Jürgen
Habermas’ın ölümüyle birlikte, savaş sonrası Avrupa’nın en etkili aydınlarından
birinin yaşamı da sona ermiş oldu. Habermas, elli yıldan fazla bir süre boyunca adı,
demokrasi, rasyonellik ve kamusal alan hakkındaki tartışmaların merkezinde yer
aldı.
1945
sonrasında Batı Avrupa’nın kendi siyasi meşruiyetini yorumlama biçimini bu
kadar belirleyici bir şekilde şekillendiren çok az felsefeci var.
Habermas titizlikle yazdı, sahip olduğu otoriteyle
düşünce sahasına müdahaleler gerçekleştirdi, hayatının sonuna dek hem akademik
hem de siyasi çevrelerde sözleri ağırlık taşıyan bir figür olarak kaldı.
Bunların hiçbiri inkâr edilmemelidir. Entelektüel dürüstlük, onun etkisinin
boyutunu kabul etmeyi gerektirir.
Ancak
ölüye saygı, bir düşünürün mirasının siyasi anlamı hakkında sessiz kalmayı
gerektirmez. Aksine, böyle bir figürün vefatı tam tersini gerektirir:
fikirlerinin nihayetinde neyi temsil ettiğine dair ölçülü bir değerlendirme
yapılmalıdır.
Habermas
örneğinde, düşüncesinin gidişatı, yirminci yüzyılın sonlarında Batı’daki
eleştirel teorinin büyük bir bölümünü belirleyen daha kapsamlı bir dönüşümün, kapitalist
topluma yönelik radikal bir eleştiriden, liberal kapitalizmin kurumlarıyla
incelikli bir felsefi uzlaşmaya doğru kademeli geçişin yansımasıdır.
Habermas
düşünsel-teorik kariyerine, Karl Marx’ın geliştirdiği kapitalist toplum
eleştirisiyle diyalog halinde ortaya çıkan Frankfurt Okulu’nun yörüngesinde
başladı. Bu geleneğin önceki temsilcileri, yirminci yüzyılın (faşizm, dünya
savaşı, Avrupa’daki devrimci hareketlerin yenilgisi gibi) büyük felaketleriyl
boğuşurken, kapitalist toplumun derin maddi çelişkilerle yapılandırıldığında
ısrar etmeye devam ettiler. Felsefi olarak ne kadar karmaşık olursa olsun,
çalışmaları, modern dünyanın üretim ilişkileri, sınıf çatışmaları ve ekonomik
iktidar mücadeleleri tarafından şekillendirildiği anlayışından hiçbir zaman tam
anlamıyla vazgeçmedi.
Habermas,
bu alandan giderek uzaklaştı. Çalışmalarında toplumsal eleştirinin merkezi,
maddi ilişkilerden söyleme, üretimden iletişime, sınıf çatışmasından demokratik
kurumlar içindeki rasyonel diyalogun koşullarına kaydı. Bu değişim, felsefi bir
ilerleme olarak takdim edildi, yirminci yüzyıl tarihinin enkazından aklın ve
demokratik meşruiyetin ideallerini kurtarma girişimi olarak gösterildi. Ancak
bu değişimin siyasi sonucu apaçık ortadaydı: Kapitalizmin yapısal karşıtlıkları
analizin merkezinden uzaklaştı.
Sınıf
mücadelesinin yerini, en sistematik olarak başlıca eseri İletişimsel Eylem
Teorisi’nde geliştirilen iletişimsel rasyonellik teorisi aldı. Bu
çerçevede, modern toplumun temel sorunu, sömürünün devamlılığı yerine diyalogun
bozulması oldu. Toplumsal çatışma ortadan kalkmadı, ancak temelde karşıt maddi
çıkarların ifadesi olarak değil, iletişim başarısızlığı olarak yeniden
yorumlandı. Bir zamanlar kapitalizm eleştirisine hayat veren devrimci ufuk,
sessizce liberal kurumların kendi kendini düzeltmesine duyulan usule dayalı bir
inançla değiştirildi.
Toplumların
çatışmalarını rasyonel tartışmalar yoluyla çözebileceği fikrinde yadsınamaz bir
ahlaki cazibe mevcut. Ancak bu bakış açısının zayıflığı, günümüzün sınıflı
toplumlarının gerçekleriyle ve onları destekleyen iktidar yapılarıyla karşı
karşıya kalındığında ortaya çıkar. Kapitalizm, daha iyi bir diyalogla
çözülebilecek yanlış anlamalar yoluyla kendini yeniden üretmez. Kendini
mülkiyet ilişkileri, üretim sürecinin kontrolü, devletlerin gücü ve modern
ekonomiyi yapılandıran küresel hiyerarşiler yoluyla yeniden üretir.
Fabrika,
şirket, finans sistemi, askeri ittifak... tüm bu kurumlar, rasyonel
diyalog normlarına göre işlemezler. Ekonomik ve siyasi gücün örgütsel yapısına
mündemiç çıkarlara göre işlerler. Bu yapıların analizini iletişim merkezli bir
felsefeyle ikame etmek, toplum eleştirisini mevcut düzenin sınırları içinde
yürütülen ahlakileştirilmiş ve soyut bir sohbete dönüştürme riskini taşır.
Bu
teorik değişim, bir zamanlar yirminci yüzyıla ait toplum teorilerinin büyük bir
bölümünü şekillendiren tarihsel materyalizm yönteminden de kesin bir şekilde
kopulduğunun somut alametiydi. Tarihsel materyalizm, toplumların maddi yaşamın
örgütlenmesinde, üretimin yapılandırılma biçiminde, sınıflar arasındaki
ilişkilerde ve bu ilişkilerden doğan mücadelelerde kök salmış çelişkiler
yoluyla geliştiği gerçeğinden yola çıkar. Siyasi kurumlar, hukuk sistemleri ve
ideolojik çerçeveler, bu maddi koşullarla etkileşim içinde gelişirler.
Habermas,
bu bakış açısının yerine, giderek, “Toplumsal gelişmeyi normatif bir öğrenme
süreci, hukuk, söylem ve demokratik usuller yoluyla kurumların kademeli olarak
rasyonelleştirilmesidir” diyen anlatıyı ikame etti. Tarih, artık öncelikle
toplumsal mücadele alanı değil, kurumların iyileştirilmesi süreciydi. Bir
zamanlar radikal siyasi düşünceyi yönlendiren, emek-sermaye, emperyalist merkezler-bağımlı
bölgeler arasında cereyan eden çatışmalar türünden çatışmalar arka plana
çekildiler.
Bu
değişimin siyasi sonuçları, uluslararası gücün gerçeklerinin felsefi düşünceye
müdahale ettiği anlarda özellikle belirgin hale geldi. Habermas, bu gibi
anlarda, Batı’nın liberal düzeninin siyasi sistemlerden biri değil, modern
siyasi gelişmenin normatif ufku olduğu fikrini defalarca dile getirdi.
Bu
duruş, 1999’da NATO’nun emperyalist askeri ittifakı tarafından Yugoslavya’nın
bombalanması sırasında açıkça ortaya çıktı. Birçok eleştirmen, müdahaleyi
tehlikeli bir emsal olarak görüp, uluslararası yetki olmadan yürütülen bu
savaşın insani yardım üzerinden gerekçelendirilemeyeceğini söylerken, Habermas,
operasyonu felsefi düzeyde savundu. “Hayvanlarla Cinsel İlişki ve İnsanlık:
Hukuk ve Ahlak Arasındaki Sınırda Bir Savaş” adlı makalesinde, müdahalenin,
insan haklarının geleneksel egemenlik kavramlarının önüne geçebileceği
kozmopolit bir düzene geçişin bir parçası olarak anlaşılabileceğini söyledi.
Tartışma,
zarif ve aynı zamanda son derece aydınlatıcıydı. Güçlü devletlerin eylemleri,
öncelikle evrensel normlar diliyle yorumlandığında, dünya üzerinde güç
konusunda varolan eşitsizlikler, gözden kaybolma riskiyle karşı karşıya kalır.
Egemen devletler tarafından gerçekleştirilen askeri müdahaleler, jeopolitik
çıkarların ifadesi değil, insanlığın kendisini korumaya yönelik, ahlakın yön
verdiği çabalarmış gibi görünmeye başlar.
Oysa
emperyalizmin modern tarihi, bu tür bir dilin, güç kullanımına çoğu zaman engel
olmaktan ziyade eşlik ettiğini defalarca göstermiştir. Bombalar, medeniyet,
insan hakları veya demokrasi adına yağdığında, mağdurlar, bunu haklı çıkarmak
için kullanılan kelime dağarcığından bağımsız olarak, aynı yıkımı yaşarlar.
Felsefi incelik ve titizlik, yüksek patlayıcıların etkisini yumuşatmaz. “İnsani
savaş” söylemi, enkaza dönüşen köprüleri, fabrikaları ve evleri yeniden inşa
etmez.
Bu
anlamda, Habermas’ın Yugoslavya’ya yönelik müdahaleye verdiği destek, ortada tartışılması
gereken basit bir siyasi yargıdan daha büyük bir sorunun malı bir siyasi
yargıdan daha fazlası olduğunu gösterdi. Bu destek bize, emperyalist gücün
analizinden giderek uzaklaşan felsefi çerçevenin sınırlarını tüm çıplaklığıyla
gösteriyordu. Küresel kapitalizmin yapısal dinamikleri gözden kaybolduğunda, en
güçlü devletlerin eylemleri jeopolitik egemenliğin ifadeleri olmaktan ziyade, ahlaki
açmazlar olarak görünebilir.
Benzer
bir bakış açısı, Doğu Avrupa’daki sosyalist sistemlerin sonu ve Sovyetler
Birliği’nin dağılmasına ilişkin yorumunu da şekillendirdi. Habermas, 1989’daki karşı
devrimci ayaklanmaları, bu toplumları burjuva devrimlerinin siyasi
gelenekleriyle ve Batı Avrupa’nın anayasal çerçeveleriyle yeniden bağlayan
tarihsel bir düzeltme olan “düzeltici devrim” olarak tanımladı. Bunun ima
ettiği şey açıktı: liberal-kapitalist düzen, modern toplumun yalnızca olası bir
düzenlemesini değil, tarihin kendisinin hareket ettiği normatif son noktayı
temsil ediyordu.
Böyle
bir sonuca ancak kapitalizmin çelişkilerinin artık tarihsel olarak belirleyici
görünmediği bir çerçeveden ulaşılabilirdi. Sistemin devrimci eleştirisi yerini
usule dayalı meşruiyet felsefesine bıraktığında, siyasi hayal gücünün ufku
önemli ölçüde daraldı. Siyasetin görevi, toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesi
değil, bu ilişkilerin yönetildiği kurumsal ve iletişimsel koşulların
iyileştirilmesi haline geldi.
Bunların
hiçbiri, Habermas’ın çalışmalarının entelektüel ciddiyetini ortadan kaldırmaz.
O, hayatı boyunca Avrupa felsefesi gelenekleriyle derinden ilgilenen ve insan
toplumlarının cebir yerine akıl tarafından yönlendirilen siyasi yaşam biçimleri
için çabalaması gerektiği fikrine gerçekten bağlı, güçlü bir bilim insanı
olarak kaldı. Kamusal tartışmanın ve demokratik meşruiyetin önemli olduğu
konusundaki ısrarı, herhangi bir özgürleştirici siyasette temel olmaya devam
eden özlemlere dair bir andaç niteliğindedir.
Oysa
onun entelektüel yolculuğunun sunduğu dersi başka bir yerde bulmak gerekiyor. Habermas,
sınıf iktidarı ve emperyal tahakkümün analizi, normlar ve usullerden bahseden
dille ikame edildiği vakit, kapitalizm eleştirisinin liberal düzenin ideolojik
çerçevesine kolayca entegre edilebileceğinin delili. Kurtuluşun sözcük
dağarcığı varlığını sürdürüyor, ancak siyasi içeriği yavaş yavaş çözülüyor.
Habermas,
sistemi bağıra çağıra savunmadı, ama çok daha önemli bir şey yaptı. Sisteme,
kendisini aklın, hukukun ve evrensel değerlerin somutlaşmış hali olarak
sunabileceği sofistike bir felsefi dil kazandırdı. Bu anlamda, asarı, iktidar
savunucularının her zaman ihtiyaç duydukları bir işlevi yerine getirdi:
tahakkümün gerçeklerini meşruiyetin ahlaki diline tercüme etti.
Onun
vefatıyla, çağdaş Avrupa felsefesinin dev bir figürü sahneden ayrıldı. Yazıları
üniversitelerde incelenmeye ve siyaset teorisinde tartışılmaya uzun yıllar
devam edecek. Ancak mirasının ortaya koyduğu daha derin soru çözümsüz kalıyor:
Eleştirel düşünce, mevcut düzenin ahlaki sözlüğünü iyileştirmekle mi sınırlı
kalacak yoksa modern dünyayı yöneten maddi iktidar yapılarıyla bir kez daha
yüzleşecek mi?
Eğer
tarih bize bir şey öğretiyorsa, o da sömürü ve emperyalist hiyerarşi üzerine
kurulu sistemlerin yalnızca daha iyi argümanlarla aşılamayacağıdır. Bu
sistemler, ancak onlara tabi olan toplumsal güçler dünyayı değiştirebilecek
güce ulaştığı vakit aşılırlar.
Nikos Mottas
15 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder