabilir.
[2]
Bir sektör, sermaye yoğun hale geldikçe, belirli sayıda iş yaratmak için aynı
oranda daha fazla para yatırılması gerekir. Ancak işletmeler iş yaratmaya
adanmış yapılar değildir. Aslında, kapitalistler, sürekli olarak işgücünü
küçültmenin yollarını bulmaktadır. 1980’den 1990’a gelindiğinde Fortune
dergisinin belirlediği ilk 500’e giren ABD’deki en büyük şirketlerin yarattığı
iş imkânı sayısı sıfırdı. Bu dönemdeki yeni iş imkânlarını, çoğunlukla daha az
sermaye yoğun küçük firmalar, hafif sanayi, hizmet sektörü ve kamu sektörü
yarattı.
[3]
Paul Krugman, Peddling Prosperity (New York: W.W. Norton: 1994), s. 134-135.
[4]
Bu prosedürün neden kullanıldığı sorulduğunda, Nüfus Sayım Bürosu yetkilisi,
araştırma asistanıma büronun bilgisayarlarının daha yüksek miktarları
kaldıramadığını söyledi. Bu mazeretin gerçekte bir karşılığı yok, çünkü Nüfus
Sayım Bürosu, üst sınırı yükseltmeye karar verdikten sonra bunu herhangi bir
zorluk yaşamadan yaptı. Verdiği bir diğer neden ise gizlilikti. Yer
koordinatları verildiğinde, çok yüksek gelirli bir kişi tespit edilebilirdi.
Ayrıca, yüksek gelirli katılımcılar, gelirlerini olduğundan düşük gösteriyorlardı.
Bildirdikleri faiz ve temettü kazançları, gerçek yatırım getirilerinin yalnızca
yaklaşık yüzde 50 ila yüzde 60’ı kadardı. Gerçek sayıları çok az olduğundan,
tüm ulusun rastgele bir örneğinde ortaya çıkmaları mümkün değildi. Nüfus Sayım
Bürosu, en üst yüzde 20’lik dilimde bulunanları “en zengin" olarak niteliyor,
70.000 dolar civarında kazanan üst orta sınıf profesyonelleri ve diğer
insanları, yani “en zengin” olmaktan çok uzak olan insanları aynı kategoride bir
araya getiriyor.
[5]
Daha kapsamlı veriler için şu makaleme bakılabilir: “Hidden Holocaust, USA,” Michael
Parenti, Dirty Truths içinde (San Fransisko: City Lights Books, 1996).
[6] Bir sonraki bölümde sınıfla ilgili yürütülen tartışmaya bakılabilir.
[7] Bu soruların cevabını arayanlar, şu kitaplara bakabilirler: Democracy for the Few, 6. Baskı, (New York: St. Martin’s Press, 1995); Against Empire (San Fransisko: City Lights Books, 1995); ve Dirty Truths (San Fransisko: City Lights Books, 1996).


0 Yorum:
Yorum Gönder