14 Mart 2026

,

Marksizmin Sonu mu Geldi?

Kimileri, Marksizmin bir “bilim”, kimileri de “indirgemeci ve bilim dışı iddialardan oluşan bir dogma” olduğunu söylüyor. Ben ise Marksizmin, hipotezler formüle eden ve öngörülebilirliği test eden pozitivist anlamda bir bilim olmadığını, daha ziyade, sistematik açıdan belirli bir sistem temelinde kavramsallaştırmayı, yüzeysel görünüşlerden daha derin ve geniş özelliklere doğru ilerlemeyi, böylece hem özel olanı hem de genel olanı ve ikisi arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamayı sağlayan bir sosyal bilim olduğunu öne sürüyorum.

Marksizmin, sınıf iktidarının ve siyasi ekonominin zorunluluklarıyla, toplumun ve tarihin itici güçleriyle ilgilendiği için, ana akım burjuva sosyal biliminden daha üstün olan bir açıklayıcı güce sahiptir. Politik ekonominin sınıf temeli, ana akım sosyal bilimlerin pek anlayış veya hoşgörü göstermediği bir konudur.[1] 

1915’te Lenin, “burjuva biliminin Marksizme kulak bile vermediğini, onu çürüttüğünü ve yok edildiğini ilan ettiğini” söylüyordu. Marx, sosyalizmi çürüterek kariyer yapan genç akademisyenler ve her türlü köhnemiş sistemin geleneğini koruyan yaşlı, çökmüş kişiler tarafından aynı şevkle saldırıya uğruyor.

Seksen yıldan fazla bir süre sonra, kariyerist akademisyenler, hâlâ Marksizmin bir kez ve tamamen yanlış olduğunu ilan ediyorlar. Anti-komünist liberal yazar Irving Howe’un dediği gibi: "Marksist olanlar da dahil olmak üzere ders kitaplarının basit formülleri artık geçerli değil. Bu yüzden bazılarımız [...] kendimizi Marksist olarak görmüyoruz” (Newsday, 21 Nisan 1986). Burada, Marksizmin modası geçmiş veya basitleştirilmiş olmadığını, sadece Howe gibi Marksizm karşıtlarının beslediği imajın öyle olduğunu savunmak istiyorum.

Bazı Kalıcı Temeller

Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki komünist hükümetlerin devrilmesiyle birlikte, “Marksist dogma”nın ölüme mahkûm olduğu yönündeki açıklamalar yeniden canlandı. Ancak Marx’ın en önemli eseri, aslında kendi zamanında var olmayan “mevcut sosyalizm”in değil, kapitalizmin bir incelemesi olan Kapital’di; bu konu hayatlarımız için son derece önemlidir. Mantıklı olan, kapitalizm ortadan kalktığında, sosyalizmi değil, Marksizmi demode ilan etmek olmalı. Sadece Marx’ın hâlâ geçerli olduğunu değil, aynı zamanda bugün on dokuzuncu yüzyılda olduğundan daha geçerli olduğunu, kapitalist hareket ve gelişmenin ardındaki güçlerin, onları ilk incelediği zamana göre daha geniş bir kapsamda işlediğini söylemek gerekiyor.

Bu, Marx ve Engels'in öngördüğü her şeyin gerçekleştiği anlamına gelmez. Onların çalışmaları kusursuz bir kehanet değil, kusurlu, eksik bir bilim (tüm bilimler gibi) olup, dünyada daha önce hiç olmadığı kadar kanlı izler bırakan bir kapitalizmi anlamaya yönelikti. Marksizmin temel varsayımlarından bazıları şunlardır:

Yaşamak için insanların üretmesi gerekir. İnsanlar sadece ekmekle yaşayamazlar, ama ekmeksiz de yaşayamazlar. Bu, tüm insani faaliyetlerin maddi güdülere indirgenebileceği anlamına gelmez, ancak tüm faaliyetlerin maddi bir temele bağlı olduğu anlamına gelir. Bir sanat eserinin ardında doğrudan bir ekonomik dürtü olmayabilir, ancak sanatçının eseri yaratmasına ve sanata zaman ayırabilen ilgili izleyicilere sergilemesine imkân sağlayan maddi koşullar olmasaydı, o eserin yaratılması imkânsız olurdu.

İnsanların hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları şeyler doğada mevcuttur, lakin bunlar, hemen tüketilmeye uygun değildir. Bu nedenle emek, insan varoluşunun temel bir koşulu haline gelir. Ancak emek, hayatta kalmayı sağlama yolundan daha fazlasıdır. İnsanların maddi ve kültürel yaşamlarını geliştirdikleri, bilgi edindikleri ve yeni toplumsal örgütlenme biçimleri kazandıkları araçlardan biridir. Üretim güçleri etrafında gelişen çatışmalı sınıf çıkarları, bir toplumsal sistemin gelişimini şekillendirir. Erken dönem bahçecilik toplumlarından veya köle, feodal, ticari veya endüstriyel kapitalist toplumlardan bahsettiğimizde, temel ekonomik ilişkilerin belirli bir toplumsal düzeni nasıl belirlediğini bugün daha net görüyoruz.

Kapitalizm yanlısı teorisyenler, sermayeyi yaratıcı ve ilahi bir güç olarak sunarlar. Onlara göre sermaye, emeğe şekil verir, ona fırsat sunar. Sermaye, üretim, iş, yeni teknolojiler ve genel refah için zemin hazırlar. Marksistler ise denklemi tersine çevirirler. Sermayenin kendi başına hiçbir şey üretemeyeceğini, sermayenin emek tarafından üretilen şey olduğunu savunurlar. Sadece insan emeği çiftliği ve fabrikayı, makineyi ve bilgisayarı yaratabilir. Bir sınıflı toplumda, birçok kişi tarafından üretilen bu zenginlik, nispeten az sayıda kişinin elinde birikir ve bu kişiler, kendilerini destekleyen sömürücü toplumsal düzeni daha fazla güvence altına almak için ekonomik güçlerini siyasi ve kültürel güce dönüştürürler.

Standart “damlama etkisi” teorisi, en tepedeki zenginliğin birikiminin sonunda aşağıdakilerin geri kalanına daha fazla refah getirdiğini söyler; yükselen bir dalga suyun yüzündeki tüm tekneleri yukarı kaldırır. Ben ise bir sınıflı toplumda zenginliğin birikiminin yoksulluğun yayılmasını teşvik ettiğini savunuyorum. Zengin azınlık, yoksul çoğunluğun sırtından geçinir. Kapitalizmde, lüks yaşam tarzlarını destekleyecek yoksul köleler olmadan, rahat içinde yaşayan zengin köle sahipleri olamaz. Şafaktan alacakaranlığa kadar topraklarını işleyen yoksul, topraksız serfler olmadan, zenginlik içinde yaşayan malikâne lordları olamaz. Aynı şekilde, kapitalizmde, milyonlarca düşük ücretli ve aşırı çalıştırılan çalışan insan olmasaydı, finans devleri ve sanayi patronları olmazdı.

Sömürü, yalnızca cüzi ücretlerle değil, işçinin yarattığı zenginlik ile aldığı ücret arasındaki eşitsizlikle de ölçülebilir. Örneğin, bazı profesyonel sporcular, çoğu insandan çok daha yüksek maaşlar alırlar, ancak sahipleri için ürettikleri muazzam zenginliğe kıyasla, kariyerleri boyunca yüzleştikleri zorluklar ve nispeten kısa ömürlü sporculukları, yaşadıkları sakatlıklar ve ömür boyu süren faydaların yokluğu göz önüne alındığında, çoğu işçiden çok daha yüksek oranda sömürüldükleri söylenebilir.

Muhafazakâr ideologlar, kapitalizmi kültürü, geleneksel değerleri, aileyi ve toplumu koruyan sistem olarak savunurlar. Marksistler, kapitalizmin savaşları, sömürgeleştirmeleri ve zorunlu göçleri, toprakların çitlerle çevrilmesi, tahliyeleri, yoksulluk ücretleri, çocuk işçiliği, evsizlik, düşük istihdam, suç, uyuşturucu istilası ve kentsel sefalet göz önüne alındığında, tarihteki diğer tüm sistemlerden daha fazla bu tür şeyleri baltaladığını söyleyeceklerdir.

Dünyanın her yerinde, daha geniş anlamda topluluk, organik toplumsal ilişkileri ve güçlü karşılıklı ortaklık ve akrabalık bağlarıyla tanımlı Gemeinschaft, küresel sermaye tarafından zorla ticarileştirilmiş, atomize edilmiş, piyasa halini almış toplumlara dönüştürülmektedir. Komünist Manifesto’da Marx ve Engels, kapitalizmin “dünyanın tüm yüzeyine yerleşme” ve “kendi suretinde bir dünya yaratma” ile ilgili amansız dürtüsüne atıfta bulunur. Tarihte hiçbir sistem, eski ve kırılgan kültürleri yıkmada, yüzyıllardır süregelen uygulamaları birkaç yıl içinde paramparça etmede, tüm bölgelerin kaynaklarını tüketmede ve insan deneyiminin çeşitliliğini standartlaştırmada bu kadar acımasız olmamıştır.

Büyük sermayenin sermaye birikiminden başka hiçbir şeye bağlılığı yoktur. Hiçbir ulusa, kültüre veya halka sadakati yoktur. İnsan ve çevre maliyetlerini umursamadan, mümkün olan en yüksek oranda birikim yapma içgüdüsüne göre hareket eder. Piyasanın ilk yasası, başkalarının emeğinden mümkün olan en büyük kârı elde etmektir. Özel yatırımın belirleyici koşulu, insan ihtiyacından ziyade, özel kârlılıktır. Özel yatırımda toplumsal düzlemde akıl dışı olan “biriktir, biriktir, biriktir” düsturunca hareket eden insani gayret akıl temelli bir sisteme kavuşturulur.

Doğrusu Yanlışından Daha Fazla

Marx’ı reddedenler sıklıkla, proletarya devrimi ile ilgili tahminlerinin yanlış çıktığını iddia ederler. Buradan, kapitalizmin ve emperyalizmin doğasına ilişkin analizinin de yanlış olması gerektiği sonucuna varırlar. Ancak, insanlık durumunun gelişmesi hakkında büyük iyimser tahminlerde bulunan binyılcı düşünür Marx ile, bize kapitalist toplum hakkında günümüze kadar acı verici bir şekilde geçerliliğini koruyan temel görüşler sunan iktisatçı ve sosyal bilimci Marx arasında ayrım yapmalıyız. Anti-Marksist yazarlar, ikinci Marx’ı hep yanlış aktarmışlardır. Aşağıdaki tahminleri ele alalım:

İş Dünyasındaki Döngüler ve Resesyon Eğilimi. Marx, kapitalistin amansız kâr arayışında açgözlülükten daha fazlasının söz konusu olduğunu belirtmiştir. Rekabetin ve artan ücretlerin baskısı altında, kapitalistler, verimliliklerini artırmak ve işgücü maliyetlerini azaltmak için teknolojik yenilikler yapmak zorundadırlar. Bu da kendi sorunlarını yaratır. Üretim için ne kadar çok sermaye malına (makine, tesis, teknoloji, yakıt gibi) ihtiyaç duyulursa, sabit maliyetler o kadar artar ve kâr marjlarını korumak için verimliliği artırma baskısı da o kadar büyük olur.[2]

Marx, işçilerin ürettikleri mal ve hizmetleri geri satın almak için yeterince ücret almamaları sebebiyle, kitlesel üretim ile toplam talep arasında her zaman bir dengesizlik sorunu olduğunu belirtmiştir. Talep azalırsa, mülk sahipleri üretim ve yatırımı azaltırlar. Talep bol olsa bile, işgücünü küçültmeye ve kalan çalışanların sömürüsünü yoğunlaştırmaya, sosyal hakları ve ücretleri azaltmak için her fırsatı değerlendirmeye meyillidirler. İşgücünün satın alma gücündeki bu düşüş, talebin daha da azalmasına ve en az varlığa sahip olanlara en büyük acıyı veren iş durgunluklarına yol açar.

Marx, kârların düşmesi, uzun süreli durgunluklar ve ekonomik istikrarsızlık eğilimini öngörmüştü. İktisatçı Robert Heilbroner’ın belirttiği gibi, bu olağanüstü bir tahmindi, çünkü Marx’ın zamanında iktisatçılar, ekonomik canlanma ve çöküşten oluşan döngülerin kapitalist sistemin doğasında var olduğunu kabul etmiyorlardı. Ancak bugün biliyoruz ki, durgunluklar kronik bir durumdur ve Marx’ın da tahmin ettiği gibi, bu durum, uluslararası bir boyut kazanmıştır.

Sermaye Yoğunlaşması. Komünist Manifesto ilk olarak 1848’de yayınlandığında, büyüklük normdan ziyade istisnaydı. Gene de Marx, sermaye daha da yoğunlaştıkça büyük firmaların daha küçük rakiplerini piyasadan çıkaracağını veya satın alacağını ve iş dünyasına giderek daha fazla hâkim olacağını tahmin etti. Bu, o gün kabul gören bir bilgi değildi, bu gerçeğe dikkat edenler muhtemelen bu bilgideki öngörünün gerçekleşmesini imkânsız görmüşlerdi. Ama o öngörü gerçekleşti. Gerçekten de, seksenlerde ve doksanlarda şirket birleşmeleri ve şirket devirleri, kapitalizmin tarihinde görülen en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Proletaryanın Büyümesi. Marx’ın bir diğer öngörüsü de proletaryanın (kendi aletleri olmayan ve ücret veya maaş karşılığında çalışmak zorunda olan, emeklerini başkasına satan işçilerin) toplam işgücünün giderek daha büyük bir yüzdesini oluşturacağıydı. 1820’de Amerikalıların yaklaşık yüzde 75'i çiftliklerde veya küçük işletmelerde ve zanaat atölyelerinde çalışıyordu. 1940’a gelindiğinde bu oran yüzde 21,6’ya düştü. Bugün toplam işgücü içerisinde kendi işinde çalışan insanların oranı yüzde 10’dan az.

İşgücündeki aynı değişim Üçüncü Dünya’da da gözlemlenebilir. 1970’ten 1980’e kadar Asya ve Afrika’daki ücretli işçi sayısı neredeyse üçte iki oranında artarak, 72 milyondan 120 milyona yükseldi. Eğilim, hem sanayi hem de hizmet işçileri olmak üzere, işçi sınıfının istikrarlı bir şekilde büyümesi yönündedir ve Marx'ın öngördüğü gibi bu, kapitalizmin hüküm sürdüğü her ülkede küresel olarak gerçekleşmektedir.

Proletarya Devrimi. Marx, kapitalizm geliştikçe proletaryanın da gelişeceğini öngörmüştü. Bunun doğru olduğunu gördük. Ancak Marx, daha da ileri gitti: Artan sefalet ve kutuplaşmayla birlikte, kitleler, en nihayetinde ayaklanacak ve burjuvaziyi devirecek, üretim araçlarını herkesin yararına olacak şekilde kamu mülkiyetine geçireceklerdi. Devrim, büyük ve gelişmiş işçi sınıflarına sahip daha sanayileşmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşecekti.

Marx’ı işçi sınıfında etkileyen şey, örgütlenme ve bilinç düzeyiydi. Daha önce ezilen sınıfların aksine, büyük ölçüde kentsel alanlarda yoğunlaşmış olan proletarya, eşi benzeri görülmemiş bir siyasi gelişme düzeyine sahip görünüyordu. Sadece köleler ve serfler gibi baskıcılarına karşı isyan etmekle kalmayacak, aynı zamanda tarihte daha önce hiç görülmemiş eşitlikçi, sömürüye karşı bir toplumsal düzen yaratacaktı. Marx, kendi döneminde, hızla büyüyen İngiliz işçi sınıfının kulüplerinde, karşılıklı yardım derneklerinde, siyasi örgütlerinde ve gazetelerinde alternatif bir sistemin ortaya çıktığını gördü. İlk kez tarih, kitleler tarafından bilinçli bir şekilde, kendi başına bir sınıf olarak yazılacaktı. Ara sıra yaşanan isyanların yerini sınıf bilincine sahip bir devrim alacaktı. İşçiler, malikaneyi yakmak yerine, onu kamulaştıracak ve onu ilk başta inşa eden sıradan halkın kolektif yararına kullanacaklardı.

Elbette Marx’ın devrim hakkındaki tahminleri gerçekleşmedi. Gelişmiş bir kapitalist toplumda başarılı bir proletarya devrimi yaşanmadı. İşçi sınıfı geliştikçe, işlevi polis baskısı mekanizmaları ve bilgi ve kültürel hegemonyasıyla kapitalist sınıfı korumak olan kapitalist devlet de gelişti.

Sınıf mücadelesi, kendi başına kaçınılmaz bir proletarya zaferi veya hatta bir proletarya ayaklanması getirmez. Baskıcı toplumsal koşullar devrimi haykırabilir, ancak bu devrimin yakında olacağı anlamına gelmez. Bu nokta, günümüz solcularının bazıları tarafından hâlâ anlaşılmamaktadır. Marx’ın kendisi de son yıllarında, zafer kazanacak bir işçi devriminin kaçınılmazlığı konusunda şüphe duymaya başlamıştı. Şimdiye dek devrim değil, karşı-devrim galebe çaldı. Kapitalist devletlerin halk mücadelelerinde yol açtığı şeytani tahribat, milyonlarca insanın hayatına mal oldu.

Marx ayrıca, gelişmiş kapitalist devletin zenginliğini ve gücünü, halkın bilincini yavaşlatan ve dikkatini dağıtan veya reform programları aracılığıyla hoşnutsuzluğu körelten çeşitli kurumlar yaratmak için ne ölçüde kullanabileceğini de hafife almıştır. Beklentilerinin aksine, Rusya, Çin, Küba, Vietnam gibi daha az gelişmiş, büyük ölçüde köylü toplumlarda başarılı devrimler meydana gelmiştir; ancak bu ülkelerdeki proletarya da sürece katılmış ve bazen, 1917'deki Rusya örneğinde olduğu gibi, isyanın öncülüğünü bile yapmıştır.

Marx’ın devrim hakkındaki tahminleri onun öngördüğü gibi gerçekleşmemiş olsa da, son yıllarda Güney Kore, Güney Afrika, Arjantin, İtalya, Fransa, Almanya, İngiltere ve ABD de dâhil olmak üzere, düzinelerce başka ülkede etkileyici işçi sınıfı militanlığı örnekleri görülmüştür. Bu tür kitlesel mücadeleler, genellikle kurumsal medyada yer almaz. 1984-1985 yıllarında İngiltere’de, bir yıl süren acımasız bir grev sonucunda yaklaşık 10.500 kömür madenci tutuklandı, 6.500’ü yaralandı veya darp edildi ve on biri öldü. Bu çatışmanın içinde kalan İngiliz madenciler için sınıf mücadelesi, eskimiş, demode bir kavramdan çok daha fazlasıydı.

Diğer ülkelerde de durum aynı. Nikaragua’da kitlesel bir ayaklanma, nefret edilen Somoza diktatörlüğünü devirdi. Brezilya’da, 1980-1983 yıllarında, Peter Worsley’nin gözlemlediği gibi, "Brezilya işçi sınıfı [...] on dokuzuncu yüzyılda geliştirilen Marksist teoride kendisine atfedilen rolü tam olarak oynadı ve Sao Paulo’yu, temel geçim sorunları üzerinden başlayan ancak sonunda orduyu önemli siyasi tavizler vermeye, özellikle de hakiki parti-siyasi yaşamın bir ölçüde yeniden tesis edilmesine zorlayan bir dizi büyük kitlesel grevle felç etti.” Devrimler, nispeten nadir gerçekleşen olaylardır, ancak halk mücadelesi yaygın ve sürekli görülen bir olgudur.

Zenginlik Arttıkça Yoksulluk da Artıyor

Marx, servetin daha da yoğunlaşmasıyla yoksulluğun daha da yaygınlaşacağına ve çalışan insanların durumunun giderek daha da umutsuzlaşacağına inanıyordu. Eleştirmenlerine göre, bu öngörü yanlış çıktı. Onlar, Marx’ın ham sanayileşme döneminde, soyguncu baronlar çağında ve on dört saatlik çalışma günü döneminde yazdığına dikkat çekiyorlar. İşçi sınıfı, sürekli mücadele sayesinde, on dokuzuncu yüzyılın ortalarından yirminci yüzyılın ortalarına dek yaşam koşullarını iyileştirdi. Bugün, ana akım sözcüler, ABD’yi müreffeh bir orta sınıf toplumu olarak tasvir ediyorlar.

Ancak insan gene de merak ediyor. Reagan-Bush-Clinton döneminde, 1981'den 1996’ya kadar, geçimini çalışarak sağlayanların ulusal gelirden aldığı pay yüzde 12’den fazla azaldı. Yatırımlardan geçinenlerin payı ise neredeyse yüzde 35 arttı. Nüfusun yüzde 1’inden azı, ulusal servetin neredeyse yarısına sahip. En zengin aileler, nüfusun alt kesmini teşkil eden yüzde 90’lık kesimdeki ortalama hane halkından yüzlerce kat daha zengin. Amerika’nın zengin ve fakirleri arasındaki mesafe, yarım yüzyıldan fazla bir süredir hiç olmadığı kadar büyük ve bu mesafe giderek genişliyor. Bu nedenle, 1977 ile 1989 yılları arasında, en üstteki yüzde 1’lik kesimin kazançları yüzde 100’ün üzerinde artarken, en düşük üç dilimin reel gelirlerinde ortalama yüzde 3 ila yüzde 10’luk bir düşüş yaşandı.[3]

New York Times (20 Haziran 1996), 1995’teki gelir eşitsizliğinin “İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana hiç olmadığı kadar derin ve kapsamlı” olduğunu söylüyor. En üstteki yüzde 20’lik kesimin ortalama geliri, 1968 ile 1994 yılları arasında yüzde 44 artarak 73.754 dolardan 105.945 dolara yükselirken, en alttaki yüzde 20’lik kesimin geliri yüzde 7 artarak 7.202 dolardan 7.762 dolara, yani sabit dolar cinsinden sadece 560 dolara çıktı. Gelgelelim, bu rakamlar sorunu hafife alıyor. Times’ın haberi, çok zenginlerin gelirini bildirmeyen bir Nüfus Sayım Bürosu çalışmasına dayanıyor. Yıllarca bildirilebilir üst gelir sınırı, yıllık 300.000 dolardı. 1994’te büro, izin verilen sınırı 1 milyon dolara çıkardı. Bu gene de en zengin yüzde birini, yılda 1 milyon dolardan çok daha fazla kazanan yüzlerce milyarderi ve binlerce çok milyonerini dışarıda bırakıyor. Gerçekten büyük para, istatistiksel olarak önemsiz sayılacak kadar küçük bir nüfus kesiminde yoğunlaşmış durumda. Ancak sayıları az olmasına rağmen, kontrol ettikleri servet miktarı muazzam ve Nüfus Sayım Bürosu rakamlarının izin verdiğinden bin kat daha büyük bir gelir eşitsizliğini gösteriyor. Dolayısıyla, herhangi bir yılda 100 milyon dolar kazanabilecek bir çok milyarder ile 8.000 dolar kazanan bir hademe arasındaki fark 14’e 1 (genellikle en yüksek ve en düşük arasındaki bildirilen fark) değil, 14.000’e 1’den fazla. Gene de en yüksek gelirler bildirilmiyor ve sayılmıyor. Özetle, bu tür araştırmaların çoğu, bize çok zenginlerin gerçekte ne kadar zengin oldukları konusunda hiçbir fikir vermiyor.[4]

ABD’de yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı 1977’de 24 milyondan 1995’te 35 milyonu aştı. İnsanlar, daha önceki dönemlere göre daha derin bir yoksullukla boğuşuyorlar, bu yoksulluktan kurtulmak konusunda daha fazla zorlanıyorlar. Buna ek olarak, açlık ve yoksullukla ilgili çeşitli hastalıklar da artış gösterdiğini belirtmek lazım.[5]

İş gücünde genel bir gerileme yaşandı. Düzenli istihdamın yerini sözleşmeli işçilik veya geçici yardım alıyor, bu da daha düşük ücretler ve daha az veya hiç sosyal hak olmamasına yol açıyor. Birçok sendika, yok edildi veya ciddi şekilde zayıflatıldı. Koruyucu hükümet düzenlemeleri geri çekiliyor veya uygulanmıyor, iş yerinde hızlandırma, yaralanmalar ve diğer suistimallerde artış yaşanıyor.

Doksanlara gelindiğinde, küçük bağımsız üreticiler de dâhil olmak üzere, orta ve işçi sınıflarının artan yoksullaşması, çeşitli ülkelerde belirgin hale geliyordu. Yirmi yıl içinde, sanayileşmiş ülkelerdeki çiftçilerin yarısından fazlası, yaklaşık 22 milyon kişi, iflas etti. Bu arada, önceki iki bölümde belirtildiği gibi, serbest piyasa “reformları”, eski komünist ülkelerde çok az sayıda insan için büyük servetlerin büyümesiyle birlikte yoksulluk, açlık, suç ve sağlık sorunlarında dramatik bir artışa yol açtı.

Üçüncü Dünya, son yarım yüzyılda derinleşen bir yoksullaşmayla cebelleşti. Yabancı yatırımlar arttıkça, topraklarından sürülen sıradan insanların sefaleti de arttı. Şehirlerde iş bulmayı başaranlar, geçimlerini sağlayacak kadar düşük ücretlerle çalışmaya zorlanıyorlar. İngiltere’de on sekizinci yüzyılın sonlarındaki toprakların çitlerle çevrilmesi ile ilgili yasalar, ortak arazileri nasıl çitlerle çevirdiğini ve köylüleri Manchester ve Londra’nın cehennemî sanayi bölgelerine sürerek onları dilenci veya yarı aç fabrika işçilerine dönüştürdüler. Toprakların çitlerle çevrilmesi, Üçüncü Dünya’nın tamamında devam ediyor ve on milyonlarca insanı yerinden ediyor.

Arjantin, Venezuela ve Peru gibi ülkelerde, kişi başına gelir 1990’da yirmi yıl öncesine göre daha düşüktü. Meksika’da işçiler, 1995’te 1980’e göre yüzde 50 daha az kazandı. Latin Amerika nüfusunun üçte biri, yaklaşık 130 milyon kişi, tamamen yoksulluk içinde yaşarken, on milyonlarcası da zar zor geçiniyor. Brezilya’da, düşük gelirli kesimlerin satın alma gücü, 1940 ile 1990 yılları arasında yarı yarıya azaldı ve nüfusun en az yarısı çeşitli düzeylerde yetersiz beslenmeden muzdaripti.

Afrika’nın büyük bir bölümünde sefalet ve açlık korkunç boyutlara ulaştı. Zaire’de halkın yüzde 80’i mutlak yoksulluktan muzdarip. Asya ve Afrika’da nüfusun yüzde 40’ından fazlası açlık sınırında yaşıyor. Marx, genişleyen bir kapitalizmin az sayıda insan için daha fazla zenginlik, çoğunluk için ise artan sefalet getireceğini öngörmüştü. Görünüşe göre olan da bu. Her şey küresel ölçekte cereyan ediyor.

Bütüncül Bir Bilim

Tekrar tekrar eski bir “doktrin” olarak reddedilen Marksizm, sabit kurallar bütünü olmaktan ziyade, toplumsal ilişkileri ve tarihin büyük bir bölümünü şekillendiren içsel nitelikleri ve hareket eden güçleri görmek için anlık görünüşlerin ötesine bakma yöntemi olduğu için, çağdaş ve etkileyici niteliğini muhafaza ediyor. Marx’ın belirttiği gibi: “Dış görünüşler ve şeylerin özü doğrudan örtüşseydi, tüm bilim gereksiz olurdu.” Gerçekten de, modern sosyal bilimlerin çoğunun gereksiz görünmesinin nedeni, belki de dış görünüşlerin sıkıcı izini sürmekle yetinmesidir.

Kapitalizmi anlamak için öncelikle ideolojisinin sunduğu görünüşleri bir kenara bırakmak gerekir. Çoğu burjuva teorisyeninden farklı olarak Marx, kapitalizmin iddia ettiği şey ile gerçekte ne olduğu arasında iki farklı şey olduğunu fark etti. Kapitalizmin benzersiz özelliği, yalnızca birikim amacıyla emeğin sistematik olarak gasp edilmesidir. Sermaye, daha fazla sermaye biriktirmek için yaşayan emeği ilhak eder. İşin nihai amacı, tüketiciler için hizmet sunmak veya yaşamı ve toplumu sürdürmek değil, insan ve çevre maliyetlerine bakılmaksızın, yatırımcı için daha fazla para kazanmaktır.

Marksist analizin temel bir noktası, toplumsal yapının ve sınıf düzeninin davranışlarımızı birçok yönden önceden belirlemesidir. Kapitalizm, çalışma ve toplumun her alanına girer ve tüm toplumsal yaşamı kâr arayışına yönlendirir. Doğayı, emeği, bilimi, sanatı, müziği ve tıbbı metaya, emtiayı da sermayeye dönüştürür. Toprağı gayrimenkule, halk kültürünü kitle kültürüne, vatandaşları borç batağındaki işçilere ve tüketicilere dönüştürür.

Marksistler, sınıflı toplumun sadece bölünmüş bir toplum değil, sınıf iktidarının yönettiği, devletin mevcut sınıfsal yapısını koruma konusunda hayati bir rol oynadığı bir toplum olduğunu bilirler. Marksizm, toplumsal sistemin çeşitli bileşenleri arasındaki bağlantıları tanıdığı için “bütüncül” bir bilim olarak kabul edilebilir. Kapitalizm, sadece bir ekonomik sistem değil, aynı zamanda siyasi ve kültürel bir sistem, bütün bir toplumsal düzendir. Bu düzenin herhangi bir parçasını incelediğimizde, ister haber veya eğlence medyası, ceza adaleti, Kongre, savunma harcamaları, denizaşırı askeri müdahale, istihbarat teşkilâtları, kampanya finansmanı, bilim ve teknoloji, eğitim, sağlık hizmetleri, vergilendirme, ulaşım, konut vs., belirli parçanın bütünün doğasını nasıl yansıttığını görürüz. Eşsiz dinamizmi, genellikle daha büyük toplumsal sistemi özellikle de sistemin kurumsal sınıfın ayrıcalıklarını koruma ihtiyacı üzerinden destekler ve şekillendirir.

Sistemi sürdürme işlevlerine uygun olarak, büyük haber medyası, gerçekliği görünüşte birbirleriyle veya daha büyük bir sosyal ilişkiler kümesiyle çok az ilişkisi olan olaylar ve konuların bir dağılımı olarak sunar. Irkçılık gibi belirli bir olguyu ele alalım. Irkçılık, esasen ırkçıların sahip olduğu bir dizi kötü tutum olarak sunulur. Bir sınıf toplumu için onu bu kadar işlevsel kılan şeyin ne olduğuna dair çok az analiz yapılır. Bunun yerine, ırk ve sınıf, birbirleriyle rekabet halinde olan karşılıklı olarak dışlayıcı kavramlar olarak ele alınır. Ancak sınıf gücünü anlayanlar, sınıf çelişkileri derinleşip ön plana çıktıkça ırkçılığın sınıf çatışmasında daha az değil, daha önemli bir faktör haline geldiğini bilirler. Kısacası, hem ırk hem de sınıf aynı anda mücadelenin kritik alanları olma olasılığı yüksektir.

Marksistler, ayrıca ırkçılığın sadece kişisel tutumu değil, kurumsal yapıyı ve sistemik gücü de içerdiğini savunurlar. Irkçı örgütlerin ve duyguların genellikle, çalışan nüfusu birbirine karşı bölmeyi, onu düşman etnik gruplara ayırmayı amaçlayan, iyi finanse edilmiş gerici güçler tarafından yayıldığına dikkat çekerler.

Marksistler, ayrıca ırkçılığın, işgücünün bir bölümünü aşırı sömürüye karşı savunmasız tutarak ücretleri düşürmenin bir aracı olarak kullanıldığına da dikkat çekerler. Irkçılığı kurumsal toplumun daha geniş bağlamında görmek, liberal bir şikâyetten radikal bir analize geçmektir. Irkçılığın temelde rasyonel ve iyi niyetli bir sistemin irrasyonel bir çıktısı olduğunu düşünmek yerine, temelde irrasyonel ve adaletsiz bir sistemin rasyonel bir çıktısı olduğunu görmeliyiz. “Rasyonel” derken, onu besleyen sistemi sürdürmede amaçlı ve işlevsel olmayı kastediyorum.

Topluma bütünsel bir yaklaşımdan yoksun olan geleneksel sosyal bilimler, toplumsal deneyimi bölümlere ayırma eğilimindedir. Bu nedenle, şu veya bu olgunun kültürel mi, ekonomik mi yoksa psikolojik mi olduğunu düşünmemiz istenir; oysa genellikle bunların hepsinin bir karışımıdır. Dolayısıyla, bir otomobil, şüphesiz ekonomik bir üründür, ancak aynı zamanda kültürel ve psikolojik bir bileşeni, hatta estetik bir boyutu da vardır. Analitik olarak farklı olguların ampirik olarak nasıl sıklıkla birbirleriyle ilişkili olduğunu ve aslında birbirlerinden güç ve tanım kazanabileceğini daha iyi anlamamız gerekiyor.

Marksistler, kurumların “orada öylece var olan”, dağlardaki doğal masumiyete sahip görünümler olduğunu düşünmezler. Özellikle kilise, ordu, polis, askeriye, üniversite, medya, tıp ve benzeri daha ayrıntılı resmi kurumlar için bu görüşü kabul etmezler. Kurumlar, sınıf çıkarları ve sınıf gücü tarafından büyük ölçüde şekillendirilir. Tarafsız ve bağımsız kaleler olmaktan çok uzak olan toplumun büyük kurumları, büyük kapitalist sınıfa bağlıdır. Şirket temsilcileri, yönetim kurulları ve yöneticilikler üzerindeki kontrolleri aracılığıyla doğrudan karar alma gücünü kullanırlar. İş dünyasının elitleri, genellikle çeşitli kurumların bütçelerini ve mülkiyetini kontrol ederler. Bu kontrol, şirket tüzükleri aracılığıyla yasalara yazılır ve devletin polis gücüyle uygulanır. Güçleri, seçilen yöneticilere, belirlenen politikalara ve çalışanların performanslarına kadar uzanır.

Geleneksel sosyal bilimlerin tek bir amacı varsa, o da toplumsal eylem ile kapitalizmin sistemik talepleri arasındaki bağlantıları görmezden gelmek, iktidarın dile getirdiği her bir görüşün sınıfsal boyutunu es geçmek, sınıfın herhangi bir görüşünü iktidar ilişkisinin parçası olarak ele alan değerlendirmelerin üzerini örtmektir. Geleneksel araştırmacılar iktidarı, parçalanmış ve akışkan bir şey olarak ele alır. Sınıfı ise, oy verme alışkanlıkları, tüketim tarzları vs. ile ilişkilendirilecek bir meslek veya gelir kategorisinden başka bir şey değildir. Sınıf, kesinlikle, mülk sahipleri ve onlar için çalışanlar arasındaki bir ilişki olarak görülmez.

Marksist görüşe göre, sınıf, kendi başına bir toplumsal varlık değildir. Serfler olmadan lordlar, köleler olmadan efendiler, işçiler olmadan kapitalistler olamaz. Sınıf, sadece sosyolojik bir kategori olmaktan öte, üretim araçlarıyla ve toplumsal ve devlet iktidarıyla olan bir ilişkidir. Sınıfın iktidarına ait gerçekler hariç her şeye odaklanan geleneksel sosyal bilimciler, kamu politikasının anlaşılması için önemli olan bu fikri kenara iterler.[6]

Örneğin, bazı siyaset bilimcilerin on yıllarca başkanlığı ve Kongre’yi incelemiş olmalarına rağmen kapitalizm hakkında tek bir kelime bile etmemeleri, kapitalist bir siyasi-ekonomik düzenin zorunluluklarının siyasi gündemi önceden belirlemede ne kadar önemli bir rol oynadığına şöyle bir göz atmamaları, dikkat çekici bir konudur. Sosyal bilimler, toplulukları ve sorunları birbirinden kopuk, özerk varlıklar olarak ele alan “toplumsal güç çalışmaları” ile doludur. Bu tür araştırmalar, genellikle politika aktörlerinin doğrudan etkileşimine sınırlı kalır ve sorunların daha geniş bir toplumsal çıkar yelpazesiyle nasıl bağlantılı olduğu hakkında çok az şey söylenir.

Muhafazakâr ideolojik ön yargılar, çoğu sosyal bilimci ve politika analistinin araştırma stratejilerini düzenli olarak etkiler. Örneğin, siyaset biliminde:

(1) Sanayi kapitalist uluslar ile Üçüncü Dünya ulusları arasındaki ilişkiler, (a) “bağımlılık” ve “karşılıklı bağımlılık” olarak ve karşılıklı yarar sağlayan bir gelişmeyi teşvik eden bir yapı olarak tanımlanır; (b) sanayi ve az gelişmiş dünyaların her ikisinde de ayrıcalıklı sınıfların yararına daha zayıf ulusların topraklarını, emeklerini ve kaynaklarını sömüren bir emperyalizm olarak ele alınmaz.

(2) ABD ve diğer “demokratik kapitalist” toplumların (a) ortak çıkarları yansıtan ortak değerlerle bir arada tutulduğuna bakılır, (b) sınıf gücü ve egemenliğiyle ilgilenilmez.

(3) Siyasi süreçte gücün parçalanması, (a) çıkar gruplarını temel alan çoğulculuğun akışkanlığı ve demokratikleşmesinin göstergesi olarak kabul edilir; (b) gücün hesap verilemez ve demokratik olmayan şekillerde belirli kişilere teslim edilmesi ve buna göre yapılandırılması üzerinde durulmaz.

(4) Geleneksel siyasi inançların kitlesel yayılımı (a) siyasi “toplumsallaşma” ve “vatandaşlık eğitimi” olarak tanımlanır ve (b) bilgi akışını bozan ve kamuoyunun eleştirel algılarını çarpıtan bir beyin yıkama yerine arzu edilen bir yurttaşlık süreci olarak ele alınır.

Bu örneklerin her birinde, ana akım akademisyenler (a) versiyonunu bir araştırma bulgusu olarak değil, eleştirel bir analiz gerektirmeyen ve araştırmanın dayandırıldığı önsel bir varsayım olarak sunarlar. Aynı zamanda (b) versiyonunu destekleyen kanıtları ve araştırmaları göz ardı ederler.

Toplumsal davranış üzerinde bu kadar etkili olan baskın sınıf koşullarını görmezden gelerek, geleneksel sosyal bilimler, yüzeysel gerçekliğe razı olabilir ve anlık eylemleri yalnızca anlık terimlerle açıklamaya çalışabilir. Bu yaklaşım, görüngüsel ve özgün açıklamalara, belirli kişiliklerin ve durumların özelliklerine yüksek öncelik verir. Bu tür araştırmalar (haberler, günlük gözlemlerimiz, hatta bazen siyasi mücadelelerimiz) genelde, birbirine uzakmış gibi görünen güçlerin deneyimlerimizi nasıl önceden şekillendirebileceği gerçeğini gözden kaçırmaktadırlar.

Nedenini Sorgulamayı Öğrenmek

Marx’ın bakış açısı olmadan, yani sınıfın çıkarlarını ve gücünü dikkate almadan düşündüğümüzde, belirli şeylerin neden olduğu sorusunu sorma gereği duymayız. Haberlerde birçok şey aktarılır, ama çok azı açıklanır. Toplumsal düzenin nasıl örgütlendiği ve kimin çıkarlarının galebe çaldığı konusunda pek bir şey söylenmez. Olayların neden olduğunu açıklayan bir çerçeveden yoksun olduğumuz için, dünyayı ana akım medya yorumcularının gördüğü gibi görmeye başlar, olayların akışını, daha büyük bir toplumsal ilişkiler kümesiyle rabıtalı olmayan bir dizi alakasız gelişmenin ve şahsiyetin üzerinden ele alırız, her şeyi tesadüfler, koşullar, farklı ve çelişen niyetler ve bireysel hırs temelinde açıklarız, asla güçlü sınıf çıkarlarına, bu çıkarlara hizmet edecek sonuçlar üreten düzene bakmayız.

Böylece, toplumsal sorunları onları yaratan sosyo-ekonomik güçlerle ilişkilendiremeyiz ve sadece kendi eleştirel düşüncemizi kısıtlamayı öğreniriz. Farklı bir şey denediğimizi hayal edin; örneğin, zenginlik ve yoksulluğun tesadüfen yan yana gelen şeyler değil de, zenginliğin yoksulluğa neden olduğu, hem yurt içinde hem de yurt dışında ekonomik sömürünün kaçınılmaz bir sonucu olduğu için birlikte var olduğunu açıklamaya çalıştığımızı düşünün. Peki, böyle bir analiz, kapitalist medyada veya ana akım siyasi hayatta nasıl bir ilgi görebilir?

Endonezya’da çocuk işçiliğinin çokuluslu şirketler tarafından neredeyse açlık sınırında ücretlerle çalıştırıldığına dair özel bir hikâyeyi haber yaptığımızı hayal edelim. Bu bilgi, muhtemelen sağcı yayınlarda yer almazdı, ancak 1996’da kimi aktivistlerin on yıllarca süren çabaları ardındna, orta yolcu ana akım gazetelerde yer aldı. Peki ya haddimizi aşıp, bu sömürücü işveren-işçi ilişkilerinin Endonezya askeri hükümetince elindeki tüm güçle desteklendiğini söylesek ne olurdu? Bu haberi yayınlayacak medya kuruluşu sayısı daha da azalırdı. Belki en fazla New York Times veya Washington Post’un iç sayfalarında kendisine yer bulabilirdi.

Sonra haddimizi biraz daha aşıp bu baskıcı düzenlemelerin ABD’den gelen cömert askeri yardım olmasaydı, geçerli olmayacağını, neredeyse otuz yıldır Endonezya’nın halka zulmeden ordusunun ABD’deki ulusal güvenlik devletince finanse edildiğini, silahlandırıldığını, ondan danışmanlık hizmeti aldığını ve onun tarafından eğitildiğini söylesek ne olurdu? Muhtemelen bu türden bir hikâye liberal basında kendisine yer bulamazdı, sadece konuya odaklanan, sınıfsal analizden uzak duran Nation ve Progressive gibi sol liberal yayınlar bu hikâyeyi paylaşırdı.

Şimdi Endonezya’da bulunan,acımasız ekonomik sömürü, vahşi askeri baskı ve cömert ABD desteği ile tanımlı koşulların birçok başka ülkede de mevcut olduğunu dile getiren bir haber yapalım. Daha sonra, haddimizi iyice aşarak, bu gerçeği sadece kınamak yerine, ardı ardına gelen ABD yönetimlerinin neden dünyanın dört bir yanında bu tür nahoş faaliyetlere bulaştığını sorma cüretini gösterelim. Devamında da, tüm bu olayın ABD’nin dünyayı serbest piyasa ve dev çokuluslu şirketler için güvenli hale getirme konusundaki kararlılığıyla tutarlı olduğunu, amaçlanan hedeflerin (a) dünya genelinde işçilerin ücret seviyelerini düşürerek ve kendi çıkarları adına örgütlenmelerini engelleyerek servet biriktirme fırsatlarını en üst düzeye çıkarmak ve (b) genel küresel serbest piyasa sermaye birikimi sistemini korumak olduğunu açıklamaya çalışalım.

Peki ya tüm bunlardan yola çıkarak, ABD dış politikasının muhafazakârların dediği gibi pek de “ürkek” veya liberallerin dediği gibi “aptalca” olmadığı, bilâkis özel şirketlerin açgözlülüğünden ziyade, halkın ihtiyaçlarına hizmet etmeye çalışan hemen hemen tüm hükümetleri ve toplumsal hareketleri zayıflatma konusunda son derece başarılı olduğu sonucuna varırsak ne olurdu?

Burada alelacele özetlenen, ortaya koymak için biraz çabaya ihtiyaç duyan analiz doğru eleştiriye tekabül eder. Bu, kapitalist emperyalizmin Marksist eleştirisidir. Bu eleştiriyi bir tek Marksistler yapmıyorlar ama bu tür eleştiriler ancak Marksist bir yayında kendisine yer bulabilirler. Haddimizi fazlasıyla aştığımız açık. Zira belirli bir durumu (çocuk işçiliğini) daha geniş bir toplumsal ilişkiler kümesi (şirketlerin sınıfsal gücü) açısından açıklamaya çalıştığımız için, sunumumuz “ideolojik” bulunup reddedilecektir. Egemen güçlerin dayattığı, algılara hükmeden tabular, insanlara bu güçler hakkında eleştirel düşünmekten kaçınmayı öğretir. Buna karşılık, Marksizm, bize nedenini sorgulamayı, siyasi olaylar ile sınıfsal iktidar arasındaki bağlantıyı görmeyi öğretir.

Marksizmi değersizleştirmek için yaygın olarak başvurulan bir yöntem de onun söylediklerini yanlış aktarmak ardından da bu yanlış aktarılan fikre saldırmaktır. Bu, çoğu anti-Marksist eleştirmenin ve dinleyicilerinin Marksist literatüre yalnızca yüzeysel olarak aşinalığı oldukları, bunun yerine, kendi karikatürize edilmiş fikirlerini temel aldıkları için kolayca işleyen bir süreçtir. Tam da bu sebeple, Roma Katolik Kilisesi, Marksist Komünizm Üzerine Pastoral Mektup isimli yazısı, “yapısal [siz ‘sınıfsal’ okuyun] devrimin insanın kendisindeki bir hastalığı tamamen iyileştirebileceği” veya “insanın tüm acılarının çözümünü sağlayabileceği” iddiasını reddeder. İyi ama kim böyle bir iddiada bulunuyor ki? Devrimin insanın tüm acılarını tümüyle iyileştirmediğini kim inkâr edebilir? Ama bu iddia neden Marksizmi reddetmek için kullanılıyor? Çoğu Marksist, ne kıyametçi ne de ütopiktir. Mükemmel bir toplum değil, daha iyi, daha adil bir yaşam hayal ederler. Tüm acıları ortadan kaldırma iddiasında bulunmazlar, en iyi toplumlarda bile talihsizlik, ölüm ve yaşamın diğer kırılganlıklarının kaçınılmaz saldırıları olduğunu kabul ederler. Elbette her toplumda, her ne sebeple olursa olsun, yanlış işlere ve kendi çıkarlarına hizmet eden yolsuzluklara meyilli kimi insanlar illaki çıkar. İnsanların son derece kusurlu olan fıtratı, kapitalizmin temel amacı olan, hesap vermeyen azınlığın elinde güç ve zenginliğin birikmesine izin vermemek konusunda bizi daha da kararlı kılmalıdır.

Kapitalizm ve çeşitli kurumları, günlük yaşamın en kişisel boyutlarını kolayca fark edilemeyen şekillerde etkiler. Marksist bir yaklaşım, daha önce kör olduğumuz bağlantıları görmemize, sonuçları nedenlerle ilişkilendirmemize, keyfi ve gizemli olanı düzenli ve gerekli olanla ikame etmemize katkıda bulunur. Marksist bir bakış açısı, adaletsizliği bireysel seçimin ötesine geçen sistemik nedenlere dayalı olarak görmemize ve önemli gelişmeleri tarafsız olaylar değil, sınıfın gücünün ve çıkarının amaçlanan sonuçları olarak görmemize yardımcı olur. Marksizm ayrıca, istenmeyen sonuçların bile üstün kaynaklara sahip olanlar tarafından kendi çıkarlarına hizmet etmek için nasıl kullanılabileceğini ortaya koyar.

Marx, bugün hâlâ geçerli mi? Medyanın haberleri çoğunlukla ana akım görüş yönünde neden çarpıttığını, hem yurt içinde hem de yurt dışında giderek daha fazla insan ekonomik zorluklarla yüzleşirken, paranın neden bir avuç insanın elinde toplaşmaya devam ettiğini, bu ülkede ve başka yerlerde neden bu kadar çok şahıs zenginken kitlelerin neden yoksul olduklarını, neden ABD güçlerinin, dünyanın birçok bölgesine müdahale etmek zorunda kaldığını, neden zengin ve üretken bir ekonomi kronik durgunluklara, düşük istihdama ve toplumsal ihtiyaçların ihmaline yol açtığını ve neden birçok siyasi görevlinin kamu yararına hizmet etmek istemediğini veya edemediğini soruyorsanız, demek ki Marx hâl” geçerlidir.[7]

Bazı Marksist teorisyenler, soyut düşüncenin zihni uyuşturan irtifalarına o denli yükselmişler ki yeryüzündeki siyasi gerçeklere nadiren temas edebiliyorlar. Vakitlerini kendi yazılarına yönelik atıfta bulunarak, Doug Dowd’un “Kaç Marksist, artı değerin tepesine çıkıp dans edebilir?” sorusunda dile getirdiği skolastik ritüeli icra ederek tüketiyorlar. Neyse ki, bize sadece Marksist teoriyi anlatmakla kalmayıp, onu siyasi gerçeklere uygulayarak sahip olduğu faydayı ortaya koyanlar da var. Bu insanlar, ilk elden elde edilen deneyimle bu deneyimi şekillendiren yapısal güçler arasında nasıl bağlantı kuracaklarını biliyorlar. Hadlerini aşıyorlar ve sınıfın gücünden bahsediyorlar.

İşte bu yüzden, tüm yanlış yorumlamalara ve baskılara rağmen, Marksist araştırmalar varlığını sürdürüyor. Tüm cevaplara sahip olmasa da, üstün bir açıklayıcı güce sahip ve burjuva araştırmalarının yapmayı reddettiği gerçeklik hakkında bize bir şeyler anlatıyor. Marksizm, yüksek mevkidekiler ve yalanlar dağının tepesinde yaşayanlar arasında korku ve titremeye neden olan türden yıkıcı gerçekler dile getiriyor.

Michael Parenti

[Kaynak: Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 121-140.]

Dipnotlar:
[1] Sınıfın gücünün gerçeklerini tanımaya yönelik bu isteksizlik, kendilerini solcu olarak gören birçok kişi arasında bile mevcuttur. Bir sonraki bölümde “Her şeye varım sınıf olmaz” diyen teorisyenlerle ilgili yürüttüğümüz tartışmaya bakılabilir.

[2] Bir sektör, sermaye yoğun hale geldikçe, belirli sayıda iş yaratmak için aynı oranda daha fazla para yatırılması gerekir. Ancak işletmeler iş yaratmaya adanmış yapılar değildir. Aslında, kapitalistler, sürekli olarak işgücünü küçültmenin yollarını bulmaktadır. 1980’den 1990’a gelindiğinde Fortune dergisinin belirlediği ilk 500’e giren ABD’deki en büyük şirketlerin yarattığı iş imkânı sayısı sıfırdı. Bu dönemdeki yeni iş imkânlarını, çoğunlukla daha az sermaye yoğun küçük firmalar, hafif sanayi, hizmet sektörü ve kamu sektörü yarattı.

[3] Paul Krugman, Peddling Prosperity (New York: W.W. Norton: 1994), s. 134-135.

[4] Bu prosedürün neden kullanıldığı sorulduğunda, Nüfus Sayım Bürosu yetkilisi, araştırma asistanıma büronun bilgisayarlarının daha yüksek miktarları kaldıramadığını söyledi. Bu mazeretin gerçekte bir karşılığı yok, çünkü Nüfus Sayım Bürosu, üst sınırı yükseltmeye karar verdikten sonra bunu herhangi bir zorluk yaşamadan yaptı. Verdiği bir diğer neden ise gizlilikti. Yer koordinatları verildiğinde, çok yüksek gelirli bir kişi tespit edilebilirdi. Ayrıca, yüksek gelirli katılımcılar, gelirlerini olduğundan düşük gösteriyorlardı. Bildirdikleri faiz ve temettü kazançları, gerçek yatırım getirilerinin yalnızca yaklaşık yüzde 50 ila yüzde 60’ı kadardı. Gerçek sayıları çok az olduğundan, tüm ulusun rastgele bir örneğinde ortaya çıkmaları mümkün değildi. Nüfus Sayım Bürosu, en üst yüzde 20’lik dilimde bulunanları “en zengin" olarak niteliyor, 70.000 dolar civarında kazanan üst orta sınıf profesyonelleri ve diğer insanları, yani “en zengin” olmaktan çok uzak olan insanları aynı kategoride bir araya getiriyor.

[5] Daha kapsamlı veriler için şu makaleme bakılabilir: “Hidden Holocaust, USA,” Michael Parenti, Dirty Truths içinde (San Fransisko: City Lights Books, 1996).

[6] Bir sonraki bölümde sınıfla ilgili yürütülen tartışmaya bakılabilir.

[7] Bu soruların cevabını arayanlar, şu kitaplara bakabilirler: Democracy for the Few, 6. Baskı, (New York: St. Martin’s Press, 1995); Against Empire (San Fransisko: City Lights Books, 1995); ve Dirty Truths (San Fransisko: City Lights Books, 1996).

0 Yorum: