19 Mart 2026

,

Habermas’ın Marksist-Leninist Eleştirisi


Jürgen Habermas’ın ölümüyle birlikte, savaş sonrası Avrupa’nın en etkili aydınlarından birinin yaşamı da sona ermiş oldu. Habermas, elli yıldan fazla bir süre boyunca adı, demokrasi, rasyonellik ve kamusal alan hakkındaki tartışmaların merkezinde yer aldı.

1945 sonrasında Batı Avrupa’nın kendi siyasi meşruiyetini yorumlama biçimini bu kadar belirleyici bir şekilde şekillendiren çok az felsefeci var.

Habermas titizlikle yazdı, sahip olduğu otoriteyle düşünce sahasına müdahaleler gerçekleştirdi, hayatının sonuna dek hem akademik hem de siyasi çevrelerde sözleri ağırlık taşıyan bir figür olarak kaldı. Bunların hiçbiri inkâr edilmemelidir. Entelektüel dürüstlük, onun etkisinin boyutunu kabul etmeyi gerektirir.

Ancak ölüye saygı, bir düşünürün mirasının siyasi anlamı hakkında sessiz kalmayı gerektirmez. Aksine, böyle bir figürün vefatı tam tersini gerektirir: fikirlerinin nihayetinde neyi temsil ettiğine dair ölçülü bir değerlendirme yapılmalıdır.

Habermas örneğinde, düşüncesinin gidişatı, yirminci yüzyılın sonlarında Batı’daki eleştirel teorinin büyük bir bölümünü belirleyen daha kapsamlı bir dönüşümün, kapitalist topluma yönelik radikal bir eleştiriden, liberal kapitalizmin kurumlarıyla incelikli bir felsefi uzlaşmaya doğru kademeli geçişin yansımasıdır.

Habermas düşünsel-teorik kariyerine, Karl Marx’ın geliştirdiği kapitalist toplum eleştirisiyle diyalog halinde ortaya çıkan Frankfurt Okulu’nun yörüngesinde başladı. Bu geleneğin önceki temsilcileri, yirminci yüzyılın (faşizm, dünya savaşı, Avrupa’daki devrimci hareketlerin yenilgisi gibi) büyük felaketleriyl boğuşurken, kapitalist toplumun derin maddi çelişkilerle yapılandırıldığında ısrar etmeye devam ettiler. Felsefi olarak ne kadar karmaşık olursa olsun, çalışmaları, modern dünyanın üretim ilişkileri, sınıf çatışmaları ve ekonomik iktidar mücadeleleri tarafından şekillendirildiği anlayışından hiçbir zaman tam anlamıyla vazgeçmedi.

Habermas, bu alandan giderek uzaklaştı. Çalışmalarında toplumsal eleştirinin merkezi, maddi ilişkilerden söyleme, üretimden iletişime, sınıf çatışmasından demokratik kurumlar içindeki rasyonel diyalogun koşullarına kaydı. Bu değişim, felsefi bir ilerleme olarak takdim edildi, yirminci yüzyıl tarihinin enkazından aklın ve demokratik meşruiyetin ideallerini kurtarma girişimi olarak gösterildi. Ancak bu değişimin siyasi sonucu apaçık ortadaydı: Kapitalizmin yapısal karşıtlıkları analizin merkezinden uzaklaştı.

Sınıf mücadelesinin yerini, en sistematik olarak başlıca eseri İletişimsel Eylem Teorisi’nde geliştirilen iletişimsel rasyonellik teorisi aldı. Bu çerçevede, modern toplumun temel sorunu, sömürünün devamlılığı yerine diyalogun bozulması oldu. Toplumsal çatışma ortadan kalkmadı, ancak temelde karşıt maddi çıkarların ifadesi olarak değil, iletişim başarısızlığı olarak yeniden yorumlandı. Bir zamanlar kapitalizm eleştirisine hayat veren devrimci ufuk, sessizce liberal kurumların kendi kendini düzeltmesine duyulan usule dayalı bir inançla değiştirildi.

Toplumların çatışmalarını rasyonel tartışmalar yoluyla çözebileceği fikrinde yadsınamaz bir ahlaki cazibe mevcut. Ancak bu bakış açısının zayıflığı, günümüzün sınıflı toplumlarının gerçekleriyle ve onları destekleyen iktidar yapılarıyla karşı karşıya kalındığında ortaya çıkar. Kapitalizm, daha iyi bir diyalogla çözülebilecek yanlış anlamalar yoluyla kendini yeniden üretmez. Kendini mülkiyet ilişkileri, üretim sürecinin kontrolü, devletlerin gücü ve modern ekonomiyi yapılandıran küresel hiyerarşiler yoluyla yeniden üretir.

Fabrika, şirket, finans sistemi, askeri ittifak... tüm bu kurumlar, rasyonel diyalog normlarına göre işlemezler. Ekonomik ve siyasi gücün örgütsel yapısına mündemiç çıkarlara göre işlerler. Bu yapıların analizini iletişim merkezli bir felsefeyle ikame etmek, toplum eleştirisini mevcut düzenin sınırları içinde yürütülen ahlakileştirilmiş ve soyut bir sohbete dönüştürme riskini taşır.

Bu teorik değişim, bir zamanlar yirminci yüzyıla ait toplum teorilerinin büyük bir bölümünü şekillendiren tarihsel materyalizm yönteminden de kesin bir şekilde kopulduğunun somut alametiydi. Tarihsel materyalizm, toplumların maddi yaşamın örgütlenmesinde, üretimin yapılandırılma biçiminde, sınıflar arasındaki ilişkilerde ve bu ilişkilerden doğan mücadelelerde kök salmış çelişkiler yoluyla geliştiği gerçeğinden yola çıkar. Siyasi kurumlar, hukuk sistemleri ve ideolojik çerçeveler, bu maddi koşullarla etkileşim içinde gelişirler.

Habermas, bu bakış açısının yerine, giderek, “Toplumsal gelişmeyi normatif bir öğrenme süreci, hukuk, söylem ve demokratik usuller yoluyla kurumların kademeli olarak rasyonelleştirilmesidir” diyen anlatıyı ikame etti. Tarih, artık öncelikle toplumsal mücadele alanı değil, kurumların iyileştirilmesi süreciydi. Bir zamanlar radikal siyasi düşünceyi yönlendiren, emek-sermaye, emperyalist merkezler-bağımlı bölgeler arasında cereyan eden çatışmalar türünden çatışmalar arka plana çekildiler.

Bu değişimin siyasi sonuçları, uluslararası gücün gerçeklerinin felsefi düşünceye müdahale ettiği anlarda özellikle belirgin hale geldi. Habermas, bu gibi anlarda, Batı’nın liberal düzeninin siyasi sistemlerden biri değil, modern siyasi gelişmenin normatif ufku olduğu fikrini defalarca dile getirdi.

Bu duruş, 1999’da NATO’nun emperyalist askeri ittifakı tarafından Yugoslavya’nın bombalanması sırasında açıkça ortaya çıktı. Birçok eleştirmen, müdahaleyi tehlikeli bir emsal olarak görüp, uluslararası yetki olmadan yürütülen bu savaşın insani yardım üzerinden gerekçelendirilemeyeceğini söylerken, Habermas, operasyonu felsefi düzeyde savundu. “Hayvanlarla Cinsel İlişki ve İnsanlık: Hukuk ve Ahlak Arasındaki Sınırda Bir Savaş” adlı makalesinde, müdahalenin, insan haklarının geleneksel egemenlik kavramlarının önüne geçebileceği kozmopolit bir düzene geçişin bir parçası olarak anlaşılabileceğini söyledi.

Tartışma, zarif ve aynı zamanda son derece aydınlatıcıydı. Güçlü devletlerin eylemleri, öncelikle evrensel normlar diliyle yorumlandığında, dünya üzerinde güç konusunda varolan eşitsizlikler, gözden kaybolma riskiyle karşı karşıya kalır. Egemen devletler tarafından gerçekleştirilen askeri müdahaleler, jeopolitik çıkarların ifadesi değil, insanlığın kendisini korumaya yönelik, ahlakın yön verdiği çabalarmış gibi görünmeye başlar.

Oysa emperyalizmin modern tarihi, bu tür bir dilin, güç kullanımına çoğu zaman engel olmaktan ziyade eşlik ettiğini defalarca göstermiştir. Bombalar, medeniyet, insan hakları veya demokrasi adına yağdığında, mağdurlar, bunu haklı çıkarmak için kullanılan kelime dağarcığından bağımsız olarak, aynı yıkımı yaşarlar. Felsefi incelik ve titizlik, yüksek patlayıcıların etkisini yumuşatmaz. “İnsani savaş” söylemi, enkaza dönüşen köprüleri, fabrikaları ve evleri yeniden inşa etmez.

Bu anlamda, Habermas’ın Yugoslavya’ya yönelik müdahaleye verdiği destek, ortada tartışılması gereken basit bir siyasi yargıdan daha büyük bir sorunun malı bir siyasi yargıdan daha fazlası olduğunu gösterdi. Bu destek bize, emperyalist gücün analizinden giderek uzaklaşan felsefi çerçevenin sınırlarını tüm çıplaklığıyla gösteriyordu. Küresel kapitalizmin yapısal dinamikleri gözden kaybolduğunda, en güçlü devletlerin eylemleri jeopolitik egemenliğin ifadeleri olmaktan ziyade, ahlaki açmazlar olarak görünebilir.

Benzer bir bakış açısı, Doğu Avrupa’daki sosyalist sistemlerin sonu ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasına ilişkin yorumunu da şekillendirdi. Habermas, 1989’daki karşı devrimci ayaklanmaları, bu toplumları burjuva devrimlerinin siyasi gelenekleriyle ve Batı Avrupa’nın anayasal çerçeveleriyle yeniden bağlayan tarihsel bir düzeltme olan “düzeltici devrim” olarak tanımladı. Bunun ima ettiği şey açıktı: liberal-kapitalist düzen, modern toplumun yalnızca olası bir düzenlemesini değil, tarihin kendisinin hareket ettiği normatif son noktayı temsil ediyordu.

Böyle bir sonuca ancak kapitalizmin çelişkilerinin artık tarihsel olarak belirleyici görünmediği bir çerçeveden ulaşılabilirdi. Sistemin devrimci eleştirisi yerini usule dayalı meşruiyet felsefesine bıraktığında, siyasi hayal gücünün ufku önemli ölçüde daraldı. Siyasetin görevi, toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesi değil, bu ilişkilerin yönetildiği kurumsal ve iletişimsel koşulların iyileştirilmesi haline geldi.

Bunların hiçbiri, Habermas’ın çalışmalarının entelektüel ciddiyetini ortadan kaldırmaz. O, hayatı boyunca Avrupa felsefesi gelenekleriyle derinden ilgilenen ve insan toplumlarının cebir yerine akıl tarafından yönlendirilen siyasi yaşam biçimleri için çabalaması gerektiği fikrine gerçekten bağlı, güçlü bir bilim insanı olarak kaldı. Kamusal tartışmanın ve demokratik meşruiyetin önemli olduğu konusundaki ısrarı, herhangi bir özgürleştirici siyasette temel olmaya devam eden özlemlere dair bir andaç niteliğindedir.

Oysa onun entelektüel yolculuğunun sunduğu dersi başka bir yerde bulmak gerekiyor. Habermas, sınıf iktidarı ve emperyal tahakkümün analizi, normlar ve usullerden bahseden dille ikame edildiği vakit, kapitalizm eleştirisinin liberal düzenin ideolojik çerçevesine kolayca entegre edilebileceğinin delili. Kurtuluşun sözcük dağarcığı varlığını sürdürüyor, ancak siyasi içeriği yavaş yavaş çözülüyor.

Habermas, sistemi bağıra çağıra savunmadı, ama çok daha önemli bir şey yaptı. Sisteme, kendisini aklın, hukukun ve evrensel değerlerin somutlaşmış hali olarak sunabileceği sofistike bir felsefi dil kazandırdı. Bu anlamda, asarı, iktidar savunucularının her zaman ihtiyaç duydukları bir işlevi yerine getirdi: tahakkümün gerçeklerini meşruiyetin ahlaki diline tercüme etti.

Onun vefatıyla, çağdaş Avrupa felsefesinin dev bir figürü sahneden ayrıldı. Yazıları üniversitelerde incelenmeye ve siyaset teorisinde tartışılmaya uzun yıllar devam edecek. Ancak mirasının ortaya koyduğu daha derin soru çözümsüz kalıyor: Eleştirel düşünce, mevcut düzenin ahlaki sözlüğünü iyileştirmekle mi sınırlı kalacak yoksa modern dünyayı yöneten maddi iktidar yapılarıyla bir kez daha yüzleşecek mi?

Eğer tarih bize bir şey öğretiyorsa, o da sömürü ve emperyalist hiyerarşi üzerine kurulu sistemlerin yalnızca daha iyi argümanlarla aşılamayacağıdır. Bu sistemler, ancak onlara tabi olan toplumsal güçler dünyayı değiştirebilecek güce ulaştığı vakit aşılırlar.

Nikos Mottas
15 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: